Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 3. Sayfa

254

İSLAMA GİRİŞ

menin arapçalaştırılması veya   arapça şekli içinde muha­fazasını gerektiren hallere pek seyrek rastlandı.

468 — Botanikte kullanılan kelimeler pek karakte­ristiktir. İslâm imparatorluğunda yetişmeyen bazı nebat­ların isimleri hariç orada tek bir yabancı teknik tâbir yoktur. Her tâbir için arapçada kelimeler bulunur. Ed-Divanaverî'nin (vefatı 895) altı kaim ciltlik encyclopaedia Botanica'sı olan Kitâb'un-Nebâtı bu konuya dair yunan­ca eserlerin iki tercemesine başlanmadan evvel te'lif edil­miştir. Silberberg'in ifadesine göre : «Binlerce senelik araş­tırmalardan sonra Yunan botaniki Dioscorides ve Theo-phrastes'in eserleriyle hülâsa edilebilir; fakat bu mevzua dair Dinaverî'nin ilk müslüman eseri, onları derin bilgisi ve vüs'atı bakımından fersah fersah geçer (1). Dinaverî her nebatın yalnız dışını değil, gıdaî, tıbbî ve diğer hassa­larını da tarif eder, onları tasnif eder ve yetiştikleri yer­lerden bahseder.»

TIP İLMÎ

469 — Müslümanlar zamanında anatomide, tababette, eczacılıkta, hastahane teşkilâtında, icrayı tababete nıüsa-ade edilmeden evvel imtihana tâbi olan doktorların tah­sili konularında Önemli gelişmeler vukua geldi. Bizans, Hindistan, Çin v.s. ile müşterek hudutları olduğundan îslânı tababet ilmi ve fenni, dünya tababet bilgisi oldu; eski ilîm tetkik ve tecrübeye tâbi tutulurken yeni ve ori-

{1) Onun sözleri şunlardır: «Her ne ise, kadın botanik müel-lefatının tamamı bizim (Dinaveriye ait) kitabımıza muvazi sadece iki kitap göstermekte olması kâfi derece hayret vericidir. Nasıl oldu da müslümanlar ikültür hayatlarının bu kadar erken bir devrin­de Helenizm gibi bir bahanın sahibi millet seviyesine ulaştılar. Ve-hatta bu noktada onları da geçtiler. (Zeİtschrift für Assryiologie, Strassburg, c. 24-25, sene: 1910-1911; bkz. c. XXV, 44).

MÜSLÜMANLARIN  İLME  HİZMETLERİ

255

jinal buluşlar da yapılıyordu. Razî, İbn Sina, Ebu'l-Kasım ve diğerlerinin eserleri yakın zamanlara kadar Garpta bile bütün tıbbî tetkiklerin esası olarak kaldı. İbn-i Ne-. fis'in eserleri sayesinde şimdi anlıyoruz ki kanın dolaşımı onlarca da bilinen bir şeydi.

O J> TİK

470  — Bu ilim bilhassa müslümanlara çok şey borç­ludur. Kindî (9. asır) nin şua'lara ait   yazdığı kitap   —ki bize kadar gelmiş bulunuyor— Yunan ilminin yangın çı­kartan aynalarından bir hayli ilerdedir. Onu    takibeden İbn'ul-Haysam (Alhazen, 965) de haklı olarak devamlı bir

- şöhret kazandı. İslâm dünyasının mümessilleri olan Kin­dî, Farabî, Birunî ve diğerleri dünya ilim tarihinde yer­lerini hiç kimseye terketmedüer.

MİNERALOJİ  (Madenler ilmi), MEKANİK, v.s.

471  — Bu konu hem tıb   bakımdan ve hem de    hü­kümdarlar ve servet sahibi insanlar    tarafından o kadar aranan kıymetli    taşların bilinmesi    bakımından âlimin dikkatini   çekti. Birûnî'nin eserleri   bu sahada el'an kul­lanılır haldedir.

472  — İbn Firnas    (vefatı 388) bir   cihaz   icadetmiş ve onunla uzun bir mesafe uçmuştu.   Bir kazada öldü ve eserini geliştirecek    bir halef bırakmadı.   Başkaları bat­mış gemileri yüzdürmek, çok büyük    kuturdaki ağaçları zahmetsiz çekip çıkarmak için mekanik âletler icadettiler.

473  _ Denizaltı bilgisinde, inci avcılığı ve  kabukla­rının muamelesi hakkında birçok risaleler yazılmıştır.

ZOOLOJİ (Hayvanlar ilmi)

474  _ Vahşî  hayvanların  ve kuşların     hayatlarının

256

İSLAMA GİRİŞ

MÜSLÜMANLARIN  İLME  HİZMETLERİ

257

tetkiki Arabistan bedevilerini daima büyülemiştir. Cahiz (vefatı 868) tekâmüle ait konuyu herkesin anlıyacağı şekle sokan kocaman bir eser bıraktı; şahin ve ehlileş-tiıilip yetiştirilmiş av hayvanları ve kuşları vasıtasıyla yapılan aralıklar hakkındaki sayısız eserler bir tarafa konu sonraları Miskavayh, Kazvinî, Damirî ve diğerleri tarafından geliştirildi.

KİMYA ve FİZİK

475 — Kur'an birçok defalar müslümanları, kâina­tın yaradılışı üzerinde tefekküre ve arz ile semaların in­sana nasıl faydalı kılındığını araştırmağa teşvik etmiştir. Bu itibarla Islâmda iman ile akıl arasında asla bir ça­tışma olmamıştır. İşte bu sebeptendir ki müslümanlar kimyada ve fizikte daima artan ciddî tetkiklere çok er­kenden başladılar. İlmî eserler Halid ibn Yezid'e (vefatı 704) ve büyük hukukçu Cafer'üs-Sadık'a (vefatı takri­ben 765) atfolunur. Onların talebesi Cabir ibn Hayyan (vefatı takriben 776) asırlar boyunca haklı olarak meş­hur kaldı. Eserlerinin belli vasfı ve hususiyeti, basit zih­nî tahliller yerine yaptıkları objektif tecrübelerdir. Ve müşahedeleri sayesinde birçok vakıları topladılar, onla­rın tesiriyle simya (eski kimya ilmi) olaylar üzerine ku­rulmuş ve ispat edilmesi mümkün tam bir ilim haline ,geldi_ Daha o zamanlar Cebir kireçlenmenin kimyevî muamelesini ve redüksiyonu biliyordu. Hararetle tasfiye, buhar haline getirmek ve billûrlaştırma metodlarmı tekâ­mül ettiren odur. Aşikârdır ki, insan bilgisinin bu yolla rında nesiller ve asırlar boyunca sabırla takip edilen me­saiye lüzum vardır. Cebir'in eserlerinin ve diğerlerinin lâtince tercemeleri modern ilmin, İslâm âlimlerinin eser­lerine ne kadar büyük borcu olduğunu ve bu ilmin Yunan metodlarından    ziyade    Müslüman    tecrübe     metodları-

.nın tatbiki sayesinde ne kadar süratle geliştiğini gös­termeğe kâfidir.

MATEMATİK

476  — Matematik    ilmi, gelişmesinde   müslüman pa­yının silinmez izlerini taşır.   (İngiliz dilinde     kullanılan algebra  (cebir),    zero  (sıfır), cipher v.s.,    Arapça aslın-

dandır. Harzemî'nin Ömer Hayyam'm, Birunî'nin ve diğerlerinin adları Euciid ve hindli müellif Siddhanta kadar meşhur kalacaktır. Trigonometri Yunanlılarca bi­linmiyordu : Onu keşif şerefi muhakkak müslümanlara aittir_

HULÂSA

477  — Hülâsa Müslümanlar başlıca İrfan merkezleri olan doğuda   Bağdat, batıta Kurtuba ve    Gırnata da bü­yük felâkete duçar oluncaya kadar ilmin hizmetinde ça­lışmağa devam ettiler. Bu merkezler ilim   için büyük bir felâket olan barbarların istilâsına uğramışlardır. Matbaa­nın icadedilip    yayılmamış  olduğu bir     devirde  kütüp-hanelerdeki yüzbinlerce elyazması kitapların yakılmış ol­ması misli görülmemiş  telâfisi    imkânsız  bir    kayıptır. Katliâmdan âlimler de kurtulmadı. Asırlar boyunca mey­dana getirilmiş olanlar    birkaç gün içinde imha    edildi. Bir medeniyet böyle büyük musibetler yüzünden batarsa onu telâfi etmek için asırlarla ölçülecek zaman ve evvelki medeniyetin bayrağını taşıyanların sukutundan sonra bu vazifeyi üzerine alanların   başarılarının   tetkiki de dahil olmak üzere müteaddid   çareler lâzımdır. Bundan   başka asîl ruhlar ve büyük zekâlar kasbî değil, vehbîdir; Allahı Zülcelâlin halka bir lütuf ve ihsanıdır. Bu   asil ruhlu in­sanların ehliyetsiz ve    laubali şahıslar tarafından    işgal

İslama Giriş — F: 17

258

İSLAMA GİRİŞ

MÜSLÜMANLARIN  İLME  HİZMETLERİ

259

edilen memleket idare makamlarından uzak tutulmaları ve vatandaşların iradesiyle ilgilendirilmemeleri ekseriya ağlanacak ayrı bir faciadır.

GÜZEL SANATLAR

478  — Kur'an, diğer ilimlerde olduğu gibi müslüman-lar arasında Güzel Sanatların da tekâmülünü   teşvik etti. Kur'anm ibadet esnasındaki tilâveti     musikîyi meydana getirdi; metnin    muhafazası Hüsnü Hattı    (güzel-yazıyı) ve mücellitliği geliştirdi; cami' mimarîsinin ve tezyini san'-atları gerektirirdi Daha sonra buralara zenginin-dünyevî ihtiyaçlarının ilâvesine sıra geldi. Ruh ile beden arasında daki muvazene endişesiyle îslâm herşeyde   itidali tavsiye etti. Tabiî sanat kabiliyetlerini doğru yola şevketti ve in­sanda ahenkli bir bütün inkişaf ettirmeğe çalıştı.

479  — Sahih-i Müslim'de  (muteber Hadis kitabı)  ve İbn-i Hanbel'in Müsned'inde Hz. Peygamber  (s.a.)  in şa­yanı dikkat bir   Hadîsini görürüz : «Allah    güzeldir, gü­zelliği   sever.» Diğer bir Hadîs   şöyledir : «Güzellik   her şeyde emredilir; bir kimseyi öldürecek    bile olsanız onu güzellikle (yahut güzel bir  tarzda) öldürün.» Allah Kur'-anda şöyle    buyurmuşrur : «Yere en yakın   semayı kan­dillerle güzelleştirdik.»     (67:5), yahut «Biz    yeryüzünde ne varsa bir ziynet vardır ki,   insanları hangisi daha gü­zel amel yapacak diye, imtihan edelim.» (18 : 7) ve sonra şunu emretmeğe kadar gider :  «Her    secde etmek fırsa­tında (ya'ni namazda) süslü elbisenizi giyiniz.» (7:31).

480  — Hz. Peygamberin hayatında   tesadüf ettiğimiz şu hâdise çok öğretici bir mahiyettedir.    Efendimiz (s.a.) bir gün içi iyi    tasviye edlmemş br kabr gördü.    Bozuk yerlerin düzeltilmesini emir buyurdu ve ilâve etti ki : «Bu işin ölüye ne faydası, ne zararı olur; fakat   yaşayanların gözlerine daha güzel görünür. Ve her kim   ki bir şey ya-

par, Cenab-ı Hak onun mükemmel bir şekilde yapılma­sını sever.» (bkz. îbn Sa'd, VIII, 156)

481  — înce    san'atların zevki  insanda    doğuştandır. Diğer bütün tabiî Allah vergilerinde    olduğu gibi İslâm, artistik    kabiliyetleri    itidal ile     gelişmek ister.    Şunu tekrar    hatırlatmak yerinde    olur ki ifrat,    riyazette de olsa, ibadette de olsa yasaktır.

482  — Mescid-i seadette Hz.     Peygamber  (s.a.)  için hazırlanan    minber, nar büyüklüğünde iki topla   süslen­mişti ve Hz.   Peygamberin (s.a) iki torunu    onlarla oy­narlardı. Bu,    ahşap yontma sanatının    başlangıcı oldu. Daha sonra    Kur'an nüshaları renklerle    tezhibedildi ve ciltlenmelerinde büyük ihtimam gösterildi.  Sözün kısası islâm artistik terakkiyi asla menetmez.   Bu bapta derpiş edilen yegâne mahzur (insan da dahil olmak üzere) canlı mahlûkatm   resimleridir. Yasak kat'î değil   gibi görünü­yor, bununla beraber Hz. Peygamber (s.a.) bu çeşit faali­yeti tahdit etti. Bunun sahipleri   psikolojik, sisyal ve bi­yolojik olduğu kadar metafiziktir. Muhtelif âlemlerin ya­ratılışında hayvanlar âlemi tecellinin   en yükseğidir, ne­batlar ve cansız varlıklar âlemleri bunun arkasından ge­lir. Bu itibarla Halika derin ta'ziminj  eda etmek endişesi ile insan en yüksek hilkati Allaha tahsis eder ve kendisi daha aşağı tabakadakilerle iktifa   eder. Ruhiyatçılar der­ler ki hayvanı tasvircilik hilkatta hareket ve bilhassa in­sanla ilgili olarak kesif melekeleri ile hayvanat krallığının sahip olduğu imtiyazlı durumu   görerek insanı karşı ko­yacağı ikili    iğvaya tabi tutar:   1.    Sadece imal    ettiği halde  «yarattığı» na inanma delâleti   (ve bir    delil ola­rak da kendi mamulü heykele âşık olan yunan heykeltraş-ları), 2. Surette, yaklaşılabilen uluhiyet ruh ve ideal fazi­letlerini atfetmek delâleti (Putperestliğin) kadına insanlık tarihi İle kahramanlar, Şampiyonlar ve yıldızlar âlemine karşı modern tehalükü mukayese ediniz. Biyolojik sebebi

260

İSLAMA GİRİŞ

şudur ki kullanılmayan bir kaabiliyet kullanılmakta olan? diğerini takviye eder. Meselâ bir a'mâ'nın hafızası ve hassasiyeti alelade insanlarınkinden kat kat üstündür. Canlı mahlûkların resim, yontma, heykel v.s. ile tasvirin­den uzak kalmakta artistin fitrî kabiliyeti diğer mahreç­ler arar ve sanatın diğer sahalarında daha büyük bir kuv­vetle kendini gösterir. (Meyvesini çoğaltmak için ağacın budanmasını. düşünürüz). İşin sosyal cephesine gelince, ifrat ile taraftarlık putperestliğe yol açar, bu itibarla can­lı mah'uklarm tasvirinin men'i putperestliğin de men'i lo-muş olur. ilmî ihtiyaçlar (anatemi, antropoloji, v.s. tedri­satı için), emniyet ihtiyaçları (polis için, hüviyet varaka­ları ve firari suçluları yakalamak için) vazgeçilmeyen bun­lar gibi mühim şeyler.

483  — Tarih    gösteriyor ki    müslümanlar    arasında «timsali»  (resim, suret) sanatlar üzerine   konulan bu en­gel umumî olarak bu sanata asla gem   vurmamış, aksine «gayri    timsalî» olan sanatlar    sahasında şayanı    hayret bir gelişme kaydedilmiştir. Kur'an (24 : 36) bizzat cami'le-rin inşasında    azameti tavsiye eder.    Medine'de mescid-i Nebevi, Kudüs'te Kübbet'us-Sahra, İstanbul'da Sülüyma-niye Camiî, Hindistan'da Agra'da ■ Tac-Mahal, Gırnatada Elhamra    sarayı, mimarî bakımdan olsun    tezyini sanat­lar bakımından olsun diğer medeniyetlerin şaheserlerinden üstündür, hiç bir surette aşağı değildir.

484  — Güzel sanat olarak hüsn-i hat bir rnüslüman ihtisasıdır, o resim yerine yazıdan bir   sanat yapar; tablo olarak yahut   duvar tezyinatı olarak   kullanılır,   kıymetli kumaşları süsler. Bu sanatın en güzel    numuneleri kendî haşmet,    zarafet ve güzellikleri içinde    görülecek şeyler­dir, onları tarif etmek mümkün değildir_

485  —• Müslümanlara has diğer bir sanat Kur'an-ı Ke­rîm tiîlâvetidir. Musikî aletleriyle refakat   edilmediğinden ve manzum da olmadığından Kur'anın   tilâvetine Hz. Pey

MÜSLÜMANLARIN  İLME  HİZMETLERİ

261

ganıber (s.a.) zamanından beri büyük ihtimam ve dikkat -gösterilmiştir. Arap dili onun nesrine öyle bir ahenk verir ki diğer dillerin kafiyel mısraları bu güzelliğe asla ■erişemez. Üstat hafızların okuduğu Kur'anı dinleyenler, yahut her gün namaza çağıran ezanı işitenler, müslü-manların bu hususiyetlerinin kendine has güzelliğini bir-lirler.

486  — Dünyevî musikî ve taganni de hükümdarların ve zenginlerin   himayesinde kendisine   mahsus bir tekâ­müle mazhar oldu, Farabî gibi   nazariyetçiler, Risalei îh-vamssafa'nm müellifleri, îbn Sina ve diğerleri yalnız mu­azzam eserler bırakmadılar. Yunan ve Hind  musikisinden hatırı    sayılır düzeltmeler   yaptılar. Musikiyi    kayd için işaretler kullandılar ve çeşitli musiki âletlerini tarif et­tiler. Ahval ve şartların icaplarına   uygun âlet ve makam intihabı    —hasta insanların    karşısında neşeli   veya ke­derli v.b. leri— derin tetkiklere mevzu oldu.

487  — Şiîre gelince   Hz. Peygamber    (s.a.) şöyle bu­yurdu : «Öyle   manzumeler ve şiirler vardır ki   hikmetle ■doludur ve yine hatiplerin nutukları vardır ki   büyüleyici bir tesir husule getirirler.» Kur'an gayrı ahlâkî şiire hevesi kırmıştır. Bu   emre uyarak Hz.   Peygamber (s.a.) zama­nının   en iyi   şairlerini etrafına topladı ve   onlara takibe-dilecek yolu ve gözönünde tutulacak sınırları gösterdi. Bu suretle bu tabiî    kabiliyetin iyiye ve fenaya   kullanışını birbirinden ayırdı. Müslümanların şiire müteallik bütün zaman   ve bütün dillerde   eserleri vardı; en   kısa bir şe­kilde bile bunlardan burada bahsetmek    mümkün değil­dir. Bir   Arap şairi şiirinde — fâbirlerin   birbirinin aynı oluşundan—' kendini daima   «evinde»   «yurdunda» hisse­der: Beyit, hem ev (veya çadır) ve hem de iki   mısradan meydana gelen nazım;   mısra, manzumedeki   mânasından başka   bir çadırın   eteği; sebep: vezin   tekniğindeki ma­masından başka   çadır ipi; Veted: vezin   tekniğindeki   he-

262

İSLAMA GİRİŞ

çelerden başka kazık mânasına gelir. Ayrıca muhtelif şiir vezinlerine verilen isimler muhtelif deve yürüyüşleri —sü­ratli, ağır v.s.— ile eş manalıdır. Bunlar bu lisanın birçok hususiyetleri arasında ancak birkaç tanesidir.

488 — Hülâsa, müslümanlar sanat âleminde —onun zararlı hususiyetlerinden kaçınarak— estetik cephelerini tekâmül ettirmek ve oldukça yeni şeyler icadetmek su­retiyle kendi hisselerine düşen yardımı yapmışlardır Bu sahada da onların yardımı mühim olmuştur. Burada iki noktaya temas edilebilir :

1.    Eğer müslümanlar Peygamber  tarafından kendi­leri sıkı sıkıya   talim edilen her şeye hakim,   îslâm kül­türü olan kendi kültürlerine sahip olmasalardı, kolayca ve rahatlıkla kakim   olduğu kimselerin kültürleri   tarafından şüphesiz yıkılırlardı.

2.    Fevkalâde    geniş îslâm     devleti tebeasıda     bü­tün dinlerden her birinin kendi kültür ananeleri olan hı-ristiyan, yahudi, zerdüşt, sabii, brahman, budist v.s. halk mevcuttur. Bunlar kendi aralarında tesanüt   kurmadılarsa da siyasî efendileri olan müslümanîarla işbirliği yaptılar ve her biri   müsîümanlara   kendi fikrini izah   etti; müs­lümanlar da —soy arasında bile ihtilâflar    bulunduğun­dan— onlardan herhangi   birini taklit zorunda   kalmayıp aksine ilmin ve insanlığın faydasına olmak üzere onların hepsini yoklamak, bir sentez yapmak   durumunda oldular.

UMUMÎ İSLÂM TARÎHÎ

489  — İslâm tarihi demek, hemen hemen son on dört asırlık   dünya tarihi   demektir Burada yapacağımız   şey bu tarihin belli başlı    hâdiselerinin ana hatlarını    müte-vazi bir şekilde belirtmeyi denemektir.

HULEFA-İ  RAŞİDÎN DEVRÎ

490  — Peygamber (s.a.) efendimiz bu dünyadan göç­tükleri zaman   Hicretin onbirinci ve Milâdın   632. senesi idi. Bu tarihe tekeddüm eden 23 sene zarfında dinini kat'î ve açık bir surette ifadeye muvaffak   olduğu gibi yoktan bir devlet meydana getirdi. Medine şehrinin bir kısmında küçük bir site-devlet   halinde başlayan bu   imparatorluk kısa bir müddet içinde bütün Arap   yarımadasını, Filistin ve Irak'ın güney kısımlarını içine aldı.  Bundan başka yüz-binlerce müntesibi   bulunan bir topluluk   bıraktı. Bu in­sanlar büyük bir iman ve itminaln ile O'nun doktrinlerine bağlı   kalmış ve başladığı   eseri devam ettirecek   kabili­yette insanlardı^

491  — îslâm peygamberinin dünyevî    muvaffakiyet­leri,   hayatının son senelerinde bazı   meceraperstleri pey­gamberlik   iddiasında   bulunmağa heveslendirdi.   Efendi­miz (s.a.) in   irtihalinden sonra aylarca, halife   Hz. Ebu Bekir (r.a) in işi,   Hz. Peygamber (s.a.) in   ölümünü işi­tince kendilerine taraftar bulan bu   yabancıların ortadan

kaldırılması oldu,

492  — Hz. Peygamber (s.a.) in irtihalinde   Bizans ile

M

264

İSLAMA GİRİŞ

harp halinde bulunuyordu; aynı şey hemen hemen İran ile de vaki' idi. Şunu hatırlatalım ki bir İslâm sefiri Bi­zans topraklarında öldürülmüş (bkz. yukarda §442) ve tar­ziye yerine İmparator, Hz. Peygamber (s.a.) tarafından ileri sürülen teklifleri reddetmekle kalmamış, müslüman-îarın gönderdiği te'dib kuvvetlerine karşı katilleri himaye için de askerî müdahelede bulunmuştu, İran'a gelince se­nelerden beri himayesi altında bulunan devletler arasında kanlı çarpışmalar oluyordu ve bu bölgelerde oturan bazı kabileler İslâmı kabul etmişlerdi. İranlıların yaptıkları te­cavüz ve tazyik hareketleri beynelmilel ölçüde ihtilâtîar husule getirmekten hâli kalamazdı, sırası gelmişiken söy-liyelim ki Bizans ve Sasanî İmparatorlukları o devirlerde dünyanın iki büyük devleti idiler; halbuki Araplar, gıp'ta edilecek bir şeyleri olmadığı gibi askerî teçhizat ve maddi kaynaklardan mahrum bir avuç bedeviden başka bir şev değildiler.

493 — Takdiri imkânsız büyük bir cesaretle halife Hz. Ebu Bekir (r.a. bu iki muazzam devlete karsı aynı zamanda harbe girdi. îlk karşılaşmada müslüman hu­dudun bazı bölgelerini işgal ettiler. Sonra halife barışçı bir hal sureti bulmak üzere Konstantiniyyeye bir grup elçi gönderdi, teşebbüs boşa çıktı. Kumandanının Kayseri'de bozguna uğraması İmparatoru telâşa düşürdü, yeni kıfalar teşkil etti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) İslâm ordusunun bir kıs­mının Irak'tan (İran imparatorluğundan) Suriye'ye ge­tirilmesinin elzem olduğuna hükmetti. 634'te Kudüs civa­rında Acnadin'de yeni bir zafer kazanıldı, arkasından (Peîla'da) Fihl'de bir zafer daha kazanıldı ve bunun ne­ticesi Filistin kat'î olarak Bizans'ın elinden çıktı. İhtiyar halife Hz. Ebu Bekir (r.a.) bu sırada vefat etti. Halefi Uz. Ömer (r.a.) tevarüs ettiği işe devam etmekten başka yapılacak iş olmadığını biliyordu. Biraz sonra şimalî Suri­ye'de Şam daha sonra Humus   müslümanlara   kapılarını

UMUMİ  İSLAM TARİHİ

285

açtılar; vakıalar bu mıntıkalar ahalisinin müslümanları müstevli bir düşman gibi değil kurtarıcı bir fâtih gibi kabul ettiklerini gösterir. Humus'un zaptından sonra im­parator Herakliyos'un kuvvetlerini toplayıp son bir ha­rekete geçişi, müslümanları yeniden gruplanmak için şehri ve civarındaki bazı bölgeleri boşaltmaya mecbur etti. Bo­şaltmaya karar verince müslüman kumandanı ahaliden toplanan vergilerin sahiplerine iade edilmesini emretti. çünkü bu vergi onları himaye karşılığı toplanmıştı, himaye olmayınca iadesi lâzım gelirdi. Bu itibarla eski fâtihlerin çekilmeye mecbur kaldıklarını gören ahalinin göz yaşı dökmelerine şaşmamalıdır. De Goeje Memoire sur ]acon-quete de la syrie adlı eserinde şöyle yazar: «Filvaki Su­riye halkının haleti ruhiyesi Arapların çok lehine idi ve Araplar da buna lâyıktılar, çünkü onların mağlûplara yap­tıkları mülayim muamele, bu memleketin eski efendile­rinin (Bizanslıların) reva gördükleri korkunç istibdat ile büyük tezat teşkil ediyordu.» Bu harp icabı muvakkat çekilişten sonra müslümanlar çok çabuk döndüler ve daha kuvvetle yerleştiler.

494  — İran'ın talihi de bundan farklı olmadı. İlk akın Hiyre (şimdiki Küfe) nin ve bazı müstahkem   mahallerin işgal edilmelerine yol açtı.   Bazı   müfrezelerin   Suriye'ye nakledilmesi muvakkat bir sükûnet devresi açtı, fakat bir­kaç ay sonra mücadele tekrar başladı ve Medain başkenti kolayca işgal edildi.   İmparator Yezdgrid, Çin   İmparato­runu, Türkistan hükümdarını ve diğer prensleri yardımına çağırdı. Elde edilen   yardım   maksada kifayet   etmedi ve hattâ bu dostlar büyük kayıplara uğradılar.

495  — Hz. Ömer (r.a.) zamanında bile "(634-44) Müs­lümanlar  (Libya'da)    Trablus'dan Afganistan'da)    Belh'e' kadar ve Ermenistan'dan   Sind    (Hindistan'da)    ve    Gü-cerata kadar aradaki memleketler'(Suriye, Irak ve İran) da dahil olmak üzere hükümlerini yürütüyorlardı. Halefi

238

İSLAMA GİRİŞ

Hz .Osman (r.a.) zamanında (644-56) Dongola'nm aşa­ğısında Nubia'nm hakimi oldular; bir taraftan da İs­panya'da) Endülüs'ün bir kısmını işgal ettiler; şarkta Ceyhun nehrini geçtiler ve Çin'den bazı yerler kopardı­lar. Kıbrıs, Rodos ve Girit îslâm memleketlerinden birer parça idiler; hatta Bizanslılara karşı müdafaa savaşları sı­rasında Konstantiniye o zamanlar ilk Arap hücumuna şahit oldu. Hz. Peygamber (s.a.) in vefatından onbeş sene ya geçmiş ya geçmemişti ki müslümanlarm doğuda ve batıda yayılmaları Atlantik'ten Pasifik sahillerine kadar uzan­mıştı ve işgal edilen sahalar bütün Avrupa kıt'ası kadar geniş idi^ Bu yıldırım fütuhatında şayan-ı hayret olan şey fethedilen memleketler ahalisinin hiçbir surette memnuni­yetsizlik göstermemeleridir. Bu, şu vakıa ile ispat edüir ki müsîümanlar Ik defa olarak kendi aralarında iç harp­lerle çekişmeye başladıkları zaman hiç bir tarafta ayak­lanma vukua gelmedi; Bizans imparatoru da eski teb'ası-na hiç güvenemediğinden Suriye valisinin, tarafsız kalma­sına mukabil va'd ettiği küçük bir meblâğla iktifa etme­ye mecbur kaldı.

496 — Bu süratli yayılmayı bir tek sebebe bağlamak yanlış olur. Bizans ve Sasâni imparatorlukları karşılıklı harplerin bir neticesi olan zaafları; Arap fâtihlerin teç­hizat, teşkilât ve maddi kaynaktan mahrumiyetleriyle muvazene temin ediyordu. Müslümanlar Çin'den İspan­ya'ya kütle halinde yayılamazlardı; çünkü bu uçsuz bu­caksız toprakları dolduracak kadar Arap yoktu. Bu harp­lerin başlangıçlarının daha ziyade siyasî sebeplerle oldu­ğunu görmüştük; ken<âi dinlerini zorla kabul ettirmek için katiyen bir arzuları yoktu, böyle bir düşünceyi on­ların dini mutlak bir surette menediyordu. Tarih dahi gösteriyor ki o zamanda mağlûp edilen milletllerin dinleri­ni değiştirmek için hiç bir tazyik yapılmamıştır. Dnî esas­larının ma'kul   oluşu    ve sadeliği, müslümanlarm hayat-

UMUMÎ İSLÂM TARİHİ

267

ta tatbik ettikleri pratik misaller, hiç şüphe yok ki in­sanları bu dine girmeye cezbediyordu_ Yağma ve eko­nomik kazanç fetihlerin süratini izah etmek için daha za­yıf sebepler teşkil ederler; diğer taraftan efendilerin de­ğişmesi mağlûplarca daha iyiye bir gidiş olarak selâm­lanıyordu. Son zamanlarda Mısır'da keşfedilen papirüs üzerine yazılmış muasır idarî vesikalar, Arapların halk üzerindeki vergi yükünü çok hafiflettiklerine şehadet et­mektedir. Bu itibarla fethedilen bütün memleketlerde de aynı şyi yaptıklarından şüphe edilmiyor. îdare masraf­ları da yalnız basit Arap hayatının sadeliği yüzünden de­ğil, müslüman memurların namuskârlığı dolayısıyle de ehemmiyetli surette azalmıştı. îslâmda harp ganimeti, ga­nimeti eline geçiren askere ait değildir, hükümete aittir ve sefere iştirak edenler arasında kanunun tespit ettiği nispette tevzi etmek hükümetin vazifesidir. Halife Hz. Ömer (r.a.) çoğu zamanlar zabitlerin ve neferlerin na-muskârane hareketlerinden sevinir ve hayrete düşerdi, çünkü bunlar meselâ pahalı taşlar gibi, gizlenmeleri hiç bir güçlük arzetmeyen, kıymetli eşyayı bile getirip tes­lim ederlerdi.

497 — Bu kısmı o devre ait bir hıristiyan vesikası ile neticelendirebiliriz. Bu bir Nasturî piskoposunun bir dostuna hitaben yazdığı ve bugüne kadar muhafaza edi­lebilmiş olan bir mektuptur. (Bk. Assemani, Bibi. Orient, III. 2, p xcvı) «Allahm bugünlerde hakimiyeti kendilerine bahşettiği bu Taylılar (Araplar) aynı zamanda bizim efen­dilerimiz de oldular; bununla beraber onlar hıristiyan dinine karşı katiyen mücadele etmiyorlar, bilâkis bizim itikadımızı himaye ediyorlar, rahiplerimize ve azizlerimize hürmet ediyorlar, bizim kilise ve manastırlarımız için ba­ğışlar yapıyorlar.»

268

iSLÂMA GİRİŞ

EMEVÎLER

498 — Üçüncü halife    Hz. Osman     (r.a.) m vefatın­da islâm dünyası bir iktidar kavgasıyla   karşılaştı, bu ta­rihi takibeden yirmi sene boyunca birçok defalar    yeni­lendi ve bu esnada yarım düzine kadar hükümdar   mey­dana çıktı ve sahneden çekildi. Abdül   Meîik'in (685-705) iktidarı ele almasıyla   hükümet tekrar   istikrara    kavuş­tu ve yeni bir fütuhat devresi    başladı. Bir taraftan Fas ve ispanya,    diğer taraftan şimalî Hint-Pakistan ve Ma-veraünnehir müslümanlarm ülkesine    katıldı.    Fransa'da Bordeaux, Narbonne ve   Toulouse'un da onların   ellerine geçtiğini görüyoruz.' Başkent, Medine'den Şam'a    taşındı. Hz. Peygamber (s.a.) İn mukaddes şehri yerini böyle   bir eski Bizans   kasabasına   terkettiği    zaman   dindarlık da, dünyevî faaliyetler lehine zayıflamıştı.   Zenginliğin   lüks ve israfı, iltimas ve bunların   neticeleri   kıyamlar   eksik olmuyordu_ Fütuhat,   fikrî   ve   içtimaî   sahalarda gelişti, endüstri büyük bir hamleye mazhaf oldu, tıb bilhassa hü­kümet tarafından himaye edildi, yunancadan ve diğer dil­lerden tıbba dair yazılmış eserlerin    Arap diline   çevril­mesine başlandı. Ömer   îbn Abdül Azizin    (81-20)    kısa hilâfeti    bilhassa parlak ve bir dönüm    noktası oldu. Bir tek zevceden başka   hanımı olmayan   bu   zat   dindarlığı ile Hz. Ebu Bekir    (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.)    devirlerini ihya etti. Selefleri zamanında    yapılan    müsaderelere ait dosyaları tetkik ettirdi, haksızlığa uğrayanların   maîlarmı sahiplerine veya varislerine iade   ettirdi.   Birçok   haksız vergileri kaldırdı_ Zalimin müslüman ve mağdurun gayrı müslim olduğu hallerde dahi tarafgir adalete karşı    sert ve müsamahasız idi. îslâm ordularının eline   ihanet, su­retiyle geçmiş şehirlerin (meselâ Semerkant)   boşaltılma­sını emredecek kadar ileri gitti. Gasbedilmiş bir arsa üze­rinde kurulan büyük camiin yıkılmasını    emretmekte de

UMUMİ  İSLAM TARİHİ

269

(bkz. yukarda § 434) gecikmedi. Netice şayanı hayret oldu. Bu hanedanın başlangıcında Irak varidatı meselâ fyüzmilyon dirhem iken Ömer İbn Abdül Aziz'den evvelki halife zamanında 18 milyona düşmüştü. Fakat onun za- ' mamnda birdenbire 120 milyona fırladı. İlmi, zühd ve tak­vası, dirayeti öyle müsait bir intiba uyandırdı ki Sind Racası İslâmı kabul etti_ Herkes kendini dinî tetkiklere verdi ve müslümanlar arasında ilim sahasında gelenekler kuracak kadar büyük bir güzide âlimler sınıfı meydana geldi. Rüşvetin kat'î surette kaldırılması her yerde ida­reyi halka sevdirdi.

499 — Bu devre ait mimarî abidelerden 691'de inşa edilmiş olan Kudüs'teki Kubbet'us-Sahra'yi görüyoruz. Samda ve başka yerlerdeki abidelerin kalıntıları bu saha­da müslümanlarm terakkilerine şehadet etmektedir. Musi­kide büyük inkişaflar zikredilmektedir. Bununla beraber nota o zaman henüz icat edilmiş olmadığından bu inkişa­fın derecesi hakkında bugün muayyen bir fikir edinemi­yoruz. Müslümanlar arasında iki büyük mezhep fırkası ya'ni sünnîlik ve şiîlik bu devirden başlar. îki fırka ara­sındaki ihtilâf siyasî sebeplere istinat eder, ya'ni Hz. Peygamber (s.a.) in halefleri seçimle mi o mevkie gel­meli, yoksa yakın akrabasına veraset suretiyle mi intikal etmeli idi? Bu şiîlerce bir nass haline getirildi ve ayrılık dal budak saldı, iç harplere sebep oldu. Bu ayaklanma­lardan bir tanesi Emevî hanedanını silip süpürdü ve 750 senesinde onların yerini Abbasiler aldı, fakat şiîler bu değişiklikten istifade edemediler. Yine bu devirde zuhur eden Haricîlerin fırkasını bir tarafa bıraksak —ki son derece küçük bir yekûn tutarlar— zamanımızda Şiîler dün­yadaki müslümanlarm takriben % 10'udurlar.

ABBASÎLER

500 — Abbasîlerin ?50'de iktidara gelişleri İslâm ara-

270

ISLAMA GİRİŞ

UMUMİ  İSLAM TARİH!

071

zisinin evvelâ ikiye daha sonra gittikçe artan müstakil dev­letlere ayrılmasına rastlar. İspanya'da, Kurtuba'da onlara rakip bir hilâfet kuruldu ve 14&2'den çöküşüne kadar do-ğudaki ile birleşmeye asla yanaşmadı. Şarkta da Hilâ­fet merkezi olmak üzere Şam'ın yerini Bağdat aldı.

501  — Mahallî liderlerin     teşebbüslerini nazarı dik­kate almazsak Abbasîlerin hilâfeti    büyük askerî zafer­ler görmedi. Bu kumandanlar Bağdat   halifesini kendile­rine bağlı kabul   etmekle   beraber dış   siyasetlerinde ve dahilî idarelerinde hiç bir    suretle bağlı    kalmıyorlardı. Hind yarımadasından bu münasebetle ayrı bir bölüm ha­linde bahsedeceğiz^ Bizans ile münasebetler gittikçe kani1 oluyor ve Doğu Roma imparatorluğu nihaî olarak küçük Asya'yı terk ve birkaç zaman için daha Avrapa'daki top-raklarıyle iktifa etmek mecburiyetinde kalıyordu.

502  — Abbasîler  halk  ordusu  yerine  Türk aslından ücretli asker kullanmak siyasetini ihdas ettiler, bu usul derebeyliği doğurdu ve en son haddini, vali «hanedanla­rının» türediği müstakil vilâyetlerin meydana çıkmasıyle buldu. İktidara   geldiklerinden   takriben   bir asır   sonra Abbasî halifeleri hükümranlık salâhiyetlerini merkezden uzaklaşan valilere devretmeye —hattâ kaybetmeye— baş­ladılar ve gitgide hükümranlıkları yalnız    kendi sarayla­rına münhasır kaldı, geri kalanlar, en kudretlisi Başşehri bile işgal eden kudretli Emirlerin    kontrolü altına geçti. Burada Papalıkla garip bir tezat görüyoruz; papalar   hiç bir siyasî kudretleri   olmadan işe   başladılar   fakat son­raları, asırlarca sonra, bilhassa Mukaddes   Roma impara­torluğunun meydana gelmesiyle siyasî kudret kazandılar, imparatorlardan bile kudretli oldular ve zamanla tekrar bu kudreti kaybettiler. Halifeler, bütün kudretli hüküm­darlar gibi,   daha sonra   iktidarı   sultanlarla   paylaştılar ve sonunda fiilî hiç bir tesiri olmaksızın figüran ve kukla oldular.

503  — Abbasîlerin   devrinde idi ki   Tunus'un   Ağla-bîlerden olan valisi Sicilya'daki iç harplere müdahale et­meye davet edildi. Vali yalnız bu adayı değil, Roma kapı­larına kadar İtalya'nın büyük bir kısmını işgal etti. Fran­sa'nın güneyi, İsviçre'nin mühim bir kısmı alındı. Bu iş­galler Aglebî'lere aittir, onların yerine daha sonra zorla Fatımîler geçtiler  Şiî   olan Fatımîler merkezlerini Kahi-re'ye naklettiler ve orada    evvelkilere rakip    bir hilâfet kurdular. Umumiyetle münevver hükümdarlar olmalarına rağmen onlardan biri Kudüs'teki hıristiyan mukaddes ma­kamlarını bir delilik anında nasılsa kirletti. Bu, Avrupa'da öyle büyük bir düşmanlık husule getirdi ki Papalar bile İslama karşı mukaddes bir harp açılmasını teşvik ettiler. Bir seri Haçlı Muharebeleri bunu takip etti, Şarkı ve Gar­bı iki yüz sene müddetle kana boyadı. İlk Haçlı muhare­besi zamanında Hatımîler Filistin'i terkettikleri için haç­lıların gazabına uğrayan ma'sum  halk olmuştu.  Bu Fa-tımîlerin şarka karşı açtıkları muharebelerde bazan Haç-lıl^ırla teşriki mesai etmiş olmaları daha acıklı bir şey­dir. Kürtler ve Türkler Garp ile mücadelede zamanla Arap­ların yerlerini aldılar. Selâhaddin ikinci Haçlı seferi za­manındaki  bu İslâm kahramanı  Avrupalıları Suriye-Fi-listin'den kovmakla kalmadı, Mısır Fatımîlerini de süpür­dü. Selâhaddin   ve    halefleri Bağdat hilâfetini tanıdılar, bununla beraber bu sonuncusu hiç bir vakit siyasî kud­retini tekrar eline geçirmeye    muvaffak    olamadı ve bu kudret birçok küçük devletlerin elinde gücünü kaybetmiş bir halde kaldı.

504  — 921'de   «Bulgar»   kralı   (Volga  nehri   kenarın­daki Kazan bölgesinin kralı)     Bağdat'tan bir müslüman ilim heyeti istedi. İbn Fadlan gönderildi. Son derece ente­resan olan bu seyahatin hikâyesine göre Bulgar kralı İs-lâmı kabul etti ve tâbir caizse gayrı müslim   mıntıkalar ortasında bir müslüma  nadası     meydana geldi. Kafkas-

272

İSLAMA GİRİŞ

ya'nm ve civarının islâmlaşması yavaş yavaş devam etti.

HİNDİSTAN

505 — Afganistan'ın Gaznevî hanedanı Hindistan'ı tekrar fethe başladı. Memleketin yalnız şimaliyle iktifa eden birkaç hanedandan sonra Khilci'ler fetihlerini gü­neye doğru ilerlettiler. Malik Kâfur isminde zenci bir ku­mandan hafif bir sefer kuvveti ile Komorin burnuna ka­dar ilerledi, bununla beraber Güney Hindistan ancak daha sonraları bu bölgede îslâm devletlerinin kuruluşunu gör­dü. Büyük Moğollar (1528-1858) Hindistan'ın îslâm ta­rihinde bilhassa meşhurdurlar. Uzun bir zaman bu ge­niş kıt'anın hemen her tarafında hükümran oldular ve dünyanın «büyük» lerinden sayıldılar Onsekizinci asır­dan bu yana eyalet valilerinin hareketleriyle merkezî otorite zayıflamaya başladı. Yalnız 1958'de ingilizler on­ları bertaraf ettiler ve memleketin beşte üçünü Britan­ya tacına ilhak ettiler, geriye kalan, birkaç yerli dev­let arasında taksim edildi. Bu yerli devletlerin bazısı müslümandilar. Bunlar Hind-Müslüman kültürünü zama­nımıza kadar muhafaza ettiler. İçlerinden bir tanesi, Hin­distan'ın ortasında bulunan Haydarabad 20 milyondan faz­la nüfusu ile İtalya kadar büyüktü. Bilhassa îslâm maari­finin İslahına verdiği ehemmiyetle tanınmıştı. Garptaki modelleri üzerine kurulan ve bir düzine fakülteyi ihtiva eden üniversitesinde bir de İslâm ilahiyat fakültesi vardı. Üniversitede her seviyeye göre tedrisat mevcut idi. Ve her fakültesinde tedrisat mahallî bir lisan olan ve Arap harf­leriyle yazılan Urdu dilinde yapılıyordu İhtisas mektep safhasında başlardı ve arapça, Fıkıh (îslâm hukuku), Hadis (Hz. Peygamber (s.a.) in hayatı ve sözlerine dair vesikalar» dersleri, ingilizce ve matematik gibi dersler modern sistemdeki diğer konular gibi mecburî idi. Üniver­sitenin ilahiyat fakültesi talebesi yüksek bir sevyede n-

UMUMÎ İSLÂM TARİHİ

273

gilizce öğrenmekle kalmaz arapçayı ve İslânıî tetkiklere taallûk eden konuları da tahsil ederlerdi. Bundan başka mukayeseli tetkikleri de vardı. Fıkıh ile modern hukuk, ilm-i kelâm ile Garp felsefe tarihi, Arapça ile îbrani dili yahut bilhassa Fransızca ve Almanca gibi Avrupa dille­rinin mukayeseleri. Talebe tez hazırlayacağı zaman kendi­sine iki rehber gösterilirdi: Birisi ilahiyat fakültesinden, diğeri fen veya edebiyat fakültesinden yahut icab-ı hale göre hukuk fakültesinden. Bu usul aynı zamanda hem İs-lâmî muta'lara ve hem de aynı konu üzerinde modern Garp temayüllerine vukuf peyda ederek onlara hâkim ol­mak imkânlarını bahşederdi. Otuz senelik tecrübelerden ve pek mes'ud neticeler aldıktan sonra şimdi bütün bun­lardan uzak bir hatıradan başka bir şey kalmamış bulu­nuyor. Zira, İngilizler 1947'de memleketi temelli terk eder­ken bu kıt'ayı müslüman Pakistan ve gayrı müslim Hin­distan diye ikiye böldüler. Sonra bu sonuncusu yerli civar hükümetleri yalnız kendisine ilhak etmekle kalmadı, on­ları paramparça lisan (milliyetçiliklerini) icat ederek di­ğer idari kombinezonlar içinde eritmek için çözdü ve dağıttı.

506 — Esas bahsimize dönelim. Bağdat halifesi, vi­lâyetlerde mütemadi hükümet darbeleriyle valilerin değiş­mesine, bir tek vilâyetin ikiye veya daha fazla parçaya bölünmesine yahut aynı elin hakimiyeti altında birkaç vilâyetin bir araya getirilmesine âciz bir vaziyette seyirci olup gidiyordu. Bununla beraber îslâm toprağının gayrı müslimler tarafından işgal edilmesi nadiren vaki olurdu. Burada Selçukîlerden hususî bir tarzda bahsetmeye de­ğer. On birinci asırda iktidara yükselmeleriyle yalnız Or­ta Asya'yı erkenden hakimiyetleri altına almakla kalma­mışlar, fütuhatlarını Küçük Asya'nın en uzak köşelerine kadar götürmüşler ve Konya'yı başkent ittihaz etmişler-

İsİoma  Giriş — F: 18

274

İSLAMA GİRİŞ

JMUMİ İSLAM TARIHI

275

di. Birkaç nesil parlak bir idareden sonra yerlerini Osman­lı Türklerine bıraktılar. Onlar da istanbul Boğazı'nı geç­tiler ve İslâm hakimiyetini Viyana kapılarına kadar gö­türdüler. İlk önceleri başkentleri Bursa idi sonra Edirne oldu. Kostantiniye'yi aldıktan sonra İstanbul oldu. Şim­diki başkentleri Ankara'dır. Geri çekilmeleri 18. asırda Avrupa topraklarını bölge bölge boşaltmakla başladı ve Birinci Dünya Harbi'nde herşeyi kaybetmekle 1919 sene­sinde en buhranlı safhasına geldi. Onaltmcı asırda Osmanlı imparatorluğu Avrupa'da Avusturya'ya kadar, kuzey Afri­ka'da Cezayir'e kadar ve Asya'da Gürcistan'dan Mezopo­tamya, Arabistan ve küçük Asya'dan geçerek Yemen'e ka­dar hükümran o ldu. Eski müslüman memleketlerinden ba­zıları şimdi müstakil devletler halindedir, diğerleri Sovyet hakimiyetine geçmiştir. Gayri müslimlerin ekseriyetle mes­kûn olan bölgeleri Türkiyeden daha evvel ayrılmışlardı.

507 — Onüçüncü asırda Tatarlar henüz îslâmi kabul etmemişlerdi. Hulâgu onların başına geçti, yollarda yüz-bin kişiyi kılıçtan geçirdi, 1258'de hilâfet merkezi olan Bağdat'ı tahrip etti. Bununla beraber ordusu Filistin'de Mısır hükümdarı Baybars tarafından yok edildi. Hulâgu tekrar istilâ etmeyi denedi ve Haçlılarla taarruzî bir it­tifak akdetmek istedi, muvaffak olamadı. Bu devir İslâm ilminin gerilemesinin ve Garp ilminin doğuşunun başladığı devirdir. Bugün yirminci asırda bazı Amerikalılar ve Av­rupalılarla kıyas edilince müslümanlar hâlâ pek geri kal­mış durumdadırlar Şu da kaydedilmelidir ki müsîüman sufîlerinin gayretleri bu barbar Tatarları toplamaya mu­vaffak oldu ve Tatarlar İslâmı kabul ederek bu davayı benimsemekle kalmadılar, Avrupa'nın muhtelif memle­ketlerine hicret ederek oralarda koloniler    teşkil ettiler.

Finlandiya'da, Litvanya'da, Polonya'da ve Sovyet Rusya'da 'bunların hâlâ canlı izleri bulunmaktadır.

ENDÜLÜS HİLÂFETİ

508  — Yukarıda sözü geçtiği gibi, Abbasîlerin   hilâ­fet makamına geçmesiyle İspanya Müslüman Şarktan ay­rıldı. Bin seneye yakın hakimiyet devresinden sonra 1492 <le İslâm devletinin oradaki son izleri Kastilli hırîstiyan-lar tarafından silindi. Oradaki İslâm üniversiteleri,    Av-rupanın her tarafından gayrı müslim talebeleri    devamlı ■olarak kendilerine çekmişlerdi. îberya yarımadasında gö­rünen İslâm mimarisinin   kalıntıları   bu sahada   erişilen şayanı hayret terakkiyi gösterir. Siyasî sükûtlarından son­ra müslümanlar   kendilerine   hıristiyanlığı   kabul   ettire­bilmek için yapılan kanlı zulümlere şahit oldular, bu ka­darla da kalmadı, kütüphanelerindeki yüzbinlerce elyaz­ması eserler toptan yakıldı,    matbaanın    hizmete girme­diği bir devirde yapılan bu    tahribat    telâfisi    imkânsız kayıplara sebep oldu.

DOĞU ASYA ve GÜNEY-DOGU ASYA

509  —■ Çin, Müslümanların siyasî hakimiyetini     asla ■görmedi.  Orta Asya'dan ilerleyerek, müslümanlar    Doğu Türkistan vilâyetinde müslümanlığı yaydılar;  ihtimal ki deniz yollarıyle seyahat ederek Yun-Nan güney vilâyetini kendi kendilerine kazandılar   Kısa ömürlü bazı prenslik­ler meydana geldi, fakat Çin'de ve Tibet'te milyonlarca insan İslâm misyonerlerinin   sessiz   faaliyetleri   sayesin­de İslama girdiler. Bununla beraber Çinlilerin büyük ek­seriyeti daima Allahm   birliğine inanan   îslâmın dışında ■kalmıştır.

510  — Güneydoğu    Asya'nın hikâyesi    bambaşkadır.

276

İSLAMA GİRİŞ

Son asırlar boyunca Güney Arabistan'dan ve Güney Hin­distan'dan kalkan tacirler kıt'anın bu taraflarına da uğ­radılar ve din gayretleri sayesinde yalnız Malaya yarıma­dası değil, bu bölgede binlerce ada ahalisi hemen hemen tamamıyle İslâm dinine girdiler. Endonezya'da olduğu gi­bi Filipinlilerin güney adalarında İslâm hâkim durumda­dır. Geniş sayıda birçok prensliklere ayrıldığı için bu böl­geler yavaş yavaş Avrupalıların, bilhassa İngilizlerin ve Hollandalıların boyundurukları altına düştüler. Asırlar bo­yu ecnebi hakimiyetinden sonra Endonezya 70 milyon müslüman nüfusu ile istiklâlini kazandı; Malaya Yarım-dası da tam bir hükümranlığa doğru sulh yoluyla son zamanlarda İngiliz Milletler Camiası içinde istiklâlini ka­zandı.

AFRİKA   .

511  — Kuzey Afrika pek eski zamanlardan  beri  İs­lâm, topraklarına bağlanmıştı. Fakat bu kıt'anın geri ka­lan kısmının muhtelif   bölgelerinin    kendilerine mahsus gelişme hikâyeleri vardır. Doğu Afrika, şüphesiz Arabis­tan'ın yakın oluşu sayesinde   îslâmın ilk   evvel tesiri al­tına girmişti. Bu kısımda geniş sahalar kuvvetli bir   su­rette müslüman olmakla kalmamış, mühim miktarda İs­lam devletleri de meydana gelmiştir.

512  — Batı Afrika İslâmı daha sonra tanımağa   baş­ladı,   buradaki   müslüman   hükümdarlardan   bazılarının —yerli kültürü ile insicamlı   gayretleri— sayesinde mü­him bir kısım îslâma kazanıldı ve şu hâdise bir defa daha diğer memleketlerde olduğu gibi tekerrür   etti: Avrupa­lıların boyunduruğu altındaki memleketlerde   hıristiyan-lığm yayılmasına   kıyasla, müslüman   fatihlerin   idaresi altında İslâmiyet   daha fazla   yayıldı.   Asırlar   boyunca buralarda hakikî İslâm imparatorluklarına    tesadüf    olu­nur. Arap tarihçilerine göre Amerika    yolunu,, bilhassa Brezilya yolunu keşfeden   bu     bölgedir. Kristof   Kolomb.

UMUMİ  İSLAM TARİHİ

277

■ve halefleri zamanında ilk Avrupalılar oralarda zenci .ahaliyi de bulmuşlardır. Tarihî vesikalar mevcud olma­masına rağmen, yalnız siyah Afrika'nın müslümanları de­ğil ıBerberler de Amerika'nın kolonizasyonuna iştirak et­mişlerdir. Brazil kelimesi bu düşünceyi ilham etmektedir. Zira, Birzalah meşhur büyük bir Berber kabîlesidir. Bu kabilenin mensuplarının müşterep adı tamamı tamamına Brazil'dir. Bu kelime ne Brezilyalıların, ne de Avrupalı­ların kullandığı bir kelimedir. Atlantikteki Kanarya ada­larında La Palma adasının durumu da buna benzer. Eski adı Bene Hoare idi ve Beni Hu vara adındaki Berber kabi­lesine nisbet edilmişti. Bu keyfiyet Brezilya hakkındaki faraziyeyi de takviye eder. Bu, müslüman İspanya'nın düşüşü ve Avrupalıların Amerika'da kolonizasyon işine başladıkları tarihe kadar devam etti. Afrika da Fransa, Britanya, Almanya, Portekiz, Belçika gibi Avrupalı dev­letlerin sömürgesi oldu. Oralarda İslâm hakimiyetini gör­memiş geniş ülkeler vardır. Böyle olmakla beraber İslâm bu günlerde oralarda garplı efendileri tarafından konu­lan engellere ve gösterilen teyakkuza rağmen yayılmak­tadır. Kuvvetli müslüman unsurları ile bu memleketler arasında Sudan şimdiden müstakil bir devlettir. Yeni müstemleke çözülmesi dolayısıyla büyük İslâm çoğunluğu olan birçok memleketler istiklâl kazandılar; maamafih bazıları gayr-i müslim diktatoryaya ve işkenceye halen tabidirler. Diğer bölgeler daima artan bir muhtariyete doğru gitmektedirler. Fransa Somalisi, Ekvator Afrikası ve İspanya sahrası bunun kayda değer örnekleridir.

MUASIR DÜFYA

513 — Endonezya'dan Fas'a kadar, Birleşmiş Millet­lerin üyesi olan otuzdan fazla müslüman devlet vardır. Avrupa'da: Arnavutluk'ta, Sovyet Rusya içinde, müslü­man cumhuriyetlerde öyle görünüyor ki İslâm dini konu-

278

İSLAMA GİRİŞ

sunda muhtariyetleri gittikçe artmaktadır, ingilizler ta­rafından geliştirilen İngiliz milletler camiası (Commenn-wealth) gösteriyor ki baştaki idarecilerin zeki ve diğer­kâm olmaları, millî menfaatleri şahsî menfaatlerine tercih. etmeleri şartıyla gayrı müslim devletleri topluluğuna yak­laşmanın müslünıan azaların hakikî istiklâllerini kazan­malarına mani teşkil etmemektedir. Eğer ispanya, Fran­sa, Rusya, Hindistan, Çin ve diğerleri kendi müslüman-tebalarını hakikî bir muhtariyet için yetiştirirlerse, hür­riyet için yapılan bugünkü mücadele, hikmet-i vücudunu kaybeder ve. herkes dünyanın refah ve selâmeti için iş ve ahenk birliği içinde yaşayacak hale gelir.

514  — İslâm şimdi, Amerika'da Kızıl Derililer haric­imin asırlandanberi dünyanın belli başlı bütün ırkları ta­rafından temsil   edilmektedir.   Arapça konuşanlar   kendi ehemmiyetlerini, İslâm'ı her şeyin   fevkinde Kur'an    ve Hadîsi tâlimeden dilin sahibi olmalarına istinad ettirmek­tedirler.   Hind-Pakistan  nıüslümanları ve   Malaya-Endo-nezyalılar sayı itibariyle en mühim iki etnik grubu temsil etmektedirler. Siyah Irkın,, bugüne kadar enerjilerini mu­hafaza etmiş olma imtiyazları    vardır,    Londralı    Prof. Arnold Toynbee  (Toyinbi) gibi geniş ve derin bilgili bir' âlim İnsan medeniyetinin gelecek safhasına zencilerin li­der olacağını söylüyor. îslâm    hali hazırda bu ırk ara­sında birçok taraftar kazanmaktadır ve İslama yeni gi­renler tarafından gösterilen gayret    herkesçe malûmdur.-

515  — Hakikî bir   rakam olarak    dünyadaki müslü-manlarm miktarım tayin etmek pek güçtür, çünki Ölüm­ler, doğumlar bir tarafa, şahsî sebeplerde meydana çıka-rılmıyan birçok ihtidalar   vardır.   Fakat   mevcut   bütün delillere göre hiç §üphe yok ki Adem ile Havva'nın to­runlarının dörtte veya beşte biri hergün Mekke'deki Kâ-beye dönerek ve yüksek sesle  (Allahu Ekber)     diyerekr yalnız (Allah) in büyük olduğunu ilân etmktdirlr.

BİR MÜSLÜMANIN GÜNLÜK HAYATI

DOĞUŞ

516  — Hig bir ırka   hassaten   tahsis   edilmemiş, hiç bir kıtaya hasredilmemiş, fakat bütün insanlık için vaz' edilmiş bir dinde iki türlü doğuş olur: ihtiyari ve Gayrı ihtiyarî.

517  — Evvelâ  ihtiyarî doğuştan bahsedelim_ Bu, re-şid bir kimsenin yaptığı   hareketin bütün şuuruna sahip olarak ve hür seçim ile Hz.    Peygamber (s.a.)  in dediği gibi: «Dil ile ikrar ve kalb ile    tasdik»    suretiyle ihtida etmesidir. Evvelâ gusledilir. Bu, sembolik    olarak bütün cehalet ve imansızlık   kirlerinden   temizlenmek için ba­şından aşağı su dökmek    suretiyle yapılan    yıkanmadır. Sonra âdet olduğu üzere iki şahidin huzurunda aşağıdaki formül söylenir: «Şehadet ederim    ki:    Allahtan   başka tanrı yoktur, şehadet ederim ki:   Muhammed Allahın re­sulüdür — Eşhedü en lâ ilahe illallah    ve    eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulünü.»

518  ■—■ Hz. Peygamber (s.a.) in İslâm dinine yeni gi­ren birisine ismini sorması âdeti idi. Eğer bu isim gayrı İslâmî bir özelliğe sahip ise Peygamber efendimiz  (s.a.) onu değiştirir ve daha uygun bir isim verirdi. Bunun gibi meselâ bir adamın ismi Güneşe tapan, Kâbeye tapan, Müs­rif mânalarına gelen (Abdüşşems, Abdül Kabe, Gavi) gibi isimlerden biri ise asla hoş görmezdi. Şimdiki    zamanda da İslama yeni girenler çok kere Arap dilinden yeni   bir ad almaktadırlar. Arapça Hz. Peygamber (s.a.) in zevce-

280

İSLAMA GİRİŞ

leri müslümanların anneleri olduğundan Arap dili de her müslümanın ana dilidir.

519 — Arapça her müslümanın ruhani ana dili oldu­ğundan onu Öğrenmesi, hiç olmazsa alfabesini   öğrenmesi

vazifesidir. Bu suretle Kur'an'ı aslî metninde okumak ka­biliyetini elde etmiş olur. Ötedenberi bu dine girenler buna o kadar ehemmiyet vermişlerdir ki mahallî dillerinin yazılmasında Arap yazısını kabul etmişlerdir. Fars, Türk, Urdu, Malaya, Peştu, Litvanya, Afrikanîya ve şâir dil­lerinde olduğu gibi. İçtimaî bir vazife olarak hiç olmazsa kendileri gibi müslüman olanlar arasındaki muharebele­rinde kendi dillerini yazmak lâzım geldiği zaman bu ya­zıyı kullanmaları önemle tavsiye olunur. Filvaki Arap yazısı bütün hareke işaretleriyle beraber yazıldığı zaman büyük estetik ve iktisadî değeri bir tarafa (o bir nevi steno'dur) dünyadaki bütün yazılardan daha açık ve iki türlü okunuşa yer vermemesi bakımından mukayese edi-

lemiyecek kadar üstündür.

519/a — Arap olmayan müslümanlar kendi dillerini yazmak üzere Arap yazısını kabul edince hem alfebe harf­lerine ve hem de harekelerine bazı ilâveler yapmak ihtiya­cını duyarlar, islâm dünyasında yeknesak ıslâhat yapacak ve vazedecek hiçbir merkezî akademi bulunmadığından bu ilâveler memleketten memlekete ve devirden devire farklı olmuştur. Filhakika Arapça olmayan dilleri ve özel isim­leri yazarken tek bir Arapça yazı sistemini tekâmül et­tirmek için müslüman memleketlerin ve Arap harflerini kullanan gayrı müslim devletlerin iştirak edecekleri bir dünya kongresini akdetmeye şiddetle ihtiyaç vardır ki böylece çeşitli lisanlarda Arapça olmayan aynı seslerin karşılığında, bugünkü acıklı durura gibi, farklı işaretler ve şekiller kullanılmasın. Arap. harflerine yapılan en eski

BİR MÜSLÜMANIN   GÜNLÜK  HAYAT!

281

ilâveler, muhtemelen İranlılar ve Türkler tarafından ya­pılmıştır. En eski sesli harf ilâveleri (Hareke) îspanya-lılar tarafından (Arap olmayan, yani îber yarımadasının dili demek olan el-a'cemiyetu kelimesinin bozuk şekli) Al-samiado için yapılanlardır. Ve* bugün Kur'an tercemeleri de dahil olmak üzere bu dille yazılmış yüzlerce yazma eser mevcuttur. Son günlerde yabancı özel isimlerin doğru telâffuzunu kaydedebilmek için Araplar da bu tip ilâveler yapmak ihtiyacını duydular. Bildiğimize göre bu husus­ta teklif edilen en güzel ve açık sistem Haydarabad Dek-kan'daki Osmaniye Üniversitesi tarafından kabul edilip Er-nest Nys'ın Origines du Droit des Gens adlı eserinin ur-duca tercemesi gibi yeni ve hacimli neşriyatında kullanı­lan sistemdir; bu aşağı yukarı 12 kadar eski ve yeni Av­rupa dilinin alfabelerini karşılamıştır. (Transliterasyon). Bu Arap alfabesine çevirme (Transliterasyon) sisteminin teferruatı İslâmİc Culture, Hyderabat (Haiderabad), 1940, s. 466 v.d. nda bulunabilir. Biz izah sadedinde aşağıda Av­rupa'nın üç ana dilinden alınmış ve Arap harfleriyle ya­zılmış kısa bir parça vereceğiz.

520 — Alelade Arap alfebesi, ayın burçlarının ra­kamları ve şayanı hayret bir şekilde bine kadar rakam ola­rak kullanılmaya elverişli (1) ve sağdan sola yazılan 28 harften müteşekkildir :

f1) Talim maksadıyla harflerin sırası değiştirilmiştir; harf­ler lügatlarda sakillerinin benzerliklerine göre sıralanmıştır. Bu harf­ler ayrı, tam ve bitişik olmak üzere iki ana şekle sahiptir: Bitişik şekil normal yazılar için ve müstakil (tam) şekil kelimeyi müteakip kelimeden ayıracak    şekilde her kelimenin    sonu için    kullanılır. Biz

bir müslOmanin günlük hayati                   283

Arapçada kullanılan mutat    harekeler  (sesli harflere benzerler)  şunlardır :

Bu işaretler sağdan sola doğru e, i, u, â, sükun, şedde, en, in, un seslerini ifade eder. Mamafih bunlar okuyucu lehine muhtemel bir müphemiyeti yok etmek talebedildi-ğinde kullanılır. Ana lisanındaki bir metni okuyan kimse­nin yardıma ihtiyacı olmadığı için bunlar normal olarak ne el yazısında ve ne de baskı işinde kullanırlar. Yuka­rıdaki harf ve hareke (işaret) sistemi Arapçanın diyalekt­lerine ve halk diline (ümnıî Arapçaya) olmasa bile temel

Sağdan

sola  bu  28    harf aşağı    yukarı  şu  sesleri temsil     eder

(İngiliz sistemine göre) :

D

Tabiî ses : a, e, u, i, â (telâffuza ve yere göre)

2}

B

 

3)

T

 

4)

Th

(İngilizcedeki with)

5)

J  (

Tünkçede c)

6)

H

(gırtlaktan)

7)

Kh

(gırtlaktan)

â)

D

 

9)

Dh

(Dz ye yakın}

10)

R

 

11)

Z

 

12)

S

 

13)

Sh

(Türkçede Ş)

14)

Sw

 

15)

Dw

 

16)

Tw

 

17)

Zw

 

18)

Tabiî ve-gırtlaktan telâffuza göre a, ı, u.

19)

Gh

(Türfcçede ğ)

20)

F

 

21)

Q

(gırtlaktan KJ

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

285

284

İSLAMA GİRİŞ

Arapça için kâfidir. Şüphesiz bu bazı hallerde Arapça dı­şındaki lisanlar için yeterli değildir.

520/a — Aşağıdaki ilâveler farsça, kürtçe, peştu ve urduca gibi şarkta ve garpta Arapçanın dışındaki birçok dil tarafından kullanılmakta ve onlara da kifayet etmek-tedir_ Bu iîâvelerdeki harfler şunlardır :

j        aw (ingilizce fall'deki a veya oftaki o gibi)

V        P

eh (ingilizcedeki chance)

ingilizce pleasure'deki su gibi.

Alınanca spreehen, emıq'deki eh ve ig gibi.

V  (ingilizce lave, almanca w)

G

Fransızca ligne'deki gn gibi. £)        Gnneli n, france gibi.

Cafe'deki e gibi (ingilizce base'deki a'ya. benzer)

ve sağdan sola İngilizce at'teki a, ingilizce let'teki e, fran-sizca de'deki e gibi kısa o ve sonuncuda ingilizce and veya aîlen'deki uzun a seslerini verirler.

22)    K

23)     L

24)    M

521  — Bundan sonra çocuğun müslüman bir aile içinde doğmuş olması gelir ki bu, insan ihtiyarının (iradesinin) dışındaki bir durumdur. Ebehanım vazifesini bitirir bitir­mez çocuğun sağ kulağına ezan ve sol kulağına kaamet oku­nur ki yavrunun ilk işittiği şey imana şehadet ve Halika ibadete davet olsun. Ezan (1) şöyledir : «Allah büyüktür (dört defa tekrar edilir), şehadet ederim ki Allahtan baş­ka tanrı yoktur (iki defa). Şehadet ederim ki Muhammed Allahm resulüdür (iki defa)   Kalkın namaza (iki   defa). Kalkın felaha  (iki defa). Allah büyüktür (iki defa). Al­lahtan başka tanrı yoktur (bir defa)   (asli metin için ek A ya bakınız). Kaamet (2) şöyledir:  (asli metin için   ek B ye bakınız). Allah büyüktür (dört defa). Şehadet ederim ki Allahtan başka tanrı yoktur (iki defa). Şehadet ederim ki Muhammed Allahm resulüdür (iki defa). Kalkın na­maza  (iki defa). Kalkın felaha    (iki defa). Namaz    baş­ladı (iki defa). Allah büyüktür (iki defa), Allahtan başka tanrı yoktur (bir defa).

İUC ÇOCUKLUK

522  — Çocuğun saçı ilk defa kesildiği zaman    ağırlı­ğınca gümüş yahut bu   gümüşün   tutan olan para   fuka­raya   dağıtılır. Hal ve vakti   yerinde   olanlar bir   koyun veya keçi kurban ederek fakirlere ve eşe dosta   dağıtırlar. Buna akîka denir.

25) 26)

27) 28)

(D

N

W  (Türkçe V) veya yerine göre oo (Türkçe u)

H

Y veya yerine göre ee  (Türkçedeki  î)

Ezon, minareden ve yüksek sesle okunur. Sabah eza­nında (kalkın fekiha) don sonra iki defa es solâtii rıcyrun minen nevm ilâve edilir ki «namaz uykudan hayırlıdır» demektir. Şiî mezhebi bunun yerine hay atâ hayrif amel der ki «amelin (İşin) hayırlısına kalkın»  demektir.

(2)    İkamet farz namaza başlanacağı sırada okunur.

286

İSLAMA GİRİŞ

BİR  MÜSLÜMANIN   GÜNLÜK  HAYAT!

287

523  — Sünnet olmak için bir yaş tesbit edilmiş değil­dir. Âdet olan küçük yaşta sünnet   olmaktır. Reşid o lan mühtediler için sünnet olmak mecburî değildir.

524  — Bir çocuk   okuma   çağına gelince   —dört ya­şından biraz sonra— ilk dersini alacağı gün aile arasında bir ziyafet tertibedilir. Bir hayırlı iş olmak üzere    birisi çocuğun önünde   Kur'anm   96.   suresinin   ilk beş ayetini okur, bu ayetler İslâmm   ümmî   Peygamberine   ilk nazil olan okuma yazma hakkındaki   ayetlerdir. Çocuk   onları kelime kelime tekrar   eder.   Meali   şöyledir: (asli   metin Ek: C)

Bismillahirrahmânirrahim

«Yaratan Rabbinin adıyla oku

O, insanı bir kan pıhtısından yarattı,

Oku, Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir.

Ki (insana) kalemle (yazı yazmayı) öğreten O'dur,

İnsana bilmediğini O öğretti.»

525  — Çocuk müsait bir   yaşa gelince   kendisine na­mazın nasıl kılınacağı öğretilir, namazda okunan   sureler tedricen ezberletilir. On yaşından itibaren çocuğu namaza alıştırmak için anne-baba   cezalar   tatbik etmeğe   başla­malıdır.

526  — Bulûğa erince   namaz   kılmak gibi oruç    tut­mak da farzdır, ya'ni mecburîdir. Bununla beraber   müs-lüman ailelerde çocuk bunlara   daha erkenden   alıştırılır. Filvaki çocuğun bir Ramazan ayında ilk defa oruç   tutu­şu o ailede büyük sevinç   ve bayram vesilesi   olur.   Umu­miyetle çocuk on iki yaşma gelince ilk zamanları   Rama­zan ayında bir   gün   oruç tutar,   müteakip   senelerde bu günler yavaş yavaş artar ve nihayet   bulûğa erince   tam bir ay oruç tutmanın zorluğuna kolayca alışmış bulunur.

527  — Kudreti olana   ömründe bir kerre hac   etmek

farzdır. Kamerî aylardan Zilhicce ayının ikinci. haftasın­da icra edilir Müslümanlar Mekke'de toplanırlar, Arafat, Müzdelife, Mina gibi muhtelif mevkilerde bir hafta geçi­rirler. Resmî rehberler (Deliller) her hacı namzedine Hac-cın muhtelif şartlarının nasıl yerine getirileceğini Öğre­tirler. Senenin başka zamanlarında Ka'beyi ziyarete umra denir ki tafsilât aşağıdadır :

527/a — Hac için erkekler mutad elbiselerini çıka­rıp dikilmemiş bir peştemal ve omuzları örten bir elbise parçasını ihtiva eden ihramı giymeli ve baş açık kalmalı­dır (Hanımlar temiz olması gereken mutad elbiselerini giymeye devam ederler; kollarını ve topuklarına kadar ayaklarını örtmelidirler). Mekkeli olmayanlar ihramı şeh­re girmeden Mekke'nin sınırları demek olan Harem'den önce giymelidirler. Fakat Mekkeliler aynı şeyi şehir içinde yapmalıdırlar. Sonra Zilhiccenin 9. günü bütün günün iba­det ve tekeffür içinde geçirildiği Arafat'a gidilir; gece Müzdelife'de geçirilir. Bu ayın 10, 11 ve 12. günleri Mi-na'da geçirilir ki bu esnada hergün temsilî bir şekilde şey­tan taşlanır_ Kabe'yi tavaf etmek ve O'na yakın olan Sa­fa ile Merve arasında 7 defa sa'y yapmak için Mekke'nin kısa bir ziyareti yapılır. Tavaf esnasındaki dualar için ek, W, X'e; sa'y için de ek, Tye bakınız. (Bu son dua Safa-Merve ve Merve-Safa arasında tekrar edilir).

İhramı giydiği andan çıkaracağı âna kadar bilhassa ibadetlerden sonra Telbiye'yi (metni için bakınız ek. 2) okumak suretiyle devamlı olarak Allah'ın dâvetine icabet etmelidir.

527/b — Umre Haccı için, Arafat, Müzdelife ve Mina'-da kılınmaz; sadece Tavaf ve Sa'y yapılır. Bu Umre için İhram giyilirken bizzat Mekke'Iiler dahi şehrin dışına çık­malı; tavaf ve sa'y yapmalıdır ki bundan sonra saçların tı-raşıyle normal hayata dönülür.

528 — Zekât, ziraat,   ticaret,    maden   işletmesi    gibi

288

ISLAMA GİRİŞ

muhtelif çeşit mahsuller, neşvünema bulan emlâk,   umu­mî otlaklarda yayılan    koyun, keçi, sığır ve deve    sürü­leri gibi mal ve tasarruf edilmiş, biriktirilmiş para üze­rine konmuş bir vergidir. Yalnız gayrı müslim memleket­lerde değil müslüman   memleketlerinde   dahi diğerlerine vergi konduğundan, bunlardan   bugün   için zekâta    tâbi bir konu olarak yalnız birikmiş para kalmıştır. Eğer bir kimsenin muayyen bir miktar parası (200 dirhem gümüş) —dirhem Hz. Peygamber (s.a.)    zamanında   bir sikkenin adıdır—   bu günkü rayiç ile beş   ingiliz lirası, yahut on-dört dolar   birikmiş parası    varsa ve üzerinden   tam bir sene geçmiş   ise sahibi bu   parasının   yüzde 2,5 nu zekât olarak    verir. Eğer borcu varsa, borç miktarı biriken pa­radan çıkarıldıktan sonra geriye kalan miktar üzerinden ze­kât hesabedilir   Zekât doğrudan doğruya fukaraya    tevzi edilir, eğer fukarayı koruyan mahallî müesseseler varsa bu tevzi,   onların  vasıtasıyla  da  olabilir.     Kur'ana göre bu vergi;   «Fakirlere,  yoksullara, zekâtı  toplayıp dağıtmakta çalışanlara, kalpleri İslârna kazanılacak    olanlara, boyun­ları kurtarılacak    olanlara    köle    ve esirlerin    hürriyete kavuşturulmalarına), ağır   borç    altına girmiş    olanlara, Allah yolunda harcanmağa, yolcu ve yabancıların barın-dırılmasma»  sarf edilmek üzere konulmuştur.     (Kur'an; 9:60)     Bir kimse zekâtını bir tek kimseye veya müesse­seye veyahut müteaddit kimselere tahsis edebilir.

52Ö — tki bayram münasebetiyle verilen bir başka vergi daha vardır. Ramazan ayının sonunda, bir insanın günlük gıda masrafına yetecek bir para (Sadakai fitr) bir fakire verilir. İkinci bayram Mekke'de Haccın ifa edildiği zamanda . yapılır. Bu vesile ile hal ve vakti ye­rinde olanlar bir keçi veya koyun... keserek etinin bir kısmını fukaraya dağıtır geri kalanını çoluk çocuğu ile yerler.

UMUMİ  İSLAM TARİH!

273

gilizce Öğrenmekle kalmaz, arapçayı ve İslâmi tetkiklere .taallûk eden konuları da tahsil ederlerdi. Bundan başka mukayeseli tetkikleri de vardı. Fıkıh ile modern hukuk, Hm-i kelâm ile Garp felsefe tarihi, Arapça ile İbrani dili yahut bilhassa Fransızca ve Almanca gibi Avrupa dille­rinin mukayeseleri. Talebe tez hazırlayacağı zaman kendi­sine iki rehber gösterilirdi: Birisi ilahiyat fakültesinden, diğeri fen veya edebiyat fakültesinden yahut icab-ı hale göre hukuk fakültesinden_ Bu usul aynı zamanda hem İs-lâmî muta'lara ve hem de aynı konu üzerinde modern Garp temayüllerine vukuf peyda ederek onlara hâkini ol­mak imkânlarını bahşederdi. Otuz senelik tecrübelerden ve pek mes'ud neticeler aldıktan sonra şimdi bütün bun­lardan uzak bir hatıradan başka bir şey kalmamış bulu­nuyor. Zira, İngilizler 1947'de memleketi temelli terk eder­ken bu kıt'ayı müslüman Pakistan ve gayrı müslim Hin­distan diye ikiye boldüler. Sonra bu sonuncusu yerli civar hükümetleri yalnız kendisine ilhak etmekle kalmadı, on­ları paramparça lisan (milliyetçiliklerini) icat ederek di­ğer idari kombinezonlar içinde eritmek için çözdü ve dağıttı.

506 — Esas bahsimize dönelim. Bağdat halifesi, vi­lâyetlerde mütemadi hükümet darbeleriyle valilerin değiş­mesine, bir tek vilâyetin ikiye veya daha fazla parçaya bölünmesine yahut aynı elin hakimiyeti altında birkaç vilâyetin bir araya getirilmesine âciz bir vaziyette seyirci olup gidiyordu. Bununla beraber İslâm toprağının gayrı müslimler tarafından işgal edilmesi nadiren vaki olurdu. Burada Selçukîlerden hususî bir tarzda bahsetmeye de­ğer. On birinci asırda iktidara yükselmeleriyle yalnız Or­ta Asya'yı erkenden hakimiyetleri altına almakla kalma­mışlar, fütuhatlarını Küçük Asya'nın en uzak köşelerine kadar götürmüşler ve Konya'yı başkent ittihaz etmişler-

İstâma   Giriş  —  F ;  13

274

İSLAMA GİRİŞ

JMUMl İSLAM TARİHİ

275

di. Birkaç nesil parlak bir idareden sonra yerlerini Osman­lı Türklerine bıraktılar. Onlar da İstanbul Boğazı'nı geç­tiler ve îslâm hakimiyetini Viyana kapılarına kadar gö­türdüler, îlk Önceleri başkentleri Bursa idi sonra Edirne

oldu. Kostantiniye'yi aldıktan sonra İstanbul oldu. Şim­diki başkentleri - Ankara'dır. Geri çekilmeleri 18. asırda Avrupa topraklarını bölge bölge boşaltmakla başladı ve Birinci Dünya Harbi'nde herşeyi kaybetmekle 1919 sene­sinde en buhranlı safhasına geldi. Onaltıncı asırda Osmanlı imparatorluğu Avrupa'da Avusturya'ya kadar, kuzey Afri­ka'da Cezayir'e kadar ve Asya'da Gürcistan'dan Mezopo­tamya, Arabistan ve küçük Asya'dan geçerek Yemen'e ka­dar hükümran o ldu. Eski müslüman memleketlerinden ba­zıları şimdi müstakil devletler halindedir, diğerleri Sovyet hakimiyetine geçmiştir. Gayri müslimlerin ekseriyetle mes­kûn olan bölgeleri Türkiyeden daha evvel ayrılmışlardı.

507 — Onüçüncü asırda Tatarlar henüz îslâmı kabul etmemişlerdi. Hulâgu onların başına geçti, yollarda yüz-bin kişiyi kılıçtan geçirdi, 1258'de hilâfet merkezi olan Bağdat'ı tahrip etti. Bununla beraber ordusu Filistin'de Mısır hükümdarı Baybars tarafından yok edildi. Hulâgu tekrar istilâ etmeyi denedi ve Haçlılarla taarruzî bir it­tifak akdetmek istedi, muvaffak olamadı. Bu devir İslâm ilminin gerilemesinin ve Garp ilminin doğuşunun başladığı devirdir. Bugün yirminci asırda bazı Amerikalılar ve Av­rupalılarla kıyas edilince müslümanlar hâlâ pek geri kal­mış durumdadırlar Şu da kaydedilmelidir ki müslüman sufîlerinin gayretleri bu barbar Tatarları toplamaya mu­vaffak oldu ve Tatarlar îslâmı kabul ederek bu davayı benimsemekle kalmadılar, Avrupa'nın muhtelif memle­ketlerine hicret ederek oralarda koloniler    teşkil ettiler.

Finlandiya'da, Litvanya'da, Polonya'da ve Sovyet Rusya'da bunların hâlâ canlı izleri bulunmaktadır.

ENDÜLÜS HİLÂFETİ

508  — Yukarıda sözü geçtiği gibi, Abbasîlerin   hilâ­fet makamına geçmesiyle İspanya Müslüman Şarktan ay­rıldı. Bin seneye yakın hakimiyet devresinden sonra 1492 de tslâm devletinin oradaki son izleri Kastilli hıristiyan-lar tarafından silindi. Oradaki îslâm üniversiteleri,    Av-rupanın her tarafından gayrı müslim talebeleri    devamlı olarak kendilerine çekmişlerdi. îberya yarımadasında gö­rünen îslâm mimarisinin   kalıntıları   bu sahada   erişilen •şayanı hayret terakkiyi gösterir. Siyasî sükûtlarından son­ra müslümanlar   kendilerine   hıristiyanlığı   kabul  ettire­bilmek için yapılan kanlı zulümlere şahit oldular, bu ka­darla da kalmadı, kütüphanelerinde ki yüzbinlerce elyaz­ması eserler toptan yakıldı,    matbaanın    hizmete girme­diği bir devirde yapılan bu    tahribat    telâfisi    imkânsız kayıplara sebep oldu.

DOĞU ASYA ve GÜNEY-DOGU ASYA

509  — Çin, Müslümanların siyasî hakimiyetini     asla görmedi. Orta Asya'dan ilerleyerek, müslümanlar    Doğu Türkistan vilâyetinde müslümanlığı yaydılar;  ihtimal ki deniz yollanyle seyahat ederek Yun-Nan güney vilâyetini kendi kendilerine kazandılar. Kısa ömürlü bazı prenslik­ler meydana geldi,  fakat Çin'de ve Tibet'te milyonlarca insan îslâm misyonerlerinin   sessiz    faaliyetleri   sayesin­de îslâma girdiler. Bununla beraber Çinlilerin büyük ek­seriyeti daima Allanın   birliğine inanan   İslâmm dışında kalmıştır.

510  — Güneydoğu    Asya'nın hikâyesi    bambaşkadır.

276

İSLAMA GİRİŞ

Son asırlar boyunca Güney Arabistan'dan ve Güney Hin­distan'dan kalkan tacirler kıt'anm bu taraflarına da uğ­radılar ve din gayretleri sayesinde, yalnız Malaya yarıma­dası değil, bu bölgede binlerce ada ahalisi hemen hemen tamamıyle İslâm dinine girdiler. Endonezya'da olduğu gi­bi Filipinliler'in güney adalannda İslâm hâkim durumdan­dır. Geniş sayıda birçok prensliklere ayrıldığı için bu böl­geler yavaş yavaş Avrupalıların, bilhassa İngilizlerin ve Hollandalıların boyundurukları altına düştüler. Asırlar bo­yu ecnebi hakimiyetinden sonra Endonezya 70 milyon nıüslüman nüfusu ile istiklâlini kazandı; Malaya Yarım-dası da tanı bir hükümranlığa doğru sulh yoluyla son zamanlarda İngiliz Milletler Camiası içinde istiklâlini ka­zandı.

AFRİKA

511  — Kuzey  Afrika pek eski zamanlardan beri  İs­lâm topraklarına bağlanmıştı. Fakat bu kıt'anm geri ka­lan kısmının muhtelif   bölgelerinin    kendilerine mahsus gelişme hikâyeleri vardır. Doğu Afrika, şüphesiz Arabis­tan'ın yakın oluşu sayesinde   İslâmın ilk   evvel tesiri al­tına girmişti. Bu kısımda geniş sahalar kuvvetli bir    su­rette müslüman olmakla kalmamış, mühim miktarda İs­lam devletleri de meydana gelmiştir.

512  — Batı Afrika îslâmı daha sonra tanımağa    baş­ladı,   buradaki   müslüman   hükümdarlardan   bazılarının —yerli kültürü ile insicamlı   gayretleri— sayesinde mü­him bir kısım îslâma kazanıldı ve şu hâdise bir defa daha diğer memleketlerde olduğu gibi tekerrür   etti: Avrupa­lıların boyunduruğu altındaki memleketlerde    hıristiyan-lığın yayılmasına   kıyasla, müslüman   fatihlerin   idaresi altında İslâmiyet   daha fazla   yayıldı.   Asırlar    boyunca buralarda hakikî îslâm imparatorluklarına    tesadüf    olu­nur. Arap tarihçilerine göre Amerika    yolunu,, bilhassa Brezilya yolunu keşfeden   bu     bölgedir. Kristof   Kolomb

UMUMÎ İSLÂM  TARİHİ

277

ve halefleri zamanında ilk Avrupalılar oralarda zenci ahaliyi de bulmuşlardır. Tarihî vesikalar mevcud olma­masına rağmen, yalnız siyah Afrika'nın müslünıanları de­ğil Berber'ler de Amerika'nın koloni zasyOnuna iştirak et­mişlerdir. Brazil kelimesi bu düşünceyi ilham etmektedir. Zira, Birzalah meşhur büyük bir Berber kabîlesidir. Bu kabilenin mensuplarının müşterep adı tamamı tamamına Brazirdir. Bu kelime ne Brezilyalıların, ne de Avrupalı­ların kullandığı bir kelimedir. Atîantikteki Kanarya ada­larında La Palma adasının durumu da buna benzer. Eski adı Bene Hoare idi ve Beni Huvâra adındaki Berber kabi­lesine nisbet edilmişti. Bu keyfiyet Brezilya hakkındaki faraziyeyi de -takviye eder. Bu, müslüman İspanya'nın düşüşü ve Avrupalıların Amerika'da kolonizasyon işine başladıkları tarihe kadar devam etti Afrika da Fransa, Britanya, Almanya, Portekiz, Belçika gibi Avrupalı dev­letlerin sömürgesi oldu. Oralarda îsîâm hakimiyetini gör­memiş geniş ülkeler vardır. Böyle olmakla beraber îslâm bu günlerde oralarda garplı efendileri tarafından konu­lan engellere ve gösterilen teyakkuza rağmen yayılmak­tadır. Kuvvetli müslüman unsurları ile bu memleketler arasında Sudan şimdiden müstakil bir devlettir. Yeni müstemleke çözülmesi dolayısıyla büyük İslâm çoğunluğu olan birçok memleketler istiklâl kazandılar; maamafih bazıları gayr-i müslim diktatoryaya ve işkenceye halen tabidirler. Diğer bölgeler daima artan bir muhtariyete doğru gitmektedirler. Fransa Somalisi, Ekvator Afrikası ve İspanya sahrası bunun kayda değer örnekleridir.

MUASIR DÜNYA

513 — Endonezya'dan Fas'a kadar, Birleşmiş Millet­lerin üyesi olan otuzdan fazla müslüman devlet vardır. Avrupa'da: Arnavutluk'ta, Sovyet Rusya içinde, müslü­man cumhuriyetlerde Öyle görünüyor ki İslâm dini konu-

278

Islama giriş

sunda muhtariyetleri gittikçe artmaktadır. İngilizler ta­rafından geliştirilen İngiliz milletler camiası (Commenn-wealth) gösteriyor ki baştaki idarecilerin zeki ve diğer­kâm olmaları, millî menfaatleri şahsî menfaatlerine tercih etmeleri şartıyla gayrı müslim devletleri topluluğuna yak­laşmanın müslüman azaların hakikî istiklâllerini kazan­malarına mani teşkil etmemektedir. Eğer İspanya, Fran­sa, Rusya, Hindistan, Çin ve diğerleri kendi müslüman-tebalarını hakikî bir muhtariyet için yetiştirirlerse, hür­riyet için yapılan bugünkü mücadele, hikmet-i vücudunu kaybeder ve herkes dünyanın refah ve selâmeti için iş ve ahenk birliği içinde yaşayacak hale gelir.

514 — İslâm şimdi, Amerika'da Kızıl Derililer hariç uzun asırlandanberi dünyanın belli başlı bütün ırkları ta­rafından temsil edilmektedir. Arapça konuşanlar kendi ehemmiyetlerini, İslâm'ı her şeyin fevkinde Kur'an ve Hadîsi tâlimeden dilin sahibi olmalarına istinad ettirmek­tedirler. Hind-Pakistan müslümanları ve Malaya-Endo-nezyahlar sayı itibariyle en mühim iki etnik grubu temsil etmektedirler. Siyah Irkın,, bugüne kadar enerjilerini mu­hafaza etmiş olma imtiyazları vardır. Londralı Prof. Arnold Toynbee (Toyinbi) gibi geniş ve derin bilgili bir âlim însan medeniyetinin gelecek safhasına zencilerin li­der olacağını söylüyor. İslâm hali hazırda bu ırk ara­sında birçok taraftar kazanmaktadır ve İslama yeni gi­renler tarafından gösterilen gayret herkesçe malûmdur, . 515 — Hakikî bir rakam olarak dünyadaki müslü-manların miktarını tayin etmek pek güçtür, çünki ölüm­ler, doğumlar bir tarafa, şahsî sebeplerde meydana çıka-rılmıyan birçok ihtidalar vardır. Fakat mevcut bütün delillere göre hiç şüphe yok ki Adem ile Havva'nın to­runlarının dörtte veya beşte biri hergün Mekke'deki Kâ-beye dönerek ve yüksek sesle (Allahu Ekber) diyerek,, yalnız (Allah) in büyük olduğunu ilân etmktdirlr.

BÎR MÜSLÜMANIN GÜNLÜK HAYATI

DOĞUŞ

516  — Hiç bir ırka   hassaten   tahsis   edilmemiş, hiç bir kıtaya hasredilmemiş, fakat bütün insanlık için vaz' edilmiş bir dinde iki türlü doğuş olur: İhtiyarî ve Gayrı ihtiyarî.

517  — Evvelâ ihtiyarî doğuştan bahsedelim_  Bu, re-şid bir kimsenin yaptığı   hareketin bütün şuuruna sahip olarak ve hür seçim ile Hz.    Peygamber (s.a.) in dediği gibi: «Dil ile ikrar ve kalb ile    tasdik»    suretiyle ihtida etmesidir. Evvelâ gusledilir. Bu, sembolik    olarak bütün cehalet ve imansızlık   kirlerinden   temizlenmek için ba­şından aşağı su dökmek    suretiyle yapılan    yıkanmadır. Sonra âdet olduğu üzere iki şahidin huzurunda aşağıdaki formül söylenir: «Şehadet ederim    ki :    Allahtan   başka tanrı yoktur, şehadet ederim ki:    Muhanımed Allahm re­sulüdür = Eşhedü en lâ ilahe illallah   ve    eşhedü erme Muhammeden abduhu ve resulühu.»

518  — Hz. Peygamber (s.a.) in İslâm dinine yeni gi­ren birisine ismini sorması âdeti idi. Eğer bu isim gayrı Islâmî bir özelliğe sahip ise Peygamber efendimiz  (s.a.) onu değiştirir ve daha uygun bir isim verirdi. Bunun gibi meselâ bir adamın ismi Güneşe tapan, Kâbeye tapan, Müs­rif mânalarına gelen (Abdüşşems, Abdül Kabe, Gavi) gibi isimlerden biri ise asla hoş görmezdi. Şimdiki    zamanda da İslama yeni girenler çok kere Arap dilinden yeni   bir ad almaktadırlar. Arapça Hz. Peygamber (s.a.) in zevce-

280

İSLAMA GİRİŞ

leri müslümanların anneleri olduğundan Arap dili de her müslümanm ana dilidir.

519 —■ Arapça her müslümanm ruhani ana dili oldu­ğundan onu öğrenmesi, hiç olmazsa alfabesini öğrenmesi vazifesidir. Bu suretle Kur'an'ı aslî metninde okumak ka­biliyetini elde etmiş olur. Ötedenberi bu dine girenler buna o kadar ehemmiyet vermişlerdir ki mahallî dillerinin yazılmasında Arap yazısını kabul etmişlerdir. Fars, Türk, Urdu,' Malaya, Peştu, Litvanya, Afrikanîya ve şâir dil­lerinde olduğu gibi. İçtimaî bir vazife olarak hiç olmazsa kendileri gibi müslüman olanlar arasındaki muharebele­rinde kendi dillerini yazmak lâzım geldiği zaman bu ya­zıyı kullanmaları Önemle tavsiye olunur. Filvaki Arap yazısı bütün hareke işaretleriyle beraber yazıldığı zaman büyük estetik ve iktisadî değeri bir tarafa (o bir nevi steno'dur) dünyadaki bütün yazılardan daha açık ve iki türlü okunuşa yer vermemesi bakımından mukayese edi-

lemiyecek kadar üstündür.

519/a — Arap olmayan müslümanlar kendi dillerini yazmak üzere Arap yazısını kabul edince hem alfebe harf­lerine ve hem de harekelerine bazı ilâveler yapmak ihtiya­cını duyarlar. İslâm dünyasında yeknesak ıslâhat yapacak ve vazedecek hiçbir merkezî akademi bulunmadığından bu ilâveler memleketten memlekete ve devirden devire farklı olmuştur. Filhakika Arapça olmayan dilleri ve özel isim­leri yazarken tek bir Arapça yazı sistemini tekâmül et­tirmek için müslüman memleketlerin ve Arap harflerini kullanan gayrı müslim devletlerin iştirak edecekleri bir dünya kongresini akdetmeye şiddetle ihtiyaç vardır ki böylece çeşitli lisanlarda Arapça olmayan aynı seslerin karşılığında, bugünkü acıklı durum gibi, farklı işaretler ve şekiller kullanılmasın. Arap harflerine yapılan en eski

BİR   MÜSLÜMANiN   GÜNLÜK   HAYATI

281

ilâveler, muhtemelen İranlılar ve Türkler tarafından ya­pılmıştır. En eski sesli harf ilâveleri (Hareke) îspanya-lılar tarafından (Arap olmayan, yani İber yarımadasının dili demek olan el-a'cemiyetu kelimesinin bozuk şekli) Al-samiado için yapılanlardır. Ve bugün Kur'an tercemeleri de dahil olmak üzere bu dille yazılmış yüzlerce yazma eser mevcuttur. Son günlerde yabancı özel isimlerin doğru telâffuzunu kaydedebilmek için Araplar da bu tip ilâveler yapmak ihtiyacını duydular. Bildiğimize göre bu husus­ta teklif edilen en güzel ve açık sistem Haydarabad Dek-kan'daki Osmaniye Üniversitesi tarafından kabul edilip Er-nest Nys'ın Origines du Droit des Gens adlı eserinin ur-duca tercemesi gibi yeni ve hacimli neşriyatında kullanı­lan sistemdir; bu aşağı yukarı 12 kadar eski ve yeni Av­rupa dilinin alfabelerini karşılamıştır. (Transliterasyon). Bu Arap alfabesine çevirme (Transliterasyon) sisteminin teferruatı İslâmic Culture, Hyderabat (Haiderabad), 1940, s. 486 v.d. nda bulunabilir. Biz izah sadedinde aşağıda Av­rupa'nın üç ana dilinden alınmış ve Arap harfleriyle ya­zılmış kısa bir parça vereceğiz.

520 — Alelade Arap alfebesi, ayın burçlarının ra­kamları ve şayanı hayret bir şekilde bine kadar rakam ola­rak kullanılmaya elverişli (1) ve sağdan sola yazılan 28 harften müteşekkildir :

(■1) Talim maksadıyie harfierin sirası değiştirilmiştir; harf­ler lügatlarda şekillerinin benzerliklerine göre sıralanmıştır. Bu harf­ler ayrı,-tam ve bitişik olmak üzere iki ana şekle sahiptir: Bitişik şekil norma! yazılar için ve müstakil (tam) şekii kelimeyi müteakip kelimeden ayıracak    şekilds her kelimenin    sonu  için     kullanılır. Biz

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATİ                     233

Arapçada kullanılan mutat    harekeler  (sesli harflere benzerler) şunlardır :

Bu işaretler sağdan sola doğru e, i, u, â, sükun, şedde, en, in, un seslerim ifade eder. Mamafih bunlar okuyucu lehine muhtemel bir müphemiyeti yok etmek talebedildi-ğinde kullanılır. Ana lisamndaki bir metni okuyan kimse­nin yardıma ihtiyacı olmadığı için bunlar normal olarak ne el yazısında ve ne de baskı işinde kullanırlar. Yuka­rıdaki harf ve hareke (işaret) sistemi Arapçanın diyalekt­lerine ve halk diline (ümmî Arapçaya) olmasa bile temel

Sağdan

sola  bu 28    harf aşağı    yukarı  şu seslen temsil     eder

(İngiliz sistemine göre) :

D

Tabiî ses: a, e, u, i, â (telâffuza ve yere göre)

2)

B

 

3)

T

 

4)

Th

(İngilizcedeki vvittı)

5)

J (

Tünkçede c)

6)

H

(gırtlaktan)

7)

Kh

(gırtlaktan)

8)

D

 

S)

Dh

(Dz ye yakın)

10)

R

 

11)

Z

 

12)

S

 

13)

Sh

(Türkçede Ş)

14)

Sw

 

15)

Dw

 

16)

Tw

 

17)

2w

 

18)

Tabiî ve gırtlaktan telâffuza göre a, i, u.

19)

Gh

(Türkçede ğ)

20)

F

 

21)

Q

(gırtlaktan K)

284

İSLAMA GİRİŞ

Arapça için kâfidir. Şüphesiz bu bazı hallerde Arapça dı­şındaki lisanlar için yeterli değildir.

520/a — Aşağıdaki ilâveler farsça, kürtçe, peştu ve urduca gibi şarkta ve garpta Arapçanın dışındaki birçok dil tarafından kullanılmakta ve onlara da kifayet etmek­tedir. Bu ilâvelerdeki harfler şunlardır :

j          aw (ingilizce fall'deki a veya of taki o gibi)

CU       eh (ingilizcedeki chance)

.   3         ingilizce pleasure'deki su gibi.

Z»        Almanca spreehen, emıq'deki eh ve.ıg gibi,

j;        V  (ingilizce lave, almanca w)

^J'       Fransızca ligne'deki gn gibi. ^)        Ğnneli n, france gibi.

Cafe'deki e gibi (ingilizce base'deki a'ya benzer?

ve sağdan sola İngilizce at'teki a, ingilizce let'teki e, fran-sizca de'deki e gibi kısa o ve sonuncuda ingilizce and veya allen'deki uzun a seslerini verirler.

22)     K

23)    L

24)     M

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

285

521 — Bundan sonra çocuğun müslüman bir aile içinde doğmuş olması gelir ki bu, insan ihtiyarının (iradesinin) dışındaki bir durumdur. Ebehanım vazifesini bitirir bitir­mez çocuğun sağ kulağına ezan ve sol kulağına kaamet oku­nur ki yavrunun ilk işittiği şey imana şehadet ve Halika İbadete davet olsun. Ezan (1) şöyledir : «Allah büyüktür (dört defa tekrar edilir), şehadet ederim ki Allahtan baş­ka tanrı yoktur (iki defa). Şehadet ederim ki Muhammed Aliahm resulüdür (iki defa)_ Kalkın namaza (iki defa). Kalkın felaha (iki defa). Allah büyüktür (iki defa). Al­lahtan başka tanrı yoktur (bir defa) (asli metin için ek A ya bakınız). Kaamet (2) şöyledir: (asli metin için ek B ye bakınız). Allah büyüktür (dört defa). Şehadet ederim ki Alîahtan başka tanrı yoktur (iki defa). Şehadet ederim ki Muhammed Aliahm resulüdür, (iki defa). Kalkın na­maza (iki defa). Kalkın felaha (iki defa). Namaz baş­ladı (iki defa). Allah büyüktür (iki defa). Allahtan başka tanrı yoktur (bir defa).

İLK ÇOCUKLUK

522 — Çocuğun saçı ilk defa kesildiği zaman ağîrlı-ğmca gümüş yahut bu gümüşün tutarı olan para fuka­raya dağıtılır. Hal ve vakti yerinde olanlar bir koyun veya keçi kurban ederek fakirlere ve eşe dosta dağıtırlar. Buna akîka denir.

25)     N

26)    W (Türkçe V) veya yerine göre oo  (Türkçe u)

27)     H

28)    Y  veya  yerine  göre  ee  (Türkçedeki   î)

(1) Ezan, minareden ve yüksek sesle okunur. Sabch eza­nında (kalkın felaha) dan sonra iki defa es salötü hayrım mrnsn nevin ilâve edilir ki «namaz uykudan hayırlıdır» demektir. Şiî mezhebi bunun yerine hay alâ hayril amel der ki «amelin (işin) hayırlısına  kalkın»   demektir.

{2}    İkamet farz namaza başlanacağı  sıradc  okunur.

286

fSLÂMA GİRİŞ

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

287

523  — Sünnet olmak için bir yaş tesbit edilmiş değil­dir. Âdet olan küçük yaşta sünnet   olmaktır. Reşid o lan mühtediler için sünnet olmak mecburî değildir.

524  — Bir çocuk   okuma   çağına gelince   —dört ya­şından biraz sonra— ilk dersini alacağı gün aile arasında bir ziyafet tertibedilir. Bir hayırlı iş olmak üzere   birisi çocuğun önünde   Kur'anm   96.   suresinin   ilk beş ayetini okur, bu ayetler îslâmm   ümmî   Peygamberine   ilk nazil olan okuma yazma hakkındaki   ayetlerdir. Çocuk   onları kelime kelime tekrar   eder.   Meali   şöyledir: (asli   metin Ek: C)

Bismillahirrahmânirrahim

«Yaratan Rabbinin adıyla oku

O, insanı bir kan pıhtısından yarattı,

Oku, Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir^

Ki (insana) kalemle (yazı yazmayı) öğreten O'dur,

İnsana bilmediğini O öğretti.»

525  — Çocuk müsait bir   yaşa gelince   kendisine na­mazın nasıl kılınacağı öğretilir, namazda okunan   sureler tedricen ezberletilir. On yaşından itibaren çocuğu namaza alıştırmak için anne-baba   cezalar   tatbik etmeğe   başla­malıdır.

526  — Bulûğa erince   namaz   kılmak gibi oruç   tut­mak da farzdır, ya'ni mecburîdir. Bununla beraber   müs-lüman ailelerde çocuk bunlara   daha erkenden   alıştırılır. Filvaki çocuğun bir Ramazan ayında ilk defa oruç   tutu­şu o ailede büyük sevinç   ve bayram vesilesi   olur.   Umu­miyetle çocuk on iki yaşma gelince ilk zamanları   Rama­zan ayında bir   gün   oruç tutar,   müteakip   senelerde bu günler yavaş yavaş artar ve nihayet   bulûğa erince   tam bir ay oruç tutmanın zorluğuna kolayca alışmış bulunur.

527  — Kudreti olana   ömründe bir kerre hac   etmek

farzdır. Kamerî aylardan Zilhicce ayının ikinci haftasın­da icra edilir Müslümanlar Mekke'de toplanırlar, Arafat, Müzdelife, Mina gibi muhtelif mevkilerde bir hafta geçi­rirler. Resmî rehberler (Deliller) her hacı namzedine Hac-cın muhtelif şartlarının nasıl yerine getirileceğini öğre­tirler. Senenin başka zamanlarında Ka'beyi ziyarete umra denir ki tafsilât aşağıdadır :

527/a — Hac için erkekler mutad elbiselerini çıka­rıp dikilmemiş bir peştemal ve omuzları örten bir elbise parçasını ihtiva eden ihramı giymeli ve baş açık kalmalı­dır (Hanımlar temiz olması gereken mutad elbiselerini giymeye devam ederler; kollarını ve topuklarına kadar ayaklarını örtmelidirler). Mekkeli olmayanlar ihramı şeh­re girmeden Mekke'nin sınırları demek olan Harem'den önce giymelidirler. Fakat Mekkeliler aynı şeyi şehir içinde yapmalıdırlar. Sonra Zilhiccenin 9. günü bütün günün iba­det ve tekeffür içinde geçirildiği Arafat'a gidilir; gece Müzdelife'de geçirilir. Bu ayın 10, 11 ve 12. günleri Mi-na'da geçirilir ki bu esnada hergün temsilî bir şekilde şey­tan taşlanır Kabe'yi tavaf etmek ve O'na yakın olan Sa­fa ile Merve arasında 7 defa sa'y yapmak için Mekke'nin kısa bir ziyareti yapılır. Tavaf esnasındaki dualar için ek, W, X'e; sa'y için de ek, Vye bakınız. (Bu son dua Safa-Merve ve Merve-Safa arasında tekrar edilir).

İhramı giydiği andan çıkaracağı âna kadar bilhassa ibadetlerden sonra Telbiye'yi (metni için bakınız ek. 2) okumak suretiyle devamlı olarak Allah'ın dâvetine icabet etmelidir.

527/b — Umre Haccı için, Arafat, Müzdelife ve Mina'-da kılınmaz; sadece Tavaf ve Sa'y yapılır. Bu Umre için ihram giyilirken bizzat Mekke'liler dahi şehrin dışına çık­malı; tavaf ve sa'y yapmalıdır ki bundan sonra saçların tı-raşıyle normal hayata dönülür.

528 — Zekât, ziraat,   ticaret,   maden   işletmesi   gibi

233

ISLAMA  GİRİŞ

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

289

muhtelif çeşit mahsuller, neşvünema bulan emlâk, umu­mî otlaklarda yayılan koyun, keçi, sığır ve deve sürü­leri gibi mal ve tasarruf edilmiş, biriktirilmiş para üze­rine konmuş bir vergidir. Yalnız gayrı müslim memleket­lerde değil müslüman memleketlerinde dahi diğerlerine vergi konduğundan, bunlardan bugün için zekâta tâbi bir konu olarak yalnız birikmiş para kalmıştır. Eğer bir kimsenin muayyen bir miktar parası (200 dirhem gümüş) —dirhem Hz. Peygamber (s.a.) zamanında bir sikkenin adıdır— bu günkü rayiç ile beş ingiliz lirası, yahut on-dört dolar birikmiş parası varsa ve üzerinden tam bir sene geçmiş ise sahibi bu parasının yüzde 2,5 nu zekât olarak verir. Eğer borcu varsa, borç miktarı biriken pa­radan çıkarıldıktan sonra geriye kalan miktar Üzerinden ze­kât hesabedilir Zekât doğrudan doğruya fukaraya tevzi edilir, eğer fukarayı koruyan mahallî müesseseîer varsa bu tevzi, onların vasıtasıyla da olabilir. Kur'ana göre bu vergi: «Fakirlere, yoksullara, zekâtı toplayıp dağıtmakta Çalışanlara, kalpleri İslama kazanılacak olanlara, boyun­ları kurtarılacak olanlara köle ve esirlerin hürriyete kavuşturulmalarına), ağır borç altına girmiş olanlara, Allah yolunda harcanmağa, yolcu ve yabancıların barıri-dırılmasına» sarf edilmek üzere konulmuştur. (Kur'an, 9:60) Bir kimse zekâtını bir tek kimseye veya müesse­seye veyahut müteaddit kimselere tahsis edebilir.

529 — îki bayram münasebetiyle verilen bir başka vergi daha vardır. Ramazan ayının sonunda, bir insanın günlük gıda masrafına yetecek bir para (Sadakai fitr) bir fakire verilir. İkinci bayram Mekke'de Haccm ifa edildiği zamanda yapılır. Bu vesile ile hal ve vakti ye­rinde olanlar bir keçi veya koyun... keserek etinin bir kısmını fukaraya dağıtır geri kalanını çoluk çocuğu ile yerler.

^^^^^HİMMfe

■ 530 — Para ile ilgili hususlarda şu hatırda tutulma­lıdır ki bir müslüman için ikraz karşılığı faiz alan mua­melelere iştirak etmek, tesadüf oyunlarına, piyangolara ve bunlara benzer işlere girişmek caiz değildir. Hiç kimse gönül hoşluğu ile faiz vermez Hususî şahıslara ikraz edilmiş para için faiz istemekten kaçınılmalıdır. Tasar­rufların yatırıldığı bankalardaki faiz meselesi karışıktır ve her bankanın idare mekanizmasına tâbidir. Eğer ban--ka faiz alıyorsa bankanın kazancından elde edilen kârlar da gayrı meşrudur; bununla beraber bazı memleketlerde bu nevi bankalardan başkaları bulunmıyabiür, eğer bu gibi bankalardan faiz alınmazsa ve aranmazsa bankalar bu paraları, müslümanları dinlerinden döndürmeye çalışan misyoner teşekkülleri gibi İslama zararlı müesseselere devrederler, bu itibarla bu gibi bankalardan faiz alınmalı, fakat kendine ve ailesine harcedilmiyerek hayır işlerine tahsis edilmelidir. Büyük fakîh Serahsî, «bir kimse kendi servetinde gayrı meşru bir miktar tesbît ederse, sadaka mahallerine sarfetmek suretiyle bundan kurtulabileceği­ni» içtihat ediyor.

531  — Sigorta hükümet vasıtasıyla ve karşılıklı yar­dım esasına dayanan şirketlerle olursa meşrudur;    kapi­talist şirketlerle olursa hayır.

İZDİVAÇ

532  — Bir müslüman erkek, müslüman    kadınla ev­lendiği gibi tmısevi veya hıristiyan dinindeki    kadınlarla da evlenebilir (Kur'an 5/5), fakat putperest, müşrik veya Allahı inkâr eden bir kadınla evlenemez. Bir müslüman kadın ise çeşiti ne olursa olsun gayn müslim bir   erkekle evlenemez; hatta evlilikte devam edemez. (Kur'an 2/221)

533  — Evli bir erkeğin ihtida ederek îslâma girmesi halinde hanımı musevi veya   hıristiyan ise   ve kocasıyla

.                     Ulama Giriş, — F: 19

290

İSLAMA GİRİŞ

beraber ihtida etmek istemezse evlilik bir arızaya uğra­madan devam eder. Zevce eğer evlemlmesi yasak olan bir zümreye mensup ise ve dinsizlikte kalmakta İsrar ederse evlilik hayatı derhal kesilir, kendisine düşünmek için mu­ayyen bir müddet verilir ve sonunda mecburen boşanma vaki olur.

534  — Eğer evli bir kadın îslâmı kabul ederse, zevci müslüman değilse zevciyet hayatı derhal durur ve kocaya tanınan muayyen bir müddet sonunda hanım    mahkeme vasıtasıyla boşanmayı talep etmelidir.

ÖLÜM

535  — Bir müslüman ölüm    döşeğinde imanın    şart­larından olan   kelimei   şehadeti telâffuz   etmeğe   gayret eder: Lâ ilahe illallah,   Muhammedür   Resulüllah. Ya'ni: Allahtan başka Tanrı yoktur, Muhamed    Onun Resulü­dür. Etrafında bulunanlar da bunu tekrar etmek suretiyle ruhunu teslim etmek üzere olan kimseye yardımcı olur­lar. Buna telkin denir. Ceset sertleşmeden kollar   ibadet­teki gibi ya göğsün üzerinde çapraz konur veya iki ta­rafa salınır.

536  — ölen kimsenin    definden   evvel na'şı yıkanır ve temizlenir, üzerindeki elbiseler daha evvel alınmış ol­duğundan üç parça olan kefene    sarılır. Yıkamak    şöyle olur: evvelâ sabunlu veya mümasil bir madde ile karışık su ile yıkanır, ikincisinde sabun vesairenin   izleri silinir, giderilir, üçüncüsünde suya bir miktar kâfuru karıştırılır bütün vücuda dökülür,  Yıkamak kaabil olmazsa teyem­müm kâfi gelir (ileride abdest bahsinde bundan da bahse­dilecektir.) Na'şı kefenledikten sonra cenaze namazı kılı­nır  (tafsili ileride gelecek). Bu namaz na'şin    gıyabında da ölen kimsenin vasiyetine uyularak başka yerde defne-dilse dahi kılınır. Kabir   mümkün   olduğu kadar   ölünün yüzü Kâbeye doğru gelecek şekilde kazılır, ölünün yüzün

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

291

Kâbeye müteveccih olması için başı hafifçe sağa meylet­tirilir. Meyyit kabre indirilirken «Bismillah, Aliahın Re­sulünün dini üzere» (asli metin, ek: D) denir. Müslüman inancına göre ölen kimseye kabrinde iki melek gelerek itikadına dair bazı sualler soracaktır. Bu itibarla defnin­den sonra kabir başında telkin verilir, ölünün nasıl cevap vermesi lâzım geldiğini öğretmek, hatırlatmak manasına­dır. Tercemesi aşağıdadır :

Kadın veya erkek), Ey Aîlahın kulu, bu dünyayı terk ederken ettiğin ahdi hatırla, Allahdan başka tanrı olmadığına ve Muhammedin onun Resulü olduğuna şeha-det ettin, Cennetin hak olduğuna, cehennemin hak oldu­ğuna ve kabirde sualin hak olduğuna ve ceza gününün niç şüphesiz geleceğine, Aliahın kabirden dirilteceğine inandın, Allahı Rabbin, îslâmı dinin ve Hz. Muhammed (s.a.) i peygamberin, Kur'anı rehberin, Kâbeyi kıblen ve müminleri kardeş olarak kabul ettin. Allah seni bu imti­handa sabit kılsın.» (1). «Allaha iman edenlere bu dünya hayatında da, ahirette de o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder, Allah zalimleri şaşırtır. Allah ne dilerse ya­par.» (2). «Ey itminana ermiş ruh, dön Rabbine, sen On­dan razı, O senden razı olarak, haydi gir kullarımın içi­ne, gir cennetime.» (asli metin ek: E).

537  — Kabirler için   israf   derecede para   harcamak yasaktır; o parayı fakirlere ve lâyık olanlara   harcamak ve sevabının ölen kimse için kabul edilmesine dua etmek daha hayırlıdır.

UMUMÎ İTÎYADIiAR

538  — Günde beş vakit namazdan ve senede bir ay oruçtan başka müslümanlara bazı   hususların   itiyad ha-

(1)    (K.  14/27).

(2)    {K.  88/28-3OJ.

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

293

292

İSLAMA GİRİŞ

line getirilmesi tavsiye olunur. En mühimi Kur'anın aslî metninin ve tercümesinin okunmasıdır, bu suretle kendi hayatını ona uydurmak ve muhtevası üzerinde derin de­rin düşünmek imkânı bulunmuş olur. Bu dünyada Allah kelâmını yâd etmek ve ona müracaat etmekten daha ha-; yırlı bir şey olabilir mi?

539  — Hangisi olursa    olsun   bir işe    başlarken Bis­millah ya'ni. Allanın adıyla)  diye başlamalı ve bitirildik­ten sonra Elhamdülillah  (ya'ni Allaha hamdolsun) denil­melidir. Bir şey düşünülür veya istikbal için va'd edilirse arkasından derhal İnşaallah (eğer Allah isterse) deyiniz.

540  — Müslümanlar birbirlerine rastgeldikleri zaman «Esselâmü aleyküm    (veya    selâmün    aleyküm)» — «Ve aleyküm selâm» diyerek   birbirlerini   selâmlarlar.    (Her ikisinin de   mânası: Selâmet   sizin   üzerine    olsun'dur). Bunlar, «günaydın, iyi akşamlar gibi cahiliyet   devri ba­kiyelerinden daha şümullü ve daha geniş manâlıdır.»

541  — Uykuya yatarken   yahut yataktan   kalkarken Allahı ta'zim etmelidir,   bunun en basit   ifadesi   Sübha-nallah'dır. Bunun gibi meselâ Hz. Peygamber (s.a.) in üze­rine Allanın rahmetini niyaz etmek de vardır. Bunun ifa­desi şöyledir:    Allahümme salli alâ Muhammed ve bârik sellim   (Ey   Allahım  Muhammede  meylet, onu  mübarek kıl.ve himayene al).

542  — Hz. Peygamber (s.a.)    sağ tarafta olmağı ter­cih ederdi, sandallarını    giyerken evvelâ sağ   ayağını gi­yer, sol ayağını sonra giyerdi.    Çıkarırken de bunun ak­sini yapardı, bîr gömlek giyerken evvelâ sağ kolunu sonra sol  kolunu  geçirdi,  başını tararken evvelâ  yarı  sağ ta­rafını sonra yarı sol tarafını tarardı; bir eve yahut   bir cami'e girerken evvelâ sağ ayağını 'içeri    atar sonra sol ayağını atardı. Bununla beraber    hamama veya    helaya girerken evvelâ sol    ayağını atar,    dışarı    çıkarken    sağ ayağını atardı.    Bir elbiseyi    bir    yakkabıyı    çıkarırken

I.

soldan başlardı_ Bir şey dağıtırken sağ tarafında    bulu­nanlardan başlar sol tarafında bulunanlarla bitirirdi.

YİYECEK VE İÇECEK        -         •        ■         ı   ■

543  — Bu hususta en mühim noktalar şunlardır :

544  — Alkollü içkiler ve domuz eti bütün şekilleriyle yasaktır. Bir yanlış anlamanın izâlesi gerekir:    Kur*an-ı Kerîm tarafından kullanılan hamr kelimesi aslında üzüm­den yapılan şarabı ifade ediyorsa da, bizzat Peygamberin zamanında dahi kelime maddesine bakılmaksızın her çeşit alkollü içkileri ifade ediyordu. Bu yüzden hamr ayeti nazil olunca Medine'li müslümanlar sadece şarabı değil, her çe­şit alkollü içki stoklarını döktüler. Medine'de içkilerin hur­ma meyvelerinden   fermantasyonla   elde edildiği   kayde­dilmelidir. Diğer etlere gelince müslüman, usulüne    göre kesilmemiş olan hayvanları veya kuşları yiyemez. Kur'an (5:3) de şöyle der :

«Ölü, kan, domuz eti, Allahdan başkası adına boğaz­lanan ve (canı üstünde iken yetişip meşru surette kestik­leriniz müstesna) boğulmuş, vurulmuş, yüksekten düşe­rek ölmüş, süzülmüş, canavar tarafından parçalanmış, putlar için kurban edilenler... size haram kılınmıştır. Fa­kat kim son derece açlık ve çaresizlik halinde, günaha meyil olmaksızın yemeğe mecbur kalırsa yer, çünkü Allah ■çok yarlığayıcı ve çok esirgeyicidir.»

Yeni nesil helâl olan hayvanlar ve kuşlar semavî din sahibi olanların meselâ hıristiyanlar ve yahudiler) kesme esnasında kendi dinlerinin kaidelerine riâyet etmek şar­tıyla kestikleri müstesna müslüman olmayanların kesme­leri halinde yenmesi haram olur_ Bir hıristiyan tarafın­dan boğularak öldürülen bir piliç bizzat tarafından boğu­landan daha çok helâl olmaz.

Yani her ikisi de haram kalır.      .       *    .

294

İSLAMA GİRİŞ

BÎR MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATİ

295

545  — Dinî bakımdan hayvanın kesilmesi    şöyledir: Bismillah diye başlanarak   hayvanın   boğazı ya'ni   nefes borusu, gıda ve su borusu ve iki kan damarının kesilme­siyle olur, omurga kemiğine   dokunulmaz, hayvan   tama-miyle can vermeden başı ayrılmaz ve derisi yüzülmez.

546  — Yemek yemek için altın ve gümüşten   yapıl­mış, tabak, kaşık, çatal v.s. de müslümanlar için yasaktır.

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: «Altının ve saf ipeğin kullanılması erkeklere haram kadınlara helâldir». Bunun bazı istisnaları mevcuttur Böylece askerî bir üniforma olarak ipeğin kullanılması caizdir. Altının da çene cerra­hisi için kullanılması caizdir. Halife Hz. Osman dişini altınla kaplatmıştır; Erfece b. Es'ad isimli bir zât bizzat Hz. Peygamberin kendisine harpte kaybettiği burnunun ye­rine daha evvel yapılan gümüşten burun harabolduğu için altından bir burun takmasına müsaade ettiğini rivayet et­mektedir.

ELBİSE ve SAÇ TUVALETİ

547  — Tamamen tabiî    ipekten yapılmış elbise    giy­mek (kadınlar hariç) îslâmda erkekler için yasaktır. Hz. Peygamber (s.a.) erkeklerin kırmızı renkte elbise giyme­lerini de sevmezdi; kendileri sakal salıvermişlerdi ve müs-lümanlara da öyle yapmalarım tavsiye ederlerdi.

548  — Müslüman kadınları uygun bir tarzda    bütün vücudu kaplayan bir elbise giymelidirler, bacakların   üst kısmını meydanda bırakan biçimden, dekolte    elbiseden,. vücudun çıplaklığını belli   eden şeffaf   kumaşlardan   ka­çınmalıdırlar. Elbise ve saç   biçiminde   erkeklere   benze­meğe çalışmamaklar ve kadınlık   cazibesini   belirten her şeyden sakınmalıdırlar.  Bundan başka diğer zamanlarda olduğu gibi namaz kıldıkları zaman da   saçlarını örtme­lidirler. Peygamber efendimiz kadınlara elbisenin    altına pantolan giymelerini tavsiye ederdi. Roblara gelince, bun-

lar hiç olmazsa bacakların ortalarına tercihan topuklara) kadar inmelidirler. (Bu hususu Ebû Dâvûd, Tirmizî, îbn-i Hanbel ve daha başkaları tarafından rivayet edilen bir hadiste görüyoruz).

NAMAZ ve ORUÇ

549  — Hz. Peygamber   (s.a.)   «Temizlik imanın yan­sıdır» buyurmuştur. Bu itibarla namaz    kılmağa niyetle­nen kimsenin evvelâ vücutça temiz   olması lâzımdır Su­reti umumiyede günlük namazlar için abdest alınır, diğer hallerde de gusledilir. Münasebeti zevciyede bulunduktan sonra kadın ve erkek için, ihtilâm olunca erkek için, âdet ve lohusalığın hitamında kadın için   gusletmek   farzdır, cuma namazları için gusül te'kiden tenbih edilmiştir.

550  — Gusletmenin usulü : Evvelâ gusle niyet edile­rek abdest almak, sonra   tepeden   tırnağa   kadar   bütün vücudu en az üç defa yıkamaktır; eğer bir küvet içinde yıkanılacak olursa küveti boşalttıktan sonra temiz bir su kabı ile baş ve omuzlardan üç defa dökerek   temizlenme­lidir.

551  — Abdest almanın usulü şöyledir : Abdest almağa niyet edilir, besmele çekilir, bileklere kadar eller yıkanır, ağız su ile çalkanır, buruna su çekilir ve   temizlenir, al­nından çeneye, bir kulaktan   ötekine kadar yüz   yıkanır, evvelâ sağ sonra sol kol dirsekler   dahil olmak üzere yı­kanır, ıslak parmaklarla başa mesih verilir, parmakla ku­lağın içi yıkanır (bazı mezheplere    göre bütün ense ve boyun yıkanır) sonra evvelâ sağ sonra sol ayak bileklere kadar yıkanır. Bütün bu yıkama hareketleri üç defa ya­pılır.

552  — Eğer su yoksa,   bulmak   imkânı da yoksa   te­yemmüm  etmeğe  müsaade vardır.  Bu,   toprakla   abdest

296

İSLAMA GİRİŞ

almak demektir. Tıbbî sebeplerle bir hastanın suya do­kunması mahzurlu ise o hasta da bu tarzda abdest alır ya'ni teyemmüm eder. Teyemmüm etmek için evvelâ ni­yet edilir, besmele çekilir, eller temiz bir toprağa (hattâ evin içinde duvara) sürülür, avucun içi ile yüz sıvanır, tekrar eller toprağa sürülür sol avuç ile sağ el, sağ avuç ile sol el dirseklere kadar sıvazlanır. Bu teyemmümün kaa-dir-i mutlak huzurunda insan mahviyetinin sembolüdür.

553  — Her namaz için abdest tazelemek şart    değil­dir. Alman abdest bozuhnadıkça yenisini almağa   lüzum yoktur. Abdest, uyumak gaz çıkarmak, helaya gitmek ve kusmakla bozulur. Sırası gelmişken şunu da işaret edelim ki helalarda yalnız kâğıt istimali caiz değildir,   temizlen­mek için su kullanılmalıdır

554  — Namaz kılmağa gelince, bunun için de elbise­sinin ve namaz   kılacağı yerin   temiz olması ve   kıbleyi (Mekke'deki Kabe istikametini)  bilmesi lâzımdır. Bunun için lalettayin bir dünya   haritasının   yardımiyle —böyle bîr harita bu kitaba eklenmiştir— Mekke'nin istikametini ta'yirt" etmek kolaydır. (Mekke,    Arabistanm batı sahille­rinin ortası istikametidir.);    sonra bir pusula,    alınacak istikametin hakikî cihetini kolayca   gösterir. Meselâ : İn­giltere'deki insanlar    güney-doğu; ■ Birleşik    Amerika'da olanlar doğu-güney-doğu istikametine yönelirler. Bu bap­ta dikkate alınacak diğer bir husus, dünyanın   yuvarlak­lığı dolayısiyîe kıble bahsinde, o mevki ile Kabe   arasın­daki mesafenin en kısa olanının aranması matluptur.   Bu bakımdan    New-York'ta    doğu-güney-doğu    istikametine dörımefe,.' fakat    Alaska'da güney--batıya   dönmek   —daha yakm-jbir.istikamet olduğundan— daha uygundur. Kabe'­nin coğrafî mevkiinin arz yuvarlağında mukabili Sandwiç yahut Şamoa adalarının civarındadır. Bu mevkiden   me­selâ vapurla geçerken her dört istikamet Kabe'ye müsavi mesafede1 olduğundan tıpkı Kâbenin dahilinde namaz kı-

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

297

lan veya kıldıran bir şahıs gibi hangi   istikamete yönelip namaz kıhnsa caiz olur_

555 "— Günde beş vakit namaz vardır, bunlardan ikin­cisinin yerini her cuma' merasimle icra edilen ve cemaatle kılman bir namaz alır. Bundan başka ayrıca   Bayramları tes'id için senede iki defa Bayram   namazı kılınır.   Birisi Ramazan ayının sonunda, diğeri Mekke'yi ziyarete tesa­düf eden Hac zamanında Kurban Bayramıdır. Daha son­ra (§ 569) bahsedeceğimiz cenaze namazı hariç bütün na­mazlar şekil itibariyle birbirinin aynı, uzunluk itibariyle muhteliftir. Günün ilk namazı güneş doğmadan evvel farz olarak iki rek'at (kelime aşağıda izah edilecektir)    sabah namazı, ikincisi öğle namazı farzı dört, üçüncüsü    ikindi namazı farzı dört, akşam namazı farzı üç, yatsı    namazı farzı dört rek'attir. Hz. Peygamber (s.a.)  yatsı namazın­dan sonra üç rek'at vitir namazı    kılmağı te'kiden   emir buyurmuşlardır,

556  — Namaz kılmanın ususlü    şöyledir: Evvelâ ab­dest alınır, temiz bir yer seçilir (seccade serilir), kıbleye dönülür ve eller kulak hizasına kaldırılarak niyet   edilir: (Şekil:  1)   (duruma göre)  —bu cemaate    imanı olarak— yahut —cemaat halinde imama uyarak— Allah için   filân vaktin şu kadar rek'at   farzını,   Kâbeye dönerek kılmaya niyet ettim,  der namazı yalnız başına     kılıyorsa yalnız son cümleyi söyler) (1) Allahü Ekber   (Allah en   büyük­tür) der, ellerini indirir. Maliki ve Şiî mezheplerinde eller yanlarına salıverilir. Şekil: 2 a), diğer mezheplerde göğ­sün altında sağ el üstte sol el altta bağlanmış olarak du­rur (Şekil: 2 b). Artık namaz başlamıştır, ne başkalarıyla

(1)    İki   kişi   namaz     kılarsa  biri      imam   olur,      diğeri     imamın

sağında    ve    biraz    gerisinde   durur.    Cemaat    iki  veya    daha fazla

olursa   imamın temamiyle    arkasında     dururlar ve     kalabalık ..olursa

saflar    teşkil ederler.               -'■->      .                                  -.

298

İSLAMA GİRİŞ

BİR MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

299

konuşur, ne de secde edilecek yerden başka bir yere ba­kar ve ne de namazın ciddiyetiyle telifi kabil olmayan bir harekette bulunur. Rükûa, secdeye vardığı, tahiyatta oturduğu zaman her defasında AUahü Ekber der

557  — Namaz sübhaneke ile başlar. Bu Allahı ta'zim ve temcid, diğer bir ifade ile, Cenabı Hakkı noksan sıfat­lardan tenzih etmektir  (Ek: F) (1).    Sonra Kur'anın bi­rinci suresi olan Fatiha okunur (Ek: G).  Bu     bittikten sonra (Ek: C, H, î, J, K) da gösterilenlerden biri okunur. Bütün bunlar alçak sesle, kendi işiteceği kadar bir sesle, okunur (2). tmam yalnız sabah, akşam ve yatsı    namaz­larının ilk iki rek'atinde, cuma ve bayram   namazlarında Kur'an-ı Kerîm'i açıktan okur.

558  — Kur'anın okunması bittikten sonra rükûa   va­rılır, yani vücud öne eğilir ve eller —kollar bükülmemek şartıyla— dizlerin üzerine konulur.   (Şekil: 3). Üç    defa «mecd'ü azamet çok büyük olan Allahımmdır» mânasına gelen (Ek: L) deki asli metin okunur, sonra doğrulur ve eller bağlanmayıp iki tarafa salınarak «Allah hamdedeni işitir; ey Rabbimiz, hamd sanadır» mânasına gelen    (Ek: M) deki metin okunur, sonra diz çökmüş burun ve avuç içleri yerde, alnını yere koymak suretiyle secde eder (Şe­kil: 4 a, b)   Bu vaziyette üç defa «mecd'ü azamet en yük­sek olan Allahımındır»    mânasına    gelen    (Ek: N) deki metni okur, sonra sağ ayak, topuk yukarıda,    parmaklar ileriye bükülmüş olduğu halde sol ayağının üzerine otu­rur (Şekil: 5a, 2), Allahdan rahmet ve mağrifet   dilemek mânasına gelen  (Ek: O) yu (3) okur. Sonra ikinci    defa secde eder ve bu vaziyette evvelki duayı üç defa   tekrar

(1)    Honef ilerde ve    tebarekesmüke'den   sonra    ve    tetalâ ced-döke ilöve edilir.  (Mütercim)

(2)    Hanefi mezhebinde    hnama    uyulduğu    zaman     okunmaz. (Mütercim)

(3)    Hanefi mezhebinde yoktur. (Mütercim)

eder. Bütün bu ayakta durma  (kıyam), rükû' iki    secde bir rek'ati   teşkil eder.

559  — İkinci rek'at Fatiha   (Ek: G)   ile başlar, Süb-haneke okunmaz. Arkasından bir sûre okunur.    (Zammı sûre)   (bu kitapta Kur'an-ı Kerim'den bazı sûreler   ekte H dan K ya kadar verilmiştir). Sonra biraz evvel söylen­diği gibi rükû' ve sücuddan secdelerden) sonra sol    aya­ğın üzerine   tahiyatta   oturur ve (Ek: P) de   gösterileni okur.                                                                                                         '■   '

560  — Sabah namazı —keza cuma ve    bayram na­mazları— iki rek'at olduğundan Ettehiyyatü okunduktan sonra bazı münacat ilâve    olunur (Ek: Q), namaz    biter ve yüzünü evvelâ sağa çevirerek (Şekil: 6 a) selâm   verir, sonra sola çevirir (Şekil: 6 b) selâm verir^    Selâm   ver­mek: Esselâmii aleykiim ve rahmetullah demektir ki «se­lâmet ve Allahın rahmeti sizinle olsun» demektir.    Eğer namaz iki rek'atten fazla ise  (Ek: P)  okunduktan sonra tekrar ayağa kalkar, fatihayı okur, zammı sûre    okumaz, rükû' ve sücuddan sonra    namaz (akşam   namazında ol­duğu gibi) üç rek'at ise tahiyyata oturur, dört rek'at   ise tahiyyata oturmaz dördüncü rek'ati de üçüncüsü gibi kı­lar ve tahiyyata oturur    (Ek: P ve Q)    yü    okuduktan sonra selâm verir (1).

BAZI HUSUSİYETLER

561  — Safi ve Hanbeli mezheplerinden olanlar   sabah namazında Kunût denilen bir dua okurlar. îkinci rek'atte

(1) Sünnet namazlarda üçüncü ve dördüncü rek'atlerde fati­hadan sonra zommî süre okunur. Gayri müekked (Efendimizin bozan kılıp bazan terk ettiği) sünnetrerde (ikindinin ve yatsmm ilk sünnetlerinde) İkinci rek'atin tahlyotındo tesliyeler okunur, üçüncü rek'at sübhaneke He başlar. (Mütercim)

BİR  MÜSLÜMANIN   GÜNLÜK  HAYATI

301

rükû'dan doğrulup secdeye varmadan evvel elerini münş­eat için göğüsleri hizasında havaya kaldırırlar ve (Ek: U) da gösterilen Kunût duasını okurlar. Diğer mezhepler, Aleyhisselâtü Vesselam efendimizin bunu muvakkat bir zaman için yaptığını iddia ederek,buna riayet etmezler.

562  — Hanefi    mezhebinin de bir Kunût   duası var­dır (Ek: V). Yatsı namazından sonra kılman vitir nama­zının   üçüncü   rek'atinin   sonunda   okurlar.   Binaenaleyh üçüncü rek'atta kıraetten sonra rükû'dan   evvel onlar bu kunûtu okurlar; ondan sonra rüku'a   gidip normal   şekil­de ibadetlerini tamamlarlar. Cemaatle kılman namazlarda hangi mezhepten olursa olsun imama uyulur.

563  — Bundan başka öğle, ikindi, akşam ve yatsı na­mazlarının ikinci rekatin tahiyyatmda, ettehiyatü'den son­ra bazı mezhepler bir tasliye okurlar, bazıları son tahiyat-ta ve duadan evvel okurlar.

MEZHEP AYRILIĞI

1 — Namaza başlarken. 2 — Kıyamda fatiha ve zammı sûre okur­ken: (a) Malikî ve Şiî mezheplerinde; (b) Hanefî, Şafiî ve Hanbeii mezheplerinde. 3 — Rükû'. 4 — Secde; (a) Önden görünüş; (b) Ar­kadan görünüş. 5 — İki secde arasında ve teşehhütte oturuş; (a) Önden görünüş; (b) Arkadan görünüş. 6 — Namazın sonundaki selâm: (a) Sağa; (b) Sola.

563 — a) Bir başlangıç mahiyetinde olan bu kitap sünni, şiî, hanefi, şafii v.b. çeşitli mezhepler tarihinin de­ri nleştirilmesinin yeri değildir. Fakat bunlardan da bah­setmek icabediyor Çünkü muhtelif memleketlerden ge­len müslümanîarm buluştukları büyük ve kalabalık şehir­lerde namaz kılarlarken bazılarının yaptıkları hareketlerin diğerine uymadığı görülür. Meraklılar hangisinin doğru olduğunu kendi kendilerine sorarlar; mutaassıplar da ken­di mezheplerine yabancı olanlara itiraz ederler. Şunu der­hal söyleyelim ki kimse kendiliğinden bir şey uydurmuş değildir. Hepsi ya Peygamber (s.a.) in bir sözünden doğ­an doğruya, yahut o sözden istinbat edilenden ileri gelmektedir.

.   . b)    Okunan dualarda olsun, yapılan hareketlerde ol­sun âdetini (sünnetini) zaman zaman değiştiren,   Aleyhis-

302

İSLAMA GİRİŞ

selâtü Vesselam efendi mi zdir. Kendileri ekseriya eskiden yaptığını iptal ettiklerini tasrih buyururlardı (meselâ ilk zamanlar rükû'da ellerini yana salıverirlerdi, sonra elle­rini dizlerine dayadılar ve yana salıverilmesini yasak et­tiler). Bazan da tatbikatını değiştirdiğinden bir şey de­mezlerdi Birkaç nesilden sonra —pek nadir— münaka­şalar oldu ve âlimler peygamberin bir hadisine verilecek mana hususunda ihtilâf ettiler.

c)    Görülüyor ki tatbikatta   bütün   farklılıklar yahut hemen hemen hepsi Resulü Ekrem efendimizin   sünnetin-

yaptıklarmdan) ileri geliyor ve bunlardan herhangi birini reddetmeye kimsenin hakkı yoktur. Zamanı tesbit edilmiş (hangisini evvel, »hangisini sonra yapmış olduğu­nu gösteren) bir bilginin yokluğu karşısında, birisinin nâsh iptal edici) diğerinin mensûh (iptal edilmiş oldu­ğunu söylemek mümkün değildir. Eğer bir şafiî, hanefi imama uymayı reddederse bu şafiî bizzat peygamberi ta-kibetmeyi reddetmiş demektir; bu şafiüere malûm olma­yan bir sünnettir. Bu ne şeni bir hareket olur?,

d)    îslâm müellefatında   Hz.   Peygamberin   bir   adı «Habibullah (Allanın sevgilisi) dir ve Kur'an-ı Kerîm açık­ça 33/21)   peygamberin   müslümanlar   için   takibedilecek en iyi örnek olduğunu  söylemektedir   Kaydedelim ki bu, Allahtandır, yani Allahın   sevgisi içinde   Habibi Ekremi tarafından namazda   yapılan neshedilmemiş bütün   hare­ketler ve okunan bütün duaların ilelebet   devam   etmesi muradı ilâhî muktezasıdır. Yapılmakta   olanlar da bu de­ğil midir? Müslümanların bir   kısmı sünnetinin   bir kıs­mını tatbik etmektedirler. Eğer   bir   mezhep   müntesibi, diğer mezhepten olan bir imamın   arkasında   namaz kıl­mak istemez ise, bu cahil   adamın,   Peygamber   (s.a.) in arkasında namaz kılmak istemediği hükmüne varılır.   Bu gibi hususlarda mezhepler arasında en büyük   müsamaha

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATİ

303

ve en büyük hürmet gösterilmelidir (1).

e) Müslümanlar, her birinin sayısız kolları olan üç büyük gruba ayrılır: Sünnîler, Şiîler ve Abâdiler (ki bu sonunculara Haricî de denir). Onlar gerek itikat ve ge­rekse amel hususunda bazı farklara sahiptir.

NAMAZIN FASÎD OLMASI

564  — Bir kimse namazda   birisine   söz   söylerse, gaz çıkarsa, kahkaha ile gülerse, yahut bir şey yer veya içer­se namaz fasid olur, yani baştan kılmak lâzım gelir, ikinci ve üçüncü hallerde abdest de almak lâzımdır.

Bir kimse namaz esnasında bazı hareketleri unutsa ve sonra —daima aynı namaz içinde— unuttuğunu hatırlar­sa, yeniden namaza başlamasına hacet yoktur. Namazı sonuna kadar kılar, selâm verdikten sonra iki defa secde eder (secdei sehiv) bu secdede ya (Ek: N) deki ifadeyi okur yahut daha uygun olarak Ek: R) i okur ki «Mec-dii izzet yalnız O uyumayan ve unutmayan zati eceli ve a'lâya mahsustur» demektir (2).

565  — Eğer bir kimse   cemaate    geç kalsa ve namaz başladıktan sonra   yetişse,    niyet   eder ve   imama uyar. Eğer bir rek'at veya daha fazlasını kaçırmış ise, İmam se­lâm verdikten sonra ayağa kalkıp yetişemediği   kısımları eda eder. Meselâ bir kimse akşam namazının ikinci rek'a-

(1)    Büyük âlim   şafrî mezhebinden   olduğu   için namaz   duaları da bu   mezhebe göre kitaba dercedilmiştir. Türkiye'de hanefi   mezhe­binden olanlar ekseriyette    olduğundan    onların    ihtiyacını    karşıla­mak için tatıiyatta    okunanlar ve diğer    dualar (Ek: P1, P2, Q1) de gösterilmiştir. Müellifin    de   izah   ettiği gibi    bunlar   arasında    fark elenecek hususlar yok    gibidir ve flk defa    bunlarla    karşılaşan   bir müslüman   için  ancak   «birbirinden     güzel»     vasfına     lâyıktır.     (Mü­tercim)

(2)    Hanefîler yalnız sübhone rabbiyel âla okurlar. (Mütercim)

304

ISLAMA'GİRİŞ

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

305

tinde imam secdede iken cemaate yetişse bu kimse imamla beraber üçüncü rek'ati kılar, imam selâm verince kalkar ikinci rek'ati kılar ve tahiyata oturur ve okunması mutad olanları okur sonra üçüncü rek'ati kılıp tekrar tahiyata oturur ve okuyacaklarını okuduktan sonra selâm verir.. Eğer imama rükû'da yetişirse o, rekatın tamamına yetiş­miştir. Kur'an kıraati gibi kaçan kısma üzülmeli ihtiya­cında değildir; fakat eğer imamı rükû'dan sonra meselâ ayakta, secdede bulursa bütün rek'at kaçırılmış ar ve imam selâm verdikten sonra geçen rek'at kılmmaL'dir.

BAZÎ UMUMÎ BİLGİLER

. 566 — Eğer Kâbenin hakikî istikameti bilinmiyor­sa tahminle tayin edilmelidir, Cenabı Hak her yerde ha­zır ve nazır olduğundan bu kadarı da kâfidir îbadet sıra­sında huşu ve hudû ile hareket edilmelidir: Secdede al­nım koyduğu noktaya (rükûda ayak uçlarına, secdede gözler iyice açık olarak) bakmalı; yukarı, sağa ve sola bakmamalıdır. Keza sabit durmalıdır. Muhtelif secdeler içinde ileri geri gitmek ve eski haline dönmek çok kötü bir itiyattır.

567  — Namazdan sonra dua edilir, en iyi cbalar   biz­zat Kur'anı Kerim tarafından, öğretilen dualardır

568  — Namazda metinlerin Arapça okunması    lâzım­dır, bu itibarla onların ezberlenmeleri de lâzımdı»'. Evvelâ Fatiha ile başlanır ki namazın   ayrılmaz bir   parçası sa­yılır.

CENAZE NAMAZI

569  — Cenaze namazı   şekil, itibariyle   diğer namaz­lardan farklıdır. Abdestli iken, kıbleye   dönülür, eller ku­lak hizasına kaldırılarak niyet edilir ve tekbir- alınır  Di-

ğer namazlarda olduğu gibi sübhaneke okunur, fatiha oku­nur ve zammı sure okunur (1), bundan sonra rükû* ve , sücud yapılmaz, bir tekbir getirilir ve ayakta kılınır, Aİ-lahtan ölmüş veya sağ bütün müminler için bir dua oku­nur, (Ek: T) dördüncü defa tekbir alınır ve selâm verilir

HASTALIK ve SEYAHAT

570  — Bir adam hasta   ise ve   yataktan   çıkamazsa, oturduğu yerde ve hattâ yattığı yerde dahi namaz    kıla­bilir. Oturma vaziyetinde   namaz kılındığı   zaman   rükû' baş yere değmiyecek kadar biraz ileri    uzatmakla    oîur, yattığı yerde namaz kılmaya gelince kıyam, rükû ve sec­de hareketlerini düşünmek ve okunması icabeden sûre ve duaları okumak suretiyle olur.

571  — Seyahat edenlere Peygamber (s.a.)    efendimiz dört rekât olan namazları ikiye indirmek müsaadesini ver­miştir. Zamanları bakımından zarurette olanlara    namaz­ları cem'etmek de Hz. Peygamberin   (s.a.)    müsaadesidir. Seyahat edenler ve zamanları   çok dar   olanlar iki   vakit namazını yani öğle ile   ikindi   namazlarını   (öğle   vaktin­den güneş batmeaya kadar ne zamanda    olursa olsun), akşam ile yatsıyı (gecenin hangi   saatinde olursa   olsun) bir arada kılmaya me'zundurlar   (Ayrıca bkz.   yukarda § 170).

NAMAZ SAATLERİ

572  — Âdet olduğu üzere sabah  (yahut    Fecir)  na­mazı yataktan kalkıldığı yani   fecir ile güneşin   doğması arasındaki zamanda kılınır.  Öğle   (yahut Zuhr)     namazı

(1) Hanefi mezhebinde sübhaneke okunurken velâ ilahe goy-rüke'den evvel ve celle senaüke ilâve edilir. Fatiha ve zammı süre, okunmaz. (Mütercim)

İslama Giriş — F: 20

306

İSLAMA GİRİŞ

BİR  MÜSLÜMANİN  GÜNLÜK  HAYATI

307

güneş semada en yüksek noktasını geçince kılınır. Bu na­mazın vakti Öğle vaktinden tahminen üç saat sonraya ka-dar devam eder. İkinci (yahut Asr) namazının vakti, öğle namazının son vaktinden güneşin batmasına tekaddüm eden zamana kadardır.

Akşam (yahut Mağrib) namazı güneşin batışının akabinden başlar, takriben bir buçuk saat devam eder. Beşinci Yatsı (yahut Işa) namazı akşamın alaca karan­lığı kaybolduğa zamandan başlayıp fecir zamanına kadar devam eder, gece yarısından evvel kılınmış olması ter­cih edilir.

573 — Şurası unutulmamalıdır ki bu saatler, yalnız Ekvator ve sıcak memleketlerde bir mahzur olmadan kaabil-i tatbiktir. Kutuplara doğru çıkılmca gece ile gün­düz arasındaki fark yaz ve kış mevsimlerinde o kadar büyük ki güneşin hareketi namaz vakitlerinin tayininde az rol oynamağa başlar. Gece ile gündüzün müsavi ol­duğu senede bir tek gün (ekinoks-itidal noktası) hariç ■90 derece Kuzey enlem dairesi ile 90 derece Güney en­lem dairesinde güneş devamlı olarak altı ay doğmaz ve yine bir itidal noktası (ekinoks) günü müstesna güneş devamlı olarak ufkun üzerinde altı ay kalır. Hattâ daha aşağıda :

72 derece Kuzey enlem dairesinde 9 mayıstan 4 ağus­tosa kadar,

70 derece Kuzey enlem dairesinde 17 mayıstan 27 temmuza kadar,

68 derece Kuzey enlem dairesinde 27 mayıstan 17 temmuza kadar,

66 derece Kuzey enlem dairesinden 13 hazirandan 29 hazirana kadar

güneş devamlı olarak ufkun üzerinde kalır, ne «gün» es­nasında batar, ve ne de gece esnasında batar, buna teka­bül eden kış   mevsiminde   güneş ufkun   altında kalır ve

günün 24 saatinde bir tek defa ufkun üstünde görünmez. 66 derece Kuzey enlem dairesinde 30 haziranda güneş gece yarısı 03,00 de doğar ve 23,46 da batar; 2 temmuzda .03.00 de doğar 23,32 de batar, ilâh... Bu, güneşin batık kaldığı birkaç dakika içinde bütün gece namazların (ak-;§am, yatsı ve sabah) eda edilmelidir demektir. Bu bölge­lerden, insanlar uzun zamandanberi geçmekte idiler şim­di daha fazla uğraş yeri oldu, hattâ bu bölgelerde insan­lar iskân etmeğe başladılar. Malûmdur ki sovyet kamp­larında birçok müsîüman işçi vardır ve yine söylemeğe "hacet yoktur ki bu gibi anormal bölgelerde güneşin ha­reketi ne namaz ve ne de oruç için bir ölçü olarak alına­maz. Güneşin her yedinci batışında sırası gelince cuma'-nın da durumu karışıklıklar arzeder_ Bunun için İslâm hareketine değil, saatin hareketine uyulmasına hükmet­mişlerdir. Mesele normal mıntıka ile anormal mıntıkayı birbirinden ayıran sabit bir çizginin tayinine kalmakta­ndır. Gayrı tabiî (anormal) bölgede uyulacak olan saatin .hukukçuları namaz ve oruç için bu bölgelerde güneşin hareketine ölçü ne olmalıdır? Muhtelif müsîüman mem­leketlerin Ulema meclisleri tarafından tasvibedilmiş olan "kesin bir hal şekli şöyledir :

573/a — Kur'an-ı Kerîm (2/286) «Allah hiç bir kim­seye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez» prensi­bini vaz etmiştir. Ayrıca yine (94/5-6) «Demek, hakika­ten güçlükle beraber bir kolaylık vardır; muhakkak güç­lükle beraber bir kolayhk var.» esasını koymuştur. Hz. Peygamber de tâbilerine ve delegelerine «Kolaylaştırın, zorlaştrrmaym ve insanları şeriatten nefret ettirmeyin, fakat insanlara kardeş muamelesi yapınız.» diyerek bunu sadece teyit etmiştir_ Bu umûmi emirlerden başka Hz. ..Peygamber Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce ve daha başkaları tarafından rivayet edilen bir kutsî hadîste .anormal uzun günlerle ilgili bir soruya da şu cevabı   ver-

308

İSLAMA GİRİŞ

mistir: «Deccal (kelime manası büyük aldatıcı) insanları dalâlete sürüklemek için gelince o, yeryüzünde kırk gün kalacaktır ki birinci gün bir sene kadar, ikinci gün bir ay kadar, üçüncü gün bir hafta kadar uzun olacaktır; ka­lan günler de sizin normal günleriniz gibi olacaktır. As­haptan biri sordu: Bir sene kadar uzun olacak günde sa­dece beş vakit namaz kılmak yetecek midir? Hz. Peygam­ber cevap verdi: Hayır, hesabediniz.» Bu hadîste tavsif edilen birinci gün, güney 90 derece paralelindeki, yani kutuplardaki şartlara; ikinci gün kuzey yarı kürenin 68 derece paralelinin biraz güneyindeki durumlara, ve üçün­cü gün de 66 derece paralelin biraz güneyindeki ahvale benzemektedir. Peygamber (s.a.) in bu emirlerine istinatla îsiâm ulema meclisleri böyle durumlarda güneşin değil de saatin hareketini takibetmeyi emrettiler, ve yükü hafif­letmek için de 45 derece paralel ile kutuplar arasındaki yerler için 45 derece paralelindeki zamanı takibetmeyi emrettiler.

574 — Ekvatorda bütün mevsimler esnasında güne­şin batış ve doğuş saatleri değişmez, sabit kalır; en bü­yük istikrarsızlık yahut tahammülü imkânsız şartlar ku­tuplarda bulunuyor_ Coğrafyacılar Ekvator ile kutup ara­sını 90 dereceye bölmüşlerdir. Binaenaleyh tesbit edile­cek çizgi 45 derece Kuzey enlem dairesi 45 derece Güney enlem dairesidir. Ekvatorda ve sıcak memleketlerde ya­şayan insanlar ya'ni Kuzey ve Güney 45 inci enlem dai­resi arasında bulunanlar muhtelif mevsimlerdeki değişik­liklerde güneşin hareketlerini takibetmelidirler. Bununla beraber bu kuşağın ötesinde yaşayan mahallî saatlerin, güneşin doğuş ve batışına bakmayıp 45 derece arz daire­sindeki saatin hareketini takibetmeîidirler. Bu o demek­tir ki bu gayrı tabiî bölgelerde yaşayanlar bazı mevsim­lerde güneş halâ semada parlarken oruçlarını bozacaklar ve diğer bazı   mevsimlerde güneş   çoktan batmış   olduğu

BİR MÖSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

309

halde oruçlarını   bozmıyacaklardır. (45° deki   zaman   çin bkz. aşağıda § 583).

575 — 45 derece Kuzey 45 derece Güney enlem dai­releri üzerinde taksim, arzı nazarî olarak müsavi iki par­çaya böler, fakat hakikatte kabili iskân olan dünyanın dörtte üçü bu normal mıntıka dahilinde bulunuyor_ Arz sakinlerinin büyük bir çoğunluğu bu normal mıntıkada bulunuyor, zira bütün Afrika'yı ve bütün Hindistan'ı, Okyanusu ve hemen hemen bütün Çini ve iki Amerikayı (Kanada ile Arjantin-Şili'nin cenub uçları müstesna) ve Avustralya'yı (Okyanusyayı) ihtiva -etmektedir. Bilhas­sa şunu da belirtelim ki bu taksim çizgisi, müsîümanla-rın bir senelik alışkanlıklarına dokunmadan geçiyor: Ara­bistan, Suriye, Türkiye, Mısır, İspanya, İtalya, İran, Gü­ney Fransa, Türkistan, Hin-Pakistan, hattâ uzak ve kalabalık Malaya ve Endonezya gibi Hz. Peygamber (s.a.) ve Ashabı zamanında Islama girmiş olan memleketler asırlandanberi alıştıkları şekilde adâb ve dinî ibadetlerine devam edeceklerdir. Avrupa'da tavizat (kendini normal mıntıka saatine uydurma) Bordeaux - Bükreş - Sivasto­pol hattının Kuzeyini; Kuzey Amerika'da Halifaks - Part-land hattının üst tarafını ve Güney yarım kürede yalnız Arjantin ve Şili'nin Güney kısımlarını ve Yeni - Zelan­da'nın Güneyinde bazı adaları alâkadar etmektedir. İn­giltere'de, Fransa'da, Almanya'da, Hollanda'da, İskandi­navya'da, Finlandiya'da, Kazan'da, Kanada'da, v.s_ de bu­lunan müslüman cemaatleri İslâm hukukunun bu açıklama­sından faydalanacaklardır ve bu açıklamada Hz. Peygamber (s.a.) in verdiği aşağıdaki paragrafta izah edilen emir­lerden istinbat edilmiştir. Bu kitaba eklenen harita gibi bir dünya haritasına bakarak normal bölgede mi yaşan­dığını kolayca tayin etmek mümkündür.

308

İSLAMA GİRİŞ

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

mistir: «Deccal (kelime manası büyük aldatıcı)    insanları dalâlete sürüklemek için gelince o, yeryüzünde kırk   gün kalacaktır ki birinci   gün bir sene kadar,   ikinci   gün bir ay kadar, üçüncü gün bir hafta kadar uzun olacaktır; ka­lan günler de sizin normal günleriniz gibi olacaktır.   As­haptan biri sordu: Bir sene kadar uzun olacak   günde sa­dece beş vakit namaz kılmak yetecek midir? Hz.   Peygam­ber cevap verdi: Hayır,   hesabediniz.» Bu   hadîste   tavsif edilen birinci gün, güney 90   derece   paralelindeki,   yani kutuplardaki şartlara; ikinci gün kuzey yarı   kürenin 68 derece paralelinin biraz güneyindeki durumlara, ve üçün­cü gün de 66 derece paralelin   biraz güneyindeki   ahvale benzemektedir. Peygamber (s.a.) in bu emirlerine istinatla İslâm ulema meclisleri böyle durumlarda güneşin değil de saatin hareketini takibetmeyi emrettiler, ve yükü    hafif­letmek için de 45 derece   paralel ile kutuplar   arasındaki yerler için 45 derece    paralelindeki    zamanı takibetmeyi emrettiler.

574 — Ekvatorda bütün mevsimler esnasında güne­şin batış ve doğuş saatleri değişmez, sabit kalır; en bü­yük istikrarsızlık yahut tahammülü imkânsız şartlar ku­tuplarda bulunuyor. Coğrafyacılar Ekvator ile kutup ara­sını 90 dereceye bölmüşlerdir. Binaenaleyh tesbit edile­cek çizgi 45 derece Kuzey enlem dairesi 45 derece Güney enlem dairesidir. Ekvatorda ve sıcak memleketlerde ya-Şayan insanlar ya'ni Kuzey ve Güney 45 İnci enlem dai­resi arasında bulunanlar muhtelif mevsimlerdeki değişik­liklerde güneşin hareketlerini takibetmelidirler. Bununla beraber bu kuşağın ötesinde yaşayan mahallî saatlerin, güneşin doğuş ve batışına bakmajap 45 derece arz daire­sindeki saatin hareketini takibetmelidirler. Bu o demek­tir ki bu gayrı tabiî bölgelerde yaşayanlar bazı mevsim­lerde güneş halâ semada parlarken oruçlarını bozacaklar ve diğer bazı   mevsimlerde güneş   çoktan batmış   olduğu

309

halde oruçlarım   bozmıyacaklardır. (45° deki   zaman   çin bkz. aşağıda § 583).

575 — 45 derece Kuzey 45 derece Güney enlem dai­releri üzerinde taksim, arzı nazari olarak müsavi iki par­çaya böler, fakat hakikatte kabili, iskân olan dünyanın dörtte üçü bu normal mıntıka dahilinde bulunuyor_ Arz sakinlerinin büyük bir çoğunluğu bu normal mıntıkada bulunuyor, zira bütün Afrika'yı ve bütün Hindistan'ı, Okyanusu ve hemen hemen bütün Çini ve iki Amerikayı (Kanada ile Arjantin-Şili'nin cenub uçları müstesna) ve Avustralya'yı (Okyanusyayı) ihtiva -etmektedir. Bilhas­sa şunu da belirtelim ki bu taksim çizgisi, müslümanla-rın bir senelik alışkanlıklarına dokunmadan geçiyor: Ara­bistan, Suriye, Türkiye, Mısır, İspanya, îtalya, İran, Gü­ney Fransa, Türkistan, Hin-Pakistan, hattâ uzak ve kalabalık Malaya ve Endonezya gibi Hz. Peygamber (s.a.) ve Ashabı zamanında İslama girmiş olan memleketler asırlandanberi alıştıkları şekilde adâb ve dinî ibadetlerine devam edeceklerdir. Avrupa'da tavizat (kendini normal mıntıka saatine uydurma) Bordeaux - Bükreş - Sivasto­pol hattının Kuzeyini; Kuzey Amerika'da Halifaks - Part-land hattının üst tarafını ve Güney yarım kürede yalnız Arjantin ve Şili'nin Güney kısımlarını ve Yeni - Zelan­da'nın Güneyinde bazı adaları alâkadar etmektedir. İn­giltere'de, Fransa'da, Almanya'da, Hollanda'da, İskandi­navya'da, Finlandiya'da, Kazan'da, Kanada'da, v.s_ de bu­lunan müslüman cemaatleri İslâm hukukunun bu açıklama­sından faydalanacaklardır ve bu açıklamada Hz. Peygamber (s.a.) in verdiği aşağıdaki paragrafta izah edilen emir­lerden istinbat edilmiştir. Bu kitaba eklenen harita gibi bir dünya haritasına bakarak normal bölgede mi yaşan­dığını kolayca tayin etmek mümkündür.

310                                             İSLAMA GİRİŞ

NAMAZ NİÇÎN YALNIZ ARAPÇA KILINIR?

575/a — Namaz niçin yalnız arapça kılınır? a) Herkesin bildiği bir şeydir ki müslümanlar na­mazda (arapçası salât) yalnız Arap dilini kullanırlar : Kuran-ı Kerîmin bazı ayetlerini okurlar ve Allanın aza­met ve celâline, insanın teslimiyetine şehadet eden bazı ifadeleri telâffuz ederler. Bu hem Arap olanlar için, hem., olmayanlar için hattâ bir kelime Arapça bilmiyenler için* dahi böyledir. Resulü Ekrem (a.s.) zamanında da bu bay­ie idi ve müslümanm dili ve memleketi ne olursa olsun o günden bu güne böyle devam edegelmiştir.

b)    İlk bakışta müminin Allahma namazda ne   söyle­diğini anlayacak   şekilde hitabetmesi normal, hattâ   şayy m arzu görülür. Tabiîdir ki ana dili   bu maksada   en   uy­gun olanıdır, o halde müslüman topluluklarında   konuşu­lan ne kadar dil   varsa o kadar dilde    namaz   kılınması hatıra gelir. Fakat meselenin biraz daha derinden   tetkiki böyle bir hal suretinin şiddetle aleyhindedir.

c)    Her şeyden evvel metafizik yahut   psikolojik bir noktai nazar   vardır. Kur'an-ı   Kerîm'in 33.   suresinin 6.. ayetine göre Peygamber (s.a.) efendimizin zevceleri   müs-lümanların anneleridirler. Biliyoruz ki bu   muhterem ha­nımların hepsi Arapça   konuşurlardı.   Bu itibarla   Arapça bütün    müslümanlarm ana dilidir. O halde    onların ana dillerinde namaz kılmalarını kim çok görebilir?

d)    Olabilir ki bu delil herkesi tatmin   etmeğe   kâfr. gelmez. İncelemeyi daha   ileri götürdüğümüz   zaman gö­rürüz ki İslâm itikadına   göre Kur'an   Allah   kelâmıdır. onun okunması bile Kur'an tarafından sevap   sayılmıştır. Bunun ruhanî bakımdan anlaşılması   gayet kolaydır. Mü­min Allaha, bizzat   Allahın   mukaddes   kelâmıyla yöneli­yor. Allanın sözü, Allaha doğru giden —elektrik   cereya­nını nakledip nihayetindeki ampulü aydınlatan tel   gibi—

BİR MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

311

bir yol oluyor Allaha doğru yolculuk şüphesiz her ruhun t erişmeğe müştak olduğu ulvi bir hedeftir. Bu kelâmın  aslı Arap dilinde vahyedilmiştir, herhangi bir tercüme insan yapısı olacağından bu mistik yolculuğun gayesine uygun olamaz.

e)    Daha dünyevî   sebepler   arayanlar için ^ hatırlat­mak lâzımdır ki Allaha yalvarmak mânasında olan   «dua» ile Allaha ibadet demek olan «namaz» arasında açık   bir ayırım yapılması lâzımdır. Dua yani Aîlaha ibadetin   res­mi şeklinin dışında Rabla başbaşa münacat bahis   konusu olunca, ferdin kendi   ihtiyacını, kendi   niyazını   Allanma arz için tercih ettiği durumu almasına ve   beğendiği dili kullanmasına kimsenin en küçük bir itirazı olamaz.    Bu, mahlûk   ile   doğrudan doğruya Halik   arasındaki   müna­sebetlere tealluk eden şahsî ve   hususî bir   iştir.   Namaz, cemaati teşkil eden diğer   arkadaşların   ihtiyaçları ve is­tekleri nazarı itibara alınması lâzım gelen ma'şerî    (kol-lektif) ve umumî bir iştir.   Bilhassa   tebarüz   ettirilmesi lâzım gelen husus namazın, prensip itibariyle ve tercihan cemaatle kılınmasıdır; Tek başına namaz kılmağa   müsa­maha gösterilmiş   fakat asla tavsiye   edilmemiştir;    ruç-han cemaatle kılman namazdadır. Şimdi hep birlikte   icra edilen bu ma'şerî ve   umumî fi'lin   (cemaatle   kılman na­mazın) çeşitli cephelerini yakından görelim :

f)    îsîâm bir bölgeye,   ırka, yahut   millete    mahsus bir din olsaydı şüphe   yok ki o bölgeye, o ırka, o   millete mahsus olan dil kullanılırdı. Fakat    müntesipleri, birbir­leri için anlaşılmaz yüzlerce ayrı dil konuşan, bütün   ırk­lara mensup ve yeryüzüne yayılmış olan cihanşümul   bir dinin istekleri bundan çok   farklıdır Bugünkü   hayatımız muhtelif ırk ve dillere mensup insanları bir araya   getir­mektedir ve hemen hemen her şehirde daimî ikâmet  eden müslünıanlarla   transit geçen   müslüman   seyyahlar (tu­ristler) eksik olmamaktadır. Bunların hepsinin dilleri   ay-

312

İSLAMA GİRİŞ

BİR  MÜSLÜMAN1N  GÜNLÜK  HAYATI

313

rıdır. Birincileri yabancılara   nezaket ve   misafirperverlik göstermek mecburiyetindedirler.   Farzedelim   ki   (müsîü-man) bir ingiliz, Çin'e gidiyor ve o   memleketin   dilinden bir kelime bilmiyor ve yine farzedelim ki sokakta yürür­ken kulağına şing şang şung   gibi bir   ses geliyor,   şüphe yok   ki   bu kelimelerle ne   murad   edildiğini   anlamıyor; şayet bu kelimeler   «Allahü ekber» in   o memleket   dilin­deki tercümesi ise onu   anlayamayacak ve meselâ   Cuma namazını yahut vaktin cemaatle kılman   namazını   kaçı­racaktır. (Bir tesadüf   eseri Cinde camiler   İngiltere'deki, Fransa'daki ve Şark memleketlerindeki   camilere   benze­mezler ve minareleri de yoktur). Bunun   gibi   Çinli   bir müslüman diğer  memleketlerde  seyahat  ederken,   kendi dilleriyle ibadet eden dindaşlarıyla   beraber cemaatle   kıl­dığı namazda müşterek    bir cihet bulamaz.    İşte   bunun içindir ki cihanşümul bir din bütün müminlerde    müşte­rek olacak bazı temel varlıklara    muhtaçtır. Namaza da­vet    (ezan)  ve namazda   tilâvet edilecek bazı    cümleler şüphe yok ki    ibadet vecibelerinin yerine   getirilmesinde böyle esas   temellerin   unsurlarını meydana   getirirler. Sı­rası gelmişken şu hususa dikkati çekmek    yerinde olur; bazı defalar iki ayrı    dilin kelimeleri telâffuz    itibariyle birbirlerine benzerler,    fakat ayrı mânalara   gelirler, ba-zan bir dilde   zararsız bir kelime Öteki dilde  gülünç yahut münasebetsiz   bir şey ifade    eder_ Lisanlarda    böyle bir . tehlike, hiç ünsiyet edilmemiş ve meselâ yalnız    seyahat esnasında işitilmiş bir dilde daha   büyüktür.    Böyle   bir hal Allaha ibadet için kılman namazın vekarma   aykırı­dır. Namaz kılan Araptan gayri bir milletten de olsa na­mazda okunanlar, çocukluktanberi işitilmiş   şeyler   oldu­ğundan böyle bir karışıklığı önler.

g) Yabancı düşmanlığının ara-sıra haksız ve hasis düşüncelerine kapılan insanın psikolojik cephesi ihmal edilemez. Her gün   siyasî  (millî)    yahut halta şahsî    vs

 

ferdî ihtilâfların zuhuruna sebep olacak hâdiseler ola­bilir ve meselâ bir îngilizin, Fransız yahut Rus dille-' rinde, yahut başka bir dilde kılman namaza katılmama­sına sebep olabilir. Arapça, Kur'an ve Hadis dili olarak her müslümanm nazarında bir hürmet halesiyle çevril­miştir ve bu Arapların dili olduğu için değil Resulü Ek­rem'in lisanı olduğu için, müminlerin annelerinin dili ol­duğu için ve bizzat Allah-ü azimüşşanın bize son kelâ­mını tebliğ için seçtiği dil olduğu için kullanılır.

h) Aynı dine mensup olanlar arasındaki birlik ih­tiyacı üzerinde ne kadar ısrar edilse kâfi derecede ısrar edilmiş sayılmaz. Aralarındaki kardeşlik bağlarına yeni­lerini ilâve edecek yerde elde mevcud olanı tahrib etmek doğru olmaz.

i) Milletlerarası kongreler ve toplantılar da bir mi­sal olarak zikredilebilir. Meselâ bir UNO (Birleşmiş Mil­letler) oturumunda konuşulacak dili kimse kendi keyif ve arzusuna göre seçemez, seçerse toplantının hedefine aykırı olur ve toplantıdan beklenen gaye elde edilemez. Resmen kabul edilen dillerden birini kullanmak mecbu­riyetindedir. Bu da pratik sebeplerden ötürü ya İngilizce ya Fransızcadır. Bunun böyle olmasına kimse alınmaz; umumî menfaat için hususî menfaatten fedakârlık yapı­lır, yapılmazsa o da kaybolur.

■k) Meselenin daha az mühim olmayan diğer bir cephesi daha vardır. Hakikatte hiç bir tercüme aslının yerini tutamaz. Meselâ zamanımızda Kur'an-ı Kerîm'in İngilizce (ve hemen hemen dünyanın bütün büyük dile­rinde) müteaddid tercümeleri vardır. Bunla beraber vakit vakit yeni yeni tercümeler yapılıyor ve eskilerinin kısmen hatalı olduğu söyleniyor. Bu yalnız İngilizce için değil dünyanın her dili için doğrudur ve her eserin ter­cümesi için doğrudur. Hatalı olanı mı kullanmak yoksa

314

İSLAMA GİRİŞ

mükemmel olan mı; yani tercümeyi mi, yoksa aslını mi kullanmak doğrudur?

1) Bu münasebetle hatırlatalım ki İslâm müstesna hemen hiç bir din, üzerine kurulduğu vahyin tamamen aslına, yani kurucularının ilk asil talimlerine sahip değil­lerdir. Hıristiyanların, Musevilerin, Mecusilerin ve diğer toplulukların ellerindekiler ya tercümedir, vahut en faz­lası onların parçalandır. Ne mesut bir talihtir ki müslü-manîar bundan bir istisna teşkil ederler. Onların elinde bulunan Kur'an-ı Kerîm vahyin asli metnidir.

m) Dahası da var: Kur'an her ne kadar nesir olsa da ahenk, tanin (*), üslûp azameti bakımından şiirin vasıf­larını ve cazibesini haizdir. O halde ki metinde bir tek harfin bile hazfi veya ilâvesi bir şirin mısraını bozduğu gibi bozar. Bir müddet evvel bu satırların yazarı şöyle bir hâdiseye şahit oldu. Mesleki itibariyle musikişinas olan bir Fransız mühtedi ona, 110. surenin bir yerinde bir kayıp olduğunu katiyyetle söyledi. Zira dedi, «fi dinil-lahi efvaca... fesebbih» musiki bakımından doğru değil­dir, imkânsızdır. Benim Kur'an tilâveti hakkında küçük bilgim imdadıma yetişti ve ona : «efvaca» kelimesinde tevakkuf etmemesi lâzım geldiğini, «efvacan-v-fesabbih» demek lâzım geldiğini izah ettim (f ve n birbiriyle meze olunur ve bu halde n den sonra f yi telâffuzdan evvel hafif bir v lâzımdır). Bu sanatkâr ve iyi niyet sahibi din kardeşimiz bana derhal: «Bu bakımdan da imanımı el-hamdü lillah yeniledim. Sizin verdiğiniz malûmatla mu­siki bakımından hiç bir eksiklik kalmadı, Kur'anın nesri baştan sonuna kadar —bir şiirin mısralannm heceleri gibi— tamamiyle mevzundur» dedi. Mükemmel ve muh­teşem olanı basit bir şeyle değiştirmeyi kim ister.

n)    Gözden kaçırılmaması    gereken bir    gerçek, na-

Tanln: sesi  uzatıp şiddetlendirme hassası.

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATİ

315

mazda tilâvet edilmesi icabeden kısımların pek az olma­sıdır. Namaza davet olan ezan ve ikâmet, namazın için­deki : Allahü ekber, Sübhane Rabbiyel azîm, Sübhane Rabbiyel âlâ, kısa bir sure olan Fatiha ve ondan sonra iki kısa ayet, Teşehhüd'deki dua ve hepsi bu kadar. Bun­ların hepsi küçük ebatta bir sahifeyi geçmez ve bunların metnindeki kelimelerden çoğu sureti unıumiyede müslü-man kitleleri tarafından anlaşılır. Çünkü bunlar müslü-man memleketlerindeki dillerin hepsine girmiştir. Bir ço­cuk bile yahut bir müptedi zahmet ve güçlük çekmeden mânalarını anlayabilir. Bir defa bunların mânaları öğre­nilince ortada bir eksiklik kalmaz ve hiç kimse, bunların anlaşılmadan mihaniki surette okunduğunu, itiraz maka­mında ileri süremez.

o) Bu satırların muharriri hiç bir müslümanın, Allanın peygamberine vahyettiği Kur'anın aslına göster­diği hürmeti, onun tercümesine göstereceğine emin değil­dir. Zira tercüme, hata ve nisyana karşı Allahın hima­yesinde olan bir peygamber tarafından değil, yanılması ve şaşırması ihtimal dahilinde olan alelade bir insan ta­rafından yapılmıştır,

ö) Bir gün genç bir talebe namazda söylenen ve okunanın anlaşılması üzerinde ısrarla durdu. İleri sürü­len bütün delillerin onu inandıramadığını görünce bu sa­tırların yazarı ona şöyle dedi: «Eğer siz beş vakit na­mazınızı ana dilinizde muntazaman kılacağınıza söz ve­rirseniz, ben de size bu hususta müsaade ederim» dedim. Genç .talebe münakaşayı derhal kesti ve bir daha görün­medi. Diğer bir ifade ile, dini, bir memlekete mahsus bîr hale getirmek hususunda ısrar edenler, o dinin icap­larını yerine getirmiyenlerin en azından büyük çoğun-luluğudur. Bir müslümanın namaz kılmayandan veya bir gayrı müslimden ders veya nasihat almağa ihtiyacı yok­tur,

316

İSLAMA GİRİŞ

p) Sözü bitirmek için şunu söyliyelim ki namazda Kur'an tercümesinin okunmasının caiz olduğuna dair imam Ebu Hanife'nin kavline istinat ettiklerini söyliyen muharrirler vardır. Fakat bu iddia hakikatin yarısıdır. Bu yazarlar imam Ebu Hanife'nin bidayette bu fikirde olduğunu söyledikten sonra Mergmani'nin Hidaye ve Haskafi'nin Dürrül Muhtar gibi büyük fıkıh eserlerinin açıkladıklarına göre bizzat kendisinin bu fikrini değiş­tirdiğini ve normal hallerde yanız Arapça metnin okun­masının lüzumu hakkında umumî görüşe iltihak ettiğini söylemeyi unuturlar. Şüphe yok ki istisnaî haller için hükümler vardır. Meselâ ihtida eden bir yabancı îslâma girer girmez hemen beş vakit namaza başlamak mecbu­riyetindedir. Namazda, bilinen ayet ve ifadeleri ezberden okumaya mecburdur. Onları ezberleyinceye kadar bildiği dildeki mânalarım (tercümelerini) okuyabilir. Bu husus­ta Selman Farisî'nin (r.a.) gösterdiği büyük misal var­dır. Bu zat îslâma yeni giren İranlılara namazda oku­mak üzere, Peygamber efendimizin müsaadesiyle Fatiha suresinin tercümesini göndermişti. En nihaye hasiyet el hidaye de nakledildiğine göre İranlılar Arapça metni öğreninceye kadar namazlarını böyle kılmışlardı. Bunun gibi yeni mühtediler birkaç gün için tercümeden istifade edebilirler.

r) Hülâsa, yabancı bir dilin namazda kullanılma­sının fayda ve mahzurları vardır. Akıl, ehven-i şerrin (fenalığı en az olanının) seçilmesini icap ettirir. Söyle­meye hacet yoktur ki cihanşümul bir dinin müntesip-leri için, bir bölgeye mahsus dilin kullanıması hoşa git­meyen neticeler verir. Zira dindaşları birbirine yabancı yapar ve dinin cihanşümûllüğünü yıkar. Kimse inkâr ede­mez ki îslâmın başlıca çekici hassası olan cihanşümûl-lüğii, binlerce senedenberi gelenek haline   gelmiş   kardeş

BİR  MÜSLÜMAN1N  GÜNLÜK  HAYATİ

317

kavgalarından    ve    bölgecilikten sonra,    insanlığın    tek

ümididir.

I

ÎSLÂMDA NİÇİN KAMERÎ TAKVİM KULLANILIR?

576 — Bilindiği gibi îslâmda dinî bayramlar ve mu­kaddes sayılan günler için kamerî takvim kullanılır, me­selâ oruç ayı olan Ramazan, hac ayı olan Zilhicce mev­simden mevsime değişir. Cahiliyyet devrinde (îslâmdan evvelki devirde) kamer senesinin sonuna günler ekle­mekle güneş takvimi kullanılırdı. Hazreti Peygamber (s.a.) bir hikmete mebni olarak uzun düşünmeden sonra diyelim ki veda haccı sırasında ve nesi'i tefin eden Kur'an ayetini (9/37) aldıktan sonra bunu ilga etti. Bu vakıa, mevzua vakıf olmayanların merakını tahrik eder, aşağı­lık duygusundan muztarip ve başkalarını körü körüne taklit etmek istiyenleri müteessir edebilir. Bu islâmî re­formun birçok faydalarından üçünün üzerinde duralım :

a)    Oruç mevzuunda pek pratiktir, çünkü yemek iç­mek hususundaki   mahrumiyete her mevsimde    alışmak imkânını sağlamış oluyor, ne daimî bir   mahrumiyet, ne daimî bir kolaylık.

b)    İslâm bütün    cihana şamil bir din    olduğundan, muhtelif iklimler arasındaki   farkların   dikkate   alınması lâzımgelir. Eğer oruç güneş   takvimine göre tesbit   edil­miş, muayyen ve sabit bir mevsime  hasredilmiş olsaydı bu, tabiatın mahiyetine uymaz ve maddeten de mümkün olmazdı. Filvaki, Ekvatorun   kuzeyinde bulunan   memle­ketlerin teşkil ettiği Kuzey yarıküresinde yaz,    Ekvator güneyinde bulunan   memleketlerin   teşkil   ettiği   Güney yarıküresinde kış mevsimine tesadüf eder. Ekvator    böl­gelerine    lâtif bir mevsim    olarak   telâkki    edilen    kış, kutup bölgelerinde korkunç sayılır. Muhtelif    memleket-

318

İSLAMA GİRİŞ

lerin müslümanları arasında dolayısiyle husule gelecek olan bu ayrılık, kamerî takvim kulanmakla bertaraf ödilmiş olur, her memlekette Ramazan devir devir her mevsime tesadüf ettirilmiş olur.

c) Tasarruf edilmiş para, ticaret v.s. üzerine veri­let zekât —ziraî mahsullerinki hariç— o suretle farkın­da olmadan artırılmış olur ki, her 33 güneş senesinde 34 kamerî sene vardır ve 33 güneş senesinde 34 kamerî sene vergi vermek lâzımdır. Kamerî takvime göre maaş­lar ödenince dahi devletin tasarrufu önemli olacaktır ve bilhassa fakirlerin lehine olmak üzere millî menfaatlara uygun faaliyetler için faydalı olacaktır.

NETÎCE

576 (a) — Alahdan niyaz ederiz ki bu mütevazi ese­rimiz, îslâmın esaslarını öğrenmek istiyenleri aydınlat­mak suretiyle maksadına hadim olsun. Daha geniş taf­silât için etraflı ve bu maksatla yazılmış kitaplar, âlim­ler, Mısır'da Kl-ezher, Tunus'ta Zeytune, Fas'ın Fes şeh­rinde Karaviyin, Pakistan'da ve Hindistan'da benzer müesseseler vardır.

577 — Namazda okunan ayet ve duaların asli tinleri için EK. (316-320. sayfaya bakınız.)

 me-

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

319

 p        1 « jO t Al t

 1         OΠ    ^    Al *$   J   ^    "

 { ÖÎM A)

 

 '*"'

 \ k\

 İ'       TÎ

 O

 ^ : ( C }

-3-      •        3      A.

J,

t       ,   .'-         S

 : ( D )

 

 j*Jl Ol j -*») J

 •        -      -

 ^)\ 3

o-->j «İİ-İ*

 -*      -

 ej*İ\   j ,'

 

 xc (\) (

 

 U) U

A Üt * o^-i dü!JL; j «J dLyî V .-

 

 JÜ\

ÖUhJVI üt

 Üil (i—;   : (  H )

 i oU-un ı^_u j

 ,jji

o y

 .-aJl

 U

 

 •«-.    i-,     »

 . f»   i   M «

 

İslama  Giriş — F: 21

/.■«■•S       -•-                c-0

■   11   1*                                   *""

jU U

 

.*    a -   - ^

 • (

oû^J^   : ( P )

 ..*«    4

 

s ,.*     t»      - -    S ■*_*.

 :(o.)

i

 jT

 

 ^   ^L:    jl   İÜ     JJ

/,         .  ,       s   *>        *..,-*              6  *        -

 

 j\jı

 

 ( x )

 U

 ji

 JÜ1

: jül jij^ij^ (

 

jüt *~}\j& Ui j

 VI Ol V .

 <JI

 j Lr

 ^ .• dÛJt U

Oj^&Ol

:/

 <•%,£ ^ iujY.? .d

578 — EKLERDEKİ METİNLERİN MEALEN TERCÜMELERÎ

mealleri 521.    paragrafta, (D) 536, (E) 536.   parag-

(A) ezan, (B) ikâmet'in (C) 17 ve 524. paragraflarda, raflarda verilmişti.

(F)    (1)   Hanefî mezhebine göre: Allahım, Sen eksik sıfatlardan pâk ve münezzehsin, Seni daima böyle takdis

r ve överim, Senin adın mübarektir azamet ve celâlin rüksektir, Seni övmek yücedir) ve Senden başka tanrı foktur.

(2)    Şafiî mezhebine göre :

«Ben müşrik olmadığım halde tamamen itaatkâr ola­rak yüzümü, semaları ve arzı yaratan    Allaha çevirdim. lamazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbı )lan Allah içindir. Bununla emrolundum ve ben müslim [olanların ilkiyim.

(G)    Rahman ve Rahim olan Allahm ismiyle. Hamd j (övmek, övülmek) ; O, âlemlerin Rabbİ, O Rahman, Ra-

ıım, O âhiret gününün mâliki Allahm (hakkı) dır, O'na [mahsustur. İlâhî yalnız Sana ibadet ve kulluk ederiz, jsade Senden yardım dileriz. Bizi doğru yola hidayet eyle. (Kendilerine bol nimet verdiğin bahtiyarların yoluna, ki lonlar ne azıp sapmış, ne de gazabına uğramıştır. Dua-|mızı kabul eyle Allahım.

(H)    Rahman ve Rahim olan Allahm ismiyle.    And lolsun sana ki, muhakkak insan kat'î bir ziyandadır. An­cak imân edenlerle güzel   amel (ve hareket) de bulunan-jlar, bir de birbirine  hakkı ve sabrı tavsiye edenler  böy­le değil.

328

İSLAMA GİRİŞ

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

329

(I) Rahman ve Rahim olan Allahın ismiyle, biz sana hakikaten Kevseri (bolluğu) verdik, o halde Rab-bm için namaz kıl ve kurban kes. Şüphesiz ki (sen değil) sana buğzeden zürriyetsizdir.

(J) Rahman ve Rahim olan Allahın ismiyle. De ki: O, AUahdır, bir tektir, samed'dir (herkesin ve her Şeyin doğrudan doğruya muhtaç olduğu yegâne varlık­tır), doğurmamıştır, doğrulmamıştır O. Hiç bir şey de O'nun dengi değildir.

(K) Rahman ve Rahim olan Allahın ismiyle. Al­lah (O Allahtır ki) kendinden başka hiç bir tanrı yok­tur. Haydır (diridir), Kayyumdur her şey O'nunla kaimdir). Onu ne bir uyuklama tutabilir ne de bir uyku. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Onundur. Onun izni olmadan nezdinde kim şefaat edebilir? O önlerinde-kini, arkalarmdakini bilir. Halbuki onlar onun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiç bir şeyi kavra-yamazlar. Onun kürsüsü gökleri ve yeri kucaklamıştır. Bunların nigehbânlığı Ona ağır da gelmez. O1, çok yüce,, çok büyüktür.

(L, M, N, O) mealleri 558. paragrafta verilmişti.

(P) «Ta'zimatm en mukaddes olanı, rağbetlerin en saf ve samimisi Allahadır». «Allahın rahmet ve bereket­leri gibi selâmı da senin üzerine olsun ey Peygamber». «Selâm bizim üzerimize ve Allahın salih. kulları üzerine olsun». «Şehadet ederim ki Allahtan başka tanrı yoktur, Muhammed Onun kulu ve resulüdür». Ey Allahım Muham-mede —İbrahime rağbet ettiğin gibi— rağbet eyle, mu­hakkak ki Sen hamde en çok lâyık olan, en çok mecdü azamet sahibi olansın.

(Q) «Ey Allahım, Hz. İbrahim'e ve âline salât ey­lediğin gibi Hz. Muhammed'e ve âline salât et. Sen hamîd ve mecîdsin. Ey Allahım, Hz. İbrahim'e ve âline rahmet eylediğin gibi Hz. Muhammed'e ve âline rahmet et.  (on-

lara mubareklik ver). Sen hamîd ve mecîdsin.» Ey Alla­hım, günahtan ve borçtan sana sığınırım. Ey Alahım, kendi nefsim için büyük hatâlar işledim, Senden başka kimse günahları affedemez; beni affet ve bana merhamet et, Sen çok rahim ve çok mağrifet edicisin.

(R)    564. paragrafa bakınız.

(S) Ey Allahım. Muhammede rağbet et (yahut bol bol rahmet et). (Onu) mübarek kıl ve himaye et. Ey Allahım. Senin büyük rahmetinle hayatta olanları, hazır olanları hazır olmayanları mağrifet et.

(T) Ey Allahım. Bu ölüye maöfiret eyle. Muhak­kak sen en çok mağrifet edici ve en çok merhamet edi­cisin.

(U) Ey Alahım. Hidayet ettiğin kimseler içinde bizi de doğru yola ilet. Selâmet verdiklerin içinde bizi de selâmete erdir. Himaye ettiklerin içinde bizi de hima­yeye mazhar buyur. Verdiğin şeylerde bize hayırdan fe­yiz ihsan eyle. Hükmettiğin şeylerin şer olanından bizi koru. Zira sen yegâne hükmedensin, sana karşı kimse hükmünü yürütemez ve senin benimsediğin kimseler ha­kikat zillete uğramaz. Kahrettiğin kimseler ise asla izzet ve şeref bulmaz. Sen feyiz menbaısm, yücesin. Hüküm ve kaza ettiğin şeylere karşı hamdü _ sena sana mahsustur. Senin mağfiretini istiyoruz ve sana dönüyoruz. Efendi­miz Muhammede Allah bol bol rahmet etsin.

(V) Ey Allahım. Biz senden yardım mağrifet ve hidayet dileriz, Sana iman ederiz, ve nedamet ederek Sana geliriz, her işde Seni vekil ederiz, Seni hayrile öve­riz. Her şeyde Sana şükrederiz ve Sana inanmamazlık etmeyiz, Senden uzaklaşanı reddederiz, terk ederiz. Ey Allahım yalnız Sana kulluk ederiz ve Senin için namaz kılarız, secde ederiz ve Sana (doğru gelmeye) çalışırız ve koşarız, rahmetini umarız, azabından korkarız, o kzab ki kâfirler içindir.

330

İSLAMA GİRİŞ

(W) Hacer'ul-Esved Önünde tavaf niyeti: Tavafa niyyet ettim; bismillahi Allahu ekber; Allahım, sana iman ederek, kitabını tasdik ederek, muahedeye bağlılık ifade ederek ve senin peygamberin Hz. Muhammed'in sün­netine tabi olarak bunu yaparım. (X)    Tavaf duaları :

a — Kabe kapısının önünde :

Ey Allahım, bu ev senin evindir; bu mukaddes mahal senin haremindir; bu emniyet yeri senin emniyet yerindir ve burası cehennem ateşinden sana sığman kimsenin ma­kamıdır.

b — Birinci duvarın önünde :

Ey Allahım, sekten, şirkten, şikak ve nifaktan, kötü ahlâktan aile, mal ve çocuk hususunda kötü duruma düş­mekten sana sığınırım.

c —■ İkinci duvarın yanında :

Allahım, senin arşının gölgesinden başka bir gölge­nin bulunmadığı günde beni kendi gölgende gölgelendir; ey celâl ve ikram sahibi, Efendimiz Hz. 'Muhammed'in kâsesi ile, ondan sonra hiç susamıyacağım, tatlı ve latif su içir.

d — Hac ve umre sırasında üçüncü duvarın yanında:

Allahım, onu kabul edilen hac, af edilen günah, ka­bul edilen amel ve zarar etmiyen ticaret eyle, ya aziz, ya ğâfûr.

e — Dördüncü duvarın yanında :

Ey Allahım dünyada da ahirette de bize hasene ver ve bizi Cehennem azabından koru.

(Y) Hac veya Umrede Safa ile Merve arasında say duası :

Ey Allahım, affet ve merhamet et, bizden bütün bil­diklerini affet; sen en aziz ve en kerîmsin. Allahım, hac-cı (veya umreyi) makbul, günahı mağfur, şayi meşkûr ve zararı olmayan ticaret eyle ya aziz, ya gâfûr. Allahü Ekber, Allahü ekber; Hamd Allaha mahsustur. Bize hi-

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK HAYATİ

331

dayet verdiği için Alah büyüktür. Bize ihsanından dolayı hamd Allaha mahsustur; Allahdan başka ilâh yok­tur; O tektir, şeriki yoktur; mülk onundur; hamd onun­dur; O her şeye kadirdir. Allahtan başka ilâh yoktur; O tektir, O tektir, va'dinde sadıktır; kulu (Muhammed'e) yardım etmiş, askerini galip kılmış ve tek başına düşman­ları mağlup etmiştir. Allahtan başka tanrı yoktur; kâ­firler istemese de biz dini sadece Onun için kılarak ondan başkasına ibâdet etmeyiz.

(Z)    Telbiye :

Lebbeyk, Allahım lebbeyk, lebeyk, Senin şerikin yok; lebbeyk; muhakkak ki hamd, nimet ve mülk sanadır; şe­rikin yoktur.

579 — NAMAZA MÜTEALLİK ARAPÇA METİN­LERİN YENİ HARFLERLE YAZILMIŞ ŞEKLİ.

(A)    Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber, Al­lahu ekber, eşhedü en lâilâhe illallah, eşhedü en lâilâhe illallah, eşhedü enne Muhammeden resulullah, eşhedü en-ne Muhammeden resulullah,    Hayyalessalah, hayyalessa-lah, Hayyalelfelah, hayyalelfelah,    Allahu ekber, Allahu ekber, lâilâhe illallah.

(B)    Allahu ekber, Allahu ekber,, eşhedü en lâilâhe illallah, eşhedü en lâilâhe illallah,    eşhedü enne Muham­meden resulullah, eşhedü enne Muhammeden resuhıîlah, hayyalessalah, hayyalessalah,    hayyalelfelah,    hayyalelfe­lah, kad kametissalah, kad   kametissalah,    Allahu ekber, Allahu ekber, lâilâhe illallah.

(C)    Bismillahirrahmanirrahim. İkra' bismi rabbikel-lezi halak, halakal insane nün alak, ikra ve rabbukel ekre-müllezi allame bil kalem, allemel insane ma lem ya'lem.

332

İSLAMA GİRİŞ

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK HAYATI

333

(D)    Bismillah ve alâ milleti resuldllah.

abdallah üzkür                           haracte

(E)    Ya                            el ahdel lezi ---------------

emetallahizkuri                           haraç ti

aleyhi mineddünya şehadete en lâilâhe illallah ve erme Muhammeden resulullah, ve ennel cennete hak ve ennen nara hak, ve ennel kabre hak ve en nessaate atiyetül la

enneke radite

rayba fiha, ve ennallahe yeb'asü men fil kubur,------------

enneki raditi

billahi rabben, ve bil îslâmi dinen, ve bi Munammedi re-sulen, ve bilkurani imanen, ve bil Kâbeti kıble ten, ve bil

yusebbiteke

müminine ihvana, Allahu-----------------yusebbitullahelle-

yusebbitiki

zine âmenu bikavlissabiti fil hayatiddünya ve fil ahireh, ve yudilıhuzzalimine ve yef alu ma yega, ya eyyetuhen-nefsül mutmeinne, irciî iîa rabbiki radıyetel merdiyye, fed-huli fi ibadî, vedhuli cenneti.

(F)    (1) Hanefî'lere göre : Sübhanekellahümme ve bi-hamdike ve tebarekesmüke ve Teâlâ ceddüke ve la ilahe gayruke.

(F) (2) Şafiî'lere göre: Veccehtü vechiye lillezi fe-darassemavâtı ve'1-arda hanîfen ve mâ ene mine'1-müş-rikin. İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâti lillâhi rabbi'l-âlemin; lâ şerike leh; ve bi zâlike ünıirtü ve ene evvel'ül-müslimîn.

'^r)    Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdü lillâhi raf bil alemin, errahmanirrahim, maliki    yevmiddin, iyyake na'budu ve iyyake nestain, ihdinassıratel müstakim   sıra-tellezine en'amte aleyhim gayril mağdubi aleyhim ve led-daallin. (Amin)

(H)    Bismillahirrahmanirrahim. Velasri    innel   insa-

ne lefi husrin illellezine amenu ve amilussalihati ve teva-sav bil hak ve tevesav bissabr.

(I) Bismillahirrahmanirrahim. Inna a'tayna kel-kevser, fesalli lirabbike venhar, inne şanieke hüvel ebter.

(J) Bismillahirrahmanirrahim. Kul hüvellahü ehad, AUahussamed, lem yelid ve lem yuled, ve lem yekünlehu küfüven ehad.

(K) Allahü la ilahe illa hüvelhayyul kay3'um, late'-huzuhu sinetün vela nevm, lehu mafissemavati ve ma fiî-ard, men zellezi yeşfeu indehü ila biiznihi, ya'lemü ma beyne eydihim ve ma halfehüm, vela yuhitune bişey in min ilmihi illa bimaşae, vesia kürsiyyihüs semavati velarda, vela yeuduhu hıfzıhuma, ve huvel aliyyul azim.

(L)    Subhane Rabbiyel azim.

(M)    Semi allahu İlmen hamiden, rabbena lekel hamd,

(N)    Subhane rabbiyel alâ.

(O)   Rabbiğfirli verhamni.

(P) Ettehiyyatül mübarekâtüs salavatüt tayyibatü lillâhi, esselâmü aleyke eyyuhennebiyyü, ve rahmetullahü ve berakatuhu, esselâmü aleyna ve alâ ibadillahissalihin, eşhedü, en lâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu.

(Q) Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kema salleyte alâ İbrahîme ve alâ âli îb-rahîme inneke hamîdün mecîd. Ve bârik alâ Muhammedin ve alâ ali Muhammedin kema bârekte alâ İbrahîme ve alâ âli İbrahîme inneke hamîdün mecîd. Allahümme inni euzü bike minel me'semi vel mağrem, Allahümme inni zalemtü nefsi zulmen kesiren, vela yağfiruzzünûbe illa ente, fağ-firli verhamni, inneke entel gafururrahim.

(R)    Subhane men la yenamü ve la yeshu.

(S) Allahümme salli alâ Muhammedin ve bârik ve sellim, Allahümmagfir lihayyine ve meyyitina ve şehidina ve ğaibina birahmetikel vasia.

334

İSLAMA GİRİŞ

BİR MÜSLÜMAN1N  GÜNLÜK HAYATI

335

(T) AUahummağfir lihazel meyyit inneke entel ga-fururrahim.

(U) Allahummehdina fimen hedeyt, ve afina fimen afeyt, ve tevvtllena fimen teveleyt, ve barik lena minel hayri fima a'teyt, ve kına şerre ma kadayt, fe inneke tak-di vela yukda aleyk, ve innehu la yezillü men valeyt, vela yeizzü men adeyt, tebarekte ve tealeyt, lekel hamdü alâ ma kadeyt, nestağfiruke ve netubu ileyk, ve sallallahu alâ seyyddina Muhammed.

(V) Allahümme inna nestainuke ve nestağfiruke ve nestehdike ve nü'minü bike ve netubu ileyke ve netevekke-lü aleyke ve nüsni aleykel hayre külle hu neşkürüke ve la nekfürük ve nahlau ve netrükü men yefcürük. Allahüm­me iyyake nabüdü ve leke nüsalli ve nescüdü ve ileyke nes'a ve nahfidü nercu rahnıeteke ve nahşa azabeke inne azabeke bilküffari nıülhık.

(W)    Hacer'ul-esved önündeki tavaf niyeti :

Ne vey tu't-tavaf e bismillâhi ve'llâhü ekber; Allahüm­me imânen bike ve tasdiken bi kitâbike ve vefaen bi ah-ddke ve'ttıbâen lisünneti nebiyyike seyyidina Muham-medin (S.A.S.)

(X)    Tavaf duaları ;

a — Kabe kapısının önünde ;

Allahümme inne'l-beyte beytüke ve'1-haremu haremu-ke ve'1-emnü emmıke ve haza mekam'ül âizi bike mine'n-nâr.

b — Birinci duvarın Önünde :

Allahümme inni euzÜ bike mine'ş-şekki ve'ş-şdrki ve'ş-şıkakı ve'n-nifakı ve sû'i'l-ahlâkı ve sû'İ'1-münkale-bi fi'l-ehli ve'1-mâli ve'1-veledi.

c — İkinci duvar yanında :

Allahümme ezıllenî fizıllike yevme lâ zille illâ zillü arşıke ve'skmî    bikâsi    seyyidina Muhammedin  (S.A.S.)

şerbeten henîeten merîeten lâ ezmeu badehu ebeden, yâ ze'1-celâlî ve'1-ikrâm.

d — Hac veya Umrede üçüncü duvar yanında :

Allahümme'c'alhu haccen mebrûren (c'alhâ umreten mebrureten) ve zenben mağfûren ve sa'yen meşkûren ve ticareten len tebûre yâ azizu, ya gafur.

e — Dördüncü duvar yanında :

Rabbena âtina fi'd-dünyâ haseneten ve fi'1-âhıreti haseneten ve kmâ azâbe'n-nâr.

(Y) Hac veya Umrede Safa ile Merve arasında sa'y duası :

Rabbi'ğfir ve'rham ve tecâvez amma ta'lem; inneke ente'l-euzü'l-ekrem. Allahümme'c'alhü haccen mebrûren (c'alha umreten mebrureten) ve zenben mağfûren ve şa'-yen meşrûken ve ticareten len tebûr, ya azîzu, ya gafur; Al-lahu ekber, Allahu ekber ve lillâhi'1-hamd; Allahü ekberu alâ mâ hedanâ ve'1-hamdü Hllahi ala ma evlana. Lâ ilahe illa'llahü vahdehü,' lâ şerike lehû, leh'üî mülkü ve leh'ül-hamd ve hüve alâ Külli şeyin Kadir. Lâ ilahe il­la'llahü Vahdehü, sadaka va'dehû, nasara abdehû ve eazze cundehû ve hezeme'l-ahzâbe vahdehû; lâ ilahe il-la'llâh ve lâ na'budü illâ iyyâhü muhlisine lehu'd-dine ve lev kerihe'1-kâfirûn.

(Z)    Telbiye :

Lebbeyk allahümme lebbeyk; lebbeyke lâşerîke leke lebbeyk; inne'l-hamde ve'nni'mete leke vel-mülke lâ şe-rîke lek.

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK HAYATI                     339

GAYRI TABİÎ MINTIKALARDA NAMAZ VAKİTLERİNİN HESABI

581 — «Günlük Hayat» bahsinde izah edildiği gibi normal olarak her müslüman günde beş defa Allaha iba­det kasdryla namaz kılar :

1.   Hakikî fecrin başlamasından   (güneşin doğmasın­dan takriben bir buçuk saat evvelinden itibaren) güneşin doğmasına    kadar olan zaman    zarfında kılınan sabah namazı,

2.    Güneşin semada en yüksek noktasını    geçmesin­den itibaren üç saat   sonraya   kadar olan zaman zarfında kılman öğle namazı.

.3. Öğle namazının vaktinin bitmesinden güneşin bat­masına (tekaddüm eden zamana) kadar olan za­man zarfında kılman ikinci namazı,

4.    Güneşin batmasından sonra alaca karanlığın kay­bolmasına kadar geçen    zaman zarfında    kılman akşam namazı,

5.    Alaca karanlığın kaybolmasından sabah    namazı vaktine kadar geçen zaman zarfında kılman yatsı namazı,,

Ekvatordan pek uzaklarda, tarif edilen bu vakitler •pratik olmaktan ziyade mahzurludur. Bunun için güneşin hareketi yerine saatin hareketine bakılır ve hesab edi­lir; ve izah edildiği gibi 45 derece arz dairesindeki zaman (namaz ve oruç vaktleri) bu arz dairesiyle kutup ara­sındaki mıntıkaların tekmili için muteber olur. Böylece Avrupa'da Bordo-Bükreş, Şimal Amerika'da Portland -Halifaks normal bölgenin sınırlarını teşkil ederler; bu mahallerin kuzeyinde bulunan bütün memleketler bu mev­kilerin evkat cetvelini (Namaz vakitlerini gösteren cetvel) takibedeceklerdir. Aynı şey gerekli tadilât yapılarak Gü-

340

İSLAMA GİRİŞ

ney Amerika'da,   Arjantin ve Şili'nin   en uzak güney uç­ları için de kabili tatbiktir.

582 — Aşağıda 45 derece Kuzey enlemi ve 45 derece Güney enlemi için mahallî vakte göre saatler verilmiştir. Bunları izah için birkaç kelime ilâvesi faideden hâli de­ğildir.

a)    Yalnız güneşin doğuş ve batış saatlerini verdik.. Öğle vakti    mevsime   göre   12 den biraz evvel   alınarak 12.30'a kadar gidebilir.  (Kışın erken, yazın geç)  diğer iki vaktin namazı ya'ni ikindi ile yatsı namazlarının    vakit­leri yukarıda verdiğimiz kaideye göre hesaplanır,

b)    Mahallî vakitle,    Mülkî vakit (memleket    saati) arasında geniş bir fark vardır, filvaki Ekvatorda her on-beş mil veya buna yakın bir miktar bir dakika fark hu­sule getirir; kutuplara    yaklaştıkça    aynı vakit farkı için mesafe daha yakındır. Birleşik Amerika, Kanada, Sovyet Rusya gibi geniş memleketlerde şark- hudutlarında güne­şin doğuşu garb  hudutlarmdaki güneşin doğuşundan se­kiz on saat daha   erkendir. Bizim   evkat cetvelimiz   ma­halli vakte göre tanzim edilmiştir ve bir memlekette kul­lanılmakta olan   «mülkî vaktsa   memleket   saat   ayarına uydurulması zeki bir kimse için güçlük arz etmez.

Meselâ Fransa'daki saat hakikî mahallî-saatten bir saat ilerdedir. Saat 12'yi çalarken hakikî mahallî saat ir­dir. Oruç bakımından imsak ve iftarda olduğu gibi günlük namazlarda da bu vakı'arnn dikkate alınması gerekir.

c)    Arzın yuvarlaklığı    dolayısıyla günün   başlamasa lâzım  gelen  yerde  keyfî bir çizgi  çizilmiştir.  Bu farazi tarih çizgisi  Asya ile Amerika arasından geçiyor; siyasî mülâhazalar bazı noktalarda bu çizgiyi inhiraf ettirmiş­tir.   Japonya,  Avustralya,   Endonazya'dan   Amerika,yave-ya Amerika'dan aksi istikamete vapurla,  tayyare  ile se­yahat eden müsîümanlar için bu çizginin ehemmiyeti var­dır. Amerika'ya giderken bu hayalî çizgiyi geçer geçmez*

BİR  MÜSLÜMANIN   GÜNLÜK  HAYATİ

341

24 saatlik bir fark husule gelecektir: Cumartesi, cuma ■olur ve diğer cumartesi mutad seyrini takibederek gelir. Amerika'dan Asya'ya gelirken aynı noktai nazardan bü­tün bir gün ilâve edilmek lâzım gelir ve cuma, cumartesi -olur. Eğer bir kimse Öğleden evvel karaya inecek olsa terk edilen memleketin değil, varılan memleketin vaktine göre cuma namazının kılınması icabeder.

d)    Gittikçe hızı   artan   hava   seyahatleri   karar ve­rilmesi asla mümkün olmıyacak meseleler ortaya    çıkar­maktadır. Şimdi diyelim ki güneşin doğmasından    biraz sonra hareket edip, yolda giderken güneşin şarkta battı­ğını görerek bir müddet sonra güneşin henüz doğmadığı bir memlekete ulaşmak mümkündür; yahut hareket eğer güneşin batmasından   sonra   vaki olursa yolda   giderken güneşin garbdan doğduğunu   görmek kabildir. (Kim bilir acaba bu Aleyhissalâtü vesselam Efendimizin ihtiyar dün­yanın sonuna alâmet olarak verdiği haberin bir    işareti değil midir?). Bunun aksine bir memleket saat 6 da terk edilir ve yalnız üç saat sonra varılan yerde mahallî   saat ■9 olacağına 12 olabilir. Aklı selim bu gibi hallerde güne­şin hareketini değil terkedilen memleketin saatine uyul­masını icabettirir. Böyle süratli seyahatlarda güneşin hiç batmadığına ve yahut günde müteaddit defalar battığına şahid olmak mümkündür.

e)    Hava yollarıyla yapılan süratli seyahattan doğan birçok problem arasında orucun iftarının zamanı meselesi vardır. Meselâ biri ilkbaharda saat 4'te sahur yapmış ve diyelim ki saat 6'da Tokyo'dan Taşkent yolu ile Tunus'a hareket etmiştir. Saatta 900 km. sür'atle 8 saat uçtuktan sonra uçak alana inince mahallî saat öğleden sonra 2 ol­mıyacak, bilâkis sabah 6 olacaktır ve güneş de henüz doğ­muş bulunacaktır. Bu böyle oluyor, çünkü bu iki  (kalkış ve iniş) yerdeki güneşin doğması   arasında 8 saatlik bir fark vardır. Ve uçak güneşin   yörüngesiyle    aynı istika-

342

İSLAMA GİRİŞ

BİR   MÜSLÜMANIN   GÜNLÜK  HAYATİ

343

mette ve güneşle aynı hızda hareket etmiştir. Bu duruma göre, eğer yolcular akşam 6'ya kadar Tunus'ta bekliye-cek olursa 14 saat değil, 22 saat oruç tutmuş olacaklar­dır. Keza eğer Tunus'tan Tokyo'ya seyahat edilirse o za­man normalden iki misli daha süratle geçecektir ve 6 saatlik bir uçuştan sonra kol saati öğle 12'yi gösterirken güneş Taşkent'in doğusunda bir yerde batacak ve iki saat sonra da uçak Tunus'taki zaman Ölçüsüyle öğleden sonra saat 2'de Tokyo'ya inince vakit Japonya'da gece saat 10 olacaktır. Aynı hadise zaman farkından başka mevsim­lerin dahi değişmesi bahis mevzu olan kuzey yarım kü­reden güneye ve güneyden kuzeye yapılan uçak seyahat-larında da ortaya çıkar. Aralık ayı Norveç ve Kanada'da çok soğuk bir aydır; halbuki aynı anda Şili ve Cope Tawn'~ da çok sıcak var. İcma derki böyle hava seyahatmda ge­rek oruç ve gerekse namaz için üzerinden aşılan memle­ketlerin durmadan değişen mahallî saaterine göre değil de seyahatin başlangıç yeri zamanına göre hareket edil­melidir.

f)    Eğer bir insan aya inerse yeryüzünün   kâbesinin onun namazı için kıble olması imkânsız olur. eBlki orada dünyaya bakan kısmında ve bize de gözüken bir ay kâbe­sinin inşası gerekecektir.

g)    Keza eğer bir sputnik içinde dünyanın çevresinde-seyahat edilecek olursa normal olarak bir çevre uçuşu 90 dakika olacaktır. Güneş görünüşü kuzeyden güneye, gü­neyden kuzeye, doğudan batıya ve batıdan doğuya uçu­şuna göre değişecektir.    Güneşin doğup   batması her 24 saatta bir değilse her bir buçuk saatta bir defa olacaktır. Biz   dünyalı   seyyahla  için   yapma   peyklerinki   değilse dünya    güneşin doğup batmasına müstenid dünya   saati, tatbik edilmeli.

583 - GAYRI TABİΠ   MINTIKALAR İÇİN DAİMÎ

EVKAT CETVELİ. (fanyanın Kuzey Kesiminde                       (Dünyanın Güney Kesiminde

Güneşin)                                               Güneşin)

Doğuşu           Bat.ş.                    Tarih__________^Doğuşu           Bot.ş.

7.39 7.38

7.36

7.31

7.22

7.13

7.03

6.52

6.39

6.26

6.13

6.00

5.42

5.29

5.16

5.04

4.50

4.40

4.31

4.24

4.17

4.14

4.12

4.13

4.17

4.21

4.27

4.34

16.28

16.35

16.43

16.52

17.06

17.16

17.26

17.36

17.47

17.56

18.06

18.15

18.27

18.31

18.45

18.54

19.05

19.14

19.22

19.29

19.39

19.44

19.48

19.50

19.50

19.48

19.44

19.38

1 Ocak 8     » 15     » 22     » 1 Şubat 8     » 15      » 22      » 1 Mart 8     » 15     » 22     » 1 Nisan 8     » 15     » 22     » 1 Mayıs 8

15     » 22     » 1 Haziran 8     » 15     » 22 ■   »    ■ 1 Temmuz 8     » 15     » 22     »

4.17

4.23

4.31

4.41

4.52

5.05

5.16

5.26

5.37

5.46

5.55

6.04

6.18

6.26

6.34

6.44

6.54

7.02

7.10

7.18

7.28

7.32

7.37

7.39

7.39

7.37

7.33

7.28

19.50

19.49

19.46

19.43

19.31

19.22

19.13

19.10

18.47

18.35

18.22

18.10

17.50

17.36

17.26

17.13

16.59

16.49

16.42

16.35

16.28

16.24

16.24

16.25

16.29

16.33

16.39

16.45

344

 

İSLAMA GİRİŞ

 

 

(Dünyanın

Kuzey Kesiminde                       (Dünyanın Güney

Kesiminde

G

ü n eş i n)

 

Güneşi

n)

Doğuşu

Batışı

Tarih

Doğuşu

Batsşı

4.46

19.27

1 Ağustos

7.17

16.56

4.53

19.18

8     »

7.08

17.03             ,

5.01

19.07

15      »

6.58

17.12

5.09

18.56

22     »

6.46

17.21

5.21

18.38

1 Eylül

6.39

17.31

5.30

18.25

8     »

6.16

■ 17.40

5.38

18.12

15     »

6.03

17.49

5.46

17.58

22     »

5.49

17.57

5.57

17.41 '

1 Ekim

5.34

18.07

6.06

17.28

8     »

5.21

18.16

6.15

17.16

15      »

5.06

18.28

6.24

17.04

22     »     s

4.54

-   18.35

6.38

16.49

1 Kasım

4.39

18.48

6.48

16.39

8     »

4.30

18.58

6.57

16.32

15     »

■ 4.22

19.07

7.07

16.25

22     »

4.15

19.18

7.18

16.20

1 Aralık

4.08

19.28

7.25

16.18

.8     »

4.07     .

19.37

7.31

16.19

15      »

4.08

19.43

7.36

16.22

22      »

4.10

19.47

BİR  MÜSLÜMANIN, GÜNLÜK  HAYATI

345

KİTAPTA İSİMLERİ GEÇEN ŞAHISLAR

584 — Evvelki sahifelerde isimleri geçen müellifle­rin muhtasar bile olsa hal tercümelerini yazmaya cildler 1 lâzımdır. Bütün maddeleri münderecatı tarafsız bir gö­rüşle yazılmamış olsa da umumiyetle İslâm Ansiklopedi­sine bu hususta müracaat edilebilir. Aşağıda verilen ta­rihler milâdî senelere göredir. Aksi işaret edilenler müs­tesna, bütün bu zevat müslümandır.

ALKAME EN NAHAÎ (v: 681). Büyük bir fıkıh âli­mi ve ashabı kiramdan îbn Mes'ud'un talebesidir.

. BAYBARS (v: 1277). Aynı Câlut'da Hulâgu Hanı mağlûb eden Mısır sultanı. (Hulâgu Bağdad'ı zabt ve tah-ribedip halife El-Musta'sım'ı öldürttü, sonra Mısır'a yü­rüdü, karşılaşma Aynı Câlut'da oldu.)

BELAZÜRİ (v: 895). Büyük bir tarihçi ve teracim-i ahval (biyografiler) muharriri. Fütuh'ul Buldan (İngiliz­ce, Almanca ve Urduca tercümeleri vardır) ve Esnab'ül Eşraf müellifi.

BîRUNİ (v: 1048). Bir feylesof. İlim, tarih ve sos­yoloji üzerine olan eserleri birer abide sayılacak kadar mühimdir.

BUCER (yahut) RUTZER .(v: 1552). Maruf Alman din âlimlerinden ve hıristiyanlıkta Protestan Kilisesini kuranlardan biridir.

BUHAKÎ (v: 870). Es Sahili isimli eserin ve diğer birçok eserlerin müellifi, itimada şayan muhaddislerden biridir.

CAEİE İBN HAYYAN (v: takriben 776). Eski âlim ve feylesoflardandır.

CAFER ES SADIK (v: 765). Büyük fakîh ve mu­tasavvıf.

CAHIZ (v: 868). Feylesof ve edib.

BAMÎRÎ (v: 1405). Hayat'ül Hayvan isimli eserin müellifi, maruf bir hayvanat (zooloji) âlimi,

346

İSLAMA GİRİŞ

DARİMİ (v: 869). Kitaİ> es-Sünen müellifi, başlıca muhaddislerden biridir.

DÎHLEVÎ (Veliyullah Ahmed) (v: 1762). Meşhur hadis âlimlerinden ve mutasavvıflardandır. Hind-Pakis--tan müslümanlarmın uyanışının babasıdır.

DİNAVERÎ ,(v: 895). Feylesof ve büyük bir müslü-man nebatat (botanik) âlimi.

EBU DAVUD (v: 888). Kitab-es-Sünen müellifi ve başlıca muhaddislerden biridir.

EBU HANİFE (v: 787). Hanefî mezhebinin kuru­cusudur. Müslümanların % 80'i bu mezhebdendir.

EBU UBEYD (v: 838). Meşhur muhaddislerden biri ve İslâm, maliyesi üzerine yazılmış bir eser olan El-em-val'in müellifidir.

EBÜ YA'LA EL-FERRA (v: 1065). Hanbelî fakîh-lerindendir. Siyaset üzerine yazılmış bir eser olan El-Ah-kâm'us Sultaniye'nin müellifidir.

EVZAÎ (v: 773). Babası Sind'den gelmiş büyük bir fahîhdir. Bir zamanlar onun mezhebi İslâm dünyasında pek yayılmış bulunuyordu.

FARÂBÎ (v: 950). Çok orijinal büyük bir   feylesoftur.

GAZÂLÎ (v: 1111). Büyük bir din âlimi ve muta­savvıf. Hangi çeşit felsefenin İslâm ile akıl ile uygu­lanmasının mümkün olduğunu gösterdi.

HAMMAB (v: 737). Büyük bir fakîh ve Ebu Ha-nife'nin hocası.

HEMMAM BİN MÜNEBBİH (v: 719). İlk muhad­dislerden biridir ve ashab-ı kiramdan Ebu Hüreyre'nin talebesidir.

İBN ABDEL HAKEM (v: 871). Mısır'ın büyük ta­rihçisi ve muhaddisi. Fütuh Misr müellifi.

İBN FAB-LAN 921 de Rusya'ya gönderimiş sefir ve muallimdir. Bulgar (şimdi Kazan) kralını İslama döndürmeye muvaffak oldu. Seyahatnamesi mevcuttur.

BİR  MÜSLÜMANIN  GÜNLÜK  HAYATI

347

İBN FÎRNAS (v: 921). Uçmak için bir kanad icad eden dâhi. Bir planetoryum (yıldızları gösteren bir kub­be) yaptırdı. Bu planetoryumda yalnız yıldızlar değil bu­lutlar ve ışık meseleleri de tarif ediliyordu. Ayrıca mu­sikişinastı.

İBN EL HAİSEM (v: 1039). Meşhur bir âlim. Op­tik üzerine olan eserleri büyük kıymettedir.

İBN HACER (v: 1449). Muhaddis teracim-İ ahval muharriri.

İBN HANBEL (v: 855). Hanbelî mezhebinin kuru­cusu, Şafiî'nin talebesi ve muhaddistir.

İBN HAVKAL (v: tahminen 977). Meşhur bir coğ­rafyacı.

İBN HİŞAM (v: 834). Tarihçi. Hayatı Hz. Peygam­ber (s.a.) üzerine yazdığı eseri ile meşhurdur. Bu eser îngilizceye terceme edilmiştir.

İBN EL KELBÎ (v: 819). Cahiliyet devrine ait ih-tisasıyla tanınmış tarihçidir.

ÎBN HALDUN (v: 1406). Sosyolog ve tarihçi. Ta­rih kitabına yazdığı Mukaddime ile Tarih felsefesini icad etmiş oldu.

İBN MACE (v: 886). Başlıca muhaddislerden biridir.

İBN MECİD, 15. asrın büyük denizcilerindendir. Vaskö do Gama'nm donanmasına Afrika'dan Hindistan'a kılavuzluk etmiştir.

İBN EL MUKAFFA (v: 756). Kelile ve Dimme'yi ve bir çok eseri farsça'dan arapça'ya tercüme eden bir rafizî idareci ve edebiyatçıdır.

İBN RÜŞD (v: 1198). Büyük bir fakih, feylesof ve âlimdir.

İBN SA'D (v: 844). Eski bir tarihçi ve büyük bir teracim-i ahval kamusunun müellifidir.

İBN CİNÂ (v: 1073). Avrupalılarca Avicenna namiy-

348

İSLAMA GİRİŞ

le bilinir. Büyük bir tabib ve feylesof. Eserleri hâlâ üni­versitelerde okutulmaktadır.

EN NAHA'Π (v: 713).    Büyük bir fakıhtir. (v: 1164), Coğrafyası ve dünya haritası ken­di devrinde bir harika idi.

IYAD (v: 1149). Maruf bir muhaddis ve tarihçi.

KAZVİNÎ (v: 1283). Meşhur bir ilim adamı ve tarihçi.

KİNDİ (v: takriben 900). Çok orijinal bir âlim ve feylesof.

LUTHED (v: 1546). Protestan kilisesinin kurucusu, Arapçayı çok iyi bilirdi.

MÂLİK (v: 795). Maliki mezhebinin kurucusu, El-Muvatta isimli eserin müellifi.

MA'MER İBN RAŞİD (v: 770). İlk muhaddislerden, El Cami isimli eserin müellifi.

ME'MUN (v: 833). Bağdad, Abbasî halifelerinden, ede­biyat ve ilim hâmisi.

MES'UDÎ (v: 956). Tarihçi ve bir çok eserin mü­ellifi.

MA VERDİ (v: 1058). Devlet adamı, hukukçu ve siya­set felsefecisi. El Ahkâm'us Sultaniye'nin müellifi. Bu eser İngilizce ve Fransizcaya terceme olunmuştur.

MELANCHTON (v: 1560). Protestanlığın kurucu­larından bir Alman.

MİSKEVEYH (v: 1030). Tarihçi ve sosyolog.

MUS'AB EZ ZÜBEYRİ (v: 850). Eski tarihçi. Ne-seb-i Kureyş müellifi.

MÜSLİM (v: 875). En iyi muhaddislerden biri, Es Sahih müellifi.

NESAÎ (v: 915). Başlıca muhaddislerden ve Es Sü­nen müellifi.

REŞİDÜDDİN HAN (v: 1318). Meşhur Tarihi Umumî müellifi.

RAZİ (v: 958). Feylesof ve meşhur bir tabib.

BİR   MÜSLÜMANIN   GÜNLÜK  HAYATI

349

SAÎD EL ENDÜLÜS! (v: 1070). Meşhur bir sosyo­log ve tarihçi.

' SALÂHADDÎN (v: 1193). Mısır ve Suriye sultanı. Haçlı seferleri boyunca birleşmiş Avrupa'ya karşı mu­vaffakiyetle çarpıştı. Mütteki bir hükümdardı.

SERAHSİ (v: 1090). Büyük bir fıkıh âlimi, El Meb-sut ismindeki eseri 30 cilttir.

ŞAFİÎ (v: 820). Şafiî mezhebinin kurucusu. El Ub ve Er Risale adlı eserlerin müellifi. Er Risale, mücerred hukuk ilmi üzrine yazılmış dünyada ilk eserdir.

TABERİ (v: 923). Mütebahhir bir âlim. Kur'an tef­siri, fıkıh ve tarih üzerine eserleri yüksek ilim kudreti­nin bir harikasıdır.

1AL Ug-oliKl A     UlVlffjit     İS.     &A.UJK. IŞ-ŞAKİ A     shl^-

EVVEL, halen Hanefî mezhebinin tedrisinde kullanılan Nihayetti Hâşiyet'il-Hidâye eserini 1295 yılında telif et­miş bir zattır.

TİRMİZÎ (v: 888). Başlıca muhaddislerden biri ve El Camii' müellifi.

ÖMEE I (tbn Hattab) (v: 644). Hazreti Ebu Bekir'in halefi, büyük fâtih ve dindar ve âdil bir halife.

ÖMER II (İbn Abdülaziz) (v: 720). Emevî halifele­rinden çok mütteki bir zat.

ÖMER HAYYAM (v: 1131). Mütefennin, heyetşinas ve edib.

ZEHEBÎ (v: 1352). Büyük tarihçi ve teracim-i ah­val muharriri.

ZEYD İBN ALÎ (v: 738). Zeydî mezhebinin kuru­cusu, ilk müelliflerdendir, Hukuk, Kur'an ve Hadîs üze­rine yazdığı eserleri zamanımıza kadar gelmiştir.

ZÜBEYR İBN BEKKAR, Mus'ab ez Zübeyrî'nin ye­ğeni, çok vukuflu bir Ensab (şecere) müellifi.

İÇİNDEKİLER

Gdriş      ..................................................................       5

Takriz       ...............................................................       6

Önsöz..................................................................       7

İkinci baskı için önsöz   ..........................................       8

Müellifin tercüme-i hâli    .......................................       9

İSLÂM PEYGAMBERİ — HAL TERCÜMESİ

Giriş      ...............................................................      13

Arabistan      ........;................................................      15

Din     ..................................................................      16

Cemiyet     ............................................................      17

Peygamberimizin doğuşu       .................................      18

Bir Şövalye Sınıfı   ................................................      19

Din şuurunun başlaması   .......................................     20

Vahy     ...............................................................      21

Risalet  (Peygamberlik)     .......................................     22

Sosyal boykot....................................................     24

Mi'rac       ............................................................     25

Medine'ye Hicret    ................................................     26

islâm toplumunun teşkilâtlandırılması    ..................      27

Müsamahasızlık ve itikatsızlıkla mücadele   ...............     29

Musalâha      .........................................................      30

İÇİNDEKİLER                                         351

İSLÂMIN ASLÎ TALİMLERİNİN MUHAFAZASI

■Muhafaza vasıtaları    .............................................      36

İslâmm ta'lîmleri (öğrettikleri, emirleri)    ...............      37

Kur'an'ın tarihi...................................................      37

Kur'an'ın muhteviyatı     .......................................     43

Hadîs      ...............................................................     46

Resmî vesaik      ...................................................      48

Peygamber   zamanındaki   telifat        ........................     51

Ashab devrinde hadîslerin toplanması   .....................      53

Hadîslerin yazılmasının yasak edilmesi   ..................     56

Sonraki asırlarda   ................................................     58

Netice     ...............................................................      59

ÎSLÂMBA HAYAT ANLAYIŞI

İslâm ideolojisi    ...................................................     64

Allaha itikad     ......................................................      69

Cemiyet       .........................................................      71

Milliyet       .............'...............................................      72

İktisadî cephesi      ................................................      74

İrade-i cüz'iye ve kader    .......................................      75

İNSAN VE İNANÇLARI

Allaha itikad    ...................................................      80

Melekler        .........................................................      82

Münzel (indirilmiş) kitaplar  .................................      87

Allanın elçileri (Peygamberler)   ..............................      89

Ahiret bahsi       ...................................................     90

Kader ve irade-i cüz'iye   .......................................      93

Netice............................................................      95

352                                       İSLAMA GİRİŞ

İSLAMDA İBADET HAYATI VE DİNÎ ÂDETLER

Namaz...............................................................     96

Oruç...............................................................    103

Hac        ...............................................................    106

Zekât     ...............................................................    111

Netice     ...............................................................    117

MANEVÎ HAYATTA İRFAN

Sutfa...............................................................    120

Tasavvufun zübdesi   .............................................    121

Allahm rızası   ......................................................    124

Husûsî ibâdetler       ................................................    128

Netice...............................................................    132

AHLÂK SİSTEMİ

İslâmın karakteristik özellikleri     ...........................    134

Ahlâkın esası     ......................................................    135

Hata ve kefareti      ................................................    139

Emirler        ............................................................    143

İSLÂMIN SİYASÎ SİSTEMİ

Milliyet         .........................................................    149

îslâmı cihan şümul hale getiren vasıflar    ...............    152

Hilâfet............................................................    154

Devletin vazifeleri     .............................................    157

Hükümet şekli................................................    159

İştişarî müzakere    ................................................    160

Din siyaset   .........................................................    151

Netice     ...............................................................    166

İÇİNDEKİLER

ÎSLÂMIN HUKUK SİSTEMİ

353

Müslümanların hukuk ilmine hizmetleri ..................    168

Hukuk ilmi   .........................................................    168

Amelde niyet   ......................................................    169

Yazılı devlet anayasası    .......................................    169

Dünyaya şamil bir devletler hukuku   .....................    170

İslâm hukukunun umumî vasıfları   ........................    171

Hukuk felsefesi    ...................................................    172

Müeyyideler......................................................    173

Teşri'      ...............................................................    175

Adaletin tevzii     ...................................................    180

Hukukun menşei ve inkişafı   .................................    180

Netice     ..........................................................,....    188

İSLÂMDA EKONOMİK  SİSTEM

Veraset      ............................................................    193

Vasiyyet        ............................■.............................    194

Umuma ait mallar     .............................................    195

Devlet  giderleri         .............................................    196

İstisnaî vergiler      ................................................    200

Sosyal  sigorta     ...................................................    200

Şans oyunları      ...................................................    203

Faizle  borç verme     .............................................    204

İstatistlikler        ......................................................    206

Günlük  hayat     ...................................................    207

MÜSLÜMAN KADINI   ,

Umumî malûmat    ................................................    208

Kadının vecibeleri     .............................................    211

Kadının  hakları     ................................................    216

354

İSLAMA  GİRİŞ

ÎSLÂMDA GAYRİ MÜSLİMLERÎN DURUMU

Vazifelerin ilâhî  menşei     ....................................    226

Temel     bilgiler      ................................................    227

Hz. Peygmaberin âdeti    .......................................    228

Sonraki zamanlara ait icraat örnekleri     ..................    232

Sosyal  muhtariyet     .............................................    233

İhtida         ............................................................    239

Mukaddes  cihad       ................................................    239

MÜSLÜMANLARIN İLİM VE SANATA HİZMETLERİ

Umumî durum    ...................................................    241

Dinî ve felsefî  ilimler     .......................................    244

Sosyal ilimler      ...................................................    246

Hukuk        ............................................................    247

Tarih ve sosyoloji   ............:...................................    249

Coğrafya ve Topografya     ....................................    251

Hey'et ilmi    (Astronomi)     ....................................    252

Tabi ilimler     ......................................................    253

Tıp ilmi     .........................................................    254

Optik     ...............................................................    255

Mineraloji (Madenler ilmi) Mekanik v.s.   ...............    255

Zooloji   (Hayvanlar ilmi)     ....................................    255

Kimya ve Fizik     .......................................,........    256

Matematik         ......................................................    257

Hülâsa       ............................................................257

Güzel sanatlar         ................................................    258

UMUMÎ İSLA TARİHÎ

Hulefa-i Reşidin devri      .......................................    263

Emeviler        .........................................................    268

Abbasiler       .........................................................    269

İÇİNDEKİLER                                                   355

Hindistan............................................................    275

Endülüs   hilâfeti     ................................................    275

Doğu Asya ve Güney-Doğu Asya.........................    275

Afrika        ............................................................    276

Muasır  dünya         ................................................    277

BİR MÜSLÜMANIN GÜNLÜK HAYATI

I>oğuş     ...............................................................    279

İlk çocukluk...................................................    285

İzdivaç        ............................................................    289

Ölüm         ................................................,...........    29.0

Umumî itiyadlar    ................................................   291

Yiyecek ve içecek    .............................................    293

Elbise ve saç tuvaleti      .......................................    294

Namaz ve   Oruç     ................................................    295

Bazı hususiyetler      .............................................    299

Mezhep ayrılığı       ................................................    301

Namazın fasid olması    ..........................................    303

Bazı umumî bilgiler     ..........................................    304

Cenaze  namazı        ...................................................304

Hastalık ve seyahat      ..........................................    305

Namaz saatleri...................................................    305

Namaz niçin yalnız Arapça kılınır   ........................    310

îslâmda niçin kemeri takvim kullanılır   ..................    317

Netice   .............................................................    318

Erkeklerdeki metinlerin meaien tercümeleri    .........    329

Namaza müteallik Arapça metinlerin yeni harflerle

yazılmış şekli         ................................................    331

Başlıca Müslüman bayramlarının cetveli     ...............    336

Gayri tabii mıntıkalarda namaz vakitlerinin hesabı ...    339

Gayri tabiî mıntıkalar için daimî evkat cetveli .........    343

Kitapta isimleri  geçen şahıslar     ...........................    345

içindekiler.........................................................    350

?, <;

Huzur Sokağı Ciît I, Şule Yüksel ŞENLER                       60,—

Huzur Sokağı Cilt 11, Şule Yüksel ŞENLER                     60,—

Gençliğin Izdırabı, ŞÛl© Yüksel ŞENLER                          40,—

İslâmda ve Günümüzde Kadın, Şule Yüksel ŞENLER     40,—

Hidâyet, Şule Yüksel ŞENLER                                             17,5

Bize Ne Oldu? Şûte Yüksel ŞENLER                               40,—

Yılanla Tilki,  Şule Yüksel ŞENLER                           '         22,5

Sağ El ŞÛl© Yüksel  ŞENLER                                        '           17,5

Bir BiSinçli Öğretmene, Şule Yüksel ŞENLER                  27,50

Ahenk, Mustafa YAZGAN                                                   17,50

Yavrularımıza Din Dersleri, Ahmed Hamdi AKSEKİ        40,—

Müslümanın Amentüsü,  Dr. Ali  Arslan AYDİN                17.50

Ahiret Günü, Mutîakurrahbavî                                           25,—

Uyarış, Ali YILMAZ                                                             35,—

İmanın Alâmetleri, Hamdi GÜLAL                                     12,50

Üçaylar ye Faziletleri, Abdülkadir GEYLANİ                  25 —

Sürgün Öğretmen,  Hüseyin  KARATAY                             40,—

Yegâne   Dünya Nizamı,   Prof.  Seyyid  KUTUB                  6,—

Dokuz  Numaralı Hücre,  Hüdai  BAYiK                              10,—

Yasin-i Şerif ve Dualar,                                                      10,—

Hcc Rehberi, M.  Kemal  PİLAVOĞLU                                15,—-

Son Fırtına, Ahmed  Lütfi KAZANCI                                  20,— İyiliği Emretmek, kötülükten sakındırmak A. İZZÜDDİN 15,—

Resülullâh'ın Pâk Zevceleri, Prof. M. E. - SAVVAF           7,50

ibadetlerimiz, M. Saim YEPREM                                        10,—

Hacı  BAYRAM-I  VELİ Bayram SEZGİT                             12,50

Osmanlılarda  Fazilet  Mücadelesi, Tahsin   ÜNAL            15,—

Yolda, Emine KUTUB (Şule Yüksel'ln tokdimiyle)           12,50

Volga Kızıl Akarken, Saadet BEKTÖRE                           40,—

Dikenli  Yollar,  İbrahim YAVUZ                                         40,—

Müslümanların  Gerileme Sebepleri,  Ş.  ARSLAN            17,50

Fatih, Ali  Himmet BERKİ                                                    15,—

Alîah İndinde Makbul Duaiar, Ö. Fehmi  DURSUNOĞLU

Nevzat AKALTUN                                                                 22,50

İslâm Hanımlarından  Kıssalar, İnci  BEŞOĞUL               40,—

Ebedî Yol, İnci BEŞOĞUL                                                  40,—

Kor, Ahmet EFE                                                                   30,—

Ramazan Orucu, Or. Ali Arslan AYDIN                              8,—

Sessiz Çığlık, Mustafa YAZGAN                                         20,00

Müslüman Türk Çocuğunun Ahlâk Kitabı, M. YAZGAN   15,—

Ahlâkî Çocuk Hikâyeleri, Mustafa YAZGAN                    35,—

Semavî Dinlerde Ahlâk, Mustafa YAZGAN                         7,5

Kur'an Felsefesi, Mahmud AKDÂD                                      20,—

Mevlâna Muhammed Alıi                                                      40,—

Peygamberimiz, Ömer Faruk ERGİN                                    4,—

İslâm Kültürünün Garbı Medenileştsrmesi, A. GÜRKAN  60,—

FakirlJk Problemi ve İslâm, Yusuf EI-KARDAVİ               35,—

İslâm Şeriatı, Abdülkadir ÜDEH                                         15,—

Yolların Ayrılış Noktasında İslâm,.   Muhammed  ESED  30,—

İ              Feîsefeden Dine,  Faziurrohman   ENSARİ            25,—

 Hutbe'erlıtı, Ahmet Hamdi AK.SEKΠ                        250,—

n  Hayatı, Ahmed  Hamdı   A!<SEKİ            15,—

TL. TL. TL. TL. TL TL TL. TL TL TL TL. TL. TL. TL TL. TL. TL TL. TL. TL. TL. TL TL. ı ■_, TL.

Tl. Tl. TL. TL. TL TL. TL.

TL. TL. TL. TL. TL. TL. TL. TL TL. TL. TL. TL. TL. TL. TL. TL. TL. TL. TL.