Eğitim ve Kıyam Hicrî - Külliyat - Yeyuzununvarisleri - 15. Sayfa
Eğitim Ve Kıyam
Hicrî 15. asrın başında yeryüzünde yaşayan müslümanlar-, derin bir uykudan uyanıyor, üzerlerine serpilmiş ölü toprağını çırpıyor ve asırlık secdelerinden kıyam ediyorlar. Mazlum ve mustez'af müslümanlar, durumlarının farkına varıyorlar. Hangi halde ve nerede yaşadıklarını farkediyor, buna göre tavır koyuyorlar. Yıllardır onlarınmış havası verilen ve onlar tarafından bekletip onarılan toprak parçalarının kendilerine ait olmadığını gördükleri gibi, istila altında olduklarını da anlıyorlar... Rabb'imiz, ilâhımız, hakimimiz Allah Ceiie Celaiuhu'ya kamîl bir hamd ile hamdediyoruz... Hamd, Allah'a mahsustur!
İslâm milleti, emperyalist kâfirlerin köleleştirme kültürüyle unutturmaya çalıştıkları "Velâyet-i Fakih" müessesesini yeniden canlandırmış, Nebilerin varisleri olan gerçek İslâm ulemasının rehberliğini kabul etmiştir. İstilâ altında olan İslâm ümmeti, kurtuluşun İslâm'da olduğuna iman ettiği için, Kur'ân ve Sünnet'e, dolayısıyla icmâ ve kıyasa döndüler. Ne zaman ki, İslâmî gerçeklere döndüler, o zaman meselelerin özünü kavradılar.
Oysa yıllardır çeşitli metodlar deneyip durmuşlardı. Aralarında bazı kişilerin maslahat icabr uygun gördükleri, fakat Kur'ân, Sünnet, İcma ve Kıyas'a muhalif yollan denemişlerdi. Bu denemelerin sonunda, kurtuluş olmadığını gördükleri gibi, kendilerine ne kadar zarar verdiklerini; bu türden yolların zaferi geciktirdiğini gördüler... Birçokları bu hatadan dönüp, yüzünü İslâm'dan yana çevirdi, İslâmî kaynaklara eğildi; "bana göre'leri, "sana göre'leri ve "bence"leri, "sence"leri bırakıp, tüm olayları "İslâm'a göre" değerlendirdiler.
İstilâ altında bulunan, diğer bir tabirle Daru'l-Harb'de (Şer'î, olmayan düzende) ikamet eden müslümanlar, İslâmî kaynaklara müracaat edince şu hükümle karşılaştılar:
"Eğer görev verecek sultan yoksa veya kendisinden görev alacak bir yetkili bulunmazsa, ki bazı müslümanîann yaşadığı bölgelerde olduğu gibi, o bölgelere gayr-i müsîümîer hakim olmuşlar, müslümanlar bir bakıma azınlıkta kalmışlar veya müslümanlar mahkûm durumda, gayr-i müslimler hakim durumdadırlar. Kuıiuba'da bugün oklusu gibi. Yani Endülüs'te bulunan durum. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli olan, müslümanîann kendi aralarından birine bu görevi vermeleridir. Onda ittifak etmeleri vacibdir. Onu kendilerine idareci olarak seçerler, o da kadı tayin eder. Böylece kendi aralarında vuku bulan hadiselerin yargı organlarına aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine Cuma namazı kıldıracak bir imam da nasbederler. İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir.[1]
Tağutî ve müstekbirî kültürün "vatan" kavramı ile İslâm'ın "vatan" kavramının birbirinden tamamen ayrı olduğunu anladı müslümanlar. Tağutî eğitimlerle kendilerine öğretilen tüm kavramları yeni baştan gözden geçirince sapmayı gördüler. Bu sapmadan kurtulmak için İslâmî değerlere, Ölçülere ve metoda yöneldiler. Müstevli kâfir güçlerin istilası altında olduklarının farkına varınca "Daru'l-İslâm"'da olmadıklarına, yani "Şer'i" bir devletin himayesinde yaşamadıklarına, gayr-i İslâmî bir ortamda bulunduklarına, gayr-i îslâmî hükümlerin hayata hakim olduğuna şahid oldular. Strateji olarak sanki fetihten önceki Mekke'de yaşıyorlardı. Putların, putçu şirk devletinin hakim olduğu Mekke'de... Müslümanların mahkûm olduğu, İslâm'ın kabul edilmediği, İslâm ve İslâm'ı kabul edenler ile müşriklerin çarpıştığı Mekke'de... "Daru'n-Nedve" adlı şirk parlamentosunda, müslümanları kahretmek, Rasulullah saiiaiiahu Aleyhi vs Seiiemi Öldürmek için karar aldıkları Mekke'de...
Sanki bugünler, o günkü "Dam'ş-Şirk" olan Mekke'nin günleri; sanki bugün gayr-i İslâmî düzenlerin hakim oldukları diyarlar, o günün Mekke'si...
Ve bundan bindörtyüz küsur yıl önce Rabb'imiz Allah, Mekke civarında, şehre hakim bir yer olan "Nur Dağı"ndaki "Hıra Mağarasf'nda en son Nebi ve Rasul'ünü vazifelendiriyordu. Kıyamet ânına kadar, tüm insanlara ve tüm zamanlara rehber olacak Rasulullah saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiem, ilk defa Cebrail Ahyhisseiam ile tanışıyor ve ilk vahyi alıyordu. Tüm insanlık ailesine en son Şeriat'ım gönderiyordu Rabbu'l âlemin!...
Müttefekun aleyh olan bir hadiste olay şöyle anlatılır:
"Mü'minlerin annesi Aişe şöyle dedi: Rasuîulîah'a ilk vahy başlangıcı, uykuda doğru rüya görmekle olmuştur. Gördüğü her bir rüya muhakkak, sabah aydınlığı gibi apaçık meydana gelirdi. Ondan sonra kalbine yalnızlık sevgisi düşürüldü. Artık Hira mağarası içinde halvet eder oldu. Orada ehlinin yanına gelinceye kadar adedi muayyen günlerde tahannus (ki teabbüd demektir) eder ve yine bunun için azık tedarik edip giderdi. Sonra yine Hatice'nin yanma döner, bir o kadar zaman için yine azık tedarik ederdi.
Nihayet Rasulullah'a bir gön Hira mağarasmda bulunduğu sırada Hak (yani vahiy) geldi. Şöyle ki: Ona melek geldi ve "-Oku" dedi. O'da, "-Ben okumak bilmem" cevabını verdi. Ra-sulullah buyurdu ki: O zaman Melek beni aldı ve takatim kesihnceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni, bıraktı ve yine '"-Oku" dedi. Ben de ona "-Okumak bilmem" dedim. Yine beni aldı ve ikinci defa takatim kesihnceye kadar sıkıştmiı. Sonra beni bıraka ve yine Oku" dedi. Ben de "-Okumak bilmem" dedim. Nihayet beni tekrar aldı ve üçüncü defa takatim kesihnceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bıraktı ve şu ayetleri söyledi:
Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alâk'tan yarattı. Oku. Rabb'in en büyük kerem sahibidir. Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bitinediğini öğretti. [2]
Rasululîah (kendisine vahyolunan) bu ayetlerle (korkudan) kalbi titreyerek döndü ve Huveylid'in kızı Hadice'nin yanma girdi. Hemen, Beni Örtünüz, beni Örtünüz" dedi. Kendinden korku gidinceye kadar vücudunu sarıp örttüler. Sonra Hadice'ye vâki olan şeyleri haber verdi ve "kendimden korktum" dedi. Hatice, O'na karşı şunları söyledi:
Öyle deme! Allah'a yemin ederim ki, Allah seni hiçbir zaman utandırmaz. Çünkü sen, akrabana bakarsuı, işini görmekten âciz olanların ağırhğını yüklenirsin, fakire verir, kimsenin kazand amıyacağını kazandırırsın, misafiri ağırlarsm, hak yolunda zuhur eden hadiseler karşısında (halka) yardım edersin. [3]
Daha sonra Rasululîah Saiiaiiahu Aleyhi ve Sciiem ile birlikte Varaka bin Nevfel'e giderler. Olay Varaka'ya anlatılır. Cahiliyye devrinin Haniflerinden olan Varaka, Rasululîah Saiiaiiahu Aleyhi ye sdiem'i Peygamberlikle müjdeler. Kendisine gelen varlığın Melek ve isminin "Namus-u Ekber" olduğunu söyler. Bir-gün kavminin O'nu Mekke'den çıkaracağını ve tüm Peygamberlerin başına bu olayın geldiğini anlatır.
Bu olaydan sonra bir müddet vahiy kesilir. Bu duruma "Fet-ret'ül-Vahy" denilir, ki kabul edilen görüşe göre, bu zaman altı aydır.[4]
"Zuhrî der ki: Bir süre Rasululîah Saiiaiiahu Aleyhi ve seiiem 'e vahiy gelmedi. Bunun üzerine O, büyük bir üzüntüye kapıldı. Kendisini aşağıya atmak için dağ başlarına gider oldu. Ne zaman bir dağın tepesine çıktıysa, Cebrail, O'na görünerek şöyle diyordu: "Sen gerçekten de Allah'ın Resulüsün." Bunun üzerine Rasulullah'ın üzüntüsü geçer ve kendisine gelirdi.[5]
Yine Müttefekun aleyh olan bir Hadis-i şerifte "Fetretü'l-Vahy"in bitişi şöyle beyan buyrulur:
Cabir ibn Abdillah el-Ensarî şöyle dedi: Rasulullah Aleyhi ve Seiiem, vahyin kesilmesinden bahsederken söz arasında buyurdu ki:
'Ben (bir gün) yürürken birden bire gökyüzü tarafından bir ses işittim. Başımı kaldırdım. Bir de baktım ki, Hira'da bana gelen Melek (yani Cibril), semâ ile arz arasında bir kürsî üzerinde oturmuş. Pek ziyade korktum. Evime dönüp: "beni örtün, beni örtün" dedim. Bunun üzerine Allah Teâlû; bürönöp örtünen! Kalk (ve) bundan böyle uyarıp korkut! Rabb ini tekbir er (yücelt). Elbisemde temizle. Pislikten kaçtnıp uzaklaş! [6]ayetlerini indirdi. Artık vahiy kızıştı da ardı arkası kesilmedi.[7]
Bu hadisin bir başka bir rivayetinde şu ziyade vardır: "'Beni örtüp bürüyün ve üzerime soğuk bir su dökünüz.
dedim. Sonra Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve seiiem; 'Beni örtüp bürüdüler ve üzerime soğuk bir su döktüler. dedi. Bunun üzerine[8]
İlâhî Vahiy, Rasulullah Sailaiiahu Aleyhi ve Sdiemt bu şekilde ulaştı. Rasululah Saiiaiiaha Aleyhi ve Setiem, böyle yetiştirildi. Her sözü, her hareketi ve her hâli bizim için Örnek olan efendimiz, önderimiz, liderimiz Rasulullah Sailaitahu Aleyhi ve Seihm, önce eğitildi, sonra davete memur kılındı. Davet içinde eğitim, cihad içinde eğitim devam etti. Eğitim, davet ve cihad için idi. Davet ve cihad da, eğitim için... Kıyam için eğitilmek lazımdı, eğitilmek için de kıyam şarttı...
Rasulullah SaHapahu Aleyhi ve Seiiem, bizim için en büyük ve yegane Örnek insandır. Diğer örnekler, şahsiyet hallerini O'ndan alırlarsa, O'nunla aynîleştirebilirse, O'nun Sünnet'ini adım adım takip ederlerse bize iyi örnek olabilirler.
Dolayısıyla Alâk ve Müddessir Sûrelerinin ilk ayetleri bizim için, eğitimimiz ve kıyamımız için bir ayrı önem taşıyor. Çünkü eğitilmeden, Kur'ânî ve Sünneti bir eğitimden geçmeden kıyam söz konusu olamaz.
Alak Sûresi; "Yaratan Rabb'inin adıyla oku!" diye başlıyor. Okumak ve dinlemek... İlim elde etmenin vazgeçilmez iki yoludur. Bu ikisi beraber olacağı gibi ayrı ayrı da olabilirler. Beraber oluşları daha faydalıdır. Hayatî gerçekler, okunarak, dinlenerek ve bizzat görerek öğrenilecektir. Öğrenilen bu gerçekler fert ve toplum olarak tatbik edilecek, böylece hayatın devamı düzenli bir şekilde sağlanmış olunacaktır!..
Her yapılan hareket ve her düşünce mutlaka birinin veya bir şeyin adına yapılmaktadır. Kimisi düşünce ve hareketini hevâ-u hevesine göre gerçekleştirir. Şeytanın ve nefs-i emmaresinin emrine, arzusuna tabi olur. Onların adına düşünür ve harekete geçer.
"Kendi istek ve tutkularını (hevâsını) ilâh edineni gördün mü?.[9]
Hayatî olayların her parçasına, ilâhlaştırdıkları nefsin arzuları hakim olur. Bu nefse kul olan insanlar, eğitimlerini, kıyamlarını, hukuklarını, ekonomilerini, yönetimlerini ve diğer meselelerin tümünü nefsin emrine göre düzenlerler...
Bir diğer insan topluluğu da, aralarında ilâhlaştırdıkları bir diktatörün emrine âmâde olurlar. Tüm hayatî olaylarını onun emrine göre düzenlerler. Onun adına düşünür, onun adına hareket ederler. Fir'avn, Nemrud ve onlar gibi rabbliklerini ilân edip, yönettikleri insanları kendine taptıran, geçmişte ve bu zamandaki kâfir-şeytanî güçler bunların birer örneğidir.
Hz. Musa Aieyhisseiam'â karşı ortaya çıkan sihirbazlar, ellerindeki sihir aletlerini gösteri için ortaya atmca, "bi'izzeti Fir'avn" demişlerdi. Bu husus ayet-i kerimede şöyle beyan buyuruyor:
"Onlar da iplerini ve asalarını atıverdiler ve Fir'avn'ın üstünlüğü adına... Hiç tartışmasız, üstün olanlar gerçekten bizleriz, dediler.[10]
Bazıları da, inatçı zorbaları kendilerine hakim duruma getirmiş ve onların zulmüne rıza gösterip, üstünlüklerini kabul ederek onlara tabî olmuşlardır. Tarihteki Ad Kavmi bunun Örneği olduğu gibi, günümüzdeki gayr-i İslâmî tüm sistemler de bunun gibidir.
İşte Ad (halkı). Rabb'lerinin ayetlerini tanımayıp reddettiler. Onun Peygamberlerine isyan etttiler ve her inatçı zorbanın emri ardmca yürüdüler.[11]
Alâk Sûresinin ilk ayetinde Rabb'imiz Allah ceiie Ceiaiuhu, bütün bu şeytanî durumları reddedip, yalnızca O'nun adıyla ve O'nun adına düşünüp hareket etmemizi ferman buyuruyor. Kâinatı kim yarattıysa, insanları kim yarattıysa ki Allah Ceiie Ce-lalufm yaratmıştır-, O'nun adıyla ve O'nun adına hareket etmek lâzımdır. Ancak ve ancak O'nun adıyla başlanır ve devam edilir. Yani eğitim sistemi, ilâhî bir sistem olmalıdır. Allah aile Celaiuhu'nun emrettiği bir şekilde, Resulullah saiiaiiahu Aleyhi ve Sei-hm'in, eğitildiği ve eğittiği gibi eğitilmelidir müslümanlar. Yoksa Allah Ceiie Ceiaiuhurmn adıyla başlayıp nefs-i emmârenin, Fir'avn'ın ve inatçı zorbaların arzularına göre devam etmek şirk olduğu gibi; Allah cdh Ceiaiuhu adına başlamamak ve Allah emirlerince devam etmemek de küfürdür.
Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun kulları, Rabb'leri Allah Ceiie Ceiaiuhunun onlar için vazettiği eğitim sistemini kabul etmek ve ona göre eğitilmek zorundadırlar. Allah ceiie ceiaiuhıîdan başka hüküm koyucuların, hükmüne rıza gösterir, onlara destek olur ve onların isteği şekilde eğitilecek olursa, bu durumda Allah Ceiie Celaiuim'dan başka rabbler edinmiştir... Böyle bir küfrî ve şirkî durumdan Allah'a sığınırız!
O halde mü'minler, kendilerini bir alâktan yaratan, en büyük kerem sahibi, kalemle yazmayı öğreten ve insanlara bilmediklerini öğreten Rab'leri Allah Ceih Ceiainhunnn adıyla okumalı ve eğitilmelidirler.
İslâmî bir eğitimden geçmeyen, hele hele gayr-i islâmî eğitimlerden geçen insanların durumları hüsrana düşmekten başka bir şey değildir!..
Mü'minler, İslâm'ın ilk yıllarında "şirk devleti" olan Mekke'de Sahabeler nasıl eğitilmişi erse o şekilde eğitilmelidirler. "Daru'l-Erkam'lar oluşmalı ve Peygamberlerin varisleri olan İslâm uleması, Rasulî bir metodla mü'minleri yetiştirmelidirler. Öyle bir metot ki, Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun adıyla başlar ve O'nu hamdetmekle sonuçlanır... Davamızın başı ve sonu âlemlerin Rabb'i Allah Teâla ya hamd etmektir!
Eğer böyle davranılmaz da mü'minler, "Müşrik Mekke Devefi'hin şirke ve küfre dayalı eğitimine terkedilecek ve müşrik Ebu Cehillerin ellerine teslim edilecek olurlarsa, vay başlarına gelenlere!... .
Gerçek, saf ve öz kaynaklarından beslenerek yapılacak ciddi bir İslâmî eğitimden sonra, Müddessir Süresindeki, "Kum fe enzir"emri yerine getirilebilinir. Sapıttırılmış,.ismi İslâmî eğitim olan; fakat özde şirk bulunan veya özde nifak ya da fısk bulunan bir eğitimden geçenlerin, hayatlarını bunun üzerine te-mellendirenlerin kıyamı hiçbir faaliyette bulunamayacakları bir gerçektir.'
Eğer mü'minler, akaid noktasında İslâmî bir eğitimden geçmez ve bununla beraber bir de dinde tavizkâr davranan olurlarsa, şu ayetlerin muhatabı olurlar, Allah korusun:
"Hayır, gerçektenden kendini müstağni gördüğünden azar. Şüphesiz, dönüş yalnızca Rabb'inedir.[12]
İnsan, iman nimetinden mahrum kalırsa kendisini müstağni zanneder, öyle görür ve gerçekten azar. Halbuki müstağttİlik ancak ve ancak Allah'a aittir. Şüphesiz, tüm dönüşler O'nadır.
Bugünkü insanlık alemindeki azgınlıkların, sapıklıkların, zulmün, istikbalin, istismarın, küflün, nifak ve şirkin temelinde, insanların imansızlığı ve kendilerini müstağni kabul edişleri yatar. İnsanlar, müstağni olamazlar. Onlar, yaratan Allah Cdie Cehiuiıu'nun tabiî ve fıtrî kanunlarına tabidirler. Bu ilâhî kanuna karşı gelip isyan ettiklerinde, mutlaka kaybedenlerden olurlar ve oldular da. Kurtuluş, iman etmek, salih âmel işlemek ve
İslâm'a tabi olmaktır. İslâmî eğitimden mahrum olanlar, eninde sonunda azarlar. Günümüzde olduğu gibi...
"Daru'l-Erkam'lavda ciddi bir İslâmî eğitimden geçen mü'minler, daha sonra örtülerini üzerinden atacak, gizlendikleri yerlerden çıkacak, kıyam edip insanları uyaracaklardır.
İnsanlardan çekinen, tağuti sistemlerden sakınan ve "Dara 7-Erkain'lavda İslâmî eğitimle, yaratan Rabb'inin adıyla okuyup yazan, Allah Cdic Celaluhu adına faaliyetlerde bulunan mü'minler, kıyam etmelidirler! Örtülerini atmaları gecikmemelidir! Zamanından önce yapılacak bir hareket ne kadar zararlı ise, zamanında gerçekleştirilmeyen bir hareket de o kadar zararlı olur. Dolayısıyla her şeyi zamanında yapmak gerek... Nitekim bundan dolayı Rabb'imiz şöyle buyurmaktadır:
"Ey bürünüp örtünen! Kalk (ve) bundan böyle uyarıp korkut! Rabb'ini tekbir et (yücelt). Elbiseni de temizle. Pislikten kaçınıp uzaklaş!"[13]
İslâmî eğitimini tamamlayan ve kıyam etmeye hazır olan mü'minler, yalnız ve yalnız Allah Teâlâ'yı yüceltmelidirler. Rabb'imiz Allah Cciic Ceiaiuhu'nun yaratmış olduğu tüm mahlükat, yaratılmış seviyelerinde tutulmalı., yalnızca Allah CeUe cciaivhu yüceltilmelidir. Bu da "Allahu Ekber" tekbir ibaresiyle gerçekleştirilmelidir: "Yalnız Allah büyüktür!"
Hangi sahada olursa olsun, yalnız Allah cdie Celaluhu büyüktür. Göklerde ve yerde yalnız Allah cdie cdaiuhu büyüktür! O'ndan başka hiçbir büyük ve büyüklük yoktur. Hüküm koyucu yalnız ve yalnız O'dur. İlâh O'dur, Rabb O'dur. Güç ve Kuvvet O'na aittir. Tüm beşeî güçler, süperler küçüktür, büyütülemez.
Sadece büyük Allah celle Ceialnba'ya gerçekten'kul olanlar, başka hiçbir şeyi büyük tanımazlar. Tüm beşerî/şeytanî süper güçler, onların gözünde bir hiç haline gelir. Onlar, Allah Ceiie başka hiçbir şeyden korkmazlar. İşte ilâhî ferman:
Allah dedi M; İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhür, Öyleyse benden, yalnızca benden korkun. Gökler de, yer de sürekli olarak Onundur. Böyleyken Allah'tan başkasından mı korkup-sakınıyorsunuz?"[14]
Davamız "İ'lây-ı Kelimetullah'hr. Cihadımız bu uğurda olmalıdır. Yeryüzünde Fir'avnların, Nemrudlarm, Ebu Cehillerin çağdaş uzantıları olan günümüz müşrik ve müstekbirlerini al-çaltmak ve yalnızca Allah Teâlâ'yi yüceltmek en büyük vazifemiz ve vasfımızdir.
Çağdaş süper şeytanî güçlerin hiçbiri gerçekte büyük değildir. Yalnız Allah büyüktür, O'ndan başka büyük yoktur ve diğerlerinin hepsi "hiç" mesabesindedir. O halde onların toplarından, tüfeklerinden, nükleer başlıklı füzelerinden, uçaklarından, bombalarından... korkumuz olmamalıdır. Çünkü Rabb'imiz Allah, onlardan değil, yalnızca kendisinden korkmamızı emrediyor. O'na iman edip, emrettiği şekilde sahih amelde bulunanlar ve yalnızca O'ndan korkanlar gerçekten üstündürler. Çünkü inananlar üstündür. Bunun için '"gevşemeden" ve "üzülmeden"çalışmaya devam edilmelidir.
Ayrıca, "elbisenin temiz tutulması ve pislikten kaçınıp uzaklaşmak" emredilmiştir. Elbisenin temiz tutulması, dış giysilerin, oturulan mekânın, evin, sokağın, mahallenin, beldenin, işyerinin temiz tutulması demek olduğu gibi, bedenin ve ruhun tüm pisliklerden ve kötülüklerden temizlenmesi de demektir. Ahlaken temiz olmak, kalben temiz olmak, dilini, gözünü ve eteğini temiz tutup, her türlü çirkinliklerden kaçınmak gerekir.
Akîdeyi ve ameli her türlü şirk, küfür, nifak, fısk-u fücur ve çirkin hareketlerden temizlenmek, tüm putları ve putçu sistemleri reddetmek mü'minlerin en büyük vazifesi ve vazgeçilmez özelliğidir. Temizlik, tüm haram kılınanlardan arınmakla gerçekleşir.
Sonuç olarak denilebilir ki, gerçek bir kıyam için ciddî bir eğitim şarttır. Kıyam, Allah Ceiie cdaiuhu için ve Allah Ceiie Ceiaiuhu adına yapılmalıdır. Ondan önce Allah cdie ceiaiuhu adıyla ve Allah Cerie Ceiaiuhu'nun emrettiği bir şeklide eğitim şarttır. Gerekli Eğitimden geçmeden hiçbir kıyam faaliyeti başarılı olmaz. Eğer başanlı olmuş görünüyorsa bu, birkaç yıl sürecek bir heyecanın eseridir. Yıllarca yapılan baskıların patlama noktasına gelmesi, patlaması ve şiddetinin birkaç yıl devam etmesi bizi ya-mltmamalıdır. Gerçek kıyamlar ve sonucundaki'zaferin devamı, ciddî bir îslâmî eğitimi gerektirir.
O halde mü'minler, kendilerini bu şekilde hazırlamalıdırlar. Yukarıda zikrettiğimiz ve kâfirlerin hakim, müslümanların mahkûm olduğu dönemlere ait olan hükmü gündeme getirmeli ve vucûbiyetin gereği tavizsiz bir şekilde yapılmalıdır! Bu aşamada temel ilke şudur:
"Rabb'in için sabret.[15]
[1] îbn Abidİn, Reddii'L-Muhtar Ale'd-Durri'l-Muhtar. çev. Meîımet Savaş, İst. 1985, C. 12, Sh. 145.
Daha geniş bilgi için bkz. Mustafa Çelik, Daru'L-HaTb Fıkhı, İst (Ölçü Ya-ymları) adlı esere.
[2] Aiak, 96/i-5
[3] Muhammed Fuad Abdulbaki, El-Lii'lüii vel-Mercan, Kitabu'I-İman, E. 71 Hds. 99.
Sahih-i Bııhâri, Bâbu Keyfe Kane Bedeu'1-Vahy, B.l Hds. 3. Kİtabu't-Tefsir, B.352 Hds. No: 477
Sahih-i Müslim, Kitabu'Myman, Bab: 73, Hds. No: 252(160).
[4] Dr. Said Ramazan EL-Butî, Fıkhu's-Siyre, çev. Ali Nar-Orhan Aktepe, İst. 1987, sh, 88.
[5] İbnü'L-Esir, EL-Kamil Fi't-Tarih Tercemesi İslâm Tarihi, çev. M. Beşir Er-yarsoy, İst. 1985,c. 2, sh. 51.
AyncaSiret-i İbn Hişatn Tercemesi, İslâm Tarih, çev. Hasan Ege, İst 1985, c. 1, Sh. 309 vd.
[6] Müddessir, 74/1-5
[7] Muhammed Fuad Abdulbaki, A.g.e. Kİtabii'I-İman, B.71, Hds. 100.
Sahih-i BııMrî. Kitabu't-Tefsir, B.3329, Hds. No: 442.
Sahih-i Müslim, Kitabü'L iyman, Bab: 73, Hds. No: 255(161). vd.
[8] M. Fuad Abdulbaki, A.g.e. Kitabu'l-İman, B.71 Hds. No: 101.
[9] Furkan, 25/43.
[10] Şuanı; 26/44.
[11] Hûd, 11/59.
[12] Alâk, 96/6-8. Miislağtıi: Mülkünden, gücünden dolayı İliç bir şeye muhtaç olamayan, bağımsız.
[13] Müddessir, 74/1-5.
[14] Nahl, 16/51-52.
[15] Müddcssir, 74/7.
İslami Okul Okulların En Önemlisi