FATİHA SÜRESİ TEFSİRİ Rahman ve rahim olan Allah - Toptas - Fatihasuresi
FATİHA SÜRESİ TEFSİRİ
Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla;
Okuduğumuz mushafı açtığımızda bu sûre ile karşılaştığımızdan "Kur'ân'ın açış
sûresi, anahtarı" anlamına gelen "Fatiha sûresi" diye isimlendirilmiştir.
Namaz için tekbir alıp ellerimizi bağladığımızda namaza Kur'ân'dan bu sûreyle
başladığımızdan “Fatiha Sûresi” denmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'in kısa bir özeti durumunda olduğundan bazı âlimler tarafından "Kur'ân'ın
aslı, esası" mânâsına gelen "Ümmü'l-Kur'ân" diye isimlendirilmiştir.
Fertlerin ve toplumların maddî ve manevi sorunlarını çözmeye yeterli olduğundan,
diğer sûrelerin yerini tuttuğundan "el-Kafi" diye de isimlendirilmiştir.
"Şükür, Şafi, Salat, Sûal, Dûa, Esas, Vafi, Seb'ul Mesani" şeklinde adları da
vardır. Sevilenlerin özellik ve güzellikleri çok olduğundan sevenleri onlara
kendince bir çok güzel isim verir. Fatiha Sûresi'nin isimlerinin çok olması da
bundan olsa gerektir.(Bak Tefsir-i Kebir, Fahreddinî, Razi, Fatiha Sûresi
tefsiri)
(1) Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır.
Hazreti Adem'in yaratıldıktan sonra söylediği ilk cümle de yine "el-hamdü lillah"
cümlesidir. (İbn-ül-Esir, el-Kamil Fi-t-tarih 1/629)
Müminlerin Cennette söyleyecekleri cümle de yine "el-hamdü lillahi Rabbil
âlemîn" olacaktır (Kur'ân-ı Kerîm, Yunus 10/10)
Yine "Müminler iki hamdin arasında yalnız Allah'a hamd ederek yaşamalıdırlar.
Dünya ve ahirette hamd Onundur". (Kasas 70)
Dünyada en çok tekrarlanan söz bu Fatiha sûresi'dir. Hiç bir atasözü,şiir,
şarkı, türkü veya ilahi, Fatiha Sûresi kadar tekrarlanmamaktadır.
"Haftanın şarkıları", "Ayın şarkılan" diye anılan şarkılar zamanla unutulur veya
klasikler arasına girerler. Fatiha Sûresi ise milyarlarca Müslüman tarafından,
bir günün beş vakit namazında kırk defa tekrarlanmaktadır.
Altmış yaşındaki bir Müslüman, ömür boyunca Fatiha Sûresi'ni bir milyondan fazla
okur da yine ona doyamaz ve ölürken yavrularına Fatiha göndermeleri için vasiyet
eder. Varisleri de mezar taşına "Ruhuna Fatiha" yazdırarak gelip geçenden Fatiha
isterler.
Biz mezar taşıyla Fatiha istememeliyiz, Fatiha okutacak iş yapmalıyız.
Çünkü Nesâi'nin Süneninde rivayet ettiği bir hadis-i şerîfde Peygamber efendimiz
ölüler üzerine türbeler yapılmasını, yazılar yazılmasını yasaklamıştır. (Nisai.
Cenah, bab ez-Ziyadatü ale- Kabr 4/86/
Osman b. Ma'zun (R.A) vefat edince, Efendimiz Osman'ın baş tarafına sadece bir
taş dikmekle yetinmiştir.
Bugün sünnete uymamamız nedeniyle mezarlıklara trilyonlar gömülmüştür. Kabir
taşlarıyla Fatiha beklemeyelim. Sadaka-i cariye dediğimiz topluma fayda veren
işler yaparak Fatiha okutalım.
Efendimiz: "İnsanların hepsi Allah'ın ailesindendir. Onların en hayırlısı
insanlara en hayırlı olanıdır" buyurur. (Tefsir-ül Kayyım li-bni-l-Kayyun S: 77
Ravahü Ebu Ya'la) En fazla hizmet edenin en hayırlı olması için ise ilâhi vahy
ölçülerine göre iman etmesi şarttır. Günümüzde iman etmediği halde milyarlarını
fakirlere, ilmî müesseselere vakfedenler var ama iyi bilinmelidir ki, yaratıcıyı
tanımayan ve O'na gerçekten kul olmayan ve O'nu sevmeyenin O'ndan hayrı ve
Cenneti beklemesi doğru olmaz.
İnsanlar için şan ve şöhret için sosyal tesisler kuranlar, yaptıklarının
karşılığını bu dünyada "Aferin!" le şan ve şöhrete kavuşmakla alırlar.
Yarata'nın rızası için yaratıklara hizmet edenler ise iki dünyada da mutlu
olurlar.
Biz Allah’tan başkasına hamd etmeyiz. Peygamber efendimiz'e salatü selam
getiririz fakat hamd etmeyiz. Çünkü Peygamber Efendimiz de bu âlemdendir.
Yaratılmış, yaşatılmış ve Rabbine döndürülmüştür.
Âlem: Allah'ın dışındaki her şeye denir.
Âlem: Bir şeyin varlığına işaret edene denir.
Yaratılmışların tamamı Allah'ın varlığına ve birliğine işaret ettiği için "Âlem"
adı verilmiştir. (Müfredat, li-r-Rağıb)
Her yaratık kendi başına bir âlem olduğu gibi, her gurup da bir âlemdir.
Türkçe'de bir kelimeyi çoğul yapmak için kelimenin sonuna "ler, lar" eki
getirilir: Çiçek-çiçekler, çocuk-çocuklar gibi.
Arapça'da ise bu olay kelimenin durumuna göre değişir. Akıl sahibi olan, yani
düşünen varlıkları ifade eden kelimeler çoğul yapılırken sonuna "uun veya iyn"
getirilir. Burada "Âlemin" denmiş bundan âlimlerimiz yaratılan her şeyin kendine
özel anlayışı olduğu hükmünü çıkarmışlardır.
"Yedi gök ve yeryüzü ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile
tespih etmeyen hiç bir şey yoktur. Fakat siz onların tespihlerini anlamazsınız.
O halim olandır. Bağışlayandır." (Kur'ân-ı Kerîm, İsra 17/44)
"Yerde debelenen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da sizler gibi
ümmetlerdir." (K.Kerim En'am 6/38)
Bu âyetler ışığında yedi kat göklerde ve yedi kat yerlerde olan her şey, havada
uçanların, yerde hareket edenlerin hepsi Allah'ı tespih ettiğine göre hepsinin
kendine göre bir canlılığı vardır.
Demek ki, bundan sonra taşı da kuşu da cansız ve ruhsuz kabul etmeyeceğiz.
"On sekiz bin âlem var" sözü Vehb İbni Münebbih'e aittir. (Tefsir'ul-Kur'an-il-Azim,
İbni Kesir) Yani âyet veya hadis değildir. O zat da âlemlerin çokluğunu anlatmak
için bu ifadeyi kullanmıştır.
RAB: Terbiye eden, besleyip büyüten, yaşatan ve yöneten mânâ-larına gelir.
Firavun da devlet başkanı olarak kendisini yöneten, terbiye eden, besleyip
büyüten olarak görmüş ve "Sizin en yüce Rabbiniz benim" demiştir. (Kur'an-ı
Kerim, Naziat 79/24)
Biz, günde kırk defa namazımızda Allah'ın, âlemlerin Rabbi olduğunu
tekrarlayarak, Allah’tan başka yaratan, yaşatan ve yöneten olmadığını, önce
kendimize sonra bütün insanlara ilan ediyoruz.
(2) "Hamd Rahman ve Rahim olan Allah'a aittir.”
Dünyada mümin-kâfir ayrımı yapmadan nimet veren Rahman, ahirette müminle kâfir
arasında ayırım yapan ise Rahimdir.
Rahman olan Allah (c.c.), mümine iki göz verip de kâfire tek göz vermemiştir.
Ellerimiz, dillerimiz, ayaklarımız mümin kâfir ayrımı olmaksızın aynıdır. Rahman
olan Allah havayı kimsenin tekeline bırakmamıştır. Müminle kâfir bunlardan her
hangi bir ayrıma tabi olmadan yararlanıyor.
Bazı insanların kör, topal, sağır olarak yaratılmaları da hem kendilerine hem
başkalarına rahmet olabilir. Biz bunu çoğu zaman bilemeyebilir, fark
edemeyebiliriz.
Asıl olan sıhhattir. Hastalık arızidir geçicidir. Sağlık bizim için rahmettir.
Ama hastalık da bir çok rahmete vesile olabilir.
Düşünelim ki doktor, hastalarına baklava dağıtırken iki tanesine baklava
vermiyor. O iki hasta yalvarıyor yırtınıyor ama doktor vermiyor. Dışardan birisi
doktorun haksızlık yaptığını, o iki hastaya bir kastı olduğunu zannediyor.
Doktordan durumu sorduklarında ise o ikisinin şeker hastası olduğu veya tatlı
şeylerin o hastalar için zararlı olduğu belli oluyor. ;
Kehf Sûresi'nde Allah (c.c.) "Musa âleyhisselamla bir salih kulun yolculuğunu
anlatır. Musa (s.a.v.) ile o salih zat (Hızır olduğu rivayet ediliyor) bir
gemiye binerler. O salih zat gemide hasar meydana getirir. ; Musa (s.a.v.)
"Niçin gemiye zarar verdin" diye sorduğunda cevap yermez. Uzun bir yolculuktan
sonra yaptıklarının hikmetini Musa'ya açıklar. “Gemi fakirlerin idi. Arkadan
gelmekte olan bir kral (korsan) o gemiyi gasb edecekti. Ancak ben onu ayıplı
hale getirince gasp etmedi.” der.
Körler vakfını kuranlar, verem, kanser hastaneleri ve araştırma merkezlerini
kuranlar ve buralara mal bağışlayanlar, genelde kendisi veya ailesi bu tür
hastalıklara tutulan kişilerdir. İşte Allah böylece bilinmeyen yerden bize ve
tüm insanlığa yardımcı olmakta ve böylece bu zengin hastaların bağışları
neticesinde bu daldaki bilgi de gelişmektedir.
Ayrıca isyanın faydası da yoktur.
İki körden ikisi de tedavi yollarından ümidi kesince birisi "Allah'a şükür ki
kulağım duyuyor, Hakkın ve halkın kelamını işitiyorum. Gözlerimle haramı
görmüyorum diyor” ve rahat ediyor. Diğeri ise isyan ediyor ve iki dünyasını da
karartıyor.
Hukuk fakültesi Öğrencilerine İslâm Hukuku ile ilgili bir ders verdiğim bir
sırada. Bir de baktım beyaz bastonlarıyla, gözleri kör gönülleri açık dört
kardeşim salona girdi.
Dersten sonra kendileriyle konuştum. Onlar da salonda körlere Kur'an
öğretiyorlarmış. Ellerinde kabartma nokta usulüyle Pakistan'da basılmış mushaf
vardı. Kendilerinden okumalarını rica ettim. Rasgele bir sahife açtı ve süratle
parmaklarını göz yaparak okumaya başladı. )
Öyleyse insanlık, isyanla değil, verilen emanetleri verildiği doğrultuda
kullanarak dünyada gönül rahatlığı, ahirette Rabbın rızasını ve cennetini elde
etmeye çalışmalıdır.
AKILLAR DENK OLSAYDI
"Mademki Allah Rahman'dır, dünyada kullar arasında ayırım yapmaz, niçin akıllar
insanlarda eşit değil?" diyorlar.
Eğer akıllar ve bedenî güçler bütün insanlarda eşit olsaydı, ilim gelişmez,
keşifler yapılmazdı. Evlerin planı, rengi, bahçeler, yollar aynı tip ve aynı
renk olur, hayat çekilmez hale gelirdi.
Güreşler, koşular, bilgi yarışları yapılmaz, heyecan, zevk, neşe denen şey
olmazdı. Çünkü güçler ve akıllar eşit. Herkes aynı saniyede aynı metreyi
koşacak, rekorlar, rekabetler olmayacaktı. Bir güle bakan binlerce kişi aynı
kelimelerle aynı vezinde aynı şiiri yazacaktı.
RAHİM: Ahirette müminle kâfiri ayırt eden, mümine Cennetini veren Allah (c.c.)
Rahim ismi cemaliyle rahmet edecektir.
Rahim, mazlumların son sığınağıdır. Bu dünyada insanların haklarını yiyen, Hakka
karşı gelen, halka zulmedenler para, makam ve unvanlarıyla dünyada cezalarını
çekmeden giderlerse de ahirette malları, evlatları, orduları servetleri onlara
fayda vermeyecektir.
Rahim ismi zalimler, kâfirler için tehdit, müminler ve mazlumlar için ise
teselli ve sığınaktır.
Rahman ve Rahim'e iman eden bir insan, Allah'ın yeryüzüne indirdiği rahmetten
yararlanır ve yaratıklara rahmet nazarıyla bakar. Civcivini korumak için aslana
karşı duran tavuk, yavrusu için kartala kanat çırpan serçedeki rahmet bizde de
vardır. O madenimizi işletirsek insanları imansızlaştırıp Cehenneme atılmasına
sebep olan ateistlere, insanların elinde avucunda ne varsa sömüren
kapitalistlere karşı çırpınır ve bir çıkış yolu buluruz.
Yaratılmışlara rahmet nazarıyla bakacağız. Rahman'ın rahmetinden ümit
kesmeyeceğiz.
Rahim'dir diyerek tembelliğe de düşmeyeceğiz. Çünkü O din gününün sahibidir.
(3) Hamd “Din gününün sahibi Allah'a aittir.”
Din gününden kastedilen ahirettir. Birinci derecede Kur'ân'ı, Kur'ân âyetleriyle
tefsir edeceğiz. İnfitar Sûresi'nde "Sonra din gününün ne olduğunu nereden
bileceksin? O gün kimsenin hiç bir kimseye hiç bir fayda sağlamayacağı bir
gündür. O gün emir yalnız Allah'a aittir" (K.Kerîm, İnfitar 82/17-18)
buyurularak din gününün ahiret olduğu açıklanmıştır.
Allah (c.c.), Rahman ve Rahim isimleriyle bizi önce ümitlendiriyor. "Maliki
yevmiddin" ile de korkutuyor. Cennete gitme ümidi ile Cehenneme düşme korkusu
arasında işlerimizi ve niyetlerimizi düzeltelim.
Fatiha’nın ilk iki ayeti Allah, Rab, Rahman ve Rahim isimlerini tanıtıyor.
Yediklerimizi giydiklerimizi, sevdiklerimizi, elimizi, dilimizi, gören gözümüzü,
yaratan yaşatan yöneteni bize tanıtıyor.
Rahman ve Rahim olan Rabbimiz Allah'a hamd ediniz, dedikten sonra ceza gününün
sahibi olduğunu hatırlatıyor.
Bu bize tebliğin metodunu da öğretiyor; önce inanan inanmayan herkese
sevindirici müjdeleyici olacağız. Sonra inananları ayırıcı, iman kardeşliği
sebebiyle kayırıcı fakat hep açıklayıcı, anlatıcı kurtuluşa davet edip felaketi
gösterip uyarıcı olacağız. Bunlardan anlamayanlar için korkutucu sakındırıcı
ifadeler kullanacağız.
Su bir çok maddeyi yumuşatır. Ağaçların tepesine yükselir çiçek olur. Çiçek de
koku olur ama demiri yumuşatamaz. Demir yumuşatılmak için ateşte yakılır Örs
üstünde çekiçle dövülür. Su verilir ise yararlı hale getirilir.
Bazı insanlar da güzellikten iyilikten, yumuşaklıktan anlamazlarsa onların
karakterine uygun davranılır.
Allah (c.c.) dünya ve ahiretin sahibi, maliki, yöneticisi olduğu halde burada
yalnız "Din, ceza gününün maliki" denmesinin sebebi: Bu dünyada bir kısım
insanların ilahlık iddiasında bulunmalarına izin vermesin-dendir. Ahirette ise
otorite yalnız ve yalnız O'na aittir.
Yaratan, yaşatan ve yöneteni tanıdıktan ve O'nun Rahman sıfatının tecellisi ile
rengarenk ve çeşit çeşit muamele edeceğini kimseye zulmetmeyeceğini, o gün
Allah’tan başka kimsenin sözünün geçmeyeceğini öğrendikten sonra, O'nun mülkünde
O'nun huzurunda O'na yönelir ve;
(4) "Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz" deriz.
Yaratıcı olarak Allah'ı kabul eden, yönetici olarak O'nu Rab tanıyan, bütün bu
dünya nimetlerini O'nun verdiğini bilen, ahirette Cennet ve Cehennemi yaratan ve
müminle kâfiri ayırt edecek olan “Rahim”e inanan bir Müslüman O'na hamd eder
yakınlık sağlayınca sanki Rabbiyle konuşuyormuş gibi "Yalnız Sana ibadet ederiz
ve yalnız Senden yardım isteriz" diyerek "Sana" ve "Senden" kelimelerini
kullanmasını öğrenir.
“Sana ibadet eder, senden yardım isteriz” derken “Her şey Allandır veya Allah
her şeydir” diyenlere cevap veririz. Çünkü biz ibadet edenle ibadet edileni
ayırıyoruz.
İlk üç âyette Rabbimizin Allah, Rabb, Rahman, Rahim, Malik isimlerini
tanıdığımızdan arifler makamına erişiyoruz.
Ma'rifet makamında vuslat makamı vardır ki bu "İyyake Na'büdü"
"Yalnız Sana ibadet ederiz" diyerek Huzur'da olduğunu, kendisi Allah'ı görmese
de Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek ibadet ederse Mevla'sına kavuşan Mecnun
gibi olur.
"Yalnız Senden yardım isteriz" derken Allah’tan başka her şeyi elinin tersiyle
itip ondan başka dilek kapısı olmadığını söylemekle "Fena Fillah" mertebesine
varır.
İBADET: kayıtsız şartsız hiç bir şart ileri sürmeden emri yerine getirip
yasaklardan kaçınmaktır.
İbadet edene abd denir. Bunlar da üçe ayrılır.
1- Türkçe’de köle dediğimiz abd, Allah'a itaat etmediği için hürriyetini
koruyamayan kafiri, harbde esir ederek Allah'ın kuluna kulluk etme hali
2- Yaratılmışların tamamını yaratan, yaşatan Allah olması sebebiyle yaratıkların
hepsi O'nun koyduğu tabiat kanunlarına tabi olduklarından ve onun dışına
çıkmadıklarından kayıtsız şartsız Allah'ın bu tabiat kanunlarına uyarlar ve
bundan dolayı hepsine abd ismi verilir. "Yerde ve gökte-
kilerin hepsi Rahman'a abd=kul olarak gelecektir. (Kur'ân-ı Kerim, Meryem 19/93)
Bu tür kullukta irade olmadığından bu itaatin sevabı da yoktur.
3- Kişinin kendi iradesiyle severek itaat etmesidir. Bu da iki kısma ayrılır:
Biri Allah'a kulluk edenler, diğeri de Allah'ın kullarına kulluk edenler.
"Biz yalnız Sana kulluk ederiz" derken "irademizle, severek Sana itaat ederiz.
Senin emrinle meşgul olunca başkalarına kulluk yapmamız mümkün değildir"
diyoruz. (Müfredat-ı Rağıb)
Bu İstanbul şehrinde sokaktaki Müslümanlarla bir anket yapılsa ve "İbadetine
düşkün insan denilince hatıra ne gelir?” dense çoğunlukla cevap, "Namazını kılan
insan" olacaktır.
Bizim işimiz zor. Dînî ıstılahları yeniden bu insanlara tanıtmalıyız. İslâm'ın
kastettiği mâna ayrı, o istilahdan adı Osmanlı ruhu Yunanlı imansızın anladığı
mana ayrı.
Biz bu âyeti okuruz ve Allah'ın çizdiği sınırlar, koyduğu kanunlar doğrultusunda
sosyal, kültürel, iktisadî, siyasî, askerî, hukukî faaliyetlerimizi düzenleriz.
Zaten bütün peygamberlerin gönderiliş gayesinin bu olduğunu Allah (c.c.) şöyle
haber verir. "Senden önce gönderdiğimiz her peygamber Benden başka ilah yoktur.
Yalnız Bana kulluk ediniz diye vahyettik” (K.Kerîm, Enbiya 21/25)
Yunus Emrede bu âyeti "Dört kitabın mânâsı Lâ ilahe illallah" mısraıyla terceme
etmiştir.
"Yalnız Sana kulluk ederiz" âyetiyle gösteriş için yapılan ibadetten uzaklaşmış
oluyoruz. İnsanlar desin için, görsün için, ibadet etmediğimizi ilan ediyoruz.
Riyanın ilacı bu âyeti çok okumaktır.
Bu âyet, kibir hastalığına da şifadır. "Yalnız Senden yardım isteriz” Bir şey
isteyen istenenden daima aşağıdadır. Kendi gücümüzün, aklımızın, ilmimizin bir
çok şeye yetmediğini biliyor ve görüyor sonra Rabbin sonsuz gücü, ilmi sanatı
karşısında hayran kalıyor ve O'ndan, yalnız O'ndan yardım istiyoruz.
"Sana ibadet eder Senden yardım dileriz" derken senli benli gibiyiz. O bize şah
damarımızdan daha yakın.( K.Kerim, Kaf 50/16) Nerede olursak olalım O bizimle
beraberdir. (K.Kerim, Hadid 57/4) Aynı zamanda bu iman, bizdeki yersiz
korkuların tamamını silip götürür.
Çağımızda Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay başkanının kartını, özel
telefonunu taşıyan ve her an telefon edebilenlerin önünde bütün kapılar açılıyor
ve onların hiç bir şeyden korkuları da olmuyor. Çünkü insanlar onların yakını
olmuştur.
Size de bu dokunulmazlığı olanlardan bir kart gelse ve kartta şöyle yazsa "Ne
konuşursan konuş, ne yaparsan yap, işte Özel telefonum bir şey olursa beni ara"
Bu yazıyı alanın korkusu olmaz. Karakola gitse bir telefonla haber verdiği zaman
her şey düzelir.
Allah (c.c.) bize bir kitap göndermiş ve orada "Nerede olursanız olun O sizinle
beraberdir" (K.Kerim, Hadid 57/4) buyurmuş, diğerleri gibi telefon etmeniz
gerekmez. Diğerlerine telefon etmek isteseniz bile o anda telefon etme imkanınız
olmayabilir. Dolayısıyla o kişileri haberdar edemezsiniz. Ama Allah (c.c.) her
yerde hazır ve nazırdır. Telefona gerek kalmadan haberinizi alır sizin.
Allah'ın bu garantisine rağmen başkalarından çekinmemiz imanımızın zayıflığının
işaretidir.
İmanımızı kuvvetlendirmek için günde beş vakit namazımızda kırk defa "İYYAKENA'BÜDÜ
VE İYYAKE NESTAIN" yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım isteriz"
diyelim.
Ancak biz dua ederken, evlenmeden çocuk isteyen, tohum atmadan ürün İsteyen deli
adam durumuna düşmeyelim.
Musa (s.a.v.) çölde Rabbinden su ister. Rabbim de Musa'dan asasını taşa
vurmasını ister ve vurunca taştan sular fışkırır. (K.Kerîm, Bakara 2/60)
Nuh (s.a.v.) Rabbinden düşmanlara karşı yardım ister,Rabbimiz de "Gözlerimizin
önünde ve vahyimizle gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme
(yardım isteme) ; çünkü onlar suda boğulacaklar." Buyurur. Nuh (s.A.V.) da
kâfirlere galip gelir. (K.Kerim Hud 11/36)
Yani diller dua ederken eller armut devşirmeyecek. Eller de kendine düşen görevi
yerine getirecek. Çocuk isteyen evlenecek, mahsul isteyen, tarlaya tohum atacak,
düşmanı olan ülkeler, uçak gemi, füze ve diğerlerini yaparak güçlenecek.
Hastanın ilaç kullanması yardımı ilaçtan istemesi anlamına gelmez. Çünkü ilacı
yaratan Allah (c.c.)'dır.
Kardeşinden yardım istemesi de şirk değildir, çünkü Allah (c.c.) yarattıklarını
yardımına sebep kılmıştır.
Alimlerimiz fıkıh kitaplarında "Müşriklerden yardım istenir mi?" diye
başlıklarla bu konuyu araştırmışlar.
"Ey iman edenler kendinizin dışındakileri sırdaş edinmeyiniz" âyetini (Ali îmran
118) ve "Allah hiç bir zaman kâfirler için müminlerin aleyhine bir yol
kılmayacaktır" Nisa 141) âyetlerine dayanarak Cessas, Ahkam-ül-Kur'ân'ında
(3/37-290) harbde kâfirlerden yardım istenemeyeceğini söyler.
Müslim'in Kitab-ül-Cihad'da (Hadis 1817) Hz.Aişe'den rivayet ettiği bir hadîse
göre, Peygamber Efendimiz kendisine gelip harbe katılmak isteyen birine "Bir
müşrike karşı diğer bir müşrikten yardım istemeyiz" buyurmuş.
İmamı Şafi "el-Ümm" isimli eserinde (4/177) bu olayı belirtir ve ama
Efendimiz'in Beni Kaynuka Yahudilerinden yardım aldığını haber verir.
İbni Kudame el-Muğni'sinde müşriklere karşı müşrikten yardım istenmeyeceğinin
daha kuvvetli olduğunu bildirir. (10/446)
İmamı Malik de "El-Müdevvenetül Kübra'da (2/40-41) aynı görüşü belirtir.
Müşriklere karşı müşriklerden yardım İstenmesi yasak olunca Müslüman’a karşı
müşrikten yardım haydi haydi istenmez.
Efendimizin hayatında kafirlerden yararlandığını görüyoruz. Buradan Komuta
Müslümanlarda oldukça kafirin gücünden yararlanılır anlamı çıkar.
"Yalnız Senden yardım isteriz" diyoruz ama isteklerimizi bildirmiyoruz. Ancak
(5-7) "Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet,
gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil" diyoruz.
Hırsızlık, arsızlık, sarhoşluk, berduşluk, fuhuş, haramzadelik, ihanet,
eşcinsellik, beşcinsellik, esrarkeşlik vesaire-bunların hepsi sırat-ı müsta-kıymden
(doğru yoldan) çıktıktan sonra başlar.
Kendiniz, çocuklarınız, dostlarınız, kardeşleriniz için dua ederken bu
kötülüklerin adını sayarak "Yarab! bizi hain, asi, sarhoş... yapma" diye dua
etmeyin. Bu âyeti okuyarak "Yarab, doğru yolu göster" deyin "Sırat-ı
Mustakıym'den ayırma" deyin.
İslâmî bir eğitimle eğitilmiş bir baba yavrusuna nasihat ederken; "Yavrum
geçimini hırsızlıkla, rüşvetle sağlama" demez. "Yavrum geçimini alın terinle
kazan" der ve olumlu şeyleri söyler.
Fatiha Sûresi'nde biz bu edebi ve edebiyatı da öğreniyoruz. Peki bu istediğimiz
doğru yol nasıl bir yol? Bu yoldan daha önce gidenler olmuş mu? gidenler nereye
varmışlar?
İşte biz burada bunun için "Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna bizi
kavuştur" diyoruz.
Eğer peygamberlerin yolunu değil de sadece doğru yolu istemiş olsaydık,
dünyadaki insan adedince doğru yol olurdu. Ölünce annesinin etini yiyen yamyam
"Annem beni beslemiş, büyütmüş, yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş ben nasıl
olur da toprağa atarım, onu yerim kendi kanımda taşırım" diyor.
Hindistan devlet başkanı da "Beni başkan yapan anamı toprağa gömecek kadar zalim
değilim, önce kendi ellerimle ateşte yakarım, sonra Ganj Nehri'nde yıkarım"
diyor.
Londra Belediye Başkanı; "Ölüleri toprağa gömemeyiz, Londra'nın ısınmasında
kullanırız" diyor.
Dünya Sevgi Birliği Başkanı; "Tabiatın bana bağışladığı güzel kadını kendi
tekelimde tutmam bencillik olur. Herkes ondan yararlanmalıdır" diyor.
"Beni İsrail'den olmayanlar insan sayılmazlar. Onlar İsrail oğulları'na hizmet
için yaratılmışlardır" diyen Yahudiler var.
Bütün bunların mantıki açıklamaları elbette var.
Onun içindir ki, onun bunun belirlediği yola değil "Sen'in peygamberlere
verdiğin yola bizi ilet" diyoruz.
O yol bir çok peygamberi devlete ulaştırmış.
Doğru yol "Sırat-ı Müstakıym" iki nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya
noktasından Cennet noktasına en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan
gidilecek yolun adıdır.
"İHDİNA" derken hidayetin yalnız ve yalnız Allah'a ait olduğunu bildiğimizi de
itiraf etmiş oluyoruz. Allah (c.c), Rasûlüne: "Sen sevdiklerine hidayet
veremezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet verir " (K.Kerîm, Kassas 28/56)
buyurarak hidayeti Rasûlü'nün bile veremeyeceğini bildirir.
Peygamberler ancak hidayete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler. "Muhakkak
sen Sırat-ı Mustakyım'e yol göstermektesin." (K.Kerim Şura 52)
Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında
yürüyoruz.
Biz kimseye hidayet veremeyiz. Ama İslâm nuruna davet eder, yol gösteririz.
Gözlere nur vermek Allah'a aittir. Doktorlar da nur vermiyor, sadece gözü
perdelenenlerin nurunu açıyor.
Hidayet, gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
Böylesi hidayete ermiş gibi görünür ama gönülden inkâr eder.
Yine kişinin kafatası açılarak içinden iman sökülemez, o bir gönül işidir.
Gönüle de yalnız onu Yaratan hakim olur.
Bizim tebliğimiz bir kişinin hidayetine sebep olursa bu bizim için yeryüzü
dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu bize biraz ters gibi gelebilir.
Ama yeryüzü insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı insanın haksız yere
akıtılmış bir damla kanına denk olmaz.
Dinimizin insana verdiği değer bu!...
Kur'ân-ı Kerîm'de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin bütün
insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken (Maide 32) öldürülenin mümin
veya kâfir olmasını ayırt etmez.
Medeni Avrupalının, Amerikalının gözünde bir varil petrol, Hıristiyan olmayan
milyarlarca insanlardan daha değerlidir.
İşte böyleleriyle aynı safta, aynı kulüpte, aynı pakt'ta olmamak için "Gazaba
uğrayanların ve sapıkların yoluna değil" diyoruz.
Hemen hemen tefsirlerin tamamında “gazaba uğrayanlar”dan kasıd Yahudilerdir,
“sapıklardan kasıd” Hıristiyanlardır diye yazar.
Allah (c.c.) ise isim vermeden gazaba uğrayan ve sapıtanların yolundan
gitmememizi emreder. Bu âyet-i kerîme nüzulünden 1400 küsur sene sonra yeni bir
görevi daha yerine getiriyor.
Yetkililer Avrupa Topluluğu'na girebilmek için vermedik tavizi bırakmadılar, ama
yine de kapıda bekletiliyorlar, içeri alınmıyorlar.
Yetkililer Avrupa'ya girmek için gittiklerinde "Sizin gibi düşünüyoruz, sizin
gibi yiyoruz, içkiyi sizden fazla içiyoruz. Bakınız sizinkinden iki bardak fazla
içtim. Hanımımın eteği sizin hanımınızın eteğinden daha kısa. Dilinizi en az
sizin kadar biliyor ve konuşuyorum. Hâlâ niçin almıyorsunuz?" dediğinde, onların
cevabı televizyondan "Kültür farklılığınız var" diye terceme ediliyor, yani
"Müslümansınız, ondan almıyoruz."
Yetkiliye "Sen bizim gibisin ama 60 milyon bizim gibi değil. Bakanlar,
başbakanlar, reisi cumhurlar değişir fakat millet devam eder. Elimizde çeşitli
ajansların araştırması var. Avrupa'daki üç milyon Türk'ün yüzde doksanı bayram
namazı kılıyor. Yüzde yetmiş beşi cuma namazı kılıyor. Bunlar bir araya
geldiklerinde imam önde:
"Şu Allah'ın gazabına uğrayan Yahudilerle, sapık Hıristiyanların yolunu
istemeyiz, bize peygamberlerin yolunu ver Ya Rabbi" dediğinde hepsi “Amiiiin”
diyor. Yani; biz de imamı destekliyoruz, duamızı kabul et diyorlar ve Avrupalı
devam ediyor: "Seni şimdilik kapının önünde tutalım şimdi sen git bu halkın
dilinden bu duayı al sonra gel bir düşünelim” Televizyonun tercemesiyle "Kültür
seviyesini bize uydur gel" diyorlar. Yetkili yurda dönünce belirli mihraklara
işaret veriyor ve hep birden yüzde bir olanlar yüzde 98 olan Müslümanlara
saldırıya geçiyor.
Şunu herkes bilsin bu âyetlerin 1400 seneden beri devam etmesi, bu Allah
kelamının bundan sonra da devam edeceğinin garanti belgesidir.
Gazaba uğrayan Yahudilerin yaptıkları Allah'a isyan, Allah'a iftira, peygambere
ihanet, fuhuş, hırsızlık, hakkı gizleme, ateşle insanları yakarak işkence etme
gibi suçları çağdaş metodlarla tekrarlayanların yolunu bize verme Ya Rabb!
İman, İslâm, kitap, peygamber, iffet, namus, izzet, adalet, doğruluk, sadakat
gibi kelimeleri hayatından çıkaran ve yerine bunların zıddını koyarak insanları
sapıtanların yolunu da bize verme Ya Rabbi diyoruz.
Bu sûre bize ayrıca İslâm’da tebliğ metodunun nasıl olacağını da öğretir.
Biz, tağuttan önce Allah'ı, küfürden önce İslâm'ı tanımalı ve tanıtmalıyız.
Sonra da tağutun ve küfrün mantığını ve nasıl yıkılacağını yine Kur’ ân'dan
Öğrenmeliyiz.
Rabbimiz altı buçuk âyette kendisini ve kendi rızasına giden yolu bize
tanıttıktan sonra bu yoldan sapanlardan olmamamız konusunda bizi uyarıyor.
Dünyada devlete, ahirette Cennete çıkan bu Sırat-ı Müstakıym'i Rabbimiz'den
istiyoruz. Gazaba uğrayanlarla sapıkların yolunu istemiyoruz. Ya Rabbi diye
milyonlarca kerre dua ediyor, âmin diyoruz. Acaba Allah dualarımızı kabul
etmiyor mu? diye hatırımıza geliyor.
Dua için Rabbimizin huzuruna gelişimiz dualarımızın kabul edildiğinin
işaretidir.
Mekke'ye, Kudüs'e gidecek olursanız Önce araştırırsınız: Hangi şirket, hangi
yoldan, kaç liraya, kaç günde getirip götürür diye bilgi ve broşür edinirsiniz.
Allah (c.c.) da; siz şimdi doğru yolu, dünyada devlete ahirette Cennete
götürecek Sırat-ı Müstakıymi mi istiyorsunuz?
Buyurun: "İşte kitap, O'nda hiç şüphe yoktur. Muttakiler için doğru yolu
gösterendir" buyurur. {Bakara 1)
Doğru yolu öğrenmek için Bakara suresini “Şifa Tefsiri”nden okuyalım.
İslami Okul Okulların En Önemlisi