8.Aile Sahibi Kimselerin Tevekkülü | Zehirli Ok - Tevhid Ve Tevekkul - 1081. Sayfa
8.Aile Sahibi Kimselerin TevekkülüAilesi olan bir kimsenin hükmü, tek başına olandan ayrılır; zira tek başına olan bir kimsenin tevekkülü ancak iki şey ile doğru olabilir: Birincisi, birşey beklemeksizin ve nefsi daralmaksızın bir hafta açlığa tahammül etmesidir. Madem ki durum budur o halde kişiye, aile fertleri hakkında ancak kazanan bir kimsenin tevekkülü gerekir. Bu da üçüncü makamdır. Tıpkı Hz. Ebubekir'in (r.a) tevekkülü gibi; zira kazanmak için çıktı. Çöllere dalmak, aile efradını haklarında tevekkül ederek bırakmak veya haklarında tevekküle kapılarak durumlarına ihtimam etmeden oturmak haramdır. Bazen bu durum onların helâk olmasına yol açar ve kişi bundan muâhaze edilir. En güzeli şudur: Kişi ile aile fertleri arasında fark yoktur. Çünkü eğer aile fertleri bir müddet açlığa karşı sabredip açlıktan öldüklerinde 'Bu ölümün esasında bir rızık ve ahirette bir ganimet olduğuna güvenmek' hususunda ona yardım ederlerse, bu takdirde onlar hakkında tevekkül edebilir; zira kendi de onların içindedir. Nefsini zayi etmesi de caiz değildir. Ancak nefis, bir müddet aç kalmaya razı olup kendisine yardım ederse durum değişir! Eğer buna gücü yetmiyorsa ve böyle yapmakla kalbi muzdarip olup ibadeti sekteye uğruyorsa bu hususta tevekkül etmek kendisine caiz değildir. Rivayet olunuyor ki Ebu Turab en-Nahşebî, üç gün aç kaldıktan sonra, yemek için elini bir kavun kabuğuna uzatan bir sûfîye dedi ki: 'Tasavvuf sana uygun değildir! Sen pazara git, ticaret yap!' Yani tasavvuf ancak tevekkülle beraber olur. Tevekkül de ancak üç günden fazla yemek yemeden sabredebilecek bir kimse için doğrudur. Ebu Ali Ruzbarî dedi ki: Fakir, beş gün aç kaldıktan sonra 'ben acıktım' derse, onu ticaret yapması için pazara gönderiniz. Ona çalışmayı ve kazanmayı emrediniz. O zaman kişinin bedeni aile efradından sayılır. Bedenine zarar veren şey hususunda tevekküle kapılması, tıpkı aile fertleri hakkındaki tevekkülü gibidir. Ancak bir noktada ondan ayrılır. 'Nefsini açlığa karşı sabretmeye zorlayabilir, fakat ailesini zorlayamaz'. Kim göklerin ve yerin saltanatına derin derin bakarsa, iki kere ikinin dört ettiği gibi kendisine görünür ki Allah Teâlâ mülk ve melekûtu öyle bir şekilde tedbir etmiştir ki ızdırabı terketse bile kulun rızkı elinden kaçmaz. Çünkü ızdıraptan aciz olanın bile rızkı elinden gitmeyecektir. Görmez misin, annesinin rahmindeki cenin hareketten aciz olduğu için onun göbeği, annesinin göbeğine nasıl yapışmıştır ki o göbek vasıtasıyla annesinin gıda fazlalıkları ona ulaşmaktadır? Bu ise, ceninin tedbir almasından ileri gelmiş birşey değildir. Sonra cenin annesinden ayrılınca, anneye çocuk için şefkati musallat kılınmıştır ki ister istemez o cenini besler. Allah Teâlâ ona sevgi ateşinden, onun kalbini alev alev yakan bir ateşle ona bu şefkati göstermeye mecbur etmiştir. Sonra yeni doğan çocuğun, yemeği çiğnemek için, dişleri olmadığından çiğnenmesi gerekmeyen sütü ona gıda yapmıştır. Çünkü çocuğun mizacı gevşek olduğundan dolayı, ağır olan gıdaya tahammül edemez. Böylece anne rahminden ayrıldığında annenin iki memesinden ihtiyacı nisbetinde ona ince sütü bolca ihsan eder. Acaba bu, çocuğun veya annesinin tedbiriyle mi meydana gelmiştir? Çocuğa diğer yiyecekler uygun geldiği anda, Allah Teâlâ onun öğütmek için kesici ve öğütücü dişlerini bitirdi. Büyüyüp kendi kendini idare edecek çağa gelince öğrenme sebeplerini, ahiret yoluna sülûkünü kendisine kolaylaştırır. Bu bakımdan bülûğdan sonraki korkaklığı katıksız bir cehalettir. Çünkü, bülûğdan sonra maişet sebepleri eksilmez, aksine artmaktadır. Çünkü daha evvelce çalışmaya gücü yokken şimdi gücü vardır. Öyleyse gücü gittikçe arttı. Evet! Daha önce annesi veya babası olmak üzere, onun hakkında bir şahıs şefkatli idi. Bu şahsın onun hakkındaki şefkati ifrat derecesindeydi. Kendisine bir veya iki defa yedirir, içirirlerdi. Ona yedirmeleri Allah Teâlâ'nın onların kalbine sevgi ve şefkati musallat kılmasıyladır. İşte böylece Allah Teâlâ sevgi, rikkat ve merhameti bütün müslümanların veya o memleketin hakinin kalbine musallat kılmıştır. Öyle ki onlardan herhangi biri, bir muhtaç bulunduğunu hissetti mi, kalbi elem duyar, rikkate gelir. O ihtiyaç sahibinin ihtiyacını bertaraf etmeye koşar. O halde, daha önce onun için şefkat sahibi bir iken şimdi bin veya daha fazladır. Bu insanlar onu anne ve babanın kefaletinde gördükleri için özel bir şefkatçisi olduğunu bilip kendisine şefkat göstermiyorlardı. Çünkü onu muhtaç görmüyorlardı. Eğer onu yetim görseydiler merha-mete davet eden düşünce, fikir, müslümanların birine veya bir cemaatine Allah tarafından musallat kılınırdı ki onu alıp beslesinler! Şimdiye kadar kuraklık olmayan senelerde, çalışmaktan aciz olduğu ve koruyucusu olmadığı halde, açlıktan ölen hiçbir yetim görülmemiştir. Allah Teâlâ kullarının kalbinde yaratmış olduğu şefkat vasıtasıyla yetimi korur. O halde, çocukluğunda meşgul olmadığı ve bakıcısı birken şimdi bin olduğu halde neden baliğ olduktan sonra kalbini, rızık dolayısyıla, meşgul eder? Evet! Anne şefkati daha kuvvetli ve daha haz vericidir. Fakat ne de olsa bir tanedir. İnsan fertlerinin şefkati, her ne kadar zayıf ise de onların tümünün şefkatinden hedefe götürücü bir durum meydana gelir. Nice yetim vardır ki babalı analı büyüyen kimselerin halinden daha güzel bir durumu Allah kendisine ihsan etmiştir. Bu bakımdan fertlerin zayıf olan şefkati, şefkati olanların çokluğu, fazlasıyla nimetlere dalmayı terketmekle ve zaruret miktarıyla iktifa etmekle cebrolunur. Şair çok güzel ifade etmiştir: Bize yakın olduğunu iddia ediyor! Oysa biz, bize geleni zayi etmiyoruz. Yana yakıla fakirlikten ötürü bizden istiyor! Sanki ne biz onu, ne o bizi görüyor! Bu bakımdan ondan başkasına bakmak uygun değildir. Azıksız çöllere dalan veya şöhretsiz şehirlerde oturan kişinin tevekkül şartı budur. İran kisralarından biri, bir hâkime ahmak zengin ile akıllı fakirin durumunu sorduğunda, hâkim, cevap olarak 'Allah (c.c) halkı zatına muttali kılmak istedi; zira eğer her akıllıya rızık verip her ahmağı mahrum etseydi, akıllıya rızık verenin akıl olduğu |
İslami Okul Okulların En Önemlisi