Müslüman, Akraba, Komşu ve Mülkiyet Hakları ve Bu Bakımdan Yakın Olan Kimselerle Muâşeretin Âdâbı. | Zehirli O
Müslüman, Akraba, Komşu ve Mülkiyet Hakları ve Bu Bakımdan Yakın Olan Kimselerle Muâşeretin Âdâbı.İnsanoğlu ya tek başınadır veya başkalarıyla beraberdir. İnsanoğlunun yaşaması ancak hemcinsleriyle birlikte ve onlarla haşır neşir olmak suretiyle mümkün olduğundan âdâb-ı muâşereti mutlaka öğrenmesi gerekir. Başkalarıyla ilişki içeri sinde bulunan kimselerin bu ilişkilerinde gözetmeleri gereken bazı edepler vardır. Bu da müstehak olduğu miktardadır. Müstehak olduğu miktar da kurulmak istenen rabıtanın derecesine bağlıdır. Rabıta ise ilişkinin en özel şekli olan akrabalık veya İslâm kardeşliğidir. İslâm kardeşliği umumî bir bağdır. İslâm kardeşliğinin mânâsına dostluk ve sohbet de dahildir. Yine rabıta; komşuluk veya yolculuk ve mektep-medrese arkadaşlığı veya dost luk ve kardeşlik bağıdır. Bu rabıtaların her birinin birçok derece leri vardır. Akrabalığın hakkı vardır, fakat mahrem olan akra banın hakkı diğer akrabalarınkinden daha kuvvetlidir. Mahrem olanların özel bir hakkı vardır; fakat anne ile babanın hakkı daha kuvvetlidir. Komşuluk hakkı da böyledir; evin yakınlık ve uzaklığına göre değişir. Nisbete göre farklılık başgösterir. Hatta gurbet diyarında, aynı şehirden olan kimse, vatanda yakın olan kimse yerine geçer. Çünkü şehir de komşuluk hakkını haizdir. Aynı şekilde müslümanın hakkı marifet ile daha da kuvvetle nir. Marifetin çeşitli dereceleri vardır. O halde müşahede ile bili nen kimsenin hakkı, işitmekle bilinen bir kimsenin hakkı gibi değildir. Bilakis ondan daha kuvvetlidir. Bu hak, marifet vaki ol duktan ve ihtilât edildikten sonra daha da kuvvet kazanır. Sohbet de böyledir ve dereceleri değişiktir. Bu bakımdan okuldaki ar kadaşlığın hakkı, seferdeki arkadaşlığın hakkından daha kuvvet lidir. Bunlar gibi dostluk da çeşitli derecelere sahiptir; çünkü dost luk kuvvet kazandıkça uhuvvete; uhuvvet de geliştikçe muhabbete dönüşür. Muhabbet de geliştiği takdirde hullete dönüşür. Halil,habibden daha yakındır. Bu bakımdan muhabbet, kalbin habbe sinde (içinde) bulunan mânâ; hullet ise kalbin sırrına nüfuz eden mânâ demektir. O halde, her halil habibdir; fakat her habib halil değildir. Müşahede ve tecrübe ile sabit olmuştur ki, sadakatin de receleri de farklıdır. Eğer bir halil edinecek olsaydım muhakkak Ebubekir Sıddîk'ı edinirdim. Fakat arkadaşınız (kendi nefsini kastedi yor) Allah'ın halilidir.108 Çünkü halil sevginin, kalbinin bütün cüzlerini zahir ve batın yönünde kapladığı kimsedir. Oysa Hz. Peygamberin kalbini Allah'ın sevgisinden başka birşey tam mânâsıyla kaplamış değildi. Buna rağmen Rasûlullah, Hz. Ali'yi kardeş edinerek şöyle buyurmuştur: Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir Sıddîk'ı hulletten uzaklaştırdığı gibi, Hz. Ali'yi do peygamberlik mertebesinden uzaklaştırmıştır. Bu bakımdan Hz. Ebubekir uhuvvette Hz. Ali ile ortak olmuş; hullet derecesine yaklaşmak bakımından da geçmiştir. Eğer hullette ortaklığa imkan olsaydı, Hz. Ebubekir'in bu dereceye ehil olma bakımından da Hz. Ali'yi geçeceği açıktı; çünkü Hz. Peygamber 'Eğer halil edinseydim Ebubekir'i edinir dini' sözüyle bu duruma dikkat çekmiştir. Hz. Peygamber, Allah'ın hem habibi, hem de halili idi. Hz. Peygamber birgün yüzü sevinçten pırıl pırıl parladığı halde minbere çıkarak şöyle buyurmuştur: Anlaşılıyor ki, marifetin önünde gelen ve ondan büyük olan bir rabıta yoktur; tıpkı hulletten daha üstün bir derece olmadığı gibi... Marifet ile Hullet şrasında çeşitli dereceler vardır. Biz sohbet ve uhuvvet hakkını daha önce zikretmiştik. Bu iki mefhumun kap samına bunların dışında kalan muhabbet ve Hullet mefhumları da girer. Daha önce bu haklarda muhabbet ve uhuvvet hasebiyle farklılıklar bulunduğu anlaşıldığı gibi, bu rütbelerdeki değişiklik ve farklılıklar da ancak muhabbet ve uhuvvet hasebiyle meydana gelir. Hatta bu derecelerin en yükseği öyle bir raddeye varır ki, in sanın mal ve nefis bakımından, dostunu kendi nefsine tercih et mesini gerektirir; tıpkı Hz. Ebubekir Sıddîk'm peygamberimizi kendi nefsine tercih etmesi gibi. Ebu Talha Zeyd b. Sehl Ensarî'niıı de Uhud gününde bedeniyle Rasûlullah'ı kendi nefsine tercih et mesi gibi... Zira bu zat kendi nefsini Rasûlullah'm aziz şahsına si per yapmıştı.111 Bu bakımdan biz şimdi İslâm kardeşliğinin, Sıla-i rahmin, anne ve babanın, komşunun, kölelik ve efendiliğin hak larını zikretmek istiyoruz. Nikâh ile meydana gelen bağın huku kunu ise Kitab'un-Nikah bölümünde zikretmiştik. Müslümanın Hakları Enes, Hz. Peygamber'den şöyle rivayet eder: İbn Abbas 'Kendi aralarında merhametlidirler' (Fetih/29) aye tinin yorumunda şöyle demiştir: "Onların salihleri, tâlihlerine (sapıklarına); tâlihleri (sapıkları) de salihlerine dua eder. Sapık bir kimse Ümmet-i Muhammed'in salihlerinden birine baktığı zaman şöyle der: 'Ey Allahım! Bu kulun için ayırdığın hayırları kendisi için bereketli kıl! Onu bu hayırlar üzerinde sabit kılıp bizim de on dan yararlanmamızı nasip eyle'. Sâlih kul da sapık kula baktığı zaman şöyle dua eder: 'Ey Allahım! Bu kulunu hidayet eyle. Onun tevbesini kabul edip hatalarını affeyle!" Müslümanın müslüman üzerindeki hakları şunlardır: Nitekim Numan b. Beşir, Hz. Peygamber'den şöyle rivayet eder: Ebu Musa el-Eş'ârî, Hz. Peygamberden şu hadîsi rivayet eder: 2. Ne fiili ve ne de sözüyle hiçbir müslümana eziyet vermemeli dir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Eğer buna (iyilik yapmaya) gücün yetmiyorsa hiç olmazsa insanları şerden uzaklaştır; çünkü insanları şerden uzaklaştırman da kendi nefsin için vermiş olduğun bir sa dakadır.116 Müslümanların en faziletlisi, onların (müslümanlarm) elinden ve dilinden selâmette kaldığı kimsedir.117 Hz. Peygamber bir gün sahabîlerine şöyle sorar: Hz. Peygamber de cevap olarak şöyle buyurur: Mücâhid şöyle diyor: 'Cehennemliklere uyuz hastalığı musal lat edilir. Böylece vücutlarını, kemikleri derilerinden görünecek kadar kaşırlar. O zaman şöyle çağrılır: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Yollardan,müslümanlara eziyet verecek şeyleri uzaklaştır!120 Kim yollardan, müslümanlara eziyet veren birşeyi uzaklaştırırsa Allah Teâlâ ona bir hasene yazar. Allah Teâlâ yazdığı hasene ile o kişiye cenneti vacib kılar.121 Bir müslümanın müslüman kardeşine, eziyet veren bir bakışla bakıp işaret etmesi helâl değildir.122 Hiçbir müslümanın diğer bir müslüman! korkutması helâl değildir. Rebî b. Haysem şöyle buyurmuştur: İnsanlar iki kısımdır:a) Bir kısmı mü'mindir, ona eziyet etme! b) Bir kısmı da cahildir; bunlarla da cahillik yapma'. 3. Her müslümana karşı tevazu göstermek ve hiçbir müslü mana karşı kibir ve gurura kapılmamalıdır. Çünkü Allah Teâlâ böbürlenip kibirlenen kimseleri sevmez. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Eğer başkası kendisine karşı kibirlilik taslarsa, ona da ta hammül göstermelidir. Çünkü Allah Teâlâ elçisine hitaben şöyle buyurmaktadır: İbn Ebî Evfa'dan125 şöyle rivayet olunmuştur: Hz. Peygamber her müslümana karşı tevazu gösterir; dul kadınlarla ve fakir insan larla yürüyüp onların ihtiyaçlarını gidermekten kaçınmazdı.126 4. Halkın birbirleri aleyhindeki propagandalarına kulak vermemeli ve söz getirip götürmemelidir Nitekim Hz. Peygamberşöyle buyurmuştur: Halil b. Ahmed128 şöyle buyurmuştur: 'Başkasının sözünü sana getiren kimse, muhakkak senin sözünü de başkasına götürür. Başkasının haberini sana söyleyen bir kimse, senin haberini de başkasına ulaştırır'. 5. Tanıdık bir kimseyle üç günden fazla küs kalmamalıdır. Çünkü Ebu Eyyûb el-Ensârî Rasûlullah'tan şu hadîsi rivayet eder: Kim bir müslümanın hatasını affederse Allah Teâlâ da kıyamet gününde onu affeder.130 İkrime şöyle demiştir: "Allah Teâlâ Hz. Yakut'un oğlu Yusuf a şöyle buyurmuştur: Kardeşlerini affettiğin için senin zik rini dünya ve ahirette yücelttim". Hz. Âişe validemiz şöyle buyurmuştur: 'Hz. Peygamber, hiçbir zaman kendi nefsi için intikam almamıştır. O ancak Allah'ın ya sak ve haram ilân ettiği şeyler yapıldığında Allah için intikam alırdı'. Hz. Peygamber bir hadîsinde şöyle buyurmuştur: 6. Ayırım yapmaksızın müslümanlardan kime yapabiliyorsa elden geldiğince yardım etmeli; yakınlarıyla yakını olmayanlar arasında fark gözetmemelidir. Nitekim Ali Zeynelâbidîn, babası Hz. Hüseyin'den, o da babası Hz. Ali'den, Hz. Ali de Hz. Hüseyin'in dedesi Hz. Peygamber'den şöyle rivayet etmiştir: Ehil olan ya da olmayan herkese iyilik et! Eğer iyiliğin ehline isabet ederse zaten o iyiliğine ehildir. Eğer ehline isabet et mezse, o zaman sen iyiliğin ehli olursun.132 Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber'den şöyle rivayet etmektedir: Ebu Hüreyre şöyle anlatır: 'hz. Peygamber bir kimsenin elini tutup sıktığı zaman, karşısındaki kişi elini çekmedikçe, onun elini bırakmazdı. Hz. Peygamberin dizini, yanında oturanın dizinden daha ileride göremezdiniz. Hz. Peygamber kim olursa olsun ken disiyle konuşan bir kimseye yönelir ve o kimse konuşmasını bitir medikçe de yüzünü başka bir tarafa çevirmezdi'. 7. İznini almaksızın hiçbir müslümanın evine ve ikamet gâhına girmemelidir. Üç defa izin istenmeli; eğer müsaade edilmezse ısrar etmeksizin dönüp gidilmelidir. Nitekim Ebu Hüreyre Hz. Peygamberin şöyle söylediğini rivayet ediyor: 8. Bütün müslümanlara karşı güzel ahlâklı olmalı ve onlara derecelerine göre muamele etmelidir: Çünkü cahil bir kimseyi ilimle, ümmî bir kimseyi fıkıhla ve âciz bir kimseyi de fesâhat ve belâğatla karşılamak hem karşılayana hem de karşılanana eziyet verir. 9. İhtiyarlara hürmet, çocuklara da şefkat ve merhamet göstermelidir. Câbir Hz. Peygamberin şöyle söylediğini rivayet etmektedir: Büyüklerimize hürmet etmeyen ve küçüklerimize merha met ve şefkât göstermeyen bizden değildir.135 Saçı-sakalı ağarmış müslümanlara ikramda bulunmak Allah Teâlâ'nın iclâl ve tâzmindendir.136 İhtiyarların huzurunda, izinleri olmaksızın fuzulî konuşma mak da onlara karşı gösterilecek hürmete dâhildir. Câbir şöyle anlatıyor: Cüheyne kabilesinden bir heyet Hz. Peygamberin huzuruna geldiğinde içlerinden bir genç konuşmak üzere ayağa kalktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber o gence şöyle hitab etti: Sen sus! Yaşlınız nerede? (O konuşsun!)137 Hz. Peygamber bir hadîslerinde şöyle buyurur: Bir ihtiyara hürmet gösteren hiçbir genç yoktur ki ihti yarın yaşma geldiğinde Allah Teâlâ da ona, kendisine hür met eden bir kimseyi müsahhar kılmasın.138 Hz. Peygamberin bu mübarek sözü, ihtiyarlara hürmet göste ren kimselerin uzun ömürlü olacaklarına dair bir müjdedir. Bu bakımdan bu ince ve hassas noktaya dikkat edilmelidir. O halde ih tiyarlara, ancak Allah Teâlâ'nın kendilerine uzun ömür verdiği kimseler hürmet gösterir! Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Çocuklara iltifatta bulunmak, Hz. Peygamber'in âdetlerinden idi. Hz. Peygamber bir yolculuktan döndüğünde bineğini kendisini karşılamaya gelen çocukların yanında durdurur ve sonra da ço cukların kaldırılıp bineğinin üzerine konulmasını emrederdi. Böylece kimisini önüne, kimisini de terkisine bindirirdi. Ashabına da çocukları bindirmelerini emrederdi. Çocuklar bilâhare bu ha reketten dolayı birbirlerine karşı övünürlerdi. Bir diğerine 'Hz. Peygamber beni önüne, seni ise terkisine aldı'; bir başkası da ar kadaşına 'Hz. Peygamber ashabına seni terkilerine almalarını em retti (beni ise kendi bineğine aldı)' derdi. Böylece Hz. Peygamber, çişini tam manâsıyla yapıp rahat layıncaya kadar çocuğa dokunmadı. Sonra dua ederek ona güzel bir isim verdi ve çocuğun çişinden rahatsız olduğunu hissetmesin ler diye aile efradının onunla mesrur olacaklarını söyledi... Onlar gittikten sonra elbisesini yıkadı. - Bilir misiniz, ateş kimlere haram kılınmıştır? Ebu Hüreyre Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: Hz. Peygamber 'Ey Allah'la Rasûlü! Bana, beni cennete dahil edecek bir âmel öğret!' diyen birine şöyle buyurmuştur: İbn Ömer (r.a) şöyle demiştir: İyilik kolay bir şeydir; güleryüzlülük ve yumuşak konuşmadır'. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Cennette, içi dışından, dışı da içinden görülebilen saraylar vardır. Bu saraylar; güzel konuşan, yemek yediren, halkın uykuda olduğu bir sırada, geceleyin kalkıp namaz kılan kimse için dir.145 Muaz b. Cebel şöyle diyor: Hz. Peygamber bana şunları söyledi: Enes şöyle anlatıyor: Birgün bir kadın Hz. Peygamber'e gelerek 'Ya Rasûlullah! Senden bir isteğim var' dedi. O sırada Hz. Peygamber'in yanında ashahdarı birçok kimse bulunuyordu. Buna rağmen Hz. Peygamber kadına şöyle dedi: Vehb b. Münebbih şöyle der: İsrâiloğulları'ndan bir kişi yetmiş sene oruç tuttu. Haftada bir defa iftar ediyordu. Bu arada da devamlı olarak Allah Teâlâ'dan şeytanın insanları nasıl dalâlete gö türdüğünü göstermesini talep ediyordu. Uzun zaman ısrarına rağmen duası kabul olunmayınca şöyle dedi: 'Eğer ben bütün bu müddet zarfında, rabbime karşı işlemiş olduğum günah ve hata larımı bilip bunların affedilmesini dileseydim çok daha hayırlı olurdu'. Bunun üzerine Allah Teâlâ, kendisine bir melek gönderdi. Bu melek ona şöyle hitab etti: "Beni sana Allah Teâlâ gönderdi. O sana şöyle buyuruyor: 'Söylemiş olduğun şu söz benim nezdimde senin yetmiş senelik ibadetinden daha hayırlıdır'. Böylece Allah Teâlâ senin basiretini açmıştır. Artık istediğini görebilirsin". Bunun üzerine adam etrafına baktı ve İblisin askerlerinin yeryüzünü işgal etmiş olduklarını gördü. Öyle ki şeytanlar her insanın et rafını aç kurtlar gibi sarmışlardı. Bunun üzerine hayretler içeri sinde şöyle haykırdı: 11. Söz verildiğinde mutlaka yerine getirmelidir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: İnsanoğlunun, bağışladığı ve hibe ettiği birşeyi geri alması uy gun olmadığı gibi va'dinden caymasıda uygun değildir. Münafıkta şu üç haslet bulunur: Konuştuğu zaman yalan söyler; verdiği sözde durmaz; kendisine güvenildiği zaman hainlik yapar.160 12. Halka karşı insaflı davranmalı ve onlara, kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa öyle davranmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kim ateşten uzaklaşıp cennete girmek istiyorsa, ölüm ken disini, Allahtan başka mâbud olmadığına, Muhammed'in de O'nun Rasûlü olduğuna şahidlik ettiği halde bulsun ve halka, ancak kendisine yapıldığında hoşlanacağı şekilde muamele etsin.152 Ey Ebu Derdâ! Komşularına karşı iyi komşuluk yap ki (tam mânâsıyla) mü'min olasın. Kendi nefsin için sevdiğini halk için de sevki (tam manâsıyla) müslüman olasın.153 Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ Hz. Âdem'e dört has let vahyederek şöyle buyurmuştur: Hz. Musa (a.s) Allah Teâlâ'ya şöyle sorar: Ya rabbî! Kullarının hangisi daha âdildir? -İnsaflı olanı... 13. Giyim-kuşamı derecesinin yüksekliğine delâlet eden kimse lere daha fazla hürmet göstermeli, bu bakımdan herkese derece sine göre muamele etmelidir. Rivayet ediliyor ki Âişe validemiz bir yolculuk esnasında bir yerde konaklayarak yemek hazırlatır, O sırada bir dilenci gelir ve Allah rızası için birşeyler ister. Âişe validemiz 'Şu fakire bir ek mek veriniz!' diye emreder. Daha sonra oradan bineğinin sırtında bir kişi geçer. Âişe validemiz bu kez 'Şu kişiyi yemeğe dâvet edi niz!' buyurur. Bunun üzerine (itiraz kabilinden) 'Bu nasıl olur? Fakire bir ekmek veriyor, şu zengin kişiyi ise sofraya dâvet ediyor sun!' denilir. Hz. Âişe buna şöyle cevap verir: 'Allah Teâlâ, insan ları çeşitli mertebelerde yaratmıştır. Bizim de onlara mertebele rine göre muamele etmemiz gerekir. Şu fakir bir ekmeğe razı olur, fakat giyim-kuşamına rağmen zengin kişiye bir ekmek vermemiz çirkin kaçar'. Rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber evlerinden birine girmişti. Arkasından ashab-ı kirâm da girip evi tıklım tıklım doldurdular. Son olarak Cüreyr b. Abdullah el-Becelî geldi ve oturacak bir yer bulamadığı için de eşiğin üzerine oturdu. Bunu gören Hz. Peygamber, abasını katlayıp Cüreyr'e attı ve 'Şu abanın üzerine otur!' buyurdu. Bunun üzerine Cüreyr Hz. Peygamberin abasını yerden alıp yüzüne gözüne sürerek öptü, hem de ağladı. Sonra abayı tekrar katladı ve Hz. Peygamberin yanına bırakarak 'Ben senin elbisen üzerine oturamam. Bana ikram ettiğin gibi Allah Teâlâ da sana ikram etsin' dedi, O zaman Hz. Peygamber sahabî lerine dönerek şöyle buyurdu: 'Ey ashabım! Size herhangi bir kav min kerîmi ve başı geldiği zaman ona ikramda bulununuz!'154 Hz. Peygamber, meclisine gelip de oturacak yer bulamayan kimseye, üzerinde oturmakta olduğu minderi verir ve gelen kişi onun üzerine oturmak istemediğinde de oturuncaya kadar ısrar ederdi. 14. Elden geldiğince müslümanların arasını bulmaya çalışmak: Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Hz. Enes şöyle anlatır: Hz. Peygamber sözlerini şöyle sürdürdü: 'Allah'tan korkunuz ve aranızı düzeltip ıslah ediniz! Çünkü (görüldüğü gibi) Allah Teâlâ kıyamet gününde aracı olarak müzminleri barıştıracaktır'.159 Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Bu hadîs-i şerîf insanların arasını bulmanın farz olduğuna de lâlet eder; çünkü yalanı terketmek farzdır. Farz ancak kendisinden daha kuvvetli bir farz ile düşebilir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: 15. Bütün müslümanlarm ayıplarını örtmelidir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Ebu Said el-Hudrî (r.a),Hz. Peygamber'in şöyle söylediğini nakleder: Hz. Peygamber kendisine, işlediği günahı haber veren Maiz b. Mâlik'e şöyle demiştir: Buna göre müslümanın kendi ayıbını da örtmesi gerekir; çünkü üzerinde diğer müslümanlarm hakkı olduğu gibi kendi nefsinin de hakkı vardır. Hz. Ebubekir Sıddîk şöyle buyurmaktadır: 'Eğer şarap içen ya da hırsızlık yapan birisine rastlasam Allah Teâlâ'nm onun ayıbını örtmesini isterim'. Hz. Ömer bir gece Medine-i Münevvere sokaklarında emniyet ve âsâyiş maksadıyla geziyordu. Bu sırada zina eden bir erkekle bir kadına rastladı. Sabahleyin ashab-ı kirâma 'Acaba bir imam (devlet başkanı) zinâ eden bir erkek ile bir kadın görse ve buna da yanarak da onlara had (ceza) tatbik etse bu konuda ne dersiniz?' dedi. Bunun üzerine ashab-ı kirâm İmam sensin (istediğini yap)' dediler. Hz. Ali ise buna karşı çıkarak 'Sen böyle bir yetkiye sahip değilsin. Böyle bir cezayı tatbik ettiğin takdirde cezalandırılman gerekir; çünkü Allah Teâlâ bu hâdisede dört şahid getirilmesini emretmiştir' dedi. Hz. Ömer bilâhare bu durumu ashaba bir kere daha sordu. Ashab-ı kirâm daha önce vermiş oldukları cevabı tek rarladılar; Hz. Ali de önceki görüşünde ısrar etti. Bu durum gösteriyor ki Hz. Ömer, devlet başkanının böyle bir durumda Allah'ın belirttiği cezaları tatbik etmeye yetkili olup ol madığı hususunda mütereddid idi. Bunun için de meseleyi onlara haber vermek amacıyla değil, aksine görüşlerini öğrenmek amacıyla arzetmiştir; çünkü o böyle bir yetkiye sahip olmayıp zina iftirası atmış (kâzif) olmaktan korkuyordu. Hz. Ali'nin görüşü de devlet başkanının böyle bir yetkiye sahip olmadığı yönündeydi. Bu hâdise fuhşiyatın örtülmesinin şeriatın isteği olduğuna en büyük delildir. Çünkü fuhşiyatm en çirkini zinadır. Zinanın ifşası da erkeğin uzvunu kadının uzvunda; kılıcı kınında, sürme aletini sürmedanlıkta gördükleri gibi gören dört adil şahide bağlanmıştır. Bu ise âdeta imkansız bir hâdisedir. Kadı bunu kesinlikle bilse dahi keşfetmeye yetkili değildir. Fuhşiyat kapısının ka patılmasındaki hikmeti dikkatlice düşün! Şöyle ki, Allah Teâlâ bu hususta, cezaların en büyüğü olan recmi (taşla öldürmeyi) farz kılmıştır. Sonra Allah Teâlâ'nm âsi kullarının üzerine gerdiği ör tünün delinmezliğine bakî Onu, keşfetme yolunu daraltmak sure tiyle nasıl örtmüştür? Buna dikkat et! Bu bakımdan gizlilerin açığa vurulduğu ve kalplerin delindiği günde Allah Teâlâ'nın bu lütuf ve kereminden mahrum olmamayı ümit ederiz. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Abdurrahman b. Avf şöyle anlatıyor: Bir gece Hz. Ömer'le bir likte Medine sokaklarında dolaşıyorduk. Bir ara gözümüze bir ışık ilişti. Oraya doğru yürüdüğümüzde bunun bir evin penceresinden geldiğini gördük. İçeriden bağrışmalar ve birtakım gürültüler ge liyordu. Bunun üzerine Hz. Ömer elimden tutarak şöyle dedi: Bunun üzerine Hz. Ömer gerisin geriye döndü ve onları olduğu gibi bıraktı. Onun bu hareketi, kulların ayıbının örtülmesinin farz olduğuna ve başkasının kusurunu aramanın yasak olup terkedil mesi gerektiğine delâlet eder. Nitekim Hz. Peygamber, Muaviye b. Ebi Süfyan'a şöyle buyurmuştur: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Hz. Ebubekir Sıddîk şöyle buyurmuştur: 'Eğer herhangi bir kimseyi Allah'ın yasaklarından birini işlerken görürsem, onu tutmadığım gibi bu konuda bana yardımcı olması için de hiç kim seyi çağırmam'. Seleften biri şöyle anlatır: Abdullah b. Mes'ud'un yanında otu ruyordum. O sırada bir kişi adamın birini çekerek getirdi ve Abdullah b. Mes'ud'a onun sarhoş olduğunu söyledi. İbn Mes'ud getirilen adamın ağzının koklanmasmı istedi. Kalkıp ağzını kok ladılar. Gerçekten sarhoştu. İbn Mes'ud kendisine gelinceye kadar onu hapsetti. Sonra bir sopa istedi. Onun budaklarını yonttuktan sonra da haddi tatbik edecek olan kişiye 'Vur ve elini kaldır. Her âzasının hakkını ver' dedi. Böylece üzerinde bir aba ve yünden yapılmış bir elbise olduğu halde ona ceza tatbik edildi. Bundan sonra İbn Mes'ud onu getiren zata 'Sen bu adamın nesi oluyor sun?' diye sordu. O da 'Amcasıyım' dedi. Bunun üzerine İbn Mes'ud şunları söyledi: "Sen yeğenini güzel bir şekilde yetiştirmediğin gibi onun ayıbını da örtmedin. İmamın (kadı, dev let başkanı) ise kendisine aksettirilen suçların cezasını tatbik et mesi gerekir. Eğer böyle olmasaydı tatbik etmezdim; çünkü Allah Teâlâ affedicidir ve affedenleri de sever. 'Bağışlasınlar! Hoş gör sünler! Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?" (Nur/22) Sonra şöyle dedi: Ben uygulanan ilk el kesme cezasını hatırlıyorum. Hz. Peygambere bir hırsız getirilmiş; o da onun elini kes tirmişti. Bunu yaptıktan sonra mübarek yüzünün değişmiş olduğu görüldü. Bunun üzerine ashab-ı kirâm 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bu olaya çok üzülmüş görünüyorsunuz?' dediler. Hz. Peygamber 'Nasıl üzülmeyeyim! Sakın kardeşleriniz aleyhinde şeytana yardımcı olmayınız' buyurdu. Ashab-ı ki râm bu kez 'O halde neden onu affetmedin?' diye sordular. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: 'Sultanın, kendisine aksettiri len suçların cezasını tatbik etmesi gerekir. (Fakat) Allah Teâlâ affedicidir ve affı sever'. Sonra da Nûr sûresinin 22. ayetini sonuna kadar okudu.109 Diğer bir rivayette de 'Hz. Peygamberin mübarek yüzü o kadar solmuştu ki sanki kül serpilmişti' denilmektedir. Hz. Ömer, bir gece Medine-i Münevvere sokaklarında gezi yordu. Bir evin içinde bir erkeğin şarkı söylediğini işitti. Duvarı aşıp içeri girdiğinde, yanında bir kadın ile şarap bulunan bir erkek gördü. Bunun üzerine şöyle haykırdı: damın birisi Abdullah b. Ömer'e 'Ya Ebu Abdurrahmân! Hz. Peygamber kıyamet günündeki necvâ (gizli soruşturma) hakkında ne söyledi?' diye sordu. İbn Ömer de Hz. Peygamberin bu konuda şöyle buyurduğunu söyledi: Allah Teâlâ mü'min kuluna yaklaşır. Onu himayesine alıp halkın gözünden gizleyerek kendisine 'Şu günahı biliyor musun?' diye sorar. O da 'Evet, biliyorum ve onu işledim' der. Böylece Allah Teâlâ ona bütün günahlarını ikrar ve iti raf ettirir. Bu şekilde kişi kesinlikle helâk olduğunu görür. Allah Teâlâ ona 'Ey kulum! Ben dünyada senin bu günah larını ancak bugün affetmeyi irade ettiğim için örttüm' der Bunun üzerine kişiye hasenat defteri verilir. Kâfirler ile mü nâfıklara gelince, bunlar hakkında hafaza melekleri şöyle Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: 16. Töhmet yerlerinden sakınmalıdır. Müslüman, halkın kal bini kendisi hakkında su-i zannda bulunmaktan ve dillerini de gıybetini yapmaktan korumak için böyle yerlere gitmemelidir. Çünkü halkın, dedikodusunu yapmak suretiyle Allah'a isyan et melerine sebep olmuş olur. Dolayısıyla onların ortağı olur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Enes b. Mâlik şöyle rivayet eder: Hz. Peygamber birgün hanımlarından birisiyle konuşurken yanlarından biri geçti. Hz. Peygamber onu çağırarak şöyle dedi: Başka bir rivayette şu fazlalık vardır: 'Sizi (ikinizi), kalbinize herhangi bir şüphe gelir korkusuyla çağırdım'.175 Bu rivayete göre Rasûlullah'ın yanından geçen, bir kişi değil iki kişidir. Rasûlullah onlara şöyle buyurmuştur: 'Bir dakika du rur musunuz? Bu yanımdaki kadın, hanımım Safiye'dir'. Hz, Ömer şöyle buyurmaktadır: 'Kendisini töhmet altında bırakacak yerlere devam eden kimse, hakkında su-i zannda bulu nan kimseleri kınamasın'. Hz. Ömer birgün yol kenarında bir kadınla konuşan birini kamçıladı. Adam 'Bu benim hanımımdır' dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer 'O halde niçin hiç kimsenin sizi göremeyeceği bir yere çe kilmiyorsunuz?' buyurdu. 17. Müslüman meşrû işlerinde tanıdığı ve sözünün geçtiği kimseler nezdinde şefaatçı olmalı; gücü yettiğince müslümanlarm ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: 'Benim yanıma gelinir. Benden sorulur ve ih tiyaçların giderilmesi istenilir. Böyle bir durumda gelenler için şefaatçı olunuz ki, sevap kazanmış olasınız ve Allah Teâlâ da sevdiği şeyleri peygamberinin eliyle yerine getirmiş olsun'176 Muaviye Hz. Peygamberin şöyle dediğini nakleder: Hz. Peygamber şöyle buyurdu: İkrime, İbn Abbas'tan şöyle rivayet eder: "Büreyre'nin kocası Mugis bir köle idi. Onun, hürriyetine kavuştuktan sonra kendisin den ayrılan karısı Büreyre'nin arkasına düşerek ağlayışı ve gözyaşlarının sakalı üzerine yuvarlanışı hâlâ gözlerimin önünde dir. Rasûlullah birgün bana 'Sen Mugis'in Büreyre'yi çılgınca sevişine; Büreyre'nin de ona, onun kendisini sevdiği derecede buğzedişine şaşmıyor masun?' dedi. Sonra da Büreyre'yi çağırtarak şöyle buyurdu: 'Ey Büreyre! Keşke kocana dönüp onu kabul etseydin. Çünkü o, çocuğunun babasıdır'. Büreyre 'Ya Rasûlallah! Bu sözünüzle ona dönmemi emrediyorsanız bunu ya parım' dedi. Hz. Peygamber de 'Hayır, ben sadece şefaat ve dilekte bulunuyorum dedi".179 18. Konuşmadan önce selâm vermeli ve selâm verirken de karşıdaki müslümanla musâfaha yapmalıdır: Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Seleften biri şöyle anlatıyor: Rasûlullah'm huzuruna girdim. Selâm vermedim ve girmek için izin de istemedim. Bunun üzerine Hz, Peygamber 'Geri dön ve esselâmu aleyküm diyerek gir' bu yurdu.181 Câbir'in rivayetine göre Hz, Peygamber şöyle buyurmuştur: Enes şöyle anlatır: Rasûlullah'a (s.a) sekiz sene hizmet ettim. Bana bir defasında şöyle demişti: Enes'in rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Bir müslüman diğer bir müslümanın yanından geçer de se lâm vermezse, melekler onun bu davranışına hayret eder ler.186 Binici yayaya selâm verir. Topluluktan biri selâm verdi mi, kâfidir.187 Katâde şöyle diyor: 'Sizden önceki kavimlerin selâmı secde et mekti. Allah Teâlâ bu ümmete selâmı (esselâmu aleyküm demeyi) verdi ki bu ehl-i cennetin selâmıdır'. Ebu Müslim Havlânî bazı cemaatlerin yanından geçerken se lâm vermez;'Selâm vermememin sebebi, selâmımı almama larından ve dolayısıyla da meleklerin onları lanetlemelerinden korkmamdır' derdi Enes çocukların yanından geçerken onlara selâm verir ve Rasûlullah'ın da böyle yaptığını söylerdi.189 Abdülhamid b. Behram şöyle rivayet eder: 'Hz. Peygamber bir» gün mescidden geçerken orada oturmakta olan bir cemaate eliyle işaret etmek suretiyle selâm verdi'. Abdülhamid bunu söylerken bir yandan da Hz. Peygamberin yapmış olduğu işareti eliyle gös iniştir.190 Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Aişe validemiz şöyle anlatıyor: Yahudilerden bir cemaat, Rasûlullah'ın huzuruna girerek 'Essâmu aleyke!' (Ölüm senin üzerine olsun) dediler. Rasûlullah da 'Aleyküm' (Sizin üzerinize de olsun!) karşılığını verdi. Ancak ben atılarak 'Üzerinize hem sam (ölüm), hem de lânet olsun' dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Ebû isâ bu hadîsin isnadının zayıf olduğunu söylemiştir, Enes Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakleder: Hasan Basrî 'Musâfaha sevgiyi artırır' buyurmuştur. Ebu Hüreyre Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: Müslümanın kardeşini öpmesi, onunla musâfaha etmesidir.200 Buna rağmen dinde mertebesi büyük olan kimselerin elini te berrüken ve hürmeten öpmekte de bir beis yoktur. İbn Ömer'in 'Biz Rasülullah'ın elini öptük' dediği rivayet edilir.201 Ka'b b. Mâlik şöyle diyor: 'Tevbemin kabulü hakkında ayet nâzil olduğu zaman Rasülullah'm huzuruna çıkarak mübarek elini öp tüm'.202 Rivayet edildiğine göre bir bedevî Hz. Peygambere İzin ver, başını ve elini öpeyim' demiş; Rasûlullah'ın izin vermesi üzerine de mübarek başını ve elini öpmüştür.203 Ebu Ubeyde Âmir b. Cerrah Şam'da, karşılamaya çıktığı Hz. Ömer'in elini sıkıp öptü. Sonra ikisi birlikte yolun kenarına çekilip ağlaştılar. Berrâ b. Âzib abdest almakta olan Hz. Peygambere selâm vermişti. Rasûlullah abdesti bitirinceye kadar cevap vermedi. Abdestten sonra selâmına mukabelede bulunarak onun elini sıktı. Bunun üzerine Berrâ şöyle dedi: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Başka bir rivayette Rasûlullah 'Selâmına, onlardan daha fazi letli bir cemaat cevap verir' buyurmuştur. Yolculuktan dönen kişinin arkadaşlarıyla kucaklaşıp öpüşmesi hakkında rivâyetler gelmiştir.207 Ebu Zer (r.a) şöyle diyor: 'Rasûlullah ile ne zaman biraraya gelsek elimi sıkardı. Birgün evde bulunmadığım bir sırada beni aradığı bana haber verildiğinde hemen Rasûlullah'a koştum. Karyolasının üzerinde oturuyordu. Beni gördüğünde kalkıp kucak ladı. Bu kucaklayış çok cömert bir şekilde yapılmıştı'. Hz. Ömer de Zeyd b. Sâbit'in binek devesinin hevdecini, onu bindirinceye kadar tutmuş ve 'Zeyd'e ve arkadaşlarına böyle dav ranınız!' demiştir. Kim kendisi için ayağa kalkıp âdeta put kesilen kimseler görmekten hoşlanıyorsa ateşteki yerine hazırlansın.210 Sakın bir kimseyi kaldırıp onun yerine oturmayın! Ancak, sıkışmak suretiyle birbirinize yer açın.211 Ashab-ı kirâm böyle yapmaktan sakınırlardı; çünkü bu hu susta bir yasak sözkonusuydu. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber küçük taharetini yaptığı bir sırada kendisine selâm veren bir kişinin selâmını almamıştır. Bu bakımdan def-i hacet yapan kimseye selâm vermek kerâhet-i tahrîmiyye ile mekruhtur.213 Bir keresinde Ümmü Hâni Rasûlullah'a selâm verdi, Hz. Peygamber 'Bana selâm veren şu kadın kimdir?' diye sordu. Onun Ümmü Hani olduğu söylendiğinde 'Ümmü Hâni'ye merhabalar' buyurdu.217 19. Müslüman kardeşinin namusunu, canını ve malını müm kün olduğunca korumalı; ona gelen felâketleri göğüslemeli, onun için mücadele etmeli ve kendisine yardımcı olmalıdır. Bütün bun lar, Uhuvvet-i islâmiye (İslâm kardeşliği) gereğince farzdır. Ebu Derda şöyle rivayet eder: Adamın biri Rasûlullah'ın huzu runda bir kişiye hakaret etti. Üçüncü bir şahıs da hakaret eden kişiye karşı o kardeşini savundu. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Müslüman kardeşinin namusunu koruyan bir müslümanı kıyâmet gününde dehşetli cehennem ateşinden korumak Allah Teâlâ üzerine hak olur.219 Enes'in rivayetine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kim bu dünyada müslüman kardeşinin nâmusunu korursa Allah Teâlâ da kıyâmet gününde ona, kendisini ateşten ko ruyacak bir melek gönderir.221 Câbir ve Ebû Talha'nın rivayet ettiklerine göre, Rasûlullah şöyle buyurmuştur: 20. Aksırana dua etmelidir. Nitekim Hz. Peygamber aksıran kimse hakkında şöyle buyurmuştur: 'Aksıran elhamdülillâhi alâ külli hâl (Her hâlukarda Allah'a hamdolsun); onu teşmit eden de yerhamükümullah (Allah sizlere rahmet etsin) demelidir. Aksıran bu kez yehdîkümullah ve yuslihu kalbeküm (Allah sizi hidayet edip, kalbinizi ıslah eylesin) demelidir.223 İbn Mes'ud Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet et mektedir: 'Sizden herhangi bir kimse aksırdığı zaman elhamdülil lâhi rabb 'il-âlemin (Âlemlerin rabbi olan Allah'a hamdolsun) de sin. O böyle dediği zaman yanındaki şahıs yerhamükellah (Allah sana rahmet etsin) desin. Aksıran da ona yağfirullâhu lı ve leküm (Allah beni ve sizi affeylesin) karşılığını versin.224 Hz. Peygamber bir keresinde aksıran iki kişiden birine dua etti, diğerine ise etmedi. Kendisine dua etmediği kişi 'Bana neden dua etmedin?' diye sorunca da şöyle buyurdu: 'Dua ettiğim şahıs Allah'a hamdetti; sen ise sustun'225 Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Ebu Hüreyre şöyle der: 'Hz. Peygamber aksırdığı zaman sesini alçaltır ve ağzını da elbisesiyle veya eliyle kapatırdı'. Rivayet ediliyor ki Hz. Peygamber aksırırken mübarek yüzünü kapatırmış.228 Ebu Musa el-Eş'arî şöyle anlatıyor: Yahudiler kendilerine 'Allah size rahmet etsin' demesi için Hz. Peygamberin yanına ge lip kasten aksırırlardı. Ancak bütün gayretlerine rağmen Rasûlullah Allah sizi hidayet etsin' diye dua ederdi.229 Abdullah b. Âmir b. Rabîa babasından şöyle rivayet eder: Adamın birisi Rasûlullah'ın arkasında namaz kılarken aksırdı ve şöyle dedi: Elhamdülillahi hamden kesîren tayyiben mütâreken fihi kemâ yerdâ rabbünâ ve ba'de ma yerdâ velhamdü lillâhi alâ külli hâl (Hamd Allah'a mahsusdur. Çok, güzel ve bereketli hamd, kendisinin razı olduğu gibi ve razı olduktan sonra her halükârda Allah'a mahsustur). Rasûlullah selâm verdikten sonra şöyle sordu: Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: Aksırmak Allah'tan, esnemek ise şeytandandır. Bu bakımdan herhangi biriniz esnediği zaman eliyle ağzını ka patsın; çünkü esnerken 'Hâ-haaa' dediği zaman şeytan onun karnında gülmektedir.232 İbrahim en-Nehâî şöyle der: 'Def-i hâcet yaparken aksıran kimsenin Allah'ı anmasında herhangi bir beis yoktur'. Hasan Basrî ise şöyle demiştir: 'Bu durumda kişi Allah'a için den hamdedecektir. 21. Şerli kimselerin eziyetine tahammül etmeli ve ondan ko runmalıdır. Seleften bazıları şöyle buyurmuştur: 'Mü'minlerle katıksız hulûs yolunu takip et (en güzel şekilde geçinmeye çalış)! Fâcirlerle de güzel ahlâk ile mücadele et; çünkü facirler zahirde güzel ahlâka razı olur'. İbn Abbas 'Kötülüğü iyilikle savarlar' (Ra'd/22) ayetini; 'Fahiş konuşmayı ve eziyeti, selâm vermek ve mudârât göstermek sure tiyle savarlar'; 'Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi yeryüzü fesad ve küfür karanlığına bürü nürdü' (Bakara/25) ayetini de 'Bir kısım insanları rağbet, korku, hayâ ve mudârât ile defetmeseydi' şeklinde tefsir etmiştir. Âişe validemiz şöyle anlatır: Adamın biri Rasûlullah'tan içeri girmek için izin istedi. Rasûlullah 'İçeri girmesine izin verin. O aşiretinin en kötüsüdür' buyurdu. Adam içeri girdiği zaman ise onunla yumuşak bir şekilde konuşmaya başladı. Hatta adamın Rasûlullah nezdinde özel bir yeri olduğunu zannettim. Adam çıkıp gittikten sonra Rasûlullah'a 'Bu adam içeri girerken onun, kav minin en kötüsü olduğunu söyledin; içeri girdiğinde ise ona çok yumuşak davrandm. (Bu nasıl olur?)' dedim. Rasûlullah şöyle bu yurdu: 'Ey Âişe! Kıyâmet gününde Allah nezdinde insanların en şerlisi halkın, şerrinden dolayı kendisinden çekindikleri ve bu yüzden kendi haliyle başbaşa bıraktıkları kişidir'.233 Haberde şöyle vârid olmuştur: 'Kişinin, kendisiyle nâmusunu koruduğu şey onun için sadaka olur'.234 22. Zenginlerin ihtilâtından kaçınarak fakirlerle oturup kalk malı ve yetimlere iyilik yapmalıdır. Hz. Peygamber şöyle dua ederdi: Ka'b'ul-Ahbar şöyle der: Hz. Süleyman (a.s) o kadar zen ginliğine rağmen mescitte bir fakir gördüğünde onun yanına otu rur; 'Bir fakir başka bir fakirin yanına oturdu' derdi. Hz. İsa'nın nezdinde kendisine 'Ey miskin ve fakir denilme sinden daha sevimli bir kelime yoktu. Ubâde b. Sâmit şöyle buyurmuştur: Ateşin yedi kapısı vardır: Üçü zenginler, üçü kadınlar, biri de fakir ve miskinler içindir. Musa (a.s) Allah Teâlâ'ya şöyle demiştir: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Yetime gelince; Rasûlullah şöyle buyurmuştur: Ben ve yetimi besleyen kimse cennette bunların ikisi gibi yanyanayız.239 En hayırlı müslüman evi, içerisinde kendisine iyi dav ranılan bir yetimin yaşadığı evdir. En kötü müslüman evi de içerisinde kendisine kötü muamele yapılan bir yetimin bu lunduğu evdir.241 23. Bütün müslümanlara nasihat etmeli ve elden geldiğince onları sevindirmeye çalışmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kim kardeşinin bir ihtiyacını karşılarsa hayatı boyunca Allah'a hizmet etmiş gibi olur.243 Kim bir mü'mini sevindirirse Allah Teâlâ da kıyamet gü nünde onu sevindirir. Kim bir mü'mirıin üzüntüsünü giderirse veya bir mazluma yardımcı olursa Allah Teâlâ da onun yetmiş üç günahını af feder.245 Hz. Peygamber bir keresinde şöyle buyurdu: Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kim bir mü'mini bir münâfığın şerrinden koruyup himaye ederse Allah Teâlâ da ona, kıyamet gününde kendisini ce hennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Müslümanlara ehemmiyet verip ihtimam göstermeyen kimse (kâmil) müzminlerden değildir.248 Mâruf-u Kerhî şöyle buyurmuştur: "Her gün 'Yârab! Hz. Muhammed'in ümmetine rahmet et' diyen kimse Allah'ın 'abdal5 kullarından yazılır". Başka bir rivayette de "Her gün üç defa 'Ey Allahım! Hz. Peygamberin ümmetini ıslâh edip, hidayet eyle! Ey Allahım! Hz. Peygamberin ümmetinin üzüntülerini gider' diye dua eden kimseyi Allah Teâlâ 'abdallar'dan yazar" buyurmuştur. Ali b. Fudayl'ın ağladığını görenler ona 'Niçin ağlıyorsun?' diye sordular. Şöyle cevap verdi: 'Bana zulmedenin haline ağlıyorum. Yarın Allah'ın huzurunda, yapmış olduğu zulümler için ne gibi bir mazeret beyan edecektir? Bu konudaki sualleri nasıl cevaplandıracaktır? Kendisini ne ile kurtaracak?' 22. Müslümanların hastalarını ziyaret etmelidir Tanışıklık ve müslüman olmak, bu hakkın sabit olup tekerrür etmesine ve fazi letine nail olmaya kâfidir. Ziyaret âdâbı, az oturmak, az sormak, hastaya şefkat ve mer hamet göstermek, afiyeti için dua etmek ve hastanın bulunduğu yerin kusurlarını görmezlikten gelmektir. İçeriye girmek için izin istenilirken, açıldığı takdirde evin içe risini görecek şekilde kapının tam karşısında durmamalıdır. Kapıyı yavaşça vurmalıdır. 'Kimsiniz?' diye sorulduğu zaman da 'Benim' dememeli, ismini söylemelidir. İçerideki insanı 'Ey hiz metçi!' diye çağırmamalıdır. İçeridekine kapıda durduğunu işittirmek istediği zaman bunu 'elhamdülillâh' veya 'sübhânallah' demek suretiyle yapmalıdır. Rasûlullah şöyle buyurmuştur: Hasta ziyaretine giden kimse rahmete dalar. Hastanın yanında oturduğu sürece de gözü aydın olur.250 Müslüman, hasta kardeşinin halini sormak veya sıhhatli bir kardeşini ziyaret etmek üzere gittiğinde Allah Teâlâ kendisine şöyle hitap eder: 'Sen ve adımların iyi oldunuz; bu suretle cenne-i âlâda kendin için bir konak yapmış ol dun'.251 Kul hastalandığında Allah Teâlâ ona iki melek gönderir. Bunlara 'Kulumun, ziyaretçilerine söylediği sözlere dikkat ediniz' buyurur. Eğer o kul ziyaretçiler geldiği zaman Allah'a hamd ü senada bulunursa bu melekler Allah Teâlâ kendilerinden daha iyi bildiği halde kulun sözlerini Allah'a iletirler. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurur: 'Bu ku lumun canını alacak olursam kendisini cennete dâhil ede rim; eğer şifa verecek olursam ona önceki etinden ve kanından daha hayırlısını verir ve günahlarını affede rim'.252 Allah Teâlâ kime hayır irade ederse o, hayırdan nasibini alır (veya Allah ona hayırdan nasip verir).253 Hz. Osman şöyle anlatıyor: Hastalandığımda Hz. Peygamber ziyaretime geldi ve şöyle dedi: Hz. Peygamber hastalanan Ali b. Ebi Tâlib'in ziyaretine gitmiş ve ona şöyle demiştir: "Ya Ali! 'Ey Allahım! Senden afiyetimin acele gönderilmesini (acil şifalar vermeni) veya vermiş olduğun belâya karşı sabır ihsan etmeni veya dünyadan senin rahmetine çıkmayı istiyorum' de! Bu isteklerinden biri pek yakında sana veri lecektir".255 Hasta olan kimsenin şöyle demesi müstehabdır: 'Hissettiğim ve korktuğum şeylerin şerrinden Allah'ın izzet ve kudretine sığmıyorum'. Hz. Ali şöyle buyurmuştur: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Tavus şöyle buyurmuştur: 'Hasta ziyaretinin en faziletlisi en hafif olanıdır'. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: 23. Müslümanların cenazelerini teşyi etmelidir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Haberde vârid olduğuna göre; 'Kırat Uhud dağı kadardır'.261 Mâlik b. Dinar kardeşinin cenazesini ağlayarak takip ediyor ve şöyle diyordu: 'Allah'a yemin ederim ki senin nereye vardığını (âkıbetini) bilmedikçe gözlerimin yaşı dinmeyecektir ve yine Allah'a yemin ederim ki, hayatta kaldıkça bunu bilmem mümkün değildir'. A'meş şöyle diyor: 'Biz cenazelere giderdik. Gelenlerin hepsi mahzun olduğu için cenaze sahiplerinin kim olduğunu anlayarak başsağlığı dilemek güçleşirdi'. İbrahim ez-Ziyad bir ölü için rahmet talebinde bulunup hayıflanan bir cemaate bakarak şöyle demiştir: 'Siz kendi nefsiniz için rahmet isteyip hayıflansanız daha iyi edersiniz; çünkü bu ölen zat şu üç şiddetten kurtuldu: Ölüm meleğinin yüzünü gördü. Ölümün acılığını tattı. Akıbet korkusundan da emin oldu'. 24. Müslümanların kabirlerini ziyaret etmelidir. Kabir ziyare tinden gaye içindekilere dua etmek, ibret almak ve kalbi yumuşatmaktır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: 'Ben hiçbir manzara görmedim ki, kabir ondan daha korkunç ol masın'.262 Hz, Ömer şöyle anlatıyor: Birgün Rasûlullah ile beraber kabris tana gittik ve bir kabrin yanıbaşına oturduk. Hz. Peygamber ağlamaya başladı. Bunun üzerine biz de ağladık. Sonunda bize ni çin ağladığımızı sordu. 'Sen ağladığın için ağlıyoruz' dediğimizde de şöyle buyurdu: 'Bu kabir (annem) Vehb'in kızı Âmine'nin kab ridir. Onu ziyaret etmek için rabbimden izin istedim. Bana bu ko nuda izin verdi. Onun için af dilemek hususunda izin istedim; fa kat buna izin vermedi. Şu anda benim yakama çocuğun annesine karşı duyacağı şefkat yapışmış bulunuyor'263 Hz. Osman bir kabrin yanında durduğu zaman sakalı ıslanacak kadar ağlar, Rasûlullah'tan şöyle işittiğini söylerdi: Mücâhid şöyle buyurmuştur: 'Kabri, insanoğluna ilk olarak şöyle der: Ben kurtlar ve yalnızlıklar eviyim. Gurbet eviyim. Karanlıklar eviyim. İşte ben sana bunları hazırladım. Bakalım sen benim için ne hazırladın?' Ebu Derdâ mezarlıklarda çok otururdu. Kendisine 'Niçin böyle yapıyorsun?' diye sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: 'Bana ahiretimi hatırlatan bir kavmin yanında oturuyorum. Üstelik yanlarından ayrıldığımda aleyhimde bulunup gıybetimi yapmazlar'. Hatem-i Esamm şöyle buyurmuştur: 'Kabirlerin yanından ge çip de nefsi için düşünmeyen ve kabirde bulunanlara dua etmeyen kimse hem kendisine, hem de onlara ihanet etmiştir'. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: 'Hiçbir gece yoktur ki, bir tellâl şöyle bağırmasın: 'Ey kabirler ehli! Siz kime gıbta ediyorsu nuz?' Kabirlerde bulunanlar şöyle cevap verirler: 'Biz camilerin ehline gıbta ediyoruz. Çünkü onlar oruç tutarlar, namaz kılarlar ve Allah'ı zikredip anarlar; biz ise bunların hiçbirini yapamayız'. Rebî b. Hayseme, evinin içine bir mezar kazdırmıştı. Kalbinde katılık hissettiğinde hemen oraya girip uzanır ve bir saat kadar durduktan sonra çıkarak şu ayeti okurdu: Sonra kendi kendine şöyle derdi: 'Ey Rebî! İşte dünyaya geri çevrildin. Dünyaya bir daha geri çevrilmeyeceğin gün gelmezden önce sâlih ameller işle!' Meymun b. Mihran şöyle anlatıyor: Birgün Ömer b. Abdülaziz'le birlikte kabristana gittik. Hz. Ömer kabirlere baktığı zaman hüngür hüngür ağlayarak şöyle dedi: Huşûdan ayrılmamak, konuşmamak, ölüyü düşünmek ve ölüm hakkında derin derin düşünceye dalmak ve ölüme hazırlanmanın yollarını araştırmak, cenaze yakınında yürümek de cenazeyi teşyi edenlerin riâyet etmesi gereken hususlardandır. İşte buraya kadar söylediklerimiz bütün müslümanların dik kat ve riâyet etmesi gereken birtakım muâşeret âdâbıdır. Bütün bunları şu şekilde özetleyebiliriz: İster ölü olsun, ister diri, hiçbir müslümanı küçümsememelisin ki helâk olmayasın; çünkü belki de o küçümsediğin kimse senden daha hayırlıdır. Küçümsediğin zaman fâsık olsa bile belki de senin hayatın onun şu anda üzerinde bulunduğu fâsıklık gibi bir hal üzerinde, onun hayatı ise salâh ve takvâ ile sona erer. Sahip olduğu dünyalıklardan dolayı hiç kim seyi gözünde büyütme ve yine bu konuda hiç kimseye gıbta etme; çünkü dünya ve içindekiler Allah nezdinde küçüktür. Dünya eh lini kalbinde büyüttüğünde dünyayı da büyütmüş olursun. Böyle yaptığın takdirde de Allah'ın kudret gözünden düşersin. Onların dünyalıklarından elde etmek için dininden taviz verme. Şâyet böyle yaparsan onların gözlerinde küçük düştüğün gibi dünyalıkla rından da mahrum kalırsın. Dünyalıklarından mahrum kalmasan dahi geçici ve en alçak birşeyi en hayırlı ve ebedî bir hayata tercih etmiş olursun. Onlara karşı düşmanlığını açığa vurma. Böyle yaptığın takdirde düşmanlıklarını üzerine çekmiş olursun. O vakit senin dinin ve dünyan onların yüzünden; onların dinleri de senin yüzünden el den gider. Ancak dinin yasaklamış olduğu amellerde iş değişir. Onların çirkin fiillerine buğzet fakat kendilerine merhamet gö züyle bak; çünkü onlar, Allah'ın gazabına ve isyanlarından ötürü ikabına mâruz kalmışlardır. Müstehak oldukları bu cezalar kendi lerine kâfidir; o halde sen onlara niçin buğzedeceksin? Sana gös terdikleri sevgiden ötürü onlara ısınma. İsyan edip durdukları halde seni övmelerinden dolayı onlara güvenme. Yine isyan ettik leri halde sana güzel müjdeler verip yüz göstermelerinden dolayı onlarla dost olma! Çünkü onların bu yapmacık hareketlerinin ha kikatini araştırırsan ancak yüzde birinin hakîki olduğunu görebi lirsin. Hatta bunu da göremezsin. Hiçbir zaman hâlini onlara şikayet kabilinden arzetme. Böyle yaptığın takdirde Allah'ı onlara şikayet etmiş olacağından, Allah da seni onlara havale eder. Onların zâhirde ve yüzüne karşı olduğu gibi gizlide ve gıyâbında da arkadaşların olacaklarını zan netme; çünkü bu boş bir ümidden başka birşey değildir. Böyle bir ümide nasıl kapılabilirsin? Onların elindeki servete tamah etme. Böyle yaptığın takdirde zelil olursun ve hedefine de varamazsın. Kendilerine muhtaç olmadığında kibir ve gurura kapılıp onlara karşı büyüklük taslama. Bunu yaptığın takdirde Allah Teâlâ seni kibrinin cezası ve zenginliğini belirtmenin karşılığı olarak onlara muhtaç eder. Onlardan biri bir ihtiyacını giderirse, o kendisinden istifade edilen bir kardeştir, İhtiyacını yerine getirdiği takdirde ona itab edip serzenişte bulunma. Zira böyle yaptığında sana düşman kesi lir. Kabul edecek gibi görünmeyen kimselere va'z u nasihat et mekle meşgul olma! Zira böyle bir kimse, va'zını dinlemediği gibi sana düşmanlık da eder. Va'z u nasihatin, hakîkati arzetmek ve ortaya koymak için olsa dahi herhangi bir şahsı hedef alıp isim be lirterek konuşma! Kendilerinden bir ikram ve hayır görürsen, on ları sana müsahhar eden ve sözünü dinleten Allah'a şükret ve seni onlara havale etmekten koruması için Allah'a sığın. Onlardan herhangi bir kötülük veya hoşuna gitmeyen bir hareket gördüğünde (sakın intikam almaya kalkışma), işlerini Allah'a ha vale et ve şerlerinden Allah'a sığın. Nefsini, karşılık vermekle meşgul etme. Böyle yaptığın takdirde zararın daha da artar. Bununla meşgul oldun mu ömrün zayi olur. Sakın onlara 'Benim değerimi, kadir ve kıymetimi bilemedi niz' şeklinde çıkış yapma ve şuna inan ki, eğer müstehak olsaydın Allah Teâlâ senin kadr ü kıymetini,mertebe ve rütbeni onların kalbine yerleştirirdi. Bu bakımdan sevdiren ve buğzettiren Allah Teâlâ'dır; çünkü kalpler Allah Teâlâ'nın elindedir. Onları istediği gibi evirip çevirir. Onların, hak ve hukuklarına riâyet et! Kim neye müstehak ise o hakkı yerli yerine sarfet. Onların bâtıl sözlerini ve fuzulî konuşmalarını dinlemek hususunda sağır ol! Haklarını çatır çatır müdafaa et. Batıl sözlerini sanki kulaklarına üst üste birkaç kilit vurulmuş gibi duymazlıktan gel. İnsanların çoğunun sohbetinden kaçın! Çünkü insanların birçoğu karşısındakinin zelle ve hatalarını affedip ayıbını örtmez ler. Onlar en ufak birşeyden dolayı karşısındaki insanı didik didik hesaba çeker; kılı kırk yararcasma muhasebe ederler. Az ve çok herşeyde insanları çekemezler. Kendi haklarını mutlaka alır veya almaya çalışır; fakat başkasının hakkını vermeye yanaşmazlar. Onların defterinde yanlışlıkla ve unutkanlıkla yapılan şeyler için af yoktur; mutlaka cezalandırırlar. Kovuculuk ve iftira etmek suretiyle kardeşi kardeşe kışkırtırlar. Bu bakımdan onların çoğunun arkadaşlık ve sohbeti zararlıdır. Onlardan uzaklaşmak ve kendile riyle arkadaşlık yapmamak en iyisidir. Onlardan uzaklaşmakta selâmet vardır. Eğer razı olurlarsa zahirleri yağcılıktır. Eğer öfke lenirlerse içleri kin, hased ve nefretle doludur. İnsanlar onların kinlerinden hiçbir zaman emin olmaz. Yağcılıklarından hiçbir hayır umulmaz. Görünür tarafları elbisedir; fakat içleri ise kurt tur. Onlar zannlarla hüküm verirler, itham ederler; arkandan göz kırparlar. Seninle arkadaşlık kurduklarında kusurlarını araştırırlar. Bundan gayeleri öfkelendikleri veya bozuştukları za man karşına bunlarla çıkmaktır. Bir evde veya bir yerde hakkıyla denemediğin kimsenin sevgisine güvenme. Sevgisine güvenip gü venemeyeceğini öğrenmek istediğin kimseyi vazife başında ve vazi feden uzaklaştırıldığında; zengin ve fakir olduğu zamanlarda dene veya kendisiyle yolculuk yap veya dünyevî işlerde ve para hu susunda muamelede bulun. Bundan sonra sağlam görürsen sev gisine güven, arkadaşlığına itimat et. Bir felâket anında kendisine muhtaç olduğun zaman da imtihanı tam mânâsıyla verirse bütün bu durumlarda kendisinden razı olursan onu, büyükse baba, kü çükse evlât edin. Eğer yaşıtın ve emsalin ise kardeş edin. işte halk arasındaki âdâb-ı muâşeretin özü bunlardır. 108) Müslim ve Buhârî, (Ebu Said'den) |
İslami Okul Okulların En Önemlisi