Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri - Külliyat - 1. Sayfa

2. Baskı..."> İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri - Külliyat

İSLÂM PEYGAMBERİ HAYATI VE ESERİ 4

Muhammed Hamidullah. 4

Takdim.. 4

İslâm Peygamberi 4

O Bir İslâmî Fikir Bekçisiydi 5

O Ansiklopedik Bir Âlimdi 5

Önsöz. 5

Birinci Baskı 5

2. Baskı İçin. 6

4. Baskı İçin. 6

5. Baskı İçin. 6

Giriş. 7

İslam Peygamberi’nin Hayatını Niçin İnceliyoruz ?. 7

İlk Malzeme ve Kaynaklar 8

Ortam ve Şartlar 9

Çin. 9

Hindistan. 10

Türkistan ve Moğolistan. 10

Bizans İmparatorluğu. 10

İran. 11

Habeşistan. 11

Özet 11

Bir Merkez Seçimi 12

Coğrafi Nedenler 12

Sosyolojik Nedenler 12

Fiilî Nedenler 13

Psikolojik Nedenler 13

Dille İlgili Nedenler 13

Merkez Olarak Mekke’nin Seçilmesi 14

Hz. Muhammed (a.s.)’ın Kutsal Görev İçin Seçilmesi 15

Hz. Muhammed (a.s.)’ın Ataları 16

Başlangıç. 17

Hz. Muhammed (a.s.)’ın Doğumu. 17

Yetim Çocuk Amcasının Evinde. 19

Ficâr Savaşı ve Hılfu’l-Fudûl 21

Hılfu’l-Fudûl 21

Bir Başka Kurum (Hılfu’s-Silâh) 22

Bağımsız Bir Hayat 22

Evliliği ve Aile Hayatı 23

Dinî Bilincin Uyanışı 26

Risâlet 29

İlahi Tebliğ Görevinin Başlangıcı 29

Kutsal Mesajın İletilmesi 31

Bazı Din Değiştirme Olayları 32

Ayın Yarılması Olayı (Şakku’l-Kamer) 36

Rukâne, Ömer, Hamza ve Ebû Musâ’nın İslam’a Girişleri 36

Habeşistan’a Hicret 38

Toplumsal Dışlanma. 39

Sığınılacak Bir Yurt Aranması 40

Mirac ve Mucizeler 41

Mucizeler 41

İsra ve Mirac Yahut Allah’a Doğru Yükselme. 44

Mirac’la İlgili Ayrıntılar 46

Son Birkaç Uyarı 49

Delil, Ayet ve Hikmetlerle Dolu Bu Gecenin Son Saatleri 49

Medinelilerin İslâm’ı Kabul Etmeleri ve Akabe Biatları 50

Hicretten Önce Kadınların İslam’ın Yayılmasına Katkıları 56

Hatice. 56

Lubabe bintü’l-Hâris. 56

Guzeyye. 57

Umm Şerîk. 57

Fâtıma bintu’l-Hattâb. 57

Şifâ bintu Abdullah. 57

Sa’de bintu Kurayz. 57

Ümmü Habîbe ve Sevde. 57

Zulme Uğrayan Bazı Kadın Sahabeler 57

Medine’de İslam.. 58

Medine’deki İlk Durumlar 58

Yerlerinden Edilen Kimselere Uygulanan Uyum Programları 60

Toplumun Örgütlendirilmesi 61

Medine’nin Nüfusu. 61

İç İlişkiler 61

Siyâsî Hayat 62

İlk İslam Devleti’nin Anayasası 62

Siyâsî – Dînî Hayat 70

Mekke Kureyş’lileriyle Olan İlişkiler 70

Bedir Savaşı 73

Uhud Savaşı 76

Er-Raci’de Meydana Gelen Acı Olay. 78

Geçerliliğini Yitiren Meydan Okuma. 78

Kadının Toplumdaki Yeri Konusunda Yapılan Reformlar 78

Hendek Savaşı 79

Uzlaşma Ortamının Sağlanması ve Hudeybiye Anlaşması 82

Mekke ve Medine’nin Birleştirilmesi 85

İlk Deniz Savaşı 89

İdarenin Yeniden Yapılandırılması 89

Vedâ Hutbesi 90

Ehâbiş Kabîleleri 92

İttifak Anlaşmasında Ehâbişlerin Durumu. 93

Çeşitli Olaylar 93

Habeşlilerle Olan İlişkiler 93

Mekke’nin Habeşistan’la İlişkileri 96

İslâmî Dönem.. 97

Çeşitli Olaylar 101

Peygamber (a.s.)’ın Necâşî’ye Gönderdiği Mektubun Aslı 101

Mısır’la İlişkiler 103

Mukavkıs’a Gönderilen Mektubun Aslı 104

Bizans İmparatorluğu İle İlişkiler 106

Gassân Kabilesi 107

Bizans’la İlişkiler 108

Herakliyus’a Gönderilen Mektubun Aslı 112

İran’la İlişkiler 115

İran İmparatoruna Yazılan Mektup. 117

Peygamber (a.s.)’ın Kisrâ’ya Gönderdiği Mektubun Aslı 119

Mektubun Ortaya Çıkış Öyküsü. 119

Belgenin Yüzyıllar Sonra Günümüzde Tekrar Ortaya Çıkışı 120


İSLÂM PEYGAMBERİ HAYATI VE ESERİ

 

Muhammed Hamidullah

 

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, 19 Ocak 1908’de Haydarabad’da doğdu. Sekiz çocuklu bir ailenin en küçüğüydü. Ailesinden aldığı ilk öğrenimin arkasından, medrese öğrenimine başladı. Darü’l-Ulum Medresesi’nden sonra Osmaniye Üniversitesi’nde okudu. Devletler hukuku alanında lisans üstü çalışma yaptı. Daha sonra Hicaz, Suriye, Filistin, Mısır ve Türkiye kütüphanelerinde bulunan İslâm devletler hukuku alanındaki çalışmaları inceledi. Almanya’da Bonn’daki Friedrich Wilhelm Ren Üniversitesi’nde aynı konuda doktorasını verdi (1933). Çalışmalarını Paris Üniversitesi’nde sürdürdü. Bu arada Kuzey Afrika ülkelerinin kütüphanelerinde incelemeler yaptı. Hindistan’a dönerek Osmaniye Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. Bu üniversitede devletler hukuku profesörüyken, görevle yurt dışında bulunduğu bir sırada, Haydarabad’ın Hindistan hükümeti tarafından işgal edilmesi (1948) üzerine geri dönmedi. Siyasal mülteci olarak Fransa’ya yerleşti.

Hamidullah, başta Fransa, Mısır, Pakistan ve Türkiye olmak üzere birçok ülkenin üniversitelerinde dersler, konferanslar verdi. 1952’de İstanbul Üniversitesi’nde çalışmaya başladı; uzun yıllar Edebiyat Fakültesi İslâm Araştırmaları Enstitüsü ile Erzurum’da Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde öğretim üyeliği yaptı. Bu sırada, başta İslam Tedkikleri Enstitüsü Dergisi ile İlâhiyat Fakültesi Mecmuası olmak üzere birçok süreli yayında bilimsel makaleler yazdı. Paris’teki Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi’nin (CNRS) üyesi olan Hamidullah’ın beş ayrı dilde (Arapça, Urduca, İngilizce, Fransızca ve Almanca) yazdığı ve yayımladığı çalışmaları, İslâm’ı temel kaynaklarına inerek kavramada ve günümüz koşullarına uygun biçimde yeniden anlamlandırmada etkili oldu, Batı dünyasında İslâm’ın doğru biçimde tanınmasında rol oynadı. 17 Aralık 2002’de Amerika’da vefat etti.

Hamidullah’ın Türkçe’ye çevrilerek yayımlanan başlıca eserleri şunlardır: İslâm’a Giriş (1961), Hz. Peygamber’in Savaşları (1962), İslam’ın Hukuk İlmine Yardımları (1962), İslâm’da Devlet İdaresi (1963), İmam-ı Azam ve Eseri (1963), Modern İktisat ve İslam (1963), İslam Fıkhı ve Roma Hukuku (1964), Kur’an-ı Kerim Tarihi (1965), İslâm Peygamberi (1966, 2 cilt), Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahifa-i Hemmam b. Münebbih (1967), Resulullah Muhammed (1973), İslâm Hukuku Etüdleri (1984), İslâm Müesseselerine Giriş (1984), İslâm, Bilim ve Felsefe (1990), İlk İslâm Devleti, (1992), İslâm’ın Doğuşu, (1997), Hz. Peygamberin Altı Orijinal Diplomatik Mektubu (1998), İslâm Anayasa Hukuku (1998), El Vesaiku’s-Siyasiyye (1998), İslâm Tarihine Giriş (1999), İslâmiyet ve Hıristiyanlık (2004).[1]

 

Takdim

 

İslâm Peygamberi

 

İslâm Peygamberi kitabıyla ilk tanışmam 1960’lı yıllarda, Ankara’da bir üniversite öğrencisiyken oldu. Zaten bu değerli kitabın yazarı olan Muhammed Hamidullah Hoca’yı da o yıllarda tanımıştım.

1963 yılıydı; Ankara İlâhiyat Fakültesinde öğrenciydim. Hanefi fukahasının ileri gelen ulemasından İmâm Serahsî anılıyordu. Bu vesile ile Ankara’da, Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi salonlarında da bir toplantı düzenlenmişti. Büyük İslâm hukukçusu Serahsi’nin hayatı ve eserleri hakkında, dünyanın o konudaki en yetkili kişisini dinleyecektik.

Hocalarımız ön sıralarda, biz öğrenciler de orta ve arka sıralarda oturmuş, heyecanla bizi aydınlatacak olan alimi bekliyorduk. Derken, başında siyah kalpağı olan, ince, uzun boylu, ve hacim itibariyle kendi bünyesiyle hiç de mütenasip olmayan büyük kitapları yüklenmiş hâlde içeriye bir zat girdi. Hocalarımız ve biz, o zatın elindeki kitapları taşıyarak kendisine yardım etmek için ısrar ettiysek de, o kabul etmedi; ve neredeyse kendi ağırlığında olan koca koca ciltleri götürüp, konuşma yapacağı masanın üzerine koydu.

İşte bu zatın adı Prof. Dr. Muhammed Hamdullah’tı; ve elinde taşıdığı ciltler, İmâm Serahsi’nin el-Mebsût adlı eseriydi.

Rahmetli Hamidullah Hoca’yı ilk defa  böyle tanıdım.

Fakülteden mezun olunca, doktora için İngiltere’ye gidecekken, kader Paris’e gitmemi gerektirdi; ve Paris’e gittim.

O sıralarda, Hamidullah Hoca da “Heimatlos” yani “Vatansız” olarak Paris’te yaşıyordu.

Paris’te Fransızca öğrenimine başlarken, bize dil okulunda okumamızı tavsiye ettikleri Albert Camus’nün “L’Etranger” adlı romanından sonra aldığım ilk kitap, “Le Prophete de l’Islam”, yâni “İslâm Peygamberi” oldu.

Artık doktorayı bitirinceye kadar, her Cuma ve Pazar günleri bir araya gelecektik Büyük Alim’le. Bu bizim için ne kadar büyük bir ilâhî lütuftu... Cuma günleri namazda, Pazar günleri de, Fransa’da bulunan Müslüman Talebe Derneğinde (AEIF) yapılan ilmi seminerlerde görüşüyor, Hoca’nın “İlim Okyanusu”ndan mümkün mertebe yararlanmaya çalışıyorduk. Seminerlerde genellikle Hamidullah Hoca konuşur, dünyanın her tarafından doktora yapmak üzere Paris’e gelmiş olan biz öğrenciler dinleyici olurduk. Talebe paralarıyla alınmış küçük ve mütevazı derneğimizde elli-yüz kadar dinleyici oturacak yer bulabiliyordu.[2]

 

O Bir İslâmî Fikir Bekçisiydi

 

Rahmetli Hoca, fevkalade kibar ve örnek bir Müslüman alimiydi. Biz öğrenciler gibi, İmam Gazali ve Ahmed b. Hanbel üzerindeki çalışmalarıyla ünlü oryantalist Henri Laoust’un, College de France’daki konferanslarına devam ederdi. Prof. Laoust, derslerinde, Gazali’nin İhyâ’sını analiz ediyordu.

Hamidullah Hoca’nın, Laoust’un anlattıklarına ihtiyacı olmadığını bildiğim için, bir gün kendisine, neden vaktini harcayıp bu seminerlere devam ettiğini sordum. Sessizce bana şunları mırıldanmıştı:

- Seminerlere devam eden öğrencilerin tamamı Müslüman; ve hiç biri İhyâ’yı okumamış. Ben hazır bulunursam, Mösyö Laoust onlara yanlış şeyler anlatmaz! Size fikrî bekçilik yapıyorum!

Gerçekten de Mösyö Laoust, zaman zaman anlattıklarının doğruluğunu Hamidullah Hoca’ya tasdik ettirirdi.

1969 yılının Eylül ayının bir Cuma günüydü. Rue Monge’daki Paris Camisinde Cuma saatini bekliyorduk. Hoca Rahmetli, Müslümanların birbirlerinin  aleyhinde bulunmalarından yakınıyordu. Bir ara bana döndü ve kulağıma, hiç unutmadığım şu sözleri fısıldadı:

- Sana bir söz söyleyeceğim ki, bu sözü kadınlar gibi küpe yapıp kulağına tak ve hiç çıkarma: En günâhkâr Müslüman kardeşimiz, bize kâfirden daha yakındır!

Ben o küpeyi kulağımdan hiç çıkarmadım. Size de aynı küpeyi takmanızı ve hiç çıkarmamanızı tavsiye ederim.

Paris’te böylece beş senemiz Hoca’yla geçti.[3]

 

O Ansiklopedik Bir Âlimdi

 

Hamidullah Hoca’yı tanıyanlar, onun çok yönlü bir ilim adamı olduğunu bilirler. Sadece esas alanı olan hukuk dalında değil, Tarih, Hadis, Tefsir, Coğrafya, Dinler Tarihi, Sosyal İlimler, hatta Tıp alanında, her biri kaynak sayılan yüzlerce eser kaleme almıştır.

Hamidullah Hoca’nın bütün kitapları, İslâmî ilimler dalında araştırma yapanların kaynak ve el kitapları sayılırlar. İslâm’ın ilk dönemlerine (Hz. Peygamber(s.a.s) ve Dört Halife Dönemi) ait belgeleri içeren, el-Mecmuatu’l-Vesâiki’s-Siyâsiyye, Hz. Peygamberi’in Savaşları, Kur’an-ı Kerim Tarihi, İslam Müesseselerine Giriş, İslam Tarihine Giriş, Kitâbu’n-Nebât,2 Hz. Peygamber’in Altı Orijinal Diplomatik Mektubu, İslam Anayasa Hukuku, İlk İslam Devleti, İslam’da Devlet İdaresi, İslam’ın Doğuşu, Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed, Türkçe’ye yeni çevrilmiş olan Kur’an Meali (Aziz Kur’an), vs. onlarca eserinden sadece birkaç tanesi.

Rahmetli Hoca’nın en önemli eserlerinden bir tanesi de, şüphesiz onun Fransızca olarak kaleme aldığı İslam Peygamberi (Le Prophete de l’Islam) adlı Siyer kitabıydı. Paris’teki bir sohbetimiz sırasında, bu kitabı yirmi senede hazırladığını söylemişti. Bu eseri kaleme alabilmek için, dünyanın dört bir yanındaki kütüphânelerde araştırma yapmış, binlerce fiş doldurmuştu Hamidullah Hoca. Dolayısıyla bu konuda yazılmış eserler arasında, önemli bir yer teşkil ediyor İslam Peygamberi.

Bu değerli kitabın en çok Türkiye’de okuyucu bulmuş olması da, bizim için bir şeref olarak telakki edilmesi gerekir.

Okuyucular, ancak eseri okuduktan sonra onun değerini görecek, tanıyacak, ve takdir edecektir.

Daha önce Salih Tuğ Hoca tarafından tercüme edilmiş olan İslam Peygamberi’ni, bu sefer, Hamidullah Hoca’nın tüm kitaplarını yayınlayan Beyan Yayınları, Mehmet Yazgan’ın yeni tercümesiyle okuyucuya sunuyor. Mütercimi ve Beyan Yayınları’nı, bu güzel hizmetlerinden dolayı kutluyor, değerli Hocam Muhammed Hamidullah’a da Allah’tan rahmet diliyorum.

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma

Toronto, 29 Haziran 2004[4]

 

Önsöz

 

Birinci Baskı

 

Onca büyük zenginliğine rağmen, bana öyle geliyor ki Fransız Edebiyatı, dünyanın belli başlı dinlerinden birinin tebliğcisi olan İslam Peygamberi’nin Siyer’i, yani hayatı ve eserleri ile ilgili kapsamlı bir çalışmadan yoksun gibi görünüyor. İşte elinizdeki bu eserde, O’nun hayatının çeşitli yönleri ele alınmaya çalışılacaktır.

Resulullah’ın hayat hikâyesi ile ilgili hemen her dilde yayınlanmış olan yüz binlerce kitap ve makalede, toplumun çıkarları doğrultusunda kurulmuş olan idari kurum ve teşkilatlar, araştırmacıların dikkatlerinden şimdiye kadar kaçmış görünmektedir. Bu durumda bir öncünün çıkıp çığır açmaya çalışması gerekiyordu.

Öte yandan, aynı anda birçok cephede mücadele etmiş olan söz konusu şahsiyetle ilgili olarak siyer yazarlarının bugüne kadar ortaya koymuş oldukları eserler salt kronolojik olarak incelendikleri takdirde, belirli topluluklarla olan ilişkilerin nasıl bir seyir izlediğini belirleme imkânı olmayacaktır. Biz burada, olayları Mekke, Bizans, İran, Yahudiler gibi temel konulara  göre gruplandırarak ele alacağız. Bazı yinelemeler pahasına, böyle bir yaklaşım, çalışmamıza daha tutarlı ve daha canlı bir görünüm kazandıracaktır.

Eski bir Sorbonne öğrencisi olarak, yazarı böyle bir çalışmaya yönelten bir başka neden daha var: Yeryüzünde sahip olduğu tek varlığı olan kalemi ile, bu alanda kesintisiz otuz yılı aşkın bir süreyi kapsayan bir çalışmanın ürünü olan ve dünyanın farklı dillerinde değişik araştırmacıların çalışmalarını olduğu kadar, orijinal kaynaklarda yapılmış olan çalışmaların sonucunu, kendisini yaklaşık on yıldır bağrına basan ev sahiplerine en güzel bir şekilde sunabilmek.

Sonuç olarak, bu eserin üslûbunu gözden geçirerek bana yardımcı olan dostlara içtenlikle teşekkür ediyorum. Ancak, bazı yabancı deyimlerin çevrilmesi sırasında ortaya çıkan farklılıklar konusunda duyduğum korku ve endişelerle ilgili olarak, okurlarımın hoşgörüsüne sığınıyorum.

Muhammed Hamidullah

Paris/İstanbul, 1959.[5]

 

2. Baskı İçin

 

Biraz geç de olsa, eser boyunca Kur’an’ın imlası konusunda (Fransızca nüshada Qoran-Coran) bir şekil birliğinin bulunmadığını tespit ettim.Bu konudaki kusurumu kabul ediyorum ve açıkçası okurlarımın affına sığınmaktan başka da elimden gelen bir şey yok.

Bu çalışmanın Türkçe olarak değişik yıllarda birçok çevirisi yapıldı ve daha şimdiden dört kez basıldı. Bu satırları yazdığımız sırada da bir beşincisi baskıya verilmiş durumda. Türk okurlarının bu konudaki susamışlığı hayranlık uyandırıcı ve örnek bir nitelik taşımaktadır. Daha çok ilk baskıyı esas alarak Sayın Prof. Nerkez Smailagic tarafından yapılan Boşnakça bir çevirisi ise 1977’de Zagreb’de yayınlandı. Bu işin uzmanı olan dostlar Urduca, İngilizce ve Arapça çevirilere de giriştiler. Görünüşe bakılırsa, çalışma, onların gözünde sonu getirilemeyecek kadar uzun ve çetin gözükmekte. Ancak Allah’ın muradı her şeyin üzerindedir. Her hal ü kârda bütün hamdler O’nadır!

Sonuç itibarıyla, yerine getirmem gereken son bir görev de, özellikle bana Ek bölümün hazırlanmasında değerli yardımlarını esirgemeyen iman kardeşim Emetü’l-Vehhâb Tâhire hanımefendiye ve aynı şekilde yeni Editör’e şükranlarımı arz etmektir. Allah çalışmalarının mükafatını versin.

Muhammed Hamidullah

Paris, Receb H. 1406 Haziran 1978.[6]

 

4. Baskı İçin

 

Allah’a hamd ve senalar olsun ki bu mütevazı eser bir kez daha basılmaya lâyık  görüldü. Eser, son kez 1974’te Beyrut’ta yayınlanmıştı –ve bu nedenle Ankara’lı Sayın Salih Özcan’a şükranlarımı sunarım-, ancak Lübnan’daki uzaktan güdümlü esef verici savaş, kitabın geniş kitlelere ulaşmasını engelledi.

Bu kez de maddi güçlükler, editörü, yazarın arzu ettiği tüm düzeltmeleri ve ilaveleri yeniden gruplandırmak zorunda bıraktı ve bunlar, kitabın sonunda yaklaşık elli sayfalık bir Ek bölüm halinde yer aldılar. Ayrıca, mevcut matbaa teknikleri, Arapça’daki özel seslerle ilgili transkripsiyon alfabesi için gerekli hurufattan da mahrum bulunmakta. Ümit ederim ki, ilk baskının indeks bölümüne gönderme yaparak bu güçlüğün üstesinden gelmek mümkün olacaktır.

Bu baskıda bazı önemli düzeltmeler de yer almakta ve bunlar, daha önce tarihsel bilgiler şeklinde verilen kavramları değiştirmekteler. Örneğin, Medine’deki Buâs savaşında galip ve mağlup taraflar konusunda olduğu gibi. Aynı şey, Benû Nâdirlerle yapılan savaşın nedenleri için de geçerli. Artık, sürekli olarak Ek bölüme bakma zahmetine katlanmak, sevgili okurlarımıza düşüyor.

İnsanoğlu, gerek düşünceleriyle ve gerekse edindiği bilgilerle, sürekli olarak gelişme halindedir. Belirli bir zaman aralığında, eğer aynı yazarın gözetiminde bir eserin bir baskısı daha yapılmışsa –ki bizimkisinin 4. baskısı oluyor-, bu yeni baskının, yazarın bu konudaki “son sözünü” sunma gibi bir üstünlüğü ve aynı zamanda da benim bizzat deneyip gördüğüm gibi bir sakıncası var demektir. Nitekim yazar, belirli bir bölümü değiştirir, ama bütün kitabı yeniden kaleme almaz. Bu durumda önceki düşüncenin, aynı kitabın bir başka bölümünde, revizyon sırasında gözden kaçarak yinelenmiş olması mümkündür. O zaman yazar, elinde olmadan, kendisiyle çelişkiye düşecektir. Bu, özellikle çalışmanın çok kapsamlı olduğu durumlarda ortaya çıkan bir durumdur.

Muhammed Hamidullah[7]

 

5. Baskı İçin

 

Tüm övgü ve yüceltmeler, Rabbimiz olan Allah’adır! Salât ve selâm, bizlere hem bu dünyada hem de ahirette önderlik edecek olan Resulullah’ın üzerine olsun!

Bu satırların yazarı, ömründe bir kez daha, bu mütevazı çalışmanın gözden geçirilmiş bir baskısına tanık olma sevincini yaşamaktadır. Bilim her geçen gün sürekli gelişme halinde; ve her geçen gün, klasik eserlerin el yazması nüshaları kadar özgün yeni yayınlar çıkıyor. Sınırlı imkânlarımız el verdiği ölçüde bizler de bunlardan yararlandık ve kitabımıza düzeltmeler ve eklemeler yapma yoluna gittik. Eğer okurlarımız bunlardan yararlanabilirlerse ne mutlu bizlere!

Muhammed Hamidullah

Paris, 12 Rebi’ul-evvel 1408[8]

 

Giriş

 

İslam Peygamberi’nin Hayatını Niçin İnceliyoruz ?

 

1. Hamd, Alemlerin Rabbi olan Allah’adır; ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz. Cenab-ı Hakk’ın salât ve selâmı üzerine olsun, insanlığın hayrı için yapmış olduğu her şey için Hazret-i Muhammed (a.s.)’e hürmet ve şükranlarımızı arz ederiz!

2. ‘Allah’ın Elçisi’ kavramı ülkelere, yörelere ve çağlara göre farklılık gösterebilir. Müslümanlar nezdinde insan, tüm yaratılmışlar içerisinde en saygıdeğer olanı, ve Allah’ın elçisi de insanlar arasında en saygıdeğer ve en kâmil olanıdır. Bu da kuşkusuz insanlığın en güzel özellikleri olarak görülmektedir.

3. İnsan hayatı, maddi ve manevi olmak üzere iki büyük bölüme ayrılmıştır. Bu iki alan arasında dengeli bir uyum sağlamak ve diğer insanlara böyle bir hayatın uygulanabilir bir örneğini vermek: Şu fani insanlara rehberlik edecek birinin ideali işte bu olacaktı.

4. Tarih, hayatları izlenmeye değer en güzel örneklerle dolu olan sayısız kral, alim, aziz vb. kişilere tanık olmuştur. Peki, vefatının üzerinden ondört yüzyılı aşkın bir zaman geçtiği, bu arada bilim inanılmaz ilerlemeler kaydettiği ve hatta kendi hayatımızdaki durum ve kavramlar bile derin değişikliklere uğradığı halde, diğerleri gibi bir insan olan Muhammed (a.s.)’ın hayatını incelemeye neden gerek duyuyoruz?

5. Bir Müslüman için bu sorunun cevabı gayet basittir: Kişi, kendi hayatında Rehber’inin (Resulullah’ın) yolunu izlemiyorsa Müslüman olamaz. Ama henüz Sîret’in (Muhammed AS’in hayat hikâyesi) ayrıntılarını bilmeyen bir kimse için, bazı hususları hatırlatmakta yarar vardır:

a. Onun öğrettikleri bizzat kendi denetimi altında kaleme alınmış ve güvenilir bir biçimde sonraki nesiller için muhafaza edilmiştir. Çeşitli büyük dînî önderler arasında, Muhammed (a.s.), zaman zaman Cenab-ı Hakk’tan aldığı ilahi vahiy ve buyrukları sadece kendi çevresindekilere tebliğ etmekle kalmamıştı. O, aynı zamanda bu buyrukları kâtiplerine yazdırmak ve bunların örneklerinin ashabı arasında çoğaltılmasını sağlamak gibi ince bir düşünceye de sahipti. Onun öğrettiği şeylerin korunup muhafaza edilmesi, bu vahiy metinlerinin Müslümanlar için ibadetleri esnasında okunması suretiyle dini bir vecibe haline gelmişti. Bu durumda, ilahi metinlerin ezbere öğrenilmesi gerekiyordu. Bu vahiyleri, yani Kur’an’ın yazılı örneklerini edinme ve bunları bir bütün halinde ezberleme uygulaması kesintisiz sürdürüldü. Bu iki yöntemden (yazılı örnekler ve ezberleme) her biri, ilahi mesajın, vahyedildiği esas dilde özgünlüğünden bir şey yitirmeksizin aktarılmasında birbirlerini desteklediler. Bu Kur’an metni, Tevrat ve dört İncil’in birlikte oluşturduğundan daha kapsamlıdır. Öyleyse onun, insan hayatının tüm alanlarıyla ilgili emir ve talimatlar içermesine şaşırmayalım.

b. Muhammed (a.s.) hiçbir zaman Allah’ın Elçisi olma şerefini tekelinde bulundurduğunu iddia etmemiş, aksine, kendisinden önce de Allahu Teâlâ’nın bütün milletlere benzer elçiler gönderdiğini belirtmiştir. Adem (a.s.), İdris (a.s.), Nuh (a.s.), İbrahim (a.s.), Musâ (a.s.), Davud (a.s.), İsa (a.s.) gibi bunlardan kimilerinin adını vermiş ve adlarını anmadığı daha birçoğunun bulunduğunu da ilave etmiştir. O, sadece ezeli ve ebedî hayatı yeniden inşa etmek ve önceki peygamberlerin insanlara tebliğ ettikleri ama Adem ve Havva’nın soyundan gelenlerin can sıkıcı tarihlerinde baş gösteren savaş ve ihtilaller sonucunda bozulup kaybolmaya yüz tutan şeylere güncellik kazandırmak gibi bir işlevi olduğunu da bildirmiştir. Muhammed (a.s.)’ın, ilahi tebliğinin, Allah’ın kendisinden sonra yeni bir elçi göndermeye ihtiyaç duymayacak biçimde, el değmemiş ve bozulmamış bir halde kalacağına olan inancı tamdı. Gerçekten biz bugün, Kur’an ve Hadis’i aslî dilleri ile elimizde bulundurmaktayız. Ve bu dil hala canlılığını korumaktadır.

c. Tebliğinin daha ilk gününden itibaren, Muhammed (a.s.) tüm dünyaya hitap eder: O, herhangi bir millet ya da dönemle kendisini sınırlandırmamıştır; ırk ve sınıf farklılığı gözetmez: İslâm’a göre, insanlar arasında mutlak eşitlik ve isteyerek yapılan eylemlerdeki bireysel üstünlük esastır.

d. Mutlak şer gibi mutlak kötülük de, insan topluluklarında az rastlanan istisnalar olup, çoğunluk “vasat insan” sınıfına dahildir. Muhammed (a.s.) ilgi alanını insanlar arasındaki “meleklerle” sınırlandırmamıştır: Onun tebliği esasen insanların büyük çoğunluğunu oluşturan sıradan insanlara yöneliktir. Kur’an’ın ifadesiyle insanoğlu “hem bu fani alemde hem de öte dünyada iyiliği ve hayrı”[9] aramalıdır.

e. İnsanlık tarihi büyük krallardan, büyük fatihlerden, büyük reformculardan, büyük velilerden vb. uzak olmamış, ancak bunların her biri sadece kendi ilgi alanlarında bir değer ifade etmişlerdir. Tüm bu farklı özelliklerin tek bir insanda toplanması, -Muhammed (a.s.)’ın durumunda olduğu gibi-, çok ender bir durum olmakla kalmayıp, fakat aynı zamanda öğrettiklerinin muhataplarınca uygulanma imkanı bulduğu bir durum oluşturur. Bu konuda, geçmiş deneyimlere dayalı uygulamalarla belirlenen dengeli bir yaklaşım sergilenmiştir.

f. Reformcu bir kişilik olarak, Muhammed (a.s.)’ın, günümüz dünyasının en büyük dinlerinden biri olan, hala canlı bir biçimde varlığını sürdüren ve kayıpları, gündelik kazançlarıyla karşılaştırıldığında neredeyse gözardı edilebilir nitelikteki bir dinin önderi olduğunu söylemek yeterlidir. Allah’ın sevgili bir kulu ve kendisine emredilen ilahi buyrukları uygulayan biri olarak, Muhammed (a.s.)’ın hayatının masum ve söz götürmez olduğunu görürüz. Toplumsal bir örgütleyici olarak, O’nun, her şeyin karmakarışık olduğu bir ülkede işe sıfırdan başladığını ve on yıl sonunda, Irak ve Filistin’in güney bölgeleriyle birlikte Arap Yarımadası’nın tamamını kapsayan 3 milyon km2yi aşkın alana sahip bir Devlet kurduğunu biliyoruz. Bu devleti emanet bıraktığı halefleri, onu, kendisinden sonra, onbeş yıl gibi kısa bir süre içinde Avrupa,[10] Afrika ve Asya gibi üç kıtaya yaydılar. Kendi komutasında yapılan savaşlarda, her iki tarafın kayıplarının tamamı bir kaç yüz kişiyi aşmamış; bununla birlikte tüm bu topraklarda mükemmel bir itaat sağlanmıştı. Gerçekten de o, bedenlerden ziyade gönüllere hükmediyordu. Hayattayken görevini tebliğde elde ettiği başarı, Veda Haccı sırasında Arafat’ta yaklaşık 150.000 kişilik bir mümin topluluğuna hitap edecek kadar büyük olmuştur. Halbuki çok sayıda Müslüman da, bu tarihi olay sırasında kendi memleketlerinde kalmıştı, zira her yıl Hacc’a gitmek zorunlu değildir.

g. Muhammed (a.s.), kendisini asla müminlere buyurduğu kuralların üstünde görmüyordu: Aksine O, ashabına emrettiğinden çok daha fazla namaz kılıyor, oruç tutuyor ve sadaka veriyordu. İlerde de göreceğimiz gibi, O, hem barış hem de savaş dönemlerinde, düşmanlarına karşı adil ve merhametli davranıyordu.

h. Öğrettiği şeylere gelince: O insan hayatının tüm yönleriyle, inanışlar, ruhî ve manevi uygulamalar, ahlâk, ekonomi, siyaset, kısacası bireysel ya da ortaklaşa, ruhsal ya da dünyevî hayata dair her şeyle ilgilenmiş, tüm bunların yanı sıra da kendi güzel örneğini bırakmıştır.

6. Öyleyse, onun hakkında karar vermeden önce bu hayatın incelenmesi gerekir.[11]

 

İlk Malzeme ve Kaynaklar

 

7. Farklı kişilerin hayat hikâyeleri farklı türden malzemeler üzerine kurulmuştur. Yazılı kaynaklar arasında bazılarından öğreneceğimiz birçok şey bulunurken, bazıları özellikle genel anlamda ilgi çekebilecek hususlarda pek az bir değer taşırlar.

8. Öte yandan, kral, ozan, filozof, mühendis, yargıç, velî gibi sıradan bir insanın hayat hikâyesi ile bir Allah elçisininki arasında büyük ayrımlar göze çarpar. Onun hayatında sadece maddî ve diğer fanilerle ortak şeylere değil, aynı zamanda kutsal vahiyler, mucizevî bağışlar gibi olağanüstü durumlara ve sıradan insanların hemen hiç bilmediği diğer olaylara da rastlanır. Hatta, bu kutsal elçi birçok niteliği aynı anda kendisinde toplamış biri olduğu zaman, onun hayatını yazma uğraşı, hayat hikâyesini yazanın da ayrıcalıklı nitelikler taşımasını gerektirir. Bu hayat hikâyesini yazacak kişinin, nesnel ve tarafsız bir inceleme yapabilmek için, öncelikle içten bir samimiyete ve üzerinde çalışacağı konu hakkında derin bir anlayışa sahip olması gerekir. Yine o kişinin, kahramanının insanlığa yapmış olduğu katkıları daha iyi değerlendirebilmek için ülkenin eski tarihini; arka planda olup bitenlerin yanı sıra, Muhammed (a.s.)’ın etkinlikleriyle dünya tarihinde meydana gelen sonuçlar için o dönemin uluslararası tarihini; ashabının kültür ve uygarlık düzeyini nasıl yükselttiğini anlamak için sosyolojiyi; Kur’an’ın olağanüstü değeri için edebiyatı; Muhammed (a.s.)’ın fâtihlik özellikleri için askerlik bilimini; din değiştirme nedeniyle İslâm toplumu içerisinde meydana gelen değişimi anlamak için psikolojiyi ve daha birçok şeyi yeterince bilmesi gerekir. Bütün bu niteliklere sahip olduğumuzu iddia etmeksizin, biz şöyle diyoruz: Bu saydıklarımızın hepsini kendinde toplamış bir bilim adamını beklemek gerekseydi, Muhammed (a.s.)’ın hayatının tarihçesi (Sîret) asla yazılmamış olacak ve bu durum bilimin gelişmesi aleyhine sonuçlar doğuracaktı.

9. Muhammed (a.s.)’ın yaşadığı dönemle ilgili çok sayıda malzeme bulunmaktadır. Her şeyden önce, Resulullah (a.s.)’ın emirleri doğrultusunda yazılıp derlenmiş olan ilâhi vahiyler koleksiyonu vardır. Daha sonra, Muhammed (a.s.)’ın yaptığı ya da söylediği şeylerin anlatıldığı ve ashabının yazdıklarına dayanan Hadis yahut Sünnet gelir. Bu arada, Resulullah (a.s.)’ın sağlığında İslâm’ı kabul etmiş çok sayıda insan arasında yüz bini aşkın kişiden her birinin, bir sonraki kuşağa, Efendilerinin hayatıyla ilgili en azından bir olayı aktarmış olduğunu da hatırlatalım. Burada rastladığımız biçimiyle, tek bir kişinin hayatıyla ilgili doğrudan kaynaklar ve görgü tanıkları, ne ondan önce ne de sonra, başka hiçbir kimsede görülmemiştir.

10. Muhammed (a.s.)’ın hayatı ve öğretisi ile ilgili olarak, Kur’an ve Hadis gibi iki kaynağın yanı sıra, elimizde, kahramanımızın hayatındaki olaylara yapılan göndermeler ve tasvirlerle ilgili değerli bir bilgi kaynağı oluşturan, o döneme ait şiirler de mevcuttur. Meşhur bir Arap atasözü şöyle der: “Şiir, Arapların arşiv dairesidir” (Eş-Şi’ru Dîvânu’l-Arab).

11. Mekke ve Medine’de (hatta muhtemelen Tâ’if, Hayber vb. yerlerde) o dönemle ilgili yüzlerce hatta binlerce yazma vardır ve bunları derleyip inceleme çalışmaları henüz başlamıştır. Ben de, Medine ile ilgili o döneme ait beş altı yazmayı yayınladım; ve bugüne kadar incelenmiş olanlar sadece bunlar.

12. O dönemde çevre ülkelerle ilgili tarihî belgeler ne yazık ki elimizde yoklar. Resulullah (a.s.) henüz hayatta iken, İslâm Devleti, Malabar (Güney-Doğu Hindistan) ve hatta Çin ile ilgili olarak nakledilen efsaneler bir yana, Habeşistan, Mısır, Bizans İmparatorluğu ve İran Sasanî İmparatorluğu ile birtakım ilişkiler kurmuştu. Doğubilimci Margoliouth, o tarihlerde konumuzla ilgili Mısır’da Kıptîce belge bulunmadığını açıklamaktadır. Bizans imparatorlarının sarayında resmî kronikçiler (günlük tarih yazarları) vardı; ancak, kötü bir rastlantı sonucu, bu belgelerdeki bir yüzyıllık kesinti, bizim ilgilendiğimiz döneme denk gelmektedir. Zonaras, Nicéphore, Théophane ve öteki imparatorların dönemi daha sonraki tarihlere rastlamaktadır. Bu dönemle ilgili olarak İran, Hint ya da Çin kaynaklarından da bilgi ulaşmamıştır. Muhtemelen, Resulullah (a.s.) henüz hayatta iken, Araplara komşu ülkelerin, göçebelerin oturduğu ve sonu gelmeyen iç savaşlarla parça parça olmuş Arap yarımadasında olup biten olaylara herhangi bir önem vermeleri için vakit henüz çok erkendi.

13. Çok erken bir dönemden itibaren, Müslümanlar, peygamberlerinin hayat hikâyelerini (Sîret) kaleme almaya başladılar. Hatta bunlardan bazıları sahabe zamanında yazılmıştır. İlkin onun savaşları ve gazveleriyle ilgili anlatılanlar, daha sonra da geniş bir ilgi toplayan diğer çalışmalar ortaya çıktı. H. 1. asra ait çalışmalar tamamen kaybolmuş değildir, ancak Resulullah (a.s.)’ın siretiyle ilgili aynı dönemde kaleme alınmış eserler tamamen kaybolmuş gibi görünmektedir. Halen mevcut en eski çalışmalar arasında, bazı bölümleri Karaviyyîn (Fas) kütüphanesinde bulunan İbn İshâk’ınki (ö. 151 H.) bulunmaktadır. Daha sonra gelen bir yazar tarafından derlenen ve İbn İshak’ın okul arkadaşı Musa ibn Ukbe’ye ait çalışmanın elimizdeki birkaç parçası ise Berlin’de saklanmaktadır. Bütün halinde bize kadar ulaşan eserler arasında, el-Vâkıdî’nin (ö. 207 H.) el-Megâzî’si (British Museum elyazması) ve er-Ridde (Bankipore/Hindistan elyazması) yer alır. İbn İshâk’ın bu iki eserini, üzerinde bazı düzeltmeler yapıp tek bir kitap halinde toplayan ve bizlere Sîretu Resulullah adıyla birçok kez yayınlayarak sunan İbn Hişâm’a (ö. 210 H.) minnettarız. İbn Sa’d (ö. 230 H.) da oldukça önemli biridir; zira, biyografi niteliğindeki kapsamlı sözlüğünde (Tabakât), sadece Resulullah (a.s.)’den değil, aynı zamanda onun yüzlerce sahabesinden de bahseder.

14. İslâm-öncesi Arabistanı, soybilimsel veriler biçimi altında ulusal bir tarihe tanık olur. İbnu’l-Kelbî (ö. 204 H.) ve daha sonra onun öğrencisi el-Belâzurî (ö. 279 H.), bir yandan İslâmî dönemle ilgili çalışmaları sürdürürken, aynı zamanda bu bilgileri kapsamlı kitaplar halinde bize kadar saklamışlardır. Mus’ab (ö. 236 H.) ve öğrencisi İbn Bekkâr’ınkilerle birlikte aynı konuda kaleme alınan bu eserler bize kadar ulaşır ve bu arada bizlere başka yerlerde rastlamadığımız tarihî bilgileri anlatırlar.

15. İbn Habîb, Dîneverî, Taberî, Ya’kûbî, Mes’ûdî ve diğerleri Resulullah (a.s.)’ın hayat hikâyesine ait bilgiler yazmamakla birlikte, bu klasik yazarların çalışmaları konumuzla ilgili çok kıymetli bilgiler içermektedir.

16. Ben, gerek Doğu’da gerekse Batı’da, kimileri gerçekten çok derin bilgilerle yüklü olan seleflerimin eserlerinden de yararlandım.

17. Her halde biz, bu kaynaklardan yeri geldikçe alıntılar yapacağız.[12]

 

Ortam ve Şartlar

 

18. İnsanlık tarihi, birbirine sebep-sonuç ilişkisiyle bağlı bir dizi olaydan ibarettir. İslâm doğduğunda, yeryüzünde zaten çok sayıda din vardı. Peki öyleyse yeni bir dine neden gerek duyuluyordu ve bu dinin başarılı olması hangi koşullara bağlıydı? Profesör Philippe K. Hitti’nin[13] bu soruya cevabı oldukça kısa ve nettir: “İslâm dini de, kendi özgün biçimi içerisinde, Sâmi dininin mantıksal bir devamı ve gelişimi olarak ortaya çıkmıştır.” Henüz Muhammed (a.s.) döneminde bile uluslar büyük çapta karşılıklı bağımlılıklar sergiliyorlardı. Dolayısıyla, Muhammed (a.s.) ve hemşehrilerinin kendileriyle en azından ekonomik ilişkiler kurdukları milletlerin o dönemde hangi durumda olduklarını hatırlatmak yararlı olacaktır. İbn Hanbel[14], Resulullah (a.s.)’ın gençliğinde Abdu’l-Kays’ların ülkesini (Uman/Bahreyn) ziyaret etmiş olduğunu söyler; İbn Habîb[15] ise eserinde şöyle nakleder: “Daha sonra... Dabâ denilen mesire yeri gelir ki, burası Arabistan’ın iki büyük liman kentinden biridir. Tüccarlar burada, Sind’den (bugünkü Pakistan), Hind’den ve Çin’den, kısacası hem Doğu’dan hem de Batı’dan gelen insanlarla buluşuyorlardı.”

19. Arabistan’ın kendi taşıdığı durum ve koşullardan söz etmeden önce, Arapların bu komşuları hakkında birkaç bilgi verelim:[16]

 

Çin

 

20. Konfüçyüs (Kung-Fu-Çö, MÖ 551-479) ile birlikte Çin, sahip olduğu uygarlığın zirvesine ulaşmıştı. Ama İslâm’ın ortaya çıkışının arifesinde, bu ülkede genel anlamda bir kargaşa ve çöküş göze çarpmaktaydı: Konfüçyüs’ün kurduğu toplumsal düzen çözülmekte ve Hindistan’dan gelen Budizm, daha normal koşulların yerleştirilmesine çalışmaktaydı. İlgilendiğimiz dönemde Çin, bir geçiş dönemi yaşamaktaydı. Son Hun hanedanlarının egemen olduğu dönemler uzun zaman önce sona ermişti. Wei, Wu ve Shu adlı üç hanedanın iktidara gelişi kardeş kavgalarını da beraberinde getirdi. Ülke içindeki karışıklık ve çatışmaların yanı sıra, Tatarların, Hsiung-Nu’ların ve Tibetlilerin istilalarına karşı da direnmek gerekiyordu. Uzun bir aradan sonra, Sui hanedanı, otuz yıllık bir süre boyunca ülkede birlik ve bütünlüğü biraz da olsa yeniden sağlayabildi. Ama Muhammed (a.s.)’ın hicretinden beş yıl önce, yerini tekrar korkunç bir kargaşaya bırakmak zorunda kaldı. Daha sonra iktidara gelen T’ianglar bir dereceye kadar düzeni sağladılar,[17] ancak Çinli olmayan kesimin egemen sınıfla eşitliğini öngören insanlık sevgisi ve hizmet zevki, “Gök Oğulları” denilen Bogpourlarda yoktu. Bu bakımdan, büyük bir olumlu gelişme beklenemezdi. Muhammed (a.s.) Uman’a yaptığı ticarî gezisi sırasında Çinlilere de rastlamış olmalıdır. Onda, bu milletin sanayiine karşı büyük bir hayranlık duygusu olduğunu görürüz. Nitekim şu hadis, ondan rivayet edilmiştir: “İlim Çin’de bile olsa, gidip onu arayınız.”[18]

 

Hindistan

 

21. M.Ö. bin yıl kadar önce Arîler, orada kesinlikle yerleşmek üzere Hindistan’ı istilâ etmişlerdi. Onlarda görülen Kast sistemi, Ârî olmayanların tümüne yönelik “bedene dokunmama” kavramı, “olayları yaratan”a değil de bizatihi “olayların kendisine tapınma” anlayışları, onları, “tapınılanların tapınanlardan daha çok olduğu” bir din anlayışına sürüklemişti (Gerçekten de, Hindu tapınaklarında 400 milyon kadar tanrı sayılmaktadır). Öte yandan, insanın olgunlaşması için tek çıkar yol gibi gördükleri dünyadan el etek çekme anlayışları ve savaşlarda yenilenlerin kendi rızalarıyla insanlık dışı bir şey olan “dokunulmazlık” yazgısına boyun eğmeleriyle sonuçlanan ruh göçü (tenâsüh)[19] inancı gibi konular, Hinduları toplum için bir tehlike haline getirmişti. Konfüçyüs’ün Hindistan’daki çağdaşı Gautama Buda, Hindli Brahmanların şekilciliklerine karşı çıktı. Ama kendi öğretisi de başka yönlerden abartılı idi. Dolayısıyla Budizm, genel olarak insanlık için son sözü söylemiş olmuyor, sadece bu uğurda bir ilk adımı oluşturuyordu: Hindistan’a birçok yararı dokundu. Belki sadece seçilmişleri değil, sıradan insanları da normal bir yaşama tarzına kavuşturup olgunlaştırabilirdi. Ama ne yazık ki Brahmanizm, bu rakibi çok geçmeden ortadan kaldırıp, büyük bir zulümle, doğduğu ülke olan Hindistan’dan çıkarıp attı.

22. Hicretten önce Orta Asya’dan gelen bir Ak Hun hanedanı Hindistan’da hüküm sürmekteydi. Fakat, Muhammed (a.s.)’ın doğumundan dört yıl önce, aynı zamanda Justinien’in de ölüm tarihi olan 565’de, Oxus (Ceyhun) ırmağı üzerinde uğradıkları yenilgi, onların Hint topraklarındaki egemenliklerini kaybetmelerine yol açtı. Daha sonra, kral Tânesar’ın oğlu Harş’ın Kuzey Hindistan’ı ele geçirdiğini görürüz (606-648). Harş, yavaş yavaş Assâm, Bengal, Nepal, Malva, Gucerat, Kasiavar vs. yi ele geçirdi. Ama, Muhammed (a.s.)’ın ilâhî tebliğine başlamasından sonra, 610 yılında, kral Harş, Güney Hindistan’daki Deccan’a kadar indiyse de, Çalukya hanedanından kral Pulikesan II tarafından Narbuda ırmağı üzerinde bozguna uğratıldı. Harş’ın çocuğu olmamıştı; yaptığı büyük fetihler dolayısıyla imparatorluğunda göze çarpan nisbî sükûnet, halkına müreffeh bir hayat sağlamıştı; Harş’ın ölümüyle imparatorluğu da çöktü ve ülke iç savaşlarla parçalandı. Çalukyalar, kuzeyden gelen Harşlılara karşı ülkelerini başarıyla savundular, ancak güney komşuları olan Kanjivaramlı Pullava’lara karşı bir direnç gösteremediler. Böylece, Himalayaların berisindeki kıtada, uzun yüzyıllar boyunca karışıklık egemen oldu.[20]

 

Türkistan ve Moğolistan

 

23. Bu bölgelerden dünyanın dört bir bucağına dağılan göç dalgaları kuşkusuz çok ilgi uyandırmıştır. Ancak kabul etmek gerekir ki, İslâm’ın başlangıç dönemlerine denk gelen dönemde (m. VII. yy) bu ülke ile ilgili fazla bir şey bilinmemektedir. Resulullah (a.s.) döneminde Hunlar Tibet’i işgal etmişler ve Batı Türkleri ile bir ittifak yaparak kuvvetlenmişlerdi.[21] Ancak, insanlığa hizmet gibi yüce anlayışlara onlar arasında da henüz rastlanmamaktaydı.[22]

 

Bizans İmparatorluğu

 

24. Muhammed (a.s.)’ın, ne Avrupa’yı ne de Katolikliği tanıması gerekmiyordu. Sadece, Suriye’de Bizans egemenliği altındaki Hıristiyan Araplarla temasları olmuştu. Hıristiyanlığın kuralları ile ilgili bilgileri kendisine bu insanların sağlamış olması gerekir.

25. “Rûm” sözcüğü Arap dilinde var olmakla birlikte, esas anlamıyla Roma İmparatorluğu, İslâm’ın ortaya çıkışı öncesinde artık yaşamıyordu; bu ülkeden geriye, sadece, daha sonra Bizans imparatorluğu adını alacak olan doğu kısmı kalmıştı. Batıdaki eyaletler ve hatta başkent Roma bile, kuzeyden gelen Cermenler vs. gibi istilacılarca işgal edilmiş durumdaydı. Bu barbar kavimler, zamanla Roma Hıristiyanlığını kabul etmişlerdi. Ancak, uluslararası hukuk tarihçisi Ernest Nys’in[23] ifadesine göre, Bu kuzeyli göçebe sürüleri, Hz. İsâ’nın tebliğ ettiği barış dinine girmiş olmalarına rağmen, putperestlerden daha acımasızca davranıyorlardı. Üstelik bu bölge, birbirleriyle sürekli savaş halindeki yüzlerce prensliğe bölünmüş durumdaydı.

26. Bizans İmparatorluğu ise, yüzyıllardan beri bir yandan İran’a karşı, bir yandan da Batı’lı barbarlara ve bu arada Slavlara karşı savaşmaktaydı. Muhammed (a.s.) tebliğ görevine başladığında, İran, zor kullanarak, aralarında Suriye ve Mısır’ın da bulunduğu en güzel eyaletleri Bizanslıların elinden almıştı. Görünüşe bakılırsa, Mekkelilerin bu “uzaktaki” savaşla ilgili yapacakları bir şey yoktu. Onların Bizans ve Sasani imparatorluklarının her ikisiyle de ticarî ilişkileri vardı ve aralarından birinin diğeri aleyhine toprak sahibi olması, tarafsız olan bu üçüncü ülkeler için hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Ama yine de, uluslar arasında daha o dönemlerde sağlanan karşılıklı bağlılıklar, Kur’an’ın Mekke’de nâzil olan surelerinde, hiç umulmadık îmalarla bize hatırlatılmaktadır. Gerçekten, Kur’an’ın “Rûm” adını taşıyan 30. suresi, Müslümanların bu olaylara karşı duydukları ilgiden söz etmekte ve birkaç yıla kadar durumun tersine döneceğini haber vermektedir:

.”..Komşu ülkede Rûmlar yenilgiye uğradılar, oysa onlar bu yenilgiden sonra, on yıldan az bir süre içerisinde galip geleceklerdir, -öncesi gibi sonrası da Allah’ın emrine bağlı olarak! - Ve o gün, İnananlar, Allah’ın yardımıyla esenliğe çıkacaklardır. O (Allah), dilediğine yardım eder, çünkü O, çok kudretli ve çok esirgeyip bağışlayandır.”[24]

27. Gerçekten de, dokuz yıla kalmadan, H. 6. yılında, “ateşe tapanlar” (İranlılar) Bizanslı inananlar tarafından, Ninova’da, İran tahtını işgal edenler arasında çok sayıda ve hızlı değişiklikleri de beraberinde getiren oldukça ağır bir bozguna uğratıldılar. İran, bu yenilgiden sonra bir daha asla belini doğrultamadı. Bizans da bu savaştan büyük yararlar sağlayamadı: Ülke, dışarıda asırlar boyunca süren savaşlar, içeride ise dinî zulüm ve baskılar yüzünden perişan bir hale geldi. Dinî konularda pek bilgiççe yapılan tartışmalar Bizans halkının geniş kitlelerine varıncaya dek yayılmıştı; insanlar bu tartışmaları o denli önemli sayıyorlardı ki, bir görüşün taraftarları, başka bir görüşe inananların varlığına hoşgörüyle bakamaz olmuşlardı. Egemen güçler, tek bir nesil içinde bile zaman zaman farklı görüşler sergiliyorlardı; böylece tarafsız bir adalet anlayışı yerine, bu idarecilerin dinî baskı ve zulümleri halkı giderek daha mutsuz bir hale getiriyordu. Tarihçiler, resmî olmayan Hıristiyan mezheplere mensup inananların, yabancı bir egemenliği, kendilerininkinden farklı bir Hıristiyan mezhebe mensup yöneticilerinkine tercih ettiklerini söylemekte ağız birliği etmişlerdir; gerçekten de bu insanlar, çok geçmeden Müslümanları kurtarıcı olarak benimsemişlerdir.[25]

 

İran

 

28. Öte yandan, Arapların bir başka büyük komşusu olan İran da, insanlık için büyük bir umut vermiyordu. Bizanslılarla ve Orta Asyalı Türklerle iki cephede giriştiği aralıksız savaşlar bir yana, ülkedeki manevî hayatın başkalarına sunacağı hiçbir şey yoktu. Resulullah (a.s.)’ın doğduğu dönemde Mezdekîlik, İran’ın resmî dini idi. Bu dinin kurucusu Mezdek,[26] açıktan açığa, imparator ve imparatoriçeye hitaben, imparatoriçenin sadece imparator kocasına ait olmadığını; tam aksine, herhangi bir erkeğin, imparatoriçe de olsa herhangi bir kadına sahip olabileceğini söyleyebiliyordu. Bu sözler ne kadında bir utanca ne de erkekte bir kıskançlığa yol açtı. Veliaht prens Anûşirvân[27] babasının yerine Ctésiphon (Medâyin)’da tahta çıktığı zaman, dini baskıların yönü sadece yön değiştirmiş oldu: Dünkü ezilenler bugünün ezenleri oldular ve İran’da insanlığın çektiği ıstıraplar önceki dönemlere göre şiddetini yitirmedi.[28]

 

Habeşistan

 

29. Habeşistan, eskiden beri sahip olduğu uygarlığı sayesinde kuvvete başvurarak, bereketli topraklara sahip eyaletleri olan Yemen’i Arapların elinden çekip aldı. Daha sonra, Muhammed (a.s.)’ın doğduğu yılda, Habeşliler, Yemen’den başlayarak, Arabistan’ın kuzeyini de kapsayan büyük bir askerî sefer düzenlediler. Ancak, Mekke yakınlarına geldiklerinde, Kur’an’ın ifadesiyle, “özü yenmiş buğday tanesine”[29] döndüler. İslâm’ın başlangıç dönemlerinde, Habeşistan’ın başkentinde sadece kardeş kavgaları görülmekteydi; ve buraya sığınmış olan bir avuç Müslüman, bu iç savaşlar yüzünden birçok kez kaygılanmışlardı.[30]

 

Özet

 

30. Kısacası, o dönemde nereye bakılırsa bakılsın, dünyanın her yöresinde sadece savaşlar; ırk, renk, dil, din ve bölge farklılıkları nedeniyle sağduyudan yoksun önyargılar; halkın geriye kalanı hiçbir şeye sahip olmazken servetin birkaç zengin arasında dengesiz dağılımından kaynaklanan koyu sefalet göze çarpıyordu. İnsanlar, aynı çiftin, Adem ile Havva’nın soyundan geldiklerini unutmuşlar ve kardeşler arasında güdülen kin onları hayvanlardan da aşağı bir düzeye getirmişti. Çoğu, kurtlara özgü materyalist bir hayat yaşıyordu. Kimileri ise, kendilerini manevî etkinliklere yöneltmek için, dünyadan el etek çekmişlerdi; bunlar da melekleri andırıyorlardı, ancak bunun yararı sadece kendilerine idi ve insan toplumu bundan neredeyse hiçbir yarar sağlamıyordu. Her iki kesim de, insanın hem beden hem de ruhtan meydana geldiğini unutmuşlardı. Öyleyse insanlığın yöneleceği belirli bir yöne, kendisine maddi ve manevi olmak üzere her iki yolu da gösterecek ve insanın bu iki görünümü arasında bir bağ, bir denge oluşturarak ona, kendisini dengeli bir biçimde geliştirme imkânı verecek umumi bir rehber niteliğinde bir “din”e ihtiyacı vardı. İnsan ne bir melek, ne bir şeytan, ne de cansız bir taştı; o, iyilik kadar kötülük de yapabilecek nitelikteydi, ama aynı zamanda, kötü eğilimlerini ve tutkularını kontrol edebilecek bir akla da sahipti. Öyleyse bunların insana tekrar hatırlatılması ve yeniden, kendisine sadece hakları değil, aynı zamanda karşılıklı yükümlülüklerinin de olduğu ve dünya hayatında yapacağı her şeyden bir gün mutlaka hesaba çekileceğinin öğretilmesi gerekmekteydi.[31]


Bir Merkez Seçimi

 

31. Belli bir merkezde yapılan bir hareket, çevreye yayılarak yapılandan çok daha etkili olur. Yukarıda da görüldüğü gibi, o dönemlerde bütün dünyanın yeni bir yönlendirmeye ihtiyacı vardı. Öyleyse bu yeniden biçimlendirme görevinin merkezini, yani “genel karargâhını” nereye kurmak gerekiyordu?[32]

 

Coğrafi Nedenler

 

32. Dünyamız gibi küresel bir cisim için hangi noktanın merkez görevi göreceğinin pek bir önemi yoktur. Ancak yeryüzünün her tarafı da oturulabilir nitelikte değildir; sularla kaplı bölümlerle dağları ve buzullu bölgeleri bir yana bırakırsak, geriye kalan kısım iki yarımküreden biri üzerinde yer alır; yapılacak tercihin ise, daha geniş ve daha kalabalık olan “eski dünya” üzerinde odaklanması gerekir.

33. Yarımküreyi belirledikten sonra, üç kıta, yani Avrupa, Afrika ve Asya arasında merkezî bir yer bulmak için haritaya bakalım. Gözümüze hemen, Asya’ya olduğu kadar Afrika ve Avrupa’ya da oldukça yakın olan Arabistan çarpacaktır. İnsan uygarlığı üzerinde iklimlere de bir önem veriliyorsa, birbirine komşu olan Mekke, Medine ve Tâ’if şehirlerinin oluşturduğu üçgende şaşırtıcı bir şey dikkatimizi çeker: Mekke, Afrika çöllerini temsil eder; Medine ılıman ülkelerin verimliliğine sahiptir; ve nihayet Tâ’if’de, Güney Avrupa iklimi görülür. İslâm’dan çok önce de bu üç şehir birbirlerine yakından bağlıydılar; aynı çıkarlar, en azından gündelik işlerde, ticarî örgütlenmesiyle Mekke’nin köprü görevi yaptığı bu şehirleri bir konfederasyon haline getirmişti.

34. Öte yandan Arabistan, o sıralarda, bu üç kıtadan, yani Avrupa, Afrika ve Asya’dan her birinin siyasal ve ekonomik çıkarları olduğu tek ülke idi. Örneğin Bizanslılar Arabistan’ın kuzeyini kontrol altında tutuyorlardı; İranlıların ise, doğu ve kuzeydoğudaki ‘Umân, Bahreyn (bugünkü el-Hasâ) ve Arapların yaşadığı Irak bölgelerinde himâye yönetimleri vardı; ve son olarak, Habeşistan, Yemen’de egemen bir konumdaydı.

35. Üç büyük kıtanın kesişme noktası ve bunların etki ve tepkilerinin merkezi durumundaki Arabistan, bu üç kıtada yaşayanları ve onların adetlerini, diğer ülkelerden çok daha iyi biliyordu.

36. Gerçekten, eski insanlar Mekke’yi “Dünyanın göbeği” diye adlandırıyorlardı.[33]

 

Sosyolojik Nedenler

 

37. İnsanlık tarihinde, en uygar ülkelerin, maddi imkânlara sahip olmayan barbar toplulukların egemenliği altına girmiş olmaları oldukça dikkat çekicidir: Romalıların Germenlerce, Çinlilerin Moğollarca istila edilmesi gibi. Öte yandan, ilkel uygarlıklar daha yüksek bir kültür düzeyine erişmek için derece derece gelişmek zorundadırlar. Rahat yaşama tarzı, maceraya atılma ve hatta ülke savunması gibi zorunlu olan çoğu niteliği uygar toplumlardan çekip almıştır. Uygar olan kimselerde ölüm korkusu özellikle ağır basar.

38. Tamamen uygarlaşmış bir ülke artık, dışarıdan gelen barbarlara ait olsa da, taze kan taşıyan yeni katkıları alacak durumda değilse, yenilenme ve gençleşme imkânlarından yoksun demektir. Oysa, çöllerle çevrili şehirlerde göçebelerle akrabalık bağı kurmuş olan şehirliler, Arabistan’ın en belirgin özelliğidir.

39. Orta Asya, Çin’den başlayıp Avrupa’nın içlerine kadar ulaşan göç dalgaları gönderirken, Arabistan bu konuda ondan aşağı kalmamıştır: Arap fâtihlerin İslâm’dan önce Semerkand’a kadar gitmiş oldukları, buralarda küçük göçmen topluluklarının yanı sıra, aslî memleketlerinden çok uzaklarda, Halep’teki gibi hükümdarlıklar kurdukları, hiç de efsaneye dayanan söylentiler değildir. Biz burada insan türünün, hattâ Sâmîlerin kökeniyle ilgili bir tartışmaya girmek istemiyoruz, ama Arapların günümüze kadar varlıklarını sürdürmüş olan en eski milletlerden biri olduğunu söylemek hiç de büyük bir iddia gibi görülmemelidir. Örneğin, İbranicedeki ve diğer bazı Sâmî dillerindeki güçlüklerin, Arap dilindeki kurallara dayanarak kolayca çözümlendiği bilinmektedir. Kanımızca bu durum ancak aşağıdaki nedenlerden dolayı mümkün olmaktadır:

1. Araplar, Sâmî toplulukları içinde geçmişi en eskilere dayanan bir ulustur;

2. Araplar, yüzyıllar boyunca dillerindeki saflık ve arılığı korumuşlardır. Gerçekten, Muhammed (a.s.)’den önceki Arap düzyazı ve şiiri, binbeşyüz yıllık bir süre geçmesine rağmen, ne kelime hazinesi, ne dilbilgisi ne de cümle yapısı bakımından bugünkünden farklı değildir.

40. Kısacası, Araplar sahip oldukları güç ve yeteneklerini bütün eski dönemler boyunca korumuşlardır. Napolyon, Saint-Hélène adasında sürgünde iken, haklı olarak şöyle düşünüyordu: “Bazen mucizelere yol açan rastlantısal durumlardan tamamen bağımsız olarak, İslamiyet’in ortaya çıkışında, bizim bilmediğimiz birtakım şeylerin var olması gerekiyordu. Hıristiyanlığın bizce hala gizli kalmış bazı ilk sebeplerin sonucu olarak çok şaşırtıcı bir biçimde ortaya çıkması gibi, belki çöllerin içinden ansızın ortaya çıkan bu milletler de, aralarında çıkmış olan uzun süreli savaşlar sayesinde büyük karakter ve üstün niteliklere, karşı konulmaz atılganlıklara, ya da başka bir benzer niteliğe sahip olmuşlardı.”[34]

41. Hicaz bölgesinin geçmiş tarihine baktığımızda, en azından Hz. İsmâil’den bu yana, hiçbir din yayıcısı[35] ya da istilâcı dış kuvvetle karşılaşmayız. Bu yörede oturanların sürekli yedekte sakladıkları güç ve yetenekleri, İslâm tarafından billurlaştırılıp, öncekilerden daha güzel yollara yöneltilmiştir. İslâm uğrunda ölümden kesinlikle korkmama ve hatta ona can atma, düşman da olsa diğer insanların kanına gösterilen büyük saygı: İşte İslâm Araplara bu düşünceyi aşılamıştı. Zira, sadece Resulullah (a.s.) zamanında değil, onun sahabeleri arasından çıkmış olan halifeler döneminde de, Araplara topraklarını genişletme imkânı sağlayan, kanlı savaşlar değildi: Örneğin, Lammens’e[36] göre, Suriye’nin kuzey bölgeleri ve Fenike sahilleri “basit bir askerî gezinti” sonucunda fethedilmişti.

42. Soruna başka bir açıdan bakılacak olursa, ziraatle uğraşan kesim, maceraya atılıp dünyanın herhangi uzak bir noktasına gitmek üzere ülkesini ve doğduğu yerleri terk etmeyecek kadar topraklarına çok bağlıydı. Büyük girişimler için ise böyle bir macera anlayışı gerekir. Sanayi ile ilgili hayat da, onu ayakta tutan insanların hareketliliğini kısıtlar. Sadece tüccarlar ve kervan yöneticileri uzun yolculuklara katlanırlar; çünkü bu işe mecbur ve alışıktırlar. İslâm’ın beşiği durumundaki Mekke, Kur’an’ın ifadesiyle “ziraat yapılmayan bir vadi”dir.[37] Böyle bir yerde sanayi de olmaz. Mekkeliler hiç de göçebe insanlar değildi. En azından iki bin yıldan beri yerleşik bir hayat sürüyorlardı ve en büyük uğraşları sadece kervan ticareti idi. O dönemde Avrupa’nın Hindistan ve Çin ile olan ticareti Arabistan’dan geçiyordu. Mekkeli Kureyşliler, İslâm öncesi Arabistan’ındaki hemen her türlü uluslararası ticari örgütlenmenin başına yerleşmişlerdi. Özellikle Bizans imparatoruyla, İran imparatoruyla, Habeşistanlı Necâşi’yle, Yemen’deki Kinde kralıyla ticarî anlaşmalar imzalamışlar ve her yıl Mekkeliler, Suriye, Mısır, Irak, Yemen ve Habeşistan’a gitmeyi adet haline getirmişlerdi.[38] Onlar, gerek dinî gerekse ticarî fetihlerine girişmeden önce, bu ülkelerin örf ve adetlerini, kişilik özelliklerini, kanunlarını, hatta yolların geçtiği yerleri tam anlamıyla biliyorlardı.

43. Yer değiştirme konusunda daha hareketli olanlar için fetih ve yayılma çok daha kolaydır. İlgilendiğimiz dönemde, at ve deve en iyi savaş ve ulaşım araçlarıydı. Zira Arabistan’da çok sayıda deve vardır ve arap atı dünyaca ünlüdür.[39]

 

Fiilî Nedenler

 

44. Mekke, Tâ’if ve Medine şehir-devletleri üçgeni, derinlemesine incelenmeye değer bir araştırma konusudur. Biz, ilerleyen bölümlerde İslam öncesi Mekke’nin yönetim sistemini ayrıntılı olarak ele alacağız. Ancak geçmeden, bu üç bölgede, vatandaşlarla sonradan o şehrin yurttaşı olan yabancılar arasında eşitlik ilkesine dayalı bir tür demokrasi olduğuna işaret etmek yeterlidir. Ne alt ne de üst herhangi bir sınıf yoktu; burada bir başkan da “primus inter pares” (eşitler arasında birinci) idi; renk ve ırk gibi engeller de bilinmiyordu. Uluslararası toplumda ne bir önem ne de bir etkileri olmadığı için de, başkalarına karşı eşitlik ilkesi içinde davranmak konusunda daha rahattılar. Araplar kendilerinin “gökyüzünün oğulları”, “Allah’ın seçkinleri” ya da yaratılışları gereği hiçbir zaman kendilerinin efendi, insanlığın geri kalan bölümünün ise köle olarak yaratıldığı düşüncesine kapılmadılar.[40] Aksine onlar bireysel değer ve yeteneklere inanıyorlardı.[41]

 

Psikolojik Nedenler

 

45. Birkaç kıyı bölgesi dışında, Mekke de dahil olmak üzere Arabistan’ın büyük bir kısmı sürekli olarak bağımsız kalmıştı: Roma, Bizans, İran ve diğer imparatorlarca birçok kez girişimde bulunulmasına rağmen, yabancılar bu ülkeyi asla ele geçirememişlerdi. Resulullah (a.s.)’ın doğduğu yıl, Habeşistan’dan gelen “fil halkı”nın (Ashab-ı Fil) büyük akını, Mekke önlerinde bozguna uğradı. İslâm’ın başlangıç yıllarında, bir avuç Arap kabilesi, Arabistan’ın kuzeydoğusundaki Zû Kâr’da büyük bir İran ordusunu yok etmeyi başardı. Bu, yansıması Arap yarımadasında yabancı güçlere karşı halkın bakış açısını değiştirecek nitelikte bir zaferdi. O dönemdeki Araplar, üniformaları olmadığı için, savaşın şiddeti içerisinde dostu düşmandan ayırt etmek için “parola” kullanıyorlardı. Tarih yazarları, Zû Kâr savaşında Arapların kullandığı parolanın, nedendir bilinmez, “Yâ Muhammed” olduğunu söylerler.[42] Belki buna, Muhammed (a.s.)’ın doğumundan önce tüm Arabistan’da Âhir Zaman Peygamberi’nin o dönemde doğacağı ve adının “Muhammed” olacağı söylentisi yol açmıştı. Bu yüzden, Kinâne, Süleym, Cu’fî kabileleriyle Medinelilerde, özellikle de Temîm kabilesinde Muhammed adı oldukça yaygındı. Belki bu haberi bazı Yahudi-Hıristiyanlardan öğrenerek yayanlar da Temîm oğullarıydı (Bk. İbn Habîb, Muhabber, s. 130). Öyleyse, Zû Kâr’daki kaygı verici ölüm-kalım savaşı sırasında, beklenen kurtarıcının adının parola olarak seçilmesi ne güzel bir seçimdir! [43]

 

Dille İlgili Nedenler

 

46. Allah’ın mesajını aktarma aracı olarak Arapçanın tercih edilmesinin kendine özgü yararları vardı: Başka hiçbir dil, sahip olduğu âhenk ve kendisine özgü sözcük yapısı, çekim kuralları, sesbilgisi vs. bakımından onunla karşılaştırılamaz. Bu, aynı zamanda en küçük aydınlatıcı bilgileri bile gözardı etmeksizin yoğunlaştırılmış bir dildir: Zamirlerin yanı sıra, fiiller de erkek ve dişi olmak üzere iki cinsi birbirinden ayırmaktadır. Sözcük dağarcığındaki inanılmaz zenginlikle ve kelimelerin farklı durumlara göre çok esnek bir biçimde çekim eki alabilmesi, Arapçaya, her türlü düşünceyi ve en ince farkları hayran olunacak bir zarafetle ifade etme imkânı sağlamaktadır. İnsanı şaşırtan bir özelliği de, Arapça’nın, yüzyıllar boyunca değişime ihtiyaç duymamış olmasıdır: 1.500 yıl öncesinin düzyazı ve şiiri, ne dilbilgisi, ne kelime hazinesi ne de imlâ bakımından, çağdaş Arap nesri ve şiirinden farklı değildir. Tunus, Şam, Kahire ya da Bağdat’tan yapılan bir radyo yayınının dili, Muhammed (a.s.)’ın kendi dönemindeki insanlara hitap ettiği dille aynıdır. Şiir için de durum aynıdır. Muhammed (a.s.)’ın öğrettikleri, onun ilk muhatapları için olduğu kadar günümüzde Arapça konuşanlar için de açık ve anlaşılır şeylerdir. Bereket versin bu konuyla ilgili asıl metinler günümüze kadar saklanabilmiştir. Kur’an gibi kutsal bir kitap için, kendisinden sonra Allah tarafından yeni peygamberler ve yeni vahiylerin gönderilmeyeceği, ilâhî ilhama dayanan bir öğreti için istikrarsız bir dilin seçilmesi hiç de uygun olmazdı.[44]

 

Merkez Olarak Mekke’nin Seçilmesi

 

47. Mekke’nin “eski” kıtalar arasındaki merkezî konumu (39o 53’ - 21o 21’) daha önce açıklanmıştı: Evrensel bir hareketin genel karargâhı olarak “Yeryüzünün Göbeği”nden daha uygun bir yer olamazdı. Her türlü ziraat imkânından yoksun, çöllük bir bölge olan Mekke, üstelik, yağmacıların ve ihtiras sahibi fatihlerin açgözlülüklerinden de uzaktı. Tek geçim kaynağı olan ticaret ve kervanlar, güvenlik içinde buraya bazı zenginlikleri çekebilirdi. Zira buraya tabiat ve insan tarafından iki yönlü bir koruma sağlanmıştı: Mekke, yalnızca kolay savunulan dar geçitlerden ulaşılabilen yüksek dağlarla çevrili bir vadide kurulmuştur. Hadislere göre, burada, Allah’ın yeryüzündeki vekili olarak yeryüzüne inişinden sonra Adem (a.s.) tarafından inşa edilen ve daha sonra İbrâhim (a.s.) tarafından yeniden inşâ edilen, Arap dünyasındaki kutsallığı İslâmiyet öncesindeki bütün eski dönemler boyunca hiç eksilmemiş bir mabed de bulunmaktaydı. Arabistan’daki diğer şehirlerde yıl boyunca bir tek fuar kurulurken, Mekke yakınlarında bunlardan dördünün kurulduğunu görürüz: Minâ, Mecenne, Zu’l-Mecâz ve ‘Ukaz. Mekke’nin rakipleri olan, Orta Arabistan bölgesindeki Suhar ve Daba[45] şehirleri, kendi uluslararası büyük fuarları için, Haram Aylar’ın (Allah için savaşı bırakma ayları) sadece birinden, Recep ayından yararlanıyorlardı; Mekke ise, art arda gelen bu ayların üçünden de yararlanıyordu: Arap takviminin onbirinci, onikinci ve birinci ayları. Arapların çoğunluğu bu haram ayların dördüyle yetinirken, basl[46] kuralı Mekke’deki bazı aileleri sekiz ay boyunca her türlü yağmacılık hareketinin zararlarına karşı koruyordu. Tüm Arabistan’ı kapsayan çok sayıdaki ittifaka ve İran, Habeşistan, Bizans vb. ülkelerin hükümdarlarıyla yapılan barış anlaşmalarına bağlı olarak ortaya çıkan bu durum, Mekkelilere, o zamanlar Arabistan’ın öteki bölgelerinde hiç görülmeyecek bir güvenlik sağlamıştı. Bu durum daha sonra Kur’an’da kendilerine şöyle hatırlatılacaktır:

 “Kureyş’in imzaladığı anlaşmalar nedeniyle, evet onların anlaşmaları nedeniyle kışın ve yazın yaptıkları yolculuklar onlara kolaylaştırılmıştır. Öyleyse onlar, kendilerini açlıktan kurtarıp beslemiş olan ve her türlü korkudan emin kılan şu Ev’in (Kâbe’nin) Sahibi’ne (Allah’a) kulluk etsinler!”[47]

48. Mekke’nin önemi her halde öyle büyüktü ki, çöllük bir yer olmasına rağmen, Roma ve Bizans imparatorlarının, İran ve Habeş krallarının hepsi, sırasıyla, bu şehri kendi topraklarına katmak için girişimlerde bulundular. Ne var ki, İslam’dan önceki dönemlerde Ummu’l-Kurâ (şehirlerin anası) diye anılan Mekke, hiçbir zaman yabancı egemenliğine girmedi.

49. Mekke, bir Şehir-Devlet olarak, tamamen oligarşik bir temel üzerine oturtulmuştu. “Resmî görevler” on kadar aile arasında babadan oğula geçen bir anlayışla elde edildiğinden, idarî işler çok sayıda insana bölüştürülmüş durumdaydı. Bu “bakanlar kurulu”, bütün yetişkin yurttaşların katıldığı bir “parlamento” tarafından denetleniyordu. (Bk. 1351-1425. paragraflar).

50. Mekke’de okuma-yazmanın fazla yaygın olmamasına rağmen, bu şehirde oturanlar, şiir, belâgat, gece meclislerinde halk arasında anlatılan öyküler vb. gibi, güzel sanatlarla oldukça ilgiliydiler. Sadece Mekkelilerin değil, fakat bütün Arapların yazmış olduğu en güzel şiirler, akla gelebilecek en büyük ödül olarak, ortak mabetleri olan Ka’be’nin duvarlarına asılırdı. Öte yandan, Mekkeliler çocuklarına iyi bir dil eğitimi verme kaygısı da taşırlar ve onları doğar doğmaz, birkaç yıl boyunca beslenip büyütülmeleri ve eğitilmeleri için kozmopolit merkezlerden uzakta bulunan kabilelere gönderirlerdi.

51. İslam’ın ortaya çıkışından önce Mekkeliler putperest olmakla birlikte, aslında mutlak kudret sahibi, yüce ve tek bir Allah düşüncesine de sahiptiler. Putlar ise Allah’la aralarında aracı durumundaydılar. Merak duygusu, tabii olarak çok az sayıda insanı kendisine çeken Hıristiyanlık, Zerdüşt ateşperestliği gibi “yabancı” dinlerin ve Ateizm vb. felsefî düşüncelerin girişini kolaylaştırıyordu. Ne tuhaftır ki, bu insanlar arasında hiç beklenmeyen bir hoşgörü vardı. Nitekim, aynı aile farklı dinlerden bireyleri barındırabiliyordu. Dahası, Ka’be’nin çevresinde, Arabistan’ın çok sayıda kabilesini temsil eden yüzlerce put bulunuyordu. Ka’be’nin iç duvarlarına işlenmiş resimler arasında İbrahim (a.s.)’i, İsmail (a.s.)’i, İsa (a.s.)’yı, Meryem’i tasvir eden resimler de bulunmaktaydı. (Bk. 143. paragraf)

52. Mekkelilerin örf, adet ve gelenekleri, hiç kuşkusuz yabancı ülkelere yaptıkları özel gezileri ile Hac dönemleri ya da uluslararası kervanların geçişleri sırasında buraya uğrayan yabancılarla temasları sayesinde, oldukça ince ve duyarlı hale gelmişti.

53. İslam’ın yaptığı, sadece onların sahip oldukları nitelikleri cilalayıp daha da olgun bir hale getirmek ve kötü alışkanlıklarını ıslah ederek kendilerine gerçekleştirebilecekleri bir ideal sunmak olmuştur. [48]

 

Hz. Muhammed (a.s.)’ın Kutsal Görev İçin Seçilmesi

 

54. Allahu Tealâ, herhangi bir görev için kimi isterse seçebilir: O’nun kuvvet ve kudreti sınırsızdır ve O’nun dileği hudutsuzdur. Fakat, kendisine özgü bir tercih ile, bir sebepler ve sonuçlar zinciri şeklinde bu dünyayı yarattığı gibi, bu sebeplerden kimilerini de ilahi tebliğ için Muhammed (a.s.)’i, ve bu tebliğin yapıldığı yöre olarak da, isabetli bir biçimde üzerinde insanların yaşadığı toprakların ortasında bulunan Mekke şehrini seçmesinde görmek mümkündür.

55. İslâm’ın ortaya çıkışından önce Mekke şehri, orada oturan Kureyş kabilesine mensup Araplarca yönetiliyor; şehrin nüfusu da, yabancı kökenli köleler ve azatlı kölelerle birlikte yaklaşık onbini buluyordu. Bu Şehir-Devlet’te, monarşik bir idare yerine, ileri gelen on aileden oluşan bir oligarşi egemendi. Bu aileler arasında en çok göze çarpan iki rakip kabileden Ümeyye Oğulları (Emeviler) askerî, Hâşim Oğulları (Haşimîler) da dinsel görevleri üstlenmişlerdi. Muhammed (a.s.) Hâşim Oğulları’na mensuptu.

56. Kureyşliler, Irak kökenli olduklarını ve Hz. İbrahim’in soyundan geldiklerini söylüyorlardı. Uygulanan dini zulmün ardından ana vatanını terk ettiği zaman, Hz. İbrahim önce Mısır’a gelmiş, daha sonra da, ilk oğlu İsmail’in annesi Hacer’le[49] evlendiği Filistin’e geçmişti. Daha sonra Hacer ve İsmail, İbrahim (a.s.)’ın evini terk etmek ve “Şûr yolu üzerinde bulunan bir su kaynağının yakınlarında”, çöllük bir yerde yerleşmek zorunda kaldılar. Kureyşlilerin ifadesine göre burada söz konusu edilen, Mekke bölgesi ve Zemzem kaynağıdır. İsmail, Curhum kabilesinden bir Arap’la evlendi. İbrahim (a.s.) arada sırada Suriye’den gelerek İsmail’i ziyaret ediyor ve oğlu İsmail’in de yardımıyla, tek tanrı inancına adanmış olan Ka’be’yi, yani Beytullah’ı inşa ediyordu. İslâm’ın ortaya çıkışı öncesinde bu yapı tüm Arabistan için bir hac mahalli haline gelmişti. Kur’an, Kudüs’teki mabetten çok daha eski olan Ka’be’yi, Allah’ın yeryüzündeki “İlk Ev”i olarak nitelendirmekle hiç de mübalağa etmiş görünmemektedir.

57. Demek ki Muhammed (a.s.)’ın soyu sadece en eski tek tanrı inancının geleneklerini kuşaktan kuşağa sürdürmekle kalmayıp; aynı zamanda damarlarında Babilli, Mısırlı, Arap gibi farklı insan ırklarının kanını da taşımaktaydı. Bu durum onu dar görüşlü peşin yargıların üstünde tutuyordu. Muhammed (a.s.)’ın yakın akrabaları arasında Grek bir kadın[50] da görmekteyiz. Hakikaten, klasik bir soybilim uzmanı olan Mus’ab,[51] Ebu’r-Rum ibn ‘Umeyr’in annesinin bir Grek olduğunu belirtmektedir. İşte bu Ebu’r-Rum’un kardeşi, Kureyş kabilesinden, Mekke’li ve Resulullah (a.s.)’ın yakın bir akrabası olan Mus’ab ibn Umeyr, aynı zamanda Resulullah (a.s.)’ın halasının kızıyla evlenmişti (Bu kadının adı Hamne binti Cahş idi ve annesi de Umame binti Abdu’l-Muttalib idi). Daha sonraki dönemlerde, Muhammed (a.s.)’ın, insan ırklarının bu şekilde birleştirilmesi üzerinde durduğunu görür ve kendi evinde Arap kökenlilerin yanı sıra Yahudi ve Kıptî kadınlara da rastlarız.

58. İbn-i Habîb,[52] bize yirmi kuşak boyunca Resulullah (a.s.)’ın büyükannelerini gösteren ilginç bir çalışma bırakmıştır. Diğer kaynakların[53] yanı sıra, bu eserde, Resulullah (a.s.)’ın dayıları olan Abd Yâliller’in Tâ’if’i yönettiklerini okuruz; Resulullah (a.s.)’ın dedesi olan Abdu’l-Muttalib’in annesinin soyu, Hîre’deki Lahmîler hanedanından çıkmış bir aileye kadar gitmekteydi. Bu büyükannelerin geldiği kabileler arasında, Kinâne, Ezd, Huzâ’a, Kudâ’a, Süleym, Advân vb. Arap Yarımadası’nın çok çeşitli kabilelerine rastlamaktayız (Bk. 1100-1119. paragraflar).

59. Abdu’l-Muttalib, Mekke oligarşisinin on “bakan”ından biriydi. Aralarında, yaşça büyük olmamakla birlikte babası Abdu’l-Muttalib’den önce vefat eden Abdullah’ın da bulunduğu on oğlu olmuştu; Muhammed (a.s.), kendi babasının vefatından birkaç hafta sonra dünyaya gelmişti. Bu koşullarda, Muhammed (a.s.)’ın, doğduğu şehirde herhangi bir makam ya da rütbe edinme olasılığı yoktu. Kalben ve rûhen edindiği nitelikler, yaşının ilerlemesine bağlı olmaksızın, sonraki yıllarda giderek artmıştır. Bu, daha çok, kibir, acelecilik, lüks yaşama tutkusu, çalışmayı hor görme gibi kusurlarından arınmış ve istenen çoğu niteliğin kendisinde toplandığı, kraliyet ailesinden küçük bir çocuğun durumunu andırmaktadır. Üstelik veliaht prens olacak biri genellikle kendi akrabaları ve çevresindeki dalkavuklar tarafından yoldan çıkartılır; küçük kardeş ya da yetim bir çocuğun ise uygun koşullarda yetiştirilmek için daha çok şansı vardır. Muhammed (a.s.), kendisini koruyup gözeten yakınlarını art arda kaybetti: Annesinin vefatından sonra yaşlı dedesinin yanında kaldı; onun da vefat etmesi üzerine, henüz sekiz yaşında iken, cömert ancak fazla bir maddî geliri olmayan amcası Ebû Tâlib’in yanına yerleşti. Çok geçmeden geçimini çobanlık yaparak sağlamak zorunda kaldı. Dokuz yaşında iken, Filistin’e ticari amaçlı bir seyahat için amcasına refakat etti. Sonraki yıllarda tek başına, Mekke’li zengin bir hanımın ticaret mallarıyla birlikte bir kez daha Filistin’e gidecektir. Aynı şekilde onu Hubâşe’de[54] (Yemen) ve Abdu’l-Kays’ların (Doğu Arabistan’ın Bahreyn-Umân bölgesi) memleketinde[55] hep bir tüccar olarak görürüz. Kaynaklarda belirtilmemesi tersine bir delil olarak öne sürülmeyecek olursa, en azından bir kere de, belki deniz yoluyla Habeşistan’a gittiğini söylemek gerekir. Bütün bu ticarî seyahatler onu Bizans’ın, Fars ülkesinin, Yemen’in ve Habeşistan’ın idari ve ticari kanun ve âdetlerini öğrenmek zorunda bırakmıştır. Olgunluk çağında, yani kırk yaşına geldiğinde oldukça deneyim kazanmış olan bu insan, mensup olduğu topluluğu düzeltmek için kolları sıvadı. Doğduğu şehirde el-Emîn[56] (dürüst) lâkabını almıştı. Şehrin dul ve yetimleri onun şahsında en güzel sığınağı buluyorlardı; yabancı tüccarlar bile, Mekke’ye geldikleri zaman, borçlarını ödemekte geciken Mekkelilerden[57] alacaklarını tahsil için en sonunda onun desteğine başvuruyorlardı. Amcası Ebû Tâlip, yeğeninin faziletlerini dile getirmek için şu şiirini yazmakla hiç de abartmamıştır:

Ey adına hürmeten yağmur duâsına çıkılan kumral yüzlü,

Dulların koruyucusu, yetimlerin sığınağı![58]

 

Hz. Muhammed (a.s.)’ın Ataları

 

60. İslamî geleneklere göre, Hz. İsmail, annesi ile birlikte, daha sonra Mekke şehri olacak yere kesin olarak yerleşmişti. Bu bölgede, ‘Amâlik’lerin bir kolu olan Curhumîler oturuyordu. İsmail, Curhumlu bir kızla evlendi. Ancak biz, uzun yüzyıllar boyunca bu aile hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz. Burası, Muhammed (a.s.)’ın 21. dereceden atası olan Adnân’dan beri çok güvenli bir arazi idi. Bütün Araplar Adnân oğulları (kuzeyden) ya da Kahtân oğulları (güneyden) olmak üzere ikiye ayrılırlar. 18. dereceden atası Mudar, 14. dereceden Kinâne ve son olarak 11. dereceden Kureyş, sırasıyla, kuzey kabilelerinin önemli kollarına adlarını vermişlerdi. 9. dereceden Ka’b ibn Lu’ey’in ise, Cuma günleri, bir hutbe ile birlikte haftalık bir ibadet yaptığını görürüz. O dönemde buna “Yevmu’l-Arûba” (Araplık günü ya da Açıklama günü) denilirdi. (Bk. İbn’ul-Cevzî, Vefâ, s. 73-74).

61. Kusay’la birlikte bu ailenin tarihi daha canlı bir hale gelmiştir. Babası Kilâb, muhtemelen Filistin’e yapacağı ticarî bir iş gezisi nedeniyle evden ayrılmıştı. Yolda Kudâ’a kabilesinden bir kızla evlendi ve bu evlilikten Kusay dünyaya geldi. Babası ölünce, Kuda’alı akrabalarının yanında kalan annesinin çok üzülmesine rağmen, amcası, genç Kusay’ı Mekke’ye kendi yanına aldırdı.[59]

62. O sıralarda şehirde Huzâ’a kabilesi yönetimdeydi; ve Kusay, aynı zamanda Ka’be’nin muhafızı ve bekçisi olan bu kabilenin başkanının kızıyla evlendi. Bu başkanın oğlu, daha sonra, Kusay’ın lehine, bazı maddî yararlar da sağlayan bu dinî görevden vazgeçti, ancak öteki Huzâ’alılar ancak kuvvete başvurunca boyun eğdiler. Böylece Kusay, annesinin kabilesinin desteğini sağladı.[60] Hatta kendi lehine Bizans imparatorunu da devreye soktu.[61] Böylece Huzâ’alılar kentten uzaklaşıp, kenar mahallelerde oturmaya razı oldular.

63. Mekke, Kusay’ın yönetimi altında iken büyük bir refah düzeyine ulaştı: İdari yapı yeniden düzenlenip, daha “demokratik” bir yapıya kavuşturuldu. Örneğin Kusay, Kırk ve daha üzeri yaştaki vatandaşların şehrin işleriyle ilgili sorunları rahatlıkla tartışabileceği Dâru’n-Nedve’yi (halka açık görüşmeler evi) inşa etti. Yine bu Kusay, şehrin sakinlerinden, Mekke’ye hac için ya da fuar konuğu olarak gelenlere yardım amacıyla, Rafâde adıyla yıllık bir vergi koymuştur. Yine, çadırların yerine taştan yapılmış kalıcı konutlar yaptırarak, şehri imar eden de odur.[62] Tarihçilerin çoğunluğuna göre, hiç kimse, vadideki ağaçlardan bazılarını kesmek istemiyordu; bu batıl inancı yıkan da Kusay olmuştur. Ancak Belâzurî’nin ifadesine göre, aksine, şehirdeki insanlar evlerin inşası sırasında ağaçları kesmek istemişler, ama bunu onlara yasaklayan Kusay sayesinde, ağaçlar evlerin avlusunda kalacak biçimde korunmuşlardı. Yazarımızın üzülerek bildirdiğine göre, sonraki kuşaklar bu tavsiyenin altındaki derin anlamı kavrayamamış ve çok yararlı ama iklim yüzünden tekrar yetiştirilmeleri oldukça zor olan bu ağaçları keserek, Mekke toprağını çoraklaştırmışlardır.

64. Kusay’ın oğlu ‘Abd Menâf, Mekke’nin yabancılarla olan diplomatik ve ekonomik ilişkilerini geliştirerek, şehrin saygınlığını pekiştirdi: Bizans, İran vb. ülkelerin imparatorları, kendi topraklarına karşılıklı olarak ticaret kervanları göndermek için ona yetki verdiler.[63]

65. Abd Menâf’ın oğlu Hâşim, cömertliği ile tanınmıştı. O da büyük bir tüccardı ve sık sık Filistin’e giderdi. Hatta Gazze’de vefat etmiş ve orada toprağa verilmişti. Mekke kervanlarının yolu Medine’den geçiyordu; bu nedenle, Hâşim’in Medineli güzel bir kadınla evlenmiş olmasına şaşırmayalım. Bu kadın, mâlikânesinin kalıntıları bugün bile Medine’ye ziyarete gelenleri hayran bırakan, meşhur kabile reisi Uhayha ibn Culâh’ın dul hanımı idi. Bu kadından, bir süre annesiyle birlikte Medine’de kaldıktan sonra amcasıyla Mekke’ye giden Abdulmuttalib dünyaya geldi.[64]

66. Resulullah (a.s.)’ın dedesi Abdulmuttalib, hiç kuşkusuz kendisini saygın ve hemşehrilerinin sevip saydığı bir lider kılacak olan, üstün niteliklere sahip bir insan olarak karşımıza çıkar. Kendisi oldukça uzun boylu, kumral tenli ve hoş sakallı biri olarak anlatılır. Gördüğü bir rüya üzerine, Curhum oğullarının gidişinden sonra izi kaybolmuş olan kutsal Zemzem kuyusunun kaynağını yeniden bulmuştur.[65] Şehrin tapınağı olan Ka’be’ye birkaç adım uzaklıktaki bu kutsal kuyuya Abdulmuttalib’in tek başına sahip çıkmasına şiddetle karşı çıkıldı. Konu, bir hakem, bir kehanet ve hatta bir güç gösterisi haline getirildi. Abdulmuttalib annesinin ailesiyle olan bağlarını daima korumuştu ve onları sık sık ziyaret edip armağanlar verirdi.[66] Bu nedenle, tarihçilerin, bu davada kendi akrabalarını savunmak üzere Medine’den bir süvari birliğinin çıkıp geldiği biçimindeki haberleri bizi şaşırtmamalıdır.[67]

67. Resulullah (a.s.)’ın ailesiyle Huzâ’a kabilesi arasında imzalanan ve İslam’ın ortaya çıkışından sonra da geçerliliğini korumuş olan ittifak antlaşması işte bu döneme rastlar. Bize eski bir uygulama olan ve İbrahim (a.s.) olayını hatırlatan, Abdulmuttalib’in eğer on oğlu olursa bunlardan birini Allah’a adayacağı[68] biçimindeki adağı da aynı tarihlere rastlar. Sözüne sadık biri olan Abdulmuttalib seçimi fal açtırarak belirlemek ister ve falın sonuncunda müstakbel Resulullah (a.s.)’ın babası seçilir. Kâhin bir kadının (arrâfe) tavsiyesi üzerine, bir miktar deve ve oğlu Abdullah arasında tercih yapma işi Allah’a havale edilir. Açılan falda oğul çıktıkça, kurban edilecek deve sayısı da, sonunda Allah katında develer kabul edilinceye kadar artırılır. On ile başlayan deve sayısı, bahis bittiğinde yüz deveyi bulmuştur.

68. Yemen’e yaptığı bir yolculuk sonrasında ağarmış saçları boyama yöntemini Mekke’ye ilk sokan da yine Abdulmuttalib olmuştur.[69] Anlatıldığına göre, Kuzey-Batı Arabistan’da oturan Cuhâmî’lerden birinin Mekke’de öldürülmesi üzerine, Cuhâmîler, intikam almak için, bu kabilenin topraklarından geçmekte olan bir Mekkeliyi tutsak ettiler. Bu olay sırasında Abdulmuttalib Ta’if’e yolculuğa çıkmıştı. Döndüğünde, Cuhâmîler nezdinde arabuluculuk ederek, hemşehrisinin serbest bırakılması için kendi cebinden yüklü bir fidye ödedi.[70] Yine, Abdulmuttalib’in güvencesinde ve komşusu olan Mekkeli bir Yahudi’nin, faili meçhul bir cinayete kurban gittiği anlatılır. Uzun ve zahmetli araştırmalardan sonra, Mekkeli bir kabile reisi olan Harb ibn Umeyye’nin komployu düzenlediği öğrenilir. Tamamen suçsuz olduğunu ileri sürmesine rağmen, sanık, tarafsız birinin hakemliğini kabul etmek zorunda kalır. Taraflar önce Habeş kralı Necâşî’ye başvurmaya razı olurlarsa da, onun bu görevi kabul etmemesi üzerine, bir başka hakem seçilir. Bu hakem, Harb’in aleyhine karar vererek, onu kan bedelinin yanı sıra, Yahudi’den çaldığı değerli eşyanın bedelini de ödemeye mahkum eder. Bunların hepsi, öldürülen Yahudi’nin bir yeğenine Abdulmuttalib tarafından ödenmiştir.[71] Mekke’yi ele geçirip, Kâ’be’yi yıkmak ve burada Hıristiyan dinini yaymak amacıyla gelen Yemen’in Habeş valisi Ebrehe ile görüşmeleri yapan da yine Abdulmuttalib’dir.[72] Kur’an’da söz konusu edilen[73] ve “Fil Sahipleri”nin giriştiği bu askerî seferin sonuçlarına ilerde ayrıntılı olarak değineceğiz. Muhammed (a.s.) işte bu Fil Yılı’nda doğmuştur. Sekiz yıl sonra, artık iyice yaşlanmış olan Abdulmuttalib vefat ettiğinde, Mekke’de tutulan yas o denli büyük oldu ki, şehrin çarşısı günlerce kapalı kaldı.[74] Ailesi içinde, kızları ve diğer hanım akrabaları ağıtlar yakmanın yanı sıra, yas göstergesi olarak, birbirlerinin saçlarını başlarını yoldular. (Bk. Belâzurî, Ensâb, 148. paragraf)

69. Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah hakkında pek az şey biliyoruz. Kendisi pek genç yaşta, henüz babası hayatta iken vefat etmiştir. Erkek kardeşleri arasında en genç kendisi idi ve Umm Hakîm adında bir de ikiz kız kardeşi vardı.[75] Yakışıklı bir delikanlı olduğu söylenirdi: Mekkeli güzel bir kız kendisine aşık olmuştu. Ancak bu kızın kimliği hakkında kesin bir bilgi yoktur[76] ve zaten bu ilişki de fazla sürmemiştir. Amine ile evlendikten birkaç ay sonra, hamile eşini Mekke’de bırakarak kuzeye bir yolculuğa çıktı. “Ticarî bir gezi için, ya da Medine’deki dayılarını ziyaret amacıyla yola çıkan Abdullah hastalanarak, Medine’de vefat etti.”[77]

 

Başlangıç

 

Hz. Muhammed (a.s.)’ın Doğumu

 

70. Müstakbel İslâm Peygamberi Muhammed (a.s.), Hicretten önce 53 yılında[78] (M. 569), Mekke’de, Abdullah ibn Abdulmuttalib’den ve Amine bint Vehb’den dünyaya geldi. Babası birkaç hafta önce vefat ettiğinden, çocukla ve annesiyle dedesi Abdulmuttalib ilgilendi. Mekke’de eskiden beri uygulanan ve günümüzde de varlığını sürdüren bir geleneğe göre, henüz emzirme çağındaki çocuklar, onları kendileriyle birlikte çöle götüren sütannelere teslim edilirdi. Göçebe kadınların çocuk aramaya gelmeleri beklenirken, aile içindeki cariyeler yeni doğan bebeğe süt vermek zorunda kaldılar. Böylece, amcası Ebû Leheb’in cariyesi Suveybe, bir süre çocuğun bakımını üstlendi.[79] Yine öğrendiğimize göre, Muhammed (a.s.), genç amcası Hamza ile sütkardeşti.[80] Sütanneler kuşkusuz zengin ailelerin çocuklarını ararlardı: Muhammed (a.s.) gibi yetimlerden pek hoşlanmasalar gerekti.

71. Hevâzinlilerin bir kolu olan Sa’d ibn Bekr’in kabilesinden bir grup o sırada Mekke’ye gelmişti. Bu kabilenin içinde, pek yoksul biri olan, Muhammed (a.s.)’ın müstakbel sütannesi Halîme de bulunuyordu. Binek hayvanının zayıf ve yorgun olması nedeniyle, Mekke’ye diğerlerinden geç gelmiş ve bir zengin çocuğu bulamamıştı. Elleri boş dönmek istemeyerek, yetim Muhammed (a.s.)’i aldı ve bundan da asla pişmanlık duymadı.[81]

72. Bir peygamberden, daha doğumundan itibaren mucizeler göstermesi beklenir: Nitekim, annesi onu dünyaya getirirken asla doğum sancısı çekmeyecektir; çocuk, sünnetli olarak doğacaktır; melekler onu yıkayacaklar ve iki omuzu arasına “risâlet” mührünü vuracaklardır. Yine anlatıldığına göre, sütannesinin eşeği, kervanın en hızlı binek hayvanı olmuştur; devesi bütün aileye yetip artacak kadar bol süt vermeye başlamıştır;[82] Muhammed (a.s.), sütannesinin tek bir göğsünü emmiş, ötekini sütkardeşine bırakmıştır;[83] aynı otlak öteki hayvanlara bir şey vermezken, Halime’nin koyunları eve daima karınları doymuş bir halde döner olmuşlardır.[84]

73. Yine oldukça önemli şöyle bir olay nakledilir: Bir gün, sütkardeşlerden biri koşarak anne babasının yanına gelir ve onlara, dehşet içinde, bazı insanların Muhammed (a.s.)’i tutarak, onun göğsünü yardıklarını anlatır. Ebeveyn telaşla fırlarlar ama Muhammed (a.s.)’i, gözlerini gökyüzüne dikmiş, bir tepe üzerinde oturur bir halde bulurlar. Sorduklarında, Allah tarafından gönderilmiş iki meleğin göğsünü açtıklarını, kalbini dışarı çıkararak, Şeytan’a ait kısmı attıklarını, kalan kısmını ise, serinliğini halâ hissettiği semavî bir su ile yıkadıktan sonra eski yerine yerleştirdiklerini anlatır. Melekler, onun hala bakışlarıyla izlediği yönde gökyüzüne doğru gitmiş olmalıdırlar. Sütanne ve kocası, Muhammed (a.s.)’i bir süre daha yanlarında alıkoymaktansa, onu ailesine iade etmeleri gerektiğini düşünürler. Zira, olağanüstü nitelikleri olan bu çocuğun başına daha ne gibi felâketler gelebileceği bilinmemektedir.[85] Aynı şekilde, Resulullah (a.s.)’ın doğduktan sonra tüm mahlûkata melekler aracılığıyla tanıtılması meselesi de vardır.[86]

74. Biz tekrar normal olaya dönelim. Göçebe bir sütanne yanında sürdürülen hayat çok sade olmalıydı: Kabile her mevsimi değişik yerlerde geçiriyor, çocuklar bütün gün otlaklardaki sürüleri güdüyorlar ve birlikte oyun oynuyorlardı. Kadınlar ise yemek pişirmek için odun topluyorlar, yuvalarının bakımıyla ilgilenip, yün eğirmekle uğraşıyorlardı. Kimi kez hurma ve süt ile yetiniyorlar; bazen sebze, et vs., fuar zamanlarında ya da Mekke gibi “büyük şehirleri” ziyaret ettiklerinde ise tatlı ve şekerleme yiyorlardı. Kabileler arasında baskın olayları ve çatışmalar olsa da, kaynaklarımız, bize sütanne Halîme’nin kabilesiyle ilgili hiçbir savaştan sözetmemektedir.

75. Genç Muhammed (a.s.) de tüm diğer çocuklar gibi davranırdı. Nakledildiğine göre, bir gün, kaynakların belirtmediği bir nedenden dolayı, süt kız kardeşi Şeymâ’nın omzunu öyle güçlü ısırmıştı ki izi bütün ömrü boyunca kalmış, ama süt kız kardeşi bundan üzüntü duymamıştır. Nitekim daha sonraları, bir askerî seferde, Resulullah (a.s.)’ın ordusu, aralarında sütkardeşi Şeymâ’nın da bulunduğu bir miktar esir ele geçirmiş; Şeymâ, Muhammed (a.s.)’e bu olayı hatırlatıp omzundaki izi gösterince, sütkardeşini derhal tanımış ve ona, çok sevgili bir kız kardeşe gösterilmesi gereken bir ilgi ve yakınlıkla davranılmıştır.[87]

76. Öyle görünüyor ki, çocuğun sağlık durumu sürekli çok nâzik idi. Annesi ve dedesini görmek için, sütannesiyle birlikte Mekke’ye her gelişinde hava değişiminden rahatsız olurdu. Söylentiye göre, bu yüzden, sütannesinin yanında kalma süresi, normalden çok daha uzun sürmüştür.[88]

77. Yılda bir kez düzenlenen Ukâz fuarı bu bölgede kurulmaktaydı. Bazen buraya Halîme ve süt çocuğu da gelirdi. Nakledildiğine göre, Halîme, fuarda mesleğini icra eden, Huzeyl kabilesinden bir kâhin-müneccim kadından, çocuğun yazgısını tahmin etmesini istemişti.[89] “Göğüs yarılması” olayı ile bu kehanet arasında bir ilişki olması muhtemeldir. Zira, bu garip olayın dehşetiyle, sütanne, bakımını üstlendiği süt çocuğunun kaderi hakkında, İbn Cevzî’nin de işaret ettiği gibi, bir iç huzuruna ermek istiyordu. (Bk.Vefâ, s. 113. Bu eserde, konuyla ilgili farklı hikâyeler göze çarpar. Bunlardan birine göre, çocuk yaştaki Muhammed (a.s.)’ın kendisi, ne olup bittiğini bildirmek için sütannesinin yanına koşmuştur.)

78. Yukarıda işaret edilen mucizevî “göğüs yarılması” olayından sonra, çocuk annesinin yanına dönmek üzere yola çıkmış, ancak Mekke yakınlarında kaybolunca, sütannesi Muhammed (a.s.)’ın dedesinin yanına koşmuştu. Ancak, biraz aradıktan sonra, onu sağ salim, kuruyup düşen ağaç yapraklarıyla oynar bir vaziyette buldular.[90]

79. Kısa bir süre sonra, Muhammed (a.s.), annesi Amine, zenci cariye Umm Eymen ve muhtemelen bir de erkek hizmetçi, Medine’ye doğru yola çıktılar. Burada Abdulmuttalib’in akrabaları yanında, daha açık bir ifadeyle, Benî Neccâr kabilesinden en-Nâbiga adlı birinin evinde kaldılar. Bu evde, Muhammed (a.s.)’ın babası Abdullah’ın, kalıntılarına günümüzde de rastlanılan kabri bulunuyordu. Daha sonraları hatırlayıp anlattığına göre, Resulullah (a.s.), bu ziyaret vesilesiyle, kabileye ait bir su birikintisinde yüzmeyi öğrenmişti;[91] yine hatırladığına göre, ev sahibinin çocuklarından biriyle, özellikle Üneyse adında bir kız çocuğu ile, aileye ait konağın çevresinde oynarlar ve binanın kulesine konan bir kuşu kovalayarak eğlenirlerdi.[92]

80. Dönüş yolu üzerinde Amine, Ebvâ’da ansızın vefat etti. Henüz altı yaşında olmasına rağmen, Muhammed (a.s.), canı kadar çok sevdiği annesinin ölümünden büyük bir üzüntü duydu. Daha sonraları, askerî seferler sırasında Ebvâ’dan her geçişinde, Resulullah (a.s.), annesinin kabrini ziyaret etmek için durur ve bol bol gözyaşı dökerdi.[93] Daha sonra olup bitmiş bir olayı burada hatırlatalım: Bir gün, göçebe bedevîlerden birinin huzuruna getirildiğinde tir tir titrediğini görünce, Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

 “Annesi genellikle kurutulmuş et yiyen bir insandan niçin korkuyorsun?”[94]

Kaynaklarda Amine[95] ve aynı zamanda Abdulmuttalib’in öteki kadın akrabaları[96] tarafından yazılmış çok sayıda şiirden söz edilmekte ve bu da, ailenin entelektüel düzeyinin, kadınlar arasında bile ne denli yüksek olduğunu göstermektedir.

81. İyi kalpli bir kadın olan Umm Eymen, Amine’nin cenazesine katıldıktan sonra, çocukla birlikte Mekke’ye vardı. O sırada 108 yaşında olan Abdulmuttalib torununu kendi yanına aldı; ve çocuk, hem annesini hem de babasını kaybettiği için, dedesinin ona karşı olan ilgi ve sevgisi tabii olarak pek büyük olmuştu.

82. Kaynakların naklettiğine göre, Abdulmuttalib, belediye meclisinde diğer üyelerle birlikte ciddi sorunları görüşmek için serdiği kilimin üzerine oturduğu her defasında, çocuk Muhammed (a.s.) de oyuncaklarını atıp Meclise katılmayı pek severdi; ve en önde, dedesinin yanında oturmak isterdi. Amcaları buna engel olmak istediklerinde, büyük baba hep şöyle derdi: “Onu bırakın; O kendisini büyük bir insan olarak görüyor, ve ben de ümit ediyorum ki, öyle olacak; o, çok aklı başında biri.”[97] Gerçekten de o, öyle akıllı uslu biriydi ki, meclistekilerden hiçbiri onun kendilerini rahatsız ettiğinden şikâyet etmediler. Dedesi, onu o kadar çok seviyordu ki, tarihçilerin anlattığına göre,[98] kuraklık baş gösterdiği bir gün, torununun “temiz yüzü suyu hürmetine” yakararak Allah’a yağmur duasında bulunduğunda, bu ümidi hiç de boşa çıkmamıştı.

83. Yedi yaşında iken, Muhammed (a.s.) bir göz rahatsızlığına yakalandı ama Mekke’deki tabipler onu iyileştiremediler. Nakledildiğine göre, Abdulmuttalib, bunun üzerine, Ukâz yakınlarında bulunan, dindar bir Hıristiyan’ın yaşadığı manastıra gitmiş ve orada, kendisine çabucak iyileştiren bir ilaç vermişlerdi.[99] El-Kıftî’nin bize anlattığı,[100] yani Muhammed (a.s.)’ın bir gün hastalandığında sahabesi Sa’d ibn Ebî Vakkâs’dan Mekkeli tabip el-Hâris ibn Kalade’yi getirtmesini istemesi, öyle anlaşılıyor ki, daha sonraki döneme ait bir olaydır.

84. Delikanlı Muhammed (a.s.) o kadar zekiydi ki, ne zaman dedesi ya da başka yakınlarının bir şeyleri kaybolsa, daima Muhammed (a.s.)’ın gidip onu bulmasını isterler, o da hep bulurdu.[101] Bir defasında, Abdulmuttalib’in deve çobanı gelerek, birkaç devenin kaybolduğunu ve otlanan vadide onları bulmanın kendisi için imkânsız olduğunu bildirdi. Muhammed (a.s.) bu iş için gönderildi; ama biraz gecikince, torununun âkıbetinden endişelenen büyük baba, gece vakti tek başına dağlara çıktı, aşk ve şevk ile Allah’a yakarmaya ve şöyle diyerek Ka’be’yi tavaf etmeye başladı:

“Ya Rabbi! küçük Muhammed’imi bana bağışla,

Ve böylece beni nimetlerine gark eyle!”

85. Muhammed (a.s.) geri döndüğünde, Abdulmuttalib bir daha asla bu tür aramalar için çocuğu göndermeyeceğine yemin etti.[102]

86. Dedesi, oğlu Ebû Tâlib’e, büyük bir özen göstermesini tavsiye ederek torununu teslim edip vefât ettiğinde, Muhammed (a.s.) henüz sekiz yaşındaydı.[103]

 

Yetim Çocuk Amcasının Evinde

 

87. Genç Muhammed, dedesini, yaşının elverdiği ölçüde candan severdi. O, bütün sevgi ve yakınlığını, kendisi olmadan asla sofraya bile oturmayacak kadar torununa bağlı olan dedesine gösterirdi.[104] Kendisi sekiz yaşında iken dedesi vefat ettiğinde, Muhammed, onun tabutunun arkasında yürüyerek acı ve ızdırap içinde sızlanmıştı.[105]

88. Muhammed (a.s.)’e vasi olarak öteki amcalardan çok Ebû Tâlib’in seçilmesi özellikle mutlu sonuçlar doğurmuştur. Muhammed (a.s.)’ın babasınınkiyle aynı anne ve babadan dünyaya gelen Ebû Tâlib, çok ender rastlanan duygusal niteliklere sahipti. Bir başka amcası olan Ebû Leheb’in, babasının ölümünden kısa süre sonra kendisini içkiye ve hazır yemeye kaptırmış aşağılık biri haline geldiğini görürüz: Bir defasında şarap satın alıp şarkıcı kadınlara (muganniyelere) ikram etmek için para bulmak amacıyla, Ka’be’ye adanan mücevherleri çalacak kadar ileri gitmişti.[106] Ebû Tâlib’in taşıdığı nitelik ve meziyetler nedeniyle hemşehrileri ona giderek daha çok saygı duyuyorlardı. O ise, tek kusuru olan aşırı cömertliği yüzünden aile bütçesini hiçbir zaman denkleştiremeyip, sık sık borçlanmak zorunda kalıyordu.

89. Muhammed (a.s.), amcası Ebû Tâlib’in karısı, yani yengesiyle ilgili olarak bize şöyle buyurmaktadır: “Öldüğü zaman biri gelip beni uyardı: Ey Allah’ın Resûlü! Yaşlı bir kadının ölümünden niçin bu kadar üzüntü duyuyorsun? Şu karşılığı verdim: “Niçin duymayayım? Ben onun yanına yetim bir çocuk olarak sığındığımda, o kendi çocuklarını aç bırakıp, beni doyururdu; çocuklarını bir yana bırakıp benim saçlarımı tarardı; kısacası o benim annem gibiydi.”[107] İbn Sa’d, bize, “Ebû Tâlib’in evinde her sabah kahvaltı hazırlandığında, daha Muhammed (a.s.) sofraya elini uzatmadan, çok sayıdaki çocuğunun sofrayı silip süpürdüğünü; Ebû Tâlib’in de genç yeğeninin bu üşüşmeye katılmadığını görüp ona ayrı bir sofra hazırlattığını” nakleder.[108]

90. O dönemde Mekke’de okul yoktu; bu nedenle, Muhammed (a.s.) ne okumayı ne de yazmayı öğrenmişti. Çok geçmeden delikanlı, Mekkeliler hesabına çobanlık yapmaya ve böylece birkaç kuruş kazanarak amcasının zayıf bütçesine katkıda bulunmaya başladı.[109] Bize, o döneme ait küçük bir olay nakledilir: Bir gün, şehrin ileri gelenlerinden birinin evinde bir şölen düzenleneceğini öğrendi ve arkadaşlarından birine şöyle dedi: “Ben daha önce hiç bir şölene katılmadım; eğer seninkiyle birlikte benim sürümü de güdersen, şehre gideyim, bir başka gün ben de seninkileri güderim.” Arkadaşının kabulü üzerine şehre geldi, fakat şölenin daha başlayacağı yoktu; muhtemelen havanın sıcaklığından olsa gerek, delikanlı (Muhammed (a.s.) beklerken uyuya kaldı. Uyandığında vakit artık çok geçmiş ve o da evine dönmek zorunda kalmıştı. Rivayete göre aynı olay bir kez daha oldu ve aynı şekilde sonuçlandı. Onuru kırılan genç, bir daha böyle boş ve havaî şeylerle vakit geçirmekten kesinlikle uzak durdu.[110]

91. Aynı döneme ait bir başka hatıra da şu idi: Muhammed (a.s.) daha sonraları şöyle söylüyordu: “Dikenli Arak ağacının kararan meyvelerini yiyiniz; çobanlık yaparken ben de onlardan yerdim.”[111] Yine bir gün, Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu: “Abdullah ibn Cud’an’ın (deve sırtında seyahat edenlerin kullanması için yaptırdığı) geniş kubbenin gölgesinde öğlen vaktinin kör edici güneşine karşı korunmayı adet edinmiştim.”[112]

92. Ebû Tâlib, Suriye’ye bir ticaret kervanı götürmek zorunda kaldığında, Muhammed (a.s.) henüz dokuz yaşındaydı. Yeğeninin o denli sevgi ve yakınlığını kazanmıştı ki, amcasından bu kısa sürede bile ayrı kalma düşüncesi onu mahzun ve müteessir etti; kendisine eşlik etme isteğini iletti; Ebû Tâlib’in kabul etmesi üzerine, Muhammed (a.s.), Arabistan dışındaki ilk yolculuğuna çıkmış oldu. Genç seyyahın amcası için hiç de yararsız bir yük olmadığını rahatlıkla düşünebiliriz: Birçok defalar ona küçük hizmetlerde bulunmuş ve onu sayısız sıkıntılardan kurtarmıştır.

93. Kudüs’le Şam arasında, Ölü Deniz’in ötesindeki Busra’ya geldiklerinde, kervan her zamanki takas ve gerekli alışverişleri yapmak üzere konakladı. Alışılageldiği gibi, şehrin dışında konaklamak zorundaydılar. Burası Bizans topraklarına dahildi. Dolayısıyla, kervan için kurulan çadırların yakınlarında bir manastırın bulunmasına hayret etmememiz gerekir. Orada bulunan Bahîra adlı bir rahip, geçici bir yerleşim için uğraşan komşularını manastırından gözetliyor ve bu tür ziyaretçilerde az rastlanan bilgece ve düzenli hareketlere hayret ediyordu. Muhtemelen kendi dinini telkin etme gibi kutsal bir gaye ile, onları yemeğe davet etti.[113] Doğubilimci Casanova,[114] ilgilendiğimiz bu dönemde Hıristiyanların -ve muhtemelen Yahudilerin- bir peygamberin, bir Mesih’in, bir Kutsal Ruh’un gelmesini sabırsızlıkla beklediklerini söyler.[115] Rahip Bahîra, konuklarına, diğer konuların yanı sıra bu inanıştan da bahsetmiş olabilir. Ne var ki, Hıristiyan bir rahibin, özellikle o dönemde hor görülen bedeviler arasında bulunan dokuz yaşındaki bir çocuğun yüz ifadelerinden, Allah’ın müstakbel elçisini tanıyabileceğini sanmak safdillik olurdu. Aynı şekilde, rahibin sözlerinin dokuz yaşındaki bir çocuğun ruhunda, bu niteliği taşıyacağı ümit ve tutkusunu filizlendirebilmiş olduğunu düşünmek de anlamsız olacaktır.

94. Suriye’ye yapılan bu yolculuktan sonra, on yıl boyunca Muhammed (a.s.)’ın hayatıyla ilgili pek fazla bir şey bilinmemektedir. Büyük bir olasılıkla, Ebû Tâlib’in Mekke’de bir ticarethanesi vardı[116] ve Muhammed (a.s.) şu ya da bu şekilde bu işyerine ortaktı. İbn el-Cevzî’nin de belirttiği gibi (Vefâ, s. 101), Resulullah (a.s.) on yaşını biraz geçtiğinde, gittikleri yer açıkça belirtilmemekle beraber, amcası Zübeyr’le birlikte, birçok mucizevî olayla dolu bir kervan yolculuğuna çıktı. Bu yer ya Abdu’l-Kays’ların ülkesi Bahreyn-Umân’dı (bk. § 1599, Not 1), ya da burada, iki kardeşin birlikte çıktığı ve Resulullah (a.s.)’ın Ebû Tâlip’le yapmış olduğu Filistin gezisi söz konusuydu. Çünkü, İbn el-Cevzî’nin ifadesine göre (Vefâ, s. 131) Muhammed (a.s.) o sırada 9 değil, 12 yaşındaydı.

95. El-Halebî’nin naklettiğine göre,[117] Mekkelilerin, herkesin büyük bir coşkuyla katıldığı yıllık bir bayramları vardı. Her yıl, Muhammed (a.s.) bunlara katılmamak için bir mazeret ileri sürerdi. Bir defasında, halaları onu, başkalarıyla birlikte bu şenliklere katılmadığı için azarlayıp, ilâhi gazap ile tehdit ettiler. Bu kez Muhammed (a.s.) onlara katıldı, ama tam bayram şenliklerinin ortasında, benzi bembeyaz ve tir tir titreyerek, akrabalarının çadırına geri döndü: Kendisine, bu müşrik bayramına ne şekilde olursa olsun katılmasını yasaklayan garip ve tuhaf insanlar gördüğünü anlattı. Amca ve halalar da sonraki yıllarda bu tür törenlere katılması için onu zorlamadılar. El-Vâkıdî, bu kıssayı, Muhammed (a.s.)’i büyütüp yetiştiren zenci hizmetçinin tanıklığına başvurarak anlatır ve, burada Buvâne bayramının söz konusu olduğunu ve bu bayram esnasında başların tıraş edilip, kurbanlar kesildiğini söyler. İbn Esîr’e[118] göre, Buvâne tepesi Yenbû yakınlarında bulunmaktadır. İbn Manzûr’un[119] eserine koyduğu bir şiirde, şair, iki hurma ağacının meyvelerini gizlice toplamak için, Buvâne’deki kutsal hurmalığın nöbetçilerinin uyumalarını beklediğini söyler. İbn el-Kelbî,[120] ise, Muhammed (a.s.)’ın, İslam’dan önce, kutsal bir günde, bir put (sanem) önünde az kalsın kara bir koyun kurban edeceğini nakleder. Muhtemelen burada da aynı engelleme olayı söz konusudur ve kesilecek kurban da kuşkusuz, batıl inançlı halalarınca sağlanmıştır. Buhârî’nin naklettiğine göre,[121] Muhammed (a.s.) bir gün Belde yakınlarında hemşehrisi Zeyd ibn Amr’a rastlar ve ikisinden biri -hadisi nakleden hangisi olduğundan emin değildir- diğerine, bir put adına kesilmiş bir kurban eti ikram eder, ama karşısındaki şu cevabı verir: “Ben putlara kurban edilen şeyleri yemem.” Buhârî, bir başka hadiste daha açık bir ifade kullanır (72/16) ve Zeyd ibn Amr’a bir tabak et ikram edenin Resulullah (a.s.) olduğunu ve dikili taşlar adına (ensâb) kurban edilen hayvanların etini yemeyi reddedenin Zeyd olduğunu belirtir. Aynı hadisi şerh eden Kastallânî (İrşâd, 8/277) ise, Ebû Ya’lâ, el-Bezzâr ve diğerlerinden nakille, Resulullah (a.s.)’ın azatlı kölesi Zeyd ibn Hârise’nin, belirli bir dikili taş adına bir koyun kurban ettiğini ve yolda rastladıkları Zeyd ibn Amr’ın kendisine yapılan ikramı reddedip, “Üzerine Allah’ın adı zikredilmeyen şeyi yemem” dediğini söyler. Acaba burada aynı olaydan mı söz ediliyor? Herhalde anlaşılıyor ki, bu genç kafa, etrafında olup bitenlerin giderek farkına varıyordu.

96. Belli bir önemi olduğu anlaşılan aşağıdaki küçük olayı da aynı döneme oturtmak gerekir mi? Belâzurî’nin naklettiğine göre[122] bir gün, Ebû Tâlib ve kardeşi Ebû Leheb arasında bir kavga çıktı. Ebû Leheb kardeşini yere yıkıp, göğsüne oturdu ve onu tokatladı. Genç Muhammed (a.s.) hemen koşup Ebû Leheb’i iterek, kardeşinin göğsünden onu uzaklaştırdı. Sonra Ebû Tâlib kalktı ve öfkeyle kardeşi Ebû Leheb’in üzerine atladı; bu kez o onun göğsüne oturup yüzünü tokatlamaya başladı. Kavga bitince, Ebû Leheb Muhammed (a.s.)’e dönerek şöyle dedi:

 “Ey Muhammed! Ben de Ebû Tâlib gibi senin bir amcanım; bana yapacağını yaptın! Ama niçin ona da aynı biçimde davranmadın? Yemin ederim ki, gönlüm seni asla sevmeyecek, asla!”

Bilindiği gibi, aile üyeleri arasında Ebû Leheb, Resulullah (a.s.)’ın en korkunç kişisel düşmanlarıyla işbirliği yapan tek kişiydi. Daha sonra amca ile yeğen arasındaki uçurumu derinleştiren başka birçok olay meydana gelmiştir.

97. Muhammed (a.s.) yirmi yaşına geldiğinde ortaya çıkan daha ciddi bir olayı da burada kaydetmemiz gerekir; ancak bunun daha mutlu sonuçları olmuştur.[123]

 

Ficâr Savaşı ve Hılfu’l-Fudûl

 

98. İslam öncesi Arabistan’ında barışçı amaçlı bir takım malî kaynaklar arasında, ithal edilen ticarî mallardan alınan ve tahsil edildiği şehir ya da fuar bölgesinin başkanına giden öşür şeklinde bir vergi görürüz. Bu bölgeye yabancıları çekebilmek için, Allah’ın emniyet ayları (Eşhuru’l-hurum) adlı güzel bir uygulama getirilmişti. Gayet doğal olarak, bir fuar bir hac ile ya da dinî bir bayramla aynı günlere denk düşmekteydi. Kabileler arası rekabet yüzünden, bu kutsal aylar çeşitli bölgelere göre değişmekteydi. Bu uygulama ile, Receb ayı boyunca, Mudar kabilelerinin oturduğu her yerde tam bir sükûnet görülüyordu.[124] Ramazan ayı da, Rabî’a kabilelerinin arazisini yabancılar için bir sığınak haline getiriyordu.[125] Böylece, Arabistan yarımadasının yarıdan fazla bölümünde barış egemen oluyordu. Mudarlılar Ramazan ayında Rabî’alıların bölgesinde ticaret yaparken, Rabî’alılar da Receb ayında Mudarlıların topraklarında seyahat edebiliyorlardı. Mekke-Taif-Medine üçgeni ise, üçü peşpeşe gelen dört barış ayı nedeniyle, özellikle elverişli bir yer haline geliyor ve bu da, Arabistan bölgesinin en uzak bölgelerine gidiş-dönüş biçimindeki iki yönlü yolculukları mümkün kılıyordu. Genel olarak, bu ateşkes durumuna büyük bir titizlikle uyuluyordu. Ne zaman silaha başvurarak bu uygulamaya gölge düşürülmeye çalışılsa, bu büyük skandala “Ficâr savaşı” deniliyordu. Bu uygulamanın aslının nereye dayandığı pek bilinmemekle birlikte, İslam’dan önce Mekke’de dört ihlâl olduğundan söz edilir. Nedenleri genellikle pek çocukça olan bu savaşların ayrıntılarına girmeksizin, Muhammed (a.s.)’ın gençliğinde bunlardan son ikisine katılmış olduğunu ve ilerde anlatacağımız iki küçük olayın aslında tek bir savaşla ilgili olduğunu söylemekle yetineceğiz. Gerçekten, bu Ficâr savaşlarından birinde, Muhammed (a.s.), mızrağı ile meşhur savaşçı Ebû Berâ Mula’ib el-Esinne’yi yaralamış olduğunu okuruz.[126] Diğer bir hikâyeden öğrendiğimize göre ise,[127] Muhammed (a.s.), dördüncü Ficâr savaşında, amcalarına ok ikmâli yaparak yardım etmiştir. (İbn Sa’d’in naklettiğine göre,[128] daha sonra bu işe gönüllü olarak katıldığını söylemiştir.) Oysa, Müla’ib el-Esinne dördüncü savaşta düşman tarafının komutanıydı;[129] ancak üçüncü savaş da aynı kabileler arasında patlak vermişti.[130]

 

Hılfu’l-Fudûl

 

99. Savaşın çok basit bir nedeni vardı ama çok kan dökülmesine yol açmıştı. Sadece kendi kabilesini savaşa sürüklemekle kalmayıp,[131] bu münasebetle Mekkeli kurmaylar içinde savaşta etkin bir rol üstlenmiş olan Resulullah (a.s.)’ın amcalarından Zübeyr, bu durumdan pişman gibiydi. Çünkü birçok defa, dünyevî amaçlarla[132] kurulmuş olan Hılfu’l-Fudûl teşkilâtının kurulmasına o önayak olmuştu.[133] Gençlerden ve yaşlılardan oluşan çok sayıda Mekkeli, zengin ve saygın bir insan olan Abdullah ibn Cüd’an’ın evinde düzenlenen törene katılarak, şu yemini etmişlerdi:

 “Allah’a and olsun ki biz hepimiz, zulmeden zulmettiği kişiye hakkını geri verinceye kadar, zulmedene karşı zulme uğrayanla birlikte tek bir el gibi olacağız; bu birlikteliğimiz, denizin bir kıl tanesini suya batırmaya güç yetirebileceği zamana kadar, Hira ve Sebîr dağları yerlerinde kaldığı sürece ve zulme uğrayanın maddî durumunda tam bir eşitlik sağlanıncaya kadar devam edip gidecektir.”[134]

100. And içenler arasında Hâşim Oğulları (Muhammed’in ailesi), akrabaları ve müttefikleri olan Muttalib Oğulları ile Zuhre Oğulları (Resulullah’ın annesinin ailesi) ve Teym oğulları’nın (Ebû Bekir ve Abdullah ibn Cud’ân’ın ailesi) bulunduğu belirtilmektedir. İbn el-Cevzî’ye göre (Vefâ, s. 137-138), katılanlar arasında Esed Oğulları (Varaka ibn Nevfel ve Hatice’nin ailesi) ile birlikte Mekke’li müttefik kabileler topluluğunu oluşturan Ehâbîşler de vardı. Bunlar, ne Mekke’de ne de Ehâbîşlerin yurdunda, hakkı olduğu şey kendisine iade edilinceye kadar yardımına koşulmamış hiçbir mazlum bırakılmaması konusunda yemin etmişlerdi. Muhammed (a.s.), Allah’ın Elçisi sıfatını elde ettikten sonra bile, Abdullah ibn Cud’ân’ın evindeki Hılfu’l-Fudûl’e katılmış olmaktan her zaman gurur duyar ve “bu şerefi, kızıl tüylü bir deve sürüsüne bile değişmeyeceğini, şimdi bile çağrılacak olsa buna cevap vermeye daima hazır olduğunu” söylerdi.[135] Gerçekten de, bu teşkilâtın üyeleri her zaman için, Mekke’de önüne geçilmeyen bir güç olmuştu. Bu konuda birkaç örnek verelim:

101. Has’am kabilesinden bir Yemenli, kızıyla birlikte Hac için Mekke’ye gelmişti. Mekke’nin kudretli kişilerinden Nubeyh ibn el-Haccâc bu kızı zorla alıkoydu. Kızın babasına, yardım etmesi için Hılfu’l-Fudûl’a başvurmasını tavsiye ettiler. Derhal Nubeyh’in evi kuşatıldı. Kendisini savunamayacağını anlayan saldırgan, gönlünü çalan bu güzel kızla hiç olmazsa bir gece birlikte olmalarına izin verilmesi için yalvardı. Hiçbir şey Fudûl mensuplarının kararlılığını bozamadı ve Nubeyh daha fazla gecikmeden kızı babasına teslim etti.[136]

102. Yine, Sumâle (ya da Ezd) kabilesinden bir başka yabancı, ticaret mallarından bir bölümünü, Mekke’nin ileri gelen reislerinden Ubeyy ibn Halef’e satmış, ama bu kişi, anlaştıkları parayı vermek istememişti. Çaresiz kalan Sumâleli, Fudûl teşkilâtına başvurdu. Onlar da şöyle dediler: “Ubeyy’e git ve ona Fudûlîlerin yanından geldiğini, eğer derhal sana ödemeyi yapmazsa bizim gelişimizi beklemesini söyle.” Bu kez, Ubeyy söz konusu parayı ödemekte gecikmedi.[137]

103. Zubeyd kabilesinden bir tüccar bazı mallarını satmak için Mekke’ye gelmişti. Daha sonra kendisinden birçok defa bahsedeceğimiz Ebû Cehil, öteki tüccarların Zubeydli ile alışveriş etmelerine engel oldu ve kendisi de ona çok düşük bir fiyat önerdi. Ebu Cehil’in etkisi o kadar büyüktü ki, kimse daha yüksek bir fiyat vermeye cesaret edemedi. Bu duruma üzülen satıcı Muhammed (a.s.)’ın yanına vardı; o da üç deve yükü malı sahibinin istediği fiyattan satın aldı. Ama kötü huyu dillere destan olan Ebû Cehil ile aralarında şiddetli bir ağız dalaşı yaşandı.[138]

104. İlâhi tebliğin başladığı tarihlerde meydana gelen bir olayı anlatarak bu konuyu bitirelim: Aynı Ebû Cehil, Araş kabilesine mensup bir Arap’tan bir şeyler satın almış ve belirlenen ücreti ödemek istememişti. Çaresiz kalan satıcı, Ka’be’nin önüne gelerek yakınmaya başladı. Ebû Cehil, o sıralarda Muhammed (a.s.)’ın Mekke’deki en azılı düşmanı haline gelmişti. Kötü şakacı biri, Araşlıya, orada bulunan Muhammed (a.s.)’ye durumu anlatmasını söyleyip, Ebû Cehil ile olan bu sorunu ancak onun halledebileceğini ekledi. Bu sadece bir şakaydı ve zaten Muhammed (a.s.) ile Ebû Cehil arasındaki kötü ilişkiler herkesçe bilinmekteydi.. Durumdan habersiz olan Araşlı, Resulullah (a.s.)’ın yanına gelip, kendisine yardım etmesi için yalvardı. Muhammed (a.s.) derhal kalkıp, Araşlı ile birlikte Ebû Cehil’in evine vardı. Ziyaretinin nedenini sorduktan sonra, Ebû Cehil derhal borcunu ödedi. Daha sonraları, bu duruma şaşıran arkadaşlarına, kapıya vurulduğunda bunun bütün evde bir deprem etkisi yaptığını ve bundan dehşete kapıldığını; Muhammed (a.s.)’ın yanında, ağzından köpükler saçan dev gibi azgın bir devenin bulunduğunu anlatarak, şöyle dedi: “Eğer Muhammed’i yatıştırmakta gecikseydim, o azgın deve beni parçalayıp yiyecekti.”[139]

105. Ne olursa olsun, Mekkeliler, uzun yıllar boyunca birçok kez arabuluculuk görevi üstlenen bu kurumla gurur duymuşlardır. İşin kötü yanı ise, yeni üyelerin kabul edilmemesiydi ve yirmi-otuz yıla kalmadan, son üyenin vefatıyla bu kurum da dağılıp gitmiştir.[140]

 

Bir Başka Kurum (Hılfu’s-Silâh)

 

106. Zubeyr ibn Bekkâr’ın Neseb-i Kureyş[141] adlı eserinde, kuruluş tarihini bilmediğimiz bir başka kurumdan söz edilmektedir: Mekke’deki Zuhre ve Gayâtil (Sa’d ibn Sehl oğulları) kabileleri, Kureyşliler ve Ehâbişler arasında kimsenin birbirine zarar vermemesi ve ihtilaf çıkarmaması, tarafların uzlaştırılıp haksızlıkların giderilmediği bir durum bırakılmaması konusunda anlaştılar. Buna da Uzlaştırma İttifakı (hılfu’s-silâh) adını verdiler. Kureyş’in öteki kolları buna karşı çıkıp küçümsememişler, ama fiili bir destek de vermemişlerdir.[142]

 

Bağımsız Bir Hayat

 

107. Mekke vadisinde su olmadığı için, burada ziraat de yapılmaz. Tarihçiler, Resulullah (a.s.)’ın ailesi içinde üretimle ya da sanatla ilgilenen herhangi biri olduğunu bildirmemişlerdir. Geriye ise sadece ticaret faaliyetleri kalmaktadır ki bunlar da, kumaş, tahıl ürünleri, kuru meyve, silah, parfüm, temizlik ürünleri gibi en önemli ticarî mallardır. Muhtemelen bu kabilenin mensupları, saydığımız ilk iki ürünle geçimlerini sağlamaktaydılar.

108. Kervan ticareti ile ilgili olarak, tarihçiler yüzde yüzlük bir kârdan söz etmekle birlikte, bu meslekte küçük sermayenin büyük bir değeri yoktu. Üstelik, bu mesleğin bazı sakıncaları da vardı: Eşkıyalarca soyulma tehlikesi bir yana, uzun seyahatlerin yorgunluğuyla kimi kez yük develeri yolda ölüp gidiyorlardı. Çalıştırılan işçilerin ve hayvanların gıda masrafları, yurt içinde yapılana göre yolculuk sırasında daha yüksek oluyordu. Ayrıca korumalar, gümrük vs. ve öngörülmeyen daha birçok masraf için ödeme yapmak gerekiyordu. Bu yüzden, genellikle birçok tüccar birlikte seyahat eder ve her biri, sefere çıkmak istemeyen ama işlerini bir başka arkadaşına emanet edenlerin mallarını da kendi kervanıyla birlikte götürürdü. Bu durumda, elde edilen kâr paylaşılırdı.

109. Artık yetişkin bir erkek olduğunda, Muhammed (a.s.) öyle anlaşılıyor ki, ticaret hayatına atıldı. Kays ibn es-Sâ’ib adında bir Mekkeli, İslam’ın ortaya çıkışından önce, Muhammed (a.s.) ile ticarî ilişkileri olduğunu ve ondan daha mükemmel bir ortağa asla rastlamadığını anlatır. Gerçekten de o, şöyle diyordu: “Kendisi seyahate çıkarken ona bir şey emanet etmişsem, benim tamamen hoşuma gidecek bir biçimde hesap görmeden kendi evine gitmezdi. Aksine, ben yolculuğa çıktığımda bana bir iş buyurursa, döndüğümde bütün iş arkadaşları benden kendileriyle ilgili haberler sorarken, Muhammed (a.s.) sadece sağlığımı ve hatırımı sorardı.”[143]

110. Kesin bir tarih belirtmeksizin, Taberî,[144] Mekke’nin zengin kadınlarından Hatice’nin bir defasında Muhammed (a.s.) ile bir başka kişiyi Hubâşe fuarına gönderdiğini nakleder. Burası, Mekke’nin güneyinde, deve yürüyüşü ile on günlük bir mesafede, Yemen yolu üzerinde, her yıl üç gün boyunca önemli bir fuarın kurulduğu bir yerdi. Başka bir tarihçi, İbn Seyyid en-Nâs’ın[145] bildirdiğine göre, Hatice, işlerini takip için Muhammed (a.s.)’i iki kez ismi C-R-Ş harflerinden oluşan bir şehre göndermiş, ve her defasında Muhammed (a.s.)’i (yüklü mü yoksa tek başına bir deve mi olduğu açıklanmayan) bir deve ile ödüllendirmiştir. Eğer burada sözü edilen Curaş ise, bu yer, Taif’in güneyinde, Yemen’de bulunmaktadır; Carş diye okumak gerekirse, Ürdün’de bir şehir olacaktır. Curaş, İbn Hişâm’ın[146] da belirttiği gibi, etrafı surlarla çevrili, yılda bir kez kurulan fuarı ile Güney Arabistan’ın önemli bir şehriydi. Ürdün’deki Carş da Bizanslılar zamanında oldukça önemli bir kentti: Harabeleri bugün bile bizleri hayrete düşürmektedir. Her halde, bu ilk denemelerin sonucu olarak, Hatice, Muhammed (a.s.)’e, Suriye’ye bir kervan götürmek gibi çok daha önemli bir görev vermiştir.

111. Hemşehrilerinin Tâcire (kadın tüccar) ve Tâhire (temiz, pâk)[147] diye adlandırdığı Hatice, dul bir kadındı. İki kez evlenmiş, ikisinden de birer çocuğu olmuştu. Güzelliği, en az zenginliği kadar ünlüydü. Henüz çok genç olduğu halde yeniden evlenme tekliflerini hep reddediyordu, ama yine de şehirde birçok taliplisi vardı.

112. Bir rivayete göre,[148] amcası ve vasisi Ebû Tâlib, Muhammed (a.s.)’e şöyle dedi: Birkaç yıldır süregelen kıtlık hepimizi derinden etkiledi; senin dürüstlüğünü bilen Hatîce’ye git ve kendisinden, başkalarına yaptığı gibi, Suriye’ye gidecek kervanlara katılabilmen için sana da biraz mal vermesini rica et. Böylece sen de bir miktar kazanç elde edebilirsin.” O sırada Muhammed (a.s.) yirmibeş yaşında, amcası ise yolculuk yapamayacak kadar yaşlıydı.

113. Hatice, memnuniyetle Muhammed (a.s.)’e önemli miktarda mal emanet edip, kölesi Meysere’yi hizmetinde bulunmak üzere geçici olarak verdi, yanlarına da kendi akrabasından Huzeyme’yi kattı.[149] Anlaşıldığı kadarıyla bağımsız bir kervan söz konusuydu. Tarihçiler, bu yolculuğun son durağı olarak Kudüs’ün ötesindeki Busrâ şehrinden söz ederler. Muhammed (a.s.) belki de böylece Mirac şehri olan Kudüs’ü ve Ölü Deniz’i görmüştür. Bu seferde Busrâ’da Nastûrâ adında bir rahiple karşılaşmadan da söz edilir.[150] Acaba bu kişi Nestûrî miydi? Kendisini güneşten korumak için, gittiği heryerde Muhammed (a.s.)’e eşlik eden tuhaf bulutun, rahibin dikkatini çektiği söylenir. Dönüş sırasında, Hatice, birkaç katlı evinin tepesinden bakarken, uzaklardan şehre doğru gelmekte olan yolcuları gördü: Muhammed (a.s.) ve Meysere, kervan henüz şehre girmeden, Hatice’ye her şeyin yolunda gittiğini söylemek ve bu yolculukta her zamankinin iki katı kâr elde ettiklerini bildirmek için Mekke’ye koştular. Sonuçtan memnun kalan Hatice de, aynı şekilde Muhammed (a.s.)’e ücretinin iki katını ödedi. Yola çıkarken iki deve vaad etmişti. Köle Meysere de, kendisine çok kibar biçimde davranmış olan Muhammed (a.s.)’e övgülerini saymakla bitiremiyordu.[151]

114. Daha sonraları Hatice, Muhammed (a.s.)’ın ziyaretlerini kabul etmeye başlamış ve dostlukları giderek ilerlemiş olsa gerektir.[152]

115. Ebû Davut’un bize naklettiğine göre,[153] bir gün Abdullah ibn Ebi’l-Hemsâ adında Mekkeli biri, Resulullah (a.s.)’den kendisini şehrin bir caddesinde beklemesini rica etmiş, sonra bu sözünü unutup, ancak üç gün sonra hatırlamıştı; hemen buluşma yerine koştu ve Muhammed (a.s.)’ın hala orada beklediğini gördü.

116. Medine’deki hayatının son yıllarında Resulullah (a.s.), Arabistan’ın doğusunda oturmakta olan Abd el-Kays kabilesinden bir heyeti kabul etmişti. Muhammed (a.s.), kendi ülkeleri hakkında derin bilgisi olduğunu kanıtlayan ayrıntılı sorularıyla elçileri hayrete düşürmüştü. Bu durumu kendisine sorduklarında, onlara, İslam’dan önce bu bölgeyi ziyaret ettiğini söylemiştir.[154] Kuşkusuz bu yörede, önemlerinden dolayı Arabistan dışından ziyaretçileri de çeken Muşakkar ve Dabâ fuarları kurulmaktaydı. Acaba buralara evlenmeden önce mi, sonra mı, Hatice’nin mallarıyla birlikte mi yoksa başka tüccarlarla birlikte mi gitmişti? Belge yetersizliği yüzünden şimdi hiç kimse bu konuyu açıklığa kavuşturmak durumunda değildir.

117. Mekkeli Müslümanlar, İslam’ın ilk ortaya çıktığı dönemlerde Habeşistan’a hicret etmek istediklerinde, Resulullah (a.s.), Necâşî’ye hitaben, kendilerine bir tanıtma ve tavsiye mektubu vermiş ve şöyle ilave etmişti: “Oraya gidiniz, zira bu hükümdarın ülkesinde hiç kimseye zulüm yapılmaz.” Bazı hadisler, Resulullah (a.s.)’ın çeşitli vesilelerle kullandığı birçok Habeşçe kelime nakletmektedir. Acaba bu, onun Habeşistan’a da bir yolculuk yapmış olduğu ve bir deniz yolculuğu deneyiminin olduğu anlamına mı gelmektedir? Bu konuya daha sonra tekrar döneceğiz.[155]

 

Evliliği ve Aile Hayatı

 

118. Muhammed (a.s.)’ın Hatice’ye nasıl tavsiye edildiğini ve onun dürüstlüğünün kendisini bu tüccar kadının gözünde ne denli aziz kıldığını görmüştük.

119. Bir yanda dul bir hanım vardı. Tarihçilerin çoğuna göre, o sıralarda kendisi kırk yaşında olmalıydı; ama İbn Habîb[156] bize onun ancak yirmisekiz yaşında olduğunu ifade eder. Mensubu bulunduğu Esed kabilesi, her ikisi de Hıristiyan olan Osman ibn el-Huveyris gibi Bizanslılar nezdinde yüksek rütbeli bir devlet adamını ve Varaka ibn Nevfel gibi bir din adamını yetiştirmişti.[157] Bazı rivayetlere göre, Varaka’nın kız kardeşi İncil’i bile okuyabiliyordu.[158] Hatice’nin Teym kabilesinden Ebû Hâle ile yaptığı ilk evlilikten Hind adında bir oğlu olmuştu. Dul kalınca, Mahzum kabilesinden Atik ibn A’iz ile evlenmiş, ondan olan kızına da yine Hind adını koymuşlardı. Zengin ve güzel bir hanım olarak kendisini çocuklarına ve işine vermişti. İkinci kocasının ölümünden sonra, yapılan evlilik önerilerini hep reddetti.

120. Diğer tarafta ise, yirmibeş yaşına henüz girmiş genç bir adam vardı: Gururlu ama alçakgönüllü; yoksul ama iyilik sever; okur-yazar olmayan ama zeki ve dürüst bir insan. Bütün tarihçilerin oybirliğiyle belirttiklerine göre, Muhammed (a.s.)’ın iri, siyah gözleri vardı ve göz yuvarlağı kırmızı kılcal damarlarla doluydu. Gözleri çok keskin olduğu için, çıplak gözle Süreyya burcundaki onbir yıldızı sayabiliyordu.[159] Beyaz tenli olup, ağzı ve parlak dişleri “yakuttan bir kutu içindeki incileri” andırıyordu. Alnı geniş, başı iri, kaşları burnunun üst hizasında birbirine kavuşacak biçimde yay şeklindeydi. Göğüs hizasını geçmeyen sıkı ve adaleli bir karnı vardı. Bedeninde hemen hiç kıl yoktu. Saçları ne düz ne de kıvırcıktı. Avuçları dolgun olup, ayak tabanları yere bastığında çukurluk oluşturmayacak biçimde düzgündü. Geniş bir göğsü ve ince bacakları, uzun ve kemerli bir burnu vardı. Sesi pek tatlı ve oldukça berraktı; o kadar yavaş konuşurdu ki, telaffuz ettiği kelimeleri saymak mümkündü. Saçlarına özen göstermekten hoşlanırdı ve pek hoş bir sakal bırakmıştı. Zaman zaman omuzlarına kadar dökülen saçları gibi, sakalına da güzel kokular sürerdi. Bedeninin üst kısmı uzundu ve cemaat içinde çevresindekilerden daima daha yüksek görünürdü. Eğimli bir yerden inercesine çok hızlı yürürdü. Sahabelerinden birinin “ondördüncü gecesindeki aydan daha güzel” diye tasvir ettiği gibi, yakışıklı biriydi.[160]

121. Hatice bu ticaret vekiline karşı duygusal bir yakınlık hissetmekte gecikmedi. İş görüşmeleri nedeniyle onu sık sık evine davet ediyordu. Giderek, ona mevsim meyvelerinden ve hazırda bulunan diğer yiyeceklerden oluşan hediyeler göndermeye başladı. Muhammed (a.s.) ise, utanma ve hayâ duyguları içinde, gözleri hep eğik dururdu. Hatice, bir süre çekimser kaldıktan sonra, bir gün sırrını Nufeyse adlı kız arkadaşına açmaya ve uygun bir şekilde kimseye hissettirmeden gereğini yapmasını rica etmeye karar verdi. Tarihçilerin ifadesine göre,[161] Nufeyse hem bir mevlât (şehre sonradan gelmiş bir yabancı veya azatlı) hem de muvellede (Arap olmayan bir aileden doğma) idi. Suheylî, bize onun bir kâhine olduğunu bildirmektedir.[162] Acaba bu onun Yahudi kökenli olduğunu mu göstermektedir? Babasından pek az bahsedilir; kaynaklarda, daha çok Münye adında bir anne ya da büyükannenin kızı olarak geçmektedir. Muhtemelen bu durum, biraz göz ardı edilen toplumsal nedenlerden kaynaklanmaktadır. Taşıdığı misyona çok uygun biriydi. Zira, bulunduğu konum gereği, saygın bir kadının yapamayacağı biçimde, şehrin sokaklarında bir erkekle oldukça rahat bir biçimde konuşabilirdi. Muhammed (a.s.)’ın, bu kadını ikisinin de aynı anda yaptığı bir ziyaret sırasında Hatice’nin evinde tanımış olması mümkündür.

122. Herşeye rağmen, Nufeyse, bir gün Muhammed (a.s.) ile samimi bir biçimde konuşma fırsatı bulmuş ve ona: “Artık belli bir yaşa geldin; sen iyi bir ailedensin ve sahip olduğun güzel huyları herkes biliyor, peki o halde niçin evlenmiyorsun? Uygun bir kızı rahatça bulabilirsin.” Muhammed (a.s.), ayrı bir ev kurmaya imkânlarının elvermediğini söyleyerek özür diledi. Ama Nufeyse şöyle devam etti: “Peki, hem zengin hem de iyi bir aileye mensup zengin bir kız bulsan?” Bunun üzerine çok şaşıran Muhammed (a.s.): “Bu kim olabilir ki?” dediğinde, Nufeyse: “Hatice!” karşılığını verdi. Muhammed (a.s.) tekrar söz alarak: “Onun beni kabul etmesi imkânsız! Şehrin tüm zenginleri onun peşinde, o ise herkesi reddediyor.” Nufeyse ona güvence verdi: “Eğer önerim hoşuna gittiyse, bu işi bana bırak! Ben, ortak dostumuza konuyu açıp onu ikna ederim.” Muhtemelen, Muhammed (a.s.), böyle bir güvenceyi veren birinin bu konuda görevlendirilmiş olduğunu hissetmişti.

123. Daha sonra, Hatice düğün töreni için bir tarih belirledi. Belirlenen gün geldiğinde, Muhammed (a.s.), beraberinde amcası Ebû Talip ve diğer yakınları olduğu halde, nişanlısının evine geldi. Büyük bir kutlama için her şey hazırdı. Hatice, Ficâr savaşları sırasında babasını kaybettiği için, nikâh işlemleri için hukuken amcası Amr ibn Esed’in onayı gerekmekteydi. Bazı tarihçiler, törenin seyri hakkında bazı bilgiler vermektedirler. Şayet bunlar sağlam bilgilerse, o dönemde Mekke’nin toplumsal hayatı ve kadınların durumu hakkında bizleri biraz olsun aydınlatmış olacaklardır.

124. Nakledildiğine göre, Hatice, belki de Muhammed (a.s.)’ın fakirliği yüzünden itiraz etmesinden çekinerek, önceden amcasının iznini almaya cesaret edememişti. Ailenin diğer üyeleri gibi onu da davet etmiş, ama toplantının gerçek amacını belirtmemişti. Muhammed (a.s.)’ın amcası ise, töre gereği, söz almak için Hatice’nin işaretini beklemekteydi. Yenilip içildi. Hatice, özellikle amcasının içkisine dikkat ediyordu. Sarhoş olmaya başlayınca, yeğeni onun üzerine güzel bir kaftan geçirip, üzerine safranla hazırlanmış halûk denen bir koku sürdü ve Ebû Talib’e işaret etti. Yine, töre gereği ayağa kalkan Ebû Talip, usûlen kızın aile büyüğünün rıza göstermesini istedi. Yaptığı konuşmada, Muhammed (a.s.)’ın, hiçbir Mekkeli gencin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği üstün niteliklerine göndermelerde bulundu. Ayrıca, onun zengin biri olmadığını, ancak zenginliğin zaten gölge gibi geçici bir şey olduğunu, iki gencin birbirlerini çok sevdiğini ve anlaştıklarını ekleyerek, onları birleştirmekten daha güzel bir şey olamayacağını söyledi. Hatice’nin yeğeni ve yakın dostu Varaka ibn Nevfel de işin iç yüzünü biliyordu. O da kalkıp, “Muhammed’in, çökmesi için burnuna sopayla vurulmaya ihtiyaç duymayan soylu bir deve gibi olduğunu” söyleyerek, öneriyi desteklediğini belirtti. Hatice’nin amcası, bu evliliğe onay verdiğinin bir göstergesi olarak yerinden hiç kımıldamadı. Alışılagelmiş alkış ve kutlamalar arasında, davetliler yeni evlilerin başına atılması adet olan kuru hurma ve şekerleri kapıştılar. Ancak akşama doğru yaşlı amca uykusundan uyandı ve, şaşkın bir halde, parfüm ve kokulu tütsülerin, tören giysilerinin ve müziğin ne anlama geldiğini sordu. Hatice, şöyle dedi: “Sen beni bugün, şehrin ileri gelenleri huzurunda, Abdullah’ın oğlu Muhammed’le evlendirdin ya!” Yaşlı amca ile aslında bağımsız bir hayat süren yeğeni arasında bazı sert tartışmalar yaşandı (hatta İbn Sa’d, her iki taraftan bazı genç akrabaların silahlarına davrandıklarını, ama bunları kullanmaya gerek kalmadığını söyler). Ama Amr, damadın yüksek seviyeli soylu bir insan olduğunu ve Hatice’nin de ondan asla vazgeçmek istemediğini görünce, susması gerektiğini anlayıp, gönül rızası ile, kocanın karısını kendi evine götürmesine izin verdi.[163]

125. Yazarlardan kimilerinin kabul, kimilerinin ise red ettiği bu olay hiç de olmayacak bir şey değildir. Ama gerçekten meydana gelmiş ise, bu, Mekke toplumunda çok az rastlanan bir olaydır. Her halde, Muhammed (a.s.) ve ailesi, bir kadını yanıltmak gibi bir işe asla kalkışmamışlardır. Ayrıca Hatice’nin tek yaptığı da, amcasının fakirliğe karşı gösterdiği önyargılara rağmen, sadece kendi hakkını savunmaktı. Bu olay, İslam’dan önce olmuştu.

126. İbn Hişâm’a göre,[164] bu nikâh sırasında üzerinde anlaşılan mehir (kocanın, hanımının ailesine değil de, bizzat kendisine ödediği meblağ) yirmi dişi deveden ibaretti. Bir başka tarihçi olan İbn Habîb’e göre 480 dirhem, aynı yazara ait başka bir rivayette ise 500 dirhem gümüş idi. Adet olduğu üzere, gelinin eve gelişinde damat bu evliliği kutlamak için, rivayete göre iki deve kesilip ikram edilmiştir ki, bu da düğüne en az ikiyüz kişinin davet edildiğini göstermektedir.

127. Birkaç günlük bir aradan sonra, Muhammed (a.s.) artık karısının yanında kalmak üzere amcasının evini terk etti. Onun evlilik hayatı en mutlu evliliklerden biri olmuştur. Nitekim, bugün bile, en azından Hindistan ve Türkiye’deki Müslümanlar arasında nikâh kıyılırken, imam, diğerlerinin yanı sıra şu duayı da okur: “Allah bu çifte, Adem ile Havva ... ve Muhammed ile Hatice arasında gerçekleşen sevgi ve muhabbetin aynısını nasip etsin.” On yıllık süre içinde Hatice altı çocuk dünyaya getirdi. İlki, Kâsım adını verdiği oğlu idi, fakat henüz yürümeye başladığı sıralarda, süt çocuğu iken vefat etti. Evlilikleri 595 yılında (hicretten 28 yıl, ilahi tebliğ görevinden ise 15 yıl önce) gerçekleşmişti. Kâsım muhtemelen hicretten 27 yıl önce dünyaya gelmişti. İbn Hazm’a göre (s. 38), Hatice, bu ilk oğluna dedelerinden biri olan Abdu’l-Uzzâ (tanrıça Uzza’nın kulu) adını vermiş, ancak Muhammed (a.s.) bu tür isimlerden hoşlanmadığı için, Kâsım (taksim eden, sadaka dağıtan) olarak değiştirmişti.

128. Hatice’nin önceki kocalarından dünyaya gelen çocuklarından daha önce bahsetmiştik. Ancak, Muhammed (a.s.)’ın aile hayatında onlardan çok az söz edilir. Muhtemelen, şehirdeki gelenek ve göreneklere göre bu çocukların bakımını babalarının yakınları üstlenmişlerdi, ancak ara sıra annelerini ziyaret etmek için geliyorlardı. Hatice’nin ilk kocası Ebû Hâle’den olan oğlu Hind’in, üvey babası Muhammed (a.s.)’ın kutlu yüzünü anlatırken duyduğu heyecan ve duyarlılık yüklü cümleleri (bk. § 120), Muhammed (a.s.)’ın, henüz küçükken annesini ziyarete geldiğinde üvey oğluna ne denli kibar ve şefkatli davrandığını göstermektedir.

129. Sütanne Halîme’nin de, oğlunun böylesine güzel bir hanımı, zengin bir yuvası ve uygun bir hayat için gerekli her şeyinin olduğunu görmekten çok mutlu olması gerekirdi. Hatta, gelininin kendisine gösterdiği aşırı ilgiden ziyadesiyle memnun olsa gerekti. Suheylî’nin ifadesine göre,[165] düğünden sonra süt oğlu Muhammed (a.s.)’i görmeye geldiği zaman, Hatice ona çok sayıda dişi deve hediye etmişti. Bu yüzden, yaşlı kadın yuvasına minnet ve şükran duyguları ile dönmüştü. İbn Sa’d’e göre,[166] muhtemelen daha sonraki bir zamanda, Halime, kuraklık yüzünden çektiği sıkıntıları anlatmak için Hatice’nin yanına geldiğinde, bu defa 40 koyun ve bir binek devesi almıştı.

130. Muhammed (a.s.)’ın, hanımını büyük bir şefkatle sevdiğine hiç şüphe yoktur. Daha sonraları Medine’de, Hatice’nin vefatının ardından Muhammed (a.s.) yeniden evlendiğinde, gözbebeği genç eşi Ayşe, zaman zaman üzüntü ve kıskançlık duygusuna kapılırdı; zira Muhammed (a.s.), genç karısının ifadesiyle “yıllar önce ölüp gitmiş şu Mekkeli yaşlı kadın”a olan sevgi ve şefkatinden bahsetmeden duramıyordu.[167]

131. Evliliği ile ilâhi tebliğ görevine başladığı zaman arasında geçip giden şu onbeş yıllık süre boyunca acaba kendisine nasıl davranılmıştı? Hatice, bu konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir: Kutsal tebliğle ilgili ilk vahiy kendisine geldiğinde Muhammed (a.s.) dehşete kapılmış ve bunun, o denli nefret ettiği şeytanın bir aldatmacası olmasından korkmuştu. Bunun üzerine, Hatice kendisini şu sözlerle yatıştırmaya çalıştı: “Korkma! Allah seni asla kötülüğe atmayacaktır: Allah sana sadece iyilikle muamele edecektir. Zira sen yakınlarına yardım ediyor, ailene bakıyor, hayatını dürüstçe kazanıyor, başkalarının doğruluktan ayrılmamalarını sağlıyor, yetimlere sığınacakları bir yer veriyor, hakikati söylüyor, emanete ihanet etmiyorsun; hiçbir dayanağı olmayanların imdadına koşuyor, yoksullara iyilik için çırpınıyor ve herkese kibarca davranıyorsun.”[168]

132. Kime ve hangi amaçla söylendiğini göz önünde bulundurarak yapılan bu konuşma, Muhammed (a.s.)’ın hanımının servetine el sürmediğini, ancak ailesini geçindirmeye yetecek kadar kazanç sağladığını bize açıkça göstermektedir. Kendi hesabına ticaretle uğraşmakla birlikte, tabii ki hanımının ticarî işleriyle eskisi gibi ilgilenmeyi de sürdürmüş olmalıdır. Zira Mekkelilerde kadının serveti evlilikle birlikte asla kocanın malı olmaz, bu malların mutlak mülkiyeti yine kadına ait olmaya devam ederdi.

133. O sıralarda bir kıtlık baş göstermiş ve belki de bu sırada Halîme, sütoğlundan yardım istemeye gelmişti. Kitabında bu konuya değinen Taberî’nin bize anlattığına göre, Ebû Talib’in, kıtlık nedeniyle büyük bir aileyi geçindirmek için katlandığı tüm zorlukları gören Muhammed (a.s.), daha zengin durumda olan bir başka amcası Abbas’a gidip ona şöyle söyledi: “Ebû Talip şu sıralarda çok güç durumda; benim yapacağım gibi, senin de onun çocuklarından birini yanına alman gerçekten çok iyi olacaktır.” Bu konuşmadan sonra Ca’fer, Abbas tarafından, Ali de Muhammed (a.s.) tarafından evlat edinildi.[169]

134. Arabistan’da bitip tükenmeyen baskınlardan biri sırasında Zeyd ibn Hârise adlı genç bir Arap savaşta tutsak düşmüş ve köle olarak satılmıştı. Birçok el değiştirdikten sonra, zavallı genç nihayet Mekke’ye geldi ve Muhammed (a.s.), hanımının da rıza göstermesiyle, onu satın aldı. Bir süre geçtikten sonra, kölenin yakınları zavallı oğullarının bulunduğu yeri öğrenip, yanlarında fidye için yeterli miktarda para olduğu halde Mekke’ye geldiler. Zeyd’in babası ve amcası Muhammed (a.s.)’ın huzuruna varıp, ziyaretlerinin sebebini açıkladıklarında, o, onlara şöyle buyurdu: “Size karşı büyük bir yakınlık duymaktayım. Ancak oğlunuz burada tıpkı kendi çocuğum gibi; bunu kendisine sorunuz; eğer sizinle birlikte gitmek isterse, sizden hiçbir fidye almaksızın onun ayrılmasına izin vereceğim.” Durumu oğullarına sorduklarında, onlara şöyle dedi: “Ben efendimin şahsında gördüğüm bazı şeyleri herkese ve her şeye tercih ederim.” Zeyd’in bu sözlerinden etkilenen Muhammed (a.s.), Ka’be’ye gidip, herkesin gözü önünde, Zeyd’i azat ettiğini ve onu evlat edindiğini ilan etti. Zeyd’in babası ve amcası üzgün bir durumda, ama çocuklarının durumundan gayet emin, huzur içinde kendi yurtlarına döndüler[170]

 

Dinî Bilincin Uyanışı

 

135. Mekke’nin manevî hayatında canlanmaya yol açan şu olay meydana geldiğinde Muhammed (a.s.) otuzbeş yaşındaydı: Ka’benin buhurdanlıklarla tütsülendiği bir gün, rüzgârın etkisiyle mabedin etrafındaki örtülere bir kıvılcım sıçradı ve binada yangın çıktı. Kısa bir süre sonra da yağan yağmur sele yol açtı ve yangından zaten zarar görmüş olan yapı bu felâkete karşı koyamadı.

136. O dönemde Mekke’deki dinsel yapı iyice bozulup yozlaşmıştı. Örneğin, İbn Habîb’in[171] anlattığı bir olayı hatırlatalım: Medineli birkaç kabile, Kureyşlilerle bir anlaşma yapmak için Mekke’ye gelmişlerdi. Ama, Medineli ziyaretçilere, Ka’be çevresindeki tapınmalar sırasında bile güzel kızlara kur yapıp onları kucaklamanın Mekkeli gençler arasında yaygın bir adet olduğu söylendiğinde, her şey sona ermişti. Yazara göre bu, daha önceden yapılmış olan antlaşmayı bozmak için öne sürülen gerekçelerden sadece biriydi, ama Mekkelilerin bu tür şeyleri konuşurken sergiledikleri hafif meşreplikleri onların içinde bulunduğu ahlakî bozulmayı çok iyi dile getirmektedir. Bu konuda İsâf ve Nâ’ile kabileleri arasında geçen meşhur olaya da göndermede bulunabiliriz.[172] (Bk. § 172)

137. Çok geçmeden şehir meclisi, mabedin yeniden inşası için bir araya geldi. Herkes, ahaliden özel bir katılım payı istenmesinde hemfikirdi; aynı şekilde, faiz, fahişelik vb. ahlâk dışı yollardan edinilen hiçbir kazancın bu iş için kabul edilmemesine karar verildi.[173]

138. Yağmur mevsiminde denizde bir fırtına çıkmış ve bir kilise inşası için Mısır’dan Yemen’e inşaat malzemesi taşıyan Bizans bandıralı bir gemi, Mekke’nin liman şehri Şuaybe sahilinde karaya vurup batmıştı. Haberi alan Mekkeliler limana koşup, kazazedelere konukseverlikte bulundular, ve şayet geminin kalas ve keresteleri de dahil, enkazdan kurtarabildikleri şeyleri satmaya razı olurlarsa, kendilerinden âdet olan gümrük vergisini almayacaklarını bildirdiler. Böylece önemli miktarda mermer, demir ve kereste satın aldılar. Kazazedeler arasında bulunan, Kıptî marangoz Bâkûm da Mekke’ye yerleşip, mesleğini orada icra etmeye karar verdi. Mekkeliler bütün bunlardan çok mutlu oldular.[174]

139. Aynı döneme rastlayan bir başka olay da şudur: Ka’benin yanına kazılan bir kuyuya, mabet için her türlü bağış atılıyordu. Bir süreden beri buraya bir vahşi hayvan girmiş, zaman zaman başını çıkartarak gelip geçenler arasında korku ve dehşet yaratmaktaydı. Yine sözünü ettiğimiz o dönemlerde, canavar başını dışarı çıkardığı sırada, kocaman bir yılan akbabası ansızın gelip üzerine atlamış ve pençeleri arasına alarak uçup gitmiş, bütün şehri sevinç ve mutluluğa boğmuştu.[175]

140. Binayı yeniden inşa etmek için, enkazın tamamen yıkılması gerekiyordu. Batıl inançlar yüzünden uzun süre bu konuda tereddüt ettiler. Sonunda şehrin ileri gelenlerinden biri ortaya çıkıp, birtakım sofuca dualar okuyarak ilk darbeyi indirdi. Diğerleri biraz bekleyip, Beytullah’ın “yıkıcı”sına hiçbir kötülük gelmediğini görünce, onlar da yıkım işine giriştiler. Kaynaklarımızın ifadelerine göre, İbrahim Peygamber’in esas inşaat sırasında koymuş olduğu, yeşil renkli temel taşlarına ulaşılıncaya kadar yıkıma devam edildi ve mabedin eski arsası üzerinde yeniden inşasına karar verildi.[176]

141. Ka’be, geometrik küp biçiminde, dört duvarlı bir oda idi. Toplanan malzemeler İbrahim (a.s.) zamanındakine benzer bir bina yapmaya yetmediği için, binanın bir kısmının çatı ile örtülmesine, bir kısmının da çatısız bırakılmasına karar verildi. Yüksekliğin yıkılan binaya göre biraz daha fazla olmasına ve eşiğe, kapı anahtarını elinde bulunduran görevlinin “giriş ücreti” almasına imkân sağlayan bir “geçit” konulmasına karar verildi. Çatısız bölmeye giriş serbestti ve burası yemin törenleri ve diğer büyük törenler için kullanılıyordu.[177] Duvarlar yükselmeye başlayıp, kutsal Haceru’l-Esved (Kara Taş)’i yerine koymaya sıra geldiğinde, ciddi bir anlaşmazlık çıktı: Kabilelerden her biri, bu şerefin kendilerine ait olmasını istiyordu. Kimileri ise, içi kan dolu kâseler getirip, isteklerinden vazgeçmeyeceklerine yemin ederek, bu kanı yalamaya kadar işi ileri götürmüşlerdi. Eşraftan yaşlı bir zât, bu ihtilafın çözümlenmesi için kur’a çekilmesini önerinceye kadar çekişmeler devam etti. Öneri şu idi: “Bu işi Allah’a bırakalım, ve şimdi buraya gelecek olan ilk kimseyi hakem olarak kabul edelim.” Kader, bu kişinin Muhammed (a.s.) olmasını istemişti. Herkes onun dürüstlüğünden emindi. O da, bir örtü getirtip yere serdi, taşı örtünün üzerine yerleştirdi ve sonra her bir kabilenin temsilcisinin örtünün bir ucundan kaldırmasını istedi. Sonra bizzat kendisi, taşı istenilen yere yerleştirdi. Herkes bundan son derece memnun olmuştu.[178]

142. Son olarak bir olayı daha belirtelim: Duvarların inşası için taş taşıyan işçiler, omuzları taştan zedelenmesin diye, peştamallarını çıkartıp omuzlarının üzerine koyarlardı. Muhammed (a.s.) ise böyle yapmadığı için, mübarek omuzları yara bere içinde kalmıştı. Amcası Abbâs’ın önerisi üzerine o da öyle yaptı ama, hadiste nakledildiğine göre, çıplak kalır kalmaz düşüp bayıldı. Hemen örtüsüne büründü ve artık tekrar işe başlamadı.[179]

143. İnşaat bittiğinde, binanın içi kadar dışını da heykellerle süslediler. Kaynaklarda belirtildiğine göre, içerde, Meryem ve oğlu İsa (a.s.)’nın temsili resimleri yanında, İbrahim ve İsmail’in de resimleri bulunuyordu.[180] Yine bahsedildiğine göre, Allah’ın Evi (Beytullah) olan Ka’be’nin çevresinde üçyüzaltmış put vardı.[181] Tek bir Allah inancı uğruna yapılmış bir mabet, böylece bir panteon[182] haline getirilmişti. Bu durum, dini uygulamaların giderek basit ve sıradan bir putperestliğe dönüştüğünü gören daha yüksek bir din anlayışına sahip olan bir kısım yöre sakinlerini uzun uzun düşündürmüş olsa gerektir.

144. Doğu Arabistan’da yaşayan Benû Hanîfe kabilesinin, un ve hurmadan nasıl görkemli bir put diktikleri ve bir kıtlık sırasında bunu parçalara ayırıp yiyecek kadar ileri gittikleri Mekke’de bilinmekteydi.[183] Bedevîler, çölde tapınmak için taş bulamadıkları zaman, bir kum yığını üzerine develerini sağıyorlar, sonra orada tapınma hareketlerini yapıyorlardı. Kimi zaman da, bu putlara hazırladıkları süt ürünlerinden (tereyağ vs.) sunuyorlardı. Batıl inanç sahibi olan bu insanlar, bu tür sunulan eşyalara hiç el sürmezlerdi. Ama kabilenin köpekleri için durum hiç de böyle değildi. Bu köpekler, o tür yiyecekleri yalayıp yerler, sonra da zavallı putların üzerine işerlerdi.[184] Hangi aklı başında insan, putlara yakıştırılan güç ve kuvvet konusunda derin düşüncelere dalmaz? Hatta, anlatıldığına göre Mekke’de, adamın biri tapınmak için güzel görünüşlü taşlar bulur, ama daha güzel bir başka taş bulduğunda, artık kendi gözünde değersiz hale gelen eskisini atıp, yenisini tapınma aracı olarak kullanırdı.[185]

145. Bu tür olaylar, aklı başında insanların düşünmesi için birer ibret tablosu oluştururlar. Nesiller boyunca, Mekkeliler, yabancı ülkelere, Hıristiyan ve Mecusî topraklarına seyahat etmişler, yabancılar da Mekke’ye uğramışlardır. Öyleyse ileri düzeyde anlayışa sahip birtakım insanlarda bir bilinçlenmenin meydana geldiğini ve aynı çatı altında yaşayan aile bireylerinin farklı dinlere sahip olduklarını görmek, bizi şaşırtmamalıdır. Bunlardan kimileri Hıristiyanlığı benimserken, diğer bazıları daha başka inançlar peşinde idiler. Zeyd ibn Amr ibn Nufeyl’in başından geçenlerin ise özel bir yeri vardır: O, putlara sunulan kurbanların etini yemezdi[186] ve aradığı şeyi ne Hıristiyanlıkta ne de Yahudilikte bulamadığı için, “Ey Allahım! Eğer hangi ibadet etme biçiminin senin hoşuna gideceğini bilseydim ona uyardım, ama bunu bilmiyorum” der, sonra da secdeye kapanırdı.[187] Muhammed (a.s.) de, Ukâz fuarında iken dinlemiş olduğu, Saidetu’l-Iyâdî’nin tektanrı inancıyla ilgili hitabesini hiç unutmadı.[188] Kendisi de bazen Lebîd ve Umeyye ibn Ebi’s-Salt’ın aynı konuda yazılmış şiirlerine atıfta bulunurdu.[189] Hıristiyanlığın, Muhammed (a.s.)’ın hanımının akrabaları arasında biraz yayılmış olduğunu daha önce görmüştük. Mekke’de papaz ve keşiş bulunmazken, şehirde çok sayıda Hıristiyan köle oturmaktaydı.[190]

146. Muhammed (a.s.)’ın ailesi, orta halli Mekkeliler gibi genellikle putperestti ve kutsal Zemzem suyunu hacılara dağıtmak vb. gibi kamuya ait birtakım kültürel görevleri ellerinde bulunduruyorlardı. Ka’be’nin yeniden inşa edilmesinden bu yana, Muhammed (a.s.)’de ruhsal ve manevî bir bilinçlenme göze çarpmaktaydı. Vaktiyle dedesi Abdulmuttalip Ramazan aylarında Hira mağarasında inzivaya çekilirdi.[191] Muhammed (a.s.) da, zamanı gelince kendisini bu hayatın çekiciliğine kaptırdı ve çalkantılı ruhunu yatıştırmanın çaresini böyle bir hayatta buldu. Her yıl tüm Ramazan ayını Mekke yakınlarındaki bu mağarada zühd ve tefekkürle geçirirdi. Zaman zaman karısı kendisine azık gönderir, bazen de kendisi, ihtiyaçlarını temin için evine dönerdi. Muhammed (a.s.)’ın zaten kıt olan yiyeceğini kendileriyle paylaştığı yolunu şaşırmış konuklar da olurdu.. Bu uzletten çıkıp evine dönmeden önce, yedi kez tavaf etmek için Ka’be’ye uğrardı.[192] İbn Hişâm ve Makrızî’nin metninde, Muhammed (a.s.)’ın bu inzivayı karısı Hatice ile gerçekleştirdiğinin belirtilmesi çok tuhaftır. Normal olarak, Hatice’nin yeni yiyecekler getirmek için zaman zaman onu görmeye gelmesi gerekiyordu. Bununla birlikte, ilk vahiy gecesi orada değildi: o sırada Mekke’deki evinde idi.

147. Ben (yazar), Nur Dağı tepesindeki bu Hira mağarasını ziyaret etmiştim. Muhammed (a.s.)’ın Mekke’deki evinin bulunduğu yere ancak 1 km uzaklıkta bulunan Nur Dağı’nın pek tuhaf bir görünümü vardır. Çok uzaklardan, kendisini kuşatan çok sayıda tepenin arasından hemen göze çarpar. Hira mağarası, göçmüş ve üst üste yığılmış kayalardan oluşmuş, üç yanı kubbe biçiminde bir yapıya sahiptir. İçerisi, bir insanın, başı tavana değmeyecek biçimde ayakta durabileceği bir yükseklikte ve rahatça uzanıp yatacağı genişliktedir. Yine garip bir rastlantı sonucu, insan mağara içinde uzandığında yönü Ka’be’ye doğru olmaktadır. Zemindeki kayalık oldukça düz olup, küçük bir yatak yapmak için örtü serilebilir.Mağaranın girişinde oldukça yüksek bir açıklık vardır ve bu da, insanı, içeri girmeden önce kayalardan oluşan birkaç basamağı çıkmaya zorlar. Bu tepeye niçin Nur Dağı dendiği bilinmemektedir. Burası, hacıların birçok kez gelip geçtiği, Mekke’den Mina düzlüğüne gidilen yolun yakınında bir yerdir. Büyük bir olasılıkla, o dönemde yaygın bir uygulamaya göre, geceleyin yolunu şaşıranlara kılavuzluk etmesi için bu tepenin üzerinde ateş yakılıyordu. Bildiğimiz kadarıyla, Yarımadanın dört bir köşesinden gelen hacılar bu çevreden geçmek zorunda olduğundan, Arafat ile Mekke arasında ateş yakılan tek yerin Müzdelife’deki bu tepe olduğunu söylemek için bir neden yoktur.

148. Toplumdan uzak geçirdiği bu dönemlerde Muhammed (a.s.)’ın dinî düşüncesinde ne gibi gelişmeler olduğu hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Ama her yıl buraya geldiği göz önünde tutulursa, onun burada manevî bir tesellî bulduğunu düşünmek gerekir. Onun hayat hikâyesini yazanlar, Muhammed (a.s.)’ın “gün ışıması kadar açık ve net rüyalar” görmeye başladığını söylerler. Ertesi günlerde başından geçen olaylarda, ya gördüğü rüya ile ilgili bir işaret ya da bu rüyanın gerçekleşmesine tanık oluyordu. Hatta bazen kulağına garip bir ses geliyordu: Başını oraya buraya çevirip bir şey göremeyince de şaşırıp dehşete kapılıyordu. Bu görünmez varlığın sesi giderek daha da sıklaştı ve bir anlam kazandı: Muhammed (a.s.)’ın, bazen, kendi ismini seslenerek ona selam veren, kayalık ya da ağaçların arasından gelen bir ses duyduğu rivayet edilir.[193]

149. Artık olgunluk çağına ulaşmış, ve biraz sonra ele alacağımız Ramazan ayından altı ay önce kırk yaşına basmıştı. Yine Ramazan ayı gelmiş, ve anlaşıldığına göre beşinci kez, Hira mağarasındaki yalnızlığına gömülmüştü. Önemli bir gelişme olmaksızın birçok hafta geçti; sonra, Ramazan’ın 27. gününün gecesinde, pek tuhaf bir görüntü ile (keşifle) karşılaştı; nurdan bir varlık ona sesleniyordu. İşte bizzat onun (a.s.) ağzından çıktığı biçimiyle olay şöyle gelişmişti: “Bana, adının Cebrail olduğunu ve Allah’ın, son elçisi olarak beni seçtiğini bildirmek için kendisini gönderdiğini bildirdi. Ayrıca, melek bana abdest almayı öğretip, vücudum tamamen arınmış hale gelince de benden okumamı istedi. “Ben okuma bilmem” diye cevap verdim. Melek beni kollarına alıp kuvvetle sıktı, ve nihayet bırakıp, bir kez daha, okumamı istedi. Ben yine okumayı bilmediğimi söyledim. Bu kez beni daha kuvvetli sıkıp, sonra benden okumamı istedi ve ben okuma bilmediğim cevabını verdim. Üçüncü kez beni kollarına alıp, öncekilerden daha şiddetli bir biçimde sıktıktan sonra, beni serbest bıraktı ve şöyle dedi:

 “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı döllenmiş bir yumurtadan yarattı. Oku! Zira senin Rabbin pek soylu ve cömerttir; kalemle öğreten O’dur. İnsana bilmediklerini öğreten O’dur.”[194]

150. Sonra melek gitti. Olayın daha sonraki seyri hakkında tam olarak bir şey bilinmiyor. Öyle görünüyor ki, bir başka gün Muhammed (a.s.) yine çok garip ve müthiş bir görüntü (keşif) ile karşılaştı: Meleği, gökyüzünün boşluğunda oturur durumda görüyordu. Şaşırmış bir halde, hanımının kendisini bulmakla görevlendirdiği adamlar gelip onu eve götürünceye kadar, hiç kımıldayamadı. Yine anlatıldığına göre, bir defasında Resulullah (a.s.), tüm vücudu titrer bir durumda evine döndü ve sakinleşebilme için bir örtüye sarındı. Muhtemelen yine aynı olay söz konusuydu. Daha sonraları indirilmiş olsa da, “Ey örtülere bürünüp sarınan kişi!”[195] anlamındaki ayet, bu olaya gönderme yapmaktadır.

151. İlk vahyin, bir melek aracılığıyla ilâhi ilham biçiminde gelişi sırasında buna tanıklık edecek kimse yoktu; ama daha sonraları aynı olaylar yinelendiğinde bunların birçok tanığı olmuştur. Zira, ilk vahyi izleyen 23 yıl boyunca, kendisine inananlardan az ya da çok sayıda kişi ara sıra bu olayı gözlemleme fırsatı bulmuştur. Vahyin nasıl gerçekleştiği hem Resulullah (a.s.) hem de onun görgü tanığı sahabeleri tarafından tasvir edilmiştir. Resulullah (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kimi kez (vahiy) bana çalmakta olan bir çan sesi gibi gelir ki bu en dayanılmaz olanıdır. Sonra ses kesilir, ama yine de ben söylenilen her şeyi, belleğime yerleşmiş olarak bulurum. Kimi zaman da melek benimle konuşmak için bir insan biçiminde bana görünür ve ben onun söylediğini iyice zihnimde tutarım.”[196] Hadisin İbn Hanbel’deki metnine göre,[197] Resulullah (a.s.) önce, sanki madenî bir cisme vurulduğunda çıkan bir ses duyuyor, bunun üzerine dikkat kesilerek, kendisine iletilecek olan vahyi almaya hazırlanıyordu. “Bana hangi şekilde vahiy gelirse gelsin, her defasında sanki ruhum bedenimden ayrılacakmış sanırım.” Sahabesi de, kendi durum ve yeteneklerine göre bazı gözlemlerde bulunmuşlardır: “Kendisine vahiy geldiği zaman, bir tür dinlenme (hareketsizlik) hali kaplıyordu.”[198] Ya da: “Kendisine vahiy geldiğinde, bir an sanki zehirlenmiş ya da büyülenmiş gibi kalıyordu.”[199] Yahut: “Eğer vahiy kendisine çok soğuk bir günde gelmişse, alnından şakır şakır terler aktığı görülürdü.”[200] Ya da: “Tam vahyin gelmek üzere olduğu bir gün, başını (sırtındaki örtünün ?) içine soktu, tam o sırada Resulullah (a.s.)’ın yüzü kıpkırmızı kesilip, hırıltı çıkarmaya başladı; sonra bu hal geçti.”[201] Bir gün, İslâm’ı yeni kabul etmiş biri (Samhûdî’ye göre, Yalâ ibn Umeyye), Resulullah (a.s.)’ı vahiy geldiği sırada görmeyi merak etti. Ömer, ona yaklaşması için işaret edip, Resulullah (a.s.)’ın o gün üzerine geçirdiği örtüyü biraz kaldırdı; adam, “Resulullah (a.s.)’ın yüzünün kıpkırmızı kesildiğini ve inildediğini” gördü.[202] Veya: Biz onun yanındayken kendisine vahiy geldiğinde arı vızıltısına benzer bir ses işitirdik.”[203] Veya: “Resulullah (a.s.), vahiy sırasında dayanılmaz bir katılık hali hissederdi.”[204]Ya da: .”..Vücudu kaskatı kesilir ve dudaklarını kımıldatırdı.”[205] Yahut: Başını sanki anlamaya çalışıyormuş gibi sallardı.”[206] Daha bir dizi rivayet, bize onun vahiy sırasında çok ağırlaştığını göstermektedir. Bunlardan birine göre: “Devesi üzerinde iken kendisine vahiy geldiğini gördüm; hayvan böğürmekte ve bacaklarını öyle eğip bükmekteydi ki, kırılacaklarından korktum. Bazen çöküyor, bazen de ayağa kalktığında bacakları toprağa çakılmış direkleri andırıyordu. Vahyin ağırlığı nedeniyle ortaya çıkan bu durum, vahiy kesilene kadar sürüyordu. Bu sırada kendisi de inci tanesi gibi terler döküyordu.”[207] Ya da: “Resulullah (a.s.)’ın ağırlığı neredeyse devesinin bacaklarını kırıyordu.”[208] Veya: “Deve o kadar güçlü çırpınırdı ki, kimi kez Resulullah (a.s.) yere inmeyi tercih ederdi.”[209] Aynı durum, kendisi at üzerindeyken vahiy geldiğinde de olmuştu.[210] Zeyd bin Sâbit, kendi başından geçen bir olayı şöyle anlatır: “Çok kalabalık olduğumuz bir gün, vahiy gelmeye başlamış ve hepimiz yere oturmuştuk. Resulullah (a.s.)’ın dizi benim budumun üzerinde bulunuyor ve öylesine ağırlık veriyordu ki, uyluk kemiğinin kırılacağından korktum.”[211] Hadisin başka bir varyantında şu ilave cümle vardır: “Söz konusu olan Resulullah (a.s.) olmasaydı, çığlık atıp bacağımı çekerdim.” Başka hadislerde de şöyle denmektedir: “Bir gün mescidin minberinde ayakta iken kendisine vahiy geldi, ve ilâhî tebliğ kesilene kadar hareketsiz kaldı.”[212] Veya: “Bir gün (yemek sırasında) elinde bir parça (kemikli) et tutarken kendisine vahiy geldi. Vahiy sona erdiğinde, bu parça hala elinde idi.”[213] Bu tür olaylar sırasında Resulullah (a.s.) kimi kez sırt üstü uzanır, bazen de çevresinde bulunanlar, saygı gereği mübarek yüzünü o anki duruma göre bir örtü ile örterlerdi. Ama o asla bilincini ve kendi kontrolünü kaybetmez, az da olsa hareket ederdi. Peygamberliğinin ilk dönemlerinde, vahiy sırasında bile duyduklarını yüksek sesle tekrarlamayı âdet edinmişti. Ancak Medine’ye hicretinden önce, Mekke’de iken bu alışkanlığını terk edip, vahiy tamamen kesilinceye kadar sessiz ve sakin kalmaya ve ancak ondan sonra ilâhi mesajı çevresindekilere iletip vahiy kâtiplerine de yazdırmaya başladı. Bu konu ile ilgili olarak Kur’an’da şu ayetleri görmekteyiz:

 “(Ey Resûlüm!) (Vahyedileni) acele (ezber) edeceğim diye (henüz vahiy kesilmeden) dilini öyle kımıldatıp durma!”[214]

 “Sana onun vahyedilmesi henüz tamamlanmadan Kur’an’ı okumakta acele etme ve “Ey Rabbim, benim ilmimi artır” de!”[215]

İslam toplumu içinde nüshaların çoğaltılıp yayılmalarını sağlamak için, vahiy bitip sakinleştiğinde yeni vahyedilen ayeti yazdırmak üzere okuma-yazma bilen sahabelerinden birini çağırır ve önceki ayetler içinde bütünlüğü sağlayacak biçimde bu yeni ayetin nereye yerleştirileceğini titizlikle tarif ederdi. İbn İshâk, El-Meb’as ve’l-Megâzî[216] adlı eserinde şöyle demektedir: “Ne zaman bir miktar Kur’an ayeti vahyedilse, Resulullah (a.s.) bunları önce bir erkekler topluluğu içinde, sonra da kadınlar topluluğu içinde ezbere okurdu.” (Görüldüğü gibi, kadınların eğitimi kendisi için çok önemliydi.) Kur’an metninin Resulullah (a.s.) tarafından belirli bir düzene konulması ilerde ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Kaynakların işaret ettiğine göre,[217] Resulullah (a.s.), ne zaman vahiyleri yazdıracak olsa, vahiy kâtibinden, yazmış olduğu şeyleri eğer varsa hataları düzeltebilmek için kendisine tekrar okumasını isterdi. Bizzat Resulullah (a.s.)’ın ifadesiyle, Cebrail kendisine duruma göre değişik şekillerde: kimi kez bir insan, kimi kez kanatlarıyla uçan bir varlık, bazen daha başka tuhaf biçimlerde görünürdü.

152. İşin şekil ve biçimine fazla takılıp kalmamamız gerekir; biz, asıl olanla, Muhammed (a.s.)’ın çevresindekilere tebliğ ettiği mesajla ilgilenmeliyiz. Doğumunun 40. yılıyla birlikte, Muhammed (a.s.)’ın özel hayatı ile ilgili ilk dönem kapanır ve ilâhî tebliğ görevini gerçekleştirdiği kamusal hayatı başlar.[218]

 

Risâlet

 

İlahi Tebliğ Görevinin Başlangıcı

 

153. Mutlak Kudret Sahibi ve Yüce bir Allah inancı, Müslümanlar nezdinde “Tanrının insan bedeninde somutlaşması” anlayışını reddeder.[219] Müslümanlar, bir Allah Elçisi’nin (Resûl’ün), tamamen insanî özelliklerini koruyarak, sıradan insanlarca görülemeyen bir varlığın, bir meleğin aracılığıyla vahiyleri ve ilahî ilhamları aldığına inanırlar. İlâhî tebliğ (risâlet), çocukların ana-babalarından miras yoluyla devralacakları bir görev değildir. Araplar arasında, İsrailoğulları’ndaki gibi peygamberler olmamıştır. Hemşehrileri arasında merhamet ve doğruluğuyla tanınan, aynı zamanda okuma-yazması olmayıp sihir gibi gizli bilimler konusunda hiçbir iddiası olmayan -hatta bunlardan nefret eden- bir Arap, ansızın Allah tarafından, insanlar nezdinde O’nun elçisi olarak seçildiği ve Yaratan’ın çizmiş olduğu yolda ümmetine kılavuzluk etme görevinin kendisine düştüğü haberini alıyordu. Onun hayat hikâyesiyle (Sîret) ilgili bir eser yazan İbn İshâk’dan[220] naklen, Muhammed (a.s.)’ın o anda gösterdiği tepkiyi kolayca anlıyoruz: Muhammed, hanımı Hatice’ye içini açtı: “Ne zaman tek başıma kalsam, ey Muhammed, ey Muhammed diye beni çağıran bir ses duyuyorum; uykuda iken değil, tamamen uyanık iken semavî bir nur görüyorum. Vallahi şu putlar ve kâhinler (görünmeyen şeyler ve gelecekte olacak olaylar hakkında bilgi sahibi olduklarını iddia eden kişiler) kadar hiçbir şeyden nefret etmedim. Acaba ben de mi bir kâhin oldum? Bana seslenen kişi sakın bir şeytan olmasın?” Halk tarafından bir yalancı, bir büyücü, bir meczup ya da bir kâhinmiş gibi nitelendirilme korkusu doğaldı. Zira bazı insanlarda göze çarpan bilinçlenmelere rağmen, ülkedeki hiçbir kimse, hatta en başta bizzat Allah’ın Elçisi bile, ilâhî tebliğ’in ne olduğunu bilmiyor, ve görünüş itibariyle birbirine benzeseler de, şeytanî bir aldatmaca ile rahmanî ilham arasındaki ince ayrımı yapamıyordu.

154. Muhammed (a.s.), sâdık karısı Hatice’nin kendisini yatıştıran şu sözlerine muhatap oldu: “Sen o denli eli açık, cömert ve hayırsever birisin ki, Allah seni Şeytan’ın aldatmalarına düşürmeyecektir.” Daha sonra onu alıp Hıristiyan olan kendi yeğeni Varaka’ya götürdü (Belâzurî’ye[221] göre, Ebû Bekr’in eşliğinde gönderdi). Buhârî’nin bildirdiğine göre (91/1) artık gözleri görmeyen Varaka, Muhammed (a.s.)’ın başına gelenleri duyunca şöyle haykırdı: “Hayır, bu tıpkı Musa’nın Nâmûs’unda olduğu gibidir. Bu asla şeytanî bir hal olamaz; ilahî tebliğ görevinde birçok güçlükle karşılaşacağın zaman ben hala hayatta olursam, seni himaye eder ve gücümün yettiği kadar seni desteklerim.” Daha sonra Hatice, belki de Varaka’nın telkini ile, şöyle bir deney yapma düşüncesine kapıldı:[222] “Hatice Resulullah (a.s.)’a şöyle dedi: Meleği gördüğün zaman bana seslen. Ve bir gün Resulullah (a.s.) ona: “İşte şurada” dediğinde, Hatice, “Gelip sağ tarafıma otur ve hala onu görüp görmediğini bana söyle” dedi. O da öyle yaptı ve “Evet, onu görüyorum” dedi. Sonra Hatice onu sol tarafına, sonra karşısına oturttu ve hep aynı cevabı aldı. En sonunda kendisini eşler arasında görülen bir yakınlıkla kucakladı ve aynı soruyu sordu. Muhammed (a.s.), “Hayır, artık onu göremiyorum” karşılığını verdi. Bunun üzerine hanımı şöyle dedi: “Onun gerçekten bir melek olduğuna kesin kanaat getirdim, zira Şeytan bu özel durumumuzda bile bizi terk etmezdi.”

155. Tarihçiler ilk vahiy ya da vahiylerin ardından geçici bir kesinti dönemi (fetret) olduğuna işaret ederler.[223] Takip eden iki üç yıl boyunca Muhammed (a.s.)’de bir olgunluğun meydana gelmesi gerekir: Belki de her şeyden önce vahyin yarattığı dehşet ve ardından sakinlik ve haz dönemi, sonra yeni bir vecd (coşku) beklentisi ve nihayet büyük üzüntü ve ümitsizlik hali. Bu son safha ile ilgili olarak tarihçiler bize, içinde bulunduğu o keder ve sıkıntı dolu günlerinde, Muhammed (a.s.)’ın birçok kez canına kıymak için tepelik yerlere çıktığını zikrederler.[224] Fakat, kendisini aşağı atmaya hazırlandığı her defasında melek Cebrâ’il tekrar ortaya çıkıyor ve kendisinin gerçekten Allah’ın Elçisi olduğunu tasdik ediyordu. Bu durum onu bir süre için yatıştırıyor ve o, ibâdetlerine yeniden koyuluyordu. Ailesiyle olan ilişkileri neredeyse kopma noktasına gelmişti ve hatta, Ka’be’nin avlusunda yatıp kalkıyordu; Artık kendisini ilgilendiren yegâne şeyler, ruhunu ve gönlünü arındırmak ve herkese karşı iyilik yapmaktı.

156. Bu sıkı disiplinin ruhtaki en ufak lekeleri bile silip, dünya ile ilgili son alakaları da bertaraf etmesi ve böylece tıpkı diğer insanlar gibi bir insan olan, ama her hareketi, her sözü, her arzusu ilahî irade içinde kaybolup gidecek olan bir varlığı hazırlaması gerekiyordu. Resulullah (a.s.), manevi gelişimi bu dereceye ulaştığında, artık vahyin gelişindeki kesilmeleri de, sadece vahyi gönderen ve Alemlerin Rabbi olan Allah’ı ilgilendiren herhangi bir olay olarak görüp tevekkül etti. Ancak bazı kimseler onu, Allah’ın kendisini terk etmiş olduğunu söyleyerek alaya aldıklarında, bu durum onun manevî hazırlığını ikmal eden son darbe oldu ve Cebrail (a.s.) yeni bir vahiy ile çıkıp geldi:[225]

“And olsun doğan güne!

Ve her şeyi örttüğü zaman geceye!

Ki Rabbin seni terk etmedi, sana hiç de darılmadı.

Ve kuşkusuz Âhiret, senin için bu dünyadan daha hayırlıdır.

Ve muhakkak ki Rabbin sana güzel nimetler verecek ve sen de hoşnut olacaksın.

O seni bir yetim olarak bulup da sana bir sığınak, bir himâye sağlamadı mı?

Seni yolunu şaşırmış bir halde bulup da seni doğru yola eriştirmedi mi?

Ve seni başkasına muhtaç bir halde bulup da zengin etmedi mi?

Öyleyse, sakın yetîme eziyet etme!

Ve el açıp isteyeni de sakın azarlama!

Ve Rabb’inin nimetini minnet ve şükranla an!”[226]

Bu ayetler, yeni bir din ve insanların hayrı için yüce bir nimet olan İslâm’ın etrafa öğütlenip yayılması için ilahî bir emir olmuştu.

157. Kur’an’ın ilk vahyedilen âyetleri (Alak Sûresi),[227] her şeyin yaratıcısının, özellikle insanoğluna öğrenme ve bunları “kalem” yoluyla aktarma yeteneğini vererek tüm insanlığın ihtiyaç duyduğu şeyleri önceden bilerek cömertçe bağışlayanın sadece Allah olduğunu beyan ediyordu. Bu özelliğiyle İslâm, tanrıtanımazlıktan, çoktanrıcılıktan ve maddecilikten açık seçik olarak ayrılmaktaydı. Yukarıda metnini verdiğimiz suredeki (Duha) ikinci mesajda ise, Allah’ın mutlak kudretinin yanı sıra, iyilik ve insanlık duyguları ile (fikrî ve ruhî anlamda olduğu kadar maddî anlamda da) yoksullara yardım etmenin gereği üzerinde durulmaktadır. Daha sonra indirilen ayetlerde, “tüm inananların, kötü insanlardan kaynaklanabilecek ciddi sonuçlara karşı insanları uyarıp ikaz etmeleri, tek bir Allah’dan başkasına kulluk etmemeyi emretmeleri, Allah’a ibadete kalkışmadan önce ruhen ve bedenen arınmaları, Allah’ın gazap ve öfkesini çekebilecek her şeyden kaçınmaları ve Allah’ın kendilerine aşırı miktarda nimetler vermesi hırsına kapılmamaları (Müddessir Suresi) emrolunmakta; ve Resulullah’ın “kendisine emrolunan şeyi açıkça söylemesi ve ortak koşanlardan yüz çevirmesi” (Hicr Suresi, 94); “sadece kabilesinden kendisine en yakın olanları uyarmakla kalmayıp, bu peygamberin geleceğinin esasen eskilerin kutsal kitaplarında bildirilmiş olduğunu ilave etmek suretiyle, onları, bunun Alemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir vahiy olduğuna, falcılıktan, gâipten haber veren kehanet iddialarından, her türlü şeytanî, hayal ürünü ve şairane işten tamamen farklı bir vahiy olduğuna ikna etmesi” (Şuara Suresi) gerektiği bildirilmektedir. Kur’an yorumcuları (müfessirler), Zerdüşt’e, Buda’ya, Musa’ya, İsa’ya atfedilen ve kendilerinin tamamlayamadığı şeyi tamamlamak üzere birinin gelişinin beklendiğini bildiren açıklama ve ifadelere dikkat çekerler. Bu müfessirlerin, peygamberliğin kendi peygamberlerinin şahsında ortaya çıkışına tanık olmaları gayet tabiidir. Muhammed (a.s.), kendisinden sonra bir başka peygamberin gelmesi ihtimalinden ya da kesin surette geleceğinden hiç bahsetmediği gibi, gayet açık seçik olarak, kendisinin, Allah’ın gönderdiği peygamberlerin sonuncusu (Hâtemu’l-Enbiyâ) olduğunu da ifade etmiştir.

158. Resulullah (a.s.), ıslah çalışmalarına ancak, doğduğu şehrin putperest ve müşrik olan insanlarından başlayabilirdi. Bu nedenle, Kur’an’ın vahyolunan ilk ayetlerinde özellikle şu iki sorun üzerinde durulmaktadır: 1. Hiçbir ortağı olmayan, kuvvet ve kudretine sınır tanınmayan, Yüce ve her yerde hâzır ve nâzır tek bir Allah’a iman. 2. Sadece hayırlı ve güzel işler yaparak, doğru yolda (Sırat-ı Müstakîm üzere) bir hayatı sürdürme zorunluluğu. “İman ve iyi işler (hayırlı ameller), Kur’an’da sürekli yinelenen bir konudur; ve delil olarak, Kur’an şu uyarıda bulunmaktadır: “İnsan da dahil kâinatı kim yarattı? Tabii ki insan değil! Fakat Allah’tır ki, O ebedîdir, her şeyin yaratıcısıdır, her şeyi yoktan var etmiştir; hayatın, ölümün ve sonuç olarak öldükten sonra dirilme gününün de sahibi O’dur. O, eğer onları yoktan var edebiliyorsa, öldükten sonra tekrar diriltemez mi? Böyle bir dirilişten sonra onları cezalandırması ya da ödüllendirmesi mümkün değil midir?” Ayrıca Kur’an, her şeyi bilen (Alîm olan) Allah’ın, bu fani dünyada yapmış olduğumuz her şeyi kaydettiğini ve son hesap gününde bunların muhasebesini yapacağını açıklamaktadır.

159. Böylece İslâm, sahip olduğu kötülük yapma yeteneğine rağmen insanoğlunu ancak ve sadece iyi ve güzel işler (salih ameller) yapmaya ikna etmeyi tasarlar. Bu ise, insanı bilinçli olarak aşırı düşkünlük ve arzularını kontrol altına almaya, ve günah işlemeye yatkın duygularına rağmen onlardan sakınmaya zorlayan İslâm ahlâkının temelini oluşturur. Doğuracağı sonuçları hesaba katmaksızın sadece kendisini düşünen cahil birine kötülükler iyiymiş gibi görünür ki bu, Kur’an’ın da işaret ettiği gibi şeytanî bir düşünce tarzıdır: “Şeytan onlara iş ve hareketlerini süsleyip güzel göstermiştir”; “Onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir.”

160. İnanç ve uygulama (iman ve amel) bir araya geldiğinde çok uzun vadeli sonuçları da içine alır. Dolayısıyla, bu uğurda şiddetli direnişlerle karşılaşılması, beklenen ve doğal bir şey olsa gerektir.[228]

 

Kutsal Mesajın İletilmesi

 

161. İnsan toplulukları içerisinde ilâhiyatın soyut sorunlarıyla ilgilenenlerin sayısı çok az olduğu halde, toplumun hemen her kesimi, atalardan kalma örf ve adetlerinde olabilecek her türlü yenilik ve sapmaya karşı çıkmaktadır. Birkaç kişinin “yabancı” dinlere geçişi, şehirde oturan bazı kimselerin ağzından Mekke’deki putperestliği aşağılayan sözlerin dökülmesi, Mekke “dinine” karşı çıkan bazı kimselerin kişisel inançları, tüm bunlar Mekke’de herhangi bir çalkantıya yol açmamıştı. Bunları söylerken, özellikle, Tek Allah inancını savunan Hanifleri göz önünde bulunduruyoruz.[229] Ama Muhammed (a.s.) aynı şansa sahip olamamıştır. Peki bu ayrım nereden kaynaklanıyor? Bunun nedeni bilinmemekle birlikte şurası bir gerçektir ki, ondan önce hiç kimse kendisinin Allah’ın Elçisi olma niteliği taşıdığını ve halkını doğru yola getirmekle görevlendirilmiş olduğunu söylememişti.. Yine ondan önce hiç kimse, getirdiği yeni dinine bu denli ısrarla kendisini adamamış ve onu tebliğ etme görevini hayatının yegâne amacı ve hedefi haline getirmemişti.

162. Bu dini kabul edenlerin hemen tamamı, sadece Allah’ın birliğini ve Muhammed’in onun elçisi olduğunu kabul etmekle yetiniyorlardı. Bu tarzda dine ilk girişlerin tarihini belirlemek zordur. Birinci ve ikinci vahiy dönemi arasında yaklaşık üç yıllık bir kesinti olduğu bilinmektedir. İşte bu dönemde Muhammed (a.s.)’ın Allah tarafından terkedilmiş olduğunu söyleyen kimi Mekkelilerce alay konusu edilmesi, Muhammed (a.s.)’ın kendi başından geçtiğini söylediği şeylerin belli bir çevrede yayılmış olduğunu göstermektedir. Hanımı Hatice, kocasının kendisine anlattığı şeylere kesinlikle inanmıştı. Muhammed (a.s.)’ın evlât edindiği kölesi Zeyd ibn Hârise’nin de aynı dönemde kurtuluşa erenlere katılmış olması gerekir. Onun nasıl ailesinin yanına dönmeyi reddedip, Muhammed (a.s.)’ın yanında kalmayı tercih ettiğini biliyoruz. Aynı şey, genç yeğeni Ali ibn Ebî Tâlib için de geçerlidir; Muhammed (a.s.), amcası Ebû Tâlib’in yükünü hafifletmek için onu evlâtlık edinmiş ve delikanlı,[230] çevresindeki insanların hareketlerini örnek almaya başlamıştı. Şehirde Muhammed (a.s.)’ın en yakın arkadaşı ve dostu kuşkusuz Ebû Bekir idi. Varaka ibn Nevfel’e birlikte gitmemiş olsa bile (bk. önceki bölüm), Muhammed (a.s.)’ın kendisine gelen “görüntü”den ona da bahsetmiş ve Ebû Bekir’in de hiç çekince göstermeden iman etmiş olması muhtemeldir. Kendisine anlatılanlardan sonra Varaka’nın nasıl bir tavır sergilediği hususunda ise tarihçiler görüş birliğine sahip değildir.

163. İlâhi tebliğ görevinin ikinci evresinde vahyin yeniden başlaması üzerine, Muhammed (a.s.), çok geçmeden şu ilâhî buyruğu aldı: “Önce en yakın akrabalarını ikaz edip uyandır.”[231] Belâzurî’nin bize naklettiğine göre,204 Muhammed (a.s.), bu ayetin etkisiyle bir ay boyunca evine kapanmış, öyle ki, hastalandığını zanneden halaları sağlığını sormak için çıkıp gelmişlerdi. Muhammed (a.s.), içinde bulunduğu toplumu ve kabilesini iyi tanıyordu ve aldığı yeni ilâhî buyrukların yerine getirilmesini oldukça nâzik bir konu olarak görmek için bazı haklı nedenleri vardı. Yine Belâzurî’nin eklediğine göre, onun eve kapanışının gerçek nedenini öğrenen halaları, ona kızmak şöyle dursun, onu yüreklendirmişler, ama yine de düzenleyeceği toplantıya amcası Ebû Leheb’i davet etmemesini tavsiye etmişlerdi. Çünkü amca ile yeğen arasındaki o eski yanlış anlama sürüp gitmekteydi. Muhammed (a.s.), tüm aile mensuplarını bir yemeğe davet etti. Her zamanki gibi, herkes yemeği yiyip, ev sahibinin kendilerine önemli bir şey söylemek isteyebileceğini hatırlarına bile getirmeden, peşpeşe evlerine gitmişlerdi. Muhammed (a.s.), bu kez tedbirli davranıp, yemekten sonra kendilerine ileteceği bir konu olduğunu bildirerek ikinci bir davet düzenledi. Belâzurî, Ebû Leheb’in de davetli olmadığı halde bu toplantıya katıldığını belirtir. Resulullah (a.s.)’ın halaları endişelenmekte haklı çıkmışlardı, zira onun kalkıp da Allah’ın kendisine nasıl ilâhî bir görev verdiğini, bu ilâhî görevin ne olduğunu toplantıda açıklar açıklamaz, Ebû Leheb ayağa kalkıp küstahça sözler sarf ederek, Muhammed’in kendilerini atalarının dininden saptırmak istediğini ve bunun tanrıların gazabına yol açacağını söyleyip, orada bulunan aile mensuplarını tahrik etti. Bunun üzerine topluluk keyifsiz ve neşesiz bir halde dağıldı.

164. Yine Belâzurî’nin bize bildirdiğine göre,[232] Muhammed (a.s.)’ın halaları daha sonra Ebû Leheb’le konuşmuşlar ve Muhammed (a.s.)’ın gerçekten geleceği önceden haber verilen peygamber olduğuna iknaya çalışmışlarsa da, bir sonuç çıkmamıştır.

165. Bu başarısız girişim onun kararlılığını daha da pekiştirmişti. Bir gün Ka’be’nin karşısındaki Safâ tepesine çıkmış ve eskiden kalma bir adete göre, vereceği önemli bir haberi dinlemeleri için şehir ahalisini çağırmıştı. Herkes koşup geldi. Bunun üzerine, sadece kendi ailesi ve yakınlarıyla konuşmak istediğini ilan edip, öteki kabile mensuplarını geri gönderdi. Acaba böyle yapmakla, yakınlarına hitap etmeden önce tüm şehirde nasıl bir etkisi olduğunu kendi kabilesine göstermek mi istemişti, yoksa bunun başka nedenleri mi vardı? Durum ne olursa olsun, daha sonra şu soruyu sorarak konuşmasına başladı: “Eğer ben size şu tepenin ardında karargâh kurmuş ve şehri istilâ edecek bir düşman var desem, bana inanır mısınız?” Şöyle cevap verdiler: “Sen asla yalan söylemedin ve biz senin her söylediğine inanırız.” O, şöyle devam etti: “Allah beni, sizi uyarmam ve eğer bana kulak vermezseniz gazabının sizi tehdit ettiğini size söylemem için gönderdi.” Acımasız Ebû Leheb derhal söz alarak şöyle dedi: “Bu anlamsız ve saçma bildiri için mi bizi rahatsız edip vaktimizi çaldın?”[233]

166. Taberî’nin olayın hangi tarihte geçtiğini belirtmeksizin bize bildirdiğine göre,[234] Ebû Leheb ve Adiyy ibn el-Hamra, komşuları olan Muhammed (a.s.)’ın evine taş atmayı alışkanlık haline getirmişlerdi; ayrıca Ebû Leheb, yeğeninin kapısının önüne her türlü pisliği atardı; kardeşlerinden birinin kendisini suçüstü yakalayıp onu cezalandırmakla tehdit etmesi üzerine, Ebû Leheb taktik değiştirdi: Bu kez, para ile tuttuğu adamlara bu kötü işi yaptırmaya başladı.[235] Ebû Süfyân’ın kız kardeşi ve Ebû Leheb’in karısı olan Umm Cemîl’in de İslâm’a saldırmakta kocasından geri kalır yanı yoktu. Dolayısıyla, Kur’an’da şu ayetlerin bulunduğu bir surenin nazil olduğuna şaşırmamamız gerekir:

“Ebû Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, çok yakında alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde karısı da (onunla birlikte ateşe girecek).”[236]

167. Umm Cemîl hiciv ve alay dolu şiirleriyle intikam almaya çalıştı ve Muhammed (a.s.)’ın kızlarıyla evli olan iki oğluna, karılarını boşamalarını emretti.[237] Kırgınlık ve dargınlıklar barışma ümitlerini tamamen yok etti.

168. Şehirdeki herkes artık bu yeni “hareket”ten haberdardı ve bunu gizlemenin hiçbir yararı da yoktu. Bu nedenle, takip eden vahyin şundan başka türlü olması beklenemezdi:

 “Sana emredilen şeyi açıkça ortaya koyup söyle ve Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir! Gerçekten, Allah’la birlikte başka tanrılar edinip seninle alay eden kimselere karşı biz senin için yeterliyiz. (Ama kimin doğru olduğunu) onlar yakında bilip anlayacaklar. Onların söyledikleri şeyler yüzünden senin canının sıkıldığını and olsun ki biliyoruz. Öyleyse sen şimdi Rabbine hamd ederek onu tesbih et (yüceliğini an) ve gönlüne huzur ve kesinlik gelene kadar Rabbine ibadet et!”[238]

169. Muhammed (a.s.), hemşehrileriyle bir araya geldiğinde hiçbir konuşma fırsatını kaçırmıyordu. O ana kadar indirilen Kur’an ayetleri genellikle şu hususlara değiniyordu: Tek bir Allah vardır; O, diri ve her şeye gücü yetendir; ne karısı ne de çocukları olmayıp, hiçbir ortak kabul etmez; öldükten ve diriltildikten sonra insanları yargılayıp, bu dünyada yapmış oldukları işlere göre onları cezalandırıp ödüllendirecek olan O’dur. Yeri geldikçe puta tapıcılığın pek iğrenç ve kötü bir şey olduğuna değiniliyor ve bizzat kendi eliyle yapmış olduğu bir şeye tapınmanın insanoğlu için onur kırıcı bir şey olduğu dile getiriliyordu. Alemlerin Rabbi’ne kulak verilmesi, iyi ve güzel işler yapıp kötülüklerden sakınılması gerektiği belirtiliyordu. Genellikle bu ayetler, insanoğlunun şükretmesi için, açık ve sürükleyici ifadelerle Allah’ın kendisine bağışladığı nimetleri tasvir ediyor ve nihaî hesaplaşma için öldükten sonra bir dirilişin olacağını hatırlatıyordu.

170. Gerek bireylere gerekse topluluklara hitap ederken, Muhammed (a.s.)’ın kullandığı yöntem, önce tatlı ve yumuşak sesiyle, coşku içerisinde Kur’an’dan birkaç ayet okumak, sonra da bunları yorumlayıp dinleyicileri bunlara inanmaya davet etmek biçimindeydi. Başarıya öyle çabucak ulaşılmadı.[239]

 

Bazı Din Değiştirme Olayları

 

171. Hatice, Zeyd, Ali ve Ebû Bekir’den sonra İslâm’ı kabul edenlerin başında Yenbu yakınlarındaki Gıfar kabilesinden Ebû Zerr olmuştur. Onun başına gelenler bir ibret tablosu niteliği taşır. Gıfârîler, şehirler arası yollarda yaptıkları hırsızlıklarla ve Ka’be’ye hac için gelenlerin bile mallarına saygı göstermeyip yağmalamalarıyla ün kazanmışlardı. Ebû Zerr de akrabalarının yaşantısını paylaşmakla birlikte, son derece duyarlı bir insandı. Müslim’in Sahîh’inde geçen bir hadise göre,[240] Allah’ın haram aylarında bazı ilkelerin çiğnenmesi ile ilgili bazı olaylar ve belki de Gıfârîlerin arazisinden geçerek hacca gitmekte olan kafileler arasındaki birçok kadın ve çocuğun acı dolu çığlıkları, kendisini pişmanlığa yöneltmiş, daha sonra da kabile mensuplarının azarlarını duymamak için onları terketmişti. Yaşlı annesi ve küçük erkek kardeşiyle birlikte, annesinin akrabalarına sığındı. Kaynağı Resulullah (a.s.)’a dayanan bir hadiste, Ebû Zerr durumunu şöyle açıklamaktadır: “İslâm’dan önce, üç yıl boyunca Allah’ın bana telkin ettiği biçimde ona ibadet etmiştim.” Bir süre sonra, sığındığı bu yeri terk ederek güneye, kendisinin yapmış olduğu şeylerden dolayı hacıların çok çekmiş olduğu Mekke’ye yöneldi ve şehrin dışında bir köye yerleşti. Bir gün bir yolcudan, kutsal şehirde birisinin putperestliğe karşı dinî bir hareket başlattığını öğrendi. Ebû Zerr, daha fazla bilgi toplaması için kardeşini Mekke’ye gönderdi. Eve döndüğünde, kardeşi şunları anlattı: “O da senin gibi biri: Tek bir Allah’a ibadet ediyor, iyilik yapmayı emrediyor; ayrıca kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu söylüyor. Mekkeliler kendisini bir şair ya da gizli şeyleri bilen bir kâhin olmakla suçluyorlar. Tamam, ben ünlü bir şairim, ama o kesinlikle bir şair olamaz. Kâhinlere gelince, ben öylelerine çok rastladım, ama o onlara hiç benzemiyor: kâhinler yalancı kimselerdir, oysa o, sözü doğru bir insan olarak biliniyor ve iyiliği emredip, kötülüğü yasaklıyor.” Ebû Zerr, uzun zamandır aradığı insanın o olduğunu anlamıştı. O zaman aceleyle tek başına şehre doğru yöneldi, ama buluşmak istediği kimsenin adresini hiç kimseye sormadı. Görünüşe bakılırsa İslam’a karşı gösterilen baskı oldukça şiddetliydi. Bir ay boyunca burada kalıp, gece gündüz demeden, buluşmaya geldiği insanı Ka’be’nin avlusunda arayıp durdu. Bir gün, inanılmaz derecede sefil bir durumda avluya giren bir adam gördü. Ebû Zerr onun bir Müslüman olduğunu sanıp, ona Muhammed (a.s.)’ın adresini sordu. Ama yanılmıştı, zira sorduğu kimse: “Ey Kureyşliler, işte bir Müslüman!” diye bağırdı ve herkes zavallı Ebû Zerr’in üzerine çullanıp onu acımasızca dövdüler. Ebû Zerr hikâyesini şöyle sürdürür: “Kendime geldiğimde sanki (yaralarımdan akan kanlarla) kırmızıya boyanmış bir puta dönmüştüm.”

172. Bir başka olay da şudur: Bir gece Ka’be’nin etrafında iki kadının tavaf etmekte olduklarını gördü ve onların İsâf ve Nâ’ile adlı putlara dua ettiklerini işitti. Ebû Zerr kendini tutamayıp, “Onları evlendirseniz ya!” diye bağırdı. (Hatırlanacağı gibi, efsaneye göre, bir erkek ve bir kadının heykelleri olan İsâf ve Nâ’ile, aslında Curhumlu iki âşıktı. Şehvânî arzularını mabedin içinde gizlice tatmin etmek isterken, o anda taş kesilmişlerdi. İnsanlar, bir uyarı olsun diye bu taşları yüksekçe bir yere koymuşlar, ama sonraki kuşaklar olayı unutup, onlara tapınmaya başlamışlardı.) Aslında Ebû Zerr şunu demek istiyordu: İsâf ve Nâ’ile adlı bu iki aşık kendi arzularını yerine getirememişken, sizin arzularınızı nasıl yerine getirebilsinler? İki kadın, tek başlarına oldukları için, bu kadar büyük bir “küfür” vesilesiyle de olsa gece vakti tartışmaya cesaret edemediler ve tehditler mırıldanarak uzaklaştılar. Dönüp giderken hala aralarında konuşmayı sürdürüyorlardı. Tesadüfen Muhammed (a.s.) yolda onlarla karşılaştı ve kendilerine ne olup bittiğini sordu. Onun kim olduğunu bilmeyen kadınlar, olaydan ona da bahsettiler. Ebû Bekir’i yanına alan Muhammed (a.s.), Ka’be’nin avlusuna geldi ve uzun zaman ibadet etti. Kendisini ona takdim etmediği halde, Ebû Zerr onu tanıdı ve kendisine doğru ilerleyip “Allah’ın Resûlü” diyerek selamladı. Muhammed (a.s.) ona kim olduğunu sordu ve Gıfâr kabilesinden olduğunu öğrenince, elini alnına koyup düşünmeye başladı. Sonra aralarında şöyle bir konuşma geçti:

-Ne zamandır buradasın?

-Otuz gündür!

-Ne yiyip içiyorsun ?

-Gece gündüz, Zemzem kuyusunun suyundan başka hiçbir şey yiyip içmiyorum, yine de kilo aldım!”

Ebû Bekir onu misafiri olarak evine götürüp, kendisine yiyecek bir şeyler verdi. Ertesi gün Ali gelip onu aldı ve Resulullah (a.s.)’ın yanına götürdü. Ebû Zerr böylece İslâm’ı kabul etti. Ancak, Mekke’de yabancı olduğu için, şehirdeki bir aile ile “eman” anlaşması yapmadan uzun süreli olarak burada kalması onun için sakıncalıydı. İmanın uygulanması konusunda birkaç gün bilgilendirdikten sonra, Resulullah (a.s.) ondan, kendi kabilesine gidip, İslâm’ı orada yaymasını emretti.[241] Hicret sırasında Medine’deki İslâm hükümetinin emrine girmek üzere ilk yola çıkanlar, daha sonra da göreceğimiz gibi, işte bu Gıfârîlerden başkası değildi.

173. Sa’d ibn Ebî Vakkâs da Müslüman olma şerefini kazanan altıncı kişi olmuştur.[242] İslâm’ı kabul edişiyle ilgili ayrıntılar bilinmemektedir; ancak, şurası kesindir ki, Ebû Bekir, bedeni, ruhu, ve servetiyle kendisini İslâm dâvâsına adamış, sadece kendi ailesini değil, aynı zamanda arkadaşlarından birçoğunu da, kendi çabaları sonucunda, zaman içinde yavaş yavaş yeni inanç hareketine katmıştır ki bunlar arasında adını andığımız Sa’d ibn Ebî Vakkâs, Zübeyr ibn el-Avvâm, Abdurrahman ibn Avf, Talha ibn Ubeydullah bulunmaktadır; hatta bir hadise göre, üçüncü halife Osman da Ebû Bekir’in çabaları sonucunda İslâm’ı kabul etmiştir. Hepsi de genç ve Mekke’nin ileri gelen ailelerinden olan bu insanlar, kendi kabileleri içinde az ya da çok güçlüklerle karşılaşmışlar, kimileri ayaklarından zincire vurulurken, bir kısmı da ana-babalarından dayak bile yemişlerdir.

174. Tarihçiler, Resulullah (a.s.) ve bağlılarına karşı eziyet ve sıkıntı verenlerin başında yer alan Mekkelilerin uzun listelerini çıkarmışlardır.[243] Bütün büyük ailelerin bu listelerde yer aldığı göze çarpar. Bizim özellikle dikkatimizi çeken şey, eziyet ve işkence uygulamasında başı çeken kimselerin, çoğunlukla bu Müslümanların kardeş, yeğen, hatta kimi kez oğul şeklinde en yakın akrabaları olmalarıdır. Resulullah (a.s.)’ın dini yayma çabalarına, kendisine gelen ilk “görüntü”den ancak üç yıl sonra başladığını görmüştük. Belâzurî konuya şöyle açıklık getirir:[244] Mekkeli Müslümanlar Muhammed (a.s.)’ın ilâhî tebliğ görevine başlamasının 5. yılında, doğdukları şehri terk edip Habeşistan’a sığınmak zorunda kaldılar. Yine bu tarihçinin düzenlemiş olduğu muhacirler listesinde Mekkeli 75 erkek ve (Habeşistan’da 9 çocuk doğuran) 9 kadınla birlikte, Mekkelilerden sığınma hakkı almış yabancı uyruklu 25 mevla vardı. Bu 109 Müslümanın hepsi de hür insanlardı; ilk Müslümanlar arasında kölelerin sayısı pek azdı. Bütün bunlar sadece iki yıllık bir gayretin sonucuydu. Bu hicret hareketi, dinî baskı ve zulmün ulaştığı boyutun çok açık bir göstergesidir.

175. Kölelerin durumu daha da kötü idi: Dövüldüler, kavurucu yaz sıcağında çırılçıplak kumlara yatırıldılar, kadın erkek demeden, boyunlarına ip geçirilip sokaklarda sürüklendiler. Bazı köle sahipleri, İslâm’ı kabul eden kölelerinin vücutlarını kızgın demirle dağladılar. Bunlardan kimileri bu işkencelere dayanamayıp öldüler. Ebû Bekir, bunları koruyan kişilerin başında geliyordu. Erkek kölelerden Bilal ve Amir ibn Fuheyre’yi, kadınlardan da Umm Ubeys, Zinnîre, Nahdîye ve Lubeyne’yi bedellerini ödeyip satın aldı ve onları azat etti.[245] Başka köleleri de satın almak istemiş, ama sahipleri, yüksek bir fiyat karşılığında bile onları satmayı reddetmişlerdir.

176. Kimileri Habeşistan’a hicret etmiş olan müminlerin başlarına gelen acıklı durumlardan kendini kurtarmaktan tamamen uzak durumdaki Resulullah (a.s.), bu tür işkence ve hakaretlere herkesten daha fazla maruz kalmıştı. Ebû Cehil onun özellikle Ka’be’nin avlusunda alenen ibadet etmesini yasaklamış, ancak onun bu yasağına kulak asmadığı için, bir gün namazda secdede iken bir devenin karnını ve bağırsaklarını Resulullah (a.s.)’ın başından aşağı boca edip boşaltmıştı. Kızı tarafından bulunduğu yerden kaldırıldığında, Resulullah (a.s.)’ın neredeyse nefesi kesilmişti.[246] Ukbe ibn Ebî Mu’ayt da namaz kıldığı bir sırada Resulullah (a.s.)’ı harmanisi ile boğmaya kalkışmıştı.[247] Hakaretler yağdırmanın, serbestçe konuşmasına ve tebliğ görevini yerine getirmesine engel olmanın dışında, bu tür olaylar her gün olmaktaydı. İşkence ve zulüm yapanlar arasında, Ebu’l-Esda’ el-Huzelî ve Adiy ibn el-Hamrâ el-Huzâî gibi Mekke dışından gelen yabancılara bile rastlamak mümkündü.

177. Hiçbir şey, ne Resulullah (a.s.)’ın ne de ashabının inancını ve insanlığın hayrı ve kurtuluşu uğruna karşılıksız ortaya koydukları fedakârlık duygusunu sarsmadı. Resulullah (a.s.)’ın uğradığı böyle bir haksızlığa karşı tepki gösterdiğine dair elimizde bir kayıt olmamakla birlikte, birkaç yıl sonra meydana gelen bir olayda bu tepkinin ne olduğunu anlayabiliriz: H. 3. yılında meydana gelen Uhud Savaşı sırasında Resulullah (a.s.) yaralanmıştı; çevresindeki sahabeleri, düşmanları aleyhine Allah’a dua etmesini kendisine önerdiklerinde, Muhammed (a.s.) iki elini kaldırıp: “Ya Rabbi! Halkımı doğru yola ilet, zira onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar!”[248] diye dua etmiştir.

178. İbn Hacer’in bize bildirdiğine göre,[249] bu ilk zamanlarda Resulullah (a.s.), Mekke halkı ile ilişkileri iyice kısıtlandığı sırada, ashabının başına geçip, Ka’be’nin avlusunda cemaatle namaz kıldı. Bu namaz öyle bir kargaşaya neden oldu ki, Hâris ibn Ebî Hâle (muhtemelen Resulullah’ın hanımı Hatice’nin ilk kocasından olan çocuğu) Kureyşliler tarafından öldürüldü. Müslüman olduğu için şehit edilen ilk sahabe o olmuştur. Olayın devamında neler yaşandığını Sa’d ibn Ebî Vakkâs’dan dinleyelim: “Bir yıl boyunca Müslümanlığımızı gizledik ve namazlarımızı evlerde, kapılar kapalı olarak ya da şehrin etrafındaki dağ geçitlerinde kıldık. Bir gün Ebû Dubb adlı geçite gidip, abdest aldıktan sonra, hiçbir yabancının bizi görmemesine özen göstererek, cemaatle namazımızı kıldık. Ancak Kureyşliler bizi aramaktaydılar; Ebû Süfyân, el-Ahnes ibn Şerîk ve diğerleri bizim bulunduğumuz yeri keşfettiler. Bize küfürler savurmaya başladılar. Sonra kaba sözler söyleyip vurmaya başladılar. Yakınlarımda bir deve kemiği buldum ve onunla müşriklerden birine vurup fena halde yaraladım. Kaçmaya başladılar, ve ben Allah yolunda kan döken ilk Müslüman oldum.”[250] Aynı olayda, bize o dönemde biri sabahleyin “fecir namazı” ve diğeri ikindi olmak üzere sadece iki vakit namaz kılındığı bildirilmektedir.

179. Uygulanan zulüm ve işkenceler çoğu kez İslâm lehine sevgi ve sempatinin doğmasına yol açmıştır. Resulullah (a.s.)’ın amcalarından biri olan Hamza avcılıkla geçinirdi. Zamanını kuşları ve her türlü hayvanı öldürmek için çöllerde, tepelerde ve ormanlarda geçirirdi; manevî meseleler onu hiç ilgilendirmezdi. Bir gün, her zamanki gibi av dönüşü şehre girmiş ve adet olduğu üzere, evine gitmeden önce Ka’be’nin etrafında alışılmış dönüşlerine başlamıştı. O sırada yayı omzunda ve okları belinde idi. Kölelerinden biri gelip, gündüzleyin Ebû Cehil, “senin yeğenine” karşı şimdiye kadar görülmemiş kötülüklerde bulundu, diye anlattı. Hamza öfkelendi ve hemen Ebû Cehil’in yanına koşup, ona demir yayı ile vurarak ağır bir biçimde yaraladı ve şöyle dedi: “Sen Muhammed’in akrabaları tarafından terk edildiğini mi sanıyorsun? İyi dinle: Ben de onun dinini kabul ettim. Şimdi ister sen, isterse buna cesareti olan kim varsa çıksın karşıma.”[251]

180. Kur’an bir şiir kitabı değildir; Müslümanlar ibadetlerinde hiçbir müziğe yer vermezler. Ama Kur’an’ı okuyan herkes ondan ayrı bir haz ve zevk duyar. Onun çekiciliği günümüzde de azalmış değildir. Tarihçilerin naklettiğine göre,[252] Ebû Bekir evinin avlusunda küçük bir mescit inşa ettirmişti ve Kur’an okurken, oradan geçenler onun hoş sesini duyarlardı. İnsanlar onu görmezdi ama komşu kadınlar ve çocuklar onun Kur’an okuyuşunu dinlemek için kapısının önünde toplaşırlardı. Daha önce de Ammâr bin Yâsir el-Ansî, evinin içinde bir mescit yaptırmıştı.[253] Çünkü görünüşe bakılırsa müşrikler, Mekke’nin yerlisi değil de Ebû Cehil’in sığınma hakkı tanıdığı yabancı kökenli bir mevlâ olduğundan, kendisinin Ka’be avlusunda namaz kılmasına engel oluyorlardı. Belâzurî’nin rivayetinden de açıkça anlaşılacağı gibi, olay Hicretten önce Mekke’de geçmekteydi ve bazılarının düşündüğünün aksine, söz konusu olan, Medine’deki Kubâ Mescidi değildi.

181. Bu konu ile ilgili olarak Resulullah (a.s.)’ın başına gelenler daha da tuhaftır:[254] Her sınıftan Mekkeli insanlar, akşamları onun Kur’an okuyuşunu dinlemek için düzenli olarak evinin önüne gelirlerdi. Bir gün Mekke’nin en önde gelenlerinden üç kişi, teker teker ve gizlice oraya gitmişlerdi. Karşılaştıklarında şöyle dediler: “Halka Muhammed’in yanına gelmesini yasaklamamız hiç uygun değil, çünkü biz de onun akşam “şarkılarına” sık sık geliyoruz.” Sonra, bundan böyle oraya bir daha gitmeyeceklerine dair birbirlerine söz verdiler. Ertesi gece yine her biri, gecenin karanlığına sığınarak gizlice oraya gelmişti. Dönüşte tekrar karşılaştılar ve yine bir daha buraya gelmemek üzere sözleştiler. Böylece, verdikleri sözü unutarak, üç gece üst üste birbirleriyle karşılaştılar! Bu üç kişi Ebû Cehil, Ebû Süfyân ve Ahnes idi.

182. Gitgide şiddetini artıran eziyet ve işkenceler sonunda Resulullah (a.s.), evini terk etmek ve dinini yayma çalışmaları için ashabından el-Erkam’ın evini konut olarak seçmek zorunda kaldı. Burada, kendisine inananlara öğüt ve bilgiler verdi, sahabesinin getirdiği ve Mutlak Gerçeği arayan insanları burada kabul edip görüştü, müminlerin başına geçip cemaat namazlarını burada kıldırdı. Bu dış dünyadan çekilme birkaç yıl devam etti. İkinci halife Ömer de Erkam’ın bu evinde İslâm’ı kabul etmişti. Hadislere göre, kendisi kırkıncı Müslümandır[255] 1932 yılında bu ev hala mevcuttu; Ka’be’nin tam karşısında, Safa tepesi üzerinde bulunuyordu. 1946 yılında yaptığım ziyarette, kapısındaki kitâbede Erkam’ın evinin “Dâr Hayzurân” adını taşıdığı ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında müftülük yapan Fazlullah ibn Muhammed Habîb tarafından satın alınmış olduğu yazıyordu. Suud yönetimi önce bu evi restore edip burada bir okul açmışsa da, hacıların sayısının her geçen yıl artması dolayısıyla mescidi genişletme ihtiyacı doğduğundan, yıkılmasına karar verilmiştir.

183. İbn el Cevzî’den öğrendiğimize göre,[256] Resulullah (a.s.) şehrin sokaklarında hakaret ve kötü davranışlara maruz kaldığında[257] Ebû Sufyân’ın evine sığınır ve orada himaye ve emniyete kavuşurdu. Resulullah (a.s.), o sıralarda amansız bir İslâm düşmanı olan Ebû Sufyân’ın bu tutumunu asla unutmamış ve daha sonraları, H. 8. yılda Mekke’nin fethi sırasında şöyle ilan etmişti: “Silâhlarını bırakanlar emniyette olacaktır, Ebû Sufyân’ın evine sığınanlar emniyette olacaktır...”; Gerçekten Ebû Sufyân, Resulullah (a.s.) için çok hatırı sayılır biriydi.

184. Daha saymadığımız birçok olay, tüm Mekke halkının zalim ve hoşgörüsüz olduğunu göstermektedir: Aralarında hemşehrilerine ılımlı ve kibarca davranmalarını isteyenler de yok değildi. Tarihçilerin hem zulüm ve işkenceyle hem de ılımlılıkla ilgili olarak her iki sınıfa ait olayları yansıtmakta gösterdikleri tarafsızlık, bizim onların anlattıklarına olan inanç ve güvenimizi pekiştirmiştir. Ancak burada daha fazla ayrıntıya girilmesi bize gereksiz gibi görünüyor.

185. Ebû Tâlip, kendisi İslâm’ı kabul etmemekle birlikte, yeğeni olan Resulullah (a.s.)’ı daima elinden geldiğince koruyup gözetiyordu. Bir gün Kureyşliler Ebû Tâlib’e bir heyet göndererek, şu iki şıktan birini seçmesini söylediler: Ebû Tâlib ya Muhammed’in yapmakta olduğu işe engel olacak ya da onu kendilerine teslim edecekti. Aksi takdirde, onlara atalarının dini üzerinde olduğunu söylese bile artık ona (Ebû Tâlib’e) inanmayacaklardı. Heyetten biri kendisine şöyle dedi: “Muhammed’i bize teslim et! Zaten o iflah olmaz, onu öldürelim. Biz sana, içimizden birinin en yakışıklı ve en akıllı oğlunu istediğin gibi evlatlık olarak seçmeni öneriyoruz.” Ebû Tâlib alay ederek şöyle dedi: “Sizin benim oğlumu öldürmeniz ve benim de sizinkini yedirip içirmem adalete sığar mı?” Biraz tartıştıktan sonra, Ebû Tâlib Resulullah (a.s.)’ı çağırttı ve ona heyetin geliş nedenini anlattı. Böylece Muhammed (a.s.), kendisini destekleyen son umudun da kaybolduğunu görünce, gözyaşları içinde amcasına şöyle karşılık verdi: “Amcacığım, sen de mi beni terk etmek istiyorsun? Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bu ilâhî tebliğ görevimden vazgeçmem için ödül olarak, güneşi sağ elime ayı da sol elime koysalar, hatta sen de beni terk etsen bile, bu davadan vazgeçmem; Rabbim olan Allah bana yeter!” Böyle söyledikten sonra meclisi terk edip gitti. Bunun üzerine Ebû Tâlib, ona karşı ellerinden geleni ardına koymamalarını, ama kendisi yaşadığı sürece de yeğenini asla terk etmeyeceğini söyleyerek, heyeti geri gönderdi.[258]

 

186. Mekke’nin şehir meclisinde yeni tartışma ve görüşmeler yapıldı. Aralarında en ılımlı ve bilge olanlarından biri olan Utbe, Muhammed (a.s.) ile doğrudan temas kurmak ve onun aklını başına getirip getiremeyeceğini görmek üzere seçildi. Utbe,[259] Resulullah (a.s.)’ın yanına varıp onunla şu şekilde konuşmaya başladı: “Ey Muhammed!, Biz seni öteden beri akıllı, iyilik sever ve cana yakın biri olarak biliriz. Senin hiçbir kimseye kötülük yaptığını asla görmedik. Ama senin konuşmalarının halk arasında nasıl bir çalkantıya yol açtığını sana söylemeye gerek duymuyorum. Şimdi bana, tüm bunlardaki amaç ve niyetinin ne olduğunu açık yüreklilikle söyle! Para mı istiyorsun? Şehrin sana istediğin kadar para toplayacağına güvence veriyorum. Canın kadınları mı arzu ediyor? Şehrin en güzel kızlarını kendine eş olarak al! Emin ol ki biz hepimiz seni memnun etmek için her şeyde anlaştık. Yoksa hükümetin başına mı geçmek istiyorsun? Seni en yüce başkanımız olarak seçmeye hazırız, ama bir şartla: Artık sahip olduğumuz dinî ve toplumsal duyarlılığımıza hücum edip sarsma! Gerek şimdi tapındığımız gerekse atalarımızın zamanında tapmış olduğu putların ebedî Cehennem ateşine atılacağını da artık söyleme!” Şu dokunaklı sözle konuşmasını bitirdi: “Eğer kendini hasta hissediyorsan, sana beden ve ruhunu iyileştirecek en iyi doktorlar arayalım. Ama biz, şehrimizde ve toplumumuzda sürtüşme ve karışıklık istemiyoruz.” Muhammed (a.s.), cevap olarak, aşağıda çevirisini bulacağınız Kur’an’dan şu birkaç ayeti[260] okumakla yetindi:

 “Bismillahirrahmanirrahim.

Hâ Mîm!

(Kur’an) Esirgeyen ve Bağışlayan Allah katından indirilmiştir. Bu, bilen bir topluluk için, âyetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır. Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirmiştir, dolayısıyla dinlemezler. Onlar dediler ki: “Bizi çağırdığın şeye karşı gönüllerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da ağırlık vardır. Seninle bizim aramızda da bir perde bulunmaktadır. Bu nedenle sen istediğini yap, kuşkusuz biz de kendi işimizi yapacağız. De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana vahyedildiğine göre, kuşkusuz sizin Allah’ınız tek bir Allah’tır. Öyleyse O’na yönelin, tövbe edip O’ndan af dileyin. Yazıklar olsun ortak koşanlara, zekâtı ödemeyenlere, Ahireti inkâr edenlere! Kuşkusuz, inanıp da iyi işler yapanlar için tükenmeyen bir mükâfat vardır. De ki: Siz gerçekten yeri iki günde yaratan Allah’ı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? Oysa O âlemlerin Rabbidir. Yeryüzüne sabit dağlar yerleştiren, orasını bereketli kılan, ve oradan çıkan rızık ve nimetleri isteyenlere fark gözetmeksizin dağıtan O’dur. Sonra o sırada henüz bir duman bulutu halindeki gökyüzüne yönelip ona ve yerküreye: İster gönüllü isterse gönülsüz olarak gelin, dedi. İkisi de “buyruğuna uyarak geliyoruz” dediler. Böylece O, onları iki günde yedi gök olarak yarattı ve her bir gök katına kendi görevinin ne olduğunu bildirdi. Ve biz, yakın gökyüzünü kandillerle donattık ve bozulmaktan da koruduk. İşte bu, her şeyi bilen yüce Allah’ın takdiridir! Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Âd ve Semûd’un başlarına düşen yıldırım gibi bir felâkete karşı uyarıyorum.”

187. O sırada Utbe öyle bir ruhsal durumda idi ki sanki o anda başına yıldırım düşeceğini sandı. Allah’ın adını anarak, Muhammed (a.s.)’e Kur’an okumayı bırakması için yalvardı. Sonra kaçıp gitti. Kureyşlilerin toplantı yerine gelince onlara sadece şöyle dedi:

“İstediğinizi yapın, zira bu iş benim gücümü aşıyor.”[261]

 

Ayın Yarılması Olayı (Şakku’l-Kamer)

 

188. Zaman zaman Muhammed (a.s.) ile hemşehrileri arasında tartışmalar oluyordu. Bir gün işi biraz fazla ileri götürüp, kendisinden eğer gerçekten Allah’ın Elçisi ise, ayı ikiye bölmesini istediler. İslam’a göre, bir kimsenin vahiy alan bir peygamber olabilmesi için hiç de mucize göstermesi gerekmez, zira bir kimse peygamber bile olsa, her şey insana değil Allah’a bağlıdır ve onun emriyle meydana gelmektedir. Bununla birlikte, bütün insanlık tarihi içerisinde zühd ve takvâ sahibi insanlara mucize ya da kerametler yakıştırılmıştır. Bu durumda Muhammed (a.s.)’ın hayatında da bu tür şeylerin olması bizi şaşırtmamalıdır. Tarihçilerin bize söylediklerine bakılırsa, Muhammed (a.s.), yukarıda sözü edilen tartışmadan sonra, aya işaret etmiş ve onu ikiye ayırmıştır. Kısa bir süre sonra, her iki parça birleşip önceki halini almıştır. Bu olaya tanık olan kimileri İslam’ı kabul ederken, bazıları da bu olayda kendisini sihirbazlıkla suçlamak için bir kanıt bulmaya çalışmışlardır.[262] (Ayrıca bk. § 234.)

189. Anlamsız bir hal alan mucize istekleri giderek daha da çoğaldı.[263] Kur’an’da bu konuyla ilgili birçok ayet vardır.[264] Müşrikler ondan Allah’ı maddi olarak göstermesini, ölüleri diriltmesini istediler. Göğe kadar çıkan bir merdiven yapmasını, altından evler inşa etmesini, Mekke’deki dağları kaldırıp oraya Suriye’deki gibi ırmaklar akıtmasını, Muhammed’in doğruluğunu kendilerine kanıtlayacak ve herkesçe görülebilen bir melek indirmesini isteyenler vs. bile çıktı. Resulullah (a.s.) kendilerine şöyle diyordu: Allah her şeye gücü yetendir, ama ben mucize göstermek için gönderilmedim; benim tek görevim size rehberlik etmek ve Allah’ın emirlerinden yüz çevirerek sapkınlığa düşen kimseleri uyarmaktır.[265]

 

Rukâne, Ömer, Hamza ve Ebû Musâ’nın İslam’a Girişleri

 

190. Rukâne, Mekke’de tanınmış bir güreşçi idi. O kadar iri yapılı ve güçlü biriydi ki, yere serilen bir sığır ya da deve postunun üstünde ayakta dursa ve insanlar onu çekmeye çalışsalar, o durduğu yerden kımıldamaz, ama post yırtılırdı. Yine bir gün, Rukâne koyun sürüsünü otlatırken, Muhammed (a.s.) kendisine rastladı ve her zamanki gibi onu İslam’a davet etti. Bu konuda, muhtemelen aynı olayla ilgili ve iki ayrı kimse tarafından nakledilen iki farklı rivayet vardır: Rukâne, ilâhi görevine kanıt olarak, onun ağaçlara emretmek suretiyle onları yürütmesini istemiştir. Muhammed (a.s.) ona şöyle cevap vermiştir: “Şurada bir ağaç var, ona git ve benim adıma ona yürümesini ve ötede duran diğer ağacın yanına varmasını söyle.” Rukâne, asıl mesleğinde kendini daha emin hissediyordu; ağaçların yürümesi mucizesinden tatmin olmadığı için, ona kendisiyle güreşmesini önerdi. Eğer kendisini yenerse İslam’ı kabul edecekti. Üç defasında da Muhammed (a.s.) onun sırtını yere getirmesine ve yürüyen ağaç mucizesini göstermesine rağmen, Rukâne İslâm’ı kabul etmedi. (Ama Mekkeli müşriklere koşarak, onlara Muhammed’i ellerinde iyi saklamalarını ve diğer kabilelerle yapılacak üstünlük kanıtlama yarışmalarında kendisinden yararlanmalarını istedi; zira onun olağanüstü şeyler yapabilecek, dünyanın en büyük sihirbazı olduğunu söyledi.) Başka bir rivayette ise, onun güreş tutma isteğine, Muhammed (a.s.) şöyle karşılık verdi: “Peki, ama ben seni yenersem sürünün üçte birini alırım.” Üç kez karşılaşmalarına rağmen yenilince, Rukâne, tüm sürüsünü kaybettiği için ağlamaya başladı, çünkü karısından korkuyordu. Muhammed (a.s.) ona şöyle dedi: “Korkma! Sana hem art arda yenilme hem de tüm sürünü kaybetme duygusunu yaşatmak istemem. Şimdi sürünü al ve selâmetle git.” Gördüğü mucizelerin yanı sıra bu davranıştan da etkilenen Rukâne, içinden gelerek haykırdı: “Senin Allah’ın Elçisi olduğuna iman ediyor ve dinini kabul ediyorum.”[266]

191. Ömer’in İslâm’a girişi ise daha çarpıcı ve heyecan vericidir:

192. Ömer, İslam’dan önce erkeklerinin yanı sıra kadınlarının da okur-yazar olduğu, Mekke’nin önemli ailelerinden Benû Adiy’e mensuptu. Kendi soyunun başkanı olarak Ömer, Mekke Şehir-Devletinin Onlar Meclisi’nde bir sandalyeye sahipti ve dış ilişkiler gibi önemli bir görev üstlenmişti. O kadar uzun boylu biriydi ki, Hicret’ten sonra Medine’de Mescid-i Nebevî’nin inşası sırasında başı tavana değiyordu. Yaratılış olarak atılgan ve sahip olduğu yeteneklerle övünen biriydi.

193/1. Resulullah (a.s.)’ın ilâhî tebliğ görevini yerine getirmesini engellemek için Kureyş’in girişimleri Muhammed (a.s.)’ın kabilesinin onu terk edip yalnız bırakmaktan kaçınması engeliyle karşılaşınca, müşrikler büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardı. Kararlı ve önüne geçilmez bir gurur sahibi olan Ömer’in, bir gün, kendi kabilesiyle Muhammed (a.s.)’ınki arasında çıkabilecek bir savaşı da göze alarak, onu öldürüp şehri bu “Muhammed”den kurtarmaya karar vermesinden de onların bu hayal kırıklığını anlamak mümkündür.[267] Ömer, cinayetini işlemek üzere çıktı ve yolda kendi akrabasından biri olan Nuaym ibn Abdullah en-Nahhâm’la karşılaştı. Kendisine sorması üzerine, Muhammed’i öldürmeye gittiğini ona açıkladı. Daha önceden gizlice Müslüman olan Nuaym, Ömer’in tabiatını bildiği için ona şöyle dedi: “Böylece şehirdeki bölünmeleri daha da artırıp Muhammed’in kabilesiyle bir savaş çıkmasına yol açacaksın. Şehirdeki işlerden önce kendi ailenle ilgili işleri yoluna koy.” Ve Nuaym şöyle ekledi: “Kendi kız kardeşin ve enişten de Müslüman oldular.” Bunun üzerine Ömer öfkelenip, kız kardeşinin evine koştu. Kapıda, içerden gelen birtakım nağmeler duydu. Kapıyı şiddetle çaldı. O sırada evde, ailenin Müslüman olmuş bireylerine Kur’an öğretmek için gelmiş bir öğretmen bulunuyordu, aceleyle saklandı. Ömer’in kız kardeşi Fâtıma, Kur’an’ın sayfalarını giysisinin altına saklayıp kapıyı Ömer’e açtığında, ortada kuşku uyandıracak bir şey kalmamıştı. Ama tüm bunlar Ömer’i yanıltamazdı. Kısa bir tartışmadan sonra eniştesi Sa’îd ibn Zeyd’i yakalayıp dövmeye başladı. Fâtıma araya girdiyse de, sadece Ömer’in dayağını yemekle kaldı. Aldığı darbelerle yaralanıp gözünden yüzünden kan akmaya başladı. Tam bu sırada dayanamayıp, karşısındakini aşağılayan bir gururla: “Ne istiyorsun? Evet biz Müslüman olduk; bundan da asla vazgeçmeyeceğiz. İstediğini yap!” dedi. Kendi eliyle yaraladığı bu kadını görünce, Ömer pişman olup, kız kardeşini teselli etmek istedi. Ona şefkatle eğilerek şöyle dedi: “Az önce okuduğun sayfaları bana göster bakayım.” Henüz öfkesi dinmeyen Fâtıma şöyle cevap verdi: “Sen temiz değilsin! Bu kutsal sayfalara el sürmeye hakkın yok.” Ömer tamamen değişmişti: Odadan çıkıp banyoya gitti, biraz sonra beden ve ruh hali bakımından temizlenmiş bir halde geri döndü. Kız kardeşinin atalardan kalma dinini niçin değiştirmiş olduğunu çok merak ediyordu. Kız kardeşi ona birkaç sayfa verdi. Aşağıda çevirisi verilen şu ayetleri[268] okumaya başladı:

“Tà Hâ.

Biz sana Kur’an’ı sıkıntı çekesin diye değil,

Aksine, Allah’tan korkanlara bir uyarı olması için gönderdik.

O, Yeryüzünü ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından indirilmiştir.

Rahmân olan Allah, Arş’ın üzerine yerleşmiştir.

Göklerde, yeryüzünde ve her ikisi arasındakiler, ayrıca nemli toprağın altındakiler hep O’nundur.

Ve sen sesini yükseltip haykırsan bile!... Bilesin ki O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.

Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır! En güzel isimler O’na aittir. Sana Musa’nın haberi geldi mi?

Hani o, ateşi görünce, ailesine: “Durun, bekleyin! Eminim bir ateş gördüm. Belki size ondan bir yakınlık getiririm veya ateşin yakınlarında bir kılavuz bulurum” demişti.

Sonra oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): “Ey Musa! Kuşkusuz ben senin Rabbinim. Öyleyse ayağındaki pabuçlarını hemen çıkar. Çünkü sen Kutsal Tuvâ vadisindesin” diye seslenildi.

Ben, seni seçtim. O halde şimdi sana indirilecek olana kulak ver:

“Kuşkusuz ben senin Rabbinim: Benden başka Allah yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl!

Kuşkusuz Kıyamet günü yaklaşmaktadır; her can kendi gayretince ardından koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye, neredeyse onu (kendimden bile) gizleyeceğim.”

Bu âyetleri okuyan Ömer: “Ne kadar güzel ve hikmet dolu sözler, diye haykırdı. Artık gizlenmesine gerek kalmayan öğretmen Habbâb da Ömer’in karşısına çıkarak ona şöyle dedi:

“Sana yeminle söyleyeyim ki, daha dün, Resulullah (a.s.): “Allahım! İslâm’ı Ebû Cehil ya da Ömer’in iman etmesiyle kuvvetlendir” diye dua etmişti. Ümit ederim ki bu dua senin üzerinde gerçekleşir. Allah’tan kork, ya Ömer!”

Ömer, Resulullah (a.s.)’ın bulunduğu yeri öğrendi, sonra tamamen silahlı olarak Dâru’l-Erkam’ın yolunu tutup, kapıyı çaldı. Resulullah (a.s.)’a Ömer’in geldiğini ve silahlı olduğunu bildirdiler. Fakat o, şöyle buyurdu: “Korkmayınız, onu buraya getiriniz.” Ömer (RA), hiç gecikmeden, tüm cemaatin coşkulu katılımıyla, Müslüman olduğunu açıkladı. O sırada namaz vakti geldiği için, Resulullah (a.s.), her zamanki gibi, müminlerle birlikte evin içinde namazı eda etmek istiyordu. Ömer kendisine şöyle dedi: “Artık gizlenmemize hiç gerek yok: Gidip Ka’be’de namazlarımızı kılalım.” Halk, Müslümanların böyle kimseden çekinmeden, Ka’be’de cemaatle namaz kılmak üzere topluca geldiklerini görünce çok şaşırdı; hele Ömer’in onlara bekçilik ettiğini görünce hepten şaşırıp kaldı.[269]

193/2. Başlangıçta insanlar İslam’a geçtiklerini gizliyorlardı. Ömer’in mizaç ve yaratılışı ise buna izin vermezdi. Hal böyle olunca, hiç vakit kaybetmeden, anne tarafından kuzeni ve Resulullah (a.s.)’ın şehirdeki en azılı düşmanı olan Ebû Cehil’e koşarak, onu kuşkusuz büyük bir kedere ve öfkeye boğacak olan İslam’ı kabul ettiği haberini bizzat bildirdi.[270] Daha sonra, sır tutmada ağzı pek sıkı olmayan Cemîl ibn Ma’mer’i buldu. Gerçekten bu adam, haberi alır almaz, Ömer kendisini arkadan izlerken, Ka’be’nin karşısında bulunan Kureyşlilerin kaldıkları yerlere koşup, onlara haberi bağırarak yetiştirdi. Bazı kendini bilmez kimseler Ömer’i azarlamak için hemen atıldılar. O ise, hiç korkup çekinmeden kendisini uzun bir süre savundu. Neyse ki deneyimli bir üyenin araya girmesiyle, yaşlı ve bilge kimselerin oluşturduğu meclis ağırlığını koyarak, Ömer’in oracıkta linç edilmesini engellemiş ve gitmesine izin vermişti. (Bk. İbn Hişâm, s. 229)

194. Ömer (RA)’in Müslüman oluşunun üzerinden çok geçmeden, Resulullah (a.s.)’ın amcası Hamza da, yukarıda (bk. § 179) dile getirdiğimiz nedenlerle İslam’ı kabul ettiğini açıklamıştır. Kaynaklar,[271] ünlü Yemenli sahabe Ebû Musa el-Eş’arî’nin de, o sıralarda Mekke’den geçerken Müslüman olduğunu kaydederler. Ömer ve Hamza’nın İslam’ı kabul etmelerinin, şehirdeki müşriklerin düşmanlıklarını tamamen ortadan kaldırmasa bile, Mekke’de İslam’ı daha da kuvvetlendirmiş olması gayet doğaldır. Bu iki şahsiyet, İslâm’ın geçici bir olay olmadığı gerçeğini hemen fark etmişlerdi. Bu İslam’a geçiş hareketleri Resulullah (a.s.)’ın ilahi tebliğ görevine başlamasının 5. yılına ve hicretten önce 5. yıla rastlar. Bu yıllarda Mekke’deki İslam topluluğu o kadar zayıf ve tehdit altında idi ki, bizzat Resulullah (a.s.), sahabelerine, ülkeyi terk edip Habeşistan’a hicret etmelerini tavsiye ediyordu. Hicret hareketiyle ilgili gelişmeler bundan sonraki bölümde ele alınacaktır.[272]

 

Habeşistan’a Hicret

 

195. Mekke’de zulüm ve işkence tüm hızıyla sürüyordu. Her soy ve kabilede Müslüman olanlar vardı ama hayatları güvende değildi. Zira kendi aileleri içinde bile düşmanları vardı. Örneğin, Sa’îd ibn el-As, kendi oğlu Hâlid’i dövüp kafasını yarmıştı.[273] Şehirde işlenmekte olan zulme bir çözüm bulamayan Resulullah (a.s.), ashabına şu tavsiyede bulundu: “Eğer istiyorsanız ve elinizden geliyorsa, gidip Habeşistan’a sığının. Zira orada, ülkesinde kimseye zulmedilmeyen bir kral hüküm sürmektedir; orası bir doğruluk ve hakikat ülkesidir; Allah işlerinizde bir kolaylık sağlayıncaya kadar orada kalınız.”[274] İlk grup içinde, hanımlarıyla birlikte on kadar Müslüman vardı. Kuşkusuz ilk kafilede gidenlerin hoş karşılanmaları nedeniyle, onları başkaları izledi. İlk gidenler arasında Resulullah (a.s.)’ın damadı Osman’ın, ikincisinde ise Ca’fer et-Tayyâr’ın adı geçmektedir. Osman, eşi Rukiyye’yi (Resulullah’ın kızı), ulaşım aracı olarak bir eşek üzerinde beraberinde götürmüştür.[275] Elimizde, Resulullah (a.s.)’ın Habeş kralı Necaşî’ye yazdığı ve Ca’fer ve beraberindekilere yakınlık göstermesini tavsiye ettiği bir mektubu bulunmaktadır. Ca’fer’in bu mektubu beraberinde götürdüğünü ve Resulullah (a.s.)’ın Necâşî’yi bizzat tanıdığını belirtmemiz gerekir. Bu konuya ilerde “Habeşistan’la İlişkiler” bölümünde tekrar değineceğiz.

196. Bir süre sonra, Resulullah (a.s.) Ka’be’de cemaatle namaz kıldırırken, Necm suresinin şu ayetlerine geldiğinde bir olay odu:

“Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı ve üçüncüleri olan Menât’ı?

Acaba bunlar ulu tanrılar mıdır?

Ve onların arabuluculuk yapıp şefaatte bulunmaları ümit edilebilir mi?

197. İslam tefsir bilginleri, genellikle bu son iki ayetin Muhammed (a.s.) tarafından okunan metinde bulunmadığını, ama Şeytan’ın araya girerek bunları sadece müşriklerce duyulacak biçimde okuduğunu ifade ederler. Şeytanî metnin Resulullah (a.s.)’ın okuduğu kısım içinde yer aldığı varsayılsa bile, açıklama bir sorun oluşturmaz.

198. Öyle görünüyor ki bu ayetler zaten biliniyordu ve rivayete göre halktan biri, son iki ayeti, metinde özel bir soru zarfı olmamakla birlikte, doğru biçimi olan soru kipinde değil de, şeytanî bir düşünce ile olumlu kipte okumuştu. Oradaki müşrikler Muhammed (a.s.)’ın kendi putları lehine bir ödün verdiği zannına kapıldılar. Buna öyle çok sevindiler ki, Muhammed (a.s.) o sırada kıldığı namazda secdeye vardığında, onlar da Ka’be karşısında secdeye kapandılar. Muhammed (a.s.) ne olup bittiğinden habersizdi ama bu yanlış anlamayı bir yumuşama dönemi izledi. Hatta olayın yankıları Habeşistan’a kadar ulaştı ve bazı muhacirlerin yurtlarına geri dönmesinde etkili oldu. Bu arada, var olduğu sanılan iyimserlik havası da kayboldu. Muhammed (a.s.) olayları büyük bir üzüntü ile öğrendi ve gelen yeni bir vahiy durumu düzelterek, iki anlama gelen ayetlerin yerini aldı:

“Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı?

Ve üçüncüleri olan Menât’ı ?

Demek erkek size, dişi O’na öyle mi ?

Ne kadar adaletsizce bir bölüşme!

Bunlar sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar! Oysa kendilerine Rableri katından bir yol gösterici gelmiştir.”[276]

199. “Ödün”ün bu şekilde hükümsüz hale gelmesi, Müslümanların Mekke’deki zaten eğreti olan durumunu daha da ağırlaştırdı. Dolayısıyla, aralarından büyük bir kitlenin yabancı ülkelere sığınmak üzere şehri terk etmeleri gerektiğine inanmaları bizi şaşırtmamalıdır. Birçok kaynağa başvuran Belâzurî’nin listesinde hicret edenlerin sayısı 130’a kadar çıkmaktadır.

200. Kureyşliler, büyük bir ihtimalle bu ikinci göç hareketinden sonra Necâşî’ye bir heyet göndererek Müslüman mültecilerin geri verilmelerini istediler.[277] Ne var ki bu heyet eli boş dönmüştür.

201. Ebû Bekir’in çektiği sıkıntı ve üzüntüler de az değildi. Oysa kendisi Mekke Şehir Devletinin Onlar Meclisi’nde veraset yoluyla üyelik hakkına sahipti; ayrıca iyiliksever çalışmaları, kendisine şehrin sınırlarını aşan bir saygınlık kazandırmıştı. Bir gün o da Mekke’den ayrılıp bir limandan gemiye binmek üzere Yemen’in yolunu tutmuştu. Günlerce süren bir yolculuktan sonra Kâra bölgesine vardı. Bu yörenin başkanı, Ebû Bekir’in de vatanını terketmeye zorlandığını öğrenince çok şaşırdı. Durumdan etkilenen başkan, dostunu koruma sorumluluğunu üstlenerek, onu Mekke’ye getirdi. Çünkü Kureyşlilerin askerî bir müttefiki olarak büyük bir nüfuza sahipti. Oraya vardıklarında, bundan böyle Ebû Bekir’in koruyucusu olduğunu herkesin önünde ilan etti. Bir süre sonra Mekkeliler, Kâra bölgesinin başkanı İbn Duğunne’den, koruduğu Ebû Bekir’in, komşularının kadın, çocuk ve kölelerini cezbetmesi gerekçesiyle, artık kapısı önünde yüksek sesle Kur’an okumamasını istediler. Ebû Bekir, İbn Duğunne’ye gönderdiği cevapta, onun korumasına ihtiyacı olmadığını, Allah’ın kendisi için yeterli olduğunu bildirdi.[278] Ve Habeşistan’a gitmekten vazgeçip Mekke’de kaldı. Zira ciddi olaylar Resulullah (a.s.)’ın hayatını tehdit etmekteydi.

202. Olayları tarihsel sırası içinde tam olarak belirleyememekle birlikte, şunu belirtelim ki, Mekkeliler, dinlerinden döndürmek amacıyla yabancılara baskı yapmak için en namussuzca yöntemlere başvurmaktan hiç çekinmiyorlardı. Örneğin, El-’As ibn Vâ’il, Habbâb ibnu’l-Eret’e olan borcunu ödemeyi reddetmişti.[279] İbn Hişâm da, Ebû Cehil’le ilgili olarak şöyle der:

 “Soylu ve kudret sahibi bir kimsenin İslam’ı kabul ettiğinden söz edildiğini duyunca gidip ona hakaret ve küfürler savurur ve şöyle derdi: “Senden çok daha iyi biri olan babanın dinini terk ediyorsun...” Eğer bu kişi bir tüccar ise ona da şöyle derdi: “Vallahi sana öyle bir şey yapacağız ki hiç müşterin kalmayacak ve servetin yok olup gidecek.” Eğer Müslüman olan kimse zayıf ve savunmasız biri ise onu döver, başkalarını da bunu yapmaya zorlardı.”[280]

203. Hadis bilgini İbn Hanbel tarafından nakledilen şu küçük olayla bu konuyu bitirelim: Mekke’de herkesin gözü önünde duran çok sayıda put vardı. Zaman zaman Muhammed (a.s.) ve genç yeğeni Ali, gecenin karanlığından yararlanarak bunları kırarlardı.[281] El-Hakîm’e göre,[282] söz konusu olay Medine’ye hicretinden bir gece önce meydana gelmişti. Yazar, müşriklerin bakırdan yapılmış ve Ka’be’nin damına demir vidalarla tutturulmuş “en büyük putundan” (Hubel ?) söz ederek, Ali’nin onu yere atıp hurda haline getirdiğini belirtir. Buna benzer bir başka olay da şudur: Ali ve Usâme bin Zeyd (Zeyd bin Hârise) paçavralar içindeki pislikleri getirip putların üzerine atarlardı. Ertesi gün durumu görüp öfkeden çılgına dönen putperestler “Bunu kim yaptı ?” diyerek putları temizler, sonra süt ve su ile yıkarlardı.[283]

 

Toplumsal Dışlanma

 

204. Necâşî’nin muhacir Müslümanları sınır dışı etmeyi ya da cezalandırmayı reddetmesine çok sinirlenen Kureyşliler,[284] İslâmî yapılanmaya karşı başka mücadele yöntemleri bulmaya çalıştılar. Bununla ilgili olarak, Mekkeli müşrikler, Resulullah (a.s.)’ın kabilesinden olanları toplum dışına itmeye karar verdiler ve kendi aralarında “onlarla (yani Resulullah (a.s.)’ın ailesi olan Hâşim oğulları ile onların müttefikleri ve akrabaları olan Muttalib oğullarıyla) konuşmayı, onların meclisinde bulunmayı, onlardan kız alıp vermeyi ve ticarî ilişkileri; ayrıca, Muhammed’in boynu vurulup kendilerine teslim edilinceye kadar onlarla her türlü barış ve koruma anlaşması yapılmasını yasaklayan” bir karar aldılar. Kureyşliler bu konuda o kadar azimli ve kararlıydılar ki, bu belgeyi Ka’be’nin içine astılar. Kureyşlilerin geleneksel müttefikleri olan ve ilerleyen bölümlerde ayrıntılı bir biçimde ele alacağımız Ehâbişler de bu boykot hareketine katıldılar.[285] Yasak yıllarca devam etti. Resulullah (a.s.), hanımı Hatice, amcası Ebû Tâlib ve -zalimlerle dayanışma içinde olan ve şehirde kalan Ebû Leheb dışında- Müslüman olsun ya da olmasın tüm öteki akrabaları, Mekke’nin kenar semtlerinden Şi’b Ebî Tâlib denilen yere sığınmak zorunda kaldılar. Sıkı bir biçimde uygulanan bu boykot hareketinden sonra Müslümanların içine düştükleri sefaletin öyküsü gerçekten çok dokunaklıdır. Kurbanlardan bir kadının anlattığına göre, kendisi bir gece, uzun bir zaman önce kesilmiş bir hayvana ait bir deri parçası bulmuş ve onu kaynar suda pişirerek yerim düşüncesiyle pek mutlu olmuştu. Bir gün, şehirde kalan müşrik bir yeğeninin halası Hatice’ye erzak paketi göndermesi, kanlı bir kavgaya yol açmıştı. Kuşkusuz haram aylarda yabancı hacı adaylarından hububat sağlanması imkânı da doğuyordu. Ancak şehirdeki her türlü ekonomik etkinlikten yoksun bırakılan bu mülteciler doğal olarak kısa sürede ellerindeki parayı da tükettiler. Bununla birlikte, Resulullah (a.s.)’ın, o zamanki hac mevsimi geldiğinde, Minâ, Mecenne, Ukâz gibi yerlerde yabancı ziyaretçilere İslam’ı anlatmak için sığınağından çıktığını görürüz. O, bu sırada bölgelerinde kendisine sığınacak bir yer verebilecek ve yardım edebilecek kimseler arıyor[286] ve bunun karşılığında, Bizans ve İran imparatorlarının hazinelerinin kısa bir süre sonra ganimet olarak ellerine geçeceğine dair güvence veriyordu.

205. Bir yandan şehirdeki çok sayıda insan bireysel olarak bu boykot hareketinin bitmesini arzu ederken, öte yandan, tuhaf rastlantılar bu boykotun kendiliğinden sona ermesini sağlamıştır. Bir yandan, şehirdeki bazı iyilik sever insanlar, yasağın en azından kısmen kaldırılmasını istemek için bir araya geldiler: İçlerinden biri, altı kadar arkadaşını yavaş yavaş toplayıp, en azından kendi kabilelerine mensup kişilerin bu dışlanmadan muaf tutulmalarına razı edebildi. Büyük bir olasılıkla, durumdan herkesten daha çok zarar gören şehir esnafı da bu karara katılmıştır. Öte yandan, Resulullah (a.s.), çöl karıncalarının, Ka’be’nin içine asılan boykot belgesini, “Allah” ve “Resûl” kelimeleri dışında tamamen kemirip yok ettiklerini bildirmiştir. Meraklı ve kuşkucu bir yaratılışta olan Kureyşliler, belgeye kimsenin dokunmadığı tapınağa girmişler ve Muhammed (a.s.)’ın açıklamasının doğru olduğunu görmüşlerdi. Bu durumu, Muhammed (a.s.)’ın ilâhi tebliğ görevinin hak ve doğru olduğunu kanıtlayan bir mucize olarak görmemekle birlikte, Müslümanlara uyguladıkları boykota bundan böyle son vermişlerdir.[287]

 

Sığınılacak Bir Yurt Aranması

 

206. Mekke’de kabile başkanlarının hangi yöntemle seçildiği karanlık bir konudur. Abdulmuttalib’den sonra Haşim Oğullarının başına oğlu Ebû Tâlib geçti; Ebû Tâlib’in ölümü üzerine kardeşi Ebû Leheb’in bu göreve getirildiğini görüyoruz. Bu işte yaşın belirleyici bir rol oynamadığı görülür. Kaynaklarımız, üyelerin bir araya gelerek bir seçim yaptıklarından da asla söz etmemektedir. Üstelik, bu konu burada tartışılacak kadar da önem taşımamaktadır.

207. Ölüm, birçok düşmanlık ve kini de siler götürür. Ebû Tâlib’in ölümünden hemen sonra Ebû Leheb’in Resulullah (a.s.)’a karşı takındığı tutumu da belki böyle açıklamak gerekir. Tarihçilerin görüş birliği ile dile getirdiklerine bakılırsa,[288] Ebû Leheb Resulullah (a.s.)’ı öteki kabilelerin kışkırtmalarına karşı var gücüyle korumuş ve bunun Muhammed’in öne sürdüğü şeylere karşı fikrini değiştirdiği biçiminde değil, kabile içi basit bir dayanışma görevi olarak algılanması gerektiğini açıklamıştır. Ancak bu durum fazla uzun sürmemiştir. Ebû Cehil, ona, ailesinin müşrik atalarının (belki de Ebû Leheb’in kendisinin) kaderiyle ilgili olarak Resulullah (a.s.)’a görüşünü sormasını önerdiğinde, cevap gayet açıktı: Putperestler ve müşrikler Cehennem’e gideceklerdir. Kaynaklarımızın bildirdiğine göre, Ebû Leheb bu cevaptan rahatsız olmuş ve yeğenini toplum dışı ilan etmiştir. Oysa, taşıdığı basit önyargılar içinde, Ebû Leheb, kendi atalarının aynı zamanda Resulullah (a.s.)’ın da ataları olduğunu ve ortada onlara karşı bir saygısızlık değil, tamamen tarafsız bir ilkenin uygulanmasının söz konusu olduğunu unutuyordu. Aslında Resulullah (a.s.)’ın tutumu son derece övgüye değerdi, çünkü kabilesinin üyeleriyle olan geleneksel bağlılığına rağmen, bu konuda en yakın akrabalarına bile bir ayrıcalık tanımıyordu.

208. Bu biçimde yasa dışı ilan edildikten sonra, Mekke’de durum ciddi bir hal aldı ve Resulullah (a.s.)’ın şahsına karşı her gün olaylar çıkmaya başladı. Bu şekilde kendi kabilesi tarafından bile kabul göremeyince, başka bir yere sığınmaya karar verdi.

209. Önce Tâ’if’e gitmeyi düşündü. Bu şehirde hüküm süren Abd Yâlil oğulları, Resulullah (a.s.)’ın dayıları tarafından akrabası idiler.[289] Mekkeli ve Tâ’ifli bu iki kabile arasındaki ilişkiler hep dostane bir biçimde süregelmişti. Üstelik, Muhammed (a.s.)’ın genç amcası ve kardeşi Ebû Leheb’in aksine yakın dostu Abbâs, Tâ’if’de önemli bir nüfuza sahipti. Zira kendisi, Tâ’iflilere borç para veren bir banker idi. Öte yandan, burası Mekke’ye ancak iki günlük bir uzaklıkta bulunmaktaydı.

210. Muhammed (a.s.), Mekke’yi gizlice terk edip, muhtemelen yaya olarak buraya gelmişti. Bir rivayete göre tek başına, başka bir rivayete göre evlatlığı Zeyd bin Hârise ile birlikte idi. Buranın halkıyla konuşmadan önce, yöredeki herhangi bir başkandan korunma hakkı ve izin alması gerekiyordu. Muhammed (a.s.), kendisiyle akraba olan üç başkanla görüştü. Bunlardan biri kendisine sert ve kaba bir biçimde, diğer ikisi ise alaylı bir biçimde davrandılar ve her üçü de şehri vakit geçirmeden terk etmesini emrettiler. Muhammed (a.s.) buraya asıl geliş nedeni olan ilâhi tebliğ görevinden kimseye söz etmemelerini rica ettiyse de, onlar aksine sokak çocuklarını ve köleleri kendisine karşı kışkırttılar. Bu insanlar ısrarla kendisini takip ediyor ve ona taş atıyorlardı. Muhammed (a.s.) yara bere içinde kaldı ve güçlükle Tâ’if’in dışında Mekkelilere ait bir bahçeye sığındı. Burada kendisine sığınacak bir yer ve hatta dostluk buldu. Hıristiyan olan bahçıvan, ona müşrik olan hemşehrilerinden daha çok anlayış gösterdi. (Bk. İbn Hişâm, s. 279-281.) Bu girişim, Resulullah (a.s.)’ın henüz tahmin etmediği sonun başlangıcı olmuştu.

211. Sokaktaki zalimlerin elinden kurtulan Resulullah (a.s.), bahçeye sığınıp biraz soluklandıktan sonra ellerini kaldırdı ve şu çok meşhur ve hatta kutsal dua ile Allah’a yalvardı:

“Ya Rabbî, güç ve kuvvetimin zayıflığıyla, çâre ve imkânlarımın kısıtlılığıyla, insanların gözünde ifade ettiğim kişiliğimin önemsizliğiyle sana sığınıyorum, ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen sıkıntıya ve zulme uğrayanların Rabbisin. Sen benim Rabbimsin. Beni kimlere emanet ediyorsun? Bana sert ve kaba davranan bir yabancıya mı? Yoksa dâvamda bana üstün kılacağın bir düşmana mı? Senin katından bana bir gazap ve öfke olmadığı sürece, ben bu başıma gelenlere hiç aldırmayıp katlanırım.[290] Ama senin katından gelecek bir himaye her zaman çok daha hoştur. Senin cemâl-i ilâhinin nurundan himaye talep ediyorum. O öyle bir nurdur ki, inecek gazabın ya da benim başıma gelebilecek öfkene karşı karanlıkları aydınlığa boğar ve hem bu fani dünyadaki hem de Ahiretteki işleri nizama sokar. Sen hoşnut oluncaya dek (benim tarafımdan) yapılacak tevbelere lâyıksın sen. Kuvvet ve kudret ancak sendendir.” (İbn Hişâm, s. 280).

212. Biraz dinlendikten sonra, Mekke’deki evine dönmek üzere yola koyuldu. Yolda geceyi geçirmek için bir yerde durup, oldukça üzüntülü bir halde namaza durdu. Kendisi farkında olmaksızın, oradan geçen bazı cinler onun okuduğu Kur’an’ın cazibesine kapıldılar ve hemen İslam’ı kabul ettiler.[291] Kur’an’daki “(Resûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinledikleri bana vahyolunmuştur” ifadesinden, Resulullah (a.s.)’ın cinleri fark etmemiş olduğuna işaret etmektedir. Allah’ın, cinlerin gelip iman ettiklerini, cinlerde de inanan ve inkâr eden değişik dinlerin bulunduğunu kendisine vahiyle bildirmesi gerekiyordu. Kur’an, birçok yerde, insanların yanı sıra, Allah katında kendi yaptıklarından sorumlu tutulan ve cin denilen ikinci bir sınıfın daha olduğundan söz etmektedir.

213. Resulullah (a.s.), bitkin ve yorgun bir halde, doğduğu şehrin yakınlarına geri geldi. Ebû Leheb kendisini yasa dışı ilan etmişti; bu durumda Resulullah (a.s.) şehre girmeyi göze alamadı. Önce, Mekke’nin ılımlı başkanlarından birine kendisini himaye etmesi için bir haberci gönderdi, ama bu kişi kendisini reddetti. Bunun üzerine Muhammed (a.s.) bir başka başkana haberci gönderdiyse de sonuç alamadı. Nihayet üçüncüsü, Mut’im ibn ‘Adiy onu korumayı kabul etti: Bu zat, yukarıda değindiğimiz toplumsal boykotun kaldırılması hareketine katılanlardan biriydi. Yanında silahlı oğullarıyla birlikte Muhammed (a.s.)’i karşılayıp, önce yedi kez tavaf etmesi için Ka’be’ye, sonra da kendi evine kadar götürdü ve tüm şehre, Muhammed (a.s.)’i kendi himayesine aldığını ilan etti.[292] (Ayrıca bk. § 141)[293]

 

Mirac ve Mucizeler

 

214. Semâvî ödül ve nimetler daima Allah’tan gelen birtakım sınav ve denemelerden sonra ortaya çıkarlar.[294] Bütün peygamberlerin kaderi, örneğin Adem (Kur’an: 20/120 vs.), İdris (K: 19/57), İbrahim (K: 6/75), Yûsuf (K: 12/24, 33-34), Mûsa (K: 7/143), İsâ (K: 4/158) hep böyle olmuştur. Muhammed (a.s.) için de durum farklı olmayacaktır:

215. O, ilahi tebliğ görevine başladığı andan itibaren en zor sınavlara katlanmış ve giderek daha da büyüyen bir dizi kesintisiz zorluk ve sıkıntıdan başka bir şey görmemişti. Ama Allah’a olan inancını ve Allah’ın kelâmını yüceltmek için gösterdiği sarsılmaz kararlılığı hep koruyagelmişti. Sahabelerinin büyük bir bölümü Habeşistan’a hicret etmişti. Bu sınavların sonuncusu ise o ürkütücü toplumsal boykot olayıydı. Bu sıkıntı henüz atlatılmıştı ki, sadık eşinin ve kudretli amcasının ölümleriyle âdetâ onun iki kanadı kırılmıştı. Denediği son ihtimal olan Tâ’if’teki akrabalarının yanında bir sığınak arama girişimi ise, önceki bölümde görüldüğü gibi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Maddi imkânların yetersizliği yüzünden ümitsizliğe boğulduğu halde, Allah’a olan inancı daha da pekişmişti.

216. İşte bu koşullar içerisinde iken, Muhammed (a.s.) ilâhî ödüle hak kazandı: En büyük mucize meydana gelmiş, Allah onu semâya davet etmiş ve onu huzuruna kabul ederek şereflendirmişti.

217. Bu olayın ayrıntılarına girmeden önce, genel olarak “mucize”den söz etmek yersiz olmayacaktır.[295]

 

Mucizeler

 

218. Kur’an-ı Kerim, birçok peygamber hakkında mucizelerden söz eder: Tufan ve Nuh’un Gemisi, ateşin İbrâhim’i yakmaması, Musa’nın asasının yılana dönüşmesi, Ya’kûb’un, oğlu Yûsuf’un bulunduğu yolunda vahiyler alması, İsâ’nın hastaları iyileştirmesi vs. gibi. Kendisinden önceki peygamberler Allah katından bu şerefe erişirlerken, peygamberlerin peygamberi, Hâtemü’l-Enbiyâ olan Muhammed (a.s.) nasıl olur da benzer alâmetlere sahip olmazdı? İslam tarihi de kendisine bu konuda çok sayıda mucize atfetmiştir.

219. Kur’an, peygamberlerin gösterdiği mucizelere değinirken, bu mucizelerin peygamberlere değil, bizzat Allah’a ait bir fiili olduğunu da hemen peşinden ekler: Allah, onları onurlandırmak ve kutsal görevlerini yerine getirmekte onları kuvvetlendirmek için, ihtiyaç duydukları zaman mucizeleri devreye sokar. Mucizenin kendisi, nedeni bizce kimi zaman meçhul kalsa bile, anormal bir şey değildir. Onu şaşılacak bir şeymiş gibi gösteren, genellikle olayın önce ve sonrasında tanık olduğumuz durumlardır. Kendi içinde meydana gelen bir deprem ya da bir başka gök cismiyle çarpışma ayı ikiye yarabilir. Ama bu olay tam da peygamber böyle bir şeye ihtiyaç duyduğu anda meydana geldiği zaman, biz buna mucize diyoruz. Şayet yeraltındaki bir su kaynağı sığ bir toprak katmanı ile örtülü olsa ve toprak kazılıp burada yeni bir su kaynağı bulunacak olsa, bunda şaşılacak bir şey yoktur. Ama bu olay, Resulullah (a.s.)’ın ve arkadaşları susadığında meydana geliyorsa, biz bunu mucize olarak değerlendiririz. Sebep ve sonuçları yaratan Allah için hiçbir şey mucizevî değildir. Bu tür olaylardan bazılarını mucizevî sayarken, bazılarında bu özelliği görmeyen yine biziz.

220. Bu tür olağanüstü olaylar sadece Allah’ın gerçek elçileri için değil, ama aynı zamanda, hangi biçimde olursa olsun kendisini zorla benimsetmek gibi bir düşünce taşımayan veliler ve hatta Allah düşmanları için bile söz konusu olabilir. Allah, inananların imanını sınamak amacıyla bu “mucizeleri” gönderir. Ancak, Allah’ın elçilerinden birinin mucize’siyle, Allah’ta yok olmuş (fenâ fillah derecesine yükselmiş) bir velinin keramet’ini ya da şeytan işi bir istidrâc’ı birbirinden ayırt etmek her zaman mümkün ve kolay değildir. İşte mucizelerin önemi buradadır.

221. Öte yandan, kötü niyetli kişilerce ve tabii ki insana özgü imkânlardan yararlanarak gösterilmeye çalışılan sahte mucizeler de vardır. Ben burada, tamamen sünnî esaslar çerçevesinde yazılmış Şerhu’l-Mevâkif fi’l-Akâ’id gibi bir eserin, bir peygamber tarafından sebep-sonuç ilişkisi dışında gösterilmiş mucizelerin, o peygambere inanan kişilerce teknik imkânlara başvurarak yapılmış olabileceğini de kabul etmekten çekinmediğini belirtmeden geçemeyeceğim.

222. İnsanların kafa yapısı ve anlayışları birbirinden çok farklıdır. Hatice ve Ebu Bekir için hiçbir mucizeye gerek yoktu. Muhammed (a.s.) İslâmî bilgileri onlara açıklamış, onlar da tartışmasız ve tereddütsüz hemen İslam’ı kabul etmişlerdi. Ömer, aklı başında bir insan olmasına rağmen, sahip olduğu önyargılar İslam’ın emrettiği şeyleri incelemesine engel olmuş, bununla birlikte, Kur’an’ın bir suresini okur okumaz, derhal önyargılarından sıyrılıp kurtuluşa ermişti. Ali ise henüz on yaşından küçük bir çocuktu; Resulullah (a.s.) ve hanımının namaz kılmalarına bakıp merak ederek, onlara bu “beden hareketlerini” niçin yaptıklarını sormuş, aldığı cevap üzerine, o da Müslüman olmak istemişti. Bu gibi insanlar, ruhen ve mânen yüce kişilerdir. Gönlü ve ufku dar insanlar ise daha farklı davranırlar. Örneğin, Mekkeli bir müşrik, Resulullah (a.s.)’ı öldürmek için Medine’ye gelir. Muhammed (a.s.) ise ona, bu suikaste nasıl ve hangi amaçla kalkıştığını yüzüne söyleyince, müşrik bunu olağanüstü bir olay olarak görüp, derhal imana gelir. İslâmî bilgiler bu tür insanları yola getirmek için yeterli değildir. Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi dar kafalıların ise gönülleri mühürlenmiştir; en parlak mucizeler bile onları sarsıp etkilemez; inatçı ve sistemli bir muhalefette ısrar ederler. Bugün bile bizi güldüren bu dar görüşlülüğe ve kalın kafalılığa dikkat çeken şöyle bir olay anlatılır: Bir gün müşriklerden biri Resulullah (a.s.)’ın huzuruna girer ve ısrarla mucize isteyerek onu rahatsız eder. Ama gerçekten de bazı mucizelere tanık olduğu halde, iman edeceğine, diğer müşriklerin yanına vararak şöyle der: “Size güvence veririm ki Muhammed çağın en büyük sihirbazıdır; eğer herhangi bir kabileyle aranızda anlaşmazlık çıkacak olursa, Muhammed’den yararlanınız: O size çok büyük mucizeler gösterecektir!” (Bk. yukarıdaki § 190.)

223. Kısacası, kimi insanlar inanmak için hiçbir mucizeye ihtiyaç duymaz, kimileri ise duyarlar; kimileri de vardır ki, mucizeleri açıkça gördükleri halde ikna olmazlar. Denebilir ki, henüz yetersiz ve az gelişmiş insanlar, bir Allah Elçisine iman etmek için mucizelere ihtiyaç duyarlar. Hal böyle olunca, mucizelerin sağlayacağı yararın çok sınırlı olduğu anlaşılmaktadır.

224. Ben kişisel olarak Allah’ın seçkin kullarının göstermiş oldukları mucizelere kesinlikle inanmakla birlikte, öncelikle Vâcibü’l-vücûd olan Allah’a, O’nun elçilerine ve doğruluğu apaçık ortada olan ilâhi tebliğine inanmak gerektiğini düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Çünkü mucizeler bize bir şeyi kerhen kabul ettirmeye çalışan olaylardır; bir tür zorlamadır. Baskı altında itaatin ise bir değeri yoktur. Kur’an’ın bu konudaki ifadesi çok açıktır

225. İslam Peygamberinin hayat hikâyesini yazan bir kimseyi mucizeler üzerinde daha fazla durmaktan caydıran bir neden daha vardır. Kur’an bize şöyle der:

“And olsun ki Allah’ın Elçisinde sizin için, Allah’a ve Ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı pek çok ananlar için güzel bir örnek vardır.”[296]

Böylece, Resulullah (a.s.)’ın hayatı, Kur’an tarafından, düşünüp aklını kullanan her insan için bir örnek olarak gösterilmektedir. Sıradan insanlar için mucize göstermek mümkün değildir. Filozof Emerson’un şu gözlemi ne kadar güzeldir:

“Allah’a dayanıp güvenmenin (tevekkül) ne kadar erdemli bir davranış olduğu konusunda okuduğum en güzel ifade, Muhammed’in şu hadisindedir: Önce deveni bir iple dizinden sıkıca bağla, sonra Allah’a emanet et.”

Eğer Allah tüm kullarının iyi ve güzel davranışlar sergilemesini dileseydi, onları melekler kadar itaatkâr yaratır, peygamberler göndermesine de gerek kalmazdı. Veya peygamberlerinin dualarını kabul ederek, tüm kafirleri mümin ve müslüman kılardı. Ama onun dilek ve iradesi böyle olmamıştır; Allah, aksine, evreni bir sebepler ve sonuçlar bütünü olarak yaratmış; kendi gönderdiği peygamberlerin de herhangi bir insan gibi emek ve çaba göstermesini istemiş; insanların, bu peygamberlerin çaba ve gayretleriyle elde edilen sonuçlara göre değil de, belli bir durum ve olay karşısında kendi gösterdikleri emek ve çabalara göre bir hüküm vermelerini istemiştir. Tebûk seferinin hazırlıklarına Osman (RA) 30.000 altınla katılmıştı. Kuşkusuz bu övgüye değer bir davranıştı. Ama Ebubekir (RA)’in getirdiği 500 dirhem gümüş ise ondan çok daha değerliydi. Çünkü, Resulullah (a.s.)’ın, “Evine ne bıraktın?” sorusuna Ebû Bekir’in cevabı, “Sadece Allah’a ve O’nun elçisine duyulan aşk ve muhabbet” olmuştu. Anlaşıldığına göre, servetinin tamamını vermişti. Aynı şekilde, eğer bir peygamber, insan olarak elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen bir tek insanı bile imana döndürmeden ölecek olsa, benzer çaba ve gayreti göstererek belli sayıda sağlam müminle karşılaşma şansı bulan bir başka peygamberden daha az değerli bir iş yapmış olmaz. Gayret ve çaba bizden, sonuç ise Allah’tandır. Gerçekten de, Muhammed (a.s.) tüm hayatı boyunca kendisini sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde özenle hazırlamıştır. Örneğin, Bedir savaşı sırasında çevreye keşif kolları çıkarmış ve düşman hakkında bilgi edinmek için binbir çare ve yola başvurmuştur: Düşmanın sayısı, ordusunu oluşturan ana öğeler, komutanların adları vs.; bölgenin coğrafî ve fizikî durumu hakkında, ayrıca kontrol altında tutmak ve gerektiğinde düşmanı mahrum bırakmak için özellikle içme suyu kaynakları hakkında bilgi toplamıştır. Ordusunu araziye yayarak ona, bugünün en iyi komutanının bile daha iyisini veremeyeceği türden, çok açık ve net talimatlar vermiştir. Hatta, sayı ve donanım bakımından üç kat daha üstün olan bir düşmana karşı yapacağı güçleri denk olmayan bu savaş sırasında, ihtiyaç halinde kullanılmak üzere, Medine yönünde açık bir yolda ve güvenilir bir yerde, çok hızlı koşabilen hecin develeri bulundurmak için gerekli önlemleri almıştır. Bütün bunları yaptıktan ve savaşçılarını ateşlendirip yüreklendiren sözlerle coşturduktan sonra, tenha bir köşeye çekilip, her şeye gücü yeten Allah’ın huzurunda secdeye kapanarak uzun uzun dua etmiştir. İşte uygulamadaki İslam budur.

226. İzinden gidilebilecek örnek bir kişilik olmasına bir başka örnek de şudur: Bildiğimiz nedenlerden dolayı, Uhud savaşı sürerken, planları alt üst olmuştu; kendisi yaralanmış, ordusu ne yapacağını şaşırarak dağılmıştı. O zaman sahabelerinden birinin kendisine: “Allah’ın şu kafirler ve duygudan yoksun kötüler güruhunu kahretmesi için dua et” şeklindeki telkinine karşılık, Resulullah (a.s.) ellerini gökyüzüne kaldırarak şöyle dua etmişti: “Ya Rabbi! Milletimi doğru yola ilet; zira onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.” İşte İslam’da örnek alınacak, izinden gidilecek Peygamber, budur.

227. Kur’an’da, gelişmiş insan topluluklarının Allah katında pek basit ve kolay bir şey olan mucizeler peşinde koşmayıp, doğrudan doğruya Kur’an’ın ve Resulullah (a.s.)’ın getirmiş olduğu öğretileri ve bilgileri incelemeleri gerektiği üzerinde durulmaktadır. Nitekim, Mekke’de nazil olan bir surede bize şöyle denilmektedir:

“Ve onlar şöyle derler: Niçin Rabbi tarafından ona (Muhammed’e) birtakım deliller (mucizeler) indirilmemiştir? (Ey Muhammed!) De ki: “Bu deliller (mucizeler) kuşkusuz Allah katındandır ve kuşkusuz ben apaçık bir uyarıcıyım.” Nasıl olur? Kendilerine okunmakta olan şu Kitab’ı sana indiriyor olmamız onlar için yeterli değil mi? Gerçekten, inanan bir topluluk için bunda (Kur’an’da) bir rahmet ve bir hatırlatma (zikir) vardır.”[297]

228. Bu ve diğer bazı nedenlerden dolayı ben, bu mütevazı biyografik eserde mucize konusunu pek az bir biçimde ele aldım ve mucizelerin felsefesinden ve olabilirliğinden bahsetmeye gerek olmadığı kanısındayım. Sahih hadis kitaplarında bahsedilen tarihi olayların her türlü şüpheden uzak olduğunu kabul ediyorum. Ama aynı zamanda, bir öğretinin akla uygun ve mantıklı oluşunun, mucizelerle değil de bizzat kendisiyle kanıtlanabileceğine inanmaktayım. “Allah için namaz kılmak ve oruç tutmayı gerektiren İslâmî öğreti” ile “ben bir ağaca seslendiğimde o ağaç yerinden sökülüp gelir” ifadesi arasında bir ilişki göremiyorum. Bir ağacın yer değiştirmesi elbette bir mucizedir; ama hareketsiz bir cismin harekete geçmesiyle, kulun Allah kendisinden istediği için namaz kılıp oruç tutmayı görev olarak kabul etmesi arasında kesinlikle hiçbir ilişki yoktur.

229. Muhammed (a.s.)’ın hayatında çok sayıda mucizenin meydana geldiğinden söz edilmiş ve sadece bu konuyla ilgili ciltlerce eser kaleme alınmıştır. Ben, aydınlatma amacıyla bunlardan sadece birkaçını belirteceğim. En güvenilir siyer kitapları bunlardan bahsetmişlerdir. Bunlardan bazıları Kur’an’da, bazıları da bu olağanüstü olayların görgü tanığı durumundaki sahabelerin anlattıklarına dayanan hadislerde bildirilmişlerdir.

230. Örneğin, müşriklerden biri Muhammed (a.s.)’e şöyle dedi: “Eğer benim ölmüş olan kızımı diriltirsen senin dinini kabul ederim.” Kızın mezarının başına varan Resulullah (a.s.) onu çağırınca, kız “Buyur Ya Resulullah (a.s.)!” diyerek mezardan çıktı. Resulullah (a.s.) kendisine: “Yeryüzünde ana-babanla birlikte yaşamayı ister misin?” diye sorunca, kız şöyle dedi: “Hayır, zira öte dünyada ana-babamdan çok daha iyi bir şeyle karşılaştım.” Daha sonra kız tekrar mezara döndü. Muhammed (a.s.)’ın hayatında bu türden en az iki mucize olduğu bilinmektedir.

231. Bir çocuk doğuştan dilsizdi. Yıllar sonra, dertli ana-babası onu Resulullah (a.s.)’ın huzuruna getirdiler. O da çocuğa hitaben şöyle sordu: “Ben kimim?” Çocuk şu cevabı verdi: “Şehadet ederim ki sen Allah’ın Elçisisin!” Ve çocuğun hastalığı tamamen iyileşti.

232. Bir gün Mekke’deki güreş şampiyonlarından biri ona: “Ey Muhammed! Eğer benim sırtımı yere getirirsen, işte o zaman senin dinini kabul ederim.” Söylenildiğine göre bu güreşçi o kadar güçlü idi ki, bir postun üzerine çıkıp etrafındakiler onu çekseler, post yırtıldığı halde bu şampiyon yerinden kımıldamazdı. Resulullah (a.s.), onu art arda üç kez tuş etmiştir. (Bk. yukarıda geçen § 190.)

233. Bir başkası ona şöyle dedi: “Eğer şurada duran ağaç buraya gelirse, senin dinini kabul ederim.” Muhammed (a.s.) ona şöyle dedi: “Peki, git ve ağaca ‘Muhammed seni çağırıyor’ de!” Gerçekten de ağaç Resulullah (a.s.)’ın yanına kadar geldi, sonra onun isteği üzerine, daha önce bulunduğu yere döndü.

234. Başka bir gün, Mekke’nin ayak takımından bazı kimseler kendisinden, eğer gerçekten Allah’ın elçisi ise, gökyüzündeki Ay’ı yarmasını istediler. Muhammed (a.s.) o sırada dolunay evresinde bulunan Ay’a işaret etti ve o da hemen ikiye yarıldı. İki parça, herkesin gözü önünde birbirinden uzaklaştı, bir süre sonra da tekrar birleşti. “Ay’ın yarılması” mucizesi konusunda, Ay yuvarlağının uydu aracılığıyla çok yakın mesafeden çekilmiş fotoğraflarında, Ay’ın yüzeyinde yukarıdan aşağıya doğru ve ayın tam ortasında uzun bir çatlak izi görüldüğünü hatırlatmakta yarar vardır. Bu çatlak yaklaşık bir mil (binaltıyüz metre) genişliğindedir ve Amerikalılar buna “Radley Rille”[298] adını vermişlerdir. Apollo-15 ekibi tarafından bu çatlak hakkında yapılmış olan derin araştırma sonuçları, The Guardian gazetesinin yol açtığı endişe yüzünden, muhtemelen kamuoyuna açıklanmayacaktır. Gazetede yer alan haber-yorumda, Müslümanların daha şimdiden bu fotoğrafa dayanarak, bunun İslam Peygamberine atfedilen “Ayın yarılması” mucizesinin gerçekliğine dair bir kanıt olduğunu ispata çalışmalarından duyulan kaygı dile getiriliyordu. Acaba bir gün gelecek Müslüman astronotlar, bilimsel araştırmaları yeniden başlatacak ve bu çatlağın asıl nedenine ışık tutacak, böylece bu çatlağın “Ayın yarılması” mucizesinin meydana geldiği çizginin bir parçası olarak görülüp görülmeyeceğini söyleyecekler midir?

235. Bir savaş sırasında, sahabelerinden biri yüzüne bir darbe almış ve gözü yuvasından fırlamıştı. Çıkan gözünü Resulullah (a.s.)’a getirdi. Onu yerine koyunca, adam bu iki gözüyle daha iyi görmeye başladı.

236. Medine’ye geldiğinin ilk aylarında Resulullah (a.s.), mescitte hutbe okurken sırtını bir hurma ağacının kütüğüne yaslardı. Daha sonra, bir marangoz kendisine bir kürsü (minber) yaptı. Resulullah (a.s.) bu kürsüye ilk kez çıktığında, orada hazır bulunan bütün cemaat, bir kenarda terkedilmiş duran hurma kütüğünden gelen iniltileri duydular. Resulullah (a.s.) minberden inerek kütüğü okşadı ve tıpkı sakinleşen bir çocuk gibi, iniltisi yavaş yavaş dindi. Bunun üzerine Resulullah (a.s.) ona sordu: “Eğer istersen, hutbelerimi okurken yine sana dayanmaya devam edeyim, ama şayet istersen, seni Cennet’e dikerim.” Kütük, Cennet’e gitmeyi tercih etti.

237. Karanlık ve yağmurlu bir gecede, Resulullah (a.s.), evine dönmek için çok uzun bir yol kat etmesi gereken sahabesine bir değnek vermiş, ve bu değnek adamın geçtiği zorlu yolu bir lamba gibi aydınlatmıştı.

238. Birçok kez, az miktardaki yiyecek, yine çok az miktardaki su, çok sayıda insana yetmiştir. Resulullah (a.s.), çoğu kez, olacakları önceden haber vermiştir. Kendisinden çok uzaklarda cereyan eden olaylarla ilgili anlattıkları da her zaman doğru çıkmıştır.

239. Konuya bir son vermek üzere Kur’an’dan da söz etmek isterim. Bizzat Kur’an’ın “Arapça konuşan”lara hitaben, “Küçücük bir bölüm, birkaç satırlık bir sûre biçiminde de olsa, haydi siz de bunun bir benzerini meydana getirin ve bunun için de bütün insanları ve cinleri yardıma çağırın” biçimindeki meydan okuması, onun taşıdığı mucizevî özelliği kanıtlamaktadır. Nitekim onun bu meydan okuyuşu, ondört asırdır cevapsız kalmakta devam ediyor.

240. Bu konuda daha birçok örnek vardır, ama biz hepsinden bahsedecek durumda değiliz. Acizane kanaatime göre, Muhammed (a.s.)’ın insanî çaba ve gayretleri, bizim için, Allah’ın onun uğruna yarattığı insanüstü mucizelerden daha öğretici ve bilinmesi daha yararlı şeylerdir. Muhammed (a.s.)’ın bıraktığı ilâhî mesaj bizi daha çok ilgilendirmektedir; onun uyguladığı yöntemi incelerken, kendi döneminde yaşayan kimseleri bu mesajın doğruluk ve gerçekliğine ikna etmek için başvurduğu mucizelerin ikinci planda kaldığı görülür. Ben, bu kitapta onun asil hayatındaki bazı görünüşleri dile getirmeye çalıştım; İslam Peygamberi’nin mucizelerinin felsefî yönünü ve tarihe mal olmuş ayrıntılarını incelemek isteyenler için, Seyyid Süleyman Nedvî’nin Urduca yayınlanmış olan ve bir cildi tamamen Resulullah (a.s.)’ın hayatını konu edinen anıtsal eserini tavsiye edeceğim (Bk. Sîretu’n-Nebî, yay. Dâru’l-Musannifîn, A’zamgarh, U.P., Hindistan).[299]

 

İsra ve Mirac Yahut Allah’a Doğru Yükselme

 

241. Konuya girmeden önce, İsra ve Mirac deyimleri ile ilgili birkaç söz söyleyelim. İsra, kelime anlamı olarak, “birisini geceleyin seyahat ettirmek” anlamına gelir. Bu deyim Kur’an’ın 17. suresinin ilk ayetinden alınmıştır ve gerçekten, sözünü edeceğimiz olay bir gece esnasında meydana gelmiştir. Mirac deyimi ise, yukarıya ya da yükseğe çıkmaya yarayan alet, merdiven anlamına gelir. Kimileri, kanaatimizce haksız olarak, bu iki deyimle birbirinden farklı iki ayrı olayın kastedildiğini ifade etmişlerdir. İslam edebiyatında her iki deyim de Muhammed (a.s.)’ın hayatındaki o büyük olay için kullanılmıştır: Allah, dinini yaymak için gönderdiği Elçisini yeryüzünde yapmış olduğu faaliyetlerinden dolayı onurlandırıp ödüllendirmek isteyerek onu göklerdeki kendi katına davet etmiş; Resulullah (a.s.), O’nun huzuruna kabul edilip kendisiyle ilâhî anlamda sohbet ettikten sonra, son nefesini vermeden önce onbeş yıl kadar daha yaşayacağı yeryüzüne dönmüştür. Yüce Yaratıcı’nın yaratılan varlıkların en mükemmeli olan insanla buluşmasının en yüksek ve seçkin durumunu dile getirmek için, farklı dinlerden bilginler çeşitli deyimler kullanmışlardır: “Allah ile birleşme ve bir olma hali”, “insanın Tanrısallığa katılımı”, “Allah’ın insan bedenine girmesi” (hulul) vs. İslamî anlayış, Allah’a olan saygı ve hürmeti, alçakgönüllülük ve haddini bilirliği ve nihayet sahip olduğu edep duyguları nedeniyle, bir hulul ya da O’nunla bir kaynaşma olmaksızın, ancak İnsan denen varlığın Allah katına yücelmesinin söz konusu olabileceğini öngörmektedir: Allah, Allah olarak kalırken; insan, Allah’a ne denli yakın olursa olsun, Allah’ın berisinde, yine insan olarak kalmaktadır. İnsan“fenâ fi’llâh” derecesine ulaşarak Allah’ta yok olabilir. Yani, “sadece Allah’ın vahiyle bildirdiği emir ve buyruklarına uygun bir hayat sürmek için kendi nefsanî arzu ve heveslerinden vazgeçebilir. Allah’ın, Sevgili Elçisi ve İslam Peygamberi Muhammed (a.s.)’i onurlandırmak için hazırladığı ve İsra ile aynı anlama gelen bu Mirac mucizesi, haklı olarak, İslam aleminin belli başlı şöhret ve gurur nedenlerinden birini oluşturur. Bu olaydan duyulan coşku, doğal olarak, yüzyıllar boyunca vaizlerin dillerinden ve yazarların kalemlerinden dökülüp durmuştur. Olayın temelinde yatan güvenilir ve sahih gerçekler, daha sonraları nitelikli edebî ürünlere dönüştürülmüş ve uluslararası önem kazanmışlardır. Örneğin, Endülüslü Hıristiyanlar, bütün Avrupa’yı baştan başa dolaşan Mirac’la ilgili halk arasında yaygın anlatımları Latinceye tercüme etmişlerdir. Daha sonraları Binbir Gece masalları da aynı yolla Avrupa’ya yayılmıştır. Mirac’ta Cennet ve Cehennem’i ziyaretle ilgili olarak Resulullah (a.s.)’ın yaptığı tasvirler, Avrupalı şairlerin ilgisini çekmiş ve kimi zaman bu anlatılanların halkın gözünden düşürülmesi için onların hayal güçlerini coşturmuştur. Örneğin Dante, İlahî Komedi (Divina Comedia) adlı eserinde bu konuya geniş bir yer vermiş ve o sığ ve küçük aklıyla, İslam Peygamberi’ni (haşa) sapıklıkla itham ederek, insanın güzel duygularının hayal etmeyi bile uygun bulmadığı bir konuma mahkûm etmeye çalışmıştır. Bir insan ne denli yüce ve soylu olursa, kıskanç düşmanları da ahmaklık derecesinde o denli sert ve zehir kusucu olurlar. Ama herkes, Allah’ın huzurunda bireysel olarak yaptıklarından sorguya çekilecektir.

242. Mirac ile ilgili gerçek ve aslına uygun anlatımları asla eğlendirici turistik bir öykü gibi değil de, irşat edici ve bilgilendirici olaylar olarak okumak gerekir. Kişisel anlayış ve yorumlar çok farklı olabilir. Nitekim, Kur’an-ı Kerim ve güvenilir hadislerde verilen ayrıntılı bilgilere dayanan Mirac ile ilgili çeşitli eserlerin iyiler ve daha az iyiler biçiminde derecelendirilmesi de buradan kaynaklanmaktadır.

243. Bu iki sınıfı birbirinden ayırt etmek için, önce karşılıklı hoşgörü daha sonra da Allah’ın bize hakikati göstermesi için açık yüreklilikle sürdürülecek kişisel bir araştırma gerekmektedir.

244. Hiçbir iddia içerisinde bulunmaksızın, benim izlediğim araştırma yöntemi şu olmuştur: Daha ilkokul çağımdan itibaren bu konuyu düşünmeye başlamıştım. Coğrafya derslerinde bize dünyanın bir portakal gibi küre biçiminde olduğu öğretilmişti. Daha sonraları, klasik dönem Müslüman coğrafyacılarının eserlerinden öğrendiğime göre, dünya yumurtanın sarısı gibiydi ve atmosfer de, tıpkı yumurtanın akı gibi onu kuşatmaktaydı. Hepsi birlikte, gökyüzünü oluşturan bir kabuk içerisine yerleştirilmişti. Aynı öğrenciler, din derslerinde, Allah’ın bir ve tek olduğunu, O’nun evrenin Yaratıcısı ve tek Sahibi olduğunu, Taht’ının (=Arş) gökyüzünde olduğunu öğreniyorlardı. Bizler sadece kendi üzerimizdeki gökyüzünü görürüz. Alemlerin Sahibi olan Allah’ın Zât’ına karşı duyulan saygı, hiç kuşkusuz gökyüzündeki tahtın (Arş’ın) asla ayaklarımızın altında olmasını değil, başımızın üstünde olmasını gerektirir. Peki ama İlahi Arş’ın bulunduğu bu gökyüzü neresiydi ? Kuzey kutbunda bizim üzerimizde bulunan gökyüzü, Güney kutbundakiler için ayaklarının altında kalmaktadır. Henüz genç bir çocukken çevremdekilere bu konuda yönelttiğim sorulara aldığım cevap, bu konuları “düşünmenin bile” küfre götüreceği şeklindeydi! Acaba insanın iki kişiliğe sahip olup, bazı şeylere hiç anlamaksızın inanması ve bazılarını da başka alanlara uygulamaksızın anlayıp öğrenmesi mi gerekiyordu? Görünüşte susup kalmıştım ama içten içe de kaynayıp duruyordum. Bu kaynama, yaşımın ilerlemesiyle ve üniversite öğrencisi olarak bilgilerimin artmasıyla daha da şiddetlendi.

245. Diğer olayların yanı sıra, kişisel deneyimlerim, beni sakinleştiren ve çok büyük bir önem taşıyan şu küçük gerçeği bana öğretmişti: Aynı soru iki öğrencinin aklına aynı anda takılır; aynı öğretmenin cevabı birini tatmin ederken diğerini etmez. Ben Hukuk fakültesinde profesörken aynı olay benim de başıma gelmişti. Felsefe profesörü bir meslektaşımla birlikte, bir zamanlar öğrencisi olduğumuz ve İlahiyat alanında önde gelen bir profesörün yanına gitmiştik. İkimizden biri İlahiyat profesörünün verdiği cevaptan tatmin olurken, diğeri hiç de memnun kalmamıştı. Meslektaşımı anlayışsızlıkla suçlamak yerine, kendisine, en azından güzel kişisel ilişkilerimizi koruyabilmek için karşılıklı hoşgörü tavsiyesinde bulunmuştum.

246. Resulullah (a.s.)’ın Mirac mucizesinin incelenmesi, beni Kur’an’a göre Allah anlayışını incelemeye de yöneltti. Kur’an’da insanın köle (‘abd) ve Allah’ın Hükümdar olarak tanımlanmış olması çok dikkatimi çekti. Kuşkusuz, insan topluluklarının ürünü olan dillerimiz, ilâhî nitelikli Mutlak Kudret ile Allah karşısındaki insanî zaaf ve güçsüzlük arasındaki büyük zıtlığı bundan daha çarpıcı bir biçimde ifade edecek bir kavram bulamazdı. Allah, Varlığı Zorunlu (Zât-ı Vâcibu’l-Vücûd), ezelden beri kendiliğinden var olan, her yerde hâzır ve nâzır, ve her birimize şah damarımızdan daha yakın olandır. Ayrıca O, her türlü fiziksel ve aklî algılamanın ötesinde (mâ verâ’u’l-idrâk) bir varlıktır. Onu tanımlayıp tasvir etmek, insanlara O’ndan bahsetmek için, dilin tüm imkânlarından yararlanmamız dışında ne yapabiliriz? Kur’an, bu durumda kullanılabilecek benzetme ve mecazları daha da ileri götürmüştür: Allah Melik’dir. Bir hükümdar olarak, O, bir takım hazinelere (hazâ’in), ordulara (cünûd), bir ülke ya da hükümdarlık alanına (mülk, melekût), bir taht’a (Arş), bu taht’a çıkmak için bir kürsü’ye, bir başkente (Ummu’l-Kurâ, Mekke’nin bir diğer adı) ve bir saraya (Beytullah) sahiptir. Hatta tebaasından ve kölelerinden biat almak -ve istediği şeyleri yapmak- için elleri (Yedullâh, Yedâhu) bile vardır. Hadiste, ayrıca parmaklardan da (esâbi’) bahsedilerek, insanın kalbinin, onu iki parmağı arasında tutan Allah tarafından evirilip çevirildiğinden[300] ve bambaşka bir biçime sokulduğundan söz edilir. Resulullah (a.s.), Beytullah’taki, yani Ka’be’deki Haceru’l-Esved’i (Kara Taş), kelime anlamı “(Allah’a) yönelen kimse” demek olan “hacı” tarafından Allah’a gösterilen bağlılık ve sadakat yeminini (biat) kabul etmek üzere (istilam) Allah’ın sağ eli (Yemînullah) olarak tasvir etmiştir. Ayrıca, hükümdarlar resmi törenler sırasında halkın içerisinde yaya yürümezler. Tahtırevanına kurulur ve güçlü hizmetçiler O’nu omuzlarında taşırlar. Kur’an’da Allah’tan bahsedilirken bu benzetme yapılmakta (69/17) ve ilâhî Taht’ın (Arş-ı Azam) adeta bir tahtırevan gibi, sekiz melek tarafından taşındığı belirtilmektedir.

247. Kur’an’da bu tür benzetme ve mecazlar kullanıldığına göre bunun mübah olması gerekir. İzin verilmeyen ve küfre götürücü sayılan ise, bu benzetmeyi ve mecazi anlamı aşırıya kaçırmak ve örneğin Allah’ın beş parmağı olup olmadığını, her parmağında bir tırnağın olup olmadığını, tırnağın deriye bitişik ve derinin kas, damar, kan, kemik vs. gibi kısımları olup olmadığını düşünmektir. Böyle düşünmekten Allah’a sığınırız.

248. Tasvir edilmesi mümkün olmayan şeylerin, saygı sınırları içerisinde kalacak sıkı bir zorunluluk içerisinde ifade edilmesi ve sınırların aşılmaması gerekir. Bu halde, hükümdar olarak, Allah’ın Taht’a (Arş) sahip olduğuna inanmak gerekir; ama, bu tahtın sadece resmi törenler vesilesiyle kullanıldığını; bu Hükümdar’ın boş vakitlerini yakınlarıyla geçirdiği, yatıp uyuduğu vs. özel daireleri olduğunu düşünmek de gülünç olacaktır. Ayrıca, Taht’ın şekli ve bulunduğu yeri sormaktan da kaçınmak gerekir. Zira Kur’an’da “Taht” (Arş) kelimesi, yarattığı kullarının karşısında Allah’ın mutlak kudretini tasvir etmek için kullanılmıştır; insanın bu dünya hayatında tanıyıp bilebildiği ve sadece maddî araçlarla yapılan bu tasvir, maddî olmayan ve insan akıl ve idrâkinin ötesindeki Allah’ı tanımlamakta yetersiz kalacaktır. Eğer böyle bir yaklaşım tarzı benimsenmezse, bu kez bilimsel araştırmalarında hiç şüphesiz samimi oldukları halde, bazen insanî mantıklarının aşırılıkları yüzünden yanlış yollara sapan bir kısım Mutezile bilginlerinin ve diğer Müslüman düşünürlerin işledikleri hatalara düşülecektir.

249. Acizane görüşüme göre, Allah nasıl tasvir ediliyorsa Mirac’ı da o şekilde tasvir etmek gerekir: Kur’an ve Hadis’te açıkça ifadesini bulan anlatımlara inanmak ve öte dünyaya ait alemlerin söz konusu edildiğini ve insan hayal gücünün hissedip de ifade edemediği şeylerden bahsedildiğini göz ardı etmemek gerekir. Önemli olan içeriktir, yani insanın Allah’a yükselişidir, yoksa bunun şekli, “nasıl” ve “nerede” olduğu değil. Bu, tamamen manevî âlemde cereyan etmiş bir olaydır ve onu, coğrafî ve turistik anlamı içerisinde değil, tasavvufî boyutu içerisinde ele almak gerekir.

250. Kuşkusuz mizaç ve yaratılışlar birbirinden çok farklıdır: Mirac’ın ertesi günü, Ebû Bekir henüz Resulullah (a.s.)’ın başından geçenleri onun ağzından dinleme fırsatı bulmadan önce, bazı müşrikler kendisine şöyle sormuşlardı: “Dostunun anlattığı şu yeni olay hakkında, yani gökyüzüne götürüldüğüne ve Allah tarafından kabul edildiğine dair sözleri hakkında ne düşünüyorsun?” Ebû Bekir şöyle cevap verdi: “Onun söylediği her şeyin doğru olduğuna inanıyorum.” Nakledildiğine göre, İslâm’ı yeni kabul etmiş olan bir grup insan, bu olayın büyüklüğüne dayanamayıp dinden çıkmışlardır. Yine anlatıldığına göre, Ebû Zerr, bu olaya tüm kalbiyle inanmakla birlikte, daha ayrıntılı bilgi almak için bazı sorular sormaktan da kendini alamamıştı: “Allah nasıldı? O’nu nasıl görebildin” vs. gibi. Dediğimiz gibi, türlü türlü mizaç ve yaratılış vardır.

251. Büyük siyer bilgini İbn Hişâm’ın açıkladığı bir olayla bu giriş bölümünü bitirelim: Vahiyler, Resulullah (a.s.)’a her çeşit vesile ile ve değişik biçimlerde geliyordu. Ancak Hira mağarasında kendisine gelen ilk vahiy, Resulullah (a.s.) uyuduğu sırada, rüyada iken gelmişti. Bu duruma şaşırmamalıyız. Zira alışılmadık ve tuhaf bir olay ilk kez meydana geldiğinde hissedilen sarsıntı, insan kalbinin tahammül edemeyeceği kadar büyüktür. Bu tür olaylara tamamen yabancı bir kimsenin semavî yaratıklarla temas kurması kolay değildir: Bu duruma tedricen alışması gerekir.[301]

 

Mirac’la İlgili Ayrıntılar

 

252. Zurkânî’ye göre, birbirinden az ya da çok farklı rivayette bulunan en az 45 sahabe bize Mirâc olayı hakkında bilgi vermiştir. (Hz. Aişe gibi, henüz pek genç oldukları için, vukuundan hemen sonra olayın iç yüzünü kavrayamayanların anlattıklarını da küçümsememek gerekir. Zira daha sonra Resulullah (a.s.)’ın hanımı olması dolayısıyla, doğrudan doğruya Resulullah’la ilgili ayrıntıların sorulabileceği en uygun kişi idi. Ayrıca Resulullah (a.s.) onun zekâsını, entelektüel merakını ve ilime düşkünlüğünü yakından biliyordu (Bk. Buhârî, 3/35). Öte yandan, olayı anlatanların çokluğu, özellikle mirâc sırasında yaşanan olaylarla ilgili olarak bazı farklı durumların ortaya çıkmasına da yol açmıştır. İbn Kesîr, bu farklılıkları Tefsir’inde göstermiş ve bunlardan birinin diğerine tercih edilmesinde gözetilecek fıkhî görüşlerini de belirtmiştir. Biz, genel olarak onu esas almaktayız. Ama önce olayları Buhârî’nin ifadesine dayanarak özetleyelim:

253. Bir gece, Resulullah (a.s.) henüz yatağına yatmıştı.[302] Kendisini uyku ile uyanıklık arasında hissettiği bir sırada Cebrâil gelip Resulullah (a.s.)’ın göğsünü yardı ve kalbini yıkadı. Daha sonra kendisine Burâk adında, oldukça gösterişli bir binek hayvanı takdim etti ve birlikte, Ka’be’den doğruca birinci semaya doğru çıktılar. Koruma görevlileri kapıyı açtılar ve Resulullah (a.s.) orada kendisini karşılayan Adem (a.s.) ile karşılaştı. Daha sonraki ikinci semada iki kuzen olan İsa ve Yahya (a.s.) vardı. Sonra sırasıyla üçüncü semada Yusuf (a.s.)’la, dördüncü semada İdris (a.s.)’le, beşinci semada Hârun (a.s.)’la, altıncı semada Musa (a.s.) ile ve yedinci semada da, arkasını Beytu’l-Ma’mûr mescidinin duvarına yaslayıp dinlenen İbrahim (a.s.)’le karşılaştılar. (Görünüşe bakılırsa, Kur’an’ın 17. sure 1. ayetinde adı geçen “en uzaktaki mescit” (Mescid-i Aksâ) burası olsa gerektir). Daha ilerde, sınır “Sidre” ağacı ile (bk. Kur’an, 53/14) belirtilmişti. Cebrail (a.s.) şöyle dedi:

“Ben bu sınırın ötesine geçecek olursam, ilahî tecellî gereği yanarım, ama sen davetlisin, ilerle!”

Cebrail (a.s.), sınır görevi üstlenen Sidre ağacından sonra İlâhî Huzur’un eşiğine varıncaya dek izleyeceği yolu kendisine tarif etti. Yolda Muhammed (a.s.) önce, ilahi hüküm ve kararları yazan kalemlerin (günümüzün deyimiyle, sekreterlik bürosundaki daktiloların) çıkardığı gürültüyü işitti. Daha sonra, Kur’an’ın ifadesiyle (Necm: 53/9), aralarında sadece bir yayın iki ucu hatta daha az bir mesafenin kaldığı İlâhî Makam’a vardı.[303] Burada, Muhammed (a.s.), namazın tahiyyat bölümünde okuduğumuz şu duada bulundu:

Et-Tahiyyatu li’llahi ve’s-Salevâtu vet’-Tayyibâtu

Kutsanmış, saf ve içten gelen salât ve selâmlar Allah’a aittir!

Allah, bu duaya şöyle karşılık verdi:

Es-Selâmu aleyke eyyuhe’n-nebiyyi ve rahmetullahi ve berakâtuh.

Ey Nebî! Selâm da, Allah’ın rahmet ve tüm bereketleri de senin üzerine olsun!

Muhammed (a.s.) şöyle karşılık verdi:

Es-Selamu aleynâ ve alâ ibâdillahi’s-sâlihîn

Selâm bizlerin ve güzel davranışlarda bulunan Allah’ın sâlih kullarının üzerine olsun!

Daha sonra, Kur’an’ın ifadesiyle (Necm: 53/10), “Allah Kulu’na (Muhammed’e) vahy etmek istediği şeyi vahy etti ve daha önce Musa (a.s.)’ya on emri (Evâmir-i Aşere) verdiği gibi, oniki emri vahy etti; bu konuya ilerde tekrar değineceğiz. Hadis’e göre Allah, kendisinin birliğine iman eden ve Muhammed’i resul olarak kabul eden bütün Müslümanların, eğer günahları varsa Cehennem’de bir süre cezasını çektikten sonra kurtulacaklarını vaat ederek, Muhammed (a.s.)’i çok cömert bir biçimde onurlandırmıştı. Daha sonra Allahu Tealâ, Arş-ı A’lâ’daki Hazinesinden Kur’an’ın ikinci suresinin (Bakara) son iki ayetini çekip çıkarmış ve onları bu yolculuğun bir anısı olarak kendisine hediye etmiştir. Nihayet Allah, günde beş vakit namazı farz kılmıştır. (Aslında bu rakam 50 idi, ama daha sonra, dönüş yolculuğu sırasında Musa’nın tavsiyesi üzerine, sayının azaltılmasını istemek için İlâhî Eşiğe tekrar varmış, sonunda bu rakam, her biri on vakit yerine geçmek üzere beşe indirilmiştir (Krş. En’am Suresi: 6/160). Bu arada Cebrail kendisine Cennet’i, oradaki nimetleri ve bu nimetlere layık görülen insanların mutlu hallerini; aynı şekilde Cehennem’i ve orasının korkunç hallerini ve bu hallere layık görülen insanların hallerini göstermiştir. Sonra gökyüzünden inilip, tüm eski peygamberlerin kendisini karşıladıkları ve kılacakları namaz için imamlık yapmasını istedikleri Kudüs’e varmışlardır (Zira artık onların kutsal görevleri sona ermiş, oysa onunki yeni başlamaktaydı). Buharî’de yer alan bu hadise göre, daha sonra Mekke’ye dönülmüş ve Muhammed, kendisini Ka’be’nin avlusunda bulmuştur.

254. Hz. Resulullah (a.s.)’ın sahabelerinin aklına da birçok soru takılmıştı. İşte bunlarla ilgili bazı hatıralar:

255. Kendisine “Allah’ı gördün mü?” diye soran Ebû Zerr’e, Resulullah (a.s.) şöyle karşılık verdi: “O bir nûrdur, onu nasıl görebilirim?” Hz. Ayşe de bu konuyla ilgili olarak öğrencilerine şu cevabı veriyordu: Kur’an’a göre “insanın bakışları Allah’a erişemez” (En’am: 6/103); ve “Allah bir kimseyle ancak vahiy yoluyla ya da bir perde arkasından konuşur” (Şura: 42/51). “O’nu bir defasında da Sidre-i Münteha’nın yakınlarında gördü” (Necm: 53/13-14) ve “Kuşkusuz O’nu apaçık ufukta gördü” (Tekvîr: 81/23) ayetlerine dikkati çekildiğinde ise, Hz. Ayşe şu açıklamayı yapmıştır: “Resulullah (a.s.) burada Cebrail’in söz konusu olduğunu ve O’nu Allah değil de bir melek biçiminde görmüş olduğunu söylemiştir.”

256. Resulullah (a.s.)’ın Mekke’den Kudüs’e ve oradan da gökyüzüne mi yükseldiği, yoksa Mirac dönüşü sırasında mı Kudüs’e uğradığı konusunda ihtilaflı rivayetler vardır. Kudüs’e uğrayışın dönüşte gerçekleştiği rivayetini benimseyen İbn Kesîr gibi bir kısım yazarlar, örneğin şu tür delillere dayanmaktadırlar: Muhammed (a.s.)’ın Allahu Teala ile göklerde buluşmasının ardından, önceki peygamberlerin kendisini kutlamak için karşılamaları, ve artık ilahi görevlerinin sona ermiş olması nedeniyle ondan kendilerine imam olmasını istemeleri normaldir. Bu ilim adamları, “Allah’ın kulunu Mescid-i Haram’dan (Kabe) en uzak mescide (Mescid-i Aksâ’ya), Kudüs’e götürdüğünü” ifade eden ayete (İsra: 17/1) dikkatleri çekildiğinde, Kur’an’a göre (Rum: 30/3) Filistin’in Resulullah (a.s.) için “en yakın ülke” (Edne’l-Arz), sınırdaş memleket, Arabistan’ın hemen yanı başındaki komşusu olarak nitelendirildiği, bu durumda, en uzak mescidin en yakın ülkede bulunamayacağı cevabını verirler. Yine bu ilim adamları en uzak mescidin (İsra: 17/1), meleklerin sürekli ibadet halinde bulunduğu semavî bir mescit olduğu kanısındadırlar.[304] Ka’be ile bu semavi mescit arasındaki eksene Resulullah (a.s.)’ın bir başka hadisinde de dikkat çekilmiş ve Ka’benin tam olarak bu semavi mescidin altında bulunduğu, başka bir deyişle, bu mescitten bir taşın atılması halinde Ka’be’nin damına düşeceği bildirilmiştir.

257. Bu semavi yolculuğu, Kur’an “Sana gösterdiğimiz o görüntüleri (rü’ya) ancak insanları sınamak için meydana getirdik” (İsra:17/60) şeklinde nitelendirmektedir. Yukarıda belirtmiş olduğumuz Buhari’den nakledilen hadiste, Resulullah (a.s.)’ın dönüş yolculuğu sırasında uyandığında, kendisini Ka’be’nin avlusunda bulduğunu görmüştük. Bu konuda daha farklı düşünen Taberî ve Râzî şöyle derler: Eğer sıradan bir rüya söz konusu olsaydı, Mekke’li müşriklerin isyan edip ona yalan isnat ederek başkaldırmaları için bir neden olmazdı. Ancak müşriklerin karşı çıktığı şeyin bir rüya düşüncesi değil de, Allah’ın, kendilerinin düşmanı olan Muhammed’i, daha büyüğü hayal edilemeyecek övgü ve şereflerle kabul etmesi olduğu da düşünülebilir. Bu arada, peygamberlerin gördüğü rüyaların uyanıklık halinde başlarından geçenlerden daha az değerli olmadığını da hatırlatalım. Muhammed (a.s.)’e Hira mağarasında iken gelen ilk vahiy rüya halinde vuku bulmuştu. Kur’an’a göre İbrahim (a.s.) çok sevgili biricik oğlunu kurban etme konusundaki ilahi buyruğu bir rüyada almıştı (Saffat: 37/102-105). Tevrat’a göre, Yakup (a.s.) da, Allah’ı gördüğü bir rüyaya nail olmuştu (Tekvîn 28/12). Süleyman (a.s.)’a da Allah rüyada iken görünmüştü (Hükümdarlar I, 3/5, 9/2). Bu arada, Buhari’nin ifadesiyle, Resulullah (a.s.)’ın bizzat nitelendirdiği bu halin uyku ile uyanıklık arasında olduğunu da göz ardı etmeyelim.

258. Mi’racın uykuda mı yoksa uyanık iken mi cereyan ettiği hususu daha ilk günlerden itibaren tartışma konusu edilmiştir. Ibn İshak, Resulullah (a.s.)’ın hanımı Ayşe’ye göre, Mi’rac’ın uykuda iken olduğunu nakleder (Bu konuda Suheylî’nin Ravz adlı eserine ve Taberi ile İbn Kesîr’in de Kur’an tefsirlerine vs. müracaat ediniz). Ayşe (RA), “Onun bedeni asla gözden kaybolmadı, onun ruhu nakledildi” diyerek, bu konuda ısrar eder. Resulullah (a.s.)’ın kayınbiraderi ve vahiy kâtibi Mu’aviye de aynı görüştedir. İbn el-Kayyım’a göre (Zad el me’ad), Hasan el-Basrî de aynı kanıdaydı. İbn Kayyım’ın kendisi de, bu semavi yolculuğun uyanıkken ama ruhen cereyan ettiğini söylemeyi yeğlemektedir. Sonraki kuşaklardan (Müteahhirîn’den) Şah Veliyyullah Dihlevî, aklî ilimlerle tasavvufî ilimleri bir araya getirmekle ünlüydü. Ona göre Mirac bedenen cereyan etmiş, ama o sırada beden ruhun niteliklerini taşır bir halde bulunmuştur. Kuşkusuz, Mi’rac’ın tamamen bedensel bir olay olduğunu ve bunun uzayda fiilen meydana gelen bir yer değiştirme olduğunu söyleyen başka kimseler de vardır.

259. Daha önceki dönemlerde yaşamış olan ve Mi’rac’ın fiilî bir yer değiştirme olduğunda ısrar eden bilginlere sonsuz saygı duymakla birlikte, ben kendi kendime, bu yer değiştirme olayının Allah’ın her yerde hâzır ve nâzır olma sıfatına ters düşüp düşmediğini sorarım. Kur’an’da Allah bizzat şöyle açıklamaktadır: “Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf: 50/16). Bir başka ayette ise: “(Can boğaza geldiği zaman, hastaya) biz sizden daha yakınızdır” (Vâkı’a: 83-85). “Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir” (Mücâdele: 58/7). Kısaca, biz nerede isek O da oradadır (Hadid: 57/4, Mücâdele: 58/7). Aynı mealde daha birçok ayet vardır. Şayet Allah’ın bizimle ve bize çok yakın olmadığı ve O’nu gökyüzündeki Arş’ı üzerinde aramak gerektiği öne sürülürse, bu anlayış Allah’ın Arş’tan, Arş’ın göklerden, göklerin de bu kâinattan daha küçük olduğu anlamına gelir ki, Allah böyle düşünmekten bizi korusun!

260. Olayları kendi konumları içerisinde değerlendirmek en iyisidir. Bu yorum ve hüküm çıkarmalardan hiçbiri Resulullah (a.s.)’den kaynaklanmadığı ve Resulullah (a.s.) de bu konuyla ilgili olarak hiçbir açıklamada bulunmadığı, dahası, Resulullah (a.s.)’ın ashabının da bu konuda farklı görüşlere sahip olmaları nedeniyle, söz konusu ihtilaflar burada herhangi bir kimse ya da grubu sapıklık ya da Ehl-i Sünnet yolundan sapma gibi ithamlara yol açmamalıdır. Herkes Allah’ın kendisine nasip ettiği bilgi ve hikmet yolunu izlemekte ve kendisini tatmin eden alimin delillerini benimsemekte özgürdür. Şahsen ben, bir Müslüman için bu anlamsız tartışmaya katılmamasının daha iyi olacağı kanısındayım; bunun yerine, Allah’ın insanlığa bağışlamış olduğu Mi’raç gibi yüce bir lütuftan manevî olarak yararlanmak gerekir. Resulullah (a.s.)’ın özellikle ifade ettiğine göre (bk. Ibn Hanbel, III, 321, 339; Suyutî, vs.), namaz mü’minin miracıdır (başka kaynaklarda Allah’a yaklaşma, kurban ya da Allah’ın burhan’ı ifadesi kullanılmaktadır). Resulullah (a.s.)’ın mirac’ı kendisine, bizim miraclarımız da, bireysel liyakatlerimize göre kendimizedir. Bununla birlikte, daha İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren, Mirac’ın değişik yorumlara konu teşkil ettiğini görürüz. Hoşgörülü olmamız gerektiği düşüncesiyle bu kadarla yetiniyoruz.

261. Yukarıda Musa (a.s.)’nın kendi mirac’ında On Emir (Evamir-i Aşere) (bk. Çıkış, 20/3-17, Tesniye, 5/6-21), oysa Muhammed (a.s.)’ın Oniki Emir (İsra: 23-39) aldığına işaret edilmişti. Bu emirleri şu şekilde karşılaştırmak mümkündür:

Kur’an

1. Ancak O’na ibadet ediniz.

2. Ana-babaya iyilikle muamele et.

3. Akrabaya, fakire ve yolda kalanlara hakkını ver.

4. (Bu konuda) ne cimri, ne de savurgan ol.

5. Geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz.

6. Zinaya yaklaşmayınız.

7. Haklı olduğunuz durumlar dışında kimseyi öldürmeyiniz.

8. (Sorumluluğunuz altındaki) Yetimlerin mallarına ancak güzel niyetlerle yaklaşınız.

9. Verdiğiniz söz ve vaatleri yerine getiriniz.

10. (Tartarken) Ölçüyü tam yapın.

11. Hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın şeyin ardından koşma

12. Yeryüzünde gurur ve kibirle yürüme!

Tevrat

1. Benim huzurumda başka ilahlara tapmayacaksın.

2. Yontma put ya da resim yapmayacak, onların önünde secde etmeyeceksin.

3. Zat-ı Ezelî olan Rabbinin adına boş yere yemin etmeyeceksin.

4. Dinlenme gününü (yevm-i sebt) hatırla.

5. Babana ve annene hürmet et.

6. Asla adam öldürme.

7. Zina etmeyeceksin.

8. Hırsızlık yapmayacaksın.

9. Yalan şahitlik yapmayacaksın.

10. Komşunun/akrabanın evine göz dikmeyeceksin, komşu ve yakınının hanımına, erkek ya da kadın hizmetçisine, öküzüne, eşeğine, ya da komşuna ait herhangi bir şeye göz dikmeyeceksin.[305]

262. Bu oniki emri zikrettikten sonra, Kur’an şu eklemede bulunur: “ (Ey Muhammed!) İşte bunlar, Rabbinin sana vahy ettiği hikmetlerdir” (İsra: 17/39).

263. Çağdaşımız Süleyman Nedvî, Resulullah (a.s.)’ın hayat hikâyesi (Sîret) ile ilgili olarak, İsrâ suresinin hemen tamamının Mi’rac’ı anlattığı tespitinde bulunmuş ve konuyu şöyle analiz etmiştir:

264. Mi’raç, ilâhî kudretin bir göstergesi olduğu kadar, Rabbinin eşiğine kadar yücelme imkânı vererek kulu Muhammed (a.s.)’a bahşettiği ilahi bir lütuf olarak da değerlendirilmelidir. İslam Peygamberi, tüm peygamberlerin ayrı ayrı elde etmiş olduğu nimetleri kendi nefsinde toplamış ve böylece, iki kıble’nin, yani Adem ve İbrahim (a.s.)’ın Ka’be’si ile Süleyman (a.s.) ve ondan sonra gelen peygamberlerin kıblesi olan Kudüs’ün peygamberi olmuştur. Bu surede Mekkeli müşriklere yönelik bir ceza tehdidi, Muhammed (a.s.)’ın Medine’ye hicret kararı, emirlerin açıklanması, Muhammed (a.s.)’ın peygamberlik vasfını ve Kur’an’daki ilahi vahyi tartışan kimselere de bir cevap vardır. Öldükten sonra dirilmenin ve mucizelerin gerçek olduğu, Musa (a.s.)’nın başından geçenlerden çıkarılması gereken derslere (kıssadan hisse) ait işaretler de bu surede yer almaktadır.

265. Bu arada, Tevrat, Musa (a.s.)’ya verilen On Emir’den söz etmekle birlikte, Kur’an, “Andolsun ki biz Musa’ya açık açık dokuz ayet verdik” (İsra: 17/101) buyurmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla, gerçekte On Emir söz konusu iken, Resulullah (a.s.)’ın Tirmizî, İbn Hanbel, Nesâî, İbn Mâce, Taberî gibi hadisçilerce nakledilen bir açıklamasına göre, sadece Yahudiler için olan sebt günü ile ilgili emir bunların dışında tutulmuştur. Kur’an da, sebt gününün genel bir ilahî emir olmayıp, cemaat halinde yapılan haftalık ibadetlerde ayrı baş çektiklerinden, Yahudiler için ihdas edildiğini açıklamaktadır. (Nahl: 16/124).

266. Konuyu bitirmek için, Arş’ın Hazinesinden çekip çıkarılan ve Bakara suresinin son iki ayetinden oluşan şu ilahî hediye konusuna değinelim:

“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. ‘Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık. Dönüş sanadır!’ dediler.”

“Allah bir kimseye ancak gücünün yettiği ölçüde sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Ey Rabbimiz! Eğer unutur ya da hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize, üstesinden gelemeyeceğimiz işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize merhamet et! Çünkü Sen bizim efendimizsin! Öyleyse kâfirler güruhuna karşı bize yardım et!” (Bakara: 2/285-286)

267. Gerçekten bu çok harika bir durumdur! Bu iki ayetten ikincisini tekrar ele alalım: “Allah bir kimseye ancak gücünün yettiği ölçüde sorumluluk yükler.” Bu ne hoş bir lütuf ve nimettir! Eğer bir görevin mutlak bir mükemmellik içerisinde yerine getirilmesi gerekseydi insanın hali nice olurdu? Ama eğer herkesin kendi güç ve yeteneğine göre elinden geleni yapması gerekirse, en az yetenekliler için bile bir kurtuluş ümidi var demektir. Ayette “yaptığımız iyilik” ve “bilerek yaptığımız kötülük” arasındaki ayrıma da dikkat çekilmektedir. Öte yandan, ilk ayet insanlık adına, uluslararası ve dinlerarası ilişkiler adına çok büyük bir lütuftur: Yalnız ve sadece Muhammed (a.s.)’e ve Kur’an’a değil, tüm peygamberlere ve kutsal kitaplara inanmayı emretmektedir! Böyle bir hoşgörü diğer dinlerde duyulmuş şey değildir. Bu hoşgörü anlayışı, din ve ırklarının farklılığına rağmen yeryüzündeki tüm insanlar arasında barış ortamını tek başına oluşturmaya muktedirdir: Ancak bir İslamî yönetim ortamında, Müslüman olmayanlar için bile barış ve adalet mümkün olabilir ve tarih boyunca da öyle olmuştur.[306]

 

Son Birkaç Uyarı

 

268. Bu semavî yolculuğun dönüşünde Resulullah (a.s.) bu “gece yolculuğu” (İsrâ) sırasında manevî alemde başından geçenleri anlattığında, kendisini dinleyenlerin tepkileri çok farklı olmuştu: Bazı Mekkeliler onunla alay edip, kendisinden Kudüs şehrini tarif ve tasvir etmesini istediler. Kimileri ise Filistin istikametinden gelecek olan ve günlerdir bekledikleri kervanlarının şimdi nerede bulunduğunu söylemesini istediler. Biri de Ebû Bekir’in evine koşarak, ona bu yeni “skandal”ı haber vermek istedi. Ama o sadık insan, bir an bile tereddüt etmeyip “Muhammed (a.s.)’ın söylediği her şeyin doğru ve gerçek olduğuna şehadet ederim” dedi. O günden itibaren, Ebû Bekir, Müslümanlar nezdinde herkesin gıpta ettiği Sıddîk lakabına nail olmuştur.

269. Ramazan ayında Resulullah (a.s.)’a ilk vahyin geldiği geceden sonra, Mi’raç da, on yıl kadar sonra Recep ayının 27. gecesi vuku bulmuş ve Müslümanlar tarafından büyük törenlerle kutlanan bir gece olmuştur.[307]

 

Delil, Ayet ve Hikmetlerle Dolu Bu Gecenin Son Saatleri

 

270. İlahi huzura kabul edilip yeniden insanlar arasına dönen Muhammed (a.s.), kendisine yöneltilen ilâhî tebliğ görevini yerine getirmede eskisinden çok daha kararlı hale gelmişti. Artık, önyargılarla dolu olan kendi hemşehrilerinden çok ümitli değildi. Bununla birlikte, Mekke’ye uğrayan yabancı ziyaretçileri de ihmal etmedi. Nitekim onların nazarında çok da başarılı olmuştu. Hicret’ten önceki son yıllarda cereyan ettiklerinden emin olunmasına rağmen, aşağıdaki olayların kesin tarihlerini belli bir kronolojiye oturtmak zor görünmektedir:

271. İbn Hacer’in ifadesine göre,[308] Orta Arabistan bölgesinde yaşayan Benî Hanife kabilesinin reisi Sumâme ibn Usâl, Mekke’ye uğradığı bir gün Muhammed (a.s.)’e şöyle dedi: “Daha çok konuşursan seni öldürürüm.” Ancak bu konuda ayrıntılı bilgi verilmemiştir.

272. Yemen’deki Devs kabilesinden Tufeyl ibn Amr, bir şair ve oba reisiydi. Kendisini, Muhammed’in sözlerini dinleyenlerin fitneye uğradığı ve ailelerinde karılarla kocaların, çocuklarla ana-babalarının arasında ayrılıklar yaşandığı dedikodusuna inandırmışlardı. Tufeyl bu düşünceye kendisini o denli kaptırmıştı ki, ne zaman Muhammed (a.s.) orada iken Ka’be’nin önüne gelse, Muhammed’in büyüsünün kendisine erişmemesi için kulaklarına pamuk tıkardı. Bir gün, kendi kendisine: “Ne kadar batıl inançlı biriyim ben! Onun sözlerini duymakta ne kötülük olabilir? Eğer bu sözlerin herhangi bir değeri var ise, buna kendi kendime karar verecek kadar aklım ve mantığım vardır.” Bu düşüncelerle, Kur’an’ı dinledi ve Kureyşlileri büyük kederler içerisinde bırakarak, derhal İslam’ı kabul etti.[309]

273. Yemen’in Ezd kabilesinden Damâd, büyük bir sihirbaz olarak ün yapmıştı. Mekke’ye uğradığı bir sırada, Kureyşlilerden şehirde bir “rakib”inin bulunduğunu öğrendi ve onlara, gidip onu iyileştireceğine dair güvence verdi. Muhammed (a.s.)’ın yanına vardı ve onun kendisinin sihirli sözlerini dinlemesini istedi. Ancak Muhammed (a.s.), Allah’ı yüceltip O’nu sena eden, O’nun sıfatlarını ve sonsuz kudretini ihtiva eden ayetleri okuyunca Dâmad o denli etkilendi ki, Resulullah (a.s.)’a bunları üç kez tekrar ettirdi; sonra da İslam’ı kabul etti.[310]

 

Medinelilerin İslâm’ı Kabul Etmeleri ve Akabe Biatları

 

274. Yabancı ziyaretçiler üzerinde Muhammed (a.s.)’ın çaba ve gayretleri öylesine yoğunlaştı ki, Mekkeli müşrikler bu durumdan büyük kaygı duymaya başladılar. Mekke’deki yıllık Hac mevsimi özel bir önem taşımaktaydı. Mekkeli müşrikler, özellikle de zalim ve acımasız Ebû Leheb, İslam aleyhine pek zararlı önyargılarını yayma konusunda büyük bir çaba içerisine girmişlerdi. Samhûdî’nin dayandığı ve Hicret’ten 5 ila 6 yıl öncesine ait kaynaklarına göre (2. bs, s. 221-222), Resulullah (a.s.), İslam öncesinde icra olunan bir hac mevsimi sırasında, hasımları Hazreçlilere karşı bir ittifak anlaşması imkanı olup olmadığını araştırmak üzere gelmiş olan, Evs kabilesine mensup birkaç Medineliyle buluşmuştu. Bundan kısa bir süre sonra Evslilerin Hazreçlileri yendiği Bu’âs savaşı vuku buldu. Öyle görünüyor ki bu olay, yukarıda sözü edilen ve Resulullah (a.s.)’ın Mekkelilerin boykotuna maruz kaldığı döneme rastlamaktadır. Tarihçiler[311] bize, boykot hareketinin kaldırılmasını ve Ta’if yolculuğunu izleyen yılda, Muhammed (a.s.)’ın, Mekke’nin banliyösü durumundaki Mina’da onbeş kadar yabancı hacı ile buluştuğunu naklederler. İbn Hişâm’ın gayet açık bir biçimde ifade ettiğine göre,[312] Resulullah (a.s.) o sırada yabancı bölgelere gidebilmek üzere emân (himâye) anlaşmaları yapmaya çalışıyordu. Bu girişimlerin esas konusu şu idi: “Beni himaye ediniz ve dediklerimi izleyiniz, bakarsınız çok yakında komşu İran ve Bizans imparatorluklarının sahibi sizler olmuşsunuz!”; Onun böyle söylemesinin bir nedeni vardı. Zira, ilahi tebliğ görevinin ilk yıllarından itibaren, çoğu olayın bize tanıklık ettiği gibi, bu inanç ve kanaatteydi.[313]

275. Bu onbeş kabile temsilcisi nezdinde kimi zaman sert ve kaba, bazen kibar, kaçamaklı, alaycı ama hepsinde de olumsuz sonuçlar veren çok değişik görüşmeler yaptı. Art arda aldığı başarısız sonuçlara rağmen büyük bir sebatla çabalarını sürdürdü. Nihayet onaltıncı girişim, Medineli bir grupla Akabe’de buluşmasını sağladı. (Burası, Mekke’den Mina’ya giderken solda, Mina’daki düzlüğe çıkan vadinin önüne bir taş atımı mesafede bir yer olup, başlangıçta özel bir adı olmadığı için, eski müelliflerin İnde’l-Akabe -dağ arası- dedikleri bir yerdi). Resulullah (a.s.) onları İslam’a davet etti ve bu kez eli boş çıkmadı. Zira Medineliler, kısa bir görüş alışverişinden sonra yeni inancı, yani İslam’ı kabul ettiler.[314] Burada tek bir kişinin değil, bir grup insanın İslam’a geçişi söz konusudur. Acaba bu Medineli insanlar niçin Arabistan’daki diğer çağdaşlarından farklı davranmışlardı?

276. Medine şehrinde (39º 44’-24º 33’), Arapların hemen yanı başında, önemli sayıda bir Yahudi topluluğu da oturmaktaydı. Medine nüfusunu oluşturan her iki zümre de kendi içlerinde parçalanmış durumdaydılar; öte yandan, Arapların bir kısmı, kendilerine rakip durumdaki başka Arap ve Yahudi zümrelere karşı birbirlerini savunmak üzere, Yahudilerin bir kısmı ile ittifak yapmıştı. Samhûdî’ye göre (1, 215) 120 yıl boyunca süregelen bu iç savaşlar her iki zümreyi de yıpratmış, hatta Bu’âs’daki savaş meydanından henüz yenik olarak çıkmış olan Arapların temsilcileri Mekkelilerle karşılıklı bir yardım anlaşması yapmak üzere Mekke’ye gelmişlerdi.[315] Aslında İslam’ı yeni kabul etmiş olan bu altı Medineli, eskiden beri hep galip geldiği halde son savaşta yenik düşen Hazreç kabilesine mensup idi. Burada, Resulullah (a.s.)’ın ana tarafından dedelerinin Hazreçlilerle akraba olduklarını ve Mekkeli ve Medineli bu iki kabile arasında sürekli yakın bir ilişki bulunduğunu hatırlatalım. Medineli bir süvari birliğinin Abdu’l-Muttalib’in yardımına gelmesi, Resulullah (a.s.)’ın babası vefat ettiğinde bu kabilenin topraklarına defnedilmesi, henüz çocuk yaştaki Muhammed’in annesi ile birlikte bu Medineli akrabalara ziyarete gelmiş olması, ve nihayet, Resulullah (a.s.)’ın amcası Abbas’ın ticari ilişkiler çerçevesinde onları sık sık Medine’de ziyaret etmesi gibi hususlar, bu olumlu ilişkilerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.[316] Öte yandan, Medineliler, Yahudilerle olan komşulukları ve onlarla müttefik olmaları dolayısıyla, peygamberlikle ilgili birçok kavrama diğer Araplardan daha çok vakıftılar. Hatta aralarından bazıları Yahudilik dinini benimsemişti. Arap tarihçilerinden öğrendiğimize göre,[317] Medineli putperestler, peygamberlikle ilgili konulardaki bilgisizlikleri yüzünden genellikle Yahudilerce hor görülüp küçümsenir ve bu konudaki tartışmalar her zaman, beklenen Resul ortaya çıkar çıkmaz Yahudilerin kendisine tabi olacakları ve putperestlerin üzerine atılacaklarını iddia ve itiraf etmeleriyle sonuçlanırdı. Yahudilerin bu iddiasının müşrikler üzerindeki psikolojik etkisi kuşkusuz çok önemliydi. Müminlerin Annesi Ayşe (RA), çok kanlı geçen Bu’âs savaşında ileri gelen müşrik kabile reislerinden hemen tamamının bu savaşta öldürülmesinin bir bakıma İslam’ın işini kolaylaştırdığı; çünkü bu kişiler hayatta kaldıkları takdirde, gururlarından dolayı sadece İslam’ı reddetmekle kalmayıp, yabancı bir Mekkeli tarafından yapılan dinî tebligat faaliyetine de engel olabilecekleri gözleminde bulunurken hiç de haksız görünmemektedir. (Bk. Buharî, 63/1, İbn Hanbel, VI, 61).

277. Yukarıda belirttiğimiz hususların da yardımıyla, özellikle saf ve duru bir gönüle sahip olan bu altı Medineli, Resulullah’ın ilahi davetine koştular ve böylece Yahudilere karşı bir öncelik elde etmek istediler. İbn Hişâm’ın verdiği bilgiye göre,[318] Resulullah (a.s.), Hazreçlilerin rakibi olan Evs kabilesinden diğer Medinelilere de hitap etmiş, ancak aynı başarıyı onlar üzerinde sağlayamamıştır. Her ne olursa olsun, bu altı yeni Müslüman hiç gecikmeden kendi yurtlarına dönerek “Beklenen Resul”ün getirdiği inanç sistemini yaydılar ve kuşkusuz bütün şehir bu haberle çalkalanmaya başladı. Her ne kadar yeni girmiş oldukları dine ait bilgileri yüzeysel olsa da, başkalarını bu dine kazandırma çabaları çok geçmeden meyvesini verdi. Kureyşliler ise, kendileriyle bir askeri ittifak girişiminde bulunmak isteyen Evslileri düş kırıklığına uğrattılar (Daha ayrıntılı bilgi için bk. Samhûdî, Vefâ’ul-Vefâ, Beyrut 1955, I, 215-216). Dolayısıyla, Medine’deki yeni ihtida (din değiştirme) hareketlerinin Evslileri de etkilemesi bizi şaşırtmamalıdır. Gerçekten, bir yıl sonra, Hac mevsiminde, onu Hazreçli ve ikisi Evsli Müslümanlardan oluşan bir heyet, aynı Akabe denilen yerde Resulullah (a.s.)’le buluştu ve O’na bizzat kendi ağızlarıyla bağlılık yemininde (biat) bulundu: İlk buluşmadaki altı Müslüman’ın Resulullah (a.s.)’a şöyle dediğini hatırlatalım:

“Halkımız dahilî çekişme ve kavgalar yüzünden paramparça olmuş durumdalar; Muhtemeldir ki Allah, senin aracılığınla bizi bu durumdan çekip kurtaracaktır. Hepimiz bu uğurda çalışacak ve halkımızı senin bizi davet ettiğin ve bizim de kabul etmiş olduğumuz şeye davet edeceğiz.”[319]

Evsliler de, “Beklenen Resul”e kendilerini ispat konusunda hiçbir zaman Hazreçlilerden aşağı kalmamışlardır. Ancak insanî zaafların da göz önünde bulundurulması gerekiyordu. İbn Hişâm’ın naklettiğine göre,[320] ikinci Akabe Biatı’nın hemen ardından, Medineli Müslümanlar cemaatle namaz kılmak istediklerinde, Evslilerin Hazreçlilerin, Hazreçliler de Evslilerin imamlığını kabul etmemişlerdi. Ancak iki kabile, tamamen kendi istek ve arzularıyla, Resulullah (a.s.)’ın onlara öğretici (muallim) olarak gönderdiği Mekkeli birinin cemaat namazlarında başlarına geçmesine razı oldular. Ancak aradan biraz zaman geçince, durum daha parlak olmamıştır: Hazreçliler ve Evsliler birbirlerinin köylerine gitmeye cesaret edemiyorlardı. Resulullah (a.s.) Kuba’ya vardığında kendisini misafir edenler Evs kabilesinden Amr ibn Avf oğulları olmuştu. Orada Resulullah (a.s.):

“(Hazreçlilerden) Es’ad ibn Zurare nerede?” diye sorunca:

“O, Bu’âs savaşında kabilemizden birini öldürmüştü. Şimdi buraya gelmeye cesareti yok.” cevabını verdiler. Ama bir süre sonra, o da gecenin ilerleyen vaktinde, yüzünü bir örtüyle kapatarak çıka geldi. Resulullah (a.s.)’ın bu duruma hayret etmesi üzerine bu zat şu açıklamada bulundu:

“Sen bir yerde bulunursun da, ben seni selamlamak için hayatım pahasına nasıl kalkıp gelmem?”

Adam geceyi Resulullah (a.s.)’ın yanında geçirdi ve ertesi gün Muhammed (a.s.), Evs’in ileri gelenlerine, bu zata eman (sığınma hakkı) verilmesi talimatında bulundu. İçlerinden Sa’d bin Hayseme adlı birinin Es’ad’ın evine gitmesi ve onu elinden tutarak Resulullah (a.s.)’ın huzuruna getirmesi için uzun uzadıya ısrar etmek gerekmişti. Bu beklenmedik manzarayla karşılaşan Evsli Müslümanlar, hep bir ağızdan:

“Her birimiz ayrı ayrı ona eman veriyoruz ey Resulullah!” diye haykırdılar. O günden itibaren Es’ad, sabah ve akşam vakitlerinde gayet rahat bir biçimde gelip Resulullah (a.s.)’ı görebilmeye başlamıştı (Bk. Samhûdî, I, 249-250). Ancak bu konuda Resulullah (a.s.)’ın gösterdiği çaba ve gayret hiç de kolay olmamıştır.

278. Akabe’de bu oniki Medinelinin ettikleri yeminin metni elimizdedir. Şöyle ki:

“Gerek rahat ve huzurlu iken gerekse sıkıntılı anlarımızda, gerek sevinçli gerekse üzüntülü durumlarımızda Seni dinleyip itaat edeceğiz! Seni kendi nefislerimize tercih edeceğiz. Emretme yetkisini elinde bulunduran kim olursa olsun ona itiraz ve muhalefette bulunmayacağız. Allah yolunda, hiç kimsenin bizi aşağılamasından ve ayıplamasından korkmayacağız. Hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayacağız, hırsızlık etmeyeceğiz, zinaya yaklaşmayacağız, çocuklarımızı asla öldürmeyeceğiz, birbirimize asla iftira etmeyeceğiz, ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı gelmeyeceğiz.”

Samimiyet ve gayretlerinden dolayı şöyle söylediler:

“Ey Allah’ın Resulü! Eğer bize izin verirsen, yarın sabah gidip şurada, Mina’da toplaşan inkârcıları kılıçtan geçirelim.”

Resulullah (a.s.) şöyle cevap verdi:

“Allah bana bunu emretmedi” (İbn Hanbel, III, 462; İbn el-Cevzî, Vefâ, s. 226).

279/1. Resulullah (a.s.), yemin töreninden sonra şu hususa dikkat çekti: “Eğer yemininize bağlı kalırsanız, mükafatınız Cennet olacaktır, ve eğer herhangi bir hususta yemininizi bozacak olursanız, sizi cezalandıracak olan da Allah’tır, bağışlayacak olan da.”[321]

279/2. Muhtemelen şu olayı da aynı dönemle ilişkilendirmek gerekmektedir (Samhûdî, 2. bs., s. 857; bkz. İbn Kudâme, el-İstibsâr fî nesebi’s-Sahabe min’el-Ensâr, s. 174): “Râfi’ ibn Mâlik ez-Zurkî Akabe’de karşılaştığında, Resulullah (a.s.) kendisine o güne dek vahyolunan ayetlerin bulunduğu bir Kur’an nüshası verdi; ve Râfi’, kendi mahallesinde inşa edilen İslâm aleminin ilk mescidinde bu ayetleri okumayı adet haline getirdi.”

280. İki farklı biçimde nakledilen bir başka olay da şudur: Bunlardan birine göre, artık Ensâr (yardımcılar) adıyla anılmaya başlanan Medineli Müslümanlar, Resulullah (a.s.)’ın derhal İslam fıkhında bilgi sahibi birini, Müslümanlara dinlerini öğretmek ve İslam’ı yaymak üzere, kendileriyle birlikte göndermesini istediler. Diğer habere göre, aradan bir süre geçtikten sonra, kendilerine Mekke’den bir dini bilimler mualliminin gönderilmesi için mektup yazmışlar, ve bu iş için Resulullah (a.s.) tarafından Mus’ab bin Umeyr seçilmiştir.[322]

281. Mus’ab’ın işi hiç de kolay değildi. Önce gidip, İslam’ı yeni kabul eden başkanlardan biri olan Es’ad ibn Zurâre’nin evine yerleşti. Bu zat, onu bir gün Sa’d ibn Mu’âz ve Useyd ibn Hudeyr adlı yeğenlerinin yanına götürdü. Öğretmen olarak gelmiş olan Mus’ab, bahçelik bir yerde bir kuyunun başına oturdu ve çok geçmeden onu dinlemek amacıyla çok sayıda ziyaretçi çıkageldi. Bahçe sahibi Sa’d ibn Mu’âz, bu yeni “sapıklık” hareketinden hoşlanmayarak, orada bulunan Useyd’e şöyle dedi:

“Rica ederim, gidip şu iki kişiyi (öğretmen Mus’ab ve konuğu Es’ad) buradan uzaklaştır. Es’ad teyzemin oğludur. İşin içinde o olmasaydı seni rahatsız etmezdim. Onlara, aramızdaki huzuru bozmamalarını söyle!”

Useyd, mızrağını eline alıp onlara doğru yönelerek, tahrik edici bir üslupla:

“Zayıf kişilikli insanları saptırmak için buraya neden geldiniz? Burayı hemen terk edip gitmeniz sizin menfaatinizedir”, dedi.

Öğretmen Mus’ab yumuşak ve tatlı bir dille:

“Lütfen bir an oturup sana söyleyeceklerime kulak verir misin? Hoşuna giderse ne ala! Aksi takdirde hemen çıkıp giderim”, dedi.

Useyd’in “Doğru, haklısın”, demesi üzerine, Mus’ab ona İslam’ın ne anlama geldiğini açıklayarak, Kur’an’dan birkaç ayet okudu. Mus’ab daha sözünü bitirmemişti ki, Useyd’in yüzünde memnuniyet belirtisi bir ifade görüldü. Akabinde Useyd şöyle haykırdı:

“Ne kadar güzel! Bu dine girmek için ne yapmak gerekiyor?” Sonra şöyle ekledi:

“Şimdi size kabilenin önde gelenlerinden birini göndereceğim; eğer onu ikna edebilirsen, bütün kabile de ardından hidayete erecektir.”

Sa’d ibn Mu’az ve arkadaşlarının yanına gelince şu hikayeyi uydurdu:

“Şuradaki ufak tefek adam pek zararsız birine benziyor. Kendisinden ve arkadaşlarından buradan çıkıp gitmelerini söyledimse de, inat edip, istediklerini yapacaklarını söylediler. Zaten öğrendiğime göre, senin hasmın olan Benî Harise kabilesinin mensupları da, bu yeni sapıklığı kabul eden senin yeğenin Es’ad’ı öldürmek üzere yola çıkmışlar, seni de itaatleri altına almak istiyorlarmış.” Aslında Useyd şöyle söylemek istiyordu: “Es’ad Müslüman oldu, öyleyse sen artık onu dindaşın olan kimselere karşı savunmak istemezsin. Ancak o senin yeğenindir, ve onun kanının akıtılmasına göz yumman da senin için bir boyun eğme, onların itaatleri altına girme anlamına gelecektir.”

Useyd, bütün bu hikayeyi, sadece Sa’d ibn Mu’âz’ın bizzat gidip bu öğretmenle konuşmasını sağlamak için uydurmuştu. Çünkü bu öğretmenin büyüleyici sözleri onun üzerinde de aynı etkiyi bırakacaktı. Sa’d bu uydurma sözlerden korkup dehşete düşerek: “Sen bu işi halledemedin mi?” diye sordu. Sonra o da mızrağını eline alıp, öğretmen Mu’az’ın yanına gelerek, hiddetle bağırıp çağırdı. Aradan kısa bir süre geçince, onun evine dönüp şöyle haykırdığını görürüz:

“- Ben kimim?”

Kabile mensuplarının “Sen bizim efendimiz ve aramızdaki en akıllı kişisin!”, diye cevap vermeleri üzerine, sert tabiatlı reis şöyle gürledi:

“- İyi dinleyin, eğer derhal İslam’ı kabul etmezseniz, kadın erkek demez, hepinizi kabileden çıkarırım.”

Bu olup bitenlerden sonra, gün batımına kalmadan, bütün kabilesi İslam’ı kabul etti.[323]

282. Öğretmen-tebliğci Mus’ab, bütün bir yıl boyunca çalıştı ve Mekke’ye dönmeden önce, Resulullah (a.s.)’a, üç aile dışında tüm Medineli Arap kabilelerin, mensuplarının çoğunluğu itibarıyla İslam’ı kabul ettiklerini bildirdi.

283. Ertesi yılki Hac mevsiminde Medineliler, aralarında 71 erkek ve iki kadın Müslüman’ın da bulunduğu 500 kişilik bir kervan gönderdiler. Bunlar yine bir gece Akabe’de Resulullah (a.s.)’la buluşmak üzere anlaştılar ve şüphe uyandırmamak için konakladıkları yerden küçük gruplar halinde ayrıldılar. Vakit gece yarısına geliyordu ve dolunay vardı. Resulullah (a.s.)’ın yanında, henüz İslam’ı kabul etmemiş olan, ama hemen hemen kendisiyle aynı yaşta ve yeğenini çok seven amcası Abbas vardı. Onun işbilirliğine ihtiyaç duyabilirlerdi. Çünkü alınacak çok önemli kararlar vardı. Şehirlerine yapmış olduğu çok sayıda seyahat nedeniyle, Abbas, Medinelilerce çok yakından tanınıyordu. Belki de Mus’ab’ın Medine’deki tebliğ faaliyetlerini sürdürdüğü sırada, askeri bir anlaşma ile ilgili ilk görüşmeler çoktan sona ermişti. Zira ilk olarak söz alan Abbas konuşmasına şöyle başladı:

“İyice bildiğiniz gibi, Muhammed şu anda kendi memleketinde ve onu himaye eden kendi ailesi içindedir. Size katılmak üzere Mekke’yi terk etmek istiyor. Eğer vaatlerinizi yerine getireceğinize ve onu koruyabileceğinize inanıyorsanız, sorumluluklarınızın gereğini yerine getiriniz. Ama aksine, eğer kendi hemşehrileri arasından çıktıktan sonra onu bırakıp terk etmek zorunda kalacaksanız, onu şimdiden davet etmemeniz daha iyi olacaktır.”

Hep bir ağızdan şöyle cevap verdiler:

“Bize söylediğin şeyi anladık, ama Resulullah (a.s.)’ın bizimle bizzat konuşmasını istiyoruz.”

Muhammed (a.s.) kendilerine birkaç Kur’an ayeti okuyup, İslam’la ilgili açıklamalarda bulundu, ve nihayet kendilerine şöyle dedi:

“Hanımlarınızı ve çocuklarınızı nasıl koruyup gözetiyorsanız, beni de o şekilde koruyacağınıza söz veriniz.”

Şu cevabı verdiler:

“Evet, şüphesiz; Seni Hakikat ile yüklü olarak gönderen Allah’a and olsun ki, emânımız altındaki kimseleri nasıl koruyup gözetiyorsak seni de öylece koruyup gözeteceğiz.”

Kendilerine, bu sözlerinin bütün dünya ile savaşmayı göze almak anlamına geldiği hatırlatılınca, kararlarında hiçbir tereddüt ve sarsıntı göstermediler. Ve, Taberi’nin Kur’an Tefsiri’nden öğrendiğimize göre,[324] Resulullah (a.s.)’a, kendisi ve Mekkeli arkadaşlarının (Muhacirler) Medine’ye gelmeleri halinde, onları herkese karşı koruyup himaye edeceklerine dair söz verdiler. İçlerinden biri Resulullah (a.s.)’a şöyle bir soru yöneltti:

“Ey Allah’ın Resulü! Bizim bölgemizdeki Yahudilerle aramızda bir ittifak anlaşması var. Biz bu anlaşmayı bozacağız. Ama eğer biz böyle yaparsak ve daha sonra da Allah sana zafer ihsan ederse, bizi terk edip kendi hemşehrilerinin arasına dönmez misin?”

Muhammed (a.s.) gülümseyerek şu karşılığı verdi:

“Sizin kanınız benim kanım, sizin affınız benim affımdır. Ben size katılıyorum, siz de bana katılıyorsunuz. Siz kiminle çatışıp savaşırsanız ben de onunla çatışıp savaşacağım, ve kiminle barış yaparsanız ben de onunla barış yapacağım.”[325]

284. Sonra Muhammed (a.s.) onlardan, aralarında başkanlık yapmak üzere bizzat kendilerinin kararlaştırdığı isimler seçmelerini istedi. Böylece Hazreçlilerin dokuz sopu için dokuz başkan, Evsliler için de üç başkan (nakîp) belirledi. Hatta onlardan birini de başkanların başkanı (bir tür devlet başkanı naibi) olarak tayin etti. Burada, öğretmen-tebliğci Mus’ab’ın Medine’deki çok faydalı ziyareti sırasında evinde kalmış olduğu, Hazreçli başkan Es’ad ibn Zurare’nin[326] seçilmiş olmasına şaşırmayalım. İbn Hişâm (s. 356) ve Samhûdî’ye (2. bs, s. 230) göre, Es’ad, Resulullah (a.s.)’ın hicretinden kısa bir süre sonra, henüz Mescid-i Nebevî inşa halinde iken vefat etmiştir. Bunun üzerine kabilesi, Resulullah (a.s.)’den kendilerine yeni bir nakîp (hatta bir nakîbü’n-nükebâ) atamasını isteyince, Resulullah (a.s.) kendilerine: “Ben sizin akrabanızım, öyleyse bundan böyle sizin Nakîbiniz ben olacağım”, demiştir. (Belki de böyle söyleyerek, Ensâr arasındaki Baş Naiplik (nakibü’n-nükeba) görevini kaldırmak ve böylece Hazreçlilerce pek makbul kimseler olan münafıklardan İbn Übey ve pek mağrur ve kibirli bir insan olan Sa’d ibn Ubâde’yi (ki bu zat, daha sonra Ebu Bekir ve Ömer’in halifeliğine asla rıza göstermemiştir) incitmeksizin saf dışı bırakmak istiyordu.

285. Akabe’de cereyan etmekte olan bu olayların gürültüsü Kureyşlilere kadar ulaşmıştı. Ertesi gün aralarından çıkardıkları bir heyet, özellikle Mekkeli Kureyşlilere yönelik askerî bir anlaşmanın doğuracağı ciddi sonuçlardan haberdar etmek üzere Medineli hacıları ziyarete geldi. Kafile içindeki Medineli Müslümanlar susarken, geceleyip olup bitenlerden haberi olmayan gayr-ı müslim Medineliler böyle bir anlaşma yapıldığına dair haberlerin uydurma olduğuna yemin ettiler. Söz hakkı kendisine gelen Abdullah ibn Ubey ise “Bensiz bunu nasıl yapabilirler?” diye çıkıştı (Bk. Samhûdî, 2. bs, s. 233). Mekkeliler durumdan memnun olarak oradan ayrıldılar, ama çok geçmeden, bu anlaşmanın ayrıntılarını öğrenerek, çoktan dönüş yolunu tutmuş olan Medine kervanının peşine düştüler. Ne yazık ki, kafileden biraz geriye kalmış olan yolculardan biri Mekkelilerce alıkonuldu. Onu uzun saçlarından çekip sürükleyip yumruklayarak Mekke’ye götürdüler. Bu zatın, Mekke’de, Medine havalisinden geçerken kervanlarını himayesi altına aldığı dostları vardı. Onlar hemen gelip yetiştiler ve kendisinin serbest bırakılmasını sağladılar.[327]

286. Böylece, Mekkeli Müslümanlar, kendi şehirlerine birkaç yüz kilometre uzaklıkta, deniz aşırı bir ülke olan Habeşistan’dan çok daha yakın bir yerde güvenli bir sığınak, özgürlüklerinin sağlandığı ve kardeşçe karşılandıkları bir yer bulmuş oldular. Bu “Üçüncü Akabe Biatı” Zilhicce ayının ortalarında yapılmıştı ve anlaşıldığı kadarıyla, aynı ayın sonuna kadar, Mekkeli Müslümanlar, küçük kafileler halinde Medine’ye hicret etmek üzere Mekke’yi terk etmeye başlamışlardı. Çok geçmeden, Resulullah (a.s.) ve ailesi, Ebû Bekir ve ailesi, ayrıca köleler, kadınlar, küçük çocuklar vs. gibi bir başkasının emri ve koruması altında bulunanlar dışında, Mekke’de hiçbir Müslüman kalmamıştı.

287. Bu Hicret hiç de kolay bir hadise değildi. Örneğin, ‘Ayyaş ibn Rebî’a’nın durumunu ele alalım. Kendisi Ömer ve Hişâm ibn el-‘As ile birlikte Mekke’yi terk etme kararı almış ve birlikte belli bir mıntıkada buluşacaklarına ve belirlenen saatte kimseyi beklemeksizin hareket edeceklerine dair sözleşmişlerdi. Ama Hişâm gelemedi: çünkü, ailesinden gayr-ı müslim kimseler onun yol hazırlıklarını fark etmiş ve çıkıp gitmesini engellemek için ayaklarından zincire vurmuşlardı. Daha sonra Ebû Cehil, yanında bir akrabası ile birlikte Medine’ye gelmiş, Ömer’den hiçbir ümidi olmadığı için, ‘Ayyaş’a şöyle hitap etmişti:

“Yaşlı annen senin ayrılığınla perişan bir hale geldi. Ve sen dönünceye kadar, kavurucu güneşin altından çekilmeyeceğine ve saçlarını taramayacağına ant içti.”

Ömer, bunun basit bir hile olduğu kanısındaydı ve ‘Ayyaş’a hemen gitmemesini salık verdi. Ama annesini çok seven ‘Ayyaş onu dinlemedi. Ömer haklıydı. Nitekim, Medine dışına çıkar çıkmaz, iki Mekkeli ‘Ayyaş’ın üzerine atılıp zincire vurarak esir olarak Mekke’ye götürdüler ve orada damı olmayan bir eve hapsettiler. Daha önce buluşmaya gelemeyen arkadaşı Hişam da aynı hapishanede bulunuyordu. Her ikisi de, Resulullah (a.s.) bizzat Medine’ye hicret edip, onları kurtarmak ve Medine’ye geri getirmek üzere birtakım gizli görevliler gönderinceye kadar burada uzun bir süre kaldılar.[328]

288. Anlaşıldığına göre Muhacirler, yola çıkarken yanlarında götürebildikleri dışında, taşınır ve taşınmaz tüm mallarını kaybetmişlerdi. Mekkeli müşrikler bu malları ganimet olarak ele geçirip zaptettiler.[329] Yüzlerce muhacir Müslümanın maruz kaldığı zarar oldukça önemli boyutlardaydı.

289. Suheyb er-Rûmî’nin başından geçenler ise çok daha değişikti. Mekke’de oturduğu için, büyük bir olasılıkla ticaretle uğraşmaktaydı. İslam’ı kabul edip Medine’ye hicret etmek isteyince, Mekkeliler kendisine şöyle dediler:

“Sen bizim aramıza bir dilenci olarak geldin ve bizim mallarımızla zengin oldun, şimdi de bu servetle çıkıp gitmek istiyorsun ha! Hayır, bunu yapamazsın!”

Suheyb de şöyle cevap verdi:

“Ya tüm mallarımı bırakıp, tek başıma çıkıp gitsem de mi?”

Ve böylece tamamen fakir bir halde, ama gösterdiği şevk ve gayretten dolayı Müslümanların ve Resulullah (a.s.)’ın takdirlerini kazanmış olarak Medine’ye geldi. Kur’an da, bu olayın anısını şu ayetle yaşatmaktadır:

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’ın rızasını almak için kendisini ve malını feda eder.”[330]

290. Çok geçmeden, şehrin ileri gelenlerinden 15 (bir rivayete göre 100) kişilik bir meclis, Müslümanların hicretiyle ortaya çıkan durumu görüşüp Muhammed (a.s.)’e karşı takınılacak tutumu kararlaştırmak üzere Mekke’de toplandı.[331] Herkes, Muhammed’in şehirden sürülüp çıkarılmasının, örneğin Mekke’nin Medinelilerce işgal edilmesi gibi pek çok tehlikeye yol açabileceğinde hemfikirdi. Bu nedenle bu düşünceden vazgeçildi. Hapse atılması da pek güvenli bir yol değildi. Sonunda bir suikast düzenlenmesine karar verildi ve kurbanın kabilesiyle girişilebilecek bir iç savaşı önlemek için de etkili ama ilkel bir yöntem bulundu: Görev, şehrin tüm kabile ve sopları arasından seçilmiş delikanlılardan oluşan bir çeteye havale edildi. Böylece Resulullah (a.s.)’ın kabilesinin şehirdeki kabile ve sopların hepsine birden karşı çıkmaya cesaret edemeyeceği düşünülmüştü. Mekke’de hemen hemen artık hiçbir Müslüman’ın kalmadığı ihtimali de düşünülmüş olabilir. Ebû Leheb’in tavsiyesi üzerine, Hâşim oğullarının bir kan bedeline razı olacağı da sanılıyordu ve aslında suikaste katılan herkes bu bedeli ödemeye çoktan hazırdı.[332] Zühre kabilesinden biri ile evli olan ve Resulullah (a.s.)’ın halalarından Rakîka bintü Ebî Safiyy ibn Hâşim, komşularının boşboğaz gevezeliklerinden suikast girişimi haberini alır almaz kendisine iletmişti.[333] Muhammed (a.s.) derhal Ebû Bekir’in yanına vardı ve bu alışılmadık öğle vakti ziyaretiyle onu iyice telaşlandırdı. Suikast kararıyla ilgili haberi ona vererek, şehirden ayrılma konusundaki kararını açıkladı. Ebu Bekir zaten bu haberi aylardır beklemekteydi; Olası bir hicret için, saf kan iki deve satın almıştı., Şehrin hemen dışındaki Sevr Dağı’nda bulunan bir mağaraya birlikte gitmek üzere, gecenin geç bir vaktinde buluşmayı kararlaştırdılar. Ebû Bekir, yolda kendilerine rehberlik edecek bir deveciyle anlaşma ve yol için gerekli yiyecek-içecek sağlama işini üstlendi. Abdullah ibn Uraykıt adlı bu rehber-deveci, müşrik olmasına rağmen, sığınmacıları pek bilinmeyen bir yoldan Medine’ye ulaştırarak sadakatini kanıtlamıştı. Resulullah (a.s.) ve Ebû Bekir, yola koyulmadan önce mağarada birkaç gün geçirmeye karar verdiler.

291. Bundan böyle Mekke İslam’la tamamen bir savaş hali içine girmişti. Bu bunalımlı dönemde Resulullah (a.s.)’ın takınmış olduğu tavır ve izlediği yol üzerinde biraz durmamız gerekmektedir. Evlatlık edindiği Ali’ye, kendisi hareket ettikten sonra, Mekkeli müşrik ve hasımlarının kendisine emanet etmiş olduğu eşyaları sahiplerine geri vermesini,[334] sonra gelip Medine’de kendilerine katılmasını tenbih etti. Aynı şekilde, suikast gözcülerini yanıltmak için Ali’nin o gece kendi yatağında yatmasını da emretti.[335]

292. Resulullah (a.s.) geceleyin Kabe’nin avlusuna gidip ibadet etmeyi alışkanlık haline getirmişti. Mekkeliler de o gece evinin kapısında onu bekliyorlardı. Resulullah (a.s.) gece yarısı Kur’an ayetlerini okuyarak evinden çıktı; ancak, mucize eseri, düşman kendisini hiç fark etmedi. Bir takım batıl inançlar, adetler ya da sadece ihtiyatlı davranma gibi nedenler canilerin eve girmesine engel olmuştu. Onlar sadece Resulullah (a.s.) evinden çıkarken üzerine atılmak istiyorlardı. Dışarıdan bakıldığında Resulullah (a.s.)’ın yatağında biri var gibi görünüyordu. Ancak gün ışırken, orada uyuyanın Ali olduğunu öğrendiler. Onu itip kaktılar, ama asıl kaçıp kurtulanın aranması gerektiğini hatırlayarak, gecikmeksizin peşine düştüler.

293. Öte yandan, Ebû Bekir, muhtemelen kendisi de göz altında olduğundan, evinin penceresinden atlayıp Resulullah’la buluştu ve her ikisi birlikte, kamerî ayın son günlerindeki o zifirî karanlık içerisinde, Sevr Dağı’nın zirvesine doğru tırmanmaya başladılar. Yolda birisi Ebû Bekir’i tanıdı; Ama bizimki hiç belli etmeden ve yalan da söylemeden, bu beklenmedik karşılaşmayı savuşturdu. Resulullah (a.s.)’ın ayakları, bu birkaç kilometrelik tırmanma sırasında yara bere içinde kalmıştı.

294. Mağaraya varır varmaz, sadık dost Ebû Bekir ilk olarak girip içerisini süpürdü ve yılan çıyan gibi zararlı hayvanların girmesini engellemek için üzerindeki örtüyü yırtarak delikleri tıkadı. Sonra Resulullah (a.s.)’ı içeri çağırdı. Hadiste ifade edildiğine göre, örtü kafi gelmediği için Ebu Bekir son deliği de topuğu ile kapatmış, ancak gerçekten de bir yılan kendisini sokmuştur. Resulullah (a.s.) son derece yorgun olduğu için, başını Ebû Bekir’in dizine dayayıp uyuya kalmıştı. Ebû Bekir, topuğunda hissettiği acıya rağmen hiç kımıldamamaya çalışmış, ama gözlerinden akan ve Resulullah (a.s.)’ın yüzüne dökülen yaşlar onu uyandırmıştı. Ne olup bittiğini öğrenince, Muhammed (a.s.), elindeki tek çareye başvurarak, kendi tükürüğünü ısırılan yere sürdü. Gerçekten de bu ilaç etkili oldu. Başlarından geçen şu olay daha da mutlu bir sonuca yol açmıştı: Sığınmacıların gelişinden sonra bir örümcek mağaranın girişine bir ağ örmüştü. Ayrıca bir çift güvercin de, bu sakin ve tenha yerde, ağaç dalları içerisinde kendilerine bir yuva yapmaktaydı. Resulullah (a.s.)’ın geceleyin buraya gelişinden ürkmeyip, ertesi ya da ilerleyen günlerde yuvalarını tamamlamışlar ve hatta Resulullah (a.s.)’ı arayan kişilerin gelişinden önce dişisi de buraya yumurtlamıştı. İki sığınmacının endişe dolu anlar geçirdiği sığınak böylece gizlenmiş oldu. Daha sonra, bir iz sürücünün rehberliğinde mağaranın kapısına kadar gelen takipçilerin sesini duyduklarında Ebû Bekir dehşete kapılmış ve Resulullah (a.s.), Kur’an’da da işaret edildiği gibi, şöyle diyerek onu yatıştırmıştı:

“Mahzun ve kederli olma! Hiç kuşku yok ki Allah bizimle birliktedir.”[336]

Yukarıda anlatılan ve daha sonra da gelecek olan olaylardan anlaşıldığına göre, bu Sevr Mağarası Mekkelilerce çok iyi bilinen bir yerdi.

295. Ebû Bekir’in sürülerinin çobanı her akşam süt yoğurt gibi yiyecekler taşırken, Ebû Bekir’in oğlu da şehirdeki haberleri getirdi. Ebû Bekir’in ortadan kaybolması, Mekkelilerin onun ailesine, hatta kızlarına eziyet etmelerine yol açmıştı. Çünkü takipçiler, bu kayıp kişiler hakkında haber getirebileceklere yüz deve ödül vereceklerini ilan etmişlerdi.

296. Üç gün sonra tam şehir biraz sakinleşmişken, Ebû Bekir’in çobanı ve tuttukları rehber, yanlarında iki cins deve ile mağaraya geldiler ve böylece dört kişilik kervan Medine’ye doğru yola koyuldu.[337]

297. Yolda başlarından çok ciddi bir olay geçti: Yenbû’ yakınlarındaki Mudlic oğullarının arazisinden geçtikleri sırada, kabile başkanı Surâka, bunların başlarına Mekkelilerce ödül konulan kaçaklar olduğundan kuşkulanarak onları atla takip etti. İki kez onlara yaklaşmasına rağmen, her ikisinde de atının ayakları kumlara saplanarak onu düşürdü. Bunun manevi bir işaret olmasından kaygılanan Surâka kendilerinden af ve eman dileyip, bir de onlardan yazılı teminat aldı. Ardından, kervanın ihtiyaç duyabileceği her şeyi onlara sunmak istediğini belirtti. Ancak Resulullah (a.s.) bu davranışına teşekkürle karşılık vererek, hiçbir şeye ihtiyaçları olmadığını söyledi. Sadece bu haberi gizlemesini kendisinden rica etti. Mudlic kabilesinden Surâka da şöyle karşılık verdi: “Ben de bütün takipçileri geri döndüreceğim.” Ondan sonraki tüm hayatı boyunca sadık bir sahabe oldu.[338] İleride kendisinden tekrar söz edeceğiz.

298. Yolculuk on gün kadar sürdü. Bir gün, küçük kervan yaşlı bir kadının çadırının yakınlarından geçmekteydi. Umm Ma’bed adlı bu kadının kocası sürüyü otlatmaya çıkmıştı ve evde onlara satabileceği hiçbir şey yoktu. Çadırın gölgesinde yaşlı ve hasta bir keçi duruyordu. Resulullah (a.s.) onu getirtip, herkesin şaşkın bakışları altında, besmele çekip hayvanı sağmaya başladı. Arkadaşları ve kendisi için süt sağdıktan sonra, keçi sahiplerine de yeterli miktarda süt bırakıp tekrar yola koyuldular.[339]

299. Daha ilerde, ticaret mallarıyla Suriye’den dönmekte olan akrabalarından biriyle karşılaştı. Bu zat Resulullah (a.s.)’a birkaç yeni giysi hediye etti. Ayrıca, Medinelilerin kendisini sabırsızlıkla beklemekte olduklarını haber verdi.[340]

300. Son olarak, yolda başlarından şöyle bir olay geçmişti: Eslem kabilesinin başkanı Bureyde, kendi arazisinden geçtikleri sırada yolcularımızı takip etti. Rivayetten öğrendiğimize göre, Resulullah (a.s.)’ın teşvik ve gayreti sonucunda Bureyde ve arkadaşları derhal İslam’ı kabul ettiler ve bayraklarını çekerek, Muhammed (a.s.)’e muhafız kıtası olarak eşlik ettiler. Sayıları kırk elli kadar vardı.[341] Büyük olasılıkla bunlar kendi kabile sınırlarını aşmamışlardır. Zira Resulullah (a.s.)’ın Medine’ye girişi ile ilgili anlatımlarda bu muhafız alayından söz edilmemektedir. Gerçekte bunların kendilerine ait bir yolculuk tasarıları vardı. Bir başka anlatıma göre, Eslem kabilesinden Evs ibn Hucr da bu kervanla karşılaşmış, Resulullah (a.s.)’a bir deve temin etmiş ve Medine’ye kadar refakatçi olarak kölesini emrine tahsis etmiştir.[342] Anlaşıldığına göre Resulullah (a.s.), yolculuğun belli bir noktasından sonra Mes’ûd adlı bu köleyi geri göndermiştir. Zira küçük kervan Medine’ye vardığında yolcular arasında ondan da söz edilmemektedir.

301. Medineliler Muhammed (a.s.)’ın Mekke’de ortadan kayboluşundan çoktan haberdar olmuşlar ve şehirlerine doğru yola çıkmış olduğunu anlamışlardı. Bu nedenle, her gün evlerinden çıkıp, Mekke’den gelen yola hakim bir tepe üzerinde güneş iyice kavurucu olmaya başlayıncaya kadar bekleşip, sonra dağılıyorlardı. Resulullah (a.s.), mağarada geçirdiği günler nedeniyle oldukça gecikmişti. Medine’nin dış mahallelerine vardıklarında, Resulullah (a.s.), fiilen geldiğini haber vermek için sahabelerinin yanına bir elçi göndermiş ve şehre girmek için izin talebinde bulunmuştur. Fakat öyle anlaşılıyor ki Resulullah (a.s.)’ın konakladığı yere bilerek gelmemişler, sadece Kuba’daki Seniyyetu’l-Vedâ adlı hakim tepede Resulullah (a.s.)’ın gelişini bekleyerek toplanmışlardır. Sonra vakit geç olduğu ve güneş de yakıcı olmaya başladığı için, Resulullah (a.s.)’ın muhtemelen akşam serinliğinde ya da ertesi sabah erken bir saatte geleceğini düşünerek dağılmışlardı. Ama ansızın bir Yahudi koşup bekledikleri kervanın gelmekte olduğunu kendilerine haber verdi. Bu Yahudi, sahibi olduğu hisarın kulesinin tepesinden kervanı görmüştü. Herkes Seniyyetu’l-Vedâ tepesine doğru koşuşmaya başladı. Müslümanlar en güzel giysilerini giyinmişler, gözbebekleri gibi sevdikleri Resulullah (a.s.)’a şeref kıtası olarak hizmet etmek üzere, her türlü silah ve teçhizatlarını donanmışlardı. Delikanlıların heyecanı da görülmeye değerdi. Tam bir sevinç ve neşe havası esmekteydi. İçlerinden biri doğaçlama olarak şu beyitlerden bir şarkı yaptı:

“Ay doğdu üzerimize Veda Tepeleri’nden!

Şükür bizlere farz oldu, Allah’a kulluk ettiğimiz sürece!

Ey bizlere Allah tarafından gönderilen Elçi!

Uyulması gereken ilahi bir emir ile geldin bize!”[343]

302. Erkek ve kız çocukları defler çalarak bu mısraları terennüm ediyor, şehrin profesyonel folklor oyuncuları olan genç zenciler de, içlerinden gelen bir coşkuyla, dirkele denilen mızraklarını atmaktaki becerilerini sergiliyorlardı. (Bk. İbn el-Cevzî, Vefâ, s. 252.) Bu arada yetişkinler de sevinç çığlıkları atarak, Resulullah (a.s.)’ın kendi evlerine konuk olmasını sağlamak için ısrar ediyordu. Bu arada küçük kervan Medine’nin güneyindeki Kuba köyü yakınlarındaki Seniyyetu’l-Vedâ tepesine varmıştı.

303. Böylece tarihten bir yaprak daha çevrilmiş oluyordu. O güne dek birçok sıkıntıya maruz kalmış olan İslam, artık kendisine sığınılacak bir barınak bulmuş ve Medine, tüm dünya tarihini etkileyecek bir hareketin merkezi haline gelmişti. İşte, Hicret, yani Resulullah (a.s.) ve sahabesinin Mekke’den Medine’ye gelip yerleşmesi olayı bu idi. Hicret, İslami takvimin başlangıcına da adını vermiştir. Her ne kadar Muhammed (a.s.) Medine’ye 12 Rebiu’l-Evvel günü varmışsa da, sahabesi, son Akabe Biatı’nın akdedilmesinden birkaç gün sonra, yine onun emir ve izni ile, üç ay önce küçük kafileler halinde hicret etmeye başlamışlardı. Bu nedenle, 1 Muharrem, Hicri takvimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Bu yıl Miladi takvimde 622 yılına denk düşmektedir.[344]

 

Hicretten Önce Kadınların İslam’ın Yayılmasına Katkıları

 

304. “Cennet annelerinizin ayakları altındadır.”[345] Muhammed (a.s.) işte bu ifadelerle, kadının toplum içerisindeki konumunu yüceltmek istemiştir. O, böylece bizi doğuran sonra da sinesinde bizi besleyip büyüterek terbiye eden kişiye saygı göstermemizi emretmektedir. Resulullah (a.s.)’a ait olduğu bildirilen bir başka hadiste de, inananlar topluluğuna “yaşlı kadınların imanını” (îmânu’l-‘acâ’iz) taşımaları tavsiye edilmektedir. Kur’an da kadına bağımsız ve saygıdeğer bir kişilik veren benzer emirlerle doludur.

305. İslam’dan önce zaman zaman kız çocukları canlı canlı toprağa gömülmekteydi. Kadınların da bu müşrik anlayışına karşı girişilen başkaldırıya katılmış olmalarına şaşmamamız gerekir. Burada, kadınların daha İslam’ın başlangıcında oynadıkları rol ve katıldıkları etkinliklerle ilgili bazı olayları dile getirmemiz uygun olacaktır.[346]

 

Hatice

 

306. Hatice’nin kendisiyle evlenmeden önce hangi koşullar altında Muhammed (a.s.)’i tanıdığını önceki bölümlerde görmüştük. İslam’da Resulullah (a.s.)’ın eşlerine “Müminlerin Anneleri” adı verilmiştir ve onlar, özellikle de Hatice, bu unvanı gerçekten hak etmiş hanımlardır. Kendisi sadece kocası için sevgili bir arkadaş olmakla kalmamış, aynı zamanda İslam uğruna çok önemli görevler yerine getirmiştir. Yaptığı hizmetler o denli önemli ve büyüktür ki, eğer o olmayacak olsaydı, Muhammed (a.s.), kendisinden önceki birçok peygamber gibi, büyük bir başarı göstermeksizin göçüp gidebilirdi.

307. Hatice zengin bir insandı. Hem kendiliğinden hem de kocasının etkisiyle, İslam’dan önceki yıllarda bile servetini fakirlere yardım etmeye harcardı. Bu uğurda sağladığı saygı ve itibar, tüm gönlü ile bağlı olduğu İslamiyet uğruna yaptığı hizmetlerde bir azalmaya yol açmamıştır. Meleğin kendisine görünmesi, halkını doğru yola iletmek için yaptığı davete uyma gibi, kocasının anlattığı bütün şeylerin doğruluğuna ilk iman eden kimse odur. Daha önce de gördüğümüz gibi, ilk vahiyler sırasında Muhammed (a.s.)’ın içine düştüğü çalkantılı ruh halinde onu yatıştıran da odur. Hıristiyan yeğeni Varaka’nın İslam’a olan meyli de Hatice’nin çabalarının bir sonucuydu. Siyer bilginlerine göre,[347] Mekkeli bir başka Hıristiyan olan Addas’ın İslam’ı kabulü de aslında yine Hatice’nin ikna çabalarının bir sonucuydu. Evinde hizmet görmekte olan erkek ya da kadın tüm kölelerine de İslam denilen bu yeni hareketi anlatmaktan geri durmamıştı. Şehirde Müslümanlar aleyhine başlatılan boykot hareketi sırasında, Hatice’nin yeğenleri de zaman zaman kendilerini büyük tehlikelere atarak, kuşatma altındaki insanlara yiyecek taşımışlardı.[348]

 

Lubabe bintü’l-Hâris

 

308. İbn el-Kelbî’ye göre, Hatice’den sonra Mekke’de İslam’ı kabul eden ilk hanımdır.[349] Daha çok Ummu’l-Fadl adıyla bilinir. Resulullah (a.s.)’ın amcası Abbas’la evlenmiştir. Yeğeninin yakın dostu ve koruyucusu olmakla birlikte Abbas, uzun senelerden sonra İslam’ı kabul etmiştir. Resulullah (a.s.)’a karşı gönlünde beslediği samimi ve içten duygular da, çok sevdiği hanımı Ummu’l-Fadl’dan kaynaklansa gerektir. Bu arada, küçük oğlu Abdullah ibn Abbas’ın da kendisiyle birlikte İslam’ı kabul ettiğini unutmayalım (Buhârî, 23/80/3). Kendisi çok etkili ve nüfuz sahibi bir aileden geliyordu ve daha sonra Resulullah (a.s.), kız kardeşi Meymûne bintu’l-Hâris’le evlenmiştir.[350]

 

Guzeyye

 

309. İbn Habib’in verdiği bilgiye göre bu hanım Mekkeli birçok kadının İslam’ı kabul etmesine vesile olmuştur. Bedevi asıllı olup, Mekke’ye sonradan gelip yerleşmişti. Çok gayretli bir kimseydi ve bu yüzden Mekkeliler onun yol açacağı tehlikeyi çok geçmeden fark ettiler. Kadın olması nedeniyle, şahsen kendisine kötü bir muamelede bulunulmamış, sadece sürgüne göndermekle yetinilmiş ve kabilesine doğru giden bir kervana bindirilmişti. Kervan sahipleri pek sert ve insafsız kişilerdi. Onu eyersiz bir devenin çıplak sırtına bağlayıp, ne yiyecek ne de içecek bir şey verdiler. Belli bir bölgeye geldiklerinde de kızgın güneşin altında yere indirip yürütmeye devam ettiler. Olayın devamını kendi ağzından dinleyelim:

“Üç gün üç gece geçmiş ve açlık ve yorgunluktan bilincimi kaybedip yarı ölü bir duruma gelmiştim. Bana hiç acımadılar. Sonra gece olunca bir yerde konakladık. Birden yüzümde yabancı bir şey hissettim. Elimi götürdüğümde su olduğunu anlayıp, kana kana içtim ve yüzüme ve vücuduma bolca serpiştirdim. Sabah olup da beni toparlanıp kendime gelmiş gören kervancılar endişeye kapıldılar. Ama ben hala iplerle bağlı bir vaziyetteydim ve kervanın su tulumları benim çok uzağımda ve ağızları sıkıca kapalıydı. Bana sorduklarında gerçeği aynen anlattım. Anlattıklarımdan kuşkulanmaları için bir neden yoktu. Hemen yaptıklarına pişman olup İslam’ı kabul ettiler.”[351]

Resulullah (a.s.)’a karşı o denli muhabbet ve sevgisi vardı ki, daha sonra Medine’ye geldiğinde kendisini cariye olarak ona arz etmiş, ancak Resulullah (a.s.) bu öneriye teşekkürle karşılık verip, teklifini nazikçe reddetmiştir.[352]

 

Umm Şerîk

 

310. İbnu’l-Esîr’in bize naklettiğine göre[353] bu hanım Mekkeli çok sayıda kadın arasında İslam’ı yayma konusunda büyük başarı göstermiş, bu çabalarını da büyük bir gizlilik içinde yürütmüştü. Yemen’deki Devs kabilesinden olduğu söylenen Umm Şerîk’in yukarıda söz konusu edilen Guzeyye ile aynı kişi olup olmadığı tartışma konusudur.[354]

 

Fâtıma bintu’l-Hattâb

 

311. Kendisi Ömer’in kız kardeşiydi. Önceki bölümlerde Ömer’in İslam’ı kabul etmesinde oynadığı rolü görmüştük. Görüldüğü kadarıyla Fâtıma, İslam öncesi dönemde okuma-yazma bilen nadir kadınlardan biriydi.[355]

 

Şifâ bintu Abdullah

 

312. Ömer’in akrabalarındandır. Ne zaman İslam’ı kabul ettiği tam olarak bilinmemektedir. Daha sonra Resulullah (a.s.) kendisini hanımlarından birine okuma-yazma öğretmek üzere görevlendirmiştir.[356] Kuşkusuz İslam’ın yayılmasında büyük hizmetleri olmuştur.[357]

 

Sa’de bintu Kurayz

 

313. İbn Hacer’in anlattığına göre Osman’ın İslam’a girmesine vesile olan bu kadındır.[358] Muhtemelen onun teyzesiydi. Osman’ın sahip olduğu servet ve zenginlik daha Resulullah (a.s.)’ın sağlığında bile İslam’ın yayılmasında çok işe yaramıştı.[359]

 

Ümmü Habîbe ve Sevde

 

314. Bu iki Mekkeli hanım kocaları ile birlikte Habeşistan’a sığınmak üzere vatanlarını terk etmişlerdi. Her ikisinin de kocası oraya vardıklarında Hıristiyanlığa geçmişler, onlar ise kocalarının baskısına rağmen aynı şeyi yapmamakta ısrar etmişlerdi. Bunlardan Sevde kısa bir süre sonra Mekke’ye döndü. Muhammed (a.s.) onun gösterdiği tutumdan çok memnun oldu ve onu kendisine nikahladı. Bir süre sonra da Ümmü Habîbe Habeşistan’dan dönmüş, ancak babası Ebû Süfyan’ın yanına gitmektense Medine’ye geçip Resulullah (a.s.) ile evlenmeyi tercih etmiştir.[360]

 

Zulme Uğrayan Bazı Kadın Sahabeler

 

315. Ebû Cehil’in zulmüne uğrayan çok sayıda kadın mağdur arasında Ammar bin Yâsir’in annesi Sümeyye’yi gösterebiliriz. Bir gün, şiddetli tartışmalardan sonra Ebû Cehil mızrağıyla kendisini öldürdü. Böylece İslam ilk şehidini vermiş oluyordu.[361] Zinnire ve Lubeyne[362] Ömer’in ailesine mensup iki kadın köle idiler. Ömer, henüz İslam’a geçmeden önce onları sürekli döverdi. Yine bir gün her zamanki gibi onları dövüp, bir ara durarak şöyle dedi:

“Size acıdığımı zannetmeyin. Hiç de öyle değil. Sadece size dayak atmaktan yoruldum. Madem ki siz bu yeni dini inkar edip ondan vazgeçmiyorsunuz, ben de dinlenir dinlenmez sizi cezalandırmaya devam edeceğim.”

Ama çektikleri tüm bu işkence ve ıstıraplara rağmen, bu hanımlar inançlarından vaz geçmediler.[363]

 

Medine’de İslam

 

316. Hicretin hemen arifesinde yapılan Akabe Biatı’na katılan 73 Medineli arasında iki de hanım bulunuyordu. Bunlar, Mazin kabilesinden Nuseybe Umm Umâre ile Selem kabilesinden Esmâ’ Umm Manî’ idi.[364] Umm Varaka binti Abdullah b. El-Hâris’in ne zaman İslam’ı kabul ettiği tam olarak bilinmemektedir. Ancak daha H. 2 yılında Bedir Savaşı’na hemşire olarak katılmak istediği bilinmektedir. Zihin ve düşünce yapısı olarak o denli yüksek bir konumdaydı ki, Kur’an’ı tamamen ezberleyip hafız olmuştu. Resulullah (a.s.) onun bu istisnai durumunu fark ederek, kendisini, oturduğu mahallenin mescidine imam olarak tayin etmiş, o da, bu mescitte erkek cemaate günlük namazlarını kıldırmıştır. Resulullah (a.s.) yanına ashabından birkaç kişiyi alarak sık sık bu hanımı ziyarete giderdi. Yine bu ziyaretlerinden birinde, kendisinin bir savaşta şehit düşeceği müjdesini vermişti. (Bk. İbn el-Cevzî, Vefâ, s. 317; İbn Râhûye’den naklen İbn Hacer, Metâlib, Nº 4159; İbn Hanbel, VI, 405, Nº 2; Ebû Dâvûd, II, 62, “Bâbu imâmetü’n-nisâ”; İbn Abdi’l-Berr, İsti’âb, Hunâ en-Nisâ, Nº 107.)

317. İslam’ın başlangıç dönemlerinde, özellikle Müslüman kadınların oynadığı tarihsel rolü bize anlatacak tarihçilerin araştırmalarını dört gözle beklemekteyiz.[365]

 

Medine’deki İlk Durumlar

 

318. Resulullah (a.s.), Kuba köyüne gelince, o yörenin başkanlarından Kulsum ibn el-Hidm’in evine misafir oldu. (Samhûdî’nin 2. baskı s. 244’de belirttiğine göre bu zat, çevresinde İslam’ı kabul eden kişilerle dayanışma içinde olmakla birlikte henüz İslam’a geçtiğini ilan etmemişti.) Ziyaretçileri kabul etmek için ise, yine bir başka başkan olan ve o sırada bekar olan Sa’d ibn Hayseme’nin evinde oturmuştu. Oraya vardığı ilk gün boyunca bir hurma ağacının altında oturmuştu. Ziyaretçilerden pek azı kendisini şahsen tanıyorlardı. Hatta kimileri Ebû Bekir’i Resulullah (a.s.) zannetmiş, ancak güneş yükselip Muhammed (a.s.)’ın üzerine düştüğünde Ebû Bekir kalkarak harmanisini gölge etmesi için bir ağacın dalları arasına germeye kalkınca, mütevazı peygamberin kim olduğunu anlamışlardı.[366]

319. Resulullah (a.s.)’ın ilk işi Kuba’da günümüzde de halen meşhur olan bir mescit inşa etmek oldu. Bu mescidin inşasında herkes çalıştı: Resulullah (a.s.), Ebû Bekir, Ömer de bina için taş taşıyanlar arasındaydı.[367]

320. Resulullah (a.s.)’da emanet olarak bulunan para ve eşyaları geri vermek üzere Mekke’de kalmış olan Ali de daha sonra yola çıkarak, Kuba’da Resulullah (a.s.)’a yetişmişti.[368]

321. Bugün elimizde Resulullah (a.s.)’ın Hicret’ten önce Medinelilere hitaben yazdığı ve Cuma günleri, öğle namazının yerine,[369] bir hutbe ve ardından iki rekatlık bir namaz kılınmasını emrettiği bir mektubu bulunmaktadır. Kuba’ya varışından birkaç gün sonra[370] gerek Kuba’da gerekse Medine yolu üzerinde iken Salim Oğulları kabilesinde Cuma namazlarını kendisi kıldırmıştır. Onun bu münasebetle verdiği ilk hutbeden bazı cümleler bize kadar ulaşmıştır:

322/1. (Allah’a hamd ve senadan sonra) Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Her şeyden önce kendi nefislerinize dikkat ediniz: Biliniz ki, sizden biri öldüğü zaman sürüsünü çobansız bırakıp, hiçbir tercüman ve arabulucuya muhtaç olmayan Rabbi ile karşılaştığında, Allah ona: “Sana benim Elçim gelmedi mi? Ben sana hadsiz hesapsız mal mülk vermedim mi? O halde sen bana ne getirdin?” dediği zaman, o adam sağına ve soluna bakar, ama yardımına gelecek hiçbir kimseyi bulamayıp, karşısındaki Cehennem’i görür. Öyleyse sizlerden kim bu ateşten kendisini korumak istiyorsa, bir parça hurma ile bile de olsa sadaka versin. Elinde sadaka olarak verecek hiçbir şeyi yoksa güzel bir söz söylesin. Zira yapılan bir iyilik Allah tarafından sahip olduğu değerin 10 ila 100 katıyla ödüllendirilir. Selam üzerinize olsun.”[371]

322/2. Resulullah (a.s.) görevi gereği dinini yaymaya kendisini tamamen adamakla birlikte, genç taraftarları da boş durmuyorlardı. Yaşlı bir müşrik olan Amr b. El-Cemûh taptığı puta çok bağlı biriydi; Çocukları ve akrabaları kendisiyle alay edip dururlardı. Her sabah Amr bu putu gülünç bir durumda bulur ve ne yapacağını bilemezdi. Bir gün, saygısızlık gösterenleri cezalandırması için putun yanına bir kılıç koydu. Ertesi gün putu baş aşağı devrilmiş, başı kabilenin lağım çukuruna batmış bir halde buldu ve hemen o gün İslam’ı kabul etti (bk. Samhûdî, 2. bs., 234-235). Genç sahabe Süheyl b. Huneyf her gece şehirdeki tahtadan oyulmuş putlardan birkaçını kırıp, elde ettiği tahta parçalarını Müslüman bir kadına “yakacak odun” olarak kullansın diye hediye ediyordu (bk. Samhûdî, 2. bs., s. 249).

323. Kuba’da birkaç gün kaldıktan sonra Resulullah (a.s.) burayı terk edip, daha kuzeydeki Medine (Cevf) vadisine gitmek istedi. Acaba Abdu’l-Muttalib’in annesinin soyundan gelen kendi akrabalarıyla mı oturmak istemişti? Buhârî, “O önce dayılarında kaldı” demekte (2/30) ve şöyle eklemektedir: “Kuba’da Benû Amr ibn Avf kabilesiyle 14 gece geçirdikten sonra, Neccâr Oğullarına bir haberci göndermiş ve onlar da silahlarını donanıp gelmişlerdi” (63/46/9). Ancak ilerde değineceğimiz deve olayı, akrabalığı esas alan bir konaklama tercihiyle uyuşmamaktadır. En azından kişisel arzusu ve ilahi kaderin aynı yönde tecelli ettiğini düşünebiliriz. Acaba Kuba’daki Yahudi gayrı müslimlerle yakın komşuluk ilişkileri içerisinde olmayı mı istememişti? Belki daha bağımsız olmak için, kendi evini inşa edebileceği boş bir alan arıyordu. Ya da, hem toplumsal hem de stratejik nedenlerden dolayı kendisine bağlı grupların tam ortasında mı oturmak istiyordu? (Dini bakımdan, ana mescidin, yerleşim bölgesinin merkezinde olması gerekir.) Şöyle bir varsayım da mümkündür: Medine’nin İslam’ı kabulünden önce ve herkesi canından bezdiren iç savaş sırasında, Evs ve Hazreçlilerin vardıkları bir anlaşma ile, Hazreçli Abdullah ibn Ubey Medine kralı seçilmiş, hatta kendisi için kuyumculara bir taç siparişi bile verilmişti. İslam’ın yaygınlaşıp Resulullah (a.s.)’ın kesin olarak yerleşmek üzere Medine’ye hicret etmesinden sonra bu krallık girişimi suya düşmüş oldu. Resulullah (a.s.), kral tayin edilmiş bu kişinin içinde bulunduğu ruh halini çok iyi anlıyor ve her çareye baş vurarak onu teselliye çalışıyor, tüm hayatı boyunca kendisine elinden gelen saygı ve itibarı göstererek, kapılabileceği alınganlıklardan onu kurtarmaya çalışıyordu. Samhûdî’nin (2. bs., s. 258, Ruzeyn’den naklen) konuyla ilgili anlattıklarına bir göz atalım:

“Yanında silahlı vaziyette bir kısım Ensar ve Mekkeli Muhacirlerin tamamı olduğu halde Kuba’dan (Medine’ye doğru) hareket ettiğinde, Hazreçlilerden Huble Oğulları’na uğradı ve Abdullah ibn Ubey’in evinde bir süre oturmak (suretiyle onu şereflendirmek) istedi. Ancak, müstahkem hisarının önüne oturup bağdaş kuran ve sırtına ve dizlerine bir şal örtmüş olan Abdullah (onun bu isteğini reddederek) şöyle dedi: “Seni davet eden insanların yanına git ve onların evinde kal!”

Acaba bu nedenlerden hangisi, Resulullah (a.s.)’ı, Evs kabilesinden Amr b. Avf Oğullarını bırakıp da Hazreçlilerle birlikte oturmaya yöneltmiş olabilir? Kaynaklarımız bu konuya pek değinmemektedir. Buhârî’ye göre (2/30) “O, en önce Ensarlı akrabaları (dedesi Abdu’l-Muttalib’in annesi Hazreçliydi) arasında oturmuştur.” İbn Zebâle’ye göre ise (Samhûdî, 2. bs., s. 262) “Tamamen Ensar’dan oluşan bir halk topluluğu arasında oturmak istemişti.” Durum ne olursa olsun, Buhârî (8/48/2, 63/46/5) ve Müslim’e (5/9) göre, Resulullah (a.s.) “(Akrabası olan) Neccâr Oğulları’na bir haberci göndermiş, onlar da hep birlikte tepeden tırnağa silahlı olarak gelerek, kendisi bir deve üzerinde olduğu halde yola koyulmuşlardır. Resulullah (a.s.), devesinin yularını serbest bırakmış ve her kabilenin önünden geçtikçe ve onların ısrarla kendilerine misafir olmasını istediklerinde, o da aynı şekilde bunlara:

“Deveyi kendi halinde yürümeye bırakın: O bizi Allah’ın hoşnut olduğu yere götürecektir.” şeklinde uyarıda bulunmuştur. Gerçekten de, deve bir süre yürüdükten sonra yere çökmüş, Muhammed (a.s.) kalkması için kendisine birkaç kez asası ile dokunmasına rağmen, birkaç metre yürüdükten sonra tekrar çöküp kalmıştır. Burası, etrafta kimsenin oturmadığı, Resulullah (a.s.)’ın anne tarafından akrabalarına ait boş bir düzlüktü. En yakın ev Ebû Eyyûb el-Ensârî’ninki idi (kendisi daha sonra İstanbul kuşatmasına katıldığı bir savaşta vefat etmiş olup, kabri halen günümüzde kutsal ziyaret yerlerinden biridir). Ebû Eyyûb hemen Resulullah (a.s.)’ın eşyalarını almış ve onu evinde misafir etmekten çok mutlu olmuştur. Devenin çöküp kaldığı alan iki yetim kardeşe aitti ve hasat edilen hurmaları kurutmak için kullanılmaktaydı. Resulullah (a.s.) burasını, bedelini Ebû Bekir’in verdiği on dinar karşılığında satın aldı (Samhûdî, 2. bs., s. 324) ve derhal buraya bir mescit inşasına başlandı. Günümüzde Medine’deki büyük mescit işte bu binadır.[372] Tamamı Müslüman ve gönüllü olan Ensar ve Muhacir’den inşaatçı ve işçiler arasında, Medine dışından bir takım yabancılar da bulunmaktaydı. Hatta bunlardan Talk adında birisi, diğerlerinden daha iyi sıva harcı hazırladığı için Resulullah (a.s.)’ın övgüsüne nail olmuştu (Samhûdî, 2. bs., s. 324). Resulullah (a.s.) bir yandan çalışmaları idare edip duvar temellerinin kıble yönüne gelecek şekilde atılmasına çalışırken, bir yandan da sıradan bir işçi gibi taş ve tuğla taşıyordu. Mescidin hemen yanı başına, klasik kaynaklarda Suffe olarak geçen, gündüzleri okul geceleri ise barınacak yeri olmayanlara yatakhane görevi gören geniş bir oda inşa ettirdi. (İslami anlamdaki ilk üniversite burası olmuştur.) Mescidin bir başka tarafına da Resulullah (a.s.) ve hanımları için birkaç oda yapılmıştır.[373] Bir süre sonra Resulullah (a.s.), azatlı köleleri Zeyd ve Ebû Râfi’i, aile mensuplarını getirtmek üzere Mekke’ye gönderdi. Bunlar, Resulullah (a.s.) ve Ebû Bekir’e ait iki deveyi yanlarına alıp, ayrıca Kudeyd’deki pazardan üç deve daha satın aldılar.[374] Kervan Resulullah (a.s.)’ın hanımı Sevde ve iki kızı Fatıma ve Ümmü Gülsüm’ün yanı sıra, Ebû Bekir’in hanımı ve iki kızı olmak üzere, sadece kadınlardan oluşmaktaydı. Mekkeliler genellikle kadınlara saygılı davranıyorlardı ve henüz Müslümanlarla aralarında bir savaş da çıkmamıştı. Bu nedenle kervan Mekkelilerce taciz edilmedi. Makrızî’ye göre,[375] Zeyd’in karısı Umm Eymen de kervana eşlik etmekteydi. Suheylî’ye göre[376] ise bu kadın Mekke ile Medine arasındaki yolu tek başına ve büyük sıkıntılar içerisinde yalın ayak tamamlayabilmişti. Durum ne olursa olsun, Ebû Eyyûb’un evinde yedi aylık bir ikametten sonra, Resulullah (a.s.) kendisine tahsis edilen dairelere yerleşmiştir. (Bu konuya ilerde § 1845/2’de tekrar değineceğiz.)

324. Bu arada üzücü olaylar da meydana gelmekteydi. Müslüman kadınlardan kimileri müşrik kocalarınca kimileri de aileleri tarafından Mekke’de alıkonulmaktaydı. Aynı şekilde, Resulullah (a.s.)’ın kızlarından biri de, henüz Müslüman olmayan kocası Ebu’l-As’ın[377] yanında oturmak zorunda bırakılmıştı. Kocası Medine’ye hicret eden Umm Seleme de uzunca bir süre Mekke’den ayrılamamıştı.[378]

 

Yerlerinden Edilen Kimselere Uygulanan Uyum Programları

 

325. Muhacirlerden kimileri Medine’ye gelir gelmez, tanıdıklarının yanında hemen misafir edilme olanağı buldular, ama tabii ki hepsi değil. Kendisi bekar olan Sa’d ibn Hayseme evinin kapılarını ailesi olmayan çok sayıda muhacire açtı. Belli aileler tanıdık dostları tarafından misafir edildiler. Kimi durumlarda ise Medineliler, Muhacirlerin evlerini yapabilmeleri için kendi arazilerini bağışladılar. Ancak geniş çaplı bir bütünleşme henüz kolay ve mümkün bir şey değildi.

326. Üstelik, Medine vahasının iklimi Mekke vb. çöllük bölgelerden gelen insanlar için elverişli değildi. Gelen yabancılar buranın sakinlerine (sanırız Yahudilere ve Hayberlilere, bk. § 962) sıtma hastalığına karşı bağışıklıklarının sırrını sorduklarında, cevap olarak “şehre girerken eşek gibi on kez anırmak gerektiğini” söylüyorlardı (Samhûdî, 2. bs., s. 59, 1167). Medine’ye geldikten kısa bir süre sonra, Resulullah (a.s.) hemşehrilerinin sağlık durumlarını soruşturdu. Ateşler içinde yanan Ebû Bekir, Resulullah (a.s.)’a cevap verebilmek için, ölüme ayaklarındaki sandaletlerden daha yakın olduğunu ifade eden bir şiir yazmış, Muhammed (a.s.) de, Ebû Bekir’in kölesi Amir ibn Fuheyre’ye hitaben:

“Ben ölmeden önce ölümü tattım.” şeklinde doğaçlama bir şiirle karşılık vermişti. Bilal de cevabında eski vatanına olan özlemini dile getirmişti.[379] Resulullah (a.s.)’ın ailesiyle müttefik olan Huza’a kabilesinden biri Mekke bölgesinden Medine’ye gelmişti. Kendisine sorulduğunda, Mekke’nin o mevsimde büründüğü güzellikleri dile getirmiş ve bu durum Resulullah (a.s.)’ı hüzünlendirmişti.[380] Bir şeyler yapmak gerekiyordu ve Resulullah (a.s.) da hiç vakit geçirmedi:

327. Medine’ye varışından yaklaşık beş ay kadar sonra (bk. Samhûdî, 2. bs, s. 267), Resulullah (a.s.) Mekkeli ve Medineli bütün ailelerin başkanlarının katıldığı bir toplantı düzenledi ve kendilerine somut, basit ve etkili bir çözüm önermek suretiyle, Muhacirlerin uyumlarını kolaylaştırmak için, kendilerini samimi bir işbirliğine teşvik etti. Medineli her bir aile reisi, en azından durumu elverişli olanlar, Mekkeli bir Muhacir ailesini yanına alacaktı. Böylece ortaya çıkan karşılıklı kardeşlik ilişkisi içerisinde her ikisi de birlikte çalışıp kazançlarını bölüşecekler, hatta birbirlerinin mirasçısı olacaklardı. Herkes bu konuda anlaştı ve Resulullah (a.s.) derhal belli sayıda Mekkeli Muhaciri (Makrızî’ye göre 186 aileyi)[381] aynı sayıda Medineli Ensar’ın yanına yerleştirdi. Bunlardan bir bölümünün kardeşlik anlaşması kur’a çekerek belirlenmiştir (Osman ibn Maz’ûn örneğinde olduğu gibi. Bk. Buhârî, Sahîh, 23/3,/2/, 63/46/6, 91/27). Ensar’ın Resulullah (a.s.)’den arazilerinin yarısını alıp Muhacirlere vermek istemelerinden, bu konudaki coşkularının ciddiyet ve samimiyetini anlamak mümkündür (Bk. Buhârî, 63/3). Bu durum karşısında Mekkelilerin izzeti nefisleri de Ensar’ınkinden daha aşağı kalmamış ve yapılacak bir kira sözleşmesine göre arazilerini kendilerine kiralamalarını istemişlerdi. Yine, Resulullah (a.s.), Bahreyn (bugünkü el-Ahsâ) eyaletinin gelirlerini sadece Ensar’a tahsis etmek istediğinde (Bk. Buhârî, 63/8/3), bu kez onlar “”Hayır! Muhacirler de en azından bizler kadar hisse almalıdırlar.” diyerek karşı çıkmışlardır. Bu kardeşlik anlaşması çerçevesinde, Muhacirlerin yerleşim işi de dostane bir biçimde halledilmiştir. Örneğin, Ömer, bu şekilde kardeş ilan edildiği kişiyle zamanlarını bile paylaştıklarını, bir gün kendisi hurma toplama işine giderken, kardeşinin Resulullah (a.s.)’ın yanında bulunduğunu, ertesi gün ise çalışma sırasının diğerine geçtiğini, akşamları ise yapmış ya da öğrenmiş olduğu şeyleri birbirlerine anlattıklarını söylemektedir.[382] Abdurrahman ibn Avf’ın başından geçen bir başka ilginç olay da şudur: Anlaşmalı kardeşi kendisine şöyle demişti:

“İşte servetim, onların yarısını sana veriyorum; iki hanımım var, senin seçeceğin birini hemen boşayayım ve sen onunla evlen!”

Abdurrahman’ın bu öneriye cevabı şöyle olmuştur:

“Allah malını mülkünü de, aileni de sana mübarek kılsın; sen bana sadece şehrin pazarına nereden gidileceğini söyle, yeter.”

Sonra kalkıp pazara giderek oradan borçla bireyler satın aldı ve az bir kârla satarak bu işi gün içinde birçok kez tekrarladı. Akşamleyin yiyecek bir şeyler satın alacak kadar para kazanmıştı. Bir süre sonra Resulullah (a.s.)’ın ziyaretine giderek, kendisine Medineli bir genç kızla evlendiğini ve hanımına sadece bir mehir vermekle kalmayıp, masrafları tamamen kendi cebinden olmak üzere bir de düğün tertip ettiği haberini verdi.[383] Böylece, yaptığı ticaretle, Resulullah (a.s.)’ın en zengin sahabelerinden biri haline geldi.

328. Mekkeli Muhacirler pek iyilik bilir ve kendilerine yapılanlara karşı minnettar kişilerdi. Onları, bu anlaşmalı kardeşlik (muâhât) yoluyla edindikleri mal ve mülkü, fırsatını bulduklarında, kardeşlerine verirken görmekteyiz. Onlar bu iyilikleri bir şeref ve namus borcu olarak görmekteydiler. Bu yeni gelenler Medine’nin ekonomik yapısı ile iyice bütünleştikleri zaman, Resulullah (a.s.), aralarında kan akrabalığı bulunanlar dışında, birbirlerine mirasçı olabilme koşulunu iptal etmiş ve artık herkes kendi ocağının ve yuvasının efendisi olmuştur.[384]

329. Toplumun önceden bilmediği bu kardeşlik ilişkisi kısa bir süre sonra hiç beklenmedik bir fayda da sağlamıştır: Askerî seferler sırasında Resulullah (a.s.) bu ahdî kardeşlerden sadece birini ordusuna alıyor, diğeri ise geride kalarak iki ailenin işlerini üstleniyordu.

330. Bu bölümü şu küçük olayla bitirelim: Resulullah (a.s.)’ın devesi Medineli Müslümanlar nezdinde ayrıcalıklı bir yere sahipti ve hiç kimse, nerede olursa olsun otlayıp sulanmasına engel olmuyordu, “zira Edbâ adlı bu deve, Resulullah (a.s.)’ın devesiydi.”[385]

 

Toplumun Örgütlendirilmesi

 

Medine’nin Nüfusu

 

331. Önceki bölümde, hukukî bir anlaşma (muâhât) ile, Mekkeli 186 ailenin bir o kadar Medineli ailenin yanına yerleştirildiğini görmüştük. Hicret’in hemen başlangıcında yaklaşık dört yüz aile reisinin İslam’ı kabul ettiği göz önünde bulundurulursa, Müslümanların toplam sayısının çok daha fazla olması gerekir. Bu durumla ilgili olarak Buhârî’de geçen şu hadisi belirtmek uygun olacaktır:

“Huzeyfe’nin naklettiğine göre, Resulullah (a.s.) bize şöyle dedi: İslam’ı kabul eden herkesin adını yazıp bana getiriniz. Ve biz, kendisine binbeşyüz kişinin adını yazıp getirdik.”[386]

332. İslam tarihindeki bu ilk nüfus sayımında kaydedilen 1500 Müslümanın yanı sıra, Medine’de henüz İslam’ı kabul etmemiş olan Arap kabileleri de bulunmaktaydı. Bunlardan ayrı olarak, neredeyse Araplarla aynı sayıda olan Yahudiler de vardı. Bu durumda, Medine’de H. 1 yılında on binden fazla bir nüfusla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.[387]

 

İç İlişkiler

 

333. Evs ve Hazreç vaktiyle iki kardeş idi. Bunların soyundan gelen insanlar Medine’de iki rakip kabile oluşturdular. Hicretten yaklaşık altı yedi yıl önce meydana gelen ve kardeşler arasında yapılan Bu’âs savaşında, Hazreçliler galip geldiler ve şehirdeki Yahudilerle ittifak anlaşması yaptılar.[388] Hiç kuşkusuz, kuvvetler arası bu dengesizlik, Evs kabilesini, yukarıda söz konusu edilen Mekkeli Kureyşlilerle bir ittifak anlaşması yapmaya yöneltmişti. Her iki kabilenin bilge kişileri bu kardeş savaşlarından bıkıp usanmışlardı.[389] Gayet açıktır ki, Muhammed gibi yabancı bir kimse, her iki topluluğun ortak başkanı olarak daha başarılı olma şansına sahipti. Aslında Hazreçliler, Hicretten önce kendilerine bir kral seçmeye karar vermişler ve gerçekten de, Resulullah (a.s.)’ın Medine’ye geldiği günlerde, Medineli tüccarlara, Abdullah ibn Ubey’in taşımasına karar verilen bir tacın siparişi verilmişti.[390] Hazreçli birisi Evslilerce kral olarak kabul edilemezdi. Muhtemelen Yahudiler için de durum böyleydi. Medine’de ansızın gündeme gelen İslam, üzerinde karar kılınan kral adayının derin üzüntüsüne yol açacak biçimde, Hazreçlilerin bu tasarılarının gerçekleşmesini engellemiştir. Öte yandan, Abdullah ibn Ubey’in İslam içinde gösterdiği münafıklığın ve daha sonra Müslümanların başına açtığı birçok sıkıntının açıklamasını da bu olayda aramak gerekir.

334. Yahudiler ise Benû Kaynuka, Benû Nadîr ve Benû Kurayza olmak üzere üç ana kabileye ayrılmışlardı. Bunlardan ilki Hazreçlilerle, sonuncusu ise Evslilerle ittifak halindeydi.[391] Yahudiler içinde de bir takım iç çatışmalar herhalde vardı ki, bunlardan bazıları bir Arap kabilesinin müttefiki olduğunda, diğer bazıları, birincinin hasmı durumundaki başka bir Arap kabilesi ile ittifak anlaşması yapıyordu. Kelimenin etimolojik anlamına bakılacak olursa, Kaynuka kuyumcu, Nadîr yaprakların tazeliği (yani bunların ziraatle uğraştıklarını göstermekte), Kurayza ise deri tabaklayan kimselerin kullandığı bir bitki demektir. Muhtemelen onların asıl meslekleri de buydu ki en azından bu Yahudi kabilelerinin Medine’ye gelip yerleştikleri sırada öyle oldukları söylenebilir. Ticaret alanında ise ithalatçı, tahıl maddeleri satıcısı ve banker olarak çalışmaktaydılar; (Resulullah vefat ettiğinde, zırhtan yapılmış gömleği, ödünç aldığı bir miktar tahıl karşılığında rehin olarak bir Yahudi’nin elinde bulunuyordu).[392]

335. Hıristiyanlara gelince; bunların Medine’deki sayıları hemen hemen yok denecek kadar azdı: Evs kabilesinden Ebû Amir adında birinden söz edilir ki bu zat Hıristiyanlığı kabul etmiş[393] ve daha sonra keşiş olmuştur. (Oğlu Hanzala ise en seçkin Müslümanlar arasına katılıp, Uhud Savaşı’nda şehit düşmesi üzerine Gasîlü’l-Melâike -Melekler tarafından yıkanmış- unvanını almıştır.) İslam’a düşman olan Ebû Amir Medine’yi terk edip, Mekkeliler safında İslam’a karşı savaşmak üzere yanında elli kadar avanesi ile Uhud Savaşı’na katılmış, sonunda tüm ümidini yitirince gidip Bizans topraklarına yerleşmiştir. Resulullah (a.s.) Bizans’a karşı büyük Tebuk Seferi’ne girişince,[394] Ebû Amir talihin nihayet kendisine güldüğünü sanıp, Medine’deki diğer münafık arkadaşlarına Bizans ordusuna Medine’yi istila ettireceği güvencesini vererek, onlardan Kuba mescidi yakınlarında rakip bir mescit inşa edip, öteki münafık yandaşlarının burada toplanmalarını istemişti[395] (bk. Samhudî, 2. bs, s. 814, Beyhakî’den naklen). Ancak Resulullah (a.s.) onun maksat ve niyetinden kuşkulanarak, bu münafıklık merkezinin yıkılıp ateşe verilmesini emretmiştir. Bu olaydan iki yıl sonra Ebu Amir, Bizans İmparatoru Herakliyus’un yanında ölüp gitmiştir. Kaynaklarda, Medine’de Hıristiyanlıkla ilgili başka bir olaya rastlanılmamaktadır.

336. İslam öncesi Medine’sinde başka dinlerin temsilcileri ile ilgili hiçbir ize rastlanmamaktadır.[396]

 

Siyâsî Hayat

 

337. Siyâsî hayat ve sosyal yapı itibarıyla Medine, kabilecilik sınırlarının ötesine geçememiştir. Hatta bir şehir-devlet yapısından bile söz edilemez. Gerek Araplar gerekse Yahudiler arasında olsun, her kabile bağımsız bir hukuksal birlik oluşturmakta ve kendi kabile başkanınınkinden başka hiçbir siyasi otorite tanımamaktaydı. Bu kabile başkanlarının seçiliş tarzları hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Her kabile, halkın toplanması ve gerekli görüldüğü durumlarda kabile büyüklerinin müzakere ve görüşmelerde bulunmak, aynı zamanda özellikle yaz aylarında akşamları toplanıp eğleşmek üzere özel bir yere sahipti. Yahudi Benû Nadîr kabilesinin durumuna bakarak denilebilir ki,[397] her Yahudi kabilesinin, savaş vb. gibi beklenmedik harcamalar için kabile mensuplarının katkılarıyla oluşturulmuş bir halk sandığı vardı. Arap kabileleri arasında ise bir tür sosyal güvence kurumu vardı. Bu kurum, bir cinayet sırasında özellikle “kan diyeti” olarak maktulün ailesine ödenmesi gereken nakdî ya da aynî tazminattan oluşan bir meblağın, suçlu kimse tarafından bireysel olarak değil de, kabile topluluğunca ödenmesi şeklinde bir sorumluluk ilkesine dayanıyordu.[398] Farklı kabileler üzerinde ortak bir otorite gücü yoktu: Suçlunun kurbanınkinden farklı bir kabileye mensup olması halinde adaleti sağlamak için tek çare, güç ve kuvvetin desteğinde yapılan müzakereler yoluydu. Bu konuda da eşitlik yoktu. Kaynaklara göre, herhalde daha az kuvvete sahip kabilelere ödenen kan diyeti, daha kuvvetlilere ödenenin yarısı kadardı.[399] Belirli kurallara oturtulmuş yasalar mevcut değildi; herhangi bir durumda seçilmiş olan hakemlerin verdiği kararlar, sadece hakemlerin kişisel görüşlerine ya da müphem bir takım geleneklere dayanmaktaydı.

338. Şehrin bulunduğu arazi oldukça elverişsizdi. İstilacı ve saldırgan güçlere karşı savunma amacıyla her kabilenin belli bir sayıda müstahkem kalesi vardı. Yetişkin ve eli silah tutan erkekler ovalarda çarpışmaya gittiklerinde, kadın ve çocukların yanı sıra koyun sürüleri de bu kalelerde barınırlardı. Uhayha ibn Culah’a ait olan ve Medine’nin güney kısmında bulunan, çok katlı, “gümüş gibi bembeyaz” taşlarla inşa edilmiş olan[400] Dihyân kalesinin harabeleri, zamanın aşındırma gücüne karşı günümüze kadar direnmiştir. Bu zatın dul kalan eşi daha sonra Hâşim’le evlenerek Abdu’l-Muttalib’in annesi olmuştur (Samhûdî, 2. bs., s. 194).

339. Eğitim ve öğretim durumuna gelince: Çok sınırlı sayıda erkek okuma ve yazma biliyordu. Yahudiler Arapça konuşuyorlar, ama anlaşıldığı kadarıyla bu dili İbranice harflerle yazıyorlardı. Yine, kendi aralarında Beytü’l-Midrâs adlı bir kurumun varlığından da söz edilmektedir.[401] Kutsal bir kitaba sahip olmalarının yanı sıra, hem eğitim hem de adaleti sağlama amacıyla kurulan bu yer, kendilerine putperest ve okuma-yazma bilmeyen komşuları üzerinde belli bir psikolojik üstünlük de sağlamaktaydı.

340/1. Medine arazisi oldukça geniş düzlükleri olan bir vadidir: Deve sırtında Kuzeyden Güneye, ya da Doğudan Batıya yolculuk bir gün çeker. Vadinin etrafı dağlarla çevrilidir. Vaktiyle fışkıran volkanlar, lavlarıyla bu bölgenin bir bölümünü kaplamış durumdadır. İklimi tatlı, toprağı bereketlidir. Kuyu suları, özellikle Aynu’z-Zerka pek serin ve boldur. Bu sular kadar lezzetlisini başka yerde içmemişimdir. Hurma bahçelerinden elde edilen ürünler yüksek nitelikli, çeşidi bol ve çok büyük miktarlardadır. H. 1. yüzyılda, Medine Suriye’ye buğday ihraç ederdi. Buraya Mekke’de olduğundan daha çok ve sık yağmur yağar ve Mekke’nin güney doğusunda uzanan Taif’in Vecc vadisinin suları Medine’den geçerek Kızıl Deniz’e dökülür. Bu sular, şehrin kuzeyinde Medine’ye ulaşmadan önce Akul adlı bir gölde toplanır ve bazen su bütün yıl burada kalır. 1946 yılındaki ziyaretim sırasında, bölgede bazı göçebeler oturmaktaydı ve bana, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Türk yöneticilerinin burada gezinti amacıyla tekne ve kayıklarının olduğu söylendi. Bugün şehrin içme suyunu sağlamak için ilave olarak bu göldeki su da kullanıldığı için, Aynu’z-Zerka eski tat ve letafetini yitirmiştir.

340/2. Anayasa belgesinin içeriğini incelemeye geçmeden önce, şu hikmet ve ibret dolu olayı gözler önüne sermek yerinde olacaktır: Medine’de iş başında herhangi bir kral olmadığı, yani bu makam henüz boş olduğu için, Muhammed (a.s.) burada hiçbir engelle karşılaşmadan en yüksek siyasi başkan olarak tanınmıştı. Şayet önceden bir kral olsaydı, bu kimse kendi peygamberinin lehine de olsa kolayca feragat etmezdi (Bu konu ile ilgili olarak, Constantin’in 323 yılında Hıristiyanlığı kabul etmesi ve dönemin Papa’sı ile olan ilişkilerini hatırlamak gerekir). Ne Zerdüşt, ne Konfüçyüs, ne Krişna, hatta ne Musa ve ne de İsa, Resulullah (a.s.)’ın sahip olduğu kader ve talihe sahip olmamışlardı. Buddha ise, hükümdarlık kendisine babasından kaldığı halde, kendi isteğiyle tahtından vazgeçmişti. Allah’ın bu ilahi lutfu olmasaydı, Muhammed (a.s.), kendi cemaati için “izinden gidilip taklit edilecek mükemmel bir örnek”, getirmiş olduğu öğretiyi bizzat kendi hayatında da uygulayan, insanın hem ruhi-manevî ve hem de dünyevî-maddî hayatına yön veren örnek bir şahsiyet olamazdı. İnsanlık için ne büyük ve ne benzersiz bir mutluluk! Acaba hangi kral ya da devlet başkanı, bir peygamber kadar akıl ve hikmetle ve aynı zamanda her türlü kişisel çıkarlardan uzak bir biçimde yönetme gücüne sahip olabilir![402]

 

İlk İslam Devleti’nin Anayasası

 

341. Resulullah (a.s.)’ın Medine’deki İslam toplumunu daha önceden pekiştirip sağlamlaştırma çabalarına rağmen (önceki bölümlerde kabile başkanlarının ve Hicret’ten önce Akabe’de başkanların başkanını atamasında gördüğümüz gibi), toplum henüz tam bir tutarlılık ve dayanışmadan uzaktı. Resulullah (a.s.)’ın ve bağlılarının karşılıklı hak, görev ve sorumluluklarının tanımlanması, şehirde yaşamakta olan Arap ya da Yahudi gayrı müslimlerle de anlaşılması ve bir uyum sağlanması gerekiyordu. Ayrıca, adliye, eğitim, maliye, askerlik, din vb. alanlarında kurumların oluşturulması ve toplum hayatının bir düzene sokulması gerekiyordu. Öte yandan, Muhammed (a.s.)’ın hayatındaki yegane görev ve amaç olan İslam’ın geleceğini de düşünmek lazımdı. Onun eğitim anlayışı daha ilk günden başlayarak Allah’ın varlık ve birliğine iman ve güzel davranışlarda bulunma ilkesine dayanmaktaydı. Mekke döneminde iken bile, Müslümanlar, günde beş vakit namaz kılmak ve herkes kendi imkanı oranında yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine sadaka vermekle yükümlü kılınmıştı. Ama insanları sadece bunlardan sorumlu tutmak da yeterli değildi. Daha sağlam temellere dayanan, tutarlı bir şeyler yapmak gerekiyordu. Yaptığı bazı gözlemler sonunda, Muhammed (a.s.), Allah’ın gönderdiği bir resul olması dolayısıyla sahip olduğu manevi ve ruhsal ayrıcalıklarının dışında, dünyevi bir takım güçlerle de kendisini donatması gerektiği kanısına vardı. Her şeyden önce geçirdiği deneyimler, toplumun ahlaki ve manevi değerlerini ayakta tutabilmek için birtakım yaptırımların zorunlu kılınması gerektiğini kendisine öğretmişti. Ayrıca, ülkede İslami anlayışlar çerçevesinde bir başkanın dünya işleriyle ilgili görevlerini yürütecek herhangi bir kimse de yoktu. Çünkü İslam halen oluşum sürecindeydi ve Resulullah (a.s.)’den başka hiç kimse İslam’ın getirmiş olduğu kuralları gereğince bilmiyordu. Öte yandan, insanlığın geçmişinde yaşanan olaylar göstermiştir ki, devlet başkanları ve ordu komutanları da en az öteki yöneticiler kadar bir takım davranış biçimlerine gereksinim duymuşlardır. İşte İslam öncesinde insanlık alemi toplumsal ve dinsel reformlara böylesine muhtaç bir konumda idi. Eğer her şey mutlak yetkileri elinde bulunduran devlet başkanlarının arzu ve isteklerine bırakılacak olursa, ortaya çıkacak despotizm insanlığa anarşiden daha çok zarar verebilir. Kaldı ki önümüzde hem dini hem de manevi yetkileri aynı anda icra etmiş olan Musa ve Davut gibi eski peygamberlerin bırakmış olduğu örnekler de vardır.

342. Durum ne olursa olsun, Muhammed (a.s.) bu konuda hem kendi sahabesinin hem de Müslüman olmayan komşularının görüşlerini alarak onlarla bir durum değerlendirmesi yaptı. Ve hep birlikte, Enes’in[403] evinde toplanarak bir Şehir-Devleti oluşturulmasını kararlaştırdılar. Devletin anayasası bir sözleşme biçiminde kaleme alınarak tespit edildi. Bu anlaşma metninin günümüze kadar hiç değiştirilmeden korunduğunu sevinerek söyleyelim.[404] Bu belge ilk İslam Devletinin anayasası olmasının yanı sıra, aynı zamanda yer yüzünde bir devletin ortaya koymuş olduğu ilk yazılı anayasa olma özelliğine de sahiptir. Tevrat’ta yer alan ve zalim hükümdarların sahip olduğu ayrıcalık ve üstün siyasi hakların bir listesi (bk. Birinci Samuel, VIII/2-18 ve X/25, MÖ 11. yüzyıla tarihlenmektedir), Peygamber İşmuil (Samuel) tarafından basit bir alay konusu yapılmıştı. Bu liste “bir devletin yazılı anayasası” olarak değerlendirilemez. Yine, Solon’un (MÖ 640-558), Atina Şehir-Devleti’nin idare meclisinde bir üye olması dolayısıyla yazmış olduğu şeyler de, önceden var olan anayasayla ilgili bazı değişiklik önerilerinden oluşmaktadır. Solon’un eserinde yapmış olduğu bu öneriler daha sonra benimsenerek uygulanmıştır. Ancak bunların yazılı olup olmadığı hakkında bilgimiz yoktur. Tüm bu öneri ve tavsiyelerin bir anayasanın tamamı ve bütününü kapsamadığı kesindir. Konfüçyüs’ün (MÖ 551-419), Aristo’nun (MÖ 384-322) ve onun Hindistanlı çağdaşı Kotilya’nın eserleri hiçbir şekilde kendi ülkelerinin anayasaları olmamış ve yürürlüğe konmak üzere kanun haline getirilmemişlerdir. Ancak bu eserler şehzade ve prensler için okul kitapları ya da onları kabul ya da reddetmekte tamamen özgür olan hükümdarlar için sunulmuş öğüt kitapları olarak ortaya çıkmıştır. Hatta Aristo’nun ünlü “Atina Anayasası”, Atina’nın artık bir Şehir-Devlet olmaktan çıktığı ve Aristo’nun da artık sözü dinlenir bir bilge, bir bakan ya da hükümdarın danışmanı sıfatını taşımadığı bir dönemde hazırlanan bir tarih kitabından başka bir şey değildir.

343. Elimizde bulunan Medine kaynaklı bu belgenin Avrupa dillerine ilk çevirisi 47 maddeye ayrılmış ve ne yazık ki sonraki çevirmenler bu taksimi aynen sürdürmüşlerdir. Oysa benim kanaatimce bu belge 52 maddeden oluşmaktadır. Sözleşme iki farklı bölümden oluşmaktadır: 1 ila 23. paragraflar arasındaki ilk bölüm (ki aslında 25 madde içermektedir) Müslümanlarla ilgili konuları, 24 ila 47. paragraflar (27 madde içermektedir) ise Yahudilerle ilgili konuları ele almaktadır. Kaynaklarımıza göre[405] sözleşme Resulullah (a.s.)’ın Medine’ye gelişinden kısa bir süre sonra, H. 1. yılda yürürlüğe konulmuştur ve bu kaynakların her iki bölümle ilgili olarak dayandıkları çalışmalar birbirinden pek farklı değildir. Onların bu konuda sessiz kalışı, bizlere her iki bölümün de aynı tarihlerde yürürlüğe konmuş olduğunu düşündürmektedir. Bununla birlikte, kendi kendimize, Yahudilerin nasıl ve niçin, sahip oldukları bağımsızlıktan kendi iradeleriyle vazgeçip, Yahudi olmayan, kendilerince meçhul hatta iktidar bakımından güçsüz bir yabancının egemenliğini kabul etmiş olduklarını sormadan edemiyoruz. İlerde ele alacağımız nedenler doğrultusunda, burada belki de farklı iki dönemde kaleme alınmış, ancak tarihin bunları birbiri içerisinde kaynaştırarak bize bir tekmiş gibi sunduğu iki belge söz konusudur.

344. Bu konuya giriş yaparken dikkatimizi çeken bir durum da, bu sözleşmenin kendisini bir “kitap” olarak adlandırmış olduğudur. Öyleyse bu, hem tebeasının işlerini düzenleyen yüksek bir makamdan gelmiş gerçek bir emir, hem de yazılı bir belge idi. Muhammed (a.s.), kalem ve yazıya övgülerle başlayan ve insan hayatında yazının sahip olduğu önemi ortaya koyan ilk vahyi unutmamıştı. Ayrıca, söz konusu belgenin sonraki bölümlerinde bu sözleşmeye sekiz kez sahife (suhuf) (yaprak, belge, yazılı kanun) şeklinde göndermelerde bulunulmaktadır ki Kur’an bu terimi İbrahim ve Musa’ya vahyedilmiş olan “Kutsal Kitaplar” için de kullanmaktadır.[406] Her halde bu tür benzetmeler, idari ve siyasi ilişkilerini düzenleyeceği kişiler tarafından bu anayasaya verilen önemi ortaya koymaktadır.

345. Söz konusu belgenin ilk maddesi, siyasi olduğu kadar dinsel anlamda da bir İslam toplumunun kurulmasını ve bu topluluğun Mekke’den hicret eden Muhacirlerle Medineli Müslümanlardan, ayrıca sivil iktidarın merkezileştirilmesini ve bir savaş ihtimali karşısında Müslümanların yanında çarpışmayı kabul eden gayrı müslimlerden oluşmasını öngörmektedir. Bu topluluğun (ümmet) tüm insanlar içerisinde seçkin bir yeri olup (§ 2), özellikle savaş zamanında kendisini meydana getiren ögelerin her birinin eşit haklara sahip olduğunu kabul etmektedir (§ 15, 18, 19). Özel bir madde ile (§ 16), karşılıklı yardım ve herkes için adalet ilkesi doğrultusunda, Yahudilerin de bu siyasal örgüte girebilmesine açık kapı bırakılmıştır. Sözleşme belgesi, adaletin dağıtım ve uygulanması konusunda da gerçek bir devrim niteliği taşımaktadır. Zira bu konuda alınacak önlem ve gösterilecek özen bundan böyle artık bireylere değil, tamamen topluma ve merkezi otoriteye bırakılmıştır. Her vatandaşın, kendi kabilesi, ailesi ya da akrabalarının aleyhine de olsa, merkezî iktidara destek olması gerekmektedir (§ 13). Asla bir caniye sığınma hakkı tanınmayacaktır (§ 22). Herhangi bir ihtilaf halinde Allah yasaları ve adaleti sağlama hususunda yegane başvuru kaynağı, “Allah’ın Elçisi Muhammed” de en yüksek hakem konumundadır (§ 23). Anayasa metninde geçen “geçmişte olduğu gibi (ma’âkileheme’l-ûlâ)” deyiminden de anlaşılacağı gibi, bir takım eski töre ve adetlerde bazı değişikliklere gidilerek, savaş esirleri için kurtulmalık (fidye), öldürme ve yaralama olaylarında da kısas yerine kan diyeti ödeyebilmek için bir sosyal sigorta kurumu meydana getirilmişti. Çünkü Müslümanların yakınlarından hiçbir kimseyi ağır yükümlülükler altında bırakmamaları ve bunu kendi aralarında ödemeleri gerekiyordu (§ 12). Bu sosyal güvenlik sisteminde her kabile özerk bir yapıya ve yeni bir düşünce yapısına sahip olmakta (§ 4-11) ve artık eskiden olduğu gibi doğum ve katılma esasına dayalı, akrabalar arası ve dışa kapalı bir nitelik taşıyan fosilleşmiş kabile özelliğinden çıkarak, kişinin rıza ve iradesine dayanan dinamik bir yapıya kavuşmaktaydı. Örneğin, aralarında sayısız Arap kabilelerinin yanı sıra Habeşliler gibi Arap olmayan kişilerin de bulunduğu Mekkeli Muhacirlerin, birlikte yeni bir “kabile” anlayışı içinde yeniden yapılandıklarını (§ 3) görmekteyiz. Araplar öteden beri az sayıda bir takım yabancıların kuşkusuz asıl kabile üyeleri ile aynı haklara sahip olmaksızın kendi kabile topluluklarına katılmaları usulünü (mevlalık) biliyor ve uyguluyorlardı. Ancak en ince ayrıntısına varıncaya kadar tüm parçalarının yeni baştan oluşturulduğu bir kabile anlayışı o güne kadar duyulmamış bir şeydi. Hiç kuşkusuz “İslam milliyeti” (ümmet) ağacı, işte bu küçük fideden yetişerek boy atmıştır; ve, gerçekten diğer toplumlarda gördüğümüz, ırk, ten rengi, dil ya da doğum yeri birliği gibi değiştirilmesi mümkün olmayan ve tamamen insanın irade ve seçimi dışındaki bir takım kavramlar yerine, İslam, kendi milliyetçilik anlayışına temel olarak Weltanschauung (dünya ve kainat anlayışı), toplumsal sözleşme, bireyin kendi hür iradesine dayalı seçim birliğini esas kabul etmiştir. Savunma ve güvenlik konularında ise anayasa, barışın bölünüp parçalanamaz bir şey olduğunu beyan etmekte (§ 17), askerlik hizmetinin tam bir eşitlik anlayışı ile herkes için zorunlu olduğunu (§ 18) belirterek, o sırada yegane düşman olan Kureyşlilerin mallarına ve canlarına gayrı müslim tebeanın –ve öncelikle de Müslümanların- herhangi bir himaye ve eman hakkı vermelerini yasaklamaktadır (§ 20). Son olarak ve özellikle bu anayasa, insanlar arasındaki her türlü ihtilafın giderilmesinde “Allah’ın Elçisi Muhammed”in yegane hüküm verme makamı olarak kabul edilmesini de istemekteydi (§ 23).

346. Anayasanın bu bölümünde Devletin hudutlarıyla ilgili bir düzenlemenin bulunmayışı dikkat çekicidir. Yahudilerle ilgili bölümde bu husus yeniden ele alınmıştır (§ 39). Müslümanlarla (Araplarla) ilgili bölümde bu konunun ele alınmaması da bizi hiç şaşırtmamalıdır. Çünkü Medine nüfusu vadiler arasında karışık bir halde oturmakta ve Yahudi yerleşim bölgeleri arasında Araplar, Arapların oturdukları bölgede de Yahudiler yaşamaktaydı. Artık Yahudiler de bu tek vücut hale gelen siyasal örgüte katılınca ülke sınırlarının belirlenip tespiti mümkün ve pratik bir hale geldi. Anayasada Devlet arazisi ile ilgili hüküm kısa ve öz olup, sadece Medine’nin “cevf”inden söz edilmektedir. Burası,  farklı kabilelerin yerleşip oturduğu Medine ovası ve vadisinin tamamını kapsıyordu. Ancak diğer kaynaklarda daha açıklayıcı bilgiler bulunmaktadır. Örneğin İbn Hanbel[407] Resulullah (a.s.)’ın Medineli sahabelerinden, Cuşem ibn Hârise kabilesinden Râfi’ ibn Hadîc’in şöyle dediğini bize nakleder:

“Resulullah (a.s.) Medine’yi kutsal (haram) bir belde haline getirdi ve bu durum evlerimizde havlanî türü bir deri parçası üzerinde tasvir edildi.”

Buharî, Resulullah (a.s.)’ın, Şehir-Devlet’in değişik yerlerdeki sınırlarını göstermek üzere Ka’b ibn Mâlik’i sınır taşları dikmek üzere gönderdiğini eklemektedir. Matarî[408] de, Medine şehrinin tarihçesi ile ilgili eserinde, tam olarak Ka’b ibn Mâlik’in şu ifadesini aktarır:

“Ka’b ibn Mâlik der ki:

-Resulullah kutsal (haram) Medine arazisinin yüksek yerlerine işaretler dikmek üzere beni görevlendirip gönderdi. Ben de onları Zatu’l-Ceyş tepelerine, Muşeyrib’e, Mahîd tepelerine, Hufeyyâ’ya, el-Uşeyre’ye ve Teym’e diktim.”

Hadis metninde daha sonra Medine’nin dört ana noktasında bulunan bu yerlerle ilgili tam ve açıklayıcı bilgiler verilmektedir. Burada söz konusu edilen, o bölgedeki tepeler ve alçak dağlardır. Örneğin Teym doğu yönünde bulunmaktadır. Muhammed (a.s.)’ın hayatıyla ilgili eserlerde bu sınır iki cümleyle özetlenmektedir: “Sevr ve Ayr dağlarının arası” (yani sırasıyla en kuzey ve en güneydeki dağlar), “iki volkanik ova arası” (yani meskun bölgenin doğu ve batısı arasındaki bölge).

347. Yahudi kabileleriyle yapılan ittifak anlaşmaları konusunda her ne kadar kaynaklarda bilgi bulunmasa da, bunların müslim ya da gayrı müslim Arap kabileleriyle birlikte ve aynı zamanda müttefik olduklarını düşünmemek gerekir. Muhammed (a.s.) Yahudi ırkından değildi ve Yahudi dinine de mensup değildi. O sıralarda İslam’ın Medine’de eriştiği güç ve kudret ise bu Yahudilerin güvenlik ve bağımsızlıkları için bir tehdit oluşturmuyordu. Oysa, ilerde de göreceğimiz gibi, anayasanın içerdiği hükümler Yahudilerin siyasal alanda olduğu kadar ekonomik alanda da bağımsızlıklarının önemli bir bölümünü ellerinden almaktadır. Yine metin incelendiğinde görüleceği gibi, bu anayasa hiçbir zaman açık bir biçimde Yahudi kabilelerini bağımsız birimler olarak nitelendirmemekte; tam aksine, anayasa metninde İslam’ı kabul eden on kadar Arap kabilesi sayılarak, filan ya da falanca Arap kabilesi ile ittifak yapmış olan Yahudilerin filan ya da falanca haklara sahip olacakları belirtilmektedir (§ 24-35 ve 46). Görünüşe bakılırsa Yahudiler, federal yapıdaki bu Şehir-Devlet’e eşit koşullarda değil de, efendi durumundaki Müslüman-Arapların mevlâları olarak katılmışa benzemektedirler. Olayların bu şekilde gelişmesi ise, ancak Müslümanların ülke dışında görkemli zaferler elde ettikleri ve içerde de durumlarını iyice pekiştirdikleri bir döneme rastlamaktadır. Zaten Araplarla ilgili 16. maddede de gördüğümüz gibi, Yahudilerin herhangi bir zamanda bu anlaşma kapsamına girebilmeleri için açık kapı bırakılmıştı. Eğer onlar daha başlangıçta ittifaka dahil olmuş olsalardı, bu madde gereksiz yere konulmuş olacaktı. Metindeki bu tür kanıtların yanı sıra, tezimize destek niteliğinde bir dizi olaya daha tanık olmaktayız. Anladığımız kadarıyla İbn Manzur,[409] Yahudilerle yapılan bu anlaşma hükmünün, Ensâr ve Muhacirleri ilgilendiren maddeden tamamen bağımsız bir nitelik taşıdığı kanısındadır. Gerçekten, yazarın bu anayasa ile ilgili olarak kaleme aldığı eserde, bir kez “Muhacir Müslümanlarla Medineli Müslümanlar arasında akdedilen sözleşme”, bir başka yerde de “Yahudilerle akdedilen sözleşme” ifadesi kullanılmıştır. Büyük hadis bilgini Ebû Dâvûd[410] ise bu konuda daha açık ve net bir ifade kullanarak şöyle der:

“Bu anlaşma (H. 2. yılda cereyan eden) Bedir Savaşı’ndan sonra ve Ka’b ibn el-Eşref’in ölümü üzerine yapılmıştır.”

Burada adı geçen Ka’b, Müslümanlarla olan ilişkileri hiç de iyi ve samimi olmayan, Yahudi kökenli hicivci bir şairdi.

348. Bizi kaygılandıran tek husus, anlaşmanın Yahudilerle ilgili bölümünün başlangıç kısmının elimizde bulunmamasıdır. Bu bölüm ansızın şu ifadelerle başlamaktadır:

“Yahudiler, her iki taraf da ortaklaşa savaşçı olarak kaldıkları sürece, Müminlerle (Müslümanlarla) birlikte paylarına düşen savaş masraflarını karşılamak zorunda olacaktır” (§ 24, yani anlaşmanın Yahudilerle ilgili bölümünün 1. maddesi).

Duruma şu şekilde açıklık getirebiliriz: Yahudilerle yapılan bu anlaşma asıl anayasanın genişletilmesinden başka bir şey değildi ve dolayısıyla Müslüman Şehir-Devleti’ne yeni katılan birimlerin haklarını ve yükümlülüklerini belirtmek için bazı ek maddelerin konulmasına gerek duyulmuştu. Aksi takdirde, kaynaklarımızın yeni anlaşma metninin başlangıç maddelerini basitçe çıkarıp attıkları sonucuna varmak gerekecektir. Oysa bu yeni anlaşmanın amacı Yahudileri de Müslümanların siyasal-anayasal hayatı içine sokmak olduğu için, kaynaklarımız her iki belgeyi harmanlayıp tek bir belge olarak sunmuşlardır.

349. Anayasanın Yahudilerle ilgili bölümü, bir savunma savaşı sırasında üstlenilecek görevlerden söz ederek başlamaktadır. Bu durumda, Müslümanların o dönemde sadece dışarıdan gelebilecek bir saldırıdan değil, aynı zamanda Medine’li Yahudilerin bu saldırgana karşı duyabilecekleri yakınlık ve sempatiden de endişe duyduklarını düşünmek doğru olacaktır. Bu yaklaşım, Ebû Dâvûd’un yukarıda aktardığımız anlatımıyla da örtüşmektedir. Mekkeli müşrikler Bedir’de hiç beklenmedik bir bozguna uğramışlar ve karşı saldırı için hazırlıklara girişmişlerdi. Medineli Yahudi şair Ka’b ibn el-Eşref, mağlup tarafa yakınlığını göstermek ve Müslümanların aleyhine Medine’nin istila ve işgali durumunda kendilerine aktif destek verebileceğini bildirmek üzere özellikle Mekke’ye gelmişti. Medine’ye döndüğünde, bu ihanet girişimi, kendisine bir Müslüman grubun eliyle hayatını kaybetmesine mal olmuştur.[411] Böylece, pek itibar ettikleri büyük reislerinin ölümü üzerine Yahudiler korkuya kapılıp, derhal Müslüman komşularıyla bir savunma anlaşması ve ihtiyaç halinde karşılıklı yardımlaşma ilkesine dayalı bir sözleşme imzalanması yoluna gittiler. Sonuçta Müslümanlara verilmesini kabul ettikleri imtiyazları bir başka zamanda, özellikle de Hicretin ilk günlerinde kabul etmeleri mümkün değildi. Örneğin, “Allah’ın Resûlü Muhammed” deyiminin anayasanın bu bölümünde iki kez (§ 42, 47) tekrarlanmasını başka türlü açıklamak mümkün değildir. Yahudilerin içinde bulunduğu zayıf ve eğreti durum, onları, kendileri için bir anlam ifade etmeyen “Allah’ın Resûlü” deyimini açıktan açığa hoşgörü ile karşılamaya ikna etmişti. Zira Yahudilerin kendi dinlerini özgürce yaşayabilmeleri özel bir madde ile (§ 25) güvence altına alınmıştı. Aynı şekilde, Yahudiler, tek başlarına halledemeyecekleri her türlü anlaşmazlıkta Muhammed (a.s.)’i hakem olarak kabul ediyorlardı (§ 42). Anayasa metninde bulunmamakla birlikte, Kur’an, Yahudi, Hıristiyan vb. çeşitli toplulukların kendi gündelik hayatlarındaki her türlü meseleyle ilgili olarak uygulamaları gereken dinî kuralları açıkça ortaya koymaktadır.[412] Muhammed (a.s.)’ın sağlığında Medineli Yahudilerin, aralarındaki anlaşmazlıkları kendi başkanlarının kararlarıyla halledemeyince kendi istekleriyle Muhammed (a.s.)’ın yanına geldikleri ve onun da, İslami kurallara göre değil de, onların kendilerine özgü hukukî yapıya dayanarak hüküm verdiği birçok olay vardır.

350. Yahudilerin Mekkeli Kureyşlilere ve onların müttefiklerine yardım ya da himaye hakkı tanımaları anayasada açıkça yasaklanmıştı (§ 43). Bu madde, Mekkelileri Yahudilerin yardımından yoksun bırakmanın ötesinde, hangi tarafa olursa olsun bir düşman saldırısı söz konusu olduğunda bir Müslüman-Yahudi ittifakını da hedeflemekteydi. Öyle ki, saldıran tarafla yapılacak bir barış anlaşması ortak bir kararı gerektiriyordu; ve merkezî iktidarca kararlaştırılan her husus, resmen Medine Şehir-Devleti’nin konfederal üyeleri için bağlayıcı nitelikteydi (§ 37, 44, 45). Şehrin savunması için yapılacak savaşlarda masrafların Müslüman ve Yahudi her iki topluluk tarafından karşılanması gerekiyordu (§ 24, 37, 38). Ancak saldırı ya da dini yaymaya yönelik bir dış savaş durumunda, hiçbir topluluğun diğerine yardım etme yükümlülüğü bulunmamaktaydı (§ 45). Müslümanların seferlerine Yahudilerin katılması Muhammed (a.s.)’ın iznine bağlıydı (§ 36). Yabancılara sığınma hakkı tanınması, savaş esirleri için fidye ve kan bedeli gibi eski adet ve uygulamalar Yahudiler için de tanınmıştı (§ 25b, 31, 36b, 40). Ancak Yahudiler Müslümanların düşmanı olan Mekkelilere artık sığınma hakkı veremeyeceklerdi (§ 43). Kendi yakınları bile söz konusu olsa, arabuluculuk ya da himaye biçiminde adaletin uygulanmasına engel olmak herkes için kesinlikle yasaklanmıştı (§ 36b vs.). Sonradan Yahudiliğe geçen Araplar da dahil tüm Yahudi kabileleri, onların mevlâları (mevali) ve onlara bağlı olarak yaşayanlar aynı haklara sahip ve aynı yükümlülüklere tabi idiler (§ 25 vs.). Son olarak, yoruma açık özelliği nedeniyle bizim son derece ilgimizi çeken bir deyime işaret edelim. § 24’de aynen şöyle denilmektedir:

Benû Avf Yahudileri Müminlerle birlikte bir ümmet oluştururlar. Ancak Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir. Bu hükme gerek mevlaları gerekse bizzat kendileri dahildir.”

İbn Hişâm’ın metnindeki ifade böyledir. Ebû Ubeyd’in metninde ise şu satırları okumaktayız:

“… Müminler topluluğuna mensup bir ümmet oluşturacaklardır.”

İlk metindeki “umme min’el-mü’minîn” ile ikinci metindeki “ümme me’a’l-mü’minîn” arasında tek fark me’a ya da min kelimeleridir. Acaba Resulullah (a.s.) böyle yapmakla, Yahudilerin, tektanrılı bir dine mensup olmaları dolayısıyla, o sırada müşrik olan Mekkelilerle karşılıklı yardımlaşma içinde bulunmamaları gerektiğini mi vurgulamak istemişti? Yoksa daha da ileri gidip, bu madde sayesinde, Medine Şehir-Devleti’nde siyasal bir konfederasyonun yanı sıra dini bir konfederasyon mu kurmak istemişti? Elimizde bu konuyu aydınlatacak hiçbir veri bulunmamaktadır. Birinci varsayımla ilgili olarak Kur’an’a başvuralım:

“Sen kendilerine Kitâb’dan bir hisse verilenleri ve onların Cibt’e ve Tâğut’a (putlara ve bâtıl tanrılara) inandıklarını, sonra da kâfirlerin tarafını tutarak: “Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadırlar”, dediklerini görmedin mi? İşte onlar Allah’ın lânet ettiği kimselerdir. Ve Allah bir kez birine lanet ederse (rahmetinden uzaklaştırırsa) sen asla o kimseyi kurtaracak birini bulamazsın.”[413]

351. Kur’an’ı tefsir eden bilginlere göre,[414] bu ayette, Mekkeli müşriklerin desteğini elde edebilmek için, şeytani bir düşünce ile Mekkelilerin putperestliğinin İslam’ın tektanrıcılığından (vahdaniyet anlayışından) daha üstün olduğunu söyleyecek kadar ileri giden Benî Nadir Yahudileri söz konusu edilmektedir. Eğer yukarıdaki ikinci varsayımı ele alacak olursak, bu konuyla ilgili olarak da Kur’an’ın birçok ayetini gösterebiliriz. Şöyle ki:

“De ki: “Ey kendilerine Kitap gönderilenler!Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; ve aramızdan hiç kimse çıkıp da Allah’tan başkasını tapınacak Rab (efendi) edinmesin.” Eğer tüm bunlardan sonra onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman “Siz şahit olun ki kuşkusuz biz Müslümanız (Allah’a teslim olup inananlardanız) deyiniz.”(Al-i İmrân: 3/64)

352. Resulullah (a.s.), daha sonra kendilerini İslam’a girmeye davet ettiğinde de İmparator Herakliyus’a ve diğer Hıristiyan hükümdarlarına aynı çağrıyı yapmıştı. Kur’an’ın ifadesiyle:

“Kuşkusuz Allah’a iman edenler, yani Yahudilik dininden olanlar, Hıristiyanlar, Sabiîler, Allah’a ve Ahiret gününe inanıp da salih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir.” (Bakara: 2/62; ayrıca bk. Nisâ: 5/69)

353. İşte İslam’a göre dinin ve gerçek imanın esası budur. Kur’an, başka ayetlerde de (örneğin Bakara: 2/135) “Kutsal Kitaplara sahip milletler”e özellikle İbrâhim’in dinini yaşatmaları ve bu dinde birleşip toplanılması çağrısında bulunur.

354. Hal böyle olunca, geriye anayasa metninde adı geçen Yahudi grupların gerçek kimliklerini ortaya koymak kalıyor. Tarihçilerin hemen tamamına göre, Medine’de üç Yahudi kabilesi vardı: Benû Kaynuka, Benû Nadir ve Benû Kurayza. Ancak elimizdeki belge bunların hiçbirinden söz etmemekte, sadece şu ya da bu Müslüman Arap kabilesine mensup Yahudilerden bahsetmektedir. Aynı kaynaklara göre Medine’de Arap olarak sadece Benû Kayle olup, bu kabile de iki erkek kardeşin soyundan gelen (annelerinin adı Kayle idi) Evs ve Hazreç kabilelerine ayrılmıştı. Anayasa metninde de durum bu şekilde ele alınmamış ve bu kabileler birer alt zümre olarak belirtilmiştir. Ama yine de bunların Evsliler ve Hazreçliler şeklinde nitelendirilmesi ve bu kabilelerle ilişkilendirilmeleri kolaydır. Eserinin önemli bir bölümünde İbn İshak’ın[415] bildirdiğine göre, “Benû Kaynuka’nın çoğunluğu Hazreçlilerin, Benû Nadir ve Benû Kurayza’nın çoğunluğu da Evslilerin müttefiki idiler.” Anayasa metninde Evs ve Hazreçlilerden doğrudan doğruya isim belirterek değil de bunların Neccâr, Sâide vs. gibi alt dallarının adının belirtilerek zikredilmesine bakılırsa, aynı şekilde onların müttefiki durumundaki Yahudilerin de teorik olarak üç ana grupta toplandıkları, uygulamada ise Araplardaki gibi bir takım alt dallara ayrılmış olduklarına inanmak gerekecektir. Bu anayasa metninin 4-11. maddelerinde olduğu gibi, kabilelerin soy ağaçlarının dağılımını daha iyi bir biçimde görebilmek için § 358/2’de verilen çizelgeye bakılması gerekmektedir: Buradaki ilk beş soy Hazreçlilere, son üç soy ise Evslilere aittir.

355. Muhammed (a.s.)’ın önce bir Şehir-Devlet ve daha sonra da olayların seyri içerisinde İslam İmparatorluğu’nun başkenti haline getirmek üzere Medine vadisinde ortaya koymuş olduğu anayasanın kısaca tahlili bundan ibaretti. Bu, yazılı bir anayasadır ve o sıralarda kurulmuş olan hükümetin ana organlarından, ayrıca doğmakta olan siyasal topluluğun savunma, yasama, yürütme, yargı vb. özel ihtiyaçlarından söz etmektedir. Resulullah (a.s.)’ın sağlığında bile, siyasal hayatın doğurduğu koşullar doğrultusunda bu anayasa metninde zaman zaman bir takım değişiklikler yapılmış olabileceğini düşünmek gayet doğaldır. Tarihçiler bunlardan söz etmezler. Ancak biz bu konuda dikkat çeken bir olaya işaret etmek istiyoruz: Anayasanın Müslümanlarla ilgili 20/b maddesine göre, Mekkeli Kureyşlilerin canları ve malları konusunda hiçbir korunma ve sığınma hakkı tanınmayacağı açıkça düzenlenmişti. Buna rağmen, Buhârî gibi büyük bir yetkiye sahip hadis yazarının bildirdiğine göre, H. 2. yılda cereyan eden Bedir Savaşı’na kadar geçen süre içerisinde en az iki olay yaşanmış ve bu olaylarda, Müslümanların en önde gelen şahsiyetleri Mekkelilerin malları için himaye sağlamaktan çekinmemişlerdir.[416] Acaba buradan, anayasanın ilk halinde bu tür yasaklamaların bulunmayıp, Bedir savaşından sonra mı, yoksa anayasa metninin tamamının Bedir savaşından sonraki bir tarihte mi konulduğu anlamı çıkarılmalıdır?

356. Ne olursa olsun, bu anayasa ile birlikte İslam hayatında yeni bir çığır açılmış oldu; ve böylece dünyevi işlerle harmanlanan manevi hayat, İslam’a özgü yeni bir özelliği ortaya çıkardı. Ruhî-manevî özelliklerden arındırılmış bir siyasi hayat bizi doğruca maddeciliğe (materyalizme) götürür ki bu, yırtıcı hayvanlarınkinden de aşağı bir hayat tarzı demektir. Öte yandan, dünyevî gerçeklerden sıyrılmış salt manevî-ruhsal değerlerin ön plana çıktığı bir yaşayış da belki bizi meleklerden de yüksek düzeylere eriştirir. Ancak bu, son derece sınırlı sayıda insanın yapabileceği bir şeydir. Çünkü insanların büyük çoğunluğu böyle bir düşünce tarzını uygulayabilecek durumdan çok uzaktır. Muhammed (a.s.) özellikle vasat durumdaki insanlara hitap etmiş ve onlara insan hayatının her iki yönünü nasıl dengeleyebileceklerini, böylece hem maddi hem de manevi hayatı bir araya getiren bir sentez oluşturmanın yolunu göstermişti. Bu dini anlayış, toplumdaki her birey için asgari düzeyde gerekli olan ama manevî-ruhî hayata daha çok oranda uygulama imkanını fertlere bırakan belli başlı esasları tespit etmekteydi. Resulullah (a.s.)’ın sahabeleri o zamanlar bağımsız bir Devletin yönetici topluluğunu oluşturmakta ve Resulullah (a.s.) da her alanda bu devletin nihaî başkanı konumunda idi. Eski tarz yaşam tarzının artık değişmesi gerekiyordu: ve bu, krallara özgü şatafatlı bir hayat adına değil, aksine daha zahidane bir hayat içindi. Erkek ya da kadın, genç ya da yaşlı her Müslüman, Hicretten önceki dönemden itibaren günde beş kez namaz kılmakla yükümlü kılınmıştı. Böylece namaz için ayrılan süre iki katına çıkmıştı. Önceleri oruç farz değildi; ve o da yılda bir ay süre ile tüm Müslümanlara farz kılındı. Burada Medine döneminin başlangıcındaki uygulamalar söz konusu olup, bunlar gün geçtikçe artmıştır. Bir yandan maddî ve dünyevî işleri düzenlerken, öte yandan ruhî-manevî hayata da yönelmek: İşte İslam’da vasat insanın hayatı bu şekilde dengelenmiş oluyordu. Ayrıca, namazın camilerde cemaat halinde kılınmasının önemi üzerinde durulmakla birlikte, insanın kendi evinde, tarlada ya da bir namaz vaktinin girdiği her an uygun bir yerde ferdî olarak da namaz kılınmasına izin verilmişti. Böylece, alınan önlemler sayesinde İslam dini bireysel hayata nüfuz etmiş oldu. Araya papaz gibi din adamı niteliğinde hiçbir kimse girmeksizin, Allah ile sıradan bir insan karşı karşıya gelmiş oldu.

357. Muhammed (a.s.)’ın Medine dönemindeki hayatı o kadar çeşitli olaylarla doludur ki, bunların oluş sırasına göre değerlendirilmesi, onun hayatı kadar yaptığı faaliyetler bakımından da değerlendirilmesine imkan sağlayacak temel noktaları ortaya çıkarmak için yeterli değildir. Dolayısıyla biz, olayları konularına göre ve nasıl meydana geldiklerini göstererek incelemenin yararlı olacağına inanıyoruz. Kuşkusuz bu arada bazı tekrarlamalara düşülebilir; ancak böylece onun hayatının farklı görünüşlerini bağımsız bir biçimde ve açık seçik olarak inceleme imkanı bulunacaktır ki elinizdeki bu mütevazı çalışmanın da esas amacı budur.

358/1. Yukarıdan beri sözünü ettiğimiz Medine Şehir-Devleti’nin anayasasının tam metni şu şekildedir:

“Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Bu kitap (yazı), Resulullah (a.s.) Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlar ve onlarla birlikte cihat edenler için (olmak üzere) düzenlenmiştir.

2. Bunlar, diğer insanlardan ayrı ve tek bir ümmet (cemaat) oluştururlar.

3. Kureyş’den hicret edenler, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.

4. Benû Avflar da, kendi aralarında adet olduğu üzere eskiden olduğu gibi kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.

5. Aynı şekilde Benû Hârisler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.

6. Yine Benû Sâideler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.

7. Benû Cuşemler de, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.

8. Benû’n-Neccârlar da kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.

9. Aynı şekilde Benû Amr ibn Avflar da kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.

10. Benû’n-Nebîtler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.

11. Benû’l-Evsler de kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.

12. a. Müminler aralarından hiçbir kimseyi içine düştüğü ağır mali sorumluluğun altında tek başına bırakmayacaklar, gerek kan bedeli gerekse kurtulmalık gibi borçlarını müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.

12. b. Hiçbir mümin başka bir müminin mevlâsı aleyhine bir iş yapamayacaktır. (Ya da farklı bir okunuşa göre) Hiçbir mümin başka bir müminin mevlâsı ile o kişinin aleyhine bir anlaşma yapamayacaktır.

13. Allah’tan hakkıyla korkan müminler, kendi aralarında karşılıklı saldırıya ve haksız bir fiil işlemeye yönelik olarak bir suç ya da bir hakka tecavüz veya inananlar arasında kargaşa çıkarma niyeti taşıyan kimseye karşı olacaktır. Ve Bu kimse onlardan birinin çocuğu bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

14. Hiçbir mümin bir kafir yüzünden bir başka mümini öldüremez ve bir mümin aleyhine bir kâfiri destekleyemez.

15. Allah’ın zimmeti (koruma ve güvencesi) tek olduğu için, müminlerin arasından en mütevazı olanın bile bir başkasına yapacağı himayenin herkes nezdinde bir değeri vardır. Zira müminler, diğer insanlardan ayrı olarak, birbirlerinin mevlâsı (kardeşi) durumundadır.

16. Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve aleyhlerine olan kişilerle yardımlaşmaksızın, bizim yardım ve gözetimimize hak kazanacaklardır.

17. Barış da müminler arasında bir tekdir. Hiçbir mümin, Allah uğruna girişilen bir savaşta, öteki müminlerin haberi olmaksızın ve onları dışlayacak biçimde bir barış anlaşması yapamaz. Bu barış, ancak müminler arasında eşitlik ve adalet ilkeleri üzerine yapılacaktır.

18. Bizim saflarımızda savaşacak olan bütün askerî birlikler nöbetleşe görev yapacaklardır.

19. Müminler, birbirlerinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını alacaklardır.

20a. Allah’tan hakkıyla korkan müminler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunmaktadırlar.

20b. Hiçbir müşrik (putperest) Kureyşli birinin mal ve canını himayesi altına alamaz ve bu hususta hiçbir müminin Kureyşlilere saldırmasına engel olamaz.

21. Ayrıca, herhangi bir kimsenin bir müminin ölümüne neden olduğu kesin delillerle kanıtlanır ve maktulün velisi (hakkını savunan) razı olmazsa kısas hükümleri uygulanır. Bu durumda bütün müminler ona karşı olurlar. Ancak bunlara, sadece bu kuralın uygulanması için hareket etmeleri helal (doğru) olur.

22. Bu yazının (sahifenin) içeriğini kabul eden, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanan bir müminin bir katile yardım ve yataklık etmesi helal (doğru) değildir. Kim ona yardım ve yataklık ederse Kıyamet Günü Allah’ın lanet ve gazabına uğrayacaktır ve o gün kendisinden bir tazminat ya da taviz kabul edilmeyecektir.

23. Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey Allah’a ve Muhammed’e götürülecektir.

24. Savaş devam ettiği sürece, Yahudiler de müminler gibi kendi savaş giderlerini karşılamak zorundadırlar.

25.a. Benû Avf Yahudileri Müminlerle (İbn Hişâm’a göre me’a edatıyla) / Mü’minler’den (Ebû Ubeyd’e göre min edatıyla) bir camia (ümmet) oluştururlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir! Mevlâları için de kendileri için de aynı durum söz konusudur.

25.b. Kim bir başkasına haksızlık eder ya da bir suç işlerse sadece kendisine ve kendi aile bireylerine zarar vermiş olacaktır.

26. Benû’n-Neccâr Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır.

27. Benû’l-Hâris Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır.

28. Benû Sâ’ide Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır.

29. Benû Cuşem Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır.

30. Benû’l-Evs Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardı

31. Benû Sa’lebe Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır. Ancak kim bir başkasına haksızlık eder ya da bir suç işlerse sadece kendisine ve kendi aile bireylerine zarar vermiş olacaktır.

32. Cefne ailesi Sa’lebe’nin bir koludur. Dolayısıyla Sa’lebeler için geçerli olan şeyler onlar için de söz konusudur.

33. Benû’ş-Şuteybe de Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır. Kurallara tam olarak uyulacak ve aykırı bir davranışta bulunulmayacaktır.

34. Salebe’nin mevlâları da bizzat Sa’lebeler gibi kabul edileceklerdir.

35. Yahudiler arasında bulunan kimseler de (Bitâne) bizzat Yahudiler gibi kabul edileceklerdir.

36.a. Bunlardan (Yahudilerden) hiçbir kimse Muhammed’in izni olmaksızın, Müslümanlarla birlikte askerî bir sefere çıkamayacaktır.

36.b. Bir yaralamanın intikamını almak yasaklanmayacaktır. Ancak kim birini öldürürse sonuçta kendisini ve ailesini sorumluluk altına sokacaktır. Aksi takdirde bu haksızlık olur (yani bu kurala uymayan kimse haksızlıkla suçlanacaktır).

37.a. (Bir savaş durumunda) Yahudilerin masrafları kendilerine, Müslümanların masrafları da kendilerine aittir. Kuşkusuz bu sahifede (belgede) hedef gösterilen kimselerle savaşanlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Kurallara tam olarak uyulacak ve aykırı bir davranışta bulunulmayacaktır.

37.b. Hiç kimse müttefikinin aleyhine bir suç işlemeye kalkışamaz. Kuşkusuz zulmedilene yardım edilecektir.

38. Yahudiler, Müslümanlarla birlikte savaştıkları sürece savunma harcamalarına katılacaklardır.

39. Bu sahifenin (belgenin) gösterdiği kimse lehine Yesrib vadisi dahili (cevf) haram (kutsal, hakların gözetilmesi gereken) bir yer olacaktır.

40. Himaye altındaki kimse (câr) kendisini himaye eden kimse ile aynı konumdadır. Ne kendisine zulmedilecek ne de kendisinin bir zulüm yapmasına izin verilecektir.

41. Ancak, himaye verme hakkına sahip kimsenin izni dışında, himaye edilen kişi bir başkasına himaye hakkı veremez.

42. Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler arasında ortaya çıkmasından korkulan her türlü öldürme ya da tartışma olaylarının Allah’a ve Allah’ın Resûlü Muhammed’e götürülmesi gerekir. Allah bu sahifeye (belgeye) en sıkı ve en titiz bir biçimde riayet edenlerin güvencesi olacaktır.

43. Ne Kureyşliler ne de onlara yardım edecek olanlar himaye altına alınmayacaklardır.

44. Onlar (Müslümanlarla Yahudiler) arasında, Yesrib’e saldıran kimselere karşı yardımlaşma olacaktır.

45.a. Eğer (Yahudiler) (Müslümanlar tarafından) bir barış anlaşması yapmaya ya da böyle bir anlaşmaya katılmaya davet edilecek olurlarsa, bunu yapacak ya da katılacaklardır. Eğer (Müslümanları) aynı şeye çağırırlarsa, Müslümanlarla aynı yükümlülükleri paylaşacaklardır. Ancak, din uğruna savaş yapılması hali müstesnadır.

45.b. (Savunma ve diğer harcamalar konusunda) herkes kendisine ait bölgeden sorumludur.

46. Bu sahifede (belgede) belirtilen kimseler için öne sürülen koşullar hem mevlâları hem de kendileri olmak üzere bütün Evs Yahudilerine bu sahifenin (belgenin) ilgili maddelerinde gösterilen kimselerce sıkı sıkıya uygulanır. Kurallara tam olarak uyulması ve aykırı bir davranışta bulunulmaması gerekir. Ve haksız yere bir kazanç sağlayanlar ancak kendi kendilerine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahifeye (belgeye) en sıkı ve en titiz bir biçimde riayet edenlerle beraberdir.

47. Bu belge, haksız bir fiil ya da suç işleyen kişi ile onun cezası arasına engel olarak giremez. (Cihad amacıyla evinden) çıkan kişi emniyettedir ve yine aynı şekilde şehirde (Yesrib’de) kalan kişi de emniyettedir. Ancak haksız bir fiil ya da suç işlenmesi durumu müstesnadır. Allah ve Muhammed (a.s.), bu sahifede gösterilen maddelere tam bir sadakat ve titizlikle uyan kimselerin yardımcısıdır.[417]

Amr ibn Avf (§ 9) ve Nebîtler (§ 10) gibi Arap kabileleri arasında Yahudilerin bulunmaması oldukça dikkat çekicidir. Yine, Yahudi olan Sa’lebe (§ 11), Cefne (§ 32) ve Şuteybe (§ 33) kabileleri arasında da Müslümanların varlığından hiç söz edilmemektedir. Soy ağacı bakımından bu kabileler şu bölümlere ayrılmaktadır:

Hârise

                             El-Evs                                      el-Hazrec

                Nebît      Amr b. Avf          

                                               Neccâr   Cuşem    Sâ’ide     El-Hâris  Avf

Yahudiler hem Sa’lebe hem de Şuteybelerin soyundan gelmektedir (§ 31, 33). Oysa Sa’lebeler, Cefneler ve Şuteybeler pek Arap gibi görünmemektedir. Çünkü bunlar ne Batılı soybilimci Wüstenfeld’in (Genealogische Tabellen) ne de Kudâme el-Makdisî’nin (Nesebu’s-Sahâbe mine’l-Ensâr) eserlerinde kayıtlı değillerdir. Bu nedenle onları yukarıdaki soy ağacına dahil edemiyoruz. Samhûdî’ye göre (s. 165) Medine’de yirmiden fazla Yahudi kabilesi bulunmaktaydı.

358/3. a) Mekkeli müşrikler, İslam’a karşı besledikleri şiddetli kinleri nedeniyle, Müslümanları ve onlarla birlikte Resulullah (a.s.)’ı doğup büyüdükleri şehirlerinden çıkıp gitmeye zorluyorlardı. Zaten fitne ve fesat çıkarmayı seven ve şehirde kargaşaya yol açan Mekkeli bu müşrikler, Müslümanlardan kurtulduklarına sevinmekle kalmayıp, hicret edenlerin geride bıraktıkları taşınır ve taşınmaz bütün mallarını açıkça gasp edip el koydular. Herhalde Mekkeli Müslümanlar ve Resulullah (a.s.) başlarına gelecek olan bu felaketlere rıza gösterecekler ve geçmişte yaşanan bu kötü olayları zamanla unutacaklardı. Ancak, ilerde de göreceğimiz gibi, Mekkeli bu müşrikler, aksi takdirde Medine’nin yerli halkını yurtlarını istila etmekle tehdit ederek, Resulullah (a.s.)’ı öldürmeye ya da en azından şehirden atmaya zorladılar (Bk. El-Vesâ’ik adlı çalışmam, Nº 2/a, b). Resulullah (a.s.), her ihtimale karşı kendisini savunmak için Medine’deki o sayıca az ama anlamca büyük İslam toplumunu örgütledi ve bölgedeki diğer gayrı müslimlerle de ittifak yaparak, emri altına aldığı bütün bu insanları bir Şehir-Devlet’le donatmış oldu.

b) Kuşkusuz tüm bu alınan önlemler yeterli değildi, zira Müslümanlar bölgede henüz küçük bir azınlık durumunda idiler. İslam tabii ki giderek yayılmaktaydı, ama çok az da olsalar Müslümanların sayısını çoğaltmak için başka çareler bulmak gerekiyordu. Resulullah (a.s.) işe, o sıralarda dağınık vaziyetteki Müslümanları bir araya getirerek başladı. Başvurduğu yöntem ise şuydu:

c) Mekkeli Muhacirler yapmış oldukları hicret eylemiyle haklı olarak gurur duyuyorlar ve Allah yolunda, imanlarını kurtarmak için her şeylerini terk edebilme fedakarlığını gösterdikleri için, bundan bir övünme payı çıkarıyorlardı. Resulullah (a.s.) bu hicret uygulamasını daha da geliştirerek, Medine’den göç etme şeklindeki bu iftihar edilecek Hicretin sadece Mekke’den gelenlerle sınırlı olmadığını, yeni bir emre kadar Arap yarımadasındaki bütün Müslümanlara bu yolun açık olduğunu ilan etti. Böylece Medine dışında oturup da İslam’ı kabul eden herkesin kendi kabile ve yurdunu terk ederek Medine’ye yerleşmeleri zorunlu (farz) kılınmış oluyordu. (Bu durum H. 8 yılında Mekke’nin fethine kadar devam etti). Büyük bir azimle sürdürülen bu politika oldukça önemli sonuçlar doğurdu: Resulullah (a.s.)’ın Medine’ye gelişi üzerinden sadece dokuz ay geçmişti ki, aşağıda sıralanan şu somut sonuçlar alındı:

d) Hicretin 2. yılının 10 Muharrem günü kendisini ziyarete gelen Esmâ ibn Hârise el-Eslemî’ye Resulullah (a.s.) şöyle sordu:

“-Bugün oruçlu musun?

- Hayır!

- Öyleyse oruca niyetlen!

- Ama ben bu sabah kahvaltı yaptım.

- Olsun, günün geri kalan vaktinde oruçlu ol ve aynı şeyi yapmasını ailene de emret!”

Eslemli kadın sahabe, bu emir üzerine daha ayağındaki terliklerini bile çıkarmadan koşup, Medine dışındaki Ya’in’de oturmakta olan kabilesine döndü ve oradakilerden Aşûre Orucu’nu tutmalarını istedi (Bk. Buhârî’: 95/4/2, 30/69/8; Samhûdî, 2. bs., 1335, İbn Hanbel’den naklen, 4/78). Resulullah (a.s.)’ın H. 2 yılında, yani Ramazan orucu henüz farz kılınmadan birkaç ay önce Aşûre orucunun tutulmasını istediğine bakılacak olursa, Eslemlilerin Ya’in’e daha H. 2. yılın Muharrem ayında yerleşmiş olduklarına şüphe kalmaz. Böylece Medine dışından göç eden Müslüman toplulukları Medine bölgesinde günden güne artarak çoğalmışlar ve doğal olarak kendi kabile ve akrabalık ilişkilerine göre örgütlenmişlerdir (Bu konuyla ilgili olarak, Urduca yayınlamış olduğum Ahd-i Nebevî men Nizâm-ı Hükümrânî adlı eserimin “Hijrat yâ Nauâbâdkârî “ bölümüne bakılabilir).

e) Resulullah (a.s.), kendisinin kurduğu ve gün geçtikçe ahalisinin Müslümanlığı kabul edip ülke sınırlarının genişlediği İslam Devleti’nin güvenlik ve bağımsızlığını pekiştirmek için, Medine etrafında bulunan ve örneğin kuzeyde Cuheyne, güneyde ise Damra, Gıfâr ve Mudlic gibi kabilelerle askerî ittifaklar arama girişiminde bulunmuş; böylece çevresini dostlarla kuşatıp, düşman şehir durumundaki Mekke’den gelebilecek tehlikeleri savuşturmak istemişti. Şimdi ortaya çıkan bu birbirinden farklı durumları teker teker ele alıp inceleyeceğiz. Ancak dışarıda karşılaşılan güçlüklerin yanı sıra, bizzat Müslümanlar arasında da bir takım güçlüklerin yaşandığını unutmayalım. Örneğin, her ikisi de İslam’ı kabul etmekle birlikte zaman zaman Evs ve Hazreçliler, kanlı geçmişlerini hatırladıkça saldırganlaşıyorlar, Yahudiler de bu tür olaylarla yakından ilgilenip onları birbirlerine karşı tahrik ediyorlardı (Bk. Samhûdî, 2. bs., 268).[418]

 

Siyâsî – Dînî Hayat

 

Mekke Kureyş’lileriyle Olan İlişkiler

 

359. Her ne kadar kendi hemşehrileri tarafından yurdundan sürülüp çıkarılmış da olsa, Muhammed (a.s.) her zaman için doğduğu şehre ve oranın sakinlerine karşı şefkatli duygular besliyordu.[419] Oysa bu insanlar Müslümanların hicretinden sonra bile kendisini rahat bırakmamışlardı. İşte bu konuyla ilgili iki önemli belge:

360. “Resulullah Medine’ye geldiği zaman, Mekke’nin en önde gelen iki başkanı olan- Ebû Süfyan ve Übey ibn Halef, Ensâr’a (Medineli Müslümanlara) şu ifadelerle dolu bir yazı yazdılar: “Bundan böyle Arap kabileleri arasında ortaya çıkabilecek hiçbir savaş, sizinle bizim aramızda çıkacak bir yanık yarasından (savaştan) daha ıstırap verici olamaz; fakat siz içimizden çıkmış olan ve en soylu ve en yüce bir mevkide (gerçekten de öyle) bulunan birine yardım etmeye kalkıştınız ve ona sığınacak bir yurt verip onu savunuyorsunuz. Bu sizin için gerçekten utanılacak bir durum ve bir lekedir. Bizimle onun arasına girmeyiniz. Eğer kendisi doğru yolda bir insan ise, bundan mutluluk payı çıkaracak olan bizleriz; yok eğer kötü biri ise, onu ele geçirmeye herkesten çok bizim hakkımız vardır.”[420] Ka’b ibn Mâlik onların bu mektubuna daha sonra bir şiirle karşılık vermiştir.[421] Muhammed (a.s.)’i öven ifadeler büyük bir olasılıkla metne sonradan eklenmiş kalem oynatmalardır, ancak böyle bir mektup, Mekkeli müşriklerin çevirdiği dolap ve hilelerin Hicret’ten sonra bile durmadığını bizlere göstermektedir.

361. Ensâr’ın red cevabı karşısında asla ümitsizliğe kapılmayan Mekkeliler, bu kez de Muhammed (a.s.)’ın Medine’de bulunan düşmanlarına, yani Abdullah ibn Übey ve kendisi gibi müşrik olan yandaşlarına şöyle bir ültimatom gönderdiler: “Sizler (firardaki) bir arkadaşımıza kucağınızı açıp sığınma hakkı verdiniz. Allah’a yemin ederiz ki, eğer onunla mücadele etmez ya da onu şehrinizden sürüp çıkarmazsanız, savaşçılarınızı öldürmek ve kadınlarınızın iffetini çiğnemek için üzerinize yürüyeceğiz.”[422] Söz konusu kaynağın ifadesine göre, bu olaydan sonra Medine’de bir kargaşa meydana gelmiş, ancak Ensâr grubu tam bir kardeş kavgası içine sürükleneceği sırada Resulullah (a.s.) araya girerek bu ültimatoma karşılık verilmemesi konusunda onları kolayca ikna etmiştir. Medineli Araplardan da ümitlerini kesen Mekkeli müşrikler, bu kez de aynı bölgedeki Yahudilerle birlikte entrikalar çevirmeye başlamışlar ve böylece, ilerde de göreceğimiz gibi, Benû Nadîrlerle savaş patlak vermiştir.

362. Anlaşıldığı kadarıyla Mekkeliler, Medine’ye karşı bir takım ekonomik önlemler almışlardı. Gerçekten, Ebû Nâ’ile süt kardeşi Ka’b ibn el-Eşref’i öldürmek istediği zaman, (bir takım gizli maksatlarla) Müslümanların içinde bulundukları durumdan söz etmekle birlikte, satır aralarında bazı gerçekleri görmek de mümkündü: “Bu adamın (Muhammed’in) kalkıp aramıza gelişi bizim için büyük bir felaket oldu: Arabistan bize düşman oldu ve herkes bize karşı çıktı; yollarımız kesildi, ailelerimiz (açlıktan) ölüyor, yiyeceğimiz kalmadı ve kendi kendimizi beslemekte büyük güçlükler çekiyoruz.”[423] Bu sırada Ebû Nâ’ilenin durumu abarttığına hiç kuşku yoktu, ancak aslında bu durum bazı gerçekleri de ortaya koymaktaydı. Mekkelilerin o dönemde Arabistan’ın uluslar arası ticareti elinde bulundurduğu bilinmektedir. Öyle ise bu ekonomik baskının etkisinden kuşku duyulmaması gerekir.

363. Tereddütlerle dolu geçen uzun aylardan sonra Resulullah (a.s.) kendisini savunmaya karar verdi. Medine’ye gelişinden yaklaşık bir yıl sonra, ilk Müslüman askerî birliğini göndererek, onlara “artık Kureyş kervanlarının da İslâmî nüfuz bölgesinden geçemeyeceklerini” bildirdi. Hepsi de Mekkeli otuz kadar gönüllü Müslüman, Resulullah (a.s.)’ın amcası Hamza kumandasında Medine’nin batısında Kızıldeniz sahillerine kadar ilerleyerek, burada Cuheyne kabilesinin arazisi üzerine kamp kurmuş olan, Ebû Cehil kumandasında üç yüz kadar deveden oluşan bir kervanla karşılaştılar. Cüheynîlerin başkanı Mecdî ibn Amr her iki tarafın da koruyucusu (müttefiki) durumundaydı ve onun girişimi sayesinde bir çatışma çıkmadı. Her iki taraf da sükunetle yurtlarına döndüler.[424] Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu ve daha sonraki askerî seferlerde (seriyyelerde) Müslümanlar sadece –o sıralarda savaş halinde oldukları- Mekkelilere ait kervanlara saldırı düzenlemişler, ülkedeki diğer gayrı müslim topluluklara ilişmemişlerdir. Yani ortada basit yağmalama ve çete faaliyetlerinden farklı olarak, tam bir savaş hukuku söz konusu idi.

364. Birkaç hafta sonra, Resulullah (a.s.)’ın bir başka akrabası olan Ubeyde ibn el-Hâris, Muhacirlerden oluşan altmış kişilik bir askerî birlikle Ebû Cehil’in oğlu İkrime’nin yönetimindeki büyük bir kervanı durdurmak üzere hareket etti ve onlarla Seniyyetü’l-Mürre’de karşılaştılar. Yine burada da niçin silah kullanılmadığı konusunda elimizde bilgi mevcut değildir. Ancak şu nokta dikkat çekicidir ki, düşman karargâhında bulunan iki Müslüman “özgürlüğü seçerek” Müslüman ordusu saflarına katıldı: Bunlar uzun zaman önce Mekke’ye gelip yerleşmiş olan Mikdâd ibn Amr ve Utbe ibn Gazvân idi. Birincisi (Yemen’in) Bahra, diğeri ise Mâzin kabilesindendi.[425] Görünüşe bakılırsa bunlar büyük bir kervan yolculuğundan yararlanarak, böylece güvenli bir biçimde Medine’ye olan yolculuklarını tamamlamak istemişlerdi. Sa’d ibn Ebî Vakkâs da muhtemelen düşmanın konumu hakkında bilgi almak ya da bu bölgede oturmakta olan kabilelerin Müslümanlarla işbirliği yapmak isteyip istemediklerini araştırmak üzere, sekiz Muhacirden oluşan bir birliği, Râbig yakınlarındaki Harrâr’a sevk etmişti[426] Kaynaklarımızın açık ve net olarak bildirdiklerine göre, yukarıda Cüheynilerle ilgili olayda gördüğümüz gibi, bölge insanının yakın işbirliği olmaksızın Mekke kervanlarının bu yerlerden geçmesini engellemek hemen hemen imkânsızdı. Ticarî kervanlar bir tür turistik akım ve geçtikleri bölgeler için çok önemli bir gelir kaynağı oluşturuyorlardı. Bu gelirler, özellikle kurulan günlük kervan kamplarında su, tahıl, hayvan yemi ve bölgenin diğer ürünlerinin satışından elde edilmekteydi. Ayrıca, buradaki kabileler zarar etmeleri halinde Mekke’deki güçlü Kureyş kabilesi tarafından bir misillemeye uğrama tehlikesini de taşıyorlardı. Bu durumda, Kureyşlilerle bir rekabete girişmeden önce bu bölgedeki kabilelerin himayesini sağlamak gerekiyordu ki bunun için de Resulullah (a.s.)’ın varlığı ve olaya bizzat el koyması kaçınılmazdı.

365. İşte bu nedenle Muhammed (a.s.) kısa bir süre sonra Medine’nin güneyinde, Bedir yakınlarındaki Benû Damran kabilesi arazisinde bulunan Vaddân’a geldi. İki hafta kadar Medine’den ayrı kaldı[427] ki bu durum bize onun görüşmelere başlayıp bir karşılıklı yardım anlaşması imzalamak üzere bütün bir haftayı orada geçirdiğini düşündürmektedir. Benû Damra ile yapılan her iki anlaşma metni de elimizdedir. Bunlardan ilki sadece tarafsızlık ve saldırmazlık anlaşması olup, olayı nakleden tarihçi tarafından H. 2. yılın Sefer ayına tarihlendirilmektedir. Bu anlaşma doğrultusunda Resulullah (A.S): “Benu Damra’ya kesinlikle saldırmayacak, onlar da kendisine saldırmayacaklar; ayrıca karşılıklı olarak birbirlerine sayıca üstünlük sağlayıp, hiçbir düşmanla işbirliğine gitmeyeceklerdi.”[428]

Birkaç ay sonra da herhalde aşağıdaki nedenlerle öteki anlaşma da imzalanmıştı: Birinci anlaşmanın yapılmasından bir ay sonra, Resulullah (a.s.), Medine’nin kuzey-batısında, Radvâ dağı yakınlarındaki Buvât’ı bir kez daha ziyaret etti. Kaynaklarımız bu sırada hiçbir savaştan söz etmezler. O sırada Kureyşlilere ait küçük bir kervan bu bölgeden geçmekteydi.[429] Resulullah (a.s.) muhtemelen bu yörenin sakinleriyle bir anlaşma yapmaya çalışıyordu. Birkaç gün sonra Fihr kabilesinden Kurz ibn Câbir’in yönetiminde Mekkeli küçük bir grup Medine’nin dış mahallelerine saldırarak burayı yağmaladı ve halkını kılıçtan geçirdi. Saldırganlar birkaç gün takip edilse de bir sonuç alınamadı.[430] Müslümanların bozulan sinirlerini yatıştırmak için daha etkin önlemlerin alınması gerekiyordu. Birkaç hafta sonra Mekkeli büyük bir kervan Suriye’ye doğru hareket etti. Medine’nin kuzeyindeki kabilelerle henüz ittifak anlaşması yapılmamıştı. Resulullah (a.s.) derhal güney-batıdaki kıyı bölgesine, Benû Damra arazisine doğru yola çıktı. Tarihçiler sadece bu olay sırasında ticarî bir kervanın takip edilmesi olayından açıkça söz ederler.[431] Buradan, daha önce gönderilmiş olan tüm askerî birliklerin amaçlarının, özellikle, Mekkelilerin Medinelilere ait bölgeden geçişini engellemek olduğu sonucunu çıkartmak gerekir. Ancak bu kez, Kurz’un yapmış olduğu yağmanın intikamını almak için çıkılmıştı. Hicret sırasında Resulullah (a.s.)’ı takip eden ve daha sonra kendisinden af dilemek zorunda kalan Mudlic kabilesinden Suraka’yı hatırlamışsınızdır. Kendisi, birlikleriyle Resulullah (a.s.)’ın hizmetine girmeyi önermiş, ancak red cevabı almıştı. İmdi o sırada Müslüman askerî birliğinin kendi arazisinde bulunduğu bu sadık Bedevî’nin, Resulullah (a.s.)’ı ve 150 savaşçı sahabesini saygıyla karşılayıp ağırlamasına hayret etmemeliyiz. Bu ağırlama ve ikramın boyutları o dereceye varmıştı ki tarihçiler buna değinmeden geçememişlerdir. Mudlic kabilesinin bu konukseverliği sayesinde Kureyş kervanı o sırada savuşup gitti.[432] Benû Damralılar Mudliclerin komşusu ve aynı zamanda onların müttefiki idiler. Böylece Muhammed (a.s.)’e Benû Damralılarla olan dostluk bağlarını pekiştirmek için uygun bir fırsat çıkmıştı. Gerçekten de aralarında, metnini aşağıda verdiğimiz bir anlaşma imzalandı:

“Bu, Allah’ın Elçisi Muhammed’in Benû Damra’ya hitaben yazdığı belgedir: Onlar malları ve canları konusunda emniyet içinde olacaklardır; kendilerine herhangi bir saldırı durumunda yardım edilecektir. Onlar da buna karşılık Resulullah (a.s.)’a yardım etmekle yükümlüdürler. Bu hüküm denizin bir kılı eritip yok edeceği zamana kadar (sonsuza dek) yürürlükte olacaktır. Ancak (Müslümanların) Allah yolunda savaşmaları durumu bundan müstesnadır. Ayrıca, Resulullah (a.s.)’ın kendilerinden bir yardım istemesi halinde derhal onun çağrısına cevap vermek zorundadırlar. Buna göre onlar Allah’ın ve onun Elçi’sinin güvencesi altında olacaklardır. Aralarından yükümlülüklerini tam bir titizlikle yerine getiren ve takva sınırları içinde kalan kişilerin hatırına onlara mutlaka yardım edilecektir.”[433]

366. İbn Hişâm’a[434] göre Resulullah (a.s.) bu arada Mudliclilerle de bir ittifak anlaşması yapmıştır. Bu anlaşma da kuşkusuz benzer hükümler içermekteydi.

367. Resulullah (a.s.) gelişmelerden memnun olarak H. 2 yılının Cemaziyel’ahir ayında Medine’ye döndü ve hemen, özellikle kervanın dönüş hareketi hakkında bilgi almak üzere Filistin’e iki casus gönderdi. Müslümanlar, aslında Devletler hukuku ve siyasi ilişkiler açısından uzun vadede olumlu katkıları olan bu diplomatik zaferden pek tatmin olmamışlardı. Resulullah (a.s.) gözü pek bir karar daha alarak, çok güvendiği bir başkanı sekiz cesur Muhacirin başına geçirdi; haberin etrafa yayılmasını engellemek için de onlara üzeri mühürlü talimatlar verdi. Askerî birlik iki gün boyunca “yaylalarda (necdiye) küçük kuyu (rukayye) istikametinde” (güzergahın belli olmaması için böyle üstü kapalı ifadeler kullanılmıştı) dolaşacak ve talimatnameyi ancak bu yolculuğun sonunda açacaktı. Birliğin komutanı Abdullah ibn Cahş belgeyi açtığında şu satırları okudu:

“Bu yazıyı okur okumaz Mekke ile Taif arasındaki Nahle’ye gidecek ve orada konaklayacaksın. Orada Kureyşlileri gözetleyerek, topladığın bilgileri bize bildireceksin.”

Şurası dikkat çekicidir ki keşif kolundaki bu görevliler, Mekke’nin ötesinde, tamamen düşman arazisi içinde bulunan ve oldukça işlek bir yol üzerinde konuşlanmışlardı. Birliğin sahip olduğu pek az tesir gücü, bilgi toplamanın ötesinde bir amaç taşımadığı izlenimini uyandırsa da, bu askerî birlik sayesinde kazanılan girişimci ruh ciddi sonuçlara yol açmıştır. Recep ayının sonlarına doğru, kuru üzüm, deri, şarap vs. yüklü, Mekkelilere ait küçük bir ticaret kervanı görüldü. Biraz duraksadıktan sonra Müslümanlar bir saldırıya karar verdiler: Düşman tarafından bir kişiyi okla öldürüp iki kişiyi esir aldılar ve mallarına el koydular. Bu arada diğer kervancılar kaçıp kurtuldular. Ele geçirdikleri ganimetle Medine’ye dönen birlik mensupları ise, kendilerine verdiği talimata aykırı hareket ettikleri için Resulullah (a.s.)’ın azarlama ve töhmetine maruz kaldılar. Bu kişilerin, haram ayların kutsallığına saygısızlık ettikleri de düşünülebilir, ancak bu düşünce doğru değildir. Zira, olay Recep ayının son günü güneş battıktan hemen sonra meydana gelmiştir ki böylece haram aylar dönemi dışına çıkılmış oluyordu. Kısa bir süre sonra Mekkeli bir heyet Medine’ye gelerek, kurallar doğrultusunda iki esirin kurtulmalığını ödedi ve sorun da böylece halledildi.[435]

368. Bunun üzerine Mekkeliler savaşı ciddiye aldılar ve birçok yıl boyunca iki taraf arasında karşılıklı savaşlar eksik olmadı. O sırada İslam Devleti’nin sahip olduğu haber alma örgütünü takdir etmemek elde değildir. Mekkeli büyük kervanın hareketini gözetlemek üzere Filistin’e gönderilen iki casus, hiç vakit geçirmeden Medine’ye dönmüşler, ancak kendi topladıkları bilgileri Resulullah (a.s.)’ın başka kaynaklardan çoktan haber aldığını, hatta düşmana karşı koymak üzere beraberinde 312 gönüllü savaşçı olduğu halde şehrin dışına doğru yürüyüşe geçtiğini öğrenmişlerdi. Müşriklerin kervanı Bedir’e geldiğinde Medinelilerin yani Müslümanların varlığından haberdar olmuş ve derhal güzergâhını değiştirerek ve bu arada yaklaşmakta olan tehlikeyi haber vermek üzere imdat çağrısında bulunarak kaçmaya başlamıştı. Mekkeliler kervanlarının imdadına koşmak üzere sayıları bin kadar olan gönüllü asker topladılar ve kervanın bir saldırıya uğramadan geçip gittiği haberini aldıktan sonra da harekâtı sürdürdüler.[436] Bu arada, küçük bir ayrıntı olarak, Mekke kervanının Suriye’ye doğru Rebiu’l-evvel ayında yola çıktığı ve ancak Ramazan ayında dönebildiğini belirtelim ki bu da, bir kervanın gidiş-dönüş yolculuğunun 6 ila 7 ay sürdüğünü göstermektedir.[437]

 

Bedir Savaşı

 

369. Ticarî mallarla yüklü bin kadar deveden oluşan zengin kervan avını elinden kaçırmasına rağmen, Resulullah (a.s.) Medine’ye hemen dönmedi. Kuşkusuz, bölgedeki kabilelerle yeni ittifak anlaşmaları yapmak istiyordu. On gün kadar sonra, Mekke ordusunun gelmekte olduğunu haber aldılar. Resulullah (a.s.), kendi birliklerinden sayıca üç misli kalabalık olan bu düşman ordusuyla karşılaşmaya karar verdi. Muhammed (a.s.)’ın savaş stratejisi ve taktiği anlayışını ortaya koyduğu bu savaşın askerî bakımdan bir değerlendirmesini[438] yapmaksızın sadece, düşmanın bu savaşta 70 ölü ve bir o kadar da esir vererek ağır bir bozguna uğradığını, Müslümanların kaybının ise sadece 14 şehit olduğunu ifade etmekle yetineceğiz. Bu olayla ilgili belirtilmesi gereken birkaç husus vardır. Şöyle ki: Mekkeliler Bedir’de savaş kararı aldığı zaman hemşehrileri olan Zühre kabilesi onları bırakıp gitmişlerdir.[439] Burada, Resulullah (a.s.)’ın annesinin bu kabileye mensup olduğunu hatırlatalım. Ancak tarihçiler bu olayı barış yanlısı olan el-Ahnes ibn Şerik’in çabalarına bağlarlar. Mekke Ordusu’nda Adî kabilesinden de hiçbir kimsenin bulunmadığı göze çarpar. Kuşkusuz burada da, akrabalarından Müslüman olan Ömer’in kişisel etkisini görmek gerekir. Ve son olarak, bu savaşta Resulullah (a.s.)’ın sancaktarı, Abdar kabilesinden Mus’ab ibn Umeyr idi.[440] Mekke’de babadan oğula sancaktarlık görevini onun ailesi üstlenmişti. Bedir Savaşı’nda da Resulullah (a.s.) onu bu göreve seçerek şöyle demişti: “Mekkeli müşriklerin henüz yapmadığı bu atamayı yapmak ve bu ailenin haklarını tanımak zorundayız.” Yine o sıralarda Muhammed (a.s.), Mekke oligarşisinde babadan oğula elçilik görevini üstlenen Ömer’den, mesajını Kureyşlilere iletmesini isteyerek, bir savaş yapılmaksızın onların barış ve güven içerisinde evlerine dönebilecekleri haberini salmıştı. Ancak onlar savaştan başka bir şey istemiyorlardı. Buna karşılık onlar da, acele ile bir mesaj götürmek üzere Muhammed (a.s.)’e bir elçi gönderdiler.[441] Daha sonraları Resulullah (a.s.) H. 6 yılında Ömer’i Mekke’ye, Kureyşliler nezdinde mesajını iletmek üzere bir kez daha görevlendirecek, ancak bazı kişisel nedenlerle bu görevden affını istemesi üzerine, Resulullah (a.s.) görevi Osman’a verecektir.[442] Bu olaylara bakarak, Resulullah (a.s.)’ın Medine’de kendi kurduğu Devlet ve Hükûmeti gerçek bir Mekke Şehir-Devleti olarak gördüğü sonucunu çıkarabiliriz. Sürgündeki Hükümet statüsüne sahip olarak, hem de jure (hukukî) hem de de facto (fiilî) hükümet olma koşulları da sağlanmaya çalışılıyordu. Hatta Kur’an’ın da Mekkeli müşrikleri eleştirirken bu varsayımı desteklediğini düşünmek mümkündür:

“Onlar Mescid-i Haram’ın mütevellileri (gerçek sahipleri) olmadıkları halde (müminleri) oradan geri çevirirlerken Allah ne diye onlara azap etmeyecek? Oranın gerçek sahip ve yöneticileri sadece takvâ sahipleridir. Fakat onların çoğu bunu bilmez.” (Enfâl: 8/ 34)

370. Bu savaştan itibaren, Kur’an’da, Müslümanların giriştiği birçok savaşta kendilerine meleklerin de destek olduğundan söz edilir (bk. Âl-i İmrân: 3/124-126, Enfâl: 8/9, Tevbe: 9/26, Ahzab: 33/9). Bu ayetlerden ilki örnek bir nitelik taşımakta ve açıkça Bedir Savaşı’na göndermede bulunmaktadır. Bazı sonuçlar çıkarmak amacıyla ayetin çevirisini aynen verelim:

“O zaman sen müminlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi desteklemesi sizin için yeterli değil midir? Evet, siz sabreder ve Allah’tan hakkıyla sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler de Rabbiniz, özel işaretler taşıyan beş bin melekle sizi takviye eder. Allah bunu sırf size bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zira zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.” (Âl-i İmrân: 3/124-126).

371. Bedir’de düşman ordusu 950 kişiden oluşuyordu ve bu münasebetle üç ila beş bin arasında melek söz konusu idi. Allah izin verdiği takdirde bir tek meleğin bile gücünün tüm yeryüzünün altını üstüne getirmeye yetebileceği dikkate alındığında, burada olduğu gibi, çok sayıda meleğin orada hazır olması, Resulullah (a.s.) ve ashabının hiçbir çıkar gözetmeksizin, sadece Allah’ın rızasını gözeterek yaptıkları bu savaşların ne denli yüce ve kutsal bir nitelik taşıdığını göstermektedir. Ayette geçen “Allah bunu sırf size bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı” ifadesi de aynı noktaya işaret etse gerektir.

372. Resulullah (a.s.), kendi âdetine (Sünnetine) uygun olarak, savaş esirlerinin âkıbeti konusunda sahabesiyle görüş alış verişinde bulundu. İleri gelen bazı kimseler tüm esirlerin boyunlarının vurulmasında ısrar ediyorlardı. Aileler arasında kin güdülmesini önlemek için de, esirlerden her birinin, onun en yakın akrabası konumundaki bir Müslüman tarafından öldürülmesini istiyorlardı. Ancak Resulullah (a.s.) bu öneriyi geri çevirip, belli bir kurtulmalık (fidye) ödedikten sonra salıverilmelerini öneren Ebû Bekir’in görüşünü destekledi.[443] Okuma-yazma bilen esirlerin kurtulmalığı ise her bir esir için sadece on Müslüman çocuğuna okuma ve yazmayı öğretmekti.[444] Bu arada, esirin fidyeyi ödeyecek mali durumu olmadığı ya da kendisine yardım edecek bir yakını bulunmadığı için, hiç fidye vermeden salıverildiği de olmuştur.[445] İslam aleyhine faaliyetlere artık katılmayacağına dair şeref sözü veren, ancak bu sözünde durmayan müşrik şair Ebû Azza’nın durumu böyledir. Ancak Uhud Savaşı’nda tekrar esir düşünce, Resulullah (a.s.), boynunun vurulmasını emretmiştir (bk. İbn Hişâm, s. 471, 556, 591).

373. Resulullah (a.s.), öldürülen düşman askerlerinin hiçbir şekilde cesetlerine bir zarar verilmemesini emretmiştir. Gerek Müslüman şehitlere gerekse düşmana ait cesetler, bizzat Resulullah (a.s.)’ın emriyle ve tabii ki birbirinden ayrı yerlere gömülmüşlerdir.[446] Savaş meydanından ayrılırken, savaş esirlerini, her biri bir esiri muhafaza edecek şekilde Müslüman askerler arasında dağıtmış ve esirlere iyi davranılmasını buyurmuştur.[447] Giysisi olmayanların üstü başı donatılmıştır.[448] Esirler, eşitlik ilkesi doğrultusunda, Müslümanlarla birlikte yemeğe oturuyorlardı; Hatta kimi kez muhafız askerler Resulullah (a.s.)’ın tavsiyesini o denli ciddiye almışlardır ki, kendi tayınlarını esirlere bırakıp birkaç hurma ile yetinmişlerdir.[449] Bizzat Kur’an’da yer alan bir emre göre,[450] esirlerin gıda ve bakımlarının (iaşe ve ibate), İslam Hükûmeti tarafından ücretsiz olarak sağlanması gerekmektedir.

374. Esirlerden ikisi daha sonra ölüme mahkûm edilmiştir[451] ve anlaşıldığı kadarıyla bunun nedeni, vaktiyle Mekke’deki dinsel baskı döneminde bu kişilerin Müslümanları öldürmüş olmasıdır.

375. Diğer birçok ileri gelen Mekkeli başkanla birlikte Ebû Cehil de savaş meydanında öldürülmüştür. Ama nedendir bilinmez, Ebû Leheb bu askerî sefere katılmamış, ancak o zamanki örf ve adetlere göre, kendi yerine paralı bir asker göndermiştir.[452]

376. Büyük yankı uyandıran bu zafer karşısında Müslümanların sevinç ve neşesi kuşkusuz pek büyük olmuştur. Ancak bunun hemen arkasından Kur’an, müminlere, bu zaferin ne Resulullah (a.s.)’ın askerî dehası ve ne de Müslümanların cesaretleri sayesinde değil, ancak ve sadece İslam lehine bu zaferi takdir eden Allah sayesinde elde edildiğini hatırlatmıştır: “Ve attığın zaman da onu atan sen değildin. Fakat onu Allah attı.”[453]

377. Resulullah (a.s.)’ın bu ilk askerî karşılaşmada gösterdiği ve daha sonra da değişmeyecek olan tutum ve davranışı daha sonra İslâm savaş hukuku haline gelmiştir. Bu hukuk, savaş meydanında düşmanla olan ilişkileri, yaralı ya da esir düşmüş düşmanı, kadınları, çocukları, yaşlıları, hastaları, geri hizmet insanlarını ve savaşçı sayılmayan diğer kimseleri, ganimetleri vs. düzenlemektedir. Resulullah (a.s.)’ın bu uğurda vermiş olduğu talimatların amacı, insan kanının dökülmesini en aza indirgeyip, mal ve servetin tahrip ve israfını önlemekti. Onun Müslümanlara karşı gösterdiği iyi niyet ve şefkat de asla küçümsenemezdi: Bu savaş sırasında, Osman’ın hanımının ağır hasta olduğunu öğrenince, Osman’ın Medine’de karısının yanında kalmasına izin vermekle kalmamış, aynı zamanda, Osman’ı fiilen savaşa katılmış sayarak ona ganimetten pay ayıracak kadar ileri gitmişti (bk. İbn Kesîr, Sîre, II, 545, Kahire nüshası, 1964-6). Aynı şekilde Ebû Umâme de, Resulullah (a.s.)’le birlikte Bedir Savaşı’na katılmaktan geri kalmamak için, ağır hasta olan annesini geride bırakmıştı. Yine Resulullah (a.s.) durumu öğrenince, kendisine derhal Medine’ye dönmesini emretti; ama artık çok geçti (İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, “Künyeler” bölümü, Nº 69). Umm Varaka adlı bir kadın sahabe de hastabakıcı olarak Bedir Savaşı’na katılmayı çok istiyor ve savaş alanında şehit düşmeyi ümit ediyordu. Bir gün Resulullah (a.s.) bu hanımın şehit olacağı yolunda bir müjde vermiş, fakat çok tehlikeli olacağı için bu sefere katılmasına izin vermemişti (İbn el-Cevzî, Vefâ, s. 317). Kudâ’a kabilesinden Umm Kebşe el-Uzriye adlı kadın da, Resulullah (a.s.) tarafından bir başka askerî sefere katılmaktan caydırılmıştır (İbn Hacer, İsâbe, “Kadınlar” bölümü, Nº 1463).

378. Mekkeli müşriklerin en önde gelen başkanları Bedir Savaşı’nda ölünce, büyük kervanla birlikte kaçıp gitmiş olan Ebû Süfyân Mekke’nin başkanı oldu. Oğlu, kayınpederi, hatta kayınbiraderi Bedir Savaşı’nda ölen Ebû Süfyân, intikamını alıncaya kadar hanımına yaklaşmayacağına ve saçını sakalını kestirmeyeceğine yemin etti. Karısı da, akrabalarını öldürenleri bulup onların ciğerlerini yiyeceğine and içti.

379. Bu zafer, İslam’ın siyasal-dinsel yapısını daha da sağlam temeller üzerine oturttu. Muhammed (a.s.), savaşın başlayacağı sırada secdeye kapanıp Allah’a yönelerek, şu ifadelerle O’ndan yardım istediğinde, durumu hiç de abartmıyordu:

“Allahım! Eğer şu küçük Ordu dağılıp giderse, yeryüzünde Sana kulluk edecek kimse kalmayacaktır!”[454]

380. Mekke’de Müslümanlara karşı duyulan öfke o denli büyüktü ki savaşta ölenler için her türlü ağıt yakmak yasaklandı[455] ve hiç vakit yitirmeden, bir intikam savaşının hazırlıklarına başlandı. Başlangıçta Mekkeliler, herhalde Müslümanların eline para geçer de zengin olurlar diye, esirlerin kurtulmalıklarını (fidye) ödemek istemediler. Ancak, esir akrabalarına kavuşmak isteyen zenginlerin gizli muhalefeti sonunda bu yasaklama çok geçmeden sona erdi. Hazırlıkları süren ordunun sayısını artırmak için bir başka yol daha bulunmuştu. Ebû Sufyân’ın önerisi üzerine Mekkeliler, onun sayesinde kurtulan kervanlarının sadece anaparasını almaya ve elde edilecek kâr paylarının tamamının yeni savaş hazırlıklarına verilmesine razı oldular. Böylece 250.000 dirhem topladılar.[456] Ancak hemen hemen aynı miktarda bir meblağı da Resulullah (a.s.) tarafından kişi başına 4000 dirhem olarak belirlenen esirlerin (sayıları 70 idi) kurtulmalığına (fidye) harcamak zorunda kaldılar. Bu arada Mekkeliler, paralı asker toplamak için çeşitli kabilelere heyetler gönderdiler.

381. Bu sırada Ebû Sufyân, Hac mevsiminin ve Haram ayların tam ortasında (bu dönemde Mekkeliler her türlü kan dökmeyi yasaklamışlardı) birkaç silahlı arkadaşıyla birlikte, gizlice Medine’ye gidip intikam adağını yerine getirmek üzere Mekke’den ayrılmıştı. Adamlarını Medine’ye bir günlük mesafedeki Nîb Dağı boğazında bırakarak, geceleyin tek başına Benî Nadir Yahudilerinin büyük reisi Sallâm ibn Mişkem’in yanına vardı ve saygılarını sunduktan sonra, ona Müslüman halka karşı yapmayı planladığı suikasttan söz etti. Daha sonra Ebû Sufyân adamlarının yanına dönerek, onları Müslümanların oturduğu şehir merkezinden uzakta, Yahudi mahalleleriyle çevrili olan Medine’nin kuzey-doğu varoşlarındaki el-Ureyd’e gönderdi. Orada bir hurma çiftliğinde iki Müslümanla karşılaştılar ve onları öldürerek, kaçıp gitmeden önce çiftliği ateşe verdiler. Haberin duyulması üzerine derhal peşlerinden adamlar gönderildi. Kaçanlar ise, bineklerinin yükünü hafifletmek için yanlarındaki yiyecekleri bile atmak zorunda kalmışlardı.[457] Bu olaylardan sonra Mekkeliler, Suriye’ye gitmek için Medine bölgesinden geçen eski yolu artık kullanmamaya başladılar. Hatta, Suriye ve Mısır’dan çok, Necid üzerinden Irak’a gitmeye başladılar.[458]

382. Ebû Sufyân’ın Medine varoşlarında gerçekleştirdiği baskın ve yağmadan birkaç ay sonra, Resulullah (a.s.), bir kervana el koyması için Necid bölgesinde, Rabaze ve el-Gamra arasındaki el-Karada adlı su kaynağına Zeyd ibn Hârise komutasında bir birlik gönderdi. Ebû Sufyân, Safvân ibn Umeyye ve öteki kervancılar kaçıp kurtuldu ise de, kervandaki tüm mallar Müslümanların eline geçti. Kervandaki yükler arasında 100.000 dirhem tutarında külçe gümüş bulunmaktaydı.[459] Bu, Müslümanların gerçek anlamda elde ettiği ilk ve belki de sonuncu kervandı. Dolayısıyla bu zafer, ister istemez Mekkelilerin savaş hazırlıklarını köstekledi.

383. Bu arada tamamen farklı türden bir olay daha meydana geldi. Umeyr ibn Vehb, Resulullah (a.s.) ve ashabı Mekke’de iken onlara olmadık işkencelerde bulunan “Şeytan ruhlu Kureyşlilerden” biri idi. Bedir Savaşı’ndan sonra bir gün Safvân ibn Umeyye’ye gelerek, Medine’ye gidip Resulullah (a.s.)’ı öldüreceğini, bunun karşılığında borçlarını ödemeye yardım etmesini ve çoluk çocuğuyla ilgilenmesini istedi. Safvân bu işe razı oldu. Umeyr Medine’ye geldiğinde Resulullah (a.s.) kendisine şöyle dedi:

“Bedir’de tutsak edilen oğlunun kurtulmalığının ödenerek geri alınması sahte bir gerekçe… Safvân’la aranızda neler olup bittiğini biliyorum.”

Umeyr şöyle cevap verdi:

“Ben senin ilahi vahiy aldığın yolundaki iddialarınla hep alay ediyordum; Ama biz Safvân’la konuşurken yalnızdık. Allah’a yemin ederim ki sen gerçekten Allah’ın bir elçisisin ve ben dinini kabul ediyorum.”

Sonra şöyle ekledi:

“Şimdiye dek İslam’ın yayılmasını önlemek için her şeyi yapmıştım; bundan böyle de onu yaymak için elimden geleni yapacağım.”

Ve gerçekten de Mekke’ye dönerek, Bedir Savaşı’ndan sonra orada oluşan zor koşullar altında bile İslam’ı tebliğe çalıştı. Tarihçiler onun Mekkeli müşriklere vermiş olduğu “zararlar”dan bahsederek, çok sayıda insanın onun gayretleri sonucunda İslam’ı kabul ettiklerini belirtirler.[460] Safvân ise kuşkusuz durumun böyle sonuçlanmasından dolayı düş kırıklığına uğramıştır.

384. Burada Ebû Uzeyhir’in başından geçen bir olayı da aktaralım: Devs kabilesinden olan bu Yemenli Mekke’de oturuyor ve evlenmek için kızına talip olduğu Mekkeli başkanlardan birinin mevlâsı olarak yaşıyordu. Bu sırada, bizi ilgilendirmeyen ve burada ayrıntısına girmeyeceğimiz nedenlerden ötürü, Ebû Uzeyhir efendisi tarafından öldürüldü. Durumdan haberdar olan Resulullah (a.s.), yetkili şairi Hassân’dan bu kötü olayla ilgili olarak Mekkelileri yeren bir şiir yazmasını istedi. Öldürülen Ebû Sufyân’ın müttefiki, katil Velid ise Mahzûm kabilesindendi. Hassân’ın alaylı şiirleri etkili oldu ve Ebû Sufyân’ın akrabaları Mahzumluların intikamını almak için hazırlıklara giriştiler. Ebû Sufyân, Mekkelilere o sıralarda meydana gelen iç çatışmaların Bedir’in intikamının alınmasını geciktireceğini anlatmaya çalışarak, ortamı güçlükle yatıştırabildi. Sonunda Mekke’liler sakinleşmiş, ancak bunu yabancılara pahalıya ödemişlerdi; maktulün akrabalarından biri olan Sa’d ibn Sufeyh (Ebû Hureyre’nin amcası), gerek Devslilerin bölgesinde gerekse Yemâme ve Sarât’taki müttefik kabileler arasında eline geçirdiği tüm Kureyşlileri öldürmeye başladı.[461]

385. Son olarak, Resulullah (a.s.)’ın damadı Ebu’l-Âs’dan bahsedelim. Kendisi Bedir’de esir düşmüştü. Hanımı Zeynep, kocasının kurtulmalığını ödemek için, babası Resulullah (a.s.)’ın düğün sırasında kendisine çeyiz olarak verdiği mücevherleri Mekke’ye gönderdi. Muhammed (a.s.) bunları aldı ve Ebu’l-Âs’ın fidye alınmaksızın serbest bırakılmasına razı olup olmadıklarını Müslümanlara sordu. Onlar da kabul ettiler; Ebu’l-Âs, Resulullah (a.s.)’a, göndereceği elçilerin refakatinde, hanımının Medine’ye hicretine izin vereceğini vaat etti. Mekkeli birkaç genç küçük kervanı izleyerek, daha fazla ilerlemelerini engellemek için silahlarına sarıldılar. Zeynep bindiği hayvandan aşağı yuvarlandı ve hamile olduğu çocuğunu düşürdü (Kendisi bu olaydan sonra birkaç yıl daha yaşamışsa da, bu zoraki doğumun bıraktığı sakatlık bir türlü iyileşmemiştir). Ebu’l-Âs’ın ailesi imdadına yetiştilerse de, Ebû Sufyân işi hallederek kervanı Mekke’ye geri getirmiş ve gece vakti gizlice yeniden yola çıkarmıştı. Zeyneb’in Medine’ye ulaşması üzerine Muhammed (a.s.), torununun ölümünün sorumlusu olan Habbâr’ı cezalandırmak için adamlarını gönderdi. Önce diri diri yakmalarını emretti ise de, sonra fikrini değiştirerek onları geri çağırdı ve şöyle dedi:

“Ateşle cezalandıracak olan ancak ateşin Sahibi’ (Allah) dir. Siz sadece onu öldürmekle yetininiz.”

Fakat Resulullah (a.s.)’ın adamları görevlerini yerine getiremediler. Habbâr daha sonra İslâm’ı kabul edince, Resulullah (a.s.) onu affetmiştir. Esas olaya dönecek olursak, Zeynep, İslâm’ı kabul etmemesine rağmen kocasını çok seviyordu; ancak dinlerinin farklı oluşu her ikisinin birlikte yaşamasına engel oluyordu. H. 6. yılının bitmesine az bir süre kala, Ebu’l-As bir kervanla İslam topraklarından geçmeye çalışırken, bir Müslüman muhafız birliği kendisini ele geçirdi. O ise kervandaki malları bırakıp canını zor kurtardı. Takip sona erdiğinde gece karanlığından yararlanarak gizlice Medine’ye girdi ve karısı Zeyneb’in evine sığındı. Sabah namazı vakti girip de, Zeynep yüksek sesle Ebu’l-As’a eman hakkı tanıdığını ilan edince, Resulullah (a.s.) şöyle dedi:

“Müslümanlar arasında en zayıf bir kimsenin tanıyacağı sığınma hakkı, tüm Müslüman toplumu için bir hüküm ifade eder.”

Daha sonra kızının evine giderek kendisine şöyle dedi:

“Sığınma hakkı tanıdığın kimseye elinden geldiği kadar iyi davranmalısın, fakat asla kendini ona teslim etme! Çünkü Müslüman kadınların putperest bir müşrikle ilişki kurmaları yasaklanmıştır.”

Öte yandan kervanı ele geçiren askeri birliktekilere bir haber göndererek:

“Şimdi ortaya çıkan durumu biliyorsunuz; ele geçirdiğiniz ganimet üzerinde mutlak bir yetkiniz var. Fakat eğer râzı iseniz, Ebu’l-As’ın kervan mallarını geri veriniz.” şeklinde bir öneride bulundu. Ebu’l-As’a da İslam’ı kabul etmesi telkin edildi ise de o bunu reddetmiştir. Bununla birlikte kendisine malları iade edildi ve o da müşterileriyle hesaplaşmak üzere Mekke’ye döndü.Birkaç gün sonra Medine’ye geri gelerek, şu açıklamada bulundu:

“Eğer birkaç gün önce buraya gelişimde İslam’ı kabul etmiş olsaydım, maddi çıkar yüzünden bunu kabul ettiğimi zannedeceklerdi. İşte şimdi gönül huzuru ile tekrar geldim ve İslam’ın hak din olduğunu kabul ediyorum.”

Bunun üzerine Resulullah (a.s.), kızı ile aralarında zaten var olan nikâhı yenilemeksizin, hanımını kendisine geri verdi. [462]

 

Uhud Savaşı

 

386. Biz tekrar konumuza dönelim. Bedir Savaşı üzerinden onüç ay geçmiş olmasına rağmen, Mekke ile Medine arasındaki ilişkilerde henüz bir yumuşama sürecine girilmemişti. Bu arada Medine’de Müslümanlarla Yahudiler arasındaki ilişkiler gergin bir hal almış ve bir Yahudi heyeti Kureyşlileri bir intikam savaşına tahrik etmek amacıyla Mekke’ye gelmişti. Kuşkusuz bu heyet, Medine’de çıkabilecek olaylarda Mekkelilere destek olacakları güvencesini vermişti. Bu durum, Mekkelilerin savaş hazırlıklarını hızlandırmış ve H. 3 yılının Şevval ayında Mekke’deki müttefiklerden ve paralı askerlerden oluşan 3000 kişilik bir ordu Medine’ye doğru yola çıkmıştır. Resulullah (a.s.) şehre kapanmak ve kuşatma ve savunma savaşını benimsemekten yanaydı. Ancak genç komutanlar düşmana şehrin dışında, açık arazide taarruz savaşıyla karşılık verilmesinde ısrar ettiler.[463] Düşman Medine’nin kuzey-batısında karargâh kurduğu için, Resulullah (a.s.) de şehrin kuzeyindeki dış mahallelere doğru yöneldi. Geceyi, Medine ile Uhud Dağı arasındaki Şeyheyn mevkiinde geçirdi ki günümüzde aynı yerde bu adı taşıyan bir mescit bulunmaktadır. Hanımı Umm Seleme kendisine akşam yemeğini getirmişti (Samhûdî, 2. bs., 865), ertesi sabah da Uhud’a kadar ilerleyerek, burada, geride çıkışı olmayan boğazlardan birine karargâhını kurdu.

387. Yaptıkları anlaşma hükümleri çerçevesinde Medineli Yahudilerin şehri savunmak için Müslümanlar safında yer almaları gerekiyordu. Ancak aralarından çoğunluğu, bu anlaşmanın bir Cumartesi günü yapıldığını öne sürerek savaşa katılmayı reddettiler. Bununla birlikte az sayıdaki bir Yahudi grubu çıkageldi ise de, Resulullah (a.s.) onların bazı gizli niyetlerinden kuşkulanarak, Müslüman karargâhına girmelerini reddetti. Sadece yedi yüz Müslüman askeriyle, o, 3000 yaya ve 200 atlıdan oluşan güçlü bir süvari birliğine sahip düşmana karşı tek başına savaştı. Resulullah (a.s.)’ın uyguladığı savaş stratejisi (askeri sevk ve yönetmesi)[464] çok etkili oldu; düşman süvari birliğinin yarısı, kendi piyade birliklerini koruma amacıyla onların yanında kalıp kımıldayamaz hale gelmiş, diğer yarısı ise Müslüman hatlarına saldırmak amacıyla Uhud Dağı’nın etrafından dolaşarak uzun bir yol kat etmiş, ancak stratejik bir tepe üzerinde konuşlanmış bulunan Müslüman okçular nedeniyle burayı ele geçirememişti. Üzerinde bulundukları arazi, Müslümanların kendilerinden dört kat daha kalabalık olan düşmana karşı koymalarına imkân verecek nitelikteydi. Savaşın ilk safhasında Müslümanların hücumuna maruz kalan düşmanın geri çekilip kaçtığı görüldü. Düşman süvari birliğini kımıldayamaz hale getiren Müslüman okçular, o sırada Resulullah (a.s.)’ın kendilerine sıkı sıkıya yapmış olduğu şu uyarıyı unutmuşlardı:

“Kuşların cesetlerimizi didikleyip parçalamaya başladığını görseniz bile, görev yerlerinizi terk etmeyin!”

Komutanları onları uyarıp kendisi görev yerinde kaldıysa da, bu okçuların büyük bir bölümü bozguna uğrayıp kaçmakta olan düşmanı yağmalamak üzere yerlerinden ayrıldı. Bu durum her şeyi tersine çevirdi: Hala tetikte beklemekte olan düşman süvari birliğinin öteki yarısı yeniden hücuma kalkarak Müslüman saflarının arkasına kadar sızdı. Bu süvarilere karşı kendilerini savunmak için Müslüman savaşçılar yarım daire çizdiler. Düşmanın ana gövdesi üzerinde oluşturdukları baskı böylece zayıflayınca, bu kez kaçan müşrik ordusu toparlanıp yeniden saldırıya geçti. İki “ateş” arasında kalan Müslüman birliklerinin durumu oldukça eğreti bir hal almıştı. Bu kargaşa içerisinde, bir düşman askeri Resulullah (a.s.)’ı vurup öldürdüğünü ilan etti. Bu haber karşısında Müslümanlar bozguna uğrayıp çeşitli yönlere doğru kaçışmaya başladılar. Gerçekte Muhammed (a.s.) yaralanmış ve hatta düşman tarafından gizlice açılıp üzeri kamufle edilen çukurlardan birine düşmüştü. Ancak aralarında birkaç kadının da bulunduğu çok az sayıdaki sahabe, savaşı terk etmeyip, peygamberlerini savunmaya devam ettiler. Daha fazla bir şey yapamayacağını anlayan düşman ise savaş alanından çekilmeye başladı. Müslümanlar, aralarında Resulullah (a.s.)’ın amcası Hamza’nın da bulunduğu 70 şehit vermişlerdi.[465]

388. Bu savaşta kadınlar çok saygın bir durum kazandılar: Daha savaşın başladığı sırada, düşman ordusu birbiri ardı sıra birçok sancaktarını kaybetmiş, öyle ki yere düşen bayrağı kaldırmaya kimse cesaret edemez olmuştu. Bu sırada Ehabiş kabilesinden ‘Amra adında bir kadın bayrağı yerden kaldırarak, savaşın sonuna kadar muhafaza etti. Bunun üzerine şair Hassân, Ehâbiş kabilesinden devşirilen paralı askerler aleyhinde şöyle bir hicviye kaleme almıştır:

“Eğer Hârisli bir kadın orada olmasaydı, siz köleler gibi pazarda satılırdınız!”[466]

389. Öte yandan Ebû Sufyân’ın karısı Hind de, kendi adına yaptığı adağını unutmamıştı: Bedir Savaşı’nda Hind’in babasını ve oğlunu öldüren ve aynı zamanda Resulullah (a.s.)’ın amcası olan Hamza’nın cesedinin yanına geldi. Karnını deşerek Hamza’nın ciğerini söktü ve ağzında çiğnedi. Daha sonra, boynuna gerdanlık şeklinde asmak için burnunu, kulaklarını vs. kesti.[467] İki oğlu Uhud’da Müslümanlar tarafından öldürülen, Sa’d’in kızı Mekkeli Sulâfe de, onları öldüren kişilerin kafatasları içinde şarap içeceğine yemin etmişti.[468]

390. Müslümanlara gelince, aralarından Umm Umâre adlı kadın tıpkı bir erkek gibi savaştı ve elde ettiği sonuçlar Resulullah (a.s.)’ın takdir ve övgüsüne muhatap oldu. Çok farklı nitelikte bir yiğitlik örneğine de Dinar kabilesinden Medineli bir Müslüman kadın olan, Amr’ın kızı Hind’de rastlıyoruz: Savaştan sonra Müslümanlar Medine’ye dönerken, kendisine kocası, babası ve oğlunun şehit düştüğü haber verildiğinde, kendisi şu soruyu sormuştu:

“Peki ya Resulullah (a.s.) ne yapıyor? O nasıl?

Ona Resulullah (a.s.)’ın sağ ve salim olduğu söylendiği ve kendisi de onu bizzat gördüğü zaman, duygularını dile getirmek için doğaçtan şöyle bir şiir söyledi:

“Madem ki sen yaşıyorsun, diğer tüm sıkıntılar aşılabilir!”[469]

391. Tekrar savaşın seyri ile ilgili gelişmelere dönmek gerekirse, Resulullah (a.s.) birkaç sahabesinin de yardımıyla, içine düştüğü çukurdan çıkıp Uhud Dağı’na tırmanarak dağın yamacındaki bir mağarada bir süre dinlendi. Bu mağara günümüzde de hacıların kutsal bilip ziyaret ettiği bir yerdir. Müslümanlar yavaş yavaş haberi öğrendiler ve bu mağaranın önünde toplanmaya başladılar. Bir grup düşman da oraya çıkmaya çalıştıysa da, Muhammed (a.s.)’ın orada olduğunu bilmediklerinden, kendilerine yukarıdan hedefini şaşmayan taşlar fırlatan bu bir avuç Müslümanla fazla ilgilenmediler. Ebû Sufyân da, son bir kez savaş alanını dolaştıktan sonra çekip gitti. Bu arada mağaraya yaklaşarak, yüksek sesle “Muhammed hayatta mı?” diye sorduğunda Resulullah (a.s.) cevap verilmemesini emretti. Ebû Sufyân tekrar “Ebû Bekir yaşıyor mu? Ömer yaşıyor mu? vs.” şeklinde sorular sorup hiçbir cevap alamayınca, sevinerek şöyle söylendi:

“Tabii ki hepsi de öldüler. Putumuz Hubel’e şükürler olsun!”

Bunun üzerine Ömer kendisini tutamayıp, onu yalanlamak için haykırdı. Ebû Sufyân, Ömer’in sesini tanımış ve böylece Resulullah (a.s.) de hayatta olduğunu ve bu konuşmayı dinlediğini anlamıştı. Bunun üzerine Ebû Sufyân’ın sadece şöyle karşılık vermesi oldukça şaşırtıcıdır:

“Bugün bir başka güne bedeldir. Bedir’e karşılık Uhud; Hanzala’ya (oğluma) karşılık Hanzala (ibn Ebî Âmir); eğer isterseniz gelecek yıl Bedir’de yine aynı gün benimle karşılaşmaya geliniz.”[470]

Daha sonra beraberindekilerle birlikte, o sırada savunmasız kalmış olan Medine’yi yağmalamayı aklına bile getirmeksizin, Mekke’ye doğru yola koyuldu. Acaba bu durum sıradan bir muhakeme hatası ve yanlış bir karar mı idi? Ebû Sufyân, paralı askerlerinin daha önceden gitmelerine izin verdiği için mi çekilmek zorunda kalmıştı? Yoksa, ne kadar önemli olursa olsun, Müslümanların son anda oluşturduğu bu direnişe tek başına karşı koyamayacağını mı anlamıştı? Ya da gönlünün yüksek niteliklerine hayran olduğu bu çocukluk arkadaşına karşı duygusal bir yakınlık duyuyor da,[471] Resulullah (a.s.)’ın şahsına karşı bir kin beslemediği için sadece elde ettiği bu zaferle mi yetinmek istiyordu? Belki de sabahleyin, savaşı kaybetmenin verdiği gevşeklikle paralı askerlerinin içine düştüğü aczi görmüş ve tekrar sonucundan emin olmadığı bir savaşa girmek istememişti. Hatta Müslümanlar lehine durumun ters dönerek, hiç ümit etmedikleri bir sırada elde edilen bu zaferin boşa gitmesinden de korkuyor olabilirdi. Bu konuda hiçbir bilgimiz yok. Her halde Ebû Sufyân’ın müşrik hemşehrilerine bile bile ihanet ettiğini düşünmek saçma olacaktır, çünkü bundan kazanacağı hiçbir şey yoktu.

392. Sürekli ihtiyat halinde olan ve herhangi bir saldırıya karşı kendisini kollayan Resulullah (a.s.), düşmanın hareketleri hakkında bilgi almak için bir gözcü çıkardı ve onların develerine binip atları da yedeklerine alarak geri çekildikleri haberini aldı. Muhammed (a.s.) bu durumu şöyle açıkladı:

“Uzun bir yolculuğa çıkacak gibi görünüyorlar. Eğer Medine’ye hücum etmek isteselerdi atlarına binerlerdi.”[472]

393. Resulullah (a.s.) yaralarını tedavi ettirdi, şehitlerin cenazelerinin gömülmesine nezaret etti, namazları da ayakta değil ama oturarak kıldırdı ve kısa bir süre sonra da Medine’ye döndü. Düşmanın geri çekilme nedenini anlamamakla birlikte, pişman olup kararlarından vazgeçerek geri dönecekleri düşüncesiyle onların takip edilmesi gerektiği kanısına vardı. Haksız da değildi. Fakat bu önlemler düşmanın çekilmeye devam etmesinde etkili oldu. Paralı askerlerin de yeni bir ödeme yapılmaksızın hayatlarını tehlikeye atacak bir nedenleri kalmamıştı.[473]

394. Bu arada, Hıristiyan keşiş Ebû Amir’in, Resulullah (a.s.)’ın Medine’ye hicret etmesi üzerine kendi isteğiyle anayurdu Medine’yi terk edip Mekke’ye gittiğini de hatırlatalım. Kendisi, Uhud Savaşı’nda Mekkelilere refakat etmiş, hatta açtığı çukurların üzerlerini bizzat kamufle etmişti. Savaşın başlangıcında Müslüman saflarının önüne kadar gelerek, eski hemşehrilerine Resulullah (a.s.)’ı terk edip yalnız başına bırakmaları çağrısında bulunmuştu. Ama doğal olarak bu davete Müslümanların hemen uyması beklenemezdi.[474]

 

Er-Raci’de Meydana Gelen Acı Olay

 

395. Mekkeliler, Müslümanların başlarına ödül koyduklarını ilan etmişlerdi. Bu nedenle, Ehâbiş kabilesinin Adel ve Kâra soplarına bağlı bazı gruplar, Uhud Savaşı’nın üzerinden birkaç ay geçtikten sonra, kendilerine İslam’ı tebliğ edip öğretecek görevliler gönderilmesini istemek üzere Medine’ye geldiler ve Resulullah (a.s.) de bu amaçla on kişi seçti. Ancak bu kişiler Mekke’nin dış mahallelerinden er-Raci’ denilen yere geldiklerinde gece vakti saldırıya uğradılar; Teslim olmayı reddetmeleri üzerine, bu görevlilerin çoğunluğu yöre halkı tarafından öldürüldü. Aralarından üç kişi ise, fidye karşılığında hayatlarının bağışlanacağı sözünü veren Huzeylîlere sığınmayı kabul ettiler. Bunun üzerine bu üç kişi Mekke’ye doğru yola çıkarıldı. Kendilerine yapılacak kötü muameleleri ve kendilerini bekleyen âkıbeti tahmin eden biri, kendisini bağlayan ipleri çözmeyi başarsa da, kısa bir çatışmadan sonra şehit edildi. Diğer ikisi ise, söylentiye göre, Mekke’de bulunan Huzeylî kabilesinden iki kişi ile değiş-tokuş yapılmak üzere Mekkelilere teslim edildi. Safvan ibn Umeyye bunlardan birini satın aldı ve onu, herkesin görebileceği bir yerde öldürmesi için kölesi Nastâs’a (belki de bu ad bir Hıristiyan ismi olan Anastase’den gelmektedir) gönderdi. Bu alenî infaz sırasında hazır bulunanlar Resulullah (a.s.)’a hakaretler yağdırdılar, ama bir Müslüman’ın kesin bir ölüm karşısında bile peygamberini ne denli sevdiğini gördüklerine hem şaşırdılar, hem de bundan duygulandılar. Diğer esiri de aynı akıbet bekliyordu. Gözetiminde tutulduğu aile bireyleri onun tutum ve davranışlarından o denli etkilenmişlerdi ki, kısa bir süre sonra Müslüman oldular. Hakikaten, çarmıha gerileceği yere götürülmeden önce, tıraş olmak ve cesaretle ölüme hazırlanmak için, ev sahibesinden bir ustura istemişti. Kadın usturayı esire götürmesi için genç oğluna teslim etti. Bir çocuğun ölüme mahkûm edilmiş bir esirin yanına bir ustura ile gitmesinin ne denli tehlikeli olduğunu hatırladığında ise artık çok geçti. Ama Hubeyb adındaki Müslüman esir usturayı aldı ve bir Müslümanın kendisine gösterilen güvene asla ihanet etmeyeceğini söyleyerek, çocuğun başını okşadı ve çıkıp gitmesine izin verdi. Burada, Mekkelilerin sahip olduğu batıl inançlarla ilgili küçük bir ayrıntıya dikkat çekelim: Mekkelilere göre Şehir-Devletlerinin toprakları kutsaldı. Bu nedenle, çaresiz mahkûmu kutsal saydıkları bölgenin dışında kalan Ten’îm’e götürdüler. Orada, çarmıha gerilmiş olan mahkûm’a mızraklar atarak uzun bir süre işkence etmek suretiyle eğlendiler.[475]

 

Geçerliliğini Yitiren Meydan Okuma

 

396. Ebû Sufyân Uhud Savaşı’ndan bir yıl sonra, Bedir’de tekrar karşılaşmak üzere Müslümanlara meydan okuyarak bir savaş randevusu vermişti. Gerçekten de Müslümanlar bu buluşmaya gitmişler, ancak Mekkeli müşrikler, kuraklık nedeniyle buluşmayı bir yıl sonraya ertelediklerini bildirmişlerdir. Ayrıca Müslümanlar yanlarına silah yerine ticaret malları alarak orada hazır olmuşlar ve o sırada düzenlenmekte olan yıllık Bedir fuarı kendilerine önemli kârlar sağlamıştır.[476] Müslüman şairler, hasımlarının bu korkaklıklarını alaya alan şiirler de kaleme almışlarsa da bunun bir etkisi olmamıştır.[477]

 

Kadının Toplumdaki Yeri Konusunda Yapılan Reformlar

 

397. Resulullah (a.s.) yeni kurduğu Devletin savunma ve güvenliği ile fazlasıyla meşgul olmakla birlikte, dinî ve toplumsal yenilikler de onun için oldukça önemli ve öncelikli konulardı. Daha önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, ilk bakışta önemsiz bir formalite gibi görünen Allah ile kul arasında bir takım ilişkileri, günlük yaşamın seyrinde giderek daha da önemli hale gelen canlı bir gerçeğe dönüştürmüştü: Buna göre, mümin günde beş kez namaz kılmak ve her yıl bir ay boyunca oruç tutmak zorundaydı. Muhammed (a.s.), fakirlerin yararına bazı vergileri de kurumsallaştırmıştı. Yapılan savaşlar, mirasla ilgili olarak örf ve adetlerdeki bazı kusurları ve yanlış uygulamaları gün yüzüne çıkarmıştı. İbn Habîb’in naklettiğine göre,[478] Medine örfüne göre, sadece askerlik çağına gelen oğullar, kendilerinden küçük erkek kardeşlerini, kız kardeşlerini ve hatta annelerini saf dışı bırakarak babalarının mirasını alıyorlardı. Büluğ çağına gelmiş erkek çocuk yoksa, erkek kardeşler, erkek yeğenler ve ölen kişinin baba tarafından erkek akrabaları mirasçı oluyorlardı. Uhud Savaşı’ndan sonra Kur’an, kadının miras konusundaki bu kötü talihini düzeltmek için müdahale etti: Zira Kur’an, sadece küçük ve büyük kardeşler arasındaki eşitsizliği ortadan kaldırmakla kalmadı, aynı zamanda anne, kız, kız kardeş, hala, büyükanne, kız torun vs. gibi kadın akrabaların haklarını da, aleyhlerinde bir vasiyetnamenin bile bozamayacağı şekilde tespit etti. Gerçekten de bu savaşta bir Müslüman kadın sahabe, kocasının yanı sıra, sadece kız çocukları olduğu için, o günkü örfe göre tüm servetini kaybetmişti. Samhûdî (2. bs., s. 1125), bu konu ile ilgili verdiği ayrıntılı bilgide, bu kadının Resulullah (a.s.)’ı büyük bir ziyafete davet ettiğini, sonra kendisine başından geçen bu çifte felaketi anlattığını yazar. Bu olaydan birkaç gün sonra, İslam miras hukuku ile ilgili ayetler nazil olmuş ve bu durum, çok önemli sonuçlar doğurmuştur.[479]

 

Hendek Savaşı

 

398. Müslüman-Yahudi ilişkileri Uhud Savaşı’ndan sonra daha da kötü bir hale gelmiş ve bu durum, Benû Nadir Yahudileri ile bir savaşa yol açmıştır. Bu kabilenin mensupları yenilip de teslim olunca, Resulullah (a.s.), bu Yahudilerin eski bir müttefiki olan Abdullah ibn Ubey’in de araya girmesi üzerine, kendisiyle savaşanları sınır dışı etmekle yetinip, kendilerine sahip oldukları arazileri satmaları, alacaklarını tahsil etmeleri ve sonra da tüm malvarlıklarıyla birlikte çekip gitmeleri için izin vermiştir. Bu konuya daha sonra döneceğiz. Bu Yahudiler, Medine’nin yaklaşık 200 km. kuzeyindeki Hayber’e yerleştiler Her halde bu durumdan hiç memnun olmadıkları için, derhal çevreye heyetler gönderdiler. Bunlardan biri de, Medine aleyhine tahrik ederek, düşmanca faaliyetleri yeniden başlatmak üzere Mekke’ye geldi; Hiç kuşkusuz, bu heyet, İslam Devleti’ne yönelik bir saldırı ittifakı tasarılarının ana hatlarını da ortaya koydu. “Sonra Yahudiler Gatafanlılara giderek, Resulullah (a.s.) aleyhine kendilerine yardım ederlerse bir yıl süreyle Hayber’in hurma rekoltesinin hepsini onlara vereceklerini söylediler. Bunlar da seve seve kabul ettiler. Fezâre kabilesinin başkanı Uyeyne ibn Hısn, bu öneriye en çabuk razı olan kişiydi. Son olarak, aynı amaçla Benû Suleymlere gittiler; onlar da kabul etti. Daha sonra Yahudiler çevredeki tüm Arap kabilelerini dolaştılar ve hepsi de onlarla birlik oldular. Kureyşliler bu sefere çıktığında, ittifak anlaşması yaptıkları kabileler ve Kinâne, Sakîf ve diğer topluluklar arasında bulunup da kendi etki ve nüfuzları altına almış oldukları tüm gruplar kendileriyle birlikte hazır durumdaydı. Böylece, başkanlarının komutasında çok sayıda Arap kabilesi ve kendi kabilelerinin tüm ileri gelenleri olduğu halde toplandılar.”[480] Haritaya bir göz atacak olursak, Gatafân ve Fezâre kabilelerinin Medine’nin kuzeyinde; Benû Suleymlerin doğuda; Mekke, Kinane ve Sakîflilerin ise güneyde oturduklarını görürüz. Bir başka deyişle, Medine üç taraftan kuşatılmış ve tehdit altında idi. Bununla da bitmiyordu. Suriye ve Mezopotamya bölgelerinden Medine’ye gelen hububat yüklü kervanlar Dûmetu’l-Cendel’den (Arabistan’ın üst kuzey bölgesi) geçiyordu. Tam bu sırada, Dûmetu’l-Cendel bölgesinin başkanı Ukayzir’in bu kervanların hayatî önem taşıyan trafiğine engel olması basit bir rastlantı olamazdı.[481] Olayların bu biçimde gelişmesini ancak Hayberli Yahudilerin ekonomik alandaki etkilerine bağlayabiliriz. Muhammed (a.s.), bunun üzerine, çok uzak olmasına rağmen Dûmetu’l-Cendel’e bir askerî sefer (seriyye) düzenleme gereği duyarak, ordusunun başında Medine dışına çıktı.

399. Yahudi-Mekke ittifakının benimsediği strateji şöyle özetlenebilir: Resulullah (a.s.)’ı Medine’den uzaklaştırıp, onun yokluğundan yararlanarak Gatafân, Suleym, Mekke ve diğer yerlerden toplanacak güçlerle şehre dört bir yandan saldırmak; daha sonra da baş şehrinden uzak kalmış olan Peygamberi ve beraberinde bulunan az sayıdaki arkadaşlarını kuşatarak bu sıkıntıdan sonsuza dek kurtulmak. Planın tutmaması için ortada bir neden yoktu. Ancak insan bir iş yapmaya niyetlenir, sonucu takdir edecek olan ise Allah’tır.

400. Nitekim, Yahudilerin niyetlendiği bu kötü niyetli girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Bunlardan ilki şu idi: Büyük bir kabile olan Huzâ’a içinde, yüzyıllardan beri Resulullah (a.s.)’ın ailesi ile dostluk ve ittifak bağları olan birçok kol vardı. Ayrıca, Mekkeli müşriklerle çok sıkı ittifak bağları olan ve Ehâbişlerin bir kolunu meydana getiren Benû Musta’lik gibi kabileler de vardı. Musta’likler, doğal olarak Mekkelilerin safında yer almış ve Medine’ye saldırmak üzere askerî yığınak yapmaya başlamışlardı. Bunlar, Kızıl Deniz kıyısındaki Kudeyd yakınlarında, Mekke ile Medine arasındaki el-Mureysî adlı su kaynağında oturdukları için, giriştikleri savaş hazırlıkları çok geçmeden Resulullah (a.s.)’ın kulağına kadar geldi. O da, Musta’liklerin yeğenleri olan Eslemliler arasından seçmiş olduğu özel görevlileri bilgi toplamaları için gönderdi. Düzenlenen komplonun tüm ayrıntılarını öğrenemese de, edindiği bilgilere dayanarak, H. 5 yılının[482] Şaban ayında acil olarak savunma amaçlı bir askerî sefere çıktı ve Musta’liklere baskın yaptı. Tarihçilerin verdiği bilgiye bakılırsa, Müslümanlar bu baskında bir şehit vererek, bu bedevilerin hepsini kıskıvrak yakalamıştır. Bunların hayvan sürülerinin yanı sıra, hanımları ve kızları da esir alınmıştır. Ancak birkaç saat sonra, düşmanın Resulullah (a.s.)’ın en bağlı dostlarından biri haline geldiğini görürüz. Nedeni ise şuydu: Resulullah (a.s.), bu kritik dönemde, kendi sahabesinin de gönlünü kırmadan, onların desteğini kazanmak istiyordu. Ganimetin (hayvan sürüleri, kadınlar vs.) savaşçılar arasında bölüştürülmesinden sonra, Resulullah (a.s.), esir düşen kabile başkanının kızını, değerini ödeyerek satın aldı ve kendisine nikâhladı. Bu durumda, Müslüman savaşçıların ellerinde köle olarak bulunan savaş esirleri, Resulullah (a.s.)’ın hanımı dolayısıyla onun akrabası durumuna geldiğinden, bu, Müslümanlar için hoş bir durum değildi. Sonunda herkes, hiç tereddüt etmeden, kendi payına düşen ganimetten vazgeçti. İki yüz ailenin hiç beklenmedik bir biçimde özgürlüğüne kavuşması üzerine, Musta’likler, kaybettikleri on savaşçıyı çabucak unuttular ve sonunda onlar da İslam’ı kabul ettiler.[483]

401. İkinci başarısızlık ise şu idi: Medine’nin güneyinde sekiz günlük bir mesafeye gitmiş olan Müslüman savaşçılar, Musta’lik seferi dönüşü sırasında, Fezare kabilesinin kuzeyden baskın yaparak, o sırada savunma gücünden yoksun bulunan İslam baş şehrine saldırı düzenlemelerinden endişe ediyorlardı.[484] Fakat Fezareliler sırlarını saklamak ve boşluktan yararlanarak öteki müttefiklerle birlikte Medine’ye saldırıya geçmek yerine, bu davranışlarıyla kendilerini ele verdiler ve böylece başarı şanslarını azalttılar.

403. Üçüncü başarısızlık: Münâfık Abdullah ibn Ubey’in, Medine’den sürülen Nadîrli Yahudilerin önde gelen dostlarından biri olduğu bilinmekteydi. Ona taç giydirilerek Medine kıralı yapılması tasarısı, Medinelilerin İslam’ı kabul etmesi üzerine suya düşmüştü. Kendisi de, ancak Bedir’de Müslümanların zafer elde etmesinden sonra İslam’a geçmişti. Uhud Savaşı esnasında, İslam ordusunun üçte birlik bölümünü peşine takarak, son anda Resulullah (a.s.)’ı yalnız bırakmıştı. Benû Nadir Yahudilerini Resulullah (a.s.)’ın haklı isteklerine karşı koymaya ve direnmeye kışkırtan da hep o idi. Sürekli olarak iki yüzlü davranıyor ve Müslümanlar arasında huzursuzluk çıkarmaya çalışıyordu. O sıralarda içinde bulunduğu yoğun faaliyetlere bakılırsa, herhalde onun da bu büyük komployu hazırlayanlarla işbirliği içinde olması gerekir. Musta’liklere karşı düzenlenen seferde Resulullah (a.s.)’ın yanında yer almıştır. Daha önce Ensar ile Muhacir arasına kurnazlıkla fitne tohumları ekmeyi başarmış ve Resulullah (a.s.), tarafları yeniden uzlaştırabilmek için büyük çaba harcamıştır.[485] Giriştiği oyunda maskesi düşen Ubey, şeytanî bir şeyler arıyordu: Resulullah (a.s.) bu sefere eşi Ayşe ile birlikte katılmıştı ve kadınlar artık yüzlerini bir peçe ile örtüyorlardı. Doğal ihtiyaçlarını gidermek için karargâhtan uzaklaştığı bir gün, hizmetçileri onun yokluğundan kuşkulanmadıkları için -çünkü zayıf ve ince yapılı biriydi-, tahtırevanını içi boş olduğu halde devesine yükleyip yola koyulmuşlardı. Ordunun konakladığı yere gelen Ayşe etrafı bomboş görünce ne yapacağını bilememiş ve oturup ağlamaya başlamıştı. Biraz sonra, gönüllü olarak bu savaşa katılan Müslümanlardan biri bu yerden geçerken “ölmüş” ve defnedilmeden öylece bırakılmış bir kadın bulduğunu zannederek şaşırdı ve yaklaştı. Durumu öğrenince, Ayşe’yi devesine bindirip, kendisi de yaya olarak onu İslam ordusuna ulaştırdı. Ortada olağan üstü hiçbir şey yoktu. Ama Abdullah ibn Ubey intikam almak için bundan yararlandı ve Resulullah (a.s.)’ın temiz eşine her türlü iftirayı (ifk) attı. Resulullah (a.s.) Medine’ye döndüğünde durumu uzun uzun araştırdı ve sonunda gerçeği öğrendi. Nitekim Kur’an’ın bazı ayetlerinin nazil olmasıyla da bu olay tamamen aydınlanmış oldu.[486] Bu münafığın çevirdiği oyun ve entrikalar, H. 8 yılında ölümüne kadar sürmüştür; O sırada, Resulullah (a.s.) bu Abdullah’ın oğlunu şefkatle sevdiği ve Abdullah kendi gömleğini Abbas’a (Peygamber’in Bedir’de gayrı müslim olarak esir düşen ve savaş sırasında gömleğini kaybeden amcası) verdiği için, Resulullah (a.s.) de kendi gömleğini, öldüğünde onurlu bir şekilde gömülmesi için Abdullah’a bağışlamıştı. Ancak Resulullah (a.s.)’ın gösterdiği bu kadirşinaslık tamamen kendi kişisel tutumu idi ve o sırada yeni nazil olan bir ayetle, Resulullah (a.s.) da olsa kimsenin münafık olduğu bilinen birinin cenaze namazını kılması yasaklanmış oluyordu.[487]

403. İslam düşmanlarının içine düştüğü dördüncü başarısızlık ise şu idi: Düşmanlarının da tahmin ettikleri gibi, Resulullah (a.s.) nihayet küçük bir askerî birliğin başına geçerek, Medine’nin kuzeyinde iki haftalık bir yolculukla varılan Dûmetu’l-Cendel halkını cezalandırmak üzere yola çıktı. İbn Hişâm’ın ifadesine göre,[488] Resulullah (a.s.), alışkanlıklarının tersine, yarı yoldan geri dönerek hızla Medine’ye geldi. Birkaç hafta sonra da Medine şehri, Mekke, Hayber vs.den gelen müttefiklerce kuşatılmıştır.

404. Kur’an, Müslümanların o sırada içinde bulunduğu kaygı verici durumu şu cümlelerle tasvir ederken hiç de mübalağa etmemiştir:

“Ve bakışların yıldığı, yüreklerin ağıza geldiği zaman…”[489]

405. Resulullah (a.s.)’ın Mekke bölgesinde yaşayan Huzâ’alılar arasındaki müttefikleri bu askeri harekât planından haberdar olur olmaz, derhal Resulullah (a.s.)’ı uyarmak için harekete geçtiler. Bindikleri hecin develeri, genellikle on günde aşılabilen yolu dört gecede aldılar.[490] Bu habercilerin Resulullah (a.s.)’le buluşmak için Dûmetu’l-Cendel yolunu mu tuttukları, yoksa Resulullah (a.s.)’ın Medine’de bıraktığı vekilin uyarı haberini bizzat kendisinin mi üstlendiğini bilemiyoruz. Resulullah (a.s.)’ın tam yarı yoldan geri dönmesine, Dûmetu’l-Cendel yolu üzerinde bulunan arazilerinden geçerken, Fezârelilerin ağızlarından kaçırdıkları bazı bilgiler de yol açmış olabilir.

406. Her ne olursa olsun, Medine’ye döner dönmez, Resulullah (a.s.) hemen savunma hazırlıklarına başladı. Önceleri şehrin içinde kalıp, dışarıdan gelebilecek bir kuşatmaya direnme yolu düşünülmüştü. Çünkü evlerde yiyecek ve içecek türünden ihtiyaçları karşılamak üzere her şey bol miktarda vardı. Şehrin çevresinde çok sayıda bahçeler ve bunları birbirinden ayıran çitler vardı. Sokaklar daracıktı. Bu nedenle, açık araziden gelebilecek her türlü saldırıyı kolaylıkla savuşturacak kadar korunaklıydılar. Ama düşmanla ilgili olarak, bu komploya katılan müttefik kabilelerin sayısının sürekli arttığını, düşmanın asker mevcudunun 12.000 gibi o devirde hiç de duyulmamış bir rakama ulaştığını bildiren haberler geldikçe durum daha da endişe verici bir hal almış ve evlere kapanıp kalmaktan başka önlemlere başvurma gereği ortaya çıkmıştı. Resulullah (a.s.) atına binip, yanına birkaç sahabesini de alarak, bölgede bir keşif turu yaptı. Özellikle şehrin batı yakasındaki savunma olanaklarının çok zayıf olduğu görüldü. Art arda yapılan istişarelerde, ateşli bir Müslüman olan Selmân-ı Fârisî, kendi ülkesinde, bir askerî sefer durumunda, hem geceleyin düşman tarafından gelebilecek saldırılara hem de düşman süvarilerinin savunma hatlarını aşıp geçmelerine engel olmak için, şehirlerin ve ordu karargâhlarının etrafına hendek kazıldığını söyledi. Yeni düşüncelere her zaman açık olan Resulullah (a.s.), bu görüşü benimseyip, kentin Müslüman mahallelerinin daha iyi savunulması için bir hendek kazılmasına karar verdi ve çalışmalara bizzat katıldı. Kazı işlemi henüz tamamlanmıştı ki, H. 5 yılının Şevval ayında düşman ufukta göründü. Bu sırada Müslümanların savaşçı mevcudu 3.000 kadardı. Düşmanın müttefik güçleri ise bunun en az dört katı idi[491] Bedevîler karşılarında böyle bir hendek bulacaklarını beklemedikleri için, ne yapacaklarını şaşırdılar. Hendek, gece-gündüz Müslümanlarca çok iyi kontrol altında tutuluyordu; ve korkunç düşman süvarilerini durduracak kadar da genişti. Ancak karşı taraf henüz tüm kozlarını ortaya koymamıştı: Benû Nadîrlilerden bir heyet, henüz Medine’de oturan ve Müslümanlarla düzgün ilişkiler içinde olan Benû Kurayza Yahudileriyle görüşüp, güçlükle de olsa onları Müslümanların tarafını terk etmeye ve hatta şehrin içinden Müslümanlar üzerine hücuma kalkmaya ikna etmeyi başardı.[492] Bu yeni gelişme, Müslümanların bütün savunma stratejilerini alt üst etmişti. Her geçen dakika çok değerliydi ve gerçekten de Resulullah (a.s.) çok çabuk davrandı. Bir yandan ortaya çıkabilecek daha da kötü durumlar için hazırlıklara girişerek, Yahudi mahallelerini iki yandan çevirmek üzere güçlü askerî birlikler sevketti; bunların geceleyin zaman zaman attıkları savaş naraları ve çığlıklar sonunda Benû Kurayzalılar, her ihtimale karşı mallarını ve ailelerini korumak için evlerine kapanmanın daha uygun olacağına inandılar. Bu konu ile ilgili anlatımlara bakılırsa, ertesi gün bir Cumartesi idi ve böyle bir şükran gününde Müslümanların Yahudilerden gelebilecek bir saldırıdan korkuları olamazdı. Öte yandan, Resulullah (a.s.) diplomatik bir hücumda da bulundu: Kuzeydeki Gatafân ve Fezâre kabilelerinden gelen paralı askerlerle tamamen ayrı bir barış anlaşması yapmak üzere onlara bir heyet gönderdi. Fakat Müslüman heyeti onların istediği ücreti reddetti.[493] Bu insanlar kin ve öfke doluydu ve Medine’ye karşı baskın ve yağmalar düzenliyorlardı (bk. § 854). Bir heyet de, bu kez gizlice, başka bir yöne doğru yola çıktı.[494]Gerçekten, Eşca’ kabilesinin oldukça meşhur başkanı Nu’aym ibn Mes’ûd İslam’ı kabul etmiş, ama bu haber henüz etrafa yayılmamıştı. Resulullah (a.s.)’ın isteği üzerine, bu zat önce Kurayza Yahudilerine giderek, onlara şöyle dedi:

“Ben uzun zamandan beri sizin dostunuzum. Harekete geçmeden önce iyice düşünmek gerek. Medineli olmayan müttefik güçlerin eninde sonunda kendi yurtlarına döneceğini ve sizin burada tek başınıza kalacağınızı söylemeye bile gerek yok. Onların Muhammed’i öldürebilecekleri de henüz kesin değil. Bana kalırsa siz, Müslümanlarla yaptığınız barış anlaşmasını bozmadan önce, bazı güvenceler sağlamalısınız. Örneğin, müttefik güçlerden sonuna kadar savaşacaklarına ve hangi nedenle olursa olsun sizi bırakıp gitmeyeceklerine dair onlardan rehine isteyiniz.”

Eşca’lı (Nu’aym ibn Mes’ûd) daha sonra sırasıyla bütün kuşatmacı grupları dolaşarak, onlara şöyle dedi:

“Benim sizinle dost olduğumu herkes bilir. Az önce öğrendiğime göre Kurayza Yahudileri Muhammed’le tekrar ittifak yapıp, samimiyetlerini kanıtlamak için, sizin aranızdan bir takım ileri gelen kimseleri, öldürmesi için Muhammed’e teslim etmeyi vaat etmişler. Şimdi kendinizi iyi kollayın. Ayrıca, bana kalırsa, hem Peygamber Muhammed’e karşı girişilen bu mücadeledeki samimiyetinizi kanıtlamak, hem de Müslümanlar böyle bir hareketi beklemedikleri için, bu Yahudilerden Cumartesi günü saldırıya geçmelerini isteyiniz. Böylece daha emin ve daha güvenli bir şekilde başarıya ulaşılacaktır.”

Bu işi de tamamladıktan sonra, İslâm karargâhı içerisinde, Yahudilerin bazı Mekkeli müşrikleri Müslümanlara teslim edeceklerine dair haberler yaydı. Kendisine durumu soranlara Resulullah (a.s.) müphem bir şekilde şu karşılığı verdi:

“Herhalde böyle yapmalarını onlara biz emrettik” (Le’allenâ emernâhüm bizâlik).[495]

Bu söz, bir düşman ajanı olan Mes’ûd el-Eşca’î (kahramanımız Nu’aym’ın babası?) tarafından karşı ordugâha ulaştırıldı. Tabiî ki, Müslümanlara karşı bir saldırıya katılmadan önce, müttefik güçlerden rehine talebinde bulunan Kurayza Yahudilerine hiç kimse kendisini teslim etmek istemezdi. Rehine vermek istenmeyişi, Kurayzalılarda, müttefiklerin kendilerini Resulullah (a.s.)’ın merhametiyle baş başa bırakacakları kanaatini uyandırdı. Ayrıca Sabba (Cumartesi) gününün kutsallığının çiğnenmesi isteği, güvensizliklerini daha da artırıp, dinî duygularını yaraladı. Büyük suikast tertibi de böylece suya düşmüş oldu.

407. Düşman ancak kısa süreli bir savaşa hazırlıklıydı ve bu işin uzayıp gitmesi hem insanlar hem de binek hayvanları için yiyecek stoklarının ciddi bir biçimde azalmasına yol açıyordu. Hiç kuşkusuz çok yüksek fiyata, Benû Kurayza Yahudilerinden bazı yiyecek maddeleri ve hayvan yemi satın aldılar. Ancak bu malların tamamı, karargâhlarına taşıma sırasında bir Müslüman akıncı birliğinin eline düştü (bk. Samhûdî, 2. bs., 304). Havalar iyice soğumuş, Medine’nin şiddetli soğuğu Mekkelilerin sefaletini iyice artırmıştı. Üstelik, bizden önce bu konuyla ilgilenenlerin gözünden kaçtığı anlaşılan bir şey daha vardı: Şevval ayının sona ermesiyle Haram aylar devreye girmekte ve müşriklerin savaşmaya izin vermedikleri Mekke’de Hac mevsimi başlamaktaydı. Mekkeliler bu dönemde şehirlerinden uzak kalıp, böylece önemli bir gelir kaynağını gözden çıkaramazlardı. Bu durumda, Mekkelilerin komutanı Ebû Sufyân evine dönmek üzere kuşatmayı kaldırmış, paralı askerler de geçip gitmekten başka çare bulamamışlardır.

408. Resulullah (a.s.)’ın o sırada haklı olarak öngördüğü gibi bu, Mekkelilerin her türlü saldırganlığının sonu olmuş ve bundan böyle Müslümanlar hasımlarına karşı inisiyatifi ele geçirmişlerdi [496]

 

Uzlaşma Ortamının Sağlanması ve Hudeybiye Anlaşması

 

409. Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasındaki ufak çaplı çatışmalar da “savaş” olarak ele alınacak olursa, Resulullah (a.s.)’ın özellikle askerî gücünün günden güne artmasıyla birlikte, insan kanının boş yere akıtılmasını önlemek için giderek artan bir çaba gösterdiğine tanık oluruz. Aşağıdaki tablo, onun uygulamış olduğu politikanın ne denli başarılı olduğunu gösterecektir:

Hicri               Yapılan          Düşman Ölü         İslâm      Şehid

Yıl                   Savaş             Kuvveti Sayısı    Kuvveti                Sayısı

2              Kurz’ların Medine baskını -              0              0              0

2              Nahle misillemesi 4 (?)        1              9              0

2              Bedir      950          70            313          14

2              Ebû Sufyân’ın Medine baskını         200          0              0              2

3              Karade misillemesi              ?              0              100          0

3              Uhud      3000        22            700          70

5              Benû Musta’lik Seferi         200 (?)    1              30 (?)      1

5              Hendek  12000      8              3000        6

 

410. Her iki taraftan katılan savaşçı sayısı göz önüne alındığında, Hendek Savaşı en önemlisi idi. Fakat ölü sayısının Müslüman tarafından 6 ve düşman tarafından 8 oluşu, tarafların, savaşın seyrini kendi lehlerine çevirme yönünde fazla çaba harcamadıklarını göstermektedir. Askerî bakımdan Mekkeliler fazla etkili olamayarak çekilmişler, ama Kuzeyde (Suriye, Mısır ve hatta Irak’ta) bulunan ticaret merkezleriyle bağlarının kopması kesinlikle ekonomik durumlarının zayıflamasına yol açmıştı. Ayrıca, o yıl kendilerini bir kıtlık bekliyordu (H. 5).

411. Müslümanlar için de durum pek iç açıcı değildi: Güneyde sürekli düşmanca niyetler besleyen bir Mekke, İslam Devleti’nin ve yepyeni İslam dininin sükûnetini tehdit etmekteydi. Kuzeyde yegâne meslek ve uğraşları yağmacılık olan Gatafân ve Fezâre kabileleri, ilk haince girişimleri Hendek Savaşı’nda boşa çıkarılan ama Medine’nin geleceği bakımından hiç de güven vaat etmeyen Hayberli Yahudilerle güç birliği içine girmişlerdi. Büyük İslam hukukçusu Sarahsî, o sıralarda bir takım tehlikeli oyunların döndüğünü şu cümlelerle dile getirmektedir:

“Mekke ve Hayber ahalileri arasında bir anlaşma yapılmıştı: buna göre, Resulullah bu iki taraftan biri üzerine yürüyecek olursa, diğeri Medine’ye saldırıp işgal edecekti. Bu nedenle, Resulullah (a.s.), Hayber’e karşı bir sefer düzenlemesi durumunda Mekkelilerin tarafsızlığını sağlamak için onlarla bir anlaşma imzaladı.”

412. Her iki düşmandan da kurtulmak gerekiyordu, ama İslam Devleti o sıralarda hem Mekke’ye hem de Hayber’e aynı anda sefer düzenleyecek kadar güçlü değildi. Sağduyu bu iki düşmandan biri ile barış yapılmasını gerektiriyordu, ama bir tercih yapmak hiç de kolay değildi. Mekke ve Hayber arasındaki dostluk bağları o denli sıkı idi ki, bu bağların gevşetilip aralarının açılması pek kolay olmayacaktı, ama denemek gerekiyordu.

413. Gatafân ve Fezâre kabileleri hiçbir vicdan endişesi ve prensip tanımayan haydut ve eşkıya sürülerinden meydana geliyordu. Hayberlilerin parayla tuttukları askerler de Hendek Savaşı sırasında kendilerini Müslümanlara satmaya hazır durumda idiler. Sonuç olarak bu Bedevîlere kesinlikle güvenilemezdi.

414. Hayber’e gelince: Bu bölgede, kültür ve ırkî özellikler bakımından Araplardan çok farklı olan Yahudiler bulunmaktaydı. Kısa bir süre önce Medine’den sürülüp çıkarılan Benû Nadîrler burada yönetici sınıfını oluşturuyordu. Daha önce Medine’de sahip oldukları haklar kendilerine iade edilmediği sürece bunların tatmin edilmesi imkânsızdı. Pek öyle birkaç hediye ile gönülleri kazanılmayacak kadar da zengindiler. Kur’an’ın tanıklığına göre,[497] o zamanki Yahudiler müşriklerle yaptıkları anlaşmalarla kendilerini bağlı saymıyorlardı. Ticarette yetenekli olmakla birlikte savaşçı değillerdi. Ne de olsa içinde bulundukları varlıklı durum, kendilerine saldırılmasını cazip hale getirebilirdi.

415. Mekke’nin ise birçok bakımdan değerlendirilmesi gerekiyordu: Resulullah (a.s.) ve çok sayıda Müslüman yönetici aslen Mekke’liydi; Ayrıca İslam, günlük vakit namazları ve Hac görevi dolayısıyla Mekke’deki Ka’be’yi dinî merkez olarak seçmişti. Kan akrabalıkları göz önünde bulundurulmasa bile, Mekke ile yapılacak bir uzlaşma, İslam Devleti’nin geleceği bakımından bu şehri tahrip ve yok etmekten daha çok tercih edilebilir görünüyordu. Zira bu şehir, sadece saygı ve hürmet gösterilen Ka’be burada olduğu için değil, aynı zamanda ilerde değineceğimiz ekonomik ilişkileri yüzünden de, tüm Arabistan’da büyük bir saygınlığa sahipti. Kültürel bakımdan Arabistan’ın diğer çoğu bölgesinden daha ileri ve gelişmiş durumda idi; ve bir takım göçebe insanların oluşturduğu bir yer olmaktan öte, çok iyi örgütlenmiş bir Şehir-Devlet idi. Mekkelilere göre verilen söz pek büyük bir değer taşırdı. Onların bu konudaki kararlılıkları ünlüydü ve bir takım bireysel kazançlarını toplumun ortak çıkarları uğruna tahsis edip harcayacak kadar gelişmiş idiler. Onlar arasında seyahat ve hatta macera zevkine düşkünlük, edebî ve entelektüel yeteneklere sahip olma, hemen örgütlenmeye elverişlilik gibi özelliklere de rastlanmaktadır. Bu nedenle, Hendek Savaşı’ndan sonra Müslümanlarla bir barış anlaşması yapmayı arzu ettiklerini söyleyebiliriz. Çünkü bir yandan kervan ticareti ile ilgili ilişkilerin kopması, öte yandan Medine ile tutuştukları yıpratma savaşı, üzerlerinde büyük bir baskı oluşturmaktaydı. Dolayısıyla, en azından görünüşü kurtaracak onurlu bir anlaşma onlar tarafından da kabul edilebilir görünüyordu. Ve o yıl kıtlık ve açlık Mekke’yi tehdit etmekteydi.[498] Suriye-Mısır ve Irak’a giden ticaret yolları esasen kesikti. Necd bölgesindeki Yemâme, Arabistan’ın tahıl ambarı idi[499] ve işte tam o sıralarda, bölgenin önde gelen başkanlarından Sümâme ibn Usâl İslâm’ı kabul etmiş ve Mekke’ye yapılacak her türlü tahıl ürünü ihracını yasaklamıştı. Bu, yiyecek durumunun ciddi bir hal almasına yol açtı. Bazı Mekkeliler Resulullah (a.s.)’a, hem kendisinin cömertliğini hem de aralarındaki akrabalık ilişkilerini hatırlatan bir haber gönderip, bu yasakların kaldırılmasını rica ettiler. Muhammed (a.s.) de bu ricayı derhal kabul etti[500] ve ayrıca 500 dinar (altın para) gibi önemli bir meblağı Mekke’nin yoksullarına dağıtılmak üzere gönderdi. Bu durum karşısında Ebû Sufyân şöyle homurdandı:

“Muhammed böylece gençlerimizi yoldan çıkarmak istiyor.”[501]

Eski hemşehrilerinin ruh halini bilen Muhammed (a.s.), Ebû Sufyân’a önemli miktarda Medine hurması gönderip, bunları Mekke’nin ihraç ürünü olan ve Ebû Sufyân’ın depolarında çürümeye terkedilen derilerle[502] takas etmeyi önerdi. Zaten Ebû Sufyân’ın da istediği, açlık döneminde bu derileri yiyecek karşılığında takas etmekti. Mümkün ve muhtemeldir ki, yumuşama sürecini başlatır düşüncesiyle, Resulullah (a.s.) kendisine, bir ticaret kervanının başında olduğu halde, büyük bir sükûnet ve emniyet içerisinde İslam topraklarından geçerek Suriye-Filistin yönüne gitmesine izin vermişti. Buna kanıt olarak, Hudeybiye Anlaşması sırasında Ebû Sufyân’ın Mekke’de olmamasını, ve anlaşmayı “Mekkeliler adına” Suheyl ibn ‘Amr’ın imzalamış olduğunu gösterebiliriz (bk. Sarahsî, Mebsût, 30/169). Uzlaşma çabalarını doruk noktasına ulaştıran Resulullah (a.s.), tam o sıralarda, Ebû Sufyân’ın Habeşistan’a hicret etmiş olan ve kocası orada öldüğü için dul kalan kızı ile evlendi; gıyabî nikâh Habeş kralı Necâşî tarafından kıyıldı ve Umm Habîbe kısa bir süre sonra Medine’ye döndü.[503]

416. İbn Habîb[504], tüm bu uzlaşma çabalarının yansıması olarak şu ayeti gösterir:

“Olur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında bir dostluk meydana getirir.”[505]

Resulullah (a.s.) daha sonra barışı tesis için girişimlerine başladı: Önce herkesin önünde Mekke’ye Hac için gitmek niyetinde olduğunu ilan edip, Mekke’ye gizli görevliler göndererek oradakilerin bu habere olan tepkisi hakkında bilgi almaya çalıştı.[506] Bir yandan İslam’ın mabetlerine böyle bir onur ve saygınlık vermesi Mekkelilerin gönüllerini okşarken, bu beklenmedik “turist trafiği” akımı da aslında Mekke halkının hoşuna gitmişti. Bununla birlikte Müslümanlar karşı taraftan hemen bir hoş karşılanma beklemiyorlardı ve Muhammed (a.s.), kötü niyetli bazı kuşkuları gidermek için Haram Aylar dönemini tercih etti.

417. Hendek Savaşı sırasında Müslümanlar 3000 kişi idiler; İbn İshâk, düzenlenen bu Hac yolculuğuna katılanların tahminen 700 kişi kadar olduğunu söyler. Câbir’in[507] anlatımındaki 1400 rakamı uzak bölgelerden gelen Bedevileri de kapsar görünüyor. Bu durumda, her ihtimale karşı savunma amacıyla Medine’de önemli bir askerî birlik bırakılmış olsa gerektir. Resulullah (a.s.) gerçekten hiçbir savaş niyeti taşımadığını göstermek için Medine’den silahsız olarak ayrılmıştı; ama yolda, Şurâ’nın da tavsiyesi üzerine,[508] mühürlü kilit altında tuttuğu resmi silah teçhizatını getirtti. Böyle yapmakta hiç de haksız değildi. Çünkü yolda iken kendilerine Mekkelilerin seferberlik halinde olduğu ve Mekkelilerin müttefiki olan Ehâbişler arasında bir karışıklık çıktığı haberi geldi.[509] Buhârî’de yer alan bir hadise göre,[510] Resulullah (a.s.), Müslümanlar tarafından hiç tahrik edilmedikleri halde göstermiş oldukları bu düşmanca tavırdan dolayı Ehâbişlerin cezalandırılıp cezalandırılmaması konusunu görüşmek üzere Danışma Meclisi’ni (Şûrâ) toplamış ve sonunda Ebû Bekir’in görüşü baskın gelmiştir. Buna göre, kimseye karşı bir saldırıda bulunulmayacak ve gerektiğinde sadece savunma ile yetinilecekti. Mekke’deki karışıklık çok büyük boyutta olsa gerekti. Çünkü, kutsal Hac görevi için gelmiş olan Müslümanları ne kabul edebiliyor ne de onlara karşı çıkıyorlardı. Bunun üzerine Mekkeliler, Şehir-Devletlerinin sınırında bulunan, Cidde yolu üzerinde, Mekke’nin 15 km. batısındaki Hudeybiye’de toplandılar. Burası Mekke’ye giden yolu yüksek dağlarla koruyan, stratejik öneme sahip bir dar geçitti. Müslümanlar da buraya gelerek mola verdiler ve hemen diplomatik görüşmelere geçildi.

418. O dönemde Bizans ve İran arasında neredeyse yüzyıldır süren savaş, Herakliyus’un İranlılara karşı Ninova’da parlak bir zafer kazanmasıyla sona ermişti. Sümâme ibn Usâl’in İslam’a geçmesiyle Yemâme bölgesi de artık İslam’a katılmış ve böylece İran’ın, yani bu ülkenin Doğu Arabistan’daki sömürgelerinin komşusu haline gelmişti. İranlıların elinde bulunan bu topraklarda yaşayan Arapların kurtarılması için zaman çok elverişli olup, Mekke ile yapılacak bir barış anlaşması her zamankinden daha çok arzu edilmekteydi. Belki Mekkeliler o sırada bunun farkında değillerdi ama, Resulullah (a.s.) ne pahasına olursa olsun Mekke’ye bir barış anlaşması imzalamak için gelmişti. İbn Hişâm,[511] durumu Resulullah (a.s.)’ın şu sözleriyle bize naklediyor:

“Kureyşliler benden sadaka olarak ne isterlerse istesinler bugün onu kendilerine vereceğim.”

Bu anlaşma aynı zamanda İslam için bir tehdit olan Mekke ile Hayber arasındaki ittifaka da bir son vermiş oluyordu

419. Peygamber Muhammed (a.s.)’ın, aşağıda yinelenen şu tehditlere karşın soğukkanlılığını korumasına şaşırmayalım: Mekkeliler önce İslam ordusunu yıpratmak için 40-50 kişilik bir birlik gönderdiler; Bunlar esir alınarak Resulullah (a.s.)’ın huzuruna çıkarıldılar. O ise, Müslüman karargâhına taş ve ok atmalarına rağmen[512] bunları bağışlayıp serbest bıraktı. Yine, Mekkeli heyetler art arda gelerek, Müslümanların bu sefere çıkış gayeleri hakkında bilgi almak istemişlerdi. Ama bu heyetler bir barış görüşmesi yapmakla yetkili kılınmış görünmüyorlardı; Resulullah (a.s.) de Mekke’ye bir heyet göndermeye karar vererek, bu işi için akrabaları Kureyş’in müttefiki olan Huzâ’a kabilesinden Hıraş ibn Umeyye’yi seçti. Ebû Cehil’in oğlu İkrime onun bindiği devenin mafsallarını kesti ve bu hareketiyle bir cinayet girişiminden öte, adalete karşı bir suç işlemiş oldu.[513] Resulullah (a.s.), görüşme girişimini tekrarladı. Bunun için, İslam’dan önceki Mekke oligarşisinde kalıtım yoluyla elçilik görevini elinde bulunduran Ömer’i göndermek istediyse de, onun kabul etmemesi üzerine, Ebû Sufyân’la akrabalığını göz önünde bulundurarak Osman’ı görevlendirdi. Ancak bu sırada Mekke’deki kargaşa hali devam ediyordu: Ebû Sufyân Suriye yolculuğuna çıkmış, diğer başkanlar ise ne yapacaklarını bilmez durumda idiler. Resulullah (a.s.)’ın elçisi Osman Mekke’de hapse atılmıştı ve haber İslam ordugâhına onun öldürüldüğü şeklinde ulaştı.

420. Büyük bir üzüntüye kapılan Resulullah (a.s.), bugün yerinde o olayın anısına Şumeysî (ya da Hudeybiye) adlı güzel bir mescidin inşa edilmiş olduğu bir ağacın altına çökerek, sahabelerinin her birinden gerekirse ölünceye kadar dövüşeceklerine dair söz aldı. Mekkeliler durumun ciddiyetini çabucak kavrayarak, bu kez Muhammed (a.s.) ile barış görüşmelerini başlatmak üzere, Suheyl ibn ‘Amr başkanlığında kuvvetli bir heyet gönderdiler. Kuşkusuz, görüşmelerden önce heyetin ilk işi, Osman’ın öldürülmediğine dair güvence vermek oldu. Mekkeliler şu noktalar üzerinde duruyorlardı:

1. Müslümanlar, Ka’be’yi ziyaret etmeksizin derhal Medine’ye dönecekler, ancak onlara ertesi yıl Hac için üç günlük bir izin verilecektir.

2. Mekke’ye iltica eden hiç bir Medineli Müslüman iade edilmeyecek, fakat Muhammed, kendisine sığınan her Mekkeliyi, bu Mekkelinin velisinin (köleler için sahibi ya da aile reisi) isteği üzerine geri göndermek zorunda olacaktır.

3. Anlaşmaya katılan iki tarafın müttefiklerini de kapsayacak şekilde, iki topluluk arasında on yıllık bir barış anlaşması yürürlüğe konulacaktır. Bu barış anlaşmasıyla, taraflardan her birinin arazisi, karşı taraftan gelecek olan (kervan)ların barış amaçlı geçişlerine açılacaktır. Bu anlaşma ile taraflar, üçüncü bir tarafla savaş yapılması halinde tarafsız kalınacağını zımnen kabul ederler.

421. Resulullah (a.s.) bütün bu şartları kabul etti. Bu ilkelerin açık ve net ifadelerle kaleme alınması sırasında da bazı güçlüklerle karşılaşıldı: Mekkeliler, mantıksal bir nedene dayanarak, “Muhammed Resulullah” (Allah’ın Elçisi Muhammed) ifadesinin “Abdullah’ın oğlu Muhammed” şeklinde değiştirilmesini istiyorlardı. Onların tamamen olmasa da belki birinciden daha az mantıklı bir istekleri de, metnin Resulullah (a.s.)’ın kullandığı “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlarım” ifadesiyle değil de alışılagelmiş “Allahım! Senin adınla başlarım” şeklinde başlamasıydı. Fakat Muhammed (a.s.) tüm bunlara razı oldu. Tarafsızlıkla ilgili madde ise anlaşmaya herhalde Resulullah (a.s.) tarafından koydurulmuştu.

422. Hac görevinin yerine getirilmeden dönülmesi, sığınmacıların tek taraflı olarak iâdesi, peygamberlerinin kutsal unvanının anlaşma metninden çıkarılışı gibi karşı tarafa tanınan her imtiyaz, askerî bakımdan güçlü olduklarını düşünen Müslümanların ağırına gitmiş gibiydi. Ömer gibi önemli bir şahsiyet bile, görünüşte korkaklık ifadesi taşıyan anlaşma maddeleri karşısında hoşnutsuzluğunu gizleyememiş ve (daha sonra kendisinin de bunu nasıl yaptığına hayret ettiği gibi), Peygamber Muhammed (a.s.)’ın huzuruna çıkıp şu soruları sorma cüretini göstermişti:

“Bizler doğru yoldayız ve müşrikler de yanlış yolda değiller mi? O halde dinimiz uğrunda bu aşağılanmayı niçin kabul edelim?” (Bk. Buhârî, 65/48/5/4).

Fakat sahabeleri arasındaki disiplin öyle yüksek bir düzeye erişmişti ki, Resulullah (a.s.) kendilerine, Allah’ın kendisine böyle davranmasını emrettiğini söyledikten sonra, bir daha kimsede tek bir söz bile söyleme cesareti kalmadı. O sırada Kur’an’ın Fetih Sûresi zihinleri iyice bulandırmış olsa gerektir. Zira bu ayette, düşman karşısındaki bu “geri dönüş ve başarısızlığı”, “açık bir zafer” ve “göz kamaştırıcı bir başarı[514] olarak nitelendirmiştir. Aksine, bu durum düşman taraf için bir zafer değil miydi? Hayır; Resulullah (a.s.) haklıydı. İşte nedeni:

423. Anlaşıldığına göre Muhammed (a.s.), bu seferi esas olarak Hayber’e karşı askerî bir harekât düzenlenmesi halinde Mekkelilerin tarafsızlığını sağlamak amacıyla düzenlemişti. Bu amaca ulaşmak için de her türlü siyasal ödüne hazırdı, ama bunu sahabesine bile açıklayamazdı, zira en küçük bir tedbirsizlik düşmanı kararından caydırabilirdi. Hayberli Yahudileri de zamanından önce uyandırmamak gerekiyordu. Bu nedenle, tarafsızlık maddesi anlaşma metnine öyle ustalıklı bir üslupla sokulmuştu ki Mekkelilerin bu işin doğuracağı sonuçları kavramasına imkân yoktu.

“Her birimizin göğüsleri (her türlü kötü maksat ve niyetlere) kapalı olacak; Mekke’ye kılıç ve yay gibi silahlar kılıfları içinde olduğu halde girilecek ve hiçbir surette bu anlaşmaya ihanet edilmeyecektir.”

Anlaşma metnindeki bu “ayrıcalıkları” çözümlemeye çalışalım: Hac görevini tamamlamadan geri dönmenin hiçbir önemi yoktu, zira Kur’an sadece buna yol bulanlara Haccı farz kılıyordu. Oysa yolların düşman tarafından kesilmiş olması, Müslümanların bu konudaki her türlü dini görevi yerine getirme yükümlülüğünü kaldırıyordu. Sığınmacıların tek taraflı olarak iâdesine gelince, Resulullah (a.s.) bu konuyla ilgili olarak bizzat şu açıklamayı yaptı:

“İçimizden birinin kalkıp da Mekke’ye sığınmasını ancak bir dinden çıkma (irtidat) olarak görürüz ve bizim böylesi hainlere ihtiyacımız yoktur; Buna karşılık, Mekkeliler arasından gelip bize katılan biri, kuşkusuz İslam’a yeni girmiş biri olacaktır. Böyle bir kimse ise müşriklerden görebileceği eza ve işkencelerden dolayı Allah katında ödüllendirilecektir.”

Öte yandan, bu tür zulme uğrayan kimselerin İslam’ın lehine casusluk faaliyetlerinde bulunan gerçek bir “beşinci kol” oluşturacağını söylemeye gerek yoktur ve bunun sonuçlarını az sonra göreceğiz. Barış anlaşmasının on yıl süreli olmasına gelince, Müslümanlar bunu birçok nedenden dolayı istiyorlardı: Kuvvetlerinin diğer düşmanlara karşı serbest kalması için bir düşmanın tarafsızlığını sağlama yöntemlerinden birisi de bu idi; Mekkeliler ve Medineliler arasında sık sık barışçı amaçlarla yapılan görüşmeler, İslam aleyhindeki birçok yanlış anlama ve önyargının ortadan kalkmasını sağlayacaktı; Mekke’ye ait ticaret kervanlarının İslam topraklarından geçmeye başlaması Müslümanların ticarî faaliyetlerine de canlılık getirecekti. “Allahım! Senin adınla başlarım” şeklinde kararlaştırılan cümlenin ise şirk ya da putperestlikle bir ilgisi yoktu. Mekkelilerin bu konudaki ısrarı çocukça bir yaklaşımdı. Geriye “Allah Resulü Muhammed” tamlaması kalıyor ki, bunun karşı tarafça reddi, var olan gerçekleri ve fiilî durumu değiştirecek nitelikte değildi. Bu öneriyi kabul etmekle, hiçbir zaman Muhammed’in Allah’ın elçisi olmadığı kabul edilmiş olunmuyordu; Bu sıfat olmaksızın onun adının anılması İslam’ın leh ya da aleyhine bir duruma yol açmıyordu. Hatta Mekkeli temsilcinin şu itirazı oldukça mantıklı idi:

“Eğer biz senin Allah’ın Elçisi olduğunu kabul ve tasdik etmiş olsaydık seni (Mekke’ye girmekten) alıkoymazdık.”

424. Böylece Hayber’i kuvvet ve kudret sahibi dostlarından ayıran bu anlaşma, bir “yenilgi ve başarısızlık” olmanın ötesinde, tam tersine gerçek bir diplomatik şaheser, “apaçık bir zafer” ve “göz kamaştırıcı bir başarı” olmuştu.

425. Eli kolu tamamen serbest kalarak Medine’ye dönen Resulullah (a.s.), üç hafta içinde Hayber sorununu kesinlikle halletti. Bu arada Arabistan’daki İran sömürgeleri ile temasa geçti. Birkaç hafta sonra ise Bahreyn (bugünkü el-Ahsâ = el-Hasâ’) bölgesi Sasanî egemenliğinden ayrılarak İslam’la birleşmiştir. O sırada Muhammed (a.s.)’ın egemenlik alanı ancak birkaç bin kilometre karelik bir alanı kapsıyordu. Dört yıl sonra vefat ettiğinde ise, İslam Devleti 3 milyon kilometre karelik bütün bir Arap Yarımadasının yanı sıra, Güney Filistin’in Ayle, Cerba’ ve Ma’ân’ın ötesindeki Ezruh gibi bazı bölgelerinde ve Güney Irak’ta yayılmış bulunuyordu. Böylece İslam, aynı devlet başkanının idaresi altında bir Akdeniz ülkesi haline gelmiş oldu.

426. Hudeybiye Antlaşması’ndaki bir maddeye göre “başka herhangi bir kabile, asıl tarafların sahip olduğu hak ve yükümlülükleri kabul etmeleri koşuluyla bu anlaşmaya katılabileceklerdi.”[515] Tarihçilerin bildirdiğine göre, Benû Bekr topluluğu (Ehâbişler) Kureyşlilerin yanına geçerken, Huzâ’alılar Müslümanlarla ittifak yapmışlardır.

427. Bu anlaşmanın metni iki nüsha halinde hazırlanmıştı. Örfe göre, sadece görüşmelere katılan iki temsilcinin (bir taraftan Resulullah, öte taraftan Süheyl ibn Amr) yanı sıra, her iki taraftan da ileri gelen çok sayıda seçkin kimse, bu anlaşmayı şahit olarak tasdik ettiler. Her iki taraf da mühürlü iki nüshadan birini kendi yanına aldı.[516]

428. Resulullah (a.s.), Mekkeli temsilcileri kendi karargâhında tuttu ve Mekke’de hapis tutulan elçisi Osman serbest bırakılıp geri dönmeden onların gitmesine izin vermedi.[517] Anlaşmanın Müslüman tanıkları arasında, Mekkelilerin tam yetkili temsilcisi Suheyl’in oğullarından birinin bulunduğunu da belirtelim. Görüşmeler devam ederken, Suheyl’in Müslüman olduğu için Mekke’de hapiste tuttuğu bir başka oğlu[518] kapatıldığı yerden kaçarak Resulullah (a.s.)’ın huzuruna gelmiş ve kendisinden sığınma hakkı (emân) istemişti. Suheyl, oğlunun geri verilmesi, aksi takdirde anlaşmanın bozulacağı haberini gönderdi. Bunun üzerine genç adam ağlamaya ve Müslümanların yanında babasının kendisine yapmış olduğu eziyet ve işkencelerden yakınmaya başladı. Her iki tarafın genel çıkarlarını göz önünde bulunduran Resulullah (a.s.), gönlü elvermediği halde, sığınmacının geri verilmesini emretti.[519] Bu arada iki genç kadın da Müslüman karargâhına sığındılar. Ama bu kez Resulullah (a.s.), anlaşmanın sığınmacılarla ilgili maddesinin sadece erkekleri kapsadığı ve kadınların bu hükme tabi tutulamayacağı yorumunda bulunarak, kadınları iâde etmedi. Bazı tartışma ve tereddütlerden sonra Mekkeliler bu yorumlama biçimine razı oldular. Muhammed (a.s.) bu iki kadını, İslam karargâhında bulunan yakın akrabalarına emanet etti.[520] Mekke’de yerine getirmeleri gereken Hac görevini ise Müslümanlar istisnaî bir biçimde Hudeybiye’de yerine getirdiler. Bu konuda izlenecek yolu bizzat Resulullah (a.s.) belirledi ve sahabesi de ancak onu izlemek ve taklit etmekle yetindi.

429. Medine’ye döndükten sonra, Resulullah (a.s.), aralarında Herakliyus (Bizans), Kisra (İran), Necaşî (Habeşistan) ve Mukavkıs’ın (Mısır Kıptîlerinin başkanı) da bulunduğu birçok devlet başkanına, onları İslam’a teşvik ve davet eden mektuplar göndermiştir ki, bu konuya ilgili bölümlerde değineceğiz.[521]

 

Mekke ve Medine’nin Birleştirilmesi

 

430. Hudeybiye’den Medine’ye dönerken, suçluların iadesiyle ilgili olan ve önemli sonuçlara yol açan bir başka olay meydana geldi: Mekke’de işkence altında tutulan Ebû Busayr adlı bir sahabe hapisten kaçarak, yolda Resulullah (a.s.)’a yetişmişti. Mekkelilerden iki kişi derhal kaçağın geri verilmesi isteğiyle karargâha geldiler. Resulullah (a.s.) onların bu isteğini kabul etti. Ebû Busayr geri götürülürken yolda hile ile iki muhafızdan birinin kılıcını kaptı ve kafasını kopardı. Bu arada diğer muhafız kaçıp Muhammed (a.s.)’ın yanına sığınmıştı. Arkasından Ebû Busayr da karargâha çıkageldi. Ancak Resulullah (a.s.)’ın sözüne sadık kalarak kendisine yine sığınma hakkı tanımayacağını gören Ebû Busayr İslâm ordugâhını terk edip gitti. Mekkeli muhafız ise başından geçen felaketi anlatmak üzere Mekke’ye dönmek zorunda kaldı. Muhammed (a.s.) sahabelerine şöyle dedi:

“Ne gözü pek bir insan! Etrafında birkaç arkadaşı daha olsaydı (kim bilir neler yapardı)!”

Ebû Busayr, İslam toprakları dışında, kervan yolu üzerinde bulunan, Bedir yakınında Zu’l-Merve’deki el-Is ormanına sığındı ve bu bölgeden geçen Mekke kervanlarını yağmalamaya başladı. Bu yeni saldırı haberleri Mekkelilerin çeşitli heyecanlara kapılmasına yol açıyordu. Zira müşrikler bu durumdan nasıl kurtulacaklarını bilemezken, aksine Mekke’de zulüm ve işkence altında tutulan Müslümanlar, Ebû Busayr’ın yanında bir araya gelerek intikam alma yoluna başvurdular. Söylentiye göre Ebû Busayr’ın çevresinde kısa bir sürede Mekkeli Müslümanlardan oluşan bir çete toplanmıştı. Bunların verdiği zararın boyutları o denli büyüktü ki, çok geçmeden Mekkeli resmî bir heyet, Hudeybiye’de imzalanan anlaşmadaki suçluların iadesiyle ilgili maddenin kaldırılması ve Resulullah (a.s.)’ın Ebû Busayr ve arkadaşlarını Medine’ye kendi yanına alması için görüşmelerde bulunmak üzere Medine’ye geldi. Ve öyle de yapıldı.[522]

431. Anlaşmanın imzalanmasının üzerinden bir yıl geçtikten sonra Resulullah (a.s.), kararlaştırıldığı gibi, sahabeleriyle birlikte Mekke’yi ziyaret etme amacıyla yola çıktı. Belirlenmiş takvim dışında Ka’be’yi ziyaret etmeye “Küçük Hac” (Umre) adı verilir. Mekkeliler, Müslümanların bu ziyareti sırasında şehirlerini boşaltarak çevredeki dağlara yerleştiler. Resulullah (a.s.) gibi kurallara fazla bağlı kalmayan ve sadece maddî çıkarları düşünen bir siyasî başkan için, önceden kararlaştırılmış bir süreyi uzatarak bu bir tür “işgal”i sürdürmek kadar kolay bir şey olamazdı. Birincisi, oldukça güçlü bir ordu ile gelmişti; Mekkeliler tüm mal mülklerini evlerinde bırakıp gitmişlerdi; böyle bir işgalden sonra karşı saldırıda bulunulması halinde, Müslümanlar kendilerini Mekkelilerin hücumuna karşı daha kolay savunabilirlerdi. Fakat Muhammed (a.s.) dünya malına ve insanların maddî alemlerine hükmetme gibi bir ihtiras peşinde koşmuyordu. O, gönülleri kazanma ve örf ve adetleri değiştirme gibi ilahî bir görevle gelmişti. Kimse Mekkelilerin bomboş evlerine ilişmedi. Şehir halkının duygularını incitecek hiçbir kışkırtma da olmadı. Hatta Muhammed (a.s.) onlarla daha dostça ilişkiler kurmaya çalıştı. Gerçekten de, önceden kararlaştırılan üç günlük sürenin sonunda, Mekkelilerden oluşan küçük bir heyet şehre gelerek, Müslümanların artık bölgeyi terk etmelerini istedi. Muhammed (a.s.) onları saygı ile karşılayıp itibar gösterdi ve bütün Mekkelilerin davetli olarak katılacakları bir şölen vermeyi önerdi. Reddedilmesi üzerine Resulullah (a.s.) de Mekke’yi terk etti.[523]

432. Bütün bu olup bitenler Mekkelilerin kafalarını çok karıştırmış olmalıdır. Mekke’deki süvari birliğinin kalıtsal komutanı ve Müslümanların Uhud’daki ilk başarılı hareketten sonra bozguna uğramalarının tek sorumlusu olan Hâlid ibn Velîd, çok geçmeden İslam’ı kabul etmek üzere kendi istek ve iradesiyle Medine’ye geldi. Muhammed (a.s.) bu durumdan o kadar memnun oldu ki, kendisine “Allah’ın Kılıcı” (Seyfullah) şeref unvanını verdi. Gerçekten Hâlid ibn Velîd dünyanın en büyük askerî dehalarından biri olarak kabul edilmektedir. Diğer bir Mekkeli başkan olan Amr ibnu’l-As da aynı günlerde İslam’a katılmıştır. O da daha sonra Mısır’ı fethetmiş ve Arapların çıkardığı en büyük diplomatlardan biri olmuştur.[524]

433. İslam dini hızla yayılıyor ama İslam Devleti’nin karşılaştığı sıkıntı ve kaygılar da giderek artıyordu. Bizans’ın himayesindeki küçük bir devlet başkanı Resulullah (a.s.)’ın elçisini öldürtmüş ve o sıralarda Medine ile Bizans arasındaki ilişkiler iyice gerginleşmişti. Tam bu sıralarda, Mekke ile ilişkiler iyice kopma noktasına geldi.

434. Hatırlanacağı gibi Benû Bekr ve Huzâ’a kabileleri, birincisi Kureyşlilerin ikincisi Müslümanların yanında olmak üzere, Hudeybiye anlaşmasının tarafları arasında yer almışlardı. Bu iki topluluk arasında İslam’dan çok öncelere dayanan kin ve düşmanlık sık sık çatışmalara yol açmaktaydı. Belazurî’nin naklettiğine göre,[525] bir gün bir Huzâ’alı, Benû Bekr kabilesinden birinin Muhammed (a.s.) hakkında hakarete varan sözler söylediğini duyunca, dayanamayıp üzerine atıldı ve Bekrî’yi yaraladı. Bunun üzerine bu iki kabile arasında gerçek bir savaş patlak verdi. Birkaç gün sonra, Huzâ’a kabilesinden bir heyetin Medine’ye gelerek, Resulullah (a.s.)’ın huzurunda yalvarıp yakardığını görüyoruz. Heyet başkanının bu konu ile ilgili olarak yazıp okuduğu şiirden birkaç dizeyi aşağıda veriyoruz:[526]

“Allahım! Muhammed’in (hatırlaması için) yalvarıyorum

Babamızla babası arasındaki ittifakı…

Bize yardım et ki Allah da sana kılavuzluk etsin

Ve Allah’a tapanları hatırla, yardıma gelecek olan…

Gerçekten Kureyşliler anlaşmayı bozdular…

Onlar bize Vetîr’de bir gece baskını düzenlediler,

Ve bizi diz üstü ya da secde halinde iken öldürdüler.”

435. Şiirin son dizesi, İslam’ın bu bölgeye en azından kısmen girmiş olduğunu göstermektedir. 6. dize Mekkelilerin sadece Bekrîlere silah sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda bu öldürme hareketine fiilen katıldığına gönderme yapmaktadır. Bizans himayesindeki Gassanlılardan gelebilecek bir istila tehdidi Medineli Müslümanlar üzerinde ağırlığını hissettiriyordu ki böyle bir zamanda Mekke ile bir çatışma eğiliminde olmaları düşünülemez. Zaten bu olaydan birkaç gün sonra Mekkelilerin suçlu oldukları iyice anlaşılmış ve Ebû Sufyân, Hudeybiye anlaşmasını yenilemek amacıyla[527] Medine’ye gelmiştir.[528] O, barış anlaşmasının ihlal edilmesinden hiç söz etmemiş, sadece Hudeybiye anlaşması sırasında Mekke’de bulunmadığı iddiasında bulunmuştur. Bunun üzerine Resulullah (a.s.), Ebû Sufyân’ın gelişiyle ileri sürülen suçlamanın teyit edilmesi üzerine, zarara uğrayanlara yardım edileceği sözünü vererek Huzâ’alıları geri göndermiştir.

436. Ebû Sufyân’ın özellikle üzerinde durduğu konu, kızının Muhammed (a.s.) ile evli olması idi. Mekke’den gelir gelmez doğruca onun evine vardı. Kızı Umm Habîbe, küçücük odalarında oturmak için tek uygun yer olan yatak odalarındaki Resulullah (a.s.)’ın döşeğini toplayıp kaldırdı. Babası bunun nedenini sorduğunda, şöyle cevap verdi:

“Sen bir müşriksin, saygı değer Resulullah’ın yatağını kirletmemen gerekir.”

Öfkelenen Ebû Sufyân şöyle mırıldandı:

“Kızcağızım, sen ne kadar fenâ olmuşsun!”

Daha sonra Resulullah’ı görmek için mescide gitti. Resulullah (a.s.) kendisine şöyle dedi:

“Şayet siz bir şeyi değiştirmediyseniz, bu konuda bizden endişelenmenizi gerektirecek bir şey yok demektir.”

Ebû Sufyân, herkesin artık ne yapacağını şaşırdığı Mekke’ye geri döndü. Her zaman yapmış olduğu gibi Resulullah (a.s.), tam bir gizlilik içerisinde hazırlıklara girişti: her türlü yolculuğu yasakladı ve hiç kimse artık Medine bölgesi dışına çıkamaz oldu.[529] Ne yöne gidileceğini belirtmeksizin, Medine halkına sefer hazırlığı yapmaları çağrısında bulundu; bu arada Eslem, Gıfâr ve diğer müttefik kabileler nezdinde haberciler göndererek, askerî bir sefer için hazır olmalarını istedi ve Medine’de toplanmak yerine, bulundukları yerde beklemelerini söyledi.

437. Kısa bir süre önce Müslümanlar, Bizanslılar karşısında yaptıkları Mute savaşında yenilgiye uğramışlardı. Medine’nin doğusunda yaşayan Benû Suleymlerin kin ve düşmanlıkları çok miktarda kan dökülmesine neden olmuştu. Bu durumda Ebû Bekir’in, Resulullah (a.s.)’ın karısı olan kızı Ayşe’ye kocasının niyet ve düşüncesinin ne olduğunu sorması üzerine, onun:

“Bilmiyorum… Belki Benû Suleym düşünülüyordur, belki Sakifler, belki de Hevâzinliler”[530] şeklinde karşılık vermesi bizi şaşırtmamalıdır. Hâtib ibn Ebî Balta’a adında safdilli bir Müslüman, dostluklarını kazanmak için Mekkelilere bir mektup yazması gerektiğini düşünmüştü. Mektup ele geçti, ancak Resulullah (a.s.) onun saflığını öğrenince kendisini bağışladı.[531]

438. Hazırlıkların tamamlanması üzerine[532] Resulullah (a.s.) Medine’den ayrıldı. Yol üzerinde, çıkardıkları birliklerin asıl kuvvetlere katılmasıyla sayıları artacak olan çeşitli müttefik kabilelere uğradı. Bu durum kendisini dairesel bir yol izlemeye zorlamış ve hatta ordunun gerçek hedefi ile ilgili belirsizliği artırmıştı.[533] Ama aslında Resulullah’ın da istediği bu idi. Mekke’nin etrafını kuşatan dağların arkasında karargâhını kurmaya karar verdiğinde, askerlerinin sayısı çoktan on bini bulmuştu. Bunun üzerine her savaşçının birer meşale yakmasını emretti. Mekkeliler Muhammed (a.s.)’ın hareketleri hakkında hiçbir kesin bilgiye sahip değillerdi; bununla birlikte her an bir saldırı olabileceğinden kuşkulanmaktaydılar. Ebû Sufyân her zamanki gibi durumu bizzat yerinde görmek için şehirden çıkıp bir tepeye tırmandı; Medine yönüne baktığında on bin kadar ateşin yakıldığını görünce, yemeklerini hazırlamakta olan on binlerce asker olduğunu sandı. Karşılaştığı Müslüman bir gözcü, bir genel af çıkarması ricasında bulunmak için onu Resulullah (a.s.)’ın huzuruna çıkmaya ikna etti. Mekkeliler üzerinde psikolojik olarak daha da etkili olmak için, Muhammed (a.s.), Ebû Sufyân’ı karargâhında alıkoydu ve son bölüğün de dağ geçidinden geçip İslam Ordusu’nun şehre dört bir yandan girmeye başladığı ertesi sabaha kadar, gitmesine izin vermedi.

439. Mekke tam bir kargaşa içinde idi. Zira kimse o ana dek hiçbir şeyden kuşkulanmamıştı: En yüce başkan Ebû Sufyân esrarengiz bir biçimde ortadan “kaybolmuştu”; ve güçlü Müslüman birlikleri şehrin çevresindeki yolları çoktan tutmuş ve kent merkezine doğru ilerliyorlardı. Müslüman haberciler her yerde şu duyuruyu okuyorlardı:

“Kendi evine kapanan ya da silahlarını teslim eden veya Ka’be’nin avlusuna sığınan yahut da Ebû Sufyân’ın evine giren herkes emniyettedir.”

Bu duyurudaki son seçeneğin, psikolojik savaş açısından, düşman içindeki karışıklığı artırmak ve zihinleri bulandırmak gibi bir yararı da vardı: Çünkü halk, “Acaba Ebû Sufyân da mı bize ihanet etti? Yoksa o da mı İslam’ı kabul etti?” diye sormaya başlamıştı. Kentin tamamen ele geçirilmesinden sonra, Ebû Sufyân da tekrar şehre girdi ve hemşehrilerini, herhangi bir direnişin yararsız olduğu konusunda ikna etti. Böylece Mekkeliler savaşmaksızın boyun eğmeye razı oldular. Hâlid ibn Velîd’in komutasındakiler dışında Müslüman birliklerin tamamı hiçbir direnişle karşılaşmadan şehre girdiler. Kendisi bir askerî birliğin başında yürüyerek kendi kabilesinin semtinden geçtiği sırada, orada bulunan ve Mekke süvari birliğinin komutan vekili olan yeğeni İkrime ibn Ebî Cehl, bilinmeyen bir nedenle Hâlid’i durdurmak istedi. Çıkan çatışmada biri kadın olmak üzere birçok insan öldü. Durumdan haberdar olan Resulullah (a.s.) derhal çatışmanın durdurulmasını emretmiş ve özellikle kadın, çocuk ve savaşla ilgisi olmayan kimselerin kanlarını dökmeye son verilmesi talimatını vermiştir.[534]

440. Muhammed (a.s.), Huzâ’alıların Bekrîlerden intikam almalarına izin vermiş, ancak aşırı gidildiğini görünce derhal olaya el koyarak, genel af ilan etmiştir.[535]

441. Resulullah (a.s.) Ka’be’nin avlusuna büyük bir saygı huşu içerisinde girdi. Yaptığı ilk şey, hiç kuşku yok ki, Beytullah’ı çeviren putları oradan kaldırıp atmak oldu. Daha sonra, Ka’benin duvarları üzerindeki resimleri silmesi için birini binanın içine gönderdi. Buhârî’ye göre bu resimler melekleri ve fal okları açan İbrâhim ve İsmâil peygamberleri göstermekteydi.[536] Aralarında Meryem’in de resmi vardı.[537] Azrakî, Resulullah (a.s.)’ın Ka’be’nin içine bizzat girdiğini ve “ellerimin altında bulunanın dışında” diyerek, tüm fresklerin silinmesini emretmiştir. Tam o sırada ellerinin altında, çocuk İsa ile birlikte Meryem’in resmi vardı.[538] Makrızî ise tam aksini belirterek, Resulullah (a.s.)’ın gönderdiği görevli kişinin, öteki tüm freskleri sildikten sonra İbrâhim’in resmini de duvardan yok ettiğini söyler.[539] Ancak bu resmin silinmesini de Resulullah (a.s.) emretmiştir. Çünkü tek tanrı anlayışının hiçbir resim ya da puta ihtiyacı yoktur.

442. Bütün kent halkı, Resulullah (a.s.)’ın namazdan sonra bir hutbe okuyacağı Ka’be avlusunda toplandı. Muhammed (a.s.), hicretten önce onüç, hicretten sonra da sekiz yıl olmak üzere 21 yıl boyunca, kendisini ve bağlılarını kovup şehirden çıkarmış ve mallarını gasp etmiş olan, diğer birçok sahabesini ölüme götürecek kadar zulüm ve eziyet eden, sığındığı Medine’yi istila eden, giriştiği yenilik hareketlerini boğup yok etmek için akla gelen hiçbir yolu göz ardı etmemiş olan, ve nihayet, görkemli bir şekilde imzaladıkları Hudeybiye anlaşmasını çiğneyen bu kentin insanlarından haksız yere çok çekmişti. Ve işte bunca zulüm görmüş olan kişi şehre bir fatih olarak, muzaffer bir eda ile girmekteydi. Artık bu insanların kılıçtan geçirilmesini emretmesine, tüm mal ve servetlerini savaş ganimeti haline getirmesine ya da düşmanlarını köle veya cariye yapmasına hiçbir şey engel olamazdı. Ama her ne kadar o da diğerleri gibi bir insan idiyse de, Allah’ın Elçisi olarak asıl görevi “ilâhi tebliğ” idi ve kendisinden sonraki inananların genel davranış biçimlerini sonsuza dek belirleyecek tarzda bir tutum izlemesi gerekiyordu.

443. Resulullah (a.s.) görkemli bir biçimde kente girdiği sırada, haberciler de onun önünden koşarak, halka barış ve güvenlik içinde olacaklarını ilan ediyorlardı. Onun kente girişini izleyenler, onun, kendini beğenmişlik taslamak yerine, alçakgönüllülük ve Allah’a hamdın bir göstergesi olarak, biniti (dişi bir deve ?) üzerinde sürekli secdeye kapandığını görüyorlardı. Bu arada bir Müslüman, kendisine, daha önceden sahip olduğu eski evine gidip yerleşmesini önermiş, ama o, postliminum hakkının[540] bu tür mallara uygulanamayacağını söyleyerek bunu reddetmiştir; (Hicret’ten sonra, konutu işgal edilmişti). Ka’be’nin avlusunda kıldığı namazdan sonra, düşmanlarına ve eski hemşehrilerine dönerek, onlara:

“Şimdi benden ne bekliyorsunuz?” diye sordu. Onlar ise, başlarını utançtan yere eğerek:

“Sen, soyu yüce bir babanın oğlu, soylu bir kimsesin!” karşılığını verdiler. Bunun üzerine, bir Allah Elçisi’nden beklenen şu sözler onun mübarek ağzından döküldü:

“Bugün sizden hiçbiriniz aşağılanmayacaksınız; Haydi şimdi gidin, hepiniz serbestsiniz!”[541]

444. Bu sözlerin uyandırdığı psikolojik etkiye bir örnek verelim: Namazdan önce, Bilâl-i Habeşî her zamanki gibi ezan okumuştu; ama bu kez bu işi Ka’be’nin damına çıkarak yaptı. İzleyiciler arasında bulunan ve Ebû Sufyân’ın yakın akrabası, Umeyye soyundan Attâb ibn Asîd, öfkeye kapılarak şöyle dedi:

“Allah’a şükür ki babam hayatta değil! Hiç olmazsa bu kepazeliği görmüyor!”

Bir süre sonra Resulullah (a.s.) bir genel af ilan edince, aynı Attâb, bu kez kendiliğinden gelerek derhal İslam’a geçmiştir. Buna karşılık Resulullah (a.s.) onu bağışlamakla kalmamış, aynı zamanda, zaten yürütmekte olduğu Mekke valiliğine getirmiştir (Başvurduğumuz kaynaklardan bazıları, Muhammed (a.s.)’ın ona günde bir dirhem maaş bağladığını, bazıları ise bu miktarın yılda 40 ukiye, yani 1600 dirhem olduğunu naklederler).[542] Bu arada, İslam’ı kabul eden sadece Attâb olmamıştır: Birkaç gün sonra Muhammed (a.s.) Huneyn seferine çıkarken, iki bin Mekkeli daha kendi istekleriyle onun askerî kuvvetine katılmışlardır. Valinin görevi sadece imam olarak cemaat namazlarını kıldırmak değil, aynı zamanda halkın eğitim ve öğretim işleriyle de ilgilenmekti. Resulullah (a.s.), bu son görevinde kendisine yardımcı olmak üzere Ebû Musa el-Eş’arî ve Mu’âz ibn Cebel’i görevlendirmiştir. Bu bilgiler Makrızî tarafından nakledilmektedir (bk. İmtâ’, I, 432).

445. Şurası bir gerçektir ki, Mekke’ye girişi sırasında Muhammed (a.s.), belirlenen on kadar kişinin, her nerede bulunurlarsa bulunsunlar, derhal öldürülmeleri emrini vermişti. Burada söz konusu olan, savaş suçlularıydı ki zaten geçerli yasalara göre de suçlu idiler. Ne zaman ki bu arananlardan birinin tutuklandığı ve aynı zamanda pişmanlık duyarak İslam’a geçtiği haberi Resulullah (a.s.)’a gelse, onun affedilmesine rıza göstermiştir. Ancak, kendisine danışılmadan yerine getirilen üç idam olayı vardır ki, bunun Fatih’in cömertlik ve bağışlayıcılığına gölge düşürmemesi gerekir.[543]

446. İkrime örneğini tekrar anımsayalım: Kendisi, Uhud Savaşı’nda Mekke süvari birliklerine komuta eden iki kişiden biri idi; aynı zamanda, Resulullah (a.s.)’ın Mekke’ye barış ve güven içinde girmesine karşı çıkan tek insandı. O, bu durum karşısında Fâtih’in affediciliğinden hiçbir umudu olmadığı için, kaçıp Habeşistan’a sığınmak istedi. Karısı, genel affın çıkması üzerine Muhammed (a.s.)’ın huzuruna gelip kocasının bağışlanmasını istedi. Resulullah (a.s.) bu isteği hiç tereddütsüz kabul etti. Kadın, birkaç günlük takipten sonra, Yemen limanında bir gemiye binmek üzereyken kocasına yetişti. İkrime, daha sonra Ebû Bekir’in halifeliği döneminde yapılacak olan Ridde savaşlarındaki başarılarıyla kendini gösterecektir.[544]

447. Genel af çıkarılmasının ertesi günü, Huzeyl kabilesinden bir müşrik, Mekke’de eski bir kan davası nedeniyle öldürülmüştü. Resulullah (a.s.) katili şiddetle azarlayıp, kan diyeti olarak kurbanın ailesine o günün koşullarında 100 deve tutarında bir tazminat ödemeye mahkûm etti.[545]

448. Azılı bir İslam düşmanı olan Safvân ibn Umeyye, Resulullah (a.s.)’ın huzuruna gelmiş ve ona:

“Öğrendiğime göre benim için bir af çıkarmışsın,” dediğinde, Resulullah (a.s.) “Evet” diye karşılık vermişti. Bunun üzerine Safvân:

“Ama ben İslam’a girmek istemiyorum; bana düşünmek için iki ay süre ver.” Resulullah (a.s.) cevap olarak:

“Sana dört ay veriyorum.”[546] dedi. Muhammed (a.s.), Ka’be’nin bağış hazinesinde 70.000 ons tutarında altın bulmuş ama onlara elini sürmemiştir.[547]

449. Bu ve benzeri tavır ve davranışların bir yumuşama ve uzlaşma ortamı oluşturmuş olması gerekir. Birkaç gün sonra, Huneyn Seferi’ne çıkılırken, aynı Safvân Resulullah (a.s.)’a tam donanımlı 100 zırhlı gömlek ödünç vermiştir. “Resulullah (a.s.) Safvân’dan 50.000, Abdullah ibn Rebi’a’dan 40.000 ve Huveytib ibn Abde’l-Uzza’dan da 40.000 dirhem borç almış ve İslamî amaçlarla aldığı bu borçları kendilerine Huneyn’den sonra geri vermiştir.” “Huneyn Savaşı’ndan sonra Safvân, ganimet olarak ele geçirilen çok sayıda koyunun kendisine Resulullah (a.s.) tarafından hediye edildiğini görünce çok duygulanmış ve aynı gün İslam’ı kabul etmiştir.”[548]

450. O halde, iki yıl sonra Resulullah (a.s.) vefat ettiği ve Arabistan’ın bazı bölgelerinde İslâmî çizgiden kopmalar meydana geldiği sırada, Mekke’nin İslam’ın en güvenli ve sağlam dayanak noktalarından biri olarak kalması ve Yarımada’da düzen ve asayişin sağlanmasında önemli bir rol oynaması bizi hiç de şaşırtmamalıdır.

451. Mekke’nin Fethi H. 8 yılının Ramazan ayına rastlar. Daha önce de gördüğümüz gibi, Resulullah (a.s.), Mekke’nin yönetimini İslam’a hemen o sırada girmiş bir Mekkeliye teslim edip, fethi güvence altına almak için geride bir tek Medineli asker bile bırakmaksızın, birkaç hafta sonra Medine’ye döndü. İki ay sonra Mekke’de o yılki Hac mevsimi başladı. Bu sırada, aynı mabedin ziyaretçileri arasında, her biri kendi kurallarına göre Hac görevini yerine getiren çok sayıda Müslüman ve müşrik aday bulunmaktaydı.[549]

 

İlk Deniz Savaşı

 

452. Müslümanların kısa sürede deve ile yolculuktan yelkenli ile seyahate geçişte gösterdikleri sürat hayretle karşılanmıştır. Bu işin başlangıcı şu olaya dayanır: H. 9 yılının Rebi’ul-Ahir ayında, Mekke’nin limanı olan Şuaybe açıklarında, çok sayıda gemiye binmiş bir takım Zenciler görüldü. Resulullah (a.s.), bunlara karşı, Alkame ibn Mucezziz el-Mudlicî komutasında 300 kişilik bir birlik gönderdi ve bunlar sahile yakın bir adaya çıkarma yaptılar. Bir süre sonra Zenciler çekip gidince, birlik Medine’ye geri döndü.[550] Henüz amirallerden ya da savaş filolarından söz etmek için vakit çok erkendi, ama biz, daha o dönemde Müslümanların komutasında deniz ulaşım araçlarının varlığından söz edildiğini görüyoruz. Gerçekten, iki yıla kalmadan, Bizans sınırındaki Mute’ye düzenlenen seferde, Resulullah (a.s.) küçük bir askerî birliği deniz yoluyla göndermişti[551]

 

İdarenin Yeniden Yapılandırılması

 

453. H. 9 yılı İslam tarihinde “Heyetler Yılı” olarak bilinir. Çünkü Arap yarımadasının dört bir köşesinden ve hatta daha uzaklardan (Suriye’de yaşayan Gassanîler gibi), siyasal temsil yetkisiyle donatılmış yirmiyi aşkın heyet, halklarının İslam’ı kabul ettiklerini ve İslam Devleti’ne bağlılıklarını bildirmek üzere Medine’ye gelmişlerdir. Bu durum karşısında, Resulullah (a.s.)’ın idarî yapıda yeni bir örgütlenmeye gitmesini yadırgamamak gerekir: Bu bağlamda, altın ve gümüşün yanı sıra toprak mahsulleri ve hayvan sürüleri üzerinden alınmakta olan sadaka ve zekâtlar, “Devlet Vergileri” haline getirilmiştir. Bundan böyle ödemelerin Resulullah (a.s.) tarafından görevlendirilen memurlara yapılması zorunlu hale getirilmiştir. Bu arada, bu vergi borcunun ödenmesinin, tıpkı namaz ve oruç gibi, hem imanın hem de dinin bir parçası olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu uygulamanın en güzel yanı, devlet yönetimince buna zorlayacak maddî bir yaptırım olmasa bile, herhangi bir Müslümanın kendisini bu görevi yerine getirmek zorunda hissetmesi idi. Yürütme erkinde göze çarpan önemli bir özelliği de vurgulamak gerekir: Resulullah (a.s.), mensubu olduğu kabile üyeleri ve onların soyundan gelen herkes, herhangi bir şekilde bu vergilerden yararlanma hakkına sahip değildir. Böylece Devlet gelirleri Devlet Başkanının kişisel malı ve mülkü olmaktan çıkarılmakla kalmamış, aynı zamanda dinî kurallar çerçevesinde onun yüksek mevkiine yakışmayacak, uygunsuz bir şey olarak nitelendirilerek, kendisine yasaklanmıştır.

454. Yine H. 9 yılında Resulullah (a.s.) puta tapan müşriklerin Ka’be’ye yaklaşmalarını yasaklamış, ve Kur’an’ın bir ayetiyle onu ziyaret etmek bundan böyle, bu binayı inşa eden İbrahim ve İsmail’in de vaktiyle kurallarını koyduğu gibi, sadece Tek Allah inancına sahip müminlere özgü hale getirilmiştir.[552] Böylece Hac, erkek ve kadın her Müslümanın yapması gereken bireysel bir dinî yükümlülük olmuştur. Yeryüzünde evrensellik iddiasında bulunan bir çok din vardır, ama bunlar arasında sadece İslam, Ka’be gibi tüm evreni birleştirici bir yapıya sahiptir: Dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlar günlük namazlarını kılarken ona yönelmekle kalmazlar, aynı zamanda, ömürlerinde en az bir kez olmak üzere, yerkürenin diğer bölgelerinden gelen kardeşleriyle buluşup kaynaşmak için onu ziyaret etmeleri gerekir. O yıl da çok sayıda Medineli hacı adayı Mekke’ye geldi. Resulullah (a.s.) bazı nedenlerden dolayı Medine’de kaldı ve Haccı yönetecek en yetkili başkan olarak Ebû Bekir’i gönderdi. Aynı zamanda, putperest kabilelerle daha önce yapılmış bulunan ittifak anlaşmalarının bozulduğunu ve bunların dört ay sonra tamamen hükümsüz hale geleceğini ilan ve tebliğ ettirdi. Uygulamada bunun büyük bir önemi yoktu, zira bu kabilelerin hemen tamamı daha önceden İslam’ı kabul edip Müslüman olmuşlardı.

455. Ertesi yıl (H. 10) mülkî idarenin daha sağlam temellere oturduğu ve başta Yemen olmak üzere çok sayıda okulun açıldığı görülür. Mekke’de ise, Muhammed (a.s.)’ın yıl sonuna doğru buraya yaptığı ziyaret dışında kayda değer özel bir şey yoktur. Resulullah (a.s.)’ın o yıl Hac amacıyla bizzat Ka’be’ye geleceği haberi o kadar büyük yankı yapmıştır ki, onun Arafat düzlüğündeki Rahmet Dağı’nın (Cebelu’r-Rahme) tepesinden yapacağı tarihî Veda Hutbesi’ni dinlemek üzere, erkek-kadın 140.000’e yakın bir cemaat toplanmıştır. Bu hutbe, bir anayasa metni gibi, insanların görev ve yükümlülüklerini dile getirmekte ve üç ay kadar sonra vefat edecek olan Resulullah (a.s.)’ın gerçek vasiyeti niteliğini taşımaktaydı.[553]

 

Vedâ Hutbesi

 

456. “Veda Hutbesi” olarak bilinen bu söylevin metnini aşağıda bulacaksınız:

“Hamd ve şükür Allah’a mahsustur; biz ona hamd eder, ondan yardım ister, ondan bağışlanma diler ve ona yöneliriz; Nefislerimizin şerlerinden ve hareket ve fiillerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah kimi doğru yola iletirse (artık) kimse onu doğru yoldan saptıramaz; ve kimi de sapıklığa yöneltirse (artık) onu doğru yola iletecek kimse kalmamış demektir. Allah’tan başka ilah olmadığına, onun tekliğine, eşi ve benzeri bulunmadığına şehadet ederim. Yine şehadet ederim ki, Muhammed onun kulu ve elçisidir.

“Ey Allah’ın kulları! Size Allah’tan korkup çekinmenizi ve ona itaatta bulunup boyun eğmenizi salık veririm. Böylece, en iyi ve hayırlı olan bir şeyle (sözlerime) başlamak istiyorum:

“O halde ey insanlar! Size açıkladığım (şeyler)a iyi kulak verin, zira bu yıldan sonra, bulunduğum bu yerde belki de sizinle tekrar buluşamayacağım.

Ey insanlar! Gerçekten sizin kanlarınız, mallarınız, namus ve şerefleriniz, Rabbinizle buluşuncaya dek, tıpkı bu aydaki (Zilhicce), bu yerdeki (Mekke) bu gün kadar kutsal ve dokunulmazdır. Dikkat edin! (Mesajımı size) ilettim mi? Şahit ol Yâ Rab!

“Kimin elinde bir emanet varsa, sahibine geri versin.

“Cahiliye döneminden kalma faiz artık kaldırılmıştır, ancak ödünç olarak verdiğiniz anaparalarınız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olursunuz. Allah’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Ve kaldıracağım ilk faiz, Abdu’l-Muttalib’in oğlu Abbas’ın faizidir.

“Cahiliye döneminden kalma kan davaları da kaldırılmıştır, hükümsüzdür. Kaldıracağım ilk kan davası da (yeğenim) Amir ibn Rebi’a ibn el-Haris ibn Abdu’l-Muttalib’in kan davasıdır.

“Cahiliye döneminden kalma, Mekke şehri ile ilgili hükümet görevleri kaldırılmıştır; Ka’be’nin muhafızlığı (Sidâne) ve Hacılara su dağıtma (Sikâye) hizmeti bundan müstesnadır.

“Kasıtlı olarak adam öldürme kısas ile cezalandırılır: Taş ya da sopa ile öldürülme gibi şüpheli kasıt durumunda (kan diyeti) yüz devedir. Kim daha fazlasını isterse, Cahiliye dönemi insanlarındandır. Dikkat edin! (Mesajımı size) ilettim mi? Şahit ol Yâ Rab!

“O halde, ey insanlar! Bugün Şeytan sizin topraklarınız üzerinde kendisine tapılmaktan, sizin üzerinizde yeniden etkili bir konuma geleceğinden ümidini kesmiş bulunuyor. Ancak, size yasakladığım bu şeyler dışında, önemsiz gördüğünüz bazı işlerde ona uyacak olursanız, bu da onu memnun edecektir. Öyleyse, dininizi korumak için ondan sakınınız.

“Ey insanlar! Nesiy’e[554] başvurmak, küfürde aşırı gitmektir, kâfirler böyle yaparak sapıtmışlardır: Onlar bu bir aylık süreyi bir yıl sıradan bir ay, diğer bir yıl ise haram (kutsal) sayarlar. Amaçları, görünüşte Allah’ın kutsal kıldığı ayların birbiri arkasına akışını korumak ve Allah’ın Kutsal Aylar dışında saydığı ayları bunun içinde (kutsalmış gibi) göstermektir. Onlar böylece Allah’ın helal kıldıklarını haram, haram kıldıklarını da helal hale getirmiş oluyorlar. Gerçekten zaman (takvim), Allah’ın yeri ve gökleri yarattığı gündeki durumuna geri dönmüş (Nesy uygulanan aylarla Nesy uygulanmayan aylar birbiriyle çakışmış) bulunuyor. Ve gerçekten, Allah katında, yeri ve gökleri yarattığı günde takdir ettiğine göre, ayların sayısı 12’dir. Bunlardan dördü kutsal (haram) aylardır. Bu (dördün) üçü art arda gelir: Zülkâde, Zilhicce ve Muharrem. Tek ve ayrı olan diğeri ise, Mudar kabilesinin Receb ayıdır ki Cumâde (el-Ahir) ve Şaban ayı arasında bulunur. Dikkat edin! (Mesajımı size) ilettim mi? Şahit ol Yâ Rab!

“O halde ey insanlar! Kadınlarınızın sizin üzerinizde, sizin de onlar üzerinde bir hakkınız vardır: Sizin onlar üzerindeki hakkınız, sizden başka bir erkeğe yatağınızı çiğnetmemeleri ve sizin hoşlanmadığınız bir kimseyi, sizin izniniz dışında evlerinize sokmamalarıdır. Onların çirkin fiil ve davranışlarda bulunmalarına izin vermeyin; eğer onlar böyle bir şey yapacak olurlarsa, artık Allah gerçekten size, onları azarlayıp cezalandırmanıza, yataklarınızı ayırmanıza ve pek ağır olmamak üzere onları dövmenize izin vermiştir. Eğer bu tür davranışlardan vazgeçer ve size itaat edecek olurlarsa, herkesçe makul ve iyi bilinen ölçüler çerçevesinde onların yiyecek ve giyimlerini sağlamak size düşer. Kadınlara en güzel biçimde davranınız. Çünkü onlar size sığınmış, himaye ve korumanız altına girmiş kimselerdir. Ve gerçekten sizler, onları Allah’ın bir emaneti olarak almış bulunuyorsunuz ve onlara Allah’ın adıyla yaklaşmanız size helal kılınmıştır. Öyleyse kadınlar konusunda Allah’tan korkunuz ve onlara en güzel biçimde davranınız. Dikkat edin! (Mesajımı size) ilettim mi? Şahit ol Yâ Rab!

“Ey insanlar! Mü’minler kardeştirler. Rızası dışında bir kardeşin malı diğerine helal değildir. Dikkat edin! (Mesajımı size) ilettim mi? Şahit ol Yâ Rab!

“Benden sonra küfre saplanıp birbirlerinizin boynunu vurmayın. Ve gerçekten ben size öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sımsıkı sarıldığınız sürece sapıklığa düşmezsiniz: Bu, Allah’ın Kitabı ve onun peygamberinin Sünnetidir. Dikkat edin! (Mesajımı size) ilettim mi? Şahit ol Yâ Rab!

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir ve atanız da birdir: Hepiniz Adem’in soyundan geliyorsunuz ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Allah katında en saygın ve değerliniz, ondan en çok korkan ve çekineninizdir. Takva (Allah’tan hakkıyla korkma) dışında, bir Arabın Arap olmayan birine karşı hiçbir üstünlüğü yoktur. Dikkat edin! (Mesajımı size) ilettim mi? Şahit ol Yâ Rab!”

Kendisini dinlemekte olan müminlerin “Evet” demesi üzerine şöyle devam etti:

“Burada bulunanlar, bulunmayanlara (sözlerimi) iletsinler.

“Ey insanlar! Gerçekten, Allah her varisin mirastan olan payını tayin ve tespit etmiştir: O halde bir varis lehine (onun için belirlenmiş oranın üstünde) vasiyette bulunmak caiz değildir. Mirasçılar dışında, yabancı biri lehine yapılan vasiyetin miktarı, miras bırakılan malların toplamının üçte birini geçemez. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona (anneye?) aittir. Zina edenin cezası taşlanarak öldürülme (recm)dir. Babasından başkasının çocuğu olduğu iddiasında bulunan soysuz ya da efendisinden başkasını efendi edinen nankör Allah’ın gazabına, Meleklerin lanetine ve tüm insanların ilencine uğrasın! Allah, böyle kimselerin (Kıyamet Günü) ne tövbelerini ne de adalet ve tanıklıklarını kabul eder. Ve’s-Selamü Aleyküm!”[555]

457. Resulullah (a.s.), bu büyük söylevini orada toplanmış bulunan herkesin rahatça anlayabilmesi için gerekli önlemleri almış ve söylediği her cümleyi yüksek sesle tekrarlayan münadileri belirli aralıklarla yerleştirmişti. Bu hutbe-söylev görünürde hiçbir siyasal nitelik taşımamakta, ama gerçekte İslam kamuoyunu ırklar üstü bir rejime hazırlamak istemektedir. Nitekim, bir Arabın Arap olmayan biri üzerinde hiçbir üstünlüğü olmadığını açıklayıp öğretmek devrimci bir yaklaşım değil midir? Hutbesinin bir başka yerinde ise şöyle söylemektedir: “Üzerinize başı kuru üzüm tanesi gibi bir Zenci de tayin edilmiş olsa, onu dinleyiniz ve itaat ediniz!”

458. Bu hutbe Arafat’ta Zilhicce ayının 9’una rastlayan Cuma günü okunmuş ve aynı gün nazil olan bir ayetle, gerçekten Muhammed (a.s.)’ın ilahi tebliğ görevinin tamamen sona erdiği bildirilmişti:

“Bugün size dininizi ikmal ettim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak da İslam’ı beğendim.”[556]

459. Müslümanlar her yıl bugünü Büyük Bayram (Îd-i Kebir) olarak kutlarlar. Daha doğru bir ifade ile, bu günün ertesinde; zira bu ayın 10. günü, Mina’da ihramdan çıkılır ve bir kurban kesilerek, eti dostlar arasında ya da hacılar arasındaki fakirlere dağıtılmak suretiyle tüketilir. O yıl da, yüz binlerce hacı adayının buraya akın edeceği beklentisiyle, Resulullah (a.s.), özellikle hacılar arasındaki yoksullara ziyafet vermek için, beraberinde çok sayıda deve getirmişti (Bir devenin eti, günde yüz kadar insanı beslemek için yeterlidir); ve öyle görünüyor ki, o sırada resmî bir görevle Yemen’de bulunan Ali’den, getirebildiği kadar deve getirmesini ve bunları Hac günlerine yetiştirmesini istemişti. Beyhakî ve Diyarbekrî’ye göre o sırada Resulullah (a.s.)’ın elinin altında topu topu yüz kadar deve bulunuyordu ve bunlardan 63’ünü kendi elleriyle kesip, geri kalanı ile uğraşmak üzere Ali’yi görevlendirdi. Yine kaynaklarda belirtildiğine göre aynı gün, Resulullah (a.s.) 63 köleyi de azat etti. Kaynaklar, bunun “ömrünün her bir yılı için bir deve ve bir köle” anlamına geldiğini belirtirler. Müslim, Ebû Dâvût ve daha birçok kıymetli kaynak eser, o sıralarda şöyle bir mucizenin gözlemlendiğinden söz ederler: Bu kurbanlık hayvanlar biraz sonra başlarına gelecek şeyi hissetmişler ve hallerinden hoşnut bir biçimde, önce kendisinin kurban edilebilmesi için her biri kendisini Resulullah (a.s.)’ın önüne atmaya çalışıyordu. Ebû Dâvûd’a göre (12/14) Veda Haccı sırasında, diğer kaynaklara göre ise Huneyn seferi sırasında, Resulullah (a.s.) muta uygulamasının (sınırlı ve geçici bir süre için nikâh yapma) geçersiz olduğunu bildirerek yasaklamıştır. Eğer hadisi nakleden kişinin bir kalem hatasından (lapsus calami) ya da dil sürçmesinden (lapsus linguae) kaynaklanmıyorsa, Resulullah (a.s.)’ın bu yasağı H. 7 yılında Hayber’de koyduğunu ve Mekke’yi fethi ve Veda Haccı sırasında da yeniden gündeme getirdiğini düşünmek gerekir (Zira noktalamasız olarak yazıldıklarında Hayber  ve Huneyn  kelimeleri arasında bir ayrım görülmemektedir:) Tarihsel olaylar nedeniyle vermiş olduğu birçok söylevinde benzer ayrıntılara rastlamak mümkündür.

460. Birkaç gün sonra Muhammed (a.s.), Medine’ye dönmek üzere Mekke’den ayrıldı. Yolculuk sırasında damadı Ali ile bazı Müslümanlar arasında çıkan küçük bir yanlış anlamayı halletti: Kızıl Deniz kıyısındaki Rabiğ liman kenti yakınlarında, içinde su birikintisi olan Humm’da konakladığı sırada, şu sözleri söyleyerek o konuda Ali’ye hak verdi:

“Ben kimin dostu (mevlası) isem, Ali de onun dostudur; Allahım! Sen de onun dostu olanın Mevlâsı, düşmanı olanın düşmanı ol!”

Olay böylece kapandı, ama bu gün, Resulullah (a.s.)’ın bu sözleriyle halifesi olarak Ali’yi tayin ettiği görüşünü savunan Şii mezhebince pek meşhur olarak kaldı. Açıkça görüldüğü gibi, diğer Müslümanlar bu sözlere böyle bir siyasal anlam yüklememektedirler.

461. Resulullah (a.s.)’ın Medine’ye dönme kararı, İslam’ın din ile siyaseti birbirinden ayırma tarzına güzel bir örnek oluşturur. Böylece Mekke, İslam’ın kültürel ve manevi merkezi olarak kalacak, ancak değişik dönemlerde ortaya çıkacak olan siyasal merkezler, Muhammed (a.s.)’ın öğretisinin belirgin bir özelliği olarak, çeşitlilik içinde birlik oluşturacak biçimde, Kur’an’a dayalı aynı yasa ve yönetmeliklere bağlı olacaklardır.[557]

 

Ehâbiş Kabîleleri

 

462. Önceki bölümlerde çeşitli vesilelerle “Ehâbişler”den söz etmiştim. Bunlar, Kureyşlilerle ittifak halinde, Mekke’nin özellikle kuzey ve güneyinde yaşamakta olan bir kabile topluluğu idi. Kabile adının şeklî benzerliği dışında, Habeşistan’la hiçbir ilgileri yoktu. Kimileri kelimenin kök ve yapısını göz önünde bulundurarak “müttefikler” şeklinde algılarken, kimileri de bu adı ittifak anlaşmasının yapıldığı yer olan, Mekke’nin güneyindeki Hubş dağından aldıklarını öne sürerler.[558] Hammâd er-Râviye, bu anlaşmayı Kusay zamanına, diğer kaynaklar ise onun oğlu Abd Menâf dönemine tarihlendirirler. Kusay’ı iktidara getirip, Huzâ’alıların Mekke’den çıkıp gitmesine yol açan hükümet darbesinden sonra, yeni iktidara gelen kabilenin, birçok ittifak anlaşmasıyla iktidarını güçlendirmeyi düşünmesi oldukça doğaldı.

463. Aralarında bir nesep bağı olmamakla birlikte her ikisi de Yemen kökenli olan Huzâ’a kabilesinin iki kolu -el-Hayâ ve el-Musta’lik- dışında, ittifakı oluşturan diğer bütün kabileler akraba durumundaydı. Bu müttefik kabilelerin soy ağacı aşağıda gösterilmiştir:

464. Tarihî kaynaklar Lihyânîlerden açıkça bahsetmezler; Bu, bazı olayların seyri içerisinde bizim çıkardığımız bir hükümdür. Kaynaklar, bu ittifakın aslında Benû Bekir kabileleri ile yapıldığını açıkça belirtirler; ama daha sonra Benû Bekirlerin hem Hudeybiye anlaşması hem de Mekke’nin fethi sırasında Resulullah (a.s.)’a karşı Kureyşlilerle işbirliği yaptıkları görülür. Kuşkusuz burada aynı kabilenin iki farklı kolu söz konusudur. Her halde Kureyşlilerle ittifak yapmış olan Benû Bekirler, Benû Nufâse ibn Bekr adını taşıyorlardı. Öte yandan, Kureyşlilere sarsılmaz bağlarla bağlı olan Ehâbişlerin Hudeybiye anlaşmasına katılmamış olmaları da oldukça dikkat çekicidir.

465. Hâşim M. 443 yılına doğru dünyaya gelmişti. Bu tarih, onun babası Abd Menâf ya da dedesi Kusay tarafından akdedilen bu ittifak anlaşmasının hangi dönemde yapıldığı hakkında da yaklaşık bir fikir vermektedir. Abd Menâf’ın kızı Reyte’nin, o dönemin ileri gelen başkanlarından el-Hâris ibn Abd Menât’la evlendiği bilgisi de kayıtlarda yer almaktadır.

466. Biz, hicretten önceki İslamî dönemle yetinerek, bu konuda şunları söyleyebiliriz: Ebû Bekir (R.A), Mekke’lilerin zulüm ve işkencelerinden kurtulmak isteyerek yurdunu terketmeye karar verdi. Yarı yolda, Kâre bölgesinden geçerken, Ehâbişlerin başkanı İbn Dugunne tarafından alıkonuldu. İşte bu zat, Mekke’ye gelerek, Ebû Bekir’e eman hakkı verdiğini ilan etti. Daha sonra aynı kişi, Ebû Bekir’den İslam’ın gereklerini alenî olarak yapmamasını (namaz kılmak gibi) imalı sözlerle isteyince, Ebû Bekir kendisine tanınan bu eman hakkını reddetmiştir. Ayrıca, Buhâri ve diğer kaynakların verdiği bilgiye göre, Resulullah (a.s.) ve mensubu olduğu kabilenin Mekke müşriklerince boykot edilmesi olayı sırasında, Ehâbişler de bu anlaşmaya katılmışlardır.[559]

467. Kureyşliler, Bedir savaşı için çıktıkları sırada acele ederek Ehâbişlerin gelişini beklemediklerine pişman olmuşlardı.

468. Ehâbişler, Uhud savaşı sırasında Kureyşlilerin safında sadık bir şekilde yerlerini almışlardı. O sırada başkanları el-Huleys ibn Zibbân idi. Bu zat, Kureyşlilerin, şehit Müslümanların cesetlerini kesip parçalama şeklinde gösterdikleri tavırlardan duyduğu dehşeti dile getirmişti. Yine, Amra adında Ehâbişli bir kadın, Uhud’da önceki dokuz sancaktarın öldürülüp artık hiçbir Kureyşlinin bayrağı dikmeye cesaret edemez hale geldiği bir sırada, Kureyşlilerin sancağını kaldırmış ve savaşın sonuna kadar elinde tutmuştur.[560]

469. İslam’ın düşmanları Medine’yi kuşatmak üzere (Hendek Savaşı) büyük bir ittifak düzenledikleri sırada, Resulullah (a.s.) de düşmanlarının müttefiklerine karşı ayrı ayrı birçok faaliyete girişti. Bu bağlamda, Lihyânîlerin başkanı Sufyân’ın öldürülmesi için bir memur görevlendirdi. Görevli memur Lihyânîlerin bölgesine geldiğinde “Bir grup Ehâbişin Sufyân’ın peşi sıra yürüdüklerini” gördü. Makrızî’nin[561] naklettiği bu olay, bizim Lihyânilerin de Ehâbişlerin bir kolu olduğu sonucunu çıkarmamızı sağlamaktadır. Resulullah (a.s.)’ın o sıralarda Ehâbişlerin bir kolunu oluşturan Benû Musta’liklere karşı bir harekât düzenlediğinden daha önce söz etmiştik. Hendek Savaşı sırasında Medine’de başka Ehâbişler de bulunmaktaydı.

470. Resulullah (a.s.) H. 6 yılında Hudeybiye’ye doğru yürüyüşe geçtiği sırada Ehâbişler arasında bir takım huzursuzluk ve kaynaşmalar olduğunu haber aldı. Derhal savaş meclisini toplayarak, Ehâbişler Mekke’ye gelmeden önce onların üzerine yürümek gerekip gerekmediği hakkında görüş alışverişinde bulundu. Artık çıkılmış bulunan Hac yolundan dönmemek gerektiğini düşünen Ebû Bekir’in görüşü benimsendi.[562]

471. Hudeybiye anlaşması sırasında Resulullah (a.s.), görüşmeleri başlatmak üzere Hirâş ibn Umeyye’yi Mekke’ye elçi göndermişti. Mekkeliler elçinin devesini yere yıkıp kendisini az kalsın öldürüyorlardı ki Ehâbişler olaya müdahale ederek onu kurtardılar. Bu durumda elçi İslam karargâhına geri dönmüş ve Resulullah (a.s.), onun yerine aynı amaçla Osman’ı göndermiştir[563] (bk § 419).

472. Daha sonra Resulullah (a.s.)’ın huzuruna birçok Mekkeli elçi çıkmıştır; Aralarında Ehâbişlerin başkanı el-Huleys de bulunuyordu. Resulullah (a.s.) ona, Hac sırasında kurban edilmek için ayrılmış hayvanları gösterdi. Böylece El-Huleys, Müslümanların buraya barışçı amaçlarla geldiğine ikna oldu; ayrıca, Mekke’ye döndüğünde, Kureyşlilere Müslümanlarla bir barış anlaşması yapmalarını tavsiye ederek, onlara Ka’be’yi ziyaret etmeleri için izin verilmesini, aksi takdirde, Müslümanların şehre girmelerine izin vermeyecek olurlarsa, Ehâbişlerin Mekkelilere karşı harekete geçecekleri tehdidinde bulundu.[564] Sonunda Hudeybiye’de barış anlaşması imzalandı ve Benû Bekirler, yani Ehâbişler, Kureyşlilerin safında bu anlaşmaya katıldılar. Hatırlanacağı gibi, daha sonra Müslümanların Mekke’yi fethi ile sonuçlanacak şekilde anlaşmanın yürürlükten kalkmasına neden olan da aynı Benû Bekir kabilesi olmuştur. Kaynaklarda belirtildiğine göre,[565] Mekke’nin fethi sırasında Müslümanlara karşı gösterilen yegâne direniş, Ehâbişlerden gelmiştir.

473. Mekke’nin fethinin ertesi günü ortaya çıkan ünlü Benû Cezîme olayında da muhtemelen Ehâbişler söz konusu idi. Nufâselerin, Ehâbişlerin bir kolunu oluşturduğu kabul edilmektedir; Cezîmeler de Nufâse’nin kardeşlerinin soyundan türemiş torunlardan başkası değildi. Durum ne olursa olsun, Cezîmeler Mekke’nin güneyindeki el-Gumeysâ’da oturmaktaydı ve Resulullah (a.s.) bunları İslam’a davet etmek için Allah’ın Kılıcı Hâlid ibn Velîd’i göndermişti. Özel olarak tebliğ göreviyle yükümlü olmamakla birlikte, komutan onlara –herhalde İslam düşmanlarıyla yaptıkları işbirliğini hatırlayarak- o kadar sert ve kaba davranmıştı ki, Resulullah (a.s.) kendisini açıkça uyarmak zorunda kalmış ve onların gönlünü almak için olağanüstü telâfi yollarına gitmiştir.[566] Belazurî’nin bildirdiğine göre,[567] Resulullah (a.s.)’ın bu sefer için Mekkeli gayrı müslim bankerlerden aldığı borç paralar da, Benû Cezîme tarafından dökülen kanların diyeti olarak harcanmıştır.[568]

 

İttifak Anlaşmasında Ehâbişlerin Durumu

 

474. Şurası bir gerçek ki, Ehâbişler Kureyşlilerle silah arkadaşlığı yaptıkları sırada Mekkelilerden bir miktar maddî destek alıyorlardı. Ancak biz onlarıın paralı askerler değil, Mekkelilerle tamamen eşit haklara sahip müttefikler olduklarını görüyoruz. Aynı durumu, İbn Dugunne tarafından Ebû Bekir’e verilen sığınma hakkının Mekkelilerce tanınması, el-Huleys’in Uhud’da Müslüman şehitlerin cesetlerini parçaladıkları için Ebû Sufyân’ı azarlaması ve hakarette bulunması ve son olarak Ehâbişler’in Hudeybiye anlaşması sırasında Hac amacıyla gelmiş olan Müslümanlarla barışmamaları halinde Kureyşlilerle savaşacakları tehdidinde bulunmasında da görmekteyiz.[569]

 

Çeşitli Olaylar

 

475. İbn Habîb’in[570] belirttiğine göre, Ehâbişler İsâf ve Nâ’ile adlı putlara tapar ve her yıl Ukâz’da düzenlenen büyük fuara katılırlardı.

476. Mekke’nin H. 8 yılında fethinden sonra, muhtemelen tüm Ehâbişler, Kureyşli müttefiklerini taklit ederek İslam’a girmişlerdir.

477. Bu ittifak hiçbir zaaf ve kesintiye uğramaksızın yaklaşık iki yüzyıl boyunca devam etmiş ve İslam-öncesi Araplık ruhu konusunda dikkate değer bir kanıt oluşturmuştur.[571]

 

Habeşlilerle Olan İlişkiler

 

478. Arapçada Habeş sözcüğü Etiyopyalı, Habeşe de Etiyopya anlamında kullanılır. Bu kavramların Mekke’yle ilk ilişkisi Yemen aracılığıyla olmuştur:

479. Muhammed (a.s.)’ın doğumundan yaklaşık bir asır kadar önce, Hıristiyanlık Yemen’de çok sayıda taraftar kazanmış, bu da ülkenin Yahudi hükümdarı Zû Nuvâs’ı kaygılandırmıştı. Necrân bu Hıristiyanlaştırma hareketinin merkezi durumunda idi. Taberî’de anlatılan iki olay, Yahudilerin Hıristiyanlar üzerinde uyguladığı işkence ve zulmü bize açıklayacak niteliktedir. Bunlardan birincisine göre,[572] bu tutumun tek nedeni fanatizmdi: Hükümdar Hıristiyanlardan Yahudiliği kabul etmelerini istemiş, onların bu isteği reddetmesi üzerine, kılıçtan geçirilmelerini emretmişti. Diğer olaya göre,[573] iki Yahudi çocuğu Necrân’da öldürülünce, babaları hükümdara şikayette bulunmuş, o da, Hıristiyanların affedilmeleri için tek çıkar yolun din değiştirmek olduğunu söylemişti. Necranlılar dinlerini değiştirmeyi reddettikleri için, Zû Nuvas büyük bir ordu ile bölgeyi istila etti. Karşı koymaya kalkışanlar ise ya derhal öldürüldü, ya da tutsak edildi. Daha sonra büyük çukurlar (uhdûd) kazılarak içlerinde ateş yakıldı. Onlara son bir kez din değiştirmeleri için fırsat tanındı ve Yahudiliğe geçmeyi reddedenlerin hepsi diri diri ateşe atıldılar. Kur’an bu olaydan dokunaklı ifadelerle bahseder ve bu cinayetin yol açtığı dehşeti dile getirir.[574] Süryanice kaynakların bildirdiğine göre[575] Zû Nuvâs’ın bu vahşetle yetinmeyip, Hîre (Güney Irak) hükümdarı nezdinde temsilciler göndererek, ülkesindeki Hıristiyanların yok edilmelerini istemiştir.

480. Birkaç Necranlı kaçıp kurtulabildi; bir kısmı ise din değiştirmiş gibi göründüler. Bu olay Yemen için çok ciddi sonuçlara yol açmıştır:

481. O sırada Mekke’nin iktidarını elinde tutan ve kuşkusuz bazı sığınmacılara emân hakkı tanımış olan Curhumlu başkan El-Hâris ibn Mudâd, suçluları cezalandırmak amacıyla bir sempati toplama seferine girişti. Nitekim daha sonra İran’ın Isfahan kentinde ele geçen bir mezar kitabesinde şöyle bir kayda rastlarız:

“Ben hendek (uhdûd) kazdıran insanları cezalandıran El-Hâris ibn Mudâd’ım.”[576]

482. Bizans’ın göstermiş olduğu tepki daha açık ve nettir. İşkenceye uğrayanların temsilcisi imparatorun huzuruna çıkarak, kendisinden Yemen hükümdarına karşı yardım istemiş, imparator da şu cevabı vermiştir:

“Benim ülkem sizinkine çok uzaktır; tek yapabileceğim şey, komşunuz ve aynı zamanda bir Hıristiyan olan Necâşi’ye sizin lehinizde bir mektup yazmaktır.”[577]

Başka bir anlatıma göre, işkenceye uğrayanlar doğruca Nacâşî’nin huzuruna çıkmış ve kendisine kutsal kitaplarının yanmış sayfalarını göstermişlerdir. Bunun üzerine Habeşistan kıralı, Bizans İmparatoruna bu yanık İncilleri göndermiş ve ondan kendisine asker sevkiyatı için gemi sağlaması isteğinde bulunmuştur. Sonunda Necâşî kendi imkanlarıyla 700 gemi inşa ettirmiş, o sırada kendi limanlarında demir atmış olan İran ve diğer ülkelere ait ticaret gemilerine el koymuş ve bu arada Bizans’tan istediği yardımı da almıştır. Arapça kaynaklara göre 70.000, Yunan kaynaklarına göre ise 120.000 Habeşli, Babu’l-Mendeb boğazını geçmek üzere gemilere binmiş, ancak gemilerden çoğu daha son durak olan Yemen’e varmadan batıp gitmiştir. İbn el-Kelbî’ye göre burada iki istila hareketi söz konusu idi: Bunlardan birincisi, tek başına Zû Nuvâs’ı dehşete düşürecek kadar etkili olmuş, öyle ki Zû Nuvâs büyük bir meblağ karşılığında barışı sağlayabilmiş; ancak, Habeşistanlı subaylar bu parayı almak üzere kendisinin huzuruna çıktıklarında, onları haince kılıçtan geçirtmiş, daha sonra vakit yitirmeden, şaşkın ve komutansız kalan Habeş ordusunun üzerine çullanmıştır.[578] Yukarıda belirtilen 70.000 rakamı, İbn el-Kelbî’ye göre, ikinci kez düzenlenen misilleme harekâtındaki asker sayısını göstermektedir. Bizanslı vak’anüvisler ise, 15.000 kişilik bir öncü kuvvetin susuzluk ve bitkinlikten telef olduğunu söylerler. Durum ne olursa olsun, savaş Zû Nuvâs’ın yenilgisi ile sonuçlanınca o da kendisini denize atarak intihar etmiş ve ülke Necâşî’nin orduları tarafından işgal edilmiştir.

483. Birkaç yıl geçtikten sonra, aynı Habeş ordusu –ilerde de değineceğimiz gibi- Mekke’yi istila etmek üzere Yemen’den yola çıkmış, ancak ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Bu olaydan üç ay sonra Resulullah (a.s.) dünyaya geldi. Peki Habeşliler böyle bir sefere neden girişmişlerdi? Bu sıradan bir istila hareketi miydi? Bazı doğubilimcilerin bizi inandırmaya çalıştığı gibi, istedikleri sadece, o sırada İranlıların yoğun tehditlerine maruz kalan Bizanslılara yardım etmek üzere Suriye’ye ulaşmak için Mekke arazisinden geçmek miydi? Yoksa, bazı klasik Arap tarihçilerinin naklettiği gibi, Yemen’deki San’a şehrinde bulunan büyük kiliseye putperest bir Arap tarafından yapılan saldırının intikamını almak mı söz konusu idi? Bir başka ihtimal de şu idi: Daha önce de gördüğümüz gibi, el-Hâris ibn Mudâd da Yemenlileri cezalandırmak için gidenler arasında idi. Belki de bu Mekkeli başkan kendisi için Yemen tahtına göz dikmiş ve bu rekabet, peşinden istilalara yol açacak bir takım sürtüşmelere neden olmuştu. Bununla birlikte, el-Hâris’in Habeş istilasından çok önce Mekke’den sürüldüğünü belirtmek gerekir; Bu kişinin, Necranlıların imdadına yetişme bahanesiyle düzenlediği askerî sefer hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Mezarının Isfahan’da bulunması acaba kendisinin daha sonra İran’a mülteci olarak gittiğini mi, yoksa oraya istilacı bir komutan olarak gidip savaş alanında öldüğünü mü göstermektedir?

484. Her ne olursa olsun, Necâşî, istiladan sonra kendi ülkesinde kalmış ve Yemen’in yönetimi için bir kıral nâibini görevlendirmiştir. Daha sonra, Habeşli komutanlardan biri olan Ebrehe, kıral naibi Aryât’ı öldürerek iktidarı ele geçirmiştir. Necâşî, bir iç savaş çıkmasını önlemek için ve bu oldu-bittiyi meşrulaştırmak amacıyla Ebrehe’yi Yemen’in kıral nâipliğine atamıştır.[579]

485. Anlaşıldığı kadarıyla Necâşî dinine düşkün bir Hıristiyandı. Ülkesini Hıristiyanlaştırmak için çok gayret etti. Yaptırdığı birçok anıtın yanı sıra, San’a’da büyük bir katedral inşa ettirmiş, bu tapınağın şöhreti Arap edebiyatında Kâlis (kilise sözcüğünün Arapça karşılığı) adıyla günümüze dek sürekli tekrarlanmıştır. Bizans imparatoru, binanın dekorasyonunda kullanılmak üzere mermer ve mozayik gibi malzemelerin yanı sıra, işinin erbabı ustalar göndermiştir. Ayrıca, Yemen’deki dinî hayatı belli bir düzene sokmak amacıyla İskenderiye’deki İtalyan asıllı rahip Gregentius’u da buraya göndermiştir. Bu zat, Grekce asıl metni hala Viyana’daki elyazmaları arasında muhafaza edilmekte olan, Arabistan’a uyarlanmış 23 maddelik bir kanunu yürürlüğe koymuştur.[580] Arapça kaynaklara göre,[581] Ebrehe Arapları vergiye bağlamış, ayrıca Saba melikesi Belkıs’ın antik sarayını yıkarak, buradan çıkan taş ve sütun gibi malzemeleri bu kilisenin inşasında kullanmıştır. Kâlis denen bu tapınak artık mevcut değildir; 1947’de bölgeye yaptığım bir gezi sırasında, bu tapınağın San’a’da basit bir duvarla çevrilmiş olan temelini görmüştüm. Hendeklere doldurularak yakılan Hıristiyanların hatırası, daha sonra Necran’da inşa edilen bir kilise ve şehitler mezarlığı ile yaşatılmaya çalışılmıştır. Necran şimdilerde Suudî Arabistan sınırları içinde bulunmaktadır ve 1946 yılında yayınlanan resmî bir kaynaktan öğrendiğime göre, burada taştan yapılmış bir aslan heykeli bulunmuştur. Bana etkileyici bir olay daha anlattılar: Hendek içinde yakılan Hıristiyanların bulunduğu çukurlardaki küllü topraklar köylüler tarafından gübre olarak kullanılıyormuş. Kıral İbn Suûd durumu haber alır almaz bu saygısızlığa bir son vermiştir. Zira burada şehit edilenlerin (Ashab-ı Uhdûd) hatırası bizzat Kur’an’la kutsanmaktadır.[582]

486. Öyle anlaşılıyor ki Ebrehe güçlü ve iyi niyetli bir yönetici olarak ortaya çıkmıştır ve günümüzde ortaya çıkan bazı kitabelerden, onun birçok su bendi ve arklarının inşa ya da onarımıyla bizzat ilgilendiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Mârib su bendi üzerinde 136 satır halinde yazılı bulunan M. 543 tarihli büyük Himyerî kitabesi Glaser tarafından yayınlanmıştır. Bu kitabenin metni, taştan yapılmış büyük bir dikdörtgen prizmanın dört yüzüne kazınmıştır. Glaser’in Almanca çevirisine göre bu kitabeden bazı kesitler aşağıda sunulmuştur:[583]

Kutsal Ruh, İsa Mesih ve Rahman olanın kudret, bağışlama ve rahmetiyle başlarım: Bu kitabe, Aksum kıralı Ramhîş Zubeyman’ın, Sabâ, Zû Raydân, Hadramut, Yemenât kıralları ile Tihâme ve Necd Araplarının kıralının temsilcisi Ebrehe tarafından (taşa) kazdırılmıştır. O, bu kitabeyi Kinde ve Dî… valisi Yezîd ibn Kebşe’nin isyanı sırasında yazdırdı. O, Cerrah Zû Zinbur’u gönderdi… Fakat Yezîd onu öldürdü. Haberi öğrenen kıral, sayısı binleri bulan Habeş ve Himyerli askerî birliklerini 657 yılının Zu’-Kıyât ayında bir araya toplayıp yürüyüşe geçerek, Saba ovalarına yayıldı… Bu sırada Yezîd, Nabat’ta onun huzuruna çıktı ve ordunun ileri gelenleri önünde başı kesildi. .. Tam o sırada, Saba bölgesinden, 657 yılının Zu’l-Mezrah ayında, su bendinin ve aynı zamanda duvarın, su haznelerinin ve Afan göletinin çatlayıp yıkıldığını bildiren korkunç haber geldi. Ve kıral, kabilelere su seddini, duvarları yeniden inşa edip Mârib’de ortaya çıkan zarar ziyanı telafi etmek amacıyla inşaatın toprağını, temel taşlarını, kırmızı inşaat taşlarını, inşaatın diğer malzemesini, Hafac ağacı yapraklarını, beyaz taşları ve dökme kurşunu[584] toplayıp bir araya getirmelerini emretti. Bu malzeme toplama işi 657 yılının Zu’s-Surâb ayında tamamlandı… Kıral, kilisesini kutsamak için Mârib’e geldi… Daha sonra su bendine giderek, temel seviyesine kadar toprağı kazdırdı ve temel duvarını örmek üzere kayalık tabakayı ortaya çıkardı. Tam bu işe başladığı sırada, kabilelerin isyan haberi kendisine geldi. Asiler kırala boyun eğdiler. Oradan, su bendinin bulunduğu Mârib şehrine geri döndü. Kendisine sadık kalan başkanlar Aksûm (kıralın oğlu, Me’âhir’in başkanı), Zirneli Murcezif, Fâiş’in başkanı Adil vs. idi... O zaman kendisine Necâşî’nin elçisi, Rum (Bizans) hükümdarının elçisi, Fars (İran) hükümdarının elçisi, el-Münzir’in elçisi, Hâris ibn Cebele’nin bir elçisi, Ebû Karib ibn Cebele’nin bir elçisi ve Rahmân’ın sayesinde onun dostluğunu arayan herkesin elçileri ona geldiler… Ve kıral, Saba’da Ya’fûr tarafından inşa edilmiş olan duvarı yeniden inşa ettirdi… Kabilelerin yardımı ile tamamlanan inşaat yaklaşık 54 m. uzunluğunda, 42 m. yüksekliğinde ve 17 m. genişliğinde idi. Su bendini, duvarları ve su arklarını inşa ettirdi… (daha sonra un, hurma, et, üzüm, kuru üzüm ve şarap gibi sarf malzemesinin ayrıntıları gelmektedir)… Ve inşaat çalışmasını 58 günde… 658 yılının Zû Mu’ân ayında (M. 543 yılının şubat-mart ayları) tamamladı.”

487. Daha sonraki 26 yıl içerisinde kayda değer bir olaya rastlanmaz.[585] Ebrehe’nin Mekke’ye düzenlediği askerî sefer M. 569 yılına rastlar. İstilânın nedenlerini bir yana bırakarak, -ki bu İbn Kesîr’e göre, Mekke’den gelmiş bazı kötü niyetli kimselerin kışkırtmasıyla söz konusu kilisenin yakılması,[586] İbn Hişâm’a göre ise Nesy yöntemine dayanan Arap takviminden sorumlu Kinâneli başkanın bu tapınağa karşı yapmış olduğu saygısızlık[587] idi-, bu siyahî istilacının ordusunda, diğer şeylerin yanı sıra bir de devâsâ bir fil bulunduğunu belirtmekle yetineceğiz.[588] İslam öncesi Mekke’sinin tarihsel bilgileri arasında yer alan “Fil Yılı” kavramı da buradan gelmektedir. Ayrıca, Arap tarihçilerine göre bu fil Mahmûd adını taşımaktaydı. Necâşî’nin Habeşistan’dan gönderdiği bir file saf Arapça bir sözcük olan Mahmûd adının konması tuhaf görünebilir. Yoksa burada daha çok, Mamut gibi türünün son örneği olan bir hayvanın Arapçalaşmış adını mı görmek gerekir? Tarihî anlatımlardaki bazı ifadelere göre, Mahmûd kadar büyük olmasa da konvoyda başka filler de bulunuyordu. Has’am kabilesi içinde de belli sayıda Hıristiyan mevcuttu. Öyle ise, Ebrehe’nin ordusuna Mekke’ye kadar rehberlik edecek bir Has’amlının bulunmasına şaşırmamamız gerekir.[589] İstilacılar Mekke bölgesinde birçok zarar ziyana yol açtılar, hayvan sürülerini talan ettiler. Bu sırada ahali dağlara çekilmişti. Resulullah (a.s.)’ın dedesi Abdu’l-Muttalib, halkının temsilcisi olarak Ebrehe’nin karşısına çıktı. Uzun boyu ve gümüşe çalan sarı saçları ile, siyahî başkan üzerinde büyük bir etki uyandırdı: Ebrehe kendisine itibar gösterip saygı ile karşıladı. Ziyaret nedeninin sorulması üzerine, Abdu’l-Muttalib develerinin kendisine geri verilmesini istedi. Ebrehe’nin kendisini hayret ve şaşkınlıkla karşılaması üzerine, tekrar söz alıp:

“Develer bana aittir ve ben bunlar üzerinde hak iddia ediyorum. Beytullah’a (Ka’be’ye gelince), sahibi (olan Allah) onunla gereği gibi ilgilenecektir.”

Bu sözlere biraz canı sıkılan Ebrehe, ona hayvanlarını geri verdi ve derhal, o dönemin buldozeri sayılabilecek “fil”in Ka’be’yi yıkmak üzere harekete geçirilmesini emretti. Ancak fil inat edip yürümedi. Ne tatlılık ne de şiddet onu yerinden kımıldatamadı. Daha sonra ne olup bittiği hakkında Kur’an’a başvuralım:

“Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi? Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı? Sonra onların üstüne birbiri arkasına uçuşup gelen ebabil kuşları göndermedi mi? Ve o kuşlar, onların üzerlerine pişmiş tuğladan yapılmış taşlar atmadılar mı? Böylece Allah onları sanki yenilip çiğnenmiş ekine çevirmedi mi?” (Kureyş: 105/1-5)

488. Kuş sürülerinin böyle bir saldırısını efsane olarak nitelendirip reddetmek belki kolay olurdu. Ancak, Kur’an’ın bu ayetleri söz konusu olaydan kırk yıl kadar sonra vahyedilmişti ve Muhammed (a.s.)’ın hasımları arasında bu olayı gözleriyle gören tanıklar vardı. Eğer uydurma bir olay söz konusu olsaydı, bu tanıklar bu açıklamayla alay edebilirdi. (Arap tarihçiler Kur’an’ın birçok ayeti konusunda İslam düşmanlarının eleştirilerine yer verirken, kuşlarla ilgili bu olay hakkında bir eleştiriye hiç değinmemişlerdir.)

489. Taberî’nin[590] açıklamasına göre, aynı yıl bölgenin tarihinde ilk kez olmak üzere çiçek hastalığı ve diğer bulaşıcı hastalıklar ortaya çıkmıştır. Belki de bu hastalıklar, Ebrehe ordusunun kokuşmuş ölülerinden ya da bölgeye istila amacıyla gelen bu ordunun yol açtığı büyük çaplı ölümler nedeniyle ortaya çıkmıştı. Herşeye rağmen Ka’be mucivevî bir biçimde tahrip edilmekten kurtulmuş ve Ebrehe Yemen’e dönerek, çok geçmeden orada ölmüştür. İnsanın aklına, bu düşman ordusundaki bazı hastaların bölgede kalmayıp, arkadaşları dönüş yolunu tutarken, bunların siyahi esirler olarak İslam’ın başlangıç yıllarında Mekke’de ortaya çıkmış olabileceği ihtimali geliyor. Yemen’de askerî yönetim zayıfladığı için ülke kolaylıkla İran tarafından işgal edilmişti. Gerçekten, bazı Yemenliler Kisra’nın huzuruna çıkarak, Habeşlileri buradan sürüp çıkarmak için yardım etmesini istemişlerdir. Kisra, Vihriz’in komutasında bir ordu göndermiştir. Arap tarihçilerin ifadelerine bakılırsa, Kisra, hapishanelerdeki suçluları, bu askerî sefere katılmaları koşuluyla bağışlamıştır. Yerli halkla işbirliği sağlandıktan sonra, Yemen büyük bir güçlükle karşılaşmadan Habeşistan’ın egemenliğinden kurtarılmıştır. Mekkelilerin, Yemenli büyük başkan Seyf ibn Zî Yazan’ı bu zaferden dolayı kutlamak üzere Abdu’l-Muttalib yönetiminde bir heyet göndermesine şaşırmamalıyız.[591] (Yemen’in bağımsızlığı uzun sürmemiştir: İranlılar çabucak efendi gibi davranmaya başlamışlar ve bu durum Resulullah (a.s.) döneminde Yemen’in Müslümanlaştırılmasına kadar devam etmiştir.)[592]

 

Mekke’nin Habeşistan’la İlişkileri

 

490. İslam’dan önce de Mekkeliler siyahî Afrika ile doğrudan ilişki içinde bulunuyorlardı. Kur’an’da Habeşçe kökenli sözcüklerin bulunması[593] bunu kanıtlamaktadır. Bizans imparatoru (I. Leon) Resulullah (a.s.)’ın büyük dedesi Hâşim’e, 467 yıllarında, ticaret kervanlarıyla Suriye’ye girmesine izin veren bir belgenin yanı sıra, Necâşi’ye hitaben yazdığı bir tavsiye mektubu[594] ile, kendisinin de Mekke ve Habeşistan arasındaki kervan akışına izin vermesini istemişti. Hâşim, kardeşi Abd Şems’i Necâşî’nin huzuruna çıkmakla görevlendirmiş ve o da bu konuda gerekli yetkiyi almıştır. O günden itibaren bu iki komşu ülke arasındaki ilişkiler giderek artmıştır. Daha sonraki dönemlerde Amr ibn el-As’ın, kendi üretimi olan işlenmiş derileri Necâşî’ye sunduğunu görürüz. Hâşim’in döneminde de muhtemelen bu tür şeyler ihraç edilmekteydi.

491. Belazurî’nin bize naklettiğine göre,[595] Hâşim’in oğlu Abdu’l-Muttalib, (Habeşistan’la ticaret belgesini elde eden) Abd Şems’in torunu Harb ile, bu iki Mekkeliden hangisinin bir konuda daha çok liyakatli olduğuna karar verme hususunda ihtilafa düştü. Her iki taraf ta sorunun çözümü için Necâşî’nin hakemliğini kabul ettiler. O ise, iki akraba arasındaki böyle bir meseleye karışmak istemedi. (Bunun üzerine, sorunlarını çözmek için bir başkasını belirlediler.)

492. Suheylî’nin ifadesine göre,[596] Habeşistan’daki iç savaş sırasında, olayların akışı içerisinde ülkedeki prenslerden biri, ülkesinden uzaklaştırılmasını sağlamak amacıyla 600 dirheme bir Arap tacire satılmıştı. Daha sonra Necâşî Ashama adını alacak olan bu prens, Bedir vadisinde Damra kabilesine mensup birinin çobanlığını yapıyordu. Bu arada hatırlatalım ki, Resulullah (a.s.), Habeşistan’a iltica eden Müslümanlara karşı Mekkelilerce düzenlenen entrikaları engellemek için, Necâşî Ashama nezdinde elçi olmak üzere Damra kabilesinden Amr ibn Umeyye’yi görevlendirmişti.

493. Acaba Muhammed (a.s.) de Habeşistan’a gitmiş midir? Kaynaklarımız bundan hiç söz etmezler. Ancak bazı olaylara bakarak bu soruya olumlu cevap vermemiz mümkündür. İlerde de göreceğimiz gibi, Muhammed (a.s.)’ın Necâşî’ye gönderdiği ilk mektup oldukça samimi ve içten ifadeler taşımaktaydı. Gerçekten de bu mektupta şöyle söylüyordu:

Sana yanında az sayıda Müslümanla birlikte amcamın oğlu Cafer’i gönderiyorum. O senin yanına geldiğinde ona konukseverlik göster...”

Mekkeli Müslümanlara Habeşistan’a gitmeleri için izin verirken de, Resulullah (a.s.), İbn Hişâm’ın bildirdiğine göre[597] şöyle eklemişti:

“Orada öyle bir kıral vardır ki yanında hiç kimseye zulmedilmez. Orası hakikat ülkesidir. Allah orada size şimdiki durumunuzdan kurtulmanız için bir çare gösterecektir.”

Ancak bu konuda basit dedikodularla yetinmememiz gerekir. Bildiğimiz kadarıyla Resulullah (a.s.), özellikle Habeşlilerle ya da Habeşçe bilen kişilerle konuşurken bazen Habeşçe sözcükler kullanıyordu.[598] Ayrı ayrı değerlendirildiğinde bu olaylardan hiçbiri fazla bir şey kanıtlamaz, ama bunlar bir araya geldiklerinde belli bir değer taşırlar. Ayrıca Resulullah (a.s.) çok seyahat eden biriydi. Yemen’deki Bahreyn-Uman’ın yanı sıra, ülkesinden çok uzaklarda bulunan Suriye’ye bile gitmişti. O dönemde, Mekkeli tüccarlar Necâşî’nin ülkesine sık sık yolculuk yaparlardı. Habeşliler, denizden yaptıkları bir saldırı ile Yemen’i işgal etmişlerdi. Müslüman mülteciler de Habeşistan’a gemi ile geçmişlerdi. Yemenli Ebu Musa el-Eş’arî de Medine’ye gelmek için bir gemiye bindiğinde, fırtına kendisini Habeşistan kıyılarına atmıştı.[599] Doğubilimci Barthold,[600] Kur’an’da deniz yolculukları ile ilgili olarak geçen çok ayrıntılı bilgi ve açıklamalara bakarak, Muhammed (a.s.)’ın kendisine indirilen şeylerin anlamını çok iyi anlayacak düzeyde bu tür ulaşım araçlarından haberdar olduğunun çıkarılabileceği kanısındadır. Bu konuyu, yazarı bilinmeyen bir Hıristiyan kaynağında geçen şu rivayetle bitirelim. Söz konusu eserde, imparator Herakliyus zamanında Habeşistan’ın bir bölgesine giden Muhammed’in Etiyopya kökenli olduğu belirtilmektedir.”[601] Acaba burada katıksız bir ırkçılık mı, yoksa çarpıtılıp değişikliğe uğratılmış tarihsel bir bilgi mi söz konusudur, bilemiyoruz.

494. İslam-öncesi dönemle ilgili olarak bir kaynağın bize aktardığı bilgilere göre,[602] Mekke’nin ihtiyacı olan hububat deniz yoluyla Cidde’ye geliyordu. Aynı kaynak bu işte  Habeşistanlıların etkin olduğunu belirtir. Mekkeliler gelen malları nakletmek üzere Cidde’ye deve ve eşek gönderirlerdi. Bu sırada şöyle bir olay meydana gelmiş olabilir: Kureyş’in Abdar kolundan Hâris ibn el-Alkame, aşağıda geçen olay nedeniyle, Habeşistan kıralı Aksumlu Ebû Yaksûm’un eline rehin düşmüştü. Şiddetli bir kıtlığın yaşandığı bir sırada Mekke’ye bir grup Habeşli tüccar geldi; Kureyşli gençler Habeşlilerin mallarına üşüşüp onları yağmaladılar. Doğal olarak bu bir çatışmaya yol açtı. Daha sonra, Mekke’nin birçok ileri gelen başkanı devreye girerek, özür dilemek ve bundan sonra onun ülkesinden hiçbir tüccarın Mekke’ye gelmesine engel olmamasını rica etmek üzere Aksumluların huzuruna çıktılar. El-Hâris’in yanı sıra birçok insan kırala rehin bırakıldı. Kıral rehinelere çok cömert davrandı. Hatta bunlar, kendi hesaplarına Mekke’ye mal bile gönderdiler. [603]

 

İslâmî Dönem

 

495. Muhammed (a.s.)’ın 609 yılında İslam’ı tebliğ için ilahi çağrıyı aldığını daha önce görmüştük. Bundan beş yıl sonra kendi hemşehrilerinin dinî nedenlerle uyguladıkları baskı ve işkenceler o derece dayanılmaz boyutlara ulaştı ki, bizzat kendisi, sahabesine doğdukları bu şehri terk edip Habeşistan’a sığınmalarını telkin etti. Kuşkusuz böyle uzak bir ülkenin tercih edilmesinin birçok gerekçesi vardı. Öncelikle, Arap töreleri herhangi bir kabile mensubunun iznini almayan kimselere sığınma hakkı tanınmasına imkân vermiyordu. Başka bir deyişle, sığınacak bir yer bulmak sığınmacının bir hakkı değil, tamamen onun şansına kalmış bir şeydi. Aralarında sadece erkeklerin değil, kadın ve çocukların da bulunduğu kırk-elli kişilik, hatta bazen yüzlerce kişilik bir topluluğa sığınma hakkı tanımak, herkesin birbiriyle kavgalı olduğu bir ülkede o hakkı verecek kişinin rızasının yanında, bu sığınmacıların bölge ekonomisiyle kaynaşıp bütünleşmesi için önemli maddî imkânlara sahip olmayı da gerektiriyordu. Üzerinde yaşayan insanların atasözlerine geçmiş konukseverliklerine rağmen, Arap yarımadasının bu kadar çok sayıda sığınmacıyı barındıracak yeri yoktu. Bunun yanı sıra, Mekkeliler uluslararası nitelikte Arap dayanışmasını öngören bir ticaret anlayışını benimsemişlerdi. Bu nedenle, yaşadığı topraklardan sürülme riskini göze almadan önce, bunun doğuracağı sonuçları düşünmeleri gerekiyordu. Mekkelilerden gelebilecek bir istila hareketine karşı kendilerini savunmak için, güçlü bir Devlet her zaman için bir kabileden daha güvenli bir seçenekti. Komşu ülkeler arasında İran da vardı. Ama bu devlet, Hire Arap kırallığını henüz yeni ortadan kaldırmıştı ve tamamen Araplar arasından çıkmış olan bu yeni başkandan (Resulullah) kuşkulanıyordu. Bizans imparatorluğu ise o sıralarda İranlılara karşı giriştiği mücadelede oldukça ağır kayıplar vermiş ve Şam, Kudüs ve hatta İskenderiye’yi kaybetmişti (613-617). Bu durumda, Herakliyus tarafından özellikle Araplara karşı alınmış olan[604] sıkı ekonomik önlemler, o dönemin Mekkeli Müslümanlarını Suriye’ye çekemezdi. Komşu ülkeler arasında ise sadece Habeşistan uluslar arası karışıklıkların dışında bulunuyor ve bu ülkenin kıralı Necâşî’nin düşünce yapısı Araplara karşı oldukça uygun ve elverişli bir durumda bulunuyordu.

496. Sahabelerine bu hicret etme önerisini bizzat götüren Resulullah (a.s.)’ın onlara, Necâşî’ye verilmek üzere bir tavsiye mektubu yazmış olduğunu düşünmek de oldukça makul ve doğaldır. Habeşistan kıralından Müslüman sığınmacılara karşı konuksever olması isteğinde bulunan bu mektubun bir bölümünü yukarıda sunmuştuk. Şimdi de bazı sorunları gün yüzüne çıkaran bu mektubun tam metnini veriyoruz:

“Allah’ın Elçisi Muhammed’den, Habeşistan hükümdarı Necâşî’ye:

Kendisinden başka hiçbir tanrı olmayan gerçek Hükümdar (Melik), Mukaddes (Kuddûs), Esirgeyici (Selâm), Kurtarıcı olan Allah’a övgü (hamd) ile sözlerime başlarım. Kesinlikle onaylayıp tanıklık ederim ki Meryem oğlu İsa Allah’ın Ruhu ve Kelimesidir ve O, bu (Kelime’yi), iffetli, dokunulmamış Meryem üzerine bırakarak, tıpkı Adem’i kendi eliyle yarattığı gibi, onu kendi Ruhu ve Üflemesinin etkisiyle gebe bırakmıştır.

Seni Tek ve hiçbir ortağı olmayan Allah’ın yoluna ve Ona itaat konusunda karşılıklı yardımlaşmaya davet ediyorum; beni izle ve bana gelmiş olan şeye iman et, zira ben Allah’ın elçisiyim. Öyleyse seni ve sorumluluk ve yönetimin altındakileri her şeye gücü yeten (Kâdir) ve Yüce olan Allah’a davet ediyorum. Öğüt ve önerilerimi kabul etmenizi tavsiye ederim.

Sana yanında az sayıda Müslümanla birlikte amcamın oğlu Cafer’i gönderiyorum. O senin yanına geldiğinde, yararsız ve boş gururu bir yana bırakıp onlara konukseverlik göster.

Selam, hakikat yolunu izleyen kimsenin üzerine olsun!”[605]

497. Aralarında Taberî’nin de bulunduğu diğer kaynaklar, bu mektubu H. 6 yılına, yani bu sığınmacıların Habeşistan’a gelişlerinden onbeş yıl sonraya tarihlendirirler. Zaten bu sırada sığınmacılar, sağlam bir İslam Devletinin kurulmuş olduğu Medine’ye dönme hazırlıklarına başlamışlardı. Dolayısıyla, olaydan sonra (post eventum) bir konukseverlik isteğinde bulunulması kabul edilemezdi. Ben 1935 yılında, Necâşî’ye bu konuda gönderilmiş iki ayrı mektubun birbirine karışmış olabileceğini düşünüyordum; bunlardan biri sığınmacıların Habeşistan’a hicretleri sırasında, diğeri ise H. 6 yılında Muhammed (a.s.)’ın İslam’a davet amacıyla yabancı ülke yöneticilerine mektuplar gönderdiği sırada yazılmış olmalıydı.[606] Necâşî’ye gönderilen mektubun aslının ortaya çıkışıyla bu görüşüm pekişti. Bu konuyu ilerde daha ayrıntılı olarak ele alacağız. Burada sadece “konukseverlik gösterilmesi isteği” ile ilgili paragrafın bu orijinalde bulunmadığına işaret etmekle yetineceğiz. Tavsiye mektubunun başlangıç bölümünde kuşkusuz ikinci mektuptakiyle hemen hemen aynı ifadeler yer alıyordu. Kaynaklardaki “karışma” buradan ileri geliyor olmalıdır. Ayrıca, Kastallanî ve Kalkaşendî’de “Sana yeğenimi gönderiyorum” kısmının aynen bulunduğunu, ancak “O senin yanına geldiğinde…” diye devam eden son cümlenin tamamen eksik olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Bir yandan sığınma hakkı ve konukseverlik gösterilmesini isterken, öte yandan da aynı kimseye “boş ve yararsız gurur ve büyüklenme” yakıştırmak ev sahibinin duygularını incitebilirdi. Ancak, bu tür bir cümle, daha sonra ortaya çıkacak bir fırsatla, yeni dine davetin reddedilmesinden sonra yapılacak bir yazışmada yer alabilirdi.

498. Kendi çıkarları konusunda oldukça dikkatli davranan Mekkeli müşrikler, çok geçmeden, Müslüman sığınmacıların sınır dışı edilmeleri isteğiyle Habeşistan’a resmî bir elçi göndermeye karar verdiler. Mekke bölgesinde tabaklanıp işlenen deriler, Habeşistan’da en çok rağbet gören Arap ürünleri idi. Necâşî’nin huzuruna çıkmadan önce, kraliyet sarayındaki tüm din adamları ve öteki yöneticilere hediye edilmek üzere bol miktarda bu derilerden temin edildi. Onlara heyetin geliş amacı açıklanarak, Necâşî nezdinde kendilerine destek olunması sağlandı. Habeşlilerin, sığınmacıları ülkelerinden kovarken vicdanî bir rahatsızlık duymamaları için, onların Hıristiyan olmadıkları özellikle vurgulandı. Mekkeli elçilerin, saraya kabul edilmeleri sırasında kıralla çok samimi olduklarını gözlemliyoruz. Onlar kendisine şöyle diyorlardı:

“Ey Hükümdar! Aramızdan bazı budala gençler senin ülkene sığınmışlar; onlar kendi halkının dinini terk ettiler, ama seninkini de kabul etmiş değiller. Aksine, bizim için de senin için de meçhul, yepyeni bir din icat ettiler. Onların ana-babaları, akrabaları ve amcalarından ileri gelen çok sayıda hatırlı kişi, bu sığınmacıların hata ve kusurlarını herkesten daha iyi bilen kimseler olarak, onların ülkeden sınır dışı edilmelerini istemek üzere bizleri gönderdiler.”

Daha önceden gönülleri kazanılan saray çevresi bu isteği destekledi. Ancak kıral, sığınma hakkına ihanet etme düşüncesine sinirlenip karşı çıktı. Hemen Müslümanları huzuruna getirtti. Abdullah ibn Ebî Rebî’a ve Amr ibn el-Âs bu durumdan hiç memnun olmamakla birlikte, buna engel de olamadılar. Aynı şekilde Müslümanlar da endişe ve korkuya kapılmışlardı. Ama neye mal olursa olsun gerçeği söylemeye karar verdiler. Resulullah (a.s.)’ın yeğeni Ca’fer söz alarak şöyle söyledi:

 “Ey Hükümdar! Allah bize kendi aramızdan birini seçip, onu kendi elçisi olarak gönderinceye kadar bizler cahil bir topluluk idik; putlara tapar, şehvetlerimizden kaynaklanan günahlar işler, zayıflara zulmeder, kötü ve çirkin her fiili işlerdik. Bizler onun bütün erdemlerini, doğruluğunu, iffetini gayet yakından ve mükemmel bir şekilde biliyorduk. O bize diğer insanlara kötülük yapmaktan çekinmeyi, sadece tek olan Allah’a kulluk etmeyi, namaz kılmayı, yoksullara sadaka vermeyi, oruç tutmayı ve güzel olan ne varsa onları yapmayı (salih ameli) öğretti. Bütün bunlar bizim hoşumuza gitti ve bunları yapmaya başladık; ama hemen ardından, bizi kendi yurdumuzu terk etmek ve senin ülkene sığınmak zorunda bırakan kendi yurttaşlarımızın işkence ve zulümleri başladı. Biz tüm seçeneklerimiz arasından seni tercih ettik, zira senin yanında bize hiçbir kimsenin zulmetmeyeceğini ümit ediyorduk.”

Necâşî, bu ilahi mesajdan birkaç parça hatırlayıp hatırlamadığını kendisine sorunca, Ca’fer, her ikisi de ilahi birer mucize olan Yahya ve İsa’nın doğumlarının anlatıldığı Meryem suresinin ilk ayetlerini okudu. Tarihçilerin belirttiğine göre, o sırada önlerinde İncil nüshaları olan din adamlarınca etrafı kuşatılmış bulunan Necâşî, kendileri için çok değerli ve kutsal olan bütün bu hususların hiç beklemedikleri bir biçimde ayetlerde yüceltilip ululanması karşısında, rahiplerle birlikte ağlamaya başlamıştı. Sonunda kıral şöyle dedi:

“Bu ışığın kaynağı, İsa’ya gelen kutsal mesajınki ile aynıdır. Haydi şimdi esenlik ve barış içinde gidiniz; sizi bu puta tapıcılara kesinlikle teslim etmeyeceğim.”

499. Kaynağımız İbn Hişâm,[607] daha sonra bize temsilci Amr’ın çıkardığı bir fitneden bahseder: Amr, Müslümanların İsa Mesih konusunda sahip oldukları inanç yüzünden güya kendisinin hafife alındığını göstermek üzere tekrar Necâşî’nin huzuruna çıktı. Kıral ile yapılan bu ikinci görüşme, Müslüman zümre arasında korku ve endişe tohumları saçtı. Ama yine de yalan söylememeye karar verdiler. Ca’fer tekrar söz alarak, İslam anlayışına göre İsa’nın Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu, bakire Meryem’den dünyaya gelmiş, Allah’ın Ruhu ve Kelimesi olduğunu açıkladı. Necâşî böylece Mekkelilerin kurduğu tuzağın farkına vararak, kendisine yapılan hediyeleri onlara iade ettirdi ve Müslüman sığınmacılara tanıdığı hakları yeniledi. Necâşî, Muhammed (a.s.)’ın:

“İsa, bir hurma çekirdeğinin zarı kadar bile olsa, bir taşkınlık göstermemiştir.”[608] şeklindeki sözlerini onaylayıp kabul etti. Resulullah (a.s.) onun bu tutumundan, İslam’ı kabul ettiği sonucunu çıkarmış, Necâşî öldüğünde de, Medine’de gıyabi (in absentia) bir cenaze töreni düzenlemiştir.[609]

500. Sığınmacılar Habeşistan’a geldikten kısa bir süre sonra Ca’fer’in bir oğlu dünyaya gelmiş ve aynı gün Necâşî de bir oğula sahip olma sevincini yaşamıştı. Ca’fer’in hanımı prense sütannelik yaptı. İki süt kardeş arasındaki dostluk ilişkisi buradan kaynaklanır.[610] Ca’fer’in hanımı Esma’ya, katıldığı bu deniz yolculuğu nedeniyle, daha sonra hemşehrileri tarafından Bahriye (denizci kadın) lakabı verilmiştir.[611]

501. O zamanın Habeşistan’ında günlük hayat hiç de sakin değildi. Çıkan iç savaş nedeniyle Ashama’nın iktidarı ve aynı zamanda Müslümanların güvenliği tehlikeye düşmüştü. Tarihçilerin çoğu, savaşma çağına gelmiş Müslümanların Necâşî’nin safında yer alıp ona destek olduklarını ve savaş alanının yakınlarında onun emrini beklediklerini kaydederler. Ancak Belazurî,[612] Zübeyr’in bu savaşa fiilen katıldığını ve Necâşî’nin, gösterdiği büyük hizmetlerin karşılığı olarak kendisine çok değerli bir mızrak hediye ettiğini ifade eder. Yazar, ayrıca Zübeyr’in dönüşünde bu mızrağı Resulullah (a.s.)’a armağan ettiğini ve onun da bu mızrağı bütün hayatı boyunca resmi törenlerde kullandığını belirtir.

502. Yine Habeşistan’a gelişlerinden birkaç ay sonra, Muhammed (a.s.)’ın hemşehrileriyle bir uzlaşmaya vardığını bildiren yanlış bir haber, belli sayıda sığınmacının Mekke’ye dönmesine yol açmıştır. Bunlar, aldatıldıklarını öğrenir öğrenmez, yanlarına diğer Mekkeli Müslümanlardan bazılarını da alarak tekrar Habeşistan’a döndüler. Resulullah (a.s.) Medine’ye hicret ettiğinde, bunlardan bazıları ona kavuşmak için Habeşistan’ı terk ettiler. Diğerleri ise, Resulullah (a.s.)’ın kendilerini Medine’ye dönmeye çağırdığı H. 7 yılına kadar orada kalmaya devam ettiler.

503. Habeşistan’a hicret edenler arasında Resulullah (a.s.)’ın kızı Rukiyye ve (sonradan 3. halife olan) kocası Osman da bulunuyordu. Suheylî,[613] onun sahip olduğu güzellikle ilgili birçok menkıbe anlatır. Bu menkıbelerden birine göre, güzelliği yüzünden Rukiyye, Necâşî’nin başkentinin sokaklarında birçok sıkıntıya maruz kalmıştır. O dönemde İslam, henüz kadınlar için örtünme kuralını getirmemişti. Bu nedenle, bir sığınmacı olarak o, sokakta kendisini rahatsız edenlere karşı kolayca savunamıyordu. Aynı kaynak, bu kötü ve belalı insanların iç savaş sırasında tamamen öldürülüp temizlendiğini ve böylece Rukiyye’nin onlardan kurtulduğunu ilave eder.

504. Buhârî’nin bize naklettiğine göre,[614] diğer iki mülteci hanım olan Umm Habîbe ve Umm Seleme, daha sonraları Resulullah (a.s.)’a, içinde resim ve dini tabloların bulunduğu Santa Maria adında bir kiliseyi ziyaret ettiklerinden bahsetmişler, Resulullah (a.s.) de kendilerine, bunların o ülkenin azizlerinin suretleri olduğunu, Müslümanların asla onlar gibi bu “azizlere tapma” yoluna sapmamaları gerektiğini söylemiştir.

505. Habeşistan’da kalışı sırasında Abdullah ibn Mes’ûd da küçük devlet memurlarından yana bazı sıkıntılar yaşamıştır. Hatta bir defasında, iki dinar altın vererek ellerinden kurtulabilmiştir.[615]

506. Bu arada iki Müslüman sığınmacı dinlerinden çıkarak Hıristiyan olmuşlardır: Ubeydullah ibn Cahş (Umm Habîbe’nin kocası) ve Sukrân (Sevde’nin kocası).[616] Bu din değiştirme olayının ayrıntıları arasında, Ubeydullah’ın alkolik biri olduğu ve sarhoş bir halde iken suya düşüp boğulduğu dışında pek bir şey bilinmemektedir. Her ikisinin de hanımları onların yolundan gitmeyi reddetmişlerdir. Sevde kocasından ayrılarak bir süre sonra Mekke’ye döndü. Onun bu tutum ve davranışından çok memnun kalan Resulullah (a.s.), kendisiyle evlenerek onu onurlandırdı. Bu olay hicretten önceye rastlar. Umm Habibe’ye gelince, muhtemelen onun kocası da birkaç yıl sonra din değiştirmiştir. Zira olayı haber alan Resulullah (a.s.), Necâşî’ye mektup yazarak Umm Habibe ile nikahını gıyaben kıymasını ve onu Medine’ye göndermesini istemiştir. Bu olay ise H. 6 yılına rastlar. Umm Habîbe’nin, Mekke’nin büyük başkanı Ebû Sufyân’ın kızı olduğunu da burada hatırlatalım.

507. Buna karşılık, Müslümanlar, büyük kitleler halinde Habeşlilerin İslam’a girmelerini sağladılar. Bunların sayısı tam olarak bilinmemekle beraber,[617] tarihçilerin söylediklerine bakılırsa, Resulullah’ı ziyaret amacıyla onları taşıyan “birçok gemi”, yolculuk sırasında batıp gitmiştir. Sağ salim varış yerine ulaşanlar arasında Necâşî’nin bir oğlu da vardı. Bu kişi, Ali ile kardeşlik bağı kurmuş ve tahtta sahip olduğu şehzadelik haklarından feragat ederek, Habeşistan’a dönmeyi reddetmiştir.[618] Taberî ve diğer birçok yazarın bize İbn İshak’dan naklettiği bir anlatıma göre Necâşî, Resulullah (a.s.)’a hitaben yazdığı bir mektubu oğluna vermiş ve bu mektupta İslam’a girdiğini açıklamıştı.[619] Bu tarihçiler, mektubun tam metnini de vermektedirler. Samhudî’nin eklediğine göre, Resulullah (a.s.), Necâşî’ye olan minnettarlığının bir ifadesi olarak, Habeş heyetine büyük bir itibar ve yakınlık göstermiş ve onlara ev sahibi olarak bizzat hizmet etmiştir.

508. Bedir’de (H.2) uğradıkları ağır yenilgiden sonra, Mekkeliler, Necâşî’yi tahrik edip, mümkünse Müslüman sığınmacılara eziyet ve işkence yapmasını sağlamak için Habeşistan’a yeniden bir elçi heyeti gönderdiler. Eş-Şe’mî, bu anlatıma önemli bir eklemede bulunarak,[620] Resulullah (a.s.)’ın durumdan haberdar olur olmaz, Mekkelilerin bu entrikalarını boşa çıkarmak amacıyla, henüz İslam’ı kabul etmemiş olan Amr ibn Umeyye adlı özel bir elçi gönderdiğini belirtir. İbn İshak’ın vermiş olduğu ayrıntılı bilgiler,[621] o zamanın Mekke toplumu hakkında bizi aydınlatmaktadır. Gerçekten de yazar, Mekkelilerin temsilcisi Amr ibnu’l-As’a hem hanımının hem de hemşehrisi Umâri ibn el-Velid’in (Allah’ın Kılıcı Hâlid’in erkek kardeşi) refakat ettiğini söyler. Umâre çok yakışıklı olmakla ün yapmıştı. Hatırlanacağı üzere Mekkeli müşrikler, Resulullah (a.s.)’i öldürebilmek için, amcası Ebû Talib’e yeğenini değiş-tokuş yapıp, Muhammed’in yerine bu Umâre’yi evlat edinmesini teklif etmişlerdi. Ayyaş ve sefih bir kimse olan bu Umâre, yol arkadaşı’nın hanımının gönlünü çelip görünüşte onunla yakınlık kurmaya başlayınca, Amr’a bir yumruk vurup onu denize düşürdü. Neyse ki Amr yüzme biliyordu ve hemen kurtarılıp gemiye çıkarıldı. Kendisine yapılan suikastı anlamıştı. Ama kurnaz ve akıllı bir kimse olduğu için, intikam düşüncesini gizledi; hatta öyle ki, yol arkadaşının gözü pekliği sayesinde kurtarıldığına inanmış gibi yaptı; ve ona olan minnetini göstermek için karısından Umâre’yi kucaklamasını istedi. Hikaye daha sonra bir masal havasına bürünür gider. Göründüğü kadarıyla, Habeşistan’a vardıktan ve Necâşî’nin emriyle Mekkelilerin Müslümanları öldürme girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Amr, amaçları doğrultusunda Necâşî’nin nezdinde kendilerine yardım etmesi konusunda kraliçeyle yakınlık kurmak için Umâre’nin yakışıklılığını kullanmasını önerdi. Gerçekten de Umare kraliçe tarafından çok hoş karşılandı. Ona verdiği değerin bir göstergesi olarak, onu saraylara layık buhurlarla kokulandırdı. Amr bu olayı Necâşî’ye ihbar ederek onu kıskandırdı. O da hemen bu çapkın aşıkların sihir yoluyla cezalandırılmaları için büyücülerini çağırttı. Kaynaklarımız, kendisine sığınma hakkı verdikten sonra artık bu “konuğunu” öldürmek istemeyen Necâşî’nin soyluluğunu ön plana çıkarmaya özen gösterirler. Söylendiğine göre Umare daha sonra aklını yitirerek ormanlara kaçmış ve orada vahşi hayvanlarla yaşamaya başlamıştır. Bu durum, Ömer’in halifeliğine kadar devam etmiş ve Halife, bu bedbaht kişinin akrabalarından birini onu aramak üzere göndermiştir. Bu zat onu bulmuş, ancak akrabası tarafından tanınıp ele geçirilen mecnun, çırpınma ve karşı koymanın şiddetiyle ölüp gitmiştir.

509. Kaynaklarımızın verdiği bilgiye göre,[622] Müslüman sığınmacılar Resulullah (a.s.)’ın Bedir’deki zaferini, bundan son derece memnun olan Necâşî’nin ağzından öğrenmişlerdi. O, Bedir’i biliyordu (bk.§ 492).

510. H. 5 yılındaki Hendek savaşının kaybedilmesi üzerine, Amr ibnu’l-As Mekke’yi kesinlikle terk edip Habeşistan’a yerleşmeye karar verdi. Kendi kendine şöyle dedi:

“Şayet Muhammed bir gün bozguna uğrarsa ben tekrar Mekke’ye dönüp eski itibarıma kavuşurum; aksine, Mekke’yi ele geçirirse –ki bu daha olası görünüyor-, o zaman Muhammed’in tebaası olmaktansa Necâşî’nin tebaası olmayı yeğlerim.”

Fakat onu bu düşüncesinden vazgeçiren de bizzat Necâşî olmuş ve Amr, Habeşistan’ı terk ederek, yolda kendisi gibi aynı amaçla Medine’ye gelen Allah’ın Kılıcı Hâlid’le karşılaşmış ve Müslüman olmuştur.[623]

511. Kaynakların ittifakla belirttiğine göre, Resulullah (a.s.) H. 6 yılında Hudeybiye’den dönerken, aralarında Necâşî Ashame’nin de bulunduğu komşu ülke hükümdarlarına, kendilerini İslam’a davet eden birçok mektup göndermişti. Daha önce olduğu gibi, ona bu mektubu Damra kabilesinden Amr ibn Umeyye götürmüştür. Bu mektubun orijinali son zamanlarda tekrar bulunmuştur. Necâşî cevap olarak İslam’ı kabul ettiğini belirtiyor[624] ve Resulullah (a.s.)’ın arzu etmesi halinde bizzat Medine’ye gelebileceğini ekliyordu. Bu mektupta Resulullah (a.s.)’a gönderilen hediyelerden de söz edilmektedir. Habeşistan kıralı H. 9. yılında vefat etmiştir. Büyük hadis bilgini Müslim[625] Resulullah (a.s.)’ın yeni Habeş kıralına da bir davet mektubu gönderdiğini nakletmekte, ancak mektubun metnini vermemektedir. İbn Hanbel’de geçen bir hadis, yeni Necâşî’nin olumsuz bir davranış sergilediğini ima etmektedir. Gerçekten de bu hadise göre Resulullah (a.s.), H. 9 yılında Tebuk’te Bizans İmparatoru Herakliyus’un elçisine şöyle demiştir:

“Ben İran hükümdarı Husrev’e bir mektup yazdım: o bunu yırtıp attı; Allah da aynı şekilde onun kırallığını yakında yırtıp parçalayacaktır. Aynı şekilde Necâşî’ye de bir mektup yazdım; o da bunu yırtıp attı. Allah onu da, kırallığını da yakında yırtıp parçalayacaktır. Nihayet senin efendine (Herakliyus’a) bir mektup yazdım ve o bunu saklayıp muhafaza etti. Dünya üzerinde iyilik kaldığı sürece, insanlar bundan gerekli dersi çıkaracaklardır.”

Kaynakta da açıkça belirtildiği gibi bu ifadeler, yukarıda adı geçen Bizanslı elçinin artık bunakça sözler söyleyecek kadar yaşlandığı bir çağda sarf ettiği sözlerdir. Onun anlatımındaki gerçeklik payının ne olduğunu söyleyecek durumda değiliz. Ancak, Resulullah (a.s.)’ın daha önceki sayfalarda geçen bir mektubundaki:

 “… yararsız ve boş gururu bir yana bırakıp…” ifadesi, Resulullah (a.s.)’ın yeni Necâşî’yi İslam’a davet etmek için gönderdiği ikinci mektubunda yer almış olabilir.

512. İbn Sa’d’in rivayet ettiğine göre,[626] bir gün Resulullah (a.s.), Ca’fer’e bir hediye vererek şöyle söyledi:

“Bunu kardeşin Necâşî’ye gönder!”

Kuşkusuz bu olay, Ca’fer’in şehit düştüğü ve H. 8 yılında yapılan Mute Savaşı’ndan önce meydana gelmişti. Bir başka kaynakta[627] ise şunları okuyoruz:

“Resulullah (a.s.), Umm Seleme’yi nikahlarken kendisine şöyle söylemişti:

- Ben Necâşî’ye birçok hediye gönderdim. Ama içimdeki bir his onun öldüğünü ve hediyelerin bana geri gönderileceğini söylüyor. Böyle olursa, filanca ve falanca şeyleri sana vereceğim.”

Eğer tüm bu ayrıntılarda gerçeklik payı varsa, olayın geçtiği tarih konusunda bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Zira bu evlilik Uhud Savaşından az sonra (H. 3) gerçekleşmiş, oysa Necâşî H. 9’da vefat etmiştir. Acaba burada birincisi H. 3, ikincisi H. 9 yılında ölen ve üçüncüsü İslam’a karşı pek hoş bakmayan üç Habeşistan kıralı mı söz konusudur? Yoksa bu evlilikte sözü edilen Umm Seleme değil de Meymûne midir?

513. Burada, kaynaklarımızın kimi kez Asham, kimi kez de Ashama (bazen de Ebcer’in oğlu Asham) adını kullandığına işaret edelim. Elimizde bu konuda bizi aydınlatabilecek, o çağa ait hiçbir Habeşçe kaynak bulunmamaktadır; Ayrıca, Arapça’ya geçmiş Habeşçe sözcüklerin kökenleri hakkında da bir bilgiye sahip değiliz.[628]

 

Çeşitli Olaylar

 

514. Resulullah (a.s.)’ın özel hizmetinde bulunanlar arasında, Yasir adında Nubya’lı (Sudan) biri daha bulunuyordu.[629] Acaba bu kimse sığınmacı Müslümanlarla birlikte dönen, ihtida etmiş Habeşlilerle birlikte mi Medine’ye gelmişti? Yine kaynaklarımızın ifadesine göre, Medine’ye gelen Habeşliler, daha sonra Müslümanların safında Resulullah (a.s.)’ın bazı askerî seferlerine katılmışlardır. Bu arada belirtelim ki, sığınmacıların Medine’ye dönüşü sırasında Resulullah (a.s.) da Hayber seferine çıkmıştı. Sığınmacılar derhal Hayber’e doğru yola koyulmuşlar ve savaş İslam’ın zaferiyle henüz bittiği sırada buraya varmışlardı. Resulullah (a.s.), bunca yıl ayrılıktan sonra akraba ve sahabelerine tekrar kavuşmaktan son derece memnun olmuştu. Ancak kaynaklarımız, Habeşlilerin de onlarla birlikte Hayber’e gelip gelmedikleri yolunda kesin bir bilgi vermezler. Habeşistan’dan gelen sığınmacılar da, sıra dışı bir uygulamayla, bu savaşa katılanlarla birlikte ganimetten pay almışlardır. Bu arada belirtelim ki, Resulullah (a.s.), yeğeni Ca’fer henüz Habeşistan’dan dönmeden önce, kendisi ve ailesi için Medine’de bir ev hazırlamıştı (bk. Samhûdî, 2. bs., s. 494, 505).

515. Bu bölümü, Resulullah (a.s.)’ın bizi hiç de şaşırtmaması gereken bir hadisi ile bitirelim:

“Habeşliler size dokunmadıkları sürece onlara dokunmayınız” (bk. Ebû Dâvûd, 34/8).

Buna göre, Habeşliler kendilerine saldırmadığı sürece, Müslümanların Necâşî’nin ülkesine bir saldırıda bulunmamaları gerekmektedir.[630]

 

Peygamber (a.s.)’ın Necâşî’ye Gönderdiği Mektubun Aslı

 

516. Another Prophetic Letter (Peygamber’in Yeni Bir Mektubu Daha) başlığıyla JRAS’da (Londra, Ocak 1940, s. 54-60) yayınladığı İngilizce bir makalesinde, D. M. Dunlop, Resulullah (a.s.)’ın Habeşistan kıralı Necâşî’ye gönderdiği mektubun aslının tıpkıbasımını da vererek, bu mektubun aslına uygun olup olmadığını tartışmaya açmıştı.[631] Dunlop’un bu konuda giriştiği eleştirilerin özgün ve bilimsel bir tarafı yoktur. Yazar, bu yazısında Caetani’nin kitabı aracılığıyla Grimme’in öne sürdüğü hüküm ve delilleri yeniden ele almaktadır. Temel aldığı bu eserde ise, kendilerince bilinmeyen elimizdeki bu belgenin değil, başka bir mektubun, daha doğrusu Resulullah (a.s.)’ın Mukavkıs’a gönderdiği mektubun orijinali (bk. § 531 vd.), burada tartışma konusu yapılana uygulanmak üzere gündeme getirilmektedir. Mevcut belge konusunda elimizde Dunlop’un makalesinden başka bir kaynak olmadığı için, burada onun makalesinden bazı bölümlerin çevirisini vereceğiz.

517. “Bu mektubu elinde bulunduran Şam’lı bir antikacının ifadesine göre, kendisi bu mektubu birkaç yıl önce Habeşistan’lı bir din adamından Şam’da temin etmiştir” (s. 59). “Şam’da 1938 yılında (ele geçirdiğim) bu belgeyi İngiltere’ye getirdim. Mektup, British Museum’da H.I. Bell ve D.S. Fulton tarafından… ayrıca Bonn Üniversitesinden Prof. Kahle ve Mr. Heffening tarafından incelendi. Glasgow Üniversitesi’nden Prof. Margoliouth, Mr Robson ve diğer Arapça uzmanları tarafından görüldükten sonra, onu Şam’daki sahibi özel kişiye iade ettim” (s. 56). “Besbelli ki bunların uyguladığı yöntem, yeni belgeyi ilk olarak öteki mektupla (daha önce keşfedilen yani Mukavkıs’a gönderilen mektubun orijinaliyle) karşılaştırmaktan ibaretti…Buna göre genel bir benzerlik göze çarpmaktaydı; özellikle Resulullah (a.s.)’ın mührü[632] her iki belgede de aynı görünüyordu. Her iki belgedeki yazı karakterlerinde farklılık göze çarpıyordu. Bu da, mektupların iki farklı katibin elinden çıkmış olmasına bağlanabilir” (s. 56). “Bu belge, 9 pouce genişliğinde ve 13,5 pouce uzunluğunda (yaklaşık 23x37 cm) bir elyazması parşömendir. Harfler yuvarlaktır; çizgileri geniş olduğu için okunmaları zor değildir. Mürekkebi koyu kahverengidir. Metinde 17 satır bulunmakta ve son tarafında 26 mm. çapında, içinde yukarıdan aşağıya 3 satır halinde Arapça karakterlerle

Allah Rasul Muhammed kelimelerinin bulunduğu yuvarlak bir mühür izi göze çarpmaktadır” (s. 54). Londra’daki British Museum yetkilileri, belgenin en az göründüğü kadar eski olduğuna şüphe etmemektedirler” (s. 58). “Onu görüp inceleyenlerin birçoğu, bunun yakın ve yeni değil, eski dönemlere ait olduğunu düşünmüşlerdir. Ancak eski bir sahtecilik de olabilir” (s. 59). “Söz konusu belgenin parşömeni (derisi) şaşırtıcı derecede eski asırlardan kalma bir görünüşe sahip olmakla birlikte, ben (Dunlop) şahsen bunun yeni ve yakın zamana ait olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum” (s. 59-60). “Öyleyse bu belgenin ya Bahreyn (bugünkü el-Ahsâ) valisine gönderilen diğer belgenin yazıldığı zamana, ya da yaklaşık olarak o döneme tarihlendirilmesi mümkündür (cir. 1863). Fakat her halü kârda Barthélemy’nin keşfettiği, el-Mukavkıs’a gönderilen mektubun orijinalinin bulunmasından sonraki bir döneme aittir (cir. 1852)” (s. 60).

518. Daha ileri gidip Dunlop’un belgenin aslına uygunluğuyla ilgili kanıtları ortaya koymadan önce, bu orijinal mektubun gün yüzüne çıkışından Dunlop’dan önce de haberdar olunduğunu hatırlatmak uygun olacaktır. Gerçekten, 1936 yılında, Kahire’de yayınlanan Arapça günlük el-Belâğ gazetesi, Habeşistan’da çıkan günlük Burhân Islâm (?) dergisinden naklen, Habeşistan’daki İtalyan işgali sırasında (1935-36) Kıral Négus’un Hazine dairesinden Resulullah (a.s.)’ın mektubunu çıkardığını ve büyük kıtlık yıllarında adet olduğu üzere, mektubu halka teşhir ettiğini yazmıştı. İkinci Dünya Savaşı sırasında (1942), Haydarabad Hükûmeti, Nizâm Sarayı’ndaki İngiliz Genel Valiliğiyle resmî bir yazışma yapmış; İngiliz yetkililer verdikleri cevapta burada söz konusu edilen belgenin İtalya-Habeşistan savaşından önce satılmak üzere İngiltere’ye gönderildiğini, ancak İngiliz kütüphanelerinin bu belgenin satın alınmasına gerek olmadığı kanaatini taşıdıklarını belirtmişlerdi. Öte yandan, Habeşistan’ın Londra büyükelçiliği benim kişisel olarak sorduğum bir soruya 1270/51 no ve 17/08/1951 tarihli yazısıyla lütfedip verdiği cevapta, “Habeşistan’da artık bu tür belgelerin bulunmadığının anlaşıldığını” belirtmişti.[633] Bütün bunlar bize kesin bir bilgi vermekten uzaktır. El-Belâğ dergisinde çıkan ve benim kendisine verdiğim haberle ilgili olarak, Dunlop şöyle söylemektedir: “Bu durumda, bunun (belge) daha önceleri Habeşistan’daki imparatorluk kütüphanesinde bulunduğu ve son dünya savaşı sırasında her nasılsa bir papazın eline geçtiği, ve bu papazın da daha sonra Suriye’ye bir yolculuk yaptığı anlaşılmaktadır” (s. 59). Şimdi bildiğimiz kadarıyla bu orijinal mektuptan söz edelim:

519. Dunlop, kendi adına, belgenin aslına uygunluğuyla ilgili olarak, bazıları cevap vermeye bile değmeyen yedi itiraz ileri sürmektedir:

1. Muhammed’in sadece Arabistan’ın peygamberi olduğuna inanılıyordu ve o yabancı ülkelere asla mektup göndermemişti.

2. Bu tarihî anlatım İbn Hişâm’ın bir uydurmasıdır.

3. Peygamberin Mukavkıs ve el-Münzir’e gönderdiği mektupların asıllarının sahte olduğu beyan edilmiştir; elimizdeki belge de bu durumda sahte olmalıdır.

4. Günümüzde, kendi yaptıkları şeylere hile ile antika süsü veren çok sayıda sahtekâr vardır.

5. British Museum’daki uzmanlar, belgenin iddia edildiği kadar eski olmadığı kanısındadırlar.

6. Kur’an’ın elimizdeki en eski nüshalarının yazı karakteri bu belgedekinden biraz farklıdır.

7. Çeşitli kaynaklarla bize kadar gelen bu mektubun içeriği, söz konusu belgeninkine göre biraz farklılık göstermektedir.

520. Bu arada belirtelim ki, British Museum uzmanları, belgenin iddia edildiği kadar eski bir devire ait olmasa bile, yine de günümüzden önceki bir dönemden kalma olduğunu söylemişlerdir. Dunlop ise bunu 1852’ye, hatta daha ileri bir tarihe oturtmaktadır. Dunlop gibi bir uzman British Museum’daki memurlardan farklı bir görüş beyan edebildiğine göre, farklı düşünen başka uzmanlar da çıkabilir. Biz, belgeyi elinde bulundurma imkânı olmayan bir kimse olarak, daha önemli olan diğer itirazlara geçelim:

521. Dunlop, bu belgedeki yazı tarzını Muhammed (a.s.)’den iki yüzyıl sonra, belki de daha geç dönemde kaleme alınmış Kur’an nüshalarıyla karşılaştırmıştır. Yazı biçim ve özelliklerinde bir farklılık, bir gelişme gözlemlendiyse buna hiç şaşmamak gerekir. Ancak dikkati çeken iki nokta vardır: 1º Kutsal bir kitap yazısında daha süslü ve dekoratif bir yazı kullanılır. Resulullah (a.s.)’ın sıradan bir gayr-ı müslim hükümdara gönderdiği alelade bir mektupta ise dinî ve kutsal herhangi bir şey yoktur. 2º En eski Arap yazısının taşıdığı genel özellikler, bu belgede yazarımızın tüm kuşkularını dağıtmaya yetecek ölçüde bulunmaktadır. Örneğin, orijinal belgenin 16. satırında görülen ve sonunda çoğul ifade eden elifin bulunmadığı fa’kbelû kelimesine bugünkü Kur’an nüshalarında yirmi kadar yerde rastlamamız mümkündür. Yine, asıl belgenin 17. satırındaki ittebe’a kelimesi bir tek yerine iki tâ ile yazılmıştır; böyle bir yazılış biçimi için Kur’an’da bi’eyd kelimesinin iki yâ ile yazıldığı (Zâriyât: 47) ayete bakılabilir. Ayrıca, Kur’an’ın eski nüshalarında olduğu gibi, satır sonuna denk geldiklerinde hece bölmesi yapılabilecek kelimelerin yanı sıra (Necâ/şî, batû/l, r/ûhih, şer/îk gibi), hece bölmesi yapılamayacak kelimeler de (iley/k, bellağ/tü gibi) ertesi satırda devam etmek üzere kesilmişlerdir. (T) ve (V) gibi yazılan kelime ortasındaki hâ’nın

durumu ise oldukça özeldir. Bu, Resulullah (a.s.)’a ait olduğu söylenen altı mektubun da asıllarında göze çarpan bir biçim olup, daha sonraki yüzyıllarda devam etmemiştir. (Krş. § 650 ve § 702/9).

522. Dunlop’un yedinci ve son itirazı ile ilgili olarak, daha önce de farklı mektupların birbirine karışmış olma ihtimalinden söz etmiştik. Ayrıca, farklı klasik yazarlarca günümüze kadar aktarılan Necâşî’ye hitaben yazılmış bu mektubun metinleri karşılaştırıldığında, kuşkusuz aynı anlama gelen farklı sözcükler (varyant) bulunabilir. İşte tartıştığımız bu orijinal metin de bazen bu eşanlamlılardan birine, bazen de diğerine uygun düşmektedir

523. Belgedeki yazıda, be=te=peltek se ve cim=ha=hı vs. harflerini birbirinden ayırmak için kullanılan noktalama işaretleri kullanılmamıştır. Bu işaretler, halife I. Muaviye’nin Taif yakınlarında yaptırdığı bir su bendi üzerindeki kitabede[634] olduğu gibi, Hicri 1. yüzyılın ortalarına doğru kullanılmaya başlanmıştır. H. 22 tarihini taşıyan ve halife Osman zamanına ait resmi mektupların bulunduğu, Mısır’da ortaya çıkarılan papirüslerde de bu tarz işaretler görülmektedir.[635] Öyleyse elimizdeki bu belgeyi söz konusu işaretlerin kullanılmaya başlanılmasından önceki bir döneme tarihlendirmek mümkün görülmektedir.

524. Bütün bu tartışmalardan sonra, bu belgenin doğruluk ve gerçekliği konusunda herhangi bir kuşku izi olmadığı, ancak sahte ve uydurma olduğu yolunda açıklamada bulunanların yönelttiği itirazların hiç de tatmin edici olmadığı sonucunu çıkarabiliriz.[636]

 

Mısır’la İlişkiler

 

525. Tevrat yorumcularının bizlere emin bir biçimde açıkladıkları gibi,[637] İsmail’in annesi Hâcer, Mısır kıralının kızı idi. Daha sonraları, komşuları Mısır’la Mekkelilerin ticarî ilişkileri oldukça sıklaşmıştı. Suyutî’nin naklettiğine göre,[638] el-Mugîre ibn Şu’be, İslam’dan önce bu ülkeye yaptığı seyahatlerden biri sırasında vali Mukavkıs ve bir papazla karşılaşmıştı. Mekkeli kervancılar o sırada oldukça karışık bir durumdaki Mısır’ın iç işleriyle pek ilgilenmezlerdi. Bizans egemenliğindeki bu ülke iyice Hıristiyanlaşmıştı. O sırada İskenderiye şehri hem siyasî, hem de dinî yönetimin başkenti durumundaydı. Mülkî idarenin olduğu kadar dinî teşkilatın da yüksek görevli memurları Bizans tarafından tayin ediliyordu. Her bakımdan çok gelişmiş durumda olan ülkenin kendi içinden yetişmiş ilahiyat bilginleri, dinî ve dogmatik konularda efendileri durumundaki Rumların (Greklerin) aydınlatmalarına artık başvurma ihtiyacı duymamaktaydı. Bizanslıların dinsel sapıklıkları ve bu uğurda yaptıkları kanlı çatışmalar bilinen bir şeydi. Mısır’ın Hıristiyan yerli halkı olan Kıptîler, kendi inançlarını koruyup sürdürmek istiyorlardı. Giderek durum ciddileşti; Rumlarla Kıptîler arasındaki dinsel ihtilaflar o denli büyük boyutlara ulaştı ki, Kıptîler sonunda Bizans imparatoru tarafından atanan Patrik’i tanımayı reddettiler ve M. 5. yüzyılın ortalarından itibaren, biri kraliyet (meliklik, Rum), diğeri monofizit[639] (Kıptî) olmak üzere İskenderiye’de iki ayrı patrik görev yapmaya başladı.[640] M. 616 yılında İslam henüz başlangıç döneminde iken, İranlılar Mısır’ı zaptettiler ve burada on yıl kadar egemenliklerini sürdürdüler. Doğal olarak Mısır’ın bu yeni sahipleri, Grek (Rum) soyundan gelen Melkî Patriği görevden uzaklaştırarak, onun yerine Kıptî patriği getirmişlerdi. M. 614-622 yılları arasında görev yapan Andronicus’dan sonra, İranlılar, Katoliklerin sapıklıkla suçladıkları, ancak girişken ve atılgan bir yapıya sahip olan Benjamin’i patrik olarak tayin ettiler. O, Melkîlere o kadar sert davrandı ki, İranlıların burayı terk etmelerinden sonra, Herakliyus 631’de hem patrik hem de “kıral naibi yetkisiyle Cyrus’u buraya gönderince, Kıptî patriği Benjamin, onun buraya gelişindeki gürültü ve debdebeye dayanamayıp, İskenderiye’yi terk etti.” Ve “onun yokluğu sırasında, Agathon adında bir papaz, kilise mensubu olmayan laiklerin kıyafetlerine bürünüp, kendisini marangoz gibi göstererek şehirde yaşamaya ve gecenin karanlığından yararlanıp, dindaşlarıyla gizlice görüşmeler yapmaya başladı.”

526. Cyrus’un Mısır’a gelişinden üç yıl önce ve Mısır’ın İranlıların burayı boşaltmalarından birkaç ay sonra, Resulullah (a.s.) komşu hükümdarlara, onları İslam’ı kabul etmeye davet eden birçok mektup gönderdi (Mayıs-Haziran 628). Öyle görünüyor ki, Medineli Devlet Kâtibi, Mısır’da mektubu alacak insanın adını bilmediği için, Mısır’a gidecek olan bu mektubun hitap cümlesini “Kıptîlerin Büyük Başkanı Mukavkıs”a diye başlatmıştı. Herhalde bu ülkeyi daha önceden bilen birisi olarak, Lahmî kabilesinden Hâtib ibn Ebî Balta’a[641] bu elçilik işi ile görevlendirildi. Suheylî’nin ifadesine göre, eskiden Hıristiyan olan azatlı Cebr, bu yolculuğunda Hâtib’e eşlik etmiştir.”[642]

527. Ne Arapça ne de Kıptîce olan Mukavkıs sözcüğünün kökeni henüz bulunamamıştır. Kıptî patriğinin İran egemenliği döneminde atandığı göz önüne alınırsa, bu kelimenin Farsça bir terimin Arapçalaşmış biçimi olması muhtemeldir. Doğu İran’da dini başkanlara Magupati, yani Mecusilerin başkanı deniliyordu. Bu kelime, Maçmugân ve Mavpaz[643] şeklinde de geçmektedir. Arapça kaynaklar “mukavkıs”ın “büyük duvarcı ustası” (el-mutavvil l’il-binâ) anlamına geldiğini, “yüksek tapınak” anlamına gelen kavs kelimesinden türediğini, özel adının ise Cureyc ibn Minâ olduğunu söylemektedirler.[644] Cureyc, Grégoire ya da Georges’un Arapçaya dönüşmüş biçimidir. Mînâ (Ménès) da Kıptîler arasında yaygın olan ve günümüze kadar gelmiş bir addır. (Ménès, Mısır’ın ilk hükümdar hanedanının ilk kıralının adı idi).[645] Ancak tarihi kaynaklarda bu adı taşıyan bir patriğe rastlanmaz. Ayrıca, Resulullah (a.s.)’ın mektubunda da sadece Mukavkıs adı geçmektedir. Muhtemelen Arap tarihçileri, Resulullah (a.s.)’ın vefatından sonra Mısır’a düzenlenen ilk askerî sefer sırasında, yenilen taraf arasında Grégoire (ya da Georges) adını duymuşlar ve bunu, kendilerinin çok iyi bildiği Benjamin adlı (İbn el-Abdi’l-Hakem’de Ebû Binyamin olarak geçer) Kıptî başkanla karıştırmışlardır. Diğer kaynaklar ise burada söz konusu edilen kişinin, Castrum de Babylone piskoposu olan Apa Mina adında biri olduğunu öne sürerler.[646] Yoksa Resulullah (a.s.)’ın gönderdiği elçinin karşısına bir patrik değil de bir piskopos mu çıkmıştı?

528. İranlılar Ninova’da ağır ve kesin bir bozguna uğramış ve aralarında Mısır’ın da bulunduğu birçok ülkeyi terk ederek çekilmek zorunda kalmışlardı. Resulullah (a.s.)’ın elçisinin kendisine İslam’a davet eden bir mektup getirdiği zaman Kıptî patriğin içine düştüğü üzüntü ve kederi zihnimizde canlandırmamız mümkündür. Böyle bir davet mektubunun kendisine yeni dinin kurallarından çok kısa bir biçimde bahsetmesi bir yana, bir patriğin kendi dinini bırakıp da yeni bir dini kabul etmesi beklenemez. Mektubun çevirisini aşağıda sunuyoruz:

 “Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla!

Allah’ın kulu ve elçisi Muhammed’den, Kıptîlerin büyük başkanı Mukavkıs’a:

Allah’ın selamı hakikat yolundan gidenlerin üzerine olsun! İmdi ben sana İslam’ın daveti ile sesleniyorum. İslam’ı kabul edersen esenliğe ulaşırsın ve Allah sani iki kez sevapla ödüllendirir; ama bundan kaçınırsan tüm Kıptîlerin günahını da sen üstlenmiş olursun.

 “Ey kendilerine Kutsal Kitap getirilen sizler! Gelin sizinle bizim aramızda ortak olan bir kelime üzerinde, “Allah’tan başkasına kulluk etmemek, ona hiçbir şeyi ortak koşmamak ve aramızda Allah’tan başka kimseyi Efendi olarak kabul etmemek konusunda” birleşelim. Artık yüz çevirip bundan kaçınacak olurlarsa şöyle deyiniz: “Siz şahit olun ki bizler kesinlikle (Allah’a) teslim olmuş (Müslümanlar) uz.

Mühür: 

Allah

Resûl

Muhammed.”[647]

529. Mukavkıs, günümüze kadar muhafaza edilmiş olan cevabî mektubunda, Arabistan’dan peygamber çıkma ihtimalini nâzik bir dille reddetmiş ve iki cariye, bir elbise ve bir katırdan oluşan hediyeler gönderdiğini ifade etmiştir.[648] Bazı kaynaklar, gönderilen hediyeler arasında ayrıca Mâbûr adında bir hadımağası, bir cam kâse ve Resulullah (a.s.)’ın daha sonraları içine aynasını, fildişi tarağını, makasını, diş fırçasını ve sürme kutusunu koyduğu bir sandık bulunduğunu eklerler.[649] En uzun liste, hediyeler arasında dört kadın cariye bulunduğundan söz eden el-Kâdî er-Reşîd’inkidir.[650] Ayrıca o, bir eşek, bir at, 20 miskal altın, 20 parça “kubâtî” cinsi kumaş, bir miktar Banhâ balı ve “onlar arasında çok aranan diğer birçok kıymetli eşya” bulunduğundan bahseder. Sanduka ile ilgili olarak, el-Kâdî, bunun İskenderiye’de imal edilenlerin cinsinden olduğunu açıklar. Resulullah (a.s.), cariyeler arasından Mâriye adında birini kendisi için alıkoymuş, diğerini (ya da diğerlerini) sahabelerinden bazılarına hediye etmişti. Kaynaklar, bu cariyelerin Mısırlı olduklarını belirterek, geldikleri köy ve bölgelerin adını açıklarlar. Diğer cariyeler arasında en şöhretlisinin Sirin adını taşıması oldukça dikkat çekicidir. Zira bu ad katıksız Farsça olup, daha sonra Şirin şeklinde Arapçalaşmıştır. Belki de bu kadın gerçekten bir İranlı idi ve yurttaşları savaş sonrası Mısır’dan gidince burada kalmış, daha sonra da Hıristiyan olmuştu. Mısır tarihi konusundaki eseriyle klasik yazarlar arasına giren İbn el-Hakem,[651] konu ile ilgili naklettiği anlatımlardan birinde, bu kadının adının “Hanna”, bir başka yerde ise “Kaysara” olduğunu belirtir. Verilen bilgiler doğru ise, Sirin onun asıl adı, Hanna (ya da Kaysara) ise vaftiz adı olmalıdır. Ancak Müslüman olduktan sonra asıl adını almıştır. Bu arada, Mâriye’nin Resulullah (a.s.)’den İbrâhim adında bir oğlu olduğunu ve küçük yaşta vefat ettiğini hatırlatalım.

530. O dönemde İslam’la Mısır arasında kayda değer başka bir olay yoktur. Yine bu arada hatırlatalım ki, Ürdün’deki Kusayr Amra adlı Emevî sarayının freskleri arasında Mukavkıs’ın adı ve bir resmi bulunmuştur.[652]

 

Mukavkıs’a Gönderilen Mektubun Aslı

 

531. Resulullah (a.s.)’ın Mukavkıs’a gönderdiği mektubun asıl nüshası da bulunmuştur. Bulunan belgenin metni klasik eserlerde yazılanlara tamamen uymaktadır. Bu mektup ilk kez Paris Enstitüsü üyesi Mösyö Belin’in Mösyö Reinaud’ya 10 Mart 1852 tarihinde Kahire’den gönderdiği ve Journal Asiatique dergisinde (Paris, Aralık 1984, s. 482-518) yayınlanan mektubunda söz konusu edilmektedir. Bu mektuptan bazı bölümler aşağıda özet halinde sunulmuştur:

“Geçen yılki gezilerinden birinde, Mösyö Barthélemy’nin yolu, bitkinlikten yorgun düştüğü sırada Ahmîm yakınlarında bir manastıra uğradı. Bu manastırda, görünüşte oldukça eski ve dağınık Arapça elyazması bir kitaba rastladı. Aslında daha büyük boyutta bir kitap için yapılmış gibi görünen cildi köşelerinden oldukça tahrip olmuştu ve içinde Kıptîce birkaç harf göze çarpıyordu. Gezginimiz, büyük bir olasılıkla altında yazılı parçaların bulunduğu bu ilk yaprağı kaldırmaya çalıştı. Gerçekten de, bu sayfayı özenle söktüğünde, daha sağlam karton bir yaprak oluşturmak için birbiri üstüne yapıştırılmış, üzerlerinde eski bir yazı ile Kıptî dilinde on sayfa kadar İncil yaprağı buldu. Söz konusu yazmanın cildi, yan kapaklar ve sırt kısmı olmak üzere üç bölümden oluşmuştu. Bir deri parçasından oluşan yan kapakların üzerinde, daha önce de belirttiğim gibi, bir araya getirilerek yapıştırılmış vaziyette, üzerleri büyük boy eski bir yaprakla kaplı Kıptî dilinde on kadar sayfa yerleştirilmişti. Yan kapakları dışarıdan birbirine bağlayan orta kısım, bir deri parçasından yapılmıştı. Böylece Sayın Barthélemy kitabın iç yüzlerini oluşturan Kıptîce sayfaları her iki taraftan sırasıyla söktükten sonra, iç kısmın tam ortasında, yandaki iki parçayı birbirine bağlayan, iki yeri kurtlar tarafından kemirilmiş ve üzerinde Kûfî yazılar olduğunu sandığı bir parşömen parçasıyla karşılaştı… Hiç gecikmeksizin ve mümkün olduğu kadar özen göstererek onu yerinden sökmeye çalıştı. Ancak aldığı tüm önlemlere rağmen parşömeni ıslatmak zorunda kaldı ve birçok yeri zaten çoktan silikleşmiş olan bazı harfler, bu işlem sırasında tamamen kaybolup gittiler.”

Koyduğu notlardan birinde yazar şöyle ilave eder:

“Sayın Barthélemy, bazı Kıptîlerin söylediklerine bakılırsa Muhammed’in Mısır’daki Mukavkıs’a mektubunu dört ayrı nüsha halinde gönderdiğini nakleder. Bu beyan tarihçilerce hiçbir şekilde kabul ve onay görmemiştir. Ayrıca ben de böyle bir önlemin herhangi bir yararı olabileceğini sanmıyorum. Zira Muhammed (a.s.)’ın elçisi taşımakla görevli olduğu mektubu kaybetse bile, onun görevi sözlü olarak da yerine getirilebilecek kadar basit idi. Kıptîler, bu nüshalardan birini Kahire’deki patriklik kiliselerinde (Kenisa Amba Marcos) muhafaza ettiklerini öne sürerler. Bunun doğruluğunu araştırma fırsatım olmadı. Yine onlar, Sayın Barthélemy tarafından ele geçirilen mektubu aldıktan sonra, Mukavkıs’ın yazmış olduğu mektuba Resulullah (a.s.)’den gelen cevabî mektubun da ellerinde olduğunu söylerler.

532. Resulullah (a.s.) tarafından gönderilen mektupların asılları arasında ilk keşfedilen olması dolayısıyla, Mısır’da bulunan bu mektupla ilgili çok şey yazılmıştır. Büyük doğubilimcilerden Nöldeke, ilk olarak ve kısaca bulunan bu parça hakkında şöyle der:

“Wir haben sogar noch ein auf wunderbarer Weise aufbewahrtes Original, an dessen Echtheit nicht zu zweifeln ist”(Hatta elimizde fevkalade bir biçimde muhafaza edilmiş, aslına uygunluğu tartışma götürmez bir asıl nüsha da bulunmaktadır).[653]

1894 yılında da Nöldeke görüşünü değiştirmiş görünmemektedir;[654] Ancak 1909’da Schwally, Nöldeke’nin eserini yeniden yayınladığında durum tersine dönmüştü. Ben bu görüş değişikliğini, Nöldeke’nin kendi el yazmalarında yaptığı bir düzeltmeden ziyade Schwally’e bağlıyorum. Durum ne olursa olsun, biz burada, asıl nüshanın doğruluk derecesi ile ilgili bazı itirazlarla karşılaşmaktayız:

“Das Dokument ist jedoch entschieden unecht. Die Urkundenschrift jener Zeit hatte wahrscheinlich viel weniger kufischen Charakter. Ebenso bediente man sich ramals an Stelle der Unterschrift keiner farbigen Stempel, sondern Tonsiegel. Schlie_lich mu_ in einem derartigen offiziellen Schriftstück nicht nur der ausfertigende Sekretär, sondern auch mit der Überbringung beauftragte Gesandte ausdrücklich und mit Namen genannt sein.”[655]

(Bununla birlikte belgenin sahte olduğu tahmin edilmiştir. O döneme özgü belgelerdeki yazı biçimi muhtemelen daha az kûfî bir özelliğe sahipti. Yine o dönemde, imza yerine renkli bir damga değil, kil üzerine kazınmış bir mühür kullanılıyordu. Son olarak, bu tür bir resmî belgede sadece mektubu kaleme alan kâtibin değil, aynı zamanda götüren elçinin de adının açıkça belirtilmiş olması gerekirdi.”

533. Demek ki bu konuda üç itiraz göze çarpmaktadır: İlk olarak, yazar kendisinden emin değildir; zira bizzat kendisi “muhtemelen” demektedir. Gerçekten de, İslam’ın başlangıç dönemlerine ait ve o dönemin yazı özellikleri hakkında bizi bilgilendiren paleografik belgeler elimizdedir. H. 5 yılına ait Medine ile ilgili kitabeler, H. 31 de yazılmış Kahire’deki mezar taşı, ayrıca Halife Muaviye’nin H. 58 yılında kurduğu su bendi üzerindeki kitabe ve Mısır kaynaklı daha binlerce papirüs bunlara örnektir. İkinci itiraza gelince, Schwally, kil üzerine kazınmış mühürle ilgili bilgilerinin kaynağını bize verememektedir. Aksine, İbn Ruste[656] ve Taberî,[657] kilin Müslümanlar arasında ilk olarak halife Osman tarafından mühürleme işlerinde kullanıldığını bize bildirirler. Bu daha çok bir gösterişi ifade ediyordu; Resulullah (a.s.) zamanında, özellikle de yabancı ülkelere ilk kez resmi bir belgenin gönderildiği bir sırada bunun kullanılmış olduğu düşünülemez. Kaynaklarımıza göre, sahabeleri yabancıların mühürlenmemiş mektupları kabul etmediklerini kendisine anlatmadan önce, Resulullah (a.s.) mühür yaptırmanın gereğine inanmıyordu. Bu uyarıyı dikkate alarak, üzerinde “Abdullah’ın oğlu Muhammed” yazması gerekirken, mührü hazırlayan hakkak’in hatasıyla “Muhammed Resûl Allah” yazılı olan bir mühür kazdırmıştır. Ayrıca, kilden mühürün mektubun üzerine değil de zarfın üzerine vurulması gerekirdi. Üçüncü ve son itirazla ilgili olarak, Schwally, daha sonraki dönemlerde, resmî belgelerin yazımı sırasında Bizans elçiliklerinin yazışmalarında geçerli olan kural ve alışkanlıkları göz önünde bulundurmuş olsa gerekir. Arap tarihçileri, söz konusu belge de dahil olmak üzere Resulullah (a.s.)’ın mektuplarını bizler için muhafaza ettikleri bin yıllık geçmişe sahip eserlerinde, ağız birliği etmişçesine, Schwally’nin itirazına karşı görüşler ortaya koymuşlardır.

534. Belgeyi reddetme nedenlerini ortaya koymayan Amélineau ve daha birçok doğubilimciyi burada belirtmeye gerek görmüyoruz. Bunlardan Karabacek[658] sadece yazı biçimi ile ilgilenmekte olup, onun döneminden bu yana bilgilerimiz oldukça gelişmiştir. Papyri Schott-Reinhardt[659] adlı eserinde, C. H. Becker, “burada muhtemelen bir Traditionszettel (üzerinde hadis yazılı bir kâğıt parçası) söz konusu olduğunu” belirtir. Görünüşe bakılırsa, Almanya Milli Eğitim Bakanlığı’nda görevli bu bilgin (Ö. 1933), üzerinde açıkça mühür işareti bulunan belgenin tıpkıbasımına bile bakmamıştır. Bir kâğıt parçasına bir hadis yazarken, olsa olsa siyah kalemle daire halinde bir isim çizilebilirdi. Oysa belge üzerinde siyah zemin üzerine beyaz olarak ismin izdüşümü göze çarpmaktadır.

535. Annali dell’ Islam adlı büyük eserinde, Leone Caetani (ö. 1935), belgenin aslî özellikleri üzerinde durmaz, sadece biçimsel sorunlarla ilgilenir. Bu konuda şunları söyler:[660]

1. M. 7. yüzyılda Hıristiyan bir patriğin “Arabistanlı bir putperest”e iki Hıristiyan kızını hediye etme ihtimali çok azdır.

2. Arap tarihçilerin eserlerinde mektubu alan kişinin adı (Mukavkıs), gerçek sahibininkinden farklıdır.

536. Fakat, daha önce de gördüğümüz gibi, Mukavkıs, İslam hakkında, sadece Resulullah (a.s.)’ın mektubundan öğrendiği kadar ve çok az bir bilgiye sahipti. Bu Mukavkıs’ın gerçekten bir patrik mi yoksa sıradan bir siyasi başkan mı olduğu bilinmemektedir (Mektuptaki Azîmü’l-Kıpt hitabı, onun muhakkak bir patrik olduğu anlamına gelmez). Kıptî olduğu için, herhalde monofizit bir inanca sahip olsa gerekti. Bir Arap tarafından tektanrıcılıkla ilgili bir açıklama yapılması, karşı tarafın putperestlikle suçlandığı sonucunu doğurmaz. Üstelik, o, burada yeni bir Hıristiyan sapkınlığının söz konusu olduğu sonucunu da çıkarabilirdi. Hatta onun Resulullah (a.s.)’i kendi monofizit inancına çekmek istediğini, ve bu amaçla, kendi inanç sistemlerinde çok iyi yetiştirilmiş iki güzel esireyi propaganda amacıyla kullanmış olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Öte yandan, Mukavkıs, kendisini himaye eden İranlıların Mısır’dan çekilmelerinden sonra kararsız bir duruma düştüğünden, iktidarını güçlendirmek için akla gelebilecek her türlü çareye başvuruyordu. Schaeder’in[661] söylediklerine bakılırsa, Çin’e gönderilmiş olan ve Çinli kaynaklarda da adı geçen Roma elçisi hakkında söylenen şeylerin kaynağı Mısır valisi olsa gerektir. Hatta Schaeder, bu valiyi Rumların himayesindeki Cyrus’a mal eder. Ancak burada daha çok Kıptî patriği Benjamin söz konusu edilmektedir ki, İran işgali sırasındaki tutumunun sonuçlarından korkarak, Rumları buradan kovmak için yabancı ülkelerden destek aradığı sırada, Çin imparatoru ile de ilişki kurmuştur. Arapların hemen yanı başlarında olduğu ve daha önce de birçok kez İran’a karşı tutuştukları savaşlarda Bizanslıları yendikleri doğruydu. Ama olaylar o denli çabuk ve art arda gelişti ki, Mukavkıs, Resulullah (a.s.)’ın askerî yardımından yararlanmaya fırsat bulamadı.

537. Caetani’nin ikinci itirazına gelince: Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Medine Devleti’nin Mühürdarlığı, Mısır’daki Kıptîlerin başkanının adını o sırada tam olarak bilmiyordu. Arapça kaynaklarda bu konuyla ilgili tüm açıklamalar daha sonraki dönemlere aittir. Burada söz konusu edilen Benjamin olabileceği gibi, Cureyc (ibn Mînâ ibn Kurkub) ya da üçüncü bir kişi de olabilir. Sonraki dönemlere ait arap tarihçilerinin eserlerinde ikinci dereceden bir ayrıntı kabul görmeyebilir. Ancak bu, Resulullah (a.s.) ile Mukavkıs arasında cereyan etmiş olan yazışmanın tamamen reddedilmesi için yeterli değildir.

538. Virginia Vacca, “Le ambascerie di Maometto ai souvrani”[662] adlı makalesinde bu konuya yeni hiçbir şey eklemez. Ancak, gönderilen cariyenin adının Meryem olduğunu söylerken yanılmaktadır; Arapça kaynaklar bu hanımın adının Maria olduğunu ve İslam’a geçtikten sonra bile adını değiştirmediğini belirtirler.

539. Bu konuya Hıtât[663] adlı eserin neşri sırasında değinen Profesör Gaston Wiet ise, hikâye, roman, folklor vs. konuyla ilgili her türlü veriyi bir araya getirmiştir. İkinci derecede önem arz eden kimi ayrıntılarda, bu farklı kaynaklar arasında bazen birbiri içine girmeler ve çelişkiler bulunduğuna kuşku yoktur. Wiet’in hayret ettiği nokta, “mektupta, Herakliyus’un aldığı mektuptakilere tıpatıp benzeyen ifadelerin kullanılmış olmasıdır.” Burada Mukavkıs’a, Necâşî’ye ve Herakliyus’a gönderilen mektupların aynı tarihi taşıdıklarını ve aynı amacı güttüklerini hatırlatalım. Üstelik, muhatapların üçü de aynı dindendi, yani Hıristiyandı. Bu durumda kâtiplerin, üç mektubun yazımı için de aynı kalıplaşmış ifadeleri kullanmalarında şaşılacak bir şey olmasa gerekir. Sayın Wiet görüşlerine şunları da ekler: “Sonuç itibarıyla Yakubî patriğin Resulullah (a.s.)’ın elçisini hiçbir şekilde kabul etme yetkisi yoktu.” Ama bunun nedenini belirtmez. Kibar ve ince düşünceli bir insan, aynı görüşü paylaşmasa ya da kendi yetki ve görev sınırlarının dışında kalan bir şey söz konusu olsa bile, kendisine gönderilen bir mektubu almayı reddetmez. Yeri gelmişken, Bizans’ın himayesinde yaşayan, ancak Mukavkıs’tan daha az kuvvet ve iktidara sahip bir siyasi başkan olan Gassan’lı Ebû Karîb ibn Cebele’nin, M. 534’de Yemen’e bir elçi gönderme yetkisini kendisinde gördüğünü de hatırlatalım. Mârib su bendi üzerindeki Ebrehe kitabesinde bu olaydan söz edilmektedir (bk. yukarıda § 486).

540. Görüldüğü gibi, Mısır’da ele geçirilen belgenin gerçek nüsha olduğu ihtimalini reddetmek için öne sürülen bu itirazların hiçbiri yeterince ciddi değildir. Bu arada, Sultan I. Abdülmecid’in (1823-1861) bu mektubu satın aldığını ve bu belgenin o günden itibaren İstanbul’daki Topkapı Sarayı Müzesinin Mukaddes Emanetler bölümünde muhafaza edilmekte olduğunu da hatırlatalım. Marcos Kilisesinde bulunduğu söylenen nüsha hakkında, aradan bir yüzyıla yakın zaman geçtiği halde ek bir bilgi ortaya çıkmış değildir. Bunun, orijinal belgeden alınmış bir kopya, ya da birçok belgenin sahtesinin yapıldığı dönem olan el-Hakîm zamanında, tarihçilerin verdiği bilgiler doğrultusunda yapılmış sahte bir nüsha olması ihtimali de vardır.

541. (İlerde “Yahudilerle ilgili bölümde Maknâ’dan bahsederken bu konuya tekrar döneceğiz.)[664]

 

Bizans İmparatorluğu İle İlişkiler

 

542. Arap yarımadası üç kıtanın birleştiği bir kavşak üzerinde bulunmaktadır. Yarımadanın antik dönemde taşıdığı ekonomik önem de buradan kaynaklanmaktadır. Uzak-Doğu ve Avrupa arasındaki Ümit Burnu’ndan geçen deniz yolu keşfedilmeden önce, Arabistan, uluslararası transit ticaretini elinde bulunduruyordu.[665] İbn Habîb’in söylediklerine bakılırsa,[666] Basra körfezindeki Dabâ limanı Arabistan’ın büyük ticari mal ambarı durumundaydı. Öyle ki, burada her yıl düzenlenen fuarda, “Sind (bugünkü Pakistan), Hind ve Çin’den gelen tüccarların yanı sıra, Doğu’dan ve Batı’dan gelen insanlar buluşurlardı...” Arapların kendileri de uzak ülkelere yolculuk ederlerdi. Uğruna yollara düştükleri ticaret onları ta Hindistan’a, Çin’e, Habeşistan’a, hatta Ancyre’ye (Ankara/Türkiye)[667] kadar sürüklemiş, ayrıca kendi vatanlarının insanların barınmasına elvermeyen çölleri, Antik dönemde onları başka diyarlara göç etmeye ve daha verimli toprakları olan komşu ülkelerde yerleşmeye zorlamıştır. Muhtemelen Güney Arabistan kökenli Taiy kabilesi bu konuda bize örnek oluşturmaktadır: İranlılar da bu kabileyi tanıyorlardı ve onlara göre “Taiy kabilesine mensup” anlamına gelen Tâzî kelimesi, “Arap” kelimesinin eşanlamlısı haline gelmişti. Ancak bu kabile daha da uzaklara gitmiştir. Zira “Tâ-şî”, “Arabistan’da oturan” anlamında Çince’ye geçmiş bir sözcüktür.[668] Adını bir tepeden alan Tibet’teki Tâ-şî Lama’nın da muhtemelen söz konusu kabilenin adıyla bir ilişkisi vardır. Batı’ya gelince, miladî birinci yüzyılda St Paul’ün[669] kaleme aldığı mektuplardan birinde şu satırları okuyoruz:

“Şam’da (Damas), kıral Arétas’ın valisi, beni ele geçirmek için Şamlıların şehrini koruma altında tutuyordu…”

St Paul’ün bahsettiği bu Arétas, aslında bir Arap adı olan Hâris’ten başkası değildi. Suriyeli Araplar arasında bu adı taşıyan o kadar çok kıral vardır ki, bu ad, Roma İmparatorluğu’nun himayesi altında ve onun müttefiki olarak yaşayan Arap kabilelerinin yerli başkanlarını ifade eden eşanlamlı bir kelime haline gelmişti.[670] Aralarında Yahudi istilasına karşı sert ve sağlam bir direniş göstermeleri nedeniyle İsraillilerin köklerini kazıyıp kuruttukları Amalikalıları saymazsak, bu Araplar, yukarıdaki Kuzey bölgelerine, Halep’e kadar uzanan[671] birçok bölgede hükümdarlıklar kurmuşlardı. Bizanslılar, bu Arap devletlerini, kendi imparatorluklarına tabi olmayı kabul etmedikleri takdirde derhal işgal ederek ele geçiriyorlardı. Bizanslılar ve İranlıların birbirleriyle savaştıkları olurdu. Ancak, arabistanlı Bedeviler, kendi otlaklarına ve yarımadalarının kuzeyindeki göllere gitmeye çalıştıkları zaman, bu iki miletin kendilerine karşı koymaya çalıştıklarını görüyorlardı. Göçebelerin yağma ve çapulculuklarını önlemek için, Bizans ve Sasani İmparatorluklarının her ikisi de aynı çareye başvurmuş ve bütün güney sınırları boyunca, kendilerine bağlı Arap kabilelerinin başkanlığında tampon devletler kurmuşlardır. İranlılar Hîre’de[672] (önce İbrahim peygamberin Ur şehrinde, daha sonra da İslamî dönemde kurulan Kûfe’de) Lahmîlerin (Munzirîler) özerkliğini tanırken, Bizanslılar da öte yandan Şam’daki Gassanlılarla benzer ilişkiler içine giriyorlardı. Hıristiyan olmalarına ve Rumlarla olan ilişkilerine rağmen, bu Gassanlıların, İranlıların egemenliği altındaki Lahmîlerin aksine, sürekli yarı-göçebe olarak kaldıklarını da hatırlatalım. Acaba bu, her iki imparatorluğun uyguladıkları farklı sömürgecilik politikalarından mı ileri geliyordu? Himaye altındaki her iki devlet, sürekli olarak, Rumlar ve İranlılar arasında çıkan savaşlarda birbirlerini öldüren paralı askerler gönderirler ve durup dururken birbirlerine karşı kan davaları ortaya çıkardı. İlerde İranlıları ele alırken Lahmîlere tekrar döneceğiz. Şimdi Gassanlılardan bahsedelim:[673]

 

Gassân Kabilesi

 

543. Hıristiyanlığın henüz başlangıç dönemlerinde Duc’um kabilesi Suriye’de otururken, Gassânlılar hala Sebe hükümdarlığının sınırları içindeki Yemen’in Mârib bölgesinde bulunuyordu. Meşhur Mârib su bendinin yıkılması, aralarında Gassanlıların da bulunduğu bazı toplulukları buradan göç etmek zorunda bıraktı. Uzunca bir süre gezip dolaştıktan sonra, Gassanlılar nihayet Suriye’ye vardılar. Bu ülkenin otlakları ve suları o denli hoşlarına gitti ki, artık ne pahasına olursa olsun buraya yerleşmeye karar verdiler. İbn Habîb[674] bu konuda bize çok değerli bilgiler vererek, Duc’um’lu başkanların o sırada Bizans İmparatoru adına, Gassanlı göçebeler üzerine, sahip olduğu imkâna göre değişen, yıllık bir, bir buçuk ve iki dinar baş vergisi koyduklarını söyler. Bunlar bu vergiyi bir süre ödediler, sonra buna karşı çıktılar. Sonunda çıkan savaşta eski efendiler, yani Duc’umlar yenildiler. İmparator Daykiyus (Décius, ölümü M. 251) haberi öğrenince olacaklara boyun eğdi ve yeni ittifaklar yapma fırsatı bile buldu. Arapların en cesur ve en kalabalık kabilesi olan Duc’umluları bu kadar kolay bir biçimde vergiye bağlamaları dolayısıyla, gösterdikleri kahramanlığı öven bir mektubu Gassanlılara gönderdi; ve şunları söyleyerek, onları bir ittifak anlaşmasına davet etti:

Sizi Duc’umluların yerine yerleştiriyorum ve şayet herhangi bir Arap kabilesi size saldıracak olursa, 40.000 Rum savaşçıyla yardımınıza koşacağıma söz veriyorum. Buna karşılık siz de 20.000 savaşçınızı bize yardım etmek üzere gönderecek ve bu arada, İranlılarla olan ilişkilerimizde tarafsızlığınızı sürdüreceksiniz.”

Gassanlıların başkanı Sa’lebe bunu kabul etti ve Décius da kendisine bir krallık tâcı giydirdi.

544. Burada biraz durup, İslam Ansiklopedi’sinin Avrupa baskısında (bk. Gassân ve Mârib maddeleri), Mârib su bendinin yıkılmasının Anastase’nin (ö. 518) hükümdarlığı zamanına rastladığına dair bir bilgi olduğunu söyleyelim. Bizim dayandığımız kaynak Daykiyus adı üzerinde ısrarlı görünmektedir. Bu olay M. VI. Yüzyılda değil, III. Yüzyılda meydana gelmiştir. Muhtemelen III. Yüzyılda su bendinde yapılan tamirler, Anastase’nin hükümdarlığı sırasında yeniden çöküntüye uğramıştı. Yine belirtelim ki, Gassanlılar hiçbir zaman tarafsız kalamamışlar ve İran’la yaptıkları savaşlarda hep Bizanslıların safında yer almışlardır. Bizans-İran mücadelesinde birçok kez Yahudi tebeanın ihanetlerinden kuşkulanıldıysa da, Gassanlıların bağlılıkları en çetin sınavlardan bile lekesiz çıkmıştır. Hatta aralarından çoğu Hıristiyanlığa bile geçmiştir. Bizans’ın etkisi daha uzak bölgelere kadar yayılmıştır: Filistin’in yanı sıra, Kuzey Arabistan bölgesi de onların egemenliğini tanımıştı. Bu imparatorluğun etki ve nüfuzunu Ma’ân, Azruh, Cerbâ, Ayle, Maknâ, Dûmetu’l-Cendel vs. yerlerde ve yine Taglib, Lahm, Cuzâm, Kayn, Balî, Bahrâ, Kudâ’a vb. kabileler üzerinde de görmekteyiz. Zira tüm bu kabileler, ilerde değineceğimiz Mute savaşı sırasında Resulullah (a.s.)’a karşı Bizans’ın tarafında  yer almışlardır. Hıristiyan tarihçi Nicéphore’a[675] göre, İmparator, bu kabilelerin dostluğunu kazanmak için kendilerine her yıl 15 kg altın ödüyordu. Théodorite[676] ise (M. 5. yüzyılın ilk yarısı) imparatorluğun en uzak sınır boylarında bile Roma’ya tâbi halk toplulukları olduğunu, ancak bunlara Roma hukukunun uygulanmadığını vurgular. Yazar diğerleri arasında, İsmail’in soyundan gelen yani Arap olan çok sayıda kabileyi (ta pampolla phyla tou Ismael) özellikle belirtir.

545. Bütün bu topluluklar arasında en güçlü ve kudretlileri gerçekten de Gassanlılardı. Bütün Arabistan onların iktidarı karşısında titrerdi. Bu yüzden, İbn Sa’d’in bize verdiği bilgiye dayanarak,[677] Medine’yi istila etmek üzere savaş hazırlığı yaptıkları sırada, atlarını nallarken çıkardıkları gürültünün, Resulullah (a.s.) zamanında Müslümanlarda ne ciddi kaygılar uyandırdığına şaşmamaktayız. Bu arada, Arabistanlı şairlerin Gassan sarayına sık sık uğradıklarını da söyleyelim: Örneğin, Medine’li Hassân ibn Sâbit ve Ka’b ibn Mâlik gibi.

546. M. VII. Yüzyılın ilk çeyreğinde İranlılar Suriye’yi işgal ettiklerinde, Gassan kıralı da, ülkesi işgal altında kaldığından tüm siyasi iktidarını kaybetmek zorunda kaldı. Her zaman sadakat ve bağlılıkları ile tanınan Gassanlılar, karşı saldırı sırasında da Herakliyus’un safında yer aldılar. 627 yılının Aralık ayında İranlılar mağlup olup Suriye’yi boşalttıklarında, Gassanlılar ülkelerini yeniden ele geçirip, eski kuvvet ve iktidarlarına kavuştular. Caetani’ye göre,[678] İmparator 629 yılında yeniden Gassanlı bir başkana kırallık tacını giydirdi. Kuşkusuz bu tören, sadece, zaten var olan bir şeyi pekiştirmek ya da Gassanlılar arasında egemenlik mücadelesi veren başkanlardan birini desteklemek için yapılmış bir formalite idi.

547. İranlıların Ninova’da uğradıkları bozgunun hemen ertesinde, Resulullah (a.s.), İslam’a davet amacıyla komşu ülke hükümdarlarına birçok mektup gönderdi. Bu hükümdarlar arasında Gassanlı el-Hâris ibn Ebî Şamir de vardı. Ona gönderilen mektubun metni şöyle idi:

“Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın Adıyla!

Allah’ın Elçisi Muhammed’den, el-Hâris ibn Ebî Şamir’e:

Allah’ın selamı, hakikat yolundan giden, Allah’a inanan ve bunu açıkça söyleyenin üzerine olsun! Buna göre ben, mülkünün (ülkenin, krallığının) elinde kalması için seni, hiçbir benzeri ve ortağı olmayan, bir Tek Allah’a inanmaya davet ediyorum.”

Mühür: Allah’ın

Elçisi

Muhammed

548. İbn Sa’d, mektubun gönderilme tarihi olarak H. 6 / M. 628 başlarını gösterir.[679] Gördüğümüz gibi, mektubun içeriği kişisel olup, gönderilen kişinin unvanıyla ilgili hiçbir bilgi taşımamaktadır. Belki de Bizans İmparatoru, o sıralarda bir ihanetten korktuğu için, kendisine bağlılığını sürdürmesi amacıyla ona kraliyet nimetlerinden bağışlarda bulunma gereği duyuyordu. El-Hâris, Resulullah (a.s.)’ın kendisine böyle bir davet göndermesiyle Hıristiyanlık onurunun zedelendiğini hissederek, Medine’ye saldırma tehdidinde bile bulunmuştu. Muhtemelen, İmparator, böyle bir saldırı girişiminde bulunabilmesi için kendisine yeterli yardım sağlamamıştı. Busrâ (Filistin) valisine hitaben yazılan mektubu götüren Peygamber elçisi, arazisinden geçtiği ve diğer bir Gassanlı başkan olan Şurahbil ibn Amr[680] tarafından yakalanıp öldürüldü. Devletler hukukunun böyle alenen ihlal edilmesi hoşgörüyle karşılanamazdı. Bu nedenle, Resulullah (a.s.) misillemede bulunmak için 3.000 kişilik bir askerî birlik gönderdi. Şayet İmparator, Şurahbil’e takviye güçler göndermemiş olsaydı, olay büyümeyecekti. Savaş Mu’te’de cereyan etti (Birazdan bu konuya geri döneceğiz). Resulullah (a.s.)’ın, her zamanki gibi dinî gayelerle bir başka Gassanlı başkan olan Cebele’ye[681] gönderdiği mektubun metni elimizde bulunmamaktadır. Kaynaklarımızdan ne İbn Sa’d ne de Ya’kûbî, bu yazışmanın tarihi ile ilgili kesin bir bilgi vermezler. Ancak öteki mektuplarla aynı döneme ait olması mümkündür. Her halde, bu mektup da, Gassanlı diğer başkanlara gönderilenlerden farklı bir başarı sağlayamadı. Talihsiz Ezd’li Müslüman elçi el-Hâris ibn Umeyr’in yolda Şurahbil tarafından öldürülmesinden başka, ne Busrâ valisinin adı ne de mektupla ilgili bir başka ayrıntı hakkında, elimizde hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Hatta bu valinin Gassanlı mı yoksa Grek soyundan biri mi olduğu bile bilinmemektedir.

549. Gassanlı başkanlara gönderilen bütün bu mektuplardan, kabile üyelerinin birbirine pek az tutkun olduğu, hatta değişik liderlerinin güttüğü politikalarda bile farklılıklar bulunduğu sonucu rahatlıkla çıkarılabilir. Mu’te’ye H. 8 yılında, Tebuk’e ise bunu izleyen yılda misilleme seferi düzenlenmişti. Resulullah (a.s.), Tebuk seferine gönüllü olarak kaydoldukları halde, hurma hasat mevsiminin yaklaşmasını bahane ederek sözlerinden cayan bazı kimselerin toplum içine girmelerini yasakladı. Bunlar arasında şair Ka’b ibn Mâlik de bulunuyordu. Gassanlılar, Bizanslılardan çok Bizans taraftarı idiler. Kıral Hâris haberi alınca, bir hububat kervanıyla derhal Ka’b’a gizli bir haber gönderdi. Hâris, mektubunda onu Suriye’ye davet ediyor ve kendisini toplumdan dışlayan Resulullah (a.s.)’a karşı duyabileceği kin ve nefreti tahrik etmeye çalışıyordu. Ka’b’ın bu mektubu hakîr ve bayağı bir yazı olarak görüp ateşe atmasına şaşmamalıyız.[682]

550. Gassanlılarla ilgili olarak aktaracağımız son olay ise, H. 9 yılına doğru bu kabileden üç kişilik bir heyetin Medine’ye gelip İslam’ı kabul etmeleridir. Bu konuda biricik bilgi kaynağımız olan İbn Sa’d[683] daha fazla bir şey söylememektedir.[684]

 

Bizans’la İlişkiler

 

551. Kuzey Arabistan’da doğrudan ve Habeşistan aracılığıyla Yemen üzerinden dolaylı olarak Bizans etkisi ve nüfuzu bir yana, Mekke Bizans’la birçok özel ilişki içerisinde bulunuyordu. Doğubilimci Lammens, Aelius Gallus’dan Néron’a varıncaya dek Roma İmparatorlarının, iktidarlarını Mekke’ye kadar genişletme arzusunda olduklarını söyler.[685] Yerli Arap kaynaklardan İbn Kuteybe ise,[686] Romalı bir imparatorun (muhtemelen I. Théodose, 379-395), Resulullah (a.s.)’ın dedelerinden Kusay’a Mekke’deki iktidarı ele geçirmesi için yardım ettiğini nakleder. Kuzey Arabistanlı ve Bizans’ın etkisi altında yaşayan Kudâ’a kabilesiyle Kusay arasında akrabalık ilişkisi vardı. Belki de Kudâ’a kabilesi, İmparatora bu yolla Mekke’yi kendi ülkesine katma ümidi vermişti. Kusay’ın torunu Hâşim’in, 467 yılına doğru Büyük Léon’dan Filistin’e Mekke ticaret kervanlarının sevkine izin veren bir yetki belgesi aldığına bakılırsa, Bizans-Mekke ilişkileri bir süre dostane bir seyir izlemiş gibi görünüyor. Bu imparator, ayrıca ona, Habeşistan’a giden Mekkeli kervanlara aynı şekilde davranması için, Necâşî’ye hitaben yazdığı bir tavsiye mektubu vermiştir.[687]

552. Bizans yasaları, silah, altın, şarap, zeytinyağı ve diğer başka ürünlerin Arabistan’a ihracını yasaklıyordu. Aynı zamanda Arap tüccarların uğrayıp mal alıp satabilecekleri bölgeler de sınırlandırılmıştı ve bunlar, sınırda sıkı bir gümrük kontrolünden geçiriliyorlardı.[688] Bu konuda hükümler içeren Justinianus Yasa Derlemesi,[689] daha önceki imparatorlarca konulan benzer yasaklar hakkında da bilgi vermektedir. Bu “yasalar derlemesi”nin ortaya çıkışı belki de şu olayla açıklanabilir: Justinien’in iktidarından az önce, Güney Arabistan’daki Kinde kıralının sevk ve kontrolündeki Araplar, İmparator Anastase’yi kendileriyle barış anlaşması imzalamaya zorlamışlar, hatta Suriye’nin kıral nâibi Arétas’ı Finike, Filistin vs. yerleri yönetmek üzere bu “işgalcilerin” Başkanı olarak tayin ettirmişlerdi.[690]

553. Bu arada Patrik Osman ibn el-Huveyris olayını da hatırlatalım. Bu Mekkeli maceraperest, Şam’daki Gassan kıralının huzuruna çıkarak Hıristiyan olmuş ve kendisinin Mekke’ye kıral olarak tayinini istemişti. Gassan kıralı önce bu isteği kabul etmiş, sonra Mekke’den gelen diğer bir heyetin isteğiyle kararından caymıştı. O zaman Osman başkent Constantinople’a (İstanbul’a) gidip tayinini doğrudan doğruya İmparator’un eliyle yaptırmışsa da, rivayete göre Gassan kıralının kıskançlığı sonucu zehirlenerek Şam’da öldürülmüştür. Osman ibn Huveyris’in ayrıca ifade ettiğine göre, Constantinople’da Arap dili için resmî görevli tercümanların yanı sıra, genç Grek gençlerine öğretmenlik ve mürebbilik yapan Araplar da çalışmaktaydı (Daha ayrıntılı bilgi için bk. “Two Christians of Pre-islamic Mecca” adlı makalem. Journal Pakistan Historical Society, Karaçi, VI/2, 1958, İbn Habîb’in Munammak’ından naklen).

554. Muhammed (a.s.) de gençliğinde iki kez Suriye’ye yolculuk yapmıştır. Kendisine ait olduğu söylenen bir hadisinde, gümrük memurlarının yerinin Cehennem’in derinlikleri olduğu bildirilmektedir.[691] Buradan, Bizans sınır kapılarında bazı kişisel deneyimler edindiği sonucu çıkarılabilir. Bununla birlikte, Bizans’a karşı sürekli şefkat dolu bir duygu hissetmiştir. Bu duyguyu, Kur’an’ın bazı ayetlerinde,[692] Bizanslıların İranlılar tarafından bozguna uğratılmaları sonucu onlara açıkça gösterilen sempatide de görürüz. Bu ayetlerde, “on yıldan daha az bir süre içinde” durumun tersine döneceği önceden tahmin edilmekteydi ki, bu durum Bizanslıların Ninova’da İranlıları yenmesiyle gerçekleşmiştir. Bu olaydan birkaç ay sonra, Hudeybiye anlaşmasının ardından Resulullah (a.s.), biri de Herakliyus’a olmak üzere çeşitli mektuplar göndermiştir. Bu mektubun metni aşağıda sunulmuştur:

“Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın Adıyla!

Allah’ın Kulu ve Elçisi Muhammed’den, Rûm’ların Başbuğu Herakliyus’a:

Allah’ın selamı, hakikat yolunu izleyen kimsenin üzerine olsun! Seni tam bir İslam daveti ile (İslam’a) çağırıyorum: İslam’a tabi olursan esenlik içinde olursun ve Allah sana iki kat ecir ve sevap verir. Ama bundan kaçınacak olursan, köylülerinin (hükmün altındaki tebeanın) günahları da senin üzerine olacaktır. “Ve (siz) “Ey kendilerine Kitap gönderilenler! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; ve aramızdan hiç kimse çıkıp da Allah’tan başkasını tapınacak Rab (efendi) edinmesin.” Eğer tüm bunlardan sonra onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman “Siz şahit olun ki kuşkusuz biz Müslümanız (Allah’a teslim olup inananlardanız) deyiniz.”

Mühür: Allah’ın

Elçisi

Muhammed[693]

555. Elçi Dihyetu’l-Kelbî’nin görevi, Resulullah (a.s.)’ın mektubunu, Kudüs’e doğru gitmekte olan İmparator’a iletmek üzere Busra (Filistin) valisine teslim etmekti. Kendisine, bir peygamber elçisi olarak gereken tüm itibar gösterildi, ama asıl görevinde pek başarılı olamadı. Zonaras dışında Bizanslı tarihçiler bu olayı nedense anılmaya değer bulmamışlardır. Bu arada, İbn el-Cevzî’nin de (Vefâ, s. 226-27) belirttiği gibi, Herakliyus, Aelia’da (Kudüs) Resulullah (a.s.)’ın elçisini bizzat kabul ettiği zaman, kendisini bir gece tek başına davet ederek, ona bazı minyatürler göstermiştir. Elçi, bu minyatürlerden birine bakarken, her iki yanında Ebû Bekir ve Osman’ın bulunduğu Muhammed (a.s.)’ın temsili resmini görüp tanımıştır. Doğal olarak bu durumdan çok etkilenen Herakliyus, bunun gerçekten Muhammed olduğuna yemin etmesini isteyerek, şöyle söylemiştir:

“Benim Hıristiyanlığı terk etmeme tebaam şiddetle karşı çıkar. Yoksa derhal İslam’ı kabul ederdim.”

 (Bu rivayet gerçek bile olsa, buna pek önem vermeyeceğiz. Zira İslam, bir takım önsezi ve kehanetlerle değil, kendi getirdiği ilahi kökenli öğretisine dayanarak ayakta durmaktadır.)

556. O sıralarda Bizans İmparatorluğunda zihinler hem siyasi hem de dinî konularda oldukça karışık bir halde idi. O döneme ait Grekçe veriler elimizde olmadığı için, Arapça kaynaklarla yetiniyoruz: İbn Sa’d[694] yine Resulullah (a.s.)’ın bir Hıristiyan din büyüğüne gönderdiği mektubun metnini nakleder:

“Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın Adıyla!

Ey dugator (autocrator?), Piskopos! Allah’ın selâmı inanan kimse üzerine olsun! Bundan sonra, bil ki Meryem oğlu İsa, Allah’ın saf ve temiz Meryem’e verdiği (bıraktığı) Ruhu ve Kelimesidir. Ben ise, Allah’a iman eder, bize ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Esbâta (İsrailoğullarının oniki kabilesine) vahyedilmiş olanlara inanırım. Aralarında hiçbir fark gözetmeksizin Musa, İsa ve diğer peygamberlere Rableri katından vahyedilenlere inanırım. Biz O’na teslim olmuşuz. (Allah’ın) Selam(ı) kurtuluş yolunu izleyenlerin üzerine olsun!”

557. Taberî’nin ifadesine göre,[695] adı geçen piskopos, bu mektup hakkında İmparator’un huzurunda kendi görüşünü açıkladığında, etrafta bulunan kalabalık öfkelenip galeyana geldi ve kendisini oracıkta linç edip öldürdüler. Bu olayda Grek ve Suriye kiliseleri ya da monofizit’lerle[696] monotelitler[697] arasında var olan gerilimi mi, yoksa daha başka şeyleri mi görmek gerekir? Pek güvenilir bir kaynak olmamakla birlikte, Ya’kûbî, bu konuda Herakliyus’un herhalde sözlü olarak verdiği bir cevabı nakleder. Onun verdiği bilgiye göre,[698] İmparator, Resulullah (a.s.)’ın bu davetine olumlu cevap vermesine kendi halkının göstereceği düşmanlığın yegâne engel olduğunu üzülerek beyan etmiştir. En güvenilir kaynağımız olan Buhârî[699] ise, bu beklenmedik davete çok şaşıran İmparator’un, Hudeybiye anlaşması sayesinde o sırada Bizans topraklarında çokça rastlanan Mekkeli tüccarları huzuruna çağırdığını nakleder. Bunlar arasında bulunan Ebû Sufyân, İmparator’a Resulullah (a.s.) hakkında bilgi vermek üzere söz almış, ancak Bizanslıların İslam’a karşı daha o zamandan belli bir korku ve endişeye kapıldıklarına hayretle tanık olmuştur.

558. İmparator’un bu diplomatik reddi karşısında Resulullah (a.s.)’ın cesareti hiç de kırılmamış ve bu defa Arap soyundan gelen, ancak daha az önemli mevkilerde bulunan Bizanslı başkanlarla ilişki kurmaya başlamıştır. Yukarıda Gassanlılardan söz etmiştik. Bunlardan birinin Müslüman bir elçiyi öldürmesi, Mu’te denilen cezalandırma seferinin düzenlenmesine yol açmıştı.[700] 3.000 kişilik Müslüman askerî birliği, yüz bin kişilik düşman ordusuyla savaşmak üzere karşılaştı. Bizanslıların İran’la savaşmak üzere topladığı güçler henüz terhis edilmemişlerdi. İmparator’un elinin altında, Gassanlıların imdadına koşmaya hazır vaziyette yüz bin askeri vardı. Az sayıdaki Müslüman birliği, savaşa başlamadan önce Medine’nin de görüşünü alma gereği duymadı. Başkomutan Zeyd ibn el-Hârise derhal hücuma kalktı ve şehit edildi. Hemen arkasından, onun yerine geçen öteki iki komutanın da akıbeti aynı oldu: Bu komutanlar, Resulullah (a.s.)’ın yeğeni Ca’fer ve Ensâr’dan Abdullah ibn Revâha idi. Müslümanlar, asla cesaretlerini yitirmeksizin, derhal Allah’ın Kılıcı Hâlid ibn Velîd’i baş komutan olarak seçtiler. O da, elinde kalan güçleri yeniden düzene sokup, düşmanın ileri gelenlerinden Mâlik ibn Zâfiletu’l-Belevî’yi öldürdü. Bir miktar da ganimet aldıktan sonra, Medine’ye dönmeye karar verdi. Düşman, kendisini takip etmeyi göze alamadı. İbn Asâkir’in işaret ettiğine göre,[701] Resulullah (a.s.) Mu’te’ye deniz yoluyla takviye birlikleri göndermişti. Herhalde üç komutanının da şehit olduğu haberini aldığı için, geri çekilme emrini gönderiyordu. Bu tahminimiz şu küçük rivayetle dolaylı bir biçimde doğrulanmaktadır:

“Zeyd ibn el-Hârise’nin şehit olduğu haberi Cebrail’in diliyle veya ordudaki bir asker aracılığıyla (Peygamber’e) ulaşınca…” (Kastallânî, Şerhu’l-Buhârî, 6/383).

Aynı kaynakta şu ek bilgi de yer almaktadır:

“Musâ ibn Ukbe’ye göre, burada söz konusu olan haberci Ya’lâ ibn Umeyye’ye Resulullah (a.s.) şöyle demiştir: “(Olayı) Sen mi bana anlatmak istersin, yoksa ben mi sana anlatayım?”

559. Olayın hemen ardından, Amr ibnu’l-As, 300 kişilik askerî birliğinin başına geçip, aceleyle Balî kabilesinin arazisine yöneldi. Burası, yukarıda da adı geçen Mâlik ibn Zâfile’ye ait olup, İslam birliğinin komutanının büyük annesi de aynı kabileden gelmekteydi. Muhtemelen Resulullah (a.s.) bu kabile ile bir uzlaşma imkânı arıyordu. Hasım kabilelerin tehdit ettiği Amr ibnu’l-As’a, aralarında Ebû Bekir, Ömer ve Ebû Ubeyde’nin de bulunduğu 200 kişilik bir takviye gücü gönderildi. Kaynağımız,[702] olayın sonrası hakkında daha fazla bilgi vermemektedir.

560. Birkaç ay sonra, Medine’ye Gassanlıların yeni savaş hazırlıklarına giriştikleri yolunda endişe verici haberler geldi. Önceki yıldan beri birçok şey değişmişti: Mekke ve Taif’in yanı sıra, Basra körfezi kıyıları gibi oldukça uzak bölgeler bile, bu süre içinde İslam’ın müttefikleri haline gelmişti. Resulullah (a.s.)’ın Mu’te’ye 3.000 asker göndermesine karşılık, bu kez 30.000 kişi eşliğinde orduya bizzat kumanda ettiği görülür. Kavurucu bir yaz sıcağı ortasında, ordu Kuzey’e doğru yöneldi. Savaşmak niyetinde değildi, ancak beklenmedik her türlü duruma karşı da hazırlıklıydı. Nihayet, Balî ve Kudâ’a’lı diğer kabilelerin topraklarının tam ortasında bulunan Tebûk’de konakladı. Burada yapılan hazırlıklarla ilgili bazı ayrıntılar aşağıda verilmiştir.

561. O zamana dek gittiği yeri gizli tutma alışkanlığına son veren Resulullah (a.s.), bu kez hedefini açıkça ilan etti. Amacı, bedeviler üzerinde psikolojik bir etki uyandırmaktı: “Muhammed, Bizans İmparatoru ile savaşmaya gidiyordu!” Bazı Medineliler bu “çılgınca” girişime katılmak istemediler; bunlar “münafık” ilan edildi. Kimi büyük toprak sahipleri, hasat mevsimini bahane ederek yola çıkmakta geciktiler; dönüşte Muhammed (a.s.) kendilerini cezalandırdı, kimse onlarla konuşmayacaktı. Birkaç hafta sonra Resulullah (a.s.) onları bağışladı ve yasağı kaldırdı (Bunlardan biri de Ka’b ibn Malik’tir.[703] Gassan kıralı ona, Resulullah (a.s.)’a ihanet edip Suriye’ye gelmesi için bir davet mektubu göndermişti). Gıfâr kabilesinden birkaç gönüllünün biniti yoktu. Resulullah (a.s.) de onlara bu imkânı sağlayamadı. Büyük bir üzüntüye kapılan bu insanlar ağlaşmaya başladılar. Onların bu samimiyeti orada hazır bulunanları da duygulandırdı ve bir yerlerden kendilerine gerekli ulaşım imkânları sağlandı. O günden itibaren bu kabileye Benû’l-Bekkâ (ağlaşanlar kabilesi) adı verildi. Daha sonra üçüncü halife olarak seçilen Osman, ordunun üçte birinin, yani onbin kişinin askerî teçhizatını tek başına temin etmiş, ayrıca bin dinar nakit bağışında bulunmuştu.[704] Muhammed (a.s.) onun bu davranışına gerçekten çok sevinmişti. Ömer de yüklü bir yardımda bulunmuş ve Resulullah (a.s.)’ın kendisine ne gibi bir yardımda bulunduğunu sorması üzerine: “Dünyada sahip olduğum bütün servetin yarısını” diye cevap vermişti. Ebû Bekir ise sadece dört bin dirhem getirebilmiş, ancak, evine sadece Allah’ın ve onun elçisinin sevgisini bıraktığını söylediği zaman, onun bu davranışı diğerlerinden daha fazla heyecana neden olmuştu. Yapılan bu gönüllü yardımlardan başka, Resulullah (a.s.), Arabistan’ın dört bucağında görevlendirdiği vali ve memurlarından, elleri altındaki devlet hazinesinde kalmış olan her şeyi göndermelerini talep etti. Basra körfezi bölgesinden gelen yardımlarla ilgili olarak, elimizde çok sayıda resmî belge vardır.[705] Zenginlerden de zekât vergilerini zamanından önce ödemeleri istenmiştir (bk. Ebû Ya’lâ, İbn Hâcer’den naklen, Metâlib, Nº 827).

562. Seyir halindeki ordunun başına gelen ilginç olaylara da işaret eden kaynaklar, develerin yola ve sıcağa dayanamayıp telef olduklarını, bir rüzgâr hortumunun askerlerden birini göğe çekip Tay kabilesinin yaşadığı bölgedeki dağlardan biri üzerine fırlattığını, çok nazik bir anda suyun tamamen tükenip, Resulullah (a.s.)’ın dua etmesinden sonra yağmurun yağdığını vs. belirtirler. Hatta bu kaynaklarda, Muhammed (a.s.)’e bir suikast düzenlendiğinden de bahsedilir. Müslim (2/77), Ebû Dâvûd (1/60), Tirmizî (22/29) vb. kaynaklara göre Resulullah (a.s.), bu yolculuk sırasında, askerî üniformayı çağrıştıracak şekilde kolları dar, Bizans işi bir kaftan (Cübbe Rûmiyye) giymişti. Burada İbn el-Cevzî’nin Vefâ’sında (s. 564) nakledilen bir olayı hatırlayalım: “Resulullah (a.s.)’ın baldızı Esmâ, bize düğmeleri dîbac ipeğinden bir kaftan gösterip şöyle ekledi: “Resulullah (a.s.) düşmanı bunun içinde karşıladı.” Samhudî (2. bs, 1029), Resulullah (a.s.)’ın, Tebûk ile Medine arasında 16’ya yakın mescit inşa ettirdiğini söyler. Muhtemelen, bunlardan her biri, bir günlük yolculuk sonunda dinlenmek için uğranılan ve içinde sadece namaz kılınan üstü kapalı basit odalardan ibaret yerlerdi.

563. Muhammed (a.s.), Tebuk’e geldiğinde, Herakliyus’a tekrar bir mektup göndererek kendisinden İslam’ı kabul etmesini istemiş, ve hiç olmazsa tebeasının Müslüman olmasına karşı çıkmamasını ve onları cezalandırmamasını istemişti. Bu mektubun metni aşağıda sunulmuştur:

“Allah’ın Elçisi Muhammed’den, Rûmların Efendisine:

Seni İslam’a girmeye davet ediyorum. Eğer İslam’a girersen, Müslümanların sahip olduğu haklara sahip olur, onların görev ve sorumluluklarıyla bağlı olursun. Ama İslam’a girmeyi kabul etmezsen cizye ödersin. Gerçekten de Çok Yüce (Aziz) olan Allah şöyle diyor: “Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendisine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşınız”(Tevbe: 9/29) Aksi halde, İslam’a girmeleri ya da cizye ödemeleri konusunda kendi tebaan ile İslam arasına girme!”[706]

564. Öyle görünüyor ki İmparator o günlerde İslam hükümetini yatıştırmaya çalışıyordu. Zira Muhammed (a.s.)’e hediye olarak bir miktar altın para göndermişti. Ancak burada kesinlikle öldürülen Müslüman elçi için bir kan bedeli ya da tazminat, ya da Resulullah (a.s.)’ın somut önerilerine bir cevap söz konusu değildi. Dolayısıyla, Resulullah (a.s.)’ın bu paraları diplomatik bir hediye olarak değil de bir savaş ganimeti olarak görmesi bizi şaşırtmamalıdır. O, bu paraları derhal askerler arasında dağıttı.[707] İbn Hanbel de,[708] Tenûhî Arapları arasından seçilerek Tebuk’e gönderilen Bizans elçisiyle ilgili bir olay nakleder. Kaynağın ifadesine göre elçi, görevini yerine getirirken çok tutarsız sözler sarfetmiştir. Bu durumda, onun anlattıklarına fazla bir değer vermemek gerekir.

565. Resulullah (a.s.), Tebuk’teki ordugâhtan, dört bir yana askerî birlikler sevketti. Bunun sonucu olarak, çeşitli bölgelerden heyetlerin aceleyle gelip, kendisine tâbi olacaklarını açıkladıklarını görüyoruz. Bu heyetler Doğu’da Dûmetu’l-Cendel’den, Batı’da Maknâ’dan, Eyle limanından, Cerbe’den ve Filistin’de Maân’ın biraz ötesinde bulunan Ezrûh’tan gelmişlerdi. İleriki bölümlerde Dûmetu’l-Cendel’den ve Maknâ’lı Yahudilerden tekrar bahsedeceğiz.

566. Akabe körfezi üzerinde bulunan Eyle limanı stratejik ve ekonomik bakımdan önemini her zaman koruya gelmişti. Eyle piskoposu Pierre’in İznik Konsili’nde yer alması, burasının dini bakımdan taşıdığı önemi ortaya koymaktadır. Müslüman bir askerî birlik buraya gelerek Resulullah (a.s.)’ın mektubunu herhalde Arap asıllı bir piskopos olan, Mar Yuhanna adında bir din adamına teslim etti. Bu mektupta ya dinî bakımdan (İslam’ı kabul etme) ya da siyasî bakımdan (cizye) bir bağımlılığın kabul edilmesi isteniyor, aksi takdirde aşağıdaki hususların göze alınması gerektiği vurgulanıyordu:

“Şayet kendilerine tatmin edici bir cevap vermeden elçilerimi geri çevirecek olursak, bunu bir savaş nedeni sayarım. O zaman çocukları esir alıp, yetişkinleri öldürtürüm. Zira ben doğrusu Allah’ın elçisiyim. Allah’a ve O’nun kitaplarına, Resullerine, Meryem oğlu İsa Mesih’in Allah’ın Kelimesi ve O’nun Elçisi olduğuna inanırım. Öyleyse başınıza bir kötülük ve bela gelmeden dediklerimi yapın.”[709]

Muhammed (a.s.)’ın bu konuda açıkça Tevrat’taki Tesniye bölümüne (XX, 13-14) gönderme yaparak, Peygamberlerin iman düşmanlarına karşı benimsedikleri tutumdan, yani benzer durumlarda çocukların esir edilip yetişkinlerin kılıçtan geçirilmesi uygulamasından söz etmesi oldukça dikkat çekicidir. Muhammed (a.s.) mektubunda, itaat etmeleri halinde, dışarıdan gelebilecek her türlü haraç ve vergiden muaf tutulacaklarını da kendilerine vaat ediyordu. Mar Yuhanna Tebuk’e gelmeyi kabul edip, orada bir anlaşma imzaladı.[710] Buna göre, İslam Hükümeti, Eyle halkına ait ticaret kervanlarına ve gemilerine, onlarla birlikte bulunanlara bir vergi muafiyeti tanınmasını, gitmek istedikleri yer neresi olursa olsun yollarının kesilmemesini hükme bağlıyordu. Adam öldürme fiili ile ilgili yasa maddesi de belli bir çerçeveye oturtulmuştu. Piskopos, yıllık cizye olarak Eyle halkı adına 300 dinar altın ödemeyi kabul etti -ki buradan, şehirde 300 yetişkin nüfus bulunduğu anlaşılmaktadır.[711] Bu arada Resulullah (a.s.), Eyle temsilcisine, bu ziyaretin anısına bir şeref kaftanı hediye etmiştir. Bu kaftan, Resulullah (a.s.)’dan gelen kıymetli bir hatıra olarak Abbasîler tarafından satın alınıncaya dek, bir yüzyılı aşkın zaman boyunca Eylelilerin elinde kalmıştır.[712]

567. Resulullah (a.s.)’ın huzuruna girerken Yuhanna’nın yanında temsilcilerinin de yer aldığını belirten kaynaklardan, Cerbe ve Azruh’un muhtemelen Eyle piskoposuna bağlı iki ayrı köy olduğunu öğreniyoruz.[713] Coğrafyacılar, Azruh’un, Filistin’de, Ma’an’ın biraz ötesinde bir yer olduğunu söylerler. Bu durum bize, Tebuk seferinden sonra İslam etkisinin ne kadar geniş bir bölgeye yayılmış olduğunu gösterir. Muhammed (a.s.)’ın bu iki köy ile yaptığı anlaşmalarda,[714] her birinin yılda 100 dinar ödemesi öngörülüyordu.

568. Resulullah (a.s.)’ın Yuhanna’ya verdiği ültimatomda, üzerinde durulması gereken bir husus vardır: Mektubun sonunda “Maknâ’da oturanları kendi arazilerine gönderiniz” şeklinde bir cümle yer alıyordu. Acaba bu, nüfusunun tamamı Hıristiyan olan Eyle halkının, Akabe körfezi üzerinde daha güneyde bir yerlerde kurulmuş olan Maknâ arazisini işgal edip, buranın Yahudi nüfusunu Herakliyus’un emriyle sınır dışı ettikleri, sürgündeki Maknâlıların ise, ültimatomun geri çekilmesini sağlayacak biçimde İslam himayesine girmeyi başardıkları anlamına mı geliyordu? Hatırlanacağı gibi, İranlıların istilasını hoş karşılamakla suçlanan Yahudiler, Suriye-Filistin bölgesindeki Bizanslılar tarafından çok hunharca işkencelere maruz bırakılmışlardı.[715]

569. Yine İslam Ordusu Tebuk’te iken, Sa’d Huzeym kabilesi İslam Devleti’ne katılmış ve belki de Müslümanların askerî desteğiyle, Resulullah (a.s.) henüz bölgeyi terk etmeden düşmanlarına galip gelmişti[716]

570. Tebuk’te birkaç hafta kaldıktan sonra, Resulullah (a.s.) Medine’ye döndü. Bizans hükümetinin, tıpkı himayesi altında bulunan Ukayzirlerin elindeki Dûmetu’l-Cendel gibi, Ayle ve Azruh şehirlerinin de hiçbir şey yapmaksızın elinden çıkıp gitmesine niçin izin verdiğini anlamak mümkün değildir.

571. Makrızî’nin anlattığına göre,[717] Tebuk’te Resulullah (a.s.)’a bir İran yemeği olarak Medine’de kimsenin bilmediği bir tür peynir ikram edilmiş, o da bunu çok lezzetli bulduğunu söylemiştir. Ancak o zamanlar bunun nasıl hazırlandığını bilmiyoruz.

572. Tebuk seferi H. 9 yılının Receb ayında yapılmıştır. Daha sonraki aylarda ise filizlenen İslam dini ile genç İslam Devleti daha da güçlenip sağlamlaşmıştır: Özellikle Yemen bölgesine ait onlarca kabile, Medine’ye gelip İslam’a girdiklerini açıklamışlardır. Ancak, Müslüman elçinin Gassan toprakları üzerinde katledilmesi ebediyen cezasız kaldı. İşin daha da ciddi olan yanı ise, İmparator’un Amman valisi olan Cüzam kabilesinden Ferva’yı, sadece İslam’ı kabul ettiği için çarmıha gerdirmiş olmasıydı.[718] Birkaç ay sonra Resulullah (a.s.), Mute bölgesine yeni bir askerî sefer düzenlenemeye karar verdi. Bu ordunun komutasını da, ilk Mute savaşında şehit olan Zeyd’in oğlu Usâme’ye verdi. Ebû Bekir ve Ömer de bu askerî birlikte yer aldılar. Azatlı bir köle olan Usame’nin komutanlığa atanması bazı fısıltılara yol açtıysa da, Resulullah (a.s.), İslam’ın sadece kişisel liyakatlere önem verdiğini açıklayarak bunların önüne geçti. Resulullah (a.s.) son nefesini verdiğinde İslam ordusu henüz Medine’den ayrılmamıştı. Onun halifesi olarak iktidarı ele alan Ebû Bekir, derhal orduyu yola çıkardı. Bu seferde Ubnâ (yahut Ebil) bölgesi yağmalanıp ateşe verildi ve 70 gün sonra geri dönüldü. Ancak bunlar Hulefâ-i Râşidîn dönemindeki İslam fetih hareketlerinin başlangıcı niteliğinde olaylar olsalar da, konumuzun dışında kalmaktadır.

573. Böylece İslam’ın Bizans imparatorluğu ile ilişkilerinin tamamen barış ortamı içerisinde, hatta sempatik bir ortamda başladığı (bk. Rûm Suresi) ve bu arada Müslüman bir elçinin Bizans topraklarında öldürülmesinin İslam ile Hıristiyanlık arasında gelişmesi beklenen ilişkilerde çok ciddi sonuçlar doğurduğu ve bunun etkisinin sonraki 14 yüzyıl boyunca süregeldiği görülmektedir.[719]

 

Herakliyus’a Gönderilen Mektubun Aslı

 

574. Resulullah (a.s.)’ın H. 6 yılında Herakliyus’a hangi koşullarda mektup yazdığını görmüştük.

575. Doğubilimciler arasında Goldziher,[720] İslam kaynaklarının bu konuyla ilgili anlattıklarında hiçbir tuhaflık bulmadığını söyler.

576. Buhl[721] ise bunu efsanevî bulduğunu söyler. Zira İslam kaynaklarının verdiği bilgilere göre, Muhammed (a.s.)’ın elçileri, İsa’nın havarileri örneğinde olduğu gibi mucizevi olarak, görevlendirildikleri ülkelerin dilini konuşabilme yeteneğine sahiptiler. Ancak, Danimarkalı bu yazar, belki de İbn Sa’d’de rastladığı[722] eksik bir metine dayandığı için böyle yanlış bir kanıya varmıştır. Tam metinde[723] ise gerçekten bir gün çevresindeki sahabelerin, Resulullah (a.s.)’a yabancı hükümdarlara elçiler göndermeyi önerdikleri, kendisinin ise basiretli bir insan olarak, onlara önce İsa’nın havarilerinin başından geçenleri, onların tereddütlerini ve mucizevî bir biçimde yabancı dilleri öğrenmiş olduklarını anlattığından bahsedilir.[724] Daha sonra Resulullah (a.s.) elçilerini seçmiş ve her ülke için orayı daha önceden ziyaret etmiş, o yöreyi bilen birini tercih etmiştir. Kelb kabilesinden Dihye, mektubu Busrâ (Filistin) valisine götürmekle görevlendirilmişti. Ama bir rastlantı sonucu o sırada Kudüs’te bulunan Herakliyus, bu elçi ile bizzat buluşma imkânı bulmuştur.

577. Caetani’nin[725] ortaya koyduğu itirazlar daha bilimsel bir görüntüye sahiptir. Şöyle ki:

578. a) “Kaynaklar, elçinin H. 6 yılı sonlarına doğru gönderildiğini belirtirler; yine onlara göre bu elçi, aynı yılın ortalarında dönüş yolunda iken Arap kabilelerince soyulmuştur. Burada açıkça bir tarih uyuşmazlığı vardır.” Kaynakların tamamı, elçilerin gönderilmesi olayının Hudeybiye dönüşünde (H. 6 yılının Zu’l-hicce’si ya da H. 7 yılının Muharrem ayı) gerçekleştiğinde mutabıktır. Dihye’nin eşyalarının yağmalanmasının ve misilleme olayının H. 6 yılının 6. ayında olduğunu söyleyen sadece Vakıdî’dir.[726] Onun bu yanlışı nasıl yaptığı anlaşılıyor: Kendisi, bu tarihlendirmeyi yaparken, Mekke ve dolayısıyla Arap takviminde Hac mevsimi nedeniyle uygulanan ve H. 6 yılında iki aylık bir farkın ortaya çıkmasına neden olan Nesiy’i dikkate almamıştır.[727] Ayrıca yazar, olayları kimi kez Müslümanların ilk kez Mekke’den Medine’ye hicretine dayandırarak, çoğu kez de bizzat Resulullah (a.s.)’ın hicret tarihini esas alarak tarihlendirmektedir ki bu da üç ila dört aylık bir zaman farkına yol açmaktadır: İşte böylece her iki hicret olayını birbirinden ayırt etmeme gibi küçük bir dikkat hatasından ortaya çıkan “olayların tarihini ileri atarak” tarihlendirme, daha önce Zeynî Dahlân ve diğerlerince de ortaya konulduğu gibi, bu yanlış tarihlendirmeyi açıklar niteliktedir. Olay başka kaynaklarca da bilinmektedir ve bunlardan sadece birinde görülen bir tarih hatası, konu ile ilgili tüm anlatımların reddedilmesi için haklı bir neden olmasa gerekir. Kaynakta geçen “dönüş yolu üzerinde” ifadesine gelince, İbn İshâk,[728] ayrıntıya girmeksizin bunu “Cuzâm kabilesinden bazı kimseler”e dayandırmaktadır. Olayı anlatan kimse, elçinin gidiş yolu üzerinde mi, yoksa dönüş yolu üzerinde mi olduğunu bilemiyor olabilir. Aynı şekilde bu kişi, olayı naklederken, “yurîdu Kaysar

(İmparatora doğru giderken)” şeklindeki yazıyı “min indi Kaysar (İmparatorun yanından gelirken)” diye okumuş olabilir, ki el yazmalarında her ikisi de güçlükle okunmaktadır. Biz ikinci varsayımı tercih ediyoruz. Zira hangi biçimi olursa olsun basılı metin bize bir fikir vermemektedir: “min ind kaysar sâhib er-Rûm hîn ba’ashâ Resulullah (slm) ileyhi” (Romalıların başkanı İmparatorun huzurundan, Resulullah’ın gönderdiği elçi dönerken). “İmparator’a doğru giderken” şeklinde bir okuyuş, metnin bağlamına daha uygun düşmektedir. Arapça metindeki “min ‘ind” ifadesi, tam bir satır yukarıda yer almaktadır ki, bu da yazıyı çoğaltan kişinin (müstensihin) yanıldığını göstermektedir. Dikkat çeken bir başka ayrıntı da, İbn İshâk’a göre,[729] Dihye’nin eşyalarının yağmalanmasıdır. Oysa, tarihî romancı niteliği taşıyan Vâkıdî,[730] rivayetteki bu eşyaları “İmparator’un hediyesi” olarak değiştirmiştir. Ne olursa olsun, bütün kaynaklar, o bölgede İslam’ı kabul eden kabilelerin Dihye’nin yardımına koştuğunu ve ona ait eşyaları bulup ele geçirdiklerini, elçinin de öfkeli ve kızgın bir biçimde Medine’ye döndüğünü naklederler. Bunun üzerine Resulullah (a.s.), bu kabileleri cezalandırmak için Zeyd ibn Hârise komutasında bir askerî birliği yola çıkarmıştır. Vâkıdî’ye göre,[731] Dihye de, muhtemelen eşyalarını teşhis etmek için bu sefere katılmıştır. Yağmanın yapıldığı yer olan Hismâ, Medine’ye sekiz günlük mesafede yer almaktadır.[732] Ancak bölge halkının Resulullah (a.s.) nezdinde gönderdiği ve kendisinden, Zeyd’inki de dahil, bir misillemede bulunulmamasını ricaya gelen heyet, bu mesafeyi üç günde kat etmiştir.[733] O zaman Resulullah (a.s.), işi halletmesi için buraya damadı Ali’yi göndermiştir. Resulullah (a.s.) Hayber kuşatmasını için, İbn İshâk’a[734] göre H. 7 yılının ilk ayı olan Muharrem sonlarına doğru, Vâkıdî’nin[735] verdiği bilgiye göre ise Cumâde’l-ûlâ (beşinci ay)da yola çıkmıştır. Her iki durumda da, Zeyd ve Ali’nin, Resulullah (a.s.) büyük Hayber seferine çıkmadan önce, Hismâ’dan Medine’ye dönmelerine yetecek kadar zaman kalıyordu ki, bu sefere gerçekten Ali ve Dihye,[736] her ikisi de katılmışlardır. Dihye’nin, elçilik görevini tamamladıktan sonra Hayber’den Suriye’ye geçmiş olması daha makul görünmektedir.

579. b) “Dihye İmparator’a Kutsal Haç töreni dönüşünde Kudüs’te rastlamıştı. Bu tören, Müslüman tarihçilerin öne sürdüğü gibi H. 7 başlarında değil de, 629 yılının başlarında (H. 7 sonları) yapılmıştır.” Ancak bu itirazın bir değeri yoktur; zira Müslüman tarihçiler buluşmanın tarihini değil, sadece elçinin hareket ettiği tarihi belirtmektedirler. Yukarıda da gördüğümüz gibi, Dihye’nin de bizzat katıldığı Hayber Seferi, en erken H. 7 yılının birinci ayı sonlarına doğru (Vâkıdî’ye göre ise Cumâde’l-ûlâ’de) vuku bulmuştu. Dihye daha sonra Resulullah (a.s.)’ın mektubunu bölge valisine teslim etmek üzere Busrâ’ya gitmek zorunda kalmıştır. İşte bu vali,[737] o sırada Emèse’de bulunan ve dini amaçlarla Kudüs’e doğru yola çıkmış bulunan İmparator’a mektubu ulaştırmıştır. Fransız Büyük Ansiklopedisi’ne göre “her zaman kesin bilgi vermeyen, eleştirel anlayıştan uzak ve gerekli tarafsızlıktan yoksun bir tarihçi olan” Théophane’a (750-817) göre,[738] İmparator Kudüs’e (Aelia Capitolina) 628 baharında (H. 7. yıl sonları) girmiştir. İmparatoriçe İrena’nın özel sekreteri Nicéphore’a (758-829) göre,[739] İmparator 628 yılı Eylül ayında, ikinci Indiction’da, yani şu meşhur H. 7 yılının Cumâde’l-ûlâ’sında Kudüs’e girmiştir. Kilise tarihi yazarları İmparator’un 14 Eylül’de kutlanan “Haç Kutsama” bayramına katıldığını doğrularlar. Bu olay ister 628 Eylülünde isterse 629 yılı baharında olsun, Müslüman elçi için bir sakıncası yoktur. Zira o zamanki kervancılar hemen bugünden yarına dönemezlerdi. Dolayısıyla, elçi, Busrâ valisinden, İmparator’un Kudüs’e gelmesi kesin olduğu için, kendisini beklemesini rica etmiş olmalıdır (bk. § 607-608) .

580. c) “Olay tamamen İbn Hişâm’ın uydurmasıdır, zira elçilerin gönderilmesiyle ilgili anlatımda üstadı İbn İshâk’ın adı geçmemektedir.” Ancak İbn Hişâm’ın metni daha dikkatli okunduğunda,[740] paragrafın başında İbn İshâk’ın adını belirtmese de, aynı paragrafın içinde ona iki kez göndermede bulunduğu görülür. Ayrıca İbn Hişâm, Bahreyn’e ve Yemâme’nin birlikte tahtta oturan iki hükümdarına gönderilen elçileri kendi kişisel araştırmaları sayesinde tanıdığını açıklamaktadır. Buradan, diğer elçilerle ilgili bilgilerin İbn İshâk tarafından nakledildiği sonucu çıkıyor ki İbn Hişâm, sadece bunları elden geçirip özetlemiştir. Taberî, Beyhakî, Kalkaşandî gibi diğer kaynaklar,[741] söz konusu mektupların metnini İbn İshâk’a dayanarak naklederler.

581. d) “Bu anlatım sadece İbn Abbas tarafından nakledilmektedir.” Sonuçları itibarıyla pek önem taşımasa da, Caetani’nin bu itirazı, bir İtalyan soylusu olan kendisiyle işbirliği yapan kişilerin eksik kalmış araştırmalarından kaynaklanmaktadır. Zira aynı anlatım, Resulullah (a.s.)’ın özel hizmetçisi Enes ibn Mâlik,[742] özel katibi Hâlid ibn Sa’îd,[743] söz konusu elçi ve olayın kahramanı Dihye[744] ve yağma olayının vuku bulduğu bölgedeki Cüzamlılar[745] vs. gibi daha birçok kaynaktan rivayet edilmiştir.

582. Bu olası itirazlara cevap verdikten sonra, İslam kaynaklarınca nakledilen bu rivayetin doğruluğu lehinde bir takım olumlu kanıtları da gösterebiliriz.

583. a) O sırada Araplar arasında olup bitenlerin aksine, dönemin Bizanslı tarihçileri, Resulullah (a.s.)’ın hayatta olduğu yıllara rastlayan dönemle ilgili olarak yaklaşık bir yüzyıllık hesap hatası yaparlar. Sonraki Grek tarihçilerinin Resulullah (a.s.)’ın mektubundan hiç söz etmemelerinde şaşılacak bir şey yoktur. Araplar arasından çıkan yeni dine, yani İslam’a davet eden bir mektup için bu, beklenen bir şeydir. Ayrıca, söz konusu mektubun, doğrudan doğruya Herakliyus nezdinde bir elçi aracılığıyla değil de Bizans’a bağlı bir vali tarafından gelişi gibi bazı siyasal olaylar nedeniyle bu dine karşı bir soğukluk meydana gelmiş ve Hıristiyan Greklerce önemsenmeye değer bir şey olarak görülmemiştir. Aksine, İslam Ordusunun Bizans kuvvetleri karşısında Mute’de uğradığı başarısızlık, Grek tarihçisi Théodore’un eserinde sevinçli bir üslupla nakledilir. Ancak bu suskunluk tüm Grek kaynaklarını kapsamaz. Bugün elimizde bulunmayan kaynaklardan yararlanan Zonaras, Resulullah (a.s.) ile Herakliyus arasında cereyan eden bir takım ilişkilerden bahsederken şu ifadeyi kullanır:

“İmparator İran’dan muzaffer bir şekilde dönerken, Muhammed kendisini karşıladı. Yesrib’den dışarı çıkarak hükümdarla buluştu ve iskân etmek istediği bölgeyi ondan aldı.”[746]

Zonaras’ı ya da onun dayandığı kaynakları olayları çarpıtmaya iten kin ve nefretin asıl nedeni böylece pekala ortaya çıkmış olmaktadır. Ancak, onun anlattığı şeylerin temelinde bazı tarihsel gerçekliklerin yattığı da göz ardı edilmemelidir.

584. b) Her zaman doğru ve makul bilgiler veren Buhârî de dahil bütün klasik İslam tarihçileri, Herakliyus’a bu mektubun gönderildiğinden söz ederler.

585. c) Bu anlatımda gerçek dışı ve imkânsız gözüken bir şey yoktur. Rum Suresi’nde de işaret edildiği gibi, Muhammed (a.s.) Herakliyus’u çok iyi tanıyor ve onun İranlılarla giriştiği savaşları dikkatle izliyordu. Mektubun içeriği o dönemin tarihiyle tam olarak uyuşmaktadır. Muhammed (a.s.), İsa tarafından yabancı ülkelere havarilerin gönderildiğini de biliyordu. Öyleyse niçin kendisinden önceki bir peygamberin davranış ve sünnetini tekrarlamayacaktı ki?

586. d) Asıl nüshanın varlığıyla ilgili bilgiler görgü tanıkları aracılığıyla bize kadar ulaşmaktadır. Suheylî (ö. 1185), bu mektubun aslını Castilya kıralı VII. Alphonse’un sarayında gördüğünü söyler.[747] Bir asır sonra Aynî,[748] Mısırlı Memluk hükümdarı tarafından İspanya’ya gönderilen bir elçinin tanıklığına dayanarak, bu mektuptan bahsetmiştir. 1211 yılında Muvahhid hükümdarı Nâsır ibn Ya’kûb ve beraberindeki heyet, kendisine şefaat dilenmek üzere gelen Castilya kıralının getirmiş olduğu bu kıymetli belgeyi bizzat görmüşlerdir.[749] Mısır Saray Başkâtibi İbn Fazlullah el-Umârî[750] (ö. 1347) de, İspanyol elçisinin, bu mektubu İspanya kıralının sürekli yanında bulundurduğunu ve esasen bu kıralın Herakliyus’un soyundan gelme biri olduğunu kendisine söylediğini yazar.

587/1. Bu durumda, böyle bir belgenin Hıristiyan İspanya’da var olduğuna şüphe yoktur. Ancak bunun gerçek mi, yoksa Hıristiyan olan Doğu ülkelerindeki daha niceleri gibi sahte mi olduğunu bilemiyoruz. Aralarında Abdu’l-Hay el-Kettânî’nin[751] de bulunduğu Mağripli tarihçiler, belgenin halen mevcut olduğu ve hatta Paris’te bulunduğu kanısındadırlar. Bu belgenin Constantinople’deki (İstanbul) Bizans Devlet arşivlerinden İspanya’ya gidişini, Herakliyus hanedanının düşüşüyle açıklamak mümkündür. İspanya’dan Fransa’ya gidişi ise İspanya’nın Napolyon tarafından işgali ile alakalı olsa gerektir. Günümüzde gerek İspanyol gerekse Fransız yüksek görevlileri, kendi devlet arşivlerinde böyle bir belgenin varlığı hususunda bir bilgileri olmadığını beyan etmektedirler.[752]

587/2. Elinizdeki bu eserin ilk baskısından (1959) sonra, söz konusu mektubun aslı yeniden ortaya çıkmıştır. Londra British Museum uzmanlarına göre, mektubun üzerine yazıldığı parşömen, Resulullah (a.s.)’ın yaşadığı döneme ait olacak kadar eskidir. Tunus’ta çıkan el-Amel gazetesi (No 5807, 5 Mayıs 1974 / Rebi’us-Sânî 1394), bu konuda sekiz sütun üzerine bilgi vermiş ve orijinal mektubun bir tıpkı basımını yayınlamıştır. Belgede, daha önce 521 ve aşağıda da 623/b, 650/c nolu paragraflarda ele aldığımız gibi, meşhur ortada yazılan hâ

harfinin, 2. satırda ve 7. satırda de olduğu gibi T şeklinde yazıldığı görülmektedir. Arabistan’ın güney doğusundaki Abu Dabi devleti, bu çok değerli belgeyi, Ürdün’ü terk edip İsviçre’ye yerleşen sahibine yüklü bir tazminat ödeyerek ele geçirmiştir. Abu Dabi Devleti Kültür İşleri danışmanı, kıymetli bilim adamı Dr. İzzeddin İbrâhim, çeşitli çevrelerde bu belgeyle ilgili açıklamalarda bulunmuştur. Abu Dabi Devlet Başkanının huzurunda verdiği konferansın özeti, aynı ülkede yayınlanan el-İttihad dergisinde de yayınlanmıştır (8 Mayıs 1974). Makalenin sondan bir önceki paragrafının çevirisini aşağıda vermeyi uygun bulduk:

“Modern bilirkişi raporu:

a) Yapılan mikroskobik incelemede, (Peygamber’in Herakliyus’a yazdığı mektup üzerindeki) tabaklama işlemi oldukça ilkel usullerle yapılmış olup, British Museum’da bulunan H. 2. yüzyıldan kalma elyazması Kur’an ve diğer belgelerde görülen tabaklama işlemine göre daha az gelişmişlik arz etmektedir. İnceleme sırasında belge üzerinde yeşil renkli iplik kalıntılarına rastlanmıştır. Bunun sebebi, muhtemelen Kıral Alphonse’un ve günümüzde belgeyi elinde bulunduran kişilerin onu yeşil ipek bir bez parçası içerisinde saklamış olmalarıdır.

b) Mor-ötesi ışınlarla yapılan incelemede, mürekkebin eskiliği ve deriye iyice işlediği; ayrıca deri üzerine daha önce başka herhangi bir yazı yazılmadığı ve ilk kez bu mektup satırlarının yazıldığı kanıtlanmıştır.

c) Mürekkebin kimyasal analizi: (Belge üzerindeki) mürekkep analiz edilememekle birlikte, kuvvetli çözeltiler içeren bir mürekkep özelliğine sahip olduğu ortaya çıkarılmıştır. Belgedeki yazının sürekli taze ve parlak olması, yazım sırasında “iron tannate” (sepileme demir) kullanılmasıyla açıklanabilir. Bilindiği gibi, H. 2. yüzyılda kullanılan mürekkepler kömürden (karbon) imal ediliyordu.

d) Leeds Üniversitesi’nde Dr. Reed tarafından yapılan laboratuvar incelemelerinde, adı geçen bilim adamı, belgenin bin yıldan daha az yaşlı olmadığı sonucuna vararak, aynen şöyle demektedir: “Deri üzerindeki yazının incelenmesinden, belgenin genellikle doğru (güvenilir nitelikte) olduğu görülmüştür.”

Dr. İzzeddin İbrâhim Beyefendiye teşekkürlerimizi sunuyoruz. Kendisi gibi bizler de, Resulullah (a.s.)’dan günümüze kadar ulaşan diğer orijinal mektupların da modern imkânlardan yararlanarak benzer bir bilirkişi denetiminden geçirilmesini temenni ediyoruz.

Not: Öyle anlaşılıyor ki Ürdün Kıralı Hüseyin, bu konuyla ilgili çalışmalardan haberdar olunca duruma müdahale etmiştir. Paris’teki Ürdün Elçisinin ifadesine göre, bu değerli belge halen (1977) Amman’da bulunmakta olup, bu şehirde yapımı devam eden Hâşimiye Ulu Camii tamamlandıktan sonra buraya nakledilecektir. [753]

 

İran’la İlişkiler

 

588. İran İmparatorluğu’nun komşularıyla ilişkileri her zaman için önemini korumuştur. Bir yandan Farslar Arabistan’ın Kuzey, Doğu ve Güney bölgelerini işgal edip kendi sömürgeleri haline getirirken, öte yandan Arap kabileleri de İran topraklarının en ücra köşelerine kadar nüfuz edip, buralarda çok eski dönemlerden itibaren nüfusun önemli bir kesimini oluşturmuşlardır. Eski bir Çince kelime olan “Tâ-şî” (Arap anlamına gelir ve aynı anlamda Farsça’daki Tâzî kelimesinden türemiştir), bize bu bölgeye çok eskiden bir göç yaşandığını anımsatmaktadır. Güney Arabistan’da bir kabile olan Tay’ın aslı bu kelimeye dayanır. Farsça’da, Tâzî “Tay kabilesine mensup olan” anlamına gelir (Rey şehrinde oturanlara Râzî, Merv şehrindekilere Mervezî dendiği gibi). Tay, onca Arap kabilesi içinde bir tek kabileyi temsil ettiği halde, İranlılar Tâzî sözcüğünü Arap ırkının tamamı için kullanıyorlardı; tıpkı “Franklara mensup” anlamındaki “frenk” sözcüğünün eskiden Avrupa’nın neresinde yaşarsa yaşasın bütün Avrupalıları temsil etmesi gibi. Bu Tay kabilesinin bir bölümü Arabistan’ın iç kesimlerinde, yani yarımadanın kuzeyine, Hayber’le Dûmetu’l-Cendel arasındaki bölgeye, en azından Resulullah (a.s.) zamanında yerleşip kalmıştı. Lahm kabilesinin takındığı tutum ise daha tuhaftır. Önceki bölümlerde gördüğümüz gibi bu kabile, Mute savaşında Herakliyus’a paralı asker sağlayan kabileler arasında bulunuyordu. Aynı Lahm kabilesinin bir başka kolu da Arabistan’ın Kuzey-Doğu bölgesine yerleşip, Hire’de (Hz. İbrahim’in yaşadığı Ur şehri ile bugünkü Kûfe arasında) önemli bir hükümdarlık hanedanı kurmuştu. Bizans ve İranlılar arasında çıkan savaşlar sırasında Lahmîlerin bu çeşitli kolları da kardeş kavgalarına sürüklenmek durumunda kalmışlardır. Durum ne olursa olsun, iki imparatorluk için de aynı sorunlar söz konusuydu: Arabistan’daki komşu göçebe kabilelerin düzenlediği vur-kaç ve yağmalama hareketlerine karşı kendilerini korumak ve aralarındaki sürekli savaşlarda, şayet mümkünse bu kabilelerden devşirilecek insanlarından paralı asker olarak yararlanmak. Daha önce, Décius’un Gassanlılarla ittifak anlaşmasını yenilediğini ve onun haleflerinin de aynı şekilde Duc’umlularla anlaştığını görmüştük. İranlılar ve Irak’taki göçebe Arap kabileleri arasındaki ittifak ilişkileri de aynı tarihlere rastlamaktaydı. İbn Habîb’e göre,[754] Lahmîler Hire’deki krallıklarını M. 110 yılında, ilk Sasanî imparatoru Erdeşir’in M. 208’de tahta çıkışından çok önce kurmuşlardı. Erdeşir iktidara geldiğinde de, çok geçmeden, Dicle nehrinin Basra körfezine döküldüğü yer olan ve o zamanlar anlaşıldığı kadarıyla Uman’dan gelen ve Sasanilerin tahta çıktıkları sırada Fırat’ın Batısındaki Hira’ya yerleşecek olan Arap kabilelerin öncüleri durumundaki Arapların egemenliği altında bulunan küçük Mesen krallığını boyunduruğu altına aldı.[755] Tansar’ın mektubundaki şu sözler Erdeşir’e mal edilir: Bağlılıklarını sunmaya gelerek bize tam bir itaatte bulunacaklarını belirten hiçbir hükümdarın unvanını elinden almayacağız.[756] Muhtemelen Mesen’de uğradıkları bozgun ve aldıkları yardım sözü üzerine, Hireli Lahmîler, İran’la bir bağlılık ittifakı yapmak üzere uzlaşmaya karar verdiler. Mes’ûdî’nin de bize belirttiği gibi,[757] Lahmîlerin özerkliğinin kabulü, İranlılara, ihtiyaç duyulduğunda kendilerine meşru bir yardım imkânı ve İran için de bir tampon devlet kurma imkânı sağlayacak bir yarar sağlamıştır. Arabistan’da yetişen hayvanların (örneğin atların) bile bağlılıkları dillere destandır. Bu durumda, Lahmî hanedanının yüzyıllar boyunca İranlı efendilerine karşı gösterdikleri sarsılmaz sadakatle dikkati çekmelerine şaşmamalıyız. Tarihe baktığımızda, bir Lahmî hükümdarının, İranlılar savaşta tamamen yenildikten sonra bile Greklere karşı savaştığını ve İran topraklarını Bizans işgalinden kurtardığını görürüz. Yine dünya tarihinde belki de bir başka benzeri olmayan şu olayı hatırlatalım: İran İmparatoru şehzadelerinden birini doğumundan hemen sonra, müstakbel imparator olarak yetiştirmesi için himayesi altındaki Hire kralının yanına göndermişti. Gerçekten de daha sonra Behram Gûr adlı bu şehzade, gerek bedensel gerekse ruhsal nitelikleriyle imparatorluk başkentinde yetişmiş diğer bütün şehzadelere üstünlüğüyle dikkati çekmiştir. Behram, Hire’de geçirdiği günlerde, Lahmî kralı Nu’mân’ın yaptırdığı ünlü Havarnak sarayında kalmıştı. İmparatorun 421 yılında ölümü üzerine birçok prens tahta çıkma iddiasında bulundu. Ancak Behram başkente girerek, kendisine eşlik eden kudretli Arap ordusunun da yardımıyla, tahtın gerçek sahibinin kendisi olduğunu kabul ettirdi. Bu etkili desteğin yanı sıra, yeni hükümdarın Arap diline olan mükemmel hakimiyeti, İran ile Hire krallıkları arasında dostane ilişkilerin sağlamlaştırılmasında önemli bir rol oynadı. Bugün birçok müzeyi dolduran Sasani dönemine ait sanat eserleri arasında, Behrâm’ın Bedevî giysileri içinde ve bir deveye binmiş olarak gösterildiği parçalara rastlanması bizi şaşırtmamalıdır.[758]

589. Hire krallığının Arabistan’ın kendi içindeki tarihine etkisi hiç de az olmamıştır. V. yüzyılda Yemen’de kurulan büyük Kinde krallığı, siyasal alanda sınırlarını Hire’ye komşu olacak kadar genişletmesini bilmiş, bu da iki Arap krallığı arasında kanlı çarpışmalara neden olmuştu.[759] Söylentiye göre, Hire krallarından biri olan Nu’man’ın edebiyat alanında hazırlattığı Arapça şiirlerden oluşan bir güldestenin (antoloji) parçaları, Arap edebiyatçıları adına mutlu bir rastlantı sonucu Müslüman halifeler döneminde tekrar ele geçirilmiş ve bu sayede, o zamana kadar meçhul kalmış birçok metin gün ışığına çıkarılmıştır.[760] Arap edebiyatının bu Lahmi kralları sayesinde geliştiğini ve aynı zamanda bu kralların Arapların kültür hayatına katkılarını anlatmak için ayrı bir cilt yazılsa yeridir.

590. Mekke bölgesi ile ilgili olarak, Taif şehrinin surlarının, hadislerdeki bilgilere göre,[761] eşraftan birinin isteği üzerine İmparator tarafından gönderilen ve onun teveccühünü kazanmış İranlı bir mühendis tarafından yaptırıldığını söyleyebiliriz. Mekke’de müzik ve tıp biliminin yanı sıra yazı sanatı da varlığını Hire şehrine borçludur. Hire kralları, ticaret malı göndermek suretiyle Mekke bölgesindeki fuarlara, özellikle de Ukaz’a düzenli olarak katılırlardı. 590 yılında el-Berrâd bölgesinden transit geçiş sırasında bu malların yağmalanması tarihte meşhurdur. Bu olay, malın naklinden ve korunmasından sorumlu kabile ile yağmacıların mensup olduğu kabile arasında Ficâr savaşının çıkmasına yol açmıştır. Bu savaş, Arap hükümdara ait malların yağmalanmasından üç yıl sonraya rastlar.[762]

591. İran’ın resmî dini, ateşe tapanların dini olan Mecusilik idi. 485-528 yılları arasında hüküm süren İmparator Kubaz, Mezdekçiliği benimsemiş ve bu yeni dine geçmek istemeyenlere büyük işkenceler uygulamıştı. Bu anlayışa göre kadın ortak bir mal gibi kabul ediliyordu. Arap tarihçileri, Mezdek’in bir gün imparatorluk sarayında krala hitaben şöyle dediğini naklederler:

“Senin karın olan kraliçe de sadece sana ait değildir; O, erkek cinsinin tamamına aittir.”

İşin garibi, bu sözlerin hiç biri bir skandala yol açmamıştır. İmparatorun yeni dini uygulamadaki gayretkeşliği siyasal tutumuna da yansımış, bu arada Araplara karşı tavırları da değişmiştir. Sadık bilinen dostları, böylesi bir özgür hayatı kabul etmek istemedikleri için kovulmuşlardır. Kubâz öldüğünde yerine geçen oğlu Enûşirvân (528-575), babasının izlediği siyasi anlayışı ters yüz etmiş ve bu kez de Mezdek’in yandaşları takibata uğratılarak yeni ve acımasız zulümler sürdürülmüştür. Hatta Hire krallığına, önceki İran İmparatoru tarafından Mezdek dinine girmediği için tahttan uzaklaştırılan kral Münzir’i tekrar oturtmuştur. Araplar genel olarak bu hükümdardan memnun kalmışlar ve bunun göstergesi olarak kendisine “Adil” lakabını vermişlerdir. Ancak Enuşirvan’dan sonra Hire tahtına çıkan halefleri acıklı bir akıbete uğramışlardır. İmparator Pervîz, kızını imparatorluk haremine göndermesi için Hire kralına baskı yapmış, bunu reddetmesi üzerine, durumu açıklaması için kendisini başkente çağrılmıştır. Numan kendisini nasıl bir akıbetin beklediğini bildiği için, dostlarının kendisine emanet ettiği birçok eşyayı, asıl sahiplerine geri vermeleri için kendi arkadaşlarına bırakmış, daha sonra ailesini çölde uzak bir yerlere göndererek, başının vurulacağını bile bile İmparatorun huzuruna çıkmıştır. Öfke içindeki İmparator Lahmî hanedanlığının geçersizliğini ilan edip, Hire’ye İranlı valiler yerleştirdi. Daha sonra, zavallı Numan’ın bıraktığı emanetleri kendisine teslim etmeleri için Numan’ın arkadaşlarına baskı yaptı. Bu, Araplık onurunun kabul edemeyeceği bir şeydi. Bu kabileleri cezalandırıp hadlerini bildirmek için İran’dan güçlü bir ordu yola çıktı. Ancak bu kez Takdir-i İlahi İranlılara bir ders vermek istedi: Zukar gölü kıyılarında yapılan kanlı savaşta İran ordusu birçok askerini yitirip, bozguna uğrayarak geri çekildi. Daha önceki bölümlerde, bütün Arabistan’ın bu “ulusal” zafer karşısında ne denli sevince boğulduğunu ve Resulullah (a.s.)’ın bu zaferi kendisi sayesinde Araplara verilen ilahi bir lütuf olarak yorumladığını görmüştük.[763] Zukar’da bir avuç bedevî tarafından İran ordusunun bozguna uğratıldığı sırada, Türk hükümdarı Tung Yabgu (hük. 619-630), Zeki Velidi Togan’ın[764] verdiği bilgiye göre, Rey ve İsfahan şehirlerini İranlıların elinden almış, daha sonra da Herakliyus’la işbirliği yaparak, 623 yılında İran’ın ağır bir yenilgiye uğramasında rol oynamıştır. Zukar savaşı da, Ya’kubî’nin ifadesine göre[765] ertesi yıl (624 yılı Temmuzunda) meydana gelmiştir. Durum ne olursa olsun, İran örf ve adetleri genellikle Muhammed (a.s.)’ın hoşuna gitmiyor ve kendisi, daha önce Bizanslılar konusunda belirttiğimiz gibi, Hıristiyanları Mecusilere tercih ediyordu (bk. § 554). Resulullah (a.s.) işi daha da ileri götürdü. Müslümanların Hıristiyan ve Yahudi kadınlarıyla evlenmelerine izin verdiği halde, Mecusi dinine mensup kadınlarla evlenmelerini yasakladı. Bunun nedeni her halde Mecusilerin Huvezvagdas kanununa göre aile içi (kendi oğul ve kızlarıyla) evliliği mubah saymalarıydı. Kan ve nesep temizliğine büyük bir önem veren Araplar ise bu uygulamayı ahlaksızca buluyorlardı. Arap edebiyatında yakın akraba ile cinsel ilişkiyi (dayzan) yeren çok sayıda şiir vardır. Cyrène şehrinde bulunan ve malların ve kadınların ortak kullanımı konusuna değinen Grekçe bir kitabede, bu uygulamanın Zadarès ve Pisagor tarafından tavsiye edildiği ifade edilmektedir. Eserinde bu kitabeden alıntı yapan Christensen,[766] Zaradès’in kimliğini tartışmaya açar ve burada söz konusu olan kişinin Zerdüşt değil, Mezdek olduğu sonucuna varır.

592. Lahmî hanedanından bize, onların sahip olduğu takdire şayan dini hoşgörü konusunda birçok iz kalmıştır. Gerçekten, Doğu İran’da olduğu kadar Batı Roma’da da zulüm ve işkencenin egemen olduğu bir anda, onlarla ilgili olarak şu satırları okuruz:

“Maruz kaldıkları onca zulüm ve işkenceye rağmen… Manehîler Hire krallarından biri olan Amr ibn Adî tarafından himaye ediliyorlardı.”[767]

İran, Zerdüşt dinindendi. Ancak biz, kaynaklarda Perviz tarafından öldürülen son Hire hükümdarı III. Nu’man’ın Hıristiyanlığı kabul ettiğini okumaktayız.[768] Bu da, İran’ın himayesi altında olmalarına rağmen, bu Arapların sergiledikleri mükemmel bağımsızlık anlayışını ortaya koymaktadır.

593. Rothstein’in[769] ifadesine göre, İran İmparatorunun sarayında, aynı zamanda tercümanlık yapan ve dolayısıyla maaşı Hireli Araplarca ödenen, Arap işlerinden sorumlu bir sekreter (buna elçi de denebilir) bulunmaktaydı.

594. Bazı tarihi kaynaklarda, Resulullah (a.s.)’ın Lahmî hanedanından Ziyâd ibn Cahûr’a gönderdiği mektubun bazı parçalarına rastlamaktayız.[770] Burada, tıpkı Habrûn’un Dâre’li Temîm’e in eventum (istisnaî) olarak tanıdığı meşhur ihsan ve imtiyazda olduğu gibi, daha çok Lahmî hanedanının Bizans topraklarında oturan bir kolu söz konusudur.[771] Doğrudan Hire krallarına yazılmış bir mektup yoktur. Buna da şaşmamak gerekir. Zira Lahmî hanedanı, Resulullah (a.s.)’ın H. 7 yılında yabancı hükümdarlara elçi heyetleri göndermeye başlamasından yirmi yıl kadar önce lağvedilmişti. Hire krallığının bulunduğu bölgeye gelince; burası İslam’ın henüz nüfuz etmeye başladığı Bekr ibn Va’il gibi kabilelerle İslam topraklarından ayrılmıştı.[772]

 

İran İmparatoruna Yazılan Mektup

 

595. Mekkeli Abdullah ibn Huzâfeti’s-Sahmî birçok kez İran’a gitmişti.[773] Muhammed (a.s.), görünüşe bakılırsa, İran İmparatoruna hitaben yazdığı mektubu Doğu Arabistan’daki bir İran valisi aracılığıyla ulaştırması için, onu görevlendirmişti. Bütün kaynakların ittifakla söylediğine göre, mektup alıcısına ulaşınca, İmparator mektubun kendisine okunmasını emretmiş, ancak daha okuma işlemi bitmeden tercümanı durdurup, mektubun başındaki hitap kısmını kendi imparatorluk şanına uygun bulmayarak öfkeye kapılmış ve mektubu yırtmıştır. Söz konusu mektubun tam metni, Arapça kaynaklara dayanarak aşağıda sunulmuştur:

“Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın adıyla başlarım!

Allah’ın Elçisi Muhammed’den İranlıların Başbuğu Kisrâ’ya:

Allah’ın selamı, hakikat yolundan giden, Allah’a ve O’nun Elçisine inanan, Allah’tan başka tanrı olmadığına, O’nun Tek ve ortaksız olduğuna, Muhammed’in O’nun Kulu ve Elçisi olduğuna şehadet edip bunu kabul edenin üzerine olsun! Ben seni tam bir İslam daveti ile (İslam’a) çağırıyorum. Zira ben, can taşıyan herkesi uyarmak ve Allah’ın inanmayanlar hakkındaki sözünü gerçekleştirmek üzere Allah’ın tüm insanlara gönderdiği bir elçiyim. Öyleyse (İslam’a) tabi ol ki esenliğe kavuşasın; ama reddedersen, o zaman Mecusilerin günahı senin üzerine olacaktır.”[774]

596. Resulullah (a.s.), mektubuna hakaret edildiği haberini alınca, şöyle demekle yetinmişti:

 “Allah da onun hükümdarlığını başına geçirip helak etsin!”

597. Olay bu kadarla bitmiş görünüyor. Ancak diğer anlatımlarda, örneğin mektubun gönderildiği kişi ile ilgili başka ayrıntılara da rastlıyoruz. Kaynaklarda İran İmparatoru Perviz’den söz edilmektedir. Ebû Hilâl el-Askerî, mektup metnine bu ismi sokan tek yazardır. Büyük bir olasılıkla, onun şerh olarak yazdığı bilgiler, kitabı çoğaltanlarca yanlışlıkla ana metne dahil edilmiştir. İsim konusunda kesin bir bilgi yoktur. 38 yıllık bir hükümdarlıktan sonra, Perviz yaklaşık bu dönemlerde (627-628) bir suikaste kurban gitmişti. O dönemde yaşamış İranlı bir tarihçi bulunmadığı gibi, olayların kronolojisi hakkında yazarlar arasında da bir görüş birliği yoktur. Bizans tarihçisi Théophane,[775] İmparator Herakliyus’un savaş meydanından oğluna gönderdiği bir mektuba dayanarak, Ninova’da uğradığı ağır yenilgiyle zaten yıkılan İran İmparatorunun, öz oğlu tarafından 27 Şubat 628 de öldürüldüğünü nakleder. Arap yazarlar da kendi açılarından Arabistan’da yankılandığı şekliyle haberi bize ulaştırmaktadırlar.

598. a) İbn Hişâm’ın[776] Zuhrî’den naklettiği gibi değil de, Taberî’nin[777] İbn İshak ve Yezid ibn Habib’e dayanarak verdiği bilgiye göre öfkeye kapılan Perviz, Yemen’deki valisine bir mektup yazmış ve Peygamber’i derhal İmparatorluk sarayına davet etmesi için özel görevliler göndermesini emretmişti. Bu görevliler Medine’ye gelip valinin mektubunu ilettiklerinde, Muhammed (a.s.) ertesi gün cevaplayacağına söz verdi. Ertesi gün de şu cevabı verdi:

“Bu gece benim Rabbim senin efendini oğlu prens Şiruye aracılığıyla öldürttü.”

Özel görevliler o günün tarihini not edip Yemen’e döndüler. Suikast haberi kendilerine ulaşıp da Resulullah (a.s.)’ın gaipten verdiği haberin doğru olduğu anlaşılınca, vali Bâzan ve çevresindekiler İslam’ı kabul ettiler.

599. El-İbşeyhî’nin verdiği bilgiler doğruysa, İran İmparatoru bu arada Resulullah (a.s.) nezdinde gönderdiği elçi heyetinin içinde, kendisine Peygamberin bir resmini çizip getirmesi için bir ressam ve Peygamber’in geleceği hakkında bilgi vermesi için keşfi kuvvetli bir kâhin görevlendirmişti.[778]

600. b) Taberî, bir başka kaynağa dayanarak bize şu bilgiyi vermektedir:

“Ve sonunda Allah, Kisrâ’nın da canını aldı. Resulullah (a.s.)’a Hudeybiye Anlaşmasının yapıldığı gün gelen bu haber, O’nu ve arkadaşlarını çok sevindirdi.”[779]

Bu arada, Arapça kaynakların ittifakla bildirdiğine göre, Resulullah (a.s.)’ın bu mektubu Hudeybiye Anlaşmasından sonra ve Medine’ye döndüğü zaman gönderdiğini de hatırlatalım.

601. c) Ebû Nu’aym’ın verdiği bilgi ise biraz farklıdır:

“İranlılar, Hudeybiye Anlaşmasının imzalandığı aynı gün Bizanslılara yenilmişlerdi. Ve bunun haberi kendisine ulaştığında çok sevindi.”[780]

Yine hatırlatmak gerekir ki, on yıl kadar önce İranlılar Bizans’a karşı büyük bir zafer elde ettiklerinde, Resulullah (a.s.), Kur’an’da da okuduğumuz gibi, durumun “on yıla varmadan” tersine döneceğini önceden haber vermişti. Onun istisnai olarak belli ettiği sevinç, Allah’ın bu vaadinin gerçekleşmesinden ileri geliyordu.

602. d) Vâkıdî,[781] İran’da meydana gelen suikast haberini Resulullah (a.s.)’ın mucizevi bir şekilde öğrenmesinden söz eden anlatımı şu ifadelerle daha da netleştirir:

“Oğulun babayı öldürmesi olayı H. 7 yılının 10 Cumâde’l-Ûlâ (5. ay) Salı günü gecesini altı saat geçe meydana geldi.”

603. e, f) Hudeybiye Anlaşması’nın genel tarihi sıralamaya göre, H. 6 yılının onbirinci ayında ( Zu’l-Kade) meydana geldiğini, ancak bu konuda tam bir görüş birliğinin bulunmadığını belirtelim. Ancak burada şu iki önemli kaynağı zikretmekte yarar vardır: Harun Reşit Sarayının büyük hukukçusu Ebû Yûsuf’a göre,[782] Resulullah (a.s.) Hudeybiye’ye gitmek üzere Medine’den 9. kameri ay olan Ramazan’da ayrılmıştı. Yine, büyük bir tarihçi ve hadis bilgini olan İbn Kesîr de[783] bu olayı onbirinci kamerî aya oturtarak, şöyle ekler:

“Urve, anlaşmanın Şevval ayında (10. ay) olduğunu söylüyor. Bu ise Urve adına çok tuhaf bir durumdur.”

604. Bu çelişkileri gidermek için, Arap kaynaklarında Ebnâ şeklinde geçen ve Yemen’e gelip yerleşmiş olan İranlıların durumunun o dönemde oldukça nazik ve eğreti olduğunu hatırlatmak gerekir. H. 2 yılında meydana gelen olayların da bize gösterdiği gibi, ülkenin yerlileri bu yabancıları hiç sevmiyorlardı.[784] İran’daki merkezî iktidarı sarsan Ninova bozgunu bunların eğretiliğini daha da artırmış olmalıdır. Yemenlilerin kendilerine karşı bir kılıçtan geçirme girişiminde bulunacakları beklentisi içindeki Ebnâlar ve özellikle de Bâzan valisi, Muhammed (a.s.)’ın Yemen’e karşı bir askerî sefer düzenlemesine gerek kalmadan İslam’ı kabul ettiler. Öyle anlaşılıyor ki İslam’ı yeni kabul edenler arasından biri, Müslüman oluşlarının gerçek nedenini gizlemek için, Yemen’deki İran karşıtı kışkırtmalara karşı Muhammed (a.s.)’ın desteğini sağlamak üzere bu mucize olayını halk arasında yaymıştı. Gerçekten de Muhammed (a.s.), Bâzan’ın Yemen’de İslam valisi olarak görevde kalmasını sağlamakla kalmamış, aynı zamanda, Bâzan’ın ölümünden sonra oğlu Şehr’i onun halefi olarak aynı makama tayin etmiştir.

605. İmparatorun bir suikaste kurban gitmesi mülkî idare bakımından çok önemli bir olaydı ve yeni imparator kuşkusuz derhal bütün eyaletlere elçiler gönderip, iktidara kendisinin çıktığı haberini yaymıştı. Yemen’deki valilerin yanı sıra Arabistan’daki diğer İran sömürgeleri suikast haberini Mekkelilerden önce öğrenmişlerdi. Hudeybiye’deki Müslüman ordusunun da bundan hiç haberi olmamıştı. Taberî Te’rîh adlı yıllığında bu mucizeye de yer vermekte, ama bu arada Resulullah (a.s.)’ın Hudeybiye’ye geldiği yolunda bir ifadeye de yer vermektedir ki bu, mucizenin tarihinde bir karışıklığa yol açmaktadır.. Ancak yazar, Tefsir adlı eserinde, kendi tercihi doğrultusunda sadece (600 b) paragrafında belirtilen anlatıma yer verir.

606. Haberin Hudeybiye’ye ulaşması, Herakliyus’un oğluna yazdığı ve baba katli olayını 27 Şubat 628 (H. 6 yılının 10. ayı ortaları) olarak gösteren mektubuyla örtüşmektedir. Yukarıda kendisinden alıntı yaptığımız Ebû Yûsuf’a göre, Muhammed (a.s.) Medine’den Hudeybiye’ye 9. ayda hareket etmişti. Resulullah (a.s.)’ın yakın akrabası ve Arap dilinde eser veren ilk tarihçilerden biri olan Urve’ye göre, anlaşma 10. ayda imzalanmıştı. Medine ile Hudeybiye arası yürüyerek en az oniki günlük uzaklıktadır ve anlaşma imzalanmadan önce uzun görüşmeler cereyan etmiştir. Bu durumda Ebû Yûsuf ile Urve’nin ifadeleri arasında bir çelişki yok demektir. Resulullah (a.s.) Medine’den 9. ayda ayrılmış, 10. ayda da Hudeybiye’de anlaşmayı imzalamıştır. Belki de Resulullah (a.s.), baba katili Şiruye’nin adını kasıtlı olarak belirtmemişti.

607. Geriye tek bir güçlük kalıyor: Genel olarak tarihçilere göre, anlaşma 11. ayda cereyan etmişti. Bu durum sadece Mekke ve Medine’de kullanılmakta olan iki ayrı takvim arasındaki farktan ileri gelmektedir. Ayların adları aynıdır, ancak Mekke takviminde nesiy uygulaması vardır. Oysa Resulullah (a.s.)’ın (yani Medinelilerin) kullandığı takvim tamamen kamerîdir. Mekke ile ilişkilerden söz ederken, Resulullah (a.s.)’ın Mekke’deki nesiy uygulamasını H. 10 yılında kaldırdığına işaret etmiştik. Gerçekten de o yıl, her iki takvimin ay sayıları ve yıl başlangıçları aynı zamana denk geliyordu. Bu verilerden yola çıkarak, Hudeybiye Anlaşması’nın imzalandığı H. 6 yılında, Mekke ve Medine’deki takvim düzenleri arasında iki aylık bir fark olduğu görülmektedir: Mekkelilerin 11. ayı, nesiy uygulamayan Medinelilerce ancak 9. ay olarak kabul görecektir. Ebû Yûsuf ve Urve’nin dayandıkları kaynak nesiy uygulanmayan takvimi, diğer tarihçiler ise Mekke takvimini esas almaktadırlar.

608. Vâkıdî’ye gelince; önceki bölümde H. 6 yılında meydana gelen olaylar konusunda onun eserinde altı aylık bir fark bulunduğundan bahsetmiştik. Bu durumu, H. 6’dan nesy’in kaldırıldığı H. 10 yılına kadar geçen sürede ortaya çıkan iki aylık farkı, ya da ilk hicret olayıyla Resulullah (a.s.)’ın sonuncu kişi olarak hicreti arasındaki toplam süreyi göz önünde bulundurarak açıklayabiliriz. Ancak Vâkıdî’de karışık bir durum vardır; çünkü olayları bazen birine, bazen de diğerine göre tarihlendirmektedir.

609. “İran İmparatorunun, oğlu tarafından öldürülmesiyle ilgili haberin Resulullah (a.s.)’a Hudeybiye Anlaşması’nın imzalandığı gün geldiğini belirten” Taberî ile “Ninova bozgununun Hudeybiye Anlaşmasıyla aynı gün meydana geldiğini söyleyen” Ebû Nu’aym arasındaki farka çok önem vermemek gerekir. Herhalde Ebû Nu’aym’ın naklettiği metinde “…haberin ulaştığı” şeklinde birkaç kelime eksik olsa gerektir. Bunun dışında her iki anlatım da birbirini doğrulamaktadır ve mucize olayından her ikisinde de söz edilmemektedir.

610. Bununla birlikte, İslam’ı tebliğ davetinin bu şekilde büsbütün reddedilmesi, Medine ile Medâyin (Ctésiphon) arasındaki doğrudan ilişkilerin bir süre kesilmesine neden oldu. Resulullah (a.s.)’ın Arabistan’da bulunan Bahreyn, Uman, Yemen gibi İran sömürgelerinin yönetici başkanlarına hitaben gönderdiği tebliğ mektupları o kadar büyük bir başarı sağladı ki, bu bölgeler İran’dan ayrılarak, bundan böyle İslam Devleti’nin eyaletleri haline geldiler. İlerde de göreceğimiz gibi, tüm bunlar birkaç haftalık bir süre içinde meydana geldi. İran’ın başkentinde durum son derece karışıktı. Baba katili Şiruye ancak sekiz ay hüküm sürebildi. Sonraki dört buçuk yıllık süre içinde, çoğunluğu bir öncekini öldürtmek suretiyle en az sekiz hükümdar art arda Medâyin’de tahta çıktı. Bu hükümdarlar arasında, erkeklerden daha akıllı bir siyaset izliyor görünümünü veren kadınlar bile vardı. Bunlardan biri olan Bûran Duht, çok kısa bir süre hüküm sürmesine rağmen, Arap tehlikesini sezmiş ve Medine ile ilişkileri düzeltmeye çalışmıştır. Büyük hadis bilgini Tirmizî,[785] İranlı bir kraliçenin Resulullah (a.s.)’a hediyeler gönderdiğinden, onun da kabul ettiğinden bahseder. Taberî[786] daha açık konuşarak, hediyeleri gönderenin Bûrân Duht olduğunu belirtir. Ancak bu kadın da çok geçmeden tahttan uzaklaştırılmış, dolayısıyla yumuşama süreci çok kısa sürmüştür.

611. Öyle görünüyor ki, masum Hîre kralının İran İmparatoru tarafından idamı ve ardından bu imparatorun Zukar’da Araplarca bozguna uğratılması, İran ile Kuzey Arabistan bedevileri arasındaki düşmanca ilişkilerin ortadan kalkmasına yetmemiş, aksine misilleme saldırıları, baskın ve yağmalamalar her iki tarafın zihinlerini karıştırmaya devam etmiştir.[787] Bu bölgede yaşayan Arap kabileleri, doğal olarak o sıralarda kendi aralarında en büyük gücü oluşturan İslam’ın cazibesine kendilerini kaptırmışlardır. Muhammed (a.s.), İran İmparatoruna davet mektubunu gönderdikten sonra ancak dört yıl hayatta kalabilmiş, ama bu süre içinde İslam, bir zamanlar İran himaye ve egemenliğindeki bölgelerde kendi nüfuz ve hükümranlığını kabul ettirmiştir. Böylece İslam Devleti, bu bölgelerde ok atıp kılıç kullanmaya gerek kalmadan yayılıp yerleşmiştir.[788]

 

Peygamber (a.s.)’ın Kisrâ’ya Gönderdiği Mektubun Aslı

 

Mektubun Ortaya Çıkış Öyküsü

 

612. Resulullah (a.s.)’ın yazdığı mektup asıllarından son zamanlarda ortaya çıkarılanlardan biri de İran İmparatoru Kisrâ’ya gönderilendir. Olayın nasıl geliştiğini birlikte görelim: 1963 yılı Mayıs ayının ikinci haftası başlarında İstanbul’da bulunduğum sırada, haber ajansları, sanırım Beyrut’ta yayınlanan el-Mesâ gazetesindeki bir habere -kanaatimce, bir ifşaata- dayanarak, Sayın Henri Pharaon’un (Lübnan’ın dış işleri eski bakanı) koleksiyonları arasında, Resulullah (a.s.)’ın kendi çağdaşı olan İran İmparatoruna onu İslam’a davet için göndermiş olduğu mektubun aslının bulunduğunu açıkladılar. Bundan birkaç ay önce Paris Milli Kütüphanesi (Bibliothèque Nationale), bu mektubun aslının bir fotoğrafını inceleme ve istişare amacıyla temin etmiş, ben de Sayın Georges Vajda’nın yakın dostluğu sayesinde bu fotoğrafı görmüştüm.

613. Resulullah (a.s.)’ın Kisra ile yazışmasının tarihçesini anlatmak üzere basının[789] birçok ayrıntılı makale yayınlandığı Türkiye’nin yanı sıra, tüm dünya bu mektup olayıyla yakından ilgilenmişti. Bir süre sonra, yine Beyrut’ta çıkan günlük el-Hayât gazetesi haberin yeterince ayrıntısıyla birlikte, belgenin resminin tıpkıbasımını üç sütun halinde yayınladı (27.12.1382, H. 22.5.1963, Nº 5242, s. 1-7). Ünlü bilim adamı Dr. Salâhuddin el-Munecced’e ait olan Arapça makale şu başlığı taşıyordu: “Resulullah Muhammed ibn Abdullah’ın (a.s.) İranlıların kralı İbravîz’e gönderdiği mektup.”

614. Sayın Munecced ilerde bu konuyu daha teknik olarak, yani hat sanatı (paleografi) yönünden bir kez daha ele alacağına söz vermişti. (Ancak kendisinin daha sonra Arapça hat sanatıyla ilgili yayınladığı eserinde, söz konusu mektupla ilgili özel durumlar ele alınmamıştır.)

615. Burada büyük bir memnuniyetle şunu belirteyim ki, 1964 yılında kendisini Beyrut’ta ziyaretimiz sırasında, Sayın Henri Pharaon bizi evine kabul ederek, söz konusu değerli belgeyi incelememize imkan tanımıştı. Yine büyük bir kadirşinaslık örneği sergileyerek belgenin 40x30 cm ebadında büyük boy iki harika fotoğrafını temin etmiş; yeni bir incelemeye girişmemiz için tüm imkânları seferber ederek bizi teşvik etmişti. Daha sonra hazırladığımız makale Rivista degli Studi Orieintali’de (Roma, C. 40, 1965, s. 57-69, 4 adet resimle birlikte) çıktığında, onu iktibas yoluyla Lübnan basınında da yayınlamıştı. Çok mütehassis olduğum bu olay, aynı zamanda benim için bir şerefti.[790]

 

Belgenin Yüzyıllar Sonra Günümüzde Tekrar Ortaya Çıkışı

 

616. Medine’den Medayin’e gönderilişinden itibaren geçen yaklaşık ondört yüzyıllık sürede bu mektup aslının başından neler geçtiği hakkında henüz fazla bir şey bilmiyoruz. Ancak, günlük el-Hayat gazetesinin yukarıda adı geçen sayısındaki makaleye göre, mektubun bugünkü sahibinin babası, Birinci Dünya Savaşı sonunda bu belgeyi 150 liraya (herhalde Osmanlı altını) satın almıştır. Ya değerini bilmediği için, ya da –kendisi bir Hıristiyan olduğundan- bu tarihî ve Müslümanlarca pek kıymetli parçanın mahiyetini ifşa etmemek için, onun oğlu ve liyakatli mirasçısı Sayın Henri Pharaon bu belgenin gerçek değerini bilmez görünüyordu. Ancak 1962 yılının Kasım ayı sonlarına doğru H. Pharaon, söz konusu belgeyi deşifre etmesi için Sayın Munecced’e teslim etmiştir.

617. Sayın Munecced’in ifadesine göre, belge, bir çerçeveye (itâr) oturtulan ve yeşil bir kumaş parçası[791] üzerine yapıştırılmış bir rakk (parşömen) üzerine yazılmıştır. Kumaşın rengi zamanla solmuş, dokusu da yıpranmıştır. Bütün bu kısımlar camdan bir çerçeve içinde korunduğundan, parşömen oraya yapışıp kalmıştır. Sayın Munecced şöyle devam etmektedir:

a) Parşömen malzeme eski ve yumuşak, koyu kahve renginde, sayfa kenarları kararmış durumdadır. Boyu 28 cm., eni ise 21,5 cm.dir.

b) Belgenin boyu enine göre daha uzun, üst kısmı da alt kısmından daha geniştir.

c) Belge 15 satırdan oluşmakta ve her satır, parşömen üzerindeki metne bağlı olarak 2,5 ila 21,5 cm. arasında değişmektedir.

d) Yazıların en altında, 3 cm. çapında dairevi bir mühür izi bulunmaktadır.

e) Yukarıdan aşağıya doğru akmış su izleri göze çarpmaktadır. Bunlar bazı yerlerde harf ya da kelimelerin silinmesine neden olurken, bazı yerlerde de mürekkebin rengini açmıştır. Orta ve sağ tarafa doğru görülen ve herhalde Rasul kelimesinin R harfi dışında mühürdeki bütün harfler silinmiştir.

f) Belgenin yırtılmaya çalışıldığı söylenebilir. Gerçekten, yırtık 3. satırın başından başlayıp yatay bir şekilde devam etmekte, daha sonra dikey olarak 10. satıra kadar inmektedir. Bu haliyle yırtık izi ters dönmüş bir L harfini andırmaktadır.

g) Bu yırtık, daha yakın bir zamanda ve parşömeninkinden farklı deriden ince bir iplikle dikilmiştir.

h) Elimizde mevcut olan ve İslamî dönemin Arap yazısıyla ilgili en eski örnekleri arasında öncelikle Medine’deki Sal tepesinin grafit kayaları üzerindeki duvar yazıları vardır. H. 4 yılına ait bu yazılar arasında Ebû Bekir, Ömer ve Ali’nin adlarına rastlanmaktadır.[792]

618. Sayın Munecced tarafından belge ile ilgili olarak sağlanan bilgilerin temeli bundan ibarettir. Önceki bölümde metnin gönderilmesine yol açan neden ve koşullardan söz etmiştik. Burada sadece asıl belgenin içeriğiyle yetineceğiz.

619. İlkin belge üzerinde çözüp ortaya koyduğumuz kadarıyla metni verip, daha sonra bu metni eserlerine alarak muhafaza eden İslam tarihçilerinin varyantlarını göstereceğiz. Bu amaçla satırları numaralandırıp, belgenin okuma ve incelemesini kolaylaştırmak için harflerin noktalarını ekliyoruz:

 



[1] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/1-2

[2] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/13

[3] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/14

[4] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/14-15

[5] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/17

[6] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/18

[7] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/18-19

[8] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/19

[9] Bakara: 2/201

[10] İspanya’nın bir bölümü H. 27 (M. 647) yılında Halife Osman tarafından fethedilmişti. Bk. Taberî, I, 2817; Belazurî, Fütûh, s. 408. Daha geniş bilgi için, bk. “Halife Osman dönemi H. 27 yılında Endülüs’ün Fethi” konulu Arapça makalemiz, İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi (İstanbul Üniversitesi), VII/1-2, 1978.

[11] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/23-25

[12] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/26-28

[13] History of the Arabs, s. 8: “Islam, too, in its original form is the logical perfection of Semitic religion.”

[14] Müsned, IV, 206

[15] Muhabbar, s. 265.

[16] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/29

[17] Bk. Encyclopaedia Britannica, “Çin” maddesi

[18] Cem’u’-l-Cevâmi’ adlı eserindeki bu hadisi, Suyutî, şu müelliflere dayanarak nakleder: İbn Abd’il-Berr, el-’İlm; Beyhakî, Şu’betu’l-îmân; İbn ‘Adî, el-Kâmil; el-Ukaylî, ed-Du’afâ’.

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/29-30

[19] Ruhun bir bedenden başka bir bedene geçerek hayatını sürdürdüğü inancı. (Çev.)

[20] Bk. Encyclopaedia Britannica, “Hindistan” maddesi

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/30-31

[21] Bk. a.g.e., “Türkistan” maddesi

[22] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/31

[23] Origines du droit international (Uluslararası Hukukun Kökenleri) Bruxelles, 1894. 3. bölüm. sb 44 vd

[24] Rûm: 30/ 2-5.

[25] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/31-32

[26] Arthur Christensen, L’Iran sous les Sassanides (Sâsâniler döneminde İran), 2. bs., Kopenhag, 1944, s. 39, 335 vd, 364 vd.

[27] I. Husrev (Husrev Anuşirvân (Ölümsüz Ruhlu Husrev), ö. 579 (Çev. Notu)

[28] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/33

[29] Fil: 105/5

[30] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/33

[31] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/33-34

[32] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/35

[33] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/35-36

[34] Mémorial de Sainte Hélène, C. III, 183. Desvergers’den naklen, L’Arabie, s. 131/not

[35] Sebe’: 34/44 vd

[36] Bk. Encyclopaedia de l’Islam, “Şe’m” maddesi

[37] İbrâhim: 14/40

[38] Bk.“Mélanges Massignon adlı eserdeki “el-İlâf” adlı makaleme bakınız: C. II, 293-311; ayrıca bu kitabın 1584-1611 nolu paragraflarındaki “Ekonomi” bölümü.

[39] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/36-38

[40] Aristote, Politika, I. kitap, 7. bölüm

[41] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/38

[42] el-Ya’kûbî, Tarih, II, 47; İbn Habîb, Muhabbar, s. 360; Taberî, I, 1031.

[43] El-Mes’ûdî (Tenbîh, s. 241-242) bu durumu farklı biçimde açıklamakta ve, beklenen bu savaşın arefesinde, Bekr ibn Vâil ve arkadaşlarından oluşan bir birlik Hac için Mekke’ye geldiğinde, Resulullah (a.s.)’ın kendilerini İslâm’a davet ettiğini belirtmektedir; Bu insanlar, “eğer Allah İranlılara karşı bize zaferi kolaylaştırırsa, biz de senin dinini kabul ederiz” dediler. O zaman Resulullah (a.s.) da onlar için dua etti. Sonra onların İranlılara karşı zafer kazandıkları haberini alınca, Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu: “İşte bu, Arapların İranlıların adaletiyle tanıştığı ilk gün; ve (Allah) benim duam hürmetine onlara yardım etti.”

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/38-39

[44] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/39

[45] Bk. İbn Habib, Muhabbar, s. 265-266; Marzûki, el-Ezmine ve’l-Emkine, II, 163; Ya’kûbi, I, 313-314.

[46] İbn Hişâm, Sîre, s. 66.

[47] Kureyş: 106/ I-4.

[48] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/40-41

[49] Buharî’ye göre (60: 11), Fir’avn Hacer’i Sâre’nin hizmetine vermişti. Ayrıca bk. Tevrat/Tekvîn’de (16: 1) “Mısır’lı hizmetçi kadın” deyimi geçmektedir. Buradan, onun bir cariye olduğu sonucu çıkarılmamalıdır: tam tersine, zira, ünlü Haham Salomon b. Isaac de Troyes’nın (1040-1105) Tevrat şerhinde (Tekvin, 16: 1) şu satırları okuyoruz:

 “(Agar) Firavun’un kızı idi. Sâre’nin lehine gelişen mucizevi olayları gördüğü zaman, Firavun şöyle dedi: Kızım için, bir başka evde ev sahibesi olmaktansa (İbrahim’in) şu evinde hizmetçi olması daha iyidir.” (İbranice’den çeviri yapan M. G. Vajda’ya şükran borçluyum. Ayrıca, Hacer’in, köle olsa bile, İbrahim’e değil de Sâre’ye ait olduğunu belirtmek gerekir. Talmut hukukuna göre, İbrahim (a.s.)’in yapabileceği tek şey, “sahibesi” Sâre’nin izniyle onunla evlenmekti, onu odalık olarak almak değil. Kutsal Kitap’ta, Sâre’nin onu hediye ettiğinden söz edilmemekte, ama “onu karısı olmak üzere verdi” denmektedir. (Tekvin; 16/3)

[50] Acaba Mendel’in kalıtım yasasına göre mi Abdu’l-Muttalib’in gümüşe çalan sarı saçları vardı? (Bk. 66 no’lu paragraf)

[51] Neseb-i Kureyş, s. 254

[52] Ummehâtu’n-Nebî, Bağdad, 1952

[53] Örneğin, Ebû Nu’aym, Delâ’ilu’n-Nübüvve, 20. bölüm

[54] Taberî, Târîh, I, 1129.

[55] İbn Hanbel, Müsned, IV, 206.

[56] İbn Hişâm, s. 125; Taberî, II, 35

[57] İbn Hişâm, s. 257-258

[58] İbn Hişâm, s. 174

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/42-44

[59] İbn Hişâm, s. 75.

[60] Belâzurî, Ensâb, I, 102. paragraf

[61] İbn Kuteybe, Ma’ârif, s. 313 (Avrupa nüshası)

[62] Belâzurî’ye göre (Ensâb, I, § 116), Kusayy, şehre içme su sağlamak için el-’Acûl adıyla bir kuyu da kazdırmıştı.

[63] Kur’an’ın 106. (Kureyş) suresini, Nizamu’d-Din el-Kummî’nin Garâ’ibu’l-Kur’ân adlı tefsiri ile birlikte değerlendiriniz; İbn Sa’d, Tabakât, I/I, s. 42-76; Ya’kûbî, Tarih, I, 280-282, vs

[64] İbn Hişâm, s. 88.

[65] İbn Hişâm, s. 71 vd.

[66] Belâzurî, Ensâb, I, § 125.

[67] Bk. Vesâ’iku’s-Siyasiyye adlı eserim, No 171; el-Halebî, İnsânu’l-’Uyûn, III, 80

[68] İbn Hişâm, s. 97

[69] Belâzurî, Ensâb, I, § 126.

[70] A.g.e., I, § 127

[71] A.g.e., I, § 127

[72] İbn Hişâm, s. 34.

[73] Fil Suresi.

[74] Belâzurî, Ensâb, I, § 150

[75] A.g.e., § 152; İbn Habîb, Muhabbar, s. 172

[76] Kimilerine göre bu kız, Mekkeli ünlü Hıristiyan Varaka ibn Nevfel’in kızı Kutayle idi; diğerlerine göre ise, söz konusu kız ya Has’amlı, Fatma adında biri, ya da Murr’un kızı idi (Murr ibn Abdullah el-Has’amî, Wüstenfeld’in de bildiği bir şahıstır, Genealogische Tabellen, 9/21). Burada şaşılacak bir durum yoktur, zira Hıristiyanlık Tayy kabilesine olduğu gibi, Has’am kabilesinin bir bölümüne de girmişti. Fatma ya da Kutayle için, bk. Belâzurî, Ensâb, § 139; İbn Hişâm, s. 100; Suheylî, Ravz, I, 104; Ebû Nu’aym, Delâil, s. 38-39.

[77] Belâzurî, Ensâb, I, § 158.

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/45-48

[78] Mekke’de kullanılan takvim Kamerî olmakla birlikte, Güneş yılı ile Ay yılını eşitlemek için denkleştirme (nesî) yöntemi bilinmekteydi. Resulullah (a.s.), bu yöntemi, ancak ölümünden üç ay önce, Veda Haccı sırasında kaldırdı. Öyleyse, onun tüm hayatı boyunca, Mekke’de, her üç yılda bir Güneş yılına bir ay eklenen Ay yılı kullanılmıştır. İbn Hişâm’a göre (s. 102), Resulullah (a.s.) 12 Rebiu’l-evvel pazartesi günü doğmuştur (Bk. ilerde Takvim bölümü, § 1287 vd.)

[79] Belâzurî, Ensâb, I, §. Bu kadın, efendisi Ebû Leheb’in cariyesi değil, ama büyük bir olasılıkla yine kölelerinden birinin evli karısı idi.

[80] A.g.e., Bu kadının, Muhammed (a.s.)’den önce Hamza’yı, ve Seleme ibn Abdu’l-Esed el-Mahzûmî’yi de emzirdiğini ekleyelim. Ebû Seleme, İslam’ı ilk kabul edenlerdendi. Yine bk. Belâzurî, Ensâb, I, § 169; Suheylî, I, 108.

[81] İbn Hişâm, s. 103. Belâzurî, Ensâb, I, §162; Suheylî, Halîme’nin Abdullah ibn Cahş’ı (Resulullah AS’ın halasının oğlu) ve yine Resulullah (a.s.)’ın amcalarından birinin oğlu olan Ebû Sufyân ibn Hâris’i de emzirdiğini söyler. Abdullah ibn Cahş erken dönemde İslâm’ı kabul edecek, oysa Ebû Sufyân, Mekke’nin fethinden sonra din değiştirinceye kadar uzun süre muhalefet gösterecektir

[82] İbn Hişâm, s. 104-105; Belâzurî, I, § 162

[83] Suheylî, I, 108

[84] İbn Hişâm, s. 105

[85] A.g.e

[86] Ebû Nu’aym, Delâil, s. 221-222; Zurkânî, Şerhu’l-Mevâhibu’l-Ledunniye, C. I

[87] İbn Hişâm, s. 856-857; Belâzurî, I, § 161.

[88] Belâzurî’ye göre (I, § 163) beş yaşına kadar.

[89] İbn Sa’d, I/I, s. 98.

[90] İbn Hişâm, s. 106

[91] İbn Sa’d, I/I, s. 73; Ebû Nu’aym, s. 164.

[92] İbn Sa’d, I/I, s. 73.

[93] İbn Hişâm, s. 107; Suheylî, I, 113

[94] Hâkim, Mustedrek, III, 48; Sarahsî, Mebsût, XVI, 79.

[95] İbn Sa’d, I/I, s. 62; Belâzurî, I, § 159; İbn Habîb, Munemmak, s. 422 vs.

[96] İbn Hişâm, s. 108-111.

[97] İbn Hişâm, s. 108; Belâzurî, I, § 143. İbn el-Cevzî, Vefâ, s. 102, 120, 130

[98] Suheylî, I, 179; Belâzurî, I, § 146

[99] Halebî, İnsan, I, 149

[100] Ahbâru’l-Hukemâ, (Uyûnu’l-Enbâ’, 1299 bs.), s. 110; İbn Hacer, İsâbe, No 1471, “Hâris ibn Kalâde” maddesi.

[101] Belâzurî, I, § 144

[102] A.g.e.

[103] İbn Sa’d, I/I, s. 75; Taberî, I, 1123.

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/49-53

[104] Belâzurî, Ensâb, I, § 143; İbn Sa’d, I/I, s. 74.

[105] Belâzurî, I, § 148; İbn Sa’d, I/I, s. 75

[106] İbn Habîb, Munammak, s. 54-67. Hasan ibn Sâbit’in Divan’ı, s. 51-57, 39 no’lu şiire düşülen not; Taberî, I, 1135.

[107] Ya’kubî, II, 14; Suheylî, I, 112

[108] İbn Sa’d, I/I, s. 46; Makrızî, İmtâ’, I, 7.

[109] İbn Hişâm, s. 106; Suheylî, I, 112 (Buhârî vb. den naklen; İbn Sa’d, I/1, s. 80.

[110] Suheylî, I, 112 (Buhârî’den naklen); Taberî, I, 1126-1127

[111] İbn Sa’d, I/I.

[112] Suheylî, I, 92

[113] İbn Hişâm, s. 115-117.

[114] Casanova, Mohammed et la fin du monde (Muhammed ve Dünyanın Sonu), s. 28.

[115] Bk. Yuhanna İncili, I: 21-23

[116] Câhiz’e göre (Mehâsin, s. 165), Ebû Tâlib bezzâz (kumaş tüccarı) idi

[117] Halebî, İnsân, I, 164

[118] Bk. Lisânu’l-Arab, “Bâ-Vav-Nûn” maddesi

[119] A.g.e.

[120] İbn el-Kelbî, Kitâbu’l-Esnâm, s. 12

[121] Buhârî, 63/24; Suheylî; I, 146-147

[122] Belâzurî, I, § 263

[123] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/54-58

[124] Bk. “Kureyşliler” bölümünde (§ 456) geçen “Resulullah AS’in Veda Haccı Hutbesi.”

[125] Suheylî, Ravz, II, 351

[126] Kerâmet Ali tarafından Siret-i Muhammediyye’de (s. 45), Makrızî’nin İmtâ’ adlı eserinden naklen

[127] İbn Hişâm, s. 118-119, vs.

[128] Tabakât, I/I, s. 80-82; İbn Habîb, Munemmak, s. 211

[129] İbn Habîb, Munemmak, s. 206

[130] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/59-60

[131] İbn Habîb, Muhabbar, s. 169; aynı yazar, Munemmak, s. 199.

[132] Suheylî, a.e.g.; İbn Manzûr, Lisânu’l-’Arab, bk. Fe-Dad-Lâm” maddesi

[133] Munemmak, s. 219; Suheylî, Ravz, I, 191; ayrıca bk. Câhiz, Fazl-ı Hâşim, s. 71-74.

[134] Suheylî, a.g.e.; Munemmak, s. 219, 340-341. El-Egânî’ye göre (XVI, 66), yaptıkları yeminin göstergesi olarak, Ka’be’deki Haceru’l-Esved’i yıkamışlar ve bu kutsal suyu içmişlerdi

[135] Suheylî, I, 92; İbn Habîb, Muhabbar, s. 167; aynı yazar, Munemmak, s. 46-47, 203, 220, 341; İbn Hişâm, s. 86.

[136] Suheylî, I, 92; Munemmak, 48-56, 341-343.

[137] Munemmak, s. 47-48, 343-344

[138] Belâzurî, Ensâb, I, § 258, 261.

[139] A.g.e., § 258; İbn Hişâm, s. 257

[140] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/60-62

[141] Köprülü yazması, Varak 97/a

[142] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/62

[143] İbn Hanbel, III, 425, vd.

[144] Tarih, I, 1129

[145] Kerâmet Ali’nin Sîre adlı eserinde anılmaktadır, s. 47.

[146] İbn Hişâm, s. 954

[147] İbn Hişâm, s. 119; İbn Sa’d, I/1, s. 84-85; Suheylî, I, 123

[148] İbn Sa’d, I/I, s. 82-83, 101

[149] Bazı kaynaklara göre tek başına.

[150] Suheylî, I, 121

[151] İbn Hişâm ve İbn Sa’d, a.g.e.

[152] İbn Sa’d, I/I, s.84-85

[153] Sünen, 40: 90 (Kitabu’l-Edeb, İda bölümü).

[154] İbn Hanbel, Müsned, IV, 206. Doğu Arabistan’daki fuarlar için, bk. İbn Habîb, Muhabbar, s. 265-266; Ya’kûbî, Tarih, I, 313-314; Marzukî, El-Ezmine, II, 163.

[155] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/63-65

[156] Muhabber, s. 79, Belâzurî, Ensâb, I, § 177.

[157] İbn Hişâm, s. 143-144; Mus’ab, Neseb, s. 207-210.

[158] Belâzurî, Ensâb, I, § 139.

[159] Murtaza Zebidî, Tâcu’l-’Arûs’da yirmisekiz yıldızdan söz etmektedir (Bk. Se-Rı-Vav maddesi).

[160] Tirmizî, Şemâ’il, Belâzurî, I, § 831-852; İbn Sa’d, 1/2, s. 120-131

[161] Taberî, I, 1129.

[162] Suheylî, I, 123.

[163] İbn Sa’d, I/I, s. 84-85.

[164] İbn Hişâm, s. 1001

[165] Ravz, I, 111

[166] Tabakât, I/I, s. 71

[167] Suheylî, I, 159

[168] Buhârî, I: 1 (No 3); Belâzurî, I, § 190, 193

[169] I, s. 1163-1164; İbn Hişâm, s. 159

[170] Suheylî, I, 164; İbn Cevzî, el-Muctebâ mine’l-Muctenâ, s. 46-49

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/66-71

[171] İbn Habîb, Muhabbar, s. 326-327.

[172] İbn Hişâm, s. 54

[173] A.g.e., s. 123

[174] A.g.e., s. 122; ayrıca bk. Azrakî, s. 107.

[175] A.g.e.

[176] A.g.e., s. 124.

[177] Daha ayrıntılı bilgi için, 2. ciltte yer alan 1350 ve daha sonraki paragraflara bakınız (Çev.)

[178] A.g.e., s. 125

[179] Buhârî, 8: 8.

[180] A.g.e., 60/11, No 3-4 (bk. Kitabu’l-Enbiyâ); Azrakî, Ahbâr-ı Mekke, s. 112-113; Makrızî, İmtâ’, I, 385

[181] Azrakî, s. 75-76; Buhârî, 64/48 (bk. Kitâbu’l-Megâzî, Mekke’nin fethi ile ilgili bölümler).

[182] Çoktanrılı bir dinin tapınağı. (Çev.)

[183] Mutahhar ibn Tâhir, El-Bed’ ve’t-Tarih, IV, 31-32; Lisân, bk. T-B-Ayn maddesi.

[184] Dârimî, Sünen, Mukaddime, I, 3-4. Ayrıca bk. İbn el-Cevzî, Vefâ (s. 158) ve Samhudî (2. bs, s. 1225). Benzer bir olay Yenbû’ yakınlarındaki Ruhat’da geçer. Buna göre, tilkiler her gün gelerek, Suvâ adlı puta aynı “şerefi” sunmaktaydılar!

[185] Belâzurî, Ensâb, I, § 248

[186] İbn Hişâm, s. 144; Suheylî, I, 146-147; İbn Habîb, Muhabbar, s. 171-172; Buhârî, 72/16; Ayrıca bk. elinizdeki bu kitabın 95. paragrafı

[187] İbn Hişâm, s. 144-145

[188] Mes’ûdî, Murûc, I, 133-135 (bu eserde, tek Allah inancına sahip kimselerin bir listesi verilmektedir); Bağdâdî, Hizâne, I, 263-268; İbn Said en-Nâs, Uyûn, I, 68-69; İbn Hişâm, Tîcân, s. 115-118. İbn Kesîr, Bidâye, II, 230-237.

[189] Buhârî, 78: 89, No 3 (Kitâbu’l-Edeb, mübah şiirler konusu).

[190] Cebr (İbn Hişâm, s. 260); Addâs (Suheylî I, 123); İkrime’nin bir Rum kölesi (Belâzurî, I, § 744); bir Kıptî, görünüşe bakılırsa meşhûr Bâkûm (İbn Hişâm, s. 122; Suheylî, I, 130) vd.

[191] Belâzurî, Ensâb, I, § 148. Aynı yazar (İstanbul elyazması, II, 658) yukarıda söz konusu edilen Ka’be’nin yeniden inşa edildiği dönemde ölen Zeyd ibn Amr ibn Nufeyl’in de zahitçe amaçlarla inzivaya çekildiğini; bu amaçla çadırını Hira mağarasının bulunduğu dağa kurduğunu bildirmektedir.

[192] A.g.e., § 191-192; İbn Hişâm

[193] İbn Hişâm, s. 151

[194] Alak: 96/1-5.

[195] Müzzemmil: 73/1; Müddessir: 74/1.

[196] Buhârî, 1/2.

[197] Ahmed b. Hanbel, 2/222

[198] Ahmed b. Hanbel, 6/103

[199] İbn Sa’d, I/i, s. 131

[200] Buhârî, 1/2.

[201] Buhârî, 25/17, 26/10.

[202] Buhârî, 64/56, No 5

[203] İbn Hanbel, 1/34; Tirmizî, bk. Tefsir, Sure: 23/1

[204] İbn Hanbel, 1/464.

[205] Buhârî, 97/3.

[206] İbn Hanbel, 1/318.

[207] İbn Sa’d, I/1, s. 131-132

[208] İbn Hanbel, VI, 455, 458.

[209] İbn Hanbel, 2/176, 6/455, 6/458

[210] Taberî, Tefsir, 26/39

[211] Buhârî, 8/12, 56/31, 6/4/18 b No 1; İbn Hanbel, 5/184.

[212] İbn Hanbel, 3/21.

[213] İbn Hanbel, 6/56

[214] Kıyamet, 75/16

[215] Tâhâ: 20/114

[216] § 192, 1976 (Karaviyyin elyazması esas alınarak Rabat’ta yayınlanmıştır).

[217] Örneğin Taberânî (bk. Heysemî, Mecme’uz-Zevâ’id, I, 150, VII, 257, Zeyd bin Sâbit’le ilgili olarak); ayrıca bk. Gulâm Rabbâni, Tedvîn-i Hadîs, s. 228 (Urduca).

[218] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/72-80

[219] Öte yandan İslam, bunun yerine, Resulullah (a.s.)’in Buhârî (81/38/2, rukâk/tevâzû), İbn Hanbel (VI/256) ve diğer kaynaklarca nakledilen şu Kudsî Hadis’e dayanan bir kavram olan Fenâ (Tanrı’da yok oluş) kavramını kullanmıştır: “Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Ben kendisini sevip bir dost edininceye kadar kulum Bana birtakım nâfile ibadetlerle yaklaşır, yaklaşır. Sonunda onu sevip kendime velî edindiğim zaman ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tutup kavradığı eli, yürüdüğü ayağı olurum.” El-Kastallânî de şu ifadeyi ekler (IX, 289): .”..ve anlayıp idrâk ettiği gönlü, konuştuğu dili olurum.” İnsan ruhen ve mânen ne denli olgunlaşırsa olgunlaşsın, asla (hâşâ) Allah olamaz, -Allah Allah’tır, insan ise Allah’ın çok aşağılarında olan bir mahluktur-, ama insan, kendi iradesiyle kişisel istek, arzu ve çıkarlarından vazgeçip, Allah’ın emirlerini yerine getiren sıradan bir memur (Halîfe) haline gelir.

[220] Belâzurî’den nakledilmiştir. Bk. Ensâb, I, 193

[221] I, 193; Suheylî, I, 157

[222] Ibn Hişâm, I, 154, Ibn el-Cevzî, Vefâ.

[223] Ibn Hişâm, s. 156; Suheylî, I, 161.

[224] Buhârî, 91: Üç yıllık bir bekleyişten sonra, bir defasında, Ebû Leheb’in karısı olan kendi yengesinin (Bk. Tefsîr-i İbn Kesîr ), “Şeytanın artık seni terk etti” diyerek ona hakaretler yağdırması üzerine, Resulullah (a.s.) bir süre bunalıma girmiş ve intihar etmek istemişti.

[225] Belâzurî, I, 208; İbn Hişâm, s. 156

[226] Duha: 93/1-11.

[227] Burada, Kur’an’daki surelerin nüzul sırasına göre art arda sıralanmadığını hatırlatmak gerekir, bk. § 1127

[228] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/81-85

[229] Kur’an’a göre (Bakara: 2/135, Âli İmran:3/67, En’âm: 6/161, 16: 123 vs) “Hanif dini”, İbrahim (a.s.)’in dini olan Tek Allah inancına dönüşü ifade eder. “Hanîf” kavramı, bazı Sâmî dillerinde “sapkın” anlamı taşırken; Arapça’da “gerçek mümin, yanlış olan her şeyi ve putperestliği bir tarafa atan” anlamına gelmektedir. Aynı aileden doğmuş diller arasında yapılan bir karşılaştırmalı dilbilim araştırmasında bu, bilinen bir gerçektir. Aynı durumu şu kelimelerde görmek de mümkündür: dév (Farsça “Şeytan”); déva (Sanskritçe “Allah”). Ayrıca şu kelimeleri de hatırlatalım: “chaud-sıcak” (Fransızca), “caldo-soğuk” (İtalyanca), “kalt-soğuk” (Almanca), “cold-soğuk” (İngilizce), “kholod-soğuk” (Rusça), “haben-sahip olmak” (Almanca), “hônâ-olmak” (Urduca), “âpâ-kızkardeş” (Urduca), “appâ-erkek kardeş” (Marasi), “âkâ-erkek kardeş” (Urduca), “akkâ-kız kardeş” (Marasi), “gentil-soylu” (Roman dili), “gentil-putperest” (Yahudi ve Hıristiyanlara göre), “bîvî-kocası hayatta olan kadın” (Urduca), “bîveh-dul kadın” (Farsça), “boudem-olacağız” (Rusça), “bûdîm-idik” (Farsça), “lahm-et” (Arapça), “lakhem-ekmek” (İbranice), “ongle-tırnak” (Fransızca), “unglî-parmak” (Urduca), “botané-bitki” (Yunanca), “boutî-küçük çiçek” (Sanskritçe). Ayrıca bk. Moubarac, Abraham dans le Coran, s. 151-161.

[230] Ali’nin yaşı ile ilgili farklı görüşler için bk. Sarahsî, Şerhu Siyeru’l-Kebîr, (Mısır baskısı), § 242.

[231] Şu’arâ: 26/214

[232] A.g.e., I, § 236

[233] A.g.e., § 238-239

[234] Taberî, I, 1130

[235] Belâzurî, Ensâb, I, § 245

[236] Tebbet, 111: 1-5.

[237] Belâzurî, I, § 245

[238] Hicr: 15/94-99.

[239] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/86-89

[240] Muslim, Sahîh, 44: 132-133; Ebû Nu’aym, s. 84-86

[241] Buhârî, 63: 31

[242] Câhiz, Risâletu ‘Osmâniyye, elyazması, Varak 131/b, s. 159 (Kahire nüshası). Bazı kaynaklarda ise dinini değiştiren yedinci kişiydi

[243] Belâzurî, I, § 248-339

[244] A.g.e., I, § 548

[245] İbn Hişâm, s. 205-206

[246] Belâzurî, I, § 251

[247] A.g.e., I, § 311. Buhârî, 63/29/4.

[248] Kenzu’l-Ummâl, V. 5269 (Beyhakî, İbn Hibbân, Taberânî vd. den nakledilmiştir)

[249] İsâbe, No 1496.

[250] İbn Hişâm, s. 166: Belâzurî, I, § 230

[251] İbn Hişâm, s. 184-185

[252] A.g.e., s. 246; Buhârî, 63/45/8.

[253] Belâzurî’ye (Ensâb, I, § 364-365) ve İbn Kesîr’e (Bidâyet, VII, 311) göre dünyada ilk örnekti

[254] A.g.e., s. 203

[255] İbn Hazm, Cevâmi’us-Sîre, s. 51. Ancak bu konuda görüş birliği yoktur. Bk. Makrızî, İmtâ’, I, 24.

[256] İbn el-Cevzî, el-Muctebâ min’el Muctenâ, Kahire elyazması, s. 83

[257] Bir defasında Ebû Cehil, o sırada Resulullah (a.s.)’in pek genç olan kızı Fâtıma’ya bir tokat atmıştı. Bunun üzerine Ebû Sufyân onun da Ebû Cehil’e bir tokat vurması için kızı yanına alıp götürdü. Resulullah (a.s.) bundan çok etkilendi ve Ebû Sufyân’a duada bulundu (Bk. Belâzurî, İstanbul elyazması, I, 693). Başka bir gün, Resulullah (a.s.) yaya olarak bir yere giderken yolda, her biri bir merkebin üzerinde olduğu halde Ebû Sufyân, karısı Hind ve oğulları Muâviye ile karşılaştı.Resulullah (a.s.)’le aynı yöne doğru gittikleri için, Ebû Sufyân, oğlu Muâviye’ye merkepten inip hayvanı Resulullah (a.s.)’a vermesini işaret etti. Birlikte gittikleri sürece Resulullah (a.s.) Ebû Sufyân’a İslâm’ın faziletlerini açıklıyor, o ise tam bir sessizlik içinde dinliyordu. Yol ayrımına geldiklerinde, Resulullah (a.s.), merkebi Muâviye’ye geri vererek teşekkür etti ve izin istedi. Bunun üzerine Hind, kocasına: “Bu sözleri duymak için mi oğlumu binitinden indirdin?” deyince, Ebû Sufyân şu cevabı verdi: “-Öyle deme!, O çok asil bir ruha sahiptir.” Yine muhtemelen aynı yıllarda (Bk. Kastallânî, İrşâd, II, 246-247), Ebû Sufyân, Resulullah (a.s.)’a yağmur duasında bulunması için ricaya gelmişti (Ayrıca bk. Buhârî, 15/2, 15/7 ve 65, Tefsir, 30). Tüm bu anlatılanlar, Ebû Sufyân’ın, Allah’ın bu sevgili kulu, zühd ve takvâ adamı Muhammed (a.s.)’e karşı nasıl yüce duygular beslediğini göstermektedir. Ben (yazar), elinizdeki bu eserin ilk baskısında Suheylî’nin eserini esas alarak (2/268), Ebû Sufyân’ın, Halîme’nin emzirdiği Resulullah (a.s.)’in sütkardeşi olduğunu söylemiştim. Fakat daha sonraki incelemelerimde, Resulullah (a.s.)’in yeğeni ve Hâris ibn Abdul-Muttalib’in oğlu olan bir başka Ebû Sufyân olduğunu tespit ettim. Dikkatsizlik sonucu ortaya çıkan bu hatadan dolayı özür diliyorum.

                (Çev. Notu: Elinizdeki bu kitabın Prof. Dr. Salih Tuğ tarafından yapılan çevirisinde, ayrıntılı bilgi için İslâm Medeniyeti dergisine (İstanbul, Yıl: 3, sayı 34, Ağustos 1973, s. 3-5) bakılması önerilmektedir.)

[258] İbn Hişâm, s. 168.

[259] İbn Hişâm, s. 185-186

[260] Fussilet: 41/1-13.

[261] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/90-98

[262] Buhârî, 65. bölüm (Kitabu’t-Tefsir /54/1 No 1-2; Ebû Nu’aym, s. 95

[263] İbn Hişâm, s. 198 vd. ; Belâzurî, Ensâb, I, § 254-333

[264] Bk. Kur’an, 6/35-37, 13/27/37, 17/90-93, 25/21, 44/96, 45/25 vs.

[265] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/98-99

[266] İbn Kayyım, El-Furûsiyye, s. 32; Sarahsî, Şerhu Siyer-i Kebîr, III, 179-180

[267] İbn Hişâm, s. 258; Belâzurî, I, § 337-338; Ebû Nu’aym, s. 140-141.

[268] Tâhâ: 20/1-15; Suheylî, I, 217-218

[269] Dârakutnî, Suheylî tarafından bildirilmiştir: I, 217; İbn Hişâm, s. 225-227; Ebû Nu’aym, s. 79.

[270] İbn Hişâm, s. 230

[271] Bk. İsti’âb, İbn Abd el-Berr (Abdullah ibn Kays ve Ebû Musa el-Eş’arî maddeleri).

[272] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/99-103

[273] Suheylî, I, 205.

[274] İbn Hişâm, s. 209

[275] Bk. Ebû Ya’lâ ve Taberânî’den naklen, İbn Hâcer, Metâlibu ‘Aliye’, No 3943

[276] Necm, 53: 19-23; Bk. Suheylî, I, 229.

[277] İbn Hişâm, s. 245-246; Ebû Nu’aym. s. 80 vd.

[278] İbn Hişâm, s. 245-246. Veliyyullâh Dehlevî’ye göre (Huccetullahu’l-Bâliğa, Kahire baskısı, H. 1333, I, 101), bu başkanın adı Subey’a ibn Rufey’ idi. Duğunne, onun annesinin adıydı.

[279] İbn Sa’d, III/I, s. 116; İbn Hişâm, s. 234-235

[280] İbn Hişâm, s. 207.

[281] Müsned, No 644, 1301

[282] Müstedrek, III, 5.

[283] Bk. İbn Râhûye, İbn Hacer’den naklen, Metâlib, No 4275.

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/104-107

[284] Belâzurî, I, § 556

[285] Buhârî, 25: 45, 56: 179; Ebû Dâvûd, II: 86; İbn Hanbel, No 7293.

[286] Bk. İbn el-Cevzî, Vefâ, s. 216.

[287] İbn Hişâm, s. 230-230, 247-249; özellikle Suheylî, I, 232; Belâzurî, I, § 550-560; Buhârî, 25: 45.

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/108-109

[288] İbn Sa’d, I/1, s. 141

[289] Ebû Nu’aym, Delâ’ilu’n-Nubuvve, 20. bölüm, s. 90.

[290] İslam Peygamberinin karşılaşmış olduğu her türlü güçlüğe rağmen mücadeleye devamdaki kararlılığı, Matta (27/46) ve Markos (15/34) İncillerindeki “Eli Eli (ya da Eloi, Eloi) lama sabaktanî”: (Allahım, Allahım! Niçin beni terk edip yalnız bıraktın?) şeklindeki ifadelerle tamamen çelişmekte ve ilâhî ödülü hak eden bir durum oluşturmaktadır. Öyleyse, Allah’ın, Resulullah (a.s.)’ı Miraç için gökyüzüne davet ederek onurlandırmasına hiç hayret etmemeliyiz. Bu iki kavramı birbirinden farklı görenlerin öne sürdüğü nedenler inandırıcı olmadığı için, Miraç ve İsra sözcüklerini aynı anlamda değerlendirmiş olduğumu ilave edeyim.

[291] Bk. Cin: 72/1 vd, 46/29-32

[292] İbn Hişâm, s. 251; Belâzurî, Ensâb, I, § 561

[293] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/110-112

[294] İbn Sa’d, Tabakât’ında, belirttiği olaylar zaman sırası itibarıyla karışık olmasına rağmen, Mirac’ı Tâ’if yolculuğundan sonraya koymuştur. Kuşkusuz İbn Sa’d, Resulullah’ın Tâ’if’de uğradığı ümit kırıcı denemenin büyük kutsal ödülden önce meydana geldiği görüşündedir. Elinizdeki bu baskıda, biz de İbn Sa’d’in yolundan giderek, Mirac bölümünü, Tâ’if yolculuğundan sonraya yerleştirdik. Bununla birlikte Makrızî (İmtâ, 1/28) çok açık bir ifade kullanır. Ona göre Miraç, Tâ’if yolculuğundan sonra meydana gelmiştir

[295] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/113

[296] Ahzab: 33/21

[297] Ankebut: 29/50-51

[298] Almanca kökenli bir astronomi terimi olan “Rille”, Ay’ın yüzeyindeki dar vadi ya da yarık anlamına gelmektedir (Bk. New Oxford Dictionary).

[299] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/114-120

[300] Mukallibe’l-Kulûb (Kalpleri evirip çeviren). Allah’ın 99 güzel isminden biri. (Çev.)

[301] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/120-124

[302] Kur’an’ın İsrâ (Gece Yolculuğu) adlı 17. suresi tamamen Mirac olayından bahsetmektedir. Sûre şöyle başlar: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan arınmış ve yücedir; O, gerçekten işiten, görendir.” Burada kastedilen kul, Muhammed (a.s.)’dir. (Öte yandan, Kur’an’ın Meryem: 19/93 suresinde de şu ifadenin bulunduğunu hatırlatalım: “Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmân’a geleceklerdir.” Krş. Zuhruf: 43/19). Burada Mescid-i Haram’dan kastedilen Mekke’deki Ka’be’dir. “En uzaktaki mescit (Mescid-i Aksâ’dan ise daha sonra bahsedilecektir)

[303] Birini aşıp geçebilmek için önce onunla eşit konuma gelmek gerekir. Yol güzergahında rastladığı sekiz peygamber, Allah’a en yakın meleklerinki (Mela’ike-i Mukarrabin) gibi Cebrail için de tanınmış olan sınırı geçmesi bunu açıklamaktadır. Bu bağlamda geçen sekiz peygamberin hepsi de kendi miraçlarına erişmişlerdi: Adem (a.s.) bizzat Cennet’te yaratılmış ve Allah kendisiyle doğrudan doğruya konuşmuştu. Yahya (a.s.), İsa (a.s.) ile manevi alemde buluşmuş ve onu kutsamıştı. Ayrıca, aynı dönemde yaşayan kişiler olarak, onların da aynı ilahi görevi üstlendikleri düşünülebilir. İsa (a.s.) konusunda Kur’an’ın ifadesi (Nisa: 4/158) gayet açıktır: “Fakat Allah O’nu kendi katına yüceltti…”Öyleyse İsa’nın urûcu Yahya (a.s.) için de geçerlidir. Yusuf (a.s.) ile ilgili olarak Kur’an’da şu ifade yer almaktadır: “Eğer Rabbinin işaret ve uyarısını görmemiş olsaydı o da o kadını arzulamış olacaktı” (Yusuf: 12/24). İdris (a.s.) hakkında da Kur’an, “Biz onu üstün bir makama yücelttik” (Meryem: 19/57) buyurmaktadır. Harun (a.s.) ise sadece Musa’nın yardımcısı, bir nevi, Musa’nın duası üzerine (Taha: 20/29-34) kendisine tahsis edilmiş bir ortak-peygamber durumundaydı. Krş.: Şu’arâ: 26/16: “Biz, Alemlerin Rabbi’nin elçisiyiz” (elçileri değil). Kur’an’da Musa (a.s.)’nın Allah’la buluşmasının anlatıldığı olay pek meşhurdur (A’raf: 7/143): “Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti. Musa da bir çığlık atarak baygın düştü…” İbrahim (a.s.)’in durumunu ise Kur’an şöyle açıklar (6/75): “Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için, İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığını gösteriyorduk.” Açıkça anlaşılabilecek ve güvenilir kaynakların bulunmaması nedeniyle, göklerde niçin sadece bu sekiz peygamberin bulunduğunun nedenini herkes kendisine özgü bir biçimde araştırmak durumundadır. Eskilerden pek azı bu konu üzerinde düşünmüşlerdir. Suheylî (Ravz, I, 249-251), Ebu’l-Huseyn ibn Battal’ın Buharî Şerhinde bulduğu ve “Muhammed’in geldiği haberini aldıklarında tüm eski peygamberler onu görmek üzere koşuştular, kimileri önce davrandılar, kimileri ise geç kaldılar” şeklindeki açıklamayı haklı olarak reddeder. Suheylî’nin kendisi ise bu konuda aşağıdaki gerekçeyi öne sürmektedir: Bu sekiz peygamberin hayatıyla Muhammed’in başından geçenler arasında benzerlikler vardır. Şöyle ki: 1º Adem (a.s.) Allah’a yakın ve O’nun himayesinde olmasına rağmen Şeytan onu Cennet’ten çıkardı; Muhammed (a.s.) de Beytullah’a yani Ka’be’ye komşu iken, şeytan ruhlu hemşehrileri kendisini oradan çıkardılar. 2-3º Yahya ve İsa (a.s.), kendilerini öldürmeye kalkışan Yahudilerin zulümlerine maruz kaldılar; Muhammed (a.s.) de Medine ve Hayber’de aynı deneyimleri yaşadı. 4º Yusuf (a.s.) kardeşlerinin eziyet ve zulmüne uğradı, ama Mısır’da yetkili bir konuma gelince onları bağışladı; Muhammed (a.s.) de, doğduğu şehri fethettiğinde Mekkelilere aynı muameleyi yaptı. 5º İdris (a.s.), kalemi ilk kullanan kimse idi; Muhammed (a.s.) de dünyadaki çeşitli hükümdarlara hitaben dine davet mektupları yazdı. 6º Harun (a.s.), halkının gözdesi olmuştu; Araplar da, başlangıçta kendisinden hiç hoşlanmazken, sonunda Muhammed (a.s.)’i bağırlarına bastılar. 7º Allah, Musa (a.s.)’ya putperestlerle savaşmasını emretmişti; Muhammed (a.s.) de, Tebuk’de, Dumetu’l-Cendel’de ve Mekke’de aynı şeyi yapmıştır. 8º İbrahim (a.s.) ise, meleklerin mescidi olan ve Ka’be’nin tam izdüşümü üzerindeki Beytu’l-Ma’mur yakınlarında bulunuyordu. Ayrıca İbrahim, Tufan’dan sonra Ka’be’yi yeniden bina edip restore etmişti. Suheylî, görüşlerini açıklamayı bitirmeden önce daha başka nedenlerin de bulunduğunu, ancak insanlar bilmedikleri konularda acele ettikleri ve hemen reddetmeye kalkıştıkları, ayrıca bir başkasının getirdiği bir yenilik üzerinde düşünecek kadar açık yürekli olmadıkları için bu kadarla yetindiğini ifade etmektedir. Suheylî’nin yanı sıra, Şe’mî de benzer sorulara cevap arar (bk. Sübül’el-Hudâ, III, 179-185). Örneğin, 124 bin peygamberden (bk. § 1165) niçin sadece sekizi yedi kat gökyüzünde bir araya gelmiştir? Belki diğer bazı biyografi yazarları da bu konuya değinmişlerdir, ama sözü uzatmamak için üzerinde durma gereği görmüyoruz. Biz ise, kendi acizane görüşümüze göre, bu sekiz peygamberden her birinin kendilerine özgü miraçlarını yaşadıklarını, ve birisini bir hususta aşıp geçebilmek için önce onunla eşit konuma gelmek ve onun derecesine ulaşmak gerektiğini, ancak ondan sonra geçmenin söz konusu olabileceğini söylüyoruz.

Onların Miraç gibi büyük bir ödüle nasıl layık görüldükleri ve bu ödülü almalarına vesile olan yüksek ve soylu vasıfları hakkında bir araştırma yöntemi benimsememize herhalde izin verilecektir. Örneğin, 1º Adem (a.s.) fedakârlığı temsil eder ve Rabbinin yapmış olduğu tüm işlerden kendisini sorumlu tutar: Allah insanın fiillerini tayin edip yaratır, insan da, tüm bunları bizzat kendi işlemiş gibi, sorumluluğunu üstlenir. Ayrıca, işlenmemesi gereken günahlarından dolayı da en içten tevbelerini arz eder. 2º Yahya ve İsa (a.s.), tatlılık ve yumuşaklığın timsali olmuşlardır ve düşmanları bile sevmeyi, başkasından gelebilecek kötülüklere karşı koymamayı, “Size biri bir tokat atarsa öteki yanağınızı da çevirmenizi” öğütlerler. 4º Yusuf (a.s.) en baştan çıkarıcı teklif ve girişimlere direnip, iffet ve namusunu korur. 5º İdris (a.s.), kalem ve yazıyı icat etmek suretiyle, bilimin ve kültürün gelişmesine kapı açar. 6º Harun (a.s.), milletinin ruhî ve manevî yaşantısına yön vermekle görevlendirilmiştir. 7º Musa (a.s.), elindeki tüm imkanlarla şirk ve putperestlikle mücadele eder ve Tek Allah düşüncesi uğruna savaşır. 8º İbrahim (a.s.), her şeyden çok Allah’ı sever, O’nun en zor ve güç buyruklarını bile itirazsız (biricik oğlunun kurban edilmesi gibi) yerine getirir; Tek Allah inancına karşı gelmektense, ateşe atılmayı kabul eder. Tüm bunlar yalnızca en soylu bir insanın üstesinden gelebileceği, meleklerin bile kapasitelerini aşan niteliklerdir. Sonuç olarak, bu sekiz peygamberden her biri bu niteliklerden yalnızca birine sahipken, Muhammed (a.s.)’in bunların hepsine birden sahip olduğunu söyleyebiliriz

[304] Benim şu Arapça makaleme bakınız: “Mescidu’l-Aksâ ve’l- Mescidu’l-Aksâ”, el-Hidâye, Tunus, X/5, 1983.

Burada şu maddî hususu göz ardı etmemek gerekir: Buharî (20/1, 28/26/4 vs) gibi güvenilir kaynaklar Resulullah (a.s.)’ın şu hadisini naklederler: “Bineklerinizi şu üç mescit için hazırlayınız: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ.” Kuşkusuz burada semavi bir mescit değil, Kudüs’deki mescit söz konusudur. Ancak değinilmesi gereken iki husus vardır: 1º Hadiste geçen mescit sözcüğü bir tamlama öğesidir. Kur’an’daki (İsra: 17/1) mescit sözcüğü ise sıfattır. Dolayısıyla burada belirtilen iki mescit aynı değildir. 2º Buhârî’nin hocasının hocası Ebu’l-Yemân, sağlığında bu hadisi naklederken, hadisin o sıradaki metni şöyleydi: “Mescid-i Haram, şu karşınızda duran sizin Mescidiniz ve Aelia” (Mescid-i Aksâ ifadesi yoktur). (Bk. M. M. Azami, Studies in Early Hadits Literature, Arapça Ek, s. 154, Ebu’l-Yemân’ın elyazması nüshası). Yine titiz bir hadis ravisi olan Müslim de, aynı hadisin metninde Aelia sözcüğünü kullanmıştır. Kudüs için kullanılan Aelia teriminin, Buharî tarafından, Ebû Sufyan’ın Herakliyus’la olan karşılaşmasının anlatıldığı meşhur hadiste (Buharî, 1/1/6) de kullanıldığını hatırlatalım. Hulefâ-i Râşidîn döneminde, aynı Aelia terimi, Hz. Ömer Kudüs’ü fethettiği zaman şehrin sakinlerine verilen himaye ferman ve imtiyaznamelerinde kullanılmıştır. Bu belgelerde Aelia terimi beş kez geçmektedir Bk. Tarih, I, 2405-6; benim yazmış olduğum Documents, II, Nº 261, ve el-Vesâ’ik, Nº 357; Lanepole, “The First Mohammedan Treaties with Christians”, Proceedings of Royal Irish Academy, 1904, s. 232 vd.). Kanaatimizce, Buharî’nin yaşadığı dönemde Halife Abdü’l-Melik tarafından Kudüs’de yaptırılan Kaya Mescid’e verilen ad o denli yaygın hale gelmişti ki, eski adı olan Aelia Capitolina çok geçmeden unutulmuştu. Kendi aralarında anlaşmak isteyen kimi yazarlar ise, artık kullanılmaz hale gelen bu ismin yerine, daha yaygın olan Mescid-i Aksa’yı kullanır oldular. Kuşkusuz Kur’an biraz sonra gelecek olan ayette (İsra: 17/7) kısaca el-mescid terimini, yeryüzündeki bir mescit için, belki de Kudüs mescidi için (belki de bir önceden haber veriş bağlamında) kullanmaktadır. Ben şahsen, burada kastedilenin, ilk ayette geçen “mescidu’l-aksâ” ile aynı olduğunu sanmıyorum. Surenin ilk ayetinde Muhammed (a.s.)’in miracı söz konusu edilmektedir. 2-8. ayetlerde ise, benzer bir olaya değinilerek, Musa (a.s.)’nın miracından, ve Yahudileri İslam’ı kabul etmeye ikna etmek için İsrailoğulları arasında ilahi emre karşı gelen kimselerin akıbetinden bahsedilmektedir. Bir yandan Muhammed’in gökyüzüne uruc ettiğini söyleyip, bir yandan da Kur’an’ın sadece Kudüs’ten söz ettiğini söylemek pek mantıklı görünmemektedir. Muhammed (a.s.)’in gökyüzünden dönüş sırasında önceki peygamberlerle birlikte kılınan namaza imamlık etmek üzere Kudüs’e uğradığı doğrudur, ancak bu, Miraç gibi büyük çaplı bir yolculuk içerisinde fazla önem taşımayan bir olaydır. Biz, Kudüs’ün de Miraç olayı içerisinde yer aldığını, ancak Kur’an’ın bundan bahsetmediğini söylemek istiyoruz

[305] Tevrat’ta geçen metin böyledir; Bu konuda Kur’an’ın vermiş olduğu metin ise biraz farklıdır (Bk. Bakara: 2/83-84).

[306] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/124-134

[307] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/134

[308] İsâbe, Nº 961

[309] İbn Hişâm, s. 252-254

[310] Müslim, I, 237; İbn Hanbel, Nº 2749; Buharî, Tarihu Kebîr, bk. “Damâd” maddesi

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/134-135

[311] İbn Hişâm, s. 281 vd

[312] A.g.e., s. 282, 283

[313] A.g.e., s. 278, 326; Suheylî, II, 6; Belazurî, I, § 506.

[314] İbn Hişâm, s. 278; Belazurî, I, § 506

[315] İbn Hişâm, s. 285; Belazurî, I, § 562. Samhûdî’nin eserinde (I, 218, 216) üzerinde durulması gereken bazı ayrıntılar mevcuttur. Örneğin, aralarında yaygın bir adete göre, eğer kabileye aslen mensup olan bir kimse, o kabileye sığınan bir mevlayı ya da müttefiki öldürecek olsa, kısas hükmü uygulanmazdı. Bir gün Evs kabilesinden biri Hazreçlilere sığınmış bir yabancıyı öldürdü ve Hazreçliler suçlunun idamını istediler. Evsliler bu karara karşı çıktı ve Bu’âs Savaşı da bu nedenle patlak verdi… Bu çatışma sırasında Evsliler, boş yere, müttefikleri olan Yahudilerden askerî yardım talebinde bulundular. O zaman akıllarına Mekkeli Kureyşliler geldi; görünüşte Umre amacıyla Mekke’ye geldiler ve heyetin sözcüleri kendileriyle Hazreç aleyhine bir askeri anlaşma imzalamayı başardı. Şans eseri Ebû Cehil görüşmeler sırasında yoktu; Dönüp geldiğinde, hemşehrilerini, kendi çıkarlarına zarar verecek olan bu anlaşmayı bozmanın gereğine ikna etti ve durumu, Evsli Medinelilerin imzalanmış olan anlaşmayı iptal için kendiliklerinden başvuracak şekilde yeniden ayarladı. Mekkelilerle bir anlaşmaya varılamayınca, aralarında Abdu’l-Eşhâl, Zufar ve Za’vara’nın bulunmadığı, sadece Benî Harise’den oluşan Nebit oğulları, Resulullah (a.s.) henüz Medine’ye hicret etmeden önce Hayber’e göçüp yerleştiler.

[316] İbn Hişâm, s. 294

[317] A.g.e., s. 276

[318] İbn Hişâm, s. 285

[319] A.g.e., s. 287

[320] A.g.e., s. 290; Samhûdî (2. bs., s. 224, 249-250).

[321] İbn Hişâm, s. 289; Belazurî, I, § 566.

[322] Birinci rivayet için İbn Hişâm, s. 289: ikincisi için Belazurî, I, § 566.

[323] İbn Hişâm, s. 290-293.

[324] Taberî, Tefsîr (İlk neşir), IX, 163

[325] İbn Hişâm, s. 297

[326] Belazurî, I, § 584.

[327] İbn Hişâm, s. 301, Belazurî, I, § 585

[328] İbn Hişâm, s. 320-321

[329] Haşir Suresi, 59/8; Buhârî, 64; 48 nº 3; Sarahsî, Mebsût, X, 52; İbn Hişâm, s. 339; İbn Habîb, Munemmak, s. 287 (Burada, Ebû Süfyan’ın Benû Cahş’ın evini nasıl zapt ettiği anlatılmaktadır); Makrızî, İmtâ’, I, 38.

[330] Bakara: 2/207, İbn Kesir’in yukarıda anılan Tefsir’i

[331] Makrızî, İmtâ’, I, 38; İbn Hişâm, s.323-326

[332] İbn Hişâm, s. 325.

[333] İbn Sa’d,, VIII, 75.

[334] Resulullah (a.s.)’in bu tutumu, Tevrat’taki şu bölümün tam tersi bir yöndedir: Çıkış, 11/2, 12/35-36

[335] İbn Hişâm, s. 325-326; Belazurî, I, § 606.

[336] Tevbe: 9/40

[337] İbn Hanbel’e göre (IV, 175), Mekkeliler her tarafa elçiler göndererek şöyle dedirtiyorlardı: “Kim Resulullah (a.s.)’ı ya da Ebû Bekir’i ölü ya da diri ele geçirirse kendisine ödül olarak 100 deve verilecektir.”

[338] İbn Hişâm, s. 331-332

[339] Belazurî, I, § 608

[340] İbn Sa’d, III/i, s. 153; Buhârî, 63: 42, Nº 9.

[341] Makrızî, İmtâ’, I, 42-43. (80, bk. İbn Kesîr, Bidâye, VIII, 216-217). Bu bedevinin oğlu Abdullah ibn Bureyde’nin kısa bir süre sonra Merv şehrine kadı olması insanı heyecanlandırmaktadır. Bu zat, aynı zamanda Buharî’nin de nakillerde bulunduğu büyük hadis bilginlerinden biriydi

[342] A.g.e., I, 43; İbn Hişâm, s. 333; Suheylî, II, 9-10 (Bu eserdeki kayda göre, babasının adı Hucr ya da Hacer idi).

[343] Halebî, II, 71. İbn Hanbel’e (3/122, 222, 287 ve Buharî’ye (63/44) göre, Resulullah (a.s.), Kuba köyüne hemen girmemiş, belli bir uzaklıkta konaklayarak, gelişini Medinelilere, özellikle de Ebû Umâme Es’ad ibn Zurâre’ye bildirmek için bir haberci göndermişti. Bunun üzerine 500 kadar insan koşarak karşılamaya çıktılar. Ve şehre girdiği sırada, kadınlar evlerinin balkonlarına çıkarak gözleriyle onu aramakta ve aralarında “Hangisi O, hangisi O?” diye sormaktaydılar (Bk. Samhudî, 2. bs, s. 255; İbn el-Cevzî, Vefâ, s. 246).

[344] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/136-150

[345] Suyûtî, Cem’ul-Cevâmi’, Bk. Cennet maddesi. Hatîb (Câmî) ve Kudâî’den nakledilmiştir.

[346] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/151

[347] Bk. Suheylî, I, 156

[348] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/151-152

[349] Muhtasaru’l-Cemhere l’ibnu’l-Kelbî, İbn Habîb’den naklen (Vr. 4a elyazması).

[350] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/152

[351] İbn Habîb, Muhabber, s. 81-82 (Guzeyye bint Dûdân)

[352] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/152-153

[353] Usdu’l-Gâbe, V, 549: İbn Abdu’l-Berr, İsti’âb.

[354] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/153

[355] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/153

[356] Ebû Dâvûd, 27: 28 (Kitabu’t-Tıbb, Ruky maddesi), İbn Hanbel, VI, 372; el-Hakîm, IV, 56-57.

[357] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/153

[358] İbn Hacer, İsâbe, “Kadınlar”, Nº 535

[359] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/153

[360] Umm Habîbe’nin kocası Ubeydullah’la ilgili olarak bk. İbn Hişâm, s. 144, 783-784; İbn Sa’d, 1/2, s. 15. Sevde’nin kocası Sukran’la ilgili olarak bk. İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Gâbe, III, 131 ve V, 573; Nihâye, II, 248; Taberî, Tarih, I, 1767.

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/153-154

[361] İbn Hişâm, s. 206; Suheylî, I, 203: Belazurî, I, § 345. Anlaşıldığına göre bu hanım Türk asıllıydı.(Bk. Elinizdeki eserin 1315. paragrafı).

[362] İbn Hişâm, s. 206; İbn Habîb, Muhabber, s. 184

[363] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/154

[364] İbn Hişâm, s. 296.

[365] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/154

[366] İbn Hişâm, s. 334

[367] A.g.e., s. 337.

[368] A.g.e., s. 334-335.

[369] Suheylî, I, 270 (Darekutnî’den naklen). Ayrıntılı bilgi için ayrıca bk Samhûdî, 2. bs, s. 224.

[370] Günlerin sayısının 4, 5, 14 ya da 22 olduğu konusunda ihtilaf vardır. 4 gün diyenler Medine yolu üzerindeki Sâlim Oğullarının köyüne vardığında Cuma namazını kıldığını doğrulamaktadırlar (Bk. Samhûdî, 2. bs, s. 224, 247, 255-256, 1323). Günümüzde halen Kuba ile Medine arasında bu yerin anısına bir mescit bulunmaktadır.

[371] İbn Hişâm, s. 340

[372] Samhûdî (s. 324-326), bazı kaynaklara dayanarak, burada daha önce Es’ad ibn Zurâre tarafından inşa edilen ve Resulullah (a.s.)’in bu mahalleye gelir gelmez kullanmaya başladığı bir mescit bulunduğuna işaret etmekte ve Resulullah (a.s.)’in imam olarak bu mescide gelmesiyle cemaat sayısının doğal olarak artmış olması nedeniyle arazinin satın alındığını belirtmektedir.

[373] İbn Hişâm, s. 337-338; Suheylî, II, 13. Bk. § 1845 vd

[374] Makrızî, İmtâ’, I, 49

[375] A.g.e., I, s. 49

[376] Suheylî, II, 246

[377] İbn Hişâm, s. 465.

[378] Makrızî, I, s. 38.

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/155-159

[379] İbn Hişâm, s. 313-314.

[380] Suheylî, II, 52; Merzûkî, Ezmine, II, 137-138

[381] Makrızî, I, 50 (İbn el-Cevzî’nin Telkîh’inden naklen).

[382] Buhârî, 3/27.

[383] A.g.e., 67/69.

[384] Makrızî, I, 50; Taberî, Tefsîr, 9/75.

[385] Lisânu’l-Arab, bk. D-C-N maddesi

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/159-161

[386] Buhârî, 56: 181, Nº I. Daha ayrıntılı bilgi için, bk. M. Tayyib Okiç, İslamiyette İlk Nüfus Sayımı, (Fransızca özetle birlikte), İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara, 1958-59, VII, 11-20

[387] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/162

[388] İbn Hişâm, s. 286; Ayrıca bk. 387

[389] A.g.e., s. 287; Buhârî, 63/I, Nº 7; İbn Sa’d, 1/1, s. 147. İbn Hanbel, V, 427.

[390] İbn Hişâm, s. 413, 727; Taberî, Tarih, I, 1511; A.g.e., Tefsîr, 63/8; Suheylî, II, 51; Buhârî, 79/20.

[391] İbn Hişâm, s. 546, 554, 688.

[392] Buhârî, 34: 14; 43; I.

[393] İbn Hişâm, s. 561-562. Bu keşişle ilgili olarak şu makaleme bk. Journal of Pakistan Historical Society, Karachi, Oct. 1959, VII/4; Daha başka ilginç ayrıntılar için bk. Samhudî. 2. bs, s. 219.

[394] Vâhidî, Esbâbu’n-Nuzûl, s. 195.

[395] Makrızî, I, 481, Tefsir-i Taberî’den naklen, XI, 18, 9/107.

[396] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/162-163

[397] Şe’mi, Sîre Gazvetu’s-Sevîk (C. 4) s. 259

[398] Corpus des documents sur la diplomatie musulmane adlı makalem, Nº 1, § 4-11.

[399] İbn Hişâm, s. 802-3 (Arap kabileleri için); İbn Hanbel, Nº 2212 (Yahudi kabileleri için), 3434.

[400] Agânî, XIII, 124

[401] İbn Hişâm, s. 383, 388, Hıristiyanlar için bk. S. 401; Buhârî, Kitab 65, 3. Bab, 9 no’lu hadis.

[402] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/164-166

[403] Buharî 96/17, Nº 18

[404] Arapça metin, İbn Hişâm, Ebû Ubeyd ve İbn Ebî Hayseme vs. kaynak gösterilerek el-Vesâ’iku’s-Siyasiyye adlı eserimizde 1 no’lu belge olarak yer almıştır. Fransızca çevirisi için Documents ve Corpus adlı eserlerimize; diğer çeviriler için ise Wellhausen, Skizzen, IV/2; Caetani, Annali, I: 43 vd; Wensinck, Mohammad en de Joden, s. 78 vd.; Majid Khaddûri, War and Peace in the Law of Islam, Baltimore, 1955, s. 106-109 vs. adlı eserlere bakılabilir.

[405] Örneğin Ebu Ubeyd, § 518

[406] A’lâ: 87/19

[407] İbn Hanbel, IV, 141, nº 10, Muslim, 15/457

[408] Matarî, et-Ta’rîf bimâ ensetu’l-hucre min me’âlim dâri’l-hicre (elyazması, Medine, Şeyhu’l-İslam). Ayrıca bk. Samhûdî, 2. bs., s. 92-98.

[409] Lisânu’l-Arab, bk. Ra-Be-‘Ayn maddesi

[410] Ebû Dâvûd, 19: 23

[411] İbn Hişâm, s. 548.

[412] Mâide: 42-50

[413] Nisâ: 51-52.

[414] İbn Hişâm, s. 391

[415] İbn Hişâm, s. 372, ayrıca bk. 546, 554.

[416] Buhârî, 40: 2; 64: 2.

[417] Kaynaklardaki çeviri varyant ve referansları için el-Vesâ’iku’s-Siyâsiyye (Nº 1) adlı çalışmama bakınız. Corpus des documents (Nº 1) (Paris, 1935) adlı çalışmamın referansları ise daha önce verilmiştir

[418] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/166-184

[419] Bk. Buhârî, 61: 2, 61: 3; İbn Hişâm, s. 824; İbn et-Tiktikâ, el-Fahrî, s. 81; Hammâm ibn Münebbih, Sahîfe, Nº 127, 128.

[420] İbn Habîb, Muhabber, s. 271-74.

[421] A.g.e.

[422] Ebû Dâvûd, 19: 23.

[423] İbn Hişâm, s. 551.

[424] A.g.e., s. 419

[425] A.g.e., s. 416

[426] A.g.e., s. 422.

[427] A.g.e., s. 415-16.

[428] El-Vesâ’ik adlı kitabım, Nº 160

[429] İbn Hişâm, s. 421

[430] A.g.e., s. 423.

[431] A.g.e., s. 421

[432] Belazurî, Ensâb, I, § 651.

[433] El-Vesâ’ik adlı eserimde (Nº 159) belirttiğim gibi, anlaşmanın sondan ikinci cümlesinin kelimesi kelimesine anlamı muhtemelen “Ve bu görevlerini yapmaları karşılığında, Allah’ın ve onun Elçi’sinin güvencesi söz konusu olacaktır” şeklinde olmalıdır

[434] İbn Hişâm, s. 421

[435] A.g.e., s. 423-27

[436] A.g.e., s. 427 vd.

[437] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/185-19

[438] Bk. Hz. Peygamber’in Savaşları adlı eserim, 1983, § 35-74.

[439] Suheylî, II, 39

[440] İbn Hişâm, s. 432; Belazurî, I, § 688

[441] Belazurî, I, § 657

[442] İbn Hişâm, s. 745

[443] İbn Hişâm, s. 462, 471; Suheylî, II, 91-92; Para yerine mızrak alınması hk. Bk. İbn Hacer, İsâbe, Nº 8336; Savaşa katılan mevlâlar, kurturmalığın sadece yarısını ödediler. Bk. Kenzu’l-‘Ummâl, V, Nº 5367; İbn Ebî Şeybe’nin Musannif’ine göre (bk. Elyazması nüsha, VI, 134b), fidye miktarı hür Araplar için 40, mevâlî için ise 20 ons gümüş olarak belirlenmişti (1 ons 40 dirhemdir)

[444] İbn Sa’d, II/I, s. 14, 17; Suheylî, II, 92; İbn Hanbel, I, 247 (Nº 2216’da bu esir öğretmenlerden birinin, bozgunun intikamını almak için öğrencisini dövüp eziyet ettiği belirtilmektedir); Makrızî, I, 101.

[445] İbn Hişâm, s. 470-471; Taberî, I, 1342-54

[446] İbn Hişâm, s. 454

[447] A.g.e., s. 459; Taberî, I, 1337-8

[448] Buhârî, 56: 140; İbn Sa’d, II/I, s. 111.

[449] İbn Hişâm, s. 459; Taberî, I, 1337-8.

[450] İnsan: 76/8-9.

[451] İbn Hişâm, s. 458

[452] A.g.e., s. 460

[453] Enfâl: 8/17. (Tefsir ve meallerde, burada atılan şeyin Resulullah (a.s.)’in Kureyş üzerine attığı bir avuç toprak, askerlerin attığı mızrak ya da yaptıkları kılıç hamleleri olduğuna işaret edilmektedir. Çeviren)

[454] İbn Hişâm, s. 444

[455] A.g.e., s. 461.

[456] A.g.e., s. 555; Şe’mî, Sîre, Uhud maddesi, IV, 271

[457] İbn Hişâm, s..

[458] A.g.e., s. 547; Taberî, I, 1374.

[459] Belazurî, Ensâb, I, § 775.

[460] İbn Hişâm, s. 471-4.

[461] İbn Habîb, Münemmak, s. 234-253; Belazurî, I, § 277; İbn Hişâm, s. 273 vd.

[462] İbn Hişâm, s. 464-70; Tarih olarak H. 6 yılı gösterilmektedir: Belazurî, I, § 862.

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/190-198

[463] İbn Hişâm, s. 558 vd

[464] Hz. Peygamber’in Savaşları, § 75-115

[465] İbn Hişâm, s. 555-638, bk. S. 607

[466] A.g.e., s. 571; Makrızî, s. 125-6.

[467] İbn Hişâm, s. 581; Belazurî, I, § 696.

[468] İbn Hişâm, s. 567, 639.

[469] Makrızî, I, 147, Muhabber, s. 404

[470] İbn Hişâm, s. 582-83. “Hanzala’ya karşılık Hanzala” ifadesi Câhiz’in Osmâniye adlı eserinde geçmektedir.

[471] Bk. § 183 ve dipnotu

[472] İbn Hişâm, s. 583

[473] A.g.e., s. 589-90.

[474] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/198-202

[475] A.g.e., s. 638 vd.; Makrızî, I, 176. İbn Hişâm’a göre (s. 993-94), Resulullah (a.s.) tarafından bir misilleme seferi düzenlenmiştir. Ebû Sufyân bu sefer sırasında canını kurtarıp kaçmış, ancak bazı Mekkeliler kılıçtan geçirilmiştir

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/202-203

[476] İbn Hişâm, s. 666: Belazurî, I, § 726.

[477] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/203

[478] İbn Habîb, Muhabber, s. 324-25; Belazurî, I, § 722

[479] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/204

[480] Belazurî, I, § 730; İbn Hişâm, s. 669; Genel olarak bk. Hz. Peygamber’in Savaşları adlı kitabım (§ 116-156).

[481] Mes’ûdî, Tenbîh, s. 248

[482] Tarih olarak 4, 5 ve hatta 6. yıl verilmektedir. Biz Belâzurî’nin (§ I 729) vermiş olduğu H. 5 tarihini esas aldık. Bu konudaki tartışmalar için bk. Makrızî, I, 214; Beyhakî (Delâ’il, II, 127b), Hicrî takvimi Hicretten bir yıl sonra başlatanların h. 4 yılını, bir yıl önce başlatanların ise 6 yılını kabul ettiğini söylemektedir ki, bu durumda verilen tarihlerde bir çelişki yok demektir.

[483] İbn Hişâm, s. 725-29.

[484] Makrızî, I, 204

[485] Makrızî, I, 199-203; İbn Hişâm, s.726-27

[486] Nûr: 24/11-20, ; İbn Hişâm, s. 731 vd.

[487] Tevbe: 9/84; İbn Hişâm, s. 927; Makrızî, s. 496. Bu ikinci kaynaktaki bilgilere göre (s. 291-92), Hudeybiye anlaşması sırasında Kureyşliler, ayrıcalıklı bir kimse olarak bu münafığı Ka’be’nin etrafında yapılan tavafa katılmak üzere Mekke’ye davet etmişlerdi. Ancak oğlu, onun bu teklifi kabul etmemesi için ikna etti.

[488] İbn Hişâm, s. 668

[489] Ahzâb: 33/10

[490] Şe’mî, Sîre (el yazması nüsha), Hendek maddesi

[491] İbn Hişâm, s. 673

[492] A.g.e., s. 674-75.

[493] A.g.e., s. 676; Taberî, I, 1474

[494] İbn Hişâm, s. 680-682; Sarahsî, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, I, 84-85.

[495] İbn Hacer, İsâbe, Nº 3074

[496] Kenzu’l-‘Ummâl, V, 5285 (Buhârî, İbn Hanbel, Tayâlisî ve Taberânî’den naklen).

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/204-211

[497] Âl-i İmrân: 3/75.

[498] İbn el-Cevzî, Muntazam, II, 88

[499] İbn Hişâm, s. 997-98; İbn ‘Abd el-Berr, İsti’âb, Nº 278

[500] A.g.e.

[501] Sarahsî, Mebsût, X, 91-92; aynı yazar, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, I,70; bk. Ya’kûbî, II, 57

[502] Sarahsî, Mebsût, X, 92; aynı yazar, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, I,70; Ebu Ubeyd, §. 631

[503] İbn Hişâm, s. 783; Belazurî, I, § 904; İbn Habîb,Muhabber, s. 88-89.

[504] Muhabber, s. 88-89

[505] Mümtahine: 60/7.

[506] Suheyli, II, 226; Buhârî’den naklen; İbn Hişâm, s. 741

[507] İbn Hişâm, s. 740.

[508] Taberî, I, 1531

[509] İbn Hişâm, s. 741

[510] Buhârî, 64: 37, Nº 28; İbn Kesîr, Bidâye, IV, 173

[511] İbn Hişâm, s. 742-43

[512] Taberî, I, 1542.

[513] İbn Hişâm, s. 745; Makrızî, I, 289.

[514] Anlaşıldığı kadarıyla bu sorun Ömer’in aklını kurcalamaya devam etmişti. Gerçekten de Ömer, dönüş yolculuğu sırasında ve Resulullah devesinin üzerinde tek başına giderken kendisine yaklaşarak, –belki de onu bıktıracak biçimde (bk. Buhârî, 65/48/58/4)- yeniden aynı konuyu görüşmek istemiş, ancak Resulullah (a.s.), üç kez sormasına rağmen sorusuna bir cevap vermemişti. Ve tam bu sırada, gönülleri sakinleştiren 48. sure nazil olmuştu (bk. Buhârî, 65/48/1). İbn Mes’ud da bu anlaşmayı “Müslümanların en büyük zaferi” olarak nitelendirmektedir. Bk. İbn Kesîr, Füsûl (Ayasofya Ktp. Elyazması,Varak Nº 49/a-50).

[515] Bu anlaşmanın metni için bk. –el-Vesâ’ik adlı eserim, Nº 11; ayrıca bk. Document sur la diplomatie musulmane (II, Nº 4) ve Muslim Conduct of State (7. bs., § 584) adlı eserlerim

[516] İbn Sa’d, I/II, s. 71; Sarahsî, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, IV, 61

[517] Halebî, İnsân, III, 26.

[518] Ebû Cendel (Çev.)

[519] İbn Hişâm, s. 748. Buhârî’ye göre (54/15) orada bulunan bazı gayrı müslimler de genç mazluma acıyarak babası nezdinde arabuluculuğa kalkışmışlar ama bir sonuç alamamışlardı.

[520] A.g.e., s. 754-55. Bu olaydan da anlaşıldığı gibi, Mekkeli kadınlar entellektüel bakımdan bir hayli gelişmiş olup, atalarından gelen ve “ulusal” nitelikteki dinlerini değiştirebilecek kadar kendi kişilik ve bağımsızlıklarına sahiptiler.

[521] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/211-220

[522] A.g.e., s. 751 vd.

[523] A.g.e., s. 788-91.

[524] A.g.e., s. 716-18. Bu zatla ilgili olarak, “Marwân ibn al-Hakam et ‘Amr ibn al-’As, Victimes de fausses accusations?” (Mervan ibnu’l-Hakem ve Amr ibnu’l-As, Sahte Suçlama Kurbanları) (Türk Kültürü Araştırmaları, Dr. Emel Esin’e Armağan, C. XXIV/I, 1986, s. 63-71) adlı Fransızca makaleme bakınız

[525] Belazurî, I, § 740

[526] İbn Hişâm, s. 806

[527] Makrızî (I,358) açık ve net bir ifade ile, Ebû Sufyân’ın Hudeybiye anlaşması sırasında Mekke’de bulunmadığını söylemektedir. Bu, aksine Ebû Sufyân’ın da orada olduğunu ve barış görüşmeleri için Osman’ı Resulullah (a.s.)’in elçisi olarak kabul ettiğini nakleden İbn Hişâm’ın (s. 745) anlatımından daha gerçekçidir.

[528] İbn Hişâm, s. 807

[529] Ebû Yûsuf, Kitâbu’l-Harâc, s. 131 (2. bs, s. 253).

[530] Makrızî, I, 361

[531] İbn Hişâm, s. 809

[532] Bk. Hz. Peygamber’in Savaşları adlı eserim (157-177).

[533] Resulullah (a.s.), belki de kan dökülmesini önlemek için Mekke’yi şaşırtmak istiyordu. Bu nedenle Medine’den her türlü çıkışı yasaklamıştı. Yine bu nedenle, hazırlıkları süren askerî seferin hedefi konusunda tam bir gizlilik sağlamıştı. Öyle ki, sahabenin en önde gelenleri bile, Mekke’nin banliyösü durumundaki Mar ez-Zahran’a gelinceye kadar, nereye gidildiğini bilmiyorlardı (bk. Taberî, I, 1630). Ayrıca, taşradan katılacak güçlerle ne şekilde buluşulacağı da gizli tutulmaktaydı. Her ne kadar Vâkıdî (Megâzî, bk. “Mekke’nin Fethi” bölümü) “Suleymlerden devşirilen kuvvetlerin Medine’ye gelmesini istedi” şeklinde farklı bir ifade kullanmışsa da, biz sadece taşradan gelen kabile başkanlarının çağırıldığını ve onların her birine, gönüllülerden oluşan askerî kıtalarıyla hazır durumda beklemelerini, Resulullah (a.s.)’in bu kabilelerden her birini kendi bölgelerinden alacağını söyleyen el-Yakûbî’nin anlatımını tercih ediyoruz.. Özetle söylemek gerekirse, Resulullah (a.s.) kuzey, güney, doğu, batı, vs. şeklinde sürekli yön değiştirerek zikzaklı bir yol izlemiş, yöneldiği her bölgeden, onlara nereye gidildiğini söylemeksizin, gönüllü birliklerini alarak kendi asıl kuvvetlerine katmıştır. Bu arada, Medine’nin kuzey-batısında bulunan Batnu İdam’a düzenlenen sefer ise, Mekkelilerin önceden bir şey öğrenmelerini ve savaş hazırlığı yapmalarını engellemek için düzenlenmiş, belirsizliği artıran bir hareketten başka bir şey değildi. Bu durumda İbn Hacer’in (Metâlib, Nº 4361) Musedded’den aktardığı şu olay hiç de gerçeğe uygun görünmemektedir: “Resulullah (a.s.) Kureyşlilere bir mektup yazarak, onların ya Benû Bekr (Ehâbiş) ile yaptıkları ittifakı bozmalarını, ya da Huzâ’alılar arasında döktükleri kanın diyetini ödemelerini, aksi takdirde kendilerine savaş açacağını bildirdi. Onlar ise bu istekleri reddedip, savaşı kabul etmiş oldular.”

[534] Sarahsî, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, I, 125;Taberî, I, 1637; İbn Hanbel, IV, 178

[535] İbn Hanbel, II, 179 (Nº 6681).

[536] Buhârî 60/8, Nº 3, 4. İbrâhim ve İsmâil peygamberleri temsil eden resimlerin İslam-öncesi freskler (duvar resimleri) üzerinde bulunması, Mekkelilerin onları Kur’an’ın vahyedilmesinden çok önceleri tanıdıklarını ve onları kendi saygı değer ataları ve dinlerinin kurucuları olarak kabul ettiklerini kanıtlamaktadır. (bk. İbn Hişâm, s. 143, 821-22).

[537] Buhârî, 60: 8, Nº 3-4.

[538] Azrakî, Ahbâru Mekke, s. 113.

[539] Makrızî, I, 385

[540] Devletler hukukunda, savaşta ganimet olarak ele geçirilen malların, savaş sonrasında önceki hak sahiplerine geri verilmesini öngören kural. (Çev.)

[541] İbn Hişâm, s. 821

[542] Suheylî, II, 276; Kettânî, Terâtîb, I, 264; İbn Hişâm, s. 887.

[543] İbn Hişâm, s. 818 vd.

[544] A.g.e., s. 819

[545] A.g.e., s. 823-24

[546] A.g.e., s. 826

[547] Azrakî, s. 170-171

[548] Belazurî, I, § 758.

[549] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/220-229

[550] İbn Sa’d, I/II, s. 118; Makrızî, I, 443; Belazurî, I, § 758; Hz. Peygamber’in Savaşları adlı kitabım, (§ 274-277).

[551] İbn Asâkir, Te’rih Dimaşk, 1951, I, 394

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/229-230

[552] Tevbe: 9/28

[553] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/230-231

[554] Allah’ın haram kılmış olduğu aylara, haram olmayan bir ayın eklenmesi. (Çev.)

[555] Arapça metin için bk. El-Vesâ’ik adlı eserim (Nº 287a.) Hutbenin kan diyetiyle ilgili 7. paragrafı için bk. Suheylî, II, 278; Belazurî, I, § 763.

[556] Maide: 5/3; İbn Hanbel, I, 28 (Nº 188).

[557] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/231-235

[558] Bu konu ile ilgili olarak şu makaleme bakınız: “Les Ahâbich de la Mecque (Mekkeli Ehabişler)”, Mélanges Levi della Vida. Ayrıca bk. İbn el-Kelbî, Cemhere, Londra elyazması, s. 48-49; Belazurî, Ensâb, I, § 111, 122 n., 135, 182, 184; İstanbul elyazması, s. 722, 727; Mus’ab, Neseb-i Kureyş, s. 9, 15; Zübeyr ibn Bekkâr, Neseb-i Kureyş, İstanbul elyazması, Vr. 97a; Ya’kûbî, I, 278-79; İbn Habîb, Muhabber, s. 246, 267, 318; aynı yazar, Munemmak, s. 275-79; Yakût, Mu’cemu’l-Buldân, “Hubşî” maddesi; ayrıca bk. İbn Hişâm, Taberî, İbn Sa’d vs. yazarların eserlerinde yer alan fihristlerdeki “Ehâbiş” maddeleri; Watt, Muhammad at Mecca, appendix bölümü. Taberî’ye göre (Tefsir, Bölüm 105), bunlar Ebrehe’nin istilası sırasında da Mekkelilerle dayanışma içinde idiler

[559] Buhârî, 25/45; Ebû Dâvûd, 11/86.

[560] Belazurî, II, 722 (İstanbul elyazmasının henüz yayınlanmamış bölümünden).

[561] İmtâ’, I, 255.

[562] Buhârî, 64: 37 (Nº 28)

[563] İbn Hişâm, s. 745; Taberî, I, 1539.

[564] İbn Hişâm, s. 743; Taberî, I, 1538-39; İbn Sa’d, II/I, s. 70.

[565] Makrızî, I, 378

[566] İbn Hişâm, s. 833-39

[567] Belazurî, I, § 817, bk. elinizdeki eserin 449. paragrafı

[568] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/236-239

[569] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/239

[570] İbn Habîb, Muhabbar, s. 276, 318.

[571] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/240

[572] Taberî, I, 925

[573] A.g.e., I, 926.

[574] Bürûc: 85/4-7.

[575] Desvergers, Arabie, s. 82-83 ve not

[576] İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 495; Ma’ârif (Azamgarh, Hindistan), Temmuz 1951, bk. Ebu’l-Celâl Nedvî’nin makalesi.

[577] İbn Hişâm, s. 26-27; Suheylî, I, 35 vd

[578] Expédition en Arabie Centrale (Orta Arabistan’a Sefer) adlı seyahatnamesinde (Paris, 1956, s. 152), Ph. Lippens, Kevkeb ve Hima şehirlerinde Zû Nuvâs dönemine ait, 518 tarihli iki kitabe bulmuştur. Bu kitabelerde, Habeşistan’ın 13.000 ölü, 9.500 esir ve 28.000 küçük ve büyük baş hayvan zayi ettiği görkemli bir askerî seferden söz edilmektedir.

[579] İbn Hişâm, s. 28-29.

[580] Desverges, Arabie, s. 71 ve dipnotu

[581] Suheylî, I, 40

[582] Bk. Lippens (a.g.e., s. 109 vd.). Bu eserde, Uhdûd harabelerinin günümüzdeki durumuyla ilgili bilgiler yer almaktadır

[583] Eduard GLASER, Zwei Inschriften über den Dambruch von Mârib, Mitteilung d. Vorderasiat. Gesellschaft, Berlin, 1897, 6.

[584] Makrızî’ye göre (el-Haber an’il-Beşer, Ayasofya elyazması, C. IV, 73), inşaatta iki büyük sac (çınar) kütüğü de kullanılmıştı. (Bu su bendi uzun zamandan beri harap durumda idi ve daha yeni onarımdan geçirilmişti: “1986 yılında bir Türk mühendis tarafından restore edilen yapı, 760 metre uzunluğa ve 39 metre yüksekliğe sahip olup, 400 milyon m3 su alacak kapasitededir” (Bk. Le Monde gazetesi, Paris, 4-5 Ocak 1987, s.2).

[585] Adı geçen eserinde (s. 76) Lippens, Muraygân’da Ebrehe’ye ait, on satırlık, toplam olarak 440 işaret taşıyan beş altı metre uzunluğunda bir kitabeden bahseder. Metnin bir haç işareti ve şu cümle ile başladığını belirtir: “Rahman olanın ve İsa Mesih’in kudretiyle başlarım;” anlatılan olaylar gayet basit ve sıradan şeylerdir: Ebrehe bir bahar seferine kalkışmıştır; sefere katılan başkanların adları belirtilmekte ve kazandıkları zafer vurgulanmaktadır. Yenilgiye uğrayanlar, galip gelen tarafa teminat karşılığında rehineler vermiştir. Kitabe 662 tarihini taşımaktadır ki bu da M. 547 yılına denk gelmektedir.

[586] İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 549-552.

[587] İbn Hişâm, s. 29-30

[588] Lippens’in ifadesine göre (s. 79) “Bedevîler bugün bile Yemen’den Hicaz’a uzanan baharat yollarından birine Fil Yolu (darbu’l-fil) adını vermektedirler. Yine, Zurk yakınındaki çok sayıda kuyuya da “Fil Kuyuları” denmektedir.

[589] İbn Hişâm’a göre (s. 32-33), Ebrehe’nin elde ettiği zaferden sonra, Has’am kabilesinin başkanı ceza olarak kendisine rehberlik etmeye razı olmuştu; yine bazı Taifliler, putları Lât’ı kırılmaktan kurtarmak için aynı şekilde rehberlik yapmayı kabul etmişlerdi. Aynı yazarın (s. 39) şiirinde geçen ve Abdullah ibn ez-Ziba’râ’ya ait bir şiirde, Ebrehe’nin askerlerinin sayısının 60.000 olduğu belirtilmektedir

[590] Taberî, I, 945.

[591] İbn Habîb, Munammak, s. 538-547

[592] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/241-247

[593] Suyûtî, Ref’u Şe’n-il-Hubşân (Bursa-Kurşunlu elyazması, 143).

[594] Bk. Mélanges Massignon’da yayınlanan “Al-Hâf ou les rapports économico-diplomatiques de la Mecque pré-islamique (El-Hâf ya da İslam-öncesi Mekkesinde ekonomik- diplomatik ilişkiler) adlı makalem

[595] Belazurî, Ensâb, I, § 133.

[596] Suheylî, I, 214-15

[597] İbn Hişâm, s. 208

[598] Suheylî, I, 205; Buhârî, 56: 188

[599] Buhârî, 63: 37, Nº 5

[600] ZDMG (Zeitschrift der deutschen morgenlaendischen Gesellschaft), C. 83, s. 37-43

[601] Henüz basılmamış tezindeki bu bilgiyi bana veren Bonn şehrinden W. Eichner’e şükran borçluyum. “Gass II, 147, Anonymus II, Théophane dönemi”nden naklen.

[602] Nizâmuddin el-Kummî, Garâ’ibu’l-Kur’ân, XXX, 170 (Fil Suresi ile ilgili bölüm); İbn Habib, Munemmak, s. 262-264.

[603] Belazurî, II, 425 (İstanbul elyazması); İbn Abd Rabbih, ‘Ikd (Bulak baskısı), II, 47.

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/247-249

[604] De Goeje, Mémoire sur la Conquête de la Syrie, 2. bs..Nicéphore’un De Rebus post Mauricium gestis adlı eserinden naklen, s. 27.

[605] El-Vesâ’iku’s-Siyâsiyye adlı kitabımızın 21 no’lu belgesi; Aynı kitabın Fransızca çevirisi olan Document’in 9 no’lu belgesi

[606] Documents adlı kitabım, I, 38, Nº 5

[607] İbn Hişâm, s. 217-221

[608] Bk. El-Vesâ’ik adlı kitabımın 23., Documents adlı kitabımın II. Cildinin 11 nolu belgesi. Bu arada hatırlatalım ki, Yemen’de bulunan Habeşçe kitabelerde, Teslis formülünde “Allah’ın Oğlu” değil de, “Rahman olan Allah ve Mesihi” ifadesi yer almaktadır. Bk. Yukarıda geçen § 486 ve § 487 nin 1. dipnotu. Ca’fer’in Necâşî’nin huzurunda yaptığı konuşmanın içeriği ile ilgili olarak şunları hatırlatmak uygun olacaktır: Kur’an’da geçen (Meryem: 19/20), İsa’nın “Ben gerçekten Allah’ın kuluyum; O bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı” şeklindeki ifadesini İncil inkâr etmemektedir. Aksine, Matta İncili’ne göre İsa peygamber, Allah’ın kulu olmakla övünmektedir Peygamberlik sıfatını ise, Matta (12/18) ve Luka (7/16 ve 26 vs) İsa için kullanırlar. “Allah’ın Kelimesi” ve “Allah’ın Ruhu” ile ilgili olarak, Kur’an (Nisa: 4/171) şunları söyler: “Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın Elçisidir. O, Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı “Ol!” kelimesinin eseridir.” Hıristiyanlar da İsa’nın Allah’ın bir Kelimesi olduğuna ve Allah ve İsa’nın yanı sıra Kutsal Ruh’un Teslis’in bir parçasını oluşturduğuna inanırlar. Ancak, anlaşıldığı kadarıyla Kur’an, “Kelime” ve “Ruh” terimlerine yeni bir yaklaşım getirmiştir. Gerçekten, Kur’an’a göre (İsra: 17/85) ruh, “emir, emretme” anlamına gelmektedir. Allah, Kelimesiyle (Emriyle) İsa’yı tertemiz bir bakireden babasız olarak dünyaya getirmiştir. Bu nedenle, Necâşî’nin İsa ile ilgili olarak böyle bir yorumu benimsemesinde şaşılacak bir şey yoktur

[609] Buhârî, 63; 36; Suheylî, I, 216

[610] Suheylî, II, 250

[611] Lisân, bk. B-H-R maddesi

[612] Belazurî, I, § 1052.

[613] Suheylî, I, 205

[614] Buhârî, 8: 55.

[615] İbn Sa’d, III/1, s. 107

[616] Ubeydullah hk. bk. Belazurî, I, § 529, 903-4; İbn Hişâm, s. 144, 783-4; İbn Sa’d, I/II, s. 15. Sukrân hk. bk. Taberî, I, 1767; İbnu’l-Esîr, Usd, III, 131; aynı yazar, Nihâye, II, 248; Ebû Ubeyde’ye göre bk. Belazurî, I, § 545.

[617] Bunlardan 60 kadarı gemiyle yola çıktılar. Bk. Necâşî’nin mektubu (El-Vesâ’ik adlı kitabımın 25 nolu belgesi).

[618] Samhûdî, aynı yer. Suheylî (I, 216) bu prensin köle konumunda olduğunu, Ali’nin Mekke’ye gelince onu satın alıp azat ettiğini söyler

[619] El-Vesâ’ik adlı kitabım, 23 no’lu belge

[620] Şe’mî, Sîre (elyazması), II, 97a (IV. Bs., 111).

[621] Suheylî’den naklen, I, 212

[622] İbn Kesîr, III, 70; Suheylî, I, 215

[623] İbn Hişâm, s. 716-17

[624] Vesâ’ik, 23 ve 24 nolu belgeler

[625] Müslim, Sahih, 32, Nº 91; Tirmizî, 40: 23

[626] Tabakât, I/II, s. 152

[627] İbn Hanbel, VI, 404

[628] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/249-259

[629] Belazurî, I, § 969 (örneğin, § 781’de geçecek olan Suleym de böyledir).

[630] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/259

[631] Bk. Islamic Culture’de (Haydarabad-Deccan, Temmuz 1942) “Cultural Activities, Foreign countries” başlığıyla yayınlanan makalemin dipnotu; yine bk. Six Originaux des Lettres diplomatiques du Prophète de l’Islam (Paris 1986, s. 135-145) adlı kitabım. (Bu eserin Mehmet Yazgan tarafından yapılan Türkçe çevirisi, 1990’da Beyan Yayınları arasında yayınlanmıştır).

[632] Makalede yayınlanan mektubun fotoğrafı Glasgow’lu Blackadder tarafından çekilmiştir ve mühür izi aslında okunamaz durumdadır. Mektup üzerindeki mühür izinin, Resulullah (a.s.)’in elinden çıkan yazıdan daha silik olması kimseyi şaşırtmamalıdır. Zira katibin yazısı, kağıt üzerinde mühüre kıyasla daha derin ve belirgin bir iz bırakmıştır

[633] Mektubun İngilizce metni şöyleydi: “… and furthermore would add that it does not seem that any of these written communication can now be found.” İmza: Petros Ahlou, First Secretary

[634] George C. Miles, Early Islamic Inscriptions near Tâ’if, Journal of Near Eastern Studies, 1948, VIII, 236-42.

[635] Bk. Adolf Grohmann, From the World of Arabic papyri, s. 82, 113-14; aynı yazar, “The Problem of Dating Early Qur’ans”, Der Islam, Berlin 1958, XXXIII/3, s. 220, tablo 2).

[636] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/260-263

[637] Bk. yukarıda geçen “Hz. Muhammed (a.s.)’in Kutsal Görev İçin Seçilmesi” adlı bölüm; ayrıca bk. Suheylî, I, 11-12

[638] Husnu’l-Muhâdara, I, 135; Ebû Nu’aym, s. 21-22.

[639] Monofizizm (monofizit): İsa’nın tek yapılı olduğu inancı. Kilise, İsa’nın tek yapılı (insan) olduğu inancına karşı onun iki yapılı (insan ve tanrı) olduğu inancını savunuyordu. Bu anlayış Hıristiyanlığın ruhuna aykırı bulunmuş ve onu benimseyenler sapıklıkla suçlanmışlardır. (Çev.)

[640] Dictionnaire d’Histoire et Géographie Ecclésiastique (Kilise Tarih ve Coğrafyası Sözlüğü), “Alexandrie-İskenderiye” maddesi (II, 366).

[641] Uheylî, II, 253, 9-10. satırlar.

[642] A.y., I, 12, 124 (Cebr, vaktiyle Abû Ruhm el-Gıfârî’nin kölesiydi). İbn Hişâm (s. 260) ise Cebr’den, İbn el-Hadramî’ye ait, Mekke’de bir ticarethane ile uğraşan, Muhammed (a.s.)’in yakın dostu ve Hıristiyan bir köle olarak bahseder. Buna göre, acaba o efendi mi değiştirmişti, yoksa bunlar aynı kişiler miydi?

[643] Benveniste, Les Mages dans l’ancien Iran, s. 38

[644] Suheylî, I, 12; Halebî, III, 447, (Bir mimarlık tabiri olan “kavs”, kemer anlamına gelmektedir).

[645] JA (1988), s. 395.

[646] A.g.e., s. 372.

[647] Bk. El-Vesâ’ik, Nº 49; Documents, II, Nº 37.

[648] Bk. el-Vesâ’ik, Nº 50; Documents, Nº 38.

[649] Suheylî, I, 12, 124; 355-6; Taberî, I, 1783-84; Kattânî, Terâtîb, I, 332-33; Makrızî, I, 308; Zehebî, Tarih, I, ilgili bölüm

[650] el-Kâdî el-Reşîd, ez-Zakâ’ir ve’t-Tuhaf, Kuveyt, 1959, s. 7-8.

[651] İbn Abd el-Hakem, Futûh Mısr, s. 51. (Şirin konusunda sadece onun sahibi konusunda değil, kendisine tanınan bu ayrıcalığın nedeni hakkında da bir ihtilaf vardır; bk. a.g.e., s. 47-50; Vâkıdî, Megâzî, British Museum elyazması, 101a; İbn Habîb, Muhabbar, 109-110.)

[652] E. Littmann, Mukaudis im Gemälde von Kusair ‘Amra (ZDMG, 105/2, 1955, S. 287 VD.)

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/264-267

[653] Nöldeke, Geschichte des Qorans, 1860, s. 140

[654] Bk. ZDMG, 1894, s. 160

[655] Nöldeke-Schwally, Geschichte des Qorans, I, 190.

[656] İbn Ruste, s. 192

[657] Taberî, I, 2749

[658] Karabacek, Der Mukaukis, Mitt. A. D. Sammlung des Papyrus Erzh. I, 1886, s. 1-11

[659] Becker, Papyri Schott-Reinhardt, I, 3; Nº 3

[660] Caetani, Annali, anno 6, § 49

[661] Schaeder, Iranica, Abh. Gesell. D. Wiss., Göttingen, phil.-hist. Klasse, 1934. III, f. Nº 10

[662] Bk. RSO, X, 1923

[663] Makrızî, Hıtât, Wiet baskısı, I, 121. dipnot

[664] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/268-273

[665] Bk. Heyd, Histoire du commerce du Levant I, 25

[666] Muhabbar, s. 265.

[667] İbn Sa’d, I/i, s. 43, satır 17

[668] Bretschneider, Knowledge Possessed by the Ancient Chinese of the Arabs, s. 6

[669] İncil, “Korintoslulara 2. Mektup”, XI, 32.

[670] Desvergers, Arabie, s. 88, dipnot

[671] İslam Ansiklopedisi., bk. “Şe’m” maddesi

[672] Mes’ûdî, Tenbîh, s. 186; Nöldeke, La Perse ancienne, s. 160, dipnot

[673] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/274-275

[674] Muhabbar, s. 370-72.

[675] De rebus post Mauricium gestis, s. 27.

[676] Nallino’dan naklen, Raccolta di scritti, IV, 88

[677] İbn Sa’d, VIII, 132

[678] Caetani, Annali, 7: 80; ayrıca bk. 6: 46, 6: 8.

[679] İbn Sa’d, I/II, s. 17.

[680] İbn Abdi’l-Berr, İsti’âb, Nº 457

[681] Vesâ’ik, Nº 457

[682] İbn Hişâm, s. 911; Taberî, Tefsir, XI, 38.

[683] İbn Sa’d, I/II, s. 71-72

[684] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/275-279

[685] Lammens, La Mecque à la veille de l’Hégire, s. 239, 243.

[686] İbn Kuteybe, Ma’ârif, s. 313.

[687] Bk. “Habeşistan’la İlişkiler” bölümü, § 490.

[688] Güterbock, Lammens’den naklen, La Mecque à la veille de l’Hégire, s. 129-130.

[689] Justinien, Code, IV: 41, § I, 2

[690] Olinder, Kings of Kinda of the Family of Akil al-Murâr, s. 52-53

[691] Ebû Ubeyd, Emvâl, § 1624-32.

[692] Kur’an: 30/2-6. Ayrıca bk. İbn Kesîr. Bu ayetin tefsirinde, en geç on yıl içinde gerçekleşecek bu kehanetle ilgili olarak, Ebû Bekir’in Mekkeli müşriklerle tutuştuğu bir bahisten söz edilmektedir.

[693] Vesâ’ik, Nº 26

[694] A.g.e., Nº 29.

[695] Taberî, I, 1567.

[696] Hıristiyanlığın Tanrı-İsa-Kutsal Ruh üçlemesine uygulanan ve tanrının İsa’da belirdiğini savunan anlayış (Çev.)

[697] Monotelizm: İsa’nın Tanrı iradesinin tümünü kendi kişiliğinde topladığı inancı (Çev.)

[698] Vesâ’ik, Nº 28

[699] Buhârî, 1: 6, vs.

[700] İbn Sa’d, 2/I, s. 92; İbn Hişâm, s. 791-97; İbn Abd el-Berr, İsti’âb, Nº 457. Mu’te’nin yeri hk. bk. İhsân en-Nemîr, Mecelletu’l-Hacc, Mekke 1958, XII, 162-64

[701] İbn Asâkir, Tarih Dimaşk, I, 394

[702] İbn Hişâm, s. 984-985

[703] Makrızî’ye göre (İmtâ’, I, 488), Ka’b bu aftan öyle memnun oldu ki, bütün servetini sadaka olarak vermek istedi. Ancak Resulullah (a.s.) sadece üçte birine izin verdi ve bunun bile fazla olduğunu belirtti.

[704] İbn Hişâm, s. 895

[705] Vesâ’ik, Nº 63-64. Tebûk için, bk. İbn Hişâm, s. 893-913; Kişisel yardımlar için bk.Makrızî, İmtâ’, I.

[706] Vesâ’ik, Nº 27

[707] Ebû Ubeyd, Emvâl, § 623-625

[708] İbn Hanbel, III, 441-2; IV, 74-5

[709] Vesâ’ik, Nº 30

[710] a.g.e., Nº 31.

[711] İbn Sa’d, I/II, s. 37

[712] İbn Asâkir, Tarih Dimaşk, I, 422

[713] Makrızî, I, 467

[714] Vesâ’ik, Nº 132

[715] Eutychius, II, 242, De Goeje’den naklen, a.g.e.

[716] Makrızî, I, 471.

[717] A.y., I, 461; Kettânî, I, 162-3.

[718] İbn Sa’d, I/II, s. 31; İbn Hişâm, s. 958

[719] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/279-288

[720] Goldziher, Kultur der Gegenwart, die orientalischen Religionen, 1906, s. 94.

[721] Buhl, Das Leben Mohammeds, s. 245.

[722] İbn Sa’d, I/II, s. 15

[723] A.y., I/II, s. 19; İbn Hişâm, s. 971; Taberî, I, 1560; İbn Abd el-Hakem, s. 45

[724] Bk. Aziz Markos İncili, XVI/17

[725] Caetani, Annali, 1905, anno 6: 50, bk. 6: II.

[726] İbn Sa’d, 2/I, s. 63; bk. Belazurî, Ensâb, I, § 790. Yazar ayrıca, diğer kaynaklara göre Hismâ seferinin H. 7’de yapıldığını ekleyerek, H. 6 yılında Zeyd’in komutasında Kuzey Arabistan’a altı askerî sefer düzenlendiğini (bk. § 787-91, 794) belirtir. Karışıklık herhalde buradan doğmaktadır

[727] Mes’ûdî, Tenbîh, s. 218; Azrakî, s. 125-29, Kelbî’den naklen; İbn Habîb, Munemmak, s. 273-275, İbrahim b. Abdurrahman b. Ebî Rebia’dan naklen

[728] İbn Hişâm, s. 975-76

[729] A.g.e.

[730] İbn Sa’d, 2/I, s. 63.

[731] Vâkıdî, Megâzî, Vr. 128; İbn Sa’d, I/i, s. 63, satır 25

[732] Yâkût, Buldân, bk. “Hismâ” maddesi

[733] İbn Hişâm, s. 978

[734] A.g.e., s. 755

[735] İbn Sa’d, 2/i, s. 77.

[736] İbn Hişâm, s. 758, 761; İbn Hanbel, III, 102

[737] Buhârî, I: 6, vs

[738] Théophane, I, 504, (Niebuhr baskısı)

[739] Nicéphore, s. 13, Paris baskısı. Ayrıca bk. G. Weil, Muhammed der Prophet, Stuttgart, 1843, s. 198-200, n. 309; Sprenger, Das leben u. D. Lehre des Mohammed, III, 261, n. 1.

[740] İbn Hişâm, s. 971-2.

[741] Vesâ’ik, Nº 26, vs.

[742] İbn Hanbel, III, 113; Belazurî, Fütûh, s. 461.

[743] Kenzu’l-Ummâl, V, 5685

[744] Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, “Dihye” maddesi (Topkapı Saray Ktp. Elyazması)

[745] İbn Hişâm, s. 975

[746] Zonaras, Epitomae Historiarum, Epit. XIV, 17: 12-27, s. 214-216.

[747] Suheylî, II, 321

[748] Aynî, Umde, I, 116; İbn Hacer, Feth (Buhârî hk), I: 6; Kastallânî, Mevâhib, II, 291

[749] İbn Ebî Zer, er-Ravdu’l-Kırtâs, Fas baskısı, 1305, s. 167-9.

[750] İbn Fazlullah, et-Ta’rîf, s. 62.

[751] Kettânî, et-Terâtîb, I, 156-68

[752] Bk. Arabica dergisinde konu ile ilgili yayınlanan makalem, II/1, 1955, s. 97-110, ayrıca bk. Resulullah (a.s.)’ın Altı Orijinal Diplomatik Mektubu adlı kitabımın 167. paragrafı (Türkçe Çev. Dr. Mehmet Yazgan, Beyan Yayınları, 1990).

[753] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/289-295

[754] Muhabber, s.458-61

[755] Christensen, Sassanides, s. 87

[756] A.g.e., s. 101.

[757] Tenbîh, s. 186.

[758] Christensen, s. 274 vd.

[759] Muhabber, s. 369

[760] Lisân, bk. “Tı-Nûn-Cim” maddesi

[761] Isfahanî, Egânî, XII, 48-49.

[762] Ayrıntılar için bk. Muhabber, s. 195-196.

[763] Makrızî, İmtâ’, (Köprülü elyazması), s. 1665; Ya’kubî, II, 47

[764] Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1946, I, 70-71.

[765] II, 48

[766] Christensen, s. 339. “Sherwood Fox, Passages in Greek and Latin Literatures relating to Zoroastre and Zoroastrism”den naklen. J. Cama Or. Inst. Nº 14, s. 118.

[767] Schaeder, Gnomon, 9, s. 344 vd. Christensen’den naklen: s. 200-201. Amr ibn Adî ve onun Hâlid’e bağlılığı hk. bk. Vesâ’ik, Nº 290

[768] Christensen, s. 452

[769] Dynastie der Lachmiden, s. 130

[770] Vesâ’ik, Nº 42

[771] A.e., Nº 43-45. (Darîler de Lahmîlerin bir koludur).

[772] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/296-301

[773] Suheylî, II, 253

[774] Vesâ’ik, Nº 53

[775] Théophane, Gerland’dan naklen, Persische Feldzüge d. K. Heraklius, ilgili bölüm

[776] İbn Hişâm, s. 46.

[777] Taberî, I, 1572-4

[778] İbşeyhî, Mustatraf, II, 102 (böl. 60)

[779] Taberî, Tarih, I, 1009; a.y., Tefsir, XXI, 14.

[780] Ebû Nu’aym, Delâ’il, s. 124

[781] İbn Sa’d, I/11, s. 16.

[782] Ebû Yûsuf, Harâc, (Bulak baskısı), s. 28.

[783] İbn Kesîr, Bidâye, IV, 164

[784] Taberî, I, 1990

[785] Tirmizî, “Kabûlü’l-Hedâyâ” Bölümü.

[786] Taberî, I, 2163

[787] Gerçekten, Resulullah (a.s.)’in vefatından kısa bir süre sonra Bahreyn (bugünkü el-Ahsâ) İran istilasına uğramış, Cuvâsâ (bugünkü el-Hufûf) da aynı kuvvetlerce kuşatma altına alınmıştı. Halife Ebû Bekir, Abdu’l-Kays kabilesini (bk. § 667 vd.) oluşturan bu gayretli Müslümanların yardımına koşmak zorunda kaldı. Bölgesel savunma savaşı olarak başlayan harekât yıldırım hızıyla yayılarak, Sasani İmparatorluğunu İslam Devleti’nin sıradan bir eyaleti olmasıyla sonuçlanan topyekün bir savaşa dönüştü.

[788] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/301-306

[789] Örneğin, her ikisi de İstanbul’da çıkan Cumhuriyet (10 Mayıs 1963) ve Yeni İstiklâl (21 Haziran 1963) gazeteleri.

[790] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi Hayatı ve Eseri, Beyan Yayınları: 1/307-308

[791] Biz 1964’de bu belgeyi incelediğimizde, -herhalde Sayın Munecced’in tavsiyesiyle- artık bu kumaştan eser kalmamıştı. Ama iki cam arasına yerleştirilmişti

[792] Kuşkusuz Sayın Munecced burada benim Some Arabic Inscriptions of Medinah of the Early Years of Hijrah (Islamic Culture, Hyderabad Deccan. Ekim 1939, s. 427-439) adlı makaleme göndermede bulunmaktadır. Ayrıca Sayın Munecced iki ayrı kitabenin içeriğini birbirine karıştırmaktadır. Zira bunlardan birinde Ebû Bekir ve Ömer’in adları varken, Ali’nin adı bir başka kitabede bulunmaktadır. Ben bunları Hendek Savaşı’nın yapıldığı H. 5 yılına tarihlendirdim. Bu arada yeri gelmişken belirteyim ki, söz konusu makalede (s. 436), kendi çektiğim fotoğraflara dayanarak, kitabede “Ali ibn Ebû (metin aynen böyle) Tâlib” şeklinde yazıldığını göstermiştim. Fakat 1946 yılında bölgeyi tekrar ziyaretim sırasında, fotoğraf çekerken ışığın oyununa geldiğimi ve kayalıklara kazınmış olan metnin aslında “Ali ibn Ebî Tâlib” olduğunu gördüm.