Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 16. Sayfa - Yeyuzununvarisleri

 

İmanı Korumak

 

İslâm, ortaya çıkışından bu güne kadar iki defa lidersiz kal­mıştır. İslâm milletinin birinci lidersiz kalışı, Milâdî 1258 yı­lında Moğol kâfirlerinin Bağdat'a girmesi ve İslâm Halifesini şehid edişleriyle gerçekleşti. Bu lidersiz kalış üç yıl devam etti. Daha sonra ümmet yeniden toparlandı ve kendilerine bir Halife seçerek, tekrar merkezî sisteme döndüler. Böylece yeniden otu-riteyi sağlamış oldular.

İkinci lidersiz kalış ise, 3 Mart 1924 yılında "Hilafet'in Kaî-dmhşi" ile başlamıştır ve halen devam etmektedir. Böyle kor­kunç bir fetret döneminin çok uzun sürmesi yüzünden, müs-lümanlar. arasında korkunç bozulmalar meydana geldi. Bu bozulmaların başında dinden dönmeler, yani "irtidad" gel­mektedir. Hilafet'in merkezî otoritesi ortadan kalktıktan sonra, İslâm dünyasında büyük felaket diye nitelendirilen par­çalanmalar oldu. Kimi kavmiyetçilik adına, kimi gayr-i müs-limlere uşaklık adına, kimisi de Batı ile aynîleşmek adına İslâm topraklarını parçalayıp, küçük küçük gayr-i İslâmi devletçikler oluşturdular.

Müstekbir kâfirlerin sömürgesi olan bu devletçiklerin hiç biri İslâm ile yönetilmediği halde, müslümanları aldatmak için "İslâm Ülkeleri" diye adlandırıldılar. Mazlum ve mustez'af müslünıanların esaret altında bulunduğu bu ülkelerin yö­neticileri, kâfir güçlerin yerli uşaklarıydılar. Emperyalist kâfir güçler, bu uşakları vasıtasıyla mazlum mülümanları, tağutî re­jimlerle yönetiyor ve onlara zulmetmeye devam ediyorlar.

İslâm topraklarında, yüzbinlerce müslümanı şehîd ettikten ve geri kalanlarını da çeşitli baskılarla emirleri altına aldıktan sonra, "İslâm Nizamı"nı tamamen devre dışı bırakıp tağutî sis­temlerini gündeme getiren yerli kâfirler, halen İslâm top­raklarına hakim durumdadırlar. "İstisnanın kaideyi bozmadığı" kaidesi gereği, istisna bir yana, bugün İslâm topraklarına müs-lüman olmayanlar hakimdirler.

Bu yöneticiler, müslüman olmadıkları ve İslâm'la yö­netmedikleri, aynı zamanda kendi ülkelerindeki tüm İslâmî fa­aliyetleri-yok etmek için tuzaklarını kurdukları halde, isimleri müslüman ismidir. Mustez'af ve bilgisiz halkını aldatmak için gözle görülen îslâmî ibadetlerin bir kısmını da eda ediyormuş gibi görünürler. İnanmadıkları halde, binlerce aktör ve artiste taş çıkartırcasına rollerini becermeye çalışırlar. Kimisi oruç tutar. Kimisi "seferiyim" diye halkın gözü önünde Ramazan günü suyu yudumlar. Kimisi debdebeli bir kalabalıkla baş­kentteki en büyük camiye Cuma namazı kılmaya giderken boy . gösterisi yapar. Kimisi Hacc mevsiminde büyük gürültüler kopararak Hacca gittiğini duyurur, vs... vs...

Sadece halkı aldatmak için, "elhaldülillah müslümanım" sö­zünü tekrarlayıp duran tağutlar, ülkedeki müslümanlara göz aç­tırmamaktadırlar. Bunlar, birazcık da olsa sınırlanan ve gerçek îslâm'i gündeme getiren müslümanlara korkunç işkenceler yapan, gece yanlan evlerini basıp binlerce hakaretlerle tu­tuklayıp işkencehanelerdeki işkencecilerin zulmüne terkeden, ama yine de müslüman görünmeye çalışan yöneticilerdir.

Allah Ceih Ceiaiutm'nun mülkünde, Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun ha­kimiyetini, İslâm'ın üstünlüğünü savunan mustez'af mü'minlere Filistin askısı, elektrik şoku, falakanın her türlüsü, fosebtik çu­kuruna gömülmek, günlerce susuzluk, uykusuzluk ve tuvalete gitmeme cezası, havasız ve pislik içindeki hücre hapsi, yılanlı kuyular, azgın köpekler, ırza tecavüz gibi işkenceler, yine de "biz de müslümanız" diye bilgisiz müslümanlan aldatmaya ça­lışan ve gayr-i İslâmî rejimlerle halkı yönetmeye çalışan yö­neticilerin emri ve izniyle gerçekleşmektedir.[1]

Mazlum halklar, yetmiş yıllık gayr-i İslâmî eğitim ve kül­türle tamamen dejenere edilmiş, kendilerine ve gerçeklere ta­mamen yabancılaştırılmışlardır. Ev-otobüs-iş ve iş-otobüs-ev şeytan üçgenine sıkıştırılmış, aynı zamanda tek çabası iş­kembeyi doyuracak duruma getirtilmiş halk, düşünceden ta­mamen mahrum bırakılmıştır. Düşünmeye fırsatı kalmayan in­sanlar, gerçekleri idrak edemezler. Böylece belli şeylere şartlandırılmıştır. "Gelen ağam, giden paşam", "salla başını, al maaşını" gibi prensipleri kendisine gaye edinmiştir.

İslâm'dan uzaklaştırılmış, düşüncesiz ve ilimsiz bırakılan halka, İslâm ismi altında Kur'ân'a ve Sünnet'e ters düşen bir din anlayışı verilmiştir. Bid'at ve hurafelerle dolu bu din anlayışı, resmî ideoloji tarafından desteklenmekte ve müslümanlan al­datmak, uyutmak ve sapıttırmak hususlarında çok planlı bir şe­kilde de uygulanmaktadır.

Tağutî sistemler, dine, yani İslâm'a düşman oldukları halde İslâm topraklarındaki hakimiyetlerini sürdürmek için, ken­dilerine zarar vermediği gibi, hakimiyetlerinin emniyet sübabı olan "Diyanet Teşkilatlarım da oluşturmuşlardır. Her yıl büt­çelerinden milyarlarca para ayırıyor ve dini kendi arzuları doğ-dultusunda sevketmek için bu teşkilatları besliyorlar.

Gerçek İslâm'ı öğrenecek başka imkânları olmayan halk, bunların tuzaklarına düşüyor, "Allah Ceite ceiaiuhu'mm haram kıl­dığını helâl kılan, helâl kıldığını da haram kılan" kişi ve ku­rumlan, kendilerine hükümet yapıyor ve yönetimi onlara dev­rediyor. Böylece bilerek veya bilmeyerek "irtidad" olayı ile karşı karşıya geliyor; mürted olmakla başbaşa kalıyor. "Dinî ve­cibeleri yerine getiriyorum" derken dinden çıktıklarının far­kında bile olmadan hayatına devam eden milyonlara şahid olun­maktadır bugün.

Halkı müslüman olan ve gayr-i İslâmî rejimlerle yönetilen ülkelerde, halk İslâmî eğitim ve öğretimden mahrum bırakıldığı, İslâm ile aralarına korkunç uçurumlar açıldığı için İslâm'ı öğ­renememiştir. "İman nedir? Nasıl inanılır? İnancının gereği nedir? Nasıl yerine getirilmelidir?" konularında bilgisiz bı­rakıldığı gibi; "irtidat nedir? Nasıl ve hangi hallerde irtidad edilmiş olunur? Mürtedle ilgili hükümler nelerdir? Elfaz-ı küfür ve efal-i küfür nedir?" konularında da tamamen bilgisizleştirilmiştir.

Böyle bir bilgisizlik karanlığına atılmış ve zulme uğramış mustez'af insanlar, farz-ı ayn ilimlerinden mahrum oldukları için, din adına yaptıklarının kendilerini dinden uzaklaştırdığını anlayamayacak kadar da geri bırakılmışlardır. İman etmek ne kadar önemliyse, imanını korumak da o kadar, hatta ondan daha önemlidir. Bunun için müslümanlar tüm imkânlarını zorlayarak farz-ı ayn ilimleri öğrenmekle mükelleftirler.[2]

Burada irtidad meselesiyle ilgili birkaç hususu gündeme ge­tirmek isteriz. Konuyla ilgili birkaç ayet ve hadis zikrederek, açıklamalarda bulunacak, gerisini okuyucuların araştırmasına bırakacağız.

Birinci derecede teşrî kaynağımız ve yegane İlâhî yasamız Kur'ân-ı Kerİm'de Allah ceiie ceiaiühu şöyle buyurmaktadır

"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiblerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmadılar. Ondan başka ilâh yoktur. O, bunların şfrk koşmakta oldukları şeylerden yücedir.[3]

Ayette "onlar" diye bahsedilenler yahudi ve hıristi yani ardır. Yahudî ve hırisUyanların Allah aile Ceiaiuhudan başka rabler edindikleri anlatılıyor, Bu rabler de onların hahamları ve ruh­banlarıydı. Sahabeden Hz. Adiyy bin Hatem Radıyaiiahu Anh'ın olayı ve hadisi bize meselenin iç yüzünü açıklamaktadır.

Hz. Adiyy bin Hatem Radiyaiiahu Anh'm anlattığına göre, Ra-sulullah SaUaiiahu Aleyhi ve Sellem bu ayeti okuduğunda Adiyy itiraz eder. Hristiyan iken rahiplere ve hahamlara tapmadıklarını an­latınca, Rasulullah Saiiailaha Aleyhi ve Sdlem şöyle cevap verir:

"Evet, onlar, onlara helâli haram kıldılar, haramı da helâl kıl­dılar ve onlar da kendilerine uydu. İşte onların, onlara ibadeti budur.[4]

Bu konuda müfessir Elmalılı M. Hamdı Yazır Rahmetuiiahi Aleyh şu açıklamada bulunmaktadır:

"Allah Ceiic Ceiaiuhu'nun emrine, hakkın hükmüne değil, on­ların hükümlerine, onların iradelerine tabi oldular, onlara Allah'a tapar gibi taptılar, hatta Allah'ı bırakıp onlara taptılar. Allah Ceiie Cetaiuhıı'nun emrine, Kitab'm kavline, hakkın iycabma açıktan açığa muhalif olan hususlarda Allah'a isyan ettiler de onların arzularana ve emirlerine itaat eylediler. Allah'n haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler. Allah Celte Cc-laluhu'nun yapmayın dediği şeyleri yaptılar, yapın dediğini yap­madılar da bunun hilâfına onların men-ü tahrimlerini dinlediler ve bu suretle onlara emr-i ilahi'yi hedef-i nazar ittihaz eden ve yalnız ahkâm-ı hakkı fehm-ü istinbattan, infaz-ü tatbikten başka bîr maksad ta'kîb etmemesi lazım gelen ilmî ve meşru' bir hay-siyyeth değil, re'sen vaz'ı ahkâma hakkı teşria malik bir rabb-ı müdebbir gibi baktılar. İradelerine, hevaîarma, keyf ve ar­zularına tabi' oldular.[5]

Daha sonra Hz. Adiyy bin Hatem Radıyaiiahu Antiin hadisini nakleden Elmalı'lı M. Hamdı Yazır, meselenin en can alıcı nok­tasına şöyle parmak basar:

"Bu rivayetler şunu isbat eder ki, herhangi birini rab ittihaz etmiş olmak için ona behemehal "rab" namını vermiş olmak şart değildir. Allah cdie ceiaiuhu 'nun emrine muvafık veya muhalif ol­duğunu hiç hesaba almayarak onun emrine itaat etmek ve ale'l-husus ahkâma müteallik olan hususatta onu vazı-ı ahkâm ve hukuk gibî tanıyıp da, o ne söyler, ne emrederse hakkı oluverir gibi farzetmek, ona itaatle Allah cdie Ceiaiuhu'nun emr-ii hük­müne muhalefet eylemek, onu Allah'tan başka rab ittihaz ey­lemek, ona tapmak demektir.[6]

Meşhur müfessirlerden Alûsî ise şu izahatta bulunur:

"Birçok miifessir der ki: Ayetteki "erbâb-rablai'"dan maksat şudur: İnsanlar, onlara kâinatın ilâhları olarak inanmıyorlardı. Fakat onların emir ve yasaklarına itaat ediyorlardı.[7]

Şehid Seyyid Kutub ise bu konuda şunları kaydeder:

'Allah'a ortak koşmak; sadece teşriî hakkını Allah'tan baş­kalarına vermekle de tahakkuk eder, Alîaîı ceiie Ceiaiuhu'nun ulû-hiyeti inancında ve O'na kulluk vecibelerinin takdiminde ortak koşulmasa dahi, teşriî hakkınm başkasına verilmesi, bir insanı müşrik yapmaya kâfidir.

Şüphesiz hak din, Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun insanlardan, ondan başkasını kabul etmediği "İSLAM" dinidir... İslâm, sadece Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun uluhiyetine inandıktan ve kulluk ve­cibelerini sadece O'na takdim ettikten sonra, hüküm ve kanunda da sadece O'na ittiba etme esasına dayanır. İnsanlar, Allah Cciie Ceiaiuhu'nun Şeriat'inden başka bir şeriate tabiî olurlarsa, her ne kadar davaları iman olsa dahi, imanları asla kabul edilmeyen ve müşrik olarak tavsif edilen yahudi ve hıristiyanlar hakkında söy­lenen söz onlar hakkında da geçerli olur. Bu vasıf, sadece Allah'ı burakıp kulların şeriatına uymaları sebebiyle onlara itlak edilmektedir.[8]

Allah rahmet eylesin, üç değerli müfessirden nakletmiş oldu­ğumuz görüşlere göre, insanlar, "rab" ismini vermeden, Allah Ceiie ceiaiuhu'nun hükümlerine muhalif ve mukabil olarak hüküm ortaya koyup icra eden kişi ve kurumlara tabi olurlarsa, onları kendilerine rab edinmiş, onlara tapmış olurlar.

Şimdi halkı müslüman olan ülkelere bir göz atalım. Gayr-i İslâmî sistemlerle yönetilen bu ülkelerde devlet, tüm bi­rimleriyle İslâm'a zıttır. Kimisi "laik-demokratik", kimisi "sos­yalist", kimisi "faşist", kimisi de "kraliyetçi/diktatoryaV, rejim­lerdir. Hangi isim ve görünümde olurlarsa olsun, hepsi gayr-i İslâmî ve beşerî sistemlerdir. Bu sistemlerin tümü, temelden İslâm'ı reddederler. "Kur'ân", "Sünnet", "İcma" ve "Kıyas"ı devre dışı bırakmış, Kur'ân ve Sünnet'in hükümleri yerine kendi yanlarından çıkardıkları, heva ve heveslerinden kaynaklanan hü­kümler yapmış ve icra safhasına koymuşlardır.

Allah Cdie cdaiuhu neyi haram etmiş, yani yasaklamışsa, bu gayr-i İslâmî rejimler onu helâl etmiş, yani serbest bırakmış; hatta bizzat kendisi icra etmiş, Allah Cdie Ceiaiuhu'nun yasakla­dığını üreten bakanlıklar kurmuşlardır. Allah, içkinin her türlü­sünü yasaklarken, tağutlar serbest bırakmış; Allah, zinayı yasak­lamışken, tağutlar zinayı serbest etmiş, her şehirde bir genelev kurdurup emniyet kuvvetleriyle koruma altına almış ve bu­ralarda yapılan zinadan gelir elde edenleri vergiye bağlamıştır...

Örnekler çoğaltılabilinir. Ayrıca Allah Ceih Cdaiuim, "kisas"ı üzerimize farz kılmış,[9]"cihad"ı üzerimize farz kılmış,[10] "hadler uygulamayı üzerimize farz kılmış;[11] fakat tağutî rejimler bunların tümünü yasaklamıştır. Hatta yerine getirmek bir yana, bunları teklif etmek bile yasaktır.

Allah cdie celauftu'nun haram kıldığını, yani yasakladığını helâl kılan, yani serbest bırakan; ayrıca helâl kıldığm ha-ramlaştıran, yani serbest bıraktığını yasaklayan kişi veya ku­rumlara, devlet veya hükümetlere itaat eden kişi, Tevbe Sûresinin yukarıda meali verilen 31. ayetinin muhatabı olur. Dolayısıyla irtidad gündeme girer. İrtİdad, İslâmî ıstılahta, iman ettikten sonra, İslâm'dan dönmeye verilen isimdir.[12] Diğer bir anlatımla, dini başka bir dinle, akideyi diğer bir akîde ile de­ğiştirmenin, mütevatir olan zaruret-i diniyyeden herhangi bir şeyi inkâr etmenin de İrtidad olduğu bilinmektedir.

Asr-ı Saâdet'te İrtİdad edenler, İslâm ve müslümanlar ile tüm ilişkilerini kesiyorlardı. Dinden döndüklerini ilân ediyor ve yeni akidelerinin gereğini yapıyorlardı. Eğer Yahudiliği seçmişler ise havraya, hıristiyan olmuşlarsa kiliseye, mecusi olmuşlarsa ateşhâneye, müşrik olmuşlarsa puthaneye gidiyorlardı.

Fakat çağımızdaki irtidad olayı böyle değildir. Kişi ve top­lum, bilerek veya bilmeyerek irtidad ettiği zaman, evvelki nor­mal hayatına, müslümanlarla ilişkilerine devam etmektedir. İn­ceden inceye düşünülmez ve araştırılmaz ise, onunu mürted oluşu bile tesbit edilemez. Daha doğrusu İslâm topraklarındaki

İslâm'ın hakimiyeti tağutlar tarafından gasbedilip müslümanlar mahkûm edildiğinden bu yana, büyük bir kavram kargaşası oluştu.

Mü'min kim? Müslüman kim? Kafir ve müşrik kim? Nifak nedir ve münafık kim? İrtidad nedir ve mürted kimdir? Bütün bunlar bilinmez oldu. Nice ateistlerin necis cesetleri cami ön­lerine getirildi ve müslümanım diyenler tarafından cenaze na­mazı kılınıp, müslümanların gömüldüğü mezarlığa gömüldü!.. Nice nice mürtedlerin ve müşriklerin leşlerinin aynı muameleye tabi tutulduklarını görüyoruz... Bundan da önce, "müslüman mezarlığı "-"kâfir mezarlığı" ayrımı da kalmadı. Bunun ge­reğinden pek çok kimse habersiz durumda.

İslâm coğrafyasında birçok müşriğin, münafığın ve mürtedin müslümanların ulû'lemri veya temsilcisi olarak değerlendiril­mesi, hakikatlerin bilinmemesinden ve değerler kargaşasından ileri gelmektedir...

Müslümanlar mutlaka "Farz-ı Ayn İlimler'l öğrenmelidirler. İt ayağının kuıt ayağına karıştığı bu çağda uyanık olunmalı ve meselenin şuuruna erilip, gerçekler idrak edilmelidir. Gayr-i İslâmî eğitimlerle dejenere edilen beyinler, kirletilen idrakler İslâm nuruyla aydmlanmadıkça ve tertemiz yıkanmadıkça, müs­lümanların ve İslâm topraklarının kurtulmasının uzak bir ihtimal olduğu unutulmamalıdır...

Yine Rabb'imiz, İlâhımız, hakimimiz Allah Celh Ceiüiuim'nun İlâhî fermanına kulak verelim. Rabb'imiz Allah Ceiie Ceiaiutm şöyle buyurmaktadır. Dinleyelim ve itaat edelim. Gerçek kul­luğun gereği, dinlemek ve itaat etmektir:

"Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) irtidad eden (dönen)ieri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır, tşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: "Size bazı işlerde itaat edeceğiz." Oysa Allah, onların saklamakta ol­duklarım (sır olarak konuştuklarını) biliyor. Öyleyse Melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? tşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazabîandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar. Bundan dolayı (Allah) onların amellerini boşa çı­kardı.[13]

Bu, böyledir. "İrtidad" ve "mürted" meselesini ap-açık izah eden bu ilâhî fermanın karşısında tüyler diken diken olmaktadır. Ayetten ap-açık anlaşılmaktadır ki, bazılarına hidayet, yani hak yolu her şeyiyle belli olmuş, onlar hidayeti kabul etmiş, müslü-man olmuşlardır. Fakat yine gerisin geriye eski küfürlerine geri dönmüşlerdir. Bu irtidadm da tek sebebi, Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun dinini hoş görmeyen kâfirlere "bazı konularda size tabi ola­cağız" demeleridir. Yani Allah Ceiie ceiaiuhudan inen vahyi kabul etmeyenlere, her konuda değil, yalnız bazı konularda bile tabi olmak kişinin veya toplumun irtidadma yeterli gelmektedir.

Merhum Said Havva'nın anlatımıyla şunu söyleyebiliriz: "Ayette ortaya çıkan hüküm şudur: Tümünde değil, bazı hu­suslarda kâfirlere gönül hoşluğuyîa uyan kimse dinden çıkmış ve mürted olmuş olur. Ayet bir de şunu gösteriyor: Allah Celle Ceiaiuhu'nun indirmiş olduğu hükmü iyi karşılamayan ve onlara zamanı geçmiş kanunlar şekliyle bakan kimselere bazı hu­suslarda da olsa uyan kimseler, aynen mürteddirler. Bugün ya­şadığımız gerçek ise, birçok müsîümanm, büyük imkânlarla kafirlere yetki vermesidir. Halbuki kâfirlere her konuda yetki veren mü s! umanlar, her şeyi mubah sayan bu kimselerin pe­şinden gitmekte herhangi bir sakınca da görmemektedirler. Bun­ların küfürlerini açıktan açığa veya gizli olarak ortaya koy­duklarına da bakmaksızm peşlerinde gidiyorlar. Müslüman ülkelerdeki îslâm evlatlarından kimileri açıktan açığa kâfir olan bir kimseye bu yetkiyi verdikleri gibi, kimisi de münafıklığı açık olana yetki vermektedir. [14]

Merhum üstad Mevdudî ise şu açıklamada bulunuyor:

"îman ettiklerini söyledikleri ve müslümanîar topluluğu için­de bulundukları halde içten içe İslâm düşmanlarıyla görüşüp an­laşarak onlara, bazı konularda beraber olacaklarına, kendilerine uyacaklarına dair sözler veriyorlardı.[15]Şehid Seyyid Kutub ise, uyutanların Medine yahudileri, uyanların veya uyacaklarına dair söz verenlerin de münafıkların olduğuna temasla şöyle söyler:

"Kendilerine doğru yol belli olduktan sonra o gerisin geri dönüp küfre gidenler yahudilere diyorlardı ki: "Biz bazı işlerde size itaat edeceğiz." En doğrusu itaat ettikleri şeyler, İslâm'a ve İslâm Peygamberine karşı hile ve tuzak kurmakta. "Allah ise, onların gizledikîedikîerini bilir." Bu ifade tamamen tehditkârdır. Allah, onların kurdukları oyunları ve tuzakları bildiğine ve İlâhî Kuvvet onları gördüğüne göre, tuzak kurmaları, gizli oyunlar çevirmeleri ve hile yapmaları ne sağlar kendilerine?[16]

Ayetlerin münafıklar hakkında nazil olduğu bilinmektedir. Beni Kurayza ve Beni Nadir yahudileri ile Mekke müşrikleri, Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiem'e Allah tarafından indirilenler­den hoşlanmamalardı. "Münafıklar, o yahudiîere veya müş­riklere gizlice söz vererek, 'biz size bazı emirlerde itaat ede­ceğiz' demişlerdi.[17]

Buradan hareket edecek olursak, yine hakikat ap-açik kar­şımıza çıkmaktadır. Dinden dönenler, o gün yahudi ve müş­riklere tabî olacaklarım söylüyorlardı. Bu tabî oluşları ve itaat edişleri belli konularda olduğu halde, Allah ceiie Ceiaiuhu onların irtidad ettiklerini, küfre döndüklerini beyan buyurmaktadır.

Aynı olaydan hareketle günümüze ve günümüz İslâm Dün­yasına bakalım.

İslâm topraklarında hakimiyeti ellerinde tutan, zorla veya eğitim yoluyla aldatarak kendilerini müslümanlara destekletti-ren ve gayr-i İslâmî hakimiyetlerini sürdüren yöneticileri ince­leyelim. Her biri materyalist ve emperyalist sömürgeci Batı güçlerinin himayesine sığınmış, onların bir uydusu ve taklitçisi olmuştur. Onlara sıkı sıkı bağlanmış, emirlerine harfi harfine ri­ayet eder hale gelmiştir. Doğu ve Batı süper şeytanî güçlerin yerli uzantıları ve itaatkâr kullan olan bu yöneticiler, her hal­lerinde onlara uyuyor ve emirlerine boyun büküyorlar.

Bu çağın süper kâfirlerine her hallerinde itaat edenlerin hükmü de ortada...

Ayetlerin indiği dönemde, ayetlerde beyan edilen mürtedler, yahudiîere bazı hallerde itaat edeceklerini söylemişlerdi. Bu­günkü yöneticiler ise tüm hallerde uyacaklarına dair söz veriyor ve andlar içiyorlar. Bugünkü halkı müslüman olan ülkelerde iktidar olmuş sekülarist ideolojinin temeli yahudi mezheblerinden "Sadukîm " mezhebine dayanmaktadır.

"Bugünkü deyimi ile din ve devlet işlerini ayırmak isteyen Sadukîm(dir).... Sadukîm'e mensup olanlar ise, tecrübe sahibi insanlar olarak, devletin sadece dinî kanunlarla idare edi­lemeyeceğini, sadece Allah'a güvenmenin yetişmeyeceğini söy­lüyorlar ve bu temel prensipten şu sonuca varıyorlardı: İnsan, bedenî ve ruhî kudretim kullanmalı, dinî esasların kendisini siyasî birleşmeler veya savaştan alıkoymasına meydan ver­memelidir. Allah, insana "irâde gücü"nü kullanması için ver­miştir. İnsan, kendi "kaderinin hakimV'dir, beşerî işler "ilâhî müdahale" ve "irade"den kesinlikle uzaktu.[18]

Görüldüğü gibi dünden bugüne değişen birşey yoktur. Dün­kü mürtedlerin irtidadlarının sebebi bugün de gündemdedir. Dünkü mürtedler, yahudiîere uymakla irtidad etmişlerdi, bu­günküler de aym yahudiîere veya yahudilerin geliştirdiği ide­olojilere tabî olmakla irtidadı gündeme getiriyorlar.

Halkı müslüman olan ülkelerdeki yönetimlere dikkatle ba­kılırsa, İslâm'ın yönetimden tamamen uzaklaştırıldığı, devlet ve hükümet işlerinin hiç birisine karıştırılmadığı, sosyal, eko­nomik, hukukî ve siyasî meselelerin kısmen de olsa dine uy­durulmasının büyük suç sayıldığı ve ağır cezalara çarptırıldığı görülür!

Görüldüğü gibi, İslâm, hakimiyetten bütünüyle uzak­laştırıldığı yetmiyormuş gibi, hayatî meselelerde İslâm'ı gün­deme getirmek, İslâm'ın emir ve nehiylerine tabi olmak da büyük suç olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla yahudilerin SSaukîm mezhebinin temel düşüncesine tabi olunmuştur. Hatta daha ağır baskılar da gündemde tutulmaktatır.

Şeytanî ve tağutî düzenlerin iç yüzü böylece ortaya çık­maktadır. Dünyaya hakim olan bu süper şeytanî ve tağutî dü­zenlere karşı mü'minlere düşen vazife ise, Allah cdk ceiaiuhu ta­rafından şöyle beyan buyrulup emredilmiştir:

(Yeryüzünde) Ûtne kahnayıncaya ve din (yalnız) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.[19]

Allah Ceiie Ceiaiuhu'ya, kul olmanın gereklerinden biridir bu. Evet, yalnız Allah Ceiie Ceiaiuhu'ya. kul olmak, O'ndan gayrisini reddetmek ve terketmektir. Allah Ceiie Ceiaiuhu'ya. kul olmak fit­neyi reddetmekle beraber, tüm yeryüzünü fitneden temizlemek demektir. "Fitne, semantik anlamı çok geniş ve derin bir kav­ramdır. Burada şirke dayalı bütün ideolojiler başta olmak üzere her türlü bozulma, karışıklık ve sapma bütün kurum ve be­lirtileriyle söz konusu edilmektedir.[20]

İtaat etmek ve "Abd" olma meselesini de iyi kavramak la­zımdır. Kişi, hayatî meselelerinde kime itaat ediyorsa, kimin programına göre hareket ediyorsa, kulluğu da onadır. Kendisi kul olmuş ve itaat ettiği ise rab duruma geçmiştir. Çünkü kulluk şudur: 'İtaat etmek, tevazu göstermek, daha açık bir ifade ile ki­şinin bir kimseye isyan etmeksizin, ondan yüz çevirmeksizin, mukavemet de göstermeden itaat etmesi ve boyun eğmesidir. O kadar ki, kendisine boyun eğilen kişi, onu dilediği şekilde hiz­metçi kılar.[21]

Şimdi de bir başka emr-i İlâhiye bakalım. İşte ayet-i kerime:

"Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfir olanlardır.[22]

Merhum Said Havva, bu ayet hakkında şunları kaydediyor:

"Bu ayet, Allah ceiie Ceiaiuhu'nun indirmiş olduğu hükümlerle hüküm vermeyenlerin kesin olarak kâfir olduklarını gayet açık olarak bildirmektedir. Bazı âlimler de bu ayete dayanarak, baş­ka hükümleri Allah ceiie Ceiaiuhu'nun hükümlerinden üstün kabul edenlerin kâfir olduklarını bildirmişlerdir. Aynca yine bu ayete dayanarak âlimler, Allah Cslie Ceiaiuhu'nun indirmiş olduğu hü­kümler dışında başka hükümlerle hükmedilmesini uygun sa­yanların da kâfir olduklarını açıklamışlardır. [23]

Bu ayet her ne kadar yahudiler hakkında inzal olmuşsa da, "esbab-ı nüzulünün husisi olması, hükmünün umumî olmasını engellemez" usûl kaidesi gereği, umuma şâmil kılınmıştır.

Meselâ, İbn Kesir Rahmetuiiahi Aleytiin meşhur tefsirinden şun­lar kaydedilmiştir:

"Kim de Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kafirlerin kendileridir." Bera İbni Âzib, Huzeyfe İbn Yemân, Abdullah îbn Abbas, Ebu Miciez, Ebu Recâ, îkrime,

Ubeydullah, Hasan el-Basrî ve diğerleri derler ki: Bu ayet, Ehl-i Kitab hakkında nazil olmuştur. Ayrıca Hasan el-Basrî, "bu, bizim üzerimize de vacibdir" diye ekler. Abdurrezzâk, Süfyan es-Sevrîkanalıyla İbrahim'den nakleder ki, o, bu ayetlerin, İsrail oğulları hakkında nazil olduğunu söylemiş ve aynı hususların bu ümmet için de geçerli olduğunu bildirmiştir. Bunu, İbn Cerir de rivayet eder.... Süddî der ki: "Bu ayetten maksat şudur: Kim de indirdiğim hükümle hükmetmez, kasıtlı olarak onu terkeder ve bilerek çiğnerse, o, kafirlerdendir",.. Abdurrezzak, Sevrî ka­nalıyla Zekeriyya'dan, o da Şa'bî'den nakleder ki: "Kim de Allah cdie Ceiaiuhu'nun indirdiğiyle hükmetmezse" ayeti müs~ lümanlar için indirilmiştir. [24]

Ünlü müfessirlerden Kadî Beydâvî Rahmetuiiahi Aleyh ise şöyle söylemektedir:

"Allah cdie Ceiaiuhu'nun hükmünden başka hükümleri uy­gulamaları nedeniyle onlar kâfirlerdir. Bu sebeple Allah Teâlâ, onları kâfirler, zalimler ve fasıklar olarak nitelemiştir. Onların küfürleri, Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun hükmünü inkâr etmeleri ne­deniyledir. Zulümleri ise, Allah ceiie Cdaiuhu'nun hükmünün hi­lafına hüküm vermeleri nedeniyledir. Fasıkhklarma gelince bu, Allah Ceiie ceiaiuhu'nun hükmünün dışma çıkmış olmaları ne­deniyledir.[25]

Nakillerden anlaşıldığı gibi, Allah Ceiie Cdaiuhıînun hü­kümleriyle hükmetmemek küfürdür ve etmeyen kâfirdir. Bi­lindiği gibi günümüz İslâm Dünyasında, halkı müslüman olan ülkelerde Allah ceiie Ceiaiuhu'mm hükümleriyle hükmediİmediği gibi, onlarla hükmetmeyi teklif bile etmek büyük suç olarak kabul edilir. İktidarı ellerinde tutan gayr-i İslâmî güçler, ken­dileri Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun hükümleriyle hükmetmedikleri ve kendi kafalarından nevalarına göre hükümler yapıp icraya koy­dukları yetmiyormuş gibi, o bölgede Allah cdie Ceiaiuhu'nun hü­kümleriyle hükmetmek isteyenlere karşı duruyor, korkunç zulümlerle ortadan kaldırıyorlar. Kendileri yapmadıkları gibi, ya­panların da en azılı düşmanı kesilmişlerdir.

Rabb'imiz Allah Ceiie Ceiaiuhu, müslümanlan bu Allah düş­manlarına karşı uyarıyor. O kâfirlere ve zalimlere mey­letmemeleri için ferman buyuruyor:

"Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da gö­remezsiniz. [26]

Rabb'imiz Allah Ceiie Ceiaiuhu böyle buyururken, halkı müs­lüman olan ülkelerdeki zalimleri, kâfirleri kimler destekliyor ve kimler onlara iktidar olma yetkisi veriyor, ap-açık bilinmek­tedir. Bu noktada işin korkunç boyutlarını düşünüp, nasûh tev-besiyle tevbe edilmeli ve Allah cdie Ceiaiuhu için vazife başına ko-şulmahdır...

Gerçek imana sahip olmak için irtidaddan kaçınmalı ve tüm ridde yolları bir daha açılmamak üzere kapatılmalıdır.

Önderimiz, liderimiz ve yegane örneğimiz Rasuluilah Sailallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular:

"Kimde üç şey bulunursa, imanın tatlılığını tatmış olur: Allah ile Rasalü kendisine başkalarından daha sevgili ohnak, bir kimseyi sevmek, fakat yalnız Allah için sevmek, (Allah, onu kü­fürden kurtardıktan sonra) yine küfre dönmekten, ateşe ati-lacakmışçasma hoşlanmamak. [27]

 



[1] İman edenlerle karşılaştı (darı zaman: "iman ettik" derler. Şeytanlanyla başbaşa kaldıklarında ise, derier ki: Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay edi­cileriz." Aliah da onlarla aîay eder ve (ıığyan (azgınca taşkınlıktan için de şaşkınca do­laşmalarına (belli bir) süre verir. îşîe bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır, fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamıştır; hidayeti de bulmamışlardır." Bakara, 2/14-16

[2] Bkz. Dr. Numan Abdürrezzak Samarraî, İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Çev. Osman Zeki Soyyiğit-Ahmet Tekin, İst. 1970. ve Dr. Ahmed Saim Kılavuz, İman Kurur Sının, İst. 1984

[3] Tevbe,9/31

[4] Bkz. İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-i Kerim Tefsiri, Çev. Dr. Bekir Karlığa ve Dr. Bedrettin Çmetiner, îst. 1985, c. 7, sh. 3456.

Siinen-i Tirmizî, Babu't-Tefsîm'l-Kur'ân, Bab: 10, Hds. No: 3292.

Elmalı'lı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İst. 1979. c. 4. sh. 2512.

[5] Elmalı'lı M. Hamdi Yazır, a.g.e. c. 4. sh. 2511.

[6] Eimah'lı, a.g.e., c.4 sh. 2512.

[7] Alûsî'den naklen Seyyid Kutub, Fîzılâ]-il-Kur'ân, Çcv. î. Hakkı Sengiller ve di­ğerleri, İst. TY. c. 7, sh. 264.

[8] Seyyid Kutub, Fizılâl-il Kur'an. c. 7, sh. 265.

[9] Bkz. Bakara, 2/178-179.

[10] Bkz. Bakara, 2/190-194, 216-218.

[11] Bkz. Maide, 5/38. Nur, 24/1-2.

[12] İbn Manzur, Lisanu'l Arab, Beyrut, 1955, c. 4, Sri. 154'dan naklen Yusuf Ke-rimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İst. 1985, sh. İI9.

[13] Mufıammcd (Kıtal), 47/25-28.

[14] Said Havva, Allah Erinin Ahiak ve Kültürü, Çev. Harun Ünal, İst. TY. sh. 15-16.

[15] Mevdûdî, Tefhimu'l Kur'ân, Çev. Muhammed Han Kayanı ve diğerleri, İst. 1987, c. 5, sh. 363.

[16] Seyyid Kutub. A.g.e., c. 13, sh. 400.

[17] Etmali'Ii M. Hamdı Yazır, A.g.e. c. 5, sh. 4393. Ayrıca bkz. Prof Dr. M. Mah-mud Hicazı Furkan Tefsiri, Çev. Mehmet Keskin, İst. TY. c. 5, sh. 572.

[18] Doç. Dr. Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhebleri, Ank. 1965, sh. 169.

[19] Bakara, 2/193.                 

[20] Kur'ân-s Kerim ve Türkçe Anlamı, Hazır. Alt Bulaç, İst. 1990, sh. 30. Aynca sh. XI.

[21] Mevdûdî, Kur'ân'a Göre Dört Terim, Ç: İsmail Kaya-Osman Cilacı, İst-1987, s. 63.

[22] Mâide. 5/44.

[23] Said Havva, A.g.e. sh. 16. Ayrıca bkz. Seyyid Kutub, A.g.e. c. 4, sh. 252-257.

[24] İbn Kesir, A.g.e. c. 5, sh. 2349.

[25] Kadî Beydâvî, Envâr'ül-Tenzil, c. 2, sh. 292-293'den naklen İbd Kesir, A.g.e. sh. 2350 vd. (îzah Kısmı).

[26] HÛd, 11/113.

[27] Sahîh-i Buharî, Kitabu'1-İman, Bab: 8, Hds. No. 9.

Sahih-i Müslim, Kitabu'I-lman, B.15, Hds. 68.

Sünen-i NHesâî, Kilabu'Mman, B.2, Hds. 4954-56.

Sünen-i Tirmizi, Kitabıı'1-İman, B.10, Hds. 2759.