Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Allah Korkusu ve Sevgisi - Ilmilkelam - 12. Sayfa

Allah Korkusu ve Sevgisi
İcmâlî delîl
 
 
 
Her selîm akl sâhibinin kabûl etdiği üzere, selef mezhebinin
hak olması dört esâs üzere meydâna çıkar.
Birinci esâs: Âhıretde kulların en iyi âkıbete erişmeleri için hâllerinin
ıslâhını en iyi bilen Resûlullahdır “sallallahü aleyhi ve sellem”. Çünki
âhıretde fâide ve zarar verecek şeyleri, tabîbin bildiği gibi tecribe ile bilmeğ
e imkân yokdur. Zîrâ tecribî ilmler, tekrâr tekrâr gözlenerek kazanı-
lır. Âhıretden dünyâya kim çıkıp geldi de, o âlemde gördüğü ve anladığı
fâideli ve zararlı şeyleri bize haber verdi? Bunlar akl ile anlaşılamaz.
Çünki akllar, âhıret âlemini idrâkden âcizdir. Akllı olanların hepsi, aklın,
öldükden sonrası için yol gösteremediğini, günâhların nasıl bir zarar, tâ’atlerin
ne şeklde fâide vereceğini anlıyamadığını, bilhâssa şerî’atlerde vâ-
rid olan sınırlı ve tafsîlâtlı haberleri anlıyamadığını, i’tirâf etmişlerdir. Aklî
sebeblerle bilinmesi mümkin olmayan hâdiseleri, mâzîde ve istikbâlde
olacak gaybî işleri, ancak aklın ötesindeki bir kuvvet olan nübüvvet nûru
ile idrâk olunduğunu bütün akl sâhibleri ikrâr etmişlerdir.
Bizden önce geçmiş olan ümmetler ve hikmet sâhibleri bunda
müttefikdirler. Nerede kaldı ki, ilmlerini nübüvvet nûrundan alan ve bu kaynakdan
başka her kaynağı kusûrlu gören velî ve râsih ilmli âlimler ikrâr etmesin.
İkinci esâs: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kulların dünyâda
ve âhıretdeki salâhı için kendisine vahy olunan her şeyi bildirmiş, hiç
birini saklamamış, halkdan gizli, kapalı bırakmamışdır. Çünki kendisi
bunun için gönderilmiş ve bunun için âlemlere rahmet olmuşdur. Halka
teblîgde hiçbir töhmet altında kalmamışdır. Hâl ve hayâtının bütün karîneleri
bu hakîkati bildirmekde ve insanda zarûrî bir bilgi hâsıl etmekdedir.
Bu karîneler:
1– Halkın ahvâlini ıslâha olan hırsı,
2– Halkı dünyâ ve âhıret se’âdetine irşâd etmekdeki aşkı,
3– Halkı Cennete ve Allahü teâlânın rızâsına yaklaşdıran şeylerden
hiç birini terk etmeden, onlara yol göstermesi, bunları emr etmesi ve teşvîkde
bulunması,
4– Cehenneme götürecek ve Allahü teâlânın gadabına sebeb olacak
şeylerden sakındırması ve onları bu işleri yapmakdan nehy etmesidir.
Bütün bunlara ilm ve amelde riâyet edilir.
Üçüncü esâs: Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sözlerini en
iyi anlayan, hakîkatine ve inceliklerine en iyi vâkıf olan, içindeki sırları en
iyi idrâk eden, vahyi ve tenzîli müşâhede eden, muâsırı olan, sohbetinde
bulunan, hattâ gece-gündüz ondan ayrılmayan, sözlerinin ma’nâları-
nı anlamak, o sözlerle amel etmek ve kendilerinden sonrakilere nakl etmek
için ve sözlerini dinlemek, anlamak, hıfz etmek ve yaymak için kolları
nı sıvayan Eshâb-ı kirâmdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbı
nı, sözlerini dinlemeğe, anlamağa, ezberleyip yaymağa teşvîk etmişdir.
Bu husûsda, (Benim sözümü işitip kavrayan, işitdiği gibi edâ
eden kimseyi Allahü teâlâ ni’metlendirsin) buyurmuşdur.
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbından dînin emrlerini
gizlemekle ithâm eden birinin olduğunu bir bilseydim. Hâşâ! Nübüvvet
makâmı bundan münezzehdir. Veyâ Eshâb-ı kirâm Resûlullahın
kelâmını anlamamakla ve maksadını idrâk etmemekle ithâm olunur mu?
Ve anladıkdan sonra onu gizlemekle ve sır olarak tutmakla ithâm olunur
mu? Veyâ onlar, Resûlullahın emr ve nehylerini anlayıp, mükellef oldukları
nı bildikleri hâlde, kibr sebebiyle Ona muhâlefet ve amel yönünden Resûlullaha
inâd etmekle ithâm olunurlar mı? Bu ithâmlar akllı bir kimsenin
aklının alamayacağı şeylerdir.
Dördüncü esâs: Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” kendi zemânları
nda, ömrlerinin sonuna kadar halkı bu gibi işlerde [müteşâbih sözlerde]
araşdırma, inceleme yapmağa, te’vîle, tefsîre kalkışmalarına izn vermediler.
Hattâ bu mevzu’lara dalanları, bu gibi şeylerden süâl soranları, dahâ
sonra anlatırım diyenleri azarlamışlardır.
Eshâb-ı kirâm, müteşâbih sözler hakkında konuşmağı, araşdırma-
ğı, dînî hükmlerin anlaşılmasında yardımcı olacağını düşünselerdi, elbette
gece-gündüz kendilerini bu işe verirlerdi. Âilelerini, çocuklarını da
teşvîk ederlerdi. Bu mevzu’daki esâsları te’sîs edip, kanûnlarını açıklamak
için, ferâiz ve mîrâs taksîmi ile alâkalı konularda koydukları kâidelerin
hâzırlanmasında kolları sığadıklarından dahâ fazla kollarını sığarlar,
ya’nî çok çalışırlardı.
Kesin olarak bilmeliyiz ki, bu dört esâsdan anlaşıldığı üzere, hak
olan, Eshâb-ı kirâm ve tâbi’înin “radıyallahü anhüm ecma’în” dedikleri,
doğru olan yine onların görüş ve fikrleridir. Özellikle Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” onları medh etmekdedir:
(İnsanların en hayrlısı benim zemânımda bulunanlardır. Sonra
bunların arkasından gelenler, sonra bunların arkasından gelenlerdir)
ve (Ümmetim yetmiş küsûr fırkaya ayrılacakdır. İçlerinden biri kurtulacakdı
r) buyurmuşdur. Onlar kimlerdir? diye sorduklarında, (Ehl-i
sünnet vel-cemâ’at) buyurmuşlardır. Ehl-i sünnet ve cemâ’at nedir, diye
sorduklarında, (şimdi Benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır) buyurmuşlardır.