Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 2. Sayfa

134

İSLAMA GİRİŞ

AHLÂK SİSTEMİ

135

ve meşru kazançlarla elde ettiklerini gasbetmelerine mâni olur, İhtimal, insan cemiyetinin hakikî gayesi, şeytanın günah işleme hususunda telkinine karşı kontrol te'sis et­mek ve yapılan zararı telâfi etmekten başka bir şey değil­dir. Aynı milletin mensupları dahi olsalar bütün insanlar aynı derecede mütekâmil olamazlar. Asıl ruhlu bir adam, fedakârlık etmeye gönüllüdür, hayır işlerinde bulunur. Zeki bir adam uzağı görür; kendi isteğiyle fedakârlık etmeye razı olmasa da yakın kazancını tehlikeye düşü­recek neticeleri düşünerek kötülük yapmaktan vazgeçer. Alelade insana gelince, gönül isteğiyle fedakârlığa razı olmadıktan başka kurbanlarının, yahut cemiyetin veya­hut bir üstün kuvvetin anî tepkisi korkusu olmasa, baş­kalarının zararına zengin olmanın yollarını arar. Kötü insan bu korku ile de yılmaz, bütün engellerle mücadele ederek —tâ ki cemiyet onun ölüm veya hapis cezasıyla zarar veremeyecek bir hale ğetiriceye kadar— suç işle­mek niyetinde sebat eder.

226  — Bütün kanunlar, bütün dinler ve   bütün felse­feler   kitleleri   yahut bu   iki uç   arasındaki   mutavassıt zümreyi uygun bir tarzda   harekette   bulunmak hattâ fa­kirlere, yoksullara, ihtiyaç içinde bulunup onu gidereme­yen ve bu hallere kendi hatâları olmadan   düşmüş insan­lara gönül hoşluğu ile fedakârlıkta bulunup yardım  etme­ye razı etmek için çalışır.

İSLÂMIN KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ

227  — İslâm  bütün hayatı kucaklayan, bir tarz bir, yoldur. Yalnız inançları değil    muhakkak ki sosyal ha­reket   kaidelerini de emreder; bundan başka koyduğu ka-kanunların en güzel şekilde tatbik ve işlemesiyle de bizzat meşgul olu r. Malûmdur ki İslâm bu dünya hayatına bi­zatihi bir gaye yahut   vücuda ruhla bir alâkası   yokmuş

gibi bakmaz. Kur'anda dahi beyan edildiği gibi onun pa­rolası «Bu dünyada da en iyi ve âhirette de en iyi olan»ı istemektedir. Bunun içindir ki yalnız iyiyi mükâfatlan­dırmak, kötüyü mahkûm etmekle kalmaz, hem maddî ve hem manevî müeyyideleri de beraber verir. Emirlerine ve yasaklarına bakılaeak olursa, islâm insan aklına Allah korkusunu, ölüp dirildikten sonra hakkında hüküm veri­leceğini, cehennem ateşiyle ceza fikrini iyice yerleştirir. Bununla da yetinmiyerek, insanı başkalarının haklarına tecavüze sapmaktan alakoymak maksadıkle maddî müey­yideler sahasında mümkün olan bütün tedbirleri alır. Bu­nun içindir ki bir zorlayanı olmadığı halde namaz kılar, oruç tutar, hükümet onun nekadar vergi vermeye mecbur olduğunu bilmediği halde ve onun böyle bir ödemeye zor­lamaya kudreti olmadığı halde vergisini tam olarak verir.

AHLÂKIN ESASI

228 — Ekseriya vaki olduğu gibi saikler ve sebep­ler zahirde birbirine benzeyen fiillerin mânasında derin değişiklikler husule getirir. Meselâ: bil haydudun elinde ölüm, hedefini şaşıran bir avcının, bir delinin, yahut bir çocuğun sebep olduğu ölüm, meşru müdafaa neticesi hu­sule gelen ölüm, mahkemenin verdiği idam cezasını ye­rine getiren cellâdın işi memleketi yabancı istilâsına karşı müdafaa eden askeri v.b. sebep olduğu ölüm, ma­hiyeti itibariyle hepsi ölümdür. Bu hallerin bazılarında ölüm az çok sertçe cezalandırılır, bazan affedilir, ceza ve mükâfatı gerektirmeyen tabiî bir vazife gibi telâkki edi­lir, bazan yüksek şeref ve takdirlere lâyık görülür. He­men hemen insanın bütün" hayatı da iyiliği veya fenalığı izafî olan fiillerden mürekkeptir. Bunun içindir ki Hz. Peygamber (s.a.) birçok defalar şöyle demiştir: «Amel­ler niyetlere göredir.»

138

İSLAMA GİRİŞ

AHLÂK SİSTEMİ

137

229 — îslâm, peygamberler vasıtasıyla insanlara gön­derilen ilâhî bir vahyin inancı üzerine kurulmuştur. Bu itibarla kanunu ve ahlâkî prensipleri, itikadı gibi ilâhî emirlere dayanmıştır. Birçok hallerde insan muhakeme­sinin aynı neticeye varması mümkündür., fakat esas iti­bariyle îslâmda kat'î bir mâna ifade eden, onun ilâhî cephesidir, bir feylesofun, bir hukukçunun veya bir ah­lâk bilgininin muhakemeleri değil, Bu karar da değil, çünkü muhtelif insanların muhakemeleri muhtelif ola­bilir ve tamamıyle aksi neticelere sevkedebilir. Bazı defa zahirde lüzumsuz gibi görünen bir mecburiyetin veya bir amelin disiplin sebebiyle vaz'edilmiş olduğu görülür.

230  — îslâmın işleri,    iyiliği ve fenalığı,    herşeyden 8ewel emir ve nehiyle tarif edilen iki büyük kısma ay­rıldığı gibi, kaçınılması gereken fena hareketler de iki bü~ yük sınıflara ayrılır. Dünyadaki   müeyyideleri yahut kır-yamet günündeki mahkûmiyete ilâveten   maddî cezası da olan işler; ahiretteki cezasından başka   müeyyidesi olma­yan îslâmın reddettiği hareketler.

231  — Hz    Peygamber    (s.a.) e atfolunan    (ve kadı Iyad  tarafından  «Şifa»,  bölüm  2'de  nakledilen)   bir  ha­dise göre hayat anlayışının îslâmda nasıl    telâkki edil­diğini   görüyoruz :    <<Hz. Ali    (r.a) bir gün   Peygambere hatt-ı hareketine müessir olan   prensipleri sordu ve o da şöyle buyurdu: Bilgi sermayemdir, akıl   dinimin esasıdır, sevgi  temel  taşımdır,   arzu  binek   atımdır.  Allah,   zikir arkadaşımdır, mahremiyet hazinemdir,   korku refikimdir, ilim silâhımdır, sabır    ordumdur, kanaat    genimetimdir. tevazu medarı    iftiharımdır, zevkten feragat   mesleğim-iir, yakîn gıdamdır, doğruluk   şefaatçimdir, îtaat kifaye-timdir, mücadele itiyadımdır bu kalbimin nuru namazdır.»

232  — Diğer bir vesile ile Hz. Peygamber   (s.a.) şöy­le dedi: Hikmetin başı   Allah korkusudur. îslâm   ahlâkı

Alla'htan başka herşeye tapmaktan vazgeçmekle başlar. Bu ister kendi kendine tapmak demek olan hodkâmlık (egoizm) olsun ister kendi ellerimizle yaptığımız (put­lar, hurafeler v.s.) olsun, Allahsızlık, haksizlik v.s. gibi insanlığa alçaltan bütün bu şeylerden sıyrılmakla olur.

233  — Irk,    renk, dil ve memleket farklarına   daya­nan ve insanın elinde olmayan müsavatsızlığı kaldırarak îslam. istisnasız ve herkes için imkân    dahilinde olan ve yalnız ahlâka dayanan ferdî üstünlüğü    ilân etti (ve di­ğer sistemlerin  herhangi  birisinden daha     fazla  olarak tahakkuk ettirdi.) Bu sebeptendir ki Kuran   (49:13) şöyle der : «Ey insanlar biz ,sizi bir erkekle bir dişiden yarattık sizi milletlere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizle tanışa -sınız; hakikat Allah katında en asiliniz   en ziyade takva sahibi   (dindar)  olanmızdır, Allah herşeyi    bilen ve her şeyden haberdar olandır.»

234  — Diğer bir güzel bendinde Kur'an     (17:23-39) müslüman topluluğuna on iki emir verir   ve şöyle der : «Rabbin kafi olarak şunları   hükmetti: ondan   başkasına (kendinden başkasına)   kulluk etmeyin, ana ve babaya iyi muamele edin, eğer onlardan    biri veya her    ikisi senin yanında   ihtiyarlığa ererlerse onlara uf   bile deme, onları azarlama, onlara güzel   söyle, onlara acıyarak   tavazu ka­nadım indir ve «Ya Rab onlar beni çocuk iken nasıl ter­biye ettilerse sen de onları öylece esirge de. Rabbiniz si­zin içinizde.kilerini en iyi bilendr. Siz iyi kimseler olursanız şüphesiz ki Allah da daima    (kendine dönenleri)    affedi-cidiî. Hısıma, yoksula , yolda kalmışa haklarını ver, malını israf ile saçıp   savurma, çünkü saçıp savuranlar   şeytan­ların biraderleri olmuşlardır.   Şeytan ise Rabbine (karşı) çok nankördür Şeytan   Rabbinden umduğun bir  rahmeti aramak için   onlardan sarfı nazar etmek   mecburiyetinde ■kalırsa o   halde kendilerine   yumuşak bir söz   söyle, elini

138

İSLAMA GİRİŞ

bağlı olarak boynuna asma, onu büsbütün de açıp saçma sonra kınanmış pişman bir halde oturup kalırsın. Şüphe­siz ki Rabbın kimi dilerse rızkını genişletir,  daraltır. Çün­kü O, kullarının her halinden gerçekten   habersardır. Her şeyi hakkıyla görendir. Evlâtlarınızı fakirlik   korkusuyla öldürmeyin. Onları da, sizi de biz   rızıklandırırız. Hakikat, onları öldürmek büyük bir suçtur. Zinaya    yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlık ve kötü bir   yoldur. Al-lahm haram kıldığı cana, haklı bir sebep   olmadıkça kıy­mayın. Kim mazlum olarak öldürülürse biz onun velisine (mirasçısının maktulün halkını talep hususunda) bir seiâ-hiyet vermişizdir. O da, katil de israf   etmesin Çünkü o, cidden ve zaten yardıma mazhar edilmiştir. Yetimin er­ginlik çağma erinceye kadar, malına    yaklaşmayın. Me­ğer ki bu, eri iyi bir suretle.ola. Bir de ahdi, yerine ge­tirin. Çünkü ahidden cayanlar sorumludur. Ölçtüğünüz va­kitte ölçeği tam yapın# Doğru teraziyle tartın. Bu hem daha hayırlıdır, hem de neticesi itibariyle' daha   güzeldir. Senin için hakkında bilgi hasıl   olmayan şeyin ardına düş­me. Çünkü kulak, göz, kalp: Bunların her biri yaptığın­dan mesuldür. Yeryüzünde kibar ve azametle yürüme. Çün­kü ne    kadar bassan   cidden arzı yaramazsın,   boyca da asla dağlara eremezsin. Kötü olan bütün bunlar Rabbinm indinde sevilmeyen şeylerdir. Bunlar Rabbının sana vahy ettiği    hikmetlerdendir. Allah île beraber   diğer bir ilâh edinme ki sonra yerinmiş, boğulmuş   olarak Cehenneme  . atılırsın.»            .

Hz, Musa'ya indirilenlerle mukayese edilebilen ve on-' lardan daha geniş anlam taşıyan bu emirler îslâm Pey­gamberine Miraç esnasında vahye dilmiştir.

235 — Kur'anın bütün Öğütlerini burada zikretmek çok uzun olur. Bunlarla beraber vasat bir adamın cemiyet­teki hatt-ı hareketlerinden bahseden Kur'anın şu ayetlerini

AHLÂK SİSTEMİ

139

(4:36-8) hatırlatabiliriz : «Allaha ibadet edin. Ona hiç bir şeyi eş tutmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanındaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ elinizin malik olduğuna (kö­lelerinize) iyilik edin. Allah kendim beğenen ve daima böbürlenen kimseleri sevmez. Onlar, hem cimrilik yapan, hem insanlara cimri olmalarını emredenler, Allanın lütuf ve inayetiyle kendilerine verdiğini gizliyenlerdir. Biz o nankörlere hor ve hakir edici bir azap hazırlamışızdır. Allaha ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını insanlara gösteriş için israf edenleri Allah sevmez. Kim ki kendine şeytanı arkadaş edinir o ne kötü bir arkadaş edinmiştir.»

236  — Diğer bir bendinde Kur'an (49:10-2) bir müs-lüman cemiyetinin mümeyyiz vasıflarını tarif eder : «MüJ-minler ancak kardeşdirler, o halde iki    kardeşinizin ara­sını  (bulup) barıştırın. Allahtan korkun, tâ    ki rahmete nail olasınız. Ey iman edenler, bir    kavim diğer bir ka­vim ile alay etmesin, oîur ki onlar daha hayırlıdır. Ka­dınlar da   kadınları (eğlenceye almasın)    olur ki (eğlen­ceye almanlar)  Öbürlerinden daha hayırlıdırlar.    Birbiri­nizi ayıplamayın, birbirinizi kötü   lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü addır. Kim tövbe etmez­se onlar (fenalık edenlerin) tâ kendileridir. Ey iman eden­ler zannm birçoğundan kaçının, çünkü   bazı zan  (vardır ki) günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın, birbiri­nizi arkanızdan çekiştirmeyin. (Kiminiz de kiminizi arka­sından çekiştirmesin.)  Szden herhangi biriniz ölü karde­şinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte   bundan   tiksindi­niz. Allahtan korkun, çünkü Allah tövbeleri kabul edendir. Çok esirgeyicidir.»

HATA ve KEFARETT

237  —■ Yukarıda zikredilen ayetlerden verilen iyi na-

140

İSLAMA GİRİŞ

sihatlere kimse itiraz edemez; fakat insanın zayıf tarafı vardır. Aynı zamanda iyi ve kötü unsurlardan mürek­keptir. Fıtratındaki noksanlar dolayısıyla hiddete kapılır, müdafaa imkânı olmayana haksızlık etmeye kalkar, ya-günah işleyeceği tutar ve kendisinden daha zayıf olana, ya­hut bizzat intikam almak hevesine kapılabilir. Bunun gibi asıl hisleri de sonra onu nedamete sevkeder ve pişmanlı­ğının derecesiyle mütenasip olarak yaptığı haksızlığı ta­mire çalışır.

238 —■ İslâm, günahları iki büyük sınıfa ayrılır : Al-lahın haklarına karşı işlenmiş olanlar (itikatsızlık, iba­dette ihmal ve saire) ve insan haklarına karşı işlenmiş olanlar. Bunlardan başka Allah bir kimsenin kendi hemcin­sine karşı yaptığı haksızlığı affetmez, yalnız haksızlığa uğrayan affedebilir. Eğer bir kimse, diğer bir mahlûka karşı ister hayvan, ister insan olsun haksızlıkta bulunur­sa iki taraflı bir suç işlemiş olur; haksızlığının doğrudan doğruya kurbanı olana karşı işlediği suç ve aynı zamanda Allaha karşı işlediği suç, Zira bahis konusu olan ve suç teşkil eden hareket aynı zamanda Allanın emirlerine karşı gelmek demektir. Bunun içindir ki mahlûka karşı bir hak­sızlık, bir suç işlediği zaman, suçu işleyenin, haksızlığa uğrayan kimsenin zarar ve ziyanını yalnız tazmin etmesi kâfi değildir, suçunu affetmesi için Allaha da yalvar­ması lâzımdır. Meşhur bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a) kıyamet günü ateşe atılacak bir kimseyi haber vermiştir. Bu kimse bir kedinin ayaklarını bağlamış, onu yiyecek ve içecek vermeyerek bizzat yiyecek bulmak için serbest de bırakmaksızın zavallı hayvanın ölümüne sebep olmuştur. Diğer bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a) hayvanlara karşı vazifelerini yapmayan, onlara kâfi derecede ver­meyen, onlara güçlerinden fazla yük yükleyenlerin ilâhî cezaya maruz kalacaklarından bahsetmiştir. Hz. Peygam-

AHLÂK SİSTEMİ

141

ber (s.a.) zaruret olmadan ağaçları kesmeyi dahi yasak etmiştir, İnsanlar Allanın yarattığı her şeyden istifade etmelidir^ Bununla beraber bu istifade ma'kul ve âdilâne olmalıdır, israf ve sefahatten kaçınılmalıdır.

239  — Bir kimse bir başkasının   zarar görmesine se­bep olur ve zararın tamirini arzu   ederse tutacağı muhte­lif yollar vardır. Bazı defalar sadece af talep etmekle her-şey hal edilebilir; bazan de kaybolan hakların geri veril­mesi yahut bir kaybolan hakların iadesi mümkün olmazsa onun yerine başkalarının konulması ve   iade edilmesi v.s. lâzımgelir.

240  — Başkalarına karşı şefkat    göstermek ve onları affetmek asîlâne bir harekettir. Bunun üzerine İslâm çok defalar  ısrar etmiştir.  Affı methetmek için Kur'an   (3: 133-4)   şöyle der :   «Rabbinizin mağfiretine  ve  takva  sa­hipleri için hazırlanmış olan cennete —ki eni göklerle yer kadardır— koşun,   onlar (takva   sahipleri),   bollukta ve darlıkta inkâr edenler, öfkelerini tutarlar, insanların ku­surlarından af ile geçenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.»

241  — Af tavsiye edilir. Bununla   beraber (vasat bir insan için) öç almaya müsaade edilmiştir. Bu bapta Kur'an (40:42) şöyle der: «Kötülüğün   karşılığı ona denk bir kö­tülüktür, fakat kim   affeder ve İslah ederse    (düzeltirse) onun mükafatı    Allaha aittir.    Şüphesiz Allah   zalimleri sevmez.» Buna benzer birçok   ayetlerden bu bir tanesidir.

242  — Allah kıyas edilemeyecek   derecede,    insanla­rın en müsamahalısından daha müsamahalı,   daha merha­metlidir. Allanın Esma'ül Husnası arasında Rahman (çok merhametli), Tevvab (tövbeleri   kabul   eden), Afüv (gü­nahları silen), Gaffar (en çok   affedici)... isimleri vardır. Allaha karşı bir günah işleyip sonra nadim olanlara   karşı Cenabı Hak müsamaha ile doludur.  Kur'anın iki ayeti, Is-lâmda Allahın lûtfunun ne şekilde   anlaşıldığını gösterir:

142

İSLAMA GİRİŞ

AHLÂK SİSTEMİ

143

a)    «Şüphesiz ki   Allah  kendisine eş   tanınmasını af­fetmez, ondan başkasını   dileyeceği kimse için af­feder.» 4:116).

b)    «...Ey nefislerine karşı hadden aşırı hareket eden kullarım; Allahm rahmetinden   ümidinizi kesme­yiniz, çünkü Allah bütün günahları   affeder, şüp­hesiz ki O çok   affedici, çok   esirgeyicidir.»    (39: 53).

243 —■ Eğer bir kimse küfrü bırakıp Allaha döner ve affı için ona yalvarırsa rahmete nail olacağını ümit ede­bilir, însan zayıftır ve ekseriya bu yüzden verdiği ka­rarda duramaz; fakat hakikî nedamet Allahm lûtfunu sağ­lar. Başkaları vasıtasıyla Allanın affını satın almak yok­tur; formalite de yoktur; bir kimse doğrudan doğruya Al­laha yönelebilir ve münacatmda Allah ile başbaşa duy­duğu nedametleri Ona arz edebilir. Allah her şeyi bilici­dir ve Ondan hiç bir şey gizlenemez. Bir defa Hz. Peygam­ber (s.a.) in dediği gibi: «Allahm mahlûkatma muhabbeti, bir ananın çocuğuna olan muhabbetinden yetmiş defa da­ha büyüktür.» Bir diğer münasebetle de Efendimiz şöyle demiştir: «Bir kimse Allaha doğru bir adım atarsa Allah o adama iki adım yaklaşır.» Hz. Muhammed şöyle buyur­du: «Rahmet Allah tarafından yüz parçaya ayrılmıştır. Onlardan 99'unu kendi nezdinde saklamış, kalan bir ta­neyi yeryüzünde yaşayan bütün canlılara dağıtmıştır. Mah-lûkat arasındaki karşılıklı sevgi ayrılan bu % 1 rahmetten gelmektedir.» Kur'an-ı Kerim (11/114) şüphesiz şu be­yanda bulunur: «Şüphesiz hasenat (iyilikler) seyyiâtı (kö­tülükleri) silip süpürür.» Sadaka ve hayırlar şüphesiz tavsiye edilir, bununla beraber muayyen bir günaha karşı Allahm affını, bunlar otomatik olarak satın alamaz, her şeyin yeri ayrıdır ve Allah nasıl dilerse öyle yapar, bu da kafidir.

EMİRLER

244  — îyiye ve kötüye işaret   etmek için Kur'an ek­seriya iki karakteristik tâbir kullanır.   Bunun   için (her­kes   tarafından iyi bilinmiş ve böyle   kabul edilmiş) mâ­nasında Maruf kelimesine ve (herkes tarafından kötü ilân edilmiş ve böyle kabul edilmiş)  mânasında Münker ke­limesine müracaat eder. Diğer   bir ifade ile Kur'an, insan tabiatına,    fıtratına ve aklı selimine itimad    eder. «Bazı kimseler onu kendilerine caiz görseler bile  kötülük lehine asla bir birlik    vücuda gelmeyecektir.»    mânasına gelen Hz. Peygamber (s.a.) in de bir sözü vardır. Kur'an (3:115) de mü'minleri   «en iyi bir   ümmet» olarak   adlandırır ve bunun da sebebini şöyle izah eder :   «Çünkü onlar marufu emrederler ve münkeri nehyederler, bir olan Allaha iman ederler.» Bir başka ayette (103 :13) bunun  üzerinde ısrar­la durur: «And olsun zamana ki hakikat   insan ziyanda­dır. Ancak iman   edenler ve salih   amellerde bulunanlar ve birbirlerine hakkı tavsiye edenler böyle değil.»

245  — Fakat    aynı  zamanda  muayyen     kötülüklere karşı da emirler vardır. Biraz evvel    söylendiği gibi kö­tülükler vardır ki bir müeyyide ve bir alenî   ceza onların yanı başında beraber gider öyleleri   vardır ki onlar hak­kında yalnız ahirette ceza göreceğine    dair bir ikaz ver­dir ve fevkalâde vehamet halleri müstesna devlet memur­ları onları dikkat nazarına almaz.

246  — Veda haccı münasebetiyle     iradettiği meşhur hutbesinde Hz. Peygamber (s.a.) her   insanın canının, ma­lının ve şerefinin tecavüzden masum   olduğunu ilân etti. Filvaki îslâm ceza hukuku başlıca suçları    katil, yarala­ma, zina ve gayrı meşru münasebetler    (şahsa karşı cü­rümler), hırsızlık ve yol kesmek (mala   karşı   cürümler) ve namusa karşı iftira ile alkollü   içkilerin içilmesi (bua-

144

İSLAMA GİRİŞ

lar da şeref ve namusa karşı işlenen cürümler) olduğunu ilân etmek suretiyle bunları dikkat nazarına almıştır. Bun­ların hepsi cezalandırılır.

247  — Şahse karşı zarar vermeye   gelince ceza, pren­sip itibariyle    kısasdır; cana can, göze    göz, dişe diş. Fa­kat   burada her şeyden   evvel büyük bir   prensip vardır : Niyet ve saik aranır. Bir kimse zararı isteyerek mi yaptı, kaza eseri olarak mı yaptı? Haksızlığa uğrayanın (yahut varislerinin) de bir seçme hakkı vardır.    Malî bir tazmi­nat kabul ederler veya affederler.    Eğer adlî deliller su­çun teammüden işlendiğini ispat   ederse devletin onu af­fetmeye hakkı yoktur, bu haksızlığa uğrayana aittir.

248  — Zina ve gayrı meşru münasebetlerin   durumu tamaınıyle ayrıdır.   Zira tarafların muvafakati   vehameti o kadar muvaffak   oldu ki onlar ahirette ceza  görmekten­se bu dünyada herkesin gözü önünde alenî bir cezaya çarp­tırılmalarını    tercih ettiler; ve bizzat    kendilerinden Hz. Peygamber (s.a.) in önüne giderek   günahlarını itiraf ve şer'i cezaya   boyun eğdiler.   İtiraf bir   tarafa bırakılırsa, taraflar bu işe   kendileri razı olmuş ise cinsî   münasebet­lerin isbatı pek güçtür.   Günah işlemeye temayülü azalt­mak kasdıyle İslâm, iki cinsin   gençleri arasında   —yakın akraba   değillerse— ve yalnız başına   bulaşmaları   yasak akraba değillerse— karışık   oturmaları ve yalnız   başına buluşmaları yasak    etmek ve hattâ sokağa    çıkacak ve yabancılara tesadüf edilecekse yüzünü örtmek için peçeyi tavsiye etmek gibi türlü tedbirler almıştır. AşifteliğT İle aşıkane bakışları celbetmekten uzak   bir müslüman hanı­mın vazifesi, cazbie ve güzelliğini yalnız zevcine tahsis etmesidir. Kadın için peçenin   diğer faydaları da vardır. Tarlada çalışan kadınlarla meselâ   güneşe maruz olmayan kadınlar arasındaki fark malûmdur.    Bir kuşun iç ve dış tüyleri de böyledir.    Filvki peçe uzun bir   zaman cildin

AHLÂK SİSTEMİ

güzelliğini ve tazeBğinj muhafaza eder. Bir kimse yüzii-nün ve elinin dersiyle çlpise tarafından örtülmüş vücut kısmının derisini mukayese ettiği zaman bu hususta tam / bir kanaat getirir. Peçe inziva ve tecrit demek değildir. Yabancıların his edebileceği cazibeyi azaltır. Peçe kullan­manın verem hastalığına sebep olduğunu ileri sürmek gibi bir nevi ahmak safdilliğini susturmalıdır. En son araştır­maların ortaya koyusuna göre bu hastalık sadece siyah Af­rika'da değil, bilakis Finlandiya'dan İtalya'ya kadar en yüksek sosyetede dahi mevcuttur ki buralarda hanımlar asla peçe kullanmamaktadırlar. Sırası gelmiş iken şunu da söylemek yerinde olur ki bu bir tavsiyedir ve ihmâli, şer'i bir cezayı müştelzim değildir.

249  — Hırsızlığın,  yol kesmenin ve  mala karşı işle­nen diğer suçların çeşitli cephelerinin teferruatına girmeyi lüzumlu görmüyoruz.

250  •— Kadınların    iffetlerine yapılacak    iftiraya bir ceza yüklemiş olması, îslâmm mümeyyiz vasfıdır. Kom­şu veya diğer kadınlara karşı ahbab meclislerinde zan ve tahmin üzerine ağzına geleni söylemekte mahzur görme-yen insanların eline geçecek fırsatlar düşünülecek olursa Islâmın bu   bapta cemiyetin hayrına iyi bir   kaide koy­duğu kabul edilir, JBir kimse bir kadım  itham etmeye kalkışacak olursa kabule şayan deliller göstermek zorun­dadır; aksi   takdirde bir kadının şerefine   dukunan tah­minler sert müeyyidelerle cezalandırılır.

251  — Alkollü içkilerin yasak edilişi, îslâmm çok iyi bilinen özelliklerinden biridir. Kur'an hn yasağı tedricen tatbik etmişti. «Onlar sana içkiyi   ve    kumarı    sorarlar de ki: onlarda hem büyük günah, hem insanlar için fay­dalar vardır. Günahları ise   faydalarından   daha   büyük­tür.» (2:219), ve yine (4:43) de «Ey iman- edenler   şarap,

İslama Giriş — F: ip

146

İSLAMA GîRİŞ

kumar, putlar ve fal okları ancak şeytanın- amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçınınız ki mu­radınıza eresiniz. Şeytan şarabda ve kumarda ancak ara­nıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allahı anmaktan ve namaz kılmaktan alakoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?». Bu sonuncu ayette Kur'anın alkollü içkilerle putperestliği aynı sınıfa dahil etmiş olmasına işaret et­meden gecemiyeceğiz. Hayatı boyunca Hz. Peygamber (s.a.) bu emre karşı gelenleri kırk sopa vurmakla ceza­landırdı. Halife Hz. Ömer (r.a.) bu miktarı iki misline çıkardı ve sebep olarak sarhoşluğun, düşünmeden geve­zeliklere sevkettiğini ve bu esnada kadınların iffetine dair söz söylendiğini, Kur'anın ise kadınların iffetine iftira edenlere seksen değnek vurulmasını emrettiğini ileri sü­rerek sarhoşluğa da seksen değnek vurulması lâzimgsî-diğini söyledi. Sıhhat ve ahlâk için bu kadar tehlikeli olan içki terk edilseydi ne kadar iktisadî kayıblardan sakınmak mümkün olacak ve ne kadar aile yuvaları ra­hata kavuşacaktı.

252  — Hakkında   muayyen   bir ceza   verilmemiş 'fa- , kat hâkimin takdirine bırakılmış fiiller   arasında (piyan­go ve at yarışlarındaki    oyunlar da dahil    olmak üzere) bütün talih oyunlarım sayabiliriz. Kumarhane   facialarını bilmeyen var mıdır? Ne kadar   aile   ocakları   kolay —ve bu itibarla haram— . kazancın boş   ümidiyle   yıkılmışlar­dır. Bütün iktisadî kötülüklerin   kaynağı olan ve siyasete de dokunan piyangolar millî ölçülerde   memleket serveti­nin adilâne taksimini tedricen bozarlar.

253  — Cemiyeti temiz ve   bütün âmme   idaresini fe­sattan uzak tutmak endişesi ile Hz.   Peygamber (s.a.) bu gibi .şeyleri mahkûm etmede en sert   tâbirleri   kullandı. «Rüşveti alan   da  veren de ikisi  beraber cehenneme gide­cektir.» Bir gün bir vergi tahsildarı Hz. Peygamber (s.a.) e

AHtÂK SİSTEMİ

147

hesap verirken şöyle dedi: «Bunlar âmme "geliridir (ver­gidir) ve bunlar da halkm bana Verdiği hediyelerdir.» ,Hz. Peygamber (s.a.) hiddetlendi, mescidindeki minbere1 çıktı ve şöyle dedi: «Bu taksüdarı anasının evinde otur: tâlim, o; vakit oha hediyeler gelir mi bir görelim.» Zevr cinin haberi olmadan bir gün halife Hz. Ömer (r.a.) in zevcesi Bİzansa giden resmî bir memurla imparatorun zevcesine bir hediye gönderdi. İmparatoriçe de buna kar­şılık kıymetli bir gerdanlık gönderdi. Halife bu haberi öğrenince gerdanlığa el koydu ve beytülmale (umumî hazineye) devretti ve zevcesine, İmparatoriçe'ye gönder­diği hediyenin bedelini ödedi.

254  — Halkm ahlâkını düzeltmek    için bir gün Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu:   «Zamana   kabahat bul­mayın, kabahat bulduğunuz Allandır, çünki geceleri gün­düzleri birbiri   ardınca   getiren odur.» Bu   öyle bir nasi­hattir ki çağdaşlarımızın   da   nazan   dikkate   almalarına yine faydası olabilir nihayet   her gün tekrar   tekrar bed­dua edişimiz bütün   hamakatfmizi isbat   etmekten   başka neye yarar?

255  — İslâm imkânsız    olanı    istemez;    hayatın    her safhasında ferde ve topluluğa   uygun yollardan   beşer ah­lâkında devamlı bir salâh   vücude getirmeği   hedef tutar. Mes'uliyet daima şahsî kalır. Bunun için   Kur'an    (2:286) şöyle der: «...Herkese kendi   kazandığı've   herkesin aley­hine kendi yapüğı...». Asil ruhlu   bir kimse   diğerleri ya­pıyor diye aynı kötülüğü kendinin de   yapmasını hoş gör­mez. Diğerlerinin kötülüklerini taklit    etmektense onlara

- seciye güzelliğinin ve bütünlüğünün örneği    verilmelidir.

256  — Umumî olarak sosyal   tavır ve    hareket hak­kında bazı şeylere burada işaret edebiliriz. Hz. Peygam­ber (s.a.)  iyi komşuluk hakları hususunda    şöyle buyur­muştur: «Cebrail    (a.s.)    komşuların   hakkından o kadar

148

İSLAMA GİRİŞ

ehemmiyetle ve  ö  kadar Sık bahsetti  kî ölen bir adamın yakın akrabalarına   olduğu   gibi   komşulara da   veraset hakkı verilmesinden korktum.» Rivayete göre   Medihe'de Hz. Peygamber (s.a.) e komşu   olarak bir yahudî   oturu­yordu ve Hz. Peygamber (s.a.)   bizzat   bir   müsîümaiiın gayrı müslim komşusuna   nasıl   muamele   etmesi   lâzım geldiğini misalini verdi. Bu yahudi   hastalandığı   zaman günlük diğer nezaket muameleleri  arasında Hz.  Peygam­ber (s.a.) yahudinin evine girer, hal ve hatırını sorar ve ona yardım maksadıyla bunu yapardı, Diğerleriyle   gün­lük muamelelere gelince Hz.   Peygamber (s.a.) şöyle bu­yurdu: «Sizden hiç biriniz kendi nefsiniz için   istediğinizi, mü'min kardeşiniz için de istemedikçe müslüman olamaz­sınız.»   ve   yine;    «İnsanların en iyisi   diğerlerine   iyilik edendir.» Kur'an  (59:9    mücerret bir    vak'adan da bah­setmektedir; şöyle ki Medineli ilk   müslümanlar   misafir­perverliklerini Mekkeli muhacirlere cömertçe   göstermiş­lerdi. Kur'an onları pratik îslâmın bir   numunesi   olarak gösterir: «...Onlar onları (Mekkeli   muhacirleri)    nefisle­rine tercih ederler, fakirlik bundan hisselerine düşen şey olsa da...»

257 — Kur'an-ı Kerim'in şu ayetiyle bahse son ve­relim (4:135): «Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutan (hâkimler) ve Allah için şahidlik eden (insanlar) olun, velev ki kendinizin veya ana ve babalarınızın ve yakın hısımlarınızın aleyhinde olsun (ister onlar) zen­gin veya fakir bulunsun.»

ÎSLÂMIN SÎYASÎ SİSTEMİ

258  — İslâmm hayat anlayışı beden ile ruh   arasında bir beraberlik vücude getirmek   olduğundan din ile siya­set, cami ile kışla arasında pek,sıkı bir münasebetin tees­süs etmiş olması gayet   tabiî idi. Sosyal   anlayışında İs­lâm topluluğu sever, cemiyet hayatını tercih eder    Toplu olarak cemaatle namaz kılınmasını ister.   Namazda   her­kes yüzünü aynı merkeze    (Kabe'ye) döndürür, dünyanın her tarafında aynı zamanda oruç tutulur;    kadın    erkek bütün müslümanlarm başlıca   vazifelerinden   biri   olarak Kabe aynı günlerde ziyaret edilir. Şahsî mes'uliyeti   tam manasıyla ve ehemmiyetle vaz'eder. Ferdin    tekâmülünü unutmaz, bununla beraber bütün ferdleri   bir tek bütün, müslüman topluluğu içinde teşkilâtlandırır; sınıfı,   mem­leketi ne olursa olsun aynı   kanun   aşağıda   göreceğimiz gibi herkesin işlerim tanzim eder. Aynı halife,   dünyanın bütün mü'minlerinden Biat yani sadakat yemini alır,

MİLLİYET

259  — İnsan meriyetlerinde zaman   zaman muhitten merkeze, merkezden muhite olmak   üzere iki zıd temayül görülür. Bir taraftan dağınık fertler kendi kendilerine ev­lenme aile, kabîle, site-devletler bazı defalar istekle bazı defalar zorla, devletler ve imparatorluklar halinde   birle­şirler. Diğer taraftan aynı çiftin zürriyetleri ve aynı ec­dadın nesilleri olduğu halde bazan gruplar,   akrabaların­dan uzak ayrı ve müstakil bir   hayat sürmek üzere   ken­dilerinden daha büyük ünitelerden ayrılırlar; ve bu   ayrı-

150

İSLAMA GİRİŞ

lık herkesi beslemek imkânları çok mahdut olan bir böl­genin, mevkiini, yükünü azaltmak ve başka yerde geçim imkânları aramak maksadıyla bazan dostça, bazan da ih­tiras, mücadele ve diğer   sebeplerle dikte   edilmiş   olur,

260  — İnsan ırkının   müşterek.bir   menşeden geldiği hakkında hemen herkesin   üzerinde ittifak   ettiği bir te­lâkkiye rağmen iki kudretli faktör    ayrılıkları   bariz bir hale getirmeğe yardım   etmektedir, ölüm ve Mesafe. İn­san    fıtraten yakın    akrabasına    ve ecdadına    bağlıdır. Bununla beraber müşterek ceddin ölümü ile bağlayıcı âmil ortadan kalkar ve her gün   adetleri   çoğalmakta olan ha-yattakilerin arasında akrabalık mefhumu gittikçe azala­rak te'sİr ve ehemmiyetini   tedricen   kaybeder.   Mesafeye gelince, o   bize   yalnız akrabalık   bağlarını   unutturmakla kalmaz, tarihin   gösterdiği gibi   aşılması kabil . olmayan engeller ihdas. eder. Aynı menfaatleri üstün tutmak,   aynı değerleri müdafaa etmek   için aynı dil   konuşulmaz olur.

261  — Milâdın yedinci   asrında,   tsîâmın   zuhurunda ırk, dil ve memleketin   husule getirdiği   farklar,   haksız­lıklara ve diğer şeyler istisna olmaktan ziyade kaide ha­line gelmişti; bunlar hemen hemen   tabiî bir iç güdü ha­linde büyüyen kökü derin bir mefhumu geliştirirler.   Bu, dünyanın her tarafında, Arabistan'da, Avrupa'da,   Afrika'­da, Asya'da ve her yerde   böyle idi. İslâm, bu   mefhumu insanlığın kötü   alışkanlıklarından biri olarak   saymak ve ona bir çare bulmak teşebbüsü ile ortaya çıktı.

262  — Ailenin,    akrabanın ve    kabilenin   birleştirici bağları, hodbinliğin, açgözlülüğün herkesin herkese   karşı mücadelesini kaçınılmaz hale   getirdiği bir   dünyada mü^ dafaa ve emniyet ihtiyaçlarına hizmet için pek zayıf kalı­yordu. Fakat kabileden büyük   gruplar bazı   defalar cen-gâverlerin, imparatorların zoru ile meydana gelmekte idi­ler.   Tebaalarının   tamamı   arasında   bir menfaat   birliği

İSLÂMIN SİYASİ SİSTEMİ

151

meydana getirmekte muvaffak olamayan bu sun'i; birleş­meler de devamlı surette dağılmak tehdidi altında bulunu­yordu.

263 — însan cemiyetinin bu cephesinin binlerce se­nelik tekâmül tarihine girmeden, kendi zamanımızda mil­liyet fikrinin bu noktayı güzel canlandırdığını kaydetmek ■kâfi gelecektir, Egğer milliyet, dil, ırk ve doğum yeri bir­liğine dayanırsa söylemeğe hacet yok ki acnebiler, dışa­rıdan gelenler problemi ebediyen mevcut olacak ve böyle bir milliyet bütün dünya sakinlerini içine almak için çok dar gelecektir. Eğer yabancılar temsil edilmiyeceklerse daima harp ve mücadele tehlikesi mevcut olacaktır. Ger-Çekte bu milliyet bağı ne de olsa pek ehemmiyetli bir bağ değildir. Zira iki kardeşin düşman olması mümkün olduğu gibi müşterek bir ideolojiye sahip olan iki yabancının dost olması da pek âlâ mümkündür.

264 — Kur'an, dil, cildin rengi yahut tabiatın kaçı­nılmaz tesirlerine dayanan üstünlüğü red etmiştir. Fer­din yegâne üstünlüğünü dindarlık esasında tanır. Müşte­rek bir ideoloji müslümanlar arasında (milliyet) in te­melidir ve İslâm bu ideolojidir. Din değiştirmeyi kabul etmeyen dinlerden bahsetmiyeceğiz; tatbikatı cihanşümul olan dinler arasında İslâm şu özellikle temayüz eder ki o dünyadan feragati emretmez, ruhu ve bedeni aynı za­manda işleyerek ve geliştirerek ikisi üzerinde durur_ Ma­zi, müslümanlarm ırk ve memleket üstü kardeşliği ta­hakkuk ettirdiklerini göstermiştir. Bu duyuş bu zamanda dahi onlar arasında yaşayan bir kuvvettir.

265 — Tabiiyyete, vatandaşlığa kabul bütün «millet­ler» tarafından şimdi kabul edilmiş bir hususiyettir, fa­kat yeni bir dilde, yeni bir deri renginde ve yeni bir mem­lekette vatandaşlığa kabul edilmek yeni bir ideolojiye iltihak etmek kadar kolay değildir. Milliyet, diğerleri me-yamnda tabiatın  kaçınılmaz  bir hadisesidir.   Halbuki bu

feUMA ÖİRİŞ

mesele îslâmda yalnız &rdleriri   irâde ve   ihtiyariüâ tâbi bir şeydir.

ÎSLÂMI GİHAKŞÜMUL  HAIiE GETİREN VASITALAR

266  — Biraz evvel zikri geçen vasıtalardan yani   her­kes için aynı kanun, namazda aynı istikamete dönüş, dün­ya çapında bir ziyarette (Hac'da) aynı yerde   toplanmak v.s. gibi şeylerden başka   cihanşümul bir   hilâfet   mües­sesesi hususî bir rol oynar.

267  — Hz. Muhammed (s.a.) kudsî hafızasından   söy­leyerek kendisinin insanların tümüne   gönderilmiş (Kur'-an 34/28) bir peygamber olduğunu ve diğer   peygamber­lerin sonuncusu (Kur'an 33/40) ve bu itibarla   ta'limleri-nin kıyamete kadar bütün zamanlar için   muteber   oldu­ğunu   ilân   etti.   Öğrettikleri   ile   ırk   ve   sınıf  eşitsizli­ğini   kaldırdı.  Bundan başka  Hz.   Peygamber   (s.a.)   bir devlet halinde teşkilâtlandırdığı ve bütün teşkilâtiyle   teç­hiz ettiği topluluk   içinde ruhanî ve cismanî   tekmil selâ-hiyetleri kullandı. Selâhiyetlerin bir elde toplanışı   irtiha-linden sonra devlette haleflerine veraset suretiyle   intikal etti. Şu farkla ki halefler peygamber değildiler ve bu iti­barla ilâhî vahye mazhar   değildiler.   Peygamber   daima topluluk hayatı   üzerinde İsrar   etti ve «her kim ki hali­fenin ismini bilmeden Ölürse putperest olarak Ölür.» diye­cek kadar ileri gitti. Aynı zamanda İslâm topluluğu içinde birlik ve beraberlik için   İsrar ettiği ve   bunun için şöyle dedi: «Her kim ki cemaatten ayrıhrsa   cehenneme gider.» (Müslim, Tirmizî v.b. tarafından rivayet edilmiştir.)

268  — Hz. Peygamber   (s.a.)   zamanında   bile   İs^m devleti hudutları dışında gönüllü veya mecburî olarak me­selâ Habeşistan'da ve  (Fetihden evvel)  Mekke'de yaşa­yan fertler ve gruplar vardı. Bazı gayrı muslini   bö'ge^r

IslAmın siyasi sistemi

153

dini müsamaha tanımadılar Mekke site-devletinde olduğu gibi Bizans imparatorluğunda da müslümânlara zulüm ettiler, diğerleri meselâ hıristiyan Habeşistan gibi vicdanî hususlarda hür bir siyaset takib ettiler.

269  — Biraz evvel gördüğümüz gibi halife, Hz.   Pey­gamber (s.a.)  den cismanî  ve ruhanî olmak üzere ikili bir selâhiyetin kullanılmasına varis oldu,   camide namaz kıl­dırdı ve dünya işlerinde devletin reisi oldu.

270  — Hz. Peygamber (s.a.) i, peygamber olarak ta­nımak için kendisine biat edilmesi yani sadakat sözü   ve­rilmesi âdet idi; aynı şey   halifelerin seçimi    zamanında da yapıldı. Devletçe teşkilâtlanmanın temeli, idare   edenle edilen arasında aktedilen bir mukaveledir. Tatbikatta yal­nız halkı en ziyade temsil edebilen insanlar biat ederlerdi. Bu seçimin (idare edeni bu   şekilde   tayin   etmenin) bir sözleşmeye dayanarak yapılması,, temsil   kabiliyetini haiz aynı şahıslar   tarafından onun iptalini ve   halifenin azlini mümkün kılar.

271  — AUahm   elçisi   sıfatıyla Hz. Peygamber   (s.a.) ümmetini idare etti, onun ilân edip, gelecek   nesillere bı­raktığı kanun da yine ilâhi ilhamın eseri idi.   Haleflerinde ■de Allanın hükümranlığı bir realite (hakikat) olarak   hak ve salâhiyetleri   sahasında mevcut   olmakta   devam etti; gerçi Allahm peygamberinin halefleri idiler, fakat   onlar için ilâhî vahye mazhar olmağa imkân yoktu; bunun   için teşri' hususunda salâhiyetleri mahdut    idi: Hz. Peygam­ber (s.a.)   tarafından   Allah   adına vaz'edihniş   kanunları fesih edemezlerdi; bununla beraber bu kanunları tefsir ve Hz, Peygamber (s.a.) zamanındaki   kanunun  sükût  ettiği hususlarda kanun vaz'edebilirîerdi.   Diğer bir tâbirle hiç değilse teşri hususunda, halife bir müstebit   olamazdı. O, meşrutî bir devlet reisidir ve devletin alelade bir   tebası gibi memleketin kanunlarına tâbidir. Bizzat Hz. Peygam­ber (s.a.) tarafından ihdas edilen gelenek İslâm

154

İSLAMA GİRİŞ

 reisinin kanun üstü olmamasını gara&ti eder; ve tarih gösterir ki halifeler birinci halife Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanından bizim zamanımıza kadar en hâkîr bir teba hattâ bir gayrı müslim tarafından bile memleket mahke­mesinin huzurunda isbatı vücud   etmeğe davet   edilebilir.

272  — Müslüman, cemiyetinde hilâfetin nazariyat   ve tatbikatı daima aynı olmamıştır. Bunun tarihinin kısa   bir hulâsası bu günkü durumu   anlamak için faydalı   olabilir.

HİLÂFET                             '          :

273  — Kur'an kırallardân, onların iyilerinden,   kötü­lerinden bahseder ve cumhuriyet gibi hükümet şeklini mi­sal getirmez. îrtihalinden   sonra   reylerdeki   ihtilâflardan husule gelmiş olan vakıa, kendisinin yerine geçecek kim­se hakkında Hz. Peygamber (s.a.) in   müsbet ve açık bir talimat bırakmadığını   gösterir. Bazı gruplar   devlet ikti­darının kendi soyu içinde nesilden nesiîe intikal eden   bir veraset olarak kalmasını; ve erkek evlâd terk   etmediğin­den amcası Abbâs'm amcazadesi Hz. Ali (r.a.) nin en ya­kın akraba olarak kendisine varis   olmasını    istiyorlardı. Başkaları buna mahsus hususî   bir seçim   istiyorlardı; ve bu grubun içinde seçilecek namzet hakkında da ihtilâflar vardı. Ezici bir ekseriyet seçim lehinde    taraftar topladı. Böylelikle teessüs eden hükümet şekli    verasetle   intikal eden bir monarşi ile cumhuriyet arasında mutavassıt   bir şeydi: Halife, kaydı hayat şartıyla seçiliyordu. Eğer seçi­min oluşu onu cumhuriyete benzetiyorsa,   salâhiyetin de­vam müddeti de onu monarşiye   benzetiyordu_ îîk başlan­gıcından beri seçimle   o   makama gelmiş halifelere   karşı muarızlar çıktı;   daha   sonra   rakiplerin   iddiaları   toplu­luğun içinde zaman zaman kanlı vak'alara sebebiyet ver­di. Bilâhare iktidar bazı   hanedanların   eline   geçti.   Böy­lece sırası gelince yerlerini Abbasüerin   alacakları   Eme-

İSLÂMIN SİYASİ SİSTEMİ

155

vîler iktidara geldi. Bunlar da en uzakta bir eyalet olan ispanya'nın sadakatini sağlamağa muvaffak olamadılar. Orada kendilerine halife unvanım vermeğe cesaret ede­memekle, beraber müslüman hükümdarların müstakil ha­nedanları egemenlik nüfuz ve kudretini ellerinde tuttular. Bağdat'da, Kurtuba'da ve.Kahire'deki Fatimîler gibi mü­teaddit halifeleri işitmek için. İslâm dünyasına iki asır­dan fazla zaman lâzım geldi. Türkler İslâm dinine girdik­ten sonra yeni bir unsur getirdiler, evvelâ, asker, sonra devleti idare eden hakikî bir kudret olarak kumandan oldular. Halifelerle yanyana orada evvelâ bir Emir'ül Ümera (kumandanların kumandam) ve daha sonra bu kumandandan bir (sultan) göründü, devlet otoritesi tak­sime uğradı ve idare, halife adına icrayı hükümet eden sultanın eline geçti. Bu hal maceraperestlerin kıskançlık­larını ve tamahlarını kamçıladı; birçok vilâyetler hane­danlık haline gelerek müstakil oldu. Onların da yerine sırası gelince başka sergüzeştçiler oturdu; ve halifenin, bu şartların meydana getirdiği oldu-bittileri tasdik et­mekten başka. yapacağı iş kalmadı_ Ortadan evvelâ kal­kan Kahire'deki Fatimî hilâfeti oldu; bu saltanat evvelâ Türk-Kürt soyundan bir vali hanedanının eline geçti. O da Bağdadi tanıdı, Bağdad putperest Tatarlar tarafından tahrib edilince hilâfet merkezi Kahire'ye götürüldü. Daha sonra Osmanlı Türkleri Mısır'ı fethettiler ve oradaki ye­ni Abbasî hilâfetini ortadan kaldırdılar. Bir zaman sonra İspanya'daki hilâfet, memleketi hıristiyanlara teslim etti ye Fas'ta bir hilâfet kuruldu. Türk İstanbul ile Moğol Delhi de hilâfet iddiasında bulundular fakat imparator­lukları ne kadar büyük olursa olsun iddiaları yalnız kendi. hüküm ve nüfuz mıntıkalarında tanınıyordu. Bu ikisin­den daha evvel halifenin en azdan Kureyş'den yani Mek-keli Arapların soyundan gelmesi hakkında bir mecburi­yet vardı. ..Türkler ve Moğollar   bu   şartı haiz - değildiler,

İSS

İSLAMA GİRİŞ

fakat bu noktayı ileride tekrar inceleyeceğiz. Moğollar Hindistan'daki hakimiyetlerini İngilizlere kaptırdılar; is­tanbul'un Türk halifesi kendi teb'ası tarafından mevkiin­den indirildi. Türkler yalnız bir cumhuriyet hükümeti şeklini kabul etmekle kalmadılar, hilâfet payesini devlet reisleri için de muhafaza etmediler. Paris'te bir mülteci olarak ölen sonuncusu halife Abdülmecit, Hzs Peygamber (s.a.) den sonra yüzüncü Halife idî. Arada geçen zaman zarfında Fas hilâfeti de Fransa'dan himaye gören bir devlet haline gelmişti.

274 — Bu münasebetle bazı mülâhazlar hatıra geli­yor. Hz. Peygamber (s.a) kendiisnden sonra hilâfetin otuz sene devam edeceğini ve arkasından koyu bir salta­natın geleceğini haber vermişti, (bkz. İbn'ül-Esîr'in Ni-hâyesi, Tirmizî, Ebû Davûd) Hilâfetin Kureyşe ait olduğu hakkında da bir Hadîs vardır, bunun ne maksatla söylen­diği malûm değildir. Fakat bizzat Hz. Peygamber (s.a.) in âdeti bu tayinin mecburî olmadığını te'yid eder gibi görünüyor. Zira tarih gösteriyor ki Medine'ye ulaşma­sından ve orada bir site-devlet kurmasından sonra Hz. Peygamber (s.a.) devlet arazisini müdafaa etmek gibi askerî hareketler için olsun, yahut barışçı maksatlarla (meselâ Hac gibi) olsun 25 defa Başkentini terk etti. Bu münasebetle her defasında Medine'de bir vekil bıraktı. Bununla beraber hükümet işlerini vekâleten yürütmek için bırakılan zat her defasında aynı şahıs değildi. Halife de­nilen bu vekiller arasında Medineliler, Kureyşliler, Kina-neliler ve diğerlerini görüyoruz; hattâ bir tanesi a'mâ idi. Kaydedilecek diğer bir nokta da şu idi ki Hz. Ebû Bekir (r.a.) in halife olarak seçildiği sırada, aynı zamanda icrayı hükmeden iki halife ile müşterek saltanat hakkında bir teklif bile vardı (1). Pratik   sebepler   dolayısiyle   bu

 Bu tbn-i    Hişom'ın    rivayetidir; İbrt-i'   Sad'a    gelince    (lll/t

 SİYASİ SİSTEMİ

157

teklif reddedilmişti. Bununla beraber Hz. Harun (a.s.) un devlet iktidarında Hz. Musa (a.s.) ya ortak olmasının jtur'an tarafından tanındığı gibi (Kur'an-ı Kerîm 20/32) bizzat Hz. Peygamber (s.a.) tarafından, îslâmı kabul eden Cafer ve Abdin Ümman'daki müşterek saltanatla­rında bırakılmış olması bu hükümet şeklinin îslâmca da mümkün kabul edildiğini göstermekteydi (2).

275  — Dünya   çapında   bir halife   müslümanlar ara­sında bu gün   mevcut   değildir;   böyle olmakla   beraber kitleler böyle bir şeyin olmasını arzu etmektedirler. Bazı müslüman gruplarının   teker teker   istiklâllerine   kavuş­maları da bahis mevzuudur. Dünya çapında bir hilâfetin yeniden kurulmasından evvel   coğrafî   rekabetlerden ve alınganlıklardan kaçınmak için Hz.   Peygamber (s.a.) za­manındaki misallere   müracaat   edilebilir: Meselâ sünnî, şiî, kureyşli veya kureyşten gayrı bütün müslüman dev­letleri reislerinden mürekkeb bir «hilâfet komitesi»   ola­bilir ve münavebe ile her üye bir sene   için İra komteye başkanlık edeblir.

DEVLETİN VAZİFELERİ

276  — Bir müslüman devletin vazife  ve fonksiyonları

s. 151) o tafsilât verir. Hz. Peygamberin sünnetine atıfta bulunur ve şöyle der: *Ebû Said el-Hudrî şunu rivayet ediyor: Hz. Peygam­ber ruhunu tesHm edince ensarm hatipleri kalktı ve aralarından bjrt şöyle dedi; Ey Muhacirler, Peygamberimiz ne zaman bir idareci-vaH tayin ettiyse, aramızdan birini ona arkadaş yapmıştır; binaenaleyh biz, iktidarın (Hilâfetin) biri sizden biri bizden iki kişi tarafından fcullanıtması frkptndeyiz.»

{2} Peygamberin onları İslama davet eden mektubu hoten mahfuzdur. Ve şunu ihtiva etmektedir: tEğer siz ikiniz islârnı fca* bul edersen-iz, ben her ikinizi de hükümdar olarak yerlerinizde bırakacağım: Fakat eğer telâma girmeyi reddederseniz sizin ha­kimiyetiniz yıkılacaktır»

158

İSLAMA GİRİŞ

dört kısımdan ibaret olab'iliri'-ÎCraî (mülkî ve askerî ida­re için); Teşriî (kanun yapma), Adlî ve Harsı (kültürel). : 277 — îcraî kısmin inceden inceye tetkikine hacet yoktur; ismi kendisini izah eder ve dünyânın her" tarafın­da olduğu gibidir. Hükümranlık Allah'ındır ve insan tara­fından icra edilen bir emanettir ve bu da istisnasız her­kesin refah ve saadeti içindir.

278  — Biraz evvel ruhanî olsun dsmanî olsun   haya­tın her safhası için kanunun kaynağı ve Allah'ın   kelâmı olan Kur'an'm ışığında İslâm cemiyetinde teşriî selâhiye-tiiıin tahditlerinden bahsettik;

279  — Adlî sahada bütün insanların kanun karşısın­daki eşitliğini Ve o kanun içinde devlet reisinin bile kendi tebası karşısında bir istisna teşkil etmediğini    söyledik. Kurban (5/42-50, 5/66) diğer   mühim bir nizamı da   em­retmektedir: islâm devletinin gayrı müslim halkı adlî bir muhtariyetten faydalanırlar, her cemaatin kendine mah­sus mahkemeleri,   kendilerine   mahsus   hâkimleri vardır, hayatın her safhası için medenî veya cezaî kendi   kanun­larını tatbik ederler. Kur'an, yahudilerin Tevratın kanu­nunu söyler. Söylemeğe hacet yoktur ki mahkemeye mü­racaat eden tarafların muhtelif cemaatlere    mensup    ol­ması ve hukuk çatışması halinde kanunun veya   hâkimin seçimi için müşkilâtı hal edecek hususî tertibler   vardır, bir nevi devletler m»usî hukuku bu gibi vak'aları tanzim ve tavsiye eder.

280 — Harsî (kültürel) vazife ile İslâmm, Allah ke­lâmının bu dünyada, üstün gelmesini hedef tutan hikmeti vücudunu söylemek istiyoruz. Herkesin ve her bir müs-lüman ferdin ve öncelikle müslüman hükümetin vazifesi,, günlük gidişinde yalnız ilâhî" kanuna uymak değil.. Isla.-; mm neyi temsil, ettiğini.başkalarına, tanıtmak.için ya­bancı memleketlere tebliğ heyetleri    (misyonlar) - tertib

İSLÂMIN SlYASÎ SİSTEMİ

159

etmektir. Esas prensib Kur'an'm dediği gibi «Dinde zor­lama yoktur» (2/256). Derin bir uyku ve kayıtsızlıktan uzak, diğerlerini İslâmm güzel ve sağlam esaslarına inan­dırmak için daimî ve menfaat kaygusundan uzak bir mü­cadele İslâm hükümetine yüklenmiştir.        -'''■''

HÜKÜMET ŞEKLİ

281  — îslâm, hükümetin dış şekline ehemmiyet ver­mez; eğer insanın iki cihandaki   saadeti göz önüne   alın­mış ve ilâhî kanun tatbik   edilmiş ise o tatmin edilmiştir; bunun için Anayasaya müteallik şartlar ikinci plânda ka­lır ve biraz evvel dediğimiz gibi bir   cumhuriyet, bir mo narşi, müşterek bir saltanat hepsi    diğer şekiller   meya-nında îslâm topluluğunda makbuldür.

282  — Eğer maksat bir tek şefle   tahakkuk   etmiş ise o kabul edilir; eğer   muayyen bir zamanda   muayyen bir muhite «mü'minlerin kumandanı» yahud   halifeden   bek­lenen vasıflar aynı şahısda   toplanmamış ise İdare   cihazı­nın daha iyi    işlemesi için kudretlerin    ayrılması gönül hoşluğu ile kabul edilir_ Kur'an'm (2/246-7) âyetinde zik­redilen meşhur durumu misal   olarak zikredebiliriz;   Eski peygamberlerden birinden ümmeti, kendilerini yurtların­dan ve ocaklarından sürüp çıkaran   düşmana karşı kendi liderliği altında harp açmak üzere kendi yanında bir  kral seçmesini talep   etmişti. Bir .peygamberin   yanı   sıra ve ona ilâveten ve hattâ onun yardımıyla bir kralın   tayini, bu istikamette gidilecek yolun   imkânlarım   gösterir. Ru­hanî ile cismanî arasında böyle bir taksim yapılınca   her ikisi   için   keyfî salâhiyet hoş. görülmez. Kralın   devleti idaresi din ve peygamber. gibi ilâhî    kanuna tabî   kalır; otorite kaynağı ve şeriat kanunları da   aynı kalır; yalnız kanunun tatbiki ve lüzumlu tertiblerin yapılması muhtelif şahıslara devredilmiştir.   Bu, hayatın   iki yüzü   arasında bir ayrılmadan ziyâde ihtisasa yer   vermek  meselesidir.

160

İslama giriş

ISTÎŞARÎ MÜZAKERE

283  ■— İstişarenin ehemmiyet ve faydası üzerinde uzun uzun durmağa lüzum yoktur. îster   umumî istet   hususî konularda olsun Kur'an, istişareden sonra bir karara  var­mayı tekrar tekrar tavsiye eder. Hz.   Peygambe (s.â.) in âdeti bu usulü ancak   takviye   etmiştir.   Zira ilâhî   vahy tarafından rehberlik edilen istisnaî vasfına rağmen    Hz. Peygamber (s.â.) Ashabiyîe ve kendisine tâbi   kabilelerin temsilcileriyle istişare etmeden evvel niç bir şeye karar vermezdi. îlk halifeler istişare müessesesinin    hareketli müdafileri idiler.

284  — Bu hususta Kur'an sert ve kat'î metodlar em­retmez  Seçimin şekli, seçilenin adedi,, temsil   müddetinin devamı v.s.   her  devrin ve her memleketin liderlerini» takdirine terk edilmiştir.   Mühim olan, temsil  ettiklerinin itimadına mazhar ve karakter bütünlüğüne   sahip, temsil salâhiyetini haiz şahsiyetleri etrafına toplamaktır.

285  — Kur'an, Allah'ın huzuruna kabul edilmek üzere Hz. Musa (a.s.) tarafından kavmi   arasında 70 mümessi­lin seçimi (hadisesiyle ilgili olmak üzere bir nevi   nisbi temsilden de bahsetmektedir.   (Kur'an7/155).    Bunlardan başka (Kur'an 7/160) Hz. Musa'ya çölde refakat eden pek çok kabileye 12 su kaynağı tahsis edildiği için bundan da bir nevi nisbî temsil   çıkarılabilir. Her ne ise ister bu tek şahıs tarafından seçilsin, isterse   halk tarafından   seçilsin bütün temsillerin gayesinin hükümet ve idarenin   daima halk fikri ile temasta kalmasının gerekli olduğunu   biliyo­ruz, îslâm'da bu hedef, cemaatle namaz müessesesi yoluyîe mükemmel bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Böykce her gün beş defa —müslümanlafın   haftalık bayramı olan   Cuma günü bile— kadın-erkek her müslürnâh oitirdufu veya ö anda bulunduğu cadde veya bölgenin mescidinde toplan­mak durumundadır. Ve nâmazi kıldıracak, olan cja o ma-

hallin en yüksek idare makamıdır. Bu, en yüksek mesul makamla görüşmek ve kendisine herhangi bir ferdin ba­şına gelen bir zülmu veya müşkili şikâyet etme imkânı verir. Eğer bu bir fayda sağlamazsa fert, kendi bölge veya mahallesinin camiinde namazı bizzat kıldıran ve halktan herkesin temas edebileceği devlet reisine varıncaya kadar daha yüksek makamlara gider.

/       DIŞ SİYASET

286— Yabancı memleketlerle olan münasebetler Dev­letler Hukuku esasına dayanır. Bu sahadaki hatt-ı hare­ket kaidelerindeki tekâmül bir sosyal grubun içindeki kar­şılıklı hatt-ı hareket kaidelerindeki tekâmülden daha ya­vaş seyretmektedir. îslâmdan evvelki devirde Devletler Hukuku müstakil bir varlığa sahip değildi: Siyasetin bir cüz'ünü teşkil ediyordu ve devlet reisinin irade ve arzu­suna bağlı idi. Yabancı dostlara tanınan haklar, az, düş­manlara ise bundan daha azdı.

287 — Şu tarihî olayı belirtmeliyiz ki müslümanlar yalnız Devletler Hukukunu ayrı bir ilim halinde geliştir­mekle kalmamışlar, onu siyaset ilminden ayırarak hu­kukun bir kolu haline getirmişlerdir. Böylelikle onlar bu mevzu üzerine hatt-ı hareket yani hükümdarın hatt-ı hareketi mânasına gelen (Siyer) adı altında hususî eser­ler telif etmişler ve ondan umumî hukuk risaleleri içinde de bahsetmişlerdir. Bu araştırmaları meydana ilk ko­yanlar için (Hicretin ikinci. Milâdın sekizinci asrı gibi eski bir devrde) harp meselesi ceza hukukunun bir kıs­mını teşkil ediyordu. Böylelikle mahalli halk tarafından yapılan haydutluk ve yol kesmeyi münakaşa ettikten sonra, hukukçular mantıkî olarak, nizam kuvvetlerinin daha büyük bir seferberliğini talep eden bunlara benzer faaliyetlerinden bahsettiler. Fakat ceza   hukuku   konusu

İslama Giriş — F: 11

1&2

İSLAMA GİRİŞ

içine alınmış olması harbin, suçlandırılanın adlî bir mah­keme huzurunda kendisini, müdafaa hakkı olan meşru konularla münasebetli görüldüğünü karışıklığa mahal kal-mıyacak şekilde ifade eder.

288  — îslâmda milletlerarası   münasebetler sistemin­de temel prensip, hukukçuların ifadesiyle «Bu   dünyanın ıstırabları karşısında müslim ve gayrı   müslimin müsavi oluşudur.» Çok eski devirlerde meselâ Yunanlıların yalnız Yunan site-devletleri arasında münasebetleri tanzim eden bir devletler hukuku anlayışları vardı; barbarlara   gelince Aristo'nun kavline göre   tabiat   onları   Yunanlılara köle olmak için yaratmıştı. Bu itibarla   onlara karşı keyfî mu­amele ve hiç bir kanunu   olmaması   aradaki   münasebet­lerde yegâne kaide idi.   Hindularm da buna   benzer   bir anlayışları vardı ve beşeriyetin dokunulmazlık   mefhumu ile beraber kastlara taksimi mağlûbun kaderini daha güç bir hale   getiriyordu,   Romalılar   da   yabancı   dostlarına karşı az haklar tanıdılar; bununla beraber dünyanın geri kalan kısmı için çağların,    kumandanların   şahsî    vehim ve kaprisleriyle değişen keyfî ve indî bir kaideden   başka bir şeyleri yoktu. Yahudi kanunu (Tevrat, Tesniye 20/16, Samuel I 15/3)  Allahm Amalikanm (Filistin arap ahali­sinin) imhasını emrettiğine inandı; dünyanın geri    kalan kısmının yahudilerin hizmetçisi ve sömürgesi olmak şar­tıyla yaşamalarına   müsaade   edilebilirdi.   1856   senesine kadar Garbhlara Devletler Hukukunu hıristiyan milletlere tahsis ettiler ve o zamandanberi medenî ile gayrı medenî milletler   arasında   bir   ayırım   yaptılar   ve sonuncusuna hâlâ bir hak vermediler. Devletler Hukuku tarihinde harp ve sulh esnasında kayıtsız şartsız   bütün   yabancılara hak tanımakta müslümanlar birincidirler, yegânedirler.

289  — îlk îslâm devleti,  Hz. Peygamber   (s.a.)     ta­rafından te'sis ve idare olunmuştu. Bu, Medine site-devleti idi ve bu müslümanlar, yahudiler, putperest Arablar   ve

İSLÂMİN SİYASİ SİSTEMİ

163

muhtemelen bir avuç hıristiyarim oturduğu muhtar köy­lerle bir konfederasyondu. Devletin mahiyeti dinî bir mü­samahayı gerektiriyordu ve devletin Anayasasında kat'î olarak bu müsamaha kabul edilmişti. Bu anayasa bize kadar gelmiş bulunuyor. îlk tedafüi ittifak muahedeleri gayrı müslimlerle aktedilmiş ve onlara daima titizlikle riayet edilmişti. Kur'an en kat'î ifadelerle — ankette ceza müeyyidesi ile— va'ad edileni yerine getirmek ve bu hu­susta âdil olmak mecburiyeti üzerinde ısrar eder.

290  — Milletlerarası hatt-ı hareket kaidelerinin muh­telif kaynakları vardır:    Bunlar yalnız   milletlerarası ka­nunlar değil yabancılarla yapılan muahedeler   vesairedir.

291  — Hukukçular verilmiş sözün ehemmiyeti üstün­de ısrarla durmuşlardır. Eğer bir yabancı müsaade    elde eder ve tesbit edilmiş bir zaman için îslâm. devletine ge­lirse ve bu sırada îslâm   hükümetiyle   adı   geçen   gayrı müslimin hükümeti arasında bir harp çıkarsa bu harp o gayrı müslimin durumunu   değiştirmez:   îkâmet vizesinin biteceği zamana kadar rahatça kalabilir ve bu müddet bi­tince emniyet ve selâmetle memleketine dönmekle kalmaz, bütün malını ve kazancını da beraber götürür,, harbin çık­masından evvel mahkemelerin himayesine    nasıl mazhar oluyorsa yine öylece mahkeme himayesine mazhar   olur.

292  — Elçinin şahsı —en   hoşa gitmiyecek bir mesaj getirse bile— bütün tecavüzlerden   masun telâkki   edilir. Elçi kendi dinine   göre  ibadet   hürriyetinden,   ikâmet ve avdet hürriyetinden istifade eder.

293  — Yetki meselesinin de bazı   hususiyetleri   var­dır, îslâm topraklarında   oturan   ecnebiler   îslâmın   kaza yetkisine dahildirler,   fakat îslâm   kanununa tâbi   değil­dirler. Çünki İslâm, kendi topraklan    üzerinde hukukun çeşitliliğini —her   cemaate   adlî bir   muhtariyet   vermek suretiyle— hoş görür. Bir ecnebi bu   itibarla   kendi   dini­nin mahkemesinin   kararma tâbidir. Eğer   hıristyan, ya-

hud yahut başka bir dinden ise, mahkemeye gelen diğer taraf da aynı dinden ise —taraflardan biri İslâm teb'ası olsun yahut yabancı olsun— dâva, kendi dinî mahkeme­lerince kendi kanunlarına göre görülür. Umumiyetle bu yetki hususunda medenî veya cinaî dâvalarda bir ayırım yapılmaz. Eğer dâvada taraflar muhtelif cemaatlere men-sub ise bu meseleden yukarıda bahsetmiştik. Bununla be­raber İslâm Hukukunda (bkz. Kur'an 5/42-50) taraflar yekdiğeriyle mutabık kalmak şartıyla gayrı müslimlerin bu imtiyazdan vazgeçip bir İslâm mahkemesinin karşısına gitmelerine de tamamen müsaade edilmiştir Böyle bir halde İslâm kanunu tatbik edilir. Hz. Peygamberin tatbi­katından açıkça anlaşıldığı üzere müsîüman hâkimin, ta­rafların şahsî kanunları olan yabancı kanunu tatbik et­mesi de caizdir: Zinadan suçlu iki Yahudi, kendi dindaş­ları tarafından Peygambere getirildiler: Peygamber Tev-ratı (Leviler Kitabı) getirtti ve Buharı tarafından rivayet edildiği üzere onlara Yahudi hukukunu tatbik etti. Bu ve­sile ile şu da söylenebilir ki meşruiyyet meselesi, müslü-man hukukçuları, yabancı bir devlet toprağında bir yaban­cı tarafından bir müslümana karşı işlenen suçun —bilâ­hare bu yabancı barışçı maksatlarla İslâm toprağına gel­miş dahi olsa— bu yabancının İslâm mahkemesi huzu­runda muhakeme edilemiyeceğini, çünki o mahkemenin kendi yetkisi dışında olan topraklarda işlenen bir dâvayı dinlemeğe salahiyetli olmadığını kabule mecbur etmiştir. îslâm fukahası bu noktada müttefiktir: Ebu Hanife'nin talebesi îmam-ı Muhammed Eş-Şeybanî bu kanunu teyid eden bir hadîs dahi kaydetmiştir: «Atiye b. Kays el-Ki-lâbi Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet eder: Eğer bir şahıs katil, zina veya hırsızlık fiilini irtikabettikten sonra düşman memlekete iltica eder ve daha sonra halini düzeltip geri dönerse kaçtığı suçlardan tekrar muhakeme edilecektir; fakat eğer o şahıs katil, zina ve hırsızlık   işini

İSLÂMfN SİYASÎ SİSTEMİ

165

 

düşman memleketinde işledi de halini düzeltmesini mütea­kip geldiyse ecnebi memlekette yaptıkları için ona hiç bir ceza tatbik edilmeyecektir.» (Serahsî, Şerh'us siyer'il-ke-bir, IV, 108).

294  — İslâm kanunu devlet reisi lehine bir   muafiyet kabul etmez, o da herhangi bir   vatandaş gibi   mahkeme­lerin kâza yetkisi altındadır. îslâm devleti reisinin   mem­leketin bu gibi ırk tefrikinin bir kalıntısı olan haksız  im­tiyazlarında istifade etmediğine göre yabancı    hükümdar ve sefirler lehine de böyle bir istisna   yapılmaz.   Onların misafir sıfatlarına ve payelerine lâyık olan bütün hürmet ve itibar gösterilmekle beraber adaletin   üstüne   çıkarıl­mazlar,

295  — Klâsik zamanların müteaddit vak'aları    îslâm adaletinin Özel çehresini belirtir. Muahedelerin   sadakatle yerine getirilmesini sağlamak için rehneler mübadele edi­lirdi. Taraflardan biri diğer   tarafın  rehinelerini   katlede­cek olursa o taraf da kendi elinde bulunan   rehinelerden intikam almak hakkına malik   olacağını şart   koşarlardı. Bu gibi durumlar halife Muaviye ve Mansur   zamanında vaki oldu. Müslüman   hukukçular, ihanet ve   gaddarlığın bu   rehineler   tarafından değil   hükümdarları   tarafından icra edildiğini göz önüne alarak   düşman  rehinelerinin öî-dürülemiyeceğine ittifakla karar   verdiler.   Çünki Kur'an (16/64, 55/38 vs.)   kat'î   olarak   bir   kimsenin   diğer   bir kimse yerine ceza göremiyeceğini ve bir kimsenin    suçu için diğerine misilleme yapılamıyacağmı beyan eder.

296  — îslâm harp hukuku insanîdir. Muharip   devle­tin tebası ile bilfiil döğüşenler arasında bir ayırım   yapar; çocukların,   kadınların,   ihtiyarların,   hastaların   ve   ke­şişlerin topyekûn öldürülmesine müsaade etmez, harp ilâ-

ı_T_a:—__i.__i-..!-.....

166

İSLAMA GİRİŞ

İSLÂMIN SİYASÎ SİSTEMİ

167

mele edilir ve onların harp hareketleri suç sayılmaz. Ga­lip askerin tamamını azaltmak için, ganimet onu eline geçirene değil hükümete ait sayılır. Hükümet de bütün ganimetleri toplar, beşte dördü askerî harekete iştirak edenlere tevzi edilir ve beşte biri hükümet kasasına gi­der; bir askerin ve bir başkumandanın bu ganimette his­sesi birbirinin aynıdır.

297  — Kur'an-ı    Kerim'in  (47:35) ayeti şayanı    dik­kattir, sulhu emreder   ve şöyle   der: «Gevşemeyiniz. Fa­kat siz galip iken sulha davet ediniz, Allah sizinle   bera­berdir ve sizin (hayırlı) amellerimizi unutmaz.» O tekrar ona döner (8/61) ve   şöyle der: «Eğer   düşmanlar   barışa meylederlerse sen de ona yanaş ve Allaha   güvenip dayan. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten ve kemaliyle bilen   bizzat odur.» Mekke'nin fethinde Peygamber böyle yaptı ve yer­lilere «Gidiniz; hürsünüz.» dedi.

298  — Kur'an verilen söze o kadar ehemmiyet   atfe­der ki, onu müslüman topluluğunun   maddî   menfaatleri üzerinde tutmaktan çekinmez.    (K# 8:72).   Aşağıdaki ifa­delerle bize dinî işkenceler   halinde bile İslânıda   bîtaraf-lık'hukukunu öğretir:    «...İman   edip de hicret   etmeyen­lere gelince, islâm toprağına hicret etmelerine kadar   on­ları himaye ile mükellef    değilsiniz; eğer   sizden din na­mına yardım isterlerse (onlar)   yardım etmek sizin   vazi-fenizdir, ancak sizinle aralarında muahede (misak)   bulu­nan bir kavme karşı değil; Allah yapacaklarınızı   hakkıy­la görücüdür.»

NETİCE

299  — Yukarıda söylenenleri hulâsa etmek lâzım   ge­lirse denilebilir ki îslâmm hedefi  memleket, sınıf ve   ırk farkı gözetmeksizin, insanlar arasında tam bir-eşitlik   ku­rarak bir dünya topluluğu vücuda getirmektir. Dinî iti-

katlarda zorlama kabul etmez, fakat inandırmak suretiyle insanları kendine (İslama) döndürmeyi araştırır. Herkes :şahsen Allaha karşı sorumludur. İslâm için hükümet bir emanet, bir hizmet mânasına gelir, onun için devlet me­murları halkın hizmetindedirler. İslama göre iyi olanı yapmak ve kötü olanı menetmek için devamlı bir gayret sarfetmek herkes için şahsî bir vazifedir. Allah bizim amellerimize ve niyetlerimize göre hakkımızda hükmünü verir.

islâmın hukuk sistemi

"-Ki

169

ÎSLAMDA HUKUK SÎSTEMÎ

MÜSLÜMANLARIN HUKUK İLMÎNE HİZMETLERİ

300  — Hukuk insan cemiyetinde   çok eski   zamandan beri mevcut olagelmiştir.   Her ırk, her   memleket ve her insan grubunun bu sahada bazı yardımları olmuştur Müs­lümanlar tarafından ifa edilen    hizmetler bol olduğu ka­dar değerli ve kıymetlidir.

HUKUK İLMİ

301  — Eskilerin hepsinin kendilerine   mahsus bir hu­kuku vardı. Bununla beraber   mücerret bir varlık ve ka­nunlardan ayrı   olarak Şafii (H.   150-204, M. 767-820)  (1) den evvel bir hukuk ilmi düşünülmüş değildir. Bu hukuk­çunun (Risale) ismindeki   eseri bu  ilmi   «Hukukun  kök­leri» gibi manalı   bir isimle   gösterir, o köklerden de be­şer hatt-ı hareket kaidelerinin dalları  sürüp çıkmıştır. Bu ilme o zamandan beri müslümanlar  arasında Usul-ü Fıkıh denmiştir ki aynı   zamanda   hukuk   felsefesinden,   ahkâ­mın kaynaklarından, teşr' prensiplerinden, kanun   metİn-

(1) H. 204/M. 820 yılında öldü. Kendisinin bazı selefleri vardı: Kitab'ü rrey (Hukukî görüş) sahibi Ebu Hanife (150/767), bunun iki talebesi İmam Muhammed eş-Şeybânî ve Ebu   Yusuf   ile her   iki-

lerinin tatbikat ve tefsirinden bahseder. Kanunlara bu ağacın fiiru'u (dalları) denir. Bu müelliflerin bu husus­taki seçimde Kur*an ayeti tarafından kullanılan (14/24-25) kelimelerden ilham aldıkları açıktır: «Güzel bir keli­me, kökü sabit (ve sağlam) ve dalları semada (yukarda) olan bir ağaç gibidir ki o ağaç Rabbimn izniyle her zaman yemişini verir durur.»

AMELDE NİYET

302  — Hukukun temel mefhumları sahasındaki yeni­likler arasında amellerdeki sebep ve niyetin kuvvetle na­zarı dikkate alınmasını gösterebiliriz  Bu   mefhum İslâm Peygamber  (s.a.)   inin   (Milâttan sonra     632'de)   meşhur bir hadîsine dayanır: «Ameller    (hakkında    hüküm ver­mek) niyetlere göredir.» O zamandan beri bir hususi mak satîa yapılan haksızlık ve suç ile istenmiyerek   sebebiyet verilmiş olanlar mahkemelerce aynı şekilde    muameleye tâbi tutulmamıştır.

YAZILI DEVLET ANAYASASI

303  — Ümmî bir zât olan İslâm Peygamberi (s.a.) ne Kur'an'dan ilk  nezil olan  vahyin   (K.   96:1-15),  kalemin bilinmeyen şeyleri öğrenme vasıtası ve Allahın bir lütfü olarak nıedh-ü senası oluşunu kaybetmek insana ilham ve­rici bir şeydir. Hz. Peygamber (s.a.v.)in hiç yoktan, mi bir devlet teşkilâtıyla teçhiz etmiş olması da  şaşılacak bir şey değildir. Devlet için yazılı bir anayasa    ilân etti. Bu devlet başlangıçta     bir site-devletti.  Bunla    beraber on sene sonra, Kurucusunun irtihalinde Irak ve Filistin'in (1) taraftan Doğu    Türkistan'a gidişleri    şayan-ı Hayretti vo aralarındaki bütün ülkeleri fethetmişlerdi> Hz, Peygamber

170

İSLAMA GİRİŞ

İSLÂMIN HUKUK SİSTEMİ

171

güney kısımlarıyla beraber koca Arabistan yarımadasını içine alıyordu. Bir on beş sene daha geçince halife Hz. Osman (r.a.) zamanında müslüman ordularının aradaki memleketlerden geçerek bir taraftan Endülüs'e (2), diğer (s.a.) tarafından hazırlanan ve 52 maddeden ibaret olan bu Anayasa bir bütün olarak zamanımıza kadar gelmiş­tir, (meselâ bkz. îbn-i Hişam). İdare edenle edilenin hak ve vecibeleri, teşri' adaletin tevzii, devlet müdafaasının teşkilâtlandırılması, gayrı müslüm tebâ'ya yapılacak mua­mele, mütekabiliyet esasına dayanan içtima-i dayanışma ve diğer ihtiyaçları gibi çeşitli meseleleri ele alır. Bu anayasa milâdın 622. yani Hicretin birinci senesine aittir.

DÜNYA ŞAMİL BİR DEVLETLER HUKUKU

304 — Beşer ailesinin azası arasında maalesef daima sık sık vukua gelen harp, insanın makul davranmaya ve kendi nefsinin anî hislerine karşı hasım lehinde hakka­niyetle davranmaya en az mütemayil olduğu bir zaman­dır. En hafif bir hatanın tamiri imkânsız neticeler doğru-racağı bir ölüm-kalım, bir hayat mücadelesi olduğundan niyetle dayanmaya en az mütemayil olduğu bir zaman-dir. En hafif bir hatanın tamiri imkânsız neticeler doğu­racağı bir ölüm-kalım, bir hayat mücadelesi olduğundan hükümdarlar ve devlet reisleri düşmana yapılacak mua­melede daima kendi takdirlerine göre karar vermek im­tiyazını elde tutmuşlardır. Müstakil hükümdarların bir birlerine karşı nasıl bir hatt-ı hareket takip edeceklerini gösteren bu ilim, en eski zamanlardan beri mevcuttu. Fakat, tecrübelerin ışığında bu, siyasetin ve şahsî tak­dirin bir kısmını teşkil ediyordu. İlk defa Devletler Umumî Hukukunu, devletleri idare edenlerin değişen keyif ve ar-

İİLJ

(2) Endülüs'ün 27. H. yılında fethi için b-kz. Taberi, Belâzurî v.s; Maveraünnelıîr veya Doğu Türkistan'ın aynı sene fethi için bkz.     Belâzuri   (Bu     kaynak  Çin     tarihçilerince de teyit    edilmiştir.)

zularından   ayıran ve   onu sırf meşru bir kaide   üzerine

,'vaz'eden müslümanlar olmuştur. Bundan başka yine müs-' lümanlardır ki gelecek nesillere müstakil bir ilim halinde ve meşru bir kaide olarak gelmiş Devletler Umumî Hu­kukunun en eski ve hâlâ mevcut olan eserlerini bırakmış-: lardır. Bir tip eserlerin yazarları arasında Ebu Hanife, Malih, Evzai, Ebu Yusuf, imam Muhammed eş-Şeydânî gibi meşhur kimselerin isimlerine rastlamaktayız. Müs­lümanlar onu (Siyer) Hattı Hareket yani Hükümdarın hatt-ı hareketi) adıyla adlandırırlar. Daha sonra bundan kanun tedvin edilmesinde ki eskisi Zeyd b. Sabit (120 veya 122 h.)'e aittir, onda ve müteakip yazarların eser­lerinde memleket kanununun, bir cüz'ünü teşkil eden bir mevzu gibi bahsederler_ Filvaki, haydutlara karşı örnek olarak bir ■ ceza verme nasıl haklı görünüyorsa harp de aynı esasa göre haklı görüldüğünden yol kesmek ve hay­dutluk meselelerinden sonra derhal bundan bahsedilir. Bunun neticesi olarak muhariplerden her iki tarafın müs­lüman memleketlerince tanınmış hak ve vecibeleri vardır.

İSLÂM HUKUKUNUN UMUMÎ VASIFLARI

305 — El kitabı mahiyetinde îslâm Hukukuna ait bir eseri okuyan kimsenin dikkatine ilk çarpan şey bu ka­nunun cismanî olsun, ruhanî olsun bütün beşer hayatının tekmil sahalarını tanzim etmeyi hedef tutmuş olmasıdır. Bu gibi el kitapları ekseriya dinî ibardetler ve tatbikatıy­la başlar ve bu serlevha altında hakimiyetin şartlarından bahseder. Çünkü iman yani devlet reisi, memuriyeti ica­bı aynı zamanda camide namaz kıldıran kimsedir. Bu iti­barla vergi verilmesi maddesinin de bu kısmın içine gir­miş olmasına hayret edilmemelidir. Zira namaz kılmak bedenî, zekât - vergi vermek de malî bir ibadet olduğun­dan Kurian ekseriya namaz kılmayı zekât vermekle aynı

172

İSLAMA GİRİŞ

zamanda zikretmiştir. Bundan sonra bu hukuk el kitabı her nevi anlaşma münasebetlerinden bahseder. Sonra yabancı memleketler Devletler hukuku ve aynı zaman­da diplomasi demek olan harp ve sulh hukukunu da ihtiva eden suçlar ve cezalar nihayet miras ve vasiyette câri olan ahkâm bahsi gelir. însan hem ruh ve hem bedenden mü­rekkeptir. Eğer hükümet, emrinde bulunan bütün vasıta larıyle münhasıran maddî işlerle meşgul olacak, ruh, cis-nıanî işlerdekine kıyasla pek zayıf olan kendi hususî im­kânlarına terk edilecek olursa gıdasızlıktan ölür. Beden île ruhun müsavatsız gelişmesi insanda muvazene yoklu­ğuna yol açar ve zamanla medeniyet için ciddî neticeler doğurur. Bedenle ruhtan mürekkep bu bütünün ele alın­ması —bir şâire cerrahî ameliyat yapmasına müsaade edilmiyeceği gibi— bu işlere pek vukufu olmayanların din sahasında rasgele söz söylemesini icabettiriri. Be­şer faaliyetinin her kolu kendi mütehassıslarına malik ol­malıdır.

306  — îsîâm hukukunun diğer bir    Özelliği hakların ve vecibelerin nisbâ olmasında ısrar   edişindedir. İnsanla­rın yalnız kendi aralarında karşılıklı   münasebetleri değil, onların Halik (yaratan) ile olan   münasebetleri aynı pren­sibe dayanır. Din insanın, Alalım kendisine bahşettiği dün­ya nimetlerinden istifade haklarına karşı şükrünü edadan başka bir şey değildir. Kendi vazifelerini belirtmeden yal­nız «insan hakları» ndan bahsetmek   insanı haris bir hay­van, bir kurt, yahut bir iblis yapar.

HUKUK FELSEFESİ

307  — Müslüman klasik    hukukçular hukuku iyi ve

delerin emirler ve nehiyler olmak üzere beşli bir taksimine götürür. Bu suretle mutlaka iyi olan kati bir vazife ol­malı ve yapılmalıdır. İyiliği galip olan her şey tavsiye edil­meli ve mükâfata lâyık sayılmalıdır. İyi ile kötünün müsa­vi derecede bulunduğu yahut içinde bunlardan hiç birisi bulunmayan şeyleri yapmak veya kaçınmak hususu şahsın takdirine terk edilmelidir, hattâ devir bu değişikliğe ma­ruz da kalabilir. Bu gibi şeyler hukuk için ehemmiyetsiz meselelerdir. Kat'î surette kötü olan şeyler tam bir yasa­ğın mevzuu olmalı ve nihayet içinde kötülüğün galip ol­duğu şeyler cezalandırılmalı ve yapacakların cesareti kırıl­malıdır. Amellerin bu beş esas taksimatı yahut temeli ara­sında —tıpkı doğu, batı, kuzey, güneyi gösteren levha taksimat vardır.

308 — Geriye iyi kötünün tarifi ve birbirinden ayır-dedilmesi kalıyor Kur'an ki Allah kelâmıdır ve müslüman-îarm mukaddes kitabıdır, her fırsatta bundan bahseder. Marufu yapmalı, Münkerden kaçınmalıdır, der, Maruf, iyi mânasına gelir ve herkes tarafından böyle bilinmiş ve ak-len de iyi telâkki edilmiştir. Bu itibarla tavsiye edilir. Münker, herkes tarafından kesinlikle iyi olmadığı ilân edil miş ve kötülüğü herkes tarafından kabul edilmiştir, ak-len de kötü telâkki edildiğinden yasak edilmesi lâzımdır. İslâm ahlâkının büyük bir kısmı bu sahaya teâllûk eder ve alkollü içkilerin, tarih insanların düşüncesinin ihtilâf et-tiğ haller çok azdır. Fakat hakkati söylemek lâzım gelir­se hukukun hikmeti vücudu bu hallerde bile düşünen ve olgımlaşan akıllardan gizli kalmaktadır. Tatbikatta bu kanunu vaz'edenin akıl ve hiümetine bir güven meselesidir. O'nun direktifleri ise bütün hallerde cihanşümul bir tas­vipten başka bir şeye sebep olmamaktadır.

174

İSLAMA GİRİŞ

islAmın hukuk sistemi

175

MÜEYYİDELER

309  — İnsanlar   arasında   çok çeşitli   mizaçlara tesa­düf edilir ve bunlar da üç büyük sınıfa taksim olunabilir­ler: iyi olanlar, ki hiç bir kimse   tarafından   en   azından bir zorlamaya maruz kalmadan   günah işlemek   temayül­lerine karşı mukavemet   ederler;   kötü olanlar, ki bunlar bütün vasıtalarla en sıkı kontrollardan kaçmak isterler; ve nihayet misilleme korkusu olduğu müddetçe uygun bir şe­kilde hareket edenler, bunlar da    takibattan az çok kaç­mak ihtimali olduğu zaman haksızlık etmekten çekinmez­ler. Maalesef birinci sınıfın miktarı çok mahduttur;    hu­kuka tecavüze karşı onların ne rehbere, ne de müeyyidelere ihtiyacı vardır. Diğer iki sınıfa   cemiyetin   menfaati   İçin müeyyide   koymak zarureti  vardır. Ruhun diğerlerine za­rar yapmaya olan meyli bir hastalıktır. Hayvanı bir   vah­şetin bakiyyesi, kötü bir terbiyenin   neticesi yahut da di­ğer sebeplendendir. Miktarları da bir talih eseri çok olma­yan bu ikinci sınıfa giren insanların   yapmaları muhtemel olan zararları önlemek,   onları kontrol   altına almak için bir teşebbüs yapılacaktır. Burada üçüncü yani aradaki or­ta tabakaya mensup   insanları   geniş   ekseriyeti   kalıyor. Onların müeyyidelere ihtiyaçları vardır fakat ne çeşit?

310  —- Söylemeye hacet    yoktur ki kötü bir vicdana malik olan ve yasak edilmiş bir şeyi işlemiş olan bir   ba­şın aynı şey hakkında diğerlerini   beğenmemeye yüzü ol­maz. Bunun içindir ki îslâm, bu nevi kötülüğü kaynağında ve kökünde ezdi. Hükümler olsun, hattâ peygamber    ol­sun hiç kimsenin mükellefiyetten,   mecburiyetten müstes­na olmadığını ilân etti. Halefleri tarafından da tatbik edi­len   Hz.   Peygamber (s.a.)   in   öğrettiği ve örnek   olduğu hususlar devlet   reislerinin en   hafiften bir tahdide    tâbi olmadan memleket   mahkemelerinin huzurunda isbatı vü­cut etmesini icabettirir. îslâm geleneğe öyle oldu ki fiili-

yat sahasında hâkimler hükümdarlarını hatalı   buldukları takdirde aleyhine karar vermekten asla çekinmediler.

311  — Diğer bütün   medeniyetlerde   olduğu   gibi Is--lâmda da mevcut olan maddî müeyyidelerin   teferruatına girmeye ihtiyaç yoktur. Bu suretle hakkı ve adaleti ayakta tutmaya memur olanlar memleket sakinlerinin   karşılıklı münasebetlerinde sulh ve sükûnu gözetir ve korurlar. Te­câvüze maruz kalan, mahkeme huzurunda şikâyetini söy­ler ve zabıta, sanığı hâkimlerin huzuruna çıkarır ve mah­kemenin kararları infaz edilir.

312  — Fakat Hz.   Peygamber    (s.a.)    tarafından   ta­savvur edilen cemiyet anlayışı buna, ihtimal ki maddisin­den daha müessir diğer bir müeyyide daha ilâve etti;   ru­hani müeyyide. Adaletin   bütün idarî   cihazını   muhafaza etmekle beraber   İslâm kendi   mensuplarının   akıllarına, ölümden sonra  dirilmeyi, ahirette hesap ve   kitabı, bunun neticesi mağrifet veya mahkûmiyet   mefhumlarını yerleş­tirdi. Bunun içindir ki kanuna aykırı hareket etmek fırsatı varken cezasız kalacağını  bilse  de mü'min  mükellefiyet­lerini yerine getirir ve kanuna karşı gelmenin tehlikeleri­ne karşı emniyette olmasına ve günah   işlemeye meyline rağmen diğerlerine haksızlık eetmekten kaçınır.

313  — Her biri   diğerinin   faydasını artıran   umumî hukuk, maddî ve manevî müeyyidelere eşit şekilde mevzu olan kanunların bu üçlü müeyyidesi, tslâmda hukuka aza­mî riayetini, herkesin hak ve   vazifelerinin   azamî tahak­kukunu temine çalışır. Bu, müeyyidelerden   yalnız birinin sağlayacağı herhangi bir sistemden çok daha faydalıdır.

TEŞRİ'

314  — Allanın en yüksek kanun vâz'ı olduğu   ifade­sinin neyi kapsadığını   daha iyi   anlamak için   meselenin çeşitli yönlerini düşünmeliyiz.

315  — îslâm, bir olan Allaha inanır .O Allah   yalnız

her şeyin Halikı değil, aynı zamanda muhafaza, edicisidir. Kâinatın mevcudiyetinin mutlak ve birinci şartıdır. O ya­rattığını yarattıktan sonra «işden güçten elini çekmemiş­tir.», daha sonra îslâm, AUahın, herşeyin üstünde, insa­nın fizikî anlayışının ötesinde olduğuna inanır. Allah, her yerde hâzır ve nazırdır, herşeye kadirdir, adildir, rahim­dir. Bundan başka o en büyük rahmeti dolayısıyla insana yalnız akü vermekle kalmamış, ona bizzat insanların için­den seçilmiş rehberler de vermiştir ve onlar vasıtasıyle in­san cemiyetini en doğru ve en faydalı olan istikametlere yöneltmiştir. Allah herşeyin fevkinde olduğundan seçtiği insanlara haberlerini semavî habercilerle gönderir.

316  — Cenabı Hak kemâl   sıfatıyla   muttasıf ve ebe­dîdir, insanlar arasında ise bilâkis daimî bir değişme var­dır. Allah fikrini    değiştirmez, fakat    insanlardan yalnız şahsî kabiliyetlerine göre verdiği emirlerin yerine getiril­mesini talepeder. Bunun içindir ki   herbirisi ilâhî   vahye müstenid olduğunu iddia eden   kanunla (şeriatlar) arasın­da hiç değilse teferruatta bazı ayrılıklar (şeriatlar) arasın­da hiç değilse teferruatta bazı ayrılıklar vardır. Teşriî hu­suslarda en sonuncu kanun evvelkileri hükümden kaldırır ve onların yerine kaim olur,   aynı şey ilâhî vahyler   hak­kında da doğrudur.

317  — Arap dilinde bir kitap olan Kur'an, müslüman-lar İndinde Hz. Peygamber (s.a.) e, kendisine tâbi olanlar için nazil olmuş ilâhî vahydir,   Allah   kelâmıdır. Bundan başka Allahın resulü   sıfatıyla Hz.   Muhammed (s.a.) bu mukaddes metni izah etti ve talimat verdi. Bunlar da Hz. Peygamber (s.a.) in söylediklerinin, yaptıklarının mecmu­ası demek olan (Hadis) lerde tesbit edilmiştir.

318  — Söylemeye hacet   yoktur ki    selâhiyet   sahibi bir   zat   ve  bir   makam  tarafından   neşir   ve ilân edilen kanunlar yalnız ondan daha yüksek bir otorite tarafından yahut bizzat kendisi tarafından hükümden    kaldırılabilir.

İSLAMIN HUKUK SİSTEMİ

177

Böyle ilâhî bir vahy ancak ve yalnız kendisinden sonra gelen ilâhî bir vahyle neshedilebilir (iptal* edilebilir). Bunun gibi Hz. Peygamber (s.a.) in verdiği talimat ya kendisi tarafından yahut Allah tarafından ta'dil edilebilir, ,■ kendi talebelerinden veyahut diğerleri tarafından değil. Fakat îslâmda sertliğin bu nazarî yönü. Tatbikatta, in­sanların ahval ve şartların icaplarına uymasına imkân vermek için pek elâstikî bir hale gelmektedir .

1)    Kanunlar, ilâhî menşeli   olanlar   yahut Hz. Pey­gamber (s.a.) den sabır olanlar hepsi aynı   mertebede de­ğildir. Biraz evvel gördük ki bunlardan   bazıları mecburi­dir, diğerleri yalnız tavsiye   edilmiştir. Geriye   kalan hal­lerde kanun şahıslara büyük pay bırakır. Kaynakların tet-hiki, birinci dereceden olan ahkâmın yani mecburi olanla­rın sayıca mahdut olduğunu gösterir, tavsiye edilenler bi­raz daha çoktur. Kanun   metninin sükût   ettiği haller ise sayısızdır.

2)    Alt kademedeki bir otorite kanunu   değiştiremez fakat onu tefsir eder. Tefsir kudreti   İslâmda herhangi bir şahsın inhisarında değildir.    Bu konuda    hususî bir tah­sil yapmış olan  her insanın bunu  yapmaya   hakkı vardır. Hasta bir adam danışmak için bir şaire gitmiyeceği   gibi Nobel mükâfatını kazanan bir kimseye de gitmez; ev yap­tırmak için cerraha değil, mühendise müracaat edilir; aynı silsile-i muhakeme ile kanunî meseleler için hukuk tahsil edlmeli ve mevzu hakkındaki bilgi kemale   erdirilmelidir. Meslek dışındaki   bir şahsın   fikri   ancak   şans işi   olur. ihtisas sahiplerinin selâhiyetli tefsirleri ilâhî kanunun ah­val ve şartlara uymak kabiliyetinde olduğunu   gösteriyor. Zira Hz. Muhammed (s.a.) peygamberlerin   sonuncusu ve bütün faniler, gibi bu dünyadan   gitmiş olması   hasebiyle tefsirlerde ayrılık olması halinde bu ayrılığa konu olan me­seleler hakkında karar vermek için Allahtan yeni vahylar

İslama Giriş — F: 12

Ji

178

İSLAMA GİRİŞ

ISLAMIN  HUKUK SİSTEMİ

179

nazil olmasına artık imkân kalmamıştır. Bütün insanlar aynı şekilde düşünmediğinden, reylerde şüphesiz ayrılık­lar olacaktır. Şu da denebilir ki, hâkimler, hukukşinaslar ve diğer hukuk mütehassısları hepsi beşerî mahlûklardır; onlar da kendi aralarında ihtilâf ederlerse halk, onların içinden en fazla selâhiyyet sahibi olanını takip eder. Adlî bir dâvada hâkime uyulur; diğer hallerde her mezhep müntesibine kendi mezhebini üstün tutma hakkı vardır.

3)    Hz. Peygamber (s.a.) kaideyi   bizzat (Ibn-i Han-bel, Tirmizî, İbn-i Mâce v.s. tarafından rivayet edilmiştir). Böyle bir icma, İslâm hukukunu tekâmül ve değişen ahva­le tetabuk ettirmeye büyük imkânlar verir .Araştırma ru­hu boğulmamıştır;   bilâkis hadis ittifakla   reddedilmeyen her fikrin afaroz edilmesini gerektirmiyeceği esasını   tes-bit etme durumundadır.

4)    Hz. Peygamber (s.a.) in hayatında geçmiş ve   pek çok kaynak tarafından nakledilen   meşhur bir hadise bu­rada zikredilmeye   değer:   Yemen'e   hâkim tayin   olunan Muaz ibn Cebel vazifesine hareket etmeden evvel Peygam­berimize (s.a.) bir veda' ziyaretinde bulundu.   Aralarında şöyle bir konuşma geçti :

—  «Dâvalarda hangi esasa göre karar vereceksin?».

—  «Allahm kitabındaki hükümlere göre».

—  «Orada aradığın hükümleri bulamazsın?».

—  «Allahın Resulünün gidişine göre karar veririm».

—  «Orada da aradığın hükümleri bulamazsın?»

—  «Kendi aklıma göre karar vermeye çalışırım».

Hz. Peygamber (s.a.) bu cevaptan o kadar memnun olmuştu ki «Allaha şükürler olsun ki, resulünün memuru­na resulünün memnun olacağı şekilde yol gösterdi.» söz­leriyle memnuniyetini beyan etmişti. Namuslu ve vicdan­lı bir adamın aklı selimi ve ictihad hususundaki şahsî gay­reti yalnız hukukun tekâmül   vasıtaları   olmakla kalma-

mış, Hz.   Peygamber   (s.a.) in   de   ^takdirine   mazhar ol­muştur.

5) Unutulmamalıdır ki teşrfde (kanun yapmakta) yeni bir mesele üzerinde, mukaddes bir metnin tefsirinde yahut İslâm hukukunun bir gelişmesinde, bir icma' vesilesi ile çıkarılmış dahi olsa, bir usul ile kabul edilmiş olan bir hükmün, daha sonra gelen hukukçular tarafından aynı yoldan gidilerek bir başka hüküm ile değiştirilmesi imkânı daima vardır. Bir ferdin reyi bir başka ferdin reyiyîe, bir icma bir başka İcma ile (Bu, sadece fakihlerin görüşlerine taalluk etmektedir; Kur'an veya sahih hadisle hiç bir il­gisi yoktur).

319  — Tarih, îslâmda teşri'    kudretinin resmî müda-helelerin dışında kalan ve resmî sıfatı   olmayan âlimlere emanet edildiğini göstermektedir.   Böyle bir teşri'ne gün­lük politikanın   tesirinden,ne de   hattâ   devletin   başları dahi olsalar hususî şahısların   menfaatlerinden   müteessir olur. Hukukçuların hepsi birbirine müsavi olduğundan her biri diğerinin reyini serbestçe   tenkit eder. Bu suretle, is­ter hemen sonra, ister   gelecek nesiller   zamanında   olsun meselenin   bütün yönlerini   belirtmek   imkânı hasıl   olur, bu suretle de en iyi neticeye varılmış olur.

320  — Böylece görülmüş oluyor ki Islâmın ilâhî men­şeî, teşri'i kaskatı bir hale  getirmiyor. Daha   mühim olanı şudur ki hukukun ilâhî   menşeinin bu vasfı,   mü'minlere şuurla ve titizlikle riayet   edilmesi için hukuka   karşı bir huşu ilham eder .Şu da ilâve edilebilir ki bizzat Hz. Pey­gamber   (s.a.) in bir   hadîsine   dayanmasa da,   klasik za­manların hukukçuları    «Müslümanların iyi telâkki ettiği­nin Allah nazarında da iyi» olduğuna ittifakla   karar ver­mişlerdir. (Serahsi'ye göre bu hadîstir; İbn-i Hanbel bunu Hz. Peygamberin sahabisi İbn-i Mesud'un sözü olarak bil­miştir), îcma'nm bu temel   kıymetinin izahı,   lâik   âlim­lerin netice çıkarmalarında   dahi   kararın bir nevi kudsi-

iNİ

180

İSLAMA GİRİŞ

yetini gösterir ve bu vakıa bütün insanların   gözünde hu­kukun kıymetini yükseltir.

ADALETİN TEVZİİ

321  — Bu hususta Kur'an teşriinin   karakteristik bir özelliği, bütün teb'aya şamil olmak üzere muhtelif cemaat­lere göre ayarlı adlî muhtariyetidir. Kur'an, kanununu her­kese yüklemekten uzak İslâm, hıristiyan, yahudi, mecusi yahut başkası her grubun cezaî veya medenî bütün beşerî hususlarında kendi hâkimleri tarafından   başkanlık edilen mahkemelerinde kendi kanunlarının tatbik edilmesini   ka­bul eder. Eğer dâvası olan taraflar   muhtelif   cemaatlere mensup iseler, hukuk çatışmalarını   devletler hususî hu­kuku tesviye eder. «Hâkim» olan topluluk   tarafından te-messül ettirilmesini ve   eritilmesini   arayacağı yerde, İs­lâm .bütün teb'asınm   menfaatlerini   himaye eder (bkz. § 293 yukarda).

322  — Müslümanlar arasında adaletin   tevziine gelin­ce, basitliğinden ve   süratinden   başka   «Şahitlerin tezki­yesi» müessesesi zikre değer. Filvaki her hesaba veya şe­hirde mahkemeler o memleket   ahalisinin   tavır,   hareket v itiyatları hakkında birer   dosya   tanzim eder ve ihtiyaç-vukuunda o adamın şehadetinin itimada lâyık olup olma­dığını böylelikle anlar .Bir şehadetin kıymetini   çürütmek yalnız karşı   tarafa   bırakılmamıştır.   Kur'an   der ki, bir kimse bir kadının iffeti hakkında bir ithamda   bulunur ve onu ispat edemezse o adam adalet isteklerine   göre yalnız cezalandırılmakla kalmaz, mahkemeler   huzurundaki şeha-deti de ilelebet hükümsüz kabul edilir.

HUKUKUN MENŞEİ VE İNKİŞAFI

323 — Hz. Peygamber (s.a.) kendine tâbi olanlara yal­nız din ve ahirete    dair bilgiler   vermekle    kalmadı ,on-

İSLÂM1N HUKUK SİSTEMİ

181

lara şahsı ve içtimai, maddî ve manevî hayatın bütün faa­liyetlerine taallûk eden kanunlar verdi; bundan başka bir devlet kurdu ve onu idare etti. Ordu teşkil etti, ona ku­manda etti. Bir diplomasi ve dış ■ münasebetler sistemi te'sis etti ve onu kontrol etti. Eğer tebası arasında dâ­valar oldu ise onlar hakkında karar veren yine o oldu. Bu sebepten islâm hukukunun kaynağını tetkik için her-şeyden ziyade Hz. Peygamber (s.a.) in hayatına bakılma­lıdır. O Mekke'de oturup ticaretle iştigal eden bu yüzden kervanlara kumanda eden bir aile İçinde doğmuştu. Genç­liğinde Yenıen'in, Doğu Arabistan'ın yani Umnıan'm (bkz. îbn-i Hanbel, IV. 206) ve Filistin'in pazar ve panayırlarını görmüştü. Hemşeriieri de ticaret maksadıyla Irak, Mısır, ve Habeşistan'a giderlerdi. Tebliğ vazifesine başladığı za­man hemşerilerinin şiddetli tepkisi onu gurbete gitmeye, Medine'de yerleşmeye mecbur etti. Orada ziraat ahalinin başlıca geçim vasıtası idi. Orada bir devlet hayatı tanzim etti: Evvelâ bir site-devlet tesis edilmişti, bu sonra gittik­çe genişleyen bir devlete inkılâb etti ki irtihali zamanında bütün Arabistan yarımadasını, Irak'ın güneyini ve Filis­tin'in bir kısmını içine almıştı. Milletlerarası kervanlar Arabistan'ı bir baştan bir başa kat'ederlerdi. Sasaniler ve Bizanslılar Arabistan'ın bazı kısımlarını işgal etmişler, ora­larda koloniler ve himayeleri altında bulunan devletler kurmuşlardı. Panayırlara, bilhassa doğu Arabistan'a ta­cirler, her sene Hindistan'dan,, Çin'den ve İbn Kelbî'nin de­diği gibi «meşrikten ve maeripten» gelirlerdi. Arabistan'da yalnız göçpbeler oturmaz, yurt tutmuş olanları da vardı. Yemenliler, Lihyeliler Atina ve Roma şehirlerinin kurul­masından evvelki bir tarihte medeniyetlerini geliştirmiş­lerdi.

324 —■ Memleketin âdet hükmünde olan kanunları, îslâmın zuhurundan sonra devlet kanunları haline inkılâb etmişti. Hz. Peygamber (s.a.) kendi müntesipleri ve teb'ası

182

İSLAMA  GİRİŞ

İSLAMIN HUKUK SİSTEMİ

183

için yalnız eski âdetleri değiştirmek salçhiyetine sahip değil aynı zamanda tamamiyle yeni kanunlar ilân etmek hakkına da malikti. Allahm Resulü (s.a.) sıfatıyla durumu, sahip ol­duğu bu müstesna itibarın yegâne garantisi idi, o derecede ki yalnız sözleri değil işleri dahi müslümaniara hayatın her safhası için bir kanun teşkil ediyordu; hattâ sükûtu dahi ashabı tarafından tatbik edilen bir âdete muhalefet ilâhî vahye dayanan sözleri, işleri ve ashabının yapük-etmediği mânasına geliyordu. Teşriin bu üçlü kaynağı ya'ni larını sükûtla tasvibi, Kur'anda ve Hadiste muhafaza edil­miş bulunuyor. Hz. Peygamber (s.a.), hayatta iken diğer bir kaynak daha gelişmeye başladı. Kanunun sükût ettiği hallerde istintaç (netice çıkarmak) ve ahkâmın işlenmesi (ihtimamla meydana getirilmesi). Bunlar da, devlet reisi­nin dışında hukukçular tarafından yapılıyordu. Filvaki vi­lâyetlerin idare merkezlerinde bulunanları saymasak bile başkentte dahi hâkimler ve hukukçular vardı. Yukarda Yemen'e hâkim tayin olunan Muaz bin Cebel'e verilen ta'-limatı görmüştük, Vüâyetlerdeki memurların merkezî hü­kümetten ta'limat istedikleri oluyordu. O zaman hükümet, teşebbüsü ele alıyor ve alt makamların isabetsiz hüküm vermeleri halinde müdahale ediyordu. Tabiatıyle bu gibi durumlar, daha yüksek makamlara aksettiği takdirde vu­kua geliyordu. Nizamın değişmesi, eski âdet ve alışkanlık­ların ta'dili, ya'ni memleket kanununun islâmlaştırılma-sı tedricî oluyordu; çünkü hâkimler kendi önlerine geti­rilmiş dâvalar haricinde müdahale   edemiyorlardı; onların

önüne getirilmemiş ve ihtilâfa düşmüş tarafların kendi işlerine geldiği şekilde hareket ettikleri dâvalar da çok olabilirdi. Meselâ bir müslüman erkek kendi öz kız karde­şiyle evlenmişti; mesele Hz. Ömer'e getirilip O da bu şa­hıstan izahat isteyince bu şahıs bunun yasak olduğunu bilmediğini söyledi. Halife onları birbirinden ayırdı ve er-

keğin kız kardeşine tazminat ödemesini istedi. Zira   mah-,■ remle münasebet için ceza vermedi.

325  — Hz. Peygamber (s.a.) in irtihali,   her eski âdet veya alışkanlığı ilga veya ta'dil eden ve her nevi   kanunu emreden ilâhî vahylerin kesilmesi demektir. Ondan sonra İslâm topluluğu o zamana   kadar   Hz.   Peygamber   (s.a.) tarafından tamamlanmış olan kanunlarla ve bu kanunların müsaade ettiği -inkişaf imkânlarıyle iktifa   etmek zorunda kaldı. «İnkişaf» peygamberin vazettiğini ilga etmek mana­sına değil de, aksine kanunun sustuğu yerlerde   kanunlar bulmaktır.

326  — Bu imkânlar   arasında   ihtimal   ki   en mühim olanı şu idi: Kur'an (4/24, 5/1) birçok vesilelerle bazı ya­saklar vaz'ederken (ilgili olan sahada)   geriye   kalanların meşru olduğunu ilâve eder. Bu suretle Peygamberden sa­dır olan kanuna muhalif olmayan her şey mubahtır ve bu muteber bir kaide teşkil eder.   Bunun içindir ki îslâm ile telifi kabil olmayanları   ayırmak ve   geriye kalanı   meşru saymak için yabancı memleketlerin âdetleri ve kanunları îslâm hukukçularına hammadde vazifesi görmüştür.

327  — İhtimal sürpriz teşkil eden diğer bir kaynak da Kur'anda (6:91) de verilen bir emre göre îdris, Nuh, İbra­him, Musa, Davud, Süleyman, İsa, Yahya (a.s.) gibi birçok­larının isimleri zikredilen evvelki peygamberlere verilmiş olan ilâhî emirlerin, müslümanlar için de yürürlükte olu­şudur. Fakat bunun hudut ve şümulü, doğruluğunda şüphe olmayan Kur'anda ve   Hadiste de öyle olduğuna   şehadet edilmiş olanlar içindir. Kur'an'm (5:45) ayetindeki Tevra-tın kısas kanunu   bunun bir   misalidir: «Biz   onda (Tev-rat'da) onların üzerine yazdık» denmiş ve «sizin üzerinize de» ilâve edilmemiştir.

328  — Hz. Peygamber (s.a.) in irtihalinden  onbeş se­ne geçer geçmez   müslümanların üç kıt'ada Asya, Afrika ve Avrupa'da Endülüs'de geniş topraklar üzerinde hüküm-

184

İSLAMA GİRİŞ

ISLAMIN HUKUK SİSTEMİ

185

lerini yürüttüklerini görüyoruz. Halife Hz. Ömer (r.a.) Sasanilerin malî kanununu iyi bulduğundan Irak'ta ve İran'da bu kanunun yürürlükte kalmasına müsaade etti; Bizansm malî kanununu ezici buldu ve Suriye'de, Mısır'da onu değiştirdi Hicretin birinci asrı bir intibak, kuvvet­lenme ve gelişme devridir. Mısır'da keşfolunan papirüs üzerine yazılmış vesikalar, Mısır idaresinin birçok cep­helerinden bize malûmat veriyor. Hicretin ikinci asrından bu tarafa resmî sıfatı olmayan hukukçular tarafından telif edilen hukuk risaleleri görüyoruz. Onlardan en eski­si Hicretin 120. senesinde vefat eden Zeyd İbn Ali'nindir. 329 — Eskiler (Kayalık Arabistan'dan ve çöl Ara­bistan'dan ayrı olarak) Yemen için (Bahtiyar Arabistan) derlerdi ve bu sebepsiz değildi. Fizik ve diğer şartlar bu memlekete hıristiyanlıktan evvelki eski devirlerde Arabis­tan'ın diğer bölgeleri üzerine kültür ve medeniyet bakı­mından mukayese edilemeyecek derecede bir üstünlük ver­mişti. Kitabı Mukaddes tarafından tasdik edildiği gibi serveti efsanevî ve saltanatı da kudretli idi. Milâdın başında bir göç dalgası bazı YemenH kabileleri Irak'a sü­rüklemiş ve orada bu kabileler Hiyre krallığını kurmuş­lardı. Islâmm zuhuruna kadar devam eden bu saltanat, edebiyatı himaye etmekle meşhurdur. Fakat bu arada Ye­men Zunüvas idaresinde yahudi hakimiyetini Habeşlilerin idaresinde hıristiyan hakimiyetini ve bunun arkasından İranlıların mecusî veya Parsı daresini gördü ve nihayet bu idare de yerini îslâma terketti. Bu sonu gelmeyen ve birbiri üzerine eklenen tazyiklerin ve tesirlerin altında kalan Yemenliler halife Ömer (r.a.) zamanında Irak'a bir daha göç etmeye razı olmuşlar ve orada eski Hiyre şeh­rinin yanında kurulan Küfe kısmında yerleşmişlerdi. Hz. Ömer (r.a.) Ashab arasında en selâhiyetli bir hukukçu olan îbn Mes'udu Kûfe'ye bir mektep kurmak üzere gön­derdi. Bu mektepte onun halefleri   Alkame en-Nahai, İb-

rahim en-Nahai, Hammad ve Ebu Hanife ilâhî bir lütuf olarak hepsi hukukta ihtisas sahibi kimselerdi ve bu mek­tepten yetişmişlerdi. O sıralarda Hz. Peygamber (s.a.) in Ashabı arasında diğer büyük bir hukukçu olan Hz. Ali (r.a.) hilâfet merkezini Medine'den Kûfe'ye nakletti. Bu itibarla bu şehrin inkitaa uğramadan devam eden bir ge­lenekler başşehri olmasına ve hukuk mevzuunda daima artan bir şöhrete erişmesine hayret edilmemelidir.

330 — Hâkim ve hukukçuların reylerdeki hürriyete . merkezî otorite tarafından hiç bir müdahalenin bulunma­ması, bu ilmin süratle terakkisi için faydalı oldu. Fakat aynı zamanda bazı mahzurları da görüldü. Filvaki Hicre­tin ikinci asrının başında İbn El-Mukaffa gibi yüksek vasıfta tecrübeli bir idareci Kitab'us-sahâbe adlı eserinde bilhassa Basra ve Kûfe'de müslümanlarm ceza hukukunda, medenî hukukta ve hukukun (kanunun) diğer kollarındaki dâvalarında verilen kararlardaki zıtlıkların büyük bir ye­kûn tutmasından şikâyet etti ve halifeye adliyenin ka­rarlarının gözden geçirilmesi, bir tek ve yeknesak kanu­nunun memleketin her köşesinde tatbik edilmesi için yük­sek bir müessese kurmasını teklif etti. Teklif akim kaldı. Muasırı İmanı-ı Azam Ebu Hanife ilim hürriyeti hususun­da hassastı ve daima değişebilen siyasetin dağdağasından ilmin uzak tutulmasını istiyordu ve bunun yerine bir hu­kuk akademisi teşkil etti. Her ikisi hukuka yardımcı olan bir ilimde ihtisası olan kırk azası ile —-Kur'an-ı Kerîm tef­siri, Hadis, Mantık, Lügat v.s.— bu akademi yalnız zama­nın dâvalarını kıymetlendirmek işini üzerine almakla kal­madı, aynı zamanda hukuku tedvin etti; bundan başka İs­lâm hukukunda ne metnin ve ne de geçmişteki mahkeme kararlarının o zamana kadar üzerinde bir rey beyan etmedi­ği hususlardaki açıklığın doldurulmasına çalıştı. Ebu Hani-fe'nin (vefatı 150 H.) hayatını yazanlardan birinin ifade­sine göre: o «yarım milyon kaide    vaz'etmişti.»    (bakınız

186

İSLAMA GİRİŞ

el-Muvaffak, 11, 137). Medine'de İmam-ı Malik, Suriye'de Evzai aynı tarihlerde buna benzer bir çalışmaya koyul­dular. Fakat onlar yalnız kendi şahsî kaynaklarına ve münferid bilgilerine bağlı kaldılar. Ebu Hanife'nin —bü­tün hukuka esas olarak Kur'an ve Hadise müracaat baki kalmak kaydıyle— akla (muhakemeye) ehemmiyet ver­mesine mukabil Malik —Hz. Peygamber (s.a.) in gelenek­leriyle meşbu bir şehir olan— Medine ahalisinin âdetlerini, istinbat ve mantıkî tesirlere tercih ediyordu.

331  — Kur'an-ı Kerîm Hz.   Peygamber (s.a.) in irti-halinden az bir zaman sonra neşredilmişti. Hz,   Peygam­ber (s.a.) in söylediklerine ve   yaptıklarına ve Ashabının hatt-ı hareketlerinin sükûtla tasvibine dair olan bilgi mal­zemesinin —ki bunlara Hadis denir-—   toplanmasına   bazı zevat tarafından Hz. Peygamber    (s.a.) in hayatında baş­lanmış ve irtihalinden- sonra da bu işe birçokları   tarafın­dan devam edilmişti. Hz. Peygamber (s.a.) in yüz   binden fazla ashabı gelecek nesillere bu konuda   hatırladıklarına dayanarak kıymetli Hadisler   bıraktılar. Bazıları (en son araştırmalara göre elliden fazlası)  onları    yazarak tesbit ettiler, diğerleri sözlü olarak başkalarına naklettiler. Yük­sek bir kanunî (şer'î) kıymeti haiz olan bu malzeme, daha Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Osman (r.a.) m hilâfetleri   zama­nında oralara gidip yerleşen Hz. Peygamber   (s.a.) in as­habı vasıtasıyle üç kıta   üzerine   dağılmış   bulunuyordu. Arkadan gelen nesiller zamanında bu araştırmaları yapan­lar Ashabın şahsî hatıralarını toplamak ve bunları mezcet-mek suretiyle anlaşılması daha   kolay ilmî   risaleler telif ettiler.

332  — Emsal teşkil eden mahkeme kararlarının   kıy­metlendirilmesi ve Hadisin tedvini birbirine muvazi çalış­malar halinde aynı zamanda ikmal edildi. Bununla bera­ber bu işlerle meşgul olanlar birbirlerinin   yaptıklarından haberleri olmuyor ve yekdiğerlerine karşı şüphe besliyor-

1SLAMIN HUKUK SİSTEMİ

187

lardı. Şafii, Ebu Hanife'nin vefat ettiği sene içinde doğ-r muştu. Mütekabil farklar yahut kalem münakaşaları hu­kukçuları, Hadisleri daha büyük ölçüde öğrenmeye ve Ha­dis mütahassıslarını da —onlardan kanun istinbat etmek maksadıyle— Hz. Peygamber (s.a.) in sözlerini ve yaptık­larını bir sıraya koymaya, nakil ve kaynaklarının (riva­yet edenlerin) ferdî değerlerini kıymetlendirmeye ve Hz. Peygamber (s.a.) in muhtelif sözlerinin hangi şartlar al­tında ve hangi zamanda söylendiğini tayin etmeye şevket­ti. Şafii Hadiste ve hukukta ihtisasını aynı zamanda yaptı ve yüksek aklî vasıfları ve mesaisi sayesinde her iki ilim arasında bir terkib vücuda getirdi. Şafii dünya tarihinde diğer kanunlardan ayrı ve mücerret bir hukuk ilmini or­taya koyan ilk zattır.

333  — Diğer büyük bir hukuk mezhebi de Hz. Ali'nin neslinden gelen ve Ebu   Hanife'nin   muasırı   olan Caferi Sadık tarafından tesis edilmiştir. Daha ziyade siyasî sebep­ler bu mezhepte   veraset   hukukunun   hususî bir tarzda inkişafına sebep olmuştur. Ebu Hanife, Malik, Caferi Sa­dık ve diğer birçok hukukçular kendi   mezheplerini gele­cek nesillere bıraktılar; bu mezheplerin müntesipleri   dev­rimizde Islâmm tâli topluluklarını meydana getirirler. Bu­nunla beraber onların aralarındaki farklar felsefî ekollerin arasındaki   farklardan daha az bir tesire   maliktirler.   Bu sebeptendir   ki   asırların   geçmesiyle   Şafiî   Mezhebinden olan bazı kimselerin bazı   hususlarda   Şafii'ninkinden zi­yade Malik ve Ebu Hanife'nin reyini    benimsedikleri ve aksi istikamette de   bunun varid   olduğunu   yani Maliki veya Hanefî Mezhebinden olanların   Şafii'nin reyini   be­nimsedikleri görülmektedir.

334  — Yukarıda gördüğümüz gibi,    İslâm imparator­luğu kısa zamanda, daha evvel îran, Çin, Hind,    Bizans, Got ve diğerlerinin   kanunlarıyla idare   edilen uçsuz bu­caksız topraklar üzerinde yayıldı. Bu mahallî   kanunlara

İSLÂM1N HUKUK SİSTEMİ

189

188

İSLAMA GİRİŞ

Arabistan'ın ilk müslümanlarının yardımları da eklendi. Bu durum hiç şüphe yok ki îslâm hukukuna münhasıran bir tek hukuk sisteminin müessir olması imkânlarını ber­taraf eder. Mezhep kurucuları arasında İmam-ı Ebu Ha-nife'nin Fars aslından, Malik, Şafii ve Caferi Sadık'm Arap aslından olduklarını görüyoruz. Teracim-i ahval (bi­yografiler) yazan Zehebi, Evzaî'nin Hindli olduğuna nak­leder; müteakip nesillerde bütün ırklardan hukukçular zuhur etti. İslâm hukukunun inkişafı bu itibarla millet­lerarası bir teşebbüstü ve bu teşebbüse muhtelif diller ko­nuşan, çeşitli örf ve âdetlere tâbi olan muhtelif ırklardan müslüman hukukçular katılmışlardı. Arapların yanında îspanya, Portekiz ve Sicilya'dan Avrupalı müslümanlar: Çin, Habeş, Hint, Iran Türk ve daha nice milletlerin müslümanîan vardı.

335  — Bütün memleketlerde görülmüş bir    hâdisedir ki her devirde eski üstadın ta'limlerindeki ruhu, kelime­nin zahir manasema feda eden çok mutaassıb ve müstakil bir fikre sahip olmaktan mahrum insa'nlar bulunduğu   gi­bi, muteber olan hükümlerden   ayrılıp sergüzeşte   atılan insanlar da mevcut olmuştur. Fakat gelip olan daima iti­daldir. Aşağılık duygusuna düşmemiş   bir   ruhtaki   insan lüzumlu bilgilerle mücehhez olur ve aynı zamanda kulluk vazifesini yerine getiren bir mü'minin dindarlığına da ma­lik olursa yalnız pratik değil, eskilerin biie reylerini (mü­talâalarını) ta'dil edebilecek akla   uygun izahlar   bulmak­ta asla zorluk çekmez. Büyük hukukçu Pezdevî yalnız fer­dî reylerin değil fakat evvelki devirlerin icmaımn   yerine daha sonraki devirlerin   icmaımn   kaim   olabileceğini ne büyük bir itminan ile söyler.

NETİCE

336  — İslâm hukuku devletin ve idare   eden bir top­luluğun hukuku olarak başladı ve bu topluluk Atlantik'ten

Pasifik'e kadar hükmünü yürüttüğü zaman onun ihtiyaç­larına cevap verdi. Bu hukukun, zaman ve mekân istek­lerine uyacak ve gelişecek zatî bir istidadı vardır. Bugün de dinamikliğini kaybetmiş değildir. Filvaki evvelce ya­bancı siyaseti —bu itibarla yabancı adliyesi— hakimiyeti altında bulunmuş olan müslüman memleketler tarafından daha iyiye doğru bir vasıta olarak gittikçe daha fazla bir itibara mazhar olmakta ve hayatın her cephesinde tek­rar   tatbik edilmeye çalışılmaktadır.

JSLÂMDA   EKONOMİK  SİSTEM

191

ÎSLÂMDA EKONOMİK SİSTEM

337  — islâm, kendi müntesiplerine maddî olsun, ma­nevî olsun hayatın her   safhasında yol   gösterir. İktisadî konularla ilgili esas ta'limleri Kur'anın müteaddit   yerle­rinde zikredilmiştir. Maddî refahı hakîr görmekten uzak o der ki (4/5):   «Allahın  sizin için   rızk   vasıtası   kıldığı mallarınızı...» ve «bu dünyadaki nasibini de ihmal etme» (Kur'an 28:77)  diye emreder.    Bununla beraber    insanın iki taraflı olan terkibi üzerinde    ehemmiyetle    durur ve şunu hatırlatır «...o insanlardan kimi   "(Ey   rabbimiz bize nasibimizi dünyada ver" der ki onun ahiretten   nasibi yok­tur, kimi de «Ey   rabbimiz bize   dünyada   da iyi hal   ver, ahirette de iyi hal ver ve bizi o ateş azabından   koru» der. İşte onların   kazandıkları   sevaptan   nasipler   vardır,   Al­lah hesabı pek çabuk  görendir.»   (Kur'an,  2:200-2).   Diğer ayetlerde, yeryüzünde bulunan her şeyin Allah tarafından insanın menfaati için   yaratıldığının,   yahut   yeryüzünde, semalarda,   denizlerde ve   yıldızlarda   her ne ki varsa Al­lah tarafından insana   müsahhar   (boyun  eğmiş)   kılındı­ğının sarahatle beyan   edildiğini   görüyoruz.    Söylemeye hacet yoktur ki insana düzen vazife Allahın  yarattıklarını tanımak ve istikbali düşünerek onlardan ma'kul bir   şekil­de istifade etmektir.  .

338  — İslâmın  iktisadî siyaseti   hiç   bir şüphe ve te­reddüde mahal kalmayacak   surette   Kur'anda şu şekilde izah edilmiştir: «...tâ ki (servet)   içinizden yalnız zengin­ler arasında   dolaşan bir devlet  olmasın...» (59:7).   Servet ve refahta herkesin müsavatı, ideal sahada   dahi, insanlığa

açık bir fayda sağlamaz. Evvelâ insanlar arasında tabii kabiliyetler eşit değildir. Öyle ki bir grup insan tam mü­savat içinde bir noktadan başlatılacak olursa israf zevki güçlüklerle karşılaşacak ve arkadaşlarının istikbaline hırs-r la ve kıskançlıkla bakılacaktır. Ayrıca felsefî ve psikolo-* jik esaslarla öyle gözüküyor ki insan topluluğunun men­faati için fakirler daha çok çalışmaya arzu ve istek sahibi olmak üzere servette farklılık olması arzuya şayandır. Di­ğer taraftan herkese kendisinden vazife olarak istenenden daha çok çalışsa da daha fazla mükâfat kazanamayacağı ve vazifelerinde fazla çalışmayan kimseler gibi kalacağı söylenecek olursa o zaman insan tembelleşecek ve ihmal-kârlaşacak, insanın kabiliyeti insanlığın büyük zararına olmak üzere harap olacaktır.

339  — İslâm bütün iktisadî   sistemini bu temel   pren­sipler üzerine kurmuştur. Eğer o zenginler ekalliyetine mü­saade ederse onlara   ağır   mükellefiyetler   yükler:   Onlar fakirler lehine   vergiler   ödemek  mecburiyetindedirler ve servetin istismarı,   teraküm   ettirilmesi ve yığılması   gibi gayrı ahlâkî   hareketlerden men   edilmişlerdir.   Bu   mak­satla Ahirette mükâfat   vadi   yanında  sadaka ve fedakâr­lık için bazı emirler  ve   tavsiyeler mevcut olmalıdır.   Bir taraftan asgarî ihtiyaç ile şayanı  arzu olan bolluk   arasın­da diğer taraftan   maddî   müeyyideleriyle   beraber   gelen emirler ve nehiyler ile böyle   olmayan  fakat İslâmın  biz­zat yalnız   inandırmak ve  ta'lim  etmekle  iktifa   ettikleri arasında bir tefrik yapar.

340  — Evvelâ   kısaca   bu ahlâkî   veçheyi   anlatalım. Bazı misaller onun icaplarını daha iyi kavramamıza yar­dım edebilir. Başkalarından merhamet  dilemenin  çirkin bir şey olduğunu göstermek için en mühim tâbirler İslâm tarafından kullanılmıştır. Dilencilik, dilenen için kıyamet ■günü bir utanç vesilesi olacaktır. Bununla beraber diğer­lerinin yardımına koşanlara sonsuz mükâfatlar vaad edil-

 

192

İSLAMA  GİRİŞ

mistir. İnsanların en iyisi gerçekte fedakârlık eden vs diğerlerini kendi nefsine tercih edendir. Bunun gibi ha­sislik ve israf; her ikisi haramdır. Bir gün Hz. Peygam­ber (s.a.) in bir âmme menfaati için mühim bir paraya ihtiyacı oldu. Ashabından biri yardım olmak üzere bir miktar para getirdi ve Hz. Peygamber (s.a.) in suali üze­rine şöyle cevap verdi: «Evde Allahın ve Resulünün mu­habbetinden başka bir şey bırakmadım.» Bu zat Hz. Pey­gamber (s.a.) in en samimî teşekkürlerine nail oldu. Bu­nunla beraber başka bir defa da ciddî surette hasta olan Ashabdan bir zat kendisini ziyarete gelen Hz. Peygamber (s.a.) e şöyle dedi:«Ya Resulallah, ben zengin bir kimse­yim, bütün varımı yoğumu fakirlere bırakmak istiyorum.» Bunun üzerine Efendimiz «Senin kendi yakınlarına, kim­seye muhtaç olmayacak surette bir geçim vasıtası terk etmen, onların diğerlerine muhtaç ve başkalarından sa­daka dilenmeğe mecbur kalmasından daha hayırlıdır.» (bkz. Buharı) buyurdu. Üçte ikisi ve yarısı için Peygam­berimiz «pek çoktur» buyurmuş ve nihayet üçte birini fakirlere sadaka olmak üzere bırakmak için: «pekâlâ amma üçte biri de çoktur.» buyurmuştur. Bir gün Hz. Peygam­ber (s.a.) Ashabından birini acınacak bir halde gördü, sebebini sorunca bu zat şöyle cevap verdi: «Ya Resulallah ben hiç de fakir değilim, yalnız servetimi kendi nefsim için harcamaktan ise fakirler için harcamayı tercih ediyorum» diye cavap verdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz (s.a.) «Hayır, Allah kullarına ihsan ettiği nimetleri on­ların üzerinde görmek ister.» buyurdu (bkz. Ebû Dâvud ve Tirmizî). Bu tenbihlerde ve emirlerde bir tezat yoktur. Her şeyin içinde söylendiği hal ve şartlar vardır ve her birisi birbirinden farklı hususî durumları anlatır. Biz bu satırlarla cemiyetin diğer fertleri karşısında mecburî olan asgarî yardımın ötesinde ihtiyarî şıkkın hudutlarını tayin etmekte bu vesileden istifade ettik.

İSLÂMDA  EKONOMİK  SİSTEM

193

VERASET

341  — Bir kimsenin servetini    kullanmaktaki    şahsî ,hakkı ve o kimsenin cemiyetin bir rüknü   olması   dolayı-; siyle her ferdin servetine karşı cemiyetin hakkı aynı za­manda ve beraberce tatmin edilmiş olmalıdır. Şahsî mi­zaçlar mühim bir surette birbirinden fark eder. Hastalı fc yahut diğer arızalar bir insana tamamen müessir   olabi­lir, bu yüzden topluluğun menfaati için o kimseye   bazı tahditlerin konması zarurî olur.

342  — Bunun için İslâm iki adım    atmıştır.  Evvelâ malın ölen kimsenin yakın akrabası arasında mecburî tak­simi ve saniyen sözlü veya yazılı vasiyetlerle servet terk etmedeki hürriyetin tahdidi. Meşru varislerin vasiyetname gibi bir şeye ihtiyaçları yoktur, ölenin malından kanunun tayin ettiği nisbette haklarını alırlar. Vasiyyetname yal­nız Ölenin mirasına girmeye hakkı    olmayanlar için   lâ­zımdır.

343  — Aynı dereceden olan akraba   arasında   eşitlik vardır. Küçük veya    büyük, reşid    veya gayrı reşid bir erkek evlât için değerlerinden fazla bir hisse almak yok­tur. Ölenin malına ilk terettübeden borç, defin masrafla­rının ödenmesidir. Buradan ne geri kalırsa onun içinden alacaklıların hakkı ödenir. Borçların ödenmesi varislerin «haklarından» evvel gelir. Üçüncü olarak defin masrafla­rından ve borçların ödenmesinden sonra geri kalanın üçte birini geçmemek şartıyla vasiyetname ahkâmı yerine geti­rilmesinden sonradır ki varislere sıra gelir. Erkek  (veya kadın) hayat arkadaşı, ana, baba, evlâtlar (oğul veya kız­lar) birinci derecede    varistirler, bütün hallerde    mirasa girerler. Birader veya hemşeriler ve diğer uzak    akraba ancak bu yakın akrabanın bulunmaması   halinde   mirasa girerler. Bu uzak akraba arasında amca, dayı, teyze, hala. bunların çocukları, yeğenler ve diğerleri vardır.

İslama Giriş — F: 13

194

İSLAMA GİRİŞ

344  — Teknik teferruata girmeden esas teşkil    eden bazı kaideler anlatılabilir: Bir katil hâdisesi   —mahkeme katlin istek hilâfına bir kaza eseri olduğunu    kabil etse dahi— kaatili maktulün mirasından mahrum eder. Bunda mündemiç olan fikir Öyle görünüyor ki zengin bir akra­banın bir an evvel mirasına konmak için   onu öldürmek tama'  ve  hırsını önlemektir. Hz. Peygamber   (s.a.)   karı koca dahi olsalar ayrı dinden oldukları takdirde yakın ak­raba arasında mirasa girmeyi de yasak etmiştir. Bunun­la beraber bu hususta hibe ve vasiyyet hakkından istifade edilebilir. Meselâ bir müslüman   zevç   gayrı müslim zev­cesi lehine   malının   bir kısmını vasiyyet edebilir. Devir­lerinin siyasî ve milletlerarası şartlarına güvenerek klasik müslüman hukukçuları bir başka engel daha vazetmişler yani arazi farkını (siyasî milliyeti) mirasa girmeye mâni' telâkki etmişlerdir. Şüphe yok ki muahedeler,    devletler arası hususî hukuku aksi istikamette, mütekabiliyet esası üzerine tanzim edebilirler.

345  — İslâm'ın veraset kanununun tatbik edilmediği fakat vasiyyetname hükümlerinin muteber olduğu mem­leketlerde müslümanlar, Öldükten sonra mallarının kulla­nış şekli hakkında dinî vazifelerini yerine getirmek   için bu kolaylıktan istifade edebilirler ve etmelidirler.

V A Sî YYET

346  — Biraz evvel söyledik ki vasiyyetname ile bağış hakkı malın üçte biri hududu içinde kalmak şartıyle   ala­caklılar ve varislerden gayrı kimseler hakkında    câridir. Görünüşe göre bu kaidenin iki hedefi vardır: Evvelâ bir ferde olağanüstü hallerde, normal kaideler müşkilâta se­bep olduğu zaman yapmak istediği şeyleri    düzenlemeye imkân vermek; ve malın üçte biri bu gibi ahlâkî   bütün vazifeleri yerine getirmeye kâfidir. Vasiyyet hukukunun

ISLAMDA  EKONOMİK  SİSTEM

195

diğer bîr saiki servetin az sayıdaki insanların elinde top­lanmasını önlemektir, ki bütün yakın akrabalarını hariç bırakarak vasiyyetname ile bir tek şahsa bütün malını terk etmesi halinde vaki olabilir. İslâm, ailenin de men­faatlerini hesaba katarak servetin geniş bir miktarda in­sanlar arasında tedavül etmesini arzu eder.

UMUMA AÎT MALLAR

347  — Bir kimsenin içinde yaşadığı daha büyük   bir ailenin yani cemiyet ve devletin bir rüknü olması itiba­riyle de vecibeleri vardır. İktisadî sahada vergiler verilir. Hükümet   de onları   topluluğun menfaatine tekrar tevzi eder.

348  — Vergilerin    miktarları,     gelir     kaynaklarının muhtelif nevilerine göre    fark   eder. Bütçeye    müteallik sarfiyatla ilgili sarih emirler veren Kur'anm devlet gelirine ait ne kaide ve ne de miktar beyan etmemiş olması dik­kate değer. Kur'anm bu sükûtu, Hz. Peygamber (s.a.) in ve onun yakın haleflerinin âdetlerine titizlikle riayet ede­rek hükümete, halkın faydası icabı hale   göre   gelir   hü­kümlerini değiştirmekte geniş bir serbesti bıraktığı şek­linde tefsir edilebilir.

349  — Hz. Peygamber (s.a.) zamanında   ziraî    vergi vardı ve köylüler vergiden muaf asgarî bir haddin üstün­de olmak, toprağı yağmur veya   kuyu suyu ile sulanmış olmak, sulama kuyudan yapıldı ise bu nisbetin yarısı   ve­rilmek şartıyle mahsulün onda birini   verirlerdi. Ticaret­te ve maden işletmesinde malın kıymeti üzerinden yüzde iki buçuk ödenirdi, ithalât resmine gelince yabancı   ker­van reislerine tatbik edilmiş    olan bir olayın tebarüz et­tirilmesi bu hususta faideden hâli olmayacaktır: Hz. Pey­gamber (s.a.) zamanında    gümrük resmi    olarak bu ker­van reisleri bir ondalık   ödemeye tâbiydiler;    halife Hz.

196

İSLAMA GİRİŞ

Ömer (r.a.) yabancıların bu vergisini Medine'ye dışarı­dan getirilen bazı gıda maddeleri için yarıya indirdi, Ebû Ubeyd tarafından rivayet edildiği gibi Hz. Ömer gibi yüksek bir otoritenin bu misâli bize İslâmm malî siyase­tinin derunî prensiplerine nüfuz etmek imkânım bahşeder. Hz. Peygamber (s.a.) zamanında umumî otlaklarda otla­mak ve asgarî bir miktarın üstünde olmak şartıyla deve, koyun, keçi ve sığır sürüleri üzerine de vergi vardı. Son­raları yük taşıyan, çift sürmede kullanılan hayvanlar vür-giden muaf tutuldu.

350  — Tasarruf üzerine, altın ve gümüş   üzerine yüz­de iki buçuk bir vergi kondu. Bu, halkı kendi servetini ço­ğaltmak çaresini aramaya ve budalaca bir istifçiliği terk etmeye mecbur etti.

DEVLET GİDERLERİ

351  — Kur'an (9:60) ayetinde devlet gider   bütçesini ayarlayan prensipleri aşağıda görüdüğü şekilde vermiştir:

«Hakikat Sadakalar (ya'ni müslümanlarm verdiği vergi) yalnız fakirlere, yoksullara ve bu işte (vergi top­lama işinde) çalışanlara ve kalpleri kazanılacak olanlara, boyunları kurtarmaya (yani harp esirlerini ve kaleleri hür­riyete kavuşturmaya) ve ağır borç altına girmiş olanlara, Allah, yoluna, Yolcuya mahsustur, bu Allah tarafından emredilmiş bir farzdır, Allah alimdir ve hakimdir.»

Topluluğun hemen hemen bütün ihtiyaçlarını içine alan Giderin bu sekiz maddesinin şümul ve tatbikatının kavranması bazı açıklamalara ihtiyaç göstermektedir.

352  — Devlet vergisi olarak    tercüme    ettiğimiz ve zekât'm benzeri olan   Sadakalar tâbiri,    müslümanlar ta­rafından normal zamanlarda ziraat, maden, ticaret, sana­yi, otlayan sürüler, tasarruf ve diğer   başka şeyler   üze­rinden hükümete ödenen bütün vergiler mânasına   gelir.

İSLAMDA  EKONOMİK  SİSTEM

197

Bundan, anormal zamanların nıüslümanlardan alınması­nı gerektirdiği vergiler, gayrı müslimlerden —teb'a olsun yabancı olsun— alınan vergiler ve mecburî olmayan iade­ler hariçtir. En eski İslâm kaynakları, bilhassa Hz. Pey­gamber (s.a.) in söyledikleri hiç şüpheye mahal bırakmı­yor ki Sadakaat bu mânada kullanılmıştır. Bu katiyen fukaraya verilen sadaka mânasına gelmez. Bu mânada sadaka ne mecburîdir ve ne de miktarı ve ödeme zaman: tâyin edilmiştir. Fukaraya verilen sadakanın karşılığı in-fak fi sebilillâh'dır, ya'ni Allah yolunda sadaka harca­maktır.

353  — Hemen   hemen   birbirinin müteradifi olan fa­kirlerin iki sınıfının ilki olan (fukara) ile yoksullar (me-sakîn) in kimler oldukları Hz, Peygamber (s.a.) tarafından açıklanmamıştır, bu itibarla reylerde  ihtilâf vardır.  Ha­life Hz. Ömer (r.a.)   in kavline ve ameline göre Ebû Yû­suf tarafından Kitâb'-ul-Harac'da kaydedilmiştir.    Fukara müslümanlar arasındaki fakirlerdir ve Mesaîdn hıristiyan, musevi v.s. gibi îslâm topraklarında ikâmet eden    gayrı müslimlerin arasındaki fakirlerdir. Hukukçu îmam-ı Şafii bu tâbirlerin müteradif olduğunu ve Cenabı Hakkın ken­di lütuf ve kereminden onlara daha fazla    hisse ayırmak için fakirleri iki defa zikrettiği kanaatindedir. Bu    ilim adamına göre Kur'an ayetindeki   sekiz   maddenin beheri­nin   şümulüne girenler, devlet gelirinin sekizde birini alır­lar, bu itibarla fakirler iki defa zikre di İdi ki eri için sekizde ikisini alırlar. Ne   olursa    olsun devletin birinci vazifesi İslâm topraklarında oturan hiç bir kimsenin geçim vası­talarından —yiyecek,   giyecek, ve   barınacak yer vesaire-den— mahrum olmamasına dikkat etmektir.

354  — Bundan sonra devlet memurlarının    maaşları gelir: vergileri toplayanlar, hesap edenler, sarfiyatı mu­rakabe edenler, hesapları teftiş edenler v.b.    doğrusunu söylemek lâzım gelirse bu zümre mülkî, askerî ve siyasî

198

İSLAMA GİRİŞ

—vergilerden faydalananların tarifinde görülebileceği gi­bi— bütün idarî cihazları içine alır. Tarihçi Belazûrî (En-sab'ında) içinde Halife Hz. Ömer (r.a.) in Suriye valisin­den bir talepte bulunduğu vesikadan bahseder: «Bize (Me­dine'ye) Gelirimizin hesaplarını (hisâbe ferâidinâ) yoluna koyabilecek mütehassıs bir rum gönder». Gayrı müslim-lerin îslâm devleti idaresinde yalnız istihdam edilebilecek­lerini göstermek için değil, münhasıran müslümanlardan toplanmış olan Sadakaat'dan da istifade edenler arasına girebileceklerini söylemek için bundan daha büyük bir mesnede ihtiyacımız yoktur.

355  — Kalpleri kazanılacak  olanlar,  modern  zaman­ların «örtülü Ödenek» tabiriyle çok kolayca   anlaşılabilir. Hukukçu Ebû Ya'la al-Farra el-Ahkâm'us-suîtaniyye'sin-de der ki: kalpleri kazanılacak olanlara gelince onlar dört sınıftır :

1)    Müslümanların yardımına gelmeleri için,

2)    Müslümanlara zarar vermekten kaçınmaları için,

3)    îslâm dinine girmeleri için,

4)    Kendileri müslüman olursa ailelerinin ve    soyu­nun sopunun da Islama girmeleri melhuz olanlar,    kalp­leri  kazanılacak olanlardır.  Müslim olsun,  müşrik olsun bu dört sınıfın her biri için yapılacak masraflar meşru'dur.

356  — «Boyunları kurtarmak»   tabiriyle     Ötedenberi iki nevi gider anlaşılır: Kölelerin hürriyete    kavuşturul­ması ve düşman elinde bulunan harp esirlerinin     fidye karşılığı kurtarılması,  islâm  hukukuna   - (Kur'an  24/33) göre her köle, kendi   kıymetini    ödemek şartıyle efendi­sinden hürriyetini satın almak hakkına maliktir. Lüzum­lu olan parayı   kazanmak ye kendi işini    kolaylaştırmak için efendisini icbar etmelidir ve bu devre esnasında efen­disine hizmete mecbur değildir. Bundan başka yukarıda gördüğümüz gibi bir sene bütçeye muayyen bir miktar para koyarak kölelerin hürriyetle'rini satın almalarına yar-

J^ğmg

İSLÂMDA  EKONOMİK  SİSTEM

199

dun etmesi hükümete düşen bir vazifedir. Emevî halife­lerinden Ömer Ibn Abdülaziz (îbn-i Sa'd tarafından kay­dedilmiştir) îslâm hükümeti tarafından fidyeleri verilmek /suretiyle esirlerin hürriyete kavuşturulmasının, düşman tarafından esir edilmiş gayrı müslimîeri de ihtiva ettiği­ni söyler.

357  — Ağır borç ■ altına girmişlerin sınıfı, klasik za­manların âdetlerine göre geniş bir tatbikat sahasına ma­lik olup, su baskını, kuraklık v.b.    gibi    âfetlere duçar olanlara bu fasıldan yardım edilmiştir. Bu maddenin su­renin başında zikredilen fakirler ile ilgisi yoktur.  Gayrı tabiî hal ve şartlar dolayısıyle telâfisi kudretlerinin dışın­da kalmış ıztıraplara maruz   zenginlerle   ilgilidir. Halife Hz. Ömer (r.a.), ödeme hususunda lüzumlu teminatı haiz ve muvakkat bir zaman için ihtiyaç içine düşmüş olanlara Beytü'l-mal'dan (Millet hazinesinden) faizsiz borç vermek için bir çığır açtı. Şahsî ihtiyaçları için kendisinin de bu­radan borç aldığı olurdu. Söylemeye hacet yoktur ki faiz­siz borç verme «millîleştirme» Islâmda faizin yasak edil­mesiyle beraber meydana çıkan bir zarurettir. Aynı hali­fe muayyen bir müddet için Beytü'l-mal'dan    tüccarlara borç para verirdi ve Beytü'l-maTda onların    ticaretinden husule gelen kârın yüzde muayyen' bir nisbetine    İştirak ederdi,  fakat bu iştirak yalnız kâra değil muhtemel za­rarlara da şamildi. Bu devlet giderinin diğer bir    tatbi­katı da bir nevi içtimaî (sosyal) yardım fonu idi. Eğer bir kimsenin istemeyerek başkasının ölümüne sebep olduğu sa­bit olur ve kanunun talebettiğl kan bedelini kendi imkânla­rıyla ödemek iktidarı dahilinde olmazsa —Hz. Peygamber (s.a.) in birçok   hallerde   bunu yapmasıyla   sabit   olduğu gibi— bu maddeye dayanarak hükümet onun   yardımına gelirdi.

358  — «Allah yolunda»  ifadesi islâmî istilanda per­sonel ve teçhizatıyla beraber askerî müdafaa    mânasına

200

İSLAMA GİRİŞ

İSLAMDA  EKONOMİK  SİSTEM

201

gelir. Bu tâbir tatubikatta tahsilde olanlara   yardım, cami inşasına yardım v.b. bütün hayır işlerine şamildir.

359  — Sonuncu madde geniş bir mânada turistik tra­fiğe tallûk eder: Köprü, yol, otel, lokanta inşası,     (polis dahil) yol emniyeti, sağlık şartlan,   seyyah nakli ve ya­bancıların seyahatleri sırasında hepsine her nevi konfo­run sağlanması ve elde olan   imkânlara   göre onlara be­dava bir-misafirperverliğin teşmilini de ihtiva eder. Ev­velce bu gibi misafirperverlikler her konak    mahallinde üç gün için temin edilirdi.

360  —- Bu tedbirlerin    kıymetini    takdir   edebilmek için onların on dört asır evvel îslâmın zuhuru zamanla­rına ait olduğu hatırlanmalıdır. Bu    belirtilen    giderlere bugün dahi ilâve edilecek çok bir şey yoktur. Öyle gö­rünüyor ki bunlar zamanımızda   tebasınm refahına   taal­lûk eden hususlarda ileri bi'r devletin sosyal hizmetlerine de pek âlâ kabili tatbiktir.

İSTİSNAİ VERGİLER

361  — Sadakat gerek Hz.  Peygamber     (s.a.)   zama­nında ve gerekse   Hulefa-i Raşidin    zamanında    devletin yegâne vergisi idi. Daha sonraki devirlerde    hukukçular olağanüstü ihtiyaçlar karşısında tam manasıyla    muvak­kat olmak şartıyla yeni vergilerin   konulmasına    kanunî imkân olduğunu kabul ettiler. Bu gibi vergilere   Nevaib derler ki afat mânasına gelir.

SOSYAL YARDIM FONU :

362 — Yalnız ağır yük olacak masrafları    gerektiren rizikolar (tehlikeler) sosyal yardım konularını teşkil eder ve bunlar zamana ve sosyal şartlara göre değişirler, İ^âm'-m zuhurundaki Arablar    arasında günlük   rahatsızlıklar

bilinmeyen bir şeydi ve tıbbî bakım pratik bakımdan bir masraf teşkil etmiyordu; vasat bir adam evini kendi eliyle inşa eder ve hattâ malzemesinin mühim bir kıs­mına da para vermezdi. Bunun için o zamanlar hastalığa, yangına v.b. karşı sigortaya niçin ihtiyaç görülmediği kolayca anlaşılır. Buna karşılık esarete ve insan öldür­meye karşı sosyal yardım hakikî bir ihtiyaçtı. Daha Hz. Pegamber (s.a.) zamanında bu nokta dikkati çekmişti. İle­ride inkişaf etmek ve icabı hale uymak kabiliyetini haiz bazı tedbirler alındı. Bu suretle Hicretin birinci senesinde Medine site-devleti anayasasında bu sosyal dayanışma fo­nuna (Maakil) dendi. Şöyle işlerdi: Eğer bir kimse harbde esir düşerse onun hürriyete kavuşturulması için bir fidye verilmesi lâzımdı. Bunun gibi vücuda yapılacak bütün za­rarlar, insan öldürmek, zarar ve ziyanın yahut kan bedeli­nin ödenmesini gerektirirdi. Bunların miktarları.ekseriya esir veya suçlu olan şahsın imkânlarının dışında kalırdı. Hz. Peygamber (s.a.) mütekabiliyet esası üzerine bir sos­yal dayanışma fonu te'sis etti: Bir kabilenin mensublan kabilelerinin hazinelerine kendi imkânlarına göre para yardımı yapacak, böyle bir para lâzım olduğu zaman bu yardımı hazineden bekliye çeklerdi. Eğer kabilenin hazi­nesi kâfi gelmezse diğer akraba ve komşu kabileler onla­rın yardımına gelmek mecburiyetinde idiler. Tekmil bir bütün içinde bu üniteleri teşkilâtlandırmak için bir silsile-i nıeratib teşkil edilmişti. Medine'de Ensarın kabileleri ma­lûmdu; Hz. Peygamber (s.a.) esas itibariyle Mekke'nin muhtelif kabilelerine mensub olan yahut Habeşistan'dan gelen yahut Arabistanın muhtelif bölgelerinden gelmiş olan Mekke muhacirler inin —sözü geçen sosyal sigorta istekleri­ne uyarak— bir tek yeni kabîle halinde teşkilâtlanmasını emir buyurdu.    .

363 — Daha sonraları halife Hz. Ömer    (r.a.)  zama­nında karşılıklı yardımlaşma yahut sigorta    cüzütamları

I

202

İSLAMA GİRİŞ

ISLÂMDA  EKONOMİK  SİSTEM

203

bir kimsenin mensub olduğu meslek, askerî, mülkî idare esaslarına yahut muhtelif bölgelere göre teşkilâtlandırıl­dı. Bir ihtiyaç hasıl olduğu zaman —yukarıda devlet gi­derlerinden bahsederken söylediğimiz gibi— merkezî ha­zine yahut vilâyet idarelerinin mahallî hazineleri bu üni­telere yardım ederlerdi.

364  — Sigorta esas itibariyle her bir kişinin yükünü azaltmak maksadıyla mümkün olduğu    kadar çok kimse üzerine bir tek kişinin yükünün dağıtılması demektir. İs­lâm sermayeye dayanan   sigorta şirketleri    yerine müte­kabiliyet ve işbirliği ile    zirvesinde    merkezî hükümetin bulunduğu cüzütamların kademeleninelerine   dayanan bir sigorta teşkilini tercih etti.

365  — Böyle bir cüzütam, emrinde biriken ve kulla­nılmayan  sermayeyi  çoğaltmak  maksadıyla  ticarî  işlere yatırabilir. Bir   zaman gelir ki o cüzütamm   mensubları artık hisse yatırmaktan   muaf   tutulabilirler ve hattâ ti­carî işlere yatırılan paradan   onlara kâr bile    dağıtılabi­lir. Söylemeye hacet yoktur ki mütekabiliyet   esasına da­yanan üniteler, (kurumlar),    trafik kazası, yangın,    nak­liyat kayıpları v.b. gibi her nevi rizikolara karşı sigorta yapabilirler. Yine söylemeye hacet yoktur ki bütün   rizi­kolar yahut bir kısım rizikolar için meselâ paket   nakli­yatı gibi muvakkat   saikler   için   sigorta işi «millîleştiri-lebilir».

366  — Sigorta edilen insanların mevduatıyla mütena­sip bir şekilde şirketin karma iştirak etmedikleri serma­yeli sigortaların teknik teferruatına girmeden denilebilir ki bu nevi sigortalar îslâmda hoş görülmez. Zira bu çe­şitleri bir nevi şans oyunu hükmündedir.

367  — Sırası gelmiş   iken halife Hz.   Ömer (r.a.) za­manındaki diğer bir sosyal    müesseseden de bahsedelim. Bu zat kendi zamanında memleketin bütün sekenesi için bir maaş sistemi tanzim etmişti —ve îbn-i Zencuveyh'm

Kitâb-ül-Emvâline ve Câhız'm Risale tü'n-Numaniyesi ne göre gayrı müslim teba dahi bu maaşdan faydalananlar arasında idi— o halde ki bir çocuk doğar doğmaz bir ntaaşa hak kazanır ve gençlerde geçinme için lâzım olan asgarî bir miktarı alırlardı. «Yetişkinler hayatları için lü­zumlu olan asgarî miktarı alıyorlardı. Başlangıçta halife muhtelif emekli grupları arasında hususî bir tefrik göster­miştir; meselâ asgarî miktar bir ise en iyi durumda olan 40 almıştır. Aşağıdaki rivayetlerin ifadesine göre Hz. Ömer tarafından «Divan» diye adlandırılan bu müessese menşei tâ Hz. Peygamber (s.a.) zamanıdır: «Bu tatbika­tın esası şu rivayettir: Hz. Peygamber Mahmiye b. Cez'i, Benû'l-Müstalik'ten alman ganimetin devlet hakkı olan beşte biri üzerine vazifeli olarak tayin etmiştir Şüphesiz Mahmiye bütün ganimetlerin devlete ait beşte birer üze­rine memurdur. Sadakalar (Zekât) ayrı idare ediliyordu ve hususî vazifelilere sahipti. Düşmandan sulh halinde alı­nan gelirlerin (fey') de ayrı vazifelileri vardı. Hz. Pey­gamber sadakati yetimlere, zayıflara ve fakirlere sarfe-derdi. Yetim rüşdüne erer ve askerlik (Cihad) kendisine vazife olunca, o sadakattan istifade edenler listesinden, fey'den istifade edenler listesine nakledilirdi; bu halde eğer o, cihadı yapmayı reddederse artık sadakattan isti­fade edemezdi. Hayatını bizzat kazanmaya memurdu. (Bkz. Serahsî, Şerh'us-siyer'il-kebir s. 978 neşir; müneccid).

ŞANS OYUNLARI

368 — Kur'an (5:90) şans oyunlarını yasak ederken onları «şeytan işi» olarak vasıflandırmıştır; bunun da inandırıcı sebepleri vardır. Kabul edilmiş bir keyfiyettir ki sosyal fenalıkların çoğu millî servetin fena tevziinden, bazılarının çok zengin ve diğerlerinin çok fakir oluşun­dan, fakirlerin, zenginlerin istismarına kurban gitmesin­den ileri gelmektedir. Talih   oyunları ve piyangolar   çok

204

İSLAMA GİRİŞ

miktarda parayı kolayca kazanmak için iştihayı kabar­tır. Halbuki kolay kazanç ekseriya cemiyet için fenadır. Farz edelim ki yarışlarda —at yarışları veya başka ya­rışlarda,— piyangolarda —umumî veya hususî mahiyette olsun— ve diğer baht işi oyunlarda bazı memleketlerde olduğu gibi memleket ahalisi her hafta üç milyon İngiliz lirası sarfediyor, yalnız on sene zarfında 560 milyon liralık bir meblâğ memleketin geniş bir tabakasından top­lanacak ve gülünç bir surette küçük bir miktar arasında tevzi edilecektir. Zira halkın yüzde birinden azı, yüzde doksan dokuzu zararına zenginleşiyor, diğer bir tâbirle yüzde biri zenginleştirmek için yüzde dokson dokuz fa-kirleşiyor ve yüzde bir milyoner yetiştirmek için yüzde doksan dokuzu mahv*a sürükleniyor. Piyangolar da dahil olmak üzere talih oyunları hususî olsun millîleştirilmiş olsun pek geniş bir ekseriyetin aleyhine pek az kimsenin elinde servetin toplanmasından doğan fenalığı bütün şid­detiyle duyurur. Bu itibarla îslâmda piyangolar ve şans oyunları toptan yasak edilmiştir. Sermayeye dayanan si­gorta şirketleri gibi baht oyunları da bir taraflı rizikoya dayanır.

FAİZLE BORÇ VERME

369  — İhtimal dünyada hiç bir din yoktur ki    faizi yasak etmiş olmasın. îslâmm mümeyyiz vasfı, bu    çeşit kazancı yasak etmekle kalmıyarak insan cemiyetinden bu kötü müessesenin mevcudiyetine saik olan sebeplere    de çare bulmuş olmasıdır.

370  — Hiç kimse ödünç aldığı paraya gönül rızasıyla bir faiz ödemek istemez; öder çünki paraya ihtiyacı var­dır, faiz vermeden elde edemiyeceği için öder.

371  — İslâm  ticarî  kazançlarla borç   vermediki   faiz arasında   açık bir   tefrik   yapmıştır.   Kur'an    (2:275) de şöyle der : «...ticareti helâl, faizi haranı kılmıştır...» Bi-

İSLÂMDA EKONOMİK  SİSTEM

205

raz ileride: (2:279) «...eğer onu (faizi) terk etmezseniz Allaha ve Resulüne karşı harbe girmiş gibi olduğunuzu bilin; eğer tövbe ederseniz başları (faizsiz) sizindir; ne İıaksızlık yapmış ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.»  •

der.

372  — Faiz yasağmmm esası, zarar   tehlikesinin   bir taraflı olmasındadır.  Zira bir adam para kazanmak için bir miktar para Ödünç alıyor, borç veren işletme   ticaret rizikolarına-iştirak etmiyor,    hal ve    şartların va'd    edi-. İen faizi ödemeğe imkân verecek kadar müsait gitmemesi mümkündür.

373  — Başkalarına faizsiz para verilecektir diye    bir şahsi kendi parasında meccanen mahrum kılmağa   zorla­mak mümkün değildir. İslâmm   devlet   gelirine yüklediği vazifelerden biri ağır   borç   altına   girmiş   olanlara   yar­dım olduğunu söylemiştik. Yardımı teşkilâtlandıran pren­sip karşılıklı yardım ve iş birliğidir. Bundan dolayı Umu­mî Hazine, merhametli insanlardan yuhut bu çeşit   teşki­lattan gelen ikrazlara ilâveten   paraya ihtiyacı    olanlara mütekabiliyet ve işbirliği esasına    dayanan faizsiz ikraz­ları tanzim, eder.

374  — Ticarî   ikrazlar   için   mudarebe   sistemi var­dır. Burada bir kimse para ikraz eder ve aynı    zamanda hem kazanca ve hem zara iştirak eder. İki kişi bir şir­ket kursa her birisi    sermaye ve emeğin    yarısını temin etse kârın taksiminde bir   güçlük olmaz,   fakat   sermaye bir taraftan, emek de diğer taraftan gelirse yahut iki kişi sermayeyi' temin eder ve onlardan yalnız birisi çalışırsa, hülâsa hissedarların iştirak hisseleri    emekte ve sernıa-. yede müsavi olmazsa v.b. bu gibi    hallerde kârın ve ka­zancın tevziinden evvel, daha evvel kabul edilmiş esaslar dairesinde emeğin hissesine    ma'kul bir kâr verilir,    za­rarları önlemek için tabiatiyle mümkün olan bütün   ted­birler alınır. Bununla beraber İslâm her sözleşmede   akid

206

İSLAMA GİRİŞ

İSLÂMDA  EKONOMİK  SİSTEM

207

tarafların kâra olduğu   kadar zarara   da iştiraklerini   ta­lep eder.

375  — Banka faaliyetlerine gelince başlıca üç   çeşit­tir: Parayı bir mahalden diğer mahalle nakletmek,   müş­terilerin tasarruflarını emniyet altına almak, kâr karşı­lığı diğerlerine para ikraz etmek. Bankanın işleme   mas­raflarını bankadan istifade edenler öder. Münakaşa    edi­lecek yegâne mesele ticaret, sanayi yahut diğer mübadele maksatlarıyla yapılan ikrazlar   meselesidir.   Eğer   banka borç verdiği adamların kârına ve zararına   iştirak ederse islâm bu nevi banka faaliyetlerini tasvib eder, yoksa et­mez.

376  — İtimattan itimad doğar. Eğer bir    hükümetin tasarruf bankaları sene başında    değil de sene   sonunda müşterilerine yüzde şu    ve bu    nisbette bir kâr ödemek durumunda olduğunu ilân edecek   olursa îslâma göre bu yalnız meşru olmakla kalmaz., halk kendi    tasarruflarını —bidayette melhuz kârın miktarı, hakkında edilen sükû­ta rağmen— hükümet bankalarına    yatırmaktan bir kor­kulan kalmaz. Zira âmme idaresine itimat edilir.

377  — Hulâsa etmek lâzım gelirse bütün ticarî akit­lerde kâra   olduğu   kadar   zarara da   iştirak   prensibine Islâmda riayet edilir.

İSTATİSTİKLER

378  -t- Bütün plânlamalarda kabili istifade olan kay­naklar hakkında bir fikre sahib olmak zarurîdir. Buharı'-nin haber verdiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) bir sayım yaptırmıştır. Halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında   hayvan­ların, meyva ağaçlarının ve diğer malların   sayımı   yap­tırılmıştı; yeni kazanılan   vilâyetlerde    ziraate    elverişli arazi ölçülmüştü. Halkın refahıyla   dolu geniş bir   fikirle aynı halife Hz. Ömer, muhtelif vilâyetlerin   temsilcilerini

—vergiler topladıktan sonra— merkeze davet etmek iti­yadında idi. Bu suretle o sene zarfında vergi    toplayan-/ ların hatt-ı hareketlerine karşı halkın bir şkâyeti    olup olmadığını anlardı.

GÜNLÜK HAYAT

379 — Bu kısa bahsi oldukça mühim iki yasağı zikrederek sona erdirebiliriz; bunlar bir müslümanm gün­lük hayatının bir karakteristik özelliğini teşkil eden ta­lih oyunları ve alkollü içkilerdir. Uzun seneler boyunca mütemadiyen para sarfedilen ve mukabilinde en küçük bir şey kazanılmayan talih oyunlarından bahsetmek fır­satını bulmuştuk. İktisadî bakımdan zayıf olanlar için bu ne mühim bir kayıptır. Alkolün şu hususiyeti vardır ki az miktarda alınınca insanı neşelendirir ve daha fazla içmemek hususundaki kararını zayıflatır; bir kimse bir defa sarhoş olunca hareketlerini kontrol edemez olur ve o zaman parayı farkında olmadan savurmaya başlar. Bu­na şunu da iâve edebiliriz: Alkollü içkilerin sıhhat üze­rine olan zararı çoluk çocuğa ve soya da intikal eder. Kur'an âyetlerinden biri (2/219) bundan şu şayanı dik­kat tâbirlerle bahseder: «Sana şarabdan ve kumardan sual ederler de ki: her ikisinde de insan için büyük gü­nah ve bazı faydalar vardır, fakat onların günahı fay­dalarından daha çoktur». Kur'an alkolde bazı faydaların olduğunu inkâr etmez; bununla beraber onu cemiyete karşı, ferdin bizzat kendisine karşı ve nihayet tabiatiyle Kanunu koyana karşı bir günah olarak ilân eder. Diğer . âyette (5/90) onu şirk ile bir tutar ve şeytanın amelle rinden biri olarak vasıflandırır ve ilâve eder ki: «Eğer bir kimse iki cihanda mes'ud olmak isterse kumardan ve alkollü içkilerden kaçınmalıdır».

MÜSLÜMAN KADİNİ

209

MÜSLÜMAN KADINI

380  — îslâmda kadının başlıca hak ve     vecibelerin­den bahsederken evvelâ şunu'söylemeliyiz ki, îslâm hu­kukunun bizatihi intibak ve icab-ı hale göre inkişaf etme­deki kabiliyetine rağmen gerek komünist dünyada ve ge­rekse kapitalist grupta sosyal hayatın bazı    kısımlarında bir kadının hakikatle ve tatbikatta faydalandığı hürriyeti îslâmm kabulü bahis konusu olamaz.   İslâm, kadının ma­kul bir varlık olarak kalmasını talebeder. Ondan ne me­lek olmasını, ne de şeytan olmasını bekler. Hz. Peygam­ber (s.a.):    İtidal işlerin    en iyisidir.»    buyurmuştur. O-nun Islâmdaki mevkiini diğer medeniyetlerde veya huku­kî sistemdekilerle mukayese   etmek veya   aradaki   tezadı görmek arzu edilirse, sırf münferit âdetlerin değil   bütün vakıaların nazarı itibara    alınması . lâzım gelir.    Filvaki ahlâkın bazı kısımlarında İslâm, zamanımızdaki diğer ya­şayış sistemlerinin bazılarında   ahlâk ve din   hususunda daha çok sert ve daha çok sofudur.

UMUMÎ MALUMAT

381  — İslâm geleneklerinde annenin mevkii çok yük­sek tutulmuştur. Hz.   Peygamber    (s.a.):    «Cennet   anne­lerin ayakları altındadır.»    diyecek kadar ileri    gitmiştir. Buharî'nin   rivayetine göre   bir   kimse   Hz.   Peygamber (s.a.) den Allah'ın en ziyade hoşuna hangi işin   gideceğini sordu. Şöyle cevap verdi:    Namazın   vaktinde    kılınması, o kimse  «Budan sonra    hangisi?» diye    devanı    etti. Hz.

Peygamber (s.a.) efendimiz: «Ana ve baba hakkında cö­mert olmaktır.» buyurdu. Kur'an ekseriya sözü buna ge­tirir ve insana hatırlatır ki onu karnında taşıyan, onun i^in acı çeken ve hernevi fedakârlıklara katlanarak onu besleyen, büyüten odur.

382  — Zevce sıfatıyle kadına    gelince: Hz. Peygam­ber (s.a.)  in bir   Hadîsi    meşhurdur:    «Sizin   içinizde en iyiniz    zevcesine    karşı   en   iyi olammzdır.»   Peygamber (s.a.) in çok hakimane bir nasihati İbn Hanbel (No. 6681) tarafından nakledilir: Kocasının izni   olmadan bir kadına hediye takdim etmeyiniz». Meşhur veda' Haccı    münase­betiyle irad   ettiği hutbede Efendimiz kadından uzun uza-dıya bahsetmiş  ve bilhassa şöyle demiştir:   «Ey insanlar, kadınların sizin üzerinizde hakları ve sizin de onlar üze­rinde haklarınız vardır. Sizin   onların    üzerindeki hakla­rınız, onların yatağınızı başkalarına çiğnetmemesi,    sev­mediğiniz ve izin vermediğiniz insanların evinize girme­mesi ve onların alçaklık etmemesidir. Eğer   böyle yapar­larsa Allah size, yataklarınızı ayırmak, kıyasıya olmamak, incitmemek şartıyla dövmek suretiyle   cezalarını vermeye müsaade etmiştir. Eğer bunlardan kaçınırlar ve size   itaat ederlerse o zaman size düşen vazife onların yiyeceklerini, giyeceklerini en   güzel   olan âdete göre   temin   etmektir. Size kadınlarınıza en iyi şekilde muamele etmenizi   emre­derim, çünkî onlar, evlerinizde   hiç   bir   şeyleri   olmayan esirler gibidir ve size   gelince onları Allahm bir emaneti gibi alın ve Allahm emriyle onlardan faydalanın, binaen­aleyh kadınlar    hakkında    Allahdan korkun,    onlara    iyi muamele   etmenizi   emrediyorum.   Tebliğ   ettim   mi?  Ey AUahım şahid ol.»

383  — Kız evlât olarak kadının    îslâmdaki    mevkii, Kur'an-ı Kerîm'in, lalamdan evvelki müşriklerin, kız ev-lâdları doğunca    takındıkları    tavra karşı onları   takbih

İslama Giriş — F: 14

210

İSLAMA GİRİŞ

edişinden tahmin edilebilir; Kur'an «Onlar Allaha kız evlâdlar isnad ederler, hâşâ o bundan münezzehdir, ken­dilerinin arzu ettikleri de (erkek evlâd) onlarındır; on­lardan birine bir kız evlâdı olduğu müjdesi verilince pek öfkeli olarak simsiyah kesilir. Verilen müjdenin te'siriyle kavminden gizlenir. Onu hakaretle mi tutacak yoksa onu toprağa mı gömecek. Bak onların hükümleri ne kötü­dür.» (16:57-0). Kur'an durmadan Allanın herşeyi çift yarattığını ve zürriyetin devamı için her iki cinsin elzem olduğunu, her ikisinin kendine has vazifeleri olduğunu hatırlatır ve «...Erkeklere kazandıklarından bir pay, ka­dınlara kazandıklarından bir pay vardır.» der. (4:32).

384  — Ağdalı bir durumdan kaçmak   maksadıyla ta­biat, her iki cins arasında tam bir müsavatı değil, vazife ve işlerin taksimini arzu etmiştir. Meselâ bir erkek   için bir çocuğa hamile olmak   mümkün   olamıyacağı gibi er­keklerin tabiî vasıfları kadınlar   tarafından yerine getiri­lemez. Kadının   fizik bakımından   yapısı   daha   narindir, bu narinlik onun kemiklerinin, beyninin ağırlığına   kadar tesir eder, bu narinliği muhafaza   ihtiyacına uyarak ka­dın daha fazla bir zarafet sahibi olacak ve bu itibarla ha­yatın daha meşakkatli   kısımlarında   vazife    almak   için mücehhez olacaktır.   Kadının veya erkeğin   ihtiyaçlarına göre her ikisi için bu hem tabiî ve hem ma'kuldur.

385  —• Her ikisi cins arasında bazı tabiî müsavatsız­lıklar olmasına mukabil hayatın birçok cephelerinde bun­lar birbirlerine benzerler, bu itibarla bu sahalardaki va­sıfları birbirine müşabih olacaktır .

386  — Bu hal bir bakıma İslâmm kadın   hakkındaki görüşünü hülâsa eder: Bazı yönleriyle kadın erkeğe   mü­savi sayılmış ise de, bazı yönleriyle böyle   sayılmamıştır. Aşağıda izah   edilecek hak ve vecibelerinin   tarifinde bu durum daha iyi anlaşılacaktır.

MÜSLÜMAN KADINI

211

KADININ VECİBELERİ

, 387 — Dinî hususlarda ilk vazifesi erkekte olduğu ■ gibi Allahın birliğine inanmaktır ki ahirette mağrifetin yegâne vesilesidir. Malûmdur ki İslâm bir kimsenin di­nini değiştirmeye zorlanmasını yasak etmiştir ve bu ve­sile ile hatırlatabilir ki bir raüslümanin gayrı müslim eşi dinini muhafaza ve şahsî ehliyeti içinde onun icap­larını yerine getirmek hususunda bütün haklara maliktir. Yine malûmdur ki İslâm topluluğunun içinde onun yaşa­yış tarzını bir bütün olarak muhafaza etmek hususnda kat'î bir disiplin kabul edilmektedir. Bu bakımdan ihanet ceza görür. Bununla beraber Hulefa-i Raşidîn zamanın­daki bazı vak'alar bu bakımdan kadınlara verilen ceza­nın erkeklere verilenler kadar sert olmadığını göstermek­tedir.

388 — Dinî ibadetler içinde erkeklere farz olan na­maz bazı müsaadelerle kadınlara da farzdır. Baliğ olan bir kız her ay muayyen zamanlarda günde beş vakit kı­lman namazdan muaftır. Erkek için cemaatle kılınması mecburî olan cuma namazı onun için ihtiyarîdir. Oruç da onun için hafifle ti İmiş tir; lohusalık ve hayız gibi hallerde o Ramazan ayı orucunu daha sonraya bırakmak hakkına sa­hiptir. Hacca gelince kadınlık sebepleri dolayısiyle ifa edemediği bazı merasimden muaf tutulurlar. Hülâsa İs­lâm kadın için mülayim ve müşfiktir. Esas olan vazife­lerin sonuncusuna yani zekât vergisine gelince meselâ Şafiî mezhebi gibi bazıları kadına bazı müsaadeler bah­setse de erkekle bu hususta yine müsavidir. Bu sebepten kadının biriktirmiş olduğu parası için zekat vermesi lâ­zımdır. Bununla beraber bu para kadının ziynet eşyasına tahvil edilmiş ise zekât'tan muaftır. Devamlı olarak ço­ğalması için İslâm, millî servetin mütemadi tedavülü üze­rinde ısrar etmiş ve vergiye tâbi tutmakla ihtikâr ve is-

212

İSLAMA GİRİŞ

tifciliğin cesaretini kırmış olmasına rağmen, İslâm, kadı­nın ve onun zevklerinin lehine bu müsaadeyi vermiştir.

389  — Sosyal   vazifeler de vardır. Milli   serveti adi­lâne bir surette taksim etmek emeliyle,    servetin az bir kısım insanlar elinde   toplanmasına sebep olan   vasıtalar yasak edilmiştir. Bir müslüman kadın da bir erkek   kadar kanunlara tâbidir. Piyangolar,    koşulardaki bahsi müşte­rekler v.s. cemiyetin iktisadî    muvazenesi için zararlıdır, ve hem erkeğe, hem de kadına katiyetle yasaktır.

390  —■ Diğer   birçok   felâketlerin   kaynağı   olan   al­kolden de bahsedelim. Her müslümanın ondan   kaçınması bilhassa vazifesidir. Kur'an (5/90)  ona    şeytanın işi der. Sağlık, ekonomi ve ahlâk   bakımından   zararları onu ta­rif etmeğe lüzum bırakmıyacak kadar malûmdur. Alkollü içkilerin kadınla ilgili hususî bir münasebeti vardır: Ço­cuğu evvelâ kanıyle, sonra südü ile besleyen kadındır. Bu suretle bebeğine yeni nesle ve insanlığın istikbaline   sıh­hat veya hastalık nakleden kadındır.

391  — Daha kolay anlaşılır ki vazife ahlâktır. Hali­kımız ile olan münasebetlerimizde ma'neviyat ne ise, hem­cinslerimizle karşılıklı münasebetlerimizde de ahlâk odur. Yalnız bazı tezahürlerini değil de kötülüğün 'hakikî kay­naklarına hücum etmek gayret ve arzusu ile İslâm —de­rin saiklerini    nazarı   itibara   almayacak   olursak— bizi hayrete düşüren bazı âdetleri bize yüklemiş, tavsiye et­miş yahut bir başka yönden teşvik etmiştir. Bütün dinler fuhuş ve zinanın suç olduğunu söylerler, lâkin İslâm daha ileri giderek günaha   girme    imkânlarının   azaltılmasını emretmiştir. Günaha girmemek için herkesin kendi ahlâ­kını geliştireceğini ümit etmek kolaydır; girişecekleri mu­harebede mağlûb olacakları evvelden   belli olan zayıf ka­rakterlerin —ki erkeklerin çoğunluğunu teşkil eder— gü­nah işlemek fırsatlarını azaltmak daha akıllıca bir hare­ket değil midir?

MÜSLÜMAN KADINI

213

392  — Bunun içindir ki Kur'an   (33/59)     önce  «Ce-

lâbiblerini (Tepeden tırnağa Örten bir nevi örtü, elbise) giymelerini tavsiye etti; maksat erkekleri cezbetme im­kânlarını azaltmak ve ayetin de izahı üzere kadınları er­keklerin şerrinden korumaktır. Sonra da ev içinde arka­daşlara ve ziyaretçilere karşı davranmak hususunda şu ayet (24/30-31) nazil oldu: «İman eden erkeklere söyle ki nazarlarını indirsinler ve iffetli olsunlar, bu onlar için daha temizdir; şüphesiz ki Allah onların yaptığından hakkıyle haberdardır ve iman eden kadınlara da söyle ki onlar da nazarlarını indirsinler ve iffetli olsunlar ve ziynetlerin­den yalnız aşikâr olandan başkasını gÖstermesinler ve başörtülerini (humur, peçe) göğüslerinin üzerine koysun, lar...» Dünya hayatı hiç bir zaman tavsiye edilmiş değil­dir. Başörtüsünün yegâne sebebi cezbetme sebeplerini azaltmak ve kadını erkeklerin şerrinden muhafaza et­mektir. Kur'anda başka bir yerde beyan edildiği gibi (33:59) İslâm tarihinin her devrinde Peygamber (s.a.) in devri de dahil olmak üzere müslüman kadınlarının ken­dilerine yakışan her mesleğe intisap ettikleri görülür Hastabakıcı, muallim, harpte berberlik, ahçılık ve askeri teşci için muganniyeliğe ilâveten icabettiği zaman erkek­lerin yanıbaşmda düşmanla savaştıkları görülmüştür. Ha­life Hz. Ömer (r.a) Başkent Medine'de pazarı murakabe için Şifâ binti Abdullah adlı bir kadını müfettiş olarak vazifelendirdi (îbn-i Hacer îsâbe'sinde bunu kaydeder.) Aynı hanım Hz. Peygamberin eşi Hafsa'ya okuma-yaz-mayı öğretmiştir. Hukukçular kadının mahkemede hâ­kimlik etmesinin mümkün olduğunu kabul ederler ve bu çeşit misaller çoktur. Hulâsa parazit olmaktan uzak, bîr kadın İslâm cemiyetinde hayatını kazanmak ve kabili­yetlerini geliştirmek için erkeklerle iş birliği yapabilir.

393  — Kur'anm    (30:21)    ayetine   göre:   Size   nefis­lerinizden  kendilerine  isınasımz  diye  zevceler yaratmış

214

İSLAMA GİRİŞ

olmasa, aranızda bir sevgi ve şefkat husule getirmesi de onun ayetlerindendir.» Kadın ve erkek karşılıklı birbi­rinin tamamlayıcısıdır. (2:187); bu itibarla karşılıklı menfaatleri için. onlar da birbirine uymalıdırlar. Birbirine müsavi olan iki kişi yüzde bir vak'ada bile birbirleriyle mutabakat halinde olamazlar; aile yuvasının menfaati, aile içinde daha iyi anlaşabilmek için karşılıklı fedâkâr­lığı gerektirir. Zevceye yapılacak muamele hakkında Kur'-anın zevc'e verdiği nasihat (4:19) bu konuda düşünceyi besliyecek bir kaynaktır: «...Onlarla iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmadmızsa olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir et­miş bulunur.» Filvaki en akıllı kimse odur ki en büyük müsamahayı bilhassa en çok kudreti olduğu zaman gös­terir.

394 — Evlenmek için, sevilen kimse aranır ve tercih edilir, fakat aşk meselesi ademoğlunun tarihinde kasvetli bir masaldır. Aşk saikleri bilhassa gençler arasında ha­yalî ve geçicidir. Tatlı bir ses, lâtif bir gülümseme, göz, renk, saç biçimleri yahut diğer geçici jestler dramın baş­lamasına sebep olur, amma hakikî bir aile hayatı için bunlar kâfi gelmez. Hz. Peygamber (s.a.) bu hususta bize pek hikmetli bir nasihat vermektedir: «Yalnız gü­zellik hatırı için evlenme, belki bu güzellik ahlâkan bir alçalmanın sebebi olabilir. Servet için de evlenme, ser­vet de boyun eğme sebebi olabilir. Daha ziyade dinî esas­lara dayanarak evlen!» (İbn Mace, no. 1859). îslâm, dinî hayatın bütün sahalarında nâzım vazifesi gördüğünden, söylemeye hacet yoktur ki dinî vazifelerini titizlikle ye­rine getiren, aile yuvasına saadet getirmeğe daha ziyade kaabiliyetli olur. Diğer bir vesile ile Hz. Peygamber (s.a.) şöyle demiştir: «Dünya fanidir, ondan edilen istifade ge­çicidir; dünya nimetleri içinde iyi bir zevceden dana iyi bir nimet yoktur.» (aynı eser, no. 1855). Yrmizî ve Nesai

MÜSLÜMAN KADINI

215

Hz. Peygamber (s.a.) in diğer bir Hadisini naklederler : «En mükemmel bir mü'min mükemmel bir seciye sahibi olan kimsedir ve böyle bir adam zevcesine karşı nazik olur.»

395 — Biraz evvel işaret ettiğimiz gibi İslâm ahlâka hususî bir ehemmiyet atfeder, bu itibarladır ki kadın ve erkeğin ihtilâtınm bütün vasıtalarla bertaraf edilmiş ol­masını talep eder. Kur'ana göre (4:34) eğer bir kimse zevcesi tarafından gelecek bir ahlâksızlıktan (nüşûz, bkz. § 382) korkarsa evvelâ nasihat etmeli, sonra yataklarını ayırmak suretiyle tazyik etmeli ve nihayet kıyasıya olma­mak (incitmemek) şartıyla dövmelidir. Eğer ıslah im­kânı yoksa —Hz. Peygamber (s.a.) in, Allahm helâl kıl­dıkları arasında en fazla kerih gördüğü şey olarak vasıf­landırdığı— talâk (boşama) ile mesele halledilmelidir, iffet hakkında bu mecburiyet karşılıklıdır. Biraz ileride Kur'an (4:128-30) der ki eğer bir kadın kocasının ahlâk­sızlığından (nüşuz, bkz. § 382) veya ihmalinden korkarsa meseleyi düzeltmeğe teşebbüs edebilir ve en son çare olarak kanunî yoldan onun da ayrılmayı istemek hakkı vardır.

395 a — îyi geçinme görüşlerde birliği gerektirir. Bu birlik karı ve koca aynı sonuca varmak suretiyle ekseriya kendi kendine tahakkuk eder. Lâkin başka defalar iki­sinden birinin fedakârlıkta bulunması, kendi fikrinden vazgeçmesi lâzım gelir. Bununla beraber fedakârlıkların da bir haddi vardır. Kur'an (29/8) ve Hadîsin «Halika isyanda mahlûka itaat olmaz» buyurmasına şaşılmamalı-dır. Her türlü işte muhabbet saikasıyla yahut sadece ida-rei maslahat düşüncesiyle fedakârlık yapılabilir, şu şartla ki bu fedakârlık kat'î olan islâm'ı bir vecibeye zarar ver­mesin; bilhassa din   bakımından   yasak olan   inlâl   edil-

mesin.

395 b — Bir meseleye   Hz.   Peygamber   (s.a.) büyük

216

İSLAMA GİRİŞ

ehemmiyet verirdi. Bu sebepten ekseriya ondan bahse­derdi: Erkekler kadınlarmkine benzer hareketlerden ka­çınmalılar, kadınlar da baş tuvaletlerinde, giyimde, ko­nuşma tarzında ve buna benzer şeylerde erkekler gibi, ha­reket etmemelidirler Herkes aksi istikâmette değil, ta­biî istikâmetinde gelişmek mecburiyetindedir. Aksi tak­dirde bu istikamet hilâfına hareket eden kimse ilâhî la­nete çarpılır.

KADININ HAKLARI

396  — İslâm'dan evvelki   Araplar   bir   kadının   şah­sına erkeğinkinden daha az ehemmiyet   verirlerdi, bunun için suçlu erkek ve kurbanı kadın ise misilleme   kanunu yer alamazdı. Kur'an bu   müsavatsızlığı   kaldırdı ve   ka­dına karşı işlenen suçlar, ister şahsına, ister   malına, is­terse şerefine karşı olsun erkeğe karşı işlenenlerle    aynı seviyeye getirildi.    Denilebilir    ki bazı    hallerde kadının haklarına   daha ziyade bir ehemmiyet   verilmiştir. Meselâ Kur'an (24:4-5) de şöyle bir hüküm vaz'eder ki eğer   bir erkek bir kadını ahlâksızlıkla   itham eder de    delillerini ortaya koyamazsa yalnız   iftiraya verilen cezaya   müsta­hak olmakla kalmaz, bir   mahkeme huzurunda   şehadeti­nin ömrü boyunca kabul edilmiyeceği ilân edilir (ve   bu ceza ahirette maruz kalacağı cezalara    ilâve olarak veri­lir, bununla   beraber,   tövbe   ve nedamet halinde   affedil­mesi ihtimali vardır.). Nedametin uhrevî   mânada  günahı sileceği hakkında bir rey icmaı   varsa   da,   nedametinin tanınmış olmasına rağmen şahitliğe ehliyetsizliği    devam eder. Öyle görünüyor ki Kur'an, cemiyeti düşünmeden söz söylemenin kötülüklerinden temizlemek çarelerini aramış­tır, bilhassa zarar    vermenin kolay, çare   bulmanın   zor olduğu hususlarda.

397  — Kadının şahsının tam ve mükemmel    hususi-

MÜSLÜMAN KADİNİ

217

yeti mal konusunda bariz bir surette goz&    çarpar. İslâm hukukuna göre kadın malı üzerinde    mutlak bir   hakka sahiptir. Sinn-i rüşde vasıl olmuş ise başka hiç bir   kim­seye ihtiyaç duymadan kendi isteğine göre malını tasar­ruf eder. İsterse bu   şahıslar baba,   kardeş>   zevç, erkek evlât veya başka birisi olsun. Bu hususta erkekle    kadın arasında hiç bir fark yoktur. Bir kadının malına, kocası­nın, babasının yahut akrabasından herhangi bir kimsenin borcu malından fazla olsa dahi dokunulamaz.   Bunun gibi kadının yakınları da onun yapacağı borçlardan   sorumlu tutulamazlar Mal edinmek hususunda   kadın da erkek gi­bi aynı haklara maliktir, mala   tevarüs   eder, bağış   veya hibe olarak alır, kendi emeğiyle malı   kazanabilir ve bü­tün bunlar kendi malı ve yalnız kendi malı olarak   kalır. Kendi keyfine göre malından faydalanmak yahut istediği birisine hediye olarak vermek yahut meşru yollardan sat­mak   veya   tasarruf   etmekte   malın   mutlak   hâkimdir. Bütün bu haklar bir kadında bizatihi mevcuttur,   husussî mukavelelerle onları, meselâ kocası veya hükmü altında bulunduğu vasisi veya başka birisi vasıtasıyla elde etmek

bahis konusu olmaz.

398 — Veraset hakkı bazı  açıklamalara  ihtiyaç  his­settirir îslâmdan evvelki Arap kadınının, babasının hatta kocasının mirasına girmeğe hakkı    yoktu. Hz. Peygam­ber (s.a) in Risaletinin ilk onbeş senesi içinde bu dikkati  . çekmedi. Vak'a nüvisler, hicretin    üçüncü senesinde En-sardan Evs bin Sabit isminde bir zatın vefatını   yazarlar Bu zatın bir zevcesi ve bir çok genç yaşta dört kız çocuğu vardı. Medine'nin örf ve âdetine göre yalnız silâh kulla­nabilen erkek mirasa girerdi; rüşde vasıl olmamış erkek evlât dahi Ölen babasının mirasına giremezdi. Bu yüzden Evs'in amcaoğulları onun bıraktığı bütün mallara   sahib çıktılar ve Evs'in ailesi ertesi güne bütün   geçim vasıta­larından mahrum bir halde    çıktılar. Bu sırada    veraset

218

İSLAMA GİRİŞ

kanununu ilân eden ayeti kerime nazil oldu. O tarihten-beri bütün müslüman. toplulukları tarafından tatbik edi­len bu kanundur. Hattâ Şarkta bazı hıristiyan cemaatleri de bu kanunu kabul etmişlerdir. Bu kanuna göre (Kur'-an, 4:7 ve 4:167) muhtelif kadın akrabalar, bilhassa ana zevce, kız evlât gibi yakınlar da mirasa girmek hakkını elde ettiler. Miras hususunda îslâm menkul mal ile gay­rimenkul mal arasında bir tefrik yapmaz. Kötü kapris­leri önlemek için bütün malı yabancılara bağışlayan ve yakın akrabayı mirastan mahrum bırakan vasiyet yasak edilmiştir. Hakikatte yakın akrabanın vasiyetnamede zikredilmelerine lüzum yoktur, otomtik olarak mirasa girerler. Bir vasiyet, yakın akrabanın ferd olarak mirasa olan hakkını eksiltip çoğaltamaz, bu haklar bizzat ka­nun tarafından tesbit ve tayin edilmiştir. Vasiyet yalnız yabancılar yani vefat edenin mirasına girmeye hakkı ol-mıyanlar için muteberdir. İslâm, vasiyetname ile bırakı­labilecek azamî miktarı tesbit etmiştir ve bu da üçte bir­dir, üçte ikisi yakm akrabanındır. Üçte bir miktarını te­cavüz eden bir vasiyet mirasın taksimi sırasında varis­lerin ittifakla muvafakati halinde muteberdir.

399 — Veraset hukuku oldukça karışıktır, zira muh­telif varislerin hisseleri durumlara göre değişir; ölenin kız evlâdı yalnız, yahut bir erkek evlâdıyle beraber, an­nesi yalnız yahut çocuklarıyle beraber veya çocuklar ol­madan baba ile beraber, kız kardeş yalnız, yahut erkek kardeşiyle, babasıyle yahut çocuklarıyle beraber her bir hususî hale göre muhtelif nisbetlerde mirasa girerler. Bu hukuku, bütün ahkâmını teferruatıyla beraber burada ta­rif etmek niyetinde değiliz, bununla beraber kadın varis­lerin hisselerini kısaca söyliyebiliriz. Ölen kimse bir er­kek evlât bırakmış ise zevcesi mirasın 1/8 ini alır, erkek evlât yoksa 1/2 sini alır, kız evlât yalnız bir kişi ise 1/2 ini alır, müteaddit kız evlâtlar 2/3 ünü alırlar ve ara-

MÜSLÜMAN KADINI

219

lannda eşit olarak taksim ederler; bütün bunlar bir er­kek evlât olmadığı zaman muteberdir. Eğer bir erkek evlât varsa kız evlât erkek kardeşinin aldığının yarısını alır. Anne yalnız ise 1/3 ini alır, eğer ölenin babası, ço­cukları, erkek kardeşleri ve kız kardeşleri varsa 1/6 ini alır. ölen, bir erkek evlât terk etmiş ise ölenin kız kar­deşi mirasa girmez; fakat bu kız kardeş iyalnız ise 1/2 ini alır, iki veya daha ziyade hemşire 2/3 sini alırlar ve aralarında eşit olarak bölüşürler. Ölen, bir kız evlât terk etmiş ise kızkardeş 1/6 ini alır; bir erkek kardeş terk etmiş ise bu hemşire erkek kardeşinin aldığının yarısını alır. Bundan başka ana baba bir kız kardeş, baba bir ana ayrı, ana bir baba ayrı kız kardeşlerin hisseleri arasında da farklar vardır.

400 — Erkek kardeş ile kız kardeş, ana ile baba ve kız evlâd ile erkek evlât arasındaki bu müsavatsızlıkların izahı belki faydalıdır. Öyle anlaşılıyor ki Sâri', yani ka­nun vâzı'ı olan Allah, kadın haklarını tekmil bütünlüğü içinde nazarı itibara almıştır, çünki kanun hayatın nadîr istisnaîarı için değil normal halleri için yapılmıştır, (is­tisnaları için de istisnaî hükümler konmuştur.). Yukarıda söylemşitik ki kadın kendi malını ayrı olarak tasarruf edebilir, o malın üzerinde ne babasının, ne kocasının ve ne de diğer yakın bir akrabanın kullanabilecekleri hiç bir hakları yoktur. Bundan başka mülkiyet haklarının bu ayrılışına ilâveten kadının bakılmağa (iaşe «yedirme», ılbas «giydirme» ve ibate «barındırma» v.s. hususunda) hakları vardır; ve mahkeme kadının babasını, kocasını v.s. yi şahsî gelirden kadmm bu ihtiyaçlarının yerine getirilmesine mecbur tutar. Bundan başka yine kadın kocasından mihr denilen sözleşmeye müteallik bir meb­lâğ alır. Bu para îslâmdan evvel kadının babasına veri­lirdi, fakat îslâmda bu para, kadının münhasıran ve biz­zat şahsına tahsis edildi. Bu mihr    ağırlık demek   değil-

220

İSLAMA GİRİŞ

MÜSLÜMAN KADINI

221

dir, ağırlık mecburî   değildir,   halbuki mihr,   evlenmede elzem olan bir unsurdur ki o olmadan   izdivaç    muteber olmaz. Bu suretle görülmüş    oluyor ki bir kadının kendi hesabına tatmin   edilmesi gereken maddî ihtiyaçları,   da­ha ağır   mecburiyetleri olan   erkeğe nazaran daha azdır. Bu şartlar içinde bir erkeğin mirasda bir kadından   daha fazla hisseye sahip olması    gerektiğini    anlamak    kolay­dır. Şu da hatırda   tutulmalıdır ki bir   kadının   diğerleri hesabına onlar tarafından bakılmağa hakkı olmasına rağ­men, îslâm ona veraset şekli altında ayrıca bir   mülkiyet hakkı vermiştir. Söylemeye hacet   yoktur ki iyi bir aile yuvası mütekabil işbirliği ister ve kadının, ailenin    geli­rini arttırmak için çalışması yahut çalışmadığı    takdirde masrafını azaltması   icabeder; fakat biz burada    fertlere göre değişen sosyal âdetlerden değil kadının   haklarından bahsediyoruz. Bakım mefhumu îslâmda o kadar ileri gi­der ki kadın çocuğunu emzirmek istemediği takdirde me­me vermeğe mecbur edilemez, bir süt nine tutulması ço­cuğun babasına düşen bir vazifedir.

401  — Birçok   meseleleri   ortaya   çıkaran   izdivaçtan da bahsedelim, izdivaç,   İslama göre   iki   taraflı bir söz­leşmedir, sözleşen tarafların   serbest muvafakatine   daya­nır. Anne ve baba kendi tecrübeleri ve   tavsiyeleriyle ev­lâtlarına hayat arkadaşını aramada ve seçmede   şüphesiz yardım ederler, bununla beraber bu hususta son sözü söy-Hyecek olan yine kız ve erkektir. Bu bakımdan kadın   ile erkek arasında hukuk   bakımından hiç bir   fark   yoktur. Gayrı kanunî   âdetler bölgeden   bölgeye, sınıftan   sınıfa fark edebilir; lâkin hukuk kendi ahkâmına muhalif   olan âdetleri kabul etmez.

402  — İslâmm    taaddüd-i zevcatı   (birden    fazla ka­dınla evlenmeyi)  kabul ettiği    doğrudur, fakat bu   nok­tada İslâm hukuku, hiç bir surette taaddüd-i zevcatı kabul etmeyen diğer hukuk sistemlerine   nazaran   çok   elâstikî

ve cemiyetin ihtiyaçlariyle daha ziyade ahenklidir.    Far-

zedelim ki şöyle bir durum vardır: Bir kadının küçük çocukları vardır ve bu kadın müzmin bir surette hasta­dır, ev işlerine bakamıyacak hale gelmiştir, evlilik ha­yatının tabiî ihtiyaçlarının tatminini bir tarafa bırak< sak bile kocasının bir hizmetçi kadın tutmasına maddi imkânı yoktur. Yine farzedelim ki hasta kadın kocasına ikinci bir kadın almasına müsaade ediyor ve bu şartlar içinde bir kadın da bu adamla evlenmeyi kabul ediyor. Garb hukuku bu durumda bu mahzun yuvaya saadet ge­tirecek meşru bir izdivaç yerine ahlâk dışına çıkmaya müsaade etmektedir.

403 — Hakikatte îslâm hukuku akla daha yakındır. Zira bu hukuk, bir kadın böyle bir hayata bizzat muva­fakat ettiği takdirde birden ziyade kadın almağa cevaz vermektedir. Hukuk taaddüd-i zevcatı' mecburî kılmaz, bazı hallerde buna müsaade eder. Biraz evvel işaret ettik ki bu, kadının muvafakatine bağlıdır, bu birinci zevcenin muvafakatine bağlı olduğu gibi kendisiyle evlenilmesi ta­sarlanan ikinci kadının da muvafakatie bağlıdır. Söyle­meye hacet yoktur ki ikinci kadın, evvelce bir kadınla evlenmiş ve onu muhafaza etmekte olan bir erkekîe ev­lenmeyi reddedebilir. Bir kadının kendi rızası olmadan bir erkekle evlenmesine zorlanamıyacağmı da biraz ev­vel gördük. Eğer kadın ortak bir zevce olmayı kabul ederse hukukun, kadına karşı zalimane, haksız ve yalnız erkekleri himaye eder gibi telâkki edilmesi icabetmez. Birinci zevceye gelince kocasının birden fazla kadınla ev­lenip evlenmemesi ona bağlıdır, zira nikâh zamanında bu 'birinci zevce izdivaç sözleşmesinde kocasının birden fazla şadınla evlenmiyeceğini kabul etmesini ve mukavelede bunun tasrih edilmesini talep edebilir. Böyle bir şart herhangi diğer meşru mukaveleler gibi muteberdir. Eğer bir kadm kendisine ait olan bu hakkı kullanmak istemezse,

Jt

222

İSLAMA GİRİŞ

MÜSLÜMAN  KADINI

223

onu bu hakkını kullanmaya mecbur etmek kanunun vazi­fesi değildir. Biraz evvel istisnaî durumlardan bahsettik; kanunun da bu istisnaî durumlara karşı mümkün olan çarelere malik olması lâzımdır, taaddüd-i zevcat kaide değildir, bir istisnadır; bu istisnanın sosyal ve diğer yön­den çeşitli faydaları vardır, —teferruata girmek burada sıkıcı olur— ve İslâm hukuku elâstikî oluşundan dolayı iftihar eder.

404 — Eski zamanların dinî hukukunda bir erkeğin alabileceği kadının sayısına bir tahdit konmamıştır. Ki-tab-ı mukaddesteki peygamberlerin hepsinin müteaddid zevceleri vardır (Tek zevce ile izdivaç) ile müteradif hale gelmiş olan hıristiyanlıkta bile Luther Melanchton, Bu-cer v.s. gibi ma'ruf hıristiyanlık din âlimleri (Kitab-ı mukaddes kamusunda taaddüd-i zevcat maddesine bakın.) Meta incilinde bahsi geçen on bakire hikâyesinden taad­düd-i zevcatm meşru olduğu neticesini çıkarmaktan çe­kinmemişlerdir. Zira Meta İncilinin (25:1-2) sinde, Haz-reti İsa (a.s.) bir erkeğin on kızla evlenmesini mümkün görür. Hıristiyanlar dinlerinin kendilerine verdiği mü­saadeden istifade etmek istemezlerse, kanunun da bu se­bepten değişmesi katiyen lâzım gelmez (1).

(1) «Vahim ve ağır bir suç, günah ve mukaddesata hürmet­sizlik gibi bakılan bir kadınla evlenme karşısında münhasıran tek kadınla evlenme şekli hakikati halde pek nadirdir. Garp kültürü­nün modern ve nisbeîen yakın bir mazideki gelişmesinin dışında izdivaç hakkında böyle ideal, eğilmez bükümlez sert bir görüş bulmak mümkün değildir Hıristiyan doktrininde bile böyle bir gö­rüşe deîâlet edecek bir ifade yoktur. (Encyclopaedia Briîannica'da Marriage ve Polygymy, «izdivaç ve teaddüd-İ zevcat» kelimelerine bakın).

«Medenî Garp dünyasını, bir tek kadınla evlenmeye mecbur eden Hıristiyanlıktır, demeye kimsenin hakkı yoktur. Psikoposlar ve diyakosların durumu hariç hıristiyanlık açıktan açığa teaddüd-i zev-cotı    yasak    etmemiştir»   (| Tımothee, III,   2    ve   12)    ki bu   da   Hz.

(Hıristiyanlıktaki münakaşa ve tatbikatı için Ansik-lopedia Britanrdca'da İzdivaç ve teaddüd-i zevcat madde­lerine bakın. Westermarck'ın İnsanlıkta   İzdivacın Tarihi,

III cildine bakın).

405 — İzdivaç mukavelesinin feshi imkânı İslâm hu­kukunda öteden beri mevcuttur. Zevcin, tek taraflı ola­rak zevcesini boşamak müktesep hakkı vardır. Zevcenin de izdivaç aktedilirken kendi hesabına böyle bir şartı koydurmasına hakkı vardır. Zevç evlilik vazifelerini ifa­dan aciz ise, yahut bilhassa ciddî bir hastalığa tutulmuş-sa yahut senelerce "iz bırakmadan zevcesini terk etmiş ise, kadının şikâyeti üzerine mahkemenin onları ayırmaya hakkı vardır. Kur'an (4:35) her iki eşin   aralarındaki ge-

İsa'nın sözü değil, aziz Pol (Paul) un bir tavsiyesidir. ...Lâkin ilk asırların hıristiyan konsillerinden hiçbiri teaddüd-i zevcata mu­halefet etmemiştir; putperestlik devrinde (hıristiyanlık öncesi) te­addüd-i zevcatm mevcut olduğu memleketlerde krallar tarafından devam attı Turnesine mani olunmamıştır Altıncı asrın ortasında İrlanda kralı Diarmaît'in iki kraliçesi ve ayrıca iki odalığı ■ (cari­yesi} vardı (D'Arbois de Jubaianville, Cours de litterature Celique, VI, 292). Teaddüd-i zevcat Fransa'nın Merovingien kralları tarafın­dan bir engele rastlanmadan tatbik edilmiştir. Şarlmanyi'nin iki kraliçesi ve birçok odalıkları vardı; ve onun kanunlarından biri teaddüd-İ zevcatın rahipler arasında bilinmeyen bir şey olmadığını gösteriyordu. (Thierry, Recits ties tems merovingian Era veya Narratives of the Merovingian Era, s. 17 ve devamı; Hellvrald, Die menschliche Familie, s. 558, n. L; Hal lam, Europe during the Middle Ages, 1, 420, n. 2). Daha sonra Philippe de Hesse ve Frederic-Guîl-laume ve Prusse, Lüter mezhebindeki rahiplerin muvafakatleriyle ikişer kadın aldılar (Friedberg, Lehrbuch des kath, u. evang. Kirc-henrecht, 436, n. 2. paragraf 143). Luther bizzat kendisi yukarıda adı geçenlerden birincisinin iki kadın almasını tasvip etti ve Me-lantchon da aynı şeyi yaptı (Koslin Martin Luther, M, 476 ve de­vamı). Birçok defalar Luther bizzat teaddüd-i zevcotdan büyük bir müsamaha ite bahseder: Bu (teaddüd-i zevcat) Allah tarafından ya­sak edilmiş değildir... Teaddüd-i zevcat şüphesiz boşanmaya tercih edilir, (aynı eser, I, 347; II. 693 ve devamı).   165O'de   Vestfalya    mua-

224

İSLAMA GİRİŞ

Çİmsizliği —kat'î surette ayrılmaya karar vermeden ev­vel— bir hakeme götürmeleri hususunda ısrar eder. Hz. Peygamber (s.a.) in şu sözü de hatırda tutulmaya değer : «Allanın nazarında helâl kıldığı şeylerin en menfuru (nef­ret edileni) talâktır» Hukuk, ahlâk ve nasihat hepsi bir­birini tamamlar ve bütün bunların hepsinin kaynağı ay­rıdır, yani: Kur'an ve Hadîs.

Kadının, İslâm kanunu tarafından tayin ve tesbit edi­len statüsünün mümeyyiz vasıfları, ana hatlarıyle işte kı­saca bunlardır.

Bu, müslümanlar için de doğrudur ki onların hukuku tarihte meşru olarak alman zevcelerin azamî sayısını ka­tiyetle tahdid etmiş olan yegâne kanundur.

hedesinden biraz sonra 30 sene muharebeleri dolayisıyle nüfus azal­dığından Nurenberg'deki Franconie'nin harp parlâmentosu (Kreigs-tag) bundan böyle her erkeğin iki kadınla evlenmesine müsaade edilmesini karar altına aidi (Helivvald, s. 599 ve devamı). Bazı hı~ ristiyan mezhepleri teaddüd-i zevcat lehinde çok mücadele ettiler. 1531'de Münster'de Anabaptiste'ler onu açıktan açığa yaymaya ça­lıştılar ve dediler ki hakikî hıristiyanın müteaddid zevceleri olma­lıdır (aynı eser, n. I, 558) ve Mormon'lar herkesin bildiği gibi teaddüd-i zovcata ilâhi btr müessese nazarıyla baktılar (Wester-marek, Historyof human marriage, MI, 50-51).

Alman prensi Phüippe de Hesse'in, din âlimi Martin Buçer'e diğer din âlimleri Martin Luther ve Philippe Malanchton'a sorma­sını istediği hususlar hakkında verdiği talimatta şunlar okunuyor: «10. paragraf. Luther'in ve Melanchton'un İngiltere kralına ilk zevcesini boşamadan ikinci bir kadınla evlenmeyi tavsiye ettiğini biliyorum» (J. B. Bossuet, Histoire des varîations des Eglises pro-testantes, VI. kitap, 1537'den 1546'ya kadar: Ceuvres completes de Bossuet, nouveüe ed. Bar-ie-Duc 1877, cilt III, s. 233-250, bilhassa s. 244'de) Djctionniaire de la Bible'de bakınız. F. Vigoureux. Paris 1912. Teaddüd-i zevcat bahsi, cilt IV, s. 513.

İSLÂMDA GAYRI MÜSLİMLERÎN DURUMU

406  — Yakın   ile uzak, akraba ile yabancı    arasında bir ayırım    yapılması ihtimali ki    tabiîdir.    Fikrî ve ah­lâkî tekâmül ile insan cemiyetinde ecnebinin temsilini ko­laylaştırmak hususunda  bir temayül  vardır.  Eğer  cemi­yet kendi  kendine yalnız  kan     akrabalığı   esasına  göre gruplanacak olsaydı  tâbiiyet değiştirme ebediyen imkân dışında kalırdı. Aynı şey gizlenmesi mümkün olmayan de­rinin rengi esasına dayansaydı yine doğru idi. Sosyal bi­rim faktörü olarak dil, hakikî bir temessül için uzun ne­nelere ihtiyaç gösterir. Doğum yeri bir yabancı için daha. az anlaşılan bir şeydir; ve daima bundan dolayıdır ki in­san site-devletlerin ufkundan ileriye  geçmiş bu sonuncu faktöre çok ehemmiyet atfetmemiştir. Bununla beraber şu da kaydedilmelidir ki sosyal birlik için bütün bu çeşitli anlayışlarda esas daima tabiatın    sadece bir arızası, ,te-sedüfüdür ve insanın aklından ziyade hayvanı insiyakına tâbidir. Herkesin bildiği bir şeydir ki İslâm bütün bu çe­şit milliyet    anlayışlarını red etmiş ve cemiyetin   temel bağlantısı ve birlik faktörü olarak yalnız düşünce birli­ğini seçmiştir ki bu da tabiatın tesadüf veya arızasına de­ğil insanın intihabına bağlıdır. Böyle bir  cemiyette  va­tandaşlığa kabul ve topluluğa benzeyiş tekmil bütünlü­ğüyle her   insan ırkı için kolay ve tatbiki    mümkün ol­makla kalmaz akla da daha uygun ve sulhu sükûn içinde yaşamanın yolunu  göstermesi  bakımından da daha pra­tiktir.

407  — Allaha inanan bir kimsenin yahut bir kapita-

İslâma  Giriş — F: 15

226

İSLAMA GİRİŞ

listin komünist memleketlerinde, siyah derililerin sosyal ayırımı tatbik eden beyazların memleketlerinde yahut İtalyandan gayrı bir şahsın İtalya'da yabancı telâkki edil­mesi gibi,, bir gayrı müslimin de îslâm memleketinde ya­bancı tuelâkki edilmesinde şaşılacak bir şey olmamalıdır. Telâkkiler, daha doğrusu görüşler farkeder, bununla be­raber herkes kendi grubuna mensup olanla olmayan ara­sında şu veya bu şekilde bir ayırım yapar.

408  —■ Her siyasî ve sosyal sistem gibi İslâm da ken­di  «yakmlarıyie»  «yabancılar» arasında bir tefrik yapar, bununla beraber :

1)    Onun   ideolojisini kabul etmek    suretiyle bu en­geli aşmaktaki kolaylıklar, ve fakat,

2)    Bu dünya işlerine ait hususlarda iki zümre ara­sında büyük  bir müsavatsızlık gibi iki  mümeyyiz  vasfı vardır.

ce memleket liderlerinin çoğunluğunun iradesi olarak de-

VAZİFELERÎN İLAHÎ MENŞERÎ

409  — Müslümanlar kendi hukuk    sistemlerine sade­ce memleket liderlerinin çoğunluğunun iradesi olarak de­ğil aynı zamanda ilâhî menşe'li bir hukuk   nizamı kabul ederek itaat ederler, bu olayın haiz olduğu   büyük pratik ehemmiyet   unutulmamalıdır. Hukuk sisteminin    memle ket liderlerinin çoğunluğunun iradesi olması halinde, azın­lık kendi görüşlerinin hâkim    olmasının te'mini için mü­cadeleye   girişir; zamanımız   demokrasilerinde   çoğunluk yalnız seçimlere   değil, fikirlerde husule   gelen her türlü değişik kombinezonlarla   yeniden teşekkül eder   veya da­ğılır.    İktidardaki parti selefleri tarafından   takip edilen siyaseti kökünden   değiştirmeye uğraşır ve diğer değişik­likler arasında   kanunların ta'dil edilmesine    sebep olur. Burada İslâm hukukunun sosyal tekâmül isteklerine inti­bak kabiliyeti meselesine girmeden denebilir ki, İslâm hu-

İ. GAYRI  MÜSLİMLERİN  DURUMU

227

kukunun ilâhî menşei dolayısıyla aşağıdaki netice ile bir­likte herhangi bir lâik hukuktan daha büyük bir istikrara malik olduğu kabili mümkün olmayan inkârdır.

410 — Şu halde îslâm hukuku gayri müslimler hak­kında adaletin ve bazı ahkâmın nazarı dikkate alınmasını mukadder kılar. Gayri müslimler bu itibarla ikamet ettik­leri memleketin parlâmento seçimleri ve politika kavga lan muvacehesinde, yürürlükte olan îslâm kanununa gÖ-re hiç bir endişeye kapılmazlar. Ne kral ve ne de parlâ­mento onu değiştiremez.

TEMEL BİLGİLER

411  —.İnanan ile inanmayan bir olamaz;    birinciler cennete, ikinciler cehenneme    gideceklerdir, fakat bunla­rın hepsi ahirete teallûk eden şeylerdir. Bu dünyadaki ha­yata gelince, İslâm hukukçuları her devirde kendi sistem­leriyle telifi mümkün olan, «yakınlar» la' «yabancılar» ara­sındaki    müsavatı —şimdi göreceğimiz gibi—    meydana koymuşlardır.

412  — Dinî   müsamaha meselesinde    Kur'an   (2:256) dinde zorlama olmamasını emreder. Daimî surette ikamet eden teb'aya olduğu gibi muvakkat bir   zaman için otu­ranlara da vicdan hürriyeti ve ibadet emniyeti hususunda te'minat mevcuttur.

413  — Misafirperverlik  ve  iltica meselesinde   nazarî durum, bin seneden fazla zamandan beri devam edegelen âdetlerle kuvvetlenmiş bulunuyor. Kur'anın bir ayetinde (9:6)   «Eğer    müşriklerden bir kimse sana    iltica ederse (ey Muhammed) onu kabuî et ve sonra onu kendi yurduna kadar emniyetle gönder...» denir. Irk, din, siyaset ve di­ğer sebeplerle zulme maruz kalmış olanlar, îslâm topra­ğında daima sığınacak yer bulmuşlardır.

228                                            İSLAMA GİRİŞ

Hz. PEYGAMBER (s.a.) İN ADETÎ

414  — Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye yerleştiği za­man orası tam bir   anarşi içinde idi. Bu bölge   daha ev­velleri, birbirini kırıp geçiren babîleleri   birleştirecek bir devlet, bir hükümdar görmemişti. Birkaç hafta içinde o bölgenin bütün sakinlerini nizam ve intizam içinde bir­leştirmeye muvaffak oldu. Bir site-devlet teşkil etti. Bu devletin içinde Müslümanlar, Yahudiler, müşrik Araplar ve muhtemelen az bir miktarda Hıristiyanlar vardı. Bun­ların hepsi sosyal bir mukavele ile devlet   organizmasına dahil olmuşlardır.

415  — Bu    ilk  «İslâm» devletinin    anayasası —halk gruplarının çokluğu ve çeşitli olmasından devlet bir kon­federasyonda—   bizim   elimize kadar tamam   olarak gel­miş bulunuyor    ve biz onda  (madde 25)    yalnız «Müs­lümanlar kendi dinlerinde ve yahudiler kendi dinlerinde...»-yahut «Hayırseverlik ve adalet câri    olacak» gibi cümle­leri değil,  «Yahudiler Müslümanlar ile    (ittifak halinde) bir topluluktur— îbn Hişama göre Ebu Ubeyd'in ifade­sinde:    mü'minlerin  (yani müslümanlarm    (bir kısmını) teşkil eden bir cemaattir.»    (aynı madde) gibi umulmadık maddeler de vardır.

416  — Bu site-devlet teşekkülü    zamanında müstakil yahudi köylerinin kendi hür iradeleriyle bu konfederal dev lete iltihak edişleri ve Hz. Muhammed (s.a) i kendilerine en yüksek siyasî reis olarak tanımaları    keyfiyeti, bizini kanaatimize göre hiç değilse, memleketin siyasî hayatın­da İslâm devletinin reisi seçilirken gayri müslim teb'amn bu seçime iştirak hakkını kabul ettirmeyi gerektirir.

417  — Askerî  müdafaa,  hahis  konusu olan  vesikaya nazaran yahudiler de  dahil olmak üzere ahalinin bütün elemanlarının vazifesi idi. Bu olay onların da   istişareye ve kabul edilen planların tatbikine iştiraklerini icabettirir.

İ. GAYRI  MÜSLİMLERİN DURUMU

229

Filhakika § 37 şunu tespit ediyor : «Yahudiler kendi mas­raflarını, müslümanlar da kendi masraflarını çekerler, bu vesikanın taraflarına bir tecavüz halinde aralarında kar­şılıklı bir yardımlaşma olacaktır.» Bundan başka §45'de harp ve sulh vesikanın tarafları için bölünemez olduğunu söylemektedir.

418  — Bu site-devletin kuruluşundan birkaç ay son­ra Hz. Peygamber (s.a.) in Medine    civarındaki müşrik­leri aktettiğini görüyoruz_  O tarihten on sene sonra bu Araplarla müdafaa ittifakı ve karşılıklı yardım muahede-kabîlelerden bazıları İslâm dinine girdiler. Bu uzun sene­ler boyunca karşılıklı itimat —aşağıda anlatacağımız hâ­diselerin ispat edeceği gibi— pek mükemmeldir.

419  — Müslüman olduklarından dolayı Mekkeliler ta­rafından işkenceye maruz kalan müslümanlardan bazıla­rı Habeşistan'a iltica etmişlerdi. Hicretin ikinci senesinde Mekke Müşrikleri Habeşistan'a diplomatik bir heyet gön­derdiler. Bu heyetin vazifesi Necaşiden Habeşistan'a ilti­ca etmiş olan Mekkeîi müslümanlarm iadesini talep etmek­ti. Mekkelilerin bu entrikalarını neticesiz   bırakmak için Hz. Peygamber (s.a.) de Necaşi nezdinde    tavassutta bu­lunmak üzere bir sefir gönderdi. Bu îslâm sefirinin adı îbn  Umeyye ed-Damirî idi  ki  (o sıralarda henüz İslâm dinine girmemişti). Bu zat biraz evvel bahsettiğimiz Me­dine   civarındaki kabilelerden birine mensuptu.

420  — Bir zamanlar İslâm    toprağının büyüyen hu­dutları üzerinde harpler durmadan devam ederken, mec-

"burî askerlik hizmeti, hayatı kazanmak için kolay bir geçim vasıtası değildi; zira hayat tehlike ve harbeden-lerin kötü iktisadî durumları apaçık bir keyfiyetti. Gayri müslümanlarm bu hizmetten muaf tutulmalarına sadakat­lerinden şüphe edilmesi sebep olmuştu. Fakat İslâm ha­kimiyetini kabul etmiş düşmanla karşılaşmayı arzu et­memiş olan bütün gayri müslimler bu muafiyeti memnun-

230

İSLAMA GİRİŞ

lukla karşıladılar Onlar da bu suretle huzur ve sükûn içinde kendi geçimlerini te'min eder ve refaha kavuşurken müslümanlar bütün tehlikeleriyle beraber mecburî asker­lik hizmetine tâbi idiler. Bu sebepten gayri müslimler senede on dirhem veren, ne ağır ve ne de adaletsiz bir vergi olan Cizye verirlerdi ki bu vergiden gayri müslim-lerin kadınları ve çocukları muaftırlar. Hz. Peygamber (s.a.) zamanında cizye senede on dirhem kadar tutardı. Bu para orta halli bir ailenin on günlük geçim masrafı demekti. Bundan başka eğer bir gayrı müslim askerî hiz­mete senede bir defa bir sefer müddetince iştirak ederse o sene için cizyeden muaf tutulurdu. Bazı hususî tipik vakalar bu verginin hakikî özelliğini gösterir.

421 — îslâmm zuhurunda ne Medine'de ve ne de başka bir yerde İslâm devletinde böyle bir vergi yoktur. Hicretin dokuzuncu senesine doğru idi ki Kur'an bunu böyle takdir etti. Islâmda nassa dayanan bir husus ol­maktan ziyade gayeye uygun bir çare olan bu keyfiyetin mahiyeti, aşağıdaki hâdiselerle daha iyi izah edilebilir (İbn-i Sa'd tarafından Zuhrî'ye dayanarak şöyle rivayet edilir): Hz. Peygamber (s.a.) in, mahdumu ibrahim'in vefatı sırasında şöyle dediği rivayet edilir : «Eğer yaşasa idi —İbrahim'in annesine bir saygı nişanesi, olarak— bü­tün Kobt kavmini cizyeden muaf tutardım.» (İbrahim'in annesi bu kavme mensuptu.) Yine (bkz. Suyutî, Hüzn'ül-Muhâdera, Halîc Emir'l- Mü'minîn bölümü) gayri müslim bir mısırlı müslüman hükümetine Fustat (Kahire) den Kızıl Deniz'e kadar, Medine'nin denizden iaşesini kolaylaş­tıran bir kanal açmak imkânını gösterdiği zaman —meş­hur Nahr Amir el-Muminin— halife Hz. Ömer (r.a.) bu hıristiyanı bütün ömrü boyunca cizyeden muaf tutmuştu. Diğer taraftan müslüman menfaatlerine müessir olacak milletlerarası tepkileri de dikkat nazarına almak gerek­tiğini düşünen îsîâm hukukçuları da   mevcuttur. Çünkü

I. GAYRI  MUSUMLERIN DURUMU

231

bütün dünyaya yayılmıştı ve gayrı müslim hakimiyeti al­tında  milyonlarca müslüman  yaşıyordu.  İslâm toprağın-, da hıristiyan, yahudi, hindu ve diğerlerine yüklenen ciz-:  yenin, kaçınılmaz bir şekilde hıristiyan   ve diğer memle­ketlerde oturan müslümanlar üzernde     te'siri olabilirdi.

422  — Hz. Peygamber (s.a.)  n Ölüm    döşeğinde, Hi­caz'ın    yahudi ve    hıristiyan    halkının diğer    bölgelere nakledilmesini tenbih eden bir sözü vardır. Hadîslerle bu emrin verilmesine sebep olan hal ve şartlar   zikredilme-miştir,     fakat aşikârdır    ki, bu o bölgede    oturan toazı cemaatin mensuplarına karşı umumî bir    yasak değildi, gayrı müslimlerin siyasî durumlarıyle ilgili idi ve bu iki Zira halifeler zamanında Mekke'de ve   Medine'de müslü-manlara ait ve onlarla beraber yaşayan erkek kadm gayrı müslim köleler vardı. Hürriyetine    sahip gayrı müslim­lerin de bulunduğuna meşhur bir misal bir hıristiyan dok­torun mevcudiyetidir. Onun muayenehanesi Kabe  (Mek­ke)  mescidinin minaresinin altında idi.    Bu adam halife Ömer b_ Abdülaziz zamanında ve daha sonra orada yaşa­dı. (Bk. İbn Sa'd, "V, 365; Dâvûd ibn   Abdurrahman mad­desi) Davud sofu bir müslümandı, bununla beraber dok­tor olan babası daima bir hıristiyan olarak kalmıştı. İbn-i Sa'd (IH/1, s. 258) Medine çocukla r mektebinde okuma-yazmayi öğreten bir hıristiyan Cufeyne'den de bahseder.

423  — Hz. Peygamber    (s.a.) in ölüm döşeğinde «Be­nim gayn müslimlere verdiğim emana    (himayeye) ihti­mamla riayet edin» mealindeki tenbihini de burada hatır­latabiliriz  (Maverdî'ye bakın). Resuli Ekrem efendimizin Ebû   Dâvûd tarafından rivayet edilen    diğer bir Hadîsi : «Kim gayri müslim teb'adan birine zulüm ederse kıyamet günü, onların hukukunun müdafii olarak beni karşıların­da bulacaklardır» mealindedir.

424  — Hz. Peygamber (s.a.) in yaptıkları da emirleri gibi,   müslümanlar için en yüksek bir   kanun mahiyetin-

232

İSLAMA GİRİŞ

dedir Bu kanunların daha sonraki zamanlarda müslüman-larm hayat ve âdetlerine benzetilmesine gelince bu hu­susta tarihin tetkikine faydalı bir surette devam edile­bilir. Bu maksatla burada bazı olaylara   temas edeceğiz.

SONRAKİ ZAMANLARA AİT , ÎCRAAT ÖRNEKLERİ

425  — Halife Hz. Ömer (r.a.) in bir valisi gayrı müs-limlerden bir kâtip seçti. Bu haberi alınca halife  onun yerine bir müslüman    alınması için bir emir çıkardı. Bu bahis konusu olan vilâyet tamamıyla sulha kavuşmamış­tı. Ve İslâm fütuhatının devam etmekte olduğu bir dev­reye aittir. Yeni fethedilmiş bir memlekette oranın aha­lisine karşı beslenen tabiî itimatsızlık ve işgal edilen mev­kiin ehemmiyeti göz önüne getirilecek olursa hâdise haklı görülür. Halife Hz. Ömer (r.a) in gayrı müslimlere karşı vaziyetini daha iyi anlamak için büyük halifenin (Belazü-ri'nin Ensab'ında    zikrettiği) diğer bir vak'asım   hatırla­talım : «Bir gün Suriye valisine, bize bir rum gönder, gelir hesaplarımızı yoluna koysun.» mealinde bir mektup yaz-dı_ Medine'de bu idarenin yani varidat idaresinin başına bir hıristiyan tayin etmişti.

426  — Aynı   halifenin  askerî,   iktisadî   ve idarî   me­selelerde gayrı müslimlerle istişare ettiği de görülür.

427  — Başkanlık    vazifesinin    münhasıran ve yalnız kendi dindaşlarına inhisar ettirilmiş     olmasından dolayı müslümanlara sitem edilemez. İslâm hayatın bütün yerle-arinde, ruhan olsun cismanî olsun bir beraberlik arzu et­miştir. Bu yüzden camide namaz kıldırmak devlet reisinin veyahut bir vilâyette verilen bir   vazifesi ve imtiyazıdır. Bunlar nazarı itibara alınacak olursa bir gayri müslimin bir İslâm devletinde niçin İmam yani   devlet reisi seçile-■miyeceği kolayca anlaşılır.

428  — Fakat bu istisna gayrı müslim teb'anm mem-

İ. GAYRİ MÜSLİMLERİN DURUMU

233

leketin idarî ve siyasî hayatının dışında bırakılmasını hiç bir şekilde gerektirmez, hattâ Hulefa-i Reşidin zamanın-' dan beri İslâm devletlerinde gayri müslimlerin Vekillik 1 mevkilerine kadar yükseldikleri görülmüştür. Buna benzer âdetlere, örneklere, müslüman teb'anm da bulunduğu bü­tün dünyanın lâik demokrasilerinde tesadüf edilmektedir. İlk halifelerin bu kabil âdetlerinin, İslâm esaslarına aykırı olmaması, klasik müellifler için bir mesnet teşkil etmiştir; (Kl-Maverdî gibi) Şafiî ve (Ebu ya'la el-Farrâ gibi) han-beli hukukçular, halifenin gayri müslim teb'asmı, nazır ve îcra vekilleri meclisine aza olarak seçmesini tamamen meşru bulmuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.) in Habeşistana'a göndermek için gayrı müslim bir sefir seçtiğinden de bi­raz evvel behsetmiştik_

SOSYAL MUHTARİYET

429 — Gayrı müslimlere karşı durumunda İslâmın en karakteristik özelliği onlara içtimaî ve adlî işlerde muh­tariyet vermesidir. Kur'an-ı Kerim'in uzun bir bendinde şunları okuyoruz :

Sana gelirlerse ister aralarında hükmet, ister on­lardan yüz çevir. Şayet kendilerinden yüz çevirirsen sana hiç bir vecihle zarar yapamazlar. Hükmettin mi artık aralarında adaletle hüküm var. Çünkü Allah adalet sa­hiplerini sever. Hem içinde Allahm hükmü olan Tevrat yanlarında iken nasıl oluyor da senin hükmüne, hakem­liğine müracaat ediyorlar ve sonra da bu hükümünün ar­kasında yüz çevirip gidiyorlar? Onlar mühim değildirler. Şüphesiz ki Tevratı biz indirdik. Onda bir hidayet, bir nur-vardır. Kendilerini Allaha teslim etmiş olan Peygamber-■ ler Yahudilere onunla hükmederlerdi. Âlimler, fakihler de Allahm kitabını hıfza memur oldukları için hepsi de onun üzerinde şahit idiler. O halde siz İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Benim ayetlerimi bırakıp az bir kazancı almayın. Kim Allahm indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar

234

İSLAMA GİRİŞ

can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve ya-kâfirlerin tâ kendileridir. Biz orada onlara emrettik; cana ralar için misilleme. Fakat kim bu hakkını sadaka olarak

bağışlarsa bu ona kefaret olur. Kim Allanın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin tâ kendileridir. Arka­dan da izlerince Meryem oğlu isa'yı —kendinden evvelki Tevratın bir tasdikçisi olarak— gönderdik. Ona da içinde bir hidayet, bir nur bulunan İncili —ondan evvelki Tev­ratın bir tasdikçisi ve sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere— verdik, incil Sahipleri Allahm, onun içinde indirdiği ile hükmetsin; kim Allahm indirdiği ile hükmet­mezse işte onlar fâsıkların tâ kendileridir. Ve sana da (ey Muhammed) hak olarak kitabı —kendinden evvelki kitap­ları tasdik edici ve ona karşı bir şahit olmak üzere— gönderdik, O halde aralarında Allahm indirdiği şekilde hükmet, sana gelen hakikatten dönüp de onların hava (ve haveslerine) uyma. Sizden herbiriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi sizi bir ümmet ya­pardı. Fakat o size verdiğinden sizi imtihana çekmek iste­diği için ayırdı. Öyle ise hepiniz hayırlı işlerde birbirinizle yarış edin. Zaten hepinizin en son dönüp gelişi Allahadır. Artık, O, hakkında ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri size haber verecektir.» (K. 5:42-8).

430 — Bu emir esasları üzerinedir ki Hz. Peygam­ber (s.a.) ve halefleri îslâm devletinin teb'ası olan her gayrı müslim cemaata yalnız şahsî statüleri için. değil medenî, cezaî ve hayatın bütün hususlarında adil bir istik­lâl bahşettiler. Hulefa-i Raşidin zamanında meselâ islâm hükümetinin hıristiyan papazlarına geniş çapta dünyevî ve adlî selâhiyetler terke ttiğini . muasır hıristiyan müel­liflerinin şahadetlerinden (meselâ aşağıda § 497) anlı yoruz. Abbasî halifeleri zamanında hıristiyan patriğini ve manevî hahamını doğrudan doğruya halifeye bağlı bü­yük şahsiyetler arasında görüyoruz.

İ. GAYRI MÜSLİMLERİN DURUMU

235

431  — Hz   Peygamber   (s.a.)   zamanında Medine ya-hudilerine mahsus bir eğitim    müessesesi olan (Beyt el-Midras)    vardı. Necran (Yemen)    hıristiyanları ile yapı­lan antlaşmada Peygamber (s.a.)    memleket halkına yal­nız can ve mal emniyeti hususunda teminat vermekle kal­mamış, atrik ve rahiplerin   tayinini de kat'î olarak   hıris­tiyan cemaatine terk etmişti.

432  — Geniş bir insan    çoğunluğu arasında kendile­rini idare eden şefleri taklit etmek,   elbise, serpuş, etiket v.s.   gibi hayatın dış   şekillerinde kendileri   onlara ben­zetmek gibi bir temayül vardır.   Netice sathî bir   benze­yiş olur. Bu da idare eden topluluğa hiç bir fayda sağ­lamaz, fakat uşak ruhu ile    mukallitlik yapan   sınıfa za­rarı dokunur. İslâm devletinde gayn müslimler —himaye edilen (zimmî) ler— cemaatler teşkil   ederler. Bu itibarla yabancıların meşru menfaatlerini korumak hükümete dü­şen bir vazifedir. Bunun içindir ki Abbasî hilâfeti zama­nında yabancıları cebren  kendilerine benzetmek arzusun­dan uzak, hükümet bir cemaatin    diğerini    taklit etme­sine mani oldu  :  Müslümanlar,    hıristiyanlar, mecusiler kendi giyiniş tarzlarını, sosyal adaletlerini ve bariz bir şe­kilde hususiyetlerini muhafaza ettiler. îslâma girmekle ce­maatlerin birbirine karışması değil toplam, tam bir ben­zeyiş aranırdı. Cemaat karışıklığının, îslâmm dinî istek­leriyle bir ilgisi   olmadığına —Hz_   Peygamber (s.a.) za­manında da bundan katiyen eser yoktu— devrin sosyal anlayışına uygun bir hayat şartı olduğuna bu kâfi bir de­lildir;    ve onun esas    gayesi her şeyden    önce herkesin ve her ferdin dinî cemaatını tanımak idi. Maksat en yük­sek derecesinde her cemaatin dinî topluluğunu devam et­tirmek için onların kültürünün   himayesi idi. Sırası gel­miş iken tekrar edelim ki îslâmda milliyet anlayışı ne bir ırk    birliğine, ne de insanın doğduğu    memlekete   değil ideoloji yani din birliğine dayanır.

236

İSLAMA GİRİŞ

433 — Her ferdin şahsı, malı ve ırzı ister yerli ol­sun ister yabancı olsun İslâm toprağında tam bir hima­yeye mazhar olurdu. Şerh el Hidaye, ki her vakit muteber olan bir hukuk el kitabıdır, şu şayanı dikkat ifadeyi kul­lanır : «ister müslüman ister zimmî (himaye edilen gayrı müslim) hakkında olsun iftira yasaktır». Büyük bir oto­rite olan diğer bir hukukçu el-Bahr'ur-Raik müellifi şöyle der : «Zimmîlerin ölülerinin kemikleri de müslüman ölü­lerinin kemikleri gibi saygı görmelidir; onlara saygısız­lık gösterilmesine müsaade edilmez, çünkü zimmîler —maz­har oldukları himayeden dolayı— hayatlarında kötü mua­mele etmek nasıl yasak edilmişse, öldükten sonra da ke­miklerinin hakaretten korunması mecburidir.» Hukuk­çular bunu ifadede müttefiktirler, eğer bir müslüman bir gayrı müslim kadına tecavüz ederse, bir müslüman kadına tecavüz ettiği takdirde maruz   kalacağı aynı cezayı görür.

434  — Halife Hz. Ömer  (r.a)    zamanında bazı müs-lümanlar bir yahudiye ait   bir toprak parçasını   gasbetti-ler ve onun üzerine   bir cami' inşa ettiler.   Haberi a hnca halife cami'nin yıkılmasını ve arsanın    yahudiye iadesini emretti Prof.   Cardahi (Lübnanlı bir   hiristiyan, Labey'de 1933'de   Hususî İslâm Devletler   Hukuku üzerindeki seri derslerinde)    şöyle der : «Yahudinin    evi Beyt el Yahud hâlâ durur ve herkesçe   bilinir.» Ibn-i Kesir ve   daha baş­kaları tarafından zikredilen bir diğer klasik misal de Şam'­daki büyük cami (Camii   Emeviyye) dir. Bîr Emevi hali­fesi camiyi genişletmek maksadıyle bir   kiliseyi işgal etti. Müşteki   şikâyetini Ömer b. Abdülaziz'e   getirince O, ca­minin o kısmının   yıkılıp kilisenin restore   edilmesini em­retti. Fakat bizzat Hırıstiyanlardır ki   nakdi tazminatı ter­cih ettiler ve mesele böylece ihtilafsız halloldu.

435  — Halife Hz. Ömer İbn Abdül Aziz'in  (İbn Sa'd V. 2380, tarafından muhafaza edilmiş)    oldukça beliğ bir tamimini zikredelim :

İ. GAYRI MÜSLİMLERİN DURUMU

237

«Bismillahirrahmanirrahim; Allahın kulu, mü'min-îerin emîri Ömer İbn Abdül Aziz'den (vali) Adiy ibn Artat'a ve maiyetindeki mü'minlere: Selâmet sizinle ol­sun sonra kendisinden başka tanrı olmayan Allaha ham-dü senalar olsun. Bundan sonra: Zimmîlerin hallerine dik­kat ediniz, onlara yumuşaklıkla muamele ediniz. İçlerin­den ihtiyarlığa erişenlere ve geçim vasıtası olmayanlara bakmak sizin vazifenizdir. Eğer onların mevlâları (kar­deş edindikleri kimseler) varsa bunların bakımı onlara düşer. Kim ki bir haksız fiil işlerse kısası tatbik edin. Bunun gibi sizin bir köleniz varsa ve ihtiyarlamışsa ölün­ceye kadar ona bakmak size düşen bir vazifedir, yahut onu azat edersiniz. Haber aldığıma göre şarap ithalinden . onda bir alıyor ve bunu Allahın hazinesine sokuyormuş-sunuz. Ne kadar az olursa olsun şer'an temiz maldan ol­madıkça böyle bir parayı Allah'a ait hazineye sokmama­nızı ihtar ederim.»

436  —    Aynı halifenin    diğer bir mektubunda   (bkz. İbn-i  Sa'd, V.  2352):   «Haksız toplanmış vergilerden ka­yıtlarınızı temizleyin, eski    pusulaları tatbik edin.    Eğer bir haksızlık irtikâp edilmişse müslim olsun gayrı müslim olsun, ona hakkını iade edin. Eğer bu gibilerin içinde öl­müş olanlar varsa haklarını varislerine verin.»

437  — Bilinen bir şeydir ki İslâm hukukçuları kom­şuya şüfa hakkını tanırla^ Bir kimse gayrı menkul ma­lını  satacak olsa komşu,  yabancıya nazaran  tercih  hak­kına maliktir. Bu hak gayrı müslimler hakkında da mu­teberdir.

438  — İslâm   toprağında gayrı   müslimlerin   hakları­nın korunması, İslâm âdetlerine tamamıyle muhalif olan âdetlerinin serbestçe icrasına müsaade edecek kadar ileri gitmiştir. Meselâ alkollü içkilerin kullanılması müslüman-lar için yasak edilmiştir, bununla    beraber    memleketin

238

İSLAMA GİRİŞ

gayrı müslim halkı bu içkileri yalnız kullanmada değil, imâl ve ithal etmekte, satmakta tam bir hürriyete sahip­tirler. Aynı şey talih oyunları, yakın akraba ile izdivaç, faizi gerektiren sözleşmeler v.s. hakkında da doğrudur. Eski zamanlarda bu gibi şeyler müslümanlara dokunmazdı ve tepkilerinin kötülüğü nadirdi: iş milletlerarası tica­rete kalırsa, modern hukukçular bu hürriyetten vaz geç­mektedirler; alkol istimalinin tahdidine teşebbüs, yasak bütün halka tatbik edilmedikçe tesirsiz kalmaktadır. Gö­rüşteki bu gaye ile gayrı müslim mümessillerinin muva­fakati, muhtelif cemaatlerin dinlerine göre değişen âdet­lerine prensip itibariyle karışmak istemiyen hukukçuların işlerini kolaylaştırır.

439 — İslâm kanunu, müslümanlarla ferd olarak mü­nasebetlerine taallûk ettiği takdirde, muhtelif gayrı müs­lim cemaatler arasında bir tefrik yapar. Filvaki bu kanun gayrı müslimleri «medenî» ve «iptidaî» diyebileceğimiz iki zümreye yani bir Allaha inanan ve dinlerinin kurucu­larına indirilmiş olan ilâhî kanunlara tâbi olanlarla, hiç bir ilâhî kanuna tâbi olmıyanlar (putperestler, Allahsızlar, müşrikler, animistler v.s.) diye ayırır. Bunların hepsi te-ba olarak müsamaha ile karşılanır ve hayat ve vicdan' hürriyetleri babında himayeye mazhar olurlar, bununla beraber bir müslüman hususî hayatında onlara farklı ola­rak muamele eder_ Bir müslüman erkek «medenî» bir ka­dınla evlenebilir fakat «iptidaî» bir kadınla evlenemez. Bu suretle bir müslüman yalnız bir hıristiyan veya yahudi kızı ile evlenmekle kalmaz, onları kiliseye veya sinagoga gitmesine, şarap içmesine de —iman etmedikçe— ses çı­karmaz. Allaha inanmayan veya müşrik bir kadınla ev­lenmek bir müslüman erkeğe yasaktır. Yine bunun gibi bir müslüman «iptidaî» cemaatten birinin kestiği eti yiye­mez. Bir müslüman kadını, hangi zümreden olursa olsun bir gayrı müslim erkekle evlenemez.

İ. GAYRI MÜSLİMLERİN  DURUMU

239

İHTİDA

440  —■ islâm hukuku gayrı müslimlere inançlarını mu­hafaza hürriyetini katiyetle tanır; ve onları İslâm dinine çevirmek için yapılacak zorlamaları kat'î olarak meneder, kendi müntesipleri arasında ise sıkı bir disiplin muhafaza eder. îslâmda «milliyet» in esası ve karşılığı dindir. Irk, dil veya bir memlekete nisbet ediliş değildir_ Bu itibarla irtidad (dinden çıkma) tabiî olarak siyasî bir hiyanet te­lâkki edilir ve bu ağır suç   müeyyideleri   celbeder, lâkin tarih gösterir ki bu müeyyideler istimal yeri bulamamış­lardır. İslâmm yalnız Atlantik'ten Pasifiğe kadar mükem­mel bir surette hakim olduğu devirlerde değil, müslüman-ların siyasî olduğu kadar maddî ve fikrî bakımdan zayıf oldukları zamanımızda dahi müslümanlar arasında irtidat şayanı hayret bir surette  yoktur. Bu yalnız müslümana benzer devletlerin bulunduğu bölgeler için değil başka yer lerde müstemlekeci devletlerin müslümanları başka din­lere döndürmek için bir insanın   yapabileceği bütün gay­retleri 'yapmış oldukları yerler için de doğrudur. Bu gün İslâm hattâ garp milletleri  arasında Finlandiya'dan    ve Norveç'ten İtalya'ya,   Kanada'dan   Arjantin'e kadar   yer kazanmaktadır ve   bütün bunlar   teşkilâtlanmış bir müs­lüman misyonerleri faliyetinin   bulunmamasına    rağmen oluyor (1).

MUKADDES CÎHAD

441  — Bu kısa izahı gayrı müslim çevrelerinde    asla anlaşılmamış olan bir   meseleye birkaç   kelime ile temas ederek bitirelim.   Bu mesele   mukaddes   cihad   hakkında

(1) Bakınız: Hıristiyan Misyonu ve Türk İslâmlığı —James E. Dittes, Çeviren: Turhan Yörükân— Diyanet İşleri Reisliği Ya­yınlan,   sayı  54.   (Mütercim]

240

İSLAMA GİRİŞ

ekseriyetle kabul edilmiş olan yanlış bilgidir. Bir müslü-manın bütün hayatı, ister ruhanî işlerine isterse - cismanî işlerine taallûk etsin ilâhî kanunla düzenlenmiş bir disip­linden ibarettir. Bir müslümanın itikadı olmadan meselâ gösteriş için namaz kılması ruhanî bir ibadet işi değil, belki Allaha karşı bir suçtur ve ahirette cezayı gerektirir. Bunun aksine Hz Peygamberin bir hadîsinde haber ver­diği gibi eğer bir müslüman yemeğini, Allaha karşı olan vazifelerini yerine getirmek maksadiyle kuvvet kazanmak için yese, hattâ bunu emreden ilâhî kanuna itaat için ailevî münasebette bulunsa bu ihtiyaç ve zevki tatmin eden filleri, Gazalî'nin dediği sadaka gibi mükâfata müs­tahak kudsî fiiller ve ibadet yerine geçer.

442 — Hayat anlayışı böyle olunca en ufak bir mü­cadele dahi mukaddes bir amelden başka bir şey olamaz. İslâmda her türlü harp, ilâhî kanunla takdir edilmiş ha­kikî bir maksat uğruna açılmamış ise yasaktır. Hz. Pey­gamber (s.a.) in hayatında yalnız üç çeşit harp görüyo­ruz: müdafaa, cezaî ve önleyici. Bizans toprağında İslâm sefirinin öldürülmesi münasebetiyle İmparator Heraklius'-la olan meşhur muharebesinde Hz. Peygamber (s.a.) üç şık teklif etmiştir: «îslâmı kabul etmek, bu olmazsa cizye vermek, bu da olmazsa teb'ası arasında İslâmi kabul et­mek arzu edenler bulunursa müdahale etmemek.» (Bkz. Ebu Ubeyd) Hz. Muhanımed (s.a.) in mücadelesinin hedefi dünyada vicdan hürriyetini te'sis etmekti, İslâmda onun otoritesinden daha yüksek bir otoriteye kim sahip olabi­lir? îşte müslümanların «mukaddes cihadı» budur. Bu öyle bir harptir ki ona dünya kazancî niyetiyle değil fe­dakârlık ruhu ile girilir ve onun yegâne hedefi Allah ke­lâmının üstün olmasıdır. Başka türlü olan bütün harpler gayrı meşru'dur^ İnsanları zorla İslâm dinine sokmak için harp katiyen bahis konusu olamaz, böyle bir harp «gayrı mukaddes bir cihad» olur.

MÜSLÜMANLARIN İLİM VE SANATA HİZMETLERİ

443  — İlimler ve san'atlâr çoktur, her dalma müslü­manların yaptığı yardımı hakkiyle    anlatmak için müte­hassıslara da ihtiyaç vardır. Zira bu geniş mevzuun umu­mî bir özetini yapmak tarihçiler ve onların içinde bu ko­nuda ihtisası olanların   işidir.   Mevzuu   başından   sonuna kadar yazıp tüketmek iddiasında değiliz. Yapacağımız şey muhtelif ilim   ve   san'atların   inkişafında   müslümanların hissesini umumî mâhiyette anlatmayı denemektir.

UMUMÎ DURUM

444  — İslâm, sadece yaratanla insan arasındaki mü­nasebetleri tasvir ve tarif eden bir din olmayıp geniş mâ­nada bir hayat anlayışı   olduğundan onun ilim ve   fenle iştigal mevzuundaki durumu    hakkında bir bilgi vermek zarurî oluyor.

445  — Bu dünyada rahat ve asude bir hayatı kötüle­mekten uzak, Kur'an (7:32): «De ki (ey Muhammed) Al-lahin kulları için çıkardığı ziyneti temiz ve   hoş rızıkları kim haram etmiş?» gibi ifadelerle bu keyfiyete işaret eder. «Ey Rabbimiz bize dünyada iyi hal   ver,   ahirette de iyi hal ver ve bizi o ateşin azabından koru» (2:201) diyenleri över. İnsan nev'ine şunu ta'lim eder: «...Dünyadan nasi­bini de unutma, Allahın sana ihsan ettiği gibi sen de (baş­kalarına) ihsanda bulun...»   (28:77)   Bu    refah arayışıdır ki insanı —onlardan istifade ve bu   sebepten Allaha şük-

İslöma  Giriş —  F: 16

242

İSLAMA GİRİŞ

MÜSLÜMANLARIN  İLME  HİZMETLERİ

243

retmek için— kâinatta mevcut olanların hepsi hakkında mijkemmel bir surette çalışıp bilgi edinmeğe sevkeder. Kur'an şöyle der: «Biz size (insanlara) yeryüzünde kud­ret verdik ve orada sizin için geçim vasıtası gösterdik, ne kadar az şükrediyorsunu .» (7:10) (Bkz. 15:20). Yine bir başka yerde (2:29) «Yerlerde ve göklerde ne varsa hepsini sizin faideniz için yaratan odur.» (31:10. Bkz. 14:32-3, 16:12, 22:65, 65:11-2 v.b.). Bir taraftan Kur'an, insanlara «Onları açlıktan kurtarıp doyuran, kendilerine korkudan eminlik veren» Allaha ibadet borcunu hatırlatır­ken diğer taraftan bir sebep ve netice âleminde çalışmak lüzumunu onlara bildirir : «Hakikaten insan için kendi çalıştığından başka bir şey yoktur.» (59:39). Kur'an (30: 42) insanları yalnız memleketleri keşfetmeğe göndermekle kalmaz: «De ki: yeryüzünde seyahat edin ve sizden evvel gelenlerin akibetinin ne olduğunu görün», fakat yeni araş­tırmalara teşvik eder: «Onlar ki yerlerin ve göklerin yara­dılışı üzerine tefekküre dalarlar (derler ki) ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın.» (3:191).

446 — Bilgiyi çoğaltmak metoduna gelince, ümmi bir kavim arasında doğan Hz. Peygamber (s.a.) e ilk nazil olan vahyin okuma yazma emri ve insan bilgisinin ye­gâne vasıtası veya muhafızı olan kalemin medhü senası oluşuna işaret etmek ilham verici bir şeydir_

Yaratan Rabbinin adıyla oku, O insanı bir kan pıhtısından yarattı, Oku Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir, ki kalemle  (yazı yazmayı) öğreten Odur: tnsana bilmediğini O öğretti.

(Kur'an 96:1-5)

Şunu da hatırlatır: «...bilmiyorsanız hatırlayan insanlara sorunuz.» (16:43, 21:7) ve yine «...size az bir ilimden baş­ka bir şey verilmemiştir.» (17:85) bir başka yerde: «...biz

kimi dilersek onu nice derecelere yükseltiriz. Her ilim sa­hibinin üstünde daha iyi bilen vardır..» (12:76). Kur'anm insana öğrettiği dua ne güzel bir duadır: «...de ki: Rab-bim! benim ilmimi artır...» (20:114)

447 — Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: «İs­lâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allaha iman, namaz, oruç, Beytullahı ziyaret ve zekât. Eğer iman, dinî ilim­lerin öğrenilmesini gerektiriyorsa diğerleri beşerî ve dün­yevî ilimlerin .tahsilini icabettirir. Zira namaz kılmak için insanın yüzünü Mekkeye döndürmesi lâzımdır ve namaz bazı tabiî hâdiselerin meydana gelmesiyle kılınır, bunlar da coğrafya ve astronomi ilimlerini az çok bilmeye bağlı­dır. Oruç fecir, gurub vesaire gibi hususların anlaşılmış olmasını icap ettirir. Hac, Mekke'ye giden yolların ve vasıtaların bilinmesini zarurî kılar. Zekât vermek, ölen bir kimsenin mirasını taksim etmekte olduğu gibi mate­matik bilgiye ihtiyaç gösterir. Bunun gibi Kur'anı, ihtiva ettiği tarihî olayların, telmih ve işaret ettiği İlimlerin ışığı altında anlamak bir zaruret ve esaslı bir ihtiyaçtır. Filvaki Kur'anın tetkiki herşeyden evvel onun dilini bil­meyi gerektirir, (lisana ait ilimler), kavimlere ait mi­salleri tarih, coğrafya v.s. ve diğer ilimlerin bilinmesini ister.

- Sırası gelmiş iken hatırlatalım ki Hz. Pey­gamber (s.a.) Medine'ye yerleşip de müstakil bir hayat sürmeğe başladığı zaman ilk işi bir cami' yaptırmak ol­muştu. Bu cami'in bir kısmı mektep ihtiyaçlarına tah­sis edilmişti, -meşhur Suffa- gündüzün konferans salonu, geceleyin —müdavimlerine— koğuş vazifesi    görüyordu.

449 — Allah yolunda çalışanlara Allahm yardım ettiği Kur'anda çoğu kerre tekrar edilir (47/7, 22/40). Müslümanların halk kitleleri arasında ilmi yaymak için bol ve ucuz kâğıt   bulmaları iyi bir   talih eseridir.   Zira

244

İSLAMA GİRİŞ

Hicretin.ikinci yüzyılından itibaren geniş imparatorluğun her tarafında kâğıt imalâthaneleri    kurulmaya başlandı.

450  — Bu kısa   konuşma    vesilesiyle    yalnız birkaç ilim şubesinden bahsedeceğiz ki, müslümanların bu   ilim­lere yardımları insanlık için bilhassa mühim olmuştur.

DİNÎ ve FELSEFÎ İLİMLER

451  — Dinî   ilimler   tabiatiyle   Kur'an   ile   başladı. Müslümanlar onu insana hitaben gönderilmiş Allah kelâ­mı ve ilâhî bir mesaj olarak kabul   etmişlerdi. Onun tet­kiki dil, gramer, tarih ve hattâ    diğerleri arasında naza­riyata taallûk eden   ilimlerin   bilinmesini   gerektirdi   ki herbirisi tedricen umumî menfaate hadim müstakil ilim­ler halinde inkişaf etti. Kur'an-ı Kerîm'in okunuşu   İslâ-nım «musikî» sini vücuda getirdi ve   geliştirdi    (bundan ileride tekrar bahsedeceğiz). Kur'anm   muhafazası yalnız vuzuh bakımından değil   güzellik   bakımından da   Arap yazısının gelişmesine sebep oldu. Noktalanması ve hare-kelenmesî ile Arap yazısı itiraz    kabul etmez bir tarzda dünyadaki herhangi bir dilin   ihtiyacına en sarih surette cevap vermektedir. îslâmm cihanşümul karakteri,    Arap olmıyanlar tarafından da Kur'anm    anlaşılmasını zarurî kıldı; ve tâ Hz. Peygamber (s.a.) zamanından —Selman-ı Farisî   (r.a.)  farsçaya    tercüme    etmişti— bizim zamanı­mıza kadar devam eden takım takım   tercümeler görüyo­ruz ve sonu gelmesi de henüz görünürlerde  değildir. Şunu da derhal söylemek lâzımdır ki bu tercümeler arapça bil-miyenlerin yalnız Kur'anm muhtevasını anlamaları    için yapılmıştır, namazda okunmak için değil; zira namaz kı­larken yalnız asıl olan arapça metin    okunur. Kudsî Ki-tabm tamamiyetini muhafaza hususunda Hz. Peygamber (s.a.) in emriyle kabul   edilmiş olan usul   devam ettiril­mektedir, şöyle ki yazmak suretiyle tesbit etmek ve ez-berliyerek öğrenmek. Her ikisi aynı zamanda yapıldığm-

MÜSLÜMANLARIN İLME HİZMETLERİ

245

dan unutkanlığa veya hatâ yapmaya karşı diğerini korur. Çok iyi düşünülmüş bir tahkik metodu daha sonra bu sistemi tekemmül ettirdi. Bu suretle yalnız Kur'anm bir nüshasına malik olmak kâfi gelmiyor, bu konuda sala­hiyetli tanınmış bir üstad önünde icazet (diploma) almak için O'nun başından sonuna kadar okunması icabediyordu.

452  — Kur'anda olduğu gibi    müslünıanlar Peygam­berleri  (s.a.) nin   sözlerine de bağlı   kalmışlardır,    ister hususî ister umumî hayatında olsun O'nun   yaptıkları ve söyledikleri muhafaza edilmiştir. Bu Hadîslerin yazılma­sına, Ashabından bazılarının    hususî    teşebbüsü ile   baş landı ve ilk rivayet edenlerden toplamak suretiyle irtiha-linden sonra da devam etti.   Kur'anda olduğu gibi bütün hu rivayetlerin hepsinde mevsukiyet arandı. Nuh, Musa, İsa gibi peygamberlere    veya eski   zamanların   Buda ve diğer büyük adamlarına ait bilgiler birkaç sahifede   nak-ledilebilinir, fakat Hz. Muhammed (s.a.) in hayatına dair "bilinen tafsilât binlerce sayfa doldurur. Mevsuk ve sahih malûmatın, gelecek    nesiller için    muhafazasında ihtiyar edilen- himmet o kadar büyüktür.

453  — îmanın nazariyata taallûk eden cephesi,    bil­hassa itikat ve nasslar   hususunda, daha Hz. Peygamber (s.a.) zamanında başlayan münakaşalar, sonraları Kelâm (doğnıatik-skolastik),    Tasavvuf    (mistik-spiritüel)    gibi ■Çeşitli ilimlerin mevzuu olmuştur. Gayrı müslimlerle ya­pılan ve hattâ bizzat müslümanlar arasındaki kalem mü­nakaşaları (polemikler) Yunan,, Hind ve diğerlerinin fel­sefelerinden yabancı unsurlar soktu. Daha sonraları müs­lümanların da Kindî, Farabî, îbn Sina (Avrupalılarca Avi-cenna diye bilinir) İbn   Rüşd    (Avrupalılarca Averroes) ve diğerleri gibi orijinaliteleri ve derin bilgileriyle tanın­mış kendi feylesofları da eksik olmadı.   Mesut bir tesadüf eseri yabancı kitapların Arap diline   tercüme edilmiş ol­maları, orijinalleri   kaybolmuş   yüzlerce Yunan   ve San-

246

İSLAMA GİRİŞ

skrit eserlerinin   gelecek   nesillere   Arap dilinden   muha­faza edilmiş olmasına sebep oldu.

SOSYAL ÎLÎMLER

454 — Sosyal ilimlerin inkişafında müslümanlarm oynadığı rol çok mühim olmuştur. Müslüman ilminin sa­yam dikkat bir hususiyeti onun gelişmesindeki süratidir. Kur'an, Arap dilinde yazılmış ilk eserdi. îki yüz seneye yakın bir zaman sonra ümmi bedeviler bu dili, dünyanın en zengin dillerinden biri haline getirmekte kalmadı, daha sonra devrin hatta devrinin bütün dillerinin en zengini olmakla kalmadı, bilâkis her çeşit ilimler için milletlerarası bir dil oldu. Bu hâdisenin sebebini keşfetmek için durma­yalım ve diğer bir gerçeği hatırlatalım. İlk müslümanla­rm hepsi Araptı, bununla beraber îslâ.; a diğer bütün ırk­ları kayıtsız ve şartsız müsavat esası üzerine kabul etmek için, Allah Kelâmı ve Hz. Peygamber (s.a.) in Hadîsleri­nin hazinesi olan Arapça müstesr.a olmak üzere bu dinin tesiri altında Araplar birçok hususiyetlerini terkettiler. Bunun neticesi şu oldu ki, îslâmî ilimlerin terakkisine bütün ırklar iştirak etmiş oldular : İslâm dinine giren Araplar, iranlılar, Rumlar, Türkler, Habeşliler, Berbe-rîler, Hindliler ve diğerleri. Dinî müsamahaları o halde ve ilim tahsilini himayeleri o kadar mükemmel idi ki, hıris-tiyanlar, yahudiler, mecusiler, budistler ve diğerleri ken­di dinî literatürleri sahasında olduğu gibi ilmin diğer dallarında da müslümanlarm ilimlerini zenginleştirmek için teşriki mesai ettiler (1). Sınırları    Çin'den ispanya'-

(1) Bakınız : İSLÂMİYET ve MİLLETLER HUKUKU Prof. Ahmed Reşid Turnagil La Haye'de müesses Milletlerarası Hukuk Akademisinde 1937    verilen    derslerden teşekkül etmiştir.

Bakınız: islâmın Hukuk İlmine Yardımları. Prof. Dr. Muham-med Hamidullah, Milliyetçiler Derneği Neşriyatı. Sayı 6. (Mü­tercim).

MÜSLÜMANLARIN İLME HİZMETLERİ

247

ya uzanan bir ülke olan İslâm devletinin resmî dili ol­duğu için arapça dünyadaki diğer dillerden çok daha geniş bir şekilde yayıldı.

HUKUK

455  — Her şeyi kapsayan vasfiyle, hukuk ilmi   müs-lümanlar arasında çok eskiden    inkişaf etti. Memleketin umumî kanunlarının heyeti   mecmuasından ayrı   mücer-red bir hukuk ilmi fikrini dünyada ilk defa onlar   tasav­vur ettiler. Eski kavimlerin hepsinin kendilerine mahsus kanunları vardı, bunlar az çok gelişmiş ve hattâ   tedvin edilmişlerdi, bununla beraber kanunun felsefe ve kaynak­larını,   teşri'   metodîannı,   tefsirini,   tatbikatı   v.b.   der­piş eden bir ilim yoktu ve Islamdan evvelki hukukçuların dikkatini asla   çekmemişti.   Hicretin   ikinci (Milâdın 8.) yüzyılından itibaren bu çeşit îslâmî eserler Fıkıh   Usulü adı altında meydana getirilmeğe başlandı.

456  — Çok eski devirlerde Devletler hukuku ne hu­kuktu ve ne de   milletlerarası idi;   devlet idaresi   ilminin bir kısmını teşkil eder   ve devlet adamlarının   takdirine ve lûtfuna bağlı kalırdı. Bundan başka ahkâmı, aynı dili konuşan,  aynı dinden  ve   ırktan  insanların  teşkil  ettiği mahdut  sayıda   devletlere tatbik   edilirdi.   Müslümanlar, haklar ve vecibeler ihdası suretiyle ilk  defa  buna hukuk sisteminde yer   verdiler.   En eski   devirlerdenberi   İslâm hukuku prensiplerinde ve   ilmî   risalelerinde,   Devletler Hukuku ahkâmının hususî bir bahis teşkil ettiği görülür. Filvaki elimizde   bulunan   en eski   eser   Hicretin   120 ve Milâdın 737. senesinde vefat eden Zeyd İbn Ali'nin Mec­mu' adlı eseridir    Bu   eser bahis   konusu   olan   mevzuu ihtiva eder. Daha sonra müslümanlar bu tetkik mevzuu­nu müstakil bir ilim halinde geliştirdiler, bu konu    üze­rine yazılan yazılar, Hicretin   ikinci   yüzyılı   ortasından

248

İSLAMA GİRİŞ

MÜSLÜMANLARIN  İLME  HİZMETLERİ

249

evvelki zamanlarda Siyer   umumî başlığı altında mevcut

bulunuyordu. İbn-i Hacer, Tavali'ut-Te'sis adlı eserinde bu konu ile ilgili ilk eserin yukarda adı geçen Zeyd İbn Ali'nin muasırı Ebû Hanife'nin kaleminden çıktığını an­latır. Bu devletler hukukunun karakteristik özelliği ya­bancılar arasında hiç bir ayırım yapmamasıdır; bu hu­kuk müslümanlar arası münasebetlerle değil, bütün dün­yadaki yalnız gayrı müslim devletlerle olan münasebet­lere taallûk eder. îslâm, prensip itibariyle bir tek birim ve bir tek organik topluluk teşkil eder (1).

457  — Hukuk sahasında diğer bir yardım emsal su­retiyle tekevvün etmiş hukukun mukayesesidir. îslâm hu­kukunun çeşitli mezheplerinin (ekollerinin) zuhuru,   mu­ayyen bir hukukî noktada   her prensip ayrılığının   tesir­lerini ve ihtilâfların da sebeplerini belirtmek için bu nevi araştırmaları zarurî kıldı. Debûsî'nin   ve   İbn-i   Rüşd'ün eserleri bu konuda klasiklerdir;    Saymuri de Mukayeseli hukuk veya Usul-ü fıkıh hakkında bir eser yazmıştır.

458  — Devletin yazılı    Anayasası da    müslümanlar m yaptığı bir yeniliktir_ Filvaki onun   müellifi Hz. Peygam­ber (s.a.) di, Medine'de bir site-devlet kurduğu zaman onu bir anayasa ile donattı. Bu   vesika   îbn-i Hişam ve   Ebû Ubeyd sayesinde bugün bize kadar gelmiş   bulunuyor ve muhtevası 52 maddeye   ayrılabilir.   Bu    anayasa, devlet, reisinin hak ve vazifelerini, devleti meydana getiren cüz­leri, idare, teşri', adalet, müdafaa v.b. konuları ayrı   ayrı açık ve vazıh   tâbirlerle   anlatır,   tarihi   Milâdın 622. se-nesidir.

459  — Münhasıran hukuk  çevresinde  kanunnameler, Hicretin ikinci asrının başından itibaren görünmeğe baş-

(1)    Bakınız:  İslâmda     Devlet  İdaresi,    Prof,  Dr. HamıjduMah. — Mürşid  Çantay (Mütercim).

ladılar. Bunlar üç esaslı kısma ayrılmışlardır: İbadet, muamelât ve cezalar. Hayatı kucaklayan görüşünde, İs­lâm'da cami' ile kışla arasında bir fark yoktu. Devletin doktrini yahut kanunu esasisi dinin bir cüz'ünü teşkil ediyordu, zira devletin reisi ve namazı kıldıran aynı şa­hıstı. Gelirler ve maliye de dinin bir kısmını teşkil edi­yordu, çünki Hz. Peygamber (s.a.) onları namaz, oruç ve hacla yanyana dinin dört esasından biri olarak ilân etmişti. Harp, çapulculuk eden haydutlara, korsanlara ve diğer kanun veya muahedeleri bozanlara karşı girişilen hareketlerle bir tutulduğundan Devletler Hukuku da Ce­zalardan bir kısmını teşkil ediyordu

460  — Müslümanlar    arasındaki bu    şümullü hukuk görüşüdür ki bizi ilimden uzun uzadıya bahsetmeğe sev-keder.

TARİH SOSYOLOJİ

461  — Müslümanların bu iki ilim şubesinde hisseleri iki noktai nazardan mühimdir: Birincisi mevsukiyet   hu­susundaki te'minatı, diğeri en çeşitli teferruatın    toplan­ması ve muhafazasıdır.   Tarihin ışığında   doğan   İslâmm efsanelere ve   dedikodulara   ihtiyacı    olmamıştır.   Diğer milletlere ait teferruata gelince her rivayete lâyık olduğu kıymet   verilirdi. Fakat    îslâmın bugünkü tarihi, asırlar boyunca bu haberin tamam olup   olmadığını kontrol için müessir vasıtalara ihtiyaç ve lüzum gösterdi. Şahidin tas­diki yalnız hukuk mahkemelerinin eski bir hususiyeti idi. Müslümanlar bunu tarihe de tatbik   ettiler; her nakledi­len rivayet için delil talep edildi. Hâdiseyi gören birinci nesilde, hâdisenin, güvenilir bir   şahidine    malik,   olmak kâfi gelir idiyse, ikinci nesilde müteakip iki kaynağın zik­redilmesi   lâzımgelirdi :    «Ben A den işittim, o da   bunu B den işittiğini bana söyledi. B de hâdisenin vukuu za-

250

İSLAMA GİRİŞ

MÜSLÜMANLARIN  İLME  HİZMETLER!

251

manında yaşamıştı, şu tafsilâtı verdi.» ve üçüncü nesilde üç, dördüncü dört v.b. kaynağa lüzum hasıl oluyordu. Bu etraflı senetler (referanslar), hal tercemeleri biyo­grafi) kamuslarına müracaat suretiyle müteakip kaynak zincirlerinin itimada lâyık olduğunu temin ediyordu. Bu kamuslar yalnız münferid şahısların karakterlerini değil, üstadların ve belli başlı talebelerinin isimlerini de veri­yordu. Bu nevi hüccet, yalnız Hz. Peygamber (s.a.) in ha­yatı ile ilgili olarak değil, bir nesilden öteki nesle nakle­dilen bütün bilgi kolları, hattâ bazı defalar sadece vakit geçirmek ve eğlenmek için söylenmiş fıkralar hakkında dahi câri idi.

462  — Hal tercemeleri kamuslarının îslâm tarih ede­biyatında    karakteristik bir hususiyeti vardır. Kamuslar mesleklere,    şehir veya bölgelere, asırlara veya devirlere v.b göre   te'lif edilmişlerdir.   Aynı   derecede   şecere   tab- lolarma, bilhassa Araplar arasında büyük ehemmiyet ve­rilmiştir; muayyen bir ehemmiyeti haiz yüzlerce, binlerce şahsın akrabalıkları böylece    öğrenilir ve hâdiselerin te­melinde toplanan sebeplere nüfuz etmek    isteyen tetkik-çinin işini kolaylaştırır.

463  — Mücerred tarihe gelince, vakayı' namelerin ka­rakteristik hususiyeti onların cihanşümul oluşudur. Eğer  İslâm öncesi milletleri millî tarih    meydana getirdi ise, müslümanlar dünya tarihi    meydana    getirmekte birinci gözükmektedirler. Meselâ îbn-i _ İshak  (öl. 769)   ki İsla-mm en eski tarihçilerinden biridir, ciltler dolusu tarihine kâinatın yaratılışı ve Ademin tarihi ile başlar, fakat ken­di zamanının   ırklarından da   bahseder —bu   gayreti di­ğerleri meyanmda halefleri Taberî el-Mes'udî, Miskeveyh, Said el-Endelüsî, Reşidüddin Han tarafından daima artan bir şevk ve hevesle takibedihniştir. Bu tarihçilerin —Ta-berî'den itibaren— eserlerine zaman mefhumu üzerine bir

münakaşa ile başladıklarını görmek dikkate şayandır, tbn" Haldun Umumî Tarihe yazdığı meşhur (Mukaddeme) sinde bu içtimaî ve felsefî münakaşaları daha derinlere götürdü.

464  — Daha Hicretin birinci asrında tarihin iki kolu —daha sonra birleştirilmek üzere— müstakil    olarak ge­lişmeğe başladı, ya'ni Hz. Peygamber  (s.a.)  in hayatıyla başlıyarak Halifeler zamanında devam eden İslâm tarihi ve ister İslâmdan evvelki Arabistan olsun yahut İran ve

.Bizans gibi yabancı memleketlerin olsun gayrı müslim tarihi. Pek açık bir misal Reşidüddin Han'ın tarihidir; bu tarihin büyük bir kısmı henüz tab'edilmiş değildir, aslı aynı zamanda ve birlikte Arap ve Fars dilinde hazır­lanmıştır ve aynı aşinalıkla Peygamberden, Halifeler­den, Papalardan ve Roma, Çin, Hind ve Moğol v.s. hü­kümdarlardan bahseder.

COĞRAFYA ve TOPOGRAFYA

465  — Ticaret gibi Hac da geniş îslâm   imparatorlu­ğunda ulaşım yollarına ihtiyaç- gösterdi, Belâzurî ve Ib-n'ül-Cevzî şu rivayette bulunur: Her vakit bir postacı şu veya bu istikâmete   hareket ederdi   —Türkistan'dan Mı­sır'a hemen   hergün   vaki' olurdu— hususî   mahiyetteki mektupların vaktinde resmî postacıya yetiştirilmesi    için halife Hz. Ömer (r.a.) in Başkentte bunu ilân etmesi âde­ti idi. «Posta müdürleri»    yol rehberlerini    hazırlarlardı, bunların neşri, daima —mevki   isimleri   ekseriya   elifba sırasına göre tanzim   edilerek— her   mevkiin az çok te­ferruatlı bir   tarihî-iktisadî tarifiyle   beraber olurdu. Bu edebî   coğrafya, ilmî   tetkiklere   yol . açtı.   Batlamyos'un coğrafyası   Hindli   müelliflerin   sanskritçe   eserleri   gibi Arab diline tercenıe edildi, seyahat ve yolculuk   hikâye­leri alelade insanın günden güne bilgisini arttırdı.   Tefer-

252

İSLAMA GİRİŞ

MÜSLÜMANLARIN  İLME  HİZMETLERİ

253

ruatm pek çeşitli oluşu koyu bir tarafgirlik ihtimalini bertaraf eder; herşeyin ölçü ve tecrübeye konmak mec­buriyeti vardır. Ebu Hanifenin (vefatı 767 M.) Mu'tezi-le'den birisi ile konuşması —ki el^Muvaffak tarafından naklolunmuştur (I. 161)— meşhurdur: Bir Mu'tezilî ona arzın merkezi nerededir diye sordu. O da cevab olarak: «tam oturduğun yerdedir» dedi. Bu cevap, söyleyene Ar­zın yuvarlak olduğunu anlatmak için ancak verilebilir. Müslümanların hazırladıkları dünya haritaları bile arzı dairevî şekilde gösterir. İbn-i Havkal'in haritası (vefatı takriben 975) meselâ Akdeniz'i ve Yakın Şark memleket­lerini bulmakta katiyen bir zorluk göstermez. Sicilya kralı Roger için îdrisî'nin (1101-54) hazırladığı harita doğru­luğu ve dakikliği ile bizi hayrete düşürür; hattâ bu ha­rita Nil'in menba'larını bile gösterir. Hatırlanmalıdır ki Arab-îslâm haritaları kuzeyi aşağıda, güneyi yukarıda gösterirle^ Deniz seyahatleri enlem ve boylam daireleri, cetvelleri gibi usturlâb (1) ve diğer seyir âletlerinin kul­lanılmasını icabettirdi. Binlerce müslüman sikkelerinin İs­kandinavya, Finlandiya, Rusya, Kazan v.s. kazılarında meydana çıkarılması Ortaçağ boyunca müslüman. kervan­larının ticarî faaliyetlerinin kat'î bir delilidir. Hindistan'a kadar Vasco de Gama'ya kılavuzluk etmiş olan îbn Mâcid pusuladan daha o zamanlar alışılmış bir şey gibi bahse­der, müslüman gemiciler Basra'dan Çin'e kadar ustaca ve cüretli seyahatleriyle bizi hayretlere düşürürler. Arab aslından olan admiral, cabîe, monsoon, douane, ve tariff kelimeleri modern Garp kültürüne müslüman tesirinin mü­him birer ispatıdır.

HEY'ET ÎLMİ (Astronomi)

466 — Muhtelif yıldızların tetkikinde, müslümariların

(1)    Usturlâp, usturlâp ™ Güneş irtifa âleti.

unutulmaz ve kıymetli yardımları olduğu teslim edilmiş­tir. Birçok yıldızlar hâlâ Garp dillerinde arapça isimle­riyle bilinmektedirler, güneşin sathındaki lekeleri gören .îbn Rüşd'dür. Ömer'ül-Hayyam'm takvim reformu Gre-goryen takvimini fersah fersah geçer. îslâmdan evvelki bedevi Araplar daha o zamanlar yalnız çöllerde geceleyin seyahat için değil, meteoroloji, yağmur v.s. için de pek dakik astronomik rasatlar geliştirmişlerdi. Kitab'ül Anva denilen kitaplar bize Müslümanların ilminin vüs'ati hak-kinda bir fikir verir. Daha sonra Sanskrit, Yunan ve diğer eserler Arap diline terceme edldiler. Birbirine aykırı tefer­ruatın karşılaştırılması, yeni tecrübelere ve sabırla takibe-dilen rasatlara yol açtı. Halife Me'mun zamanında arzın çev­resi ölçülmüştü, neticelerinin doğruluğu şayanı hayrettir. Med ve cezirle, şafak, günağarmasl, gök kuşağı ve her­şeyin üstünde güneş kamer ve hareketleri ile meşgul olan eserler çok eskiden te'lif edilmiştir.

TABÎÎ ÎLÎMLER

467 — İslâm ilminin bu yüzünün karakteristik hu­susiyeti, tecrübeye verilen ehemmiyet ve tesir altında kalmadan yapılan müşahedelerdir_ Bu hususta Arap me­todu biricik ve şayanı hayrettir. Müellifler ilmî araştırma­larda kendi dillerinde mevcut teknik tâbirlerin sınıf sınıf ayrılmış kamuslarını hazırlamakla işe başladılar. Ana­tomi, zooloji, botanik, astronomi, mineroloji v.s. gibi ayrı her kolda —faydalı iktibaslarla— tâbirleri seçip ayırmak için şiir ve nesir kitaplarını olağanüstü bir sabırla yok­ladılar. Her müteakib nesil seleflerinin eserlerini —yeni bir şey ilâve etmek için— gözden geçirdi. Bazan edebî bir parça veya fıkra şeklinde mütalâalarla karışık bu ba­sit kelime listeleri, terceme işi başladığı zaman azîm bir kıymeti   haiz   olduklarım ispat ettiler; bir yabancı   keli-