Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

XVIII - Külliyat - 3. Sayfa

XVIII- Bölüm.. 3

Casuslar 3

XIX. Bölüm.. 3

Üniformalar 3

XX. Bölüm.. 4

Ateşkes Flamaları 4

XXI. Bölüm.. 4

Düşman Malları 4

Ön Düşünceler 4

1. Devlet Malı 5

2. Özel Mülk. 7

3. Ganimetlerin Dağıtımı 7

4. Düşmandan Ele Geçirilen Eşya ve İnsanların İadesi 9

XXII- Bölüm.. 10

İslâm Ordusunda Kadınlar 10

XXIII. Bölüm.. 11

Ölülere Yapılacak Muamele. 11

XXIV. Bölüm.. 11

Çarpışan Taraflar Arasında, Düşmanca Olmayan İlişkiler 11

1. Müzakere. 11

2. Esirlerin Değişimi. 12

3. Seyahat, Mal Taşımacılığı ve Ticarî Serbestlik İçin Verilen izin. 12

4. Ticareti Yasak Mallar. 12

5. Ateşkes ve Mütareke. 14

XXV Bölüm.. 14

Savaşin Sonu. 14

Bir Barış Antlaşmasının Etkileri 16

Antlaşmanın Esasları 16

Antlaşmaların Onaylanması 16

Antlaşmaların Yorumu. 17

Antlaşmaların Tadili 17

Antlaşmanın Yenilenmemesi 17

Rehineler ve Teminat 17

Meşhur Hudeybiye Antlaşması 17

Antlaşmanın Metni 18

XXVI, Bölüm.. 19

Çeşitli Konular 19

1. Hasta ve Yaralılara Tarafsız ve Millî Sağlık Hizmetleri 19

2. Askeri Mahkemeler 19

3. Tehlikeli Zamanda Dinî Vecibeler 20

4.  Müslümanlar Ne Zaman ve Niçin Barışı Kabule Yanaşmah?. 20

5. Müslümanlar Arasında Meydana Gelen Hataen Katil ve Uluslararası Etkileri 20

6. Yenilgiye Uğramış Olan Düşmanın Alacakları 21

IV. Kısım Tarafsızlık. 21

I. Bölüm.. 21

Giriş. 21

II. Bölüm.. 21

Tarafsızlığı İfade İçin Kullanılan Teknik Tabirler 21

III. Bölüm.. 23

Tarafsızlık Konusunda Kur'an'ın Öğretileri 23

IV. Bölüm.. 24

Hz.Peygamber Ve Dört Halife Dönemlerinde Meydana Gelen Tarafsızlık Durumları Ve Bunlarla İlgili Antlaşmalar 24

1. Olaylar 24

2. Antlaşmalar 25

V. Bölüm.. 27

İslâm Hukukçularına Göre Tarafsızlık. 27

Ek-a. 28

Komutanlara Gönderilen Talimatlar 28

1. Peygamber Tarafından Gönderilenler 28

2. Hz. Ebu Bekir'in Verdiği Talimatlar 29

3. Hz. Ömer Tarafından Verilen Talimatlar 30

4. Abbasî Halifelerin Verdiği Emir Ve Talimatlar 30

Yardım ve Savaş Komutanlarına Verilen Talimatların Şekli 30

Deniz Üssü Komutanlarına Verilen Talimatlardan Bazıları 31

EK-B.. 32

1. Uyruk (tabiiyyet) 33

2. Gayr-ı Müslim Vatandaşlar ve Yabancıların Statüleri 35

3. Hukuklar arasında Tearuz (Çatışma) 36

4. Yabancı Ülkelerdeki Müslüman Vatandaşlar 38

Sonuç. 38

EK-C.. 39

BİBLİYOGRAFYA.. 39

1- Arapça, Urduca, Farsça ve Türkçe Eserler 39

2- Avrupa Dillerinde Yazılan Eserler 42

3- Müslüman Olmayan Ülkelerdeki Devletler Hukuku Tarihi 46


 XVIII- Bölüm

 

Casuslar

 

(478) Eski devirlerdeki casuslar, casusluğun bir hüner olmaktan çıkıp gerçek bir bilim halinde geliştiği zamanımızda karşı tarafa verdiği kadar zarar vereme­mişlerdir. Bununla beraber eski zamanlarda da, haber ve askeri sırları düşmandan gizlemek için, çok dikkatli tedbirler alınmıştır. Nitekim Hz. Peygamber, önemli askerî sırların ele geçirilmesine mani olmak üzere ba­zen, bu belgelere ulaştıran tüm yollan özel şahıslara[1] kapatırdı.

(479) Savaş dönemi casuslarıyla barış dönemi ca­susları arasında, pratikte, İslâm hukukunda hiçbir ayı­rım yapılmaz. Bir düşmanın işine yarayacak bilgileri ele geçiren veya buna teşebbüste bulunan ve bunları düşmana aktarmaya çalışan bu gibi insanlar casus mu­amelesi görürler. Hatta bir müslüman bu hususta kös­tebek görevini yüklense, bir yabancı gibi aynı cezaya çarptırılır.

(480) Beşinci-kol faaliyetleri içinde olduğundan Şüphe edilen yabancılar hakkında doğal olarak formali­teye fazla önem verilmez. Bu konuda, Hz. Peygamber'in dönemine ait ilginç iki olayı burada zikredebiliriz:

(a) Mekkelilerin, şartlarına uymamaları sonucu Hudeybiye antlaşması geçersiz hale gelmişti. Antlaşmayı bozmanın intikamını almak üzere gizliden gizliye büyük hazırlıklar yapılıyordu. İlk müslümanlardan olan Hatip b. Ebi Baltaa, bu hazırlıkların kime karşı yapıldığını sezdi. Ebu Baltaa Mekke'deki dostlarına, Medine'deki hazırlıkların ilerlediğini ve bu hazırlıkla­rın muhtemelen Mekke'ye karşı yapıldığını ve dolayı­sıyla Mekkeîiler'in de gerekli tedbirleri almalarını içe­ren bir mektup yazdı. Bu mektubu yazmakla Hatîp, Mekke'deki mallarının daha iyi korunacağını ummuş­tu. Mektup ele geçti. Mektubun kötü bir niyetle kaleme alınmadığına ve İslâm'a zarar verecek duruma ulaşma­dığına kanaat getirdiği için, Bedir Savaşına[2] katıl­ması yanında İslâm'a geçmiş olan daha önceki hizmet­lerini de gözönünde bulunduran Hz. Peygamber, Hatib'i affetti.

(b) Buharî ve Ebu Dâvud, bir sefer sırasında Hz. Peygamber'in, casusluğundan şüphelenilen bir şahsı takip için emir verdiğini ve daha sonra bu kişinin ya­kalanıp boynunun vurulduğu şeklindeki bir olaydan bir kaç ayrıntıyı naklederler.[3] Ancak bu adama kendisini savunmak için ne gibi bir firsat verildiğini ve kendisin­den niçin kuşkulanıldığım bilmiyoruz.

(481) Ebu Yusuf, devletin vatandaşı veya düşma­nı olup-olmamasına bakılmaksızın gayr-i müslim ca­susların ölüm cezasına çarptırılması, müslüman ise, hapsedilmesi veya fizikî olarak cezalandırılması görü­şündedir.[4]

Çağdaşı eş-Şeybanî ise, casusluk suçunu hırsız­lıktan daha hafif görür ve dolayısıyla, ister müslüman olsun ister gayr-i müslim olsun, casusluk yapan İslâm Devleti'nin vatandaşlarının ölümle cezaiandırılamıyacağım düşünür. Ancak casusluk yapmamak şartıyla kendilerine enıan verilen yabancılar, bu sözleşmeye uy­maz ve casusluk konusunda suçlu bulunursa bunların başlarının vurulabileceğini söyler.[5]

(482) Casusluk konusunda kadın erkek ayırımı yapılmaz.[6] Ancak İslâm hukukçuları, ergenlik çağına ulaşmamış küçüklerin ağır ceza ile cezalandırılamıya-cakları görüşündedirler.[7]

 

XIX. Bölüm

 

Üniformalar

 

(483) Bir savaşın korkunç kargaşası arasında dos­tu düşmandan ayırdetmek için çeşitli düzenlemeler ya-pılagelmiştir. Bu tedbirlerin, dosta yardım etmek ve düşmanı ayırmak gibi iki yönlü amacı vardır.

(484) Hz. Peygamberin savaş seferlerinde özel bir cübbe giydiği rivayet edilir.[8] Öndegelen savaşçıların, çarpışma sırasında farklı elbiseler giydikleri de zikredilir [9] "bjz müslümanlarla kafirleri birbirinden ayıran alamet-i farikamız etrafı sarık sarılı başlıklardır[10] şeklinde Tirmizî'de rivayet edilen bir hadis açıkça özel bir seferle ilgilidir. Ancak Peygamber'in, Bedir günü yardıma gelen meleklerin de belirli işaretler[11]taşıdık­larını söyliyerek müslümanlann da muayyen ve belirli işaretler taşımalarını emretmesi bir tarafa bırakılırsa, Rasulüllah zamanında savaşa giden müslümanlara üniforma giydirmek için ciddî bir girişim olduğuna dair bir açıklık yoktur. Bu vesileyle o gün müslümanlann, sofa (yünden bir çeşit başlık veya sorguç) takmayı be­nimsedikleri rivayet edilir.[12] Hayatı incelendiği zaman Hz. Peygamberin, gece-gündüz kullanışlı bir ta­kını elbise giydiği görülür. Peygamber çıkılan her sefer İçin askerlere ayn bir parola öğretir ve böylece çarpış­ma esnasında dost ve düşman kuvvetlerinin birbirin­den kolayca ayırd edilmesi sağlanırdı.[13]

(485) Üniformaların kullanılışının Hz. Ali döne­minde yaygınlaştığı ve önem kazandığı rivayet edi­lir.[14] Abbasilerden Mu'tasım ve Mütevekkilin, tek tip üniforma giyen ordular kurduklan bilinmektedir.[15]

 

XX. Bölüm

 

Ateşkes Flamaları

 

(486) Silahları yere bırakıp sadece elleri yukarı kaldırmanın eski zamanlarda teslim olmanın işareti ol­duğu bilinmektedir. "Mütareke bayrağı" tabiri ile Hz. Ali döneminde karşılaşıyoruz.[16] Ancak askerî ilmin teknik yönü şimdiye kadar bütünüyle incelenmiş değil­dir. [17]

(487) Bu arada, Muaviyenin askerlerinin mızrak­larının uçlarına Kur'an nüshalarını taktıklarına buna mukabil karşı tarafin da silahlarını havaya kaldırdık­ları burada zikredilebilir.[18]

(488) Buraya kadar biz hep, düşman askerleriyle ilgili şahsi hususları ele aldık. Bundan sonraki bölüm­lerde savaştan etkilenen düşman mallarının durumu­nu inceleyeceğiz.[19]

 

XXI. Bölüm

 

Düşman Malları

 

Ön Düşünceler

 

(489) Mallar menkul (taşınabilir) ya da gayr-i menkul (taşınamaz) diye ikiye ayrılır. Mal şahsa veya devlete ait olabilir. Herhangi bir şahsın tasarrufunda olmasa da, bir devletin toprak hakimiyetinin içinde yer almış olması onu o devletin malı kılar. Daha geniş an­lamıyla, bir devletin hudutları içinde yer alan bütün topraklar, ister kişilerce sahiplenmiş olsun ister hükü­metin tasarrufunda bulunsun o devletin malı kabul edilir. Nitekim bir devletin içinde yer alan bir şahsa ait mala karşı bir düşman tecavüzü, aynen o devletin ta­sarrufunda bulunan bir mala yapılan tecavüz gibi o devlete yapılan bir hakarettir. Bu anlayış, tüm dünya ve içindekiler Allah'a aittir[20] ve onu dilediğine verir[21] ve her hükümdar bulunduğu yeri Allah'ın halifesi ola­rak idare eder,[22] düşüncesine dayanır. Dolayısıyla bun­dan, bir İslâm ülkesinin tüm bölgeleri müslüman hü­kümdarın idaresi altında bulunur, şeklinde bir hukukî prensip ortaya çıkar.[23]Bu hususta Hz. Peygamberin Şöyle bir hadisi vardır: "Sahipsiz arazi Allah'ın ve O'nun Rasûlü'nündür. Onlardan sonra size aittir. Dolayısıyla sahipsiz toprağı kim imar ederse o yer ona ait olur. Nitekim bir yere hiçbir kimse sahip olmaz onu çevirmezse onun mülkiyeti serbest kalmış olur.[24]

(490) Bir müfessir bu hususta şöyle der: "Eski bir şeye', Ad kavmine izafeten ve onların çok eski dönemde yaşamalarına telmihen Adî denir. Gerçekte burada o şeyin onlara ait olup olmadığı sözkonusu değildir. Bu bağlamda tabir, İslâm'dan önce sahibi olmayan bir böl­gede yer alan toprak parçasını ifade eder.[25]

(491) Bu hadisin taşıdığı manaları tartışırken İbn Kudame şöyle der: "Meseleyi özetlemek gerekirse; bu, şu demektir: Bu gibi şeyler ne bir müslümamn ne de bir zimmînin malı değilse, o takdirde bunlar hükümda­rın tasarrufuna geçer. O da bunu, dilediğine (timar ve­ya zeamet olarak) verir.[26]

(492) Devlete ait tüm malların her zaman kendi hudutları dahilinde bulunmasının şart olmadığı bilin­mesi gereken bir husustur. Önemli sayılacak bir mik­tarda mal, başka devletlerin sınırları içinde de yer ala­bilir. Elçiliklere, geçici olarak yurt dışında oturan veya oralarda yaşayan vatandaşlara ait mallar, borçlar ve krediler bu cümledendir.

(493) Düşmana ait mallara uygulanacak İslâm hukukunda yer alan prensip şöyle açıklanmıştır: Birisi­ne ait bir mal başka birisinin eline ancak ganimet yo­luyla geçebilir; başka bir şekilde değil. Nitekim, işgal yoluyla bir mala sahip olmak, tıpkı mülkiyeti sağlayan diğer sahiplendirme yolları gibidir. Dolayısıyla, başka yollardan mülkiyeti ele geçirilen herhangi bir şey, işgal yoluyla en üst derecede gerçekleşmiş olur.[27]

(494) Yukarıda tanımlanan çeşitli mallar, ayrıntı aşağıda anlatıldığı üzere, farklı şekillerde muame­le görür:[28]

 

1. Devlet Malı

 

(495) Bu mallar menkûl veya gayr-i menkûl olabilir. Bunlar devlet hazinesine ait olduğu gibi hükümdar ailesi­ne tahsis edilmiş de olabilir. Kendisine özgü özelliğinden dolayı işe, düşman devletinin toprağından başlıyoruz.

(496) (i) Arazi. Fetih veya işgal yoluyla bir toprak parçasının mülkiyeti buraya yakın olması sebebiyle ko­ruma mecburiyeti ve bağlılığın sonucu olarak, burayı feth eden veya işgal edenlere geçer. İster sürekli veya geçici ya da stratejik olsun fetih veya işgal eylemi, bu­rayı alana, burasını kendi mülkünün bir parçası imiş gibi, vergi koyma, idare ve diğer tüm haklarıyla onun üstünde tasarruf etme hakkını verir.

(497) Fethedilen bir ülkenin nasıl yönetileceği hu­susu, daha İslâm'ın ilk başlarında sert tartışma ve ihti­lafları ortaya çıkarmıştır. Zira Hz. Peygamberin uygu­lamaları meseleyi mübhem bir durumda bırakmıştı. Nitekim, fethedilen ülkeleri bazen gazilere ganimet olarak dağıtmış, başka zamanlarda da, yenilenlere sa­dece özgürlüklerini kendilerine vermekle kalmamış ay­nı zamanda mallarına dokunmamıştı. Hz. Ömer'in hila­fetinde meselenin aldığı son şeklini kaydetmeden önce konuyu daha yakından incelemek gerekir.

(498) Şu ana kadar ulaşabildiğim bilgilere göre, Hz. Peygamberin gazilerine dağıttığı arazi, sadece Nadiroğulları ve Kureyzaoğulları'na ait olan topraklardır. Medineli bu iki yahudi kabilesi, Hz. Peygambere karşı savaşmış ve bir muhasara neticesinde teslim olmuşlar­dı. Kur'an, yahudi ve hıristiyanlara kendi şeriatlarının uygulanmasını emreder.[29]

Muhtemelen Hz. Peygamber bu yahudilerin hak­kını kendi paraları cinsinden ödemiştir,[30] Çünkü Kitab-ı Mukades bu hususta şöyle buyurur:

"Savaşmak üzere bir ülkeye yaklaştığın zaman ona barışı öner. Barışı kabul ettiklerini bildirir ve kapı­ları sana açarlarsa, oradaki herkes sana hizmet etsin ve vergi versin. Seninle barış yapmaya yanaşmaz ve se­ninle savaşırlarsa onları muhasara et ve Rabbin olan Allah, orayı senin eline teslim ettiği zaman, orada bu­lunan eli silah tutan tüm erkekleri kılıçtan geçir. An­cak, kadın ve çocukları, hayvan ve şehirde ne varsa, hatta orada bulunan tüm ganimetleri kendin için al ve Rabbin olan Allah'ın sana verdiği ganimeti ye![31]

(499) Nadiroğullan meselesinde ise Hz. Peygam­ber onları yerlerinden sürüp çıkarmakla yetinmiş ve her şahsın beraberinde bir deve yükü malını almasına izin vermişti.[32] Böylece bu kabileye ait topraklar boş ve sahipsiz kalmış ve devlet başkanının bunları dağıtabilme imkanı ortaya çıkmıştı. Kureyzaoğulları mesele­sinde kendilerinin seçtiği hakem, tam Tesniye Kitabı­nın onayladığı hükmü seçmişti[33] ve bunun neticesinde toprakları sahipsiz kalmıştı. Bu hükmü duyunca Hz. Peygamber, Allah bunu yedi kat göklerin ötesinden ön­ce takdir etmişti, diyerek sadece yorumunu belirtmişti. Halbuki yahudiler Hz. Peygamber'in merhametine sı­ğınmış olsaydılar, herhalde daha yumuşak bir kararla karşılaşırlardı. Fakat onlar, önceleri kendilerinden olan sıradan bir müslümanı seçmişlerdi ve bu şahsın da o sırada bunlara karşı muğber olması gayet tabii idi. Müslümanlar önceleri, Nadirli Yahudilere gayet yumuak davranmışlardı. Bu harekete minnettar kalacakla­rına aksine Hendek muhasarasını hazırlamışlar, üste­lik bunun öncesinde de Hz. Peygamber'in, küçük bir serivye üe Dumet'ul-Cendel'e kadar gitmesine sebep ol­muşlar ve bu esnada hazırlamış oldukları tuzaktan da peygamber sağ-salim kurtulmuştu ve Medine'nin mü­dafaası için gereken hazırlıklara nezaret etmek üzere şehre dönmüşlerdi.[34]Ayrıca bu yahudiler, Hendek muhasarasında müslümanları arkadan hançerlemeye kalkışmıştı. Her fırsatta Hz. Peygambere karşı düş­manlığını açığa vuran Vinsinck bile, Nadiroğulları'na Önceleri gösterilen yumuşaklığın beklenenin aksine düşmanlık şeklinde tezahür etiğini ve bundan sonra da, artık, hiçbir devlet adamının aynı hatayı bir daha işleyemeyeceğini kabul eder.[35]

(500) Savaştan sonra teslim olan Hayber yahudileri bulundukları topraklardan sürülmüştü. Ancak ikinci bir karara kadar Hz. Peygamber onlara, geriye dönüp eski topraklarında kalmalarını ve kiracı olarak orada çalışma müsadesini verdi.[36] Bu karar, Arabis­tan sınırları dahilinde istenmiyen kabilelerle beraber Hayber yahudilerinin de çıkarılıp Mezopotamya'ya[37] iskan edilmesi şeklindeki Hz. Peygamberin ölüm döşe­ğinde[38] yaptığı vasiyetine uygun olarak Hz. Ömer'in hilafeti döneminde alınmıştı. Hayber yahudileri gibi, Fedek ve Vadilkura yahudileriyle de, aynı şartlarla ki­ralama konusunda anlaşma yapıldı.[39]

(501) Savaştan sonra teslim olan yahudiler dışın­daki topluluklar hakkında kaleme alınan aşağıdaki devlet belgesi ilginçtir:

"Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Allah'ın elçisi Muhammed'den, Allah'ın kılıcı Halid b. Velid'in huzu­runda sahte tanrılardan ve putlardan vazgeçerek İslâm'ı kabul eden Ukaydir için Dûmetul-Cendel ve ci­varı ile ilgili bir fermandır:

"Su bakımından zengin olmıyan, çevrilmemiş, ekilmemiş ve terkedilmiş bütün topraklar, kalkan, zırh, at ve katırlar ve kale bizimdir.

Etrafı çevrilmiş hurma bahçeleri ve tarım alanla­rındaki sular sizindir.

Hayvanlarınızın otlaklarda yayılmasına engel olunmayacak, vergide küsurat dikkate alınmayacak, otlaklar size kapanmayacaktır. Hergün namazlarınızı kılacak ve zekatınızı vereceksiniz. Mevlamz olarak Al­lah'a dayanın. Bunun karşılığında iyi muamele ve ant­laşmaya titizlikle uyulacağından emin olabilirsiniz"[40]

(502) Kaleler gibi sahipsiz yerlere devletçe el kon­ması ve bütün gerçek şahısların mülkleri üzerindeki tasarruflarının devam ettirilmesi, sürülüp yerlerinden çıkarılmayan sakinler için kabullenilen şartlardır.

(503) Savaşmadan teslim olan topraklara da aynı hükümlerin uygulanmış olduğu anlaşılmaktadır. Nite­kim, Hz. Peygamberin döneminde savaşsız teslim olan Arabistan ve Filistin'in çeşitli bölgelerindeki bazı top­rakların, İslâm devletine üstün hizmetleri olan bazı şa­hıslara timar ve zeamet olarak verildiğini görüyoruz. Böyle bağışlanan topraklarla ilgili belgelerde: "sözkonusu toprağa herhangi bir müslümanın sahip olmaması şartıyla..." anlamında önemli bir cümleye rastlıyoruz.[41]

(504) Hz. Peygamberin vefatından hemen sonra fslâm orduları tarafından fethedilen Irak ve Suriye'nin verimli topraklarının, diğer ganimetlerle beraber, İslâm hukukuna göre kendilerine dağıtılmasında gazi­ler ısrarda bulundular. Mesele Medine'ye iletildi. Konu enine-boyuna tartışıldı. Varılan sonuç her iki ordunun komutanına bildirildi. Oldukça geniş ve uzun olan bu kararları Ebu Yusuf nakleder.[42]Bu sonuncu belgenin tercemesi bizim hedeflerimiz için yeterli olur sanırım:

"Ebu Ubeyde, Hz. Ömer'e bir mektup yazıp gayr-i nıüslimlerin hezimetini, Allah'ın müslümanlara ihsan ettiği ganimetleri, fetholunan ülkelerin halklarının önerdikleri barış şartlarım ve müslümanlarm, ele geçi­rilen şehirlerin halkıyla, meyveleri ve ekinleriyle bera­ber toprakların ganimet olarak kendilerine dağıtılma­sını istediklerini bildirdi ve ancak kendisinin bu istek­leri geri çevirdiğini ekledi ve bu konularda onun görüş­lerini sordu.

Hz. Ömer buna şöyle cevap verdi: Allah'ın size verdiği ganimetler, şehir ve belde hakkında bildirdikle­rinizi okudum. Hz. Peygamberin ashabına danıştım, onlar da bir karara varamadılar. Benim görüşüm Al­lah'ın Kitabı'nda buyurduğu gibidir; şöyle ki, "Allah'ın onlardan (mallarından) Peygamberi'ne verdiği gani­metler için siz at ve deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere karşı üstün kılar. Allah her şeye kadirdir. Allah'ın (fethedilen) ül­keler halkından Peygamberi'ne verdiği ganimetler, Al­lah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ona Sakının' Alîah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı ,(Allah'ın verdiği bu ganimet malları,) yurtlarmdan ve mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve Peygamberi­ne yardım eden fakir muhacirlerindir. İşte doğru olan­lar bunlardır.[43]

Bu ayet Mekkeli ilk muhacirleri işaret eder. Daha sonra, "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönül­lerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı iç­lerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kur­tuluşa erenlerdir.[44]

Şüphesiz bunlar, Ensar (yani Mekkeli muhacirle­re yardım edenler)dir.

"Bunların arkasından gelenler.[45] Bunlar da şüphesiz, siyah ya da beyaz ırktan gelen Adem'in ço­cuklarıdır ve Allah bunları kıyamet gününde, ganimet alanların arasına dahil etmiştir.

Bundan dolayı, ganimet olarak Allah'ın size ver­diğini, (önceki) sahiplerinin yanında bırakın, ama onla­ra kaldırabilecekleri cizyeyi yükleyin ve ülke refahının bir kaynağı olarak bunu müslümanlara dağıtın. Çünkü bu yerleri eski sahipleri daha iyi tanır ve daha verimli olmasını sağlarlar. Bu insanlarla barış yaptıktan ve cizye aldıktan sonra, siz ya da sizinle beraber olan müslümanlar, bunları ganimetten bir parça sayıp ara­nızda paylaşamazsınız.

Aslında Allah bunu, bizim ve sizin için açıkladı ve kitabında zikretti:

"Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanmayan, Allah ve Rasûlünün haram kıldı­ğını haram saymayan ve hak dini kendine din edinme­yen kimselerle savaşın, ta ki, (savaş yoluyla) baş eğdi­rilip kendi elleriyle bağışıklık vergisi ödeyinceye kadar.[46]

"Kendilerinden bir defa cizye aldıktan sonra, on­lardan tekrar bir talepte bulunmaya hiçbir imkan yok­tur" Fethettiğimiz yerlerde yaşayanları oralardan sürsek, oraları müslümanlara dağıtsak, bizden sonra gele­cek müslümanlara ne kalır, bana söylemlisiniz? Billa­hi, konuşacakları birini, faydalanacakları bir şey bula­mazlar. Diğer taraftan, (zaptettiğimiz yerlerdeki insan­ları köleleştirmesek) yaşadıkları sürece müslümanların ihtiyaçlarını karşılarlar; biz ve bu kimseler dünyayı terkettiğimiz zaman onların çocukları bizim çocukları­mıza hizmet edeceklerdir. İslâm'ın zafer ve hakimiyeti sürdükçe onlar, bu dinin mensuplarının köleleridir.

"Dolayısıyla onlara cizye koyun ama onları köleleştirmeyin, müslümanların onlara zulmetmelerine izin vermeyin, meşru olanın dışında mallarını almala­rına meydan vermeyin ve onlarla yaptığınız barış an­laşmalarının şartlarını harfiyyen yerine getirin."

"Ve yortu günlerinde önlerinde Haç topluca yürü­melerine gelince, sizden istedikleri gibi senede bir defa sancaksız-bayraksız ve şehir dışında olmak şartı ile on­lara bu törenleri yasak etmeyin. Şehir içinde müslümanlar ve camileri aralarında Haçları görünmemeli.[47]

(505) İslâm hukukçuları, yeni fethedilen toprakla ganimet olarak dağıtılmak veya gelirinin tüm top­umun ihtiyaçlarına harcanmak üzere devlet malı olarak alıkonması huşunda kararın devlet başkanının hükmüne bırakılmasını nazari olarak ileri sürseler de, Hz. Ömer'in döneminden beri bu uygulamanın aksini gösterecek bir durum ile karşılaşmamaktayız.[48] An­cak ne zaman olursa olsun, müslümanlarca kabul edi­len barış şartlarının iyi niyetle ve tam olarak uygulan­ması hususunda hiçbir görüş ayrılığı yoktur.[49]

(506) (a) Kutsal Topraklar. Burada fethedilen top­raklar hususunda yapılacak işlemlerde birden fazla özellik arzeder: Yerleşmelerine izin verilmeyen Arabis­tan topraklarında gayr-i müslimlerin nakledilmesi (Arabistanın müslüman halkının hizmetinde kullan­dıkları gayr-i müslim köle ve uzmanlar konusunda ol­duğu gibi, daha önce geçen 204. paragrafa bakın).

(507) (b) Kraliyet Topraklan. İslâm hukukçu ve ta­rihçileri Hz. Ömer'in, İran topraklarından on sınıfına kraliyet malı imiş gibi işlem yaptığını naklederler: Sabık hükümdara veya aile fertlerine ait topraklar, savaşta ölenlerin arazileri, ülkelerinden kaçıp geri dönmeyenle­rin yerleri, kışla arazileri, ormanlar ve benzeri yerler.[50]

(508) (c) Birden Fazla Devletin Malı olan Yerler. Ortaklardan biri tarafsız kalan topraklar konusunda, bazı ihtilaflar ortaya çıkabilir.[51] Nitekim savaş halinde olan hiçbir devlet, askeri kuvvetlerin intikali, silah­ların tamir ve kıtaların silahlandırılması ve benzeri as­keri önem taşıyan faaliyetler için kullanılması halinde bu tür toprakları tarafsız kabul etmez. Sadece tarafsız­lığın ilan edilmesi, fiiliyata geçmedikçe, savaşan taraf­lar içi*1 hiçbir mana ifade etmez.

(509) (ii) Ordunun Donanımı. Savaşın cereyan ettiği bölgelerde, savaşta kullanılan eşya bakımından, devlet veya şahıs malı ayırımı yapılmaz. İnsanlar ve eşya, savaşlarda zaptetme, tahrib etme ve imha etme gibi savaş sonuçlarından kendilerine isabet eden so­nuçlara katlanırlar. Daha önce savaş esirleriyle ilgili meseleleri ele almıştık. Ganimetlerin dağıtılması mese­lesi bu bölümde sırası gelince ele alınacaktır.[52]

 

2. Özel Mülk

 

(501) Savaşın olduğu bölgede düşman devlete ait mal ile bu devletin vatandaşlarının malları arasında hiçbir fark gözetilmez. Bir şehir veya kale savaş sonun­da teslim olmak zorunda kalırsa, kuşatma sonunda sa­vaşmadan teslim olanlardan farklı şartlara tabi olur. Nitekim Hayber'de Hz. Peygamber, düşmana, üzerle-rindekilerin dışında ne varsa Hayber'de bırakıp oradan sürülme şartını kabul ettirmişti. Ancak, merhametinin bir eseri olarak bu şarttan daha sonra vazgeçmiştir. Düşman sürülmüş, hakimiyet altına alınmış ama, zap-tolunan şehirlerin toptan ve hiçbir ayırım yapılmaksı­zın yağma edilmiş olduğuna dair ilk dört halife döne­minde hiçbir uygulamaya rastlanmaz.[53]

 

3. Ganimetlerin Dağıtımı

 

(511) İslâm hukuk tarihi bu noktada ilginç bir du­rum arzeder. Müslümanlar, vatanları Mekke'den kovul­dukları ve sığındıkları Medine'de bir Sitedevleti kur­dukları sırada, ganimet konusunda uyacakları bir hu­kukları yoktu. Bu gibi durumlarda Hz. Peygamber, genellikle, Kitab-ı Mukaddesteki uygulamaları takip ederdi. Binaenaleyh, Bedir savaşından kısa bir süre ön­ce seriyyenin başında sefere çıkan[54] İbn Cahş, ele ge­çirilen ganimetin beşte birini devlete ayırdıktan sonra geri kalanı gazilere dağıtarak bu konuda ilk adımı at­mış oldu.[55] Ancak Peygamber ganimeti kabul etmedi­ği gibi kendisinin izni olmaksızın çatışmaya giren seriyyeyi de azarladı.

Bundan üç ay sonra Bedir savaşında çok sayıda esir ele geçirildi. Sahabe, esirlerin boyunlarının vurul­masını isteyenlerle, fidye karşılığında serbest bırakılma­sını isteyenler olmak üzere ikiye ayrıldı. Alemlere rah­met olarak gönderilen Peygamber'in merhameti[56] ağır bastı ve ikinci görüşü benimsedi.[57] Ganimetler konu­sunda mükemmel bir basiret örneği gösterdi. Aradan çok geçmeden Kur'an, ganimetlerin dağıtımı hususunda bir kuralı ortaya koydu: Buna göre bir savaştan sonra ele geçirilen ganimetler, beşte biri devlete[58] ayrıldıktan sonra geri kalanı, süvarilerin bir piyadenin iki kat ala­cak şekilde,[59] ve nefer ile komutan arasında hiçbir ayrı­calık gözetmeksizin askerin arasında eşit olarak dağıtıla­caktı. Savaşmadan ele geçirilen ganimete gelince, bunun hepsi devlet hazinesine gider ve devlet başkanının tasar­rufunda kalır.[60]Ganimetin bu türüne, kuvvet yoluyla ele geçirilenden ayırmak için teknik olarak Fey denir.

(512) Bir yer, çarpışma ve hücuma mahal kalma­dan barış yoluyla teslim alınmış olabilir. İslâm devleti­nin bu tür anlaşma ile kazandığı her şey Fey'e girer. Muahedeye göre mükerrer haraç, bir defaya mahsus olarak verilen ödemeler, savaşsız ele geçirilen düşman ülkesinde bulunan sahipsiz yerler, bu türden başka ör­neklerdir.[61] Hayberin başına gelenlerden Fedek halkı korkmuş ve oranın halkı ile yapılan barış şartlarının aynısı ile anlaşma yapmayı Hz. Peygamberden rica et­mişti. Hayber'de ele geçen şeyler ganimet muamelesi görmüş fakat Fedek'te alınanlar Fey işlemine tabi tu­tulmuş ve aynı sebepten Hz. Peygamber'in re'yine ve O'nun emrine bırakılmıştı.

(513) Gerek ganimet gerek Fey, sadece sığır veya menkul malları değil aynı zamanda mülk veya gayr-ı menkul mal ve köleleri de içerir.

(514) Buraya kadar, savaşta ele geçirilen toprak ve esirler hakkındaki İslâm hukukunu tartışmış bulu­nuyoruz. Bir düşman askeri esir edilir, fidye veya mü­badele ve karşılıksız ülkesine iade edilmezse ona nor­mal bir şekilde sahiplenilebilir. Dağıtım ve bölüşme zorluklarının üstesinden gelmek için, köleler, genellikle satılır ve elde edilen miktar, ganimeti alan ordu ile islâm Devleti arasında dörtte bir oranda taksim edilir.

(515) Ganimet, İslâm topraklarında dağıtılır, islâm ülkesi savaş sırasında resmen İslâm toprakları­na ilhak edilen yeni fethedilen yerleri de içerir. İslâm hukukçuları, Bedi, İslâm ülkesine ilhak edilmemiş sa­dece düşmana karşı zafer kazanılan sıradan bir yer olarak tanımlarlar.[62] Diğer yanda (bunun aksine) tfayber ve Beni Mustalik yurdunun Peygamber tara­rından fethedilir-edilmez ilhak edildiğini ifade ederler.[63] Bundan dolayı, Bedir, Huneyn ve benzeri başka yerlerde ele geçirilen ganimetleri, buraları İslâm ülke­sine resınen ilhak edilmemiş olduğu için bu yerlerde dağıtılmamıştır. Hayber ve benzeri olaylarda ise gani­metler hemen orada dağı tılı vermiş ti.

(516) Daha önce ifade edildiği gibi, ganimetin beş­te dördü, °nu ele geçiren orduya mükafat olarak ayrılır. Bu konuda, gönüllü ile muvazzaf, bir asker ile subay, hatta başkomutan arasında hiçbir fark yoktur; herkes eşit pay alırlar.[64] Ancak bir piyade, süvarinin yarısını ve bazılarına, göre üçte birini alır.[65]Orduyu arkadan takip eden ve genellikle savaşa katılmayan müteahhit, tüccar ve benzeri meslek mensupları, savaşa fiilen ka­tılmadıkça ganimet alamazlar.[66]Ancak fiilen savaşan­larla, konumları ve bulundukları mevzileri icabı gerek­tiğinde her an çatışmaya katılmak durumunda olan stratejik yerleri tutan ve nöbetçiler arasında hiçbir fark-yoktur. Bedir'de Hz. Peygamber, savaş meydanın­da fiilen bulunmamalarına rağmen sekiz kişinin gani­metlerden pay almalarına müsaade etmiştir. Bu şahıs­ları başkomutan, keşif ve gözetleme gibi özel görevler­de istihdam etmişti.[67] Kadınlara, kölelere, çocuklara ve gayri müslimlere ifa ettikleri önemli işlere karşılık bir hediye verilse de yetişkin müslüman askerlerle eşit pay alamazlar. Bununla birlikte, gayr-i müslimler bü­yük bir kuvvet oluşturur ve bunların yardımı olmaksızın İslâm ordusu yeteri derecede performans göstere-rtiezse o zaman bir istisna yapılır ve gayr-i müslimler de İslâm askerleriyle eşit derecede pay alırlar.[68]

(517) Askerler, ganimetten düzenli bir şekilde al­dıkları beşte dördün dışında, gösterdikleri çalışma ve gayretlerine karşılık iki tür ücret ve mükafaat alırlar; bunlara Tenfil ve Seleb denir. Şimdi bunları tanımlaya­lım:

(518) (i) Tenfil. Bu tabir ile İslâm hukukunda biz, daha büyük fedakarlık ve risk gerektiren eylemlerine karşılık askerlere verilen bir ödülü anlıyoruz. Bu mik­tar devletin[69] verdiği paydan ayrıdır. Serahsî,[70] önce­den tayin edilen bu tür ödüller konusunda uzun tartış­malar nakleder.

(519) Hz. Peygamberin, sefere giderken yolda, ele geçirilen ganimetten devlete düşen hissenin dörtte biri ve sefer dönüşünde de veya ricatlerde devlete ait kıs­mın üçte birini dağıtarak askerleri mükafatlandırdığını nakleden bir çok hadis vardır.[71] Böyle bir uygulamaya sebep ise, çağdaş ordu mensuplarının bana verdikleri bilgilere göre, bir manevra gayesiyle olmamak şartıyla bir geri çekiliş veya rica'tin, hücum ve düşman içine sızmaktan daha nazik ve tehlikeli olmasıdır. Serahsi'ye göre, sefer dönüşü asker yeteri derecede ganimet almış veya bunları taşımaya bağlı olarak yorgundur.

(520) (ii) Seleb demek, düelloda rakibini safdışı bı­rakıp galip askerin ondan ele geçirdiği şey demektir. Hanefi mezhebine göre, bunun geçerli olması için, ko­mutanın bunun böyle olduğunu önceden ilan etmesi ge­rekir. [72]

(521) Seleb'in tamamı galip gelenin hakkıdır. Ma­liki mezhebinin aksine devlet bundan beşte bir alamaz. Böyle olmakla birlikte, Hz. Ömer'in, beşte bir devlet hissesini aldığı bir olay nakledilir. Rivayet edildiğine göre, Bera b. Malik göğüs-göğüse çarpışırken bir Iran komutanını öldürdü. Ondan ele geçirdiği ganimetler­den biri otuz bin dirhem ediyordu; olaya göre Hz. Ömer: "Her ne kadar Seleb'den beşte bir alınmıyor idiyse de, bu çok büyük bir meblağa varan değerdedir" demiş ve ilk defa 'seleb'den devletin payı alınmış oldu.[73] Bu, seleb ödülünün devletin bir lütuf ve ihsanı olduğunu gösterir.

(522) İbn Cumaa, bir askerin, öldürdüğü insanla­rın mallarına hangi şartlarla sahip olacağını ayrıntılı bir şekilde anlatır ve şöyle der:[74]

(a) Gerçek manada hayatî bir tehlike ile karşı karşıya kalınmak, düşmana karşı kaleden yapılan ateş ve arkadan vurma hallerinde seleb sözkonusu olmaz.

(b) Çarpışma anında öldürmek, bozguna uğramış veya ricat halindeki ordu mensupları öldürülmez.

(c) Silahlarını bırakıp teslim olmuş askerleri de­ğil, direnip karşı koyanı öldürmek.

(d) Düşmanı öldürmek veya çapraz olarak el ve ayakların ya da aynı tarafın el ve ayağını kesmek sure­tiyle en azından zararsız hale getirmek.

(e) Ganimetten tam hakkım alamıyan (mesela kö­leler gibi) Selebe'ye hakları olmadığını, bazı kimseler ile sürmüşlerdir.

(523) Seleb, çarpışmada öldürülen askerin silah e giyeceklerine ilaveten, vuruşma anında yanında olyan evde ve karargahtaki mallarını da içine alır.

(524) Safiy. Daha önceki bölümlerde gördüğümüz[75] İslâm öncesi Arabistan'da öncü kuvvet (akıncı) komutanlarının, ganimetin dörtte birine, taksi­ci mümkün olmayan eşya üzerinde, düşmanın bozguna uğramasından ve genel yağmadan önce ele geçirilen, taksim edilmeden önce ganimetlerde tasarrufta bulun­mak ve kılıç, cariye, at ve benzeri değerli şeylerden kendileri için seçmeleri geleneksel bir uygulama idi. Biraz önce ele aldığımız gibi Hz. Peygamber, dörtte bir payı beşte bire indirmiş ve bu da, devlet başkanının ve­ya komutanın özel kasasına değil, devletin hazinesine gidiyordu. Seçme ya da Arapça tabirle Safiyy hakkı[76], Peygamber tarafından da kullanılmıştır. Ebu Sevr dı­şındaki hukukçuların büyük çoğunluğu bunu, Peygam­bere Özgü bir hak ve bir imtiyaz olarak kabul etmişler­dir. Sadece Ebu Sevr, Peygamber'e halef olanların da bu hakka da sahip olduklarını ileri sürmüştür.[77] Bu­nun dışında diğer putperest adetleri İslâm ilga etmiştir.[78]

 

4. Düşmandan Ele Geçirilen Eşya ve İnsanla­rın İadesi

 

(525) İslâm hukuku, müslümanlardan birşeyler ele geçiren düşmanı o malın sahibi olarak[79] tanır ve düşmanın isterse onu müslümanlara satabileceğini ka­bul eder.[80] Böyle bir mal sahibine eman verilirse, Ön­celeri müslümanlara ait olduğu zamanlarda ona sahip olabilmiş gibi bu malla ilgili mahkemede ona karşı hiç-

bir dava açılamaz.[81] Kısacası, müslümanlar için tanı­nan hakların aynısını, İslâm hukuku, düşman için de kabul etmiştir, islâm hukukçuları, "bu dünyanın musi­bet ve imtihanları karşısında, müslüman ve gayri müs-limin eşit olduğu" prensibini benimserler.[82]

(526) İslâm ordusunun bir askeri, müslüman ya da gayr-i müslim olması farketmez, esir edilir ve köleleşti-rilirse, o düşman elinden[83] kurtulur-kurtulmaz özgür­lüğünü kazanmış olur. Aynı durum İslâm ordusunun eli­ne düşen düşman askeri için de geçerlidir; yani kaçıp kurtulurlarsa özgürlüklerine kavuşmuş olurlar.[84]

(527) Savaş sonrası ele geçirilenlerin iadesine (mübadelesine) gelince, müslümanların tasarrufunda olanlar düşmanın eline geçer ve fakat İslâm ordusu on­ları yeniden geri alırsa, ganimet dağıtılmadan önce ga­nimetlerin içinde yer alan bu malların kime ait olduğu kanıtlandığı taktirde eski sahiplerine iade edilir.[85] Çünkü, vatandaşın hakkını korumak devletin en önem­li görevlerindendir. Eskiden kimlere ait olduğu ispat edilemeden dağıtılan eşyalara ilk sahipleri bunlara an­cak, değerlerini vererek tekrar sahip olabilirler.

(528) Sırası gelmişken, Grotius'un De Jure Belli ac Pacis adlı eserinde, Müslümanların bu uygulamasına en azından dikkat çekmiş olduğunu zikredebilirim. Aynı şe­kilde, hristiyan olmayan ülkelerde ve Avrupa kaynaklı olmayan hukuklardaki benzer kavramların "keşfinden" kaynaklanan hayranlıklarını da anabilirim.[86]

 

XXII- Bölüm

 

İslâm Ordusunda Kadınlar

 

(529) Hz. Peygamberin daha ilk dönemlerinden beri kadınlar, yaralılara bakmak,[87] yaralı ve şehitleri savaş alanından nakletmek,[88]yemek pişirmek,[89] su taşımak,[90] genel hizmetlerde bulunmak,[91] bazı acil vakalarda ve hatta bilfiil savaşa katılmak suretiyle savşalarda yerlerini almışlardır.[92] Kadisiye savaşında (H.14. yılında) kadınlar, şehitler için mezar kazmışlardı.[93] Serahsî (ölm. H. 438)nin yaşadığı dönemde ka­dınlar, karargahlarda levazım nöbetçileri olarak istih­dam edilmişlerdir.[94]

(530) Daha sonraki hukukçular, savaşlarda görev almak isteyen kadınların ileri yaşta olmasında[95] ısrar etseler de, biz, Hz. Peygamberdin seferlerine genç, hatta bekâr kızların katıldığını gösteren karşı örnekleri gör­mekteyiz (İbn Hişanı, s.768). Uhud savaşına katılan Hz. Peygamberin hanımı Aişe validemiz pek gençti. Bu savaşta onunla beraber gönüllü kadın savaşçıları ordu­ya su dağıtım hizmeti vermişlerdir.[96]Buhari'ye gö­re[97] Hz. Peygamberin hanımları, örtünme emrinden sonraları da seferlerde O'na refakat etmişlerdi. Hayber savaşında geçen genç bir kızla ilgili bir hikaye var­dır.[98] Buharfde, Deniz savaşlarına katılan, yaralılara hizmet eden ve bunları hastahanelere nakleden ya da daha başka şekillerde askerlere yardımcı olan kadın­larla ilgili çeşitli bölümler yer alır.[99] Şeybanî, yakınla­rı tarafından engellenmedikçe genç kadınların savaşa katılmalarına cevaz verir: (Yaralılara yardım etmek üzere bir kadının yakımyla sefere katılması caizdir; ancak yakın akrabaları­nın izni. olmaksızın, yaşlı olsun genç olsun kadınların savaşta yer almaları caiz değildir, gidemezler)[100]

(531) Güvenli bir yerde bulunsun diye küçük bir kaleye gönderilen Hz. Peygamberin halası Safiyye, ka­lenin etrafinda şüpheli bir şekilde dolaşan bir yahudiyi kendi elleriyle öldürdü.[101] Büyük komutan Halid b. Ve-lid'in hanımı ve kızları binicilikleriyle meşhurdular. Kadisiyye savaşında gönüllü bir grup kadın, ellerinde sopa ve taşlarla çarpışmada önemli bir hizmet ifa et­mişler[102] ve bir defasında, takviye askeri yardım geliyormuş havasını verecek şekilde düzenli saflar halinde yürüyerek durumun lehe dönmesini sağlamışlardı.[103] Bu savaşta sadece bir kabileden yediyüze yakın kocasız (dul veya başka şekilde)[104] kadın yer alıyordu ki, bun­dan, katılan tahmini kadın sayısını çıkarmak müm­kündür. Hz. Peygamberin hanımı Aişe, Cemel vakasın­da dördüncü halife Hz. Ali'nin kuvvetlerine karşı orduya sevk ve idare etmişti.[105]

 

XXIII. Bölüm

 

Ölülere Yapılacak Muamele

 

(532) Düşman ölülerinin uzuvlarının kesilmesini İslâm hukukunun kesinlikle yasakladığım daha öncele­ri anlatmıştık. İslâm'da ölüye her zaman ve her yerde saygı gösterilir. Nitekim defnedilmek üzere götürülen bir gayr-i muslini naşı yanından geçirilirken Hz. Pey­gamber ayağa kalkıp saygı gösterirdi.[106] Savaşlarda öl­dürülen düşman ölülerinin[107]cesetleri müslümanların-ki gibi gömülür.[108] Düşman savaşta ölenlerinin bazıla­rının cesetlerini kendilerine teslim edilmesini isterse, bu ricaları reddedilemez. Hatta Hz. Peygamber bu işi, Hendek[109] savaşında ölen birinin cesedinin teslimi üzerine, masraf olarak teklif edilen parayı geri çevire­cek dereceye vardırmıştı. Bununla birlikte Ebu Hanife, bu bağlamda, düşmanın önerdiği paranın alınabileceği görüşündedir. Nitekim O bu konuda şöyle bir delil ileri sürer: mademki düşmanın malı savaşta müslümanlarca müsadere edilebiliyorsa, o taktirde, gönül rızasıyla verdikleri malın alınması yasaklanamaz.[110] Hz. Peygamber'in, düşman cesetlerini karşılıksız teslim etme hukukîlikten ziyade, dindarlığından, fetva değil takvadan kaynaklandığı, veya bazı düşman ailelerin kalbini kazanma hususunda ve bir miktar pa­radan daha değerli propaganda gayesiyle ortaya konan daha derin psikolojik bir temele dayandığı anlaşılıyor.[111]

 

XXIV. Bölüm

 

Çarpışan Taraflar Arasında, Düşmanca Olmayan İlişkiler

 

(533) Çarpışan tarafların, mecburiyetten ya da ik­na sonucu birbirleriyle düşmanca olmıyan geçici ilişki­ler içine girme durumları savaş sürecinde sık sık orta­ya çıkar. Düşmanlık hukuken sürerken, çarpışmalar cephede ya da cephenin bir kesiminde fiilen durduru­lur. Bu iş bütünüyle, tarafların karşılıklı vardıkları an­laşmalarına bağlı bir olaydır.[112]

 

1. Müzakere

 

(534) Bu tür ilişkilerin ilk örneği karşılıklı mesaj alışverişidir. Bir taraf, karşı tarafla görüşme yapmak istediğinde, bunu ifade edecek bazı işaretlerde bulunur -günümüzde beyaz bayrakların kullanılması yaygın bir türdür- ve mesaj götüren kişi veya grubun karşı tarafın komutanına ulaşmasına ve bu amaçla görevlendirilmiş ve kendisine emanet edilmiş olan emaneti ona vermeye izin verilmesi istenir. Bu tür elçilere genellikle tercü­manlar eşlik eder.

(535) Çarpışan taraflardan karşı tarafa mesaj gö­türen kişiler ötedenberi saygı görmüş ve her türlü teca­vüzden masun kalmışlardır. İslâm, bu makul geleneği onaylamıştır.[113] Mesaj getiren düşman delege üyeleri, dönüş yolunda[114] bile her türlü tecavüz, saldırı ve va herhangi bir şahsi suçtan dolayı alıkonamazlar. Bu­nunla beraber, düşman tarafından mesaj getirenlerin her zaman kabul edilmelerini gerektirecek bir kural da yoktur. Bu durumda, elçinin kabul edilmeyeceği karşı tarafa bildirilir.

(536) Bu tür mesaj getirenlere gerekli saygı göste­rilir ancak, askerî zaruretler gerektiriyorsa gözleri bağ­lanabilir ve kendisini bulunduğu yerlerden fîziken ister uzaklaştırılsın ister uzaklaştırılmasın; askerî sırları el­de etmeye kalkışmaması bu kişinin diplomatik nezaketi gereğidir. Bu kimseler göz hapsinde genellikle tutula­maz, ancak bazı özel durumlarda, durumun nezaketin­den kaynaklanan aciliyetler geçinceye kadar konumuyla mütenasip bir şekilde belli bir süre göz altında tutulabi­lirler.[115] Hatta gerektiğinde, başka bir yere nakledilebilir; ancak bu hesap dışı yolculuklardan kaynaklanan za­man kaybı telafi edilir; dönüşünde güvenli bir yere bıra­kılır ya da böyle bir yere kadar götürülür.[116]

(537) Mesaj getirenlerin ihaneti andıran her hare­keti sert bir şekilde karşılanır ve diplomatik dokunul­mazlığının kaldırılmasına sebep olur. Çünkü diğer elçi­ler konusunda olduğu gibi mesaj getiren bu kimselerin haklan da görevleri karşılığıdır.[117]

 

2. Esirlerin Değişimi.

 

(538) Savaş sürecinde, esir veya ele geçirilen baş­ka şeylerin değişimi, haberlerin teatisi ve bunlara ben­zer olayların bazen yer aldığını biliyoruz. Karşılıklı yarar ve çıkara dayandığı için bu gibi durumlara sıcak bakılır. -Fidye ödenmek veya daha önce geçen paragraf­ta (paragraf 437) tanımlandığı gibi başka bir şekilde-özellikle esirler arasında yer alan Önemli kimselerin serbest bırakılması mühimdir. Bu amaç için zamanı­mızda, özel görevliler atanmaktadır. Bunların, bazen düşman topraklarına girmelerine bazen de sınırda seçi­len bir yere gitmelerine müsade edilir. Bu amaçla, gemi ve diğer nakliye araçları kullanıldığı gibi değişimin ya­pıldığı yere gidip-gelirken de dokunulmazlık hakkın­dan yararlanılır. Değişimi kararlaştırılan şeyleri taşı­yan konvoyların, çarpışmaya katılmak ve savaşın sey­rini değiştirecek başka faaliyetlerin içine girmekle, kendilerine verilen dokunulmazlıklarını kaybedecekle­rini söylemek zait olsa gerek. Bu konuda meydana gel­miş olaylarla ilgili ayrıntılar için bak, Mes'udî, et-Tenbîh ve'1-işraf, s. (180-90).[118]

 

3. Seyahat, Mal Taşımacılığı ve Ticarî Ser­bestlik İçin Verilen izin.

 

(539) Klasik islâm hukukçuları, "kuşatılıp ağır yenilgiye uğratılan düşmana verilen eman"la "İslam topraklarında seyahat etmek ve ticaret yapmak" ara­sında ufak bir fark gözetirler. Bundan başka, mütte­fik veya kendisiyle barış halinde bulunulan bir devle­tin gayr-i Müslim tebası ile düşman bir devletin gayr-i müslim vatandaşları için aynı ismi sık sık kullanır­lar. Bunları birbirinden ayırdetmek için hukukçuların bazı sıfatları kullandıkları durumlar hariç, bunları birbirinden ayırmak hemen hemen mümkün değildir. Bu konulardaki her şeyi, "Eman Verme" bahsinde zik­rederler ve bu gibi yabancılara Müste'min adını verir­ler.

(540) Kendi vatandaşlarına ve hakimiyeti altında bulunanlara, düşman devletle ticaret yapıp-yapmama-larına, yaparlarsa hangi noktaya kadar yapabilecekleri konusunda izin vermenin bütünüyle ve yalnız İslâm ayletine ait olduğunu kitabın bu bölümünün başında ' aragraf 388 ve devamı) görmüş bulunuyoruz. Böylece tslâm hukukçularının, "yasaklanmadıkça her şey ser­besttir"[119] diyen düşünürlerin yanında yer aldıkları nlaşılryor. Her konuyu içine alan bu tanımdan ticareti istisna etmek için hiçbir neden yoktur.

(541) Düşman ülkenin vatandaşlarına, İslâm top­raklarında, izin kağıdı veya pasaportlarında yazıldığı gibi belli şartlarda belli bir süre için seyahat etmeye izin verilir ve verilmiştir de.[120] Yine, eski devirlerde geçerli olan bir hükme göre, bir tüccara izin verildiği zaman, bu aynı zamanda onun hizmetçilerini, hanımını ve çocuklarım da, hiçbir kayda gerek kalmadan, kap­sardı (paragraf 245). Açıkça ifade edilmeden bir hak olarak hiçbir şeyin verilmediği mağlub olan ve kuşatı­lan bir düşmana verilen emanın aksine, bu tür vize, ki­şiye ticaret veya seyehatinde can ve mal güvenliği sağ­lar. Ve pasaportunda belirtildiği süre içinde kaldığı İslâm ülkesinde, vizesi ve izni ile ilgili meydana gele­cek problem ve olaylarda, İslâm mahkemelerinde dava açma hakkını otomatik olarak verir. Şeybanî kesin bir ifade ile şöyle der:

"Bizim topraklarımızda kaldıkları sürece kendile­rine eman verilmiş yabancıları korumak ve onlara kar­şı yapılan haksızlıkları ortadan kaldırıp adaleti uygu­lamak İslâm hükümdarının görevidir ve bu her zaman geçerli olan genel bir kuraldır.[121] Bu gibi yabancılara karşı İslâm devletinin vatandaşlarının da usulüne uy­gun dava açabilecekleri açıktır. Yabancılar, cinayet­ten[122]dolayı İslâm ceza kanunu, muamelat ve diğer eylemlerinden dolayı da İslâm medenî kanununun hükümlerine tabi olurlar. Ülkelerine döndükleri zaman, toprakları İslâm devleti tarafından fethedilip alınma­dıkça, onlara olan borç ve kredilerin aktif olarak kaldı­ğı kabul edilir; öldüklerinde de varisleri bu konularda hak iddia edebilirler.[123] Bunlar daha sonra İslâm dev­letinin vatandaşı olsalar acaba bu haklar eski halinde kalır mı, diye merak ediyorum. İslâm topraklarına gir­meden önce işledikleri fiillerinden ve yaptıkları mu­amelelerden dolayı yabancıların, -bunların sonucunda müslüman vatandaşlar zarar görmüş olsalar dahi-aleyhine İslâm mahkemelerinde dava açılamıyacağı daha önce (paragraf 218, 251-252) zikredilmişti.[124]

 

4. Ticareti Yasak Mallar.

 

(542) Ülke çıkarları, savaş yıllarında olduğu gibi barış dönemlerinde de belli bazı malların ihracatını ya­saklamayı gerektirir. Teknik olarak ticareti yasak inallar şeklinde ifade edilen husus, izleri, ta Peygam­ber dönemine[125] kadar varan ve İslâm hukukunda yer alan oldukça eski bir uygulamadır. Daha sonraki hu­kukçuların bu hususta ortaya koydukları tanımın şüp­hesiz çok dikkatle yapılmış bir tarif olduğu anlaşılıyor. Mesela, askeri amaçlar için kullanılacak hiçbir şeyin İslâm topraklarının dışına ihraç edilemiyeceğini söyler ve delillerini sadece Peygamber'in sünnetine değil aşa­ğıda verilen Kur'an ayetlerine de dayandırırlar:

(a) Sizi Mescid-i Haram'a sokmadılar diye bir kav­me karşı beslediğiniz kin sakın sizi tecavüz noktasına götürmesin, iyilik yapmak ve kötülüklerden kaçınma hususunda birbirinizle yarışın. Kötülük yapmak ve zul­metme konusunda birbirinize yadımda bulunmayın[126]

(b) Ey Peygamber! Kafir ve münafıklarla savaş! Karşılarında sağlam dur!"[127]

Bu konularla ilgili yazarlardan biri şöyle der:

"Bir tüccarın, savaşda taraf olan devletlerin Müs­lümanlara karşı yardım görebileceği düşman bir ülke­ye, silah, at, gayr-i müslim köleler ve savaşta yararla­nılacak her türlü eşyayı ihraç etmesine izin verile­mez.[128]

Ve aynı yazar başka şeyleri bundan açıkça istisna eder:

"Kumaş, ev eşyası, gıda maddeleri[129] ve benzeri şeylerin ihracında hiçbir beis yoktur. Çünkü bu gibi mallar askerî yardım hükmünde değildir.[130]

Yine aynı yazar bu tür uygulama ile ilgili bazı anektodlar nakleder:

"Ve ticaret gayesiyle düşman topraklarına sık sık gidip gelenler (yani tüccarlar) her zaman aynen, devam etmişler ve onları bu yüzden hiçkimse kınayıp azarlamamıştır.[131]

(543) İhracatı yasaklanan eşyanın listesini hazır­lama işi, tamamiyle hükümete aittir ve zaman zaman da listenin içeriğini yine hükümet değiştirebilir. Bu tür uygulama konusunda Hz. Peygamber'in döneminde meydana gelen bir tanık oluyoruz. Yemame reis­lerinden Sümame b. Üsal İslâmî kâbül ettikten sonra Mekkeliler'e şöyle bir haber göndermişti: "Allah'ın Rasûlü izin verinceye kadar size bir buğday tanesi bile ih­raç edilmeyecektir.[132] Bu yüzden Mekkeliler büyük bir sıkıntıya düşünce, Hz. Peygamberden, kendilerine uy­gulanan gıda ve giyecek ambargosunun kaldırılmasını istediler. Bu da lütfen kabul edildi.[133]

(544) Tabii olarak, gayri müsiim ülkelere ihracatı yasak malların satışı, sadece müslüman vatandaşlara değil, İslâm topraklarında yaşayan herkese yasaktı. Bundan dolayı Kasanî buna şunu da ilave eder:

"Ve bu nedenle, savaşan taraftan kimseler, İslâm topraklarına izinle girdiklerinde (bile) silah satın alma­larına müsaade edilmez; satın almışlarsa, bunları dışa­rıya çıkarmalarına izin verilmez.[134]

(545) Yabancı ülke vatandaşlarının beraberlerin­de, istedikleri savaş aracını getirmeleri serbesttir ve dönüşlerinde de geri götürebilirler; ancak bu silahlarım başkalarıyla değiştiremezler. Mesela, kılıçlarını ok ve yayla değiştirmiş olsalar -kaynaklarda zikredildiği gi­bi- bu eşyaları beraberinde götürmelerine izin veril­mez. Hatta bu iş, kılıcı kılıçla, mızrağı mızrakla ve da­ha başka şeylerden kendi cinsiyle değiştirme şeklinde gerçekleşse, yenilerinin eskilerden daha kaliteli olup olmadığı tahkik edilir. Daha kaliteli ve iyi olursa kaçak mal muamelesi görür. Aksi durumda, yani denk veya kalitesi düşükse hiçbir sınırlama getirilmez. Kişinin beraberinde getirdiği eşya üstün kaliteli ve sağlam İse, daha düşük kalitelilerle değiştİrİİElGöine zorlanamaz. Aksi durumda, Verilen sözün ihlali olur.[135]

(546) Bununla beraber son kategoriden şöyle bir durum istisna edilir: İslâm hukukçularına göre[136] İslâm'ı kabul eden bir köleye, ülkede oturan yabancı tayfından daha önce alınmış ve beraberinde getirilmiş olsa dahi, yabancıların sahip olmasına ve dışarıya sa­tılmasına izin verilmez; İslam'a giren köleyi, satmak veya başka bir yolla İslâm ülkesinde bırakmaya sahibi zorlanır. Buna sebep, kölenin İslâm'dan irtidat etmesi­ne zorlanması korkusudur. Bu korkunun boş olmadığı­nı tarih göstermiştir.[137]

(547) bu konuyu, içinde düşmanla ticaret yapma­ya izin veren cümlelerin yer aldığı, Hz. Peygamber dö­nemine ait bir devlet vesikası ile noktalamamız yerinde olur:

"Bismillahirrahmanirrahim,

Bu, Allah ve Rasûlü'nden, Eyle halkından Rubin b. Yuhanna'ya verilen bir himaye fermanıdır.

Eyle halkına ait gemiler ve tüccarları, karada ve denizde Allah ve peygamberi Muhammed'in koruması altında olacaklardır. Bu himayeye, Suriye, Yemen ve de­nizlerin öbür tarafında bulunan deniz kıyısı ülke halkla­rından Eyle halkı ile beraber olanlar da dahildir.[138]

(548) Eyle (Kmldeniz kıyısında yer alan şimdiki Akabe) Bizanslılara karşı hicri 9. yılda düzenlenen Te-bûk seferi sırasında Hz. Peygamber'in burayı zaptettiği ve islâm topraklarına ilhak ettiğinin burada kaydedil­mesi gerekir. Bunun böyle olması, Hz. Peygamberi, kendisine tabi olan buranın idarecisini düşmanla tica­ret yapmaya izin vermekten alıkoymadı.[139]

 

5. Ateşkes ve Mütareke

 

(549) Savaş sonrasında yapılan ateşkes dört çeşit olabilir:

(550) Bunların birinci türünde ateşkesin yeri ve zamanı sınırlıdır. Bu çeşit ateşkes, genellikle çarpışma (savaş) sırasında yapılır. Bu sayede taraflar, görüşme­lere devam, ölülerini gömmeye ve sel v.s. gibi tabii afet­lere karşı tedbir almaya imkan bulmuş olurlar.

(551) İkincisi de yeri belli ancak zaman bakımın­dan sırlandırılmamış ateşkestir. İslâm tarihinin ilk dö­nemlerinde bu türle ilgili bir örneğe rastlamadım. Bu bağlamda, asrımızda vuku bulan ve bazen Türkiye'nin maruz kaldığı askerden arındırma ve tarafsızlaştırma­larla karşılaşmış bulunuyoruz. Aynı şekilde, İsrail'le karşı karşıya gelen Arap ülkelerinin de aynı muamele­ye uğramasını burada örnek olarak gösterebiliriz.

(552) Genel ve fakat belirli bir süre için yapılan üçüncü türü, bir barış antlaşmasını sonuçlandırmak üzere yapılan bir ateşkestir. Bu ateşkes sürecinde her türlü düşmanca hareket yasaktır. Belli bir süre için ya­pılan bu genel barışın, görüşmeler için sadece bir firsat değil, tam bir barışa dönüştürülmesi de mümkündür. Bu sonuncunun en Önemli örneği, on yıl süre ile geçerli lmak üzere, Hz. Peygamber ile Mekkeliler arasında mzalanan Hudeybiye antlaşmasıdır. Bu antlaşmaya hre taraflar sürenin bitiminde haber vermeden birbiri-e saldırmada serbest idi. Halife Muaviye döneminde meydana gelen bir olayı da burada zikredebiliriz. Bizanslılarla belli bir zaman için bir antlaşma yapılmıştı. Bu antlaşma daha bitmeden, halife, sürenin sonuna doğru Bizans'a hemen hücum etmek üzere sınıra asker yığdı. Ancak ordunun içinden yaşlı bir asker, buna kar­sı çıktı ve Hz. Peygamberden bir hadis rivayet etti:

"Her kim, bir milletle bir antlaşma yapmışsa, sü­resi bitinceye kadar, (bu ipin) üzerine ne bir düğüm at­sın ne de bir düğüm çözsün.[140]

(553) Bunun üzerine Halife Muaviye, askerlerin terhis edilmesini ve evlerine dönmelerini emretti. An­cak bu davranışın sırf merhamet ve dindarlığından kaynaklandığı görüşü tartışmaya açıktır.

(554) Zaman ve yer bakımından sınırlı olmıyan dördüncü ve son tür antlaşma, genellikle savaş sonun­da bir tarafın galip geldiği ya da her iki tarafın savaş­tan bitkin düştüğü zaman yapılan antlaşmadır. Konu­yu bundan sonraki bölümde, tekrar ele alacağız.

(555) Mütarekeyi yapmaya yetkili makam. Uygu­lamalardan çıkardığımız sonuca göre, belli bir bölgede sınırlı bir süre için mütareke yapma yetkisi, görevli ko­mutanın insiyatiflne bırakılır. Bunun dışındaki diğer UÇ tür antlaşma, merkezî hükümet ya da onun yetkili kıldığı diplomatlar tarafından yapılır.[141]

(556) Mütarekenin Etkileri.- Kısacası, her iki ta­rafın üzerinde anlaştığı şartlara taraflar uymak zorun­dadırlar: "Ve Müslümanlar kabul ettikleri şartlara uyarlar.[142]

Böyle bir mütareke sürecinde taraflar, düşmanca tavırlar içine girmek, mütarekeyi geçersiz kılacak ha­reketlerde bulunmak ve karşılıklı güveni sarsacak ey­lemlerden başka herşey yapabilirler.[143]

 

XXV Bölüm

 

Savaşin Sonu

 

(557) İslâm Devletince yürütülen savaş aşağıdaki yollardan biri ile sonuçlandırılabilir:

(558) (1) Taraflar, karşılıklı fiilî bir antlaşma ol­madan ve barış sürecini tayin etmeden düşmanlıkları öncelikle terk ederler. Bu, her iki tarafın bitkin hale düşmesinden, veya taraflardan birinin savaşı kazanmış olsa da savaşı sürdüremeyişinden ya da yenilen devlete boyun eğdirmek için düşmanca hareketlerin planlan­masından ileri gelebilir. Bu sonuncusu genellikle, zayıf olan tarafın beklenmedik bir şekilde kahramanca bir savaşı kazanması durumunda sözkonusudur. Bu tür bir "barışta" düşmanlıklar her hangi bir anda ortaya çı­kabilir. Hz. Peygamberin döneminde vuku bulan Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını bu türe örnek olarak zik­redebiliriz. Bu savaşlarda taraflar, takınacakları tavır ve davranışları tayin ve tesbit etmeden birbirinden ay­rılmışlardı. Aynı durum, Mûte'de İslâm ordusu impara­tor Heraklius'a karşı yürüdüğü zaman da ortaya çık­mıştı. Hizane (I, 363: fenhâze ve'nhîze anhu) müellifi Abdulkerim'in ifade etiği gibi her iki taraf ta bir netice almadan birbirinde uzaklaştılar.

(559) (2) Gayr-i müslim düşman -bu bağlamda bu tabirle, genellikle hükümdarlar kastedilir- İslâm'ı ka­bul eder. İslâm devleti ile bu yeni müslüman olmuş devletin birleştirilmesi her zaman zorunlu değildir. Hz. Peygamberin, Gassan[144]Bahreyn[145] ve Umman[146] li­derlerine gönderdiği mektuplarında, bunların, ancak İslâm'ı kabul etmeleri halinde iktidarda kalacaklarını açıkça beyan ederler.

İslâm kaynaklarında geçen bazı rivayetlere göre bir Habeş Necaşî'si İslâm'ı kabul[147] etmiştir. Bu doğ­ruysa, biz bundan O'nun topraklarının Peygamberdin Arabistan devleti ile sadece birleştirilmemiş olduğunu değil, aynı zamanda habeşliler, bizzat düşmanca bir ta­vır takınmadıkça Habeşistan'a saldırılmaması konu­sundaki Peygamberin meşhur emrinin sebebini de kıs­men öğrenmiş oluyoruz.[148]

(560) (3) Düşmanın yenilgiye uğratılması ve top­rağının ilhakı. Hz. Peygamberin döneminde gerçekle­şen Mekke, Hayber ve birçok yerin fethi bu şık için kla­sik Örnekleri teşkil eder. Bu gibi durumlarda olağan (olarak) görüşme ve antlaşmalar yapmaya gerek yok­tur. Mekke'nin fethinde, Hz. Peygamber hiçbir antlaş­ma yapmadı. Ancak HaybeiMe, düşmanın emniyet altı­na alınıp korunan mal ve canı konusundaki şartlar tar­tışılıp kabul edilmiş ve muhtemelen bir belge olarak kaleme de alınmıştır.[149]

(561) (4) Düşmanın İslâm Devletinin hakimiyetini  etmesi Hz. Peygamber'in döneminde, Necran,

feym, Fedek, Eyle ve diğer bazı site-devletlerinin bo­yun eğmeleri bu türe örnektir. Bunlardan bir kısmına, kafŞ1 koymaları halinde savaşa ramak kalacak derece­de baskı yapılmışsa da, sonuç olarak iş çatışmaya dönüşmemiştir.[150]

(562) (5) Tarafların, bağımsızlıklarını koruyarak aradaki anlaşmazlıkları bir barış antlaşması şeklinde resmen tesbit ve tayin etmeleri.

(563) Antlaşmanın maddelerini, genellikle sava­şın sonucu belirler. Çoğu kez geçici bir antlaşma, ilk önce, öncelikli noktalan ortaya koymayı hedefler. He­men arkasından, karşı tarafa mal ve can kaybını da içeren tüm askerî faaliyetler yasaklanır. Daha sonra ise, son şeklini veren diğer ayrıntılar tartışılır ve sonu­ca bağlanır. Şimdi bunu ele alacağız.

(564) Barış antlaşmasının mahiyeti. Bazen bir ba­rış antlaşması geleceğe dönük dostluğu sağlar ve hatta, antlaşmada üzerinde uzlaşılan maddeler çerçevesinde ittifak ve işbirliğini bile temin eder. Bu tür antlaşmalar çoğu kez, aradaki düşmanlıkları kaldırmayı ve komşu­luk ilişkilerini düzeltmeyi sağlar. Zayıf taraflar, genel­likle tazminat vermeye ve haraç ödemeye mecbur olur­lar. Onaylanmamış geçici bir antlaşma ile Hz. Peygam­ber, Medine'yi muhasara eden müttefiklerini kendi baş­larına terk ve İslâm Devleti ile hemen bir barış antlaş­ması yapmak şartıyla Gatafanlılar'a, Medine ovasının Mahsulünün üçte birini vermeyi kabul etmişti.[151]

(565)  Din kardeşliği temeline dayanan bir toplu esas alması nedeniyle İslâm siyasetinin, gayr-i müslimlerle sürekli bir ittifak hedefleyen bir antlaşma imzalaması düşünülemez. Bununla beraber Medine'ye hicretinden hemen sonra bir Site-Devleti kurduğu za­man Hz. Peygamber, buradaki Yahudilerle bir konfede­rasyon kurmaya muvafakat etti.[152] Bundan başka, Me­dine'nin çevresindeki ve özellikle de Yenbû yönünde, Suriye'ye, kuzey ülkelerine[153] giderken Kureyş kervan­larının geçtiği güzergâhta yer alan putperest kabileler­le, karşılıklı yardımlaşmayı içeren antlaşmalar imzala­dı. İslâm Devletinin ilk dönemlerine ait tüm bu antlaş­malarda hiçbir zaman sınırlaması yoktur. Süresi konu­sunda bir sınırlama getirilmeden gayr-i müslimlerle yapılmış birçok antlaşma ile ilgili Kur'an-ı Kerim'de[154] imalar vardır. Sadece Hudeybiye antlaşmasında "on yıl[155] kaydı ile karşılaşırız.

(566) Hz. Peygamberin hayatının daha sonraki dönemlerinde Kur'an şu prensibi ortaya kor:

"Siz ey imana ermiş olanlar! Yahudileri ve Hristi-yanları dost edinmiyen:. Onlar yalnızca birbirlerinin dostlarıdır. Ve hanginiz onları dost edinirse kesinlikle onlardan olur. Bilin ki, Allah böyle zalimlere doğru yo­lu göstermez... Unutmayın ki sizin yardımcılarınız sa­dece Allah ve Elçisi ve imana erenler olacaktır; (yani) namazlarında devamlı ve dikkatli olanlar, arındırıcı (malî) yükümlülüklerini yerine getirenler ve (Allah'ın karşısında) boyun eğenler: Çünkü Allah ve Elçisi ile dost olan; işte onlar, Allah'ın taraftarlarıdır, onlardır zafere ulaşanlar! Siz ey imana erenler! Eğer gerçek müminler iseniz, inancınızı küçümseyen ve onunla eğ­lenenleri dost edinmeyin ve Allah'a karşı sorumluluğu­nuzun bilincinde olun!"[156]

Ve hatta şöyle emir vermeye kadar gider:

"Siz ey imana erişenler! Gönüllerinde, hakkın in­karı imandan daha çok yer tutuyorsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost ve yakın bilmeyin: çünkü içi­nizden kimler ki onlarla dostluk kurarsa, (bilin ki) işte onlardır kötülüğü seçen ve işleyen kimseler![157]

(567) Bundan başka, Kur'anın bir emrine (9:12) uygun olarak Peygamber (A.S.), belli bir süre için yapı­lan tüm antlaşmaların süreleri içinde geçerli olacağını ilan ettirdi; bununla beraber, zaman sınırlaması ol­maksızın müşriklerle yapılmış olan karşılıklı yardım antlaşmalarını dört ay öncesinden haber vermek sure­tiyle feshetti.

(568) Tüm bu sebepler nedeniyle İslâm hukukçu­ları, gayr-i müslimlerle sürekli olacak şekilde dostluk antlaşmalarının yapılmaması sonucuna varırlar. Genel olarak hukukçular, Hudeybiye musalahasına kıyasen on senelik süreyi azami bir periyod olarak kabul eder­ler. Bununla beraber Suheylî,[158] "Hicazlı hukukçula­rın, alt kademelerin değil ama İslâm hükümdarının ka­bulü halinde on seneyi geçen bir süre için dahi dostluk antlaşmalarının yapılmasına cevaz verdiklerini kayde­der. Şeybanî de, "mavadaa müebbede, ya da sınırsız ba-"Ş" terimini kullanmıştır.[159]

 

Bir Barış Antlaşmasının Etkileri

 

(569) Başlıca etkileri aşağıda sıralanmıştır:

(1) Düşmanlıklara neden olan konu halledilip dü­zeltilir.

(2) Öldürme, esir alma, ganimet ele geçirme, işgal ve bundan önce anlatılan daha başka savaş hukukunu ilgilendiren hususlara son verilir.

(3) Antlaşmada başka türlü şartlar konmamışsa, savaştan önceki statüko aynen korunur.

(4) Savaş esirleri değiştirilir ya da serbest bırakı­lır. Bu davranışın kendine özgü şartları vardır. Metinde yer almamışsa diğer ganimetler karşılıklı değiştiril­mezler.

(5) Barış yapılır yapılmaz, savaş süresince askıya alman ve yenilenmeyi gerektirmeyen antlaşmalar ken­diliğinden yürürlüğe girer ve savaş sırasındaki davra­nış ve hareketlerle ilgili antlaşmalar ertelenir.[160]

 

Antlaşmanın Esasları

 

(570) Kur'an'm: "Siz ey imana ermiş olanlar! Ne zaman belli bir vade ile borç verir veya alırsanız, yazıy­la tesbit edin"[161] şeklindeki emrine ve Hz. Peygam­berin uygulamalarını esas alarak Şeybanî ve bazı hu­kukçular,[162] yapılan antlaşmanın yazılı olmasının ge­rektiğini kaydederler. Antlaşmanın kaleme alınış tarihi ve antlaşmanın süresi gibi yürürlüğe gireceği tarih açıkça yazılmalıdır.[163] Savaşın durdurulması, harbin ortaya çıkardığı şartların yapıştırılması gibi genel hu­suslar ve düşmanlıkların sebep olduğu konularla ilgili antlaşma, ve gerek genel, gerek özel şeylerle alakası olan çeşitli durumlarla ilgili görüş birliğinden başka bu antlaşmalar, içinde yer alan şartların takip edilip uy­gulanması hususunda kesin söz ve tedbirler de içerme­lidir.[164] Yine usûlüne uygun görevlendirilen yetkili şa­hısların imzaları,[165]uygulanması konusundaki yaptı­rmalar, rehineler[166] ve benzer hususların antlaşmada yer alması gerekir.

(571) Antlaşmalarda yer alacak maddeler konu­sunda aslında bir sınırlama yoktur.[167] Dolayısıyla, bir antlaşmanın bu temel ve ana maddeler dışında daha fazla ayrıntıya yer vermesi gerekmez.[168]

 

Antlaşmaların Onaylanması

 

(572)  Genel olarak antlaşmalar taraf devletlerin temsilcilerince görüşülür ve geçici olarak parafe edilir.

Şeybanî'nin döneminde bile, delegasyonun yetkisi dışında kalan hususlar için merkezi hükümete danışılırdı.[169] Tarihler, Halid b. Velid'in Yemen'den mektup yazarak Hz. Peygamberden talimatlar istediğini kay­deder.[170] Devlet adına antlaşmayı imzalayacak otorite o anda orada bulunmazsa parafe edilen sözkonusu me­tin yetkililerce daha sonra onaylanır. Bununla beraber, antlaşmanın onaylama ve tastiklenmesi reddedilebilir ve bunun sonucu olarak antlaşma tümüyle hükümsüz ve geçersiz olur. Nitekim Hz. Peygamberin döneminde meydana gelen bununla ilgili bir örnek vardır. Şöyle ki, Hz. Peygamber, Devletin ileri gelenleriyle istişareden sonra onaylanmak şartıyle bizzat Peygamber (A.S) bir antlaşma yapmıştı. Gerçekten bu antlaşmanın şartları­nı bu kimseler reddettiler ve bunun sonucu olarak ant­laşma metni iptal edilmişti.[171]

 

Antlaşmaların Yorumu

 

(573) Uluslararası Hukuk ve Fıkıh Usûlü saha­sında eserler yazan klasik İslâm hukukçuları, antlaş­ma metinlerinde yer alan madde ve şartların yorum­lanması konusunda geniş açıklamalarda bulunurlar. İmparatorluklarının zirvede olduğu bir dönemde İslâm hukukçularının sahip olduğu çok sayıda antlaşmaları gözleme tecrübelerim ve bu konudaki skandal ve kötü şöhretten ne kadar korktuklarını gösteren bir metni burada nakletmek istiyorum.

"Başka devletlerin imada bulunmıyabilecekleri fakat söz ve yazı ile ifade edilmese de, yapılan antlaş­maları teminat altına almak için müslümanların yapa­bilecekleri çok şey vardır. Bu hususlar özellikle zikre­dilmeli; aksi takdirde karşı taraf, yapılan antlaşmayı ihlal edip geçersiz hale getirebilir. Ve bu hususlar zik­redilmeli ve antlaşma belgesi, karşı tarafların ihlal gi­rişmelerine karşı dayanacak ve mümkün olan her türlü ihanet suçlamalarına meydan vermiyecek bir şekilde kaleme alınmalı.[172]

(574) Aynı yazar eserinin başka bir paragrafında şu Öngörülerde bulunur; kuşatılmış bir kale, şayet, hür kimselerin rahatsız edilmiyeceği ve köle sahiplerinin ga­lip orduya nakledileceği ve grupların sahip oldukları ki­şisel kurumlarına göre muamele görecekleri şartıyla tes­lim olursa, muhtemel karar, herkes doğuştan hür olması nedeniyle, bu kimseler de hürdür şeklinde olacaktır.[173]

 

Antlaşmaların Tadili

 

(575) Yeni bir antlaşma yapma yerine tarafların fiili muvafakatıyla herhangi bir zamanda eskisi kısmen değiştirilebilir. Daha sonraki bölümlere bakınız.[174]

 

Antlaşmanın Yenilenmemesi

 

(576) Zamanla meydana gelen gelişmeler, bir ant­laşmanın belli şartlarını uygulanamaz hale getirebilir ve yeni değişikliklerin ışığı altında tekrar gözden geçi­rilmesi gerekebilir. Bu durumda İslâm hukukçuları, İslâm hükümdarının, eski bir antlaşmayı lağvetmek is­tediğinde, karşı tarafa haber vermeden bunu yapamı-yacağını ve öbür tarafın merkezi hükümetine bu bilgi­nin ulaşacağı makul bir zaman geçmeden sözkonusu antlaşmaya karşı herhangi bir harekette bulunamıya-cağını söylerler.[175]

 

Rehineler ve Teminat

 

(577) Klasik İslâm hukukçularının yaşadığı dö­nemlerde, rehineler karşılıklı değiştirilir, ya da, antlaş­ma şartlarının uygulanacağı konusunda iyi niyet göste­risi olarak taraflardan biri tarafından teminat olarak verilirdi.

(578) Şeybanî'nin konu hakkında yaptığı uzun tartışmasında geçen bir kuralı, daha sonraki halifele­rin uygulamalarına yaptırım teşkil etmesi nedeniyle örnek olarak buraya alıyorum. Müslüman rehineler hunharca öldürülseler (bile) buna karşılık, kendi ey­lemleri olmıyan bir suçtan dolayı düşman rehineler öl­dürülmezler. Yazarımız bu bağlamda, Halife Muaviye ve Mansur'un[176] uygulamaları ile Hz. Peygamberin bir hadisi ve konu ile ilgili Kur'an[177] ayetini sık sık zikre­der. Ebu Hanife'ye göre çıkar yol, rehineleri, islâm Devletinin gayr-i müslim tebası olmaya zorlamaktır. Böylece, müslüman mülteciler gelmeden kendilerinin de ülkelerine dönemiyeçeklerini ve onların öldürülmesi ile de dönüşün büsbütün imkansız hale geleceğini an­latmaktır. Bunun sonucu olarak, düşman rehinelerin İslâm topraklarında sürekli kalışları kaçınılmaz hale geliyor.[178]

 

Meşhur Hudeybiye Antlaşması

 

(579) Konu ile ilgili tartışma Hz. Peygamber'in dönemine ait bu meşhur antlaşmanın izahı ile vuzuha kavuşabilir.

(580) Dini yüzünden uğradıkları işkence nedeniy­le hicret ettikten ve çeşitli vesilelerle altı sene sürekli askeri tacizlerden sonra Hz. Peygamber, baba vatanı ve amansız düşmanlarının karargâhı Mekke'deki Beytul-lah'a Hac ziyareti yapmak istedi. Bu sırada kuzeyde, heybetli Hayber kolonisinde yer alan küskün Yahudi­ler, güneyde bitkin hale düşmüş olmasına rağmen hala düşmanlıklarından vazgeçmeyen Kureyşliler vardı. Bir Hayber-Mekke koalisyonu ortaya çıkmıştı. En azından şurası kesindi; müslümanlar Mekke'ye yürüse, yahudi-ler boş ve savunmasız kalan Medine'ye saldıracaklardı; yok eğer müslümanlar Kayber'e yürümüş olsa, bu sefer aynı hareketi Mekkeli müşrikler[179] yapmış olacaklar­dı. Bu dönemde müslümanlann aynı anda her iki yere birer ordu göndermeye, ya da bunlardan birine hücuma geçtikleri zaman İslâm Devleti'nin başkentini de sa­vunmaya yetecek kadar kuvvetleri yoktu.

(581) Ayrıca İranlılar, Bizanslılara karşı Nino-va'da büyük bir yenilgiye uğramışlar ve bu uluslararası konjüktürden faydalanmak için, Arabistan'ın, içten içe kemiren düşmanlıklarını bir tarafa bırakarak, İran ha­kimiyeti altında inleyen Bahreyn, Umman ve Yemen bölgelerini kurtarmanın tam zamanı idi.

(582) Hz. Peygamber, İran ve Hayber yönünden ge­lecek tehlikelerden emin olmak istiyordu. Bu hedefe ulaşmak için O, kendi şöhret ve prestijine halel getirecek şartları bile kabul etmek niyetinde idi. Bu, işin bir yönü.

(583) Olayın diğer yönü ise, Mekkeliler, Suriye[180] Irak[181] Yemame[182] ve hatta Yemen'deki[183] tahıl pazar­larından tecrid olmuş ve dörtbir taraftan İslâm'ı kabul etmiş kabilelerle[184] çevrilmiş, dostları tarafından terkedilmiş[185]kıtlıktan zorluklar içinde kıvranırken[186] Hz. Peygamber'in 500 altın[187] gibi iyi bir para ile aç kalanla­ra yaptığı yardım, Yemame'nin[188] ihraç ettiği tahıla koyduğu ambargoyu kaldırtması ve haram aylarda düş­manın millî mabedine ziyarete gidişi Hz. Peygambere birçok Mekkelinin sempatisini kazandırmıştı. İzzet-i ne­fislerinin rencide edilmemesi ve zevahiri kurtaracak ba­zı maddelerinin de araya serpiştirilmesi suretiyle, bu konjüktürde Kureyşlüer'in bu antlaşma maddelerini da­ha kolayca kabul edecekleri bekleniyordu.

(584) Böyle bir ortamda Hz. Peygamber, 1400 ki­şilik toplulukla Mekke'nin varoşlarında karargâh kur­du. Uzun süren görüşmelerden[189] sonra aşağıdaki ant­laşma imzalandı:[190]

 

Antlaşmanın Metni[191]

 

"Senin adınla Allahım!

Bu, Muhammed b. Abdullah'la Süheyl b. Amr arasında varılan andlaşmadır.

Taraflar on yıl savaş yapmamak üzere anlaştılar; bu süre içinde insanlar güven içinde olacak, birbirin­den ellerini çekecekler.

Hac, umre veya ticaret gayesi ile Muhammed as­habından buraya gelenlerin canı ve malı güven içinde­dir. Aynı şekilde, Kureyş'ten, ticaret gayesiyle Mısır'a veya Suriye'ye gitmek üzere Medine'den transit geçen­lerin kanları ve malları güven içindedir.

Velisinin (efendisinin) izni olmadan Kureyş'ten Muhammed'e gelenler iade edilecektir. Müslümanlar­dan Kureyş'e sığınanlar ise geri verilmiyecektir.

Yapılan bu andlaşmaya gönülden bağlıyız (yani şartlarını getirme hususunda), ve tarafsızlığı ihlal ede­cek hiçbir harekette bulunulmayacak ve hiçbir ihanet olmayacaktır.

Muhammed'in birliğine ve ittifakına girmek isti-yen buna katılabilir; Kureyş'in birliğine ve ittifakına katılmak isteyen bunu yapabilir." Bunun üzerine Hu-zaa kabilesine mensup olanlar ileri atılıp şöyle dediler:

"Biz Muhammed'in yanında yer alıyoruz" Aynı şekilde Bekroğulları da, "biz de Kureyş'in yanındayız," dediler.

"Ve sen Muhammed, bizden yani Kureyş'ten ayrı­lacaksın ve bu yıl aramıza girmeyeceksin; biz de senden gelecek yıl -Mekke dışına çıkarak ayrılacağız. Ashabın­la Mekke'ye gireceksin. Burada sadece üç gün kalacak­sın ve yanında, sadece yolcu silahı, yani kınlarının için­de kılıçlar bulunacak, başka bir şey bulunmayacak.

Bu hediye (bu sefer yanında getirdiğin hediye) kurbanlıkları, burada (yani Hudeybiye) kesilecek, bize (Mekke'ye) getirilmeyecekler;"

(Muhtemelen Hz. Muhammed'in ve Süheyl'in Mührü)

"Şahitler:

Müslümanların tarafında; Ebu Bekir, Ömer, Abdurrahman b. Avf, Abdullah b. Süheyl b. Amr, Sa'd b. Ebi Vakkas, Mahmud b. Mesleme v.s.

Mekkelilerin tarafında: Mikraz b. Hafs v.s. Andlaşmayı kaleme alan: Ali b. Ebi Talib"

(585) Antlaşma metni iki nüsha halinde hazırlan­dı. Nüshalardan birini Hz. Peygamber yanına aldı, di-. geri de Kureyş delegesi Süheyl'e verildi.[192]

(586) Hz. Peygamber, Kureyş heyetini, Mekke'de haksız yere hapsedilen İslâm elçisi sağ-salim dönünce-ye kadar alıkoydu.[193]

(587) Antlaşmaya varıldığı fakat imza işlerinin tamamlanmadığı bir sırada, müslüman olması nede­niyle işkenceye maruz kalan biri İslâm karargâhına sı­ğındı; ne garibtir ki bu kişi, Kureyş delegasyonundan Süheyl'in oğlu idi. Talep üzerine Peygamber onu iade etti ve antlaşma gereğince formalitenin tamamlanma­sını beklemeden antlaşmanın hemen yürürlüğe girme­sine razı oldu.[194]

(588) Daha Hudeybiye'den ayrılmadan önce mey­dana gelen bazı olaylar üzerine Hz. Peygamber, antlaş­madaki iade şartını, sadece erkekleri kapsar bir şekilde yorumlayarak kadın ve çocukları maddenin kapsamı dışında tuttu. Kureyş buna istemeyerek razı oldu.[195] İslâm'ı kabul eden kadınların İslâm ordusu veya toprağı­na sığınmaları durumunda, varsa bunların kocalarına da­ha önce verdikleri mehirleri bir hak olarak kabul etti ve bu paranın onlara beytülmalden geri ödenmesini istedi.[196]

(589) Tek taraflı iadenin Mekkeli müşrikler için pahalı ve tehlikeli olduğu kısa zamanda ortaya çıktı ve bizzat Mekkelilerin isteği üzerine Hz. Peygamber, ant­laşmanın bu konu ile ilgili maddelerinin değiştirilmesi­ne muvafakat etti.[197]

(590) Yeni yeni durumlar ortaya çıktı ve her iki taraf, karargâh ve silahlı kuvvetlerin dışında kalan, ülkenin diğer bölgeleriyle ilgili bazı hükümleri kabul etti.[198]

(591) Ertesi sene, Hz. Peygamberin Mekke'yi zi­yareti sırasında üç günlük kalış süresinin uzatılması istenmiş ancak bu, Kureyş tarafından kabul edilme­mişti.[199]

(592) Antlaşmanın ana hedefi, aynı zamanda düş­manın da mabedi olan Ka'be'ye ziyaret iznini almaktı. Dolayısıyla bunun sonucunda antlaşma, dinî veya tica­rî gayelerle birbirinin topraklarından on yıl süreyle gü­ven içinde geçmeyi ya da kalmayı sağlamış bulunuyor­du. Tarafların yanında yer alan çeşitli kabilelerden, antlaşmayı imzalayanların da ilk taraflar gibi hak ve sorumluluklara ortak olduklarını belirten bazı ekler antlaşmaya ilave edildi.[200]

(593) Hz. Peygamber antlaşmaya, mührünü bas­madan önce "aramızda haklar ve vazifeler eşit ve karşı­lıklıdır" anlamında bir kayıt ekletti.[201]

(594) Daha Önce Medine'ye sığınmış olan müslü-manlarm Mekkeliler[202] gaspedilen malları hakkında antlaşmada hiçbir kayıt yoktu ve bundan Hz. Peygam-ber'in malları da ayrı tutulmamıştı. Bu hareketle müslümanlar, düşmanın işgal halindeki durumunu zimnen kabul etmiş bulunuyorlardı.[203]

 

XXVI, Bölüm

 

Çeşitli Konular

 

1. Hasta ve Yaralılara Tarafsız ve Millî Sağ­lık Hizmetleri

 

(595) Sağlık hizmeti tamamiyle insani bir iştir. Doktor ve hemşireler, karşı koymadıkça rahatsız edil­mez, ancak esir edilebilirler.[204]

(596) Çok eski hukuk bilgini olan Şeybanî (ölm. 189 H.), Müslümanlara verilen tarafsız ve hatta gayr-ı müslimlere verilen sağlık hizmetlerinden eserinde bah­seder. "İyilik yapma ve Allah'tan korkup sakınma hu­susunda yardımlasınız" anlamındaki Kur'an prensibi­ne[205] uyarak sağlık hizmetlerinin gayr-i müslimleri de kapsadığı kabul edilir.

(597) Hz. Peygamberin hayatında, sağlık hizmet­leri için yapılan düzenlemelerle ilgili birçok örnek var­dır. Hastahaneler, hemşireler ve yaralıları taşımak için Uhud, Hendek ve diğer savaşlarda yapılan düzenleme­lerin ayrıntılarını kaynaklar kaydederler.[206] Hz. Ömer'in hazırladığı ordulara sağlık ekipleri eşlik et­mişlerdir.[207]

 

2. Askeri Mahkemeler

 

(598) Hz. Peygamberin döneminde, ordu komuta­nı aynı zamanda hakimlik görevini de yürüttüğü için, askerî seferlerinde ayrıca hakimler için özel düzenle­melere rastlamıyoruz. Hz. Ömer'in zamanında ilk defa askerî hakimlik görevinden bahsedildiğini görüyo­ruz.[208] Bu askerî hakimler, İslâm ordusuna mensup olanlarla ilgili davalara bakmıyor aynı zamanda, kara­da ve denizde ele geçirilen ganimet konularında da ka­rar veriyorlardı. İslâm ceza kanununun bazı maddeleri, sefer sırasında İslâm ordusu düşman topraklarında bu­lunduğu sürece uygulanmaz.[209]

(599) Bir eylem, bir üst makamın emriyle yapılmış­sa bu iş failin suçu olarak kabul edilemez; düşman onu bu fiilinden dolayı muhakeme edemez. Daha üst maka­mın bilgi ve izni olmaksızın bir subay, hatta üst rütbeli bir komutan haksız bir muamele yapsa, devleti tarafında haksızlığa uğrayanın hakkı tazmin edilir. Bu haksızlığı yapan subayın devleti tarafından cezalandırılması ulus­lararası hukuk alanına girmez. Buna Örnek olarak, Hz. Peygamber döneminde, İslâm devletinin ölen her can için fidye ödediği ve hatta köpeklerin kırılan su kaplarının tazmin edildiği, ayrıca muhtemel daha başka zararların karşılanması için önemli miktarda paranın ödendiği Ce-hîmeoğulları olayını burada zikredebiliriz.[210]

(600) Hz. Peygamber kalbinde, kölelerin hürriyet­lerine kavuşmaları hususunda çok derin bir arzu taşı­yordu. Nitekim, düşmana ait kölelerin kaçıp, İslâm'ı kabul ederek İslâm topraklarına sığındıklarında onla­rın derhal hür olacaklarını ilan etti. Hz. Peygamber dö­neminde meydana gelmiş bir çok olay bu konuda örnek olarak zikredilir.[211]

 

3. Tehlikeli Zamanda Dinî Vecibeler

 

(601) İslâm'ın dinî politikası ve Uluslararası İslâm Hukuku'nun ahlakî esasları, bu konuda kaleme alınan bütün klasik eserlerde açıklanır. Öncelikle Kur'an'da da bu meseleye, alışılmışın dışında bir ayrın­tı ile yer verildiğini görüyoruz.[212]Fiilen savaşın devam etiği zamanlarda bile cemaatla beş vakit namazın ter-kedilmediğini zikretmek isterim. Böylece Müslüman askerler günde beş kere, hiçbir dünya kazancı düşün­meksizin sadece Allah rızası için savaştıklarını hatırla­mış oluyorlardı.[213]

 

4.  Müslümanlar Ne Zaman ve Niçin Barışı Kabule Yanaşmah?

 

(602)  Kur'an-ı Kerim'den yapılacak bir iki alıntı konuyu açıklar:

(a) "Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağır­mayın. Allah sizinle beraberdir. O, amellerinizi asla ek-siltmeyecektir.[214]

(b) "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de barış­tan yana ol ve Allah'a güven: Çünkü O, her şeyi işiten, her şeyin aslını bilendir.[215]

(603) Açıkça görüldüğü gibi, galip durumdaki müslümandan, düşmanı imha değil, barış teklifini ka­bul etmesi isteniyor. Bir İslamî savaşın gayesi dünya menfaati değil sadece Kelimetullah'ı yüceltmeye yöne­liktir.[216]

 

5. Müslümanlar Arasında Meydana Gelen Hataen Katil ve Uluslararası Etkileri

 

(604) Hz. Peygamberin döneminde meydana ge­len birkaç olay, bu nokta ile ilgili İslâm hukuku ve uy­gulamasını açıklar:

(a) Kaynaklarda yeralan rivayete göre, Uhud'da düşmanın beklenmiyen baskını İslâm ordusunu paniğe sürüklediği bir sırada el-Haris b. SüveyH adında bir münafık, karışıklıktan yararlanarak el-Mücezzir b. Zi-yad'ı kasten öldürmüştü. Bu katlin sebebi, zamanı fir-sat bilerek İslâm öncesine ait eski bir intikamın öcünü almaktı. Yargılanmasından sonra Hz. Peygamber suç­lunun boynunun vurulmasını emretti.[217]

(b)  Bütün ikaz ve uyarmalara rağmen Uhud'da aynı kargaşa anında Huseyl b. Cabir de, hiçbir kasıt ol­maksızın müslüman askerler tarafından öldürülmüştü. Zira durum o kadar karışık ve kontroldan çıkmıştı ki, yapılan uyarı ve talimatlar yetersiz kalmıştı. Olayı din­ledikten sonra Hz. Peygamber, hazineden fidyenin ödenmesini emretti, ancak öldürülenin oğlu bu hakkın­dan vazgeçti ve: "Allah sizi affetsin!" diye dua etti.[218]

(c) Uhud savaşı sırasında İslâm ordusundan iki devriye grubu geceleyin dolaşırken, birbirlerine rastla­dılar; parolayı söyleyip kim oldukları anlaşılıncaya ka­dar, aralarında, birkaç şehit ve yaralıya mal olan bir çatışma çıktı ve kan akmış oldu. Hz. Peygamber, olayın hatadan meydana geldiğine karar verdi ve tarafları ce­zadan muaf tuttu ve şöyle dedi: "Her iki taraftan haya­tını kaybedenler şehitlik mertebesine erişmiş ve cenne­te gitmişlerdir; tarafların hareketleri Allah uğrunda ol­muş ve hiçbir tarafın karşı taraftan tazminat istemeye hakkı yoktur.[219]

 

6. Yenilgiye Uğramış Olan Düşmanın Alacakları

 

(605) Daha önce (bak, bölüm II, savaş ilanının so­nuçları, paragraf 394 ve devamı), sırf savaş çıktı diye, yeni düşman kişilerin borç ve teminatlarla ilgili hakla­rının ortadan kalkmayacağına işaret etmiş, aksine ben­zer hakların her türlü tecavüzden masun kalacağını zikretmiştik.

(606) Denebilir ki, düşmanın yenilmesi, düşman kişileri, meşru yoldan elde ettikleri haklardan mahrum bırakmaz. Bu konuda elimizde, Hz. Peygamberden ge­len sağlam bir delil vardır:

"Ayrıca, Beni Kaynuka (Yahudilerin yenilmesi) ile ilgili hadis delil olarak ileri sürülmüştür. Şöyle ki, Hz. Peygamber, onlann yurtlarından çıkarılıp sürülmesini emrettiği zaman, yahudiler şöyle dedi: Ancak bizim, ödeme tarihleri henüz gelmemiş alacaklarımız yar. Hz. Peygamber buna karşı ise şu teklifte bulundu: Iskonto yapmak suretiyle alacağınızı tahsil ediniz. Aynı şekil­de, Hz. Peygamber, Nadiroğullarımn yurtlarından çıka­rılıp sürülmesini istediği sırada, Beni Nadirliler'in öderne zamanı henüz gelmemiş bazı alacakları olduğunu söylemeleri üzerine Peygamber onlara, borç miktarla­rında iskonto yapıp tahsil etme teklifinde bulundu.[220]

(607) Bu önemli iki uygulama, tarafların birbirine düşmanlık yapması gibi bir olgudan dolayı şahısların parasal haklarını ortadan kaldıramıyacağı; aksine, sa­vaşa ve hatta bozguna, kayıtsız şartsız teslime rağmen alacaklı ile borçlu arasındaki hakların, değerinden bir-şey kaybetmeden süreceğini gösterir. Uzun vadeli borç­ların, doğal olarak indirim yapmak şartıyla derhal öde­nebilir bir borca dönüştürülmesi bir tercih hakkı idi ve bu da davaya konu olan isteklerin geçerliliğinin inkar edilmesi manasında değildi.[221]

 

IV. Kısım Tarafsızlık

 

I. Bölüm

 

Giriş

 

(608) İki veya daha fazla taraflar arasında çıkan bir savaşta, başka bir devletin tarafsız kalması hali, aynı anda ikiden fazla bağımsız devletin varolduğu dö­nemlerden beri bilinen bir gerçektir.

Bununla beraber, çağımıza gelinceye kadar bu­nun hukukî içeriği, hukuk kitaplarında özel bölümler ayrılacak kadar geliştirilip işlenmediği anlaşılmakta­dır. Müslüman yazarlar, konudan, İslâm devletinin sa­vaşta yer alan taraflardan biri olup-olmamasına göre savaş veya barış hukukunu anlattıkları yerlerde ele alırlar. Dahası, bu konuda bilinenler azdır ve bildiğim kadarıyla, dağınık malzemelerden ilgili konuları seçip ayırma ve bir araya getirme hususunda bu ilk[222] teşeb­büs olacaktır.[223]

 

II. Bölüm

 

Tarafsızlığı İfade İçin Kullanılan Teknik Tabirler

 

(609) Zamanımızdaki Araplar, tarafsızlığın karşı­lığı olarak 'hiyade' tabirini kullanırlar. İslâm-öncesi ve islamiyetin ilk dönemlerindeki Araplar ise, bu kavram için TtizaP terimini kullanırlardı. Her ne kadar bu te­rim şimdi, İslâm felsefesi ve ilahiyat düşüncesini içeren sadece özel bir düşünce ekolü için kullanılıyorsa da, Mu'tezile bu ismi kendi dışındaki Sünnî ve Haricilere karşı takındığı tarafsız tavrı yanında kelimenin içerdi­ği skolastik anlamından dolayı da almıştı.[224]

(610)  Uzun bir tartışmadan sonra Romalı Prof. Nallino da şu sonuca varmıştı:

(1) "İlahiyat tartışmalarında Mu'tezile kelimesi, başlangıçta Ehi-i Sünnet'ten ayrılma manasına gelmi­yordu ve bundan dolayı, Sünniler de bu kelimeyi, küf­rün bir izharı anlamında kınama ya da tahkir için kul­lanmamışlardı. Bu kelime, tarafsızlar anlamında seçil­miş veya en azından ilk Mu'tezile mensuplarınca bu manası ile benimsenmişti. Çünkü bu insanlar, "büyük günah işleyen insan" gibi çok önemli siyasi ve dinî bir konu hakkında taşıdıkları düşüncelerle ne Sünnîler'e ne de Haricîlere katılmıyorlardı.

(2) Yukardaki mesele, İslâm tarihinin ilk yılların­da meydana gelen siyasî isyan ve iç savaşlar nedeniyle önem kazandığı için mu'tezile teriminin de, devrin si­yasî dilinden etkilenmiş olması doğal bir olaydı. Daha sonraki dogmatik Mu'tezilîler, hareket noktası olarak teori ve düşünce sahasında, siyasî, ya da fiilî tarafsızla­rın sadece birer takipçileri idi.[225]

(611) Me'mun ve halefleri döneminde Mu'tezile felsefesi, Arap biliminin bu altın çağına o derece dam­gasını vurmuştu ki, bu terimin hukukî ve filolojik anla­mı çok geçmeden kullanımdan kalkmış oldu.

(612) İslâm öncesi Arabistan'da bile, tarafsızlığın bilinmiyen bir olgu olmadığını göstermek için bir-kaç alıntı yapılması yersiz sayılmamalıdır. Aynı zamanda yapacağımız bu alıntılar, İslâm öncesi uygulamaların tarihî bir arkaplanmı ortaya kovmuş olacaktır. Zira bu uygulamalar, -bu eserin I. Kısını'da (Giriş'inde) göste­rildiği gibi- İslâm hukukunu temelden etkilemiştir. İ'ti-zal ve aynı kökten türetilen kelimelerin zamanla farklı anlamlarda kullanıldığı ve değişik şekillerde başka ma­nalar yiiklenildiği gözönünde tutulacak bir husustur.

(613) (1) Bildiğim kadarıyla, İmparator Decius (ölm, M.Ö. 251) ile Suriye Gassanî prensi arasında ya­pılan tarafsızlık ve dostluk antlaşması en eski antlaş­madır.

(614) Gassanîler Yemen'den Suriye'ye göç etme­den önce Ducumîler Suriye'ye yerleşmiş ve Bizans İm­paratoru adına buraya göç eden herkesten, servetlerine göre bir vergi alıyorlardı. Gassanî göçmenleri ilk Önce bu vergiyi vermeyi kabul etmişlerdi; ancak daha sonra bunu vermeyi reddettiler. Bundan dolayı aralarında kanlı bir savaş patlak verdi ve savaş Ducumîler'in im­hası ile son buldu. İmparator, Gassanîler'in İranlıların yanında yer almalarından korktu ve Gassanî lideri Sa'lebe'ye şu teklifi yaptı:

"Siz güçlü ve kalabalık bir milletsiniz. Nitekim, raplar arasında en kudretli ve en kalabalık olan Du-cumîler'i ortadan kaldırdınız. Sizi onların yerine geçir­meye ve sizinle; size başka Araplar hücum ederse kırk bin Romalı askerle size yardım etmek ve herhangi bir Arap kabilesi bize saldırırsa yirmi bin kişilik bir ordu ile bize yardım etmek ve İranlılarla aramızdaki olan işlere karışmamanız şartıyla sizinle bir antlaşma yap­maya hazırım.

Salebe bu teklifi kabul etmiş ve aralarında bir antlaşma yapılmıştı.[226]

(615)  İmparator, Salebe'yi kral olarak tayin etti ve ona taç giydirdi. İmparatorun adı Decius idi.[227]

(616)  (2) Bekr ve Tağlîb kabileleri arasında kırk yıl süren meşhur Besûs savaşları sırasında tarafsızlık­tan sık sık bahsedilir. Bu konu ile ilgili el-Kelbî şöyle der:

"Bekr kabilesine mensup bir genç tarafından Ku-leyb reisi öldürüldüğünde, onun yerine ya kabile reisi veya asillerden birinin kendilerine verilmesi için bir heyet gönderilmişti, aksi takdirde bir savaş ültimato­mu verilecekti. Katil firar ettiği için barış görüşmeleri sonuçsuz kaldı; ve çok geçmeden savaş patlak verdi. Bu savaşta, bütün kollarıyla beraber Rabia kabilesi, Bekrî-ler'e karşı Tağlîbliler'in yanında yer aldı. Bunun aksine Bekr kabilesinin birçok kolu bizzat tarafsız (i'tezelet) kaldı ve hiçbir tarafta yer almadılar. Yeşkûr, Cil, Hani-faoğulları ve Kays b. Salebe oğulları bunlardandı. Özellikle sonuncusunun reisi el-Haris b. Abbad meşhur bir kahraman ve şairdi. Akrabalarının sitemlerine rağ­men tarafsızlığını (i'tizal) korudu. Ve onun bu tutumu, diğer birçok akraba kabilelerin kendilerini savaştan uzak tutmalarının ana sebebi idi. Kendini şöyle savu­nuyordu: Ey Şeyban halkı! Siz kardeşinize (Tağlibe) zulmettiniz ve kendi amcaoğlu prensi (Küleyb'ı) öldür­dünüz. Biz size asla yardım etmeyiz.

"Uzayıp giden bu savaş sırasında dünyaya gelmiş olan Bekrî reislerinden biri, tarafsız kalmış olan bu kollardan birçoğunu savaşta yer almaları hususunda ikna etti. Sadece el-Haris b. Abbad bu işte yine geri durdu. Ancak oğlunun haince öldürülmesi üzerine ta­rafsızlığı terketti ve rivayete göre, bunun üzerine aşa­ğıdaki şiiri inşad etti:

Makul hareket eder umuduyla Bekr'den uzak kal-dım. Ne var ki, bizzat Tağlîbîler tarafsız kalmamı iste­mediler.

Diğer taraftan Tağlîbîlerin bir çok kolu da taraf­sız kalmıştı; ancak giderek, Bekr ve Tağlîbin bütün kol­larının tümünü içine alan savaşta yer almasına şartlar yavaş yavaş zorlamıştı"[228]

(617)  (3) Ma'rib barajının yıkılma korkusuyla Ye-men'den kuzeye göç ettiği zaman Huzaa kabilesinin re­isi Amr, ahalisinden izin almak için oğlunu Mekke'ye gönderdi.

"Bir yurt aramak üzere Irak ve Suriye'ye giden heyetimiz dönünceye kadar topraklarınızda kısa bir sü­re kalmamız için bize müsaade edin."

(618) Bu teklif Mekke'Ii Curhumîler'in hoşuna git­medi ve bunun sonucunda bir savaş çıktı. Curhumî re­islerinden Mudad bu hususta tarafsız (i'tizal) kaldı, hatta bir süre için tüm ailesi ile birlikte Mekke'yi ter­ketti. Huzaalılar savaştan galip çıktılar. İsmailî kolları da, Cürhum ve Huzaa arasındaki bu savaşta tarafsız kaldılar. Tarafsız kalan bu kabileler daha sonra muzaf­fer (olmuş) Huzaahlar'a geldi ve Mekke'de yaşamaları için yeni hakimlerden izin istediler. Bu teminat onlara verildi. Bu olanları duyan Mudad da, Huzaa kabilesine heyetler gönderdi ve savaşta takındığı tarafsızlığı ileri sürerek aynı talepte bulundu. Ancak Huzaalılar bu is­teği geri çevirdiler.[229]

(619) (4) Hz. Peygamber'in cedlerinden Kusay, Kudaa kabilesinden akrabalarının yardımı ile Mek­ke'nin en önemli reisi olmuştu. Kusay'ın ölümünden sonra Mekke'deki görevi birkaç çocuğunun arasında paylaştırıldı. Ancak aralarındaki rekabet bunları birbi­rinden ayırıp böldü ve her biri kendisine yabancı müt­tefikler aramaya başladı. Çevrede yaşayan kabileler­den herbiri bunlardan birinin yanında yer aldı; kabile­lerden sadece iki tanesi tarafsız kaldı ve hiçbirinin ya­nında yer almadılar.[230]

(620) Hadis kitaplarında konu ile ilgili ilginç hu­suslar yer almaktadır. Bunlardan aşağıya aldığımız iki rivayet Buhari'de geçmektedir (bkz. Menakıb bölümü, II; Müslim, İmare, 51 ve Hz. Peygamber'in uygulamala­rı ile ilgili bölümler):

(a) Hz. Peygamberin şöyle dediği rivayet edilir: 'Çok geçmeden islâm ümmetinin arasında iç savaşlar patlak verecek. Takva sahibi olan müslümanlar, bu fit­ne devam ettiği sürece evinde oturacak ve hiçbir taraf­ta yer almıyacaklardır.' Bu hadisi rivayet eden ravi, Hz. Ali ile Muaviye arasında geçen savaşlarda birçok muttaki müslümanın tarafsız kalmalarına (mesela, Sa'd b. Ebi Vakas gibi, Müslim, 53:11, İbn Hanbel, I, 168, 177 vesaire) bu hadisin sebep olduğunu ilave eder. Hz. Peygamber, savaşa müncer olan ihtilaflara dikkatini çektiği zamanlarda hep i'tizal kelimesini kullanır (bak, Buhari, Fiten babı, Alama-tun'Nübüvve kısmı, Hadis No 53. Hz. Osman'ın şehadetinde, Sa'd b. Ebi Vakkas, hiçbir gruba karışmamış ve onun bu davranışı "i'tizal" kelimesi ile ifade edilmiştir.[231]

(b) Hz. Peygamber'in, kıyamet gününe yakın (Dünyanın sonuna doğru) Mü'minler ile Rûmîler (Batı­lılar) arasında korkunç bir savaşın patlak vereceğini haber veren bir hadisi rivayet edilir. Rivayete göre Rû­mîler bir grup müslümana şu teklifte bulunacaklar: "Bizim kadınlarımızı ve çocuklarımızı esir alan şu müs-lümanlarla bizi başbaşa bırakın da onlarla biz savaşa­lım!" Bu teklife muhatab olan bir grup müslüman şöyle cevap verecek; "Hayır! biz kardeşlerimizi terk edeme­yiz!" Bu savaş, Rûmîler'in hakimiyetlerinin sonunu ge­tirecek.

(c) Ibn İshak şöyle rivayet eder: Hz.., Peygamber, Bizans topraklarında yer alan Mûte üzerine ordu gön­derdiği zaman, birçok Arap kabilesi ücretii asker ola­rak Ruıîi bayrağı altında karşı tarafta yer aldı. Hades kabilesinin Ganemoğullan tarafsız (i'tizalû) kalırken, kabilenin diğer kolları Müslümanlara karşı savaşa ka­tıldılar. [232]

(d) "Yapılan Hudeybiye musalahasına göre, Müs­lüman bile olsalar, Mekke'den Medine'ye iltica edenle­rin iadeleri şart koşulmuştu. Bunu bilere'k Mekke'den kaçan Ebu Busair, ne Medine'ye gitti, ne de Mekke'ye döndü; aksine el-İş'e sığındı. Ebu Busair ve arkadaşla­rının bu merkezler dışındaki üçüncü bir yerde korsan yaşamalarına da TtizaT denir.[233]

(e) "el-Vakidi'ye göre (Megazî, s.370-71), Yahudi kabilesi Benu'n-Nadr'la olan savaştan çok kısa bir süre önce, başka bir komşu Yahudi kabilesi Beni Kurayza, taraflara karşı tarafsız (i'tazalathum) kaldıklarını ve ne insan ne de teçhizat yardımı yaparak bir yakınlık göstermeyeceklerini açıkladı."[234]

 

III. Bölüm

 

Tarafsızlık Konusunda Kur'an'ın Öğretileri

 

(621) Şimdiye kadar vermiş olduğumuz bilgiler, konuların az-çok tarihi cepheleriyle ilgilidir. Özel önem nedeniyle ilgili Kur'an ayetlerinin bu bölümde derlen­mesi uygun olsa gerek (a) "Münafıkların, kitap ehlin­den inkâr eden dostlarına: Eğer siz yurdunuzdan çıka-rılırsanız, mutlaka biz de sizinle çıkarız; sizin aleyhi­nizde kimseye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız, mutlaka yardım ederiz, dediklerini görmedin mi? Al­lah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder."

"Andolsun, eğer onlar çıkarılsalar, onlarla bera­ber çıkmazlar, savaşa tutuşmuş olsalar, onlara yardım etmezler, yardım etseler bile arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine yardım edilmez.[235]

(622) Bu ayetlerde, Medine sakinleri arasında bu­lunan münafıkların, dostları olan (yani Nadiroğullan, bak, Taberi, Tefsir, XXVIII, 29) lara yardım etmeyecek­leri, aksine müslümanlarla savaş durumunda tarafsız kalacakları haber veriliyor.

(623) Daha da ilginç olanı, aşağıya aldığımız bö­lümlerdir. Burada müslümanlara, tarafsız kalmış ve Müslümanlara karşı savaşta bunlara yardım etmemiş olan bazı kabileler hakkında, dikkatle davranılması tavsiye ediliyor.

Bu bölüm aynı zamanda, tarafsızlıklarını bozan­lara karşı da şiddetle hareket edilmesini ister:

(b) "Antlaşma yaptığın bir kavmin hainlik yapma­sından korkarsan, sen de (onlarla yaptığın ahdi) aynı şekilde bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah, ha­inleri sevmez.

"Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşrik­lerden (anlaşma şartlarına uyan) hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize harhangi bir kimseye arka çıkmayanlar (bu hükmün) dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayınız. Allah (haksızlıktan) sakınanları sever.

"Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği ka­dar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazır­layın, onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allanın bildiği (düş­man) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne har­carsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğra­tılmazsınız.[236]

(c) "Allah sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve on­lara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, ada­letli olanları sever.

"Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, si­zi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onla­ra yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim on­larla dost olursa işte zalimler onlardır.[237]

(624) Bu hususta en önemli ayetler, içinde 'i'tizal' kelimesinin de geçtiği, muhtemelen aşağıda yeralan ayetlerdir.

(d) "Size ne oldu da münafıklar konusunda iki gruba ayrıldınız? Halbuki Allah onları kendi ettikleri yüzünden başaşağı etmiştir (küfürlerine döndürmüş­tür). Allah'ın saptırdığını doğru yola getirmek mi isti­yorsunuz? Saptırdığı kimse için asla (doğruya) yol bu­lamazsın! Sizin de kendileri gibi inkar etmenizi istedi­ler ki, onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öl­dürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin. Ancak kendileriyle aranızda andlaşma bulunan bir topluluğa sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak istemediklerinden yürekleri sıkılarak size gelenler müstesna. Allah dileseydi onları başınıza bela ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle savaşmazlar, size barış tek­lif ederlerse bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı vermemiştir.

Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak istiyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar. Eğer sizden uzak durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini çek­mezlerse onları yakalayın, rastladığınız yerde öldürün. İşte size; onlar üzerinde apaçık yetki verdik.[238]

 

IV. Bölüm

 

Hz.Peygamber Ve Dört Halife Dönemlerinde Meydana Gelen Tarafsızlık Durumları Ve Bunlarla İlgili Antlaşmalar

 

(625) Hz. Peygamber ve ashabının uygulamaları, önem bakımından Kur'anın emirlerinden hemen sonra yer alır. Tipik birkaç olayın burada zikredilmesi ilginç olsa gerek (Ayrıca bak, yukardaki II. bölüm, paragraf 620 ve özellikle de (c) fıkrası).[239]

 

1. Olaylar

 

(626). (a) Yahudi Nadiroğulları kabilesi Gatafan'm müttefiki idi ve komşu Yahudi kabilesi Kureyzaoğulları'ndan yardım sözü de almıştı. Bu güçlü müttefikin yar­dım sözüne güvenerek Nadiroğulları, Hicret'in 4. yılın­da, anlaşma gereği, kendilerinin ve müslümanların, müşterek müttefikleri olan bazı kabilelerden fidye alın­ması konusundaki Hz. Peygamberin talebini reddettiler. Bunun sonucu olarak kalelerinde muhasara altına alın­dılar. Dolayısıyla Kureyzaoğulları tarafsız kaldı ve kom­şularına hiçbir yardım gönderemediler. Yine, Gatafan' ın[240] durumu aa Kureyza'nmkinden farksızdı.

(627) (b) Nadiroğulları Medine'yi terke mecbur edildi ve Hayber'e göç edip orada yerleştiler. Bunların, Mekkeîiler ve daha başkalarıyla çevirdikleri gizli entrikalannın[241] farkında olan Hz. Peygamber, tehlikeyi daha büyümeden bastırmak için Hayber'e bir sefer dü­zenledi. Yolda, Nadiroğullan'nın müttefiki olan Gata-fan'a bir elçi gönderdi ve müslümanlarla yahudiler ara­sındaki işlere karışmamalarını istedi. Gatafanhlar, müttefiklerini bu zor gününde yalnız başına bırakmı-yacaklarını söylediler. Bütün bunlarla beraber, İslâm ordusundan bir müfrezenin, bunların oturduğu yere doğru gerçekleştirdiği bir gözdağı verme yürüyüşü so­nuç verdi ve bunları bulundukları yerde kalmanın lü­zum ve gereğine inandırdı ve Hz. Peygamber de böyle­ce, Hayber'e karşı düşündüğü planlarını rahatça uygu­lamada serbest kalmış oldu.[242]

(628) (c) Hz. Peygamberin vefatı üzerine, ülkenin çeşitli bölgelerinde irtidat hareketlerinin patlak verdiği bir sırada, bir Yemenli lider olan Kays, Zü'1-Külâ adın­daki başka bir lidere şöyle bir haber gönderdi:

"Ebna (yani Yemende yerleşmiş İranlılar) yurdu­muza gelmiş sadece birer sığıntıdırlar ve ülkemize ya­bancı memleketten gelen kimselerdir. Bunları kendine yaklaştırırsan seni de hakimiyet altına alırlar. Bundan dolayı, onların reislerini öldürmen ve kalanlarını ülke­mizden sürmenin haklı bir hareket olacağım zannedi­yorum."

Zü'1-Külâ ve yandaşları, bu teklifi reddettiler; ne onunla işbirliğine gittiler ne de Ebna'ya yardım ettiler; aksine, "bütün bunlar bizi ilgilendirmez, siz bildiğinizi yapın!" diyerek tarafsız (i'tizala) kaldılar.[243]

(629) (d) el-Carud, Medine'de müslüman olmuştu. Hz. Peygamber'in vefatı üzerine Carud'un kabilesi Abdü'1-Kays da başkaldırmaya niyetlendi. Böyle bir şey yapmamaları hususunda Carud halkını uyardı ve bu­nun sonucu olarak kabilesi, Bahreyn (yani Ahsa) müslürii ani arıyla Rabia kabilesinin geri kalan kısmı ara-sında ortaya çıkan mücadelede yer almayıp tarafsız kaldı.[244] Bunların tarafsız kalmaları müslümanlar için çok önemliydi.[245]

 

2. Antlaşmalar

 

(630) Tarafsızlığı sağlayan antlaşmalara, ya da, tarafsızlığa atıfta bulunan devlet belgelerine gelince, bu hususta, daha İslâm'ın ilk dönemlerine ait elimizde çok sayıda örnekler mevcuttur:

(a) Hz. Peygamber Medine'ye hicret edip orada bir Site-Devleti kurduğu zaman özellikle Mekkeliler'in Suriye'ye gidip gelirken kullandıkları yol güzergahla­rında yaşayan gayr-i müslim Arap kabileleri olmak üzere Medine civarında oturan diğer Arap kabileleriyle antlaşmalar yapmak suretiyle İslâm'ın gücünü arttır­mak girişiminde bulundu. Aşağıya aldığımız ve Demreoğulları reislerinden birisi ile yapılan antlaşma Hic­ret'in 2. yılının Sefer ayı tarihini taşır:

"O (yani Hz. Peygamber) Demreoğulları'na saldır­mayacak; onlar da, ne O'na saldıracak, ne düşmanın asker sayısını arttırmaya çalışacak ve ne de herhangi bir surette düşmana yardımda bulunacaktı.[246]

(b) Çok geçmeden kabilenin diğer kolları da ant­laşmaya katıldı ve ayrıca karşılıklı yardım ve özel du­rumlarda tarafsız kalma konusunda bir antlaşma ya­pıldı:

"Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Allah'ın elçisi Muhammed'in, Denireoğullan'nın mal ve can güvenliğini sağlayan bir fermanıdır: Herhangi bir kimseden saldırı vaki olursa, din adına yapılan savaşlar dışında Demreoğulları O'nun (ve müslumanların) yardımına güvenebilirler. Bu antlaşma, denizlerde sular kuruyun-caya kadar geçerlidir. Aynı şekilde Peygamber bir yar­dım isterse, onlar da yardımda bulunacaklar; Allah ve Resulü için onlar bunu taahhüt eder. Onlara yapılacak yardım, antlaşmaya olan sadakatlerine bağlıdır.[247]

(c) Kızıldeniz sahilinde yaşayan diğer bir kabile de Gifaroğulları idi. Bunlar da, hemen hemen aynı ta­rihlerde müslümanlarla bir antlaşma yaptılar:

"Herhangi bir yönden ve kişiden gelecek hücuma karşı müslümanlar bunlara yardım edecekler. Hz. Pey­gamber de yardım isteyince bunlar da, din adına yapı­lan savaşlar dışında, müslümanlara yardım etmek zo­runda idiler. Bu antlaşma, denizlerde bir damla su ka­lıncaya kadar geçerlidir.[248]

(d) Medine'de Site-Devleti kurulduğu sırada, şeh­rin doğu varoşlarında çok sayıda Yahudi oturuyordu. Bunlar da, bu konfedere Site-D evle tine katılmış ve ön­ceki şartlara ilaveten şunları da kabul etmişlerdir:

Paragraf 45: "Yahudiler bir barışa davet edilirler ve buna katılırlarsa, onlar da buna uyacak ve yerine getirecekler. Aynı şekilde, onlar da, müslümanlardan benzer talepte bulunurlarsa, müslümanlar da, din adı­na yapılan savaşlar dışında buna uyacaklardı.[249]

(e) Hz. Peygamber, Abd b. Adiy oğullarıyla muh­temelen Hicret'in 5. yılında bir ittifak ve tarafsızlık antlaşması yapmıştı. Tarihçilerimiz bununla ilgili şunu kaydederler;

"Hz. Peygamber Abd b. Adiy oğullarından bir he­yeti kabul etti... Bunlar, ey Muhammed! Biz, Harem-i Şerifin sakinleriyiz ve burada yaşayan kabilelerin en güçlüsüyüz. Seninle savaşmak istemiyoruz. Diğer yan­dan, Mekkeli Kureyşliler'e karşı yapılacak olanlar dı­şında, savaş seferlerine katılıp yardımda bulunmaya hazırız. Çünkü biz, Kureyş'e karşı savaşmak istemeyiz.[250]

(f) Meşhur Hudeybiye Musalahası'nda da taraf­sızlıkla ilgili hüküm yer alıyordu. Aslında burada, lü-gatçilere göre çeşitli manalara gelen bir ifade kullanıl­mıştır. Yani 'islâl' kelimesinden bahsediyorum. Bu keli­me, karşı tarafın düşmanına gizlice yardım ve tarafsız­lığı ihlal manalarına geldiği gibi bir kılıcı kınından çı­karmak anlamına da gelir. Hudeybiye antlaşma met­ninde ilk manada kullanılmış olan islal kelimesinin, bu anlamda kullanıldığını, ilk halifeler döneminde yapılan iki antlaşma[251] doğrulamaktadır ve sonuç olarak bu­nun teknik bir tabir olduğunu ispatlar.

(631) Hudeybiye Musalahası antlaşma metninin ilgili bölümü şöyledir:

"Her iki taraf, on yıl süreyle, halkın üzerinden sa­vaş yapma tehdidini bertaraf etmede hemfikirdirler. Bu süre zarfında halk barış içinde yaşamayı ve savaş­tan kaçınmayı prensip edinecektir. Antlaşmanın şartla­rım yerine getirme hususunda kalbimizin derinlikle­rinde kararlılık vardır ve tarafsızlığımızı bozacak hiç­bir gizli yardım girişimlerinde bulunmıyacağız ve sada­katsizlik sayılacak hiçbir harekete de meydan verilmiyecektir.[252]

(632) Az önce atıfta bulunduğumuz antlaşmalar da şöyledir:

(g) Bismillahirrahmanirrahim! Bu, Suveyd b. Mukarrin'den, Horasan valisi Farukhan'a, düşman top­rakları Taberistan ve Cilcilan'la ilgili bir fermandır:

"Şanı yüce olan Allah'ın himayesi ve koruması al­tındasın; ancak, eşkiya ve komşu devletin halkının emellerinden ülkeni korumalısın ve bize karşı isyan et­miş olanlara eman vermemelisin ve ülkene komşu olan valimize ülkende geçer akçe olan paradan 500.000 dir­hem tutarında bir miktar para vermelisin.

Bunları yerine getirirsen, sana saldırmamız, se­nin ülkeni çiğneyerek geçmemiz, iznin olmadan toprak­larına girmemiz bizim için meşru değildir. Bununla be­raber, ülkenden senin izninle geçeceğiz, aynı şey senin için de geçerlidir.

Bize isyan edenlere eman verip onlara yataklık etmemelisin, hiçbir düşmanımıza gizlice yardımda bulunmıyacaksm ve güveni sarsacak hareketlerden kaçı­nacaksın. Aksi halde aramızda hiç bir antlaşma kalmaz.[253]

(h) Bu, Nuaym b. Mukarrin'in, Rey eyaleti valisi ile yaptığı uzlaşmadır:

"İyi niyetle hareket etmek suretiyle akıncı ve ön­cülük şeklinde bize hizmet et, vefasızlık gösterme ve gizlice (yeminini bozarak düşmanlarımıza) yardımda bulunma.[254]

(i) Alıntı yapılan aşağıdaki cümle, Halife Osman döneminin Mısır valisi ile Nube hükümdarı arasında imzalanan antlaşmada geçer:

"Siz ey Nûbiyeliler! Sizinle yaptığımız antlaşma şartlarına uyduğunuz sürece Allah ve Rasûlü Muhanı-nied'in koruması ve himayesi altındasınız; size karşı savaş açmayacağız, ne savaş hazırlığı yapacağız ne de size saldıracağız. Ancak Ulva ve Asvan arasında yer alan topraklarda karşılaştığımız hiçbir düşmana karşı sizi korumaya ne de onlara yardım etmeye Müslüman­lar mecbur değildir.[255]

(j) İç savaşlar devam ederken Mısır valisi Kays b. Sa'd, Hz. Ali'ye şöyle bir mektup gönderdi:

"Bismillahirrahmanirrahim! Ya Emir el-mü'mi-nin, burada çarpışmalarda tarafsız kalmak isteyen (mu'tezilîn) insanların bulunduğunu size bildirmek du­rumundayım. Bunlar benden, kendilerine karşı hare­ket, etmememi, aksine ortalık yatışıncaya kadar kendi­lerini rahat bırakmamı istiyorlar.[256]

(k) Hz. Ali buna, şöyle cevap verdi:

"Mektubunda bahsettiğin kimselere karşı hareke­te geç! Diğer Müslümanlar gibi davranırlarsa bir prob­lem yok. Aksi halde onları cezalandırırsın."

Vali buna karşılık şu mektubu kaleme aldı:

"Ey Mü'minlerin Emiri! Sana mesafeli durup seni düşmanına karşı rahat hareket etmeni sağlayan insan­lara karşı savaşmamı nasıl emrettiğini merak ediyo­rum doğrusu? Bunlara karşı savaş açacak olursak, sa­na karşı düşmanına yardım ederler. Binaenaleyh beni dinle ve bunlara karşı harekete geçmekten vazgeç!"[257]

(1) Naciyeoğullarımn asî ve mürtedlerine Hz. Ali'  gönderdiği mektubun özeti:

"Sizi, Allah'ın Kitabına ve Hz. Peygamberin uy­gulamalarına uymaya davet ediyorum, ve Allah'ın Ki­tabında emrettiği gibi samimi olarak davranmanızı is­tiyorum. Bundan başka, sizden her kim yurduna, hal­kının yanına döner ve Allah ve Resûlü'ne, dolayısıyla müslümanlara karşı savaşmak üzere ortaya çıkmış ve ülkede anarşi çıkaran bu bozguncu ve soyguncuya (ya­ni, Naciyeoğulları reisi Hirrit'e) karşı, tarafsız kalır ve buna uyarsa malından ve canından emin olur. Yok, bu asiye kim uyar ve bize karşı savaşır ve bize itaat et­mezse, ona karşı Allah'a sığınırız"[258]

(m) İslâm ordusu hicretin 28. yılında Kıbrıs üzeri­ne yürüdü ve şu şartın yer aldığı bir barış antlaşması imzalandı:

"Müslümanlar Kıbrıs halkına saldırmayacaktır, ancak bunlara başka bir düşman saldırırsa buna karşı da "Kıbrıs'ı savunmıyacaklardır.[259]

(n) Sicilya kralı Fimî'nin, Bizans amirlerine (ge­nel valisine) isyan edip Tunus'taki Ağlebiler'den yardım istemesi üzerine Ağlebiler burayı hicrî 244 yılında işgal ettiler. Fakat İslâm ordusu komutanı, Fimî ve yandaş­larından savaşta tarafsız kalmalarını istedi ve Bizans­lıları tek başına yendi.[260]

(o) Hz. Ali ile Muaviye arasında cereyan eden iç savaş sırasında, el-Velîd b. Ukbe tarafsız kalarak Rakka'ya çekildi ve mesele yatışmcaya kadar hiçbir tarafın yanında yer almadı".[261]

(p) Sicilya'daki iç savaşa müdahele etmek üzere müslümanlara çağrının yapıldığı ve bunun sonucu olarak sed b. el-Furat'm da küçük bir filo gönderdiği hicrî Üçüncü asrın sonlarında bile Esed'in, Müslümanları bura­ya çağıran Fimî ve taraftarlarından, anlaşmazlıkta taraf­ız kalmalarını istedi ve Sicilya'yı tek başına fethetti.[262]

(633) Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir; ancak, ne yazık ki bunlardan hiçbiri, tarafsızlık durumunda orta­ya çıkan hak ve vecibeleri tarif etmez. Bundan dolayı bu hususta biz, uygulamalara başvurmak mecburiye­tindeyiz. Bunlara benzer bazı olaylar aşağıdaki bölüm­de derlenmiş bulunuyor.[263]

 

V. Bölüm

 

İslâm Hukukçularına Göre Tarafsızlık

 

(634) Tarafsızlık kavram ve olayının ilk Müslü-manlarca bilinmeyen bir husus olmadığı önceki bölüm­lerden anlaşılmış olması gerekir. İslâm hukukçuları, meseleyi ayrı bir bölüm halinde ele almayıp aksine ko­nunun şartlarını kısmen barış hükümleri arasında, kısmen de savaş hükümleri arasında tanımladıkların­dan buradaki amacımıza uygun olanları seçip ayıkla­mak kolay değildir. Tarafsızlık hukuku, Nazi Almanya-sı'nın yıldırım bir savaşla, tarafsızlık hükümlerini gözardı ederek çöp sepetine atması dışında bu konudaki hükümlerin, yirminci asrın ilk yarısında olduğu kadar eski dönemlerde geliştirilmemiş olduğunu yadsıyama­yız.[264] Böyle olmakla birlikte, Şeybanî'nin büyük yo­rumcusu Serahsî'nin bu konudaki birkaç paragrafının burada zikredilmesi faydalı olabilir. Kısa bir zaman sü­recine sığdırılan bu araştırma sonuçlarının, söz konusu yazarın veya diğer müelliflerin kaleme aldıkları yazıla-rın bu konuda yegâne metinler olduğu söylenemez.

(635) Burada yapılan birkaç alıntı ile, fiilen savaş halinde olan devletlerin tarafsızlıkları ile ilgili hak ve yükümlülükleri konusunda, bütün bir tarafsızlık siste­mi ile ilgili hükümlerin (kuralların) ortaya konması beklenmemeli.

(636) (a) "Bir devlet müslümanlarla olan antlaş­mayı bozar ve üçüncü bir devlette, antlaşmayı bozan bu devlete saldırır ve vatandaşlarını esir alır (ve onları köleleştirir) ve sonunda müslümanlar da, bu saldırgan devlete müstakil bir savaş açar ve daha Önce araların­da antlaşma bulunan devletin bu devletin elindeki esir vatandaşlarını ele geçirirse, bunlar müslümanlann kö­leleri olur. Çünkü üçüncü devlet onları ele geçirmekle İslâm Devleti'nin hukukunu çiğnemiş olmuyor. Üçüncü devlet, eline geçirdiklerini koruyabilseydi, sözkonusu esirlerin meşru sahibi olacaktı.[265]

(637) Bu şu demektir, dost bir devletin malı üçün­cü bir devlet tarafından usulünce ele geçirilir ve bu mallar müslümanlara meşru bir şekilde geçerse, bu devletin malına böyle bir tarzda sahip olmak tarafsızlı­ğı ihlal etmez.

(638)  (b) Müslüman bir vatandaş, dördüncü bir ülkeden ele geçirdiği üçüncü bir devletin elindeki gani­meti satın alan bir ülkede kalıyorsa, (kendi devletinin bu savaşta tarafsız kalma olayına rağmen) müslüman vatandaşın bu malı satın alması meşrudur. Çünkü söz-konusu malın mülkiyeti, onu ele geçiren devlete geç­miştir ve şüphesiz yabancı devletler birbirinden gani­met alabilir ve o ülkenin insanlarının ve mallarının mülkiyetine sahip olabilirler. Bundan dolayı böyle bir ülkede ikamet eden bir müslüman için böyle bir ganimeti, o ülkenin tıpkı diğer mallarından birisi imiş gibi satın alması meşrudur.

(639) Aynı şekilde, Müslüman vatandaşın oturdu­ğu ülkenin, üçüncü bir ülkeden ele geçirmiş olduğu ga­nimeti bu müslüman satın alabilir. Çünkü mülkiyet bu ganimetin alınmasıyla el değiştirmiş olur... Müslüman­lar, gayr-i müslim bir ülke ile dostluk antlaşması yap­mış ve bu devlet üçüncü bir ülke tarafından saldırıya uğrar ve yağma edilirse, yağmalanan devlette yaşayan müslüman vatandaş bu ganimeti yağmalayan devlet­ten satın alabilir.[266]

(640) (c) "Üçüncü bir ülke tarafından saldırıya uğ­rayan devlette yaşayan müslüman vatandaşlar; (İslam Devleti ile fiilen savaş halinde ohnıyan) saldırgan üçüncü devlete karşı savaşmamalı. Ancak kendilerini tehlikede gördükleri durumlar bunun dışında kalır. Böyle bir durumda (İslam Devletinin tarafsızlığını boz­mak şeklinde değil) kendi nefislerini savunma halinde savaşmış olurlar... Bunun ilk örneğini Hz. Peygam­berin yeğeni Cafer vermişti. Cafer, Habeşistan'a, bir komşu kral buraya saldırdığı sırada sığınmıştı. Yeni hükümdarın, muhtemelen aynı hoşgörüyü göstermiye-ceğinden korkarak Necaşî'nin yanında savaşmak üzere silahını kuşandı.[267]

(641) (d) 'Tabancı bir ülkenin vatandaşları, izinle İslâm topraklarına gelir ve İslâm Devletine karşı savaş halinde olan kuvvetlere katılmak için üçüncü bir devle­te geçmeye niyet ederlerse, bunların o ülkeye gitmeleri­ne imkan verilmez. Çünkü kendilerine verilen izin, on­lara, sadece bu ülkede serbestçe kalmalarını ve kendi ülkelerine serbestçe dönmelerini teminat altına alır. Bunun dışında, İslâm Devleti'nin, müslümanlara za­rarlı olan her türlü taleplerini geri çevirmeye hakkı vardır. ...Şüphesiz bunlardan bir-ikisinin, ticaret mak­sadıyla üçüncü bir devlete geçmesine engel olunmaz,  sayıları, hatırı sayılır bir miktara ulaştığı zadurum farklıdır.[268]

(642) (e) îyiniyete dayalı tarafsızlık hallerinde bir Ülkenin silahlı kuvvetlerinin İslâm topraklarından ge­çişi, aşağıdaki bölümde belirtilen hükme uygun olarak değerlendirilir:

"Sözkonusu kuvvetler önemli bir güç ise ve İslâm topraklarına, düşmanlarıyla savaşmak üzere başka bir ülkeye geçmek için izinle girse ve İslâm topraklarında iken bir düşman bunlara saldırsa, kendisi güç dahilin­de olduğu zaman bile bunların yardımına koşmaya İslâm Devleti mecbur değildir, İslâm Devleti'nin gayr-i müslim vatandaşları bir saldırıya uğradığı zaman ise durum farklıdır; çünkü böyle bir durumda onları koru­mak İslâm Devleti'nin görevidir.[269]

(643) (f) Yazarlarımız tarafsızlara ait yükleri taşı­yan düşman gemileri ve düşmanın malını taşıyan ta­rafsızlara ait gemilerle ilgili olarak yazarlarımız: "sahi­binin güven ve emniyette olması malının da güven ve emniyette olmasını sağlar" şeklinde genel bir prensip vazederler.[270]

(644) (g) Ben burada, Woking'de yayınlanan The Islamic Revievv dergisinin Ağustos 1951 sayısında çı­kan "İslam Ülkelerine Karşı tarafsızlık Konusunda İn­giliz Anlayışında Bazı Yeni Gelişmeler" başlıklı maka­lemden kısaca bahsedeceğim:

"Aşırı derecede tarafsızlığı emreden Lahey Kong­resi kararlarına rağmen İngiltere'nin, şu ya da bu islâm ülkesiyle iyiniyet temelli tarafsızlık antlaşmaları imzalaması ve özellikle bu antlaşmaların onaylanması için Cemiyet-i Akvam'a sunması dikkate değer bir dav­ranıştır. Bu onay ile, görünüşte tarafsız kalarak, savaş­ta olana yardım edercesine taraf olmayı ve ayrıcalık yapılmasını gerektiren bu antlaşmalar, Cemiyet-i Ak­vam tarafından onaylanmamış ve daha kuvvetlinin di­ğer normal veya daha zayıf olanın üzerine sadece zorla­yıcı bir eylem sayılacak antlaşmalardan daha önem ka­zanmış oluyorlar."

(645) İslâm'ın Uluslararası Genel Hukuk'un teori ve uygulanması konusundaki mütevazi araştırmam bu­rada son buluyor. Şimdiye kadar, konu üzerinde birkaç senemi harcamış olduğumdan, halen herkesten çok bu­nun birçok eksiklikleri olduğunun bilincindeyim ve bence bilinen ve mevcut olan malzemeyi bitirmeden ön­ce, okunması gereken birçok şeyin bulunduğunu da bi­liyorum. Olağan günlük okuma sırasında bile insan, daha önce bilinmeyen birçok eserin varlığından haber­dar oluyor.

Ne yazık ki, bizim doğu ilim çevrelerinde bu bilgi­lere, özellikle eski ve Avrupa'da mevcudu sadece kütüphanelerde kalmış olan eserlerle ilgili olduğu zaman, başvurmak nerede ise imkansız oluyor. Yazılışı ve göz­den geçirilişinin üzerinden on yılı aşkın bir zaman geç­mesinden sonra bile bir çekingenlik beni bu eseri yayınlamaktan nerede ise alıkoyacaktı. Neyseki şu teselli aklıma geldi:

Kimsenin dünyadaki işi tamam olmaz (bitmez)

Çalışma ve gayret bizden, tamamına eriştirmek Allah'tandır![271]

 

Ek-a

 

Komutanlara Gönderilen Talimatlar

 

1. Peygamber Tarafından Gönderilenler

 

(a) Genel

(646) Peygamber (s.a.) ne zaman, bir orduya veya bir seriyyeye bir komutan tayin ettiyse, ona, kendisi ve yanında bulunanlara karşı hareketlerinde Allah'tan korkmasını emrederdi. Ve şöyle söylerdi:

"Allah adıyla ve O'nun yolunda savaş!

Allah'a ianmayanlarla mücadele et. Savaş, fakat aldatma, güveni suistimal etme, müsle yapma ve kü­çükleri öldürme.

Müşrik düşmanlarla karşılaştığınız zaman onlara üç seçenek teklif et; bunlardan hangisini kabul ederler­se sen de kabul et ve kendin de ona uy:

"Önce onları İslâm'a davet et, bu daveti kabul

[ederlerse sen de buna uy ve kendini onlardan uzak tut. Daha sonra, onlara, topraklarından muhacirlerin[272] (yani Müslümanların) ülkelesine hicret etmelerini tek­lif et ve bunu yaparlarsa diğer muhacirlerle beraber aynı hak ve sorumluluklarla karşılaşacaklarını onlara haber ver. Hicret etmeyi reddederlerse onlara şunu söyle: Diğer mü'minler gibi aynı ilahi hükümlerle mü­kellef oldukları halde, kendilerinin birer bedevi olarak kabul edileceklerini ve güçlerini müslüman kuvvetlerle birleştirip onlarla birlikte savaşmadıkça, ganimetten pay alamayacaklarını ve devletin diğer imkanlarından yararlanamayacaklarım onlara bildir.

İslâm'ı kabul etmezlerse, onları cizye (himaye vergisini) vermeye davet et. Bunu kabul ederlerse, sen de bunu kabul et ve kendini onlardan uzak tut.

"Cizye vermeyi de reddederlerse, o zaman Allah-tan yardım iste ve onlarla mücadele et."

"Bir kale halkını kuşatırsan ve şayet onlar, Allah ve Rasulü'nün teminatı şartı ile boyun eğmeye kalkar­larsa, bunu böyle yapma; aksine sen kendi teminatın ve arkadaşlarının güvencesiyle onlara garanti ver. Çünkü, kendi adınıza verdiğiniz söz ve teminatı tutma­manız, Allah ve Rasûlü adına verdiklerinizi, bozmanız­dan daha az vehamet arzeder.

"Bir kaleyi kuşatır ve halkı da Allah'ın hükmüne göre teslim olmayı kabul ederse, onların, Allah'ın hük­mü adına değil kendi içtihadınıza göre teslim olmaları­nı isteyin. Çünkü siz hakkında Allah'ın hükmüne uy­gun olarak hareket edip-etmediğiniz hususunda emin olamazsınız.[273]

(b) Abdurrahman b. Av fa Verilen Talimat

(647) "Daha sonra Hz. Peygamber Bilâl'e, sancağı Abdurrahman'a vermesini emretti. O an Hz. Peygam­ber Allah'a hamd etti ve onun için Allah'ın rahmetini istedi ve şöyle dedi: Ey Avfın oğlu onu sen al ve hepiniz Allah yolunda savaşınız ve Allah'a inanmayanlarla mü­cadele ediniz, ancak emanete ihanet etmeyiniz, zulmet­meyiniz, müsle yapmayınız, çocuk ve kadınları öldür­meyiniz. Bu Allah'ın ahdidir ve size yol göstermek için gönderdiği Peygamberin de tavrıdır.[274]

(648) Daha başka münasebetlerle Hz. Peygam-ber'in verdiği emir ve talimatlar için bakın; Tirmizî, 14:14, 19:2 ve 48; İbn Mace, 24:38; ed-Dârimî, 17:8; Ma­lik, 21:11; İbn Hanbel, I, 300; III, 440, 448 tekrar; IV, 240 tekrar; V, 276, 352, 358; Zeyd b. Ali, Mecmu, parag­raf 820.[275]

 

2. Hz. Ebu Bekir'in Verdiği Talimatlar

 

(c) Filistin'e Karşı Sefere Çıkarken Usame'ye Veri­len Talimatlar

(649) "Sonra Ebu Bekir gitti ve onlarla (karar-gâh'ta) buluştu ve onlara hareket etmeleri için emir verdi ve Üsame (ordu komutanı) at üstünde iken kendi­si de ona yaya olarak eşlik ediyordu. Ebu Bekir'in deve­si ise, Abdurrahman b. Avf tarafından yedekte getirili­yordu. Üsame, Ebu Bekir'e şöyle dedi: 'Ey Allah Rasu­lü'nün Halefi, ya siz de deveye binin ya da ben deveden ineyim' Halife cevaben şöyle dedi: 'Ne sen deveden ine­ceksin ne de ben deveye bineceğim, biraz yürüsem ne lazım gelir, çünkü Allah yolunda cihada gidenin attığı her adımın karşılığında yediyüz sevap vardır, yürüyeni yediyüz derece yükseltir ve her adımda yediyüz günahı affolunur." Belli bir mesafe yürüdükten sonra Hz. Ebu Bekir, Usame'ye: Bana yardım etmesi için Ömer'i bıra-kabilirsen burada bırak, dedi. O da, Ebu Bekir'in dedi­ğini yaptı.

Daha sonra Hz. Ebu Bekir şöyle dedi: "Ey insan­lar, durun! Size on tane emrim olacak, bunları hiç aklı­nızdan çıkarmayın: Emanete ihanet etmeyin, aldatma­yın, güveni suistimal etmeyin, müsle yapmayın, küçük Çocukları ve yaşı ilerlemiş ne erkekleri ne de kadınları Öldürmeyin, hurma ağaçlarını ve meyve ağaçlarını ne Kesin ne de yakın, yeme dışında bir deve, sığır veya bir keçi bile kesmeyiniz. Manastırlarda veya benzeri yer­lerde inzivaya çekilmiş insanların bulunduğu yerlere yolunuz düşebilir, onlara ilişmeyin, kendi hallerinde bırakın. Yine yolda, size çeşit çeşit yemekler ikram eden insanlara rasthyabililirsiniz. Size getirilen yemekleri yerken her yemekten Önce besmele çekiniz. Ayrıca, bazı konaklama yerlerinde, uzun saçlarını adeta şeytanın yuvasına benzer bir şeklinde başlarına topuz yapmış insanlarla karşılaşacaksınız. Bunları kılıçlarınızın ucuyla çözünüz.

Allah'ın adıyla yürüyün. Aliah sizi, mızrak ve düşmanın arasında ortaya çıkacak veba hastalığı ile ödüllendirsin"[276]

Aynı konuşmanın başka bir rivayeti

(650)  "Sonra askerin ortasında ayağa kalktı ve şöyle dedi:

"Size, Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. İtaat­sizlik yapmayın, bozgunculuk etmeyin, korkaklık gös­termeyin, kiliseleri tahrib etmeyin, hurma ağaçlarını su altında bırakmayın, ekinleri ateşe vermeyin, gerek­siz hayvanları kesmeyin, meyve ağaçlarını tahrib etme­yin, yaşlıları, kadınları, çocukları öldürmeyin.[277]

(d) Komutan Yezîd b. Süfyan'a Gönderilen Tali­matlar

(651) "Hz. Ebu Bekir, Suriye'ye sefere çıkmak için Yezid b. Süfyan'a emir verdiği zaman, ona talimatlar vererek onunla bir süre yürüdü. Yezid binek üstünde Ebu Bekir ise yaya yürüyordu. Bunun üzerine Yezid şöyle dedi: Ey Rasûlullah'm halefi, ya siz de deveye bi­nin ya da ben bineğimden ineyim.' Halife buna şöyle karşılık verdi: Ne siz deveden ineceksiniz ne de ben bi­nite bineceğim. Attığım adımların Allah yolunda oldu­ğunu sanıyorum. Ey Yezîd, az sonra bir ülkeye vara­caksınız, bura halkı size yiyecek ve içecek getireceklerdir; yemeğin başında ve sonunda Allah'ın adını anmayı unutma. Ayrıca, manastırlarda inzivaya çekilmiş in­sanlarla karşılaşacaksın, onlara ilişme, kendi hallerin­de bırak. Bundan başka öyle insanlarla da karşılaşa­caksın ki, tepelerinde şeytan sanki yuva yapmıştır (ya­ni Şemanise), bunların kafalarını kılıçtan geçirin. An­cak ihtiyar erkekleri, kadın ve çocukları, hasta kimse ve keşişleri öldürmeyin, meskûn yerleri harab etmeyin, gerekli bir neden olmadıkça ağaçları kesmeyin, hurma ağaçlarını yakmayın, sel altında da bırakmayın ve geç­tiğiniz yerlerde zulmetmeyin, müsle yapmayın, korkak­lık göstermeyin ve hilekârlık yapmayın. Allah, kendi davasına ve Rasûlü'ne yardım edenleri şüphesiz zafere ulaştırır. Çünkü Allah gerçek kudret ve güç sahibidir. Sizi Allah'a emanet ediyorum ve yolunuz açık olsun" Daha sonra geri döndü.[278]

 

3. Hz. Ömer Tarafından Verilen Talimatlar

 

(652) "Hz. Ömer orduları sefere uğurlarken ko­mutanlara, Allah'tan korkmalarını tavsiye eder ve san­cakları onlara teslim ederken şöyle söylerdi:

"Allah'ın adıyla ve Allah'ın yardımıyla! Allah'ın iz­niyle gidin ve O'nun yardımıyla muzaffer olun. Hareketi­nizde doğruluk üzerine ve sabırda sebat gösterin. Allah'a inanmıyanlara karşı Allah yolunda mücadele ediniz. An­cak haddi aşmayın, çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.

"Herhangi bir karşılaşmada korkaklık ve gevşeklik göstermeyin. Gücünüz yetse de müsle yapmayınız. Galip geldiğiniz zaman aşırı gitmeyiniz. Yaşlı erkekleri, kadın­ları ve çocukları öldürmeyiniz, aksine iki ordu karşılaştı­ğı, bir zaferin sarhoşluğu zirveye çıktığı veya bir hücum beklendiği sırada bunları koruyup kollamaya çalışsın. Ganimet konusunda hile yapmayın. Cihadı dünya kazan­cından uzak tutunuz. (Allah'la) yaptığınız sözleşmenin ti­careti ile sevinin ve en büyük başarı da budur.[279]

 

4. Abbasî Halifelerin Verdiği Emir Ve Tali­matlar

 

(651) Kudânıe b. Cafer, (V. 310 H.) kendi döne­minde kara ve deniz kuvvetleri komutanlarına gönderi­len talimatların şekillerini verir. Bunları, İstanbul'daki Kitab'ul-Harac'ın tek nüshasından tercemesi ile birlik­te buraya aktarıyorum. Güzel bir dille kaleme alınmış olsalar da, karşılaştırıldığında ordunun dış münasebet­lerinden çok, iç hizmet ve yönetimiyle ilgili emir ve ta­limatlar olduğu görülür. (Kudame'nin kitabından alı­nan bu bölüm, Avrupa'da çok önceden basılmış ancak yeteri kadar merak uyandırmamış bulunuyor.):

(a) Kara Kuvvetleri Komutanına Gönderilenler[280]

 

Yardım ve Savaş Komutanlarına Verilen Ta­limatların Şekli

 

Bunlar, müzminlerin emiri tarafından şu, şu böl­gelerde savaş yapmak ve akınlarda bulunmak üzere or­du komutanlığına atanan filan oğlu falana gönderilen talimatlardır.

Halife komutana gizli-aşikar tüm işlerinde Al­lah'tan korkmayı ve O'na karşı takva sahibi olmayı, O'na itaatkar bir tavır içinde davranmayı ve Allah'la kendi arasında münasebetleri, samimi hareket ve hoşa gidecek tavırlarla en iyi noktaya ulaştırmayı istemek­tedir. Yine halife komutana, idaresinde dürüst olması­nı, dinî vecibeleri yerine getirmesini güveni temin etmeşini ve atacağı her adım ve yapacağı her işte gerçek güç ve kuvvet sahibinin Allah olduğunu bilmesini em­retmektedir.

Müminlerin emiri (Halife) onu bu işe, sadece, kö­tülük ve bozgunculuk yapanların kalbine korku sala­cak güç ve kabiliyet, dirayet ve disiplini vardır ve bu sayede halk ve ülkenin huzur ve refahını sağlar ümi­diyle tayin etmiş bulunuyor.

Halife komutana Allah'ın gazabını çekecek işler yapmaktan kaçınmayı, haram olan şeylerden uzak dur­mayı, yasakların hudutlarını aşmamayı, Allah'ın kötü ve çirkin olarak ilan ettiği şeylerden sakınmasını emre­der.

Yine Emirilmü'minin komutanına, Allah'ın gaza­bını çekecek işlerden, O'nun yasakladığı şeyleri yap­maktan, Allah'ın emir ve yasaklarının hudutlarını çiğ­nemekten kaçınmasını emreder; aynı şekilde, askerle­rini ve emri altındakilerini, vatandaşlarının herhangi birisine zulmetmeye teşebbüs etmelerinden veya zarar vermelerinden korunmasını ve bunların her zaman ita­at yolunda yürümek ve ülkelerdeki Allah düşmanlarıy­la savaşmak suretiyle doğru ve hak yolda olmalarını sağlamasını ister. Bunun için onlara en iyi imkan ve fırsatları hazırlamasını komutanına emreder.

Halife komutanına, emrindeki asker ve maiyetin­de çalışanlara karşı en iyi bir şekilde davranmayı ve müfreze halinde gönderdiği zaman askerlere karşı da­ha duyarlı olmayı, silah ve araç durumlarının yeterli °lup olmadığını anlamak için onlara sık sık denetleme­sini ve askerleri, silah ve teçhizatlarını en iyi ve en gü­zel şekilde tutmaları için onları zorlamasını emretmek­tedir. Çünkü Allah bu suretle, iyi davranan insanların dikkatini daha arttırır, kötü niyetli insanların kötülük yaPmasına da mani olur.

Mü'minlerin emiri, hulundukları konularıyla mü­tenasip bir şekilde kendilerine davranmak, saygınlıkla­rım arttırmak ve haiz oldukları durumlarını yüceltmek suretiyle komutanlarından kendi dostlarının hak ve (imtiyazlarını) tanımasını ister. Bunlara karşı bu tavır, onların bağlarını kuvvetlendirir ve bağlılıklarını arttı­rır.

Şüpheli bir adam veya kötülüğüyle tanınmış biri olmadıkça sadece bir itham veya isnad ile bir kimseyi cezaiandırmamayı açık kanıt ve sağlam deliller olma­dıkça bu gibi insanları cezaya çarptırmamayı halife, komutanına emreder. Karışıklık çıkaran ve kötülük ya­panların suçundan, iyi ve dürüst insanların sorumlu tutulmasından kaçınmanı istiyorum.

Halife komutanına, kendisine barışla gelip teslim olanlara eman vermesini ve bu imkanı zulüm aracı ha­line getirmemesini aldatmak ve hile yapmak suretiyle yapacağı icraatlarla adının kötüye çıkmamasını emret­miştir. Çünkü bu tür bir icraat, vacip olan itaatin gev­şeklik ve hoşnutsuzlukla karşılık görmesine sebep olur.

Ona, hudutlara, çıkış kapılarına ve stratejik yer­lere, bu konularda bilgi ve tecrübesi olanları tayin et­mek suretiyle buralardan gelebilecek bir ihanete karşı bu önemli yerleri iyi bir şekilde korumasını emreder.

Halife komutanına, kendisine tabi olanlardan güvendiklerinin hareketlerini olduğu kadar kendi dav­ranışlarını da sık sık kontrol etmesini; şüpheleri orta­dan kaldıracak, ihmalleri önleyecek ve her türlü sürp­rizleri bertaraf edecek kadar uyanık ve ihtiyatlı olması­nı kendisinden ister.

Cezaları belli hiçbir suçu gözardı etmemesini, Ha-life'nin görüşünü almadan önce başvurma ve kısas gibi cezaları uygulamamasını komutanından istemektedir; yapacağı hareket konusunda halifeden cevap ve bilgisi kendisine ulaşıncaya kadar halife, komutanın bekleme­si gerektiğini hatırlatır.

Halife komutanından, askerlerin, vatandaşın, iz­ni ve rızası olmadan onların evlerinde barındırmaması­nı aynı şekilde, ekili arazileri çiğnetmemesini, hayvan­ları bu gibi yerlerden geçirmemesini veya menzile va­racak yolu buralardan geçirmemesini emreder. Bedeli­ni verip sahiplerinin rızalarını almadıkça, otlar hayvan yemi olarak alınmamalı ve tüketilmemelidir.

Yine halife komutanına, hapishanelerinde yatan mahkumlarla ilgilenmesini, kontrol için onları topla­masını, yörede güvenilen ve bu işin ehli olanlardan olu­şan bir jüri nezdinde kişilerin suçlarının araştırılması­nı emreder. Suçsuz olduğu anlaşılan veya suçu hapis yatmasının daha fazla uzamasını gerektirmiyenlerin salıverilmesinin gerekli olduğunu hatırlatır. Yok, şer ve kötülüğünden insanların korunması gereken bir kişi ise o mahkûmun hapiste tutulması gerekir. Ancak bu gibi bazı insanların durumu bir zorluk arzederse, onla­rın hali emirilmü'minine bildirilmeli ve ondan gelecek bilgiler ışığında hareket edilmelidir.

Mü'minlerin emiri komutanına, halifenin kendi haklarındaki iyi niyetlerinden haberdar etmek üzere çevresinde bulunanlara bu talimatları okuyup, onlar için mutluluğa yönelik gayret ve iyi muamele yapılma­sını istediği, zulüm ve haksızlıklardan uzak tutup onla­rı adaletle idare etmesini ve onları korumak üzere düş­manlarına karşı mücadele edip şahsen müdahele et­mek istediğini bildirmesini ister.

Bütün bunlar, emirilmü'mininm emir ve talimat­larıdır. Dolayısıyla onları iyi anla... O'nun gösterdiği yoldan yürü. Güven ve iyi muameleye gösterilecek mu­kabeleye karşı en iyi düşüncelere sahip olduğunu uma­rak halifenin senden umup beklediği şekilde davran! hlif  Allah'tan seni hayırlı işlerde başarılı kılmasını ve hak yolda sana hidayet etmesini diler. Senin uhdene tevdi edilen savaş ve barış dönemlerinin tüm işlerinde Allah'ın lütfü ve ihsanı ile sana yardım etmesini yine O'ndan niyaz eder.

Bu talimatlar, filan oğlu falan tarafından, vezir falan oğlu filana şu şu zamanda (tarihte) yazılmıştır.[281]

 

Deniz Üssü Komutanlarına Verilen Talimat­lardan Bazıları

 

Bunlar, emirilmü'minin filan oğlu falan'ı filan de­niz üssüne komutan olarak tayin ettiği sırada verdiği talimatlardır: Halife komutanına, Allah'ın gazabını çe­kecek şeylerden kaçınarak, O'nun rızasını kazanmaya vesile olacak esasları takip ederek ve tüm hareketlerin­de hakkı tercih ederek Allah'tan korkmasını ve O'na itaat etmesini emreder. Çünkü hak en iyi şekilde sa­vunmaya ve yardıma müstahak bir olgu ve aynı za­manda sığınılacakların ve koruması altına girilecekle­rin en kuvvetlisidir.

Halife komutanına bizzat kendi nefsine dikkat et­mesini, nefsin hilelerine karşı uyanık olmasını, Allah'ı çok anmak suretiyle nefsindeki kötü arzuları ve şeyta­nın iğvalarını bertaraf etmesini, ruhunu arındırmasını ve temizlemesini, davranışını olgunlaştırıp güzelleştir­mesini, iyi olan her hususta emrindeki asker ve arka­daşlarına örnek olmasını maiyetindekileri en doğru yollara yönlendirip sevketmesini emretmektedir.

Mü'minlerin emirî komutandan, itaat edenlere karşı yumuşak, isyankar olanlara karşı da sert olması­nı ve şartlar ne olursa olsun adalet ve insaftan ayrıl­mamasını ister.

Askerlerin, yanına serbestçe girip çıkmalarına izin vermesini, şikayet ve ihtiyaç sahiplerinin huzuru­na kolayca girmelerini sağlamasını halife komutanına emreder.

Güvenliği sağlamakla görevli teşkilatın başına, zekasına ve doğruluğuna inandığı ve aynı zamanda şüpheli ve anarşi çıkaranlara karşı dirençli, sert ve ka­rarlılığına güvendiği kimseyi atamasını emretmiştir.

İyi tanımak ve içinde bulundukları şartları tam bilmek için donanma gemilerine sürekli refakat etmesi­ni ve onları sık sık teftişte bulunmasını emreder; ayrı­ca, ileri noktalarda gözcülük ve nöbetle görevlendiri­lenleri de stratejik yerlerde olup olmadıklarım tesbit için bu görevlileri sık sık denetlemesini hatırlatır. Bun­ların maaşları düzenli bir şekilde verilmeli ve ihtiyaç­larının temininin geciktirilmemesi gerektiğini bildirir.

Görevdeki gemilerin iyi durumda olup olmadıkları­nı, savaş araç ve gereçlerinin yeni olup-olmadıklarım tes­bit için durumlarını kontrol etmesini emreder. Savaş teç­hizatını en iyilerinden seçmesini ve o anda donanmanın ne durumda olduğunu denetlemesi gerekir. Savaş gemi­lerini, seyirlerini güçleştiren kış ve fırtınalı günlerde açık denizlerden iç denizlere çekmesini emretmektedir.

Halife komutanına, düşmandan bilgi almak üzere gönderilen gözcü ve casuslarını sadık, istekli, dikkatli, güvenilir, deniz ve limanlar konusunda bilgili ve bu yerlerin gizli ve saklanılan yerlerini bilen insanlardan seçmesini emreder. Çünkü düşman hakkında doğru is­tihbarat almak ancak böyle mümkündür. Ayrıca, düş­man donanmasını üstünlüğü ve karşı konamaması du­rumunda, gemilerin sığınacağı ve yardım alabileceği yerlerin tesbiti ve bilinmesi gerekir.

Ateşli neft silahını kullananları, kürekçileri, le­ventleri ve gemi yapım ve tamiri ile ilgili diğer sanat­karları, sahasının en ehil, en uzman, en kabiliyetli ve en güçlü-kuvvetli olanlardan seçmesini halife komutanına emreder. Gemiye alınacak olanların askerlerin en üstü-nu ve dostların en iyilerinden, iyi niyetli, sadece Allah fasını güden düşman karşısında metin ve atılgan kim­lerden olmasına dikkat etmesini de istemektedir.

Gemi yapımında kullanılan kereste, demir, kay­naştırma malzemesi (kalafat, üstüpü; kalaslararası de­likleri kapatan ve sızıntıyı durduran ara madde) ve neft gibi malzemelerin elverişli olup-olmadıklannı kontrol etmek üzere yapım sürecinde gemi inşaatlarını yakın­dan görmek için sık sık teftiş etmesi donanma konuma-tanına halifenin emridir. Bunların, yapımı, parçaların bir araya getirilmesi, kaldırılması ve bunların birbiriyle birleştirilmesi en iyi bir şekilde olmalıdır. Kürekler kali­teli ve bir bir seçilmelidir; direkler ve yelkenler iyi seçilmeli; gemiciler, askerlerin en iyileri olmalı ve bunlar, ka­biliyet, tecrübe ve bilgi yönünden askerlerin en iyisi ol­malı ve ayrıca bunlar iyice eğitilmeli; buraya seçilenle­rin hepisi bu ölçülere uymalı ve böyle olmıyanlar bunların arasına alınmamalı, ve bu konularda daha fazla eği­tim ve bilgiye muhtaç olanlar alınmamalı.

Halife komutanına, düşmanın İslâm topraklarına sızması ve silahları ele geçirmesi veya başka savaş silah­larını alması ya da İslâm topraklarında tuzak kurması yahut ticaretine izin verilen bir tüccarın savaş gereçlerini düşmana taşıması veya bunları nakletmesi için bir yol yapması ihtimaline karşı uyanık olmasını emreder; bu ve buna benzer şeyleri yapmaya kalkan birini yakaladığı za­man, toplumun hangi kesiminden olursa olsun, şiddetli ve daha başkalarını aynı şeyleri yapmaktan vazgeçirici bir şekilde cezalandırılması gerektiğini de hatırlatır.

Halife donanma komutanına, gemileri, bağlı bu­lundukları limanlarda toplamasını ve bunların gözeti­mini casaret ve ahlakına güvendiği birine vermesini emreder; zira bu sayede limanlara giren ve ayrılan her gemiden haberdar olmak mümkündür.

Ayrıca gerektiğinde ve kullanılacağı ana kadar iyi korunması için, bakımlı bir şekilde tutulması, iyi ko­runması, titizlikle gösterilmesi ve dikkat edilmesini sağlamak üzere savaş araç ve gereçlerini sık sık sayıp kontrol etmesini emreder. Aynı şekilde komutanın, silahı, neft, pelesenk, halat ve diğer savaş araç ve ge­reçlerinin muhafazalarında korunup korunmadığma, paslanıp paslanmadığına ve çalışır halde olduğuna emin olması için teftiş etmesi kaçınılmaz bir iştir.

Mü'minlerin emiri donanma komutanına, düş­man için çalışan casus ve gözcülere çok dikkat etmesini emretmektedir. Her şehri, burasını iyi bilen birinin ida­resine vermeli; ve giriş kapılarında duran nöbetçilere, geliş sebebini, yüzünü, nereden gelip nereye gittiğini bilmedikleri insanları şehre sokmamalarını sıkı sıkıya tenbihte bulunmasını emreder.

Bunlar sana, Mü'minlerin emirinin talimat ve emir­leridir. Bunları iyice anla ve tavsiyelerine göre hareket et ve her zaman, o, senin nasıl olmanı istiyorsa öyle oî. Sana güvenip emanet ettiği tüm işlerde, Allah'ın sana güç ver­mesine ve muvaffak kılmasına her zaman dua eder.

Filan oğlu falan tarafından yazılmıştır.[282]

 

EK-B

 

(654) Fark olmaksızın Uluslararası Özel Hukuk veya Kanunların Çatışması denilen bir hukuk kolu vardır. Nitekim klasik İslâm hukukçuları bunun için "teharüc" (bak, Ebu'l-Hüseyn el-Mu'teziîî, Usûlü'1-Fıkh, s.958) terimini kullanmışlardır. Bu hukuk dalının öne­mi, egemen milletlerin bağımsızlıkların ve kültürel ay­dınlanmaların artışıyla doğru orantılı olarak artmıştır. Genel olarak bu branşın temel konuları Uyruk (tabi­iyet), Ferdin Konumu ve Yabancılar Üzerindeki Hü­kümranlık Hakkıdır.

(655) Uluslararası Kamu Hukuku ile yine Ulusla­rarası Özel Hukuk arasında kesin ve net bir çizgi çiz­menin mümkün olmadığına dikkat çekilmesi yerinde olur. Aslında her iki hukuk branşında çeşitli konular ele alınır. Klasik İslâm hukukçularının bu konuları ayrı olarak değil aksine, hukuk mecmualarının bir ve aynı bölümde ele almaları belki bu sebepten ileri geliyordu.

Bununla beraber, gücümüzün yettiği kadar, bura­daki maksadımıza uygun olan bilgileri seçip ayırmaya ve ayrı bir bölüm oluşturmaya çalışacağız.

(656)  "Hukuk konusunda müslümanlann ihtilaf tabirini bilerek seçmedim. Çünkü böyle bir ifade ancak, Şia ve Sünnî gibi farklı İslâm Hukuk ekollerinden biri­ne ait olan İslâm Hukuk anlayışını ifade edebilir. Bu, bir davada bu iki hukuk anlayışına mensup tarafla1" manasına gelir. Farklı hukuklarla anlatmak istediğ1" miz mana daha geniştir. Ben burada sadece,

(1) Tabiiyyet (Uyruk, vatandaşlık) ve

(2) Ülkede yaşayan (mukim) yabancıların durum­larını değil, aynı zamanda

(3) (Çeşitli) Hukukların Tearuzu (Çatışması)

(a) İslâm hukuku ve Başka Hukuklar arasındaki tearuzu,

(b) İslamî olmayan çeşitli hukuklar arasındaki uyuşmazlığı,

(c) Çeşitli İslâm Hukuk anlayışları arasındaki te­aruzu,

(d) Din değiştirmelerden kaynaklanan hukuk ih­tilafından ve aynı zamanda,

(4) İslâm Devletinin:

(a) Diğer İslâm Devletinde,

(b) Gayr-i Müslim bir Devletteki vatandaşlarının statülerinden de sözedeceğim.

(657)  Bir ek bölümün dar sınırları içinde bir konu ancak ana başlıklar halinde ortaya konabilir. Ayrıca (bundan başka) ben, eski-yeni çeşitli İslâm devletlerinin, İslâm Hukuku'nca onaylanmamış uygulamaların içine dalmaksızm sünnî görüşü zikretmekle yetineceğim.[283]

 

1. Uyruk (tabiiyyet)

 

(658) Zamanımızda uyruk (milliyet) la ifade ettiği­miz şey kan akrabalığı anlamında olsa gerek. İnsanlık medeniyetinin ilerlemesi ile diğer faktörler de siyasal birlikleri kuvvetlendirip pekiştirmiştir. Ve gerçekten (va-kaa olarak), milli bilinç şeklinde, çeşitli zaman ve bölge­lerde, hamasi ve etkileyici, coğrafya, dil, ırk kabile ve benzeri unsurlarla ilgili önyargı ve düşüncelerin devrin geçerli üslûbu ile ifade edilmiş olduğunu görmekteyiz.

(659) Bu ifadelerde benimsenen sertlik (şiddet) Şüphesiz zaman zaman yumuşatılmıştır. Nitekim

İslâm'ın doğduğu (Hıristiyanlık çağının yedinci asrının başlan) -tüm Arabistan'da olmasa bile- gerek Mekke gerek Medine'de "kabile" siyasal birliği ifade ediyor ve aksine aralarında kan bağı olanların dışındaki insanla­rı da içine alıyordu. Azad edilmiş (bunlara mevla denil­miştir) olarak kabilelerinde yaşamaya devam edenleri ve köleleri biz istisna etsek bile, -sadece Arabistan'ın başka bölgelerinden olanlar değil yabancı kökenli in­sanların, sık sık bir kabilenin fertleriyle dostluk ve itti­faklar kurarak o kabilenin uyruğunu kazandıklarını görüyoruz. Bunun yanında iki taraflı ittifak olmaksızın bir kimsenin karşı taraftan birisine eman verme usûlü de devam ediyordu. Bir mevla (müvekkil), bir müttefik ve bir eman verilmiş kişi arasındaki farkı ayıran kesin ve net kurallar yoktur, ancak kabilenin asıl mensubu biri tarafından bu tür kabileyi "milliyetleri" diğer üye­lerden hatta kabile reisinden herhangi bir izin almak­sızın düzenleyebiliyordu ve bu hal kabilenin diğer üye­lerini otomatik olarak bağlıyor ve ona saygı gösteriyor­lardı. İslâm, bizim burada "tarafsızlaştırma" dediğimiz bu geleneksel uygulamayı ilga etmemiş, hatta Hz. Pey­gamber, Medine Şehir Devletinin yazılı anayasasını ilan ettiği sırada bölgede bulunan yahudi kabilelerine bu hakkı açıkça (mevlalarınm=dostlarının da kendileri gibi aynı hakka sahip olduğunu söyleyen anayasanın 25 ve 34. maddelerine bakın) tanımıştır. Kaderin cilve­sine bakınız ki, Yüce Kudret sahibi adına İslâm'ın Ra-sûlü olarak ortaya çıkıp:

"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişi­den yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavim­lere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, Ondan en çok korkanınız dır. Şüp­hesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.[284] diyen birinin kabileler dönemini yaşayan Arabistan'ın en nü­fuzlu ve mağrur kabilesi Kureyş'in içinden çıkmasını mukadder kıldı.

(660) Burada ifade edilen husus, milliyet (uyruk) kavramı konusunda, insan düşüncesinin yeni bir yön­lendirmesi idi ve gerçekten de bu, İslâm milliyeti tanı­mının bir Özelliğidir. Hz. Peygamber döneminde buna göre hareket edilmiş ve bunu takip eden her devirde taa zamanımıza kadar böyle olagelmiştir. "Hilal"in dal­galandığı her yerde, bu sembol insanların eşitliğini ve dindarlığın önceliğini ifade etmiştir.

(661) "İslâm'da din ile milliyet arasında hiçbir fark yoktur" şeklindeki bir ifade ile insanlar çoğu za­man aldatıldılar. Ancak böyle söyleyenler kanunla, din denilince bir müslümamn bundan tam olarak anladığı şeyi ifade etmezler. Bunun, etnik, coğrafî, dil ve diğer cari kavramlarla anlatılan bağ değil aksine İslamî an­lamda milliyeti oluşturan aynı düşünce ya da hayat gö­rüşünü paylaşma olduğunu söylersek, belki o zaman bunun tam manasını ifade etmiş oluruz. Çünkü, biz dinle, şayet insanla yaratıcı arasındaki ilişkiyi kastet-sek o zaman İslâm'ı tam ifade etmiş olmayız; zira İslâm bundan Öte bir olgudur. İslâm kendisine bağlı olanla­rın, maddî ve toplumsal olduğu kadar ruhi alanı da içi­ne alan hayatın her safhasında uyacakları kanunları ortaya koyar. Bu anlamda İslâm, kurtuluşun sadece, ir-sî olarak Brahmanların kastında doğmuş olanlara özgü bir şey olduğunu ileri süren Brahmanizm'e karşı bir protesto idi. islâm aynı şekilde, yine insanın doğuştan günahkâr doğduğunu ve bu günaha keffaret olarak başka birinin kendini feda ettiğini dolayısıyla kişinin ferd olarak hareketlerinden artık sorumlu olmayacağı­nı iddia eden hakim Hıristiyan anlayışına da bir karşı gelişti; yine, bizzat Hz. İsa[285] tarafından yerleştirilen (tesis edilen) hukukun, tahrif edilmiş haline karşı ko-yuştu. Bütün bunların ötesinde İslâm, Hıristiyan olma­yanlara verilen söz ve bunlarla yapılan antlaşmaların bağlayıcı olmadığı[286] konusunda bir beyandı (uyarı, açıklama). Yine islâm, dogmatik temellere dayanan Budizm, Mecusîlik, Mazdekizm, Paganizm v.s. gibi inançlara ve insan iradesini yok sayan materyalist an­layışların hepsine karşı bir başkaldırıdır.

(662) Bir kimse, ırk anlamındaki kimliğini değişti­remez. Bu, bir kimsenin kendi "renk" kimliğini değiştir­mesi kadar imkansız bir olaydır. (Hintliler ve Avrupalı­lar aynı ırk temelinden gelmeleri nedeniyle, günümüz Güney Afrika politikaları konusundaki kastını en iyi bir şekilde açıklar.) Bir kimsenin dil kimliğini değiştirmesi de, fiilen hemen hemen o kadar zordur. Hz. Adem ile Havva'nın çocuklarının şayet yeniden birleştirilmesi planlanmış ve merkez kaç eğilimlerine karşı bir çare aranmış olsaydı, İslâm'a göre kadere bağlı bazı tesadüf­lerden ziyade milliyetin (kimliğin) seçilmesi tamamen insanın iradesine bırakılması gerekirdi. Halbuki İslâm'ın seçime bıraktığı husus inanç ve hayat tarzı idi. Milliyet'in (kimliğin) diğer esaslarını şöyle açıklıyordu:

"Ve dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu, O'nun (yaratıcının) varlığının delilleridir. Doğrusu bun­da, iyi düşünen insanlar için, ibretler vardır.[287]

Bunlar İslâm için daha fazla bir şey ifade etmi­yordu.

(663)  Daha önce zikredilen ayet (49:13)'te ırk esasları gözardı edilmişti. Yukardaki ayette ise, dil ve renkle ilgili farklılıklar Önemsiz bir dereceye indirgen­miş bulunuyor. İnsanın seçiminin veya imanının en önemli yönüne vurguda bulunarak, gerçek bir insan için asgarî bir gereklilik olan ve insanoğlunun geneli tarafından kabul gören bir çeşit "temel inanç"ı bile sağ­lamış oluyordu:

"Şüphesiz (bu ilahî kelama) iman edenler ile ya-hudi inancının takipçilerinden, Hıristiyanlar dan ve Sâ-biîlerden Allah'a ve Ahiret gününe inanmış ve amel-i salih işleyenlerin tümü Rablerinden hak ettikleri mü-kafaatları alacaklardır ve onlar ne korkacak ne de üzü­leceklerdir.[288]

(664) Ancak benim burada okuyucularımı, birinin çıkıp beni tarihi bilmemekle suçlayabileceği hususunda uyarmam gerekir. İslâm tarihinin, taa ilk baştan beri ikinci sınıf milliyetleri kaydettiğini biliyorum. Bu Şiî-Sünnî ayrımı ile başladı ve diğer dallanıp-budaklanma işi sadece zaman ve devir meselesi oldu. Daha sonrala­rı Sünnî müslümanlar arasında bile bu olgu kabul gör­müştür. Şöyle ki;

"İslâm toprağı ile gayr-i müslim toprağının ara­sındaki ayırıcı faktör, otorite ve idarenin farklılığından ibarettir. Aynı şey, otoriteyi elinde bulundurma ve yü­rütme bakımından birbirinden ayrılan İslâm toprakları içinde yer alan çeşitli beylikler hakkında da doğru­dur.[289]

(665) Yine de tümüyle bu durum, bir ikincil tercih meselesidir ve ne mukadder ne de tesadüfi bir şeydir. Yine bu farkların belki, Önemsiz ve ikinci derecede iç ihtilaflar olduğunu, yoksa ayrılıklar ve düşmanlıklar olmadığını söyleyebilirim.

(666) Ben, Çağdaş Batı Medeniyeti'nin İslâm halkları üzerindeki önemli etkisini ve bunun zorunlu sonucu olarak günümüzde bu topluluklar, doğum ve ikameti esas alan milliyet (kimlik) konusunda kanun­lar düzenlemekte oldukları gerçeğini inkar edecek de değilim. Ancak bunlar, benim tezimle hiçbir ilgisi bu­lunmayan uluslararası hayatın siyasî zorunluluklarıdır. İslâmî anlayışa göre milliyet (kimlik, uyruk), ne aynı yerde doğmayı veya derinin renginin bir olmasını ne de müşterek dil ve ülkeyi değil, inanç birliğini ifade eder.

(667) Bundan dolayı mesela hıristiyan İngilte­re'de vatandaş statüsünde nıüslümanlar varken yaban­cı hıristiyanların bulunmasına ve müslüman Afganis­tan'da Hintli vatandaşlar varken yabancı Afganlılara rastlanmasına şaşmamalıdır.

(668) Dolayısıyla İslâm hukukçularının, hakim unsurun müşterek inancını benimsemiyen yabancı va­tandaşlar konusunda nasıl davranılacağı sorununu uzun uzun tartışmış olmaları doğaldır. Böyle 'yabancı yurttaşlara' veya himaye altına alınan topluluklara (zimmîler) karşı takınılacak tavır konusundaki tanı­mın ayrıntıları, bu kısa bölümün dışında kalır. Bu ko­nuyu ana hatlarıyla ele alacak olsak aşağıdaki şekilde verildiği gibi sınıflandırmak mümkündür.

(669) Tüm Müslümanlar arasında tam bir eşitlik vardır; İslâm Hukuku hiçbir sınıf ve kast'ı tanımaz. Nerede bulunurlarsa bulunsunlar tüm Müslümanlar tek ve aynı ümmet (=buradaki konumuza uygun olarak Millet) in mensubudurlar ve Ebu Yusufun açıkça ifade ettiği gibi aynı kanunlara tabidirler. Ancak Kur'an, İslâm Devleti'nin, baskılara rağmen göç etmeyip ya­bancı ülkelerde yaşamayı seçen müslümanları koru­maktan sorumlu olmadığını ortaya kor.[290]Aynı şekilde İslâm mahkemeleri de, müslümanların yabancı ülke­lerdeki eylemler ya da uğradıkları haksızlıkları gider­mek için ne yargı hakkı olduğunu iddia eder ne de böy­le bir girişimde bulunur. Yabancı ülkelerdeki müslü­manları koruma çabası ahlaki bir görevdir.[291]

(670) Bulunmuş bir bebeğin ve müslüman baba ile müslüman olmayan anadan ya da, zimmî bir baba ile yabancı bir anadan olma bir çocuğun ümmet yahut mil­liyetini kararlaştırmada bazı zorluklar vardır. Bu bağ­lamda İslâm hukuku, "hangi milliyet (=kimîik, uyruk) bebeğin çıkarına daha uygunsa çocuk o uyruktan sayı­lır" şeklinde genel bir kural ortaya koyar. Bundan dola­yı, İslâm topraklarında bulunan terk edilmiş bebek ile müslüman babadan olmuş çocuk müslüman sayılır; ana babadan biri İslâm devletinin gayr-i müslim bir vatan­daşı ile diğerinin yabancı olduğu kişilerin çocukları İslâm devletinin gayr-i müslim bir vatandaşı kabul edi­lir. Yine de bütün bunlar kesin olmıyan varsayımlardır ve ortaya konacak kesin delillerle reddedilebilir.

(671) İslâm, İslâm devleti vatandaşlarının men­sup oldukları tüm dinlere hoşgörü ile bakar. Ancak İslâm'ın manevî merkezi olan Arabistan yarımadasın­da oturmakla ilgili bazı istisnalar getirilmiştir. Bilindi­ği gibi, müslüman olmayanların Arabistan'da sürekli oturmasına müsaade edilmez. Daha ziyade siyasi ve sosyal olan bu zorunluluğun dışında, Hıristiyan, Yahu­di, Mecusî ve Müşrik ve himayeye mazhar olan diğer topluluklar, İslâm topraklarında oturmaya ve İslâm Devleti'nin kanunlarına uymaya karar verdiklerinde, hepisi bu devletin koruması altında olurlar. Nitekim Ebu Yusuf, çok tanrılı müşriklerin, ateşe veya taşa ta­panlar, ehl-i kitap olanların ve diğer gayr-i müslimlerin islâm Devleti'nin himayesine mazhar olabileceğini ki­tabında (Haraç, 73) açıkça söyler.

(672) Gayr-i müslim vatandaşlar ile gayr-i müs-lim yabancılar arasında bazı farklar vardır. Yabancıla­rın islâm topraklarına girmeleri için izin almaları gere­kir. Bu izni, köleler ve kadınlar da dahil her vatandaş verebilir. Böyle bir yabancı İslâm topraklarında kaldığı sürece, himayesini sağlayan, vize (eman) şartlarına bağlı olarak, islâm Devleti'nin gayr-i müslim vatandaş­larının sahip olduğu aynı hak ve yükümlülüklerini fi­ilen elde ederler. Eman verme yetkisi ilk dönemlerde her müslüman vatandaşın hakkı idi ancak daha sonra hukukçular, açık bir genelge ile hükümetlerin geçici bir zaman için bu ortak hakkı yürürlükten kaldırmaya ve bu konuda halkın uyacağı kurallar koymaya hakkı ol­duğu mütalaasında bulunmuşlardır.

(673) Kendisine izin verilen gayr-i müslim bir ya­bancının İslâm topraklarında kalış süresi ilk asır hali­feleri döneminde bir sene idi. Bundan daha uzun bir süre kalış, orada yerleşme niyetini gösterirdi ve o za­man, sıradan gayr-i müslim bir vatandaş gibi aynı ver­gi ve sorumluluklara tabi tutulurdu.

Daha sonraki dönemlerde, ayrıcalıklı, kayınlmış (imtiyazlı) durumu ifade eden ve kapitülasyonlar döne­minde özellikle Türkiye'de olmak üzere İslâm ülkele­rinde oturan yabancılar, siyasal zeminde eski kimlikle­rini korumak istediler. Bu istekler imtiyaz durumunu ifade ediyordu. 1535 yılında Osmanlı ile Fransa arasın­da yapılan bir antlaşma bu süreyi 10 yıla çıkarıyordu.

Kapitülasyonlar Türkiyeye zorla kabul ettirildiği için hukukçular bu on yıllık hükmünü hiçbir zaman dikkate almamış ve değişen zamanımızda bile bu hu­susta hala geleneksel bir yıllık süreyi zikrederler (ka­bul ederler),[292]

 

2. Gayr-ı Müslim Vatandaşlar ve Yabancıla­rın Statüleri

 

(674) İslâm Devletinin gayr-i müslim vatandaşları­na Zimmî denir.[293] İslâm hukukçularına göre "zimmileş-tirme" olayı, gayr-i müslim kalmaya niyetli vatandaş ile İslâm toplumu arasında karşılıklı düzenleyici bir muka­veledir. Zimmî, samimi olarak devlete bağlılığı kabul eder ve cizye denilen himaye vergisini verirse, İslâm ül­kesinde oturma, din ve vicdan hürriyetine ve can, mal ve namusunun korunmasına hak kazanmış olur.

(675)  "Zimmîleştirme" sözleşmesi, aşağıdaki du­rumlarda ortadan kalkar:

(1) İsyan

(2) Cizye vergisini ödemeyi reddetmek,

(3) Devlete itaati kabul etmemek,

(4) Hür bir müslüman kadınla zina yapmak,

(5)  Düşman devletine casusluk ve mensuplarına yataklık yapmak,

(6) Allah, Rasûlü ve Kitapları'na hakarette bulun

(7) Bir müslümanm irtidadma sebep olmak,

(8) Eşkıyalığa kalkışmak,

(9) İslâm'ın yüce saydığı prensiplerle açıkça mü­cadele etmek,

(10) Aşırı derecede tefecilik yapmak.

(676) Gerçi bu birkaç madde konusunda çeşitli İslâm hukuk ekolleri arasında hiçbir görüşbirliği yok­tur. Yürütme olarak devletin yüksek görevinde bulu­nanlar, yani uygulayıcı hukukçular, kendi araştırma köşelerinde bu işin teorisi ile uğraşanlardan daha yu­muşak ve hoşgörülüdürler.

(677) Gözaltı veya sürgünle cezalandırılabilse bile bir müslüman vatandaş, ülke topraklarından dışarıya asla sürülemez. Fakat tehlikeli hareketlerinden dolayı istenmiyen biri haline gelen bir gayr-i müslim vatan­daş ölüm cezasına çartırılmamn yanında İslâm toprak­larından da sürülebilir.

(678) Kur'an, Hadis ve Hz. Peygamber dönemin­den beri süregelen uygulamalara göre İslâm ülkeleri­nin gayr-i müslim vatandaşları, yargı muhtariyetinden yararlanırlar. Hıristiyan, Yahudi ve diğer azınlık din mensuplarına ait kendi kanun ve hakimleriyle çalışan mahkemeler kurulur; aynı cemaate mensup kimseler davalarında buralara başvururlar. Bunun yanında gayr-i müslim vatandaşlar hür iradeleriyle kendi cema­at mahkemeleri yerine İslâm mahkemelerini tercih ederlerse, bundan da mahrum bırakılmazlar. Aynı şey, taraflar farklı cemaatlere mensup oldukları zaman, mesela biri Hıristiyan diğeri Yahudi olduğu zaman da olması gerekir. Tarafların aynı cemaate mensup olduk­ları tüm davalarda Hz. Peygamber'in uygulaması, cina­yet ve zina gibi ölüm cezalarını gerektiren davalardan bile kendi medenî kanunlarını uygulama şeklinde idi.[294] Tarafların farklı cemaatlerden olduğu davalar­da, mümkün olduğu ölçüde müslüman hakimler atanır. Bak, daha önceki 201. ve devamı. 245. ve devamı, ve daha sonra gelecek 688. ve 701. paragraflar.

(679) Yabancılar hakkında olduğu gibi gayr-i müs­lim vatandaşların şahsî durumlarıyla ilgili kanunların ihtilafına yol açan çeşitli konular hakkındaki farklı İslâm düşünce ekolleri arasındaki ayrılıklara burada girmeye ihtiyaç görmüyorum. Özellik arzeden birkaç nokta burada özetlenebilir.

(680)  İslâm hukukçuları, din farkının ülke farkı gibi verasete bir engel teşkil ettiğini ileri sürerler. De­mek ki, bir müslüman bir yahudi veya bir hıristiyan kızla hukuken evlenebilir, fakat bu evli karıkoca birbi­rine varis olamazlar. Çünkü, kadına ait miras, müslü­man olan kocayı, çocukları ve diğer akrabaları safdışı bırakarak kadının dindaşı akrabaları olan baba, ana ve kardeşlerine gidecektir. Mamafih, vasiyet yoluyla bıra­kılan miras, meşru gayeler için başka dine mensup olanlara ve ülkelere intikal edebilir. Vakıflar da vasi-yetli miras gibi işleme tabidir.

(681) Nisap-fazla sının vergisi olan zekat yalnız müslümanlardan toplanır, ama onun harcama alam sa­dece müslümanlarla sınırlı değildir. Mutlak müctehid olan Hz. Ömer, ayete göre zekattan yararlananlar ara­sında sayılan mesakîn (miskinler) kelimesini, hıristi-yanlar, yahudiler ve İslâm ülkesinin diğer gayr-i müs­lim vatandaşları şeklinde yorumlamıştır. Bunun aksi­ne, kendi cemaat idareleri tarafından gayr-i müslimler-den toplanan vergiler yine, özellikle kendi toplulukları­na harcanır.

(682) Bugün dünya Müslümanlarının en geniş kesi­mini temsil eden Hanefi ekolü hukukçuların sahip olduğu yüce adalet duygusu, onları, bir gayr-i müslimi öldüren bir müslümanın da ölüm cezası ile cezalandırılması dü­şüncesini savunmaya sevk etmiştir. Diğer bazı hukukçu işi bu noktaya vardırmaya gönülsüz olsalar da Hz. Peygamber'in bir hadisi Hanefıleri desteklemektedir.[295]

(683) Hz. Ömer dönemine ait, en çok istismar edilen bir olay, Hz. Ömer'in, valilerinden birine, hıristiyan olan özel kalem müdürünü değiştirmesi için verdiği bir emir­dir. Rivayete göre sekreter, devlet diline hakim değildi.[296] Gayr-i müslimleri idarenin kilit noktalarından uzaklaş­tırma siyasetinden başka bir sebep olmamış olsa bile, bu tasarruf haklı görülebilir. Zira Irak o ana kadar yatışma­mış, fetih savaşları hala devam ediyordu ve dolayısıyla bütün gücü elinde tutan valilerin Özel kalem müdürlük görevlerine ne kadar önem verilse azdı. Hele vali bir- de okur-yazar değilse (tartışma konusu olan vali ile ilgili ol­duğu gibi, yani Ebu Musa el-Eş'arî, bak, İbn Sa'd, 4/1, s.83, II. 6-7). Halbuki aynı bu halife, binlerce gayr-i müs-limi, hazine, maliye ve devletin diğer birimlerinde güven ve sorumluluk gerektiren görevlerde bıraktı, hatta, Suri­ye'den Medine'ye bir Rum'u çağırıp maliye işlerini ona emanet edecek kadar ileri gittiğini Belazurî'mn Ensab'ul-Eşraf adlı eserinde: "bizim hesap işlerini düzenleyecek bir Rumî (Bizanslı) gönder!" şeklindeki halifenin bizzat kul­landığı kelimelerle okuyoruz. Hatta bu devlet dairelerin­de büro işleri Arapça değil Yunanca ve Farsça sürmüştü. Yine, arsası bir yahudiden zorla alınıp inşa edildiği için camiyi yıkıp arsayı sahibine iade eden aynı halifeydi. Ay­nı yerdeki meşhur Beyt'ul-yahûd günümüze kadar varlı­ğını sürdürmüştür.[297]

(684) Gayr-i müslimler, Mekke ve Medine'ye ka­dar gelir ve hiçbir engelle karşılaşmadan Hz. Ömer'le görüşür ve şikayetlerini bizzat yaparlardı. Bu şekilde yapılan müracaatların da çok çabuk yerine getirildiğini gösteren bir çok olayı tarihler kaydetmiş bulunuyor. (Bak, paragraf 204).

(685) İslâm, belli bir dine inanmaya zorlanmasına izin vermez. Yemen'de hıristiyan Necran'da bir krallık genelgesine uygun olarak yahudi kızların sadece hıris­tiyan gençlerle evlenmelerini emreden düzenleme İslâm'da düşünülemeyecek bir husustur.[298]

 

3. Hukuklar arasında Tearuz (Çatışma)

 

(a) islâm ve Gayr-i müslim Hukuklarımı tearuzu

(686) Bir davanın taraflarından biri müslüman, diğeri gayr-i müslim ve davaya konu teşkil eden olay da İslâm topraklarında meydana gelmişse, dava İslâm mahkemelerinde açılır ve İslâm hukukuna göre bakılır. Medeni davalar konusunda fazla bir zorluk yoktur. Ce­za davalarında, gayr-i müslinılerin lehinde belli istisna ve şartlar vardır. Birincisi sarhoşluk ve İslâmca yasak­lanmış bazı evlenme şekilleri gibi suçları bir gayr-i müslim işlese cezayı gerektirmez. İkincisi, bazı hukuk­çular, bir gayr-i müslimi öldürmekle suçlanan bir müs-lümsna ölüm cezasının verilemeyeceğine, aksine sade­ce diyet ödemekle yükümlü olduğuna inanırlar. Ancak Hanefîlere göre, bu hususta, bir müslüman ile gayr-i müslim vatandaş arasında hiçbir fark yoktur.[299] Bu ko­nuda Hz. Peygamber'in bir hadisim delil olarak getirir­ler. Bununla beraber Hanefîler bile, yabancı bir ülke­nin gayr-i müslim vatandaşını öldüren müslümanm ce­zalandırılması taraftarı değildirler. Ebu Hanife'nin ta­lebesi Şeybani'nin, bu konuda tek başına kaldığı anla­şılıyor. Ona göre, başka bir ülkenin gayr-i müslim bir vatandaşı, izin alarak, İslâm topraklarında kaldığı sü­rece, İslâm devletinin gayr-i müslim bir vatandaşı gibi­dir ve onun gibi aynı hak ve yükümlülüklere sahiptir, sonuç olarak böyle bir suçlu müslümana karşı kısas ka­nunu uygulanır.

(687) İslâm hukuk bilimi, İslâm Devletinin müs-lüman bir vatandaşı, yabancı ülkenin izni ile meşru bir iş için gittiği bu ülkede Öldürülse, soyulsa veya başka her hangi bir kanundışı muameleye maruz kalsa ve da­ha sonra bunu yapan suçlu, İslâm topraklarına gelse, buna karşı İslâm mahkemelerinde hiçbir dava açıla­maz diyecek kadar yargılamadaki farklılığa vurguda bulunur ve bu konuda son derece hassastır. Hukukçu­lar bu konuda şöyle delil getirirler: Davanın sebebi İslâm yargı sisteminin geçerli olmadığı bir yerde mey­dana gelmiştir.[300] Hatta Peygamberin şöyle emir ver­diği rivayet edilir.;

"Her kim, bizim topraklarımızda cinayet işler ve­ya zina yapar ya da hırsızlık suçu işler ve kaçıp kurtu­lur ve daha sonra izinle geri dönerse işlediği bu suçlar­dan dolayı yargılanıp cezaya çarptırılır. Ama bu kimse, cinayet, zina ve hırsızlık suçlarını düşman toprakların­da işler ve daha sonra müsaade ile ülkeye geri dönerse, bu kiirîse. düşman topraklarında işlediği suçlardan do­layı yargılanamaz.[301]

(b) Gayr-i Müslim İki Hukuk Arasında Tearuz

(688) Bir davada taraf olanlar bir değil de, Yahu-dinin karşısında Hristiyamn yer alması gibi iki ayrı topluluğa mensup olursa, İslâm mahkemesi ilk safhada bu davayı kendi yetki sahasında görmez. Çünkü İslâm hukukçularına göre tüm gayr-i müslimler İslâm karşı­sında tek ümmet oluştururlar.[302] Ancak taraflar yargı­lanacakları mahkeme ve hukuku seçme hususunda aralarında anlaşamazlarsa, meşhur hukukçu Halil'in dediği gibi son söz İslâm hukukunun olur. Bu durumda ceza veya medeni davalar arasında hiçbir fark yoktur. Faiz borcu ve şarap alım satımı gibi İslâm'da yasak olan ve fakat davaya taraf olan gayr-i müslümlerin din-lerince serbest bırakılan konularda Kadı (hakimin) nın nasıl kaar vereceği doğrusu merak konusudur.

(c) Farklı iki İslâm Hukuk Anlayışı Arasındaki Tearuz.

(689) Sünnî ve Şia veya Hanefi ve Şafiî ya da bun­lar gibi çeşitli hukuk ekolleri arasındaki farklar, daha sonraki zamanların ürünüdür. Hz. Peygamber ve ilk ha­lifeler döneminde bu gibi uyuşmazlıklar fiilen düşünüle­mezdi. Şüphesiz Peygamberin vefatından hemen sonra, çeşitli hukukçular arasındaki görüş ayrılıkları ortaya çıktı; çünkü kadılar (hakimler) belli hukukçuların görü­şüne bağımlı olmak zorunda değildiler aksine herbiri ba­ğımsız bir anlayış geliştirir ve her hakim, kendi şahsî görüşü doğrultusunda karar verme konusunda tanı bir özgürlüğe sahipti. Bununla beraber, Abbasi döneminde Kadiyyu'l-Kudat (Kadılar Kadısı= Baş Kadı)ın, kadıları, sadece Hanefî ekolüne mensup olanlardan atadığını gös­teren açık belgelere sahibiz. Yakut'un anlattığına göre daha sonraki dönemlerde, Zeydî Şiiler bile, Hanefî hu­kuk anlayışının hakim olduğu devletlerde kadı olarak atanmışlar ve bunlar da adaleti Hanefi ekolüne göre yö­netmişlerdir.

(690) Meseleyi daha netleştirmek için bir örnek ve­relim: Diyelim ki, bir kimse geride bir yeğen (kardeşinin oğlu) bir de torun (kızının oğlu) bırakmış olsun. Hanefî hukuk anlayışına göre yeğen, erkek torunu da dışarda bırakarak, Ölenin tüm bıraktıklarına varis olur; Şia hu­kuk yorumuna göre durum bunun tam aksinedir.

Vefat eden kimsenin ve varislerinin farklı mez­heplere mensup olmaları da olağan bir durumdur. Bu durumda hangi hukuk yorumuna göre hüküm verece­ğiz? Şüphesiz kadılar (hakimler)in, devletin benimsedi­ği hukuk ekolüne göre hüküm vermekle sorumlu ol­dukları yerlerde, şahsen kendilerinin hangi ekole mensup oldukları önemli değildir; ancak devletin tüm hu­kuk anlayışlarına karşı hoşgörülü ve her vatandaşın da kendi hukuk ekolüne göre yargılanmasının bir hak olduğu kabul edilen yerlerde, özellikle medeni hukuk (şahsî hukuk) konularında gerçek bir hukuk ihtilafı (tearuzu) ortaya çıkmış olur. Mesela Sultan Selahaddin döneminde, Mısır'da, aynı anda dört çeşit mahkeme teşkilatına ve her biri için bir Kadıyyu'l-Kudat'a ve ye­teri sayıda da çeşitli sünnî mezheplerden, yani Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî hukuk ekollerine mensup alt kademede kadıların (hakimlerin) olduğunu görüyoruz. Ancak; taraflar çeşitli hukuk ekollerine mensupsa bu düzenleme problemi (yine de) çözemiyordu. Klasik ya­zarlar bu durumu görmezlikten geliyorlar. Sonraki dö­nemlerde sanığın veya ölenin mensup olduğu hukuk anlayışının esas alınmasına karar verilmiştir. Aynı gö­rüş, Hanefî, Şafiî ve Malikî mezheplerinin uygulandığı devletlerde bir kural olarak kabul edilegelmiştir. Hatta İngiliz Hindistanı'nda aynı prensip kabul görmüştür ve yine aynı görüş Tunus ve Mısır'da da bir kaidedir. Muh­temelen başka yerlerde de durum aynıdır.

(691) Hindistan'da ve aynı şekilde diğer İslâm ül­kelerinde, hükümdarlar arasında Ehl-i Sünnet'ten Şia mezhebine, veya Şia mezhebinden de Ehl-i Sünnet'e geçmek suretiyle mezhep değiştirme olayları meydana gelmiştir. Ne var ki, bu geçişlerin, adlî mekanizmaların çalışma prosedürüne ne derece etkili olduğu ve proble­mi çözüp-çözmediği hususunda şu ana kadar yaptığım araştırmalarım sonuçsuz kalmıştır.

(d) Din Değiştirme

(692) Evli bir çift İslam'ı kabul ederse ve daha ön­ceki nikahları, İslâm hukukuna uygunluk arzederse geçerliliği sürer. Böyle olmıyanlar iptal edilir. Mesela, "Khuvedhvagdas" prensibini uygulayan ve kendi kız-kardeşi veya kızlarıyla evlenen Parsîler (Mecusîler) ile dörtten fazla hanımla evlenen veya mehirsiz evlenen  Animistler, aynı şekilde birden fazla koca ile evlenen Nair[303]ler'in ve benzerlerinin nikahlarının İslâm huku­kundan etkilenmemesi düşünülemez. Mecusînin hanı­mı, kocasından derhal boşanır; dörtten fazla hanımla evli olan kimse, hanımlardan dört tanesini seçer, diğer­lerini boşar; Mehirsiz evlenen çiftlerden hanıma mehir isteme konusunda yeni bir hak doğar; çok kocalı kadın, (ilki hariç) diğerlerini bırakır.

(693) Yine, evli çiftlerden sadece erkek, İslâm'ı kabul eder, hanımı buna yanaşmazsa, olay daha kar­maşık bir hal alır. Çünkü bu durumda, Kadın, İslâm'ın kendisiyle evlenilmesine izin verdiği topluluklardan yani Ehl-i Kitaba inanan veya Hıristiyan ve Yahudiler gibi kendilerine bir yasa kitabı olarak ilahî bir kitabın geldiğini iddia eden insanlardan ise evlilik ancak o za­man devam eder. Moğol dönemi Hindistanı'nda Hindu-lar'ın bile bu sınıfa dahil edildiğini görüyoruz ve kendi­leriyle evlenilen böyle hindu kızlarına ibadet etmeleri için evin içinde Müslüman kocalarının birer nıabed in­şa ettirdiğini görüyoruz. Nitekim Hindu bir kızla evle­nen dini bütün Moğol hükümdarı Şah Cihan eşi için, Delhi'de, Red Fort (Kızıl Lâle)de muhteşem bir mabed (Tac Mahal) yaptırmıştır.

(694) Müslüman olan erkeğin hanımı ehl-i kitap­tan biri değilse, kendisinden dinini değiştirmek sure­tiyle bir Müslümanın hanımı olması istenir. Bu teklifi kabul etmezse ayrılık kaçınılmaz olur.

(695) Sadece hanımın müslüman olması, kocanın da üç ay içinde müslüman olmasını gerektirir; bu süre içinde karı koca münasebeti devam edemez. Dinini de­ğiştirmeyi kabul etmezse, hanım ondan boşanır.

(696) Bir müslümanın yahudi olan hanımı hristi-yan olursa, doğal olarak bu durum evliliği etkilemez; çünkü İslâm nazarında gerek yahudilik gerek hristi-yanlık bir hanım için kabul edilebilir bir durumdur.[304]

 

4. Yabancı Ülkelerdeki Müslüman Vatandaşlar

 

(a) Başka Bir İslâm Devletinde Olanlar.

(697) İlk dönemlerde bir müslümanın kökeni faz­la önemsenmezdi. Bir yerde sadece iki hafta kalmaya niyet etmesi, o müslümanı yerel bir vatandaş yapar ve onu, seferi olan için tanınan tüm dinî ruhsatlarından mahrum ederdi.

(698) Bununla beraber, meşhur seyyah İbn Cü-beyr, Selahaddin Eyyûbî'nin Mısır'da, Mağriblilerden birini, burada oturan Mağribliler arasında hüküm ve karar vermek üzere atadığını nakleder.

(699) Zamanımızda siyasal kimlik öne çıkmış bu­lunuyor. Bu durum Avrupalı ve diğer gayr-i müslim devletlerin, İsrail ve yahudilere tamsalar bile, kendi Müslüman vatandaşları hakkında İslâm ülkelerinde kendi siyasal topluluklarının vatandaşları olmaktan başka bir şey olarak düşünülmemesi gerektiğini söyle­yerek müsamaha göstermemeleri gerçeğine büyük öl­çüde bağlıdır. Hatta Selefi olduğunu söyleyen Suudi Krallığı bile, bu ülkede yerleşip Suud vatandaşı olmak isteyen müslüman hacı ve muhacirlere uygulanmak üzere bazı vatandaşlık kanunları çıkartmış bulunuyor.

b) Müslüman Olmayan Ülkelerdeki Müslümanlar.

(700) İlk dönemlerde Müslümanlar, birçok ülkede imtiyazlardan faydalanmışlardı. Bunun ilk örneği Hz. Peygamber döneminde müslümanlann mülteci olarak Habeşistan'a sığınmaları ile başlamış ve Çin, Türkis­tan, Malabar (Hindistan) ve diğer birçok ülkede tekrar­lanıp sürmüştür.

(701) 1943'te Osmaniye Üniversitesinin yayın or­ganı Osmaniye Magazine'nin Urduca bölümüne, bu konu ile ilgili özel bir yazı[305] yazmıştım. Burada detayla­rına girmeye ihtiyaç duymuyorum. Yine de özet olarak, ülkenin içinde normalin dışında imtiyazları ifade et­mek için o günlerde yerleşik hukukî bir tabir yoktu ve bu konuda benimsenecek tavır, gayr-i müslim ülkelerin krallarının şahsî arzu ve çıkarlarına göre farklılık ar-zediyordu. Müslümanlar benzer himaye ve zorluklarla karşılaşmışlardır. Mesûdî bununla ilgili garip bir hika­ye anlatır; Kafkasyanın bir bölgesinde, gayr-i müslim olan hükümdar, özel muhafız[306]alayında müslümanla-n istihdam ediyordu ve çok iyi işliyen bir yargı sistemi kurmuştu. Vatandaşları çok farklı topluluklardan oluş­tuğu için, her topluluğun, cemaate mensup yedişer ha­kimin yer yer aldığı çok sayıda cemaat mahkemeleri bulunuyordu. Girift problemlerin çözümünde ne zaman bir zorluk ortaya çıkarsa, mesele Müslümanların mah­kemesine havale edilir ve İslâm hukukunun davaya ge­tirdiği çözüm onları da bağlardı.[307] Tahminime göre, Müslümün hakimlere havale edilen zor meselelerden biri de, topluluklar arasında zuhur eden problemlerdi ve bu yola başvurulması, müslüman hakimlerin taraf­sız kalabilmelerinden ve bilgili olmalarından kaynakla­nıyordu.[308]

 

Sonuç

 

(702) Görülüyor ki, İslâm hukukçularına göre hu­kuklar arası tearuz meselesi, çok zengin bir sahadır, ancak, sabırlı araştırmacılara çok ilginç keşifler vade­den işlenmemiş bir alandır.

(703) Son sözüm, büyük alim İbn'ul-Kayyim'in Ahkâm Ehl'iz-zimme adlı yazma bir eseri Haydarabat'-ta bulunmuştur. Birinci cildi yaklaşık altıyüz sayfadan oluşuyor. Tamam değildir ve ne yazık ki, kaybolan cilt veya ciltlere atıflarda bulunmaktadır. Bu tek cildi, Prof. Subhu's-Salih, Şam'da yayınlamıştır. Eser konu­muzla ilgili malzeme bakımından zengindir. Kitabımı okuyanlardan biri, kaybolan bu ciltlere rastlarsa ve ba­na haber verme nezaketini gösterirse, kendisine şimdi­den içten teşekkür ederim.[309]

 

EK-C

 

BİBLİYOGRAFYA

 

Dikkat! - Konu; son derece geniş bir kaynak sahasına ihtiyaç arz eder: Kur'an üzerine yazılan tüm tefsirleri, Hz. Peygamber'in söz, fiil ve tak­rirlerini içine alan hadis ve rivayetleri, İslam Tarihi, siyaset bilimi, hu­kuk, askeri konuşlandırma ve stratejileri konusunda ve İslam biliminin daha birçok branşlarında kaleme alınan eserleri buna dahil edebiliriz. Önce, en önemli Arapça yazma eserleri, daha sonra Doğu dillerinde ba­sılmış eserlerin isimlerini harf sırasına göre vereceğiz.[310]

 

1- Arapça, Urduca, Farsça ve Türkçe Eserler

 

(a) Arapça Yazma Eserler

İbn Zencûye, Kitab-ul Emval, (yazma, Burdur, Türkiye; Bir kısmı, Zahi-riyye, Şam).

İbn Kudeme, Muvaffakûddîn Usûl'üî-Fıkk el-Hanbelî, (yazma, Konya, Türkiye)

Burhaneddîn el-Merginanî, ez-Zahîre el-Burhaniyye, {yazma, Yeni Ca­mi, İstanbul).

Aynı yazar, el- Muhit el-Burhaniyye, (yazma, Yeni Cami, İstanbul).

el-Belazûrî, Ensab'ul-Eşraf, (yazmalar İst, San'a, Rıbat, Kahire, kıs­men matbu)

el-Cessâs, Şerh-u Muhtasaru't-Tahavt, 7 cilt (yazma, Konya, Türkiye).

el-Cüveynî, Imam'ul-Haremeyn, Gıyas'ül-Ümem, (yazmalar, Pankipûr, Kahire Ezher, iskenderiye.)

ed-Debûsî, Ebû Zeyd, el-Esrar fi'l-Fürû' {yazmalar, Arif Hikmet / Medi­ne, Veliyûddîn, Damadzade, Selim Ağa / İst.)

Radıyyüddîn es-Serahsî, el-Muhît er-Radaviy (yazma, Veliyûddîn, İst.),

er-Rehûnî, Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Yusuf, er-Risale el-Vecize, Harp bölgesine yapılan ticaretin ve buraya mal göndermenin bereketi gidermediği konusunda muhay­yerlik bahsi, (Rıbat yazması / yazma, Rıbat).

eş-Şamî, Muhammed b. Yusuf, Sünb'ülül-Heyd I es-Sîre eş-Şâme {Mek­ke ve İstanbul yazmaları).

et-Taberânî, el-Mu'cem'ul-Kebîr, (Topkapı yazması, İst.).

Abdulcelîl, Şuabu'1-İman, {yazmalar, Beşirağa / İst, Ribat, Camiû'1-Ke-bîr Kütüphanesi, San'a, Ahmet Kûya Kütüphanesi, Çalı-yân, Malabar/ Hindistan).

Kudâme b. Cafer, Kitabu'l-Hacar ve Sanîatü'l-Kitabe, (yazma, Bir par­ça, Köprülü/İst.), ve parçalar halinde, Paris, babsız Le-iden baskısı; bir yaprağı "kalaka" adı altında Okso-ford'da Budliyan kısmında.

el-Maturidî, Tevüat'ül-Kur'an, (yazma, Laleli/İst.).

Yazarı bilinmiyor, el-Cihad ve't-Meğazî (Dar'ûl-Kütûb'il-Mısriyye yaz­ması, Tarih, no 4025. ?).

Muhammed eş-Şeybanî, Kitabu'l-Asl / el-Mebsût. (yazmalar, Murad Molla ve diğer kütüphaneler/İst.)

Aynı yazar, el-Bahr'ul-Muhit, (İmam Muhammed'in kitaplarından seç­me, yazma, İst.).

Muhammed b. Münkilî (yazılışı 202) el-Edilletü'r-Resmiyye fi't-Teabî'l-Harbiyye (yazma, Ayasofya/İst. no: 2839).

Mahmûd b. Muhammed b. Muhammed el-Mücavir, Ahkamu's-Selâtin, (müellif hattı, Arif Hikmet kütüphanesi/Medine, Tarih, no: 13.).

el-Makrizî, İmtau'l-İsma, (Köprülü yazması, müellif hattı Şehîd Ali yazması/İst.).

el-Vakıdî, Kitabu'r-Ridde, (Bankipûr yazması/Hindistan).

Yusuf b. İbrahim el-Endeîusî, el-İ'lam an'il-Hurûb'il-Vakıa fi Sadr'il-İs-lam (Dar'ül-Kütub'il-Mısrıyye/Kahire).

(b) Doğu Dillerindeki Basılmış Eserler

el-îbşîhî, el-Mustatraf fî külli Fennin Mustazraf, (Mısır baskısı.)

İbn'ül-Esîr, el-Kamil fî't-Tarîh, (Leiden baskısı.)

İbn İshak, el-Mebdeu ve'l-Meb'asu ve'l-Meğazî, (Rıbat baskısı, 1396.)

İbn Teymiyye, er-Rısalet'ul Kıbrısiyye, Kıbrıs Meliki Sıcuvas için, (Mı­sır baskısı.)

Aynı yazar, es-Siyaset'üş Şer'iyye, (Mısır baskısı.)

İbn Habib, Muhammed, Kitab'ûl-Muhabber, Baskı Haydarabad ed-Da-ken.

Aynı yazar, Kitab'ul-Münammak, baskı, Haydarabad ed-Daken.

İbn Hanbel, el-Müsned, Mısır baskısı.

Ibn Rüşd, Bidayet'ül-Müctehid, Mısır baskısı.

İbn Sa'd, Kitab'ut-Tabakat, Leiden baskısı.

İbn Seyyid'in-nas, Uyûnu'l-Eser, Mısır baskısı.

İbmı't-Taktaka (yazılışı 201 H.), el-Fahrî. İbn Tulün, Şemsuddin Muhammed b. Ali b. Muhammed, İ'lam'us-Sa-ilîn an Kutub Seyyid'il-Murselln, Şam baskısı, (bunun içinde ayrıca, Ca'fer ed-Dîblî'nin Amr b. Hazm (R.A-)dan rivayet ettiği bir zeyl yer almaktadır).

İbn Abidin, Redd'ul-Muhtar, Mısır baskısı. İbn Abdi Rabbih, el-Ikdu'l-Ferîd, Mısır baskısı.

İbn'ul-Ferra, el-Hüseyn b. Muhammed (Dördüncü veya beşinci asır­dan), Kral Elçileri, Elçiliğe ve Sefirliğe Uygun Olan Kişi­ler, Mısır baskısı, 1366.

İbn Fadlullah el-Umerî, et-Ta'rifbi'l-Mustalahi'ş-Şerîf, Mısır baskısı.

İbn Kuteybe, Uyûnu'l-Ahbar (Ebvabu's-Sultan ve Ebvabu'1-Harb Bö­lümleri), Mısır baskısı.

İbn'ul-Kayyim, Ahkamu Ehli'z-Zimme, 2 cilt, Şam 1381.

Aynı yazar, A'lam'ül-Muvakkıîn.

Aynı yazar, et-Turuk'ul-Hikemİyye.

İbnu Kesir, el-Bi'daye ve'n-Nihaye fî't-Tarîh.

Aynı yazar, Tefsir'ul-Kur'an.

İbnu Mace, es-Sünen, Mısır baskısı.

İbn Miskeveyh, Kitab'ut-Tahare.

İbn Hişam, Sîretu Rasûlillah, Avrupa baskısı.

İbn'ul-Hûmâm, Feth'ul-Kadîr. Şerh'ul-Hidaye.

Ebû Dâvud, es-Sünen.

Ebû Ya'la el-Ferra el-Hanbelî (ölüm, 458 H.), el-Ahkam'us-Sultaniyye, Mısır baskısı.

Ebû Yusuf, Kitabu'l-Harac, Mısır baskısı.

Aynı yazar, er-Reddu ala Siyer'il-Evzaî.

el-Ermenâzî, Necip, eş-Şeru'd-Duvelî fı'l-İslam, Şam baskısı, 1349.

İsmail Serheng Paşa, Hakaik'ul-ahbar an düveli'l-bihar, 3 cilt, Msır baskısı.

el-Bıfharî, el-İmam Muhammed b. İsmail, es-Sahîh el-Muhtasar el-müsned min umur Rasûlillah ve Eyyamihi, Avrupa ve Mısır baskıları.

Burhanuddin el-Merğînânî, el-Hidaye.

el-Belazurî, Ensab'ul-Eşraf, Tam olmayan bölümler halinde, Almanya, Kudüs ve Kahire baskıları.

Aynı yazar, Fütûh'ul-Büldan, Leiden baskısı. el-Beyhakî, es-Sünen'ül Kübrâ, Haydarabat ed-Dakken baskısı. et-Tirmizî, es-Sünen, Mısır baskısı.

es-Semînî, Abdülaziz, (el-İbadî), Kitab'un-Nil ve Şifau'l-Alü (ed-Dimâ bölümü).

el-Cahiz, Kitab'ut-Tâc. el-Halebî, İnsan'ul-Uyûn.

Hamidullah, Muhammed, Akdam Düstûr, Museccel fı'l-Alem, Haydara­bat ed-Dakken baskısı.

Aynı yazar, Sahifetu Hûmâm b. Münebbih ve Mekanetuhu fi Tarihi Teduin'il-Hadîs, Şam baskısı.

Aynı yazar, el-Vesaiku's-Siyasiyye li'l-Ahdin-Nebeviy ve'l-Hilafeti'r-Ra-şide, üçüncü baskı, Beyrut, 1969.

el-Huzaî, Ebû'l-Hasen (yazılışı 282), Tahrlcu'd-Dilâlât es-Sem'iyye ala ma Kane fi Ahdi Rasûlillah mine'l-Hiref ve's-Senaî v'e'l-Ummâlât'iş-Şeriyye, Tunus baskısı.

el-Hatîb el-Bağdadi, Takyid'ul-İlm, Mısır baskısı.

el-Hallâf, Abdulvahhab, es-Siyasetu'ş-Şeriyye veya Nizamu'd-Devleti'l-İslamiyye fi Şuûnı'd-Destûriyye ve'l-Hariciyye ve'l-Maliy-ye, Kahire baskısı, 1350.

ed-Darimi, es-Sünen, Mısır baskısı. ed-Diyarbekirî, Tarîh'ul-Hamîs,

ed-Diblî, Ebu Cafer (üçüncü asır), Mecmuatu Resaili'n-Nebiyyi (A.S.). Bu mektupları, Hz. Peygamber'in vahiy katibi Amr b. Hazım (R.A.) rivayet etmiştir. Buradaki mektuplar İbn Tulun'un eseri I'lam'us-sailinin zeylidir.

ez-Zehebî, Tarîh'ul-İslam'il-Kebîr, Kahire'de basılıyor. er-Reşîd b. ez-Zübeyir, ez-Zehair ve't-Tukef, Kuveyt baskısı, 1329. Reşid Rıza, el-Hilafe ve'l-İmame el-Uzma, Mısır baskısı. Aynı yazar, Tefsîr'ul-Menar (tamam değil), Mısır baskısı.

Zübeyir Sıddıkî, Muhammed, es-Siyeru'l-Hasis fi Tedvîni'l-Hadis, Hay­darabad ed-Dakken.

ez-Zerkanî, Şerhu Mevahib'ul-Leduniyye. Zeyd b. Ali Zeynelabidin, el-Mecmuu fl'l-Fikh, İtalya baskısı. Sehnûn, el-Müdevvenetü'l-Kübrâ fi'l,Fıkhı'l-Malikî. es-Serahsî, Şems'ul-Eimme, Usûlu'l-Fıkh.

Aynı yazar, Şerhu s-Siyeri'l-Keblr, Haydarabad ed-Dakken baskısı, (şu ana kadar bana ulaşan bilgilere göre) Müneccid'in Mısır baskısı tamam değil.

Aynı yazar, el-Mebsût, 30 cilt, Mısır baskısı. 412

es-Süheylî, er-Ravdü'l-Unf, Mısır baskısı.

eş-Şafiî, Muhammed b. Idrîs, Kitabu'l 'Ümm, Mısır baskısı.

Aynı yazar, Kitabu'r-Risale, (Usûl-û fıkh konusunda).

et-Taberî, îhtilafu Fukahai'l-Emsar, (Cihad ve Cizye bölümleri), Lei-den baskısı.

Aynı yazar, Tarîhu'r-Rusul ve'l-Mulük, Leiden baskısı. Aynı yazar, Tefsiru'l-Kur'an, 30 cilt, Mısır baskısı.

et-Tahavî, el-Muhtasar fı'l-Fıkh, Îhyau'l-Mearifi'n-Nu'maniyye, Hayda-râbâd ed-Dakkan.

et-Tartûşî, Sirac'ul-Mulûk.

Abdurrezzak b. Hemmâm, el-Musannaf, Beyrut baskısı, 1390, 11 cilt. (Sonunda el-Muammer b. Raşid'in Kitab'ul-Cami'i yer alır, bu konuda pek dikkat gösterilmeyerek birbuçuk cilt­lik bölümü el-Musannaf tan zannedilmiş).

Abdülaziz Nasr, Muhammed, Fikret'ül-İslam fi'l-Alakati'd-Düveliyye (Mecelle külliyeti'1-adab.), el-İskenderiyye, cilt 8, 1959.

Abdülğaniyy Sünni Beg, el-Hilafe ve Sultatu'l-Ümme, Mısır baskısı, 1341.

Ali Abdurrezzak, el-İslam ve Usûlu'l Hükm, ikinci baskı 1344, Kahire.

Ali Kıraa, el-Alakatü'd-Düveliyye fı'l-Hurûbi'l-İslamiyye, Kahire baskı­sı, 1324.

Ali el-Muttakî, Kenzu'l-Ummal, baskı, Haydarabad ed-Dakkan.

Amr b. Hazm (R.A.), Mecmuatu Resaili'n-Nebiyyi.

el-Gazzalî, et-Tibru'l-Mesbûk fi Nasîhati'l-Mulûk.

Kudame b. Ca'fer, el-Harâc ve Saniatu'l-Kitabe, Leiden baskısı.

el-Kudurî, el-Muhtasar Fi'l-Fıkhı'l-Hdnefi.

el-¥Lasta\lânî,el-Mevahibu'l-Ledünniyye.

el-Kalkaşandî, Subhu'l-A'şa, Mısır baskısı.

el-Kasanî, Bedâi'us-Sanai, Mısır baskısı.

el-Kattânî, Abdülhayy, et-Teratibu'l-Idariyye el-Musemma bi'n-Niza-mi'l-Hukûmet'in-Nebeviyye, Rabat baskısı.

Keramet Ali, es-Sîretü'l-Muhammediyye.

Malik b. Enes, el-Muvatta, Mısır baskısı.

el-Maverdî, el-Ahkamü's Sultaniyye, Almanya baskısı.

Muhammed eş-Şeybanî, el-Asl, Haydarabad ed-Dakkan'da basılıyor.

Aynı yazar, el-Camiu's-Sagîr.

Aynı yazar, el-Camiu'l-Kebîr.

Aynı yazar, es-Siyeru'l-Kebîr.

e!-Mesûdî, Murûcu'z-Zeheb, Fransa baskısı.

Aynı yazar, et-Tenbih ve'l-Eşrâf, Leiden baskısı.

Müslim b. el-Haccac, es-Sahîh, İstanbul baskısı.

el-Muabberî, Zeynü'ddin, Tuhfetu'l-Mücahidîn, Lizbon baskısı.

el-Makrizî, İmtâu'l-İsmâ, tek cilt, Mısır baskısı.

en-Nesaî, es-Sünen, Mısır baskısı.

Nizamuddin, el-Fetâuâ el-Alemgiriyye, Hintçe.

en-Numan b. Muhammed (el-Fatımî), Deaimu'l-İslam, (Cihad bölümle­ri, Mısır baskısı, 1320.

Yahya b. Adem el-Kureşî, Kitabu'l-Harâc. el-Yakûbî, İbn Vadıh, et-Tarîh, Leiden baskısı.

(c) Urduca Eserler

Eşlem Cîracpûrî, Tarîhu'l-Kur'an.

Çerağ Ali, Tahkîku'l-Cihad, Haydarabad Dakkan baskısı.

Hamîdullah, Muhammed, Ecnebiyy-i Akvam Kû Muraât Husûsî (Me-celle-i Osmaniyye, Haydarabad Dakkan, cilt 16, sayı 2.)

Aynı yazar, Râsıd-i Ekrem ki Siyasî Zindeği, Lahor, 1369.

Aynı yazar, Ahd-i Nebevi ke Nizamî Hükumranî, 3. baskı, Haydarabad Dakkan, 1945.

Aynı yazar, Ahd-i Nebevi ki Meydan-ı Cenk, 2. baskı, Haydarabad Dak­kan, 1364.

Aynı yazar, Kanun Beyne'l-Memalik ki Ağzi ve İrtikâ (Mecelle Tarîh ve Siyaset, Karaçi, Nisan, 1951.)

Süleyman Nedevî, Seyyid, Ders Notları, Hadis tedvin bölümü. Abdüssamed Sarım, Tarîhu'l-Kur'an. Abduttif, Müftî, Tarîhu'l-Kur'an.

Menazır Ahsen Geylanî, Seyyid, İslamî Meaşiyât, Haydarabat Dakkan, 1932.

Menazır Ahsen Geylanî, Tedvin Hadîs.

Mevdûdî, Ebû'1-A'lâ, el-Cihad fi'l-İslam, Daru'l-musannifm, A'zam-garh, 1938.

Nuvvâb Ali, Tarîh Suhuf Semavî.

Nys Ernest, Cedid Kanun Beyne'l-Memalik.

Hamidullah Camia Osmaniye, Haydarabad Dakkan.

Yushufu'd-din, Muhammed, İslam ki Meaşî Nazarî, 20 cilt, Haydara­bad Dakkan, 1950.

(d) Farsça Eserler Veliyullah Dehlevî, Îzaletu'l-Hafaan Hilafeti'l-Hûlefa.

(e) Türkçe Eserler

İbrahim Hakkı, Tarîh-i Hukuk Beyne'd-Düvel, İstanbul, 1303, 1. bö­lüm, 3; İslamiyet.

Lütfî, Türkiye Cumhuriyeti ve Siyaset-i Milliye ve İktisadiye, İstanbul, 1340.

Münib Ayıntâbî, Şerhu's-Siyeri'l-Kebîr Tercemesi.

Aynı yazar, Teysiru'l-Mesir, (yazma, İstanbul Üniversitesi.) 900. ölüm yıldönümü münasebeti ile büyük İslam hukukçusu Şemsu'l-Eimme es-Serahsî Armağanı, İlahiyat Fakültesi serisi No:63, Ankara 1965.

İslam Medeniyeti, aylık, İmam Muhammed Şeybanî'nin 1200. Ölüm Yıl­dönümü Anısına Özel Sayı Mayıs 1969.[311]

 

2- Avrupa Dillerinde Yazılan Eserler

 

(Doğu dillerine göre yapılan bir liste verilmiştir.)

ABEL Armaud, La convention Nodjiran et Le developpement du droit des gens dans L'îslam classigue, Groeninghe, Courtrai, 1945.

ABDUR Rahim, Principles of Muhemmadan Jurisprudence, Kalküta, 1911, bakın, özellikle XII. bölüm. (Aynı zamanda Urduca ve İtalyanca tercemelerde).

AMARI, M. / Diplomi arabi del r. Archivio fierontino, Floransa, 1854.

Yazan bilinmiyor, "Ueber die oberste. Hers chergeıvalt nach dem musli-mıschen Staatsrecht," Abhandlung d.

ARMANAZI Necip, L'îslam et le droit international, Paris, 1929. (Aynı zamanda bazı düzeltmelerle Arapça baskısı).

ARME, T.J., La Suade et L'Orient, Uppsala, 1914. ARNOLD, T.W., The Caliphate, Oxford, 1924.

BARBERAC, Jean, Histoire des Traites avant Charlemagne, Amster-dam, 1739.

BECKER, C.H., "Studien zur Omajjadengeschichte" Zeitschrift fur Assyriologie, Cilt, XV, 1900, s. 1-36. "Deutschrift, 1915, Eylül, 631-62, 1053-42.

BELİN, "Fetuıa d'el-Nakkache relatif a la condition des dhimmis," Jo­urnal Astatigue, 1861.

"Du regime des fîefs militaires dans l'Islamism, age., 6. seri, Cilt XV, s. 219 ve devamı.

BERCHEM, VAN, La proprlete territoriale et l'impot fonsier chez les premiers Califes, Cenova, 1886.

BERGSTRAESSER. Grundzage des İslamschen Rechts, Berlin ve Leip-zig, 1915.

BLUNTSCHLI, Das Voelkerrecht der clvilisierten Staaten, 3. baskı 1878.

BOECK, DE, "De la Nationalite dans les pay s musulmans," Delloz Peri-odique, 1908. sayfa. 121 et seq.

BON GUSTAVE LE, La Civilisation des Arabes, Paris, 1884. {Aynı za­manda Urduca tercemeleri).

BORDWELL, Laıvs ofWar Betıveen Belligerents, Chicago, 1908, bak. s. 12-14.

BOUSQUET, "Le mystere de la formation et des origines du Fiqh," Re-vue Algerienne, Tunisienne et Marocaine de la legislation et dejurisprudence, Cilt LXIII1947, Cezayir, s. 66-88.

CAETANİ, L-, Annail del V İslam (Sadece hicri 40. yılma kadar, 8 cilt, Milano, 1905.

CARDAHİ, CH, "La Conception et la pratique du droit International prive dans l'Islam." Etüde juridique et historigue. Recuil des cours de l'Academie du drolt International La Hey, 1937 ii, makale 5, 36 sayfa.

CHAFIK-CHEHATA, Essai d'une theorie general de l'obligation endriot musluman, Kahire, 1936.

CHAYGAN, M., Essai sur l'historie du droit public musluman, Paris, 1934.

CHIRAGH ALI, A Critical Exposition ofthe Popular Jehad, 1885. CIBIOHOWSKI, Das antike voelkerrecht, Breslau, 1907. DRAPER, History of Civilization in Europa.

DRAZ, ABDALLAH, "Le droit international public de l'Islam," Reuue Egyptienne de droit international, cilt, V, 1949, s. 17 ve devamı.

DESVERGERS, N, Arabic, Paris, 1847.

Encyclopaedia Britannica'daki Halife ve benzeri madde­ler.

Encyclopaedia of islam (Aynı zamanda Almanca).

ERDMANN, Die Enistehung des Kreuzzugsgedaaken, Stuttgart, 1935, ve Fransızca tercemeleri.

FAGNAN, E., Le Djihad ou guerre sainte selon l'Ecole malekite, Ceza­yir, 1908.

Le Livre de l'impot foncier, trad. d'Abou Yousof, Paris, 1921.

Les Status gouvernementaux ou egles de droit public et administratif, trad, de Mawerdi, Alger, Jourdan, 1915.

FAHMY, ALY MOHAMED, Müslim Sea Poıver, 1950.

FALLATI, "Keime des volkerrechts bei tuilden und kalbıvilden Staem-men," in Z. f.d.ges., Staatswiss, 1850, VI, 151 ff.

FATTAL, A., Le Statut legal des non musulmans en pays d'Islam, Bey­rut, 1958.

GARDET, LOUIS, La cire musulmane, Paris, 1954.

GAUDEFROY, DEMOMBYNES, Le Monde musluman et byzantinjus-qu'aux Croisdes, Paris, 1931.

ĞIBBON, Decline and Fal of the Roman Empire, Oxsford University Press baskısından naklen.

GOADBY, F., International and Intp.rrelisious Private Law in Palesti-ne, Kudüs, 1926.

GOEJE, M.J. DE, Memoire sur la conquete de la Syrie, 2. baskı Leiden, 1900.

GOLDZİHER, I, Muhammedanische Studien, 2 cilt, Halle, 1889, La Loi et le dogme dans l'Islam, Paris, aynı zamanda C.R Barber ve S.M, Stern tarafından (Müslim Studies), deki Ing. tercemeleri.

GROWE, Epochen der Voelkerrechts geschichte (ans den Fauhen).

HAMIDULLAH, M., "Die Neutralitat im İslamischen Voelkerrecht," Ze-itchrift der deutschen morgenlaendischen Gesellschaft, 1935, Berlin.

La Diplomatie musulmane a l'lepoque du prophete et des Khalifes Orthodojces, 2 cilt, Paris, 1935.

"The Quranic Concepiion of stat?" Quranic World, Hayra-bad, Nisan 1936. (Aynı zamanda Urduca tercemeleri.)

Nouvelle etüde des sources du droit musulman, 1951 de İstda düzenlenen Uluslararası Şarkiyatçılar toplantısı­na yapılan katkılar.

"Early History of the Compilation of the Hadith," The Is-lamic Review, Woking, Şubat, 1949.

"The International Law in islam," aynı eser, Mayıs, 1951.

Theorie und Praxis des Voelkerrechts im fruehen islam, in: Kairos, Salzberg (Austrıa). V/2 1963

Exterritorial Capitulations in Favour ofMuslims in An-cient Times, in: Miscellany No:l, of Ismamic Research Association, Bombay, 1949

"Military Intelligence in the Time ofthe Prophet," The Is* lamic Literatüre, Lahor, Temmuz, 1950.

Le Coran, Paris, 1959. 8. baskı, Beyrut, 1973.

Le Propehete de l'lslam, sa vie et son oeuvre, 2 cilt, Paris 1959, 8. baskı, Beyrut, 1974.

"Some New Developments in the British Conception of Neutrality as agints Müslim Countries," The Islamic Re-view, Woking, Ağustos, 1951.

"Influence of Roman Law on Müslim Law," Haydarabad Academy Journal, Cilt II, 1943, Haydarabad Dakkan.

"Constitutional Precendents and Practice of the Ortho-dox islam," Dünya Anayasalarından Seçmeler, cilt I, Ka-raçi, 1948, s. 9-21. Age.,

Islamic Precedents öîı Division of between Centre and the Component Parts. Adı geçen eser, s.22-26.

"Place of islam in the History of Modern International Ls"w" (Madras üniversitesinin dışarıya yönelik konfe-ransları)in Journal of Haydarabad, Academy, cilt II 1940.

"The City-State of Mecca," Islamic Culture, Haydarabad, Temmuz, 1938, {Aynı zamanda Urduca tercümesi)

"The First Wiritten-Constitution of the World, 3. baskı, Lahor, 1976. (Aynı zamanda Urduca ve Arapça Terceme-leri.)

"Diplomatic Relations of islam with Iran in the Time of the Prophet," İdarah'nın İkinci Toplantısının Sonuçlan, Maarif Islamiye, Lahor. (Aynı zamanda Urduca olarak.)

"Budgeting and Taxation in the Time of the Holy Prop­het," Journal of Pakistan Hist. Soc., Karaçi, 1955; aynı zamanda Kasım, 1956.

"Isîamic Notion of Confilict of Laws, "Tüm Hindistan Hukuk Konferansı'nın Kararları, 1944, Haydarabad.

"Administration of Justice in Early islam," tslamİc Cul­ture, Nisan, 1937. (Aynı zamanda genişletilmiş Urduca versiyonu).

"Les Champs de bataille au tempa du Prophete," Bazı Harita ve Resimlerle Paris Üniversitesinin Konferansı.

Etudes Islamigue, Paris, 1939. (Aynı zamanda genişletil­miş Urduca baskısı).

"The Battlefields of the Prophet Muhammad," The Isla­mic Reuieıv, Woking, Eylül, 1952 ve devam eden yıllar, gözden geçirilmiş baskısı, Haydarabad, Dakkan, 1973.

"Nouvelle etüde des sources du droit Islamique," İstan­bul Uluslararası Şarkiyatçılar Konferansı (1951) Sonuçları.

"Embassy of Queen Bertha of Rome to Caliph al-Muktafı Billhah," Journal the Pak. Hist. Soc, 1953, s. 272-300.

"The Fiednly Relations of islam with Christianity and How They Deteriorated," aynı eser, 1953, s. 41-43.

HANEBERG, " Das muslimische Kriegsrecht," Abhandl. d. philoso phı-lolog. El. d. Bayrisch, Akad. d. Wissenschaften, 1869.

HARTMANN, M., "Die Islamisch-frankischen Staasvertage (Kapitula-tion)," Zeitsch f. Politik, Cilt, II, 1918, s. 1-64.

HATSCHEK, Der Musta'min, ein Beitrage zunmı Internationalen Pri-vat und Volkerrecht des islamischen Gesetzes, Berlin, 1919

HEFFERNÎNG, W., Das İslamische Fremdenderecht, Hannover, 1925.

"Die Entstehung d. Kapitulationen in den İslamischen Staaten," Schmollers Jahrbuch fur Gesetzgebung, Ver-uıaltung und Volkwirtschft im deutbchen Reiche, Verlag Dunker und Humbolt, Munchen, 1927, pp 99 107.

HEYD, Histoire du commerce du Levant. HITTI, P.K., History of the Arabs.

Translation of Balâdhuri's Futuhul-Buldân. HOYLTZENDORFF, Handbuch des Volkerrechts, bak., ilk dört cilt.

HOUDAS, O., "La guerre sainte İslamique," Revue des Sciences Politi-ques, Paris, 1915.

HURAT, C, "Le droit de guerre," Revue du Monde Mussulman, Paris, 1907.

"Le Khalifat et la guerre sainte," Revue de l'Histoire des Religions, 1915.

L'Histoire des Arabes, Paris, 1929.

INOSTRANCEV. G, "Note sur less rapports de Rome et du califat ab-baside au commencement du Xe siecle," RSO, Rome, cilt, IV, 1911-12, s. 81-86.

JACOPB, G., Deer nordisch-baltische Handle der Araber im Mittelater, Leipzig, 1887.

JEHAY, F. VAN DEN STEEN DE, De la Stuation legale des sujets Ot-tomans non-Musulmans, Bruxelles, 1906.

JURJİ, EDWARD J., "The Islamic Theory of War," The Moslem World, 1940, XXX, 332-42.

JUYNBOLL, TH. W., Handbuch des islamischen Gesetzes Leiden, 1910.

KHADDURI, MAJID, The Laıv ofWar and Peace in islam, Luzac, Lon-don, 1941; 2. baskı Baltimore, 1955.

The Islamic Laıv of Nations, Şeybanî'nin Siyeri, Balti­more, 1966.

"International Law," being a chapter in: Laıv in the Middle East, I, 34S-52, Washington, 1955.

"islam and the Modern Law of Nations," American Jour­nal of International Laıv, cilt I, (1956) s. 358-72.

"The Islamic System: Its Competition and Co-exitence with Western Systems," Proceedings of American Society of International Laıv, 1959,s. 49-52.

"Islamic Theory of International Relations and Its con-temporary Relevence," islam and International Relati­ons, J.H. Proctor yayını, New York, 1965, s. 24-39.

KRAMER, VON, Kulturgeschichte des Orients unter den Chalifen, Wi-en, 1875. (Aynı zamanda İngilizce tercemesi.)

KRUSE, HANS, Islamische voelkerrechtslehre, Goettingen. 1953

"The Notion of Siyar," Journal of Pakistan Historical So­ciety, Karaçi, 1954, II, 16-25.

LANE-POOLE, S. "The First Mohammedan Treaties with Chiristians," Royal Irısh Academy'nin Tutanakları, cilt XXIV, 1904.

LIPMANN, R, Die Konsularjuridiktion im Orient, Leipzig, 1898.

MACDONALD, D.B., Development of Moslem Theology, Jurisprüdence and Constutional Teory, New York, 1903.

MAJİD, S.A., "Müslim International Law," Laıv Quarterly Revieuı, Londra, 1912, s. 89.

MARTENS, F.f Das Konsularıvesen u.die Konsularjuridiktion im Ori­ent, terceme; Skerst, Berlin, 1874.

MAS LATERÎE, DE, Traites de paix et de commerce...concernant les re­lations des Chretiens avec les Arabesl de VAfriaue sep-tentrionale, avec une introduction historigue, Paris, 1866;

Ek, 1872.

MEZ, A., Die Renaissance des Islams, Heidelberg, 1922. (Aynı zamanda İngilizce tecemesi.)

MILLIOT, "La conception de l'Etat et de I'order legal dans l'Islam," Re-cueil des Cours, La Haye, No: 75 (1949/11), s. 591 ve de­vamı.

"Le droit musulman et le conflit des lois," Açta academi-cae universalis jurisprudentiae I, 321 ff.

MOUDAOU'AR, Djemil Nakhm, Chronique du temps de Haroun el Res-hid et Sur Son Ambassade & Charlemagne, Kahire, 1905

MULLER, A., Der islam in Morgen-und Abendland, 2. cilt, Berlin,

1885-87.

NALLINO, Raccolta di Şeritti, cilt, IV, s, 85 ve devamı, Roma, 1942, Roma hukukunun İslam hukukuna tesir etmediğini söy­ler.

NEGIB ARMANAZI, Vide Armanazi.

NYS, E., Etudes de droit international public et de droit politique, bak, s. 46-74.

Le droit de la guerre et les precurseurs de Grotius, Brük­sel, 1882.

The Papacy Considered in Relation to International Laıv, Rev. P. A. Lyons'un İngilizce tercemesi Londra, 1879. Les Commencements de la Diplomatie, Brüksel, 1884. Les Origines du droit international,, Brüksel,. 1894, bak, özellikle 209. sayfa ve devamı. {Osmaniye Üniversite-si'nin tercemesi).

"Le Droit des gens dans les rapports des Arabes et des Byzantins," Revue du droit international et legislation comparee, Brüksel, XXVI, 1894, Londra. OSTROROG, L, The Angora Reform, Londra.

Trad. francaise de Mâverdi (Traite de droit public mu-sulman, Paris, 1901).

PARADİSİ, Diritto İntemazionale nel Medio evo, cilt, I, Milano, 1940. PERIER J, Vie d'al-Hadjdjaj ibn Yousof, Paris, 1904. POUQUEVTLLE, Memoire historique et diplomatique sur le commerce et les establissemente francais au Levant de 500 su 17e si-ecle, Institute, Paris X, 1833. PRITSCH, "Die Islamische staatisidee," Z. F. verg., Rechtwiss, 1939,

LIII, 33 ve devamı. PUETTER K. Th., Beitracge zur Voelkerrechts Geschichte und Wis-

sensehaft, Leipzig, 1843.

OJJATREMERE, Les Asiles ehez Arabe (Mem. de l'lnst. Royal de de France, Acad. d. Inscrip et belles lettres, t. 15, pt.2, Paris, 1845, s. 307 ve devamı.)

RABBAfH, EDMOND, "Pour une theorie du droit international musul­man," Revue Egyptienne de droit international, 1950. RABBATH, P.A, "Les rapports entre la France et les Arabes avant Ha­roun el-Rashid,M Revue Catholique Orientale, Beyrut, 1911, Cilt XTV.

RAD, GERHARD VON, Der heilige Krieg im alten Israel, 3rd ed., 1959. RASSMUESSEN, "Essai hist. et geogr. sur le  commerce et les relati­ons des Arabes et des Persans avec la Russİe et la Scan-dinavie dans le Moyen age," Journal Asiatique, Paris, İlk seri cilt, V.

RECHİT A., "L'Islam et le droit des gene," Recuil des cours de F Acad. de droit International de la Haye, 1937 / ii, makale 4, 30 sayfa.

"La Condition des etrangers en Turquie," Aynı eser, 1933/ IV.

"Les droits minoritaires en Turquie, dans le passe et le presend," Revue generale du droit International public 1935.

REDSLOB, R, Histoire des grands principles du droit des gens, Paris 1923 (Reşid'in nakli).

REINAUD, Invasion des Sarasin en France, Paris, 1836.

RELAND, H. (ölm. 1718) . Institutions du droit musulman relatives a laguerre, tr. du latin par Solvet, 1838.

REVUE DU MONDE MUSULMAN, Paris, 1925: Etudes sur la nation islamıque de souverainte ( Barthold ve diğerleri tarafın­dan aynı zamanda 'bibliographies')

RITTER, H, "Die Abschaffung des Kalifats," Archiv fur Politik und Geshichte, n.s., cilt, II, 1924, s. 343-68.

ROSSENMULLER, Analecta, arab., tr. of the eh. Kitâb as-Siyer of Qu-düriy.

SABA, L'islam et la Nationalite, Paris, 1933.

SACHAU, E, "Der Kalife Abu Bakr," Sitzungsberichte der Akademie der Wissenschafeten, 1903, s. 16-37, Berlin.

"Ueber den zweiten Chalifen Omar," Aynı eser, 1902 s 292-323.

Muhammedanisches Rchet nach Schafiitischer Lehre Stuttgart-Berlin, 1897.

SALEM, J., "De la competence des tribunaux ottomans a I'egarrd-des etangers," Journal de Droit international, 1893.

SANHOURI. A., Le califat, son evolution vers une Societe des Nations Orientales, Paris, 1926.

SANTILLANA, D., "II Concetto di califfato e di sovrainte nel diritto musulmano," Oriente Moderno, Roma, 1924, s. 339-50.

Istituzioni di diritto musulmano malickita, Roma, 1926. "islam Fıkhı" konusunda İngilizce bir makale, Legacy of islam, Oxford.

SCHAUBE, A., Handelsgeschichte d. romanisehen Volker d. Mittleme-eregebietes bis zum Ende der Kreuzzuge, Münih, 1906.

SCHMIDT, F.F., "Die Occupatio im islamischen Recht," Der islam, cilt, 1,1910, 53. sayfa.

SCHULTNESS, F., Die Machtmittel des Islanış, Zurih, 1920. 422

SCHWALLY, F., "Der heilige Krieg des islam in religionsgeschichtlic-her und staatsrechtlicher Bedeuhmg," International Mo-natsehrift, 1916, s. 678-714.

SNOCOUCK HUKGRONJE, "le droit Musulman," Revü d' Histoire des Religions, Vol. XXXVII. Also reproduced in his Verspre-ide Geschriften, cilt, II, makale 17, s. 283-326.

"Le Khalifat du Sultan de Constantinople, Qestions Dipl. et Coloniales, Paris 15 Temmuz 1901; aynı zamanda Ver-sp, Geschr. 'in içinde, III, 107-116.

"The Caliphate," Foreign Affairs, III / 1, 15 Eylül 1924; aynı zamanda Versp. Geschr.'de VI, 435-52.

SOLVET, CH, Institutions du droit mahonıetan sur la guerre avec les Infidele:, trad. de l'arabe (de Qudüriy), Paris, 1829.

STADTMUELLER, Geschichte des Voelkerrechts, cilt. I, Hannover, 1951.

STRUPPE, C,H, Urkunden zur Geschichte des Volkerrechts, Gptha, 1912, 2 cilt (Pfanmuller tarafından Handbuch der İslam literatür'unda) nakledilmiştir.

STUWE, Die Handelszuge der Araber unter den Abbasiden durch Afri-ca, Asien und Osteuropa, Berlin, 1836.

SUBHAN, "Jibad and islam, The Islamıc Literatüre, Lahore, Aralık 1951, s. 5 ve devamı.

TAFEL, U. THOMAS, Urkunden zur alteren Handels-u. Staatsgesc-hichte d. Republic Venedig. 3 cilt, Wein, 1856-57.

TAUBE, BARON MÎCHEL DE, Etudes sur le developpement historgue de droit international dans I'Europe orientale; eh. 2: Le monde de l'islam et son influence sur le'Europe orienta­le, in Recueil des Cours du droit international, cilt, XI, 1926 (i), Lahey.

TOYNBEE, Survey of International Affairs, volume for whole 1925, part I, Islamic Countries (aynı zamanda 1920'den beri süren seri).

Turkey, Londra, 1926 (Özellikle halifelikle ilgili kısım)

TSCHUDI, R-, Das Chalifat, Philosophie und Geschichte series, No: X, Tubingen, 1926.

TYAN, E., Histoire de l'Organisation judiciaire en pays d'Islam, 2 cilt, Paris 1938.

WALKER, History ofthe Lam ofNations, cilt I, Cambridge, bkz. bölüm 45-46.

WELLHAUSEN, J. Ein Gemeinıvesen ohne Obrigkeit, Gottingen, 1900.

"Gemeindeordnung von Medina," Skizzen und Vorabe-iten, cilt IV.

Das arabisehe Reich und sein Sturtz, Berlin, 1902.

WENSINCK, A. J., Muhamıneden de Joden te Medina, Leiden, 1908.

VVITTEK, P.,"islam u. Kalifat," Archiv f. Sozialıu u. Sozialpolitik, 1925, cilt LHI, s. 370-426.

WRIGHT, QUICY- "Asian Experience and International Law," Inter­national Studies Uluslararası Araştırmalar, Hindistan Okulu'nun üç ayda bir yayınlanan dergisi, 1959,1, 71-87.

"The Influence of the New Nations of Asia and Africa upon International Law," Foreign Affairs Reports (Dünya Meseleleri ile ilgili Hindistan Konsülü), 1958, VII, 33-39.

YUSUFUDDIN, M., Treatment Meted out by the Islamic State to Its Non-Muslim Populace, Hyderabad-Deccan, 1948.

ZAFRULLAH KHAN, "islam and International Relations," The Islamic Review. Woking, XLIV/7, Temmuz 1956, s. 7-11.[312]

 

3- Müslüman Olmayan Ülkelerdeki Devletler Hukuku Tarihi

 

(a) Asurlular'da ve Babilliler'de

GOODSPÜED, History of Babylonians and Assyrians,, 1905, s. 1907. MASPERO, Struggle of the Nations, s. 639. OLMSTEAD, History of the Assyria, 1923, bölm. VIII.

A Political Science Reoieıv, 1918, s. 63-77. 23AHist. Review, 1917-18, s. 755-62.

Records of the Past (new series)s. 134-77.

(b) Medler'de ve Farisîler'de

CHRISTENSEN, A., L'Iran sous les Sassanides, Kopenhag 1936, (Aynı zamanda Urduca tere.)

HERODOTUS, iii, 16; vii, 238; i, 155; vi, 42. LAURENT, Etudes sur l'humanite, 1865-80, s. 477.

TAGHI NASR, Essai sur l'histoire du droit persan a l'epoque des Sas­sanides, Paris, 1932.

(c) Fenikeliler'de ve Kartacahlar'da

BIBLE, CH. Judges, i, 7; Samuel, ix, 2; 2 Kings, viii, 12. GROTE, History ofGreece, Kısım 2, Bölüm, 18. LOURENT, Studes sur l'humanite, I, 500, 541.

MONTESQUIEU, Esprit des lois, kitap XXI, Bölüm, 2, I, 72 (Schuk-burk'un tercemesi, 1889.)

(d) Mısırldar'da

BIBLE, CH.£W., I/ü, 14.

Records of the Past (ilk seriler), 27-32. BREASTED, History ofEgypt, 1905, s. 437-38.

Ancient Records of Egypt, 1906-07, bölüm, 370-91; 588. BRUGSCH, Egypt under the Pharaohs, 1881, s. 71-76, 402. BUDGE, History ofEgypt, 1902, s. 40 ve devamı. CYBICHOWSKI, Das antike Volkerrecht, 1907, s. 10 ve devamı. MASPERO, Struggle of the Nations, s. 401 ve devamı; 288.

Life in Ancient Egypt and Assyria, 1892, s. 189. PETRIE, Bistory ofEgypt, s. 64 ve devamı.

(e) Yunanlılar'da ve Romahlar'da OPPENHEİM, International Law, 4. baskı, cilt, I.

PHILLIPSON, International Law and Custom of Ancient Greece and Rome, 2. cilt. Aynı zamanda mükemmel bibliograph'yası-na bak.

(f) Yahudiler'de

BIBLE, CH. EXOD, Kitab-ı Mukaddes, bölüm, Huruç, XXXIV, 10-16; Tesniyye, VII, 1-3, 22-26, XX, 10-20;

LETOURNEAU, La guerre dans les diuerses races humaines, 1895, bö­lüm, 13.

Legacy oflsrael, Oxford Univesty Press. SCHVALL, Y, Israelitische undjudische Kriegsaltertumer, 1919.

(g) Çinlilerde

VQLZ, Biblische Altertumer,

MARTIN, The Lore ofCathay, 1901, Ch. 22-23.

MULLER, H., "Uber die Natur des Volkerrechts und seine Quellen in -Ohina," Zeitschrift for Volkerrecht und Bundessataats-reeht, Bresllau, III, 1909, s. 188-205.

SIU TCHOUAN-PAO, Le droit des gens de la Chine antique, Paris, 1926.

STEFAN LIPOWZOW, Li-fan Yuan's treatise on Tibetan law, Mançur-ya dilinden Rusçaya tercemesi. Olozhenİe kitaiskoj pa-laty ıvenjechnich snoschneij perevels Mantschschurskago, st. Petersburg, 1828, 2 cilt.

Journal of the Royal Asiatic Society, Londra, 1891 s. 7-13. "Chinese International Law."

Zeitschrift fuer Voelkerrecht, Breslau, 1908, s. 192-905-

(h) Eski Hind'de

BANDHYOPADHYAYA, International Lam in Ancient India. BURNELL & HOPKİNS, The Ordinances ofManu, 1891. KAUTİLYA, Arthasastra, İngilizce tercemesi.

NAG, K., Les theories diplomatiques de l'Inde ancienne et l'Arthasastra, Paris, 1923.

NARENDAR NATH LAW, Inter-State Relations in Ancient India, Kı­sım I, Kalküta, Doğu Serileri, 1920.

RAVLİNSON, H. G-, Intercourse between India and Western World, Cambiridge, 1926.

SINGH, S. D., Ancient Indian Warfare with Special Referance to the Vedic Period, 1965.

VISWANATHA, International Law in Ancient India, 1925.

(j) Doğu Hind'de ARRIAN, Ind. c. II. DIODOR, II, 36-40. STRABO, XV, 484, ed. Cassaub.

(k) Genel

HOLTZENDORFF, Handbuch des Volkerrechte, 1889 et seq, 4 vols.

OPPENHEIM, International Law, cilt, I, bibliyografyasına da bak.

WALKER, A., History of the Law ofNations, Cambridge, 1889. (Sadece cilt I yayınlanmıştır.)[313]



[1] Ebu Yûsuf, Haraç, s. 131.

[2] İbn Hişam, s.810; Serahsî, Şerh'us-Siyer'il-kebir IV, 226.

[3] Buharî, 56:173; Ebu Davûd, 15:110; (Havazin Seferi); Serah­sî, age., 11, 12, muhtemelen aynı olayın anlatıldığı kısım.

[4] Ebu Yusuf, age., 8.117.

[5] Bkz. Serahsî, IV, 226-27.

[6] Aynı eser.

[7] Aynı eser. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 287-289.

[8] Buharî, 54:90.

[9] Taberî, Tarih, 1,1393, 14-15. satırlar; İbn Hişam s.448. v.s.

[10] Tirmizî, Libas bölümü, 42. paragraf; Ebu Davud libas bölü­mü, 21. paragraf.

[11] Taberî, Tefsîr, IV, 64, III/125. ayetin tefsirinden.

[12] Aynı eser, "Yün başlığın ilk kullanılışı o gün, yani Bedir gü' nü oldu."

[13] İbn Hanbel, Müsned, IV, 289; aynı şekilde benim, 'Hz. Pey­ganıber'in Savaşları1 adlı eserim, s. 16, 28, 34, 45.

[14] Mesûdî, Mürûc, (Avrupa baskısı), IV, 309 ve devamı.

[15] Emîr Ali, A Short History of Saracens, s.431 (1921 baskısı): "Muvazzaf askerlerin hepsine açık kahverengi cübbeler ve­rilmişti". Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 290-291.

[16] Yusuf b. Muhammed el-Endelûsî, el-İ'lam bi'1-hurûb el-va-kıa..., varak, 14a, b.

[17] Bkz. Fries, Heenvesen der. Araber zur Zeit der Umaijaden, Kiel, 1920; Wüstenfeld, Heerwesen der Muhammed ener, Göttingen, 1880; İslam Ansk., Tabalhane maddesi; Lord Munster; 1840 taşbasması: Fihrist'il-kütüb elleti...., bir nüs­hası Haydarabad kütüphanesinde vardır. Katalogu çok önemli ve ayrıntılıdır.

[18] Taberî, Tarîh, I, 3352-53.

[19] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 292.

[20] Kur'an, VII, 128.

[21] Kur'an, VII, 128.

[22] Kur'an, 38:26, 6:165.

[23] Serahsî, MebsÛt, X, 93.

[24] Ebû Yusuf, Haraç, s.37; Kudame b. Ca'fer, Haraç, Bölüm 7, bap 5 (yazma, Köprülü, İstanbul.)

[25] Abdülaziz b. Muhammed er-Rehabî, Şerh'u kitab'il haraç, varak 73a (yazma Laleli, No. 1609, İstanbul.)

[26] Adı geçen eser, bölüm 7, bab, 6 (yazma, İstanbul.)

[27] Radiyüddîn es-Serahsî, Muhit, î, 599 b. (yazma, Veliyyüddin Ef.)

[28] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 293-295.

[29] Kur'an, 5:44; bkz. daha önceki II. Kısım, IV. Bölüm, şahıslar başlığı.

[30] Hakemin kararını öğrenince Hz. Peygamberin şöyle buyur­duğu rivayet edilir: "Onların hakkında tam Allah'ın hükmü ile karar verdin". Taberi, Tarih, 1493; îbn Sa'd, 1/2, s.54.

[31] Tesniye Kitabı, XX, 5-14.

[32] İbn Hişam, s.653; Taberi, age., s. 1461; İbn Sa'd, 2/1, 41.

[33] Tesniye Kitabı, XX, 5-14.

[34] İbn Hişam, s.668; ve benim, Peygamberin savaşları, s.25.

[35] Bak., Der islam, II, 289.

[36] îbn Hişam, s.764; EbÛ Yusuf, age., s. 29.

[37] İbn Sa'd, 2/1, 83.

[38] İbn Hişam, s.1021; ve bunun dışındakiler.

[39] İbn Hişam, s. 764; Belazurî, Fütûh, s. 32-34.

[40] EbÛ Ubeyd, Kitab'ul-Emval, Paragraf 508; İbn Sa'd, 2/1, 36; Belazurî, s.61.

[41] Bkz. İbn Sa'd, 1/2, 45, Ebû Davud, II, 32 ve devamı.

[42] Ebû Yûsuf, age., s. 13-15, 81-82.

[43] Kur'an,59:6-8,

[44] Kur'an,59:9.

[45] Kur'an, 59: 10.

[46] Kur'an, 9; 29.

[47] Ebû Yûsuf, age., 81-82.

[48] Age., 35-36.

[49] Age.,35.

[50] Age., s.32; Yahya b. Adem, Haraç (Brill baskısı), s.45; Kuda-me b. Cafer, Haraç, kısım 7, bölüm 6. (yazma ist.); Taberî, age., s. 237, ayrıca bak, Maverdi ve Buhari ve benzer eser­lerdeki konu ile ilgili yerler.

[51] Müşterek hükümdarlık hakkında çeşitli tarihi örnekler için bkz. II. Kısım, 3. Bölüm, 187. paragraf, ayrıca 137. paragraf-Görevinde kendisine bir ortak tayini hakkındaki Hz. Mu­sa'nın duası da bir örnek olarak gösterilebilir. (Kur'afl 20:32). Çağdaş İslam devletleri arasında da Sudan, Mısır'la İngiltere'nin müşterek hakimiyeti altında idi. 1947 yılma kadar Berar ve Sarkars eyaletleri Haydarabad ile Britany^ arasında bir corregnum (yani tek hakimiyet ve müşterek idare) halinde idare edildi.

[52] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 295-303.

[53] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 303.

[54] İbn Sa'd, 2/1, 5; Taberî, age., s. 1275 ve devamı.

[55] İbn Sa'd, 2/1, 5; Taberî, age., s. 1275 ve devamı.

[56] Taberî, s. 1356; İbn Sa'd, 2/1,14.

[57] Taberî, s. 1334.

[58] Kur'an, 8:4.

[59] Aslında Hz. Peygamber'in (Ebu Yusuf, Haraç, s.ll), süvari­lere iki ile üç kat arasında değişen bir oranda ganimet ver­diği rivayet edilir. Uygulamada bu değişiklik, dağlık arazide olduğu gibi düz yerlerde de süvarilerin teke tek düellolarda gösterdikleri kaabiliyetlerinden ileri gelmiş olabilir.

[60] Kasânî, Bedai, VII, 116.

[61] Aynı eser ve aynı yer.

[62] Aynı eser, VII, 121.

[63] Age.. ve yer.

[64] Şeybanî, Asi, Cilt, IV, bölüm, Kısme; aynı şekilde bölüm, Ze­kat: Fetavaî Alemgiriyye, bölüm, Ganimet, s.238; Taberî, adı geçen eser, s. 1362, Hz. Peygamber'in döneminden bir ör­nekten bahseder.

[65] İbfi Rüşd, Bidayet'ül-müctehid, I, 318-19; Ebu Yusuf adı ge­cen eser, s. 10-11, ayrıca bak. paragraf 511 ve buradaki not.

[66] İbnRüşd, I, 316-17.

[67] İbn Sa'd, 2/1, 6.

[68] Serahsî, Şerhu's-Siyer el-kebîr, IV, 309.

[69] Kasanı, age., VII, 114-15.

[70] Serahsî, aynı bölüm, 67-68, 73, 76, 80-81, 83, 85 ve devamı.

[71] İbn Rüşd, age., I, 320; Serahsî, MebsÛt, X, 28.

[72] Serahsî, aynı eser, X, 47.

[73] İbn Rüşd, I, 321; Taberî, İhtilaful-fukaha, varak, 52b (yaz­ma, İstanbul); ed,Debûsî, el-Esrar, varak, 139, bölüm, Siyer, (yazma İstanbul), Kudame b. Ca'fer, age., kısıra, VII, bölüm, 19; Sarahsî, Şerhu's-Siyer..., II, 18-19; Serahsî, Maksût, X, 49.

[74] Bedreddin b. Cuma'a, Tahrîr'ul-ahkam, varak, 46b-47b, bö­lüm, XIV, (yazma, İstanbul).

[75] Daha önce geçen bölüm I, IX, 'İslam Öncesi Arabistan', pa­ragraf, 99.

[76] Serahsî, Şerhu's-Siyer..., II, 12; îbn Rüşd, age., I, 316, Ebu Yusuf, age., s. 13.

[77] İbn Rüşd, adı geçen eser, I, 316.

[78] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 303-309.

[79] Serahsî, Mebsût, X, 54; Aynı yazar, bölüm, 126-130.

[80] Age., el,Mebsût, s.61.

[81] Age., s. 22,61.

[82] Debîsî, age., varak 147b.

[83] Serahsî, Mebsût, X, 93.

[84] Aynı ser.

[85] Age., X, 54; İbn Ömer'in atı ve kölesi hakkındaki bir olay için bak, Şeybanî, age., bölüm; Ebvabu's-Siyer..., (yazma, Ayasofya).

[86] Bkz. daha önce geçen paragraf 123 ve dipnotu. 310 Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 309-310.

[87] Serahsî, Şerhu's-Siyer..., IV, 206; Buharı, 56:67; İbn Hişam, s.688, Ömer b. Muhammed, Nisab'ul-İhtisab bölüm, İhtisab Ale'n-Nisâ, varak Ha, b (yazma, istanbul); Serahsî, el-Vecîz, varak, 150a (yazma, Fatih, İstanbul).

[88] Buharı, 56:67; Serahsî, Şerhu's-Siyer.., IV, 206.

[89] Serahsî, el-Mebsût, X,70.

[90] Buharı, 56:68, 64:22.

[91] İbn Hişam, s. 768, Hayber seferi ile ilgili bölüm.

[92] Age., s.573; Burhaneddin el Merğinani, el-Muhît, II, bölüm, men yecüzü lehu'l-huruc, (yazma, Yenicami, İstanbul); Şer­hu's-Siyer., III; 207.

[93] Taberî, Tarih, s.2317.

[94] Serahsî, el-Vecîz, varak, 50a (elyazması, İstanbul).

[95] Fetavâ-i Alemgiriyye, konu ile ilgili bölüm.

[96] Buharı, 56:65, 67.

[97] Age.

[98] İbn Hişam, s.768.

[99] Buharı, 56:63, 67.

[100] Serahsî, Şerhu's-siyer..., 111, 206.

[101] Taberî age., s.1479-80.

[102] Age., s.2362-63.

[103] Age.,s.2387.

[104] Age., s. 2363.

[105] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 311-313.

[106] Buharî, 23:50.

[107] Ebû Ya'la, el-Ahkam es-Sultaniyye, (Mısır baskısı) s.34; ay­nı şekilde, Bedr'de nakledilen Peygamber'in uygulamaları, bak, ibn hişam, aynı konu.

[108] Taberî, Tarih, s.2317.

[109] Age., s.1476; İbn Hanbel, I, 271.

[110] Şeybanî, Asi, bölüm, Ma zade Muhammed fî Ahiri Kitab'u-siyer

[111] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 314-315.

[112] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 316.

[113] Serahsî, el-Mebsût, X,92. 316

[114] Bkz. daha Önce geçen II. Bölüm, Diplomasi, paragraf 291 ve devamı.

[115] Serahsî, Şerh'us-Siyer el-kebir, I, 320-22.

[116] Mahmud Haydar, Ahkam'us-Selatin ve'1-mülûk blm. IV, (yazma, Arif Hikmet, Medine).

[117] Kur'an, 2:286. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 316-317.

[118] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 317-318.

[119] Bak, paragraf 69.

[120] Örnek için bak, Ebu Yusuf, Haraç, s.78.

[121] Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-kebîr, IV, 108.

[122] Age.

[123] Şeybanî, Asi, (yazma, Ayasofya), blm., babu ma yetrük'ül-müste'min...

[124] Şeybanî, el-Camius-sağir, s. 40, 41: Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 318-320.

[125] Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-kebîr, blm., 139, 155.

[126] Kur'an, 5:2.

[127] Kur'an, 9:73.

[128] Kâsânî, Bedai, VII, 102; Serahsî, Şerhu's-Siyer..., blm. 155 (111, 273 ve devamı).

[129] Ev eşyaları karşılığı meta kullanılmıştır. (Şerhu's-Siyer'e göre) bu kelime, gıdanın aksine, yatak, kapkacak gibi şeyle­ri ifade eder.

[130] Kasanî,

[131] Aynı eser.

[132] İbn Hişam; s. 997.

[133] Aynı eser, aynı yerin devamı.

[134] Kasanî, age., VII, 102; bak, Serahsî, Mebsût, X, 91; Ebû Yu­suf, age., s.118.

[135] Kasanî, age.; Serahsî, Şerhu's-Siyer el-kebir, III, 279-85. 322

[136] Serahsî, Mebsût, X, 89.

[137] Bkz. paragraf, 447 ve buradaki dipnot.

[138] İbn Hişam, s.902; İbn Sa'd, 2/1, 37; Ebû Ubeyd, K.el-Emval, paragraf 513 ve devamı.

[139] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 320-323.

[140] Ebu Ubeyd, age., paragraf 447; Tirmizî, Cilt II, bölüm, "Gadr"; Serahsî Şerhu's-Siyer'il-kebir, bölüm 43 (1,177).

[141] Bak, Taberî, İhtilaf ul-fukaha, varak 7, paragraf 14; Suhay-lî, Errevd'ul-ünf, II, 229.

[142] Serahsî'nin naklettiği Hz. Peygamberin bir hadisi, Şerhu's-Siyer'il-kebîr, I, 185.

[143] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 324-326.

[144] Kastallânî, el-Mevahib'ul-ledunniyye, I, 296, veya benim Külliyatım, No, 37: (O halde kralları başlarında kalır).

[145] İbn Tûlûn, İ'lam'us-sailîn... No: 2 (4), veya benim Külliya­tım, No, 44: (Elindeki iktidarı, Allah sana bırakacak).

[146] Aynı eser, No? 10 (1): Kastallânî: I, 294 yada benim Külliya­tım No, 63: (ikiniz de İslam'ı kabul ederseniz, kavminizin başında idareci olarak kalacaksınız; İslam'a girmeyi redde­derseniz, o zaman iktidarınız ortadan kalkar ve İslam ordu­ları ülkelerinizi zapteder).

[147] Taberî, Tarih, s.1569-70; ya da özel külliyatım No, 11.

[148] Habeşlîler size sataşmadıkça, onlara ilişmeyin); İbn Han-bel, V, 371; EbÛ DâvÛd, 36:8.

[149] Ayrıntı için bkz. Diplomatic Musulmans adlı eserim, I, 50-51.

[150] Age., referansların da verildiği ilgili isimlerin başlıkları al­tında.

[151] îbn Hişam, s.677; Taberî, age., s.1474; Serahsî, Şerhu's-Si-yer..., IV, 4-5.

[152] Bkz. Medine Site-Devleti Anayasası, paragraf 25. ve genel olarak 24-47; İslamic Rewiew, Ağustos-Kasım sayıları.

[153] Demre, Gifar, Eşca' ve daha başkaları ile yapılan antlaşma­lar için bak, İbn Sa'd, 2/1, 26-27 ve devamı ve benim külliya­tım.

[154] Bak, Taberî, Tefsir, 9:1-2. ayetlerin tefsiri.

[155] Metin için İbn Hişam ve benzeri ve benim Külliyatım, No: 4, ayrıca önceki bölüme bakın.

[156] Kur'an, 5:51,55-57.

[157] Kur'an, 9: 23.

[158] Erravd'ul-ünf, II, 229.

[159] erahsî, age., IV, 47. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 327-331.

[160] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 332.

[161] Kur'an 2:282.

[162] Serahsî, age., IV, 60-61.

[163] Aynı eser, IV, 62-63.

[164] Aynı eser, IV, 62.

[165] Aynı eser, IV, 63, mühürden bahseder.

[166] Aynı eser, s.41-60, harcamalar ve benzeri hususlar hak­kında açıklamalar var.

[167] Kalkaşandî, Subhu'1-A'şa, XIX, 11.

[168] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 332-333.

[169] Serahsî, age., IV, 313 v.s.

[170] İbn Hişam, s.259;Taberî, Tarih, s. 1724.

[171] İbn Hişam, s.676; Taberî, s. 1474; Serahsî, IV, 5. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 333-334.

[172] Serahsî, IV, 64.

[173] Age., IV, 80. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 334.

[174] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 335.

[175] Age., IV. 7. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 335.

[176] Age., III, 332-33; IV, 43; aynı yazar, Mebsût X, 129; Maver-dî, Ahkam'us-Sultaniyye, s.84; Ebu Ubeyd, Kitab'ul-Emval, paragraf, 445-46.

[177] Kur'an, 6:164, 17:15, 35:18, 39:7 ayrıca 53:38'e de bakınız.

[178] Serahsî, Mebsût, X, 129. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 335-336.

[179] Age., X, 86; aynı yazar, Şerhu's Siyer'il k., I, 201.

[180] İbn Hişam, s. 547; Taberî, Tarîh, s.1347; İbn Sa'd, 2/1, 63.

[181] Taberî ve İbn Sa'd, 2/1, 24-25.

[182] İbn Hişam, s.997-98; İbn Abd'ul-Berr, İstiab, No, 278.

[183] Çünkü, Nahle'ye ve benzeri yerlere müslumanların düzenle­dikleri seferler, bu güzergâhı da güvensiz hale sokmuştu.

[184] Mesela, doğu ve kuzeyde yer alanlar bir yana Huzaa kabile­si gibi.

[185] İbn Sa'd, 2/1,48.

[186] İbn Hişam, s.998; Caetani, 6.yıl olayları.

[187] Serahsî, Mebsût, X, 91-92; Aynı yazar, Şerh'us-Siyer..., I, 69.

[188] İbn Hişam, s.998.

[189] Aynı eser, aynı yer.

[190] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 336-338.

[191] Orijinal metin için bak, İbn Hişam, s.747-48; İbn İshak, (yazma, Paris), cilt, 170a; Vakidî, Megazî, (yazma, British Museum)

[192] Serahsî, Şerhu's-Siyeri'il-kebir, IV, 61; İbn Sa'd, 1/2, 71; Lammens, LaMecque, s. 136.

[193] Halebî, İnsan, III, 26; Dihlan, Sîre, II, s.46; Keramet Ali, Sîre, Hudeybiye bölümü.

[194] İbn Hişam, s.748; Taberî, Tarih, s. 1547-48; İbn Sa'd, 1/2, 73.

[195] İbn Hişam, s.754.

[196] Aynı yazar, s.754-55; bak, Kur'an, 9:10-11 ayetleri ve tefsir­leri.

[197] İbn Hişam, 752-53.

[198] Çeşitli durumlar için bak, aynı yazar, 748-55.

[199] Aynı müellif, s. 790. Hz. Peygamber, üç gün kaldıktan sonra şehri terketti ve bu fırsattan istifade ederek Mekkeyi zor ve hile ile işgal etmeye kalkışmadı; sürekli olarak orayı zaptet-seydi, hele Kureyşliler orayı terkettikten sonra artık O'nu oradan hiç kimse çıkaramazdı.

[200] Hz. Peygamberin Budeil'e olan mektubu, bak İbn Sa'd, 2/1, 25; Ebû Ubeyd, paragraf 515; ayrıca bak, benim külliyatım, No, 152.

[201] İbn Sa'd, 2/1, 741.

[202] Bkz. Kur'an, 59:8; Buhari, 64: 84 (3); Serahsî, Mebsût, X, 52; İbn Hişam, s.321-22, 339.

[203] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 338-341.

[204] Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-kebîr, IV, 112-13.

[205] Kur'an, 5:2.

[206] Bkz. Önceki "İslam Ordusunda Kadınlar" bölümü (paragraf, 529 ve devamı).

[207] Taberî, Tarih, s. 2225. 342 Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 342.

[208] Aynı eser, s.2225-26, "Ve Ömer doktorlar gönderdi. Abdur-rahman b. Rabia el-Bahili zun'Nur'u hem kadılık yapmak ve aynı zamanda ganimetleri alıp bölüştürmek üzere görevlen­dirdi); Selman b. Farisiyi de, daiye (karargâh emiri), bir başkasını da karargah yerini seçmek için tayin etmişti... Or­du tercümanlığına Hilal'ul-Haceri'yi, katipliğine de Ziyad b. Ebi Süfyan getirilmişti.

[209] Serahsî, age,, IV, 108., burada Hz. Peygamber'den bir hadis nakleder.

[210] İbnHişam, s.833.

[211] Bkz. İbn Hişam ve benzeri eserlerde ele alman Taif ve Hay-ber Savaşları. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 343-344.

[212] Kur'an, 4:101-103.

[213] Bak, paragraf 378, savaşanların içinden, sadece Allah'ın İs­minin yüce olması niyetiyle savaşanların cennete girecekle­rine dair Hz. Peygamberin hadisi. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 344.

[214] Kur'an, 47: 35. 344

[215] Kur'an, 8:61.

[216] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 344-345.

[217] Bkz. İbn Hişam, s. 579; Habîb, Muhabber, s. 467.

[218] Bkz. İbn Hişam, s.607.

[219] Burhaneddin el-merginanî, ez -Zahire-el-Burhaniyye'deki, eş-Şeybani'ye dayanan rivayeti, (yazma, İst. bölüm, paragraf 23). Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 345-346.

[220] Serahsî, age., III, s. 180 ve 229.

[221] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 346-347.

[222] Ayrıca bak. Z.D.M.G. 1935 te yer alan makalem: "Die Neut-ralitact im İslamichen Voclkerrecht."

[223] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 348.

[224] Lisan'ul-Arab, (azl maddesi): Kadiriyye mezhebinin Mu'tezile diye bilinen bir kolu vardır. Bunlara göre, Ehl-i Sünnet ile in­sanları kılıçtan geçiren Haricîler arasında bir fark yoktur. Do­layısıyla her iki düşünce ekolüne karşı eşit mesafede dururlar.

[225] Rivista degli Studi Orientali, Roma, s.447 ve devamı. 350

[226] İbn Habîb, Kitab'ul-Muhabber, varak 131a, yazma British Museum, s.371-72, Haydarabad baskısı.

[227] Aynı eser.

[228] Kitab Bekr ve Tağlîb, yazarı bilinmiyor, yazma, British Mü­zesi.

[229] Kitab'ul-Eğanî, XIII, 110.

[230] İbnHişam, s.84,85.

[231] Bkz. Suheyli, er-Ravdu'1-ünf, I, 183.

[232] İbn Hişam, s.792.

[233] Bkz. Mus'ab, Neseb Kureyş, s. 420.

[234] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 349-355.

[235] Kur'an, 59:11-12. 356

[236] Kur'an, 9:4; bak, 8:58-60.

[237] Kur'an, 60: 8-9.

[238] Kur'an, 4:88-91. 358 Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 356-358.

[239] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 359.

[240] İbnSa'd, 2/1,41.

[241] İbn Sa'd, 2/1, 47, 66; Taberî, Tarih, s. 1556, 1775-76; Mesudî, Tenbîh, s.250.

[242] İbn Hişam, s.757-58; Taberî, s.1575 ve devamı.

[243] Taberî, age., s. 1990.

[244] Age., s.1958 ve devamı.

[245] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 359-361.

[246] İbn Sa'd, 2/1, 3; Aliyyu'1-Karî, Sire, (yazma, İst.), Gazavat Bölümü.

[247] İbn Sa'd, 1/2, 26-27; Suheylî, er-Ravdü'1-ünf, llf 58-59.

[248] İbn Sa'd, 172, 26-27.

[249] Anayasa'nın tam metni için bak, İbn Hişam, s.341-44; Ubeyd, Emval, paragraf 517; İbn Kesir, Bidaye, III, 224-26

[250] İbn Sa'd, 1/2, 48.

[251] Aşağıda bu satırları takip eden (g) ve (h) bentlerine bak; ay­rıca. Lisan'ul-Arap, 'Selele' madesi.

[252] Tam metin için önceki XXV. bölüm, 584. paragrafa bakın.

[253] Taberî, age., s. 2659.

[254] Aynı eser, s.265. Bak, Cürcan antlaşmasındaki benzer şart­lar, s. 2658: Bunlarda, gizlice düşmana yardım ve açıkça dö­neklik görülmedi.

[255] Makrizi, Hitat, (Bulak baskısı) I, 200.

[256] Taberi, s.3244.

[257] Aynı eser.

[258] Aynı eserde, 3435 ve devamı.

[259] Aynı eser, s. 2826.

[260] Yakut, Mu'cem'ul-buldan, Sıklıyye paragrafı.

[261] İbn Sa'd, 6/15, paragraf, el-Velid b. Ukbe.

[262] Bkz. Yakut, age., 'Sıkliyye' maddesi.

[263] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 361-367.

[264] Tarafsız bir ülkenin topraklarını bir üs olarak kullanma­mak ve burada bir savaş için sefere hazırlanmamak gibi hü­kümler, tarafsızlık konusunda uluslararası çağdaş hukukun iki temel prensibidir. Tarafsızlığın temel prensiplerine al-dirmıyarak, İngilterenin, bağımsızlıklarını tanımadan önce manda altındaki Irak ve himayesindeki Mısır topraklarında asker bulundurmak veya buradan asker geçirmek için Ce-miyet-i Akvam nezdinde bile talepte bulunması dikkate de­ğer bir husustur. Kendisine geçiş sağlamak için Alman­ya'nın tarafsızlara baskı yapması bir çığır açmak değil. tarafsız Irak ve Mısır'a uygulananların 1939 İkinci Dünya Savaşındaki bir tekrarı idi. Aynı savaşta, İran ile Rusya arasında başvurulan antlaşmaya da bakın.

[265] Serahsî, Şerhu's-siyer'il-kebîr, IV, 134-35.

[266] Aynı yazar, el,Mebsût, X, 97.

[267] Aynı eser, X, 97-98.

[268] Aynı yazar, Şerhıı's-Siyertl-kebîr, IV, 121-22.

[269] Aynı eser, IV, 109.

[270] Aynı eser, I, 142.

[271] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 368-372.

[272] Hz. Peygamber ve ilk halifeler dönemindeki koloni siyase­tinin Önem ve ayrıntılı tanımı için, Haydarabad'da üç ayda bir çıkan Siyaset dergisinin Temmuz 1940 sayısında yayın­lanan Hicret başlıklı makaleme bakınız.

[273] Müslim, Sahih, V, 139-40. Makrizî'ye (İmta, I, 345-46) göre, bu talimatlar, ilk olarak, hicri 8. yılında Mute Seferine çıkan orduya verilmiştir. "Her ne zaman ... emrederdi" ve "söylerdi" tabirleri ravilere aittir ve tahminen söylenen söz­lerdir.

[274] İbn Hişam, Sire, s.992. 374

[275] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 373-375.

[276] Taberî, Tarih, s. 1849-50.

[277] Ali b. Muttaki, Kenzu'l-ummal, Cilt, II, No. 6261, İbn Zen-cûye'nin rivayeti.

[278] Aynı eser, Beyhaki'ye dayanan bir rivayetle, No. 6259. Bu talimatlara içtenlikle uyma hususunda De Goeje'nin Me-moire sur la conquete de la Syrie, adlı eserine bakınız, 2. baskı, s.104-06. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 375-377.

[279] İbn Kuteybe, Uyûnu'I-Ahbar, I, 107-08, "Savaş" bölümü; ay­nı şekilde Ebu Mansûr es-Sealibî, Adab'ûl-mülûk... bolüffl> Fi Sair-i adab'il hurûb, (yazma, No. 1808, Es'ad efendi, İst). Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 377-378.

[280] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 378.

[281] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 378-382.

[282] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 382-385.

[283] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 386-387.

[284] Kur'an, 49:13. 388

[285] Ahd-i Cedîd, (İncil), Paul'un Romalılar'a Mektubu, X,4, Mat­ta İnciline karşı, V, 18.

[286] Daha önce geçen 121. paragrafa bak ve Kur'an, 17:34 ve 9:7 ayetleri ile karşılaştır.

[287] Kur'an, 30:22. 390

[288] Kur'an, 2:62; 5:69

[289] Debûsî, el-Esrar, Varak, 151b (yazma, İst.)

[290] Kur'an, 8:72.

[291] Kur'an, 4:75.

[292] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 387-395.

[293] Konu ile ilgili en yeni eser, Antoine Fattal'ın beyrut'ta 1958 de basılan Le Statut Legal des non-Mosulmans en pays d'Is-lam' adlı kitabıdır. Eserin dikkatle okunması gerekir.

[294] Bak, Buharî, İbn Hişam, v.s. ve İncil, Levililer, XX/10 v.s-

[295] Bak, Ebu Yusuf, konu ile ilgili bölüm; Serahsî, Şerhu's-Si-yer, el-kebir, IV, 52.

[296] Belazûrî, Ansab (yazma, İst.), II, 592-93.

[297] Bak, Cardahi, Driot International Prive, konu ile bölümde

[298] Bak, Desvergers, L'Arabic. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 395-399.

[299] Serahsî, Şerhu's-Siyer'il-kebir, IV, 52.

[300] Aynı yazar, Mebsût, X, 95-97.

[301] Ayın yazar, Şerhu's-Siyer.., IV, 108.

[302] Age.,IV, 139.

[303] Güney Hindistan'ın batı kıyılarına yakın Malabar adalarının yerlileri.

[304] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 399-404.

[305] Makale, İngilizce olarak "Exterritorial Cappitulations in Favour Muslims in Classical Times" The Islamic Review, Cilt, XXXVII, Ocak 1950, s. 32-36, yine bak 218. paragraf ve devamı.

[306] Fas'ın İspanyanın elindeki bölgesinde, buradan çekilmeden önce General Franco da benzer bir uygulamada bulunuyor­du.

[307] Bkz. Mürûc'uz-zeheb, (Avrupa baskısı), II, 10-12.

[308] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 404-405.

[309] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 407.

[310] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 409.

[311] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 409-415.

[312] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 415-424.

[313] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdâresi, Beyan Yayınları, İstanbul, 1998: 424-426.