Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Allah İçin Ve Allah Yolunda Cehd Etmek - Yeyuzununvarisleri - 42. Sayfa

Allah İçin Ve Allah Yolunda Cehd Etmek!

 

"Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Gerçek şu ki, doğruluk (rüşd) sapıklıktan ap-açık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanıma­yıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmışta, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.[1]

Böyle buyurmaktadır âlemlerin Rabb'i Allah'ımız... Dinde zorlama yoktur... Din, ancak ve ancak İslâm'dır. Alîah Teâlâ'mn indinde İslâm'dan başka bir din olmadığı gibi, Allah Celie Ce-laiuhu, İslâm'dan başka hiçbir dini kabul etmeyecek tir:

"Hiç şüphesiz din, Allah katında İslâm'dır.[2]

"Kim İslâm'dan başka birdin ararsa (veya benimserse), asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanîardandır.[3]

Ve yegâne hak din olan İslâm tamamlanmıştır. Âlemlerin Rabb'i Allah Celie Cehtuhu, İslâm'da hiçbir noksanlık bırakmamış, Kıyamet'e kadar insanlık âleminin tüm problemlerini çö­zücü ve tüm dertlerine deva olucu olarak tanzim edilmiştir. Gündeme hangi mesele gelirse gelsin, İslâm'ın o mesele için mutlaka bir çözümü vardır. Ya naslarda mevcuttur bu çözüm, ya da yetkili müctehid ulemanın içtihadında...

Din tamamlanmıştır... Hiç kimse, hak din İslâm'a ekleme ve çıkarma yetkisine sahip değildir.

Bugün size dininizi kemale erdirdîm, üzerinizdeki ni­metimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçipbeğendim..[4]

Rabb'imiz Allah Celie Cehluhu'nun biz mü'min ve muvahhid kullan için seçip beğendiği dini, laik ve demokratik zihniyete bağlı olanlar beğenmiyorlar. Laik ve demokratlar, İslâm Dini'ni hayat nizamı olarak kabul etmedikleri gibi, çağdaş bulmuyor ve yeterli görmüyorlar. Bundan dolayı İslâm'ı seçmiyor, İslâm'a rağmen heva ve heveslerinden kaynaklanan beşerî ideolojileri esas kabul ediyorlar... Onlann kabul etmeleri bir yana, bu beşerî ideolojilerini, tahakküm altına aldıkları mustez'af mü'min va­tandaşlarına da dayatıyor ve zorla kabul ettirmeye çalışıyorlar....

Allah Celie Ceialuhu'nun seçip beğendiği İslâm'ı seçmeyen ve beğenmeyen bu laik ve demokrat cephenin bir de ucube bir id­diası var: "Biz de müsİümamz..." Yetmiş küsur yıldır cehalet kültürüyle bilgisiz bıraktıkları vatandaşlarını, bu cümleyi kul­lanarak veya "Allah", "maşaallah", "inşaallah" ve "elhamdü­lillah" gibi müslümanlarca mukaddes kabul edilen kelimeleri kullanarak aldatmaya çalışmış, aldatmış ve hâlâ daha aldatmaya devam etmektedirler...

Rabbimiz Allah Ceiie Ceiaiuhu, mü'min kullarını bu aldatıcı dü­zenbazlara karşı uyarmış ve uyanık davranmalarını emretmiştir:

"Ey insanlar! Şüphesiz Allah'ın va'di haktır. Öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldaücı(\av) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın. [5]

Laik-demokratik ve gayri İslâmî zihniyet, beşeri ideolojile­rini müslümanlara dayatırırken, Rabb'imiz Allah Celle Cehluhu, "Dinde zorlama yoktur" diye buyuruyor. İnsanlar, İslâm Dini'ni kabul edip etmemekte serbest bırakılmıştır, zira hiç kimseye zorla İslâm kabul ettirilmez...

"Onu bir Kur'ân olarak, insanlara dura dura okuman için (bölüm bölüm) ayırdık ve onu safha safha bir indirme ile in-dtdik. De ki: İster ona inanın, ister inanmaym...[6]

Hal böyle iken, insanlar, hür iradeleriyle anlayarak ve ina­narak İslâm'ı seçip mü'min olurlarsa, artık İslâm'ın gereklerini yapmak mecburiyetindedirler. Bundan sonra, "Dinde zorlama yoktur. Ben, dilersem yaparını, dilersem yapmam...." gibi fi­kirler ve fiillerin yeri yoktur. Çünkü iman ettikten sonra, imanın gereğini amel olarak işlemekte serbestlik tanınmamıştır. Gerçek hürriyet, Hakk'a esir olmaktır!...

"Allah veRasuîü, bir işte hükmettiği zaman, mü'min olan bir erkek ve mü'min olan birkadm için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasulüne isyan ederse, artık gerçekten o, ap-açık bir sapıklıkla sapmıştır.[7]

Olay bu kadar açıktır... Hiç kimse İslâm'a iman etmeye zor­lanamaz ve buna kimsenin de hakkı yoktur:

"Eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzündekilerin tümü topluca iman ederlerdi. Öyleyse onlar, mü'min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?[8]

"Ve de ki: Hak, Rabb'inizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen küfre sapsın..[9]

İmtihan dünyasında kullarına hakkı ve batılı ayırdedici akıl, zekâ ve idrak verip, onlara yol gösterici Kitablar ve Peygamber­ler gönderen Allah Celle Cehluhu, insan kullarını hakkı veya batılı seçme konusunda serbest bırakmıştır. Dileyen iman eder, di­leyen küfür ve şirki seçer... Kular, durumlarna göre, yaptıkları amelleri ölçüşünce karşılık görürler.

"Dinde zorlama yoktur." Çünkü doğru ile yanlış, hakk ile batıl, iman ile küfür, Tevhid ile şirk birbirinden tamamiyle ay­rılmıştır. Doğrular en İnce teferruatına kadar anlatılmış ve em-rolunmuşken, yanlışlar da aynen anlatılmış ve nehyolunmuşlar-dır. Artık kim tağutu reddeder ve Allah Celle Celaluhu'ya iman ederse, işte o, kopması imkânsız sapasağlam bir kulpa, yani "Urvetu'l-Vuska"ya yapışmış ve kurtulmuş olur.

Rabb'imiz Allah Celle Cehluhu şöyle buyurur:

"Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onlarm he-valanna uyma. AUah'm sana indirdiklerinin bt kısırımdan seni şaşırtmasınlar diye onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse, bil ki Aliah, bir kısım günahları nedeniyle onlara bir musibeti tat­tırmak istemektedir. Şüphesiz insanların çoğu fasıkbr. Onlar, halâ cahiliyye hükmünü mü anyorlar? Kesin bilgiyle inanan topluluk için hükmü Allah'tan daha güzel olan kimdir?[10]

İnsanları dine zorlamak caiz olmadığı gibi, gayri İslâmî küfür ve şirk ideolojilerine dayatmalarına ve zorlamalarına nza göstermek de yoktur... "Ne zulmedin, ne zulme nza gösterin"'il­kesi, mü'minin hayat ilkelerinden biridir. Muvahhid mü'minler, insanların aralarında hak ile hükmederler ve sapmışların saptırmasından alabildiğine sakınırlar.

"İnsanlar tet bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcı kor­kutucular olarak Peygamberler gönderdi ve beraberlerinde in­sanların anlaşmazhğa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm vermek üzere hak Kitabîar indirdi. Oysa kendilerine ap­açık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan azgınlık ve kıskançlıkları yüzünden anlaşmazhğa düşenler, o (Kitab) ve­rilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hak-kmda ayrûığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltip iletir. [11]

Rabb'imiz Allah Celie Cehluhu, Peygamberleri önderler ve Kitab'Iarı rehberler olarak gönderdi, ki insanlar, aralarındaki ihtilâfları gidersinler; sağlık ve selâmet içinde dünya hayatını devam ettirsinler... Bundan dolayı Allah Celle Celaiuhu'nun biz kullarına ilk emri "OKU"dm. Oku ki, doğrulan Öğren... Öğren ve bil... Bil ve amel et... Amel et ve ol!... Allah Ceile Cehluhunun razı olduğu ve Allah Celie Celaluhudan razı olan, Rabb'inin Cen-net'inde ve salih kulları arasında yerini alan mutmain bir "abdullah[12]

"Yaradan Rabb'inin adıyla oku! O, inşam alâktan yarattı! Oku, Rabb'in en kerim olandır. O, kalemle (yazmayı) öğ­retendir. İnsana bilmediğini öğretti.[13]

İslâm Dini kadar yeryüzünde hiçbir nizam, hiçbir ideoloji ilme, bilmeye, okumaya ve Öğrenmeye önem vermemiştir. Çünkü okunmadan bilinmez, bilinmezse amel edilmez. Hatta ilim olmadan iman olmaz. Bilmek, iman etmekten önce gelir. İslâm, önce "oku" der, sonra "bil ve şuurlu bir şekilde idrak ede­rek iman et, daha sonra imanm gereği olan salih ameli işle..."

"Onun için bil ki; Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Hem kendi günahın, hem de mü'min erkeklerle mü'min kadınlar için mağfiret dile! Allah, bütün dolaştığınız yeri ve barındığınız yeri debilir.[14]

Okuyacak, bilecek, bildikleriyle amel edecek ve insanları İslâm'a davet edecek muvahhid mü'min!.. Hakikatlan tebliğ edecek... Anlatacak, anlatacak ve yine anlatacak... Sapmadan ve taviz vermeden İslâm'ı yaşayacak ve anlatacak!...

"Öyleyse sen, emrolunduğun şeyi (kafalarını çatlatırca-sma) ap-açık söyle ve müşriklere aldırış etme. Şüphesiz o alay eden­lere (karşı) biz, sana yeteriz!"[15]

Tebliğ ve davet için ilme ihtiyaç var. Anlatmak için bilmek, bilmek için de okumak gerek...

Hz. Enes b. Malik Radıyalhhu Anh, Rasulullah Salhthhu Aleyhi ve Seiiem in şöyle buyurduğunu bize nakleder:

"İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların boynuna cev­her, inci ve altın gerdanhk takan adama benzer.[16]

Hini, erkek olsun kadm olsun, her müslümana farzdır. Zamana ve duruma göre farz-ı ayn veya farz-ı kifaye olur kul­luğun gereği olan farz-ı ayn ilimlerin dışındaki ilimler...

Farz olmasına farz ama, ilmin ehli olmak gerek... İlmi, Allah Celle Celaluhunun rızasına uygun olarak kullanmak, ehil olanların işidir. Allah Celle Celaluhunun rızasının ve insanlığın hilâfına kullanmak ve kullanacaklara öğretmek, Rasulullah Salhllahu Aley­hi ve Se/lem'in beyan buyurduğu gibi domuzların boynuna cev­herden gerdanlık takmak gibidir... O gerdanlığa binlerce kez yazık etmiş ve değerli olanı değersiz kılmış bir haldir bu... Bu yanlışlıktan ve hatadan alabildiğince uzak durmak gereklidir.

Yegâne önderimiz Rasulullah Salhllahu Aleyhi ve Sellem'in ilim konusundaki bir diğer hadis-i şerifini de Ebu Hüreyre Radıyaihhu Anh bizlere nakleder:

"Hikmetli söz, mü'minin yetiğidir. Onu nerede bulursa, o mü'minin kendisi ona daha lâyıktır.[17]

Bu ilim, gayesi Allah Celle Cehluhu olan bir ilimdir. Allah Celle Celaluhunun adıyla okunur, Allah Celle Cehluhu adına okunur ve Allah Celle Celaluhunun yolunda O'nun emrettiği bir şekilde sarfedilir.

İbn Ömer Radıyalhhu Anh, Rasulullah Salhllahu Aleyhi ve Selfem'in şöyle buyurduğunu anlatır:

"Kim, Allah'tan başka birşey için ilim talep ederse veya o ilimle Allah rızasından başka bir maksat edinirse, Cehennemde olan yerine hazırlansın. [18]

Ebu Hüreyre Radmllahu Antim rivayet ettiği bir hadiste de, yine aynı manadaki cümleleriyle ilim talibini uyarıyor Ra­sulullah Salhllahu Aleyhi ve Sellern:

"Kim, kendisi ile Alîah'm rızası aranan ihrnîerden bir ilmi, dünya mahndan bir şey elde etmek için öğrenirse, Kıyamet gü­nünde Cennet'in kokusunu alamaz.[19]

İlim elde etmeye çalışan ve elde etmiş olan kişiler, Rasulul­lah Salhllahu Aleyhi ve Sellem'in bu ikazlarıyla emir ve nehiylerini dikkate almak zorundadırlar... Eğer bu emir ve nehiyleri dikkate almış ve yalnızca Allah Celle Celaluhunun rızası için ilim elde etmiş, yine Allah Celle Cehluhu yolunda sarfetmişse, ayrıca iman ile salih amel sahibi muttâkî kişiler ise, Rasulullah Salhllahu Aley­hi ue Sellem'in övgüsüne mazhar olmuşlardır.

Ebu Ümâme el-Bahilî Radıyalhhu Anh'ın rivayet ettiği hadiste, Rasulullah Salhllahu Aleyhi ve Se/tem'e, biri âbid (ibadetle meşgul) ve diğeri âlim (ilimle meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun üzerine Rasul-i Ekrem buyurdu ki:

"Bir âlimin, bir âbide karşı üstünlüğü, benim, (sizin) en aşağı mertebede olanınıza (olan) üstünlüğüm gibidir."

Sonra Rasul-i Ekrem Satlalhhu Aleyhi ue Sellem şöyle buyurdu:

"Allah, Melekleri, göklerin ve yerin halkı, hatta yuvalanndaki kanncalar ve hatta balıklar, insanlara hayır (faydalı şey) öğreten kişiye dua ederler. [20]

Bu hadisin, hasen, garib ve sahih olduğunu beyan eden imam Tirmizî Rahmetulhhı Aleyh, hadisin devamında Fudayl b. İyad'ın şu tesbitini kaydeder:

"Âlim, âmil (ilmiyle amel eden) ve muallim olan kişi, gök âleminde "ulu kişi" olarak çağırılır,"

İlmiyle âmil olmayan, âlim olamaz. îlim, onun sırtında bir yük olur... Hele hele ilmini zalimlerin hizmetine verir veya az bir dünya menfaati karşılığında satarsa, "Bel'amhk"sıfatına bü­rünmüş olur. Âlim, ilmiyle âmil olan ve doğrulardan taviz ver­meyen önder kişidir... İşte bu kişi hayır üzeredir ve hayırlı bir şahsiyet sahibidir...

Bu hayırlı haberi ve değerli müjdeyi de Muaviye b. Ebu Süfyan, Rasulullah Salhilahu Aleyhi ue Sellemden bize rivayet et­mektedir. Rasulullah Salhllahu Aleyhi ue Sellem şöyle buyurdu:

"Allah her kimin hayrını isterse, ona din hususunda büyük bir anlayış verir (yani dinde fakih kılar).[21]

Hayırlı kılman fâkih şahsiyet, dosdoğru olduğu ve istikamet üzere bulunduğu müddetçe, Allah Ceiie Celaluhu tarafından daha çok nimetlere mazhar olmaktadır. Öyle ki, insanın ap-açık ve büyük düşmanı olan şeytana karşı da zafer elde eder... Sap­madığı müddetçe de muzafferiyetİ devamlı olur.

İbn Abbas Radıyalhhu Anh, Rasulullah Salialtahu Aleyhi ve Sellem'den bu konuda şu hadisi rivayet ediyor: Öndemiz Rasulullah

Sallallahu Aleyhi ue Sellem şöyle buyuruyor:

"Şeytana, bir fıkıhçı(yı aldatmak), bin âbid(i aldatmak)tan daha zordur.[22]

Vazifesinin ve toplumsal konumunun şuurunda olan fâkih, gerek akîde, gerek amel, gerek ahlâk ve gerekse ilim yönünden çok hassastır. Çünkü o, yaşadığı toplum içinde önder şah­siyettir... Her sözünü ve her tavrını inceden inceye düşünür, he-sabeder, ondan sonra en güzel, en ideal olanını ortaya koyar. Çünkü o, mes'uliyet sahibi ve vazifeyi kuşanmış kişidir. Onun her sözü ve her hareketi, diğer insanlar için bir hüccet de­ğerindedir... Elbette o da beşerdir, masum değildir ve hatalı ola­bilir; amma hatasını en aza indirmesini becerebilmeli ve her an kendisini kontrol altına alabilmelidir...

Ebu Hüreyre Radıyalhhu Anh, Rasulullah SaUallahu Aleyhi ve Sellem'in bu konuda şöyle buyurduğnu rivayet eder:

Bir âlimin verdiği) yanhş fetva yüzünden hataya düşen ki­şiye günah yoktur. Bütün vebal, yalnış fetva veren (âlim)in boynunadır. [23]

Fâkih, "yol gösteren"dir. Onun için sapma ne kadar tehlikeli ise, bildiği doğruları anlatmamak, tavrını ortaya koymamak ve susmak o kadar tehlikelidir. Nitekim Ebu Hüreyre Radıyalhhu Antim rivayet ettiğine göre, Rasulullah SaUallahu Aleyhi ue Sellem şöyle buyurur:

"Hıfzettiği bir ilim kendisine sorulup da onu gizleyen bir adam, Kıyamet günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş ol" duğu halde (mahşere) getirilir. [24]

İlim sahibi, fâkih, müfti, kaza makamında kadı ve ilmiyle âmil müctehid olan kişiler, bildikleriyle, takvaya ulaşmış bir ta­vırla amel etmeliler... Muttaki, mü'min muvahhidler oldukları gibi; sadık, salih, âdil, halktan ve mevcut hükümetlerden müs­tağni olmaları da gereklidir... Ancak bu vasıflara sahip olunursa halkın önderleri olabilir ve hata payı en aza indirilmiş olur. Eğer ilmiyle âmil olmaz da, sözü doğru özü yanlış olursa, Hz. Usâme Radıyalhhu Antiın rivayet ettiği şu haberdeki kişiden baş­kası olamaz: ,

"Ben, Rasululîah Salfalfohu Aleyhi ve Sellem'den işittiğim bir sözden sonra, insanlardan iki kişi üzerine emir olmasının ar­dından, bir adama, "sen hayırlısın" diyecek değilim. Zira Rasu-luîîah SaUaifohu Aleyhi ve Seilem şöyle buyurdu:

Kıyamet gününde bir adam getirilir ve Cehennem'e atım­da Cehennem, değirmen eşeğinin değirmen taşlarıyla öğüttüğü gibi onu öğütür. Bunun üzerine cehennem halkı, onun başına toplanırlar da; "ey filan, sen, mâruf ile emrediyor ve mün-kerlerden nehyediyor değil miydin?" derler. O da "evet, ben, ma'rufile emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine ben, münkerlerden nehyederdim de, onu kendim işlerdim" der.[25]

Halk arasında, vazifesinin idrakinde olan gerçek âlimin de­ğerini bildiren ve Enes b. Malik'den rivayet edilen "Kıyamette âhmlerin mürekkeplen ile sehidlerin kanlan tartıhr. Âlimlerin mürekkeplen ağır gelir" hadisinin senetlerinin zayıf olduğunda işin ehli olan ulema görüş birliğine varmışlardır.[26]

Rabb'imiz Allah Celle Cehluhu, ilmiyle âmil olan ulemayı şöyle tarif ediyor:

Kullan arasmda Allah'tan ancak, âhmler korkar. Şüphesiz Allah, Azizdir, Gafurdur:[27]

Âlimlerin içleri titreyerek Allah Celle Cefoluhudan korkarlar. Çünkü onlar, Allah Celle Celahhu'yu çok iyi tanımış ve takvaya ulaşmış kişilerdir. Hem âlim, hem arif, hem muvahhid, hem de muttaki... Nitekim Rabb'imiz Allah Celle Cefoluhu şöyle buyurur:

Eğer bihniyorsanız, zikir ehhne sorun. [28]

Habercinin muttaki olması esastır. Çünkü fasıklann getirdiği haberler, tahkike muhtaçtır. Haberin araştırılmasını ehline bı­rakmak gerek. Nitekim Allah Celle Ceiahıhu şöyle buyurur:

"Kendilerine güven veya korku haberi geldiğinde, onu yay-gınlaştınverirler. Oysa bunu, Peygamber'e ve kendilerinden olan emir sahiplerine götürmüş olsalardı, onlardan sonuç çı­karabilenler (işin iç yüzünü anlayanlar) onu bilirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, azınız hariç her halde şeytana uymuştunuz.[29]

Ayet-i kerimede geçen, "Kendilerinden olan emir sa-hipleri"nin müetehidler olduğu beyan edilmiştir. İctihad ehli olan müetehidler, haberi iyice araştırır, düşünür ve güzel bir so­nuca varmaya gayret ederler.

Ulemadâi; ictihad seviyesine ulaşmış ve "IVas "dan hareketle ümmetin problemlerini çözmeye gayret edeiî müetehidler için Rasululîah Sallalhhu Aleyhi ve SeHem şöyle buyurmuştur:

"Bir hakim, hükmedeceği zaman ictihad eder, yani hakkı arayıp hümkmeder de sonra bu hükümde isabet ederse, o ha­kime iki ecir vardır. (Hakkı aramak ve isabet etmek sevabı). Eğer hakim hükmedeceği zaman hakkı ictihad edip arar, fakat sonunda ksîâ ederse, bu hakime do bir ecir varchr (hakikati arama sevabı vardır.) [30]

Bu hadisi bize, Ashab'dan Amr b. Âs Radıyaihhu Anh nak­lederken, Büreyde Radıyallahu Antim rivayetinde ise Rasulullah Sallaliahu Aleyhi ve Seilem şöyle buyurmaktadır:

"Hakimler üçtür. Biri Cennet'te, ikisi ateştedir:

1) Cennet'te olan hakim, hakkı (ve haklıyı) bilen ve onunla hükmedendir.

2) Hakkı bilen ve hükümde zulmeden hakim ateştedir.

3) Cahillikle insanlar arasında hükmeden kimse de ateş­tedir.[31]

İctihad ve müctehid konusunda ünlü olan şu hadis bu ko­nuyu vuzuha kavuşturmaktadır:

Hz. Muaz Radıyaihhu Anh'm ashabından olan. Humus hal­kından bazı kimselerden rivayet edildiğine göre, Rasuîuliah Sallalahu Aleyhi ve Seilem MüâZ Radıyallahu Anh'l Yemene (vali) gön­dermek istediği zaman şöyle buyurdu:

"Sana bir dâva arzedildiğinde nasıl hükmedeceksin ?" Muaz; "Allah'ın Kıtab'ı Uz hükmedeceğim"  cevabını verdi.

"Eğer Allah'ın Kitab'mda bulunmazsa ne yaparsın?"

Muaz; "Rasuluîlah'm Sünnet'i ile hükmederim" dedi. Bunun üzerine Rasulullah Sallailahu Aleyhi ve Seiiem tekrar sırdu:

"Eğer Rasuluîlah'm Sünnet'inde (de) bulamazsan ne ya­parsın?"

Muaz; "reyimle icühadda bulunurum; çalışmamda kusur et­memeye gayret ederim" dedi. Bunun üzerine Rasulullah Sal-lallahu Aleyhi ve Seilem, Muaz'ın göğsüne vurdu ve şöyle buyurdu:

"Allah'a hamdolsun ki, Allah'm Rasuîü'nün elçisini, Ra-sulullah'ın razı olacağı şeye muafık kıldı![32]

Bu konuda, İslâm tarihinde ilk "usûî-i fıkıh" eserim telif eden İmam Şafii Rahmetulhhi Aleyh, meşhur "er-Risale" adlı usûl kitabında şunları kaydediyor:

"Kıyasla ictihad için gerekli vasıtaların tamamına salüp ola­mayan bir kimse, kıyasla ictihad yapamaz, Allah Teâîâ'nın Kitab'mm hükümlerini, farzını, edebini, nâsih ve mensuhunu am ve hass'mı, irşadını bilmeyen kimse kafiyen bu işe ehil değildt. Te'vile müsait olan âyet-i kerimeleri, Rasuî-i Ekrem Salhlbhu Aleyhi m Seiiem 'in Sünnet'ini delil getirerek açıklamak, eğer Sün-net'te bu husus mevcut değilse, müminlerin icmasma ve onda da yoksa kıyasa müracaat edilir.

Rasul-i Ekrem Saliaiiahu Aleyhi ve Seilem 'in Sünnet'ini bilmeden, Selef-i Saîihin'in sözlerini, müslümanlarm icmalarım ve ihtilâf­larım ve Arab lisanının inceliklerini kavramadan kıyasla ictihad yapılamaz.

Selim akıl sahibi olmayan ve benzerlikleri ayırma ve seçme yeteneği kuvvetli bulunmayan kimsenin de kıyas yapması ve sözü kıyasa getirmesi kafiyen doğru değildt.

Bir meselede, muhalif olan kimse de dinlenir. Çünkü bu fi­ilde gafletin ortadan kaldırılması ve doğrunun ortaya çıkması için yerinde tesbit söz konusudur.

Bütün bunların yanında son derece güç ve takat sarfedilecek ve insaf gösterilecektir ki, neye dayanılarak bir şeyin alındığı veya terkediîdîği kat'i olarak bilinsin.

Esas alınanın, terkedilene göre daha üstün olduğunu anlaya­bilmek İçin muhalifin söyledikleriyle de ilgilenmek gerekir.

Selim akıl sahibi olup da, yukarıda zikrettiğimiz şartları ta­şımayan kimse kıyasla ictihad yapamaz. Bu, kıyasın konusu olan hususu bilmemek demektir. Nitekim akıllı bir fakihin, dir­hem fiyatında veya pazar tecrübesinde birçok sözler sarfetmesı doğru değildir.

Meseleye hakkiki bir şekilde nüfuz etmeksizin, yukarıdaki şartları taşıyan kimse de kıyas yapamaz. Zira mahiyetleri kav­rama yeteneğine de sahip olmak şarttır.

Selim akıl sahibi olmayan veya Arab lisanının inceliklerinde taksiratı bulunan kimse (hafız olsa dahi) kıyasla ictihad ya­pamaz. Çünkü kıyas vasıtalarında aklı ve ilmi noksandır.

Kısacası her mükellef (Allahu a'lem),.ya ittiba, ya kıyasla ic­tihad hususunda yükümlüdür. Bunların dışında birşey söy­lenemez.[33]

İmam Şafiî Rahmetullahi Aleytiin. beyan buyurduğu bu şartlar, asrımızda te'lif edilen usûl kitaplarında şöyle sıralanmıştır:

Müctehidde aranan ve bulunması gerekli şartlar:

1) Arabça'yı bilmek,

2) Kur'ân-ı Kerim'i bilmek, .

3) Sünnet'i bilmek,

4) İcmayı bilmek,

5) Kıyası bilmek,

6) Hükümlerin amaçlarını bilmek,

7) Fıkıh usûlünü bilmek,

8) Fıkhı bilmek,

9) Doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahip olmak,

10) İyi niyetli ve sağlam itikad sahibi olmak.[34]

Ayrıca adil ve muttaki olması, halktan ve mevcut hükümet­ten müstağni olması da gerekli olan müctehidler, ümmet için Allah Celie Cefoluhunun birer nimeti ve rahmetidirler.

"îctihad bakîdir ve vasıtaları hazır olduğunda ictihnd ya­pılabilir. Hatta bazı bilginler şöyle demişlerdir: Herhangi bir za­manda insanların yeni olayların hükmünü öğrenmek üzere ken­disine başvuracağı bir müctehidin bulunmaması, Şer'an doğru değildir.[35]

Ebu Hüreyre RadtyaUahu Antiin bir rivayetinde Rasulullah Sal-laiiahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

"Gerçekten aziz ve celil olan Allah, her yüz sene başında şu ümmetin dinini (Sünnet'ini bid'attan) ayıracak, yenileyecek (ilim sahibi) bir zâtı gönderir.[36]

Mü'minlere düşen vazife, İslâm dini hususunda yetkili Müc-tehidlerin delilleriyle birlikte görüşlerini alıp onlarla amel et­mektir. Yetki sahibi olmayan mukallidlerin kendi kanaatleri ge­çerli olmaz. Sözü bu konudaki şu haberle bağlayalım.

Eş-Şa'bî, şöyle dedi: Kendine bir adam gelip birşey sormuş, O da; "o konuda îbn Mes'ud şöyle şöyle derdi" demiş. (Soran adam); "sen kendi görüşünü bana bildir" demiş. Bunun üzerine (eş-Şa'bî), şöyle demiş:

Şuna şaşmaz mısınız? Ona, İbn Mes'ud'dan haber verdim. O ise, bana kendi görüşümü soruyor. Benim dinim, nazarımda bundan (yani onun hakkında kendi görüşümle birşey söylemek­ten) daha üstün ve değerlidir. Vallahi, bir şarkı söylemem (mü­zikle meşgul olmam) bana, sana görüşümü haber vermemden daha sevimli gelir.



[1] Bakara, 2/256

[2] Âl-i İmrân, 3/19

[3] ÂI-i İmrân, 3/85

[4] Mâide, 5/3

[5] Fâlır, 35/5

[6] İsrâ, 17/106-107

[7] Ahzâb, 33/36.

[8] Yûnus, 10/99

[9] Kehf, 18/29

[10] Mâide, 5/49-50

[11] Bakara, 2/213

[12] Bakınız: Fecr, 89/27-30

[13] Alâk, 96/1-5

[14] Mutıammed (kıtal), 47/19

[15] Hicr, 15/94-95

[16] Simen-ı İbn Mace, Mukaddime, B. 17, Hds. 224.

[17] Sünen-i Tirmizî, Kitabul-İIm, B. 19, Hds. 2827.

Sünen-ı İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B. 15, Hds. 4169.

[18] Sünen-ı İbn Mace, Mukaddime, B. 23, Hds. 258.

Sünen-ı Timizi, Kİtabu'1-flm. B. 6, Hds. 2793.

[19] Sünen-ı Ebu Davud, Kitabu'1-îlnı, B. 12, Hds. 3664. • Sünen-ı İbn Mace, Mukaddime, B. 23, Hds. 252.

[20] Sünen-ı Tirmizî, Kitabu'l-İ!m, B. 19, Hds. 2825.

[21] Sahih-ı Buhârî, Kitabu'1-tim, B. 14, Hds. 13.

• Sahİh-ı Müslim, Kitabu'l-İmare, B. 53. Hds. 175.

• Sünen-ı İbn Mace, Mukaddime, B. 17, Hds. 220-221.

• Siinen-i Tirmizî; Kiiabu'1-İlm, B. 1, Hds. 2783.

• Sünen-ı Darimî, Mukaddime, Bı 24, Hds. 230-232.

• İmam Malik, Muvatta, Ki tabu'I-Kader, Hds. 8.

[22] Sünen-ı İbn Mace, Mukaddime, B. 17, Hds. 222.

Sünen-ı Tirmizî, Kitabu'l, İlm, B. İ0, Hds. 2821.

[23] Siinen-ı İbn Mace, Mukaddime, B. 8, Hds. 53

Siinen-i Ebu Davud, Kitabu'1-ilm, B. 8, Hds. 3657,

[24] Sünen-ı İbn Mace, Mukaddime, B. 24, Hds. 261.

Sünen-ı Tirmizt, Kitabu'1-ilm, B. 3, Hds. 2787.

Sünen-ı Ebu Davud, Kitabu'İ-İlm, B. 9, Hds. 3658.

[25] Sahih-ı Buharı, Kitabu'l-Fiten, E. 17, Hds. 46.

Sahih-ı Müslim, Kitabu'1-Zühd ve'r-Rekaik, B. 7, Hds. 51 (2928)

[26] Bkz. Aclunî, Keşfu'z-Hafa, c.2, sh. 400, Hds. 3281.

Not: Aclunî'nin tahkikine göre, Şirazî, ibn Abdilberr, İbn Cevzî rivayet eimişlerdk. Münavî, hadisin senetleri zayıftır derken, ibn öarasda, hadisin zayıf olduğu gö­rüşündedir.

[27] Fâîır, 35/28

[28] Nahl, 16/43

[29] Nisa, 4/83

[30] Sahih-ı Buhârî, Kitabu'i-Î'lisanı bi'I-kitabı ve's-Sünneti, B. 21, Hds. 79.

SahiM Müslim, kitabıı'l-Akdiye, B. 6. Hds. \5 (1716)

[31] Sünen-ı Ehıı Davud, Kitabu'l-Akdiye, B. 2, Hds. 3573

Sünen-ı îbn Mace, Kitabu'J-Ahkam, B. 3, Hds. 2315

[32] Sünen- Ebu Davud, Kitab'l-Akdiye,B. 11, Hds. 3592 • Sünen-ı Timizi, Kitabul-Ahkam, B. 3, hds. 1343

[33] İmam Şafiî, Er-Risale, çev. Ubeydullah Dalar, Ank. ty. Nur yayınları, şh. 298-300, md. 1469-1479.

[34] Geniş bügi için bkz.

1) Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi, çev. prof. Dr. Abdulkadir Şener, Ank. 1986 (Fecr yayınlan) 4. Baskı, sh. 325 vd.

2) Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan, Fıkıh Usûlü, çev. Doç. Dr. Ruhi Özcan, İst. 1993 (Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi vakfı yayınlan) sh. 375 vd.

3) Prof. Dr. Zckiyuddin Şaban, İslâm Hukuk ilminin Esasları (Usûlul-fihk), çev. Doç. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Ank. 1990 (Türkiye Dİyanei vakfı yayınlan), sh. 373 vd.

4) Dr. Abdulvahhab Hallaf, İslâm Hukuk Felsefesi (İlmu usulil-Fıkh), çev. prof. Dr. Hüseyin Atay, Ank. 1985 (Ank. Üni. İlahiyat Fakülktesi yayınlan), sh. 396 vd.

5) Prof. Dr. Fahrcddin Atar, Fıkıh usulü, İst. 1992, ikinci baskı, (Mar. Üni. İla­hiyat fak. Vakfı yayınlan), sh. 305 vd.

6)  İmam Gazâlî, El-Mustasfa-îslam  Hukukunda Deliller ve Yorum Me­todolojisi, çev. Yunus Apaydın, Kayseri, 1994 (Bey yayınlan), c. 2, sh. 315 . vd.

7) Şatibî, Ei-Muvafakat-İslâmî ilimler Metodolojisi, çev. Dr. Mehmed Erdoğan, İst. 1993 (iz yayıncılık), c. 4, sh. 85 vd.

8) Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda İciihad Ank. 1975 (Diyanet işleri ğı yayınlan). Bu eser, ictihad konusunda yazılmış müstakil bir kitaptır.

[35] Prof. Dr.Zekiyuddin Şaban, A.g.e. sh. 378.

[36] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Meiahİnı, B. 1, Hds. 4291