Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Allah Korkusu ve Sevgisi - Ilmilkelam - 15. Sayfa

Allah Korkusu ve Sevgisi
Müteşâbih sözler
 
 
 
Bu kelimelerin teşbîhe [benzetmeğe] yol açacağını, halkı yanlış
yola götürüp, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında onları bâtıl i’tikâda
sevk edeceğini bilmiyor mu idi? Hâşâ, nübüvvet makâmı bu bilgilerden
gizli kalamaz. Veyâ Peygamber efendimiz biliyordu da, câhillerin bilmemelerine,
sapıkların sapıtmalarına önem vermedi mi?
Bu ihtimâl dahâ uzak ve dahâ çirkindir. Çünki Peygamberimiz her
şeyi açıklayıcı olarak gönderilmişdir. Gizleyici, kapalı bırakıcı olarak gönderilmemişdir.
İşte bu tereddüdler, kapalı ve anlaşılması zor olan şeyler
kalblerde müşkiller meydâna getirir, hattâ halkı ba’zı kötü i’tikâdlara çeker.
Meselâ bu kötü inançlı kimseler derler ki: Eğer Peygamber olsaydı,
Allahü teâlâyı hakkı ile bilir, tanırdı. Onu tanıdığı takdîrde de Onun zât ve
sıfatları hakkında, muhâl olan şeylerle vasşandırmazdı.
Bir diğer tâife de kelimenin zâhirine, görünen ma’nâsına meyl etdiler.
“Eğer hak ve doğru olmasaydı, Peygamber efendimiz böyle söylemez,
başka ma’nâya gelmeyen kelime kullanırdı veyâ vehmi izâle edecek karîneler
kullanırdı.”
şimdi bu büyük müşkilin çözüm yolu nedir?
Cevâb: Bu müşkiller basîret ehli tarafından çözülmüşdür. Bu bir kaç
ma’nâya gelen müteşâbih kelimeleri Peygamber efendimiz bir def’ada bir
araya toplayıp zikr etmemişdir. Bunları toplayan Müşebbihe fırkasıdır. [Hâlı
kı mahlûka benzeten, sapık i’tikâdlı bir fırkadır.] Bir araya getirilen toplu
hâldeki, vehme ve telbîse götüren lafzların fehmler üzerindeki te’sîri,
farklı zemânlarda söylenen âhâd, tek sahâbînin bildirdiği haberlerden dahâ
te’sîrli olduğunu beyân etmişdik. Ancak, Resûlullah efendimiz bu
lafzları bütün ömründe ve ayrı ayrı zemânlarda söylemişdir. Kur’ân-ı
kerîmde ve mütevâtir haberlerde olan müteşâbih lafzlar çok az sayıdadı
r. Hattâ onlara sahîh haberlerdeki müteşâbih lafzlar da eklense sayı yine
azdır. Ancak i’timâda şâyân olmayan şâz ve za’îf haberlerin çoğalması
yla müteşâbih kelimeler çoğalmışdır. Sonra mütevâtir hadîs-i şerîşer âdil
kimseler tarafından nakl edilmiş ise, bunlardaki müteşâbih lafzlar bir kaç
kelimedir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu kelimeleri, teşbîh
uyandırmağı giderecek olan karîne ve işâretlerle kullanmışdır. Bunu,
meclis-i şerîşerinde hâzır olup, müşâhede edenler idrâk etmişlerdir. Bu
lafzlar karînesiz nakl edilmiş olsaydı, vehm ortaya çıkardı.
Vehm ve ihtimâllerin giderilmesinde en büyük karîne, dahâ önceden
bilindiği gibi, zâhirî ma’nâları kabûlden, Allahü teâlâyı takdîs ve tenzîh
etmekdir. Her kim Allahü teâlâyı tanımakda bu ma’rifete sâhib olursa,
bu ma’rifet onun rûhunda en kuvvetli bir gıdâ olur. Bu ma’rifet sâyesinde,
Allahü teâlânın sıfatlarına âid her duyduğunu Ona lâyık şeklde anlar.
O ma’rifet ile hiç bir şübhe kalmıyacak şeklde vehmler giderilir.
Buna dâir beş misâl verelim:
Birinci misâl: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Kâ’beye
(Beytullah), “Allahın evi” adını vermişdir. Çocuklar ve çocuk derecesinde
olanlar, Kâ’beyi Allahü teâlânın meskeni ve kalacak yeri olarak bilirler. Allahü
teâlâyı gökde bilen ve Arş üzerinde karâr kıldığına inanan avâm, Kâ’benin
Allahü teâlânın meskeni olmadığına hiç şübhe etmeden inanırlar.
Eğer avâma Peygamber efendimizin, Kâ’benin Allahü teâlânın
meskeni olduğuna vehm ve hayâl etdiren (Kâ’betullah) lafzını söylemesinin
sebebi sorulursa, hepsi birden “bu vehm ancak çocuklar ve ahmaklar
hakkındadır”. Kulağına, “Allah Arş üzerinde karâr kılmakdadır” diye tekrâr
tekrâr gelen (Beytullah) lafzını duyduğunda, beytden murâdın, mes-
keni ve barınağı olmadığında hiç şübhesi olmaz. Hattâ açık olarak bilir ki,
beytin Allahü teâlâya izâfesi, beytin şereşendirilmesi veyâ Rabbine ve sâhibine
beytin muzâf olması, vaz’ olunduğundan başka bir ma’nâya gelmekdedir.
Avâmın, Allahü teâlânın Arş üzerinde olduğuna i’tikâdı, kat’î ilm
ifâde eden bir karîne değil midir? Bununla Kâ’benin Allahın evi olduğu,
ama barınağı olmadığı irâde edilmekdedir. Kâ’benin Allahın evi ve barı-
nağı olduğu, dahâ önceden hiç bir bilgiye ve inanca sâhib olmayanlar hakkı
nda düşünülür.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu lafzlarla, takdîs ilmine vâkı
f olan ve teşbîhi nefy eden, Allahü teâlâyı cismden ve cismin a’râzlarından
tenzîh eden bir cemâ’ate ya’nî, Eshâb-ı kirâma hitâb etmişlerdir. Bu
hitâbda hiç şübhe bırakmıyacak şeklde, vehmi giderecek kat’î karîneler
vardır. Bu kelimenin te’vîlinde ba’zılarının tereddüdde kalmaları câiz ise
de, karîne ile murâdı ta’yîn etmek, Allahü teâlânın celâline lâyık olacak
şeklde lafzın ihtimâlleri cümlesindendir.
İkinci misâl: Bir fakîhin kelâmında geçen (sûret) kelimesi, bir çocuğ
un veyâ âmînin, ya’nî avâmdan birinin yanında söylense, “Bu mes’elenin
sûreti böyledir” veyâ “Bu hâdisenin sûreti böyledir” denilse, o çocuk
veyâ mes’elenin ma’nâsını bilmeyen âmî, mes’ele denilen şeyin bir sûret
olduğunu ve sûretin de kendi bildiği ve çevresinde gördüğü gibi,
ağzı, burnu ve gözü olan bir şeyi hayâl eder.
Fekat, mes’elenin hakîkatini ve onun husûsî olarak tertîblenmiş
bilgilerden ibâret olduğunu bilen kimse, mes’elede cismlerin şeklleri gibi,
gözü, burnu, ağzı olduğunu düşünebilir mi? Hâyır. Mes’elenin cism olmakdan
ve cismin sıfatlarından münezzeh olduğunu bilmesi ona kâfîdir.
Bunun gibi, ilâhdan da cismiyyeti nefy etmek ve cism olmakdan münezzeh
bilmek, (Allah, Âdemi kendi sûretinde yaratdı) hadîs-i şerîfini işitenin
kalbinde (sûret) kelimesinin ma’nâsını anlamasında bir karîne olur.
Allahü teâlâyı cism olmakdan münezzeh bilen bir ârif, “mes’elenin
sûreti” sözündeki sûreti, cismânî sûret olarak düşünenlere teaccüb etdiğ
i gibi, Allahü teâlâya cismânî sûret nisbet edenlere de teaccüb eder.
Üçüncü misâl: Bir kimse bir çocuğun yanında, “Bağdâd halîfenin
elindedir” dese, çocuk Bağdâdı halîfenin parmakları arasında, sanki
Bağdâdı taşı ile toprağı ile avucunun içine almış sanır. Bunun gibi, Bağ-
dâd lafzından murâdın ne olduğunu bilmeyen bir câhil de böyle düşünür.
Ama Bağdâdın büyük bir şehr olduğunu bilen kimsenin aklına böyle bir
şey gelir mi? Bağdâd, halîfenin elindedir diyene i’tirâz edip, niçin böyle
dedin, böyle dediğini duyan, Bağdâdın halîfenin parmakları arasında olduğ
una inanır. Böylece o kimseyi hakîkatin hilâfına ve cehle sürüklemiş
olursun. Hattâ ona “Ey temiz kalbli zât! Senin böyle söylemen ancak, Bağ-
dâdın hakîkatini bilmeyeni cehle götürür” denir.
Bağdâdı bilen bir kimse, bu sözdeki (el) kelimesi ile, avuç ve parmakları
ihtivâ eden ma’lûm uzv kasd edilmediğini, ayrıca bir karîneye ihtiyâc
olmadan başka bir ma’nâsı olduğunu anlar.
Haberlerde bildirilen, vehm veren müteşâbih lafzlarda vehmlerin giderilmesi
için bir karîne yeterlidir. O da cism ve cism cinsinden olmayan
Allahü teâlâyı tanımakdır, ya’nî ma’rifetullahdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” Resûl olarak gönderildiği ilk yıllarda müteşâbih lafzları kullanmadan
önce açıklamalarına ma’rifetullah ile başlamışdır.
Dördüncü misâl: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hanımları
için, (Bana en çabuk kavuşanınız, eli en uzun olanınızdır) buyurmuşdur.
Bunun üzerine hanımlardan bir kısmı ellerini birbiri üzerine koyup, ölçüşmeğ
e başladılar. Peygamber efendimiz eli uzun olmakdan maksadı-
nın, uzv olan elin uzun olması değil, cömerdlikde ileri gitmek olduğunu
beyân edince hakîkatı anladılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
bu hadîs-i şerîfi bir karîne ile zikr etmişlerdir. (Tûl-ül yed), el uzunluğu ibâresi
ile cömerdliği irâde etmişlerdir. Bu söz karînesiz nakl edilseydi, vehme,
şübheye yol açardı. Peygamber efendimizin söylediği bir müteşâbih
lafzın, ba’zı câhiller tarafından anlaşılmaması, Peygamberimize i’tirâz şeklinde,
bu sözü niçin söyledin demeğe, kimin hakkı vardır. Ancak Peygamberimiz
meclisde hâzır olanların anlayışlarına göre, sehâveti anlatmak için
karîneli olarak o lafzı söylemişdir.
Peygamber efendimizin kavl-i şerîşerini nakl eden, duyduğu sözü
karînesiz olarak olduğu gibi nakl eder. Veyâ o karîneyi nakli mümkin olmadığı
için, nakl etmez. Veyâ nakl eden, kendisinin duyduğunu anladı-
ğı gibi, herkesin de anlayacağını zan ederek nakline ihtiyâc duymaz.
Çoğu zemân da kendi anlamasının da karîne ile olduğunun farkında olmaz.
Bunun için nakl eden, sâdece lafzı nakl eder. Bu gibi sebeblerle lafzlar
karînesiz kalınca anlaşılması zor olur.
Takdîsin bilinmesi, tek başına karîne olarak vehmi gidermekde kâfî gelebilir.
Ama çoğu zemân bununla, murâdın ne olduğunu ta’yîn etmek mümkin
değildir. İşte bu incelikleri dâimâ dikkate almak, uyanık olmak lâzımdır.
Beşinci misâl: Bir kimse bir çocuğun veyâ onun derecesinde olan
ve meclislerdeki örf ve âdetleri, âdâbı bilmeyen kimsenin yanında, “Filân
bir toplantıya girdi ve filânın fevkınde [üstünde] oturdu” dese, câhil, görgüsü
kıt olan kimse, o adamı, ötekinin başı üzerinde veyâ başının üstündeki
bir mekâna oturduğunu zan eder. Meclis âdâbını bilen, baş köşeye
yakın yerlerin en yüksek mertebe olduğunu ve fevk kelimesinin mertebe
bakımından yükseklik olduğunu bildiği için, meclise giren kimsenin baş
köşede oturanın başı üstünde değil de yanında, ona yakın oturduğunu hemen
anlar. Çocukların ve ona yakın derecede olanların, meclis âdâbını
bilenlere i’tirâzları bâtıldır, aslı ve esâsı yokdur. Bunun misâlleri çokdur.
Bu misâllerden kesin olarak anlaşılmakdadır ki, bu açık lafzların
ma’nâları, karîne olmayınca başka ma’nâlara çevrilir. Bu karîneler sebkat
eden ve karîneli ma’rifete rücû’ eder. Bunun gibi vehme götüren zâhirî
ma’nâlar, bu karîneler sebebiyle vehme yol açan şeylerden kurtulur.
Karîneler çok ve çeşidlidir. Ba’zıları bilgi ve ma’rifetlerdir.
Bu karînelerden biri, insanların puta tapmalarının emr olunmadık-
larını bilmeleridir. Herhangi bir cisme tapan puta tapmış olur. Bu cism ister
küçük, ister büyük, ister çirkin, ister güzel, ister aşağı, ister yüksek,
ister yeryüzünde, ister Arşda olsun aynıdır. Allahü teâlâyı cismiyyetden
ve cismin îcâblarından nefy etmek herkesin ma’lûmudur. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” bu tenzîhi mübâlağa ile bildirmişdir. Nitekim
Kur’ân-ı kerîmde şûrâ sûresi, onbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Onun
benzeri hiç bir şey yokdur), İhlâs sûresinde ve Bekara sûresi, yirmiikinci
âyet-i celîlesinde meâlen, (Allahü teâlâya ortaklar koşmayınız) buyurulmakda
ve dahâ sayısız sözler ve nice kat’î karînelerle Allahü teâlânı
n cism olmakdan münezzeh olduğunu, hiç bir şübheye mahâl kalmayacak
şeklde bildirmişdir. Bu açıklamaları, et ve kemikden olan elin Allahü
teâlâ hakkında muhâl olduğunu bilmelerine kâfî gelmişdir. Diğer zâhiri
lafzlar da, eğer cisme ıtlak olunursa, ancak cismiyyete ve cismiyyetin
sıfatlarına delâlet etmesi böyledir.
Eğer müteşâbih kelimeler, cism olmayan bir şeye ıtlâk olunursa, kelimenin
zâhiri ma’nâsı değil, Allahü teâlâ hakkında câiz olan başka bir
ma’nâ murâd edildiği zarûrî olarak bilinmelidir. Çoğu zemân bu ma’nâ
te’ayyün eder. Ba’zan de te’ayyün etmez. Ancak karîne ile anlaşılır. Bu
karîneler şübhe ve müşkilleri giderici şeylerdendir.
Süâl: Nass olan lafzlar, zâhirinde vehm olmayan, ma’nâsı açık
olan, çocukların ve avâmın da anlıyacağı şeklde neden söylenmemişdir,
denilirse:
Cevâb: Çünki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” insanlarla
arab lügatı ile konuşmuşdur. Arab lügatinde bu ma’nâları tek başı-
na ifâde eden kelime yokdur. Lügatde müteşâbihâtın nassları olup da, lügatin
kurucusu Peygamberimiz, bu ma’nâları bilmediği hâlde, bu nassları
nasıl vaz’ eder. Ancak onlar öyle ma’nâlardır ki, nûr-ı nübüvvet veyâ uzun
araşdırmalar sonunda, akl nûru ile edinilen ma’nâlardır. Bu da o işlerin hepsinde
olmayıp, ba’zılarında olur. Müteşâbih lafzların yerine başka ibâreler
konulmadığından, lügatda zarûret olarak istiâre yoluna gidilmişdir.
Her konuşan için o yola gidilmişdir. Nitekim biz “Bu mes’elenin sûreti böyledir”
demekden kendimizi alamıyoruz. Yine “Bu mes’elenin sûreti, diğerinin
hilâfınadır” diyoruz. Bu sûret kelimesi de cismânî sûret lafzından müsteârdı
r. Fekat lügatin kurucusu mes’elenin hey’etine ve tertîbi husûsunda
bir nass kelime koymamışdır. Bunun sebebi, yâ mes’eleyi anlamamışdı
r veyâ anlamışdır ama zihnine getirememişdir. Veyâ getirmişdir ama istiâreye
güvendiği için, onun için husûsî ve ayrıca bir nass kelime koymamı
şdır. Veyâ her ma’nâ için özel bir lafz koymakdan âciz olduğunu anlamı
şdır. Çünki ma’nâlar nihâyetsizdir. Lügate konulacak kelimeler ise belli
sayıdadır. Bunun için ma’nâlardan sonsuz sayıda karşılıksız kalır. Bunun
için bu ma’nâlara vaz’ eden tarafından müsteâr ismler bulunması lâzım gelir.
Kurucu da ba’zı ma’nâlara müsteâr ism bulmakla yetindi. Diğer lügatlerde
arab lügatinden dahâ çok eksiklik vardır. Bu ve benzeri eksiklikler,
herhangi bir dil ile konuşan için onu istiâre yapmağa mecbûr kılar. Nitekim
biz de zarûret olmasa da, karînelere dayanarak istiâreyi câiz kılıyoruz.
Biz “Zeyd Amrın fevkınde oturdu” demekle, “Zeyd Amrın hemen yanında
ve başköşeye yakın oturdu” demek arasında fark görmüyoruz. Yâhud da
“Bağdâd halîfenin idâresi altındadır” demekle, “Bağdâd halîfenin elindedir”
demek arasında bir fark görmüyoruz. Bu, akllılar arasındaki konuşmalarda
geçerlidir. Çocuklar ve câhiller ile konuşurken müteşâbih lafzların korunması
imkân dâhilinde değildir. Bundan sakınmakla meşgûl olmak,
kelâmda rekâket, aklda za’îşik ve lafzda ağırlık meydâna getirir.
Süâl: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Allah lafzı ile ne murâd
olunduğunu niçin açıklamamış ve bu maksadın perdesini açmamışdı
r? Niçin Allahü teâlânın var olduğunu, cism, cevher, araz olmadığını, âlemin
dâhilinde ve hâricinde olmadığını, ona bitişik ve ayrı olmadığını, bir
mekânda, herhangi bir cihetde olmadığını, hattâ bütün cihetlerin Ondan
hâlî olduğunu söylememişdir. Bir kavme göre hak olan da bu ta’rîfdir. Kelâm
âlimleri en fasîh olarak böyle açıklamışlardır. Resûlullahın “sallallahü
aleyhi ve sellem” ibârelerinde bir kusûru, hakkı ortaya çıkarmasında bir gevşekliğ
i, bilgilerinde bir eksikliği muhakkak ki yokdu, denilirse:
Cevâb: Her kim bu soruları doğru bulursa, ma’zûrdur. Eğer Resûl-i
ekrem onlara o şeklde bir ta’rîf ve sıfatlarını zikr etmiş olsaydı, insanlar onu
kabûl etmez, inkâra kalkışırlardı. Böyle bir varlığın mevcûdiyyeti muhâldir
derler, ta’tîle, ya’nî Allahü teâlânın sıfatlarını inkâr eden mütekellim ve
felsefecilerin mezhebine düşerlerdi. Allahü teâlâyı tenzîhde mübâlağa etmekde
bir hayr yokdur. Bilâkis pek az kimse müstesnâ, çoklarını sıfatları
n inkârına götürür.
Âlemlere rahmet olsun diye insanların âhıret se’âdetine erişmeleri
için, dîne da’vetci olarak gönderilen Peygamber, çoğunluğun helâkine
sebeb olacak sözleri nasıl söyleyebilir? Hattâ Peygamberimiz insanlarla
akllarının alacağı şeklde konuşmağı emr buyurmuşdur. Bir hadîs-i
şerîşerinde, (İnsanlar ile anlıyamıyacakları tarzda konuşmak, ba’zı-
ları için fitne olur) buyurmuşlardır.
Süâl: Tenzîhde mübâlağa etmek ile ba’zı kimseler için ta’tîl korkusu
varsa, vehme götüren müteşâbih lafzları kullanmak ile de ba’zı kimseler
için teşbîh korkusu olmaz mı?
Cevâb: Bunların arasında iki yönden fark vardır:
a) Ta’tîl, çok kimseler hakkındadır. Teşbîhe gidenlerin sayısı ise azdı
r. Yapılacak işlerde iki zararın en hafîfi, kaçınılacak işlerde iki zararın dahâ
umûmî olanını dikkate almak evlâdır.
b) Teşbîhin ilâcı, ta’tîlin ilâcından dahâ kolaydır. Zîrâ bu zevâhirle berâber,
meâl-i şerîfi, (Onun gibi hiç bir şey yokdur) olan, şûrâ sûresinin onbirinci
âyet-i kerîmesini zikr etmek ve Allahü teâlâ bir cism değildir, cismlerin
benzeri değildir demek yeterlidir. Ama yukarıda bildirildiği gibi, tenzîhde
mübâlağa etmekden hâsıl olan, ya’nî Allahü teâlânın sıfatlarını inkâr
eden ta’tîlcinin i’tikâdına bu sıfatların varlığını yerleşdirmek cidden zordur.
Ancak binde biri kabûl eder. Hele arab milletinin ümmîleri aslâ kabûl etmez.
Süâl: Ülûhiyyetin aslını insanların kalblerine yerleşdirmek için, vazîfeli
olan Peygamberlerin ifâdelerini anlamakdan âciz olup, doğru i’tikâdı
n hilâfına vehme kapılmaları, meselâ Allahü teâlâ Arş üzerinde karâr kılmı
şdır. O gökdedir ve mekân olarak kullarının üzerindedir gibi inanmaları,
Peygamberler için bir özr olur mu?
Cevâb: Öyle düşünmekden ve sâdık olan bir Peygamberin Allahü
teâlâyı, sıfatlarından başka bir sıfatla vasşandırmakdan, böyle yanlış
i’tikâdları halka inandırmakdan Allahü teâlâya sığınırız. Söylenenleri halkı
n anlayıp anlamaması kendilerindeki kusûrdandır. Peygamberler, halkı
n anlıyamıyacağı bilgileri onlara söylemez, onlardan saklı tutar. Bu bilgileri
anlıyabilenlere anlatır. Bununla halkın acz ve kusûruna ilâc olur. Bilhâssa
Allahü teâlânın sıfatları hakkında kasdî olarak hakîkatin hilâfına, halka
anlatmakda zarûret yokdur. Evet, lafzların müsteâr olarak kullanılması
nda zarûret vardır. Belki anlayışı kıt olanlar yanlış anlayabilirler. Bu da
lügatdeki kusûr ve muhâverenin îcâblarındandır. Fekat kasden hakîkatin
hilâfını anlatarak halkı cehâlete sürüklemek, ister bir maslahat düşünülsün,
ister düşünülmesin, muhâldir.
Süâl: Teşbîh ehli, müteşâbih lafzların neye dayandığını bilmiyor ve lafzları
n zâhirine bakarak cehâlete sürüklendikleri biliniyordu. Her ne zemân Peygamberimiz
mücmel, örtülü lafzlar getirdiğinde, o lafz ile cehâlete götürme
kasd olunsun veyâ olunmasın, teşbîh ehli buna râzı olurlardı. Her ne kadar
cehâlete götürme hâsıl olsa da, ehl-i teşbîh onu bilir ve ona râzıdır.
Cevâb: Ehl-i teşbîhin cehlinin Peygamber efendimizin lafzları sebebi
ile hâsıl olduğunu kabûl etmeyiz. Bu cehâlet, takdîs ve tenzîh ma’rifetini
kazanmakdaki ve tenzîhi, nazar, ya’nî lafzın zâhirine kapılmak üzerine
takdîm etmemekdeki kusûrlarından meydâna gelmekdedir. Eğer
bu ma’rifeti önceden kesb edip, lafzın zâhirine nazar üzerine takdîm etmiş
olsalardı, muhakkak ki hatâya ve câhilliğe düşmezlerdi. Nitekim
takdîs ilmi olan kimse, “mes’elenin sûreti” sözünü duyduğu zemân,
ma’nâsını anlamakda zorluk çekmez. Teşbîh ehli üzerine vâcib olan, bu
takdîs ilmini tahsîl etmeleridir. Sonra bu konuda bir şübheleri olursa
âlimlere mürâce’ât etmeleridir. Dahâ sonra kendisini te’vîl yapmakdan alı-
koymalarıdır. Âlimler, takdîsi onlara bildirdiklerinde, kendilerini takdîs ile
yükümlü kılarlar. Bu takdîsi yapmadıkları zemân, câhil kalmış olurlar.
Dînin kurucusu Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, insanların
tabî’atlerindeki tenbelliği, kusûru, fuzûlî işlere, üzerlerine lâzım olmayan
şeylere dalmak husûslarını biliyordu. Buna ve cehâletden kurtulmak için
ilm tahsîline çalışmamalarına râzı değildi. Fekat Allahü teâlânın taksîmindeki
kazâ ve kadere râzı idi. Nitekim Allahü teâlâ Hûd sûresi, yüzondokuzuncu
âyet-i kerîmesinde meâlen, (Rabbin “and olsun ki, Cehennemi
insanlar ve cinlerle toptan dolduracağım” şeklindeki sözü yerini
buldu) ve Hûd sûresi, yüzonsekizinci âyet-i celîlesinde meâlen, (Rabbin
dileseydi bütün insanları bir tek millet yapmışdı) ve Yûnüs sûresi,
doksandokuzuncu ve yüzüncü âyet-i celîlelerinde meâlen, (Eğer Rabbin
dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette îmân ederlerdi. O hâlde
sen inanmaları için insanları zorluyor musun? Allahın izni olmadan hiç
kimse inanamaz) ve Hûd sûresi, yüzonsekizinci ve yüzondokuzuncu
âyet-i kerîmelerinde meâlen, (Fekat onlar ihtilâfa düşmeğe devâm
ederler. Ancak Rabbin rahmetine kavuşanlar müstesnâdır. Zâten
Rabbin onları bunun için [rahmet etmek için] yaratdı) buyurmakdadır.
İşte insanların yaratılmasında kahr-i ilâhî budur. Allahü teâlânın değişmeyen
âdetini değişdirmeğe Peygamberlerin de kudreti yokdur.