(b) Yabancı Ülkelerdeki Müslümanlar: - 2. Sayfa
(b) Yabancı Ülkelerdeki Müslümanlar:
(c) Bir Müslüman Devlet'in, Başka Bir İslâm Devletindeki Vatandaşları
(d) Gayr-i Müslim Bir Devletin Müslüman Vatandaşları
(e) İslâm Ülkesinde Yabancı Sakinler:
Yargılamada Olağandışı Durumlar
(2) Murahhas Heyetler ve Elçiler
(3) Uluslararası Yargıç ve Hakemler
(5) Tarafsızlaştırılmış Bölge ve Sahipsiz Bölge
(6) Özel İmtiyazlar, Kapitülasyonlar, Elçilik Dokunulmazlığı
Statü Eşitliği (Devletler Arasında Eşitlik)
Uluslararası Anlaşmazlıkların Barış Yoluyla Halledilmesi
Düşmanca İlişkilerin Çeşitli Türleri
2. Barış Yoluyla Abluka (Ambargo)
2. Savunma Savaşı (Önleyici Savaşı da Kapsar)
Mürtedlerin Ülkesi ile Normal Gayri Müslimlerin Toprakları Arasındaki Fark
(a) Muhalefetin Çeşitli Türleri.
1-Dinî Sebeplere Dayanan Muhalefet
2) Siyasi ve Dünyevi Sebeblere Dayanan Muhalefet.
(b) Asiler Hakkında Yapılacak İşlemler v.s.
(c) Asilerin Savaşçılık Hakları
(d) Asiler Hususunda Ayrıcalıklı Durumlar (Özel imtiyazlar)
(f) Müslüman Hükümdarın (İdarecinin) İktidardan Uzaklaştırılması.
Uluslararası Soyguncular Ve Korsanlar
Soygunculara Yapılan Muamelenin Özel Durumları.
Gayr-İ Müslim Yabancılarla (Yapılan) Savaş
2. Ticarî İlişkiler Üzerindeki Etkileri
3. Kredi ve Borçlara Etkileri.
4. Antlaşmalar Üzerindeki Etkileri
Düşman Kimselere Yapılacak İşlemler
1. Ülkede Oturan Düşman Yabancılar
Savaş Esirlerine Yapılacak İşlemler
2. Müslümanların Ele Geçirdiği Düşman Esirler.
(a) Esirlerin Boyunlarının Vurulması
İlhak Edilen Topraklarda Yaşayan İnsanlara Verilen Seçme Hakkı
Yapılmasına İzin Verilen Hareketler
(b) Yabancı Ülkelerdeki Müslümanlar:
(218) İslâm hukuku oldukça (yoğun bir şekilde) şahsîdir ve nerede olursa olsun hayatın tüm faaliyetlerini içine alır. Bu bölümün (a) bendinin (199.) paragrafında gördüğümüz gibi Hz. Peygamber, belli bir yerde yerleşik olmayan (göçebe) müslümanlara, nerede olurlarsa olsunlar İslâm hukukuna riâyet etmelerini emretti. Ebu Yusufun[1] "bir müslüman nerede olursa olsun hareketlerini İslâm hükümlerine göre tanzim etmeli" şeklindeki meşhur vecizesi buradan kaynaklanır. Bunun, yabancı ülkelerde yaşanılan özgürlüğe bağlı olduğunu söylemeye gerek yoktur.[2] Bu meseleye sonra tekrar döneceğiz. Ancak şu kadarı söylenmeli ki, müslüman hukukçular kendi hukuklarının özel karakterinde her ne kadar ısrar etseler de, bir taraftan bir müslüman üzerine İslâm mahkemesi ile yabancı mahkemenin[3]yetkisi arasında kesin bir ayırım yaparken diğer taraftan, ahlakî mecburiyetler arasında da kesin ayırım yaparlar. Dolayısıyla bir İslâm mahkemesi yabancı bir ülkede yapılan hareketlerden dolayı bir müslümanı sorumlu tutmaz. Aynı esaslara dayanarak müslüman hakimler, gayr-i müslim bir yabancıyı, cinayet ve hırsızlık[4] gibi müslümana karşı bile olsa yabancı bir ülkede işlediği iddia edilen tüm suçlardan beraat ettirebilirler. Bu meseleyle ilgili olarak es-Serahsî şöyle der:
"Bir müslüman, gayr-i müslimlerin topraklarına izin alarak girse ve orada borç alsa veya borç verse ya da onların malını gasbetse, yahut malı orada gasbedil-se, onun davası İslâm ülkesinde görülmez. Çünkü bütün bu işler İslâm hakimiyetinin dışında yapılmıştır. Gittiği ülkedekilere böyle bir şeyi yapmamayı taahhüd eden o müslümana gelince, böyle davranmakla o, müslüman hükümdarın değil kendisinin verdiği sözü çiğnemiş olur. Böyle olmakla beraber, İslâm mahkemesi onu buna zorlamasa da, İslâm hukuk alimleri bu yolla elde edilenin iadesini tavsiye ederler. Kendi ülkelerinde müslümanın malını gasbeden yabancılara gelince, bunu İslâm hakimiyetinin bulunmadığı bir yerde kendi taahhüdlerini bozmuş olarak sayarlar. Dolayısıyla onlar onu öldürseler, sorumlu sayılmazlar. Onun malını tahrib eder veya gasbederlerse, bu hususta yukarıdaki hüküm zaten geçerli olur. Çünkü bir müslüman, İslâm'ın hakimiyet (men'a yani hükümranlık) sahasını terk ettiği zaman bu riskleri göze almış, kendisini bunlara maruz bırakmış demektir: Onlar İslam toprağına gelirlerse aynı şey borç para verme hususunda da doğrudur... Eğer bir müslüman izinle gayr-i müslim ülkeye gitmiş ve orada can veya mah zarar görmüşse, zarar veren kişi İslâm ülkesine gelse, müslümana verdiği bu zarardan dolayı İslâm mahkemelerinde sorumlu tutulmaz. Aynı şekilde, müslüman, aynı şeyi müslüman ol-mıyana yapmış olsaydı, İslâm hakimiyetinin altında olmamasından hareketle, İslâm mahkemelerinde sorumlu tutulmuş olmıyacaktı. Bununla beraber, müslümanın onlara yaptığı bu davranış sadece mekruhtur. Çünkü böyle yapmakla müslüman, inancına göre verdiği sözü bozmuş oluyor. İslâm inancına göre verilen sözün tutulmaması haramdır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Verdiği sözü bozan kimsenin yanma Kıyamet gününde, hain olduğunu belli etmek için bir bayrak çekilir. Bundan dolayıdır ki, bir kimsenin gayr-i müslimlere verdiği sözü bozarak edindiği malını, işin aslını bildiği halde alan kimseler İslâm'da hoş karşılanmaz. Çünki mal edinme, meşru olmayan yollardan sağlanmış ve böyle bir malı almakla o adamı bu işi tekrar yapmaya teşvik etmiş olur; bu da bir müslüman için iyi bir şey değildir. Bu şöyle bir hadise dayanır: el-Muğire b. Şu'be, arkadaşlarını öldürdü, mallarını gasb etti ve Medine'ye getirdi, burada İslâm'a girdi. Hz. Peygamberden bunları harp ganimeti saymasını ve beşte birini hazineye almasını önerdi. Hz. Peygamber ona şöyle cevap verdi: İslâm dinine girişini kabul ederiz. Fakat mallarına gelince, yağma ile kazanılan mallardır ve bizim böyle mallara da ihtiyacımız yoktur. Bu tür malın satılma yasağı kesin değildir, ancak böyle malların satışı mekruhtur.[5]
(219) Müslüman hakimlerin, müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar kendi kanunlarıyla bağlı oldukla-n şeklindeki ısrarlarına rağmen yabancı ülkelerde ya-Şayan müslümanların zorluklar içinde oldukları ve çift sınırlamaya boyun eğdikleri gerçeği inkar edilemez . Birincisi, İslâm hukuku, onların hukukî ehliyetlerini sınırlar; mesela bir müslüman, ülke dışında kaldığı sürece, kendi ülkesini bağlıyacak şekilde gayr-i müslim birine eman veremez. Halbuki, bunu İslâm ülkesinde yapsaydı, yapabilirdi.[6] İkinci olarak böyle nıüslü-manlar kendilerini yaşadıkları ülkenin kanunlarına uydurmak durumundadırlar. Bu husus biraz tartışmayı gerektirir.
(220) Hz. Peygamber döneminde bazı müslümanlar birkaç sene için Habeşistan'a sığınmışlardı. Bu olay, Müslüman bir devletin halen ortada olmadığı bir dönemde idi. Halbuki sürgünden döndüklerinde Medine'de böyle bir devlet bulunuyordu. Tarihçiler bize, müslümanlarm Habeşistan'da tam bir vicdan hürriyetinden yararlandıklarını haber vermektedirler. Orada adil bir hükümdarın hüküm sürdüğünü söyleyerek Hz. Peygamber bu hicreti tavsiye etmişti. 'Oraya sığınanlar da, usûlüne göre ibadet ederek, günlük namazlarını alenen kılarak bu gerçeği doğruladılar. Bunları yaparken, hiçkimse rahatsız etmediği gibi kötü bir sözle de tacizde bulunmadılar. Nitekim Necaşi, Mekke heyetinin mültecileri ülkesinden çıkarma talebini reddetti ve her iki tarafı dinledikten sonra, müslüman mültecilere kendi ülkesinde emniyette oldukları hususunda teminat verdi.[7]
(221) Diğer yandan yine, Hz. Peygamber döneminde, Bizans'ın Maan valisi İslâm'ı kabul etmiş ve imparatorun ona dininden dönmesini emretmesi, onun da bunu reddetmesi üzerine başı kesilmişti.[8] Yine tarihçiler, Kilise'nin önde gelen birinin İslâm'ı kabul ettiğini «aklaması üzerine, Bizanslı bir güruh tarafından linç edildiğim zikreder.[9]
(222) Daha sonraki dönemlerde müslüman azınlıkla maruz kaldığı iyi-kötü sayılamıyacak kadar olay vardır. Onlardan bir kısmını şimdi anlatacağım. Bütün bunlardan şu sonucu çıkarıyoruz: O dönemlerde bu gibi hususlar, kalıcı ve mütekabiliyet esaslarına dayanan kurallardan ziyade hükümdarların kaprislerine bağlıydı.
(223) Yabancı ülkelerde yaşayan müslümanlarm varlığı meselesi, bir tanımı gerektiren kapitülasyonları ortaya çıkarmıştı.[10] Halen belgelerin tamamının yokluğu nedeniyle bunlardan hüküm çıkarmaktansa bazı ilginç pasajları nakledeceğiz:
(224) (1) Hicretin 31. yılında, Müslümanlarla Nu-biya kralı arasında bir anlaşma yapılmıştı. Buna göre, Müslümanlar bu ülkeyi ziyaret eder veya başkent Don-gola'daki camide alenen namaz kılarlarsa hiçbir şekilde itiraz edilmeyecekti. Anlaşmaya, suçluların iadesi hususunda da bazı maddeler konulmuştu.[11]
(225) (2) Haccac b. Yusuf döneminde, çok sayıda müslüman Irak'tan kaçıp (Hindistan'da) Malabar'a sığınmak istedikleri zaman, yerel idareciler onlardan, mahalli kıyafetleri giymelerini ve yerel adetlere uymalarını istediler. Bu konuda bildiğimiz şudur:[12]
(Zulme uğrayan Müslümanlar) iyi-kötü havalarla boğuşarak (Güney Hindistan'ın) çeşitli limanlarına her nasılsa ulaştılar. Kendilerinden farklı gördükleri bu insanların, Hindular, karaya çıkmalarına engel oldular. Uzun süren rica-minnetlerden sonra onların bu limanlarda yerleşmelerine müsaade ettiler. Bu izin onlara, Hindu kıyafetleri giymeleri ve Hindu adetlerine uymaları şartıyla verilmişti. Zavallı müslümanlar bu şartları kabul etmek zorunda kalmışlardı. Ve "böyle memlekete böyle elbise" diyerek Hindu kıyafetlerini giydiler. Zamanın gereklerine göre çeşitli mesleklere intisab ettiler. Çok dikkatli olmak zorundaydılar ve (Hindular farkına varmasın diye) son derece titiz davranıyorlardı. Ezanı ve Kur'an'ı hiçbir Hindu'nun duymayacağı şekilde okuyorlardı.]
(226) (3) Müslümanlar Bombay ve Sind[13] sahillerine Hz. Ömer döneminin daha başında sızmışlardı (nüfuz etmişlerdi). Hindular Sindan'ı geri aldıkları zaman camiyi, bölgeyi terketmiyen müslüman halkın tasarrufuna bırakmışdı ve burada cuma namazı kılınır ve halifeye dua edilirdi.[14]
(227) (4) Mesûdî, Hicrî dördüncü asrın ilk onlu yıllarında Hindistan'ı ziyaret etti. Gördüklerini şöyle anlatır: Hicrî 304 yılında Lar (Gücarat) in bir bölgesi olan ve Balhara (Valabhare) tarafından idare edilen Saimûr (Şimdiki Chaul) u ziyaret ettim. O zaman iktidarda olan prensin adı Chancha idi. Baysırahlar1! da içine alan Sıraf, Umman, Basra, Bağdat ve başka bölgelerden gelen yerliler ile bunlardan burada evlenip ve burada sürekli yerleşenlerden oluşan onbin kadar müslüman vardı. Bunlar arasında, o sırada Hunerman... görevini yürüten Musa b. İshak es-Sandalunli gibi zengin tüccarlar da yer alıyordu. Hunerman, Müslümanlareislik görevini ifade eder. Çünkü bu ülkede kral, n seçkin Müslümam, İslâm Cemaatinin reisi olarak tavin eder ve müslümanların tüm işlerini ona havale ederdi. Bayasirah tabiri ile -tekili basar [15] Müslüman ana-babadan Hindistan'da doğan kimse kastedilir.[16]
(228) Aynı yazar gezi notlarım şöyle sürdürür: "Tüm Sind ve Hind ülkelerinde müslümanlara Balhara'dan daha saygı gösteren hiçbir kral yoktur. İslâm O'nun ülkesinde hem kuvvetli hem de himaye görmektedir. Burada küçük-büyük tüm camiler cemaatla dolup taşmaktadır. Buranın hükümdarları kırk-elli hatta daha fazla yıl hüküm sürerler ve ülke halkı bunu, krallarının adaletli olmalarına ve müslümanlara iyi davranmalarına bağlar.[17]
(229) (5) Pek yaşlı yazar kaptan Buzurg b. Şehri-yâr (Hicrî dördüncü asrın ortalarının insanı) şöyle nakleder: "Hindistan'da hırsızlık-genellikle Ölümle cezalandırılır. Hırsız, bir müslüman ise, İslâm hukukuna göre hükmeden Müslümanların Hunarman'ı tarafından muhakeme edilir. Hunarman, İslâm ülkelerindeki Kadı'ya benzer. Bu zat, müslümanlar arasından seçilir.[18]
(230) Aynı yazar bize şunu da anlatır: Bir defasında yeni gelen bir müslüman denizci Saimûr'da bir mabede saygısızlık etmişti. Mabedin keşişlerinden biri onu elinden yakaladı. Saimûr kralının huzuruna götürdü ve tüm yaptığını O'na anlattı. Denizci, suçunu itiraf etti. Kral çevresindekilere, buna ne ceza vermeliyiz diye sordu. Bazıları onu fillere ezdirelim, dedi. Diğer bir kısmı diri diri doğrayalım diye cevap verdiler, Kral, hayır dedi; buna müsaade yok, çünkü bu bir Araptır ve onlarla bizim aramızda anlaşmalar var. Dolayısıyla sizden biriniz, Müslümanların Hunarman'ı olan el-Abbas b. Mahan'a gitsin ve bir camide, bu adama benzer bir şekilde suç işleyen birini görse ne yapacağını ona sorsun ve onun ne söyleyeceğine baksın.[19]
(231) (6) İbn Havkal da, başka birçok ülkede olduğu gibi Hindistan'da da aynı adetin olduğunu doğrular. Şöyle der: Bugünlerde onları (yani müslüman cemaati), Balhara'nm verdiği yetki ile O'nun adına idare eden yine bir müslümandır. Bu geleneği, Hazar, Sarir, Lan, Ghanah ve Gughlah gibi müslüman olmayanların halen işgali altında olan birçok ülkede gördüm. Tüm bu ülkelerde İslâm Cemaati; anlaşmazlıklarında reis, hakim ve şahit olarak, sayıları çok az da olsa müslüman-dan başkasını kabul etmezler. Yine de, bu ülkelerin bir kısmında, bazı müslümanlarm, gayr-i müslim şahitlere güvendiklerim de gördüm. Karşı tarafta bunu onaylarsa şahitlikleri kabul edilir. Aksi halde yerlerine müslüman şahidler bulunurdu.[20]
(232) (7) Malabar'm Araplarla İslâm Öncesi dönemlerde bile teması vardı. Güney Hindistan sahillerinde yer alan Müslüman kolonileri daha Hz. Peygamberin Ashabı'nm döneminden başlar.[21] Malabar asırlarca fazla değişiklik göstermedi. Nisbeten son dönem olan Portekizliler'in hücumları sırasında Zeynü'd-Din el-Ma'bariy adında bir yazar şöyle der: Tüm Malabar ülkesinde, müslümanlarm başında onları idare edecek kendilerinden bir hükümdar yoktur; aksine onlara hükmeden, işlerini idare eden ve suç işledikleri zaman onları cezalandıran gayr-i müslimler başlarında bulunuyordu. Böyle olmasına rağmen, Müslümanlar, bu ülke halkı arasında büyük itibar ve saygı görüyorlardı. Çünkü halk, şehirlerinin, onların sayesinde zenginleşip geliştiğinin farkındaydı. Müslümanlar, Cuma ve Bayram namazlarını kılabilir, yerel yöneticiler, Kadı ve Müezzinlerin maaşlarını verir, müslümanlar arasında Şeriat hükümlerinin kuvvetlenmesine yardım eder, cuma namazlarının terkedilmesine müsaade etmezler, birçok şehirde de, bir müslüman cumayı terkederse onu cezalandırır ve para cezasına çarptırırlar.[22] Bir müslüman onların kanunlarına göre ölüm cezasını gerektiren bir suç işlerse, müslüman reislerin izniyle bu ceza infaz edilir. Sonra müslümanlar onun naşını alır, gasleder, kefenler, cenaze namazını kılıp müslüman mezarlığına gömerler... Müslüman tüccarlardan, yürürlükte olan onda birden, ya da kendi kanunlarına göre para cezasını gerektiren suçları işlediklerinde belli nakdi cezalardan başka bir vergi ve para almazlar. Çiftçi ve bahçe sahipleri, ne kadar büyük araziye sahip olurlarsa olsunlar hiç vergi vermezler. Bir katili yakalamak için bile olsa, izinsiz müslümanlarm evine girmez fakat evin etrafını kuşatır, suçluyu aç ve yardımsız bırakarak kendiliğinden teslim olmaya zorlarlar. İslâm'a girmek isteyenlere mani olunmaz; diğer yandan İslâm'ı kabul eden kimse en aşağı tabakadan bile olsa diğer müslümanlara gösterilen saygının aynısını yeni müslümana da gösterirler. Daha eski dönemlerde, Müslüman tüccarlar böyle kimselere yardım ederlerdi.[23]
(233) Portekizli yazar Barbarosa da, kendi döneminde, "Calicut'taki yabancı müslümanların kendi dinlerinden olan valilerinin olduğunu ve kralın onların işine karışmadığına" bizi inandırmaya çalışır. Daha ileri giderek burada Şah Mısrî (Mısır konsolosu) olduğundan bahseder, (bakın. W.H. Morland'm ilginç makalesi: wTha Shahbandur in the Eastern Seas", başlığını taşır, Londra, 1920, s. 517-33).
(234) (8) Cinle ilgili olarak Mes'udî şunları yazar: Bir kez bir Çinli memur Hanfu'da bir müslüman tüccara zulmetti. Ülke hükümdarının adaletine güvenerek o da hemen başkente gitti, şikayetçilerin giydiği üniformayı giydi ve sarayın yolunu tuttu. Usulüne uygun olarak kralın huzuruna çıkarıldı. Meseleyi önceden gizlice haber aldığından yetkililerine araştırttığı için sözkonu-su memuru cezalandırdı ve tüccarı krallığına uygun hediyelerle mükafatlandırdı ve ona "uygun görürsen malını makul fiyatla bize sat7 yok, istemiyorsan, malın hususunda son söz senindir. İster kalır, istediğin fiyata satar ve nereye gitmek istiyorsan oraya da güven içinde gidebilirsin,[24] dedi.
(235) (9) (Hicri üçüncü asrın ilk başlarından) başka bir yazar bu hususlarda daha açıktır: Tüccar Süleyman'ın naklettiğine göre, tüccarların toplandığı bir merkez olan Hanfu'da ülkenin hükümdarı, bu memlekete gelen İslâm cemaatinin fertleri arasında ortaya çıkacak anlaşmazlıklara bakmak için bir müslümanı görevlendirdi. Çin kralının arzusu bu yöndeydi. Bu müslüman, cuma ve bayram namazlarını kıldırır, vaaz eder ve Halife için orada dua ederdi. Irak'tan gelen tüccarlar, onun kararlarına karşı gelemezlerdi. Gerçi o da, Kur'an ve İslâm hukukunun ahkamıyla hükmederdi"[25]
(236) (10) Hazar denizi kıyısındaki halkla ilgili olarak Mesudî, şunları kaydeder: "Hazar ülkesindeki müslümanlar seçkin sınıfı teşkil ederler. Çünkü kralın ordusunu bunlar meydana getirir. Burada Larşiyah sanıyla bilinirler. Harzem'den hicret ederek buraya gelmişler. Yıllarca önce İslâm'ı kabul ettikten sonra ülkelerinde kıtlık olmuş ve Hazar'a hicret etmişlerdi. Çok kabiliyetli askerlerdi ve Hazar kralı savaşlarda onların yiğitliklerine güveniyordu. Bunlar kralın ülkesine şu şartlarla yerleşmişlerdi: Birincisi, camiler ve ezan gibi dinleri ile ilgili şeyleri açık açık ifa edebilmeleri; ikincisi, vezirlerin (kendi idarecilerinin) kendi aralarından seçilmesi, üçüncüsü Hazar kralı, müslüman bir devletle harbe mecbur olursa, onlar bu savaşa katılmayacaklar, bundan başka herhangi bir ülke ile yapılacak savaşta yer alacaklardı. Bunlar kralın muhafız kıtasını teşkil ediyorlardı. Kendi Kadı'lan vardı. Hazar başkentindeki adet şöyleydi: İki Müslüman, iki Hazar, iki Hristiyan, bir Slav ve Ruslar ve bir de geriye kalan önemsiz topluluklar için olmak üzere yedi tane hakim vardı... Herhangi bir mesele ortaya çıksa onu Müslüman hakimlere götürür ve İslâm hukukunun bu konu için öngördüğüne boyun eğerler... İçinde Kur'an okullarının yer aldığı camileri vardı.[26] Onbeş ve onaltıncı asırlarda Litvanya ve Polonya'daki müslümanların buna benzer imtiyazlardan faydalandıklarını görüyoruz.
(237) Genel olarak İslâm hukuk ve ahlak kitaplarında, yabancı bir ülkede geçici olarak oturan Müslümanlara, vize ve pasaportlarıyla ilgili şartlara harfiyyen uymaları ve her türlü ihanet hareketlerinden uzak kalmaları, Örnek davranış sergileyerek ve kanunlara riayet ederek hareket etmeleri hararetle tavsiye edilir. O kadar ki, kendi devleti ile içinde bulunduğu devlet arasında bir savaş patlak vermiş olsa, düşman ülkede bulunduğu sürece bir müslüman, savaşa benzer her türlü faaliyetlerden ve her çeşit ihanet hareketinden kaçınmalıdır.[27] En ince ayrıntılarıyla vize şartlarına riayet etmeli ve ihanetten, verilen sözü bozmaktan kaçınmalı, mümkünse ve yapabilirse sadece kendi vatandaşlarına yapılan haksızlıkları gidermeye çalışmalıdır.[28] Bununla birlikte, İslâm hukuku, ülke dışındaki müslümanlardan, özel bir durumda, taş-taş üstüne bırakmamayı kesin ve acilen ister: İslâm devletinin kadın-çocuk vatandaşları -bunların müslüman, gayr-i müslim veya asi olması farketmez- halen yaşadığı devlet tarafından esir alınıp bulunduğu ülkeye getirildiyse o müslüman isterse, öncelikle yerel idarenin himayesini reddeder ve ülkesinin vatandaşları olan kadın ve çocukları kurtarmak için savaşmaya hak kazanmış olur.[29] Kadın ve çocuklar konusunun daha büyük önem taşıması, şüphesiz kadın ve çocuk ticaretinin yaygın olduğu o dönemlerde, olgun yaştaki askerlerden daha çok onların dinlerinden dönmeleri korkusundan ileri gelir. Bununla beraber iki husus gözönünde tutulmalıdır: Kalış güvenliğini sağlayan devlete, himayesini reddettiğini haber vermeden önce tasarlanan harekete girişilmesine müsaade edilmez. İkinci olarak, kadın ve çocukların korunması işi sadece müslüman kadın ve çocuklarla sınırlı değil, bu himaye, inancı ve statüsü ne olursa olsun, kesin olarak Müslüman Devlet'in tüm vatandaşları için geçerlidir.
(238) Meşru müdafaa veya hami devletin düş-manian tarafından orada oturan müslümanların tarafsızlıklarına saygı gösterilmeyeceğinden korkulduğu zamanlar hariç ülke dışındaki müslümanlara, düşmanına karşı yerel hükümet kuvvetlerine katılmalarına müsaade edilmez.[30] Meşru müdafaa halinde, yerel hükümetle savaşan tarafın gayr-i müslim veya asi müslümanlar olması arasında hiçbir fark yoktur.[31]
(c) Bir Müslüman Devlet'in, Başka Bir İslâm Devletindeki Vatandaşları
(239) Tüm müslümanların tek ve aynı millete mensup olduğunu, yukarda (a) kısmının (199). paragrafında görmüş bulunuyoruz. Yine, İslâm ümmetinin, bazı zamanlar düşmanca olarak, çeşitli devletlere ayrılmasının olayların zorlamasıyla hukukçularca mecburen kabul edildiğini de gördük.[32]Klasik dönemlerde bir müslüman devletten diğer müslüman devlete giden müslümanlara yapılan özel muamele hakkında çok az şey biliyoruz. Bundan dolayı, bu konuda şimdiye kadar rastladığım tek bilgi olması nedeniyle İbn Cübeyr'den aşağıdaki ilginç pasajı alıyorum:
(240) "Eskisi ile yeni Kahire arasında, Ebu'l-Abbas Ahmed b. Tulun'a ait olduğu söylenen bir cami vardır. İnce el işleri ve büyük yapısıyla eski bir camidir. Sultan Selahaddin burasını oraya tahsile gelen ve orada yaşayan fakir Mağribliler'e (yani Kuzey Batı Afrikadan gelen) yurt olarak tahsis etmiş ve ayrıca bunlara aylık burs bağlamıştı. Bunlardan birinin bana anlattığı ilginç nokta şu idi: Sultan bunların idaresini kendilerine bırakmıştı ve hiç kimse onların işine karışmazdı. Böylece kendi aralarından birini seçerler, ona itaat eder, aralannda bir anlaşmazlık çıkarsa onun hakemliğine başvururlardı. Rahat ve huzur içinde yaşarlardı.[33]
(241) Yine, Abbasî İmparatorluğundan, mesela İspanya'ya veya bunun tersine, talebelerin, tüccarların ve benzeri kimselerin, zahmetsiz, sınırsız ve imtiyazsız ferdi gidiş-gelişlerle ilgili sayısız örnekler vardır. Casus olduğundan şüphe edilenlerin takip edilmeleri konumuzun dışındadır. Ayrıca, mal, el yazma kitapları ve benzeri şeyleri satın almak üzere hükümdarların gönderdiği özel görevli heyetlerle ilgili Örnekler de vardır. Fakat bunların hiçbirinin, kendilerine gösterilecek davranışlar konusunda herhangi bir düzenlemeye ihtiyaç göstermediği anlaşılıyor.
(242) İslâm Devletleri politikalarım, yaşadığımız bu dönemde, Avrupalılar'ınkine uydurduklarından, yabancılara ve bu arada müslümanlara, uyguladıkları hükümler mevcuttur. Ancak bunlar, İslâm Hukuku kaideleri olmadığından onları burada dikkate almıyaca-ğiz. Tüm kurallara rağmen ve benim de şahsî tecrübem şunu gösteriyor: Dünyanın neresinde olursa olsun yabancı bir müslüman, başka bir müslüman devletinde kendisini vatanında imiş gibi hisseder ve özel ilişkiler hatta devlet memurları, yetki ve güçleri oranında yardım etmeye çalışırlar.[34]
(d) Gayr-i Müslim Bir Devletin Müslüman Vatandaşları
(243) Şu ana kadar hukukun uygulama sonuçları bakımından yabancı müslümanlardan oluşan bu sınıf ile yukarda geçenler arasında hemen hemen hiç fark yoktur. "Devlet" başlığı (paragraf, 149) altında bu kısmın 2. bölümünde, İslâm hukukunun İslâm devletiyle barışçı münasebetler içinde olan ve azınlık olarak müslüman bir vatandaş topluluğuna sahip bağımsız gayr-i müslim bir devletin varlığını tanıdığını görmüş buluyoruz. Yine bölümde, Kur'an'dan iktibas edilerek verilen ayetlerde, böyle gayr-i müslim devletin, kendi azınlık müslüman vatandaşları ile ilgili dilediği şekilde kanunlar çıkarmada hür olduğunu ve Müslüman Dev-let'in kendi dindaşları lehine müdahaleye hakkı olmadığını da görmüştük. Geçici olarak İslâm ülkesine giden bu müslüman azınlığın fertlerine uygulamak için gerektiğinde dolaşım şartları olacaktır.
(244) Hz. Peygamber'in döneminde İslâm Devleti İle Mekke Site Devleti arasında bir barış ve suçluların iadesi anlaşması yapılmıştı. Bu anlaşmanın gereği, Hz. peygamber, kendisinden sığınma hakkı isteyen bütün Mekkeli Müslümanlar^, müslüman azınlığın tahammül edemeyeceği işkence ve baskıya maruz kalmasına rağmen Mekke'ye geri iade etmişti.[35]
(e) İslâm Ülkesinde Yabancı Sakinler:
(245) Bunlara uygulanacak genel kuralları tartışmadan Önce, mukaddime kabilinden bazı görüşler, ilk olarak ortaya konmuş bu kurallara karşın arka planın anlaşılmasına yardım edebilir.
(246) İslâm'ın ilk dönemlerinde, eski anlaşmalara dayanan ilişkiler bulunan (Dar'ul-ahd) bir Devletin vatandaşlarının, geçici bir süre kalmak üzere,[36] tabiatiy-le ailesi; köleleri ve malıyla beraber, İslâm Devletinin (Dar'ul-İslam) topraklarına girmek için ayrıca bir izin almalarına gerek yoktu. Aynı şekilde, müslümanlarla anlaşma içinde olan bir devlete girmelerine müsaade edilen üçüncü taraf ülkelerin bu yabancıları, İslâm topraklarına da, ayrıca emniyet içinde girebilirlerdi.[37] Bu, sözkonusu iki yabancı halk arasında var olan anlaşma sonucu ilişkilerden doğan bir hak olması veya savaş halinde olan üçüncü bir ülke sakinlerine dostumuzun ferdî serbest dolaşım hakkını vermiş olması arasında hiçbir fark yoktu. Başka bir ifade ile dostlarımın dostu, benim de dostumdur. (Dostlarımın dostu, dost olarak kabul edilir). Şüphesiz dostun dostu olan üçüncü devlet, Müslüman Devletle fiilen savaş halinde ise (Dar'ül-harb) bu kural uygulanamaz. Kendi devleti ile İslâm Devleti arasında, anlaşmalardan doğan ilişkiler ve düşmanlıkların yokluğunda Hz. Peygamber'in uygulaması, onları taciz ve tecavüzden esirgemek ve iyi niyetleri anlaşıldığı zaman, onlara bir çeşit ikamet izni vermek şeklinde olmuştu. Nitekim, Buharî'nin zikrettiğine göre, bir defasında müslüman olmayan bir yabancı, açıkça anlaşıldığına göre önceden bir izin almaksızın, Medine'ye koyun-keçi karışımı bir sürü getirdi. Onun taciz edilip rahatsız edilmesi şöyle dursun, Hz. Peygamber'in ondan bir keçi bile satın aldığım biliyoruz.[38] Hz. Peygamber devrinde ve sonraki dönemlerde, Nabatîler'e ait kervanların, Medine'ye gelip-gittiklerine dair rivayet ve Örnekler vardır.[39] Şüphesiz bu kervanlar, Suriye, Irak gibi İslâm ülkesinin dışından geliyorlardı. Bunun yanında, savaş halindeki devletin bir vatandaşı önceden izin almaksızın İslâm toprağına girerse yakalanıp esir edilir, yahut yetkililerin tercihine göre başka bir şekilde cezalandırılır.[40]Son karar, mallarına da uygulanırdı. Elçilerin bu kuralların her zaman dışında tutulduğunu söylemeye hacet yoktur. Düşman devletin vatandaşlarının Müslüman ülkeye girişleriyle ilgili olan bu son kategori, bu kitabın 415-420. paragraflarında özel olarak ele alınacaktır.
(247) Şu kadar var ki, İslâm hukukçularına göre düşmanlık veya dostluk statüleri özeldir; bölgesel değildir. Buna göre, Müslümanlarca fethedilen düşman bölgede bulunan dost bir devletin vatandaşı, müslü-manlara karşı düşmanlığa katılmaz ve kendi tarafsız-lık yükümlülüklerine aykırı hareket etmez ise, "aynı, müslümanların düşman toprağını fethettikleri zaman orada bulunan İslâm Devleti'nin gayr-i muslini bir vatandaşı gibi" güven içinde olur.[41] Ve onun güven içinde dönmesine müsaade edilmesi[42] gerekir. Bununla beraber, bu yabancı dost oraya kanuna uygun bir şekilde getirilmişse, örneğin harp esiri olarak getirilmiş ve esir edilmişse, onun bu durumda kalması gerekir.[43]
(248) Bir pasaport aşağıdaki durumlarda geçersiz sayılabilirdi:
(1) Belirtilmiş olan sürenin sona ermesi.[44]
(2) İzni hükümsüz bırakacağı açıkça veya her izin
tazeleyişte zimnen zikredilen şartların bozulmasıyla[45]
(3) Pasaportun sahte olduğunun anlaşılmasıyla[46]
(4) İslâm devletinin sırlarını düşmana vermekle.[47]
Ancak, cinayet bile olsa sırf suç sayılan eylemlerde bulunmak pasaport süresini otomatik olarak sona erdirmez. Bu gibi hallerde suçlunun muhakeme edilmesi ve bir mahkeme tarafından cezalandırılması gerekirdi.[48]
(249) Genel olarak söylemek gerekirse, İslâm hukuku, gayr-i müslim mukim yabancılar ile diğer ziyaretçilere, Müslüman Devletin müslüman olmayan vatandaşlarına verdiği statüyü verir. Eş-Şeybanî açıkça şöyle der: "İzinle ülkeye gelen yabancıları, İslâm topraklarında kaldığı sürece Müslüman idarenin onları koruma ve kollama yükümlüğünün olması İslâm hukukunun bir prensibidir. Aynı zamanda adaletle muamelede bulunmak mecburiyetindedir. Gayr-i müslim vatandaşlara gösterdiği muamelenin aynısı olmalıdır.[49] Ve dahası: "Bu gibi kimseler Zımmî'ler gibi aynı statüye sahiptir ve Müslüman hükümdarın, baskı ve haksızlığa karşı bunları savunma ve koruma görevi vardır.[50]
(250) Bir yabancı ziyaretçi, İslâm ülkesinde[51] bulunduğu sürece İslâm mahkemelerinin yargılama yetkisi altındadır; ancak özellikle müslümanlar için yasaklanmış olan bazı şeyleri, şarap içmek gibi, yapma hususunda serbesttir. Bununla birlikte, İmam Ebu Yusuf ile İmam Şeybanî'nin arasında bazı görüş ayrılıkları vardır. İlkine göre, şarap içme dışında bir yabancı, İslâm ceza kanununun tümüne riayet etmelidir, İkincisi, bu konuda Allah'ın hakları ile insan hakları arasında bir ayırım yapar ve iftira, cinayet ve benzeri suçlar gibi insan haklarını ilgilendiren suçların dışında bir suçla gayr-i müslim bir yabancının cezalandırılamayacağını söyler.[52]
(251) eş-Şeybanî şunu kaydeder:
"Atiye b. Kays el-Kilâbi, Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet eder: Her kim (bizim topraklarımızda) cinayet veya zina yahut hırsızlık suçu işler ve firar ederse ve sonra izin alarak geri dönerse, muhakeme edilir ve kaçmak istediği şeyden dolayı cezalandırılır. Fakat cinayet veya zinayı yahut hırsızlık suçlarını düşman toprağında işlerse ve daha sonra izin alıp ülkeye gelirse, bu kişi düşman toprağında işlediği suçtan dolayı muhakeme edilmez.[53]Serahsî şunu ilave eder:
"Bu bizim (Hanefî mezhebi) düşünce ekolümüze mensup alimler için güvenilir bir temeldir."
(252) Bu esasa göre, ister müslüman olsun ister gayr-i müslim olsun sadece İslâm Devleti'nin bir vatandaşına karşı işlenen cinayet veya suç değil, geçici olarak İslâm ülkesinde olan kimsenin kendi devletine karşı işlediği suçlar da İslâm mahkemelerinin yetki alanına girer.[54] Bu tip belli eylemlerinden dolayı o kimsenin yerel kanunlara göre yahut kendi ülke kanunlarına göre yargılanıp-yargılanmam ası anlaşma şartlarına bağlıdır. Şeybanî, Müslüman hakimlerin kararlarını geçerli olacak şekilde uygulamaları için yabancı ülke kanunları hakkında sık sık bilgi verir. (Örnekler için bak. Şerh'us Siyer'iî-Kebîr, Serahsî, IV, 32, 4067, 151, 201, 231, 284 vs). Sözün kısası, bir yabancı ziyaretçi, İslâm ülkesinde kaldığı sürece, tüm hareketlerinden dolayı İslâm mahkemelerine karşı sorumludur. Ancak, bir müslüman vatandaşa karşı işlenmiş bile olsa İslâm Devleti hudutları dışında işlediği suçlardan dolayı yargılanamaz.[55]
(253) Yabancı bir ziyaretçinin, yerli müslümana karşı bile İslâm mahkemelerinde dava açma hakkı vardır.[56] Klasik İslâm hukukçularına göre, ülkesiyle içinde yaşadığı İslâm ülkesi arasında savaşın patlak vermesi bu hakkı kullanmaya mani değildir.[57] Müslüman sakinler bu haktan mahrum edilse bile bu hak o kimse için geçerlidir. Çünkü, bir kimsenin yükünü başkaları çekemez (Kur'an, 6:164) ve müslümanlar verdikleri sözleri yerine getirmekle sorumludurlar.[58]
(254) Yabancı ziyaretçiler ile müslüman vatandaşlar arasında borç, kefalet, rehin (ipotek), veraset, vasiyet ve benzer durumlarla ilgili davalar, bizim konumuzdan ziyade, muhtemelen Üluslarararası Özel Hu-kuk'a ait olması bu konu için B ekine bakın- veya özel anlaşmaları ilgilendirmesi nedeniyle (Mücazat ve Mu-nasefe adı altında) bunun için bak, Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-Kebîr, IV, 65, 67, 283, 285 vs. daha uygundur.
(255) İthalat vergileri ve yabancılar yahut yabancı mallardan alman diğer vergiler, aynı anlaşmalarla olduğu kadar yerel kanunlarla da düzenlenebilir. Mesela, eş-Şeybanî şöyle der: İslâm uyruğunda (tabiiyet) olan çocuk ve kadınların malları karşı devletin gümrük vergiİerinden muaf ise, bu devletin kadın ve çocukları da İslâm devletinde aynı imtiyaza sahip olur.[59]
(256) Vatandaş olsun, yabancı olsun gayr-i müslimlerle ilgili, daha sonra "Özel İmtiyazlar" (268-73 paragraflar) başlığı altında ele alacağımız bir muhakeme etme yönü vardır.[60]
Yargılamada Olağandışı Durumlar
(257) Genel bir kural olarak, bir toprak parçası hangi devletin hakimiyeti altında ise, orada yargı hakkı da o devlete aittir. Fakat şimdi izah edeceğimiz gibi bazı istisnaî ve olağandışı haller mevcuttur.[61]
(1) Devlet Başkanı
(258) Devlet başkanlarının, ülkelerinde eşssiz bir mevki işgal ettikleri inkar edilemez, ancak kralın hata yapmıyacağını ileri süren birçok sistemin aksine, İslâm hukuku, devlet reisine bu aşırı masumiyeti vermez. İslâm hükümdarının, adalet dağıtmak gibi yetkisi dahilinde yaptığı hiçbir şey hakkında dava açılamaz. Diğer taraftan, şahsî yetkisini kullanarak bir şey yaparsa, o da sıradan bir müslüman gibi İslâm mahkemesi huzurunda yargılanabilir. Çünkü hükümdarın da, kanun karşısında herhangi bir vatandaştan farkı yoktur. Nitekim Hz. Peygamberin bizzat şahsı ile ilgili iddiaları dinlemiş olduğunu biliyoruz. Halifeler döneminde şikayetler başkentin Kadısı huzurunda yapılırdı. Hz. Ebu Bekir, Ömer, Ali ve birçok Emevî ve Abbasî halifeleri, hakimlerin çağrısı ile mahkemelere cebledilmişlerdi. Aynı esasa dayanarak, hükümdarların da her hangi bir şahsî iddiaları olmuşsa, mahkemede dava açmışlar, ancak hakim ve davacı yerine geçmemişlerdi. Böyle olmakla birlikte son tür durumlarla, klasik dönemin ilk dönemlerinde yani Hulefa-i Râşidîn döneminde rasla-nırsa da, İslâm tarihinin bundan sonraki dönemlerinde böyle olaylara ben rastlamış değilim.
(259) Konunun olağanüstü bir önem taşıması nedeniyle, okuyucunun daha net bir bilgi sahibi olabilme-Sı !Çin, bu gibi olayların ayrıntılarını vermem gerekir.
(260) Hz. Peygamberin Dönemi. Aşağıda verilen olaylar, Şa'mf nin[62] Hz. Peygamber hakkında yazdığı eserin, başka bir şekilde ifade edilmediyse, "Kendi şahsına karşı misilleme yapılmasına izin vermesi" bölümünden alınmıştır.
(a) İbn Asakir, Habib b. Mesleme'den rivayet eder: Bir defasında Hz. Peygamber istemeyerek bir bedevinin derisini incitti, bunun üzerine o da misilleme istedi. Sonra Cebrail (a.s) geldi ve şöyle dedi: "Ey Muhammedi Allah seni, ne bir zalim ne de azametli bir padişah olarak gönderdi." Bunun üzerine Hz. Peygamber o bedeviyi çağırdı ve şöyle dedi: "Sana yaptığımın aynısını bana da yap!"
(b) İbn İshak, Hz. Peygamberdin ashabının önemli birisinden aşağıdaki olayı rivayet eder: Huneyn günü ayağımda ağır papuçlar vardı. Onlarla Hz. Peygamber'in bacağına çarptım. O da elindeki bir kırbaçla bana vurdu. Ertesi sabah huzuruna çağırttı ve bana seksen keçi verdi ve bunları onun (vurduğumun) karşılığı olarak al dedi.
(c) İbn Hibban şöyle rivayet eder: Bedir günü Hz. Peygamber sıra halinde dizilmiş olan ordusunu teftiş ediyordu. Yerinde düzgün durmayanları hizaya sokuyordu. Biraz ileri çıkmış olan bir askere elindeki asası ile vurdu. Asker bundan şikâyetçi oldu ve kısas istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber gömleğini kaldırdı ve aynı şekilde kendisine vurmasını istedi. (Bu olayı İbn Hişam da nakleder, 444).
(d) ed-Darimî, İbn Humeyd ve Abdürrezzak, Ebu Hureyre ve Ebu Said el-Hudrî'den şöyle rivayet ederler: Bir keresinde, Mekkeliler arasında Hz. Peygamberle özel konuşmak isteyen ihtiyar bir adam vardı. Rasûlullah da sefere çıkmaya hazırlanıyordu. Hareket sabahı devesine bindi ve sefere çıkmadan önce sabah namazım kıldırmak üzere ordugâha giderken o yaşl1 adam önüne çıktı ve O'nu durdurdu ve kendisini dinlemeden O'nu bırakmak istemedi. Hz. Peygamber onu volandan kırbaçla uzaklaştırdı ve gitti. Namazdan sonra cemaata döndü ve üzgün bir çehre ile; az önce kırbaçla vurduğum adam nerede diye sordu ve bunu birkaç kez tekrarladı. Adam durumdan korktu ve özür dilemeye başladı. Hz. Peygamber, bırakın yaklaşsın dedi. Yanına geldiğinde, al şu aynı kırbacı ve intikamını al, buyurdu. Allah Rasûlü'nü kırbaçlamam ne mümkün? dedi Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle karşılık verdi: Belki affedersin!
(e) İbn Hanbel, Ebu Davud ve en-Neseî, Ebu Said el-Hudrî'nin şöyle dediğini rivayet ederler: Bir defasında, Hz. Peygamber, bazı ganimetleri dağıtırken, bir adam geldi ve onun üzerine abandı. O, onun eline asâ-sıyla vurdu ve yüzünü incitti. Bunun üzerine Rasûlullah o adama şöyle dedi: Kalk ve kısasını yap!
(f) İbn Kani, Abdullah b. Abd (Ebi) Ümame el-Ba-hilî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Veda Haccı sırasında Hz. Peygambere geldim, O'nu devenin üstünde gördüm. Ayaklarını sıkıca tuttum ve bacağına sarıldım. Kırbacıyla bana vurdu. Kısas! Ya Rasûlullah! dedim. Kırbacım bana verdi, bunun üzerine, bacağını ve ayağını öptüm.
(g) Muhammed b. Ömer el-Eslemî (yani Vakıdî) rivayet eder: Hz. Peygamber Taiften Ca'rane'ye giderken Ebu Ruhm da devesinin terkisine binmiş O'nunla beraber gidiyordu. Papuçları Hz. Peygamber'in bacağına sürtünüyor ve canını acıtıyordu. Rasûlullah, ayağını çek, bacağımı acıtıyor dedi ve ayağına kırbaçla vurdu. Ebu Ruhm devamla: Hakkımda Kur"an'dan bir ayet inmesinden ve mahcup olmaktan korktum, der. Sıra bende olmamakla beraber -beni çağırmasından korkarak- o gün develeri gütmeye ben gittim. Akşamleyin hayvanları toplayıp ordugaha döndüğüm zaman, arkadaşların, Hz. Peygamber'in beni aradığını haber verdiler. Lıtreyerek huzuruna gittim. Bana, ayakkabınla bacağı-mı incittin, ben de sana kırbaçla vurdum, işte, benim vurmamın karşılığı olarak, bu keçileri al dedi. Ebu Ruhm devamla: Hz. Peygamber'in rızası, benim için dünya ve içindekilerden daha değerli idi.
(h) Hz. Peygamber, hayatının son günlerinde umumî bir toplantıda hitapta bulundu ve şöyle dedi:
"Ey insanlar! Sizin, benim üzerimde hakkınız olmuş olabilir. Kimin sırtına kırbaçla vurdumsa, o da gelsin benim sırtımda kısasta bulunsun. Eğer bir kimsenin gururunu kıracak bir davranışta bulunduysam, işte benim itibarım, gelsin intikamını alsın. Kimin malını aldımsa, işte benim malım, gelip alsın ve onun için sıkı pazarlık yapmaktan çekinmesin; çünkü pazarlık benim adetim değildir. Benim için en değerli olanınız, bende hakkı olup hakkını alan yahut beni affeden kimsedir. Böylece, Rabbimin huzuruna, vicdan rahatlığı ile çıkarım" (Topluluğun içinde biri kalktı ve kendisinden bir miktar para borç aldığını ileri sürdü. Derhal bu para kendisine Ödendi.)[63]
(i) Sevad b. Amr naklediyor: Bir gün, yalnız kadınlara uyacak renkli bir elbise giydim. Rasûlullah'm huzuruna gittiğimde, hoşlanmadığım belli etti ve asa-sıyla karnıma dürttü. Ben de, ya Rasûlullah! Kısas isterim dedim. Bunun üzerine göbeğini açtı... (Kâdi Iyaz, eş-Şifâ, s.311, Kadı Muhammed Süleyman tarafından, Rahmeten li'1-Alemin'de, 4.baskı, I, 308'de zikredilir).
(j) el-Beyhakî, İbn Hibban, et-Taberanî ve Ebû Nu-aym rivayet eder: Bir defasında, bir Yahudi olan Zeyd b. Sa'na, Hz. Peygamber'e geldi ve kendisinden borç aldığını ve borcunu hemen Ödemesini istedi ve ağır sözler sarfetmeye başladı. Orada hazır bulunan Hz. Ömer buna dayanamadı. Fakat onun müdahalesi üzerine Hz. Peygamber ona şöyle dedi: "Ömer! Ona parasını daha uygun bir şekilde istemesini, bana da parasını uygun bir şekilde ödememi tavsiye etseydin daha iyi olurdu![64] Bu olay, Hz. Peygamber'in kendi işlerinde üçüncü bir şahsın hakem olması konusunda örnek olmasının işaretlerini taşır. Bununla beraber, Hz. Peygamber'in durumu eşsiz idi ve davada bir taraf olsa bile, müslümanlara karşı haksızlık yapmasına asla imkan yoktu. Kur'an ayetlerindeki (8:68, 80:1 ve devamı) ilâhî ikazlar, Allah'ın O'nun hatalarını hemen düzelteceğini ve O'na, hatada ısrara müsaade etmeyeceğini açıklayarak aynı olayı doğrular.[65]
Halifeler Dönemi
(261) Hz. Peygamberden hemen sonra gelen halifeler döneminde, davacı ve hakimin -halife bile olsa[66] aynı şahıs olamıyacağı prensibine göre hareket edilirdi. (Halife kendisi ile ilgili konuda kadı olamaz). Bundan dolayı halifeler ne zaman kendi adlarına bir dava açsalar veya onların aleyhine dava açılacak olsa, bu davalara yerel hakimler bakarlardı. Hz. Ebu Bekir,[67] Ömer,[68] Osman,[69] Ali[70] Abbasî halifesi el-Man-sûr,[71] Endülüslü el-Hakem b. Hişam b. Abdurrahman ed-Dahil[72] ve zamanımıza kadar daha başkalarıyla ilgili bu tür davalar kaydedilmiştir. Tüm bunlar aynı olayı doğrular. Bunlarla ilgili ayrıntılar burada konumuzun dışındadır. Belli davalar ve tartışmaları konusunda Ma-verdi'de ilgili yere de bakınız.
(262) Bir kimse kendi ülkesinde hükümdar ve aynı zamanda başka bir ülkede vatandaş olduğu zaman, ikincisinde normal yargılamaya tabi olduğunda en ufak bir şüphe yoktur. Bu bağlamda, Gassan hükümdarı Cebele b. Eyham klasik bir örnek olarak hatırlanabilir.
Hz. Ömer Mekke'de Eyham'den, dövüp yaraladığı bir bedeviden şikayetini geri aldırmasını aksi halde, buna karşılık normal süreç içinde kendisine kısas uygulama mecburiyetinde kalacağını bildirmişti.[73]
Nev-i şahsına münhasır bu hikayede kaydedilmesi gereken bazı karanlık noktalar vardır. Ancak bu olay prensibe iyi uymuş ve sorgusuz sualsiz kabul edilmiştir.[74]
(2) Murahhas Heyetler ve Elçiler
(263) Bu konu, daha sonra ayrı bir bölümde ele alınacaktır.[75]
(3) Uluslararası Yargıç ve Hakemler
(264) Hz. Ali ile Muaviye arasında geçen iç savaşlar sırasında, her iki tarafı temsilen birer hakem tayin edildi. Savaşın tarafları, hakemlere özel imtiyazlar vermişti. En azından canları ve malları korunacaktı. Daha sonraki bir bölümde (299 ve devamı'nda) bu konuya tekrar döneceğiz.[76]
(4) Milli Silahlı Kuvvetler
(265) Silahlı kuvvetler, yabancı bir ülkeye düşmanlıkla girdiği zaman, şüphesiz yerel hükümetin yargılanmasına tabi olmaz. Fakat bu gibi orduların ordugâhlarının mensup oldukları devletin bir parçası sayılıp-sayılmayacağı şeklindeki soruya İslâm hukukçuları olumlu cevap vermişlerdir.[77]
(I) İslâm Ordusu
(a) "Halife veya Suriye Valisi bir sefer düzenlerse ordugâhı İslâm toprağından sayılır.[78]
(b) İslâm ordusu düşman toprağına girerse, îqlâm karargâhı Müslüman toprağı olarak muamele görür.[79]
(c) Cevap olarak şöyle deseler "İslam'a giren ve İslâm ordu karargâhından sığınma isteyen köle hürriyetine kavuşur, değil mi? Halbuki size göre hürriyete kavuşma işi, İslâm toprağında geçerli olabilir." Buna şu şekilde cevap veririz: "İslâm karargâhı olmadan köle, o yere gelse, hürriyetine kavuşamaz. O ancak, karşı koyma gücüne sahip olan orduya sığınmakla Özgürlüğüne kavuşmuş olur.[80]
(d) Müslümanlar kendi ülkelerinde oturan yabancıları korumakla sorumludurlar. Bundan dolayı, düşmanlar İslâm toprağına saldırsa ve orada oturan yabancıları esir alıp götürürken, "müslümanların düşman toprağında mukavemet gücüne" sahip oldukları yerden geçtikleri sırada oradaki müslümanlara, İslâm Devleti'nin gayr-i muslini vatandaşları imiş ve esir alınmış gibi bu yabancılara yardım etmek ve onları kurtarmak vaciptir.[81]
(e) Ordu, Ülke gibi aynı himayeyi sağlar.[82]
(II) Düşman Ordusu
"Kafirlerden oluşan bir düşman ordusu müslümanların topraklarına girse ve bir müslüman, izinle onlara gitmek ve bir iş için anlaşma yapmak zorunda kalsa, bunun durumu, tıpkı onların toprağına girmiş bir insanın durumu gibidir. Zira askeri karargâh karşı koyma gücüne sahiptir. Ve İslâmî yargılama hakkı, onların topraklarında olduğu gibi askerî karargâhlarında da carî değildir. Nitekim İslâm ordusu düşman toprağına girse ve aynı iş orada meydana gelmiş olsaydı, İslâm ülkesinde meydana gelmiş gibi işleme tabi tutulmuş olacağını görmüyor musun?"[83]
(266) Ancak, müttefik devletin izniyle dost ülkenin topraklarına giren ordunun, mahalli yargılama yetkisinin altına girip girmeyeceği hususu, klasik delil temeline dayanılarak net bir cevabın verilemeyeceği bir sorudur. Ülke topraklarına girmesine izin verilen bu tür silahlı güçlerin, sıradan yabancı ve ziyaretçiler gibi muamele görüp görmemeleri yahut bağımsız yargı hakkından yararlanıp yararlanmamaları herhalde yapılan anlaşmanın geniş çapta şartlarına bağlıdır. Serahsî açıkça şunu ifade eder: Şart koşulmaksızm bile bu durum, yabancı askerlerin sayısına bağlıdır. Yenilmez ve savunma gücü oluştururlarsa, mahalli yargılamanın hükmü altına girmezler (yani Müslüman mahkemenin yargılamasına)[84]
(5) Tarafsızlaştırılmış Bölge ve Sahipsiz Bölge
(267) Bu konu, belli bir dereceye kadar ülke başlığı altında ele alınmıştı; ileride, IV. Kısmında Tarafsızlık başlığı altında daha geniş bir şekilde tartışacağız.[85]
(6) Özel İmtiyazlar, Kapitülasyonlar, Elçilik Dokunulmazlığı
(268) Karşılıklı çıkar gereği ticarî ve daha başka maksatlarla çok eskidenberi yabancılar, ülkelere çekilmiş ve özel imtiyaz ve teşvikler verilmiştir. Hz. İsa'dan altı asır öncesi gibi oldukça eski bir tarihte, Mısır Firavunu Amases'in, Yunanlıların Nil Deltası'na yerleşmelerine ve aralarındaki anlaşmazlıkları kendi kanunlarına göre ora idarecilerinin hiçbir müdahalesine maruz kalmadan- kendi hakimleri tarafından yargılanmasına izin verdiği rivayet edilir.[86]
(269) Kur'an, aynı şeyi gayr-i müslimîer hakkında müslüman hükümdarlara emreder.[87] Mekke Muhacirleri, Medineli Araplar ve Yahudiler, konfedere birliğin kurucu tarafları olarak Hz. Peygamberin başkanlığında Medine Şehir Devleti'ni kurduklarında, kendi arzularıyla davalarını son hakim olarak Hz. Muhammed'e götürmeleri hariç, Yahudiler kendi yargı bağımsızlıklarını korudular.[88] Davacı taraflar Yahudi olduğu ve Peygamberden hakemlik istedikleri zaman O'nun da, onların kanunlarına göre hüküm verdiğini tarihler kaydeder.[89] Bu bağlamda Kur'an'ın aşağıya alman bölümü ibretle okunabilir:[90]
"Hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler. Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet. Allah âdil olanları sever.
İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde nasıl seni hakem kılıyorlar da sonra, onun arkasından yüz çevirip gidiyorlar? Onlar inanmış kimseler değildir.
"Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat'ı indirdik. Kendilerini (Allah'a) vermiş peygamberler onunla Yahudiler'e hükmederdi. Allah'ın ki-tabı'nı korumaları kendilerinden istendiği için rableri-ne teslim olmuş zâhidler ve bilginler de (onunla hükmederlerdi). Hepsi ona (hak olduğuna) şahitlerdi. Şu halde (ey Yahudiler ve hakimler!) İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir"
Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o keffâret olur. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir."
(270) Necran (Yemen) ve Ailah (Akabe) Hıristi-yanlarıyla, Hayber ve Makna v.s. Yahudileri, İslâm Devleti' ne boyun eğdikleri zaman Hz. Peygamber, tarafların aynı cemaatten oldukları davalarda onlara adlî muhtariyet vermişti. Davacılardan biri müslüman olursa dava, cemaat mahkemelerinde değil şüphesiz uluslararası mahkemelerde görülürdü.
(271) Sistem Hulefa-i Râşidîn döneminde daha da geliştirildi ve mesela şunu okuyoruz:
"Yakubî'lerin hararetle karşıladıkları müslümanların getirdiği en önemli yenilik, her dini cemaatin bağımsız bir birim olarak tanınmış olması ve bu tür toplulukların ruhanî reislerine önemli ölçüde dünyevî ve adlî yetkiler vermiş olmasıdır.[91]
(272) Suriye'nin fethinden henüz onbeş yıl geçmeyen bir tarihte Hz. Ömer'in zamanında, Nasturî bir papazın dostuna yazdığı ifadelerle başka bir çağdaş delil ortaya konur;
"Allah'ın bugünlerde kendilerine iktidar (hakimiyet) verdiği bu Tavlılar (yani Araplar) aynı zamanda bizim de efendimiz oldular, fakat bizim dinimiz Hristi-yanlıkla hiç uğraşmıyorlar; aksine inancımızı koruyor, papaz ve azizlerimize saygı gösteriyor, kilise ve manastırlarımıza da bağışta bulunuyorlar.[92]
(273) Abbasîlerin Hilafet dönemine[93] hakim olan şartlar konusunda çok daha fazla ayrıntıya sahibiz. Bu hususta uygulanan her zaman Kur'an'ın aynı prensibi idi. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u fethettiği zaman hıristiyanlara bazı imtiyazlar vermesi aynı kurala uymaktan ileri geliyordu. Bu imtiyazlar sonraları, Türkiye ve daha başka İslâm ülkelerinde çok istismar edilen Kapitülasyonlar halinde gelişmiştir.[94]
(7) Suçluların İadesi
(214) Her devletin üzerinde kurulduğu kendi topraklarının tümünde hakimiyetini kurma hakkında ısrarına rağmen, karşılıklı çıkarlar, suçluların iadesi hususunda başka devletlerle anlaşmalar yapmaya sevke-der. Suçluların iadesi, bazen karşılıklı, nadiren de tek taraflı olur. Bu son türün ilk örneği, Peygamber (S.A) ile Mekke-Site Devleti arasında hicretin 6.yılında yapılan Hudeybiye musalahasıdır. Buna göre: "Kureyşliler-den herhangi bir kimse, efendisinden (mevlasmdan) izin almaksızın Hz. Peygamber'e gelirse, Rasûlüllah o kimseyi iade edecekti; fakat, Hz. Muhamnıed'in taraftarlarından Kureyşliler'e giderse, onlar onu iade etmiyeceklerdi. Başka bir klasik örnek, Nûbeliler (Sudan) Kralı'mn aşağıda yer alan şartı kabul ettiği Hicri 31. yılında yapılan anlaşmadır:
"Müslümanlara ait olup ta sizin topraklarınıza gelen tüm kaçak köleleri iade etmek sizin üzerinize bir vecibedir. Buna ilaveten, müslümanlarla savaşan ve sonra size sığınan her müslümanı iade edeceksiniz. Onları kendi ülkenizden müslümanların topraklarına süreceksiniz; ne onlara temayül göstereceksiniz ne de onları koruyacaksınız.[95]
(275) Suçluların karşılıklı iadeleri konusundaki anlaşmalar için el-Kalkaşandi'ye bakınız.[96]
V. Bölüm
Statü Eşitliği (Devletler Arasında Eşitlik)
(276) Devletler için varolan serbest hareket etme hakları ve üzerine düşen görevleri ifa etmeleri bakımından İslâm hukukbilimi devletler arasında eşitliği (denkliği) kabul eder. Ancak, oldukça teoride kalan bu statü eşitliğini bir kenara bırakırsak, devletler arasındaki gerçek eşitlik, vatandaşlar arasındaki eşitlik gibi eksiktir. Çeşitli hükümdarlara hitap ederken kullanılan unvanlar, onlara misafirlikte gösterilen aşırı derecede cömertlik veya tutumluluk ve genel muameledeki ölçü, sahip oldukları güç ve nüfuz gibi ve benzeri birçok başka hususlar nedeniyle aynı olmaz.
(277) Hz. Peygamberin döneminde, yabancı hükümdarlara hitap edilirken kullanılan ifadeler için, Ra-sûlüllah'a ait mektuplardan oluşan koleksiyonlara bakın.[97] Daha sonraki dönemler için, İbn Fadlallah'ın (H.764), et-Ta'rif bi'1-mustalahi'ş şerifine ve daha sonraki, el-Kalkaşandî'nin Suhbu'1-a'şa ismindeki klasik hukuk mecmuasına başvurmak faydalı olabilir. Aynı Şekilde, İmparator VII. Konstantin'in Merasim Kitabı adlı Yunanca eseri, bize, Bizans İmparatorluğu'nun Çağdaş müslüman hükümdarlara karşı tavır ve tutumu hakkında bilgi verir.
(278) Mamafih adab-ı muaşeretle ilgili olarak Hz. Peygamberin bir hadisini burada zikredebiliriz:
"Daha genç olan daha yaşlı olana, yürüyen oturana ve dinlenene, az olanlar çok olana, selam verir.[98] Bu hadis, selama ilk önce kimin başlıyacağı hususunda bir kural ortaya koyuyor. Bu veciz sözün ikinci kısmı, bir gemi ile yanından geçtiği sahil arasındaki münasebeti de halletmiş oluyor.[99]
VI. Bölüm
Diploması
(279) Yabancı saraylara geçici olarak gönderilen elçiler ve yabancı ülkelere yerleştirilen gizli ajanlarla ilgili örnekler insanlık tarihinde ötedenberi varolagel Dolayısıyla, İslâm tarihinin ilk dönemi olan Hz. Peygamberin zamanında da her iki tür insanın mevcut olmasına hayret edilmemelidir. Askeri amaçlarla gönderilen casus ve istihbaratçılardan başka, el-Ab-bas'm[100] Mekke'de, Ebi Marsad el-Ganemfnin (Taif yakınında) Evtas'ta,[101] el-Munzır b. Amr es-Saidî nam-ı diğer An'ak liyemût'un Necid'de[102] Hz. Muhammed'in gizli ajanları olduğu ve bu insanların oralarda olup-bi-tenler hakkında Rasûlüllah'ı bilgilendirdikleri kaydedilir. Peygamberin yabancı ülkelere gönderdiği elçilerin ilkinin (en eskisinin), Habeşistan kralı Necaşi'ye, ülkesinde yaşayan müslüman mültecileri kendilerine vermek maksadıyla Kureyş'in çevirdiği entrikalara karşı kralı ikna etmek üzere buraya gönderdiği gayr-i müslim Amr b. Ümeyye ed-Damirî'nin olduğu anlaşılıyor.[103]
(280) Kendi kendine yeterli ve başkalarına bağımlı olmama hali, yerini, hayatın ihtiyaç ve zevkleri hususunda karşılıklı bağımlılığa terkederek yavaş yavaş artmasından dolayı, devletleri, siyasi olduğu kadar ticarî sahaları da içeren uluslararası ilişkiler kurmaya zorlamıştır. Diplomasi üzerine yazılmış klasik Arapça eserler çok azdır. Bu konuda bildiğim tek eser, İbn el-Ferra diye meşhur Ebu Ali el-Hüseyin b. Muhammed tarafından kaleme alınan Rusulu'l-Mulûk ve men yes-lühu li'r-risaleti ve's-sefareti (=Hüküriıdarların Elçileri ve Elçiliğe ve Sefirliğe Uygun Kimseler) adlı kitabıdır. Bu eser 1947'de Kahire'de yayımlandı. Yönetim ve yargı açısından ticarî ilişkiler bile eski yazarların dikkatini pek az çekmiştir.
(281) Yabancı ülkelerde yer alan ticarî temsilcilikler konusunda ben, şimdiye kadar ciddî bir çalışma yapmış değilim. Tecrübe kabilinden benim vardığım sonuç olarak denebilir ki, gözü kara tüccarların kendi devletlerinin ticarî ve resmî ilişkiler kurmadan daha önce o devletlere gitmeleri bir adetti. Eski dönemlerde ticaret kervanları, gittikleri ülkelerde şimdikinden daha uzun süre kalırlardı. Yerel idareciler, Hünerman, Şahbender[104] ve Melikü't-Tüccar olarak bilinen kimseleri, yabancı tüccarların işlerini düzenlemek ve ihtilafları gidermek için tayin ederlerdi. Haçlı Seferleri sırasında bunlar Avrupaî konsüller şeklinde gelişti. Böylece, daimî siyasal temsilci ve elçilerden önce sürekli ticarî temsilcilikler ortaya çıkmıştı.
(282) Hz. Peygamber, devletin geliri için ticarete vererek inisiyatifi bizzat kendi eline aldı. Nitekim ikedeki eyaletler arası gümrük vergilerini kaldırdı ve kendisine bağlı kabilelerle yaptığı antlaşmalarda özellikle bunu şart koştu.[105] Bununla birlikte dış ticaret, otedenberi uygulanmakta olan onda bire bağlı kalmak-da sürdü; yada devletlerarasında yapılan anlaşmalarda belirtilen oranlar uygulandı.[106] Menbic (Hierapolis) tüccarlarından öşür vergisini toplamak için yapılan anlaşma, Hz. Ömer zamanında yapılan bu tür anlaşmaların ilki olduğu rivayet edilir.[107] Arapça'dan aktarılan Tariff ve Douane veya aynı kökten Avrupa dillerinde yer alan kelimelerin bizatihi bir tarihi vardır. Çocukların, kadınların veya kölelerin ticaret mallarının İslâm ülkelerinde bazı dönemlerde gümrük vergilerinden muaf tutulduğuna dair Şeybanî'nin yazılarında Örneklik teşkil edecek bilgiler vardır.[108] Aynı şekilde, bir şahısa ait 200 dirhem gümüş değerinden az bir ticari mal gümrüklerden serbest geçerdi.[109] Ebu Yusuf, Hz. Ömer ile valisi Ebu Musa el-Eşarî arasında geçen ilginç bir haberleşmeyi aktarır:
"El-Eş'arî: Tüccarlarımız, öşür vergisine tabi olan yabancı ülkelere gidiyorlar" diye yazdı. O da, "Sen de onların Müslüman tüccarlardan aldıkları oranda vergiyi onların tüccarlarından al, diye karşılık verdi.[110]
(283) Damping ve "mal bolluğuna[111] rağmen pahalılığı" bildiği halde Ebu Yusuf serbest ticarete inanır ve Hz. Peygamber'in fiyatlara müdahale edilmemesi hususundaki talimatlarını nakleder.[112]
(284) Diplomatik ilişkiler ve temsil işlerine gelince, Önceleri kalıcı temeller üzerinde yürütülmüyordu. Böyle olmakla beraber Emir Ali, A Short History of the Saracens (= Arapların Kısa Bir Tarihi) adlı eserinde şöyle der:
"Eyalet valileri, imparatorluğun tımarları haline, e Halife'nin hakimiyeti de kendisine uyulan şöyle nemsiz iktidar gücü haline gelince, güvenilir elçiler Papa'mn elçilerine benzer birer temsilci haline dönüştü e Nişabur, Merv, Musul, Şam v.s. saraylardaki temsilleri şeklinde hareket etmeye başladılar. Ortaçağım on dönemlerinde Avrupa'daki Papalık temsilcileri gibi, ularına gönderildikleri hükümdarların askerî seferlende onlara eşlik eder oldular. Bunları sadece Alp Arsın ve Melikşah'ın karargâhlarında değil aym zamanda ureddin Mahmud ve Selahaddin'in karargahlarında i sürekli aktif ve hatta daha sonraları Eyyûbîler döneminde bazen kışkırtıcı, arasıra da ihtilafa düşen şehza-leleri barıştırıcı ve kardeş kanı akan mücadelelerde ya-iştırıcı olarak görüyoruz... (Ebu'l Fida, el-Melik el-Mu-'affer'in çocukları arasındaki ihtilafı yatıştırdı).
"Her hükümdar taraftarlarından, Hilafet Sara-yı'nda kendi rakiplerinin entrikalarım dikkatle takip ötmekle görevlendirmiş olduğu Şıhna denilen bir temsilci bulundururdu. Çünkü, bütün iktidarların meşru-iyyet kaynağı sayılan Hilafet makamında, nüfuz mücadelesi, Papalık Roması'nda olduğu kadar büyüktü. Şıh-alar başkent Bağdat'ın çevresinde Vasıt, Basra, Tikrit a gibi yerlerde bulunurlardı.[113]
Aynı yazar bir ekte şöyle der:
"Abbasî halifeleri, komşu devlet başkanları ile Önemli işleri görüşmek üzere sık sık özel bir elçi istihdam ederlerdi. Bu tür elçilere Nizam'ül-Hadrateyn denirdi.[114]
(285) Hicrî 656 yılında Moğolların Bağdat'ı yıkmalarından sonra, İslâm ülkelerinde, sürekli elçilerin bulundurulma sürecinde açıkça bir fetret dönemi ortaya çıkar; bu dönemde Avrupa'da bile daimî elçiler yoktu.[115]
Elçilerin Kabulü
(286) Hz. Peygamber döneminde, yabancı bir elçi veya delegasyon geldiği zaman, yerel protokollere göre Peygamber'in kendilerini kabul edeceğini önceden bilgi veren bir tür Protokol Müdürü'nün varolduğunu görüyoruz.[116] Elçiler bu merasimlere bazen önem vermezlerdi.[117] Hz. Ömer devrinde müslüman elçilerin yabancı ülke saraylarında belli yerel formaliteleri, özellikle secde eder gibi eğilmeyi ihmal etmelerinin hoşnutsuzluğa sebep olduğuna dair birçok Örnek vardır.[118]
(287) Medine'de olduğu zaman Hz. Peygamber'in, Mescid-i Nebevî'de yabancı elçileri kabul ettiği Ustuva-net'ül-Vufûd (Elçiler Sütunu) hala yadedilir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber ve Ashabı, elçileri kabul sırasında çoğu kez güzel elbiseler giyerlerdi.[119]Bizans elçisinin, yanında hiçbir koruma olmaksızın[120]öğlen sıcağında bir gölgelikte yalnız başına uyur bulduğu Hz. Ömer ile, aynı imparatorluğun sefirinin Bağdat'ta Muktedir Billah'ın sarayında gördükleri, ilk dönemlerin sadeliği ile sonraki zamanların gösterişi arasında varolan tezatı göstermesi bakımından iyi bir örnektir.[121]
(288) Elçiler, gönderildikleri hükümdara gönderen adına genellikle hediyeler ve itimatname sunarlardı.[122]Hz. Peygamberin uygulaması, barışçıl ilişkiler içinde olduğu yabancıların gönderdiği hediyelerin, kendi onayıyla, Devlet başkam zat tarafından tasarruf edilebilirdi.
Fakat savaş halinde iken yabancı hükümdardan gelen hediyeler savaş ganimeti olarak müsadere edilirdi. Mesela, Bizans topraklarında bir müslüman elçinin öldürülmesi ve Hz. Peygamber'in tazminat istemesi ve Heraklius'un da baştan savma bir karşılık vermesi üzerine, Bizans elçisinin getirdiği hediyeleri (aslında bir miktar para idi bu) Rasûlüllah harp ganimeti olarak ilan etti. (Bak, benim, el-Vesaikus-siyasiyye, No, 28/b). Bu sırada Hz. Peygamber zaten cezalandırıcı (caydırıcı) bir seferin başında idi ve Tebûk'te karargâh kurmuş bulunuyordu. Burada olduğu gibi belirsiz şeyler olursa Beytülmal'e giderdi. Hz. Ömer'in hanımı bir defasında verdiği hediye karşılığı, Bizans imparatorunun hanımından bir hediye almıştı, ancak halife, hazine adına ona el koydu ve hanımına, verdiği hediyenin sadece degerini ödedi.[123] Hz.Peygamber'in yabancı hükümdarlardan gelen hediyeleri kabul ettiğine ve resmî sıfat ve yetki dahilinde kullandığına dair misaller vardır. Aslında bir hadisinde ifade ettikleri gibi, O'nun özel bir sıfatı yoktu. Kimse O'na mirasçı olamazdı ve sahip olduğu her şey zaten devlet hazinesine kalacaktı.[124]
(289) Elçiler de, elçi olarak gönderildikleri kimselerden hediyeler alabilirlerdi. Hz. Peygamber ölüm döşeğinde, halefinin de, hayatında kendisinin yaptığı gibi elçilere hediyeler vermesini vasiyet ettiği rivayet edilir.[125] Hz. Peygamber bir defasında Umman'dan gelen elçiye 500 dirhem verdi. Başka bir vesile ile altın ve gümüş kemerler, başka bir zamanda da kişilerin durumlarına göre bazen çok bazen az, daha başka hediyeler de vermiştir.[126]Bir müslüman elçinin yabancı hükümdarlardan aldığı hediyelerin devlet hazinesine gitmesi gerektiği esası genellikle kabul edilen bir husustur.[127]
(290) Elçiler resmen ağırlanırdı. Hz. Peygamber döneminde Medine'de özellikle yabancı konuklara ayrılmış birkaç büyük konak bulunuyordu. İbn Sa'd da bu bağlamda Remle binti Haris'in evinin ismi sık sık zikredilir.[128]Daha başka bir ev de Misafirler Evi (Dar'ud-Dîfân) diye bilinirdi.[129] Habeşistan elçilerini ağırlamak için Hz. Peygamberin bizzat kendisinin ilgilenmesi ve onları candan karşılamasında şaşılacak bir taraf yoktu.[130] Çünkü, peygamberliğinin ilk zamanlarında, Mekke'de son derece tehlikede olduğu bir dönemde, en iyi dost devlet olarak yanında bu ülkeyi bulmuştu. Genel olarak söylemek gerekirse, elçiler kendi şahsî görevlerine ve kendilerini gönderenlerin durumlarına uygun olarak muamele görürlerdi.[131]
Elçilerin İmtiyazları
(291) Beraberindekilerle beraber elçiler tam kişisel dokunulmazlıktan faydalanırlar; asla öldürülmezler,[132] ne hırpalanır ne de rahatsız edilirler. Hatta bir elçi veya bir elçilik mensubu bulunduğu ülkeye göre suçlu bile olsa elçiye yapılan muameleden başka bir işlem yapılamaz. Yalancı peygamber Museylemet'ül-Kez-zab'ın elçilerine Hz. Peygamberin söylemiş olduğu sözler iyi bir hukuk örneğidir. "Elçi olmasaydınız başlarınızın kesilmesini emrederdim.[133]
(292) İbadet ve dinî merasimler konusunda elçilere tam bir hürriyet tanınmıştır. Hz. Peygamber, Nec-ran'dan gelen hıristiyanlardan oluşan heyete kendi mescidinde ayin yapmalarına müsaade etmiştir. Tarihçiler, bu hıristiyanların doğuya yönelip ibadet ettiklerini zikrederler.[134]
(293) Elçiler ancak olağanüstü durumlarda tutuklanabilir veya hapsedilebilirler.[135] Nitekim Hz. Peygamber, Mekke'de alıkonan müslüman elçi, karargâh kurduğu Hudeybiye'ye sağ-salim dönünceye kadar, jytekke heyetinin üyelerini bırakmamıştı.[136]
(294) Ebu Davûd (Sünen, bölüm, Cihad, paragraf, 162) ilginç bir olayı nakleder; bir defasında açıkça belli olduğuna göre, Hicrî 2.yılında Bedir savaşından az sonra, Mekkeliler Ebu Rafi'yi elçileri olarak Medine'ye gönderdiler. O da İslâm'ı kabul etti ve Mekke'ye dönmek istemedi. Hz. Peygamber ona şöyle dedi: Ne verdiğim sözü bozmak ne de bir elçiyi alıkoymak istemem; dolayısıyla geri dön; şayet bu fikir değişikliğin devam ederse sade bir vatandaş olarak geri dönersin; o da öyle yaptı. İbn Hişam (s.460) in rivayet ettiğine göre Ebu Rafi o sıralarda bir köle idi. Açıkça anlaşıldığına göre o, Bedir savaşında esir alınan mahkûmların kurtarılması görüşmelerinde bulunmak üzere Medine'ye gelmişti.
(295) Mütekabiliyet anlaşması varsa, elçilerin malları İslâm topraklarında[137] gümrük vergilerinden muaftır.[138]Bundan dolayı eş-Şeybanî şöyle der: Yabancı devletler, Müslüman elçileri gümrük ve diğer vergilerden muaf tutarsa, bu ülkelerin elçileri de islâm topraklarında aynı imtiyazlardan faydalanırlar; aksi takdirde İslâm devletinin de kararı bu yönde ise, sıradan yabancı ziyaretçiler gibi olağan vergileri vermekle yükümlü olurlar.[139]
Uluslararası Anlaşmazlıkların Barış Yoluyla Halledilmesi
(296) Diplomasinin hedefi, uluslararası sorunları barışçıl bir çözüme kavuşturmak ve çeşitli devletler arasında uyumu sağlamaktır. Devletlerarası anlaşmazlıkların hukukî veya siyasî yahut başka bir tür olmasının önemi yoktur. Biz burada, çeşitli türleri olan anlaşmazlıkların sadece çözüm şekilleriyle ilgileneceğiz:
(297) (a) Birincisi ve en basiti karşılıklı görüşmeler yoludur. Bu görüşmeler, daimî veya özel ve olağanüstü elçilerle yürütülür. Bu türün ayrıntılarına girmeye gerek yoktur.
(298) (b) Uzlaştırma, arabuluculuk ve iyiniyetli uyarılar. Biz, bu birbirinden farklı ifadelerle, ihtilafa düşen tarafların aralarındaki ilişkilerini dostça bir sonuca vardırmak üzere ikili görüşmeler için dostça teklifleri ve tavsiyeleri aktararak bir kanal vazifesi gören üçüncü bir taran anlıyoruz. İbn Hişam'm rivayetine göre: Hazret-i Peygamber Hicri 1. yılında, başında Hz. Hamza'nın bulunduğu ilk veya en azından ilk seriyye-lerden birini -o zaman savaş halinde olduğu- Mekke Şehir Devleti'ne ait olan kervanlara karşı gönderdi. Bu müfreze, düşmanla deniz sahiline yakın Yenbu'da karşılaştı. Kervanların başında Ebu Cehil bulunuyordu. iki taraf arasında bir savaş kaçınılmaz halde idi; ancak Mekkelilerle olduğu kadar Müslümanlarla da iyi ilişkileri olan Mecdi b. Amr ortaya atılıp taraflar arasında arabuluculuk yaptı ve her iki taraf birbirinden sükûnet içinde uzaklaştı.[140]Abdullah b. Übey b. Selûl'ün olayını da burada örnek olarak gösterebiliriz: İbn Selûl, bir Müslüman olduğu halde Kaynuka Yahudilerinin eski bir müttefnki olması hasebiyle Hz. Peygamber'in nez-dinde onların lehine aracılık yaptı ve Rasûlullah onun isteklerini yerine getireceğine dair söz verdi.[141]
(299) (c) Üçüncü ve en önemlisi hakemlik müessesesidir. Bunun manası, taraflarca seçilen bir veya birden fazla hakemin kararı ile iki Devlet arasındaki bir ihtilafın çözülmesi demektir. Yani, Arapça'sının anlamı "O nu hakem yaptı" yani bu, ondan bir karar vermesini istedi ve bu kararın aralarında yerine getirileceğini kabul etti, demektir.
Hz. Peygamber döneminde meydana gelen en önemli olay, bilinen bir zatın kendi akibetleri hakkında karar vermek şartıyla teslim olduktan sonra Beni Ku-reyza Yahudi kabilelerinin kendilerine uygulanacak muamele hususunda hakem kararıdır. Rasûlullah bu teklin kabul etti ve hakem kararını tam uyguladı.[142] Daha karmaşık olan başka bir olay şöyledir: Doğu Arabistan'da oturan Temimîler'in bir kolu olan Benu'l An-ber, siyasî bakımdan bağımsız ve sözkonusu olayın meydana geldiği sırada İslâm'ı henüz kabul etmemişlerdi. Tarihçilerin kaydettiğine göre: kendi topraklarındaki yetersiz yağmur nedeniyle, (müslüman olan ve İslâm Devleti'nin sınırları içinde yeralan) Huzaa kabilesinin topraklarına geldiler. Geliş sebepleri hayvanları burada otlatmaktı. Hz. Peygamber'in gönderdiği vergi memuru bu bölgeye geldiği zaman, müslüman vatandaşlardan aldığı verginin aynısını Anberiler'den de zorla almaya kalkıştı. Onlar da silahla karşı koydular. Vergi memuru Medine'ye kaçmak zorunda kaldı. Huzaalılar, kavgacı misafirlerinden topraklarını terketmelerini istemenin iyi bir tedbir olacağını düşündüler ve Ötekiler de bunu kabul ettiler. Birkaç gün sonra, buradan ayrılmak üzere yolda iken Peygamber'in müfrezesi bunları bastırdı ve bazılarını esir aldı ve Medine'ye döndü; geri kalanları baskından kurtulup yollarına devam ettiler. Çok geçmeden Anberiler'den bir heyet Medine'ye geldi, ikna olmaları üzerine İslâm'ı kabul ettiler. Cezalandırmak gayesiyle gönderilen seriyyenin esir aldığı akrabalarından söz açtılar. İhtidalarından önce yaptıkları eylemlerinden dolayı istenen herhangi bir şefaati Hz. Peygamber reddetmiş olsaydı tamamiyle kendi hukuku çerçevesinde hareket etmiş olacaktı. Fakat O, bir jest yaptı ve meseleyi heyet üyelerinden birisinin vereceği karara bıraktı ve vereceği karar ne olursa olsun onun uygulanacağını söyledi. Seçilen bu hakem esirlerin yarısının karşılıksız serbest bırakılmasına, diğer yarısının da, harp esirlerine ödenen fidyenin ödenmek suretiyle salıverilmelerine karar verdi. (Makrizî, İmtâ, I, 434-39).
Hz. Ali ile Muaviye arasındaki o meşhur hakem olayı, başka bir klasik örnektir; hakem olayıyla ilgili şartları ihtiva eden belgeler olduğu gibi günümüze kadar gelmiştir.[143] Bu olayda mesele, şehid edilen Hz.Osman'dan sonra hilafet makamına kimin geçeceği meselesi idi. Hz. Ali'yi Medine halkı seçmiş ve Suriye'nin valisi olan Hz.Muaviye, buna itiraz etmiş; kendi hilafetinin geçerliliğini ileri sürmüş ve bizzat adaylardan biri olarak ortaya atılmıştı. Hakemler kendi aralarında, Hz. Ali ile Muaviye'nin her ikisinin hal'ine ve İslâm toplumunun yeniden bir halife seçmesine görünüşte karar vermişlerdi. Buna göre hakemler, verdikleri kararı açıklamak için kararlaştırılan yer ve zamanda bir araya geldiler. Önce Hz.Ali'nin hakemi, müslümanlarm yeni bir halife seçmesi ve İslâm toplumunun birleşmesi için Hz. Ali ile Muaviye'nin hal'ine karar verdiğini açıkladı. Ondan sonra, Muaviye'nin hakemi kalktı ve karşı tarafın kendi müvekkilini hal'etmekten başka yetkisi olmadığım ve kendisinin, ne olursa olsun Mu-aviye'yi hal'etmeyeceğini söyledi ve diğer yandan Muaviye'nin durumunu tasdik etti. Hakemler ortak bir karara varamadıkları için Hz. Ali böyle bir kararla kendini bağlı saymadı ve onu uygulamadı.[144] Hz. Ali, bir teörist tarafından şehid edilmiş olmasaydı iç savaşlar niden başlamış olacaktı.[145] Ebu Yusuf kitabının ilerine bir bölümünde, Hz. Ali'nin durumunu çok hoş bir fekilde ele alır ve şöyle der:
"İki taraf hakemlerde anlaşır... verdikleri kararda ihtilaf ederlerse, bu karar geçersizdir; hakemlerden birinin kararının iki tarafça da kabul edilmesi müstesna. Hakemlerden birinin kararını taraflardan sadece biri kabul eder diğeri kabul etmezse, hakem olayı geçersizdir. Taraflardan her biri ayn ayrı hakemlerin kararlarını kabul ederlerse, bu tahkim işi de batıldır, geçersizdir.[146]
(300) Ebu Yusuf a göre, şu sınıf insanların hakem olarak seçilmeleri uygun değildir: Namuslu kadınlara iftiradan dolayı kazif cezası verilenler, çocuklar, kadınlar, köleler, âmâ kimseler, ahlâksız (fasık)lar, şüpheli ve kötü davranışlı kimseler, hakemliğe başvuran karşı tarafın elinde esir olanlar, karşı tarafın ülkesinde bulunan müslüman tüccarlar, müslüman olmayan tarafın müslüman vatandaşları, bunların kendi ülke tarafında veya İslâm ordugâhında olmaları sonucu değiştirmez.[147] Ebu Yusufa göre bir hakem şöyle olmalı:
"İşlerde feraset sahibi, sağlam inançlı, müslü-manlar arasında itibar ve güvenilir olması, sözkonusu olan hususta hukuk (ve din) bakımından derin bilgi sahibi olması. Mahkemede şahitliği kabul edilmeyen kimseler... sözkonusu işlerde hakemlik yapması için nasıl seçilebilir?[148]
(301) Yine Ebu Yusuf, gayr-i muslini bir vatandaşın hakem olmaya ehil olmadığı kanaatini taşır. Fakat onun bu görüşünü başka hukukçular paylaşmaz. Kasâ-ni'ye göre[149] gayr-i müslim bir vatandaşın hakemliği kabul edilebilir; bu hususta ileri sürdüğü delil fazla şüpheli değildir. Ona göre, tarafsız gayr-i müslimler bile hakem olarak kabul edilebilirler.
(302) Ebu Yusuf şöyle der:[150] "Bir şeyin eski durumunu koruyan hakem kararları bizatihi abes ve hükümsüzdür; ve biz hakemliği kabul etmiyoruz" demekle aynıdır. Aynı şekilde, müslümanları gayr-i muslini vatandaşlar haline dönüştüren hakem kararları, keza geçersizdir. Bu noktada o kadar ısrarlı ki ona göre,[151] hakem olayında taraf olanlardan biri, İslâm karargâhına, müslüman esirler, köleler ve müslüman olmayan tarafın müslüman vatandaşlarını getirmişse, (karar gereği) bunların gayr-i müslim topraklarına dönmelerine müsaade edilmez; hakem kararlan, müslümanların gayr-i müslim ve kafir topraklarına (dar'ül-harbe) dönüşlerine izin vermez. Ancak onun bu görüşüne diğer hukukçular iştirak etmemişlerdir.
Bunların dayanağı, Hz. Peygamber'in, Hudeybiye Musalahası'mn şartları gereği, kendisine sığınan müslümanları iade edeceği şeklindeki açıkça ifadesidir. Hakemlerin ölümü veya anlaşamamaları durumunda hakemlik olayı biter ve olay eski durumuna döner. Karşı tarafın emniyet duygusu ve bunun sonucu, ihmalinden haksız bir avantaj sağlama yoluna gidilmemelidir.[152]
III. Kısım
Düşmanca İlişkiler
I. Bölüm.,
Ön Düşünceler
(303) Konu ile ilgilenen yazarlar İslâm ile savaş arasında geleneksel bir alaka kurarlar. İslâm'ın savaşın felaketlerini hafifletmeye ve onu daha insanî bir hale getirmeye yaptığı katkılarını kaydetmek ilgi çekici bir husustur. İslâm Peygamberinin şöyle söylediği rivayet edilir: "Ben rahmet peygamberiyim, ben savaş peygamberiyim.[153] Ve yine: "Ben hem gülerim, hem savaşırım.[154] Bu iki hüküm (düşünce), savaş konusundaki tüm İslâm hukukunun göze çarpan mihenk taşları olarak kabul edilebilir.[155]
II. Bölüm
Düşmanca İlişkilerin Çeşitli Türleri
(304) Savaş hukukunu ele almadan önce, iki veya daha fazla Devletin arasında ortaya çıkan düşmanca tavırların her zaman savaşla sonuçlanmayacağı kaydedilmelidir. Çoğu kez bunlar savaşa tutuşmak için yeterli olmaz ve savaşa, kan dökülmesine veya en azından devletin tüm güçlerinin harekete geçirilmesine gerek kalmaz. Önce bu tür ilişkileri ele alacağız.[156]
1. Misilleme
(305) Bu, sözde Kısas Kanunu'na baş vurarak, etkili bir ihkak-ı hak (hakkını hemen alma) metod ve yöntemini ifade eder. Bir devletin, başka bir devlete veya vatandaşlarına ait mallarına el koyması veya tahrîb etmesi, elçileri tutuklaması, düşman devletin topraklarının bir bölümünün geçici olarak işgal edilmesi ve buna benzer şeyler sayılabilir. Bu hususla ilgili Kur'an şöyle der:
"Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun' ve bilin ki Allah müttakîlerle beraberdir." (2:194)
"Kim bir kötülük yaparsa, onun kadar ceza görür. Kim de, kadın veya erkek, mümin olarak faydalı bir iş yaparsa, işte onlar, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir." (40:40)
"Bir kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükafatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez." (42:40)
"Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa artık onlara yapılacak bir şey yoktur." (42/41)
"Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksiz yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır." (42:42)
(306) Mute[157]seferi benler amaçlarla düzenlenmişti. Hudeybiye anlaşması yapıldıktan sonra Kureyş heyetinin mensupları aynı sebeplerle alıkonulmuştu.[158] Bu gibi durumlar daha sonraki İslâm tarihinde çoktur.[159]
2. Barış Yoluyla Abluka (Ambargo)
(307) Bu, düşman liman veya limanlarının abluka altına alınmasını ve boıîîbardımansız bu limanlara her türlü giriş ve çıkışını engellemeyi ifade eder. Abluka, sonradan ortaya çıkan bir olaydır; 1866-68 yılları arasında devam eden isyanı bastırmak için Türkler'in Gi-rit'i abluka altına almaları ve isyanı bastırmalarından daha önceki tarihlere ait bununla ilgili bir örnek bulamadım. Bu bağlamda Mustafa Paşa'nın notasına başvurulup faydalanılabilir.[160]
3. Çeşitli durumlar
(308) Çağımızda bir savaşa neden olmayan düşmanca tavırların daha başka türlerine dikkat çekilmesi yerinde olur; mesela diplomatik ilişkilerin kesilmesi, anlaşmaların askıya alınması, ekonomik yaptırımlar ve başka çeşitli davranışlar.
(309) Bundan başka, aralarındaki sürtüşmelerin henüz bir savaş haline dönüşmeyen devletlerin silahlı kuvvetleri arasında zaman zaman ortaya çıkan sınır ihlalleri, anlaşmazlık ve çarpışmalar bu tür ilişkiler arasında sayılmaktadır.[161]
III. Bölüm
Savaşın Mahiyeti Ve Tanımı
(310) Ben burada savaşın ne felsefi ne de tarihî tartışmasına girecek değilim. Bununla beraber, müslü-manların, savaşı, kaçınılmaz olduğu zaman düşündüklerini yoksa arzu edilen, peşinden koşulan bir şey olarak görmediklerinin burada kısaca belirtilmesi yerinde olur. Nitekim Kur'an şöyle der: "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir.[162]
Ve yine, "Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O, amellerinizin karşılığını asla eksütmeyecektir.[163]
Hz. Peygamber1 den gelen bir Hadis'te şöyle denir: "Düşmanla karşı karşıya gelmeyi pek istemeyin. Allah'tan barış isteyin. Bununla beraber düşmanla karşı karşıya gelirseniz sonuna kadar dayanın ve sabredin ve Cennet'in, kılıçların gölgesinde olduğunu bilin![164]
Başka bir münasebetle Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Düşmanla karşı karşıya gelmeyi istemeyin, belki o düşmanla siz imtihan edileceksiniz, aksine şunu deyin, "Allah'ım! Sen bize yetersin, onların zorlu olanlarını bizden uzak tut"[165]
(311) Daha sonraki bir müslüman yazar şu noktaya dikkatimizi çeker: Beden için aslolan sağlık ve sıh-hata karşı hastalıklar ne ise, emniyet ve barışın zıddı, zamanın geçici hastalıkları olan savaşlar da öyledir. Öyle ise, sıhhati (barışı) siyasî hareketle korumalı ve savaştan kaçınarak emniyeti sağlamalı. Kişinin sıhhatini koruması için yaptığı gibi davranılması gerekir.[166]
Savaşın Tanımı
(312) Eski bir İslâm hukuk alimi olan el-Kasanî, müslümanlarm cihadı veya savaşını şöyle tanımlar: "Hukuk dilinde Cihad, dil, mal ve canla beraber ve bunların dışındaki vasıtalarla savaşarak güç ve kuvveti Allah yolunda harcamaktır.[167] Daha sonraki tüm müslüman hukuk bilginleri, farklı kelimelerle hemen hemen aynı şeyi tekrarlamışlardır; fakat hiçbiri savaşı kimin yapacağını söylememiştir: Halk mı? Hükümet mi? Bu sorunun cevabı, diğer tartışmalarda sırası gelince verilecektir. Dolayısıyla Cihad konusunda gerçek şudur: Cihad'm, herke sin fert fert riayet etmekle yükümlü olduğu bir farz-ı ayın olarak kabul edilmemesi (Kur'an, 9:122) aksine bir farz-ı kifaye yeterli sayıda insanın yapmasıyla başkalarının sorumluluğunun kalktığı görev- olarak benimsenmesinden, onun sevk ve idaresinin bütünüyle devletin eline bırakıldığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Hz. Peygamberin uygulamaları da aynı şeyi gösterir. Nitekim Medine Şehir Devleti'nin ilk dönemlerinde, hicretin birinci yılında şu hüküm ortaya açıkça konmuştur: Savaşa sadece Hz. Muhammed'in (Devlet Başkanı) izni ile gidilirdi ve böyle savaş ve barış, gayr-i nıüslimler kadar müslümanlarca da istenmeyen olgulardı. Aynı prensibi uygulayarak, seferleri ya bizzat kendisi organize etmiş ya da bu tür seferlerin yetkisini sorumlu valilere veya kabile reislerine vermiştir (bak, İbn Hişam, s.954). Hukukçulara gelince, Harun Re-şid'in baş kadısı Ebu Yusuf şöyle der: "Hiçbir ordu, halifenin izni olmaksızın sefere çıkamaz.[168] El-Maverdi ise bu konuda daha açıktır ve Halife'nin (Merkezî Hükümetin) izni olmadan hiçbir savaş açılamaz.[169] Yabancı saldırıya karşı yapılan müdafaa savaşı şüphesiz bunun dışında olması gerekir. es-Serahsî eş-Şeybanfyi şerhederken, yabancı bir ordunun kendi devletinden izinsiz bir İslâm Devleti'ne karşı düşmanca bir hareketin içine girmesinin, iki devlet arasında bir savaşın ilanına veya olmasına sebep olmıyacağım söyleyecek kadar ileri gider.[170] Bu gibi hallerde, diplomatik görüşmeler ve hatta durumun gereği doğrudan hareketlerle tazminat sağlanabilir.
(313) Bir müslümamn hayatındaki bütün davranışları Kur'an'ın kontrolü altında olacağı için Rabbine karşı itaat maksadıyla yaptığı her şey, hatta Allah'a karşı vazifelerini yerine getirmek üzere gücünü kuvvetini korumak niyetiyle -yahut bir savaşa katılmak maksadıyla- yahut yeryüzünde Allah'ın hakimiyetini yerleştirmek gayesiyle yemesi, içmesi bile dince bir fazilettir, övgüye değer bir iştir. Bu tür savaşların arkasında yatan düşünce ve niyetleri bilmeksizin, yayılmacı savaşların bile niçin Allat yolunda yapılan hareketler olarak kabul edildiğinin anlaşılması kolay olmaz. Bu konuda sık sık başvurulan Kur'an ayetinde bu husus şöyle ifade edilir:
"Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır." (9:111)
(314) Bu ayetler ve diğer birçok ayet ve Hz. Peygamber'in hadisleri, askerlik görevini, kadın ve köleler hariç, her müslüman erkek için zorunlu bir hizmet olarak ortaya koyuyor. Ancak erkek sayısının yetersiz olduğu anlaşılırsa, bu sınıflar da fiilî askerlik hizmetine alınabilir.[171] Barış sürecinde eğitim ve harbe hazırlanma ile ilgili yine Kur'an'da şunları okuyoruz:
"Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et, çünkü O, işitendir, bilendir" (8:60-61)[172]
IV. Bölüm Meşbu Savaşlar
(315) Müslümanları savaş açmaya sevkeden meşru sebepler, Hz. Peygamber'in uygulamalarım göz önüne alırsak birkaç kategoriye ayrılır. Fakat biz burada öncelikle, Kur'an'm çeşitli yerlerinde serdedilen ve ortaya konan teoriyi ele alacağız. Muhtemelen temel ve en önemli kuralı ikinci Sûre'nin 190-195. ayetleri içermektedir ve bunlar Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinin ilk günlerinde nazil olmuştur:
"Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.
Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları Öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.
Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, (şunu iyi bi-»in ki) Allah gafur ve rahimdir.
Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet azgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve sal-dlrı yoktur.
Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah müttakîlerle beraberdir.
"Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah dürüstleri sever."(2:190-195)
Yukarda geçen bu ayetler, savaşacak ordulara aşağıdaki şartları gözönünde bulundurmayı öngörür, bu şartları taşımayan tüm savaşlar İslâm'a göre meşru değildir:
(a) Savaşların Allah rızası ve Allah yolunda olması,
(b) Müdafaa için olması,
(c) Savaşta en ufak bir tecavüzün olmaması,
(d) Düşmanca davranma hakkı; düşman nerede bulunursa bulunsun öldürülmesi ve zorla işgal ettiği yerlerden çekilinceye kadar olanları içermesi,
(e) Nefs-i müdafaa dışında Harenı-i Şerifte kan dökülmemesi,
(f) Gayr-i müslimlerle ilgili anlaşma ve karşı sorumlulukların titizlikle uygulanması için olması,
(g) Para hırsı için olursa bu bir intihar olur, intiharın ise yasak olduğunun bilinmesi gerekir.
Başka ve nüzul sırasına göre daha sonraları inen ayetlerde bu konu ile ilgili hiçbir değişiklik yoktur; savaşan tarafın öldürülmesi (hakkı), sadece meşru bir savaşta caizdir. İnsanları İslâm'a girmeye zorlamak için savaş yapılmaz. (Bak, Kurban, 2:255).
Aynı şekilde, yayılma, karşı tarafa hava atma gayesiyle şüphesiz savaş yapılmaz. Savaşın meşru sebepini aşağıda sayarken Kur'an'm uygulamasını yansıtan ayna olması bakımından, Kur'anı nasıl anladığı ve nasıl yorumladığını tahkik etmek üzere Hz. Peygam-ber*in uygulamalarına bakmaya çalışacağız.[173]
1. Varolan Savaşın Devamı
Bu ifade ile biz, şu veya bu sebeple durmuş olan bir savaşın yeniden başlamasını anlıyoruz. Her iki tarafın aşırı derecede güç kaybetmesi veya hiçbir barış anlaşması yapmadan tarafların birbirinden ayrılmala[174] karşılıklı görüş alışverişi neticesinde belli bir süre için[175] savaşı andıran hareketlere ara verilmesi ve daha başka buna benzer olaylar bu konuya örnek olabilir. Kur'an bu bağlamda şu beyanda bulunur:
"Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah yargılayan, esirgeyendir" (9:5)
Bu ayetin yorumunda es-Serahsî şöyle der: "Haram aylar geçtiği zaman müşrikleri nerede bulursanız onları Öldürün" şeklindeki Kur'an ifadesinin manası, herhangi biri ile yaptığınız mütareke süresi bittiği zaman, şeklindedir, der.[176]
Bu tür durumlar, Tebûk ve Ubne seferlerinde olduğu gibi Hz. Peygamberin hayatında görülebilir (bu son sefere Hz. Peygamber Ölüm döşeğinde iken karar verdi ve Hz. Ebu Bekir tamamladı).[177]
2. Savunma Savaşı (Önleyici Savaşı da Kapsar)
(317) Bu tür savaş (a) ya, düşman İslâm topraklarını işgal ettiği (b) ya da fiilen işgal etmemekle beraber, dayanılmayacak şekilde bir tavır içine girdiği zaman olabilir. Birinci şıkkın tartışılacak bir yanı yoktur. Bu hususta Kur'an şöyle der: "Size savaş açanlara karşı, siz de Allah yolunda savaşın, ancak aşırı gitmeyin. Şüphe yok ki Allah, aşırı gidenleri sevmez.[178]
Yabancı bir ülkenin zorbaca hareketi ile ilgili İslâm hukukunun görüşünü, Kur'an'dan alınan şu ilginç bölüm açıklar: "Kendileriyle savaşılanlara (mü'minle-re), zulme uğramış olmaları nedeniyle (savaş için) izin verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardıma, mutlak surette kadirdir.[179]
Bu ayet, Medine'ye sığman ve orada yine Mekke-liler'ce çeşitli şekillerde taciz edilen Hz. Peygamber ve diğer müslümanlar hakkında gelmiştir. Nitekim Mek-keliler, Medine'nin nüfuzlu reislerinden Abdullah b. Übey'e, ya Peygamberle savaşıp O'nu öldürmesini veya O'nu Medine'den çıkarmasını, aksi takdirde Medine'ye hücum edeceklerini bir ültimatomla bildirmişlerdi.[180] Birçok hadis, Hz. Peygamberdin hicretini takip eden günlerde Medine'deki İslâm toplumunun çok netametii ve tehlikeli günler geçirdiklerine, hatta geceleri savaş tecçhizatını kuşanarak yattıklarına şahitlik yapar.[181] Kuzeyden geçerek Medine'ye giden kervanları taciz eden yerel lider Ukaydir'i te'dip maksadıyla Hicrî 5. yılında düzenlenen sefer bize başka bir örneği sağlamakdır[182] Hayber'e yapılan hücum, büyümesine meydan prmeden bir harbin önüne geçilmesine bir örnektir.[183] Thud ve Hendek savunma savaşları idi. Beni'l-Musta-ık seferi gibi Huneyn de caydırıcı savaşlardı. Taif üzerine yapılan hücum, Huneyn savaşının devamı idi.. Bedir, intikam için yapılan savaş idi.
(318) Biz burada Kur'an'ın şu ayetine de başvurabilin2 (9:13): "(Ey Müminler!) verdikleri sözü tutmayan, Peygamberi (yurdundan) çıkarmaya kalkışan ve ilk önce size karşı savaşa başlamış olan bir kavme karşı savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz?"
Bundan başka, Hz. Peygamber'in önemli ve ilginç bir hadisi, savunma savaşlarının türlerini sayar ve şöyle der:
"Kim nefs-i müdafaada bulunur ve öldürülürse, o şehittir; malını korurken ölen kimse şehittir; Allah uğrunda öldüleren kimse şehittir." (Bak, Suyûtû'nin alfabetik hadis lügati, Cem'ul-cevamî, cilt, IV, "men" maddesi. Abdürrezzak ve diğerlerinin rivayetlerine dayanarak).[184]
3. Duygu Temelli Savaş
(319) Bununla biz, gayr-i müslim bir ülkede yaşayan Müslüman azınlığın kendi devletine karşı İslâm Devletinin yardımını talep etmesi üzerine yardımın yapılması için gerekli teşebbüste bulunulmasını ifade ediyoruz. Kur'an, ortaya çıkan her durum için kendi şartları çerçevesinde karar verilmesinin zaruretine işaret eder ve bu bağlamda şöyle der:
a) "İman edip de hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar onların korunup,gözetilmesinden hiçbir bakımdan siz sorumlu değilsiniz. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir."(8:72)
b) "Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize, tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!
İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır" (4:75-76),
Hz. Peygamber'in hayatında bu tür bir olaya raslayamadrm.[185]
4. Cezalandırıcı Savaş
(320) Aşağıdaki durumlar meşru savaş sebebidir: Nifak,[186] irtidat,[187] zekatın (yani vergi vermeyi reddetmesi) veya herhangi bir alenî farzın bağlayıcılığını inkarda ısrar,[188] isyan[189] bir antlaşmanın karşı tarafça bozulması[190]hariciliğin benimsenmesi. Çünkü bu sonuncular, kendilerinden başka herkesi münafık kabul eder ve hükümete karşı silaha sarılırlar.[191] Mekkeli müşriklerin, İslâm devletinin müttefiklerine ait topraklan işgal etmeleri üzerine Mekke'nin fethedilmesi bu hususta bir örnektir. Dolayısıyla Mekke'nin fethi ile sonuçlanan, örgütlenme ve icra hususunda yapılan teşebbüslerin en muhteşemi olan bu caydırıcı sefer sayesinde, kansız baskın ve fakat psikolojik baskı ile tüm Mekke'nin İslâm'a girmesini sağlayan bir hareket oldu.[192]
5. İdeolojik Savaş
(321) Her milletin, kendisine sürekli ilham kaynağı olan kendine özgü ülküleri vardır. Bir millet bunlara ne kadar kuvvetli bağlanırsa, bunları gerçekleştirmek için çabası o kadar büyük olur. Yukarda gördüğümüz gibi islâm'ın hayatı algılaması, Allah'ın birliğine ve O'nun yeryüzündeki halifesi olmasına dayanır. Bu yaklaşım da, ırk ve ülke farkı gözetmeksizin tüm inananların eşit olmalarını ve Allah kelamının da yeryüzünde en yüce olmasının gerekliliğini gösterir.
İşte bu, Allah'sızhğın ve Uluhiyet'te Allah'a şirk koşmanın kökünü kazıma şeklinde bir görevdir ki, bu îslamî literatürde "Allah yolunda = Fisebilillah" olarak ifade edilmiştir ve biz de onu "inanç" uğruna savaşmak şeklinde terceme ettik. Bu konu ile ilgili birçok ayetten bizim, burada birkaç tanesini zikretmemiz yerinde olur:
a) "O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü Hak Dm ve Hidayet ile gönderendi." (9:33, aynı husus 48:28 Ve 6l:9'da da tekrarlanır).
b) "Siz (yani Müslümanlar), insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız" (3:110).
(322) Başkalarının iyiliğini hedefleyen bu İlahî görev, Hz. Peygamberin sık sık zikredilen bir hadisinde daha canlı olarak şöyle tasvir edilir:
"Herhangi biriniz bir kötülüğü görürse onu eliyle düzeltsin; bunu yapamazsa, diliyle düzeltsin; böyle de yapamazsa, kalbiyle buğz etsin (hoş karşılamamak v.s şeklinde); ancak bu son davranış, imanın en zayıf derecesini ifade eder.[193] (Yani bu şu demektir: kalbiyle bile buğzetmiyen kimse de hiçbir iman kalıntısı yoktur).
(323) İslâm karar verme hususunda fertlere belli bir serbestlik tanımıştır ve bundan dolayı İslâmî kural ile İslâmî inanç arasında net bir ayırım yapılmıştır. Az sonra göreceğimiz gibi hiçbir kimse İslâm'ı kabule zorlanmaz, ancak İslâmî kuralın tüm manalarıyla yerleştirilmesi gereklidir. Bu temel farktan dolayıdır ki, Il.kı-sım IV. bölümde 215. paragrafın (b) bendinde gördüğümüz gibi bir îslâmî idarede gayr-i müslimler müsamaha ile karşılanır. Bu tür uygulama hususunda tasavvur edebileceğim tek istisnaî durum yabancı bir ülkede hiçbir vicdan hürriyetinin olmaması halidir. Müslüman elçinin Bizans topraklarında öldürüldüğünü duyması üzerine Hz. Peygamber, "ya İslam'ı kabul ederek ya haraç vererek veya İslâm ile vatandaşları arasına girmeyerek" uluslararası hukuka karşı yapılan ihlalin düzeltmesi için İmparator Heraklius'a bir mektup yazmıştı. İmparator bütün bu istekleri reddetti. İslâm ile Hıristiyanlık arasında 1400 yıldır süren tansiyon bu olaya bağlıdır. (Daha fazla bilgi için, "The Friendly Relations of islâm With Christianity and How They Deteriorated = İslâm'ı11 Hıristiyanlıkla Dostça Münasebetleri ve Bunların Bozulması adlı Journal of the Pakistan, Historical Society, Kchi, Ocak 1953, I, 41-45'de yayımlanan makaleme bakın-) Şazı hukukçular, İslâm Devleti güçlü olduğu zaman, İslâm konusunda yabancıları İslâm'ı kabul, vergi
ya savaş olmak üzere üçlü bir seçeneğe davet edebilir, seklinde kesin görüştedirler. Onlar bu kanaatlerinde daha sonra gelecek 646. paragrafta zikrettiğimiz Peygamber'in hadisine dayanırlar. Fakat bu görüşün oldukça dikkatsiz bir faraziye, yanlış bir anlayış olduğu görülmektedir. Çünkü söylenen hadis, yerinde zikrettiğimiz oibi, bir te'dip seferinin (Seriyye'nin) komutanına verilen talimatlarla ilgilidir ve hadisin gerçek manası, misilleme bile olsa, savaş ve benzeri faaliyetlere girişmeden önce düşmanın barışa davet edilmesi şeklindedir.
(324) Vicdan özgürlüğü hususunda Kur'an'da şu ayetleri okuyoruz:
a) "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır" (2:256).
b) "Sizin dininiz size, benim dinim bana" (109:6)
c) "Allah uğrunda hakkını vererek cihad edin; O, sizi seçti: din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yükle-medi; babanız İbrahim'in dininde (de böyleydi). Peygamber'in size şahit olması, sizin de insanlara şahit olması için. O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda) gerekse bunda (Kur'an'da) size "müslümanlar" adını verdi. Öyle ise namaz kılın; zekatı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlanızdır. Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır" (22:78)
Ve bunlara benzer daha başka ayetler.
(325) İslâm savaş hukukunu şerheden Fıkıh kitapları, bu arkaplanı gözönünde bulundurarak okunmalıdır. Fıkıhçılar şöyle der:[194] "Bir İslâm Devleti için, karışıklık ve terörden temizlendiği ve iç savaş halinde zafer için yeterli güce sahip olduğu zaman, gayr-i müslim komşu devlet başkanlarını, imanın bir şartı olarak, Allah'ın birliğine ve Hz.Muhammedin O'nun elçisi olduğuna inanmaya, kısacası İslâm'ı kabul etmeye davet etmesi bir görevdir. Bu daveti kabul ederlerse iktidarda kalır ve İslâm Devleti'nin tarafında yer alarak düşmanlığa karşı kendisini emniyete alır. Davet reddedilirse, gayr-i müslim reisin (özellikle) Arap Yarımada-sı'nda ise kılıçla yüz yüze gelmesinden başka bir seçeneği yoktur. Bununla beraber, davete muhatap reisin toprakları Arabistan sınırları dışında ise, alternatif olarak yapacak şey yıllık cizye veya topraklarının müs-lüman taarruzundan korunması için himaye vergisini vermektir.
Bu her iki seçenek reddedilir, tüm ikna yolları ve akılcı teşebbüsler başarısız kalırsa, o zaman İslâm Devleti'ne düşen görev, orasını fethedinceye veya cizye alıncaya kadar, ya da en azından karşı tarafın İslâm'ı kabul ettiğine kanaat getirinceye kadar Allah yolunda onlarla savaşmaktır.
(326) Bir kimseye İslâm'ı zorla kabul ettirmeyi Kur'an'ın[195] resmen ve tekrar tekrar yasakladığı çok iyi bilinen bir husustur. Hz. Peygamberin tüm hayatı, davetini tebliğ etmek için özgürlük aradığını göstermektedir. Nitekim hakim durumuna geldiği zaman savunma ve caydırma savaşlarında kimseyi islâm'ı kabule zorlamamıştır. Aksine, devletin vatandaşları olarak özellikle Hristiyan, Yahudi ve Zerdüşt dinine mensup olanlar olmak üzere gayr-i müslimlere müsamaha gösterilmiştir. Kendi döneminde Bizans imparatoru olan Heraclius'a gönderdiği bir mektup bunun güzel bir örneğidir. Bizans topraklarında, uluslararası hukuk alenen çiğnenerek bir müslüman elçi öldürüldü. Hz. Peyganıber'in imparatora[196] yazdığı, bu konuda bir belagat şaheseridir. Bununla imparatoru "İslam'ı kabul etmeye,., etmezsa cizye vermeye... vermezse, o zaman islâm'ı kabul etmeleri veya cizye vermeleri halinde (en azından) İslâm ile vatandaşları arasına girmemeye" davet eder. Hatta, İslâm'ın rahatça tebliği konusunda serbestlik tanınmazsa, o zaman geriye, bu insan hakkını elde etmek üzere sadece güce dayanan tedbirlerin benimsenmesinin kalacağını bildiriyordu.
(327) Bundan sonraki bölümlerde, çeşitli düşmanlarla yapılan savaşların sevk ve idaresi konusunda İslâm'ın hangi hukuku tavsiye etmiş olduğunu göreceğiz.[197]
V. Bölüm
Düşman Şahıslar
(328) Düşman kişiler, haklarında uygulanan muameleye göre dört çeşittir: Mürtedler, Asiler, Yolkesen-ler ve Korsanlar ve genel olarak gayr-i müslim savaşçılar. İlk üç sınıf genel olarak İslâm Devleti'nin vatandaşlarıdır, sonuncular yabancılardan meydana gelir.
(329) Bunları sırasıyla ele alacağız. Mürtedler, asiler ve yolkesenler (haydutlar), yeteri kadar kuvvet ve üzerinde hakimiyet kurdukları gerekli toprak parçasına sahip oldukları zaman ancak uluslararası hukukun hükmüne tabi olacakları öncelikle belirtilmesi gereken bir husustur.[198] Aksihalde, ülkenin normal ceza hukukuna tabidirler ve bunlara uygulanacak cezaların bizim konumuzla alakası yoktur.[199]
VI Bölüm
İrtidat (Dinden Dönme)
(330) Mürtedlere karşı savaş açma eylemi, fert olarak irtidat edene yerilen cezanın dayandığı prensibin aynısına dayanır. İslâm idare şeklinin temelleri, ırk ve dil esaslarına göre değil, dinî olduğundan, bu irtidat hareketinin cezalandırılması hususunda ileri sürülen sebebi anlamak zor olmasa gerek. Çünkü irtidat hareketi, sonunda bir siyasi-dinî isyanı oluşturur. İsyan devlete ne kadar büyük zarar verirse, onu bastırmak için başvurulan şiddet te o kadar öldürücü olur. En azından, sadece çağdaş Batı medeniyetinin yalnızca birisi değil her türü -gerek komünist gerek kapitalist (söylemler)- kendilerinin hikmet-i vücûdu olarak gördükleri doğrulara karşı başkaldırıları en ağır şekilde cezalandırmaktan çekinmemişlerdir; o halde bu hakkı İslam'a da hiçkimse çok göremez. Bağımsız örgütlü bir toplum olarak İslâm, kendisine göre daha önemli gördüğü hususları tanıma özgürlüğüne sahiptir: İnsanların derisinin rengi, vatandaşların konuştuğu dil, toplulukların varlığını canlı tutacak inanç gibi. Geçen bir mülahaza olarak Hz. Pey-gamber'in döneminde (cari) Bizans hukukunda da, Hıristiyanlığın Bizans mezhebinden dönenleri ölümle cezalandırıldığını tekrar hatırlayalım.
(331) İslâm hukukunda irtidat kelimesi müslüman olduktan sonra İslâm'dan dönmeyi ifade eder. Bu, kişi-nm sadece İslânı-dışı bir inancı benimsediğini ilan etmekle oluşmaz, İslâm inancının bir veya birden fazla esasına inanmayı reddettiği zamanda meydana gelir.[200]
(332) Hz. Peygamberin söz[201] ve fiilleri,[202] Halife Ebu Bekimin karar ve uygulamaları, Hz. Peygamberin Ashabı'nm ve daha sonraki tüm Müslüman kukuk alimlerinin[203] görüşlerinin konsensüsü (icmaı) ve hatta belli bazı Kur'an ayetleri,[204] bütün bu saydığımız hukuk kaynakları mürted için en ağır cezayı Önerirler. İr-tidat konusunda, müslüman veya mühtedi bir anne-ba-badan doğanlar arasında bir fark gözetilmez; aynı şekilde, Yahudilikten veya Hıristiyanlıktan, dinsizlikten veya putperestlikten ya da İslâm-dışı herhangi bir inançtan kurtulan arasında hiçbir fark yoktur. Bununla beraber İslâm hukukçuları, bir mürtedi cezalandırıp mahkum etmeden önce inkar ettiği konunun, onunla resmen tartışılıp, İslâm'ın ilgili konu hususundaki sağlam ve makul görüşünü açıklayarak şüphelerinin giderilmesinin lüzumuna dikkat çekerler. Cezalandırma ile ilgili son süreçten önce düşünmesi[205] için bu kimseye bazen ayları[206] bulan bir mühlet verilir. es-Serahsî'nin (Şerhu's-Siyer el-Kebir, IV, 162) açıkça beyan ettiği gibi, bu hususta hür insan ile bir köle arasında hiçbir fark yoktur.
(333) Deli,[207] meczup, melankolik ve bunak,[208]çocuk,[209] sarhoş[210] İslâm inancını baskı altında kabul ettigini söyleyen kimse,[211]İslâm inancı bilinmeyen veya aç1klanmamış kimseler[212] irtidat ettiklerinde bu husustaki en ağır cezaya çarptırılmazlar. Bundan dolayıdır ki, Hanefi hukuk ekolüne göre, mürted kadın[213] ve hünsa[214] ölüm cezasına çarptınlamaz; sadece hapsedilir ve fizikî cezaya mahkum edilir. Zürriyyetten kesilmiş ihtiyar mürtedler de cezadan müstesnadır.[215]
Bir Mürted'e Yapılacak İşlem
(334) Mürted, İslâm ile kılıç arasından birini seçmek zorundadır; ona ne eman verilir ne de zimmi olmasına müsaade edilir. Yani, yıllık himaye vergisini vermek şartıyla[216] İslâm Devletinin gayr-i müslim bir vatandaşı olmasına izin verilmez.
(335) Mürted hukuken ölüdür. Dolayısıyla tekrar İslâm'a geri dönmezse ve gayr-i müslim bir ülkeye kaçarsa, ölmüş kabul edilerek İslâm topraklarındaki malı mirasçıları arasında pay edilir. Buna ek olarak; gayr-i müslim ülkeye ulaşması halinde ona olan borçlar silinir.[217] Bu, Maverdf nin görüşüdür, ancak ben bu borçların, mürtedin varislerince tıpkı diğer mallan gibi niçin miras olarak kabul edilmediğini kendi kendime sorarım.[218]
Mürtedlerin Ülkesi ile Normal Gayri Müslimlerin Toprakları Arasındaki Fark
(336) Maverdi mürtedlerin ülkesi (Darü'r-Ridde) ile sıradan gayri müslimlerin ülkesi arasındaki farkı beş maddede toplar, [219]şöyleki;
(1) Genel olarak mürtedlerle ne bir barış ne de bir ittifak antlaşmasına izin verilir. Böyle bir sınırlama diğer sıradan gayri müslimlerle yapılan antlaşmalarda söz konusu değildir.
(2) Mürtede zımmî (müslüman devletin gayr-i müslim vatandaşı) olmaya müsade edilmez; çünkü aslında o bir gayri müslim değildir.
(3) Bir mürtedin, İslâm'ı tekrar kabul veya kılıcı tercih etmekten başka hiçbir seçeneği yoktur. Dolayısıyla köle edilmez. Ve böylece hayatı bağışlanamaz.
(4) Bir mürtedden ele geçirilen ganimet bunu alanlar arasında dağıtılmaz; bu mal doğrudan beytülmâlâ gider. Sıradan bir gayri müslim savaşçıdan ele geçirilmiş olan ganimetin çeşitleri aşağıda gelecek bir bölümde ele alınacaktır. Bununla beraber bir savaş sırasında ele geçirilmiş mürtedlerin mallarının derhal İslâm devletinin malı olduğunun kaydedilmesi gerekir; ancak mürted hayatta kalırsa İslâm'ı tekrar kabulünde geri verilmek veya ölümü halinde el konulmak üzere emaneten korumaya alınır. (Şüphesiz bu hüküm gayr-i müslim ülkede bulunan mürtedin malı ile ilgilidir; İslâm ülkesinde bulunan malı ise, mürted hükmen ölmüş kabul edilerek müslüman varislerine geçer.)
(5) İslâm'ı tekrar kabul etmekten kaçman esir edilmiş mürtedler, sıradan savaşçı esirlerle ilgili durumlarda olduğu gibi bunlara hiçbir eman verilemediğinden usûlüne uygun olarak boyunları vurulur.
(337) Şu âna kadar farkları gördük; ancak mürtedlerle gayri müslim savaşçılar hakkında uygulanacak işlemler arasında belli benzerlikler de vardır.[220] Bundan dolayı bir mürted savaş esnasında müslüma-nın can ve malına verdiği zarardan, İslâm'a yeniden dönmesi halinde sorumlu tutulmaz. Birinci halife zamanında böyle bir karar fiilen verilmişti. Ve şüphesiz geçmişteki böyle bir örneğe hiçbir surette itiraz edilemezdi. Bundan başka kendileriyle savaşmak ve takip edilme hususunda diğer gayri müslim savaşçılar gibidirler. Bunların elçilerine de aynı haklar tanınır. Hz. Peygamber döneminde sahte peygamber Müseylemetül Kezzâb'm elçileri Medine'ye gelmişti; ve sorulması üzerine kendilerini Medine'ye gönderenle aynı inancı paylaştıklarını söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
"Sadece elçilerin öldürülmiyeceği gerçeği olmasaydı, Allah için, sizin ikinizin de boyunlarınızın vurulmasını emrederdim.[221]
(İrtidat etmiş olan bu kimseler müslüman vatandaşlar idi.) Bundan başka, mürted bir müslüman, akrabalarından miras alamaz.[222]
VII. Bölüm
İç Savaşlar Ve İsyanlar
(338) İslâm öncesi görüş açısından hareketle bu bölüm İslâm devletleri arasındaki kamu hukuku olan İslâm Uluslararası Hukuku temsil eder. Çünkü burada aynı derecede medeni olan düşmana gösterilecek tavır tarif edilmektedir. Ancak İslâm hukuku, İslâm'ın birliği konseptine dayanır, dolayısıyle tüm isyan, iç savaş yada ayrılmalar yasaktır; bununla beraber İslâmın pozitif hukukunda bu çeşit savaş hakkında nadiren olarak şart koşulmuş olmasında hayret edilecek bir yön yoktur. Bu konu ile ilgili bütün Kur'an'da sadece bir ayet buldum: "Eğer müminlerden iki gurup birbiriyle vuruşurlarsa, aralarını bulun. Şayet biri ötekine saldırırsa Allah'ın buyruğuna donünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil olanları sever." (49:9)
Ve bu biricik tavsiyeyi hemen şu ayet takip eder:
"Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirge-nesiniz" (49:10)
(339) Hz. Peygamberin hadisleri arasında da, bütün bir sistemi oluşturmaya yeterli olmıyacak, genel ifadeler şeklinde söylenmiş sadece birkaç tane hadis vardır. Şimdi bunlardan bahsedeceğiz. Hukuk mecmualarında açıklandığı gibi İslâm'daki isyan hukuku geneI olarak, Hz. Peygamber'in dindar damadı, idealizmin zirvesinde olan Hz. Ali'nin sünnete uygun uygulamalarına dayanır. Bilindiği gibi, daha sonraki hükümdarların bu hususta, Hz. Ali'ye yaklaşamadıkları herkesçe kabul edilen bir husustur.[223]
(a) Muhalefetin Çeşitli Türleri.
(340) İktidardaki hükümete yapılan muhalefet, derece ve yapısına göre aşağıda sunulmuştur:
(1) Dinî sebeplere dayanan muhalefet; Haricîlik.
(2) Siyasî veya dünyevî sebeplerle olan muhalefet.
(I) Kıyam
(II) Karışıklık.
(III) Kurtuluş savaşı.
(IV) İsyan
(V) İç Savaş[224]
1-Dinî Sebeplere Dayanan Muhalefet
(341) Bildiğim kadarı ile İslâm tarihinde dinî sebeplere dayanarak tüm hükümet kuvvetlerine karşı direnen tek bir olay kaydedilir. Bu hadise, bir tür anarşiye inanan ve geri kalan müslümanları dinden uzaklaşmış hatta imansızlıkla suçlamış olan Haricîler Olayı' dır (kelime manası muhalifler demektir). Kurulu hükümete karşı herhangi bir silahlı direnişte bulunmamış olsalar, bunlar da diğer Ehli Sünnet dışı herhangi bir Mezhep olarak az çok müsamaha görürler.[225] Pasif durumda daha fazla kalmaz ve baştaki hükümeti düşürmeye ve iktidardaki hükümetin yerini almaya kalkışırlarsa tıpkı siyasi asiler gibi muamele görürler. Dini mahiyetteki isyana, siyasi isyanlardan farklı kılacak hiç bir özel statü tanınmaz.[226]
2) Siyasi ve Dünyevi Sebeblere Dayanan Muhalefet.
(342) (I) Eğer muhalefet, hükümet adamlarının belli hareketlerine karşı yöneltilir ve bir ihtilâl düşü-nülmezse, biz böyle bir harekete kıyam diyebiliriz. Bunların cezalandırılması ülke kanunlarını ilgilendirir. Uluslararası hukuk bu gibi kimseleri dikkate almaz.
(343) (II) Eğer kıyam haklı olmayan sebeplere dayanarak meşru yoldan kurulmuş hükümeti devirmeye kalkarsa bu harekete biz ayaklanma deriz.[227]
(344) (III) Diğer yandan kıyam, gayr-i meşru olarak kurulan bir hükümeti veya yaptığı zulümden dolayı gayr-i meşru duruma düşen hükümeti hedef alırsa bu durumlarda biz kurtuluş savaşı terimini kullanırız. Böyle bir hükümetin idaresi altında zulüm görenlerin müslüman veya gayr-i müslim insanlar olması önemli değildir.
(345) (IV) İhtilâlcilerin sayısı ülkenin belli bir bölgesini işgal edecek ve baştaki hükümete karşı orasını kontrol edecek derecede güçlenirse bir isyan durumuyla karşı karşıyayız demektir. Hz. Peygamberden sonra bazı kabilelerin zekât vermek istememeleri bir isyan olarak kabul edilmiş ve halife Hz. Ebûbekir onların silâh zoruyla devlete boyun eğdirilmesi için emirler vermişti. Bu insanlar, İslâm (en azından büyük bir kısmın) dan vazgeçmemişlerdi. Onlar, sadece merkezî hükümete vergileri verme hususunda kendilerini sorumlu saymıyorlardı.
(346) (V) İsyan baştaki hükümetin gücüne denk bir güce ulaşacak kadar büyür ve düşmanlıklar sürerse biz bu durumu iç savaş tabiriyle ifade ederiz. Tahtta hak iddia edip güç kazanarak iktidarı ele geçiren ile devlet reisinin ölümü veya tahttan indirilmesi üzerine bu makama talib olan asi arasında hiçbir fark yoktur. Hak iddia eden bu iki tarafın ortaya çıkması ile halkın sevgi ve desteği de ikiye ayrılır.
Hz. Ali ile Muaviye arasında meydana gelen savaş da bir Örnek olarak zikredilebilir. Nazari olarak Hz. Muaviye, Hz. Ali'ye karşı isyan etmiş değildi; çünkü Hz. Ali'ye biat etmemişti. Aksine III. Halife Hz. Osman'ın ölümünden Beri O'na muhalefet ediyordu.[228]
(b) Asiler Hakkında Yapılacak İşlemler v.s.
(347) Maverdi'ye göre İslâm hukukunda, asilerin cezası ölüm[229] değildir; bunlar sadece savaş meydanında ve savaşırken[230] öldürülür. Genel olarak doğru olmakla beraber bu tavır, kesin bir çözüm olarak alınamaz. Nitekim es-Serahsî, bazı durumlarda, mesela isyanın tam bastırılamadığı zamanlarda asi esirlerin boyunlarının vurulabileceği görüşündedir.[231] Şüphesiz bu uygulama, asilerin fikirlerinde ısrar etmeleri ve pişman olduklarına dair bir kanaat oluşmaması hükmüne göredir.
(348) İsyanda ısrarın sonuçları konusunda birileri asileri uyarıp dikkatini çekmeli ve savaş başlamadan önce bunları onlara bir daha hatırlatmalıdır.[232]Yine Maverdi'ye göre,[233] müslüman kanının akmasını en aza indirmek gayesiyle gece baskınlarından ve uyarısız hücumlardan kaçınılmalıdır. Ancak savaş halinde asilere gayr-i müsiim savaşçılara yapılan muamelenin aynısı uygulanır. Hatta, herhangi bir şekilde asiler arasına karışmış normal birinin öldürülmesinde müslüman askerler sorumlu tutulamaz.
(349) Asilerle yapılan savaşın amacı, onları öldürmek ve imha etmek değil, barış ve düzeni bozmalarına mani olmaktır.[234]
(350) Sığınacak ve daha güçlü bir savaşa hazırlanmak için bir kaleleri olduğu zaman asiler takip edilir ve Öldürülebilir.[235]
(351) Mürtedin aksine, asiye eman verilebilir.[236]
(352) Asi bir devlette mahkemenin verdiği karar meşru ve geçerlidir; sözkonusu ülke itaat altına alındıktan sonra, bazı kararların İslâm hukukuna aykırı olduğu kanıtlanmadıkça ve Ehl-i Sünnet ekollerinden biri, bu kararların aksini benimsemedikçe hükümsüz sayılmaz. [237]
(353) Savaş esiri, tüccar ya da başka biri olsun İslâm Devleti vatandaşlarından bir kimse, asilerin hakimiyeti altındaki topraklarda bir suç işlese, İslâm ülkesinin mahkemelerinde onun hakkında hiçbir dava açılamaz. Suçun işlendiği yerler İslâm Devleti tarafından tekrar fethedilse bile sonuç değişmez.[238]Çünkü meşru mahkemenin nüfuz ve yetkisi, suçun işlendiği zaman o yere yetişmiyordu.
(354) Eman ile ilgili bölümde göreceğimiz gibi, en SJradan bir müslümanın hatta bir kölenin bile, bir savaşçıya verdiği eman geçerli sayılır. Buna göre, asilerin gayr-i müslimlere verdikleri eman, hatta bunlarla yaptıkları dostluk antlaşmaları bile İslâm Devleti'ni bağlayıcı kabul edilir ve bunlar ihlal edilemez.[239] Bununla birlikte eski hukuk alimleri, eman ve bir dostluk anlaşması ile İslâm Devleti'ne karşı savaşmak üzere yapılan ittifak arasındaki ince farkı ayırt ederler. Bundan dolayı es-Serahsî şöyle der: "Asiler, İslâm Devleti'ne karşı savaşmak için gayr-i muslini bir devletten yardım isterler, o da onların yanında yer alarak savaşır ve sonunda İslâm Devleti onları yenerse (normal gayr-i müsiim savaşçılar gibi) onlar da savaş esiri olarak esir alınabilirler... Çünkü asilerin yardım istemesi eman vermeğe benzemez. Zira eman alan, İslâm toprağına barışçı gayelerle girer. Halbuki bunlar, İslâm ülkesine müslüman insanlara karşı savaşmaktan başka bir niyetle girmemişlerdir.[240]
(c) Asilerin Savaşçılık Hakları
(355) İslâm Hukuku, âsilere tüm savaş(çılık) haklarını tanır. Az önce gördüğümüz gibi, bunların mahkemelerinin verdiği kararlar, âsilerin elindeki topraklar tekrar İslâm hakimiyetinin altına alınmasından sonra normal süreçte askıya alınmaz. Aynı şekilde gelir veya diğer çeşitli vergileri toplamı şlarsa, halk vergi borcundan kurtulmuş olur. Oralar yeniden zapt edildiği zaman İslâm Devleti aynı vergileri tekrar toplayamaz.[241] Bunun gibi, bir tüccar asilerin toprağına girse ve gümrük vergilerini ödese İslâm Devleti'nin meşru[242] hududuna gelince asi devlet yabancı bir devletmiş gibi gümrük vergilerini tekrar ödemek mecburiyetinde kalır. Asilerin yabancı ülke ile antlaşmalar yapabilmeleri hususu ve bu antlaşmaların etkilerini daha önceki bölümde görmüştük. Bundan başka, asilerin toprağında işlenen suçlardan dolayı, suçlular meşru İslâm ülkesindeki mahkemede yargılanamaz.[243] Bir karışıklık sürecinde meydana gelen karşılıklı can ve mal kaybı cezasız kalmak durumundadır. Suçlular tespit edildiği zaman bile ne kısas ve ne de zarar karşılığı fidye tayin ve takdir edilmez.[244] Bu dokunulmazlık, onların de facto (fiili olarak) bir devlet olmasından ileri gelir; yoksa bir çapulcu gurubu bir şehre hücum etse ve onu yağmalasa onların bu hareketleri cezasız kalmaz.[245] Her ne kadar Ebû Yusuf bazı hukukçuların buna zıt görüşlerini kaydederse de kendisi asilerden, sadece harp malzemesinin ganimet muamelesi görmesinde ve asilerin akrabalarına bunların iade edilemeyeceğinde,[246]asinin diğer mallarının, Hz. Ali'nin yaptığı gibi hak sahiplerine veya vârislerine verileceği hususlarında açık ve nettir.[247]
(357) Bununla beraber, İslâm hukuku, asilere sadık müslüman vatandaşlardan aldıkları mallardan hâlen ellerinde mevcut olanlarım gerçek sahiplerine iade etmelerini emreder.[248]
(d) Asiler Hususunda Ayrıcalıklı Durumlar (Özel imtiyazlar)
(358) Gayr-i müslim bir devletin aksine, herhangi bir sebepten dolayı İslâm devleti asilerle barış yapmak isterse onlardan hiçbir haraç alamaz. Ve eğer herhangi bir şey alınmış ise, bunun asilerin şahsi malı veya onlar tarafından el konulmuş ya da zapt olunmuş devlet rnalı olup olmadığına bakılır: eğer bu mal devletin malı ise İslâm devleti onu, toplandığı gayeye uygun olan yerlere harcar; ve eğer asilerin özel malı ise, o zaman islâm devletinin bunları kendisine mâl etmeye hiçbir hakkı yoktur; aksine onu gerçek sahiplerine ergeç iade etmesi gerekir.[249]
(359) Savunma gayesinin dışında asilere karşı gereksiz olarak yıkıcı silahlar kullanılmamalıdır.[250]
(360) Asi bir kuvvete karşı Hz. Ali'nin şöyle emir verdiği rivayet edilir:
"Onları mağlup ettiğiniz zaman yaralılarım öldürmeyin, esirlerinin boyunlarını vurmayın, geri dönenleri ve çekilenleri takip etmeyin, kadınlarını esir almayın (kapalı olması gerekli yerleri açmayın), ölülerin organlarını kesmeyin, silâh, hayvan veya erkek ya da kadın kölelerden karargâhlarında bulduğunuz şeyler dışındaki mallarına dokunmayın; geriye kalan bütün mallan Allah'ın kitabı Kur'an'a göre onların vârisleri tarafından miras olarak alınması gerekir.[251]
Hz. Ali'nin komutanlarından biri mektubunda şöyle yazar:
"Mâ'kil b. Kays'dan Allah'ın kulu mü'minlerin emin Ali'ye; sana selâm, Allah'a hamd olsun: Bize karşı müşriklerden yardım isteyen muhaliflerle karşılaştık. Onları Amalikalılar[252] gibi öldürdük. Ancak bu hususda senin yolundan ayrılmadık. Geri çekilenleri öldürmedik, esirleri de öldürmedik, aralarında bulunan yaralıları da öldürmedik. Allah seni ve müslümanlan muzaffer kılsın. Bütün alemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun.[253]
(361) Asilerin ölüleri defnedilmelidir.[254] Genel olarak esirlerinin boyunları vurdurulmaz. İlerde sadık ve kanuna saygılı vatandaşlar gibi davranmaya inandırıcı bir şekilde söz verirlerse derhal serbest bırakılmalıdırlar.[255] Esirlerinin serbest bırakılması karşılığında hiçbir fidye ödenmez.[256] Müslüman olsun, gayr-i müs-lim olsun, asi esirler köle yapılamazlar.[257] Hz. Ali'nin ordusundaki askerler, ellerindeki esirlerin, köle yapılmasını yüksek sesle dile getirdiler. Hz. Ali de onlara, sözünü sakınmadan şu gerçeği dile getirdi.[258] "Peki o zaman, Peygamber'in hanımı ve Mü'minlerin annesi Hz. Ayşe'yi kim alacak? -Hz. Ayşe, Hz. Ali'ye karşı savaşan ordunun komutanı idi ve o esnada Hz. Ali'nin himayesi altında bulunuyordu.-
(362) Asilerin karargahında bulunan hizmetçi ve geri hizmettekiler, savaşa fiilen katılırlarsa ancak çarpışmada öldürülebilirler.
(363) Bir müslümanm bir gayr-i müslim eliyle öl: dürülmesi dinî bakımdan hoş karşılanmaması nedeniyle müslüman asilere karşı yürütülen savaşlara gayr-i müslimleri karıştırmak tavsiye edilmez.
(364) Bir asi (müslüman) kadın ancak savunma durumunda öldürülebilir.
"Kadınlar savaşa katılırsa, ancak nefs-i müdafaa halinde öldürülebilir.[259]
(e) Çeşitli Durumlar.
(365) Asiler, İslâm Devleti'nin dostu bir ülkeye saldırsa ve ganimet ele geçirseler, daha sonra meşru hükümet kuvvetleri bu ganimetleri asilerin elinden geri alırsa, bu ganimetlerin ilk sahiplerine iade edilmesi gerekir[260] Asilerin toprağında yaşayan İslâm Devleti'nin sadık vatandaşları, gayr-i müslim yabancı bir hücuma karşı asi kuvvetlerinin yanında yer alabilirler.[261] Asiler, ortak bir düşmana karşı, ülkenin meşru kuvvetleriyle işbirliği yaparlarsa, ganimeti hükümet güçleriyle paylaşırlar.[262] Her ne kadar, İslâm ordusunun gayr-i müslim askerleri, normal olarak savaş ganimetlerinin paylaşımına iştirak ettirilmezse de onlara sadece emeklerinin karşılığı ödül verilir; eş-Şeybanî, bağımsız olarak hareket etmeye yeter derecede kuvvetli bir güç oluşturur veya İslâm ordusu bunlarsız sonuç alacak kadar güçlü olamıyorsa, o zaman, bu gayr-i müslim askerlerin de genel olarak ganimetten pay alacaklarını ayrı bir paragrafta açıklar.[263] Rehineler mübadele edilir ve asilerin, devlet yanlısı rehineleri öldürdükleri ortaya çıkarsa, öldürme hususunda önceden karar vermiş olsalar bile, misilleme olarak asi rehineler öldürülemez; çünkü bu konudaki suç onların değil hükümetlerinin suçudur.[264] Asilerin ganimet sayılmayan ele geçirilmiş malları ancak, kanunun menfaatine olmak üzere satılabilir ve düşmanlıkların son bulmasından sonra tutarları sahiplerine geri verilir.[265]
(f) Müslüman Hükümdarın (İdarecinin) İktidardan Uzaklaştırılması.
(366) D ay aralamayacak kadar baskı ve zulme kalkışan ve bunaklık, düşman tarafından esir alınması v.s. gibi görevlerini yerine getiremeyecek hale düşen müslüman bir devlet reisi, devlet erkânı tarafından iktidardan uzaklaştırılabileceği hususunda kısa bir açıklamanın sırası gelmiş sayılır. (Herhangi bir hukuk kitabının İmâre bölümüne bakın.)
(367) Kur'an'da[266] ve Hadislerde[267] müslüman-lar, idarecilere itaat etmeleri hususunda genel olarak teşvik edilmişlerdir. Sık sık zikredilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Siz hepiniz birer çobansınız ve siz hepiniz, size emanet edilenlerden sorumlusunuz; buna göre, hükümdar bir çobandır ve idaresi altmdakilerden sorumludur; erkek bir çobandır ve ailesinden sorumludur; kadın bir çobandır ve kocasının evinden sorumludur; köle bir çobandır ve efendisinin malından sorumludur; çocuk bir çobandır ve babasının malından sorumludur; aslında siz hepiniz birer çobansınız ve size emanet edilen şeyden sorumlusunuz.[268] Ancak bu sorumluluk ahirette Allah'a karşı olan sorumluluktur, insanlar baskıcı, zalim idarecilere bile itaat etmeye teşvik edilmişlerdir; dikkat çekici bir hadislerinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır: "Devlet başkanı adil ise mükâfatını görecektir ve siz de memnun ve minnettar olmalısınız. Eğer hükümdar zalim ise cezasını da görecektir, sizler ona karşı sabret[269]
Bütün bunlara rağmen Hz. Peygamberin başka bir manaya gelmeyecek şu hadisi söylemesinde şaşılacak bir taraf yoktur: "Yaradana isyan olacak şekilde herhangi bir yaratığa asla itaat edilmez.[270]
Bu hadis Allah'ın dünyanın gerçek hakimi ve insanın da onun tek halifesi olduğu şeklindeki İslâm'ın temel prensibi ile oldukça uyum içindedir. (2.kısım 3.bölüme de bakın) Zulüm ve baskı dayanılmaz hale geldiği zaman, isyan dinen meşru hale gelir. Bu husustaki daha önce geçmiş olan 322.paragrafa bak.[271]
(g) Gayr-i Müslim Asiler
(368) Şimdiye kadar asi olan müslümanların durumunu özel bir şekilde tartışmış bulunuyoruz. İsyan durumunda gayr-i müslim vatandaşların bazı özelliklerinin burada zikredilmesi faydalı olabilir.
(369) Sırf gayr-i müslim vatandaşların isyanı, bunlara ait toprakların her taraftan İslâm Devleti'nce çevrili durumlarda ancak isyan olarak algılanabilir. Gayr-i müslim ülkeye bitişik bir eyâletin gayr-i müslim asileri, İslâm hukukçuları tarafından normal gayr-i müslim savaşçıları gibi aynı konuma konur.[272] Bunun
sebebi daha önce gördüğümüz gibi[273] müslüman hukukçuların, siyasi bakımdan bir veya daha fazla grup oluşturmalarına bakmaksızın, tüm gayr-i müslimleri aynı sınıf kabul etmeleridir. Komşu bir eyâletteki asiler söz konusu olduğu durumlarda, bunların bitişik gayr-i müslim devletle ilişkilerinin olabileceği var sayılır.
(370) Asi gayr-i müslim vatandaşlar ortaya çıkan isyanın öncüleri olmadıkları zaman, ülkelerinin bir sınır eyaleti olmasına rağmen yine de normal asiler gibi aynı ayrıcalıklara sahip olurlar.[274]
VIII. Bölüm
Uluslararası Soyguncular Ve Korsanlar
(371) İlk dönem İslâm eserlerinde korsanlarla ilgili ayrı bir bölüm nadiren görülür. İbn Sa'd,[275] ayrıntıları elimizde olmayan, Hz. Peygamberin dönemine ait Habeşliler'le ilgili bir korsanlık hadisesini kaydeder. Korsanlar, genellikle soyguncular arasında zikredilir. Taberî'nin[276] dediği gibi, haklarında yapılacak işlem bakımından ülke vatantaşı veya yabancı soyguncular arasında hiçbir fark yoktur. Şüphesiz biz burada, sadece uluslararası korsan ve soyguncuların durumlarıyla ilgileneceğiz. İslâm hukuk konseptinin daha çok "yerel" (jus soly) olması (daha önce geçen 150 ve ilerdeki 751. paragraflara bak) bir İslâm Devleti'nde suçlu olan korsan ve soyguncuların tüm diğer İslâm Devletleri'nde de aynı şekilde suçlu sayılması ve cezalandırılması konusunda hiçbir problem olmadığını buraya ekleyebilirim. Dahası toplum karşıtı kişilerce işlenen suçların otomatik olarak İslâm Devleti'ne karşı işlenmiş olarak kabul edilmesi uluslararası İslâm Hukuku'nun genel eğilimine aykırı olur. Çağdaş batı hukuk kitaplarında, korsanlığın, uluslararası bir suç olduğu ve bir devlete karşı işlenirse, her devletin ayrı ayrı veya topluca bunu bastı-rıp safdışı bırakmaları gerektiğine işaret edilir. Sanırım bunlar, İslâm'ı Avrupa ve Afrika'dan silmek ve donanma üstünlüğünü yok etmek üzere tüm Hıristiyan Avrupa'nın birleştiği dönemden kalan bir kalıntıdır. Nitekim müslümanlar, donanmalarıyla karşılık verince müslümanlar korsan olarak ilân edilmiş ve amansızca takip edilip yok edilmesi gereken kimseler olarak açıklanmıştı. Bu bölümde "uluslararası" korsan ve soyguncularla ilgilenmeyeceğiz, aksine biz, İslâm Devleti'nin vatandaşları arasından çıkan dahilî suçlulardan ayrı olarak sadece "yaDancı" olanları ele alacağız. Mesela, yabancı saldırganlarca gerçekleştirilen bir korsanlık olayı, iki devlet arasında bir savaşın çıkmasını gerektirmez. İster İslâm topraklarında olsun ister açık denizlerde, müslüman vatandaşların can ve mallarına zarar veren suçluların bir yabancı ülkeden gelmesi bu bölümün konusudur.
(372) Korsanlara tatbik edilecek işlemler hususunda hemen hemen tüm ayrıntılar, (İslam Devleti'yle müttefik olan bir ülkenin) bazı uluslararası korsan ve soyguncular hakkında indiği rivayet edilen[277] Kur'an' in şu ayetlerine dayanır veya onlardan çıkarılmıştır: "Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak, ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayakların çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyadaki rüs-vaykğıdır. Onlar için Ahiret'te de büyük azap vardır. Ancak, kendilerini yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna; biliniz ki, Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır." (5:33)
(373) Bütün Kur'an yorumcularının ittifakı ile ayetlerde geçen, "Allah ve Rasûlüne karşı savaşanlardan maksat, soyguncu, haydut ve benzerleridir. Hukuk kitaplarında belirtildiğine göre bunlara şu cezalar verilir:
(I) Yağma ile beraber cinayet varsa, boynunun vurmasından sonra çarmıha gerilmesi.
(II) Sadece öldürmeye mukabil başın kesilmesi.
(III) Yalnızca yağmaya verilecek ceza, çapraz olarak el ve ayağın kesilmesi.
(IV) Yağma ve öldürme niyetiyle bir araya gelmiş fakat bu tür fiillerden hiçbirini gerçekleştirmemiş olanlara, ihtiyari (takdire bağlı) cezalar uygulanır. (Aşağıya bak)
(374) Sürgün, ayetlerde zikredilen isteğe bağlı cezalardan biridir. Bu ceza şekli, hapis, ülke dışına sürgün, bulunduğu yerin dışına çıkarma veya ülkenin uzak bir köşesinde göz hapsine almak şeklinde yorumlanır. Bununla beraber, suçlular müslümansa, irtidat etmesin yada İslâm Devleti'ne karşı güçlere katılmasınlar diye ülke dışına sürülme cezası hiç uygulanmaz.
(375) İslâm Devleti'nin vatandaşları, yabancı bir ülkede yaptıkları soygunda müslümanları bile soymuş olsalar, konu ile ilgili suçluların iadesi antlaşması olsa da bunların davalarına Müslüman bir mahkemede bakılamaz. Diğer taraftan, yabancılar İslâm ülkesine girse ve yolcuları yağmaîasa, bunların davalarına, Müslüman mahkemede[278] bakılabilir. İlmî bir tartışmada İbn Teymiye[279] şöyle der: Soyguncu statü bakımından daha üstün bile olsa, mesela, soyguncu bir müslüman, hür bir erkek müslüman bir vatandaş olur ve öldürülen kimse bir gayr-i müslim, bir köle veya İslâm ülkesinde oturan bir yabancı olsa bile katil ölüm cezasına çarptırılman. İbni Teymiyye geçmişten bir örnek olarak, Hz. Ömer'in, soyguncular güruhunun gözcüsüne ölüm cezası vermediğini Örnek gösterir.[280]
Soygunculara Yapılan Muamelenin Özel Durumları.
(376) Genel olarak söylemek gerekirse, soygunculara yapılan muamele, asilere yapılanın aynısıdır. Ancak aşağıdaki farklar[281] kaydedilebilir:
(1) Asilerin aksine soyguncular her halükarda takip edilebilir.
(2) Soyguncuların üzerine gönderilen kuvvetin hedefi bunları imha etmek olmalıdır.
(3) Soyguncular, ister karşılaşmadan önce isterse devlet kuvvetleriyle çarpışma sırasında olsun yaptıkları her hareketten dolayı sorumlu tutulurlar.
(4) Soruşturmanın sonuçlanmasına kadar bir hapishanede tutuklanabilirler.
(5) Soyguncuların topladıkları vergiler sadece gasp olarak kabul edilir ve mükelleflerden yeniden vergi toplanabilir. Ele geçirilen soyguncuların gasp ettikleri malların üzerinde soyulanların hakkı olduğunda hiç şüphe yoktur.
(377) Yukarda verdiğimiz ayetlerin emrettiği gibi, fert fert veya topluca devlet kuvvetleri yakalamadan bu güruh kendiliğinden teslim olur ve pişman olduklarını ve artık iyi birer vatandaş olacaklarına dair teminat verirlerse çete üyelerinin hepsi affedilebilir. Bu durumda, geçmiş suç ve kanun dışı faaliyetlerinden dolayı hiçbir işlem yapılmaz.[282]
IX. Bölüm
Gayr-İ Müslim Yabancılarla (Yapılan) Savaş
(378) İslâm hukuk âlimleri savaşı, can, mal, dil ve diğer imkanları kullanarak bütün güç ve kuvvetini Allah yolunda harcamak diye tarif ederler.[283] Ve bunu gerçekleştirmek için de müslüman doktorlar şunları ilave eder: "Öncelikle kişinin kendi güç ve kuvvetini koruması ve daha sonra da kafirlerin gücünü kırması ve onları hakimiyet altına alması.[284] Savaş yapma hususuna gelince, İslâm, başkalarının aleyhine büyümeye müsaade etmez; ancak sadece yeryüzüne Allah'ın hakimiyetini yerleştirmek ister. Bundan dolayı İslâm'ın, askerlerin bencil olmaması hususunda takındığı ısrarlı tutumun şaşılacak bir tarafi yoktur. Dünya menfaatine karşı duyulan en ufak bir arzu, ihlası zedeler ve Ci-had'ın yüceliğine gölge düşürür. Çünkü cihad sadece "Kelimetullah en yüce olsun" diye yapılır.[285] Aksi halde, dünya emelleri besleyen asker için cennet mükafatı yoktur.
(379) Demek ki Cihad, başkalarını öldürmek ve yağma etmek değil, aksine yukardaki ideal uğruna kendim ölüme siper etmektir. Bu, idealist bir kimseden istenecek en büyük fedakârlıktır. Yukarda 315. (III. Kısım, IV. bölüm) paragrafta açıkladığımız gibi, Yaratıcısı ve Rabbi olan Allah Teala'nın emrine uymak için insanın malını ve canını feda etmesidir.[286]
X. Bölüm
Savaş İlanı
(380) Savunma ve cezalandırma maksatlı savaşlarda, askeri harekete başvurulacağını ilan etmeye veya karşı tarafa bildirmeye şüphesiz ihtiyaç yoktur. Aksi olduğu zaman, İslâm hukukçuları şunları gerekli görürler:[287]
"Müslümanlar, İslâm'dan haberi olmayan kafirlerle karşılaştıklarında, imanın bir şartı olarak Allah'ın Birliği'ne inanmaya veya cizye vermeyi kabul etmeye davet etmeden Önce bunlara hücum etmemeliler. Bu hususlar, kendilerinden cizye kabul edilmeyen veya İslâm ile kılıç arasından birini tercih zorunda bırakılan millete mensup olmaması şartı ile geçerlidir -(Bu istisna, Kur'an'm, "İslâm'ı kabul edinceye kadar onlarla savaşın!" diye ortaya koyduğu prensibin içerdiği Arabistan yarımadasındaki tüm mürted ve müşriklerle ilgilidir)- Herhangi bir ön uyarma olmadan çatışmaya girilmiş ve kan dökülmüşse, Şafii hukuk ekolüne göre, çarpışmada ölen her insan başına İslâm Devleti, hataen öldürülen bir müslünıan için ödenen fidye kadar para Ödeme zorundadır. Her nedense Hanefi hukuk" ekolü, böyle kafirlerin heder edilen kanını cezasız bırakır. Ancak İslâm'ın ifade ettiğini tam olarak anlasa da böyle bır kavme zorunlu olmamasına rağmen, uyarı ve sebep yeniden tekrarlanabilir. Çünkü bunlar niçin saldırıya uğradıklarını anlarlar fakat tek ültimatom, hedefin anlaşılmasına yetmeyebilir. Yine de İslâm Devleti, İslâm'a girmeye yada himaye vergisi cizyeyi vermeye ilk daveti yapmaksızın bu tür insanlarla savaşabilir,"
(381) Bu görüşü desteklemek için Hz. Peygamberin talimatlarından alıntılar yapılır.[288] Bununla beraber, dikkatli bir inceleme, Hukukun yukardaki izah şekli, düşman iki devletten küçük grupların münferit karşılaşmasından başka yerlerde uygulanışa benzemiyor. (Yine) Düşman devlete karşı genel harp ilanının temel nedeni tanı yerine oturmuş olmuyor. Bunun için de biz İslâm hukukunun güvenilir ve mükemmel kaynağı olan Hz.Peygamber'in uygulamasına başvurabiliriz. Buna göre Hz.Peygamber'in, aşağıdaki şartlarda üç farklı durumda da, önceden haber vermeden savaş açmış olduğu anlaşılıyor:
(1) Zaman zaman taraflar savaşı keserek birbirinden ayrılmış oldukları halde, aralarında bir barış antlaşması yapılmamış düşmanla yeni bir karşılaşma. Mekkeliler üzerine gönderilen kuvvetler buna örnektir.
(2) (Kendisiyle hiçbir antlaşma ilişkisi olmayan yabancı bir devletin tecavüz tehdidine karşı) koruyucu ve caydırıcı savaş. Mustalikoğulları, Hayber ve Huneyn savaşlarının hepsi bu türdendir.
(3) Cezalandırma ve misilleme savaşı. (Antlaşmayı bozan devleti cezalandırmak için yapılan savaş) Be-nû Kaynuka, Benû Kureyza, Mekke v.s. yerlere yapılan hücumlar bu tür için örneklerdir. Haraç vermek şartıyla barış yapılır ve daha sonra Ödeme durdurulursa, bu hususta bir ültümatomun gerekip-gerekmediği yahut hiç haber vermeden hücum yapılıp-yapılamayacağı meselesinde farklı görüşler vardır. (Bak. Maverdî, Ahka-mu's-sultaniyye, IV. bölüm).
(382) Tüm diğer durumlarda ilan gereklidir. Özellikle de, kendisiyle antlaşma ilişkileri bulunan bir devletin tehdit ihlaline karşı evvelden ilan lazımdır. Kur'an prensibi ortaya şöyle kor:
"(Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik yapmasından korkarsan, sen de (onlarla yaptığın antlaşmayı) aynı şekilde bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah, hainleri sevmez." (8:58)
(383) Ve Serahsî, bu ayeti aşağıdaki şekilde tefsir eder:
"Onlarla eşit olmak demek, siz ve onlar, bilgi bakımından aynı derecedesiniz, demektir. Ve böylece biz, (antlaşmayı) reddetmeden ve karşı tarafa haber vermeden savaşa başlamaya izin verilmediğini öğreniyoruz"[289]
(384) Bu hususta daha ayrıntılı tartışmayı mütareke ve ateşkes konusunda, bundan sonraki bir bölümde bulabilirsiniz (549-56. paragraflar).[290]
XI. Bölüm
Savaş İlanının Etkileri
(385) Klasik İslâm hukukçularının döneminde, muhtemelen hakim uygulamadan dolayı İslâm topraklarına komşu ülkelerdeki tüm düşman kişi ve mallar, savaş halinde bulunulan bir devlettekiler gibi kabul edilirlerdi. Sırası gelince göreceğimiz gibi, yapılan işlem sınıftan sınıfa değişse de hiç kimse tam dokunulmazlık iddiasında bulunamazdı. Gücü-kuvveti yerinde her erkek[291] potansiyel bir savaşçı olarak kabul edilir ve kadın ve çocukları bile esir alınabilirdi.[292]
1. Genel Etkileri
(386) Vatandaşları arasında olduğu gibi savaşan iki devlet arasındaki tüm dostluk ilişkileri de şüphesiz sona erer. Elçiler geri çekilir. Devletin silahlı güçleri düşmana savaş açmaya ve harp hukukuna göre karşı tarafı etkisiz hale getirmeye hak kazanır. Düşmana yardım, kolaylık, rahatlık ya da haber konularında resmi ve özel kişilerin destekte bulunması yasaklanır. Nitekim, müslümanlarm hazırlık ve planları ile ilgili düşmana haber vermeye safça girişimde bulunan ve sonunda yargılanan Hatîb'in durumu, Hz. Peygamber döneminde meydana gelen klasik bir örnektir. Hicretin ilk yıllarındaki Medine Şehir Devleti'nin anayasası[293] aynı şeyi (yani 20. ve 43. paragraflar) amirdir. Kur'an'-da açıkça şöyle buyurur:
"Bırakın onlar (savaş anında) sizde bir sertlik (şiddet) bulsunlar[294]ve yine, "...onlara karşı çetin Ol[295] Bununla beraber, İslâm'ın o zamanki amansız düşmanı Kureyş'le ilgili aşağıdaki hususta vurgu yapması Kur'an öğretisinin özelliğidir: (5:2)[296]
"Mescid-i Haram'a girişinizi önledikleri için bir topluma karşı, beslediğiniz kin, sizi, tecavüze götürmesin! İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık hususunda yar-dımlaşmaym. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezası çetindir.[297]
(387) Düşmanla tüm ilişkileri yasaklamaktan uzak olarak bu Kur'anî emir, iyilik ve takva konularında Müslüman ve gayr-ı müslimler arasında işbirliğinin zorunluluğunda ısrar eder. Müfessirler bu ayeti yorumlarken nüzul sebeplerine başvururlar. Ayetin inmesine esas olan olaylarda müslümanlar haklı idi, ancak insanî sebeplerle tecavüze varacak hareketlere meydan verilmedi.[298]
2. Ticarî İlişkiler Üzerindeki Etkileri
(388) İslâm hukuk mecmualarında, bu önemli konu hakkında fazla malzeme bulamadım. O halde klasik dönemlerde meydana gelen birkaç olayın nakledilmesi faydalı olur.
(389) (a) Sa'd b. Muaz, künyesi Ebu Safvan olan Urneyye b. Halefin vaktiyle kendisinin arkadaşı olduğunu söyler. Ümeyye Medine'den geçerken Sa'd'ın yanında Sa'd'da Mekke'den geçerken Ebu Safvan'ın yanında kalırdı. Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettikten sonra Sa'd, umre ziyareti için Mekke'ye gitti ve Ümey-ye'nin yanında kaldı ve Ka'be'yi tavaf etmek için Ümeyye'den uygun bir saat ayarlamasını istedi. Böylece öğlen saatinde dışarı çıktılar. Ebu Cehil onlarla karşılaştı ve: Ey Ebu Safvan yanındaki kim, diye Ümey-ye'ye sordu. O da: Sa'd, dedi. Bunun üzerine O'na döndü ve şöyle dedi: Yeni dine (yani Müslümanlığa) girenlere iltica hakkı vermiş ve halen onlara yardım ve yataklık yapma görüntünüze rağmen, senin buraya gelip huzur içinde Ka'be'yi tavaf ettiğini mi görüyorum? Ebu Safvan ile birlikte olmasaydın, vallahi, kendi akrabana sağ-salim dönemezdin! Sa'd da yüksek sesle şöyle karşılık verdi: Sen beni bundan menetseydin, Allah'a yemin olsun, senin başına bundan daha kötüsünü getirirdim: (Suriye'ye transit geçmek için) Medine'den geçişte sana daha beterini yapardım.[299]
(390) (b) Abdurrahman b. Avf anlatıyor: Ümeyye b. Halef ile, O'nun benim Mekke'deki malımı koruması, benim de O'nun Medine'deki malım korumam için aramızda bir antlaşma yaptık. Antlaşmaya ismimi "Abdurrahman" diye yazdığımda: Ben bunu tanımıyorum (bilmiyorum), müslümanlığmdan önceki ismini yaz dedi. Bunun üzerine ben de, "Abd Amr" olarak imzamı attım. Bedr günü geldiği zaman..[300]
(391) Bu her iki olay, Hicrî 2. yılında meydana gelen Bedir Savaşı'ndan önce Hicret'in ilk yıllarına aittir.. Dolayısıyla bunların Hz. Peygamber'in bilgisi ve tasvi-biyle meydana gelmiş olabileceği hususunda yeteri kadar açıklık olmadığı için fazla Önem verilmemeli.
(392) (c) Sümame b. Udhal, Yemame'nin reislerin-dendi. Hicretin 6. yılında bir Müslüman müfreze tarafından esir alınmış ve Medine'ye getirilmişti. Hz. Peygamberin ona karşı olan nazik tutumu İslâm'ı kabul decek kadar onu etkiledi. Memleketine dönüş yolunda Mekke'den geçerken müslüman oluşu konusunda bazı çirkin ve rahatsız edici sözler kulağına geldi; bunun üzerine şöyle dedi: "Hz. Peygamber aksi bir beyanda bulunmadıkça, bundan böyle Yemame'den artık bir buğday tanesi bile ihraç edilemez." Sonuç olarak, rivayet edildiğine göre o sene Mekke'de kuraklık bekleniyordu. Mekkeliler bu yasağın kaldırılması için Hz. Pey-gamber'den rica etmek zorunda kaldılar, O da bunu memnuniyetle yaptı.[301] Bu olayın birçok yönü karanlıkta kalmış olsa da, biz bundan, vatandaşların bir düşmanla ticaret yapıp-yapmayacağını veya ne kadar ve nasıl yapacağını yönlendirmenin tamamıyla devlete bağlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
(393) (d) Bir defasında Hz.Peygamber bizzat kendisi Mekke eşrafından Ebu Süfyana bir miktar Medine hurması gönderdi ve karşılığında hayvan derisi istedi. Bu olay Mekke ile Medine arasında düşmanlıklar sürdüğü bir sırada meydana geldi.[302] Aynı durum, daha önce Hudeybiye için de geçerlidir (doğrudur). Bu uygulama, bizim hangi şeylerin savaş ve ticaret yasağına girdiğini ve hangilerinin de yasak kapsamı dışında kaldığının devlet politikasına bütünüyle bağlı olduğu şeklinde vardığımız sonucu daha da kuvvetlendirir.[303]
3. Kredi ve Borçlara Etkileri.
(394) 1400 yıl Önceki uluslararası kredileri ile, günümüz kredilerinin büyüklükleri hemen hemen (hiç) kıyaslanamayacak boyutta olsa da yine, genel ifadeler ha-ünde pozitif hukuk (mevzu hukuk) konusunda birkaç tane klasik olay ve yargı bize bu hususta yol gösterebilir.
(395) (a) Mekkeliler'in taşkınlıkları son raddesine ulaştığı ve Hz.Peygamberin hayatına fiilen kastettikleri zaman, bunların sonucu olarak Rasûlullah, emniyet ve güvenli bir yer aramak için Medine'ye gitmek üzere Mekke'yi terkederken, kafir ve aktif düşman hemşehrilerinin kendisine emanet ettikleri her şeyi sahiplerine iade etmesini yeğeni Hz. Ali'ye emretti.[304] O sırada Mekkeliler'in savaş halinde olan düşmanlar olarak kabul edilmesinde şüpheli hiçbir yön yoktur.[305]En güçlü olduğu zamanda Hz. Peygamberdin bundan farklı olduğunu sanmıyoruz.
(396) (b) es-Serahsî yukardaki olaydan daha ilginç ve önemlisini Beni Kaynuka Yahudileri hakkında kaydetmiştir.[306]Buna göre, Hz. Peygamber'in zamanında, bu yahudiler ile Medine'deki komşu İslâm Devleti arasında savaş patlak verdi. Savaş müslümanların galibiyetiyle son buldu ve Hz. Peygamber, yahudileri Medine'nin dışına sürmekle yetindi. Taşınabilir tüm malvarlıklarını beraberinde götürdüler. Daha sonra, müslümanların onlara olan borç sorunu gündeme geldi. Hz. Peygamber'in bu hususta şöyle dediği rivayet edilir: "Borçlar zamanı gelince ödenecektir, savaş nedeniyle borçlar silinmez, bununla beraber, yahudiler borçların hemen ödenmesini istiyorlarsa yahudi bankerler ödeme şartları hususunda yeni bir antlaşma yapmakta serbesttirler." (Yeni antlaşmadan maksat, miktarlarda indirim ve hemen ödeme).
(397) (c) Hayber savaşı sırasında, çoban olarak ta-n ve Hayberli bir yahudinin kölesi olan Esved,
fendisinin koyun ve keçi sürüsüyle beraber İslâm'ı ka-hul etmeye gelince Hz. Peygamber ona şöyle dedi: Sürü bakımından güvenli olabilecek mesafeye kadar git ve sahibinin evinin yolunu her zamanki gibi bulabileceği bir noktada sürüyü oraya doğru kov.[307]
(398) (d) Halife Hz. Ömer devrinde Humus müslü-manlarca zaptedilmiş, her zamanki gibi vergiler konmuş ve toplanmıştı. Daha sonra askerî gerekçelerle şehrin tahliyesi gerekli oldu. Bunun üzerine Müslüman komutan, biz sizi korumaya söz vermiş ve bunun karşılığı vergileri toplamıştık; halbuki artık bunu biz yapamayacağız. Ve sizden topladıklarımızda hiçbir hakkımız yoktur, diyerek topladığı vergileri geri dağıttırdı.[308]
(399) Bu hususta Kur'an şöyle emreder: "Şüphesiz Allah, emanetleri sahiplerine geri vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi ister.[309]
"Birbirinize bir emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin ve (bu hususta) Rabbin olan Allah'tan korksun"[310]
(400) Hz. Peygamber'in hadislerinde şunları görüyoruz:
(1) "Kılıç, borç dışında, tüm yükümlülükleri kaldırır, siler.[311]
(2) Kime bir emanet verilmişse, o emaneti kendisine verene tamam olarak geri versin.[312]
(401) Şüphesiz, sorumluluk ve yükümlülüklerden mütekabiliyet esasına göre vazgeçilebilir.[313] Ancak bir kimsenin suçu, günahsız olan başka birisine yüklenilmemeli.[314]
(402) Bununla beraber, daha sonraki İslâm idarelerinde konu ile ilgili anlatacağım herhangi bir uygulamayı bulmak benim için mümkün olmadı.[315]
4. Antlaşmalar Üzerindeki Etkileri
(403) Hemen hemen hiçbir İslâm hukuk yada siyaset bilim kitabı bu meselenin teori yönünü tartışmaz. Bununla beraber sadece savaşın ilan edilmesi yapılan savaşta taraflar arasında yapılmış olan tüm antlaşmaları etkilemeyeceği açıktır.
(404) Sınırların tayin, tesbit ve benzeri hedefleri gerçekleştiren antlaşmalar savaş ilanından başka bir şeyle değiştirilmez. Biz burada, tartışma konusu olan harbin, daha önceden halledilmiş meselelerde meydana getirebileceği değişikliklerle ilgilenmiyoruz.
(405) Diğer yandan tarafların birbirine savaş-ilan etmeleriyle dostluk ve iyi komşuluk, ittifak, karşılıklı yardımlaşma ve benzeri konulardaki antlaşmalar da boş ve geçersiz hale gelir.
(406) Bu belli iki tür antlaşma dışında, dostluk arnanlarmda askıda kalan fakat düşmanlıkların savaşa dönüştüğü dönemlerde yürürlüğe giren bazı antlaşmalar vardır. Bunlar, savaş sırasında karşılıklı tavırları belirleyen antlaşmalardır. Bu tür antlaşmalar, savaş esirlerine yapılacak işlemler, su yollarının kesilmesi veya boşaltılmış ülkelerin tahribi ve benzeri konularda birçok hayali örnekler veren eş-Şeybanfnin[316]dikkatini çekecek kadar eskidir.
(407) Tek tek ele alındığında, tasfiyeleri takdire bağlı antlaşmalar vardır: Bunlar feshedilir, askıya alı-mr ya da değiştirilir. Bu tür antlaşmalar takas ve ticaret, ithalat vergileri ve benzeri konularla ilgili antlaşmalardır.[317] eş-Şeybanî, "tasfiye edilebilir" antlaşma konusunda çok uçuk bir örnek verir. Buna göre, senede bin dinar olmak üzere, düşmanın üçbin dinarlık bir haraç vermesi şartıyla bir mütareke yapılsa ve varsayalım, tüm haraç peşin alınmış olsa ve İslâm devleti sadece bir sene sonra antlaşmanın bittiğini haber verse, alınan haracın son iki seneye düşen kısmının düşmana geri verilmesi vaciptir, der.[318]
(408) Çağımızda, antlaşmaya taraf olanların savaş sonrasında bağımsızlıklarını korumaları şartıyla savaş sırasında askıya alman, savaşın barışla bitmesiyle otomatik olarak yürürlüğe giren bazı antlaşmalar vardır. Bunlar posta, telefon, telgraf ve benzeri konularda yapılan antlaşmalardır.
(409) Şimdiye kadar biz iki taraflı antlaşmaları örnek verdik. Çok taraflı antlaşmalar, taraflardan biri tarafsız, diğerleri anlaşmazlık içinde olanların birine, diğeri Ötekine katıldığı zaman problemi karmaşık hale getirir. Buna son örnek, Mısır ve İngiltere'nin ortak hakimiyetindeki Sudan konusunda II. Dünya savaşında yaşanan olaydır. Burada, Mısır tarafsız kaldığı halde ingiltere savaşa girdi. Tarafsızlar bir yana, eski bir antlaşmanın geri kalan üyelerinin bu antlaşmaya düşman ülkeye karşı bir blok halinde savaşa katıldıkları durumlar da olabilir.
(410) Sözleşmelerin mahiyeti veya antlaşmaların içeriği, şüphesiz esas sebebi teşkil ederler. Bu konuda biz ilk dört halifenin sünnete uygun birkaç uygulamasının dışında dayanabileceğimiz başka bir bilgiye sahip değiliz.
(411) Eski antlaşmaların ortaya konması yorucu bir araştırmayı gerektirir. Ben burada, Hz. Peygam-ber'in dönemine ait birkaç tane olayı nakletmekle yetineceğim.
(412) (a) Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettiği zaman burada kaos ve anarşi ile karşılaştı. Medine'de yaptığı ilk iş, esnek konfederasyon temellerine dayanan bir Şehir Devleti[319] kurmak oldu. Mekke muhacirleri bir birim oluşturdular; müslüman ve gayr-i müslim boylan ile beraber Medine'deki Arap kabilelerin hepisi, tek tek bu federasyona girdiler; her boy ayrı bir birim oluşturarak Yahudi kabileleri de bu oluşuma katıldılar. Medineli Araplar arasında olduğu gibi yahudiler arasındaki düşmanlıklar da bunların sağlam bloklar oluş-turup birbirleriyle kaynaşmalarına o ana kadar engel olmuştu. Aslında bazı Arap kabileleri, başka Arap ve Yahudi kabilelerin oluşturduğu bloklara (ittifaklara) karşı kendilerini emniyete almak için başka bazı yahu-di kabileleri ile ittifak oluşturmuşlardı. Tüm bu kabileler, onbeş mil uzunluğunda ve onbeş mil genişliğindelan bir vadide yaşıyorlardı. Bu kabilelerin ayrı ayrı ve ? k tek konfedarasyona katılışları, bazı yahudi kabilerin Medine Şehir Devleti'nde yer alan müslümanlarla
tvaştıklan sırada bile sözleşmenin niçin yürürlükte kaldığının sebebini açıkça göstermektedir. Burada kastedilen savaşçılar, Beni Kaynuka Yahudi boylarıdır.[320] Diğer yahudiler, Müslümanlarla kanlı çatışmaya girdiği daha sonraki dönemlerde bile, Şehir Devlet konfederasyonuna katılan yahudiler ya tarafsız kalmış yada, nıüslümanlarm yanında yer alarak kendi dindaşlarıyla[321] savaşmışlardır. Belli bazı yahudi kabilelerin Medine'den sürülmesinden sonra burada kalan yahudiler-den, Hz. Peygamber, Medine'yi Şehir Devleti haline getiren bu ilk sözleşme gereği belli bazı öldürmelerde kan bedeline katılmalarını istedi.[322]
(413) Hz. Peygamber dönemine ait çok taraflı antlaşma ile ilgili başka bir durum, bazı kabilelerin her iki tarafta yer aldığı, Mekke ve Medine arasında imzalanan meşhur Hudeybiye[323]antlaşmasıdır. Mekkeliler'in, müslümanların safında yer alan bir kabileye bir kez saldırmasıyla müslümanlar, saldırmazlık ve ticari faaliyetlerle ilgili antlaşmanın tümünü boş ve geçersiz saymışlardır.
(414) Antlaşmaların yapılması, değiştirilmesi veya düzeltilmesi ya da iptal edilmesi hususları daha sonra ele alınacaktır.[324]
XII. Bölüm
Düşman Kimselere Yapılacak İşlemler
(415) Bir savaş çıktığı sırada düşman şahıslar, Önceden izin alarak ya İslâm topraklarında ya kendi ülkelerinde ya da savaşın cereyan ettiği bölgede bulunurlar. Bu ayrı ayrı durumlarda bulunan kimselere yapılacak muamele, oldukça farklılık arzeder.[325]
1. Ülkede Oturan Düşman Yabancılar
(416) İslâm hukuk terminolojisinde Müste'min kelimesi ile, yabancı bir ülkede o ülkenin izni ile geçici olarak orada oturan kimse ifade edilir. Arapça'da gayr-i müslim ülkeye giden bir müslüman ile, İslâm ülkesine gelen bir gayr-i müslimi birbirinden ayırtetmek için kullanılan hiçbir terim yoktur. Ancak, müslümanlarla barış antlaşması veya bir mütarekesi olan yabancı bir ülkenin vatandaşıyla, dostları ziyaret, veya ticaret yapmak gibi özel maksatlar için vize alarak gelen, savaş halindeki düşmanı birbirinden ayırmak üzere Muvada kelimesi kullanılır. Yani arada barış antlaşması olan yabancı bir ülkenin vatandaşına Muvada denir. Tüm bu benzer kişilere, kelime manası himaye arayan kimse demek olan Müste'min denir. Başka bir istisna, islâm'ı kabul eden kölenin durumu ile ilgilidir: Bu kimse eski gayr-i müslim ülkesine geriye götürülemez; bu, zorunlu olarak bir müslümana satılır ve parası gayr-i müslim sahibine verilir.[326]
(417) İslâm ülkesinde oturan.yabancı biri, ülkesi İslâm devleti arasında savaş çıktığı sırada daha önce olduğu gibi emniyette sayılır.[327] Pasaporttaki şartlara göre, bu kimse dilediği zaman vatanına dönebilir; tüm malını dahi beraberinde götürebilir. Şüphesiz ka-çakçıhk bunun dışındadır, sadece beraberinde getirmiş olduğu şeyleri götürebilir.[328] Savaş nedeniyle yasaklanmış mallardan yeni alınmış olanların yerinde satılması gerekir veya başka bir şekilde İslâm topraklarında elden çıkarılması gerekir. İslâm ülkesinde bulunan bir yabancı, genel olarak istediği yöne gidebilir, ancak, gittikleri yerde müslümanlara karşı olan kuvvetlere katılmalarından korkulan büyük bir kalabalığın İslâm devleti ile savaş halinde olan ülkeye geçmelerine izin verilmez.[329] Yine de İslâm devleti ile savaş halinde dahi olsa bu kimseler hiçbir tecavüze uğramadan memleketlerine dönebilirler.[330] Çünkü bunları alıkoymak verilen sözü bozmak demektir. Bir Müste'min casus gibi davranırsa dokunulmazlığını kaybeder (daha fazla ayrıntılar için 478-80 arası paragraflara bak). Yine savaş halinde olan bir devletten olan bir Müste'min İslâm ülkesini terkeder etmez normal bir savaşçı statüsünü kazanır ve İslâm memleketinde iken kazandığı dokunulmazlığı sona erer.[331]
2. Anavatandaki Düşman
(418) Kendi vatanlarında yaşayan düşman kimse-ler, kuşatma ve diğer savaş zorluklarına katlanmak durumundadırlar. İslâm kuvvetleri ülkeyi fethettiği veya işgal ettiği zaman, bu insanlara yapılacak muamele kuşatma ve teslim şartlarına veya komutanın genel beyanına göre olur. Diğer ayrıntılar aşağıda verilecektir.[332]
3. Savaş Bölgesindeki Düşman
(419) Savaşın fiilen cereyan ettiği çatışma bölgelerinde yalnız düşman savaşçılar değil başkalarının da tanı güven içinde olduğu söylenemez. Şüphesiz müslü-man askerler, tarafsız, çoluk-çocuk, kadın ve eli silah tutmayanları doğrudan hedef almamaya özen göstermek zorundadırlar, ancak elde olmayarak bu kimselerin uğradığı zarardan da İslâm ordusu sorumlu tutulmaz.
(420) Savaş sözkonusu olduğu zaman Müslümanlara karşı, çarpışmaya katılan düşman bir vatandaşla yabancılar [333] arasında hiçbir fark gözetilmez. Fakat gücü-kuvveti yerinde savaşçılarla fiilen savaşa katılmayıp orduyu takip eden müteahhit tüccar, doktor, gazeteciler ve benzerleri arasında bir ayırım yapılır. Daha sonraki bölümlerde izah edileceği gibi, düşman savaşçıların hanım ve çocukları da savaşın bazı zorluklarını paylaşırlar.[334]
XIII. Bölüm
Yasak Hareketler (Fuller)
(421) Savaş halinde olan düşman şahıs ve mallara karşı aşağıda zikredilen fiilleri işlemek İslâm ordusuna yasaktır.
1. Keyfî olarak zulüm ve işkence yaparak öldürmek. Bu konuda Hz.Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah her hususta adaleti emreder; dolayısıyla öldüre-cekseniz bile, adalete uygun bir şekilde öldürün.[335]
2. Eli silah tutmayanların Öldürülmesi.[336] Savaşçılar, yalnız bedenen çatışmaya katılabilen kimselerdir.[337] Kadın[338] çocuk, efendilerine refakat etmekle beraber savaşa karışmayan hizmetçi ve köleler,[339] kör,[340] keşiş,[341] münzevî,[342] çok yaşlı olan[343] ve bedenen savaşmaya gücü yetmeyenler,[344] deliler ve çılgınlar[345] bu konuda geçerli örneklerdir. (İstisnaî durumlar için 459. paragrafa bakın).
3. Savaş esirlerinin başları kesilmez.[346]Bunlara uygulanan işlemler konusunda ayrıntılar ayrı bir bölümde verilecektir.
4. Gerek insanların gerek hayvanların, organlan kesilmez.[347]
5. İhanet etmek ve vefasızlık.[348]
6. Buğday ve ürünlerin imha ve yakılması, gereksiz yere ağaçların kesilmesi.[349]
7. İhtiyaçtan fazla hayvanların kesilmesi.[350]
8. Taşkınlık ve çirkeflik.[351]
9. Tecavüz ve esir kadınlarla gayr-i meşru münasebette bulunmak. Bu kötülüğe maruz kalan kadın hür biri ise, zina yapan erkek, evli veya bekar olmasına göre recmedilir veya kırbaç cezasına çarptırılır. Şayet kadın esir biri ise, erkek takdirî bir cezaya çaprtırıhr ve mehr-i misil (yani kendi yakın akraba bir kadına ödenen mehir kadar) para ödemeye mahkûm edilir ve bu para da genel harp ganimetine ilave edilir.[352]
544545
10. Düşman rehineleri öldürmek. Hatta düşman Pİindeki İslâm Devleti'nin rehin vatandaşları öldürülmüş ve bu hususta, misilleme olarak rehinelerin öldü-rülehileceği şeklinde bir antlaşma bile olsa, yine de düşman rehinelerin öldürülmesi yasaktır.
11. Ölen düşmanlardan bazılarının başının kesilmesi ve İslâm Devleti'nin daha üst makamlarına gönderilmesi yakışıksız ve mekruhtur. İlk Halife bunları yasaklayan genelgeler yayınlamıştı.[353]
12. Düşmanı yendikten veya başka bir şekilde bir yeri işgal ettikten sonra ahalisinin kılıçtan geçirildiğine dair Hz. Peygamber'in dönemine ait hiçbir örnek yoktur. Mekke'nin fethedilmesi bu hususta güzel bir Örnektir. Nitekim Müslümanların can ve mallarına Mek-kelilerin ellerinden gelen sayısız zararlarından sonra, Hz. Peygamber Mekke'yi fethettiği zaman, bulundukları yerde öldürülmesini istediği beş-altı kişiden başka herkesi kapsayan genel bir af ilan etti. İstisna edilenler, cinayet ve irtidat veya benzeri suçlar işleyen Devlet suçluları idi. Hz. Peygamber'e tekrar danışılmadan müslüman askerlerin öldürdüğü üç kişi dışında bunlar da daha sonra affedildi.[354]
13. Kesin nefs-i müdafa durumu hariç, gayr-i muslini ve düşman saflarında bile olsa, anne-babanın öldürülmesi yasaktır. Nitekim İslâm'a karşı gösterdikleri düşmanlıkları sebebiyle kendi anne-babalarını öldürmek isteyen kimseyi bundan Hz. Peygamber'in nıe-nettiği birçok olay vardır.[355]
14. Savaşmadıkları ve savaş sonuçlarının kendilerini ilgilendirmediği zaman çiftçileri öldürmek yasaktır.[356]
15. Savaşa katılmamışlarsa, tüccar, esnaf, müteahhit ve benzeri meslek erbabına dokunulmaz.[357]
16. Esir edilen birini veya ele geçirilen bir hayvanı yakarak öldürmek. Bir defasında Hz. Peygamber, bir suçluyu yakalamak ve canlı canlı yakma talimatıyla bir müfreze gönderdi; fakat hemen arkasından onları geri çağırttı ve onlara suçluyu yakmamalarını aksine sadece Öldürmelerini emretti ve şöyle buyurdu, çünkü yakarak cezalandırmak sadece Allah'a mahsustur.[358]
17. İslâm'ın ilk döneminde, gayr-i müslimler arasında, düşman esirleri kalkan olarak kullanmak ve onları en ön cephede savaşa sokmak şeklindeki uygulamanın yaygın olduğunu görüyoruz.[359]
18. Bazı Malikî hukukçular, zehirli okların (kimyasal silahların) kullanılmasının kesinlikle yasak olduğunu söyler.[360]Hanefi hukuk ekolüne mensup hukukçular bunda bir beis görmezler. (Daha sonraki 462. paragrafa bakın). eş-Şeybani'ye göre, (bak, Serahsî, Şer-hü's-Siyeril-kebîr, III, 294) -vize ile düşman topraklarına gidenden farklı olarak düşman tarafından esir alınan bir doktor, düşman savaşçıları zehirlemeye yetkilidir, ancak düşman kadın ve çocuklar böyle bir muameleye tabi tutulamaz.
19. Anlaşmalarla yasaklanan hareketleri yapma-müsaade edilmez. eş-Şeybanî,[361] savaşı sevk ve ida-ede esirler, tahribat, su yollarını kesme ve benzeri hususlarla ilgili o günlerde yapılmaması yaygın uygulamaları gösteren bu tür birçok hayalî olayları zikreder.
(422) Antlaşmalarla yasaklanmış eylemlerin sadece anlaşmalar sürdüğü süreç içinde yasak olduğu kaydedilmelidir.[362]Bunların dışında yasaklanmış hareketler, pozitif (mevzu) İslâm hukukunun emirlerini oluştururlar ve misilleme olarak bile yapılmasına müsaade edilmez; işlenen suçtan, bir ülkenin başka vatandaşları değil, direk o suçu işleyen sorumlu kabul edilir.[363] Müslümanlar, Ku’an'm bildirdiğine göre, yahu-diler'in sık sık kullandığı ve Orta Çağ boyunca Papalık talimatlarında yer alan, "Yahudi olmayan (barbarlar, kafirler) yabancılara verilen sözler bizi bağlamaz"[364] gibi benzer sloganlar kullanamaz.[365]
(423) Hz. Peygamber ve daha sonra gelen Halifelerin komutanlara gönderdikleri talimatlardaki seçilmiş bazı parçaları, bu eserin sonunda ekler arasında bulacaksınız (646-53. paragraflar). (Yasaklanmış eylemlerle ilgili olarak, genel hatlarıyla, Serahsî, Şerhü's-Siyer'il-kebîr, 144, 147, 154 v.s bölümlere bakınız).[366]
XIV. Bölüm
Eman Vermek
(424) "Ve eğer müşriklerden biri senden eman dilerse, Allah'ın kelamını işitip dinleyinceye kadar ona eman ver, sonra (müslüman olmazsa) onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır[367] anlamındaki Kur'an ayetine dayanan emanı, hukukçular şöyle tanımlar: (Eman, öldürmek ve esir etmek gayesiyle onlara (yani savaşçılara) saldırmaktan, Allah rızası için (kişinin) kendisini tutmasıdır.)[368]
(425) Düşman olan insanlar, tek tek veya topluca eman isterlerse, onlara eman verilebilir. Teslim olmaları kayıtsız-şartsız olursa, kendileri savaş esiri, malları da ganimet olur. Genel olarak bu gibi durumlar, düşman kuşatıldığı veya meydanlarda savaşıp büyük sıkıntılarla karşılaşıldığı zaman vuku bulur. Şartlı silah bırakmada, teslim olma işi, ortaya konan şartlara göre olur. Galipler tarafından kabul edilen şartlar, titizlikle gözetilmeli. Müslümanlar ortaya koydukları şartlara bağlı kalmak zorundadırlar.[369]
(426) Düşmanlara, istemeden, genel bir açıklama ile de eman verilebilir. Nitekim Hz. Peygamber Mekke'nin fethinde, Ka'be'ye veya reisleri Ebu Süfyan'ın "ne sığmanlar evlerinin kapısını kapatanlar yahut e.,ahiarını bırakan[370] herkesin güven içinde olacağını "lan etmişti- Askeri suçlardan olmayan özellikle birkaç kişi bu genel affın dışında tutulmuştu.
(427) İslâm hukukçuları eman vermenin şekillerini ve yerine getirilmesini[371] geniş bir şekilde tartışmışlardır. Bu da onların, iyi niyetle kabul edilmiş şartların gereklerini yerine getirmeye ne kadar önem verdiklerini gösterir.
(428) Hz. Peygamberin sık sık zikredilen bir hadisine göre, en sade bir müslüman bile, İslâm devletini tümüyle bağlayan eman verebilir.[372] Dolayısıyla bu hak, sadece eli silah tutanların istediği zaman kullanıp istemedikleri zaman kullanmadığı, aksine, hasta ve kör gibi savaşamayanlarm,[373] hatta kölelerin[374] bile kullanabileceği bir haktır. Birçok kez Hz. Peygamber, kadınların[375] vermiş olduğu emanı yerine getirmiştir. Doğal olarak, çocuklar, deliler ve düşmanın kontrolü altında olanlar (mahkumlar, turistler v.s.) bunların dışındadır.[376] Bunlar gayr-i muslini hakimiyeti altında kaldıkları sürece durum değişmez. Bu yetkisizlikleri, gayr-i müslim hakimiyeti dışına çıktıkları zaman son bulur; İslâm topraklarına yahut tarafsız bölgeye (bkz. önce geçen II. kısım, 3. bölüm, 196. paragraf) vardıklarında yetkisizlik durumu kendiliğinden sona erer.
(429) İslâm ordusunda yer alan müttefik veya başka türlü gayr-i müslim askerler ve hatta İslâm Devleti'nin gayr-i müslim vatandaşları, yetkili müslümanlar tarafından bu işte söz sahibi yapılması hariç,[377] eman verme hakkından mahrumdurlar.[378] İslâm ordusu komutanının, kendisinin dışında herhangi bir müs-lümanın düşmana eman veremiyeceğini ilan etme yetkisine sahip olduğu kabul edilir. Böyle bir ön bildirim olmaksızın, müslüman kişilerden eman dilemesinden düşman yoksun bırakılamaz.[379] Hz. Peygamber, Medine Site-Devleti Anayasası'nda, eman verme hususunda genel hakka açık istisnalar getirmişti; Şehir Devle-ti'nin ne Arap ne de Yahudi Vatandaşları, Kureyşliler'i ve müttefiklerini himaye edemiyeceklerdi.
(430) Haklı bir gerekçe ile eman kaldırılabilir, ancak böyle durumlarda, ilgili düşmana, eman verildiği andan önceki emniyet ve direnme hususunda aynı duruma dönmesine izin verilmesi gerekir.[380]
(431) Eman, geçici ve şartlı da verilebilir. Nitekim Hz. Peygamber, Muaviye b. Muğîre'ye Medine'yi terk etmesi için üç gün mühlet tanımıştı.[381]Yine, Hayber yahudilerine, mallarını gizlerlerse, kendilerine verilen emanın geçersiz olacağı söylenmişti.[382]
(432) Eman bazen ortada olmayan kimselere de verilir- Güven için gerekli teminatlar verilir. Böyle bir olay dolayısıyla Hz. Peygamber sarığını göndermişti.[383]
(433) Kendisine eman verilmiş bir düşman, bilmeden tecavüze uğrarsa, zararlarını tazmin ettirmeye hak kazanır.[384] Medineli Yahudiler Beni Nadir'le yapılan savaştan hemen önce Beni AnuYden iki adamın olayı, burada Hz.Peygamberin dönemine ait bir misal olarak zikredilebilir.[385]
(434) Genel olarak söylemek gerekirse, eman ta-nıamiyle şahsî bir meseledir ve devrolunamaz. Başka türlü ifade edilmemişse, eman, şahsın malım değil ailesini bile himaye edemez. Yine de buna, bir kimse sadece yakın bir tehlikede olduğu zaman başvurulur. Diğer taraftan, bir kimse başka birinin yurdunda güven içinde olduğu zaman eman isterse, o zaman otomatik olarak bu eman, canını, malını, hanımlarım ve kardeşlerini, anneleri ve anneannelerini, anne ve baba tarafından halalarını kapsar.[386] Ticarî izin durumunda, eski hukukçular, hizmetçi ve köleleri de emana dahil etmişlerdi.[387]
XV.Bölüm
Savaş Esirlerine Yapılacak İşlemler
(435) Bu konu doğal olarak ikiye ayrılır; yani düşman tarafından esir alınan müslüman askerler veya vatandaşları ile müslümanlar tarafından esir alman gayr-i müslim askerler ve vatandaşları (ilerdeki 538. paragrafa da bakın).[388]
1. Müslüman Esirler.
(436) Bir müslüman esir, şeref ve haysiyetine ve verdiği söze samimiyetle bağlıdır.[389] Bununla birlikte, bu hususta herhangi bir söz vermezse, ister ve becere-bilirse kaçmak veya kendini esir alanlara zarar vermekte serbesttir.[390]
(437) Müslüman vatandaşlara gelince, İslâm Devleti'nin gereken parayı devlet bütçesinden verip onlan kurtarma çarelerine başvurmak vazifesidir.[391] Kur"an, devlet gelirinin bir kısmının, esirlerin ve kölelerin özgürlüklerine kavuşturulmasına yardım şeklinde yorumlanan[392]boyunlarını kurtarmaya[393] ayırmasını açıkça ortaya koyar. Buharı ve diğer muhaddislerin aynı anlamda kaydettikleri Hz. Peygamberin açık hadisleri vardır; mesela: "Esirlerin kurtarılması için bir yolunu bulunuz.[394] gibi. Müslüman esirlerin fidyesini verip özgürlüklerine kavuşturdukları durumla ilgili Hz. Peygamberin dönemine ait uygulama ile ilgili bir örnek bulamadım. Esirlerin değişimi daha sonra ele alınmakla beraber, yine de burada Hz. Ömer'in şöyle emrettiğini zikredeceğim: "Gayr-i müslimlerin elinde bulunan her esir müslümanın İslâm Devleti'nin tüm imkanları kullanılarak kurtarılması gerekir." (Esir alınan Zimmîler için daha önce geçen 210. paragrafa bakın.) Daha sonraki dönemlerle ilgili olarak, Mesudî ve Makrizî, düşmanları tarafından müslüman esirlerin serbest bırakılması hususunda bir düzineden fazla olayı kaydeder ve anlatırlar. Yabancı ülke tarihçileri de aynı olayları nakletmişlerdir. Mesela Finlay şöyle der: "Müslümanlarla esirlerin düzenli bir şekilde değişim işi, 769 M. yılında Konstantin V'in (Abbasîlerde el-Mansûr'un çağdaşı) saltanatının daha ilk yıllarında başladı. 797 yılında (demek ki Harun-Reşid döneminde) esirlerin değişimi ile ilgili bir antlaşmaya, belli bir sayıdan sonra kişi başına sabit bir miktar ödeyerek esirlerin serbest bırakılması hususunda, her iki taran bağlayan yeni bir madde eklenmişti.[395]
(438) Ölmüş müslüman esirlerin, İslâm hakimiyeti altında olan bir bölgede yer alan malları hakkındaki istek ve vasiyetleri, İslâm ülkesinde öğrenildiği zaman geçerlidir ve yerine getirilmelidir.[396]
2. Müslümanların Ele Geçirdiği Düşman Esirler.
(439) Esir almakla ilgili Kur'an'da iki ayet vardır:
(I) "O halde (savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de, artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin[397]
(II) "Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kı-rıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz.[398]
Her iki ayette, "takip etmek" "hakim olmak", "boyun eğdirmek" manalarına gelen "ethene" fiili geçiyor. Bu ifade için, Taberî, Tarih, I, 185, s. 11 ve aynı yazarın Tefsirinde aynı yere bakınız. Aynı şekilde Maturîdî'nin (ölm. 333), benzer mana ile tefsirine de bakınız.
(Ülkede ithan yapıncaya kadar yani ona hakim oluncaya kadar. Neticede fidyeyi aldığın ve ülkeye hakim olduktan sonra, (onlar için) hiçbir fayda ve birlik bulunmayan yere gitmeleri için onları serbest bıraktığın zaman)
(440) İslâm hukukuna göre bir esir, esir sıfatıyla öldürülemez. İbni Rüşd bu manada Hz. Peygamberin ashabının bir icmaını (konsensüsünü) dahi kaydeder.[399] Bu durum, savaş hukukunu aşarak işlenen suçlardan dolayı esirlerin yargılanıp cezalandırılmasına mani değildir. Bedir Savaşı'nda esir alınan iki adamın boyunlarım Hz. Peygamberin vurdurması bu hususta bizi O'nun dönemine ait asil bir ruhsata sahip kılar.[400] Savaş çerçevesi dahilinde yaptığı hareketlerden dolayı bir esirin sorumlu tutulamayacağını İslâm hukukçuları açıkça kabul ederler:
(Aynı şekilde, savaşta savaşçıların, müslümanla-nn can ve mallarına verdikleri zararlardan dolayı sorumlu tutulamayacağı hususunda bir ittifak vardır. Bunlar (savaş esirleri) İslâm'ı kabul etse veya zimmî yani vatandaş olsalar bile durum değişmez. Çünkü bunlar bu işi, dinlerinin emirlerine uyarak ve böyle hareketlere izin verildiği ve karşı koyacak güce sahip oldukları bir zamanda ve bilerek işlemişlerdi. Dolayısıyla bu insanlar da müslümanlarla aynı durumdadırlar. Aynı husus ganimet elde etmede de geçerlidir.)[401]
(441) Esaret zarfında yapılacak muamele hür bir şekilde kararların konusudur. Bedir esirleri ile ilgili olarak Hz. Peygamber: "Esirlere iyi davranma konusundaki tavsiyeleri dikkate alın" buyurmuşlardır.[402] Bunun sonucu olarak, bir çok müslüman kendileri hurma ile yetinmiş, esirlerini ekmekle beslemişlerdi.[403] Ebû Yusuf, esirlerle ilgili kararlar alınıncaya kadar onlara iyi davranılması ve beslenilmesi gerektiğini söyler.[404] Esirler, beslenme karşılığında çalıştırılamazlar. Harcamalarını karşılamakla, bunları esir alan müsîü-manlar yükümlüdür.[405]Kur'an bu hususta şöyle der:
"İyiler ise, kâfur katılmış bir kadehten (cennet şarabı) içerler. (Bu) Allah'ın has kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır. O kullar, şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarak verdikleri sözleri yerine getirirler. Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz, derler.[406]
Esirler, sıcak, soğuk ve benzeri durumlardan korunmalı. Hz. Peygamber'in uygulamasında gördüğümüz gibi esirlerin elbiseleri yoksa bunlar onlara sağlanmalı.[407] Herhangi bir zorlukları ve üzüntüleri varsa, imkanlar elverdiğince bunlar giderilir. Çünkü Hz. Peygamber de aynı şekilde davranmışlardı.[408] Esirin, ülkesindeki malı ile ilgili arzu ve isteklerini tanzim etmek hakkı vardır.[409] Şüphesiz bu gibi hususlar, düşman yetkilileriyle kurulan özel bir haberleşme yoluyla gerçekleştirilir. Esirler arasında bulunan annelerin çocuklarından[410] akrabaların da birbirinden ayrılmaması gerekir.[411] Şahsi konumlarına göre esirlerin mevki ve saygınlıklarına dikkat gösterilmeli.[412]Hz. Peygamber'e isnad edilen şöyle bir hadis rivayet edilir: "Bir kavmin düşmüş olan büyüklerine saygı gösteriniz.[413] Esirlerin zorla çalıştırıldığına dair İslâm'ın ilk dönemlerine ait elimizde hiçbir uygulama yoktur. Kaçmaya teşebbüs eder veya mevcut disiplini bozmaya çalışırlar esirler o zaman cezalandırılır.[414] Kaçma girişiminde'başarılı olur ve güvenli yere vardıktan sonra tekrar ele geçirilirse bu esirler, belki verilen sözleri tutmama qUcu dışında, önceki firar suçundan dolayı cezalandınlamaz.[415]
(442) Esirlerin: (a) boyunlarının vurulmasını, (b) köle yapılmasını, (c) fidye karşılığı serbest bırakılmasını, (d) müslüman esirlerle değiştirilmesini veya (e) karşılıksız salıverilip-verilmemesini İslâm hukuku, ordu komutanının görüş ve arzusuna bırakır. Bunları ayrı ayrı ele alacağız:[416]
(a) Esirlerin Boyunlarının Vurulması
(443) Şartlara bağlı olarak teslim olan esirlere, ileri sürülen şartlara göre muamele yapıldığını bundan önce görmüştük. Kayıtsız-şartsız olan teslimlerde, sadece savaş çerçevesi dahilinde yapılan hareketlerden dolayı esirler ölüm cezasına çarptırılamaz. Savaş-dışı eylemlerinden dolayı esirler şüphesiz cezalandırılabilir. Ebu Yusufa göre bir esir, yalnızca İslâm'ın çıkarı sözko-nusu olduğu zaman öldürülebilir. Buna rağmen, esirlerin öldürülmesini hoş karşılamayan[417] birçok otoritenin görüşlerine de yer verir. Serahsî'ye göre ordu komutanı bile esirlerin öldürülmesini isteyemez; sadece devlet başkam bazı özel durumlarda esirlerin öldürülmesine karar verebilir. Savaş esirlerinin öldürülmeme-si hususunda sahabenin arasında bir konsensüsün (ic-nıam) varlığından sozetmiştik.[418] Kısacası, savaş esirlerinin öldürülmesine ancak çok zaruri durumlarda ve Devletin yüksek çıkarları sözkonusu olduğu zaman izin verilebilir.[419]
(b) Köleleştirilmeleri
(444) Kur/anda, köleleştirmeye doğrudan izin veren hiçbir ayet yoktur; ancak aşağıdaki ayetlerde dolaylı olarak bu konuya değinilir:
"Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri... sana helal kıldık.[420]
(445) Bununla beraber, az da olsa Hz. Peygamber'in uygulamalarında birkaç örnek vardır. Kendilerinin tayin ettiği hakem kararı ile, Beni Kureyza yahudi-lerinin erkek ve çocukları köleleştirilip savaş ganimeti olarak dağıtıldılar.[421] Bu hakem kararı, Yahudi şeriatına uygun olarak alınmıştı.[422] Hicretin 8. yılında esir alınan Arap Havazin kabilesinin mensupları harp ganimeti olarak askerler arasında taksim edilmişti. Ancak Havazinliler'in, İslâm'ı kabul ettikten sonra, başvurmaları üzerine hepsi serbest bırakılmışlardı. Hz. Peygamber esirlerin serbest bırakılmasını emretmedi, ancak kendisinin davranışı İslâm askerlerini teşvik etmişti. Ellerindeki esirleri serbest bırakmak istemeyenlere herhangi bir baskı yapılmamış ve devlet hazinesi tarafından bunlara tazminat ödenmişti.[423] Bu olaydan bir süre önce, kadın ve çocuklarını İslâm ordusuna esir vermekle Arap kabilesi Beni Mustalik'te aynı akıbete uğramıştı. O zaman Hz. Peygamber, esirler arasında bulunan kabile reisinin kızını azad ettikten sonra onunla evlendi. Böylece Peygamber'in akrabaları haline gelen köleleştirilmiş diğer insanları azad etmesi için müslüman askerler ikna edilmiş oluyordu.[424] Bu cümleden olarak Beni Anber kabilesine mensup esirler de karşılıksız yada fidye alınarak serbest bırakılmışlard!.[425]
(446) Rivayet edildiğine göre, Arapların kökleştirilemeyeceğini buyurduğu zaman Hz. Peygamber'in bu konudaki siyaseti zirveye ulaşmıştı.[426] Hz. Ömer, savaşın taraflarından olan düşman ülkelere mensup çiftçi, sanatkâr ve meslek sahiplerinin köleleştirilmemesi hususunda talimatlar yayımlamıştı.[427] Kur'an-ı Kerim, kölelerin azad edilmesini şiddetle tavsiye eder,[428] ve devlet bütçesinin belli bir miktarının, kölelerin azad edilmesine ayrılmasını ister.[429] Başka bir ayeti[430] Hz. Ömer tarafından, müslüman bir köle çalışmak ister ve böylece efendisine bedelini ödemek isterse, efendisinin bu teklifi reddetmeye hakkı olmadığı şeklinde tefsir edilmiştir.[431]
(447) O halde bundan şu sonuç çıkarılabilir, köleliği en aza indirmek için İslâm çok çabalamış ancak ta-mamiyle kaldıramamıştır. Savaş esirlerinin köleleşti-rilmesi her zaman şüphesiz zorunlu değildir, ancak herhangi bir ordunun başkomutanının, esirleri köleleştirme veya onlara başka bir şekilde davranma seçeneklerine sahip olması da inkar edilemez. Uyarı kabilinden burada bir cümlenin ifadesi yersiz olmasa gerek: Köle, İslâm'da diğer medeniyetlerde ifade ettiği mananın aynısını ifade etmez. Bir müslümanın kölesi, yeme, içme, giyinme ve barınma hususlarında efendisiyle eşit bir hakka sahiptir. Bu metodun da, İslâm devletinin temel siyaseti olan gayr-i müslimleri İslâmlaştırma konusunda kolay bir yol olduğu yadsınamaz.[432]
(448) Daha önce gördüğümüz gibi kadın-erkek savaş esirlerinin köleleştirilmesi hiç te mecburî bir şey değildir. Diğer taraftan, kölelerle ilgili olarak Kur'an'm, -muhtemelen tercih sırasına göre- karşılıksız veya fidye mukabili salıverilmelerini emrettiği (47:4) iki seçenek vardır. Düşmanlar da aynı temayülü göstermedikçe, böyle bir geleneği tek taraflı olarak ortadan kaldırmak şüphesiz kolay bir şey değildir. Mesela İbn Cü-beyr, Rıhle adlı eserinde, Mekke'ye giderken yolu üzerinde İtalyan papazlarıyla karşılaştığı ve en kötü şartlar içinde köle olarak satılan müslüman kadın ve çocukların halini çok acıklı ve canlı bir dille anlatır. Ancak İslâm, kölelere karşı uluslararası yaklaşımı değiştirip iyileştirmek üzere çok şeyler yapmıştır. Nitekim (Morals and Evolution) adlı eserinde Hobhouse hıristiyan ülkeler de dahil gayr-i müslim devletlerdeki kölelere gösterilen tavrı iyileştiren sebeplerin çoğu zaman İslâm'ın etkisinden kaynaklandığını çekinmeden ifade eder.
(449) Köleliği sürdürme yönünde hareket etmeye sevkeden amir bir kural olmadığı için, müslümanlar bu işten gönüllü olarak vazgeçseler ne bir günah işlemiş olurlar ne de kanunlarını çiğnemiş olurlar. Aslında köleliği kaldırmak onların idealidir. Bununla beraber, bir ülke veya bir dönem müslümanların bir haktan yararlanmaktan feragat etmeleri, bu konudaki ilahî hukuku iptal etmiyeceği hususu unutulmamalıdır; diğer bir kısım müslümanlar, herhangi bir sebepten dolayı bu müesseseyi ihya etmeyi gerekli görürlerse kendi hukuklarını da çiğnemiş sayılmazlar.
(450) Aslında, köleliğin yeniden canlandırılmasının insanlığın hayrına olabileceği şartlar da oluşabilir. Meselâ bir millet, kendisinin dışındaki tüm yabancıların aşağılık ve hayvandan da aşağı bir muameleye müstahak olduğuna dinî bir kanaat olarak inanır ve aynı zamanda insanlık konusunda asil görüşleri olan yetkin kimselerin tavsiyelerine kulak vermezse; derisinin rengine bakarak Allah'ın yaratıklarına aşırı önyargı ile yaklaşır ve onları dışlayan bir tavır içine girerse, insanlık düşmanı böyle bir millete karşı gelmek, bunları köleleştirmek ve renk, ırk veya dil konusunda peşin fikirleri olmayan bir başka devletin mandasına almak için uluslararası çapta harekete geçmek insanlığın hayrınadır. Temennimiz böyle bir herekete mecbur kahn-mamasıdır.
(451) İslâm'da kölelere yapılacak işlemler ve köle-hgi düzenleyen hukuk için, Osmaniye Üniversitesi Hukuk Birliğî'nin yayınladığı ve aynı zaman bir bibliyografyayı ihtiva eden Rumî or îslâmî İdare-i Gulamî adlı yazıma başvurulabilir. Ayrıca Müslim Digest'in Ramaan «Uığı, Numbar'm Yirmibeşinci Yıldönümü, Durban, Mart 1960'da çıkan "İslâm'da Kölelik" adlı makaleme bakılabilir.[433]
(c) Fidye
(452) Kur'an, savaş esirlerinin fidye karşılığı serbest bırakılmasını hukukileştirmiştir. (47:4) ve Hz. Peygamber'in dönemine ait çeşitli fidye ve tazminat türü karşılığında esirlerin hürriyete kavuşturulması ile ilgili birçok örnek vardır. Nitekim okuma-yazma bilen esirlerden belli bir sayıda müslüman çocuğa okuma-yazma öğretilmesi,[434]fidye olarak bazen altın veya gümüş para alınması istenmiş[435] bazen de, mızrak ve cephanelik[436] gibi savaş gereçleri fidye veya tazminat olarak kabul edilmişti. Esirin, kendi fidyesini cebinden mi, yoksa arkadaşları veya hükümetin yardımıyla mı ödediği hususu bizi ilgilendirmez. Ömer b. Abdülaziz, Bizanslılardan Malatya'nın alınması karşılığında tam yüzbin savaş esirini serbest bırakmıştı.[437]
(d) Esirlerin Değişimi
(453) Fidyenin özel bir türü olan esir değişimi konusunda, Hz. Peygamber'in hayatında birçok örnek vardır: Bu tür, bazen bire bir,[438] bazen de bire karşılık birçok kişinin[439] serbest bırakılması şeklinde olmuştur. Bu mekanizma daha sonraları, bir defada yüzbinlerce esirin serbest bırakılmasını içeren karmaşık bir müessese şeklinde geliştirilmişti. Belli bazı antlaşmalarda, savaş eSirleri için ödenecek fidye miktarı belirtilmişti.[440]
(454) Değiştirilebilir esirlerin taşınması amacıyla kullanılan araçlara, gidiş-gelişleri esnasında dokunulmaması doğaldır.[441]Dokunulmazlığa sahip bu araçlar, yolculuk sırasında çarpışmaya katılırlarsa şüphesiz bu dokunulmazlığı kaybederler.[442]
(e) Parasız Serbest Bırakmak
(455) Düşmanlıklar sona erdiği zaman Kur'an bu yolu tavsiye eder (47:4). Hz. Peygamber'in hayatında bu uygulama ile ilgili örnekler az değildir. Bedir savaşından vefatına kadar, arada bir savaş esirlerinin böyle parasız serbest bırakılmasına tesadüf edilir.[443] Yine müslümanlara karşı yürütülen düşmanca tavırlar içinde yer almayacaklarım ilan etmeleri durumlarında da esirler serbest bırakılmışlardır.[444]
(456) Ganimetin -İslâm hukukuna göre esirler de ganimete girer- savaşa katılanlar arasında dağıtılmadan önce, ordu komutanı, esirleri istediği gibi paylaştırmada serbesttir.[445] Ancak, esirler köleleştirildikten ve dağıtıldıktan sonra, köle sahiplerinin herbirinin tasarrufunu etkileyen komutanın bu hareketine her esir sahibinin onay[446] vermesi lazımdır. Havazîn kabilesinin esirlerine yapılan muamele bu hususta güzel bir örnektir. Bu olayda Hz. Peygamber, esirlerini serbest bırakmak istemeyenlere Beytülmâl'den tazminat ödenmesine müsaade etmişti.[447]
XVI Bölüm
İlhak Edilen Topraklarda Yaşayan İnsanlara Verilen Seçme Hakkı
(457) işgal edilen topraklardaki düşmanın eski vatandaşlarından, barışsever, kanunlara bağlı ve hiçbir şekilde yeni fetihlere karşı düşmanca bir tavır içine girmemeleri beklenir. Bu bölge veya ülke, nihaî olarak ilhak edilmişse, burada yaşayan insanlar, yeni Devletin vatandaşı olmaya zorlanamazlar; ancak bunlara ülkeyi terkedip gitmek veya bölgenin yeni sahibi olan İslâm Devleti'nin vatandaşı olmak için kendilerine bir yıl [448]süre verilir. İlhak edilen yerlerde yaşayan tüm insanların vatandaş olarak kabul edilmesi zorunlu değildir; bazıları ülke dışına sürülebilir. Hz. Ömer, bazı Yahudi, Rum ve haydutları, Kudüs'te yaşama seçeneğinden mahrum bıraktı; burada yaşamalarına izin vermedi.[449]
(458) İslâm Devleti'nin vatandaşı olarak kalmak isterlerse, ilhak edilen yerlerde yaşayanlar, kendilerinden himaye vergisini yani Cizye veya yeni hükümetle karara yardıkları bir tutarı vergi olarak vermeleri istenir.[450] Tabiiyete kabul işlemlerinin tamamlanmasından sonra bu insanlar normal vatandaş olurlar. Gayr-i müslim vatandaşların bazı özellikleri için, daha önce geçen II. Kısım, 4. Bölüm, b maddesi, 201. paragraf ve devamına bakınız.[451]
XVII. Bölüm
Yapılmasına İzin Verilen Hareketler
1. Genel
(459) Şimdi, biz, savaşı sevk ve idare ederken İslâm hukukunun mubah saydığı hareketleri sayacağız.
1. Düşman uzakta ve karşımızda değilse, ona tuzak kurabiliriz. [452]Düşman karşımızda fakat menzilimizin dışında ise kuşatılabilir,[453] bir kaargâhta, bir kale veya müstahkem bir sığmakta bile olsa farketmez (Madmure denilen bu gibi yerler hususunda, Harun Reşid'in çağdaşı Şeybanî'nin gençliğinde çokça bahsedildiğini[454] görüyoruz). Savaşırken düşman savaşçıları öldürülebilir,[455] yaralanabilir,[456] takip edilip[457] esir alınabilir;[458] kadın ve çocuklar[459] gibi savaşta fiilen yer almayan kimseler korunmalıdır. Kuşkusuz resmen kabul edilen istisnalar da vardır: Hz. Peygamber'in döneminde bile bilinen gece baskınları ve bu baskınlarda karanlıkta tuzağa düşen savaş dışı kimselerin ölümü mazur görülürdü.[460] Ayrıca, gün ışığında da olsa, hedef menzil dışı ise ve hedefler farkedilemezse veya farkedilebilse bile savaşa katılmayanları düşman, kalkan ve siper olarak oraya kasten getirirse bunlara ateş edilebilir. Hz. Peygamber Taif v.s. yerleri kuşatma sırasında mancınık[461] (kelimenin çoğulu: macanik; açıkça anlaşıldığı gibi yunanca bir kelime olan mechanicin arapçalaşmış şeklidir.) tekniği kullanılmıştır Abbasilerin döneminde yaşayan hukukçular çocuk, kadın ve yaşlılık yada başka bir sebepten savaşamayacak erkeklerle ilgili başka istisnalar getirmişlerdir. Ancak saydığımız bu sınıflara mensup insanlar idareci, komutan veya taktik ve strateji hususunda danışmanlık yapan kimseler[462] olursa onların da Öldürülebileceğini söylerler. Bu kimselerin öldürülmesinden düşmanın moralini bozacak etkilere sebep olması umulur. Bazı zamanlar Kur'an'ın "Öyle ise küfrün elebaşları ile savaş![463] ifadesi bu görüşe delil olarak gösterilir. Kâsani bunu şöyle izah eder:
"Ve, savaşta fiilen yer alıp-almamasına bakılmaksızın, potansiyel olarak savaşabilecek herkesin öldürülmesi, bu hususta, bir prensiptir. Ancak, potansiyel olarak da olsa savaşamıyacak hiçbir kimse, savaşa fiilen katılmaları hali dışında, öldürülmemeli. Savaşabilme kavramına, düşünce, etkileme, kışkırtma ve benzeri eylemler girer.[464]
(460) (2) Hileye başvurulabilir.[465] Hz. Peygamber'in, savaş benzeri seferlere çıkışlarında düşmana korku salmak için müphem (kapalı) ifadeler[466] kullanarak görünüşte yanlış yola sevkedecek[467] şeylere genel olarak başvurduğu rivayet edilir. "Harp hiledir",[468] İslâm askeri literatüründe kullanılan meşhur prensip, Peygamber'e dayandırılan bir hadistir.
(461) (3) Propaganda ayrı bir çalışmayı gerektirir. Hz. Peygamberin döneminde, düşmanın çeşitli hareketleri ile müttefikleri arasına ayrılık sokmak veya birbirine düşürmek[469] ve düşmanın moralini bozmak[470] için yanlış haber yaymak ya da düşman hakkında bazı bilgileri ele geçirmek[471]üzere aralarına gizli casuslar gönderilmiştir. Bir defasında, Mekke'de açlık sürerken Hz. Peygamber yardım maksadıyla buraya, beşyüz altın gibi küçümsenemeyecek bir para gönderdi. Mekke liderleri bu yardımı red ve geri çevirememekle beraber, bunun "Mekkeli gençlerin sempatisini kazanmak için" müthiş propaganda silahı olduğunu da hemen anlamakta gecikmediler.[472]İslâm devletinin bütçesini genel hatlarıyla düzenleyen bu konudaki Kuran ayeti[473] de, propaganda için bir miktar paranın ayrılmasını ister. Ebu Ya'la'ya göre Kur'an'ın bu müellefe-i kulüp ifadesi dört sınıf insanı içerir:
(1) Müslümanlara yardım etmeleri için kalpleri kazanılması gereken kişiler.
(2) Müslümanlara zarar vermekten vazgeçirilecek olanlar.
(3) İslâm'ı kabul etmeleri için teşvik edilecek olan insanlar.
(4) Yardım yapılan kişiler kanalıyla sevgi ve sempatisi kazanılan insanlar.[474] Bunların büyük bir bölümü şüphesiz gayr-i müslimlerden olacak ve Ferrâ da zımnen bunu böyle kabul etmiştir.
(462) (4) Düşmana her tür silahla saldırılabilir. [475]Bu hususta gemi ve kalelere aynı şeylermiş gibi bakılmıştır.[476]Şüphesiz gereksiz yere kan dökülmesinden kaçınılması esastır. Hz. Peygamber'in dönemini inceleyen bir kimse, yeni yapılanma ve yeni savunma şekilleriyle beraber İslâm ordusunda ortaya konan üstün strateji ve en iyi taktikleri görür. Mesela, Hz. Peyganı-ber'den önce savaşta hendekten faydalanma yöntemi Hicaz'da bilinen bir şey değildi. Kan dökülmesini azaltan ve teslimi kolaylaştıran ani baskınlar yapılırdı.[477]
Halife Muaviye, deniz savaşlarında yangın çıkaran maddeler kullanırdı.[478] S.P. Scot, İspanya müslüman-larının, Hicri yedinci asırda ilkel top denebilecek bir silah kullandıklarını kaydeder.[479]Haçlı seferleri sırasında müslümanlarm bir tür deniz mayını kullandıklarını biliyoruz.[480] Yine aynı dönemlerde, Selahaddin Eyyûbî, güvertelere domuz yükleyip denizcilere de hıristiyan gemicilerin üniformalarını giydirerek Hıristiyanların kuşattığı limanlara gemilerini sokmayı başarmıştı.[481] En az birkaç asır önce bir yazarın zehirli gazlardan (kimyasal silahlardan) bahsettiğini görüyoruz. Yazar şöyle der:
"Kale ve hisarlara zarar vermek ve düşmana korku salmak için ateş yakmak, duman vermek, kimyasal eriyikler (preparatlar) ve öldürücü kokular kullanmak gibi düşmanca eylemlerde bulunmak, savaşlarda caizdir.[482] Bu satırların yazarı bilinmiyor, ancak yazma Hicrî 1231 yılında istinsah edilmiştir. Ayrıca başka bir yazma Arapça kitapta, zehirli gazların hazırlanışı ile ilgili formüllerin verildiğini görüyoruz.[483] Dumanla hücum etme yöntemi, Burhaneddin el-Merğinanî (ölm. 616)[484] gibj oldukça eski bir yazarın zikretmesine konu olacak kadar eskidir. eş-Şeybanî, baskın şeklinde hücumlara, kalelerin yakılıp sular altına bırakılmasına evaz verir.[485]Düşmana dehşet salmak ve moralini bozmak için korkunç ve ürkütücü sesler çıkaran aletleri Araplar ve diğer müslümanlar ötedenberi kullana-gelmişlerdir.[486]
(463) (5) Katletme (öldürme). Daha fazla kan dökülmesini önlemek ve terörü (fitneyi) azaltmak için İslâm hukukunda katle izin verilir ve böylece, ehven-i şerreyn (aslında kötü olan iki şeyden daha hafifi olanı) tercin edilir. Bu konuda, Hz. Peygamberin hayatında birkaç tane açık örnek vardir. Resûlullah tarafından, Ebu Hukaik,[487] Ka'b b. Eşref,[488] Ebu Rafı[489] ve Ebu Süfyan b. Enes'e[490] karşı gönderilen müfrezeler, sözkonusu kişilerin ortadan kaldırılmasında başarılı olmuş, yalnız sonuncusu yani Ebu Süfyan'a[491] karşı gönderilen hedefe ulaşamamıştı.
(464) (6) Hz. Peygamberin dönemine ait gece baskınları ile ilgili örnekler az değildir. İslâm tarihçileri, bu vesilelerle kullanılan parolaları bile kaydetmişlerdir.[492] Bu yöntem, gece karanlığında dostu düşmandan ayıran pratik bir araçtı. Bir defasında, bir gece baskınında ayrı iki müslüman grubu yanlışlıkla birbiriyle çatışmış ve iş anlaşıhncaya kadar bir miktar kan akmıştı. Hz. Peygamber, bunun bir yanlış anlaşılmanın eseri olduğunu kabul etmiş ve bundan dolayı kimseyi cezalandırın amıştır.[493]
(465) (7) Nefs-i müdafaa dışında, savaşta, kimlerin öldürülmiyeceği daha önceki bir bölümde anlatılmıştı. Bir gece baskınının kargaşasında, veya mancınık yada başka savaş silahlarıyla, görünmiyen mesafeden düşman menzillerinin tahrik edildiği sırada, savaşta yeralmıyanların kasıtsız öldürülmesi cezadan muaftır; ancak, bu gibi kimselerin kasten hedef alınmaması hususunda askerlerin uyarılması gerekir.[494]
(466) (8) Mesela, kuşatmalarda bazen uzaktan ateş etmek gerekebilir. Kuşatılan yerlerde çoğu kez, yalnız savaşa katılmayan kimseler değil, aynı zamanda, tarafsızlar, turist veya esir olarak getirilmiş müslü-man vatandaşlar bile bulunabilir.[495] Yine, kadın, çocuk ve müslüman esirleri düşman bazen kalkan olarak kullanabilir. Bütün bu durumlarda müsîüman askerlere, savaşa katılmayan ve düşman olmıyanların hedef alınmaması sıkı sıkıya tenbîh edilir.[496]
(467) (9) Düşman malı tahrib edilir veya el konulur. Bu husus, ayrı bir bölümde tartışılacaktır.
(468) (10) Düşmana giden su şebekeleri kesilebilir veya başka bir yolla kullanılmaz hale getirilebilir.[497] Hz. Peygamber, Bedir[498] ve Hayber[499] Savaşları sırasında düşmana giden suyu kesmiş ve bunun, zaferin kazanılmasında büyük etkisi olmuştu (bak, XXI. bölüm, daha sonraki 489 paragraf ve devamı).
(469) (11) Yiyecek ve hayvan yemi, düşman bir ülkeden sağlanabilir.[500] Hz. Peygamber'in gönderdiği ordu ve seriyyelerin, aldıkları işe yarayan her şeyin parasını ödemekte olduklarını gösteren pek çok örnek vardır. Tirmizî, bu konuda şöyle der:
"Bu konudaki hadisin manası şudur; askeri seferlere çıkar ve çoğu kez, askerin ihtiyacı olan şeyleri para ile bile satmak istemeyen kabilelerin bulunduğu yerlerden geçerlerdi. Bu durumlar için Hz. Peygamber şöyle buyurdu: İhtiyacınız olan şeyleri size satmayı reddederler ve ancak kuvvete boyun eğerlerse, o zaman siz de kuvvet kullanın, diyerek, bu yönteme izin vermişti... Daha sonraları da Hz. Ömer'in böyle talimatlar verdiği rivayet edilir.[501]
(470) Diğer yandan, yiyecek ve hayvan yemlerinin, el koyma ve müsadere gibi savaşlarda uygulanan yöntemlerle de sağlandığını gösteren olaylar da vardır.[502]Savaşlarda ganimet sayılan şeylerin aksine yiyecek ve hayvan yemi ganimet sayılmaz. Yani, devlet bunlara ortak olamaz, tüm ordu mensupları arasında paylaştırılmaz aksine kim ele geçirmişse, onun sayılır.[503]
(471) (12) Şahıslar veya yerel milisler işgalci güçlere karşı sergiledikleri disiplinsizlik veya düşmanlıklarından dolayı topluca para cezasına çarptırılır yahut başka bir şekilde cezalandırılabilir.
(472) Yukarda saydığımız bu hareketler, hükmü ye uygulamaları kaydedilen sadece bir kaç tane olaydır. İzin verilen hareketleri kapsayan bir listeyi vermek oldukça zordur. "Eşyada aslolan ibahadır[504] yasaklan-mıyan her şey helal ve serbesttir" şeklindeki genel kaide, bu konuda bize büyük Ölçüde yardımcı olabilir.[505]
2. Hava Savaşı
(473) El-Makkarî, Nefh'ut-tîb (II, 254) adlı eserinde, Abbas b. Firnas'ın (ölm. 275/888) insan gücü ile uçan bir uçağı nasıl yaptığını ve başarılı bir uçuştan sonra yere nasıl çakılıp öldüğünü canlı ve ayrıntılı bir şekilde anlatır. Ondan sonra tecrübeler sürdürülüp yararlanılmamış ve bu sahadaki öncülük sürdürülmemiş -tir. Şüphesiz bu planörlerin yapımı devam ettirilmiş ve gerekli pilotlar yetiştirilmiş olsalardı, bu olaydan bin yıl sonra Avrupalı hıristiyanların yaptığı gibi, savaş sırasında bunlar düşmana karşı kullanılabilirdi. Doğal olarak, hava savaşı hukuku hakkında başvuracağımız klasik literatürümüzün olmaması normaldir. Bununla beraber başka yerlerde açıkça ifade edilen, müslüman-larm, sonuçlandırıp imzaladıkları antlaşma ve sözleşmelere sadık kaldıkları şeklindeki genel prensip hava hukuku için de geçerlidir. Hava sahasının kullanılması konusundaki kurallarla (hükümlerle) ilgili uluslararası sözleşmeler, bağımsız İslâm Devletlerinin de katılması nedeniyle, geçici bile olsalar, İslâm hukukunun artık bir parçası haline gelmişlerdir. Bu çağdaş hükümlerin ayrıntılarını tahkik etmek için Oppenheim'in veya çağdaş herhangi bir batılı esere başvurulabilir.
(474) Deniz savaşları konusunda varolan belgeler o kadar az sayılmaz. Hicretin 8. yılında Müslüman bir elçinin öldürülmesine karşılık olarak Mute'ye düzenlenen seferde Hz. Peygamber, askeri ve muhtemelen savaş malzemelerini Eyle'ye nakletme için deniz ulaşımını kullanmıştı.[506] Aynı şekilde, Kızıldeniz'de yer alan ve İslâm toprağı sayılan bir adanın sakinlerini kasıp kavuran zenci korsanlara karşı hicretin 9. yılında bir seriyye gönderilmişti. Seriyyenin komutanı Alkame b. Mucazziz idi.[507] Aynı yıl, Eyle limanı halkı ile, içinde deniz taşıtları ve deniz ürünleri ticareti ile ilgili önemli şartların yer aldığı bir antlaşma yapılmıştı.[508] Kur'an, deniz yolculuğu ile ilgili övgülerle doludur ve aynı zamanda tehlikelerine de dikkat çeker. Hatta Kur'an, yabancı gemilerin belli bölgelere girmesine engel olmak için, gemilerin müsadere edilerek cezalandırılması şeklinin haksızlık olduğunu belirterek eski bir uygulamaya atıfta bulunur.[509]Yemen'i işgal etmek niyetiyle gemilerden faydalanan sadece Habeşliler değil -başarısız da olsa vali Ebrehe'nin tek şehir olan Mekke'ye karşı sefer düzenlemesine yol açmıştı- aynı şekilde denizi geçmek ve Habeşistan'a hicret etmek için Peygamberin ashabı da gemilerden faydalanmışlardı.[510] Hz. Peygamberin vefatı üzerine hemşehrilerini irtidattan (dinden dönmeden) korumak için Mekkeli Süheyl b. Amfin nutku da burada Örnek olarak anılabilir: "Benim mallanın, sayıca, sadece karada olan deve kervanlarmdaki-nin en fazlası değil aynı zamanda denizdeki gemilerde bulunanların da en çoğudur.[511]
(475) Hz. Peygamber döneminin daha ilk başlarında gerek barış gerek savaş için denizciliğin böyle ufak çapta kullanılmış olması bile, deve sürücülerini çok geçmeden usta birer denizci haline getirdi. Nitekim Taberiye göre, Hz. Ebu Bekir'in hilafet döneminde Irak'a yapılan seferlerde gemiler kullanılmıştı. Yine Hz. Ömer zamanında, Belazurî'nin naklettiğine göre Umman valisi, Daibul (Karaçi), Tanak (Bombay) ve Ba-rûs (Bharoach)a karşı deniz donanması göndermişti. Aynı şekilde, Fustat (Kahire)tan Kızıldeniz'e kadar bir kanal açtıran ve başka yararları yanında, Medine'nin meşhur limanı Caifa[512] gıda naklinde bu kanaldan faydalanan yine Hz. Ömer oldu. Rızıldeniz'i Nil üzerinden Akdeniz'e bağlayan bu Haliç, Emir'il-Mü'mmîn'in o günün yelkenli gemilerine, Süveyş kanalının günümüz gemilerine gördüğü hizmeti görmüştü. Hz. Osman döneminde adalar ve limanların fetihleri için düzenlenen donanma seferleri büyük sayılara ulaştı ve halifenin orduları Akdeniz'i aşarak İspanya'ya geçtiler ve orada yerleştiler.[513]
(476) O günün deniz savaşları ile ilgili hikayelerin burada anlatılması gereksiz. Şu kadar var ki, uluslararası hukuk açısından, kara savaşı ile denizlerde olan savaşlarda cari kurallar arasında göze çarpacak pek bir fark görülmez. Yukarda ('Müsaade Edilen Hareketler' başlığı altında, No. 4'te) gördüğümüz gibi daha Hz. Muaviye döneminde, misilleme olarak düşman gemilerini yakmak için müslümanlar, Rum ateşi denilen bir tür silah kullanmışlardır. Dineveri, gemilerin suda kalan kısmına sürmek için nebatî bir ziftin üretim sürecinden söz eder.[514]İslâm hukukçuları bir gemiyi, karadaki bir kale konumunda düşündüklerinden dolayı, gemilerin kuşatılmaları ve ablukaya alınmaları ile ilgili ayrıca Özel hüküm ve kurallar ortaya koymazlar. Aynı durum, deniz savaşlarında alınan ganimet ve ödüller için de doğrudur- Deniz savaşlarında ele geçirilen ganimetler de, karadakilere benzer şekilde dağıtılır. Ancak, ele geçirilen gemilerin, toprak veya başka gayr-i menkuller gibi devletçe mi alakonulacağı, yoksa savaşanlar arasında paylaşılıp-paylaşılmıyacağı hususunda, şu anda doğru cevap verecek durumda değiliz. Bizanslılar, Hz. Ömer zamanında bile, Mısır ve Suriye'deki İslâm topraklarına deniz yoluyla baskınlar düzenliyorlardı. Bu saldırılar, cezalandırmak maksadıyla müslümanların düzenlediği karşı saldırılarla birlikte, çok geçmeden düzenli birer deniz savaşı halinde gelişiyordu ve her iki taraf birbirirni korsanlıkla suçluyordu. Hicrî birinci ve ikinci yıllara ait papirüs üzerine yazılan yazılar, müslümanların limanlarında kurulan sadece savunma ve akın üslerini değil, aynı zamanda bu merkezlerdeki gemi inşaatını, denizcilerin askere alınma ve yetiştirilmelerini de canlı bir şekilde anlatır.[515] Bir yandan tüm Akdeniz'in, ticareti ve trafiği asırlarca Müslümanlar tarafin-dan kontrol edilen bir İslâm gölü halinde olduğunu düşünürsek, diğer yandan Arap dilinde üç yüzden fazla çeşitli gemi ve kayık ismi bulunduğunu ve amiral, arse-nal ve benzeri kelimelerin Avrupa dillerine Arapça'dan geçtiğini göz önünde bulundurursak, müslümanların deniz hakimiyeti alanında aldıkları mesafenin ne kadar büyük olduğunu tahmin etmek için önemli belgelere sahip olduğumuzu görürüz. Rûm Süresindeki "İnsanların bizzat kendi yaptıkları yüzünden hem karada hem denizde düzen bozuldu" (30:41) ayeti daha o çağlarda, Hz. Peygamber'in döneminde Arabistan'ı çeviren denizlerde korsanlık eylemlerinin ileri derecelere vardığım anlatır. İspanya'daki müslümanların ilk dönemlerde deniz sigortası ile yahudiler sayesinde tanıştığını biliyoruz. Bu da, insan hayatının değişik cephesine müslümanların katkıda bulunduğunu doğrular. Kaynağımız (Draper, History of the Conflict between Religion and Science, 1874, s.317) herhangi bir referans vermez, ve kurumu, müslümanların da mı kullandığı yoksa sadece yahudiler tarafından mı kullanıldığı hususu açık değildir. Önemine binaen aşağıdaki metni buraya alıyorum:
"İspanya halifeleri, Barcelona limanında çok önemli bir ticaret faaliyeti sürdürmüşlerdi ve bu husustaki yardımcıları -yahudi tüccarlar- ile birlikte birçok ticari yenilikler benimsemiş veya ilk defa ortaya koymuşlardı. Bütün bunları saf bilim sayesinde icad etmiş ve bu uygulamaları Avrupalı ticarî topluluklara aktarmışlardır. Ticarî malların yazılı olan çift beyanname verme usûlü, bu yolla Yukarı İtalya'ya geçmiştir. Ruhban sınıfının şiddetli muhalefetine rağmen, Müslümanların geliştirdiği çeşitli sigorta türleri benimsenmiştir. Kadere bir isyan olarak değerlendirilmesi düşüncesi ile yangın ve deniz sigortasına karşı gelmişlerdi."
(477) İslâm deniz savaşı hukuku hakkında kaleme aldığımız bölümde kullanabilmemiz için, ayıklanacak malzemeler ve hukukla ilgili seçip ayrılacak bilgiler oldukça boldur ve özel bir araştırmayı[516] gerektirir. Şimdilik bu kısa bilgilerle yetineceğiz.[517]
[1] es-Serahsî, el-Mebsût X, 95. de zikreder; Şerhu's-Siyer'il-ke-bir, IV, 128, 130,
[2] Kur'an'a göre (bak, 12:75), Yusuf (A.S.) zamanında Mısır'da, yabancılar hakkında cinayet durumlarında bile kendi hususi hukuklarına göre karar verilirdi. Bu cümleden olarak, "men vücide fi rahlihi..." ayetine dayanılarak Bünyamin'in köle edilmesi.
[3] Es-Serahsî, el-Maksût, X, 95.
[4] el-Mebsût, X, 95-97. Yine bak daha sonra gelecek 251. paragraf.
[5] Age., 95-97. 251. paragrafa da bakımz.
[6] Age., 70
[7] İbn Sa'd, 1/1, 136; İbn Hişam, s. 217 ve devamı, 71 ve devamı; Taberî, Tarih, I, 1603; İbn Hanbel, IV, 198; Rivista degli Studi Orientali, X.cilt (1923) s.90-98.
[8] İbn Sa'd, 1/2, 31; İbn Hişam, s.958; Metin için, Külliyatıma yahut el-Vesaiküs-siyasiyye'ye bak.
[9] Taberî, Tarih, I, 1567.
[10] Ex-Territorial Capitulations in Favour of Müslims in Clas-sical Times" adlı, İslamic Research Assoccation Miscel-lany'daki makaleme bak. Baskısı Fyzee, Bombay, s.76-80.
[11] Makrizî, Hitat, Bulak baskısı, I, 200 ve Külliyatım.
[12] Abdü'l-Cebbar Han, Mahbubu'l-vatan, s.40.
[13] el-Belazurî, Fütûhul-buldân, "Sind'in Fethi" bölümü; Kuda-me b. Ca'fer, Kitabu'l-Harac, "Sind'in Fethi" bölümü (yazma, No, 1076, Köprülü/İstanbul)
[14] Kudâme, yukarda adı geçen eser'in İstanbul yazmasının son sayfası, VII. bölüm, 19. kısım.
[15] Bu kelimenin aslen Farsça olan (püser = oğul) in Arapçalaş-tırılmış (biyser) olduğundan eminim. Farsça konuşulan ülkelerde Arap babanın Arap olmıyan hanımından olan çocuklarına pîsar denirdi. Arapça konuşulan ülkelerde Fars asıllı olmıyan annelerden doğan Arap çocuklara da, ilginç bir tesadüf olarak, oğul manasında (ibn) çoğulu (ebnâ) denirdi. "Abnâ" kelimesi Yemen'de dikkati çekecek derecede yaygın kullanılıyordu. (Bkz. İbn Hişam, s.46; Taberî, Tarih, indeks (ebnâ) ve devamı; Kalkaşandî, Nihayet'ül-edeb fi ensab'il-Arab, (Ebna) bahsinde.
[16] Mürûc'uz-zeheb, (Avrupa baskısı), II 85-86.
[17] Age., I, 382.
[18] Merveilles de l'Inde, (Acaibu'1-Hind), s.160-61.
[19] Age.,s.l43.
[20] îbn Havkal, el-Mesalik ve'1-Memalik, s.227-28, (2 baskı, s.320)
[21] Revue des Etudes İslamiques (1938), s.104. 150
[22] Bu satırların yazarı 1939'da, Batı Ghats'da küçük bir Hindu devleti (gayr-i müslim) olan Aundh'da buna benzer durumlara şahid oldu. Orada Raca Kadı gibi hareket ediyor ve cumaya gitmiyen müslüm anları para cezasına çarptırıyordu.
Cochin ve diğer yerlerdeki şartlar için bakm: Kadir Hüseyin Han'ın Madras'ta çıkan Chirstian College Magazin 1912 Ka-sım-Arahk sayısı, 1913 Ocak-Şubat sayısı.
[23] Tuhfet'ül-mücahidin fi ba'di ahbari'l-Portokaliyyin", (Lizbon baskısı), s.33-35 (ve III.kısım).
[24] Murûc, (Avrupa baskısı), I, 307-12. 152
[25] Reinaud baskısı, Relations des Voyages-du marchand Solay-man (Silsiletüt-tevarîh), s. 13-14. Doğru adı: Rihle Süleyman et-Tacir.
[26] Mürûc (Avrupa baskısı), II, 10-12.
[27] es-Serahsî, Mebsût, X, 98.
[28] Age.
[29] Age.
[30] Age., s.93-98
[31] es-Serahsî, el-Asl, yukarıda zikredilen yerde. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 143-155.
[32] Bkz. Önceki 148-150 arasındaki paragraflar.
[33] İbn Cübeyr, Rihle, (Gibb'ın anısına olan seriler, ikinci baskı) s.52.
[34] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 155-156.
[35] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 156-157.
[36] es-Serahsî, Şerhu's-siyer'il-kebir, 160, 163, 173 ve özellikle, IV, 51 ve 133. bölümler; aynı yazarın el-Mebsût, X, 89, Hu-deybiye mütarekesi boyunca, Medine'ye seyahat yapan Ebu Süfyan'ın klasik durumuna baş vurulur. Fakat Ebu Süfyan buraya, şahsî gücünden ziyade bir elçi olarak gelmişti.
[37] el-Kâsanî, Bedai'üs-sanâî, VII, 109; Serahsî, Şerhu's-Siye-ri'1-kebîr, IV, 8.
[38] Buharı, K.el-Buyu, eş-şira ve']-bey mea'l-müşrikin bahsi K.el-Et'ime, men ekele hatta şeribe, bahsi.
[39] Mes'ûdî, Tenbih, s.248; Ubeyd, K.el-Emval , 1397 paragraf, el Kastalanî, el-Mevahibu'1-Ledüniyye , I, 223
[40] Serahsî, age., IV, 9. 158
[41] Aynı yazar, el-Mebsût, X, 89; Aynı müellif, age., iv, 9
[42] Kasanî, Adı geçen eser, VII, 100.
[43] Serahsî, el-Mebsût, X, 88; Kasanî, VII, 109; Fetevai Alemgi-riyye s.222; Serahsî, Şerhü's-Siyer..., IV, 9.
[44] Kasanî, VII, 110.
[45] Serahsî, Şerh..., IV, 226-27
[46] Aynı müellif, el-Mebsût, X,93
[47] Ebu Yusuf, Haraç, s.117; Bak. Radiyuddin es-Serahsî, el-Muhit, varak 361.b {yazma, Haydarabad Devlet Kütüphanesi). İlerde gelecek 476-80 paragraflara bakın.
[48] Serahsî, Şerhu's-Siyer..., IV, 226; Radıyuddin es-Serahsî, el-Muhit, varak, 361 b. (yazma Haydarabad Dakkan).
[49] Serahsî, age., IV, 108.
[50] Age., IV, 133
[51] Age., IV, 108.
[52] Age., aynı kısmında. Aynı yazar, el-Mebsût, X, 55-99.
[53] Aynı yazar, Şerh'us-Siyer..., IV, 108.
[54] Age., IV, 109; Radiyuddin es-Serahsî, daha önce geçen eser, Hükm'ül-Müslimîn bahsi, varak 601 a (yazma, Veliyuddin, İstanbul).
[55] Serahsî, el-Mebsût, X, 93.
[56] Age., aynı bölümünde.
[57] Kasanı, adı geçen eser VII, 107, 11,15-16.
[58] Bu konuda daha fazlası için, III. Kısım, Savaş bölümü.
[59] eş-Şeybanî, et-Asl, I, varak 150 b. Zekat bölümü (el yazması, Vefa, Akif Efendi, İstanbul). Yine es-Serahsî, Şerhu's-Siyer IV. 67, 283, 284, 285, 286.
[60] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 157-162.
[61] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 163.
[62] El yazmasını Fez (Fas'ta) de Kayravan Camiinde gördüm.
[63] Bu kısım, Şa'mi tarafından iktibas edilmemiş Bak,, İbn el-Esîr, Kâmil, II, 211; İbn Hanbel, Müsned II, 317, III, 33; Ta-berî, Tarih, I, 18, 1-02.
[64] eş-Şa'mî'de yok, Şiblî, Siretü'n-Nebi, (2.baskı) II, 355-59'dan iktibas ettim.
[65] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 163-167.
[66] Serahsî, Mebsût, XVI, 73. 308İbnSa'd,V2,s.97.
[67] Yukarda geçen eser; Serahsî, Mebsût, XVI, 73-74; Ebu Yusuf, Haraç, s.65.
[68] Serahsî, Mebsût, XVI, 74.
[69] Age.,s.l22.
[70] el-Kindî, Vûlât Mısır, s. 374 ve devamı.
[71] el-Makarri, Nefhu't-tîb, (Avrupa baskısı) I, 557 ve devamı.
[72] el-Makarri, Nefhu't-tîb, (Avrupa baskısı) I, 557 ve devamı.
[73] İbn Sa'd, 1/2 s.20; Şiblî, el-Faruk (Hz.Ömer'in hayatı), II, 179.
[74] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 167-168.
[75] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 168.
[76] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 168.
[77] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 168.
[78] Kasanı, yukarda geçen eserinde, VII, 132.
[79] Debbûsî, el-Esrar, varak 151 b, (yazma. Veliyuddin. İst).
[80] Age., varak 143 a.
[81] Serahsî, Serhu's-Siyer'il-kebîr, iv, 112.
[82] el-Mebsût, X, 94, Şerhu's-Siyer,.., IV, 372. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 169.
[83] Aynı yazar, Şerhu's-Siyer..., IV, 132.
[84] Age., s. 133-34. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 169-170.
[85] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 170.
[86] Bak, Zeitschrift der Akademie für Deutsches Recht, Münih, (Ekim 1936), s.944 "Die Fremdengerichtbarkeit in Aegyp-ten", Dr. W.Simon.
[87] 5:43, 50, 66-69.
[88] Anayasa metni için, İbn Hişam, veya benim Külliyatım, No, 1, 42,45. paragraflara bakm.
[89] Bir dava için, İbn Hişam, s.393-95; Ebû Davud, II, 152; Buharı, 61:26, 97:51; Mesûdî, Tenbîh, s. 247, v.s. bakın. Başka bir dava için bak, Ebû Davud, II, 161; Taberî, Tefsir, V, 127; Müslim, 28:15 ve devamı; Buharı, 44:1; Wensinck, Miftahu Künüzu's-sünne, Kısas kelimesi.
[90] Kur'an, 5:42-48, 68.
[91] Karalevski'nin, Dictionaire d'Histoire et Geographie Ecclesi-astique'deki Antakya maddesi, s. 594.
[92] Assemani, Bible, Orient, III, 2, s.XCVÎ; De Goeje, Memoire surla conguete de la Syria (2.baski) s. 106.
[93] Mesela, İbn Fadlallah el-Umerî'nin, et-Ta'rif bi'1-mustala-hi'ş-şerifinde ve el-Kalkaşandî'nin, Subhu'l-a'şa'smda yer alan görevlere tayinleri sırasında mahallî idarecilere verilen talimatlar için, adı geçen eserlerdeki bölümlerine bakınız.
[94] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 170-173.
[95] Tam metin için, el-Makrizî, Hitat (Wiet baskısı), Cilt 3, bölüm 2, s.290-92 yahut benim Külliyatım.
[96] Subhu'1-a'şa, XIV, 8, el-Gazaliye dayandırılarak. 174 Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 173-174.
[97] Benim Corpus des Traites adlı eserim, Paris, 1955; veya el-Vesaik üs-siyasiyye (Beyrut, 1969).
[98] Buharı, 79. Kitap, 4.bölüm. 176
[99] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 175-176.
[100] İbn Abdi'1-Berr, el-İstiab, No, 2034; Kettanî, et-Teratib el-idariyye, I, 363.
[101] İbn Abdi'1-Berr, No, 20 (Uneis başlığı altında); Kettanî, I, 363; İbn Hacer, el-İsabe, İbn Sa'den naklen Enes başlığı altında.
[102] Musa b. Ukbe, K.el-Megâzî, (parça Staatsbibliotheck, Berlin, yazma, 1554 PM:30).
[103] Der''n hayatı hakkında yazdığı eserinde eş-ça'mî'nin de açıkça ifade ettiği gibi bu Damirî o sırada hala müslüman değildi. Şerh'üs-siyer, I, 291 de Serahsfnin de zikrettiği gibi gayr'i müslimler elçi olarak atanabilirler.
[104] Moreland'a göre (JRS, 1920, s.517-33) Şahbender tabiri, farklı ülkelerde ve farklı dönemlerde farklı manalar ifade etmiştir: Bakan, Devlet Başkanı, Konsolos ve Liman Amiri gibi. İlk iki anlamda sadece Sumatra adasında ve uzak doğuda, liman amiri manasında da Masaulipatam (güneydoğu Hindistan) ile Moka (Yemen) arasındaki bölgede kullanılmıştır. Tavernier, denizden çok uzak olan Golconda (Hayda* rabad-Dekkan) bile bir Şahbender'i zikreder.
[105] Külliyatıma bak, "dimes et exemption de" indeksinde.
[106] Ebu Yusuf, Haraç, s.78, 116 (ve genel olarak bu eserin Öşür bölümünün tamamı, aynı şekilde İslâm hukukunun herhangi bir hukuk mecmuasının aynı bölümleri.)
[107] Age., s.78.
[108] eş-Şeybanî, el-Asl, varak 150 b (yazma Vefa, Atıf, İstanbul); kerahsî, yukanda geçen eseri, IV, 286'e bak. Önceki 255. paragrafa bak.
[109] Ebu Yusuf, age., 76-77; Serahsî, IV, 284, 285.
[110] Yusuf, zikri geçen eser, s.78. Önceki 254. paragrafa bak.
[111] Age., s.28.
[112] Age.
[113] Emir Ali, A History of The Saracens, (1921 baskısı) s.407-08-
[114] Age.,s.622.
[115] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 177-181.
[116] İbn Hişam, s.916; Taberî, Tarih, I, 1960.
[117] Age.
[118] Bak, Îbn'ul-Esir, Kamil II, 359; Broomhall, İslâm in China, s. 17, Çin kaynaklarına göre, Komutan Kuteybe'nin miladî 713 senesinde Çin Sarayı'na gönderdiği elçiler.
[119] İbn Sa'd, 1/2,153; Makrizî, İmta, 1,159
[120] Kitab'ul-Cihad ve'1-megazî, (yazma, 4075 tarih, Kahire) varak, 113 b.
[121] el-Hatîb el-Bağdadî, Tarîh Bağdad, I, 100-05; el-Kadı er-Ra-şid, ez-Zehair ve't tuhaf, s.130-139; Arabica, 1960, VII, 281-300 deki makalem (= Nouvea ux document sur les rapports de l'Europe avec L'Orient musulman an moyen-age); Miska-veyh, Tecarîb'ul-umem, V, 53.
[122] Şerue b. Şehriyâr ed-Deylemi, Riyad'ul-üns li-ükela'il-enis, (yazma, 48, Tarih, Kahire), varak 39 b; Tirmizî, Kabul He-deya'l-Müşrikin bölümü; Taberî, age., I, 2163; İbn Hışam, S. 958; benim, el-Vesaiku's-siyasiyye, No, 24, 28 b, 50; ibn Sa'd, 1/1, 151-52; yine bakın, Mukavkis ve Ferva v.s den Hz-Peygamber'e gelen hediyeler.
[123] Taberî, I, 2822-23; İbn'ul-Esîr, age., III, 74.
[124] Buharı, 64/14/6 vs.; Taberî, I, 1826; devlet geliri anlamında Sadaka için bak. Kur'an 9:60.
[125] Buharî, 56, 176; Kettanî, age., I, 451.
[126] İbn Sa'd, 172, 33, 40, 43, 66; Taberî, I, 1574; Kettanî, I, 390
[127] Serahsî, yukarda geçen eseri, 125.bölüm, Özellikle, IV, 72; Feteva-i Alemgiriyye, III, 265-266; bununla beraber el-Mer-ginanî'ye göre (ez-Zehîret'ül-bürhaniyye, yazma, Yenicami, istanbul, 18.bölüm) elçilere bazen, kendilerine verilen hediyelerin tasarrufuna izin verilirdi.
[128] İbn Sa'd, Vufûd bölümü; Kettanî, age., I, 445 ve devamı
[129] Kettanî, 1,445.
[130] Abdül Baki, et-Tıraz'ul-menkûş, s.45-46.
[131] Hasan b. Abdillah, Asaru'l-evvel fi tertîb'id-düvel (H.708'de tedvin edilmiş.) Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 181-184.
[132] İbn Hişam, s.965; İbn Hanbel, I, 390-91, 396, 404, 406; Ebû Davud, 15/165; ed-Darimî, 17/59; Serahsî, Mebsût, X,92; aynı yazar, Şerhu's-siyer'il-kebîr, I, 199; IV, 13,66.
[133] Aynı eser; Şerahsî de, Mebsût, X,92.
[134] İbn Hİşam, s.402; İbn Sa'd, 1/2, 85.
[135] Daha detaylı tartışma için bak, Serahsî, Şerh'üs-siyer, IV, 320.
[136] Halebî, İnsan'ul-uyun, III, 26; Keramet Ali Sîra, Hudeybiye kısmı; Dihlan, Sirâ, II, 46: Kureyş Osman'ı alıkoydu, bundan dolayı Hz. Peygamber de elçileri Süheyl'i bırakmadı. Aynı zamanda 306. paragrafa bak.
[137] Ebu Yusuf, yukarda geçen eser, s. 116.
[138] Serahsî, Şerhu's-siyer'il-kebîr, IV, 67.
[139] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 184-185.
[140] İbn Hişam, s.419.
[141] Yukardaki eser, s.688; Taberî, age., s.1491.
[142] İbn Hişam, s.688-89; Ebu Yusuf age., s. 124.
[143] Metin için bak, Taberî, age., I, 3336, 38; ed-Dineverî, el-Ah-bar'ut-tıval, s.196-99; yada benim el-Vesaıku's-siyasiyye'm, No, 372; el-Cahiz, fî'1-Hükmeyn ve Tasvîb Ali, Beyrut'ta el-Meşarik'te basılmış; 1958, s.451-72; Şerhu Nehc'ul-beleağa. I, 190-91.
[144] Bkz. herhangi bir İslâm tarihinin Hicrî 4O.yılından önceki olaylarla ilgili bölümü.
[145] Ebu'1-Fida, Tarih, I, 364: Ölümünden bir süre önce, ölünceye kadar kendisiyle beraber savaşacaklarına dair 40 bin kişi Hz. Ali'ye söz vermişti; ve Hz. Ali, Muaviye'nin üzerine yürümek üzere hazırlıklar yapıyordu.
[146] Ebu Yusuf, age.,s,124
[147] Age., s. 125-26.
[148] Age.îS.1245.
[149] Bedaiu's-sanaî, VII, s. 108.
[150] Ebu Yusuf, s.124.
[151] Age.,s.l26.
[152] Age., s.124. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 185-190.
[153] İbn Teymiyye, es-Siyaset'üş-şer'iyye s.8; Zehebî, et-Tarih'ul-kebîr, I, varak 40; bak, Taberî, Tarih, I, 1788, (Nebiyu't-tev-beti) ve'1-Mulhime; Maverdi, el-Ahkamü's-sultaniyye, IV. bölümü: Buistu merğameten ve merhameten..
[154] İbn Teymiyye, age.
[155] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 191.
[156] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 192.
[157] Taberî, Tarih, I, 1610; İbn Hişam, s.791 ve devamı; İbn Sa'd, 2/1, 92; Mesûdî, Tenbîh, s.265; (Mute seferi aslında, Gassanî liderinin bir Müslüman heyetim Öİdürtmesi üzerine, bunun misillemesi için düzenlenmiştir). Aynı şekilde, benim "İslâm'ın Hristiyanhkla Dostça İlişkisi ve Bunlar Birbirlerine Karşı Nasıl Kötüleşti' adlı Journal of Pakistan Historical Society , Karaçhi, I, 41-48'deki makalem.
[158] Halebî, İnsan, III, 26; Dıhlân, Sure, II, 45; bkz. 293. paragraf.
[159] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 192-193.
[160] Holland, Studies in International Law, s.135. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 193.
[161] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 194.
[162] Kur'an, 8:61
[163] Kur'an, 47:3ü
[164] Buharı, 56: 112, 156; 94:8; Sahih-i Müslim 143; Ebu Da-vûd, 15/98 (Cihad Bölümü); Darimî. 16/6; İbn Kanbel, II, 490, 525; IV, 353.
[165] İbn Kuteybe, Uyûn'ul-ahbar, î, 107 (Kitabu 1-Harp bölümü)
[166] Hasan b. Abdullah, Asar'ul-evvel fi tertib'id-düvel (Hicrî 708 yılında tedvin edildi), s. 167. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 195-196.
[167] Bedaiu's-sanaî, VII, 97. 196
[168] el-Harac,s.l23
[169] el-Ahkamu's-sultaniyye, s.53
[170] Şerhu's Siyer'il-Kebir, IV, 226. Bkz. Kasanî, Bedai, VII, 109
[171] Fetava-i Tatarhaniye, (benim özel yazmam), Cihad bölümü v.s.
[172] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 196-198.
[173] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 199-201.
[174] Hz. Peygamber'in Mekke'lilerle yaptığı tüm savaşlar bu türdendir.
[175] Hudeybiye antlaşması on senelik bir süre için barış sağlıyordu.
[176] Şerhu's-Sİyer'il-kebîr, 1, 68.
[177] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 201.
[178] Kur'an, 2:190
[179] Kur'an, 22:39
[180] Nesei, Sünen, II, 67 Haber Beni'n-Nadir bölümü; İbn Habib, el-Muhabber, s.271.
[181] Şiblî'nin Bubarî, Nesei, Hakim, Darimî v.s den iktibası; Sî-ret'ün-Nebî, 2.baskı, I, 285-86.
[182] Mesûdî, Tenbîh, s.248
[183] İbn Sa'd, 2/1, 66, 47; Taberî, Tarih, 1556, 1575-76; Mesudî, s.250; Serahsî, Mebsût, X, 86; Aynı yazar, Şerhu's-siyer.., I, 201.
[184] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 202-203.
[185] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 203-204.
[186] Kur'an, 66:9.
[187] Daha sonraki 330-37. paragraflara bak.
[188] Hz. Ebu Bekir bunlara karşı savaştı. Böyle bir savaşı destekleyen birçok hadis vardır. Mesela, Buharî, Sünen'ül-küb-ra, cilt, VII, bölüm, "ed-Darbü's-Sani min kitali ehli'r-ridde" de şöyle kaydeder: Allah'tan başka Tanrı olmadığına, benim Allah'ın Rasûlü olduğuma şehadet edip namazı dosdoğru kılıp, zekatı verinceye kadar insanlarla mücadele etmem bana emrolundu. İnsanlar bunları yaparsa canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. İşlerinin hesabı Allah'a aittir.
[189] Kur'an, 49:9; ilerdeki ayrı bölüme (328-70. paragraflara) bakın.
[190] Kur'an, 9:12. Bak, Serahsî, Şerhu's siyer.., IV, 65,
[191] Halife Ali, bu hususta Hz. Peygamber'in bir hadisini yorumlayıp buna dayanarak bunlarla savaşmıştır. Bak, Serahsî, Mebsût, X, 124.
[192] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 204-205.
[193] Müslim, Sahih, I, 50. 206
[194] islâm hukukunun herhangi bir mecmuasının savaş bölümüne bak. (Mebsût, cilt X; Kasanı, Bedaî, cilt, VII; Maverdî ve Ebû Ya'la, Ahbaru's-sultaniyye, Şafiî, el-Umm; c. IV; Serah-sî, Şerh'us-siyer el-kebîr, I-IV. ciltler
[195] Kur'an, 2:256; 10:99. 208
[196] Bak, benim Külliyatım, No, 15; veya benim el-Vesaik'im No, 27, Ebu Ubeyd'den naklen.
[197] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 205-209.
[198] Maverdi, el-Ahkamü's-sultaniyye, s. 90, 92,96. 210
[199] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 210.
[200] Maverdi, el-Ahkamu's-sultaniyye, s. 19; Feteva-i Alemgiriy-ye, Ridde, bölümü.
[201] Serahsi, Mebsût, X, 98; Aynı yazar Şerhu's-siyer... bölüm . 179, IV, 162 ve devamı.
[202] Maverdî, s.90; Taberî, Tarih, I, 1639 ve devamı.
[203] Kasam, Bedai, VII, 134.
[204] Kur'an, 3:77, 88-91,106, 177; 4:89.
[205] Serahsî, Mebsût, X, 98-99.
[206] Ebû Yusuf, Haraç, s. 110.
[207] Kasanî, age., VII, 134.
[208] Adı geçen eserde aynı yerde.
[209] Age., aynı yerde.
[210] Age., aynı yerde.
[211] Serahsî, Mebsut,X, 123.
[212] İbn Abidîn, Reddü'l-muhtar, III, 326-27.
[213] Kasânî, age., VII, 134; Ebû Yûsuf, s. 111; Serahsî, Şerh'ul-Usûl, (el-Haber yelhakuhu et-Tekzih) bölümü, (yazma, No, 1838, Beyazıt, İstanbul'da ben gördüm); aynı eser ve yerde, IV, 162.
[214] İbn Abidîn, III, 326-27.
[215] Age., III, 246. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 211-213.
[216] Serahsî, Mebsut,116; aynı yazar, Şerhu's-siyer'il-kebîr, IV,
[217] îbn Abidin, age., III, 328-29; Serahsî, Mebsût, X, 103.
[218] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 213.
[219] El-Ahkamu's-sultaniyye, aynı bölümde.
[220] Genel olarak bunların maruz kalacağı muamele için: Taberî, Tarih, H. 11. yıh; Vakıdî'nin Kitab er-ridde'si; Bankipur'da-« yazma; Serahsî'nin Mebsut'u, X, 98-124.
[221] İbn Hişam, 965.
[222] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 214-215.
[223] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 216-217.
[224] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 217.
[225] Serahsî, Mebsût, X, 115; Maverdi, el-Ahkamü's-sultaniyye, s- 96. Muvaffak, Menakıb Ebî Hanife, (II, 21) adlı eserinde, Haricîlerle yapılan yazılı bir mütareke hakkında bir olayı kaydeder.
[226] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 217-218.
[227] Daha geniş tartışma için, uluslararası hukukta bazı yeni araştırmalar konusundaki Mecelle Teylesaniyyin, Haydara-bad. Ocak, 1940, S.ll-12'ye bakın.
[228] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 218-219.
[229] Age.,s.97
[230] Aynı eser, s. 100
[231] Mebsût,X, 126
[232] Maverdî, age., s.18.
[233] Age.
[234] eş-Şeybanî, Kitab'ul-Asl, bölüm "el-Havaric ve Ehlu'1-Bağ-yı." (yazma, Ayasofya, No, 1076).
[235] Adı geçen eser, aynı bölüm; bak, Mesûdî, Mürûc, IV, 316, Halife Hz. Ali'nin sözleri dolayısıyla.
[236] Serahsî, age., X, 129.
[237] Age., 130, 135.
[238] Age., 130.
[239] Age.,s.l33
[240] Age., s.136 Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 219-221.
[241] Serahsî ve başkaları, yukardaki eserler ve bölümlerde,
[242] Maverdî, age., s.101
[243] Serahsî, age., X, 130
[244] Aynı eser, X, 127-28; Hz.Ebu Bekir hakkında alıntı yapılan bir örnek.
[245] Aynı eser, X, 135.
[246] Kitab'ul-Harac, s. 132.
[247] Aynı eser, aynı zamanda Mesûdî'nin Mürûc, IV; Dınaverî, age., s.213.
[248] Aynı eser. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 221-222.
[249] Maverdî, age., s. 100
[250] Aynı eser.
[251] Mesûdî, age., IV, 316-317; el-İ'lamu bi'1-hurubi'l-vakıa... (ölümü 653 H. varak, 86 a (yazma, Kahire, Tarih, No:299.)
[252] Amalekite" metinde geçen Âd ve irem'in karşılığı bir tercemedir. Buharî ve Müslim'in rivayet ettiği, İbni Teymiyye'nin de, es-Siyasiye eş-şeria'smda iktibas ettiği, s. 25-26, Hz. Peygamber'in bir hadisinden kinayedir.
[253] Yûsuf el-Endelusî, age., varak 12 b; Taberî, Tarih, 38. Hicrî yıl.
[254] Şeybanî, age., bölüm: el-Havaric ve ehlü'l-bağyi.
[255] Maverdî, age., s.99
[256] Şeybanî v.s.
[257] Serahsî, age., X, 127.
[258] Aynı eser.
[259] Age., 3.130 Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 222-225.
[260] Şeybanî, age., bölüm, adı geçen yer.
[261] Serahsî, age., X, 98, 133-34.
[262] Age.,s.l30.
[263] Şeybanî, age.
[264] erahsî, age., X, s.l29.da nakledilen Kur'an, 6:164. ayetine dayanarak Ebu Hanife'nin halife Mansur tarafından kabul edilen gayr-i müslim devletin rehineleri hakkındaki kara-ri) bir bakıma üstün bir konumda olan müslüman asilere de uygulanır.
[265] Serahsî ve diğerleri, aynı konular ve aynı bölümlerde Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 225-226.
[266] Kur'an, 4:59; bakın, 'Qur'anic Conceptions of State" adlı Qu-ra'nic World'daki makaleme, Haydarabad, Nisan, 1936
[267] Ali el-Muttakî'nin Tabvîb'i (yazma kütüphanemde), Kitab-'el-umera bahsi.
[268] Hz.Peygamberin birçok sözleri hadis kitapları tarafından tesbit edilmiş ve Kenzul-ummal ve benzeri kitaplarda bır araya getirilmiştir.
[269] Ebu Yusuf, adı geçen eser, s.6; İbn Kuteybe, Uyûn'ul-ahbar, 1,3.
[270] Ali el-Muttaki, İbn Hanbel, Tirmizi, Ebu Davud v.s. naklen.
[271] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 226-227.
[272] Petevâ-î Tatarhaniyye, "Asiler" bölümü.
[273] Bakın, daha önce geçen II. Kısım, 4. bölüm b şıkkı, 214.pa-ragraf.
[274] Serahsî, age., X, 128. 228 Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 227-228.
[275] Tabakat, 2/1, s,17-18.
[276] Taberî, Tefsir, VI, 132-133; Şeybanî, Asi, (yazma, Vefa-Atıf, istanbul), cilt, II, varak, 40 a, Kat'u't-tarık bölümü; Serahsî, Mebsût, IX, 134.
[277] Taberî, VI, 135. 230
[278] Şeybanî, aynı bölüm, (yazma, Vefa-Atıf) varak, 40 a
[279] es-Siyasetü'ş-şeriyye, s.36-37.
[280] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 229-231.
[281] Maverdî, age., s. 104-05. 232
[282] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 232.
[283] Bak, Önce geçen Ill.bölüm, "savaşın tanımı", paragraf, 312.
[284] Serahsî, Şerhu's-siyer'il-kebîr, I, 127.
[285] Buharî, 3:45, 55; 10, 57:8 ve 10, 97:28; Müslim, 33:149-51p lırmızî, 20:16, Neseî, 25:21; İbni Mace, 24:13; Tayalisî, No, 486-88; îbn Hanbel, IV, 392, 397, 405, 417 tekrar. Bak, Kur'an9:40; 8:39; 5:54.
[286] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 233-234.
[287] Serahsî, Şerhu's-siyer'il-kebîr, I, 57-58.
[288] Mesela, Sahih-i Müslim (İstanbul Baskısı), V, 139-40 236
[289] Serahsî, Mebsût, X, 87.
[290] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 235-237.
[291] Bak, daha sonraki XIII. bölüm, 2'ye bak.
[292] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 238.
[293] Metin için îbn Hişam s.341-44'e veya benim Külliyatım No,l.e bakın. Aynı şekilde benim, "Dünyadaki İlk Yazılı Anayasa" adlı kitabıma bakın.
[294] Kur'an, 9:123.
[295] Kur'an, 9:73.
[296] Kur'an, 5:2
[297] Kur'an, 5:2
[298] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 238-239.
[299] Buhari, 69:2 (Vikaye bölümü)
[300] Aynı eser, 40:2 (Megazî bölümü)
[301] İbn Hişam, s.997-98; İbn Abdülberr, No, 278; İbn Hacer, Isabe, No. 961; Tarih'ul-Hamis, II, 3; bkz. İbn Sa'd, s.401
[302] Serahsî, Şehru's-Siyer..., I, 70; Aynı yazar, Mebsût, X. 92.
[303] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 239-241.
[304] İbn Hişam, s.334, îbn Sa'd, 3/1, 13; Mesûdî, et-Tenbîh, s.233.
[305] İbni Hişam, s.323-24,300: (Hz. Peygamber in kendileriyle savaşacağını anladılar... Vallahi Munammmed aramızdan çıkıp yanında yeralanlarla beraber üzerimize gelmeyeceğinden emin olamayız. Onlar, bizimle savaşmak üzere yemin ettiler. Aynı şekilde, 296, 99 ve 300. sayfalara Akabe şartları için bakın; İbn Sa'd, 1/1, 148-150.
[306] Serahsî, Şerhu's-Siyer el-kebir, III, s. 180, 229
[307] İbn Hişam, s.769-70; el-Kulaiy'nin, el-İktifa fi megazi'1-Mus-tafa, yazma, Berlin, varak, 75 b, İbn Hişam, s. 769-70.
[308] Ebû Yûsuf, Kitab'ul-Harac, s.81; Belazûrî, Fütûh s.173; Az-dî, Pütûh, s. 137-38; De Goege, Memoire sur la conquete de laSyrie, 2.baskı, s.103-04.
[309] Kur'an, 4:59.
[310] Kur'an, 2:283.
[311] Serahsî, Şerhu's-Siyer el-kebîr, 1,20
[312] Veda Haccında söylenmiştir. Metin için bak: İbn Hişam, Ta-berî, Yakûbî ve el-Câhiz'in el-Beyan ve't-Tebyin'e dayanılarak rivayet edilen el-Vesaiku's-siyasiyye'mdeki metin. Ayrıca, Blachere'ın M'elanges Massignon Cilt I'deki ber'in Nasihatlan başlıklı makalesi.
[313] Kur'an, 16:12; 11:30; 40:40; 6:161 v.s.
[314] Kur'an, 6:164 v.s.
[315] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 241-244.
[316] Bak, Serahsî, Şermı's-Siyer..., I, 200-05
[317] Bak, daha önce geçen "Ticarî İlişkiler Üzerindeki Etkileri" başlıklı bölüm (paragraf 388 ve devamı)
[318] Serahsî, IV, 15.
[319] Anayasa Metni, ibn Hişam, 341-44. sayfalarda yer alır. TartıŞ" ması ve tahlili için, "Dünyadaki İlk Yazılı Anayasa" adlı kfta" bım.
[320] îbn Hişam, s.545-46; benim "La Diplomatique Musulmane" adh eserim, I, 26.
[321] Serahsî, Mebsût, X, 23.
[322] îbn Hişam, s.652; İbn Sa'd, 2/1, 40-41; Taberi, I, 1449-50.
[323] İbn Hişam, 747-48 ve benim "el-Vesâik" adlı kitabım.
[324] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 244-247.
[325] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 248.
[326] Şerhu's-Siyer'il-kebîr, III, 295 v.s. 248
[327] Kasânî, Bedaî, VII, 107, 15-16.satırlar.
[328] Serahsî, Mebsût, X, 91-92.
[329] Aym yazar, Şerhu's-Siyer'il-kebîr, IV, 121-22: (Savaş durumunda olan bir ülkeden bir grup izin alarak İslâm devletine gelir ve diğer bir düşman ülkeye geçerek onlarla beraber Müslümanlara karşı savaşmak isterse, bunlara o ülkeye geçmelerine izin verilmez. Gelenler bir-iki kişi ise, düşman ülkeye geçmelerine sadece ticarî maksatla izin verilir. Çünkü bu kadar kişi ile müslümanlara karşı üstünlük sağlamaları sözkonusu değildir; ancak gelenlerin sayısı dengeyi de-gıştırecekse, geçişlerine müsaade edilmez.
[330] Kasânî, v.s. konu ile İlgili bölümde
[331] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 248-249.
[332] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 250.
[333] Fiilen savaşta yer alan düşmanın müttefiki ile savaş j de olmayan düşmanın müttefiki arasında bir fark vardır-Ayrıntılar için bakm, "Some New Developments in the 1% tish Conception of Neutrality as Against Müslim CountrıeS Woking'de çıkan The İslamic Rewiev, cilt XXXIX, No-Ö> Ağustos 1951, s.22-23 yayımlanan makalem.
[334] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 250.
[335] Müslim, Sahih, (İst.baskısı), VI, 72.
[336] Serahsî, Mebsût, X, 64
[337] Aynı yazar, Şerhu's-Siyer el-kebîr, IV, 78.
[338] Age., I, 59,34. Özel durumlardaki istisnalar, Şeybaniye dayanarak el-Muhît'ul-burhan, III, 266. Ayrıca yukarıdaki 364.paragrafa bak.
[339] Şerhu's-Siyer'il-kebîr, IV, 79-80.
[340] Mebsût, X, 69.
[341] Şerhu's-Siyer'il-kebîr, I, 33.
[342] Age., III, 190.
[343] Mebsût, X, 6.
[344] Age.
[345] Age., s.69
[346] Bkz. daha sonraki bölüm 15. paragraf, 443.
[347] Şerhu's-Siyer'il-kebîr, I, 78; Tirmizî, 19:48; Ebu Davûd, 14:110.
[348] Abdül-Celîl, Şuebu'1-iman, s.558, bölüm, Wefa el-ahd meal-müşrikîn (yazma, Beşir Ağa, İst. No.366). Hz. Peygamberin bu konu ile ilgili hadisleri toplanmış, bak. Kur'an 17:34 v.s.
[349] Şerhu's-Siyer'il-kebîr, I, 27, 34; Kur'an, 2:203, 205
[350] Şerhu's-Siyer'il-kebîr, I, 36.
[351] Age., I, 37.
[352] Maverdî, el-Ahkam es-Sultaniyye, s.88.
[353] Serahsî, MebsÛt, X, 131; Şerhu's-Siyer'il-kebîr, I, 78.
[354] İbn Hişam, s.818-19; Taberî, Tarih, I, 1639 ve devamı.
[355] Serhu's-Siyertl-kebîr, I, 75-76; III, 183, 192.
[356] Age., IV, 29; Hz. Ebu Bekir'in emirleri ve icraatı için bakın, Taberî, I, 2026, 2031; Hz. Ömer için İbn Rüşd'ün Bidayet'ül-müctehid, I, 311; Yahya b. Adem, Haraç (Brill baskısı), s. 34.
[357] Yahya, s. 34; bak, Ebu Yusuf, Haraç, s.122, İslam ordusunu takip eden, savaşa katılmıyan çeşitli sınıflar.
[358] Tirmızî, II, 298, Ateşle yakma bölümü; Şerhu's Siyeri'1-ke-bîr, III, 214; Buharı, 55; 149; İbn Hişam, s. 468-69.
[359] Bak, Ebu Ya'la, el-Ahkam es-Sultaniyye, s.27 (yazma, İstanbul, Ankara ve Şam). Tetresu biusara'l-müslimin, ifadesine sık sık rastlanır. Ya'la'nin Şerh'us-Siyer'il-Kebîr, (III, 201, 216 v.s.) Serahsî bu konuda, hem müslüman hem gayr-i müslimlerin savaşlarda çocukları kalkan olarak kullandığından bahseder.
[360] Muhtasar Halil, bölüm Cihad; bkz. bölüm XVII, paragraf 462.
[361] Şerhu's-Siyeri'l-kebîr, I, 200-05, Çağdaş Hristiyan Uygulama ile Çelişki, Nys, Origines, s.221.
[362] Kur*an, 9:7; Şerhu's-Siyer...,I, 185 de rivayet edilen bir hadis.
[363] Kur'an, 6:164; 17:15; 35:18; 53:38.
[364] Kur'an,3,75
[365] Daha önce geçen Kısım I. bölüm X, paragrag, 121.
[366] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 251-255.
[367] Kur'an, 9:6
[368] Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-kebîr, I, 189,
[369] Age., I, 189, Hz. Peygambere atfen.
[370] Serahsî, Mebsût, X, 39; Debûsî, Esrar, varak 146 b. (yazma, Veliyuddîn, İst. No, 1402); MesÛdi, Tenbîh, s. 267; Ebu Yusuf, Haraç, s.131; Kudame b. Cafer, Haraç, bölüm, 19, paragraf 9 (yazma, Köprülü, İst).
[371] Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-kebîr, I, 198-362; Feteva-i Alemgi-riyye, konu ile ilgili bölüm.
[372] Serahsî, Şehu's-Siyer'il-kebîr, I, 168-69.
[373] Aynı eser, I, 121; Kâsânî, Bedaî, VII, 107.
[374] Serahsî, I, 171,172, Hz. Ömer zamanında Jundaisapur'la ilgili bir olaydan behsederken; ayrıca Taberî, Tarih, I5 2567-68'e bakın.
[375] Serahsî, I, 191-92; Tirmizî, II, Ebu Yusuf Haraç, bölüm "eman'ul-mer'e" s. 127.
[376] Serahsî, I, 192; aynı yazar, Mebsût, X, 71.
[377] Serahsî, I, 172.
[378] Age., I, 291-92.
[379] Age., I, 356-59.
[380] Age., 1,357.
[381] Age., I, 328; İbn Hişam, s.591; İbn'ul-Esir, Kamil, II, 128-29.
[382] Serahsî, I, 185-87.
[383] Taberî, age., I, 1645.
[384] Zahire Burhaniyye, XI. bölüm, (mesailu'1-eman).
[385] İbn Hişam, s.652; îbn Sa'd, 2/1, 40-41; Taberî, I, 1149 ve devamı.
[386] Age., aynı yer; Serahsî, Şerhu's-Siyer..., I, 233-38.
[387] Serahsî, adı geçen eser ve yer. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 256-259.
[388] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 260.
[389] Serahsî, Şerhu's-Siyer, el-Kebîr, IV, 223, Hz. Peygamberin dönemine ait gerçek olayları zikrederek.
[390] Age., iv, 219 ve devamı.
[391] Ebu Yusuf, Haraç, s. 121.
[392] Herhangi bir tefsirde, bu ayetin geçtiği yere bakın. Aynı şekilde İbn Teymiyye de, s.17 de şöyle der:"Boyunları kurtarılacak" sınıfa, özgürlüklerine kavuşturmak için kölelere yardım ve savaş esirlerinin fidyesini vermek de girer.)
[393] Kur'an, 9:60. 260
[394] Buharı, 56:171
[395] Pinlay, History of Byzantine Empire (1853 baskısı) I, 106; Huda Bahş, Von Kremer'in Orient'in İngilizce Tercemesi, s.323'deki not.
[396] Serahsî, age., IV, 229 Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 260-261.
[397] Kur'an, 47:4.
[398] Kur'an, 8:68: "Ülkede" kelimesi, kara, deniz ve havayı ifade eder. Halbuki önceleri "yer, arz" kullanılırdı.
[399] Bidayet'ül-müctehid, (baskı Mustafa Babi Matbaası) I, 351. 262
[400] İbn Hişam, s.458. Her ikisi de İslâm'ın amansız düşmanı idiler ve serbest bırakılsaydılar İslâm için tehlikeli olabilirlerdi.
[401] Debûsî, Esrar, varak, 148 a.
[402] Taberî, Tarih, I, 1337-38.
[403] Age.
[404] Age.,s.88.9
[405] Age.
[406] Kur'an, 76:5-9
[407] Buharı, 56:142; İbn Sa'd, 2/1, 111.
[408] İbnü'1-Esîr, age., II, 99. Ayrıca, herhangi bir Siyer kitabının Bedir Esirleri bölümü, mesela Taberî, age., I, 1341.
[409] Serahsî, age., IV, 229.
[410] Age., IV, 241-43.
[411] Age..
[412] Mukavkıs'ın kızına yapılan muamele için bak, Makrızî, adı geçen eser, I, 297; Tuhfet'ul-ahbab, (yazma, Berlin).
[413] Cahiz, el-Beyan ve't-Tebyîn, I, 23: İbnü'1-Esir: Bir kavmin saygın birisi size gelirse ona ikram edin.
[414] Ve 443'de geçen hususlar, komutanın görüş ve kararlarına bağlıdır.
[415] Komutanın görüş ve kararlarına bağlıdır
[416] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 262-265.
[417] Age.,s.l21.
[418] îbnRüşd, age., I, 351.
[419] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 265.
[420] Kur'an, 33:50
[421] İbn Hişam, s.689.
[422] Denteronomy, XX, 10-14.
[423] İbn Hişam, s.877-78; Taberî ve diğerleri, konu ile ilgili yerlerde.
[424] İbn Hişam, s.729.
[425] Age., s.983
[426] Serahsî, Mebsût, X, 40, 118; aynı yazar, Şerhu's-Siyer el-ke-bîr, II, 265; (Müşrik araplar köleleştirilemezler), yine s.269: (Huneyn günü Hz. Peygamber şöyle dedi: Araplar velayet altına alınmış olsa yada köleleştirilmiş olsaydı, bunlar bugün olurdu, ancak onlar ya fidye verir veya başlan vurulur, (üçüncü bir seçenekleri yoktur).
[427] Kenzu'I-ummal, II, 314.
[428] Kur'an, 90:13; 2:177; Köle azad etmek, birçok günahın keffa-retidir. Bkz. 4:92; 5:89; 58:3.
[429] Age., 9:60; önce geçen 437. paragraf.
[430] Kur'an, 24:33.
[431] Şıbli, el-Faruk, "Mukateb" bölümüne yazılan Ön düşünceler kısmında Buharî'den naklediyor.
[432] Pondicherry, Doğu Hindistan Fransız şirketine Nizam'm hediye ettiği bir saraydır. Sarayın arşivinde yer alan belgeler arasında Fransa kralının birçok fermanı yer alır. Bunlara göre Fransa kralı, müstemlekede yaşayan herkesin, -keyfî ceza tehdidi ile- katolik mezhebi prensiplerine göre yetiştirilmesini istemekte olduğunu görmekteyiz. 29 no'lu Mart 1724 tarihli, Versay'da verilmiş kral fermanının 2. maddesi: Tüm köleler, Havariler kanalıyla gelen Roma Katolik dini üzre terbiye edilecek ve vaftiz edileceklerdir. Zencileri satın alacak insanlara, onlara, uygun zamanda Hristiyan dinim öğretip vaftiz ettirmelerini emrediyoruz; yapmadıkları taktirde gerekli cezalara çarptırılacaklardır; Hint şirketinin tüm yetkililerinin bu işi takip etmelerini istiyorum. İmza: Dupleix ve yardımcıları. Bunun aksine İslâm, kölelerin bile İslâm'ı kabule zorlanmasına izin vermez.
[433] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 266-270.
[434] İbn Sa'd, 2/1, 14,17; İbn Hanbel, Müsned, I, 246-47.
[435] İbn Hişam, s.462 v.s.
[436] îbn Hacer, İsabe, No, 8336; Kettanî, "Nizam'ul hukûme en-Nebeviyye", II, 38.
[437] Ebu Abdullah Muhamnıed b. Selame b. Cafer, Uyûn'ul-me-arif ve fünûn-i ahbar'il-halaif, (yazma, Topkapı Sarayı), varak 77a. Ayrıca bak, Önce geçen 184. paragraf Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 270.
[438] Taberî, adı geçen eser, I, 1345-46, 1862.
[439] Müslim, Sahih, V; 150, et-Tenkîl ve Fida'ül-Müslimin bolumu.
[440] Bak, daha önce geçen 437. paragraf.
[441] Serahsî, Şehru's-Siyer'i!-kebîr, III, 327-28.
[442] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 270-271.
[443] Taberî, age., I, 1354; başka bir olay için Serahsî, Şerhu's-Si-yer'il-kebîr, I, 69 bkz; şöyle ki, rivayet edildiğine göre Um-mü Kirfa'nin kızı esir alınmış, köleleştirilmiş ve savaş ganimeti olarak dağıtılmıştı; çok geçmeden Hz. Peygamber, bu dağıtım sorumlusuna; bu kadını kastederek o kadını bana hediye olarak ayıracak mısın? diye sordu. Dağıtım sorumlusu şüphesiz ya Rasûlallah! dedi. Ve Hz. Peygamber bu kadını (islâm'ı kabul etmelerine ikna için bir jest olarak akrabalarına) geri gönderdi.
[444] Bak, Hz. Peygamber hakkındaki herhangi bir biyografiye, Bedir Esirleri ve benzeri bölümler.
[445] Maverdî, el-Ahkam es-Sultaniyye, s.132.
[446] Şerhu's-Siyer'il-kebîr, III, 39.
[447] Taberî, I, 1675; Önce geçen 445. paragrafa da bak. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 271-272.
[448] Maverdî, el-Ahkam es-Sultaniyye, s. 132.
[449] Taberî, Tarih, I, 2405-06..
[450] Meselâ, Hz. Ömer'le Hıristiyan Beni Tağlîb kabilesi arasında yapılan meşhur antlaşmada yer alan Cizye kelimesinden, bu kabile alınmış ve bunun yerine, oran olarak zamanla artan başka bir vergi vermeyi kabul etmişti. Bkz. Ebu Yusûfun ve benzerlerinin eserlerinde konu ile ilgili kısımlar.
[451] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 273.
[452] Kur'an, 9:5.
[453] Age.
[454] Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-kebîr, II, 145-50 (92. bölüm).
[455] Kur'an, 8:12; 9:5; 47:4 v.s.
[456] Age, 3:171; 8:104.
[457] Age, 3:172; 4:104.
[458] Age, 47:4 v.s.
[459] Serahsî, I, 34; III, 268-691, ve 140. 144. bölümler. Daha geniş bilgi ve yasakları içeren genel emirler için, 647., 649-, 652. paragraflara bakınız.
[460] Daha sonra gelecek 464. paragraf ve Serahsî, III, 213'e bakınız.
[461] İbn Sa'd. Tabakat, 2/1, 114; İbn Hişam, Sire, s.872-73; Su-heylî, er-Raddu'1-unuf, II, 301, 303; bak Serahsî, 147. bölüm.
[462] Bkz. paragraf 421, No, 2.
[463] Kur'an, 9:12.
[464] el-Kasânî, Bedai'us-sanaî, VII, 101.
[465] el-Buharî, 5:157; Müslim, V:143; Serahsî, age, I, 81-86, 21. bölüm.
[466] Taberî, Tarih, I, 302-03.
[467] İbn Hişam, s.894.
[468] Serahsî, age., I, 83; Hümam b. Münebbih, Sahife, konu ile ilgili yerde.
[469] İbn Hişam, s. 683-84.
[470] İbn Hacer, İsabe, No, 3074.
[471] Taberî, I, 1586.
[472] Serahsî, age., I, 69.
[473] Kur1 an, 9:60; bkz. Mecelle Nizamiyye, makalem, Haydara-bad, Rebi. I, 1357.
[474] Ebu Ya'la el-Ferrâ, el-Ahkam es-Sultaniyye (Mısır, 1357 H.) s.116. Bak, makalem "Hz. Peygamberin Döneminde Bütçe ve Vergilendirme", Journal of Pak. Hist. Soc, Karachi, III, l-II.
[475] Kur"an, 8:60; Serahsî, III, 212: (Müşriklerin kalelerini ateşe vermek veya bunları su altına bırakmak, bunlara karşı mancınık silahını kullanmak, su yolarını kesmek veya kullanılmaz hale getirmek için suya kan, pislik ve zehir atmak serbesttir.)
Bu görüşler, Maliki mezhebinden Halil'in 'zehirli okların, savaşta kullanılmasının yasak olduğu" şeklindeki görüşüyle çelişmektedir. Daha Önce geçen "Yasaklanmış Hareketler"e bakın.
[476] Serahsî, age., III, 265.
[477] Bak, Revue des Etudes Islamiques, 1939: Les Champ de ba-taüle an temps du prophete, Mecmua'i Tahkikat-i İlmiyye, Osmaniye Üniversitesi, Cilt, VII, Ahdinebevi ki meydanı cenk (Türkçesi, "Hz. Peygamber'in Savaşları", Yağmur Yayınları), her ikisi de tarafımdan yazılmıştır.
[478] Serahsî, age., III, 213.
[479] History of Moorish Empire in Europe, III, 634 (1249 yılı olayları bölümü)
[480] Lawrence, Principles of International Law, s.511.
[481] İbn'ul-Esir, Kamil, XII, 34; İbn Şeddâd, en-Nevadir'us-Sul-taniyye..., s.178.
[482] Risale fi keyfıyeti'1-harb ve'1-esra ve'1-mürteddin, yazma, Kahire, Fıkh Hanefıyye, No, 1080, blm.27.
[483] el-Mekayîd el-Harbiyye" yazma, İstanbul, Hamidiye, No, 189, s.308-17.
[484] el-Muhit'ul-Burhanî", cilt, III, bölüm, 23 (yazma, Yeni Cami, îst.).
[485] Şeybanî, Asi, bölüm, "el-Ceyşu'1-lezi gaza fi ehlil-harb", (yazma, Ayasofya, İstanbul).
[486] Bkz. İslamic Culture, Nisan 1941: "islam Ordularında tedhiş aracı olarak kulanılan gürültüler üzerine bir not", s.240 ve devamı.
[487] Taberİ,age.,I, 1379.
[488] Aynı eser, s. 1372; Buharî, 54:15.
[489] Taberî, I, 1375-76; Buharı, 54:16.
[490] Serahsî, age., I, 79.
[491] Taberî, îhtilafül-fukaha, varak, 18 b (yazma, İstanbul); İbn Sa'd, 2/1, 68; İbn Hişam, s.994.
[492] İbn Sa'd, 2/1, 17; İbn Hanbel, Müsned, IV, 65; Maverdî, "el-Ahkam'us-Sultaniyye", s.60.
[493] Muhît Burhanı, bölüm 23; bak, daha sonraki XXVI. bölüm, 5, 604. paragraf.
[494] Serahsî, III, 213; Buharî, 54:146.
[495] Radiyüddîn Serahsî, Muhît, I, 569, Hz. Peygamberin döneminden bir olayı nakleder.
[496] Serahsî, age., III, 216; Ebu Ya'la, el-Ahkam es-Sultaniyye, s.27.
[497] Bkz. yukardaki (4.)'e, dipnot 668'e.
[498] İbn Hişam, s.439-40.
[499] Serahsî, III, 213.
[500] Dineveri, el-Ahbar'ut-tıvâl, s. 120: (Müslümanların mevcut yiyecek ve yemleri tükenince atlarına binip etrafa açılırlardı. Hedef bölgeye varınca hücum eder ve beraberinde yiyecek, yem ve etlik hayvanlarla dönerlerdi.)
[501] Tirmİzî, I, 301, Bulak baskısı.
[502] Dineveri, adı geçen eser, s. 120. Daha fazlası için 'Özel Mülkiyet' bölümüne bak.
[503] Herhangi bir hukuk kitabının 'Ganimet' bölümüne bakın. Mesela, Serahsî age., III, 38, v.s. (bölüm, 118, 119); İbn Rüşd, Bidayet'ül-müctehid, konu ile ilgili yerinde, Hz. Peygamber'in dönemine ait uygulamaları zikreder, ayrıca Ebu Davûd, bölüm, 15, paragraf 126.
[504] Bkz. daha önce geçen I. Kısım, VI. bölüm, No, 11. paragraf, 69. 282
[505] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 274-282.
[506] İbn Asakîr, Tarih Dimaşk, I, 96.
[507] İbn Sa'd, 2/1, 117-18; Makrizî, îmta, I, 343-44.
[508] İbn Hişam, s.902; benim Vesaikim, II, No, 19, yine Vesaikim, No, 31.
[509] Kur'an, 18:79.
[510] İbn. Hişam, s.218,
[511] BeIazurî, Ensab, 1, 304; İbn Habîb, Muhabber, (Haydera-bad-Deccan baskısı), s.360-61.
[512] Taberî, Suyutî v.s.; ayrıca 202. paragrafa bak.
[513] Bkz. Taberî, age., s. 2817, Hicrî 27. Yol Olayları; Gibbaıı, Decline and Fail, V, 555.
[514] İbn Şamecun, Cami'de zikretmiştir, yazma, British Muse-ura, paragraf Zift ve Birûnî, Saidanah, yazma, Bursa, pa" ragraf Zift, Katran.
[515] ibrahim Serheng Paşa, Hakaik'ul-ahbar an duveli'l-bihar, Kahire, 3 cilt., ve A.M. Fehmi, Müslim Sea Power in the Eastern Mediteranean from the Seventh to the Tenth Cen-tury, 1950, bu kitap, daha geniş araştırmalar için gerekli bibliyografya vermesi yanında ayrıntılı bilgiler de içerir.
[516] Bunlardan biri, daha önce anılan A.M. Fehmi'nin kitabıdır.
[517] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 282-286.
İslami Okul Okulların En Önemlisi