Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 17. Sayfa - Yeyuzununvarisleri

Düşünmeye Davet

 

Yüz yıldan beridir İslâm topraklarında hakimiyet sürdüren tağutî güçler, gerek zorla, gerekse eğitim yoluyla müslüman-lardaki ince sezgiyi ve derin düşünmeyi yok etmek için tüm imkânlarım harcamışlardır. Bu şeytanî oyunları ve tuzakları belli derecede başarılı da olmuştur. İslâm dünyasında yaşayan milyonlarca insan, düşünmeyi terketmiş, kendisini güdenlerin ve sömürenlerin iradesine tâbi olmuşlardır. "Gelen ağam, giden paşam"cı ve "bana ne"ci bir zihniyet yerleşmiş müslümanlar arasında... "Bana dokunmayan yılan istediği kadar yaşasın" saf­satası birer prensip haline geldiği gibi, "salla başını, al ma­aşını", "kıl beşini, gör işini" vurdumduymazlığı bir düstur olu­vermiştir. Hele hele binlercesi için şu slogan vazgeçilemez gibidir: "Namaz, niyaz, boğaz; bu kul gerisine karışmaz."

Böyle safsatalarla İslâm'dan ve İslâmî düsturlardan koparıl­maya çalışan müslümanların en başta kaybetikleri şey, "ince ve derin düşünmek"tir. Gördüğünün mahiyetini ve işittiğinin in­celiğini kavrayamaz oldu müslümanlar. Bundan dolayı, "bakar ama görmez, işitir ama anlamaz" bir durum ortaya çıktı!..

Yegâne hayat nizamı olan İslâm'ın yönetimden uzak­laştırılması yetmiyormuş gibi, müslümanların hayatından da tamamen uzaklaştırıldı. Böylece İslâm devre dışı bırakıldı. Dev­letin hiçbir birimine karışmaması sağlandı. Önüne setler çekil­di. Havada, denizde ve karada devletlerini ve hükümetlerini İslâm'a karşı korumak için ordular oluşturuldu. Tüm emniyet görevleri, İslâm'ın devlete ve milletin hayatına karışmaması için seferber edildi.[1] İslâm'a ve gerçek müslümanlara karşı büyük bir harp açıldı. Öldürülüp şehîd olanlar şehid oldu, kalanları ise, mahkemelere sevkedilip mahkûmiyet parangalanm boyunlarına takılarak zindanlara ve işkencehânelere atıldı.

Hayatın zerresinden kürresine kadar, tüm birimlerine hük­metmek vazgeçilmez özelliği olan İslâm'ı, tamamen mahkûm et­tikleri ve aslında yok etmek istedikleri yönündeki ihanetleri ap­açık anlaşılmasın diye ayrıca "din"e de sözde sahip çıkmaya başladılar. Dinin bir numaralı koruyucuları kesildiler. Güya dini menfaatlarına alet edenler varmış da, dini onlara karşı koruyor-larmış ve menfaatperestlerin menfaatlarına alet etmemek için böyle davranıyorlarmış.

Aslında bu dine inanmayan gayr-i İslâmî rejimlerin uşaklarının bu hareketi, bize mafya çetelerini hatırlatıyor. Onlar, bi­risini işkenceyle öldürür, sonrada cenazesine çelenk gön-derirlermiş. Yahut da siyah elbise giyer, yaslı rolünü yapar ve cenazesine iştirak ederlermiş. "Önce Öldür, sonra sahip çık" düsturu, mafya babalarının vazgeçilmez prensibidir!..

Bu böyledir!.. Bu hakikati görmemek, işitmemek ve düş;ün-memek için kör, sağır ve geri zekâlı olmak gerekir...

Gayr-i İslâmî ve tağutî eğitim sistemleri ile emperyalist kül­türün yaygmlaştırıhp benimsetilmesi yoluyla müslümanlarm düşünme sistemi dumura uğratılmıştır. Bundan dolayı ince ele­yip sık dokuyamaz, hakikatleri araştırmaz ve okuyamaz oldular. Ne İslâm'ı tam manâsıyla anlayabiliyor, ne de hakim gayr-i îslârni güç ve düzenleri bilebiliyorlar. Gayr-i İslâmî ve şeytanî basın ile müşriklerin tekelinde olan haber kaynaklarının verdiği haber ve yorumlarla yönlendiriliyor, böylece yanlış bilgilendir­me yoluyla hak yoldan saptırılmış kamuoyu oluşturuluyor. Böy­lece Hizbu'ş-Şeytan, halkta, temel meseleleri anlayıp kav­rayacak bir değerlendirme mekanizması bırakmamış oluyor! Ve üzülerek beyan edelim ki, günümüz İslâm topraklarına, birkaç istisna hariç Hizbu'ş-Şeytan egemendir.

Böyle korkunç zulümler altında yaşamaya devam eden müs-lümanlar, Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun yeryüzündeki hakimiyetini ve dinini gasbedenlerin izniyle okutulan "ezanlar"ı günde beş vakit duyuyorlar; fakat ezanla topluma verilen ilâhi mesajın ne ol­duğunu idrak edemiyorlar. Duymak başkadır, idrak etmek ise başkadır. Görmek başkadır, onun farkına varmak başkadır. Evet, günde beş vakit en gür seslerle, hem de hoparlör vasıtasıyla şehirlerden köylere kadar her tarafta ezanlar okunur, ama muhtevası anlaşılmadan!..

"Ruhumun senden İlâhî şudur ancak emeli: Değmesin, ma'bedinıin göğsüne nâmahrem eh; Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli-Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.[2]

Merhum Mehmet Akifin bu mısralarının bir kıtasını oluş­turduğu şiirini "Milli Marşı" olarak kabul edenler, ma'bedlerin göğsüne dokundular; bazısını yıktılar, bazısını kapattırdılar, ba­zısını hayvan ahırı yaptılar, bazısını samanlık, bazısını askeri yatakhane, bazısını da CHP parti binası olarak kullandılar.[3]

Birçok yerde ezanları susturdular ve ezanın dilini değiştir­diler. "Şehadetlerinin dinin temeli" olduğunun söylendiği ezan­ları susturanlar, ezanların "ebediyen yurdunun üstünde inleme-si"ni dileyen şairin şiirini "Millî Marş " olarak kabul edip kendi­sini ödüllendirenlerdir. Bu korkunç çelişkinin, hangi zihniyetin belirtisi olduğunu bilmemek için hayatta olmamak gerekir!..

"Ezan", lügatta "i'lâm", yani "bildirmek" mânâsına gelen kıyası bir ism-i mastardır. Herevi, "ezan", "ezin" ve "te'zin" ke­limelerinin aynı mânâya geldiğini söylemiştir. Bazılarına göre "ezin" mânâsma gelir.

Şeriat'ta ise ezan; "hususî zamanlarda hususi lafızlarla ya­pılan bir i'lam"dır. "Hususi zamanlar"dan murad, namaz va­kitleridir. "Hususî lafızlar" da çifter çifter okunan ezan la­fızlarıdır.[4]

İmam Buhârî Rahmemiiahi Akyh'in de "Sahih"inde "Kitabu'l-Ezan"m başında zikrettiği ayetlerde Rabb'imiz, İlâh'ımız ve Melik'imiz Allah Ceiic Geiâiuha şöyle buyurmaktadır:

"Onlar, siz birbirinizi namaza çağırdığınızda onu alay ve oyun (konusu) edinirler. Bu, gerçekten onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır.[5]

"Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağn yapıldığı zaman, hemen Allah'ı zikretmeye koşun ve akş-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.[6]

Ayet-i kerimelerde de görüldüğü gibi, İslâm'ın ve müs-lümanlann en büyük şiarı, aynı zamanda dinin direği olan, kul­luğun en önemii belirtisi bulunan namaza çağrı "ezan" ile ya­pılmaktadır. Bir cihanşümul ve ilâhî çağrıdır ezan.

Kurtubî ve diğer ulemanın beyanlarına göre, ezan birkaç ke­limeden   ibaret   olmakla   beraber,   bütün   akaîd   meselelerini hulasaten ifade eden bir i'lâmdır. Şöyle ki: "Alîahu Ekber" diye başlar. Allah Teâlâ'mn varlığını ve kemâl sıfatlarla muttasıf ol­duğunu bildirir. Sonra "tevhid"e geçilir, Allah Ceiie cdaiuhu'nun şeriki olmadığı ilân edilir. Ondan sonra "Peygamberlik" ispat edilir.   Peygamber Saüaiiahu Aleyhi ve Senemin   "Risalet"kıe  şe-hadetten sonra, bir tâatı mahsusa olan "namaz"a davet olunur. Çünkü namaz, Rasul'ün talimi ile bilinen bir şeydir. Ondan sonra insanlar "felâh"a davet olunur. "Felâh'\an murad, "daimi hayat'tır. Bunda "ahİtef'e işaret vardır. Sonra "te'kid" için eza­nın ilk cümleleri tekrar okunur. Bu suretle ezan, "vaktin gir­diğini ilân, cemaate davet, şeâir-i İslâmeyye'yi izhar" gibi pek çok muazzam faideleri ihtiva eder.[7]

Bu kadar Önemli olan bir ilâhî davet için Önderimiz, li­derimiz, en güzel Örneğimiz Rasulullah saiiaiiahu Aleyhi ve SeUem'in mübarek hadislerine bakalım.

"İbnu Umer Radıyaiiahu Anh şöyle der idi: Müslümanlar Me­dine'ye geldikleri zaman bir araya toplanırlar da, namaz vaktini gözetlerdi. O ilk zamanda namaz için nida edilmezdi. Bir gün bu hususta konuştular. Bazıları, "hıristiyanlann canlan gibi çan edinin" dediler. Diğer bazıları da, "çan olmasın da yahudilerin nefiri gibi boru olsun" dediler. Ömer, "Namaza çağıracak bir adam niye göndermiyorsunuz?" dedi. Rasulullah sailaiiahu Aleyhi ve Senem bunun üzerine, "Ya Bilal kalk, namaz İçin nida et" bu­yurdu.[8]

Diğer bir hadiste, Ebu Umeyr b. Enes, Ensar'dan olan am­calarından birinin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Nebî Sailaiiahu Aleyhi ve SeUem'in zihni halkı namaza nasıl top­layabileceği meselesiyle (meşgul) idi. Kendisine, "namaz vakti girince bir bayrak dik, onu görenler birbirine haber verirler" de­nildi. Fakat O, bu teklifi beğenmedi. Kun'dan yani borudan söz edildi. Ravilerden Ziyâd bunun yahudilere ait ibadete davet bo­rusu olduğunu bildirmiştir. Nebî Sailaiiahu Aleyhi ve Seüem bunu da beğenmedi ve "Bu, yahudiletin İşidir" buyurdu. (Ravi) Ebu Umayr (yahut amcası) demiştir ki: Rasûl-i Ekrem saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiem'e bir de çan (çalınması) teklif edildiyse de, O, **Bü fit' rİStt'yan İşidir" buyurdu. Abdullah bin Zeyd, Rasulullah SaUaiiahu Aleyhi ve SeUem'in üzüntüsünü içinde hissederek oradan ayrıldı. (Gece) rüyasında kendisine ezan gösterildi. Sabahleyin hemen Rasulullah saiiaiiahu Aleyhi ve SeUem 'e gelerek, "ben, uyku ile uyanıkhk arasında iken bir de baktım ki, birisi geldi, bana ezanı öğ­retti" diyerek rüyasını nakletti. Ebu Umeyr (yahut amcası) dedi ki: Halbuki, Ömer bin Hattab Radıyaiiahu Anh bu rüyayı yirmi gün evvel görmüş, (fakat gördüğünü) saklamıştı. Ravi Umeyr (veya amcası) dedi ki: Sonra da (Ömer rüyasını) Rasulullah saüaiiahu

Aleyhi ve Seüem fe nakletti. RaSUİ-İ Ekrem Salîallahu Aleyhi ve Seüem de O'na; "Bunu bana daha önce neden haber vermedin?" buyurunca, Ömer Radıyaiiahu Anh şöyle cevap verdi: "Abdullah bin Zeyd, benden erken davrandı. Ben de utandım." Rasulullah Sai-îaiiahu AieyM ve Seiiem, de, "Ya BilaL kalk da bak, Abdullah bin Zeyd sana ne söylerse ezberle ve aynen icra eyle" buyurdu. (Ravi) dedi ki: Bilal (ilk) ezam (böylece) okudu.[9]

Bu konuda birçok rivayetler vardır. Onların bütününü nak­letmeye zaman ve zemin açısından imkânımız kısıtlıdır. Di­leyen kaynaklara müracaat etsin.[10]

Sahih hadis kitaplarından ve diğer kaynaklardan anlıyoruz ki, Medine'de, hicretin birinci yılında Rasulullah Saüaiiahu Aleyhi ve Seilem ve Ashab-ı Kiram, namaz vakitlerinde mü'minleri namaza nasıl davet edecekleri üzerinde istişare etmektedirler. Daha sonra sahabeden Hz. Abdullah binZeyd Radıyaiiahu Anh rii'yasında ezanın ve kametin okunuşunu görür. Aynı rü'yayı Hz. Ömer bin Hattab Radıyaiiahu Anh ve ashabdan bazıları da görür.

Bu rüyalar Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiemt nakledilince, "înşaallah hak rüyadır" diye buyurur. Sonra Abdullah bin Zeyd'in, Hz. Bilal'ı Habeşî Radıyaiiahu Anh'c ezanı öğretmesini em­reder ve böylece ezan meşrulaşır.

Ezan, dinin zarurî unsurlarından biri olarak bilinir. Meş­ruluğunu inkâr eden kâfir olur.[11]

Ezan okuyanın da "muttaki" olması gerekli olduğunu İslâm fakihleri beyan etmişlerdir. Bu konuda fukahadan İbn Abidin Rahmetuiiahi Aleyh şöyle söyler: "Ezan okuyan kişi mutlaka muttaki olmalıdır. Çünkü ezan haber hükmündedir. Fasığm verdiği haber ise, tahkike muhtaçtır.[12]

Rasulullah Saiiaiiahu AieyM ve Seiiem, müezzin okuduğu ezanı duyan mü'minlerin tekrar etmesi konusunda şöyle buyurur:

"Ezam işittiğiniz zaman siz de müezzinin dediğini deyin.[13]

"İnsanlar ezan okumakta ve (cemaatle kılınan namazdaki) bi­rinci safta neler olduğunu bilseler de kura atmaktan başka çare bulamasalar, muhakkak kur'a atarlardı.[14]

Hz. Abdullah bin Zeyd'in talimiyle Hz. Bilal-i Habeşî, ezam okumaya devam ederken, saban ezanına, "namaz uykudan ha­yırlıdır" mânâsına gelen "Es salât-ü hayrun min en-nevm" iba­resini eklemiştir. Bu, Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiem'in çok ho­şuna gitmiş ve sabah ezanını bu şekilde okumasını Hz. Bilal Radıyaiiahu Anh'e emretmiştir.[15]

O günden sonra saban namazı için okunan her ezanda "Hayye 'ale'l-felah" ibaresinden sonra bu ibare okunmuştur.

Ezan, Kıyamet'e kadar tüm zamanlarda yaşayanlara ebedî bir kurtuluş çağrısıdır. Aynı zamanda yegane hayat nizamı ve kur­tuluş yolu olan İslâm'ın temel düsturlarını ilândır; bu ilâna şa­hitlik yapmaktır. Müezzin okuduklarına iman ederek okumakta, dinleyenler de iman etmekle birlikte bu sözleri tekrarlamak­tadırlar. Günde beş vakit, müezzinler ve onları dinleyen mil­yonlarca müslümanlar, ezan okumak, dinlemek ve tekrar et­mekle şu hakikatlan haykırmaktadırlar:

"En büyük Allah'tır, başka hiçbir büyük yoktur. Yalnız ve yalnız Allah büyüktür. O'ndan başka her ne varsa küçüktür ve O'nun emrine tabi olup, hakimiyetine ister istemez boyun bük­müşlerdir, Allah, zatıyla, sıfatıyla, Esmaü'î-Hüsna'sıyla en yü­cedir. Ben O'ndan başka hiçbir hakim otoriteyi tanımıyorum. Yalnız ve yalnız büyük Allah Çelle Cclniuhu'nun otoritesi var iken, hiçbir küçük ve küçülmüşün otoritesini kabul etmiyorum. On­ların hakimiyetini kabul etmek aşağılıktır, alçalmaktır; zelil ve rezil olmaktır; yegane Rabb, İlâlı ve Melik olan Allah 'a karşı is­yandır. Mısak anında verilen söze ihanettir!

Şehadet ederim ki, O'ndan başka hiçbir ilhah yoktur. İlah tektir ve yalnızca O'dur. Kanun koyucu ve yaptırımcı Hakim-i Mutlak ve Kadir-i Mutlak O'dur. O'nun dışında, hiçbir yalancı ilâhın kanununa, sözlerine ve isteğine tabi olmanı. Tüm beşerî ideolojileri ve nizamları reddediyorum. Allah'a isyan edip, Fir'avn gibi halkların üzerine otoritesini kurup onlara rab ol­maya kalkışan tüm tağutlart ve tağutî güçleri reddediyorum ve onlara karşı tüm gücümle mücadele edeceğim. İlâhî nizamdan başka hiçbir nizamı kabul etmeyecek ve boyun eğmeyeceğim. Gayr-i îslâmî olan beşerî hiçbir nizamı kesinlikle tanımıyorum. Allah Ceiic Ceiaiuhv'nun emrinden ve nehyinden başka, hiçbir tağutî otoritenin emir ve nehyine tabi olmayacağım...

Ve yine şahadet ederim ki, Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve seiiem 'den başka hiçbir önder, lider ve örnek kabul etmiyorum. Benim ebedî liderim ve önderim Allah Ceiie.Ceiaiuim'nun Rasulü Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Seüem'dir. Yol göstericim, kur­tarıcı önderim O'dur. Ancak O'na uymakla kurtulurum. O'nu bı­rakıp diğer sahte önderler ve liderlerin peşine takılmam.

Zamanımın Önderleri ve liderleri, ancak ve ancak Rasuîullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Sellem'e tabi olur, O'na itaat ederlerse kendilerine itaat ederim. Zamanın liderleri, Allah Celle Celaluhu'ya ve Rasuîul­lah Sallallahu Aleyhi ve Seiiem 'e itaat ettikleri müddetçe itaat edilmeye hak kazanırlar. Eğer onlar Allah Ceiie Ceiaiuhu ve Rasuîullah Sai-hıiiahu Aleyhi ve Seiiem'i reddetmiş ve itaat çerçevesi dışına çık­mışlarsa, ben de onları reddediyor ve onlara itaat etmiyorum, et­meyeceğim de... Tüm tağutî Önderleri ve cahiliyyet liderlerini, tüm varlığımla reddetmekle beraber, onlara karşı cihad ilân et­mişimdir. Onlar, Allah Celle Celaluhu'ya Ve RaSUİUİlah Salkıllahu Aley­hi ve Sellem'e itaat edinceye kadar onlarla savaşacağım.

Haydi, huşu içinde eda edilince gerçek bir kurtuluş vesilesi olan namaz kılmaya. Bizleri tüm kötülüklerden alıkoyan tekbir kıyam, kıraat, rükû, secde, kaade ve selam olan namaza gelin. O namaz ki, müminler dosdoğru saf tutmuş, omuz omuza, bir­birine kenetlenmiş sapasağlam duvarlar gibi, mihrabdaki imam­ların peşinde yegane Rabb olan Allah ceiie celaluhu'ya secdeye, itaate hazırlanmışlardır. Cemaat, itikadda, amelde ve hedefte birliği sağlamış, yani fikirde, harekette ve gayede bir olmuş­lardır. Bir vücudun azaları halindedirler. Hepsi bir bütündür ve kalp ile beyine bağlanmışlardır. Gelin, böyle bir cemaate gelin!

Gelin, Allah Celle Cdaluhu'yu Rabb, Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i önder, Kur'ân'ı temel yasa kabul eden bir cemaate gelin.

Namazları, ibadetleri, ölümleri, hayatları âlemlerin Rabb'i Allah Ceiîe Ceiaiahıı için olan, mü'min olmakla birbirine kardeşler olan cemaate gelin. Tüm meselelerini Kur'ân ve Sünnet'e göre hal­leden, tüm problemlerini bu iki düstura göre çözen, tüm ihtilâf­larının çözüm mercii olarak Kur'ân ve Sünnet'i kabul edip, ta-ğutun hakimiyetini, hakimlerim ve mahkemelerini reddeden bir cemaate gelin. Her haliyle İslâm'a tabi olmuş imama gelin'....

İşte gerçek kurtuluş budur. Gerçek kurtuluş, Allah ceiie Ce-laiuhu'yu en büyük tanımak, Ondan başka hiçbir ilâh'a tabi ol­mamak, O'nun hükümlerinden başka tüm beşerî ideolojileri ve tağutî sistemleri reddetmek; Rasulullah Saîiaîtahu Aleyhi ve Seiiem'ı yegane önder ve lider kabul etmek, O'nun Sünn'et'ine tabi olmak ve bu esaslar üzerinde tek vücut olup namaz kıldığımız gibi ha­yatın tüm birimlerinde de İsîâmî vahdeti sağlamak... İşte gerçek kurtuluş!...

Haydin, böyle bir kurtuluşa kavuşabilmek için tüm imkânları seferber edin. Çünkü "felah" için "fellah" olmak gerek. Kur­tulmak için İslâm'ın uygun gördüğü, Allah Ceiie Celalahu ve Ra~ sülünün razı olduğu metodla çalışın! Helâle, harama ve iman ile şirke dikkat ederek çalışın. İman edip helâl yoldan hareket edin.

Küfrü reddedin ve harama yaklaşmayın. Tağutu reddederek, Allah Ceiie cdaiühu'ya itaat edin ve kopması imkânsız olan kulpa, Kur'âna yapışın![16] Bu Kulp, Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun dini İslâm'­dır. O sapasağlam bir kulptur ve Allah ceite Ceiaiuhu'nun ipidir.

Ey yataklarında uyuyanlar! Ey cehalet bataklığına sap­lananlar! Ey gaflette olanlar! Artık uyanın!... Ömrünüzü ya­taklarda uyumakla ve uyanıkken uyumakla geçirmeyin! Göz­leriniz açık, ama kalbiniz uyumuş veya ölmüş olmayın! Hayat süren leşler haline gelmeyin! Uyanın ve anlayıp inanın ki, Allah Cette CeMuhu'ya itaatin, ibadetin sembolü olan namaz elbette uy­kunun her çeşidinden hayırlıdır! Bu hayrı dipdiri ayakta tut­maya ve kendiniz de dirilmeye koşun! Kalkın uykudan ve kıyam edin seher vaktinde! Gerçek kurtluş ve hayat, Allah'a itaat ve tağuta karşı kıyam etmekle gerçekleşir!...

Yankz Allah büyüktür ve O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur!"

Muttaki müezzinler, ezanı okuduklarında özetle bunları demiş oluyorlar. Dinleyen milyonlarca müslüman da onların söylediklerini tekrar etmekle bu hakikatleri söylemektedirler. İbadet şuuruna eren tüm müslümanlar, bu hakikatin far­kındadırlar. En az günde beş vakit okunan ezan ile bu gerçekleri tüm varlıklarıyla idrak ederler. Fakat gafil olanlar, cahil bı-raktırılanlar, müstekbir tağutî güçler tarafından müstez'af haline getirilenler, bu gerçeklerden mahrumdurlar. Merhum Üstad Mevdudi şöyle demiştir:

"Bakınız, günde beş defa müezzinler, geceli-gündüzlü en yüksek sesle, "eşhedu enlâ ilahe illallah " diyerek o mübarek ke­limeyi çeşitli ırk ve miletlerden meydana gelen bütün insanlığa duyuruyorlar. Dinleyenlerin tümü, tam bir güven ve sessizlik içinde onu dinliyorlar. Fakat ne yazık ki, kalplerimize ve zi­hinlerimize hiçbir tesir etmiyor. Çünkü bir davetçi olan mü­ezzin (münâdî), insanları neye ve nereye davet ettiğini, insanlar da bu davetin ne kadar yüksek bir mânâyı ihtiva ettiğini, onları nasıl yüce bir gayeye ulaştırmanın rehberi olduğunu an­layamıyorlar. Fakat bir gün gelir de, bütün dünya bu davetin ne kadar yüce bir hedefi olduğunu anlar, müezzin de tam bir ihlas ve samimiyetle bu niyeti ilân ederse, o zaman dünyanın nasıl bir köklü değişime sahne olacağı, yeryüzünün nasıl değişip başka bir çehreye büründüğünü göreceksiniz. Heyhat! Ca-hiliyyet inancıyla beslenen ve terbiye gören insanlık, böyle yüce bir çağrıya nasıl kulak verebilir?[17]

Yüce ve ilâhi bir davet olan ezan, laik, demokratik ve gayr-i İslâmî bir sisteme sahip olan Türkiye Cumhuriyet i'nin kurulma­sından sonra Türkçeleştirildi. Bu olayı kaynağından okuyalım:

"Şeriat'm egemenlik alanına açık bir hücum, Ziya Gökalp'in istediği ve Mustafa Kemal'in uyguladığı ezan ve kametin Türk­çeleştirilmesi olmuştur. Bu Türkçe ezan, "Tanrı uludur" şek­linde bir tekbirle başlamakta idi. Dr. Reşit Galip'in sonra da Hasan Cemil (Çambel)'in yönetimi altında, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'nin Dolmabahçe Sarayı'ndaki odasında yedi seçme ha­fızın meşkettiği bu ezan, 3 Şubat 1932'de Ayasofya Camisi'nde teravih namazından sonra okundu. İlk dil kongresinden sonra Vakıflar Genel Müdürü bütün cami ve mescid hademelerinin âmiri sıfatıyla, makamına bağlı bütün cami ve mescidlere, Türk­çe ezam uygulamak için hazırlanmaları emrini yolladı. Ezanın yeni şeklini, Diyanet İşleri Reisliği şu şekilde tesbit etmişti:

1) Tanrı uludur,

2) Şüphesiz bilirim bildiririm, Tanrıdan başka yoktur tapacak,

3) Şüphesiz bilirim bildiririm, Tanrının elçisidir Muhammed,

4) Haydi namaza,

5) Haydi felaha,

6) Namaz uykudan hayırlıdır (yalnız sabah namazında),

7) Tanrı uludur,

8) Tanrıdan başka yoktur tapacak.[18]

Ezana itibar etmeyen, davet ettiği dini devre dışı bırakan ve aynı zamanda bir daha hakimiyet makamına gelmesin diye tüm önlemleri alanlar, onu Türkçeleştirmekle halka hizmet et­memişlerdir. Yani "halk Türktür, Arabca ezandan anlamaz. An­lamadığı için de davete icabet etmez, namaz kılmaz, cemaate iş­tirak etmez. Gelin biz ezanı Türkçeleştirelim de, halk bu daveti işitince anîasm ve camilere koşup ibadet etsin. İbadetlerinden geri kalmasınlar" diye müslümanları düşünerek yapılmış bir ha­reket değildir. Yazarın da dokunduğu gibi bu hareket, "Şeriat'm egemenlik alanına açık bir hücumdur."

Sonra aynı zihniyet, ezanı bestelettirip okutmaya başladı. Buna karşı çıkan müslümanlardan bir çoğunu öldürdüler. 1 Şu­bat 1933'deki Bursa olayları bunun en çarpıcı örneğidir.

Garip bir olayı daha nakletmek yerinde olur:

"Bu yeni şekli kullanmayan her müezzin, ceza kanununun 526. maddesi gereğince cezalandırılacaktı. 2 Haziran 1941 ta­rihli kanunla bu maddeye yapılan ilaveye göre, (herhangi bir yerde, yani görev dışında da) Arapça olarak ezan okuyanlar üç ay hapisle cezalandırılıyorlardı. Adalet Bakanı Fuat Sirmen'in bir bildirisine göre, 1947 yılında bu yüzden 29 kişi tu­tuklanmıştı.[19]

14 Mayıs 1950 yılında yapılan seçimleri kazanan Demokrat Partinin ezanı yeniden Arabca okutması da İslâm'a ve müslü-manlara bir hizmet değildi. Amaç, bu yol ile müsîümanlan uyutmak ve tabandaki İslâmî hareketlenmeyi pasifize edip sı­fırlamaktı. Ezan Arabca aslına döndü ama İslâmî anlamına dön­medi. Onu Arabca aslına döndürüp de bilgisiz halk nazannda kahraman olanlar, onun anlamını ve mahiyetini mahkûm ettiler. Bu ihanetlerini gizlemek için onu Arabca aslına çevirdiler!

Günde beş defa okunan ezan, bir alışkanlık veya hakikati kavranmayan bir vakit ayarlama yolu olarak kullanılan bir şey olarak bilinmektedir. Binlerce müezzin, her gün beş defa şe-hadet getiriyor ama şehadetin gereğini yerine getirmedikleri için, tağutî sistemlere karşı hiçbir müslümanca hareket söz ko­nusu olmuyor.

Güzide sahabeden Hz. Ebu Zerr-i Gıfarî Radıyaiiahu Anh, bir defa şehadet getirmişti müşriklere karşı ve korkunç saldırıya uğ­ramıştı. Hz. Ebu Zerr Radıyaiiahu Anh, iman ettikten sonra Ra-sulullah Saiiaiiahü Ahyhî.ve Seiiem kendisine buyurmuştu ki: "Kavmine dön de emrim sana gelince onlara haber ver." Ebu Zerr; "nefsim elinde olan Allah 'a yemin ede­rim ki, onların arasında bunu haykıracağım" dedi. Akabinde, Ebu Zerr Radıyaiiahu Anh huzurundan çıktı, Kâ'be Mescidine geldi ve en yüksek sesiyle; "Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah" diye bağırdı. Bu bağırmadan sonra Kureyş cemaati (müşrikler) ayağa kalkıp Ebu Zerr'i dövdüler ve onu yere yatırdılar. Bu sırada Abbas gelip onun üzerine kapandı da; "size yazıklar olsun, bunun Gıîar kabilesinden bir kimse ol­duğunu ve Şam ticaret yolunuzun onlardan geçtiğini bilmiyor musunuz?" diyerek Ebu Zerr'i müşrikler topluluğundan kurtardı. Sonra Ebu Zerr Radıyaiiahu Anh ertesi günü de mescide döndü ve dün yaptığı gibi yüksek sesle şehadet kelimesini söy­ledi. Müşrikler, yine ona doğru fn-layıp onu dövdüler, Abbas yine onun üzerine kapandı (ve onu kurtardı.)[20]

Hz. Ebu Zerr RadıyaUaha Anh, iman ettikten sonra, imanın ken­disine verdiği muhabbet ve cesaretle, müşriklerin karşısında şe­hadet getirmiş ve onların hücumuna uğramıştı. Müşrikler, şe­hadet kelimesinin açıktan söylenmesine tahammül edememiş­lerdi. Ebu Zerr Radıyaiiahu Anh müşriklerin tavırlarını şöyle an­latıyor: "'Kahamz, yürüyünüz, şu Sabiî'nin üzerine' diyerek sil­kinip kalkıverdıler. Beni öldüresiye dövdüler, yere serdiler.[21]

Bu, böyledir... Bir nıü'minin bir şehadet getirmesine da­yanamayan müşrik, kâfir, putçu ve tağutî kişiler, yüzbinlerce müezzinin her gün beş defa şehadet getirmesine nasıl da­yanabiliyorlar? Bu soruya iki şekilde cevap verilebilir:

1) Ya ezanı okuyan müezzin ve dinleyen insanlar, ezanın ne demek olduğunu bilmiyor veya bilmez hale getirilmiş de ma­hiyetini kavramadıkları için gereğini yerine getirmiyorlar. Böy­lece ezan ha okunmuş, ha okunmamış farketmiyor. Bunun için çağdaş müşriklerin herhangi bir menfaatlerine dokunmadığı gibi, aksine menfaatlerine yardımcı olunuyor. Bundan dolayı çağdaş müşrik ve kâfir egemen güçler tarafından maaşa bağ­lanan müezzinler, ezanı serbestçe okuyorlar.

2)  Ya da müşrikler, şirkin ve küfrün mahiyetini kavraya­mamışlardır. Yani okunan ezanın, aslında onların şirk ve küfür olan sistemlerinin temeline dinamit koyduğunun farkına var­mayacak kadar geri zekâlı ve ahmaktırlar. Bunun için ezanların serbest okunmasına müsade ediyor, hattâ binlerce müezzini devlet memuru yapıp, onlara aylık maaş ödeyerek geçinmelerini sağlıyorlar.

Acaba bu iki cevabın hangisi doğru ve tutarlıdır?

Laiklik ilkesi doğrultusunda hareket etmek ve laiklikten taviz vermemek mecburiyetinde olan, laik bir devletin laik bir kurumu olan Diyanet Teşkilatı'mn[22]  bir memuru olan mü­ezzinler[23] ve Laik-Demokratik ve gayr-i îslâmî düzenlere rıza gösteren halklar, ezanı ve ezanın gerçeğini anlayabilirler mi?

Bir tarafta Allah ceiie Ceiaiuhu'nun hükümleri tamamen yü­rürlükten kaldırılacak ve kısmen de olsa icra sahasına ko­nulmasına müsaade edilmediği gibi, tüm güçleriyle karşısına di­kilecekler. Allah Ccih CeMuimmm hükümleriyle hükmetmek iste­yenleri var güçleriyle ezecekler. Kendilerine başka rabbler edi­necek, onları kutsayacak ve yüceltecekler. Onun ilkelerinden zerre kadar taviz vermeyecekler. Diğer taraftan, yalnız've yalnız Allah Ceiie Ceiaiuhiinnn yüce olduğunu, O'ndan başka ilâhın, kanun koyucunun ve hüküm veren hiç kimsenin bulunmadığını haykırtacaklar. Binlerce insana her ay milyarlarca lira maaş ve­rerek bunu söyletecekler.

Bu öyle bir çelişkidir ki, ilk bakışta çözümü zor olup insanı aldatan fikirlere sürükler.

Bir tarafta Allah Cdh Cdaiuhu'nun hükümlerini tamamen red­dedecek, diğer tarafta yalnız ve yalnız hüküm koyucu Allah Ceiie ceiatuhuĞvn diye memurlarını haykırtacaklar!..

Bir tarafta Resulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiem'e en çirkin ha­karetler yapacak ve yaptıracak, O'nun önder, lider olmadığını savunacak, O'nu bir kenara koyup başka önderler ve liderler gündeme getirip ilkelerine sıkı sıkı sarılacak, diğer tarafta Hz. Muhammed Saiiaiiahu Aleyhi ve Sdiemin yegâne önder, lider ve örnek olduğunu memurlarına söyletip ilan edecekler!..

Bir tarafta gayri İslâmî bir düzene hizmet etmeyi ibadet kabul edecek, diğer tarafta insanları Allah'a ibadet etmek için namaza davet edecekler.

Bir tarafta yegâne kurtuluşun Batılılaşmakta, çağdaş olmakta ve İslâm'dan kopmakta olduğunu savunacak, diğer tarafta in­sanları, kurtuluş için Allah Ceiie Celâfohumm dinine ve emperyalist Batı'ya, sömürücü Doğu'ya karşı kıyama davet edecek me­murlarını görevlendirecekler!..

Hatıra kitaplarında yer alan ibretli bir gerçeği anlatmakla ko­nuyu açıklığa çıkaralım:

"Yıl 1856. Hindistan İslâm topraklan bir emperyalist kâfirden, diğerine devredilmekte. İngilizler, Fransızları yenmiş ve Hindistan'ı onlardan devralmışlardır. İngiliz generali ve bölge genel valisi, maiyetindekilerle ve tercümanlarıyla şehirde dolaşmaktadırlar. O sırada bir namaz vakti girmiş ve müezzin minareye çıkmış ezan okumakta. Böyle yüksek bir yere çıkıp bağıran müezzin, İngiltere'nin bölge genel valisinin dikkatini çe­kiyor. Hayretle mütercimlere soruyor:

Bu yüksek yere çıkıp bağıran kişi ne istiyor? Niçin feryat ediyor? Kimdir bu?

Mütercimler cevap verirler:

Bu bağıran müezzindir. Ezan okuyup müslümanîan iba­dete, namaza davet ediyor. Sizler nasıl ki çan çalıp kiliseye davet ediyorsanız,  müslümanlar  da,  ezan  okuyarak camiye davet ediyorlar.

General soruyor:

Peki, onun böyle bağırmasının ve davet etmesinin İngiliz hakimiyetine, Britanya İmparatorluğu'nun bu bölgedeki men­faatlerine bir zararı olur mu?

Mütercimler şöyle cevap veriyorlar:

Hayır efendim. Hiçbir zararı olmaz, belki menfaati olur. O zaman İngiliz General, şu anlamlı tavrı gösteriyor:

Madem ki durum öyle, o halde ben emrediyorum. Bun­dan sonra şu yüksek yere iki kişi çıkıp bağırsın!"

Bugünkü İslâm Dünyasında gerek Doğulu, gerekse Batılı emperyalist kâfirlerin ve onların yerli uşaklarının İzniyle, em­riyle okunan ezan, bu şeytanî güçlerin ve yerli uzantılarının hiç­bir menfaatini zedelemediği gibi, yardımcı dahi olmaktadır. Bu durumda müezzinlerin ezan okumalarının neyi temsil ettiğini derinden derine, inceden inceye düşünmek lâzımdır. Mü'minleri düşünmeye davet ediyoruz!



[1] Türk Ceza Kanunu, "Madde 163. (2787) Laikliğe aykırı olarak, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasî veya hukukî temel düzenini, kismen de olsa dinî esas ve inançlara uydurmak amacıyla Cemiyet tesis, teşkil, tanzim veya sevk ve idare eden '"ise sekiz yıldan onbeş yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır (Ağır ceza7."

C.K.'nun 163- maddesinin diğer fıkraları ve şerhlerinin okunmasını tavsiye ederiz, eruş bilgi için bkz. Prof. Dr. Ayhan Önder, Türk Ceza Hukuku, Öze! Hükümler, İst. 1985, sh. 1-17.

K-nun   Hükmü,  MiT'in   işkencehanesini   ziyaret  ve  günlerce  korkunç  İş­kencelerden (Filistin askısı, foseptik çukuru, yılanlı kuyu, azgın Köpekleri saldırtmak, y    CTC(~ ekmck yok, su yok, uyku ve tuvalet yok) geçtikten sonra tahakkuk etmektedir.

kanunlarda olmayan  bu yazısız kanunlar İçin kaynak vermekte  aüelük çe-^Imektdi!

T C v 1 cadele

 " İ63" Madclesi' l2 Nisan 1991'den itibaren "3713 Sayılı Terörle Mii-149 ^ jjf" d'yC 'sim deSİŞtİrmİş ye daha ağır şartlar getirilmiştir. T.CK.'nun 146 ve e eii de bunlara eklendiğinde, müslümana yapılan zulmün boyutları görülür!

[2] Mehmet Akif Ersoy, Safahat (Etisyon Kritik), Hazr. M. Ertuğrul Düzdağ, İst. 1987, sh. 442. (Kültür Bakanlığı yayınları).

[3] Geniş bilgi için bkz. Yakın Tarih Ansiklopedisi (Yeni Nesil gazetesi yayınlan)-İst. 1988, c. 4, sh. 287-300 ve c. 6, sh. 1-104.

[4] Ahmed Davudoğİu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst. TY, c. 3.sh. 6.

[5] Maide, 5/58.

[6] Cuma, 62/9.

[7] Ahmed Davurîoğlu, A.g.e. Aynı yer.

[8] Saiıifı-i Buhâri, Kitabu'I-Ezan, Bab. 1. Hds No: 2.

Sahih-i Müslim, Kitabu's-Salaî, Bab. İ. Hds. No: 1 (377).

[9] Sünen-İ Ebu Davud, Kitabu's-Salat, Babu Bedi'1-Ezan, B.27 Hds. No: 498.

[10] Bkz. Sünen-i Ebu Davud, Aynı yer. B.27 Hds. No: 499.

Sünen-i İbn Mace, Ki tabu'1-Ezan, B.l Hds. No: 706.

Tahir'ül Mevlevî, Müslümanlıkta İbadet Tarihi, İst. 1963, sh. 58 (2. baskı).

[11] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı, Çev. Mehmet Keskin İst. 1989,c. l,sh.417.

[12] İbn Abidin,, Şifâu'l-Alil, İst. 1325, sh. 188.

[13] Sahİh-i Müslim, Kitabus's-Salat, Bab. 7. Hds No: 10 (383).

Sahih-i Buhârî Muhtasarı tecrîd-i Sarîh Tcrcemesi ve Şerhi, Ank. 1980, c. 2. sh. 569, Hds. No: 363 (6. Baskı). Sahih-i Buhari, K.Ezan, B.7, Hds. 9

[14] Sahih-i Buhârî, KitabıTl-Ezan, Bab. 9. Hds. No: 13

[15] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'1-Ezan', B.l, Hds. No: 707.

[16] Dinde zorîama (ve baskı) yoktur. Gerçek şu ki, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Ailah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Bunun kopması yoktur. Allah işitendir, bilendir." Bakara, 2/256.

"İnsan şirki veya Tevhid dinini seçmekte özgürdür, hiç kimseye baskıyla İslâmiyet bir din olarak benimsetilemez. Ancak özgür iradesiyle İslâmîyeti din olarak seçen kimse, onun bütün yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadır. Yükümlülüklerin bir kısmını kabul edip, bir kısmını veya hiç birini uygulamamak bu ayetin tanıdığı özgürlük alanına girmez." Ali Bulaç, Kur'ân-i Kerim ve Türkçe Anlamı, İst. 1990 sh. 42 (30. dipnot). Bu konuda Rabbimiz Allah Celle Celaluhu şöyle buyuruyor: "Allah ve Rasûİü, bir işe hükmettiği zaman, Mü'min olan bir erkek ve mü'min olan bir kadın için o işte kendi İsteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim, Allah'a ve Ra-sulüne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır." Ahzâb. 33/36.

[17] Mevdııdî, Müslümanca Yaşamak Üzerine, Çevr. Celalcdcün Yılmaz, İst. 1986, slı. 85-86.

[18] Gotlhard Jaschke, Yeni türkiye'de İslâmlık, Çev. Hayrtıllah Örs, Ank. 1972, sh. 45.

[19] G. Jaschke a.g.e., sh. 46.

[20] Sahih-i Buharı, Kitabu Menakibî'l-Ensar, Bab: 32, Hds. No: 81.

Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailii's-Sahabe, Bab: 28, Hds. No: 132 (2473), 133 (2474).

[21] M. Asım Koksal, İslâm tarihi, Hz. muhammed ve İslâmiyet, Mekke Devri, İst. 1987, c. 4, sh. 36.

[22] T.G 1982 Anayasası.

"Madde 136. - Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe da­yanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevlerini yerine getirir."

[23] Bkz. Ahmet Uzunoğkı, Açıklamalı Diyanet İşleri Başkanlığı Mevzuatı, Ank. 1980,sn. 292.