Korkuyu Çoğaltmayın (Ahkaf 15-1-2001 Pazrt) - Nuzulsirasinagorekuran - 61. Sayfa
KORKUYU ÇOĞALTMAYIN (Ahkaf 15-1-2001 pazrt)
“Böylesi görülmedi”,”Tarih böyle bir baskıya şahit olmadı”,”Ebu cehil bile bu
kadar baskıcı değildi” deniyor ve ümitler baltalanıyor. Kara tablolarla yürekler
karartılmaya çalışılıyor.
Halbuki Kur’an’ı Kerimi okuduğumuzda Hz.İbrahim gibi yanık yürekli,yumuşak huylu
bir peygamberi bile cümle alemin gözleri önünde ateşe atan Nemrut’un bu dünyadan
gelip geçtiğini görürüz.
Aleni sex partilerinin düzenlendiği Mısırda iffetini koruduğu ve zina etmediği
için hapse atılan Yusuf aleyhisselamı okuruz Kur’an’dan.
Beni İsrail in yeni doğan erkek çocuklarını öldüren Firavundan bahseder bizim
kitabımız.
Sevgili peygamberimize iman edenleri işkence ederek öldüren,Efendimiz Haramı
şerifte namaz kılarken secdeye vardığında boynuna yeni kesilmiş devenin
işkembesini atan insanları haber verir Siret kitapları.
1940 lı yılları yaşayan insanlara sorun nelerin yapıldığını.
Hiç merak etmeyin. Nemrut gider Hz. İbrahim’in dini devam eder.
Firavun gider Hz.Musa kalır. Ebucehil helak olur Hz. Muhammed’in getirdiği din
devam eder. 1940 lı yılların din düşmanları yok olup gittiler ama halkın %98 i
Müslüman olarak yoluna devam ediyor.
Mekke’de Müslümanlar en zor günlerini yaşarlar.Şi’bi EbiTalibde mahsur kalırlar.
Müşrikler onlara ekonomik ambargo uygular. Daralan Müslümanlar bu işin sonunun
nereye varacağını bilemezler ve sevgili peygamberimize sorarlar. İşte böyle bir
ortamda “Ahkaf” süresi nazil olur.
Sürede bu Kitabın her şeye gücü yeten,hükmeden ve hükmünde hikmet sahibi olan
Allah tarafından indirildiği vurgulanır. Göklerde ve yerde yaratılan her şeyin
boşuna olmadığı açıklanır. Allaha ortak koşulmaması istenir ve dokuzuncu ayette
“Bana ve size ne yapılacağını bende bilmiyorum de” diye peygamber efendimize
ta’limat verilir.
Peki ama işin sonunun nereye varacağını bilmemek, bilmediğin bir yolda
karanlıkta adım atmaya benzer. İnsanlar küçük bir şirket kurarlarken bile ne
yapacaklarını,nasıl yapacaklarını, muhtemel engelleri nasıl aşacaklarını,kaç
sene sonra nereye varacaklarını hesap ederler veya uzmanlarına ettirirler. Böyle
önemli bir konuda “Bende bilmiyorum” demek doğrumu?denebilir.
Bu din, Allahın dini. Dil bize ait. Dinde hata olmaz,dilde hata olur. Bizim
dilimizde, anlatımımızda ve yazımızda hata olur. Ama bu dini ayakta tutan Kur’an
ve sahih sünnettir. Kur’anı değiştirmeye de kimsenin gücü yetmeyeceğine göre
endişeye gerek yok.
Kıyamete kadar devam edecek. Birileri C.İ.A. veya MOSSAD ajanlarının son
günlerde verdikleri akıllar karşısında heveslenipte hedefe yaklaştık diye boşuna
sevinmesin. Sevinci kursağında kalır ve ahirette kursağındaki kendisinin ateşi
olur.
Başarılı olurlar mı?
Ataları bunlardan daha samimi ve cesurdu . Aslan yürekli Rişar (Rıchard
1157-1199) başarılı olamamış da bunlarmı başarılı olacaklar.
Biz, filan şöyle söylemi,filan bizim aleyhimizde şunları yapmış diyerek korku
çoğaltmak yerine Rabbimize kulak verelim: “Söyle onlara (dünyada ve
ahirette9bana ve size ne olacağını bilmem. Ancak ben bana vahy olunana uyarım”
İşte çıkış yolunu gösteren cümle “Ben bana vahyolunana uyarım”
KAYBETMEK YOK
24-11-2000
23/10/2002/Çrşmb/Milligazete
Herkesin korku ürettiği, vesvese çoğalttığı, “Ne olacak bu ümmetin hali” dediği
bir zamanda Kur’an okumak, uzun yol yorgunluğunun ardından, bir çınar ağacının
dibinde dinlenmeye benzer.
Sevgili peygamberimiz ve Ona iman edenler Mekke’de en zor dönemlerini yaşarlar.
İşkence edilerek öldürülenler,dövülenler, “Şı’bi Ebi Talip” de muhasara altına
alınanlar, ekonomik ambargo uygulananlar,bu işin sonunun nereye varacağını
sormaya başlarlar, “Ne olacak halimiz?” derler. Bunun üzerine Ahkaf sûresinin 9
uncu ayeti nazil olur : “De ki, Ben ilk defa gelen türedi bir peygamber değilim
Bana ve size ne yapılacağını da bilmem.” Yani benden önce gelen peygamberler de
sıkıntı çektiler sonunda zaferi elde ettiler. Ğaybı ancak Allah bilir.
Ama belirsizlik de korkunç bir şey değilmi?
Ayetin devamı var. “Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben ancak bana
vahyolunana uyarım. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
Hasta doktoruna sorar: “Doktor, ne olacak benim halim?” Doktor : “İyi olacaksın,
ancak sen şu ilaçları düzenli olarak içeceksin” der. Rabbimiz, zor durumda olan
Müslümanlara “Siz Kur’anın emir ve yasaklarına uyun gerisine karışmayın”
tavsıyesinde bulunur.
Kapadokya’da yedi katlı “Yer altı şehri” var. Evler,dükkanlar, kiliseler,
mutfaklar var. Yirmi bin insan aynı anda yaşamışlar o yer altında. Bir konferans
dönüşünde gezdim o şehri. Dinlerini yaşayabilmek için güneş ışığını,ısısını ve
temiz havayı terk etmişler. Zalimlerin zulmünden dinlerini korumuşlar.
Dışarıda temiz hava, bol gıda ile yaşayan, puta tapan ve o halde iken geberip
gidene mi acıyalım,yoksa geçici dünyanın ni’metlerinden mahrum, fakat ebedi
Cenneti kazanan inananlara mı acıyalım?
Gece karanlığında eğlenerek yürüyen bir kalabalık uçuruma doğru gitseler,
uçurumdan haberi olmayan bu kalabalığa bir adam “Yahu nereye gidersiniz? Yolun
sonu uçurum. Gitmeyin “ diye bağırsa içlerinde birkaç kişi o bağıranı yakalayıp
“Sen ayırımcılık yapıyorsun” diyerek ağaca bağlasa , kalabalık gülerken o bir
kişi ağlasa şimdi biz hangisine : “Ne olacak bu/ bunların hali” diyeceğiz. (Bak:Tevbe
109 Âl-i Imran 103))
Ağlayan adam bağlandığına ağlamıyor. Bu kalabalığın yardan aşağıya düşeceklerine
ağlıyor. Yoksa o Müslüman yar yolunda yaralanmayı gazilik nişanı gibi zevkle
taşır.
“ Hakkın ma’bedinde zikredenin tesbihi zincirden olurmuş” der hapsi halvet kabul
eder ve dışarıdakilerin imana gelmesi içinde dua eder.
Mü’min/Ğafir sûresinde, Her şeye gücü yeten,her şeyi bilen, günahları afveden,Tevbeleri
kabul eden,azabı şiddetli,lütfu bol olan Allahın indirdiği Kitap olan Kuranı
kerim,Hazreti Musa’yı öldürmeye teşebbüs eden,siyasetin başı Firavun,Öğretimin
başı Haman ve ekonomiyi elinde tutan Karun helak olup gittiğini haber verir.
Firavun: “Bırakın benide Musayı öldüreyim. O’da Rabbini çağırsın” diyor. (Mü’min
26) O güzel Rabbim de Firavunun en yakınında bulunanın gönlünü İslâma
yöneltiveriyor.
O güzel Rabbimiz düşman evinde dostlar besliyor.
Biz, Mü’min sûresini “Şifa Tefsiri” 6/509 dan okumaya ve amel etmeye devam
edelim.
Haydin,Kur’an okumasını bilenler bu gün, bir kişi bulsun ve öğretmeye başlasın.
Bilmeyenler de bilen birini bulsun ve öğrenmeye başlasın.
ANNE VE BABAYA İYİLİK (Ahkaf 17-1-2001 çarş)
Yapılmayacak büyük şeyler peşinde koşacağımıza,yapabileceğimiz ve yaptığımız
takdirde Allah katında çok büyük değeri olan şeyleri yapalım.
Mesela “Ahkaf” süresinin 15 inci ayetinde Anne ve babaya iyi davranmamız
emrediliyor. Anne ve babasına iyi davranmayanın başkalarına iyi davranması
inandırıcı olmaz.
Kur’anı Kerimde Rabbim birçok yerde kendisine itaatten sonra anne babaya
itaati,kendisine şükürden sonra anne – babaya teşekkürü emrediyor. Çünkü annesi
onu 9 ay karnında taşıdı . Midesi, kalbi, kanı onun için çalıştı. Yani anne,
çocuğun canına can katmak için çalıştı . Doğduktan sonrada ona en temiz içecek
olan sütü ile besledi. İşte bu anneye itaat edilmesini istiyor Rabbim.
Alın terini toprakla yoğurup buğdaya dönüştüren, alın teriyle çeliğe su verip,
karşılığını giyecek ve içeceğe dönüştüren babalarımız, ciğerinin kanını bembeyaz
süte dönüştürüp,bir şelâle gibi yavrusunun ağzına akıtan analarımız , Allah ve
onun Rasulünden sonra sevilmeye en layık insanlardır.
Bir çiçeğin dalını sevmesi gibidir bu sevgi . Bir dalın çiçeğini beslemesi
koruması gibidir bu şefkat.
Sonra anne en değerli incileri boynunda taşırken yavrusunu daha mahrem ve
kalbinin en yakın yerinde severek taşıyor. Gül renkli kanını yavrusunun
damarlarına akıtıyor .Allah’ın can verdiği yavrusuna dokuz ay kan veriyor.
Günümüzde bir kısım kan simsarları ölmek üzere olan hastanın gözü önünde kan
üzerine pazarlık yaparken, bir kısım zalim diktatörler damarlarındaki kanı kara
toprağa akıtarak üretimi artırırlarken ana karşılıksız olarak,severek yavrusuna
kan veriyor.
Yavrusu doğunca,yemiyor yediriyor. Baba ise,kuşlar gibi kazancını akşam eve
getirmek ve yavrularının sevincini paylaşmak için çırpınıyor.
Çocukken ayakları ayaklarımız, elleri ellerimiz, gözleri gözlerimiz, dişleri
dişlerimiz oluyor.
Onların bizim için yanan yüreği, üşüdüğümüz zaman sıcak oluyor, yandığımız zaman
ise serinlik veriyor. Yananı serinleten , donanın ısıtan böyle bir ateş başka
hiçbir yerde icad edilmemiştir.
Kış gününde aynaya üfleseniz kendinizi göremezsininiz. Rabbimiz de “Anne ve
babanıza üff bile demeyiniz” buyurur. (İsra 23)
Denizlerin söndüremediği anne ve baba yüreğinin ateşini “üff” demekle
söndürenler kendisinin cehennemdeki ateşinin alevlenmesi için üfürmüş olurlar.
Müşrik anne ve babaya bile ihsanda bulunmayı tavsiye (emir) eden Rabbim (Ankebut
29/8) insanların gönül kapılarının ihsanla açılabileceğine işaret etmiştir.
Bu ayetten hareketle ; çocuğun ana karnında 6 aylık olunca her şeyiyle
tamamlandığını da anlıyoruz. Bu gün tıp da bunu söylüyor.
Neden bu ayette 40 rakamı zikredilmiş? Tefsircilerimiz bunu şöyle açıklamışlar .
40 yaşından sonra insandan mazeretlerin kabul edilmeyeceğine de bu ayette işaret
vardır. Peygamberlerden birçoğu da 40 yaşından sonra peygamber olmuştur. Çünkü
40 yaş her yönüyle olgunluğa erişildiği bir yaştır. Sevgili peygamberimiz şöyle
buyuruyor; “Kırk yaşına ulaşan Müslüman bir kulun, Allah hesabını hafifletir.
Altmış yaşına vardığında Allah ona Tevbe etme nimetini lütfeder. Yetmişine
vardığında gökyüzü ehli onu sever. Seksenine vardığında iyiliklerini sabit
tutar,kötülüklerini siler. Doksanına vardığında Allah onun geçmiş ve gelecek
günahlarını afveder, ailesine şefaatçi kılar ve gökyüzünde “Allahın yer
yüzündeki esiri” diye yazılır.” (İbni kesir,Tefsir Ahkaf 4/157) Buyurmuş.
Tabiiki iman üzere olanlar kastedilmiştir.
TÜKENMEYEN HAZİNE (Ahkaf 18-1-2001 perş )
Dünya dillerine çevrilen,Türkçe’yede Milli Eğitim Bakanlığı tarafından terceme
edilen “Makamat” ın yazarı Hariri (446-532=1054-11, Bağdat’taki sultan
tarafından ödüllendirilmek ve hakim yapılmak istendiğinde “Beni bana bırakın
Basra nın Meşan köyüne gideyim”der. Meşan köyünde kırk “Makame” yazan Hariri,
Bağdat’a geldikten izzeti ikram içine düştükten sonra bir tek “Makame” yazamaz.
Köyüne döner ve özelde Arap edebiyatına, genelde dünya edebiyatına on “Makame”
daha hediye eder. (Bak:Makamat,Hariri,s.9-12 M.E.B. yay)
Doğduğu kasabanın adını ülkesine, Ülkesinin adını dünyaya duyuran heykeltıraş
için kasabanın belediye meclisi toplanır ve iki yüz bin pezeta verilerek
sanatçının heykelinin şehrin merkezine dikilmesine karar verilir. Aç ve bî ilaç
olan sanatçı belediyeye şöyle bir teklif götürür: “Siz o paranın yarısını bana
verin, ben her gün güneşin doğuşundan batışına kadar şehrin merkezinde heykel
gibi dikileyim”der.
Mehmet Akif’in diliyle “Kara gün dostu” diye ta’rif edilen Süleyman Nazif,
düşman süngüsünü vatanın bağrına dayadığında kalemini Batarya yapmış, kelimeleri
top mermisi kalıbında dökmüş ve düşman üzerine ateş etmiş. Öldüğünde, üzerindeki
elbise ve yedi buçuk kuruş mirası kalmış. Cenazesini Belediye kaldırmış. Onun
yakın dostlarından Ferid Kam bey:
“Sağlığında nice ehli hünerin,
Bir tutam tuz bile yoktur aşına.
Öldürüp evvel onu açlıktan,
Sonra bir türbe dikerler başına” deyivermiş.(Mahir İz,Yılların izi,152
Ömer Rıza Doğrul’un ifadesiyle “Mevlâna’nın batıya attığı ok” olan Cübran Halil
Cübran (1883-1932)ın eserleri milyonlarca satmasına rağmen Amerika’da Bir otel
odasında aç ve bî-ilaç ölür.
Türk şiirinin yüz akı Mehmet Akif,orta halli bir aileden gelme. Dünyanın en
güçlü adamı Halterci Halil Mutlu,Fakir bir ailenin çocuğu. Müzik dünyasının
kralı İbrahim Tatlıses,inşaat işçiliğinden gelme.
Yalnız Türkiye şartlarında değil, dünya genelinde her sahada öne çıkanlar
zorluklarla mücadele ederek büyüyenlerdirler.
Peki de bu zengin çocukları ne yaparlar? Onlar, para sayarlar,manken
soyarlar,dolar severler,dünyadaki eğlence merkezlerinin tamamını görüp
geçirdikten sonra belki eğlenceli olur ümidi ile hapishanelere de düşmeye
başladılar.
Paraya,makama,rütbeye,şöhrete sahip olmayanlar hiçbir zaman kendisini güçsüz
görmemelidirler. Siz, İmani yüceliğinizi,ruhi asaletinizi,medeni
cesaretinizi,ilmi dirayetinizi geliştirmeye bakınız. İflas edilip paralar
tükenebilir,koltuk alttan kaydırılır makamdan düşebilirsiniz;rütbeler
sökülebilir,şöhretiniz gider unutulabilirsiniz,ama İmanınız,
asaletiniz,cesaretiniz ve dirayetiniz alınamaz. Hiçbir güç onları sizden
ayıramaz. Köşke çıksanız,sizinle beRaber çıkar. Hapse girseniz size yoldaş olur.
Kabre girseniz kandil olur.
“Ahkaf” süresinin 21-28 inci ayetlerinde “Ad” kavminin sahip olduğu imkanların
çok büyük olmasına rağmen Hud aleyhisselam karşısında yok olup gittiklerini
haber verir Rabbimiz.
HAKKA VE HUKUKA İTAAT
(Ahkaf 19-1-2001 cuma)
10/11/2003/Pzrts/Millig
İmam Ebu Hanife “el-Alim ve-l-müteallim”=Alim ve öğrenci isimli eserinde
Yahudiler, Hıristiyanlar ve Mecusiler, hepsinin Allah’a iman ettiğini ancak
Allah’ı tanımlarken sapıttıklarını anlatır ve bir örnek verir. Adam elindeki
siyah üzüm tanesine “İnci” dediğini, elinde ayva olan birisinin “İşte inci bu”
dediğini, elinde yuvarlak bir çamur olan birinin de “İşte hakiki inci budur”
dediğini naklettikten sonra işte bu üçü inciyi tanımamakta birleşiyorlar.
Yahudiler “Uzeyir Allah’ın oğludur” demekle, Hıristiyanlar “İsa Allah’ın
oğludur” demekle, Mecusiler Allah’a ortak koşmakla, Allah’ı tanımamada
birleşiyorlar” diyor.
Öğrencisi soruyor, “Peki Allah kelimesini nereden biliyorlar?” Öğretmen
“Doğuştan kör bir insan, anasından duyarak gece, gündüz, sarı siyah kelimelerini
bilir ama gerçeğini bilemez.
Şimdi inci hangisi? Bunu tespit için ne yapmalı? Dünyamızda demokrasi olduğuna
göre oylayalım. “Siyah üzüm tanesine “İnci” diyenler, siyah kağıdı atsınlar,
ayva tanesine inci diyen sarı kağıdı atsınlar, çamur yuvarlağına inci diyenler
gri kağıdı sandığa atsınlar” denir. Oylanır, böylece hangisi çok oy alırsa onun
dediği inci olur ve ülkede bir sorundan kurtulur.
İcazetli profesörlerimiz: “Mademki kanundur, kanunlara itaat farzdır” fetvasını
verirler ve kurtulurlar. Gerçekten kurtulurlar mı?
Birileri de diyor ki: “İnci olmayan şeylerin oylamaya sokulması yanlış. Bu,
evrensel değerlere aykırı. Oylamaya katılanların hepsi yüzde yüzü, çamura “İnci”
deseler bu geçersizdir” diyor.
“Vay gerici, yobaz, çağdışı adam, sen nerelerden çıktın” diyerek üzerine
yürüyorlar.
Peki ama Evrensel değerleri kim belirleyecek? İçtiğimiz suyun, soluduğumuz
havanın, kokladığımız çiçeğin, yediğimiz buğdayın kanununu kim koyduysa, özetle
evreni kim yarattıysa evrensel değerleri de o belirler. Yaratmayan, kendisi
yaratılan biri kendisi gibi yaratılan hakkında değer biçerse bu hakiki değer
olmaz, izafi değer olur.
Rabbimiz, “Ahkaf” süresinin 21 inci ayetinde Hud aleyhisselamdan önce geçen ve
sonra gelen bütün peygamberlerin insanları Allah’tan başkasına ibadet etmemeleri
doğrultusunda uyardığını haber verir.
Fransız ihtilalini yapanların, kanun kırbacı altında kral ailesinden birini
öldürdükten sonra derisini yüzüp anayasalarının dışına deri olarak kaplayıp
müzeye koyduklarını “İnsan derisine kaplı anayasa” isimli kitabında Prof.Tarık
Zafer Tunaya haber vermektedir.
Suyun H2 O iki hidrojen bir oksijen den meydana gelip gelmediğini “Halka
soralım, referandum yapalım” demediğimiz gibi Rabbimizin bize bildirdiği
doğrular ve yanlışlarda tabiat kanunları gibi kesinlik kazandığından oylamaya
gidilmez.
Kimin kanununun adalet dağıttığını kim belirleyecek? Sorusuna ya parmak sayısı
veya yumruk gücü cevap verirse nüfusu çok olan ülkeler ve silahı cok olanlar
lehine adalet terazisi eğilme gösterir.
Hukuk, Hak’dan gelirse hukuk olur. Halk’tan gelirse kanun olur. Halk ise, kan,
can, ten, kin taşıyan bir canlı olduğundan kanun kırbacıyla toplumlar inim inim
inletilebilir. Onun için çağdaş insan, Hakkı tavsiye eden insandır.
Rabbimiz buyurur: “Bizi anmaktan/Kitabımızdan kalbini gafil kıldığımıza,
hevasına uyana ve işi hep aşırılık olana uyma” Yoksa,
“Çok tel kırılır sîne-i Kanun-ı cihanda
Nâ ehline mızrab-ı tasarruf verilirse”
İslami Okul Okulların En Önemlisi