Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 1. Sayfa

HZ. PEYGAMBERİN SAVAŞLARI 4

(Birinci Yayın İçin) 4

Önsöz. 4

(İkinci  Yayın  İçin) 4

Önsöz. 4

(Üçüncü Yayın Îçin) 5

Önsöz. 5

1- GİRİŞ BİLGİLERİ 6

Askeri Bir Tabiyeci Ve Taktikci İçin Hz. Peygamberin (S.A.) Savaşlarının Önemi 7

Bu Eser Kaleme Alınırken Karşılaşılan Güçlükler: 8

UMUMÎ MALÛMAT. 9

Mekke Ve Tâiflilerin Hz. Peygamberin Allahm Birliğine Davet Hususunda Gösterdiği Gayrete Karşı Koymaları: 9

Mekke Yakınında Her Sene Kurulan Panayırlarda Halk Peygamberin (S.A.) Vaazlarına Karşı Omuz Çeviriyor: 10

Akabe  Havalisi Ve Akabe Bîatları: 10

İslâmm Yayılmaya  Başlayışı Ve İslâınî  Siyasetin Temelinin Atılması: 11

İslâmın Kuvvet Ve Kudretinin Artması Mekke Ku-Reyşîlerini Hiddetlendiriyor: 12

Hz. Peygamberin (S.A.) Muhacirler Meselesine Dair Bulduğu Hal Şekli Ve Dünyada İlk Yazılı Devlet Anayasasına Dair Bazı Malûmat: 13

Anayasadaki «Haram» Mefhumunun İşaret Ettiği Mâna: 14

Hz.  Peygamber  Muhammed  (S.A.)  Tarafından Medine Şehir-Devletinin Takviye Edilmesi: 15

2- BEDR SAVAŞI 15

(2. Hicri Yıl, 17 Ramazan/M. 623, 18 Kasım, Cuma) 15

Vaziyet 15

Asri Bedr Şehri: 16

Coğrafi Ve Topografik Bazı Bilgiler: 16

Harbin Evveliyatı Ve Bu Harbi Doğuran Sebepler: 17

Savaş Nasıl Oldu?. 20

Hz. Peygamber (S.A.)  Tarafından Orduya Verilen Talimat: 20

Ariş Ve Şehitliği Ziyaret: 22

3- UHUD SAVAŞI 23

(Hicrî 3. Yıl, 7 Şevval / M. 624, 24 Aralık, Pazartesi) 23

Mekkeli Kureyşilerin Bedr Mağlûbiyetinden Sonra, Medine Üzerine Tekrar Yürümek İçin Hazırlığa Girişmeleri: 23

Uhud Dağı: 24

Medine'nin Mahallî Durumu Ve Hz. Peygamber (S.A.) Zamanında Arzettiği Manzara: 24

Medine Civarının Arazi Durumu: 25

Uhud Dağı Arazisinin Tayin Ve Tavsifi: 26

Müslümanların Hazırlığı Düşmanın Çıkardığı 3000 Askere Mukabil, Sadece 700 Erden İbaretti: 26

Hz. Peygamber (S.A.) Harp Vaziyeti Alıyor: 27

Ayneyn Tepesinin O Zamanki Tabiî Teşekkülü Hakkında Bir Tahmin: 27

Harp Harekâtı:  Karşılıklı Tabiyeler Ve Harbin İlk Safhasında Düşmanın Mağlûbiyeti: 27

Hz. Peygamberin (S.A.) Yaralanması Ve Etrafındakiler Tarafından Korunması: 28

Ehâbişli Bir Kadının Harp Sahasında Yere Düşen Mekke Ordusu Sancağını  Kapıp,  Onu Sonuna Kadar Ayakta Tutması: 29

Harbin Sonu: 29

4- HENDEK SAVAŞI 30

(Hicrî 5. Yıl, 8-29 Şevval / M. 3-24 Ocak, 627) 30

Hayfoer Şehri Yahudilerinin, Medineli Müslümanlara Âit Kervanların Yollarını Kesmeleri: 30

(Tehlikeyi Tomurcukken Önleme) Gayesiyle Girişilen Benû Mustalık Harbi: 31

İslâm Başşehri Olan Medine'nin Ortadan Kaldırılması İçin Yahudilerin Plânı Ve Tehlikeyi Önlemek Hususunda Peygamber (S.A)'in Hazırlıkları: 31

Hendeklerin Kazılmasında Mühendislik İşi; 32

Hz. Peygamberin  (S.A.) Kazı İşine Nezâreti Ve Hendeklerin Kazılması İşine Fiilen İştirak Etmesi: 34

Düşmanın Gelişi: 35

Hendek Savaşı: 35

Soğuk Harp: 37

Netice. 37

5- MEKKENİN FETHİ 38

(Ramazan, 8. H. Yıl / 14 Aralık, 629 M., Çarşamba) 38

Hz. Peygamberin (S.A.) Tatbik Ettiği Strateji: 38

Hudeybiye  Anlaşması: 39

Hz. Peygamber (S.A.) 10.000 Kişilik Ordusunu Mekkeliere Karşı Nasıl Harekete Geçirdi?. 39

Hz. Peygamberin  (S.A.)  Müslüman Ordu Birliklerine Vaziyet Aldırması: 41

Hz. Peygamberin (S.A.) Mekke'ye Girişi: 42

6- HUNEYN VE TÂİF SAVAŞLARI 43

(H. 8.  Yıl. Şevval / M. Aralık 629) 43

Hııneyn Mevkii Ne Tarafa Düşer: 43

Muhtemelen  Huneyn,  Tâ'ifin 50-60 Km. Kuzeydoğusunda Bulunmaktadır: 43

Hz. Peygamberin (S.A.) Askerî Yürüyüş Yolu: 44

TÂ'İF KUŞATMASI 45

Tâ'if  Ve Etraf Bölgenin Tavsifi: 45

Hz. Peygamberin   (S.A.)  Muhasarada Kullandığı Harp Âletleri Hakkında Bilgi: 45

«CRŞ» Nin  Müşabeheti  Meselesinin  Münâkaşası; 47

Hz. Peygamberin (S.A.) Mağlûp Hevâzinîlere Karşı Gösterdiği Muamele Tarzı: 47

7- YAHUDİLERLE YAPILAN SAVAŞLAR.. 48

(Medine'den Yahudi Kabilelerinin Sürülmesi) 48

Benû Qaynuqâ: 48

Benû'n-Nadir : 48

Benû Qurayza: 49

Hayber'in Fethi 50

Diğer Yahudiler: 53

8- Hz. PEYGAMBER (Ş.A.) DEVRİNDE İSTİHBARAT. 53

(Haber Alma Ve Casusluk) 53

İlk Bilgiler: 53

Hicret Sırasında Haber Alma İşi: 53

Bedr Harbi Sırasında Haber Alma İşi: 54

Diğer Seferlerde Ve Uhud Savaşında Haber Alma: 55

Hendek Savaşında Haber Alma : 56

Diğer Talî Askerî Seferlerde Ve Hudeybiye Harekâtında Haber Alma: 57

Hayber Harbinde Haber Alma İşi: 58

Mekke'nin Zabtında, Huneyn Ve Tâ'if Seferlerinde Haber Alma: 58

Mevzua Umumi Bir Bakış: 58

Askerî İstihbaratın Hukukî Görünüşüne Dair Birkaç Söz: 59

9- Hz. MUHAMMED (S.A.) ZAMANINDA DENİZLERDE YAPILAN SAVAŞLAR.. 59

Umumi Bilgiler: 59

10-Hz. PEYGAMBER ZAMANINDA DEVLETİN ASKERLİK TEŞKİLÂTI 60

Umumi Bilgiler: 60

Savaşlarda Kollanan Gaye: 60

Muvazzaf Ve Devamlı Bir Ordu Kurulması: 61

Askerî Seferler İçin Ordu Teşkili İşi: 61

Ganimetlerin Dağıtım İşi: 62

Harp Vâsıta Ve Silâhları: 63

Askerî Tâlim - Terbiye : 64

Askerî İdare: 64

Bayrak Ve Sancaklar  : 65

İslâm Öncesi Arap Yarımadasındaki  durum: 65

Hz. Peygamber (S.A.)  in Tatbikatı: 66

Çeşitli  Bilgiler: 68

Netice. 69

Bibliografya. 70


HZ. PEYGAMBERİN SAVAŞLARI

 

(Birinci Yayın İçin)

Önsöz

 

Elinizdeki bu kitap, ilk olarak Londra yakınındaki Woking şehrinde, her ay çıkmakta olan Islamic Review adlı mecmuanın 1952 yılı Eylül-Aralık ve 1953 yılı Haziran, Temmuz, Eylül ve Ekim sayılarında tefrika halinde neşredilmiştir. 1953 yılında, ba­zı resim ve haritalarında değişiklikler yapılarak yeniden yayın­lanmıştır. On yıllık bir fasıladan sonra, şimdiki bu neşredilişinde birçok düzeltmeler, ilâveler yapılmış bulunmaktadır. Bu arada, 1959 senesinde, Hz. Peygamberin hayatını inceleyen -Le Prophete de llslam, sa vie et son oeuvre» (İki cilt halinde), adlı şümullü bir kitap neşrettim. [1] Bu eserde, münasebet düştükçe Hz. Pey­gamberin savaşlarına da temas edilmiş ve bunların teknik \e askerî   yönlerden   görünüşleri   aydınlatılmaya  çalışılmıştır.

Müellif, hakikaten birçok bakımlardan büyük bir saadet içindedir: Birçok ilim adamları gönü] rahatlığı içinde bu kitabı­mı, müracaat kitabı olarak almışlar ve kendi ilmî eserlerinde buna atıflarda bulunmaktan çekinmemişlerdir. Bu kitabın aynı konuda yazılan akraba eserlere de ilham veren durumda oldu­ğu kabul ve tasdik edilmiş bulunmaktadır. Mısır Orduları Kur­may Dairesinde (Sağ Erkân Harb) yüzbaşı Muhammed Abd'ul-Fettah İbrahim'in Kahire'de 1954'de arapça kaleme aldığı -Mu­hammed el-Kaa'id» = Başkumandan Muhammed adlı eser ile Pakistan ordusunda vazifeli General Muhammed Ekber Han'ın Karaçi'de 1954 yılında urduca te'lif ettiği 'Hadis Difâ'» adlı eser, buna misal olarak gösterilebilir. Aynı zamanda, bu kitap muhtelif dillere tercüme edilmek şerefine de nail olmuştur i Seyyİd Gulâra Rıdâ Sa'îdî'nin Tahran'da 1376 H / 1950 yılında «Resul Ekrem der Meydanı Ceng- adı altında farsçaya, Bağdatlı Sertâvi tarafından arapcaya ve nihayet Salih Tuğ tarafından türkçeye çevrilmiş bu­lunmaktadır.

Şimdi neşredilmiş olan bu kitapla ben, aynı zamanda birçok okuyucum tarafından sorulmuş suallere cevap vermek fırsatını da elde etmiş olmaktayım. Bütün bu zahit ve iyi niyetli Müslü­man kardeşlerim Onun -mukaddes vazife-si hakkındaki bu ya­zılarımda hiç Hz. Peygamberin mucizelerinden bahsetmeyişimden dolayı şaşkınlıklarını gizlememektedlrler. Acizane benim cevabım şudur: Ben bu kitapta tam ve şümullü bîr tarzda Hz. Peygamberin hayatının bütün cepheleriyim meşgul olmamaklayım; .yine bu kitap sırf bu mucizeler konusunu kendisine mevzu edinmemişler. Kur'an, onun gösterdiği mucizelerin en mârufu ve en başta ge­lenidir. O muvaffakiyete sadece mucizelerle ulaşmış olsaydı, onun hayalı -sn üstün, en güzel örnek — usvc Kasene- yani -ceml-yeto mensup fertlerin takip edecekleri, Kur'ana muvafık amali, fiili örnek, olamazdı. Fertlere Hz. Peygamberin İnsanî görü­nüşü izah edilmedikçe, Onun hattı harekelini değerli ve taklid edilmeye lâyık bir örnek olarak, bilhassa mucizeye inanmayan, İnanamayan fertlere İzah kabil olmaz.

islâm Peygamberi tarafından gösterilmiş mucizeler hakkın­da, bunların ilmi imkânları, felsefî esasları hususunda ('aba faz-!r\ malûmat isteyen kimseler için Urdu lisanında Şîblî ve Süley­man Ncdvî tarafından kaleme alınan -Siret'ün-Nebî» adlı eseri tavsiye edebilirim. Bu eser, baştan başa bu mucizeler bahsine hasrü tahsis edilmiş bulunmaktadır. Benim, bütün gayretim bu­rada, Hz. Peygamberin ulvî hayatının amelî ve İnsanî görünü­şünü aydınlatmaya hizmet eden malûmatı toplamak, bir araya getirmektir. Ona salât ve selâmlar olsun.

M.   HAMİDULLAH Paris — İstanbul[2]

 

(İkinci  Yayın  İçin)

Önsöz

 

Elinizdeki bu kitap, dokuz yıllık bir fasıladan sonra türkçede-ki bu ikinci neşreclilişinde birçok düzeltmeler, konunun takdimin­de bazı değişiklikler ve mevcut fasıllar arasına bir takım ilâveler yapilmak suretiyle sislere yeniden arzedilmiş bulunuyor. Bu za­man zarfında Hicaz bölgesine !;;sa süren bir seyahatta da bulun­duk ve 1968'da birinci cildi ve lS69'da ikinci cildi türkçe olarak neşredilmiş olan vo Hz. Peygamberin hayat) ve faaliyetlerini tet­kik maksadını taşıyan -İslâm Peygamberi- [3] adlı Lürkçe kita­bımızın muayyen/ bazı bölümlerinde, onun savaşlarının teknik -askeri yönünden ziyâde, bunların sebeb ve sâikleri ve bu arada siyasi ve diğer neticeleri, keza Devlet idaresindeki askeri teş­kilât üzerinde durmak imkânını elde ettik.

Müellif hakikaten bazı bakımlardan büyük bir saadet için­dedir : Birçok ilim adamları gönül rahatlığı içinde bu kitabım! müracaat kitabı olarak ele almışlar ve itendi ilmi eserlerinde bu­na atıflarda bulunmaktan çekinmemişlerdir. Bu kitabın aynı ko­nuda yazılan akraba eserlere ilham veren durumda olduğu da anlaşılmış bulunmaktadır. Mısır Genel Kurmay Dâiresi'nde vazi­feli Yüzbaşı Muhamemd Abdü'l-Fettâh İbrahim'in îSS-i'de Kalıi-re'cle arapça kaleme aldığı «Muhammed el-Qâİd» ( = Eiaşkuman-dan Muhammet!) adlı eser He Pakistan Ordusunda vazifeli Ge­neral Muhammed Ekber Han'ın 1954'do Karachi'de urduca telif et*,iğî -Hadîs Difa'» adlı eser buna misal olarak gösterilebilir. Eli­nizdeki bu kitap, bu arada muhtelif dillere tercüme edilmek şe­refine de mazhar olmuş bulunuyor: Scyyid Gulâm Rıdâ Sa'îdi'nin Tahran'da 1376/1956 yılında «Resul Ekrem der Meydânı Ceng* adı altında fars dilinde ve Sertâvi tarafından Bağdat'ta arap di­lindeki  neşirleri  gibi.

Askerlik mesleğinden olmayan benim bu gayretimin böylece diğer dillerde de değerlendirilmiş elmasına rağmen, esas tasav­vurlarımı  hâlâ gerçekleştirememenin  elemi  içi nete   bulunmaktayım: Tarihçiler Hz. Peygamberin bizzat kumandayı elinde bulun­durduğu yirmi beş kadar savaştan söz ederler ki, beiki bir o ka­darı da kendisinin şahsen iştirak etmediği o devirdeki harp ler, seriyyelerdir. İşte benim tasavvurum, bütün bu savaşların cereyan etmiş olduğu bölge veya meydanları bizzat ziyaret ile klâsik, tarih kitaplarında toplanmış olan malzemeyi kendi yerle­rinde yeni baştan değerlendirme şeklinde hülasa edilebilir. Ümid ediyorum ki, bir gün, gerekli âlet ve edevatla teçhiz edilmiş bir subaylar ekibi aynı işi yüklenecek ve bölgede araştırmalara giri­şecektir. Böyle bir çalışma, tarihçilerin de yardımı alınırsa daha da değerli bir eser meydana gelmesinde yapıcı rol oynayacaktır.

Şimdi neşredilmiş olan bu kitapta ben, aynı zamanda birçok okuyucum tarafından sorulmuş suallere cevap vermek fırsatını da elde etmiş olmaktayım. Bütün bu zahit ve iyi niyetli rnüslüman kardeşlerim, Onun «mukaddes vazifesi* hakkındaki bu yazıla­rımda Hz,. Peygamberin mucizelerinden bahsetmeyişimden dolayı şaşkınlıklarını gizlememektedirler. Acizane benim cevabım şu­dur: Ben bu kitapda tam ve şümullü bir tarzda Hz. Peygam­berin hayatının bütün cepheleriyle meşgul olmamaktayım; yine bu kitap sırf bu mucizeler konusunu kendisine mevzu edinmemiş-tir. Kur'an, onun gösterdiği mucizelerin en mârufu ve en başta gelenidir. O muvaffakiyete sadece mucizelerle ulaşmış olsaydı, onun hayatı «en üstün, en güzel örnek — usve hasene» yani • cemiyete mensup fertlerin takip edecekleri, Kur'ana muvafık ameli, fiilî Örnek- olamazdı. Hz. Peygamberin insani görünüşü İzah edilmedikçe, Onun hattı hareketinin değeri ve taklîd edilme­ye lâyık bir örnek olması, bilhassa mucizeye inanmayan, inana­mayan fertlere izah edilemez.

islâm Peygamberi tarafından gösterilmiş mucizeler hakkında, bunların ilmi imkânları, felsefî esasları hususunda daha fazla malûmat isteyen kimseler için Urdu lisânında Şibli ve Süleyman Nedvi tarafından kaleme alınan «Sîret'üıı-Nebî» adlı eseri tavsiye edebilirim. Bu eser, baştan başa bu mucizeler bahsine hasrü tah­sis edilmiş bulunmaktadır. Benim, bütün gayretim burada, Hz. Peygamberin ulvi hayatının amelî ve insani görünüşünü aydın­latmaya hizmet eden malûmatı toplamak, bir araya getirmektir: Ona salât ve selâmlar olsun.

M.  HAMİDULLAH

Paris — İstanbul 1972[4]

 

(Üçüncü Yayın Îçin)

Önsöz

 

Bir kitabın, her yeni baskı ve yayını, şayet hâlâ hayattaysa yazarına, eserini gözden geçirme ve günün şart ve durumlarına uygun bir hâle getirme fırsatını verir.

Elinizdeki bu kitabın bir evvelki yayınında, ben de gerçek olduklarına, gönülden inanmakla beraber, Resûlullah'ın savaş­larıyla İlgili mucizelerden niçin ayn ayrı ve tafsilâtlı bir biçimde söz etmediğime dair okuyuculardan gelen suallere cevap ver­meye  çalışmıştım.

Bu arada sık sık günümüzdeki gayrimüslimler tarafından or­taya konan bir mesele de vardır: her halde bu da aydınlığa ka­vuşturulmaya değer bir konudur-. :«Peygamberlik ile savaş pek yanyana durmamaktadır». Bununla onlar, 'madem kî Resûlullah savaşlara girmiş ve bunları Başkumandan sıfatıyla idare etmiş­tir, o halde o,  Ihaşâ)  bir Resul olamaz' demek istemektedirler.

Elimizdeki Tevratta bize nakledilen eski peygamberlerin gi­riştiği savaşları ve bu arada yine elde mevcut tacillerde (meselâ Tesniye 20/16, I. Samuel 15/2-3, Matta 10/34, Luka 19/27 ve muka­yese ediniz: I. Korentliler 15/25, Marltos 12/1-9 ve mukayese edi­niz s Luka 20/9-18, v.s.) geçen İsa Mesih'in konuyla İlgili sözleri bir kenara bırakılarak bu mesele soğuk kanlılıkla ve nişlerimiz­den uzak bir biçimde ele alınmalıdır. Zira, birinin yanlış bir iş yapması, bizim de aynı yanlışı işlememize dayanak teşkil etmez:

a. Savaş, hiç de arzu edilen bir şey olmamakla beraber en sonunda günümüzde bile kaçınılması mümkün olmayan bir olay mahiyetindedir. Bu gerçek karşısında, zâlim diktatörler ile değru ve yanlışı birbirinden ayıramayan yırtıcı kurt tabiatlı İnsanlara savaşma vtelt elini  bırakıp normal hayatta harp san'atı  İle uğra­şan   kimselere   takip   edecekleri   bir  örnek,   bir  emsal   sağlayıp onların gözleri önüne sermeyecek miyiz? Amansız vahşî hayvan­lar bile bu şekil başı  boş zâlimlerin savaşlarda gösterdiği îtötü davranışlardan ürperti duyar. Ancak ve ancak vahiy aîan ve in­san denen varlığın saadet ve iyiliğini dilemekten başka bîr şey düşünmeyen   bir  peygamberdir  ki,   Allah   yolunda  savaşan   ve sulh ü selâmet uğruna harbe giren bir askere t âk ip edeceği cıı güzel, en seçkin bir örneği sağlayıp onun gözü önüne serebilirdi.

b. A İlahın   vazifelendirip  gönderdiği   -Son  Resul»   vasfında bir peygamber, sadece harplerin şiddetini azaltmak ve savaşlan insanî bir çerçeve içine sokmak için değil ve fakat, hayatın her alanında  geçerli   ve  izinden   gidilmeye   değor  en   güzel   Örneği bize vermekle yükümlüdür. Buna mukabil. Kıyamet Günü'ne ka­dar gelecek bütün   «Zamnnlar»da ve  insan hayatının bütün gö­rünüşlerinde geçerli kaideleri insanlara bildirmekle görevlendiril­memiş ve fakat, geçici bîr zaman için ve boHiIİ bir insan züm­resinin sınırlı  hayat meselelerini   çözüp   açıklamak   üzere  vazi­felendirilmiş bir Nebi'nin insanlara savaşlarla ilgili bir -Örnek» bırakamamış olması mümkündür.

c. Şöyle bir atasözü vardır:

-Denenecek   en  son  çâre   dağlamak,   en  son   deva  kılıçtır»

hikmet yüklü bu söze göre, -kimseye saldırıp tecâvüz etmek ge­rekmez ve fakat bir kimsenin, kendi Öz haklarını hiçbir prensip tanımayan acımasız zâlimlere karşı savunabilmek maksadıyla bizzat insan tabiatı, -savaş» yoluna başvurmayı icâbettirir. Allah Resulü ise, hiç de aşırı gitmeksizin bu çeşit uğraş ve savaşlar­da tam bir doğruluk ve insaf içinde insanlara yol gösterip ön­derlik eder.

d. Diğer bir çok seçkin hadis yazarlarından başka, Müslim ve  Ahmed'ubn  Hanbel'in  de  eserlerinde  Resûlullah'tan   naklet­tikleri şu hadis vardır:

-Ben rahmet peygamberiyim, ben harp peygamberiyim-.

Her şey yerli yerinde ve lüzum ettiğinde kullanılmalıdır; Ne zc-hirli yılanlara ve yırtıcı kurtlara ve ne de insan kanı döken sefih khıiKrli»rn acımak ve merhametli dfuınnmak gcrnldr. Yıılcarthıhi hadfsde geçen her iltî sıfat ve niteliğin de aynı yüksek otoritede l>;ı İrşnıcsi sağlanmıştır; böylece, hangi olayda hangisinin kul­lanılması gerektiğine onun karar vermesi istenmiştir. Bu durum, vahiy ve ilhama dayanan kehânetlerin insanı hayrette bırakan şu gerçekleşmiş Özlerinde de görülmektedir: Etrafındaki talebe ve bağlılarına, kendileri ölüm döşeklerinde oldukları bir sırada beni Zarathusfcra fZcroastir, Zerdüşti ve hem de Budda'nın şu sözleri  nakletti İd eri nakledilir :

• Dinimizi ve Öğretilerimizi fantama erdirip İkmal edemedik; adı, "Âlemlere Rahmet" olan bir başkası gelip bunu kemâle ve  tamâmş, erdirecektir».

Hindu'ların mukaddes kitabı olan Purâna:

«AHalım en son tenâsuh'u (avatâr) bir savaşçı şeklinde gö­rülecektir*.                                                                            

demektedir. Aynı şekilde İsa Mesih de üzüm bağı ile ilgili meş­hur  meselinde   (Matta 21/33-41,  Markos  12/1-9, Luka 20/9-16) :

«Rafobin birbiri arkasına hizmetçilerini ve nihayet kendi Öz oğlunu göndereceğini, fakat zamanla mülkü elinde bu­lunduran kiracılar ve bağcılar gitgide haylaz ve işo yara­maz bir hale geldiklerinde nihayet Rabbİn bir Ordu ile çikageleceğini ve hepsini kendine bağlayıp itaat ettireceğini»

beyan etmektedir. Diğer bir deyişle, Allah t n İlâhî Tebliğini ge­tiren en sonuncu Elçisi, hem Âlemlere Rahmet olacak, ve heın de Allanın askerini temsil  edecektir.

Türk okuyucularının itme ve Resûlu'Iahın hareket ve tatbi­katını öğrenip bilme yolunda taşıdıkları dinmek bilmez susa­mıştık, her gün yenilenip sayıları artan okuyucu kitlelerinin is­tifâdesine elinizdeki bu kitabın yeniden basılmasında teşvik edi­ci bir rol oynamış bulunmaktadır; böylece biz de bu mütevûzi ki­tabın metnini yeniden gözden geçirme fırsatını ekip eimiş olduk.

Allah hepimizi, O'nun razı olduğu yolda bulundursun, amin!'

MUHAMMAD HAMİDULLAH

Paris, Ramazan, 1401

Not: Kitap metninin icab eden yerlerinde • J » harfi mukabili, Q, q kullanılmıştır (Mütercim).[5]

 

1- GİRİŞ BİLGİLERİ

 

Uzun seneler evvel, 1939'da Sorbon Üniver­sitesinde «Hz. Peygamberin zamanında cereyan etmiş muharebe meydanları-» mevzuunda, benim tarafımdan, kısa bir konferans verilmişti. Bu konferansta, Uz. Peygamber devri muharebele­rinin lıaritaları izah edilmiş ve projeksiyonla da gösterilmişti. Aynı konferans, yine o yıl, Paris'de çıkan «Revue des Etudes lslamiquesn> adlı mec­muada neşredilmiş ve nihayet bir müddet sonra da, yeniden tabı cihetine gidilmiştir. Urdu lisâ­nında da aynı konu, genişletilmiş olarak Hindis­tan'ın Dekkan Eyaletinin Haydarabad şehrinde neşredilmekte olan «Research Journal of the Os-vıania Umversity» adlı dergide yayınlanmıştır. Bu sonuncusu, yemden gözden geçirilmiş ve harita­ları zenginleştirilmiş, kroki ve resimlerle süslü olarak 1945'de efkârı umûmiyeye arzedilmiştir. Daha sonra, ben mevzu bahis araziyi yeniden ziyaret etmek fırsatını elde ettim.

Bu ziyaretim ve  buna muvazi olarak tetkik ettiğim birçok tarihî kaynak, bir miktar düzeltme ve ilâvelere, bilhassa Hendek kuşatması ve 1964 deki son ziyaretimden sonra Hayber bahsinde, se­bep olmuş bulunmaktadır. Türk dilinde ikinci de­fa yayınlanması vesilesiyle de biz, elde ettiğimiz bu yeni ve faydalı malûmatın kitabın metnine dâ­hil edilmesi fırsatım elde etmiş olduk. Bugün, hâ­lâ Hayber ve havalisini daha uzun bir süreyle ye­niden ziyaret etmek ümidini beslemekteyim. Bu­nunla beraber, en derin minnet ve teşekkürlerimi Amerikalı  mühendis ve seyyah Mr. K. S. Tıoit-chell'e arzetme fırsatını kaçırmak istemem. Ken­disi, 1942 de ziyaret ettiği Hayber arazisinin kro-ki-haritasım  bana sırf hafızasına dayanarak  çı­karmak nezâketinde bulunmuş ve keza bu işle il­gili sair yardımlarını kitabın ilk neşri esnasında esirgememiştir.   Bütün   bunları  aşağıda   Hayber Bölümünde değerlendirilmiş bulacaksınız.

1. Yirminci Asırda, ilmin inkişafına muvazi ola­rak, harp esas ve usulleri de değişmiş bulunmakta­dır. Kendi devirlerinde efsanevi hâtıralar taşıyan bu neviden eski harplere şimdi, çocuk oyuncağı naza­riyle bakılmaktadır. Bugünün milyonluk ordularını teşkil eden büyük kuvvetlerin bir kalem darbesiyle, herhangi bir yere nakledildiklerini söylemek müba­lağa sayılmamaktadır. Askerlikteki kıymet hükümle­ri o kadar değişti ki, bizini gençlik yıllarımızda en gizli addedilen öldürücü silâhlar bugün harp meydanlarmdan ziyade müzeler için daha istifadeli birer mal­zeme sayılmaktadırlar. Harp idaresi sahasında, mu­habere, istihbarat, nakliye meseleleri kemmiyet ve sürat bakımından o kadar değişikliğe mâruz kaldı ki, evvelce aylar alan bu işler şimdi birkaç saat hattâ dakikada tamamlanır oldular.

2. Herhangi bir kimse, geçmiş savaşların yeni­den ele alınıp izah edilmesinin değişen bu durumlar karşısında j askeri bakımdan tatbiki bir değeri olma­dığını ileri'sürebilir. Fakat hakikat böyle değildir; İn­giltere'de hâlâ, mektebe yeni kaydolmuş askeri okul talebelerine ilk ders olarak şu öğretilmektedir:

«Bütün subay namzetleri tarafından şurası bilin­melidir ki, sizlerin ferdî çalışmalarınızın en mühim ta­rafı, bizzat kendi kendinize yapacağınız çalışmalar­dır... Böyle bir çalışmada «harp tarihi» şüphesiz en mühim sahayı işgal eder. Bu tarz bir çalışma harp prensipleri ve onların tatbikatını öğrenmenin en iyi yoludur. Bütün bu tarihî vâkı'larda insan tabiatının bariz hususiyetlerini görmek mümkündür... Askerlik tarihi, subayların öğreniminde büyük bir önemi ha­izdir. Bu sebepten dolayı bir tek savaş veya bir tek savaşın seçilmiş bir safhası her sene program için in-tihab edilmiş bulunmaktadır.

«Askerlik tarihi çalışmalarında gaye, eski savaş­lara ait bu malûmattan bugünkü harplere kabili tat­bik dersler çıkarabilmektir. Tarihi, sadece tarihî hâ­diselere dair bilgi edinmek gayesiyle okursak, bu pek az değer taşır. Modern orduların büyüklük ve azame­ti, onların donanımı ve muhabere imkânları, mazi­den alınacak derslerin gayrı kabili tatbik olduğunu bize gösterir.  Fakat,   insan tabiatı ve harbin   temel prensiblbri değişmemektedirî bu sebepten BİRÇOK DEĞERLİ DERSLER EN ESKİ SAVAŞLARDAN BİLE ÇIKARILABİLİR.»[6]

 

Askeri Bir Tabiyeci Ve Taktikci İçin Hz. Peygamberin (S.A.) Savaşlarının Önemi

 

3. Şurası bedîhîdir ki, eski devirlerde cereyan etmiş olan savaşlar üzerinde çalışma, ancak dikkat­le araştırıldığı ve savaşı idare edenlerin esas kaide­leri nasıl tatbik ettikleri ve neticelerinin neler oldu­ğu gibi hususlar meydana çıkarıldığı zaman tatbikî bir. kıymet kazanmaktadır. İşte İslâm Elçisi Hz. Mu-nammed'in (Sallallâhü aleyh ve sellem) [7] idare ettiği savaşlar, gelmiş geçmiş ve günümüzün birçok diğer savaşları arasında en göze batanı ve-en tepede du­ran savaşları olarak insanoğlunun özellik ve karak­teristiğini taşımaktadırlar. Ekseriya bizzat kendisi­nin tertib ve teşkil ettiği asker adedinden üç, hattâ on defa fazla adedde düşmana karşı savaşmış ve ne­ticede, bu harplerin hepsinden fiilen muzaffer çık­mıştır. Onun «İmparatorluğu», küçük bir Şehir-Dev­letin bazı dar sokaklarından ibaret olarak başlamış, günde ortalama bir hesapla 274 mil karelik bir sür' atle genişlemiştir. On sene süren fiilî bir siyasi faa­liyetten sonra son nefesini verdiği sırada O, iki mil­yon kilometre kareye yaklaşan bir sahada kurulu bir Devlet idare etmekteydi. Rusya hariç, Avrupa büyük­lüğünde ve üzerinde o zaman milyonlarca halkın ya­şadığı bu geniş saha,  harp meydanlarında  düşman ordu saflarında maktul düşen, takriben 250 insana mukabil fethedilmiştir. [8] On senelik bu zaman neti­cesinde Müslümanların kaybı .ise ortalama ayda bir şehit olarak hesaplanabilir. İnsan İcanına verilen bu değer ve hürmetin bir eşine daha, insanlık tarihinde rastlanamaz. Bundan başka fütuhatın sürati, fethe­dilen yerlerde yaşayan insanların tam mânasiyle bu yeni kültür ve imana intibak etmeleri ve bu arada, Hz. Peygamberin vefatından sonra, onbeş yıl gibi kı­sa bir zankan zarfında BELLUM OMNIUM CONTRA OMNES  (tam bir karışıklık halin)'den PAX ISLAMICA (İslâm sulh ve selâmeti)'ya ulaşmak şerefini ih­raz ve Medine başşehir olmak üzere, üç kıt'ada' [9] hü-kümfermâ olmuş ordulara kumanda eden bir subay­lar kadrosunun yetiştirilmiş olması gibi insanı hay­retler içinde bırakan ve bunun yanında birçok calibi dikkat hususlar bizi, Hz. Peygamberin sağlığında ce­reyan etmiş olan meydan muharebeleri vesâir harp­leri tetkik etme yoluna sevketmiş bulunmaktadır. İsim   hususundaki benzerlik  müstesna,  Hz.  Peygamberin giriştiği bütün harplerin zamanımızda cereyan-eden harplerle hiçbir kıyâsı tarafı yoktur. Biz onun

Arab  Yanmadası'nın  haritası.

harplerinde, bizzat kendisi tarafından söylenmiş olan su sözün canh bir ifadesini bulabilmekteyiz:

-Ben rahmet Peygamberiyim, ben harp Peygam­beriyim»[10]

 

Bu Eser Kaleme Alınırken Karşılaşılan Güçlükler:

 

4. Kaideten «çalışma» kolay değildir. Esas kay­nakların lisanı olan arapçadan ayrı, hemen hemen her mütemeddin lisânda, bir âyette belirtildiği veçhi­le «âlemlere rahmet» olan insan hakkında uzun ve­ya kısa hattâ düşmanca veya dostça bir şekilde ha­yat hikyesi (Sîre) kaleme alınmıştır. Onun idare et­tiği harpler mevzuunda da birçok eserler vardır. [11] Tarih noktai nazarından değil, fakat askerlik ilmi za­viyesinden onun harpleri hakkında bir eser okumak veya bir şey işitmiş olmak hemen hemen imkânsızdır. 1300 küsur sene evvel cereyan etmiş olan bu harp­ler hakkında bir yazı yazmak için askerlik bilgisi ile olduğu kadar tarihî malûmat ile de mücehhez olunması lüzumludur. Ben, bir tarih tetkikçisi deği­lim ve askerlik hayatı sürmek fırsatını da elde ede­medim. Çünkü, askerî mektebe müracaat ettiğimde, bünyevî sebeplerle reddedilmiştim. Bununla beraber, her iki sahada ihtisas kesbetmiş birinin ortaya çık­masını ve onun mevzu üzerinde mesaî sarfetmesini beklemek de epey bir zaman kaybı olacaktı. Yazılı kaynakları tetebbu neticesi toplamış olduğum malû­mat, mevzubahis mahal ve bölgeleri iki defa ziyaret­ten sonra bile çekingenlik ve tereddütle neşredilmiş bulunuyor. Bu malûmat, başkaları için değil, sırf as­kerî ihtisas sahibi kimseler için, onların alâkalarını çekmek ve onları tahrik ve teşvik gayesiyle bu kitap­ta bir araya getirildi. Bu okuyucular, bunları gözden geçirsinler ve neticeleri daha sâlih ve isabetli bir ha­le soksunlar. Şu son otuz yıl zarfında tarafımdan de­vam ettirilmiş tarihî araştırmaların yanında, bu böl­gelerden çoğuna iki ayrı ziyarette bulunma bahtiyar­lığına da eriştim. Bunlardan birinde Hayber'e de kı­sa bîr seyahatim oldu. Bu seyahatlanm neşredilmiş olan metni esaslı surete yeniden,ele almamda âmil olmuştur. Havaliyi üçüncü ziyaretimin neticeleri İn­gilizce ilk neşre katılmıştı. Dördüncü son ziyaretim­den elde ettiğim yeni malûmatı ise, ilk defa olmak üzere türkçe1 ikinci neşire ithâl etmiş bulunuyorum. Bütün bunlar yine de, askerlik ilmi sahasında müte­hassıs olan müstakbel bir araştırıcı için ilk ve ham malzemeyi teşkil ederler. Ben sadece üzerime düşen vazifeyi yerine getirdim; kalan diğerlerine aittir.[12]

 

UMUMÎ MALÛMAT

 

Mekke Ve Tâiflilerin Hz. Peygamberin Allahm Birliğine Davet Hususunda Gösterdiği Gayrete Karşı Koymaları:

 

5. Herkes tarafından bilinmektedir ki, İslâm m Resulü (Sallâllahü aleyhi ve sellem), Mekke şehrin­de Hicretten evvel 13, Milâdî 610 senelerinde, ilk de­fa Allah'ın birliğini tebliğ etmekle îslâm dinini öğ­retmeye başlamıştır. [13] Bu hususta O, Hirâ Mağarasında nazil olan ilâhî bir vahiy ile bu işe çağırıldığını söylüyordu. Bu davet, bir taraftan atalarından gelen putlara tapma inancını terk, diğer taraftan Hz. Pey­gamberi, yani gelen vahyi nakledeni kendilerine baş­kan olarak tanımalarını istemekten ibaretti. Bu so­nuncu istediği şey yâni site şefliğinin mâdûn bir aile­ye intikali, sadece diğerlerini değil Hz. Peygamberin de mensup olduğu Benû Hâşim ailesi yaşlılarını pek ziyade muğber etmişti. Mekke şehrinde, idâri bir mev­ki işgal eden ve iktisadî yönden en nüfuzlu bu aile­ler, onun bu taleplerine muhalif bir tavır takındığı vakit, diğer şehir ahâlisi yani avam tabakası, her yer­de olduğu gibi, kuvvetli bir .rüzgâr karşısında çerçöp veya samanların sürüklenmesi benzeri, aynı muha­lefeti göstermeye zorlandılar.

6. Hz. Peygamber, bütün zamanını gayret ve im­kânlarını bu reform hareketini inkişaf ettirme mev­zuunda teksif etmiş bulunuyordu. Sekiz-on yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ Hz. Peygamberin doğduğu şe­hir olan Mekke bile islâh edilememişti. Aksine, Re-sulun kendi öz hayatı bile mukavemetin şiddeti kar­şısında tehlikeye düşmüş bulunuyordu. Sâdık zevce­si Hatice, amcası (ayni zamanda hâmisi, yani ken­disine emân hakkı tanımış olan kimsesi) Ebû Tâlib, ikisi de birbiri peşinden vefat ettiler. Bu iki kayıb, ken­disi için beklenmiyen müşkilât tevlit etti. Çünkü ka­bilenin yeni reisi, yine amcalarından Ebû Leheb ol­muştu ki kendisi, tâ baştanberi Hz. Peygamberin ge­tirdiği harekete muarızdı. Peygamberi takbih etme­ğe başladı ve neticede onu cemiyet dışı (afaroz) ede­rek kanun hârici ilân etti. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber, şehri terk ile yeni hamiler aramaya koyuldu. Dayıları Benû Abd Yelil [14] Tâif'te yaşıyorlardı. Bazı tarih­çilere göre, onun genç amcası ve mahrem dostu Ab-bâs sarraflık mesleğinden dolayı burada çok büyük bir nüfuza sahibdi. Bundan başka Mekke - Tâif arası fazla bir mesafe olmayıp, takriben 80 km. tutmakta­dır. Ben, 1939 senesinde buraya olan seyahatimde bir merkep ile, öğleden sonra, saat 5'de hareket ile gece /arısı Kara' Dağı eteklerine vardım; ertesi sabah yol­culuğa koyularak öğleden evvel Tâ'if'e ulaştım. Deve kervanları Ca'irrâna yolunu takip ederek, aynı mesa­feyi iki günde almaktadırlar. Yeni yapılan, takriben 120 km.'lik otomobil yolu ise, daha uzun bir mesafeden geçmektedir. Dönüşte bindiğim bir posta otomobili ile, bir hayli konaklar verdikten sonra takriben 4 saatta bu mesafeyi almıştım. Şarka has yaz mevsimlerinin arattığı yayla yerleri gibi, o günlerde dahi Mekkeliier için aynı alâka ve cazibeye sahip olan Tâ'if, muhakkak ki Hz. Peygamberi tamamen farklı sebeblerden dolayı kendine çekmekteydi. Kendisi buraları azadh kölesi olan ve o sırada ailesinin hizmetlerine bakan Zeyd bin Harise ile beraber dolaşmıştır. Büyük bir ümit ile dolu olmamasına rağmen bu, kendisi için teşebbüse değer bir mahiyetteydi. Bununla beraber akrabaları, yabancılardan daha da kötü olduklarını göstermiş­lerdir. Ahâli, Mekke! i terden daha maddeciydi. Mek­ke şehrî, Tâif'in istihsal ettiği mahsuller için bir sa­tış pazarı mevkiindeydi. Tâif ise, sıcak mevsimlerde bir hayli Mekkeli zengin turisti yaylaklarına çekmek suretiyle büyük İstifâdeler sağlayan bir şehirdi. Belki, bu sebeplerden dolayı Tâif, Mekkelileri  tahrik  edici bir harekete girişmek istemez ve neticede Allahın bir­liğine dair bir dini tebliğ eden bir Peygamber, Tâifte dahi Mekke'deki müşkülâta mâruz kalacaktır: Ma­hallî reisler de zaten bu meselede, doğrudan doğruya kendi nüfuz ve itibarlarına, kuvvet ve kudretlerine karşı bir hareket vasfı olduğunu gördüler. Gerçi Hz. Peygamber orada dayılarına, gönderildiği ilâhî vazife hakkında kimseye bir haber verilmemesini boş yere yalvardı durdu.

7. Tâif bugün bile Peygamberin ziyaret hâtıra-larıyle ilgili mahal ve bahçeleri aynen muhafaza et­mektedir. Muzır sokak çocukları tarafından, kendisi ve kölesi Zeyd'in yaralanıp kanlar akıncaya kadar in­safsızca kovlanarak taşlandığı zaman sığındığı bah­çe oradadır. Rivayet edilir ki, bahçenin yumuşak kalb-li sahibi, ona sığınılacak bir yer vermiş ve Addâs isim­li Hıristiyan kölesi vasitasiyle üzüm  salkımlarından müteşekkil bir de ziyafet çekmiştir. [15] Bugün, bu tar­la ve bahçeler şehir surları haricinde, şehrin güney­batı   tarafından  Vacc  vadisindeki  nehir  yatağı  bo­yunca uzanıp gitmektedir. 1939 da benim gördüğüm bu havali,  minik camilerle yadedilmiş durumdaydı; bugün ise bunlar daha çok tamire muhtaç bir halde olsalar gerektir.[16]

 

Mekke Yakınında Her Sene Kurulan Panayırlarda Halk Peygamberin (S.A.) Vaazlarına Karşı Omuz Çeviriyor:

 

8. Taife yaptığı yolculuğun çok beyhude olduğu belli olduktan sonra, her ne kadar kanun harici edil­se bile, Mekke'ye dönmek, Hazreti Peygambere (S.A.) daha tercihe şayan gözüktü. Mekke civarına varın­ca. Müslüman olmayan ve o mahalden birinin hima­yesini elde edebilmek için birkaç teşebbüs yaptı. Umu­miyetle Araplar hayatları bahasına da olsa, böyle bir teklifi reddetmezlerdi; ahvâl ve şerait, böyle bir ta­lebi kabul edebilmek için o kimsenin asil bir karak­ter sahibi olmasını gerektiriyordu. Nihayet üçüncü teşebbüste Mut'im'ubn Adiyy ve oğulları onun emni­yetini ilk defa üzerlerine aldılar ve ibâdet borcunu ye­rine getirebilmesi için Kabe'ye ve sonra da kendi evi­ne gidebilmesi için kendisine refakat ettiler. [17] Öyle an­laşılıyor ki, Hz. Peygamber, (S.A.) bundan sonra ar­tık Mekke'de umuma hitaben tebliğ'de bulunmamaya söz vermiştir. Böylece, bu şartlar altında on yıl kadar geçmiş oldu.

9. Onun şehir haricinde faaliyette bulunmasına ise hiç bir tahdîd konulmamıştı. İslâmdan evvelki Hac müessesesi de Mekke'de ifa edilmekteydi. Hattâ sene­lik Ukâz ve Mecenne, Zu'1-Mecâz v.s. panayırları bu­radan pek uzakta değildi. Mekke şehrinin merkezin­den üç-beş kilometre doğuda bulunan Minâ'da Hacı­ların toplantıları vuku bulurdu. Bütün buralar, hiç bir zorlukla karşılaşmadan onun icraı faaliyet ede­bileceği serbest sahalardı. Böylece Tâif'den döndük­ten birkaç ay sonra Hicretten evvel 3 üncü senede Zilhicce ayı esnasında biz, Hz. Peygamberi (S.A.), Ara­bistan'ın dört bir tarafından gelmiş, onbeş kadar ka­bile temsilcisi durumunda birçok hacı namzedine ken­dini tanıtmaya çalıştığım   görüyoruz. [18]  Hz.   Peygamber  (S.A.)  onlara evvel emirde vazifesinin ana hat­larını ve gayelerini izah etti. Bir diğerinde onlardan, kendini   himayelerine   almalarını ve memleketlerine götürmelerini talep etti ki, orada faaliyetlerine devam ' edeceğini söylüyordu. Nihayet onlara, kendini takip edenlere pek yakında Kayzer (Bizans)  ve Kisrâların (İran)  hazinelerinin ayaklarına serileceğim vaadedi-yordu! [19] Bütün bunlar o devirde onlara o kadar gü­lünç geliyordu ki... Şayet bu gruplardan biri müsteh-ziyâne hareket ederse, bir diğeri çekinmeksizin onu azarlıyordu; bununla beraber nezâketle hareket edip kabileleri   mensuplarının,  Mekkeli  Kureyşlilerle  düş­manlık etmeye kalkışamıyacağmı   söyleyerek   redde­denler de vardı. Ne kadar sabırlıydı o... Birbiri arka­sından, on beş kabilenin temsilcileri durumunda olan grupları dolaştı. Her defasında  onu   mutaassıp, ger­çekte öz amcası Ebû Leheb'den başkası olmayan bir, Kureyşli takip ediyor ve bu hacı zümrelerini  «mec­nûn bir sihirbazı» 'dinlemenin beyhûdeliğine dâir îkaz etmeye çalışıyordu. Onlara göre bu «sihirbaz*, ayni zamanda Mekkelilere meydan okumaktaydı.[20]

 

Akabe  Havalisi Ve Akabe Bîatları:

 

10. Mekke'den Minâ düzlüğüne kadar yolun her iki yanında tepeler, bir duvar gibi zincirleme uzayıp gider. Mekke'den yola çıkılırsa Minâ'ya varmadan ev­vel, bu tepelerden müteşekkil duvarın sol cenahında bir kavis müşahede ederiz ki, bu bir kemer veya bir yarım dâire şeklinde olup, Delhi Cuma Mescidini ve­ya İstanbul'da Sultanahmet Cami'sini içine alacak kadar genişliktedir. Buraya Akabe derler ki, esasında Akabe Kıyısı demek daha doğru olurdur Çünkü «Aka­be», kelime mânası olarak «iki muvazi dağ arasında kalan geçid» anlamındadır. Bu yüzden, eski tarihçi­ler [21] buraya  (İinde'l-Akabe)  demişlerdir.

11.  Akabe dediğimiz bu kavisi teşkil eden düzlük­te büyük bir kuyu ve ekime elverişli yer de vardır.

M İNA KASABASI

CAMİ          » —

MEKKE YOLU

Akaba bölgesini gösteren kroki; Ortadaki  boşluk meşhur Akaba Bi'att*-nın  akdedildiği  yerdir ve burada Mescid'ul-Akaba, olayı yâdetnıek üzere sonradan inşâ olunmuştur.

Hazreti Peygamber (S.A.) tarafından Akabe Biatinin yapılmış olduğu bu yerde, eski zamanlarda orta bü­yüklükte bir cami yapılarak hâtırası yaşatılmıştır. Bu caminm, çok eskiden yapılmış olduğu hususu, kûfî birçok yazıların hâlâ duvarlarında mevcut oluşundan istihraç olunabilir" [22] Ayakta duran dört duvarı müstesna, 1947 de benim ziyaretim esnasında, üstün­de dam bile yoktu. Cami hâlen mahalli halk tarafın­dan Mescid'ül-Aşere (Onlar Mescidi) diye anılmakta­dır. Mamafih şüphe yok ki bu, Akabe Bîatları cami­sidir. Çünkü, Mekke tarihi üzerinde ihtisasiyle tanın­mış Taqî'ud-Dİn el-Fâsî bu mukaddes şehrin tarihine âit Tahsil'ül-Merâm fî Ahbâr Beldet'il-Harâm (el yazması, Karaviyyîn, Fas) adlı eserinde şöyle yazı­yor:

«Biat camiine gelince... Bu cami Minâ dağ geçi-dindeki (Akabe) içerlek yerde bulunmaktadır. Onun­la, yâni cami ile Akabe arasında bir taş atımı yahut biraz daha fazla bir mesafe bulunmaktadır. Bu yer, Mekke'den Minâ'ya giden bir yolcunun sol tarafında kalmaktadır. Bu cami, ilk defa 144 H. yılında el-Man-sûr tarafından inşâ edildi ve 629 yılında Abbasî Ha­lîfesi el-Mustansır tarafından yeniden bina edildi.»

12. Kasaca bu yer, 20 ilâ 50 kişi bir araya gelse yoldan gelen geçenlerin nazarı dikkatini çekmeyecek kadar büyüklüktedir. Buradadır ki Hazreti Peygam­ber (S.A.), Medine'ye gelen altı kadar kimseye mü­lâki olmuştur. Tarihen bunlar acaba burada bir kamp mı tesis etmişlerdi, yoksa sırf tebliğini dinlemek için mi Hz. Peygamber (S.A.) ile burada buluşmuşlardı? Burası sabit değildir. Bu insanlar, îslâma ve AUahın birliğine imân etme davetini alâka ile dinlediler ve diğerlerinden ayrı olarak, bütün bunların imân edilecek kıymet taşıdığını kabul ve Hz. Peygamberle teşriki mesâi etmeyi kararlaştırdılar".[23]

13. Onların bu müzâharet temayüllerinin ve di­ğer Araplardan farklı bir zihniyet taşımalarının se­bebi ne olabilirdi? Onlar, Hz. Peygamberin (S.A.) bü­yük annesinin mensup olduğu Hazre'c kabilesine men­sup Medinelilerdi. [24] Annesi Âmine ise, Hz. Peygamber (S.A.) henü2; bir çocukken bu kabileye misafir gitmiş ve orada çocuğu «Benû'n-Neccâr'ın yüzmeye müsait geniş kuyusunda iyice yüzmeyi öğrenecek kadar...» ikamet etmişti (Sîre-i Şe'miyye). Bundan başka Hz. Peygamberin (S.A.) genç amcası Abbâs dahi ticaret­le alâkalı olarak Suriye'ye her gidişinde ve buradan dönüşünde, Medine'de bu kabile ahâlisi ile sohbet için, birçok günler kalmayı itiyat haline getirmişti". [25] Bütün bunlar, aradaki münâsebetleri gayet hareket­li kılmıştır. Ayrıca Medineliler, bu mahaldeki bazı Ya­hudi kabileleriyle itifak halinde ve bazılariyle de düş­manlık ahvâli içinde bulunuyorlardı. Onlar evelden beri dâima Yahudilerin bir Peygamber beklediklerini işitmekteydiler. Buna nazaran Yahudiler, ona tabî olacaklar ve onun başkanlığı altında bütün düşman­larına karşı galip duruma geçeceklerdi. [26] Bunun için neden bu beklenen Peygambere tabi olmamalı ve do­ğacak şereflerde ve beklenen zaferlerde öncelik hak­kı elde etmemeli idi? Hz. Peygamberin (S.A.) büyük babası Abd'ül-Muttalib ile bunun amcası Nevfel arasında Mekke'de evvelce zuhur eden şiddetli mücâde-delede Medineli Hazreciler, Abd'ül-Muttalib'in. tarafı­na askerî yardımda bulunmuşlardı [27] Mümkündür ki Hazrecîier şimdi, kendi yeğenlerine yani Medineli Ev-sîlere karşı Hz. Peygamber Muhammed'in (S.A.) ka­bilesinin yardımını ümit etmişlerdir.

14. Esas sebepler ne olursa olsun, Allahm lûtt'u ve kendilerine has sâdk ve mantıkî düşüncelerle bir an evvel îslâmı kabul etme endişesine sürüklenmiş­lerdi,

15. Medineli   Arap   kabileleri,   yani   Evsiler   ve Hazreciler arasında mevcut kan dâvaları eski nesil­lerde pek çok kan dökülmesine sebep olmuş ve şim­di ise her iki taraf bîtap düşmüştü. Bu kabilelerin ak­lı başında mensupları, aralarındaki düşmanlığa son vermeye ve her şeye rağmen münasebetlerini düzelt­meye hazırlanıyorlardı. [28] Bunların karşılıklı haset, re­kabet ve izzeti nefis kayguları karşısında, Medineli ol­mayan bitaraf bir şef, açıkça  bütün  bu  müşkülleri halledip yoluna koyma ve müşterek bir üstün reis ol­mada çok daha müsait imkânlara malikdi.[29]

 

İslâmm Yayılmaya  Başlayışı Ve İslâınî  Siyasetin Temelinin Atılması:

 

16. Akabe'de   Müslümanlığı kabul eden bu altı kişi, memleketleri olan Medine'ye döndükleri ve hemen dini neşre başladıkları zaman, çok geçmeden diğer ba­zı kimseler, bunlara ilti' ak ettiler. Ertesi yıl Hac mevsiminde geçen senekilere katılanlardan beş kişi ile bir­likte, Hazrec ve Evs kabilelerini temsil eden on iki kadar şahıs aynı Akabe mevkiinde Hz. Peygamber (S.A.) ile Hac mevsiminin mehtaplı geceleri devamın-ca buluşup konuştular. Bunlar, Hz. Peygambere (S.A.) aynı zamanda ailelerinin de sadakat ve bîatlarını ge­tirmiş kimselerdi. Hz. Peygamber (S.A.) onlara: «Al­lahm mutlak birliğine inanç beslemelerini, ahlâkî is­tikamete yönelmelerini ve her iyi işte (mâruf) Pey­gambere  (S.A.)  itaat etmelerini»  tenbih etti1''.[30]

17. Hz. Peygamber (S.A.) bir nevi sosyal muka­bele İle bu Medineli on iki ailenin reisi ve âmiri ol­muştu. Bunların bizzat talep ve ricaları üzerine, Mek-keli bir Müslüman muallim'e onlarla buluşmasını, bir misyoner gibi faaliyette bulunduğu   kadar   bu   yeni imanlarının dini icraatına müteallik teferruatında hu muhtedîleri   aydınlatmasını   emretti. [31] Bu   misyoner, sadece  İslama davette değil,  ayni zamanda kendine has bir taktikle yeni Müslümanların birbirleri arasın­da hulûsu kalble teşriki mesâi   etmeleri   hususunda muvaffakiyet kazanmış, Hazrec ve  Evs kabilelerine mensup kimselerin Müslüman sancağı altında toplan­malarında baş rolü oynamıştır.

18.  Bir yıl daha geçti ve Hicretten evvel birinci yılda Medineli 500 kadar müşrik Hac yolcusuna ka­dınlı erkekli 73 Müslüman katılmıştı. Bu 73 kişi biz­zat başlarında muallimleri olduğu halde, hürmet ve tazimlerini arzetmek ve sevgili Peygamberlerini ken­di vahalarına hicret etmeye davet için gelmişlerdi. O sıralar, İslâm Medine'de ekalliyetin diniydi. Medine'de çoğunluğu teşkil eden müşriklerden Hac için ge­lenler ise, Mekke Kureyşîlerinin şefleri ile askerî bir ittifak yapmak istiyorlardı.   Buna mukabil   Medineli Müslümanlar yine mehtaplı bir gecede geç vakit, Mü­barek Akabe mevkinde bir meclis   akdetmek   üzere birbiri peşi sıra sökün edip gizlice toplandılar. Aynı saatte, Hz. Peygamber de refakatinde dünya işlerini iyi bilen amcası Abbâs olduğu halde belli saatte ora­da  hazırdı. Hz.  Peygamber, onlara ilâ;hî  vazifesinin nelerden ibaret olduğunu ve onların şehâdet ettikle­ri  îmânın  ne manaya geldiğini ve  ilâhî vazifesinin gerçekliğini anlatıp tasdik etti.  Bundan sonra Medi­neli Müslümanlar, Onu ve Mekkeli diğer mü'minleri Medine'ye hicrete davet ettiler [32] ve şayet böyle yapar­sa «ailelerini nasıl himaye ediyorlarsa onları da öy­lece himaye edecekleri» hususunda teminat verdiler. Hz.  Peygamber   (S.A.)   böyle  yaparsa,  bunun bütün âlemle harp haline gelmek demek olacağını kendile­rine söylemesine rağmen, onlar hâlâ kendilerinin söy­lediği gibi bu davetlerini kabul için çok ısrar ettiler ve verdikleri sözden asla geri dönmeyeceklerini   bildir­diler. Hz. Peygamber (S.A.) ayrı ayn onlarla anlaşmış olarak el sıkıştı ve «Şu andan itibaren ben de sizde­nim; sizin kanınız benim kanım ve sizin affınız benim affımdır» [33] dedi". [34] Sonra,   onlardan   zümre   reislerini (naqîb)  seçmelerini istedi ve neticede onlar tarafın­dan teklif edilmiş on iki kişiyi, on iki zümrenin tem­silcisi ve reisi olarak tasvip ve tasdik etti [35] ve bu Müslümanlardan    birini    «Başkanların   Başı —* Naqîb'ün-Nuqabâ» tayin etti.[36]

19. îşte gizlice akdedilen   meşhur   Akabe   Biati budur. Bununla kat'î olarak insanları, arazisi ve teş­kilâtı ile İslâm Devletinin temeli atılmış oldu. Kurey1 siler, bu sözleşmeden malûmattar oldukları vakit şüp­hesiz buna çok kızdılar ve bunun, kendilerine karşı açık bir meydan okuma ve mürettep bir hareket oldu­ğunu söylediler. Gerçekte mezkûr yetmiş üç Medine­li Müslümahdan ayrı, cereyan eden bîatlardan haber­siz Medineli müşrik hacılar ise onları teskin ettiler ve böyle bir sözleşmenin ademi mevcudiyeti hususunda onları temin ettiler.[37]

 

İslâmın Kuvvet Ve Kudretinin Artması Mekke Ku-Reyşîlerini Hiddetlendiriyor:

 

20. Mekeli Müslümanlar, açık veya kapalı, ana vatanlarından hicret etmeye ve Kureyşlilerin kendi­lerini mâruz bıraktığı mezâlimden kaçmağa başladık­ları vakit, Kureyşlilerin hiddet ve gazabı her geçen gün biraz daha arttı.

21. Eşhur'ul-Hurum   mevsimi [38],   Mekkeli   Müslü­manlar tarafından gönülleri ferah olduğu halde en­dişesiz, ocak ve yurtlarını terk etmede. kullandıkları bir devre idi. Kureyşliler, Müslüman halkın Mekke'­den hicret edip Medine'de Kureyşlilerin ana ticaret yolu üzerinde temerküz etmelerini ciddiyetle nazarı itibara aldılar. Buna mukabil, Hz. Peygamberin (S.A.) ailesinden birçok zevat *sâdık Mekkeliler» olup şeh­ri kendi haline bırakmamışlar, aksine şehir meclisin­de esas mevkileri ele geçirmişlerdi. Mukaddes Zem­zem kuyusunun idarecisi olan Abbâs ve îslâmın bi­rinci düşmanı Ebû Leheb gibi... Bir müddet sonra, Kureyşliler, Hazreti Peygamber'e (S.A.) karşı bir su­ikast tertip ettiler. Aşikârdır ki bu, bütün Müslüman­lar için müsamaha ve barışın sonu ve aynı zamanda İslâmlığa karşı gizlice girişilmiş bir harp olacaktı.

22. Hz. Peygamber (S.A.) evinden dışarı çıktı­ğı vakit onu öldürmeye niyet ettiklerini alenen itiraf edenler tarafından iyice etrafının sarıldığını müşahede edince, evini terkedip Mekke'den uzaklaşmaya mu­vaffak oldu" [39] ve Sevr dağındaki malûm mağarada üç gece geçirdi. Bu arada şehirde heyecan yatışmıştı ve nihayet, Rebi'ül-Evvel ayının başlarında, herkesin kullanmadığı bir yoldan Medine'ye doğru yola koyul­du. Bu seyahat, takriben on iki gece sürmüştür. Onun «kaybolduğuna» dair haberler, Medine'ye ondan ev­vel ulaşmış bulunuyordu. Pek tabiîdir ki halk onun yolda olduğunu umuyordu. Heyecanlı ve üzüntülü ge­çen bekleyiş günlerinden sonra, Medine'nin cenubun­daki Qubâ köyü ahalisi, bir gün uzaktan iki develik bir kervanın kızgın güneş altında kendi köylerine doğru yaklaştığını gördüler. Evet, yanılmıyorlardi; bunlar Hz. Peygamber, kölesi ve Ebû Bekir olup tut-, tukları bir rehber ile beraber gelmekteydiler. Resu-lûllahın şu muvasalatında, halkın din ve devletlerinin reisine karşı gösterdikleri mesut heyecan ve tezahü­ratı tavsif etmeğe kelimeler pek kâfi gelmez. Genç ol­sun, ihtiyar olsun, erkek ve kadınlar, en kıymetli zî-netlerini takınmış ve silâhlarını kuşanmış olarak Me­dine şehrinin cenubuna düşen ve bugün hâlâ Seniy-yetü'1-Vedâ namiyle yadedilen meşhur tepe üzerinde onu, insanlık tarihinin kaydetmediği ve kimseye na­sip olmamış bir samimiyet içinde karşılamak, hoş gel­din demek ve onu görmek için toplandılar. Kızlar, ço­cuklarla birlikte kasideler okuyorlar, tambur çalıyor­lar ve aşağıdaki şu hoş geldin şarkısını terennüm edi­yorlardı:

«Seniyyet'ül-Vedâ'dan yükselen dolunay üzerimizi kapladı,

Allaha ibadet edildiği müddetçe minnet şükürleri bize vâcib oldu.

Ey Allah tarafından bize gönderilen, Tam itat edilecek bir emri bize ulaştırdın»".[40]

23. Bazı Arap  tarihçileri Hz.  Peygamber Medi­ne'ye doğru yola çıktığı vakit yanına Bureydet'ül-Es-lemî ve onunla birlikte arkadaşlarından on iki kişi kadar bir topluluğu beraber aldığını zikretmektedir­ler. Bunlar, yolda sancaklar  açmış   oldukları  halde, ona refakat etiler ve onu bir muhafız hassa alayı gi­bi her tehlikeden korudular. [41] Calibi dikkattir ki, yu­karda belirttiğimiz gibi   Medine   civarında   Qubâ'ya varıldığı vakit, aynı muhafızlardan hiç bir bahis yok­tur. O haîde, Hz. Peygamberin (S.A.) hareketinden bir müddet sonra, kendisine refakat edenlerin geri dön­melerine müsaade etmiş olması gerekmektedir.

24. Mekkeli Kureyşiler,   tabiatiyle   Hz. Peygam­berin  (S.A.)  bu muvaffakiyetli hicreti üzerine, ziya­desiyle hiddetlendiler ve tepki olarak da, Hz. Peygam­berin (S.A.)  ve diğer muhacirlerin geride bıraktıkla­rı mal ve mülkü müsadere etiler. [42] Mekke'de kalmış olan birkaç mazlum Müslüman üzerinde takibat ve tazyiklerini de arttırdılar.[43]

 

Hz. Peygamberin (S.A.) Muhacirler Meselesine Dair Bulduğu Hal Şekli Ve Dünyada İlk Yazılı Dev­let Anayasasına Dair Bazı Malûmat:

 

25.  Esas mücadele şimdi başlıyordu.

26. Hz. Peygamber (S.A.) ilk olarak, Mekkeli Mu­hacirler ile Medineli Evs ve Hazrec kabilesinden olan ve Ensâr diye anılan yerliler arasında kardeşlik bağ­ları  tesis etti. [44] Bununla,  yerlerinden olmuş,  dünya­da bir dayanağı kalmamış kimselerin nasıl tekrar es­ki hal ve vaziyetlerine   dönecekleri   dâvasını   hallet­miştir. Bu kardeşlik meselesinin esası, bir arazî veya mülke iki  «rızaî kardeş» in birlikte  sahib olmaların­dan ibaretti ve bu ikisinin çalışmasından hâsıl olan kâr da müşterek Jbir sermayede toplanıyordu. Hattâ bir­birlerinden miras dahi alarak örf ve âdeta göre mi­rasçı olması gerekli diğer kimseleri hariçte bırakma­ya başladılar. [45] Hükümet dahi bu vakıayı nazarı iti­bara alarak, bir askerî sefer için gönüllüler arasın­da bir ayırma yaparken, bu rızaî kardeşlerden sade­ce birini seçip diğerini geride kalan İki aileye de mu­kayyet olması için, liste harici etmekte pek dikkatli davranıyordu.

27. Bundan başka, idare eden ve edilenin vazife ve selâhiyetlerini gösteren ve Medine ovasında (Cevf) «federal ve hattâ konfederal bir Şehir - Devleti» tesis ve teşkil eden sarih ve kat'İ yazılı vesika da ilân edil­di. Bu vesikada, içtimai sigorta, adli - kazaî idare, ya­bancılarla münasebetler, devletin müdafaası ve mer­kezî idarenin diğer çeşitli vazife ve selâhiyetleri gös­terilmiştir. Keza fertler arasında zuhur eden ihtilâf­larda   Hz. Peygamberin   (S.A.)  kafi ve nihaî   karar hakkı olduğu esas bu yazıda yer almıştı. [46] Bu anaya­sayı, Medine'de ikamet eden Yahudilerin de bir taraf olarak, bu teşrii harekete, yani bu Şehir-Devletine katıldıklarını gösteren bir mukavele takip etmektey­di. Yahudilerle yapılan bu anlaşma bilhassa siyasî ve askerî duruma ait meseleleri hal ve faslediyordu. Bun­dan başka, Yahudiler anlaşmada sarahaten zikredil-diği gibi Hz. Peygamber Muhammedi (S.A.), üstün şef ve müşterek başkan olarak kabul etmeye ikna edilmişlerdi. Araplar gibi Yahudiler de bu mıntakada, birbirlerine hasım gruplara ayrılmışlardı. Şehirde, sulh ve nizâmı yeniden kuran ve tarafsız bir adalet mekanizmasını idare edebilen üçüncü bir bitaraf şah­siyetin mevcudiyeti muhakkak ki onlardan hiçbiri için nahoş bir mevzu teşkil etmiyordu. Şurası kayda değerdir ki Yahudi zümreler, bu vesikada: «filân ve filân Arab kabilesinin Yahudileri» şeklinde anılmak­tadırlar. Bu hâle göre bu Yahudiler Medine'de müs­takil ve yine kendilerinden müteşekkil bir varlığa sa­hip değilerdi.-Aksine onlar burada muhtelif Arap ka­bilelerinin müsamaha ve himayeleri altında yaşa­maktaydılar. Yahudilerle yapılan bu mukavelename ve Medineli Müslümanlara ait yasa, bir tek basit *sa-hife»de toplanmıştır. Welhausen'in tabiriyle «Gemein-deordnung von Medine» olan bu «sahife-, malûm anarşi içinde yaşayan bu şehirde bir devlet tesis ve teşkil ediyordu. Ne kadar büyük bir talih eseridir ki bu vesika, dünyada bir devletin ilk yazılı anayasası, müverrihler tarafından zamanımıza kadar «verba-tum» ve «in toto» olarak saklanmış ve bize kadar sa­hih bir şekilde ulaştınlabilmiştir. Mukaddes yani «ha­ram arazi» mefhumunu getirmesi, mahfuz ve muay­yen toprak bütünlüğü anlayışı yaratması ve sayesin­dedir ki bu anayasa, Medine'nin birliğini temin et­miş ve Hz. Peygamberin (S.A.) hayatının sonunda bü­tün Arabistan'ı kucaklayan vâsi bir İmparatorluğun başşehri olduğu zaman bile ortaya çıkan birçok ihti­yaçlara kâfi Merecede hizmet edecek elastikiyette bir yasaya sahip Medine şehir devletini tesis edip mey­dana çıkarmıştır".[47]

 

Anayasadaki «Haram» Mefhumunun İşaret Ettiği Mâna:

 

28. Muhakkak ki «haram» kelimesi bazı izahla­ra ihtiyaç göstermektedir. Bu tâbir, yarı siyasî ve ya­rı dinî bir mâna taşımaktadır. Bu mefhuma îslâmdan evvelki devirlerde, sadece Arabistan'ın çeşitli bölge­lerinde değil, aynı zamanda Filistin, Yunanistan ve diğer yerlerde de rashyoruz. Dinî noktai nazardan, işaret ettiği arazî hudutları dahilinde kalan ve mu­kaddes addolunan her bir şey haram mânasına gelir. Bu hudutlar "dahilinde, kuşlar veya vahşî hayvan­lar avlanamaz, ağaçlar kesilemez, kan dökülmesine müsaade edilemez, buraya sığman kimseler canî bi­le olsalar, asla tecavüze mâruz kalamazlar. Siyasî cepheden bakılırsa haram, bir şehir devletinin arazı hudutlarını tayin ve tesbiti mânasına gelmektedir [48] Mekke'nin haram hudutlarını tayin için dikilmiş olan sütunlar Hz. İbrahim'in zamanı hakkında bize malû­mat ulaştırmaktadır. Bunlar, Islâmdan evvelki devir­lerde dahi mevcut idi. Hicretten sonra, 8. Hicrî yılda Mekke'nin fethi üzerine bu işaret yapılarını Hz. Pey­gamber (S.A.) yeniden inşa etti. [49] İhtiyaç zuhur et­tikçe, bunlar daima tamir edilmiş olup günümüzde de hâlâ mevcuttur.

29. Görüldüğü gibi, Medine Şehir-Devleti ana­yasasında Medine, bir «haram mm taka» ilân edil­miştir. Hicrî, 9. yılda Tâ'if şehri teslim olunca, bu şehir de haram hudutları içine alındı. Bu husus, o sırada Hz. Peygamber (S.A.) ile Tâ'if şehri hal­kı arasında yapılan anlaşmada tasrih edilmiş bu­lunmaktadır [50] ve keza Hz. Peygamberin (S.A.) yasa­ya karşı bir tecavüz halinde sahip olduğu müeyyide­lere dair beyanlar mevcuttur.[51]

30. Acaba Medine civarına da bu işaret sütunla­rından dikilmiş midir? Sadece Buharî'de olmak üze­re Hz. Peygamberin (S.A.)  eshâbmdan birinin Medi­ne şehri hudutlarına bu taşlardan dikmesi için gön­derildiği zikredilmektedir. Umumî tarih ve diğer Ha­dîs kitapları bu meseleye ve Medine'nin haram hu­dutlarını Laba yahut Harra ve diğer taraftan Sevr ile Eyr mıntakaları arasında kalan arazî teşkil ettiğini söylerler. Şimdi Laba kelimesi, lâv kelimesinin eski Arapçada kullanılan karşılığıdır ve volkanik lâvların yayılmasıyla meydana gelmiş bir ova mânasını taşır; diğer yandan Harra, etrafa yayılmış lâvların sıcak­lığı ile yanmış taş veya topraklar mânasına gelmek­tedir.   Hakikaten,   şimal   ve   cenup   istikametlerinde] uzayan ve Medine şehrinin ikisi arasına kurulmuş ol­duğu böyle iki ova mevcuttur. Bu iki ovayı bura aha­lisi tefrik etmeksizin ve lâkayıt bir tarzda doğu ve batı Laba yahut Harra diye adlandırılmaktadır. Sevr, şehrin kuzeyinde ve Utiud dağının batısında küçük bir dağdır. Eyr ise, şehrin güneyinde daha büyükçe bir dağdır.

31. Hicri 8. asır ortalarında vefat eden al-Mata-rî, Medine tarihi hakkında pek ehemmiyetli bir kitap yazdı:   «at-Ta'rîf bimâ ensat'ül-Hucra   min   ma'âlim dâr'il-Hicre» ismini taşıyan bu el yazması esere (Me­dine, Şeyhül-Islâm Kütüphanesi), muahhar müellifler bol bol atıflarda bulunmuşlardır. O,  «Haram» konu­sunda aşağıdaki şu geniş malûmatı verir:

«Kâ'b'ubn Mâlik'in şöyle dediği rivayet edilir: «Hz. Peygamber (S.A.), beni Medine'nin mukaddes topraklarının (haram mıntıka) belirli yerlerine sü­tunlar dikmek üzere gönderdi ben de Zât'ül-Ceyş'e, Müşeyrıb'e, Mehid'e, el-Hufeyye'ye, Zu'1-Uşeyre'ye ve Teym kesimlerine sütunlar diktim.»

«Zât'ül-Ceyş'e gelince, burası el-Hufeyye tepesi­nin dağ yoludur ve Mekke-Medine yolu üzerinde bu­lunur. Muşeyrib ise Zât'ül-Ceyş'in soluna dü;?n bir dağdır ve onunla Haleyk ovası arasında az-Zabûeh bulunur. Mehid kesimi ve Mehid dağı Suriye yolu üzerinde bulunurlar. Hufeyye, Medine'nin kuzeyinde el-Gâbe (orman)'nin içinde bir yerdir. Zu'1-Üşeyre ise el-Hufeyye'de bir keçi yolundan ibarettir. Teym, Me­dine'nin doğusunda bulunan bir dağdır.»

«Bu malûmat gösteriyor ki, bu hudutlar boyun­ca enine veya boyuna seyahat bir gün kadar sürebi­lir...

«Zât'ül-Ceyş, el-Beydâ'nın ortasına düşmektedir. El-Beydâ ise hac elbisesini (ihram) Hacılar Zul-Huley-fe'de giydikten sonra onları karşılayan ve batı tara­fına doğru uzanan bir mıntakadır.»

32. Medine'de Şeyhülislâm Kütüphanesinde me­murluk yapan ve Medine'yi karış karış bilen merhum İbrahim Hamdi Harputlu, bana 1939'da bu sütunların artıklarına hâlâ Medine'nin  doğusunda rastlanabile­ceğini ve bunların topraktan yükseklikleri 35 santim ilâ  30 santim  arasında değişmekte  olduğunu  söyle­mişti. Hiçbir kaynakta bunların yeniden inşa edildik­leri zikredtlmediğine göre, bu mukaddes harabelerin Hz.  Peygamberin   (S.A.)   yaşadığı  o  mübarek zama­na ait olması kuvvetli bir ihtimal olarak gözükmek­tedir.[52]

 

Hz.  Peygamber  Muhammed  (S.A.)  Tarafından Medine Şehir-Devletinin Takviye Edilmesi:

 

33.  Bu   fasıladan  sonra,   tekrar esas   konumuza dönüyoruz. Hicret hareketinden sonra Medine'de Hz. Peygamberin (S.A.) giriştiği ilk iş, Medine şehir dev­letinin temellerini atmak olmuştur. Diğer işlerden serbest kahr kalmaz hemen dikkatini araziyi tesbit ve tahdit işine çevirmişti. Arabistan haritasına bir nazar atfedildiği takdirde görülür ki. Mekkeliler Su­riye veya Mısır'a gitmek istedikleri takdirde, Medine yakınlarından geçmek mecburiyetindedirler. Şayet Medine ile Kızıl Deniz kıyısında bulunan Yanbû li­manı arasındaki arazide meskûn kabileler bu yeni birliğe ithal edilecek olurlarsa, Mekke kervanlarının bu ana yolu (tamamen kapatılmasa bile) kullanma­ları tehlikeli bir hale getirilebilirdi. Bu kabilelerin bir kısmı, İslâmdan evvelki Medineli Araplar (Ensâr) ile müttefik, bir kısmı değildi. Neticede Hz. Peygamber (S.A.), kâh yeni anlaşmalar ve kâh eskilere yeniden hayat vererek bu kabilelerin çoğu ile itifak haline gel­di ve bu ittifak muahedelerine askeri yardıma dair maddeler ilâve etti.[53]                               

34. Teşkilâtlanma ve hazırlık için birçok aylar geçti. Nihayet Medine'den Kureyşlilere ait kervanlara zarar vermek, onları müşkülâta uğratmak üzere as­kerî müfrezeler gönderilmeye başlandı [54] ve bununla bu araziyi aşmanın ancak İslâm nüfuz ve hâkimiye­tini tanımakla kabil olabileceğini karşı tarafa anlat­mak ve bu geçişin ancak Medine Hâkimi Hz. Peygam­ber Muhammedin (S.A.) lütuf ve keremini istihsâl ile mümkün olabileceğini kabul ettirmek istiyorlardı. Bunun, Kureyşliler üzerinde uyandırdığı ilk tepki, kuvvet kullanarak yolu açık tutmak isteyişleri olmuştur. Bu mücadele, kanlı harpler şekline bürünmekte gecikmedi. Aşağıdaki sayfalarda anlatacağımız şey­ler, işte bu harpler, bu şiddetli muharebelerin cere­yan ettiği sahalar ve onların çeşitli bakımlardan gö­rünüşleridir.[55]

 

2- BEDR SAVAŞI

 

(2. Hicri Yıl, 17 Ramazan/M. 623, 18 Kasım, Cuma)

Vaziyet

 

35. Hicaz kadar batı Arabistan da umumiyetle arızalı bir toprak parçasıdır; ancak vadiler ve dağ ge­çitleri yol ve ulaştırma hatlarını teşkil ederler; geniş vadiler ise kervanlar tarafından kendilerine yol ola­rak intihap olunmuşlardır. Dağ geçitlerini aşmak da­ha zordur; bunun için kervanlar zaruret halinde bu yolları kullanmakta, diğer hallerde vadi yollarını ter­cih etmektedirler. Diğer bir deyişle, iki mahal ara­sında çeşitli ve kestirme yollar vardır. İşte Bedr do bunlardan birini teşkil eder. Hz. Peygamber (S.A.) za­manında kullanılan Mekke, Bedr ve Medine arası yol­lar, değişen şartlarla birlikte şimdi tamamen tadila­ta uğramış bir haldedir. İslâm yayılıp, sınırlar geniş­lediği zaman, Hac mevsimi boyunca Kabe'ye hacca gidenlerin adedi yüzbinleri buldu. İlk Dünya Harbin­den evvel içindeki deve sayısı on ilâ on beş bin ara­sında değişen kervanların kendilerine mahsus mu­tat ihtiyaçları vardı. Tabiatiyle konak sahaları, içmeye elverişli su ve diğer benzeri maddelere olan ihti­yaçlar, tavakkuf mahallinin seçiminde a£ır basıyor­du. Bu yüzden Türklerin idaresi devrinden Tarîki Sul­taniye vücut buldu. Her ne kadar bugünkü hacılar tarafından pek ender kullanılıyorsa da develer hâlâ bu yoldan işlemektedirler, Saudi inkılâbiyle birlikte, Hicaz dahilinde motorlu vasıtalar fiilen hac seyrüse­ferini inhisarlarına aldılar. Bunların arzu ve ihtiyaç­ları ise tamamen değiştir. Hz. Peygamberin (S.A.) en meşhur Hac yolculuklarmda kullanmış olduğu el-Hu-deybiye yolu, muhakkak ki Mekke'nin zabtı sırasın­da onları gafil avlamak gayesiyle takip ettiği yoldan bambaşka bir yoldur. Keza, 140.000 mü'minden. mü­teşekkil bir topluluğa hitap ettiği Veda Haccında da kullanmış olduğu tarik değişiktir. İbn Hişâm ve diğer müellifler bu değişik yolda kullanılan tavakkuf ma­hallerini bir bir zikrederler.

, 36. Türk idaresi devrindekinin aksine Saudi ik­tidarı, ilk yıllarda Vahhâbîliğe has dogmatik inanç­ları sebebiyle Hacıların Bedr mevkiine uğramalarına müsaade etmiyordu. Fakat bu bölgede asfalt yol ge­çer geçmez durumda âni bir değişiklik olmuş ve şim­di isteyen herkes Bedr düzlüğünden geçerken araba­sını durdurup buradaki tarihî mahalleri ziyaret eder olmuştur. Eskiden bu otomobil yolu mevcut değilken, birçok yerlerde mania teşkil eden bilhassa otomobil yolcularını bıktıran kum yığınları bu havalide mev­cuttu. Yeni yapılan otomobil yolu deve kervanlarının ekiden katettikleri güzergâhı, bir-iki kısım müstesna, takip eder (haritaya bakınız). Ben yol arkadaşlarım­la birlikte Cidde'den hareketle Medine'ye doğru yola çıktığımda güzergâh mesâfesini şu şekilde tesbit et­tim :

37. Bugüii Bedr'e gitmek isteyen birinin mezkûr Tariki Sultaniye güzergâhını takiben Medine'den yo­la çıkıp Museycid'de Bedr'e doğru sapması lâzım gel­mektedir. Birçok seneler evvel, Hindistan'ın Haydara-bad şehrine mensup Müslümanlar, bu mühim kavşak yolu üzerinde barınak evleri inşa edilmesi için kâfi miktarda teberruda bulunmuşlardı. Bugün yapılan bu beyaz konaklar, manzaranın hususiyetini teşkil et­mektedirler. Bu evlerden bazıları 1946'da polis tara­fından, bazıları barınak ve bazıları da ilk mektep ya­pılmak gayesiyle işgal olununca, birçok hacı, geceyi samandan kulübelerde geçirmeğe mecbur olmuşlar­dır. Museycid'den sonra, Hayf'ın yanından geçilir. Bu­rası, şimdi büyük' bir köydür. Fakat, büyük camii ve daha birçok âbideleri onun vaktiyle büyük bir şehir olduğuna işaret etmektedir. Bundan sonra, küçük bir köy olan el-Hamrâ'da durulur. Sonra el-Haskefiyye' -den geçilerek ertesi gün Bedr'e varılır. Mekke'den ge­linmek istenirse Bi'r üş-Şeyh'den biraz sonra, Dâr-ül Azra'da Tarîki Sultaniyye terkedilir. (Bi'r üş-Şeyh için haritaya bak.); deve ile on saatlik bir seyahattan sonra Bedr'e varılır. Bedr ile Medine arası yol çok hoştur. Arazı münbittir. Kilometreler boyunca hurma ağaçlan uzanır. Bilhassa Bedr ile el-Hamrâ arasında el-Is denilen bir orman vardır ki bu yer Hz. Peygam­ber (S.A.) devri seyahatlerinde sık sık zikredilmek­tedir. Aynı zamanda tatlı birçok su kaynağı ve büyük deve, koyun, keçi sürüleri için meralar mevcuttur.

MEDİNE

DERVİŞ KUYUSU

ŞUFEYVE

KUYUSU  KUYUSU

Sultaniyye yolu üzerindeki konak yerleri.[56]

 

Asri Bedr Şehri:

 

38. Biz, Bedr şehrinin tarihçesi ile meşgul ola­cak değiliz. Bugün orası büyük bir kasabadır. Taştan yapılmış ve bura halkınca Kasr denilen binlerce ev vardır. İki camii vardır: Biri günlük namazlar için olup küçük bir minaresi (Me'zene) vardır ve tamire muhtaç bulunmaktadır. Diğeri el-Gammâme Camii yahut el-Ariş Camii adını taşımaktadır. Cuma namaz­ları için halkın toplandığı merkezi ibadethanedir. Ta­rihi bir âbidedir. Çünkü, Hz. Peygamber Muhamme-din (S.A.) Bedr harbi sırasında kendisi için yaptır­dığı gözetleme kulübesinin bulunduğu mahalde tesis edilmiştir. [57] Bu kulübenin üzerinde inşa edildiği te­pecik, aşağıdaki ovaya hâkim bir durumdadır, ki, iş­te bu ovada meşhur Bedr savaşı verilmiştir. Maama-fih bugün, hurma ağaçlarının yaprakları vesair ne­batlar bu istikamette görüşe mâni olmaktadır. Men-balardan ağır ağır çıkan sular, bir su yolu ile bahçe­ler arasından geçip onları suladıktan sonra, mezkûr iki camiin arasından geçmekte ve abdest suyu olarak da kullanılmaktadır. Hurma ağaçları kilometrelerle uzanmakta, bu arada sebze dahi yetiştirilmektedir. Her hafta Cuma günleri burada hareketli bir de pa­zar kurulmaktadır. Bedeviler uzak mesafelerden ge­lip buralarda toplanmakta, memleketlerinin imalâtı­nı satmakta veya değiş tokuş yapmaktadırlar. Tereyağ, debbağİanmış deriler, mürver ağacı (balzan) ya­ğı, çeşitli hayvanlar, deve, koyun, keçi ve bazan da Öküz, yün battaniyeler, çizgili paltolar (abâ) v.s. İs-1 tundan evelki zamanlarda, her yıl burada büyük bir panayır kurulurdu'. [58] Ve Zu'1-Ka'de ayının ilk günün­den sekizinci gününe kadar devam ederdi. [59] Kuvvetli bir ihtimalle burada da putperestler için bir mabet bulunuyordu. Bugün, tabiatiyle bunun izlerine rast lanamamaktadir. Sadece Bi'r'uş-Şeyh istikametinden gelirken Bedr'e bir buçuk kilometre kala oturan bir deve manzarasında, calibi dikkat bir kaya vardır. Cahiliyyet devrinde herhangi bir şey kolaylıkla bir put veya fetiş olabiliyordu. İşte bir zamanlar halkın bu kayaya tapmış olması mümkündür.[60]

 

Coğrafi Ve Topografik Bazı Bilgiler:

 

39. Bedr, beyzî şekilde, sekiz - dokuz kilometre boyunda ve altı buçuk kilometre eninde bir ovadır ve etrafı yüksek dağlarla çevrilmiştir. Bu ova, Vadi Safra' yakınına kadar uzanır. Medine, Mekke ve Su­riye'ye giden yollar, bu ovada birleşmektedir. Bu sa­hanın ortasına isabet eden yere Türklerin idaresinde iken, idarecilerden Şerîf Abdü'l-Muttalip, kuvvetli bir kale yaptırmıştır. Fakat 1939 senesinde harap bir hal­deydi; az evvelki notta işaret ettiğimiz gibi sonradan burada yeni bir okul binası inşâ edilmiştir. Arazi taş ve çakıl ile kaplıdır. Fakat cenubu garbisinde ise top­rak yumuşaktır. Bazı yerlerdeki hareketli kumlar Hz. Peygamber (S.A.) devrinde bile aynen müterakim bir haldeydi. Tarihçiler kaydediyor ki Bedr muharebesi günü yağmur yağmış ve neticede Kureyşîlerin ordugâhının bulunduğu saha bataklık haline gelmiş­tir. Buna mukabil her an tozu dumana katan Müs­lümanların tarafındaki arazi yağmur sebebiyle pek-leşmiş ve sertleşmiş, onların lehine çok müsait bir duruma gelmiştir. Aynı yumuşak toprak şimdi mün-bit bir vahadır.

40. Bedr ovası civarındaki dağlar muhteilf isim­ler alırlar.  Bunlardan ovanın her iki başında  kısır, kumluk,  beyaz tepelere  sahip  olanları  Kur'ân-ı  Ke-rim'in vahyölduğu günlerdeki gibi, hâlâ «al-Udvat'üd-Dünyâ» ve «al-Udvat'ül-Kusvâ» diye isimlendirümek-tedir. [61] Bu ikisi arasında yüksek bir dağ vardır ki, şim­di Cebel Esfel diye adlandırılmaktadır. Daha sonra gö­receğimiz gibi,  Ebû Süfyan'ın idaresindeki  Kureyşli-lere ait kervan Bedr'den geçmeksizin bu dağın arka­sında durmuş (Kur'ün, 8/42: «... kervan ise (sizin) da­ha aşağı(nız)da»)  ve Kızıl Deniz sahilini takiben yo­luna devam etmiş ve bu arada Hz. Peygamber (S.A.) tarafından pusuya yatırılmış olan müfrezeden de kaç­mağa muvaffak olmuşlardır. Vâkıdî diyor ki [62] «Bedr, sahilden bir günün bir kısmında katedilebilecek bir mesafededir.»   Cebeli Esfel'e  çıkan biri,  Kızıl Denizi kolaylıkla görebilir; bu mesafe onbeş-yirmi kilometre kadardır. Şurası muhakakktır ki, deve yürüyüşü ile oraya bir gün içinde varılamaz. O halde ya deniz çe­kilmiştir veya müverrih Vâkıdî hataya düşmüştür.[63]

 

Harbin Evveliyatı Ve Bu Harbi Doğuran Sebepler:

 

41. Evvelemirde yeni İslâm dinini kabul ettikle­ri için Mekkeliler hemşehrilerini merhametsizce tazyikleri altında tuttular ve onları hicret etmeye zorla­dılar; yukarıda da zikredildiği gibi, Mekke'yi terke-denlerin geride bıraktıklan mal ve mülklerini znptet-tiler ve bu muhacirlerin sığındıkları memlekeUoriri, yani önce Habeşistan ve sonra Medine idarecilerine, bunların nüfuzlu insanlarına boş yere de olsa siyasî baskı icra ettiler. [64] Bütün gayeleri mücrim addettikle­ri bu insan'arın iadesi ve onların tekrar memleketle­rine dönmeleri idi. Diğer yandan Müslümanlar Me­dine'ye hicret ettikten sonra onları iktisadi baskı al­tına almak ve kendi kontrol veya nüfuzu altında tut­tukları Medine havalisinden Kureyşlilere ait kervan­ların geçmesini yasak etmek suretiyle mukabelei bil-misilde bulunuyorlardı. Bütün bunlar Kureyşliler ta-rafından tecavüzî bir harbin başlatılması için kâfi sebeplerdi.                          

42. Kureyşlilere ait kervanlara yapılan hücum­ların basit bir çapulculuk olarak mülâhaza edilme­mesi icap eder. Çünkü ne Kureyşliler masum ve ne de hücum edenler sırf bu iş için teşkil edilmiş bir çe­te idiler.  Sadece,  iki  Şehir-^Devleti  arasında mevcut bir harp mevzuu bahisti; bir harp durumu ise muha­rip tarafların birbirlerine gerek can ve gerek mal ve gerekse  düşmanın  diğer  menfaatlarına  karşı  zarar verme hakkını verir.

43. Bu   sebeple  ben,   Kureyşlilerin  kervanlarını yağma edip onlara zarar vermek gayesiyle tertip edil­miş bu seferlerin mevcudiyetini inkâr için deliller arayan bazı çekingen İslâm müdafileri ile hemfikir de­ğilim. Hz. Peygamberin (A.S.) hayatı üzerindeki tet­kikleriyle tanınmış hintli yazar profesör Şiblî, o dev­re ait en iyi bir isbât vesikası olan Kur'âna müracaat edip Bedr savaşma dâir mülâhazaları aydınlatmaya çalışmıştır. Filhakika Kur'ânm 8/6. âyetinde şöyle de­nir: «...sanki gözleri göre göre ölüme sürülüyorlar-mış gibi...» Keza, Hz. Peygamberin (S.A.) mü'minle-ri ticâret kervanı üzerine bırakmayıp aksine Kureyş­lilerin silâhlı kuvvetlerine karşı koymağa sevkedişi dahi esas biri delildir. Aynı şekilde Kur'ânm aynı sû­re ve bir sonraki âyetinde (8/7) deniyor ki:

«Hani Allah size iki taifeden birinin muhakkak si­zin olduğunu vadediyordu, siz ise kuvvetli ve silâhı bulunmayanın kendinizin olmasını arzu ediyordu­nuz...» Bu âyet, o zaman Müslümanların kervana mı, yoksa düşman silâhlı kuvvetlerine karşı mı savaşma­ları lâzım geldiğini pek kes tireme miş olduklarını sa­rahaten gösteren kâfi bir delildir. Her iki vaziyet de müsavi idi. Kervan bin deveden müteşekkil ve getir­diği mallar, yarım milyon dirhem kıymetindeydi. [65] Ev­velce kervan idarecilerinin yaptıkları istihbarat, ken­dileri daha hariçte iken bile Müslümanlar tarafından takip edildikleri merkezindeydi. [66] Müslümanlar şun­dan emindi ki, Mekkeliler, bu kervanı himaye için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar, gerek kendi ve gerekse müttefiki bulundukları kabilelerden toplıya-caklan gönüllüler ile bu himayeyi başarmaya çalışa­caklardı. Bu yüzden Müslümanlardan bir kısmı Me­dine'den uzaklara, Mekke istikametinde gitmeyi «Ölümim ağzına girmek* olacağını düşünüyorlardı. On­lar ölümden korkmuyorlardı. Hz. Peygamber (S.A.) yaşça çok küçük Umeyr isimli bir gönüllünün teşkil edilen orduya gönüllü olarak katılmaktan menedil-mesi neticesi, bu çocuğun canhıraş feryat ve ağlama­lar içinde kalması ve sonunda Hz. Peygamberin (S.A.) bu küçük gönüliüyü kabule mecbur oluşu, diğer Müs­lüman askerlerini heyecan içinde bırakmıştı. Çocu­ğun sevinci hudutsuz bir haldeydi; o kadar küçüktü ki, büyük kardeşi Sa'd'ubn Ebî Vaqqâs, onun harp teçhizatını giymesi için kendisine yardım etmeye mecbur olmuştur.[67]

44. Suriye'den gelen kervan, Müslümanlar tara­fından batı kesiminde veya Medine'nin şimalinde dur­durulabilirdi. Hz. Peygamber (S.A.) tarafından hu­susî surete Suriye'ye gönderilmiş casuslar vasıtasiy­le kervanın bu seyahatmdan dönerken takip ettiği yol ve geçtiği mıntıkalar hakkında Medine'ye tam ma­lûmat verilebilmiştir.[68] Öyle ki, bu devirde ne telgraf ve ne de sür'atli ulaştırma vasıtaları vardı; bir deve kervanı hakkında istihbarat gene deve vasıtasiyle ya­pılabiliyordu. Bu yüzden bir haberci kıt'ası, doğruca batıdaki sahil bölgesinden dolaşsa bile, hareketi, do­laşıp haber araştırması ve bunu Medine'ye ulaştır­ması takriben iki gün veya daha fazla bir zaman alı­yordu. Muhakkak ki, büyük bir kervan böyle bir iş­le vazifelendirilmiş bir askeri müfrezeden daha az hareket kabiliyetine sahiptir. Bununla beraber, ker­van kılavuzları iki durak arasındaki yollarını rastge-le değiştiriyorlardı. Neticede, Suriye'den gelen ve hâlen şimalde olan bu kervanı güneye doğru inip Mek­ke istikametinde durdurmanın daha emniyetli oldu­ğuna karar verdiler. Bunda, rlîğer mıılâhazalar da te­sirli olmuş olabilir: Güney bölgesinde yaşayan halk, Müslümanların dostu ve müttefikiydi; halbuki kuzey­dekiler böyle değildi. Bu sebepten güney halkı ker

BEDİR   MUHAREBESİ'NİN

KROKİSİ'

4-Vclll BEDlSue Kf-LE        5- ŞAtUSUCAAİT 2-ESKİ CEPiR KATAS^l         KUi'ÛSEtER

3-IHIRAVHK                   6-GE'JEL VE7ARLIK

i'- ARIŞ Cfcvıi         7-?£"!"ri;R MHTAIÎLIĞI

MEKNS   J. VOIU    Y

Bedi' savaşının krokisi.

vanı durdurma işinde bir mâni yerine bir yardımcı vazifesini görebilirdi. Bahusus büyük bir kervanın bir yerde mola verişinin mahalli halk için büyük bir gelir kaynağı teşkil etiğini düşünmek lâzımdır. Keza Bedr havalisi gerek gizlenmek ve gerekse bir pusu kurmak için elverişli imkânlara sahip bir yerdi.

45. Zaman, oruç ayı  olan  Ramazan ayına   rast­lamaktadır ve o gün, tam manasıyla çok kızgın bir güneş altında geçiyordu.  Bir iki günlük yürüyüşten sonra Hz. Peygamber  (S.A.), teşkil ettiği askeri  bir­liğe  sefer  boyunca  orucu   bırakmalarını   emretti, ve Medine'den  ayrılırken  resmî  işleri  tertip  ve  tanzim etmek üzere bir vekil tayin etti. Orduda çeşitli mu­hitlerden gelen gönüllüler, evvelki kendi bayrakları altında toplandı ve Ensârilerden Kays'ül-Mezînî mü­him bir vazife olan muhafız kıt'ası kumandanlığına getirildi. [69] Bir hâdise vardır ki askerî ehemmiyeti do-layısiyle  kayda değer bulunmaktadır:' Bedr'e doğru yolda gelirken   (keza Mekke'nin fethi için de yürü­yüşe geçildiği zaman da)  Hz. Peygamber  (S.A.), de-yelerin  boyunlarına  v.s.  yerlerine  asılmış  olan  çın­gırak ve çanların, hareket halinde olan ordunun ge­ce yürüyüşünü ihtiyaten gizlemek gayesiyle, çıkarıl­masını emretmiştir.[70]

46. Bedr, Kızıl Deniz sahiline oldukça yakın bir yerdedir.  Mühim ve büyük  bir konak yeridir;  ker­vanlar umumiyetle buradan geçerler. Burası Suriye'­ye, Mekke'ye, Medine'ye giden yolların birleştiği bir kavşak noktasıdır.  Bu noktanın  ehemmiyeti dolayı-siyle  Hz.  Peygamber   (S.A.),  gelmesi beklenen ker­vandan birkaç saat evvel Bedr'e vardı.

47. Hz. Peygamberin (S.A.) buraya gelirken mu­tadı veçhile, tanınmayan ayrı bir yolu kullanmış ol­ması mümkündür. Yolda mütemadiyen keşif kît'aları çıkarıyor [71] ve bazan da bu vazifeyi bizzat îfa ediyordu. Veyahut da Ashâbdan birkaç kişi ile birlikte or­dudan ayrılıp vadiler arasında, düşman hakkında malûmat topluyordu. Bazan yeni bir haberle dönse bile, bazan hiç bir haber elde etmeksizin döndüğü de vâkiydi. Bu çıkışlarından birinde O, Demre bede­vilerinden düşman hakkında bazı mühim haberler elde etti. [72] Keşif kıtaları develere binmiş olarak Bedr civarındaki köylere varıncaya kadar nüfuz ediyorlar ve gayelerini gizliyerek gûyâ buralardaki kuyular­dan su içmek için durmuş gibi yapıyorlardı. [73] Bir defasında bu kuyulardan birinin başına gelmiş iki kızın, «kervanın, pek yakında geleceğini, artık on­ların hizmetinde bazı işlerde bulunup elde edeceği ka­zançla kendine olan borcunu ödeyeceğine» dâir ara­larındaki konuşmaları tesadüfen işittiler; bu kadarı kâfi idi. Derhal ordugâha dönerek haberi bildirdiler. Hemen Bedr'de pusu kurup kervan Bedr ovasına ku­zeydeki dar olan dağ geçidinden duhûl ettiği zaman hücuma kalkmayı kararlaştırdılar.

48. Gördüğümüz gibi kervan, bu seyahati bo­yunca Müslümanlar tarafından bıkıp usanılmadan uzaktan ve yakından takip edildiğini kervan idareci­leri de öğrenmiş bulunuyorlardı. Hattâ kendilerinden evvel altı yedi kervanın da böylece takip edildiklerini bilmekteydiler. Bilhassa, Müslümanların nüfuz ve te­sir sahaları olan bu bölgede endişe içinde idiler. Sıra­sı gelmişken söyliyelim ki, İslâmdan evvelki günler­de Gifâr.kabilesi, yağmayı itiyat hâline getirmiş ol­masıyla mâruftu;  hattâ bunu,  hac  mevsiminde  harâm olduğu halde hacılara karşı da icra ederlerdi ve bunlar da Bedr civarında otururlardı". [74] Genç yaşında Mekke'de îslâmiyeti kabul eden Ebû Zer el-Gifârî, Hz. Peygamber (S.A.)  tarafından bu havâinle Müslüman­lığı yaymak için vazifelendirilmişti".[75] Düşünülebilir ki bu kabileye mensub olan bazı yeni Müslüman olmuş kimselerin enerjileri, bu sefer yeni dinin düşmanları­na yâni Kureyş kabilesi kervanlarına karşı zarar ver­mek üzere yöneltilmiştir. Tabiî olarak gelen kervanın reisi Ebû Sufyân dahi endişeli ve müteyakkız idi. Bu yüzden Bedr - Huneyn sapağında bir durak yerdi"[76] ve Bedr düzlüğünün mola için kalma veya geçip gitme bakımından   emniyetli   bir   yer  olup  olmadığını   gör­mek  üzere  bizzat kendisi keşfe  çıktı.  Mevsimin  çok sıcak  bir gününde  bulunulduğunu  evvelce söylemiş­tik; bu yüzden develerle gecelen seyahat ediliyor, gün­düzleri ise mola veriliyordu. Ebû Süfyân herhalde, sa­bahleyin çok erken Bedr'e varmış olmalıdır ve o sı­rada, muhakkak ki, kuyu başında birçok yerli toplan­mış birbirleriyle konuşuyorlardı. Ebû Süfyân mühim bir şahsiyetti;  ihtimal ki onun gelişini işiten Cuhey-nilerin başkanı Mecdî ibn Amr, çadırından çıkıp gel­miş vo ona hoş geldin demek istemiştir. [77] Mecdî, Yan-bû yakınında yaşıyordu. Onun burada bulunuşu, bu­radan geçecek bu büyük kervana ne kadar ehemmi­yet atfettiğini gösterir. Her nasılsa Bedr yerli halkı, Müslüman ordusu hakkında hiç bir şey bilmiyordu.

Mecdî, kuyudan su almak üzere biraz evvel gelmiş olan iki develi süvari müstesna, hiç bir şey görmedi­ğini vo bilmediğini söyledi. Ehû Süfyân, Müslüman sü­varilerin çıkıp geldikleri cihete acele koştu vo ayak izlerini takip ederek, henüz yeni edilmiş deve pisli­ği bulunan bir yere geldi; eline bir parça alarak onu ezdi, parçaladı ve içinde hurma çekirdeklerini görür görmez: «-Aman Allahım! Bura ahalisinin devele­rine verdikleri yem bu olamıyacağma göre, bunlar Medinelüere ait develerdir ve eminim ki bunlar Mu-hammedin (Ş.A.) askerlerinin develeridir.» diye hay­kırdı. Buradan acele olarak kervanın beklediği ye­re döndü ve süratli bir hecin devesi ile Mekke'ye bir imdat çağrısı gönderdi, kervanın yolunu değiştirdi, Bedr'e uğrama yerine, Kızıl Deniz sahil yolundan yü­rüyüşüne devam etti ve iki gece hiç duraklama yap­maksızın devamlı yürüyüş yaptı ve böylece kervan, Müslümanların hücumundan kurtulmuş oldu ve Mek­ke'ye vardı. [78] Yoldayken, ikinci bir haberci ile, artık Mekkelilerin yardımına ihtiyacı kalmadığını bildir­mişti.

49. Ebû Süfyân'ın gönderdiği ilk haberci, Mek­ke'ye varıp âdet veçhile çırılçıplak bir vaziyette [79] yük­sek bir yere çıkıp haberi bildirince, bu, infial ve iğ: birâra sebep oldu. Çünkü Mekke'de herhangi bir aile yoktu ki, bu kervanda bir malı olması suretiyle ya­hut başka bir sebepten menfaati olmamış olsun. Du­rum çok acele idi; uzun uzun hazırlık yapmaya va­kitleri yoktu; müttefiklerinin yardımlarım, hattâ Ehâ-bişlerin yardımlarını bile bekleyemezlerdi (sonradan buna pişman olmuşlardır). Bin kadar gönüllü ve yüz kadar da süvârî ile Bedr'e doğru hemen yola koyul­dular. Yolda, Ebû Süfyân'm ikinci habercisi ile mü­lâki olmalarına ve bunun kervanın emniyet, haberini kendilerine ulaştırmasına rağmen, plânlarında bir de­ğişiklik yapmadılar. Müşriklere ait bu iki kafilenin yarı yolda karşılaşmadığına bakılacak olursa, kaçan kervanın ve Mekkeli kuvvetlerin aynı güzergâh üze­rinde olmadıkları sonucuna varabiliriz. Mekkelilerin nâlâ Bedr'e doğru yürüyüşlerinin, evvelden beri de­vam eden Medinelilerin tehdit ve tehlikelerine bir son vermek maksadına matuf  olması muhtemeldir.

50. Mekkeli bu kuvvetlerin Bedr'e ulaşabilmesi için bir haftalık bir zaman lâzım gelmektedir. Şimdi şu sual sorulabilir: Hz. Peygamber (S.A.) kervanı kaçırdıktan sonra .niçin bu kadar müddet bekledi de kendi üssü ve müstahkem mevkii olan Medine'ye av­det etmedi? Düşünülebilir ki bu seferinden bilistifa­de, mahallî kabileler ile temas etmek ve mümkün ise dostluk muahedeleri ve ittifaklar akdetmek istemiş­tir. Tabii bu muahedelerle kendi nüfuz ve tesir sahası genişleyerek Mekkeli kervanların Suriye'ye giderken ve gelirken geçtikleri yollan tamamen kontrolü altına alabilecekti. Hicri 1 inci yılda Cuheynilerin bir kolu ile zâten ittifak etmişti ve tarihî malûmat gösteriyor ki [80] hicretten sonra ikinci yılda Benû Demre, Benû Müdlic, Benû Zur'a ve Benû Rab'a kabileleri ile itti­fak muahedeleri yaptı; bunlardan bazılarını işte bu sırada akdetmiş olması muhtemeldir. Bütün bu ka­bileler, Kızıl Deniz ile Bedr arasında oturmaktadır­lar; işaret ettiğimiz gibi, bu havaliden Mekke - Suriye yolu geçmektedir.

51. Şu ihtimal dahi varittin Hz. Peygamber (S.A.) kervanı çevirmek üzere ovanın kuzey geçidi civarın­da  bir yerde  ordugâhını  kurmuştu  ve  muhtemeldir ki sonradan dahi bu kesimde kalmıştı.  Fakat, Mek­kelilerin büyük sayıda bir   kuvvetle   üzerlerine gel­diğini haber alınca, onlara karşı koymağa karar ver­di; kumandanlarından bazıları araziyi çok müsait bu­luyorlardı. Onların tavsiyesi üzerine Hz.   Peygamber (S.A.), güneye hareket etti ve su ikmâl yeri olan ku­yuyu zaptetti; gayesi, düşmanı bundan mahrum bı­rakmaktı.[81]

52. Mekkeli   Kureyşîler,   musiki  âletleri   çalarak geldiler; onlar muzaffer bir edâ taşıyorlardı. Müslü­manlar ise her şeyden, hattâ ulaştırma imkânların­dan bile mahrum idiler.  Bir deveyi iki veya üç kişi kullanıyordu. Maneviyat durumları ise şu hâdiseden kolaylıkla çıkarılabilir:  Huzeyfet'übn'ül-Yemân   adlı bir  Yemenli   anlatıyor:   «Benim  Bedr   muharebesine iştirak edemeyişime şu hâdise  sebep olmuştur • Ben ve babam İslâm dinini kabul ettikten sonra, yolumuz Mekke'ye   düştü.   Bizi   Mekkeli   Kureyşiler   yakaladı­lar ve dediler ki, siz Hz. Peygambere  (S.A.)  ulaşmak istiyorsunuz; reddedip böyle bir arzumuz olmadığını, sadece Medine'ye gittiğimizi söyledik. Onlar Medine'­ye gitmemize müsaade ettiler ve fakat Hz. Peygam­berin (S.A.) safında harbe iştirak etmeyeceğimize da­ir bizden söz alıp yemin ettirdiler;  biz de Hz. Pey­gambere  (S.A.) geldik, durumu izah ettik, o da Me­dine'ye gitmemizi  ve onlara  verdiğimiz sözü tutma­mızı söyledikten sonra ilâve etti: Allah bize Kureyş-lilere karşı yardım edecektir.»[82]

53. Hz. Peygamber (S.A.) Bedr'e vâsıl olunca su­baylarından bazılarını da yanına alarak ovada keş­fe çıktı ve onlara düşman ordusunun ne taraftan ga­yet kolaylıkla imha edilebileceğini gösterdi22. Mucize göstermesini bir tarafa bırakacak olursak görürüz ki Hz. Peygamber  (S.A.), müteaddit düşman birlikleri­nin çeşitli yön ve mevkilerden   kabiliyet, istidat ve iktidarlarını harpten evvel mütalâa etmiş, ihtimalleri hesaplamış ve kendi müdâfaasını da bu tahminlere göre tayin ve tanzim etmiştir. Tarihî malûmat, Hz. Peygamberin   (S.A.)    düşman   kuvvetleriyle   birlikte gelmekte olan mâruf kumandanların kim oldukları­nı öğrenmek için hususi bir gayret ve mesai sarfetti-ğini göstermektedir.[83]

54. Meydan muharebeleri umumiyetle sabah er­ken başladığından, Hz. Peygamber (S.A.)  kuvvetleri­ni öyle bir yerde toplamıştı ki, düşman ilerlediği va­kit yükselen güneşin ışıkları kendi askerlerinin göz­lerini asla kamaştırmayacak ti.[84]

55. Eski   tarihçilerin   Bedr  arazisinin   yapısı   ve vasıfları  hakkında   verdikleri  malûmat   umumiyetle vazıh değildir. Bin üç yüz küsur senenin geçmesiyle tabii  durumlarında bazı  değişiklikler  olması   müm­kündür (meselâ bu tarihçilerin bahsettikleri su mec­raları gibi). Mamafih, burada bugün bir nevi yeraltı su mecrası olan bir su kemeri vardır ki, akıntısı şe­hirden başlar, Arİş Tepesine doğru gider ve oradan hurmalıklara doğru akar. Ariş Camiinden takriben dokuz  metre  mesafede  tedricen  ufkileşerek nihayet yer yüzüne çıkar. el-Ariş Camii, tepe üzerinde olduğu için bu su mecrasından abdest almakta faydala­nabilmek için tabiatiyle bazı kazı ameliyelerine ihti­yaç vardır.

56.  Muhtemeldir ki,  düşmanın  gelmesi   üzerine Hz. Peygamber (S.A.); vadinin el-Udvet'üd-Dünyâ ta­rafından hareket ederek, el-Ariş tepesine yakın bir yerde ordugâhını tesis   etmiştir.   Gayesi   vadinin el*-Üdvet'ul-Kusvâ tarafına, daha uzağa konaklamış olan düşmanın  su  ile  alâkasını  kesmekti;   birçok'büyük hendek kazılarak suyun akışı bu kanallara çevrildi. Bu suretle, suyun sadece düşman   tarafına   akması önlenmiş olmadı, aynı zamanda onu bir yerde birik­tirerek  Müslümanların  faydasına  emre  amade  tut­mak da mümkün oldu. Kaynaklar naklediyor ki. Hz. Peygamber   (S.A.)   Bedr harbi sırasında kırmızı bir çadırda kalmıştır.[85]

 

Savaş Nasıl Oldu?

 

57.  Müslüman   gönüllülerinin   adedi   300   kadar vardı, ayrıca, iki (muhtemelen üç) atları vardı. [86] Dev­riyeler tarafından esir edilen, düşman su nakliyecile­rinden  Müslüman   istihbaratının   öğrendiğine   göre, düşman 1000 veya 900 askerden müteşekkildi". [87] Bun­lara ilâve olarak aynı tarihçi, yüz kadar atlı süvari­nin mevcudiyetini iddia etmektedir [88] İyi tertibat alınmaksızın ve yüksek sevkülceyş gösterilmeksizin bu gayri müsavi mücadelenin aleyhte çok kısa süreceği pek tabii idi. et-Tirmizî'ye nazaran [89], islâm kuvvetle­rinin arazi üzerinde kol nizamından harp nizamına açılması işi, harbe takaddüm eden gece tamamlan­mış bulunuyordu. Sabahleyin çok erken Hz. Peygam­ber (S.A.), kendi küçük ordusunun muntazam sıra ve muayyen hatlarını dikkatle teftiş etti ve onların «bir ok gibi» cevval ve kuvvetli olduklarım bir kere da­ha yakından gördü. Hz. Peygamber (S.A.), bu teftiş esnasında, elinde bir âsâ taşıyor ve bununla kendi hattının ilerisinde veya gerisinde kalmış gönüllülerin hakikî yerlerini işaret ediyordu. [90] Bu işi bitirdikten sonra, her mevzi için bir kumandan tayin etti. Vâ-qıdî'ye nazaran [91], Hz. Ebû Bekr sağ kanadın idaresi­ne getirilmişti. Bu biraz şüphelidir, çünkü diğer bazı tarihçiler, Hz. Ebü Bekr'in harp boyunca Hz. Peygam­berin (S.A.) yanında, yani gözetleme kulesinde kal­mış olduğunu iddia etmektedirler. Hakikaten Hz. Ali'­ye isnad edilen bir rivayette, Hz. Peygamberin (S.A.) etrafında daimî bir muhafız kıtası mevcuttu. Çünkü kendisi harpte, bahadırlığı sebebiyle bazı ataklar yap­tığından, mutlaka himayeye muhtaç oluyordu. [92] Müs­lüman kuvvetleri, üç esas zümreye ayrılmıştı: 1. Mek-keli Muhacirler, 2. Evsiler, 3. Hazreciler. Bunlardan herbiri, açtıkları kendi sancakları altında toplanmış­lardı". [93] Bugüne mahsus üç ayrı parola dahi -tesbit edilmişti. [94] Fakat bu üç ayrı kısmın sayıları birbirine müsavi olmadığı gibi, ihtimal, bazı bölgelere baş­ka kabilelerden kuvvetler dahi yerleştirilmişti.[95]

 

Hz. Peygamber (S.A.)  Tarafından Orduya Verilen Talimat:

 

58. Mevzileri ve harp hatlarını tanzim ettikten sonra Hz. Peygamber (S.A.), o günlerin Allahsız ve putperest camiası içinde, tek Allaha inananlar dün­yasının bu en son kafilesini teşkil eden adamlarına bazı mühim talimatta da bulunmuştur. Keza Hz. Pey­gamber (S.A.), o günkü namazlarında bizzat: «Ey Kadiri Mutlak Allahım, Sen mü'minlere yardım et! Şayet onlar tamamen mahvolacak olurlarsa sana ar­tık ileride ibâdet edecek kim kalır.» [96] şeklinde, bu du­rumu belirten bir dua etmiş ve neticede bu methiye­leri işiten, gayelerine sonsuz derecede bağlı Müslü­manların heyecanları son haddini bulmuştur. Hz. Pey­gamberin (S.A.) orduya hitabesi şudur: «Hatlannızı bırakıp ayrılmayınız, hiçbir yere kımıldamayıp yerle­rinizde kalınız. Ben emir vermedikçe savaşa başla­mayınız. Oklarınızı düşman size yaklaşmadan kulla­nıp israf etmeyiniz, düşman kalkanını açtığı zaman okunuzu atınız. Düşman iyice yaklaşınca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonra, düşman ile göğüs göğüse gelindiği vakit kullanılacaktır.» [97] Herbir Müslüman bulunduğu yere taş yığmakları yapmıştı; bunlar, o günün el bombaları olarak addolunabilir. Sadece mü­dafaa harbi yapacak olan Müslümanlar için bunlar çok elverişli ve işe yarar şeylerdi. Düşman ise taar­ruz harbine giriştiğinden, isteseler bile, muharebe hattından hücuma geçtiklerinde beraberlerinde bir veya iki taştan fazlasını atmalarına imkân yoktu.

59. Hz. Peygamberin (S.A.) ahlâki ve bediî meş­hur bir sözü vardır: «Allah her hususta güzellik ve iyilikle hareket etmenizi emretmektedir. O halde öl­dürürken bile en iyi ve en güzel tarzda öldürünüz.» [98] Hz. Peygamberin  (S.A.)  taraflardan birine kumanda ettiği bu ilk savaşta yukarıki mezkûr esas emir ve tenbîhin ifa edilmiş olması muhtemeldir. Öldürmenin zalimane ve lüzumsuz olanı sarahaten menedilmiştir. Meselâ, zaruret yokken kadınları, çocukları, fiilen sa­vaşa iştirak etmemiş ahçi, uşak ve benzeri kimseleri öldürmek gibi...

60. Kur'ân, Bedr savaşı münasebetiyle  çok ca­libi dikkat bir savaş usulü vazetmiştir: (8/12)  «...ve onların herbir mafsalına vurunuz.»   Bu   tarz   savaş düşmanın kafi bir ölüme sürüklenmesinden ziyade, onun uzun müddet rahatça savaşmasını önleyici bir tesir yapar; aynı zamanda göğüs göğüse yapılan çar­pışmalarda, bu husus harbin maksat ve gayesine ha­lel getirmeksizin mümkün olduğu kadar az kan dö­külmesini temin eder.                          

61. O zamanki Müslüman askerlerin tek tip el­biseleri (üniformaları) yoktu. Karşı tarafta Gayrimüs-limler arasında ise, kıyafet birliğine daha da az rast­lanıyordu.  Bunun için  Müslümanlar,  kendi  kardeş­lerini hasımlarından   göğüs   göğüse   çarpışma   esna­sında  evvelden  tesbit  ettikleri  parolaları  bağırmak suretiyle tefrik ediyorlardı. el-Vâkıdî'ye göre [99], bu parola umumiyetle «Yâ Mansûr emit» (yani, Ey yardım edip zafer veren, öldür)  idi.   Ibn   Kesîr'e   nazaran. [100]  «Ahad, Ahad» (yani, Allah birdir, Allah birdir) şek­linde olan parola diğerlerinden daha fazla kullanıl­mıştır. Diğer parolalar ise şunlardır: süvariler için; «Ey Allanın süvarisi», Mekkeli Muhacirler için; «Ey Benû Abdurrahmân», Hazrecîler için; «Ey Benû Ab­dullah» ve Evsîler için; «Ey Benû Ubeydullah». Sade­ce gece nöbeti esnasında değil, gündüz çarpışmaları esnasında da, kendilerini düşman askerlerinden ayır-maK maksadıyla bu parolaları Işi'âr) kullandıkların­dan bunların gizli tutulmaya da lüzumu yoktu. Asıl mühim olan, harbin en kızgın olduğu bir sırada mu­hariplerin birbirlerini nasıl bulup tefrik ettiklerini ortaya çıkarmaktır. Mamafih, evvelden beri Müslü­manların tek tip kılık taşıdıklarına dair bir kanaat mevcuttur. Kur'ânda Bedr savaşıyla ilgili âyetlerde «işaretli meleklerde [101] atıflar vardır. Bu âyeti açıkla­yan Taberi, Tefsir adlı eserinde bu harp münasebe­tiyle Hz. Peygamberin (S.A.) şu tenbihte bulunduğu­nu söylüyor: «Ey Müslümanlar! Allanın sizlere yar­dımcı olarak gönderdiği melekler işaretler taşımak­tadırlar; o halde sizler de işaretler edinin». Ve müel­lif ilâve ediyor: «temin edebilenler, derhal başlık ve miğferleri üzerine yünden ibik şeklinde parçalar ilâ­ve ettiler.»[102]

62. Düşmanın tertîb ve teşkili hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. el-Vâqıdî'ye göre [103] sağ ve sol olmak üzere iki cenah halinde harp sahasında top­lanmışlardı. Aynı kaynağa göre, onlar sadece üç sancak taşıyorlardı. Tam ilerledikleri sırada, bir müd­det tevakkuf ettiler ve o zamanların âdeti veçhiyle, önce her iki taraftan birer ferçii teke tek döğüştürdü-Ier" [104] (Mubâreze).

63. Hz. Peygamber (S.A.), harbe tekaddüm eden bütün bir geceyi Allaha ibadet ve dua ile geçirmişti. Şimdi, artık küçük ordusunun tertip ve teşkilinden memnun ve emin bir halde «erkânı harbiyesi» ile bir­likte harp meydanına hâkim ve bütün ovayı görüşü altında tutan tepeye çıktı. Burada onun emriyle bir tarassut (gözetleme) kulesi (Ariş) inşâ edilmişti. Bu yapı, aynı zamanda bir yandan kızgın güneş ve diğer yandan da düşman tarafından gelebilecek olan serseri oklara karşı bir sığınak vazifesini görecekti. Bu mev­kide icabı halde kullanılmak üzere birkaç sür'atli he­cin devesi bulundurulmaktaydı. [105] Muhakkak ki bu muharebe idare yerinde bulunan kumandanlar, ken­di emri altındaki birliklere emirlerini bu develerle ulaştırmışlardır. Keza, bu süratli hayvanlar, harp hiç beklenmeyen bir tarzda sona ererse, yüksek kuman­da heyetinin ric'atini de kolaylıkla sağlayabilirdi. Esasen bu tarassut kulesi ile Medine yolu arası ta­mamen açık bir halde bulunuyordu. Taberî'ye göre [106], burada yani Ariş isimli mezkûr muharebe idare ye­rinde, seçme muhafızlardan müteşekkli bir müfreze de vazifelendirilmişti. İşte Ariş tepesi, ismini bu ta­rassut kulesinin o zamanki isminden almaktadır.[107]

 

Ariş Ve Şehitliği Ziyaret:

 

64. Sonraki devirlerde, Hz. Peygamberin   (S.A.) bu muharebe  idare yeri, orada bir cami inşa edil­mekle yâd edilmiştir.   1939'da ise, benim   gördüğüm tam tepe üzerinde oldukça büyük bir cami inşaatının

mevcudiyeti idi. İçinde üç ayrı yere yazılmış, üç ay­rı yazıya rastladım ki, biri minberin üzerine isabet eden duvarda, ikincisi mihrabın üzerinde, üçüncüsü ise zeminde mihraba yakın bir taşın üzerinde bulun­maktaydı. Bıi son yazının hal ve vaziyeti, bize bura­da muhtemelen sonradan yapılmış bazı tamir ve res­torasyonlar hakkında malûmat vermektedir. Duvar­lar ise çamurla sıvalı olduğundan içinde tuğla yahut taş olup olmadığını anlıyamadım. Mamafih temeller taştan örülmüştür.

65. Minberin üzerindeki yazı,  Memlûk haneda­nından Mısırlı Türk subaylarından Hoşkadem'in ismi­ni ihtiva etmektedir. Her satırda, bir veya daha ziya­de imlâ hataları bulunmaktadır. O halde bu yazılar, Arap olmayan mezkûr aynı kimselerin elinden çık­mış olabilir. «Ahd Nebevt ki Meydan Ceng» adlı ki­tabımda evvelce bunların tam metnilerini vermiş ol­duğumdan, şimdi sadece tercümeleriyle iktifa ediyo­rum.

l'inci satır: Bismillâhirrahmânirrahim.

2'nci satır: Bu mukaddes yerde, bu mahalli bina etmeye teşebbüs eden.

3'üncü satır: Mısır devletinin subayı (onbaşı) ve devlet yapıları inşaatçısı Hoşkademdir.

4'üncü satır: Bu hayırlı yapının tamamlanması 906 yılının Rebi'ül-Evvel ayının 21'inci gününe isabet etmektedir.

Eski caminin yıkılmasından sonra, bu gerçekten tarihî kitabelerin şimdi ne olduklarına dair bir bilgi

sahibi olamadım.

66. O halde bu cami, Hicretin onuncu asrı ipti­dalarından kalmadır. Mihrabın üzerindeki diğer ya­zıya gelince, bu, tuğra üslûbunda yazılmıştır. Bunu çözmeye teşebbüs ettimse de mümkün olamadı; ışık da kâfi olmadığından, resmini dahi çekemedim. Bu yazı, takriben 20 cm. karelik bir mermer üzerine hâk-kedilmiştir. Üçüncü yazı, küçük bir taş üzerine hâk-kedilmiştir. İmlâ bakımından daha doğru ise de çok bozuk bir şekilde yazılmıştır. Bu son yazıda görülen «Kâne  el-Ferâğ»lâfzınm  delaletiyle  kitabenin sonra­dan yapılan tamirlere işaret ettiği anlaşılmaktadır.

67. Şehit  kabirleri,  hususî  bir  mezarlık  içinde toplanmıştır. Osmanlı idaresi sırasında onun fevka­lâde güzel bir yapı olmasını sağlayan mermer sütun­lar ve elde işlenmiş nefis yazılarla tezyin edilmişti. Şimdi ise, bu mahalde kırılmamış hiç bir taş ve mer­mer kalmamıştır; bu parçalar, orada burada sürük­lenmektedir. Bütün bunlar, insanı müteessir eden bir manzara teşkil etmektedir. Keza kıyıda bulunan ka­yalık üzerinde bazı eski kitabeler (yazılar)  okunabi­lir vaziyettedirler.

68. Buradaki rehberlerin de söylediği gibi savaş, bilhassa bugünkü şehidliğin bulunduğu mahalde en şiddetli bir şekilde cereyan etmiştir. Hz. Peygamberin (S.A.) şu meşhur hadîsine bakacak olursak, bu iddi­anın doğru olması icap etmektedir. «Şehitleri, düşüp kaldıkları yere gömünüz.»

69.  Harbin neticeleri gayet iyi bilinmektedir. Bir kere savaş, birkaç saat içinde sona ermiş, ondört Müslüman asker şehît düşmüştür. Fakat, bunlar hayat­larını kaybetmeden evvel en az, toplam yetmiş düşman öldürmüş ve bir o kadarını da esir etmiş bulunmak­tadır. [108] Bu esirlere, misal teşkil edecek tarzda muame­le tatbik edilmiş, az evvel aralarında bir harp cereyan etmesine rağmen Müslümanlar, bu esirlere karşı lü-tufkâr davranmışlardır. Hz. Peygamber (S.A.), bu esirleri en emin bir tarzda göz altında bulundurmak için bunları kendi askerleri arasında taksim etmiş ve onlara iyi davranmalarını askerlerine tenbih etmiştir. [109] Bu emir îcabsız kalmadı: Bu esirlerden elbisesi olma­yanlara elbise temin edildi, Müslümanlarla müsavi surette iaşe edildi. Bazı Müslümanlar, bunlara ek­meklerini verip sade hurma ile yetindiler; gayeleri, sadece verilen emirden dışarı çıkmamak ve bu emre itaat idi. [110] Kur'âna göre (76/8-9) esirlerin iaşesi esa­sen meccani yapılır.

70. îslâmdan evvelki Arap Yarımadasında harp esirlerine müteallik hususî ve muayyen bir muame­le tarzı yoktu: Bazan öldürülürler, bazan köle hali­ne getirilirler (bilhassa kadın ve çocuklar), bazan fid-yei necat alınarak ve bazan hiçbir karşılık alınmak­sızın serbest bırakılır ve nihayet bazan da karşı ta­rafın elinde bulunan esirlerle mübadele edilirlerdi. Fidye-i necat usûlü Bedr savaşından evvel pek re­vaçta olan bir muamele tarzı idi. Medine'ye doğru bir iki günlük bir yürüyüşten sonra îslâm arazisine girildiğinde, Hz. Peygamber (S.A.) bir meclis topladı ve bütün bu esirleri öldürmeye hak veren birçok sebepler bulunmasına rağmen, fidye-i necat mukabili hepsinin serbest bırakılmasına karar verildi. Herbir esire kıymet olarak 4.000 dirhem biçildi. [111] Hz. Pey­gamberin (S.A.) akrabaları bile bundan özellikle muaf tutulmamışlardı. Hz. Peygamberin (S.A.) Am­cası Abbâs ki çoktan bu muafiyete hak kazanmıştı, çünkü o, Mekke'de Islâmm gizli bir ajanı olarak hiz­mette bulunmuş ve oraya ait haberleri mütemadiyen Hz. Peygambere (S.A.) ulaştırmıştı, o bile, bu fid­yeyi ödemiştir. Yine bir silâh tüccarı olan ve Hz. Peygamberin (S.A.) yeğeni Nevfel'übn'ül-Hâris'ibn Abd'il-Muttalib'den fidye-i necat olarak bin aded mız­rak ödemesi istendi. [112] Diğer bir hadisin naklettiğine göre Arap menşeli esirler, takriben 1 kilo 134,5 gram ağırlığında gümüş vermekle mükellef tutulmuşlardır. Arab menşeinden olmayan esirler (siyahiler) sade­ce bunun yansını vermeye mecbur edildiler. [113] Bütün bu hâdiseler arasında şunu da öğrenmek insana sü­rür vermektedir: Hz. Peygamber (S.A.), esirler ara­sında okuyup yazma bilenleri arayıp bulmuş ve her-biri ayrı ayrı şayet on Müslüman çocuğuna okuyup yazma öğretirse, bunun fidye-i necat olarak kabul edileceğini söylemişti. [114] Esirlerden bazılarından fakir­likleri sebebiyle, ilerdeki harplerde Müslümanlara karşı çıkmayacağına dâir sadece söz alınarak serbest bırakılmışlardı. [115] Ganimet çoktu. [116] Bu yüzden esirler, dört günlük Medine yolunu yayan yürümeye bıra­kılmadılar.

71. Müslüman olsun, düşman olsun, bütün ölüler gömülmüş ve düşman ölülerine her türlü tecâvüz, par­çalama hareketleri şiddetle yasak edilmişti.

72. Hz. Peygamber  (S.A.)  hemen Medine'ye iki haberci göndermiş, biri şehrin «Âliye», diğeri «Sâfi-le» "îimtakasına vararak bu muhteşem zaferin habe­rini ulaştırmışlardır. [117] Hakikaten bunun gerçekleşmiş olması, birçok kimseler için inanılmayacak bir haber teşkil ediyordu.

73. Biz, şimdi burada muzaffer ordunun  şehre girişini nakletmekle meşgul olacak değiliz. Şenlik ve, şölen muhakkak ki çok ağır başlı, o nisbette de mu­azzam olmuştur.

74. Hâdiselerin   milletlerarası   tepkisi   olmamış değildir. Rivayet edilir ki, Müslümanların zafer ha­vadisi bazı seyyahlar vasıtasiyle Habeşistan kralı Ne-câşî'ye varınca çok sevinmiştir. Onun Hz. Peygamber­le (S.A.) olan münasebetleri, evvelce Habeşistan'a il­tica etmiş ve orada İslâm Devletinin ve yeni îmânın temsilcileri  olan  Müslümanların  tavr  u  hareketleri sebebiyle çok dostâne idi. [118] Muhtemeldir ki bu rivaye.t eş-Şe'mî  tarafından  «Sîre»  adlı eserinin  Bedr bölü­münde verilen malûmatın bir kısmıdır: eş-Şe'mî nak­lediyor ki Mekkeliler,   Bedr   mağlûbiyetinden   sonra Habeşistan'a iki hususî memur göndererek Necaşî'-den memleketine iltica etmiş olan «Müslüman müc­rimlerin» (!) iadesini talep ettiler. Bu teşebbüsü muh­temelen Mekke'deki bir casusu vasıtasiyle öğrenen Hz. Peygamber (S.A.) de buna mukabil, Demre kabile­sinden, henüz Müslüman olmamış olan Amr b. Umey-ye'yi Kureyşlilerin düşmanca bir hareketine karşı tedbîri ihtiyati olarak Habeşistan'a gönderdi. Şurası gayet iyi biliniyor ki Necâşî, Müslümanların iadesi­ne dâir Mekkelilerin taleplerini reddetmiştir.[119]

 

3- UHUD SAVAŞI

 

(Hicrî 3. Yıl, 7 Şevval / M. 624, 24 Aralık, Pazartesi) [120]

Mekkeli Kureyşilerin Bedr Mağlûbiyetinden Sonra, Medine Üzerine Tekrar Yürümek İçin Hazırlığa Girişmeleri:

 

75. Mekkeli Kureyşilerin Bedr'de ilk hezimetle­rinden sonra terketmek mecburiyetinde kaldıkları kendilerini Suriye ve Mısır'a ve birçok diyarlara bağ-hyan malûm yolun değer ve önemi çok büyüktü. Bu­nun için mukabil bir sefer hazırlıklarına yardım ol­mak üzere bir araya getirdikleri çeyrek milyon dir-hemlik serveti hiç de israf telâkki etmiyorlardı. [121] Bedr'­de Müslümanlar tarafından esir edilmiş arkadaşla­rından altmışına fidyei necat olarak aynı miktar bir para harcadılar. Her esirin vasatı olarak dört bin dir­hem fidyei necat parası "ödemesi lâzımdı. İbn Hişâm (s. 555), eş-Şe'mî (Uhurt bahsi) ve diğerlerinin ver­dikleri malûmata nazaran Kurey siler, sadece mahal­lî gönüllü askerler hattâ ebedi müttefikleri Ehâbîş kabilesi askerleriyle [122] iktifa etmediler; Amr'ubn'ul-As, Abdullah'ibn'iz-Ziba'râ, Hubeyret'ubn Vehb, Musâfi'-ubn Abd Menâf, Ebû Azze Amr'ubn Abdillah el-Cu-mahi gibi bazı mühim şahsiyetleri, bütün Arabistan yarımadasını dolaşarak kabilelere tslâmiyetin arzet-tiği yeni tehlikeyi haber vermeye ve izah etmeye gön­derdiler ve onlardan bütün kuvvetlerini «Poliçe Acti-on = Önleyici Hareket» halinde Medine'ye karşı bir­leştirmelerini istediler. Heyet muvaffak olmuştu: Be­deviler, güruhlar halinde bu iş etrafında toplandılar.

76. Hz. Peygamberin (S.A.) Mekke'deki gizli ajanı amcası Abbâs, diğer Mekkelilerle birlikte Bedr'-de esir alındığı zaman, onun da fidyei necat ile mü­kellef tutulmuş bulunmasına rağmen o, Mekke'ye döndükten sonra Ğıfâr kabilesinden bir haberci va-sıtasiyle Mekke'de zamanla inkişaf eden en son du­rumlardan Hz. Peygamberi (S.A.) haberdar etmiştir'. Düşman, Hicretin [123]  'üncü yılında (Milâdî 624, Kasım), Şevval ayında Medine üzerine yürüdüğü zaman esa­sen Medineliler hazır vaziyetteydiler. Kureyşliler ve müttefikleri Uhud Dağı yakınında Medine şehrinin kuzeyinde karargâh kurdular.[124]

 

Uhud Dağı:

 

77. Uhud.dağı, Medine'nin tam kuzeyine düşmek­te ve şehrin merkezinden itibaren beş kilometre ka­dar bir mesafede bulunmaktadır.  Kureyşliler,   (hari­tada)  herkesçe görüleceği gibi, Medine'min güneyin­de uzak bir mesafede bulunan Mekke'den gelmişler­di. Mekkeli müstevlilerin güneyden geldikleri halde, nasıl   olup  da  Medine'nin  güneyine isabet eden bir yerde  durmadıkları ve  Medine'yi  atlayıp,   çok daha ötelere  gidip; şehrin kuzeyinde karargâh kurdukları hususu beni uzun müddet şaşırtmış ve merakımı çek­mişti. Çünkü Medineliler, bu suretle onların ricat ve takviye  yollarını  kolaylıkla  kesebilecek  şekilde  gü­neyde  serbest  bırakılmış  olmaktaydılar.  Gerek  ma­hallî  ve gerekse  yabancı birçok mütehassıs  bilgine, bu meseleyi sordum, kimse beni ikna eden bir cevap veremeyince mütereddit bir şekilde de olsa bugünkü Uhud diye anılan yerin, meşhur muharebenin cereyan ettiği gerçek Uhud olmaması lâzım geldiği hususun­da nazarî bir fikre sahip olmuştum. Vaktiyle sahip olduğum bu görüşüme göre, günümüzde artık unu­tulmuş   olan hakikî Uhud'un, Kubâ yakınlarında bir yer olması gerekmekteydi. Yeni tarihçi ve coğrafya­cılar olduğu kadar, eskilerin de ittifakla temin etme­leri, hattâ Uhud'un unutulmaz ve en hürmete şayan şehidi Hz. Hamza'nm türbesinin bulunduğu yer bile, vardığım bu neticeden dönmemde kâfi delil teşkil et­memişti.

78. Filhakika, mezkûr mahalli ziyaret ve arazi­yi tetkik fırsatını ele geçirdikten sonra anladım ki, ömrüm boyunca sayfalarını çevirdiğim kitaplar, çok yüksek malûmata sahip âlimlerle görüşmelerim veya mektuplaşmalarım, gerçek durumu bana tam mâ-nasiyle izah etmekten uzak kalmışlardır.[125]

 

Medine'nin Mahallî Durumu Ve Hz. Peygamber (S.A.) Zamanında Arzettiği Manzara:

 

79. Hakikaten Medine, yapısı    lâv olan, eni ve boyu takriben  onbeş  kilometrelik bir   ova üzerinde kurulmuştur. Esasında bu ova    Cevf ül-Medine diye adlanır; sonradan  Hz. Peygamber   (S.A.) tarafından «Haram», yani mukaddes, tecavüzden mâsun yer ola­rak isimlendirilmiştir. Bu ova her taraftan zincirleme uzanan yüksek dağlarla çevrilidir. Ulaştırma, bu dağ­ların aralarında kalan dar vadiler arasından yapılır. Eski müelliflerin «Eyr» ve «Sevr arası» dedikleri bu ova, aynı zamanda, bu iki dağın arasında muhteşem Sal' dağına ve diğer stratejik kıymete sahip küçük te­pelere de sahiptir.

80. Hz. Peygamber (S.A.)  devrinde Medine, gü­nümüzde olduğu gibi kalabalık cadde ve iskân mın-takalanna sahib değildi; o günlerde Medine'de birçok Arab ve Yahudi kabileleri vardı ve her kabilenin kö­yü yahut mahallesi, birbirinden tamamen ayrı mın-takalarda bulunuyordu; aralarındaki mesafe iki yüz metre, dört yüz metre veya daha fazla idi. Bu kar­yelerin teşkil ettikleri zincir böylece, Eyr dağından Sevr dağına doğru   uzanıyordu.    (Aşağıda   Dördün­cü Bölüm'deki haritaya bakınız).

81. Bu kabile köylerinden her biri, bir veya bir­kaç kuyuya sahipti ve hepsinde taştan yapılmış çift katlı evler de bulunuyordu. Bütün köylerde «Utum» veya «Ucum» denilen sağlam yapıda birçok burç ve hisarlar yapılmıştı. Bir harp vukuunda kadınlar, ço­cuklar ve mevâşî ve diğer menkul eşya, emniyet ga­yesiyle buralara nakledilirlerdi. Bir zamanlar, bu ne­vi kulelerden şehirde yüz kadar mevcut bulunuyor­du. Sadece Benû Zeyd kabilesinin 14 hisara sahip ol­duğunu söylersek, durum, kendiliğinden îzah edilmiş olur. [126] Hattâ bunlardan bazıları çok büyüktü. [127] Uhey-hat'ubn'ul-Culah'a ait * Utum' ud-Dih yan*  bunlardan­dır; bu sonuncu üç katlı olup temeli siyah lâv taşlarıy­la örülmüştü. Burcun iki katı da «nabara» denen gü­müş gibi beyaz taştan yapılmıştı ve bu hisar o kadar yüksekti kî, deve ile bir günlük mesafeden göze çar­pardı. Bu kulenin harabelerine Kubâ denen köy civa­rında 1947 senesinde tarafımdan rastlanmıştır. Mah­fuz kalan zemin kat, harabı bir halde bile olsa, bize îslâmdan evvel Medine şehrinin askeri yapı ve mi­marisi hakkında fikir edinmek imkânım vermekte­dir. Medine'deki bu   hisarların   ekserisinde,   uzayan muhasara durumlarına karşı, burç sakinlerini içme suyundan mahrum etmemek için kuyular açılmıştır.

82. Bu yaygın ve birbirlerinden aralıklarla ayrıl­mış köyler bir yana, her bir kabilenin fertlerine ait birçok bahçe ve tarlalar da mevcuttu. Bunları bir­birlerinden ayıran müşterek duvarlar ise keza taştan yapılmıştı.   Bütün  bu   tarla   ve   bahçeler  Medine'nin her istikametinde yaygın olarak bu şehri kuşatıyordu.

83. Kabilelerin ikamet ettikleri bu mahallelerden birinin adı «Yesrib» idi; suyun çok bol olduğu Uhud dağının   güney   batısında,   vaktiyle   kurulu   bulun­duğu yeri bana müphem bir şekilde göstermişlerdi. Muhtemeldir ki burası îslâmdan evvel bu bölgenin ya ilk ikametgâhlarının  tesis edildiği veya en  mâ­mur ve müreffeh veyahutta en mühim ikamet bölge­sini teşkil ediyordu. Her nasılsa, şurası gerçektir ki bu mahal, bu bölgenin bir kısmını teşkil ettiği halde, bütün   bölgenin   isimlendirilmesinde    kullanılmıştır. Aynı duruma diğer çeşitli    memleketlerdeki    mahal isimlerinde   de   rastlanmaktadır.   Sonraları,    sadece «Medine*  olarak anılan  «Medinet'ün-Nebi», bölgenin merkezine isabet eden bir yerdedir.

84. Mekkeli  Kureyşîlerin Medine  ahalisinin  to­puna karşı hususi bir garezleri yoktu. Onlar, sade­ce bir tek kişiye karşı kızgındılar; o da, Medine'ye sığınmış durumdaki kendi hemşehrileri Hz. Peygam­berdi   (S.A.).   Şehrin   dışından   «Medinet'ün-Nebİ»ye varabilmek için, birçok bahçelerde mevcut sık ağaç kümelerini aşmak zarureti vardı. Bunun için, her iki tarafta da binlerce askerin bulunduğu orduların ra­hatça  meydan  muharebesi  verebileceği hiç  bir  yer mevcut değildi. İkinci asır müellifi Samhûdî'nin [128] İbn İshâq'dan naklettiğine nazaran «Medine dışarıya bir cihetten açıktı, diğer taraflar, bir düşmanın geçit bu­lamayacağı binalar,  hurma korulukları gibi mania­larla himaye edilmekteydi» demektedir.[129]

 

Medine Civarının Arazi Durumu:

 

85. Medine havalisinin topografik durumu tetkik edilirse görülür ki, güney doğuda Kubâ ve Avali mıntakasında nüfus kesafeti hayli yüksektir. Güney­batı ve güneyde lâv yapısında ve son derece arızalı tepelerin birbirini kovaladığı arazi yer alır ki, gerek süvari ve gerekse piyadelerin döğüşmesine hiç de müsait olmayan bir mıntakadır. Doğuda Küba'dan Uhud dağına kadar Yahudi köyleri uzanmaktadır. Batı kesiminde, çok kesif bir tarzda-kümelenmemek-îe beraber, bahçeler ve ağaçlıklar yer almaktadır. Arazi tam mânasiyle münbit olmayıp, şartlar o gün-lerde bile çok iyi olamazdı. Bugünkü kalenin kuzey surları üzerinde tam Şam kapısının batısında Benu Sâide kabilesinin toplantı odası* bulunmaktaydı kî bu, Benû Sâide kabilesinin burada yaşadığını göste­rir. Kuzey batıda Mecidî kapısı haricinde çok eski bahçeler vardır ki, Hz. Peygamber (S.AJ zamanına ait birçok hâtırayı nefsinde taşımaktadır. Kuzeye doğ­ru bir düzine kadar kuyu burada yapılan bir umu­mi hastahane inşaatı sırasında, temel kazılırken keş­fedilmiştir. Buradan biraz doğu istikametinde doğru­lacak olursak» Sal' dağının tam tepesinde Benû Ha­ram kabilesinden zamanımıza kadar kalan mezarlık­ları görürüz; bu da açıkça gösteriyor ki bu kabiîe, bu istikamette ikamet etmekteydi. Medine'nin tamamen batısında Vadi el-Aqîq'in nehir yatağı boyunca bil­hassa kuzey batı tarafında ve aynı zamanda tarihî bir kuyu olan Bi'ru Ru'ma'nın altına düşen yerde ve Kıbleteyn Camiinin en güneyinde birçok bahçe ve bostanlar yer almaktadır. Bi'ru Ru'ma ve bununla sulanan etrafdaki arazî esasında bir şahsa aitti. Son­radan üçüncü Halife olan Hz. Osman, Hz. Peygamber  (S.A.) in ısrarlı talebi üzerine burayı satın almış ve gayet iyi bilindiği gibi, burayı umumun istifadesine olmak üzere terk etmiş (hubus), yani vakıf haline getirmişti.

86. Şimdi görüyoruz ki, kuzey ciheti, tam bir açık arazi manzarasındadır. Beyaz renkli, tuzlu bir arazî olan bu kısım bugün bile her ne çeşit olursa olsun, hiçbir ziraat çeşidine elverişli değildir. Medi­ne şehri, diğer kesimlere nazaran bu mıntakadan da­ha çok zarar görebilirdi.[130]

87. Yukarıda da zikrettiğimiz gibi, Medine'nin güneyi tepelik ve lâv kütleleri ile kaplı idi; münaka­lât derin vadiler ve boğazlar vasıtasile yapılıyordu. Bu istikametten gelip Kubâ yakınından geçerek şeh­re giren yolun büyük kervanlar tarafından istimal edildiği, kullanılmasının arzettiği müşkülât dolayısiy-le hiç rivayet edilmemiştir. Bazı kimseler bu yolu ancak bazı kat'î ve âcil ihtiyaçlar vukuunda kullan­mışlardır. Gördüğümüz gibi, Hz. Peygamber (S.A.) de hicreti sırasında emniyet sâikiyle bu yoldan geç­miştir; önce Küba'ya uğramış ve sonra Medine'ye girmiştir. Fakat, büyük bir orduya ait atlar vesaîr nakliye hayvanları için bu yol kullanılamazdı. Bun­dan başka Uhucl harbi sırasında, kızgın bir güneş ortalığı kavuruyor ve sıcak sebebiyle kızgın hale ge­len lâv tabakaları, yolcular ve hayvanlar için sıkın­tıyı büsbütün arttırıyordu. Ayrıca develer, asla ka­yalık araziden hoşlanmazlar. Lâv tabakalariyle kaplı ova Medine'yi üç cihetten, doğudan, güneyden ve batıdan çevirmektedir. Sadece kuzey arazisi, bu yapıda değildir. Anlaşıldığına göre emniyet mülâha-zasiyle evler, lâvlı arazide inşa edilmişti. Bu bölge­lerde de hiç bir nebat yetiştirmek mümkün olmuyor­du. Bir ordu karargâh kuracağı yerde evvelâ mer'a arar; bu da arzettiğimiz kesimde mevcut değildi. Her­hangi bir ordunun böyle bir lâvlik arazîden geçtiği­ni düşünsek bile, onu savaş alanı olarak seçeceği ak­la bile getirilemez. Şurası düşünülmelidir ki, Enbâ-riye kapısı ve buraya güneyden ulaşan yol, nisbeten yeni bir yoldur; ancak üç yüz senelik bir maziye sa­hiptir. Eminiz ki, eski devirlerde güneyden gelen ker­vanlar, Zu'1-Huleyfe'de tevakkuf ediyorlar ve sonra Vadiy'ül-Aqîq'a girip Medine'yi sağda bırakarak ku­zeye doğru çıkıyorlar, Zağabe'nin iltisak noktasında dönüp Medine'ye iniyorlardı. Mezkûr vadide nehir yatağının yumuşak kumlarla kaplı yüzü develerin sevdiği bir şeydir.

88. İşte, Mekke ordusunu Medine'den öte ve ha­sımlarından emniyetçe uzak bir mesafede karargâh kurmaya zorlayan arazinin tabiî mania ve ânzala-rı bunlardan ibarettir. Mekkeliler, yirmi günlük hız­lı ve devamlı bir yürüyüşten sonra, ölü denecek de­recede yorgun bir halde gelmişlerdi. Gerek asker ve gerekse hayvanlarının yorgunluklarını almaya çalı-şıyırlardı.   Zağâbe denen yerde hem su, hem de bir mer'a vardır. Mekkeliler zaferden o kadar emindiler ki,  dönüş yollarım emniyete  almayı  akıllarına  bile getiremediler.[131]

 

Uhud Dağı Arazisinin Tayin Ve Tavsifi:

 

89.  Evvelce de arzedildiği gibi, Uhud Dağı Medine'nin kuzeyinde olup, doğu - batı istikametinde düz bir hat üzerinde 4-5 kilometre kadar bir mesafeye uzanmaktadır. Bu uzunluğun tam ortasında şehrin karşısına isabet eden yerde, yarım daire şeklinde ve at nah biçiminde tabiî bir girinti, içerleklik vardı. Binlerce kişiyi istiap edecek kadar genişliktedir. Bu yerin daha içlerinde dar bir boğazla girilen içerlek, daha küçük bir mahal vardı. Uhud'un güneyinde Vadiy'ül-Qanât suyu akmaktadır. Bu suyun da güne­yinde Ayneyn tepesi yahut Cebel'ür-Rummât (Okçu­lar Tepesi) bulunmaktadır; bu tepe, Uhud harbi sıra­sında Hz. Peygamber (S.A.) tarafından okçuların burada vazifelendirilmesi sebebiyle bu ismi almıştır. Vadiy'ül-Qanât'm kuzeyinde geniş girintinin ilersin-de iki su menbaı vardır ki, muhtemelen Ayneyn (îki kaynak)   tepesi,  ismini bunlardan almıştır.[132]

 

Müslümanların Hazırlığı Düşmanın Çıkardığı 3000 Askere Mukabil, Sadece 700 Erden İbaretti:

 

90. Kureys ordusu Zu'1-Huleyfe mevkiine gelin-ce, Müslüman casuslar yürüyüş halindeki askerler arasına katıldılar ve ancak düşman Uhud'un Batı­sında Zağâbe'de durup karargâh kurdukları vakit dönüp Hz. Peygambere (S.A.) gördüklerini anlattı­lar. [133] Hz. Peygamber (S.A,) şahsen şehri bizzat için­den müdafaa etmeye, «onu sokaklarında çarpışarak korumaya» karar vermişti. Bir celse akdedildi ve genç  subaylarının velvele  ve ısrarlı talepleri  üzerine, kendi kararını değiştirerek şehirden çıkıp muha­rebeyi açık arazide kabul etmeye karar verdi [134] Gö­nüllülerin, Uhud'un güney batısında «Şeyheyn» de­nilen çifte hisarlar [135] önünde toplanmalarım emretti. Burada toplanan askerlerini her zaman olduğu gibi teftiş etti ve çok genç yaşta olanlar ile işe yaramaz­ları ayırdı.[136] Bu arada, önemli miktarda kadın gönül­lülerin de mevcut olduğunu görüyoruz. Buhari'nin uzun uzadıya anlattığı gibi (56 : 65-67), Hz. Peygambe­rin (S.A.) eni genç zevcesi Ümm'ül-Mü'minin Hz. Ayşe, gönüllü olarak çalışıp yaralılara hastabakıcıhk etmiş, susamış olanlara su taşımış ve çeşitli diğer hizmetler­de bulunmuştur. Ez-Zuhri'nin naklettiğine göre, Me-dineli Müslümanlar Hz. Peygambere (S.A.), Yahudi kabilelerini acaba şehrin müdafaasında yardıma ça­ğırıp çağırmayacağını sorduklarında Hz. Peygamber (S.A.), «Bu yardıma katiyyen muhtaç değiliz» diye cevap vermiştir" [137] Diğer rivayetlere göre, başlarında meşhur münafık İbn Ubeyy olduğu halde Benû Qay-nuqâ kabilesine mensup altı yüz kadar Yahudi, Hz. Peygambere (S.A.) yardım etmek üzere geldiler; fa­kat Hz. Peygamber (S.A.) dedi ki: «Biz onlara asla muhtaç değiliz; biz inanmayanları inanmayanlara karşı yardımcı olarak kabul etmeyiz». [138] Burada biraz tuhaflık vardır; çünkü Benû Qaynuqâ Yahudi kabi­lesi daha önceleri şehirden tardedilmişlerdi; heı-neyse, bu mevzua ilerde tekrar temas edeceğiz. Yuvarlak bir hesapla Müslüman gönüllüler bin kadar olmuşlardı. Sonradan mezkûr îbn Ubeyy'in tesirinde kalarak üç yüz kadar münafık^ harp sahasından son dakikada firar etmişler, bunun için de boş ve asılsız bir bahane ileri sürmüşlerdi. Görüldüğü gibi, geriye Hz. Peygamberin (S.A.) idaresinde yedi yüz kadar erden müteşekikl bir kuvvet kalıyordu-, îslâm ordusu, kendinden dört misli bir ordu ile çarpışmaya çıkmış­tı. Bu yedi yüz kadar askerden, sadece yüz kadarında zırhlı elbiseler vardı (Şe'mi, aynı yerde). Bir rivayete nazaran, islâm ordusunda yalnız iki at vardı, biri Hz. Peygambere (S.A.) ve diğeri Ebû Burde'ye aitti". [139] Şu husus pek sarih değildir : Halid ibn Velîd kumandasın­daki düşman süvari birliklerine at üstünde karşı ko­yan ez-Zübeyr'ubn'ul-Avvâm, acaba Hz. Peygamberin (S.A.) atına veya kendi mâlik olduğu ata mı binmiştir veyahut da, acaba önce Müslümanların çıkarmadıkla­rı, şehirde bıraktıkları fakat düşmanın kuvvetli bir süvari birliğine sahip olduğunu gördükleri zaman ge­tirdikleri veyahut da düşmandan zaptettikleri ve kendi kumandasına verdikleri atlarla mı döğüşmüş-tür? Bu durum kaynaklarda sarih olarak gösteril­memiştir.[140]

91. Düşmana gelince: Kureyşliler topladıkları çeyrek milyon dirhemi boş yere sarfetmemişlerdi. Or­duda «paraları peşin ödenmiş ücretli askerler» var­dı ki, diğer bedevi kabilelerden sağlanan mühim bir miktardan ayrı bunun iki bini sadece Ehâbîş'lerden temin  edilmişti1 [141]  Kureyşlilerin  topladıkları  muhâriblerin yekunu cem'an 3000'i buluyordu; bunun 700'ü zırhlı elbiseler takınmış ve 200'ü süvari kuvveti idi. [142] Süvariler ikiye ayrılarak sağ ve sol kanatlarda vazi­felendirilmiş ve bu iki kuvvete de ayrı ayrı kuman­danlar tayin edilmişti ki bunlar, Hâlid ve İkrime'dir (Zikri geçen eser, aynı yerde).[143]

 

Hz. Peygamber (S.A.) Harp Vaziyeti Alıyor:

 

92. Düşmanın muvasalat ettiği günün gecesi, Hz. Peygamber (S.A.) hâlâ şehirden henüz çıkmadığı sırada, şehir va bilhassa Hz. Peygamberin (S.A.) evi bütün gece devriyelerle muhafaza ve emniyet altında bulunduruldu. [144] O gün Şeyheynin çifte hisarları ya­nında içtimâ ve teftişten sonra Hz. Peygamber (S.A.) geceyi açık arazide, yani karargâhta geçirdi. Elli ka­dar muhafız askeri, başlarında Muhammed'ubn Mes-leme olduğu halde, bütün gece karargâh civarında devriye vazifesinde bulunarak mahalli emniyet al­tında bulundurdular. [145] Ertesi sabah Hz. Peygamber (S.A.) Uhud dağındaki mezkûr içerlekliğe yürüdü ve burada harp vaziyetine geçti; karargâhını bir boğaz­la girilen mezkûr ikinci içerleklikte kurdu. Harbi ge­niş olan dış içerleklikte kabul etmeye karar vermişti, hazırlık ve tavırlarını buna göre ayarladı. Abdul­lah'ibn Cubeyr'in kumandası altında elli muharipten müteşekkil bir okçu müfrezesini Ayneyn tepesinde va­ziyet almak üzere gönderdi; bunlar ez-Zübeyr'in reis­liğinde küçük bir süvari birliği ile teşriki mesâi edeyüşe kalktılar. Düşman ordusu kumandanı Ebû Süf-yân idi. Kadınlar tanburinlerle onları harbe teşvik ediyorlar ve bu arada intikam türküleri söylüyorlar­dı. Süvari kuvvetlerinin diğer yarısı Hâlid' ubn Velîd kumandasında arkadan dolaşıp İslâm ordusunun ge­rilerine sarkmak üzere, harekete geçmişti.[146]

 

Ayneyn Tepesinin O Zamanki Tabiî Teşekkülü Hakkında Bir Tahmin:

 

96. Ayneyn tepesi ile Uhud dağı arası o kadar geniştir ki, buradan bir süvari kıtası kolaylıkla Ay-neyn'deki okçulardan hiç bir isabet almadan geçip gidebilir. Aynı zamanda îslâm süvari birlikleri o ka­dar azlıktılar ki, bu geçitte düşmanı durdurmaktan pek uzak idiler, işte, bu müşkülât şimdi bir tahmin ile bertaraf edilebilir. Uhud'un altına isabet eden yer­deki bayirın diklik ve meyli, herhalde o zaman şim­diki gibi alçak değildi; çünkü on dört asırdan beri Vadiy'ül-Qanât suyunun devamlı surette taşmasiyle bir mania teşkil eden bu bayır, eski dikliğinden kay­betmiş olabilir. Hattâ bu su basmaları bir defasında Hz. Hamza'nın   mezarına kadar gelmiş ve bu tehlike

üzerine esas yeri değiştirilerek bugünkü mahalline nakledilmişti. Keza bu bölge taşları yapılar için alın­mıştır. Tâifden itibaren başlayan Vadîy'ül-Vac'cın bir devamı olan Vadiy'ül-Qanât, büyük tabiî değişiklik­lere mâruz kalmış olsa gerekir. 1939 yılında bu suyun üzerinde Ayneyn tepesi batısında herhangi bir köp­rüye raslamadım; halbuki, 1947'den evvelki seneler­de vuku bulan su baskınlarıyla, üzerinde kaplı kum­ların sürüklenip götürülmesi neticesi, ortaya çok es­ki yapıda bir köprü çıkmıştı. Binalara gelince, Türk­lerin buraları terketmelerinden sonra yerle bir edilmiş olan büyük cami ve Hz. Hamza'nın mezarı, Ay­neyn tepesi üzerindeki müteaddit evler, polis için bir düzine resmî hükümet dairesi ve memur aileleri için evler ve harp  sahası civarında kurulmuş  olan sair çeşitli   binalar epey  miktar  taş  ve  toprağa  ihtiyaç göstermişlerdir. İşte, tahminimize göre, eski devirler­de Ayneyn tepesi ve Uhud arasındaki bayır, süvari­lerin geçmelerine mâni teşkil edecek kadar dik idi. Bu yüzden, düşman Ayneyn tepesine yakın geçmeye mecbur olmuş ve bu suretle de burada yerleşmiş olan okçulara hedef  teşkil etmişlerdin Yumuşak  toprak­tan çıkan iki kaynak sebebiyle, o zamanlar buralar­da bulunan bahçeler ve hurma koruluklarının ve mu-tad üzere bu bahçeleri birbirinden ayıran ara duvar­larının şimdi açık olan bu arazide vaktiyle ayrı bir mania  teşkil  etmiş  olması  da  mümkündür.  Harpte cereyan ettiği nakledilen bazı durumlar bu fikrimizi teyid etmektedir. Ebû Ducâne'nin kahramanı olduğu vak'a,   herkes   tarafından   bilinir:   Hz. peygamberin (S.A.) kendi kılıcını en iyi muharibe verilmek üzere ortaya koyması, Hz. Ömer ve ez-Zübeyr de dahil, bir-çok kimsenin  bu şerefi reddetmeleri ve Ebû Ducâ­ne'nin  «onunla   ölene   kadar   çarpışması»   vaadinde bulunarak nasıl kılıcı aldığı, bunlar hep bilinir.

97. Tarihçilerden bazıları [147], Ebû Ducâne'nin ir­ticalen söylemiş olduğu bu vak'a ile ilgili bir şiirini naklederler; sevinç ve iftiharla söylediği bu şiirinden bir çift mısraın tercümesi şudur:

«Ben, sevgili Peygamberi ils ahde girmiş bir kimseyim, Hurma  korulukları yakınında,  tepenin eteğinde olduğumuz zaman»

Eu  miradaki  «Hurma korulukları»   kelimelerine dik­kat edilmesi gerekmektedir.[148]

 

Harp Harekâtı:  Karşılıklı Tabiyeler Ve Harbin İlk Safhasında Düşmanın Mağlûbiyeti:

 

98. Kureyşliler,  bütün  kuvvetleriyle  Zağâbe'de-ki   karargâhlarından   hareketle   Uhud'a   gelince,   bu­günkü batı   tarafında   bulunan   şehitliğin  yakınında Müslüman ordusu   ile   karşılaştılar.   Fakat,   Hâlid'in kumandasındaki düşman süvari kıtasının acaba Ay­neyn tepesi doğusundan Müslüman ordusu arkasına sarkması  nasıl oldu?  Acaba  harp sahasına iki  yüz metre kalaya kadar gelip, sonra onlardan ayrılıp he­men çark ederek Ayneyn tepesinin öbür tarafına mı dolaştılar? Her ne ise, fakat bu kuvvetin burada gö­zükmesi,   kuvvetlerinden  bir  kısmını  tehlikeyi  önle­mek için buraya çevirmeye kadir olan Müslümanlar için bir şaşkınlık vesilesi teşkil etmedi. Bazı kimse­ler Uhud dağının arkasından bir geçit olduğunu  ve bunun doğruca, Hz. -Peygamberin  (S.A.)  karargâhını kurduğu   harp   sahasının  hemen   bitişiğinde  dar  bir boğazla girilen iç mahfuz girintiye açıldığını ileri sür­müşlerdir.   J932   ve   tekrar   1939'da   ayrı   ayrı   olmak üzere günlerce ve saatlerce bu araziyi dolaştım, ka­yalara tırmandım, şuna emniyet getirdim ki, bir sü­vari kıtasının bu cihetten geçip gitmesine imkân yok­tur. 1946-47'de bütün bu dağ mıntakasını ihtiva eden muhiti  tekrar tetkik  ettim, kendi  kendime yeniden kanaat getirdim ki, Uhud'un kuzeyi değil bir atın, bir insanın bile geçmesine müsaade etmeyecek kadar dik, yalçın kayalarla kaplı bir havalidir ve geçit olabile­cek bir yola sahip değildir. Şimdi, bir tek imkân ka­lıyor ki, o da Hâlid'in bir süvari kıtası için fazla sayılmayacak on kilometrelik bir mesafeyi, Karargâh­larından hemen kuzeye saparak, Uhud dağının arka­sını dört nala aşıp öte taraftan Ayneyn tepesi doğu­sundan Müslüman ordusu gerilerine sarkması ihti­malidir. Şayet Hâlid Mekkeli esas kuvvetlerle beraber gelmişse, onun Uhud'un kuzeyinden dolanıp kendi or­dusuna nisbetle takriben dört kilometre kadar fazla bir mesafe katetmesi icap etmektedir. Bu işi başar­ma, bu derece mühim bir vazife ile yüklenmiş bir süvari birliği için güç bir şey değildir. Aksi halde, Ayneyn tepesine «okçular tepesi» denmesi izahsız ka­lır ve biz hemen «niçin iç girintinin dar boğazına rast­layan veya Uhud'un herhangi bir diğer tepesine bu isim verilmedi» diye bir. sual sorabiliriz,

99. Harbin ilk safhası Kureyşlilerin ana kuv­vetlerinin veya öncülerinin mağlûbiyeti ile sona er­di. Hâlid'in süvarileri ise, muhtelif hücumlar yaptı­lar ve her defasında da Müslüman atlılar ile Ayneyn'-deki okçuların işbirliği neticesi muvaffakiyetle püs­kürtüldüler. İşte o sırada herkes ganâimden ne ka-pabilirse onu yağma ile meşgul olmaya başladı [149], Müslüman okçular vazifeli bulundukları yerleri boş bıraktıkları zaman, harp henüz sona ermemişti. Ku­mandanlarının herhangi bir yağma ve ganimet top­lama hareketine katılmamalarına dair sert ve kat'î ihtarına rağmen harbin sona erdiğini zannederek yağ­maya başlamışlardı. Okçuların kumandanı, yedi ve­ya sekiz askerle birlikte mevkilerinde kalmışlardı ki, bu sırada Hâlid tekrar hücuma teşebbüs etti. Bu de-'asında kolay bir zafer kazanarak harp sahasına, ya-m Müslüman ordusunun arkasına sarkmış oldu.[150]

100. Buradaki   Müslümanlar   bu   darbeyi   bekle­miyorlardı. Bu sefer düşman atlılarının müthiş yük­lenişlerine karşı koyabilmek için durup geri  döndü­ler. Bu sırada harp sahasından çekilmekte olan Ku-reyşliler,  ana  kuvvetin  artık  takip edilmediğini  gö­rerek onlar da durdular ve yeniden tertip ve nizâma girdiler. Müslümanlar iki taraftan da geri çekilmiş­lerdi,  ne  zaman ki  düşman  okçularından biri,   «Hz. Peygamberi   (S.A.)   vurup öldürdüğünü»   haykırması (öyle anlaşılıyor ki, Hz. Peygamberin   (S.A.)   evvelce de söylediğimiz gibi zırhlı elbisesini başkasımnki  ile değiş  tokuş etmesi  bu okçuyu yanıltmış olacak)   ve bu haberin de ordu içinde yayılmasından sonra, Müs­lüman askerler ümitsizliğe kapıldılar ve her bir is­tikamette dağılıp kaçıştılar.[151]

101. Yetmiş Müslüman şehid düştü; buna muka­bil, düşmandan yirmi üç silâhlı öldürülmüştü [152] ki, an­laşılan bunların çoğu harbin ilk safhasında katledil­mişlerdir.[153]

 

Hz. Peygamberin (S.A.) Yaralanması Ve Etrafındakiler Tarafından Korunması:

 

102. Burada, bazı küçük teferruatın kaydedilme­si gerekmektedir.

103. Hz. Peygamberin   Medine'de   içtimâ,   teftiş gibi işlerle meşgul olduğu son iki günde müstakbel harp sahası düşman keşif kıtaları istihkâm ve ağır birlikleri tarafından mâhialandırılmıştı. Ebû Âmir'ur-Râhib [154] isimli Medineli bir Hıristiyan papaz evvelden Mekke'ye hicret etmiş ve bura halkını Müslüraanla ra karşı kıtale teşvik ve teşci işine iştirak etmişti. Şimdi de kendisiyle beraber elli kadar arkadaşı Ku-reyş ordusu içinde yer almış, Uhud'a kadar gelmişti. Tarihî kaynaklarda şu malûmat veriliyor ki bu ra­hip, harbin cereyan edeceği bu sahada birçok çukur­lar açmış ve onları başarı ile kamufle etmişti ki, işte harbin son safhasında bunlardan birine Hz. Peygam­ber  (S.AJ   düşmüş bulunuyordu.[155]

104. Uhud harp sahası taşlık ve molozluktur. Harbin son safhasında düşman, dağılan Müslüman askerler üzerine bunları yağdırmaya başlamıştı. Ba­zılarının sırtlarından yaralanmalarına mukabil, Hz. Peygamber (S.A.) yüzünden isabet almış, gelen taş ön dişlerini incitmişti; giymiş olduğu zırhlı elbisenin demir halkaları derin surette yüzüne batmış ve bu­raya takılıp kalmıştı. Ashabdan biri bunu görüp diş­leri ile bunları çıkarmak isterken, kendi dişini kırdı, fakat bu halkaları da Hz. Peygamberin (S.A.) yüzü­ne batmış olduğu yerlerinden (kemikten) söküp çı­karmaya muvaffak olamamıştı. [156] Daha sonraları, Hz. Peygamber '(S.A.) günlük ibâdeti için abdesü sargı­lar içinde almakta bir müddet devam etmiştir.[157]

105. Hakikaten iman sahibi küçük bir muhafız birliği, Hazreti Peygamberi (S.A.)  sonuna kadar yal­nız  bırakmadı, onu muvaffakiyetle korudu.  Bunlar­dan bir çoğu, bu asil ve mukaddes vazife uğrunda hayatlarını feda ettiler. Bu-muhafaza vazifesine Umm 'Umâre adındaki bir sahâbî kadın da katılmış, onun yaptığı bu hareket Hz. Peygamberin  (S.A.)  medh ve senasına mazhar olmuştur'.[158]

106. Hz. Peygamber, birkaç mü'minin yardımiy-le  düşman  safındaki  mezkûr Ebû  Âmir  tarafından kazılmış olan, içine düştüğü çukurdan  çıkmaya mu­vaffak  oldu  ve  Uhud  dağında  bir mağaraya  doğru tırmandı . [159]  Bu   mağara,   Uhud   dağının   yarım   daire şeklindeki boşluğunun doğu tarafına isabet etmekte­dir; bir insanın rahatça uzanabilmesine yetecek ka­dar büyüklükte ve düşman atîş mesafesinden uzak­ta bulunuyordu.

107. Müslümanların mukavemeti kırılır kırılmaz, düşman son derece sevinç ve neşeye kapıldı. Mekke-lilerin kumandanı Ebû Süfyân'ın karısı Hind, Hz. Pey­gamberin   (S.A.)   amcalarından  biri  olan  ve   çarpış­mada şehit düşen Hz. Hamza'mn cesedini yardı ve ciğerini sökerek Bedr savaşında Hz. Hamza ile teke tek döğüşüp neticede mağlûp olarak ölen babasının ve  ayrıca  amcasının  ve  oğlunun intikamım  alabil­mek için bunu parça parça edip yutmaya başladı.[160]

 

Ehâbişli Bir Kadının Harp Sahasında Yere Düşen Mekke Ordusu Sancağını  Kapıp,  Onu Sonuna Kadar Ayakta Tutması:

 

108. Şüphesiz, son   olarak   verdiğimiz   vak'adan daha asil hâdiseler de cereyan etmiştir. Harbin ilk saf­hasında Müslümanlar tarafından birçok Mekkeli bay­raktar birbiri arkasına öldürüldü ve düşman sanca­ğı uzun müddet yerlerde süründürüldü;  kimse,  onu tekrar dikmeye  cesaret edemiyordu.  Fakat  Mekkeli bir kadın olan Amra bint Alqamat'il-Hârisî  (Mekke-lilerin müttefiki Ehâbiş kabilesine mensup) onu yer­den kaptığı gibi dikti ve ölene kadar muzafferâne bu vazifesinden ayrılmadı. Bu hâdise, sonraları Müslü­man şairlerinden Hassân'ubn Sâbit'in hiciv şiirlerin­de işlediği bir konu olacaktır, Kureyşilere yardım için gelen  fakat  daha  başlangıçta  dönüp  kaçan Ehâbîş kabilesine dâir   yazdığı,   kadınlarının   erkeklerinden daha kahraman olduğunu gösteren bir hicviyesinde şöyle bir nükte düşürmektedir:

«Hârisılerin kızı orada olmasaydı, onlar (Ehâbiş-ler) esirler ;gibi pazarlarda satılırdı.»[161]

109. Bu fırsattan istifade edip bir müslümandan intikam almak gayesiyle onu  öldüren  bir  münafık, sonra muhakeme   edildi,   mücrim   olduğu   tahakkuk edince, Hz. Peygamber (S.A.) tarafından ölüme mah­kûm edildi.[162]

110. Bir diğer vak'ada da bir Müslüman diğer bir Müsîümanı yanlışlıkla öldürmüştü. Bu halde di­yet (kan ücreti) ödenmeliydi. Maktulün oğlu Huzeyfet'ubn'ul-Yemân, «Allah rızası için» bundan ahval ü şartın hususiyetini nazarı itibara alarak, feragat et­mişti". [163] İhtimaldir ki yaşı ilerlemiş olan bu zât, harbin gürültü patırdısı arasında parolayı yâ hatırlayama-mıştır, veya esasen bilmemekteydi; bu zât harp saha­sına sonradan gelmiş olduğundan, arkadaşları tara­fından tanınmamış, olabilir.[164]

 

Harbin Sonu:

 

111. Yavaş yavaş, Hz, Peygamberin IS.A.) sağ ve salim olduğu haberi etrafa yayıldı ve Müslüman­lar tekrar onun etrafında toplanmaya başladılar. Bir kısım düşman mağaraya doğru tırmanmak isteyince, sayıları epey yüksek olan Müslümanlar yukarıdan düşman üzerine taşlar atmak suretiyle şiddetle karşı koydular. Düşmanda bu vaziyetten Hz. Peygamberin (S.A.) orada olduğuna dâir hiç bir şüphe uyanma-' mıştı. Daha fazla da • ısrar etmeyerek çekilmişlerdi. Düşman ordusu kumandanı Ebû Süfyân, anlaşılan ordusuna karargâha dönmek hususunda kat'î emirler verdikten sonra harp sahasında son bir defa daha do­laştı ve Hz. Peygamber (S.A.) hakkında bazı emare­ler tesbit etmeye çalıştı. Harp sahasında durmadan meydan okuyarak bağırıyordu. Fakat, Hz. Peygam­ber (S.A.) cevap vermemelerini arkadaşlarına emret­ti. Ancak vaktâ ki Ebû Süfyân, Hz. Peygamber (S.A.) hakkında hakaretamiz sözler sarfetti, o sırada Hz. Peygamber1 (S.A.) tarafında olan Hz. Ömer ortaya çıktı ve aralarında tarihen meşhur şu söz düellosu cereyan etti.[165]

Ebû Süfyân — «Hübelin»   (şanı)  yüce olsun. Ömer ibn Hattâb — Allah yücedir ve uludur!

—  Bizim Hübelimiz var, sizin ise yok!

—  Allah  bizim   (sevgili)    dostumuz    (Mevlâ-mız) dır. Sizin ise değil!

—  Ey  Ömer!   Bana  hakikati  söyle!   Muham­medi  (S.A.)  öldürdüğünü iddia eden Kamİ'e'den çok, sana itimad ederim, bu iddiası doğru mu?

— Ey Allanın düşmanı! Hz. Peygamber (S.A.) ve Ebû Bekr hayattadır ve şimdi senin dedikle­rini işitip (imlemektedirler.

—  Uhud,  Bedr'e   mukabildir    (Onun   intika­mıdır); Hanzele, Hanzele'ye mukabildir".[166]

—  Evet!   Fakat  bizim  şehidlerimiz  Cennette, sizinkiler ise Cehennemdedirler.

112. Kureyşliler, artık tamamen karargâhlarına çekilmişlerdi. Kumandanları bu söz kavgasından son­ra, adamlarını çağırıp Müslümanların bu son muka­vemet birliğine hücum etmeleri için emir vermedi ve­ya veremedi ve dönüş için onları takip etti.

113. Hz. Peygamber (S.A.) onların bu şüpheli çe­kilişlerinden kuşkulanmıştı. Onların müdafaa tedbir­leri alınmamış olan Medine  şehrini  zaptetmeye ha­zırlandıklarını zannediyordu. Yaralarına rağmen, he­men mümkün olduğu kadar işe yarar güçlü adamla­rından bir avuç kuvvet tertip ve teşkil etti; gayesi şehri müdafaa idi. Müslüman istihbarat askerleri düş­man karargâhı hakkında bazı haberler getirmişlerdi; bunlara göre Kureyşliler, develerine biniyorlar, atlar isi; sırtları çıplak olarak bunların yanı başlarında ye­dekte bırakılıyordu. Hz. Peygamber dedi ki: «Bu hal, onların hemen yeni bir harbe tutuşmak değil de, mem­leketlerine dönmek üzere uzun bir yolculuk niyetinfle olduklarını gösterir.[167]

114. Fakat Hz. Peygamberin (S.A.) gönlü hâlâ rahat edememişti. Düşmanın pek yakında bu dönüş­ten vaz geçip tekrar Medine üzerine hücuma geçe­ceğini ve elde ettikleri muvaffakiyeti tamama erdi­receklerini zannediyordu; haklıydı da. Hz. Peygamber (S.A.) düşmanın arkasından epey bir müddet yürü­dü; hattâ bazı ileri keşif kolları çıkardı. Bunlardan ikisi esir edilmiş ve düşman tarafından şehid edil­mişlerdi". [168] Fakat bunlardan bazıları, düşman üze­rinde, Hz. Peygamberin (S.A.) ordusunu yeniden ter­tip ve teşkil ettiği, hattâ Uhud'da karşılaştıkları Müs­lüman ordusundan daha kuvvetli bir ordu ile tekrar karşılarına çıkmak istediği zehabını uyandırmaya muvaffak oldular. Düşmanın mukabil blöfü ise Müs­lümanlar üzerinde hiç bir tesir icra etmemiş oluyor­du. Hz. Peygamber (S.A.) Medine'den le kilometre mesafedeki Hamrâ'ül-Esed mıntıkasında Vadi Aqîq üzerinde Zul-Huleyfe'nin solunda otağ kurdu ve bü­tün bir gece askerlerine beş bin kadar ateşi mütema­diyen yakmalarını emretti. [169] Birkaç gün sonra, artık düşmanın tekrar dönmesine imkân olmadığı anlaşı­lınca Medine'ye dönüş için yürüyüşe geçti".[170]

115. İbn Sa'd [171] bize, Hz. Peygamberin (S.A.) Uhud harbinden sonra, düşmanın peşinden takibe çık­mazdan evvel, evinin himaye ve müdafaası için mu­hafız kuvvetleri ayırıp vazifelendirdiğine dair kafi malûmat vermektedir. İbn Kesir [172] ise, bütün teferru­atına varıncaya kadar Hz. Peygamberin (S.A.) Uhud'­da Ensârİlerin sancağı altında nasıl düşman karşısın­da vaziyet aldığını ve birçok kumandanına, düşmana karşı koymak üzere muhtelif istikametlere doğru ha­rekâta kalkmaları hususunda nasıl emirler verdiğine dair bol bilgi vermektedir.[173]

 

4- HENDEK SAVAŞI

 

 (Hicrî 5. Yıl, 8-29 Şevval / M. 3-24 Ocak, 627)

Hayfoer Şehri Yahudilerinin, Medineli Müslümanlara Âit Kervanların Yollarını Kesmeleri:

 

116. Hendek;   Ahzâb,   Hisar   gibi   çeşitli   adlarla yâd edilen Hz. Peygamberin   (S.A.)   bu savaşı, Resû-lullah zamanının mühim bir muharebesidir. Hicri be­şinci yılda (M. 626) cereyan ettiğine göre, Uhud har­binden iki yıl sonra vuku bulmuştur. Bu hâdisenin şiddet ve ciddiyeti Kur'ân-ı Kerim'de şu heyecan ve­ren âyetlerle  teyid edilmektedir :

O vakit onlar üstünüzden, altınızdan size gel­mişlerdi. O zaman gözler yılmış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı ve siz Allaha karşı türlü zanlarda bulu­nuyordunuz.» «İşte orada mü'minler imtihana uğra­tılmışlardı. Şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.» (K , 33/10-11).

117. Kureyşliler,  Uhud'da  muvaffak  olmuşlardı; bununla beraber, kendi kervan emniyetlerini  temin edecek tarzda bütün Medine .garnizonlarını toprakla­rına ilâve edip, dağılan   Müslümanların   son   askerî mukavemetlerini de kırarak bu zaferlerini bir sonu­ca bağlıyamadılar.  Netice  şudur  ki,  Kureyşli  askerlerin harp sahasını terklerini müteakib Müslümanlar* hemen eski harp durumlarını kazanmış ve müteakip aylarda ise, daha islâh edilmiş hâle bile gelmişlerdi. O kadar ki, daha sonraları Müslümanların doğuda Bi'r Ma'ûna ve Zât'ür-Riqâ'. (ikisi de Necd sahrasın-dadır) ve kuzeyde Dûmet'ül-Cendel'e [174] yaptıkları as­kerî seferler şaşmaz bir tarzda bize onların gün geç­tikçe genişleyen nüfuz sahalarını göstermektedir. Bunlar sadece kuzeyde Mısır ve Suriye ulaştırma yol­ları üzerinde değil, aynı zamanda kuzey doğuda Irak kervan yo]u üzerinde bulunan mahallerdi. Bu suret­le Mekkelilerin kervanlarına bütün yollar artık büs­bütün kapanmıştır.[175]

118. Mamafih Benü'n-Nadir Yahudi kabilesinin Medine'den sürülmesi, devlet merkezi dahilinde Müs­lümanların durumlarının kuvvetlenmesine sebep ol­duysa da hâriçte yeni yeni güçlükler doğurmuştur. Çünkü Yahudiler kuzeye hicret etmişler ve Vâdi'ul-Qurâ, Hayber vahası ve Suriye ticaret kervanları yolu üzerindeki diğer uğrak yerlerine yerleşmişlerdi. Bunlar, burada önce mahalli ve civar halkı Müslü­man devleti aleyhine kışkırttılar ve kendileriyle bir­likte hasmane hareketlerde bulunmaya teşvik ettiler-Böylece az bir zaman sonra, Dûmet'ul-Cendel hâki­minin bu havaliden Medine'ye giden kervanlara za­rarlı olduğunu görmekteyiz. [176] Aynı zamanda Gatafân kabilesi ile, Hayber havalisinin bir senelik hurma mahsulünün tamamını vermek mukabili, Medinelile-re karşı girişilen mücadelede karşılıklı yardımlaşmak için ittifak akdettiler. [177] Bundan başka Hayber Yahudi -lerinden Nadiriler, Mekkelileri tekrar Medinelilere karşı hücuma kalkmaları ve bunu bilhassa Gatafân ve Fezârelilerinki ile aynı zamana isabet ettirmek hu­susunda teşvik etmeye başladılar. [178] Son olarak calibi dikkat olması dolayısiyle belirtmek lâzımdır ki, ka­rarlaştırılmakta olan Medine muhasarasına Hayber-liler, hassaten Nadiri Yahudileri, kendilerini iştirak­ten uzak tutuyorlar ve bu mücadeleye hiç bir askeri birlik göndermemeye çalışıyorlardı.[179]

 

(Tehlikeyi Tomurcukken Önleme) Gayesiyle Girişilen Benû Mustalık Harbi:

 

119. Düşmanın hakikî plânını izaha girişmeden evvel, onlar tarafında iş birliğine kalkmış mütte­fikler mevzuundaki bazı karanlık noktalan aydınlat­mamız faydalı  olacaktır.

120. Tarihçiler, umumiyetle, Mekkelilerden baş­ka onların müttefikleri olarak Ehâbiş, Gatafân, Feza-re, Mürre, Eşcâ' ve Süleym kabilelerini zikrederler. Belâzurî buna Saqîfi de eklemek'tedir. [180] Kimse bu it­tifak zincirine Benü Mustalik'in de dahil olduğundan şüphe etmemektedir. Şimdi, biz, bu sonuncuların ni­çin ve nasıl Hendek harbi ile alâkalı olduğunu göste­receğiz.

121. Mustalikiler, Huzâ'alılarm bir koludur; fa­kat bu kabilenin Hz. Peygamber (S.A.) ile evveldenberi müttefik diğer kollarından farklı olarak bunlar, Ehâbîş zümresinden bir kısmı teşkil etmekte ve ay­nı zamanda Mekkeli Kureyşîlerin müttefiki durumun­daydılar. [181] Şurası bellidir ki, Hz. Peygamber (S.A.), yâ bu kabileden olan dostları veya bu kabile Müslü­manları vasıtasiyle, Mustalikîlerin Medine'ye bir hü­cum için hazırlandıklarına dâir haberler elde etmişti ve tehlikeyi daha tomurcuk halindeyken koparmak gayesiyle onlara karşı âni bir sefer tertipledi; Hen­dek muhasaracılannm gelmelerinden iki ay evvel de onları bertaraf etmeye muvaffak oldu.

122. Tekrar edelim ki bu sefer, Hendek kuşat­ma harbinden tam iki ay evvel tahakkuk ettirilmiş­tir. Bildiğimiz gibi, tarihçilerin bir kısmı bu hâdiseyi H. 4., diğerleriyse 5. ve nihayet diğer bir kısım da H. 6. yıla isabet ettirirler. Fakat, Beyhaqî'nin de izah et­tiği gibi [182] bütün bunlar bir hesaplama usuliyle alâ­kalı şeylerdir. Hz. Ömer'in ıslâhatından evvel Müslü­manlar takvim yılını üç ayrı tarzda başlatmaktaydı lar: .1) Hicretten bir yıl evvelden başlatanlar, 2) Hic­retten bir yıl sonra başlatanlar, nihayet 3) Hakiki hicret yılında başlatanlar. Bu üç grup da Şaban ayın­da müttefik idiler ki, bu Şaban hakikatte Hendek har­binin cereyan ettiği o yılın Şaban ayıdır.

123. Aşağıdaki şemayı tetkik edecek olursak her taraftan Medine'yi kuşatan düşmanın arzetüği teh­likenin ciddiyet ve önemi kendiliğinden anlaşılacak­tır :

UL - CENDEl

MURRE VE EŞCÂ'

' BANÛ

4-* SULEvM 5AKÎF OAM

MUSTAL'K

MEKKE VE   EHABIŞ

Hendek savaşı  öncesi  Medine  üzerine saldıran düşman kuvvetleri ve geliş İstikametleri.[183]

 

İslâm Başşehri Olan Medine'nin Ortadan Kaldırılması İçin Yahudilerin Plânı Ve Tehlikeyi Önlemek Hususunda Peygamber (S.A)'in Hazırlıkları:

 

124. Dûmet'ul-Cendel hâkimi, Medine'ye gelen kervanlara karşı tecavüz hareketlerine başladığı za­man Hz. Peygamber  (S.A.)  bunu ciddiyetle karşıladi ve bizzat kendisi, bir askerî birliğin başında ol­duğu halde bu tehdit ile meşgul olmak gayesiyle yo­la çıktı. İbn Hişâm, bize eserinin 668. sayfasında nak­lettiği gibi, Hz. Peygamber (S.A.) Dûmet'ul-Cendel'e karşı olan bu seferinden tam yarı yolda iken geri dönmüştür. Bu yarım kalan sefer esnasında Gatafân* ve Fezâre kabileleri arazilerinden geçilmiştir. İşte bu sırada, Medine'ye karşı tertip edilmekte olan askerî komplonun pek yakın olduğunun öğrenilmesi müm­kündür. Ve' belki de onlar bu hücum tasavvurlarını, Hz. Peygamber Medine şehrinden uzun bir sefer için gaybubet etmesi, yani Dûmet'ul-Cendel'e doğru yola çıkması sebebiyle öne almışlar ve hemen harekete geçmişlerdi. Her ne hal ise, düşman aynen evvelce Bedr'de olduğu gibi, yani Müslümanların tehdit etti­ği kervan kaçıp kurtulduğu halde Bedr'de Müslüman­lara karşı sefere devam edildiği gibi, bu defa da Hz. Peygamberin (S.A.) yarı yoldan dönmesi karşısında bile hazırlık ve plânlarında hiç bir değişiklik yapma­mışlardır. Nitekim yine Hz. Peygamberin (S.A.) Mek­ke'deki gizli casusunun hazırlanan bu kıyam ve sui-kasd haberini Medine'ye ulaştırması mümkündür. Bu haber, her halde Hz. Peygamberin (S.A.) kumanda ettiği hâlen yolda bulunan orduya, onların bulunduk-iarı karargâha ulaştırılmış olacaktır. Hakikaten eş -Şe'mî'nin bize verdiği malûmata göre Kureyşlilerin bu hazırlıkları hakkındaki rapor, Huzâîler tarafın­dan fevkalâde bir süratle tam dört günde Medine'ye ulaştırılmıştır (vasati olarak bu yol on iki günde alı­nır. )"[184]

125.  Bana kalırsa bütün bunlar, Hayber Yahu­dileri tarafından kurnazca hazırlanmış fesat ve suikastlerden ibarettir. Onlar bu suretle Mekkelilerin muazzam kuvvetlerini Gutafânilerinki ile birleştirip hep birden Medine'ye saldırtmak ve diğer tarafdan da sadece bir avuç insanla Hz. Peygamberi (S.A.) Me­dine'den on beş gün mesafedeki Dûmet'ul-Cendel böl­gesine çekmek istiyorlardı. İki ayrı ve kolay sefer tertiplemeye dayanan bu plân tahakkuk ederse, bir taşla iki kuş vuracaklar, hem İslâmın merkezi mah­vedilip yerle bir edilecek, hem de Hz. Peygamber (S.A.) ortadan kaldırılacaktı. Girişilen Dûmet'ul-Cen­del seferi bir tesadüf veya apayrı bir hâdise değil, Yahudiler tarafından tertip edilen bir oyunun diğer bir kısmıydı.

126. Her neyse, Hz., Peygamber acele geri dön­dü ve Medine'de bizzat müdafaa hazırlık ve tedbirle­riyle meşgul olmaya başladı.

127. Uhud'da alınan dersten sonra, ittifakla şeh­rin  bizzat  dahilden  müdafaa  edilmesi  kararına  va­rıldı;  muhasarada  kalmak,  açık  arazide döğüşmeye tercih edilmişti. Muhafaza ve müdâfaayı daha kolay kılmak için bu İslâm şehrinin müsait ve uygun yer­leri boyunca hendekler kazıldı. Müslüman tarihçiler umumiyetle bunun Selmân'ül-Fârisi'nin fikir ve mü-taleası üzerine yapıldığını söylerler. [185] Bununla bera­ber el-Vâqidî ve el-Maqrîzî tarafından mahfuz tutul­muş iki mektup vardır. Ebû Sufyan'm Hz. Peygam­berden   (S.A.)   çarpışma  yerine,  harp  sahasında  ni-Çin birdenbire herkesi şaşırtan bir şekilde hendekler arkasına sığındığını ve hayretini ifade ederek bu ye­ni sevk'ul-ceyş usulünü kimden öğrendiğini müstehziyâne soran bir mektubu üzerine O, buna bir mek­tupla cevap verdi: «Allah bunu bana ilham etti»" [186] Bir «hendek» kazma fikrinin daha sonra ortaya çık­tığını düşünmek insana makûl gelmektedir; işin ba­şında Müslüman mahallelerin daracık sokakları ve gerek evleri ve gerekse bahçe ve bostanları birbirin­den ayıran yüksek ve aşılması zor duvarları, düşman ilerleyişini durdurmaya yeterli sayılmıştı. Daha son­ra, düşman tarafa dair alman haberler gitgide artan bir tehlikeyi bildirir bir mahiyet alıp da, Medine'ye karşı tertiplenen bu suikast'a «paralı askerler» ola­rak katılan kabilelerin sayısının gittikçe arttığı tes­bit edilince Resûlullah, daha başka bir takım ek ted­birler alınmasının gerekliliğini düşünmüş olmalıdır. İşte bu noktada gerçekleştirilen istişâri toplantılar­dan birinde, .bir «hendek» kazılması fikri ortaya atıl­mıştır. Böylece Müslümanlar, önlerindeki iki - üç haf­talık zaman aralığında fevkalâde emek ve gayret gös­termişler ve düşman ufukta göründüğünde, bu kazı işini güçlükle ancak bitirebilmişlerdi.

128. Fakat, aynı zamanda Hz. Peygamber (S.A.) askerî ihtisas sahasında çok ileri ve bilhassa her iki tarafta da pek az kan akıtmak  suretiyle  düşmana galebe etme konusunda hasımlarından çok daha üs­tündü.[187]

 

Hendeklerin Kazılmasında Mühendislik İşi;

 

129. İslâmın  başşehri  Medine'nin etrafına  hen­dekler kazılmasına karar verdiği vakit Hz. Peygam­ber, beraberinde gerek Mekkeli Muhacir MüslümanIar ve gerekse Ensârilerden arkadaşları olduğu hal­de, ata binmiş olarak araziyi tetkike çıktı. Gayeleri arazi hakkında bir fikir edinmek, sevk'ul-ceyş bakı­mından ehemmiyet arzeden noktalan tayin ve tesbit etmekti. [188] Mutad olduğu veçhile kadınların, çocukla­rın, yiyecek ve içeceklerin, değerli eşyaların, otlak hayvanlarının şehirde bulunan yüzlerce kule ve hi­sarlarda toplanması ve Ordunun Sal' dağı eteklerin­de karargâh kurması kararlaştırıldı. Keza, uzun ve derin bir hendeğin açılması lüzumu tespit edildi. Şeh­rin etrafında, bilhassa güneyde çok kesafet arzeden bahçeler vardı. Birçok bahçeler arasında mevcut ge­çitler ise çok dar ve zikzak bir haldeydi ki, düşman, buralardan yayılarak değil, ancak derin kol vaziye­tinde geçebilirdi. Tabiatiyle, düşünülecek olursa, çok sayıda dahi olsa, böyle derin kolda gelen bir düş­manı küçük bir askeri müfreze kolayhkia durdrrabi-lir ve harekâtına mâni olabilir ve onları rahatlıkla bozguna uğratabilirdi. Doğu istikametinde, Benû Qu-rayza ve diğer Yahudilerin ikametgâhları vardı. Bu Yahudilerle münasebetler bir müddet muslihâna de­vam etmiştir. Geçen Bölümde de teferruatiyle izah ettiğimiz gibi, kuzey ciheti tamamen açık arazi ve batı tarafında da bazı genişlikler vardı.

130. İlk olarak, iki lâvlik araziyi birleştiren (N) biçiminde bir hendek kazılması kararlaştırıldı. Bu, kuzey doğuda Şeyheyn çifte hisarlarından başlıya-cak ve Mezâd denen yerde «Seniyyet'ül-Vedâ» tepe­sinin kuzey tarafına uğrayacak ve dönerek- Benû Ubeyd tepesinin az çok uzağına uzanacak ve bura­dan tekrar Sal' dağına dönüp «Mescid'üî-Feth» camii-

KUZEY

HENDEK

MUHAREBESİ

KROKİSİ

SENıyyETEPESİ M'B'OBN'UI.-EŞ -REF

Hendek savaş meydanı i] e İlgili bir kroki.

ne kadar gelecekti. [189] Daha sonra, batıda yaşıyan ka­bileler kendi kendilerine mahsus mülâhazalarla hen­deği daha da cenuba, el-Ğamame Mescidinin musal­lasına kadar  uzatmışlardı' [190]  Bu hal,  sonradan Vadi Besen suyunun yatak değiştirmesine ve açılan hen­dek boyunca akmasına sebep olmuştur. [191] Bu hendek kazılması fikri en güneyde mukîm kimseler tarafın­dan da o kadar tutuldu ki, hiç bir tehlikeye mâruz bulunmadıkları hâlde, Qubâ ahâlisinden bazı aşırı ih-tiyatkâr kimseler hisarları etrafına   hendekler   kaz-mışlardır. [192] Acaba bu hendek, sadece toprağın kaba­ca ve genişçe olmak üzere derinliğine kazılmasından ibaret bir engel miydi, yoksa iç kenarları aynı zaman­da duvarla örülmüş muhkem bir hendek veya siper miydi? O sırada îslâmın Medine'de başlangıç sene­lerini  (Hicri 5. yıl) yaşamakta oluşu ve aynı zaman­da kazı işinin acele bir zamana raslayışı, insanı bi­rinci ihtimal üzerinde durmaya sevketmektedir. Bu­nunla beraber, bir buçuk asır gibi uzun bir zaman sonra Hz. Ali'nin oğlu İmâm Hasan'm torununun to­runu Muhammed'ubn Abdillah,  144.  Hicrî yılda Ab­basî Halifesi el-Mansûr'u makamından kaldırıp ken­disi Hilâfet mevkiine geçmek istediğinde, Medine dı­şında olmak üzere,  iki taraf askeri kuvvetleri  ara­sında bir savaş patlak vermişti; işte bu olayla ilgili olarak tarihçiler,   Resûlulîah   tarafından   kazdırılan hendek üzerinde kısmi bir kazı ile yeni bir hendek açımı işinin başlatılmış olduğunu bize haber vermektedirler [193] ki, işte bu yeni kazı esnasında bir duvar kalıntısına raslanmıştı. Adı geçen Muhammed'ubn Abdillah, buFada bulunan bu tuğla duvarı halka gös­tererek, bu kalıntıların Resûlullah Muhammed (S.A.) tarafından ilk hendek kazısı esnasında yaptırılmış olduğunu açıklamıştı. Gerçekten de halk büyük bir heyecana kapılmış ve dini duygulara garkolmuştu. Acaba bu tuğla duvar kalıntıları hakikaten Resûlul­lah tarafından mı yaptırılmıştı, yoksa bunlar aynı yörede sonradan inşâ olunan bir binaya ait olup da araya giren zaman yahut başka sebeplerle harabe haline gelmiş ve ancak bunun temel yapısı toprak altında kalmış da, buna bakarak Muhammed'ubn Ab­dillah bunların Resûlullah zamanından kalma yapı parçalan olduğunu mu düşünmüştü? Ben şahsen bu konuda ikinci ihtimali paylaşma eğilimindeyim. Şim­di asıl konumuza dönelim:

131. Tarihçilerimizin bize verdikleri malûmata göre, Hz. Peygamberin (S.A.) Dûmet'ul-Cendel sefe­rinden dönüşü ile düşmanın Medine'ye hücumu ara­sında takriben 3-4 aylık bir zaman aralığı mevcuttur. Müslüman gönüllülerin adedi ceman 3000'i bulmuş­tu. Hz. Peygamber (S.A.) hendeğin kazılması işini şu şekil bir plân altına almıştı: Kazılacak yerleri işa­retledi, her on kişilik takıma kırk zirâ'hk yer ayır­dı, derinlik ve genişlik mesafeleri de tayin edilmiş­ti. [194] Benim istihraç ettiğime göre, kazılan hendeğin uzunluğunun 5,5 kilometre olması icap etmektedir. Genişlik ve  derinlik hiç  bir kaynakta  sarih  olarak zikredilnıemiştir. Bununla beraber, bu hususa dair tesadüfi bir atıf zikredeceğiz: Tarihçiler Selmân'ul-Fârisî'den bahsederlerken onun sağlam bünyeli ve birçok kimsenin yapabileceği bir işi tek başına yapa­bildiğini, meselâ «5 zira' uzunluğunda ve 5 zira' derin-Hğinde* toprağı tek başına kazdığını zikretmektedir­ler" [195] Bu, hendeğin derinliği hakkında kat'İ bir malû­mat olamaz; zira diğer kimseler Selmân'm kazdığı kısma devam edip ameliyeyi ilerletmiş olabilirler. Şöy­le bir kayda; da rastlanmaktadır: Bir tek dar köşe müstesna, hendeğin hiç bir tarafından düşmanın en seçkin atlıları bile sıçrıyarak içeri nüfuz edemezlerdi. İstisna edilen bu köşe, her halde tarassut kulesi vazi­fesini gören, tepelerle çevrili ve şayet düşman bura­dan ilerlerse okçuların mukabelesiyle kolaylıkla dur­durulabilecek bir mahaldi. Vâqıdi diyor ki : «Hende­ğin birçok giriş çıkış kapıları vardı, fakat, biz bun­ların yerlerini bilmemekteyiz" [196] Belki o bu ifadesiy­le, tepelerin hendekle birleşmiş olduğu bu, yerlere işa­ret etmektedir. Mamafih, düşman atlılarından Nevfel'-ul-[197]Mahzûmî, nakledildiğine göre kendisi bu hendek­ten atlamak istemiş fakat, atı ile birlikte içine düş­müştür™. Bütün bu delillere göre, hendeğin 9 metre eninde ve 4,5 metre derinliğinde olması mümkün­dür.[198]

132. İbn  Hişâm'a göre [199] gönüllüler,  hendek ka­zılmasında bütün gün çalışıyorlar ve geceyi geçirmek için evlerine, ailelerinin yanına dönüyorlardı. Bunun­la beraber Hz. Peygamber (S.A.), alçak bir tepe üze­rine bir çadır kurmuş, gece ve gündüz bu çadırın bu­lunduğu noktada kalmıştır.  (Bu mahalde kurulu Zu-bâb Camii, bunun hâtırasını hâlen canlandırmakta­dır). Kendisi, hendeklerde çalışanları teşcî etmek için zaman zaman bu birliklere gidiyor, bizzat kazma işi­ne katılıyor ve müdafaa plânını bu suretle tatbik edi­yordu.[200]

 

Hz. Peygamberin  (S.A.) Kazı İşine Nezâreti Ve Hendeklerin Kazılması İşine Fiilen İştirak Etmesi:

 

133.  Tabii olarak bu kazı birliklerinin teşkili hu­susunda bazı masum münakaşa ve ihtilâflar çıkıyor, fakat bütün bunlar, Hz. Peygamberin (S.A.) huzurun­da gayet muslihane, dostça halledilip mesele yatıştı­rılıyordu.  Yukarda  Selmân'ul-Fârisî'nin fevkalâde  iş çıkarma kabiliyetini nakletmiştik; herkes onu kendi takımında görmek istiyordu ki, bu yüzden çıkan ih­tilâfları bertaraf etmek için Hz. Peygamber şöyle de­di : «Hayır! Selmân bizim, yani Peygamber ailesi (ehl'-ul-beyt)'nin kazı birliğindendir». Buna bakılacak olur­sa, Hazreti Peygamberin  (S.A.Π ve Selmân'ın iştirak ettiği birlik sadece Peygamber ailesi, meselâ Hz. Ali v.s. gibi kimselerden ibaretti. Fakat Taberi'ye göre [201] bu birlik,  diğer kazı takımları  gibi Ensâr ve diğer zümrelerden   katılan   fertlerden   müteşekkildi.   Bazı kaynakların [202] naklettiklerine nazaran Hz.  Ebû Bekr ve Ömer, birbirlerinden hiç ayrılmamışlardı; hattâ bir gün Hz. Peygamber (S.A.), çok çalışmak ve uy­kusuzluk sebebiyle bütün bir gün uyumak mecburi­yetinde kalınca, Hz. Ebû Bekr ve Ömer, Hz. Peygam­berin (S.A.) baş ucunda beklediler ve onu uyandır­mamaları için çalışanları o tarafa yaklaştırmadılar. Aynı kaynak şu calibi dikkat malûmatı da ilâve et­mektedir : Acele etmeleri sebebiyle Hazreti Ebû Bekr ve Ömer (muhtemelen diğer bazı Müslümanlar da) bu çabukluk fçinde sepet bulamadıklarından, elbisele­ri içinde toprak taşımak mecburiyetinde kalmışlardır.

134. Hz. Peygamber (S.A.), bizzat işe nezâret et­miş ve işin en küçük teferruatına kadar murakabeyi elden bırakmamıştı. Bir defasında, kazı esnasında çı­kan büyük bir taş hendeğin daha fazla derinleştiril­mesine mâni olmuştu. Halk hendeğin istikametini bu (aşın  etrafından  dolaştırmak  istedi.   Fakat  Hz.   Pey­gamber aşağı indi ve bizzat aşı kırarak küçük parçaJara  ayırdı"[203]

135. Her ne kadar o  sırada,  oruç ayı olan Ra­mazan ayı içinde bulunuluyor idi ise de, çalışma ha­raretini kaybetmeksizin devam etti gitti. Kazıcılar iş esnasında türküler söylüyorlar ve kazı işinde birbir­leriyle yanşa giriyorlardı. Çocuklar bile gençlik he­yecanı ile meşbû oldukları halde onlara en iyi yar­dımlarda   bulundular.   Zeyd'ubn   Sabit,   o sırada  on yaşlarında bir çocuktu.  Sıcak ve mütemadi  çalışma sebebiyle bir gün, iş başında uykuya daldı. Bu, esa­sen şakacı bir zat olan Umâret'ubn Hazm'ın gözün­den kaçmadı; hemen Zeyd'in elbise ve kazı âletlerini aldı, onları lâtife etmek gayesiyle bir yere sakladı. Zsyd uyandığı vakit, tabiatiyle dehşet içinde kaldı. Vak'a Hz. Peygambere (S.A.) kadar vardığı zaman, Zeyd'e «Uykucu» (Ebû Ruqqâd - Uykucular Babası) diye takıldı ve aynı zamanda Umâre'yi dahi, bu yaş­ta bir çocukla bu tarzda ağır şakalar yapmanın doğ­ru olmadığını İzah ederek hafifçe payladı.[204]

136. Ara sıra ziyafetler de veriliyordu; bazısı bir koyun kesiyor,  bazısı  bir sepet  dolusu  hurma  veya mümasil  şeyler getiriyordu...

137. Hicri 1. ve Milâdî 622. yılda meydana geti­rilen Medine Şehir-Devleti Anayasasının 44. madde­sine  göre,  Medine  Yahudileri  haricî  bir  tehlikenin icap ettirdiği müşterek müdâfaa halinde Müslüman­larla teşriki mesaî etmek mecburiyetinde bulunuyor­lardı.  El-Vâqıdî'ye  nazaran", [205] Hz.  Peygamber   (S.A.) Benû Qurayza Yahudilerinden ödünç olarak bazı ka­zı âlet ve edevatı almıştır.

138. İbn Sa'd'a nazaran [206], hendeğin Doğu tarafı, yani doğudaki lâvlık arazi tarafında kalan Ratic ya­kınındaki Şeyheyn'in çifte hisarlarından Zubâb Da­ğına  kadar olan  hendek parçası  Muhacirlere  tevdi edilmiş, geriye kalan   kısım,   yani   Zubâb   Dağından Kıbleteyn Camii yakınındaki Benû Ubeyd Dağına ve oradan Mezâd Dağına uğrayarak geri dönüp Sal' Da­ğındaki Feth Camiine kadar olan bu uzun mesafe, çok daha kalabalık olan Ensârîlere tevdi edilmişti.

139. Ratic'in, aynı namla anılan ve bir de hale­ye sahib bir köyün adı olması kuvvetle muhtemeldir. Bugün bu kasabadan eser yoktur. Şeyheyn hisarları, bugün Uhud dağına yakın bir yerde bina edilmiş çift kubbeli bir cami ile yâdedilmektedir. Bir zamanlar karı koca iki ihtiyar bu hisarlarda yaşamaya baş­lamıştı. Hisarlar o kadar birbirine yakındı ki, bu iki ihtiyar yukardan birbiriyle konuşabiliyorlardı. İş­te çifte hisarlar için «Şeyheyn» (yani iki ihtiyar» is­mi, buradan neşet etmektedir. Zubâb hâlâ yerinde­dir ve ismi değişmemiştir. Halbuki Benû Ubeyd mev­kii ad değiştirmiş bulunmaktadır; daha doğrusu bu eski ad kullanılmamaktadır. Batı lâvlık arazi üze­rindeki Kıbleteyn camii bu havaliyi tesbit için kâfi gelmektedir. Feth camiinin doğusuna isabet eden Me­zâd mevkii, el-Hâzimî'nin Emâkin adlı eserinde be­lirtildiği gibi (No. 832), bir köyün veya bir çiftliğin ismiydi. Sal' Dağı üzerindeki Feth Camii hâlâ bilin­mekte olup, hâlâ gerekli hürmet gösterilmektedir. Bu ismin verilişi, Hz. Peygamberin (S.A.) harpten ev­vel birçok günler mütemadiyen bu mevkide zafer için AUaaa dua etmesiyle izah edilebilir; Allah, onu ne­ticede me'yûs etmedi. Bu cami, Hz. Peygamberin (S.A.) şehrin düşman tarafından muhasarası sırasında ça­dırını kurmuş bulunduğu tarafta inşâ edilmiştir. Bu mevki Sal' Dağının kuzey batı tepelerinden biri üze­rine isabet edip araziye tam mânasiyle hâkim b\r du­rumdadır.[207]

 

Düşmanın Gelişi:

 

340. Hendek kazma işi süratle inkişaf etti ve düşman birlikleri iki taraftan, şimalden ve cenubdan sökün  ettikleri  zaman hendek tamamlanmıştı ve  o sırada Şevval ayının ilk günlerinde bulunuluyordu. Düşman, Uhud savaşının yapıldığı sahada olmak üze­re, Medine'nin kuzeyinde ordugâh kurdu. Kureyşliler Zağâbe birleşme noktasında Ru'menin batısına rastla­yan yere, Curef ile el Ğâbe (orman) arasına yerleş­tiler. Kendileriyle beraber ücretli askerler olan Ehâ-bîşler, Kinâne ve Tihâme ahalisinden bazı kabileler de gelmişlerdi. Nakledildiğine göre, düşman 10.000 kadar vardı; bunun 7.000'i şimal müttefiklerinden te­min edildiği rivayet edilir, Kureyşliler ve onların yol­daşları, yani güney müttefikleri, Kur'ân-ı Kerim'de yazılana nazaran «Müslümanların alt yanlarından» gelmişlerdi. Gatafânî ve Fezâreli'ler yani şimal müt­tefikleri ki bunlar, Yahudilerin Hayber'in bir.yıllık hurma mahsulüne karşılık [208] Benû Esed ve Necd ka­bileleri ile birleşmişler ve »Müslümanların üst yanla­rından» gelerek Vadi Na'mân'daki Zeneb Naqmâ'da Uhud'a doğru karargâhlarını kurmuşlardı. Topyekûn 7.000 kadar vardılar.

141. Düşmanın gelmesi üzerine Hz. Peygamber (S.A.), aile fertlerini ayrı ayrı hisarlara gönderdi. [209] Zevcesi Umm'ul-Mü'minin Hz. Âişe, Benû Hâlise hi-sarındaydr" [210] Akrabası. Safiyye, Ensârî şâirlerinden Hassân'übn Sâbit'e ait olan Fâri' hisanndaydı ki, onun burada iken göstermiş olduğu bir şecaat nu­munesi hareket, herkesçe bilinen bir husustur'. [211] Me­dine Yahudilerinden bir güruh Müslümanların şehri boşaltıp dışarıda müthiş bir savaşa tutuşmasını fırsat bilerek Müslümanların evlerini yağma, kadın ve çocuklarına tecavüz etmeyi kararlaştırdılar. Bunlar­dan biri, mezkûr hisara girmek için hisarın duvarı­na tırmanınca, Safiyye bir kılıç darbesiyle onu öl­dürdü ve kafasını aşağıdaki Yahudilerin ayaklan ucuna attı. Bunlar ise, dehşet içinde kalıp kaçıştılar. [212] Harbin sonunda her ne kadar kadın ise de, ganimet­ten bir hisse alması kararlaştırıldı; hakikaten buna lâyık  bir iş görmüştü.[213]

142.  Yine'kaynaklarda  naklediliyor ki,  harpten bir ay evvel hasad yapılmış  ve mahsûl tarlalardan toplanmıştı". [214]Şe'mi bu hesaba göre, düşman atlıları­nın geldikleri zaman hayvanlarına yedirecek hiç bir şey bulamadıklarını, ancak ordu ile birlikte ne getir.-mişlerse  onunla  iktifa  ettiklerini   tasrih  etmektedir.

143. Düşman, ordugâhını kurup yerleşince Müs­lüman gönüllüler de  karargâhlarını  Sal'  Dağı  yakı­nında tesis ettiler.  Ve Hz.  Peygamber   (S.A.)   de ça­dırını Zubâb dağından  şimdiki  Feth Camimin oldu­ğu  yere  nakletti.  Hemen bunun  yakınında,  Selmân, Hz. Ebû Bekr, Osman ve Ebû Zerr'e izafe edilmiş dört cami yardır ki, mezkûr şahısların harp esnasında ça­dırlarını  bu  camilerin  bulundukları  noktalara  kur­muş olmaları ihtimalini bugün bize, düşündürmekte­dir. Yukarki beş cami, Medine'ye uğrayan Hacıların büyük  tazimini üzerlerine  çekmektedir.

144.  Seçkin   3.000  Müslüman  asker  ve  otuzbeş atlı, hendeği enine ve boyuna muhafaza altında tutuyorlar,  bunun için daimî devriye  halinde  faaliyet gösteriyorlardı.[215]

 

Hendek Savaşı:

 

145. Esas olarak Sal' Dağında ve eteklerinde ka­rargâhlarını kuran Müslümanlar, küçük birlikler ha­linde ayrıldılar ve bunlar hendeğin daimî ve esaslı bir şekilde tarassut ve muhafaza altında bulundurul­ması için devriye usulüne göre kullanıldılar. Süvari­ler ve piyadeler arasında vazife taksimi yapıldı. Da­ha esas savaş başlamamıştı, fakat sadece her iki ta­raftan da bazı kimseler birbirlerine ok atmayı deni­yorlardı. Bilhassa düşman, hendeği geçebilmek için bir köprübaşı tesis etmek gayesiyle harekete geçtiğin­de şiddetli ok atışına tutuluyorlardı. Düşman atlıları da hendek boyunca dolaşıyorlar, Müslümanlar cihe­tinde müdafaası ihmâl edilmiş bir giriş mahalli arı­yorlardı. Bunlardan bazı cesur atlılar bir iki defa hendeği atlıyarak aşmaya teşebbüs ettiler. Evvelce de gördüğümüz gibi Nevfel'ubn Abdillah el-Mahzû-mî de hendeği atlamış fakat aşamıyarak içine düş­müştü. Müslümanlar hemen onu taşlamaya başladı­lar. Nakledildiğine göre Hz. Ali, arkadaşlarını dur­durmuş ve hendeğe inerek onun kafasını koparmıştı. Düşman, onun cesedinin iade edilmesi için on bin dirhem vermek istiyordu; bununla beraber Hz. Pey­gamber (S.A.) onun bilâ ücret (fidye alınmaksızın) iade edilmesine müsaade etmişti. [216] Diğer bir defasın­da birkaç düşman atlısı, İslâm ordusu hatlarına nüfuz etmeye muvaffak oldu. Fakat, kendi birlikleriy­le irtibatı kesilmiş olarak hasımları içinde kaldılar. Ölümü bu dünya hayatından daha fazla özlemiş bu Müslüman muharipler arasında daha (fazla kalamı-yacaklanm anlayarak, hemen geldikleri yere döndü­ler, fakat geride birçok arkadaşlarını ölü bırakmış­lardı.[217]

146. Karanlık bir gecede devriye gezen ve kar­şı istikametlerden gelerek karşılaşan Müslüman iki devriye birliği, birbirleriyle çarpıştılar; bu arada açık­ça parola kullanılmış, fakat yanlışlık meydana çıka­na kadar yaralananlar olmuş, kan dökülmüştü. Vak'a Hz. Peygambere (S.A.) anlatıldığı vakit dedi ki: «Ölen, şehit olarak ölmüştür,  yaralananlar, Allah yolunda yaralanmışlardır.» Neticede bu vak'a dolayısiyle kim­seyi  cezâlandirmamiştır.[218] Tabiatiyle O  bununla,  İs­lâm camiası mensuplarını ileride daha dikkatli olma­ları için îkaz etmiş olmalıdır.

147.  Kureyşlilerin gerek   kendileri    ve    gerekse hayvanları  için yiyecek yığınakları  tükenmeye baş­lamıştı.   Anlaşılan   bunlar,   yolu daha   emniyetli ve Mekke'den daha yakın olan Hayber'den bir miktar yiyecek takviyesi görmüşlerdir. Naklediliyor ki, Na­diri Yahudilerinden olan Huyey'ubn Ahtab, Hayber'­den 20 deve yükü   arpa,   hurma ve hurma  kabuğu göndermiştir. Fakat bunlar, uyanık Müslüman devri­yelerinin eline düşmüştür. Devriyeler, develeri yükleriyle birlikte, ganimet olarak İslâm Ordusu karargâ­hına ulaştırmışlardır.[219]

148. Erzak yığınlarının tükenmesi ve muhasa­ranın gayri müessir bir şekilde devam edip gitme­sinden son derece sinirlenen Kureyşliler, bir Nadiri Yahudisi olan Huyey'ubn Ahtab'dan, Medine'de ya-şıyan Yahudileri İslâm ordusuna karşı şehir içinden harekâta geçmeleri suretiyle arkadan vurmaya teş­vik etmesi şeklinde istifâdeyi düşündüler. Medine'de yaşayan Yahudilerin en kuvvetlileri olan Qurayza Yahudileri, kendi kurnaz dindaşları tarafından (her ne kadar başlangıçta tereddüt etmişlerse de) sonun­da bu işe ikna edilmişlerdir. Bunun üzerine Qurayza-hlar hazırlığa başladılar. Fakat onların pek erken­den değişen tavırları, bazılarının Hz. Peygambere (S.A.) ismen tecâvüz ve hakarette bulunması, etraf­larında bulunan bazı Müslümanların durumdan şüp­helenmelerini mucip olmuştu. Hz. Peygamber (S.A.) hakikî durumu araştırmak ve haber toplamak ga­yesiyle, gizli bir memurunu şehre gönderdi; bu aja­na, şayet bu söylentiler doğru ise kimseye bir şey sezdirmemesi talimatını vermişti. Bu memur, geri döndüğünde her şeyi öğrenmiş, Hz. Peygambere (S.A.) hakiki durumun mevzuubahis şüphelerden da­ha, da vahim olduğunu haber vermişti [220] Onların bir ani hücuma kalkma düzenleri, Hz. Peygamberin (S.A.) buna karşı almış olduğu tedbirlerden de çıka­rılabilir. Şe'mî'ye nazaran [221] Qurayzalılar, geceleyin şehrin Müslüman kesimine taarruz etmek istiyorlardi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.), iki yüz kişi­lik bir kuvvetin başında Selîmet'ubn Eslem'ibn Hu-reyş ve üç yüz kişilik bir kuvvetin başında da Zeyd'-ubn Hârise'yi Müslümanların oturduğu bölgeyi koru­mak üzere hemen muhtelif istikametlerden şehre şevketti. Bu muhafız askerler, bütün gece yüksek ses­le «İslâm harp nidası» olan (Allahu Ekber)'i tekrar ettiler. Qıu"ayzî'ler dehşete kapılmışlardı, yerlerinden icıpırdayamadılar bile.[222]

149. Diğer bir tarihî rivayete göre [223] Hz. Ebû Bekr şöyle demiştir:  «Ben,  bu çok  muhataralı olan gün­lerde, sık sık Sal' Dağının zirvesine çıkar, Medine'ye. Müslüman evlerine bakar ve onları yerli yerinde görünce de Allaha şükrederdim.»

150. Sal' Dağı üzerindeki grafit kayalara kazıl­mış bazı yazılar dahi, bu savaşın  şiddeti hakkında malûmat vermekte ve aynı zamanda Müslümanların hissettikleri ciddî endişelere şehadet etmektedir. [224] Hz. Ömer'in el yazisiyle yazılmış  bu yazılardan birinde şunlar okunuyor: «Gece gündüz, bütün bu aksilikle­rin düzelmesi için Ebû Bekr ve Ömer, âcizane duada bulundular». Çok beliğ olan bu ifâde şerhedilirse du­rum kavranılabilir.

151.. Anlaşılan, hendeğin öte tarafından muha-saracıjar faaliyetlerini o kadar arttırmışlardı ki Hz. Peygamber (S.A.) ve diğer müdafiler, namazları için bile vakit bulamamaya başladılar. Hattâ, bir defa­sında, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı-namazlarını geceîeyin, hepsini birden eda etmek mecburiyeti hasıl olmuştu' [225] Bx\ vak'a muhasaranın son günlerinin ne kadar buhranlı olduğuna dâir en çok anlatılan hâdi­sedir. Evvelce de gösterildiği gibi, bu günlerin cid­diyeti jçin Kur'ân'm da şahadetine müracaat edile­bilmektedir.

151/a. Maqrîzi'nin İmtâ' adlı eserinde 15 veya 20 gün yahut da yaklaşık olarak bir ay denmek su­retiyle muhasaranın iki ilâ üç hafta sürdüğü ifade edilmiştir. Bu süre farkları, düşman kuvvetlerinin Medine'y© hep beraber aynı anda gelmemiş olma­larıyla izah edilebilir: Buna göre ilk gelenler belki bir ay kaldılarsa, son gelenler sadece onbeş gün sa­vaş alanında kalmış olmalıdırlar.[226]

 

Soğuk Harp:

 

152. Hal ve vaziyet süratle hareket etmeyi icap ettiriyordu. Bu yüzden, Hz. Peygamberin (S.A.) düş­man safları arasında ayrılık yaratmak için Haris' ubn Avf ve Uyeynet'ubn Hısn'in reislik ettikleri Gata-fân ve Fezâre zümreleriyle, Kureyşlilerin bu haris ve aç gözlü müttefikleriyle ayrı sulh görüşmelerinde bulunmak üzere gizli memurlar gönderdiğini müşa­hede etmekteyiz. Bir müddet pazarlıktan sonra, bir anlaşma zemini ortaya çıktı ve bu, bir parşömen üzerine kaydedildi. Medine'nin senelik hurma mah­sulünden hisse isteniyordu -. Hz. Peygamber (S.A.) ta­rafından «üçte bir» teklif edilmesine mukabil, müş-külpesend düşman, «yarı» hisse talep ediyordu. Tek­rar edelim ki bunlar, Kureyşlilerle esasen buna mümâsil şartlar tahünda kuvvetlerini birleştirmişlerdi; bunu daha evvel arzetmişUk. Ayrıca, bunlarla Müs­lümanlar arasında hususi bir münazaa ve ihtilâf yok­tu; onlar sadece ücretle tutulmuş menfaatperest as­keri topluluklardı. Mamafih Medineli bahçe sahiple­ri bu fahiş talebe razı olmakla, pek istifadeli neticeler dolmayacağım sanıyorlardı; neticede müzakereler ke­sildi.[227]

153. Bundan sonra Hz. Peygamber (S.A.) pro­paganda ve ; soğuk harp yoluna müracaat etti. Şi­mali Arabistan kabilelerinden Eşcâ'ların bir mensu­bu ve henüz îslâmı kabul ettiği herkes tarafından bi­linmeyen, kabilesiyle beraber Hendek muhasarasına gelmiş ve o esnada Müslüman olan Nu'aym'ubn Mes'-ûd'u evvelâ Qurayza Yahudileri arasına gönderdi. Bu zât orada dedi ki: «Bu vaziyette Mekkelilerin muvaf­fakiyet kazanacakları katiyyetten çok uzakta kalmış­tır. Fakat, bir defa bu müstevli yabancılar dönüp gi­derlerse ki, er geç mutlaka hiç bir şey yapamadan dönüp gideceklerdir, siz kendinizi Hz. Peygambere (S.A.) karşı müdafaadan âciz kalırsınız. Siz, Mekke-lilerin eski hemşehrilerine karşı hücuma kalkmala­rı kaüyyet kesbetmedikçe onlarla aranızı son dakika­ya kadar bozmayınız. Bu maksatla onlardan temi­nat olarak rehin isteyiniz." Qurayzalılar bu nasihati mâkul buldular; sonra gizli ajan, Kureyşlilerin karar­gâhına gitti ve onlara aldığı haberlere göre Qurayza Yahudilerinin Hz. Peygamberle birlikte gizli bir ha­rekete giriştiklerini ve onunla olan dostluklarına te­minat olmak üzere bazı Kureyş ileri gelenlerini ele geçirip ona rehin olarak teslim edeceklerini vâdet-tiklerini söyledi:  «Bu Yahudilere   dikkat   ediniz! En iyisi, şu müşterek savaşta sizinle olan teşriki mesâile­rinin samimiyet derecesine teminat olmak üzere mu­kaddes Cumartesi günü onlardan savaşa katılmaları­nı isteyiniz. Çünkü Müslümanlar, o gün Yahudilerin bu hallerini bildiklerinden onların cephesinde mü­dafaayı gevşek tutarlar». Bilâhare aynı şekilde Gata-fânî ve diğer düşman zümrelerine de öğütler verdik­ten sonra Nu'aym, İslâm ordugâhına avdet etti ve bu defa burada Yahudilerin Hz. Peygambere (S.A.) tes­lim etmek üzere, müstevlilerden teminat istedikleri şayiasını yaydı. Hz. Peygamber (S.A.) de, Ordugâhta çıkan bu söylentilerden usulen haberdâr oldu ve de­di ki; «Yahudilere bu şekilde hareket etmelerini bel­ki de biz emrettik». Mes'ûd'un-Nemmâm isimli düş­man casuslarından biri (Bu zatın, Hz. Peygamber (S.AJ tarafından gönderilen, yukardaki gizli ajan Nu'aym'ubn Mes'ûdun babası olduğu anlaşılıyor; ken­disi ebleh bir ihtiyardı), acele Kureyşîlerin kampına koştu, mükemmel bir haber getirmiş olmak kaygu ve özentisi içinde Kureyşîlerin kumandanı Ebû Sufyân'a, Hz. Peygamberin (S.A.) Yahudilerden rehin isteme­leri hususunda nasıl talepte bulunduğunu olduğu gi­bi anlattı. Aynı zamanda Yahudilerden de bir heyet gelmiş, Hz. Peygamber (S.A.) ile alenen savaşa baş­lamalarından evvel rehin almak istediklerine dair.ar-zularım izah ediyorlardı. Mezkûr propaganda, Kurey-şîler arasında şüphe tohumlarının ekilmesine cidden muvaffak olmuştu. Bu suretle, Qurayzalılarla mütte­fiklerinin arası soğumuş ve teşriki mesâi etme işi su­ya düşmüştü.[228]

154. Harbe müsait ayların sonuncusu olan Şev­val ayı sona ermek üzereydi. Allanın silâhları terk hususunda iradesi olduğu müteakip Eşhur'ul-Hurum denen  üç  aydan  ilki,  Zu'l-Qa'de  ayı  yaklaşmaktay­dı. Bu aylarda Mekkeliler Eşhur'ul-Hurum'a tecâvüz edip  savaşmaktansa,  Kabe'nin bulunduğu Mekke'ye dönüp gelen hacıları karşılamayı ve onlardan fayda­lanmayı daha müreccah ve mâkul buluyorlardı; bu onlar için bir dönüş sebebiydi. Nitekim, gıda yığınak­ları tükenmişti; hattâ hava da bozmuş, müthiş bir rüz­gâr çıkmış, ordugâhta söküp atmadığı çadır bırak­mamıştı. Ebû Sufyân memleketi Mekke'ye dönmeye karar verdi ve diğerleri de onları takip ettiler. Nak­ledildiğine nazaran, Ebû Sufyân o kadar perişan bir halde idi  ki,  bindiği devenin ayaklarının iple bağlı olduğunu hatırlayamayacak kadar şaşkın bir halde ona atladı ve hemen dönmek istedi. Bu halde bile ze­ki Mekkeli kumandan,   telâş   arasında   Hâlid'ubn'ul-Velîd ve Amr'ubn'ul-As'a herhangi bir Müslüman ta­kibi halinde dönen ordunun ardını iki yüz kişilik bir süvari kuvvetinin başına geçerek korumalarını em­retmeyi unutmadı".[229]

 

Netice

 

155. Hz.  Peygamberin   CS.A.)   bu  arada yaptık­larına gelince, O, itimat ettiği bir subayını bu soğuk ve rüzgârlı, müthiş gecede,  «düşman ordugâhındaki durumun ne merkezde olduğuna dâir haberler topla­ması» için hemen gönderdi ve onları asla korkutup tedirgin etmemesini tenbîh   etti.   Bu   vazifeye   tayin edilmiş olan rfuzeyfet'ubn Yemân bakm neler rivayet odiyor: ^Hz. Peygamber (S.A.) birçok defa bu iş için gönüllü istedi. Fakat bu pek korkunç fırtına sebebiyle kimse ortaya çıkmamıştı. Sonra beni ismimle çağırdı. Artık ben de tabiatiyle bu sarih emri reddedemezdim. Ben, düşman karargâhı ile bizimki arasındaki bu uzun mesafeyi hiç bir müşkülâta uğramaksızın, san­ki sıcak bir hamam içinde yürüyormuşum gibi rahat­lıkla aştım ve geri döndüm. Bizzat gözlerimle, Ebû Sufyân'ın nasıl ayaklan bağlı olan devesine binmek istediğini gördüm; o kadar yakındım ki okumu ona muhakkak isabet ettirebilirdim. Fakat, «düşmanı as­la korkutup tedirgin etmemek» hususundaki talima­tı hatırhyarak baş düşmanımızı öldürmekten vazgeç­tim ve geri döndüğümde Peygamber (S.A.)'e bütün gözlediğim şeyleri anlattım[230]

156.  Bu   suretle,   Mekke - Yahudi   büyük  suikast teşebbüsü semeresiz bir şekilde sonuçlandı.[231]

 

5- MEKKENİN FETHİ

 

(Ramazan, 8. H. Yıl / 14 Aralık, 629 M., Çarşamba)

 

«Namazdan sonra, Iîz. Peygamber (S.A.), Kabe etrafında büyük bir kalabalık halinde toplanmış olan şehir ahâlisine bir hitabede bulundu ve bunlara, ken­disine ve ashabına neler yaptıklarım ve onların ne kadar çok haksızlıklarda bulunduklarım hatırlattıktan sonra, artık kendisinden ne bekliyebile çeklerini sor­du. Kısa bir duraklamadan sonra şöyle devam etti:

«Bugün, artık size hiç bir mes'ûliyet yüklenme­yecek; dağılıp gidiniz, hepiniz serbestsiniz.»[232]

Anî olarak Mekke'nin havası değişti; akşama doğru hemen bütün ahâli İslâmı kabul etmişlerdi. Başka bir şey onları bu derece samimî ve derin­lemesine kendisine bağlamamıştı. Onlar, artık mağ­lûp ve fethedilmiş bir şehir halkı değil, haklar ve mükellefiyetlerde galiplerle müsavi vaziyette idiler. Bir şehrin Fâtihi Allahın Resûlu olursa, esasen hiç bir şekilde bir müfrit hareket beklenemez.»[233]

 

Hz. Peygamberin (S.A.) Tatbik Ettiği Strateji:

 

157.  Resûlullahm  da ifâde   ettiği gibi   Hendek muhasarası  (Hicri 5— Milâdî 627), Kureyşliierin hücum teşebbüslerinin en yüksek noktasını teşkil edi­yordu. Müslümanların devamlı gayretlen neticesi Mekkeliler tamamen bitap bir halde, daimî bir artış gösteren İslâm kuvvet ve kudretine karşı müdafaa­ya çekilmekle iktifa ettiler. Bunun sebepleri muhte­liftir. Bu değişen tavırlarında, sadece Bedr savaşı ve Hendek muhasarasmdaki ademi muvaffakiyetleri mü-sebbib olarak gösterilemez.

158.    Hakikaten  Hz.   Peygamber   (S.A.)   her  za­man, umumî bir siyaset icabı olduğu kadar bir pren­sip meselesi olarak da, düşmanı tamamen imha et­mekten ziyâde, sadece ona galebe etmeyi müreccah addetmiştir. Bu gayesine varmak için de iki ayrı yo­la müracaat ediyordu:

1.  Kureyşlüeri iktisadî baskı altına almak,

2. Uzak görüşlü siyasetiyle mütemadiyen kendi askerî kuvvetini artırmak.

Hz. Peygamber (S.A.), umumiyetle Öyle bir zaman­da darbeyi indiriyordu ki, düşman artık mukaveme­te yeltenemiyordu bile; bu suretle maksat ve gayesi en kansız bir şekilde tahakkuk ediyordu. Neticede, düşman kaynak ve kuvvetleri el değdirilmemiş bir halde, kendilerinden müsbet bir yolda istifade müm­kün olduğu nisbette îslâm Devletinin kuvvet ve kud­retine ilâve olunuyordu.[234]

159. Mekke,  —diğer bir deyişle   «mezru  olma­yan vadi"  (Kur'an, 14/37) —, sâkinlerinin yegâne ol­mamakla beraber maişet vasıtaları, yaz - kış yaptık­ları kervan ticaretiydi2. Medine'ye  hicreti  müteakip dört ay geçmemişti ki, Hz. Peygamber  (S.A.)  kuzeyde, Medine'den geçip Mısır ve Suriye'ye varan, Mek-keliJerin yaz mevsimi (Rıhlet'us-Sayf) [235] ticaret yolu­nu seyr ü sefere kapamak için teşebbüse geçti ve bunda fiilen muvaffak da oldu. Hz, Peygamber (S.A.) Medine'nin batısında oturan Yanbû'nun komşusu olan kabilelerle ittifak anlaşmaları akdetti. Bu ara­zi kesiminde Mekkelüerin sık sık aştıkları yollar bu­lunmaktadır. Tarih, bu anlaşmaların bir çoğunun me­tinlerini bize kadar mahfuz tutmuş bulunmaktadır. [236] İslâmm ve îslâm Devletinin yayılıp genişlemesiyle Hz. Peygamberin (S.A.) nüfuz ve tesiri de arttı. Ar­tık o Kureyşlilerin Necd üzerinden geçerek Irak'a var­malarına bile mâni olabilecek bir hâle gelmiştis. [237] Bu kuzey mıntakalar yazın sık sık kullanılırdı. Kışın Mekke kervanları umumiyetle .güneye inerler. Tâ'if tarikiyle Yemen ve Umân'a giderlerdi. Tabiatiyle ilk günler bu yolu kolaylıkla kesmek mümkün değildi. Mamafih Avrupa ile Hindistan arasındaki Mekke üzerinden geçtiği söylenen beynelmilel ticaret dur­muş ve neticede bu durum, Kureyşlileri beynelmilel ticaret kervanlarına muhafız kıtaları terfik etme in­hisarından mahrum etmişti. Kuzey bölgeleri le doğ­rudan doğruya yaptıkları ve kendilerine yüzde yüz kâr bırakan kervan ticareti hiç mevzuubahs edilmese bile, bu muhafızlıktan gelen gelir çok ehemmiyetli bir miktarı bulmaktaydı. Düşmana zarar vermek gaye­siyle onun güney ticâret yollan üzerine de küçük as­kerî birlikler sevkedümiştir. Bu istikamette tertip edi­len askerî seferlerden birine Abdullah'ibn Cahş ku­manda ediyordu;   kendisi   Tâ'if   yakınındaki   Nahle mevkiini vurmuştur. [238] Bir müddet sonra, bir diğeri Hicrî 3, Milâdi 624 senedinde, Oarada mıntakasına gönderilmiş ve Mekkelilerden 100.000 dirhem kıyme­tinde gümüş ele geçirmişlerdir. [239] Acaba bu mal tran­sit emteadan mıydı? Hendek savaşından sonra Hicri 5 ve Milâdî 627 yılında Müslüman nüfuz ve tesiri Necd havalisinden doğudaki Yemâme bölgesine kadar uzaklara yayılmıştı. Yemâme, Kureyşlilerin bütün hububat ithalâtım yaptıkları bir zahire anbarı duru­mundadır. Yemâme mıntakası hâkimi Sumâmet'ubn Usâl, Hz. Peygamberin (S.A.) teşviki ile hububat ih­racını durdurur durdurmaz, tarihçilerin verdikleri malûmata göre, Mekke'de kıtlık baş göstermiştir.[240] Tarîhen sabittir ki, Hicrî 6 ve Milâdî 627 - 628 yılı Hi­caz mıntakası için kurak geçmiş ve yağmur yağma­mıştır. Rivayet edilir ki, Hz. Peygamber (S.A.) bir defasında, 500 altın dinar tutarında bir meblâğı, o zamanki düşmanı Mekke'nin mahrumiyet içinde bu­lunan fakirlerine sarfedilmek üzere göndermiştir. Ebû Sufyân, Hz. Peygamberin (S.A.) şehir ahalisi arasın­da ayrılık husule getirmek maksadıyla Mekke'deki gençlerin kalblerini kazanmaya teşebbüs etmesi kar­şısında acı acı homurdanmıştı. [241] Bu hâdisenin yuka­rıda işaret ettiğimiz kuraklık mevsimine raslaması muhtemeldir. Belki de bu âmiller içinde en esaslısı, Kureyşlilerin müttefikleri tarafından ya İslâm dinini kabul etmeleri veya Hz. Peygamberle (S.A.) dostluk anlaşmaları imzalamak suretiyle tedricen yalnız bı­rakılmalarıydı. Filhakika, tedkik edersek bu tarihte Mekke'nin bütün istikametlerinde, kuzeyinde, batısmda, hattâ güneyinde Müslüman kabilelerinin sakin oldukları hakikati ile karşı karşıya kalırız. Esasen az sonra da Hudeybiye anlaşması yapıldı. (H. 6 — M. Ocak 628). Kuzeyde Hayber mıntakası, bu tarihten iki ay sonra, islâm Devletine inkıyat etti (Hicrî 7. yı­lın Muharrem ayı — M. 628). Ancak, bir yıl geçmişti ki Mekkeliler, bu Hudeybiye anlaşmasını bozdular; her ne kadar pişman oldularsa da artık iş işten, geç­mişti. Sonra Medine'ye bir heyet göndererek Hudey­biye anlaşmasını yenilemek istediler. Hz. Peygamber (S.A.) bunu yenilemek taraftarı değildi. Tabiatiyle Mekkeliler, Müslümanların her an bir mukabele! bil-misil yapacaklarından endişeleniyorlardı; sonra artık yalmzdslar. ve fiilen de yardımına güvenecekleri kim­seleri  kalmamıştı.[242]

 

Hudeybiye  Anlaşması:

 

160. hrlanacağı gibi Hz. Peygamber (S.A.), Hendek muharebesini takip eden yi), Bı^deybiye'de, Kureyşüeri Müslümanlarla on sene müddetli bir an­laşma akdetmeye ikna edebilmişti. Kureyşlilere iste­dikleri her şey verildi ve hattâ Müslümanların üçün­cü bir zümreyle harple meşgul oldukları bir sırada Mekkelilerin bitaraf kalmaları mukabili «izzeti nefis­leri- bile tatmin edildi. Bu suretle Mekkeliler Hayber Yahudilerini tek başlarına bırakmış olduklarını yâ İdrâk ediyorlar, yahut da edemiyorlardi; netice ola­rak, bu anlaşma, Müslümanlara karşı Yahudilerden yardım alma imkânlarını da ortadfuı kaldırıyordu. Mekke ve Medineiilsr, bunlar Hudeybiye anlaşması­nın yegâne iki tarafı değildiler. Aynı zamanda bu esas taraflardan birinin müttefiki olmak suretiyle anlaşmanın bütün maddelerine iltihak etmiş, bu suretle taraf vasfını iktisap etmiş olan peyk zümreler de vardı. Bu talî taraflar bir müddet sonra esas taraf­ları bile harbe sürüklemiştir. Meselâ nakledildiğine göre, bir defasında Bekrî'ler, Hz. Peygamber (S.A.) hakkında hakaretâmiz sözler sarf etmişlerdi. Müslü­manların müttefiki olan Huzâî'ler bunun üzerine fe­na halde öfkelendiler ve muhtemelen komşuları Bek-rî'lerden bazılarının kanma girdiler. Bekrî'ler, içle­rinde Mekkeliler dahi olduğu halde, intikam almak için bir gece hücumu tertiplediler. Daha sonra Hu-zâalı bir elçinin Medine'de Hz. Peygambere (S.A.) anlattığına göre bu hücum, Huzâî'ler camide cema­atla birlikte namaz kılarlarken îka edilmiş, tabiatiyle bu yüzden müdafaasız bir halde olan bu Müslüman­lar arasında ölü ve yaralı sayısı fevkalâde kabarık olmuştur. [243] Az kalsın iki cephede birden savaşma teh­likesi tahakkuk ediyordu. Hz. Peygamber Hayber me­selesini halledip onları kendine bağlayarak silâhsız bir hale getirince, Mekkelüerle hesaplaşmak için yeter derecede serbestiye kavuştu. Kan akıtmak asla arzu etmediği bir şeydi; bunun için düşmanı gafil av­lamak üzere teşebbüse geçti. Bu zor vazifesinde onun elde etmiş olduğu muvaffakiyeti ne kadar gayret et­sek takdirden âciz kalırız.[244]

 

Hz. Peygamber (S.A.) 10.000 Kişilik Ordusunu Mekkeliere Karşı Nasıl Harekete Geçirdi?

 

161. Bir askerî sefer için geniş hazırlıklar yapıl­maya başlandı. Fakat Hz. Peygamber (S.A.), niyet ve kararının ne tarafa olduğunu hiç kimseye açıklamadi. Bu sır, o kadar titizlikle saklandı ki, Hz. Ebû Bekr gibi seçkin bir kimse bile, kızı Hz. Ayşe'nin (Hz. peygamberin (S.A.) o sırada hanımı) evine gittiğin­de, ondan bu seferin ne tarafa olduğunu sorması üze­rine Ummu'l-Mu'minin Hz. Ayşe, babası Hz. Ebû Bekr'e bu hususta yeter bir bilgi verememiştir" [245] Di­ğer Müslümanlar da tabiatiyle aynı şekilde bilgisiz­diler. Aynı zamanda, az sonra göreceğimiz gibi top­lanan gönüllü askerler on bin kadar olmuşlardı.[246]

162. O devirde on bin kişilik bir ordu, görülüp alışılmış bir şey değildi. Düşman haber alma teşki­lâtı veya dostlarından bunu gizlemek, saklamak da çok zor bir şeydi. Burada bir gece baskını mevzu ba­his olamaz; zira düşmanla arasındaki mesafe on iki gün gibi uzak bir mesafedir. Bunun için Hz. Peygam­ber (S.A.), her şeyden evvel Medine'den bütün çıkış­ları durdurdu, yasak etti; buna gerek dostları ve ge­rekse bitaraf kimseler de dâhil bulunuyordu. İstihba­rat teşkilâtı o kadar verimli çalışıyordu ki, ahmak bir Müslüman olan Hâtib'ubn Ebi Balta'a, Mekke'ye gizli bir haber gönderdi. Bu haberi götüren, Medine'­nin hemen yıkınında kolayca yakalandı. Mektupta, şunlar yazılı idi: «Burada büyük hazırlıklar yapılı­yor; her halde Mekke'yi düşünüyorlardır». Bu mek­tuba el koydular, fakat Hz. Peygamber (S.A.) mek­tubu götüreni yolunda serbest bıraktı; bu bir köle kadındı. Serbest kalınca dqğru Mekke'ye gitti. Hz. Peygamber, okuma yazması olmayan bu kadının ora­da macerasını anlatacağını ve Mekkelilerin suçluluk haleti ruhiyesi içinde, bundan Müslümanların işine yarayacak bazı neticeler çıkarabileceklerini düşünüyordu; bu sırada bazı şaşırtmalar vermek zarureti de vardı. İbn Sa'd'ın eserinde [247], yazılı olduğu veçhile «Hz. Peygamber (S,A.) Ebû Qatâde'nin kumandasın­da bir askeri birliği Medine'nin tam kuzey kesiminde, üç günlük mesafede bulunan «İdam» mevkiine gön­derdi. Böylece herkes, Hz. Peygamberin (S.A.) bu bölgeye gitmek istediğini ve bu «İdam» seferinin bu­nun keşif kısmı olduğunu düşünecekti; bu suretle şayiaların merkezi sıkleti bu yöne çevrilecekti.»

163. Hz. Peygamber  (S.A.î, fiilen bir büyük se­fere çıktığı zaman,  sadece gideceği yeri değil, aynı zamanda  ordusunun  hakiki  büyüklük  ve  kuvvetini de saklamak istemiştir.   İşte,   bu   sebeple,   müverrih Ya'qûbî'ye nazaran Hz.  Peygamber   (S.A.},  beklenen birçok gönüllünün Medine'de  toplanmamalarını, an­cak Mekke'ye  doğru hareketinde  yol  boyunca kabi­lelerinin   bulundukları  yerlerden  geçtikçe  kendisine iltihak etmelerini emretti. Bu strateji o kadar muvaf­fak oldu ki   Kureyşliler,   Müslüman Ordusu   Mekke civarındaki  dağlar arkasına  ordugâhlarını  kurunca­ya kadar onların-harekete geçtiklerine dair zerre ka­dar  bir haber elde  edememişlerdir.  Bundan  başka, tam Mekke'ye hareket edeceğine yakın, az evvel de işaret ettiğimiz gibi,  Medine - Suriye   yolu   üzerinde Batn İdam'lıları cezalandırmak için kuvvetli bir as­keri birliği harekete geçirmişti; bununla dikkati da­ğıtmak ve herkesde, Hz. Peygamberin  (S.A.)  Medine kuzeyindeki düşmanlarından birine   sefere gittiği ze­habını   uyandırmak   istiyordu. [248]  Darbe   tesirini   daha da arttırmak gayesiyle İslâm Ordusu Mekke'yi kuşatınca Hz. Peygamber, o gece her Müslüman askerin ayn ayrı birer ateş yakmasını emretti. 10.000 ateşin bütün bir gece yakılması daha büyük, daha fazla sa­yıda insanın yemeklerini pişirdikleri intibaını veri­yordu. Cenabı Hak da Müslümanlara lûtfunu esir­gemedi. Ebû Sufyân, Mekkelilerin bu en büyük ku­mandanı, aynı gece Müslüman keşif kıtalarının eline düştü. Bunun neticesi, Mekke ahâlisi ne yapacağını bilmez hale geldi. Ertesi sabah, Hz. Peygamber (S.A.) şimdi anlatacağımız Mekke yürüyüşüne başladığı za­man, Ebû Sıifyân Mekke ahalisinin evlerine kapan­malar- ve silâhlarını terketmeleri, yahut Kabe civarı­na toplamaları veyahut da Ebû Sufyân'ın kendi evi­ne kapanmalarını ancak bu haldedir ki kimseye za­rar verilmeyeceği hususunda halkı temin etmek üze­re serbest bırakıldı.

164. Hz. Peygamber (S.A.) tarafından bir kim­senin evinin sığınılıp emniyet içinde kalınacak bir yer olarak seçilmesi muhakkak ki büyük bir şereftir. İhtimâl ki, Ebû Sufyân bu şerefe lâyıktı. Çünkü meş­hur müverrih Sâbit'ül-Bunanî (Tabündendir), bize İs-larmn ilk günlerinde Hz, Peygamberin (S.A.) sokak ço­cukları ve diğer avama mensup kimseler tarafından izâç edildiği zaman melce olarak Ebû Sufyân'ın evi­ni sık sık kullandığına., zira Ebû Sufyân'ın misafirini anlayıp müdafaa edebiimek için gerekli kültür ve ce­sarete sahip olduğuna dair malûmat vermektedir. [249] Hz. Peygamber (S.A.) bunu unutamamışti; mezkûr hareketi ise evvelkinin bir mükâfatı idi.

NECC/6

Mekke'nin fethi

KROKİSİ

Mekke'nin Fethi ile İlgili yürüyüş hattını gösteren bir kroki.

MEKKE'NİN FETHİ

165. Bu sırada, Mekke'de tecrübeli ve nüfuz sa­hibi bir kimse bulunmuyordu: Ebû Cehl ölmüş, Hâ-lid'ubn Velîd ve Amr' ubn'uI-As Müslüman olmuşlar, Ebû Sufyân anî olarak ortadan kaybolmuştu  (arze-dildiği gibi kendisi Müslümanların eline düşmüştü). Şayet hâlâ varsa, müttefiklere yardım için haber gön­derecek kadar da vakit kalmamıştı.   (Ebû Cehl'in oğ­lu) İqrime gibi bazı genç kumandanlar, şüphesiz ba­zı mukavemet hareketlerine kalkıştılar. Onlara ken­di  kılanlarına  mensup  kimseler yardım  ediyorlardı. Âteşin bir kumandan olan Hâlid'ubn Velid'in idare­sindeki Müslüman askeri birlikleriyle bunlar arasın­da bazı sokak muharebeleri cereyan etmiştir. Mama­fih, ekseriyet itibariyle Mekkeliler, Ebû Sufyân'ın al­mış olduğu teminata ve onlara tavsiye ettiği şeylere ve sulh yoluyla ve kan dökülmeksizin icra edilecek bir işgal vaadine inanıyorlardı.

166. Ebû Sufyân, şayet derhal kuvvetlerini teş­kil edip bir mukavemete kalkışsa bile, bu onun için çok geç bir davranış   olacaktı.   Zira Hz.  Peygamber (S.A.), kendi birliklerini fiilen Mekke'ye doğru hare­kete geçirip, şehrin iyice yakınlarını tamamen işgal etmeden evvel, onun İslâm ordusu karargâhını ter-ketmesine müsaade etmedi. [250] Ebû Sufyân'ın gönüllü­lerini  toplayıp  harekete  geçmesi veya yakınlardaki müttefiklerine —şayet hâlâ kaldıysa— yardım için bir haber göndermek ve onların yardımlarını  talep etme meselesi   mevzubahis   olamazdı.   Ebû   Sufyân, Mekkelilerin itimadım kazanmış bir liderdir. O, şu­na samimî olarak inanıyordu ki, böyle bir mukave­met hareketi neticesiz ve son derece faydasızdı; tarihçiler tarafından-nakledilmiş olan, on,r) ^ansı ue bu meseleyi münakaşaları, bu. kanaatini -jicseitirm»k-tedir. Hasımlarının mukavemet edilmez Gnerme bir de onların inanılmaz merhamet ve >fkatlerinin eklenmesi, bu çok nâzik anda Mekkelilc, özerinde o kadar derin tesirler bıraktı'ki, onların Lia™«  i,.,™ Uclilıci   ivdiği beslemekte oldukları kin ve düşmanlık h^\er\ bir an­da yepyeni bir kalıba dökülerek en mü.<;|je, . . tarza inkılâp etmiş oldu.[251]

 

Hz. Peygamberin  (S.A.)  Müslüman Ordu Birliklerine Vaziyet Aldırması:

 

167. Mekke, her taraftan dağlarla Vıvr;ii bir va_ dide kurulu bir şehirdir. Şehri, kuzey - ı>smey istika­metinde kateden bir tek ana yol vardır  u..çide iki talî yol bağlanır ki, biri Hacûn, f|j£eri yoludur.

168. Müslüman  ordusunun büyük l!!gm,   araıa_ rında Hz. Peygamber (S.A.) olduğu haltı,, kuzey isti. kametinden ilerledi. Yukarı şehir denen y      (Ma'lât) bu tarafta yer almaktadır. Diğer   bir   f|Rj,erî   birlik Zübeyr'ubn'ul-Avvâm idaresinde Kadâ' y01ü üzerinden ilerleyerek düşmanın deniz sahiline, Vâ iti   lLliriaı   yüluyla kaçmasına manı oluyordu. Diğer ki   ,..   ...

öuyuK askerı birlik, şehre güneyden Lıt yolunu  ı,akiben girdi ve Mesfele'yi  yani  aşağı şehir denen  ı,,ıntakayı 

gal etti. Muhtemelen bu bir süvari kıtj diğer ordu birlikleriyle aynı zamanda £ıre sehre girebilmek  için  bunların çok  çabuk  ş^udan dolaşmaları icap etmektedir. Bu dü Güncemiz, bu birliğin süvari kuvvetlen kumandanı Hâij^.

in kumandasında sevkedilmesi vakasiyı, mektedir. Diğer bir birlik de Hacûn 'u üzerinden şehre girmiştir. Bunlar aynı zamanda Cidde'ye oldu­ğu kadar, Yemen istikametinde dfe düşmanın kaçış yolunu kapamakla vazifeliydiler. [252]

169. Diğer bütün  askeri  seferlerde  olduğu  gibi bu   sefer  münâsebetiyle  de  bir  parola  ittihaz  edil­mişti"[253]

170. Ordunun   safları   ve   kademeleri   titizlikle tanzim edilmişti. Hususî bir subay (Vâzi1), bütün bu işlere  nezaret  Ediyordu [254]  Hz.  Peygamber   (S.A.)   bu vazifeli vasıtasiyle talimatını veriyor ve onunla emir­lerini   icra   ettiriyordu.   İbn   Hişâm'm   kitabının   aynı sahihlerinde  Mekke'nin en  yüksek  tepelerinden  gö-rülürcesine, islâm ordusunun şehre girişinin pek öz­lü bir şekilde  tavsifi  bulunmaktadır. Hakikatte  Hz. Ebû Bekr'in babası Ebû Kuhâfe, o sırada Mekke'de yaşamaktaydı. Kendisi âmâ idi. Bir yabancı ordunun şehre hücuma geçtiğini haber alınca, kız torununun elinden tutarak yüksek bir tepeye çıktı ve torunun­dan  gördüğü  her şeyi kendisine  anlatmasını istedi. Küçük kız, ona Vâzi'nin nasıl safları ve kademeleri ayarladığını vesair  teferruatı  aynen nakletti.  Niha­yet kızın «askerlerin nasıl yayılıp ilerlediğini» anlat­ması üzerine: «haydi, çabuk eve gidelim; hareket ha­linde bir ordunun eline geçmek tehlikelidir» dedi.

171. Böyle, dört bir taraftan harekâtta bulunan bir orduda Baş Kumandanın olup bitenlerden haber­dar olma ve her şeyi tam ve lâyıkiyle elde tutması hususunda hakikaten fevkalâde   maharet   ve   teşkilâtçılığı görülüyordu. Hz. Peygamber (S.A.) yeni ta­limatlar vermenin ve müdahalelerde bulunmanın lü­zumlu olduğu yerlerde derhal işi ayarlıyordu. Şeh­rin işgalinin son safhalarına doğru subaylarından bi­ri, kendi emrindeki askerlere, «bugün artık mağrur Mekke'nin başının öne düşeceği ve şehrin yağma edi­leceğine dâir» imâda, bulunması üzerine hemen Hz. Peygamber (S.A.) geldi, meseleyi öğrenir öğrenmez mevzuubahis subay derhal kumandanlıktan alındı [255] ve bu vazife başka bir kimseye [256] tevdi edildi. Hz. Peygamber (S.A.) dedi ki: «Hayır! Mekke'nin şeref ve haysiyeti asıl bugün artacak. Madem ki orada îs-lâmm kıblesi mevcuttur, müessestir; bu yüzden her ne suretle olursa olsun onun kudsiyetine tecavüz edil­meyecektir». Bunun üzerine şehirde sulh, sükûn ve nizam işini sağjamak üzere umumî bir tebliğ yayın­landı.

172. islâm ordusunda herbir askerî birlik, tabii bir taksimat üzere teşkil olunmuştu; yâni herbir ka­bile ayrı bir birlik,, ayrı bir takım teşkil ediyordu. Filhakika, Mekkeli Müslüman Muhacirler, Medineli Ensâriler, Eslemîler, Gifâriler ve diğerleri herbiri ay­rı ayrı olmak üzere müstakil askeri birlikler, kuvvet­ler olarak tertib olunmuşlardı. Bununla beraber, du­rum o tarzda ayarlanmıştı ki bütün bu ayrı zümreler, aynı makinenin çeşitli parçaları gibi bir tek gayeye hizmet eder şekilde muntazam çalışmışlardır. Bu şe­kilde bir tertip ve teşkil, psikolojik bir tesir uyandır­ma imkânlarına sahiptir; bu tarzda tertip ve teşkil edilmiş askeri birlik ve takımlar, o devirdeki herhan­gi bir insan üzerinde kuzey - batı Arabistan'ın bütün kabilelerini temsil ediyormuş gibi muazzam bir tesir husule getirir.[257]

 

Hz. Peygamberin (S.A.) Mekke'ye Girişi:

 

173. Mekkeli Muhacir, Peygamber Muhammed Mustafâ (Sallallahü aleyhi ve sellem), şimdi doğum yeri olan bu şehre muzaffer bir Kumandan olarak dönüyordu. Hariçte peşini bırakmamış olan hemşeh­rileri tarafından maddî ve mânevi ağır ıstıraplara duçar edilerek tam sekiz sene geçirmişti. Şimdi işe, zafer kazanmış bir ordunun başındaydı; buna rağ-' men tavır ve hareketleri ne şekilde olmuştur? Diğer herhangi bir tiran gibi kibir ve azamet dolu, Kadiri Mutlak, bütün sebeblerin Sebebi olan Allahı unut­muş, gururundan sarhoş olmuş bir halde miydi? Ha­yır!.. O bütün bunlardan tamamen uzaktı. İbn Hi-şam'ın kitabının 815'inci sayfasında da anlattığı gi­bi, o, hakikatte gayetle çekingen bindiği devenin sır­tında sık sık secdeye kapanıyor, lütfettiği bütün bu şeylerden dolayı Tek olan Allaha şükrediyordu. Her­kese şâmil olmak üzere umumi af ilân ediyor, geçmiş­te mâruz kaldıkları maddî ve mânevi ıstırablardan intikam alma düşüncesi yerine sulhu yayınlıyor; bu­nunla hakikatte Allanın, muttaki olan mü'minlerden beklediği şeyi gösteriyordu. Kur'ânm 2. Sûre, 58. âyet ve 7. Sûre, 161. âyette, Allah şöyle buyuruyor: «Şu Şehre girip, dilediğiniz yerden istediğinizi bol bol yi­yin, kapısından secde ederek girin ve Umumî Af ( ~ Hıtta) deyin-. Taberî'nin Te'rih adlı eserinde de ga­yet güzel belirttiği gibi [258], Peygamber Mûsâ  (aleyhisselâm) devrine ait askerlikle alâkalı bu ilâhi emirle­ri, Amâİıkalı'larla olan savaşlarında Yahudiler gerek­tiği gibi yerine getirmekten uzak kalmışlardır. Hz.. Muhammedin (S.A.) «Harp Peygamberi» olması ve fakat bunun yanında, harplerinde bile «Rahmet Pey­gamberi* olduğunu isbat etmesi mukadder kılınmış­tı. Evvelce zikri geçen bir hadiste şöyle denmekte­dir : «Ben harp peygamberiyim, ben Rahmet pey­gamberiyim»[259]

174. Kur'nda 48.  sûrenin 24-25.  âyetinde şayanı dikkat bir   vak'a   zikredilmektedir.   Zaferden   sonra, inatçı   düşman   askerlerinden   bir   kısmı,   şehrin   iç kısmında İslâm ordusuna karşı ciddi  bir pusu kur­muştu;   mezkûr   âyetlerde,   Allahin   onları   bu   inatçı düşmanlardan nasıl kurtardığı hatırlatılmaktadır  Bu vakada  dahi   «Rahmet Peygamberi»,   suçluları  affet­mek fırsatını zayi etmemişti.

Hz. Peygamberin (S.A.) «affı umumî» ilân etmesi:

175. İşgalin  hemen   akabinde insan  yapısı  ilâh­lar, lâyık oldukları  «seviyeye»  indirildiler.  Ebû Suf-yân'ın evinde ise durum  hakikaten insana heyecan vericiydi:  Karısı   korkusuz   Hind,   evindeki   putlara vurmaya ve onları parça parça etmeye ve bu arada: «Sizden ne fayda gördük;  biz nasıl oldu da bunlara inanarak aldandık"  diye  sık  sık haykırıyordu.  Aynı Hind, yüzü örtülü bir şekilde, şehrin diğer kadınları ile beraber, İslama girmek   üzere   Hz.   Peygamberin (S.A.)  huzuruna geldi. Bu esnada cereyan eden mu­havere cidden çok alâka çekicidir:

—  «Çocuklarınızı öldürmemeye  söz  veriyor mu­sunuz?»

—  «Biz onları çocuklar olarak yetiştirdik, onları Bedr savaşında öldüren sizsiniz.»

—  «Gayri   meşru   münasebetlerde bulunmamaya ve zina etmemeye söz veriyor musunuz?»

—  Hür doğmuş bir kadın bunu yapabilir mi hiç?»

—  «Hırsızlık yapmamaya söz veriyor musunuz?»

176. Bu sualler üzerine Hind nâçâr kaldı ve an­ladı ki İslâm, sadece siyasî bir lüzumdan ibaret de­ğildir; o aynı zamanda insanın ferdi ve içtimai ha­yatına hâkim bir kaideler külliyesidir ve dedi ki:

—  «Ya Resûlullah!  Hırsızlık hakikaten kötü bir şeydir. Fakat, şimdi düşün: Kocam çok hasis ve cim­ridir; evimin zarurî ihtiyaçları için bazı bazı kocam­dan bir miktar para çalmak mecburiyetinde kaldım...»

Hz. Peygamber (S.A.), gülmekten ve şunları söy­lemekten kendini alamadı:

—  «Pek âlâ haklısın, işte böylesi yasak değildir."[260]

177. Bu  bahsi,  Hz. Peygamberin   (S.A.)   fethedi­len şehirdeki son durumunu da zikrederek kapıyoruz. İşgali takip eden günde, sulh, sükûn ve asayiş şehre hâkim olunca cemaatla kılman namaza imamlık et­ti; bu durum  şehirdeki putperestler tarafından me­rakla takip edildi. Namazdan sonra, Kabe etrafındaki sahada  toplanmış  olan  hemşehrilerine  bir hitabede bulundu ve bunlara, gerek kendisine ve gerekse as­habına neler yaptıklarını hatırlattı ve onların ne ka­dar haksızlık ve adaletsizlik yapmış olduklarını İzah etti. Son olarak, onlara artık kendisinden ne bekleyip, ümit ettiklerini sordu. Kısa bir duraklamadan sonra devam etti:

«Bugün, artık hiçbir şeyden mes'ûl değilsiniz. Gi­diniz, hepinizi hür addediyorum.» [261] Anî olarak Mekke'nin havası değişti ve akşama doğru hemen bütün halk İslâmı kabul etti. Onlar hiç bir şeyi böylesine derin, böylesine samimî bir şekil­de kabul etmemişlerdi. Hem onlar, şimdi mağlûp edilmiş ve işgal altına girmiş bir memleketin ahâlisi değiller, haklar ve vazifeler hususunda, zaferi kaza­nanlarla tamamen müsavi vaziyetteydiler. Bir şehrin fâtihi, Allanın Resulü olursa, böylece, en küçük bir ifrat hareketi dahi ortaya çıkamaz. Bu siyâsete bir ışık tutacağını umduğum şu, hâdiseyi nakletmeyi fay­dalı bulurum: Hz. Peygamber, henüz yukarıda zik­rettiğimiz hutbesine başlamamıştı. Müezzin Bilâl'ûl-Habeşî (R.A.), Kâbenin damına çıkmış namaz için ezan okuyordu:

«Allahu Ekber, AUahu Ekber...»

Mekkeli bir putperest olan Attâb'ubn Esid. arkadaş­larından birinin kulağına eğildi ve dedi ki: «Allaha şükür ki babam şimdi hayatta değil; şayet o, şu si­yahinin mukaddes Kabe'nin damına çıkıp anırdı-ğını işitseydi, buna katiyen tahammül edemezdi.» Biraz sonra. Affı Umumînin ilân edildiğini işiten ay­nı Attâb, galeyana geldi ve anî olarak ileri fırladı. Hz. Peygambere (S.A.) yaklaşarak şöyle dei: «Ben Esîd'in oğluyum, Allahdan başka Allah olmadığını ve senin de onun elçisi olduğunu tasdik ederim.» Hz. Peygamber (S.A.) cevap verdi: «Pek âlâ; seni Mek­ke valisi yaptım.» Biliyoruz ki askerlerinden hiç birini Mekke'de garnizon tesis etmek için bırakmaksı­zın Hz. Peygamber (S.A.), gayet kısa bir zaman için­de Medine'ye çekilmiş ve Mekke'nin idaresini gördü­ğümüz gibi, henüz İslâmı yeni kabul etmiş bir Mek-keliye bırakmıştı. O, sonradan buna asla pişman ol­mamıştır. Bütün bunlar, insan kalbinin nasıl kaza­nılacağını gösteren apaçık vâkı'alardır.[262]

 

6- HUNEYN VE TÂİF SAVAŞLARI

 

(H. 8.  Yıl. Şevval / M. Aralık 629)

Hııneyn Mevkii Ne Tarafa Düşer:

 

178. Bizzat ismi Kur'ân'a geçmekle ebediyete in­tikal eden meşhur ve mühim bir meydan muharebesi olan   Hımeyn   savaşının   daha   İslâmın kuruluşunun ilk  günlerinden   itibaren   unutulmaya   yüz    tutması calibi merak bir şeydir. Eski tarihçiler ve coğrafya­cılar, bu savaşın yerini tam ve doğru olarak tesbit edememektedirler.  Bazıları, meselâ Maqrîzî gibi [263], bu mevkii Mekke'den bir günlük mesafe, yani yirmi beş kilometre olarak, diğer bazı müverrihler ise bu ye­ri, mukaddes beldeden dört günlük mesafe olarak ta­rif ederler. Bir kısmı da bu ikisi arasında rakamlar ileri sürerler ki bu sırada yani Fethin akabinde Hz. Peygamber   (S.A.), bu son  zaferini sağlam esaslara bağlamak ve Feth'i, İslâm Devletinin iktisadî ve siya­sî  prensiplerine göre   itmam   etmek   için   Mekke'de meşgul bulunuyordu.

179. Bu gibi ihtilâfların sebebini bulmak zor de­ğildir : Huneyn mevkii meskûn olmayan bir nımtaka idi. Hz. Peygamber (S.A.) Hâvâzinîler ile karşılaş­mak üzere, ordusu ile birlikte bir sefere çıkmıştı. Sa­bahın erken saatlerinde, dar bir vadiden geçerlerken İslâm ordusu, düşman tarafından anî bir hücuma uğ­radı. Bu arızi vakıa bir yana, ne evvelce, ne de bun­dan sonra hiç bir münâsebetle Huneyn, tanınan, bili­nen bir yer olmuş değildir. Burasının susuz, otsuz, göçebe topluluklarına bile cazip gelmeyen yaban bir mıntaka olduğu muhakkaktır.

180. Son birkaç sene.zarfında, birçok ilim adamı ve en sonuncu olarak Şekib Arslan, Bâ Selâme ve di­ğer kimseler, Huneyn mıntakasmı keşfetmek için te­şebbüslere giriştiler. Pek tabiîdir ki, her biri>ayrı ne­ticelerle,  birbirleriyle  asla uzlaşmayan çeşitli görüş ve kanaatlara vardılar. Bu mütehassıslar umumiyet­le araştırmalarım Tâif - Mekke anayolu üzerinde yap­mışlardır. Bu suretle onlar, Hz. Peygamberin  (S.A.) askeri  seferlerinde  daima,  düşman üzerine ilerleyi­şinden hasımlarının haberdar olmamasını teminat al­tına almak için, asla ana yolları takip etmemeyi şiar edindiğini nazarı itibara almamaktadırlar.

181. Bâ Selâme, bu işi yapacak en iyi kimseydi; bu topraklarda dünyaya gelmiş ve 1946 yılında ölü­müne kadar, Saudi Arabistan'ın Mekke parlamento­sunda âzalık etmiş ve dört ciltlik Hz. Peygamberin (S.A.) hayatına dair bir eseri olan ve seyahatten hoş­lanan, hakikî bir memleket evlâdıydı. Havaliyi gayet iyi tanımaktaydı. O, eserinde,   bu   tarihi   mm takayı araştırmak ve bulmak için epey bir zaman harcadı­ğını yazmakta ve bu mahalli bugünkü Necd  otomo­bil yolu üzerinde, Mekke'den takriben yirmi beş ki­lometre  mesafede  bir nokta  olarak göstermektedir. Onun çizdiği bu yolu takip ettim; itiraf etmeliyim ki, 12.000 kişilik bir ordunun, üstelik de Hz. Peygamberin (S.A.) kumandasındaki bir ordunun düşman okçu­ları tarafından pusuya düşürülebileceği hiç bir mü­sait mahalle raslamadım. Sonra buradan, îslâmdan evvel her sene bir panayırın kurulduğu tarihî meş­hur Zu'1-Mecâz kuyusuna geldim. Burada Kureyş gö­çebe kabilelerinden biri yaşamaktadır. Göz alıcı ve sanatkârane işlenmiş elbiseleriyle derhal diğer gö­çebelerden tefrik edilen bu kabileye mensup kızlar, otomobilimizin suyunu, seve seve ikmâl etmemize yardım ettiler. Bu kuyu, Arafat'ın kuzeyinde ve Ara­fat ile şimdiki Necd otomobil yolundan biraz sapa talî bir havalide bulunmaktadır. 1932 ve 1939'da Hi­caz'a ilk ziyaretlerimde, Huneyn mıntakasmı tayin etmek için teşebbüs ettim, hattâ bir defasında Kara' Dağı üzerinden Taife olan yüz yirmi kilometrelik me­safeyi bir merkeble katettim; gayem, yolda Huneyn'i araştırmaktı. Huneyn savaşı ile alâkalı olarak tari­hin kaydettiği Evtâs v.s. mahallen de bu yol üze­rinde aradım, durdum. Bütün bunlar boşa gitti; bu araştırmaların devamını, bizlerden daha çok imkân ve müsait şartlara mâlik olacak olan müstakbel araş­tırıcılara bırakıyorum.[264]

 

Muhtemelen  Huneyn,  Tâ'ifin 50-60 Km. Kuzeydoğusunda Bulunmaktadır:

 

182. Sultan II. Abdülhamîd devrinde «Hicaz De­miryolları İdaresi» tarafından hazırlanmış olan hari­taya kısaca bir göz atalım. Her ne kadar pek fazla itimada şayan olmasa bile bu harita, bize Evtâs na-mıyla  [265] bir yer vermekte ve bunu Tâif şehrinin kuzeydoğusunda, 50-60 kilometrelik bir mesafeye yerleştir­miş bulunmaktadır. Ben, bu havaliyi ziyaret edeme­dim, bununla beraber, Huneyn yeri için yapılan araş­tırmalarda gösterilen yerlerin en mâkulü olarak ha­ritadaki bu mezkûr yeri kabul etmekteyim; sebebini de şimdi izah edeceğim :

183. Evvelce de izah edildiği gibi, bütün eski mü­verrihlerin de naklettiklerine göre [266], Hz. Peygamber (S.A.) Tebûk seferi müstesna, her defasında şaşırtı­cı ve aldatıcı istikametlerde yola çıkmıştır. Önce, aksi istikamette yola çıkıyor, epey gittikten sonra, yarım daire şeklinde çark ederek esas seferdeki hedefin istikametini alıyordu. Bununla beraber, aynı zaman­da ihtiyatî tedbir olarak her zaman kullanılan yol­ları değil, aksine, az istimal edilen düşmanın şüphe-lenemiyeceği geçit ve bölgeleri tercih ediyordu. Hz. Peygamber (S.A.) Mekke'yi fethettikten sonra, Hevâ-zin kabilesinin İslâm topraklarına hücuma hazırlan­dıklarını haber aldı. [267] Hz. Peygamber (S.A.), bunun üzerine hemen tebdili kıyafet etmiş bir subayını He-vâzin kabileleri arasına gönderdi. Burada, birkaç gün geçiren ajan, düşmanın hakikaten pek yakın bir za­manda hücuma geçeceğini tesbit etti. [268] Bunun üzeri­ne Hz. Peygamber (S.A.) düşmanı, kendi arazisinde iken yakalamak üzere Mekke'den hareket etti.

184. Huneyn'in Mekke'den bir günlük mesafede olduğu şüphelidir. Düşmanın Mekke yakınlarına bu kadar sokuluşu ve İslâm haber alma teşkilâtının bun­dan bihaber olması, o devrin şartları nazarı itibara alınırsa, uygun düşmez. Bundan başka, «dört günlük mesafededir» görüşü de muvafık değildir; çünkü, Hu­neyn karşılaşması her iki hasırım tam yan yolların­da bir nevi buluşma yeri gibi bir mahzara arzetmek-tedir. Bu arada, Tâ'if in bile Mekke'den deve ile iki -üç günlük bir mesafede bulunduğunu düşünmek icab eder. Hevâzinîlerin arazileri Mekke'de dört günJ lük mesafede olduğuna göre Huneyn karşılaşması­nın Mekke'den 50:60 km. mesafede cereyan etmiş olması icab etmektedir.

185. Huneyn savaşının, Evtâs dağı yakınında ce­reyan ettiği söylenmektedir. [269] Bugünkü nesil bu ismi dahi unutmuş vaziyettedir. Diğer kayda değer bir ma­lûmat da şudur  Huneyn'den alınan ganimet, Hz. Peygamber (S.A.) tarafından muhafaza edilmek üze­re Ca'irrâne'de bırakılmıştı. [270] Çünkü, etrafı kale du-varlariyle çevrili Tâ'if şehrine sığınmak üzere kaçan düşmanı takip eden Ordunun ağırlıklarından kurtul­ması icab ediyordu. Bu münasebetle, kaynaklarda zikredilen Ca'irrâne bize, Huneyn'in Arafatta veya şâir yerlerde değil, bu istikamette araştırılması ge­rektiği fikrini telkin etmektedir. Her neyse kaynakla­rımız, Tâ'ife doğru kaçan düşmanın takib edilmesi sı-rasında, Hazreti Peygamberin (S.A.) Nahle-Yemeniy-yeden geçerek Liyye'ye vardığını nakletmektedirler.[271]

Ca'irrâne ve Nahle ve Qırn'dan geçirilecek olan bir hat, yarım dâire teşkil etmektedir; Liyye ise Tâ'ifin gü­ney doğusunda, Mekke'nin tam aksi istikametinde, eskiden'olduğu gibi hâlen de Tâ'ifin meşhur bir ke­nar mahallesini teşkil etmektedir.

NAHLE

MEKKE

Huneyn savaşı için takip edilen muhtemel yürüyüş plânı.

186.  Hatırlanacak  diğer bir şey de 1939'da ev­lerinde misafir kaldığım kimselerin bana kafi olarak söylediklerine göre   Hevâzin göçebe kabilelerinin hâ­lâ Tâ'if den üç günlük mesafede yaşamakta oluşla­rıdır.[272]

 

Hz. Peygamberin (S.A.) Askerî Yürüyüş Yolu:

 

187. Öyle zannediyorum ki şimdi biz,    Hz. Pey­gamberin  (S.A.Π  bu seferinde katettiği askeri yürü­yüş yolunu sarahaten takip edebileceğiz. Hz. Peygamber  (S.A.), Hevâzinilerin Tâ'if halkı ile birleşmesine mâni olmak  istiyordu.  Önce,  Mekke'yi kuzey istika­metinde terk etti... Bir müddet sonra, kuzey doğu isti­kametine kıvrıldı ve bir yarım daire çizmeye başla­dı.    İşte, bu sırada, Huneyn havalisinde düşman ile karşılaştı.   Düşmanın  burada  kurmuş  olduğu  pusu, hiç de beklenmeyen bir darbe teşkil ettiğinden, önce muvaffak oldu. Fakat, Hz. Peygamber (S.A.) yine ör­nek bir hareketle darbe tesirinden yavaş yavaş sıy­rılarak Müslümanları tekrar bir araya getirdi. Hevâ-ziniler, sayısız zigzaglar halindeki vadilerin koruyu­culuğu  ve  avantajından istifadeyle  kaçmaya başla­dılar; takib edenlere asla karşı koyamayacak bir hal­deydiler.   Müverrihlerin   verdikleri   malûmata   göre, düşman beraberinde   kadınlarını,   çocuklarım, hattâ bütün koyun ve deve sürülerini alıp getirmişti; onlar, bu saydıklarımızın zafer veya ölüm tahakkuk edene kadar, askerlerin bütün gayretleriyle savaşmalarına müessir olacağını düşünüyorlardı.  Fakat bu düşün­celeri, iyi tâlim ve terbiye görmüş disiplinli İslâm or­dusu karşısında neticesiz kalmıştır. Sonunda da bü­tün kadın ve çocukları, hayvan sürüleri, bu askerle­re ganimet olarak kaldı. Hz. Peygamber  (S.A.), ga-nâimi  Ca'irrâne'de muhafaza edilmek üzere  Mekke istikametinde  bir subayın   muhafızlığı  altında  yola çıkardı; gayesi, daha kolaylıkla hareket edebilmekti. [273] Aynı şekilde yarım dâire biçiminde bir yürüyüş hat­tı takip edilerek Tâ'ifin doğu güney doğusunda yer alan Liyye'ye varıldı ve buradaki kale tahrip edildi. [274] Bahçeli ev ve bostanlardan müteşekkil bu müreffeh kasaba, büyük bir iktisadî ehemmiyet taşıyordu. Buranın kaybedilmesi, Tâ'if halkı için pek elim bir ne­tice olmuştur. Bundan sonra Hz. Peygamber (S.A.), etrafı surlarla çevrili Tâ'if şehrini ordugâh kurmaya ve manevra yapabilmeye müsait geniş bir araziye ba­kan tarafından muhasaraya başladı. Bu harbin Müs-lümn şehitler mezarlığı, bugünkü İbn Abbâs Camii Kebîrinin yanında bulunmaktadır; burası aynı za­manda Müslüman ordusunun çadırlı ordugâhını kur­duğu mahaldir.[275]

 

TÂ'İF KUŞATMASI

 

Tâ'if  Ve Etraf Bölgenin Tavsifi:

 

188. Tâ'if, Vadi Vacc üzerinde kurulu, yağmur yağma zamanları, içinde su bulunan bir nehirle yarı yarıya muhat ve etrafı surlarla çevrili bir şehirdir. Bir sayfiye yeri olup, denizden yüksekliği 900 metre kadar vardır. Mekke ile irtibatını sağlayan üç yolu mevcuttur. En kestirmesi Arafattan geçer, Kara' Da­ğına tırmanır. Sadece merkep ve katırların aşmaya cesaret edebilecekleri 80 -100 km. uzunluğundaki bu yol, bu vasıtayla yirmi saatte kat'edilebilmektedir. Öğleden sonra, geç vakit Mekke'den ayrılan bir kim­se, devamlı bir hareketle gece yarısı Kara' Dağına varır ve burada tevakkuf ederek sabahleyin erken­den tepeler üzerinden yola devamla öğleden sonra Tâ'if'e varabilir. Diğer bir yol Ca'irrâne üzerinden de­velerle katedilmektedir ki, ben bu yoldan Tâ'if'e şah­sen gitmedim. Tâ'if'e gidebilmek için, üçüncü olarak Vadi Na'mân ve Mesîl üzerinden bugün (1939) mo­torlu vasıtaların kullandıkları yol vardır ki 100 -125 km. olan bu yolu vasıtalar üç saatte almaktadırlar.

Vadiler geniş ve düzdür, yolda hiç bir lanmamaktadır. maniaya rast-

189. Eski Arabistan'ın diğer bütün şehirleri gibi, Tâ'if şehri de o zaman, birçok kasabalardan müte­şekkildi. Bunlardan her biri, iki yüz veya dört yüz veyahut bin beş yüz metre gibi aralıklarla kurulu idiler ve her birinde ayrı bir kabile (kılan) oturuyor­du. Bu yerleşik durumların veya kasabaların hepsi ayn bahçelere, tarlalara, hisarlara ve tarassut ku­lelerine sahiptiler. Bu satırların yazan, bu neviden kasaba harabelerine 1939 yılında, mahallinde bizzat rastlamıştı. Bu bahçe ve çiftlikler, bunlar arasında geçen Vadi Vacc tarafından sulanmaktaydı. Bu ne­hir, aynı zamanda surlarla çevrili şehrin tam kıyısın­dan geçmektedir. Ancak havaliye yağan yağmurlar kısa zamanda bu nehrin yatağı vasıtasıyla boşaltıl­makta ve senenin ekseri günleri ise kuru kalmakta­dır. Mamafih toprak altı su yatakları zengindir; bir nevi borulu kuyu vasıtasiyle eski devirlerde bu yer­altı sulan, mebzûlen satha çıkarılmakta ve arazî su­lanmaktaydı ve hâlen de bu usul tatbik edilmekte­dir. Bu borulu kuyulardan gelen sular arklara veril­mekte, tarlaların ve bahçelerin sulanmasında bun­lar ihtiyaca kifayet etmektedir.

190. Çok eski devirlerden birinde, buranın şef­lerinden biri, îran hükümdarının teveccühünü kaza­narak buraya bir mühendis gönderilmesini temin et­ti. Bunun yardımı ile, etrafı kale ve tahkimatla çev­rili bir şehir meydana getirildi. Neticede «tâ'if» sıfatı (kelime mânası «etrafı duvarla kaplı»dır), kısa za­manda buranın ismi hâline inkılâb etti". [276] Umumiyetle bu mahallin diğer kısımları Vacc diye anılmakta­dır ki, genişlik itibariyle1 bazan Tâ'if i de içine almak­tadır. Arazinin münbit oluşu buraya çeşitli mıntaka-lardan insanların gelip yerleşmesine sebep olmuş­tur. Ancak, buranın hakikî yerlileri olanlar, buraya gelip yerleşmek istiyenleri «müttefik» olarak kabul etmekte kâfi derecede müsamahakâr davranıyorlar­dı. Bu yüzden İsîâmm zuhurunda, Tâ'if (yahut Vacc) şehrinde iki ayrı halk kütlesine rastlıyoruz: Benû Mâlik ve Ahîâf (kelime mânası  «müttefikler»).    c

191. Bu mahalle ait bize kadar gelen nakillere göre, Lât ve Uzzâ mabetleri etrafı surlarla kaplı olan şehirde   (Tâ'if)   bulunmaktaydı.  Ben  1939'da  bu  ma­betlerden birinin bulunduğu yerde resmî bir misafir­hane inşa edilmiş olduğunu ve ötekinin yerinde de bir şahsa ait büyük bir ikametgâhın inşa edilmiş ol­duğunu görmüştüm.

192.  Tâ'if te rastlanan bugünkü sûrlar, Türkler zamanından  kalmadır.   Fakat,  bunların  eski  temel­ler  üzerine   oturtulmuş  olması  kuvvetle   muhtemel dir. Çünkü, Hz. Peygamber  (S.Â.), devrinden kalan Tâ'if muhasarası sırasında şehit düşenlerin mezarla­rı hâlâ İbn Abbâs Camii Kebîri yakınında,  tam şe­hir sûrlarının dibinde bulunmaktadır.  (Sonradan Hz. Peygamberin (S.A.) zabıt kâtiplerinden Zeyd'ubn Sa­bit dahi aynı mezarlığa defnedilmiştir.)   îbn Hişâm, eserinin 872. sayfasında, Hz. Peygamberin  (S.A.Π or­dugâhını şimdiki  «İbn Abbâs  Camiinin»  bulunduğu yere kurduğunu beyan etmektedir.[277]

 

Hz. Peygamberin   (S.A.)  Muhasarada Kullandığı Harp Âletleri Hakkında Bilgi:

 

193. Arab Yarımadasında etrafı sûrlarla çevri­li sadece birkaç mahal vardır. Bu yüzden, ilk İslâm orduları için bir muhasara harbi biraz fevkalâdelik arzediyordu. Hayber kalelerinden sonra Tâ'if, Hz. Peygamberin (S.A.) karşılaştığı mukavemet etme kabiliyeti olan bu nevi sûrlu şehirlerdendi. Müslü­manlar, Haytıer'de mancınıkla atılan taşlardan epey zahmst çekmişlerdi. Bunlardan ders alan Hz. Pey­gamber (S.A.) tarafından, taş fırlatmak hususunda bu mancınıklar [278] ve keza muhkem - örtülü arabalar (debbâbe, debbûr, arrâde .yahut elle sürülen tanklar) Tâ'if sûrlarına karşı istimal olunmuştur. Keza Belâ-zuri'nin «Ensâb'ul-Eşrâf» adlı eserinde [279], Tâ'ifde kul­lanılan mancınığın Selmân'ul-Fârisî tarafından inşâ edildiğini ve debbâbe denen (örtülü, muhkem ara­ba) âletin denen yerden (az sonra izah edilecektir) Hâlid'ubn Said tarafından temin edildi­ğini bize bildirmektedir. Mamafih, İbn Sa'd'm eserin­de ise [280], gerek araba ve gerekse mancınığın Devsli et-Tnfeyl'ubn Amr tarafından getirildiği zikredilmekte­dir. İsimler münakaşalı olmakla beraber vak'a sabit­tir, aksi söylenmemiştir. Mamafih İbn Hişâm, «Sîre» adlı eserinin 869. sayfasında bir kıssa nakletmekte­dir. Buna göre, Tâ'ifli iki Sakîfi olan Gaylan'ubn Seleme ve Urvet'ubn Mes'ûd, Tâ'if harbine iştirak et­memişlerdir; kıssada şöyle denmektedir • «Muhkem (?) örtülü arabaların ve mancınıkların nasıl inşa edil­diklerini öğrenmek üzere CRŞ gittikleri için...» ve on­lar tam döndükleri sırada muhasara da esasen kal­dırılmış bulunuyordu. Aynı vakayı anlatırken tbn Sa'd daha geniş ve mufassal malûmat vermekte [281] ve bu iki kişinin îslâm dinini, henüz o sıralarda kabul etmemiş olduklarım, bunu daha sonra tahakkuk et­tirmiş olduklarım ilâve etmektedir. Acaba Tâ'ifliler, Hazreti Peygamberin (S.A.) bu son hareket ve te­şebbüsüne aynı tarzda bir mukabelede mi bulunma­yı düşündüler. Yani aynı âletlerle kendi ordularını da mı teçhiz etmeyi düşünmüşlerdi? Muhakkak ki mevzuubahis mancınıklar, İslâm ordusuna karşı kul­lanılabilirlerdi, fakat muhkem - örtülü arabalar ne işe yarayacaktı? Bu arabalar, cepheden girişilen hü­cumlarda ve göğüs göğüse yapılan savaşlarda çok zor kullanılırlar. Muhtemel ki, onlar bu arabaların imâlini, ileriki zuhurat ve ihtimalleri de düşünerek veyahut da kendi hemşehrileri için değil de, sırf bir müşteriye satmak ve ihrâc gayesiyle ticâret için öğ-«eniyorlardı. Hz. Peygambere (S.A.) gelince, o, en aşağı bir veya iki mancınığa sahip bulunuyordu. Bun­lar, bir evvelki yıl Hayber çenginde ganimet olarak alınan harp âletlerindendi. Selmân'in bunları tamir veya aynen bir kopyasını imâl etmesi muhtemeldir. Buna rağmen, şunu da söylemek icab eder ki, sadece bir veya iki ufak çapta mancınığın bu kadar geniş bir sahaya yayılan muhasara karşısında kullanılma­sının hiç de müessir olamıyacağı gayet açıktır. Haki­katen bunların kullanılması, Tâ'if in teslimi için yetmezdi. Üstelik Tâ'if'de müdâfî asker ve yiyecek stok­ları eksik değildi. Diğer yandan, düşman okları ve kızgın çiviler, İslâm ordusu içinde birçok zayiata se­bep oluyordu'. [282] Bu kızgın çiviler Müslüman askerler tarafından kullanılan tankların örtülerini bile deli-yorlardı. Bu esaslı müdafaa tedbirleri karşısında, şe­hir surlarını hariçten rahneler açmak suretiyle yık­manın imkânsızlığı anlaşıldı.

194. Gerçi düşman, göğüs göğüse çarpışmak üze­re sûrlar dışına çıkmayı düşünmüyordu. Fakat, on­ların kale burçlarından- attıkları oklar, bazan muha­rebe edenler arasında isabetlere sebeb oluyor, bil­hassa geceleyin ordugâhta korunaklar hâricine çı­kan askerler kayıplara uğruyordu. Belâzurî'nin En-sâb'ul-Eşrâf adlı eserinde [283], «Hz. Peygamberin CS.A.) yanında haşeb (tahta, odun)_ bulunduıduğu, bunlar­la Tâ'if muhasarasının devamı boyunca çadırının ei> .rafını çevirdiği»  zikredilmektedir.[284]

195. Neticede, muhasara sürüncemede kalıp ar­zu ecttleh netice istihsal edilemeyince, Hz. Peygamber (S.A.) iktisadi baskı çaresine başvurdu ve .şehir dı­şındaki Tâ'ifin ileri gelenlerine ait yüksek evsafta ve nâdir üzümler yetiştiren bağ ve bahçeleri tahrip edeceğini duyurdu. [285] Bu teşebbüs, düşman arasında büyük bir heyecan ve karışıklık yarattı. Neticede düş­man, onların tahrip edilmesindense, harp ganimeti olarak alınmasını teklif etti. Hz. Peygamber (S.A.) de bu emrinin fiilî bir netice doğurmaktan uzak ol­duğunu görerek onu geri aldı.

196. Hz.  Peygamber   (S.A.)   diğer bir baskı ça­resi olarak,  «Herhangi bir düşmana ait köle, İslâm dinini kabul ettiği ve İslâm ordusu safları arasına katıldığı takdirde, hür bir müslüman gibi muamele göreceğini» ilân etti. [286] Bu münasebetle birçok iltihak vak'alan vuku bulmuş ve bunlar İslâm Hukuk Mü-devvenatt arasına, müstakar ve kuvvetli emsaller ola­rak katılmıştır   (Aşağıda  2Ü7.  paragrafla  mukayese ediniz).

197. Bugünlere   ait  bir taktik   olmak  üzere  Hz. Peygamber  (S.A.)   muhasara etmiş olduğu şehrin et­rafında bulunan dikenli nebatların taze dallarını kes­tirdi ve gerek malzeme ve gerekse insanlar için giriş çıkışı imkânsız hale getirmek için sûrların münasip yerlerine koydurdu; bunlar aynı zamanda anî bir ge­ce baskınına veya başka türlü bir hücuma karşı ma­nia   teşkil   ediyorlardı.[287]

198. Kırk gün süren,bir muhasaradan sonra, Hz. Peygamber (S.A.)   çekilmeye, cephe savaşı ve demir, ateş gibi vasıtalar yerine, siyasî silâhlarla mücadele­ye devama karar verdi. Az ilende de göreceğimiz gi­bi, sonraki vak'alar bu usulün isabetini tamamen is-bât etmişlerdir.[288]

 

«CRŞ» Nin  Müşabeheti  Meselesinin  Münâkaşası;

 

199. Az evvel, CRŞ < = Cim, Râ, Şın diye adlan­dırılan bir mahalle dikkati çekmiştik. Burası hakikat­te «Curâş» yahut «Carş» mıdır? I) İbn Hişâm'a göre  [289] «Curaş» Tâif'in güneyinde, etrafı duvarlarla çevrili mahfuz bir şehirdi (Medine muğlaka, kelime mâna­sı : kilitli, yahut kapalı şehirdir); burada, Yemen men­şeli bazı insanlar oturmaktaydılar. Arap coğrafyacı­ları, bu havaliyi gayet yakından tanımakta ve bura­yı Yemen topraklarından saymaktadırlar. Mamafih ne olursa olsun bizim merakımızı çeken nokta, bu küçük ve alelade kasaba, harp âlet ve edevatı imâ­linde, Mekke, Medine ve hattâ Tâ'if'den daha ileride bulunuyor v0. bu tekâmül ile iftihar ediyordu. Bura­ya, diğer yerlerden insanlar, sadece mancınık ve elle idare edilen tanklar ve muhkem - örtülü arabalar sa­tın almak üzere değil, fakat aynı zamanda bunların yapımını öğrenmek için de gelirlerdi. 2) Hz. Peygam­berin (S.A.) Bizans toprakları içinde kalan Ürdün'­de kurulu «Carş» şehrine hususî murahhaslar gön­dermesi ihtimali mâkul addolunamaz. Hakîkaten «•Carş»in bir sanayi şehri olduğu hükmüne varmak pek münasiptir. Bugün, ondan kalan harabeler hâlâ onun eski büyüklük ve tekâmül seviyesine şehâdet etmektedir. Aynı zamanda, gayet İyi bilinmektedir ki Bizanslılar, bu şehir ahalisine, Arabistan toprakların­da yaşayan bedevilere harp donanımı ihraç etmeleri­ni sıkı sıkıya yasak etmişlerdi. Bundan başka, Mu'ta denilen yerde, son zamanlarda, Müslüman askerî bir­likleriyle Bizans kuvvetleri arasında bir çarpışma ce­reyan etmiş ve Müslümanların ağır zayiat vermesiy­le sona ermişti. Bu yüzden artık Müslümanlar, silâh satın almak üzere burada teşebbüse geçmeyi düşü­nemezlerdi. Ayrıca bu harp malzemesini bir aylık uzaklıkta bulunan Tâ'İf'e kadar nakletme zorlukları da nazarı itibara alınmalıdır. Mezkûr kıssayı bir ker-re de, «Tâ'iflilerİn ayni maksatlarla bu yere elçi gön­derdikleri»  şeklinde mülâhaza edecek olursak, Tâ'iflilerin İslâm Devletine kıyasen gerek sermaye ve ge­rekse sair kaynaklar bakımından çok âciz bir du­rumda bulunmaları dolayısiyle, hemen yakınlarında bulunan bir şehrin Ürdün'de bulunan Carş'den da­ha , tercihe şayan addedilmesi lâzım geldiği neticesi­ne varırız. Bundan başka, anlaşılıyor ki Hz. Peygam­berin silâh almak üzere vazifelendirmiş olduğu hu­susî murahhas heyeti, Yemenli Ezd kabilesinin aşi-nâsıydı. Bunlar, Yemen'in bir şehri olan Cureş'de, şüphe ve düşmanlıkla karşılanabilecekleri Bizans ara­zisi üzerinde bulunan Carş'dakinden daha fazla nü­fuza ve itibara sahib olabilirlerdi. Yemenliler, Hicaz ahalisinden daha fazla talîm ve terbiye görmüş, kül­türlü, yetişkin kimselerdi. Bu yüzden, onların sade­ce şehirlerinin etrafını kaim duvarlarla çevirmekle iktifa ettiklerini zannetmek yanlıştır. Ahalî Hıristi­yan olsun, Yahudi olsun, aynı zamanda marangoz­luk mesleğine âşinâ, hafif mancınık ve muhkem ör­tülü araba imâline muktedir insanlardı. Hayat hikâ­yesine baktığımızda, marangozlukla zerre kadar ilgi­si olmayan Selmân'ul-Fârisi'nin bile bir mancınık yapmaya muvaffak olduğunu düşünecek olursak, Cu-reş ahâlisinin de bu sanatta ileri olduğu iddiasını ni­çin reddedelim? Bu arada, Hindistanlı Müslüman bir âlim olan Şibli Nu'man'i, ayrı bir görüşle bu «CRŞ»nin Ürdün'deki Carş şehri olduğunu ileri sürmektedir. Eminim ki, kendisi bunu söylerken yukarki mülâha­zaları hiç nazan itibare almamıştır. Hakikaten onun büyük bir eseri olan Sîret'un-Nebî [290] adlı kitabında bu noktayı hiç münakaşa etmeksizin sadece Suriye'deki (Ürdün) Carş şehrine atıfla iktifa etmektedir.[291]

 

Hz. Peygamberin (S.A.) Mağlûp Hevâzinîlere Karşı Gösterdiği Muamele Tarzı:

 

200. Neticede   Hz.   Peygamber,   S.A.)    Mekke'ye dönmeye karar verdi ve yolda Ca'irrâne'ye uğraya­rak Huneyn ve Evtâs'da ele geçirilen ganimetleri as­kerleri arasında bölüştürdü.

201. Mağlûp olan  Hevâzinîler,   Hazreti  Peygam­berin   (S.A.) jdoğumunu  müteakip  temin edilen  süt annenin mensup olduğu kabileydi. Bunu bildiklerin­den, dadılık ettikleri çocuktan çekinmeyerek, az son­ra Ca'irrâne'ye döndüler ve İslâm dinine dahil oldu­lar. Hz. Muhammed   (S.A.)  dedi ki: «Birçok haftalar tek siz nadim olup tövbe edeceksiniz ümidiyle gani­meti bölüşmeyi geciktirdim durdum. Gayem bu su­retle sizlere aile ve sürülerinizi iade etmekti.  Şimdi artık çok geç... Bir zamanlar sizlere âit olan bu şey­leri sizlere iade, şimdi taksim edilmiş olmaları sebe­biyle  mümkün değildir. Mamafih,  aileleriniz ve sü­rüleriniz arasında şimdi hemen bir seçim yapın, ba­kayım;  yapabileceğim şeyi sonra  bildireceğim."   Bu­nun üzerine onlar kadın ve çocuklarını seçtiler. Hz. Peygamber  (S.A.)   dedi ki:  «Ailelerinizden  bana ve benim aile efradıma ganimetten isabet eden miktarı şu anda size iade ediyorum. Cemaat namazını bitirdi­ğim zaman,  halkın içinde,  diğer ganimetlere  müte­allik bu talebinizi bana tekrar ediniz.» Onlar da böy­le  yaptılar.   Hz.   Peygamber   (S.A.)   de   kendisine  ve ailesine ganimetten düşen mezkûr hisseyi iade ettiği­ni halkın ortasında tekrar etti. Hz. Ebû Bekr ve Ömer ve onlardan sonra diğer ileri gelenler, birbiri arkasın­dan Hz. Peygambere  (S.A.)   katıldılar. Bu arada bir iki kılan, bu fikre iştirak etmeyip kendilerine düşen harp esirlerini (yani artık köle durumuna sokulmuş olan Hevâzinlüeri) azat etmekten geri kalmışlardı. Müslüman askerler, hiç bir fidyei necat vesair kar­şılık almaksızın harp esirlerine hürriyetlerini iade ettiler. Hattâ, Hz. Peygamber (S.A.) bazı dikbaşlı ve tamahkâr kimselere, «insan* cihetinden ganimet ola­rak aldıkları hisseleri Hevâzinîlere iade etmeleri em­rini vermiş ve buna mukabil uğrayacakları kaybın devlet hazinesinden ödenmesi suretiyle telâfi edile­ceğini bildirmişti.[292]

202. Bütün bu siyasi hâdiseler, Tâ'ifin bu en son müttefikinin de kendisinden ayrılmasına sebep oluyordu. Tâ'if etrafında şimdi artık îslâmın nüfuz ve tesiri kuvvetlenmiş, atlayıp sıçramalarla yayılıp duruyordu. Tâ'if'de istihsal edilen ticari ürünler için yegâne bir pazar yeri olan Mekke, şimdi Müslüman­ların kontrolü altındaydı. Muhtemeldir ki artık Tâ'if kervanları, bizzat kendi şehir hudutları haricine çı­kamamaktaydılar ve hattâ senelik Ukâz panayırı şim­di Tâ'iflilere kapatılmıştı. [293] Neticede, Tâ'if muhasa­rasının üzerinden bir yıl geçmemişti ki bunlar, Me­dine'de bulunan Hz. Peygambere (S.A.) bir heyet gön­dererek gerek manen ve gerekse siyasî olarak İslâm Devletine inkıyat etmek istediklerini bildirdiler ve artık kendi  el yapılarından başka bir şey olmayan Lât ve Uzzâ gibi putlara tâbi olmayı bıraktıklarını, Allahın bir tek olduğunun gerçekliğine inandıklarını ve ibâdetin sadece Ona ait olduğunu itiraf ettiler. Hz. Peygamber (S.A.) derhal artık müslüman kimseler olarak onların kendilerine has olan istidat ve dirayet­lerini salim bir mecraya akıtmasını bildi: Devletin çe­şitli işleri başına idareciler ve memurları, bizzat yi­ne onlar arasından seçip tayin etti. Bu adamlar, îs­lâmın sağlamlaşmasında ve yayılıp gelişmesinde mu­vaffakiyet ve fayda sağladılar. Bu husus, Hz. Pey­gamberin (S.A.) devamlı surette müdafaa ve tatbik ettiği akıllı siyaset, yâni, insan kanı ve mağlûblara karşı da müsamahakâr ve âli cenâb, davranma siyâse­tinin bir neticesidir.[294]

 

7- YAHUDİLERLE YAPILAN SAVAŞLAR

 

 (Medine'den Yahudi Kabilelerinin Sürülmesi)

Benû Qaynuqâ:

 

203. Müslümanlarla aralarında birçok müşterek taraflar bulunan Yahudilerin, Hz. Peygamberle (S.A.) birlikte yaşamayıp onunla birlikte bulunmamaları, insanlık için acıklı bir hâdise telâkki edilmelidir. Müs­lüman Devleti ile olan düşmanlıkların kaynaklarına dâir teferruata girmeksizin şunu hatırlatalım ki ilk silâhlı askeri çatışma teşebbüsü, Medirieli Benû Qay-nuqâ kabilesinden gelmiştir. Onların meslekleri esa­sında kuyumculuk olup, şehrin merkezinde kendile­rine ait meşhur Sûk, yani pazarda, iş yerlerini teksif etmişler ve anlaşılan buradan şehrin harici ticare­tini kontrol altında bulunduruyorlardı. Onlar, zira­ata elverişli bîr araziye malik değillerdi ve fakat ara­larında harp çıktığında Müslümanlara karşı iki haf­ta kadar muhasarada dayandıkları birçok hisarlara sahiptiler.' Utanç duyulacak şekilde bir Müslüman hanımın şeref ve namusu ile oynamak şeklinde har­bi doğuran sebeb etken olduğu kadar, şehrin diğer yahudiieriyle olan münasebetleri de o durumdaydı ki harp başladığı vakit kimse yardımlarına gelmedi.

Neticede kayıtsız şartsız teslim oldukları vakit Hz. Peygamber (S.A.), onları nereye isterlerse oraya hic­ret etmede tamamen serbest bıraktı' [295] Hicretin, 2., Mi­lâdın 623. senesinde cereyan eden bu hicret harekâtı­na nezâret etmek üzere, bir resmî memur tayin etti [296] Bu kısa süren savaş, kendi evinden bir kaç yüz met­re uzakta olmasına rağmen şehirde Müslümanların oturduğu kısma bir vekil tayin etti (aynı eser ve yer­de).[297]

 

Benû'n-Nadir :

 

204. Ertesi sene, diğer bir Yahudi zümresi olan Benû'n-Nadîr'ler, çok ağır bir cürüm ika ettiler; Hz. îsmâ'il soyundan bir Peygamberin gelmesi gerçe­ği, bir îsrâiloğlunun içgüdü ve insiyaklerine zıt düş­mekteydi. Bedr'de Müslümanların kazandığı zafer, antipati duygularına şimdi bir de kıskançlık ve hase­di de eklemiş bulunuyordu. Benû Kaynuka' Yahudi kabilesine mensup olup da cürüm işlemiş kimselerin bölgeden çıkarılıp atılması, ayrıca korku ve endişe ortaya çıkarmıştı. Bu arada Resûlullah'm Yahudiler arasındaki bazı suçlu şahıslara karşı aldığı tedbir­ler, onların sabırlarını da taşırmıştı. Elimiz altındaki klâsik kaynaklara [298] nazaran, bu psikolojik durumun baskısı altında Yahudiler, Resûlullah'a şu haberi gön­derdiler :

«Sen bize üç adamını alarak gel! (Ebû Da­vud'a göre bu, «otuz adam» şeklinde nakledil­mektedir). Buna mukabil bizim hahamlarımızdan da üç kişi çıksınlar, her iki taraf da (böylece) aralarında dinî meseleleri seninle, birlikte münâ­kaşa etsinler. Şayet bu (hahamların) gönlü hoş olursa, hepimiz senin dinine geçeriz.»

Bu Yahudi hahamlar abâ ve harmaniyeleri altına hançerler alıp gizlemek suretiyle Resûlullah'ı öldür­meyi kurdular. Fakat evvelce bu kabileye mensup Yahudilerden biri ile evlenmiş bir Arap hanım vardı. O, Ensârî Müslümanlardan olan erkek kardeşine bu suikast haberini ulaştırabildı ve bu erkek Müslüman kardeş de tam o sırada Benû'n-Nadîr Yahudi kabile­si bölgesine gitmek üzere evinden çıkmış bulunan Resûlullah'a yolda yetişti ve kendisine getirilen bu kötü haberi nakletti. Bunun üzerine Resûlullah der­hal geri döndü ve ertesi sabah, silâhlı kuvvetlerinin başında olduğu halde onların oturmakta olduğu böl­geyi işgali altına aldı. Onlar, şehrin güney doğu ke­siminde yaşıyorlardı. Adedleri cem'an iki-üç bin ka­dar vardı. Buhârî'ye nazaran [299], Resûlullah onları ku­şattığında, komşu bir Yahudi kabilesi olan Benû Qu-rayza, Müslümanları arkadan vurmak üzere askeri hazırlıklara girişti. îşte bu gerçek sebebiyledir ki Benû Nadirlerle savaşı bir gün sürdürdükten sonra girişmiş bulunduğu kuşatmayı kaldırdı ve Kurayza'h-lar üzerine yürüdü. Onlar sayıca daha azdılar ve kısa bir zaman içerisinde sulh teklifinde bulundular; Nadir'lilere hiçbir şekilde yardıma kalkışmamaları şartıyla Kurayza'lılann bu sulh talepleri kabul edildi.

Bunun üzerine Resûlullah, Benû Nadir'in oturduğu yerleşim bölgesine döndü ve öyle bir yere (Avalinin biraz güneyinde) karargâh kurdu ki, Benû'n-Nadİr kabilesile Benû Qurayza Yahudi kabilesinin yardım­laşması ihtimalleri tamamen ortadan kalktı. el-Fadih Camii (keza Şems Camii olarak da anılır) bugün Hz. Peygamberin (S.A.) çadırını kurduğu yeri yadet-raektedir. Mahsur kalan Yahudiler, sığınmış olduk­ları vahanın hurmalıkları arasında, Müslüman ordu­suna zarar verip zorluklar çıkartabileceklerinden, ri­vayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (S.A.) bez ya­hut deri çadır yerine, düşman oklarından korunmak üzere kendisi için tahtadan bir kulübe inşa ettirmiş­ti. [300] Kur'ânda da zikredildiği gibi, Müslümanlar düş­mana ait bazı hurma ağaçlarını kestiler; gayeleri hü­cuma geçtiklerinde, kolaylık temin etmeleriydi. Her türlü iaşe ikmâlinden mahrum kalan Yahudiler, pek kısa zaman sonra bitap düşüp teslim oldular. Hz. Peygamber (S.A.), bunlara da silâhları müstesna, di­ğer bütün menkul mallarını beraberlerinde alıp hic­ret etmeleri hakkını tanıdı. [301] Keza, onlara Müslüman ahâlisinden olan alacaklarını tahsil edip beraberle­rinde götürmelerine de müsaade etti; ancak hayli uzun vadeli bu alacakların, belli bir indirim uy­gulanması şartıyla, derhal tahsiline izin verdi. [302] Medine'yi 600 develik bir kervan halinde terk ettiler. [303] Onların çoğu Hayber'e gidip yerleştiler ve burada, îslâm devletine karşı düzenler tertip etmeye koyul­dular. Az sonra, bunlar neticeleriyle birlikte izah edilecektir. Hiç şaşılmasın ki bunlar, Medine'yi terkeder-ken utanç ve acılarını örtbas etmek istediler ve bunun için de şehirden uzaklaşırlarken çalgı çalıp şarkı söy­lemek  yoluna  müracaat  ettiler.[304]

205. Benû  Qaynuqâ kabilesinin  ikamet etmekte olduğu köy şimdi  (1939) düz bir ovadan, harabe na­mına da hiç bir iz bulunmayan bir yerden ibarettir. Benû'n-Nadîr  Yahudi  kabilesinin  o  zamanlar  otur­duğu kısımda bulunan Ka'b'ubn Eşrefe ait kaleli sa­rayın harabeleri zamanımıza kadar gelebilmiştir. Bu harabeler Islâmdan evvelki devre ait Medine şehri­nin askeri mimarîsi hakkında bize tetkik imkânları bahsetmektedir. Benû'n-Nadîrlerin sahib olduklarına hamledilen arazi üzerinde yani lâvlık arazinin cenu­buna isabet eden yerde ve Vâdî Muzânib yakınında küçük bir tepe vardır. Bu tepe üzerinde Ka'b'ubn Eş­refin saray duvarları hâlâ ayakta durmaktadır! Ka­lıntılarının takribi yüksekliği 115 cm. olup, taşdan örül­müştür.  Sarayın içinde  bir kuyu bulunmaktadır ki herhalde bir muhasara halinde veya şâir bir tehlike vukuunda kullanılırdı. Sarayın cephesine isabet eden yerde, tepenin eteğinde büyük bir su deposu bulun­maktadır,  inşaatında  kireç  kullanılmış  olup,  birçok bölmelerle gözlere ayrılmıştır; herbir göz diğerine top­rak künklerle bağlanmıştır. Herhalde bu su mahzeni, sürü hayvanlarının sulanmasında kullanılırdı.[305]

 

Benû Qurayza:

 

206. Taktik ve strateji noktai nazarından, Medi­ne'de Yahudilerle girişilen evvelki savaşlara kıyasla Benû Qurayza ile tutuşulan bu harp, daha da az mâlûmata sahip olduğumuz bir harptir. Bunların Hen­dek savaşı sırasında Müslümanlara karşı ne kadar hâinâne bir harekette bulunduklarını biliyoruz (bk. yukarıda 148. paragraf); bu hâdise onlarla ilk ve son olarak bir harbe tutuşmak için Müslümanların elin­de bir vesile olmuştur. Hendek kuşatmacıları harbi bı­rakıp yurtlarına döndükleri günü takip eden gün, Hz. Peygamber Benû Qurayza'yı muhasara hareketine girişti. Birkaç hafta süren bir mukavemetten sonra bitâb düşüp kendi seçecekleri bir hakemin kendi mu­kadderatlarını tayin etmesi şartıyla teslim oldular. Hz. Peygamber Muhammed (S.A.). bunu kabul etti. Benû Qurayza'nm bizzat seçmiş olduğu hakem, hük­münü Yahudilerin mukaddes kitabı olan Tevrat'ın mağlûp düşman karşısında Yahudilere tanımış oldu­ğu haklan, aynen Müslümanlara tanımak şeklinde verdi [306] ve bu hüküm infaz edildi.

207. Bunlardan alınan ganimetten beşte bir his­se, *Beyt'uI-Mâl»e yani Devlet hazinesine tahsis olun­muştur. Şe'mî'nin Sîre adlı eserinde bu mevzu ile il­gili olarak verdiği bilgiye göre bu hisse, Suriye ve Necd'den silâh ile at satın alınmak üzere sarfolun-muştur.

208. Az evvel Benû Qaynuqâ kabilesinin 623 Mi­lâdî yılında Medine'den nasıl ihraç edildiğini görmüş­tük. Calibi dikkattir ki bu tarihden sonra da bu ka­bilenin Medine'de bulunduğuna dir kaynaklarda tel­mihler mevcuttur. Meselâ   bunlardan biri,   Kureyş'e karşı Hicri 2, Milâdî 624 yılında cereyan eden Uhud savaşında bu kabilenin   Müslümanlarla   beraber savaşmak üzere arzı hizmet ettikleri (bk. yukarıda 90. paragraf) rivayetidir'. [307] Bir başka kaynak, Benû Qu-rayza Yahudi kabilesine karşı girişilen savaşta Müs­lümanlara yardım ettiklerini söylemektedir. [308] Bu kay­naklardan hiçbiri, Qaynuqâ'larm İslâmı kabul ettikle­rini zikretmemektedirler. Ancak kaynaklardan bir di­ğeri bunların Hayber'e karşı girişilen savaşta yine İslâm ordusuna yardım ettiklerini nakletmektedir". [309] Bu son kaynakta sarahaten «bunlar Gayrı Müslim olduklarından; Hayber harbi sonunda ganimetten sa­dece bir mükâfat aldıkları, nizamı ve normal hisse­ye dahil olmadıkları» bildirilmektedir. Anlaşılan müs~ lümanlar tarafından suçlu duruma düşmüş olan Ya­hudiler cezalandırılmak üzere kuşatıldıkları vakit kardeşlerine hiç bir surette yardımda bulunmamış bir kısım Yahudilerin Medine'de kalmalarına ve bu­rada sulh ve sükûn içinde meşguliyetlerine devam et­melerine Hz.  Peygamber müsaade etmiştir.[310]

 

Hayber'in Fethi

 

209. Elinizdeki bu kitabın bütün dillerdeki 1964'-den önceki eski neşirlerinde bu bölge hakkındaki be­nim tavsiflerim, kulakdan dolma malûmat üzerine bina edilmişti. Buraları henüz ziyaret etmemiş bir kimse olarak Hayber'le ilgili önceki tavsiflerimde ben, tarihî metinlerde verilmiş malûmata veya Bay K. S. Twitchell tarafından Saudî Arabistan'ın zirai duru­muna dair hazırladığı bir rapora dayanmak mecbu-riyetindeydim. Keza ismi geçen TwitcheH'in bana şahsen göndermek lûtfunda bulunduğu bir mektupdan ve bununla birlikte gönderdiği Hayber havalisinin ka­ba bir harita-krokisinden de istifâdeler sağlamıştım. Bütün bu vesaik faydalı olmuştur ve fakat yine de hiç biri şahsen girişilecek bir ziyaret ve müşahede­nin yerini tutamazdı. 1964 yılında sıcak bir zamana raslayan Haziran ayı içinde Hayber'e bir gün süren bir ziyarette bulunmuştum. İşte bu yüzden bu kısım tamamen yeni baştan yazılmış bulunuyor. Daha uzun zaman sürecek müstakbel bir ziyaretimin ümîdi için­de okuyucularıma şu geçici malûmat ve neticeleri ar-zetmekle bahtiyarım.

210. Gerek Medine ve gerekse Hayber, her ikisi de lâvhk — volkanik bir arazi üzerine müesses iki şe­hirdir; bununla beraber aralarında büyük farklar bulunduğu anlaşılmaktadır. Medine bir c e v f 'dir, yani geniş bir ova üzerinde kurulmuştur —deve ile enine bir günlük, boyuna da bir günlük yol alınabi­lecek bir vüs'attadır—. Halbuki Hayber bölgesi, lâvlık arazi ile örtülü yaylahk bir yerdir ki, bunun ortasında birden derin bir çöküklük, bir gedik müşahede edilir. Azami bir veya iki kilometrelik bir genişliğe sahip bu vadide Hayber şehri kuruludur. Mahallin ziraat yapılan yegâne yeridir. Havalinin yayla kısmında üzerinde sayısız bina harabesi mevcut kilometrelerce uzanan düzlükler bulunur. Orada burada küçük lâv­lık toprak parçalan vardır ki, eski devirlerde bu kı­sımlarda da ziraat yapıldığı düşünülebilir. İslâm coğ­rafyacılarından Ya'qût'un bize naklettiği bilgiye gö­re, Hayber'de sadece yedi kale (veya kule) vardı. Fa­kat gerek İbn İshâq ve gerekse İbn Sa'd, eserlerinde açıkça belirtirler ki burada sayısız kaleler bulunuyor­du. Her iki müellif de bunların Hayber vadisinde ve yaylahk bölgede olduğunda müttefiktirler. Hâlen bu­ralarda mevcut kale harabeleri, bu son iki müellifin naklettiklerinin doğruluğuna şehadet etmektedir.

211. Bugün Türkiye, Suriye ve Ürdün'ü Medine, Mekke ve Arafat'a bağlayan iyi durumda asfalt bir yol yapılmış vaziyettedir. Bu yol, Tebûk ve Hayber'-den geçer. Böylece biz, ikindi namazını müteakip Me­dine'den araba ile ayrıldık ve akşam namazı vakti büyükçe bir kasabada konakladık ve geceyi burada geçirdik. Burası münbit bir vadi idi ve katiyyetle ifa­de edildiğine göre, ovanın yarısı tatlı su kaynaklarıy­la bezenmiştir; bu ovanın diğer yarısında bulunan kuyular ise, acı suludur. Ben Fedek bölgesinin yerini de tesbit etme ümid ve düşüncesindeydim; fakat bu ad, bugün bölgede artık bilinmemektedir. Sabah na­mazını müteakip tekrar yola koyulduk ve takriben üç saatlik bir yol almak suretiyle Hayber'e vardık. Yeni otomobil yolu ise, Uhud Dağını soluna alarak, yeni hava meydanının yakınındaki 'Aqûl gölüne yak­laşır ve buradan ardı arkası kesilmeyen ve son de­rece manzaralı vadilere ve lâvlık ovalara girer. Bu kısım, yeşillik ve su durumu müstesna, Lübnan'ı an­dırmaktadır. Bu lâvlık ova, hemen hemen Hayber ci­varına kadar devam eder. Medine'den gelen bir kim­senin Hayber şehrine tam gireceği yerde sağa doğru bir patika vardır ki bu yol, sayısız harabelere ve ar­tık kullanılmaz hâle gelmiş olan dağınık su bendleri istikametine gider. Artan Hac seyr ü seferi —Türki­ye, Yugoslavya ve Fransa'dan gelip de buradan Mek­ke'ye geçen yüzlerce vasıta mevzu bahistir— ihmâl edilmiş vaziyetteki ve hâlen sıtma hastalığıyla kötü bir şöhret yapmış olan Hayber'e refah getirmiş vazi­yettedir.  Bu yüzden artan nüfus, gelip geçenlerden bir gelir sağlamakta ve. buralarda yeni yeni binalar yükselmektedir. Şu kadarı var ki bu bölgede, eski ha­rabelerin tahrib edilmesi yoluyla elde edilecek taşla­rın yeni inşaatlarda kullanılmasını önleyecek mani bir tedbir alınmamış bulunmaktadır. Dediğimiz gibi yayla bölgesinde çok sayıda eski bina iz ve kalıntıla­rına raslanmakta ise de, benim gibi bu işlerin müte­hassısı olmayan biri tarafından bunların sivil bina­lar mı, yoksa askeri maksatlarda kullanılan muhkem yapılar veya burçlar olup olmadığını söylemek müm­kün bulunmamaktadır. Bunlar kilometrelerce uzun­luktaki bir bölgeyi kaplamaktadır. Medine'den iti­baren 150 kilometre kadar tutan bu güzergâh, eski­den deve kervanlarıyla dört günde aşılırdı.

212. Mezkûr yayla, pek derin bir vadi ile kesil­miş bulunduğundan, burada çok sayıda su kaynak­ları ve sulanan hurmalıklar, sair ziraî çiftlikler ile hayvan üretme merkezleri vardır. Bugünkü mevcut duruma bakacak olursak, Hayber'de içinde 12.000 hur­ma ağacının —hattâ Makrîzi'ye göre 40.000— bulun­duğu çiftliklere dâir tarihî bir kayıtta mübalâğa ol­madığı neticesine varabiliriz. Bu çiftliklerle kaplı va­dide dik bir yokuş vardır ve bugün de Qasr Merhab diye adlanmaktadır. Klâsik tarihçilere göre Merhab, Hayber'in belli başlı reislerinden biri idi ve onun muhkem kalesi, en-Netât adındaki vadide bulunuyor­du. İşte onun bu kalesinin tam alt > anında fetihten sonra Hz. Peygamberin çadırını kurup bir müddet kal­dığı yerde Peygamber Mescidi inşâ edilmişti. Hâli ha­zır topografik durumla beraber bu kalıntılar ve bü­yük mescid burada bulunmaktadır. Pek tabiidir ki tam tepedeki eski Merhab Kalesi artık mevcut değildir; şimdi onun bu yerinde Saudî Hükümetinin Hayber Valisinin ikamet ettiği mütevazı bir ev ku­rulmuş vaziyettedir. Bu nokta şüphesiz ki vadinin en sıhhata elverişli, havadar ve hâkim tepesini teşkil etmektedir.

213. İki noktaya işaret edilmelidir: 1)  Yaylanın en yüksek hattı üzerinde Hayber Vadisine inen yolun tam başladığı noktada, Hz.   Peygambere  izafe edilen, bir   camiin   harabeleri   mevcut   bulunmaktadır. Pek muhtemeldir! ki Hz. Peygamber, Medine'den geldiğin­de ilk olarak bu  noktayı  fethetmiş   ve   karargâhını burada kurmuştur. Bu nokta hâkim bir kesimdir ve buradan   vadide   bulunan   kimseler ok atışı   altında bulundurulabilir.  2)   Diğer  nokta biraz  zihin karış­tırıcıdır : Eski mezarlık burada değil de, vadinin alt tarafında,  şehrin artık bittiği  ve  otomobil  yolunun Tebûk'e doğru yeniden yaylaya tırmanmaya başladı­ğı kesimdedir. Acaba yaylada bulunan kalelerin fet­hi esnasında şehit düşen müslümanlar ne olmuşlar­dı? Bunların mezarları bugün için kayıp mıdır, yoksa bu şehidler, topluca bir yere gömülebilmek için har­bin sonunda ilk mezarlarından çıkarılıp bir arada bu­raya mı gömülmüşlerdir? Her hâl ü kârda şurası muh­temel ve hattâ mâkuldür ki Müslümanlar muhtelif vesile ve fırsatlardan  bilistifade yaylanın yahut va­dinin değişik yerlerinden ve hattâ aynı anda farklı istikametlerden  hücuma geçmiş  bulunuyorlardı.

214. Hz.   Peygamber   (S.A.)   devrine   döndüğü­müzde, evvelce de gösterdiğimiz gibi, Medine'nin Be-nû'n-Nadîr Yahudilerinin kısmı küllisinin Hayber böl­gesine hicret ettiklerini müşahede ediyoruz. Onların buraya göçmelerinden itibaren burada bulunan İslama karşı vaziyet almış kuvvetleri, ayrıca Mekkelileri, Gatafanlılan ve diğejierini bir araya getirip teşkilât­landırmışlar ve bu, Hendek Savaşı ve Medine'nin Mu­hasarası ile sonuçlanmıştı (Yukarıda 116. ve müte­akip paragraflara bakınız). Mekkelilerle gerçekleştir­diği Hudeybiye Anlaşması, Hz. Peygamberin kuvvet­lerini gitgide Hayber'de büyüyen bu tehlike ile uğ­raşmak üzere serbest bırakmıştı. Bû anlaşma ile Müs­lümanlar, bir üçüncü taraf ile meselâ Hayber ile bir harbe tutuştuklarında, Mekke'Iilerin bitaraf kalaca­ğına dair onlardan muvafakat almış bulunuyorlardı. Gatafan ve Fezâre kabileleri, Hayberli müttefiklerine yardım edeceklerini ifâde ediyorlardı ve gerçekte de onlar, Hz. Peygamberin bir ordu ile Hayber'e karşı bir sefere çıktığını öğrenir öğrenmez 4.000 kişilik bir askerî kuvvet ile müttefiklerine yardım etmek üze­re koştular. Hz. Peygamber (S.A.) derhal tabiye de­ğiştirdi ve Hayber üzerine değil de, Hendek Savaşın­da Müslümanlara karşı aldıkları düşmanca tavır ve hareketin cezalandırılması için bizzat Gatafan ve Fe­zâre üzerine yürüyormuş gibi yaptı. Mezkûr iki kabi­le geride bıraktıkları aile ve sürülerini savunmak üzere derhal geri döndüler ve artık bunların yerle­rinden kımıldamayacaklarından emin olması üzerine Hz. Peygamber, Hayber üzerine oian esas yürüyüşü­ne döndü. Halbuki evvelce o, Medine'nin bir kısım hurma mahsûlünü bu kabileler Hayber seferi esna­sında bitaraf kalacak olurlarsa, kendilerine mükâfat olarak verileceğine dâir bir teklifte bulunmuş ve bunlar da red cevabı göndermişlerdi. Şe'mî, Sîre adlı eserinde zikretmektedir ki, bu aç gözlü ve haris ka­bile halkı Hayber'in fethinden sonra Hz. Peygambe­re gelip ondan, evvelce vâdedilen hurma tutarını talep etmek istedilerse de pek tabiîdir ki huzurdan koyulmuşlardır. Bir sabah, mûtad veçhile Hayber ahâlisi, ziraat- âlet ve edevatı ve sürüleriyle evlerin­den çıktıklarında, İslâm Ordusunu karşılarında bul­dular ve alelacele kendilerini müdafaa maksadıyla muhkem kalelerine koştular.

215. İslâm tarihçilerine nazaran Nâ'im Kalesi ilk teslim olandır. Buradan atılan bir değirmen taşının bir müslüman askeri şehit ettiğinin tarih kitapların­da nakledilmiş olmasına bakacak olursak, bur.anın muhkem bir kale burcuna sahip olması icab ettiği neticesi çıkacaktır. Qâmûs adlı eserde nakledildiğine göre, Ebu'l-Huqayq adlı bir aileye ait olan bir diğer kale bölgenin en büyük aklesiydi ve düşen ikinci ka­le buydu. Sonra eş-Şıqq ve en-Netât kaleleri gelir; nakledildiğine göre Qasr Merhab yaylada değil de, vadinin aşağısında bulunan en-Netât bölgesindeydi. İbn Hişâm'a bakılacak olursa, Merhab, Yemenli bir Himyerî idi. Kendisi teke tek bir döğüş yapmak üze­re kaleden aşağı inmişti. İbn Hişâm bu döğüş hakkın­da epey tafsilât verir: 'Uşâr adında çok uzun ve al­çak dallı, bol yapraklı bir ağaç vardı ki bir tarafda duran bir kimse öteki yandakini hiç göremezdi. Mer­hab ve hasmı Müslüman savaşçı, birbirlerini yaka­lamak üzere ağacın etrafında dönmeye başladılar ve her biri bir kılıç savuruşta bir dal kesip uçurmaya başîadi; neticede öyle oldu ki, sadece ağacın gövdesi ortada kaldı ve Merhab'ın maktul düşmesiyle bu te­ke tek dövüş son buldu. Hemen arkasından Merhab'ın kardeşi Yâsir ortaya çıktı ve bu da bir diğer Müslü­man cengâverin kılıcı altında can verdi. Kaynakları­mıza bakacak olursak, Dâr Benî Qımme işte bu Yâ-

HAYBER'in

KROKİSİ

 VE AYNİ 7-VMNPA MÂŞÎO VE DıSER  İ

SEDŞ

BEŞ SU BENDİNE GİDEM VOL

Hayber savaşının cereyan ettiği bölgeyi gösteren bir kroki.

sir'e aitti. Anlaşıldığına göre burası yiyecek madde­leri stok edilen bir ambar veya bir mağaza idi. Ta­rihçilerin bize bildirdiklerine nazaran, uzun süren harp yüzünden sıkıntı çekmeye başlayan müslüman-lar için bu binanın düşüşü çok istifadeli olmuştur. Daha sonra el-Ketibe Kalesi gelir. el-Vetih ve es Sülâ-lim Kaleleri ise en son düşen kalelerdendir ve muha­sara edilmeleri ik,i hafta kadar sürmüştür. Tarihçile­re göre bir defasında müdafiler, tahkim edilmiş bir mahalden sürülüp çıkarıldıklarında, hemen az iler­deki bir diğer muhkem mevkie ric'at edip çekilmiş­ler ve burada mukavemete devam etmişlerdir.

216. Diğer kale isimleri de bize rivayet ediimiş bulunuyor. Medine tarafından gelen birinin ilk ras-layacağı kale Vecde'dir. ez-Zubeyr adında bir Yahu-diye ait bir kale olan es-Sa'b Kalesi bilinmektedir. Şe'mi'ye nazaran [311] bu kale, bölge ile irtibatı temin eden gizli bir yeraltı geçidine sahipti. Bu geçidin mev­cudiyetini Hz. Peygamber bir Yahudiden öğrenmiş ve kalenin kolaylıkla fethedilmesi üzerine onu müka­fatlandırmıştı. Kaynaklar, muhasara edenlerin üzeri­ne taş fırlatmak üzere bazı kalelerde az miktarda da olsa mancınık bulunduğunu bize nakletmektedirler. Makrîzî'ye göre [312], Nitât hisarının fethi esnasında bu­radan bir mancınık ganimet olarak ele geçirilmişti; işte bu mancınık hiç vakit geçirilmeden Müslümanlar tarafından Nizâr hisarının düşürülmesinde kullanıl-mistir. Merhab Kalesinin üzerine oturduğu tepenin gayet dik yokuşlu eteklerini yerinde müşahede etti­ğimde, en şiddetli harbin bu kale önünde verildiğine dair tarihçilerin rivayet ettikleri haberler hakkında en ufak bir şüphem kalmadı. Hz. Ali o günün en ba­hadır savaşçısı idi. Hiç bir tarihçi Hz. Ali'nin, atılan ok ve taş ve sair şeylere karşı kendine siper etmek üzere, kalenin alınmasından sonra yerinden çekip çıkardığı büyük bir kapıyı elinde taşıdığı vâkıa'sım nakletmeyi ihmal etmez; bu kapı hakikaten o kadar ağırdı ki, sonradan sekiz kişi bu kapıyı yerinden kal­dırmaya muvaffak olamamışlardır. Makrîzî, ele. ge­çirilen ganimetlerle ilgili uzun bir liste [313] vermekte­dir ki bunlar arasında bir mancınık, birçok üstü tah­kim edilmiş (zırhlı) araba (debbâbe) ve çok miktar­da şarap da bulunmaktaydı; bu son ganimet maddesi derhal dökülüp yok edilmiştir.

217. Hayber Harbi sırasında, bir gün siyahi bir köle çoban geldi ve Hz. Peygamber  ile   görüşüp İs­lâm dinini kabul etti. İbn Hişâm'ın Sîre adlı eserinde [314] bize naklettiğine göre, Hz. Peygamber bunun üzerine bu köleye şu emri vermiştir: «Şimdi sürüsünü Yahu­di efendine geri götür; İslâm Dini, emânete hıyanet etmemeyi emretmektedir.» Çoban köle, koyun ve ke­çi sürüsünü efendisinin hisarına kadar sürdü ve tam kapının  yanında sürüyü  ürküttü.   Hayvanlar esasen sahip   oldukları   alışkanlıklarıyla  ağıla  dönüp   girdi­ler ve köle de bunu müteakip İslâm Ordusu Karar­gâhına (yukarıda 196. paragrafda izah edilen sebeb-ler tahtında) hür bir insan olarak döndü.

218. Maqrîzi [315], ganimet   hakkında   Hz.   Peygam­berin   (S.A.)   şu asil Sünnetini bize nakletmektedir: Hz.  Resul,  müdâfilerin  mukavemeti  sona erip  sulh tahakkuk edince, Müslümanların eline geçen bütün Tevrat nüshalarını Yahudilere iade etmiştir.

219. Gerek İbn Hişâm ve gerekse İbn Sa'd'ın ay­nı şekilde beyân ettiklerine göre Hayber önünde îs-lâm Ordusu, iki yüzü süvari olmak üzere, tamamı 1600 askerden ibarettir' [316] Bu duruma mukabil düşman ta-rafda Ya'qûbî'ye nazaran [317] 20.000, halbuki Makrizi'ye göre [318]  10.000 asker bulunuyordu ki bunlar ayrıca, müdafaada bulunmak ve harbi kendi kalelerinde ka­bul etmek gibi bir muharebe üstünlüğüne de sahip­tiler. İbn Sa'd'a göre Harbin sonunda Müslümanlar tarafından 15 şehide mukabil düşman tarafında 93 Hayberli maktul düşmüştü. Hayber arazisini Devlet hudutları içine aldıktan sonra İslâm Hükümetine dü­şen en başta gelen vazife, sadece yeni lebeamn meş­ru hak ve menfaatlarmı korumak değil, fakat aynı zamanda bölgede sükûnet ve asayişin de devam et­mesini sağlamaktı. Medineli Benü'n-Nadîr Yahudile­rinin harp, kan diyeti v.s. gibi ne zaman vuku bula­cağı evvelden bilinmeyen anî zaruretler karşısında toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere teşkil ettik­leri bir «müşterek-beledî» hazine meselesi vardı. Na­diri Yahudileri Medine'yi terkedip de Hayber'e yer­leştiklerinde işte bu «Hazîne»yi de beraberlerinde bu­raya taşımışlardı. Yukarki Bölümlerde bu Yahudile­rin Hendek Muhasarası sırasında Müslümanlar aley­hine oynadıkları rolü belirtmiştik. Hayber'in düşüşü­nü müteakip Hz. Peygamber (S.AJ, aynı «Hazine»-nin bu defa «yeni beledi teşkilât»a devr ü teslim edil­mesini istemiştir. Eski Hazîne muhafızı bütün meb­lâğın harpler sırasında harcanıp tüketildiğine dâir yemin etmesi üzerine Hz. Peygamber şöyle cevap ver­di : Ben sana inanmak isterim. Fakat şayet sonra ya­lan söylediğin meydana çıkacak olursa, emniyet ve hayatını kaybedersin. Tarihçilerin kaydettiklerine göre, sonradan bu «Hazîne», yerli bir Yahudinin ih­barı üzerine ortaya çıkarılmış ve yalancı -muhafız» akıbetini bulmuştur.

220. Neticede teslim şartlan, Hz. Peygamberin (S.A.) Hayberlilere hayatlarını bağışlayacağı vö on­lara memleketi srrtlarındaki elbiseler müstesna, yan­larına hiç bir şey almaksızın terke d e çekleri şeklin­de tezahür etmişti. Mamafih, daha sonra bundan vaz­geçip şu şekilde bir hâl tarzını muvafık buldu  Onlar evvelce sahib oldukları arazide kalacaklar, îslâm Hükümeti ile ziraî bir işletmede ortaklık akdetmiş gi­bi, işledikleri araziden yarı nisbetinde bir hisse ve­receklerdi. Bu şart Devlet tarafından aksi hükmo-lunmadıkca gayrı muayyen bir müddetle devam ede­cekti, îlerki senelerde Hayber Yahudileri İslâm Dev­letinden görmüş oldukları yüksek idare üzerine ken­di aralarında: «o kadar adalet var ki, cennet yer yü­zünde kuruldu» demeye başladılar. Hakikaten Müslü­man vergi tahsildarlarının âdeti şuydu: Mahsûlü iki eşit yığın halinde topluyorlar ve bunlardan arzu et­tikleri birinin seçimini Hayberli vergi mükelleflerine bırakıyorlardı.[319]

 

Diğer Yahudiler:

 

221. Teymâ', Vadi el-Qurâ ve Fedek mıntakala-rmda ya pek az veya hiç çarpışma olmamıştır. Neti­cede  bunlar da  aynen  Hayberlilerin  teslim olduğu şartlarla teslim olmuşlardır. Teymâ'da (Samav'el ibn Âdîye'ye ait)  meşhur bir kale vardı. Bu kalenin tes-limiyle neticelenen askeri  sefer hakkında fazla bir şey bilememekteyiz.

222.  İki yıl sonra Tebûk seferi esnasında  (Hic­ri 9 — Milâdi 630), Akabe körfezindeki Maknâ gibi bazı Yahudi  kasabaları  da, teslim oldular.  Bununla beraber askeri noktai nazardan, Yahudilerin oturdu­ğu bu kasabaların alınmasında anlatılacak hususiyet arzeden bir şey yoktur.[320]

 

8- Hz. PEYGAMBER (Ş.A.) DEVRİNDE İSTİHBARAT

 

(Haber Alma Ve Casusluk)

İlk Bilgiler:

 

223. Hz. Peygamberin zamanındaki fütuhatın süratine mukabil bu harplerde nisbeten çok az insan kanının akmasının tarihte misli yoktur; ancak eski istila harplerinin yoğunluğu ve bu harplerden mağ-lûb çıkan milletlerin zihniyetlerinde meydana gelen değişiklik kabili kıyas olabilir. Hz. Peygamberin si­yasî hayatı evvelâ küçük bir şehir-devletin yani Me­dine'nin bir kısmında başlamıştır. Bu şehir devlet, bütün Arabistan Yarımadasını enine boyuna kapla­mış, sonu gelmeyen ihtilâflar, kan dâvaları ve anar­şi ile kuşatılmıştı. On yıla varmadan evvelce küçük bir kasaba olan Medine, bir İmparatorluğun başşeh­ri oldu ki, bu devletin kapladığı saha, Rusya hariç, Avrupa büyüklüğündeydi ve üç milyon kilometre ka­reden fazla tutan bu diyarda bir sulh ve sükûn nizâ­mı tesis edilmişti.

224. Ortaya çıkan bu mucizede istihbarat ser­visinin hissesi asla küçümsenemez. Hz. Peygamber tatbik ettiği yüksek sevkulceyş ile düşmana galebe etmesi yanında, bir düşman hakkında bilinmesi ge­rekli bütün esaslı malûmatı elde etmesi sayesindedir ki onları gafil avlamıştır. Mevzu bahis ettiğimiz bu konuya evvelce temas edilmediği anlaşılmaktadır. Bu­nun için onun bu devirde istihbarat servisini ve kar­şı casusluk şebekesini nasıl ve ne şekilde tesis etti­ğini tam mânasiyle belirtmek mümkün değildir. Ben sadece cereyan eden vak'aları toplayıp bu şebekenin nasıl çalıştığını göstereceğim.

225. Hz. Peygamber tarafından kurulan ve fa­aliyete geçirilen İslâm Devleti, kat'İ ve sarih surette Hicretten bir ay evvel tesis edilmişti. Bu tarih, üçün­cü 'Akabe anlaşmasının (biat) akdine tesadüf eden tarihdir ki Minâ'da hac mevsimi esnasında, bir ta­raftan Hz. Peygamber, diğer taraftan da içlerinde iki de kadın olduğu halde yetmiş üç Müslüman ta­rafından akdedilmiştir. Bu Müslümanlar ona «fri-mek-re ve'I-menşat» yani sıkıntılı ve sevinçli yahut harp ve sulh zamanlarında itaat edeceklerine, kim olursa olsun bütün insanlara karşı gerek onu ve gerekse Mekkeli ashabını ve hattâ onların da akraba ve dostla­rını, kendi şehirlerine yani Medine'ye hicret ettikleri takdirde himaye edeceklerine dair sadâkat yemini et­tiler. Siyasî bir cemiyet ortaya çıkaran bu «içtimaî mukavele» derhal icra ve tatbik edildi. Mekkeli Müs­lümanlar grublar halinde bu yeni melcelerine sıkın­dılar. Bu 'Akabe anlaşmasından (= biat) sonra üç ay geçmemişti ki, Mekkeli Gayrı Müslimler İslâmın Peygamberini yani kendi hemşehrilerini öldürmek için bir suikast tertib ettiler; kendi cihetlerinden bu, bir harp ilânından başka bir şey değildi [321] İşte mev-zuumuz burada başlamaktadır.[322]

 

Hicret Sırasında Haber Alma İşi:

 

226. Mekke Şehir - Devletinin kabile esasına da­yanan cemiyetinde, birinin diğerini öldürmesi netice­si öldürülenin mensub okluğu kabilenin öfke ve inti­kam duygusu, kaatilih mensub olduğu kabileye de teşmil edilir ve onu da tehlikeye sokardı. Mekke'de kabileler arasında akdedilen askeri ittifaklar, münfe­rit yaşayan kabilelerin emniyetlerini daha da arl.Hr-mışti. Mekke'de yaşayan Gayrı Müslim Kureyşliler, katil vâki'alarını ve buna müteallik işleri, azaları herbir kabileden seçilmiş bir halk meclisine tevdi et­meyi kararlaştırdılar. Gayeleri şuydu: Hz. Peygambe­rin mensub olduğu kabile ile bunun müttefiki bulun­duğu kabileleri, hasımlarından sayıca az oldukları hissine kaptırmak ve ayrıca mücrimin iadesi ve hat­tâ kaatilin mensup bulunduğu kabilenin en ileri ge­len bir ferdinin, asıl kaatile bedel cezalandırılması gi­bi taleplere tercihan (tabiatıyla şayet böyle bir talebi icra etmek imkânı varsa) kan diyeti ile iktifa etmek. Bu tertib müessirdi fakat henüz olgunlaşıp kemâle gel­memişti. Bu tertibden güdülen esas gaye, anlaşılan hemen yayılmış ve Hz. Peygamber de bundan tam vaktinde (bk. aşağıda 230. paragraf) haberdâr olarak artık hicret etmeyi kararlaştırmıştı.

227. Mekke'de emniyet ve selâmet kalmamıştı. 'Ancak Hz. Peygamber, kendisinin yola çıkmasından önce hemşehrileri olan Müslümanların Medine'ye hic­ret hareketlerinin tamamlanmasını bekliyordu. Onun bu kararında bir şahsiyet ve ahlâk asaleti görmekte­yiz. Şayet 'Akabe anlaşmasının hemen arkasından, geride  Müslümanları     olduğu  gibi  bırakıp  gitseydi,[323]

 

Bedr Harbi Sırasında Haber Alma İşi: 

 

233.  Hz. Peygamberin amcalarından biri olan Ab-bâs hicret etmemiş, Mekke'de   kalmıştı.   Büyük   bir banker ve zengin bir tüccar   olarak birçok yerlerde meselâ Tâ'if ve   Medine   gibi şehirlerde geniş şekilde temaslarda bulunuyordu; bu arada    devamlı olarak Mekke'de cereyan eden hâdisatın aldığı son şekillere dâir Hz. Peygambere yazıyor ve onu bunlardan haber­dâr ediyordu. Nitekim bu durumu izah eden bir riva­yete îbn Sa'd'ın eserinde raslanmaktadır: «Kureyş ker­vanları Suriye'ye doğru yola çıktıkları vakit Hz. Pey­gamber de onlara manî olmak için Medine'den hare­ket ediyordu. Çünkü kervanın hareketlerine dair Mek­ke'den kendisine haber geliyordu». [324] Yine aynı eserin­de s. 6 da: «Hz. Peygamber Medine'den hareketle Yan-bû limanına çıkan yol üzerindeki Zu'I-Uşeyre'ye ka­dar gitti... Talhat'ubri Ubeyd'illah ve Saîd'ubn Zeyd isimli iki casusunu kervanın peşini    Suriyeye kadar nereye giderse takip etmek, orada kalmak ve kerva­nın ne zaman dönüş seyahatine çıkacağını kendisine bildirmek üzere vazifelendirdi. Onlar da aynen böyle yaptılar, fakat Medine'ye döndükleri vakit Hz. Pey­gamberin diğer kaynaklar vasıtasıyla kervanın dönü­şünü öğrenmiş olduğunu ve daha onlar şehre dönme­den evvel ordusu başında hareket ettiğini öğrendiler» demektedir.

234. Hz. Peygamber Muhammed  (S.AJ, kervanın gelmekte olduğu kuzeye düşen Suriye cihetine doğru ilerlemedi; bilakis "kervanın varış yeri olan Mekke'ye doğru yani güneydeki Bedr tarafına hareket etti. Bu, kervanı tam zamanında ele geçirmek için en emni­yetli hareket tarzıydı. Bundan başka bir dağ geçidi —ki Bedr'de mevcuttur— düşmana üstünlük sağla­mak hususunda açık araziye nazaran daha mürec­cahtır.

235. Hz. Peygamber Bedr'e doğru yola çıktığı va­kit Basbas ve Adî isimli iki casusunu düşmanın nere­de bulunduğunu araştırmak gayesiyle önden yola çı­karmıştı.[325]

236. Yolda düşman hakkında doğru ve tam bilgi edinebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. [326] Bazan yürüyüş halindeki ordudan ayrılıp, bizzat dağ geçit­lerinde dolaştığı oluyordu. Bir defasında yaşlı bir ada­ma raslamış ve ondan kervanın nerede bulunduğunu sormuştu. O da buna dair bilgisi olduğunu, fakat bu­nu ancak muhatabının  (yani Hz. Peygamberin)   kim olduğunu ve nereden    geldiğini   öğrendikten   sonra, söyleyebileceğini söyledi.    Hz. Peygamber bunu söy­leyeceğine söz vermesi üzerine geveze Bedevi dedi ki: «aldığım haberlere göre kervan filân filân tarihlerde filân yerlerde görülmüştür. Şayet bu haberi bana ve­ren yalan söylememişse şimdi    kervanın filân yerde olması gerekir» ve ilâve etti:    »Aynı zamanda, şunu da öğrendim ki, Hz. Peygamberin   ordusu şu tarihte şuradan hareket etmiş şayet bu doğru ise şimdi filân yerde bulunması lâzım gelir». Hakikaten de öyleydi; bu adam doğru söylemekteydi. Hz. Peygamber ceva­ben şöyle dedi: «Biz su kaynağından yani ırak'dan ge­liyoruz-    (Nâhnu   min  mâ', Mâ mâ'? el-irak). «'ırak» akar su manasına gelen bir kelimedir.

237. Bedr yakınlarına varıldığı vakit Hz. Peygam­ber (S.A.), tekrar en son haberleri toplamak gayesiyle iki tane develi süvari yola çıkardı [327] Bu ikisi Bedr ka­sabasının içine kadar girdiler,  gayeleri  güya' içecek su te'min etmekti. Burada kuyu başında iki hizmetçi kızın lâkırdılarına kulak misafiri oldular. Kızlardan biri diyordu ki: «Yakında kervan geliyor; onlara hiz­met edip kazandığım parayla borcumu ödeyeceğim»: Bu kadarı kâfi idi.    Casuslar derhal geri dönüp Hz. Peygambere «daha henüz kervanın Bedr'den geçme­miş»  olduğunu    bildirdiler ve strateji de buna göre tesbit olundu.

238. Bu arada kervan da Suriye'de bulunduğu es­nada Hz. Muhammed'in  (S.A.)  kendi yolunu kesece­ğine dâir bazı haberler almıştı; bu yüzden herhangi bir pusu için hazırlıksız değildi.     Dönüşte,  kervanı sevk ve idare eden Ebû Sufyân, Bedr'in dağlık Vadi­lerine girmeden evvel Huneyn'de mola için durdu. [328] Ve tek başına Bedr'e doğru geldi. Ebû Sufyân gerek ara­ziyi ve gerekse ahâliyi gayet iyi tanıyordu. Bedr'e ge­lince herhangi bir haber olup olmadığını soruşturdu. Boşboğaz bedeviler herhangi bir mutad harici hâdise­ye tesadüf etmediklerini    sadece az evvel develi iki süvarinin su içmek için gelip    gittiklerini söylediler. Ebû Sufyân bu iki süvarinin izlerini takip etti ve ne­ticede hayvanlara ait. tezekleri buldu. Bunları aldı ve içini tetkik ettiğinde hurma çekirdeklerine rasiar ras-lamaz haykırdı: «AHaha yemin ederim ki bu havali hayvanları bu çeşit yemle yemlenmezler; bunlar mut­laka Medine vahasının    develeridir ve süvarileri de Muhammed (A.S.)'m casuslarıdır». Hemen acele ker­vana katıldı ve dönüş yolunu değiştirerek Bedr etra­fından dolaşacak şekilde istikamet verdi ve sahil yolu­nu takibe başladı. İki gecelik yolu bir hamlede alarak muhtemel tehlikeden böylece kaçtı. Ayrıca Ebû Suf­yân çok süratli bir haberciyi (nezir üryan) Mekke'ye göndererek  ordunun  yardıma  koşmasını talep  etti.[329]

239. Neticede kervan bu suretle kaçıp kurtulunca Hz. Peygamber Bedr kasabasına döndü geldi; gayesi, anlaşılıyor ki bu havali kabileleriyle istikbâle matuf ittifaklar akdetmekti. Az sonra da Mekke ordusunun Bedr'e doğru gelmekte olduğunu öğrendi ve ona kar­şı koymaya karar verdi. Hz. Peygamberin Ordusuna mensub birliklerden biri, iki Mekkeli süvariyi yakala­yıp esir ettiler. Onlar buraya kadar su için gelmişler­di. Bu iki esir Hz. Peygamberin huzuruna çıkarıldık­ları vakit kendisi namaz kılıyordu. Onlar da cevaben Kureyş ordusuna su taşıyan askerler olduklarını söyle­diler. Subaylar dediler ki: «Hayır! Yalan söylüyorsu­nuz; siz Ebû Sufyân'm kervanına mensub adamlarsı­nız- ve sorgu esnasında şiddet usûlü tatbik etliler: Onları evvelâ dayakla söyletmek istediler, bunlarsa aynı şeyi söylemede ısrar ettiler. Sonra tatlı dille sor­dular gene aynı şekilde .Kureyş ordusunun askerleri olduklarım tekrar ettiler. Hz. Peygamber namazını bitirdiği zaman şahsen bu işle meşgul oldu ve arka­daşlarına ahvâl ve şeraitin birçok malla gelen bu ker­vanın artık iyice uzaklaştıktan sonra geriye su için adam göndermesini veya onun bu yakınlarda olduğu­nu insana pek düşündürmediğini izah etti. Sonra bu esirlerden düşman  ordusunun kaç kişi olduklarını sordu. Onlar da bunu bilmediklerini söylediler. Hz. Peygamber sormaya devam etti: «Günde orduda ye­mek için kaç deve kesiliyor?»; cevaben dediler ki: «Bir gün on, bir gün dokuz olmak üzere değişiktir.» Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.) düşmanın 900 1000 arasında olduğu hükmünü çıkardı; hakikaten düşman 950 askerden müteşekkildi.[330]

 

Diğer Seferlerde Ve Uhud Savaşında Haber Alma:

 

240. Karkarat'ul-Kudr seferine çıktığı zaman Hz. Peygamber, düşman kabileye mensub bazı çobanları esir aldı ve onlardan kabilelerin nerede bulunduğu­na dâir malûmat edindi.[331]

241. Gatafan'a karşı girişilen seferde İslâm Or­dusu müfrezelerinden biri, Zu'l-Qassa!da, Sa'lebe ka­bilesinden bir şahıs ile karşılaştılar ve onu Hz. Pey­gamberin (S.A.) huzuruna çıkardılar.. Bu zatın ismi Cabbâr'di; kendisi düşman hakkında Hz. Peygambe­re epey malûmat vermiştir... Ve sonunda İslâmı ka­bul etti.[332]

242. Bedr savaşından Müslüman ordusunun mu­zaffer çıkması, Medine'de yaşayan Yahudi sermaye­darlar için beklenilmeyen ve hiç de arzu edilmeyen bir şeydi. Yahudi Benû'n-Nadîr kabilesinin şeflerin­den biri olan Kâ'b'ubn'ul-Eşref, bu zafer üzerine hiç vakit kaybetmeksizin Mekke'ye hareket etti ve ora­da Mekkelileri intikam için hazırlanmaya teşvik etti, hattâ onlara elinden gelen her yardımı da yapacağını vadetti. Bunun haberi Hz. Peygambere ' (S.A.) gelin­ce küçük bir askeri birliği bu Yahuçlinin şatosuna gönderdi. Bunlar mezkûr kabile şefini kendi evinde öldürmeye muvaffak oldular. Bu suretle hazırlanan fesat hareketi henüz tomurcuk halinde iken koparı­lıp atıldı".[333]

243. Bedr mağlûbiyetinin intikamını almak üze-. re Mekkeliler hazırlığa girişmişlerdi.  Bunun için in­san ve malzeme topluyor, yeni yeni ittifaklar akde­diyorlardı. Hz. Peygamberin (S.A.)' amcası Abbâs bü­tün bu olan bitenleri Medine'de bulunan Hz. Peygam­bere   (S.A.)   yazmış ve o bu suretle gafil avlanma-mıştır.[334]

244. Düşmanın  Medine   yakınlarına  geldiği   an­laşıldığı vakit Hz. Peygamber  (S.A.)  onların izlerini takip etmek üzere iki  casus  gönderdi.  Bunlar düş­manın   Medine   yakınlarından   geçerek   daha ileriye kuzeye çıktığını ve hâlen Uhud dağının takriben kuzey batısına düşen el-Ureyd'de [335] karargâh kurmuş ol-duklarinı, düşman develerinin buralarda otlamakta oldukları haberini Hz. Peygambere (S.A.) getirdiler. Hz. Peygamber (S.A.) bunun üzerine diğer bir casu­sunu tahrik etti; el-Hubâb'ubn'ul-Munzır ismindeki bu zat düşman karargâhına kadar nüfuz edip onla­rın hakiki sayıları hakkında ayrıntılı malûmat edin­di.[336]

245. «Hz.   Muhammed   (S.A.),   Sufyân'ubn   Hâ~ İid'il-Huzâlî  (bu zatın kabilesi Urana civarında yaşı­yordu)'nin İslâm Devletinin bütünlüğü aleyhinde sa­vaşacak gönüllüler topladığını öğrenmişti...». Atılan adımlar da bu habere göre ayarlanmıştır.[337]

246. «Medine'ye   bir   tüccar » mallarıyla   beraber geldi.  Anmâr ve Salebe kabileleri  halkının Müslü­manlara karşı çıkmak üzere hazırlandıklarını beyân ve ifade etti.» Bu haber üzerine Hz. Peygamber (S.A.) Zât'ur-Riqâ' seferinden vazgeçti.[338]

247. Benû  Mustaliq isimli büyük bir kabilenin reisi olan el-Hâris'ubn Dirâr, gerek kendi kabile ef­radını ve gerekse etraflarında bulunan, üzerinde nü­fuz sahibi olduğu şâir kabileler ahâlisini Medine'ye karşı bir hücuma geçmek üzere toplanmaya çağırdı. Onlar da buna müsbet cevap verip hemen hazırlığa giriştiler. Bu rivayet Hz. Peygambere (S.A.) ulaşınca, mezkûr düşman kabileye mensub bulunan Bureydet'-ubn Huseyb el-Eslemî isimli   müslüman zâta derhal gidip hakikati meydana çıkarmasını emretti.  Dönüşünde bütün lüzumlu haberleri toplamıştı. Bunlara göre hareket edilerek neticede büyük bir zafer elde edildi.[339]

 

Hendek Savaşında Haber Alma :

 

248. Hz. Peygamber (S.A.) Mekke ve Medine'­den Suriye'ye giden kervanların kavşak noktası olan Dûmet'ul-Cendel'de kuvvetli bir askeri birliğin türe-diği ve bunun Medine'ye gelen kervanlara zarar ver­mekte olduğu ve keza Medine'ye hücuma geçmeye niyet ettikleri haberini aldı. [340] Hz. Peygamber (S.A.) bunlara karşı kuvvetli bir askeri birlikle yola koyul­du fakat yarı yoldan Medine'ye geri döndü. [341] Öyle an­laşılıyor ki, Mekke'deki Müslümanlar hesabına hare­ket eden ajan, Mekkelilerin Medine'yi muhasaraya girişeceklerine ve müttefiki bulunduğu kabilelerden binlerce kimse topladıklarına dair bazı haberler gön­dermiştir. Bu malûmat Medine'ye gelir gelmez, sü­ratle Hz. Peygamberin (S.A.) başında bulunduğu as­keri sefer birliğine ulaştırılmış olsa gerektir. Bu anî dönüş şu şekilde de izah edilebilir: Hz. Peygamber (S.A.) Kureyşlilerle müttefik bazı şimal kabilelerinin yaşamakta olduğu arazilerden geçmekteydi; arazile­rinden geçtiği bu kabileler aynı zamanda Gatafân ve Fezârelilere bağlı idiler; herhalde Hz. Peygamber (S.A.) bunlardan Medine'ye karşı kararlaştırılmış olan muhasaraya dair bazı haberler almış ve derhal geri dönmüştür. Medine'ye vardığında düşman gelip İslâm  Devletinin  bu  başşehrini   muhasara  etmeden evvel şehrin etrafında meşhur hendeği kazacak pek az vakit bulabilmişti (bk. yukarıda 116. ve sonraki paragraflar).

249. Hendek,   Müslüman   ordusunun   bulunduğu tarafta   nöbetleşe   bir  surette  gece   gündüz   tarassut altında bulunduruldu. Bir defasında nöbetçi iki Müs­lüman   birliği,  geceleyin  karşılaştılar ve  birbirlerine girdiler.  Halbuki  birbirini  tanımak  için  bir paı*ola tesbit edilmişti. Neticede bir miktar kan aktı ve hâ­dise icab eden şekilde hükmetmek üzere Hz. Peygam­bere (S.A.) ulaştırıldı. [342] (Ayrıca mukayese ediniz : Yu­karıda 146. paragraf).

250. Muhasaranın bu şekilde ümit edilmedik bir tarzda uzayıp gitmesi, müttefiklerin insan ye hayvan için gerekli gıda yığmaklarını tüketmişti. Bu yüzden Yahudilerden erzak tedariki cihetine teşebbüs ettiler. Huyayy'ubn  Ahtab   kendisinden  talep  edilmesi   üze­rine yirmi deve yükü arpa, hurma ve hayvanlar için hurma posası topladı, bunları yola çıkardı. Bütün bu mallar, devriye gezen Müslüman   birliklerinin   eline geçmiştir.[343]

251. Müttefikler Medine'yi hücumla almak ümid-lerini kaybedince, Medine'deki Yahudi kabilelerim is­yan ettirip içerden Müslümanları vurmak için teşvik etmeye başladılar. Yavaş yavaş Yahudilerin de bu işe akıllan yatmaya başlamıştı.  Fakat Müslümanlar da durumdan şüphelenmeye başlayınca, Hz. Peygamber (S.A.)  hususî olarak bu işi tahkik edip öğrenmeleri için bazı memurlar gönderdi ve onlara «şayet bu hiyânet rivayetlerinin hakikatla bir ilgisi varsa bunu etrafa yaymamalarını, şayet Müslümanlar bu mesele hakkında bir sual soracak olurlarsa evvelden kendi aralarında tesbit edecekleri bir başka şekilde cevap vererek onları atlatmalarını tenbih -etti». Bu gizli ajanlar neticede,, durumu Müslümanların da şüphe­lendiklerinden daha fecî buldular.[344]

252. Bu arada Hz. Peygamber (S.A.)., müttefik muhasaracılar arasında ayrılık ve nifak tohumları ekmeye teşebbüs etmiştir. Yeni ihtida etmiş bir Müs­lüman, çok mühim bir işle vazifelendirildi. Bu zat ilk defa Medine'deki Qurayzî Yahudilerine gitti ve on­lara dedi ki: «Mekkelİlerin muvaffak olacakları yüz­de yüz değildir, şayet çekilip gidecek olurlarsa siz­ler tek başınıza Hz. Peygambere (S.A.) karşı ken­dinizi müdafaa edemezsiniz. Bunun için Müslüman­ların kökleri kazınıncaya ve Mekkelilerden iyi niyet­lerine dâir bir teminat alana kadar Mekkelilerin ta­rafında yer almayınız... Bana kalırsa siz Mekkeliler­den, Müslümanlara karşı baş kaldırmadan evvel temi­nat ve rehin isteyin». Onlar da bu fikri muvafık bul­dular. Aynı casus bu defa müttefiklerin karargâhına yani Catafân ve Müşrik Kureyşliler arasına gitti ve edindiği haberlere göre Yahudilerin Hz. Peygamberle birlikte bir fesat hareketine giriştiklerine dâir dik­katlerini çekti ve müttefikler tarafına mensub meş­hur kumandanlardan bazılarını Yahudilerin ele geçi­rip bunları, Hz. Peygambere (S.A.) karşı Müslüman Yahudi  anlaşmasının  bir delili  olarak ileri sürmek istediklerini anlattı. «Bunun için dikkatli olun, bilhas­sa tavsiye ederim ki, Yahudilerden Cumartesi günü Müslümanlara karşı savaşa katılmalarını isteyin. Çünkü bu günde Müslümanlar, Yahudilerin bulun­duğu kesimde gafil bulunacaklardır». Sonra Müslü­manların karargâhına avdet etti ve bambaşka haber­ler yaydı. Bunlara göre Yahudiler sonuna kadar çar­pışacaklarına dair müttefiklerinden bazı teminat ve rehin istemişlerdi. Bu rivayetlerin ordu içinde yayıl­dığını gören bir Müslüman, Hz. Peygambere (S.A.) koştu ve haberi nakletti. O da dedi ki: «Onların bu şekilde hareket etmelerini belki de biz emrettik» ( -Leallenâ emernâhüm bizâlik). Mes'ûd'un-Nemmâm isminde biri, Hz. Peygamberin (S.A.) bu sözünü işi­tir işitmez derhal Kureyşlilerin karargâhına koştu ve Ebû Sufyân'a Hz. Peygamberin (S.A.) sözünü ulaştır­dı". [345] Tam bu sırada Yahudilerin gönderdiği hey'et müttefiklerin karargâhına varmıştı. Bunlar te'minat olarak rehin talep ediyorlardı. Buna mukabil mütte­fikler ise Yahudileri her hal ü kârda kaybetmek is­temiyorlardı. Propaganda iyi netice vermişti. Mütte­fikler rehin talebini reddettiler ve aksine Yahudiler­den mukaddes Cumartesi günü de çarpışma fedakâr­lığında bulunmayı ve harbe başlamalarını istediler. Bu suretle de Müslümanlar gayelerine varmış ol­dular.[346]

253. Kureyşlüer bir iki kerre Müslüman hatları­nı yarmak hususunda teşebbüse geçtilerse de muvaf­fak olamadılar. Ve hattâ bu cephe taarruzunu tekrarlamaya bir daha cesaret edemediler. Fakat gece­leri mütemadiyen Müslümanları gafil avlamak için devriyeler çıkarıp fırsat kolluyorlardı. Bu minval üze­re Müslümanlar on gün, gece ve gündüz muhasara altında kaldılar.[347]

254. Muhasaranın son anlarında korkunç bir rüzgâr ve soğuk çıktı. Hz. Peygamber (S.A.) hususî bir keşif eri çıkararak birkaç kilometre ilerdeki düş­man karargâhına gönderdi ve gördüklerine dâir ha­ber getirmesini emretti. Keşif eri, son derece heyecan ve karışıklık içinde Kureyşlilerin Mekke'ye dönmek­te olduklarını ve bir Müslüman hücumundan kork­tuklarından, Hâlid'ubn Velid ve Amr'ubn'ul-As'ın 200 kişilik bir süvari kuvvetinin kumandanı olarak artçı vazifesi görmek üzere tayin edilmiş olduklarını gör­dü. Huzeyfet'ubn Yemân adlı bu keşif eri bütün bu gördüklerini dönüp Hz. Muhammede (S.A.) anlat­mıştır.[348]

 

Diğer Talî Askerî Seferlerde Ve Hudeybiye Harekâtında Haber Alma:

 

255. Akkâşet'ubn Mihsân adlı bir zâtın kuman­dasında bir askerî birlik, te'dîp maksadıyla bir kabi­le üzerine gönderilmişti. Düşman bunu haber almış ve bütün ahalisi ve hayvanlarıyla birlikte firar etmiş­ti. Bu kumandan, Şucâ'ubn Vehb'i keşif için gönder­di; bu zât da deve izlerinden düşmanı takibe başladı. Az sonra Müslüman askerleri düşmanla karşılaştı­lar ve galebe kolay oldu; neticede selâmete kavüşacaklarınm vâdedilmesi üzerine bunlar, hayvan sürü­lerinin nerede olduğunu gösterdiler. Müslüman asker­leri 200 deve ele geçirdiler ve vaadleri mucibince düş­man esirlerini şükran içinde serbest bıraktılar [349] Mak-rizî'ye göre [350], bu bölge, Benû Esed'in Camr adını taşıyan arazisi idi.

256. Gene   te'dîb   maksadiyle   Zeyd'ubn   Harise idaresinde bir askerî birlik Benû Suleym'e karşı gön­derildi : Ele geçen bir kadından kabilesinin nerede ol­duğu öğrenildi.  Neticede   esirlerden  başka,   ganimet olarak deve ve koyunlar ele geçti.[351]

257. Hz. Ali'nin Fedek kabilesine karşı aynı şe­kilde te'dip gayesiyle yaptığı sefer: El-Hemec mevki­inde düşmana mensub biri yakalandı. Kendisinin se­lâmete ulaşacağı vâdedüip bu hususun temin edilme­si üzerine, kabilenin nerede bulunduğunu hemen söy­ledi. Ellerine bu seferde 500 deve ve 2000 koyun ve keçi geçmiştir.[352]

258. Sefere çıkan İslâm kıt'alarmdan biri vazife­sinden muvaffakiyetle dönmüştü. Birliğin bütün men-subları düşman kumandanını kendisinin öldürdüğü­nü iddia ediyorlardı. Hz. Peygamber CS.A.) bütün bun­ların kılıçlarını tetkik etti ve bunlardan birisinin üze­rinde  hazım, olmuş yiyecek  maddelerine  rasladı  ve bu kılıcın sahibi kimse, onun düşman kumandanını öldürdüğünü beyân etti.[353]

259. Hicrî 6 ve Milâdî 628 yılında Mekke'ye hac gayesiyle çıkıp Hudeybiye seferine giriştikleri vakit, Hz. Peygamber (S.A.) bir keşif erini önden gönderdi. Mekke'ye  doğru  yürüyüşü   esnasında   düşmanın  da haber alma durumu hakkında, kendisine ihbarlarda bulunulmuştu. Hakikaten şurası aşikârdır ki Kureyş-liler bu sefer hakkında bazı haberler almışlar ve kar­şı koymaya karar vermişlerdi. Bunun için de mütte­fikleri Ehâbîş kabilesinden yardım istemişlerdi.  Bu­nun üzerine Hz. Peygamber (S.A.) askeri şurasını top­ladı ve Kureyşlilerin bu câhil ve zavallı müttefikleri­ne karşı bir hücuma geçmenin münasib olup olma­dığı  hususunu   müzâkere  etti.  Bir bakıma neticede zahmetsizce  ganimet   elde  edilmekle    kalınmıyacak, aynı zamanda diğer bazı iyi neticelerin de istihsalin­de, meselâ İslâm devletinin düşmanlarına yardımda bulunmak niyetinde olan diğer kabilelerin dahi bun­dan iyi bir ders çıkarmaları hususunda müsbet te­sirleri olacaktı. Neticede Hz.  Peygamber   (S.A.)   Hz. Ebû Bekr'in fikrine iştirak etti; buna göre muslihane bir surette bu hac seferine devam edilecekti [354] Bundan sonra Hz. Peygamber   (S.A.),   Kureyşlilerden   kendi hareketlerini gizlemek , gayesiyle,   pek   az   kimsenin kullandığı bir yoldan seyahatine devam etti[355]

 

Hayber Harbinde Haber Alma İşi:

 

260. Hz. Peygamber  (S.A.)  Hayber'e doğru yü­rüyüşü esnasında Gatafânilerin, müttefikleri Hayberlilere yardım için harekete geçtiklerini öğrenmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber CS.A.), güya asıl he­defi Hayber değil, Gatafân'mış gibi istikamet değiş­tirdi ve bu haberin yayılması için gerekli tertibatı al­dı. Bu oyuna düşen Gatafânîler müdafaasız bıraktık­ları mal ve mülklerinin ve ailelerinin yanma koşup döndüler ve Hayber harbi boyunca yerlerinden kı­pırdamadılar.[356]

261. Hayber de    mevcut    müteaddit    kalelerden birinde bulunan ve bu kalenin kolaylıkla sükûtuna yardım eden yeraltı geçidi, Hz. Peygamber CS.A.) sa­yesinde bir düşman şahıstan öğrenilmiştir[357]

262. Hayber'in zabtı üzerine Resûlullah, Hazîne muhafızından Beledi Hazinenin kendisine teslim edil­mesini istedi. Muhafızın artık hiç bir şey kalmamış olduğunu beyan etmesi üzerine onu serbest bıraktı ve kendisine : «Şayet bu hususta yalan söylemiş olup da sonradan Hazîne bulunduğu takdirde bunun ce­zasını   hayp.tıyle   ödeyeceğini»»   hatırlattı.   Sonradan bir Yahudi \asıtasiyle bu hazine muhafızının şüpheli bir tarzda harabeliklerden birine zaman zaman girip çıkmakta olduğu haberini alması üzerine, mezkûr yer araştırıldı ve Hazîne meydana çıkarıldı. Bunun üze­rine  Yahudi  nazırın  başı  vurulmuş  ve  muhbir ise mükâfatlandırılmıştır.[358]

 

Mekke'nin Zabtında, Huneyn Ve Tâ'if Seferlerinde Haber Alma:

 

263. Mekkeliler Hudeybiye anlaşmasını ihlâl et­mişlerdi;  bunun üzerine  Resûlullah hazırlığını epey geniş tuttu. Medineli bir Müslüman, Mekke'de itimad edilen bazı arkadaşlarına yazdığı bir yazıda, Resûlul-lahın çok esaslı bir surette sefer hazırlığına girişmiş olduğunu ve muhtemelen bunun Mekke'ye karşı ol­duğunu   bildiriyordu.   Resûlullah   bundan   haberdar oldu ve Hz. Ali'yi, henüz Medine'yi tek başına terke hazırlanan ve şüpheli bazı tavırları olan deveye bin­miş bir kadını tutup getirmesi için gönderdi. Hz. Ali atma atlayıp az sonra bu kadına yetişti ve yakaladı, ona götürdüğü   yazıyı   ortaya   çıkarmasını   emretti. Kadın böyle bir şey olmadığını iddia ediyordu. Neti­cede, kendisine elbisesinin soyulacağının söylenmesi üzerine, kadın saç topuzları arasından Resûlullahm tam zamanında haberdar olduğu mektubu çıkardı.[359]

264. Resûlullah Hevâzinîlerin İslâm devleti ara­zisine baskın vereceklerine dâir haberler almıştı. Bu sırada kendisi Mekke'yi zabtetmiş ve henüz burada bulunuyordu.  Oradan hususî  bir haber alma suba­yını gönderdi; bu zabit mezkûr düşman arasında bir­kaç gün geçirdi ve lüzumlu haberleri topladı[360]

265. Hevâzinilere karşı girişilen sefer esnasında bir düşman casusu İslâm Ordusu karargâhına girdi ve birçok şey görüp öğrendi; tam kaçıp gideceği za­man şüpheli tavır ve hareketleri Resûlullahm dikka­tini çekti ve etrafındakilere onu takip etmelerini ve yakalamalarını emretti. Neticede bu casusun başı vu­rulmuştur[361]

 

Mevzua Umumi Bir Bakış:

 

266. Resûlullah Mekke, Necd, Hayber ve Evtâs (Hevâzİnlerin bölgesi) 'da  casuslar   bulunduruyordu. Bu casuslar gizlice ona öğrendikleri şeyler hakkında yazarlardı. Tabii olarak bu şehirlerdeki mezkûr faali­yet, bu mmtakalarm İslâm Orduları tarafından zap­tından evvel mevzuu bahis olmaktadır.[362]

267. «Beşinci Kol» a benzer bir teşkilâtın da mev­cudiyetine dâir tarihî eserlerde bazı malûmata rast­lanır. Meselâ Belâzurî'ye [363] göre Mekke'de ailesi tara­fından eziyet edilen ve evde hapis kalmaya mahkûm edilmiş iki Müslüman genç vardı. Hicri 3. yılda Hz. Peygamber (S.A.) Mekke'ye gönderdiği bir casusuna «Mekke'ye git ve orada filân adında, gizlice îslâma girmiş samimi bir Müslüman kuyumcu vardır; onu bul, gör.   Kendini   onun   evinde   sakla   ve   mahpus­larla teması sağlamaya çalış...» şeklinde bir talimat vermiştir. Hakikaten de bu iş muvaffakiyetle  sona ermiştir.

268. Qutbet'ubn Âmir'in seferi esnasında düşma­na mensub bir fert yakalandı, kendisinden bazı ma­lûmat istendiği vakit, dilsiz olduğunu ileri sürdü. Bu­nun üzerine göz  hapsine  alındı.  Bir müddet  sonra kendi kabilesi adamlarına   tehlikeyi   haber   vermek için bir sayha kopardı ve akabinde başı uçuruldu.[364]

269. Hareketlerinin gizliliğini teminat altına al­mak gayesiyle Resûlullah dâima ters ve şaşırtıcı is­tikametlerde  hareketlerde bulunmuştur. Meselâ bir­çok günler başka bir istikamette  yol alır ve  sonra asıl hedefine doğru bir kavis çizmeye başlardı. Tebûk seferinde Bizans imparatoru ile karşılaşmak mevzuu-bahisti ve bu iş hiç de kolay değildi. Bu yüzden sa­dece bu seföre mahsus olmak üzere halka evvelden asıl hedef bildirilmiştir. [365] Bu Tebûk seferine, Medine'­ye gelen Nabatî kervanlarından Heraklius'un İslâm Devleti arazisini istilâ edeceğine dair bazı malûmat elde edilmesi üzerine teşebbüs edilmiştir.[366]

 

Askerî İstihbaratın Hukukî Görünüşüne Dair Birkaç Söz:

 

270. Şimdiye kadar daima harp zamanında ce­reyan eden casusluk hâdiselerinden bahsettik. Aynı mesele sulh zamanında da mevzuubahis  olabilmek­tedir.

271. Muharebe esnasında hasmını öldürmek en tabiî muhariblik   haklarındandır.   Buna   göre yaka­landıkları zaman düşman casuslarını ölüme mahkûm etmede hiç bir mahzur yoktur. Yakalanan bir casu­sa en yüksek cezanın mı verileceği, yoksa daha ha­fif bir cezanın mı tatbik edileceği veya artık casus­luktan vazgeçip ilerde rahat duracağına dair söz alınıp serbest mi bırakılacağı meselesi, tamamen yük­sek askeri şeflerin takdirine kalmış bir şeydir. Yaka­lanan casuslara bildikleri haberleri söyletmek gayesiy­le bazan işkenceye tâbi tutulurlar. Bu normaldir ve şimdiye kadar hiç bir devlet çıkıp da bu tarz sorguya çekme işinden feragat ettiğine dair bir beyanda bu­lunmamıştır. Aynı şekilde halen de bu yakalanan ca­susların içine düştükleri tehlikelere rağmen hiç kim­se bu casusluk teşkilâtından veya haber alma servi­sinden vaz geçtiğini beyan etmemiştir.

272.  Sulh   zamanında   yakalanan   casuslara ge­lince; îslâm hukukçuları bu halde kadın veya erkek arasında hiç bir tefrik  yapılmayacağını,  ikisinin de aynı akıbete tâbi tutulacağını söylemektedirler. Ma­mafih bu âlimler en yüksek ceza olan ölüm cezasının baliğ olmamış casuslara asla verilemiyeceğinde ısrar etmektedirler. Klâsik hukukçulardan bir kısmı var­dır ki bunlar nazarî olarak casusluğun kâfirlikten da­ha az derecede suç teşkil ettiğini ileri sürerler. On­lara göre  bir   casus   ölümle   cezalandırılmamalıdır. Çünkü îslâm, Gayrı   Müslimleri   mukîm   yabancılar olarak müsamaha etmekte ve kendisine tâbi olan bu insanları kanun karşısında,  Müslümanlarla beraber tam bir müsavat ile korumaktadır. Fakat bu hukuk­çular,  bir düşman casusunun, İslâm Devletinin bü­tünlüğüne, ülkede oturma hakkına sahip bir Gayrı Müslim mukim yabancıdan çok daha fazla zarar ve­rebileceğini gözden uzak tutmaktadırlar.  îslâm Hu­kukuna göre, şayet bu konuda beynelmilel bir anlaş­ma varsa, bu halde casuslar ölümle cezalandırılmaya-bilirler. îslâm Devletleri için böyle bir anlaşmaya dâ­hil olmaya hiç bir mâni bulunmamaktadır.

273. Casusluk  şüphesiyle   töhmetlendirilen birinin, âdil bir mahkeme huzurunda muhakeme edil­mesini talep ve kendini müdâfaa hakkının mevcudi­yeti hususunda hiç bir ihtilâf yoktur: Harp icabı, kı­sa ve kestirme muhakeme usûlü tercih edilirse de İs-lâmın adalet anlayışı, hiç bir ferdin kanunî usul ve muhakemeye tâbi tutulmaksızın cezalandırılmasına müsaade etmemektedir.[367]

 

9- Hz. MUHAMMED (S.A.) ZAMANINDA DENİZLERDE YAPILAN SAVAŞLAR

 

Umumi Bilgiler:

 

274. Hz. Peygamber  (S.A.)   zamanında İslâm de­niz kuvvetleri mevzuunda anlatılacak  pek fazla  bir şey  olmamakla  beraber,   deniz   harpleri   ve   seferleri tam  mâr.asiyle  ihmâl  edilmiş  de  değildir.  Mamafih askeri olmayan seferleri, meselâ Mekkeli ilk müslü-maniarın  Habeşistan'a  deniz  yoluyla  iltica  etmeleri, Eş'arîlerin Yemen'den   Car'a   kadar   gemilerle   gelip Medine'ye kara yoluyla muvasalatlarını veya Temîm'-ud-Dârînin iştirak ettiği vak'alar gibi hâdiseleri mev­zu bahis etmekten sarl'ı nazar ediyoruz.[368]

275. Bu  deniz  savaşlarına  dair  ilk   tarihi   bilgi, Hicretten sonra 8. yıla aittir. İbn Asâkir, Te'rih Dimaşk adlı eserinde:! [369] Mu'ta harbi münasebetiyle şu vakayı da zikretmektedir:  «Esasında Eş'ar kabilesine  men-sub ve Hz. Peygamberin  (S.A.)  eshâbmdan olan bi­ri, Resûlullahın kendisini bir heyetin başkanı olarak bir gemiyle Eyle (Eliat) mıntakasına (şimdiki modern Akabe limanı) gönderdiğini söylemektedir. Bu zât burada, Zeyd'ubn Harise ve onun Balqâ'ya muvasalat eden ordusu, bu ordunun Bizanslılar ve bunların Arab kabileleri arasında sahib oldukları müttefiklerle gi­riştikleri çarpışmalara dair malûmat toplamış ve acele olarak İslâm Ordusunun harbetmekte olduğu sahaya koşmuş, arkadaşlarıyla beraber ,Ordu safla­rında yer almış, hararetle savaşa katılmıştır». (Kıs­sanın bundan sonrası mevzûumuzla alâkalı değildir). Netice olarak şunu anlıyoruz ki Hz. Peygamber (S.A.) kara yoluyla Mu'ta'ya göndermiş olduğu orduya, de­niz yoluyla da bir yardımcı kuvvet yetiştirmiş bulun­maktadır.

276. Bu hususta diğer bir vak'a İbn Sa'd [370] ve di­ğer müellifler tarafından nakledilmektedir. Maqrizi'-nin el-îmtâ adlı eserinde [371] aynı vak'a, Hicrî 9.  yılda (M. 639)  cereyan etmiş olarak gösterilir. Bunlardan öğrendiğimize göre, Hz. Peygamber Rebî'ul-Âhir (Ha­ziran)   ayında   Alqamat'ubn   Mücezziz'il-Müdlicî  ku­mandasında 300 kişilik bir kuvveti Mekke yakınında­ki   sahil  bölgesine   gönderdi.  Şu'ayba  limanı  ahâlisi o sırada gemilere binmiş bir halde, bazı zenci kuvvet­ler  (korsanlar?!)  görmüşlerdi. Alqama ve beraberin­dekiler bir adaya vardılar. Bunun üzerine zenciler bu­radan kaçtı ve Müslüman ordusu da bunu müteakib geri döndü.

277. Netice olarak söyliyebiliriz ki, Kur'an-ı Ke-rim'de [372] deniz harplerine ve insanlar tarafından  de­nizde meydana getirilen felâket ve fesatlara dâir işaretler vardır. Rûm Sûresinde bu hususlara temas edi­lir. Korsanlığa dâir oîan âyet [373], İslâmdan evvelki devir­lere aittir. Kur'ân-ı Kerİm'de denize temas eden diğer âyetler o kadar çoktur ki onları burada nakletmeyi fazla addediyoruz. Hadisler arasında da Müslümanla­rın giriştiği deniz savaşlarına dâir birçok malûmata rastlanır. Bilhassa Hz. Peygamberin (S.A.) müstak­bel devirlere 'dâir önceden verdiği haberler arasında bu mevzu da yer almış bulunmaktadır; fakat bunlar, mevzumuzla doğrudan doğruya alâkalı bulunma­maktadır. [374]     

 

10-Hz. PEYGAMBER ZAMANINDA DEVLETİN ASKERLİK TEŞKİLÂTI

 

Umumi Bilgiler:

 

278. Meslekten  olmayan bir  kimsenin  girişmiş bulunduğu elinizdeki şu kısa tetkikin, Hz. Peygam­ber zamanında askerlik teşkilâtının nasıl işleyip na­sıl tekâmül ettiğine dair mülâhhas bir bölüm ile ni-hayetlenmesi faydalı olur düşüncesindeyim.

279. İslâm Devleti,  Hz.  Peygamberin  gelip Me­dine'ye yerleşmesiyle fiilen de mevcudiyet kazanmış­tır, îster müdâfaa ve ister taarruz maksatlarına mü­teveccih olsun, başlangıçta askerî bir teşkilât mevzu bahis   değildi.  Hz.  Peygamberin   bütün   teşkilâtıyla kendine mâl edebileceği bir Devlet, İslâmdan evvel Medine'de mevcudiyet kazanmış da değildi; keza Hz. Peygamber Medine'yi kendi Devlet ülkesine ve esa­sen  kurulu  bulunan  idaresine  bağlamak  üzere  bir fâtih sıfatıyla da buraya gelmemişti.  Aksine  o  bu­raya elinde  hiç bir maddî vasıta olmaksızın,  dene­bilir ki bir mülteci olarak göçetmiştir. Medine'ye gel­diğinde  burada  bir karışıklık  ve  anarşi  havası  ile karşılaştı. Bu yüzden bir nevî Şehir-Devlet şeklinde siyasi bir teşkilât, ihdas edilmesi teklifinde bulundu; yerli ahali de buna muvafakat ettiler. Fakat her şe­ye yeniden başlamak icab ediyor, deneme ve tecrübe ile gelişmeyi temin lüzumu hasıl oluyordu.

280. Dikkati çeken nokta, Medine'deki karma­karışık insan yığınları arasına katılışından azamî al­tı ay sonra, yeni kurmuş olduğu devletin düşmanları­na karşı askeri seferler tertib etmeye başlayabilme-sidir.[375]

 

Savaşlarda Kollanan Gaye:

 

280/a.  Yukarda,   3  sayılı  paragrafta naklettiği­miz :

«Ben rahmet peygamberiyim, ben harp peygam­beriyim» şeklindeki hadisiyle Hz. Peygamber (S.A.), onun gözünde savaşın, kendisinden vazgeçilmesi mümkün olmayan bir «kötü gerek» olduğu ve asla kendine menfaat sağlamak gayesiyle ve kendi arzu ve isteğiyle hiç bir zaman harbe tutuşmadığını, olan savaşların ise, tamamen karşı tarafta bulunan ha­sımlarının arzu ve istekleriyle çıktığını beyân ve ifâ­de etmektedir. Bu duruma göre onun giriştiği savaş­larda kollanan gaye, düşmanı itaat altına almak ve onun bozuk mantık ve muhakemesini doğrultup dü­zeltmekti; asla onun kökünü kazıyıp yok etmek de­ğildi. Resûlullah Muhammed aleyh'is-salâtu v'es-se-IAm kan akıtma maksadına dayanan bir harp değil, psikolojik bir harp yapmayı tercih ediyordu. Tam ge­rektiği an ve yerde merhametli ve şefkatli davran­masını bilmiş ve Kurıan-ı Kerim'de yer alan şu âyet­teki prensibe göre   (K. 41/34)  hareket etmiştir:

«İyilik (hasenat) ve kötülük (seyyiâtJ bir dü­zeyde değildir. Sen en iyi olan şekilde hareket et!

Bir de bakarsın ki, seninle aranda düşmanlık bu­lunan kimse çok sıcak bir dost hâline geliver­miş!..»

Samhûdfnin naklettiğine göre (bk. ikinci neşir, Bey­rut, s. 1246) .müşriklerden Suheyl'ubn 'Amr, Bedr sa­vaşında Müslümanlar tarafından esir edilmişti. Me­dine'ye doğru götürülürken yolda, defi hacet etmek üzere Müslüman muhafızından müsaade istedi ve gözden uzaklaşıp bir tenhâ yere ulaşınca da kaçma­ya kalkıştı, takip edilip yakalandı; ancak Resûlullah onu, başvurduğu bu «hile» ve işlediği «savaş suçu» dolayısiyle cezalandırmamıştır. Diğer bir savaş esiri olan Ebû 'Azze, Medine'ye gelindiğinde, fidyei neca­tını ödemek üzere ne parası ve ne de bu konuda ken­disine yardım edecek bir kimsesi olduğunu beyan ederek şayet Resûlullah onu azâd edip serbest bı­rakacak olursa, medyunu şükran olacağını ve ilerde çıkacak savaşlarda asla ona karşı harbe tutuşmaya­cağını vâdetti. Böylece o, hiçbir şekilde fidye alınmak­sızın serbest bırakıldı. Fakat kısa bir zaman sonra, Müslümanlara karşı tertiplenen bir intikam savaşı­nın hazırlıklarına katılarak gönüllülerin ve paralı askerlerin toplanması işinde aktif bir rol oynadı. Da­ha sonra bir fırsatta yeniden Müslümanların eline esir düştü ki, Resûlullah bu defa onun boynunun vu­rulması için emir vermiştir (bk. îbn Kesir) Resûhü-lahın bizzat kumandanlığını yaptığı bir *seriyye»de, bir dinlenme molasının   verildiği bir  sırada Gevres  [376] adında bir düşman askeri, Resûluüah'ın hafifçe kes­tirmekte bulunduğu yere kadar ustalıkla ve gizlice sızıp onun bir kenara bırakmış olduğu kılıcını kap­tığı gibi karşısına dikildi ve şöyle haykırdı:

«— Şimdi sent benim elimden kim kurtaracak, ey Muhammedi?» Resûlullah yavaşça doğruldu ve bü­yük bir sükûnet içinde şu cevabı verdi:

«— Allah!..»

Düşman askeri hiç beklemediği bu cevap karşısında kendine sahip olamadı ve' elindeki kılıcı yere düşür­dü. Bu defa Resûlullah düşen kılıcı yerden aldı ve şöy­le hitâb etti:

— Yâ şimdi seni benim elimden kim kurtara­cak?!.»

— Hiç kimse!»

diye cevap verdi câhil düşman askeri Gevres tir tir titreyerek... Bunun üzerine Resûlullah onu affetmiş ve çıkıp gitmesi için yolunu açık tutmuştur (bk. Belâ-zuri, Ensâb). Bu olaydan ayrı, Selemet'ubn'ul-Ekvâ1, tek başına ve yaya olarak Fezâreli bir haydut sürüsü­nü takip etmiş ve bu haydutlardan, yağmalamış bu­lundukları malların hemen hemen yarısını esasen ye­niden eline geçirmiş bulunuyordu ki tam bu sırada, yanında silâhlı askerleri de olduğu halde Resûlullah koşup onun yardımına yetişti. Seleme Resûlullah'tan, susuzluk ve yorgunluktan elini kaldıramayacak hal­de bulunan bu haydut sürüsünü takip edip tamamını yok etmek üzere haklarından gelmesi için kendisine bir at vermesini rica etti ise de Resûlullah kendisi­ne şu cevâbı vermiştir:

«— Şimdi (onları) eline geçirmiş bulunu­yorsun; o halde yumuşak ve hoşgörü sahibi ol!» (bk. Îbn'ul-Cevzî, el-Vefâ, s. 696). Bütün bu gibi durumlarda düşüncesiz ve câhil put­perestler, hiç beklemedikleri bir şekilde uğradıkları bu merhamet ve şefkat yağmuru karşısında, eninde sonunda İslama girmişlerdir ki, Resûlullah'ın bir İlâ­hî Tebliğ Elçisi olarak esasen peşinde koştuğu ve kolladığı nihâi gaye de bundan başka bir şey de­ğildir.[377]

 

Muvazzaf Ve Devamlı Bir Ordu Kurulması:

 

281. Muvazzaf bir Ordu mevcut değildi ve hattâ böyle bir Ordunun teşkili için zarurî maddî vâsıtalar dahi yoktu: Devlet fakirdi ve muntazam gelirlere malik değildi; Kur'an-ı Kerim bu güçlüğü şöylece hal ve faslediyordu: -Orduya katılma Dinin bir rüknü, asıl vecibesidir. Alîah müslümanların şahıslarını ve mallarını Cennet karşılığında satın almıştır». Bu du­ruma göre Müslümanlar, Allah yolunda savaşma, öldürmek ve ölmek mecburiyetindedirler. [378] Bu durum­da bütün Müslüman halk muktedir savaşçılardan mü­teşekkil, devamlı - muvazzaf bir Ordu haline getiril­mişti. Herkes askerî tâlim ve terbiye görmek mecbu-riyetindeydi ki gerçekte Islama girişlerinden önce bi­le bu tâlime tâbi tutulmuşlardır. Hükümet gerek mad­di ve gerekse manevî imkânlarla olmak üzere her yol­dan bu işi destekleyip teşvik etmiştir. Bu arada şunu da göstermekte fayda vardır ki, Kur'an sadece mü­dafaa harbine müsaade etmektedir. Bu konu ile il­gili âyet şöyledir [379] «Sana harp açanlara karşı sen de Alîah yolunda savaşa gir ve mütecaviz, haddi aşan olma; gerçekte de Allah mütecavizleri sevmez. Artık onları (düşmanları) nerede bulursan öldür...». Aynı şekilde Kur'anm XXII. sûresinin 39-41. âyetlerinde: «Kendilerine harp açılanlara (savaş) izni verilmiş­tir...». Yukardaki ilk âyetin ikinci kısmı [380] ile düşman nerede bulunursa öldürüleceğine dair Kur'anın diğer âyetleri, kendisi ile esasen harp halinde bulunulan Devletler ahalisi hakkındadır.[381]

 

Askerî Seferler İçin Ordu Teşkili İşi:

 

282. Usul şöyle idi: Devlet Reisi ve Başkuman­dan yetkileri ve iktidarı içinde Hz. Peygamber, —bel­ki de itimat ettiği arkadaşlarıyla istişare sonucu— muayyen bir askeri seferin ihtiyaç gösterdiği asker miktarı üzerinde bir karara varır ve bunu herhalde bir cemâat namazı esnasında Camide ilân etmek su­retiyle bu maksatla açılan bir deftere kendilerini gö­nüllü olarak yazdırmalarını Müslümanlardan ister­di. Hiç kimse tertiplenen seferin ne tarafa olduğunu önceden bilemezdi, istenen asker miktarı temin edi­lir edilmez, Hz. Peygamber bunlara bir de Kuman­dan tayin der ve ancak bu kumandana gerekli tali­matı verir, askeri yönden takip etmesi gerekli yol ve usulleri bildirirdi. Bazen daha da tedbirli davramhp gizlilik içinde hareket edildiğini gösteren vâkı'alar malûmumuzdur: Hz. Peygamber, mühürlü bir zarfı Kumandana teslim eder ve ona «şu açık arazi isti­kametinde ilerle (bunun manâsı görünüşe göre, "sa­hil tarafına değil, aksi istikâmete doğru yürüyüşe geç" olmalıdır) ve üç gün bu suretle yol aldıktan son­ra mektubu aç, içindeki talimatı yerine getir!» derdi.

Her bir gönüllü kendi özel silâhları ile gelir ve şa­yet ihtiyaç varsa Hükümet dahi bu hususta yardım­da bulunurdu.

283. Yukarda gördüğümüz gibi ilk askeri sefer­ler (seriyyeler), müşrik Mekkelilere karşı kervan yo­lunu kapamak maksadıyla tertiplenmişlerdi.  Bu  şe­kilde bir  müdâhalenin   başlaması,   karşılıklı ve zin­cirlemesine tepkiler doğumuna âmil olmuştur. Hattâ bazen tabiatıyla pek ehemmiyet arzetmeyen maksat­lar için âni seriyyeler tertiplemek icab ediyordu. Bu gibi durumlarda, Devlet Başkanı ikamet ettiği mahal­lin hemen bitişiğinde tam Mescid'un-Nebî içerisinde müesses ve  Suffa diye  adlandırılan leylî üniversite kâfi bir kaynak teşkil etmiştir. Suffa sakinleri en za­hit  ve  en  heyecanlı,  ateşli,  umumiyetle  ticaret,  sa­nayi veya rizaî maksatlarla bir toprağa bağlı bulun­maktan uzak pek fakir genç kimselerdi. Bunlar, sa­dece asgarî seviyede kendilerine bir yaşama imkânı temin etmek ve çoğunlukla vakitlerini ilim elde et­mek, ibâdette bulunmak ve ruhî-mânevi alanda inzi­va hayatı sürmek  üzere  şehirde açılan bazı işlerde çalışıp hayatlarını kazanıyorlardı.  Gece - gündüz Hz. Peygamber kendilerine her zaman güvenir ve onlar da Hz.  Peygamberin kendilerini   sevketmek istediği hedeflere derhal yönelir, görevlerini lâyıkıyla ifâ eder­lerdi.

284. Tarihî kaynaklar [382], hususî kayıt defterlerine gönüllülerin isimlerinin kaydedildiği  ( — iktitâb)  her vak'ayı nakledişlerinde umumiyetle, talep edilen gö­nüllü adedinden daha fazla müracaatların mevzu ba­his olduğunu rivayet ederler. Bu kaynakların, hakkında malûmat taşıdıkları yalnız Tebûk seferinde değil, fakat aynı zamanda Mekke'nin Fethi gibi se­ferlerde de ihtimal ki bu gibi vak'alar ortaya çık­mıştı. Hz. Peygamber (S.A.), Mekke'nin Fethi sefe­rinde düşmana anî bir baskın verip onu şaşırtmak is­temiştir ve bunun için de İslâm ülkelerinin muhtelif kabile ve kasabalarına haberciler çıkarmış ve «asıl Ordu ile birleşmek üzere alarm vaziyetinde hazır bek­leyiniz!» şeklinde bir talimat vermişti. Bunu mütea­kip kendisi Medine'den hareketle geniş zig-zaglar çi­zerek Mekke'ye doğru yollandı. Yol boyunca mevzu bahis kabilelere âit birlikler birbiri arkasına esas Or­duya katılmak suretiyle, Hz. Peygamberin yönettiği askeri kuvvetlerin mevcudunu arttırıp durdular. îş-te bu vaziyette pek tabiî ki merkezî bir kayıt defteri­nin tutulmuş olması imkân haricidir.[383]

 

Ganimetlerin Dağıtım İşi:

 

285. İslâm öncesi Arap Yarımadasında teamüle dayanan kaide, Ordu Kumandanının askerler tara­fından ganimet olarak ele geçirilen eşyanın dörtte birini kendi şahsına alması şeklindeydi. Umumî yağ­madan önce ele geçen şeyler ve keza bölünmesi müm­kün olmayan mallar, yine ona giderdi. Medine'ye Hic­retini hemen müteakip Hz. Pygamber bu konu ile ilgili kaideleri ilga etti ve şu şekilde bir tedbir aldı:

286. Bir düşmandan ele geçen bütün ganimet malların yakılacağına dair Tevrat'ta mevcut kanu­nu [384] ilga ettiği gibi İslâm öncesinde bir cahiliye âdeti olarak Araplar arasında yaygın bulunan ve Ordu Kumandamnm  ganimetten  almakta  olduğu   1/4  hisse­yi lağvetti ve bundan böyle onun alelade bir nefer kadar hisse alacağı kaidesini getirdi. Ayrıca eskiden Ordu   Kumandanının    ganimetten    almakta    olduğu mezkûr hisseyi merkezî Hükümete tahsis etti ve bu­nunla da kalmayarak bu eski hissenin miktarını 1/4 den 1/5'e (hums) düşürdü ki gerçekte kalan miktarın (4/5)   bundan sonra askeri sefere iştirak eden Ordu mensupları arasında bölüştürülmesi esası vaz'edilmiş oluyordu.   Hükümet hissesi  aleyhine,  gönüllüler için ayrılan parçada görülen bu artış, bitaraf bir takım dış askeri kuvvetler bakımından cazibe kaynağı ol­muş ve bunlar, düşman tarafına katılmak yerine, İs­lâm   Ordusu   saflarında  yer   almayı   tercih   eder   ol­muşlardı. Müslümanların tertiplediği seferlere Gayrı Müslim bazı askeri birliklerin de katıldığı bizim bu­gün malûmumuz bulunmaktadır.  Askeri  alanda, gi­rişilen diğer bir reform da,  İslâm Öncesi devreden farklı olarak ferdi gayret neticesi harpte ele geçen ganimet  eşyadan   diğer   Ordu    mensuplarının  hisse alamamaları yerine, —askerlerin disiplini hiçe sayıp daha çok mal ele geçirmeyi, Ordu ve kabile veya bü^ tün topluluğun menfaatlerinden çok kendi şahsî men­faatlerini düşünmeleri mülahazasıyla— ele geçen bü­tün ganimet eşyanın hiç bir tefrike tâbi tutulmaksı­zın merkezi  bir elde  toplanması şeklinde olmuştur. Teşri edilen bu yeni Islâmî kaideye göre, her neferin elde ettiği ganimet eşyanın miktarı veya kıymeti hiç nazarı itibare alınmaksızın, keza bir neferin asıl harp cephesinde değil de, ihtiyatta kalmasına veyahut da Kumandanın  emri  ile  herhangi  bir diğer geri  hiz­mette  vazifelendirilmesine  bakılmaksızın  bütün  ga­nimet mallar Ordu mensupları arasında eşit suret­te dağıtılacaktı.

287. Şayet tertiplenmiş bir askeri sefer varsa, çarpışma sonunda ele geçen ganimetin l/5'i ( — Hums) merkezi Hükümetin Bütçesine (Beyt'ul-Mâl'e) gelir olarak girmeye başladı. Ancak düşman tarafdan, çar­pışma yapılmaksızın (Harbe tutuşulmaksızın) ele geç­miş menkul mallar mevzu bahis olursa, bunlar için ayrı kaideler tatbik edildi. Yazılı halde bulunmayan bir örf-kanuna göre ganimet olarak gelen her bir mal topluluğundan Ordu kumandanının seçimine tâ­bi bir hediye kendisine takdim olunurdu. Bu kaide muhafaza edilmiş ve bu hediye - hisse Hz. Peygam­bere (ATS.) tahsis olunmuştur. Bunların teferruatına girmek istemiyoruz. Dikkat etmemiz lâzım gelen mü­him bir nokta, ganimetten Devlet payı olarak ayrı­lan 1/5 hisseden kimlerin istifade edebileceklerine dair Kur'anda bazı kaidelerin yer almış bulunmasıdır. Savaşlarda şehit düşen askerlerin fakir, muhtaç aile­leri, pek tabiidir ki bu parçadan istifadede bir rüç-haniyete sahip olmuşlardır. Fakat İslâm Devlet Ül­kesinin emniyet ve selâmetini temin, hiç bir şekilde ihmâl edilemezdi. Gerek sivil kaynaklardan ve gerek­se ganimet gibi arızı ve gayrı muntazam kaynaklar­dan doğan Devlet gelirlerinin önemli bir miktarını Hz. Peygamber, müdafaa tedbirleri için hasr ü tah­sis etmiştir. Kur'an (9/60. âyet) Devlet gelirlerinin sarf yerlerini gösterirken bunlar arasından askerî bazı tedbir ve hazırlıklar için tahsisler yapılacağını da tasrîh etmiştir. İmâm Muhammed Şeybâni, Şerh'us-Siyer'il-Kebîr adlı eserinin dikkati çeken bir yerinde [385] bir nevi yarı devamlı - muvazzaf Ordu birliklerine dâir tafsilâtlı bilgi vermektedir ki bu, daha ilerki devirde Halife Ömer'in îslâm Devletinin artan ihtiyaç ve çoğalan gelirleriyle inkişaf ettirmek istediği bir askeri sistemdi. Aşağıda Şeybâni'nin bu konuda ver­diği bilgiyi bulacaksınız:

«Bu meselenin asıl ve menşe'i şudur ki Hz. Pey­gamber, Mahmiyyet'ubn Caz'iz-Zubeydİ'yi, kendisinin esasen ganimetlerden alman beşte bir (hums) Devlet hissesi işlerine bakan bir memur (âmil) olması dola­yısıyla, onu Benü Mustalik Seferinden gelen ganimet­lerle meşgul olmak üzere tayin etmişti. Devletin sivil­lerden geleri gelirleri ayrı tutulmuştu ve bunların ehli (buradaki «ehl» bu işle uğraşan vazifeliler mi, yoksa bu devlet gelirlerinden istifâde eden kimseler mi kasdediiiyor?) ayrı ve keza düşmandan elde edi­len gelirlerin ehli (aynı şekilde vazifeliler mi yoksa müstefitler mi bu nokta metinde müphemdir) ayrı idiler. Sivil kaynaklardan gelen gelirlerden Hz. Pey­gamber yetimlere, hayatını kazanamayacak derece­de yaşlı kimselere ve fakir kimselere yardımda bulu­nurdu. Maamâfih yetim kimse, erginlik çağına ulaş­tığında askere gitmek onun vazifesiydi; bu halde ken­disi (sivil kaynaklardan gelen Devlet gelirleri müste­fitleri zümresinden), askerî yollardan gelen gelirler (müstefitleri) zümresine nakledilirdi. Bununla bera­ber, şayet o, askerlik hizmetini tercih etmeyecek olur­sa, Devletin sivil kaynaklarından gelen gelirlerden dahi hiç bir şey alamaz ve kendisine çalışıp hayatını kazanması emri verilirdi. Hz. Peygamber kendisine yapılan talepleri reddetmezdi. Bir defasında iki ki­şinin gelip de ondan Benû'l-Mustaliq savaşında ele geçen ganimetten alınan 1/5 (hums)'dan bir şeyler talep etmeleri üzerine onlara şu cevabı vermiştir: «Arzu ediyorsanız bundan size bir şeyler vereyim; fakat   (şunu bilmelisiniz ki)  zengin ve vücûdu çalışıp kazanmaya müsait hiç kimse bu cins gelirden is­tifâde etme hakkına sahip değildir".[386]

 

Harp Vâsıta Ve Silâhları:

 

288. Hz. Peygamber Devri Ordularında aşağıda gösterilen şu şuhların adlan ile karşılaşıyoruz. Fa­kat bu liste mükemmel ve eksiksiz olarak telâkki edilmemelidir:

Kılıç,

Kalkan,

Ok ve yay,

Mızrak ve kargı,

Mancınık,

Her nevi üstü kaplı (zırhlı) hareket edebilen ara­balar ( = debbâde, dabûr, arrâde).

Zırhlı elbiseler.

Zencilerin bazen kendilerine has değişik silâhlar kullandıkları anlaşılmaktadır. Meselâ Hz. Peygam­berin amcası Hamza'mn Uhud Harbi sırasında Vah­şî adındaki birinin uzaktan atılan ve kendi ekseni et­rafında dönerek giden bir silâhla katledilmesi böy­ledir. Zırhlı arabalar sûrlara yaklaşmak maksadıyla kullanılıyordu : Askerler bu arabaların içine sığınıp düşman kalesinden atılan ok, mızrak ve taşlardan kendilerini korumak suretiyle surlara yaklaşabilir­lerdi. Yukarıda gördük ki Hz. Peygamber, Ordugâhı­nın etrafında sadece bir hendek kazdırmakla yetin­memiş, aynı zamanda Müslümanlara karşı hücuma geçen düşmanı engellemek ve onu müşkilâta uğrat­mak için hususi surette imâl edilmiş çentikli taşlar ve dikenli nebatların dallarını atma çaresine de baş vurmuştu. O devirde gece hücumları da bilinmek­teydi.

289. Bu gibi muhtaç olunan harp silâh ve âlet­lerini imâl etmek üzere yerli bir sanayi de mevcuttu Meselâ Bizans ülkelerinden gelen silâhlara ambargo konmuş  olmasına  rağmen,   bu  malzeme   mümkünse buralardan ithâl  de  edilmekteydi.  Demircilik işinde Benû'i-Qayn Kabilesi Arap atasözlerine geçecek ka­dar şöhret yapmıştı. Yesrib (Medine)'in de okları epey meşhurdur.   Kılıç   üzerinde iki isim  (marka)   tercih ediliyordu: biri   Meşrefî   (Suriye   mamülatı),   diğeri Mühenned (Hind mamülatı)'dır.

290. At, bir savaş hayvanı olarak gerek hücum ve gerekse ric'at hareketlerinde kullanılıyordu.  De­ve, insan veya eşya için bir nakliye vasıtası olarak bol miktarda istimal ediliyordu.  Bu hayvanın sahip olduğu kuvvet ve fevkalâde tahammül kabiliyeti Arap Ordularına, komşu Bizans ve îran İmparatorlukları­nın teveffük edemeyecekleri  bir hareket üstünlüğü sağlamıştı.

291. Burada  söylemesek  bile  kendiliğinden  an­laşılır ki, bir yandan ganimet ve diğer yandan satın alma, tedricen İslâm Ordusunda silâh stoklarının art­ması neticesini doğurmuştu. Yukarda 207. paragrafta da gördüğümüz   gibi.   Orduda at mevcudu   da art­mıştı.[387]

 

Askerî Tâlim - Terbiye :

 

292. Askerî tâlim ve terbiyeyi yaymak ve teşci etmek üzere Hz. Peygamberin birçok teşvikkâr söz­leri vardır. Fakat kendisi tatbikî değeri haiz tedbirler de almıştı: Gerek süvarilerinin ve gerekse binekleri­nin istifâde sağlamaları için sık sık at yarışları tertib-leniyor ve bu yarışlara katılan Hz. Peygamber bizzat mükâfatlar dağıtıyordu. Bugün Medine'de, bulunan Mescid'us-Sibâq (Yarış Camii) Hz. Peygamberin bu yarışlar esnasında oturduğu ve hangi atın yarışı ka­zandığını seyrettiği yeri işaret edip yâdetmektedir. O, atma ve nişan alma tâlimlerinet büyük önem at­fediyordu. Taş atmak suretiyle hedefe nişan alma, gü­reş ve benzeri dallardaki şâir tâlimler, siyer yazar­ları tarafından nakledilmiş bulunuyor. Yüzme dahi pek fazla tavsiye edilmiş tâlimlerdendir ki Hz. Resul bizzat kendisi yüzmeyi öğrenmiş bulunuyordu.[388]

 

Askerî İdare:

 

293. Hali hazır veya muhtemel düşmanlar hak­kında işe yarar malûmat ve bilgi toplamak yani is­tihbarat işi, hayli  inkişâf etmişti. Muhtelif düşman merkez ve şehirlerinde çalışan muhabir ajanlar ve­ya görgüye ve kulak misafirliğine dayanan casusluk­lara dahi raslanmaktadır (bk. yukarda VIII. Bölüm).

294. Ordu Kumandanlığının   seçilip   tayin   edil­melerinde onların tecrübe, akıl ve basiret durumları rol oynuyordu. Bunlar harbten harbe, serriye'den ser-riye'ye değişilerdi ki bunun neticesi tecrübeli ve ol­gun kumandanların adedi gün geçtikçe artmıştır.   .

295. Propagandaya   dahi   çok   başvurulmuştur. Araplar şiiri severler; bunun  neticesi   hicivli   şiirler son sür'atle yayılırdı. Bunun ülkedeki önemini iyi de­ğerlendiren Hz. Peygamber, îslâm düşmanlarına kar­şı Devlet hizmetinde   istihdam  edilen   resmî  şâirler edinmiştir.  Onun  şu  Hadîsi  Şerifi  pek  meşhurdur: Hassân'ubn Sabit îslâm ve Resûlullahı müdafaa zım­nında kabiliyet ve dehasını    harekete    getirdiğinde, Rûh'ul-Kuds kendisini büsbütün şevklendirip, canlandırır ve onun mısraları düşmana okların deliciliğin-den daha fazla tesir eder.

295/a. Savaşa katılıp vuruşmanın bir Müslüman için profesyonel bir iş olmayıp, aynı zamanda herbir ferde ait ve mevcut mükellefiyetleri arasında en bü­yük önemi taşıyan bir görev olduğu hususunda Re-sûlullah'ın, Orduya katılan askerlerini heyecanlan-dırıcı konuşma ve hitabelerinden ayrı, Allah yolun­da, gereği gibi vuruşan askerlerin Âhiret Günü Allah katında kavuşacağı ilâhi mükâfatlar ve karşılaşacağı dokunaklı sahnelere dair savaşa henüz başlanmaz-dan önce bilgiler verdiğini görüyoruz. Türk Ordusun­dan emekli bir subay olan Mahmud Gündüz dostum bana, bugünün modern savaş prensiplerinden biri olan ve ingilizcede MOSSCOMES şeklinde kısaltılan yani, movement (hareket), offensive (hücum), surp-ıise (şaşırtma), security (emniyet), co-operation (iş­birliği), objective (hedef), mass (asker yığınağı), eco-nomy of forces (askerî birliklerin zayiatını önleme) ve simplicity (sadelik) esasları açısından Resûlullah'-in idare ettiği savaşların bir tahlile tâbi tutulması fik­rini verip hatırlatmıştı. Bundan başka Resûlullah acaba savaş durumunu nasıl tesbit edip bunun üze­rinde tahminlerde bulunuyor, harekât kararlarını nasıl alıyor ve emri altındaki kuvvetleri nasıl bir sevk ve idare ile harekete geçiriyordu? Elinizdeki kitabın geçen Bölümlerinde arzedilen ve daha çok «ham mad­de» niteliğindeki bilgiler, günümüzde modern askerî eğitini görmüş, gerekli tecrübelere ulaşmış ve neti­cede iyi yetişmiş bir generalin, bu savaşları idare et­seydi Resûlullah'tan daha iyisini yapamayacağı fik­rine okuyucuyu götürecektir. Meslekten olmayan bir tedbirli ve uzak görüşlü Ordu Kumandanının  (aleyh' is-salâtu   v'es-selâm)   hayat  ve  faaliyetini  gözönüne aldığımızda, tehlikeli ve korkulu durumlarda, özellik İe Uhud ve Huneyn savaşları gibi görünüşte telef ol­manın tam yanı başına gelindiğinde bile bu gibi du­rumlardan sıyrılıp kurtulmak için tatbik edip kullan dığı  diğer prensipleri  de  bunlara eklememiz gerek­mektedir. Sonuç olarak Uesûlullah   kendinden   emin ve en ufak bir mübalâğaya kapılmaksızın şöyle bu­yurmaktadır :

«Bir aylık uzak mesafedeki düşman üzerine saçtığım bir dehşet ve ürpertme havası ile (kar­şımdaki hasmımı)  yenerim.»

Pek az kan dökülmesi suretiyle en kesin sonuçların alınması şeklinde bir savaş tekniği geliştirme yolun­da ağırdan ilerleyen bir gayret, onunkilerden daha az kan dökülmek suretiyle daha kesin sonuçlar alman ve çok daha geniş çapta sosyal tesir ve değişiklikle­re ulaşılan bir başka savaş insanlık tarihinin sahife-leri arasında gösterilemez; yoktur. Onun idare ettiği bu savaşlar, sırf bir askeri üstünlük tesis etmek ve bunu kendi menfaatlarına kullanmak maksat ve ni­yetiyle değil ve fakat hasta yatağına düşüp mecalsiz kalan insanlığı tedâvî edip ayağa kaldırmak maksa­dıyla gerçekleştirilmişlerdir. İşte bu sebebler dolayı-siyledir ki herkes, bu savaşların önemini kavrayıp hüküm vermek ve bu «örnek» savaşları bize bırakan insanın büyüklüğünü tasavvur etmek durumunda­dır (aleyh'is-salâtu v'es-seîâm).[389]

 

Bayrak Ve Sancaklar [390] :

 

İslâm edebiyatında en meşhur ve İranlıların elin-deyken düşman tarafından hiç ele geçirilememiş en kıymetli bayrak hiç şüphesiz Hz. Ömer'in halifeliği zamanında cereyan eden el-Kaadisiyye meydan mu­harebesinde, yani Hicri 14. senede Müslümanların eli­ne geçen Direfş-i Kâveyân adındaki İran bayrağıdır. Pek mütevâzî bir menşee sahip olan bu bayrağı İran­lılar Müslümanların eline geçtiği sırada değeri iki milyon altın/dînâr tutan en kıymetli taşlarla süslemiş­lerdi. [391] Çünkü bu bayrak isyan edip memleketi bir zâ­lim hükümdarın idaresinden kurtarmasını bilen bir ' kahramana aitti.[392]

 

İslâm Öncesi Arap Yarımadasındaki  durum:

 

Yukarıdaki izahatımız arasında, anayasa ve İs­lâm Öncesi Mekke'sinden bahsederken görmüştük ki, bu Şehir-Devleti oligarşisinde bayraktarlık ILivâ') ve bir de sancaktarlık (râye) vazifesi vardı; Bu iki eş an­lamlı kelime arasında bir fark olup olmadığını kay­naklar zikretmemekle beraber liva' ve râye kelimele­rinin Arapça olduklarını söyliyebiliriz. (Bu fark iler­de ele alınacaktır). Maamafih kaynağımız  îbn Abdi Rabbih ilâve eder ki, Benû Ümeyye tarafından teva­rüs yoluyla taşman râye, el-Ukaab (kelime manâsı: Kartal) şeklinde diğer bir has isme de mâliktir. Bu­na mukabil liva' ise Benû Abd'id-Dâr nezdinde sakla­nıyordu.

Bu kitabın baş tarafında Bedr savaşından bahse­derken İslâm peygamberinin sürgünde fakat de jure Devleti, gerçek Mekke devletini, temsil ettiğini ısrar­la iddia ve de facto olsa bile gayrı meşru olan müş­rik otoritelerini tanımadığını beyan ve ilân eder gibi gözüktüğünü açıklamıştık. Bu sebepledir ki o, Mekke oligarşisinin muhtelif kabilelerine mensup Müslüman fertleri, mensup oldukları aynı kabilelerin Mekke'de esasen sahip olduğu idâri fonksiyonları ifâ etmek üzere tâyin ediyordu. Dış işleri ile meşgul olmak üze­re Hz. Ömer, (harp esnasında) bayraktar olarak (Abd'ud-Dâr'Iarm kabilesinden) Mus'ab 'ubn Umeyr mevzubahs olmaktadır. Hakikaten de Bedr ve Uhud savaşları esnasında işte bu Mus'ab'dır ki, Müslüman­ların livâ'ını taşımaktaydı. Hz. Peygamberin (râye) adındaki bayrağı az ilerde göreceğimiz veçhile el-Ukaab adını da taşımaktaydı.

Kendi zaviyelerinden Mekkeli müşrikler, âdetleri olduğu veçhile kendi livâ'larını hattâ Bedr savaşı sı­rasında olduğu gibi, Abd'ud-Dâr'Iardan bir kimseye tevdi ve teslim ediyorlardı. Naklettiği bir hadîste İbn Hişâm (s. 562) bize şu malûmatı vermektedir:

(Ordu başkumandanı ve Râye fonksiyonu üzerin­de veraset yoluyla vazife sahibi) Ebu Süfyân daha da şecaatli ve yiğitçe bir davranışa teşvik etmek ga­yesiyle (onlara) Uhud'da şöyle hitap etti: «Ey Abd'ud-Dâr mensupları! Siz Bedr savaşında bizim livâ'mız üzerinde vazifeli bulunuyordunuz ve başımıza geleni gördünüz. İşte bu râye ise insanların kaderini tâ­yin eder: Şayet bu mahvolacak olsa insanlar (da beraber) ölüp giderler. Bu hâle göre ya bizim livâ'mı-zı lâzım geldiği gibi muhafaza ve müdâfaa ediniz, ya­hut onu bize bırakınız; bu hususta biz kifayet ede­riz.» Tabiatıyla onlar bu (ithamı) reddettiler ve şöy­le dediler: «Karşılaşma sırasında yarın nasıl hareket edeceğimizi göreceksin.» Hakikaten yalan söyleme­mişlerdi; fakat onu müdâfaa endişe ve gayreti onları cidden acıklı ve elim bir duruma düşürdü: Belâzurî, Ensâb'ul-Eşraf [393] adlı eserinde birbiri arkasından bu kabileye mensup on bir başkanın bayrağı nasıl ta­şıdıkları ve onu müdâfaa için ölünceye kadar nasıl çarpıştıklarım tasvir eder. On ikinci müdafi bir ka­dındı ve o bunu harbin sonuna kadar taşıyıp müdâfaa etti.[394]

Burada Abd'ud-Dâr'lann vazifeli bulundukları Liva' mevzubahistir. Aşağıdaki hadiste ise öyle zan­nediyoruz ki, Benû Umeyye'ye tevdi ve teslim edilmiş olan Râye-Ukaab söz konusudur: Ali-Muâviye zama­nında zuhur eden iç harpler sırasında Ammâr'ubn Yâsir, Ali taraftarı olarak Sıffîn harbine iştirak et­mişti; kendisi Râye'yi Amr'ubn'ul-Âs'ın elinde görün­ce şöyle haykırmıştır; «Hakikaten Hz. Peygamberin yanında olmak üzere üç defa ona karşı savaştığım Râye budur; şimdi ise dördüncü defa... Vallahi, ben bu Râye'ye karşı Peygamberin yanında olduğum hal­de üç defa çarpıştım ve şimdi ise artık o bir zühd ve saflığa vesile teşkil etmiyor... Bu gün bu Râye Hi-şam'ubn'Utbe'nin elindeydi» [395] Burada zikredilen, Hz. Peygamber ile Benû Umeyye'nin giriştiği üç savaş Bedr, Uhud ve Hendek savaşlarıdır. Az evvel de gör­düğümüz gibi bu münâsebetle bahsi geçen bayrak, Abd'ud-Dâr'lann Livâ'sıdır.

Meselenin çözüm yolu olarak şunu düşünüyoruz : Liva, müşrik Mekke'de düşmana karşı hücum ve çarpışma esnasında ordunun en kahraman ve yiğit eri tarafından taşınan umumiyetle askerî sancaktır; halbuki râye ordu kumandanının alâmet veya timsâ­li olan bir bayraktır. Bu iki kelime bazan eş anlamlı olarak da kullanılmıştır. İslâmda ise bu, zıt anlama bürünmüştür.

Hz. Peygamber'in tatbikatından bahsetmeden ev­vel İslâm ile harbe tutuşmuş ve bayrağının zikri ge­çen bir diğer kavimden bahsedelim. Evvelce Tâ'if böl­gesinde _ iki ayrı halk unsurunun mevcudiyetinden bir vesileyle bahsetmiştik: Benû Mâlik ve (muhtelif menşe'lerden gelen epey miktar nüfusa sahip ve kuv­vetli bir unsur olan) Ahlâf zümresi. Evtâs bölgesin­de Hevâzinlerle tutuşulan harp sırasında, İbn Hi-şâm'ın" açıkladığına göre, Hevâzinlerin Râye'si siyah renkli, uzun bir mızrağa takılmış ve kızıl bir deve­nin üzerine binmiş bir kimse tarafından taşınmak­taydı; bunun öldürülmesi üzerine bu bayrağı bir di­ğer kimse taşımıştır. Ahlâf unsurunun Râye (bayrak) sine gelince, bunu bir Kaarif taşımaktaydı. Fakat or­dunun bozulduğunu görür-görmez bu bayrağı bir ağaca asmış ve (kaçıp) kendini kurtarmıştır.[396]

 

Hz. Peygamber (S.A.)  in Tatbikatı:

 

Hz. Peygamberin hayatında daha pek erken bir devrede bayrak görülür; buna hayret etmemelidir. Zira Mekke'li hemşehrileri İslâm öncesinden beri esa­sen bayrağa sahiptiler.

Evvelce Hicret yolculuğunu gösterirken zi kret-miştik ki, Hz. Peygamber Mekke'den Medine'ye gider­ken, Eşlemlerin arazisinden geçtiği sırada bunların başkanları Bureyde, İslâmı kabul etmiş ve Hz. Pey­gambere iki' kişilik bir muhafız kıtası tahsis etmişti. İşte bunlar iki ayrı bayrak çekmiş vaziyetteydiler. Kettâni, et-Terâtîb'ul İdâriyye adlı eserinde' [397], İbn Hib-bân'dan naklen verdiği malûmata göre mezkûr Bu­reyde alelacele bu bayrakları yapıp temin etmek kas­tıyla sarığının kumaşmı kesmişti.

Medine'ye varışından itibaren sadece birkaç ay geçmesini müteakip Hz. Peygamber artık harp ha­linde bulunduğu Mekkelilere ait kervanların yolunu kesmek veya sair hedeflere evvelce gösterildiği gibi bazı askerî birlikler (seriyye) göndermeğe başlamış1 ti. İşte bu seferlerde kullanılan bayraklara dair ma­lûmat şöyledir:

1. Ubeydet'ubn'ul-Hâris'in seferleri: îbn Hişâm'-m İbn İshak'tan naklettiğine göre [398] Hz. Peygamber, ona bir râye vermişti. İbn Sa'd'ın Vâkıdî'den rivayet ettiğine göre [399] ona beyaz renkli bir liva vermiş ve bay­raktar olarak da Mistet'ubn Usâse vazife görmüştür. Taberî ise îbn İshak ve Vâkıdî'den kaynak olarak is­tifade ettiğinden her iki bayrak adını da zikreder.

2. Hamza'nın seferi: îbn Hişâm'a göre [400] râye; İbn Sa'd'e göre1 [401] ise beyaz bir liva1 ve" bayraktarı Ebû Mer-sed Kennâz'ul-Ğanevî idi.  Taberî   (1.)   numarada ol­duğu gibi iki ayrı bayraktan bahseder.

3. Sa'oVubn Ebi Vakkas seferi: İbn Sa'd'a göre' [402] bayraktarı el-MiWâd'ubn'Amril-Behrânî   olan   beyaz bir Iivâ* idi.

4. el-Ebvâ'ya karşı Hz. Peygamberin seferi: İbn Sa'd'a göre [403] Hamzanın bayraktarlığını yaptığı beyaz bir liva1 idi. Taberi'de aynısıdır.

5. Buvât'a karşı   Hz.   Peygamberin   seferi:   îbn Sa'd'a göre" [404] bayraktarı Sâ'd'  ubn Ebi Vakkas olan beyaz bir liva'.

6. Hz. Peygamberin Kurzul-Fihri'yi takibi esna­sında .- tbn Sad'a göre [405] bayraktarı Aliyy'ubn Ebi Tâ-lib olan beyaz bir liva'.

7. Zu'1-Uşeyre'ye karşı Hz. P eygamberin seferi: îbn  Sa'd'a göre [406]  Hamza'nın  bayraktarlığını  yaptığı beyaz bir Iivâ'.

8. Bedr   savaşında  Hz.   Peygamber  Mus'ab'ın bayraktarlığını yaptığı beyaz bir liva'. Ayrıca El-Uka-ab adını taşıyan ve Ali tarafından taşman ve diğeri Sa'd'ubn   Mu'az'il-Ensârî'nin   bayraktarlığım   yaptığı iki siyah râye Hz. Peygamberin huzurunda tutulmuş­tur. [407] Birçok da Iivâ vardı: Mus'ab'ın elinde Muhacirûn zümresinin, el-Hubab'ubn'ul-Munzir'in elinde esar zümresi arasından  Hazrec'in,   Sa'd'ubn   Mn*V.«

ön­elinde yine Ensâr. zümresinden Evs in Hvâ'lan gibi Hasım taraf olan Mekkeliler de üç livaya sahiptiler: Biri Ebû Aziz'ibn Umeyr ve diğeri en-Nadr'ubn'ul-Hâ-ris ve nihayet bir üçüncüsü Talhat'ubn Ebî Talha ta­rafından taşınandır ki bütün bu bayraktarlar Abd'ud-Dâr kabilesine mensuptular.[408]

9. Benû Kaynukaa'ya karşı Hz. Peygamberin se­feri : Hamza tarafından taşınan beyaz bir Hvâ'ya sa­hipti. Bu seferde râye mevzubahs olmamıştır.[409]

10. Karkarat'ul-Kudr'a   karşı   Hz.  Peygamberin seferi: Ali'nin bayraktarlığını yaptığı, rengi hususun­da bir sarahata rastlanmayan bir livâ'ya sahipti.[410]

11. Uhud   savaşında   Hz.   Peygamber:   Üç adet mızrak getirildi ve bunlara üç ayrı Iivâ' çekildi; Evs'in bayraktarı Useyd'ubn  Hudeyr,   Hazrec'in  eKHubâb'-ubn'ul-Munzir ve  Sa'd'ubn Ubâde ve Muhâcirûn'un AH ve Mus'ab idi. [411] îbn Hişâm'da [412], Mus'ab şehid edi­lince,  Hz.  Peygamberin livâ'yı  Ali'ye    verdiği...  ve Uhut'ta harbin kızıştığı bir sırada, Hz. Peygamberin Ensar'm Râye'si altına oturduğu ve Ali'ye: «Râye'yi ilerlet!»  şeklinde bir emir  gönderdiği  Kaydedilmek­tedir.

12. Hamrâ'ul-Esed'e   karşı Hz.   Peygamberin se­feri : Uhüd harbinden bir gün evvel kuUemlmış olan Iivâ' bu savaşta çekilmiş olduğu mızraktan henüz indirilmeden Uhud'a gelinmişti. Ebû Bekr veya Ali ta­rafından  taşınmıştır.[413]

13.  Ebû Sâlime'nin başkanlığında Katan'a karşı tertiplenen sefer: Bir Iivâ'[414]

14.  Hz. Peygamber sefer maksadıyla ikinci defa olarak Bedr'e geldiğinde Ali tarafından taşman bir liva[415]

15. el-Mureysi'ye karşı Hz. Peygamberin seferi: Ebû Bekr'in bayraktarlığım yaptığı Muhâcirûn'un ve Sa'd'ubn  Ubâde'nin  bayraktarlığım  yaptığı  Ensann râye'si[416]

16. Hendek savaşı: Düşman Mekke'den yola çı­karken livâ'sını Abd'ud-Dâr kabilesinden Osman'ubn Talha'ya tevdi e'tmişti" [417] Hz. Peygamberin bu savaştaki bayrağına dâir bir malûmat mevcut değildir.

17. Gâbe'ye  karşı Hz.  Peygamberin  seferi:  Bir mızrak ucuna çekilmiş ve Mıkdâd'ubn Amr tarafın­dan taşman bir liva".[418]

18. Dûmet'ül-Cendel'e karşı Abd'ur-Rahmân 'ibn Avf'ın  seferi:  Hz.  Peygamber kumandanın  sarığını kendi eliyle sarmış ve sonra Bilâl'e, livâ'yı kendisine tevdi etmesi emrini vermiştir.[419]

19. Hayber savaşında   Hz.  Peygamber:   Ali'nin bayraktarlığım yaptığı beyaz râye [420]; burada bir gün, bir burca karşı tertiplenen hücumda Hz. Peygamber râyesini Ebû Bekr'e tevdî etti. Fakat muvaffakı yy et elde edilmedi. Ertesi gün râyeyi Ömer'e tevdi etti ve yine muzaffer olunamadı ve üçüncü gün onu Ali'ye verdi ve bu defa zafer tahakkuk etti. [421] Çok kıymetli malûmat veren İbn Sa'd'a göre [422]: Hayber'e varılma­sını müteakip Hz. Peygamber muhtelif râyeler dağıt­mıştır. O devre kadar sadece liva* mevcuttu. Ancak Hayber savaşından sonradır ki râyeler kullanılmağa başlamıştır. Hz. Peygamberin siyah renkli râyesi ken­di zevcesi Ayşe'ye ait bir kaftan veya sjrt atkısından (bürd) biçilip dikilmişti ki bu râye, Ukaab adını ta­şıyordu. Beyaz renkli livâ'sını ise Ali'ye tevdi etmişti. Bir diğer râyeyi el-Hubâb'ubn'ül-Munzir'il-Hazrecî'ye bir diğerini Sa'd'ubn Ubâdet'iI^Evsi'ye vermişti. İbn Sa'd eserinde [423] bazı kaleleri fethetmeğe muvaffak olan Ali'ye verilen râyenin tarihini hulâsa olarak zikret­mektedir. Aynı tarihî malûmatı verirken Taberî, «râ­ye» ve «liva'» şeklinde iki ıstılah kullanmaktadır. Râ­ye adını taşıyan bayrakların ilk olarak Hayber sa­vaşı esnasında ortaya çıktıkları hakkında Serahsî'nin Şerhu's-Siyer'il-Kebîr, 5. bölümüne de bakılabilir. İbn Kesir'e göre [424] Hz. P eygamberin Ukaab denen siyah râyesi Hz. Ayşe'nin mirt'inden (Burdun eş anlamın­da bir kelime, kaftan) imal edilmişti. Bu mirt, mü-reccel idi. Lisânu'1-Arab adlı büyük arapça lügatin­de [425], bu kelime hem müreccel ve hem de noktasız ola­rak murahhal okunabilir ve mânası (yün ve ipek karışımi) hazz denen bir dokumadır; rahl (nakliye de­vesi?)'ler v.s. gibi her nevi nakış ve desenleri hâvi bulunmaktadır. el-Kettânî, et-Terâtîb'uI-İdâriyye [426] ad­lı eserinde el-Kudâî'nin el-İnbâ'ından nakletmektedir ki Hz. Peygamberin râye-Ukaabı siyah yünlüdendi. Yine aynı müellif, İbn Cumâ'a'mn Muhtâr'us-Sîre adlı eserinde naklettiğine göre Hz. Peygamberin râye'si siyahtı ve kare şeklindeydi. Nakış olarak numre müc­mele   (sık «puanlı,  noktalı)   bulunuyordu.

20. Mu'ta  seferi:  Hz.   Peygamber beyaz  renkli İivâ'yı Zeyd'übn Hârise'ye tevdî etmişti. [427] İbn Hişâm aynı şey için liva' olduğu kadar râye ıstılahını da kul­lanmaktadır". [428] Taberi ise sadece râye ıstıîahıyla iktifa etmiştir.

21. Mekke'nin fethi sırasında Hz. Peygamber: O, Kudayt'a ulaşıldığında ayrı kabilelere ait askeri kıta­lara ayrı ayrı livâ'lar ve râyeler tevdi etti. Hz. Pey­gamberin râye'si Sa'd'übn Ubâde'nin elindeydi. Fakat Hz. Peygamber onun Mekkelileri kılıçtan geçirmeyle tehdit ettiği haberini alınca, onu bunun elinden aldı ve oğlu Kays'ubn Sa'd'ibn Ubâde'ye verdi... Hz. Pey­gamberin çadırı el-Hacûn'a kurulmuştu ve Zübeyr'ubn ül-Avvâm buraya kadar kendi râye'si ile beraber git­ti ve bunu da oraya dikti. [429] İbn Kesir [430] dört aded sü­nen hadîs kitabı zikrederek Mekke'nin fethi günü Hz. Peygamber'in Uvâ'sımn beyaz renkli olduğunu söy­lemektedir.

22. Huneyn'de  Hz.   Peygamber-   Hz.  Peygamber fecirden itibaren ordunun yayılması emrini verdi ve Hvâ ve râyeleri dağıttı; (askerlerin bir çoğu için) çok sayıda  bayrak  vardı:   Muhâcirlerinki  Ali'nin  elinde bir liva*, Sa'd'übn Ebî Vakkas'm elinde bir râye ve Ömer'in elinde bir râye olmak üzereydi. Hazreclilerin bir Uvâ'sı el-Hubâb'ubn'ul-Munzir'in elinde ve dendi-ğine  göre  aynı kabilenin bir diğer Iivâ'sı  Sa'd'übn Ubâdenin elindeydi. Evs'in Iivâ'sı Useyd'ubn Hudeyr'-in elindeydi. Ve Evs ile Hazrec'in her bir boyu (batn'ıî için ya bir liva ya bir râye mevcuttu. Aynı şekilde Arabistan'ın muhtelif kabilelerine  ait kıt'alarm her birinde ünlü kişilerin taşıdığı livalar ve râyeler mev­cuttu.[431]

23. Tayy'Iara karşı, Ali'nin seferi: Siyah bir râ­ye ve beyaz bir Uvâ' mevcuttu".[432]

24.  Tebük'de Hz. Peygamber: Ensâr ve diğer ka­bilelerde ya bir Uvâ veyahut bir râye mevcut bulu­nuyordu.[433]

25. Ali'nin  Yemen  seferi:   Hz.  Peygamber  ona bir Hvâ vermiş ve kendi eliyle sarığım sarmıştır[434]

26. Usâme'nin   Filistin   seferi:   Bureydet'ubn'ül-Huseyb'il-Eslemî'nin taşıdığı bir liva' mevcuttu[435]

27. Bir gün Medine camiinde büyük bir kalaba­lık toplanmıştı ve bir de siyah bir râye bulunuyordu. Bu hadîsi nakleden râvinin suali üzerine kendisine Amr'ubn'ul-Âs'm bir askeri seferden dönmüş bulun­duğu cevabı verilmiştir.[436]

28. el-Berâ'ubn'Azib şöyle nakleder: Bir râye ta­şıyan amcama rastladım. Sormam üzerine, «kendi pe­derinin dul zevcesi ile evlenmiş olan birinin katille­rini cezalandırmak üzere Hz. Peygamber tarafından sefere çıkarıldığı» cevabını vermişti. [437] Burada sefere gönderilen bir tek şahıs mıdır, yoksa bir birliğin baş­kanı olup birlik mensuplarıyla mukarrer bir buluşma­ya mı gidiyordu?

Diğer bilinen askeri seferlerden burada bahset­miyoruz. Zira kaynaklar bunlar hakkında malûmat verirlerken, bayrak meselesine dâir en ufak bir taf­silât vermezler.

Tafsilâtını yukarda verdiğimiz bu 28 askerî sefer­de, bayrak konusu ile ilgili olarak sefer sırası bilhas­sa dikkatimizi çekmektedir. Çünkü Hayber harbinden evvel cereyan etmiş olan seferlerde râye adlı bayrağa dâir bir sarahat mevcut olmayıp, sâdece liva' adı geç­mektedir, yine Hayber savaşı sırasında hem birçok Iivâ'lar ve hem de birçok râyelerin mevcudiyetinden bahsedilmektedir (çok sayıda bayrak olması belki de 1600 kadar çok sayıda askerin bu harbe iştirakiyle alâkalıdır). Bayrakların böylece çok sayıda bulun­duğu İbn Sa'd tarafından zikredilmiştir. Fakat aynı müverrih 15 numaada aksini söylemektedir ve keza 8 numaradaki malûmat, verilen bu bilginin ister - is­temez aksi gibi durmakta ve o sırada cereyan eden hâ-disatın bünyesine zıt düşmektedir. Zira ordu içinde çeşitli  menşe'lere  sahip  fakat  çok  yekûnlara  baliğ olan birçok kimseler var olunca her bir müşterek men­şe' taşıyan sınıf, ayrı bir zümre, ayrı bir birlik teşkil ediyor ve ayrı bir bayrağa sahip olması gerekiyordu. Hz. Peygamber dâima Muhacirûn ile Ensâr ve Ensâr zümresi içinde de Evs ile Hazrec arasında, bizzat İbn Sa'd'm da kabul ve ifade ettiği gibi",[438] bir alınganlık çıkabileceği endişesini taşımıştır.' 1 ve 2 numaralarda görüldüğü gibi aynı şey, bazı kaynaklar tarafından liva', diğerleri tarafından da râye olarak adlandırıl­maktadır ki bu durum, her iki ıstılahın da esasında eş anlamlı olduğunu ve birbirlerinin yerine kullanı­labileceğini ve henüz Hayber devrindeki teknik mâ­nâyı iktisab etmediğini ve ancak bu Hayber savaşm-dadır ki ordu kumandanının Hvâ çekme hakkına ve orduya mensup her bir birliğin de râye sahibi olma hakkına malik olduğunu isbat etmektedir.    ,

Kelime aslı bakımından liva', «sarılıp dürülen şey»e işaret eder ki, teşhire ihtiyaç duyulmadığı va­kit, rabtedilmiş bulunduğu bir nevi mızrağın üzerine sarılıp dürülen kumaş parçası manasınadır. Râye kelimesinin kökü «görmek»dir ki, kendinin veya düş­man ordusunun merkezini gösteren şeya işaret eder, yani kumandanın itibarî olarak bulunduğu yeri gös­terir. Bayrak kelimesini ifade etmek üzere Arapçada eş anlamlı bazı kelimeler de vardır: Fakat Hz. Pey­gamberin hayatıyla ilgili tarihî malûmat arasında bu kelimelere rastlamadık, bu yüzden bunlarla vakit kaybedecek  değiliz.[439]

 

Çeşitli  Bilgiler:   

 

a) Sa'd'ubn Mâlik Ebe'1-Kânûd'il-Ezdi adındaki kimse, Islâmı kabul ettiğini bildirmek üzere Medine1ye geldi ve Hz. Peygamber onu kabilesine başkan ola­rak tayin etti ve ona, üzerinde beyaz renkli bir HİLÂL bulunan siyah bir Râye tevdi etti[440]

b) Hz. Peygamber Ebû Zur'at'ut-Tumâli'ye (aca­ba es-Sumâlî midir ve bunu kendi kabilesine başkan olarak tayin için midir?)   bir Râye  tevdi etti.  Bahis konusu Râye beyaz bir ruk'a (acaba deri parçası mı?) idi ve bir zira' eninde bir zira1 boyundaydı[441]

c) Kattâni, en-Nesâî ve Ebû Dâvûd'dan   naklen, Mekke'nin fethi sırasında Hz. Peygamberin livasının sarımtırak   beyaz   (ebyad'ul-asfar)   olduğunu    beyan etmektedir  [442]  Ben    en-Nesâî'nin    eserinde    yaptığım araştırmada   böyle   bir   kayda   rastlayamadımsa da, Ebû   Dâvûd'da" [443] bu  bayrağın   sâdece   beyaz   olduğu zikredilmektedir ki, aynı hususta İbn Mâce'de de te­yit edici bir nakil vardır [444] Yukarda eserinin zikri ge­çen yerinde Kettânî; Ebû Dâvûd'dan naklen Hz. Pey­gamberin râyesinin   siyahımsı   sarı   (Safrâu'l-ağbar) olduğunu söylemekte ise de Ebu Dâvûd yukarda zik­redilen aynı yerde şöyle söyler: «Siyah kare şeklinde ve numrâ   (yani noktalı, puanlı veya çizgili nakışlar bulunan)  kumaştan biçilip dikilmişti». Yukarda zik­redilen aynı yerde Kettâni İbn Cumâ'a'nın Muhtâr'us-Sîre adlı eserinden naklen Hz. Peygamberin livasının koyu siyah  (ağbâr'ul-esved)  renkte olduğunu beyan etmekte ise de eseri görüp bunu tahkik etme imkâ­nını elde edemedim.

d) İbn Abbâsın naklettiğine göre, Hz. Peygam­berin livası üzerinde kelime-i şehâdet bulunmaktay­dı.  Yâni: ibaresi işlenmişti [445] Fakat burada verilen mercii  tah­kik benim için imkânsız olmuştur.

e) Hz. Peygamberin bir râyesi Ukaab   (kartal) bir diğeri ise rîbe adını taşımaktaydı[446]

Bu bahis için derlenip toplanmış olan yukarki malûmattan çıkan neticeye göre Hz. Peygamber za­manında orduya mahsus asgari iki nevi bayrak mev­cut bulunuyordu ki renkleri başka başkaydı. Bir kim­seyi kabilesinin başkanı olarak tayin ederken Hz. Peygamber ona bir bayrak tevdi ediyordu. Sulh za­manında kabile başkanının hemen yarlında çekili durması bir yana, belki de aynı bayrak o kabileden merkezî İslâm ordusuna katılan birliği, bu ordu için­de diğerlerinden tefrik etme işinde kullanılıyordu.

Muhtemelen Hz. Peygamberin seferden sefere de­ğişmeyen hususi bir bayrağı vardı. Bu bayrak, askeri sefere başkanlık edecek herhangi bir kimseye, sefe­re çıkarken Hz. Peygamber tarafından mutlaka ve­riliyor da değildi.

Muhtelif kabilelerden gelen ve ordunun çeşitli kıtalarını teşkil eden kuvvetlerin ayrı bayraklarım hesaba katmasak bile, büyük bir orduda başkumandan için bir sancak ve süvari kıtalarında, sağ ve sol kanatta, cephede v.s. yerlerde keza öncü ve ardcı olarak vazife gören her bir ayrı birliğin kumandanı için ayn bayrakların mevcudiyetini düşünmek pek tabiî ve mâkûl olacaktır.[447]

 

Netice

 

Bu konuda söylenecek şeyler şimdilik kâfi adde-dilmeiidir. Okuyucu o devirde nelerin mevzu bahis olduğu ve ayrıca bunların nasıl ve ne istikametlerde inkişâf ettiği hususunda böylece bir fikre sahip olmuş bulunmaktadır.

296. Hindistan / Dekkan eyaletinin Haydarabat şehrinde geçen' talebelik yıllarımda izci şefimiz olan Ali Musa Rıza Bey bana, 1932'de ilk defa Hicaz'a ha­reket ederken havalinin gezib dolaştığım yerlerinin harita ve krokilerini çıkarma fikrini verdiğinden do­layı, burada minnet ve şükranlarımı arzederim. Fa­kat 'ancak bu, mahdut bir sahada kaldı ve ben sade­ce Uhud havalisinin haritasını çıkarmaya muvaffak olabildim. 1939'yılında mezkûr havaliyi yeniden zi­yaret ettiğimizde, bu defa Bedr ve Tâ'if civarını da görmek, buralarda dolaşmak saadetine erdim. Bu se-yahatlarımdan sonra Bedr haritasını hazırladım ve Uhud'u yeniden-gözden geçirerek Hendek haritası ile karşılaştırdım. Aynı senenin haziran ayında Fransa'­nın Sorbonne Üniversitesinde bu mevzuda projeksion-lu bir konferans vermek üzere davet edildiğimde, ilk defa bu malzemeyi efkârı umumiyeye arz etme fır­satını elde etmiştim. Bu arada Paris'te, gayet kısa bir zamanda haritaların çizilmesi ve bunların projeksion filimlerinin hazırlanmasında emeği geçen M. Glaezer'e teşekkürlerimi arzetmem benim için bir borçtur. Son­ra 1946 yılında tekrar, fakat bu sefer daha uzun bir müddetle İslâmm bu mukaddes mıntakalarım ziyaret fırsatını elde ettim. Bu seyahatim esnasında Hendek muharebesinin cereyan ettiği sahanın haritalarını, mü­him birçok noktaların mahallerini tesbit etmiş oldu­ğumdan, yeni baştan hazırlamak icab etmiştir. Hin­distan'da bir şehir olan Kuravai yerlilerinden Nevvâb tarafından, kendi cip otomobili ile yüksek Uhud dağ­larının etrafından dolanarak Birket'uz-Zubeyr'e ve 'Âqul gölüne ve şâir yerlere kadar dolaştırıldım. Bu arada Şeyheyn'in çifte kulelerinin bulunduğu yeri meydana çıkarma saadetine de eriştim. 1964 yılında Medine'yi yeniden ziyaret etme şerefine erdiğimde, Hayber'e de kısa bir ziyarette bulunmuştum; bu zi­yaretimde bana yardımları dokunan Medineli dost­larıma burada teşekkürler ederim; Allah onlardan ra­zı olsun!

297. Bütün bunlara rağmen meslekten yetişme bir harita mühendisi olmadığımdan ve elimin altın­da küçük bir pusula ve bir fotoğraf makinesi müs­tesna, hiç bir âlet bulunmadığından, bu haritaları sizlere bu şartlar altında yapabildiğim en iyi şeyler olarak arzetmenin mahcubiyeti içindeyim. Şayet bu harita ve vesikalar benden daha kabiliyetli birine il­ham verecek olursa, işte o zaman bu eser esas gaye­sine varmış olacaktır. Ancak Saudî Hükümeti bana veya başka bir kimseye daha başka sahaları, bilhas­sa Vâdı'l-Qurâ, Tebûk, Dûmet'ul-Cendel, Maqnâ, Cer-bâ\ Azruh, Mu'ta ve şâir bölgeleri tetkik ve Hz. Peygemberin buralarda giriştiği harplerin haritasını çı­karma fırsatını verirse, çalışmalardan elde edilecek neticeler, katlanılan zahmeti mutlaka telâfi edecektir. Bunun kısa zamanda tahakkukunu Allahtan niyaz ederim.[448]

 

Bibliografya

 

Alî el-Muttaqî  (Ö. 975), Kenz'ul-Ummâl,    Haydarabad 1311

(Cild ve Hadîs sırasına göre) el-Azraqî (Ö. 219), Ahbâr Mekke, Leipzig 1855 Belâzurî (Ö. 27D), Enşâb'nl-Eşrâf, Kahire (I. Cild), el yazması Beyhaqî (Ö. 458), Sünen'ul-Kubrâ, Haydarabad 1344 (on cild) Beyhaqî (Ö. 458), Dalâil'un-Nubuvve, İstanbul (el yazması) Bezzaz, Müsned, el yazması

8uhâri(îrnâm)(Ö. 256), esSahlh (Kitab ve Bâb sırasına göre)' Ebû Dâvud (Ö. 275), Sünen

Ebû Nu'aym (Ö. 430), Delâil'un-Nubuvve, Haydarabad 1320 Ebû Nu'aym (Ö. 430), el-Muntaqâ (hususî el yazması) Ebû Ubeyd (Ö. 224), Kitâb'ul-Emvâl, Kahire 1353 (Hadîs sı­rasına göre) el-Fâsî. Taqî'ud-Din (Ö. 832), Tahsil'ulMerâm fi Ahbâr Bel

det'ilharâm, Karaviyyin (Fas), el yazması Gibbon, Decline and Fail of the Roman Empire, Oxford Unî-

versity Press

Halebî (Ö. 1044), Stre (Însân'ul-Uyûn), Mısır llanlidullah. Muhammed, İslâm Peygamberi,    İstanbul 196*3

(I. Cild) ve 1960 (II. cild) ve İstanbul 1981 (IV. yayın). Hamidullah, Muhammed, İslâmm Hukuk İlmine Yardımları,

İstanbul 1962 (S. Tuğ derlemesi) Hamİdullalı, Muhammed, el-Vesâiq'ıi€-Siyâsiyye, Kahire 1956/ Beyrut 1969.

el-Hatîb'ut-Tibrîzî,   Mişkât'ııl-Mesabîh   (muhtelif  neşirler) el-Hâzimi  Emâkin, İstanbul  ve Strasburg  (Fransa)  el yaz­maları Jbn Abd'il-Berr (Ö. 463), İslî'âh, Haydarabad 1309 (Biografi

sırasına göre)

Jbn Asâkir (Ö. 571), Te'rîh Dimaşq, Sam 1371/1951 İbn'ul-Cevzî (Ö. 497), el-Muctebâ min'el-Mucteriâ, Kahire ve İstanbul el yazmaları

lbn Habîb (Ö. 245), Muhabbar, Haydarabad 1361 İbn Hacer (Ö. 852), el-îsâbe, Kalkütta 1356 İbn Hanbel (Ö. 241), Musned; Kalıire 1313 (Henüz tamamlan­mamış olan yeni neşir (1368) hadîs sırasına göredir) İbn Hişâm, Sîre, Göttingen 1858 İbn Kesir   (Ö.  774),  Terîh  (el-Bidâye  v'en-Nihâye),  Kahire

1351/1932

İbn Mâce (Ö. 275), Sünen (Kitab ve Bâb sırasına göre) İbn Manzûr el-İfrîgî (Ö. 711), Lisânul-Arah, Kahire 1374/1955 İbn Sa'd (Ö. 230), Tabaqât, Leiden 1904-12 el-İsbehânî. Ebûl Ferec (Ö. 356), Kitâb'ul-Eğânî, Kahire 1285 Kettânî, Abd'ul-Hayy, et-TerâtWul:îdânyye, Rabat 1346-1349 el-Maqrîzî (Ö. 845), İmtaul-Esma, C. I, Kahire 1941 el-Matarî, et-Ta'rîj Bimâ Ensel el-Hucre Min Me'âlim Dâr'il-ll'tcre, Medine-$eyhulislam Arif Hikmet Bey Kütüphane­sinde el yazması

Menâzir Ahsen Ğîlânî, Ebû Zerr Gıfârî, Karachi (İkinci Tabı) el-Merğınânî, Burhan'ed-Dîn,     ez-Zahîret'ul-Burhâniyye, İs­tanbul — Yeni Cami Ktb., el yazması Mes'ûdî (Ö. 326), ei-Tenhîh v'el-İsrâf, Leiden İ894 Müslim, İmâm (Ö. 261), Sahih (Kitâb ve Hadîs sırasına göre) Nesâ'î (Ö. 303), Sünen (Kitab ve Bâb sırasına göre) Qays*ubn'ul-Hatim, Dîvân (Ktnvalski neşri), Leipzig 1914 Samhûdî, Vefâ'ul-Vefâ, Kahire 1326 Sorahsî (Ö. 483), Mebsût, Kahire 13244331 Serahsî (Ö. 483), Şerh'us-Siyer'il-Kelrir, Haydarabad 1335-36

Suheylî (Ö. 581), Revz'ul-Unuj, Mısır 1914

eş-Şe'mî, Muhammed'ubn Yûsuf (Ö. 942), es-Sîre eş-Şe'miyye

Şiblî  Nu'mânî,  Sîret'un-Nebt  Azamgarh/Hind.   (ikinci tabı)

Taberi (Ö. 310), Te'rîh, Leiden 1897

Taberî (Ö. 310), Tefsir, Kahire 1322-1330

Tirmizî, Sahîh

Vâqıdî  (O.  207),  el-Meğûzî,  British  Museum     (London),  el

yazması

War Office Regulations, No 2, London Ya'qûbî (Ö. 284), Te'rîh, Leiden 1883

Dergi ve Armağanlar:

Attı del IH. Congresso di Stııdi Arabi e Islam.ici, Ravello 1966

(ed. Naples 1967)

Islamıc Culture, Haydarabad — Dekkan Islamic Literatür, Lahore The Islamic Revieıv, Woking/İngiltere Journal of Pakistan Historical Society, Karachi Studi Orientalisticı (Levi Della Vida'ya Armağan)[449]

 



[1] Fransızcada  (Paris 1979)  ve türkçede dördüncü yayımı ya­pılmış bulunmaktadır:  İslâm  Peygamberi,  istanbul  1981.

[2] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 9-10.

[3] Türkçede dördüncü  yayımı  yapılmış  bulunmaktadır:   İslâm Peygamberi,   İstanbul   1981.

[4] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 11-12.

[5] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 13-14.

[6] Harp Dairesi Öğretim Talimatnamesi: -War Office Traİ-ning Regulations», s. 23 ve müt, London 1934). Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 17-20.

[7] Kur'anda İslâm Peygamberi üzerine bu şekliyle saîât ve selâm getirilmesi emredilir. (K., 33/56). Biz bunu ilerici satırlar­dan itibaren (S.A.)  olarak kısaltacağız  (Naşir).

[8] Bunun nasıl hesaplandığının tafsilâtı şöyledir: îbn Hi-şâm'a göre Hz. Peygamber, Medine'den olmak üzere 27 sefere (gazve'ye) bizzat çıkmış ve fakat bunlardan sadece 9'unda sa­vaş vuku bulmuştur. Birçoğu askerî maksatlarla olmasa bile sa-hâbe'nin kumandası altında Medine'den çıkılan sefer yahut gön­derilen askeri birliklerin adedi ise aynı kaynağa nazaran 38'dir. Bazı sefer ve gazvelerdeki zayiat hakkında malûmat bulunma­ması dolayısiyle aşağıya dercedilen kayıp listesi tam ve kafi sayılamaz; bununla beraber o devrin -savaşları» hakkında bize kabaca bir fikir verme niteliğindedir:

Sefer .

Düşman Ordusu mevcudu:

Düşman   İslâm Ordu    Sehîd

zayiatı:     mevcudu:     sayısı

Bedir

Uhud

Mustalıq

Hendek

Hayber

Mu'ta

Mekke Fethi

Huneyn

Ta'if Muhasarası

950 3000

200 (?) 12000 20000 100000

313

700

30(?)

3000

1500

3000

10000

12000

12000

14

70

1

6

15

13

3

4

12

Toplam

Toplam   138

Yukarıda verilen rakkamlara, Racİ' ve Bir Ma'ûna'da haince kat­ledilen ve sayılan 44 kadar olan islâm mübelliği dahil değildir.

Kezâ, Benû Qurayza ile yapılan harpte esir düşen düşman asker­lerine savaştan sonra kendi seçtikleri bir hakem tarafından Tev­rat hükümlerine göre (Tesniye, XX/13-14) verilen hüküm netice­si tatbik edilen, ölüm cezası dolayısiyle hasıl olan düşman zayiatı hariç tutulmuştur, (bk. 206. paragraf). Ben şahsen, bütün bu savaşlarda her iki tarafın zayiatına dair tam malûmatı elde et­sek bile, Müslüman şehitlerin 150ryi ve düşman birliklerindeki zayiatın ise 250'yi aşmayacağını tahmin etmekteyim. Bu tahmi­ni, 30 000 mevcutla İslâm Ordusunun çıktığı ve görünüşte bir çatışma vuku bulmamakla beraber Eyle bölgesi ile Filistin'in cenup kısımlarının Bizanslılardan alınıp İslâm topraklarına ka­tıldığı Tebuk seferini de nazarı itibara alarak yapmış bulunuyo­rum.

[9] Bunlar Asya, Afrika ve Avrupa'dır. Taberî'ye nazaran Ict-Te'rîh, C. I, s. 2817), üçüncü islâm Halifesi Osman devrinde, Müslüman orduları, Hicrî 27'nci yılda Endülüs'e ayak basmışlar ve burada, arkadan takviye edilmemelerine ve ana vatandan yardımın tamamen kesilmesine rağmen, yerleşip kalmışlardır. Târik, burayı istila için, ancak 65 yıl sonra yeniden harekete geçmiş ve İspanya'ya ayak basmıştır. Aynı vakayı Gibbon. dahi (Declin and Fail of the Roman Empirc, C. V, s. 555) adlı eserin­de müphem bir şekilde tebarüz ettirmektedir. Bu konu ile ilgili olarak İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi (İstanbul), VII/1-2 (1978), s. 22l~226'da «Feth'ul-Endulus fi Hilâfeti Seyyidinâ Osman sene 27 H.» adlı arapça bir makale yayınladım. Mısır ve Nubia'dan Fas'a kadar olan bütün. Kuzey Afrika ve Arab Yarımadasından Horasan'a kadar uzayan sabaların ele geçmiş olması, Halife Os­man devrinde islâm ülkesinin vüs'ati hakkında bize bir fikir verir.

[10] Ahmed'übn Hanbel, Musned, IV/395. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 20-23.

[11] Ben elinizdeki bu kitabı 1939'da yazdıktan sonra aynı ko­nuda bir türkçe, Pakistan'da yayınlanan bir ingilizce ve bir de arapça eserle karşılaştım; fakat bunjar, savaşların geçtiği mey­danlarda dolaşılarak, yerinde tetkiklerde bulunularak yazılma­mıştı. Türkçe olara ise, Birinci Dünya Savaşı öncesi yazılmıştı.

[12] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 24-25.

[13] Mekke'nin bu devirdeki siyasî - içtimai hayatı hakkında bak. -Islamİc Culture», Haydarabad/Deccan, Hindistan 1938, -City-State of Mecca» adlı makalem ve bunun gözden geçirilmiş bir metni için, İslâm Peygamberi- adlı kitabımın II. cildi (İstanbul 1981), muhtelif yerlerde.

[14] Bak. Ebû Nu'aym, «Delâit'ün-Nubüvve, bulum 20 yahut ay­nı müellifin a]-Muntaqâ»  paragraf 20, bende mevcut bir el yazftıası. 

[15] Bk. İbn Hişâm, Sîre (Göttingen 1858 neşri), s. 251.

[16] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 25-28.

[17] îbn Hişâm,   s.  251.

[18] Muk. et. İbn Hişâm, s. 282-83; İbn Sa'd, I/l, s. 145; Abu Nu'aym, al-Muntaqâ, vr. 105-117, bende mevcut el yazması nüs­ha; Dalâ'il'uiı Nubüvv.e, s.  100-104.

[19] İbn   Hiş&m,   s.   278.

[20] İbn Hişâm, s. 282. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 28-30.

[21] Meselâ el-Fâsi; ayrıca aşağıdaki saytaıara bakınız.

[22] Bu kitabelerden bazıları, Muhammed eî-Fer' tarafından Risalet'ul-Meacİd (Mekke) adlı dergide (1/2, 1979), -el-Hatt'ul-Arabi» adlı makalsde çözülüp incelenmiştir,

[23] İbn Hişâm, s. 280 ve müt.

[24] İbn Hişâm, s. 107.

[25] İbn Hişâm, s. 294.

[26] İbn  Hişâm, s.  286.

[27] Te'rih'ut-Taberî, s. 1084-tlu.

[28] tbn HJşftrn, s. 287.

[29] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 30-34.

[30] İbn Hişâm, s. 289, 305; îbn Hnnbel, Knhiro 1313, IIIA41.

[31] İbn Hi$âm, s. 289.

[32] Tefsir'ut Taberî,   IX,   163.

[33] .    Yani «Sizin düşmanınızla düşman, dostunuzla dost olaca­ğım»  mânasına, tam ve kafi anlaşmayı ifâde eden tearaülî bir formüldür  (Mütercimin notu).                                                     

[34] İbn Hişâm, s. 297.

[35] İbn   Hişâm,   s.   297.

[36] Belâzurî, Ensâb, Kahire, I, 254, § Es'ad'übn Zürâre.

[37] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 34-37.

[38] Musâlemet aylan (Eşhur'ul-Hurum), Zu'I-kde, Zu'1-Hicce, Muharrem   ve  Receb'dir.   Malûm um uzdur  ki   Mekkeliler,   kendi Kameri Yıllarını Güneş Yılına müsavi yapabilmek için kaideten her üç senede bir, bir aylık bir ilâvede bulunurlardı (nesi'). Yi­ne bildiğimize göre bu -ilâve ay», 13. ay olarak o senenin 12. ayı ile yeni yılın 1.  ayı yani Zu'1-Hicce ve Muharrem arasına yerleştirilirdi. Tarihi malzemenin bize  bildirdiğine göre, bu şe kilde son ameliye yani son nesi', Hz. Peygamberin bu usûlü lâğvetmesinden önce Hicri 9. yılın sonunda yapılmış bulunuyor. Bu duruma göre Hicret sırasında, nesi yapılmış takvim ile nesi'siz takvim arasında dört aylık bir fark vardı. Benim şah­sen yaptığım hesaplara göre, 1. Hicri yılın 1 Muharrem günü, 21 Mart 622 Milâdî tarihine uygun düşmektedir. (Daha fazla tafsilât için bk: Pakistan Historical Socİety, Karachi, October 1968, Vol. XVI, p. 213-219; gözden geçirilmiş ve genişletilmiş metni için bk. 'The Nasi', the Higra, Calendar and the Need of Preparing a New Concordance för the Hijra and Gregorian Eras», Islamîc Review, VVoking, LVII/2 (1969), s. 6-12). Bu arada hatırlanmalıdır ki Hz. Peygamber bizzat kendisi, 3. ayda (yani Rebî'ul-Evvelde) Mekke'yi Hicret maksadıyla terketmesine rağmen Islâmi Hicrî takvim, Muharrem ayından itibaren başlatılır. Öyle anlaşılıyor ki, ilk müslümanlar Hicretin ilk yılını muhtelif şekillerde hesap­lamaktaydılar. Bunlardan bazıları Peygamberin Mekke'yi terket-mesini Hicretin ilk yılı içinde göstermektedir (ki mâmûlunbih olan da budur), bazıları Hicretin ikinci yılma ve diğer bazıları da Hicretten evvel ilk yıla isabet ettiğini hesaplamaktadırlar. Ay­nı vak'anın değişik rivayetlerde değişik'tarihlere oturtulması oku­yucuyu şaşırtabilir, bu hususta Hendek Savaşı bahsinde daha faz­la bilgi verilecektir. Ayrıca «İslâm Peygamberin (1881) ve -Hicri ve Milâdi Takvimler- adlı lürkçe kitaplarıma da müracaat edi­niz.

[39] lbn Hişâm, s. 323 ve mut.; ayrıca- İbn Hanbel (I, 86 ve 844)- ve diğerlerine göre yanında Ali olduğu halde Hz. Peygam­ber doğruca Ka'beye gitmiş ve onun çatısında bulunan baş putu yıkıp tahrip etmişti.

[40] Halebi, Sîre, Mısır. C. II, s. 58 (Matbaai Âmire, İstanbul 1292, C. II, s. 71).

[41] Siret'üş-Şe'miyyei   Maqrîzi.   İmtâ',   I,   42-43;   İbn   Kesir, Bidâye, VIII, 216-17.

[42] Buharı,   64/84,   No. 3;  jbn  Hişâm,  s. 321-22, 339;   Serahai, MebEÛt, Cilt X,  S. 52.

[43] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 37-40.

[44] İbn Hişâm, s. 344.

[45] TeFsir'ut-Taberi, K. 8/75 in tefsir bnhsı.

[46] İbn Hişâm, s. 341-44; Ebû Ubeyde, Kitab'ül-Emvâl, No. 517; The Islamic Review, Ağustos - Kasım 1941; keza bk. M. Hamidul-lah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1981, C. I, s. 204-229; ayrıca son olarak Salih Tuğ tarafından telif edilen İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, istanbul 1969, s. 31-40 ve Hamidullah, M., îslâmın Hukuk İlmine Yardımları, İstanbul 1962 s. 20-30'a bakınız.

[47] Yeryüzünün bu ilk yazılı anayasası, hakkında, daha faz­la malûmat İçin bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1981 (Dördüncü yayın), C. I, s. 204-229; aynı müellifin «İslâ-nıın Hukuk İlmine Yardımları-, İstanbul 1962 CMakaleler külli­yatı, l'inci makale); aynı müellif, The First Written-Constitution in the World, Üçüncü yayın, Lahore 1975; L. Caetani, AnnaH deli islam (Hüseyin Cahit tercümesi) İstanbul 1924, C. III, s. 118-157; Arapça metin için bak. İbn His/ğm, «Sîrc», (Wüstenfeld), s. 341-344 ve (Kahire 1936), C. II, s. 147-150; Salih Tuğ, İslâm Ülkelerin­de Anayasa Hareketleri, İstanbul 1969, s. 31-35. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 40-43.

[48] 1938 senesinde üç ayda bir neşredilen Islamic Culture adlı mecmuada, Mekke ŞehirDevletinin, Cahiliye devrinde sahip olduğu siyasî sisteme dair bir makalem çıkmıştır; keza İslam Poygamberi, İstanbul 1966-69, muhtelif bahislere bk.; ayrıca yu­karda 5. paragrafa müracaat ediniz.

[49] İbn Sa'd, II/l, s. 99; AzrakI, s. 357.

[50] F.bû Ubeyd, K. iİl-Emvâl, No. 506.

[51] Bu iki hükme dair metinler için, şu iki kaynağa mü­racaat ediniz: Benim «el-Vasâİq'us Siy&siyye» adlı kitabımın No. 160 ve 161, 180, 181, 162; İslâm Peygamberi, istanbul 1981, C. I, s. 204 ve müt. ve keza Kenz'ul-Ummâl, Cilt II, No. 2132.

[52] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 43-46.

[53] Bu ittifak anlaşmaları için bak: M, Hamidullah, el-Vn-süiq'us-Siyâsiyye, No. 140-145, 159-162; İslâm Peygamberi, İstanbul 1066-69, muhtelif bahisler.

[54] tbn   Sa'd,   H/I,   s.   2-7.

[55] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 46-48.

[56] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 49-52.

[57] Elinizdeki bu kitabın 1953'deki ingilizce neşrini müteakip, eski el-Ariş Camii yıkılmış ve tepenin alt yanında, doksan metre kadar ötede daha geniş bir cami inşâ edilmiştir. Elektrikle aydın­latılan yeni kasaba ise, haritada kale harabesi olarak işaret edil­miş olan mahalde kurulmuş bulunuyor. Kale tarafına isabet eden kısımda ben, bir okul binası müşahede etmiştim.

[58] Tabert, I, s.  1307, 1460.

[59] tbn Sa'd, Cilt H/1, s. 42.

[60] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 53-54.

[61] Kur'ân,  8/42.

[62] el-Mağâzi, British Museum'deki bir el yazması,  vr. 30b.

[63] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 54-55.

[64] Tarih'üt Taberİ,  s.   1603;   Ibn  Hişftm,  s. 217  ve müt;   Ibn Heptbel. MÜsned, C. IV. s. 198; Ibn Habib, Muhabbar, s. 271-73.

[65] İbn  Sa'd,  II/l,  s.  25;  el-Vâqıdi'nin  el-Mağâzî  adlı  eseri, vr. 8a.

[66] Aynı  eser,  vr.  8b.

[67] Kenz'ul-Ummâl, C. V, No. 5375.

[68] fbn Sa'd, C. H/1, s. ö.

[69] Taberİ,  C.  I,  s.   1299.

[70] Maqrizi, İmtâ", Cilt I, s. 38.

[71] Taberİ, C. I, s.  1299,   1303.

[72] îbn Kesîr, C. III, s. 364; tbn Hişâm, s. 435; Taberİ, C. I, s.  1302.

[73] Taberİ, C. I, s. 1305; Îbn Sad, C. II/l, s. 16.

[74] Muk. ed ;  «Ebü Zer Ğifâri», Menâzir Ahsen Cilam tara­fından yazılmıştır. 2'ııci tabı, Karaçi, s. 10, İbn Hacer'in bir riva­yetine -göredir.

[75] Aynı eser, s. '75-84, Müslim  v.s. nin rivayetlerine göredir.

[76] Eş-Şo'mi. -Sîre».   

[77] îbn Kesir, C. III, s. 2(35.

[78] tbn Hişâm, s. 437.

[79] Bu âdet için daha fazla bilgi, -M. Mamidullah, İslâm Pey­gamberi, İstanbul  1981, C. II, s. 900de mevcuttur.

[80] Muk.ed. *el-Vesâiq'us-Siyâsiyye*.

[81] İbn Hişâm,  s. 439.

[82] Kenz'ül-Ummâ!, C. V,  No.  5348.

[83] Taberî, C. I, s.  1304.

[84] Vâqıdî, Mağâzi, vr. 15a.

[85] Kenzül-Ummâl, C. V, No. 5256;  Umumiyetle Emel Esin Hanımefendinin şu makalesine bakınız:  <al:Qubbah al-Turkiy-yah», Atti del III. Congresso di Studi Arabi e Islamici, Ravello 1966, Napoli 1967, s. 281-313 (bu makale ile birlikte birçok da re­sim bulunmaktadır). Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 55-67.

[86] İbn Sa'd, C. H/l, s. 6-7, 12, 15; Taberi, C. I, s. 1%98, 1304.

[87] İbn Sa'd, C. II/l, s. 9; Taberî, C. I, s. 1304.

[88] îbn Sa'd, H/l, s. 15.

[89] Bak. Ebvâb'ül-Cihâd.

[90] Taberî, C. I, s. 1319; İbn Hişâra, s. 444.

[91] Mağâzî, vr. 15b.

[92] Müslim,   Sahih,  32/79.

[93] Taberı, C. I, s. 1297.

[94] Belâzurî, Ensâb, I, 293, İbn Kesir, C. III, s. 274.

[95] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 67-69.

[96] İbn Hişâm, s. 444.

[97] İbn Hİşâm, s. 443; Mişkât'de zikredildiğine göre, Buhârİ, Ebû Davut v.s. de mukayyettir. Kez Kenz'ul-Umml, V, No. 5350 de bu  talimat hakkında teferruatlı bilgi mevcuttur.

[98] Müslim, Sahih, 34/57.

[99] Mağâzî, vr. 6a.

[100] C. III   s. 274.

[101] K.   3/125.

[102] Tefsîr'üt-Taberi, K. 3/125 in tefsiri ve Kenz'ül-Ummâl, C. V, No. 5349, v.s.

[103] Mağâzî, vr. 15b.

[104] İbn Hişâm, s. 443 ve müt.

[105] îbn Hişâm, s. 439-40.

[106] C.   I. s.  1322.

[107] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 69-72.

[108] İbn Hişâm, s. 506-513.

[109] Buhâri, 56/42.

[110] Taberî, C. I, s. 1337Î İbn Hişâm, s. 459-60.

[111] İbn Hişâm, s. 462.

[112] İbn Hacer, tsâbe. No. 8336.

[113] Kenz'üI-Ummâİ, C. V, No. 5367.

[114] İbn Sad. C. H/l, s. 14, 17; îbn Hanbel, C. I, s. 246.

[115] Taberî, C. I, s. 1342-54; İbn Hişâm, s. 471.

[116] tbn  Sa'd,  C. H/1.  s.   13.

[117] İbn Hişâm, s. 457.

[118] İbn Kesir, C. III, s. 307.

[119] îbn Hişâm, s. 716 ve müt. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 73-78.

[120] Maqrizî'ye göre bu savaşın cereyan tarihi 3. Hicri yılın Şev­val ayının 7 veya li yahut 15. günlerine isabet eden bir cumartesi günüdür. Bunlardan sadece 11 Şevval bir cumartesi'ye isabet eder ki bu Milâdi 1 Aralık 624 ü karşılar; mezkûr 7 ve 15 Şevval gün­leri ise cumartesiye isabet etmez.

[121] Şe'mi'nİn Sîre adlı kitabı, Uhud bahsi.

[122] Bunlar ücretli idi.

[123] İbn Sa'd, C. H/l, s. 25; eş-Şe'mi, Uhud bahsi.

[124] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 79-80.

[125] Bu kitabın ikinci basılışı vesilesiyle müellif M. Hamidullah ile aynı konu üzerinde görüştüğümüzde bize, hassaten araziyi ye­rinde tetkik sonunda zikri geçen evvelki görüşünü tamamen ter-kettiğini ifade etiler. Daha açık bir ifadeyle, müellif, Uhud Dağı­nın güneydeki Kubâ mevkii civarında olmayıp bugünkü Medine'­nin kuzeyinde yer aldığı şeklindeki umumî kanaati açıkça teyit etmektedir (Mütercim). Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 81-82.

[126] Qays'ubn'ul-Hatİm'in Dîvânı, neşr. Kowalskİ, s. XVIII.

[127] KitâVüI-Eğânî, XIII, 124.

[128] Vefâ'ül-Vcfâ adlı eserinin Hendek bahsinde.

[129] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 82-84.

[130] Elinizdeki bu kitabın 1953'deki ingilizce yayımından sonra­ki yıllarda, trafik zaruretleriyle bütün şehir surları yıktırılmış ol-dıUdarmdan tabiatıyla, Benû Sâ'ide'den kalma bu tarihî yapı da ortadan kalkmış bulunuyor.

[131] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 85-87.

[132] Elinizdeki bu kitabın ingilizcideki 1853 yayınından sonra­ki yıllarda, motopomplar takılmış olduklarından, su kaynağının müşahede edildiği kısımlar yer değiştirmiş ve geriye sadece es­ki kuru su haznesi kalmıştır. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 87-88.

[133] tstî'âb, Enes ibn Fudala maddesi; Vâqıdî'nin Mağâzî adlı eseri, vr. 49b.

[134] İbn Hişârn, s. 558.

[135] Şimdi, bu yerde «Şeyheyn Camii-  bulunmaktadır ki, bu mukaddes havalinin yegâne çifte kubbeli camiini teşkil eder.

[136] Seminin Sire adlı eseri, Hendek bahsi; Taberi, I., 1360.

[137] Te'rih ibn Kesir, C. TV, s. U.

[138] İbn S&'d, C. II/l, s. 27, 34; İbn Kesir, C. IV   s. 22.

[139] îbn Sâ'd,.C. H/l, s. 27.

[140] Taberi, s. 1394 ve müt.

[141] Keramet Ali'nin Sîre'si, s. 245.

[142] ibn Hişâm, s. 561.

[143] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 88-91.

[144] İbn Sâ'd, H/1, s. 28.

[145] İbn Kesir, C. IV, s. 27.

[146] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 91-94.

[147] İbn Hişâm, s. 563; Taberf, s. 1425-1426.

[148] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 94-96.

[149] Taberî, I, s: 1401.

[150] İbn Hişnm, s. 570; Mekrîzİ' C. I, s. 128

[151] tbn Hişâm, s. 570.

[152] İbn Hişâm, s. 610.

[153] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 96-98.

[154] Daha fazla malûmat için bak. Journal of Pakistan Histo-rical Society, Karachi, 1959, C. VII, 231-40 da intişar eden «The Chrisüan Moıık Abıî Âmir-  adlı makalem.

[155] İbn Hişâm, s. 572.

[156] İbn Hişâm, s. 571-72.

[157] Serahsî, Şcrh'us-Siyer'il-Kebir, C. I, s. 89 veya Müneccid neşri, !, 127.

[158] İbn Kesir, C. IV, s. 34; İbn Hişâm, s. 573; Belâzuri, Ensâb, I, 326.

[159] îbn  Hişâm,   s.  572,  578.

[160] İbn Hişâm, s.  570, 581. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 98-100.

[161] İbn Hişâm, s. 571.

[162] İbn Habib, el-Muhabbar, s. 467; İbn Hişâm, s. 579.

[163] îbn Hişâm. s. 577, 607.

[164] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 101-102.

[165] Îbn Hişâm, s. 582-83; îbn Sa'd, II/l, s. 32

[166] Ebû Süfyân'm oğlu Hanzele, Müslümanlar tarafından Bedr'de öldürülmüştü. Bir Hristiyan papazının oğlu ve pek zahit "ir müslüman olan Hanzelet'ubrî Ebî 'Arar er-Râhib Uhud'da şe­hit düşmüştü. Onun İslama olan bağlılığı o kadar sıkı idi ki Hz. Peygamberin buyurduğu gibi kendisini gasletmek üzere melekler görevlendirilmişti. Ebu Süfyân bu sözleriyle, kendi oğlunun da "U şehit kadar ulu olduğunu ifade etmek istemektedir.

[167] tbn Hiş&m, s. 583.

[168] İbn Sa'd, C. U/1. s. 35.

[169] Aynı eser,

[170] İbn Hişâm, s. 588-89.

[171] C. Il/ı, s. 34.

[172] C. IV, s. 20.

[173] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 102-105.

[174] İbn Hişâm, s. 648, 661, 668.

[175] İbn Hişâm, s. 547; Taberi, s. 1374.

[176] Mes'ûdi, Et-Tenbîh v'el-îşrâf, s. 248.

[177] Belâzuri, Ensâb, I, 343.

[178] Belâzurî'nin  Ensâb'ül-Eşrâf   (I,  343)   adlı  eserinde  belir­tildiğine nazaran Tâİf dahi bir birlik göndermişti. Benû Suleym ve Ehûbişler de aynı şekildeydiler (Ayr. bk. İbn Kesir, C. ÎV/e).

[179] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 107-109.

[180] Ensâb,  I, 343.

[181] Daha fazla malûmat için bak. Benim -Studi Orientalistici, Presentation Volum to Levi Della Vida, C I, s. 434-447 de çıkan -Les Ah&bich de La Mecque- acUı makalem.

[182] Delâü'un-Nubuvve.

[183] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 109-110.

[184] Eş-Şe'mJ,  Sîre, Hendek bahsi.

[185] Taberi,   s.   1465.

[186] Mektup metinleri için bak. benim «el-Vesâiq'us-Siyâ3İy-ye-, adlı kitabımın 6 ve 7. mektupları.

[187] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 111-114.

[188] el-Vâqıdi, Magâzî, vr.  120b.

[189] Es-Samhudİ,  Hendek  bahsi.

[190] Vâqıdi, el-Mağâzi, vr. 103b.

[191] el-Matarî,   Hendek   bahsi.

[192] Vâqıdi, el-Mağâzi, vr.  103b.

[193] İbn  Kesir,   Bidâye,   X,   88;   Taberi,   Teıih,   144   ve   ilerkf seneler   olayları.

[194] Taberi,  s. .1467.

[195] Vâqıdi, el-Mağâzî, vr. 103b.

[196] Mağâzı,   vr.   103b.

[197] İbn   Ijişâm, s. 699.

[198] Bazı tarihi kaynaklarda -He. Peygamberin hendeğinden bir tuğla kaydı görülmektedir. Acaba Hen­dek savaşında kazılan bu hendek kısmen veya tamamen tuğ-iadan bir duvarla da tahkim edilmiş miydi? (bk. Taberi, Te'rîh, <145. sene olayları), C. 6, s. 208; İbn Kesir, Bidâye, C. X, s. 88.

[199] s.   672.

[200] Taberi, s. 1465-67. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 114-120.

[201] C.   I,   s.   1467.

[202] el-Vâqıdi, vr.   103b;   Eş-Şe'mî,  Hendek  bahsi.

[203] îbn Hişâm, 673; Taberi, s.  1467 ve müt. bir diğer vaka için,   bk.   İbn   Hişâm,  s.  671.

[204] Vâqıdi, vr. 103a.

[205] vr.   103/a.

[206] II/l,   s.   48.

[207] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 120-123.

[208] el-Vâqıdi,  a.g.e,  vr.' 101-102.

[209] Taberî, C. I, s. 1470.

[210] Taberi, C. I,  s.   1476.

[211] İbn   Hİşâm,   s.   680.

[212] Lisân'til-Arab,   Qaf-Dad-Dad   maddesine   bakınız.

[213] Ya'qûbî, C, II, s. 49.

[214] eş-Şe'mi, C.  II, s. 211;   el-Vâqıdİ, vr.  102a.

[215] el-Vâqıdî,   vr.   105a. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 123-126.

[216] Ibn Hanbel, C. I. s. 271-, eş-Şe'mî, C. IV, s. 214a ve müt.

[217] Taberi,  C.  I,  s. 475-76.

[218] Fazla   malûmat    için,    Burhan'ud-Din    el-Merğıriânİ'nin •ez-Zahiret'ul-Burhâniyye»   adlı   eserinin   «savaşta   arkadaşlarını öldüren   Müslümanlar»   meselesini   inceleyen   23.   bölümüne  ba­kımız:  Yeni Cami, İstanbul, elyazması.

[219] eş-Şe'mî,  ait olduğu  yerde.

[220] Vâkıdi,  vr.   105a.

[221] C. II, s. 213a.

[222] tbn   Sa'd,   H/1,  s.  48.

[223] eI-Vâqidi,  vr.  105b.

[224] Bu yazılar hakkında bak. Islamic Culture, October 1939f ttaydarabad/Deccan.

[225] Kenz'uİ-Ummâl,   5/5483,   Ahzâb   bahsi;   İbn  Sa'd,   H/1,   s. s. 49; Makrizi, îmtâ', C, I, s. 233.

[226] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 126-130.

[227] îbn H;3«m. .s. e?6: Taberî, f. 1474.

[228] Ibn Hişâm, s. 680-81: ~Sarahsi, Şerhus-Siyer'il-Kebîr, C,I, s. 84-85; yeni neşir; I, 121-22.

[229] tbn Sa'd. II/l. s. 50. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 130-133.

[230] Beyhaqi'nin   -Sımen'ııl-Kubrâ-sında,   Müslim'in  Sahih'in-den alındığı kaydıyla olan Hadîs;  İbn Hişâm, s. 683.

[231] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 133-134.

[232] Taberi, C. I, s. 1642.

[233] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 135.

[234] Kur'an,   106/1-4.

[235] Kur'an, 106/2.

[236] eI-Vesâîq*us-Siyâsiyye adlı kitabıma bak.

[237] İbn Hişftm, s. 547.

[238] İbn Hişâm, s. 423-24.

[239] Taberî,  s.  1375.

[240] Ibn Hişâm. s. 997; İbn Abd'ul-Berr, tstî'âb. No. 37ft

[241] Serahsi. el-Mebsût, C. X. s. 91-92.

[242] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 135-139.

[243] İbn Hişâm,  s.  805.

[244] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 139-140.

[245] Maqrizî, İmtâ, adlı eseri, I, 361.

[246] Mür.  ed,, Solomon's Song, C. V, s.  10.

[247] II/l, s. 96; keza bk. Belâzurî, Ensâb, I, 381.

[248] Muk. ed. İbn Sa'd ve Belâzurî, ait olduğu  yerde.

[249] İbn Cevzî, el-Muctebâ, elyazması, Kahire, s. 83; Islaraic Literatür, Lahor, 1953, V/539-44 de çıkmış -New Ligt on the Character of Ebü Sufyan-  adlı makaleme bakınız.

[250] İbn Hişâm, s. 814.

[251] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 140-146.

[252] Muk. Ed. İbn Hişö,m, s. 819-817! Taberî. s. 1635,

[253] İbn Hicrim, s. 810.

[254] İbn Hişâm, s. 815.

[255] Taberi, C. T, s. 1636.

[256] Bu -kimse- vazifeden alınan kumandanın oğlundan başka bir kimse değildi. Anlaşılıyor ki bu yüzden kalbi kırıl­mış kumandanın gönlü alınmak istenmiştir.

[257] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 146-149.

[258] C.  I, s.  1532-33.

[259] Ahmed'übn   Hnnbel,   Musncd,   IV/395.

[260] Taberî, Te'rİh. C. I, s.   1643-44; Suheyli II, 277.

[261] Taberİ, C. I, s.  1642

[262] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 149-150.

[263] İmtâ  adlı  eserinde.

[264] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 155-157.

[265] Hu t tideki  değil de Karabetteki  «t»  ile ki, bu da esasen  yerin umum imlâ seklidir.

[266] îbn  Hişâm,  s.  894  bilhassa  zikre   değer.

[267] Hakikaten,  bugün  Hevâzin bedevileri,  yaptığım   araştır­malarda bana söylenenler doğru ise, hâlft Tâ'if in kuzey doğusun­da,  epey  bir  mesafe  ileride  yaşamaktadırlar.

[268] Ibn Hişâm, s. 842;  Kettanî,  «et Terâtîb'üt-İdâriyye»,  C.  I,. s.  363  adlı  eserde,  Hevâzinîlorin  memleketinde  Evtâs  adlı  ma­halde yerleştirilmiş, Uz. Peygamberin  (S.A.)  devamlı olarak bir casusunun mevcut olduğu  gösterilmektedir.

[269] îbn Hişâm, s. 840 ve müt.

[270] Bu mevki hâlâ bilinen, Mekke'den on beş kilometre me­safede, mukaddes şehrin şimal doğusunda bir yerdir.

[271] Îbn Hişâm,  s. 872.

[272] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 157-160.

[273] îbn Hacer, İsâbe, No. 2066.

[274] îbn   Hişâm,   s.   872.

[275] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 160-162.

[276] Eğâni,   C.   12.   s.   48-49.

[277] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 162-164.

[278] İbn Hişâm, s. 872; Taberi, s. 1672.

[279] Kahire  neşri.  I,  306.

[280] C. II/l. s. 114.

[281] İbn Sa'd,  1/2, s. 52.

[282] tbn Hişâm, s. 873.

[283] C. I, S. 337.

[284] Mür. od.' tbn Sa'd, 11/1, s. 114.

[285] îbn Hişâm, s. 873.

[286] İbn  Sa'd,   n/l, s.  114-115;   İbn Hişâm,   s. 874.

[287] İbn   Sa'd,   îl/l,   s.   114;   Vâqıdi,   MağAzî,   adlı   eseri   vr. 228b, British Museum, elyazması.

[288] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 165-168.

[289] s.   954.

[290] C. II, s. 77, ikinci tabı.

[291] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 168-170.

[292] İbn Hişâm,   s. 877 ve müt.

[293] Calibi dikkattir ki, sonradan Tâ'if ile İslâm devleti ara­sında akdedilen muahedenin 5. maddesinde, Tâ'iılilerin Ukâz pa­nayırında   faizli   ticari   muamelelerde   bulunabileceklerine   dair bir nevî imtiyaz teşkil eden bir hüküm vardır.   (Muahedo met­ni  için  bakınız: Ebû Ubeyd, Kitâb'ül-Emvâl, Kahire,  Hadis No. 508; benim  -el-Vesâiq'us-Siyâsiyye»  adlı kitabım, No.  181 ve be­nim Corpus des documents, Paris 1936, No.  160.

[294] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 171-173.

[295] İbn  Hişâm,  s.  546.

[296] Taberi,  I, s.  1361.

[297] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 175-176.

[298] Müslim, 32/62, 116 ve 33/22; Ebû Dâvud, 19/23; Abd'ubn Humeyd'in Kur'an-ı Kerim tefsiri ve İbn Merdûye'nin hadis eseri (Bu son iki kaynak, Samhûdî'nin Vefâ'ul-Vefâ adlı eserinin ikin­ci  neşrinin 268.  sahifesinde kayıtlı bulunmaktadır).

[299] Sahih,  04/14/1.

[300] Şe'mî,  Sîre, ait olduğu yerde.

[301] îbn  Hişâm, s.  653.

[302] Serahsî,   Şerh'us-Siyer'il-Kcbîr,  C.   III,   s.  229.

[303] Maqrizi, İmtâ, C. I, s. 181; Îbn Sa'd, II/l, s. 41.

[304] Taberi, I, s. 1452; îbn Hişâm, s. 653.

[305] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 176-179.

[306] Tesniye   kitabı,   ?0/13-14.

[307] İbn Sa'd, II/l, s. 34.

[308] Serahsî, Mebsût. C. X, s. 23.

[309] Beyhaki,   Sünen'ul-Kubrâ,   C.   IX,  s.   53.

[310] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 179-181.

[311] Sîre adh eserinin Hayber bölümüne bakınız; ayrıca bk. Samhûdi,   (II. neşir, Beyrut), s.  1320-1321. 12/1.

[312] A.g.e.,  I,  312.

[313] A.g.e.,   I. 318.

[314] s.  669-70.

[315] İmtâ', I,  323.

[316] İbn   Sa'd'm   değişik   bir   rivayetine   göre   süvari   adedi sadoce   100  binekten  ibaretti.

[317] II, 56.

[318] A.g.e.,   I, 310.

[319] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 181-192.

[320] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 192.

[321] İbn Hişâm, s. 304-305; ayıaca bk. s. 299. Yazar burada Ai:nba biatini aynı zamanda «bir harp anlaşması- olarak ishn-Ierv.1 irmektedir;

[322] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 193-194.

[323] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 195-197.

[324] İbn Sa'd,  H/l, s. 4.

[325] İbn   Sa'd,   II/l,   s.   7.

[326] Taberî, C. I, s. 1302 ve müt.

[327] Taberİ,  I.  s.   1299,   1302,   1303,   1305.

[328] Şe'mi, Sire, ait olduğu yerde.

[329] İbn Hişâm  ,s.  428.

[330] İbn  Sa'd.   n/l.  s.   9. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 198-202.

[331] ibn Sa'd, II/l, s. 21.

[332] Aynı   eser,   II/l,  s. 24.

[333] İbn Kesir, Te'rîh,  IV,   6.

[334] tbn Sa'd, II/l, s. 25.

[335] Öyle  anlaşılıyor ki  bu   'Ureyd   mahalli,   Uhud   dağının Batı tarafına düşmektedir. Diğer bazı rivayetler ise Zağâbe'nİn batısından bahsederler. Bugün ise (1947), Uhud'un doğusuna dü­şen bir yerde 'Ureyd adında bir cami bulunmaktadır ki. bunun mezkûr mahalli temsil ettiği pek söylenemez. İkinci Hicri yılda, Sevîk adı verilen seriyye esnasında, Ebu Sufyân'm,  Benû'n-Na-dîr'in  başkanı  Huyeyy'übn  Ahtâb'ın  evini   terk  ettikten  sonra uğradığı  rivayet  edilen  Ureyd  adını  taşıyan  bir  bölge  mesele­si de vardır  (bk. İbn Sa'd,  II/l, s. 20). Jşte bu son rivayetteki Uroyd'in,  Uhud'un  featisıüda olduğu  söylenen Ureyd  olması  ih­timali  mevcuttur  ki,  Ebû  Sufyân  Medine'nin   güneyinden   geç­mek suretiyle Yahudi mahallerini terketmiş ve Kanat su  yata­ğını  takiben  Akik  suyu   yatağına varmış  ve  böylece  Mekke'ye varmaya muvaffak olmuştur.

[336] Aynı eser, s.  25-26.

[337] Aynı   eser,   s.   36.

[338] Aynı eser, s. 43.

[339] Aynı  eser,  s. 45. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 202-205.

[340] Mes'ûdİ, Tenbİh, s. 248.

[341] İbn   Hişânı,   s.   668.

[342] Merğmâni,   Zahire,   (Yeni  Cami, "elyazması  23.  Bölüm)

[343] Şe'mi'nin  Sîrc  adlı  eseri,,ait olduğu  yerde.

[344] Yukarda  Hendek  savaşı,   VI.   Bölüm'e  bakınız.

[345] Bunun  için  İbn  Hacer'in  İsâbe  adlı  eserinin  3074   nu­maradaki   Mes'ûd'un-Neramâm   maddesine  bakınız.

[346] İbn Hişâm; Taberi; İbn Sa'd, v.s. ait olduğu yerlerde.

[347] İbn Sa'd,   JI/1.  s. 49.

[348] Aynı eser, s. 50. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 205-209.

[349] Aynı eser, s. 61.

[350] Makrizİ,  I,  264.

[351] İbn Sa'd. II/l, s. 62.

[352] Aynı eser, s. 65.

[353] Aynı eser, s. 63.

[354] İbn Kesir, Te'rîh, 4/173;  Buhâri. 64/37.

[355] İbn   Kesir,  s.   165. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 209-211.

[356] îbn  Hişâm,  s.  757-758;  Taber,  s.  1575-1576.

[357] Şe'rm, Sîre, Hısn'uz-Zubeyr bahsi; ayrıca mukayese edi­niz: Makrîzî, I, 312;   

[358] İbn   Hişâm,   s.   703;   ayrıca   mukayese   ediniz:   Makrîzî, I,   320. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 211-212.

[359] îbn Hişâm,  s. 809.

[360] Aynı   ener,  s. 842.

[361] Buhârİ,  56/173;  Ebû Dâvud,   15/100;  Müslim  ve  Mişkât,. Ait  olduğu  yerde. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 213-214.

[362] el-Kettâni, et Terâtîb'ul-İdâriyye, 1/362-363.

[363] Ensâb,   C.   I,   s.  210.

[364] İbn SaU C. U/l, s. 117.

[365] İbn Sa'd, H/l, s.  119.

[366] Maqrizî, tmtâ1, C. I. s. 445. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 214-215.

[367] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 215-217.

[368] Bu  sonuncusu  Müslim'in  Sahihinde  nakledilmektedir.

[369] 1951  baskısı,  Cilt I,   s.  394.

[370] C.   U/l.   s-   117-118.

[371] Cilt  I,  s.  443.

[372] K.,  30/41.

[373] K.,   18/79.

[374] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 219-221.

[375] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 223-224.

[376] Belâzurî ve Maqrîzî'ye göre, bu Başkan'ın adı Du'sûr'-ubn'uI-Hâris el-Muhâribî'dir; fakat Buharı, Tabarî, Îbn Htşâm ve İbn Hazm, hımun adını Ğevres'ubn'ul-Hâris el-Muhâribî ola­rak verirler. Bazı yazarlar, bu farklı isimlerden birinin ad, di­ğerinin ise ünvân yahut lâkab olduğunu iddia etmektedirler.

[377] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 224-227.

[378] İlk  günlerde  veya   sonradan   nazil   olmuş   diğer   âyetler meyânında,  K.  9/111   hassaten zikredilebilir.

[379] K,   2/190-191.

[380] K.,  2/191.

[381] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 227-228.

[382] Buharı, Cihâd, 140; Müslim, HAcc, 424 v.s.

[383] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 228-230.

[384] Tesniye,  XIII/16 v.d.

[385] C.   II,  s.  255-56,   yeni  neşirde  paragraf No.   1978.

[386] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 230-234.

[387] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 234-235.

[388] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 235-236.

[389] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 236-238.

[390] Müellifin (İslâm Peygamberi, İstanbul 1981) adını taşı­yan diğer bir eserinin II. Cildinin 1085-1076. sahifelerinden usûlüne uygun iktibas edilmiştir. İrfan Yaymevi'ne teşekkürü bir borç biliriz   (mütercim).

[391] el-Kaadi er-Reşid'in «Ez-Zehâir ve't-Tuhaf* adlı eserinde s. 157 de ve keza Taberi ve Mesûdi'nin eserlerinin ait olduğu bölümlerinde  bu  husus  teyit edilmektedir.

[392] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 239.

[393] C.   I,   S.  53-55.

[394] Keza İbn Sa'd, II/l, s. 28-29.

[395] Belâzuri, Ensâb'ul-Eşrâf, I,  171.

[396] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 239-242.

[397] C.   I,   s. 317.

[398] S.   418.

[399] U/l,  s.  2.

[400] S. 419.

[401] II/l, s. 2.

[402] II/l, s. 3.

[403] II/l, s. 3.

[404] II/l, s. 4.

[405] II/l, s. 4.

[406] II/l, s. "4.

[407] bk. ibn Hişâm,  s. 432-433.

 

[408] îbn Sa'd, H/l, s. 8.

[409] İbn Sa'd, II/l, s. 19.

[410] İbn Sa'd, II/l, s. 21.

[411] İbn Sa'd, II/l, 26; 27.

[412] S,   5Se-^7.

[413] İbn Sa'd, H/l,  s. 34.

[414] İbn  Sa'd, II/l, s. 35.

[415] İbn  Sa'd, II/l, s. 42.

[416] İbn  SaU II/l, s- 45.                                                    

[417] ibn  Sa'd, H/1, s. 47.

[418] İbn  Sa'd, II/l, s. 58.

[419] İbn  Hişam,   s.  992.                        

[420] İbn  Hişâm, 756.

[421] ibn   Hişâm,  s.  761-762.

[422] II/l, s. 77.

[423] II/l,   s.  80-81.

[424] Bidâye,   VIII,   293.

[425] Ra-ha-lâm maddesine bakınız.

[426] C.   I,   s.  321-322.

[427] İbn Sa'd, II/l, s. 93.

[428] S.  794,  795,  796.

[429] îbn  Sa'd,  II/l,  S. 97-98.

[430] Bidâye, VIII, 293.

[431] İbn  Sa'd, II/l, s.  108.

[432] îbn  Sa'd,   II/l,   s.   118.

[433] İbn  Sa'd, II/l, s.  119.

[434] îbn  Sa'd,.II/l,  s.  122.

[435] îbn  Sa'd,  II/l.  s.   136.

[436] îbn  Mâce, 24. kitap, 20. bâb.

[437] İbn Hanbel. IV, 297;

[438] İbn Sa'd, III/l,  İ51.                 

[439] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 243-251.

[440] İbn Hacer, İsâbe, No. 4083. el-Kettâni, Terâtib, I, 320.

[441] Kettâni,  et-Terâtîb,   I,  320  de  bu  konuda  ibn  Mihde'yi zikretmektedir.

[442] et-Terâtib,   I,   321.

[443] Kitab'ul-Cihad,  69.  bâb.

[444] Sünen, 24. kitab, 20. bâb

[445] Kettâni,   et-Terâtîb,  I,  321.

[446] Kettâni,  aynı  eser,  aynı  yerde.

[447] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 251-254.

[448] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 254-256.

[449] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 257-259.