13. Kulun Allah'ı Sevmesinin Alâmetleri | Zehirli Ok - Muhabbet - 1124. Sayfa
13. Kulun Allah'ı Sevmesinin AlâmetleriHerkes muhabbet iddia eder. İddia etmek ne kadar kolay! Fakat mânâlar çok çetindir! Bu bakımdan insan, şeytanın kandırmasına ve nefsin aldatmasına kanmamalıdır. Nefis ne zaman Allah'ın sevgisini iddia ederse, onu alâmetlerle denemedikçe, ondan delil ve burhanlar istemedikçe ona kanmamalıdır. Muhabbet güzel bir ağaçtır. Kökü sabit, dalları göklerde, meyveleri kalpte, dil ve azalarda belirir. Ondan kalp azalan üzerine feyezân eden eserler dumanın ateşe, meyvenin ağaca delâlet etmesi gibi, muhabbetin varlığına delâlet eder. O eserler çoktur. Onlardan biri cennette keşif ve müşahede yoluyla habibin mülakatını sevmektir. Bu bakımdan kalbin bir mahbubu sevip de onun müşahede ve mülakatını sevmemesi düşünülemez. Seven kalbin, o mahbuba varmasının ancak dünyadan ayrılmakla mümkün olduğunu bildiğinde derhal ölüme dost olması, ondan kaçmaması gerekir; zira seven bir insana vatanından sefer edip mahbubunun vatanına gitmek, ona kavuşmak ağır gelmez. Ölüm, mülakatın anahtarı,müşahedeye giriş kapısıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Kim Allah'ın mülakatını severse Allah da onun mülakatınısever.40 Seleften bir zat şöyle demiştir: 'Allah kulda, Allah'ın mülakatını sevmekten sonra, fazla secdelerden daha sevimli bir haslet yaratmamıştır!' Görüldüğü gibi bu bahis, Allah ile mülâki olmayı sevmeyi, secdeye takdim etmiştir. Allah Teâlâ, sevgideki doğruluğun hakikati için Allah yolunda ölmeyi şart koşmuştur; zira onlar 'Biz Allah'ı seviyoruz' dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Allah yolunda ölmeyi ve şehidlik mertebesini talep etmeyi bu sözün doğruluğuna alâmet kılarak şöyle buyurdu: Allah kendi yolunda birbirine kenetlenmiş binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. Hz. Ebubekir'in kendisinden sonra halife olan Hz. Ömer'e yazdığı vasiyetinde şu cümleler yer almaktadır: 'Hak ağırdır, ağırlığına rağmen kolaydır. Bâtıl hafiftir, hafifliğine rağmen ağırdır. Eğer benim vasiyetimi hıfzedersen hiçbir şey sana ölümden daha sevimli gelmez. Nasıl olsa ölüm gelip yakana yapışacaktır. Eğer vasiyetimi zayi edersen sana ölümden daha ağır gelen hiçbir şey olmaz. Zaten sen ölümü sana yetişmekten aciz bırakamazsın!' İshak b. Sa'd b. Ebî Vakkas babasından şöyle rivayet ediyor: "Abdullah b. Cahş Uhud gününde bana dedi ki: 'Biz Allah'a dua etmeyelim mi?' Böylece bir kenara çekildiler. Abdullah b. Cahş şu duayı yaptı: 'Yârab! Israrla senden istiyorum. Yarın düşman ile Said b. Müseyyeb şöyle demiştir: 'Ümit ederim ki Allah Teâlâ onun yeminin başını yerine getirdiği gibi sonunu da yerine getirmiştir!' Süfyan es-Sevrî ve Bişr el-Hafî derlerdi ki: 'Ancak şüpheli bir insan ölümden hoşlanmaz; zira dost, her durumda dostu ile mü-lakattan hoşlanır'. Büveytî42 zâhidlerden birine 'Ölümü sever misin?' diye sordu. Zâhid durakladı. Bunun üzerine Büveytî 'Eğer doğru olsaydın muhakkak ölümü severdin' deyip şu ayeti okudu: Bunun üzerine kişi dedi ki: Allah'ın yüce Rasûlü buyurmuştur: 'Sakın sizden hiçbir kimse ölümü temenni etmesin'. Kişinin bu itirazına karşı, Büveytî 'Allah Teâlâ, bu sözünü insanlara isabet eden bir zarardan ötürü ölümü temenni etmemeleri için söylemiştir. Çünkü Allah'ın kaza ve kaderine râzı olmak, ondan kaçmayı talep etmekten daha üstündür'. Soru:Ölümü sevmeyen bir kimsenin Allah'ın muhibbi olması düşünülebilir mi? Cevap: Ölümü sevmemek, bazen dünyayı sevmekten, aile ef-radından, mal ve evlattan ayrılmaya dayanamamaktan ileri gelir. Bu ise, Allah'ı kemâl derecesinde sevmeye zıddır. Çünkü kâmil sevgi, kalbin tamamını kapsayan sevgidir. Fakat aile efradının ve çocuğunun sevgisiyle beraber kişide Allah sevgisinden zayıf bir kokunun bulunması, uzak bir ihtimal değildir; zira insanlar sevgi hususunda değişik derecededirler. Utbe b. Rabia b. Abdişşems, kızkardeşi Fâtıma'yı azadlısı Sâlim'e nikâh ettiği zaman, Kureyşliler onu bu hâdiseden dolayı kınayarak şöyle dediler: Sen Kureyş'in soylu kadınlarından birini bir köleye nikâh ettin!' Bunun üzerine, Ebu Huzeyfe şöyle dedi: 'Allah'a yemin ederim, Sâlim'in kızkardeşimden daha hayırlı olduğunu bildiğim için kardeşimi ona nikâh ettim'. Ebu Huzeyfe'nin bu sözü Kureyşlilere, yaptığından daha fazla ağır geldi. Bunun üzerine dediler ki: 'Bu nasıl olur? Fatma senin kızkardeşin, Sâlim ise azadlındır!' Ebu Huzeyfe dedi ki: Hz. Peygamber'in şöyle dediğini duydum: Kim kalbinin tamamıyla Allah'ı seven bir kimseye bakmak istiyorsa, Sâlim'e baksın! Ölümü sevmemenin ikinci sebebine gelince, o sebep kulun muhabbet makamının başlangıcında olmasıdır. Kul ölümden çekinmez. O ancak Allah ile mülâki olmaya hazır olmadığı için ölümü sevmez. Bu isteksizlik onun sevgisinin zâfiyetine delâlet etmez. O tıpkı kulağına dostunun yanına geleceği haberi gelen ve dostunun evini düzeltip ziyafet hazırlamak için bir saat gecikmesini isteyen bir muhib gibidir. Bu gecikmeden dolayı dostunu istediği şekilde, kalbi meşgalelerden boş olduğu, sırtı yüklerden hafif bulunduğu halde dostunu karşılar. İşte bu sebepten ötürü olan istememezlik, asla sevginin kemâliyle tezat teşkil etmez. Bu sebebin alâmeti amel için daimî çalışması ve bütün himmetini hazırlığa sarfetmesidir. Kendilerine hicret edip gelenlere sevgi beslerler ve onlara verilen şeylerden dolayı nefislerinde bir kaygı duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa bile (onları) nefislerine tercih ederler.(Haşr/9) Kim hevâ-i nefsin peşine takılmaya devam ederse onun sevdiği hevasıdır. Muhib bir kimse, sevdiğinin isteği için nefsinin isteğini bırakır. Rivayet ediliyor ki Hz. Zeliha iman edip Hz. Yusuf (a.s) kendisiyle evlendiğinde Yusuf tan uzaklaşıp ibadete koyuldu ve Allah ile başbaşa kaldı. Yusuf (a.s) onu gündüz yatağına davet ediyor, o ise bu daveti geceye tehir ediyordu. Gece davet edince gündüze bıraktırıyordu. Hz. Yusuf'a şöyle dedi: 'Ey Yusuf! O'nu tanımadan önce seni seviyordum. O'nu tanıdıktan sonra O'nun sevgisi başkasına yer bırakmadı. O'nun yerine geçecek bir bedel de istemiyorum!' Bu durum, Yusuf (a.s) ona şunları bildirinceye kadar devam etti: "Muhakkak ki bu arzumu Allah Teâlâ bana emretti. Allah Teâlâ bana 'Senden iki çocuk yaratacağım ve onları peygamber kılacağım' dedi". Bunun üzerine Zeliha 'Allah Teâlâ sana bunu emretmiş, beni de bu işe yol kılmışsa, Allah Teâlâ'nın emrine itaatim vardır' dedi. İşte böylece Yusuf a teslim oldu. Durum bu olduğunda Allah'ı seven bir kimse ona isyan etmez. Bunun için İbn Mübârek, isyan eden hakkında şöyle demiştir: Canımın istediğini senin istediğin şey için terkediyorum! Sen ne ile razı olursan ben de onunla râzı olurum, nefsim hoşlanmasa bile!Sehl et-Tüsterî dedi ki: 'Sevginin alâmeti, sevileni nefsine tercih etmektir. Allah'a itaat eden herkes Allah'ın dostu olmaz. Dost, ancak yasaklardan kaçınan kimsedir'. Hakîkat Sehl'in dediği gibidir. Çünkü Allah'ın muhabbeti, Allah'ın kulu sevmesine vesiledir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ ne zaman kulunu severse, onun velisi olur. Düşmanlarına karşı ona yardım eder. Kulun düşmanı ise nefsi ve şehvetleridir. Bu bakımdan Allah Teâlâ ne onu mağlub eder, ne de onu hevasına ve şehvetlerine havale eder. Soru: İsyan muhabbetin esasına zıt düşer mi? Cevap: İsyan muhabbetin esasına değil, kemâline zıt düşer. Nice insan vardır ki hasta olduğu halde nefsini sever! Sıhhatli olmayı ister. Oysa kendisine zarar vereni yer. Zarar verdiğini bile bile bunu yapar. Böyle yapması nefsini sevmediği mânâsına gelmez. Fakat marifet bazen zayıf olur. Şehvet de galebe çalar. Böylece sevginin hakkını yerine getirmekten aciz olur. Buna şu rivayet delâlet eder: Nuayman b. Amr b. Rifa el-Ensâri içki içip Hz. Peygamber'e her getirilişinde had uygulanırdı. Birgün yine getirildi. Hz. Peygamber ona had uyguladı. Bu esnada bir kişi ona lanet okuyarak 'içki içip durmadan Peygamber'in huzuruna getiriliyor' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi: Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber, günahtan dolayı onun sevgisini yok saymadı. Evet! Günah onu sevginin kemâlinden yoksun bırakır. Ariflerden biri şöyle demiştir: 'İman kalbin zâhirinde olursa, şahıs Allah'ı normal bir derecede sever. Kalbin derinliklerine girdi mi beliğ bir sevgi ile Allah'ı sever, günahları terkeder'. Kısacası; muhabbet davasında tehlike vardır. Bu nedenle Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: "Sana 'Allah'ı sever misin?' diye sorulduğunda sükût et. Zira eğer 'hayır' dersen kâfir olursun. Eğer 'evet' dersen senin vasfın sevenlerin vasfı değildir. Bu bakımdan gazaptan sakın!" Alimlerden biri şöyle demiştir: 'Cennette marifet ve muhabbet ehlinin nimetinden daha yüce bir nimet yoktur! Cehennemde de yapmacık olarak marifet ve muhabbet iddia edenin azabından daha şiddetli bir azap yoktur!'O alâmetlerden biri de Allah'ın zikriyle müstağrak olmaktır. Öyle ki kişinin dili ve kalbi zikirden boşalmaz. Bu bakımdan bir şeyi çok seven kimse, zarurî olarak, ondan ve onunla ilgili şeylerden çokça bahseder. O halde, Allah sevgisinin alâmeti O'nun zikrini sevmektir. O'nun kelâmı olan Kur'an'ı sevmektir. O'nun rasûlünü sevmektir ve Allah'a nisbet edilen herkesi sevmektir. Çünkü bir insanı seven onun mahallesinin köpeğini bile sever. Bu bakımdan sevgi arttıkça sevgiliden, sevgilinin etrafına sirayet eder. Bu ise sevgide ortaklık değildir; zira sevgilinin elçisini onun elçisi olduğu için seven bir kimsenin, onun kelâmını seven bir kimsenin sevgisi mahbubun gayrisine geçmiş sayılmaz. Aksine bu sevgi sevgisinin kemâline delâlet eder. Allah sevgisi kimin kalbine galebe çalarsa Allah'ın yarattığıdır diye Allah Teâlâ'nın bütün mah-lukâtını sever. Öyleyse böyle bir kimse Kur'an'ı, peygamberi, Allah'ın salih kullarını nasıl sevmez? Biz bunun hakikatini uhuvvet ve arkadaşlık bahsinde zikretmiştik! Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir 'Allah'ı seveni seven, ancak Allah'ı sever! Allah'a ikram eden ancak Allah'a ikram eder'. Bir müridden şöyle hikâye edildi: "İrade yaşında münacâtın tadını tatmıştım. Gece gündüz Kur'an okumaya devam ettim. Sonra bana bir gevşeklik yapıştı. Kur'an okumayı bıraktım. Rüyamda bana şöyle haykıran birini gördüm: 'Eğer sen beni seviyorsan neden kitabıma cefa verdin? Kitabımdaki ince itâbımı (serzenişimi) hiç düşünmedin mi?' Bunun üzerine uyandım. Gördüm ki kalbime Kur'an'ın muhabbeti yerleştirilmiştir. Böylece eski hâlime döndüm". Sehl şöyle demiştir: 'Allah sevgisinin alâmeti, Kur'an sevgisidir. Allah ve Kur'an sevgisinin alâmeti, peygamber sevgisidir. Peygamber sevgisinin alâmeti, sünnet (hadîs) sevgisidir. Sünnet sevgisinin alâmeti, ahiret sevgisidir. Ahiret sevgisinin alâmeti, dünyadan nefret etmektir. Dünyadan nefret etmenin alâmeti, ondan sadece kendisini ahirete ulaştıracak kadar bir azık edinmektir'.O alâmetlerden biri de tenhada Allah'a olan münacâtlarına ve Allah'ın kitabını okumaya rağbet etmektir. Böyle bir kimse teheccüd namazına devam edip gecenin sükûnetini fırsat bilir. Dünyevî meşgalelerin kesilmesiyle vaktin dürülmesini ganimet sayar. Sevgi derecelerinin en azı, dost ile başbaşa kalmaktan zevk duymak, onun münacâtından nimetlenmektir. Bu bakımdan bir kimseye uyku ve boş sözlerle iştigal etmek Allah'ın münacâtından daha hoş gelirse onun sevgisi nasıl sıhhatli olabilir? İbrahim b. Edhem, dağdan inerken kendisine 'Nereden geldin?' diye sorlunca 'Allah ile ünsiyetten geldim' diye cevap vermiştir. Hz. Dâvud'un (a.s) haberlerinde şöyle vârid olmuştur: 'Sakın kullarımdan birine ünsiyetini verme, muhakkak ki ben kendimden iki kişiyi ayırırım: Vereceğim sevabı geç verilecek sanarak ibadetten ayrılan kişiyi ve beni unutmuş, haline râzı olmuş kişiyi kendimden uzaklaştırırım. Bunun alâmeti; onu kendi nefsine havale etmemdir. Onu dünyada taşkın bir vaziyette bırakmamdır'. Şahıs ne zaman Allah'ın gayrisiyle ünsiyet peyda ederse, Allah'tan başkasıyla olan ünsiyeti nisbetinde Allah'tan korkar, yine o nisbette Allah muhabbetinden uzaklaşır. Hz. Musa siyah köle Berhî'nin yüzü suyu hürmetine Allah'tan yağmur istedi. Onun kıssasında vârid olmuştur ki Allah Teâlâ, Hz. Musa'ya (a.s) 'Muhakkak Berhî benim en güzel kulumdur. Ancak onda bir kusur vardır' dedi. Hz. Musa 'Yârab! Onun kusuru nedir?' diye sorunca, Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Rivayet ediliyor ki bir âbid uzun seneler bir ormanda Allah'a ibadet etti. Bir ara ağacın tepesine yuva yapıp akşamları gelip yuvaya sığınan bir kuşa baktı. Kalbinden 'İbadetimi, kuşun yuva yaptığı şu ağacın altında yapsam, kuşun sesini dinlesem ne güzel olur' dedi. Bunun üzerine o ağacın altına gitti. Allah Teâlâ o zamanın peygamberine vahiy göndererek şöyle dedi: 'Filan âbide de ki: 'Sen bir mahluka ünsiyet verdin. Muhakkak senden öyle bir derece alacağım ki ebediyyen amelinden hiçbir şeyle artık o dereceye varamayacaksın!' Ünsiyet'in alâmeti; akıl ve idrâkin münacâtın zevkinde müstağrak olmasıdır. Tıpkı mâşukuna hitab ve mâşuku ile münacât eden bir kimse gibi... Bu tür zevk bazılarını öyle bir raddeye getirmiştir ki namaz kılarken evi yandığı halde haberi olmaz. Bazılarının ayağı kendisine isabet eden bir hastalıktan dolayı na-maz kılarken kesilir, bundan haberdar olmaz. Sevgi ve ünsiyet kendisine galebe çaldığında halvete çekilmek ve münâcat etmek onun için gözaydınlığı olur. Onunla bütün üzüntülerini bertaraf eder. Ünsiyet ve sevgi onun kalbini öyle kaplar ki dünya meseleleri birkaç defa tekrar edilmedikçe onlardan hiçbir şey anlamaz. Tıpkı donakalmış aşık gibi... Böyle bir aşık diliyle konuşur, fakat kalbi sevgilisinin zikriyle meşguldür. Bu bakımdan muhib odur ki an-cak sevdiği ile mutmain olur. Katâde bu ayetin tefsirinde 'Kalplerin itminanı Allah'ın zikriyle ünsiyet peyda etmeleri demektir' der. Yahya b. Muaz şöyle demiştir: 'Allah'ı seven bir kimse nefsinden nefret eder!' Yine şöyle demiştir: 'Kimde şu üç haslet yoksa o muhib değildir: Muhibbin yapması gereken şey gafletinden kurtulduğunda mahbubuna yönelmektir. Nefsini kınamakla meşgul olmak, rabbinden şöyle dilemesidir: 'Ey rabbim! Hangi günah ile lütfunu benden kestin? Beni huzurundan uzaklaştırdın? Nefsimle ve şeytanın arkasına düşmekle beni meşgul ettin?' Nefsini böyle bu kınamak onda berrak bir zikir ve incelmiş bir kalp meydana getirir ki daha önceki gafletinin kefareti olur. Onun düşüşü, zikrinin ve kalp temizliğinin yenilenmesine sebep olur. Muhib, mahbubdan başkasını görmeyince ve her gördüğünü ondan görünce üzülmez, şikayet etmez ve herşeyi rıza ile kucaklar ve bilir ki mahbub, kendisi için faydalı olanı takdir etmiştir. Derhal Allah Teâlâ'nın şu ayetini hatırlar: Gerçi hoşunuza gitmez ama, size savaş yazıldı (farz kılındı). Bizden hoşlanmadığınız birşey hakkınızda iyi olabilir.(Bakara/216) Biri şöyle demiştir: 'Yirmi sene gecenin acısını çektim. Sonra yirmi sene ondan nimetlendim'. Cüneyd-i Bağdâdî şöyle demiştir: 'Muhibbin alâmeti canlılığın devamıdır. İstek ile ibadete koyulan bir kimsenin kalbi değil bedeni fersûde olur!' Bazıları şöyle demiştir: 'Sevgi üzerindeki çalışmaya gevşeklik karışmaz!' İşte bu ve buna benzer şeyler müşahedelerde mevcuttur; zira aşık, mâşukunun isteğine koşmayı ağır görmez! Onun hizmetini bedenine ağır gelse bile kalben lezzetli bulur. Onun bedeni her ne kadar aciz düşse de, onun nezdinde en sevimli şey bedeni tekrar kuvvetlendirmek, ondan aczi Allah'a ibadetle meşgul olması için gidermektir. İşte Allah sevgisi böyle olur; zira sevgi hâkim olduğu zaman, şüphesiz altındaki şeyi istila eder. Bu bakımdan mahbubu, tembellikten kendisine daha sevimli gelen bir kimse, o mahbubun hizmetinde tembelliği bırakır. Maldan daha sevimli ise onun sevgisi uğruna malı bırakır. Muhiblerden biri malını vere vere kendisine hiçbir şey bırakmaymca,kendisine şöyle denildi: Bu bakımdan şu misale dikkat et: Çünkü çocuk, herhangi birşeyle mükellef kılındığı zaman, asla ondan ayrılmaz. O şey çocuğun elinden alındı mı çocuğun işi ancak ağlamak, o şey geri gelinceye kadar bağırmaktır. Eğer uyursa elbiselerinin arasında onunla beraberi uyur. Uyandığında geri dönüp ona yapışır. Ondan ayrılınca ağlar. Onu her buldukça güler. O şey hususunda kendisiyle mücadele edenden nefret eder. Onu kendisine vereni çocuk sever. Kaplana gelince, o öfkelendiğinde nefsine hâkim olamaz. Bazen nefsini helâk edecek kadar öfkesi kabarır. İşte bunlar muhabbetin alâmetleridir, kimde bu alâmetler tamam olursa onda muhabbet tam ve berraktır. Ahirette onun içkisi berrak ve tatlıdır. Kim Allah'ın sevgisine başkasının muhabbetini katarsa ahirette sevgisi nisbetinde nimetlenir; zira onun içkisine mukarreblerin içkisinden bir miktar katılır. Nitekim Allah Teâlâ ebrar hakkında şöyle buyurmuştur: Onlara mühürlü, saf bir şaraptan içirilir ki sonu misktir. İşte yarışanlar bunun için yarışsınlar. Karışımı tesnîmdendir. Bir çeşme ki (Allah'a) yaklaştırılanlar ondan içerler. Ebrarın şarabı mukarreblerin katıksız şarabı ona katıldığı için hoş oldu. Ayetteki şarab, cennetlerin tüm nimetlerinden ibarettir. Nitekim (Kur'an), bütün amelleri bununla ifade buyurmuştur. (Allah'a) yaklaştırılmış olanlar onu görürler.(Mutaffifîn/21) İlk yaratmaya başladığımız gibi onu iade ederiz.(Enbiyâ/104) Yaptıklarına uygun bir ceza olarak...(Nebe/26) Artık kim zerre miktarı bir hayır yapmışsa onun müka-fatını görür ve kim zerre miktarı bir kötülük işlemişse onun cezasını görür.(Zilzâl/7-8) Bir kavim kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez, (İnsanın yaptığı amel) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu tartıya koyarız. Hesap gören olarak biz kâfiyiz!(Enbiyâ/47) Bu bakımdan dünyadaki sevgisi cennet nimeti, elâ gözlü hûrî ve cennet köşkleri için olan kimse cennette dilediği şekilde kendisine yer yapması, cennet vildanlarıyla oynaması, kadınlarından faydalanması için cennete girme imkânına sahip olur. İşte orada ahiretteki lezzeti sona erer; zira insanoğluna ancak muhabbet hususunda nefsinin isteği olan şeyler verilir. Maksadı evin sahibi ve mülkün mâliki olan ve o mâlikin ihlâslı ve doğru sevgisi kalbine galebe çalan bir kimse ise, kudret sahibi bir sultanın katında, rıza gösterilen bir yerde misafir edilir. Bu bakımdan ebrar, cennet bahçelerinde dolaşırlar. Cennetlerde elâ gözlü huriler ve vildanlarla nimetlenirler. Mukarrebler ise, Allah'ın huzurundan ayrılmaz. Gözleriyle daima O'na bakarlar. O huzurun bir zerresine nisbeten cennetin bütün nimetlerini hakir sayarlar. Bazı gruplar, işkembesi ve tenasül uzvunun şehvetiyle meşguldür. Bazı gruplar da sohbetle meşguldür. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: (Başlara) çarpan, (yürekleri hoplatan) hadise! Nedir o çarpan hâdise? O çarpan hâdisenin ne olduğunu sen nereden bileceksin?(Kâria/ 1-3) O alâmetlerden biri de sevgisinde korkak, Allah'ın heybet ve azameti karşısında küçülmektir. Bazen zannedilir ki korku, sevginin zıddıdır. Oysa hiç de öyle değildir. Azametin idrâki heybeti gerektirir. Nitekim cemâli idrâk etmenin sevgiyi gerektirdiği gibi... Muhiblerin muhabbet makamında özel korkuları vardır ki başkası için o korku sözkonusu değildir. Onların korkularının bazısı diğerinden daha şiddetlidir. O korkuların ilki Allah'ın yüz çevir-mesinden (iltifat etmemesinden) korkmaktır. Hicabın korkusu bundan daha şiddetlidir. Uzaklaştırmanın korkusu ise ondan da şiddetlidir. Hûd suresinde olan bu mânâ muhiblerin efendisi Hz. Muhammed Mustafa'yı (s.a) ihtiyarlatmıştır. Uzaklaşmanın heybeti ve korkusu ancak yakınlığa alışmış yakınlığın tadını tatmış bir kimsenin kalbinde büyür. Bu bakımdan uzaklaştırılanlardan bahsedilince, bu Allah'a yakın olanları ihtiyarlatır. Yakınlığa ancak uzaklığa alışan bir kimse iştiyak duymaz! Uzaklık korkusundan ancak yakınlık sergisine konmak imkânını bulamayan bir kimse ağlamaz! Sonra (bundan daha şiddetlisi) huzurunda durmanın ve fazla bırakılmamanın korkusudur! Zira biz daha önce yakınlaşmanın dereceleri sonsuzdur demiştik. Kulun yapması gereken şey, her nefeste biraz daha yaklaşmak için var kuvvetiyle çalışmaktır. Benim de kalbimin üzeri paslanır. Hatta, yetmiş defa Allah'tan af talep ederim.45 Kudsî haberlerde rivayet ediliyor ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Alim kişi dünyayı benim taatime tercih ettiğinde ona vereceğim en az ceza, ondan münacâtımın zevkini almaktır'. Şehvet sebebiyle fazla nimeti selbetmek, halk tabakasına verilen bir cezadır. Havassa gelince, onları sadece ucub ve beliren lütfun başlangıçlarına meyletmek, fazla nimetten mahrum eder. Kendisinden ancak ayakları marifet zemininde yerleşmiş kimselerin sakınabildiği gizli mekr budur. Sonra (ondan daha şiddetlisi), telâfi edilmeyenin korkusudur. İbrahim b. Edhem, seyahatte iken dağın tepesinde birinin şu şiiri okuduğunu duydu: 'Senden gelen herşey bağışlanır. Ancak bizden yüz çevirmen hariç! Fevt olunanı sana hibe ettik! Bizden fevt olunan kaldı'. Bunun üzerine İbrahim tirtir titreyip düştü ve bayıldı. Bir gün bir gece ayılmadı. Onda birçok haller meydana geldi. Sonra dedi ki: "Dağdan bir ses işittim: 'Ey İbrahim! Kul ol' (diyordu). Bunun üzerine kul olup rahata kavuştum". Ariflerden biri şöyle demiştir: 'Kim korku olmaksızın, katıksız muhabbetle Allah'a kulluk yaparsa o, nimetlerin kendisi için yayılmasıyla ve naz etmekle helâk olur. Kim Allah'a, muhabbeti olmaksızın (sadece) korku ile kulluk yaparsa o, uzaklık ve ürk-mekle Allah'tan ayrılır. Kim muhabbet ve korku ile Allah'a kulluk yaparsa Allah onu sever ve kendine yaklaştırır. Mütemekkin kılar ve öğretir'. Bu bakımdan muhib bir kimse korkudan kurtulamaz. Korkan bir kimse muhabbetten uzak değildir. Fakat alabildiğine muhabbet denizine dalacak kadar muhabbetin kendisine galebe çaldığı bir kimsenin korkusundan kendisinde birazcık varsa o muhabbet makamındadır ve muhiblerden sayılır. Korkusunun katıştığı muhabbet, sarhoşluğunun azını teskin eder. Eğer sevgi galebe çalarsa, marifet istilâ ederse, buna tahammül etmeye beşerin tâkati kalmaz. Bu bakımdan bunu normale ancak korku çevirir. Kalbe vuruşunu hafifletir. Nitekim bazı haberlerde rivayet edildi ki sıddîkların birine ebdaldan biri şöyle ricada bulundu: 'Allah Teâlâ'ya bana marifetten bir zerre vermesi için rica et'. Sıddîk da Allah'tan bunu diledi. Bunun üzerine ebdaldan olan zat dağlara düştü. Aklı dehşet içerisinde kaldı. Kalbi muzdarip oldu. Yedi gün gözlerini semaya dikti, yemedi, içmedi. Bunun üzerine sıddîk rabbinden, onun için dilekte bulunarak şöyle dedi: 'Yârab! O marifetin zerresinden bir miktarını kaldır'. Bunun üzerine, Allah Teâlâ, sıddîka şöyle ilham etti: 'Biz ona marifetin bir zerresinin yüz bin parçasından bir parçasını verdik! Bunun sebebi de şudur: Yüz bin kul, bu kulumun istediği anda, benden muhabbetten birşey istediler. Onların dualarını kabul et-meyi, sen şu ebdal için benim nezdimde şefaatta bulununcaya kadar geciktirdim. Senin dileğini kabul ettiğimde onlara da şu ebdala verdiğim kadarını verdim. Böylece marifetin bir zerresini yüz bin kulum arasında taksim ettim. İşte ona isabet eden bu yüz bin parçadan biridir!' Bunun üzerine sıddîk hayret ederek şöyle haykırdı: 'Ey hâkimlerin hâkimi! Sen ortaktan münezzehsin. Ona verdiğin o parçadan da eksilt! (Çünkü onun buna da tahammülü yoktur)'. Bu dilek üzerine Allah Teâlâ ondan o parçanın bir kısmını giderdi. Böylece onun yanında bir zerresinin yüz bin cüzünden bir cüzünün on bin parçasından bin parçasını bıraktı. Bunun üzerine onun korkusu, sevgi ve ümidi normale döndü. Sükûnet buldu. Diğer ârifler gibi oldu. Cüneyd-i Bağdadî birkaç beyit okuyarak âriflerin sırlarına işaret etti. Her ne kadar bunu belirtmek caiz değilse de... Onlar şu beyitlerdi: 'Bazı insanları kalpleri gayb'ta yürüttü. Dolayısıyla onlar nimet veren cömerdin yakınma kondular. Allah'ın yakınında bir meydana, onun kudsünün gölgesine (kondular). O meydanda onların ruhları cevelân eder, yer değiştirir. Onların o meydana varışları izzet ve akıl iledir. Oradan çıkışları ise, bundan daha kâmil olanadır. O'nun sıfatlarından tek olan izzetle O'na giderler. Tevhîd'in hüllelerinde yürürler. Bundan sonra da sıfatların daha incesi vardır. Onun nezdinde ketmedilmesi daha evlâ ve daha adaletli olan vardır. Ona olan ilminden onu koruyanı ketmedeceğim. Ondan verilmesi doğru olanı vereceğim. Ondan Allah'ın kullarına haklarını vereceğim. Ondan menedilmesi gerekenleri menedeceğim. Bütün bunlara ilaveten Rahman'ın bir sırrı vardır. Onu ehli için gizli bir yerde korur. Onu korumak daha güzeldir'. O alâmetlerden biri de sevgiyi terketmek, iddialardan sakınmak, mahbubun tâzim, iclâl, heybet ve sırrını gizleme gayreti için muhabbet ve vecdi göstermekten kaçınmaktır. Zira sevgi, dos-tun sırlarından bir sırdır ve hem de iddialara mânânın hududunu aşan ve mânâdan fazla olan şeyler girer. Bu ise iftiradır. Ahirette bunun cezası pek büyür. Böyle bir kimsenin belası dünyada acelece verilir. Evet! Bazen muhibbin sevgisinde bir sarhoşluğu olur ve dehşete kapılır. Durumları sarsılır. Böylece sevgi onun üzerinde belirir. Eğer bu yapmacık ve kendi kazancının eseri değilse, burada mazurdur. Çünkü sevgiye mağlup olmuştur. Çoğu kez sevginin ateşi buram buram yanar. Onu zaptedemez. Bazen de kalp sevgi ile fezeyan eder. Fezeyanının önüne geçemez. Bu bakımdan gizlemeye kudreti olan kimse der ki:Dediler yakındır! Dedim ki: Güneş ışığı odamda olsa bile onun yakınlığını neyleyeyim! O'ndan benim kalbime gelen ve sevgi ateşini kabartan bir anmadan başka ne faydam vardır? Oysa şevk benim göğsümdedir. Bu sırrı gizlemekten aciz olan bir kimse ise der ki: Gizlenir. Fakat gözyaşı onun esrarını açığa vurur. Ona olan vecdi, alınan nefes belirtir. Âriflerden biri şöyle demiştir: İnsanların Allah'tan en uzağı, Allah'a çokça işaret yapanıdır'. Sanki bu kimse herşeyde Allah ile târiz eden ve herkesin nezdinde O'nu anmak için yapmacık harekette bulunan bir kimseyi kasdetmiştir. Böyle bir kimseden muhibler ve Allah'ı bilen âlimler nefret eder. Zünnûn-i Mısrî bir arkadaşının yanına girdi. O zat muhabbetten bahsediyordu. Zünnûn onun bir belâ ile mübtela olduğunu görünce şöyle dedi: 'O'ndarı gelen bir zararın elemini hisseden bir kimse O'nu sevemez!' Kişi cevap olarak dedi ki: Fakat ben şöyle diyorum: 'O'nun zararıyla nimetlenmeyen bir kimse O'nu sevemez!' Buna karşılık olarak Zünnûn Takat ben de nefsini onun sevgisiyle teşhir eden onu sevmez derim' deyince, kişi, estağfirullah (Allahtan af talep ediyorum) ve ona tevbe ediyorum' dedi. Soru: Sevgi, makamların zirvesidir. Onu izhar etmek hayri iz-har etmektir. Bu bakımdan onu izhar etmek neden iyi görülmesin? Nitekim İncil'de şöyle vârid olmuştur: 'Sadaka verdiğinde öyle bir şekilde ver ki sol elin sağ elinin yaptığını bilmesin! Gizlileri gören Allah (c.c) açık olarak seni mükafatlandıracaktır. Oruç tuttuğunda yüzünü yıka! Saçlarını yağla ki orucunu rabbinden başkası bilmesin!'46 Bu bakımdan söz ve fiilin izharı tüm olarak kötüdür. Ancak muhabbet sarhoşluğu galebe çalıp dil kendiliğinden konuşursa, azalar titrerse bu takdirde sahibi kınanmaz. Muhiblerden ve ehl-i keşiften olan biri şöyle demiştir: 'Kalp ve azalarımla otuz sene Allah'a var kuvvetimle kulluk yaptım. Hatta Allah katında benim bir kıymetim olduğunu zannettim'. Sonra, göklerin alâmetlerinden keşfolunan birkaç şeyi uzun bir hikâye içinde anlattı. O kıssanın sonunda dedi ki: "Ben Allah Teâlâ'nın bütün yarattıkları kadar olan bir melek safına vardım. Onlara 'Siz kimsiniz? diye sordum. Onlar dediler ki: 'Biz Allah'ın muhibleri-yiz. Şurada üç yüz bin seneden beri O'na ibadet ediyoruz. Buna rağmen hiç birimizin kalbine O'ndan başkası gelmiş değildir ve O'ndan gayrisini anmadık!' Kişi diyor ki: Bu söz üzerine amellerimden utandım ve amellerimi cehennem azabına müstehak olan kimseye, azabı hafifletilsin diye hibe ettim!" Öyleyse nefsini ve rabbini bilen ve rabbinden gereği gibi utanan bir kimsenin dili iddialardan uzak olur. Evet! O'nun sevgisine hareketleri, sekeneleri, atılganlık ve geri çekilmesi ve mütereddid olması şahidlik eder. Cüneyd-i Bağdadî'den şöyle hikâye edilmiştir. Hocamız Sırrî es-Sekatî hastalandı. Hastalığının ilâcını bir türlü bilemedik ve hastalığının sebebini de çözemedik. Bunun üzerine bize hâzık bir doktor tavsiye edildi. Hocamızın idrarından bir şişe alıp doktora gösterdik. Doktor uzun uzun o idrarı tedkik ettikten sonra bana 'Bu idrarın aşık bir kimsenin idrarı olduğunu görüyorum!' dedi. Bunun üzerine bir çığlık attım ve düşüp bayıldım. İdrar şişesi de elimden düştü. Sonra dönüp Sırrî es-Sekâtî'ye durumu anlattım. Tebessüm ederek şöyle dedi: 'Allah müstehakını versin ne de hâzık bir doktor imiş!' Dedim ki: 'Ey üstad! Sevgi insanın bevlinden de belli olur mu?' 'Evet !' dedi. Sirrî es-Sekatî bir defasında 'Eğer istesem, derimin kemiğime yapışıp kuruması ve cismimin çekilmesi O'nun sevgisinden olmuştur diyebilirim' dedi. Sonra düşüp bayıldı. Bayılması delâlet eder ki Sırrî bu durumu vecdin galebe çaldığı ve baygınlığın başlangıcında söylemiştir. İşte bunlar muhabbetin alâmet ve meyvelerinin esas noktalarıdır. Cüneyd-i Bağdadî şöyle demiştir: İnsanlar Allah muhabbeti hakkında genel ve özel olarak ikiye ayrılırlar. Genel olanlar o muhabbeti, Allah'ın ihsanının devamlılığında ve nimetlerinin çokluğunda temin ettikleri marifetle elde etmişlerdir. Onlar O'nu râzı etmekten kendilerini tutamamışlardır. Ancak şu kadar vardır ki onların muhabbeti nimet ve ihsanın nisbetinde azalır ve çoğalır. Havassa gelince onlar muhabbeti kudret, ilim, hikmet ve mutlak saltanatın büyüklüğünden ötürü elde etmişlerdir. Onlar Allah Teâlâ'nın kâmil sıfatlarını, en güzel isimlerini tanıdıklarında O'nu sevmemek artık onların elinden gelmez; zira Allah bu kâmil sıfatlardan dolayı onların katında muhabbete müstehak olur. Çünkü onlar muhabbetin ehlidir. Eğer Allah Teâlâ onlardan bütün nimetlerini alsa bile yine de O'nu severler'. Evet! İnsanlardan bir kısmı vardır ki hevâ-i nefsini ve Allah'ın düşmanı İblis'i sever. Buna rağmen cehâletlerinden ötürü kendilerini kandırarak Allah'ın muhibbi olduklarını zannederler. İşte bu kimse öyle bir kimsedir ki onda bu saydığımız alâmetler yoktur. Münafıklıktan, riyakârlık ve gösterişten dolayı o alâmetlere bürünür. Oysa gayreti dünyanın peşin verilen nasibi içindir. O kötü âlimler, kötü kurralar gibi olduğunun hilâfını gösterir. İşte bunlar yeryüzünde Allah'ın buğzettiği kimselerin ta kendileridir. Ebu Turab eni-Nahşubî, muhabbetin alâmetleri hakkında şu beyitleri söylemiştir: 'Sakın zillet gösterme! Zira habibin delilleri vardır. Habibin yanında habibinin hediyelerinden vesileler vardır. O delillerden biri habibinden gelen belanın acısıyla nimetlenmek-tir. Habibinin her yaptığına sevinmektir. Habibin vermemesi, (onun katında) makbul bir atiyyedir. Fakirlik bir ikram ve acelece verilen bir ihsandır. Tenkidçi ne kadar ısrar ederse habibine itaate azimli olmak delillerindendir. Kalbinde habibten gelen ızdıraplar dopdolu olduğu halde onu mütebessim olarak görmen delillerdendir. Nezdinde dilencinin nasip aldığı bir zatın konuşmasını an-layışla karşılamasını görmen de delillerdendir. Delillerden biri de zahmetlere katlandığını, her söylenenden korunduğunu görmendir. Yahya b, Muaz şu şiiri okumuştur: 'Onu sahillerin kenar-larında, iki beze bürünerek görmen, delillerdendir. Tenkidçisi olmadığı halde karanlığın içinde üzüntü ve ağlayışı delillerdendir. Onun cihada doğru ve her güzel fiile doğru koştuğunu görmen de delillerdendir. Geçici nimet ve zillet evinden her görünen şey hakkında zâhidliği de delillerdendir. Delillerden biri de mevlâsı kendisini kötü fiiller üzerinde gördüğünden dolayı onu ağlarken bulmandır. Delillerden biri de onun bütün işlerini âdil olan Sultana teslim ettiğini görmendir. Delillerden biri de Sultanın hükmüne razı olduğunu görmendir. Delillerden biri de kalbi matemli kadının kalbi gibi üzüntülü olduğu halde onun insanlar arasında gülmesidir'. 40) Müslim, Buhârî |
İslami Okul Okulların En Önemlisi