Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Korkuyu Çoğaltmayın (Ahkaf 15-1-2001 Pazrt) - Nuzulsirasinagorekuran - 61. Sayfa

KORKUYU ÇOĞALTMAYIN (Ahkaf 15-1-2001 pazrt)

“Böylesi görülmedi”,”Tarih böyle bir baskıya şahit olmadı”,”Ebu cehil bile bu kadar baskıcı değildi” deniyor ve ümitler baltalanıyor. Kara tablolarla yürekler karartılmaya çalışılıyor.
Halbuki Kur’an’ı Kerimi okuduğumuzda Hz.İbrahim gibi yanık yürekli,yumuşak huylu bir peygamberi bile cümle alemin gözleri önünde ateşe atan Nemrut’un bu dünyadan gelip geçtiğini görürüz.
Aleni sex partilerinin düzenlendiği Mısırda iffetini koruduğu ve zina etmediği için hapse atılan Yusuf aleyhisselamı okuruz Kur’an’dan.
Beni İsrail in yeni doğan erkek çocuklarını öldüren Firavundan bahseder bizim kitabımız.
Sevgili peygamberimize iman edenleri işkence ederek öldüren,Efendimiz Haramı şerifte namaz kılarken secdeye vardığında boynuna yeni kesilmiş devenin işkembesini atan insanları haber verir Siret kitapları.
1940 lı yılları yaşayan insanlara sorun nelerin yapıldığını.
Hiç merak etmeyin. Nemrut gider Hz. İbrahim’in dini devam eder.
Firavun gider Hz.Musa kalır. Ebucehil helak olur Hz. Muhammed’in getirdiği din devam eder. 1940 lı yılların din düşmanları yok olup gittiler ama halkın %98 i Müslüman olarak yoluna devam ediyor.
Mekke’de Müslümanlar en zor günlerini yaşarlar.Şi’bi EbiTalibde mahsur kalırlar. Müşrikler onlara ekonomik ambargo uygular. Daralan Müslümanlar bu işin sonunun nereye varacağını bilemezler ve sevgili peygamberimize sorarlar. İşte böyle bir ortamda “Ahkaf” süresi nazil olur.
Sürede bu Kitabın her şeye gücü yeten,hükmeden ve hükmünde hikmet sahibi olan Allah tarafından indirildiği vurgulanır. Göklerde ve yerde yaratılan her şeyin boşuna olmadığı açıklanır. Allaha ortak koşulmaması istenir ve dokuzuncu ayette “Bana ve size ne yapılacağını bende bilmiyorum de” diye peygamber efendimize ta’limat verilir.
Peki ama işin sonunun nereye varacağını bilmemek, bilmediğin bir yolda karanlıkta adım atmaya benzer. İnsanlar küçük bir şirket kurarlarken bile ne yapacaklarını,nasıl yapacaklarını, muhtemel engelleri nasıl aşacaklarını,kaç sene sonra nereye varacaklarını hesap ederler veya uzmanlarına ettirirler. Böyle önemli bir konuda “Bende bilmiyorum” demek doğrumu?denebilir.
Bu din, Allahın dini. Dil bize ait. Dinde hata olmaz,dilde hata olur. Bizim dilimizde, anlatımımızda ve yazımızda hata olur. Ama bu dini ayakta tutan Kur’an ve sahih sünnettir. Kur’anı değiştirmeye de kimsenin gücü yetmeyeceğine göre endişeye gerek yok.
Kıyamete kadar devam edecek. Birileri C.İ.A. veya MOSSAD ajanlarının son günlerde verdikleri akıllar karşısında heveslenipte hedefe yaklaştık diye boşuna sevinmesin. Sevinci kursağında kalır ve ahirette kursağındaki kendisinin ateşi olur.

Başarılı olurlar mı?
Ataları bunlardan daha samimi ve cesurdu . Aslan yürekli Rişar (Rıchard 1157-1199) başarılı olamamış da bunlarmı başarılı olacaklar.
Biz, filan şöyle söylemi,filan bizim aleyhimizde şunları yapmış diyerek korku çoğaltmak yerine Rabbimize kulak verelim: “Söyle onlara (dünyada ve ahirette9bana ve size ne olacağını bilmem. Ancak ben bana vahy olunana uyarım” İşte çıkış yolunu gösteren cümle “Ben bana vahyolunana uyarım”
KAYBETMEK YOK
24-11-2000
23/10/2002/Çrşmb/Milligazete

Herkesin korku ürettiği, vesvese çoğalttığı, “Ne olacak bu ümmetin hali” dediği bir zamanda Kur’an okumak, uzun yol yorgunluğunun ardından, bir çınar ağacının dibinde dinlenmeye benzer.
Sevgili peygamberimiz ve Ona iman edenler Mekke’de en zor dönemlerini yaşarlar. İşkence edilerek öldürülenler,dövülenler, “Şı’bi Ebi Talip” de muhasara altına alınanlar, ekonomik ambargo uygulananlar,bu işin sonunun nereye varacağını sormaya başlarlar, “Ne olacak halimiz?” derler. Bunun üzerine Ahkaf sûresinin 9 uncu ayeti nazil olur : “De ki, Ben ilk defa gelen türedi bir peygamber değilim Bana ve size ne yapılacağını da bilmem.” Yani benden önce gelen peygamberler de sıkıntı çektiler sonunda zaferi elde ettiler. Ğaybı ancak Allah bilir.
Ama belirsizlik de korkunç bir şey değilmi?
Ayetin devamı var. “Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
Hasta doktoruna sorar: “Doktor, ne olacak benim halim?” Doktor : “İyi olacaksın, ancak sen şu ilaçları düzenli olarak içeceksin” der. Rabbimiz, zor durumda olan Müslümanlara “Siz Kur’anın emir ve yasaklarına uyun gerisine karışmayın” tavsıyesinde bulunur.
Kapadokya’da yedi katlı “Yer altı şehri” var. Evler,dükkanlar, kiliseler, mutfaklar var. Yirmi bin insan aynı anda yaşamışlar o yer altında. Bir konferans dönüşünde gezdim o şehri. Dinlerini yaşayabilmek için güneş ışığını,ısısını ve temiz havayı terk etmişler. Zalimlerin zulmünden dinlerini korumuşlar.
Dışarıda temiz hava, bol gıda ile yaşayan, puta tapan ve o halde iken geberip gidene mi acıyalım,yoksa geçici dünyanın ni’metlerinden mahrum, fakat ebedi Cenneti kazanan inananlara mı acıyalım?
Gece karanlığında eğlenerek yürüyen bir kalabalık uçuruma doğru gitseler, uçurumdan haberi olmayan bu kalabalığa bir adam “Yahu nereye gidersiniz? Yolun sonu uçurum. Gitmeyin “ diye bağırsa içlerinde birkaç kişi o bağıranı yakalayıp “Sen ayırımcılık yapıyorsun” diyerek ağaca bağlasa , kalabalık gülerken o bir kişi ağlasa şimdi biz hangisine : “Ne olacak bu/ bunların hali” diyeceğiz. (Bak:Tevbe 109 Âl-i Imran 103))
Ağlayan adam bağlandığına ağlamıyor. Bu kalabalığın yardan aşağıya düşeceklerine ağlıyor. Yoksa o Müslüman yar yolunda yaralanmayı gazilik nişanı gibi zevkle taşır.
“ Hakkın ma’bedinde zikredenin tesbihi zincirden olurmuş” der hapsi halvet kabul eder ve dışarıdakilerin imana gelmesi içinde dua eder.
Mü’min/Ğafir sûresinde, Her şeye gücü yeten,her şeyi bilen, günahları afveden,Tevbeleri kabul eden,azabı şiddetli,lütfu bol olan Allahın indirdiği Kitap olan Kuranı kerim,Hazreti Musa’yı öldürmeye teşebbüs eden,siyasetin başı Firavun,Öğretimin başı Haman ve ekonomiyi elinde tutan Karun helak olup gittiğini haber verir.
Firavun: “Bırakın benide Musayı öldüreyim. O’da Rabbini çağırsın” diyor. (Mü’min 26) O güzel Rabbim de Firavunun en yakınında bulunanın gönlünü İslâma yöneltiveriyor.
O güzel Rabbimiz düşman evinde dostlar besliyor.
Biz, Mü’min sûresini “Şifa Tefsiri” 6/509 dan okumaya ve amel etmeye devam edelim.


Haydin,Kur’an okumasını bilenler bu gün, bir kişi bulsun ve öğretmeye başlasın. Bilmeyenler de bilen birini bulsun ve öğrenmeye başlasın.


ANNE VE BABAYA İYİLİK (Ahkaf 17-1-2001 çarş)

Yapılmayacak büyük şeyler peşinde koşacağımıza,yapabileceğimiz ve yaptığımız takdirde Allah katında çok büyük değeri olan şeyleri yapalım.
Mesela “Ahkaf” süresinin 15 inci ayetinde Anne ve babaya iyi davranmamız emrediliyor. Anne ve babasına iyi davranmayanın başkalarına iyi davranması inandırıcı olmaz.
Kur’anı Kerimde Rabbim birçok yerde kendisine itaatten sonra anne babaya itaati,kendisine şükürden sonra anne – babaya teşekkürü emrediyor. Çünkü annesi onu 9 ay karnında taşıdı . Midesi, kalbi, kanı onun için çalıştı. Yani anne, çocuğun canına can katmak için çalıştı . Doğduktan sonrada ona en temiz içecek olan sütü ile besledi. İşte bu anneye itaat edilmesini istiyor Rabbim.
Alın terini toprakla yoğurup buğdaya dönüştüren, alın teriyle çeliğe su verip, karşılığını giyecek ve içeceğe dönüştüren babalarımız, ciğerinin kanını bembeyaz süte dönüştürüp,bir şelâle gibi yavrusunun ağzına akıtan analarımız , Allah ve onun Rasulünden sonra sevilmeye en layık insanlardır.
Bir çiçeğin dalını sevmesi gibidir bu sevgi . Bir dalın çiçeğini beslemesi koruması gibidir bu şefkat.
Sonra anne en değerli incileri boynunda taşırken yavrusunu daha mahrem ve kalbinin en yakın yerinde severek taşıyor. Gül renkli kanını yavrusunun damarlarına akıtıyor .Allah’ın can verdiği yavrusuna dokuz ay kan veriyor.
Günümüzde bir kısım kan simsarları ölmek üzere olan hastanın gözü önünde kan üzerine pazarlık yaparken, bir kısım zalim diktatörler damarlarındaki kanı kara toprağa akıtarak üretimi artırırlarken ana karşılıksız olarak,severek yavrusuna kan veriyor.
Yavrusu doğunca,yemiyor yediriyor. Baba ise,kuşlar gibi kazancını akşam eve getirmek ve yavrularının sevincini paylaşmak için çırpınıyor.
Çocukken ayakları ayaklarımız, elleri ellerimiz, gözleri gözlerimiz, dişleri dişlerimiz oluyor.
Onların bizim için yanan yüreği, üşüdüğümüz zaman sıcak oluyor, yandığımız zaman ise serinlik veriyor. Yananı serinleten , donanın ısıtan böyle bir ateş başka hiçbir yerde icad edilmemiştir.
Kış gününde aynaya üfleseniz kendinizi göremezsininiz. Rabbimiz de “Anne ve babanıza üff bile demeyiniz” buyurur. (İsra 23)
Denizlerin söndüremediği anne ve baba yüreğinin ateşini “üff” demekle söndürenler kendisinin cehennemdeki ateşinin alevlenmesi için üfürmüş olurlar.
Müşrik anne ve babaya bile ihsanda bulunmayı tavsiye (emir) eden Rabbim (Ankebut 29/8) insanların gönül kapılarının ihsanla açılabileceğine işaret etmiştir.
Bu ayetten hareketle ; çocuğun ana karnında 6 aylık olunca her şeyiyle tamamlandığını da anlıyoruz. Bu gün tıp da bunu söylüyor.
Neden bu ayette 40 rakamı zikredilmiş? Tefsircilerimiz bunu şöyle açıklamışlar . 40 yaşından sonra insandan mazeretlerin kabul edilmeyeceğine de bu ayette işaret vardır. Peygamberlerden birçoğu da 40 yaşından sonra peygamber olmuştur. Çünkü 40 yaş her yönüyle olgunluğa erişildiği bir yaştır. Sevgili peygamberimiz şöyle buyuruyor; “Kırk yaşına ulaşan Müslüman bir kulun, Allah hesabını hafifletir. Altmış yaşına vardığında Allah ona Tevbe etme nimetini lütfeder. Yetmişine vardığında gökyüzü ehli onu sever. Seksenine vardığında iyiliklerini sabit tutar,kötülüklerini siler. Doksanına vardığında Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını afveder, ailesine şefaatçi kılar ve gökyüzünde “Allahın yer yüzündeki esiri” diye yazılır.” (İbni kesir,Tefsir Ahkaf 4/157) Buyurmuş. Tabiiki iman üzere olanlar kastedilmiştir.

TÜKENMEYEN HAZİNE (Ahkaf 18-1-2001 perş )

Dünya dillerine çevrilen,Türkçe’yede Milli Eğitim Bakanlığı tarafından terceme edilen “Makamat” ın yazarı Hariri (446-532=1054-11, Bağdat’taki sultan tarafından ödüllendirilmek ve hakim yapılmak istendiğinde “Beni bana bırakın Basra nın Meşan köyüne gideyim”der. Meşan köyünde kırk “Makame” yazan Hariri, Bağdat’a geldikten izzeti ikram içine düştükten sonra bir tek “Makame” yazamaz. Köyüne döner ve özelde Arap edebiyatına, genelde dünya edebiyatına on “Makame” daha hediye eder. (Bak:Makamat,Hariri,s.9-12 M.E.B. yay)
Doğduğu kasabanın adını ülkesine, Ülkesinin adını dünyaya duyuran heykeltıraş için kasabanın belediye meclisi toplanır ve iki yüz bin pezeta verilerek sanatçının heykelinin şehrin merkezine dikilmesine karar verilir. Aç ve bî ilaç olan sanatçı belediyeye şöyle bir teklif götürür: “Siz o paranın yarısını bana verin, ben her gün güneşin doğuşundan batışına kadar şehrin merkezinde heykel gibi dikileyim”der.
Mehmet Akif’in diliyle “Kara gün dostu” diye ta’rif edilen Süleyman Nazif, düşman süngüsünü vatanın bağrına dayadığında kalemini Batarya yapmış, kelimeleri top mermisi kalıbında dökmüş ve düşman üzerine ateş etmiş. Öldüğünde, üzerindeki elbise ve yedi buçuk kuruş mirası kalmış. Cenazesini Belediye kaldırmış. Onun yakın dostlarından Ferid Kam bey:
“Sağlığında nice ehli hünerin,
Bir tutam tuz bile yoktur aşına.
Öldürüp evvel onu açlıktan,
Sonra bir türbe dikerler başına” deyivermiş.(Mahir İz,Yılların izi,152
Ömer Rıza Doğrul’un ifadesiyle “Mevlâna’nın batıya attığı ok” olan Cübran Halil Cübran (1883-1932)ın eserleri milyonlarca satmasına rağmen Amerika’da Bir otel odasında aç ve bî-ilaç ölür.
Türk şiirinin yüz akı Mehmet Akif,orta halli bir aileden gelme. Dünyanın en güçlü adamı Halterci Halil Mutlu,Fakir bir ailenin çocuğu. Müzik dünyasının kralı İbrahim Tatlıses,inşaat işçiliğinden gelme.
Yalnız Türkiye şartlarında değil, dünya genelinde her sahada öne çıkanlar zorluklarla mücadele ederek büyüyenlerdirler.
Peki de bu zengin çocukları ne yaparlar? Onlar, para sayarlar,manken soyarlar,dolar severler,dünyadaki eğlence merkezlerinin tamamını görüp geçirdikten sonra belki eğlenceli olur ümidi ile hapishanelere de düşmeye başladılar.
Paraya,makama,rütbeye,şöhrete sahip olmayanlar hiçbir zaman kendisini güçsüz görmemelidirler. Siz, İmani yüceliğinizi,ruhi asaletinizi,medeni cesaretinizi,ilmi dirayetinizi geliştirmeye bakınız. İflas edilip paralar tükenebilir,koltuk alttan kaydırılır makamdan düşebilirsiniz;rütbeler sökülebilir,şöhretiniz gider unutulabilirsiniz,ama İmanınız, asaletiniz,cesaretiniz ve dirayetiniz alınamaz. Hiçbir güç onları sizden ayıramaz. Köşke çıksanız,sizinle beRaber çıkar. Hapse girseniz size yoldaş olur. Kabre girseniz kandil olur.
“Ahkaf” süresinin 21-28 inci ayetlerinde “Ad” kavminin sahip olduğu imkanların çok büyük olmasına rağmen Hud aleyhisselam karşısında yok olup gittiklerini haber verir Rabbimiz.

HAKKA VE HUKUKA İTAAT
(Ahkaf 19-1-2001 cuma)
10/11/2003/Pzrts/Millig
İmam Ebu Hanife “el-Alim ve-l-müteallim”=Alim ve öğrenci isimli eserinde Yahudiler, Hıristiyanlar ve Mecusiler, hepsinin Allah’a iman ettiğini ancak Allah’ı tanımlarken sapıttıklarını anlatır ve bir örnek verir. Adam elindeki siyah üzüm tanesine “İnci” dediğini, elinde ayva olan birisinin “İşte inci bu” dediğini, elinde yuvarlak bir çamur olan birinin de “İşte hakiki inci budur” dediğini naklettikten sonra işte bu üçü inciyi tanımamakta birleşiyorlar.
Yahudiler “Uzeyir Allah’ın oğludur” demekle, Hıristiyanlar “İsa Allah’ın oğludur” demekle, Mecusiler Allah’a ortak koşmakla, Allah’ı tanımamada birleşiyorlar” diyor.
Öğrencisi soruyor, “Peki Allah kelimesini nereden biliyorlar?” Öğretmen “Doğuştan kör bir insan, anasından duyarak gece, gündüz, sarı siyah kelimelerini bilir ama gerçeğini bilemez.
Şimdi inci hangisi? Bunu tespit için ne yapmalı? Dünyamızda demokrasi olduğuna göre oylayalım. “Siyah üzüm tanesine “İnci” diyenler, siyah kağıdı atsınlar, ayva tanesine inci diyen sarı kağıdı atsınlar, çamur yuvarlağına inci diyenler gri kağıdı sandığa atsınlar” denir. Oylanır, böylece hangisi çok oy alırsa onun dediği inci olur ve ülkede bir sorundan kurtulur.
İcazetli profesörlerimiz: “Mademki kanundur, kanunlara itaat farzdır” fetvasını verirler ve kurtulurlar. Gerçekten kurtulurlar mı?
Birileri de diyor ki: “İnci olmayan şeylerin oylamaya sokulması yanlış. Bu, evrensel değerlere aykırı. Oylamaya katılanların hepsi yüzde yüzü, çamura “İnci” deseler bu geçersizdir” diyor.
“Vay gerici, yobaz, çağdışı adam, sen nerelerden çıktın” diyerek üzerine yürüyorlar.
Peki ama Evrensel değerleri kim belirleyecek? İçtiğimiz suyun, soluduğumuz havanın, kokladığımız çiçeğin, yediğimiz buğdayın kanununu kim koyduysa, özetle evreni kim yarattıysa evrensel değerleri de o belirler. Yaratmayan, kendisi yaratılan biri kendisi gibi yaratılan hakkında değer biçerse bu hakiki değer olmaz, izafi değer olur.
Rabbimiz, “Ahkaf” süresinin 21 inci ayetinde Hud aleyhisselamdan önce geçen ve sonra gelen bütün peygamberlerin insanları Allah’tan başkasına ibadet etmemeleri doğrultusunda uyardığını haber verir.
Fransız ihtilalini yapanların, kanun kırbacı altında kral ailesinden birini öldürdükten sonra derisini yüzüp anayasalarının dışına deri olarak kaplayıp müzeye koyduklarını “İnsan derisine kaplı anayasa” isimli kitabında Prof.Tarık Zafer Tunaya haber vermektedir.
Suyun H2 O iki hidrojen bir oksijen den meydana gelip gelmediğini “Halka soralım, referandum yapalım” demediğimiz gibi Rabbimizin bize bildirdiği doğrular ve yanlışlarda tabiat kanunları gibi kesinlik kazandığından oylamaya gidilmez.
Kimin kanununun adalet dağıttığını kim belirleyecek? Sorusuna ya parmak sayısı veya yumruk gücü cevap verirse nüfusu çok olan ülkeler ve silahı cok olanlar lehine adalet terazisi eğilme gösterir.
Hukuk, Hak’dan gelirse hukuk olur. Halk’tan gelirse kanun olur. Halk ise, kan, can, ten, kin taşıyan bir canlı olduğundan kanun kırbacıyla toplumlar inim inim inletilebilir. Onun için çağdaş insan, Hakkı tavsiye eden insandır.
Rabbimiz buyurur: “Bizi anmaktan/Kitabımızdan kalbini gafil kıldığımıza, hevasına uyana ve işi hep aşırılık olana uyma” Yoksa,

“Çok tel kırılır sîne-i Kanun-ı cihanda
Nâ ehline mızrab-ı tasarruf verilirse”