21.Allah'ı Sevenlerin (Muhiblerin) Keşf ve Kerametleri, Sözleri ve Hikâyeleri | Zehirli Ok - Muhabbet - 1137.
21.Allah'ı Sevenlerin (Muhiblerin) Keşf ve Kerametleri, Sözleri ve HikâyeleriÂriflerden birine 'Sen muhib misin?' diye soruldu. Ârif 'Hayır! Muhib değilim, ben ancak mahbubum. Çünkü muhib sevdiğine ulaşıncaya kadar sıkıntıdan kurtulamaz' dedi. Yine o derdi ki: 'Beni gördüğünüzde, muhakkak kırk abdalı görmüşsünüzdür!' 'Bu nasıl olur? Oysa sen bir kişisin?' denilince, dedi ki: 'Çünkü ben kırk abdal gördüm. O abdalların her birinden bir ahlâk edindim'. Kendisine şöyle soruldu: Kulağımıza geldiğine göre sen Hızır'ı (a.s) görüyormuşsun?' Tebessüm ederek dedi ki: 'Hızır'ı görene şaşmamak gerek. Fakat o kimseye hayret etmeli ki Hızır onu görmek istiyor, o ise Hızır'dan gizleniyor!' Ebu Yezid el-Bistamî'ye bir defasında şöyle denildi: 'Allah Teâlâ'dan gelen müşahedenden bize bahset!' Bunun üzerine bağırarak şöyle dedi: Yahya b. Muaz, Ebu Yezid el-Bistamî'nin bazı müşahedelerini yatsı namazından fecre kadar gözledi. Hazret ayaklarını yerden kaldırmış, çenesini göğsünün üzerine koymuş, gözleriyle bir noktaya nazarını teksif ederek bakıyordu. Yahya der ki:'Sonra seher zamanında secde etti ve secdesini oldukça uzattı. Sonra oturarak şöyle dedi: 'Ey Allahım! Bir kavim seni istedi. Onlara su üzerinde yürümeyi verdin. Havada yürümeyi ihsan ettin. Onlar da bununla razı oldular. Oysa ben böyle bir şeyden sana sığınıyorum. Diğer bir grup seni aradı. Onlara tayy-i mekan (mekân ve zamanüstü hareket etme kerametini) verdin, onlar da buna razı oldular. Ben bundan da sana sığınıyorum. Bir grup seni aradı. Onlara yeryüzünün hazinelerini verdin. Onlar buna razı oldular. Bundan da sana sığınıyorum!' Bunun üzerine sustu. Ben de 'Efendim! Bana herşeyi anlat' dedim. Bunun üzerine şöyle devam etti: 'Sana elverişli olan birşey haber vereyim: (Allah) beni en alt feleğe yükseltti. Sonra beni en alt melekûtta gezdirdi. Bana yerleri ve yerlerin altında bulunan şeyi, tâ toprağa varıncaya kadar gösterdi. Sonra beni en yüksek feleğe çıkardı. Beni göklerde gezdirdi. Göklerdeki cennetlerden, arşa kadar her şeyi bana gösterdi. Sonra beni huzurunda durdurdu ve şöyle buyurdu: 'Gördüğünden herhangi bir şeyi iste! Sana hibe edeyim!' Dedim ki: 'Mevlâm! Ben güzel saydığım hiçbir şey görmedim ki onu senden isteyeyim!' Bunun üzerine şöyle buyurdu' 'Sen hakikî kulumsun! Sadece benim hatırım için, doğru olarak Bu durum beni dehşete düşürdü. Bundan hayrete kapıldım ve dedim ki: "Ey efendim! Neden O'nun hakkındaki marifeti O'ndan istemedin? Oysa Sultanlar Sultanı sana 'dilediğini iste!' demiş!" Bu söz üzerine bana bağırarak 'Azap olasıca! Sus!' dedi. 'Ben O'nu dahi kıskanıyorum. Benden başkasının O'nu bilmesinden hoşlanmıyorum!' dedi. Hikâye olunuyor ki; Ebu Turab Nahşebî müridlerinden birini çok beğenir, onu yanına yaklaştırır maddi ve manevî her ihtiyacını giderirdi. Mürid ise ibadeti ve halleriyle meşguldü. Ebu Turab bir gün müride 'Keşke Ebu Yezid'i bir görseydin!' dedi. Mürid ben meşgulüm!' dedi. Ebu Turab 'Keşke Ebu Yezid'i görseydin!' sözünü tekrarlayınca müridin muhabbeti galeyana geldi ve şöyle dedi: 'Rahmet olasıca! Ben Ebu Yezid'i ne yapayım. Ben Allah Teâlâ'yı gördüm. O beni Ebu Yezid'den müstağni kıldı'. Habeşliler Basra'ya girdikleri zaman, insanları öldürüp mallarını yağma ettiler. Sehl et Tüsterî'nin arkadaşları Sehl'in yanında toplanıp şöyle dediler: 'Keşke bunları defetmesi için Allah'a niyaz etseydin!' Sehl sükût edip sonra şöyle dedi: 'Allah Teâlâ'nın bu memlekette birtakım kulları var ki eğer zâlimler aleyhinde bedduada bulunsaydılar yeryüzünde bir tek zâlim bile kalmazdı. Hepsi bir gecede ölürlerdi. Fakat bunu yapmazlar'. Denildi ki: 'Neden?' Dedi ki: 'Çünkü onlar sevilmeyeni sevmezler!' Bundan sonra, Allah Teâlâ'nın birçok şeye icabet ettiğini ki o şeyleri zikretmek mümkün değildir söyledi ve şu cümleyi de ekledi: 'Eğer onlar Allah'tan kıyametin kopmamasını dileseydiler kıyamet kopmazdı!' Bunlar esasında mümkün olan şeylerdir. Bu bakımdan herhangi birine mazhar olmayan bir kimsenin mümkün olmalarına inanıp tasdik etmekten uzak olmaması uygundur. Çünkü Allah Teâlâ'nın kudreti geniştir. Fazileti umûmîdir. Mülk ve melekûtun acaiplikleri çoktur. Allah Teâlâ'nın kudreti dahilinde olanlar sonsuzdur. Seçmiş olduğu kullarının üzerindeki fazlının sonu yoktur. Ebu Yezid diyor ki: 'Eğer Allah sana Musa'nın münacâtını, İsa'nın ruhaniyetini ve İbrahim'in dostluğunu verse yine de O'ndan bunun ötesini iste! Çünkü O'nun katında bunun üstünde nice katlar daha vardır. Eğer bununla iktifa edersen seni perdeler. Bu ise onlar gibilerin belasıdır. Onların hallerinin benzerinde bulunanların da belasıdır. Çünkü onlar hadîste emselü fel emsel (sözüyle) kastolunanlardır'. Âriflerden biri şöyle demiştir: "Bana keşif âleminde kırk hûri gösterildi. Onları havada yürürken, sırtlarında altın, gümüş ve cevherlerden elbiselerle kırıtıp kıvranırken gördüm. Onlara bir kez baktım. Kırk gün cezalandırıldım. Sonra onlardan daha güzel seksen hûri gördüm. Bana dendi ki: 'Bu hûrilere bak!' Ben ise secdeye kapadım. Onlara bakmamak için gözlerimi kapandım ve dedim ki: 'Mâsivandan sana sığınıyorum. Benim bu duruma ihtiyacım yoktur. Bunları bana gösterme!' Böylece onları benden uzaklaş-tırıncaya kadar durmadan yalvardım". Bu keşiflerin benzerlerini, mükaşefeden mahrum olan mü'min kişinin inkâr etmesi uygun değildir. Eğer herkes sadece karanlık nefsinden görmüş olduğuna inanırsa, katı kalbinin verdiğini tasdiklerse, o zaman onun için iman yolları daralır. Bu haller birtakım yollardan geçtikten sonra ortaya çıkar. Birçok makamlara varıldıktan sonra elde edilirler. Bu makamların en aşağısı ihlâs makamıdır. Nefsin paylarını, halkın mülâhazasını, görünen ve görünmeyen bütün amellerden çıkarmaktır. Sonra onun halktan gizlemek için hal perdesiyle örtmeli ki sükût kalesinde mahsur kalmasın! İşte bunlar sülûklerin başlangıcı, makamların en azıdır. Oysa bu makamlar insanların en muttakîlerinde bile az görülür. Kalbi halka iltifat etmenin bulanıklığından tasfiye ettikten sonra onun üzerine yakîn nûru akar. Ona hakkın başlangıçları keşfolunur. Bunu denemeksizin ve yolun sülûkünü yapmaksızın inkâr etmek, tıpkı şekillendirdikten, temizledikten ve sır sürüldükten sonra demirde suretin inkişaf etme imkânını inkâr eden bir kimsenin inkârı yerine geçer. Bu kimse demirin parlaklığında kendi suretini görse dahi bu keşfe inanmaz. Bu bakımdan münkir bir kimse elindeki karanlık demir parçasına, o parçanın üzerinde biriken pas ve pislikler olduğu halde bakar ve görür ki bu demir parçası suretler-den hiç birini yansıtmıyor. Böylesi, o demirin cevheri göründüğünde karşıdaki insanın suretinin orada keşfolunma imkânını inkâr eder. Bunun inkârı cehalet ve dalâletin son derecesidir(!) İşte evliyaullahın kerametlerini inkâr eden herkesin hükmü budur; zira kerameti inkâr eden bir kimsenin istinadı kendisinin ve gördüğü kimselerin kerametten mahrum oluşudur. Allah'ın kudretini inkâr etmekte, bu ne kötü istinadgândır. Birşeye sülûk yapan velev ki yolun başlangıcında olsa bile keşfin kokularını duyar. Bişr'e şöyle denildi: Bir zât, Hızır'ı görüp kendisine şöyle dedi: Banim için Allah'a dua et! Bir zât şöyle anlatır Hızır'a olan iştiyak durmadan kalbimi kemirdi. Bir defasında Allah Teâlâ'dan bence eşyanın en mühimi olan birşeyi bana öğretsin diye Hızır'ı bana göstermesini talep ettim. Bu dilek üzerine Hızır'ı gördüm. İsteğim bana galebe çalmadı ve ona şöyle dedim: Râvî diyor ki: 'Hızır bunları söyledikten sonra kayboldu. Onu bir daha görmedim ve bundan böyle de ona karşı bir iştiyakım olmadı. Durmadan bu kelimeleri söylüyorum.' Hz. Peygamber de (s.a) şöyle buyurmuştur: Kısacası; kalplerin bu mânâları koklamaktan en uzağı; mütekebbir kimselerin, nefislerini beğenenlerin, ilim ve ameliyle sevinenlerin kalpleridir. Bu, mânâlara en yakın kalpler ise kırık, nefsinin zilletini sezen kalplerdir. Öyle ki başkası tarafından zelil görülerek nefsinin zilletini sezer. Önem verilmediğinde zilleti hissetmez. Nitekim köle, efendisi kendisine karşı ne kadar büyüklük taslarsa taslasın efendisinin bu hareketinden zillet hissetmez. O halde bu şahıs zilleti hissetmediğinde, zillete iltifat etmediğini de sezmediğinde kendi nefsi katında zilletin bütün çeşitlerini nefsi için zillet olarak görmekten daha düşük bir derecede olur. Hatta nefsini bundan da alçak görür, tevazû tabii olarak ona sıfat olur. Bu gibi kalplerin o kokuların başlangıçlarım koklaması ümit edilir. Eğer biz bu kalbin benzerini kaybeder, bu ruhun benzerinden mahrum olursak, ehli için mümkün olana inanmamak bizim için uygun değildir. Bu bakımdan Allah'ın velî kullarından olmayan bir kimse hiç olmazsa onlara dost olsun, onların veliliğini tasdik etsin. Bu takdirde sevdiğiyle beraber haşrolunması umulur. Buna Hz. İsa'dan gelen şu rivayet şahidlik eder: Hz.İsa (a.s) İsrailoğulları'na şöyle sordu: 'Ekin nerde biter?' 'Toprakta' dedi-ler. Hz. İsa (a.s) 'Hakikî olarak size derim ki hikmet de ancak toprak gibi olan bir kalpte biter!' Rivayet ediliyor ki Cüneyd-i Bağdâdî'nin hocası olan İbn Kerenbî'yi bir kişi üç defa yemeğe davet etti. Her defasında gelirken geri çevirdi. Sonra davet etti. Tekrar geldi. Dördüncü defa da onu içeriye alıp 'Neden kovulduğun halde tekrar davete icabet ettin?' diye sordu. İbn Kerenbî dedi ki: 'Yirmi seneden beri nefsimi zillete alıştırdım. Bu hususta çeşitli riyazetlere başvurdum. Öyle ki nefsim köpek gibi oldu. Kovulduğunda gider. Kendisine bir kemik atılınca da dönüp gelir. Eğer sen beni elli defa kovsaydın, sonra beni davet etseydin yine icabet ederdim'. Yine İbn Kerenbî şöyle anlatıyor: 'Bir mahalleye yerleştim. O mahallede dindarlıkla tanındım. Dolayısıyla kalbimin huzuru dağıldı. Bir hamama girip güzel bir elbise çalıp o elbiseyi giydim. Sonra onun üzerine yamalı abâmı geçirdim. Çıkıp yavaş yavaş yürümeye başladım. Arkadan bana yetiştiler, yamalı abamı çıkardılar. Elbiseyi sırtımdan çıkarıp beni acıtacak derecede dövdüler. Bu hâdiseden sonra orada 'Hamam hırsızı' diye tanındım. Böylece nefsim sükûnete kavuştu'. İşte selef nefislerini böyle eğitiyorlardı. Allah Teâlâ kendilerini halka bakmaktan kurtarıncaya kadar bu şekilde terbiyeye devam ederlerdi. Sonra kendi nefislerine bakmaktan da kurtulurlardı! Nefsine bakan bir kimse Allah'a karşı mahcubdur. Kişinin nefsi ile meşgul olması, kendisi için perdedir. Kalp ile Allah arasında perde yoktur. Ancak kalplerin uzaklığı; Allah'tan gayrisiyle veya kendi nefsiyle meşgul olmaktır. Perdelerin en büyüğü nefsin meşguliyetidir. Bu sırra binaen hikâye olunur ki: Dünyevî kıymeti büyük olan Bistam eşrafından biri Ebu Yezid Bistamî'nin meclisinden ayrılmıyordu. Birgün Ebu Yezid'e şöyle dedi: 'Ben otuz seneden beri bütün seneyi oruçla geçirir, orucumu bozmam. Uyumadan bütün geceyi ibadetle geçiririm. Kalbimde senin bu söylediğin ilimden birşey bulamıyorum. Oysa bu ilmi tasdik ediyor ve seviyorum'. Bunun üzerine Ebu Yezid dedi ki: Bir şeyin azı onun katında çoğundan daha sevimli ve bilmemesi bilmesinden kendisine daha sevimli olmadıkça, kul imanın kemâline eremez.81 Kimde şu üç haslet varsa onun imanı kemâle ermiştir: a) Allah katında hiçbir kimsenin kınamasından çekinmez. b) Amelinde riyakârlık yapmaz, c) Kendisine iki şey arzolunduğunda, o emirlerin biri dünya, diğeri ahiret için olursa, ahiret için olanı, dünya için olana tercih eder.82 Bir kulun imanı şu üç haslet onda olmadıkça kemâle ermez, a) Öfkelendiği zaman öfkesi kendisini haktan uzaklaştırmayan. b) Razı olduğunda rızası kendisine bâtıla sokmayan, c) Gücü yettiğinde hakkı olmayanı almayan.83 Üç haslet vardır ki, onlar kime verilmişse o kimseye Dâvud'un (a.s) âline verilenin benzeri verilmiş demektir. Ne rıza ne de öfke halinde adaletten ayrılmamak, ne zenginlik ne de fakirlik halinde ayrılmamak, gizlide ve açıkta Allah'tan korkmak!84 Hz. Peygamber iman sahipleri için bu şartları zikretti. Bu bakımdan din âlimi iddiasında bulunup da nefsinde bu şartların zerresine tesadüf edilmeyen kimseye şaşmak gerekir. Bu kimsenin ilimden ve akıldan nasibi, ancak imanının ötesinde bulunan yüce makamları geçtikten sonra elde edileni inkâr etmek olur. Allah Teâlâ peygamberlerinden birine (şöyle) vahyetti: Sevgi kendisini bu şekilde mağlub etmemişse sevginin arkasındaki kerâmet ve keşfi bilir. Oysa bütün bunlar sevginin ötesindedir. Sevgi de iman kemâlinin ötesinde... İmanın eksiklik ve fazlalıktaki makamları ve değişikliği hesaba gelmeyecek kadar çoktur. Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir'e hitaben şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ'nın üç yüz ahlâkı vardır. Kim onun huzuruna o üç yüz ahlâkın biriyle ahlâklanıp da tevhidle beraber varırsa cennete girer. Göklerden sarkıtılmış bir terazi gördüm. Bir kefesine ben konuldum. Ümmetim de ikincisine konuldu. Ben daha ağır bastım. Ebubekir o terazinin bir kefesine konuldu. Ümmetim diğer kefesine konuldu. Ebubekir daha ağır bastı.87 Bütün bunlara rağmen, Hz. Peygamber'in Allah'ın sevgisinde fâni olması öyle bir raddeye gelmişti ki Allah'tan başkasıyla dostluk yapmak için orada yer kalmamıştı. Nitekim şöyle buyurmuşlardır: Eğer ben insanlardan bir dost edinseydim, muhakkak Ebubekir'i dost edinirdim. Fakat sizin arkadaşınız Allah'ın dostudur.88 80) Müslim |
İslami Okul Okulların En Önemlisi