Sevineceklerimiz (Rum 3-5-2001 Prşm) - Nuzulsirasinagorekuran - 77. Sayfa
SEVİNECEKLERİMİZ (Rum 3-5-2001 Prşm)
İstanbul Boğazından geçen bir geminin sahildeki sandalları salladığı gibi,
dünyanın öbür ucundaki bir olay da bütün insanları doğrudan veya dolaylı olarak
ilgilendirir.
Kur’anı Kerim, bize bütün dünyada gelişen olayları takip edip doğru,iyi ve güzel
insanların ve işlerin yanında olmamızı “Rum”süresinin ilk ayetlerinle uyarır.
615 yılında ateşe tapan İranlıların,Hıristiyan Rumlara galip geldiğini duyan ve
sevinen Mekkeli müşriklere karşı çok yakın bir zamanda Rumların galip geleceğini
Kur’an haber vermiş ve dokuz sene sonra 624 de Rumlar,İranlılara galip
gelmişler. Rumların bu galibiyetine Mü’minler çok sevinmişler.
Karun’un haram mala sevinmesi kötülenmiş(Kasas 78),Faydasız ilimle öğünenler
yerilmiş (Mü’min 83),Harpten kaçanların sevinmesi kötülenmiş (Tevbe 81).
Onlar halkdan çalıp çırptıkları mallara sevinsinler; “Biz Amerika’da bankanın
içinin nasıl boşaltılacağının ilmini öğrendik” diye hava bassınlar. Bir yolunu
bulup hizmetten kaçmanın yolunu bulmakla sevinsinler.
Biz de Allahın bir lutfu olarak imana sahip olduğumuza sevinelim (Yunus 58),Her
gün Kur’andan bir veya daha fazla ayet öğrendiğimize sevinelim (Ra’d
36),Dünyanın öbür ucunda adını sanını bilmediğimiz,yerini yurdunu görmediğimiz
haklı,doğru,iyi insanların başarılarıyla sevinelim (Rum 4) ve o başarıların
yaygınlaşmasına çalışalım.
Şair: “Gözü Dünya mı görür aşıkı dîdâr olanın?” diyor. Sevgilisine doğru koşan
insanın ayağına diken batsa onu görenlerin yüreği dayanmaz ama o sevdiğine doğru
koşanın ayağına batan dikenden haberi olmaz.
Doğum yaparken ağlayan anne,doğan çocuğun ağlamasıyla acıları sevince dönüşür.
Ağlarken hüzün göz yaşları dökeriz,gülerken sevinç göz yaşları dökeriz. İkisinin
de kaynağı aynı.
Hüzünle keder,geceyle-gündüz gibidir. birbirini izleyerek gider ve gelirler.
Onun için Rabbimiz “Kaybettiğinize yerinmeyesiniz,verdiklerine de sevinmeyesiniz
diye...”buyurmuş.(Hadid 23)
Yunus Emre de bu ayeti :
“Ne varlığa sevinirim,ne yokluğa yerinirim”diye terceme etmiş ve “Aşkın ile
öğünürüm. Bana seni gerek seni” diye devam edivermiş.
Bu dünyadan,dağları delen,taşları oyarak evler yapan,Ehramlar diken,Zafer
takları kuran insanlar gelip geçmişler. “Seyahat edin (fikri ve bedeni) sıhhat
bulun”
Gördüğünüz her şeyi Allahın varlığına ve birliğine birer ayet/delil olarak
görün. Bizi topraktan yaratması,bizden eşimizi yaratması,aramıza sevgiyi vermesi
Allahın ayetlerinden olduğunu haber verir (Rum 19-20)
Zencinin yüzünü en etkili sabunlarla yıllarca yıkasanız beyazlaştıramazsınız.
Ama İklimin, çevrenin, yeme ve içme maddelerinin değişmesiyle birkaç asır sonra
neslinde değişim olabileceği gibi, diller de zorlamayla değiştirilemez. Çünkü
dillerimizin ve renklerimizin farklılığı da Allahın varlığına ve birliğine birer
ayet/delildirler.(Rum 22) Demek ki Kur’an, dil konusunda da bize yol gösteriyor.
Biz, hem Kuran’daki ayetleri hemde tabiat ayetlerini okuyalım. Kur’an
ayetlerinin tefsirini,tabiat ayetlerinin keşfini yapmaya devam edelim. Sabah
akşam Rabbimize hamd edelim
FITRAT BİZE YARDIM EDİYOR (Rum 4-5-2001)
Kuzulara, körpecik dimağlara inkar, ateistlik=gâvurluk tohumları ekerek
cehennemde yakmak isteyen kurtlar, kendi koydukları kurt kanunları ile toplumu
cendereye veriyorlar.
Kendi küçücük akıllarından kanun kalıpları yapıyorlar ve insanlık ailesinin her
ferdini o kalıba dökmek istiyorlar. Sığmayanları kanun kırbaçlarıyla
yontuyorlar.
Onlar, hayvanlar gibi yaşamak, haram-helal ayırımıyla zevklerinden mahrum
olmamak için ateist-gâvurluğu yaymaya çalışıyorlar. Gençken ateist oluyorlar.
Zevklerini, şehvetlerini sınırsızca kullanmak için din engelini kaldırmaya
çalışıyorlar.
Türkiye’de ve Dünyada din düşmanlarına dikkat ederseniz,alnı terlemeden milletin
malını hortumlayanlar, güzellerini soyanlar, dolar sayanlar veya bunların
kapısının önünde onların attığı kemiklerle geçinenlerdirler.
Materyalist eğitimle dünyanın her tarafında üniversiteli gangster, soyguncu,
uyuşturucu taciri, böbrek, kalp, ciğer alıp satan insan kasabı doktorlar, kadın
ticareti yapan üç dil bilen aydınlar, ihtisasa önem verdiklerinden çocuk
yaştakileri satanlar, orta yaştakileri satanlar diye guruplara ayrılarak
çağdaşlıklarını gösterenler, zamanı ve mekanı çürütüp kokutuyorlar.
İnsanla beraber dereler, nehirler, ırmaklar kirleniyor. Göllerde ve denizlerde
canlılar can çekişiyor. Böyle giderse bir damla temiz su bulamayacağımız zannına
kapılırken güneş gölleri, denizleri, bataklıkları ısıtıyor, kirli suları
buharlaştırıyor, hava imbiğinden geçiriyor ve gökyüzünden tertemiz olarak tekrar
tekrar üzerimize rahmet olup yağıyor.
İnsan tam ümitsizliğe düşeceği bir anda dünyamız yeni çığlıklarla aydınlanıyor.
Hastanelerde, evlerde, doktor ve ebeler elinde dünyaya gelen tertemiz çocuklar
gâvurun işini zorlaştırıyor. Çünkü her doğan çocuğun (İslâm) fıtratı üzerine
doğduğunu Peygamber efendimiz haber vermiştir. (Buhari,Cenaiz 80, Müslim,Kader
25, hadis 2657, Tirmizi,Kader 5, hadis 2139) Kur’an’ı Kerim Rum süresi 30/30 da
buna işaret etmektedir.
Gökyüzünden düşen her damla nehirleri ve denizleri kirletenlere “Siz bunu
başaramayacaksınız” diye bir uyarı olduğu gibi her doğan çocuk da saf tertemiz
dünyaya geldiği için gâvurun işini zorlaştırıyor. Yağmur yağarken üzerindeki
elbiseleri çıkarıp yağmurun doğrudan göğsüne ve omuzlarına değmesini sağlayan
Peygamber efendimize bunun sebebi sorulduğunda “O Rabbinden yeni gelmektedir”
buyurmuş. (Müslim, İstiska, bab 2, hadis: 898)
Kendi malında kardeşinin bile ortak olmasına tahammülü olmayanlar,Allahın
mülkünde bir buğday tanesi veya bir kan damlası yaratamadığı halde Kendi
çıkarları doğrultusunda kurallar koyarak kendini Allaha ortak
koşanlar,çıkarlarımı zedeliyor diye İslâmı engelleme yolunda sekiz haçlı seferi
düzenlemişler. Dokuzuncusunu başlatmışlar. Bu hafta İstanbul’da,Alman
parlamenter bir bayan: “Avrupa topluluğuna girmekle egemenlik haklarınızın
gittiğinin farkında mısınız?”diyor. Hanım efendi, bu din öyle bir din ki
kendisini yok etmek için gelenler Müslüman olup kalmışlar. Bizim okuma yazma
bilmeyen işçilerimiz, yüz binin üzerinde Almanın Müslüman olmasına vesile
olmuşlar. Sosyal bilimcileriniz Almanya’nın,Hollanda’nın,Fransa’nın ve diğer
Avrupa ülkelerinin ne zaman Müslüman çoğunluğa sahip olacakları konusunda ciddi
çalışmalar yapıp raporlar yayınlıyorlar.
Her doğan çocuğun tertemiz doğması da bize yardımcı olmakta. Onun içindir ki
Müslüman olanların çoğunluğu gençlerden meydana gelmekte.
Ha gayret. İslâm Avrupa tarafından gelirse bizimkilerin zaten içinde olduğundan
öpüp tepelerine koyarlar.
PARÇALANMAYIN (Rum 7-5-2001 Pzrts))
Tıpta koruyucu hekimlik birinci derecede önemli bir daldır. Çünkü
Allah,insanları sıhhatli olarak yaratıyor. Bize düşen görev çocuğun sıhhatini
mikroplara,soğuğa,gıdasızlığa karşı korumaktır.
Ahlaki yönden de bütün çocukları İslâm fıtratı üzerine yaratıyor. Bize düşen
görev onun tertemiz gönül aynasını kirletecek şeylerden korumaktır.
İlk okulda öğretmen her gün çocuğunuzun üzerine mürekkep damlatarak elbisesini
kirletse okula gider ve durumu önce öğretmenle görüşürsünüz,sonra müdüre de
durumu bildirirsiniz. Peki çocuklarınızın beynine neler verildiğini hiç merak
edermisiniz?
Elbisedeki lekeyi temizlemeniz mümkindir ama beynine bırakılan kir,çocuğun
hortumcu, hırsız, kapkaççı, yağcı, kiralık katil,organ taciri, kadın taciri
Cehennemlik vs.. olmasına sebep olabilir.
Onun için Rabbimiz Rum süresinin 30 uncu ayetinde yaratılışımızda bize verilen o
özelliğin İslâm olduğuna işaret eder ve ona yönelmemizi ister. O fıtratın
korunması için topyekün eğitim seferberliği yapmamız gerekir.
31 inci ayette yönelmenin şeklini tarif ederken Yürekten Allaha yönelmemizin
ardından bedenen de namazla Allaha yönelerek müşriklerden olmamamız emredilir.
32 inci ayette de müşriklerin bir özelliğine dikkatimizi çeker ki o, en fazla
sakınılması gereken özelliktir. O, da bölünüp parçalanma ve her grubun kendi
yanındakiyle sevinme hastalığıdır.
Geçmiş hak dinlerde parçalanmalar meydana gelmiş,her grup kendi din kitabını
kendisi düzenlemiş,altı yüzün üzerinde İncil ortaya çıkmış ve her grup
kendisininkini en doğru olarak kabul etmiş.
Rabbimiz,bizim bu duruma düşmememiz için bu ayetleri ile uyarıyor. Bu uyarıya
biz uymuşuz ve bir tek kitapta karar kılmışız. Dünyanın neresine giderseniz
bütün Müslümanların elindeki kitap Kur’andır ve bütün Mushaflar arasında harf
veya nokta farkı yoktur.
Bu güne kadar “Hocam bu Müslümanlar arasındaki ayrılıklar niçin? Neden hep
parçalanan biz oluyoruz?”diyorlardı. Benim cevabım “Hayır, biz ayrı değiliz.
Çıkarlarımız nedeni ile ayrı gibi görünürüz ama Kur’na,Sünnete,dinimize hizmet
eden değerli mezhep imamlarına ve o yolda yürüyenlere dil uzatıldığında hemen
bir araya geliriz.”olurdu.
Ama bu hafta Katolik, Vatikan papa’sı bin yıl sonra ilk defa Yunanistan’da
Ortodoks papazıyla bir araya gelirken bir çok Ortodoks papaz ve Yunanlı halk,
binanın dışında bu bir araya gelişi protesto ediyorlardı.
Biz şunlara dikkat edelim:
Hiç bir kitabı Kur’anın önüne geçirmeyelim.
Hiçbir insanı Peygamberimizin önüne geçirmeyelim.
“Hocam geçirenmi var ki?
Evet var. Farkında olmadan yapıyoruz bunu. Meselâ, bir insanın yanında bir adam,
Kur’ana sataşan bir konuşmaya başlasa,ses çıkaran,cevap verenler çok olacağı
gibi bazı insanlar ses çıkarmaz ama şeyhine veya önderine laf edecek olursa
müdahale eder. Bu da yanlışlardan biridir ve en büyüklerindendir.
Bir tanıdığım “Hocam,yeni taşındığım sitede beni hemen birkaç gün içinde filancı
olarak tanıdılar ve öyle hitap ediyorlar” dediğinde hata ,site sakinlerinin
değil, hata,o izlenimi veren sana aittir. Sen o yönünü öne çıkarmışsın. İyi bir
Müslüman olduğunu öne çıkarsaydın o Müslüman insanlar, senin hakkında “İyi bir
Müslüman” diyeceklerdi”dedim. Biz Allahın bize uzattığı ve “Allahın ipi” (Âl-i
Imran 103) diye isimlendirdiği Kur’an etrafında birleşir,örnek olarak da
Rasülünü alırsak parçalanmayı önleriz.
Bu konuda Hucurat süresini “Şifa Tefsiri” 7/193 den bir okuyuverin
HEPİMİZ SORUMLUYUZ ( Rum süresi 8-5-2001 Salı)
Gencecik bir delikanlı,belediye otobüsünde bir koltuğa oturmuş,başucunda da
ihtiyar bir nine veya dede ayakta yolculuk yapmakta. Durumu gören herkes
gencecik delikanlıyı ayıplamakta.
Bir başka gün, bir başka yerde gencecik bir delikanlı anlatıyor: “ On altı
yaşındayım;anneme,babama ve kardeşlerime bakmaktayım. Süleymaniye’nin alt
taraflarındaki izbe iş yerlerinde asgari ücretle günde on iki saat ağır işte
çalışıyorum. Akşam işten çıkınca mahallemize giden otobüse biniyorum ve bir
saatten önce varamıyorum. Otobüste dinleneyim diye Eminönü’ndeki ilk durağa
gidiyorum. Oturağa oturuyorum. İki üç durak sonra binenler başucuma gelip yorgun
gözlerimin içine bakıyorlar. Kalkıp yer veriyorum. Zamanla yorgunluk
omuzlarımdan daha ağır basıyor kalkmıyorum ve otobüsün camından dışarıya
bakıyorum. Bir zaman sonra ar perdesi yırtılıyor ve hem oturuyorum hemde
başucumda duran ihtiyarın yüzüne bakarak yoluma devam ediyorum” diyor.
06/05/2001 Pazar günü eşimle beraber yürüyüşe çıkmıştım. Uzaktan bağrışmalar
duyunca o tarafa baktık,iki bayan bağırıyor,bir delikanlı bize doğru kaçarak
geliyor. Elinde bir bayan çantası var. Delikanlı bizden elli metre uzaktan geçip
gidecek. Ben önünü kesmek üzere koştum ve koşarken yüksek perdeden bağırınca
panikledi,ayağı sürçtü yere kapandı,çanta elinden düştü ve kalktığıyla kaçtığı
bir oldu. Bu arada çantası çalınan bayan da geldi, çantasını aldı ve teşekkür
edip gitti.
Bayanın çantasına kavuşma sevincini bende paylaştım ama ya o delikanlının
durumu? Ya onun belirli bir paraya hemen ihtiyacı varda bulmak için başka yol
bulamamışsa?
“İstanbul’un taşı toprağı altın” diyerek çoluğunu çocuğunu alıp İstanbul’a göç
eden veya göçe zorlanan milyonlarca insan bu şehirde bir günde üç öğün yemek
yeme ihtiyaçları var.
Delikanlının arkasından uzun uzun baktım. Gözlerim doldu. Keşke
yakalasaydım,çantayı o bayana verdikten sonra,o delikanlıya da cebimdeki parayı
verebilseydim,kapkaççılık yapmadan da helal yoldan para kazanılabileceğini
söyleyebilseydim.
Bir bardaktan su taştığında bütün suç, son damlanın değil. Bardağa giren ilk
damla ile son damla,o taşan bölümün dökülmesinde ortak sorumluluğa sahip.
Rabbimiz: “İnsanların elleriyle yaptıkları sebebiyle karada ve denizde bozulma
ortaya çıktı” dedikten sonra niçinini de açıklıyor ve “Yaptıklarının bir kısmını
tattırmak ve Allaha dönüşlerini sağlamak için”diyor. (Rum süresi 41)
Gazetelerden ve yetkililerden öğrendiğimize göre hortumcuların yuttuğu otuz
milyar dolarmış. Bunlar görülebilenler. Bu para bile, beş milyon fakir aileye
dağıtılsa onar milyar lira para verilmiş olacakken fakirlere değil, yüz kadar
yüzsüze verilivermiş.
Şimdi acısını millet olarak biz çekiyoruz. Tabii ki millet olarak biz de sütten
çıkmış ak kaşık değiliz. Hortumcuların hortumunu,bankalara dayayanlara yıllarca
oylarımızla destek olanlarda bizleriz. Öyle ise sorumluluğumuzu bilelim ve ona
göre hareket edelim.
Bir kısım siyasiler ve ekonomi uzmanları son günlerin şaşkınlığının sebebi
olarak faizlerin yükselişini gösterdikten sonra batılı bir ekonomistin “Hangi
ülkede faiz sıfır olmuştur,o ülke kalkınmıştır”sözünü tekrarlıyorlar. Ama
Rabbimizin,Bakara süresi 275 deki: “Allah,alış-verişi helal kıldı,faizi haram
kıldı. Faiz yiyenler şeytan çarpmış gibi kalkarlar” ayetini hatırlamazlar veya
hatırlarlarda “Gerici” demesinler diye ayeti
YOLA DEVAM ( Rum 9-5-2001 Çrşmb)
Bu dünyada biz, gurbette gezen yolcu gibiyiz. Ana rahminden kabre kadar olan
yolculuğumuzda dünyamız bizim köprümüz gibidir.
Köprüden geçeceğiz. Ama ayıya dayı demeden, ayının yeğeni olmadan geçeceğiz.
İnsanlığımızı İslâmi kurallarla koruyarak geçeceğiz. Bunu yapabilmek için önce
ilim zırhına bürüneceğiz. Takva elbisesi giyineceğiz. Geceleri kıyama kalkıp
namaz kılacağız. Rabbimizin ayetlerini tertil (harfleri çıkış yerlerine dikkat
ederek, manasını anlayarak, anladığını tatbik etmek) üzere okuyacağız.
Biz yolcuyuz. Yolumuzu kanla boyasak yolun sonundan cehennemin alevleri
yükselir. İyiliklerle, güllerle donatırsak, kötülüğü iyilikle giderirsek yolun
sonundan Cennet görünür.
Bu yolcu doğunun da batının da Rabbine güvenerek yola çıkmıştır. Nemrutun ateşi,
Firavunun işadamları, Karunun sermayesi onu tutamaz. Dikensiz harman, çakılsız
orman olmayacağını bilir ve O, aslanlar gibi yolunda yürür.
Yolcu, ilim ve kalem ayaklarıyla yürür. Kalbinde takva azığı bulunsun. Elinde
Hz. Musa’nın asası olsun. Para ve silah üzerinde yürüyen, kalbi kinle dolu olan,
elinde ateş, ağzında petrol bulunan insanların önünü ilimle, kalemle alamazsan
asa gerekli olabilir.
Yolcu, bu dünyada azlığından şikayet etme. Öncülerin olan peygamberler bir tek
kişi olarak gönderildiler. Ekonomik yönden zayıflığına bakma. Önderin olan
sevgili peygamberin hem yetim, hem fakirdi. Gecenin koyu karanlığını giderip
kuşluk vaktinin aydınlığını getiren Allah (c.c) bir gün küfrün karanlığını
götürür ve yerine İslâmın aydınlığını getirir.
Yolcu, bu dünyaya teker teker gelindiği gibi, teker teker gidileceğini bilir
(En’am 94). Azlığına üzülmez. Çokluğuyla övünmez. Depremde, yangında, selde,
soygunda yok olmayan, çalınamayan, yanmayan ilmiyle, imanıyla övünür.
Alınan her nefesinin, içilen her damlanın, yutulan her lokmanın hesabının
sorulacağını da bildiği için sağlam bir iman, faydalı ilim, helâl rızkla
beslenen sıhhatli bir beden ve Allah’ın kitabına uygun bir amel / eylemle kabire
varmayı tercih eder.
Meni halinde ana rahmine yerleştik. Dokuz ay yol aldık. Dünyaya geldik.
Yoluculuk devam ediyor. Gurbete giden hep sıla özlemiyle yaşar. “Sılada bir evin
bacası olsam” diye türküler yakar. Bir an önce kazanıp dönmeye çalışır. Gurbetin
hiçbir şeyi onu eğleyemez.
Müslüman insanda dünya diyarında ömür sermayesini verip sevap kazanarak yürür.
Geçici güzelliklerin hiçbiri onu asıl yurdundan alıkoyamaz. O kamaşmayan
gözlerle bakar dünya güzelliklerine. Meşru olanlarından faydalanır, ama yolundan
alıkoyacak hiçbir put, düşünce, para, kadın, erkek, makam, rütbe onu
engelleyemez.
Yolcu, bu dünya yolculuğunda tarlada, yolda, dükkanda, dairede, kışlada,
karakolda, üniversite de her nerede olursan ol, yürüyüşün esnasında sana bakan
dost ve düşmanların dışından içini görebilsinler. İçinde kin değil dinin
parıldadığını görsünler.
Midende haram lokma olmadığını bilsinler. Kula kul olmadığını, Allah’a kul
olduğunu herkes anlasın.
RAHMET VE AYET (Rum 10-5-2001 Prşmb)
Yola devam ama rüzgarın esişi,yağmurun inişi ,suyun akışı gibi devam edilecek.
Rabbimiz,rüzgarların gönderilişini,bulutun savruluşunu,gökyüzünde yayılışını
Allahın ayetlerinden olduğunu,Rum süresinde ki ayetleriyle bildirirken hemen
arkasından geçmiş toplumlara da peygamberler gönderildiğini,ölü toprakların
yağmurlarla diriltildiği gibi ölü kalplerin de peygamber mesajı olan Kur’an
ayetleriyle diriltileceğine işaret eder. (Rum 46-50)
Kur’an ayetleriyle yüklenen bir Müslüman,yağmur yüklü bulutlar gibi ihtiyaç
hisseden gönüllere yağmalıdır. Yağarken engel tanımaz. Yağmur,şemsiyeye
sığınanın etrafına yağar ve buharıyla yine ona faydalı olur. Müslüman da gönül
kapısını İslâm’a kapatanların üzerine yağacak ve kalp üzerine kapatılan
perdelerin arasından incelecek buhar halinde gönlüne girecek,küfrün kabuğunu
kıracak ve kula kul olma esaretinden o insanı kurtaracak.
Tuzlu denizlerden,kirli bataklıklardan,güzel göllerden,tatlı ırmaklardan,kanlı
harp meydanlarından,güzel gül bahçelerinden buhar halinde yükselen ve yağmur
olup dünyamıza yağan ve ölü toprakları dirilten sular gibi olalım.
Küfrün karanlık dünyasında yaşayanlar da,fuhşun bataklığında debelenenler
de,hortumlarken Cehennemin hortumuna yakalananlar
da,doğruluk,dürüstlük,nezaket,asalet,zarafet bağında beslenip büyüyenlerde
Kur’an ayetlerinin imbiğinden geçerlerse,tatlı yağmur taneleri gibi gönüllere
yağarlar ve ölü gönülleri diriltirler.
Biz su gibiyiz. Suyun görevi dünyayı yeşertmek. Bizim de görevimiz, Kur’anı,
gönüllerin baharı eylemek. Birisi kalkar suyun önünü kapatırsa, su öbür tarafa
akar ve orayı yeşertir. Müslüman’ın da önünü bu taraftan keserlerse o, öbür
tarafta yoluna devam eder.
Suyun her taraftan önünü keserlerse bu sefer de baraj oluşur, enerjiye dönüşür.
Sevgili peygamberimizin her taraftan hizmetini engelleyenler,onun Medine’de
baraj olup Mekke’ye akmasına sebep oldular.
Sular bazan sele dönüşür. Zarar verir gibi görünür,ama
kokuşmaları,kurtlanmaları,mantarlaşmaları,çürümeleri silip süpürür ve tabiata
yeni bir canlılık getirir.
Rüzgarlar,fırtınaya dönüşür zarar verir gibi olur ama dünyadaki bütün ormanların
çürüyen,kuruyan dallarını fırtınalar budayıverir.
Su, kum gibi yanmasıyla donması ani olmaz. Geç ısınır ve geç soğur. Onun için
geceyle gündüz arasında sıcaklık farkı az olur.
Müslüman da sevmesi ile nefreti ani değişikliklere uğrayarak birden yandırıp,
birazdan dondurmaz.
“Karda yürüyüp iz bırakmayanlar”dan olma. Su gibi ol. Gittiğin yerleri yeşert.
Engel tanıma. “Yırtarım dağları enginlere taşarım” de. Arkanda iyi izler olsun.
Ağaçta çiçek olarak, ampulde ışık olarak görünen su, en yumuşak maddedir ama en
sert olanları yumuşatır, eritir.
Onun için atalarımız “su gibi aziz ol” demişler.
Su gibi akmaya ve yeşertmeye devam edin. Müslümanlık aleyhine konuşanlara laf
yetiştirmeye çalışarak yolunuzdan kalmayın. “Kurbağa sesiyle su bulanmaz.” Karga
sesiyle tabii musikinin ahengi bozulmaz. Siz, su gibi akmaya devam ediniz.
Şırıltınızla kulakları, suyunuzla kökleri, buharınızla çiçekleri sulamaya devam
ediniz. Sizin ağzınız veya kaleminiz kargalara hoparlör olmasın.
AŞAĞILANMAYA İZİN VERMEYELİM (Rum 15-5-2001 Salı)
Sevgili peygamberimiz: “Kuşlar gibi olunuz. Akşam yuvalarına tok olarak
dönerler,sabah olunca rızk aramak için tekrar sabah erkenden yuvadan
çıkarlar”buyurmuş. (Tirmizi,Zühd 32,İbni Mace,Zühd 14)
Bu günlerde dairenin,dükkanın,işyerinin sıkıntısını evinize getirmemeye dikkat
ediniz.
Eviniz limanınız gibi olsun. Akşama kadar hayat mücadelesini veriniz,bu yolda
yorulunuz ama dinlenmek için eve geldiğinizde işinizi ve sıkıntısını evin
dışında tutunuz.
İş yerinin sıkıntılarını eve getirmeniz sizin sıkıntınızı gidermez. Eşinizle
beraber sabaha kadar yetmiş bin defa “Borcumuz var ne yapacağız?”diye
sızlansanız,borcunuz ödenmez ve sızlanmanın sizde bıraktığı sızılar sizi
rahatsız etmeye devam eder.
Bol zamanlarda yakınlara,yetimlere,fakirlere yardım ettiğimiz gibi dar
zamanlarda da yardıma devam edersek Rabbimiz bize bir çıkış yolu lütfedebilir.
Fırsat düşkünü aşağılık insanlardan olmamaya dikkat edelim. İnsanların
darlığından yararlanarak faize para vermek,az paralarla malına el
koymak,namusuyla oynamak gibi şeyleri yapmayalım. Yapanlara izin vermeyelim. Hep
yöneticilere akıl vererek tatmin olma yerine kendimiz bize düşen görevi yaparak
tatmin olmaya çalışalım.
Rum süresinin 54 üncü ayetinde yaratılışımızı hatırlatır. Eli ayağı tutmayan
zayıf bir çocuk olarak doğduğumuz,sonra güçlü ve kuvvetli hale
getirildiğimiz,daha sonra tekrar gücümüzü kaybedeceğimize dikkatimiz çekilir.
Çocukken anne ve babamız ve diğer yakınlarımız tarafından korunuyoruz.
İhtiyarlayınca da çocuklarımız ve yakınlarımız tarafından korunuyoruz.
Güç,kuvvet sahibi olduğumuz zamanlarda da biz yakınlarımıza,fakirlere yolda
kalmışlara yardım elimizi uzatacağız.
“Ölme eşeğim ölme; yaz gelsinde sana yonca biçeyim” diyenlerden olmayalım.
Dünyanın öbür ucundaki zenginin parası gelinceye kadar yanınızdaki insanda
derman kalmayabilir.
Sun’i teneffüs yoluyla ciğerlerine hava verilen insana “Bak her tarafta hava
var,sende de ciğer var al nefesi ve kurtul”demiyoruz ve bizim ciğerimizin
gücüyle bir üfürüklük hava, hayat verebiliyor.
İslâmi konularda sapkınlığın içine düşmüş bir insana bir ayetin ışığını
tutuvermek,karanlık gecede hendeğe düşmek üzere olana ışık tutmak gibidir.
Ekonomik konularda sıkıntıya düşmüş bir insana gücünüz oranında yardım elinizi
uzatıvermek de ciğerlerine bir nefes vermek gibidir.
Rum süresinin son ayetinde “Sabret,şüphesiz Allahın va’di
gerçekleşecektir.Yakini bilgisi olmayanlar seni hafifliğe sevk
etmesin”buyuruyor.
Karın tokluğu karşılığında, düşman önünde kendimizi hafife aldırmayalım. Gel
deyince gelen,defol deyince giden,gücenmediğini bildirmek için pişkin suratla
sırıtan insanlardan olursak düşman dahi değer vermez. Onun için Rabbimiz bizi
uyarıyor : “Sabret,kendini hafife aldırma” diyor.
İslami Okul Okulların En Önemlisi