Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Gönlü Kapalılar 6-12-2000 (Füssilet) - Nuzulsirasinagorekuran - 56. Sayfa

GÖNLÜ KAPALILAR 6-12-2000 (Füssilet)

İman, gönül işidir. İnkar da gönül işidir. İman eden de, inkar eden de bu işlemi tamamladıktan sonra kendine yöneltilecek sorulara, tenkitlere, kınamalara karşılık vermek ve kendi aklını da tatmin etmek için imanına veya inkarına mantıklı gerekçeler aramaya başlar ve bulurda.
Ancak Kur’anı Kerimde “.....akıl edesiniz diye” “Aklınızı başınıza alasınız diye” “Düşünesiniz diye....” başlayıp sona eren ayetlerden anlıyoruz ki gönlümüzün dışa açılan kapılarından en önemlisi aklımız, Sonra kulağımız,daha sonra gözümüzdür.
Kur’an da hep kulak dan sonra gözden bahsedilmiştir. Dünyada gözü görmediği halde ilim adamı olan çoktur. Kulağı duymayanların çoğunluğunun aynı zamanda dilleride konuşmaz. Türkiye’de ve İslâm aleminde gözleri görmediği halde Kur’an hafızı olan on binlerce insanımız vardır.
Ama asıl olan kapılar değil, gönül ülkesidir. Kulağı duymayan,dili konuşmayan,gözü görmeyen,kolu ve bacağını kaybeden birçok insanımız var ki insanlığından hiçbir şey kaybetmemiş.
Ama Kulağı kirişte olan,Dünya Bankasının en gizli odalarında para üzerine yapılan gizli konuşmaları duyan, Hangi ülkeye kaç ton kaçak domuz eti girdiğini,Kaç milyon doların nereden nereye gittiğini gören ancak Hakkı ve halkı görmeyen gözlerden haber verir Kur’anı Kerim.
Fussılet süresinde (Ayet 1-5) Rahman ve Rahim olan Allah tarafından indirilen,bilgili insanlar için açıklanmış olan,müjdeleyen ve uyaran Kur’andan yüz çevirenlerin kalplerinin kapalı,kulaklarının sağır ve gözlerinin perdeli olduğunu haber verir.
Baştaki gözün görmemesi bir nimetten mahrumiyettir;ama gönül gözünün kapalı olması tam bir musibettir. Kulağı duymayan,dili konuşmayan bir dostum var. Onunla gözlerimiz konuşur. Gönül dili ağız dilinden daha çok şeyler söyler. Ama baştaki gözü gördüğü halde gönül gözü kapalı olan tanıdıkla bir dakika bin saat gibi uzar. “Bülbül güzel bir kuş” desen “Ne kadar eti çıkar,nerede satılır,kim alır,kim satar?” der.
Gönül gözü kapalı,gönül kulağı tıkalı olan bu adamlara “ Müşriklere yazıklar olsun;onlar zekat vermezler, ahireti inkar ederler.” Buyurur. (Fussılet 6-7)
Pekide gökleri, yeri, ellerini,dillerini, ayaklarını yaratan Allahın Kitabı Kur’ana karşı çıkanlar neden bunları yaparlar? Hiç düşünmezler mi? diye hatırımıza gelir. Rabbim , 25 inci ayette onun da cevabını veriyor. Hani baştaki gözü görmeyenler beyaz bastonla yollarını bulurlar. Gönül gözü görmeyenlere de yardakçıların musallat edildiğini,onlara yaptıklarını ve yapacaklarını güzel gösterdiklerini haber verir.
Aman ya Rabbi, günümüzde Kur’anın sesini kısmak için elinden geleni geri bırakmayanların sevinçli tavırlarını görüyor ve senin kitabında bildirdiğin ta’rife tam uyduğunu görüyoruz. Yerde bağıranların gökyüzündeki Ay’a bir şey yapamayacaklarını biliyoruz. Biz bağıranlar adına üzülüyoruz. Dokuzuncu haçlı seferide başarısız sona erecektir. Gelin kendinize yazık etmeyin.

BEN MÜSLÜMAN’IM 7-12-2000 (Füssılet)

Eşyaya isim verme ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’le başlar. Bakara süresinin 31 inci ayetinde Allah, Adem’e isimleri öğrettiğini haber verir. Kalbimizi,kalıbımızı,kanımızı,canımızı yaratan Rabbimiz lütfetmiş,bize konuşmayı ve konuşulacak kelimeleri de öğretmiş.
İnsanlar,bölgelere, kıtalara dağılmışlar. Gittikleri yerlerde yeni gördüklerine yeniden isimler vermişler. Başka kıtalara gidenlerle böylece dilleri ayrılmaya başlamış.
Çayların,nehirlerin zaman içinde yatak değiştirdiği gibi kelimelerde zaman içinde anlam değiştirmişler.
Rabbimiz insanlık tarihi içinde hukuki,ahlaki bozulmaları önlemek için gönderdiği kitaplarla aynı zamanda kelimelerin asıl manalarını da korumuş.
İnsanların eşyaya verdiği her isimde o insanın veya o milletin inancını, karakterini, kültürünü, sosyal yapısını hatta havasının yumuşak veya sert olduğunu işin ehli olanlar tahmin ederler.
Hukuk da Kur’an ve sünnetten delil bulunamadığı zaman, müctehidler ictihada gittiği gibi, dilde de ilk insanlar Hz. Ademin diliyle konuşurken yeni olaylar ve eşyaya yeni isimler vererek diller gelişmiş.
Ama bazı isimler var ki bütün peygamberler tarafından manası korunmuştur. Meselâ, “Müslüman” kelimesi onlardandır. Rabbimiz Hac süresinin 78 inci ayetinde Kur’an nazil olmadan önce geçen ve peygamberlere tabi olan toplumları da “Müslüman” olarak isimlendirdiğini haber verir.
Al-i Imran süresinin 67inci ayetinde Hz. İbrahim’in Yahudi veya Nasrani olmadığını, ancak puta tapmayan bir Müslüman olduğunu, Yusuf süresinin 101 inci ayetinde Yusuf aleyhisselamın, “Rabbim,beni Müslüman olarak öldür” diye düa ettiğini haber verir.
Muhammet ümmeti olarak bizim de “Ben Müslüman’ım” dememizi özendirmektedir. Füssılet süresinin 33 üncü ayetinde “Allaha da’vet eden,amel-i salih işleyen ve “Ben Müslüman’ım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” buyurur.
Kur’anı Kerimde,Kafirlerin insanları insana tapınmaya ve onun sonucu olarak Cehenneme da’vet ettiklerini haber verir. Biz ise insanın,insana tapınmasına karşı çıkarak Allaha Kulluk yapmaya çağır dığımız gibi,kendimizi de tek kelimeyle “Müslüman” olarak isimlendireceğiz.
Mao’cular,Castro’cular,Lenin’ciler diye insanlarımızı bölenlerin bu millete çıkardığı fatura çok ağır oldu. Komünizm yıkılınca şimdi o isimlere sahip çıkan yok, ama yeni isimler türetiliyor.
İnsan olarak en çok sevdiğimiz sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) dir,ama “Biz, Muhammed’ciyiz” demeyiz.
İslâm’a çok güzel hizmetler yapan değerli ilim adamlarımızı hayırla anarız,düa ederiz,fakat “Ben Hasan’ı Basri’ciyim” ,”Gazali’ciyim” demeyiz.
Tarih içinde hak yoldan ayrılan sapık kollar ve yolların ayrılış noktasında ....cılık....culuk vardır.
İnsan,insanın ilminden,tecrübesinden yararlanır,onu sever,saygı gösterir ama onu put gibi dikip aklını onun aklı önünde kurban etmez.
Allah her insana ayrı özellik ve güzellik vermiştir. Herkes kendindeki özellik ve güzellileri sergilesin de insanlık ailesi ayrılıkların ahenginden yararlansın.

KÖTÜLÜĞÜ İYİLİKLE GİDER (Füssılet )
8-12-2000 Cuma
17/03/2004/Çrşmb/Millig


Mevlâna : “Biti, pireyi gül suyu ile öldürünüz.” Der. Gül suyu, biti öldürmez ama vücudumuz, elbisemiz, evimiz gül gibi temiz olursa insanda bit olmaz. Asıl olan bit öldürücü ilaçlar üretmek değil, bitin üremesini önlemektir.
“Amerikan polisi çok iyi eğitildiğinden, teknolojinin bütün imkanlarından yararlandığından, her sene bir milyonun üstünde suçluyu adalete teslim ediyor” haberi aslında yüz kızartıcı bir haberdir.
Milletlerin hedefi, gül gibi çocukları eğitim kurumlarında diken haline getirdikten sonra, devlet gücünü göstermek için o dikenleri kırmak değildir.
Diyelim ki eğitimdeki ihmalimiz sonucu köşe dönücünün, soyguncunun, hortumcunun, hırsızın, katilin, fuhşun, uyuşturucu bağımlısının sayısını artırdık. Hemen çare olarak polisin sayısını artırmak yerine kültürümüze yön verenleri, eğitimde kasırga ekip hortum biçenleri değiştirmek gerekir.
Rabbimiz: “İyilikle kötülük denk değildir. Sen kötülüğü en güzel olanla gider. Birde bakmışsın ki,seninle arasında düşmanlık olan kişi sanki sıcacık bir dost oluvermiş.” Buyurur.(Füssılet 34)
Anadolu insanı bu ayeti atasözü haline getirmiş, “Kanı kanla yıkamazlar,kanı su ile yıkarlar” deyivermiş. “Taş atana ekmek at” demiş.
“Kötülüğe karşı,kötülük yapmak her kişinin kârı,
Kötülüğe karşı iyilik yapmak er kişinin kârı.” Demişler.
Kötülük yapana iyilikle karşılık vermek kişinin kendisine iyilik yapması demektir. Hep kötülükle karşılık verenler kötülüğe alışırlar ve kötülük yapmaktan zevk alır hale gelirler. Yaptıklarının çok iyi bir şey olduğuna inanırlar.
İyilikle karşılık verenler hem kötülüğe alışmamış olurlar,hemde karşıdaki insana iyilik örneği oluştururlar.
Kur’anı Kerimin ilk ayeti “Oku” diye başlar, “Takva” ayetiyle sona erer (Bakara 281) Yani ilim insanı takvaya erdirip,içini Hak için,dışını halk için süsleyemiyorsa o, ilim değil, milletin baş belasıdır.
Kötülüğü iyilikle giderebilmenin yolunu da Füssılet süresinin 35-36 ıncı ayetlerinde gösteriyor. Önce sabreden, tahammüllü bir insan olmak, sonra büyük ahlak sahibi olmak ve şeytanın dürtülerinden Allaha sığınmak.
Dinime karşı savaşanlara bile hakaret etmeden, iftira atmadan, işin doğrusunu söyleyerek ve yaparak mücadeleye devam edeceğiz. Sevgili peygamberimize ve onun ashabına yapılanın binde biri bize yapılmış değil. Sevgili peygamberimiz iyilikle mücadele verdi, Ebu cehlin şahsıyla uğraşmadı,küfrüyle,küfüyle uğraştı ve galip geldi. Ebu cehlin oğlu bile o güzellik karşısında İslâm’a girdi.
Kötü söylemeyeceğiz,çünkü bir gün gelir o düşman sıcacık bir dost oluverir. O zaman o kötü sözlerimiz hep araya engel olurlar.
Şair ne güzel söylemiş:
“Gülşende bülbülü zar iden sensin
Düşmanı dost edip yar iden sensin
Alemleri yoktan var iden sensin
Sen yarattın yine sen yardım eyle.

KUR’AN TERCEMESİ ÜZERİNE
11-12-2000 pzrt Füssılet
07/11/2003/Cuma/Millig
“ Ak akça kara gün içindir.” Ata sözümüzü,Türkiye’de kolejlerde İngilizce dersleri veren,Amerikalı,İslâm’ı seçen bir hanımefendiye,İngilizce’ye terceme etmesini rica ettim; o da “white money is for black days” diye terceme etti.
Bu İngilizce terceme yi bir başkasına bunu Türkçe’ye terceme et dedim;o da “Beyaz para kara günler içindir” diye terceme etti.
Ata sözümüzdeki “Ak” kelimesi için Hüseyin Kazım Kadri’nin “Büyük Türk Lügatı” isimli dev eserine baktım. “Ak: beyaz,pak,temiz,günahsız,..manalarına gelir” diyor. “Akça”kelimesi için M. Zeki Pakalın’ın “Osmanlı Tarih Deyimleri Ve Terimleri Sözlüğü” isimli eserinde “Akça: vaktiyle tedavül eden gümüş paranın adıydı” dedikten sonra gümüş paranın tarihine ve tanıtımına geçer.
“Ak akça kara gün içindir” ata sözünün içinde Osmanlı parasının tarihi,Osmanlının para politikası,paranın ananın ak sütü gibi helal ve günahsız olması gerektiği,öyle ana sütü gibi helal,beyaz bir paranın karanlık günlerde insana ışık olacağı anlatılır. Sonra “Ak” ile “Akça” kelimeleri arasındaki söz ve mana uyumu terceme edilemez.
Atalarımızın beyinlerinden süzülerek bir kalıba dökülen özlü sözlerin terceme sinde bir çok zorluk yaşanırken Allahın kelamı Kur’anı Kerim terceme sini aslının aynı gibi kabul edenler,hem Kur’anı tanımamışlar,hem de terceme konusunda fazla kafa yormamışlar veya verilen emri yerine getirdiklerinden böyle söylemekteler.
Yaşlı bir yazar,merkezi yurt dışında olan bir dernekte Kur’an’ın Türkçe olarak namazda okuna bileceğini ve öyle olması gerektiğini söyler ama aynı derneğin adının Türkçe olması gerektiğini söyleyemez.
Kur’an’ın binlerce kelimesinin Türkçeleştirilmesini ve Türkçe Kur’an okunmasını isteyen bu adamlar ekmeğini yediği bu derneğin bir kelimesinin kılına dokundurtmuyorlar. Bu da gösteriyor ki bunlar samimi değiller. Bu iddiada olan biri Kur’anı Türkçe’ye terceme ediyor ve her baskısında gelen baskılar sonucu manayı değiştiriyor. Şimdi bu tercemelerin hangisini namazda okuyacak bu adam? Benim de “ŞİFA TEFSİRİ” adıyla yayınlana bir tefsirim var. Kendi tefsirime bakmadan herhangi bir ayeti terceme etsem aynı kelimeleri tutturamam. Şimdi bu iki tercemeden hangisine “Türkçe Kur’an” diyeceğiz?S
“Törütkenimiz bir uğan idi atı birle” bu nedir? Hangi dildendir? Ne anlama gelir? Bu, Hicri dördüncü asırda yapıldığı tahmin edilen,Türk İslâm Eserleri Müzesinde 73 noda kayıtlı olan en eski Türkçe Kur’an tercemesinden “Bismillâhirrahmanirrahim” ayetinin anlamıdır. Bu konuda Sayın Macit Yaşaroğlu beyefendinin “Kur’an-ı Kerimin Türkçe Tercemelerinin Kronolojik Bibliyoğrafyası” isimli eseri önemli bir çalışmadır.
Mealler/tercemeler kıyamete kadar devam edecektir. Her çağın insanı kabı oranında Kur’andan nasibini alacaktır. Eğer Müslümanlar da ilk çağlardan itibaren Terceme yi Kur’an olarak kabul etselerdi şimdi Hıristiyanların elinde ki tahrif edilmiş İncil gibi bir Kur’an kalırdı. Ama Rabbimiz buna izin vermemiş ve Kur’anı indiği gibi koruyacak değerli ilim adamlarını her asırda göndermiş.
“Onun (Kur’anın) önünden de arkasından da ona batıl bir şey giremez .O,Hakim ve Hamid tarafından indirilmiştir.” (Füssılet 42)
Badem,ceviz,fındık en iyi kendi kabuğunda korunduğu gibi Rabbimiz’in kastettiği ma’na da en iyi Rabbimizin kelamında korunur.


ASLA DÖNÜŞ
12-12-2000 Salı Füssılet
04/08/2004/Çrşmb/Millig (Bazı ilavelerle)



“Ayetlerimizi onlara,ufuklarda ve kendi içlerinde göstereceğiz ki, onun (Kur’anın)hak olduğu onlara apaçık belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olduğu yetmezmi?” (Füssılet 53)
Tabiat,Rabbimizin yarattığıdır. Şeriatta,Rabbimizin indirdiği Kur’anın kanunlarıdır.
İnsanlar tabiat kanunlarına uyumlu hareket ettikleri sürece rahat edip sıhhatlarını koruyorlar. İlmi gelişmeler her geçen gün insanları tabiata döndürmekte. Sentetik,plastik sanayinin devleri kendi evlerinde ağaçdan,yünden,pamuk dan,topraktan yapılmış malları kullanmaktalar.
Kullandığı malzemenin tabii olmasına özen gösteren insan, bir gün gelir, okuduğu kitabın da ilâhi olasına dikkat eder. Evrensel insani değerleri ararken evreni yaratan Rabbimizin evrensel İslâmi değerleriyle buluşuverir.
İnsani değerlerde o değeri belirleyen ve ona değer veren insan veya insanların kültür derinliklerini görmek mümkindir.
1,75 boyundaki bir adama bakan korkak biri onu, iki metre olarak algılar. Aynı adama bakan cesur biri, onu bir buçuk metre olarak görür.
Doğru olan kişilerin algılamalarıyla değerlendirmek yerine evrensel ölçü aleti olan metre ile ölçmektir.
Korkağın veya cesurun kişiler hakkındaki değerlendirmeleri bizi yanıltabilir.

Peki ama Evrensel değerleri kim belirleyecek? İçtiğimiz suyun, soluduğumuz havanın, kokladığımız çiçeğin, yediğimiz buğdayın kanununu kim koyduysa, özetle evreni kim yarattıysa evrensel değerleri de o belirler. Yaratmayan, kendisi yaratılan biri kendisi gibi yaratılan hakkında değer biçerse bu hakiki değer olmaz, izafi değer olur.
Allah (c.c.) evrensel değerleri belirlemek, iyi ile kötüyü, hak ile batılı ayırt etmek için bir ismi de “Furkan” olan Kur’anı indirir. Allah’ın Rasulüde o “Furkan” hak ile batılı ayırt eden kitapla evrendekileri uyarır. (Bak Furkan suresi ayet 1)
İlk başta anlamını verdiğimiz ayeti karime bir gün gelecek insanlar Kur’ani hakikatları hem dışlarında hemde içlerinde göreceklerdir diye haber verir. İslâm’ın bütün dinlere galip geleceği haberinin doğruluğunu görüyor insanlık.
Vatikan papazı,Hıristiyanların ateizme/tanrı tanımazlığa kaydığını görünce geçen hafta hepsinin Cennete gideceğini söyleyerek papaz tanımayanların da günahını çıkartıverdi. Papa olmasa bile etrafındakiler bu yolun yol olmadığını görürler ve Tevrat’ı,Zebur’u,İncil’i ve Kur’an’ı gönderen Allah’a ve onun son kitabına iman ediverirler.
Müslümanların içinde Yahudilerin,Hıristiyanların yıllarca hayatlarını sürdürdükleri halde,Yahudilerin yanında Filistin’de Müslümanlara hayat hakkı tanımadıklarını,İspanyada Hıristiyanların Müslümanlara hayat hakkı tanımadığını,Bosna’da Hıristiyanların Müslümanlara hayat hakkı tanımadığını görürlerde insanlığın selâmeti için İslâm’ı seçerler.
Yanlışlardan korunmanın yolu, insanların boyunu ölçerken korkumuz veya cesaretimizin ölçüsüyle değil, evrensel ölçü aleti olan metreyle ölçtüğümüz gibi insanları ve davranışlarını değerlendirirken, evreni yaratan, tabiat kanunlarını koyan ve evrensel değerleri Kur’anıyla indiren Allah (c.c.) ın ölçülerine göre değerlendirirsek kimseye insafsızlık yapmayız, haksız muamele etmeyiz.