3 Emr-i bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i an'il-Münker'in Rükün ve Şartları | Zehirli Ok - Iyilik Kotuluk - 1492. Sayfa
3 Emr-i bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i an'il-Münker'in Rükün ve ŞartlarıEmri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'i kapsayan hisbe'nin (uyarmanın) dört rüknü vardır: I. Rükün Muhtesib'in (uyaranın) birçok şartları vardır. —Birinci şart, Bu bakımdan deli, çocuk, kâfir ve aciz kimseler muhtesib (uyarıcı) olamazlar. Muhtesib'in tanımına herkes dahil olur. Her ne kadar bu hususta kendilerine izin verilmemiş ise de. Aynı zamanda fasık köle ve kadın da bu tarife dahil olmuş olur. Bu bakımdan bizim ‘şart' olarak ileri sürdüklerimizin neden 'şart' koşulduğunu ve tarifin dışında bıraktıklarımızı neden tarif dışı bıraktığımızı açıklayalım. Kişinin akıl baliğ olmasından ibaret olan birinci şarta gelince, bu şartın muhtesib hakkındaki gerekliliği apaçıktır. Zira mükellef olmayan bir kimseye hiçbir emir lazım gelmez. Biz söylediklerimizle farz oluşunun şartını kastediyoruz. Fiilin uygulanmasının imkân ve cevazına gelince, bu ancak aklı olmayı gerektirir. Hatta mümeyyiz ve erginlik çağına yaklaşmış çocuk (her ne kadar mükellef değilse de) münkeri (kötüyü) yasaklayabilir. Şarabı dökebilir. Melahi aletlerini kırabilir ve bunları yaptığı zaman da sevaba nail, olur. Hiç kimse de onu mükellef değildir diye bu işleri yapmaktan alıkoyamaz. Çünkü bu işleri yapmak, Allah'a yaklaştırıcı hareketlerdir. Mümeyyiz bir çocuk da bu hareketleri yapmaya yetkilidir. Tıpkı namaz kılmak, imam olmak ve Allah'a yaklaştırıcı diğer ibâdetler gibi... Bunların hükmü, idarecilik hükmü değildir ki, burada akıl baliğ olmak şart olsun. İşte bu sırra binaen biz emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmanın köle ve toplumun diğer fertlerine bile gerekli olduğunu söyledik. Bilfiil kötüyü yasaklamakta, münkeri iptal etmekte bir nevi idarecilik ve sulta vardır. Fakat bu idarecilikte, Allah'a ortak koşan bir kimseyi öldürmek, şirkin sebeplerini iptal etmek ve böylelerin silahlarını elinden almak gibi sadece imandan istifade edilir. Çocuğun zarar görmediği takdirde böyle bir şeyi yapmak yetkisi vardır. Bu bakımdan fasıklıktan alıkoymak, tıpkı küfürden alıkoymak gibidir. —İkinci şarta gelince, bu şartın gerekliliği de gizli değildir. Çünkü uyarmak dine yardımdır. Dinin esasını inkâr eden ve din düşmanı olan bir kimse nasıl dine yardım etmeye yetkili olabilir? —Üçüncü şarta gelince, bu şartı İslâm âlimlerinden bir grup ileri sürerek demişlerdir ki: 'Fasık bir kimse uyarıcı olup başkasını sorumlu tutamaz. Bu âlimler İnsanlara iyilikle emreder de, kendinizi unutur musunuz?' (Bakara/44) ve 'Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında buğz bakımından çok büyüktür' (Saff/3) ayetlerini delil olarak öne sürmüşlerdir. Aynı zamanda bu grup Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadîs ile de istidlal etmişlerdir: Gezdirildiğim gecede dudakları ateşten yapılmış makaslarla kesilen bir kavmin yanından geçtim. Kendilerine 'Siz kimsiniz?' diye sorunca 'Biz dünyada iyiliği emreder, kendimiz yapmazdık. Kötülüğü meneder, kendimiz yapardık' dediler.(22) Yine bu grup şu rivayetle de istidlal etmişlerdir: Allah Teâlâ Hz. İsa'ya 'Nefsine nasihatte bulun! Eğer nefsin nasihati kabul ederse o zaman halka nasihat et. Aksi takdirde benden utan' diye vahyetti. Onlar kıyas yoluyla da görüşlerini isbata çalışmışlardır. Şöyle ki, başkasının hidayeti, hidayet etmeye çalışanın hidayet olunmasının delilidir. Böylece başkasının eğrisini doğrultmak da istikamet üzere olmanın delilidir. Başkasını ıslah etmek, ıslah edicinin kurtuluşa ermesinin zekâtıdır. Bu bakımdan salih olmayan bir kimse, başkasını nasıl ıslah edebilir? Ağaç eğri ise, gölgesi nasıl doğru olabilir? Bu grubun söyledikleri tamamıyla hayalden ibarettir, hakîkat şudur: Fâsık bir kimse muhtesiblik (uyarıcılık) yapabilir. İyiyi emreden, kötüyü yasaklayan fâsığın, yaptığının doğruluğuna delil olarak şöyle diyebiliriz: 'Acaba ihtisabda (uyarıcılıkta) bu vazifeyi yürütenin bütün günahlardan masum olması şart mıdır?' Eğer 'Evet bütün günahlardan masum olması şarttır' denilirse, bu söz ümmetin icmaını yıkmaktan başka bir şey değildir. Daha sonra bu, iktisab kapısını tamamıyla kapamak demektir. Zira Hz. Peygamber'in ashabında bile bütün günahlardan masumiyet yoktur. Nerede kaldı ki, onlardan sonra gelenlerde böyle bir vasıf bulunsun! Peygamberlerin (Allah'ın selâmı üzerlerine olsun) bile hatalardan masum olup olmadıklarında âlimlerin ihtilafı vardır. Kur'anı Hakîm, Hz. Âdem’in günah işlediğine işaret eder. Böylece peygamberlerden bir cemaate Kur'an'da bu nisbet mevcuttur. Said b. Cübeyr şöyle demiştir: 'Eğer ancak kendisinde hiçbir hata olmayan bir kimse emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker vazifesini yapabilir dersek, dünyada hiç kimse (peygamberlerde dâhil) hiçbir şeyi söyleyemez' dememiz gerekir. İmam Mâlik, Said b. Cübeyr'in bu sözünden hayrete düşmüştür. Soru! Bu takdirde kişinin şöyle demesi gerekir: 'Bana farz olan, abdest ile namazdır. Oysa namaz kılmasam dahi abdest alırım. Oruç tutmazsam bile sahur yemeğimi yerim. Çünkü benim için sahur da oruç da müstehabdır. İkisinin beraber olması şart değildir. Birini yaparsam görevimin birini yerine getirmiş olurum'. Fakat deniliyor ki, bunların biri diğerine bağlıdır ve biri diğerini gerektirir. Bu bakımdan başka bir kimseyi dosdoğru yola getirmek de, yola getirmeye çalışan kimsenin dosdoğru yolda olmasını gerektirir. O halde kişi önce nefsinden, sonra da nafakası kendisine düşenlerden başlamalıdır. Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker cebir kullanmak yoluyla yapıldığı zaman, bundan gaye karşıdakini 'kötüyü bırakmaya mecbur etmek' demektir. Bunun tamamı, ancak 'fiil ve delil'in birliğiyle mümkündür. Kişi fâsık olduğu zaman, eğer fiiliyle karşısındaki insanı mağlup ederse de 'delil' bakımından kendisi mağlup olmuştur. Zira kendisine 'Madem bu fiil kötü bir şeydir, sen neden işliyorsun?' denilebilir. Bu bakımdan delil bakımından mağlup olunca 'fiilde galip gelmesinden' tabiatlar ürküp nefret ederler. Fakat buna rağmen tabiatların ürkmesi, onun fiilinin hak olduğunu ortadan kaldırmaz! Nitekim bir kişi, zalimi Müslümanlardan uzaklaştırıp zulmüne mâni olur da 'mazlum' olan babasını ihmal ederse, bu kişinin böyle hareket etmesinden tabiatlar nefret edip ürker. Fakat Müslümanlardan zulmü uzaklaştırması, bu hareketinden dolayı 'hak' olmaktan çıkmaz. Söylediğimiz hakikatler neticesinde, fasık bir kimsenin fasıklığını bilen bir cemaate va'z yoluyla emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapması gerekmez. Çünkü kendisi bunu tatbik etmemektedir. Bu vazifenin kendisine 'gerekmediği'ni ve bunu yaptığı takdirde aleyhinde uzun uzadıya söz söylemeye kalkışacaklarını bildiği zaman biz kendisine deriz ki: 'Bunu yapmak senin için uygun değildir'. O halde konuşma şu noktada düğümlenir: Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'in iki çeşidinden biri olan 'va'z ve nasihat' uyarıcının fâsıklığından ötürü iptal olunur ve bunda adalet şart olur. Cebrî uyarma da ise, adaletin bulunması şart değildir. Zira fasık bir kimsenin şarabı dökmesi, melahi aletlerini kırması ve benzeri haramları ortadan kaldırması, eğer gücü varsa yerinde bir harekettir ve hiçbir sorumluluğu gerektirmez. İşte buraya kadar söylediklerimiz, meselenin açıklanması hakkında insafın en son noktasıdır. Delil olarak ileri sürdükleri ve fâsıkların uyarıcılık vazifesini menetmek için serdettikleri ayetlere gelince, bu ayetler, uyarıcılara ve nasihatçilere, iyiliği terk ettiklerinden (ve kötülüğü işlediklerinden) dolayı hücum etmektedirler. Onlara iyiyi emrediyorlar diye hücum etmiyorlar. Fakat onların, yapmadıkları halde iyiliği emretmeleri veya yaptıkları halde kötülüğü yasaklamaları ilim sahibi olduklarına işaret eder. Âlimin cezası ise, cahilin cezasından daha şiddetlidir. Çünkü ilmin çokluğuyla beraber, o kişiden hiçbir mazeret kabul edilmez. Allah Teâlâ'nın 'Neden yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?' (Saf/3) ayetinden muradı yalancı va'dlerdir. 'Nefislerinizi unutursunuz' (Bakara/43) ayetinden muradı ise 'uyarıcılar nefislerini unuttukları için onları tenkid etmektir'. Onlar başkasına emrediyorlar diye onları tenkid etmek değildir. Fakat Allah Teâlâ onları ilminin varlığına istidlal etmek ve aleyhlerindeki delili takviye etmek yönünden başkasının emrini zikretmiştir. Hadîsi kudsîdeki 'Ey Meryem'in oğlu! Nefsine va'zet' sözüne gelince, bu sadece va'z yönünden emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapanlar hakkındadır. Zaten biz de; biraz önce fasık bir kimsenin durumunu bilen bir gruba va'z etmesinin pek faydalı olmadığını kabul etmiştik. Sonra Allah Teâlâ'nın bu hadîsi kudsîde ki 'Benden utan!' sözü başkasına va'zetmenin haram olduğuna delâlet etmez. Aksine bu cümlenin mânâsı 'Benden utan! Bu bakımdan daha önemliyi bırakıp daha az önemli olanla meşgul olma!' demektir. Nitekim şöyle denir: 'Babanı koru! Sonra komşunu koru. Aksi takdirde utan!' İtiraz: Zimmî olan kâfir için Müslüman’ı zina ederken gördüğü zaman emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmak neden caiz olmasın? Çünkü Müslüman zimmînin mü 'zina etme' deyişi esasında bir hakkın ifadesidir. Madem ki hakîkatin ifadesidir, haram olması imkânsızdır. En uygunu 'mübah' veya 'farz' olmasıdır. —Dördüncü şart, uyarıcının imam (devlet başkanı) veya mahalli idareci tarafından yetkili kılınmış olmasıdır. Bir grup bu şartı ileri sürmüştür. Toplumun fertlerine emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapma yetkisini vermemişlerdir. Fakat bu şart fasiddir. Çünkü daha önce zikrettiğimiz ayet ve hadîsler delalet eder ki, kötülüğü görüp susan bir kimse günahkar olur. Zira Müslüman nerede kötülüğü görürse görsün, yapanı engellemesi kendisine farzdır. Ne şekilde olursa olsun, bu emir genel olarak sevk edilmiştir. O halde 'bu vazife ancak imamın izniyle yürütülebilir' şartı asılsız bir iddiadan başka bir şey değildir. Şaşılacak noktalardan biri de şudur: Rafizîler bu şarta başka bir şart ekleyerek demişlerdir ki, 'Masum imam çıkmayınca emri bi'l ma'ruf yapmak caiz değildir!' Bu masum imam ancak (onlara göre) hak imamdır. Bu rafizîler, kabi'li hitab değildirler. Onlara kanları ve canları hakkında haklarını istemek için mahkemelere geldikleri zaman 'Size yardım etmek emri bi'l ma'ruf'tur. Sizin hakkınızı size zulmedenin elinden almak nehyi an'il münker'dir. Sizin de hakkınızı aramanız emri bi'l ma'ruf'un kapsamına dâhildir. Oysa sizin inancınıza göre bu zaman zulmü yasaklama ve hakları arama zamanı değildir. Çünkü hakikî imam daha çıkmamıştır' diye cevap verilir. Böyle bir kimsenin dilini tutmak mümkün değildir. Böyle bir kimse, ancak vurmak sûretiyle susmaya mecbur edilir. Bu beşinci mertebede bazen yardıma ve iki tarafın da yardımcılarını toplamaya ihtiyacı olur ve bu da karşılıklı savaşa sürükler! Diğer mertebeler ise (bu beşincisi hariç) devlet başkanının iznine muhtaç değildirler. Fakat beşinci mertebe hakkında çeşitli görüşler vardır. Tarif ve va'za gelince, bu vazifeyi yapmak, devlet başkanının iznine muhtaç değildir. Cehaletle suçlamaya, ahmaklığa, fasıklığa, Allah'tan az korkmaya nisbet etmek ve bunlara benzer konuşmalara gelince, bu konuşma doğru bir konuşmadır. Doğruluğun da yayılması gerekir. Derecelerin en üstünü 'zâlim bir imamın yanında hak bir sözü söylemektir'. Nitekim bu durum hadîsi şerifte de varid olmuştur.(23) Madem ki, devlet başkanı olmasına rağmen, devlet başkanına karşı hak haykırılıyor, o halde hakkı haykırmakta nasıl onun iznine ihtiyaç hissedilebilir? Melahi aletlerini kırmak ve içkileri dökmek de böyledir. Çünkü böyle yapmak, ictihad etmeksizin hak olduğu bilinen bir işi yapmak demektir. Bu bakımdan burada da imamın iznine ihtiyaç yoktur. Yardımcılar toplamaya ve silahlanmaya gelince, bu bazen umumi bir kitleye uzanır. İleride geleceği gibi burada çeşitli görüşler vardır. Selefi salihînin daimi bir şekilde, idarecilere karşı emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmaları bu vazifeyi yapmakta idarecilerden izin almanın gerekli olmadığına icmalen taraftar olduklarına delâlet eder. Hatta iyiyi emreden herkes için, eğer vali onun böyle yapmasına razı ise ne âlâ, eğer böyle yapmasına kızıyorsa, onun kızması kendisi için münkeri işlemek demektir ve münkeri işlediğinden ötürü nehyi an'il münker vazifesi yerine getirilmelidir. Bu bakımdan valinin yaptıklarını tenkid etmekte onun iznine nasıl ihtiyaç olabilir? Selefin devlet büyüklerine karşı çıkışları ve âdetleri buna delâlet etmektedir. Nitekim rivayet ediliyor ki, Mervan b. Hakem bayram namazından önce hutbe okudu. O esnada cemaatten biri (ayağa kalkıp) 'Hutbe namazdan sonra okunur' diye itiraz etti. Mervan ona 'O âdet terkedildi!' deyince, mecliste hazır bulunan Ebu Said el-Hudrî 'Bu kişi kendisine düşen vazifeyi yaptı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) bize şöyle buyurmuştu: Rivayet ediliyor ki Abbasî halifelerinden Mehdi, halifeliği zamanında Mekke'ye gelip Allah'ın dilediği kadar orada kaldı. Kâbe'yi tavaf etmeye başladığı zaman hacıları Kâbe'den uzaklaştırdı. Bu esnada Merzuk'un oğlu Abdullah, halifenin üzerine saldırıp abasını boynuna doladı. Sonra onu silkeleyerek şöyle haykırdı: Mehdi kapının anahtarını yanında bulunduruyordu. Üç gün sonra Abdullah'ın çıkıp evin bahçesinde gezdiğini, yeşillikten yediğini gördüler. Bu haber Mehdiye ulaştırıldı. Mehdi Abdullah'a şöyle sordu: Hibban b. Abdullah'tan şöyle rivayet edilir: Harun er-Reşid, Devin'de sayfiye'ye çıkmıştı. Beraberinde Benî Haşim soyundan sayfiyeye gelen bir zat vardı. Adı Süleyman b. Ebî Cafer'di. Harun er-Reşid, Süleyman'a dedi ki: 'Senin şarkıcı bir cariyen vardır. Onu getir de bize şarkı söylesin'. Ravi der ki; cariye geldi, teganniye başladı. Fakat teganni bir türlü Harun er-Reşid'in hoşuna gitmedi. Harun er-Reşid, cariyeye 'Neden bir türlü ahenk tutturamıyorsun?' diye sorunca, cariye 'Çünkü elimdeki ud benim değildir' dedi. Bu söz üzerine Harun er-Reşid, hizmetçiye cariyenin özel udunu alıp getirmesi için emir verdi. Hizmetçi cariyenin udunu getirirken, yolda, yerden çekirdek toplayan bir ihtiyara rastladı. 'Ey ihtiyar yol ver!' diye bağırınca ihtiyar başını kaldırdı. Hizmetçinin elinde udu görünce onu elinden kaptı, yere çaldı, udu paramparça etti. Hizmetçi, ihtiyarın yakasına yapıştı. Orada bulunan bir evin sahibine götürdü. Ev sahibine şöyle dedi: “Ben dünyayı görürüm ki; kimin elinde ise, fazlalaştıkça onun için üzüntü ve gam olur. Süfyan es-Sevrî der ki: Abbasî halifelerinden Mehdi hicretin 166. senesinde hacca geldiğinde, Cemret'ul-Akâbe'ye taş attığını gördüm. Halk da sopalarla dövülüp sağa,sola Cemre'den uzaklaştırılıyordu. Onun yanında durdum ve kendisine dedim ki: "Ey güzel yüzlü! Eymen, Vail'den, o da Abdullah'ın oğlu Huddame Kitabî'den bize şu hadîsi nakletmektedir: 'Hz. Peygamber'i gördüm. Kurban bayramı gününde Cemret'ul-Akâbe'ye bir devenin sırtında olduğu halde taş atıyordu. Bu esnada uzaklaştırmak için ne kimse dövülüyor, ne kimse kovuluyor, ne kimse cezalandırılıyor, ne de kimseye 'uzaklaş uzaklaş' diye bağırılıyordu'.(24) İşte sen taş atıyorsun. Halk, senin huzurunda sağa sola kovulmakta ve dövülmektedir". Bunun üzerine Mehdi yanındakine 'Bu kimdir?' diye sordu. Yanındaki 'Bu Süfyan es-Sevrî'dir' dedi. Bunun üzerine bana dönerek 'Ey Süfyan! Eğer (babam) Mansur olsaydı sana böyle konuşma imkânını vermezdi' dedi. Ben bunun üzerine ona şöyle dedim: 'Eğer Mansur (kabrinde) gördüğünü sana haber verseydi, muhakkak sen de şimdi yaptığından vazgeçerdin'. Me'mun'dan şöyle rivayet ediliyor: Halkın arasında iyiliği emreden ve kötülüğü meneden bir kişinin olduğunu haber alan Me'mun, böyle bir vazife için görevlendirmediği bu kişiyi huzuruna çağırdı. Kişi huzuruna geldiğinde Me'mun ona dedi ki; 'İşittiğime göre, sen kendini emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmaya ehil görmüşsün. Oysa biz, sana böyle bir vazife vermiş değiliz'. O esnada Me'mun, bir kürsü üzerinde oturmuş, bir kitap mütalaa ediyor veya bir kıssaya bakıyordu. Konuşma esnasında kitabı unuttu. Böylece haberi olmaksızın kitap ayağının altına düşüverdi. Huzurda bulunan uyarıcı 'Ayağını Allah'ın isimlerinin üzerinden kaldır! Sonra istediğini söyle!' dedi. Me'mun adamın ne demek istediğini anlayamadığı için 'Sen ne diyorsun?' diye bu sözü üç defa tekrar ettirdi ve yine de anlamadı. Bunun üzerine nasihatçi Me'mun'a dedi ki: 'Ya sen kitabı kaldır, ya izin ver de ben kaldırayım!' Bunun üzerine Me'mun baktı bir de ne görsün, kitap ayakları altında... Kitabı derhal kaldırıp öptü ve mahcup oldu ve sonra konuşmaya devam etti: Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:Mü'min, mü'min için taşları birbirine geçen binalar gibidir. Bir kısmı diğer kısmını, takviye eder.(25) İşte sen yeryüzünün hâkimi oldun. Bu da Allah'ın Kitabı ve Hz. Peygamber'in Sünneti'dir. Eğer sen bu Kitab ve Sünnet'e itaat edersen, onların hürmeti için sana yardım eden bir kimseye teşekkür etmelisin. Eğer onları dinlemezsen, onların emrettiği şeylere itaat etmezsen, senin işin Allah'a aittir, aziz veya zelil olman O'nun elindedir. O amel bakımından iyilik yapanın ecrini zayi etmeyeceğine söz verip şart koşmuştur. İşte ey emir'ul-mü'minîn şimdi diyeceklerini söyle! Soru: Baba evladını, efendi kölesini, koca eşini, hoca talebesini ve sultan halkını mutlak mânâda uyardığı gibi acaba çocuk babasını, köle efendisini, kadın kocasını, talebe hocasını halk idarecisini, mutlak bir şekilde nasihat edip uyarabilir mi veya ikisinin uyarıcılığı arasında bir fark var mıdır? İtiraz: Kitap ve Sünnet'te emri bi'l ma'ruf tahsis edilmeksizin umumi bir şekilde varid olduğuna göre, siz evlat babasını azarlamak, vurmak ve bâtılı terk etmekte sıkıştırmak sûretiyle emri bi'l ma'ruf vazifesini yapamaz hükmünü nereden çıkarıyorsunuz? Kur'an'da 'Anne, babana öf bile deme, onlara eziyet verme' yasağı ise, hususi bir yasaktır ve ana, babanın çirkin fiilleri yapmaları ile ilgili olmayan bir konuda bu emir varid olmuştur. Sultan ile halkına gelince, buradaki durum evlat meselesinde kinden daha şiddetlidir. Halk sultana karşı tarif ve nasihat vazifesini yapabilir. Üçüncü mertebeye gelince, halkın bunu sultana uygulayabilip uygulayamayacağı hususunda ihtilaf vardır. Burada durum, münkerin fahişliğine ve gizliliğine, sultana saldırmaktan ötürü onun haşmetini düşürücü hareketin derecesine bakmaktan kaynaklanan ictihada bağlıdır. Bu ise, kontrol altına alınması mümkün olmayan ve takdiri güç olan bir ictihaddır. Hasan Basrî'ye şöyle soruldu: —Beşinci şart, kişinin uyarıcılığa güç yetirebilmesidir. Aciz bir kimsenin uyarıcılığının ancak kalbi ile buğzetmek şeklinde olacağı gizli bir şey değildir. Zira Allah'ı seven herkes Allah'a karşı yapılan günahtan nefret edip kalben onu çirkin görür. Birinci durum: İki mânânın bir arada bulunmasıdır. Konuşmasının fayda vermeyeceğini ve eğer konuşursa dövüleceğini biliyorsa bu durumda uyarıcılık vazifesi kendisi için farz değildir. Hatta bazı yerlerde veya çoğu zaman da durum bu ise, uyarıcılık o zaman da haram olur. Evet, ancak bu takdirde gereken şey, münkerin işlendiği yerlerde hazır bulunmamaktır. Görmemek için evinde uzlete çekilmelidir. Evinden önemli veya farz olan bir ihtiyacı için çıkmalıdır. Eğer fesadı işlemeye zorlanmazsa veya zulüm ve münkerlerde sultanlara yardım etmeye zorla sevk edilmezse, bu takdirde memleketini terk etmesi ve diyarından hicret etmesi gerekmez. Eğer fesadı işlemeye veya zâlimlere yardım etmeye zorlanırsa, hicret etmeye de gücü varsa, bu takdirde hicret etmek kendisine gerekir. Zira zorlamak, özür sayılmaz. Burada uyarıcılığın müstehab olduğuna, Ebu Süleyman Daranî'den gelen şu rivayet de delâlet eder: Ebu Süleyman der ki: 'Halifelerin birinden, bir konuşma dinledim. Ona karşı çıkmak istemedim ve biliyordum ki, karşı çıktığım takdirde öldürüleceğim. Fakat beni bu konuşmayı yapmaktan ölüm menetmedi. Ancak o zaman bir grup insan arasında bulunuyordum. Halka mücahid görünmek zihniyetinin bana galip gelmesinden ve böylece fiilimde ihlâssız olduğum halde öldürülmüş olmaktan korktum!' Soru:'Allah yolunda mallarınızı harcayın ve elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!'(Bakara/195) ayetinin mânâsı nedir? Cevap: Tek Müslüman’ın büyük bir kâfir topluluğun üzerine saldırıp onlarla çarpışmasının helâl olduğunda hiçbir kimsenin şüphesi bulunmamaktadır, velev ki bu kimse kesinlikle öldürüleceğini bilse bile... Bu kişinin böyle yapmasının, çoğu zaman bu ayete ters düştüğü sanılır. Oysa hiç de zannedildiği gibi değildir. Aksine tehlike Allah için infakı terk etmektir. Berra b. Azib der ki: "Tehlike, günah işleyip sonra 'benim tövbem kabul olunmaz' kanaatidir". Uyarıcı da böyledir. Hatta uyarıcının uyarmasının münkeri kaldırmakta müsbet tesir yapacağı söz konusu ise, uyarıcı için nefsini dövülmeye ve öldürülmeye arz etmek müstehab olur. Yine uyarmasının fâsıgın nüfuzunu kıracağını, diyanet ehlinin kalbini takviye edeceğini bildiği takdirde, her şeyi göze alıp uyarıcılık yapmak müstehabdır. Fakat zorba bir fasığı kılıcı ve kadehi yanında olduğu halde görürse, eğer 'şarap içme!' dediği takdirde, kadehini kafaya dikip kellesini kılıçla vuracağını biliyorsa, burada uyarıcılık için ben şahsen hiçbir çıkar yol görmemekteyim. Bu helâk olmanın ta kendisidir. Çünkü uyarmaktan gaye, dinde görünür şekilde müsbet tesir yapmaktır. Dine nefsini feda etmektir. Nefsi faydasız bir ölüme atmak ise, mânâsız bir harekettir. Hatta böyle yapmanın haram olduğunu kabul etmek daha uygundur. Uyarmak, münkeri iptal ettiği veya uyarıcılığının faydası görüldüğü takdirde müstehab olur. Bu da ancak gelen tehlikenin sadece uyarıcının şahsına ait olması şartıyla caiz olur. Eğer uyarıcı bilse ki, uyarmasından ötürü, beraberindeki (arkadaşları veya) akrabası veyahut dostları da zarar görecekler, bu takdirde uyarması caiz değildir. Aksine haramdır. Çünkü bu münkeri kaldırmaktan aciz olmak demektir. Ancak bu münkerin kaldırılmasına çalışılmadığı takdirde ikinci bir münkerin işlenmesine yol açacağını ve burada hiçbir kuvvet sahibi olmadığını biliyorsa iş değişir. Ancak ('uyarıcılık yaparsam o münker bozulacaktır' şeklinde) bir bilgiye sahipse, fakat onun bu uyarması, uyarılanın dışında başka bir münkeri yapmaya sürüklüyorsa, bu takdirde, en açık fetvaya göre uyarıcılık helâl değildir. Çünkü maksat, mutlak mânâda dinen yasak ve çirkin olanların kaldırılmasıdır. İster Zeyd'den, isterse Amr'dan olsun. Bu şöyle anlatılabilir: Mesela bir insanın beraberinde helâl, fakat bir pisliğin içine düşmesiyle pis olan bir meşrubat vardır. Uyarıcı bilir ki, eğer bu harici pislikten ötürü pis olan bu meşrubatı dökersem bunun sahibi şarap içecek veya çocuklarına helâl içecek bulamadığından şarabı içirecektir. İşte bu takdirde, haricî pislikten dolayı pislenmiş olan fakat aslında helâl olan meşrubatı dökmekte hiçbir mânâ ve fayda yoktur. Şöyle denilebilir; o pislenmiş meşrubatı döktüğünden dolayı bir münkeri iptal etmiş oluyorsun. Ama şarabın içilmesine gelince, onu da kullanma kudreti yoktur. Bu ihtimali birçok kimse savunmuştur. Fakat uzak bir ihtimal de değildir. Çünkü bu meseleler fıkhî meselelerdir. Buralarda ancak zanna göre hüküm verilebilir. Tağyir edilmiş münkerin dereceleriyle tağyir ve uyarıcılığın sirayet ettiği münkerin dereceleri arasını ayırmak, uzak bir ihtimal değildir. Çünkü kişi, başkasının koyununu yemek için kestiği zaman, uyarıcı da onu koyunu kesmekten menettiği zaman, bir insanı kesip yiyeceğim biliyorsa burada uyarıcılık mânâsız kalmaktadır. İşte bunlar, haklarında ictihad edilecek inceliklerdir. Uyarıcı bir kimse, bütün bu inceliklerde ictihadına tâbi olmalıdır. Bu inceliklerden ötürü deriz ki; avam tabakasından olan bir insan için ancak belli ve açık konularda uyarıcılık yapmak doğrudur. Şarap içmek, zina etmek ve namazı terk etmek gibi... Fakat günah oldukları ancak ictihadla bilinecek şeylere gelince, halktan bir kimse eğer bu konuya dalarsa, ifsad edip bozacağı, düzeltip yapacağından daha fazla olacaktır. İşte 'uyarıcılık ancak valinin tayiniyle sabit olur' diyen bir kimsenin görüşü bu noktada kuvvetli görünür, zira çoğu zaman uyarıcılığa marifetinin veya diyanetinin kusurluluğundan dolayı ehil olmayan bir kimse ortaya atılır, onun uyarıcılığı birtakım mefsedet ve melanetlere yol açar. Eğer Allah Teâlâ dilerse bu hususta perdeyi aralayacağız. Soru: Siz kesinlikle 'uyarıcılıktan bir kötülük geleceğini veya uyarıcılığın fayda vermeyeceğini biliyorsa' dediniz. Acaba bu kesin bilgi yerine böyle olacağını sanıyorsa durum nedir? Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker hakkında rivayet edilen diğer şeyler de her halükârda bunların yapılmasının farziyetini ifade eder. Biz ancak hususî yoldan fayda vermeyeceği bilinen şekilleri istisna ederiz. Bu istisnalar ya icma veya zahirî kıyasla olur. İş kendisi için değil, memur için kast olunur. Bu bakımdan amir, memurdan ümitsiz olduğu zaman işte hiçbir fayda yoktur. Ümitsizlik olmadığı takdirde farziyetin düşmemesi tarafını savunmak daha uygundur. Soru: Olacağı kesin ve zannı galible bilinmeyen, fakat olup olmamasında şüphe olan veya zannı galibe göre, uyarıcılık yapana hiçbir kötülük dokunmayacaksa, fakat dokunacağı muhtemel ise, bu ihtimal uyarıcılığın farziyetini ortadan kaldırır mı? Yoksa kesinlikle bir kötülüğün kendisine isabet etmeyeceğini bildiği anda mı kendisine uyarma vazifesi farz olur veya zannı galible bir kötülüğün kendisine isabet edeceğini bildiği zaman hariç, her durumda mı uyarıcılık vazifesini yapmak kendisine farz olur? Soru: Uyarıcılıktan ötürü zarar görmenin beklenilmesi, korkaklık ve cesaret derecesine göre değişir. Kalbi zayıf, korkak bir kimse uzak bir ihtimali sanki görüyormuş ve ondan tirtir titriyormuş gibi yakın görür. Cesaretli ve atılgan bir kimse ise, gelebilecek zararı, güzel ümitlerden ibaret olan tabiatının hükmü olarak uzak görür. Ancak olup meydana geldikten sonra olacağına inanır. O halde hangisine güvenmek gerekir? O halde iki tarafa da iltifat edilemez. Korkak bir kimseye gereken vazife (hastalığını ortadan kaldırmak sûretiyle) korkaklığını kaldırmaya çalışmaktır. Korkaklığın illeti ise, cehalet veya zayıflıktır. Cehalet deneme ile zayıflık da korkutucu fiili zoraki bir şekilde yapa yapa normal bir hâle getirmek suretiyle ortadan kalkar. Zira yeniden münazara ve vaaza başlayan bir kimse tabiatının zayıflığından dolayı bazen bu vazifeyi yerine getirmekten korkar. Ama devam ettiği veya âdet haline getirdiği zaman, o zafiyetten kurtulur. Eğer zafiyet kalbi istila etmesi bakımından zaruri bir tabiat ve sökülmesi mümkün olmayan bir durum hâline gelirse, bu takdirde zayıfın hükmüne tâbidir. Nasıl ki hasta bir kimse, bir kısım vecibe ve vazifelerini ihmal hususunda mazur sayılıyorsa, böyle bir kimse de mazur sayılır. Bu sırra binaen şöyle deriz: Bir görüşe göre, deniz seyahatinden çok korkan bir kimse için farz haccı yapmak gayesiyle deniz seyahati farz olmaz. Fakat deniz seyahatinden fazla korkmayan bir kimseye farzdır. İşte emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'in farziyeti hakkında da durum böyledir. Soru: Umulan kötülüğün tarifi nedir? Zira bazen insanoğlu bir kelimeyi kötülük sayar, bazen bir vuruşu, bazen de uyarılanın aleyhinde dedikodu yapmayı kötülük kabul eder. Oysa dünyada hiçbir şahıs yoktur ki, uyarılsın da uyarana bir nebze eziyet vermesi umulmasın. Bazen de uyaranı saltanat sahibine ihbar eder. Bazen de uyarıcının şerefine halel getirecek şekilde bir mecliste onu tenkid eder. Bu bakımdan uyarıcılığın ve nasihatçiliğin farziyetini düşüren kötülüğün haddi ve tarifi nedir? Bu bakımdan mekruh sadece iki kısma dönüşür: Bütün bu durumlarda uyarıcılığın farziyeti düşmez. Çünkü bunlar yasaklanan birtakım fazlalıklardır. Fazlalıkların elde edilmesine zarar demek mecazîdir. Hakiki zarar, hali hazırda var olan bir şeyin yok olmasıdır. Bundan ancak ihtiyacın gerektirdiği bir şey istisna edilir ki bu şeyin yok olmasında, münker ve çirkine karşı susmanın mahzurundan daha fazla bir mahzur vardır. Nitekim hâli hazırda kemirici bir hastalıktan dolayı doktora muhtaç olduğu, sıhhat bulması da doktorun tedavisinden umulduğu ve doktorun gecikmesinde hastalığın gittikçe şiddetleneceği, uzayacağı ve bazen de ölüme götürmesi ihtimali olduğu gibi. İlimden gayem; benzeriyle suyu kullanmayı terk etmenin ve toprakla teyemmüm etmeye gitmenin caiz olduğu zann demektir. Bu bakımdan bu sınıra vardığında uyarıcılığın ve nasihatçiliğin terkine ruhsat verilmesi uzak bir ihtimal değildir. İlimde olmasına gelince... Adamın dinin önemli meselelerinin cahili olması gibi.. Buna rağmen sadece bir öğretmen bulabilmiştir. O öğretmeni bırakıp başka birisine gitmeye de gücü ve takati yoktur ve uyarılan kişinin o öğretmene gitme yolunu yüzüne kapatacağını da bilir. Çünkü o öğretmen uyardığı adama bağlıdır veya onun sözünü dinler. Bu takdirde dinin önemli şeylerini terk etmek mahzurlu olur. Uyarmaktan vazgeçmek de mahzurlu olur. Bu mahzurların birinin diğerine tercih edilmesi uzak bir ihtimâl değildir. Tercih işlemi de dinin önemli şeyleriyle ilgili olduğu için ilme olan ihtiyacının büyüklüğüyle, işlenilen münkerin kötülüğüne göre değişir. Malda ise, çalışmaktan ve dilenmekten acizdir, tevekkülde de kuvvetli bir nefse sahip değildir, kendisine nafaka veren şahıstan başka kimse de yoktur, eğer o şahsı uyarırsa rızkını kesecektir. Bu sefer rızkını elde etmek için haram bir şeyin ardına düşmeye mecbur olacak veya acından ölecek bir kimse gibidir. Bu kimse için de hakkında durum şiddetlendiği zaman, susmasına ruhsat verilmesi uzak bir ihtimal değildir. Nüfuza gelince, uyarıcıya kötü bir kimsenin eziyet vermesidir. Bu kimse ancak sultandan aldığı bir nüfuz ile o kötünün şerrinden emin olabilir. Oysa sultanın nüfuzundan yararlanmak da ipekli giyen veya içki içen ve sultanın yakını olan bir kimse vasıtasıyla mümkündür. Eğer bu içki içen veya ipekli giyeni uyarırsa, o da aracılık yapıp kendisine vasıta olmaz. Dolayısıyla nüfuzu elde etmekten de mahrum kalır. Böylece o şeririn eziyeti de devam eder. İşte bu durumlar olduğu zaman bunları istisna etme uzak bir ihtimal değildir. Fakat bütün bu durumlarda yapılması gereken şey uyarıcının ictihadına bağlıdır. Hatta uyarıcı bu hususta kalbinden fetva istemelidir. Mahzurların birini diğeriyle karşılaştırmalıdır. Nefsinin hevasına göre değil, İslâm'a göre tercih yapmalıdır. Eğer İslâm'a göre susmak tarafı ağır basarsa, susmasına mudarat denir. Eğer nefsinin hevasma göre susmak tarafı ağır basarsa susmasına müdahene (yağcılık) denir. Bu bâtınî bir iştir. Ancak ince bir bakışla buna vâkıf olunur. Fakat murakâbe eden Allah Teâlâ basirdir. O halde her dindara bu hususta kalbini murakâbe etmek ve Allah'ın her türlü güce sahip olduğunu bilmek gerekir. Böylece bu sükût ya dindendir veya nefsinin hevasındandır. Her nefis, işlemiş olduğu kötülük veya hayrı Allah nezdinde hazır olarak görecektir, velev ki bu işledikleri kalbinden geçirilmiş bir fikir veya gözüyle süratli bir şekilde yapılmış bir bakış olsun. Zulüm olmaksızın ve cefaya uğramaksızın bütün bunları Allah'ın divanında hazır görecektir. Allah Teâlâ kullarına zulmedici değildir. b. İkinci kısma gelince, hazırda olanın yok olup kaldırılmasıdır. İlim hariç diğer dört şey hakkında susmanın caiz olması hususunda bu muteber bir mazerettir. İlmin ise yok olmasından ve kaldırılmasından korkulmaz. Ancak kişinin kusur yapmasıyla olursa durum değişir. Aksi takdirde hiç kimse başkasının ilmini yok etmeye muktedir değildir. Her ne kadar başkasının sıhhatini, selâmetini, servet ve malını yok etmeye muktedir ise de... Bu da ilmin şerefli olmasının sebeplerinden birisidir. Çünkü ilim dünyada devam eder. Sevabı ise, ahirette devam eder. Hiçbir zaman ilmin sonu gelmez. Sıhhat ve selâmete gelince, bunların yok olması dövülmekledir. Bu bakımdan uyarıcılıktan dolayı kendisine elem ve eziyet verecek şekilde dövüleceğini bilen bir kimseye uyarmak gerekmez. Her ne kadar daha önce dediğimiz gibi bu şekildeki uyarma müstehab ise de... Madem ki vurmak sûretiyle acıtmakta hüküm budur, o halde yaralamak herhangi bir azasını kesmek ve öldürmekte bu hüküm daha da açıktır. Servete gelince, kişi bilir ki, uyarıcılık ve nasihatçilik yaptığı takdirde evi tahrip edilip elbiseleri paramparça edilecektir. Böyle olacağını bilmek de uyarma farziyetini ortadan kaldırır. Sadece müstehab olmak ciheti kalır. Zira dinine dünyasını feda etmekte sakınca yoktur. Dövülme ve yağmalanmanın her birinde asgari bir sınır vardır ki, bu pek önemli bir şey değildir. Meselâ malından bir tane alınması veya bir tokat vurulması gibi... Âzami olarak da bir sınırı vardır ki onu dikkate almak gerekli olur. Bunun ortalama bir sınırı da vardır ki, şüphe ve ictihadı gerektiren bir yerde olur. Dindar bir kimseye bu hususta ictihad gerekir ve mümkün olduğu kadar dinî tarafını tercih etmelidir. Nüfuza gelince, onun yok olması, uyarıcıya elem vermeyen bir şekilde vurmak veya bir cemaatin içerisinde küfretmek veya mendilini boğazına dolayıp şehirde gezdirmek veya yüzü siyaha boyayıp dolaştırmakla olur. Bütün bunlar elem vericidir. Bunun da birçok dereceleri vardır. En ağırı 'mürüvvetin düşüşü' denen durumdur. Yalınayak başı kabak şehirde gezdirmek gibi.. Böyle bir durum, kişinin uyarıcılık hususunda susmasını caiz kılar. Çünkü dinen mürüvvetin korunması emrolunmuştur. Uyarıcıya bu muameleyi yapmak ise çeşitli darbelerle bedende yapılan elemden çok daha üzücüdür. Birkaç paranın kaybolmasından da daha acıdır. İşte bu bir derecedir. İkinci derece 'katıksız nüfuz' ve 'yüksek rütbe' diye tabir olunur. Çünkü yeni elbiselerle çıkmak süstür. Atlara binmek de öyle.. Bu bakımdan eğer kişi uyarıcılık yaptığı takdirde, emsalinin giymeyi âdet edinmediği elbiseler içerisinde yaya gezmeye zorlanacaksa, bu düşünmeye değer bir durumdur. İşte bunlar birtakım meziyetlerdir. Bunları korumaya devam etmek güzel bir şey değildir. Ama mürüvvetin korunması güzeldir. Bu bakımdan böyle akıbetlere düçar olmasın diye uyarıcılık vazifesinin düşmesi uygun değildir. Dil ile hakarete uğrayacağından korkması da bu mânâdadır. Bu hakaret ya huzurunda ve yüzüne cehalet, hamakat, riya ve iftiraya nisbet edilmekle, dil ile kendisine saldırıda bulunmakla veya bulunmadığı bir zamanda gıybetin her çeşidiyle saldırıya uğramakla olur. Bunlar uyarıcılığın farziyetini düşürücü değildirler. Çünkü burada ancak nüfuzun fazla gerekmeyen kısımları ortadan kalkar. Eğer kınayıcının kınaması, fâsığın gıybet yapması, küfretmesi ve azarlaması veya uyaranın derecesinin fâsığın ve ona benzer kimselerin kalbinden düşeceği ihtimaliyle uyarıcılık vazifesi terk edilirse, bu takdirde hiçbir vakit uyarıcılık farz olmaz. Zira uyarıcılık hiçbir zaman bu gibi hareketlerden ayrılamaz. Meğerki kötü görülen ve uyarmaya vesile olan gıybet olsun ve eğer bu yapılan gıybeti tenkid ederse gıybetçi, gıybet edilenin hakkında susmayacağı gibi bu sefer uyarıcıyı da gıybet edilene nisbet edip gıybete sokacağını bilirse bu takdirde uyarıcılık haramdır. Çünkü bu uyarıcılık günahın artmasına sebep olur. Eğer uyarıcılıktan dolayı gıybet edilenin yakasını bırakıp sadece uyarıcının yakasına yapışacağını biliyorsa, bu takdirde uyarma kendisine farz değildir. Çünkü gıybet edilenin gıybeti günah olduğu gibi, uyarıcının gıybetini yapmak da günahtır. Fakat bu takdirde kendi nefsini Müslüman kardeşlerinin nefsi yerine gıybet oklarına hedef yapması ve nefsini feda etmesi bakımından uyarıcılık yapmak müstehab olur. Nassların umumiliği uyarıcılığın farziyetinin çok kuvvetli ve susmanın da tehlikesinin çok büyük olduğuna delâlet etmektedir. Bu bakımdan ancak dinen tehlikeli olan bir şey uyarıcılığı bırakmayı ruhsatlı hâle getirir. Mal, can ve mürüvvetin şer'an önemi ise açıktır. Nüfuzun ve dünyevî büyüklüğün meziyetleri, süsün dereceleri, halkın övülmesinin istenmesine gelince, bütün bunlarda tehlike diye bir şey yoktur. Ama bu tip kötülüklerin çocuklarının veya akrabalarının başına geleceği korkusundan dolayı uyarıcılığı terk etmesine gelince, bu kendi nefsine isabet edeceğinden korktuğundan daha hafiftir. Çünkü kişinin kendi işinden dolayı eziyet görmesi, başkasının işinden dolayı eziyet görmesinden daha şiddetlidir. Fakat bu durumlar, dinî yönden incelendiği takdirde kendinin başına gelmesinden daha üstün kabul edilmelidir. Çünkü kişi kendi haklarında müsamahakâr davranabilir. Fakat başkasının hakkından taviz verip müsamaha göstermeye yetkisi yoktur. Bu bakımdan uyarmasından ötürü çocukları ve akrabaları için böyle bir tehlike söz konusu ise susması uygundur. Zira uyarmasından dolayı onların ziyan olan hakları, eğer dövülmek ve yağma edilmek gibi haksızlıkla ziyan olursa, buna yol açan uyarıcılığı yapmamalıdır. Çünkü bir münkeri kaldırmak, ikinci bir münkerin işlenmesine yol açmış olur. Eğer onların hakları günah yoluyla ortadan kalkmıyorsa, bu takdirde Müslüman’a eziyet vermek olur ve bu da ancak onların rızasını almak sûretiyle yapılabilir. O halde nasihatçinin uyarması, yakınlarının üzülmesine sebep olduğu takdirde onu terk etmelidir. Zengin akrabaları olan bir zahid gibi... Bu zahid eğer sultana karşı uyarıcılık vazifesini yaparsa (malı olmadığından) kendisi için malının ziyan olma korkusu yoktur. Fakat akrabalarının mallarını gasbederek kendisinden intikam almaya kalkışabilir. Bu bakımdan kişinin uyarması, akraba ve komşularına zarar getiriyorsa, uyarmayı terk etmelidir. Çünkü Müslümanlara zarar vermek haram ve mahzurludur. Nitekim münkeri görüp susmanın mahzurlu olduğu gibi... Evet! Uyarması sebebiyle akraba ve komşularının can ve mallarına gelen zarar veya şereflerine dokunan zillet derecelerine göre değişir. Soru: Herhangi bir kimse, azalarından birisini kesmek isterse, onu menetmek ancak onunla döğüşmekle mümkünse ve bu boğuşma da çoğu zaman onun ölümüne sebep olursa, acaba azasını kesmek istediğinden dolayı kendisiyle mücadele yapılır mı? Eğer siz, 'evet, bundan dolayı onunla harbedilir' derseniz, bu imkânsızdır. Çünkü böyle yapmak bir azanın helak edilmesinden korkarak bir nefsi telef etmek olur. Aynı zamanda telef edilmesi engellenmek istenilen o aza da onunla beraber telef olup gider. İtiraz: Öyleyse biz, kişinin tek başına kaldığı takdirde bir organını keseceğini biliyorsak, günah kapısını kapatmak için derhal onu öldürmemiz uygun olur. 22) Kitab'ul-İlim'de geçmişti. |
İslami Okul Okulların En Önemlisi