Kulliyatlar - 2. Sayfa
134
İSLAMA GİRİŞ
AHLÂK SİSTEMİ
135
ve meşru kazançlarla elde ettiklerini gasbetmelerine mâni olur, İhtimal, insan cemiyetinin hakikî gayesi, şeytanın günah işleme hususunda telkinine karşı kontrol te'sis etmek ve yapılan zararı telâfi etmekten başka bir şey değildir. Aynı milletin mensupları dahi olsalar bütün insanlar aynı derecede mütekâmil olamazlar. Asıl ruhlu bir adam, fedakârlık etmeye gönüllüdür, hayır işlerinde bulunur. Zeki bir adam uzağı görür; kendi isteğiyle fedakârlık etmeye razı olmasa da yakın kazancını tehlikeye düşürecek neticeleri düşünerek kötülük yapmaktan vazgeçer. Alelade insana gelince, gönül isteğiyle fedakârlığa razı olmadıktan başka kurbanlarının, yahut cemiyetin veyahut bir üstün kuvvetin anî tepkisi korkusu olmasa, başkalarının zararına zengin olmanın yollarını arar. Kötü insan bu korku ile de yılmaz, bütün engellerle mücadele ederek —tâ ki cemiyet onun ölüm veya hapis cezasıyla zarar veremeyecek bir hale ğetiriceye kadar— suç işlemek niyetinde sebat eder.
226 — Bütün kanunlar, bütün dinler ve bütün felsefeler kitleleri yahut bu iki uç arasındaki mutavassıt zümreyi uygun bir tarzda harekette bulunmak hattâ fakirlere, yoksullara, ihtiyaç içinde bulunup onu gideremeyen ve bu hallere kendi hatâları olmadan düşmüş insanlara gönül hoşluğu ile fedakârlıkta bulunup yardım etmeye razı etmek için çalışır.
İSLÂMIN KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ
227 — İslâm bütün hayatı kucaklayan, bir tarz bir, yoldur. Yalnız inançları değil muhakkak ki sosyal hareket kaidelerini de emreder; bundan başka koyduğu ka-kanunların en güzel şekilde tatbik ve işlemesiyle de bizzat meşgul olu r. Malûmdur ki İslâm bu dünya hayatına bizatihi bir gaye yahut vücuda ruhla bir alâkası yokmuş
gibi bakmaz. Kur'anda dahi beyan edildiği gibi onun parolası «Bu dünyada da en iyi ve âhirette de en iyi olan»ı istemektedir. Bunun içindir ki yalnız iyiyi mükâfatlandırmak, kötüyü mahkûm etmekle kalmaz, hem maddî ve hem manevî müeyyideleri de beraber verir. Emirlerine ve yasaklarına bakılaeak olursa, islâm insan aklına Allah korkusunu, ölüp dirildikten sonra hakkında hüküm verileceğini, cehennem ateşiyle ceza fikrini iyice yerleştirir. Bununla da yetinmiyerek, insanı başkalarının haklarına tecavüze sapmaktan alakoymak maksadıkle maddî müeyyideler sahasında mümkün olan bütün tedbirleri alır. Bunun içindir ki bir zorlayanı olmadığı halde namaz kılar, oruç tutar, hükümet onun nekadar vergi vermeye mecbur olduğunu bilmediği halde ve onun böyle bir ödemeye zorlamaya kudreti olmadığı halde vergisini tam olarak verir.
AHLÂKIN ESASI
228 — Ekseriya vaki olduğu gibi saikler ve sebepler zahirde birbirine benzeyen fiillerin mânasında derin değişiklikler husule getirir. Meselâ: bil haydudun elinde ölüm, hedefini şaşıran bir avcının, bir delinin, yahut bir çocuğun sebep olduğu ölüm, meşru müdafaa neticesi husule gelen ölüm, mahkemenin verdiği idam cezasını yerine getiren cellâdın işi memleketi yabancı istilâsına karşı müdafaa eden askeri v.b. sebep olduğu ölüm, mahiyeti itibariyle hepsi ölümdür. Bu hallerin bazılarında ölüm az çok sertçe cezalandırılır, bazan affedilir, ceza ve mükâfatı gerektirmeyen tabiî bir vazife gibi telâkki edilir, bazan yüksek şeref ve takdirlere lâyık görülür. Hemen hemen insanın bütün" hayatı da iyiliği veya fenalığı izafî olan fiillerden mürekkeptir. Bunun içindir ki Hz. Peygamber (s.a.) birçok defalar şöyle demiştir: «Ameller niyetlere göredir.»
138
İSLAMA GİRİŞ
AHLÂK SİSTEMİ
137
229 — îslâm, peygamberler vasıtasıyla insanlara gönderilen ilâhî bir vahyin inancı üzerine kurulmuştur. Bu itibarla kanunu ve ahlâkî prensipleri, itikadı gibi ilâhî emirlere dayanmıştır. Birçok hallerde insan muhakemesinin aynı neticeye varması mümkündür., fakat esas itibariyle îslâmda kat'î bir mâna ifade eden, onun ilâhî cephesidir, bir feylesofun, bir hukukçunun veya bir ahlâk bilgininin muhakemeleri değil, Bu karar da değil, çünkü muhtelif insanların muhakemeleri muhtelif olabilir ve tamamıyle aksi neticelere sevkedebilir. Bazı defa zahirde lüzumsuz gibi görünen bir mecburiyetin veya bir amelin disiplin sebebiyle vaz'edilmiş olduğu görülür.
230 — îslâmın işleri, iyiliği ve fenalığı, herşeyden 8ewel emir ve nehiyle tarif edilen iki büyük kısma ayrıldığı gibi, kaçınılması gereken fena hareketler de iki bü~ yük sınıflara ayrılır. Dünyadaki müeyyideleri yahut kır-yamet günündeki mahkûmiyete ilâveten maddî cezası da olan işler; ahiretteki cezasından başka müeyyidesi olmayan îslâmın reddettiği hareketler.
231 — Hz Peygamber (s.a.) e atfolunan (ve kadı Iyad tarafından «Şifa», bölüm 2'de nakledilen) bir hadise göre hayat anlayışının îslâmda nasıl telâkki edildiğini görüyoruz : <<Hz. Ali (r.a) bir gün Peygambere hatt-ı hareketine müessir olan prensipleri sordu ve o da şöyle buyurdu: Bilgi sermayemdir, akıl dinimin esasıdır, sevgi temel taşımdır, arzu binek atımdır. Allah, zikir arkadaşımdır, mahremiyet hazinemdir, korku refikimdir, ilim silâhımdır, sabır ordumdur, kanaat genimetimdir. tevazu medarı iftiharımdır, zevkten feragat mesleğim-iir, yakîn gıdamdır, doğruluk şefaatçimdir, îtaat kifaye-timdir, mücadele itiyadımdır bu kalbimin nuru namazdır.»
232 — Diğer bir vesile ile Hz. Peygamber (s.a.) şöyle dedi: Hikmetin başı Allah korkusudur. îslâm ahlâkı
Alla'htan başka herşeye tapmaktan vazgeçmekle başlar. Bu ister kendi kendine tapmak demek olan hodkâmlık (egoizm) olsun ister kendi ellerimizle yaptığımız (putlar, hurafeler v.s.) olsun, Allahsızlık, haksizlik v.s. gibi insanlığa alçaltan bütün bu şeylerden sıyrılmakla olur.
233 — Irk, renk, dil ve memleket farklarına dayanan ve insanın elinde olmayan müsavatsızlığı kaldırarak îslam. istisnasız ve herkes için imkân dahilinde olan ve yalnız ahlâka dayanan ferdî üstünlüğü ilân etti (ve diğer sistemlerin herhangi birisinden daha fazla olarak tahakkuk ettirdi.) Bu sebeptendir ki Kuran (49:13) şöyle der : «Ey insanlar biz ,sizi bir erkekle bir dişiden yarattık sizi milletlere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizle tanışa -sınız; hakikat Allah katında en asiliniz en ziyade takva sahibi (dindar) olanmızdır, Allah herşeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.»
234 — Diğer bir güzel bendinde Kur'an (17:23-39) müslüman topluluğuna on iki emir verir ve şöyle der : «Rabbin kafi olarak şunları hükmetti: ondan başkasına (kendinden başkasına) kulluk etmeyin, ana ve babaya iyi muamele edin, eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererlerse onlara uf bile deme, onları azarlama, onlara güzel söyle, onlara acıyarak tavazu kanadım indir ve «Ya Rab onlar beni çocuk iken nasıl terbiye ettilerse sen de onları öylece esirge de. Rabbiniz sizin içinizde.kilerini en iyi bilendr. Siz iyi kimseler olursanız şüphesiz ki Allah da daima (kendine dönenleri) affedi-cidiî. Hısıma, yoksula , yolda kalmışa haklarını ver, malını israf ile saçıp savurma, çünkü saçıp savuranlar şeytanların biraderleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine (karşı) çok nankördür Şeytan Rabbinden umduğun bir rahmeti aramak için onlardan sarfı nazar etmek mecburiyetinde ■kalırsa o halde kendilerine yumuşak bir söz söyle, elini
138
İSLAMA GİRİŞ
bağlı olarak boynuna asma, onu büsbütün de açıp saçma sonra kınanmış pişman bir halde oturup kalırsın. Şüphesiz ki Rabbın kimi dilerse rızkını genişletir, daraltır. Çünkü O, kullarının her halinden gerçekten habersardır. Her şeyi hakkıyla görendir. Evlâtlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Hakikat, onları öldürmek büyük bir suçtur. Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlık ve kötü bir yoldur. Al-lahm haram kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın. Kim mazlum olarak öldürülürse biz onun velisine (mirasçısının maktulün halkını talep hususunda) bir seiâ-hiyet vermişizdir. O da, katil de israf etmesin Çünkü o, cidden ve zaten yardıma mazhar edilmiştir. Yetimin erginlik çağma erinceye kadar, malına yaklaşmayın. Meğer ki bu, eri iyi bir suretle.ola. Bir de ahdi, yerine getirin. Çünkü ahidden cayanlar sorumludur. Ölçtüğünüz vakitte ölçeği tam yapın# Doğru teraziyle tartın. Bu hem daha hayırlıdır, hem de neticesi itibariyle' daha güzeldir. Senin için hakkında bilgi hasıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalp: Bunların her biri yaptığından mesuldür. Yeryüzünde kibar ve azametle yürüme. Çünkü ne kadar bassan cidden arzı yaramazsın, boyca da asla dağlara eremezsin. Kötü olan bütün bunlar Rabbinm indinde sevilmeyen şeylerdir. Bunlar Rabbının sana vahy ettiği hikmetlerdendir. Allah île beraber diğer bir ilâh edinme ki sonra yerinmiş, boğulmuş olarak Cehenneme . atılırsın.» .
Hz, Musa'ya indirilenlerle mukayese edilebilen ve on-' lardan daha geniş anlam taşıyan bu emirler îslâm Peygamberine Miraç esnasında vahye dilmiştir.
235 — Kur'anın bütün Öğütlerini burada zikretmek çok uzun olur. Bunlarla beraber vasat bir adamın cemiyetteki hatt-ı hareketlerinden bahseden Kur'anın şu ayetlerini
AHLÂK SİSTEMİ
139
(4:36-8) hatırlatabiliriz : «Allaha ibadet edin. Ona hiç bir şeyi eş tutmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanındaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ elinizin malik olduğuna (kölelerinize) iyilik edin. Allah kendim beğenen ve daima böbürlenen kimseleri sevmez. Onlar, hem cimrilik yapan, hem insanlara cimri olmalarını emredenler, Allanın lütuf ve inayetiyle kendilerine verdiğini gizliyenlerdir. Biz o nankörlere hor ve hakir edici bir azap hazırlamışızdır. Allaha ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını insanlara gösteriş için israf edenleri Allah sevmez. Kim ki kendine şeytanı arkadaş edinir o ne kötü bir arkadaş edinmiştir.»
236 — Diğer bir bendinde Kur'an (49:10-2) bir müs-lüman cemiyetinin mümeyyiz vasıflarını tarif eder : «MüJ-minler ancak kardeşdirler, o halde iki kardeşinizin arasını (bulup) barıştırın. Allahtan korkun, tâ ki rahmete nail olasınız. Ey iman edenler, bir kavim diğer bir kavim ile alay etmesin, oîur ki onlar daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları (eğlenceye almasın) olur ki (eğlenceye almanlar) Öbürlerinden daha hayırlıdırlar. Birbirinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü addır. Kim tövbe etmezse onlar (fenalık edenlerin) tâ kendileridir. Ey iman edenler zannm birçoğundan kaçının, çünkü bazı zan (vardır ki) günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın, birbirinizi arkanızdan çekiştirmeyin. (Kiminiz de kiminizi arkasından çekiştirmesin.) Szden herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allahtan korkun, çünkü Allah tövbeleri kabul edendir. Çok esirgeyicidir.»
HATA ve KEFARETT
237 —■ Yukarıda zikredilen ayetlerden verilen iyi na-
140
İSLAMA GİRİŞ
sihatlere kimse itiraz edemez; fakat insanın zayıf tarafı vardır. Aynı zamanda iyi ve kötü unsurlardan mürekkeptir. Fıtratındaki noksanlar dolayısıyla hiddete kapılır, müdafaa imkânı olmayana haksızlık etmeye kalkar, ya-günah işleyeceği tutar ve kendisinden daha zayıf olana, yahut bizzat intikam almak hevesine kapılabilir. Bunun gibi asıl hisleri de sonra onu nedamete sevkeder ve pişmanlığının derecesiyle mütenasip olarak yaptığı haksızlığı tamire çalışır.
238 —■ İslâm, günahları iki büyük sınıfa ayrılır : Al-lahın haklarına karşı işlenmiş olanlar (itikatsızlık, ibadette ihmal ve saire) ve insan haklarına karşı işlenmiş olanlar. Bunlardan başka Allah bir kimsenin kendi hemcinsine karşı yaptığı haksızlığı affetmez, yalnız haksızlığa uğrayan affedebilir. Eğer bir kimse, diğer bir mahlûka karşı ister hayvan, ister insan olsun haksızlıkta bulunursa iki taraflı bir suç işlemiş olur; haksızlığının doğrudan doğruya kurbanı olana karşı işlediği suç ve aynı zamanda Allaha karşı işlediği suç, Zira bahis konusu olan ve suç teşkil eden hareket aynı zamanda Allanın emirlerine karşı gelmek demektir. Bunun içindir ki mahlûka karşı bir haksızlık, bir suç işlediği zaman, suçu işleyenin, haksızlığa uğrayan kimsenin zarar ve ziyanını yalnız tazmin etmesi kâfi değildir, suçunu affetmesi için Allaha da yalvarması lâzımdır. Meşhur bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a) kıyamet günü ateşe atılacak bir kimseyi haber vermiştir. Bu kimse bir kedinin ayaklarını bağlamış, onu yiyecek ve içecek vermeyerek bizzat yiyecek bulmak için serbest de bırakmaksızın zavallı hayvanın ölümüne sebep olmuştur. Diğer bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a) hayvanlara karşı vazifelerini yapmayan, onlara kâfi derecede vermeyen, onlara güçlerinden fazla yük yükleyenlerin ilâhî cezaya maruz kalacaklarından bahsetmiştir. Hz. Peygam-
AHLÂK SİSTEMİ
141
ber (s.a.) zaruret olmadan ağaçları kesmeyi dahi yasak etmiştir, İnsanlar Allanın yarattığı her şeyden istifade etmelidir^ Bununla beraber bu istifade ma'kul ve âdilâne olmalıdır, israf ve sefahatten kaçınılmalıdır.
239 — Bir kimse bir başkasının zarar görmesine sebep olur ve zararın tamirini arzu ederse tutacağı muhtelif yollar vardır. Bazı defalar sadece af talep etmekle her-şey hal edilebilir; bazan de kaybolan hakların geri verilmesi yahut bir kaybolan hakların iadesi mümkün olmazsa onun yerine başkalarının konulması ve iade edilmesi v.s. lâzımgelir.
240 — Başkalarına karşı şefkat göstermek ve onları affetmek asîlâne bir harekettir. Bunun üzerine İslâm çok defalar ısrar etmiştir. Affı methetmek için Kur'an (3: 133-4) şöyle der : «Rabbinizin mağfiretine ve takva sahipleri için hazırlanmış olan cennete —ki eni göklerle yer kadardır— koşun, onlar (takva sahipleri), bollukta ve darlıkta inkâr edenler, öfkelerini tutarlar, insanların kusurlarından af ile geçenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.»
241 — Af tavsiye edilir. Bununla beraber (vasat bir insan için) öç almaya müsaade edilmiştir. Bu bapta Kur'an (40:42) şöyle der: «Kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür, fakat kim affeder ve İslah ederse (düzeltirse) onun mükafatı Allaha aittir. Şüphesiz Allah zalimleri sevmez.» Buna benzer birçok ayetlerden bu bir tanesidir.
242 — Allah kıyas edilemeyecek derecede, insanların en müsamahalısından daha müsamahalı, daha merhametlidir. Allanın Esma'ül Husnası arasında Rahman (çok merhametli), Tevvab (tövbeleri kabul eden), Afüv (günahları silen), Gaffar (en çok affedici)... isimleri vardır. Allaha karşı bir günah işleyip sonra nadim olanlara karşı Cenabı Hak müsamaha ile doludur. Kur'anın iki ayeti, Is-lâmda Allahın lûtfunun ne şekilde anlaşıldığını gösterir:
142
İSLAMA GİRİŞ
AHLÂK SİSTEMİ
143
a) «Şüphesiz ki Allah kendisine eş tanınmasını affetmez, ondan başkasını dileyeceği kimse için affeder.» 4:116).
b) «...Ey nefislerine karşı hadden aşırı hareket eden kullarım; Allahm rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz, çünkü Allah bütün günahları affeder, şüphesiz ki O çok affedici, çok esirgeyicidir.» (39: 53).
243 —■ Eğer bir kimse küfrü bırakıp Allaha döner ve affı için ona yalvarırsa rahmete nail olacağını ümit edebilir, însan zayıftır ve ekseriya bu yüzden verdiği kararda duramaz; fakat hakikî nedamet Allahm lûtfunu sağlar. Başkaları vasıtasıyla Allanın affını satın almak yoktur; formalite de yoktur; bir kimse doğrudan doğruya Allaha yönelebilir ve münacatmda Allah ile başbaşa duyduğu nedametleri Ona arz edebilir. Allah her şeyi bilicidir ve Ondan hiç bir şey gizlenemez. Bir defa Hz. Peygamber (s.a.) in dediği gibi: «Allahm mahlûkatma muhabbeti, bir ananın çocuğuna olan muhabbetinden yetmiş defa daha büyüktür.» Bir diğer münasebetle de Efendimiz şöyle demiştir: «Bir kimse Allaha doğru bir adım atarsa Allah o adama iki adım yaklaşır.» Hz. Muhammed şöyle buyurdu: «Rahmet Allah tarafından yüz parçaya ayrılmıştır. Onlardan 99'unu kendi nezdinde saklamış, kalan bir taneyi yeryüzünde yaşayan bütün canlılara dağıtmıştır. Mah-lûkat arasındaki karşılıklı sevgi ayrılan bu % 1 rahmetten gelmektedir.» Kur'an-ı Kerim (11/114) şüphesiz şu beyanda bulunur: «Şüphesiz hasenat (iyilikler) seyyiâtı (kötülükleri) silip süpürür.» Sadaka ve hayırlar şüphesiz tavsiye edilir, bununla beraber muayyen bir günaha karşı Allahm affını, bunlar otomatik olarak satın alamaz, her şeyin yeri ayrıdır ve Allah nasıl dilerse öyle yapar, bu da kafidir.
EMİRLER
244 — îyiye ve kötüye işaret etmek için Kur'an ekseriya iki karakteristik tâbir kullanır. Bunun için (herkes tarafından iyi bilinmiş ve böyle kabul edilmiş) mânasında Maruf kelimesine ve (herkes tarafından kötü ilân edilmiş ve böyle kabul edilmiş) mânasında Münker kelimesine müracaat eder. Diğer bir ifade ile Kur'an, insan tabiatına, fıtratına ve aklı selimine itimad eder. «Bazı kimseler onu kendilerine caiz görseler bile kötülük lehine asla bir birlik vücuda gelmeyecektir.» mânasına gelen Hz. Peygamber (s.a.) in de bir sözü vardır. Kur'an (3:115) de mü'minleri «en iyi bir ümmet» olarak adlandırır ve bunun da sebebini şöyle izah eder : «Çünkü onlar marufu emrederler ve münkeri nehyederler, bir olan Allaha iman ederler.» Bir başka ayette (103 :13) bunun üzerinde ısrarla durur: «And olsun zamana ki hakikat insan ziyandadır. Ancak iman edenler ve salih amellerde bulunanlar ve birbirlerine hakkı tavsiye edenler böyle değil.»
245 — Fakat aynı zamanda muayyen kötülüklere karşı da emirler vardır. Biraz evvel söylendiği gibi kötülükler vardır ki bir müeyyide ve bir alenî ceza onların yanı başında beraber gider öyleleri vardır ki onlar hakkında yalnız ahirette ceza göreceğine dair bir ikaz verdir ve fevkalâde vehamet halleri müstesna devlet memurları onları dikkat nazarına almaz.
246 — Veda haccı münasebetiyle iradettiği meşhur hutbesinde Hz. Peygamber (s.a.) her insanın canının, malının ve şerefinin tecavüzden masum olduğunu ilân etti. Filvaki îslâm ceza hukuku başlıca suçları katil, yaralama, zina ve gayrı meşru münasebetler (şahsa karşı cürümler), hırsızlık ve yol kesmek (mala karşı cürümler) ve namusa karşı iftira ile alkollü içkilerin içilmesi (bua-
144
İSLAMA GİRİŞ
lar da şeref ve namusa karşı işlenen cürümler) olduğunu ilân etmek suretiyle bunları dikkat nazarına almıştır. Bunların hepsi cezalandırılır.
247 — Şahse karşı zarar vermeye gelince ceza, prensip itibariyle kısasdır; cana can, göze göz, dişe diş. Fakat burada her şeyden evvel büyük bir prensip vardır : Niyet ve saik aranır. Bir kimse zararı isteyerek mi yaptı, kaza eseri olarak mı yaptı? Haksızlığa uğrayanın (yahut varislerinin) de bir seçme hakkı vardır. Malî bir tazminat kabul ederler veya affederler. Eğer adlî deliller suçun teammüden işlendiğini ispat ederse devletin onu affetmeye hakkı yoktur, bu haksızlığa uğrayana aittir.
248 — Zina ve gayrı meşru münasebetlerin durumu tamaınıyle ayrıdır. Zira tarafların muvafakati vehameti o kadar muvaffak oldu ki onlar ahirette ceza görmektense bu dünyada herkesin gözü önünde alenî bir cezaya çarptırılmalarını tercih ettiler; ve bizzat kendilerinden Hz. Peygamber (s.a.) in önüne giderek günahlarını itiraf ve şer'i cezaya boyun eğdiler. İtiraf bir tarafa bırakılırsa, taraflar bu işe kendileri razı olmuş ise cinsî münasebetlerin isbatı pek güçtür. Günah işlemeye temayülü azaltmak kasdıyle İslâm, iki cinsin gençleri arasında —yakın akraba değillerse— ve yalnız başına bulaşmaları yasak akraba değillerse— karışık oturmaları ve yalnız başına buluşmaları yasak etmek ve hattâ sokağa çıkacak ve yabancılara tesadüf edilecekse yüzünü örtmek için peçeyi tavsiye etmek gibi türlü tedbirler almıştır. AşifteliğT İle aşıkane bakışları celbetmekten uzak bir müslüman hanımın vazifesi, cazbie ve güzelliğini yalnız zevcine tahsis etmesidir. Kadın için peçenin diğer faydaları da vardır. Tarlada çalışan kadınlarla meselâ güneşe maruz olmayan kadınlar arasındaki fark malûmdur. Bir kuşun iç ve dış tüyleri de böyledir. Filvki peçe uzun bir zaman cildin
AHLÂK SİSTEMİ
güzelliğini ve tazeBğinj muhafaza eder. Bir kimse yüzii-nün ve elinin dersiyle çlpise tarafından örtülmüş vücut kısmının derisini mukayese ettiği zaman bu hususta tam / bir kanaat getirir. Peçe inziva ve tecrit demek değildir. Yabancıların his edebileceği cazibeyi azaltır. Peçe kullanmanın verem hastalığına sebep olduğunu ileri sürmek gibi bir nevi ahmak safdilliğini susturmalıdır. En son araştırmaların ortaya koyusuna göre bu hastalık sadece siyah Afrika'da değil, bilakis Finlandiya'dan İtalya'ya kadar en yüksek sosyetede dahi mevcuttur ki buralarda hanımlar asla peçe kullanmamaktadırlar. Sırası gelmiş iken şunu da söylemek yerinde olur ki bu bir tavsiyedir ve ihmâli, şer'i bir cezayı müştelzim değildir.
249 — Hırsızlığın, yol kesmenin ve mala karşı işlenen diğer suçların çeşitli cephelerinin teferruatına girmeyi lüzumlu görmüyoruz.
250 •— Kadınların iffetlerine yapılacak iftiraya bir ceza yüklemiş olması, îslâmm mümeyyiz vasfıdır. Komşu veya diğer kadınlara karşı ahbab meclislerinde zan ve tahmin üzerine ağzına geleni söylemekte mahzur görme-yen insanların eline geçecek fırsatlar düşünülecek olursa Islâmın bu bapta cemiyetin hayrına iyi bir kaide koyduğu kabul edilir, JBir kimse bir kadım itham etmeye kalkışacak olursa kabule şayan deliller göstermek zorundadır; aksi takdirde bir kadının şerefine dukunan tahminler sert müeyyidelerle cezalandırılır.
251 — Alkollü içkilerin yasak edilişi, îslâmm çok iyi bilinen özelliklerinden biridir. Kur'an hn yasağı tedricen tatbik etmişti. «Onlar sana içkiyi ve kumarı sorarlar de ki: onlarda hem büyük günah, hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür.» (2:219), ve yine (4:43) de «Ey iman- edenler şarap,
İslama Giriş — F: ip
146
İSLAMA GîRİŞ
kumar, putlar ve fal okları ancak şeytanın- amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçınınız ki muradınıza eresiniz. Şeytan şarabda ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allahı anmaktan ve namaz kılmaktan alakoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?». Bu sonuncu ayette Kur'anın alkollü içkilerle putperestliği aynı sınıfa dahil etmiş olmasına işaret etmeden gecemiyeceğiz. Hayatı boyunca Hz. Peygamber (s.a.) bu emre karşı gelenleri kırk sopa vurmakla cezalandırdı. Halife Hz. Ömer (r.a.) bu miktarı iki misline çıkardı ve sebep olarak sarhoşluğun, düşünmeden gevezeliklere sevkettiğini ve bu esnada kadınların iffetine dair söz söylendiğini, Kur'anın ise kadınların iffetine iftira edenlere seksen değnek vurulmasını emrettiğini ileri sürerek sarhoşluğa da seksen değnek vurulması lâzimgsî-diğini söyledi. Sıhhat ve ahlâk için bu kadar tehlikeli olan içki terk edilseydi ne kadar iktisadî kayıblardan sakınmak mümkün olacak ve ne kadar aile yuvaları rahata kavuşacaktı.
252 — Hakkında muayyen bir ceza verilmemiş 'fa- , kat hâkimin takdirine bırakılmış fiiller arasında (piyango ve at yarışlarındaki oyunlar da dahil olmak üzere) bütün talih oyunlarım sayabiliriz. Kumarhane facialarını bilmeyen var mıdır? Ne kadar aile ocakları kolay —ve bu itibarla haram— . kazancın boş ümidiyle yıkılmışlardır. Bütün iktisadî kötülüklerin kaynağı olan ve siyasete de dokunan piyangolar millî ölçülerde memleket servetinin adilâne taksimini tedricen bozarlar.
253 — Cemiyeti temiz ve bütün âmme idaresini fesattan uzak tutmak endişesi ile Hz. Peygamber (s.a.) bu gibi .şeyleri mahkûm etmede en sert tâbirleri kullandı. «Rüşveti alan da veren de ikisi beraber cehenneme gidecektir.» Bir gün bir vergi tahsildarı Hz. Peygamber (s.a.) e
AHtÂK SİSTEMİ
147
hesap verirken şöyle dedi: «Bunlar âmme "geliridir (vergidir) ve bunlar da halkm bana Verdiği hediyelerdir.» ,Hz. Peygamber (s.a.) hiddetlendi, mescidindeki minbere1 çıktı ve şöyle dedi: «Bu taksüdarı anasının evinde otur: tâlim, o; vakit oha hediyeler gelir mi bir görelim.» Zevr cinin haberi olmadan bir gün halife Hz. Ömer (r.a.) in zevcesi Bİzansa giden resmî bir memurla imparatorun zevcesine bir hediye gönderdi. İmparatoriçe de buna karşılık kıymetli bir gerdanlık gönderdi. Halife bu haberi öğrenince gerdanlığa el koydu ve beytülmale (umumî hazineye) devretti ve zevcesine, İmparatoriçe'ye gönderdiği hediyenin bedelini ödedi.
254 — Halkm ahlâkını düzeltmek için bir gün Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: «Zamana kabahat bulmayın, kabahat bulduğunuz Allandır, çünki geceleri gündüzleri birbiri ardınca getiren odur.» Bu öyle bir nasihattir ki çağdaşlarımızın da nazan dikkate almalarına yine faydası olabilir nihayet her gün tekrar tekrar beddua edişimiz bütün hamakatfmizi isbat etmekten başka neye yarar?
255 — İslâm imkânsız olanı istemez; hayatın her safhasında ferde ve topluluğa uygun yollardan beşer ahlâkında devamlı bir salâh vücude getirmeği hedef tutar. Mes'uliyet daima şahsî kalır. Bunun için Kur'an (2:286) şöyle der: «...Herkese kendi kazandığı've herkesin aleyhine kendi yapüğı...». Asil ruhlu bir kimse diğerleri yapıyor diye aynı kötülüğü kendinin de yapmasını hoş görmez. Diğerlerinin kötülüklerini taklit etmektense onlara
- seciye güzelliğinin ve bütünlüğünün örneği verilmelidir.
256 — Umumî olarak sosyal tavır ve hareket hakkında bazı şeylere burada işaret edebiliriz. Hz. Peygamber (s.a.) iyi komşuluk hakları hususunda şöyle buyurmuştur: «Cebrail (a.s.) komşuların hakkından o kadar
148
İSLAMA GİRİŞ
ehemmiyetle ve ö kadar Sık bahsetti kî ölen bir adamın yakın akrabalarına olduğu gibi komşulara da veraset hakkı verilmesinden korktum.» Rivayete göre Medihe'de Hz. Peygamber (s.a.) e komşu olarak bir yahudî oturuyordu ve Hz. Peygamber (s.a.) bizzat bir müsîümaiiın gayrı müslim komşusuna nasıl muamele etmesi lâzım geldiğini misalini verdi. Bu yahudi hastalandığı zaman günlük diğer nezaket muameleleri arasında Hz. Peygamber (s.a.) yahudinin evine girer, hal ve hatırını sorar ve ona yardım maksadıyla bunu yapardı, Diğerleriyle günlük muamelelere gelince Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: «Sizden hiç biriniz kendi nefsiniz için istediğinizi, mü'min kardeşiniz için de istemedikçe müslüman olamazsınız.» ve yine; «İnsanların en iyisi diğerlerine iyilik edendir.» Kur'an (59:9 mücerret bir vak'adan da bahsetmektedir; şöyle ki Medineli ilk müslümanlar misafirperverliklerini Mekkeli muhacirlere cömertçe göstermişlerdi. Kur'an onları pratik îslâmın bir numunesi olarak gösterir: «...Onlar onları (Mekkeli muhacirleri) nefislerine tercih ederler, fakirlik bundan hisselerine düşen şey olsa da...»
257 — Kur'an-ı Kerim'in şu ayetiyle bahse son verelim (4:135): «Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutan (hâkimler) ve Allah için şahidlik eden (insanlar) olun, velev ki kendinizin veya ana ve babalarınızın ve yakın hısımlarınızın aleyhinde olsun (ister onlar) zengin veya fakir bulunsun.»
ÎSLÂMIN SÎYASÎ SİSTEMİ
258 — İslâmm hayat anlayışı beden ile ruh arasında bir beraberlik vücude getirmek olduğundan din ile siyaset, cami ile kışla arasında pek,sıkı bir münasebetin teessüs etmiş olması gayet tabiî idi. Sosyal anlayışında İslâm topluluğu sever, cemiyet hayatını tercih eder Toplu olarak cemaatle namaz kılınmasını ister. Namazda herkes yüzünü aynı merkeze (Kabe'ye) döndürür, dünyanın her tarafında aynı zamanda oruç tutulur; kadın erkek bütün müslümanlarm başlıca vazifelerinden biri olarak Kabe aynı günlerde ziyaret edilir. Şahsî mes'uliyeti tam manasıyla ve ehemmiyetle vaz'eder. Ferdin tekâmülünü unutmaz, bununla beraber bütün ferdleri bir tek bütün, müslüman topluluğu içinde teşkilâtlandırır; sınıfı, memleketi ne olursa olsun aynı kanun aşağıda göreceğimiz gibi herkesin işlerim tanzim eder. Aynı halife, dünyanın bütün mü'minlerinden Biat yani sadakat yemini alır,
MİLLİYET
259 — İnsan meriyetlerinde zaman zaman muhitten merkeze, merkezden muhite olmak üzere iki zıd temayül görülür. Bir taraftan dağınık fertler kendi kendilerine evlenme aile, kabîle, site-devletler bazı defalar istekle bazı defalar zorla, devletler ve imparatorluklar halinde birleşirler. Diğer taraftan aynı çiftin zürriyetleri ve aynı ecdadın nesilleri olduğu halde bazan gruplar, akrabalarından uzak ayrı ve müstakil bir hayat sürmek üzere kendilerinden daha büyük ünitelerden ayrılırlar; ve bu ayrı-
150
İSLAMA GİRİŞ
lık herkesi beslemek imkânları çok mahdut olan bir bölgenin, mevkiini, yükünü azaltmak ve başka yerde geçim imkânları aramak maksadıyla bazan dostça, bazan da ihtiras, mücadele ve diğer sebeplerle dikte edilmiş olur,
260 — İnsan ırkının müşterek.bir menşeden geldiği hakkında hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği bir telâkkiye rağmen iki kudretli faktör ayrılıkları bariz bir hale getirmeğe yardım etmektedir, ölüm ve Mesafe. İnsan fıtraten yakın akrabasına ve ecdadına bağlıdır. Bununla beraber müşterek ceddin ölümü ile bağlayıcı âmil ortadan kalkar ve her gün adetleri çoğalmakta olan ha-yattakilerin arasında akrabalık mefhumu gittikçe azalarak te'sİr ve ehemmiyetini tedricen kaybeder. Mesafeye gelince, o bize yalnız akrabalık bağlarını unutturmakla kalmaz, tarihin gösterdiği gibi aşılması kabil . olmayan engeller ihdas. eder. Aynı menfaatleri üstün tutmak, aynı değerleri müdafaa etmek için aynı dil konuşulmaz olur.
261 — Milâdın yedinci asrında, tsîâmın zuhurunda ırk, dil ve memleketin husule getirdiği farklar, haksızlıklara ve diğer şeyler istisna olmaktan ziyade kaide haline gelmişti; bunlar hemen hemen tabiî bir iç güdü halinde büyüyen kökü derin bir mefhumu geliştirirler. Bu, dünyanın her tarafında, Arabistan'da, Avrupa'da, Afrika'da, Asya'da ve her yerde böyle idi. İslâm, bu mefhumu insanlığın kötü alışkanlıklarından biri olarak saymak ve ona bir çare bulmak teşebbüsü ile ortaya çıktı.
262 — Ailenin, akrabanın ve kabilenin birleştirici bağları, hodbinliğin, açgözlülüğün herkesin herkese karşı mücadelesini kaçınılmaz hale getirdiği bir dünyada mü^ dafaa ve emniyet ihtiyaçlarına hizmet için pek zayıf kalıyordu. Fakat kabileden büyük gruplar bazı defalar cen-gâverlerin, imparatorların zoru ile meydana gelmekte idiler. Tebaalarının tamamı arasında bir menfaat birliği
İSLÂMIN SİYASİ SİSTEMİ
151
meydana getirmekte muvaffak olamayan bu sun'i; birleşmeler de devamlı surette dağılmak tehdidi altında bulunuyordu.
263 — însan cemiyetinin bu cephesinin binlerce senelik tekâmül tarihine girmeden, kendi zamanımızda milliyet fikrinin bu noktayı güzel canlandırdığını kaydetmek ■kâfi gelecektir, Egğer milliyet, dil, ırk ve doğum yeri birliğine dayanırsa söylemeğe hacet yok ki acnebiler, dışarıdan gelenler problemi ebediyen mevcut olacak ve böyle bir milliyet bütün dünya sakinlerini içine almak için çok dar gelecektir. Eğer yabancılar temsil edilmiyeceklerse daima harp ve mücadele tehlikesi mevcut olacaktır. Ger-Çekte bu milliyet bağı ne de olsa pek ehemmiyetli bir bağ değildir. Zira iki kardeşin düşman olması mümkün olduğu gibi müşterek bir ideolojiye sahip olan iki yabancının dost olması da pek âlâ mümkündür.
264 — Kur'an, dil, cildin rengi yahut tabiatın kaçınılmaz tesirlerine dayanan üstünlüğü red etmiştir. Ferdin yegâne üstünlüğünü dindarlık esasında tanır. Müşterek bir ideoloji müslümanlar arasında (milliyet) in temelidir ve İslâm bu ideolojidir. Din değiştirmeyi kabul etmeyen dinlerden bahsetmiyeceğiz; tatbikatı cihanşümul olan dinler arasında İslâm şu özellikle temayüz eder ki o dünyadan feragati emretmez, ruhu ve bedeni aynı zamanda işleyerek ve geliştirerek ikisi üzerinde durur_ Mazi, müslümanlarm ırk ve memleket üstü kardeşliği tahakkuk ettirdiklerini göstermiştir. Bu duyuş bu zamanda dahi onlar arasında yaşayan bir kuvvettir.
265 — Tabiiyyete, vatandaşlığa kabul bütün «milletler» tarafından şimdi kabul edilmiş bir hususiyettir, fakat yeni bir dilde, yeni bir deri renginde ve yeni bir memlekette vatandaşlığa kabul edilmek yeni bir ideolojiye iltihak etmek kadar kolay değildir. Milliyet, diğerleri me-yamnda tabiatın kaçınılmaz bir hadisesidir. Halbuki bu
feUMA ÖİRİŞ
mesele îslâmda yalnız &rdleriri irâde ve ihtiyariüâ tâbi bir şeydir.
ÎSLÂMI GİHAKŞÜMUL HAIiE GETİREN VASITALAR
266 — Biraz evvel zikri geçen vasıtalardan yani herkes için aynı kanun, namazda aynı istikamete dönüş, dünya çapında bir ziyarette (Hac'da) aynı yerde toplanmak v.s. gibi şeylerden başka cihanşümul bir hilâfet müessesesi hususî bir rol oynar.
267 — Hz. Muhammed (s.a.) kudsî hafızasından söyleyerek kendisinin insanların tümüne gönderilmiş (Kur'-an 34/28) bir peygamber olduğunu ve diğer peygamberlerin sonuncusu (Kur'an 33/40) ve bu itibarla ta'limleri-nin kıyamete kadar bütün zamanlar için muteber olduğunu ilân etti. Öğrettikleri ile ırk ve sınıf eşitsizliğini kaldırdı. Bundan başka Hz. Peygamber (s.a.) bir devlet halinde teşkilâtlandırdığı ve bütün teşkilâtiyle teçhiz ettiği topluluk içinde ruhanî ve cismanî tekmil selâ-hiyetleri kullandı. Selâhiyetlerin bir elde toplanışı irtiha-linden sonra devlette haleflerine veraset suretiyle intikal etti. Şu farkla ki halefler peygamber değildiler ve bu itibarla ilâhî vahye mazhar değildiler. Peygamber daima topluluk hayatı üzerinde İsrar etti ve «her kim ki halifenin ismini bilmeden Ölürse putperest olarak Ölür.» diyecek kadar ileri gitti. Aynı zamanda İslâm topluluğu içinde birlik ve beraberlik için İsrar ettiği ve bunun için şöyle dedi: «Her kim ki cemaatten ayrıhrsa cehenneme gider.» (Müslim, Tirmizî v.b. tarafından rivayet edilmiştir.)
268 — Hz. Peygamber (s.a.) zamanında bile İs^m devleti hudutları dışında gönüllü veya mecburî olarak meselâ Habeşistan'da ve (Fetihden evvel) Mekke'de yaşayan fertler ve gruplar vardı. Bazı gayrı muslini bö'ge^r
IslAmın siyasi sistemi
153
dini müsamaha tanımadılar Mekke site-devletinde olduğu gibi Bizans imparatorluğunda da müslümânlara zulüm ettiler, diğerleri meselâ hıristiyan Habeşistan gibi vicdanî hususlarda hür bir siyaset takib ettiler.
269 — Biraz evvel gördüğümüz gibi halife, Hz. Peygamber (s.a.) den cismanî ve ruhanî olmak üzere ikili bir selâhiyetin kullanılmasına varis oldu, camide namaz kıldırdı ve dünya işlerinde devletin reisi oldu.
270 — Hz. Peygamber (s.a.) i, peygamber olarak tanımak için kendisine biat edilmesi yani sadakat sözü verilmesi âdet idi; aynı şey halifelerin seçimi zamanında da yapıldı. Devletçe teşkilâtlanmanın temeli, idare edenle edilen arasında aktedilen bir mukaveledir. Tatbikatta yalnız halkı en ziyade temsil edebilen insanlar biat ederlerdi. Bu seçimin (idare edeni bu şekilde tayin etmenin) bir sözleşmeye dayanarak yapılması,, temsil kabiliyetini haiz aynı şahıslar tarafından onun iptalini ve halifenin azlini mümkün kılar.
271 — AUahm elçisi sıfatıyla Hz. Peygamber (s.a.) ümmetini idare etti, onun ilân edip, gelecek nesillere bıraktığı kanun da yine ilâhi ilhamın eseri idi. Haleflerinde ■de Allanın hükümranlığı bir realite (hakikat) olarak hak ve salâhiyetleri sahasında mevcut olmakta devam etti; gerçi Allahm peygamberinin halefleri idiler, fakat onlar için ilâhî vahye mazhar olmağa imkân yoktu; bunun için teşri' hususunda salâhiyetleri mahdut idi: Hz. Peygamber (s.a.) tarafından Allah adına vaz'edihniş kanunları fesih edemezlerdi; bununla beraber bu kanunları tefsir ve Hz, Peygamber (s.a.) zamanındaki kanunun sükût ettiği hususlarda kanun vaz'edebilirîerdi. Diğer bir tâbirle hiç değilse teşri hususunda, halife bir müstebit olamazdı. O, meşrutî bir devlet reisidir ve devletin alelade bir tebası gibi memleketin kanunlarına tâbidir. Bizzat Hz. Peygamber (s.a.) tarafından ihdas edilen gelenek İslâm
154
İSLAMA GİRİŞ
reisinin kanun üstü olmamasını gara&ti eder; ve tarih gösterir ki halifeler birinci halife Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanından bizim zamanımıza kadar en hâkîr bir teba hattâ bir gayrı müslim tarafından bile memleket mahkemesinin huzurunda isbatı vücud etmeğe davet edilebilir.
272 — Müslüman, cemiyetinde hilâfetin nazariyat ve tatbikatı daima aynı olmamıştır. Bunun tarihinin kısa bir hulâsası bu günkü durumu anlamak için faydalı olabilir.
HİLÂFET ' :
273 — Kur'an kırallardân, onların iyilerinden, kötülerinden bahseder ve cumhuriyet gibi hükümet şeklini misal getirmez. îrtihalinden sonra reylerdeki ihtilâflardan husule gelmiş olan vakıa, kendisinin yerine geçecek kimse hakkında Hz. Peygamber (s.a.) in müsbet ve açık bir talimat bırakmadığını gösterir. Bazı gruplar devlet iktidarının kendi soyu içinde nesilden nesiîe intikal eden bir veraset olarak kalmasını; ve erkek evlâd terk etmediğinden amcası Abbâs'm amcazadesi Hz. Ali (r.a.) nin en yakın akraba olarak kendisine varis olmasını istiyorlardı. Başkaları buna mahsus hususî bir seçim istiyorlardı; ve bu grubun içinde seçilecek namzet hakkında da ihtilâflar vardı. Ezici bir ekseriyet seçim lehinde taraftar topladı. Böylelikle teessüs eden hükümet şekli verasetle intikal eden bir monarşi ile cumhuriyet arasında mutavassıt bir şeydi: Halife, kaydı hayat şartıyla seçiliyordu. Eğer seçimin oluşu onu cumhuriyete benzetiyorsa, salâhiyetin devam müddeti de onu monarşiye benzetiyordu_ îîk başlangıcından beri seçimle o makama gelmiş halifelere karşı muarızlar çıktı; daha sonra rakiplerin iddiaları topluluğun içinde zaman zaman kanlı vak'alara sebebiyet verdi. Bilâhare iktidar bazı hanedanların eline geçti. Böylece sırası gelince yerlerini Abbasüerin alacakları Eme-
İSLÂMIN SİYASİ SİSTEMİ
155
vîler iktidara geldi. Bunlar da en uzakta bir eyalet olan ispanya'nın sadakatini sağlamağa muvaffak olamadılar. Orada kendilerine halife unvanım vermeğe cesaret edememekle, beraber müslüman hükümdarların müstakil hanedanları egemenlik nüfuz ve kudretini ellerinde tuttular. Bağdat'da, Kurtuba'da ve.Kahire'deki Fatimîler gibi müteaddit halifeleri işitmek için. İslâm dünyasına iki asırdan fazla zaman lâzım geldi. Türkler İslâm dinine girdikten sonra yeni bir unsur getirdiler, evvelâ, asker, sonra devleti idare eden hakikî bir kudret olarak kumandan oldular. Halifelerle yanyana orada evvelâ bir Emir'ül Ümera (kumandanların kumandam) ve daha sonra bu kumandandan bir (sultan) göründü, devlet otoritesi taksime uğradı ve idare, halife adına icrayı hükümet eden sultanın eline geçti. Bu hal maceraperestlerin kıskançlıklarını ve tamahlarını kamçıladı; birçok vilâyetler hanedanlık haline gelerek müstakil oldu. Onların da yerine sırası gelince başka sergüzeştçiler oturdu; ve halifenin, bu şartların meydana getirdiği oldu-bittileri tasdik etmekten başka. yapacağı iş kalmadı_ Ortadan evvelâ kalkan Kahire'deki Fatimî hilâfeti oldu; bu saltanat evvelâ Türk-Kürt soyundan bir vali hanedanının eline geçti. O da Bağdadi tanıdı, Bağdad putperest Tatarlar tarafından tahrib edilince hilâfet merkezi Kahire'ye götürüldü. Daha sonra Osmanlı Türkleri Mısır'ı fethettiler ve oradaki yeni Abbasî hilâfetini ortadan kaldırdılar. Bir zaman sonra İspanya'daki hilâfet, memleketi hıristiyanlara teslim etti ye Fas'ta bir hilâfet kuruldu. Türk İstanbul ile Moğol Delhi de hilâfet iddiasında bulundular fakat imparatorlukları ne kadar büyük olursa olsun iddiaları yalnız kendi. hüküm ve nüfuz mıntıkalarında tanınıyordu. Bu ikisinden daha evvel halifenin en azdan Kureyş'den yani Mek-keli Arapların soyundan gelmesi hakkında bir mecburiyet vardı. ..Türkler ve Moğollar bu şartı haiz - değildiler,
İSS
İSLAMA GİRİŞ
fakat bu noktayı ileride tekrar inceleyeceğiz. Moğollar Hindistan'daki hakimiyetlerini İngilizlere kaptırdılar; istanbul'un Türk halifesi kendi teb'ası tarafından mevkiinden indirildi. Türkler yalnız bir cumhuriyet hükümeti şeklini kabul etmekle kalmadılar, hilâfet payesini devlet reisleri için de muhafaza etmediler. Paris'te bir mülteci olarak ölen sonuncusu halife Abdülmecit, Hzs Peygamber (s.a.) den sonra yüzüncü Halife idî. Arada geçen zaman zarfında Fas hilâfeti de Fransa'dan himaye gören bir devlet haline gelmişti.
274 — Bu münasebetle bazı mülâhazlar hatıra geliyor. Hz. Peygamber (s.a) kendiisnden sonra hilâfetin otuz sene devam edeceğini ve arkasından koyu bir saltanatın geleceğini haber vermişti, (bkz. İbn'ül-Esîr'in Ni-hâyesi, Tirmizî, Ebû Davûd) Hilâfetin Kureyşe ait olduğu hakkında da bir Hadîs vardır, bunun ne maksatla söylendiği malûm değildir. Fakat bizzat Hz. Peygamber (s.a.) in âdeti bu tayinin mecburî olmadığını te'yid eder gibi görünüyor. Zira tarih gösteriyor ki Medine'ye ulaşmasından ve orada bir site-devlet kurmasından sonra Hz. Peygamber (s.a.) devlet arazisini müdafaa etmek gibi askerî hareketler için olsun, yahut barışçı maksatlarla (meselâ Hac gibi) olsun 25 defa Başkentini terk etti. Bu münasebetle her defasında Medine'de bir vekil bıraktı. Bununla beraber hükümet işlerini vekâleten yürütmek için bırakılan zat her defasında aynı şahıs değildi. Halife denilen bu vekiller arasında Medineliler, Kureyşliler, Kina-neliler ve diğerlerini görüyoruz; hattâ bir tanesi a'mâ idi. Kaydedilecek diğer bir nokta da şu idi ki Hz. Ebû Bekir (r.a.) in halife olarak seçildiği sırada, aynı zamanda icrayı hükmeden iki halife ile müşterek saltanat hakkında bir teklif bile vardı (1). Pratik sebepler dolayısiyle bu
Bu tbn-i Hişom'ın rivayetidir; İbrt-i' Sad'a gelince (lll/t
SİYASİ SİSTEMİ
157
teklif reddedilmişti. Bununla beraber Hz. Harun (a.s.) un devlet iktidarında Hz. Musa (a.s.) ya ortak olmasının jtur'an tarafından tanındığı gibi (Kur'an-ı Kerîm 20/32) bizzat Hz. Peygamber (s.a.) tarafından, îslâmı kabul eden Cafer ve Abdin Ümman'daki müşterek saltanatlarında bırakılmış olması bu hükümet şeklinin îslâmca da mümkün kabul edildiğini göstermekteydi (2).
275 — Dünya çapında bir halife müslümanlar arasında bu gün mevcut değildir; böyle olmakla beraber kitleler böyle bir şeyin olmasını arzu etmektedirler. Bazı müslüman gruplarının teker teker istiklâllerine kavuşmaları da bahis mevzuudur. Dünya çapında bir hilâfetin yeniden kurulmasından evvel coğrafî rekabetlerden ve alınganlıklardan kaçınmak için Hz. Peygamber (s.a.) zamanındaki misallere müracaat edilebilir: Meselâ sünnî, şiî, kureyşli veya kureyşten gayrı bütün müslüman devletleri reislerinden mürekkeb bir «hilâfet komitesi» olabilir ve münavebe ile her üye bir sene için İra komteye başkanlık edeblir.
DEVLETİN VAZİFELERİ
276 — Bir müslüman devletin vazife ve fonksiyonları
s. 151) o tafsilât verir. Hz. Peygamberin sünnetine atıfta bulunur ve şöyle der: *Ebû Said el-Hudrî şunu rivayet ediyor: Hz. Peygamber ruhunu tesHm edince ensarm hatipleri kalktı ve aralarından bjrt şöyle dedi; Ey Muhacirler, Peygamberimiz ne zaman bir idareci-vaH tayin ettiyse, aramızdan birini ona arkadaş yapmıştır; binaenaleyh biz, iktidarın (Hilâfetin) biri sizden biri bizden iki kişi tarafından fcullanıtması frkptndeyiz.»
{2} Peygamberin onları İslama davet eden mektubu hoten mahfuzdur. Ve şunu ihtiva etmektedir: tEğer siz ikiniz islârnı fca* bul edersen-iz, ben her ikinizi de hükümdar olarak yerlerinizde bırakacağım: Fakat eğer telâma girmeyi reddederseniz sizin hakimiyetiniz yıkılacaktır»
158
İSLAMA GİRİŞ
dört kısımdan ibaret olab'iliri'-ÎCraî (mülkî ve askerî idare için); Teşriî (kanun yapma), Adlî ve Harsı (kültürel). : 277 — îcraî kısmin inceden inceye tetkikine hacet yoktur; ismi kendisini izah eder ve dünyânın her" tarafında olduğu gibidir. Hükümranlık Allah'ındır ve insan tarafından icra edilen bir emanettir ve bu da istisnasız herkesin refah ve saadeti içindir.
278 — Biraz evvel ruhanî olsun dsmanî olsun hayatın her safhası için kanunun kaynağı ve Allah'ın kelâmı olan Kur'an'm ışığında İslâm cemiyetinde teşriî selâhiye-tiiıin tahditlerinden bahsettik;
279 — Adlî sahada bütün insanların kanun karşısındaki eşitliğini Ve o kanun içinde devlet reisinin bile kendi tebası karşısında bir istisna teşkil etmediğini söyledik. Kurban (5/42-50, 5/66) diğer mühim bir nizamı da emretmektedir: islâm devletinin gayrı müslim halkı adlî bir muhtariyetten faydalanırlar, her cemaatin kendine mahsus mahkemeleri, kendilerine mahsus hâkimleri vardır, hayatın her safhası için medenî veya cezaî kendi kanunlarını tatbik ederler. Kur'an, yahudilerin Tevratın kanununu söyler. Söylemeğe hacet yoktur ki mahkemeye müracaat eden tarafların muhtelif cemaatlere mensup olması ve hukuk çatışması halinde kanunun veya hâkimin seçimi için müşkilâtı hal edecek hususî tertibler vardır, bir nevi devletler m»usî hukuku bu gibi vak'aları tanzim ve tavsiye eder.
280 — Harsî (kültürel) vazife ile İslâmm, Allah kelâmının bu dünyada, üstün gelmesini hedef tutan hikmeti vücudunu söylemek istiyoruz. Herkesin ve her bir müs-lüman ferdin ve öncelikle müslüman hükümetin vazifesi,, günlük gidişinde yalnız ilâhî" kanuna uymak değil.. Isla.-; mm neyi temsil, ettiğini.başkalarına, tanıtmak.için yabancı memleketlere tebliğ heyetleri (misyonlar) - tertib
İSLÂMIN SlYASÎ SİSTEMİ
159
etmektir. Esas prensib Kur'an'm dediği gibi «Dinde zorlama yoktur» (2/256). Derin bir uyku ve kayıtsızlıktan uzak, diğerlerini İslâmm güzel ve sağlam esaslarına inandırmak için daimî ve menfaat kaygusundan uzak bir mücadele İslâm hükümetine yüklenmiştir. -'''■''
HÜKÜMET ŞEKLİ
281 — îslâm, hükümetin dış şekline ehemmiyet vermez; eğer insanın iki cihandaki saadeti göz önüne alınmış ve ilâhî kanun tatbik edilmiş ise o tatmin edilmiştir; bunun için Anayasaya müteallik şartlar ikinci plânda kalır ve biraz evvel dediğimiz gibi bir cumhuriyet, bir mo narşi, müşterek bir saltanat hepsi diğer şekiller meya-nında îslâm topluluğunda makbuldür.
282 — Eğer maksat bir tek şefle tahakkuk etmiş ise o kabul edilir; eğer muayyen bir zamanda muayyen bir muhite «mü'minlerin kumandanı» yahud halifeden beklenen vasıflar aynı şahısda toplanmamış ise İdare cihazının daha iyi işlemesi için kudretlerin ayrılması gönül hoşluğu ile kabul edilir_ Kur'an'm (2/246-7) âyetinde zikredilen meşhur durumu misal olarak zikredebiliriz; Eski peygamberlerden birinden ümmeti, kendilerini yurtlarından ve ocaklarından sürüp çıkaran düşmana karşı kendi liderliği altında harp açmak üzere kendi yanında bir kral seçmesini talep etmişti. Bir .peygamberin yanı sıra ve ona ilâveten ve hattâ onun yardımıyla bir kralın tayini, bu istikamette gidilecek yolun imkânlarım gösterir. Ruhanî ile cismanî arasında böyle bir taksim yapılınca her ikisi için keyfî salâhiyet hoş. görülmez. Kralın devleti idaresi din ve peygamber. gibi ilâhî kanuna tabî kalır; otorite kaynağı ve şeriat kanunları da aynı kalır; yalnız kanunun tatbiki ve lüzumlu tertiblerin yapılması muhtelif şahıslara devredilmiştir. Bu, hayatın iki yüzü arasında bir ayrılmadan ziyâde ihtisasa yer vermek meselesidir.
160
İslama giriş
ISTÎŞARÎ MÜZAKERE
283 ■— İstişarenin ehemmiyet ve faydası üzerinde uzun uzun durmağa lüzum yoktur. îster umumî istet hususî konularda olsun Kur'an, istişareden sonra bir karara varmayı tekrar tekrar tavsiye eder. Hz. Peygambe (s.â.) in âdeti bu usulü ancak takviye etmiştir. Zira ilâhî vahy tarafından rehberlik edilen istisnaî vasfına rağmen Hz. Peygamber (s.â.) Ashabiyîe ve kendisine tâbi kabilelerin temsilcileriyle istişare etmeden evvel niç bir şeye karar vermezdi. îlk halifeler istişare müessesesinin hareketli müdafileri idiler.
284 — Bu hususta Kur'an sert ve kat'î metodlar emretmez Seçimin şekli, seçilenin adedi,, temsil müddetinin devamı v.s. her devrin ve her memleketin liderlerini» takdirine terk edilmiştir. Mühim olan, temsil ettiklerinin itimadına mazhar ve karakter bütünlüğüne sahip, temsil salâhiyetini haiz şahsiyetleri etrafına toplamaktır.
285 — Kur'an, Allah'ın huzuruna kabul edilmek üzere Hz. Musa (a.s.) tarafından kavmi arasında 70 mümessilin seçimi (hadisesiyle ilgili olmak üzere bir nevi nisbi temsilden de bahsetmektedir. (Kur'an7/155). Bunlardan başka (Kur'an 7/160) Hz. Musa'ya çölde refakat eden pek çok kabileye 12 su kaynağı tahsis edildiği için bundan da bir nevi nisbî temsil çıkarılabilir. Her ne ise ister bu tek şahıs tarafından seçilsin, isterse halk tarafından seçilsin bütün temsillerin gayesinin hükümet ve idarenin daima halk fikri ile temasta kalmasının gerekli olduğunu biliyoruz, îslâm'da bu hedef, cemaatle namaz müessesesi yoluyîe mükemmel bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Böykce her gün beş defa —müslümanlafın haftalık bayramı olan Cuma günü bile— kadın-erkek her müslürnâh oitirdufu veya ö anda bulunduğu cadde veya bölgenin mescidinde toplanmak durumundadır. Ve nâmazi kıldıracak, olan cja o ma-
hallin en yüksek idare makamıdır. Bu, en yüksek mesul makamla görüşmek ve kendisine herhangi bir ferdin başına gelen bir zülmu veya müşkili şikâyet etme imkânı verir. Eğer bu bir fayda sağlamazsa fert, kendi bölge veya mahallesinin camiinde namazı bizzat kıldıran ve halktan herkesin temas edebileceği devlet reisine varıncaya kadar daha yüksek makamlara gider.
/ DIŞ SİYASET
286— Yabancı memleketlerle olan münasebetler Devletler Hukuku esasına dayanır. Bu sahadaki hatt-ı hareket kaidelerindeki tekâmül bir sosyal grubun içindeki karşılıklı hatt-ı hareket kaidelerindeki tekâmülden daha yavaş seyretmektedir. îslâmdan evvelki devirde Devletler Hukuku müstakil bir varlığa sahip değildi: Siyasetin bir cüz'ünü teşkil ediyordu ve devlet reisinin irade ve arzusuna bağlı idi. Yabancı dostlara tanınan haklar, az, düşmanlara ise bundan daha azdı.
287 — Şu tarihî olayı belirtmeliyiz ki müslümanlar yalnız Devletler Hukukunu ayrı bir ilim halinde geliştirmekle kalmamışlar, onu siyaset ilminden ayırarak hukukun bir kolu haline getirmişlerdir. Böylelikle onlar bu mevzu üzerine hatt-ı hareket yani hükümdarın hatt-ı hareketi mânasına gelen (Siyer) adı altında hususî eserler telif etmişler ve ondan umumî hukuk risaleleri içinde de bahsetmişlerdir. Bu araştırmaları meydana ilk koyanlar için (Hicretin ikinci. Milâdın sekizinci asrı gibi eski bir devrde) harp meselesi ceza hukukunun bir kısmını teşkil ediyordu. Böylelikle mahalli halk tarafından yapılan haydutluk ve yol kesmeyi münakaşa ettikten sonra, hukukçular mantıkî olarak, nizam kuvvetlerinin daha büyük bir seferberliğini talep eden bunlara benzer faaliyetlerinden bahsettiler. Fakat ceza hukuku konusu
İslama Giriş — F: 11
1&2
İSLAMA GİRİŞ
içine alınmış olması harbin, suçlandırılanın adlî bir mahkeme huzurunda kendisini, müdafaa hakkı olan meşru konularla münasebetli görüldüğünü karışıklığa mahal kal-mıyacak şekilde ifade eder.
288 — îslâmda milletlerarası münasebetler sisteminde temel prensip, hukukçuların ifadesiyle «Bu dünyanın ıstırabları karşısında müslim ve gayrı müslimin müsavi oluşudur.» Çok eski devirlerde meselâ Yunanlıların yalnız Yunan site-devletleri arasında münasebetleri tanzim eden bir devletler hukuku anlayışları vardı; barbarlara gelince Aristo'nun kavline göre tabiat onları Yunanlılara köle olmak için yaratmıştı. Bu itibarla onlara karşı keyfî muamele ve hiç bir kanunu olmaması aradaki münasebetlerde yegâne kaide idi. Hindularm da buna benzer bir anlayışları vardı ve beşeriyetin dokunulmazlık mefhumu ile beraber kastlara taksimi mağlûbun kaderini daha güç bir hale getiriyordu, Romalılar da yabancı dostlarına karşı az haklar tanıdılar; bununla beraber dünyanın geri kalan kısmı için çağların, kumandanların şahsî vehim ve kaprisleriyle değişen keyfî ve indî bir kaideden başka bir şeyleri yoktu. Yahudi kanunu (Tevrat, Tesniye 20/16, Samuel I 15/3) Allahm Amalikanm (Filistin arap ahalisinin) imhasını emrettiğine inandı; dünyanın geri kalan kısmının yahudilerin hizmetçisi ve sömürgesi olmak şartıyla yaşamalarına müsaade edilebilirdi. 1856 senesine kadar Garbhlara Devletler Hukukunu hıristiyan milletlere tahsis ettiler ve o zamandanberi medenî ile gayrı medenî milletler arasında bir ayırım yaptılar ve sonuncusuna hâlâ bir hak vermediler. Devletler Hukuku tarihinde harp ve sulh esnasında kayıtsız şartsız bütün yabancılara hak tanımakta müslümanlar birincidirler, yegânedirler.
289 — îlk îslâm devleti, Hz. Peygamber (s.a.) tarafından te'sis ve idare olunmuştu. Bu, Medine site-devleti idi ve bu müslümanlar, yahudiler, putperest Arablar ve
İSLÂMİN SİYASİ SİSTEMİ
163
muhtemelen bir avuç hıristiyarim oturduğu muhtar köylerle bir konfederasyondu. Devletin mahiyeti dinî bir müsamahayı gerektiriyordu ve devletin Anayasasında kat'î olarak bu müsamaha kabul edilmişti. Bu anayasa bize kadar gelmiş bulunuyor. îlk tedafüi ittifak muahedeleri gayrı müslimlerle aktedilmiş ve onlara daima titizlikle riayet edilmişti. Kur'an en kat'î ifadelerle — ankette ceza müeyyidesi ile— va'ad edileni yerine getirmek ve bu hususta âdil olmak mecburiyeti üzerinde ısrar eder.
290 — Milletlerarası hatt-ı hareket kaidelerinin muhtelif kaynakları vardır: Bunlar yalnız milletlerarası kanunlar değil yabancılarla yapılan muahedeler vesairedir.
291 — Hukukçular verilmiş sözün ehemmiyeti üstünde ısrarla durmuşlardır. Eğer bir yabancı müsaade elde eder ve tesbit edilmiş bir zaman için îslâm. devletine gelirse ve bu sırada îslâm hükümetiyle adı geçen gayrı müslimin hükümeti arasında bir harp çıkarsa bu harp o gayrı müslimin durumunu değiştirmez: îkâmet vizesinin biteceği zamana kadar rahatça kalabilir ve bu müddet bitince emniyet ve selâmetle memleketine dönmekle kalmaz, bütün malını ve kazancını da beraber götürür,, harbin çıkmasından evvel mahkemelerin himayesine nasıl mazhar oluyorsa yine öylece mahkeme himayesine mazhar olur.
292 — Elçinin şahsı —en hoşa gitmiyecek bir mesaj getirse bile— bütün tecavüzlerden masun telâkki edilir. Elçi kendi dinine göre ibadet hürriyetinden, ikâmet ve avdet hürriyetinden istifade eder.
293 — Yetki meselesinin de bazı hususiyetleri vardır, îslâm topraklarında oturan ecnebiler îslâmın kaza yetkisine dahildirler, fakat îslâm kanununa tâbi değildirler. Çünki İslâm, kendi topraklan üzerinde hukukun çeşitliliğini —her cemaate adlî bir muhtariyet vermek suretiyle— hoş görür. Bir ecnebi bu itibarla kendi dininin mahkemesinin kararma tâbidir. Eğer hıristyan, ya-
hud yahut başka bir dinden ise, mahkemeye gelen diğer taraf da aynı dinden ise —taraflardan biri İslâm teb'ası olsun yahut yabancı olsun— dâva, kendi dinî mahkemelerince kendi kanunlarına göre görülür. Umumiyetle bu yetki hususunda medenî veya cinaî dâvalarda bir ayırım yapılmaz. Eğer dâvada taraflar muhtelif cemaatlere men-sub ise bu meseleden yukarıda bahsetmiştik. Bununla beraber İslâm Hukukunda (bkz. Kur'an 5/42-50) taraflar yekdiğeriyle mutabık kalmak şartıyla gayrı müslimlerin bu imtiyazdan vazgeçip bir İslâm mahkemesinin karşısına gitmelerine de tamamen müsaade edilmiştir Böyle bir halde İslâm kanunu tatbik edilir. Hz. Peygamberin tatbikatından açıkça anlaşıldığı üzere müsîüman hâkimin, tarafların şahsî kanunları olan yabancı kanunu tatbik etmesi de caizdir: Zinadan suçlu iki Yahudi, kendi dindaşları tarafından Peygambere getirildiler: Peygamber Tev-ratı (Leviler Kitabı) getirtti ve Buharı tarafından rivayet edildiği üzere onlara Yahudi hukukunu tatbik etti. Bu vesile ile şu da söylenebilir ki meşruiyyet meselesi, müslü-man hukukçuları, yabancı bir devlet toprağında bir yabancı tarafından bir müslümana karşı işlenen suçun —bilâhare bu yabancı barışçı maksatlarla İslâm toprağına gelmiş dahi olsa— bu yabancının İslâm mahkemesi huzurunda muhakeme edilemiyeceğini, çünki o mahkemenin kendi yetkisi dışında olan topraklarda işlenen bir dâvayı dinlemeğe salahiyetli olmadığını kabule mecbur etmiştir. îslâm fukahası bu noktada müttefiktir: Ebu Hanife'nin talebesi îmam-ı Muhammed Eş-Şeybanî bu kanunu teyid eden bir hadîs dahi kaydetmiştir: «Atiye b. Kays el-Ki-lâbi Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet eder: Eğer bir şahıs katil, zina veya hırsızlık fiilini irtikabettikten sonra düşman memlekete iltica eder ve daha sonra halini düzeltip geri dönerse kaçtığı suçlardan tekrar muhakeme edilecektir; fakat eğer o şahıs katil, zina ve hırsızlık işini
İSLÂMfN SİYASÎ SİSTEMİ
165
düşman memleketinde işledi de halini düzeltmesini müteakip geldiyse ecnebi memlekette yaptıkları için ona hiç bir ceza tatbik edilmeyecektir.» (Serahsî, Şerh'us siyer'il-ke-bir, IV, 108).
294 — İslâm kanunu devlet reisi lehine bir muafiyet kabul etmez, o da herhangi bir vatandaş gibi mahkemelerin kâza yetkisi altındadır. îslâm devleti reisinin memleketin bu gibi ırk tefrikinin bir kalıntısı olan haksız imtiyazlarında istifade etmediğine göre yabancı hükümdar ve sefirler lehine de böyle bir istisna yapılmaz. Onların misafir sıfatlarına ve payelerine lâyık olan bütün hürmet ve itibar gösterilmekle beraber adaletin üstüne çıkarılmazlar,
295 — Klâsik zamanların müteaddit vak'aları îslâm adaletinin Özel çehresini belirtir. Muahedelerin sadakatle yerine getirilmesini sağlamak için rehneler mübadele edilirdi. Taraflardan biri diğer tarafın rehinelerini katledecek olursa o taraf da kendi elinde bulunan rehinelerden intikam almak hakkına malik olacağını şart koşarlardı. Bu gibi durumlar halife Muaviye ve Mansur zamanında vaki oldu. Müslüman hukukçular, ihanet ve gaddarlığın bu rehineler tarafından değil hükümdarları tarafından icra edildiğini göz önüne alarak düşman rehinelerinin öî-dürülemiyeceğine ittifakla karar verdiler. Çünki Kur'an (16/64, 55/38 vs.) kat'î olarak bir kimsenin diğer bir kimse yerine ceza göremiyeceğini ve bir kimsenin suçu için diğerine misilleme yapılamıyacağmı beyan eder.
296 — îslâm harp hukuku insanîdir. Muharip devletin tebası ile bilfiil döğüşenler arasında bir ayırım yapar; çocukların, kadınların, ihtiyarların, hastaların ve keşişlerin topyekûn öldürülmesine müsaade etmez, harp ilâ-
ı_T_a:—__i.__i-..!-.....
166
İSLAMA GİRİŞ
İSLÂMIN SİYASÎ SİSTEMİ
167
mele edilir ve onların harp hareketleri suç sayılmaz. Galip askerin tamamını azaltmak için, ganimet onu eline geçirene değil hükümete ait sayılır. Hükümet de bütün ganimetleri toplar, beşte dördü askerî harekete iştirak edenlere tevzi edilir ve beşte biri hükümet kasasına gider; bir askerin ve bir başkumandanın bu ganimette hissesi birbirinin aynıdır.
297 — Kur'an-ı Kerim'in (47:35) ayeti şayanı dikkattir, sulhu emreder ve şöyle der: «Gevşemeyiniz. Fakat siz galip iken sulha davet ediniz, Allah sizinle beraberdir ve sizin (hayırlı) amellerimizi unutmaz.» O tekrar ona döner (8/61) ve şöyle der: «Eğer düşmanlar barışa meylederlerse sen de ona yanaş ve Allaha güvenip dayan. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten ve kemaliyle bilen bizzat odur.» Mekke'nin fethinde Peygamber böyle yaptı ve yerlilere «Gidiniz; hürsünüz.» dedi.
298 — Kur'an verilen söze o kadar ehemmiyet atfeder ki, onu müslüman topluluğunun maddî menfaatleri üzerinde tutmaktan çekinmez. (K# 8:72). Aşağıdaki ifadelerle bize dinî işkenceler halinde bile İslânıda bîtaraf-lık'hukukunu öğretir: «...İman edip de hicret etmeyenlere gelince, islâm toprağına hicret etmelerine kadar onları himaye ile mükellef değilsiniz; eğer sizden din namına yardım isterlerse (onlar) yardım etmek sizin vazi-fenizdir, ancak sizinle aralarında muahede (misak) bulunan bir kavme karşı değil; Allah yapacaklarınızı hakkıyla görücüdür.»
NETİCE
299 — Yukarıda söylenenleri hulâsa etmek lâzım gelirse denilebilir ki îslâmm hedefi memleket, sınıf ve ırk farkı gözetmeksizin, insanlar arasında tam bir-eşitlik kurarak bir dünya topluluğu vücuda getirmektir. Dinî iti-
katlarda zorlama kabul etmez, fakat inandırmak suretiyle insanları kendine (İslama) döndürmeyi araştırır. Herkes :şahsen Allaha karşı sorumludur. İslâm için hükümet bir emanet, bir hizmet mânasına gelir, onun için devlet memurları halkın hizmetindedirler. İslama göre iyi olanı yapmak ve kötü olanı menetmek için devamlı bir gayret sarfetmek herkes için şahsî bir vazifedir. Allah bizim amellerimize ve niyetlerimize göre hakkımızda hükmünü verir.
islâmın hukuk sistemi
"-Ki
169
ÎSLAMDA HUKUK SÎSTEMÎ
MÜSLÜMANLARIN HUKUK İLMÎNE HİZMETLERİ
300 — Hukuk insan cemiyetinde çok eski zamandan beri mevcut olagelmiştir. Her ırk, her memleket ve her insan grubunun bu sahada bazı yardımları olmuştur Müslümanlar tarafından ifa edilen hizmetler bol olduğu kadar değerli ve kıymetlidir.
HUKUK İLMİ
301 — Eskilerin hepsinin kendilerine mahsus bir hukuku vardı. Bununla beraber mücerret bir varlık ve kanunlardan ayrı olarak Şafii (H. 150-204, M. 767-820) (1) den evvel bir hukuk ilmi düşünülmüş değildir. Bu hukukçunun (Risale) ismindeki eseri bu ilmi «Hukukun kökleri» gibi manalı bir isimle gösterir, o köklerden de beşer hatt-ı hareket kaidelerinin dalları sürüp çıkmıştır. Bu ilme o zamandan beri müslümanlar arasında Usul-ü Fıkıh denmiştir ki aynı zamanda hukuk felsefesinden, ahkâmın kaynaklarından, teşr' prensiplerinden, kanun metİn-
(1) H. 204/M. 820 yılında öldü. Kendisinin bazı selefleri vardı: Kitab'ü rrey (Hukukî görüş) sahibi Ebu Hanife (150/767), bunun iki talebesi İmam Muhammed eş-Şeybânî ve Ebu Yusuf ile her iki-
lerinin tatbikat ve tefsirinden bahseder. Kanunlara bu ağacın fiiru'u (dalları) denir. Bu müelliflerin bu husustaki seçimde Kur*an ayeti tarafından kullanılan (14/24-25) kelimelerden ilham aldıkları açıktır: «Güzel bir kelime, kökü sabit (ve sağlam) ve dalları semada (yukarda) olan bir ağaç gibidir ki o ağaç Rabbimn izniyle her zaman yemişini verir durur.»
AMELDE NİYET
302 — Hukukun temel mefhumları sahasındaki yenilikler arasında amellerdeki sebep ve niyetin kuvvetle nazarı dikkate alınmasını gösterebiliriz Bu mefhum İslâm Peygamber (s.a.) inin (Milâttan sonra 632'de) meşhur bir hadîsine dayanır: «Ameller (hakkında hüküm vermek) niyetlere göredir.» O zamandan beri bir hususi mak satîa yapılan haksızlık ve suç ile istenmiyerek sebebiyet verilmiş olanlar mahkemelerce aynı şekilde muameleye tâbi tutulmamıştır.
YAZILI DEVLET ANAYASASI
303 — Ümmî bir zât olan İslâm Peygamberi (s.a.) ne Kur'an'dan ilk nezil olan vahyin (K. 96:1-15), kalemin bilinmeyen şeyleri öğrenme vasıtası ve Allahın bir lütfü olarak nıedh-ü senası oluşunu kaybetmek insana ilham verici bir şeydir. Hz. Peygamber (s.a.v.)in hiç yoktan, mi bir devlet teşkilâtıyla teçhiz etmiş olması da şaşılacak bir şey değildir. Devlet için yazılı bir anayasa ilân etti. Bu devlet başlangıçta bir site-devletti. Bunla beraber on sene sonra, Kurucusunun irtihalinde Irak ve Filistin'in (1) taraftan Doğu Türkistan'a gidişleri şayan-ı Hayretti vo aralarındaki bütün ülkeleri fethetmişlerdi> Hz, Peygamber
170
İSLAMA GİRİŞ
İSLÂMIN HUKUK SİSTEMİ
171
güney kısımlarıyla beraber koca Arabistan yarımadasını içine alıyordu. Bir on beş sene daha geçince halife Hz. Osman (r.a.) zamanında müslüman ordularının aradaki memleketlerden geçerek bir taraftan Endülüs'e (2), diğer (s.a.) tarafından hazırlanan ve 52 maddeden ibaret olan bu Anayasa bir bütün olarak zamanımıza kadar gelmiştir, (meselâ bkz. îbn-i Hişam). İdare edenle edilenin hak ve vecibeleri, teşri' adaletin tevzii, devlet müdafaasının teşkilâtlandırılması, gayrı müslüm tebâ'ya yapılacak muamele, mütekabiliyet esasına dayanan içtima-i dayanışma ve diğer ihtiyaçları gibi çeşitli meseleleri ele alır. Bu anayasa milâdın 622. yani Hicretin birinci senesine aittir.
DÜNYA ŞAMİL BİR DEVLETLER HUKUKU
304 — Beşer ailesinin azası arasında maalesef daima sık sık vukua gelen harp, insanın makul davranmaya ve kendi nefsinin anî hislerine karşı hasım lehinde hakkaniyetle davranmaya en az mütemayil olduğu bir zamandır. En hafif bir hatanın tamiri imkânsız neticeler doğru-racağı bir ölüm-kalım, bir hayat mücadelesi olduğundan niyetle dayanmaya en az mütemayil olduğu bir zaman-dir. En hafif bir hatanın tamiri imkânsız neticeler doğuracağı bir ölüm-kalım, bir hayat mücadelesi olduğundan hükümdarlar ve devlet reisleri düşmana yapılacak muamelede daima kendi takdirlerine göre karar vermek imtiyazını elde tutmuşlardır. Müstakil hükümdarların bir birlerine karşı nasıl bir hatt-ı hareket takip edeceklerini gösteren bu ilim, en eski zamanlardan beri mevcuttu. Fakat, tecrübelerin ışığında bu, siyasetin ve şahsî takdirin bir kısmını teşkil ediyordu. İlk defa Devletler Umumî Hukukunu, devletleri idare edenlerin değişen keyif ve ar-
İİLJ
(2) Endülüs'ün 27. H. yılında fethi için b-kz. Taberi, Belâzurî v.s; Maveraünnelıîr veya Doğu Türkistan'ın aynı sene fethi için bkz. Belâzuri (Bu kaynak Çin tarihçilerince de teyit edilmiştir.)
zularından ayıran ve onu sırf meşru bir kaide üzerine
,'vaz'eden müslümanlar olmuştur. Bundan başka yine müs-' lümanlardır ki gelecek nesillere müstakil bir ilim halinde ve meşru bir kaide olarak gelmiş Devletler Umumî Hukukunun en eski ve hâlâ mevcut olan eserlerini bırakmış-: lardır. Bir tip eserlerin yazarları arasında Ebu Hanife, Malih, Evzai, Ebu Yusuf, imam Muhammed eş-Şeydânî gibi meşhur kimselerin isimlerine rastlamaktayız. Müslümanlar onu (Siyer) Hattı Hareket yani Hükümdarın hatt-ı hareketi) adıyla adlandırırlar. Daha sonra bundan kanun tedvin edilmesinde ki eskisi Zeyd b. Sabit (120 veya 122 h.)'e aittir, onda ve müteakip yazarların eserlerinde memleket kanununun, bir cüz'ünü teşkil eden bir mevzu gibi bahsederler_ Filvaki, haydutlara karşı örnek olarak bir ■ ceza verme nasıl haklı görünüyorsa harp de aynı esasa göre haklı görüldüğünden yol kesmek ve haydutluk meselelerinden sonra derhal bundan bahsedilir. Bunun neticesi olarak muhariplerden her iki tarafın müslüman memleketlerince tanınmış hak ve vecibeleri vardır.
İSLÂM HUKUKUNUN UMUMÎ VASIFLARI
305 — El kitabı mahiyetinde îslâm Hukukuna ait bir eseri okuyan kimsenin dikkatine ilk çarpan şey bu kanunun cismanî olsun, ruhanî olsun bütün beşer hayatının tekmil sahalarını tanzim etmeyi hedef tutmuş olmasıdır. Bu gibi el kitapları ekseriya dinî ibardetler ve tatbikatıyla başlar ve bu serlevha altında hakimiyetin şartlarından bahseder. Çünkü iman yani devlet reisi, memuriyeti icabı aynı zamanda camide namaz kıldıran kimsedir. Bu itibarla vergi verilmesi maddesinin de bu kısmın içine girmiş olmasına hayret edilmemelidir. Zira namaz kılmak bedenî, zekât - vergi vermek de malî bir ibadet olduğundan Kurian ekseriya namaz kılmayı zekât vermekle aynı
172
İSLAMA GİRİŞ
zamanda zikretmiştir. Bundan sonra bu hukuk el kitabı her nevi anlaşma münasebetlerinden bahseder. Sonra yabancı memleketler Devletler hukuku ve aynı zamanda diplomasi demek olan harp ve sulh hukukunu da ihtiva eden suçlar ve cezalar nihayet miras ve vasiyette câri olan ahkâm bahsi gelir. însan hem ruh ve hem bedenden mürekkeptir. Eğer hükümet, emrinde bulunan bütün vasıta larıyle münhasıran maddî işlerle meşgul olacak, ruh, cis-nıanî işlerdekine kıyasla pek zayıf olan kendi hususî imkânlarına terk edilecek olursa gıdasızlıktan ölür. Beden île ruhun müsavatsız gelişmesi insanda muvazene yokluğuna yol açar ve zamanla medeniyet için ciddî neticeler doğurur. Bedenle ruhtan mürekkep bu bütünün ele alınması —bir şâire cerrahî ameliyat yapmasına müsaade edilmiyeceği gibi— bu işlere pek vukufu olmayanların din sahasında rasgele söz söylemesini icabettiriri. Beşer faaliyetinin her kolu kendi mütehassıslarına malik olmalıdır.
306 — îsîâm hukukunun diğer bir Özelliği hakların ve vecibelerin nisbâ olmasında ısrar edişindedir. İnsanların yalnız kendi aralarında karşılıklı münasebetleri değil, onların Halik (yaratan) ile olan münasebetleri aynı prensibe dayanır. Din insanın, Alalım kendisine bahşettiği dünya nimetlerinden istifade haklarına karşı şükrünü edadan başka bir şey değildir. Kendi vazifelerini belirtmeden yalnız «insan hakları» ndan bahsetmek insanı haris bir hayvan, bir kurt, yahut bir iblis yapar.
HUKUK FELSEFESİ
307 — Müslüman klasik hukukçular hukuku iyi ve
delerin emirler ve nehiyler olmak üzere beşli bir taksimine götürür. Bu suretle mutlaka iyi olan kati bir vazife olmalı ve yapılmalıdır. İyiliği galip olan her şey tavsiye edilmeli ve mükâfata lâyık sayılmalıdır. İyi ile kötünün müsavi derecede bulunduğu yahut içinde bunlardan hiç birisi bulunmayan şeyleri yapmak veya kaçınmak hususu şahsın takdirine terk edilmelidir, hattâ devir bu değişikliğe maruz da kalabilir. Bu gibi şeyler hukuk için ehemmiyetsiz meselelerdir. Kat'î surette kötü olan şeyler tam bir yasağın mevzuu olmalı ve nihayet içinde kötülüğün galip olduğu şeyler cezalandırılmalı ve yapacakların cesareti kırılmalıdır. Amellerin bu beş esas taksimatı yahut temeli arasında —tıpkı doğu, batı, kuzey, güneyi gösteren levha taksimat vardır.
308 — Geriye iyi kötünün tarifi ve birbirinden ayır-dedilmesi kalıyor Kur'an ki Allah kelâmıdır ve müslüman-îarm mukaddes kitabıdır, her fırsatta bundan bahseder. Marufu yapmalı, Münkerden kaçınmalıdır, der, Maruf, iyi mânasına gelir ve herkes tarafından böyle bilinmiş ve ak-len de iyi telâkki edilmiştir. Bu itibarla tavsiye edilir. Münker, herkes tarafından kesinlikle iyi olmadığı ilân edil miş ve kötülüğü herkes tarafından kabul edilmiştir, ak-len de kötü telâkki edildiğinden yasak edilmesi lâzımdır. İslâm ahlâkının büyük bir kısmı bu sahaya teâllûk eder ve alkollü içkilerin, tarih insanların düşüncesinin ihtilâf et-tiğ haller çok azdır. Fakat hakkati söylemek lâzım gelirse hukukun hikmeti vücudu bu hallerde bile düşünen ve olgımlaşan akıllardan gizli kalmaktadır. Tatbikatta bu kanunu vaz'edenin akıl ve hiümetine bir güven meselesidir. O'nun direktifleri ise bütün hallerde cihanşümul bir tasvipten başka bir şeye sebep olmamaktadır.
174
İSLAMA GİRİŞ
islAmın hukuk sistemi
175
MÜEYYİDELER
309 — İnsanlar arasında çok çeşitli mizaçlara tesadüf edilir ve bunlar da üç büyük sınıfa taksim olunabilirler: iyi olanlar, ki hiç bir kimse tarafından en azından bir zorlamaya maruz kalmadan günah işlemek temayüllerine karşı mukavemet ederler; kötü olanlar, ki bunlar bütün vasıtalarla en sıkı kontrollardan kaçmak isterler; ve nihayet misilleme korkusu olduğu müddetçe uygun bir şekilde hareket edenler, bunlar da takibattan az çok kaçmak ihtimali olduğu zaman haksızlık etmekten çekinmezler. Maalesef birinci sınıfın miktarı çok mahduttur; hukuka tecavüze karşı onların ne rehbere, ne de müeyyidelere ihtiyacı vardır. Diğer iki sınıfa cemiyetin menfaati İçin müeyyide koymak zarureti vardır. Ruhun diğerlerine zarar yapmaya olan meyli bir hastalıktır. Hayvanı bir vahşetin bakiyyesi, kötü bir terbiyenin neticesi yahut da diğer sebeplendendir. Miktarları da bir talih eseri çok olmayan bu ikinci sınıfa giren insanların yapmaları muhtemel olan zararları önlemek, onları kontrol altına almak için bir teşebbüs yapılacaktır. Burada üçüncü yani aradaki orta tabakaya mensup insanları geniş ekseriyeti kalıyor. Onların müeyyidelere ihtiyaçları vardır fakat ne çeşit?
310 —- Söylemeye hacet yoktur ki kötü bir vicdana malik olan ve yasak edilmiş bir şeyi işlemiş olan bir başın aynı şey hakkında diğerlerini beğenmemeye yüzü olmaz. Bunun içindir ki îslâm, bu nevi kötülüğü kaynağında ve kökünde ezdi. Hükümler olsun, hattâ peygamber olsun hiç kimsenin mükellefiyetten, mecburiyetten müstesna olmadığını ilân etti. Halefleri tarafından da tatbik edilen Hz. Peygamber (s.a.) in öğrettiği ve örnek olduğu hususlar devlet reislerinin en hafiften bir tahdide tâbi olmadan memleket mahkemelerinin huzurunda isbatı vücut etmesini icabettirir. îslâm geleneğe öyle oldu ki fiili-
yat sahasında hâkimler hükümdarlarını hatalı buldukları takdirde aleyhine karar vermekten asla çekinmediler.
311 — Diğer bütün medeniyetlerde olduğu gibi Is--lâmda da mevcut olan maddî müeyyidelerin teferruatına girmeye ihtiyaç yoktur. Bu suretle hakkı ve adaleti ayakta tutmaya memur olanlar memleket sakinlerinin karşılıklı münasebetlerinde sulh ve sükûnu gözetir ve korurlar. Tecâvüze maruz kalan, mahkeme huzurunda şikâyetini söyler ve zabıta, sanığı hâkimlerin huzuruna çıkarır ve mahkemenin kararları infaz edilir.
312 — Fakat Hz. Peygamber (s.a.) tarafından tasavvur edilen cemiyet anlayışı buna, ihtimal ki maddisinden daha müessir diğer bir müeyyide daha ilâve etti; ruhani müeyyide. Adaletin bütün idarî cihazını muhafaza etmekle beraber İslâm kendi mensuplarının akıllarına, ölümden sonra dirilmeyi, ahirette hesap ve kitabı, bunun neticesi mağrifet veya mahkûmiyet mefhumlarını yerleştirdi. Bunun içindir ki kanuna aykırı hareket etmek fırsatı varken cezasız kalacağını bilse de mü'min mükellefiyetlerini yerine getirir ve kanuna karşı gelmenin tehlikelerine karşı emniyette olmasına ve günah işlemeye meyline rağmen diğerlerine haksızlık eetmekten kaçınır.
313 — Her biri diğerinin faydasını artıran umumî hukuk, maddî ve manevî müeyyidelere eşit şekilde mevzu olan kanunların bu üçlü müeyyidesi, tslâmda hukuka azamî riayetini, herkesin hak ve vazifelerinin azamî tahakkukunu temine çalışır. Bu, müeyyidelerden yalnız birinin sağlayacağı herhangi bir sistemden çok daha faydalıdır.
TEŞRİ'
314 — Allanın en yüksek kanun vâz'ı olduğu ifadesinin neyi kapsadığını daha iyi anlamak için meselenin çeşitli yönlerini düşünmeliyiz.
315 — îslâm, bir olan Allaha inanır .O Allah yalnız
her şeyin Halikı değil, aynı zamanda muhafaza, edicisidir. Kâinatın mevcudiyetinin mutlak ve birinci şartıdır. O yarattığını yarattıktan sonra «işden güçten elini çekmemiştir.», daha sonra îslâm, AUahın, herşeyin üstünde, insanın fizikî anlayışının ötesinde olduğuna inanır. Allah, her yerde hâzır ve nazırdır, herşeye kadirdir, adildir, rahimdir. Bundan başka o en büyük rahmeti dolayısıyla insana yalnız akü vermekle kalmamış, ona bizzat insanların içinden seçilmiş rehberler de vermiştir ve onlar vasıtasıyle insan cemiyetini en doğru ve en faydalı olan istikametlere yöneltmiştir. Allah herşeyin fevkinde olduğundan seçtiği insanlara haberlerini semavî habercilerle gönderir.
316 — Cenabı Hak kemâl sıfatıyla muttasıf ve ebedîdir, insanlar arasında ise bilâkis daimî bir değişme vardır. Allah fikrini değiştirmez, fakat insanlardan yalnız şahsî kabiliyetlerine göre verdiği emirlerin yerine getirilmesini talepeder. Bunun içindir ki herbirisi ilâhî vahye müstenid olduğunu iddia eden kanunla (şeriatlar) arasında hiç değilse teferruatta bazı ayrılıklar (şeriatlar) arasında hiç değilse teferruatta bazı ayrılıklar vardır. Teşriî hususlarda en sonuncu kanun evvelkileri hükümden kaldırır ve onların yerine kaim olur, aynı şey ilâhî vahyler hakkında da doğrudur.
317 — Arap dilinde bir kitap olan Kur'an, müslüman-lar İndinde Hz. Peygamber (s.a.) e, kendisine tâbi olanlar için nazil olmuş ilâhî vahydir, Allah kelâmıdır. Bundan başka Allahın resulü sıfatıyla Hz. Muhammed (s.a.) bu mukaddes metni izah etti ve talimat verdi. Bunlar da Hz. Peygamber (s.a.) in söylediklerinin, yaptıklarının mecmuası demek olan (Hadis) lerde tesbit edilmiştir.
318 — Söylemeye hacet yoktur ki selâhiyet sahibi bir zat ve bir makam tarafından neşir ve ilân edilen kanunlar yalnız ondan daha yüksek bir otorite tarafından yahut bizzat kendisi tarafından hükümden kaldırılabilir.
İSLAMIN HUKUK SİSTEMİ
177
Böyle ilâhî bir vahy ancak ve yalnız kendisinden sonra gelen ilâhî bir vahyle neshedilebilir (iptal* edilebilir). Bunun gibi Hz. Peygamber (s.a.) in verdiği talimat ya kendisi tarafından yahut Allah tarafından ta'dil edilebilir, ,■ kendi talebelerinden veyahut diğerleri tarafından değil. Fakat îslâmda sertliğin bu nazarî yönü. Tatbikatta, insanların ahval ve şartların icaplarına uymasına imkân vermek için pek elâstikî bir hale gelmektedir .
1) Kanunlar, ilâhî menşeli olanlar yahut Hz. Peygamber (s.a.) den sabır olanlar hepsi aynı mertebede değildir. Biraz evvel gördük ki bunlardan bazıları mecburidir, diğerleri yalnız tavsiye edilmiştir. Geriye kalan hallerde kanun şahıslara büyük pay bırakır. Kaynakların tet-hiki, birinci dereceden olan ahkâmın yani mecburi olanların sayıca mahdut olduğunu gösterir, tavsiye edilenler biraz daha çoktur. Kanun metninin sükût ettiği haller ise sayısızdır.
2) Alt kademedeki bir otorite kanunu değiştiremez fakat onu tefsir eder. Tefsir kudreti İslâmda herhangi bir şahsın inhisarında değildir. Bu konuda hususî bir tahsil yapmış olan her insanın bunu yapmaya hakkı vardır. Hasta bir adam danışmak için bir şaire gitmiyeceği gibi Nobel mükâfatını kazanan bir kimseye de gitmez; ev yaptırmak için cerraha değil, mühendise müracaat edilir; aynı silsile-i muhakeme ile kanunî meseleler için hukuk tahsil edlmeli ve mevzu hakkındaki bilgi kemale erdirilmelidir. Meslek dışındaki bir şahsın fikri ancak şans işi olur. ihtisas sahiplerinin selâhiyetli tefsirleri ilâhî kanunun ahval ve şartlara uymak kabiliyetinde olduğunu gösteriyor. Zira Hz. Muhammed (s.a.) peygamberlerin sonuncusu ve bütün faniler, gibi bu dünyadan gitmiş olması hasebiyle tefsirlerde ayrılık olması halinde bu ayrılığa konu olan meseleler hakkında karar vermek için Allahtan yeni vahylar
İslama Giriş — F: 12
Ji
178
İSLAMA GİRİŞ
ISLAMIN HUKUK SİSTEMİ
179
nazil olmasına artık imkân kalmamıştır. Bütün insanlar aynı şekilde düşünmediğinden, reylerde şüphesiz ayrılıklar olacaktır. Şu da denebilir ki, hâkimler, hukukşinaslar ve diğer hukuk mütehassısları hepsi beşerî mahlûklardır; onlar da kendi aralarında ihtilâf ederlerse halk, onların içinden en fazla selâhiyyet sahibi olanını takip eder. Adlî bir dâvada hâkime uyulur; diğer hallerde her mezhep müntesibine kendi mezhebini üstün tutma hakkı vardır.
3) Hz. Peygamber (s.a.) kaideyi bizzat (Ibn-i Han-bel, Tirmizî, İbn-i Mâce v.s. tarafından rivayet edilmiştir). Böyle bir icma, İslâm hukukunu tekâmül ve değişen ahvale tetabuk ettirmeye büyük imkânlar verir .Araştırma ruhu boğulmamıştır; bilâkis hadis ittifakla reddedilmeyen her fikrin afaroz edilmesini gerektirmiyeceği esasını tes-bit etme durumundadır.
4) Hz. Peygamber (s.a.) in hayatında geçmiş ve pek çok kaynak tarafından nakledilen meşhur bir hadise burada zikredilmeye değer: Yemen'e hâkim tayin olunan Muaz ibn Cebel vazifesine hareket etmeden evvel Peygamberimize (s.a.) bir veda' ziyaretinde bulundu. Aralarında şöyle bir konuşma geçti :
— «Dâvalarda hangi esasa göre karar vereceksin?».
— «Allahm kitabındaki hükümlere göre».
— «Orada aradığın hükümleri bulamazsın?».
— «Allahın Resulünün gidişine göre karar veririm».
— «Orada da aradığın hükümleri bulamazsın?»
— «Kendi aklıma göre karar vermeye çalışırım».
Hz. Peygamber (s.a.) bu cevaptan o kadar memnun olmuştu ki «Allaha şükürler olsun ki, resulünün memuruna resulünün memnun olacağı şekilde yol gösterdi.» sözleriyle memnuniyetini beyan etmişti. Namuslu ve vicdanlı bir adamın aklı selimi ve ictihad hususundaki şahsî gayreti yalnız hukukun tekâmül vasıtaları olmakla kalma-
mış, Hz. Peygamber (s.a.) in de ^takdirine mazhar olmuştur.
5) Unutulmamalıdır ki teşrfde (kanun yapmakta) yeni bir mesele üzerinde, mukaddes bir metnin tefsirinde yahut İslâm hukukunun bir gelişmesinde, bir icma' vesilesi ile çıkarılmış dahi olsa, bir usul ile kabul edilmiş olan bir hükmün, daha sonra gelen hukukçular tarafından aynı yoldan gidilerek bir başka hüküm ile değiştirilmesi imkânı daima vardır. Bir ferdin reyi bir başka ferdin reyiyîe, bir icma bir başka İcma ile (Bu, sadece fakihlerin görüşlerine taalluk etmektedir; Kur'an veya sahih hadisle hiç bir ilgisi yoktur).
319 — Tarih, îslâmda teşri' kudretinin resmî müda-helelerin dışında kalan ve resmî sıfatı olmayan âlimlere emanet edildiğini göstermektedir. Böyle bir teşri'ne günlük politikanın tesirinden,ne de hattâ devletin başları dahi olsalar hususî şahısların menfaatlerinden müteessir olur. Hukukçuların hepsi birbirine müsavi olduğundan her biri diğerinin reyini serbestçe tenkit eder. Bu suretle, ister hemen sonra, ister gelecek nesiller zamanında olsun meselenin bütün yönlerini belirtmek imkânı hasıl olur, bu suretle de en iyi neticeye varılmış olur.
320 — Böylece görülmüş oluyor ki Islâmın ilâhî menşeî, teşri'i kaskatı bir hale getirmiyor. Daha mühim olanı şudur ki hukukun ilâhî menşeinin bu vasfı, mü'minlere şuurla ve titizlikle riayet edilmesi için hukuka karşı bir huşu ilham eder .Şu da ilâve edilebilir ki bizzat Hz. Peygamber (s.a.) in bir hadîsine dayanmasa da, klasik zamanların hukukçuları «Müslümanların iyi telâkki ettiğinin Allah nazarında da iyi» olduğuna ittifakla karar vermişlerdir. (Serahsi'ye göre bu hadîstir; İbn-i Hanbel bunu Hz. Peygamberin sahabisi İbn-i Mesud'un sözü olarak bilmiştir), îcma'nm bu temel kıymetinin izahı, lâik âlimlerin netice çıkarmalarında dahi kararın bir nevi kudsi-
iNİ
180
İSLAMA GİRİŞ
yetini gösterir ve bu vakıa bütün insanların gözünde hukukun kıymetini yükseltir.
ADALETİN TEVZİİ
321 — Bu hususta Kur'an teşriinin karakteristik bir özelliği, bütün teb'aya şamil olmak üzere muhtelif cemaatlere göre ayarlı adlî muhtariyetidir. Kur'an, kanununu herkese yüklemekten uzak İslâm, hıristiyan, yahudi, mecusi yahut başkası her grubun cezaî veya medenî bütün beşerî hususlarında kendi hâkimleri tarafından başkanlık edilen mahkemelerinde kendi kanunlarının tatbik edilmesini kabul eder. Eğer dâvası olan taraflar muhtelif cemaatlere mensup iseler, hukuk çatışmalarını devletler hususî hukuku tesviye eder. «Hâkim» olan topluluk tarafından te-messül ettirilmesini ve eritilmesini arayacağı yerde, İslâm .bütün teb'asınm menfaatlerini himaye eder (bkz. § 293 yukarda).
322 — Müslümanlar arasında adaletin tevziine gelince, basitliğinden ve süratinden başka «Şahitlerin tezkiyesi» müessesesi zikre değer. Filvaki her hesaba veya şehirde mahkemeler o memleket ahalisinin tavır, hareket v itiyatları hakkında birer dosya tanzim eder ve ihtiyaç-vukuunda o adamın şehadetinin itimada lâyık olup olmadığını böylelikle anlar .Bir şehadetin kıymetini çürütmek yalnız karşı tarafa bırakılmamıştır. Kur'an der ki, bir kimse bir kadının iffeti hakkında bir ithamda bulunur ve onu ispat edemezse o adam adalet isteklerine göre yalnız cezalandırılmakla kalmaz, mahkemeler huzurundaki şeha-deti de ilelebet hükümsüz kabul edilir.
HUKUKUN MENŞEİ VE İNKİŞAFI
323 — Hz. Peygamber (s.a.) kendine tâbi olanlara yalnız din ve ahirete dair bilgiler vermekle kalmadı ,on-
İSLÂM1N HUKUK SİSTEMİ
181
lara şahsı ve içtimai, maddî ve manevî hayatın bütün faaliyetlerine taallûk eden kanunlar verdi; bundan başka bir devlet kurdu ve onu idare etti. Ordu teşkil etti, ona kumanda etti. Bir diplomasi ve dış ■ münasebetler sistemi te'sis etti ve onu kontrol etti. Eğer tebası arasında dâvalar oldu ise onlar hakkında karar veren yine o oldu. Bu sebepten islâm hukukunun kaynağını tetkik için her-şeyden ziyade Hz. Peygamber (s.a.) in hayatına bakılmalıdır. O Mekke'de oturup ticaretle iştigal eden bu yüzden kervanlara kumanda eden bir aile İçinde doğmuştu. Gençliğinde Yenıen'in, Doğu Arabistan'ın yani Umnıan'm (bkz. îbn-i Hanbel, IV. 206) ve Filistin'in pazar ve panayırlarını görmüştü. Hemşeriieri de ticaret maksadıyla Irak, Mısır, ve Habeşistan'a giderlerdi. Tebliğ vazifesine başladığı zaman hemşerilerinin şiddetli tepkisi onu gurbete gitmeye, Medine'de yerleşmeye mecbur etti. Orada ziraat ahalinin başlıca geçim vasıtası idi. Orada bir devlet hayatı tanzim etti: Evvelâ bir site-devlet tesis edilmişti, bu sonra gittikçe genişleyen bir devlete inkılâb etti ki irtihali zamanında bütün Arabistan yarımadasını, Irak'ın güneyini ve Filistin'in bir kısmını içine almıştı. Milletlerarası kervanlar Arabistan'ı bir baştan bir başa kat'ederlerdi. Sasaniler ve Bizanslılar Arabistan'ın bazı kısımlarını işgal etmişler, oralarda koloniler ve himayeleri altında bulunan devletler kurmuşlardı. Panayırlara, bilhassa doğu Arabistan'a tacirler, her sene Hindistan'dan,, Çin'den ve İbn Kelbî'nin dediği gibi «meşrikten ve maeripten» gelirlerdi. Arabistan'da yalnız göçpbeler oturmaz, yurt tutmuş olanları da vardı. Yemenliler, Lihyeliler Atina ve Roma şehirlerinin kurulmasından evvelki bir tarihte medeniyetlerini geliştirmişlerdi.
324 —■ Memleketin âdet hükmünde olan kanunları, îslâmın zuhurundan sonra devlet kanunları haline inkılâb etmişti. Hz. Peygamber (s.a.) kendi müntesipleri ve teb'ası
182
İSLAMA GİRİŞ
İSLAMIN HUKUK SİSTEMİ
183
için yalnız eski âdetleri değiştirmek salçhiyetine sahip değil aynı zamanda tamamiyle yeni kanunlar ilân etmek hakkına da malikti. Allahm Resulü (s.a.) sıfatıyla durumu, sahip olduğu bu müstesna itibarın yegâne garantisi idi, o derecede ki yalnız sözleri değil işleri dahi müslümaniara hayatın her safhası için bir kanun teşkil ediyordu; hattâ sükûtu dahi ashabı tarafından tatbik edilen bir âdete muhalefet ilâhî vahye dayanan sözleri, işleri ve ashabının yapük-etmediği mânasına geliyordu. Teşriin bu üçlü kaynağı ya'ni larını sükûtla tasvibi, Kur'anda ve Hadiste muhafaza edilmiş bulunuyor. Hz. Peygamber (s.a.), hayatta iken diğer bir kaynak daha gelişmeye başladı. Kanunun sükût ettiği hallerde istintaç (netice çıkarmak) ve ahkâmın işlenmesi (ihtimamla meydana getirilmesi). Bunlar da, devlet reisinin dışında hukukçular tarafından yapılıyordu. Filvaki vilâyetlerin idare merkezlerinde bulunanları saymasak bile başkentte dahi hâkimler ve hukukçular vardı. Yukarda Yemen'e hâkim tayin olunan Muaz bin Cebel'e verilen ta'-limatı görmüştük, Vüâyetlerdeki memurların merkezî hükümetten ta'limat istedikleri oluyordu. O zaman hükümet, teşebbüsü ele alıyor ve alt makamların isabetsiz hüküm vermeleri halinde müdahale ediyordu. Tabiatıyle bu gibi durumlar, daha yüksek makamlara aksettiği takdirde vukua geliyordu. Nizamın değişmesi, eski âdet ve alışkanlıkların ta'dili, ya'ni memleket kanununun islâmlaştırılma-sı tedricî oluyordu; çünkü hâkimler kendi önlerine getirilmiş dâvalar haricinde müdahale edemiyorlardı; onların
önüne getirilmemiş ve ihtilâfa düşmüş tarafların kendi işlerine geldiği şekilde hareket ettikleri dâvalar da çok olabilirdi. Meselâ bir müslüman erkek kendi öz kız kardeşiyle evlenmişti; mesele Hz. Ömer'e getirilip O da bu şahıstan izahat isteyince bu şahıs bunun yasak olduğunu bilmediğini söyledi. Halife onları birbirinden ayırdı ve er-
keğin kız kardeşine tazminat ödemesini istedi. Zira mah-,■ remle münasebet için ceza vermedi.
325 — Hz. Peygamber (s.a.) in irtihali, her eski âdet veya alışkanlığı ilga veya ta'dil eden ve her nevi kanunu emreden ilâhî vahylerin kesilmesi demektir. Ondan sonra İslâm topluluğu o zamana kadar Hz. Peygamber (s.a.) tarafından tamamlanmış olan kanunlarla ve bu kanunların müsaade ettiği -inkişaf imkânlarıyle iktifa etmek zorunda kaldı. «İnkişaf» peygamberin vazettiğini ilga etmek manasına değil de, aksine kanunun sustuğu yerlerde kanunlar bulmaktır.
326 — Bu imkânlar arasında ihtimal ki en mühim olanı şu idi: Kur'an (4/24, 5/1) birçok vesilelerle bazı yasaklar vaz'ederken (ilgili olan sahada) geriye kalanların meşru olduğunu ilâve eder. Bu suretle Peygamberden sadır olan kanuna muhalif olmayan her şey mubahtır ve bu muteber bir kaide teşkil eder. Bunun içindir ki îslâm ile telifi kabil olmayanları ayırmak ve geriye kalanı meşru saymak için yabancı memleketlerin âdetleri ve kanunları îslâm hukukçularına hammadde vazifesi görmüştür.
327 — İhtimal sürpriz teşkil eden diğer bir kaynak da Kur'anda (6:91) de verilen bir emre göre îdris, Nuh, İbrahim, Musa, Davud, Süleyman, İsa, Yahya (a.s.) gibi birçoklarının isimleri zikredilen evvelki peygamberlere verilmiş olan ilâhî emirlerin, müslümanlar için de yürürlükte oluşudur. Fakat bunun hudut ve şümulü, doğruluğunda şüphe olmayan Kur'anda ve Hadiste de öyle olduğuna şehadet edilmiş olanlar içindir. Kur'an'm (5:45) ayetindeki Tevra-tın kısas kanunu bunun bir misalidir: «Biz onda (Tev-rat'da) onların üzerine yazdık» denmiş ve «sizin üzerinize de» ilâve edilmemiştir.
328 — Hz. Peygamber (s.a.) in irtihalinden onbeş sene geçer geçmez müslümanların üç kıt'ada Asya, Afrika ve Avrupa'da Endülüs'de geniş topraklar üzerinde hüküm-
184
İSLAMA GİRİŞ
ISLAMIN HUKUK SİSTEMİ
185
lerini yürüttüklerini görüyoruz. Halife Hz. Ömer (r.a.) Sasanilerin malî kanununu iyi bulduğundan Irak'ta ve İran'da bu kanunun yürürlükte kalmasına müsaade etti; Bizansm malî kanununu ezici buldu ve Suriye'de, Mısır'da onu değiştirdi Hicretin birinci asrı bir intibak, kuvvetlenme ve gelişme devridir. Mısır'da keşfolunan papirüs üzerine yazılmış vesikalar, Mısır idaresinin birçok cephelerinden bize malûmat veriyor. Hicretin ikinci asrından bu tarafa resmî sıfatı olmayan hukukçular tarafından telif edilen hukuk risaleleri görüyoruz. Onlardan en eskisi Hicretin 120. senesinde vefat eden Zeyd İbn Ali'nindir. 329 — Eskiler (Kayalık Arabistan'dan ve çöl Arabistan'dan ayrı olarak) Yemen için (Bahtiyar Arabistan) derlerdi ve bu sebepsiz değildi. Fizik ve diğer şartlar bu memlekete hıristiyanlıktan evvelki eski devirlerde Arabistan'ın diğer bölgeleri üzerine kültür ve medeniyet bakımından mukayese edilemeyecek derecede bir üstünlük vermişti. Kitabı Mukaddes tarafından tasdik edildiği gibi serveti efsanevî ve saltanatı da kudretli idi. Milâdın başında bir göç dalgası bazı YemenH kabileleri Irak'a sürüklemiş ve orada bu kabileler Hiyre krallığını kurmuşlardı. Islâmm zuhuruna kadar devam eden bu saltanat, edebiyatı himaye etmekle meşhurdur. Fakat bu arada Yemen Zunüvas idaresinde yahudi hakimiyetini Habeşlilerin idaresinde hıristiyan hakimiyetini ve bunun arkasından İranlıların mecusî veya Parsı daresini gördü ve nihayet bu idare de yerini îslâma terketti. Bu sonu gelmeyen ve birbiri üzerine eklenen tazyiklerin ve tesirlerin altında kalan Yemenliler halife Ömer (r.a.) zamanında Irak'a bir daha göç etmeye razı olmuşlar ve orada eski Hiyre şehrinin yanında kurulan Küfe kısmında yerleşmişlerdi. Hz. Ömer (r.a.) Ashab arasında en selâhiyetli bir hukukçu olan îbn Mes'udu Kûfe'ye bir mektep kurmak üzere gönderdi. Bu mektepte onun halefleri Alkame en-Nahai, İb-
rahim en-Nahai, Hammad ve Ebu Hanife ilâhî bir lütuf olarak hepsi hukukta ihtisas sahibi kimselerdi ve bu mektepten yetişmişlerdi. O sıralarda Hz. Peygamber (s.a.) in Ashabı arasında diğer büyük bir hukukçu olan Hz. Ali (r.a.) hilâfet merkezini Medine'den Kûfe'ye nakletti. Bu itibarla bu şehrin inkitaa uğramadan devam eden bir gelenekler başşehri olmasına ve hukuk mevzuunda daima artan bir şöhrete erişmesine hayret edilmemelidir.
330 — Hâkim ve hukukçuların reylerdeki hürriyete . merkezî otorite tarafından hiç bir müdahalenin bulunmaması, bu ilmin süratle terakkisi için faydalı oldu. Fakat aynı zamanda bazı mahzurları da görüldü. Filvaki Hicretin ikinci asrının başında İbn El-Mukaffa gibi yüksek vasıfta tecrübeli bir idareci Kitab'us-sahâbe adlı eserinde bilhassa Basra ve Kûfe'de müslümanlarm ceza hukukunda, medenî hukukta ve hukukun (kanunun) diğer kollarındaki dâvalarında verilen kararlardaki zıtlıkların büyük bir yekûn tutmasından şikâyet etti ve halifeye adliyenin kararlarının gözden geçirilmesi, bir tek ve yeknesak kanununun memleketin her köşesinde tatbik edilmesi için yüksek bir müessese kurmasını teklif etti. Teklif akim kaldı. Muasırı İmanı-ı Azam Ebu Hanife ilim hürriyeti hususunda hassastı ve daima değişebilen siyasetin dağdağasından ilmin uzak tutulmasını istiyordu ve bunun yerine bir hukuk akademisi teşkil etti. Her ikisi hukuka yardımcı olan bir ilimde ihtisası olan kırk azası ile —-Kur'an-ı Kerîm tefsiri, Hadis, Mantık, Lügat v.s.— bu akademi yalnız zamanın dâvalarını kıymetlendirmek işini üzerine almakla kalmadı, aynı zamanda hukuku tedvin etti; bundan başka İslâm hukukunda ne metnin ve ne de geçmişteki mahkeme kararlarının o zamana kadar üzerinde bir rey beyan etmediği hususlardaki açıklığın doldurulmasına çalıştı. Ebu Hani-fe'nin (vefatı 150 H.) hayatını yazanlardan birinin ifadesine göre: o «yarım milyon kaide vaz'etmişti.» (bakınız
186
İSLAMA GİRİŞ
el-Muvaffak, 11, 137). Medine'de İmam-ı Malik, Suriye'de Evzai aynı tarihlerde buna benzer bir çalışmaya koyuldular. Fakat onlar yalnız kendi şahsî kaynaklarına ve münferid bilgilerine bağlı kaldılar. Ebu Hanife'nin —bütün hukuka esas olarak Kur'an ve Hadise müracaat baki kalmak kaydıyle— akla (muhakemeye) ehemmiyet vermesine mukabil Malik —Hz. Peygamber (s.a.) in gelenekleriyle meşbu bir şehir olan— Medine ahalisinin âdetlerini, istinbat ve mantıkî tesirlere tercih ediyordu.
331 — Kur'an-ı Kerîm Hz. Peygamber (s.a.) in irti-halinden az bir zaman sonra neşredilmişti. Hz, Peygamber (s.a.) in söylediklerine ve yaptıklarına ve Ashabının hatt-ı hareketlerinin sükûtla tasvibine dair olan bilgi malzemesinin —ki bunlara Hadis denir-— toplanmasına bazı zevat tarafından Hz. Peygamber (s.a.) in hayatında başlanmış ve irtihalinden- sonra da bu işe birçokları tarafından devam edilmişti. Hz. Peygamber (s.a.) in yüz binden fazla ashabı gelecek nesillere bu konuda hatırladıklarına dayanarak kıymetli Hadisler bıraktılar. Bazıları (en son araştırmalara göre elliden fazlası) onları yazarak tesbit ettiler, diğerleri sözlü olarak başkalarına naklettiler. Yüksek bir kanunî (şer'î) kıymeti haiz olan bu malzeme, daha Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Osman (r.a.) m hilâfetleri zamanında oralara gidip yerleşen Hz. Peygamber (s.a.) in ashabı vasıtasıyle üç kıta üzerine dağılmış bulunuyordu. Arkadan gelen nesiller zamanında bu araştırmaları yapanlar Ashabın şahsî hatıralarını toplamak ve bunları mezcet-mek suretiyle anlaşılması daha kolay ilmî risaleler telif ettiler.
332 — Emsal teşkil eden mahkeme kararlarının kıymetlendirilmesi ve Hadisin tedvini birbirine muvazi çalışmalar halinde aynı zamanda ikmal edildi. Bununla beraber bu işlerle meşgul olanlar birbirlerinin yaptıklarından haberleri olmuyor ve yekdiğerlerine karşı şüphe besliyor-
1SLAMIN HUKUK SİSTEMİ
187
lardı. Şafii, Ebu Hanife'nin vefat ettiği sene içinde doğ-r muştu. Mütekabil farklar yahut kalem münakaşaları hukukçuları, Hadisleri daha büyük ölçüde öğrenmeye ve Hadis mütahassıslarını da —onlardan kanun istinbat etmek maksadıyle— Hz. Peygamber (s.a.) in sözlerini ve yaptıklarını bir sıraya koymaya, nakil ve kaynaklarının (rivayet edenlerin) ferdî değerlerini kıymetlendirmeye ve Hz. Peygamber (s.a.) in muhtelif sözlerinin hangi şartlar altında ve hangi zamanda söylendiğini tayin etmeye şevketti. Şafii Hadiste ve hukukta ihtisasını aynı zamanda yaptı ve yüksek aklî vasıfları ve mesaisi sayesinde her iki ilim arasında bir terkib vücuda getirdi. Şafii dünya tarihinde diğer kanunlardan ayrı ve mücerret bir hukuk ilmini ortaya koyan ilk zattır.
333 — Diğer büyük bir hukuk mezhebi de Hz. Ali'nin neslinden gelen ve Ebu Hanife'nin muasırı olan Caferi Sadık tarafından tesis edilmiştir. Daha ziyade siyasî sebepler bu mezhepte veraset hukukunun hususî bir tarzda inkişafına sebep olmuştur. Ebu Hanife, Malik, Caferi Sadık ve diğer birçok hukukçular kendi mezheplerini gelecek nesillere bıraktılar; bu mezheplerin müntesipleri devrimizde Islâmm tâli topluluklarını meydana getirirler. Bununla beraber onların aralarındaki farklar felsefî ekollerin arasındaki farklardan daha az bir tesire maliktirler. Bu sebeptendir ki asırların geçmesiyle Şafiî Mezhebinden olan bazı kimselerin bazı hususlarda Şafii'ninkinden ziyade Malik ve Ebu Hanife'nin reyini benimsedikleri ve aksi istikamette de bunun varid olduğunu yani Maliki veya Hanefî Mezhebinden olanların Şafii'nin reyini benimsedikleri görülmektedir.
334 — Yukarıda gördüğümüz gibi, İslâm imparatorluğu kısa zamanda, daha evvel îran, Çin, Hind, Bizans, Got ve diğerlerinin kanunlarıyla idare edilen uçsuz bucaksız topraklar üzerinde yayıldı. Bu mahallî kanunlara
İSLÂM1N HUKUK SİSTEMİ
189
188
İSLAMA GİRİŞ
Arabistan'ın ilk müslümanlarının yardımları da eklendi. Bu durum hiç şüphe yok ki îslâm hukukuna münhasıran bir tek hukuk sisteminin müessir olması imkânlarını bertaraf eder. Mezhep kurucuları arasında İmam-ı Ebu Ha-nife'nin Fars aslından, Malik, Şafii ve Caferi Sadık'm Arap aslından olduklarını görüyoruz. Teracim-i ahval (biyografiler) yazan Zehebi, Evzaî'nin Hindli olduğuna nakleder; müteakip nesillerde bütün ırklardan hukukçular zuhur etti. İslâm hukukunun inkişafı bu itibarla milletlerarası bir teşebbüstü ve bu teşebbüse muhtelif diller konuşan, çeşitli örf ve âdetlere tâbi olan muhtelif ırklardan müslüman hukukçular katılmışlardı. Arapların yanında îspanya, Portekiz ve Sicilya'dan Avrupalı müslümanlar: Çin, Habeş, Hint, Iran Türk ve daha nice milletlerin müslümanîan vardı.
335 — Bütün memleketlerde görülmüş bir hâdisedir ki her devirde eski üstadın ta'limlerindeki ruhu, kelimenin zahir manasema feda eden çok mutaassıb ve müstakil bir fikre sahip olmaktan mahrum insa'nlar bulunduğu gibi, muteber olan hükümlerden ayrılıp sergüzeşte atılan insanlar da mevcut olmuştur. Fakat gelip olan daima itidaldir. Aşağılık duygusuna düşmemiş bir ruhtaki insan lüzumlu bilgilerle mücehhez olur ve aynı zamanda kulluk vazifesini yerine getiren bir mü'minin dindarlığına da malik olursa yalnız pratik değil, eskilerin biie reylerini (mütalâalarını) ta'dil edebilecek akla uygun izahlar bulmakta asla zorluk çekmez. Büyük hukukçu Pezdevî yalnız ferdî reylerin değil fakat evvelki devirlerin icmaımn yerine daha sonraki devirlerin icmaımn kaim olabileceğini ne büyük bir itminan ile söyler.
NETİCE
336 — İslâm hukuku devletin ve idare eden bir topluluğun hukuku olarak başladı ve bu topluluk Atlantik'ten
Pasifik'e kadar hükmünü yürüttüğü zaman onun ihtiyaçlarına cevap verdi. Bu hukukun, zaman ve mekân isteklerine uyacak ve gelişecek zatî bir istidadı vardır. Bugün de dinamikliğini kaybetmiş değildir. Filvaki evvelce yabancı siyaseti —bu itibarla yabancı adliyesi— hakimiyeti altında bulunmuş olan müslüman memleketler tarafından daha iyiye doğru bir vasıta olarak gittikçe daha fazla bir itibara mazhar olmakta ve hayatın her cephesinde tekrar tatbik edilmeye çalışılmaktadır.
JSLÂMDA EKONOMİK SİSTEM
191
ÎSLÂMDA EKONOMİK SİSTEM
337 — islâm, kendi müntesiplerine maddî olsun, manevî olsun hayatın her safhasında yol gösterir. İktisadî konularla ilgili esas ta'limleri Kur'anın müteaddit yerlerinde zikredilmiştir. Maddî refahı hakîr görmekten uzak o der ki (4/5): «Allahın sizin için rızk vasıtası kıldığı mallarınızı...» ve «bu dünyadaki nasibini de ihmal etme» (Kur'an 28:77) diye emreder. Bununla beraber insanın iki taraflı olan terkibi üzerinde ehemmiyetle durur ve şunu hatırlatır «...o insanlardan kimi "(Ey rabbimiz bize nasibimizi dünyada ver" der ki onun ahiretten nasibi yoktur, kimi de «Ey rabbimiz bize dünyada da iyi hal ver, ahirette de iyi hal ver ve bizi o ateş azabından koru» der. İşte onların kazandıkları sevaptan nasipler vardır, Allah hesabı pek çabuk görendir.» (Kur'an, 2:200-2). Diğer ayetlerde, yeryüzünde bulunan her şeyin Allah tarafından insanın menfaati için yaratıldığının, yahut yeryüzünde, semalarda, denizlerde ve yıldızlarda her ne ki varsa Allah tarafından insana müsahhar (boyun eğmiş) kılındığının sarahatle beyan edildiğini görüyoruz. Söylemeye hacet yoktur ki insana düzen vazife Allahın yarattıklarını tanımak ve istikbali düşünerek onlardan ma'kul bir şekilde istifade etmektir. .
338 — İslâmın iktisadî siyaseti hiç bir şüphe ve tereddüde mahal kalmayacak surette Kur'anda şu şekilde izah edilmiştir: «...tâ ki (servet) içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın...» (59:7). Servet ve refahta herkesin müsavatı, ideal sahada dahi, insanlığa
açık bir fayda sağlamaz. Evvelâ insanlar arasında tabii kabiliyetler eşit değildir. Öyle ki bir grup insan tam müsavat içinde bir noktadan başlatılacak olursa israf zevki güçlüklerle karşılaşacak ve arkadaşlarının istikbaline hırs-r la ve kıskançlıkla bakılacaktır. Ayrıca felsefî ve psikolo-* jik esaslarla öyle gözüküyor ki insan topluluğunun menfaati için fakirler daha çok çalışmaya arzu ve istek sahibi olmak üzere servette farklılık olması arzuya şayandır. Diğer taraftan herkese kendisinden vazife olarak istenenden daha çok çalışsa da daha fazla mükâfat kazanamayacağı ve vazifelerinde fazla çalışmayan kimseler gibi kalacağı söylenecek olursa o zaman insan tembelleşecek ve ihmal-kârlaşacak, insanın kabiliyeti insanlığın büyük zararına olmak üzere harap olacaktır.
339 — İslâm bütün iktisadî sistemini bu temel prensipler üzerine kurmuştur. Eğer o zenginler ekalliyetine müsaade ederse onlara ağır mükellefiyetler yükler: Onlar fakirler lehine vergiler ödemek mecburiyetindedirler ve servetin istismarı, teraküm ettirilmesi ve yığılması gibi gayrı ahlâkî hareketlerden men edilmişlerdir. Bu maksatla Ahirette mükâfat vadi yanında sadaka ve fedakârlık için bazı emirler ve tavsiyeler mevcut olmalıdır. Bir taraftan asgarî ihtiyaç ile şayanı arzu olan bolluk arasında diğer taraftan maddî müeyyideleriyle beraber gelen emirler ve nehiyler ile böyle olmayan fakat İslâmın bizzat yalnız inandırmak ve ta'lim etmekle iktifa ettikleri arasında bir tefrik yapar.
340 — Evvelâ kısaca bu ahlâkî veçheyi anlatalım. Bazı misaller onun icaplarını daha iyi kavramamıza yardım edebilir. Başkalarından merhamet dilemenin çirkin bir şey olduğunu göstermek için en mühim tâbirler İslâm tarafından kullanılmıştır. Dilencilik, dilenen için kıyamet ■günü bir utanç vesilesi olacaktır. Bununla beraber diğerlerinin yardımına koşanlara sonsuz mükâfatlar vaad edil-
192
İSLAMA GİRİŞ
mistir. İnsanların en iyisi gerçekte fedakârlık eden vs diğerlerini kendi nefsine tercih edendir. Bunun gibi hasislik ve israf; her ikisi haramdır. Bir gün Hz. Peygamber (s.a.) in bir âmme menfaati için mühim bir paraya ihtiyacı oldu. Ashabından biri yardım olmak üzere bir miktar para getirdi ve Hz. Peygamber (s.a.) in suali üzerine şöyle cevap verdi: «Evde Allahın ve Resulünün muhabbetinden başka bir şey bırakmadım.» Bu zat Hz. Peygamber (s.a.) in en samimî teşekkürlerine nail oldu. Bununla beraber başka bir defa da ciddî surette hasta olan Ashabdan bir zat kendisini ziyarete gelen Hz. Peygamber (s.a.) e şöyle dedi:«Ya Resulallah, ben zengin bir kimseyim, bütün varımı yoğumu fakirlere bırakmak istiyorum.» Bunun üzerine Efendimiz «Senin kendi yakınlarına, kimseye muhtaç olmayacak surette bir geçim vasıtası terk etmen, onların diğerlerine muhtaç ve başkalarından sadaka dilenmeğe mecbur kalmasından daha hayırlıdır.» (bkz. Buharı) buyurdu. Üçte ikisi ve yarısı için Peygamberimiz «pek çoktur» buyurmuş ve nihayet üçte birini fakirlere sadaka olmak üzere bırakmak için: «pekâlâ amma üçte biri de çoktur.» buyurmuştur. Bir gün Hz. Peygamber (s.a.) Ashabından birini acınacak bir halde gördü, sebebini sorunca bu zat şöyle cevap verdi: «Ya Resulallah ben hiç de fakir değilim, yalnız servetimi kendi nefsim için harcamaktan ise fakirler için harcamayı tercih ediyorum» diye cavap verdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz (s.a.) «Hayır, Allah kullarına ihsan ettiği nimetleri onların üzerinde görmek ister.» buyurdu (bkz. Ebû Dâvud ve Tirmizî). Bu tenbihlerde ve emirlerde bir tezat yoktur. Her şeyin içinde söylendiği hal ve şartlar vardır ve her birisi birbirinden farklı hususî durumları anlatır. Biz bu satırlarla cemiyetin diğer fertleri karşısında mecburî olan asgarî yardımın ötesinde ihtiyarî şıkkın hudutlarını tayin etmekte bu vesileden istifade ettik.
İSLÂMDA EKONOMİK SİSTEM
193
VERASET
341 — Bir kimsenin servetini kullanmaktaki şahsî ,hakkı ve o kimsenin cemiyetin bir rüknü olması dolayı-; siyle her ferdin servetine karşı cemiyetin hakkı aynı zamanda ve beraberce tatmin edilmiş olmalıdır. Şahsî mizaçlar mühim bir surette birbirinden fark eder. Hastalı fc yahut diğer arızalar bir insana tamamen müessir olabilir, bu yüzden topluluğun menfaati için o kimseye bazı tahditlerin konması zarurî olur.
342 — Bunun için İslâm iki adım atmıştır. Evvelâ malın ölen kimsenin yakın akrabası arasında mecburî taksimi ve saniyen sözlü veya yazılı vasiyetlerle servet terk etmedeki hürriyetin tahdidi. Meşru varislerin vasiyetname gibi bir şeye ihtiyaçları yoktur, ölenin malından kanunun tayin ettiği nisbette haklarını alırlar. Vasiyyetname yalnız Ölenin mirasına girmeye hakkı olmayanlar için lâzımdır.
343 — Aynı dereceden olan akraba arasında eşitlik vardır. Küçük veya büyük, reşid veya gayrı reşid bir erkek evlât için değerlerinden fazla bir hisse almak yoktur. Ölenin malına ilk terettübeden borç, defin masraflarının ödenmesidir. Buradan ne geri kalırsa onun içinden alacaklıların hakkı ödenir. Borçların ödenmesi varislerin «haklarından» evvel gelir. Üçüncü olarak defin masraflarından ve borçların ödenmesinden sonra geri kalanın üçte birini geçmemek şartıyla vasiyetname ahkâmı yerine getirilmesinden sonradır ki varislere sıra gelir. Erkek (veya kadın) hayat arkadaşı, ana, baba, evlâtlar (oğul veya kızlar) birinci derecede varistirler, bütün hallerde mirasa girerler. Birader veya hemşeriler ve diğer uzak akraba ancak bu yakın akrabanın bulunmaması halinde mirasa girerler. Bu uzak akraba arasında amca, dayı, teyze, hala. bunların çocukları, yeğenler ve diğerleri vardır.
İslama Giriş — F: 13
194
İSLAMA GİRİŞ
344 — Teknik teferruata girmeden esas teşkil eden bazı kaideler anlatılabilir: Bir katil hâdisesi —mahkeme katlin istek hilâfına bir kaza eseri olduğunu kabil etse dahi— kaatili maktulün mirasından mahrum eder. Bunda mündemiç olan fikir Öyle görünüyor ki zengin bir akrabanın bir an evvel mirasına konmak için onu öldürmek tama' ve hırsını önlemektir. Hz. Peygamber (s.a.) karı koca dahi olsalar ayrı dinden oldukları takdirde yakın akraba arasında mirasa girmeyi de yasak etmiştir. Bununla beraber bu hususta hibe ve vasiyyet hakkından istifade edilebilir. Meselâ bir müslüman zevç gayrı müslim zevcesi lehine malının bir kısmını vasiyyet edebilir. Devirlerinin siyasî ve milletlerarası şartlarına güvenerek klasik müslüman hukukçuları bir başka engel daha vazetmişler yani arazi farkını (siyasî milliyeti) mirasa girmeye mâni' telâkki etmişlerdir. Şüphe yok ki muahedeler, devletler arası hususî hukuku aksi istikamette, mütekabiliyet esası üzerine tanzim edebilirler.
345 — İslâm'ın veraset kanununun tatbik edilmediği fakat vasiyyetname hükümlerinin muteber olduğu memleketlerde müslümanlar, Öldükten sonra mallarının kullanış şekli hakkında dinî vazifelerini yerine getirmek için bu kolaylıktan istifade edebilirler ve etmelidirler.
V A Sî YYET
346 — Biraz evvel söyledik ki vasiyyetname ile bağış hakkı malın üçte biri hududu içinde kalmak şartıyle alacaklılar ve varislerden gayrı kimseler hakkında câridir. Görünüşe göre bu kaidenin iki hedefi vardır: Evvelâ bir ferde olağanüstü hallerde, normal kaideler müşkilâta sebep olduğu zaman yapmak istediği şeyleri düzenlemeye imkân vermek; ve malın üçte biri bu gibi ahlâkî bütün vazifeleri yerine getirmeye kâfidir. Vasiyyet hukukunun
ISLAMDA EKONOMİK SİSTEM
195
diğer bîr saiki servetin az sayıdaki insanların elinde toplanmasını önlemektir, ki bütün yakın akrabalarını hariç bırakarak vasiyyetname ile bir tek şahsa bütün malını terk etmesi halinde vaki olabilir. İslâm, ailenin de menfaatlerini hesaba katarak servetin geniş bir miktarda insanlar arasında tedavül etmesini arzu eder.
UMUMA AÎT MALLAR
347 — Bir kimsenin içinde yaşadığı daha büyük bir ailenin yani cemiyet ve devletin bir rüknü olması itibariyle de vecibeleri vardır. İktisadî sahada vergiler verilir. Hükümet de onları topluluğun menfaatine tekrar tevzi eder.
348 — Vergilerin miktarları, gelir kaynaklarının muhtelif nevilerine göre fark eder. Bütçeye müteallik sarfiyatla ilgili sarih emirler veren Kur'anm devlet gelirine ait ne kaide ve ne de miktar beyan etmemiş olması dikkate değer. Kur'anm bu sükûtu, Hz. Peygamber (s.a.) in ve onun yakın haleflerinin âdetlerine titizlikle riayet ederek hükümete, halkın faydası icabı hale göre gelir hükümlerini değiştirmekte geniş bir serbesti bıraktığı şeklinde tefsir edilebilir.
349 — Hz. Peygamber (s.a.) zamanında ziraî vergi vardı ve köylüler vergiden muaf asgarî bir haddin üstünde olmak, toprağı yağmur veya kuyu suyu ile sulanmış olmak, sulama kuyudan yapıldı ise bu nisbetin yarısı verilmek şartıyle mahsulün onda birini verirlerdi. Ticarette ve maden işletmesinde malın kıymeti üzerinden yüzde iki buçuk ödenirdi, ithalât resmine gelince yabancı kervan reislerine tatbik edilmiş olan bir olayın tebarüz ettirilmesi bu hususta faideden hâli olmayacaktır: Hz. Peygamber (s.a.) zamanında gümrük resmi olarak bu kervan reisleri bir ondalık ödemeye tâbiydiler; halife Hz.
196
İSLAMA GİRİŞ
Ömer (r.a.) yabancıların bu vergisini Medine'ye dışarıdan getirilen bazı gıda maddeleri için yarıya indirdi, Ebû Ubeyd tarafından rivayet edildiği gibi Hz. Ömer gibi yüksek bir otoritenin bu misâli bize İslâmm malî siyasetinin derunî prensiplerine nüfuz etmek imkânım bahşeder. Hz. Peygamber (s.a.) zamanında umumî otlaklarda otlamak ve asgarî bir miktarın üstünde olmak şartıyla deve, koyun, keçi ve sığır sürüleri üzerine de vergi vardı. Sonraları yük taşıyan, çift sürmede kullanılan hayvanlar vür-giden muaf tutuldu.
350 — Tasarruf üzerine, altın ve gümüş üzerine yüzde iki buçuk bir vergi kondu. Bu, halkı kendi servetini çoğaltmak çaresini aramaya ve budalaca bir istifçiliği terk etmeye mecbur etti.
DEVLET GİDERLERİ
351 — Kur'an (9:60) ayetinde devlet gider bütçesini ayarlayan prensipleri aşağıda görüdüğü şekilde vermiştir:
«Hakikat Sadakalar (ya'ni müslümanlarm verdiği vergi) yalnız fakirlere, yoksullara ve bu işte (vergi toplama işinde) çalışanlara ve kalpleri kazanılacak olanlara, boyunları kurtarmaya (yani harp esirlerini ve kaleleri hürriyete kavuşturmaya) ve ağır borç altına girmiş olanlara, Allah, yoluna, Yolcuya mahsustur, bu Allah tarafından emredilmiş bir farzdır, Allah alimdir ve hakimdir.»
Topluluğun hemen hemen bütün ihtiyaçlarını içine alan Giderin bu sekiz maddesinin şümul ve tatbikatının kavranması bazı açıklamalara ihtiyaç göstermektedir.
352 — Devlet vergisi olarak tercüme ettiğimiz ve zekât'm benzeri olan Sadakalar tâbiri, müslümanlar tarafından normal zamanlarda ziraat, maden, ticaret, sanayi, otlayan sürüler, tasarruf ve diğer başka şeyler üzerinden hükümete ödenen bütün vergiler mânasına gelir.
İSLAMDA EKONOMİK SİSTEM
197
Bundan, anormal zamanların nıüslümanlardan alınmasını gerektirdiği vergiler, gayrı müslimlerden —teb'a olsun yabancı olsun— alınan vergiler ve mecburî olmayan iadeler hariçtir. En eski İslâm kaynakları, bilhassa Hz. Peygamber (s.a.) in söyledikleri hiç şüpheye mahal bırakmıyor ki Sadakaat bu mânada kullanılmıştır. Bu katiyen fukaraya verilen sadaka mânasına gelmez. Bu mânada sadaka ne mecburîdir ve ne de miktarı ve ödeme zaman: tâyin edilmiştir. Fukaraya verilen sadakanın karşılığı in-fak fi sebilillâh'dır, ya'ni Allah yolunda sadaka harcamaktır.
353 — Hemen hemen birbirinin müteradifi olan fakirlerin iki sınıfının ilki olan (fukara) ile yoksullar (me-sakîn) in kimler oldukları Hz, Peygamber (s.a.) tarafından açıklanmamıştır, bu itibarla reylerde ihtilâf vardır. Halife Hz. Ömer (r.a.) in kavline ve ameline göre Ebû Yûsuf tarafından Kitâb'-ul-Harac'da kaydedilmiştir. Fukara müslümanlar arasındaki fakirlerdir ve Mesaîdn hıristiyan, musevi v.s. gibi îslâm topraklarında ikâmet eden gayrı müslimlerin arasındaki fakirlerdir. Hukukçu îmam-ı Şafii bu tâbirlerin müteradif olduğunu ve Cenabı Hakkın kendi lütuf ve kereminden onlara daha fazla hisse ayırmak için fakirleri iki defa zikrettiği kanaatindedir. Bu ilim adamına göre Kur'an ayetindeki sekiz maddenin beherinin şümulüne girenler, devlet gelirinin sekizde birini alırlar, bu itibarla fakirler iki defa zikre di İdi ki eri için sekizde ikisini alırlar. Ne olursa olsun devletin birinci vazifesi İslâm topraklarında oturan hiç bir kimsenin geçim vasıtalarından —yiyecek, giyecek, ve barınacak yer vesaire-den— mahrum olmamasına dikkat etmektir.
354 — Bundan sonra devlet memurlarının maaşları gelir: vergileri toplayanlar, hesap edenler, sarfiyatı murakabe edenler, hesapları teftiş edenler v.b. doğrusunu söylemek lâzım gelirse bu zümre mülkî, askerî ve siyasî
198
İSLAMA GİRİŞ
—vergilerden faydalananların tarifinde görülebileceği gibi— bütün idarî cihazları içine alır. Tarihçi Belazûrî (En-sab'ında) içinde Halife Hz. Ömer (r.a.) in Suriye valisinden bir talepte bulunduğu vesikadan bahseder: «Bize (Medine'ye) Gelirimizin hesaplarını (hisâbe ferâidinâ) yoluna koyabilecek mütehassıs bir rum gönder». Gayrı müslim-lerin îslâm devleti idaresinde yalnız istihdam edilebileceklerini göstermek için değil, münhasıran müslümanlardan toplanmış olan Sadakaat'dan da istifade edenler arasına girebileceklerini söylemek için bundan daha büyük bir mesnede ihtiyacımız yoktur.
355 — Kalpleri kazanılacak olanlar, modern zamanların «örtülü Ödenek» tabiriyle çok kolayca anlaşılabilir. Hukukçu Ebû Ya'la al-Farra el-Ahkâm'us-suîtaniyye'sin-de der ki: kalpleri kazanılacak olanlara gelince onlar dört sınıftır :
1) Müslümanların yardımına gelmeleri için,
2) Müslümanlara zarar vermekten kaçınmaları için,
3) îslâm dinine girmeleri için,
4) Kendileri müslüman olursa ailelerinin ve soyunun sopunun da Islama girmeleri melhuz olanlar, kalpleri kazanılacak olanlardır. Müslim olsun, müşrik olsun bu dört sınıfın her biri için yapılacak masraflar meşru'dur.
356 — «Boyunları kurtarmak» tabiriyle Ötedenberi iki nevi gider anlaşılır: Kölelerin hürriyete kavuşturulması ve düşman elinde bulunan harp esirlerinin fidye karşılığı kurtarılması, islâm hukukuna - (Kur'an 24/33) göre her köle, kendi kıymetini ödemek şartıyle efendisinden hürriyetini satın almak hakkına maliktir. Lüzumlu olan parayı kazanmak ye kendi işini kolaylaştırmak için efendisini icbar etmelidir ve bu devre esnasında efendisine hizmete mecbur değildir. Bundan başka yukarıda gördüğümüz gibi bir sene bütçeye muayyen bir miktar para koyarak kölelerin hürriyetle'rini satın almalarına yar-
J^ğmg
İSLÂMDA EKONOMİK SİSTEM
199
dun etmesi hükümete düşen bir vazifedir. Emevî halifelerinden Ömer Ibn Abdülaziz (îbn-i Sa'd tarafından kaydedilmiştir) îslâm hükümeti tarafından fidyeleri verilmek /suretiyle esirlerin hürriyete kavuşturulmasının, düşman tarafından esir edilmiş gayrı müslimîeri de ihtiva ettiğini söyler.
357 — Ağır borç ■ altına girmişlerin sınıfı, klasik zamanların âdetlerine göre geniş bir tatbikat sahasına malik olup, su baskını, kuraklık v.b. gibi âfetlere duçar olanlara bu fasıldan yardım edilmiştir. Bu maddenin surenin başında zikredilen fakirler ile ilgisi yoktur. Gayrı tabiî hal ve şartlar dolayısıyle telâfisi kudretlerinin dışında kalmış ıztıraplara maruz zenginlerle ilgilidir. Halife Hz. Ömer (r.a.), ödeme hususunda lüzumlu teminatı haiz ve muvakkat bir zaman için ihtiyaç içine düşmüş olanlara Beytü'l-mal'dan (Millet hazinesinden) faizsiz borç vermek için bir çığır açtı. Şahsî ihtiyaçları için kendisinin de buradan borç aldığı olurdu. Söylemeye hacet yoktur ki faizsiz borç verme «millîleştirme» Islâmda faizin yasak edilmesiyle beraber meydana çıkan bir zarurettir. Aynı halife muayyen bir müddet için Beytü'l-mal'dan tüccarlara borç para verirdi ve Beytü'l-maTda onların ticaretinden husule gelen kârın yüzde muayyen' bir nisbetine İştirak ederdi, fakat bu iştirak yalnız kâra değil muhtemel zararlara da şamildi. Bu devlet giderinin diğer bir tatbikatı da bir nevi içtimaî (sosyal) yardım fonu idi. Eğer bir kimsenin istemeyerek başkasının ölümüne sebep olduğu sabit olur ve kanunun talebettiğl kan bedelini kendi imkânlarıyla ödemek iktidarı dahilinde olmazsa —Hz. Peygamber (s.a.) in birçok hallerde bunu yapmasıyla sabit olduğu gibi— bu maddeye dayanarak hükümet onun yardımına gelirdi.
358 — «Allah yolunda» ifadesi islâmî istilanda personel ve teçhizatıyla beraber askerî müdafaa mânasına
200
İSLAMA GİRİŞ
İSLAMDA EKONOMİK SİSTEM
201
gelir. Bu tâbir tatubikatta tahsilde olanlara yardım, cami inşasına yardım v.b. bütün hayır işlerine şamildir.
359 — Sonuncu madde geniş bir mânada turistik trafiğe tallûk eder: Köprü, yol, otel, lokanta inşası, (polis dahil) yol emniyeti, sağlık şartlan, seyyah nakli ve yabancıların seyahatleri sırasında hepsine her nevi konforun sağlanması ve elde olan imkânlara göre onlara bedava bir-misafirperverliğin teşmilini de ihtiva eder. Evvelce bu gibi misafirperverlikler her konak mahallinde üç gün için temin edilirdi.
360 —- Bu tedbirlerin kıymetini takdir edebilmek için onların on dört asır evvel îslâmın zuhuru zamanlarına ait olduğu hatırlanmalıdır. Bu belirtilen giderlere bugün dahi ilâve edilecek çok bir şey yoktur. Öyle görünüyor ki bunlar zamanımızda tebasınm refahına taallûk eden hususlarda ileri bi'r devletin sosyal hizmetlerine de pek âlâ kabili tatbiktir.
İSTİSNAİ VERGİLER
361 — Sadakat gerek Hz. Peygamber (s.a.) zamanında ve gerekse Hulefa-i Raşidin zamanında devletin yegâne vergisi idi. Daha sonraki devirlerde hukukçular olağanüstü ihtiyaçlar karşısında tam manasıyla muvakkat olmak şartıyla yeni vergilerin konulmasına kanunî imkân olduğunu kabul ettiler. Bu gibi vergilere Nevaib derler ki afat mânasına gelir.
SOSYAL YARDIM FONU :
362 — Yalnız ağır yük olacak masrafları gerektiren rizikolar (tehlikeler) sosyal yardım konularını teşkil eder ve bunlar zamana ve sosyal şartlara göre değişirler, İ^âm'-m zuhurundaki Arablar arasında günlük rahatsızlıklar
bilinmeyen bir şeydi ve tıbbî bakım pratik bakımdan bir masraf teşkil etmiyordu; vasat bir adam evini kendi eliyle inşa eder ve hattâ malzemesinin mühim bir kısmına da para vermezdi. Bunun için o zamanlar hastalığa, yangına v.b. karşı sigortaya niçin ihtiyaç görülmediği kolayca anlaşılır. Buna karşılık esarete ve insan öldürmeye karşı sosyal yardım hakikî bir ihtiyaçtı. Daha Hz. Pegamber (s.a.) zamanında bu nokta dikkati çekmişti. İleride inkişaf etmek ve icabı hale uymak kabiliyetini haiz bazı tedbirler alındı. Bu suretle Hicretin birinci senesinde Medine site-devleti anayasasında bu sosyal dayanışma fonuna (Maakil) dendi. Şöyle işlerdi: Eğer bir kimse harbde esir düşerse onun hürriyete kavuşturulması için bir fidye verilmesi lâzımdı. Bunun gibi vücuda yapılacak bütün zararlar, insan öldürmek, zarar ve ziyanın yahut kan bedelinin ödenmesini gerektirirdi. Bunların miktarları.ekseriya esir veya suçlu olan şahsın imkânlarının dışında kalırdı. Hz. Peygamber (s.a.) mütekabiliyet esası üzerine bir sosyal dayanışma fonu te'sis etti: Bir kabilenin mensublan kabilelerinin hazinelerine kendi imkânlarına göre para yardımı yapacak, böyle bir para lâzım olduğu zaman bu yardımı hazineden bekliye çeklerdi. Eğer kabilenin hazinesi kâfi gelmezse diğer akraba ve komşu kabileler onların yardımına gelmek mecburiyetinde idiler. Tekmil bir bütün içinde bu üniteleri teşkilâtlandırmak için bir silsile-i nıeratib teşkil edilmişti. Medine'de Ensarın kabileleri malûmdu; Hz. Peygamber (s.a.) esas itibariyle Mekke'nin muhtelif kabilelerine mensub olan yahut Habeşistan'dan gelen yahut Arabistanın muhtelif bölgelerinden gelmiş olan Mekke muhacirler inin —sözü geçen sosyal sigorta isteklerine uyarak— bir tek yeni kabîle halinde teşkilâtlanmasını emir buyurdu. .
363 — Daha sonraları halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında karşılıklı yardımlaşma yahut sigorta cüzütamları
I
202
İSLAMA GİRİŞ
ISLÂMDA EKONOMİK SİSTEM
203
bir kimsenin mensub olduğu meslek, askerî, mülkî idare esaslarına yahut muhtelif bölgelere göre teşkilâtlandırıldı. Bir ihtiyaç hasıl olduğu zaman —yukarıda devlet giderlerinden bahsederken söylediğimiz gibi— merkezî hazine yahut vilâyet idarelerinin mahallî hazineleri bu ünitelere yardım ederlerdi.
364 — Sigorta esas itibariyle her bir kişinin yükünü azaltmak maksadıyla mümkün olduğu kadar çok kimse üzerine bir tek kişinin yükünün dağıtılması demektir. İslâm sermayeye dayanan sigorta şirketleri yerine mütekabiliyet ve işbirliği ile zirvesinde merkezî hükümetin bulunduğu cüzütamların kademeleninelerine dayanan bir sigorta teşkilini tercih etti.
365 — Böyle bir cüzütam, emrinde biriken ve kullanılmayan sermayeyi çoğaltmak maksadıyla ticarî işlere yatırabilir. Bir zaman gelir ki o cüzütamm mensubları artık hisse yatırmaktan muaf tutulabilirler ve hattâ ticarî işlere yatırılan paradan onlara kâr bile dağıtılabilir. Söylemeye hacet yoktur ki mütekabiliyet esasına dayanan üniteler, (kurumlar), trafik kazası, yangın, nakliyat kayıpları v.b. gibi her nevi rizikolara karşı sigorta yapabilirler. Yine söylemeye hacet yoktur ki bütün rizikolar yahut bir kısım rizikolar için meselâ paket nakliyatı gibi muvakkat saikler için sigorta işi «millîleştiri-lebilir».
366 — Sigorta edilen insanların mevduatıyla mütenasip bir şekilde şirketin karma iştirak etmedikleri sermayeli sigortaların teknik teferruatına girmeden denilebilir ki bu nevi sigortalar îslâmda hoş görülmez. Zira bu çeşitleri bir nevi şans oyunu hükmündedir.
367 — Sırası gelmiş iken halife Hz. Ömer (r.a.) zamanındaki diğer bir sosyal müesseseden de bahsedelim. Bu zat kendi zamanında memleketin bütün sekenesi için bir maaş sistemi tanzim etmişti —ve îbn-i Zencuveyh'm
Kitâb-ül-Emvâline ve Câhız'm Risale tü'n-Numaniyesi ne göre gayrı müslim teba dahi bu maaşdan faydalananlar arasında idi— o halde ki bir çocuk doğar doğmaz bir ntaaşa hak kazanır ve gençlerde geçinme için lâzım olan asgarî bir miktarı alırlardı. «Yetişkinler hayatları için lüzumlu olan asgarî miktarı alıyorlardı. Başlangıçta halife muhtelif emekli grupları arasında hususî bir tefrik göstermiştir; meselâ asgarî miktar bir ise en iyi durumda olan 40 almıştır. Aşağıdaki rivayetlerin ifadesine göre Hz. Ömer tarafından «Divan» diye adlandırılan bu müessese menşei tâ Hz. Peygamber (s.a.) zamanıdır: «Bu tatbikatın esası şu rivayettir: Hz. Peygamber Mahmiye b. Cez'i, Benû'l-Müstalik'ten alman ganimetin devlet hakkı olan beşte biri üzerine vazifeli olarak tayin etmiştir Şüphesiz Mahmiye bütün ganimetlerin devlete ait beşte birer üzerine memurdur. Sadakalar (Zekât) ayrı idare ediliyordu ve hususî vazifelilere sahipti. Düşmandan sulh halinde alınan gelirlerin (fey') de ayrı vazifelileri vardı. Hz. Peygamber sadakati yetimlere, zayıflara ve fakirlere sarfe-derdi. Yetim rüşdüne erer ve askerlik (Cihad) kendisine vazife olunca, o sadakattan istifade edenler listesinden, fey'den istifade edenler listesine nakledilirdi; bu halde eğer o, cihadı yapmayı reddederse artık sadakattan istifade edemezdi. Hayatını bizzat kazanmaya memurdu. (Bkz. Serahsî, Şerh'us-siyer'il-kebir s. 978 neşir; müneccid).
ŞANS OYUNLARI
368 — Kur'an (5:90) şans oyunlarını yasak ederken onları «şeytan işi» olarak vasıflandırmıştır; bunun da inandırıcı sebepleri vardır. Kabul edilmiş bir keyfiyettir ki sosyal fenalıkların çoğu millî servetin fena tevziinden, bazılarının çok zengin ve diğerlerinin çok fakir oluşundan, fakirlerin, zenginlerin istismarına kurban gitmesinden ileri gelmektedir. Talih oyunları ve piyangolar çok
204
İSLAMA GİRİŞ
miktarda parayı kolayca kazanmak için iştihayı kabartır. Halbuki kolay kazanç ekseriya cemiyet için fenadır. Farz edelim ki yarışlarda —at yarışları veya başka yarışlarda,— piyangolarda —umumî veya hususî mahiyette olsun— ve diğer baht işi oyunlarda bazı memleketlerde olduğu gibi memleket ahalisi her hafta üç milyon İngiliz lirası sarfediyor, yalnız on sene zarfında 560 milyon liralık bir meblâğ memleketin geniş bir tabakasından toplanacak ve gülünç bir surette küçük bir miktar arasında tevzi edilecektir. Zira halkın yüzde birinden azı, yüzde doksan dokuzu zararına zenginleşiyor, diğer bir tâbirle yüzde biri zenginleştirmek için yüzde dokson dokuz fa-kirleşiyor ve yüzde bir milyoner yetiştirmek için yüzde doksan dokuzu mahv*a sürükleniyor. Piyangolar da dahil olmak üzere talih oyunları hususî olsun millîleştirilmiş olsun pek geniş bir ekseriyetin aleyhine pek az kimsenin elinde servetin toplanmasından doğan fenalığı bütün şiddetiyle duyurur. Bu itibarla îslâmda piyangolar ve şans oyunları toptan yasak edilmiştir. Sermayeye dayanan sigorta şirketleri gibi baht oyunları da bir taraflı rizikoya dayanır.
FAİZLE BORÇ VERME
369 — İhtimal dünyada hiç bir din yoktur ki faizi yasak etmiş olmasın. îslâmm mümeyyiz vasfı, bu çeşit kazancı yasak etmekle kalmıyarak insan cemiyetinden bu kötü müessesenin mevcudiyetine saik olan sebeplere de çare bulmuş olmasıdır.
370 — Hiç kimse ödünç aldığı paraya gönül rızasıyla bir faiz ödemek istemez; öder çünki paraya ihtiyacı vardır, faiz vermeden elde edemiyeceği için öder.
371 — İslâm ticarî kazançlarla borç vermediki faiz arasında açık bir tefrik yapmıştır. Kur'an (2:275) de şöyle der : «...ticareti helâl, faizi haranı kılmıştır...» Bi-
İSLÂMDA EKONOMİK SİSTEM
205
raz ileride: (2:279) «...eğer onu (faizi) terk etmezseniz Allaha ve Resulüne karşı harbe girmiş gibi olduğunuzu bilin; eğer tövbe ederseniz başları (faizsiz) sizindir; ne İıaksızlık yapmış ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.» •
der.
372 — Faiz yasağmmm esası, zarar tehlikesinin bir taraflı olmasındadır. Zira bir adam para kazanmak için bir miktar para Ödünç alıyor, borç veren işletme ticaret rizikolarına-iştirak etmiyor, hal ve şartların va'd edi-. İen faizi ödemeğe imkân verecek kadar müsait gitmemesi mümkündür.
373 — Başkalarına faizsiz para verilecektir diye bir şahsi kendi parasında meccanen mahrum kılmağa zorlamak mümkün değildir. İslâmm devlet gelirine yüklediği vazifelerden biri ağır borç altına girmiş olanlara yardım olduğunu söylemiştik. Yardımı teşkilâtlandıran prensip karşılıklı yardım ve iş birliğidir. Bundan dolayı Umumî Hazine, merhametli insanlardan yuhut bu çeşit teşkilattan gelen ikrazlara ilâveten paraya ihtiyacı olanlara mütekabiliyet ve işbirliği esasına dayanan faizsiz ikrazları tanzim, eder.
374 — Ticarî ikrazlar için mudarebe sistemi vardır. Burada bir kimse para ikraz eder ve aynı zamanda hem kazanca ve hem zara iştirak eder. İki kişi bir şirket kursa her birisi sermaye ve emeğin yarısını temin etse kârın taksiminde bir güçlük olmaz, fakat sermaye bir taraftan, emek de diğer taraftan gelirse yahut iki kişi sermayeyi' temin eder ve onlardan yalnız birisi çalışırsa, hülâsa hissedarların iştirak hisseleri emekte ve sernıa-. yede müsavi olmazsa v.b. bu gibi hallerde kârın ve kazancın tevziinden evvel, daha evvel kabul edilmiş esaslar dairesinde emeğin hissesine ma'kul bir kâr verilir, zararları önlemek için tabiatiyle mümkün olan bütün tedbirler alınır. Bununla beraber İslâm her sözleşmede akid
206
İSLAMA GİRİŞ
İSLÂMDA EKONOMİK SİSTEM
207
tarafların kâra olduğu kadar zarara da iştiraklerini talep eder.
375 — Banka faaliyetlerine gelince başlıca üç çeşittir: Parayı bir mahalden diğer mahalle nakletmek, müşterilerin tasarruflarını emniyet altına almak, kâr karşılığı diğerlerine para ikraz etmek. Bankanın işleme masraflarını bankadan istifade edenler öder. Münakaşa edilecek yegâne mesele ticaret, sanayi yahut diğer mübadele maksatlarıyla yapılan ikrazlar meselesidir. Eğer banka borç verdiği adamların kârına ve zararına iştirak ederse islâm bu nevi banka faaliyetlerini tasvib eder, yoksa etmez.
376 — İtimattan itimad doğar. Eğer bir hükümetin tasarruf bankaları sene başında değil de sene sonunda müşterilerine yüzde şu ve bu nisbette bir kâr ödemek durumunda olduğunu ilân edecek olursa îslâma göre bu yalnız meşru olmakla kalmaz., halk kendi tasarruflarını —bidayette melhuz kârın miktarı, hakkında edilen sükûta rağmen— hükümet bankalarına yatırmaktan bir korkulan kalmaz. Zira âmme idaresine itimat edilir.
377 — Hulâsa etmek lâzım gelirse bütün ticarî akitlerde kâra olduğu kadar zarara da iştirak prensibine Islâmda riayet edilir.
İSTATİSTİKLER
378 -t- Bütün plânlamalarda kabili istifade olan kaynaklar hakkında bir fikre sahib olmak zarurîdir. Buharı'-nin haber verdiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) bir sayım yaptırmıştır. Halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında hayvanların, meyva ağaçlarının ve diğer malların sayımı yaptırılmıştı; yeni kazanılan vilâyetlerde ziraate elverişli arazi ölçülmüştü. Halkın refahıyla dolu geniş bir fikirle aynı halife Hz. Ömer, muhtelif vilâyetlerin temsilcilerini
—vergiler topladıktan sonra— merkeze davet etmek itiyadında idi. Bu suretle o sene zarfında vergi toplayan-/ ların hatt-ı hareketlerine karşı halkın bir şkâyeti olup olmadığını anlardı.
GÜNLÜK HAYAT
379 — Bu kısa bahsi oldukça mühim iki yasağı zikrederek sona erdirebiliriz; bunlar bir müslümanm günlük hayatının bir karakteristik özelliğini teşkil eden talih oyunları ve alkollü içkilerdir. Uzun seneler boyunca mütemadiyen para sarfedilen ve mukabilinde en küçük bir şey kazanılmayan talih oyunlarından bahsetmek fırsatını bulmuştuk. İktisadî bakımdan zayıf olanlar için bu ne mühim bir kayıptır. Alkolün şu hususiyeti vardır ki az miktarda alınınca insanı neşelendirir ve daha fazla içmemek hususundaki kararını zayıflatır; bir kimse bir defa sarhoş olunca hareketlerini kontrol edemez olur ve o zaman parayı farkında olmadan savurmaya başlar. Buna şunu da iâve edebiliriz: Alkollü içkilerin sıhhat üzerine olan zararı çoluk çocuğa ve soya da intikal eder. Kur'an âyetlerinden biri (2/219) bundan şu şayanı dikkat tâbirlerle bahseder: «Sana şarabdan ve kumardan sual ederler de ki: her ikisinde de insan için büyük günah ve bazı faydalar vardır, fakat onların günahı faydalarından daha çoktur». Kur'an alkolde bazı faydaların olduğunu inkâr etmez; bununla beraber onu cemiyete karşı, ferdin bizzat kendisine karşı ve nihayet tabiatiyle Kanunu koyana karşı bir günah olarak ilân eder. Diğer . âyette (5/90) onu şirk ile bir tutar ve şeytanın amelle rinden biri olarak vasıflandırır ve ilâve eder ki: «Eğer bir kimse iki cihanda mes'ud olmak isterse kumardan ve alkollü içkilerden kaçınmalıdır».
MÜSLÜMAN KADİNİ
209
MÜSLÜMAN KADINI
380 — îslâmda kadının başlıca hak ve vecibelerinden bahsederken evvelâ şunu'söylemeliyiz ki, îslâm hukukunun bizatihi intibak ve icab-ı hale göre inkişaf etmedeki kabiliyetine rağmen gerek komünist dünyada ve gerekse kapitalist grupta sosyal hayatın bazı kısımlarında bir kadının hakikatle ve tatbikatta faydalandığı hürriyeti îslâmm kabulü bahis konusu olamaz. İslâm, kadının makul bir varlık olarak kalmasını talebeder. Ondan ne melek olmasını, ne de şeytan olmasını bekler. Hz. Peygamber (s.a.): İtidal işlerin en iyisidir.» buyurmuştur. O-nun Islâmdaki mevkiini diğer medeniyetlerde veya hukukî sistemdekilerle mukayese etmek veya aradaki tezadı görmek arzu edilirse, sırf münferit âdetlerin değil bütün vakıaların nazarı itibara alınması . lâzım gelir. Filvaki ahlâkın bazı kısımlarında İslâm, zamanımızdaki diğer yaşayış sistemlerinin bazılarında ahlâk ve din hususunda daha çok sert ve daha çok sofudur.
UMUMÎ MALUMAT
381 — İslâm geleneklerinde annenin mevkii çok yüksek tutulmuştur. Hz. Peygamber (s.a.): «Cennet annelerin ayakları altındadır.» diyecek kadar ileri gitmiştir. Buharî'nin rivayetine göre bir kimse Hz. Peygamber (s.a.) den Allah'ın en ziyade hoşuna hangi işin gideceğini sordu. Şöyle cevap verdi: Namazın vaktinde kılınması, o kimse «Budan sonra hangisi?» diye devanı etti. Hz.
Peygamber (s.a.) efendimiz: «Ana ve baba hakkında cömert olmaktır.» buyurdu. Kur'an ekseriya sözü buna getirir ve insana hatırlatır ki onu karnında taşıyan, onun i^in acı çeken ve hernevi fedakârlıklara katlanarak onu besleyen, büyüten odur.
382 — Zevce sıfatıyle kadına gelince: Hz. Peygamber (s.a.) in bir Hadîsi meşhurdur: «Sizin içinizde en iyiniz zevcesine karşı en iyi olammzdır.» Peygamber (s.a.) in çok hakimane bir nasihati İbn Hanbel (No. 6681) tarafından nakledilir: Kocasının izni olmadan bir kadına hediye takdim etmeyiniz». Meşhur veda' Haccı münasebetiyle irad ettiği hutbede Efendimiz kadından uzun uza-dıya bahsetmiş ve bilhassa şöyle demiştir: «Ey insanlar, kadınların sizin üzerinizde hakları ve sizin de onlar üzerinde haklarınız vardır. Sizin onların üzerindeki haklarınız, onların yatağınızı başkalarına çiğnetmemesi, sevmediğiniz ve izin vermediğiniz insanların evinize girmemesi ve onların alçaklık etmemesidir. Eğer böyle yaparlarsa Allah size, yataklarınızı ayırmak, kıyasıya olmamak, incitmemek şartıyla dövmek suretiyle cezalarını vermeye müsaade etmiştir. Eğer bunlardan kaçınırlar ve size itaat ederlerse o zaman size düşen vazife onların yiyeceklerini, giyeceklerini en güzel olan âdete göre temin etmektir. Size kadınlarınıza en iyi şekilde muamele etmenizi emrederim, çünkî onlar, evlerinizde hiç bir şeyleri olmayan esirler gibidir ve size gelince onları Allahm bir emaneti gibi alın ve Allahm emriyle onlardan faydalanın, binaenaleyh kadınlar hakkında Allahdan korkun, onlara iyi muamele etmenizi emrediyorum. Tebliğ ettim mi? Ey AUahım şahid ol.»
383 — Kız evlât olarak kadının îslâmdaki mevkii, Kur'an-ı Kerîm'in, lalamdan evvelki müşriklerin, kız ev-lâdları doğunca takındıkları tavra karşı onları takbih
İslama Giriş — F: 14
210
İSLAMA GİRİŞ
edişinden tahmin edilebilir; Kur'an «Onlar Allaha kız evlâdlar isnad ederler, hâşâ o bundan münezzehdir, kendilerinin arzu ettikleri de (erkek evlâd) onlarındır; onlardan birine bir kız evlâdı olduğu müjdesi verilince pek öfkeli olarak simsiyah kesilir. Verilen müjdenin te'siriyle kavminden gizlenir. Onu hakaretle mi tutacak yoksa onu toprağa mı gömecek. Bak onların hükümleri ne kötüdür.» (16:57-0). Kur'an durmadan Allanın herşeyi çift yarattığını ve zürriyetin devamı için her iki cinsin elzem olduğunu, her ikisinin kendine has vazifeleri olduğunu hatırlatır ve «...Erkeklere kazandıklarından bir pay, kadınlara kazandıklarından bir pay vardır.» der. (4:32).
384 — Ağdalı bir durumdan kaçmak maksadıyla tabiat, her iki cins arasında tam bir müsavatı değil, vazife ve işlerin taksimini arzu etmiştir. Meselâ bir erkek için bir çocuğa hamile olmak mümkün olamıyacağı gibi erkeklerin tabiî vasıfları kadınlar tarafından yerine getirilemez. Kadının fizik bakımından yapısı daha narindir, bu narinlik onun kemiklerinin, beyninin ağırlığına kadar tesir eder, bu narinliği muhafaza ihtiyacına uyarak kadın daha fazla bir zarafet sahibi olacak ve bu itibarla hayatın daha meşakkatli kısımlarında vazife almak için mücehhez olacaktır. Kadının veya erkeğin ihtiyaçlarına göre her ikisi için bu hem tabiî ve hem ma'kuldur.
385 —• Her ikisi cins arasında bazı tabiî müsavatsızlıklar olmasına mukabil hayatın birçok cephelerinde bunlar birbirlerine benzerler, bu itibarla bu sahalardaki vasıfları birbirine müşabih olacaktır .
386 — Bu hal bir bakıma İslâmm kadın hakkındaki görüşünü hülâsa eder: Bazı yönleriyle kadın erkeğe müsavi sayılmış ise de, bazı yönleriyle böyle sayılmamıştır. Aşağıda izah edilecek hak ve vecibelerinin tarifinde bu durum daha iyi anlaşılacaktır.
MÜSLÜMAN KADINI
211
KADININ VECİBELERİ
, 387 — Dinî hususlarda ilk vazifesi erkekte olduğu ■ gibi Allahın birliğine inanmaktır ki ahirette mağrifetin yegâne vesilesidir. Malûmdur ki İslâm bir kimsenin dinini değiştirmeye zorlanmasını yasak etmiştir ve bu vesile ile hatırlatabilir ki bir raüslümanin gayrı müslim eşi dinini muhafaza ve şahsî ehliyeti içinde onun icaplarını yerine getirmek hususunda bütün haklara maliktir. Yine malûmdur ki İslâm topluluğunun içinde onun yaşayış tarzını bir bütün olarak muhafaza etmek hususnda kat'î bir disiplin kabul edilmektedir. Bu bakımdan ihanet ceza görür. Bununla beraber Hulefa-i Raşidîn zamanındaki bazı vak'alar bu bakımdan kadınlara verilen cezanın erkeklere verilenler kadar sert olmadığını göstermektedir.
388 — Dinî ibadetler içinde erkeklere farz olan namaz bazı müsaadelerle kadınlara da farzdır. Baliğ olan bir kız her ay muayyen zamanlarda günde beş vakit kılman namazdan muaftır. Erkek için cemaatle kılınması mecburî olan cuma namazı onun için ihtiyarîdir. Oruç da onun için hafifle ti İmiş tir; lohusalık ve hayız gibi hallerde o Ramazan ayı orucunu daha sonraya bırakmak hakkına sahiptir. Hacca gelince kadınlık sebepleri dolayısiyle ifa edemediği bazı merasimden muaf tutulurlar. Hülâsa İslâm kadın için mülayim ve müşfiktir. Esas olan vazifelerin sonuncusuna yani zekât vergisine gelince meselâ Şafiî mezhebi gibi bazıları kadına bazı müsaadeler bahsetse de erkekle bu hususta yine müsavidir. Bu sebepten kadının biriktirmiş olduğu parası için zekat vermesi lâzımdır. Bununla beraber bu para kadının ziynet eşyasına tahvil edilmiş ise zekât'tan muaftır. Devamlı olarak çoğalması için İslâm, millî servetin mütemadi tedavülü üzerinde ısrar etmiş ve vergiye tâbi tutmakla ihtikâr ve is-
212
İSLAMA GİRİŞ
tifciliğin cesaretini kırmış olmasına rağmen, İslâm, kadının ve onun zevklerinin lehine bu müsaadeyi vermiştir.
389 — Sosyal vazifeler de vardır. Milli serveti adilâne bir surette taksim etmek emeliyle, servetin az bir kısım insanlar elinde toplanmasına sebep olan vasıtalar yasak edilmiştir. Bir müslüman kadın da bir erkek kadar kanunlara tâbidir. Piyangolar, koşulardaki bahsi müşterekler v.s. cemiyetin iktisadî muvazenesi için zararlıdır, ve hem erkeğe, hem de kadına katiyetle yasaktır.
390 —■ Diğer birçok felâketlerin kaynağı olan alkolden de bahsedelim. Her müslümanın ondan kaçınması bilhassa vazifesidir. Kur'an (5/90) ona şeytanın işi der. Sağlık, ekonomi ve ahlâk bakımından zararları onu tarif etmeğe lüzum bırakmıyacak kadar malûmdur. Alkollü içkilerin kadınla ilgili hususî bir münasebeti vardır: Çocuğu evvelâ kanıyle, sonra südü ile besleyen kadındır. Bu suretle bebeğine yeni nesle ve insanlığın istikbaline sıhhat veya hastalık nakleden kadındır.
391 — Daha kolay anlaşılır ki vazife ahlâktır. Halikımız ile olan münasebetlerimizde ma'neviyat ne ise, hemcinslerimizle karşılıklı münasebetlerimizde de ahlâk odur. Yalnız bazı tezahürlerini değil de kötülüğün 'hakikî kaynaklarına hücum etmek gayret ve arzusu ile İslâm —derin saiklerini nazarı itibara almayacak olursak— bizi hayrete düşüren bazı âdetleri bize yüklemiş, tavsiye etmiş yahut bir başka yönden teşvik etmiştir. Bütün dinler fuhuş ve zinanın suç olduğunu söylerler, lâkin İslâm daha ileri giderek günaha girme imkânlarının azaltılmasını emretmiştir. Günaha girmemek için herkesin kendi ahlâkını geliştireceğini ümit etmek kolaydır; girişecekleri muharebede mağlûb olacakları evvelden belli olan zayıf karakterlerin —ki erkeklerin çoğunluğunu teşkil eder— günah işlemek fırsatlarını azaltmak daha akıllıca bir hareket değil midir?
MÜSLÜMAN KADINI
213
392 — Bunun içindir ki Kur'an (33/59) önce «Ce-
lâbiblerini (Tepeden tırnağa Örten bir nevi örtü, elbise) giymelerini tavsiye etti; maksat erkekleri cezbetme imkânlarını azaltmak ve ayetin de izahı üzere kadınları erkeklerin şerrinden korumaktır. Sonra da ev içinde arkadaşlara ve ziyaretçilere karşı davranmak hususunda şu ayet (24/30-31) nazil oldu: «İman eden erkeklere söyle ki nazarlarını indirsinler ve iffetli olsunlar, bu onlar için daha temizdir; şüphesiz ki Allah onların yaptığından hakkıyle haberdardır ve iman eden kadınlara da söyle ki onlar da nazarlarını indirsinler ve iffetli olsunlar ve ziynetlerinden yalnız aşikâr olandan başkasını gÖstermesinler ve başörtülerini (humur, peçe) göğüslerinin üzerine koysun, lar...» Dünya hayatı hiç bir zaman tavsiye edilmiş değildir. Başörtüsünün yegâne sebebi cezbetme sebeplerini azaltmak ve kadını erkeklerin şerrinden muhafaza etmektir. Kur'anda başka bir yerde beyan edildiği gibi (33:59) İslâm tarihinin her devrinde Peygamber (s.a.) in devri de dahil olmak üzere müslüman kadınlarının kendilerine yakışan her mesleğe intisap ettikleri görülür Hastabakıcı, muallim, harpte berberlik, ahçılık ve askeri teşci için muganniyeliğe ilâveten icabettiği zaman erkeklerin yanıbaşmda düşmanla savaştıkları görülmüştür. Halife Hz. Ömer (r.a) Başkent Medine'de pazarı murakabe için Şifâ binti Abdullah adlı bir kadını müfettiş olarak vazifelendirdi (îbn-i Hacer îsâbe'sinde bunu kaydeder.) Aynı hanım Hz. Peygamberin eşi Hafsa'ya okuma-yaz-mayı öğretmiştir. Hukukçular kadının mahkemede hâkimlik etmesinin mümkün olduğunu kabul ederler ve bu çeşit misaller çoktur. Hulâsa parazit olmaktan uzak, bîr kadın İslâm cemiyetinde hayatını kazanmak ve kabiliyetlerini geliştirmek için erkeklerle iş birliği yapabilir.
393 — Kur'anm (30:21) ayetine göre: Size nefislerinizden kendilerine isınasımz diye zevceler yaratmış
214
İSLAMA GİRİŞ
olmasa, aranızda bir sevgi ve şefkat husule getirmesi de onun ayetlerindendir.» Kadın ve erkek karşılıklı birbirinin tamamlayıcısıdır. (2:187); bu itibarla karşılıklı menfaatleri için. onlar da birbirine uymalıdırlar. Birbirine müsavi olan iki kişi yüzde bir vak'ada bile birbirleriyle mutabakat halinde olamazlar; aile yuvasının menfaati, aile içinde daha iyi anlaşabilmek için karşılıklı fedâkârlığı gerektirir. Zevceye yapılacak muamele hakkında Kur'-anın zevc'e verdiği nasihat (4:19) bu konuda düşünceyi besliyecek bir kaynaktır: «...Onlarla iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmadmızsa olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur.» Filvaki en akıllı kimse odur ki en büyük müsamahayı bilhassa en çok kudreti olduğu zaman gösterir.
394 — Evlenmek için, sevilen kimse aranır ve tercih edilir, fakat aşk meselesi ademoğlunun tarihinde kasvetli bir masaldır. Aşk saikleri bilhassa gençler arasında hayalî ve geçicidir. Tatlı bir ses, lâtif bir gülümseme, göz, renk, saç biçimleri yahut diğer geçici jestler dramın başlamasına sebep olur, amma hakikî bir aile hayatı için bunlar kâfi gelmez. Hz. Peygamber (s.a.) bu hususta bize pek hikmetli bir nasihat vermektedir: «Yalnız güzellik hatırı için evlenme, belki bu güzellik ahlâkan bir alçalmanın sebebi olabilir. Servet için de evlenme, servet de boyun eğme sebebi olabilir. Daha ziyade dinî esaslara dayanarak evlen!» (İbn Mace, no. 1859). îslâm, dinî hayatın bütün sahalarında nâzım vazifesi gördüğünden, söylemeye hacet yoktur ki dinî vazifelerini titizlikle yerine getiren, aile yuvasına saadet getirmeğe daha ziyade kaabiliyetli olur. Diğer bir vesile ile Hz. Peygamber (s.a.) şöyle demiştir: «Dünya fanidir, ondan edilen istifade geçicidir; dünya nimetleri içinde iyi bir zevceden dana iyi bir nimet yoktur.» (aynı eser, no. 1855). Yrmizî ve Nesai
MÜSLÜMAN KADINI
215
Hz. Peygamber (s.a.) in diğer bir Hadisini naklederler : «En mükemmel bir mü'min mükemmel bir seciye sahibi olan kimsedir ve böyle bir adam zevcesine karşı nazik olur.»
395 — Biraz evvel işaret ettiğimiz gibi İslâm ahlâka hususî bir ehemmiyet atfeder, bu itibarladır ki kadın ve erkeğin ihtilâtınm bütün vasıtalarla bertaraf edilmiş olmasını talep eder. Kur'ana göre (4:34) eğer bir kimse zevcesi tarafından gelecek bir ahlâksızlıktan (nüşûz, bkz. § 382) korkarsa evvelâ nasihat etmeli, sonra yataklarını ayırmak suretiyle tazyik etmeli ve nihayet kıyasıya olmamak (incitmemek) şartıyla dövmelidir. Eğer ıslah imkânı yoksa —Hz. Peygamber (s.a.) in, Allahm helâl kıldıkları arasında en fazla kerih gördüğü şey olarak vasıflandırdığı— talâk (boşama) ile mesele halledilmelidir, iffet hakkında bu mecburiyet karşılıklıdır. Biraz ileride Kur'an (4:128-30) der ki eğer bir kadın kocasının ahlâksızlığından (nüşuz, bkz. § 382) veya ihmalinden korkarsa meseleyi düzeltmeğe teşebbüs edebilir ve en son çare olarak kanunî yoldan onun da ayrılmayı istemek hakkı vardır.
395 a — îyi geçinme görüşlerde birliği gerektirir. Bu birlik karı ve koca aynı sonuca varmak suretiyle ekseriya kendi kendine tahakkuk eder. Lâkin başka defalar ikisinden birinin fedakârlıkta bulunması, kendi fikrinden vazgeçmesi lâzım gelir. Bununla beraber fedakârlıkların da bir haddi vardır. Kur'an (29/8) ve Hadîsin «Halika isyanda mahlûka itaat olmaz» buyurmasına şaşılmamalı-dır. Her türlü işte muhabbet saikasıyla yahut sadece ida-rei maslahat düşüncesiyle fedakârlık yapılabilir, şu şartla ki bu fedakârlık kat'î olan islâm'ı bir vecibeye zarar vermesin; bilhassa din bakımından yasak olan inlâl edil-
mesin.
395 b — Bir meseleye Hz. Peygamber (s.a.) büyük
216
İSLAMA GİRİŞ
ehemmiyet verirdi. Bu sebepten ekseriya ondan bahsederdi: Erkekler kadınlarmkine benzer hareketlerden kaçınmalılar, kadınlar da baş tuvaletlerinde, giyimde, konuşma tarzında ve buna benzer şeylerde erkekler gibi, hareket etmemelidirler Herkes aksi istikâmette değil, tabiî istikâmetinde gelişmek mecburiyetindedir. Aksi takdirde bu istikamet hilâfına hareket eden kimse ilâhî lanete çarpılır.
KADININ HAKLARI
396 — İslâm'dan evvelki Araplar bir kadının şahsına erkeğinkinden daha az ehemmiyet verirlerdi, bunun için suçlu erkek ve kurbanı kadın ise misilleme kanunu yer alamazdı. Kur'an bu müsavatsızlığı kaldırdı ve kadına karşı işlenen suçlar, ister şahsına, ister malına, isterse şerefine karşı olsun erkeğe karşı işlenenlerle aynı seviyeye getirildi. Denilebilir ki bazı hallerde kadının haklarına daha ziyade bir ehemmiyet verilmiştir. Meselâ Kur'an (24:4-5) de şöyle bir hüküm vaz'eder ki eğer bir erkek bir kadını ahlâksızlıkla itham eder de delillerini ortaya koyamazsa yalnız iftiraya verilen cezaya müstahak olmakla kalmaz, bir mahkeme huzurunda şehadetinin ömrü boyunca kabul edilmiyeceği ilân edilir (ve bu ceza ahirette maruz kalacağı cezalara ilâve olarak verilir, bununla beraber, tövbe ve nedamet halinde affedilmesi ihtimali vardır.). Nedametin uhrevî mânada günahı sileceği hakkında bir rey icmaı varsa da, nedametinin tanınmış olmasına rağmen şahitliğe ehliyetsizliği devam eder. Öyle görünüyor ki Kur'an, cemiyeti düşünmeden söz söylemenin kötülüklerinden temizlemek çarelerini aramıştır, bilhassa zarar vermenin kolay, çare bulmanın zor olduğu hususlarda.
397 — Kadının şahsının tam ve mükemmel hususi-
MÜSLÜMAN KADİNİ
217
yeti mal konusunda bariz bir surette goz& çarpar. İslâm hukukuna göre kadın malı üzerinde mutlak bir hakka sahiptir. Sinn-i rüşde vasıl olmuş ise başka hiç bir kimseye ihtiyaç duymadan kendi isteğine göre malını tasarruf eder. İsterse bu şahıslar baba, kardeş> zevç, erkek evlât veya başka birisi olsun. Bu hususta erkekle kadın arasında hiç bir fark yoktur. Bir kadının malına, kocasının, babasının yahut akrabasından herhangi bir kimsenin borcu malından fazla olsa dahi dokunulamaz. Bunun gibi kadının yakınları da onun yapacağı borçlardan sorumlu tutulamazlar Mal edinmek hususunda kadın da erkek gibi aynı haklara maliktir, mala tevarüs eder, bağış veya hibe olarak alır, kendi emeğiyle malı kazanabilir ve bütün bunlar kendi malı ve yalnız kendi malı olarak kalır. Kendi keyfine göre malından faydalanmak yahut istediği birisine hediye olarak vermek yahut meşru yollardan satmak veya tasarruf etmekte malın mutlak hâkimdir. Bütün bu haklar bir kadında bizatihi mevcuttur, husussî mukavelelerle onları, meselâ kocası veya hükmü altında bulunduğu vasisi veya başka birisi vasıtasıyla elde etmek
bahis konusu olmaz.
398 — Veraset hakkı bazı açıklamalara ihtiyaç hissettirir îslâmdan evvelki Arap kadınının, babasının hatta kocasının mirasına girmeğe hakkı yoktu. Hz. Peygamber (s.a) in Risaletinin ilk onbeş senesi içinde bu dikkati . çekmedi. Vak'a nüvisler, hicretin üçüncü senesinde En-sardan Evs bin Sabit isminde bir zatın vefatını yazarlar Bu zatın bir zevcesi ve bir çok genç yaşta dört kız çocuğu vardı. Medine'nin örf ve âdetine göre yalnız silâh kullanabilen erkek mirasa girerdi; rüşde vasıl olmamış erkek evlât dahi Ölen babasının mirasına giremezdi. Bu yüzden Evs'in amcaoğulları onun bıraktığı bütün mallara sahib çıktılar ve Evs'in ailesi ertesi güne bütün geçim vasıtalarından mahrum bir halde çıktılar. Bu sırada veraset
218
İSLAMA GİRİŞ
kanununu ilân eden ayeti kerime nazil oldu. O tarihten-beri bütün müslüman. toplulukları tarafından tatbik edilen bu kanundur. Hattâ Şarkta bazı hıristiyan cemaatleri de bu kanunu kabul etmişlerdir. Bu kanuna göre (Kur'-an, 4:7 ve 4:167) muhtelif kadın akrabalar, bilhassa ana zevce, kız evlât gibi yakınlar da mirasa girmek hakkını elde ettiler. Miras hususunda îslâm menkul mal ile gayrimenkul mal arasında bir tefrik yapmaz. Kötü kaprisleri önlemek için bütün malı yabancılara bağışlayan ve yakın akrabayı mirastan mahrum bırakan vasiyet yasak edilmiştir. Hakikatte yakın akrabanın vasiyetnamede zikredilmelerine lüzum yoktur, otomtik olarak mirasa girerler. Bir vasiyet, yakın akrabanın ferd olarak mirasa olan hakkını eksiltip çoğaltamaz, bu haklar bizzat kanun tarafından tesbit ve tayin edilmiştir. Vasiyet yalnız yabancılar yani vefat edenin mirasına girmeye hakkı ol-mıyanlar için muteberdir. İslâm, vasiyetname ile bırakılabilecek azamî miktarı tesbit etmiştir ve bu da üçte birdir, üçte ikisi yakm akrabanındır. Üçte bir miktarını tecavüz eden bir vasiyet mirasın taksimi sırasında varislerin ittifakla muvafakati halinde muteberdir.
399 — Veraset hukuku oldukça karışıktır, zira muhtelif varislerin hisseleri durumlara göre değişir; ölenin kız evlâdı yalnız, yahut bir erkek evlâdıyle beraber, annesi yalnız yahut çocuklarıyle beraber veya çocuklar olmadan baba ile beraber, kız kardeş yalnız, yahut erkek kardeşiyle, babasıyle yahut çocuklarıyle beraber her bir hususî hale göre muhtelif nisbetlerde mirasa girerler. Bu hukuku, bütün ahkâmını teferruatıyla beraber burada tarif etmek niyetinde değiliz, bununla beraber kadın varislerin hisselerini kısaca söyliyebiliriz. Ölen kimse bir erkek evlât bırakmış ise zevcesi mirasın 1/8 ini alır, erkek evlât yoksa 1/2 sini alır, kız evlât yalnız bir kişi ise 1/2 ini alır, müteaddit kız evlâtlar 2/3 ünü alırlar ve ara-
MÜSLÜMAN KADINI
219
lannda eşit olarak taksim ederler; bütün bunlar bir erkek evlât olmadığı zaman muteberdir. Eğer bir erkek evlât varsa kız evlât erkek kardeşinin aldığının yarısını alır. Anne yalnız ise 1/3 ini alır, eğer ölenin babası, çocukları, erkek kardeşleri ve kız kardeşleri varsa 1/6 ini alır. ölen, bir erkek evlât terk etmiş ise ölenin kız kardeşi mirasa girmez; fakat bu kız kardeş iyalnız ise 1/2 ini alır, iki veya daha ziyade hemşire 2/3 sini alırlar ve aralarında eşit olarak bölüşürler. Ölen, bir kız evlât terk etmiş ise kızkardeş 1/6 ini alır; bir erkek kardeş terk etmiş ise bu hemşire erkek kardeşinin aldığının yarısını alır. Bundan başka ana baba bir kız kardeş, baba bir ana ayrı, ana bir baba ayrı kız kardeşlerin hisseleri arasında da farklar vardır.
400 — Erkek kardeş ile kız kardeş, ana ile baba ve kız evlâd ile erkek evlât arasındaki bu müsavatsızlıkların izahı belki faydalıdır. Öyle anlaşılıyor ki Sâri', yani kanun vâzı'ı olan Allah, kadın haklarını tekmil bütünlüğü içinde nazarı itibara almıştır, çünki kanun hayatın nadîr istisnaîarı için değil normal halleri için yapılmıştır, (istisnaları için de istisnaî hükümler konmuştur.). Yukarıda söylemşitik ki kadın kendi malını ayrı olarak tasarruf edebilir, o malın üzerinde ne babasının, ne kocasının ve ne de diğer yakın bir akrabanın kullanabilecekleri hiç bir hakları yoktur. Bundan başka mülkiyet haklarının bu ayrılışına ilâveten kadının bakılmağa (iaşe «yedirme», ılbas «giydirme» ve ibate «barındırma» v.s. hususunda) hakları vardır; ve mahkeme kadının babasını, kocasını v.s. yi şahsî gelirden kadmm bu ihtiyaçlarının yerine getirilmesine mecbur tutar. Bundan başka yine kadın kocasından mihr denilen sözleşmeye müteallik bir meblâğ alır. Bu para îslâmdan evvel kadının babasına verilirdi, fakat îslâmda bu para, kadının münhasıran ve bizzat şahsına tahsis edildi. Bu mihr ağırlık demek değil-
220
İSLAMA GİRİŞ
MÜSLÜMAN KADINI
221
dir, ağırlık mecburî değildir, halbuki mihr, evlenmede elzem olan bir unsurdur ki o olmadan izdivaç muteber olmaz. Bu suretle görülmüş oluyor ki bir kadının kendi hesabına tatmin edilmesi gereken maddî ihtiyaçları, daha ağır mecburiyetleri olan erkeğe nazaran daha azdır. Bu şartlar içinde bir erkeğin mirasda bir kadından daha fazla hisseye sahip olması gerektiğini anlamak kolaydır. Şu da hatırda tutulmalıdır ki bir kadının diğerleri hesabına onlar tarafından bakılmağa hakkı olmasına rağmen, îslâm ona veraset şekli altında ayrıca bir mülkiyet hakkı vermiştir. Söylemeye hacet yoktur ki iyi bir aile yuvası mütekabil işbirliği ister ve kadının, ailenin gelirini arttırmak için çalışması yahut çalışmadığı takdirde masrafını azaltması icabeder; fakat biz burada fertlere göre değişen sosyal âdetlerden değil kadının haklarından bahsediyoruz. Bakım mefhumu îslâmda o kadar ileri gider ki kadın çocuğunu emzirmek istemediği takdirde meme vermeğe mecbur edilemez, bir süt nine tutulması çocuğun babasına düşen bir vazifedir.
401 — Birçok meseleleri ortaya çıkaran izdivaçtan da bahsedelim, izdivaç, İslama göre iki taraflı bir sözleşmedir, sözleşen tarafların serbest muvafakatine dayanır. Anne ve baba kendi tecrübeleri ve tavsiyeleriyle evlâtlarına hayat arkadaşını aramada ve seçmede şüphesiz yardım ederler, bununla beraber bu hususta son sözü söy-Hyecek olan yine kız ve erkektir. Bu bakımdan kadın ile erkek arasında hukuk bakımından hiç bir fark yoktur. Gayrı kanunî âdetler bölgeden bölgeye, sınıftan sınıfa fark edebilir; lâkin hukuk kendi ahkâmına muhalif olan âdetleri kabul etmez.
402 — İslâmm taaddüd-i zevcatı (birden fazla kadınla evlenmeyi) kabul ettiği doğrudur, fakat bu noktada İslâm hukuku, hiç bir surette taaddüd-i zevcatı kabul etmeyen diğer hukuk sistemlerine nazaran çok elâstikî
ve cemiyetin ihtiyaçlariyle daha ziyade ahenklidir. Far-
zedelim ki şöyle bir durum vardır: Bir kadının küçük çocukları vardır ve bu kadın müzmin bir surette hastadır, ev işlerine bakamıyacak hale gelmiştir, evlilik hayatının tabiî ihtiyaçlarının tatminini bir tarafa bırak< sak bile kocasının bir hizmetçi kadın tutmasına maddi imkânı yoktur. Yine farzedelim ki hasta kadın kocasına ikinci bir kadın almasına müsaade ediyor ve bu şartlar içinde bir kadın da bu adamla evlenmeyi kabul ediyor. Garb hukuku bu durumda bu mahzun yuvaya saadet getirecek meşru bir izdivaç yerine ahlâk dışına çıkmaya müsaade etmektedir.
403 — Hakikatte îslâm hukuku akla daha yakındır. Zira bu hukuk, bir kadın böyle bir hayata bizzat muvafakat ettiği takdirde birden ziyade kadın almağa cevaz vermektedir. Hukuk taaddüd-i zevcatı' mecburî kılmaz, bazı hallerde buna müsaade eder. Biraz evvel işaret ettik ki bu, kadının muvafakatine bağlıdır, bu birinci zevcenin muvafakatine bağlı olduğu gibi kendisiyle evlenilmesi tasarlanan ikinci kadının da muvafakatie bağlıdır. Söylemeye hacet yoktur ki ikinci kadın, evvelce bir kadınla evlenmiş ve onu muhafaza etmekte olan bir erkekîe evlenmeyi reddedebilir. Bir kadının kendi rızası olmadan bir erkekle evlenmesine zorlanamıyacağmı da biraz evvel gördük. Eğer kadın ortak bir zevce olmayı kabul ederse hukukun, kadına karşı zalimane, haksız ve yalnız erkekleri himaye eder gibi telâkki edilmesi icabetmez. Birinci zevceye gelince kocasının birden fazla kadınla evlenip evlenmemesi ona bağlıdır, zira nikâh zamanında bu 'birinci zevce izdivaç sözleşmesinde kocasının birden fazla şadınla evlenmiyeceğini kabul etmesini ve mukavelede bunun tasrih edilmesini talep edebilir. Böyle bir şart herhangi diğer meşru mukaveleler gibi muteberdir. Eğer bir kadm kendisine ait olan bu hakkı kullanmak istemezse,
Jt
222
İSLAMA GİRİŞ
MÜSLÜMAN KADINI
223
onu bu hakkını kullanmaya mecbur etmek kanunun vazifesi değildir. Biraz evvel istisnaî durumlardan bahsettik; kanunun da bu istisnaî durumlara karşı mümkün olan çarelere malik olması lâzımdır, taaddüd-i zevcat kaide değildir, bir istisnadır; bu istisnanın sosyal ve diğer yönden çeşitli faydaları vardır, —teferruata girmek burada sıkıcı olur— ve İslâm hukuku elâstikî oluşundan dolayı iftihar eder.
404 — Eski zamanların dinî hukukunda bir erkeğin alabileceği kadının sayısına bir tahdit konmamıştır. Ki-tab-ı mukaddesteki peygamberlerin hepsinin müteaddid zevceleri vardır (Tek zevce ile izdivaç) ile müteradif hale gelmiş olan hıristiyanlıkta bile Luther Melanchton, Bu-cer v.s. gibi ma'ruf hıristiyanlık din âlimleri (Kitab-ı mukaddes kamusunda taaddüd-i zevcat maddesine bakın.) Meta incilinde bahsi geçen on bakire hikâyesinden taaddüd-i zevcatm meşru olduğu neticesini çıkarmaktan çekinmemişlerdir. Zira Meta İncilinin (25:1-2) sinde, Haz-reti İsa (a.s.) bir erkeğin on kızla evlenmesini mümkün görür. Hıristiyanlar dinlerinin kendilerine verdiği müsaadeden istifade etmek istemezlerse, kanunun da bu sebepten değişmesi katiyen lâzım gelmez (1).
(1) «Vahim ve ağır bir suç, günah ve mukaddesata hürmetsizlik gibi bakılan bir kadınla evlenme karşısında münhasıran tek kadınla evlenme şekli hakikati halde pek nadirdir. Garp kültürünün modern ve nisbeîen yakın bir mazideki gelişmesinin dışında izdivaç hakkında böyle ideal, eğilmez bükümlez sert bir görüş bulmak mümkün değildir Hıristiyan doktrininde bile böyle bir görüşe deîâlet edecek bir ifade yoktur. (Encyclopaedia Briîannica'da Marriage ve Polygymy, «izdivaç ve teaddüd-İ zevcat» kelimelerine bakın).
«Medenî Garp dünyasını, bir tek kadınla evlenmeye mecbur eden Hıristiyanlıktır, demeye kimsenin hakkı yoktur. Psikoposlar ve diyakosların durumu hariç hıristiyanlık açıktan açığa teaddüd-i zev-cotı yasak etmemiştir» (| Tımothee, III, 2 ve 12) ki bu da Hz.
(Hıristiyanlıktaki münakaşa ve tatbikatı için Ansik-lopedia Britanrdca'da İzdivaç ve teaddüd-i zevcat maddelerine bakın. Westermarck'ın İnsanlıkta İzdivacın Tarihi,
III cildine bakın).
405 — İzdivaç mukavelesinin feshi imkânı İslâm hukukunda öteden beri mevcuttur. Zevcin, tek taraflı olarak zevcesini boşamak müktesep hakkı vardır. Zevcenin de izdivaç aktedilirken kendi hesabına böyle bir şartı koydurmasına hakkı vardır. Zevç evlilik vazifelerini ifadan aciz ise, yahut bilhassa ciddî bir hastalığa tutulmuş-sa yahut senelerce "iz bırakmadan zevcesini terk etmiş ise, kadının şikâyeti üzerine mahkemenin onları ayırmaya hakkı vardır. Kur'an (4:35) her iki eşin aralarındaki ge-
İsa'nın sözü değil, aziz Pol (Paul) un bir tavsiyesidir. ...Lâkin ilk asırların hıristiyan konsillerinden hiçbiri teaddüd-i zevcata muhalefet etmemiştir; putperestlik devrinde (hıristiyanlık öncesi) teaddüd-i zevcatm mevcut olduğu memleketlerde krallar tarafından devam attı Turnesine mani olunmamıştır Altıncı asrın ortasında İrlanda kralı Diarmaît'in iki kraliçesi ve ayrıca iki odalığı ■ (cariyesi} vardı (D'Arbois de Jubaianville, Cours de litterature Celique, VI, 292). Teaddüd-i zevcat Fransa'nın Merovingien kralları tarafından bir engele rastlanmadan tatbik edilmiştir. Şarlmanyi'nin iki kraliçesi ve birçok odalıkları vardı; ve onun kanunlarından biri teaddüd-İ zevcatın rahipler arasında bilinmeyen bir şey olmadığını gösteriyordu. (Thierry, Recits ties tems merovingian Era veya Narratives of the Merovingian Era, s. 17 ve devamı; Hellvrald, Die menschliche Familie, s. 558, n. L; Hal lam, Europe during the Middle Ages, 1, 420, n. 2). Daha sonra Philippe de Hesse ve Frederic-Guîl-laume ve Prusse, Lüter mezhebindeki rahiplerin muvafakatleriyle ikişer kadın aldılar (Friedberg, Lehrbuch des kath, u. evang. Kirc-henrecht, 436, n. 2. paragraf 143). Luther bizzat kendisi yukarıda adı geçenlerden birincisinin iki kadın almasını tasvip etti ve Me-lantchon da aynı şeyi yaptı (Koslin Martin Luther, M, 476 ve devamı). Birçok defalar Luther bizzat teaddüd-i zevcotdan büyük bir müsamaha ite bahseder: Bu (teaddüd-i zevcat) Allah tarafından yasak edilmiş değildir... Teaddüd-i zevcat şüphesiz boşanmaya tercih edilir, (aynı eser, I, 347; II. 693 ve devamı). 165O'de Vestfalya mua-
224
İSLAMA GİRİŞ
Çİmsizliği —kat'î surette ayrılmaya karar vermeden evvel— bir hakeme götürmeleri hususunda ısrar eder. Hz. Peygamber (s.a.) in şu sözü de hatırda tutulmaya değer : «Allanın nazarında helâl kıldığı şeylerin en menfuru (nefret edileni) talâktır» Hukuk, ahlâk ve nasihat hepsi birbirini tamamlar ve bütün bunların hepsinin kaynağı ayrıdır, yani: Kur'an ve Hadîs.
Kadının, İslâm kanunu tarafından tayin ve tesbit edilen statüsünün mümeyyiz vasıfları, ana hatlarıyle işte kısaca bunlardır.
Bu, müslümanlar için de doğrudur ki onların hukuku tarihte meşru olarak alman zevcelerin azamî sayısını katiyetle tahdid etmiş olan yegâne kanundur.
hedesinden biraz sonra 30 sene muharebeleri dolayisıyle nüfus azaldığından Nurenberg'deki Franconie'nin harp parlâmentosu (Kreigs-tag) bundan böyle her erkeğin iki kadınla evlenmesine müsaade edilmesini karar altına aidi (Helivvald, s. 599 ve devamı). Bazı hı~ ristiyan mezhepleri teaddüd-i zevcat lehinde çok mücadele ettiler. 1531'de Münster'de Anabaptiste'ler onu açıktan açığa yaymaya çalıştılar ve dediler ki hakikî hıristiyanın müteaddid zevceleri olmalıdır (aynı eser, n. I, 558) ve Mormon'lar herkesin bildiği gibi teaddüd-i zovcata ilâhi btr müessese nazarıyla baktılar (Wester-marek, Historyof human marriage, MI, 50-51).
Alman prensi Phüippe de Hesse'in, din âlimi Martin Buçer'e diğer din âlimleri Martin Luther ve Philippe Malanchton'a sormasını istediği hususlar hakkında verdiği talimatta şunlar okunuyor: «10. paragraf. Luther'in ve Melanchton'un İngiltere kralına ilk zevcesini boşamadan ikinci bir kadınla evlenmeyi tavsiye ettiğini biliyorum» (J. B. Bossuet, Histoire des varîations des Eglises pro-testantes, VI. kitap, 1537'den 1546'ya kadar: Ceuvres completes de Bossuet, nouveüe ed. Bar-ie-Duc 1877, cilt III, s. 233-250, bilhassa s. 244'de) Djctionniaire de la Bible'de bakınız. F. Vigoureux. Paris 1912. Teaddüd-i zevcat bahsi, cilt IV, s. 513.
İSLÂMDA GAYRI MÜSLİMLERÎN DURUMU
406 — Yakın ile uzak, akraba ile yabancı arasında bir ayırım yapılması ihtimali ki tabiîdir. Fikrî ve ahlâkî tekâmül ile insan cemiyetinde ecnebinin temsilini kolaylaştırmak hususunda bir temayül vardır. Eğer cemiyet kendi kendine yalnız kan akrabalığı esasına göre gruplanacak olsaydı tâbiiyet değiştirme ebediyen imkân dışında kalırdı. Aynı şey gizlenmesi mümkün olmayan derinin rengi esasına dayansaydı yine doğru idi. Sosyal birim faktörü olarak dil, hakikî bir temessül için uzun nenelere ihtiyaç gösterir. Doğum yeri bir yabancı için daha. az anlaşılan bir şeydir; ve daima bundan dolayıdır ki insan site-devletlerin ufkundan ileriye geçmiş bu sonuncu faktöre çok ehemmiyet atfetmemiştir. Bununla beraber şu da kaydedilmelidir ki sosyal birlik için bütün bu çeşitli anlayışlarda esas daima tabiatın sadece bir arızası, ,te-sedüfüdür ve insanın aklından ziyade hayvanı insiyakına tâbidir. Herkesin bildiği bir şeydir ki İslâm bütün bu çeşit milliyet anlayışlarını red etmiş ve cemiyetin temel bağlantısı ve birlik faktörü olarak yalnız düşünce birliğini seçmiştir ki bu da tabiatın tesadüf veya arızasına değil insanın intihabına bağlıdır. Böyle bir cemiyette vatandaşlığa kabul ve topluluğa benzeyiş tekmil bütünlüğüyle her insan ırkı için kolay ve tatbiki mümkün olmakla kalmaz akla da daha uygun ve sulhu sükûn içinde yaşamanın yolunu göstermesi bakımından da daha pratiktir.
407 — Allaha inanan bir kimsenin yahut bir kapita-
İslâma Giriş — F: 15
226
İSLAMA GİRİŞ
listin komünist memleketlerinde, siyah derililerin sosyal ayırımı tatbik eden beyazların memleketlerinde yahut İtalyandan gayrı bir şahsın İtalya'da yabancı telâkki edilmesi gibi,, bir gayrı müslimin de îslâm memleketinde yabancı tuelâkki edilmesinde şaşılacak bir şey olmamalıdır. Telâkkiler, daha doğrusu görüşler farkeder, bununla beraber herkes kendi grubuna mensup olanla olmayan arasında şu veya bu şekilde bir ayırım yapar.
408 —■ Her siyasî ve sosyal sistem gibi İslâm da kendi «yakmlarıyie» «yabancılar» arasında bir tefrik yapar, bununla beraber :
1) Onun ideolojisini kabul etmek suretiyle bu engeli aşmaktaki kolaylıklar, ve fakat,
2) Bu dünya işlerine ait hususlarda iki zümre arasında büyük bir müsavatsızlık gibi iki mümeyyiz vasfı vardır.
ce memleket liderlerinin çoğunluğunun iradesi olarak de-
VAZİFELERÎN İLAHÎ MENŞERÎ
409 — Müslümanlar kendi hukuk sistemlerine sadece memleket liderlerinin çoğunluğunun iradesi olarak değil aynı zamanda ilâhî menşe'li bir hukuk nizamı kabul ederek itaat ederler, bu olayın haiz olduğu büyük pratik ehemmiyet unutulmamalıdır. Hukuk sisteminin memle ket liderlerinin çoğunluğunun iradesi olması halinde, azınlık kendi görüşlerinin hâkim olmasının te'mini için mücadeleye girişir; zamanımız demokrasilerinde çoğunluk yalnız seçimlere değil, fikirlerde husule gelen her türlü değişik kombinezonlarla yeniden teşekkül eder veya dağılır. İktidardaki parti selefleri tarafından takip edilen siyaseti kökünden değiştirmeye uğraşır ve diğer değişiklikler arasında kanunların ta'dil edilmesine sebep olur. Burada İslâm hukukunun sosyal tekâmül isteklerine intibak kabiliyeti meselesine girmeden denebilir ki, İslâm hu-
İ. GAYRI MÜSLİMLERİN DURUMU
227
kukunun ilâhî menşei dolayısıyla aşağıdaki netice ile birlikte herhangi bir lâik hukuktan daha büyük bir istikrara malik olduğu kabili mümkün olmayan inkârdır.
410 — Şu halde îslâm hukuku gayri müslimler hakkında adaletin ve bazı ahkâmın nazarı dikkate alınmasını mukadder kılar. Gayri müslimler bu itibarla ikamet ettikleri memleketin parlâmento seçimleri ve politika kavga lan muvacehesinde, yürürlükte olan îslâm kanununa gÖ-re hiç bir endişeye kapılmazlar. Ne kral ve ne de parlâmento onu değiştiremez.
TEMEL BİLGİLER
411 —.İnanan ile inanmayan bir olamaz; birinciler cennete, ikinciler cehenneme gideceklerdir, fakat bunların hepsi ahirete teallûk eden şeylerdir. Bu dünyadaki hayata gelince, İslâm hukukçuları her devirde kendi sistemleriyle telifi mümkün olan, «yakınlar» la' «yabancılar» arasındaki müsavatı —şimdi göreceğimiz gibi— meydana koymuşlardır.
412 — Dinî müsamaha meselesinde Kur'an (2:256) dinde zorlama olmamasını emreder. Daimî surette ikamet eden teb'aya olduğu gibi muvakkat bir zaman için oturanlara da vicdan hürriyeti ve ibadet emniyeti hususunda te'minat mevcuttur.
413 — Misafirperverlik ve iltica meselesinde nazarî durum, bin seneden fazla zamandan beri devam edegelen âdetlerle kuvvetlenmiş bulunuyor. Kur'anın bir ayetinde (9:6) «Eğer müşriklerden bir kimse sana iltica ederse (ey Muhammed) onu kabuî et ve sonra onu kendi yurduna kadar emniyetle gönder...» denir. Irk, din, siyaset ve diğer sebeplerle zulme maruz kalmış olanlar, îslâm toprağında daima sığınacak yer bulmuşlardır.
228 İSLAMA GİRİŞ
Hz. PEYGAMBER (s.a.) İN ADETÎ
414 — Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye yerleştiği zaman orası tam bir anarşi içinde idi. Bu bölge daha evvelleri, birbirini kırıp geçiren babîleleri birleştirecek bir devlet, bir hükümdar görmemişti. Birkaç hafta içinde o bölgenin bütün sakinlerini nizam ve intizam içinde birleştirmeye muvaffak oldu. Bir site-devlet teşkil etti. Bu devletin içinde Müslümanlar, Yahudiler, müşrik Araplar ve muhtemelen az bir miktarda Hıristiyanlar vardı. Bunların hepsi sosyal bir mukavele ile devlet organizmasına dahil olmuşlardır.
415 — Bu ilk «İslâm» devletinin anayasası —halk gruplarının çokluğu ve çeşitli olmasından devlet bir konfederasyonda— bizim elimize kadar tamam olarak gelmiş bulunuyor ve biz onda (madde 25) yalnız «Müslümanlar kendi dinlerinde ve yahudiler kendi dinlerinde...»-yahut «Hayırseverlik ve adalet câri olacak» gibi cümleleri değil, «Yahudiler Müslümanlar ile (ittifak halinde) bir topluluktur— îbn Hişama göre Ebu Ubeyd'in ifadesinde: mü'minlerin (yani müslümanlarm (bir kısmını) teşkil eden bir cemaattir.» (aynı madde) gibi umulmadık maddeler de vardır.
416 — Bu site-devlet teşekkülü zamanında müstakil yahudi köylerinin kendi hür iradeleriyle bu konfederal dev lete iltihak edişleri ve Hz. Muhammed (s.a) i kendilerine en yüksek siyasî reis olarak tanımaları keyfiyeti, bizini kanaatimize göre hiç değilse, memleketin siyasî hayatında İslâm devletinin reisi seçilirken gayri müslim teb'amn bu seçime iştirak hakkını kabul ettirmeyi gerektirir.
417 — Askerî müdafaa, hahis konusu olan vesikaya nazaran yahudiler de dahil olmak üzere ahalinin bütün elemanlarının vazifesi idi. Bu olay onların da istişareye ve kabul edilen planların tatbikine iştiraklerini icabettirir.
İ. GAYRI MÜSLİMLERİN DURUMU
229
Filhakika § 37 şunu tespit ediyor : «Yahudiler kendi masraflarını, müslümanlar da kendi masraflarını çekerler, bu vesikanın taraflarına bir tecavüz halinde aralarında karşılıklı bir yardımlaşma olacaktır.» Bundan başka §45'de harp ve sulh vesikanın tarafları için bölünemez olduğunu söylemektedir.
418 — Bu site-devletin kuruluşundan birkaç ay sonra Hz. Peygamber (s.a.) in Medine civarındaki müşrikleri aktettiğini görüyoruz_ O tarihten on sene sonra bu Araplarla müdafaa ittifakı ve karşılıklı yardım muahede-kabîlelerden bazıları İslâm dinine girdiler. Bu uzun seneler boyunca karşılıklı itimat —aşağıda anlatacağımız hâdiselerin ispat edeceği gibi— pek mükemmeldir.
419 — Müslüman olduklarından dolayı Mekkeliler tarafından işkenceye maruz kalan müslümanlardan bazıları Habeşistan'a iltica etmişlerdi. Hicretin ikinci senesinde Mekke Müşrikleri Habeşistan'a diplomatik bir heyet gönderdiler. Bu heyetin vazifesi Necaşiden Habeşistan'a iltica etmiş olan Mekkeîi müslümanlarm iadesini talep etmekti. Mekkelilerin bu entrikalarını neticesiz bırakmak için Hz. Peygamber (s.a.) de Necaşi nezdinde tavassutta bulunmak üzere bir sefir gönderdi. Bu îslâm sefirinin adı îbn Umeyye ed-Damirî idi ki (o sıralarda henüz İslâm dinine girmemişti). Bu zat biraz evvel bahsettiğimiz Medine civarındaki kabilelerden birine mensuptu.
420 — Bir zamanlar İslâm toprağının büyüyen hudutları üzerinde harpler durmadan devam ederken, mec-
"burî askerlik hizmeti, hayatı kazanmak için kolay bir geçim vasıtası değildi; zira hayat tehlike ve harbeden-lerin kötü iktisadî durumları apaçık bir keyfiyetti. Gayri müslümanlarm bu hizmetten muaf tutulmalarına sadakatlerinden şüphe edilmesi sebep olmuştu. Fakat İslâm hakimiyetini kabul etmiş düşmanla karşılaşmayı arzu etmemiş olan bütün gayri müslimler bu muafiyeti memnun-
230
İSLAMA GİRİŞ
lukla karşıladılar Onlar da bu suretle huzur ve sükûn içinde kendi geçimlerini te'min eder ve refaha kavuşurken müslümanlar bütün tehlikeleriyle beraber mecburî askerlik hizmetine tâbi idiler. Bu sebepten gayri müslimler senede on dirhem veren, ne ağır ve ne de adaletsiz bir vergi olan Cizye verirlerdi ki bu vergiden gayri müslim-lerin kadınları ve çocukları muaftırlar. Hz. Peygamber (s.a.) zamanında cizye senede on dirhem kadar tutardı. Bu para orta halli bir ailenin on günlük geçim masrafı demekti. Bundan başka eğer bir gayrı müslim askerî hizmete senede bir defa bir sefer müddetince iştirak ederse o sene için cizyeden muaf tutulurdu. Bazı hususî tipik vakalar bu verginin hakikî özelliğini gösterir.
421 — îslâmm zuhurunda ne Medine'de ve ne de başka bir yerde İslâm devletinde böyle bir vergi yoktur. Hicretin dokuzuncu senesine doğru idi ki Kur'an bunu böyle takdir etti. Islâmda nassa dayanan bir husus olmaktan ziyade gayeye uygun bir çare olan bu keyfiyetin mahiyeti, aşağıdaki hâdiselerle daha iyi izah edilebilir (İbn-i Sa'd tarafından Zuhrî'ye dayanarak şöyle rivayet edilir): Hz. Peygamber (s.a.) in, mahdumu ibrahim'in vefatı sırasında şöyle dediği rivayet edilir : «Eğer yaşasa idi —İbrahim'in annesine bir saygı nişanesi, olarak— bütün Kobt kavmini cizyeden muaf tutardım.» (İbrahim'in annesi bu kavme mensuptu.) Yine (bkz. Suyutî, Hüzn'ül-Muhâdera, Halîc Emir'l- Mü'minîn bölümü) gayri müslim bir mısırlı müslüman hükümetine Fustat (Kahire) den Kızıl Deniz'e kadar, Medine'nin denizden iaşesini kolaylaştıran bir kanal açmak imkânını gösterdiği zaman —meşhur Nahr Amir el-Muminin— halife Hz. Ömer (r.a.) bu hıristiyanı bütün ömrü boyunca cizyeden muaf tutmuştu. Diğer taraftan müslüman menfaatlerine müessir olacak milletlerarası tepkileri de dikkat nazarına almak gerektiğini düşünen îsîâm hukukçuları da mevcuttur. Çünkü
I. GAYRI MUSUMLERIN DURUMU
231
bütün dünyaya yayılmıştı ve gayrı müslim hakimiyeti altında milyonlarca müslüman yaşıyordu. İslâm toprağın-, da hıristiyan, yahudi, hindu ve diğerlerine yüklenen ciz-: yenin, kaçınılmaz bir şekilde hıristiyan ve diğer memleketlerde oturan müslümanlar üzernde te'siri olabilirdi.
422 — Hz. Peygamber (s.a.) n Ölüm döşeğinde, Hicaz'ın yahudi ve hıristiyan halkının diğer bölgelere nakledilmesini tenbih eden bir sözü vardır. Hadîslerle bu emrin verilmesine sebep olan hal ve şartlar zikredilme-miştir, fakat aşikârdır ki, bu o bölgede oturan toazı cemaatin mensuplarına karşı umumî bir yasak değildi, gayrı müslimlerin siyasî durumlarıyle ilgili idi ve bu iki Zira halifeler zamanında Mekke'de ve Medine'de müslü-manlara ait ve onlarla beraber yaşayan erkek kadm gayrı müslim köleler vardı. Hürriyetine sahip gayrı müslimlerin de bulunduğuna meşhur bir misal bir hıristiyan doktorun mevcudiyetidir. Onun muayenehanesi Kabe (Mekke) mescidinin minaresinin altında idi. Bu adam halife Ömer b_ Abdülaziz zamanında ve daha sonra orada yaşadı. (Bk. İbn Sa'd, "V, 365; Dâvûd ibn Abdurrahman maddesi) Davud sofu bir müslümandı, bununla beraber doktor olan babası daima bir hıristiyan olarak kalmıştı. İbn-i Sa'd (IH/1, s. 258) Medine çocukla r mektebinde okuma-yazmayi öğreten bir hıristiyan Cufeyne'den de bahseder.
423 — Hz. Peygamber (s.a.) in ölüm döşeğinde «Benim gayn müslimlere verdiğim emana (himayeye) ihtimamla riayet edin» mealindeki tenbihini de burada hatırlatabiliriz (Maverdî'ye bakın). Resuli Ekrem efendimizin Ebû Dâvûd tarafından rivayet edilen diğer bir Hadîsi : «Kim gayri müslim teb'adan birine zulüm ederse kıyamet günü, onların hukukunun müdafii olarak beni karşılarında bulacaklardır» mealindedir.
424 — Hz. Peygamber (s.a.) in yaptıkları da emirleri gibi, müslümanlar için en yüksek bir kanun mahiyetin-
232
İSLAMA GİRİŞ
dedir Bu kanunların daha sonraki zamanlarda müslüman-larm hayat ve âdetlerine benzetilmesine gelince bu hususta tarihin tetkikine faydalı bir surette devam edilebilir. Bu maksatla burada bazı olaylara temas edeceğiz.
SONRAKİ ZAMANLARA AİT , ÎCRAAT ÖRNEKLERİ
425 — Halife Hz. Ömer (r.a.) in bir valisi gayrı müs-limlerden bir kâtip seçti. Bu haberi alınca halife onun yerine bir müslüman alınması için bir emir çıkardı. Bu bahis konusu olan vilâyet tamamıyla sulha kavuşmamıştı. Ve İslâm fütuhatının devam etmekte olduğu bir devreye aittir. Yeni fethedilmiş bir memlekette oranın ahalisine karşı beslenen tabiî itimatsızlık ve işgal edilen mevkiin ehemmiyeti göz önüne getirilecek olursa hâdise haklı görülür. Halife Hz. Ömer (r.a) in gayrı müslimlere karşı vaziyetini daha iyi anlamak için büyük halifenin (Belazü-ri'nin Ensab'ında zikrettiği) diğer bir vak'asım hatırlatalım : «Bir gün Suriye valisine, bize bir rum gönder, gelir hesaplarımızı yoluna koysun.» mealinde bir mektup yaz-dı_ Medine'de bu idarenin yani varidat idaresinin başına bir hıristiyan tayin etmişti.
426 — Aynı halifenin askerî, iktisadî ve idarî meselelerde gayrı müslimlerle istişare ettiği de görülür.
427 — Başkanlık vazifesinin münhasıran ve yalnız kendi dindaşlarına inhisar ettirilmiş olmasından dolayı müslümanlara sitem edilemez. İslâm hayatın bütün yerle-arinde, ruhan olsun cismanî olsun bir beraberlik arzu etmiştir. Bu yüzden camide namaz kıldırmak devlet reisinin veyahut bir vilâyette verilen bir vazifesi ve imtiyazıdır. Bunlar nazarı itibara alınacak olursa bir gayri müslimin bir İslâm devletinde niçin İmam yani devlet reisi seçile-■miyeceği kolayca anlaşılır.
428 — Fakat bu istisna gayrı müslim teb'anm mem-
İ. GAYRİ MÜSLİMLERİN DURUMU
233
leketin idarî ve siyasî hayatının dışında bırakılmasını hiç bir şekilde gerektirmez, hattâ Hulefa-i Reşidin zamanın-' dan beri İslâm devletlerinde gayri müslimlerin Vekillik 1 mevkilerine kadar yükseldikleri görülmüştür. Buna benzer âdetlere, örneklere, müslüman teb'anm da bulunduğu bütün dünyanın lâik demokrasilerinde tesadüf edilmektedir. İlk halifelerin bu kabil âdetlerinin, İslâm esaslarına aykırı olmaması, klasik müellifler için bir mesnet teşkil etmiştir; (Kl-Maverdî gibi) Şafiî ve (Ebu ya'la el-Farrâ gibi) han-beli hukukçular, halifenin gayri müslim teb'asmı, nazır ve îcra vekilleri meclisine aza olarak seçmesini tamamen meşru bulmuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.) in Habeşistana'a göndermek için gayrı müslim bir sefir seçtiğinden de biraz evvel behsetmiştik_
SOSYAL MUHTARİYET
429 — Gayrı müslimlere karşı durumunda İslâmın en karakteristik özelliği onlara içtimaî ve adlî işlerde muhtariyet vermesidir. Kur'an-ı Kerim'in uzun bir bendinde şunları okuyoruz :
Sana gelirlerse ister aralarında hükmet, ister onlardan yüz çevir. Şayet kendilerinden yüz çevirirsen sana hiç bir vecihle zarar yapamazlar. Hükmettin mi artık aralarında adaletle hüküm var. Çünkü Allah adalet sahiplerini sever. Hem içinde Allahm hükmü olan Tevrat yanlarında iken nasıl oluyor da senin hükmüne, hakemliğine müracaat ediyorlar ve sonra da bu hükümünün arkasında yüz çevirip gidiyorlar? Onlar mühim değildirler. Şüphesiz ki Tevratı biz indirdik. Onda bir hidayet, bir nur-vardır. Kendilerini Allaha teslim etmiş olan Peygamber-■ ler Yahudilere onunla hükmederlerdi. Âlimler, fakihler de Allahm kitabını hıfza memur oldukları için hepsi de onun üzerinde şahit idiler. O halde siz İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Benim ayetlerimi bırakıp az bir kazancı almayın. Kim Allahm indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar
234
İSLAMA GİRİŞ
can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve ya-kâfirlerin tâ kendileridir. Biz orada onlara emrettik; cana ralar için misilleme. Fakat kim bu hakkını sadaka olarak
bağışlarsa bu ona kefaret olur. Kim Allanın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin tâ kendileridir. Arkadan da izlerince Meryem oğlu isa'yı —kendinden evvelki Tevratın bir tasdikçisi olarak— gönderdik. Ona da içinde bir hidayet, bir nur bulunan İncili —ondan evvelki Tevratın bir tasdikçisi ve sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere— verdik, incil Sahipleri Allahm, onun içinde indirdiği ile hükmetsin; kim Allahm indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıkların tâ kendileridir. Ve sana da (ey Muhammed) hak olarak kitabı —kendinden evvelki kitapları tasdik edici ve ona karşı bir şahit olmak üzere— gönderdik, O halde aralarında Allahm indirdiği şekilde hükmet, sana gelen hakikatten dönüp de onların hava (ve haveslerine) uyma. Sizden herbiriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi sizi bir ümmet yapardı. Fakat o size verdiğinden sizi imtihana çekmek istediği için ayırdı. Öyle ise hepiniz hayırlı işlerde birbirinizle yarış edin. Zaten hepinizin en son dönüp gelişi Allahadır. Artık, O, hakkında ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri size haber verecektir.» (K. 5:42-8).
430 — Bu emir esasları üzerinedir ki Hz. Peygamber (s.a.) ve halefleri îslâm devletinin teb'ası olan her gayrı müslim cemaata yalnız şahsî statüleri için. değil medenî, cezaî ve hayatın bütün hususlarında adil bir istiklâl bahşettiler. Hulefa-i Raşidin zamanında meselâ islâm hükümetinin hıristiyan papazlarına geniş çapta dünyevî ve adlî selâhiyetler terke ttiğini . muasır hıristiyan müelliflerinin şahadetlerinden (meselâ aşağıda § 497) anlı yoruz. Abbasî halifeleri zamanında hıristiyan patriğini ve manevî hahamını doğrudan doğruya halifeye bağlı büyük şahsiyetler arasında görüyoruz.
İ. GAYRI MÜSLİMLERİN DURUMU
235
431 — Hz Peygamber (s.a.) zamanında Medine ya-hudilerine mahsus bir eğitim müessesesi olan (Beyt el-Midras) vardı. Necran (Yemen) hıristiyanları ile yapılan antlaşmada Peygamber (s.a.) memleket halkına yalnız can ve mal emniyeti hususunda teminat vermekle kalmamış, atrik ve rahiplerin tayinini de kat'î olarak hıristiyan cemaatine terk etmişti.
432 — Geniş bir insan çoğunluğu arasında kendilerini idare eden şefleri taklit etmek, elbise, serpuş, etiket v.s. gibi hayatın dış şekillerinde kendileri onlara benzetmek gibi bir temayül vardır. Netice sathî bir benzeyiş olur. Bu da idare eden topluluğa hiç bir fayda sağlamaz, fakat uşak ruhu ile mukallitlik yapan sınıfa zararı dokunur. İslâm devletinde gayn müslimler —himaye edilen (zimmî) ler— cemaatler teşkil ederler. Bu itibarla yabancıların meşru menfaatlerini korumak hükümete düşen bir vazifedir. Bunun içindir ki Abbasî hilâfeti zamanında yabancıları cebren kendilerine benzetmek arzusundan uzak, hükümet bir cemaatin diğerini taklit etmesine mani oldu : Müslümanlar, hıristiyanlar, mecusiler kendi giyiniş tarzlarını, sosyal adaletlerini ve bariz bir şekilde hususiyetlerini muhafaza ettiler. îslâma girmekle cemaatlerin birbirine karışması değil toplam, tam bir benzeyiş aranırdı. Cemaat karışıklığının, îslâmm dinî istekleriyle bir ilgisi olmadığına —Hz_ Peygamber (s.a.) zamanında da bundan katiyen eser yoktu— devrin sosyal anlayışına uygun bir hayat şartı olduğuna bu kâfi bir delildir; ve onun esas gayesi her şeyden önce herkesin ve her ferdin dinî cemaatını tanımak idi. Maksat en yüksek derecesinde her cemaatin dinî topluluğunu devam ettirmek için onların kültürünün himayesi idi. Sırası gelmiş iken tekrar edelim ki îslâmda milliyet anlayışı ne bir ırk birliğine, ne de insanın doğduğu memlekete değil ideoloji yani din birliğine dayanır.
236
İSLAMA GİRİŞ
433 — Her ferdin şahsı, malı ve ırzı ister yerli olsun ister yabancı olsun İslâm toprağında tam bir himayeye mazhar olurdu. Şerh el Hidaye, ki her vakit muteber olan bir hukuk el kitabıdır, şu şayanı dikkat ifadeyi kullanır : «ister müslüman ister zimmî (himaye edilen gayrı müslim) hakkında olsun iftira yasaktır». Büyük bir otorite olan diğer bir hukukçu el-Bahr'ur-Raik müellifi şöyle der : «Zimmîlerin ölülerinin kemikleri de müslüman ölülerinin kemikleri gibi saygı görmelidir; onlara saygısızlık gösterilmesine müsaade edilmez, çünkü zimmîler —mazhar oldukları himayeden dolayı— hayatlarında kötü muamele etmek nasıl yasak edilmişse, öldükten sonra da kemiklerinin hakaretten korunması mecburidir.» Hukukçular bunu ifadede müttefiktirler, eğer bir müslüman bir gayrı müslim kadına tecavüz ederse, bir müslüman kadına tecavüz ettiği takdirde maruz kalacağı aynı cezayı görür.
434 — Halife Hz. Ömer (r.a) zamanında bazı müs-lümanlar bir yahudiye ait bir toprak parçasını gasbetti-ler ve onun üzerine bir cami' inşa ettiler. Haberi a hnca halife cami'nin yıkılmasını ve arsanın yahudiye iadesini emretti Prof. Cardahi (Lübnanlı bir hiristiyan, Labey'de 1933'de Hususî İslâm Devletler Hukuku üzerindeki seri derslerinde) şöyle der : «Yahudinin evi Beyt el Yahud hâlâ durur ve herkesçe bilinir.» Ibn-i Kesir ve daha başkaları tarafından zikredilen bir diğer klasik misal de Şam'daki büyük cami (Camii Emeviyye) dir. Bîr Emevi halifesi camiyi genişletmek maksadıyle bir kiliseyi işgal etti. Müşteki şikâyetini Ömer b. Abdülaziz'e getirince O, caminin o kısmının yıkılıp kilisenin restore edilmesini emretti. Fakat bizzat Hırıstiyanlardır ki nakdi tazminatı tercih ettiler ve mesele böylece ihtilafsız halloldu.
435 — Halife Hz. Ömer İbn Abdül Aziz'in (İbn Sa'd V. 2380, tarafından muhafaza edilmiş) oldukça beliğ bir tamimini zikredelim :
İ. GAYRI MÜSLİMLERİN DURUMU
237
«Bismillahirrahmanirrahim; Allahın kulu, mü'min-îerin emîri Ömer İbn Abdül Aziz'den (vali) Adiy ibn Artat'a ve maiyetindeki mü'minlere: Selâmet sizinle olsun sonra kendisinden başka tanrı olmayan Allaha ham-dü senalar olsun. Bundan sonra: Zimmîlerin hallerine dikkat ediniz, onlara yumuşaklıkla muamele ediniz. İçlerinden ihtiyarlığa erişenlere ve geçim vasıtası olmayanlara bakmak sizin vazifenizdir. Eğer onların mevlâları (kardeş edindikleri kimseler) varsa bunların bakımı onlara düşer. Kim ki bir haksız fiil işlerse kısası tatbik edin. Bunun gibi sizin bir köleniz varsa ve ihtiyarlamışsa ölünceye kadar ona bakmak size düşen bir vazifedir, yahut onu azat edersiniz. Haber aldığıma göre şarap ithalinden . onda bir alıyor ve bunu Allahın hazinesine sokuyormuş-sunuz. Ne kadar az olursa olsun şer'an temiz maldan olmadıkça böyle bir parayı Allah'a ait hazineye sokmamanızı ihtar ederim.»
436 — Aynı halifenin diğer bir mektubunda (bkz. İbn-i Sa'd, V. 2352): «Haksız toplanmış vergilerden kayıtlarınızı temizleyin, eski pusulaları tatbik edin. Eğer bir haksızlık irtikâp edilmişse müslim olsun gayrı müslim olsun, ona hakkını iade edin. Eğer bu gibilerin içinde ölmüş olanlar varsa haklarını varislerine verin.»
437 — Bilinen bir şeydir ki İslâm hukukçuları komşuya şüfa hakkını tanırla^ Bir kimse gayrı menkul malını satacak olsa komşu, yabancıya nazaran tercih hakkına maliktir. Bu hak gayrı müslimler hakkında da muteberdir.
438 — İslâm toprağında gayrı müslimlerin haklarının korunması, İslâm âdetlerine tamamıyle muhalif olan âdetlerinin serbestçe icrasına müsaade edecek kadar ileri gitmiştir. Meselâ alkollü içkilerin kullanılması müslüman-lar için yasak edilmiştir, bununla beraber memleketin
238
İSLAMA GİRİŞ
gayrı müslim halkı bu içkileri yalnız kullanmada değil, imâl ve ithal etmekte, satmakta tam bir hürriyete sahiptirler. Aynı şey talih oyunları, yakın akraba ile izdivaç, faizi gerektiren sözleşmeler v.s. hakkında da doğrudur. Eski zamanlarda bu gibi şeyler müslümanlara dokunmazdı ve tepkilerinin kötülüğü nadirdi: iş milletlerarası ticarete kalırsa, modern hukukçular bu hürriyetten vaz geçmektedirler; alkol istimalinin tahdidine teşebbüs, yasak bütün halka tatbik edilmedikçe tesirsiz kalmaktadır. Görüşteki bu gaye ile gayrı müslim mümessillerinin muvafakati, muhtelif cemaatlerin dinlerine göre değişen âdetlerine prensip itibariyle karışmak istemiyen hukukçuların işlerini kolaylaştırır.
439 — İslâm kanunu, müslümanlarla ferd olarak münasebetlerine taallûk ettiği takdirde, muhtelif gayrı müslim cemaatler arasında bir tefrik yapar. Filvaki bu kanun gayrı müslimleri «medenî» ve «iptidaî» diyebileceğimiz iki zümreye yani bir Allaha inanan ve dinlerinin kurucularına indirilmiş olan ilâhî kanunlara tâbi olanlarla, hiç bir ilâhî kanuna tâbi olmıyanlar (putperestler, Allahsızlar, müşrikler, animistler v.s.) diye ayırır. Bunların hepsi te-ba olarak müsamaha ile karşılanır ve hayat ve vicdan' hürriyetleri babında himayeye mazhar olurlar, bununla beraber bir müslüman hususî hayatında onlara farklı olarak muamele eder_ Bir müslüman erkek «medenî» bir kadınla evlenebilir fakat «iptidaî» bir kadınla evlenemez. Bu suretle bir müslüman yalnız bir hıristiyan veya yahudi kızı ile evlenmekle kalmaz, onları kiliseye veya sinagoga gitmesine, şarap içmesine de —iman etmedikçe— ses çıkarmaz. Allaha inanmayan veya müşrik bir kadınla evlenmek bir müslüman erkeğe yasaktır. Yine bunun gibi bir müslüman «iptidaî» cemaatten birinin kestiği eti yiyemez. Bir müslüman kadını, hangi zümreden olursa olsun bir gayrı müslim erkekle evlenemez.
İ. GAYRI MÜSLİMLERİN DURUMU
239
İHTİDA
440 —■ islâm hukuku gayrı müslimlere inançlarını muhafaza hürriyetini katiyetle tanır; ve onları İslâm dinine çevirmek için yapılacak zorlamaları kat'î olarak meneder, kendi müntesipleri arasında ise sıkı bir disiplin muhafaza eder. îslâmda «milliyet» in esası ve karşılığı dindir. Irk, dil veya bir memlekete nisbet ediliş değildir_ Bu itibarla irtidad (dinden çıkma) tabiî olarak siyasî bir hiyanet telâkki edilir ve bu ağır suç müeyyideleri celbeder, lâkin tarih gösterir ki bu müeyyideler istimal yeri bulamamışlardır. İslâmm yalnız Atlantik'ten Pasifiğe kadar mükemmel bir surette hakim olduğu devirlerde değil, müslüman-ların siyasî olduğu kadar maddî ve fikrî bakımdan zayıf oldukları zamanımızda dahi müslümanlar arasında irtidat şayanı hayret bir surette yoktur. Bu yalnız müslümana benzer devletlerin bulunduğu bölgeler için değil başka yer lerde müstemlekeci devletlerin müslümanları başka dinlere döndürmek için bir insanın yapabileceği bütün gayretleri 'yapmış oldukları yerler için de doğrudur. Bu gün İslâm hattâ garp milletleri arasında Finlandiya'dan ve Norveç'ten İtalya'ya, Kanada'dan Arjantin'e kadar yer kazanmaktadır ve bütün bunlar teşkilâtlanmış bir müslüman misyonerleri faliyetinin bulunmamasına rağmen oluyor (1).
MUKADDES CÎHAD
441 — Bu kısa izahı gayrı müslim çevrelerinde asla anlaşılmamış olan bir meseleye birkaç kelime ile temas ederek bitirelim. Bu mesele mukaddes cihad hakkında
(1) Bakınız: Hıristiyan Misyonu ve Türk İslâmlığı —James E. Dittes, Çeviren: Turhan Yörükân— Diyanet İşleri Reisliği Yayınlan, sayı 54. (Mütercim]
240
İSLAMA GİRİŞ
ekseriyetle kabul edilmiş olan yanlış bilgidir. Bir müslü-manın bütün hayatı, ister ruhanî işlerine isterse - cismanî işlerine taallûk etsin ilâhî kanunla düzenlenmiş bir disiplinden ibarettir. Bir müslümanın itikadı olmadan meselâ gösteriş için namaz kılması ruhanî bir ibadet işi değil, belki Allaha karşı bir suçtur ve ahirette cezayı gerektirir. Bunun aksine Hz Peygamberin bir hadîsinde haber verdiği gibi eğer bir müslüman yemeğini, Allaha karşı olan vazifelerini yerine getirmek maksadiyle kuvvet kazanmak için yese, hattâ bunu emreden ilâhî kanuna itaat için ailevî münasebette bulunsa bu ihtiyaç ve zevki tatmin eden filleri, Gazalî'nin dediği sadaka gibi mükâfata müstahak kudsî fiiller ve ibadet yerine geçer.
442 — Hayat anlayışı böyle olunca en ufak bir mücadele dahi mukaddes bir amelden başka bir şey olamaz. İslâmda her türlü harp, ilâhî kanunla takdir edilmiş hakikî bir maksat uğruna açılmamış ise yasaktır. Hz. Peygamber (s.a.) in hayatında yalnız üç çeşit harp görüyoruz: müdafaa, cezaî ve önleyici. Bizans toprağında İslâm sefirinin öldürülmesi münasebetiyle İmparator Heraklius'-la olan meşhur muharebesinde Hz. Peygamber (s.a.) üç şık teklif etmiştir: «îslâmı kabul etmek, bu olmazsa cizye vermek, bu da olmazsa teb'ası arasında İslâmi kabul etmek arzu edenler bulunursa müdahale etmemek.» (Bkz. Ebu Ubeyd) Hz. Muhanımed (s.a.) in mücadelesinin hedefi dünyada vicdan hürriyetini te'sis etmekti, İslâmda onun otoritesinden daha yüksek bir otoriteye kim sahip olabilir? îşte müslümanların «mukaddes cihadı» budur. Bu öyle bir harptir ki ona dünya kazancî niyetiyle değil fedakârlık ruhu ile girilir ve onun yegâne hedefi Allah kelâmının üstün olmasıdır. Başka türlü olan bütün harpler gayrı meşru'dur^ İnsanları zorla İslâm dinine sokmak için harp katiyen bahis konusu olamaz, böyle bir harp «gayrı mukaddes bir cihad» olur.
MÜSLÜMANLARIN İLİM VE SANATA HİZMETLERİ
443 — İlimler ve san'atlâr çoktur, her dalma müslümanların yaptığı yardımı hakkiyle anlatmak için mütehassıslara da ihtiyaç vardır. Zira bu geniş mevzuun umumî bir özetini yapmak tarihçiler ve onların içinde bu konuda ihtisası olanların işidir. Mevzuu başından sonuna kadar yazıp tüketmek iddiasında değiliz. Yapacağımız şey muhtelif ilim ve san'atların inkişafında müslümanların hissesini umumî mâhiyette anlatmayı denemektir.
UMUMÎ DURUM
444 — İslâm, sadece yaratanla insan arasındaki münasebetleri tasvir ve tarif eden bir din olmayıp geniş mânada bir hayat anlayışı olduğundan onun ilim ve fenle iştigal mevzuundaki durumu hakkında bir bilgi vermek zarurî oluyor.
445 — Bu dünyada rahat ve asude bir hayatı kötülemekten uzak, Kur'an (7:32): «De ki (ey Muhammed) Al-lahin kulları için çıkardığı ziyneti temiz ve hoş rızıkları kim haram etmiş?» gibi ifadelerle bu keyfiyete işaret eder. «Ey Rabbimiz bize dünyada iyi hal ver, ahirette de iyi hal ver ve bizi o ateşin azabından koru» (2:201) diyenleri över. İnsan nev'ine şunu ta'lim eder: «...Dünyadan nasibini de unutma, Allahın sana ihsan ettiği gibi sen de (başkalarına) ihsanda bulun...» (28:77) Bu refah arayışıdır ki insanı —onlardan istifade ve bu sebepten Allaha şük-
İslöma Giriş — F: 16
242
İSLAMA GİRİŞ
MÜSLÜMANLARIN İLME HİZMETLERİ
243
retmek için— kâinatta mevcut olanların hepsi hakkında mijkemmel bir surette çalışıp bilgi edinmeğe sevkeder. Kur'an şöyle der: «Biz size (insanlara) yeryüzünde kudret verdik ve orada sizin için geçim vasıtası gösterdik, ne kadar az şükrediyorsunu .» (7:10) (Bkz. 15:20). Yine bir başka yerde (2:29) «Yerlerde ve göklerde ne varsa hepsini sizin faideniz için yaratan odur.» (31:10. Bkz. 14:32-3, 16:12, 22:65, 65:11-2 v.b.). Bir taraftan Kur'an, insanlara «Onları açlıktan kurtarıp doyuran, kendilerine korkudan eminlik veren» Allaha ibadet borcunu hatırlatırken diğer taraftan bir sebep ve netice âleminde çalışmak lüzumunu onlara bildirir : «Hakikaten insan için kendi çalıştığından başka bir şey yoktur.» (59:39). Kur'an (30: 42) insanları yalnız memleketleri keşfetmeğe göndermekle kalmaz: «De ki: yeryüzünde seyahat edin ve sizden evvel gelenlerin akibetinin ne olduğunu görün», fakat yeni araştırmalara teşvik eder: «Onlar ki yerlerin ve göklerin yaradılışı üzerine tefekküre dalarlar (derler ki) ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın.» (3:191).
446 — Bilgiyi çoğaltmak metoduna gelince, ümmi bir kavim arasında doğan Hz. Peygamber (s.a.) e ilk nazil olan vahyin okuma yazma emri ve insan bilgisinin yegâne vasıtası veya muhafızı olan kalemin medhü senası oluşuna işaret etmek ilham verici bir şeydir_
Yaratan Rabbinin adıyla oku, O insanı bir kan pıhtısından yarattı, Oku Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir, ki kalemle (yazı yazmayı) öğreten Odur: tnsana bilmediğini O öğretti.
(Kur'an 96:1-5)
Şunu da hatırlatır: «...bilmiyorsanız hatırlayan insanlara sorunuz.» (16:43, 21:7) ve yine «...size az bir ilimden başka bir şey verilmemiştir.» (17:85) bir başka yerde: «...biz
kimi dilersek onu nice derecelere yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır..» (12:76). Kur'anm insana öğrettiği dua ne güzel bir duadır: «...de ki: Rab-bim! benim ilmimi artır...» (20:114)
447 — Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: «İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allaha iman, namaz, oruç, Beytullahı ziyaret ve zekât. Eğer iman, dinî ilimlerin öğrenilmesini gerektiriyorsa diğerleri beşerî ve dünyevî ilimlerin .tahsilini icabettirir. Zira namaz kılmak için insanın yüzünü Mekkeye döndürmesi lâzımdır ve namaz bazı tabiî hâdiselerin meydana gelmesiyle kılınır, bunlar da coğrafya ve astronomi ilimlerini az çok bilmeye bağlıdır. Oruç fecir, gurub vesaire gibi hususların anlaşılmış olmasını icap ettirir. Hac, Mekke'ye giden yolların ve vasıtaların bilinmesini zarurî kılar. Zekât vermek, ölen bir kimsenin mirasını taksim etmekte olduğu gibi matematik bilgiye ihtiyaç gösterir. Bunun gibi Kur'anı, ihtiva ettiği tarihî olayların, telmih ve işaret ettiği İlimlerin ışığı altında anlamak bir zaruret ve esaslı bir ihtiyaçtır. Filvaki Kur'anın tetkiki herşeyden evvel onun dilini bilmeyi gerektirir, (lisana ait ilimler), kavimlere ait misalleri tarih, coğrafya v.s. ve diğer ilimlerin bilinmesini ister.
- Sırası gelmiş iken hatırlatalım ki Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye yerleşip de müstakil bir hayat sürmeğe başladığı zaman ilk işi bir cami' yaptırmak olmuştu. Bu cami'in bir kısmı mektep ihtiyaçlarına tahsis edilmişti, -meşhur Suffa- gündüzün konferans salonu, geceleyin —müdavimlerine— koğuş vazifesi görüyordu.
449 — Allah yolunda çalışanlara Allahm yardım ettiği Kur'anda çoğu kerre tekrar edilir (47/7, 22/40). Müslümanların halk kitleleri arasında ilmi yaymak için bol ve ucuz kâğıt bulmaları iyi bir talih eseridir. Zira
244
İSLAMA GİRİŞ
Hicretin.ikinci yüzyılından itibaren geniş imparatorluğun her tarafında kâğıt imalâthaneleri kurulmaya başlandı.
450 — Bu kısa konuşma vesilesiyle yalnız birkaç ilim şubesinden bahsedeceğiz ki, müslümanların bu ilimlere yardımları insanlık için bilhassa mühim olmuştur.
DİNÎ ve FELSEFÎ İLİMLER
451 — Dinî ilimler tabiatiyle Kur'an ile başladı. Müslümanlar onu insana hitaben gönderilmiş Allah kelâmı ve ilâhî bir mesaj olarak kabul etmişlerdi. Onun tetkiki dil, gramer, tarih ve hattâ diğerleri arasında nazariyata taallûk eden ilimlerin bilinmesini gerektirdi ki herbirisi tedricen umumî menfaate hadim müstakil ilimler halinde inkişaf etti. Kur'an-ı Kerîm'in okunuşu İslâ-nım «musikî» sini vücuda getirdi ve geliştirdi (bundan ileride tekrar bahsedeceğiz). Kur'anm muhafazası yalnız vuzuh bakımından değil güzellik bakımından da Arap yazısının gelişmesine sebep oldu. Noktalanması ve hare-kelenmesî ile Arap yazısı itiraz kabul etmez bir tarzda dünyadaki herhangi bir dilin ihtiyacına en sarih surette cevap vermektedir. îslâmm cihanşümul karakteri, Arap olmıyanlar tarafından da Kur'anm anlaşılmasını zarurî kıldı; ve tâ Hz. Peygamber (s.a.) zamanından —Selman-ı Farisî (r.a.) farsçaya tercüme etmişti— bizim zamanımıza kadar devam eden takım takım tercümeler görüyoruz ve sonu gelmesi de henüz görünürlerde değildir. Şunu da derhal söylemek lâzımdır ki bu tercümeler arapça bil-miyenlerin yalnız Kur'anm muhtevasını anlamaları için yapılmıştır, namazda okunmak için değil; zira namaz kılarken yalnız asıl olan arapça metin okunur. Kudsî Ki-tabm tamamiyetini muhafaza hususunda Hz. Peygamber (s.a.) in emriyle kabul edilmiş olan usul devam ettirilmektedir, şöyle ki yazmak suretiyle tesbit etmek ve ez-berliyerek öğrenmek. Her ikisi aynı zamanda yapıldığm-
MÜSLÜMANLARIN İLME HİZMETLERİ
245
dan unutkanlığa veya hatâ yapmaya karşı diğerini korur. Çok iyi düşünülmüş bir tahkik metodu daha sonra bu sistemi tekemmül ettirdi. Bu suretle yalnız Kur'anm bir nüshasına malik olmak kâfi gelmiyor, bu konuda salahiyetli tanınmış bir üstad önünde icazet (diploma) almak için O'nun başından sonuna kadar okunması icabediyordu.
452 — Kur'anda olduğu gibi müslünıanlar Peygamberleri (s.a.) nin sözlerine de bağlı kalmışlardır, ister hususî ister umumî hayatında olsun O'nun yaptıkları ve söyledikleri muhafaza edilmiştir. Bu Hadîslerin yazılmasına, Ashabından bazılarının hususî teşebbüsü ile baş landı ve ilk rivayet edenlerden toplamak suretiyle irtiha-linden sonra da devam etti. Kur'anda olduğu gibi bütün hu rivayetlerin hepsinde mevsukiyet arandı. Nuh, Musa, İsa gibi peygamberlere veya eski zamanların Buda ve diğer büyük adamlarına ait bilgiler birkaç sahifede nak-ledilebilinir, fakat Hz. Muhammed (s.a.) in hayatına dair "bilinen tafsilât binlerce sayfa doldurur. Mevsuk ve sahih malûmatın, gelecek nesiller için muhafazasında ihtiyar edilen- himmet o kadar büyüktür.
453 — îmanın nazariyata taallûk eden cephesi, bilhassa itikat ve nasslar hususunda, daha Hz. Peygamber (s.a.) zamanında başlayan münakaşalar, sonraları Kelâm (doğnıatik-skolastik), Tasavvuf (mistik-spiritüel) gibi ■Çeşitli ilimlerin mevzuu olmuştur. Gayrı müslimlerle yapılan ve hattâ bizzat müslümanlar arasındaki kalem münakaşaları (polemikler) Yunan,, Hind ve diğerlerinin felsefelerinden yabancı unsurlar soktu. Daha sonraları müslümanların da Kindî, Farabî, îbn Sina (Avrupalılarca Avi-cenna diye bilinir) İbn Rüşd (Avrupalılarca Averroes) ve diğerleri gibi orijinaliteleri ve derin bilgileriyle tanınmış kendi feylesofları da eksik olmadı. Mesut bir tesadüf eseri yabancı kitapların Arap diline tercüme edilmiş olmaları, orijinalleri kaybolmuş yüzlerce Yunan ve San-
246
İSLAMA GİRİŞ
skrit eserlerinin gelecek nesillere Arap dilinden muhafaza edilmiş olmasına sebep oldu.
SOSYAL ÎLÎMLER
454 — Sosyal ilimlerin inkişafında müslümanlarm oynadığı rol çok mühim olmuştur. Müslüman ilminin sayam dikkat bir hususiyeti onun gelişmesindeki süratidir. Kur'an, Arap dilinde yazılmış ilk eserdi. îki yüz seneye yakın bir zaman sonra ümmi bedeviler bu dili, dünyanın en zengin dillerinden biri haline getirmekte kalmadı, daha sonra devrin hatta devrinin bütün dillerinin en zengini olmakla kalmadı, bilâkis her çeşit ilimler için milletlerarası bir dil oldu. Bu hâdisenin sebebini keşfetmek için durmayalım ve diğer bir gerçeği hatırlatalım. İlk müslümanlarm hepsi Araptı, bununla beraber îslâ.; a diğer bütün ırkları kayıtsız ve şartsız müsavat esası üzerine kabul etmek için, Allah Kelâmı ve Hz. Peygamber (s.a.) in Hadîslerinin hazinesi olan Arapça müstesr.a olmak üzere bu dinin tesiri altında Araplar birçok hususiyetlerini terkettiler. Bunun neticesi şu oldu ki, îslâmî ilimlerin terakkisine bütün ırklar iştirak etmiş oldular : İslâm dinine giren Araplar, iranlılar, Rumlar, Türkler, Habeşliler, Berbe-rîler, Hindliler ve diğerleri. Dinî müsamahaları o halde ve ilim tahsilini himayeleri o kadar mükemmel idi ki, hıris-tiyanlar, yahudiler, mecusiler, budistler ve diğerleri kendi dinî literatürleri sahasında olduğu gibi ilmin diğer dallarında da müslümanlarm ilimlerini zenginleştirmek için teşriki mesai ettiler (1). Sınırları Çin'den ispanya'-
(1) Bakınız : İSLÂMİYET ve MİLLETLER HUKUKU Prof. Ahmed Reşid Turnagil La Haye'de müesses Milletlerarası Hukuk Akademisinde 1937 verilen derslerden teşekkül etmiştir.
Bakınız: islâmın Hukuk İlmine Yardımları. Prof. Dr. Muham-med Hamidullah, Milliyetçiler Derneği Neşriyatı. Sayı 6. (Mütercim).
MÜSLÜMANLARIN İLME HİZMETLERİ
247
ya uzanan bir ülke olan İslâm devletinin resmî dili olduğu için arapça dünyadaki diğer dillerden çok daha geniş bir şekilde yayıldı.
HUKUK
455 — Her şeyi kapsayan vasfiyle, hukuk ilmi müs-lümanlar arasında çok eskiden inkişaf etti. Memleketin umumî kanunlarının heyeti mecmuasından ayrı mücer-red bir hukuk ilmi fikrini dünyada ilk defa onlar tasavvur ettiler. Eski kavimlerin hepsinin kendilerine mahsus kanunları vardı, bunlar az çok gelişmiş ve hattâ tedvin edilmişlerdi, bununla beraber kanunun felsefe ve kaynaklarını, teşri' metodîannı, tefsirini, tatbikatı v.b. derpiş eden bir ilim yoktu ve Islamdan evvelki hukukçuların dikkatini asla çekmemişti. Hicretin ikinci (Milâdın 8.) yüzyılından itibaren bu çeşit îslâmî eserler Fıkıh Usulü adı altında meydana getirilmeğe başlandı.
456 — Çok eski devirlerde Devletler hukuku ne hukuktu ve ne de milletlerarası idi; devlet idaresi ilminin bir kısmını teşkil eder ve devlet adamlarının takdirine ve lûtfuna bağlı kalırdı. Bundan başka ahkâmı, aynı dili konuşan, aynı dinden ve ırktan insanların teşkil ettiği mahdut sayıda devletlere tatbik edilirdi. Müslümanlar, haklar ve vecibeler ihdası suretiyle ilk defa buna hukuk sisteminde yer verdiler. En eski devirlerdenberi İslâm hukuku prensiplerinde ve ilmî risalelerinde, Devletler Hukuku ahkâmının hususî bir bahis teşkil ettiği görülür. Filvaki elimizde bulunan en eski eser Hicretin 120 ve Milâdın 737. senesinde vefat eden Zeyd İbn Ali'nin Mecmu' adlı eseridir Bu eser bahis konusu olan mevzuu ihtiva eder. Daha sonra müslümanlar bu tetkik mevzuunu müstakil bir ilim halinde geliştirdiler, bu konu üzerine yazılan yazılar, Hicretin ikinci yüzyılı ortasından
248
İSLAMA GİRİŞ
MÜSLÜMANLARIN İLME HİZMETLERİ
249
evvelki zamanlarda Siyer umumî başlığı altında mevcut
bulunuyordu. İbn-i Hacer, Tavali'ut-Te'sis adlı eserinde bu konu ile ilgili ilk eserin yukarda adı geçen Zeyd İbn Ali'nin muasırı Ebû Hanife'nin kaleminden çıktığını anlatır. Bu devletler hukukunun karakteristik özelliği yabancılar arasında hiç bir ayırım yapmamasıdır; bu hukuk müslümanlar arası münasebetlerle değil, bütün dünyadaki yalnız gayrı müslim devletlerle olan münasebetlere taallûk eder. îslâm, prensip itibariyle bir tek birim ve bir tek organik topluluk teşkil eder (1).
457 — Hukuk sahasında diğer bir yardım emsal suretiyle tekevvün etmiş hukukun mukayesesidir. îslâm hukukunun çeşitli mezheplerinin (ekollerinin) zuhuru, muayyen bir hukukî noktada her prensip ayrılığının tesirlerini ve ihtilâfların da sebeplerini belirtmek için bu nevi araştırmaları zarurî kıldı. Debûsî'nin ve İbn-i Rüşd'ün eserleri bu konuda klasiklerdir; Saymuri de Mukayeseli hukuk veya Usul-ü fıkıh hakkında bir eser yazmıştır.
458 — Devletin yazılı Anayasası da müslümanlar m yaptığı bir yeniliktir_ Filvaki onun müellifi Hz. Peygamber (s.a.) di, Medine'de bir site-devlet kurduğu zaman onu bir anayasa ile donattı. Bu vesika îbn-i Hişam ve Ebû Ubeyd sayesinde bugün bize kadar gelmiş bulunuyor ve muhtevası 52 maddeye ayrılabilir. Bu anayasa, devlet, reisinin hak ve vazifelerini, devleti meydana getiren cüzleri, idare, teşri', adalet, müdafaa v.b. konuları ayrı ayrı açık ve vazıh tâbirlerle anlatır, tarihi Milâdın 622. se-nesidir.
459 — Münhasıran hukuk çevresinde kanunnameler, Hicretin ikinci asrının başından itibaren görünmeğe baş-
(1) Bakınız: İslâmda Devlet İdaresi, Prof, Dr. HamıjduMah. — Mürşid Çantay (Mütercim).
ladılar. Bunlar üç esaslı kısma ayrılmışlardır: İbadet, muamelât ve cezalar. Hayatı kucaklayan görüşünde, İslâm'da cami' ile kışla arasında bir fark yoktu. Devletin doktrini yahut kanunu esasisi dinin bir cüz'ünü teşkil ediyordu, zira devletin reisi ve namazı kıldıran aynı şahıstı. Gelirler ve maliye de dinin bir kısmını teşkil ediyordu, çünki Hz. Peygamber (s.a.) onları namaz, oruç ve hacla yanyana dinin dört esasından biri olarak ilân etmişti. Harp, çapulculuk eden haydutlara, korsanlara ve diğer kanun veya muahedeleri bozanlara karşı girişilen hareketlerle bir tutulduğundan Devletler Hukuku da Cezalardan bir kısmını teşkil ediyordu
460 — Müslümanlar arasındaki bu şümullü hukuk görüşüdür ki bizi ilimden uzun uzadıya bahsetmeğe sev-keder.
TARİH SOSYOLOJİ
461 — Müslümanların bu iki ilim şubesinde hisseleri iki noktai nazardan mühimdir: Birincisi mevsukiyet hususundaki te'minatı, diğeri en çeşitli teferruatın toplanması ve muhafazasıdır. Tarihin ışığında doğan İslâmm efsanelere ve dedikodulara ihtiyacı olmamıştır. Diğer milletlere ait teferruata gelince her rivayete lâyık olduğu kıymet verilirdi. Fakat îslâmın bugünkü tarihi, asırlar boyunca bu haberin tamam olup olmadığını kontrol için müessir vasıtalara ihtiyaç ve lüzum gösterdi. Şahidin tasdiki yalnız hukuk mahkemelerinin eski bir hususiyeti idi. Müslümanlar bunu tarihe de tatbik ettiler; her nakledilen rivayet için delil talep edildi. Hâdiseyi gören birinci nesilde, hâdisenin, güvenilir bir şahidine malik, olmak kâfi gelir idiyse, ikinci nesilde müteakip iki kaynağın zikredilmesi lâzımgelirdi : «Ben A den işittim, o da bunu B den işittiğini bana söyledi. B de hâdisenin vukuu za-
250
İSLAMA GİRİŞ
MÜSLÜMANLARIN İLME HİZMETLER!
251
manında yaşamıştı, şu tafsilâtı verdi.» ve üçüncü nesilde üç, dördüncü dört v.b. kaynağa lüzum hasıl oluyordu. Bu etraflı senetler (referanslar), hal tercemeleri biyografi) kamuslarına müracaat suretiyle müteakip kaynak zincirlerinin itimada lâyık olduğunu temin ediyordu. Bu kamuslar yalnız münferid şahısların karakterlerini değil, üstadların ve belli başlı talebelerinin isimlerini de veriyordu. Bu nevi hüccet, yalnız Hz. Peygamber (s.a.) in hayatı ile ilgili olarak değil, bir nesilden öteki nesle nakledilen bütün bilgi kolları, hattâ bazı defalar sadece vakit geçirmek ve eğlenmek için söylenmiş fıkralar hakkında dahi câri idi.
462 — Hal tercemeleri kamuslarının îslâm tarih edebiyatında karakteristik bir hususiyeti vardır. Kamuslar mesleklere, şehir veya bölgelere, asırlara veya devirlere v.b göre te'lif edilmişlerdir. Aynı derecede şecere tab- lolarma, bilhassa Araplar arasında büyük ehemmiyet verilmiştir; muayyen bir ehemmiyeti haiz yüzlerce, binlerce şahsın akrabalıkları böylece öğrenilir ve hâdiselerin temelinde toplanan sebeplere nüfuz etmek isteyen tetkik-çinin işini kolaylaştırır.
463 — Mücerred tarihe gelince, vakayı' namelerin karakteristik hususiyeti onların cihanşümul oluşudur. Eğer İslâm öncesi milletleri millî tarih meydana getirdi ise, müslümanlar dünya tarihi meydana getirmekte birinci gözükmektedirler. Meselâ îbn-i _ İshak (öl. 769) ki İsla-mm en eski tarihçilerinden biridir, ciltler dolusu tarihine kâinatın yaratılışı ve Ademin tarihi ile başlar, fakat kendi zamanının ırklarından da bahseder —bu gayreti diğerleri meyanmda halefleri Taberî el-Mes'udî, Miskeveyh, Said el-Endelüsî, Reşidüddin Han tarafından daima artan bir şevk ve hevesle takibedihniştir. Bu tarihçilerin —Ta-berî'den itibaren— eserlerine zaman mefhumu üzerine bir
münakaşa ile başladıklarını görmek dikkate şayandır, tbn" Haldun Umumî Tarihe yazdığı meşhur (Mukaddeme) sinde bu içtimaî ve felsefî münakaşaları daha derinlere götürdü.
464 — Daha Hicretin birinci asrında tarihin iki kolu —daha sonra birleştirilmek üzere— müstakil olarak gelişmeğe başladı, ya'ni Hz. Peygamber (s.a.) in hayatıyla başlıyarak Halifeler zamanında devam eden İslâm tarihi ve ister İslâmdan evvelki Arabistan olsun yahut İran ve
.Bizans gibi yabancı memleketlerin olsun gayrı müslim tarihi. Pek açık bir misal Reşidüddin Han'ın tarihidir; bu tarihin büyük bir kısmı henüz tab'edilmiş değildir, aslı aynı zamanda ve birlikte Arap ve Fars dilinde hazırlanmıştır ve aynı aşinalıkla Peygamberden, Halifelerden, Papalardan ve Roma, Çin, Hind ve Moğol v.s. hükümdarlardan bahseder.
COĞRAFYA ve TOPOGRAFYA
465 — Ticaret gibi Hac da geniş îslâm imparatorluğunda ulaşım yollarına ihtiyaç- gösterdi, Belâzurî ve Ib-n'ül-Cevzî şu rivayette bulunur: Her vakit bir postacı şu veya bu istikâmete hareket ederdi —Türkistan'dan Mısır'a hemen hergün vaki' olurdu— hususî mahiyetteki mektupların vaktinde resmî postacıya yetiştirilmesi için halife Hz. Ömer (r.a.) in Başkentte bunu ilân etmesi âdeti idi. «Posta müdürleri» yol rehberlerini hazırlarlardı, bunların neşri, daima —mevki isimleri ekseriya elifba sırasına göre tanzim edilerek— her mevkiin az çok teferruatlı bir tarihî-iktisadî tarifiyle beraber olurdu. Bu edebî coğrafya, ilmî tetkiklere yol . açtı. Batlamyos'un coğrafyası Hindli müelliflerin sanskritçe eserleri gibi Arab diline tercenıe edildi, seyahat ve yolculuk hikâyeleri alelade insanın günden güne bilgisini arttırdı. Tefer-
252
İSLAMA GİRİŞ
MÜSLÜMANLARIN İLME HİZMETLERİ
253
ruatm pek çeşitli oluşu koyu bir tarafgirlik ihtimalini bertaraf eder; herşeyin ölçü ve tecrübeye konmak mecburiyeti vardır. Ebu Hanifenin (vefatı 767 M.) Mu'tezi-le'den birisi ile konuşması —ki el^Muvaffak tarafından naklolunmuştur (I. 161)— meşhurdur: Bir Mu'tezilî ona arzın merkezi nerededir diye sordu. O da cevab olarak: «tam oturduğun yerdedir» dedi. Bu cevap, söyleyene Arzın yuvarlak olduğunu anlatmak için ancak verilebilir. Müslümanların hazırladıkları dünya haritaları bile arzı dairevî şekilde gösterir. İbn-i Havkal'in haritası (vefatı takriben 975) meselâ Akdeniz'i ve Yakın Şark memleketlerini bulmakta katiyen bir zorluk göstermez. Sicilya kralı Roger için îdrisî'nin (1101-54) hazırladığı harita doğruluğu ve dakikliği ile bizi hayrete düşürür; hattâ bu harita Nil'in menba'larını bile gösterir. Hatırlanmalıdır ki Arab-îslâm haritaları kuzeyi aşağıda, güneyi yukarıda gösterirle^ Deniz seyahatleri enlem ve boylam daireleri, cetvelleri gibi usturlâb (1) ve diğer seyir âletlerinin kullanılmasını icabettirdi. Binlerce müslüman sikkelerinin İskandinavya, Finlandiya, Rusya, Kazan v.s. kazılarında meydana çıkarılması Ortaçağ boyunca müslüman. kervanlarının ticarî faaliyetlerinin kat'î bir delilidir. Hindistan'a kadar Vasco de Gama'ya kılavuzluk etmiş olan îbn Mâcid pusuladan daha o zamanlar alışılmış bir şey gibi bahseder, müslüman gemiciler Basra'dan Çin'e kadar ustaca ve cüretli seyahatleriyle bizi hayretlere düşürürler. Arab aslından olan admiral, cabîe, monsoon, douane, ve tariff kelimeleri modern Garp kültürüne müslüman tesirinin mühim birer ispatıdır.
HEY'ET ÎLMİ (Astronomi)
466 — Muhtelif yıldızların tetkikinde, müslümariların
(1) Usturlâp, usturlâp ™ Güneş irtifa âleti.
unutulmaz ve kıymetli yardımları olduğu teslim edilmiştir. Birçok yıldızlar hâlâ Garp dillerinde arapça isimleriyle bilinmektedirler, güneşin sathındaki lekeleri gören .îbn Rüşd'dür. Ömer'ül-Hayyam'm takvim reformu Gre-goryen takvimini fersah fersah geçer. îslâmdan evvelki bedevi Araplar daha o zamanlar yalnız çöllerde geceleyin seyahat için değil, meteoroloji, yağmur v.s. için de pek dakik astronomik rasatlar geliştirmişlerdi. Kitab'ül Anva denilen kitaplar bize Müslümanların ilminin vüs'ati hak-kinda bir fikir verir. Daha sonra Sanskrit, Yunan ve diğer eserler Arap diline terceme edldiler. Birbirine aykırı teferruatın karşılaştırılması, yeni tecrübelere ve sabırla takibe-dilen rasatlara yol açtı. Halife Me'mun zamanında arzın çevresi ölçülmüştü, neticelerinin doğruluğu şayanı hayrettir. Med ve cezirle, şafak, günağarmasl, gök kuşağı ve herşeyin üstünde güneş kamer ve hareketleri ile meşgul olan eserler çok eskiden te'lif edilmiştir.
TABÎÎ ÎLÎMLER
467 — İslâm ilminin bu yüzünün karakteristik hususiyeti, tecrübeye verilen ehemmiyet ve tesir altında kalmadan yapılan müşahedelerdir_ Bu hususta Arap metodu biricik ve şayanı hayrettir. Müellifler ilmî araştırmalarda kendi dillerinde mevcut teknik tâbirlerin sınıf sınıf ayrılmış kamuslarını hazırlamakla işe başladılar. Anatomi, zooloji, botanik, astronomi, mineroloji v.s. gibi ayrı her kolda —faydalı iktibaslarla— tâbirleri seçip ayırmak için şiir ve nesir kitaplarını olağanüstü bir sabırla yokladılar. Her müteakib nesil seleflerinin eserlerini —yeni bir şey ilâve etmek için— gözden geçirdi. Bazan edebî bir parça veya fıkra şeklinde mütalâalarla karışık bu basit kelime listeleri, terceme işi başladığı zaman azîm bir kıymeti haiz olduklarım ispat ettiler; bir yabancı keli-
İslami Okul Okulların En Önemlisi