Kimliksiz İnsan Kaybolur - Nuzulsirasinagorekuran - 38. Sayfa
KİMLİKSİZ İNSAN KAYBOLUR
28-2-2000 (Meryem)
04/02/2005/Cuma/Millig (Bazı değişiklikle)
Resmen Avrupa birliğine giremesekte fiili olarak girdik. Beş milyona yakın
insanımız Avrupa şehirlerinde dört bin cami, yüzbinin üzerinde iş yeri açtı ve
Avrupalıları işyerinde çalıştırıyor.
Kırk yılı bulan bu Avrupa yolculuğumuzda Avrupalıya ne verebildik? Avrupa’nın
geliştirdiği teknolojiyi en iyi bir şekilde öğrenen öğrenci ve proflarımız
Avrupalıya ne diyebilir? Onun öğrettiğini satamayız. Ancak o bilgimizle ona
hizmet ederiz.
Yabancı dili Türkçe sinden daha iyi olan, İngiliz kültürüne aşık olup kendi
kültüründen iğrenen, her şeyiyle kendini kendi halkından uzaklaştırıp Avrupalıya
benzetmeye çalışan insanımız onlara ne verebilir?
Deprem bölgesine gelen Amerikan Cumhur başkanı Clinton’a gösterdiği ilgi,
alakayı kendi Cumhurbaşkanına göstermeyen, burunlarına yellese Amerika parfümü
diye içine çekmeye hazır bir kısım basın mensuplarımız batılı meslektaşlarına ne
sunabilecekler?
Torosların tepesinde yaşayan köylülerimizin davranışlarının Amerikalı birinin
nasıl Müslüman olmasına sebep olduğunu yazmıştım.
Arif Nihat Asya’nın: “Eğer bunların elinden gelse rüyalara bile sansür
koyacaklar bir gün” dediği günlerden gelen insanlarımız Karaca oğlanın: “Dilleri
ve bizim dile benzemez, illeri var bizim ile benzemez” dediği ülkelere vardılar.
Bir ara şaşkınlaştılar ama hemen camiinin çatısı altında toparlandılar.
O günlerde bir elçimiz dernek ve vakıf temsilcilerine: “sizin bu ülkelerde camii
açmanızdan utanıyorum” cümlesini kullandığında işçilerimiz yine olgun davranmış.
“Elçimiz içinden bizi destekler. Ama batıya açık vermemek için böyle söyler”
demiş ve camii yapmaya devam etmiş.
Almanca veya İngilizce bilen batı hayranı bir tek insanımız bir tek batılının
Müslüman olmasına sebep olmamıştır.
Amerika’da kalan bir profesörümüz “çevre” üzerine araştırma yapar. Uzun
araştırmaları neticesinde köyündeki analığının söylediği söz gücünde bir söze
rastlayamadığını yazar. Profesörümüzü ve eserlerini sevmeme rağmen ismini
vermiyorum. Çünkü o, “Biz”i yazarken elli kadar ayet ve hadisi kendi sözü olarak
kitabına almış. Kur’anın ve hadisin kaynağını vermemiş. Konfüçyüs’den bir cümle
nakletse aydın olur, ama naklettiği güzel sözlerin Kur’an veya Hadis den
olduğunu söyleyecek olursa paraya hükmeden bir avuç insanın kara listesine
alınacağını bilir. Ferhan Şensoy bir güldürüsünde “Ne demiş Konfüçyüs?” diyerek
kendi sözlerini söylerken belki yabancı hayranı insanlarımızla dalga geçiyordu.
Ama bu bizim doğuştan medeni insanlarımız cahil bırakılmak için hiçbir kusur
yapılmamasına rağmen görenek ve gelenekleri ve yalnız adına aşık olup ta kendini
kucaklayamadığı İslamıyla Avrupa’ya gitti ve yalnız Almanya’da Müslüman
olanların sayısı yüzbine dayandı. Evlilik için Müslüman olanlar bu sayıya dahil
değil.
Kur’anı kerimin 114 suresinden 44 nün nazil olduğu yıllarda bu 44 sure ile
eğitilen Müslümanlar baskıların artmasıyla Habeşistan’a hicret ederler.
Mekke devleti iki elçi göndererek Habeşistan dan sığınma isteyenlerin Mekke’ye
geri döndürülmesini ister. Habeş kralına “bunlar sizin dininize de inanmazlar.
İsa yı Allah’ın oğlu olarak kabul etmezler. Senin yanına geldiklerinde sana
secde etmezler"”diyerek doldururlar.
Sığınmacıların huzuruna gelmelerini emreder. Hz. Ali’nin kardeşi Ca’ferin
başkanlığın da kralın huzuruna başları dik olarak girerler. Tam karşısında
dururlar.
Kral-niçin eğilerek selâmlamadınız?
Ca’fer- Yeni dinde Allah’tan başkasına eğilmemeyi öğrendik.
Kral- Siz Hristiyanmısınız?
Ca’fer- Hayır
Kral- Yahudimisiniz?
Ca’fer- Hayır
Kral- Dininiz nedir?
Ca’fer- İslam
Kral- O nedir?
Ca’fer- Allah’tan başkasına kulluk yapmamak ve ona hiçbir şeyi ortak
koşmamaktır.
Kral- Peki İsa hakkında ne diyorsunuz? dediğinde, Ca’fer Meryem suresinin
başından kırkıncı ayete kadar okur.
Kral- “İşte Meryem oğlu İsa bu Kur’anda tarif edilenden başka bir şey değil” der
ve iman eder.
Batılı hristiyanlara, Tanrıyı öldürüp kiliseye gömdüğüne inanan, ahlakı
etik’leştirmeye, sineğin gülden kaçtığı gibi İslamdan kaçmaya çalışan
sekülerlere biz “Meryem” süresini okumaya devam edelim.
KÖTÜ ZAMAN YOKTUR
29-2-2000 (Meryem)
16/08/2004/Pzrts/Millig
Yolcu, “zaman kötü” deme. Bundan binlerce yıl önce de güneş aynı yerlerden doğar
ve batardı. Zamanda değişiklik yok. Her zamanda iyi insanlar var. Kötülük yapan
insanlar var.
Binlerce yıl önce Peygamberlerini öldüren, öldürmeye teşebbüs eden insanlar
vardı. İşte öylesi zamanlardan birinde Zekeriyya aleyhisselâm Rabbine dua ediyor
ve Allah’a kul olacak, kendi görevini devam ettirecek, Yakup (s.a.v.) oğullarına
varis olacak bir çocuk istiyor.
Biz de Rabbimizden hayırlı evlat istemeliyiz. Evlenmeliyiz ve çoğalmalıyız.
Çocuklarımız Peygamberlerin mirası olan ilmi öğrenmeli. Alim ve amil olmalı.
“Meryem” suresi, hanımı veya kendisi kısır olan evlilerimize de ümit veriyor.
Allah’tan ümit kesilmemesi öğretiliyor. Zekeriyya aleyhisselâmın hanımı kısır
olduğu halde Allah dileyince Yahya (s.a.v.)nın dünyaya geldiğini haber vererek
kısır insanlarımıza ümit veriyor.
Topraktan insanı meydana getiren, et parçası olan dilimize konuşma özelliği
veren Rabbimiz dileyince kısır insandan çocuk olur.
Dilemesi için ne yapalım? Çiftçi Rabbinden bol buğday istese vermez. Çiftçi önce
buğdayı tarlaya ekecek, sulayacak, gübreleyecek, ilaçlayacak sonra Rabbine dua
edip tevekkül edecek.
Kısır insanlarımızda Rabbimizin koyduğu tabiat kanunlarına uyacak. O kanunları
doktorlarımız biliyor. Doktorların söyledikleri ve yaptıkları yerine geldikten
sonra kendimiz bildiğimiz dille içimizden geldiği şekliyle duaya devam ederiz.
Çocuğun erkek veya kız olması önemli değildir. Ali İmran suresinin 36 ncı
ayetinde İmranın hanımı çocuğunun Allah’ın dinine hizmet etmesi için erkek çocuk
beklediğini, fakat kız doğduğunu haber verir. Adını Meryem koyar. İşte o Meryem
validemiz binlerce erkeğin yapamayacağı güzel hizmetleri yapar.
Biz Rabbimizden hayırlı, sıhhatlı, hür fikirli, gür imanlı, sevimli, seven ve
sevilen, tertemiz, kitaba (Başta Kur’ana) sımsıkı sarılan, anne-babaya iyi
davranan, baş kaldırıcı ve baskıcı olmayan evlat isteyeceğiz.
Ali İmran suresinin 37 nci ayetinde Meryem validemizin yetişmesini anlatırken
“Onu güzel bir bitki gibi büyüttü” buyurur.
Bir fidanı yetiştirmek için önce toprağın iyisi seçilir. Suyun ve havanın fidana
uygun olanı bulunursa güzel toprak, güzel fidan ve güzel meyve birbirini
tamamlar.
Güzel bir vatanda, güzel, temiz, iffetli, insanlar arasında tertemiz nesiller
yetiştirilir. “Hocam ortam bozuk. Bozuk ortamda çocuklarda bozulacağından çocuk
yapmıyoruz” diyenler. Ortamı bozanlara yardım etmiş olurlar.
Sevgili peygamberimiz: “Kim insanlar helak oldu derse o helak olanların başında
gelir. (veya bir rivayette) helak edenlerin arasındadır” buyurmuş. (Ebu Davud,
Edeb, Hadis 4983) Hadisi şerh eden Hattabi: “Bu sözü ayıplamak için dahi
söylememek gerekir. Ayıplamak için veya kendisinin faziletini anlatmak için
söylüyorsa yine helak olanlardan olur” diyor.
Biz toplum doktorları gibi davranacağız. Hastalıkları bileceğiz. Rabbin şifa
hazinesi Kur’andan çareler arayacağız. Ama hastamızın hastalığını el aleme
teşhir etmeyeceğiz.
Meryem suresini okumaya devam edeceğiz. Okullardan kızların doktora bekaret
kontrolü için gönderilmesine tepki gösterenlerin hepsi bilerek veya bilmeyerek
İslamın bir hükmünü istiyorlar. İslam böyle bir kontrolü, bu konudaki şüpheyi
dahi reddetmektedir.
PEYGAMBER ÇOCUKLARI 1-3-2000 (Meryem)
Müslümanların, Hıristiyanlarla ilk teması Habeşistan da olur. Hz. Ali’nin
kardeşi Ca’ferin, kralın huzurunda eğilmeden, bükülmeden “Meryem” suresinin
başından kırkıncı ayete kadar okumasıyla İslam, krala ve çevresindekilere tebliğ
edilir. Zamanla kral Müslüman olur. Kralın vefat haberi geldiğinde sevgili
peygamberimiz Medine’de gıyabında cenaze namazı kılar.
Türklerinde Müslüman olmasıyla İslam, Viyana kapıları önüne varır dayanır.
İslam, Yahudilik gibi bir ırkın, bir ulusun dini olmadığından, Hıristiyanlık
gibi tahrif edilmediğinden vardığı her yerdeki insanlar topluca veya teker teker
Müslüman olmuşlar.
Muharref Tevrat’ta: “Ve milletlerin sütünü emeceksin, ve kralların memesini
emeceksin .. (İşaya 60/16) derde küreselleşen dünyada bütün milletler gelip
Yahudilere sütünü sağdırır mı?
Yıllarca Almanların sütünü sağmışlar ama tekmeyi çok şiddetli yemişler. 200
daireli bir apartmanda oturur gibi her şeyiyle birbirine yaklaşan milletlerin
apartman yönetmeliği Yahudiye göre olmaz. Milyarlarca Hristiyanın ve Müslümanın
iman ettiği Hz. İsa’nın peygamberliğini kabul etmediği gibi Hz. Meryem
validemize de iyi söz söylemezler. Üstüne üstlük bütün milletleri sağmal
görürler.
Hıristiyanlar ise Yahudilere: “Ey engerek, ey yılan nesli...” diyerek başlar.
(Matta 12/34, 23/33) Böylece Yahudileri dışlar. Hz. Muhammedi ve Kur’anı inkar
ederek milyarlarca Müslüman’ı dışlar.
Kur’anı kerim 18 ayetinde “Ey insanlar...” diye başlar. 5 ayetinde “Ey Adem’in
çocukları....” diye başlar ve bugün yedi milyar insanı Adem aleyhisselâmın
çocuğu olarak görür ve insan olarak hitap eder. “Ey engerek yılanları, maymun
çocukları, sağmal inekler” demez. 12 ayette “Ey ehli kitap ..” diyerek Yahudi ve
Hıristiyanlara kitabı seven, sayan, sahip olan insanlar olarak bakar. 6 ayette
“Ey İsrail oğulları.....” diyerek başlar. İsrail, Ya’kub aleyhisselâmın adıdır.
Yani Kur’an bize edeb öğretir. Yahudilere ve bir kısım Hıristiyanlara “Ey
peygamber çocukları” diyerek çağırmamızı ister.
Müslümanlar her yatsı namazından sonra Bakara suresinin son iki ayetini okuyarak
yatarlar. Camilerde imam ve müezzinlerimiz bu “Amene-r-Rasulü” diye başlayan
ayetleri cemaatta ezberlesin diye okurlar ve uluslar arası siyaset yaparlar.
“Biz bütün peygamberlere ve bütün kitaplara iman ederiz” diyerek Yahudi ve
Hıristiyan alemine seslenirler.
Müslüman bir delikanlıyla Hıristiyan bir kız evlenmek isterler. İki tarafın
aileleri razı olmaz. Bana fikir danıştıklarında “dinlerinizi birleştirin” dedim.
“Bu delikanlı Hz. İsa’ya ve İncile iman ediyor. Kızım sende Hz. Muhammed’e ve
Kur’ana iman ediver. İkinizde en doğru şekliyle Hz. İsa’ya ve Hz. Muhammed’e,
İncil’e ve Kur’ana iman etmiş olursunuz. Sen dininden dönmeyeceksin. Doğru bir
şekilde devam ettireceksin” dediğimde kızımız kabul etmişti.
İslam, insanlara geçmişlerini inkar ettirmiyor. Geçmişin faziletleriyle birlikte
İslam yolunda yürümemizi istiyor.
“Allah üçtür” diyenlerle, “Allah hiçtir” diyenleri Adem aleyhisselâmın çocukları
kabul edeceğiz. Çok sevdiğimiz insanların çocukları sapıtsalar, sefalete
düşseler üzülürüz. Bu insanlık ailesi çok sevdiğimiz ve de iman ettiğimiz bir
peygamberin çocuklarıdır. İşte bu gözle bakarak yolumuza “Meryem” suresiyle
devam edelim.
ÖRNEKLERİMİZ 2-3-2000 (Meryem)
Kendilerini ateist kabul eden, tanrı tanımaz olduklarını her vesile ile ilan
eden, çocuklarına isim koyarken Peygamber adlarından, dini çağrıştıran her
şeyden kaçınan insanlar batıda bir zaman ipini koparan deli dana gibi
dolaştılar.
Daha rahat, daha mutlu bir hayat yaşayacaklarını zannettiler. Ama inkarcılığın
imandan daha zor ve cevapsız soruların daha çok olduğunu gördüler.
Kendi inançsızlıkları doğrultusunda yetiştirmek istedikleri çocukların
sorularına cevap bulmada, onlara örnek insan göstermede zorlandılar.
Geçmiş yazar, şair, kahraman, kaşif, seyyah kimi örnek gösterseler onların
dindar olduğu karşılarına çıkıyor. Kendileri gibi düşünen yazar, şair, ilim
adamı, müzisyenleri büyüterek “yıldız” ilan ederek, allayıp pullayıp kargayı
bülbül gibi göstererek örnekler oluşturmaya çalıştılar. Ama şairin:
“Alçalır elbette haddinden ziyade yükselen”
dediği gibi sınırını aşarak yükselen her şey geriye düşer.
30 bin fit te uçacak şekilde yapılan bir uçak 40 bin fite çıkarsa düşer. İçine
gaz doldurulan oyuncak balonların bir yükselme sınırı vardır. Oraya çıkınca
geriye düşer. İnsanlarda öyledir. Haddinden fazla yükselirse geriye düşer.
Seculer insanların örnekleri dökülmeye başladı. Filan ünlü eroinman, filan
eşcinsel, filan hırsız, filan katil, filan hanımını veya beyini aldattı
haberleri çıkınca biraz yüzleri kızardı. Sonra “insanların özel hayatı bizi
ilgilendirmez. Biz eserine bakarız” gibi tutarsız savunmaya geçtiler. Türkiye de
yaşayan ve ölen basın yoluyla ateistliğini ilan eden, cenaze namazı istemeyen
bir yazarımız hayatını yazmaya başladığında “hiçbir kimse yalan söylemeden
hayatını yazamaz. Yalan söylemeden hayatını yalnız Mehmet Akif yazabilirdi.
Çünkü yüz kızartacak iş yapmadı” anlamında bir itirafı vardı.
İşte o Mehmet Akif İstiklal Marşının yazarı, İslamı kendine “Leyla” edinmiş bir
Müslüman’dı.
Biz örnek olarak Akif’inde örnek edindiği insanları alıyoruz. “Meryem” suresi,
put kıran İbrahim (s.a.v.) i, Firavunun zulme dayalı saltanatına son veren Musa
(s.a.v.)yı, Allah için canını fedaya hazır İsmail (s.a.v.) i, çok okuyan ve
okutan anlamına gelen İdris (s.a.v.)i bize örnek veriyor.
Sarayda put yapımcısı babanın evinde bir eli yağda, bir eli balda yaşamayı
bırakıp kula kul olmam, Allah’a kul olurum diyerek özgürlüğü seçen Hz.
İbrahim’in bu davranışı nedeniyle Rabbimiz onun adını yücelttiğini haber verir.
Put yapanın adını kimse bilmez. Ama yedi milyar insan arasında en çok tanınan
İbrahim aleyhisselâmdır. Biz “İbrahim (s.a.v.)” deriz. Başkaları “Abraham”
derler. Ama ayni şeyi kastederler. İsmail, Musa, Harun, İdris öyle. Tarihimizin
en yükseğinde herkesin görebileceği yüceliklerde örnek olmaya devam ediyorlar.
Biz “Taha” suresinin tefsirini okuyarak örneklerimizi izlemeye devam edelim.
AYDINLANMA 3-3-2000 (Taha)
Yeni doğmuş çocuğun kulak yumuşağı kadar nazik otların, çayırların tonlarca
silindirin sıkıştırdığı asfaltı delerek aydınlığa kavuştuğunu görüyoruz.
Tarihimiz aydınlık ile karanlığın mücadelesi ile geçmiş peygamberlerin küfre ve
kafire karşı verdiği mücadele tonlarca demirle sıkıştırılan kapkara asfaltı
delen ve aydınlığa kavuşan bir çiçeğin mücadelesinden daha zor ve sürekli.
Firavunun aklının gölgesinde sıkışıp kalan insanlara Allah’ın nuru Tevrat’ı
gösteren ve aydınlığa kavuşmaları için onları çağıran, Musa aleyhisselâmın bu
uzun yolculuğu, 25 gramlık küçücük cüssesiyle üç bin kilometre uçarak güller
diyarına ulaşan göçmen kuşlardan bülbülün yolculuğundan daha zor ve tehlikeli.
Çünkü yırtıcı kuşlar karnı doyuncaya kadar kuş yer. Zalimler ise kurşunu
bitinceye ve son ışık tutan neferide şehit edinceye kadar zulmüne devam eder.
Kur’anın nüzül sırasına uyarak yazı serimize “Alak” suresini gönül gözümüzün
önüne alarak başlamıştık. Beşikten mezara kadar okuyarak büyüyeceğiz, okuyarak
yürüyeceğiz ve ilmin ışığında yayılacağız.
Karanlıklar diyarının içinde iman ışığını parlatacağız. Şimşek ışığı gibi yanıp
sönen, bir kısım saf dillerimizin gözlerini kamaştırdıktan sonra zifiri
karanlıklara atan inkarcıların ışığından yararlanmayacağız.
Türkiye de ve dünyada 1960- 1970li yıllarda komünizmin parlaklığıyla gözleri
kamaşanlarımız hala kendine gelemedi.
Onun için sevgili peygamberimiz bizi 1400 yıl öncesinden uyarıyor “Müşriklerin
fikir ışıklarıyla aydınlanmayınız” (Nesai8/176,zinet) diyor. Kur’anı Kerimde de
“Ey iman edenler,Müşrikler pistir. Bu yıllarından sonra Mescidi harama
yaklaşmasınlar” buyurur. (Tevbe 28)
Musa aleyhisselâm bir ışık arar “Arayan bulur” derler ya Musa aleyhisselâma ışık
Tur dağında Rabbinden gelir ve O ışık hem İsrail oğullarını, hem Firavunun ilim
adamlarını. Hemde Firavunun yandaşlarından bir kısmını aydınlatır.
Mekke Dar-ün-Nedve= parlâmentosu Sevgili peygamberimizi yok etme toplantıları
yaparken, Ebu cehille Ömer nasıl öldürelim diye fikir beyan ederken sevgili
peygamberimiz onların Müslüman olması için düa ediyordu. (Tirmizi Menakıp. Hadis
3681)
Sahabeden biri “Hattab’ın Eşeği Müslüman olur ama Ömer Müslüman olmaz” diyordu.
(İbni Hişam1/343) Ama Taha suresinin ışığı Ömer in gönlünü aydınlattı. Öldürmek
için gelmişti, dirilerek döndü.
“Kur’anı sen sıkıntıya düşesin diye indirmedik” diyerek Rabbimiz, peygamber
efendimizi teselli ediyor. Ama o Kehf suresinde ifade edildiği gibi kendini
helak edercesine çalışıyor, koşturuyor, kendini öldürmek isteyenlerin hidayeti
için dua ediyordu.
Kendini yakmak isteyen biriyle polisin diyalogu gibi, kendini beşinci kattan
atmak isteyen biriyle itfaiye erinin diyalogu gibi kendini cehenneme atmak için
her türlü hazırlığını yapan ve bu hazırlık yapmada her kurum ve kuruluşdan
destek görenlerle diyalog içinde olacağız.
Kafir olan her insanı duyduğumuzda çocuğunu kaybeden ananın yüreğinde duyduğu
yangınla yanmadan hiçbir insana faydalı olamayız.
Cehenneme doğru koşanın ardından bağırırken kelimelerimiz yanan yüreğimizden
geçerek pişmeli ve gönül kalıbına dökülerek göndermeli.
İnsanları, kendi aklımızın ürettiği ışığın altında toplanmaya zorlamayacağız.
“Akıl akıldan üstündür.” Paraya veya yönetime sahip olanların akıl kalıplarına
göre kural koyulur veya ışık üretilirse üstün akıllılara da geri zekalılara da
zulmedilmiş olur. Onun için Rabbimiz “Vahye kulak ver” buyurmuş. Biz,
kulaklarımızı yaratanın kelamına kulak verelim, “Taha” suresini tefsiri ile
okumaya devam edelim ki Şeytanın vesvesesine yer kalmasın
İslami Okul Okulların En Önemlisi