Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İsra Ve Mi’rac (İsra) - Nuzulsirasinagorekuran - 44. Sayfa

İSRA VE Mİ’RAC (İsra)

Allah (c.c) kulu ve Rasulüne bazı ayetlerini göstermek ve Onu teselli etmek için bir gece Mescidi Haram’dan , Mescidi Aksa’ya götürür. Bu bölümüne İsra denir. Mescidi Aksa dan yedi kat semaya ve ötelere götürülmesinede Mirac denir. İsra ayetle sabittir. İnkar eden kafir olur. Yirmi yedi sahabenin ayrı ayrı rivayet ettiği İsra- Mirac hadisinin özeti şöyle:
Bir gece efendimiz, Mescidi Haram’da iken Cebrail gelir, Efendimizin göğsünü yarar, kalbini çıkarır, kalbi zemzemle yıkadıktan sonra , iman ve hikmetle doldurur, eski yerine kor. Bir Burak getirir, onunla Mescid-i Aksa’ya götürür. Orada bütün peygamberlere namaz kıldırır. Sonra göğe çıkarılır. Birinci kat semada Adem (a.s) la selam ve merhabalaşır. İkinci kat semada Yahya ve İsa (a.s) larla selam ve merhabalaşır.
Üçüncü kat semada Yusuf (a.s)
Dördüncü kat semada İdris (a.s)
Beşinci kat semada Harun (a.s)
Altıncı kat semada Musa (a.s)
Yedinci kat semada İbrahim (a.s) la karşılaşır, selamlaşır ve merhabalaşır.
Oradan Sidre- i münteha’ya götürülür. Orada zahiri ve batıni ırmaklar görür. Oradan Beyti Ma’mur’a geçer ve daima ibadet eden melekleri görür. Elli vakit namaz farz edilir. Hz. Musa ile istişare sonunda Rabbinin huzuruna yükselir ve isteği üzerine beş vakit namaza iner.
En-Necm suresinde de değinilen bu İsra ve Mi’rac olayı konusunda yirmi yedi sahabenin rivayeti olduğunu Celaleddin Süyuti “Kıtaf-ül Ezhar-il Mütenasira fi-l- Ahbar –il Mütevatira “ isimli eserinde İsra ve Mi’rac hadisinin Mütevatir hadislerden olduğunu haber verir.
Doldurulmuş bir akü arabayı hareket ettiriyor. Aküye doldurulan enerjiyi biz görmüyoruz, ama yaptığı iş nedeniyle inanıyoruz.
Binlerce ton suyun buhar olup gökyüzüne yükseldiğini , ülkelerden ülkelere rüzgar atıyla geçtiğini ve takdir edilen yere yağdığını görüyoruz. İçine gaz doldurulan balonun havada uçtuğunu , içi hava doldurulan varilin deniz üzerinde yüzdüğünü biliyoruz.
Kalbi, iman ve hikmetle dolu Allah Rasulü, Rabbinin istemesi üzerine yaptığı bu İsra ve Miraç ‘ın gerçekten meydana geldiğine yürekten inanıyoruz.
O Allah (c.c), bize bizden daha yakın iken kulunu ve Rasulünü taltif etmek için İsra ve Mir’ac ‘ı gerçekleştirmiştir.
Ayette “Abdihi” kelimesiyle efendimizin bu İsra ve Mi’rac’ı ruhu ve cesediyle yaptığına işaret eder.
“Ruhuyla çıkmıştır” diyenler olmuş ama ayetin işaret ettiği mana ruh ve bedenle gittiğidir ve ulemamızın çoğunluğu bu görüştedir.
Ayette ifade edildiği gibi Rabbinin ayetlerini görecektir. Bu görüşe gönül gözü ile başındaki gözde katılırsa ikram tam olur. Rüyada tatlı yiyenle , uyanıkken yiyen aynı tadı almaz ve rüyadakinin karnı doymaz.
Günümüzde batıya olan imanı, Kur’anın önüne geçen bir kısım müsteşrik tipi bilginlerimiz “Rüyada olmuştur” diyerek batının ayıplamasına karşı kendini savunma tarafına gider ama İstanbul’da bir özel lisede öğretmenlik yapan İtalyan papaza öğrenciler sorarlar: “Muhammed bu göğe çıkmış sen inanırmısın ?” denildiğinde : “Bizim gibi insanlar aya çıkıyor. Allah’ın Rasulü daha ötelere niçin çıkmasın?” diye cevap verir. Bizimkiler papaza da yaranamazlar.
Hayatında hiç kuş görmemiş bir adama kuşu tarif etseniz ve “Havada uçar” deseniz, bizim bu miracı inkar edenler gibi direnecektir. Mülk suresinde “O kuşları havada tutan Rahman dır” diyor. Kuşları havada uçuran Rabbim, Rasulünü yedi kat semanın ötesine götürür.
Ten, topraktan geldiğinden yer çekimine tabidir. Can, Allah’tan geldiğinden Onun çekimine tabiidir. Tenin etkisinden kurtulan can, buharlaşan su gibi, Rabbin koyduğu mucize veya keramet kanunları içinde yüzer durur.






BOZGUNCULUK
10-4-2000 (İsra)
17/11/2003

Doğru ve düzgün olan bir şeyi bozmaya “bozgunculuk” diyoruz. Kur’anı Kerimde elli defa bozgunculuk yapanlardan bahsetmiş ve bozgunculuk yapanların ahiretteki cezalarından önce bu dünyada da cezalandırıldıklarından örnekler vermiş.
Bozulma kişinin önce iç dünyasında meydana gelir, sonra etrafına yayılmaya başlar. Bulaşıcı hastalık gibi, eğer önü alınmazsa bütün bir toplumu sarar.
“Üzüm, üzüme baka baka karardığı” gibi, yine birbirine dokuna dokuna bozulur. Tanelerden birinde çürüme meydana gelince hemen dokunduğu taneye de geçer.
Toplumların bozulmasında insanlardan biri bozulduğunda eğer karantinaya alınmaz ve tedavisi yapılmazsa çevresindekileri de bozar.
Bozgunculuk yapanlar önce kendilerini bozarlar. Ama bozulduklarını ve bozgunculuk yaptıklarını bilemezlermiş. Rabbimiz Bakara suresinin 12 inci ayetinde bozgunculuk yapanların, yaptıklarının farkında olmadıklarını haber verir. Zaten deli, deli olduğunu bilmezmiş. Deliliğini bir bilse hemen akıllanırmış ve “ben deliymişim beee” dermiş.
Yeryüzünün en bozguncu adamı Firavun bile Hz. Musa’ya “bozguncu” diyor. (Bak Mü’min suresi 26) Çünkü Firavunun zulme dayalı saltanatını bozuyor. Oyunlarını bozuyor. Firavunun ordularını bozguna uğratıyor.
Bakara 205 inci ayette bozguncu bir insan,yönetimin başına gelecek olursa ziraatı da (ekonomiye de) nesli de helak eder diyor.
Enfal suresinin 73 üncü ayetinde de Mü’minler bu fesadı engellemezlerse büyük bir bozgunculuk olacağını ve yeryüzünü fitnenin saracağını haber verir.
Kendini ilah yerine koyanların bilerek veya bilmeyerek bozgunculuk yaptığını görüyoruz. Havayı, suyu, dağları, dereleri kirletiyoruz. Ama önce insanı kirletiyoruz.
İnsan Rabbiyle olan bağını koparınca ipini koparan gibi dağ ile bağı ayırt etmez. Bağları bozar dağ yapar. Haklıyla haksıza bakmaz. Kendi kesesine, kasasına girenle çıkana bakar. Ağzına girenin haram veya helal olması onu ilgilendirmez. Hatta bilime de inandığından kimya profesörüne haram elma ile helal elmanın tahlilini yaptırır. İkisininde aynı olduğunun belgesini alır ve televizyonda “haram” diyenlerin karşısına bilimsel belgelerle çıkarak “haram” diyeni yobazlıkla itham eder.
Biz bozanları, düzeltenleri ayırt edeceğiz. Müslihun-düzeltenlerin yanında yer alırken bozguncuları da islah etmeye çalışacağız.
İsra suresinin başında bildirildiği gibi bozgunculuk yapan Yahudilerin başlarının bu dünyada beladan kurtulmadığını görerek, bozguncu olmadığımız gibi onların bozgunculuk yaparak yeniden başlarına bela yağdırmalarını engelleyerek insanlık ailesinin başını beladan kurtarmaya çalışacağız.
Bu konuda yol göstericimiz Kur’an olacak.
Siz yarına kadar “İsra” suresini “Şifa tefsiri 4/409” dan bir okuyuverin.

DENEME TAHTASI OLMAYALIM
11-4-2000 (İsra)
Toplumun refahı, huzuru, saadeti, hürriyeti ve güvenliği konusunda bir çok insan kafa yormuş, beyninin düşünen bölgelerini yay gibi germiş ok gibi fikirler atmış. Kemanın yayı gibi germiş çok güzel sesler veya gıcırtılar, cızırtılar çıkarmış.
Güzel düşünceler kelebekler gibi bir zaman insanlık ailesinin ufkunda uçmuşlar sonra ölmüşler veya çiçekler gibi gönül dünyamızda fikir çiçekleri açmış, insanlık ailesine güzel kokular salmış ve solmuş.
Kötü düşüncelerde bulaşıcı hastalık taşıyan sam yelleri gibi esmiş bir çok insanın hastalanmasına sebep olmuş ve yok olup gitmiş.
68 kuşağıda bu hastalığa tutulmuştu. Dünyanın her tarafında binlerce yazar, çizer, işçi, üniversite hocası kominizim hastalığının taşıyıcısı olmuştu. 70 senelik bir denemenin sonunda dünyada 100 milyon civarında insanın kanına mal olan bu deneme milyarlarca insanın maddi manevi sefaletine sebep oldu. Fikirlerin deneme tahtasında binlerce insan can verdi.
Kapitalist ülkelerde halkın sağlık sorunu çözülmüş ama huzur ve saadet sorunu baş göstermiş. Alınan eğitim zararlı bir virüs gibi gencin beynine giriyor uyuşturucuya yöneltiyor ve uyuşturucu ile huzur bulunabileceği kanaatine vardırıyor.
Dikkat ederseniz Türkiye’de uyuşturucu kullananların çoğunluğu Amerika görmüş insanlar. Veya Amerika’da tatil yapanlarla yakın olmuş insanlar.
Kapitalist ülkelerde güvenlik sorunu baş göstermiş durumda. 1928 lerde insanlar mafya kurşunlarıyla can verirlerken şimdilerde AİDS mikrobuyla can veriyorlar. Aldığı eğitim ahlakı yok etmiş. Askere alacak sağlam adam azaldığından eşcinselleride subay olarak askere alalım diye tartışma başlatmıştır.
Eskiden banka soymak için sağlam bilek ve çatal yürek lazımdı. Şimdilerde iyi bir İngilizce , bilgisayar mühendisliği ve internet bilgisiyle banka soyuluyor.
Türkiye’de de her geçen gün polis sayısı artırılıyor ve polis teşkilatını güçlendirmek için araç ve gereçlere yatırılan parada artıyor.
Hani okuma yazma oranı arttıkça suç işleme oranı azalacaktı!
Türkiye’nin gözde okulu siyasal bilgilere gelen iki öğrencisinden biri P.K.K. yı kurup otuz bin insanın öldürülmesine sebep oluyor. Öbürüde Hızbül vahşeti kuruyor ve yüzlerce insanın ölmesine sebep oluyor. Hiç sınıfta kalmamışlarsa on beş yıl çağdaş eğitimden geçiyorlar.
Yedi yaşında hiçbir kötülüğü bilmezken teslim edilen binlerce insanımız bu çağdaş eğitimden geçince çıldırıyor.
Siyasetin en tepesinde olanlar kovboylar gibi birbirlerine simit vesson tabancası yerine İLKSAN dosyaları, yol ihalesi dosyaları, baraj ihalesi , banka çökertme dosyaları çekiyorlar.
“Keşke eroinman olsalardı da bir köşede sızıp kalsalardıda bu milletin malını deve yapıp hamutuyla yutmasalardı” demeye dilim varmıyor.
Hem ayık olsalardı hemde helal mal yeselerdi. Eğitimimizi bir dezenfekte etselerdi. Bu eğitim kurumlarından mezun olduktan sonra bir suç makinası olanların başına polis dikmek yerine eğitimle herkesi kendi vicdanının polisi yapabilseydik de insani düşüncelerin atış poligonu yapmasaydık.
“İşte bu Kur’an en doğru yola iletir”(İsra 9)
Güzel insanların güzel fikirleri kelebekler gibi bir müddet uçmuş ve ölmüş.
Kötü insanlarınki de havayı bir müddet kokutmuş ve Firavunlar mezarlığına gitmiş.
Ama Allah kelamı, Tevrat’ta, Zebur’da , İncil’de ve en son olarak Kur’an da ezeli ve ebediğiliğini göstermekte.
Biz “İsra” suresini “Şifa tefsiri 4/415” inden okumaya devam edelim.




ORMANDAKİ ADAM 12-4-2000 (İsra)
Akait veya kelâm kitaplarında Afrika’da ormanlar arasında bırakılan, aslanlar tarafından büyütülen, hiçbir insan görmeden ölen bir insanın ahiretteki durumu tartışılır.
Peki ama İstanbul’da ateist bir ailede dünyaya gelen , özenle seçilmiş okullarda okutulan, Allah, din, iman, İslâm kelimelerinden uzak tutulan bir delikanlı ne yapsın?
Bir arkadaşım : “Binlerce camiden gelen ezanı duymuyor mu?” diyor. Evet duyuyor ama ilgi duymuyor. İlgi duyup da gelse ve ezanı okuyana sorsa : “ne diyorsun?” dese , Ezanı okuyanda :” Allah büyüktür, Allah’dan başka ilah yoktur, Muhammed onun rasulüdür, Haydin namaza, haydin felaha, diyorum” dese delikanlı dini öğrenmiş olurmu? Olmaz.
Çünkü o delikanlı eğitim , basın ,yayın yoluyla dine ve dindarlara karşı şartlandırıldı.
Birileri özel eğiterek adam öldürme makinası üretiyor ve üzerine islami bir isim yazıp onunla yüzlerce adam öldürtüyor. Sonra faturasını islama çıkartıveriyor.
İşsiz , güçsüz, bilgisiz insanlar, halkın islama karşı susuzluğundan yararlanıyor, bir cübbe, bir sarık, bir tespih, bir sakal alıyor ve tarikat tezgahı açıyor. Müritlerin parası , müredelerin namusuyla oynuyor .. Bir kısım basın faturayı islama çıkartıveriyor.
Siyasette sağcılık adına çıkan ve çıkarlarını çok iyi değerlendiren “zübükler” veya “zübük zadeler” çokça görülüyor.
Şimdi yukarıda bahsedilen delikanlı “İslâm” kelimesini duyduğunda tüyleri diken diken oluyorsa suç kimin?
Gelin suçu , o delikanlının annesi, babası, öğretmenleri, milli eğitim, diyanet işleri başkanlığı, basın ve hepimiz birlikte paylaşalım.
“İsra” suresinin 15inci ayeti herkesin kendinden sorumlu olduğunu , 13 ncü ayette doğruyu veya eğriyi ayırabilecek kabiliyette yaratıldığını bildirir.
15inci ayetin sonunda peygamber göndermediği hiç bir kimseye azap etmeyeceğini bildirir. Ama 36 ncı ayette “ Kulak , göz ve gönlün hepsi yaptığından sorumludur.” buyurarak Rabbi tanımak her insana farzdır ve insan Rabbini tanıyacak şekilde donatılmıştır.
Biz bir taraftan islamı Kur’an ve sahih sünneti delikanlımıza tanıtırken öbür taraf dan bu kötü örneklerin islamla Müslümanlıkla alakası olmadığını anlatırken olumlu örnekler oluşturmaya çalışacağız.
Birde “İsra” suresinin 16ncı ayetinde ülkeyi felakete götüren , bozgunculuk çıkaran , etkili ve yetkili şımarık insanlara yönelik tebliğe devam edeceğiz.
İçişleri bakanı sayın Sadeddin Tantan’ın ifade ettiği gibi “sağlam din eğitimi” verilmesi için bütün imkanlarımızı seferber edeceğiz.
Bunu toplumumuzun yıkımını önlemek için yapacağız.
Bunu kendi canımızı ve tenimizi iki dünyamızda mutlu kılmak için yapacağız.
Bunu ciğerpare çocuklarımızın imansız yetişerek ahirette yanmaması için yapacağız.
Ve yarına kadar “İsra” suresinin tefsirini okumaya devam edeceğiz.

ANA-BABA SEVGİSİ 13-4-2000 (İsra)

Gelin Ankara’yı düzeltmek yerine biz önce kendimizi düzeltelim. Eşimiz, çocuklarımız, ana ve babalarımız, arkadaşlarımız, komşularımız ve dostlarımızla nasılız? Bir gözden geçirelim. Anakaranın işini Ankara’ya gönderdiklerimize bırakalım ve biz işimize bakalım.

Alın terini toprakla yoğurup buğdaya dönüştüren, alın teriyle çeliğe su verip, karşılığını yiyecek giyecek ve içeceğe dönüştüren babalarımız.
Ciğerinin kanını bembeyaz süte dönüştürüp bir şelale gibi yavrusunun ağzına akıtan analarımız, Allah ve Onun Rasulünden sonra sevilmeye en layık insanlardır.
Bir çiçeğin kendi dalını sevmesi gibidir bu sevgi. Bir dalın çiçeğini beslemesi koruması gibidir bu şefkat. Baba, gül ağacının kendi bünyesinde gülü gizlice taşıması gibi yıllarca taşıyor yavrusunu.
Sonra anne en değerli incileri boynunda taşırken yavrusunu daha mahrem ve kalbinin en yakın yerinde severek taşıyor. Gül renkli kanını yavrusunun damarlarına akıtıyor. Allah’ın can verdiği yavrusuna dokuz ay kan veriyor.
Günümüzde bir kısım kan simsarları, ölmek üzere olan hastanın gözü önünde kan üzerine pazarlık yaparlarken, bir kısım zalim diktatörler mazlumların damarlarındaki kanı kara toprağa akıtarak üretimi artırırlarken ana, karşılıksız olarak, severek yavrusuna kan veriyor.
Yavrusu doğunca yemiyor, yediriyor. Baba ise kuşlar gibi kazancını akşam eve getirmek ve yavrularının sevincini paylaşmak için çırpınıyor.
Çocukken ayakları ayaklarımız, elleri ellerimiz, gözleri gözlerimiz, dişleri dişlerimiz oluyor. Anne ve babanın dört ayağı, dört eli, dört gözü ve altmış dört dişi bizim için çalışıyor.
Onların bizim için yanan yüreği üşüdüğümüz zaman sıcacık oluyor, yandığımız zaman ise serinlik veriyor. Yananı serinleten, donanı ısıtan böyle bir ateş başka hiçbir yerde icat edilmemiştir.
Kış gününde aynaya üfleseniz kendinizi aynada göremezsiniz. Rabbimizde; “Anne ve babanıza öff bile demeyiniz” buyurur. (İsra 17-23)
Onlara “öff” demek yasaklanıyor. Kaş çatmak, çalım satmak yasak. Onlar size çocukken şefkat ve merhamet kanatlarını gerdikleri gibi şimdi bizlerde onlara şefkat ve merhamet kanatlarını germemiz gerekir.
Ayet, ibaresiyle “öff” demeyi yasaklarken delaletiyle dövmeyi, azarlamayı yasaklıyor. Anne babaya iyilik yapılması konusunda birçok ayet inmesine karşı çocuklarınıza iyilik yapın diye doğrudan ayet yoktur. Ayetleri indiren Allah çocuk sevgisini anne babanın gönlüne yerleştirmiştir.
Hz. Adem’in anne-babası yoktur ama eşi ve çocukları vardır. İnsanda eş ve çocuk sevgisi daha fazla gelişmiştir. Edebiyatta İstiare-i temsiliye dediğimiz bir sanatla çocuğun anne ve babasına şefkat kanatlarını germesi, kuşun yavrularını soğuktan, sıcaktan, düşmandan korumak için kanatları altına almasına benzetilmiş.
Anne babaya hizmet edilirken kuş tüyü kadar yumuşak olmaya dikkat edildiği gibi, hizmet etmenizin ağırlığını hissettirmemeye,kuş tüyü gibi hafif olmaya da dikkat edelim.
Denizlerin söndüremediği anne ve baba yüreğinin ateşini “öff” demekle söndürenler kendisinin cehennemdeki ateşinin alevlenmesi için üfürmüş olurlar.
Müşrik anne ve babaya bile güzel davranmamızı emreden Rabbimiz;(Ankebut 29-8) insanların gönül kapılarının güzellikle açılabileceğine işaret etmiştir.
“Ve bil valideyni ihsanen” ile “gül gibi yüz” emrediliyor. “Ve kul lehüma kavlen kerimen” ile de “bal gibi söz” emrediliyor.
Bize insanca yaşamanın yollarını gösteren “İsra” süresini “Şifa tefsiri 4/418”inden okumaya devam edelim.
ANA-BABA SEVGİSİ 16-5-2000(İsra)
Seksen yaşlarında bir anne bir tek oğlunu bana tanıtıyor: “Oğlum çok iyi,bayramlarda telefonla tebrik etmeyi, anneler gününde telefon etmeyi hiç ihmal etmez.” diyor.
Devletin üst kademelerinde görev almış, nüfus planlamasına uymuş,köşeyi dönmüş, biricik oğluna üniversite tahsilini de yaptırmış bir bürokratımızın hanımının ana sevgisinin asaletine bakınki senede üç defa telefon etmesi bile onun için yeterli oluyor.
Sevgili peygamberimiz duası kabul edilen bir evlattan bahsederken:”Her gün anne ve babasının sütünü içirmeden kendileri içmezdi. Bir gün anne ve babasının süt içmeden uyuduklarını görünce sabaha kadar başuçlarında bekledi.” Diye haber verir. (Buhari, K. İcare)
Rabbimiz ise onlara “öfff” demeyi yasaklanıyor. Kaş çatmak, çalım satmak yasak. Onlar size çocukken şefkat ve merhamet kanatlarını gerdikleri gibi şimdi bizlerde onlara şefkat ve merhamet kanatlarını germemiz gerekir.
Ayet ibaresiyle “öfff” demeyi yasaklarken delaletiyle dövmeyi, azarlamayı yasaklıyor.
Anne- babaya iyilik yapılması konusunda birçok ayet inmesine karşı çocuklarınıza iyilik yapın diye doğrudan ayet yoktur Ayetleri indiren Allah çocuk sevgisini anne- babasının gönlüne bırakmıştır.
Hz. Adem’in ana- babası yoktur ama eşi ve çocukları vardır. İnsanda eş ve çocuk sevgisi daha fazla gelişmiştir.
Edebiyatta İstiare-i, temsiye dediğimiz bir sanatla çocuğun anne ve babasına şefkat kanatlarını germesi kuşun yavrularını soğuktan, sıcaktan, düşmandan korumak için kanatları altına almasına benzetilmiş.
Anne babaya hizmet edilirken kuş tüyü kadar yumuşak olmaya dikkat edildiği gibi , hizmet etmenizin ağırlığını hissettirmemeye , kuş tüyü gibi hafif olmayada dikkat edelim.
Alın terini toprakla yoğurup buğdaya dönüştüren, alın teriyle çeliğe su verip, karşılığını yiyecek giyecek ve içeceğe dönüştüren babalarımız.
Ciğerinin kanını bembeyaz süte dönüştürüp bir şelale gibi yavrusunun ağzına akıtan analarımız, Allah ve onun rasulünden sonra sevilmeye en layık insanlardır.
Bir çiçeğin kendi dalını sevmesi gibidir bu sevgi. Bir dalın çiçeğini beslemesi koruması gibidir bu şefkat.
Baba , gül ağacının kendi bünyesinde gülü gizlice taşıması gibi yıllarca taşıyor yavrusunu.
Sonra anne en değerli incileri boynunda taşırken yavrusunu daha mahrem ve kalbinin en yakın yerinde severek taşıyor. Gül renkli kanını yavrusunun damarlarına akıtıyor. Allah’ın can verdiği yavrusuna dokuz ay kan veriyor.
Yavrusu doğunca yemiyor yediriyor. Baba ise kuşlar gibi kazancını akşam eve getirmek ve yavrularının sevincini paylaşmak için çırpınıyor.
Çocukken ayakları ayaklarımız, elleri ellerimiz, gözleri gözlerimiz, dişleri dişlerimiz oluyor.
Anne ve babanın dört ayağı , dört eli, dört gözü ve altmış dört dişi bizim için çalışıyor.
Onların bizim için yanan yüreği üşüdüğümüz zaman sıcacık oluyor., Yandığımız zaman ise serinlik veriyor. Yananın serinleten donanı ısıtan böyle bir ateş başka hiçbir yerde icat edilmemiştir.
Kış gününde aynaya üfleseniz kendinizi aynada göremezsiniz. Rabbimizde : “Anne ve babanıza öff bile demeyiniz” buyurur. (İsra 17-23)
Denizlerin söndüremediği anne ve baba yüreğinin ateşini öff demekle söndürenler kendisinin cehennemdeki ateşinin alevlenmesi için üfürmüş olurlar.
Müşrik anne babaya bile ihsanda bulunmayı tavsiye(emir) eden Rabbim: (Ankebut 29-8) insanların gönül kapılarının İhsanla açılabileceğine işaret etmiştir.


ÇAĞDAŞ HASTALAR 14-4-2000 (İsra)

Bir hukukçumuz : “Hocam Kur’an 1400 sene önce indirildi . Zaman değişti. Zamanın değişmesiyle de ahkam değişti .Kur’an bizim hayatımıza bir canlılık katmaz” dediğinde bende ona : “Günümüz fizik, kimya , biyoloji bilginlerinden biri çıkıp ta bu sudan Adem’de içmişti , bu hava dan Havva’da koklamıştı . Şimdi zaman değişti .Biz iki binli yıllardayız. Bizim havamız ve suyumuz değişik ve çağdaş olmalı diyen varmı? Bu kelebeğin kanatları ve renkleri çağdaş insanın renk anlayışına uygun değil diyen varmı? Tabiattaki binlerce kanundan bir tanesi bize uygun değildir diyebiliyorlar mı? dediğimde “Hayır tabiatta kusur yokmuş.” demişti “peki milyonlarca yıl önce yaratılan tabiat kanunlarında kusur yapmayan Allah (c.c) bindörtyüz sene önce indirdiği kitabında mı kusur yapacak?
Buyurun “İsra” suresinden 26 ncı ayetten itibaren sırayla Rabbimizin emir ve yasaklarını izleyelim. Bakalım çağımıza uyacak mı?
1 – Anne ve babaya iyilik yapın . Onlara “öff”bile demeyin.
2 –Yakınlara , fakirlere , yolda kalmışlara haklarını verin.
“Haklarrını verin” cümlesi çok anlamlı. Köyünden , kasabasından, şehrinden, sizin oturduğunuz şehre gelen, zor durumda kalan hasta , fakir bir garibi tanımıyorsunuz ki onun sizde ne hakkı olsun?
Ama onun zor durumunu öğrendikten sonra sizinde yardım edecek gücünüz varsa ona yardım emri size verilmiş durumdadır ve onun ihtiyacı olan şey sizde varsa ve zekatı verilmemişse hakkıdır. Ve hakkı verilmelidir.
Şimdi “bu emir çağımıza uygun değil”mi diyeceğiz?
Televizyon kanalları : “bizim yayınımız üzerine bir hayırsever çıktı ve yardım elini uzattı” diye yaptıkları yayınla yüzleri gülüyor. Rabbimizin bir emrinin yaşanması Tv. Kanallarını gururlandırıyor.
3 – “Malı , serveti, parayı saçıp savurma. Saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir” diyor Kur’anı Kerim.
Deprem bölgesinde çocuklar çadırda yanarken milyarlar harcayarak yurt dışında kayak merkezlerinde eğlenenler, Köprü altlarında evsiz barksız gencecik çocuklar soğuğa karşı birbirlerine sarılırken onların haklarını gasbeden ve gasbettiğini korumak için milyarlarca liralık güvenlik aletleri satın alanlar, oğlunun veya kızının düğününde işkembelerine dökülen şampanya paralarıyla deprem bölgesinde bir mahalle kurabilecekken kurmayanlar Rabbimizin bu “malınızı saçıp savurmayın” yasağından rahatsız olup “Bu yasak çağdaş değil” diyebilirler.
4 – “Cimri de olma” diyor Rabbimiz. Hükümet yetkilileri “Türkiye de şahıs başına yıllık gelir altı bin dolar” diyorlar.
Eğer bu para piyasada tedavülde olsa milyonlarca insanımız sefalet içinde olmazdı. Ancak birkaç insan “bütün paralar benim kasamda olsun. Elden ele dolaşıp ta paralar yorulmasın” diyerek paraları dinlendiriyor.
Cimrinin birine “Kahraman kimdir” diye sormuşlar . O: “Deprem gibi, su baskını gibi kıtlık zamanlarında kadınlar açlıktan çocuklarını düşürürken, çocukların feryadı kulakların zarını patlatırken yüreği sızlamayan insandır.”demiş.
“Peki lügat kitabında hiç sevmediğin kelimeler hangisidir?” demişler.
-“ Zekat, sadaka, fitre, cömertlik, vermek, infak, dağıtmak, doyurmak.” Diye cevap vermiş.
İşte bu tür insanlarda Kur’an’a karşı olurlar ve cimriliği yasakladığından “Kur’an çağdaş değil” derler. Bunlar hastadır. Hatta sevgili peygamberimiz “cimrilikten daha kötü hangi hastalık vardır”buyurmuş. (Buhari Humus 15)
Yarın “İsra” suresindeki emir ve yasaklara devam edeceğiz.


İNSAN SAYISINCA EKMEK 18-4-2000 (İsra)

Anne ve babaya “öff” demeyi yasaklayan, yakınlara, fakirlere, yolda kalanlara, zor durumda olanlara iyilik yapmayı emreden, trilyonları eğlence merkezlerinde saçıp savurmayı yasaklayan, cimrilik yapmayı da yasaklayan Kur’anın çağdaş olmadığını söylemek te bir çeşit hastalık demiştim.
Bu gün yine İsra suresinden devam ediyoruz. Bakalım bu emir ve yasaklar çağımıza uygun mu değilmi?
“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Onlarıda sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek büyük günahtır” (İsra 31)
Kara toprağın doğurduğu buğday, elma, nar mı daha değerli ve sevimli yoksa seven iki canın canlarından, tenlerinden, genlerinden bedenleşen ve Rahman olan Rabbimiz tarafından ruh verilen cennet kokulu yavrularımız mı daha değerli?
İslama göre bir damla kanı dünyalara bedel olan bir insanı ister Yahudi, ister Hıristiyan, ister Budist, ister ateist olsun hangi mantıkla haksız yere öldürülebilir?
Firavunun mantığıyla öldürebilir. Firavun Beni İsrailin erkek çocuklarını öldürüyordu. Kıptilere karşı beni İsrail güçlenmesin diye öldürüyordu.
Mekkeli müşrikler soframıza ortak olmasın diye öldürüyorlardı.
Günümüzde Filistin de, Bosna da, Kosova da, Keşmir de, Çeçenistan da, Eritre de, Müslüman nüfusu azaltmak için Firavun mantığıyla öldürüyorlar. Mekke müşrikinin hedefi olan ekonomik dengeyi sağlıyorlar.
Bundan otuz sene önce Karaman’ın domates ve yaz elması ihtiyacını benim köyüm, Göçer köyü karşılardı. Bizim bahçelerimiz sınırlıydı. Nüfus ise artıyordu. Bir gün gelecek bu köyün elması Karamana yetmeyecek, öyle ise Karaman’ın nüfusunu kontrol edelim mi denmeliydi?
Bundan iki bin yıl önce Çinli bir bilgin “bir babanın beş çocuğu olsa, onun malı beşe taksim edilir. Onlarınki de beşe bölününce bunlara yetmez. Bir gün gelir dünya bu insanlara yetmez” demiş.
Şu anda Karaman’ın elması Türkiye’yi doyuracak kadar fazla üretiliyor. Bizim köyde Karaman’dan satın alıyor.
İnsanlar odun yakarak ısınırken bir gün ormanların tükeneceğini ve kışın donup öleceğini hesap etmiş ama hemen kömürü bulmuşlar. Kömüründe tükenme hesapları yapılırken petrolü bulmuşlar. Petrolün tükenme hesapları yapılırken güneş enerjisi devreye giriyor.
Allah’ın Razzak ve Mukiyt isimlerine iman eden büyüklerimiz “Biz çalışmakla görevliyiz. Kıpırdayan her şeyin rızkını Allah verir. Hem de hiç hesap etmediği yerden verir” demişler ve yollarına yürümüşler.
Eğer Edison (1847-1931) un babası “soframa ortak olmasın” diye doğum kontrolü yapsaydı insanlık uzun zaman ampulün ışığından yararlanamayabilirdi.
Akıl madeni altın madeninden değerlidir. Altının üzerini topraklar, kayalar, ormanlar örter. Aklın üzerini ise kanunsuz veya kanunlu baskılar örter.
Bir insan yazarken, konuşurken hatta rüyasında bile konuşurken kendisi gibi birilerinin baskısından korkuyorsa o toplumda insanların akılları açığa çıkmadan toprağa geri gider.
Onun için Kur’an, Allah’dan başka hiçbir şeyden korkmamayı, hiçbir kula kul olmamayı bize emreder.
Hür fikirli gür imanlı nesiller yetişirse kendisine dar geldiği için her tarafı sökülen elbiseyi atar, kendi çildi gibi çocuğa, gence, ihtiyara, zayıfa, şişmana göre uyum sağlayan tabii ve ilahi hukuka uyar. Ekmeği insandan değerli görerek ekmek sayısınca insan yetiştirmek yerine, insan sayısınca ekmek üretir.


KUR’AN HAYAT KİTABIDIR 19-4-2000 (İsra)

Eskiden Romalı kral ve senatörlerin en coşkulu eğlencesi kölelerin güçlü kuvvetli olanlarının kılıç, mızrak, kalkanla dövüşmeyi öğrendikten sonra “Arena”da birbirlerini öldürünceye kadar dövüşmesi. Ölen köle yere serilince öldüren köle patronuyla birlikte sevinç çığlıkları atar.
“İyiki o çağlarda yaşamadık” demeyelim. “Küfür cephesinde yeni bir şey yok” diye Cağaloğlunda bir konferans verdim ve şimdi yapılanların geçmiş toplumlarda yapılanlarla aynı olduğunu Kur’andan örneklerle göstermiştim.
Eskiden köle tacirleri Afrika’dan insanları zorla gemilere yükler ve Amerika da parayla satarlarmış. Aylarca gemilerde taşınırken hastalananları balıklara yem yaparlarmış diye okuruz.
Değişen bir şey yok. Roma da “Arena” da olanlar şimdilerde “Ring” lerde oluyor. Germilerde taşınan köle yerine çağdaş metotlarla kadın ticareti yapılıyor. Kadın ticareti yapanlar vergisini verdiğinden dolayı toplumun kaymağını yiyenler tarafından “saygın insan” diye topluma takdim ediliyor.
Biz bu ortamda kurtuluşumuzun Kur’ana sığınmak olduğuna inanmışız. “İsra” suresini okuyarak hayat yolunda yürümeye devam ediyoruz. Açıyoruz Kur’anı “Zinaya yaklaşmayın o bir fuhuştur ve kötü bir yoldur” diyor. (İsra 32)
“Kur’anın emir ve yasakları çağımıza uymaz, zina niçin haram olsun” diyenlere ben, Mehmet Akif’in
“Kendi namusundur veriver kim ne der” dediği gibi diyemem.
TEM yolunda, tavernalarda, barlarda, polisle kovalamaca oynayan bu sistemin kurbanlarını televizyondan seyrederken yüreğim parçalanır.
Kur’an “zinaya yaklaşmayın” diyor. “Zina yapmayın” demiyor. Yani bizi zinaya götürecek her türlü eğitimden, haram gıdadan, kötü mekandan, kötü arkadaştan, kötü sözden, Kötü davranıştan uzak duralım ve rejimin kurbanlarını kurtarmak için önce yanan bir yürekle yaklaşıp çareler arayalım.
İsra suresini okumaya devam ediyoruz: “Haksız yere, Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin” şimdi ne diyelim “yok canım Kur’an haksız yere adam öldürmeyi yasaklıyor .Bu çağdaş bir yasak değil”mi diyelim.
Kredi yurtlar kurumunun yurdunda kalan dört yüzün üzerindeki üniversiteli kızlarımıza bu ayeti okuduğumda kızlarımızdan biri “Haksız yere adam öldürmeyi yasakladığına göre haklı olarak öldürmeye izin veriyor demektir” dedi. Dedim ki: “Kur’an hayat kitabıdır. Hayal alemimize inmemiştir. Düşünün Çanakkale’desiniz yedi iklim dört bucak dan düşmanlar gelmiş önce senin canını sonra vatanını alacak. Ne yaparsın? “Buyur kardeşim “ mi dersin?
Veya geçen senelerde yeni okulunu bitirmiş öğretmen olmuş bir öğretmen kızımızla annesini şehrin göbeğinden üç rejim kurbanı kaçırıyor anneye ve kızına tecavüz ediyorlar ve elli yerlerinden bıçaklayarak öldürüyorlar. O durumda sen olsaydın ve tabancan olsaydı ne yapardın?
Kızımız: “Allah doğrusunu söylüyor hocam” demişti.
İsra suresini (Şifa tefsiri 4/424)inden okumaya devam ediniz.
Not: Soranlara cevabımdır.
Şifa tefsiri benim yazdığım sekiz ciltlik bir tefsirdir.
Şifa tefsirini 0- 212-511 10 85 nolu telefondan CANTAŞ yayınevinden isteyebilirsiniz.


ATEŞ YİYENLER 20-4-2000 (İsra)

Taksim meydanında sekiz tane adamın her biri kendi etrafını odunlarla çevirdikten sonra üzerine benzin dökseler ve ellerinde kibrit veya çakmakla ateşlemek üzere olsalar ne yaparız?
Yalvarır yakarır, ne diller dökeriz. Bir kaçımız dil dökerken öbür taraftan polisin veya itfaiyenin onları yakalamasına yardım ederiz. Onlar istemese de hastahaneye götürür ve tedavisi için çalışırız.
Peki birde “Ülkede demokrasi var, özgürlük var. Ergenlik çağına gelmiş insanlar hür iradeleriyle kendilerini yakmak istiyorlarsa yaksınlar” dermiyiz? Elbette demeyiz ve kolaylıkla engelleyemezsek zorla engelleriz.
Atalarımız: “Yetim malı yiyenler ateşten gömlek giyerler” demişler ama Kur’anı Kerim Nisa suresinin onuncu ayetinde “Haksız yere yetim malını yiyenler, karınlarına ateş yemiş olurlar” buyurur.
Yetim malı yiyenler, etrafına benzin döküp yakmak isteyen insandan daha fazla çılgındır ama kendini yakanın acısını bu dünyada gördüğümüzden, yetim malı yiyenlerin cezasının bu dünyada görülmediğinden kendini yakanı kurtarmaya çalışıyoruz ama karnına ateş dolduranı kurtarmaya çalışmıyoruz.
Hatta bir kısım insanlarımız hazineyi kendine arpalık yapanlara sataşma olmasın diye koruma olarak veriliyor.
Rabbimiz İsra suresinin 34 üncü ayetinde: “yetim malına yaklaşmayınız” diyor. “Ancak ergenlik çağına kadar yetimin malını koruma durumunda olanlar o mala iyi bir şekilde yaklaşsınlar” diyor.
Milletin malını haksız yollardan zimmetine geçirenler, alnı terletmeden ekmeğini bu milletin alın teri gözyaşıyla yoğurtup yiyenler Kur’andan bu tür ayetler kendisine okunduğunda “Kur’an çağımıza uygun değil” diyorlar.
Bir tarafta Etiyopya’da eti kemiğine yapışmış kara, kuru, gözünün etrafına sızan göz yağını yemeğe çalışan çelimsiz sineklerle bile mücadele edemeyen insanlarımız, öbür tarafda işkembesi fazla şiştiğinden adım attığı yeri göremeyen kapitalist insanlarımız.
Kominizmi, kan ağlayan gözlerin yaşı yerle bir etti. Kapitalizmi de yanan yüreklerin aaaaahı yıkacak. Kapitalistlerde o yanan yüreklerin dumanında boğulacaktır.
İslam hukukuna göre “Gabn-i fahiş” =Aşırı aldatma ile yapılan alışverişler aldananın isteği üzerine akit feshedilir ve mal, sahibine geri verilir. Bu aldatma aldananın bilgisizliği, zor durumda olması veya aklının eksikliğinden kaynaklansa da mal sahibine iade edilir.
İncik boncukla üçüncü dünya ülkelerinin yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürenler, sömürdükleri insanlara bu dünyada yazık ettikleri gibi kendilerine de ahirette yazık ediyorlar. Bizler Müslüman olarak bu dünyada sefalet içinde yananlara da, ahirette sömürdükleri sebebiyle yanacak olanlara da yürekten yananlarız.
Hem vurup hemde “Ne bağırıyorsun” diye bağıranı cezalandıranlar gibi İMF ve Dünya bankası toplantı salonunun önünde haklarını isteyenler içeri atılıyorlar.
Bu yazımın yazıldığı akşam “Arena” programında “Çocuk Esirgeme Kurum”unda kalan kız çocuklarını pazarlamaya çalışan bir devlet memurunun iğrenç pazarlığı gösteriliyordu. Pazarlayan üniversite mezunu, otuz bin insanımızın öldürülmesine sebep olan APO üniversite mezunu, Hızb-ül vahşetin lideri üniversite mezunu, sahte kredi kartlarıyla, internet aracılığıyla banka soyanlar İngilizce bilen üniversite mezunu.
Eğitimcilerimiz “batı standartlarını yakalayamadık” deyip duruyorlar. Batının en hümanist devleti bilinen İngiltere’nin bir maç nedeniyle bize nasıl baktığını bakar körlerimiz dahi gördüler. Batının en seçkin insanlarından meydana gelen UEFA yetkililerinin tavırlarını da gördüler.
Öyle ise Kur’an bütün insanlık ailesinin müşterek kitabı kabul edilmelidir. Buyurun “İsra” süresini “Şifa Tefsiri 4/456) inden okumaya devam edelim.

ÖLÇÜ
21-4-2000 (İsra)
03/05/2004/Pzrts/Millig

Dünyanın her tarafındaki çocuklar, renk, ırk, ayırımı yapmadan birbirleriyle anlaşırlarmış. Çevreyi algılamaya ve dili öğrenmeye başladığı andan itibaren ayrılık başlarmış.
Mevlana, bir hikayesinde evin damının oluğunun ucuna apalayarak varan çocuğu kurtarmak için merdiven bulamayan , çaresiz kalan ailenin mahallenin gün görmüş adamına danıştığını , gün görmüş adamın dama altı aylık bir çocuk koymalarını söylediğini ve çocuk dama koyulunca oluğun ucundaki çocuğun dama geri geldiğini anlatır, ve arkasından “Deki bende sizin gibi bir insanım Ancak bana şöyle vahiy olunuyor....”ayetini verir (Kehf 110) Yani O ma’sum peygamber bizim gibi , sizin gibi insan. Bizim dilimizden iyi anlar ve bizi çocukken masum yaratan Allah’ın kelamıyla bizi çağırır:
“Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlı ve sonuç itibariyle daha güzel” buyurur.(İsra 34)
Gözümüzü uzağa veya yakına bakarken farkına varmadan ayar yaparız. Bu yaptığımız ayarın hızına hiçbir bilgisayar ulaşmamıştır ve ulaşmayacaktır.
Kulağımız duyduğumuz sesin sahibi insanmı, arabamı , koyunmu olduğunu, yönünü ve uzaklığını bilir. Buda bize doğuştan verilen ölçülerdir.
Ağzımızdan çıkan sesleri ölçülü çıkardığımızda anlamlı kelimeler çıkar.
Rastgele kalemle karalarken belli bir ölçüyle çizmeye başlarsak belli bir şekil ortaya çıkar.
Seslerin ölçülü çıkışından müzik meydana gelir.
Dünya çocukları birbirinin dilinden anlarken bizim ölçüsüz davranışlarımızla onların masumiyetini giderip kendi kalıbımıza döktüğümüzden onlarıda anlaşamaz hale getiriyoruz.
Bir yaşındaki bir milyar çocuk anlaşabilir ama 70 yaşına gelmiş iki siyasi anlaşamıyor.
Buda Rabbimizin fıtratımıza koyduğu ölçüyü çevreden algıladığımız ölçüsüz ölçülerle fıtratımızı bozup her kalıba uygun bir ölçü benimseyip herkesi kendi ölçümüze zorlamadan kaynaklanır.
Bazı insanlar bir kiloluk tartı demirlerinin içini oydurarak sattığını eksik verirlermiş. Zaman zaman belediye, tartı aletlerini kontrol ediyor.
Nereye gitsen kilo , bin gram . Herkes kendine göre ayarlarsa düzen bozulur. Onun için Rabbimiz “Doğru teraziyle tartın”diyor.
Komünizm: “benim ölçülerim doğru” dedi milyarlarca insanın sefahatine sebep oldu.
Kapitalizm: “Benim ölçülerim doğru” dedi milyarlarca insanın sefahatine sebep oldu. Uyuşturucu bağımlıları, fuhuş tacirleri, adam öldürme çeteleri üretti ve demokrasi adına ülkeleri mafya ile medya yönetmeye başladı .
Rabbimiz, sevgili peygamberimize ve onun şahsında bize : “Sana ilim geldikten sonra eğer onların hevalarına (şahsi ölçülerine) uyarsan sende zalim olursun” buyuruyor. (Bakara120)
Dünyanın en dürüst adamını yanlış terazinin başına oturtsanız o’da eksik tartar.
Adalet terazisi yanlış olunca tartan kişinin doğruluğu bir şey değiştirmez.
Onun için Rabbimiz hem ölçenin tam ölçmesini , hemde terazinin doğrusunu almamızı emrediyor.
O ilahi terazi olan Kur’an ise bizim konuşmamızı , yürüyüşümüzü, bakışımızı, kaş göz hareketlerimizi, komşuluk ilişkilerimizi, yöneten ve yönetilen ilişkilerini en güzel şekilde ayarlamaktadır.
Öyle ise biz “İsra” suresini (Şifa tefsiri 4/424) inden okumaya devam edelim.

LAMBAYA “PÜF” DE 24-4-2000 (İSRA)


Kur’an bizim hayat kitabımız. Yürümenin kurallarını ondan öğreniriz. Çünkü yeri yaratan O. Yeryüzünde yürüyen ayağı yaratan O. Onun için bu ayak bu yeryüzünde kibirlenerek, çalım satarak, insanlara hava atarak yürümemeli. “İsra” suresinin 37 inci ayetinde “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme” buyuruyor.
Kim kime böbürlenecek? İşverenin ayağında on parmak olduğu gibi, işçinin ayağında da on parmak var. Gören göz, gülen yüz, veren ve seven el, bal gibi dil ikisinde de var. Buna rağmen biri böbürlenerek yürüyecek olursa aklından zoru var demektir.
Saltanat sahibi biri yolda yürürken herkes ona saygı duruşuna geçiyormuş. Adamın biri oturduğu yerden kıpırdamamış. Kibirli adam:
-Beni tanımadın mı? Adam:
-Tanımazmıyım. Evvelin bir damla su, sonun bir avuç toprak.
-Sen şimdiki halime bak.
-Neyine bakayım şiş karnına bıçak atsam gübre dökülür. Sırtındaki kürke gelince onu hayvanın biri on sene giydi, hayvanlıktan kurtulamadı demiş.
Es’at Muhlis paşa da:
“Ne Sal iledir ne mal iledir
Beyim ululuk kemal iledir”
Büyük insan olmak için yaşın büyüklüğü veya malın çokluğu değil olgun insan olmakladır. Elektriği olmayan billûr avize ne kadar çalım atarsa atsın gece karanlığında yüzüne bakan olmaz. Billûr avizenin güzelliği ışığıyladır.
İlim, insanın süsü olur ama süksesi olmaz. Çünkü ilim arttıkça alimin tevazuu artar. Dalların meyvesi arttıkça dik başlılığı gider ve toprağa doğru eğilir.
Aynı anda iki yere kulak vermemiz mümkin değil. Rabbimiz kendi kelamını dinlememizi ve de dinlediğimize uymamızı ister. Bizlerde her gün yatsı namazından sonra “semi’na ve eta’na-işittik ve itaat ettik” diyoruz. (Bakara 286)
Birileri çıkarda “Kur’ana kulak verme beni veya bizi dinle” diyecek olursa biz bu dediğini bile duymayız. Biz kulağı yaratanın kelamına kulak veririz. O da bizi uyarıyor: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ardına düştüğünden sorumludur” buyurmuş. (İsra 36)
Güneş olmadığı zamanlarda elektrik lâmbaları işimize yarar. Gün doğunca lâmbalar söner. Sönmese de onları gören olmaz. Göz güneşin ışığıyla doyunca lambadan haberi olmaz. Olunca da “püf” der.
Allah kelamı yanında insanların sözleri güneş yanında yanan mum gibidir. Ya söner veya yanmaya devam eder ve yok olur gider. Kulaklarımız, gözlerimiz ve kalbimiz en değerli varlıklarımız.
Onlara en değerli sözleri dinletelim, okutalım ve ezberletelim.
Kulağımız sivri sineğin sazını da anlar ama gül gibi yerlerde bülbül dinlemeyi tercih eder.
Gönül dünyamıza iki şerrin ehvenini misafir etmekten vazgeçelim. Gönlümüzü ve gönül verdiklerimizi yaratan Rabbimize gönlümüzü açalım.
Ve “İsra” suresini “Şifa tefsiri 4/420” inden okumaya devam edelim.


ÇEVRECİLİK 25-4-2000 (İsra)

Yediklerimiz bizim tenimizi ve kanımızı etkiliyor. Hastalanmamıza sebep olduğu gibi hastalıktan iyi olmamıza da sebep oluyor.
Aynı yaşta , aynı kiloda ve aynı boyda olan iki delikanlıya aynı yemekler verilse , ancak birisinin yemeğine azar azar uyuşturucu koyulsa bir zaman sonra bu delikanlı farkına varmadan uyuşturucu bağımlısı olur.
Hayatında hiç uyuşturucu görmemiş, duymamış, ne olduğunu bilmeyen bu delikanlı o yediği yemeğe bağımlı olur ve hareketleri de dengesiz olur.
Midemize girenler bizim dengemizi veya dengesizliğimizi belirlerken ya beynimize , gönlümüze girenlerin bizdeki etkisi nasıl olur?
İşte onun içindir ki Kur’anı kerimin ilk inen ayeti “Yaratan Rabbiyin adıyla oku” diye başlamıştır. (Alak 1)
İlim , iman, amel, helal gıda ile bir ömür boyu yolculuk yaparken ilmin Rahmani olmasına dikkat etmemiz için “Rabbin adıyla oku” denmiştir. İlmin şeytani olması durumunda uyuşturucu alan adamın dengesizliğinden daha tehlikeli olaylar meydana gelir. Uyuşturucu alan yalnız kendisine ve çevresine zarar verir.
Ama inkar üzerine kurulmuş bir ilim ise şehirlerin, bir ülkenin veya ülkelerin felaketini hazırlar.
Kur’ana göre kendisini ayarlamaya çalışan bir Müslüman “İsra” suresinin 44 üncü ayetini okuyunca , göklerde ve yerde her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini , kendi diliyle tesbih ettiği için bizim anlayamayacağımızı öğrenir.
“En’am” suresinin 38 inci ayetini okuyunca yerde yürüyen, gökyüzünde uçan her canlının bizim gibi ümmet olduğunu öğrenir.
Öğrenince ne olur? Yunus gibi:
“Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlam seni”
der ve taşında atan bir nabzı olduğunu bilirde onunda nabzını tutmaya çalışır. Onu dahi israf etmez.
Veya Ebu-s- Suud gibi bir tarafta Şeyhülislâmlık görevini yaparken , öbür tarafta Kur’anı tefsir ederken öbür tarafta aşılama yoluyla “Nur-u Adn=cennet nuru” isimli lâle üretir.
Cemil olan Allah’ın cemaline aşık olan ninelerimiz uçkurlarının ucuna bile gül nakışı konduracak kadar bile zevkleri incelmiş.
Günümüz eğitiminden kana kana içen kızımızın biri yüzlerce insanın yaralanmasına sebep olan bombanın taşıyıcısı iddiasıyla hapishane yi boylarken bir çoğuda kalem yerine keleşle gezmeyi tercih etmiştir.
Kur’an eğitiminden geçen ecdadımz lâle türleri üretirken , bugünkü eğitimden geçen gencecik delikanlılarımız Kadıköy’de polisi öldürürcesine dövdükten sonra parktaki lâleleride elindeki tahta parçasıyla döverek kameralara poz veriyordu.Kur’an eğitiminden geçenler kır çiçeklerini şehire indirerek şehirleri süslerken bugünkü eğitim, çiçek gibi çocukları dikenleştirip dağa çıkarıyor.
Biz, Yaratanın ülkesinde Yaratıcının kitabına bakarak taşların,kuşların, çiçeklerin,böceklerin ,denizlerin,yıldızlarında zikrettiğine inanarak yürüdüğümüzden hiçbir varlığa zarar vermeyiz.


BAŞKAN SEÇİMİ 26-4-2000 (İsra)

(Süleyman Demirel’in Yerine Ahmet Necdet Sezer beyin Cumhurbaşkanlına seçileceği gün yazıldı.)
“O gün bütün insanları önderleriyle çağırırız.” (İsra 71)
Rabbimiz böyle diyor. Ona göre peşinden gideceğiniz, ülkenin güvenlik, huzur, sağlık, eğitim sorunlarını kendisine havale edeceğiniz devletin başını seçerken dikkat ediniz.
Bu dünyada canınızı, malınızı, namusunuzu, dininizi, vatanınızı korumak üzere önder seçtiğiniz insan, ahirettede önderiniz olacak.
Mahşerde kiminle haşrolmak istiyorsak onunla bu dünyada beraber olalım.
“Camiye imam seçmiyoruz milletvekili seçiyoruz” sözü yıllardır söylenir. Bu sözün sevindiren tarafı var,üzen tarafı da var.
Sevindiren tarafı bütün halkımız tarafından imamların dürüstlüğü kabul edilmiş. Bu sevindirici tarafı. Ama millet vekillerimiz hakkındaki kanaat ise üzücü.
Halbuki: millet vekillerimiz , imamlarımız kadar dürüst , imamlarımızda milletvekillerimiz kadar atılgan olmalı .
Seçilen başkan Hz. Ebu Bekir gibi doğru, Hz. Ömer gibi adaletli , Hz. Osman gibi cömert, Hz. Ali gibi bilgili ve cesaretli olmalı . Kendine örnek alarak Allah Rasulünü seçmeli. Çünkü o peygamberin 23 yıllık peygamberlik hayatında hiçbir haksızlık olmadığı gibi şaibenin kokusu bile yoktur.
Hz. Ömer devlet başkanı olduktan sonra bir gün Medine mescidinin önünden besili develeri geçerken görür ve sahibini sorar. “Oğlunuz Abdullah’a ait” derler. Hz. Ömer, oğlu Abdullah’ı çağırır ve sorar. Abdullah bunları satın aldığını söyler. “Niçin Abdullah’ın develeri daha besili?” deyince sahabeden bazıları “Efendimiz bizim bahçelerde otlatmasına izin veriyoruz” demişler.
Hz. Ömer : “develer hazinenin olacak sana satın aldığın para verilecek .Senin baban devlet başkanı olmasaydı bu insanlar senin develeriyin onların bahçesinde otlamasına izin vermezlerdi .Sen babayın makamından yararlandın” der ve develere el koyar.
Çağımız dünyasında yetkili yerlere gelipte sülalesi zengin olmayan çok az.
Haram yemeyen , insanlığı seven, halkına kol kanat geren, kanatlarıyla halkın önünü kapatmayan , halkının güvenliğini sağlamak için ilim adamlarına , sanatçılarına , düşünürlerine en güvenli yer olarak hapishaneyi görmeyen bir başkan.
Önce Hakkın rızasını , sonra halkın saadetini düşünen bir başkan.
Hz. Ömer gibi “benim nüfusumda bir aile şehirde kaç lirayla geçinebiliyorsa başkanlık maaşım o kadar olsun ve asgari ücretin sınırı benim maaşımla belirlensin” diyecek bir başkan.
Sokaktaki bütün kedileri Ebu Hüreyrenin kedisi bilecek, bütün köpekleri Ashab-ı kehfin köpeği kabul edecek , bütün hayvanları Salih peygamberin devesi gibi görecek bir başkan.
Bütün evler elektrikle aydınlanırken gönüllerin Kur’anla aydınlanmasına çalışan, evlerin çeşmelerinden şırıl şırıl suların akmasını sağlarken gürül ,gürül Kur’an okunmasını sağlayan bir başkan seçilmesini istemek vatandaş olarak hakkımız ve görevimizdir. Çünkü insanlar önderleriyle mahşer yerine gelecekler.



“FAKA BASMAM” DEME 28-4-2000 (İsra)

Alicengiz oyunu oynayanlar, kargayı bülbül diye satanlar, dalavereyle dümen çevirenlerle ben başa çıkarım demeyelim. Ben oyuna gelmem, faka basmam, kül yutmam, aldanmam kanmam kelimelerini hiç kullanmayalım.
Rabbimiz “İsra” suresinin 74 üncü ayetinde : “ Eğer biz seni sabit kılmasaydık neredeyse onlara biraz meyl edecektin” buyuruyor.
“Fetanet” sıfatına sahip sevgili peygamberimiz aklın, zekanın, zirvesinde olduğu halde müşriklerin : “ sen bizim ilahlarımızı kabul et , bizde senin Allahını kabul edelim” teklifine içinden “bunlara ilerde doğruyu anlatma fırsatı doğar diye sıcak bakmış ve teklife olumlu cevap vermeye meylettiği bir anda Rabbimiz bu ayetleri indirmiş.
Ondan sonra sevgili peygamberimiz “ Rabbim , bir göz açıp kapayıncaya kadar beni bana bırakma” diye dua etmiş. (Ebu Davud, Edep 10)
Şeyh Sadi Şirazi anlatır: Bir veliye sormuşlar:”Bir güzelle bir odada kalsanız, kimseler sizi görmese , güzelde size meyletse dokunmadan sabahı edebilirmisiniz?” demişler. Veli “Allah beni öyle bir durumla karşılaştırmasın” demiş.
En doğrusunu söylemiş. Ucuz kahramanlığa soyunmamış. “Evvel Allah biz nefsimize sahibiz” dememiş.
Sevgili peygamberimize : “Mekke’nin en zengini yapalım, en güzel kızlarla evlendirelim, Mekkenin kralı yapalım” tekliflerini getirdiklerinde hiç meyletmemişti. Ama bu son teklifte “bizde senin Allahını kabul edelim” sözü vardı. Onun için biraz meyil meydana gelmişti. Ama Onun şahsında kıyamete kadar gelecek Müslümanları Rabbimiz uyardı.
Çok değerli gibi görünen, dışından ayıbı görünmeyen, içinden gayıbı bilinmeyen insanlarımızdan bir kısmı parayı görünce, bir kısmı güzeli görünce, bir kısmı makam , mevki , ünvanı görünce bazı haksızlıkları yaptılar veya haksızlıklara ses çıkarmadılar.
Bu tür davranış içine girenler Allah’a da yaranamazlar. İnsanlara da yaranamazlar.
Bu tür davranan insanlarımızı da bir çırpıda elimizin tersiyle itmeyelim. Sevgili peygamberimiz , o değerli arkadaşlarından hoşa gitmeyen birçok işler gördü de dostluğunu kesmedi. Dostlarının yüzüne vurmadı. Ancak yanlış bir iş gördüğünde “Bana ne oluyor ki şöyle şöyle görüyorum.” dedi. Yani siz bunları yapmazsınız ama galiba ben yanlış gördüm ifadesiyle yapılan işin yanlışlığını arkadaşlarına bildirdi.
Bizim feda edecek bir tek insanımız yok. Geçen yazılarımın birinde anlatmıştım. Kumarhanede çalışan bir delikanlıyla bir kız evlenmeye karar verirler. Kız Hıristiyan . Kumarbazlar : “ Gel kızım ben sana şehadet kelimesini öğretirim “ diyor.
Yanlış yapanları gördüğümüzde “Bu yanlışı yapmakdan beni alıkoyan Allah’a hamdederim” diyelim ve yanlışı yapana yardım ederek doğrusunu öğretelim.
Kuranı kerimde dünyevi cezası bildirilen beş tane suç vardır. Ama mükafatı bildirilen amel= eylem çeşitleri çoktur. Çünkü mükafat vadedilen işlerde ne yapacağı bildirilmektedir. “şunu yaparsan .....” diye yapacağını bildirmek vardır. Suç işleyene ceza bildirilirken teklif yok , yol gösterme yok . Onun içindir ki cezası bildirilen suç sayısı çok azdır.
İyi işlere özendirme vardır. Yapılan hatalara Tevbe fırsatı verilmiştir. “Ben yanlış yapmam” demeyelim. “Rabbim beni bana bırakma, bizi koru” diyelim.
Ve “İsra” süresinin tefsirini “Şifa tefsiri”nden okumaya devam edelim.

KUR’AN ŞİFADIR 1-5-2000 (İsra)

Kur’anı şifa olarak indirdiğini haber veriri Rabbimiz.(İsra82) Tabiattaki hava , su , dağ, deniz , çiçekler, yiyecek, içecekler bizim sıhhatimizin devamı için yaratıldığı gibi Kur’anı kerimde maddi- manevi , ferdi, toplumsal hastalıklarımızın şifası olarak indirilmiştir.
Kur’an eczahanesindeki 114 sure eczahanenin rafları gibidir. Kur’andaki altıbin küsür ayeti kerime raflardaki ilaçlar gibidir.
Sıhhatimiz için her an havaya ihtiyacımız olduğu gibi her nefes alış verişimizde Kur’an a imana ihtiyacımız var. Üç vakit yemeğe ihtiyacımız olduğu gibi beş vakit namazda da Kur’an ayetlerini okumaya ihtiyacımız var.
“Ama hocam yemesek açlığımızı hissediyoruz . Yinede yemezsek hastalıklar başlıyor. Vücudumuzun içinden ve dışından yaralar baş gösteriyor. Ama Kur’anı okumadığımızda ihtiyaç hissetmiyoruz. Yinede okumasak bir şey kaybetmiyoruz.” diyenlere şöyle cevap veriyorum.
-Acıkan insan birkaç gün yemek bulamazsa ondan sonra açlık hissetmez. Bir zaman sonra önüne yemek koysanız isteği olmadığı gibi eliyle alacak desteğide kalmaz. Hastahaneye kaldırılsa ağzından bir şey verilemez. Önce serumla kendine getirilir.
Bir kısım erkeklerimiz kadınlığa özenirken, bir kısım kadınlarımız erkekliğe özeniyor. Siyasette bir kısım vekillerimiz , müvekkil olan vatandaşın haklarını zimmetine geçiriyor.
Babasız çocuklar, çocuklarını bilemeyen babalar türedi . Değerli doktorlarımız daha önemli çalışmalar yapması gerekirken kim kimin oğlu , kızı veya babasıdır diye DNA testleriyle vakit kaybediyor.
Kur’an okuyalım . Batılıya veya batı kafası taşıyanlara lâf yetiştirmek için okumayalım.
Müslüman olmanın tadını çıkarmak , zikretmek, fikretmek , Allah’ a kulluğun tadına varmak için Kur’an okuyalım.
Reçetelerden biride gece namazı olduğunu, gecelerde Kur’an okumamız gerektiğini ifade eder. (İsra 78-79)
Elmanın hapı olsa , bir kilo elmanın gıdası bir hapta olsa siz elmayı yemeyi bırakırmısınız?
Elmanın gözü doyuran rengi , burnu doyuran kokusu , ısırmanın , çiğnemenin, dilin, damağın , yutağın zevki hapta olmaz ki.
İbadetsiz İslâm olmaz. İslamı yalnız ideoloji olarak alıp meydana çıkanlar yanlış ederler.

KALIPLAMA 2-5-2000 (İsra)

Sevmek bağlanmak, hoşlanmak, saygı, nefret, iğrenmek, saldırmak, uysallık, kaygı, gerginlik, korkma, algılama gibi soyut varlıklar, kafamız kolumuz, kalbimiz, tırnağımız, saçımız gibi somut organlarımız gibi bize Rabbimiz tarafından doğuştan verilirler.
Biz sevmeyi sonradan öğrenmeyiz, sonradan göz edinmediğimiz gibi. Ancak biz seveceklerimizi sonradan öğreniriz. Hamurumuzda sevgi var. Biz bunu aldığımız eğitim , çevrenin, dinin, siyasetin yönlendirmesiyle seveceklerimizi belirleriz.
Para için kadın ticareti yapan insanlar var. Sevdiği için tahtından, makamından,milyarlarından geçen insanlar var. Hatta cânânı için canından geçenler var.
Sahabe , sevgili Peygamberimize bir şey söyleyeceğinde: “Anam babam sana feda olsun ya Rasülellah” dedikten sonra isteğini bildiriyordu.
Yunus Emre’de :
“Canım feda olsun senin yoluna
Adı güzel kendi güzel Muhammed”
Diyor ve sevdiği peygamberinin İslâm yoluna canını feda ediyordu.
“Afiyet olsun yarim , sen yedikçe ben doydum” diyen insan, canını kendi canı bilmiştir.
Komünizm için can veren insanlar oldu dünyamızda. Para, makam, çıkar, kadın için can alan , can verenler oluyor.
Bütün bunları belirleyen eğitim oluyor. Elimiz doğuştan verilir. Bu elle dövülürde sevilirde , çalışılırda dilenilirde, verilirde, alınırda. Tercihi biz yapacağız ama çevremiz ve eğitimimiz bizim kimi sevip kimi döveceğimizin belirlemesini bize bırakmıyor.
Çevremiz çocukluğumuzdan beri bizi kalıplamaya ve ön yargı kurallarını öğretmeye çalışır.
İlk okula kaydettikleri günden itibaren “okumazsan aç kalırsın” derler. Onbeş yıllık okul maratonunun sonunda ayda üçbin ekmek görmeye başlar. Her sınıf geçişinde ekmeğe bir yıl yaklaşır.
Bu çocuğun neyi seveceğine neye göre hayatını yönlendireceğine karışmak ve kalıplamak demektir.
Korkularımızda öyle. Doğuştandır. Nelerden korkacağımızı çevremizden ve eğitim kurumlarından öğreniriz.
Fakirlik korkusu, işten atılma, terfi edememe, iflas etme, hapse atılma, sınıfta kalma gibi korkular kişinin yüreğine kazınır.
“Korkak tüccar ne kaybeder ne kazanır” derler ya , korkuyla yetiştirilen bir toplumda atılgan, başarılı, öncülük yapacak insanlar kolay kolay çıkmaz. Çıkanlarda itilenlerdir.
Çocuğumuz doğuştan korkusuz olsun istermiyiz? Hayır. O zaman elektrik teline bir defa dokunur. Tren yolundan trene karşı bir defa yürür. Süratle geçen bir taksinin önünden geçmeye bir defa teşebbüs eder.
Korkularımız bizim için Rabbimizin bir Rahmetidir. Ancak onu Kur’ani eğitimle yönlendirelim. İnsan sayısınca korktuğu şey vardır. Rabbimiz ise: “İnsanlardan korkmayın benden korkun” buyurur.
Ve insanları kalıplamamamız için “Deki: Herkes kendi yaratılışına göre hareket eder....” (İsra 84) buyurmuş.
Yarında devam edeceğimiz bu konuyu siz “İsra”suresinin tefsirini “Şifa tefsiri 4/447” inden okuyuverin.

CAN GURUBLARIMIZ
5-5-2000 (İsra)
30/10/2002/Çrşmb/Milligazete

Her sevdiğimizden hoşlanırız ama her hoşlandığımızı sevmeyebiliriz. Hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız herkese tutarsa kan verebiliriz ama ancak sevdiklerimizin yoluna can verebiliriz.
Bir insana kan verebilmemiz için kan gurubumuzun tutması gerekir. Anne veya baba, yavrusu için canını vermeye can atar ama kan gurubu tutmazsa yavrusuna kan veremez.
Kan verebilmek için gurupların tutması gerektiği gibi sevebilmek için de can guruplarının tutması gerekir. Can gurupları uyuşmayanların ihtilaf edeceklerini, can gurupları tutanların ülfet edeceklerini sevgili peygamberimiz şöyle ifade etmiş: “Ruhlar toplanmış ordular gibidirler. Tanışanlar ülfet ederler, tanışmayanlar ihtilaf ederler.” (Buhari Enbiya 3, Müslim birr 159 160 ,Ebu Davud edep 16, Ahmet, Müsned 2/295,527,537)
Bir insanla can gurubumuz tutmuyorsa ondan nefret etmediğimiz gibi aynı yerde bulunmak mecburiyetinde de değiliz.
Rabbimiz : “Deki : “Herkes kalıbına / şahsiyetine/yaratılışına göre hareket eder. O halde Rabbiniz kimin doğru yolda olduğunu daha iyi bilir”buyurmuş. (İsra 89)
Ten ve can birleşince “Ben” olur. “ Gözüm , gönlüm, evim, elim” deki “im” eki bu “ben” in varlığına işaret eder.
Aklımız, parmak çizgilerimiz, yüz hatlarımız, ses tellerimiz birbirinden nasıl ayrı ise benliklerimizde ayrıdır. Bu benliğimizi Rabbimiz iyilik yapmayada kötülük yapmayada uygun yaratmıştır..(Şems 8)
Onun içindir ki şeytana pabucu ters giydirenlerden, melek gibi tavırlar görürüz. Bazen melek gibi insanlardan şeytanın bile yapmaktan korkacağı işler görürüz.
Helâl süt emmekle , kulağına ezan okumakla , İslâm ahlâkı üzerine yetiştirmekle benliğimizde doğuştan getirdiğimiz iyilik, takva ve İslâm fıtratını korumuş oluruz.
“Alnımızın akıyla” tabiri bir çok özellik ve güzelliklerimizin doğuştan geldiğini ifade ederken ayeti de tefsir eder.
Alnımızın akıyla geldik, akıyla gidebilmek için canımızda inkardan, isyandan, eser olmasın. Tenimizde haramdan , yalandan eser olmasın.
Katı ve sıvı uyuşturucuların aklımıza , kanımıza ,ciğerimize zarar verdiği gibi Ateistlik, Komünistlik, kapitalistlik, ve bütün ...istliklerde benliğimizi uyuşturur, lekeler ve bozar.
Tabiat ve şeriat kanunlarına riayet eden oturmuş medeniyetlerde benliğin meleklik yönü öne çıkmıştır.
Kötü yönetimlerde şeytana pabucu ters giydirenler öne çıkmıştır.
Kararsız, istikrarsız yönetimlerde dalkavuklar, hırbalar, bukalemunlar, yağdanlıklar çoğalmıştır.
Yöneticilerimiz,bu “Ben”lerin birbirleriyle buluşup barışabilmeleri ve “Biz” olabilmeleri için sanayiyi, teknik bilgileri ve vasıtaları artırmalı.
Bir araya gelen “ben” lerin benliklerine dokunmadan , fıtratını bozmadan, kanun kalıplarıyla önüne set vurmadan ilişkilerini düzenlemek için en doğru hukukun tatbik edilmesi için çalışmalı.
Benlerin tenini zinde tutmak için temiz, helal ve bol gıda almaları için ekonomiyi insan beynine uygun olarak geliştirmeli.
Ve Can kuşumuzun gıdası yeryüzünde bitmediğinden, Rahmandan geldiğinden onun gıdasını da eğitim yoluyla Rahmanın kelamı Kur’anla eğitilmelidir.
İsra suresinin tefsirini (Şifa tefsiri 4/448) inden okumaya devam edelim.

KOLAYCILIK YOK 9-5-2000 (İsra)

Kalpazanlık , kumar, fuhuş ticareti, uyuşturucu ticareti, çek- senet mafyası yetkililere yağdanlık bütün bunlar kolay yoldan köşe dönmek için yapılan işlerdir.
Zayıf imanla, olmayan amelle cennete gidebilmek için o kolay yoldan kazandığı paralardan bir kısmını hayır kuruluşlarına vererek, şeyh elini öperek, kesin cennete götüren bir duayı okuyarak cenneti garantilemek kolaycılığa kaçmaktır.
Ülke sorunlarının tamamını verdiği oyla siyasilere yükleyivermekte kolaycılığa kaçmaktır.
Gündüz vakti kadınlar koyun sürüsünü sağarken aç bir kurt sürüye saldırır. Korkudan bir araya gelen kadınlar hep birden : “Aramızda bir erkek olsaydı.” derlermiş. Bakmışlar ki çobanda kadınların arasında o da aynı şeyi söylermiş. Kadınlar çobana dönüp : “ sen erkek değilmisin?” demişler. Çoban erkekliğini hatırladıktan sonra kurt un üzerine yürür ve sürüden çıkarır.
Bizler kadın- erkek hepimiz “bir adam olsa bu ülke kurtulur” diyoruz da “O adam ben olacağım”demiyoruz.
Kaç gündür evlerde , kahvelerde , üniversitelerde, kışlalarda , karakollarda , gazetelerde , televizyonlarda cumhurbaşkanlığı seçimi konuşuluyordu. 5 Mayıs 2000 tarihinde Ahmet Necdet Sezer beyefendi cumhurbaşkanı seçildi. İş bittimi? Hayır. İş yeni başladı. Herkes kendi üzerine düşen görevi yapmalı. Çalıştığı iş veya ilim dalı üzerinde çalışarak tenin gıdasını, sorumlu olduğu ailenin ihtiyaçlarını, ülkenin kalkınması için onun omuzlarına düşen yükü taşımaya çalışırken bu dünyada neyi nasıl ve niçin yaptığını öğrenmek içinde Kur’anını okumaya , manasını anlamaya, anladığını uygulamaya çalışmalıdır.
Tenimiz toprak dan geldiği için gıdası topraktan geliyor. Onu helal ve temiz olarak kazanıp kullanırken canımız Rahmandan geldiği için onun gıdası Rahmandan gelir. O gıda Kur’an dır.
Can kuşunu Kur’an gıdasıyla beslemezsek aç kalan insanın ağaç
kabuklarını bile yediği gibi can gıdasını alabilmek için İngiliz, Fransız, Amerika, Çin düşünürlerinin beyinlerinin salgısıyla doymaya çalışırlar.
Kur’an inerken Mekkeli müşrikler Sevgili Peygamberimizden altından köşk, bağ, bahçe, fışkıran sular istemişler. (bak: İsra90-93)
Bağ, bahçe, köşklerde oturanlar. Kur’an medeniyetine sahip olamamışlar ama Kur’an medeniyetine sahip olanlar mimariye, suya yollara, taşa, toprağa, mermere, medeniyetin mührünü vurmuşlar.
“Ben Kur’anı okudum bir şey bulamadım” diyenler ağzı kapalı göle girip de “Susuzluğum geçmedi” diyenler gibidirler.
Sonra Kur’anı roman okur gibi okumayacağız. Allah’ın rasulü nasıl okumuş? Nasıl anlamış, anladığıyla nasıl amel etmiş? Ona bakacağız. Onun hayat kumaşını kendi hayatımıza örnek kabul ederek ilmek ilmek işleyeceğiz. Bak o zaman nasıl olur.
Biz yolumuza “Yunus” suresile devam edelim. “Şifa tefsiri (3/425) inden “Yunus” suresini okuyuverelim.