Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Insanenerjisi - Toptas

İNSAN ENERJİSİ

 

Hamd Allah’a, Salât rasulüne, Selam aline ashabına ve bütün müminlere olsun

İnsanın enerjisini gram, dirhem, kilovat veya dereceyle ölçmek mümkün değildir. Çünkü bu ölçü biçinlerin i bak insandır.

Kırk sene yaşayan bir insanın öğrettiği güzel düşünceler kırk bin sene sonrasının insanına ışık tutabiliyor.

Yetmiş kiloluk insanın öğrettiği teknoloji yetmiş bin tonu taşıyabiliyor.

İki dünyasını cennet eylemek, halka Hakkın gösterdiği doğrultuda muamele yapmak üzere gönderilen insan, gösterilen fobilerle, özendirilen hobilerle israf edilmektedir.

İlkokuldan üniversiteye kadar on beş yıllık eğitim koşusunun sonuna ayda kazanacağı bin ekmeklik maaş konulan gencecik beyinler nice geri zekalıların ayda bir milyon ekmek kazandığını görünce daha çok ekmeğe kavuşmak için yanlış yola sapıyor ve kötü baba, banker, politikacı olmaya özeniyor ve israf ediliyor.

Küfre, zulme, haksızlığa, sömürüye başkaldıranlarda gözlerini geriye çevirip geçmiş zaman tünelinin içindeki zalimlerin portresini kendi çağına taşıyıp çağdaş zalimlerin galerilerinde sergileyerek kendilerini israf ediyor.

Rejimle uğraşınca başına çok şeyler geldiğini görenler recimle uğraşarak ve bir çok insanı da uğraştırarak kendisin  başkalarını ve tonlarca kağıdı israf ediyor.

Hz. Musa, Hz. Meryem, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Hz. Hatice’nin yolundan gidecek insanları üretecek yerde fuhuş üretmekte kullanılan insan, israf edilmiş insandır.

Kuran’ın hükümleriyle amel edip insanlara da tanıtması ve hayata yansıtması gerekirken Kuranın harflerini sayarak ömrünü tüketenlerde israf edilmiş insanlardır.

Hasanı Basri hazretleri gibi yaşamak yerine onun ayağı yere basar mıydı, basmaz mıydı? Uçar mıydı uçmaz mıydı? Münakaşasını yapanlar, Mevlana’nın iyi veya kötülüğü konusunda kağıt israfı yapanlar asıl kendilerini israf eden insanlardır.

Çeşitli kabiliyetlere sahip insanları cemaatçilik adı altında lider insanın akıl hudutları içinde yok edilmeleri ayrı bir israf şeklidir.

“Ölmeden önce ölünüz” sözünü yanlış anlayıp hayattan el etek çekip “Miskinler tekkesine” sığınanlar ve geçmiş evliya menkıbelerini hayalhanelerinde canlandırarak seyredip sevinenler ile gelecek üzerine hayaller kurarak çağını bırakanlarda israf edilmiş insanlardır.

İmanının içinden heyecanı çalınmış insanlarla, heyecanının içinden ameli alınmış insanlarda israf edilmiştir.

Bütün dünyayı liderinin parmağının ucundan gören onunla kalkıp, onunla yatanlarda israf edilmiş insanlardır.

Bu eser iman etmenin sevinciyle yaşayan, israf olmanın üzüntüsünü taşıyanın eseridir.

Bu eserin iki kaynağı vardır: okunan eserler ve gözlenen eserler. Amsterdam, Lyon, Cenevre, Ankara, İstanbul, Konya, Hakkari, Van gibi şehirlerde görerek, yazılan eserlerden bir kısmı okunarak yazılmıştır.

Rabbimiz İslam’ın istediği insan olmayı nasip etsin. Amin

18/2/1989

                                    Mahmut Toptaş

 

HALİMİZ

Çocukluğumuzda babamızın dizinde öğrenmiştik “Allah vardır. Birdir. Eşi benzeri yoktur. Her yerde hazır ve nazırdır”

Bu iman üzerine günler, aylar, seneler geçti. Biz bu iman ile birlikte çocukken çok tatlı hayaller kurduk. Her nerede olursak Allah bizi görüyor ve koruyor dedik ve güven içinde yaşadık.

Karanlık gecede kara taşın üzerinde kara karıncanın hareketini gördüğüne, gönüllerimizden geçeni bildiğine inandığımız için hareketlerimiz ve düşüncelerimizi pislikten arındırmaya çalıştık.

Can ve tenimizi nasıl tertemiz yapacağımızı ve iki dünyayı da nasıl cennet kılacağımızı öğrenmek için her yerde hazır ve nazır olan Allah’ın kelamını onun emir ve yasaklarının nasıl yapılacağı konusunda örnek olan Resulün sünnetlerini öğrenmeye koyulduk.

 

Allahın ipi Kur’ana sarılan ecdadımızın sarılmaları oranında yükseldiklerini öğrendikçe onlarla iftihar ettik. İpi kopardıkça düşüşlerinin altında ezildiğimizi gördük ve bütün suçu üzerine atacak birer hainler ithal ettik.

Biz, cehaletin karanlık vadisinde ilmin ve imanın aydınlıklar ülkesine geçebilmek için yine Allahın ipi Kur’ana sarılalım diye evlerde, okullarda, camilerde, basın-yayın organlarında, üniversitelerde, uluslar arası konferanslarda ve kuruluşlarda, politika sahnesinde gayret gösterirken, Yakup peygamberin oğullarının Mısıra girişi gibi şehrin on kapısından girmeye çalışırken, imanın, medeniyetin ilmin hak ve halk sevgisinin kapısında zebaniler gibi dikilen küfür önderleri insanların o ilmin ve imanın yeşerttiği medeniyet ülkesine girmeyi engellemeye çalışmaktalar.

Ayeti kerimede de bildirdiği gibi “Onlara yeryüzünde bozgunculuk yapmayın denildiğinde, biz ancak ıslah edicileriz derler. (Bakara 11)

Küflenen, paslanan, işe yaramaz hale gelen silahlarını kaldırarak ıslahçı rolünü üstlenirken, yıldız savaşlarının propagandasını yaparak yüreklere korku salmaktalar.

Korku salarak sömürmek daha ucuza mal oluyor.

Bu güne kadar incik boncuk vererek, geri kalmış ülkelerin liderlerine madalyalar takarak sömürüsünü devam ettiriyordu.

Baş eğmeyenlerin başını tankla, topla, tüfekle eğdirmeye çalışıyordu.

Topun namlusundan cenneti gören ve topun tüfeğin üzerine bağrını açarak yürüyen,

“Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz.

Bu yol ki Hak yoludur. Dönme bilmeyiz yürürüz” diyen bir nesil geldi.

Afrika çöllerinde, Afgan dağlarında, Paris, Londra, Newyork üniversitelerinde yanık insanların yüreğinden fışkıran berrak sesleri taş yüreklerde yankı vermeye başladı.

Sömürmek için giden papazlar ve komutanlar Müslüman olarak dönüp gelmeye başladı.

Silahlar pahalıya mal oluyor. Sömürmek için gönderdiği ülkelerden elde edilenler, atılacak silahın masrafını karşılamaz oldu.

İşte bu anda geri kalmış ve gelişmekte olan ülke insanlarından elde edebildiği Enteller aracılığı ile küfür kendisinin ilahlığını öne sürmeye başladı ve onun entel kulları, her gün basın yayının köşe başlarında, İman tazelemek üzere kalemleri secdeye kapandı.

Gerçi bir dostumun dediği gibi Entellerimizin de yazacak bir şeyi kalmamıştı. Eskiden “Ben Paris’te” iken diye başlarlardı. Şimdi ise Anadolu bozkırlarından giden milyonlarca insanımız, entellerimizin şaşkın şaşkın baktığı Notr Dam kilisesi’nin karşısına cami açtı.

Entellerimizin kitaplarını Türkçeye terceme ettiği batılı düşünürlşer, Müslüman olup o camilerdeki saflarda yerini aldı ve batının küfrüne karşı saf bağladı.

Afrika, Avusturya, Himalaya’nın tepesi, okyanusun derinlikleri, televizyonla halkın evine getirildi.

Komünistlik kabuk değiştirdi. Söyleyecek yazacak şeyleri kalmadı. Dünya tek çarşı oldu.

Entellerimize düşen görev; Ateistlik, Homoseksüellik, Biseksüellik, Trans seksüellik, füzeler, yıldız savaşları hakkında yazı yazarak vakit geçirmek olacaktır.

Bütün bu pislikleri üreten ilahlarının gücünü lehte ve aleyhte olarak gündemde tutmak olacaktır bütün görevleri.

O küfür putu, uyduları aracılığıyla her yerde hazır ve nazırdır. Lut gölündekini de, Sultanahmet meydanındakini de görmektedir. Güdümlü füzeleriyle istediği noktayı vurabilir diyerek, ilahlarının gücünü büyütmekte ve Rabbi için söyleyemediği “O  her şeye gücü yetendir.” Sözünü küfür putu için söylemektedir.

Çocukluğumuzda öğrendiğimiz “O her yerde hazır ve nazırdır o her şeye gücü yetendir.” Allah inancı yerine bir başka putlar konulmaya çalışılmıştır.

Kendi sosyologlarının geçmiş insanlardan bahsederken “Ateşten, yıldırımdan, depremlerden korkmuşlar ve önderlerinin öncülüğünde kendilerine manevi sığınak aramışlar ve aya, güneşe, ateşe tapınma başlamış” derler.

Biz zamanlar topa tüfeğe boyun eğenler bugün daha gelişmiş silah, para, makam ve şöhrete boyun eğerek bizlere “Vallahi yapacak bir şeyiniz yok. Dolara karşı iman, atoma karşı Kur’andan başka elinde bir şeyin yok. Teslim ol ve öl” deniliyor.

Peki ama ya elinde atom bombası, cebinde dolarlar olan ne düşünüyor acaba!!

O senin gibi zır cahil değil ki, Onun tarih danışmanları var. Dünyanın en güçlü Romalı askerlerini Müslüman yapan Hz. İsa’nın havarilerinden üç yiğit olduğunu o bilir.

Dünyanın en sapa yerinde Mekke’de dünyaya gelen bir yetimin kırk yaşında peygamberlik verilince kendisine iman eden hanımı Hz. Hatice’nin elinden tutarak dünyadan fitnenin (küfrün) zulmün kaldırılması için yürüdüğünü, siyasi, ekonomik ve askeri yönden güçlü olan Mekke devletinin kısa zamanda İslam’la şereflendiğini, binlerce senedir ateşi sönmeyen İran İmparatorluğu’nun sona erdiğini, Doğu Roma imparatorlu’ğunun halkının İslam’a girdiğini Amerika ve Rusya bilir.

Güçlü ordularıyla İslam aleminde taşş üstünda taş bırakmayan Cengiz’in ortularından Müslüman olmayan insan lakmadığını da bilir.

Güneş batmayan imparatorluğa sahip İngiltre İmparatorluğu’nun küçülüp küçülüp güneş doğmayan bir odacığa sıkıştığını idare edecek bir erkek bulunamayıp kadının elinde kaldığını da bilir.

Yalnız Almanya’da üçbin tane cami açıldığını bincelre Alman’ın Müslüman olduğunu ve bunun Alman parlementosunda tartışıldığını bilir.

Fransız ırkçıların “böyle giderse ikibib yirmi yılında Fransa’da yönetim Müslümanların eline geçecek” diye devlete raporlar sunduğunu da bilir.

Ve bu bilgileri arasında; Allah vardır. Birdir. Eşi ve benzeri yoktur. Her yerde hazır ve nazırdır, diyerek yürür ve Allah’ın gösterdiği şekilde bakar.

 

BAKIŞ

Eşyayı olduğu gibi görebilmek gerçek erginliktir. Bu erginliğe erenler düşmanı görünce ondan korkmazlar ve onu hayal hanelerinde büyüterek korkunç bir tablo gibi yansıtmazlar.

Sevdiklerini de haddinden fazla büyülterek kaşının mihrabında secdeye varmazlar.

İnsanoğlu eşyanın tabiatına nüfuz etmeye başlayınca küfüyle insanı zehirleyen demiri parlatıp binek yapıp gökyüzüne uçtu.

Bakışıyla avını yakalayan yılanı eline aldı sirklerde oynattı.

Cinayetlerin faillerini bulmada çiçekleri konuşturdu.

Peygamber efendimiz Uhud Dağı’nın eteğinde “Bu dağ bizi sever biz bu dağı severiz” buyurdu.

Dağında sevdiğini duyduklarında kafirlerin gözleri belerdi. Şarapla, esrarla başı dönen insanın iki elini dört görmesi, burnunu, yolunu kapatan bir direk gibi görüp üzerinden atlamaya çalışması gibi, haram yiyerek başı dönenler de herkesi dönek görmeye başladılar.

Tefsirler Nil nehrinin Kıptilere kan gibi göründüğünü ve içecek bir damla su bulamadıklarını haber verir. Çünkü o Kıptiler o güne kadar beni İslaril’in kanı ve canı ile bselemişlerdi. Kan ve alınteri emerek semirenin gözü her tarafı kan görmeye başlayınca ilk zararı yine kendisi görür.

Zulmettiği mazlumların ahı kulaklarında uğuldamaya başlar. O uğultular ve hayaletler yatağında dahi yakasını bırakmaz.

Kuştüyünden yapılmış yataklar, yılan derisinden biçilmiş akrep iğnesiyle dikilmiş gibi gelir.

Roma ve Bizans’dan kalma şehirlerin etrafına çekilen surlar, Beyaz Saray ve Kıremlin’e yapılan koruma tedbirleri Aaah ederek inleyenlerin ağzından çıkan kıcılcımlar kurşuna dönüp bizi yakmasın diyedir.

Ama ümmetine ve gayri Müslim halkına emniyet veren ve Emin ünvanını alan Efendimiz (s.a.v.) evinde, mescide çıkışında çarşıda gezmesinde güvenlik tedbiri almamıştır.

O güvenlik tedbirini ümmetine ve diğer tebeaya verdiği güvenle almıştı.

Müslümanlar yeni kurdukları ve fethettikleri şehirlerin etrafını taşdan surlarla değil, adalet surlarıyla çevirmişlerdi.

Çünkü onlar bütün insanlara bakarken bunlar ister Yahudi, ister Hıristiyan, ister Rum, ister Ermeni, ister Çingene, ister Arap veya Acem olsun farketmez hepsi prygamber çocuğu, Hazreti Adem’in çocuğu olarak bakıyorlardı. Rabbimiz “Ey İnsanlar, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık” buyurarak bu nesap kardeşliğimizi hatırlıyordu. Bunlardan iman edenlerin ise iman kardeşi olduğunu haber veriyordu. Müminler hem Hz. Adem’den nesep kardeşimiz hemde din kardeşimiz oluyordu.

Tarihi harabelerde hazine arayanların toprağı baltayla değilde diş fırçasından daha yumuşak fırçalarla kazdıklarını, tarihi çanak çömleği kırmamakya dikkat ettiklerini görüyoruz.

Her inanın doğuştan getirdiği İslam fıtratının üzerine anne-babasının Yahudilik, Hristiyanlık veya Mecusilik (günümüzde komünistlik) pisliğiyle kapattığını haber verir efendimiz.

Bakışı rahmet dolu bir mümin hiçbir kimseye iman veremeyeceğini bilir. Ancak o “BELA” mührünün üzerini kaplayan küfür küfünü veya kavlileyyin (en yumuşak kelimeler)le ya maddi yardımlarla veya kılınçla kazıyarak onun gönlünü yeşertmeye çalışır.

Hazine arayıcısı bulduğuheykelciği kırmadığı, onun yapımcısına göre değer kazandığını bildiği gibi, mümin insanda kafir bile olsa ona kakarken o yapımcısı (Halikı)nın Allah olduğunu kırılmaması gerektiğini anlar.

Çekirdeğin içindeki çiçeği görüp yeşermesi için su veren, hainin karnında birbirine karışmış kırk tilkinin kuyruğunu görüp ayırıveren bir göze sahip olan müslüman hiçbir vakit uğursuzluk dellalığı yapmayacak.

Gördüğü pisliği güneş gibi sessizce kurutacak. Onu yok edeceğim diye etrafa yayıp da kokunun daha fazla yayılmasına yardımcı olmayacak.

Peygamber efendimiz “Kim insanlar helak oldu derse asıl kendisi helak olmuştur. (bir rivayette ise asıl kendisidir onları helak eden) buyurmuştur.

“Güneş gibi ol” demişler. Güneş güllüğe doğar güllerin rengine renk katar, küllüğünde pisliğini kurutur. Ama ses çıkarmaz.

Settar-ul-uyup (ayıpları örten) Rabbimiz kulları olarak yanlışları, eksikleri görecek fakat onları yaymak yerine düzeltip tamamlayacağız.

Herkesş Hz. Adem’in çocuğu olark görmek, herkeste İslam fıtratının olduğunu bilmek, bir kafirin, bir büyük günah işleyenin yanına uyarıcı olarak varmayı, geniş bir yğürekle konuşmayı kolaylaştırır.

Sahabeden Amir b. Rabia’nın hanımı Leyla hanım Hz. Ömer için “1Vallahi Ömer’in merkebi Müslüman olurda Ömer Müslüman olmaz” derken Peygamber efendimiz “Rabbim Ömer ile İslamı şereflendir.” Diye dua ediyordu.

Kişi hakkında olumsuz kanantiniz varsa onun yanında yüreğiniz sıkılır diliniz tutulur. Musa aleyhisselam “Rabbim, onların beni yalanlamalarından korkuyorum, (onun için) göğsüm daralır, dilim tutulur. Hem onların benim üzerinde bir suç davası var, beni öldürmelerinden korkuyorum” deyince Rabbimiz ona “Hayır, hemen ayetlerimzle gidin şüphesiz biz sizinle beraberiz” buyurdu.

Otobüse bineren besmele çeken açık tarafı kapalı tarafından fazla olan bir kadını kendinden bileceksin.

Kendi iç dünyandaki açığın onun dış dğnyasındaki, açıkdan fazla olduğunu görüp onun açoüını kapatırken kendi açığını kapatmış olacağını bileceksin. Uyurken üzeri açılan çocuğunun üstünü kapatan anne şefkatiyle kapatacaksın. Zina mahsülü çocuğunu cami avlusuna bırakan kadına değil önce kendine acıyacaksın. Merhamer merbemim kurumuş, bu anne ve çocuğun yarasını saramıyorum, izzetim, şerefim, şecaatim yok olmuş onu bu hale getirenlerden ve onlara fırsat verenlerden hesap soramıyorum diye ağlamamalısın. İş yapmalısın.

Bazı hallerde bizlerde fahişenin yaptığını yapıyoruz. Onunki de boşalma, bizimki de bir boşalma çeşidi. İkimizinde duyguları körelmiş. Kaybedilen imanlar, yıkılan hanümanlar, sefaletler, zilletler ilgilendirmez ikimizi de. O vizon kürk ve villayla  mutlu olurken bizde cemaatsiz camide yazarının elleri kırılmış celi sülüs yazıyla yazılmış manasını yaşayamadığımız besmeleye bakarak ve ecdadımızı ne büyükmüş diyerek mutlu oluruz. O loş bir odada boşalırken biz de kitap, sünnet ve büyük tasavvuf erlerine tarifi dışında geliştirdiğimiz sohbet, zikir, konferans, seminerlerde boşalmaya çalışıyoruz.

Toplum denizi okyanuslar gibi değildir. Okyanusta insanlar birbirine tutunursa daha çabuk batarken, toplum denizinde birbirlerine tutunurlarsa kurtulurlar. “Cemaat rahmettir. Ayrılık azaptır” buyurmuş Efendimiz.

Bir sarhoşu görünce “Allah seni rusvayetsin” diyen sahabeye peygamber efendimiz “Ona karşı şeytana yardımcı olmayızın ve Allah’ım onu affet ve ona merhamet et deyiniz” buyurmuştur.

Dertten veya neşeden için her sarhoşa merhamet etmek kusmuğunun üzerinden kaldırıp başını yıkamak ve Rabbimden ma’rifet dilemek bizim görevimiz.

Aslına bakarsak neşeden için insan bulmakda mümkün değil. Bazı delilerin beyni dumura uğrayınca her şeye güldüğü gibi, bir kısım insanlarında, ağlanacak hallerinden neşelendiğini görürüz.

Doktorun gözünde ağlayan deli ile gülen deli arasında fark yoktur. İkisini de tedavi etmek onun görevidir. Hatta gülen delinin işi biraz daha zordur.

Alemlere rahmet olarak gönderilen rahmet peygamberlerinin rahmet ümmeti, rahmet olup yağarken bülbüller, karga gül ile dikern arasında ayırım yapmaz.

Yalnız başı dönen sarhoşları değil, para sarhoşlarını, kadın sarhoşlarını, politika sarhoşlarını, makam sarhoşlarını, unvan sarhoşlarını, politika sarhoşlarını da temizlemek için bütün gücünü harcar. Onunla dost olur. İçki onun beynine ve kanına girmeden o girer ve içkiye yer kalmaz.

 

ÜNİK NÜSHA

Her insan bu dünya galerisinde eşi bulunmayan nadide, bir ünik nüshadır.

Her insanın parmak çizgileri diğerinden ayrı olduğu gibi, ruhi çizgileri de apayrıdır.

Anlayışta, söyleyişte, yazışta, okuyuşta görüşte (v.s.) ki ayrılıklar ruh çizgilerinin ayrılığından kaynaklanmaktadır.

Kur’anı anlamada bir helal alanı vardır. O alan içinde her göçnül kendi gönlüne göre payını alır. Ancak Kur’anın genel havasının dışına çıkarak haram çizgisinin ötesine aşarsa sapıtma başlar.

Ressama ön veren, tabiat veya iç dünyasıdır. Tabiat ve iç dünyasdının aslına sadık kaldığı oradna yücelir. Ondan uzaklaştığı oranda alçalır. Ama her ressam kendi gönlüne yansıyanı yansıtır ve böylece çeşitlilik meydana gelir.

İnsanlardaki bu farklılığı bilen alimlerimiz “insan adedince Allah’a giden yol vardır. Ancak bütün yollar Rasülüllah’dan geçmelidir” demişler.

Yani her insanın kendine özgü bir dünyası vardır. Ancak bu dünya Kur’anın çizdiği alan içinde kurulursa kişimutlu olur.

Rabbimiz “Herkesin yöneldiği bir yönü vardır” buyururç. (bakara 2/148) Herkesin bir yönü vardır. Ama insan isterse bütün yönleriyle Rabbine yönelebilir.

Ve yine Rabbimiz buyurur. “De ki herkes yaratıldığı doğrultuda hareket eder” (İsra 17/83)

İslam'i terbiye kişilerin yaratılışta getirdikleri kabiliyetlerini değiştirmez.

Ömer’in (R.A.) fıtratında olan secaat İslam’dan önce zulüm aleti iken, İslamdan sonra adalete hizmet etmiştir.

Secaat değişemez. Kullanıldığı alan değişir.

İnsan teniyle yer çekimine tabidir. Canıyla gök çekimine tabidir.

Maddenin sakımı kanunu, suyun donma ve kaynama kanunu gibi belirli kanunu yoktur insanın. Şu derecede donan, şu derecede kaynayan su, dünyanın her tarafından yapılan deneyde aynı neticeyi verir.

Ama insanın böyle bir kanunu yoktur. Şu söz harekete geçer, şu işaretle sever, bu işaretle öldürür ve dünyanın her tarafında bu böyledir denemez insan için.

Maddeler için geçerli kanunlr gibi insan yönetiminde de kesin kanunlar bulmuş olsalardı bütün insnları robotlaştırırlardı.

Bu gün trilyonlarca dolar veya ruble genetik, sibernetik, psikolojik, sosyolojik araştırmalara harcanmakta, iyi sonuçlar alınamamakta.

İran sosyolojisi ve psikolojisi üzerine yapılan bütün araştırmalar, doktora tezleri, askeri ateşe raporları batının bütün bilgi ve bulgularını alt üst etti.

Geri kalmış ülkelerin uzaktan kontrollü robot devlet yöneticileri bile hiç ummadıkları bir zaman ipleri koparmaya kalkıvriyor.

Onun içindir ki Kur’anı Kerimde Allah (c.c.)’dan sonra en çok bahsedeilen insandır.

En iyi insan mütehassısı da Peygamber Efendimizdir. O, Ebu Zer ile Abdurrahman İbnül Avf, Ömer ile Bilali Halid b. Velid ile Ümmü mektumu, amr b. As ile Ebu süfyanı iyi keşfetmiş ve en iyi şekilde değerlendirmiştir.

Bu sünnet daha sonra dört halife ve onları takip eden mütesavvıf ilim adamları tarafından devam ettirilmiştir.

Tekkeye gelen derviş veya berduşun, sengin veya fakirin, amir veya memurun durumuna iç dünyasının dışa çıkmasına yardım edilmiştir.

Deliler akıllandırılmış. Akıllar ilimlendirilmiş, alimler ibadete yönlendirilmiş, kabiliyetli olanlar kabiliyeti doğrultusunda mimariye, şire, edebiyata, cihada, siyasete yönlendirimiştir.

“Gaybı Allah bilir. İnsana bakınca iç dünyasını nasıl bileceksin?” denebilir. Doğru gibi görünen bu söz yanlıştır.

Mihenk taşı kullanmadan altını ve kaç ayar olduğun bilen bir sarrafa “nasıl biliyorsun?” dediğimde, “nasıl bildiğimi bilemem tarif edemem” diye cevap vermişti. Yirmi sene altının yanında kalınca o bilgi ona geçmiştir.

“Demir tavında dövülür” sözü doğrudur. Ama demirin tavını nazari olarak öğretmek kolay değldir. Demircinin yanında yıllarca kalacak işin “püf” noktasını öğrenecek, onbeş sene annesinin yanında kalan kız çorbaya ne kadar tuz atılacağını el kararıyla öğrenir. Tencere büyüdükçe elindeki tuzda büyür ama gramını bilmez.

“Meslek sırrı” denen şey, sahipleri tarafından gizlendiği için sır denmemiştir. Öğretilmesi kelimeyle, formülle mümkün olmadığı ancak yanında yaşamak, haliyle hallenmekle mümklün olduğu için “meslek sırrı” olmuştur.

Bu gün elmas üreten bir çok devlet vardır. İlk defa elması üreten devlet bunun hammeddesini, aletlerini, formüllerini başka devletlere satmıştır. Aynı hammaddeden aynı aletlerle aynı formüllerle başlakarı da yapmaktadır. Ancak tecrübesi asırlarca süren ilk devletinki atılır dünya pazarlarında.

İslam’da ilimle amel içiçedir. Amelsiz ilimden Allah’a sığınmıştır Peygamberimiz (s.a.v.)

Herşeyin ilmi ehlinden öğrenildiği gibi onun tatbikide yine ehlinden öğrenilir.

Doğuştan gelen kabiliyetler doktorun neşteri gbidirler. Onunla insanda öldürülür. İnsanda ameliyat edilir.

Bir zamanlar zulüm alet olarak kullanılan Hz. Ömer’in kabiliyeti, müslüman olunca adalete dönüşmüştür.

Yok etmek yok, terbiye etmek var.

Allah (c.c.) buyurur “Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyler temenni etmeyiniz. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara kazndıklarınan bir pay vardır.” (Nisa 4/32)

Yani her insanın kendine has üstün tarafı vardır. Hiçbir kimse diğerindeki üstünlüğü istemesin.

Geçenlerde televizyonda gördüğümüz İngiliz bilim adamının eli, ayağı, başı, gözü, dili her tarafı felç olmuş ancak beyni iyi çalışıyor ve yeni keşiflerde bulunmuş.

Muhammed  Ali gibi boksör olsaydım,Yaşar Doğu gibi güreşçi olsaydım, Mehmet Akif gibi şair olsaydım diye temennide bulunma. Allah sana da öyle bir özellik vermiş ki; beş milyar insandan onunla farklısın sen.

Ancak “İnsanlar da madenler gibidir” onların keşfedilmesi, günyüzüne çıkarılması ve işlenmesi gerekmektedir.

Köylerde ve büyük şehirlerin bulvarlarıda milyonlarca insan keşfe3dilmeden, işlenmeden mayasında gizli madeni çıkaramadan bu dünyadan çekilip gitmekte.

İnsanlar için yaratılan madenleri, suları bulup çıkaran maden mühendislerine su mühendislerine değer verilir, onları yetiştirecek fakülteler açılırda insanların iç dünyalarındaki kabiliyetleri keşfedecek insan mühendisliğine öncem verilmez. Verilmesi bir tarafa tekkeleri kapatılır. Herşeyin aslı piyasadan çekilince sahtesi ortaya çıktığı gibi insan mühendislerinin de sahteleri ortaya çıkmıştır.

 

İNSAN ENERJİS VE İSRAFI

İsraf deyince hatırımıza elektirik düğmesine basmak, çeşmelerinizin lastiğini değiştirmek, ekmek artıklarını atmayıp tirit yapmak gelir. Bütün bunlar israfdır. Ancak israf edilen şeylerin değerine göre israf önem kazanır. Mesela bir gram altını atıvermekle bir dilim ekmeği atıvermek aynı şey değildir. Gözümüzde altının israfı daha büyüktür.

Yaratılmışlar içinde en değerli yaratık insan olduğuna, yerde ve göktekilerin insan için yaratılıp insana hizmet ettiğine göre asıl israf edilmemesi gereken insandır.

İsraf: “İnsanın yaptığı şeylerde haddi aşmasıdır.” Diye tarif edilmiş. Rabbine ibadet etmesi için yaratılan insanın isyan etmesi haddi aşmaktır, israftır.

Sıratı müstakiymde insanlara kılavuzluk yapan peygamberlere uymaması onların kılavuzluğunu reddetmesi kendini israftır.

Kur'an-ı Kerim’de insan israfından bahseden ayetler, yiyecek, içecek maddelerinin israfınan bahseden ayetlerden fazladır. Çünkü güneş ve güneş enerjisi, su ve enerjisi, toprak ve ürünleri, deniz ve ürünleri hepsi insan için yaratıldığı gayenin dışında kullanılmamalı özellikle de insan israf edilmemeli.

Kur'an-ı Kerim’e göre Nesyen mensiyye olmak unutulup gitmek de bir israfdır. Rabbini unutanların unutulacağı, böylece israf edenlerin cezalandırılacağı haber verilir. İnsanlık tarihinde hanınan en eski insan Hz. Adem aleyhisselamdır. Sonra diğer peygamberler. Kabil, Firavun, Nemrud gibilerin unutulmaması ils Allah’ın gazabına uğrayanlardan bir kaçının teşhir edilmesiyle insanların aynı duruma düşmesini önlemektir. Onların Kur’anda teşhiri elektirik direklerine asılan, çarpılmış insanın kafa iskeleti gibidir. Başkalarını sakındırmak içindir.

Kendi canına acımayıp inkarla israf eden kafirlere bu dünyada unutularak cezalarını çektikleri gibi ahirette cehenneme atılıp orada ebediyen kalmalarıyla cezalarını çekecekler.

Dünyanın hiçbir devletinde devlet başkanının on bin tane arkadaşının adı, doğum tarihi, ölüm tarihi ve hizmetleri tesbit edilmiş değil. Ama Peygamber efendimizin arkadaşlarından on binden fazlasının adını, doğumunu, hizmetlerini ve ölüm tarihiyle yerini bilmekteyiz. Onlar Rabbini unutmayınca Rabbimiz onların adını kıyamete kadar koruyacaktır ve onlar rahmetle anılmaktadır.

Kendimizi israf etmeyelim. Rahmanın kullarına rahmetle bakalım da, rahmetle analım.

Kur'an-ı Kerim israfcı insanlardan bir kısmınında yeryüzünde bozgunculuk yapan, ıslah etmeyenler olduğunu ve onlara katiye itaat edilmemesi gerektiğini şöyle haber verir:

“Yeryüzünde bozgunculuk yapan islah etmeyen israfcıların emrine itaat etmeyiniz”

Eşlerin arasını bozan, ürettikleri pisliklerler avanın, torağın, denizin dengesini bozan, gül gibi insanların ahlakını bozan çiçeklerin rengini solduran, insanlara itaat etme. Onlar insan israfı yapmaktalar. Bir araya geldiklerinde “benim elimdeki silak iki milyon insan öldürür, seninki bir milyon öldürür yarışı yapmaktalar. Rabbimiz onlar için “Kalbleri hasta” tabirini kullandıktan sonra “onlara bozgunculuk yapmayın denildiği zaman, onları biz ıslah ediyoruz derler. İyi bilin ki onlar bozguncuların ta kendisidirler. Ancak (hasta olmaları sebebiyle) bunu farkedemezler” buyurur.

İnsan israfında kapitalislerle aynı olan komünistler ekmek israfını kendilerine slogan yapğtılar. Ekmeği üreten ve ona sahip olan insandır. O halde asıl israf edilmemesi gereken şey insandır.

İnsanların düşünme ve fikir beyan etme haklarını ellerinden alan ve “Ben size kendi görüşümü gösteriyorum ve sizi doğru yoldan başkasına götürmem”diyen ve kendi emirlerine uymayanları öldürmeye teşennüs eden ve bir kısmını öldüren firavunu irafvccı olarak nitelr K. Kerim.

Peygamberi inkar edenlerin, Kurana inanmayanların müsrif olduğunu haber verir Rabbimiz. Kılavuzu takip etmeyen cehalet ve küfür bataklığına çalılıp boğulan inan kendisini israf etmiştir.

Rabbimiz “Kadınlarınız sizin için tarladır” buyurmuş. Tohumunu tarlaya atmayan, erkeklerle ilişki kuran ve hz. Lut aleyisselama inanmayan topluluk hakkında da israfçı kelimesini kullanmaktadır Rabbimiz. Bu gün aynı melanet işleyenler bunu medeniyet adına yapıyorlar. İlaçlarla tarlaya atılan tohumu çürütenler, tohumu naylon torbalara dolduranlarda insan israfı yapmaktadırlar. Edisonun babasıda bu israfı yapsa idi bu kitabı mum ışığında okuyabilirdik.

Yüz seneden beri “Efendim tırnak kesmenin adabından devlet yönetiminin adabına kadar her sahada doktora tezleri hazırlamadan hedefe varılmaz” teranisini tekrarlayıp duranlar 21 yaşında İstanbulu fethetmesi Ayasofyayı açması gereken gençlerimizi Ayasofyanın mimarisi ve hattatları üzerine doktora tezleri ile meşgul eden zihniyet insan israfı yapıyor demektir.

Eğer Akşemsettin de Fatih de aynı şeyleri söyleseydi İstanbul bu güne kadar fethedilemezdi.

Mısırı fetheden Amr b. As, İstanbulu fetheden Fatih Sultan Mehmet Ezher Üniversitesini veya İstanbul’da yapılan doktora tezlerini okumaya başlasalar ve yüz senelik ömürleri olsa okumaya yetmez. Ömür biter okuma bitmez.

Bu da bedenlerin ve beyinlerin israfıdır. “Allah İsraf edenleri sevmez”

Bunlar yapılmasın mı? Sorusunu soranlar var. Evet yapılsın ama eline kalem ve kitap verilen Ebu Hureyre, Müslüman olur olmaz hemen eline kılıç verilen Halid b. Velid, Müslüman olunca hemen elçi olarak gönderilen Amr b. As gibi değerlendirilsin insanlarımız.

Harbiyeye gitmesi gerekeni müzisyen olmaya resim  kabiliyetli olanı puan kırbacıyla doktor olmaya şairi baytarlığa zorlamak o insanımızı israf etmek demektir.

 

EKMEK KAVGASI

Bülbül güzel bir kuştur deyince kaç kilo eti çıkar diye soranlar ve tabiatı karpuz kabuğu gibi görenler, karpuz kabuğunun tükenivreceği endişesini çok yemelerinden dolayı patlamak üzere olan midelerinde hissetmeye başlayınca başkalarının elindeki kuru ekmeği de nasıl alır, yedi nesil sonra gelecek çocuklarımıza nasıl bırakırız hesapları yapmaya başladılar.

Dünyadaki ekilen ve ekilebilir alanların metrekaresini, metrekareden elde edilecek yiyecek ve giyecck maddelerinin miktarını, buları tüketecek insan ve hayvanın sayısını, arazinin aratmayıp insan ve hayvanın artacağını, bir gün gelip, bu arazilerin bu insanlara yetmeyeceğini ve insanların toplu ölümlerle karşı karşıya kalacağını bildiren ve bu konuda endişe üreten merkezler, yeni bir şey getirmiyorlar.

Bin dörtyüz sene öncesinden Rabbimiz, Kur’anı Kerim’inde, şeytanın bizi fakir düşmekle korkutup cimriliği emrettiğini haber vermektedir.

Rabbimiz ve onun ‘Mukiyet’ ismine inanmayan nefsinin ve şeytanın vesvesesine inanan fet. Tzu isimli birisi, milattan önce beş yüz yıllarında, ‘bir babanın beş çocuğu olsa, onların da beşer çocuğu olsa, babanın malı yirmi beş kişiye yetmeyecektir. Dünyada öyle bir şeydir’ demiş ve bundan iki bin dört yüz yıl önce ta o zaman dünyanın şimdiki ‘endişesi’ni yaşamıştı.

Böyle söylerken olayları görmezlikten gelmek istediğimiz zannedilmesin. Dünyanın kaç ton olduğunu ne kadarı ekilebilir, ne kadarının altın gümüş, fosfata, demir, kömür olduğunun da bilinmesini, bunların en ekonomik şekilde işlenmesini (biz de isteriz. Bizim karşı olduğumuz nokta) bunların işlenmesi (anında) yeterli miktarda olmadıklarına bakarak kıtlık endişesiyle insanların ve hayvanların öldürülmesine kalkışılmasıdır.

Ekmek sayısınca insan yetiştirmek değil, insan sayısınca ekmek üretimine taraftarız.  “Ekmeği üretecek arazi sınırlı olduğu için insanı da sınırlı bir şekilde üretmek isteyen ve bu gaye ile doğumları önlemek için ya önüne torba takan veya gelecek olanları dünyaya çıkmadan önce haplarla kurşunlayanlar cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri toprağa gömenlerden farklı olmaz ve onlarında yolunda olmuş olurlar yine yeni bir şey getirmiş olmuyorlar çünkü.

Efendimiz (s.a.v.)’e: “Ya Rasulullah! Şimdi biz kız çocuklarımızı öldürmüyoruz. Ancak azl yapıyoruz” denildiğinde Efendimiz, “İşte o da gizli öldürmedir” buyurmuştur.

Rabbimiz K.Kerim’de “fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onları da sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek büyük günahtır” buyurur.

Onlar, çocukları doğmadan boğmak yerine, doğan çocukların bedenlerine ve akıllarına hareket versinler.

Rabbimiz “Yeryüzünde kıpırdayıp hareket eden her canlının rızkı Allah’a aittir. buyurmuştur.

Devletlere ve topluma düşen yeryüzünün tabii kaynaklarının hesabını yapmadan, onları işlemeye koyulmadan önce insanları ve onların maddi manevi bedeni, akli ve ruhi enerjilerini yaratılışlarına uygun bir şekilde harekete geçirmektir.

Harekete geçen her beyin, kendi çağının gıdasını, çağına uygun şekilde çözecektir. Eğer Edison’un babası da çağında doğum kontrolüne riayet etseydi, edison olmaz elektrik bulunmazdı veya gecikirdi.

Peki sen bu sorunu nasıl çözersin? Diyenler çıkabilir. Ben çağımın sorunlarını çözmek gelecek çağların sorunlarını çözecek, gözü ve gönlü açık, bedenen, ruhen gelişmiş nesiller yetiştirmekle sorumluyum.

Bir zamanlar yeryüzündeki ağaçların hesabını, yakıt olarak onların tüketiminin hesabını yapanlar, çok yakında dünyada tek ağaç kalmayacak” demişlerdi. Ancak gören bir göz, kömürü buldu. Derken bu kahinler kömür rezervlerinin hesabını yaparken de petrol keşfedildi.

Petrolün de rezervlerinin hesabı yapıldı ve tükeneceği tarih de belirlenip, insanları soğuk haberlerle üşütecekleri sırada, güneş enerjisi haberi gönülleri ısıttı. Bundan iki yüz sene öncesinin insanına “Endişe etme yarın su gibi bir madde ısıya dönüştürülür” denilse aklınızdan şüphe ederdi.

Ayrıca dünyanın kaç ton olduğunu ilim adamları haber veriyor. Onların hesabına göre bu güne kadar topraktan çıkan yiyecek, giyecek ve diğer kullanılan maddelerin bütün senelerdeki ton rakamları toplansa, dünyadan fazla gelir. Öyle ise bunların nereden gelip nasıl şekil değiştirip, nereye döndüğünü ve onu tekrar nasıl kullanabileceğimizi hesab edelim.

“Ekmek sayısına göre adam değil, adam sayısına göre ekmek üretelim”.

 

MUAMMA İNSAN

 

İnsan üzerine aaştırma yapan işletmeceiler inandan a’zami nasıl yararlanırız, onu nasıl son haddine kadar işletiriz dierek insanın eklemlerini, sinirlerini, kanını , beynini, kalbini kilosunu, bouunu ölçtüler biçtiler. Ruhi yapısı üzerinde ahkam kestiler.

 

Yönetim bilimiyle meşgul olanlarda, “insan isteklerini elde etmek için çalışır” hayır “insan aferin almak için çalışır.” Hayır

“insan neslinin devamı iin çalışır,” hayır “insan hepsi için çalışır” gibi kanaatlere vardılar.

Hepsinin halkı taafları olduğu gibi haksız tarafları daha çoktur.

Eğer insanlar tabiat kanunlarını keşfettikleri gibi insanı da keşfetmiş olsalardı o zaman insanları da su deposunda topladıkları gibi toplarlar ve istedilkeri sisteme hizmet etmek üzere şişelerler ve istedikleri yerlere akıtırlardı. Ama olmuyor. Tam yönlerdşrdklerini zanntettikleri anda bir yerden patlak veriyor.

Korkuyla yönetilen köleler Spartaküs’ün öncülüğünde Romalı askerleri sarsıyor.

Mekke’de Bilaller, Ammarlar korkunun mecrasını değiştiriyor ve zalimleri ıslah ediyor veya dize getiriyor.

İran’da olaylar, Amerikalı sosyolog, psikolog ve askerogların verdikleri raporalı yalanlayarak parçalıyor.

Tabiat, inan için yaratıldığından (bakara 29) insan oğlu tabiatı keşfedecektir. Ancak insan Rabbime ibadet için yaratıldığından (Zariyat 56) insan, insanı tamamer keşfedipğ, “işte insan budur şu dğpmesine basarsan çalışır, bu düpmesine basarsan durur, bu düğmesinde güler, bu düğmesine basarsan ağlar, bu düğmesine basarsan casusluk yapar, bu düğmede hainlerşir, şu düğmede sakinlerşir” denemez.

İnsanı Rabbimiz yarattığından onu en iyi bize ol tarif ediyor.

İnsanın en şerefli bir yaratık olduğunu (İsra 70) başıboş bırakıvermediğini (Kıyamet 36), en güzel şekilde yarattığını (Tin 3), haber verirken diğer ayetlerde de insanın zayıf olduğunu (Nisa 28), acelece olduğunu (İsra-11) nankör olduğunu (tevbe 128) haber verir.

Aslanları, filleri emrine alacak gökyüzünde kuşlar gibi uçacak, deniz altına evler kuracak kadar cesur olduğu gibi aynı derecede de korkaktır.

Korku bir nimettir. Onunla insan vatanını dinini bedebibi beslini korur. Korku olmasa idi insan elini elektirik teline dokundurur, trene karşı yürürdü.

İnsan mücadeleceidir. (İsra 11) Mücadelesi iyiye güzele karşı olursa kötüdür. Ancak bu mücadelecilik vasfı ona dinin tanıtmada ve kiafrin aklını kündeye getirmede yardımcı olur.

İnsan Kefurdur (İsra 67) inkarcıdır.

Kafirliği Allah’a ve onun kanunlarına veya bimetlerine karşı olusa küfürdür. Ama bu karakterisni Tağuta, sahte Peygamberlere sahte Peygamberlerin kitaplarına karşı kullanırsa o “Kefur”luğu imandır. Rabbimiz buyurur: Kim Tağuta küfreder (inkar eder), Allah’a iman ederse sağlam bir kulpa sarılmıştır” (Bakara 256). Yani Tağuta inkarda kullanılmalıdır bu vasıf. İbrahim Peygamber ile ona inanlar bizim örneğimiz ve önderlerimizdirler. Onlar milletlerine şöyle demişlerdi:

“Biz sizden ve Allah’dan başka taptıklarınızdan uzağız sizi küfr (inkar) ediyoruz.” (Mümtehine 4).

“İnsan acelecidir” (İsra 11) Acelecilikte bize verilern bir nimettir. Akıl gibi, bilek gibi yürek gibi kullanıldığı yere göre değerlerndirilir.

Küfre, haramlara doğru acele ederse cezasını çekr. İman’a ameli saliha doğru acele ederse mükafatını alır. “Ölmeden önce tevbeye, vakti geçmeden önce namaza acele etmek gibi” Musa Aleyhisselam Rabbine cevaben şöyle der: “Rabbim, razı olman için sana acele geldim.” (Taha 84)

İnsana verilen şehvette bir nimettir. Biz onunla evlenir ev sahibi olur, mal kazanır zengin olur, makam ve mevkiler elde ederiz. O bizim ithalatçımızdır. Ama gayreti diniyyemiz İslam'i bilgilerimizde gümrükçümüzdür. Haram olanların ithalatını yasaklar.

Demek ki insanın hareketinde korkusu, aceleciliği, şehveti, lezzeti, nefreti, sevgisi, buğzu kültürü, imanı hepsi etkilidir.

Para için herşeyini veren insana karşılık bir kumar masasında veya bir kadın için bütün parasını veren insan.

Bir arkadaşını ele vermemek için işkencenin her çeşidine dayanan insana krşılık, küçücük bir tokatla herşeyi konuşuveren insan.

Bir arkadaşını ele vermemek için işkencenin her çeşidine dayanan insana karşılı, küçücük bir tokatla herşeyi konuşuveren insan.

Böylesine girift yaratılan bir insanı yönlendirmek için en iyi yol onu yaratanın çizdiği yolu tavsiyedir.