Siyaset San’atı - Külliyat - Nuzulsirasinagorekuran - 57. Sayfa
SİYASET SAN’ATI
13-12-2000 çarş ŞÛRA
05/05/2004/Çrşmb/Millig
Şair, kelimelerin en şıkını, elvan elvan çiçeklerden sevgilinin başına tac örer
gibi örer ve o kelimelerin özünde sakladığı manayı gönül buhurdanında yakarak
kelimeleri tütsüler.
Seramik sanatçısı, kendi benliğini ve bildiğini parmaklarının ucundan çamura
akıtarak çamuru dillendirir.
Ressam, kalemi, fırçası ve boyası ile kendi haleti ruhiyyesinin haritasını çizer
ve kendisinin gönül ülkesini insanlara tanıtır.
Toplum mühendisleri veya yöneticilerin malzemesi insan. Şairler, kelimelerden
yaptıkları bir “Beyit”i yıkıp yeniden yapabilirler. Evin bir sütununu değiştirir
gibi kelime değiştirebilirler. Seramikçiler taslak çanak çömleklerini
kırabilirler. Ressamlar, beğenmedikleri eserlerini yırtıp atabilirler. Ya
yöneticiler ve Toplum mühendisleri ne yapsınlar? Malzeme insan olduğu için
atamazlar, satamazlar.
Antikacılar, madde olarak değeri bir milyon bile etmeyen küçücük, el kadar,
mermerden yapılmış eski bir heykelciği kırıp atmazlar. Onu temizlerken ipek gibi
yumuşak fırçalarla temizlerler. Bir çizgisinin silinmesi milyarlarca paranın
silinmesi olduğunu bilirler.
Malzemesi insan olan yöneticiler ve toplum mühendisleri, topluma şekil verirken,
hiçbir insanın doğuştan gelen karakter çizgisine el değmediği gibi, elinin veya
aklının gölgesi bile hiçbir insanın gönül ülkesinde iz yapmamalı.
Göklerin ve yerin mülkiyeti ve yönetimi kendisine ait olan Allah tarih boyunca
insanın insana kul olmaması,insan önünde eğilerek insanların kişiliğinin
ezilmemesi için peygamberlerine vahiy göndermiş ve toplumun kişilere göre
değil,Yaratana göre şekillenmesini istemiştir.
Evreni yaratan Rabbimiz,evrensel değerleri de Kur’anıyla bildirmiştir. Maden
mühendisi,maden yaratmaz. Rabbimizin yarattığı madenleri halkın istifadesine
sunar. Toplum mühendisleri de Rabbin koyduğu kurallarla topluma şekil verirlerse
toplumu bunaltmazlar.
Kur’anda ve sünnette kural bulunamadığında kendi akıl kalıpları içine toplumu
sıkıştırıp cenderede can verdirmeyi de yasaklamış Rabbimiz. Bu konuda “ŞÛRA”
süresi diye isimlendirilen bir süre indirmiş ve Mü’min bir toplumu ta’rif
ederken: “Rablerinin da’vetine uyarlar,namazı dosdoğru kılarlar. Aralarındaki
işleri şûra/danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıkdan infak ederler.”
(Şûra 38)
Şûa,istişare,müşavere,meşveret,müşavir,müsteşar kelimeleri dilimizde hala
kullanılmaktadır.
Arablar,balı kovanından çıkarma işlemini anlatırken bu kelimeyi kullanırmış.
Birde güzelliği sergilerken bu kelimeyle ifade edermiş.
İstişare: Birlerce başın içindekini toplayarak bir konuya çözüm getirmektir.
Kur’an ve sünnetten bir kuralın olmadığı yerde, bir kişinin dediği kanun kalıbı
olursa, birlerce insandan bu kalıba sığmayanlar olacak ve onları yontmak ve
kanun kalıbına sığdırmak için ceza kanunları çıkacak.
Topluma kendi ölçülerine göre elbise biçenler, bu elbiseyi giydirirken de
çıkarırken de yine kendileri yorulacak.
Her insanın duyduğu,gördüğü,tattığı,kokladığı,dokunduğu şeylerden algıladığı
başkasından farklıdır.Normal olanıda budur. Her arının ayrı çiçekler den aldığı
toplanınca bal oluyor. Bunlar ayrı ayrı alınsa insanı zehirleyebilir. Bin bir
çeşit çiçek,yaprak ve diğerlerinden bal oluşuyor. Arılar yönlendirilirse bal
olmadığı gibi insanlarda yine kendisi gibi bir insan tarafından güdülmek
istenirse hayat işkenceye dönüşür.
“Şûra” süresini “ŞİFA TEFSİRİ”nden okuyalım. Tefsiri elde etmek isteyenler
İstanbul’da iseler Sultanahmet’te açılan 19. Dini yayınlar ve kültür fuarında
CANTAŞ yayınevinden alabilirler. İstanbul dışında olanlar 0-212-5111085 nolu
telefondan isteyebilirler.
KİMİN DOĞRUSU 14-12-2000 perş ŞÛRA
“Güven kalmadı, ahde vefa kayboldu, dost bilip bağrıma bastıklarım yılan gibi
ciğerimi dağladı, kime güveneceğimizi bilemedik; doğruluk denen şey yok olup
gitti. Hazineden hortumladığım paralarla kurduğum bankanın umumi vekaletini
verdiğim eski bir siyasi bana ihanet etti” diyor bir türedi zenginimiz.
“Yanımda gazeteciliğe başlayan, mesleğin bütün sırlarını öğrettiğim, doğru
zannettiğim, kendisine güvendiğim biri geçen hortumculardan birine şantaj yapıp
köşeyi döndüğümüz gizli konuşmayı gizli kamerayla kayda almış, şimdi mi’desinde
ekmeğim olan bu tıfıl gazeteci bana şantaj yapıyor, doğruluk kalmamış” diyor bir
gazeteci.
İki hırsız bir araba çalar. Biri, satmak için pazara götürür. Arabayı beğenen
bir müşteri denemek için bindiği arabayı alır götürür ve geri gelmez. Hırsız eli
boş eve gelince birinci hırsız “Satabildin mi,kaça sattın?” deyince
“Evet,maliyetine sattım. Güven denen şey kalmamış ki” der.
Fahişe,müşterisini ayartan fahişeden şikayetçi; hırsız ortağının doğru dürüst
davranmadığından şikayetçi.
Milyonlarca işçi ve memurun bir yıllık maaşını bir kalemde alan patron, protesto
yürüyüşü yapanlara kızıyor; “Gözlerine dizlerine dursun, benim ürettiğim araba
olmasa buraya gelemezlerdi,nankörler.. doğruluk vefa kalmamış ki efendim”
Herkes kendi yaptığının mantıki gerekçesini bulmadan yapamaz. Onun için
Rabbimiz: “Şeytan onlara yaptıklarını süsleyiverdi” buyurur.( En’am 43,Neml 24)
Rabbimiz,Kur’anında “Doğru ol”demiyor. “Emrolunduğun gibi doğru ol” diyor.
Altı milyar insan doğruluğu istemede birleşiyorlar ama “Doğru nedir” sorusuna
cevap verirken herkes kendi efendisinin yaptıklarının doğru olduğunu söylüyor.
Organ ticareti yapanların, kendilerine göre mantıklı açıklamaları vardır. Devlet
amme menfeatı için bir şahsın malını istimlak ettiği gibi,dünyaya düzen veren
İsrail’deki filan adamın böbrekleri topluma hizmet ederken çürümüşse bir
Filistinli çocuğun kalbine kurşun saplayıp böbreğini alıp o siyasiye takmak ve
işsiz bir Türk gencinin işe yaramayan mi’desini söküp çok uluslu şirketlerin
başkanın çok yemekten yorulan mi’desinin yerine takmak bir amme
hizmetidir;mantığıyla hareket edebilirler.
Yurt dışına gönderilen kanlar konusunda Sağlık Bakanı Sayın Osman Durmuş’un
hassasiyeti o günlerde gürültüyle boğuldu.
Komünizmin doğruluğunu ispat için binlerce profesör ömürlerini verdiler. Ona
“Yanlış” diyen yetmiş milyon insanın canını aldılar. Sonunda “Evet
yanlışmış”dediler.
Kapitalizm, kadın ticareti yapmakla yetinmiyor erkekleri kadınlaştırarak
ticaretini artırma tarafına gidiyor. Kendi kontrolünde olmayan afyonu,esrarı
yasaklıyor;kendi viskisini şampanyasını allayıp pullayıp satıyor. Üçüncü dünya
insanına incik boncuk,tank,tabanca veriyor bütün servetini sömürüyor. Semirttiği
iki yüz insanın serveti altı milyar insanınkinden fazla geliyor ve bunada
Kapitalizmin adaleti deniyor.
Doğrusu nedir? Kur’ana kulak verelim: “Onun için hemen (insanları İslâm’a)da’vet
et. Emrolunduğun gibi doğru ol. Onların hevalarına uyma. Şöyle söyle:
“Ben,Allahın indirdiği her kitaba iman ettim;aranızda adalet yapmakla emrolundum.
Allah,bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize,sizin
amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda çekişmeye gerek yoktur. Allah
hepimizi bir yere toplar. Dönüş yalnız onadır.”
Bu ayetin tefsiri için bak “ŞİFA TEFSİRİ” cilt,7 sahife,50
RÜZGAR EKEN FIRTINA BİÇER 15-12-2000-Cuma Şûra
“Başınıza gelen her bela/müsıbet kendi ellerinizle yaptıklarınızdan dolayıdır.”
Buyurmuş Rabbimiz. (Şura 30) Ama hemen ayetin devamında “Bir çoğunu afveder”
buyurmuş. Şura süresinin 34üncü ayetinde yine “Yaptıklarına karşılık Allah,
onları helak eder.” Buyuruyor. Yine aynı sürenin 22 inci ayetinde “Yaptıkları
kendi başlarına düşerken,zalimleri korkudan titrerken görürsün” buyurur.
Sadinin Gülistan veya Bostan’ından okumuştum; Hazineyi hortumlayan babalardan
biri, dokunulmazlık zırhını giydiği günlerde bir taşla bir dervişin başını
yarar. Gün geçer devran döner yeni babalar büyüyünce eskisini hapse atarlar. Tek
kişilik F tipi ceza evi olarak da terkedilmiş, suyu çekilmiş kuyuyu
kullanıyorlarmış. Bunu duyan derviş kuyunun başına varır ve elinde taşı aşağıya
atar. Baba eskisi aşağıdan bağırır; “Kim o, bu taşı bu zor günümde atan kim?”
Derviş; “Bu taş senin kendi attığın taş. Filan zaman filan yerde bir dervişe taş
atmıştın. İşte o taş yenice senin başına düştü” deyiverir.
Kırk yıldır ülkenin yönetiminde söz sahibi olanlar televizyon ekranından
“katilleri, çeteleri, vurguncuları yakaladık, yakalamaya devam edeceğiz.”
Diyorlardı bu günlerde Başbakan banka soyanların bileklerine kelepçe takılmasını
içine sindiremediğini söylüyor. Nede olsa okumuş çocuklar. Ayıp oluyor. Kelepçe
takmak için fırın delen, ekmek çalan, çocukmu bulamıyorlar sanki.
Yolsuzluktan yakalananlar yirmi, otuz, kırk veya elli yaşlarındalar. Konuşan
yetkilinin yönetiminde büyümüş ve eğitilmiş.
Üniversiteyi bitirmiş, ingilizceyi ana dili gibi öğrenmiş, kanunları yutmuş,
siyasileri uyutmuş, hazineyi hortumlamış. Yöneticide yetiştirdiği adamı
“yakaladım” diye öğünürken salıvermek durumunda kalmış.
Allah’ın kitabı Kur’ana göre yaşamak yasaklanırsa ülkedeki mahkum sayısı, ilim
adamı sayısından fazla olur. Hapishane sayısı fabrika sayısından fazla olur.
Çocuğunun karnına ateş dolduran bir baba görseniz “Delirmiş” dersiniz. Bakara
süresinin 174 üncü ayetinde Allahın ayetlerini gizleyen ve bundan çıkar
sağlayanların kendi karınlarına ateş doldurduklarını, Nisa süresinin 10 uncu
ayetinde yetim malı yiyenlerin kendi karınlarına ateş doldurduklarını haber
verir. Hazineyi yakınlarına ve yandaşlarına ikram edenler ateş ikram ettiklerini
bilsinler.
“Ama hocam batı devletleri Kur’ana göre yaşamadığı gibi Kur’ana da inanmaz.
Orada mahkum sayısı bize oranla daha az” denebilir. Onu sen batıda yaşayan Türk
işçine sor. Eğer batı uyuşturucu kullanan her vatandaşını hapse atsa ülkedeki
her evi hapishane yapıp kapısına da uyuşturucudan uyuşmuş bir gardiyan koyması
gerekir. Hapse atmadığı gibi mecbur kalmış ve uyuşturucu kullanılabilen sokak ve
kahvehaneler ayırmış ve ruhsat vermiş.
Fahişelerine şehrin belirli sokaklarını ayırmış. Her türlü rezaletin önünü
alamadığı için belirli yerlere izin vermiş ama dünyaya da “Ben özgürlükler
ülkesiyim “ diye buruk ağzıyla hava atmaya kalkmış.
Çakar almaz tanklarını,miadını dolduran uçaklarını,deli danalarını, sanayi
artıklarını, üçüncü dünya ülkelerine kakalayanları çok uluslu şirketlerin
sahibi,saygın iş adamı olarak ödüllendirmiştir. Dinimize göre kafir de olsa
aldatmak suç sayılırken oralarda saygı görmüşler.
İMTİHAN SALONUNDAYIZ
20-12-2000 (Şura)
02/09/2004/Prşmb/Millig
Yeryüzünde cinayetler işleniyor, zulümler yapılıyor, insanların hakkı yeniyor,
her türlü fenalıklar, insanların ruhunu rahatsız ediyor, bedenlerini rahatsız
ediyor. “Böyle iken Allah (c.c) niçin bu zalimlerin ellerini kırmıyor dillerini
kesmiyor ve insanlara ibret olacak bir şekilde niçin bu dünyada cezalarını
vermiyor?” diye insanların akıllarına geliveriyor.
Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu, Kur’an bize bildiriyor. Yaptığımız
amellerimiz karşılığında ahirette ya mükâfat yada ceza çekeceğimizi Allah (c.c)
Kur’anda bildirmektedir.
Allah ((c.c) tarih boyunca çeşitli kavimlere ve milletlere ibret olacak şekilde
cezalar vermiştir. Ad, Semud ve Nuh kavmini bu dünyada cezalandırmıştır.
Ekonomiyi elinde tutan sömürünün sembolü olan Karun’u cezalandırmıştır. Milletin
gözünün önünde bütün saltanatını yok ederek cezalandırmıştır. Bunu da Allah
(c.c) Kur’an’ında ve Tevrat’ında bildirmiştir. Bu sizin için bir ibrettir
buyurmuştur. Tarih direğine birer ibret levhası olarak asıvermiştir.
Günümüzde de aynı olayın olmasını istiyor bazı insanlar. Yani biz yatalım,
Allah, bir mu’cize ile zalimlerin işini bitiriversin. Eğer Allah(c.c) her
zalimin ellerini kıracak olsaydı , dünyada eli olan, ayağı olan insan kalmazdı .
Birçok insan elsiz dolaşırdı . Bu sefer imtihan olmaktan da çıkar, zor
karşısında iman etmek zorunda kalan iki yüzlü insanlar yeryüzüne dolardı. Onun
için Allah(c.c) “Dileyen iman etsin, dileyen kafir olsun” buyuruyor. (Kehf-29)
“Biz ona iki yolu verdik. O ya şükredecektir yada küfredecektir” buyurmaktadır.
(İnsan süresi –3)
“Allah dilemiş olsaydı bütün nisanları bir tek ümmet yapardı” (Şûra 8)
Melekler bir tek ümmettir. İsyan etme özellikleri yoktur. Onların görevi
emredilen şekilde Allah’a ibadet etmektir. İnsanlar öyle değil insan dilerse
iradesiyle yücelerin yücesine çıkabilir, dilerse aşağıların aşağısına iner.
Allah (c.c) dilediğini rahmetine koyar. Veya dileyeni rahmetine koyar. Dilemek
bizden hidayeti halk etmek Allah(c.c) tandır.
Çiçeklerin yüzlerini güneşe doğru çevirdikleri gibi, insanlarda gönüllerini
Allah’a ve Allah’ın kitabına doğru açarlarsa Allah(c.c) ona hidayet verir.
Onlar zalimlerdir. Allah (c.c) kafirlere “zalimler” kelimesini kullanmaktadır.
“Bütün kafirler zalimlerdir” (Bakara –254) Bu ayetin tefsirinde Ata b. Rabah;
“Rabbimiz “Vel kafirune hümü’z-zalimün” demiş. “Ve’z-zalimune hümü’l-kafirun”
dememiş. Yani “Bütün kafirler, zalimdir” demişte, “Zalimlerin hepsi kâfirdir”
dememiş. Allah’a hamd olsun.
Bu bizim için bir nimettir . Bizler de bazen sınırı aşarız. Kendimize
zulmedebiliriz, çevremize zulmedebiliriz., eşyaya zulmedebiliriz. Allah afvetsin
diye Rabbimize yöneliriz. O hareketlerimizden vazgeçebiliriz. Fakat zalimlerin
tamamı kafirdir. Niye ? Çünkü kafir başta kendine zulmetmektedir. Kendi vücudunu
ailesini çocuklarını ve etkisi altındakileri cehenneme atmak için gereken her
türlü hazırlığı yapan insandır.
Gönül rızası ile kendisini ateşe atan adama deli denmez de ne denir? Bu kafir
insan, çocuklarını da kendisi gibi yetiştirmekle kendi elleriyle besleyip
büyüten, elbiselerini giydirip eğitimini tamamlattırıp “Haydi yavrum cehenneme”
diyen insanı hayal edebiliyor musunuz? Bu zalimliktir. Onun için Alah(c.c) “
Kafirler zalimdir” diyor.
HAD MI HESAP MI 21-12-2000-Perş Şûra
“Az verip şaşırma,çok verip taşırma” der atalarımız. Tabiidir ki bir çok
atasözümüz, tarih ve kültür damarlarımızdan süzülüp gelir. Annenin sütünde,
annenin yediği, içtiği, gençliği, ihtiyarlığı, sıhhati görüldüğü
gibi,atalarımızın sözlerinde de yaşadıkları dönemin
bilgisi,bilgisizliği,okudukları kitabın kalitesi görülebilir.
Şûra süresinin 27 inci ayetinde Rabbimiz: “Eğer Allah,kullarının hepsine rızkı
bol verseydi yeryüzünde taşkınlık yaparlardı. Ancak dilediği ölçüde indiriyor.
Şüphesiz O,kullarından haberdardır,görücüdür.” Buyurur.
Mi’desi hazmetmeyen adamlara en gıdalı yemekleri verseniz onların ancak
kusmasını sağlarsınız. Kısa zamanda aklının eremeyeceği, fikrinin
ulaşamayacağı,rüyalarında bile göremeyeceği paraları hortumla birilerinin
kesesine aktaranlar,onlara iyilik yaptıklarını,bir kıyak geçtiklerini
zannederler.
Ama bir gün bir haber “Filan, kumarhanesinde kasasının önünde kimliği henüz
tespit edilemeyen iki kişi tarafından öldürüldü” veya “Kısa yoldan zengin olan
filan arabasıyla beraber yakıldı” veya “Yurt dışına kaçtı, yeryüzü dar geliyor”
diye gazetelere manşet olan bu adamlara hortumun ucunu verenler bunlara iyilik
mi yaptılar?
Rabbimiz Nahl süresinin 41ve 97 inci ayetlerinde ,İman edip ameli salih
işleyenler bu dünyada iyi bir yere yerleştireceğini ve güzel bir hayat
yaşatacağını haber verir. Ama güzel hayat için ilk önce aranan,iman,sonra o iman
doğrultusunda hayatını düzene sokmak.
“Dünyayı bırakın” diye bir ayet yok ama “Allahın sana verdiği şeylerde ahiret
yurdunu iste; dünyadan da nasibini unutma” buyurur. (Kasas 77)
Ahiret yurduna bu dünyadan gidilir. Denizdeki gemi gibi yürüyeceksin. Denizin
üzerinde ama denizi içine almıyor. Denizi içine alırsa batar. İnsan da ahiret
yolculuğunda dünyanın bütün imkanlarını kullanarak at gibi üzerine binerek
ahirete doğru yol alacak Binek çalıntı olmayacak. Başkasının alın teri üzerinde
gemisini yüzdürmeyecek. Helalından,temizinden elde ettiklerini paylaşmasını
bilecek. Daha çok zekat verebilmek için daha çok çalışacak. Alan el değil,veren
el olmaya çalışacak.
Bütün çalışmalarına rağmen fakir kalırsa, zerre kadar alnını
kırıştırmadan,ezilmeden,büzülmeden,isyan etmeden İmanını,vakarını koruyacak.
Mehmet Akif Merhum “İnsan hem haddini bilmeli hemde hesabını bilmeli. Biz
haddimizi bildik, ama hesabımızı bilemedik” dermiş. Biz haddimizi de hesabımızı
da bilmeye çalışalım. Hesabımız,haddimizi zorlarsa biz ağırlığımızı haddimiz
tarafına koyalım. Haddimizden zarar edersek cezasını iki dünyada da çekeriz.
Hesabımızdan zarar edersek bu dünya istasyonunda birkaç sene açıkta kalırız ama
sonsuz yıllarımızı kazanırız.
Canlı bir örnek verirsek, Mehmet Akif’in oğlu maddi yönden çok zor günler
yaşamış ve ölmüş. Akif’in
“Şimdi Allaha söver,sonra biraz bol para ver,
Hiç utanmaz Protestanlara zangoçluk eder.” Dediği kişinin oğlu Hıristiyanlığa
geçer,Amerika’da papaz olarak bol para içinde ömrünü geçirir ve o da ölür.
Şimdi biz hesabını bilenlerden mi olalım? yoksa haddini bilenlerden mi olalım?
Önce haddimizi,sonra hesabımızı bilelim.
ÇALIŞAN KAZANIR 22-12-2000 Cuma (Şura)
Yer sofrasında yiyecekler sunan, gök sofrasından yağmurlarla içecekler sunan ve
kıpırdayan canlının rızkını veren er-Razzâk olan Allah’tır. “Yeryüzünde
kıpırdayanın rızkı Allah’a aittir” (Hud 6) buyurur.
Ekmek için ekmek gerek. Ateş için çakmak gerek. Durmayıp kıpırdamamız,
çalışmamız gerek.
“er-Razzâk” olan Rabbimiz toprağı ekmeğe, domatese, elmaya, limona dönüştürüyor.
İnsanlık ailesi binlerce yıldır toprağı altın yapabilmek için “simya” ilmiyle
uğraştı başaramadı. Ama Rabbimiz bize faydalı olanları, faydası oranında
yarattı. Tenimiz topraktan geldiğinden gıdasıda topraktan geliyor ve yine ölünce
toprağa dönüyor.
Canımız ise Rahmandan geldiğinden gıdasıda Rahmandan gelir. Tarih boyunca
Peygamberler ve getirdikleri kitaplarda ruhumuzun gıdasıdırlar.
Tenimiz sun’i, yapay gıdaları değil, tabii gıdaları istediği gibi canımızda
yapay fikirleri değil, ilahi emirler yasaklar ve tavsiyeleri ister.
Ekmeği göğsümüzün üstüne sarsak midemiz doymaz. Kur’anı da başımızın üstünde
tutsak ruhumuz doymaz. Onu iman olarak kalbimizin en derin yerine koyacağız ve
amel-eylem çiçekleri şeklinde dışımızda meyve verecek.
Aynı akıla,bedene, kültüre ve çalışmaya sahip iki kişi bir zaman sonra birinin
zengin olduğunu, öbürünün iflas ettiğini görüyoruz.
Çok çalıştığı halde zengin olamayanı gördüğümüz gibi, az çalıştığı halde zengin
olanıda görüyoruz.
“İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm 39)
Çalışırız. Zengin olursak şükreder, zekatla, sadakayla dağıtırız. Fakir olursak
sabreder, şükreder çalışmaya ve kimseye yük olmamaya devam ederiz ve karşılığını
sevap olarak yine alırız.Çalışan her halükarda kazanır.Hem bu dünyada hem
ahirette kazananlar olduğu gibi bu dünyada çalıştığı halde kazanamayanlar
kesnlikle ahirette kazanırlar.
Kimse gönül rızasıyla fakir olmak istemez. Ama olunuyor, çalışıyor, çabalıyor ve
yine fakir kalıyor. Rabbimiz bunun hikmetini: “Onların dünya hayatındaki
geçimliklerini biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürsünler diye bir kısmını
diğerleri üzerine derecelerle üstün kıldık” diyerek haber veriyor. (Zuhruf 32)
“Her akıl bir olsa koyuna çoban bulunmazdı” diye bir atasözümüz var. İnsanlık
ailesinin terziye, marangoza, ustaya, doktora, hocaya ihtiyacı var. Akıllar,
zevkler, kuvvetler denk olsaydı herkes aynı şeyi yapar ve dünya çekilmez olurdu.
Çalışmaya devam edelim. Rabbimiz in taksimine razı olalım. Yine çalışalım. Çünkü
helal mal kazanmak için çalışmak bir mü’min için ibadettir.
Bülbülün, Kartalın, Karıncanın, Filin, Hamsinin, Balinanın vücutlarına uygun
olarak rızklarını taksim eden Rabbimiz bütün insanlığa yetecek rızkıda
yaratmaktadır.
Rabbimiz yeryüzünü bizim için yarattığını “O, yeryüzündekilerin hepsini sizin
için yarattı” (Bakara 29) diye haber verir ama, “Yeyiniz, içiniz israf
etmeyiniz. O israf edenleri sevmez” (A’raf 31) diye sınır koyar.
Rızık konusunda kuşlar gibi olmamızı ister Peygamberimiz, ve şöyle der: “Siz
Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, kuşları doyurduğu gibi Allah sizi de
doyururdu. Kuşlar sabah erkenden aç giderler, akşam tok olarak dönerler”
buyurur. (Tirmizi, Zühd, Hadis 2345, İbni Mace, Zühd H. 4164)
İşinizin durumuna göre erken vakti ne ise ona göre davranacaksınız, kuşlar gibi
kanat çırpacaksınız, ama eve dönünce yarını düşünerek ailenin ağzının tadını
kaçırmayacaksınız. “Sabahın sahibi var” deyip tevekkülle geceleyeceksiniz.
Hz. Adem’den beri milyarlarca insan geldi geçti yeryüzünden bir avuç
eksiltemedi. “Allah’ın nimetlerini saymakla bitiremezsiniz.” (İbrahim 34)
O nimetlerden kazanmaya çalışın. “Kaybettiğinizde yerinmeyin, çok verdiğinde
sevinmeyin.” (Hadid 23)
Ekmek için ekelim. Ekmek sayınsınca insan değil, insan sayısınca ekmek üretelim.
Adil bir şekilde yardımlaşalım. O zaman Rabbimiz bizi hesap etmediğimiz
yerlerden de rızıklandırır.
“Yarattığının gıdasını veren” anlamına gelen “el-Mukit” ismi cemili Kur’anı
kerimde bir defa geçer. “Allah her şeye kadir ve gıda verendir” (Nisa 85)
ayetinde bizlerin ekmek için insanlara boyun eğerek zillete düşmememiz için
yalnız bizim değil, denizdeki balıkların, havadaki kuşların, karadaki
hayvanlarında gıdasını Allah’ın verdiğini haber verir ve ekmek için toprağı
ekmek gerektiğine işaret eder.
“er-Razzak” ismi şerifinin açıklamasında Zuhruf suresinin 32 inci ayetinde
rızkın taksimini Allahın yaptığını yazmıştık.
“Herkese uygun olarak gıdalarını Allah kainatın yaratılışında dört günde takdir
etti” (Fussilet 10) ayetinde de herkese uygunluğundan bahsedilmekte. Hamsi
balığının gıdasıyla balinanın gıdası, karınca ile filin gıdası hem azlık, hem
çokluk yönünden, hemde bünyeye uygunluk yönünden aynı olmadığı açıklanır.
“İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm 39) derken çalışmaya teşvik
eder. Ama her çalışanın eşit şekilde kazanmadığı görülmektedir.
Biz meşruu yollardan gıdamızı aramak için çalışırız. Her halükarda Rabbimizden
razıyız.
Zikrederken Rabbin rızasını arayacağız, fikrederken Rabbin rızasını arayacağız.
Boğulmakta olan bir karıncayı kurtarırken Rabbin rızasını isteyeceğiz. Bir
hastaya yardım ederken, bir açı doyururken, bir ağaca su verirken Rabbin
rızasını isteyeceğiz. Rabbin rızası için yapacağız.
Rızkımızı kazanırken bu yolda yorulurken ekmek peşinde koşmuyoruz. Çalışmanın,
sebeplere sarılmanın ibadet olduğunu bildiğimiz için çalışacağız, çalışırken
Rabbin rızasını isteyeceğiz.
Bize uygun gıdamız bizim gölgemiz gibi bizi takip eder. Gölgenin peşinden
gidenler sonuna varamadan öldüler.
Altıncı, balıkçıya “oltanda ne çıkarsa ağırlığınca altın vereceğim” demiş.
Balıkçı bir çekmiş yuvarlar bir halka çıkmış. Teraziye koymuşlar, karşısına bir
kilo, on kilo, yüz kilo altın koymuşlar, halka ağır gelmiş.
Ele alınca elli gram gelmeyen halka altınla tartılırken dükkanın bütün
altınlarından ağır gelmiş.
Hikaye bu ya altıncıların pirine sormuşlar. O da o halkayı terazinin bir
kefesine koymuş, öbür kefesine de bir avuç toprak koymuş denge sağlanmış.
Altıncıların piri: “Bu halka çok hırslı bir adamın göz kemiği. Buna dünyayı
verseniz doymaz. Ancak bir avuç toprak doyurur” demiş.
Midemizi helal ve temiz gıdayla, aklımızı şeriat ve tabiat ilimleriyle,
gönlümüzü Allah sevgisiyle gıdalandıralım.
AF 25-12-2000 pzrt ŞÛRA
Her canlı kendisini savunur. Gözümüze doğru gelen bir şeye karşı kirpiklerimiz
ani bir refleksle kapanır ve gözümüzü korur. İlim adamları, kirpiklerin bu
konuda beyinden emir almadan bu savunmayı yaptığını söylüyorlar. Eğer beyinden
emir alacak olursa vakit geçeceğinden ani olarak hareket ettiğini söylerler. Bu
da Rabbimizin bize büyük bir ni’metidir.
Gül bahçesi de kendisini güzel kokularıyla korur. Güzel kokulardan hoşlanmayan
sinekler, gül dalının yakınından dahi geçemezler. Aklı nezle olup da gül yanına
yaklaşanlara karşı da gül yanında diken den bekçileri vardır.
Dünyada insanları adaletle ihsan arasında yaşatmak isteyen İslam dini ve onun
gül yüzlü, bal sözlü peygamberinin güzel haberleri,Yemen’e,Kudüs’e, Mısır’a
kadar varmış bütün gözler ve gönüller Mekke tarafından gelecek o Peygamber
kokulu insanları beklemişler.
İyiyi,güzeli,doğruyu isteyen, her dilden ve her dinden insanlar,bülbüllerin güle
koştuğu, kelebeklerin çiçeklere konduğu gibi İslam’a koşmuşlar.
Rabbimiz: “İyilikle kötülük denk değildir. Sen kötülüğü en güzel olanla gider.
Birde bakmışsın ki,seninle arasında düşmanlık olan kişi sanki sıcacık bir dost
oluvermiş.” Buyurur.(Füssılet 34)
“Kötülüğe karşı,kötülük yapmak her kişinin kârı,
Kötülüğe karşı iyilik yapmak er kişinin kârı.” Demişler.
Buna rağmen kötülüğe devam edenler olursa Rabbimiz. “Bir kötülüğün karşılığı
benzeri bir kötülüktür” (Şûra 40) diyerek suç ile cezadaki denkliğe dikkat
çekmiş ama ayetin devamında “Kim afveder ve barışırsa onun mükâfatı Allaha
aittir. Şüphesiz O,zalimleri sevmez.” Diyerek yinede af tarafında olmamızı
öğütler.
Akrebin kendisini iğne ve zehrinden başka savunacak bir şeyi olmadığı
gibi,kafirler de yakmak,yıkmak,öldürmek,yok etmekten başka bir yol
bilmemekteler. Firavun, o günün ilim adamları topluca iman ettiklerinde “ Sizin
ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesip sonra hepinizi asacağım” diyordu.
(A’raf 124,Taha 71)
Amerika,medeniyetini yirmi milyon Kızılderili kanıyla boyayarak,kızıla koşan
boğa gibi insanlara güzel gösterdi. Ama akrebin kuyruğunda beş boğum varsa
dördünü düşmanına beşincisini kendine batırır intihar edermiş. Rusya son iğneyi
kendine batırdı ve göçtü. Sıra diğer zalimlerde.
Bu günlerde sevgili peygamberimizden öğrendiğimiz “Allahım, sen çok afvedicisin;
afvı seversin; beni de afvet” duasını çok okuyoruz. Allah’ımızın afvetmesini
istiyoruz. Afveden Allaha kul olanlar kendileri de afvetmesini bilsinler ki
Allah da onları afvetsin.
Atalarımız ayetlerden aldıkları ilhamla “Dindar,kindar olmaz”, “Kanı kanla
yıkamazlar,kanı su ile yıkarlar”, “İntikamın en etkilisi afvetmiktir”,”Taş atana
ekmek at” deyivermişlerde yedi iklimi cihana adalet dağıtmışlar.
İslami Okul Okulların En Önemlisi