Kulliyatlar - 1. Sayfa
HZ. PEYGAMBERİN SAVAŞLARI
(Birinci Yayın İçin)
Önsöz
(İkinci Yayın İçin)
Önsöz
(Üçüncü Yayın Îçin)
Önsöz
1- GİRİŞ BİLGİLERİ
Askeri Bir Tabiyeci Ve Taktikci İçin Hz. Peygamberin (S.A.) Savaşlarının Önemi
Bu Eser Kaleme Alınırken Karşılaşılan Güçlükler:
UMUMÎ MALÛMAT
Mekke Ve Tâiflilerin Hz. Peygamberin Allahm Birliğine Davet Hususunda Gösterdiği Gayrete Karşı Koymaları:
Mekke Yakınında Her Sene Kurulan Panayırlarda Halk Peygamberin (S.A.) Vaazlarına Karşı Omuz Çeviriyor:
Akabe Havalisi Ve Akabe Bîatları:
İslâmm Yayılmaya Başlayışı Ve İslâınî Siyasetin Temelinin Atılması:
İslâmın Kuvvet Ve Kudretinin Artması Mekke Ku-Reyşîlerini Hiddetlendiriyor:
Hz. Peygamberin (S.A.) Muhacirler Meselesine Dair Bulduğu Hal Şekli Ve Dünyada İlk Yazılı Devlet Anayasasına Dair Bazı Malûmat:
Anayasadaki «Haram» Mefhumunun İşaret Ettiği Mâna:
Hz. Peygamber Muhammed (S.A.) Tarafından Medine Şehir-Devletinin Takviye Edilmesi:
2- BEDR SAVAŞI
(2. Hicri Yıl, 17 Ramazan/M. 623, 18 Kasım, Cuma)
Vaziyet
Asri Bedr Şehri:
Coğrafi Ve Topografik Bazı Bilgiler:
Harbin Evveliyatı Ve Bu Harbi Doğuran Sebepler:
Savaş Nasıl Oldu?
Hz. Peygamber (S.A.) Tarafından Orduya Verilen Talimat:
Ariş Ve Şehitliği Ziyaret:
3- UHUD SAVAŞI
(Hicrî 3. Yıl, 7 Şevval / M. 624, 24 Aralık, Pazartesi)
Mekkeli Kureyşilerin Bedr Mağlûbiyetinden Sonra, Medine Üzerine Tekrar Yürümek İçin Hazırlığa Girişmeleri:
Uhud Dağı:
Medine'nin Mahallî Durumu Ve Hz. Peygamber (S.A.) Zamanında Arzettiği Manzara:
Medine Civarının Arazi Durumu:
Uhud Dağı Arazisinin Tayin Ve Tavsifi:
Müslümanların Hazırlığı Düşmanın Çıkardığı 3000 Askere Mukabil, Sadece 700 Erden İbaretti:
Hz. Peygamber (S.A.) Harp Vaziyeti Alıyor:
Ayneyn Tepesinin O Zamanki Tabiî Teşekkülü Hakkında Bir Tahmin:
Harp Harekâtı: Karşılıklı Tabiyeler Ve Harbin İlk Safhasında Düşmanın Mağlûbiyeti:
Hz. Peygamberin (S.A.) Yaralanması Ve Etrafındakiler Tarafından Korunması:
Ehâbişli Bir Kadının Harp Sahasında Yere Düşen Mekke Ordusu Sancağını Kapıp, Onu Sonuna Kadar Ayakta Tutması:
Harbin Sonu:
4- HENDEK SAVAŞI
(Hicrî 5. Yıl, 8-29 Şevval / M. 3-24 Ocak, 627)
Hayfoer Şehri Yahudilerinin, Medineli Müslümanlara Âit Kervanların Yollarını Kesmeleri:
(Tehlikeyi Tomurcukken Önleme) Gayesiyle Girişilen Benû Mustalık Harbi:
İslâm Başşehri Olan Medine'nin Ortadan Kaldırılması İçin Yahudilerin Plânı Ve Tehlikeyi Önlemek Hususunda Peygamber (S.A)'in Hazırlıkları:
Hendeklerin Kazılmasında Mühendislik İşi;
Hz. Peygamberin (S.A.) Kazı İşine Nezâreti Ve Hendeklerin Kazılması İşine Fiilen İştirak Etmesi:
Düşmanın Gelişi:
Hendek Savaşı:
Soğuk Harp:
Netice
5- MEKKENİN FETHİ
(Ramazan, 8. H. Yıl / 14 Aralık, 629 M., Çarşamba)
Hz. Peygamberin (S.A.) Tatbik Ettiği Strateji:
Hudeybiye Anlaşması:
Hz. Peygamber (S.A.) 10.000 Kişilik Ordusunu Mekkeliere Karşı Nasıl Harekete Geçirdi?
Hz. Peygamberin (S.A.) Müslüman Ordu Birliklerine Vaziyet Aldırması:
Hz. Peygamberin (S.A.) Mekke'ye Girişi:
6- HUNEYN VE TÂİF SAVAŞLARI
(H. 8. Yıl. Şevval / M. Aralık 629)
Hııneyn Mevkii Ne Tarafa Düşer:
Muhtemelen Huneyn, Tâ'ifin 50-60 Km. Kuzeydoğusunda Bulunmaktadır:
Hz. Peygamberin (S.A.) Askerî Yürüyüş Yolu:
TÂ'İF KUŞATMASI
Tâ'if Ve Etraf Bölgenin Tavsifi:
Hz. Peygamberin (S.A.) Muhasarada Kullandığı Harp Âletleri Hakkında Bilgi:
«CRŞ» Nin Müşabeheti Meselesinin Münâkaşası;
Hz. Peygamberin (S.A.) Mağlûp Hevâzinîlere Karşı Gösterdiği Muamele Tarzı:
7- YAHUDİLERLE YAPILAN SAVAŞLAR
(Medine'den Yahudi Kabilelerinin Sürülmesi)
Benû Qaynuqâ:
Benû'n-Nadir :
Benû Qurayza:
Hayber'in Fethi
Diğer Yahudiler:
8- Hz. PEYGAMBER (Ş.A.) DEVRİNDE İSTİHBARAT
(Haber Alma Ve Casusluk)
İlk Bilgiler:
Hicret Sırasında Haber Alma İşi:
Bedr Harbi Sırasında Haber Alma İşi:
Diğer Seferlerde Ve Uhud Savaşında Haber Alma:
Hendek Savaşında Haber Alma :
Diğer Talî Askerî Seferlerde Ve Hudeybiye Harekâtında Haber Alma:
Hayber Harbinde Haber Alma İşi:
Mekke'nin Zabtında, Huneyn Ve Tâ'if Seferlerinde Haber Alma:
Mevzua Umumi Bir Bakış:
Askerî İstihbaratın Hukukî Görünüşüne Dair Birkaç Söz:
9- Hz. MUHAMMED (S.A.) ZAMANINDA DENİZLERDE YAPILAN SAVAŞLAR
Umumi Bilgiler:
10-Hz. PEYGAMBER ZAMANINDA DEVLETİN ASKERLİK TEŞKİLÂTI
Umumi Bilgiler:
Savaşlarda Kollanan Gaye:
Muvazzaf Ve Devamlı Bir Ordu Kurulması:
Askerî Seferler İçin Ordu Teşkili İşi:
Ganimetlerin Dağıtım İşi:
Harp Vâsıta Ve Silâhları:
Askerî Tâlim - Terbiye :
Askerî İdare:
Bayrak Ve Sancaklar :
İslâm Öncesi Arap Yarımadasındaki durum:
Hz. Peygamber (S.A.) in Tatbikatı:
Çeşitli Bilgiler:
Netice
Bibliografya
HZ. PEYGAMBERİN SAVAŞLARI
(Birinci Yayın İçin)
Önsöz
Elinizdeki bu kitap, ilk olarak Londra yakınındaki Woking şehrinde, her ay çıkmakta olan Islamic Review adlı mecmuanın 1952 yılı Eylül-Aralık ve 1953 yılı Haziran, Temmuz, Eylül ve Ekim sayılarında tefrika halinde neşredilmiştir. 1953 yılında, bazı resim ve haritalarında değişiklikler yapılarak yeniden yayınlanmıştır. On yıllık bir fasıladan sonra, şimdiki bu neşredilişinde birçok düzeltmeler, ilâveler yapılmış bulunmaktadır. Bu arada, 1959 senesinde, Hz. Peygamberin hayatını inceleyen -Le Prophete de llslam, sa vie et son oeuvre» (İki cilt halinde), adlı şümullü bir kitap neşrettim. [1] Bu eserde, münasebet düştükçe Hz. Peygamberin savaşlarına da temas edilmiş ve bunların teknik \e askerî yönlerden görünüşleri aydınlatılmaya çalışılmıştır.
Müellif, hakikaten birçok bakımlardan büyük bir saadet içindedir: Birçok ilim adamları gönü] rahatlığı içinde bu kitabımı, müracaat kitabı olarak almışlar ve kendi ilmî eserlerinde buna atıflarda bulunmaktan çekinmemişlerdir. Bu kitabın aynı konuda yazılan akraba eserlere de ilham veren durumda olduğu kabul ve tasdik edilmiş bulunmaktadır. Mısır Orduları Kurmay Dairesinde (Sağ Erkân Harb) yüzbaşı Muhammed Abd'ul-Fettah İbrahim'in Kahire'de 1954'de arapça kaleme aldığı -Muhammed el-Kaa'id» = Başkumandan Muhammed adlı eser ile Pakistan ordusunda vazifeli General Muhammed Ekber Han'ın Karaçi'de 1954 yılında urduca te'lif ettiği 'Hadis Difâ'» adlı eser, buna misal olarak gösterilebilir. Aynı zamanda, bu kitap muhtelif dillere tercüme edilmek şerefine de nail olmuştur i Seyyİd Gulâra Rıdâ Sa'îdî'nin Tahran'da 1376 H / 1950 yılında «Resul Ekrem der Meydanı Ceng- adı altında farsçaya, Bağdatlı Sertâvi tarafından arapcaya ve nihayet Salih Tuğ tarafından türkçeye çevrilmiş bulunmaktadır.
Şimdi neşredilmiş olan bu kitapla ben, aynı zamanda birçok okuyucum tarafından sorulmuş suallere cevap vermek fırsatını da elde etmiş olmaktayım. Bütün bu zahit ve iyi niyetli Müslüman kardeşlerim Onun -mukaddes vazife-si hakkındaki bu yazılarımda hiç Hz. Peygamberin mucizelerinden bahsetmeyişimden dolayı şaşkınlıklarını gizlememektedlrler. Acizane benim cevabım şudur: Ben bu kitapta tam ve şümullü bîr tarzda Hz. Peygamberin hayatının bütün cepheleriyim meşgul olmamaklayım; .yine bu kitap sırf bu mucizeler konusunu kendisine mevzu edinmemişler. Kur'an, onun gösterdiği mucizelerin en mârufu ve en başta gelenidir. O muvaffakiyete sadece mucizelerle ulaşmış olsaydı, onun hayalı -sn üstün, en güzel örnek — usvc Kasene- yani -ceml-yeto mensup fertlerin takip edecekleri, Kur'ana muvafık amali, fiili örnek, olamazdı. Fertlere Hz. Peygamberin İnsanî görünüşü izah edilmedikçe, Onun hattı harekelini değerli ve taklid edilmeye lâyık bir örnek olarak, bilhassa mucizeye inanmayan, İnanamayan fertlere İzah kabil olmaz.
islâm Peygamberi tarafından gösterilmiş mucizeler hakkında, bunların ilmi imkânları, felsefî esasları hususunda ('aba faz-!r\ malûmat isteyen kimseler için Urdu lisanında Şîblî ve Süleyman Ncdvî tarafından kaleme alınan -Siret'ün-Nebî» adlı eseri tavsiye edebilirim. Bu eser, baştan başa bu mucizeler bahsine hasrü tahsis edilmiş bulunmaktadır. Benim, bütün gayretim burada, Hz. Peygamberin ulvî hayatının amelî ve İnsanî görünüşünü aydınlatmaya hizmet eden malûmatı toplamak, bir araya getirmektir. Ona salât ve selâmlar olsun.
M. HAMİDULLAH Paris — İstanbul[2]
(İkinci Yayın İçin)
Önsöz
Elinizdeki bu kitap, dokuz yıllık bir fasıladan sonra türkçede-ki bu ikinci neşreclilişinde birçok düzeltmeler, konunun takdiminde bazı değişiklikler ve mevcut fasıllar arasına bir takım ilâveler yapilmak suretiyle sislere yeniden arzedilmiş bulunuyor. Bu zaman zarfında Hicaz bölgesine !;;sa süren bir seyahatta da bulunduk ve 1968'da birinci cildi ve lS69'da ikinci cildi türkçe olarak neşredilmiş olan vo Hz. Peygamberin hayat) ve faaliyetlerini tetkik maksadını taşıyan -İslâm Peygamberi- [3] adlı Lürkçe kitabımızın muayyen/ bazı bölümlerinde, onun savaşlarının teknik -askeri yönünden ziyâde, bunların sebeb ve sâikleri ve bu arada siyasi ve diğer neticeleri, keza Devlet idaresindeki askeri teşkilât üzerinde durmak imkânını elde ettik.
Müellif hakikaten bazı bakımlardan büyük bir saadet içindedir : Birçok ilim adamları gönül rahatlığı içinde bu kitabım! müracaat kitabı olarak ele almışlar ve itendi ilmi eserlerinde buna atıflarda bulunmaktan çekinmemişlerdir. Bu kitabın aynı konuda yazılan akraba eserlere ilham veren durumda olduğu da anlaşılmış bulunmaktadır. Mısır Genel Kurmay Dâiresi'nde vazifeli Yüzbaşı Muhamemd Abdü'l-Fettâh İbrahim'in îSS-i'de Kalıi-re'cle arapça kaleme aldığı «Muhammed el-Qâİd» ( = Eiaşkuman-dan Muhammet!) adlı eser He Pakistan Ordusunda vazifeli General Muhammed Ekber Han'ın 1954'do Karachi'de urduca telif et*,iğî -Hadîs Difa'» adlı eser buna misal olarak gösterilebilir. Elinizdeki bu kitap, bu arada muhtelif dillere tercüme edilmek şerefine de mazhar olmuş bulunuyor: Scyyid Gulâm Rıdâ Sa'îdi'nin Tahran'da 1376/1956 yılında «Resul Ekrem der Meydânı Ceng* adı altında fars dilinde ve Sertâvi tarafından Bağdat'ta arap dilindeki neşirleri gibi.
Askerlik mesleğinden olmayan benim bu gayretimin böylece diğer dillerde de değerlendirilmiş elmasına rağmen, esas tasavvurlarımı hâlâ gerçekleştirememenin elemi içi nete bulunmaktayım: Tarihçiler Hz. Peygamberin bizzat kumandayı elinde bulundurduğu yirmi beş kadar savaştan söz ederler ki, beiki bir o kadarı da kendisinin şahsen iştirak etmediği o devirdeki harp ler, seriyyelerdir. İşte benim tasavvurum, bütün bu savaşların cereyan etmiş olduğu bölge veya meydanları bizzat ziyaret ile klâsik, tarih kitaplarında toplanmış olan malzemeyi kendi yerlerinde yeni baştan değerlendirme şeklinde hülasa edilebilir. Ümid ediyorum ki, bir gün, gerekli âlet ve edevatla teçhiz edilmiş bir subaylar ekibi aynı işi yüklenecek ve bölgede araştırmalara girişecektir. Böyle bir çalışma, tarihçilerin de yardımı alınırsa daha da değerli bir eser meydana gelmesinde yapıcı rol oynayacaktır.
Şimdi neşredilmiş olan bu kitapta ben, aynı zamanda birçok okuyucum tarafından sorulmuş suallere cevap vermek fırsatını da elde etmiş olmaktayım. Bütün bu zahit ve iyi niyetli rnüslüman kardeşlerim, Onun «mukaddes vazifesi* hakkındaki bu yazılarımda Hz,. Peygamberin mucizelerinden bahsetmeyişimden dolayı şaşkınlıklarını gizlememektedirler. Acizane benim cevabım şudur: Ben bu kitapda tam ve şümullü bir tarzda Hz. Peygamberin hayatının bütün cepheleriyle meşgul olmamaktayım; yine bu kitap sırf bu mucizeler konusunu kendisine mevzu edinmemiş-tir. Kur'an, onun gösterdiği mucizelerin en mârufu ve en başta gelenidir. O muvaffakiyete sadece mucizelerle ulaşmış olsaydı, onun hayatı «en üstün, en güzel örnek — usve hasene» yani • cemiyete mensup fertlerin takip edecekleri, Kur'ana muvafık ameli, fiilî Örnek- olamazdı. Hz. Peygamberin insani görünüşü İzah edilmedikçe, Onun hattı hareketinin değeri ve taklîd edilmeye lâyık bir örnek olması, bilhassa mucizeye inanmayan, inanamayan fertlere izah edilemez.
islâm Peygamberi tarafından gösterilmiş mucizeler hakkında, bunların ilmi imkânları, felsefî esasları hususunda daha fazla malûmat isteyen kimseler için Urdu lisânında Şibli ve Süleyman Nedvi tarafından kaleme alınan «Sîret'üıı-Nebî» adlı eseri tavsiye edebilirim. Bu eser, baştan başa bu mucizeler bahsine hasrü tahsis edilmiş bulunmaktadır. Benim, bütün gayretim burada, Hz. Peygamberin ulvi hayatının amelî ve insani görünüşünü aydınlatmaya hizmet eden malûmatı toplamak, bir araya getirmektir: Ona salât ve selâmlar olsun.
M. HAMİDULLAH
Paris — İstanbul 1972[4]
(Üçüncü Yayın Îçin)
Önsöz
Bir kitabın, her yeni baskı ve yayını, şayet hâlâ hayattaysa yazarına, eserini gözden geçirme ve günün şart ve durumlarına uygun bir hâle getirme fırsatını verir.
Elinizdeki bu kitabın bir evvelki yayınında, ben de gerçek olduklarına, gönülden inanmakla beraber, Resûlullah'ın savaşlarıyla İlgili mucizelerden niçin ayn ayrı ve tafsilâtlı bir biçimde söz etmediğime dair okuyuculardan gelen suallere cevap vermeye çalışmıştım.
Bu arada sık sık günümüzdeki gayrimüslimler tarafından ortaya konan bir mesele de vardır: her halde bu da aydınlığa kavuşturulmaya değer bir konudur-. :«Peygamberlik ile savaş pek yanyana durmamaktadır». Bununla onlar, 'madem kî Resûlullah savaşlara girmiş ve bunları Başkumandan sıfatıyla idare etmiştir, o halde o, Ihaşâ) bir Resul olamaz' demek istemektedirler.
Elimizdeki Tevratta bize nakledilen eski peygamberlerin giriştiği savaşları ve bu arada yine elde mevcut tacillerde (meselâ Tesniye 20/16, I. Samuel 15/2-3, Matta 10/34, Luka 19/27 ve mukayese ediniz: I. Korentliler 15/25, Marltos 12/1-9 ve mukayese ediniz s Luka 20/9-18, v.s.) geçen İsa Mesih'in konuyla İlgili sözleri bir kenara bırakılarak bu mesele soğuk kanlılıkla ve nişlerimizden uzak bir biçimde ele alınmalıdır. Zira, birinin yanlış bir iş yapması, bizim de aynı yanlışı işlememize dayanak teşkil etmez:
a. Savaş, hiç de arzu edilen bir şey olmamakla beraber en sonunda günümüzde bile kaçınılması mümkün olmayan bir olay mahiyetindedir. Bu gerçek karşısında, zâlim diktatörler ile değru ve yanlışı birbirinden ayıramayan yırtıcı kurt tabiatlı İnsanlara savaşma vtelt elini bırakıp normal hayatta harp san'atı İle uğraşan kimselere takip edecekleri bir örnek, bir emsal sağlayıp onların gözleri önüne sermeyecek miyiz? Amansız vahşî hayvanlar bile bu şekil başı boş zâlimlerin savaşlarda gösterdiği îtötü davranışlardan ürperti duyar. Ancak ve ancak vahiy aîan ve insan denen varlığın saadet ve iyiliğini dilemekten başka bîr şey düşünmeyen bir peygamberdir ki, Allah yolunda savaşan ve sulh ü selâmet uğruna harbe giren bir askere t âk ip edeceği cıı güzel, en seçkin bir örneği sağlayıp onun gözü önüne serebilirdi.
b. A İlahın vazifelendirip gönderdiği -Son Resul» vasfında bir peygamber, sadece harplerin şiddetini azaltmak ve savaşlan insanî bir çerçeve içine sokmak için değil ve fakat, hayatın her alanında geçerli ve izinden gidilmeye değor en güzel Örneği bize vermekle yükümlüdür. Buna mukabil. Kıyamet Günü'ne kadar gelecek bütün «Zamnnlar»da ve insan hayatının bütün görünüşlerinde geçerli kaideleri insanlara bildirmekle görevlendirilmemiş ve fakat, geçici bîr zaman için ve boHiIİ bir insan zümresinin sınırlı hayat meselelerini çözüp açıklamak üzere vazifelendirilmiş bir Nebi'nin insanlara savaşlarla ilgili bir -Örnek» bırakamamış olması mümkündür.
c. Şöyle bir atasözü vardır:
-Denenecek en son çâre dağlamak, en son deva kılıçtır»
hikmet yüklü bu söze göre, -kimseye saldırıp tecâvüz etmek gerekmez ve fakat bir kimsenin, kendi Öz haklarını hiçbir prensip tanımayan acımasız zâlimlere karşı savunabilmek maksadıyla bizzat insan tabiatı, -savaş» yoluna başvurmayı icâbettirir. Allah Resulü ise, hiç de aşırı gitmeksizin bu çeşit uğraş ve savaşlarda tam bir doğruluk ve insaf içinde insanlara yol gösterip önderlik eder.
d. Diğer bir çok seçkin hadis yazarlarından başka, Müslim ve Ahmed'ubn Hanbel'in de eserlerinde Resûlullah'tan naklettikleri şu hadis vardır:
-Ben rahmet peygamberiyim, ben harp peygamberiyim-.
Her şey yerli yerinde ve lüzum ettiğinde kullanılmalıdır; Ne zc-hirli yılanlara ve yırtıcı kurtlara ve ne de insan kanı döken sefih khıiKrli»rn acımak ve merhametli dfuınnmak gcrnldr. Yıılcarthıhi hadfsde geçen her iltî sıfat ve niteliğin de aynı yüksek otoritede l>;ı İrşnıcsi sağlanmıştır; böylece, hangi olayda hangisinin kullanılması gerektiğine onun karar vermesi istenmiştir. Bu durum, vahiy ve ilhama dayanan kehânetlerin insanı hayrette bırakan şu gerçekleşmiş Özlerinde de görülmektedir: Etrafındaki talebe ve bağlılarına, kendileri ölüm döşeklerinde oldukları bir sırada beni Zarathusfcra fZcroastir, Zerdüşti ve hem de Budda'nın şu sözleri nakletti İd eri nakledilir :
• Dinimizi ve Öğretilerimizi fantama erdirip İkmal edemedik; adı, "Âlemlere Rahmet" olan bir başkası gelip bunu kemâle ve tamâmş, erdirecektir».
Hindu'ların mukaddes kitabı olan Purâna:
«AHalım en son tenâsuh'u (avatâr) bir savaşçı şeklinde görülecektir*.
demektedir. Aynı şekilde İsa Mesih de üzüm bağı ile ilgili meşhur meselinde (Matta 21/33-41, Markos 12/1-9, Luka 20/9-16) :
«Rafobin birbiri arkasına hizmetçilerini ve nihayet kendi Öz oğlunu göndereceğini, fakat zamanla mülkü elinde bulunduran kiracılar ve bağcılar gitgide haylaz ve işo yaramaz bir hale geldiklerinde nihayet Rabbİn bir Ordu ile çikageleceğini ve hepsini kendine bağlayıp itaat ettireceğini»
beyan etmektedir. Diğer bir deyişle, Allah t n İlâhî Tebliğini getiren en sonuncu Elçisi, hem Âlemlere Rahmet olacak, ve heın de Allanın askerini temsil edecektir.
Türk okuyucularının itme ve Resûlu'Iahın hareket ve tatbikatını öğrenip bilme yolunda taşıdıkları dinmek bilmez susamıştık, her gün yenilenip sayıları artan okuyucu kitlelerinin istifâdesine elinizdeki bu kitabın yeniden basılmasında teşvik edici bir rol oynamış bulunmaktadır; böylece biz de bu mütevûzi kitabın metnini yeniden gözden geçirme fırsatını ekip eimiş olduk.
Allah hepimizi, O'nun razı olduğu yolda bulundursun, amin!'
MUHAMMAD HAMİDULLAH
Paris, Ramazan, 1401
Not: Kitap metninin icab eden yerlerinde • J » harfi mukabili, Q, q kullanılmıştır (Mütercim).[5]
1- GİRİŞ BİLGİLERİ
Uzun seneler evvel, 1939'da Sorbon Üniversitesinde «Hz. Peygamberin zamanında cereyan etmiş muharebe meydanları-» mevzuunda, benim tarafımdan, kısa bir konferans verilmişti. Bu konferansta, Uz. Peygamber devri muharebelerinin lıaritaları izah edilmiş ve projeksiyonla da gösterilmişti. Aynı konferans, yine o yıl, Paris'de çıkan «Revue des Etudes lslamiquesn> adlı mecmuada neşredilmiş ve nihayet bir müddet sonra da, yeniden tabı cihetine gidilmiştir. Urdu lisânında da aynı konu, genişletilmiş olarak Hindistan'ın Dekkan Eyaletinin Haydarabad şehrinde neşredilmekte olan «Research Journal of the Os-vıania Umversity» adlı dergide yayınlanmıştır. Bu sonuncusu, yemden gözden geçirilmiş ve haritaları zenginleştirilmiş, kroki ve resimlerle süslü olarak 1945'de efkârı umûmiyeye arzedilmiştir. Daha sonra, ben mevzu bahis araziyi yeniden ziyaret etmek fırsatını elde ettim.
Bu ziyaretim ve buna muvazi olarak tetkik ettiğim birçok tarihî kaynak, bir miktar düzeltme ve ilâvelere, bilhassa Hendek kuşatması ve 1964 deki son ziyaretimden sonra Hayber bahsinde, sebep olmuş bulunmaktadır. Türk dilinde ikinci defa yayınlanması vesilesiyle de biz, elde ettiğimiz bu yeni ve faydalı malûmatın kitabın metnine dâhil edilmesi fırsatım elde etmiş olduk. Bugün, hâlâ Hayber ve havalisini daha uzun bir süreyle yeniden ziyaret etmek ümidini beslemekteyim. Bununla beraber, en derin minnet ve teşekkürlerimi Amerikalı mühendis ve seyyah Mr. K. S. Tıoit-chell'e arzetme fırsatını kaçırmak istemem. Kendisi, 1942 de ziyaret ettiği Hayber arazisinin kro-ki-haritasım bana sırf hafızasına dayanarak çıkarmak nezâketinde bulunmuş ve keza bu işle ilgili sair yardımlarını kitabın ilk neşri esnasında esirgememiştir. Bütün bunları aşağıda Hayber Bölümünde değerlendirilmiş bulacaksınız.
1. Yirminci Asırda, ilmin inkişafına muvazi olarak, harp esas ve usulleri de değişmiş bulunmaktadır. Kendi devirlerinde efsanevi hâtıralar taşıyan bu neviden eski harplere şimdi, çocuk oyuncağı nazariyle bakılmaktadır. Bugünün milyonluk ordularını teşkil eden büyük kuvvetlerin bir kalem darbesiyle, herhangi bir yere nakledildiklerini söylemek mübalağa sayılmamaktadır. Askerlikteki kıymet hükümleri o kadar değişti ki, bizini gençlik yıllarımızda en gizli addedilen öldürücü silâhlar bugün harp meydanlarmdan ziyade müzeler için daha istifadeli birer malzeme sayılmaktadırlar. Harp idaresi sahasında, muhabere, istihbarat, nakliye meseleleri kemmiyet ve sürat bakımından o kadar değişikliğe mâruz kaldı ki, evvelce aylar alan bu işler şimdi birkaç saat hattâ dakikada tamamlanır oldular.
2. Herhangi bir kimse, geçmiş savaşların yeniden ele alınıp izah edilmesinin değişen bu durumlar karşısında j askeri bakımdan tatbiki bir değeri olmadığını ileri'sürebilir. Fakat hakikat böyle değildir; İngiltere'de hâlâ, mektebe yeni kaydolmuş askeri okul talebelerine ilk ders olarak şu öğretilmektedir:
«Bütün subay namzetleri tarafından şurası bilinmelidir ki, sizlerin ferdî çalışmalarınızın en mühim tarafı, bizzat kendi kendinize yapacağınız çalışmalardır... Böyle bir çalışmada «harp tarihi» şüphesiz en mühim sahayı işgal eder. Bu tarz bir çalışma harp prensipleri ve onların tatbikatını öğrenmenin en iyi yoludur. Bütün bu tarihî vâkı'larda insan tabiatının bariz hususiyetlerini görmek mümkündür... Askerlik tarihi, subayların öğreniminde büyük bir önemi haizdir. Bu sebepten dolayı bir tek savaş veya bir tek savaşın seçilmiş bir safhası her sene program için in-tihab edilmiş bulunmaktadır.
«Askerlik tarihi çalışmalarında gaye, eski savaşlara ait bu malûmattan bugünkü harplere kabili tatbik dersler çıkarabilmektir. Tarihi, sadece tarihî hâdiselere dair bilgi edinmek gayesiyle okursak, bu pek az değer taşır. Modern orduların büyüklük ve azameti, onların donanımı ve muhabere imkânları, maziden alınacak derslerin gayrı kabili tatbik olduğunu bize gösterir. Fakat, insan tabiatı ve harbin temel prensiblbri değişmemektedirî bu sebepten BİRÇOK DEĞERLİ DERSLER EN ESKİ SAVAŞLARDAN BİLE ÇIKARILABİLİR.»[6]
Askeri Bir Tabiyeci Ve Taktikci İçin Hz. Peygamberin (S.A.) Savaşlarının Önemi
3. Şurası bedîhîdir ki, eski devirlerde cereyan etmiş olan savaşlar üzerinde çalışma, ancak dikkatle araştırıldığı ve savaşı idare edenlerin esas kaideleri nasıl tatbik ettikleri ve neticelerinin neler olduğu gibi hususlar meydana çıkarıldığı zaman tatbikî bir. kıymet kazanmaktadır. İşte İslâm Elçisi Hz. Mu-nammed'in (Sallallâhü aleyh ve sellem) [7] idare ettiği savaşlar, gelmiş geçmiş ve günümüzün birçok diğer savaşları arasında en göze batanı ve-en tepede duran savaşları olarak insanoğlunun özellik ve karakteristiğini taşımaktadırlar. Ekseriya bizzat kendisinin tertib ve teşkil ettiği asker adedinden üç, hattâ on defa fazla adedde düşmana karşı savaşmış ve neticede, bu harplerin hepsinden fiilen muzaffer çıkmıştır. Onun «İmparatorluğu», küçük bir Şehir-Devletin bazı dar sokaklarından ibaret olarak başlamış, günde ortalama bir hesapla 274 mil karelik bir sür' atle genişlemiştir. On sene süren fiilî bir siyasi faaliyetten sonra son nefesini verdiği sırada O, iki milyon kilometre kareye yaklaşan bir sahada kurulu bir Devlet idare etmekteydi. Rusya hariç, Avrupa büyüklüğünde ve üzerinde o zaman milyonlarca halkın yaşadığı bu geniş saha, harp meydanlarında düşman ordu saflarında maktul düşen, takriben 250 insana mukabil fethedilmiştir. [8] On senelik bu zaman neticesinde Müslümanların kaybı .ise ortalama ayda bir şehit olarak hesaplanabilir. İnsan İcanına verilen bu değer ve hürmetin bir eşine daha, insanlık tarihinde rastlanamaz. Bundan başka fütuhatın sürati, fethedilen yerlerde yaşayan insanların tam mânasiyle bu yeni kültür ve imana intibak etmeleri ve bu arada, Hz. Peygamberin vefatından sonra, onbeş yıl gibi kısa bir zankan zarfında BELLUM OMNIUM CONTRA OMNES (tam bir karışıklık halin)'den PAX ISLAMICA (İslâm sulh ve selâmeti)'ya ulaşmak şerefini ihraz ve Medine başşehir olmak üzere, üç kıt'ada' [9] hü-kümfermâ olmuş ordulara kumanda eden bir subaylar kadrosunun yetiştirilmiş olması gibi insanı hayretler içinde bırakan ve bunun yanında birçok calibi dikkat hususlar bizi, Hz. Peygamberin sağlığında cereyan etmiş olan meydan muharebeleri vesâir harpleri tetkik etme yoluna sevketmiş bulunmaktadır. İsim hususundaki benzerlik müstesna, Hz. Peygamberin giriştiği bütün harplerin zamanımızda cereyan-eden harplerle hiçbir kıyâsı tarafı yoktur. Biz onun
Arab Yanmadası'nın haritası.
harplerinde, bizzat kendisi tarafından söylenmiş olan su sözün canh bir ifadesini bulabilmekteyiz:
-Ben rahmet Peygamberiyim, ben harp Peygamberiyim»[10]
Bu Eser Kaleme Alınırken Karşılaşılan Güçlükler:
4. Kaideten «çalışma» kolay değildir. Esas kaynakların lisanı olan arapçadan ayrı, hemen hemen her mütemeddin lisânda, bir âyette belirtildiği veçhile «âlemlere rahmet» olan insan hakkında uzun veya kısa hattâ düşmanca veya dostça bir şekilde hayat hikyesi (Sîre) kaleme alınmıştır. Onun idare ettiği harpler mevzuunda da birçok eserler vardır. [11] Tarih noktai nazarından değil, fakat askerlik ilmi zaviyesinden onun harpleri hakkında bir eser okumak veya bir şey işitmiş olmak hemen hemen imkânsızdır. 1300 küsur sene evvel cereyan etmiş olan bu harpler hakkında bir yazı yazmak için askerlik bilgisi ile olduğu kadar tarihî malûmat ile de mücehhez olunması lüzumludur. Ben, bir tarih tetkikçisi değilim ve askerlik hayatı sürmek fırsatını da elde edemedim. Çünkü, askerî mektebe müracaat ettiğimde, bünyevî sebeplerle reddedilmiştim. Bununla beraber, her iki sahada ihtisas kesbetmiş birinin ortaya çıkmasını ve onun mevzu üzerinde mesaî sarfetmesini beklemek de epey bir zaman kaybı olacaktı. Yazılı kaynakları tetebbu neticesi toplamış olduğum malûmat, mevzubahis mahal ve bölgeleri iki defa ziyaretten sonra bile çekingenlik ve tereddütle neşredilmiş bulunuyor. Bu malûmat, başkaları için değil, sırf askerî ihtisas sahibi kimseler için, onların alâkalarını çekmek ve onları tahrik ve teşvik gayesiyle bu kitapta bir araya getirildi. Bu okuyucular, bunları gözden geçirsinler ve neticeleri daha sâlih ve isabetli bir hale soksunlar. Şu son otuz yıl zarfında tarafımdan devam ettirilmiş tarihî araştırmaların yanında, bu bölgelerden çoğuna iki ayrı ziyarette bulunma bahtiyarlığına da eriştim. Bunlardan birinde Hayber'e de kısa bîr seyahatim oldu. Bu seyahatlanm neşredilmiş olan metni esaslı surete yeniden,ele almamda âmil olmuştur. Havaliyi üçüncü ziyaretimin neticeleri İngilizce ilk neşre katılmıştı. Dördüncü son ziyaretimden elde ettiğim yeni malûmatı ise, ilk defa olmak üzere türkçe1 ikinci neşire ithâl etmiş bulunuyorum. Bütün bunlar yine de, askerlik ilmi sahasında mütehassıs olan müstakbel bir araştırıcı için ilk ve ham malzemeyi teşkil ederler. Ben sadece üzerime düşen vazifeyi yerine getirdim; kalan diğerlerine aittir.[12]
UMUMÎ MALÛMAT
Mekke Ve Tâiflilerin Hz. Peygamberin Allahm Birliğine Davet Hususunda Gösterdiği Gayrete Karşı Koymaları:
5. Herkes tarafından bilinmektedir ki, İslâm m Resulü (Sallâllahü aleyhi ve sellem), Mekke şehrinde Hicretten evvel 13, Milâdî 610 senelerinde, ilk defa Allah'ın birliğini tebliğ etmekle îslâm dinini öğretmeye başlamıştır. [13] Bu hususta O, Hirâ Mağarasında nazil olan ilâhî bir vahiy ile bu işe çağırıldığını söylüyordu. Bu davet, bir taraftan atalarından gelen putlara tapma inancını terk, diğer taraftan Hz. Peygamberi, yani gelen vahyi nakledeni kendilerine başkan olarak tanımalarını istemekten ibaretti. Bu sonuncu istediği şey yâni site şefliğinin mâdûn bir aileye intikali, sadece diğerlerini değil Hz. Peygamberin de mensup olduğu Benû Hâşim ailesi yaşlılarını pek ziyade muğber etmişti. Mekke şehrinde, idâri bir mevki işgal eden ve iktisadî yönden en nüfuzlu bu aileler, onun bu taleplerine muhalif bir tavır takındığı vakit, diğer şehir ahâlisi yani avam tabakası, her yerde olduğu gibi, kuvvetli bir .rüzgâr karşısında çerçöp veya samanların sürüklenmesi benzeri, aynı muhalefeti göstermeye zorlandılar.
6. Hz. Peygamber, bütün zamanını gayret ve imkânlarını bu reform hareketini inkişaf ettirme mevzuunda teksif etmiş bulunuyordu. Sekiz-on yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ Hz. Peygamberin doğduğu şehir olan Mekke bile islâh edilememişti. Aksine, Re-sulun kendi öz hayatı bile mukavemetin şiddeti karşısında tehlikeye düşmüş bulunuyordu. Sâdık zevcesi Hatice, amcası (ayni zamanda hâmisi, yani kendisine emân hakkı tanımış olan kimsesi) Ebû Tâlib, ikisi de birbiri peşinden vefat ettiler. Bu iki kayıb, kendisi için beklenmiyen müşkilât tevlit etti. Çünkü kabilenin yeni reisi, yine amcalarından Ebû Leheb olmuştu ki kendisi, tâ baştanberi Hz. Peygamberin getirdiği harekete muarızdı. Peygamberi takbih etmeğe başladı ve neticede onu cemiyet dışı (afaroz) ederek kanun hârici ilân etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, şehri terk ile yeni hamiler aramaya koyuldu. Dayıları Benû Abd Yelil [14] Tâif'te yaşıyorlardı. Bazı tarihçilere göre, onun genç amcası ve mahrem dostu Ab-bâs sarraflık mesleğinden dolayı burada çok büyük bir nüfuza sahibdi. Bundan başka Mekke - Tâif arası fazla bir mesafe olmayıp, takriben 80 km. tutmaktadır. Ben, 1939 senesinde buraya olan seyahatimde bir merkep ile, öğleden sonra, saat 5'de hareket ile gece /arısı Kara' Dağı eteklerine vardım; ertesi sabah yolculuğa koyularak öğleden evvel Tâ'if'e ulaştım. Deve kervanları Ca'irrâna yolunu takip ederek, aynı mesafeyi iki günde almaktadırlar. Yeni yapılan, takriben 120 km.'lik otomobil yolu ise, daha uzun bir mesafeden geçmektedir. Dönüşte bindiğim bir posta otomobili ile, bir hayli konaklar verdikten sonra takriben 4 saatta bu mesafeyi almıştım. Şarka has yaz mevsimlerinin arattığı yayla yerleri gibi, o günlerde dahi Mekkeliier için aynı alâka ve cazibeye sahip olan Tâ'if, muhakkak ki Hz. Peygamberi tamamen farklı sebeblerden dolayı kendine çekmekteydi. Kendisi buraları azadh kölesi olan ve o sırada ailesinin hizmetlerine bakan Zeyd bin Harise ile beraber dolaşmıştır. Büyük bir ümit ile dolu olmamasına rağmen bu, kendisi için teşebbüse değer bir mahiyetteydi. Bununla beraber akrabaları, yabancılardan daha da kötü olduklarını göstermişlerdir. Ahâli, Mekke! i terden daha maddeciydi. Mekke şehrî, Tâif'in istihsal ettiği mahsuller için bir satış pazarı mevkiindeydi. Tâif ise, sıcak mevsimlerde bir hayli Mekkeli zengin turisti yaylaklarına çekmek suretiyle büyük İstifâdeler sağlayan bir şehirdi. Belki, bu sebeplerden dolayı Tâif, Mekkelileri tahrik edici bir harekete girişmek istemez ve neticede Allahın birliğine dair bir dini tebliğ eden bir Peygamber, Tâifte dahi Mekke'deki müşkülâta mâruz kalacaktır: Mahallî reisler de zaten bu meselede, doğrudan doğruya kendi nüfuz ve itibarlarına, kuvvet ve kudretlerine karşı bir hareket vasfı olduğunu gördüler. Gerçi Hz. Peygamber orada dayılarına, gönderildiği ilâhî vazife hakkında kimseye bir haber verilmemesini boş yere yalvardı durdu.
7. Tâif bugün bile Peygamberin ziyaret hâtıra-larıyle ilgili mahal ve bahçeleri aynen muhafaza etmektedir. Muzır sokak çocukları tarafından, kendisi ve kölesi Zeyd'in yaralanıp kanlar akıncaya kadar insafsızca kovlanarak taşlandığı zaman sığındığı bahçe oradadır. Rivayet edilir ki, bahçenin yumuşak kalb-li sahibi, ona sığınılacak bir yer vermiş ve Addâs isimli Hıristiyan kölesi vasitasiyle üzüm salkımlarından müteşekkil bir de ziyafet çekmiştir. [15] Bugün, bu tarla ve bahçeler şehir surları haricinde, şehrin güneybatı tarafından Vacc vadisindeki nehir yatağı boyunca uzanıp gitmektedir. 1939 da benim gördüğüm bu havali, minik camilerle yadedilmiş durumdaydı; bugün ise bunlar daha çok tamire muhtaç bir halde olsalar gerektir.[16]
Mekke Yakınında Her Sene Kurulan Panayırlarda Halk Peygamberin (S.A.) Vaazlarına Karşı Omuz Çeviriyor:
8. Taife yaptığı yolculuğun çok beyhude olduğu belli olduktan sonra, her ne kadar kanun harici edilse bile, Mekke'ye dönmek, Hazreti Peygambere (S.A.) daha tercihe şayan gözüktü. Mekke civarına varınca. Müslüman olmayan ve o mahalden birinin himayesini elde edebilmek için birkaç teşebbüs yaptı. Umumiyetle Araplar hayatları bahasına da olsa, böyle bir teklifi reddetmezlerdi; ahvâl ve şerait, böyle bir talebi kabul edebilmek için o kimsenin asil bir karakter sahibi olmasını gerektiriyordu. Nihayet üçüncü teşebbüste Mut'im'ubn Adiyy ve oğulları onun emniyetini ilk defa üzerlerine aldılar ve ibâdet borcunu yerine getirebilmesi için Kabe'ye ve sonra da kendi evine gidebilmesi için kendisine refakat ettiler. [17] Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber, (S.A.) bundan sonra artık Mekke'de umuma hitaben tebliğ'de bulunmamaya söz vermiştir. Böylece, bu şartlar altında on yıl kadar geçmiş oldu.
9. Onun şehir haricinde faaliyette bulunmasına ise hiç bir tahdîd konulmamıştı. İslâmdan evvelki Hac müessesesi de Mekke'de ifa edilmekteydi. Hattâ senelik Ukâz ve Mecenne, Zu'1-Mecâz v.s. panayırları buradan pek uzakta değildi. Mekke şehrinin merkezinden üç-beş kilometre doğuda bulunan Minâ'da Hacıların toplantıları vuku bulurdu. Bütün buralar, hiç bir zorlukla karşılaşmadan onun icraı faaliyet edebileceği serbest sahalardı. Böylece Tâif'den döndükten birkaç ay sonra Hicretten evvel 3 üncü senede Zilhicce ayı esnasında biz, Hz. Peygamberi (S.A.), Arabistan'ın dört bir tarafından gelmiş, onbeş kadar kabile temsilcisi durumunda birçok hacı namzedine kendini tanıtmaya çalıştığım görüyoruz. [18] Hz. Peygamber (S.A.) onlara evvel emirde vazifesinin ana hatlarını ve gayelerini izah etti. Bir diğerinde onlardan, kendini himayelerine almalarını ve memleketlerine götürmelerini talep etti ki, orada faaliyetlerine devam ' edeceğini söylüyordu. Nihayet onlara, kendini takip edenlere pek yakında Kayzer (Bizans) ve Kisrâların (İran) hazinelerinin ayaklarına serileceğim vaadedi-yordu! [19] Bütün bunlar o devirde onlara o kadar gülünç geliyordu ki... Şayet bu gruplardan biri müsteh-ziyâne hareket ederse, bir diğeri çekinmeksizin onu azarlıyordu; bununla beraber nezâketle hareket edip kabileleri mensuplarının, Mekkeli Kureyşlilerle düşmanlık etmeye kalkışamıyacağmı söyleyerek reddedenler de vardı. Ne kadar sabırlıydı o... Birbiri arkasından, on beş kabilenin temsilcileri durumunda olan grupları dolaştı. Her defasında onu mutaassıp, gerçekte öz amcası Ebû Leheb'den başkası olmayan bir, Kureyşli takip ediyor ve bu hacı zümrelerini «mecnûn bir sihirbazı» 'dinlemenin beyhûdeliğine dâir îkaz etmeye çalışıyordu. Onlara göre bu «sihirbaz*, ayni zamanda Mekkelilere meydan okumaktaydı.[20]
Akabe Havalisi Ve Akabe Bîatları:
10. Mekke'den Minâ düzlüğüne kadar yolun her iki yanında tepeler, bir duvar gibi zincirleme uzayıp gider. Mekke'den yola çıkılırsa Minâ'ya varmadan evvel, bu tepelerden müteşekkil duvarın sol cenahında bir kavis müşahede ederiz ki, bu bir kemer veya bir yarım dâire şeklinde olup, Delhi Cuma Mescidini veya İstanbul'da Sultanahmet Cami'sini içine alacak kadar genişliktedir. Buraya Akabe derler ki, esasında Akabe Kıyısı demek daha doğru olurdur Çünkü «Akabe», kelime mânası olarak «iki muvazi dağ arasında kalan geçid» anlamındadır. Bu yüzden, eski tarihçiler [21] buraya (İinde'l-Akabe) demişlerdir.
11. Akabe dediğimiz bu kavisi teşkil eden düzlükte büyük bir kuyu ve ekime elverişli yer de vardır.
M İNA KASABASI
CAMİ » —
MEKKE YOLU
Akaba bölgesini gösteren kroki; Ortadaki boşluk meşhur Akaba Bi'att*-nın akdedildiği yerdir ve burada Mescid'ul-Akaba, olayı yâdetnıek üzere sonradan inşâ olunmuştur.
Hazreti Peygamber (S.A.) tarafından Akabe Biatinin yapılmış olduğu bu yerde, eski zamanlarda orta büyüklükte bir cami yapılarak hâtırası yaşatılmıştır. Bu caminm, çok eskiden yapılmış olduğu hususu, kûfî birçok yazıların hâlâ duvarlarında mevcut oluşundan istihraç olunabilir" [22] Ayakta duran dört duvarı müstesna, 1947 de benim ziyaretim esnasında, üstünde dam bile yoktu. Cami hâlen mahalli halk tarafından Mescid'ül-Aşere (Onlar Mescidi) diye anılmaktadır. Mamafih şüphe yok ki bu, Akabe Bîatları camisidir. Çünkü, Mekke tarihi üzerinde ihtisasiyle tanınmış Taqî'ud-Dİn el-Fâsî bu mukaddes şehrin tarihine âit Tahsil'ül-Merâm fî Ahbâr Beldet'il-Harâm (el yazması, Karaviyyîn, Fas) adlı eserinde şöyle yazıyor:
«Biat camiine gelince... Bu cami Minâ dağ geçi-dindeki (Akabe) içerlek yerde bulunmaktadır. Onunla, yâni cami ile Akabe arasında bir taş atımı yahut biraz daha fazla bir mesafe bulunmaktadır. Bu yer, Mekke'den Minâ'ya giden bir yolcunun sol tarafında kalmaktadır. Bu cami, ilk defa 144 H. yılında el-Man-sûr tarafından inşâ edildi ve 629 yılında Abbasî Halîfesi el-Mustansır tarafından yeniden bina edildi.»
12. Kasaca bu yer, 20 ilâ 50 kişi bir araya gelse yoldan gelen geçenlerin nazarı dikkatini çekmeyecek kadar büyüklüktedir. Buradadır ki Hazreti Peygamber (S.A.), Medine'ye gelen altı kadar kimseye mülâki olmuştur. Tarihen bunlar acaba burada bir kamp mı tesis etmişlerdi, yoksa sırf tebliğini dinlemek için mi Hz. Peygamber (S.A.) ile burada buluşmuşlardı? Burası sabit değildir. Bu insanlar, îslâma ve AUahın birliğine imân etme davetini alâka ile dinlediler ve diğerlerinden ayrı olarak, bütün bunların imân edilecek kıymet taşıdığını kabul ve Hz. Peygamberle teşriki mesâi etmeyi kararlaştırdılar".[23]
13. Onların bu müzâharet temayüllerinin ve diğer Araplardan farklı bir zihniyet taşımalarının sebebi ne olabilirdi? Onlar, Hz. Peygamberin (S.A.) büyük annesinin mensup olduğu Hazre'c kabilesine mensup Medinelilerdi. [24] Annesi Âmine ise, Hz. Peygamber (S.A.) henü2; bir çocukken bu kabileye misafir gitmiş ve orada çocuğu «Benû'n-Neccâr'ın yüzmeye müsait geniş kuyusunda iyice yüzmeyi öğrenecek kadar...» ikamet etmişti (Sîre-i Şe'miyye). Bundan başka Hz. Peygamberin (S.A.) genç amcası Abbâs dahi ticaretle alâkalı olarak Suriye'ye her gidişinde ve buradan dönüşünde, Medine'de bu kabile ahâlisi ile sohbet için, birçok günler kalmayı itiyat haline getirmişti". [25] Bütün bunlar, aradaki münâsebetleri gayet hareketli kılmıştır. Ayrıca Medineliler, bu mahaldeki bazı Yahudi kabileleriyle itifak halinde ve bazılariyle de düşmanlık ahvâli içinde bulunuyorlardı. Onlar evelden beri dâima Yahudilerin bir Peygamber beklediklerini işitmekteydiler. Buna nazaran Yahudiler, ona tabî olacaklar ve onun başkanlığı altında bütün düşmanlarına karşı galip duruma geçeceklerdi. [26] Bunun için neden bu beklenen Peygambere tabi olmamalı ve doğacak şereflerde ve beklenen zaferlerde öncelik hakkı elde etmemeli idi? Hz. Peygamberin (S.A.) büyük babası Abd'ül-Muttalib ile bunun amcası Nevfel arasında Mekke'de evvelce zuhur eden şiddetli mücâde-delede Medineli Hazreciler, Abd'ül-Muttalib'in. tarafına askerî yardımda bulunmuşlardı [27] Mümkündür ki Hazrecîier şimdi, kendi yeğenlerine yani Medineli Ev-sîlere karşı Hz. Peygamber Muhammed'in (S.A.) kabilesinin yardımını ümit etmişlerdir.
14. Esas sebepler ne olursa olsun, Allahm lûtt'u ve kendilerine has sâdk ve mantıkî düşüncelerle bir an evvel îslâmı kabul etme endişesine sürüklenmişlerdi,
15. Medineli Arap kabileleri, yani Evsiler ve Hazreciler arasında mevcut kan dâvaları eski nesillerde pek çok kan dökülmesine sebep olmuş ve şimdi ise her iki taraf bîtap düşmüştü. Bu kabilelerin aklı başında mensupları, aralarındaki düşmanlığa son vermeye ve her şeye rağmen münasebetlerini düzeltmeye hazırlanıyorlardı. [28] Bunların karşılıklı haset, rekabet ve izzeti nefis kayguları karşısında, Medineli olmayan bitaraf bir şef, açıkça bütün bu müşkülleri halledip yoluna koyma ve müşterek bir üstün reis olmada çok daha müsait imkânlara malikdi.[29]
İslâmm Yayılmaya Başlayışı Ve İslâınî Siyasetin Temelinin Atılması:
16. Akabe'de Müslümanlığı kabul eden bu altı kişi, memleketleri olan Medine'ye döndükleri ve hemen dini neşre başladıkları zaman, çok geçmeden diğer bazı kimseler, bunlara ilti' ak ettiler. Ertesi yıl Hac mevsiminde geçen senekilere katılanlardan beş kişi ile birlikte, Hazrec ve Evs kabilelerini temsil eden on iki kadar şahıs aynı Akabe mevkiinde Hz. Peygamber (S.A.) ile Hac mevsiminin mehtaplı geceleri devamın-ca buluşup konuştular. Bunlar, Hz. Peygambere (S.A.) aynı zamanda ailelerinin de sadakat ve bîatlarını getirmiş kimselerdi. Hz. Peygamber (S.A.) onlara: «Allahm mutlak birliğine inanç beslemelerini, ahlâkî istikamete yönelmelerini ve her iyi işte (mâruf) Peygambere (S.A.) itaat etmelerini» tenbih etti1''.[30]
17. Hz. Peygamber (S.A.) bir nevi sosyal mukabele İle bu Medineli on iki ailenin reisi ve âmiri olmuştu. Bunların bizzat talep ve ricaları üzerine, Mek-keli bir Müslüman muallim'e onlarla buluşmasını, bir misyoner gibi faaliyette bulunduğu kadar bu yeni imanlarının dini icraatına müteallik teferruatında hu muhtedîleri aydınlatmasını emretti. [31] Bu misyoner, sadece İslama davette değil, ayni zamanda kendine has bir taktikle yeni Müslümanların birbirleri arasında hulûsu kalble teşriki mesâi etmeleri hususunda muvaffakiyet kazanmış, Hazrec ve Evs kabilelerine mensup kimselerin Müslüman sancağı altında toplanmalarında baş rolü oynamıştır.
18. Bir yıl daha geçti ve Hicretten evvel birinci yılda Medineli 500 kadar müşrik Hac yolcusuna kadınlı erkekli 73 Müslüman katılmıştı. Bu 73 kişi bizzat başlarında muallimleri olduğu halde, hürmet ve tazimlerini arzetmek ve sevgili Peygamberlerini kendi vahalarına hicret etmeye davet için gelmişlerdi. O sıralar, İslâm Medine'de ekalliyetin diniydi. Medine'de çoğunluğu teşkil eden müşriklerden Hac için gelenler ise, Mekke Kureyşîlerinin şefleri ile askerî bir ittifak yapmak istiyorlardı. Buna mukabil Medineli Müslümanlar yine mehtaplı bir gecede geç vakit, Mübarek Akabe mevkinde bir meclis akdetmek üzere birbiri peşi sıra sökün edip gizlice toplandılar. Aynı saatte, Hz. Peygamber de refakatinde dünya işlerini iyi bilen amcası Abbâs olduğu halde belli saatte orada hazırdı. Hz. Peygamber, onlara ilâ;hî vazifesinin nelerden ibaret olduğunu ve onların şehâdet ettikleri îmânın ne manaya geldiğini ve ilâhî vazifesinin gerçekliğini anlatıp tasdik etti. Bundan sonra Medineli Müslümanlar, Onu ve Mekkeli diğer mü'minleri Medine'ye hicrete davet ettiler [32] ve şayet böyle yaparsa «ailelerini nasıl himaye ediyorlarsa onları da öylece himaye edecekleri» hususunda teminat verdiler. Hz. Peygamber (S.A.) böyle yaparsa, bunun bütün âlemle harp haline gelmek demek olacağını kendilerine söylemesine rağmen, onlar hâlâ kendilerinin söylediği gibi bu davetlerini kabul için çok ısrar ettiler ve verdikleri sözden asla geri dönmeyeceklerini bildirdiler. Hz. Peygamber (S.A.) ayrı ayn onlarla anlaşmış olarak el sıkıştı ve «Şu andan itibaren ben de sizdenim; sizin kanınız benim kanım ve sizin affınız benim affımdır» [33] dedi". [34] Sonra, onlardan zümre reislerini (naqîb) seçmelerini istedi ve neticede onlar tarafından teklif edilmiş on iki kişiyi, on iki zümrenin temsilcisi ve reisi olarak tasvip ve tasdik etti [35] ve bu Müslümanlardan birini «Başkanların Başı —* Naqîb'ün-Nuqabâ» tayin etti.[36]
19. îşte gizlice akdedilen meşhur Akabe Biati budur. Bununla kat'î olarak insanları, arazisi ve teşkilâtı ile İslâm Devletinin temeli atılmış oldu. Kurey1 siler, bu sözleşmeden malûmattar oldukları vakit şüphesiz buna çok kızdılar ve bunun, kendilerine karşı açık bir meydan okuma ve mürettep bir hareket olduğunu söylediler. Gerçekte mezkûr yetmiş üç Medineli Müslümahdan ayrı, cereyan eden bîatlardan habersiz Medineli müşrik hacılar ise onları teskin ettiler ve böyle bir sözleşmenin ademi mevcudiyeti hususunda onları temin ettiler.[37]
İslâmın Kuvvet Ve Kudretinin Artması Mekke Ku-Reyşîlerini Hiddetlendiriyor:
20. Mekeli Müslümanlar, açık veya kapalı, ana vatanlarından hicret etmeye ve Kureyşlilerin kendilerini mâruz bıraktığı mezâlimden kaçmağa başladıkları vakit, Kureyşlilerin hiddet ve gazabı her geçen gün biraz daha arttı.
21. Eşhur'ul-Hurum mevsimi [38], Mekkeli Müslümanlar tarafından gönülleri ferah olduğu halde endişesiz, ocak ve yurtlarını terk etmede. kullandıkları bir devre idi. Kureyşliler, Müslüman halkın Mekke'den hicret edip Medine'de Kureyşlilerin ana ticaret yolu üzerinde temerküz etmelerini ciddiyetle nazarı itibara aldılar. Buna mukabil, Hz. Peygamberin (S.A.) ailesinden birçok zevat *sâdık Mekkeliler» olup şehri kendi haline bırakmamışlar, aksine şehir meclisinde esas mevkileri ele geçirmişlerdi. Mukaddes Zemzem kuyusunun idarecisi olan Abbâs ve îslâmın birinci düşmanı Ebû Leheb gibi... Bir müddet sonra, Kureyşliler, Hazreti Peygamber'e (S.A.) karşı bir suikast tertip ettiler. Aşikârdır ki bu, bütün Müslümanlar için müsamaha ve barışın sonu ve aynı zamanda İslâmlığa karşı gizlice girişilmiş bir harp olacaktı.
22. Hz. Peygamber (S.A.) evinden dışarı çıktığı vakit onu öldürmeye niyet ettiklerini alenen itiraf edenler tarafından iyice etrafının sarıldığını müşahede edince, evini terkedip Mekke'den uzaklaşmaya muvaffak oldu" [39] ve Sevr dağındaki malûm mağarada üç gece geçirdi. Bu arada şehirde heyecan yatışmıştı ve nihayet, Rebi'ül-Evvel ayının başlarında, herkesin kullanmadığı bir yoldan Medine'ye doğru yola koyuldu. Bu seyahat, takriben on iki gece sürmüştür. Onun «kaybolduğuna» dair haberler, Medine'ye ondan evvel ulaşmış bulunuyordu. Pek tabiîdir ki halk onun yolda olduğunu umuyordu. Heyecanlı ve üzüntülü geçen bekleyiş günlerinden sonra, Medine'nin cenubundaki Qubâ köyü ahalisi, bir gün uzaktan iki develik bir kervanın kızgın güneş altında kendi köylerine doğru yaklaştığını gördüler. Evet, yanılmıyorlardi; bunlar Hz. Peygamber, kölesi ve Ebû Bekir olup tut-, tukları bir rehber ile beraber gelmekteydiler. Resu-lûllahın şu muvasalatında, halkın din ve devletlerinin reisine karşı gösterdikleri mesut heyecan ve tezahüratı tavsif etmeğe kelimeler pek kâfi gelmez. Genç olsun, ihtiyar olsun, erkek ve kadınlar, en kıymetli zî-netlerini takınmış ve silâhlarını kuşanmış olarak Medine şehrinin cenubuna düşen ve bugün hâlâ Seniy-yetü'1-Vedâ namiyle yadedilen meşhur tepe üzerinde onu, insanlık tarihinin kaydetmediği ve kimseye nasip olmamış bir samimiyet içinde karşılamak, hoş geldin demek ve onu görmek için toplandılar. Kızlar, çocuklarla birlikte kasideler okuyorlar, tambur çalıyorlar ve aşağıdaki şu hoş geldin şarkısını terennüm ediyorlardı:
«Seniyyet'ül-Vedâ'dan yükselen dolunay üzerimizi kapladı,
Allaha ibadet edildiği müddetçe minnet şükürleri bize vâcib oldu.
Ey Allah tarafından bize gönderilen, Tam itat edilecek bir emri bize ulaştırdın»".[40]
23. Bazı Arap tarihçileri Hz. Peygamber Medine'ye doğru yola çıktığı vakit yanına Bureydet'ül-Es-lemî ve onunla birlikte arkadaşlarından on iki kişi kadar bir topluluğu beraber aldığını zikretmektedirler. Bunlar, yolda sancaklar açmış oldukları halde, ona refakat etiler ve onu bir muhafız hassa alayı gibi her tehlikeden korudular. [41] Calibi dikkattir ki, yukarda belirttiğimiz gibi Medine civarında Qubâ'ya varıldığı vakit, aynı muhafızlardan hiç bir bahis yoktur. O haîde, Hz. Peygamberin (S.A.) hareketinden bir müddet sonra, kendisine refakat edenlerin geri dönmelerine müsaade etmiş olması gerekmektedir.
24. Mekkeli Kureyşiler, tabiatiyle Hz. Peygamberin (S.A.) bu muvaffakiyetli hicreti üzerine, ziyadesiyle hiddetlendiler ve tepki olarak da, Hz. Peygamberin (S.A.) ve diğer muhacirlerin geride bıraktıkları mal ve mülkü müsadere etiler. [42] Mekke'de kalmış olan birkaç mazlum Müslüman üzerinde takibat ve tazyiklerini de arttırdılar.[43]
Hz. Peygamberin (S.A.) Muhacirler Meselesine Dair Bulduğu Hal Şekli Ve Dünyada İlk Yazılı Devlet Anayasasına Dair Bazı Malûmat:
25. Esas mücadele şimdi başlıyordu.
26. Hz. Peygamber (S.A.) ilk olarak, Mekkeli Muhacirler ile Medineli Evs ve Hazrec kabilesinden olan ve Ensâr diye anılan yerliler arasında kardeşlik bağları tesis etti. [44] Bununla, yerlerinden olmuş, dünyada bir dayanağı kalmamış kimselerin nasıl tekrar eski hal ve vaziyetlerine dönecekleri dâvasını halletmiştir. Bu kardeşlik meselesinin esası, bir arazî veya mülke iki «rızaî kardeş» in birlikte sahib olmalarından ibaretti ve bu ikisinin çalışmasından hâsıl olan kâr da müşterek Jbir sermayede toplanıyordu. Hattâ birbirlerinden miras dahi alarak örf ve âdeta göre mirasçı olması gerekli diğer kimseleri hariçte bırakmaya başladılar. [45] Hükümet dahi bu vakıayı nazarı itibara alarak, bir askerî sefer için gönüllüler arasında bir ayırma yaparken, bu rızaî kardeşlerden sadece birini seçip diğerini geride kalan İki aileye de mukayyet olması için, liste harici etmekte pek dikkatli davranıyordu.
27. Bundan başka, idare eden ve edilenin vazife ve selâhiyetlerini gösteren ve Medine ovasında (Cevf) «federal ve hattâ konfederal bir Şehir - Devleti» tesis ve teşkil eden sarih ve kat'İ yazılı vesika da ilân edildi. Bu vesikada, içtimai sigorta, adli - kazaî idare, yabancılarla münasebetler, devletin müdafaası ve merkezî idarenin diğer çeşitli vazife ve selâhiyetleri gösterilmiştir. Keza fertler arasında zuhur eden ihtilâflarda Hz. Peygamberin (S.A.) kafi ve nihaî karar hakkı olduğu esas bu yazıda yer almıştı. [46] Bu anayasayı, Medine'de ikamet eden Yahudilerin de bir taraf olarak, bu teşrii harekete, yani bu Şehir-Devletine katıldıklarını gösteren bir mukavele takip etmekteydi. Yahudilerle yapılan bu anlaşma bilhassa siyasî ve askerî duruma ait meseleleri hal ve faslediyordu. Bundan başka, Yahudiler anlaşmada sarahaten zikredil-diği gibi Hz. Peygamber Muhammedi (S.A.), üstün şef ve müşterek başkan olarak kabul etmeye ikna edilmişlerdi. Araplar gibi Yahudiler de bu mıntakada, birbirlerine hasım gruplara ayrılmışlardı. Şehirde, sulh ve nizâmı yeniden kuran ve tarafsız bir adalet mekanizmasını idare edebilen üçüncü bir bitaraf şahsiyetin mevcudiyeti muhakkak ki onlardan hiçbiri için nahoş bir mevzu teşkil etmiyordu. Şurası kayda değerdir ki Yahudi zümreler, bu vesikada: «filân ve filân Arab kabilesinin Yahudileri» şeklinde anılmaktadırlar. Bu hâle göre bu Yahudiler Medine'de müstakil ve yine kendilerinden müteşekkil bir varlığa sahip değilerdi.-Aksine onlar burada muhtelif Arap kabilelerinin müsamaha ve himayeleri altında yaşamaktaydılar. Yahudilerle yapılan bu mukavelename ve Medineli Müslümanlara ait yasa, bir tek basit *sa-hife»de toplanmıştır. Welhausen'in tabiriyle «Gemein-deordnung von Medine» olan bu «sahife-, malûm anarşi içinde yaşayan bu şehirde bir devlet tesis ve teşkil ediyordu. Ne kadar büyük bir talih eseridir ki bu vesika, dünyada bir devletin ilk yazılı anayasası, müverrihler tarafından zamanımıza kadar «verba-tum» ve «in toto» olarak saklanmış ve bize kadar sahih bir şekilde ulaştınlabilmiştir. Mukaddes yani «haram arazi» mefhumunu getirmesi, mahfuz ve muayyen toprak bütünlüğü anlayışı yaratması ve sayesindedir ki bu anayasa, Medine'nin birliğini temin etmiş ve Hz. Peygamberin (S.A.) hayatının sonunda bütün Arabistan'ı kucaklayan vâsi bir İmparatorluğun başşehri olduğu zaman bile ortaya çıkan birçok ihtiyaçlara kâfi Merecede hizmet edecek elastikiyette bir yasaya sahip Medine şehir devletini tesis edip meydana çıkarmıştır".[47]
Anayasadaki «Haram» Mefhumunun İşaret Ettiği Mâna:
28. Muhakkak ki «haram» kelimesi bazı izahlara ihtiyaç göstermektedir. Bu tâbir, yarı siyasî ve yarı dinî bir mâna taşımaktadır. Bu mefhuma îslâmdan evvelki devirlerde, sadece Arabistan'ın çeşitli bölgelerinde değil, aynı zamanda Filistin, Yunanistan ve diğer yerlerde de rashyoruz. Dinî noktai nazardan, işaret ettiği arazî hudutları dahilinde kalan ve mukaddes addolunan her bir şey haram mânasına gelir. Bu hudutlar "dahilinde, kuşlar veya vahşî hayvanlar avlanamaz, ağaçlar kesilemez, kan dökülmesine müsaade edilemez, buraya sığman kimseler canî bile olsalar, asla tecavüze mâruz kalamazlar. Siyasî cepheden bakılırsa haram, bir şehir devletinin arazı hudutlarını tayin ve tesbiti mânasına gelmektedir [48] Mekke'nin haram hudutlarını tayin için dikilmiş olan sütunlar Hz. İbrahim'in zamanı hakkında bize malûmat ulaştırmaktadır. Bunlar, Islâmdan evvelki devirlerde dahi mevcut idi. Hicretten sonra, 8. Hicrî yılda Mekke'nin fethi üzerine bu işaret yapılarını Hz. Peygamber (S.A.) yeniden inşa etti. [49] İhtiyaç zuhur ettikçe, bunlar daima tamir edilmiş olup günümüzde de hâlâ mevcuttur.
29. Görüldüğü gibi, Medine Şehir-Devleti anayasasında Medine, bir «haram mm taka» ilân edilmiştir. Hicrî, 9. yılda Tâ'if şehri teslim olunca, bu şehir de haram hudutları içine alındı. Bu husus, o sırada Hz. Peygamber (S.A.) ile Tâ'if şehri halkı arasında yapılan anlaşmada tasrih edilmiş bulunmaktadır [50] ve keza Hz. Peygamberin (S.A.) yasaya karşı bir tecavüz halinde sahip olduğu müeyyidelere dair beyanlar mevcuttur.[51]
30. Acaba Medine civarına da bu işaret sütunlarından dikilmiş midir? Sadece Buharî'de olmak üzere Hz. Peygamberin (S.A.) eshâbmdan birinin Medine şehri hudutlarına bu taşlardan dikmesi için gönderildiği zikredilmektedir. Umumî tarih ve diğer Hadîs kitapları bu meseleye ve Medine'nin haram hudutlarını Laba yahut Harra ve diğer taraftan Sevr ile Eyr mıntakaları arasında kalan arazî teşkil ettiğini söylerler. Şimdi Laba kelimesi, lâv kelimesinin eski Arapçada kullanılan karşılığıdır ve volkanik lâvların yayılmasıyla meydana gelmiş bir ova mânasını taşır; diğer yandan Harra, etrafa yayılmış lâvların sıcaklığı ile yanmış taş veya topraklar mânasına gelmektedir. Hakikaten, şimal ve cenup istikametlerinde] uzayan ve Medine şehrinin ikisi arasına kurulmuş olduğu böyle iki ova mevcuttur. Bu iki ovayı bura ahalisi tefrik etmeksizin ve lâkayıt bir tarzda doğu ve batı Laba yahut Harra diye adlandırılmaktadır. Sevr, şehrin kuzeyinde ve Utiud dağının batısında küçük bir dağdır. Eyr ise, şehrin güneyinde daha büyükçe bir dağdır.
31. Hicri 8. asır ortalarında vefat eden al-Mata-rî, Medine tarihi hakkında pek ehemmiyetli bir kitap yazdı: «at-Ta'rîf bimâ ensat'ül-Hucra min ma'âlim dâr'il-Hicre» ismini taşıyan bu el yazması esere (Medine, Şeyhül-Islâm Kütüphanesi), muahhar müellifler bol bol atıflarda bulunmuşlardır. O, «Haram» konusunda aşağıdaki şu geniş malûmatı verir:
«Kâ'b'ubn Mâlik'in şöyle dediği rivayet edilir: «Hz. Peygamber (S.A.), beni Medine'nin mukaddes topraklarının (haram mıntıka) belirli yerlerine sütunlar dikmek üzere gönderdi ben de Zât'ül-Ceyş'e, Müşeyrıb'e, Mehid'e, el-Hufeyye'ye, Zu'1-Uşeyre'ye ve Teym kesimlerine sütunlar diktim.»
«Zât'ül-Ceyş'e gelince, burası el-Hufeyye tepesinin dağ yoludur ve Mekke-Medine yolu üzerinde bulunur. Muşeyrib ise Zât'ül-Ceyş'in soluna dü;?n bir dağdır ve onunla Haleyk ovası arasında az-Zabûeh bulunur. Mehid kesimi ve Mehid dağı Suriye yolu üzerinde bulunurlar. Hufeyye, Medine'nin kuzeyinde el-Gâbe (orman)'nin içinde bir yerdir. Zu'1-Üşeyre ise el-Hufeyye'de bir keçi yolundan ibarettir. Teym, Medine'nin doğusunda bulunan bir dağdır.»
«Bu malûmat gösteriyor ki, bu hudutlar boyunca enine veya boyuna seyahat bir gün kadar sürebilir...
«Zât'ül-Ceyş, el-Beydâ'nın ortasına düşmektedir. El-Beydâ ise hac elbisesini (ihram) Hacılar Zul-Huley-fe'de giydikten sonra onları karşılayan ve batı tarafına doğru uzanan bir mıntakadır.»
32. Medine'de Şeyhülislâm Kütüphanesinde memurluk yapan ve Medine'yi karış karış bilen merhum İbrahim Hamdi Harputlu, bana 1939'da bu sütunların artıklarına hâlâ Medine'nin doğusunda rastlanabileceğini ve bunların topraktan yükseklikleri 35 santim ilâ 30 santim arasında değişmekte olduğunu söylemişti. Hiçbir kaynakta bunların yeniden inşa edildikleri zikredtlmediğine göre, bu mukaddes harabelerin Hz. Peygamberin (S.A.) yaşadığı o mübarek zamana ait olması kuvvetli bir ihtimal olarak gözükmektedir.[52]
Hz. Peygamber Muhammed (S.A.) Tarafından Medine Şehir-Devletinin Takviye Edilmesi:
33. Bu fasıladan sonra, tekrar esas konumuza dönüyoruz. Hicret hareketinden sonra Medine'de Hz. Peygamberin (S.A.) giriştiği ilk iş, Medine şehir devletinin temellerini atmak olmuştur. Diğer işlerden serbest kahr kalmaz hemen dikkatini araziyi tesbit ve tahdit işine çevirmişti. Arabistan haritasına bir nazar atfedildiği takdirde görülür ki. Mekkeliler Suriye veya Mısır'a gitmek istedikleri takdirde, Medine yakınlarından geçmek mecburiyetindedirler. Şayet Medine ile Kızıl Deniz kıyısında bulunan Yanbû limanı arasındaki arazide meskûn kabileler bu yeni birliğe ithal edilecek olurlarsa, Mekke kervanlarının bu ana yolu (tamamen kapatılmasa bile) kullanmaları tehlikeli bir hale getirilebilirdi. Bu kabilelerin bir kısmı, İslâmdan evvelki Medineli Araplar (Ensâr) ile müttefik, bir kısmı değildi. Neticede Hz. Peygamber (S.A.), kâh yeni anlaşmalar ve kâh eskilere yeniden hayat vererek bu kabilelerin çoğu ile itifak haline geldi ve bu ittifak muahedelerine askeri yardıma dair maddeler ilâve etti.[53]
34. Teşkilâtlanma ve hazırlık için birçok aylar geçti. Nihayet Medine'den Kureyşlilere ait kervanlara zarar vermek, onları müşkülâta uğratmak üzere askerî müfrezeler gönderilmeye başlandı [54] ve bununla bu araziyi aşmanın ancak İslâm nüfuz ve hâkimiyetini tanımakla kabil olabileceğini karşı tarafa anlatmak ve bu geçişin ancak Medine Hâkimi Hz. Peygamber Muhammedin (S.A.) lütuf ve keremini istihsâl ile mümkün olabileceğini kabul ettirmek istiyorlardı. Bunun, Kureyşliler üzerinde uyandırdığı ilk tepki, kuvvet kullanarak yolu açık tutmak isteyişleri olmuştur. Bu mücadele, kanlı harpler şekline bürünmekte gecikmedi. Aşağıdaki sayfalarda anlatacağımız şeyler, işte bu harpler, bu şiddetli muharebelerin cereyan ettiği sahalar ve onların çeşitli bakımlardan görünüşleridir.[55]
2- BEDR SAVAŞI
(2. Hicri Yıl, 17 Ramazan/M. 623, 18 Kasım, Cuma)
Vaziyet
35. Hicaz kadar batı Arabistan da umumiyetle arızalı bir toprak parçasıdır; ancak vadiler ve dağ geçitleri yol ve ulaştırma hatlarını teşkil ederler; geniş vadiler ise kervanlar tarafından kendilerine yol olarak intihap olunmuşlardır. Dağ geçitlerini aşmak daha zordur; bunun için kervanlar zaruret halinde bu yolları kullanmakta, diğer hallerde vadi yollarını tercih etmektedirler. Diğer bir deyişle, iki mahal arasında çeşitli ve kestirme yollar vardır. İşte Bedr do bunlardan birini teşkil eder. Hz. Peygamber (S.A.) zamanında kullanılan Mekke, Bedr ve Medine arası yollar, değişen şartlarla birlikte şimdi tamamen tadilata uğramış bir haldedir. İslâm yayılıp, sınırlar genişlediği zaman, Hac mevsimi boyunca Kabe'ye hacca gidenlerin adedi yüzbinleri buldu. İlk Dünya Harbinden evvel içindeki deve sayısı on ilâ on beş bin arasında değişen kervanların kendilerine mahsus mutat ihtiyaçları vardı. Tabiatiyle konak sahaları, içmeye elverişli su ve diğer benzeri maddelere olan ihtiyaçlar, tavakkuf mahallinin seçiminde a£ır basıyordu. Bu yüzden Türklerin idaresi devrinden Tarîki Sultaniye vücut buldu. Her ne kadar bugünkü hacılar tarafından pek ender kullanılıyorsa da develer hâlâ bu yoldan işlemektedirler, Saudi inkılâbiyle birlikte, Hicaz dahilinde motorlu vasıtalar fiilen hac seyrüseferini inhisarlarına aldılar. Bunların arzu ve ihtiyaçları ise tamamen değiştir. Hz. Peygamberin (S.A.) en meşhur Hac yolculuklarmda kullanmış olduğu el-Hu-deybiye yolu, muhakkak ki Mekke'nin zabtı sırasında onları gafil avlamak gayesiyle takip ettiği yoldan bambaşka bir yoldur. Keza, 140.000 mü'minden. müteşekkil bir topluluğa hitap ettiği Veda Haccında da kullanmış olduğu tarik değişiktir. İbn Hişâm ve diğer müellifler bu değişik yolda kullanılan tavakkuf mahallerini bir bir zikrederler.
, 36. Türk idaresi devrindekinin aksine Saudi iktidarı, ilk yıllarda Vahhâbîliğe has dogmatik inançları sebebiyle Hacıların Bedr mevkiine uğramalarına müsaade etmiyordu. Fakat bu bölgede asfalt yol geçer geçmez durumda âni bir değişiklik olmuş ve şimdi isteyen herkes Bedr düzlüğünden geçerken arabasını durdurup buradaki tarihî mahalleri ziyaret eder olmuştur. Eskiden bu otomobil yolu mevcut değilken, birçok yerlerde mania teşkil eden bilhassa otomobil yolcularını bıktıran kum yığınları bu havalide mevcuttu. Yeni yapılan otomobil yolu deve kervanlarının ekiden katettikleri güzergâhı, bir-iki kısım müstesna, takip eder (haritaya bakınız). Ben yol arkadaşlarımla birlikte Cidde'den hareketle Medine'ye doğru yola çıktığımda güzergâh mesâfesini şu şekilde tesbit ettim :
37. Bugüii Bedr'e gitmek isteyen birinin mezkûr Tariki Sultaniye güzergâhını takiben Medine'den yola çıkıp Museycid'de Bedr'e doğru sapması lâzım gelmektedir. Birçok seneler evvel, Hindistan'ın Haydara-bad şehrine mensup Müslümanlar, bu mühim kavşak yolu üzerinde barınak evleri inşa edilmesi için kâfi miktarda teberruda bulunmuşlardı. Bugün yapılan bu beyaz konaklar, manzaranın hususiyetini teşkil etmektedirler. Bu evlerden bazıları 1946'da polis tarafından, bazıları barınak ve bazıları da ilk mektep yapılmak gayesiyle işgal olununca, birçok hacı, geceyi samandan kulübelerde geçirmeğe mecbur olmuşlardır. Museycid'den sonra, Hayf'ın yanından geçilir. Burası, şimdi büyük' bir köydür. Fakat, büyük camii ve daha birçok âbideleri onun vaktiyle büyük bir şehir olduğuna işaret etmektedir. Bundan sonra, küçük bir köy olan el-Hamrâ'da durulur. Sonra el-Haskefiyye' -den geçilerek ertesi gün Bedr'e varılır. Mekke'den gelinmek istenirse Bi'r üş-Şeyh'den biraz sonra, Dâr-ül Azra'da Tarîki Sultaniyye terkedilir. (Bi'r üş-Şeyh için haritaya bak.); deve ile on saatlik bir seyahattan sonra Bedr'e varılır. Bedr ile Medine arası yol çok hoştur. Arazı münbittir. Kilometreler boyunca hurma ağaçlan uzanır. Bilhassa Bedr ile el-Hamrâ arasında el-Is denilen bir orman vardır ki bu yer Hz. Peygamber (S.A.) devri seyahatlerinde sık sık zikredilmektedir. Aynı zamanda tatlı birçok su kaynağı ve büyük deve, koyun, keçi sürüleri için meralar mevcuttur.
MEDİNE
DERVİŞ KUYUSU
ŞUFEYVE
KUYUSU KUYUSU
Sultaniyye yolu üzerindeki konak yerleri.[56]
Asri Bedr Şehri:
38. Biz, Bedr şehrinin tarihçesi ile meşgul olacak değiliz. Bugün orası büyük bir kasabadır. Taştan yapılmış ve bura halkınca Kasr denilen binlerce ev vardır. İki camii vardır: Biri günlük namazlar için olup küçük bir minaresi (Me'zene) vardır ve tamire muhtaç bulunmaktadır. Diğeri el-Gammâme Camii yahut el-Ariş Camii adını taşımaktadır. Cuma namazları için halkın toplandığı merkezi ibadethanedir. Tarihi bir âbidedir. Çünkü, Hz. Peygamber Muhamme-din (S.A.) Bedr harbi sırasında kendisi için yaptırdığı gözetleme kulübesinin bulunduğu mahalde tesis edilmiştir. [57] Bu kulübenin üzerinde inşa edildiği tepecik, aşağıdaki ovaya hâkim bir durumdadır, ki, işte bu ovada meşhur Bedr savaşı verilmiştir. Maama-fih bugün, hurma ağaçlarının yaprakları vesair nebatlar bu istikamette görüşe mâni olmaktadır. Men-balardan ağır ağır çıkan sular, bir su yolu ile bahçeler arasından geçip onları suladıktan sonra, mezkûr iki camiin arasından geçmekte ve abdest suyu olarak da kullanılmaktadır. Hurma ağaçları kilometrelerle uzanmakta, bu arada sebze dahi yetiştirilmektedir. Her hafta Cuma günleri burada hareketli bir de pazar kurulmaktadır. Bedeviler uzak mesafelerden gelip buralarda toplanmakta, memleketlerinin imalâtını satmakta veya değiş tokuş yapmaktadırlar. Tereyağ, debbağİanmış deriler, mürver ağacı (balzan) yağı, çeşitli hayvanlar, deve, koyun, keçi ve bazan da Öküz, yün battaniyeler, çizgili paltolar (abâ) v.s. İs-1 tundan evelki zamanlarda, her yıl burada büyük bir panayır kurulurdu'. [58] Ve Zu'1-Ka'de ayının ilk gününden sekizinci gününe kadar devam ederdi. [59] Kuvvetli bir ihtimalle burada da putperestler için bir mabet bulunuyordu. Bugün, tabiatiyle bunun izlerine rast lanamamaktadir. Sadece Bi'r'uş-Şeyh istikametinden gelirken Bedr'e bir buçuk kilometre kala oturan bir deve manzarasında, calibi dikkat bir kaya vardır. Cahiliyyet devrinde herhangi bir şey kolaylıkla bir put veya fetiş olabiliyordu. İşte bir zamanlar halkın bu kayaya tapmış olması mümkündür.[60]
Coğrafi Ve Topografik Bazı Bilgiler:
39. Bedr, beyzî şekilde, sekiz - dokuz kilometre boyunda ve altı buçuk kilometre eninde bir ovadır ve etrafı yüksek dağlarla çevrilmiştir. Bu ova, Vadi Safra' yakınına kadar uzanır. Medine, Mekke ve Suriye'ye giden yollar, bu ovada birleşmektedir. Bu sahanın ortasına isabet eden yere Türklerin idaresinde iken, idarecilerden Şerîf Abdü'l-Muttalip, kuvvetli bir kale yaptırmıştır. Fakat 1939 senesinde harap bir haldeydi; az evvelki notta işaret ettiğimiz gibi sonradan burada yeni bir okul binası inşâ edilmiştir. Arazi taş ve çakıl ile kaplıdır. Fakat cenubu garbisinde ise toprak yumuşaktır. Bazı yerlerdeki hareketli kumlar Hz. Peygamber (S.A.) devrinde bile aynen müterakim bir haldeydi. Tarihçiler kaydediyor ki Bedr muharebesi günü yağmur yağmış ve neticede Kureyşîlerin ordugâhının bulunduğu saha bataklık haline gelmiştir. Buna mukabil her an tozu dumana katan Müslümanların tarafındaki arazi yağmur sebebiyle pek-leşmiş ve sertleşmiş, onların lehine çok müsait bir duruma gelmiştir. Aynı yumuşak toprak şimdi mün-bit bir vahadır.
40. Bedr ovası civarındaki dağlar muhteilf isimler alırlar. Bunlardan ovanın her iki başında kısır, kumluk, beyaz tepelere sahip olanları Kur'ân-ı Ke-rim'in vahyölduğu günlerdeki gibi, hâlâ «al-Udvat'üd-Dünyâ» ve «al-Udvat'ül-Kusvâ» diye isimlendirümek-tedir. [61] Bu ikisi arasında yüksek bir dağ vardır ki, şimdi Cebel Esfel diye adlandırılmaktadır. Daha sonra göreceğimiz gibi, Ebû Süfyan'ın idaresindeki Kureyşli-lere ait kervan Bedr'den geçmeksizin bu dağın arkasında durmuş (Kur'ün, 8/42: «... kervan ise (sizin) daha aşağı(nız)da») ve Kızıl Deniz sahilini takiben yoluna devam etmiş ve bu arada Hz. Peygamber (S.A.) tarafından pusuya yatırılmış olan müfrezeden de kaçmağa muvaffak olmuşlardır. Vâkıdî diyor ki [62] «Bedr, sahilden bir günün bir kısmında katedilebilecek bir mesafededir.» Cebeli Esfel'e çıkan biri, Kızıl Denizi kolaylıkla görebilir; bu mesafe onbeş-yirmi kilometre kadardır. Şurası muhakakktır ki, deve yürüyüşü ile oraya bir gün içinde varılamaz. O halde ya deniz çekilmiştir veya müverrih Vâkıdî hataya düşmüştür.[63]
Harbin Evveliyatı Ve Bu Harbi Doğuran Sebepler:
41. Evvelemirde yeni İslâm dinini kabul ettikleri için Mekkeliler hemşehrilerini merhametsizce tazyikleri altında tuttular ve onları hicret etmeye zorladılar; yukarıda da zikredildiği gibi, Mekke'yi terke-denlerin geride bıraktıklan mal ve mülklerini znptet-tiler ve bu muhacirlerin sığındıkları memlekeUoriri, yani önce Habeşistan ve sonra Medine idarecilerine, bunların nüfuzlu insanlarına boş yere de olsa siyasî baskı icra ettiler. [64] Bütün gayeleri mücrim addettikleri bu insan'arın iadesi ve onların tekrar memleketlerine dönmeleri idi. Diğer yandan Müslümanlar Medine'ye hicret ettikten sonra onları iktisadi baskı altına almak ve kendi kontrol veya nüfuzu altında tuttukları Medine havalisinden Kureyşlilere ait kervanların geçmesini yasak etmek suretiyle mukabelei bil-misilde bulunuyorlardı. Bütün bunlar Kureyşliler ta-rafından tecavüzî bir harbin başlatılması için kâfi sebeplerdi.
42. Kureyşlilere ait kervanlara yapılan hücumların basit bir çapulculuk olarak mülâhaza edilmemesi icap eder. Çünkü ne Kureyşliler masum ve ne de hücum edenler sırf bu iş için teşkil edilmiş bir çete idiler. Sadece, iki Şehir-^Devleti arasında mevcut bir harp mevzuu bahisti; bir harp durumu ise muharip tarafların birbirlerine gerek can ve gerek mal ve gerekse düşmanın diğer menfaatlarına karşı zarar verme hakkını verir.
43. Bu sebeple ben, Kureyşlilerin kervanlarını yağma edip onlara zarar vermek gayesiyle tertip edilmiş bu seferlerin mevcudiyetini inkâr için deliller arayan bazı çekingen İslâm müdafileri ile hemfikir değilim. Hz. Peygamberin (A.S.) hayatı üzerindeki tetkikleriyle tanınmış hintli yazar profesör Şiblî, o devre ait en iyi bir isbât vesikası olan Kur'âna müracaat edip Bedr savaşma dâir mülâhazaları aydınlatmaya çalışmıştır. Filhakika Kur'ânm 8/6. âyetinde şöyle denir: «...sanki gözleri göre göre ölüme sürülüyorlar-mış gibi...» Keza, Hz. Peygamberin (S.A.) mü'minle-ri ticâret kervanı üzerine bırakmayıp aksine Kureyşlilerin silâhlı kuvvetlerine karşı koymağa sevkedişi dahi esas biri delildir. Aynı şekilde Kur'ânm aynı sûre ve bir sonraki âyetinde (8/7) deniyor ki:
«Hani Allah size iki taifeden birinin muhakkak sizin olduğunu vadediyordu, siz ise kuvvetli ve silâhı bulunmayanın kendinizin olmasını arzu ediyordunuz...» Bu âyet, o zaman Müslümanların kervana mı, yoksa düşman silâhlı kuvvetlerine karşı mı savaşmaları lâzım geldiğini pek kes tireme miş olduklarını sarahaten gösteren kâfi bir delildir. Her iki vaziyet de müsavi idi. Kervan bin deveden müteşekkil ve getirdiği mallar, yarım milyon dirhem kıymetindeydi. [65] Evvelce kervan idarecilerinin yaptıkları istihbarat, kendileri daha hariçte iken bile Müslümanlar tarafından takip edildikleri merkezindeydi. [66] Müslümanlar şundan emindi ki, Mekkeliler, bu kervanı himaye için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar, gerek kendi ve gerekse müttefiki bulundukları kabilelerden toplıya-caklan gönüllüler ile bu himayeyi başarmaya çalışacaklardı. Bu yüzden Müslümanlardan bir kısmı Medine'den uzaklara, Mekke istikametinde gitmeyi «Ölümim ağzına girmek* olacağını düşünüyorlardı. Onlar ölümden korkmuyorlardı. Hz. Peygamber (S.A.) yaşça çok küçük Umeyr isimli bir gönüllünün teşkil edilen orduya gönüllü olarak katılmaktan menedil-mesi neticesi, bu çocuğun canhıraş feryat ve ağlamalar içinde kalması ve sonunda Hz. Peygamberin (S.A.) bu küçük gönüliüyü kabule mecbur oluşu, diğer Müslüman askerlerini heyecan içinde bırakmıştı. Çocuğun sevinci hudutsuz bir haldeydi; o kadar küçüktü ki, büyük kardeşi Sa'd'ubn Ebî Vaqqâs, onun harp teçhizatını giymesi için kendisine yardım etmeye mecbur olmuştur.[67]
44. Suriye'den gelen kervan, Müslümanlar tarafından batı kesiminde veya Medine'nin şimalinde durdurulabilirdi. Hz. Peygamber (S.A.) tarafından hususî surete Suriye'ye gönderilmiş casuslar vasıtasiyle kervanın bu seyahatmdan dönerken takip ettiği yol ve geçtiği mıntıkalar hakkında Medine'ye tam malûmat verilebilmiştir.[68] Öyle ki, bu devirde ne telgraf ve ne de sür'atli ulaştırma vasıtaları vardı; bir deve kervanı hakkında istihbarat gene deve vasıtasiyle yapılabiliyordu. Bu yüzden bir haberci kıt'ası, doğruca batıdaki sahil bölgesinden dolaşsa bile, hareketi, dolaşıp haber araştırması ve bunu Medine'ye ulaştırması takriben iki gün veya daha fazla bir zaman alıyordu. Muhakkak ki, büyük bir kervan böyle bir işle vazifelendirilmiş bir askeri müfrezeden daha az hareket kabiliyetine sahiptir. Bununla beraber, kervan kılavuzları iki durak arasındaki yollarını rastge-le değiştiriyorlardı. Neticede, Suriye'den gelen ve hâlen şimalde olan bu kervanı güneye doğru inip Mekke istikametinde durdurmanın daha emniyetli olduğuna karar verdiler. Bunda, rlîğer mıılâhazalar da tesirli olmuş olabilir: Güney bölgesinde yaşayan halk, Müslümanların dostu ve müttefikiydi; halbuki kuzeydekiler böyle değildi. Bu sebepten güney halkı ker
BEDİR MUHAREBESİ'NİN
KROKİSİ'
4-Vclll BEDlSue Kf-LE 5- ŞAtUSUCAAİT 2-ESKİ CEPiR KATAS^l KUi'ÛSEtER
3-IHIRAVHK 6-GE'JEL VE7ARLIK
i'- ARIŞ Cfcvıi 7-?£"!"ri;R MHTAIÎLIĞI
MEKNS J. VOIU Y
Bedi' savaşının krokisi.
vanı durdurma işinde bir mâni yerine bir yardımcı vazifesini görebilirdi. Bahusus büyük bir kervanın bir yerde mola verişinin mahalli halk için büyük bir gelir kaynağı teşkil etiğini düşünmek lâzımdır. Keza Bedr havalisi gerek gizlenmek ve gerekse bir pusu kurmak için elverişli imkânlara sahip bir yerdi.
45. Zaman, oruç ayı olan Ramazan ayına rastlamaktadır ve o gün, tam manasıyla çok kızgın bir güneş altında geçiyordu. Bir iki günlük yürüyüşten sonra Hz. Peygamber (S.A.), teşkil ettiği askeri birliğe sefer boyunca orucu bırakmalarını emretti, ve Medine'den ayrılırken resmî işleri tertip ve tanzim etmek üzere bir vekil tayin etti. Orduda çeşitli muhitlerden gelen gönüllüler, evvelki kendi bayrakları altında toplandı ve Ensârilerden Kays'ül-Mezînî mühim bir vazife olan muhafız kıt'ası kumandanlığına getirildi. [69] Bir hâdise vardır ki askerî ehemmiyeti do-layısiyle kayda değer bulunmaktadır:' Bedr'e doğru yolda gelirken (keza Mekke'nin fethi için de yürüyüşe geçildiği zaman da) Hz. Peygamber (S.A.), de-yelerin boyunlarına v.s. yerlerine asılmış olan çıngırak ve çanların, hareket halinde olan ordunun gece yürüyüşünü ihtiyaten gizlemek gayesiyle, çıkarılmasını emretmiştir.[70]
46. Bedr, Kızıl Deniz sahiline oldukça yakın bir yerdedir. Mühim ve büyük bir konak yeridir; kervanlar umumiyetle buradan geçerler. Burası Suriye'ye, Mekke'ye, Medine'ye giden yolların birleştiği bir kavşak noktasıdır. Bu noktanın ehemmiyeti dolayı-siyle Hz. Peygamber (S.A.), gelmesi beklenen kervandan birkaç saat evvel Bedr'e vardı.
47. Hz. Peygamberin (S.A.) buraya gelirken mutadı veçhile, tanınmayan ayrı bir yolu kullanmış olması mümkündür. Yolda mütemadiyen keşif kît'aları çıkarıyor [71] ve bazan da bu vazifeyi bizzat îfa ediyordu. Veyahut da Ashâbdan birkaç kişi ile birlikte ordudan ayrılıp vadiler arasında, düşman hakkında malûmat topluyordu. Bazan yeni bir haberle dönse bile, bazan hiç bir haber elde etmeksizin döndüğü de vâkiydi. Bu çıkışlarından birinde O, Demre bedevilerinden düşman hakkında bazı mühim haberler elde etti. [72] Keşif kıtaları develere binmiş olarak Bedr civarındaki köylere varıncaya kadar nüfuz ediyorlar ve gayelerini gizliyerek gûyâ buralardaki kuyulardan su içmek için durmuş gibi yapıyorlardı. [73] Bir defasında bu kuyulardan birinin başına gelmiş iki kızın, «kervanın, pek yakında geleceğini, artık onların hizmetinde bazı işlerde bulunup elde edeceği kazançla kendine olan borcunu ödeyeceğine» dâir aralarındaki konuşmaları tesadüfen işittiler; bu kadarı kâfi idi. Derhal ordugâha dönerek haberi bildirdiler. Hemen Bedr'de pusu kurup kervan Bedr ovasına kuzeydeki dar olan dağ geçidinden duhûl ettiği zaman hücuma kalkmayı kararlaştırdılar.
48. Gördüğümüz gibi kervan, bu seyahati boyunca Müslümanlar tarafından bıkıp usanılmadan uzaktan ve yakından takip edildiğini kervan idarecileri de öğrenmiş bulunuyorlardı. Hattâ kendilerinden evvel altı yedi kervanın da böylece takip edildiklerini bilmekteydiler. Bilhassa, Müslümanların nüfuz ve tesir sahaları olan bu bölgede endişe içinde idiler. Sırası gelmişken söyliyelim ki, İslâmdan evvelki günlerde Gifâr.kabilesi, yağmayı itiyat hâline getirmiş olmasıyla mâruftu; hattâ bunu, hac mevsiminde harâm olduğu halde hacılara karşı da icra ederlerdi ve bunlar da Bedr civarında otururlardı". [74] Genç yaşında Mekke'de îslâmiyeti kabul eden Ebû Zer el-Gifârî, Hz. Peygamber (S.A.) tarafından bu havâinle Müslümanlığı yaymak için vazifelendirilmişti".[75] Düşünülebilir ki bu kabileye mensub olan bazı yeni Müslüman olmuş kimselerin enerjileri, bu sefer yeni dinin düşmanlarına yâni Kureyş kabilesi kervanlarına karşı zarar vermek üzere yöneltilmiştir. Tabiî olarak gelen kervanın reisi Ebû Sufyân dahi endişeli ve müteyakkız idi. Bu yüzden Bedr - Huneyn sapağında bir durak yerdi"[76] ve Bedr düzlüğünün mola için kalma veya geçip gitme bakımından emniyetli bir yer olup olmadığını görmek üzere bizzat kendisi keşfe çıktı. Mevsimin çok sıcak bir gününde bulunulduğunu evvelce söylemiştik; bu yüzden develerle gecelen seyahat ediliyor, gündüzleri ise mola veriliyordu. Ebû Süfyân herhalde, sabahleyin çok erken Bedr'e varmış olmalıdır ve o sırada, muhakkak ki, kuyu başında birçok yerli toplanmış birbirleriyle konuşuyorlardı. Ebû Süfyân mühim bir şahsiyetti; ihtimal ki onun gelişini işiten Cuhey-nilerin başkanı Mecdî ibn Amr, çadırından çıkıp gelmiş vo ona hoş geldin demek istemiştir. [77] Mecdî, Yan-bû yakınında yaşıyordu. Onun burada bulunuşu, buradan geçecek bu büyük kervana ne kadar ehemmiyet atfettiğini gösterir. Her nasılsa Bedr yerli halkı, Müslüman ordusu hakkında hiç bir şey bilmiyordu.
Mecdî, kuyudan su almak üzere biraz evvel gelmiş olan iki develi süvari müstesna, hiç bir şey görmediğini vo bilmediğini söyledi. Ehû Süfyân, Müslüman süvarilerin çıkıp geldikleri cihete acele koştu vo ayak izlerini takip ederek, henüz yeni edilmiş deve pisliği bulunan bir yere geldi; eline bir parça alarak onu ezdi, parçaladı ve içinde hurma çekirdeklerini görür görmez: «-Aman Allahım! Bura ahalisinin develerine verdikleri yem bu olamıyacağma göre, bunlar Medinelüere ait develerdir ve eminim ki bunlar Mu-hammedin (Ş.A.) askerlerinin develeridir.» diye haykırdı. Buradan acele olarak kervanın beklediği yere döndü ve süratli bir hecin devesi ile Mekke'ye bir imdat çağrısı gönderdi, kervanın yolunu değiştirdi, Bedr'e uğrama yerine, Kızıl Deniz sahil yolundan yürüyüşüne devam etti ve iki gece hiç duraklama yapmaksızın devamlı yürüyüş yaptı ve böylece kervan, Müslümanların hücumundan kurtulmuş oldu ve Mekke'ye vardı. [78] Yoldayken, ikinci bir haberci ile, artık Mekkelilerin yardımına ihtiyacı kalmadığını bildirmişti.
49. Ebû Süfyân'ın gönderdiği ilk haberci, Mekke'ye varıp âdet veçhile çırılçıplak bir vaziyette [79] yüksek bir yere çıkıp haberi bildirince, bu, infial ve iğ: birâra sebep oldu. Çünkü Mekke'de herhangi bir aile yoktu ki, bu kervanda bir malı olması suretiyle yahut başka bir sebepten menfaati olmamış olsun. Durum çok acele idi; uzun uzun hazırlık yapmaya vakitleri yoktu; müttefiklerinin yardımlarım, hattâ Ehâ-bişlerin yardımlarını bile bekleyemezlerdi (sonradan buna pişman olmuşlardır). Bin kadar gönüllü ve yüz kadar da süvârî ile Bedr'e doğru hemen yola koyuldular. Yolda, Ebû Süfyân'm ikinci habercisi ile mülâki olmalarına ve bunun kervanın emniyet, haberini kendilerine ulaştırmasına rağmen, plânlarında bir değişiklik yapmadılar. Müşriklere ait bu iki kafilenin yarı yolda karşılaşmadığına bakılacak olursa, kaçan kervanın ve Mekkeli kuvvetlerin aynı güzergâh üzerinde olmadıkları sonucuna varabiliriz. Mekkelilerin nâlâ Bedr'e doğru yürüyüşlerinin, evvelden beri devam eden Medinelilerin tehdit ve tehlikelerine bir son vermek maksadına matuf olması muhtemeldir.
50. Mekkeli bu kuvvetlerin Bedr'e ulaşabilmesi için bir haftalık bir zaman lâzım gelmektedir. Şimdi şu sual sorulabilir: Hz. Peygamber (S.A.) kervanı kaçırdıktan sonra .niçin bu kadar müddet bekledi de kendi üssü ve müstahkem mevkii olan Medine'ye avdet etmedi? Düşünülebilir ki bu seferinden bilistifade, mahallî kabileler ile temas etmek ve mümkün ise dostluk muahedeleri ve ittifaklar akdetmek istemiştir. Tabii bu muahedelerle kendi nüfuz ve tesir sahası genişleyerek Mekkeli kervanların Suriye'ye giderken ve gelirken geçtikleri yollan tamamen kontrolü altına alabilecekti. Hicri 1 inci yılda Cuheynilerin bir kolu ile zâten ittifak etmişti ve tarihî malûmat gösteriyor ki [80] hicretten sonra ikinci yılda Benû Demre, Benû Müdlic, Benû Zur'a ve Benû Rab'a kabileleri ile ittifak muahedeleri yaptı; bunlardan bazılarını işte bu sırada akdetmiş olması muhtemeldir. Bütün bu kabileler, Kızıl Deniz ile Bedr arasında oturmaktadırlar; işaret ettiğimiz gibi, bu havaliden Mekke - Suriye yolu geçmektedir.
51. Şu ihtimal dahi varittin Hz. Peygamber (S.A.) kervanı çevirmek üzere ovanın kuzey geçidi civarında bir yerde ordugâhını kurmuştu ve muhtemeldir ki sonradan dahi bu kesimde kalmıştı. Fakat, Mekkelilerin büyük sayıda bir kuvvetle üzerlerine geldiğini haber alınca, onlara karşı koymağa karar verdi; kumandanlarından bazıları araziyi çok müsait buluyorlardı. Onların tavsiyesi üzerine Hz. Peygamber (S.A.), güneye hareket etti ve su ikmâl yeri olan kuyuyu zaptetti; gayesi, düşmanı bundan mahrum bırakmaktı.[81]
52. Mekkeli Kureyşîler, musiki âletleri çalarak geldiler; onlar muzaffer bir edâ taşıyorlardı. Müslümanlar ise her şeyden, hattâ ulaştırma imkânlarından bile mahrum idiler. Bir deveyi iki veya üç kişi kullanıyordu. Maneviyat durumları ise şu hâdiseden kolaylıkla çıkarılabilir: Huzeyfet'übn'ül-Yemân adlı bir Yemenli anlatıyor: «Benim Bedr muharebesine iştirak edemeyişime şu hâdise sebep olmuştur • Ben ve babam İslâm dinini kabul ettikten sonra, yolumuz Mekke'ye düştü. Bizi Mekkeli Kureyşiler yakaladılar ve dediler ki, siz Hz. Peygambere (S.A.) ulaşmak istiyorsunuz; reddedip böyle bir arzumuz olmadığını, sadece Medine'ye gittiğimizi söyledik. Onlar Medine'ye gitmemize müsaade ettiler ve fakat Hz. Peygamberin (S.A.) safında harbe iştirak etmeyeceğimize dair bizden söz alıp yemin ettirdiler; biz de Hz. Peygambere (S.A.) geldik, durumu izah ettik, o da Medine'ye gitmemizi ve onlara verdiğimiz sözü tutmamızı söyledikten sonra ilâve etti: Allah bize Kureyş-lilere karşı yardım edecektir.»[82]
53. Hz. Peygamber (S.A.) Bedr'e vâsıl olunca subaylarından bazılarını da yanına alarak ovada keşfe çıktı ve onlara düşman ordusunun ne taraftan gayet kolaylıkla imha edilebileceğini gösterdi22. Mucize göstermesini bir tarafa bırakacak olursak görürüz ki Hz. Peygamber (S.A.), müteaddit düşman birliklerinin çeşitli yön ve mevkilerden kabiliyet, istidat ve iktidarlarını harpten evvel mütalâa etmiş, ihtimalleri hesaplamış ve kendi müdâfaasını da bu tahminlere göre tayin ve tanzim etmiştir. Tarihî malûmat, Hz. Peygamberin (S.A.) düşman kuvvetleriyle birlikte gelmekte olan mâruf kumandanların kim olduklarını öğrenmek için hususi bir gayret ve mesai sarfetti-ğini göstermektedir.[83]
54. Meydan muharebeleri umumiyetle sabah erken başladığından, Hz. Peygamber (S.A.) kuvvetlerini öyle bir yerde toplamıştı ki, düşman ilerlediği vakit yükselen güneşin ışıkları kendi askerlerinin gözlerini asla kamaştırmayacak ti.[84]
55. Eski tarihçilerin Bedr arazisinin yapısı ve vasıfları hakkında verdikleri malûmat umumiyetle vazıh değildir. Bin üç yüz küsur senenin geçmesiyle tabii durumlarında bazı değişiklikler olması mümkündür (meselâ bu tarihçilerin bahsettikleri su mecraları gibi). Mamafih, burada bugün bir nevi yeraltı su mecrası olan bir su kemeri vardır ki, akıntısı şehirden başlar, Arİş Tepesine doğru gider ve oradan hurmalıklara doğru akar. Ariş Camiinden takriben dokuz metre mesafede tedricen ufkileşerek nihayet yer yüzüne çıkar. el-Ariş Camii, tepe üzerinde olduğu için bu su mecrasından abdest almakta faydalanabilmek için tabiatiyle bazı kazı ameliyelerine ihtiyaç vardır.
56. Muhtemeldir ki, düşmanın gelmesi üzerine Hz. Peygamber (S.A.); vadinin el-Udvet'üd-Dünyâ tarafından hareket ederek, el-Ariş tepesine yakın bir yerde ordugâhını tesis etmiştir. Gayesi vadinin el*-Üdvet'ul-Kusvâ tarafına, daha uzağa konaklamış olan düşmanın su ile alâkasını kesmekti; birçok'büyük hendek kazılarak suyun akışı bu kanallara çevrildi. Bu suretle, suyun sadece düşman tarafına akması önlenmiş olmadı, aynı zamanda onu bir yerde biriktirerek Müslümanların faydasına emre amade tutmak da mümkün oldu. Kaynaklar naklediyor ki. Hz. Peygamber (S.A.) Bedr harbi sırasında kırmızı bir çadırda kalmıştır.[85]
Savaş Nasıl Oldu?
57. Müslüman gönüllülerinin adedi 300 kadar vardı, ayrıca, iki (muhtemelen üç) atları vardı. [86] Devriyeler tarafından esir edilen, düşman su nakliyecilerinden Müslüman istihbaratının öğrendiğine göre, düşman 1000 veya 900 askerden müteşekkildi". [87] Bunlara ilâve olarak aynı tarihçi, yüz kadar atlı süvarinin mevcudiyetini iddia etmektedir [88] İyi tertibat alınmaksızın ve yüksek sevkülceyş gösterilmeksizin bu gayri müsavi mücadelenin aleyhte çok kısa süreceği pek tabii idi. et-Tirmizî'ye nazaran [89], islâm kuvvetlerinin arazi üzerinde kol nizamından harp nizamına açılması işi, harbe takaddüm eden gece tamamlanmış bulunuyordu. Sabahleyin çok erken Hz. Peygamber (S.A.), kendi küçük ordusunun muntazam sıra ve muayyen hatlarını dikkatle teftiş etti ve onların «bir ok gibi» cevval ve kuvvetli olduklarım bir kere daha yakından gördü. Hz. Peygamber (S.A.), bu teftiş esnasında, elinde bir âsâ taşıyor ve bununla kendi hattının ilerisinde veya gerisinde kalmış gönüllülerin hakikî yerlerini işaret ediyordu. [90] Bu işi bitirdikten sonra, her mevzi için bir kumandan tayin etti. Vâ-qıdî'ye nazaran [91], Hz. Ebû Bekr sağ kanadın idaresine getirilmişti. Bu biraz şüphelidir, çünkü diğer bazı tarihçiler, Hz. Ebü Bekr'in harp boyunca Hz. Peygamberin (S.A.) yanında, yani gözetleme kulesinde kalmış olduğunu iddia etmektedirler. Hakikaten Hz. Ali'ye isnad edilen bir rivayette, Hz. Peygamberin (S.A.) etrafında daimî bir muhafız kıtası mevcuttu. Çünkü kendisi harpte, bahadırlığı sebebiyle bazı ataklar yaptığından, mutlaka himayeye muhtaç oluyordu. [92] Müslüman kuvvetleri, üç esas zümreye ayrılmıştı: 1. Mek-keli Muhacirler, 2. Evsiler, 3. Hazreciler. Bunlardan herbiri, açtıkları kendi sancakları altında toplanmışlardı". [93] Bugüne mahsus üç ayrı parola dahi -tesbit edilmişti. [94] Fakat bu üç ayrı kısmın sayıları birbirine müsavi olmadığı gibi, ihtimal, bazı bölgelere başka kabilelerden kuvvetler dahi yerleştirilmişti.[95]
Hz. Peygamber (S.A.) Tarafından Orduya Verilen Talimat:
58. Mevzileri ve harp hatlarını tanzim ettikten sonra Hz. Peygamber (S.A.), o günlerin Allahsız ve putperest camiası içinde, tek Allaha inananlar dünyasının bu en son kafilesini teşkil eden adamlarına bazı mühim talimatta da bulunmuştur. Keza Hz. Peygamber (S.A.), o günkü namazlarında bizzat: «Ey Kadiri Mutlak Allahım, Sen mü'minlere yardım et! Şayet onlar tamamen mahvolacak olurlarsa sana artık ileride ibâdet edecek kim kalır.» [96] şeklinde, bu durumu belirten bir dua etmiş ve neticede bu methiyeleri işiten, gayelerine sonsuz derecede bağlı Müslümanların heyecanları son haddini bulmuştur. Hz. Peygamberin (S.A.) orduya hitabesi şudur: «Hatlannızı bırakıp ayrılmayınız, hiçbir yere kımıldamayıp yerlerinizde kalınız. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Oklarınızı düşman size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz, düşman kalkanını açtığı zaman okunuzu atınız. Düşman iyice yaklaşınca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonra, düşman ile göğüs göğüse gelindiği vakit kullanılacaktır.» [97] Herbir Müslüman bulunduğu yere taş yığmakları yapmıştı; bunlar, o günün el bombaları olarak addolunabilir. Sadece müdafaa harbi yapacak olan Müslümanlar için bunlar çok elverişli ve işe yarar şeylerdi. Düşman ise taarruz harbine giriştiğinden, isteseler bile, muharebe hattından hücuma geçtiklerinde beraberlerinde bir veya iki taştan fazlasını atmalarına imkân yoktu.
59. Hz. Peygamberin (S.A.) ahlâki ve bediî meşhur bir sözü vardır: «Allah her hususta güzellik ve iyilikle hareket etmenizi emretmektedir. O halde öldürürken bile en iyi ve en güzel tarzda öldürünüz.» [98] Hz. Peygamberin (S.A.) taraflardan birine kumanda ettiği bu ilk savaşta yukarıki mezkûr esas emir ve tenbîhin ifa edilmiş olması muhtemeldir. Öldürmenin zalimane ve lüzumsuz olanı sarahaten menedilmiştir. Meselâ, zaruret yokken kadınları, çocukları, fiilen savaşa iştirak etmemiş ahçi, uşak ve benzeri kimseleri öldürmek gibi...
60. Kur'ân, Bedr savaşı münasebetiyle çok calibi dikkat bir savaş usulü vazetmiştir: (8/12) «...ve onların herbir mafsalına vurunuz.» Bu tarz savaş düşmanın kafi bir ölüme sürüklenmesinden ziyade, onun uzun müddet rahatça savaşmasını önleyici bir tesir yapar; aynı zamanda göğüs göğüse yapılan çarpışmalarda, bu husus harbin maksat ve gayesine halel getirmeksizin mümkün olduğu kadar az kan dökülmesini temin eder.
61. O zamanki Müslüman askerlerin tek tip elbiseleri (üniformaları) yoktu. Karşı tarafta Gayrimüs-limler arasında ise, kıyafet birliğine daha da az rastlanıyordu. Bunun için Müslümanlar, kendi kardeşlerini hasımlarından göğüs göğüse çarpışma esnasında evvelden tesbit ettikleri parolaları bağırmak suretiyle tefrik ediyorlardı. el-Vâkıdî'ye göre [99], bu parola umumiyetle «Yâ Mansûr emit» (yani, Ey yardım edip zafer veren, öldür) idi. Ibn Kesîr'e nazaran. [100] «Ahad, Ahad» (yani, Allah birdir, Allah birdir) şeklinde olan parola diğerlerinden daha fazla kullanılmıştır. Diğer parolalar ise şunlardır: süvariler için; «Ey Allanın süvarisi», Mekkeli Muhacirler için; «Ey Benû Abdurrahmân», Hazrecîler için; «Ey Benû Abdullah» ve Evsîler için; «Ey Benû Ubeydullah». Sadece gece nöbeti esnasında değil, gündüz çarpışmaları esnasında da, kendilerini düşman askerlerinden ayır-maK maksadıyla bu parolaları Işi'âr) kullandıklarından bunların gizli tutulmaya da lüzumu yoktu. Asıl mühim olan, harbin en kızgın olduğu bir sırada muhariplerin birbirlerini nasıl bulup tefrik ettiklerini ortaya çıkarmaktır. Mamafih, evvelden beri Müslümanların tek tip kılık taşıdıklarına dair bir kanaat mevcuttur. Kur'ânda Bedr savaşıyla ilgili âyetlerde «işaretli meleklerde [101] atıflar vardır. Bu âyeti açıklayan Taberi, Tefsir adlı eserinde bu harp münasebetiyle Hz. Peygamberin (S.A.) şu tenbihte bulunduğunu söylüyor: «Ey Müslümanlar! Allanın sizlere yardımcı olarak gönderdiği melekler işaretler taşımaktadırlar; o halde sizler de işaretler edinin». Ve müellif ilâve ediyor: «temin edebilenler, derhal başlık ve miğferleri üzerine yünden ibik şeklinde parçalar ilâve ettiler.»[102]
62. Düşmanın tertîb ve teşkili hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. el-Vâqıdî'ye göre [103] sağ ve sol olmak üzere iki cenah halinde harp sahasında toplanmışlardı. Aynı kaynağa göre, onlar sadece üç sancak taşıyorlardı. Tam ilerledikleri sırada, bir müddet tevakkuf ettiler ve o zamanların âdeti veçhiyle, önce her iki taraftan birer ferçii teke tek döğüştürdü-Ier" [104] (Mubâreze).
63. Hz. Peygamber (S.A.), harbe tekaddüm eden bütün bir geceyi Allaha ibadet ve dua ile geçirmişti. Şimdi, artık küçük ordusunun tertip ve teşkilinden memnun ve emin bir halde «erkânı harbiyesi» ile birlikte harp meydanına hâkim ve bütün ovayı görüşü altında tutan tepeye çıktı. Burada onun emriyle bir tarassut (gözetleme) kulesi (Ariş) inşâ edilmişti. Bu yapı, aynı zamanda bir yandan kızgın güneş ve diğer yandan da düşman tarafından gelebilecek olan serseri oklara karşı bir sığınak vazifesini görecekti. Bu mevkide icabı halde kullanılmak üzere birkaç sür'atli hecin devesi bulundurulmaktaydı. [105] Muhakkak ki bu muharebe idare yerinde bulunan kumandanlar, kendi emri altındaki birliklere emirlerini bu develerle ulaştırmışlardır. Keza, bu süratli hayvanlar, harp hiç beklenmeyen bir tarzda sona ererse, yüksek kumanda heyetinin ric'atini de kolaylıkla sağlayabilirdi. Esasen bu tarassut kulesi ile Medine yolu arası tamamen açık bir halde bulunuyordu. Taberî'ye göre [106], burada yani Ariş isimli mezkûr muharebe idare yerinde, seçme muhafızlardan müteşekkli bir müfreze de vazifelendirilmişti. İşte Ariş tepesi, ismini bu tarassut kulesinin o zamanki isminden almaktadır.[107]
Ariş Ve Şehitliği Ziyaret:
64. Sonraki devirlerde, Hz. Peygamberin (S.A.) bu muharebe idare yeri, orada bir cami inşa edilmekle yâd edilmiştir. 1939'da ise, benim gördüğüm tam tepe üzerinde oldukça büyük bir cami inşaatının
mevcudiyeti idi. İçinde üç ayrı yere yazılmış, üç ayrı yazıya rastladım ki, biri minberin üzerine isabet eden duvarda, ikincisi mihrabın üzerinde, üçüncüsü ise zeminde mihraba yakın bir taşın üzerinde bulunmaktaydı. Bıi son yazının hal ve vaziyeti, bize burada muhtemelen sonradan yapılmış bazı tamir ve restorasyonlar hakkında malûmat vermektedir. Duvarlar ise çamurla sıvalı olduğundan içinde tuğla yahut taş olup olmadığını anlıyamadım. Mamafih temeller taştan örülmüştür.
65. Minberin üzerindeki yazı, Memlûk hanedanından Mısırlı Türk subaylarından Hoşkadem'in ismini ihtiva etmektedir. Her satırda, bir veya daha ziyade imlâ hataları bulunmaktadır. O halde bu yazılar, Arap olmayan mezkûr aynı kimselerin elinden çıkmış olabilir. «Ahd Nebevt ki Meydan Ceng» adlı kitabımda evvelce bunların tam metnilerini vermiş olduğumdan, şimdi sadece tercümeleriyle iktifa ediyorum.
l'inci satır: Bismillâhirrahmânirrahim.
2'nci satır: Bu mukaddes yerde, bu mahalli bina etmeye teşebbüs eden.
3'üncü satır: Mısır devletinin subayı (onbaşı) ve devlet yapıları inşaatçısı Hoşkademdir.
4'üncü satır: Bu hayırlı yapının tamamlanması 906 yılının Rebi'ül-Evvel ayının 21'inci gününe isabet etmektedir.
Eski caminin yıkılmasından sonra, bu gerçekten tarihî kitabelerin şimdi ne olduklarına dair bir bilgi
sahibi olamadım.
66. O halde bu cami, Hicretin onuncu asrı iptidalarından kalmadır. Mihrabın üzerindeki diğer yazıya gelince, bu, tuğra üslûbunda yazılmıştır. Bunu çözmeye teşebbüs ettimse de mümkün olamadı; ışık da kâfi olmadığından, resmini dahi çekemedim. Bu yazı, takriben 20 cm. karelik bir mermer üzerine hâk-kedilmiştir. Üçüncü yazı, küçük bir taş üzerine hâk-kedilmiştir. İmlâ bakımından daha doğru ise de çok bozuk bir şekilde yazılmıştır. Bu son yazıda görülen «Kâne el-Ferâğ»lâfzınm delaletiyle kitabenin sonradan yapılan tamirlere işaret ettiği anlaşılmaktadır.
67. Şehit kabirleri, hususî bir mezarlık içinde toplanmıştır. Osmanlı idaresi sırasında onun fevkalâde güzel bir yapı olmasını sağlayan mermer sütunlar ve elde işlenmiş nefis yazılarla tezyin edilmişti. Şimdi ise, bu mahalde kırılmamış hiç bir taş ve mermer kalmamıştır; bu parçalar, orada burada sürüklenmektedir. Bütün bunlar, insanı müteessir eden bir manzara teşkil etmektedir. Keza kıyıda bulunan kayalık üzerinde bazı eski kitabeler (yazılar) okunabilir vaziyettedirler.
68. Buradaki rehberlerin de söylediği gibi savaş, bilhassa bugünkü şehidliğin bulunduğu mahalde en şiddetli bir şekilde cereyan etmiştir. Hz. Peygamberin (S.A.) şu meşhur hadîsine bakacak olursak, bu iddianın doğru olması icap etmektedir. «Şehitleri, düşüp kaldıkları yere gömünüz.»
69. Harbin neticeleri gayet iyi bilinmektedir. Bir kere savaş, birkaç saat içinde sona ermiş, ondört Müslüman asker şehît düşmüştür. Fakat, bunlar hayatlarını kaybetmeden evvel en az, toplam yetmiş düşman öldürmüş ve bir o kadarını da esir etmiş bulunmaktadır. [108] Bu esirlere, misal teşkil edecek tarzda muamele tatbik edilmiş, az evvel aralarında bir harp cereyan etmesine rağmen Müslümanlar, bu esirlere karşı lü-tufkâr davranmışlardır. Hz. Peygamber (S.A.), bu esirleri en emin bir tarzda göz altında bulundurmak için bunları kendi askerleri arasında taksim etmiş ve onlara iyi davranmalarını askerlerine tenbih etmiştir. [109] Bu emir îcabsız kalmadı: Bu esirlerden elbisesi olmayanlara elbise temin edildi, Müslümanlarla müsavi surette iaşe edildi. Bazı Müslümanlar, bunlara ekmeklerini verip sade hurma ile yetindiler; gayeleri, sadece verilen emirden dışarı çıkmamak ve bu emre itaat idi. [110] Kur'âna göre (76/8-9) esirlerin iaşesi esasen meccani yapılır.
70. îslâmdan evvelki Arap Yarımadasında harp esirlerine müteallik hususî ve muayyen bir muamele tarzı yoktu: Bazan öldürülürler, bazan köle haline getirilirler (bilhassa kadın ve çocuklar), bazan fid-yei necat alınarak ve bazan hiçbir karşılık alınmaksızın serbest bırakılır ve nihayet bazan da karşı tarafın elinde bulunan esirlerle mübadele edilirlerdi. Fidye-i necat usûlü Bedr savaşından evvel pek revaçta olan bir muamele tarzı idi. Medine'ye doğru bir iki günlük bir yürüyüşten sonra îslâm arazisine girildiğinde, Hz. Peygamber (S.A.) bir meclis topladı ve bütün bu esirleri öldürmeye hak veren birçok sebepler bulunmasına rağmen, fidye-i necat mukabili hepsinin serbest bırakılmasına karar verildi. Herbir esire kıymet olarak 4.000 dirhem biçildi. [111] Hz. Peygamberin (S.A.) akrabaları bile bundan özellikle muaf tutulmamışlardı. Hz. Peygamberin (S.A.) Amcası Abbâs ki çoktan bu muafiyete hak kazanmıştı, çünkü o, Mekke'de Islâmm gizli bir ajanı olarak hizmette bulunmuş ve oraya ait haberleri mütemadiyen Hz. Peygambere (S.A.) ulaştırmıştı, o bile, bu fidyeyi ödemiştir. Yine bir silâh tüccarı olan ve Hz. Peygamberin (S.A.) yeğeni Nevfel'übn'ül-Hâris'ibn Abd'il-Muttalib'den fidye-i necat olarak bin aded mızrak ödemesi istendi. [112] Diğer bir hadisin naklettiğine göre Arap menşeli esirler, takriben 1 kilo 134,5 gram ağırlığında gümüş vermekle mükellef tutulmuşlardır. Arab menşeinden olmayan esirler (siyahiler) sadece bunun yansını vermeye mecbur edildiler. [113] Bütün bu hâdiseler arasında şunu da öğrenmek insana sürür vermektedir: Hz. Peygamber (S.A.), esirler arasında okuyup yazma bilenleri arayıp bulmuş ve her-biri ayrı ayrı şayet on Müslüman çocuğuna okuyup yazma öğretirse, bunun fidye-i necat olarak kabul edileceğini söylemişti. [114] Esirlerden bazılarından fakirlikleri sebebiyle, ilerdeki harplerde Müslümanlara karşı çıkmayacağına dâir sadece söz alınarak serbest bırakılmışlardı. [115] Ganimet çoktu. [116] Bu yüzden esirler, dört günlük Medine yolunu yayan yürümeye bırakılmadılar.
71. Müslüman olsun, düşman olsun, bütün ölüler gömülmüş ve düşman ölülerine her türlü tecâvüz, parçalama hareketleri şiddetle yasak edilmişti.
72. Hz. Peygamber (S.A.) hemen Medine'ye iki haberci göndermiş, biri şehrin «Âliye», diğeri «Sâfi-le» "îimtakasına vararak bu muhteşem zaferin haberini ulaştırmışlardır. [117] Hakikaten bunun gerçekleşmiş olması, birçok kimseler için inanılmayacak bir haber teşkil ediyordu.
73. Biz, şimdi burada muzaffer ordunun şehre girişini nakletmekle meşgul olacak değiliz. Şenlik ve, şölen muhakkak ki çok ağır başlı, o nisbette de muazzam olmuştur.
74. Hâdiselerin milletlerarası tepkisi olmamış değildir. Rivayet edilir ki, Müslümanların zafer havadisi bazı seyyahlar vasıtasiyle Habeşistan kralı Ne-câşî'ye varınca çok sevinmiştir. Onun Hz. Peygamberle (S.A.) olan münasebetleri, evvelce Habeşistan'a iltica etmiş ve orada İslâm Devletinin ve yeni îmânın temsilcileri olan Müslümanların tavr u hareketleri sebebiyle çok dostâne idi. [118] Muhtemeldir ki bu rivaye.t eş-Şe'mî tarafından «Sîre» adlı eserinin Bedr bölümünde verilen malûmatın bir kısmıdır: eş-Şe'mî naklediyor ki Mekkeliler, Bedr mağlûbiyetinden sonra Habeşistan'a iki hususî memur göndererek Necaşî'-den memleketine iltica etmiş olan «Müslüman mücrimlerin» (!) iadesini talep ettiler. Bu teşebbüsü muhtemelen Mekke'deki bir casusu vasıtasiyle öğrenen Hz. Peygamber (S.A.) de buna mukabil, Demre kabilesinden, henüz Müslüman olmamış olan Amr b. Umey-ye'yi Kureyşlilerin düşmanca bir hareketine karşı tedbîri ihtiyati olarak Habeşistan'a gönderdi. Şurası gayet iyi biliniyor ki Necâşî, Müslümanların iadesine dâir Mekkelilerin taleplerini reddetmiştir.[119]
3- UHUD SAVAŞI
(Hicrî 3. Yıl, 7 Şevval / M. 624, 24 Aralık, Pazartesi) [120]
Mekkeli Kureyşilerin Bedr Mağlûbiyetinden Sonra, Medine Üzerine Tekrar Yürümek İçin Hazırlığa Girişmeleri:
75. Mekkeli Kureyşilerin Bedr'de ilk hezimetlerinden sonra terketmek mecburiyetinde kaldıkları kendilerini Suriye ve Mısır'a ve birçok diyarlara bağ-hyan malûm yolun değer ve önemi çok büyüktü. Bunun için mukabil bir sefer hazırlıklarına yardım olmak üzere bir araya getirdikleri çeyrek milyon dir-hemlik serveti hiç de israf telâkki etmiyorlardı. [121] Bedr'de Müslümanlar tarafından esir edilmiş arkadaşlarından altmışına fidyei necat olarak aynı miktar bir para harcadılar. Her esirin vasatı olarak dört bin dirhem fidyei necat parası "ödemesi lâzımdı. İbn Hişâm (s. 555), eş-Şe'mî (Uhurt bahsi) ve diğerlerinin verdikleri malûmata nazaran Kurey siler, sadece mahallî gönüllü askerler hattâ ebedi müttefikleri Ehâbîş kabilesi askerleriyle [122] iktifa etmediler; Amr'ubn'ul-As, Abdullah'ibn'iz-Ziba'râ, Hubeyret'ubn Vehb, Musâfi'-ubn Abd Menâf, Ebû Azze Amr'ubn Abdillah el-Cu-mahi gibi bazı mühim şahsiyetleri, bütün Arabistan yarımadasını dolaşarak kabilelere tslâmiyetin arzet-tiği yeni tehlikeyi haber vermeye ve izah etmeye gönderdiler ve onlardan bütün kuvvetlerini «Poliçe Acti-on = Önleyici Hareket» halinde Medine'ye karşı birleştirmelerini istediler. Heyet muvaffak olmuştu: Bedeviler, güruhlar halinde bu iş etrafında toplandılar.
76. Hz. Peygamberin (S.A.) Mekke'deki gizli ajanı amcası Abbâs, diğer Mekkelilerle birlikte Bedr'-de esir alındığı zaman, onun da fidyei necat ile mükellef tutulmuş bulunmasına rağmen o, Mekke'ye döndükten sonra Ğıfâr kabilesinden bir haberci va-sıtasiyle Mekke'de zamanla inkişaf eden en son durumlardan Hz. Peygamberi (S.A.) haberdar etmiştir'. Düşman, Hicretin [123] 'üncü yılında (Milâdî 624, Kasım), Şevval ayında Medine üzerine yürüdüğü zaman esasen Medineliler hazır vaziyetteydiler. Kureyşliler ve müttefikleri Uhud Dağı yakınında Medine şehrinin kuzeyinde karargâh kurdular.[124]
Uhud Dağı:
77. Uhud.dağı, Medine'nin tam kuzeyine düşmekte ve şehrin merkezinden itibaren beş kilometre kadar bir mesafede bulunmaktadır. Kureyşliler, (haritada) herkesçe görüleceği gibi, Medine'min güneyinde uzak bir mesafede bulunan Mekke'den gelmişlerdi. Mekkeli müstevlilerin güneyden geldikleri halde, nasıl olup da Medine'nin güneyine isabet eden bir yerde durmadıkları ve Medine'yi atlayıp, çok daha ötelere gidip; şehrin kuzeyinde karargâh kurdukları hususu beni uzun müddet şaşırtmış ve merakımı çekmişti. Çünkü Medineliler, bu suretle onların ricat ve takviye yollarını kolaylıkla kesebilecek şekilde güneyde serbest bırakılmış olmaktaydılar. Gerek mahallî ve gerekse yabancı birçok mütehassıs bilgine, bu meseleyi sordum, kimse beni ikna eden bir cevap veremeyince mütereddit bir şekilde de olsa bugünkü Uhud diye anılan yerin, meşhur muharebenin cereyan ettiği gerçek Uhud olmaması lâzım geldiği hususunda nazarî bir fikre sahip olmuştum. Vaktiyle sahip olduğum bu görüşüme göre, günümüzde artık unutulmuş olan hakikî Uhud'un, Kubâ yakınlarında bir yer olması gerekmekteydi. Yeni tarihçi ve coğrafyacılar olduğu kadar, eskilerin de ittifakla temin etmeleri, hattâ Uhud'un unutulmaz ve en hürmete şayan şehidi Hz. Hamza'nm türbesinin bulunduğu yer bile, vardığım bu neticeden dönmemde kâfi delil teşkil etmemişti.
78. Filhakika, mezkûr mahalli ziyaret ve araziyi tetkik fırsatını ele geçirdikten sonra anladım ki, ömrüm boyunca sayfalarını çevirdiğim kitaplar, çok yüksek malûmata sahip âlimlerle görüşmelerim veya mektuplaşmalarım, gerçek durumu bana tam mâ-nasiyle izah etmekten uzak kalmışlardır.[125]
Medine'nin Mahallî Durumu Ve Hz. Peygamber (S.A.) Zamanında Arzettiği Manzara:
79. Hakikaten Medine, yapısı lâv olan, eni ve boyu takriben onbeş kilometrelik bir ova üzerinde kurulmuştur. Esasında bu ova Cevf ül-Medine diye adlanır; sonradan Hz. Peygamber (S.A.) tarafından «Haram», yani mukaddes, tecavüzden mâsun yer olarak isimlendirilmiştir. Bu ova her taraftan zincirleme uzanan yüksek dağlarla çevrilidir. Ulaştırma, bu dağların aralarında kalan dar vadiler arasından yapılır. Eski müelliflerin «Eyr» ve «Sevr arası» dedikleri bu ova, aynı zamanda, bu iki dağın arasında muhteşem Sal' dağına ve diğer stratejik kıymete sahip küçük tepelere de sahiptir.
80. Hz. Peygamber (S.A.) devrinde Medine, günümüzde olduğu gibi kalabalık cadde ve iskân mın-takalanna sahib değildi; o günlerde Medine'de birçok Arab ve Yahudi kabileleri vardı ve her kabilenin köyü yahut mahallesi, birbirinden tamamen ayrı mın-takalarda bulunuyordu; aralarındaki mesafe iki yüz metre, dört yüz metre veya daha fazla idi. Bu karyelerin teşkil ettikleri zincir böylece, Eyr dağından Sevr dağına doğru uzanıyordu. (Aşağıda Dördüncü Bölüm'deki haritaya bakınız).
81. Bu kabile köylerinden her biri, bir veya birkaç kuyuya sahipti ve hepsinde taştan yapılmış çift katlı evler de bulunuyordu. Bütün köylerde «Utum» veya «Ucum» denilen sağlam yapıda birçok burç ve hisarlar yapılmıştı. Bir harp vukuunda kadınlar, çocuklar ve mevâşî ve diğer menkul eşya, emniyet gayesiyle buralara nakledilirlerdi. Bir zamanlar, bu nevi kulelerden şehirde yüz kadar mevcut bulunuyordu. Sadece Benû Zeyd kabilesinin 14 hisara sahip olduğunu söylersek, durum, kendiliğinden îzah edilmiş olur. [126] Hattâ bunlardan bazıları çok büyüktü. [127] Uhey-hat'ubn'ul-Culah'a ait * Utum' ud-Dih yan* bunlardandır; bu sonuncu üç katlı olup temeli siyah lâv taşlarıyla örülmüştü. Burcun iki katı da «nabara» denen gümüş gibi beyaz taştan yapılmıştı ve bu hisar o kadar yüksekti kî, deve ile bir günlük mesafeden göze çarpardı. Bu kulenin harabelerine Kubâ denen köy civarında 1947 senesinde tarafımdan rastlanmıştır. Mahfuz kalan zemin kat, harabı bir halde bile olsa, bize îslâmdan evvel Medine şehrinin askeri yapı ve mimarisi hakkında fikir edinmek imkânım vermektedir. Medine'deki bu hisarların ekserisinde, uzayan muhasara durumlarına karşı, burç sakinlerini içme suyundan mahrum etmemek için kuyular açılmıştır.
82. Bu yaygın ve birbirlerinden aralıklarla ayrılmış köyler bir yana, her bir kabilenin fertlerine ait birçok bahçe ve tarlalar da mevcuttu. Bunları birbirlerinden ayıran müşterek duvarlar ise keza taştan yapılmıştı. Bütün bu tarla ve bahçeler Medine'nin her istikametinde yaygın olarak bu şehri kuşatıyordu.
83. Kabilelerin ikamet ettikleri bu mahallelerden birinin adı «Yesrib» idi; suyun çok bol olduğu Uhud dağının güney batısında, vaktiyle kurulu bulunduğu yeri bana müphem bir şekilde göstermişlerdi. Muhtemeldir ki burası îslâmdan evvel bu bölgenin ya ilk ikametgâhlarının tesis edildiği veya en mâmur ve müreffeh veyahutta en mühim ikamet bölgesini teşkil ediyordu. Her nasılsa, şurası gerçektir ki bu mahal, bu bölgenin bir kısmını teşkil ettiği halde, bütün bölgenin isimlendirilmesinde kullanılmıştır. Aynı duruma diğer çeşitli memleketlerdeki mahal isimlerinde de rastlanmaktadır. Sonraları, sadece «Medine* olarak anılan «Medinet'ün-Nebi», bölgenin merkezine isabet eden bir yerdedir.
84. Mekkeli Kureyşîlerin Medine ahalisinin topuna karşı hususi bir garezleri yoktu. Onlar, sadece bir tek kişiye karşı kızgındılar; o da, Medine'ye sığınmış durumdaki kendi hemşehrileri Hz. Peygamberdi (S.A.). Şehrin dışından «Medinet'ün-Nebİ»ye varabilmek için, birçok bahçelerde mevcut sık ağaç kümelerini aşmak zarureti vardı. Bunun için, her iki tarafta da binlerce askerin bulunduğu orduların rahatça meydan muharebesi verebileceği hiç bir yer mevcut değildi. İkinci asır müellifi Samhûdî'nin [128] İbn İshâq'dan naklettiğine nazaran «Medine dışarıya bir cihetten açıktı, diğer taraflar, bir düşmanın geçit bulamayacağı binalar, hurma korulukları gibi manialarla himaye edilmekteydi» demektedir.[129]
Medine Civarının Arazi Durumu:
85. Medine havalisinin topografik durumu tetkik edilirse görülür ki, güney doğuda Kubâ ve Avali mıntakasında nüfus kesafeti hayli yüksektir. Güneybatı ve güneyde lâv yapısında ve son derece arızalı tepelerin birbirini kovaladığı arazi yer alır ki, gerek süvari ve gerekse piyadelerin döğüşmesine hiç de müsait olmayan bir mıntakadır. Doğuda Küba'dan Uhud dağına kadar Yahudi köyleri uzanmaktadır. Batı kesiminde, çok kesif bir tarzda-kümelenmemek-îe beraber, bahçeler ve ağaçlıklar yer almaktadır. Arazi tam mânasiyle münbit olmayıp, şartlar o gün-lerde bile çok iyi olamazdı. Bugünkü kalenin kuzey surları üzerinde tam Şam kapısının batısında Benu Sâide kabilesinin toplantı odası* bulunmaktaydı kî bu, Benû Sâide kabilesinin burada yaşadığını gösterir. Kuzey batıda Mecidî kapısı haricinde çok eski bahçeler vardır ki, Hz. Peygamber (S.AJ zamanına ait birçok hâtırayı nefsinde taşımaktadır. Kuzeye doğru bir düzine kadar kuyu burada yapılan bir umumi hastahane inşaatı sırasında, temel kazılırken keşfedilmiştir. Buradan biraz doğu istikametinde doğrulacak olursak» Sal' dağının tam tepesinde Benû Haram kabilesinden zamanımıza kadar kalan mezarlıkları görürüz; bu da açıkça gösteriyor ki bu kabiîe, bu istikamette ikamet etmekteydi. Medine'nin tamamen batısında Vadi el-Aqîq'in nehir yatağı boyunca bilhassa kuzey batı tarafında ve aynı zamanda tarihî bir kuyu olan Bi'ru Ru'ma'nın altına düşen yerde ve Kıbleteyn Camiinin en güneyinde birçok bahçe ve bostanlar yer almaktadır. Bi'ru Ru'ma ve bununla sulanan etrafdaki arazî esasında bir şahsa aitti. Sonradan üçüncü Halife olan Hz. Osman, Hz. Peygamber (S.A.) in ısrarlı talebi üzerine burayı satın almış ve gayet iyi bilindiği gibi, burayı umumun istifadesine olmak üzere terk etmiş (hubus), yani vakıf haline getirmişti.
86. Şimdi görüyoruz ki, kuzey ciheti, tam bir açık arazi manzarasındadır. Beyaz renkli, tuzlu bir arazî olan bu kısım bugün bile her ne çeşit olursa olsun, hiçbir ziraat çeşidine elverişli değildir. Medine şehri, diğer kesimlere nazaran bu mıntakadan daha çok zarar görebilirdi.[130]
87. Yukarıda da zikrettiğimiz gibi, Medine'nin güneyi tepelik ve lâv kütleleri ile kaplı idi; münakalât derin vadiler ve boğazlar vasıtasile yapılıyordu. Bu istikametten gelip Kubâ yakınından geçerek şehre giren yolun büyük kervanlar tarafından istimal edildiği, kullanılmasının arzettiği müşkülât dolayısiy-le hiç rivayet edilmemiştir. Bazı kimseler bu yolu ancak bazı kat'î ve âcil ihtiyaçlar vukuunda kullanmışlardır. Gördüğümüz gibi, Hz. Peygamber (S.A.) de hicreti sırasında emniyet sâikiyle bu yoldan geçmiştir; önce Küba'ya uğramış ve sonra Medine'ye girmiştir. Fakat, büyük bir orduya ait atlar vesaîr nakliye hayvanları için bu yol kullanılamazdı. Bundan başka Uhucl harbi sırasında, kızgın bir güneş ortalığı kavuruyor ve sıcak sebebiyle kızgın hale gelen lâv tabakaları, yolcular ve hayvanlar için sıkıntıyı büsbütün arttırıyordu. Ayrıca develer, asla kayalık araziden hoşlanmazlar. Lâv tabakalariyle kaplı ova Medine'yi üç cihetten, doğudan, güneyden ve batıdan çevirmektedir. Sadece kuzey arazisi, bu yapıda değildir. Anlaşıldığına göre emniyet mülâha-zasiyle evler, lâvlı arazide inşa edilmişti. Bu bölgelerde de hiç bir nebat yetiştirmek mümkün olmuyordu. Bir ordu karargâh kuracağı yerde evvelâ mer'a arar; bu da arzettiğimiz kesimde mevcut değildi. Herhangi bir ordunun böyle bir lâvlik arazîden geçtiğini düşünsek bile, onu savaş alanı olarak seçeceği akla bile getirilemez. Şurası düşünülmelidir ki, Enbâ-riye kapısı ve buraya güneyden ulaşan yol, nisbeten yeni bir yoldur; ancak üç yüz senelik bir maziye sahiptir. Eminiz ki, eski devirlerde güneyden gelen kervanlar, Zu'1-Huleyfe'de tevakkuf ediyorlar ve sonra Vadiy'ül-Aqîq'a girip Medine'yi sağda bırakarak kuzeye doğru çıkıyorlar, Zağabe'nin iltisak noktasında dönüp Medine'ye iniyorlardı. Mezkûr vadide nehir yatağının yumuşak kumlarla kaplı yüzü develerin sevdiği bir şeydir.
88. İşte, Mekke ordusunu Medine'den öte ve hasımlarından emniyetçe uzak bir mesafede karargâh kurmaya zorlayan arazinin tabiî mania ve ânzala-rı bunlardan ibarettir. Mekkeliler, yirmi günlük hızlı ve devamlı bir yürüyüşten sonra, ölü denecek derecede yorgun bir halde gelmişlerdi. Gerek asker ve gerekse hayvanlarının yorgunluklarını almaya çalı-şıyırlardı. Zağâbe denen yerde hem su, hem de bir mer'a vardır. Mekkeliler zaferden o kadar emindiler ki, dönüş yollarım emniyete almayı akıllarına bile getiremediler.[131]
Uhud Dağı Arazisinin Tayin Ve Tavsifi:
89. Evvelce de arzedildiği gibi, Uhud Dağı Medine'nin kuzeyinde olup, doğu - batı istikametinde düz bir hat üzerinde 4-5 kilometre kadar bir mesafeye uzanmaktadır. Bu uzunluğun tam ortasında şehrin karşısına isabet eden yerde, yarım daire şeklinde ve at nah biçiminde tabiî bir girinti, içerleklik vardı. Binlerce kişiyi istiap edecek kadar genişliktedir. Bu yerin daha içlerinde dar bir boğazla girilen içerlek, daha küçük bir mahal vardı. Uhud'un güneyinde Vadiy'ül-Qanât suyu akmaktadır. Bu suyun da güneyinde Ayneyn tepesi yahut Cebel'ür-Rummât (Okçular Tepesi) bulunmaktadır; bu tepe, Uhud harbi sırasında Hz. Peygamber (S.A.) tarafından okçuların burada vazifelendirilmesi sebebiyle bu ismi almıştır. Vadiy'ül-Qanât'm kuzeyinde geniş girintinin ilersin-de iki su menbaı vardır ki, muhtemelen Ayneyn (îki kaynak) tepesi, ismini bunlardan almıştır.[132]
Müslümanların Hazırlığı Düşmanın Çıkardığı 3000 Askere Mukabil, Sadece 700 Erden İbaretti:
90. Kureys ordusu Zu'1-Huleyfe mevkiine gelin-ce, Müslüman casuslar yürüyüş halindeki askerler arasına katıldılar ve ancak düşman Uhud'un Batısında Zağâbe'de durup karargâh kurdukları vakit dönüp Hz. Peygambere (S.A.) gördüklerini anlattılar. [133] Hz. Peygamber (S.A,) şahsen şehri bizzat içinden müdafaa etmeye, «onu sokaklarında çarpışarak korumaya» karar vermişti. Bir celse akdedildi ve genç subaylarının velvele ve ısrarlı talepleri üzerine, kendi kararını değiştirerek şehirden çıkıp muharebeyi açık arazide kabul etmeye karar verdi [134] Gönüllülerin, Uhud'un güney batısında «Şeyheyn» denilen çifte hisarlar [135] önünde toplanmalarım emretti. Burada toplanan askerlerini her zaman olduğu gibi teftiş etti ve çok genç yaşta olanlar ile işe yaramazları ayırdı.[136] Bu arada, önemli miktarda kadın gönüllülerin de mevcut olduğunu görüyoruz. Buhari'nin uzun uzadıya anlattığı gibi (56 : 65-67), Hz. Peygamberin (S.A.) eni genç zevcesi Ümm'ül-Mü'minin Hz. Ayşe, gönüllü olarak çalışıp yaralılara hastabakıcıhk etmiş, susamış olanlara su taşımış ve çeşitli diğer hizmetlerde bulunmuştur. Ez-Zuhri'nin naklettiğine göre, Me-dineli Müslümanlar Hz. Peygambere (S.A.), Yahudi kabilelerini acaba şehrin müdafaasında yardıma çağırıp çağırmayacağını sorduklarında Hz. Peygamber (S.A.), «Bu yardıma katiyyen muhtaç değiliz» diye cevap vermiştir" [137] Diğer rivayetlere göre, başlarında meşhur münafık İbn Ubeyy olduğu halde Benû Qay-nuqâ kabilesine mensup altı yüz kadar Yahudi, Hz. Peygambere (S.A.) yardım etmek üzere geldiler; fakat Hz. Peygamber (S.A.) dedi ki: «Biz onlara asla muhtaç değiliz; biz inanmayanları inanmayanlara karşı yardımcı olarak kabul etmeyiz». [138] Burada biraz tuhaflık vardır; çünkü Benû Qaynuqâ Yahudi kabilesi daha önceleri şehirden tardedilmişlerdi; heı-neyse, bu mevzua ilerde tekrar temas edeceğiz. Yuvarlak bir hesapla Müslüman gönüllüler bin kadar olmuşlardı. Sonradan mezkûr îbn Ubeyy'in tesirinde kalarak üç yüz kadar münafık^ harp sahasından son dakikada firar etmişler, bunun için de boş ve asılsız bir bahane ileri sürmüşlerdi. Görüldüğü gibi, geriye Hz. Peygamberin (S.A.) idaresinde yedi yüz kadar erden müteşekikl bir kuvvet kalıyordu-, îslâm ordusu, kendinden dört misli bir ordu ile çarpışmaya çıkmıştı. Bu yedi yüz kadar askerden, sadece yüz kadarında zırhlı elbiseler vardı (Şe'mi, aynı yerde). Bir rivayete nazaran, islâm ordusunda yalnız iki at vardı, biri Hz. Peygambere (S.A.) ve diğeri Ebû Burde'ye aitti". [139] Şu husus pek sarih değildir : Halid ibn Velîd kumandasındaki düşman süvari birliklerine at üstünde karşı koyan ez-Zübeyr'ubn'ul-Avvâm, acaba Hz. Peygamberin (S.A.) atına veya kendi mâlik olduğu ata mı binmiştir veyahut da, acaba önce Müslümanların çıkarmadıkları, şehirde bıraktıkları fakat düşmanın kuvvetli bir süvari birliğine sahip olduğunu gördükleri zaman getirdikleri veyahut da düşmandan zaptettikleri ve kendi kumandasına verdikleri atlarla mı döğüşmüş-tür? Bu durum kaynaklarda sarih olarak gösterilmemiştir.[140]
91. Düşmana gelince: Kureyşliler topladıkları çeyrek milyon dirhemi boş yere sarfetmemişlerdi. Orduda «paraları peşin ödenmiş ücretli askerler» vardı ki, diğer bedevi kabilelerden sağlanan mühim bir miktardan ayrı bunun iki bini sadece Ehâbîş'lerden temin edilmişti1 [141] Kureyşlilerin topladıkları muhâriblerin yekunu cem'an 3000'i buluyordu; bunun 700'ü zırhlı elbiseler takınmış ve 200'ü süvari kuvveti idi. [142] Süvariler ikiye ayrılarak sağ ve sol kanatlarda vazifelendirilmiş ve bu iki kuvvete de ayrı ayrı kumandanlar tayin edilmişti ki bunlar, Hâlid ve İkrime'dir (Zikri geçen eser, aynı yerde).[143]
Hz. Peygamber (S.A.) Harp Vaziyeti Alıyor:
92. Düşmanın muvasalat ettiği günün gecesi, Hz. Peygamber (S.A.) hâlâ şehirden henüz çıkmadığı sırada, şehir va bilhassa Hz. Peygamberin (S.A.) evi bütün gece devriyelerle muhafaza ve emniyet altında bulunduruldu. [144] O gün Şeyheynin çifte hisarları yanında içtimâ ve teftişten sonra Hz. Peygamber (S.A.) geceyi açık arazide, yani karargâhta geçirdi. Elli kadar muhafız askeri, başlarında Muhammed'ubn Mes-leme olduğu halde, bütün gece karargâh civarında devriye vazifesinde bulunarak mahalli emniyet altında bulundurdular. [145] Ertesi sabah Hz. Peygamber (S.A.) Uhud dağındaki mezkûr içerlekliğe yürüdü ve burada harp vaziyetine geçti; karargâhını bir boğazla girilen mezkûr ikinci içerleklikte kurdu. Harbi geniş olan dış içerleklikte kabul etmeye karar vermişti, hazırlık ve tavırlarını buna göre ayarladı. Abdullah'ibn Cubeyr'in kumandası altında elli muharipten müteşekkil bir okçu müfrezesini Ayneyn tepesinde vaziyet almak üzere gönderdi; bunlar ez-Zübeyr'in reisliğinde küçük bir süvari birliği ile teşriki mesâi edeyüşe kalktılar. Düşman ordusu kumandanı Ebû Süf-yân idi. Kadınlar tanburinlerle onları harbe teşvik ediyorlar ve bu arada intikam türküleri söylüyorlardı. Süvari kuvvetlerinin diğer yarısı Hâlid' ubn Velîd kumandasında arkadan dolaşıp İslâm ordusunun gerilerine sarkmak üzere, harekete geçmişti.[146]
Ayneyn Tepesinin O Zamanki Tabiî Teşekkülü Hakkında Bir Tahmin:
96. Ayneyn tepesi ile Uhud dağı arası o kadar geniştir ki, buradan bir süvari kıtası kolaylıkla Ay-neyn'deki okçulardan hiç bir isabet almadan geçip gidebilir. Aynı zamanda îslâm süvari birlikleri o kadar azlıktılar ki, bu geçitte düşmanı durdurmaktan pek uzak idiler, işte, bu müşkülât şimdi bir tahmin ile bertaraf edilebilir. Uhud'un altına isabet eden yerdeki bayirın diklik ve meyli, herhalde o zaman şimdiki gibi alçak değildi; çünkü on dört asırdan beri Vadiy'ül-Qanât suyunun devamlı surette taşmasiyle bir mania teşkil eden bu bayır, eski dikliğinden kaybetmiş olabilir. Hattâ bu su basmaları bir defasında Hz. Hamza'nın mezarına kadar gelmiş ve bu tehlike
üzerine esas yeri değiştirilerek bugünkü mahalline nakledilmişti. Keza bu bölge taşları yapılar için alınmıştır. Tâifden itibaren başlayan Vadîy'ül-Vac'cın bir devamı olan Vadiy'ül-Qanât, büyük tabiî değişikliklere mâruz kalmış olsa gerekir. 1939 yılında bu suyun üzerinde Ayneyn tepesi batısında herhangi bir köprüye raslamadım; halbuki, 1947'den evvelki senelerde vuku bulan su baskınlarıyla, üzerinde kaplı kumların sürüklenip götürülmesi neticesi, ortaya çok eski yapıda bir köprü çıkmıştı. Binalara gelince, Türklerin buraları terketmelerinden sonra yerle bir edilmiş olan büyük cami ve Hz. Hamza'nın mezarı, Ayneyn tepesi üzerindeki müteaddit evler, polis için bir düzine resmî hükümet dairesi ve memur aileleri için evler ve harp sahası civarında kurulmuş olan sair çeşitli binalar epey miktar taş ve toprağa ihtiyaç göstermişlerdir. İşte, tahminimize göre, eski devirlerde Ayneyn tepesi ve Uhud arasındaki bayır, süvarilerin geçmelerine mâni teşkil edecek kadar dik idi. Bu yüzden, düşman Ayneyn tepesine yakın geçmeye mecbur olmuş ve bu suretle de burada yerleşmiş olan okçulara hedef teşkil etmişlerdin Yumuşak topraktan çıkan iki kaynak sebebiyle, o zamanlar buralarda bulunan bahçeler ve hurma koruluklarının ve mu-tad üzere bu bahçeleri birbirinden ayıran ara duvarlarının şimdi açık olan bu arazide vaktiyle ayrı bir mania teşkil etmiş olması da mümkündür. Harpte cereyan ettiği nakledilen bazı durumlar bu fikrimizi teyid etmektedir. Ebû Ducâne'nin kahramanı olduğu vak'a, herkes tarafından bilinir: Hz. peygamberin (S.A.) kendi kılıcını en iyi muharibe verilmek üzere ortaya koyması, Hz. Ömer ve ez-Zübeyr de dahil, bir-çok kimsenin bu şerefi reddetmeleri ve Ebû Ducâne'nin «onunla ölene kadar çarpışması» vaadinde bulunarak nasıl kılıcı aldığı, bunlar hep bilinir.
97. Tarihçilerden bazıları [147], Ebû Ducâne'nin irticalen söylemiş olduğu bu vak'a ile ilgili bir şiirini naklederler; sevinç ve iftiharla söylediği bu şiirinden bir çift mısraın tercümesi şudur:
«Ben, sevgili Peygamberi ils ahde girmiş bir kimseyim, Hurma korulukları yakınında, tepenin eteğinde olduğumuz zaman»
Eu miradaki «Hurma korulukları» kelimelerine dikkat edilmesi gerekmektedir.[148]
Harp Harekâtı: Karşılıklı Tabiyeler Ve Harbin İlk Safhasında Düşmanın Mağlûbiyeti:
98. Kureyşliler, bütün kuvvetleriyle Zağâbe'de-ki karargâhlarından hareketle Uhud'a gelince, bugünkü batı tarafında bulunan şehitliğin yakınında Müslüman ordusu ile karşılaştılar. Fakat, Hâlid'in kumandasındaki düşman süvari kıtasının acaba Ayneyn tepesi doğusundan Müslüman ordusu arkasına sarkması nasıl oldu? Acaba harp sahasına iki yüz metre kalaya kadar gelip, sonra onlardan ayrılıp hemen çark ederek Ayneyn tepesinin öbür tarafına mı dolaştılar? Her ne ise, fakat bu kuvvetin burada gözükmesi, kuvvetlerinden bir kısmını tehlikeyi önlemek için buraya çevirmeye kadir olan Müslümanlar için bir şaşkınlık vesilesi teşkil etmedi. Bazı kimseler Uhud dağının arkasından bir geçit olduğunu ve bunun doğruca, Hz. -Peygamberin (S.A.) karargâhını kurduğu harp sahasının hemen bitişiğinde dar bir boğazla girilen iç mahfuz girintiye açıldığını ileri sürmüşlerdir. J932 ve tekrar 1939'da ayrı ayrı olmak üzere günlerce ve saatlerce bu araziyi dolaştım, kayalara tırmandım, şuna emniyet getirdim ki, bir süvari kıtasının bu cihetten geçip gitmesine imkân yoktur. 1946-47'de bütün bu dağ mıntakasını ihtiva eden muhiti tekrar tetkik ettim, kendi kendime yeniden kanaat getirdim ki, Uhud'un kuzeyi değil bir atın, bir insanın bile geçmesine müsaade etmeyecek kadar dik, yalçın kayalarla kaplı bir havalidir ve geçit olabilecek bir yola sahip değildir. Şimdi, bir tek imkân kalıyor ki, o da Hâlid'in bir süvari kıtası için fazla sayılmayacak on kilometrelik bir mesafeyi, Karargâhlarından hemen kuzeye saparak, Uhud dağının arkasını dört nala aşıp öte taraftan Ayneyn tepesi doğusundan Müslüman ordusu gerilerine sarkması ihtimalidir. Şayet Hâlid Mekkeli esas kuvvetlerle beraber gelmişse, onun Uhud'un kuzeyinden dolanıp kendi ordusuna nisbetle takriben dört kilometre kadar fazla bir mesafe katetmesi icap etmektedir. Bu işi başarma, bu derece mühim bir vazife ile yüklenmiş bir süvari birliği için güç bir şey değildir. Aksi halde, Ayneyn tepesine «okçular tepesi» denmesi izahsız kalır ve biz hemen «niçin iç girintinin dar boğazına rastlayan veya Uhud'un herhangi bir diğer tepesine bu isim verilmedi» diye bir. sual sorabiliriz,
99. Harbin ilk safhası Kureyşlilerin ana kuvvetlerinin veya öncülerinin mağlûbiyeti ile sona erdi. Hâlid'in süvarileri ise, muhtelif hücumlar yaptılar ve her defasında da Müslüman atlılar ile Ayneyn'-deki okçuların işbirliği neticesi muvaffakiyetle püskürtüldüler. İşte o sırada herkes ganâimden ne ka-pabilirse onu yağma ile meşgul olmaya başladı [149], Müslüman okçular vazifeli bulundukları yerleri boş bıraktıkları zaman, harp henüz sona ermemişti. Kumandanlarının herhangi bir yağma ve ganimet toplama hareketine katılmamalarına dair sert ve kat'î ihtarına rağmen harbin sona erdiğini zannederek yağmaya başlamışlardı. Okçuların kumandanı, yedi veya sekiz askerle birlikte mevkilerinde kalmışlardı ki, bu sırada Hâlid tekrar hücuma teşebbüs etti. Bu de-'asında kolay bir zafer kazanarak harp sahasına, ya-m Müslüman ordusunun arkasına sarkmış oldu.[150]
100. Buradaki Müslümanlar bu darbeyi beklemiyorlardı. Bu sefer düşman atlılarının müthiş yüklenişlerine karşı koyabilmek için durup geri döndüler. Bu sırada harp sahasından çekilmekte olan Ku-reyşliler, ana kuvvetin artık takip edilmediğini görerek onlar da durdular ve yeniden tertip ve nizâma girdiler. Müslümanlar iki taraftan da geri çekilmişlerdi, ne zaman ki düşman okçularından biri, «Hz. Peygamberi (S.A.) vurup öldürdüğünü» haykırması (öyle anlaşılıyor ki, Hz. Peygamberin (S.A.) evvelce de söylediğimiz gibi zırhlı elbisesini başkasımnki ile değiş tokuş etmesi bu okçuyu yanıltmış olacak) ve bu haberin de ordu içinde yayılmasından sonra, Müslüman askerler ümitsizliğe kapıldılar ve her bir istikamette dağılıp kaçıştılar.[151]
101. Yetmiş Müslüman şehid düştü; buna mukabil, düşmandan yirmi üç silâhlı öldürülmüştü [152] ki, anlaşılan bunların çoğu harbin ilk safhasında katledilmişlerdir.[153]
Hz. Peygamberin (S.A.) Yaralanması Ve Etrafındakiler Tarafından Korunması:
102. Burada, bazı küçük teferruatın kaydedilmesi gerekmektedir.
103. Hz. Peygamberin Medine'de içtimâ, teftiş gibi işlerle meşgul olduğu son iki günde müstakbel harp sahası düşman keşif kıtaları istihkâm ve ağır birlikleri tarafından mâhialandırılmıştı. Ebû Âmir'ur-Râhib [154] isimli Medineli bir Hıristiyan papaz evvelden Mekke'ye hicret etmiş ve bura halkını Müslüraanla ra karşı kıtale teşvik ve teşci işine iştirak etmişti. Şimdi de kendisiyle beraber elli kadar arkadaşı Ku-reyş ordusu içinde yer almış, Uhud'a kadar gelmişti. Tarihî kaynaklarda şu malûmat veriliyor ki bu rahip, harbin cereyan edeceği bu sahada birçok çukurlar açmış ve onları başarı ile kamufle etmişti ki, işte harbin son safhasında bunlardan birine Hz. Peygamber (S.AJ düşmüş bulunuyordu.[155]
104. Uhud harp sahası taşlık ve molozluktur. Harbin son safhasında düşman, dağılan Müslüman askerler üzerine bunları yağdırmaya başlamıştı. Bazılarının sırtlarından yaralanmalarına mukabil, Hz. Peygamber (S.A.) yüzünden isabet almış, gelen taş ön dişlerini incitmişti; giymiş olduğu zırhlı elbisenin demir halkaları derin surette yüzüne batmış ve buraya takılıp kalmıştı. Ashabdan biri bunu görüp dişleri ile bunları çıkarmak isterken, kendi dişini kırdı, fakat bu halkaları da Hz. Peygamberin (S.A.) yüzüne batmış olduğu yerlerinden (kemikten) söküp çıkarmaya muvaffak olamamıştı. [156] Daha sonraları, Hz. Peygamber '(S.A.) günlük ibâdeti için abdesü sargılar içinde almakta bir müddet devam etmiştir.[157]
105. Hakikaten iman sahibi küçük bir muhafız birliği, Hazreti Peygamberi (S.A.) sonuna kadar yalnız bırakmadı, onu muvaffakiyetle korudu. Bunlardan bir çoğu, bu asil ve mukaddes vazife uğrunda hayatlarını feda ettiler. Bu-muhafaza vazifesine Umm 'Umâre adındaki bir sahâbî kadın da katılmış, onun yaptığı bu hareket Hz. Peygamberin (S.A.) medh ve senasına mazhar olmuştur'.[158]
106. Hz. Peygamber, birkaç mü'minin yardımiy-le düşman safındaki mezkûr Ebû Âmir tarafından kazılmış olan, içine düştüğü çukurdan çıkmaya muvaffak oldu ve Uhud dağında bir mağaraya doğru tırmandı . [159] Bu mağara, Uhud dağının yarım daire şeklindeki boşluğunun doğu tarafına isabet etmektedir; bir insanın rahatça uzanabilmesine yetecek kadar büyüklükte ve düşman atîş mesafesinden uzakta bulunuyordu.
107. Müslümanların mukavemeti kırılır kırılmaz, düşman son derece sevinç ve neşeye kapıldı. Mekke-lilerin kumandanı Ebû Süfyân'ın karısı Hind, Hz. Peygamberin (S.A.) amcalarından biri olan ve çarpışmada şehit düşen Hz. Hamza'mn cesedini yardı ve ciğerini sökerek Bedr savaşında Hz. Hamza ile teke tek döğüşüp neticede mağlûp olarak ölen babasının ve ayrıca amcasının ve oğlunun intikamım alabilmek için bunu parça parça edip yutmaya başladı.[160]
Ehâbişli Bir Kadının Harp Sahasında Yere Düşen Mekke Ordusu Sancağını Kapıp, Onu Sonuna Kadar Ayakta Tutması:
108. Şüphesiz, son olarak verdiğimiz vak'adan daha asil hâdiseler de cereyan etmiştir. Harbin ilk safhasında Müslümanlar tarafından birçok Mekkeli bayraktar birbiri arkasına öldürüldü ve düşman sancağı uzun müddet yerlerde süründürüldü; kimse, onu tekrar dikmeye cesaret edemiyordu. Fakat Mekkeli bir kadın olan Amra bint Alqamat'il-Hârisî (Mekke-lilerin müttefiki Ehâbiş kabilesine mensup) onu yerden kaptığı gibi dikti ve ölene kadar muzafferâne bu vazifesinden ayrılmadı. Bu hâdise, sonraları Müslüman şairlerinden Hassân'ubn Sâbit'in hiciv şiirlerinde işlediği bir konu olacaktır, Kureyşilere yardım için gelen fakat daha başlangıçta dönüp kaçan Ehâbîş kabilesine dâir yazdığı, kadınlarının erkeklerinden daha kahraman olduğunu gösteren bir hicviyesinde şöyle bir nükte düşürmektedir:
«Hârisılerin kızı orada olmasaydı, onlar (Ehâbiş-ler) esirler ;gibi pazarlarda satılırdı.»[161]
109. Bu fırsattan istifade edip bir müslümandan intikam almak gayesiyle onu öldüren bir münafık, sonra muhakeme edildi, mücrim olduğu tahakkuk edince, Hz. Peygamber (S.A.) tarafından ölüme mahkûm edildi.[162]
110. Bir diğer vak'ada da bir Müslüman diğer bir Müsîümanı yanlışlıkla öldürmüştü. Bu halde diyet (kan ücreti) ödenmeliydi. Maktulün oğlu Huzeyfet'ubn'ul-Yemân, «Allah rızası için» bundan ahval ü şartın hususiyetini nazarı itibara alarak, feragat etmişti". [163] İhtimaldir ki yaşı ilerlemiş olan bu zât, harbin gürültü patırdısı arasında parolayı yâ hatırlayama-mıştır, veya esasen bilmemekteydi; bu zât harp sahasına sonradan gelmiş olduğundan, arkadaşları tarafından tanınmamış, olabilir.[164]
Harbin Sonu:
111. Yavaş yavaş, Hz, Peygamberin IS.A.) sağ ve salim olduğu haberi etrafa yayıldı ve Müslümanlar tekrar onun etrafında toplanmaya başladılar. Bir kısım düşman mağaraya doğru tırmanmak isteyince, sayıları epey yüksek olan Müslümanlar yukarıdan düşman üzerine taşlar atmak suretiyle şiddetle karşı koydular. Düşmanda bu vaziyetten Hz. Peygamberin (S.A.) orada olduğuna dâir hiç bir şüphe uyanma-' mıştı. Daha fazla da • ısrar etmeyerek çekilmişlerdi. Düşman ordusu kumandanı Ebû Süfyân, anlaşılan ordusuna karargâha dönmek hususunda kat'î emirler verdikten sonra harp sahasında son bir defa daha dolaştı ve Hz. Peygamber (S.A.) hakkında bazı emareler tesbit etmeye çalıştı. Harp sahasında durmadan meydan okuyarak bağırıyordu. Fakat, Hz. Peygamber (S.A.) cevap vermemelerini arkadaşlarına emretti. Ancak vaktâ ki Ebû Süfyân, Hz. Peygamber (S.A.) hakkında hakaretamiz sözler sarfetti, o sırada Hz. Peygamber1 (S.A.) tarafında olan Hz. Ömer ortaya çıktı ve aralarında tarihen meşhur şu söz düellosu cereyan etti.[165]
Ebû Süfyân — «Hübelin» (şanı) yüce olsun. Ömer ibn Hattâb — Allah yücedir ve uludur!
— Bizim Hübelimiz var, sizin ise yok!
— Allah bizim (sevgili) dostumuz (Mevlâ-mız) dır. Sizin ise değil!
— Ey Ömer! Bana hakikati söyle! Muhammedi (S.A.) öldürdüğünü iddia eden Kamİ'e'den çok, sana itimad ederim, bu iddiası doğru mu?
— Ey Allanın düşmanı! Hz. Peygamber (S.A.) ve Ebû Bekr hayattadır ve şimdi senin dediklerini işitip (imlemektedirler.
— Uhud, Bedr'e mukabildir (Onun intikamıdır); Hanzele, Hanzele'ye mukabildir".[166]
— Evet! Fakat bizim şehidlerimiz Cennette, sizinkiler ise Cehennemdedirler.
112. Kureyşliler, artık tamamen karargâhlarına çekilmişlerdi. Kumandanları bu söz kavgasından sonra, adamlarını çağırıp Müslümanların bu son mukavemet birliğine hücum etmeleri için emir vermedi veya veremedi ve dönüş için onları takip etti.
113. Hz. Peygamber (S.A.) onların bu şüpheli çekilişlerinden kuşkulanmıştı. Onların müdafaa tedbirleri alınmamış olan Medine şehrini zaptetmeye hazırlandıklarını zannediyordu. Yaralarına rağmen, hemen mümkün olduğu kadar işe yarar güçlü adamlarından bir avuç kuvvet tertip ve teşkil etti; gayesi şehri müdafaa idi. Müslüman istihbarat askerleri düşman karargâhı hakkında bazı haberler getirmişlerdi; bunlara göre Kureyşliler, develerine biniyorlar, atlar isi; sırtları çıplak olarak bunların yanı başlarında yedekte bırakılıyordu. Hz. Peygamber dedi ki: «Bu hal, onların hemen yeni bir harbe tutuşmak değil de, memleketlerine dönmek üzere uzun bir yolculuk niyetinfle olduklarını gösterir.[167]
114. Fakat Hz. Peygamberin (S.A.) gönlü hâlâ rahat edememişti. Düşmanın pek yakında bu dönüşten vaz geçip tekrar Medine üzerine hücuma geçeceğini ve elde ettikleri muvaffakiyeti tamama erdireceklerini zannediyordu; haklıydı da. Hz. Peygamber (S.A.) düşmanın arkasından epey bir müddet yürüdü; hattâ bazı ileri keşif kolları çıkardı. Bunlardan ikisi esir edilmiş ve düşman tarafından şehid edilmişlerdi". [168] Fakat bunlardan bazıları, düşman üzerinde, Hz. Peygamberin (S.A.) ordusunu yeniden tertip ve teşkil ettiği, hattâ Uhud'da karşılaştıkları Müslüman ordusundan daha kuvvetli bir ordu ile tekrar karşılarına çıkmak istediği zehabını uyandırmaya muvaffak oldular. Düşmanın mukabil blöfü ise Müslümanlar üzerinde hiç bir tesir icra etmemiş oluyordu. Hz. Peygamber (S.A.) Medine'den le kilometre mesafedeki Hamrâ'ül-Esed mıntıkasında Vadi Aqîq üzerinde Zul-Huleyfe'nin solunda otağ kurdu ve bütün bir gece askerlerine beş bin kadar ateşi mütemadiyen yakmalarını emretti. [169] Birkaç gün sonra, artık düşmanın tekrar dönmesine imkân olmadığı anlaşılınca Medine'ye dönüş için yürüyüşe geçti".[170]
115. İbn Sa'd [171] bize, Hz. Peygamberin (S.A.) Uhud harbinden sonra, düşmanın peşinden takibe çıkmazdan evvel, evinin himaye ve müdafaası için muhafız kuvvetleri ayırıp vazifelendirdiğine dair kafi malûmat vermektedir. İbn Kesir [172] ise, bütün teferruatına varıncaya kadar Hz. Peygamberin (S.A.) Uhud'da Ensârİlerin sancağı altında nasıl düşman karşısında vaziyet aldığını ve birçok kumandanına, düşmana karşı koymak üzere muhtelif istikametlere doğru harekâta kalkmaları hususunda nasıl emirler verdiğine dair bol bilgi vermektedir.[173]
4- HENDEK SAVAŞI
(Hicrî 5. Yıl, 8-29 Şevval / M. 3-24 Ocak, 627)
Hayfoer Şehri Yahudilerinin, Medineli Müslümanlara Âit Kervanların Yollarını Kesmeleri:
116. Hendek; Ahzâb, Hisar gibi çeşitli adlarla yâd edilen Hz. Peygamberin (S.A.) bu savaşı, Resû-lullah zamanının mühim bir muharebesidir. Hicri beşinci yılda (M. 626) cereyan ettiğine göre, Uhud harbinden iki yıl sonra vuku bulmuştur. Bu hâdisenin şiddet ve ciddiyeti Kur'ân-ı Kerim'de şu heyecan veren âyetlerle teyid edilmektedir :
O vakit onlar üstünüzden, altınızdan size gelmişlerdi. O zaman gözler yılmış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı ve siz Allaha karşı türlü zanlarda bulunuyordunuz.» «İşte orada mü'minler imtihana uğratılmışlardı. Şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.» (K , 33/10-11).
117. Kureyşliler, Uhud'da muvaffak olmuşlardı; bununla beraber, kendi kervan emniyetlerini temin edecek tarzda bütün Medine .garnizonlarını topraklarına ilâve edip, dağılan Müslümanların son askerî mukavemetlerini de kırarak bu zaferlerini bir sonuca bağlıyamadılar. Netice şudur ki, Kureyşli askerlerin harp sahasını terklerini müteakib Müslümanlar* hemen eski harp durumlarını kazanmış ve müteakip aylarda ise, daha islâh edilmiş hâle bile gelmişlerdi. O kadar ki, daha sonraları Müslümanların doğuda Bi'r Ma'ûna ve Zât'ür-Riqâ'. (ikisi de Necd sahrasın-dadır) ve kuzeyde Dûmet'ül-Cendel'e [174] yaptıkları askerî seferler şaşmaz bir tarzda bize onların gün geçtikçe genişleyen nüfuz sahalarını göstermektedir. Bunlar sadece kuzeyde Mısır ve Suriye ulaştırma yolları üzerinde değil, aynı zamanda kuzey doğuda Irak kervan yo]u üzerinde bulunan mahallerdi. Bu suretle Mekkelilerin kervanlarına bütün yollar artık büsbütün kapanmıştır.[175]
118. Mamafih Benü'n-Nadir Yahudi kabilesinin Medine'den sürülmesi, devlet merkezi dahilinde Müslümanların durumlarının kuvvetlenmesine sebep olduysa da hâriçte yeni yeni güçlükler doğurmuştur. Çünkü Yahudiler kuzeye hicret etmişler ve Vâdi'ul-Qurâ, Hayber vahası ve Suriye ticaret kervanları yolu üzerindeki diğer uğrak yerlerine yerleşmişlerdi. Bunlar, burada önce mahalli ve civar halkı Müslüman devleti aleyhine kışkırttılar ve kendileriyle birlikte hasmane hareketlerde bulunmaya teşvik ettiler-Böylece az bir zaman sonra, Dûmet'ul-Cendel hâkiminin bu havaliden Medine'ye giden kervanlara zararlı olduğunu görmekteyiz. [176] Aynı zamanda Gatafân kabilesi ile, Hayber havalisinin bir senelik hurma mahsulünün tamamını vermek mukabili, Medinelile-re karşı girişilen mücadelede karşılıklı yardımlaşmak için ittifak akdettiler. [177] Bundan başka Hayber Yahudi -lerinden Nadiriler, Mekkelileri tekrar Medinelilere karşı hücuma kalkmaları ve bunu bilhassa Gatafân ve Fezârelilerinki ile aynı zamana isabet ettirmek hususunda teşvik etmeye başladılar. [178] Son olarak calibi dikkat olması dolayısiyle belirtmek lâzımdır ki, kararlaştırılmakta olan Medine muhasarasına Hayber-liler, hassaten Nadiri Yahudileri, kendilerini iştirakten uzak tutuyorlar ve bu mücadeleye hiç bir askeri birlik göndermemeye çalışıyorlardı.[179]
(Tehlikeyi Tomurcukken Önleme) Gayesiyle Girişilen Benû Mustalık Harbi:
119. Düşmanın hakikî plânını izaha girişmeden evvel, onlar tarafında iş birliğine kalkmış müttefikler mevzuundaki bazı karanlık noktalan aydınlatmamız faydalı olacaktır.
120. Tarihçiler, umumiyetle, Mekkelilerden başka onların müttefikleri olarak Ehâbiş, Gatafân, Feza-re, Mürre, Eşcâ' ve Süleym kabilelerini zikrederler. Belâzurî buna Saqîfi de eklemek'tedir. [180] Kimse bu ittifak zincirine Benü Mustalik'in de dahil olduğundan şüphe etmemektedir. Şimdi, biz, bu sonuncuların niçin ve nasıl Hendek harbi ile alâkalı olduğunu göstereceğiz.
121. Mustalikiler, Huzâ'alılarm bir koludur; fakat bu kabilenin Hz. Peygamber (S.A.) ile evveldenberi müttefik diğer kollarından farklı olarak bunlar, Ehâbîş zümresinden bir kısmı teşkil etmekte ve aynı zamanda Mekkeli Kureyşîlerin müttefiki durumundaydılar. [181] Şurası bellidir ki, Hz. Peygamber (S.A.), yâ bu kabileden olan dostları veya bu kabile Müslümanları vasıtasiyle, Mustalikîlerin Medine'ye bir hücum için hazırlandıklarına dâir haberler elde etmişti ve tehlikeyi daha tomurcuk halindeyken koparmak gayesiyle onlara karşı âni bir sefer tertipledi; Hendek muhasaracılannm gelmelerinden iki ay evvel de onları bertaraf etmeye muvaffak oldu.
122. Tekrar edelim ki bu sefer, Hendek kuşatma harbinden tam iki ay evvel tahakkuk ettirilmiştir. Bildiğimiz gibi, tarihçilerin bir kısmı bu hâdiseyi H. 4., diğerleriyse 5. ve nihayet diğer bir kısım da H. 6. yıla isabet ettirirler. Fakat, Beyhaqî'nin de izah ettiği gibi [182] bütün bunlar bir hesaplama usuliyle alâkalı şeylerdir. Hz. Ömer'in ıslâhatından evvel Müslümanlar takvim yılını üç ayrı tarzda başlatmaktaydı lar: .1) Hicretten bir yıl evvelden başlatanlar, 2) Hicretten bir yıl sonra başlatanlar, nihayet 3) Hakiki hicret yılında başlatanlar. Bu üç grup da Şaban ayında müttefik idiler ki, bu Şaban hakikatte Hendek harbinin cereyan ettiği o yılın Şaban ayıdır.
123. Aşağıdaki şemayı tetkik edecek olursak her taraftan Medine'yi kuşatan düşmanın arzetüği tehlikenin ciddiyet ve önemi kendiliğinden anlaşılacaktır :
UL - CENDEl
MURRE VE EŞCÂ'
' BANÛ
4-* SULEvM 5AKÎF OAM
MUSTAL'K
MEKKE VE EHABIŞ
Hendek savaşı öncesi Medine üzerine saldıran düşman kuvvetleri ve geliş İstikametleri.[183]
İslâm Başşehri Olan Medine'nin Ortadan Kaldırılması İçin Yahudilerin Plânı Ve Tehlikeyi Önlemek Hususunda Peygamber (S.A)'in Hazırlıkları:
124. Dûmet'ul-Cendel hâkimi, Medine'ye gelen kervanlara karşı tecavüz hareketlerine başladığı zaman Hz. Peygamber (S.A.) bunu ciddiyetle karşıladi ve bizzat kendisi, bir askerî birliğin başında olduğu halde bu tehdit ile meşgul olmak gayesiyle yola çıktı. İbn Hişâm, bize eserinin 668. sayfasında naklettiği gibi, Hz. Peygamber (S.A.) Dûmet'ul-Cendel'e karşı olan bu seferinden tam yarı yolda iken geri dönmüştür. Bu yarım kalan sefer esnasında Gatafân* ve Fezâre kabileleri arazilerinden geçilmiştir. İşte bu sırada, Medine'ye karşı tertip edilmekte olan askerî komplonun pek yakın olduğunun öğrenilmesi mümkündür. Ve' belki de onlar bu hücum tasavvurlarını, Hz. Peygamber Medine şehrinden uzun bir sefer için gaybubet etmesi, yani Dûmet'ul-Cendel'e doğru yola çıkması sebebiyle öne almışlar ve hemen harekete geçmişlerdi. Her ne hal ise, düşman aynen evvelce Bedr'de olduğu gibi, yani Müslümanların tehdit ettiği kervan kaçıp kurtulduğu halde Bedr'de Müslümanlara karşı sefere devam edildiği gibi, bu defa da Hz. Peygamberin (S.A.) yarı yoldan dönmesi karşısında bile hazırlık ve plânlarında hiç bir değişiklik yapmamışlardır. Nitekim yine Hz. Peygamberin (S.A.) Mekke'deki gizli casusunun hazırlanan bu kıyam ve sui-kasd haberini Medine'ye ulaştırması mümkündür. Bu haber, her halde Hz. Peygamberin (S.A.) kumanda ettiği hâlen yolda bulunan orduya, onların bulunduk-iarı karargâha ulaştırılmış olacaktır. Hakikaten eş -Şe'mî'nin bize verdiği malûmata göre Kureyşlilerin bu hazırlıkları hakkındaki rapor, Huzâîler tarafından fevkalâde bir süratle tam dört günde Medine'ye ulaştırılmıştır (vasati olarak bu yol on iki günde alınır. )"[184]
125. Bana kalırsa bütün bunlar, Hayber Yahudileri tarafından kurnazca hazırlanmış fesat ve suikastlerden ibarettir. Onlar bu suretle Mekkelilerin muazzam kuvvetlerini Gutafânilerinki ile birleştirip hep birden Medine'ye saldırtmak ve diğer tarafdan da sadece bir avuç insanla Hz. Peygamberi (S.A.) Medine'den on beş gün mesafedeki Dûmet'ul-Cendel bölgesine çekmek istiyorlardı. İki ayrı ve kolay sefer tertiplemeye dayanan bu plân tahakkuk ederse, bir taşla iki kuş vuracaklar, hem İslâmın merkezi mahvedilip yerle bir edilecek, hem de Hz. Peygamber (S.A.) ortadan kaldırılacaktı. Girişilen Dûmet'ul-Cendel seferi bir tesadüf veya apayrı bir hâdise değil, Yahudiler tarafından tertip edilen bir oyunun diğer bir kısmıydı.
126. Her neyse, Hz., Peygamber acele geri döndü ve Medine'de bizzat müdafaa hazırlık ve tedbirleriyle meşgul olmaya başladı.
127. Uhud'da alınan dersten sonra, ittifakla şehrin bizzat dahilden müdafaa edilmesi kararına varıldı; muhasarada kalmak, açık arazide döğüşmeye tercih edilmişti. Muhafaza ve müdâfaayı daha kolay kılmak için bu İslâm şehrinin müsait ve uygun yerleri boyunca hendekler kazıldı. Müslüman tarihçiler umumiyetle bunun Selmân'ül-Fârisi'nin fikir ve mü-taleası üzerine yapıldığını söylerler. [185] Bununla beraber el-Vâqidî ve el-Maqrîzî tarafından mahfuz tutulmuş iki mektup vardır. Ebû Sufyan'm Hz. Peygamberden (S.A.) çarpışma yerine, harp sahasında ni-Çin birdenbire herkesi şaşırtan bir şekilde hendekler arkasına sığındığını ve hayretini ifade ederek bu yeni sevk'ul-ceyş usulünü kimden öğrendiğini müstehziyâne soran bir mektubu üzerine O, buna bir mektupla cevap verdi: «Allah bunu bana ilham etti»" [186] Bir «hendek» kazma fikrinin daha sonra ortaya çıktığını düşünmek insana makûl gelmektedir; işin başında Müslüman mahallelerin daracık sokakları ve gerek evleri ve gerekse bahçe ve bostanları birbirinden ayıran yüksek ve aşılması zor duvarları, düşman ilerleyişini durdurmaya yeterli sayılmıştı. Daha sonra, düşman tarafa dair alman haberler gitgide artan bir tehlikeyi bildirir bir mahiyet alıp da, Medine'ye karşı tertiplenen bu suikast'a «paralı askerler» olarak katılan kabilelerin sayısının gittikçe arttığı tesbit edilince Resûlullah, daha başka bir takım ek tedbirler alınmasının gerekliliğini düşünmüş olmalıdır. İşte bu noktada gerçekleştirilen istişâri toplantılardan birinde, .bir «hendek» kazılması fikri ortaya atılmıştır. Böylece Müslümanlar, önlerindeki iki - üç haftalık zaman aralığında fevkalâde emek ve gayret göstermişler ve düşman ufukta göründüğünde, bu kazı işini güçlükle ancak bitirebilmişlerdi.
128. Fakat, aynı zamanda Hz. Peygamber (S.A.) askerî ihtisas sahasında çok ileri ve bilhassa her iki tarafta da pek az kan akıtmak suretiyle düşmana galebe etme konusunda hasımlarından çok daha üstündü.[187]
Hendeklerin Kazılmasında Mühendislik İşi;
129. İslâmın başşehri Medine'nin etrafına hendekler kazılmasına karar verdiği vakit Hz. Peygamber, beraberinde gerek Mekkeli Muhacir MüslümanIar ve gerekse Ensârilerden arkadaşları olduğu halde, ata binmiş olarak araziyi tetkike çıktı. Gayeleri arazi hakkında bir fikir edinmek, sevk'ul-ceyş bakımından ehemmiyet arzeden noktalan tayin ve tesbit etmekti. [188] Mutad olduğu veçhile kadınların, çocukların, yiyecek ve içeceklerin, değerli eşyaların, otlak hayvanlarının şehirde bulunan yüzlerce kule ve hisarlarda toplanması ve Ordunun Sal' dağı eteklerinde karargâh kurması kararlaştırıldı. Keza, uzun ve derin bir hendeğin açılması lüzumu tespit edildi. Şehrin etrafında, bilhassa güneyde çok kesafet arzeden bahçeler vardı. Birçok bahçeler arasında mevcut geçitler ise çok dar ve zikzak bir haldeydi ki, düşman, buralardan yayılarak değil, ancak derin kol vaziyetinde geçebilirdi. Tabiatiyle, düşünülecek olursa, çok sayıda dahi olsa, böyle derin kolda gelen bir düşmanı küçük bir askeri müfreze kolayhkia durdrrabi-lir ve harekâtına mâni olabilir ve onları rahatlıkla bozguna uğratabilirdi. Doğu istikametinde, Benû Qu-rayza ve diğer Yahudilerin ikametgâhları vardı. Bu Yahudilerle münasebetler bir müddet muslihâna devam etmiştir. Geçen Bölümde de teferruatiyle izah ettiğimiz gibi, kuzey ciheti tamamen açık arazi ve batı tarafında da bazı genişlikler vardı.
130. İlk olarak, iki lâvlik araziyi birleştiren (N) biçiminde bir hendek kazılması kararlaştırıldı. Bu, kuzey doğuda Şeyheyn çifte hisarlarından başlıya-cak ve Mezâd denen yerde «Seniyyet'ül-Vedâ» tepesinin kuzey tarafına uğrayacak ve dönerek- Benû Ubeyd tepesinin az çok uzağına uzanacak ve buradan tekrar Sal' dağına dönüp «Mescid'üî-Feth» camii-
KUZEY
HENDEK
MUHAREBESİ
KROKİSİ
SENıyyETEPESİ M'B'OBN'UI.-EŞ -REF
Hendek savaş meydanı i] e İlgili bir kroki.
ne kadar gelecekti. [189] Daha sonra, batıda yaşıyan kabileler kendi kendilerine mahsus mülâhazalarla hendeği daha da cenuba, el-Ğamame Mescidinin musallasına kadar uzatmışlardı' [190] Bu hal, sonradan Vadi Besen suyunun yatak değiştirmesine ve açılan hendek boyunca akmasına sebep olmuştur. [191] Bu hendek kazılması fikri en güneyde mukîm kimseler tarafından da o kadar tutuldu ki, hiç bir tehlikeye mâruz bulunmadıkları hâlde, Qubâ ahâlisinden bazı aşırı ih-tiyatkâr kimseler hisarları etrafına hendekler kaz-mışlardır. [192] Acaba bu hendek, sadece toprağın kabaca ve genişçe olmak üzere derinliğine kazılmasından ibaret bir engel miydi, yoksa iç kenarları aynı zamanda duvarla örülmüş muhkem bir hendek veya siper miydi? O sırada îslâmın Medine'de başlangıç senelerini (Hicri 5. yıl) yaşamakta oluşu ve aynı zamanda kazı işinin acele bir zamana raslayışı, insanı birinci ihtimal üzerinde durmaya sevketmektedir. Bununla beraber, bir buçuk asır gibi uzun bir zaman sonra Hz. Ali'nin oğlu İmâm Hasan'm torununun torunu Muhammed'ubn Abdillah, 144. Hicrî yılda Abbasî Halifesi el-Mansûr'u makamından kaldırıp kendisi Hilâfet mevkiine geçmek istediğinde, Medine dışında olmak üzere, iki taraf askeri kuvvetleri arasında bir savaş patlak vermişti; işte bu olayla ilgili olarak tarihçiler, Resûlulîah tarafından kazdırılan hendek üzerinde kısmi bir kazı ile yeni bir hendek açımı işinin başlatılmış olduğunu bize haber vermektedirler [193] ki, işte bu yeni kazı esnasında bir duvar kalıntısına raslanmıştı. Adı geçen Muhammed'ubn Abdillah, buFada bulunan bu tuğla duvarı halka göstererek, bu kalıntıların Resûlullah Muhammed (S.A.) tarafından ilk hendek kazısı esnasında yaptırılmış olduğunu açıklamıştı. Gerçekten de halk büyük bir heyecana kapılmış ve dini duygulara garkolmuştu. Acaba bu tuğla duvar kalıntıları hakikaten Resûlullah tarafından mı yaptırılmıştı, yoksa bunlar aynı yörede sonradan inşâ olunan bir binaya ait olup da araya giren zaman yahut başka sebeplerle harabe haline gelmiş ve ancak bunun temel yapısı toprak altında kalmış da, buna bakarak Muhammed'ubn Abdillah bunların Resûlullah zamanından kalma yapı parçalan olduğunu mu düşünmüştü? Ben şahsen bu konuda ikinci ihtimali paylaşma eğilimindeyim. Şimdi asıl konumuza dönelim:
131. Tarihçilerimizin bize verdikleri malûmata göre, Hz. Peygamberin (S.A.) Dûmet'ul-Cendel seferinden dönüşü ile düşmanın Medine'ye hücumu arasında takriben 3-4 aylık bir zaman aralığı mevcuttur. Müslüman gönüllülerin adedi ceman 3000'i bulmuştu. Hz. Peygamber (S.A.) hendeğin kazılması işini şu şekil bir plân altına almıştı: Kazılacak yerleri işaretledi, her on kişilik takıma kırk zirâ'hk yer ayırdı, derinlik ve genişlik mesafeleri de tayin edilmişti. [194] Benim istihraç ettiğime göre, kazılan hendeğin uzunluğunun 5,5 kilometre olması icap etmektedir. Genişlik ve derinlik hiç bir kaynakta sarih olarak zikredilnıemiştir. Bununla beraber, bu hususa dair tesadüfi bir atıf zikredeceğiz: Tarihçiler Selmân'ul-Fârisî'den bahsederlerken onun sağlam bünyeli ve birçok kimsenin yapabileceği bir işi tek başına yapabildiğini, meselâ «5 zira' uzunluğunda ve 5 zira' derin-Hğinde* toprağı tek başına kazdığını zikretmektedirler" [195] Bu, hendeğin derinliği hakkında kat'İ bir malûmat olamaz; zira diğer kimseler Selmân'm kazdığı kısma devam edip ameliyeyi ilerletmiş olabilirler. Şöyle bir kayda; da rastlanmaktadır: Bir tek dar köşe müstesna, hendeğin hiç bir tarafından düşmanın en seçkin atlıları bile sıçrıyarak içeri nüfuz edemezlerdi. İstisna edilen bu köşe, her halde tarassut kulesi vazifesini gören, tepelerle çevrili ve şayet düşman buradan ilerlerse okçuların mukabelesiyle kolaylıkla durdurulabilecek bir mahaldi. Vâqıdi diyor ki : «Hendeğin birçok giriş çıkış kapıları vardı, fakat, biz bunların yerlerini bilmemekteyiz" [196] Belki o bu ifadesiyle, tepelerin hendekle birleşmiş olduğu bu, yerlere işaret etmektedir. Mamafih, düşman atlılarından Nevfel'-ul-[197]Mahzûmî, nakledildiğine göre kendisi bu hendekten atlamak istemiş fakat, atı ile birlikte içine düşmüştür™. Bütün bu delillere göre, hendeğin 9 metre eninde ve 4,5 metre derinliğinde olması mümkündür.[198]
132. İbn Hişâm'a göre [199] gönüllüler, hendek kazılmasında bütün gün çalışıyorlar ve geceyi geçirmek için evlerine, ailelerinin yanına dönüyorlardı. Bununla beraber Hz. Peygamber (S.A.), alçak bir tepe üzerine bir çadır kurmuş, gece ve gündüz bu çadırın bulunduğu noktada kalmıştır. (Bu mahalde kurulu Zu-bâb Camii, bunun hâtırasını hâlen canlandırmaktadır). Kendisi, hendeklerde çalışanları teşcî etmek için zaman zaman bu birliklere gidiyor, bizzat kazma işine katılıyor ve müdafaa plânını bu suretle tatbik ediyordu.[200]
Hz. Peygamberin (S.A.) Kazı İşine Nezâreti Ve Hendeklerin Kazılması İşine Fiilen İştirak Etmesi:
133. Tabii olarak bu kazı birliklerinin teşkili hususunda bazı masum münakaşa ve ihtilâflar çıkıyor, fakat bütün bunlar, Hz. Peygamberin (S.A.) huzurunda gayet muslihane, dostça halledilip mesele yatıştırılıyordu. Yukarda Selmân'ul-Fârisî'nin fevkalâde iş çıkarma kabiliyetini nakletmiştik; herkes onu kendi takımında görmek istiyordu ki, bu yüzden çıkan ihtilâfları bertaraf etmek için Hz. Peygamber şöyle dedi : «Hayır! Selmân bizim, yani Peygamber ailesi (ehl'-ul-beyt)'nin kazı birliğindendir». Buna bakılacak olursa, Hazreti Peygamberin (S.A.Î ve Selmân'ın iştirak ettiği birlik sadece Peygamber ailesi, meselâ Hz. Ali v.s. gibi kimselerden ibaretti. Fakat Taberi'ye göre [201] bu birlik, diğer kazı takımları gibi Ensâr ve diğer zümrelerden katılan fertlerden müteşekkildi. Bazı kaynakların [202] naklettiklerine nazaran Hz. Ebû Bekr ve Ömer, birbirlerinden hiç ayrılmamışlardı; hattâ bir gün Hz. Peygamber (S.A.), çok çalışmak ve uykusuzluk sebebiyle bütün bir gün uyumak mecburiyetinde kalınca, Hz. Ebû Bekr ve Ömer, Hz. Peygamberin (S.A.) baş ucunda beklediler ve onu uyandırmamaları için çalışanları o tarafa yaklaştırmadılar. Aynı kaynak şu calibi dikkat malûmatı da ilâve etmektedir : Acele etmeleri sebebiyle Hazreti Ebû Bekr ve Ömer (muhtemelen diğer bazı Müslümanlar da) bu çabukluk fçinde sepet bulamadıklarından, elbiseleri içinde toprak taşımak mecburiyetinde kalmışlardır.
134. Hz. Peygamber (S.A.), bizzat işe nezâret etmiş ve işin en küçük teferruatına kadar murakabeyi elden bırakmamıştı. Bir defasında, kazı esnasında çıkan büyük bir taş hendeğin daha fazla derinleştirilmesine mâni olmuştu. Halk hendeğin istikametini bu (aşın etrafından dolaştırmak istedi. Fakat Hz. Peygamber aşağı indi ve bizzat aşı kırarak küçük parçaJara ayırdı"[203]
135. Her ne kadar o sırada, oruç ayı olan Ramazan ayı içinde bulunuluyor idi ise de, çalışma hararetini kaybetmeksizin devam etti gitti. Kazıcılar iş esnasında türküler söylüyorlar ve kazı işinde birbirleriyle yanşa giriyorlardı. Çocuklar bile gençlik heyecanı ile meşbû oldukları halde onlara en iyi yardımlarda bulundular. Zeyd'ubn Sabit, o sırada on yaşlarında bir çocuktu. Sıcak ve mütemadi çalışma sebebiyle bir gün, iş başında uykuya daldı. Bu, esasen şakacı bir zat olan Umâret'ubn Hazm'ın gözünden kaçmadı; hemen Zeyd'in elbise ve kazı âletlerini aldı, onları lâtife etmek gayesiyle bir yere sakladı. Zsyd uyandığı vakit, tabiatiyle dehşet içinde kaldı. Vak'a Hz. Peygambere (S.A.) kadar vardığı zaman, Zeyd'e «Uykucu» (Ebû Ruqqâd - Uykucular Babası) diye takıldı ve aynı zamanda Umâre'yi dahi, bu yaşta bir çocukla bu tarzda ağır şakalar yapmanın doğru olmadığını İzah ederek hafifçe payladı.[204]
136. Ara sıra ziyafetler de veriliyordu; bazısı bir koyun kesiyor, bazısı bir sepet dolusu hurma veya mümasil şeyler getiriyordu...
137. Hicri 1. ve Milâdî 622. yılda meydana getirilen Medine Şehir-Devleti Anayasasının 44. maddesine göre, Medine Yahudileri haricî bir tehlikenin icap ettirdiği müşterek müdâfaa halinde Müslümanlarla teşriki mesaî etmek mecburiyetinde bulunuyorlardı. El-Vâqıdî'ye nazaran", [205] Hz. Peygamber (S.A.) Benû Qurayza Yahudilerinden ödünç olarak bazı kazı âlet ve edevatı almıştır.
138. İbn Sa'd'a nazaran [206], hendeğin Doğu tarafı, yani doğudaki lâvlık arazi tarafında kalan Ratic yakınındaki Şeyheyn'in çifte hisarlarından Zubâb Dağına kadar olan hendek parçası Muhacirlere tevdi edilmiş, geriye kalan kısım, yani Zubâb Dağından Kıbleteyn Camii yakınındaki Benû Ubeyd Dağına ve oradan Mezâd Dağına uğrayarak geri dönüp Sal' Dağındaki Feth Camiine kadar olan bu uzun mesafe, çok daha kalabalık olan Ensârîlere tevdi edilmişti.
139. Ratic'in, aynı namla anılan ve bir de haleye sahib bir köyün adı olması kuvvetle muhtemeldir. Bugün bu kasabadan eser yoktur. Şeyheyn hisarları, bugün Uhud dağına yakın bir yerde bina edilmiş çift kubbeli bir cami ile yâdedilmektedir. Bir zamanlar karı koca iki ihtiyar bu hisarlarda yaşamaya başlamıştı. Hisarlar o kadar birbirine yakındı ki, bu iki ihtiyar yukardan birbiriyle konuşabiliyorlardı. İşte çifte hisarlar için «Şeyheyn» (yani iki ihtiyar» ismi, buradan neşet etmektedir. Zubâb hâlâ yerindedir ve ismi değişmemiştir. Halbuki Benû Ubeyd mevkii ad değiştirmiş bulunmaktadır; daha doğrusu bu eski ad kullanılmamaktadır. Batı lâvlık arazi üzerindeki Kıbleteyn camii bu havaliyi tesbit için kâfi gelmektedir. Feth camiinin doğusuna isabet eden Mezâd mevkii, el-Hâzimî'nin Emâkin adlı eserinde belirtildiği gibi (No. 832), bir köyün veya bir çiftliğin ismiydi. Sal' Dağı üzerindeki Feth Camii hâlâ bilinmekte olup, hâlâ gerekli hürmet gösterilmektedir. Bu ismin verilişi, Hz. Peygamberin (S.A.) harpten evvel birçok günler mütemadiyen bu mevkide zafer için AUaaa dua etmesiyle izah edilebilir; Allah, onu neticede me'yûs etmedi. Bu cami, Hz. Peygamberin (S.A.) şehrin düşman tarafından muhasarası sırasında çadırını kurmuş bulunduğu tarafta inşâ edilmiştir. Bu mevki Sal' Dağının kuzey batı tepelerinden biri üzerine isabet edip araziye tam mânasiyle hâkim b\r durumdadır.[207]
Düşmanın Gelişi:
340. Hendek kazma işi süratle inkişaf etti ve düşman birlikleri iki taraftan, şimalden ve cenubdan sökün ettikleri zaman hendek tamamlanmıştı ve o sırada Şevval ayının ilk günlerinde bulunuluyordu. Düşman, Uhud savaşının yapıldığı sahada olmak üzere, Medine'nin kuzeyinde ordugâh kurdu. Kureyşliler Zağâbe birleşme noktasında Ru'menin batısına rastlayan yere, Curef ile el Ğâbe (orman) arasına yerleştiler. Kendileriyle beraber ücretli askerler olan Ehâ-bîşler, Kinâne ve Tihâme ahalisinden bazı kabileler de gelmişlerdi. Nakledildiğine göre, düşman 10.000 kadar vardı; bunun 7.000'i şimal müttefiklerinden temin edildiği rivayet edilir, Kureyşliler ve onların yoldaşları, yani güney müttefikleri, Kur'ân-ı Kerim'de yazılana nazaran «Müslümanların alt yanlarından» gelmişlerdi. Gatafânî ve Fezâreli'ler yani şimal müttefikleri ki bunlar, Yahudilerin Hayber'in bir.yıllık hurma mahsulüne karşılık [208] Benû Esed ve Necd kabileleri ile birleşmişler ve »Müslümanların üst yanlarından» gelerek Vadi Na'mân'daki Zeneb Naqmâ'da Uhud'a doğru karargâhlarını kurmuşlardı. Topyekûn 7.000 kadar vardılar.
141. Düşmanın gelmesi üzerine Hz. Peygamber (S.A.), aile fertlerini ayrı ayrı hisarlara gönderdi. [209] Zevcesi Umm'ul-Mü'minin Hz. Âişe, Benû Hâlise hi-sarındaydr" [210] Akrabası. Safiyye, Ensârî şâirlerinden Hassân'übn Sâbit'e ait olan Fâri' hisanndaydı ki, onun burada iken göstermiş olduğu bir şecaat numunesi hareket, herkesçe bilinen bir husustur'. [211] Medine Yahudilerinden bir güruh Müslümanların şehri boşaltıp dışarıda müthiş bir savaşa tutuşmasını fırsat bilerek Müslümanların evlerini yağma, kadın ve çocuklarına tecavüz etmeyi kararlaştırdılar. Bunlardan biri, mezkûr hisara girmek için hisarın duvarına tırmanınca, Safiyye bir kılıç darbesiyle onu öldürdü ve kafasını aşağıdaki Yahudilerin ayaklan ucuna attı. Bunlar ise, dehşet içinde kalıp kaçıştılar. [212] Harbin sonunda her ne kadar kadın ise de, ganimetten bir hisse alması kararlaştırıldı; hakikaten buna lâyık bir iş görmüştü.[213]
142. Yine'kaynaklarda naklediliyor ki, harpten bir ay evvel hasad yapılmış ve mahsûl tarlalardan toplanmıştı". [214]Şe'mi bu hesaba göre, düşman atlılarının geldikleri zaman hayvanlarına yedirecek hiç bir şey bulamadıklarını, ancak ordu ile birlikte ne getir.-mişlerse onunla iktifa ettiklerini tasrih etmektedir.
143. Düşman, ordugâhını kurup yerleşince Müslüman gönüllüler de karargâhlarını Sal' Dağı yakınında tesis ettiler. Ve Hz. Peygamber (S.A.) de çadırını Zubâb dağından şimdiki Feth Camimin olduğu yere nakletti. Hemen bunun yakınında, Selmân, Hz. Ebû Bekr, Osman ve Ebû Zerr'e izafe edilmiş dört cami yardır ki, mezkûr şahısların harp esnasında çadırlarını bu camilerin bulundukları noktalara kurmuş olmaları ihtimalini bugün bize, düşündürmektedir. Yukarki beş cami, Medine'ye uğrayan Hacıların büyük tazimini üzerlerine çekmektedir.
144. Seçkin 3.000 Müslüman asker ve otuzbeş atlı, hendeği enine ve boyuna muhafaza altında tutuyorlar, bunun için daimî devriye halinde faaliyet gösteriyorlardı.[215]
Hendek Savaşı:
145. Esas olarak Sal' Dağında ve eteklerinde karargâhlarını kuran Müslümanlar, küçük birlikler halinde ayrıldılar ve bunlar hendeğin daimî ve esaslı bir şekilde tarassut ve muhafaza altında bulundurulması için devriye usulüne göre kullanıldılar. Süvariler ve piyadeler arasında vazife taksimi yapıldı. Daha esas savaş başlamamıştı, fakat sadece her iki taraftan da bazı kimseler birbirlerine ok atmayı deniyorlardı. Bilhassa düşman, hendeği geçebilmek için bir köprübaşı tesis etmek gayesiyle harekete geçtiğinde şiddetli ok atışına tutuluyorlardı. Düşman atlıları da hendek boyunca dolaşıyorlar, Müslümanlar cihetinde müdafaası ihmâl edilmiş bir giriş mahalli arıyorlardı. Bunlardan bazı cesur atlılar bir iki defa hendeği atlıyarak aşmaya teşebbüs ettiler. Evvelce de gördüğümüz gibi Nevfel'ubn Abdillah el-Mahzû-mî de hendeği atlamış fakat aşamıyarak içine düşmüştü. Müslümanlar hemen onu taşlamaya başladılar. Nakledildiğine göre Hz. Ali, arkadaşlarını durdurmuş ve hendeğe inerek onun kafasını koparmıştı. Düşman, onun cesedinin iade edilmesi için on bin dirhem vermek istiyordu; bununla beraber Hz. Peygamber (S.A.) onun bilâ ücret (fidye alınmaksızın) iade edilmesine müsaade etmişti. [216] Diğer bir defasında birkaç düşman atlısı, İslâm ordusu hatlarına nüfuz etmeye muvaffak oldu. Fakat, kendi birlikleriyle irtibatı kesilmiş olarak hasımları içinde kaldılar. Ölümü bu dünya hayatından daha fazla özlemiş bu Müslüman muharipler arasında daha (fazla kalamı-yacaklanm anlayarak, hemen geldikleri yere döndüler, fakat geride birçok arkadaşlarını ölü bırakmışlardı.[217]
146. Karanlık bir gecede devriye gezen ve karşı istikametlerden gelerek karşılaşan Müslüman iki devriye birliği, birbirleriyle çarpıştılar; bu arada açıkça parola kullanılmış, fakat yanlışlık meydana çıkana kadar yaralananlar olmuş, kan dökülmüştü. Vak'a Hz. Peygambere (S.A.) anlatıldığı vakit dedi ki: «Ölen, şehit olarak ölmüştür, yaralananlar, Allah yolunda yaralanmışlardır.» Neticede bu vak'a dolayısiyle kimseyi cezâlandirmamiştır.[218] Tabiatiyle O bununla, İslâm camiası mensuplarını ileride daha dikkatli olmaları için îkaz etmiş olmalıdır.
147. Kureyşlilerin gerek kendileri ve gerekse hayvanları için yiyecek yığınakları tükenmeye başlamıştı. Anlaşılan bunlar, yolu daha emniyetli ve Mekke'den daha yakın olan Hayber'den bir miktar yiyecek takviyesi görmüşlerdir. Naklediliyor ki, Nadiri Yahudilerinden olan Huyey'ubn Ahtab, Hayber'den 20 deve yükü arpa, hurma ve hurma kabuğu göndermiştir. Fakat bunlar, uyanık Müslüman devriyelerinin eline düşmüştür. Devriyeler, develeri yükleriyle birlikte, ganimet olarak İslâm Ordusu karargâhına ulaştırmışlardır.[219]
148. Erzak yığınlarının tükenmesi ve muhasaranın gayri müessir bir şekilde devam edip gitmesinden son derece sinirlenen Kureyşliler, bir Nadiri Yahudisi olan Huyey'ubn Ahtab'dan, Medine'de ya-şıyan Yahudileri İslâm ordusuna karşı şehir içinden harekâta geçmeleri suretiyle arkadan vurmaya teşvik etmesi şeklinde istifâdeyi düşündüler. Medine'de yaşayan Yahudilerin en kuvvetlileri olan Qurayza Yahudileri, kendi kurnaz dindaşları tarafından (her ne kadar başlangıçta tereddüt etmişlerse de) sonunda bu işe ikna edilmişlerdir. Bunun üzerine Qurayza-hlar hazırlığa başladılar. Fakat onların pek erkenden değişen tavırları, bazılarının Hz. Peygambere (S.A.) ismen tecâvüz ve hakarette bulunması, etraflarında bulunan bazı Müslümanların durumdan şüphelenmelerini mucip olmuştu. Hz. Peygamber (S.A.) hakikî durumu araştırmak ve haber toplamak gayesiyle, gizli bir memurunu şehre gönderdi; bu ajana, şayet bu söylentiler doğru ise kimseye bir şey sezdirmemesi talimatını vermişti. Bu memur, geri döndüğünde her şeyi öğrenmiş, Hz. Peygambere (S.A.) hakiki durumun mevzuubahis şüphelerden daha, da vahim olduğunu haber vermişti [220] Onların bir ani hücuma kalkma düzenleri, Hz. Peygamberin (S.A.) buna karşı almış olduğu tedbirlerden de çıkarılabilir. Şe'mî'ye nazaran [221] Qurayzalılar, geceleyin şehrin Müslüman kesimine taarruz etmek istiyorlardi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.), iki yüz kişilik bir kuvvetin başında Selîmet'ubn Eslem'ibn Hu-reyş ve üç yüz kişilik bir kuvvetin başında da Zeyd'-ubn Hârise'yi Müslümanların oturduğu bölgeyi korumak üzere hemen muhtelif istikametlerden şehre şevketti. Bu muhafız askerler, bütün gece yüksek sesle «İslâm harp nidası» olan (Allahu Ekber)'i tekrar ettiler. Qıu"ayzî'ler dehşete kapılmışlardı, yerlerinden icıpırdayamadılar bile.[222]
149. Diğer bir tarihî rivayete göre [223] Hz. Ebû Bekr şöyle demiştir: «Ben, bu çok muhataralı olan günlerde, sık sık Sal' Dağının zirvesine çıkar, Medine'ye. Müslüman evlerine bakar ve onları yerli yerinde görünce de Allaha şükrederdim.»
150. Sal' Dağı üzerindeki grafit kayalara kazılmış bazı yazılar dahi, bu savaşın şiddeti hakkında malûmat vermekte ve aynı zamanda Müslümanların hissettikleri ciddî endişelere şehadet etmektedir. [224] Hz. Ömer'in el yazisiyle yazılmış bu yazılardan birinde şunlar okunuyor: «Gece gündüz, bütün bu aksiliklerin düzelmesi için Ebû Bekr ve Ömer, âcizane duada bulundular». Çok beliğ olan bu ifâde şerhedilirse durum kavranılabilir.
151.. Anlaşılan, hendeğin öte tarafından muha-saracıjar faaliyetlerini o kadar arttırmışlardı ki Hz. Peygamber (S.A.) ve diğer müdafiler, namazları için bile vakit bulamamaya başladılar. Hattâ, bir defasında, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı-namazlarını geceîeyin, hepsini birden eda etmek mecburiyeti hasıl olmuştu' [225] Bx\ vak'a muhasaranın son günlerinin ne kadar buhranlı olduğuna dâir en çok anlatılan hâdisedir. Evvelce de gösterildiği gibi, bu günlerin ciddiyeti jçin Kur'ân'm da şahadetine müracaat edilebilmektedir.
151/a. Maqrîzi'nin İmtâ' adlı eserinde 15 veya 20 gün yahut da yaklaşık olarak bir ay denmek suretiyle muhasaranın iki ilâ üç hafta sürdüğü ifade edilmiştir. Bu süre farkları, düşman kuvvetlerinin Medine'y© hep beraber aynı anda gelmemiş olmalarıyla izah edilebilir: Buna göre ilk gelenler belki bir ay kaldılarsa, son gelenler sadece onbeş gün savaş alanında kalmış olmalıdırlar.[226]
Soğuk Harp:
152. Hal ve vaziyet süratle hareket etmeyi icap ettiriyordu. Bu yüzden, Hz. Peygamberin (S.A.) düşman safları arasında ayrılık yaratmak için Haris' ubn Avf ve Uyeynet'ubn Hısn'in reislik ettikleri Gata-fân ve Fezâre zümreleriyle, Kureyşlilerin bu haris ve aç gözlü müttefikleriyle ayrı sulh görüşmelerinde bulunmak üzere gizli memurlar gönderdiğini müşahede etmekteyiz. Bir müddet pazarlıktan sonra, bir anlaşma zemini ortaya çıktı ve bu, bir parşömen üzerine kaydedildi. Medine'nin senelik hurma mahsulünden hisse isteniyordu -. Hz. Peygamber (S.A.) tarafından «üçte bir» teklif edilmesine mukabil, müş-külpesend düşman, «yarı» hisse talep ediyordu. Tekrar edelim ki bunlar, Kureyşlilerle esasen buna mümâsil şartlar tahünda kuvvetlerini birleştirmişlerdi; bunu daha evvel arzetmişUk. Ayrıca, bunlarla Müslümanlar arasında hususi bir münazaa ve ihtilâf yoktu; onlar sadece ücretle tutulmuş menfaatperest askeri topluluklardı. Mamafih Medineli bahçe sahipleri bu fahiş talebe razı olmakla, pek istifadeli neticeler dolmayacağım sanıyorlardı; neticede müzakereler kesildi.[227]
153. Bundan sonra Hz. Peygamber (S.A.) propaganda ve ; soğuk harp yoluna müracaat etti. Şimali Arabistan kabilelerinden Eşcâ'ların bir mensubu ve henüz îslâmı kabul ettiği herkes tarafından bilinmeyen, kabilesiyle beraber Hendek muhasarasına gelmiş ve o esnada Müslüman olan Nu'aym'ubn Mes'-ûd'u evvelâ Qurayza Yahudileri arasına gönderdi. Bu zât orada dedi ki: «Bu vaziyette Mekkelilerin muvaffakiyet kazanacakları katiyyetten çok uzakta kalmıştır. Fakat, bir defa bu müstevli yabancılar dönüp giderlerse ki, er geç mutlaka hiç bir şey yapamadan dönüp gideceklerdir, siz kendinizi Hz. Peygambere (S.A.) karşı müdafaadan âciz kalırsınız. Siz, Mekke-lilerin eski hemşehrilerine karşı hücuma kalkmaları kaüyyet kesbetmedikçe onlarla aranızı son dakikaya kadar bozmayınız. Bu maksatla onlardan teminat olarak rehin isteyiniz." Qurayzalılar bu nasihati mâkul buldular; sonra gizli ajan, Kureyşlilerin karargâhına gitti ve onlara aldığı haberlere göre Qurayza Yahudilerinin Hz. Peygamberle birlikte gizli bir harekete giriştiklerini ve onunla olan dostluklarına teminat olmak üzere bazı Kureyş ileri gelenlerini ele geçirip ona rehin olarak teslim edeceklerini vâdet-tiklerini söyledi: «Bu Yahudilere dikkat ediniz! En iyisi, şu müşterek savaşta sizinle olan teşriki mesâilerinin samimiyet derecesine teminat olmak üzere mukaddes Cumartesi günü onlardan savaşa katılmalarını isteyiniz. Çünkü Müslümanlar, o gün Yahudilerin bu hallerini bildiklerinden onların cephesinde müdafaayı gevşek tutarlar». Bilâhare aynı şekilde Gata-fânî ve diğer düşman zümrelerine de öğütler verdikten sonra Nu'aym, İslâm ordugâhına avdet etti ve bu defa burada Yahudilerin Hz. Peygambere (S.A.) teslim etmek üzere, müstevlilerden teminat istedikleri şayiasını yaydı. Hz. Peygamber (S.A.) de, Ordugâhta çıkan bu söylentilerden usulen haberdâr oldu ve dedi ki; «Yahudilere bu şekilde hareket etmelerini belki de biz emrettik». Mes'ûd'un-Nemmâm isimli düşman casuslarından biri (Bu zatın, Hz. Peygamber (S.AJ tarafından gönderilen, yukardaki gizli ajan Nu'aym'ubn Mes'ûdun babası olduğu anlaşılıyor; kendisi ebleh bir ihtiyardı), acele Kureyşîlerin kampına koştu, mükemmel bir haber getirmiş olmak kaygu ve özentisi içinde Kureyşîlerin kumandanı Ebû Sufyân'a, Hz. Peygamberin (S.A.) Yahudilerden rehin istemeleri hususunda nasıl talepte bulunduğunu olduğu gibi anlattı. Aynı zamanda Yahudilerden de bir heyet gelmiş, Hz. Peygamber (S.A.) ile alenen savaşa başlamalarından evvel rehin almak istediklerine dair.ar-zularım izah ediyorlardı. Mezkûr propaganda, Kurey-şîler arasında şüphe tohumlarının ekilmesine cidden muvaffak olmuştu. Bu suretle, Qurayzalılarla müttefiklerinin arası soğumuş ve teşriki mesâi etme işi suya düşmüştü.[228]
154. Harbe müsait ayların sonuncusu olan Şevval ayı sona ermek üzereydi. Allanın silâhları terk hususunda iradesi olduğu müteakip Eşhur'ul-Hurum denen üç aydan ilki, Zu'l-Qa'de ayı yaklaşmaktaydı. Bu aylarda Mekkeliler Eşhur'ul-Hurum'a tecâvüz edip savaşmaktansa, Kabe'nin bulunduğu Mekke'ye dönüp gelen hacıları karşılamayı ve onlardan faydalanmayı daha müreccah ve mâkul buluyorlardı; bu onlar için bir dönüş sebebiydi. Nitekim, gıda yığınakları tükenmişti; hattâ hava da bozmuş, müthiş bir rüzgâr çıkmış, ordugâhta söküp atmadığı çadır bırakmamıştı. Ebû Sufyân memleketi Mekke'ye dönmeye karar verdi ve diğerleri de onları takip ettiler. Nakledildiğine nazaran, Ebû Sufyân o kadar perişan bir halde idi ki, bindiği devenin ayaklarının iple bağlı olduğunu hatırlayamayacak kadar şaşkın bir halde ona atladı ve hemen dönmek istedi. Bu halde bile zeki Mekkeli kumandan, telâş arasında Hâlid'ubn'ul-Velîd ve Amr'ubn'ul-As'a herhangi bir Müslüman takibi halinde dönen ordunun ardını iki yüz kişilik bir süvari kuvvetinin başına geçerek korumalarını emretmeyi unutmadı".[229]
Netice
155. Hz. Peygamberin CS.A.) bu arada yaptıklarına gelince, O, itimat ettiği bir subayını bu soğuk ve rüzgârlı, müthiş gecede, «düşman ordugâhındaki durumun ne merkezde olduğuna dâir haberler toplaması» için hemen gönderdi ve onları asla korkutup tedirgin etmemesini tenbîh etti. Bu vazifeye tayin edilmiş olan rfuzeyfet'ubn Yemân bakm neler rivayet odiyor: ^Hz. Peygamber (S.A.) birçok defa bu iş için gönüllü istedi. Fakat bu pek korkunç fırtına sebebiyle kimse ortaya çıkmamıştı. Sonra beni ismimle çağırdı. Artık ben de tabiatiyle bu sarih emri reddedemezdim. Ben, düşman karargâhı ile bizimki arasındaki bu uzun mesafeyi hiç bir müşkülâta uğramaksızın, sanki sıcak bir hamam içinde yürüyormuşum gibi rahatlıkla aştım ve geri döndüm. Bizzat gözlerimle, Ebû Sufyân'ın nasıl ayaklan bağlı olan devesine binmek istediğini gördüm; o kadar yakındım ki okumu ona muhakkak isabet ettirebilirdim. Fakat, «düşmanı asla korkutup tedirgin etmemek» hususundaki talimatı hatırhyarak baş düşmanımızı öldürmekten vazgeçtim ve geri döndüğümde Peygamber (S.A.)'e bütün gözlediğim şeyleri anlattım[230]
156. Bu suretle, Mekke - Yahudi büyük suikast teşebbüsü semeresiz bir şekilde sonuçlandı.[231]
5- MEKKENİN FETHİ
(Ramazan, 8. H. Yıl / 14 Aralık, 629 M., Çarşamba)
«Namazdan sonra, Iîz. Peygamber (S.A.), Kabe etrafında büyük bir kalabalık halinde toplanmış olan şehir ahâlisine bir hitabede bulundu ve bunlara, kendisine ve ashabına neler yaptıklarım ve onların ne kadar çok haksızlıklarda bulunduklarım hatırlattıktan sonra, artık kendisinden ne bekliyebile çeklerini sordu. Kısa bir duraklamadan sonra şöyle devam etti:
«Bugün, artık size hiç bir mes'ûliyet yüklenmeyecek; dağılıp gidiniz, hepiniz serbestsiniz.»[232]
Anî olarak Mekke'nin havası değişti; akşama doğru hemen bütün ahâli İslâmı kabul etmişlerdi. Başka bir şey onları bu derece samimî ve derinlemesine kendisine bağlamamıştı. Onlar, artık mağlûp ve fethedilmiş bir şehir halkı değil, haklar ve mükellefiyetlerde galiplerle müsavi vaziyette idiler. Bir şehrin Fâtihi Allahın Resûlu olursa, esasen hiç bir şekilde bir müfrit hareket beklenemez.»[233]
Hz. Peygamberin (S.A.) Tatbik Ettiği Strateji:
157. Resûlullahm da ifâde ettiği gibi Hendek muhasarası (Hicri 5— Milâdî 627), Kureyşliierin hücum teşebbüslerinin en yüksek noktasını teşkil ediyordu. Müslümanların devamlı gayretlen neticesi Mekkeliler tamamen bitap bir halde, daimî bir artış gösteren İslâm kuvvet ve kudretine karşı müdafaaya çekilmekle iktifa ettiler. Bunun sebepleri muhteliftir. Bu değişen tavırlarında, sadece Bedr savaşı ve Hendek muhasarasmdaki ademi muvaffakiyetleri mü-sebbib olarak gösterilemez.
158. Hakikaten Hz. Peygamber (S.A.) her zaman, umumî bir siyaset icabı olduğu kadar bir prensip meselesi olarak da, düşmanı tamamen imha etmekten ziyâde, sadece ona galebe etmeyi müreccah addetmiştir. Bu gayesine varmak için de iki ayrı yola müracaat ediyordu:
1. Kureyşlüeri iktisadî baskı altına almak,
2. Uzak görüşlü siyasetiyle mütemadiyen kendi askerî kuvvetini artırmak.
Hz. Peygamber (S.A.), umumiyetle Öyle bir zamanda darbeyi indiriyordu ki, düşman artık mukavemete yeltenemiyordu bile; bu suretle maksat ve gayesi en kansız bir şekilde tahakkuk ediyordu. Neticede, düşman kaynak ve kuvvetleri el değdirilmemiş bir halde, kendilerinden müsbet bir yolda istifade mümkün olduğu nisbette îslâm Devletinin kuvvet ve kudretine ilâve olunuyordu.[234]
159. Mekke, —diğer bir deyişle «mezru olmayan vadi" (Kur'an, 14/37) —, sâkinlerinin yegâne olmamakla beraber maişet vasıtaları, yaz - kış yaptıkları kervan ticaretiydi2. Medine'ye hicreti müteakip dört ay geçmemişti ki, Hz. Peygamber (S.A.) kuzeyde, Medine'den geçip Mısır ve Suriye'ye varan, Mek-keliJerin yaz mevsimi (Rıhlet'us-Sayf) [235] ticaret yolunu seyr ü sefere kapamak için teşebbüse geçti ve bunda fiilen muvaffak da oldu. Hz, Peygamber (S.A.) Medine'nin batısında oturan Yanbû'nun komşusu olan kabilelerle ittifak anlaşmaları akdetti. Bu arazi kesiminde Mekkelüerin sık sık aştıkları yollar bulunmaktadır. Tarih, bu anlaşmaların bir çoğunun metinlerini bize kadar mahfuz tutmuş bulunmaktadır. [236] İslâmm ve îslâm Devletinin yayılıp genişlemesiyle Hz. Peygamberin (S.A.) nüfuz ve tesiri de arttı. Artık o Kureyşlilerin Necd üzerinden geçerek Irak'a varmalarına bile mâni olabilecek bir hâle gelmiştis. [237] Bu kuzey mıntakalar yazın sık sık kullanılırdı. Kışın Mekke kervanları umumiyetle .güneye inerler. Tâ'if tarikiyle Yemen ve Umân'a giderlerdi. Tabiatiyle ilk günler bu yolu kolaylıkla kesmek mümkün değildi. Mamafih Avrupa ile Hindistan arasındaki Mekke üzerinden geçtiği söylenen beynelmilel ticaret durmuş ve neticede bu durum, Kureyşlileri beynelmilel ticaret kervanlarına muhafız kıtaları terfik etme inhisarından mahrum etmişti. Kuzey bölgeleri le doğrudan doğruya yaptıkları ve kendilerine yüzde yüz kâr bırakan kervan ticareti hiç mevzuubahs edilmese bile, bu muhafızlıktan gelen gelir çok ehemmiyetli bir miktarı bulmaktaydı. Düşmana zarar vermek gayesiyle onun güney ticâret yollan üzerine de küçük askerî birlikler sevkedümiştir. Bu istikamette tertip edilen askerî seferlerden birine Abdullah'ibn Cahş kumanda ediyordu; kendisi Tâ'if yakınındaki Nahle mevkiini vurmuştur. [238] Bir müddet sonra, bir diğeri Hicrî 3, Milâdi 624 senedinde, Oarada mıntakasına gönderilmiş ve Mekkelilerden 100.000 dirhem kıymetinde gümüş ele geçirmişlerdir. [239] Acaba bu mal transit emteadan mıydı? Hendek savaşından sonra Hicri 5 ve Milâdî 627 yılında Müslüman nüfuz ve tesiri Necd havalisinden doğudaki Yemâme bölgesine kadar uzaklara yayılmıştı. Yemâme, Kureyşlilerin bütün hububat ithalâtım yaptıkları bir zahire anbarı durumundadır. Yemâme mıntakası hâkimi Sumâmet'ubn Usâl, Hz. Peygamberin (S.A.) teşviki ile hububat ihracını durdurur durdurmaz, tarihçilerin verdikleri malûmata göre, Mekke'de kıtlık baş göstermiştir.[240] Tarîhen sabittir ki, Hicrî 6 ve Milâdî 627 - 628 yılı Hicaz mıntakası için kurak geçmiş ve yağmur yağmamıştır. Rivayet edilir ki, Hz. Peygamber (S.A.) bir defasında, 500 altın dinar tutarında bir meblâğı, o zamanki düşmanı Mekke'nin mahrumiyet içinde bulunan fakirlerine sarfedilmek üzere göndermiştir. Ebû Sufyân, Hz. Peygamberin (S.A.) şehir ahalisi arasında ayrılık husule getirmek maksadıyla Mekke'deki gençlerin kalblerini kazanmaya teşebbüs etmesi karşısında acı acı homurdanmıştı. [241] Bu hâdisenin yukarıda işaret ettiğimiz kuraklık mevsimine raslaması muhtemeldir. Belki de bu âmiller içinde en esaslısı, Kureyşlilerin müttefikleri tarafından ya İslâm dinini kabul etmeleri veya Hz. Peygamberle (S.A.) dostluk anlaşmaları imzalamak suretiyle tedricen yalnız bırakılmalarıydı. Filhakika, tedkik edersek bu tarihte Mekke'nin bütün istikametlerinde, kuzeyinde, batısmda, hattâ güneyinde Müslüman kabilelerinin sakin oldukları hakikati ile karşı karşıya kalırız. Esasen az sonra da Hudeybiye anlaşması yapıldı. (H. 6 — M. Ocak 628). Kuzeyde Hayber mıntakası, bu tarihten iki ay sonra, islâm Devletine inkıyat etti (Hicrî 7. yılın Muharrem ayı — M. 628). Ancak, bir yıl geçmişti ki Mekkeliler, bu Hudeybiye anlaşmasını bozdular; her ne kadar pişman oldularsa da artık iş işten, geçmişti. Sonra Medine'ye bir heyet göndererek Hudeybiye anlaşmasını yenilemek istediler. Hz. Peygamber (S.A.) bunu yenilemek taraftarı değildi. Tabiatiyle Mekkeliler, Müslümanların her an bir mukabele! bil-misil yapacaklarından endişeleniyorlardı; sonra artık yalmzdslar. ve fiilen de yardımına güvenecekleri kimseleri kalmamıştı.[242]
Hudeybiye Anlaşması:
160. hrlanacağı gibi Hz. Peygamber (S.A.), Hendek muharebesini takip eden yi), Bı^deybiye'de, Kureyşüeri Müslümanlarla on sene müddetli bir anlaşma akdetmeye ikna edebilmişti. Kureyşlilere istedikleri her şey verildi ve hattâ Müslümanların üçüncü bir zümreyle harple meşgul oldukları bir sırada Mekkelilerin bitaraf kalmaları mukabili «izzeti nefisleri- bile tatmin edildi. Bu suretle Mekkeliler Hayber Yahudilerini tek başlarına bırakmış olduklarını yâ İdrâk ediyorlar, yahut da edemiyorlardi; netice olarak, bu anlaşma, Müslümanlara karşı Yahudilerden yardım alma imkânlarını da ortadfuı kaldırıyordu. Mekke ve Medineiilsr, bunlar Hudeybiye anlaşmasının yegâne iki tarafı değildiler. Aynı zamanda bu esas taraflardan birinin müttefiki olmak suretiyle anlaşmanın bütün maddelerine iltihak etmiş, bu suretle taraf vasfını iktisap etmiş olan peyk zümreler de vardı. Bu talî taraflar bir müddet sonra esas tarafları bile harbe sürüklemiştir. Meselâ nakledildiğine göre, bir defasında Bekrî'ler, Hz. Peygamber (S.A.) hakkında hakaretâmiz sözler sarf etmişlerdi. Müslümanların müttefiki olan Huzâî'ler bunun üzerine fena halde öfkelendiler ve muhtemelen komşuları Bek-rî'lerden bazılarının kanma girdiler. Bekrî'ler, içlerinde Mekkeliler dahi olduğu halde, intikam almak için bir gece hücumu tertiplediler. Daha sonra Hu-zâalı bir elçinin Medine'de Hz. Peygambere (S.A.) anlattığına göre bu hücum, Huzâî'ler camide cemaatla birlikte namaz kılarlarken îka edilmiş, tabiatiyle bu yüzden müdafaasız bir halde olan bu Müslümanlar arasında ölü ve yaralı sayısı fevkalâde kabarık olmuştur. [243] Az kalsın iki cephede birden savaşma tehlikesi tahakkuk ediyordu. Hz. Peygamber Hayber meselesini halledip onları kendine bağlayarak silâhsız bir hale getirince, Mekkelüerle hesaplaşmak için yeter derecede serbestiye kavuştu. Kan akıtmak asla arzu etmediği bir şeydi; bunun için düşmanı gafil avlamak üzere teşebbüse geçti. Bu zor vazifesinde onun elde etmiş olduğu muvaffakiyeti ne kadar gayret etsek takdirden âciz kalırız.[244]
Hz. Peygamber (S.A.) 10.000 Kişilik Ordusunu Mekkeliere Karşı Nasıl Harekete Geçirdi?
161. Bir askerî sefer için geniş hazırlıklar yapılmaya başlandı. Fakat Hz. Peygamber (S.A.), niyet ve kararının ne tarafa olduğunu hiç kimseye açıklamadi. Bu sır, o kadar titizlikle saklandı ki, Hz. Ebû Bekr gibi seçkin bir kimse bile, kızı Hz. Ayşe'nin (Hz. peygamberin (S.A.) o sırada hanımı) evine gittiğinde, ondan bu seferin ne tarafa olduğunu sorması üzerine Ummu'l-Mu'minin Hz. Ayşe, babası Hz. Ebû Bekr'e bu hususta yeter bir bilgi verememiştir" [245] Diğer Müslümanlar da tabiatiyle aynı şekilde bilgisizdiler. Aynı zamanda, az sonra göreceğimiz gibi toplanan gönüllü askerler on bin kadar olmuşlardı.[246]
162. O devirde on bin kişilik bir ordu, görülüp alışılmış bir şey değildi. Düşman haber alma teşkilâtı veya dostlarından bunu gizlemek, saklamak da çok zor bir şeydi. Burada bir gece baskını mevzu bahis olamaz; zira düşmanla arasındaki mesafe on iki gün gibi uzak bir mesafedir. Bunun için Hz. Peygamber (S.A.), her şeyden evvel Medine'den bütün çıkışları durdurdu, yasak etti; buna gerek dostları ve gerekse bitaraf kimseler de dâhil bulunuyordu. İstihbarat teşkilâtı o kadar verimli çalışıyordu ki, ahmak bir Müslüman olan Hâtib'ubn Ebi Balta'a, Mekke'ye gizli bir haber gönderdi. Bu haberi götüren, Medine'nin hemen yıkınında kolayca yakalandı. Mektupta, şunlar yazılı idi: «Burada büyük hazırlıklar yapılıyor; her halde Mekke'yi düşünüyorlardır». Bu mektuba el koydular, fakat Hz. Peygamber (S.A.) mektubu götüreni yolunda serbest bıraktı; bu bir köle kadındı. Serbest kalınca dqğru Mekke'ye gitti. Hz. Peygamber, okuma yazması olmayan bu kadının orada macerasını anlatacağını ve Mekkelilerin suçluluk haleti ruhiyesi içinde, bundan Müslümanların işine yarayacak bazı neticeler çıkarabileceklerini düşünüyordu; bu sırada bazı şaşırtmalar vermek zarureti de vardı. İbn Sa'd'ın eserinde [247], yazılı olduğu veçhile «Hz. Peygamber (S,A.) Ebû Qatâde'nin kumandasında bir askeri birliği Medine'nin tam kuzey kesiminde, üç günlük mesafede bulunan «İdam» mevkiine gönderdi. Böylece herkes, Hz. Peygamberin (S.A.) bu bölgeye gitmek istediğini ve bu «İdam» seferinin bunun keşif kısmı olduğunu düşünecekti; bu suretle şayiaların merkezi sıkleti bu yöne çevrilecekti.»
163. Hz. Peygamber (S.A.î, fiilen bir büyük sefere çıktığı zaman, sadece gideceği yeri değil, aynı zamanda ordusunun hakiki büyüklük ve kuvvetini de saklamak istemiştir. İşte, bu sebeple, müverrih Ya'qûbî'ye nazaran Hz. Peygamber (S.A.}, beklenen birçok gönüllünün Medine'de toplanmamalarını, ancak Mekke'ye doğru hareketinde yol boyunca kabilelerinin bulundukları yerlerden geçtikçe kendisine iltihak etmelerini emretti. Bu strateji o kadar muvaffak oldu ki Kureyşliler, Müslüman Ordusu Mekke civarındaki dağlar arkasına ordugâhlarını kuruncaya kadar onların-harekete geçtiklerine dair zerre kadar bir haber elde edememişlerdir. Bundan başka, tam Mekke'ye hareket edeceğine yakın, az evvel de işaret ettiğimiz gibi, Medine - Suriye yolu üzerinde Batn İdam'lıları cezalandırmak için kuvvetli bir askeri birliği harekete geçirmişti; bununla dikkati dağıtmak ve herkesde, Hz. Peygamberin (S.A.) Medine kuzeyindeki düşmanlarından birine sefere gittiği zehabını uyandırmak istiyordu. [248] Darbe tesirini daha da arttırmak gayesiyle İslâm Ordusu Mekke'yi kuşatınca Hz. Peygamber, o gece her Müslüman askerin ayn ayrı birer ateş yakmasını emretti. 10.000 ateşin bütün bir gece yakılması daha büyük, daha fazla sayıda insanın yemeklerini pişirdikleri intibaını veriyordu. Cenabı Hak da Müslümanlara lûtfunu esirgemedi. Ebû Sufyân, Mekkelilerin bu en büyük kumandanı, aynı gece Müslüman keşif kıtalarının eline düştü. Bunun neticesi, Mekke ahâlisi ne yapacağını bilmez hale geldi. Ertesi sabah, Hz. Peygamber (S.A.) şimdi anlatacağımız Mekke yürüyüşüne başladığı zaman, Ebû Sıifyân Mekke ahalisinin evlerine kapanmalar- ve silâhlarını terketmeleri, yahut Kabe civarına toplamaları veyahut da Ebû Sufyân'ın kendi evine kapanmalarını ancak bu haldedir ki kimseye zarar verilmeyeceği hususunda halkı temin etmek üzere serbest bırakıldı.
164. Hz. Peygamber (S.A.) tarafından bir kimsenin evinin sığınılıp emniyet içinde kalınacak bir yer olarak seçilmesi muhakkak ki büyük bir şereftir. İhtimâl ki, Ebû Sufyân bu şerefe lâyıktı. Çünkü meşhur müverrih Sâbit'ül-Bunanî (Tabündendir), bize İs-larmn ilk günlerinde Hz, Peygamberin (S.A.) sokak çocukları ve diğer avama mensup kimseler tarafından izâç edildiği zaman melce olarak Ebû Sufyân'ın evini sık sık kullandığına., zira Ebû Sufyân'ın misafirini anlayıp müdafaa edebiimek için gerekli kültür ve cesarete sahip olduğuna dair malûmat vermektedir. [249] Hz. Peygamber (S.A.) bunu unutamamışti; mezkûr hareketi ise evvelkinin bir mükâfatı idi.
NECC/6
Mekke'nin fethi
KROKİSİ
Mekke'nin Fethi ile İlgili yürüyüş hattını gösteren bir kroki.
MEKKE'NİN FETHİ
165. Bu sırada, Mekke'de tecrübeli ve nüfuz sahibi bir kimse bulunmuyordu: Ebû Cehl ölmüş, Hâ-lid'ubn Velîd ve Amr' ubn'uI-As Müslüman olmuşlar, Ebû Sufyân anî olarak ortadan kaybolmuştu (arze-dildiği gibi kendisi Müslümanların eline düşmüştü). Şayet hâlâ varsa, müttefiklere yardım için haber gönderecek kadar da vakit kalmamıştı. (Ebû Cehl'in oğlu) İqrime gibi bazı genç kumandanlar, şüphesiz bazı mukavemet hareketlerine kalkıştılar. Onlara kendi kılanlarına mensup kimseler yardım ediyorlardı. Âteşin bir kumandan olan Hâlid'ubn Velid'in idaresindeki Müslüman askeri birlikleriyle bunlar arasında bazı sokak muharebeleri cereyan etmiştir. Mamafih, ekseriyet itibariyle Mekkeliler, Ebû Sufyân'ın almış olduğu teminata ve onlara tavsiye ettiği şeylere ve sulh yoluyla ve kan dökülmeksizin icra edilecek bir işgal vaadine inanıyorlardı.
166. Ebû Sufyân, şayet derhal kuvvetlerini teşkil edip bir mukavemete kalkışsa bile, bu onun için çok geç bir davranış olacaktı. Zira Hz. Peygamber (S.A.), kendi birliklerini fiilen Mekke'ye doğru harekete geçirip, şehrin iyice yakınlarını tamamen işgal etmeden evvel, onun İslâm ordusu karargâhını ter-ketmesine müsaade etmedi. [250] Ebû Sufyân'ın gönüllülerini toplayıp harekete geçmesi veya yakınlardaki müttefiklerine —şayet hâlâ kaldıysa— yardım için bir haber göndermek ve onların yardımlarını talep etme meselesi mevzubahis olamazdı. Ebû Sufyân, Mekkelilerin itimadım kazanmış bir liderdir. O, şuna samimî olarak inanıyordu ki, böyle bir mukavemet hareketi neticesiz ve son derece faydasızdı; tarihçiler tarafından-nakledilmiş olan, on,r) ^ansı ue bu meseleyi münakaşaları, bu. kanaatini -jicseitirm»k-tedir. Hasımlarının mukavemet edilmez Gnerme bir de onların inanılmaz merhamet ve >fkatlerinin eklenmesi, bu çok nâzik anda Mekkelilc, özerinde o kadar derin tesirler bıraktı'ki, onların Lia™« i,.,™ Uclilıci ivdiği beslemekte oldukları kin ve düşmanlık h^\er\ bir anda yepyeni bir kalıba dökülerek en mü.<;|je, . . tarza inkılâp etmiş oldu.[251]
Hz. Peygamberin (S.A.) Müslüman Ordu Birliklerine Vaziyet Aldırması:
167. Mekke, her taraftan dağlarla Vıvr;ii bir va_ dide kurulu bir şehirdir. Şehri, kuzey - ı>smey istikametinde kateden bir tek ana yol vardır u..çide iki talî yol bağlanır ki, biri Hacûn, f|j£eri yoludur.
168. Müslüman ordusunun büyük l!!gm, araıa_ rında Hz. Peygamber (S.A.) olduğu haltı,, kuzey isti. kametinden ilerledi. Yukarı şehir denen y (Ma'lât) bu tarafta yer almaktadır. Diğer bir f|Rj,erî birlik Zübeyr'ubn'ul-Avvâm idaresinde Kadâ' y01ü üzerinden ilerleyerek düşmanın deniz sahiline, Vâ iti lLliriaı yüluyla kaçmasına manı oluyordu. Diğer ki ,.. ...
öuyuK askerı birlik, şehre güneyden Lıt yolunu ı,akiben girdi ve Mesfele'yi yani aşağı şehir denen ı,,ıntakayı
gal etti. Muhtemelen bu bir süvari kıtj diğer ordu birlikleriyle aynı zamanda £ıre sehre girebilmek için bunların çok çabuk ş^udan dolaşmaları icap etmektedir. Bu dü Güncemiz, bu birliğin süvari kuvvetlen kumandanı Hâij^.
in kumandasında sevkedilmesi vakasiyı, mektedir. Diğer bir birlik de Hacûn 'u üzerinden şehre girmiştir. Bunlar aynı zamanda Cidde'ye olduğu kadar, Yemen istikametinde dfe düşmanın kaçış yolunu kapamakla vazifeliydiler. [252]
169. Diğer bütün askeri seferlerde olduğu gibi bu sefer münâsebetiyle de bir parola ittihaz edilmişti"[253]
170. Ordunun safları ve kademeleri titizlikle tanzim edilmişti. Hususî bir subay (Vâzi1), bütün bu işlere nezaret Ediyordu [254] Hz. Peygamber (S.A.) bu vazifeli vasıtasiyle talimatını veriyor ve onunla emirlerini icra ettiriyordu. İbn Hişâm'm kitabının aynı sahihlerinde Mekke'nin en yüksek tepelerinden gö-rülürcesine, islâm ordusunun şehre girişinin pek özlü bir şekilde tavsifi bulunmaktadır. Hakikatte Hz. Ebû Bekr'in babası Ebû Kuhâfe, o sırada Mekke'de yaşamaktaydı. Kendisi âmâ idi. Bir yabancı ordunun şehre hücuma geçtiğini haber alınca, kız torununun elinden tutarak yüksek bir tepeye çıktı ve torunundan gördüğü her şeyi kendisine anlatmasını istedi. Küçük kız, ona Vâzi'nin nasıl safları ve kademeleri ayarladığını vesair teferruatı aynen nakletti. Nihayet kızın «askerlerin nasıl yayılıp ilerlediğini» anlatması üzerine: «haydi, çabuk eve gidelim; hareket halinde bir ordunun eline geçmek tehlikelidir» dedi.
171. Böyle, dört bir taraftan harekâtta bulunan bir orduda Baş Kumandanın olup bitenlerden haberdar olma ve her şeyi tam ve lâyıkiyle elde tutması hususunda hakikaten fevkalâde maharet ve teşkilâtçılığı görülüyordu. Hz. Peygamber (S.A.) yeni talimatlar vermenin ve müdahalelerde bulunmanın lüzumlu olduğu yerlerde derhal işi ayarlıyordu. Şehrin işgalinin son safhalarına doğru subaylarından biri, kendi emrindeki askerlere, «bugün artık mağrur Mekke'nin başının öne düşeceği ve şehrin yağma edileceğine dâir» imâda, bulunması üzerine hemen Hz. Peygamber (S.A.) geldi, meseleyi öğrenir öğrenmez mevzuubahis subay derhal kumandanlıktan alındı [255] ve bu vazife başka bir kimseye [256] tevdi edildi. Hz. Peygamber (S.A.) dedi ki: «Hayır! Mekke'nin şeref ve haysiyeti asıl bugün artacak. Madem ki orada îs-lâmm kıblesi mevcuttur, müessestir; bu yüzden her ne suretle olursa olsun onun kudsiyetine tecavüz edilmeyecektir». Bunun üzerine şehirde sulh, sükûn ve nizam işini sağjamak üzere umumî bir tebliğ yayınlandı.
172. islâm ordusunda herbir askerî birlik, tabii bir taksimat üzere teşkil olunmuştu; yâni herbir kabile ayrı bir birlik,, ayrı bir takım teşkil ediyordu. Filhakika, Mekkeli Müslüman Muhacirler, Medineli Ensâriler, Eslemîler, Gifâriler ve diğerleri herbiri ayrı ayrı olmak üzere müstakil askeri birlikler, kuvvetler olarak tertib olunmuşlardı. Bununla beraber, durum o tarzda ayarlanmıştı ki bütün bu ayrı zümreler, aynı makinenin çeşitli parçaları gibi bir tek gayeye hizmet eder şekilde muntazam çalışmışlardır. Bu şekilde bir tertip ve teşkil, psikolojik bir tesir uyandırma imkânlarına sahiptir; bu tarzda tertip ve teşkil edilmiş askeri birlik ve takımlar, o devirdeki herhangi bir insan üzerinde kuzey - batı Arabistan'ın bütün kabilelerini temsil ediyormuş gibi muazzam bir tesir husule getirir.[257]
Hz. Peygamberin (S.A.) Mekke'ye Girişi:
173. Mekkeli Muhacir, Peygamber Muhammed Mustafâ (Sallallahü aleyhi ve sellem), şimdi doğum yeri olan bu şehre muzaffer bir Kumandan olarak dönüyordu. Hariçte peşini bırakmamış olan hemşehrileri tarafından maddî ve mânevi ağır ıstıraplara duçar edilerek tam sekiz sene geçirmişti. Şimdi işe, zafer kazanmış bir ordunun başındaydı; buna rağ-' men tavır ve hareketleri ne şekilde olmuştur? Diğer herhangi bir tiran gibi kibir ve azamet dolu, Kadiri Mutlak, bütün sebeblerin Sebebi olan Allahı unutmuş, gururundan sarhoş olmuş bir halde miydi? Hayır!.. O bütün bunlardan tamamen uzaktı. İbn Hi-şam'ın kitabının 815'inci sayfasında da anlattığı gibi, o, hakikatte gayetle çekingen bindiği devenin sırtında sık sık secdeye kapanıyor, lütfettiği bütün bu şeylerden dolayı Tek olan Allaha şükrediyordu. Herkese şâmil olmak üzere umumi af ilân ediyor, geçmişte mâruz kaldıkları maddî ve mânevi ıstırablardan intikam alma düşüncesi yerine sulhu yayınlıyor; bununla hakikatte Allanın, muttaki olan mü'minlerden beklediği şeyi gösteriyordu. Kur'ânm 2. Sûre, 58. âyet ve 7. Sûre, 161. âyette, Allah şöyle buyuruyor: «Şu Şehre girip, dilediğiniz yerden istediğinizi bol bol yiyin, kapısından secde ederek girin ve Umumî Af ( ~ Hıtta) deyin-. Taberî'nin Te'rih adlı eserinde de gayet güzel belirttiği gibi [258], Peygamber Mûsâ (aleyhisselâm) devrine ait askerlikle alâkalı bu ilâhi emirleri, Amâİıkalı'larla olan savaşlarında Yahudiler gerektiği gibi yerine getirmekten uzak kalmışlardır. Hz.. Muhammedin (S.A.) «Harp Peygamberi» olması ve fakat bunun yanında, harplerinde bile «Rahmet Peygamberi* olduğunu isbat etmesi mukadder kılınmıştı. Evvelce zikri geçen bir hadiste şöyle denmektedir : «Ben harp peygamberiyim, ben Rahmet peygamberiyim»[259]
174. Kur'nda 48. sûrenin 24-25. âyetinde şayanı dikkat bir vak'a zikredilmektedir. Zaferden sonra, inatçı düşman askerlerinden bir kısmı, şehrin iç kısmında İslâm ordusuna karşı ciddi bir pusu kurmuştu; mezkûr âyetlerde, Allahin onları bu inatçı düşmanlardan nasıl kurtardığı hatırlatılmaktadır Bu vakada dahi «Rahmet Peygamberi», suçluları affetmek fırsatını zayi etmemişti.
Hz. Peygamberin (S.A.) «affı umumî» ilân etmesi:
175. İşgalin hemen akabinde insan yapısı ilâhlar, lâyık oldukları «seviyeye» indirildiler. Ebû Suf-yân'ın evinde ise durum hakikaten insana heyecan vericiydi: Karısı korkusuz Hind, evindeki putlara vurmaya ve onları parça parça etmeye ve bu arada: «Sizden ne fayda gördük; biz nasıl oldu da bunlara inanarak aldandık" diye sık sık haykırıyordu. Aynı Hind, yüzü örtülü bir şekilde, şehrin diğer kadınları ile beraber, İslama girmek üzere Hz. Peygamberin (S.A.) huzuruna geldi. Bu esnada cereyan eden muhavere cidden çok alâka çekicidir:
— «Çocuklarınızı öldürmemeye söz veriyor musunuz?»
— «Biz onları çocuklar olarak yetiştirdik, onları Bedr savaşında öldüren sizsiniz.»
— «Gayri meşru münasebetlerde bulunmamaya ve zina etmemeye söz veriyor musunuz?»
— Hür doğmuş bir kadın bunu yapabilir mi hiç?»
— «Hırsızlık yapmamaya söz veriyor musunuz?»
176. Bu sualler üzerine Hind nâçâr kaldı ve anladı ki İslâm, sadece siyasî bir lüzumdan ibaret değildir; o aynı zamanda insanın ferdi ve içtimai hayatına hâkim bir kaideler külliyesidir ve dedi ki:
— «Ya Resûlullah! Hırsızlık hakikaten kötü bir şeydir. Fakat, şimdi düşün: Kocam çok hasis ve cimridir; evimin zarurî ihtiyaçları için bazı bazı kocamdan bir miktar para çalmak mecburiyetinde kaldım...»
Hz. Peygamber (S.A.), gülmekten ve şunları söylemekten kendini alamadı:
— «Pek âlâ haklısın, işte böylesi yasak değildir."[260]
177. Bu bahsi, Hz. Peygamberin (S.A.) fethedilen şehirdeki son durumunu da zikrederek kapıyoruz. İşgali takip eden günde, sulh, sükûn ve asayiş şehre hâkim olunca cemaatla kılman namaza imamlık etti; bu durum şehirdeki putperestler tarafından merakla takip edildi. Namazdan sonra, Kabe etrafındaki sahada toplanmış olan hemşehrilerine bir hitabede bulundu ve bunlara, gerek kendisine ve gerekse ashabına neler yaptıklarını hatırlattı ve onların ne kadar haksızlık ve adaletsizlik yapmış olduklarını İzah etti. Son olarak, onlara artık kendisinden ne bekleyip, ümit ettiklerini sordu. Kısa bir duraklamadan sonra devam etti:
«Bugün, artık hiçbir şeyden mes'ûl değilsiniz. Gidiniz, hepinizi hür addediyorum.» [261] Anî olarak Mekke'nin havası değişti ve akşama doğru hemen bütün halk İslâmı kabul etti. Onlar hiç bir şeyi böylesine derin, böylesine samimî bir şekilde kabul etmemişlerdi. Hem onlar, şimdi mağlûp edilmiş ve işgal altına girmiş bir memleketin ahâlisi değiller, haklar ve vazifeler hususunda, zaferi kazananlarla tamamen müsavi vaziyetteydiler. Bir şehrin fâtihi, Allanın Resulü olursa, böylece, en küçük bir ifrat hareketi dahi ortaya çıkamaz. Bu siyâsete bir ışık tutacağını umduğum şu, hâdiseyi nakletmeyi faydalı bulurum: Hz. Peygamber, henüz yukarıda zikrettiğimiz hutbesine başlamamıştı. Müezzin Bilâl'ûl-Habeşî (R.A.), Kâbenin damına çıkmış namaz için ezan okuyordu:
«Allahu Ekber, AUahu Ekber...»
Mekkeli bir putperest olan Attâb'ubn Esid. arkadaşlarından birinin kulağına eğildi ve dedi ki: «Allaha şükür ki babam şimdi hayatta değil; şayet o, şu siyahinin mukaddes Kabe'nin damına çıkıp anırdı-ğını işitseydi, buna katiyen tahammül edemezdi.» Biraz sonra. Affı Umumînin ilân edildiğini işiten aynı Attâb, galeyana geldi ve anî olarak ileri fırladı. Hz. Peygambere (S.A.) yaklaşarak şöyle dei: «Ben Esîd'in oğluyum, Allahdan başka Allah olmadığını ve senin de onun elçisi olduğunu tasdik ederim.» Hz. Peygamber (S.A.) cevap verdi: «Pek âlâ; seni Mekke valisi yaptım.» Biliyoruz ki askerlerinden hiç birini Mekke'de garnizon tesis etmek için bırakmaksızın Hz. Peygamber (S.A.), gayet kısa bir zaman içinde Medine'ye çekilmiş ve Mekke'nin idaresini gördüğümüz gibi, henüz İslâmı yeni kabul etmiş bir Mek-keliye bırakmıştı. O, sonradan buna asla pişman olmamıştır. Bütün bunlar, insan kalbinin nasıl kazanılacağını gösteren apaçık vâkı'alardır.[262]
6- HUNEYN VE TÂİF SAVAŞLARI
(H. 8. Yıl. Şevval / M. Aralık 629)
Hııneyn Mevkii Ne Tarafa Düşer:
178. Bizzat ismi Kur'ân'a geçmekle ebediyete intikal eden meşhur ve mühim bir meydan muharebesi olan Hımeyn savaşının daha İslâmın kuruluşunun ilk günlerinden itibaren unutulmaya yüz tutması calibi merak bir şeydir. Eski tarihçiler ve coğrafyacılar, bu savaşın yerini tam ve doğru olarak tesbit edememektedirler. Bazıları, meselâ Maqrîzî gibi [263], bu mevkii Mekke'den bir günlük mesafe, yani yirmi beş kilometre olarak, diğer bazı müverrihler ise bu yeri, mukaddes beldeden dört günlük mesafe olarak tarif ederler. Bir kısmı da bu ikisi arasında rakamlar ileri sürerler ki bu sırada yani Fethin akabinde Hz. Peygamber (S.A.), bu son zaferini sağlam esaslara bağlamak ve Feth'i, İslâm Devletinin iktisadî ve siyasî prensiplerine göre itmam etmek için Mekke'de meşgul bulunuyordu.
179. Bu gibi ihtilâfların sebebini bulmak zor değildir : Huneyn mevkii meskûn olmayan bir nımtaka idi. Hz. Peygamber (S.A.) Hâvâzinîler ile karşılaşmak üzere, ordusu ile birlikte bir sefere çıkmıştı. Sabahın erken saatlerinde, dar bir vadiden geçerlerken İslâm ordusu, düşman tarafından anî bir hücuma uğradı. Bu arızi vakıa bir yana, ne evvelce, ne de bundan sonra hiç bir münâsebetle Huneyn, tanınan, bilinen bir yer olmuş değildir. Burasının susuz, otsuz, göçebe topluluklarına bile cazip gelmeyen yaban bir mıntaka olduğu muhakkaktır.
180. Son birkaç sene.zarfında, birçok ilim adamı ve en sonuncu olarak Şekib Arslan, Bâ Selâme ve diğer kimseler, Huneyn mıntakasmı keşfetmek için teşebbüslere giriştiler. Pek tabiîdir ki, her biri>ayrı neticelerle, birbirleriyle asla uzlaşmayan çeşitli görüş ve kanaatlara vardılar. Bu mütehassıslar umumiyetle araştırmalarım Tâif - Mekke anayolu üzerinde yapmışlardır. Bu suretle onlar, Hz. Peygamberin (S.A.) askeri seferlerinde daima, düşman üzerine ilerleyişinden hasımlarının haberdar olmamasını teminat altına almak için, asla ana yolları takip etmemeyi şiar edindiğini nazarı itibara almamaktadırlar.
181. Bâ Selâme, bu işi yapacak en iyi kimseydi; bu topraklarda dünyaya gelmiş ve 1946 yılında ölümüne kadar, Saudi Arabistan'ın Mekke parlamentosunda âzalık etmiş ve dört ciltlik Hz. Peygamberin (S.A.) hayatına dair bir eseri olan ve seyahatten hoşlanan, hakikî bir memleket evlâdıydı. Havaliyi gayet iyi tanımaktaydı. O, eserinde, bu tarihi mm takayı araştırmak ve bulmak için epey bir zaman harcadığını yazmakta ve bu mahalli bugünkü Necd otomobil yolu üzerinde, Mekke'den takriben yirmi beş kilometre mesafede bir nokta olarak göstermektedir. Onun çizdiği bu yolu takip ettim; itiraf etmeliyim ki, 12.000 kişilik bir ordunun, üstelik de Hz. Peygamberin (S.A.) kumandasındaki bir ordunun düşman okçuları tarafından pusuya düşürülebileceği hiç bir müsait mahalle raslamadım. Sonra buradan, îslâmdan evvel her sene bir panayırın kurulduğu tarihî meşhur Zu'1-Mecâz kuyusuna geldim. Burada Kureyş göçebe kabilelerinden biri yaşamaktadır. Göz alıcı ve sanatkârane işlenmiş elbiseleriyle derhal diğer göçebelerden tefrik edilen bu kabileye mensup kızlar, otomobilimizin suyunu, seve seve ikmâl etmemize yardım ettiler. Bu kuyu, Arafat'ın kuzeyinde ve Arafat ile şimdiki Necd otomobil yolundan biraz sapa talî bir havalide bulunmaktadır. 1932 ve 1939'da Hicaz'a ilk ziyaretlerimde, Huneyn mıntakasmı tayin etmek için teşebbüs ettim, hattâ bir defasında Kara' Dağı üzerinden Taife olan yüz yirmi kilometrelik mesafeyi bir merkeble katettim; gayem, yolda Huneyn'i araştırmaktı. Huneyn savaşı ile alâkalı olarak tarihin kaydettiği Evtâs v.s. mahallen de bu yol üzerinde aradım, durdum. Bütün bunlar boşa gitti; bu araştırmaların devamını, bizlerden daha çok imkân ve müsait şartlara mâlik olacak olan müstakbel araştırıcılara bırakıyorum.[264]
Muhtemelen Huneyn, Tâ'ifin 50-60 Km. Kuzeydoğusunda Bulunmaktadır:
182. Sultan II. Abdülhamîd devrinde «Hicaz Demiryolları İdaresi» tarafından hazırlanmış olan haritaya kısaca bir göz atalım. Her ne kadar pek fazla itimada şayan olmasa bile bu harita, bize Evtâs na-mıyla [265] bir yer vermekte ve bunu Tâif şehrinin kuzeydoğusunda, 50-60 kilometrelik bir mesafeye yerleştirmiş bulunmaktadır. Ben, bu havaliyi ziyaret edemedim, bununla beraber, Huneyn yeri için yapılan araştırmalarda gösterilen yerlerin en mâkulü olarak haritadaki bu mezkûr yeri kabul etmekteyim; sebebini de şimdi izah edeceğim :
183. Evvelce de izah edildiği gibi, bütün eski müverrihlerin de naklettiklerine göre [266], Hz. Peygamber (S.A.) Tebûk seferi müstesna, her defasında şaşırtıcı ve aldatıcı istikametlerde yola çıkmıştır. Önce, aksi istikamette yola çıkıyor, epey gittikten sonra, yarım daire şeklinde çark ederek esas seferdeki hedefin istikametini alıyordu. Bununla beraber, aynı zamanda ihtiyatî tedbir olarak her zaman kullanılan yolları değil, aksine, az istimal edilen düşmanın şüphe-lenemiyeceği geçit ve bölgeleri tercih ediyordu. Hz. Peygamber (S.A.) Mekke'yi fethettikten sonra, Hevâ-zin kabilesinin İslâm topraklarına hücuma hazırlandıklarını haber aldı. [267] Hz. Peygamber (S.A.), bunun üzerine hemen tebdili kıyafet etmiş bir subayını He-vâzin kabileleri arasına gönderdi. Burada, birkaç gün geçiren ajan, düşmanın hakikaten pek yakın bir zamanda hücuma geçeceğini tesbit etti. [268] Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.) düşmanı, kendi arazisinde iken yakalamak üzere Mekke'den hareket etti.
184. Huneyn'in Mekke'den bir günlük mesafede olduğu şüphelidir. Düşmanın Mekke yakınlarına bu kadar sokuluşu ve İslâm haber alma teşkilâtının bundan bihaber olması, o devrin şartları nazarı itibara alınırsa, uygun düşmez. Bundan başka, «dört günlük mesafededir» görüşü de muvafık değildir; çünkü, Huneyn karşılaşması her iki hasırım tam yan yollarında bir nevi buluşma yeri gibi bir mahzara arzetmek-tedir. Bu arada, Tâ'if in bile Mekke'den deve ile iki -üç günlük bir mesafede bulunduğunu düşünmek icab eder. Hevâzinîlerin arazileri Mekke'de dört günJ lük mesafede olduğuna göre Huneyn karşılaşmasının Mekke'den 50:60 km. mesafede cereyan etmiş olması icab etmektedir.
185. Huneyn savaşının, Evtâs dağı yakınında cereyan ettiği söylenmektedir. [269] Bugünkü nesil bu ismi dahi unutmuş vaziyettedir. Diğer kayda değer bir malûmat da şudur Huneyn'den alınan ganimet, Hz. Peygamber (S.A.) tarafından muhafaza edilmek üzere Ca'irrâne'de bırakılmıştı. [270] Çünkü, etrafı kale du-varlariyle çevrili Tâ'if şehrine sığınmak üzere kaçan düşmanı takip eden Ordunun ağırlıklarından kurtulması icab ediyordu. Bu münasebetle, kaynaklarda zikredilen Ca'irrâne bize, Huneyn'in Arafatta veya şâir yerlerde değil, bu istikamette araştırılması gerektiği fikrini telkin etmektedir. Her neyse kaynaklarımız, Tâ'ife doğru kaçan düşmanın takib edilmesi sı-rasında, Hazreti Peygamberin (S.A.) Nahle-Yemeniy-yeden geçerek Liyye'ye vardığını nakletmektedirler.[271]
Ca'irrâne ve Nahle ve Qırn'dan geçirilecek olan bir hat, yarım dâire teşkil etmektedir; Liyye ise Tâ'ifin güney doğusunda, Mekke'nin tam aksi istikametinde, eskiden'olduğu gibi hâlen de Tâ'ifin meşhur bir kenar mahallesini teşkil etmektedir.
NAHLE
MEKKE
Huneyn savaşı için takip edilen muhtemel yürüyüş plânı.
186. Hatırlanacak diğer bir şey de 1939'da evlerinde misafir kaldığım kimselerin bana kafi olarak söylediklerine göre Hevâzin göçebe kabilelerinin hâlâ Tâ'if den üç günlük mesafede yaşamakta oluşlarıdır.[272]
Hz. Peygamberin (S.A.) Askerî Yürüyüş Yolu:
187. Öyle zannediyorum ki şimdi biz, Hz. Peygamberin (S.A.Î bu seferinde katettiği askeri yürüyüş yolunu sarahaten takip edebileceğiz. Hz. Peygamber (S.A.), Hevâzinilerin Tâ'if halkı ile birleşmesine mâni olmak istiyordu. Önce, Mekke'yi kuzey istikametinde terk etti... Bir müddet sonra, kuzey doğu istikametine kıvrıldı ve bir yarım daire çizmeye başladı. İşte, bu sırada, Huneyn havalisinde düşman ile karşılaştı. Düşmanın burada kurmuş olduğu pusu, hiç de beklenmeyen bir darbe teşkil ettiğinden, önce muvaffak oldu. Fakat, Hz. Peygamber (S.A.) yine örnek bir hareketle darbe tesirinden yavaş yavaş sıyrılarak Müslümanları tekrar bir araya getirdi. Hevâ-ziniler, sayısız zigzaglar halindeki vadilerin koruyuculuğu ve avantajından istifadeyle kaçmaya başladılar; takib edenlere asla karşı koyamayacak bir haldeydiler. Müverrihlerin verdikleri malûmata göre, düşman beraberinde kadınlarını, çocuklarım, hattâ bütün koyun ve deve sürülerini alıp getirmişti; onlar, bu saydıklarımızın zafer veya ölüm tahakkuk edene kadar, askerlerin bütün gayretleriyle savaşmalarına müessir olacağını düşünüyorlardı. Fakat bu düşünceleri, iyi tâlim ve terbiye görmüş disiplinli İslâm ordusu karşısında neticesiz kalmıştır. Sonunda da bütün kadın ve çocukları, hayvan sürüleri, bu askerlere ganimet olarak kaldı. Hz. Peygamber (S.A.), ga-nâimi Ca'irrâne'de muhafaza edilmek üzere Mekke istikametinde bir subayın muhafızlığı altında yola çıkardı; gayesi, daha kolaylıkla hareket edebilmekti. [273] Aynı şekilde yarım dâire biçiminde bir yürüyüş hattı takip edilerek Tâ'ifin doğu güney doğusunda yer alan Liyye'ye varıldı ve buradaki kale tahrip edildi. [274] Bahçeli ev ve bostanlardan müteşekkil bu müreffeh kasaba, büyük bir iktisadî ehemmiyet taşıyordu. Buranın kaybedilmesi, Tâ'if halkı için pek elim bir netice olmuştur. Bundan sonra Hz. Peygamber (S.A.), etrafı surlarla çevrili Tâ'if şehrini ordugâh kurmaya ve manevra yapabilmeye müsait geniş bir araziye bakan tarafından muhasaraya başladı. Bu harbin Müs-lümn şehitler mezarlığı, bugünkü İbn Abbâs Camii Kebîrinin yanında bulunmaktadır; burası aynı zamanda Müslüman ordusunun çadırlı ordugâhını kurduğu mahaldir.[275]
TÂ'İF KUŞATMASI
Tâ'if Ve Etraf Bölgenin Tavsifi:
188. Tâ'if, Vadi Vacc üzerinde kurulu, yağmur yağma zamanları, içinde su bulunan bir nehirle yarı yarıya muhat ve etrafı surlarla çevrili bir şehirdir. Bir sayfiye yeri olup, denizden yüksekliği 900 metre kadar vardır. Mekke ile irtibatını sağlayan üç yolu mevcuttur. En kestirmesi Arafattan geçer, Kara' Dağına tırmanır. Sadece merkep ve katırların aşmaya cesaret edebilecekleri 80 -100 km. uzunluğundaki bu yol, bu vasıtayla yirmi saatte kat'edilebilmektedir. Öğleden sonra, geç vakit Mekke'den ayrılan bir kimse, devamlı bir hareketle gece yarısı Kara' Dağına varır ve burada tevakkuf ederek sabahleyin erkenden tepeler üzerinden yola devamla öğleden sonra Tâ'if'e varabilir. Diğer bir yol Ca'irrâne üzerinden develerle katedilmektedir ki, ben bu yoldan Tâ'if'e şahsen gitmedim. Tâ'if'e gidebilmek için, üçüncü olarak Vadi Na'mân ve Mesîl üzerinden bugün (1939) motorlu vasıtaların kullandıkları yol vardır ki 100 -125 km. olan bu yolu vasıtalar üç saatte almaktadırlar.
Vadiler geniş ve düzdür, yolda hiç bir lanmamaktadır. maniaya rast-
189. Eski Arabistan'ın diğer bütün şehirleri gibi, Tâ'if şehri de o zaman, birçok kasabalardan müteşekkildi. Bunlardan her biri, iki yüz veya dört yüz veyahut bin beş yüz metre gibi aralıklarla kurulu idiler ve her birinde ayrı bir kabile (kılan) oturuyordu. Bu yerleşik durumların veya kasabaların hepsi ayn bahçelere, tarlalara, hisarlara ve tarassut kulelerine sahiptiler. Bu satırların yazan, bu neviden kasaba harabelerine 1939 yılında, mahallinde bizzat rastlamıştı. Bu bahçe ve çiftlikler, bunlar arasında geçen Vadi Vacc tarafından sulanmaktaydı. Bu nehir, aynı zamanda surlarla çevrili şehrin tam kıyısından geçmektedir. Ancak havaliye yağan yağmurlar kısa zamanda bu nehrin yatağı vasıtasıyla boşaltılmakta ve senenin ekseri günleri ise kuru kalmaktadır. Mamafih toprak altı su yatakları zengindir; bir nevi borulu kuyu vasıtasiyle eski devirlerde bu yeraltı sulan, mebzûlen satha çıkarılmakta ve arazî sulanmaktaydı ve hâlen de bu usul tatbik edilmektedir. Bu borulu kuyulardan gelen sular arklara verilmekte, tarlaların ve bahçelerin sulanmasında bunlar ihtiyaca kifayet etmektedir.
190. Çok eski devirlerden birinde, buranın şeflerinden biri, îran hükümdarının teveccühünü kazanarak buraya bir mühendis gönderilmesini temin etti. Bunun yardımı ile, etrafı kale ve tahkimatla çevrili bir şehir meydana getirildi. Neticede «tâ'if» sıfatı (kelime mânası «etrafı duvarla kaplı»dır), kısa zamanda buranın ismi hâline inkılâb etti". [276] Umumiyetle bu mahallin diğer kısımları Vacc diye anılmaktadır ki, genişlik itibariyle1 bazan Tâ'if i de içine almaktadır. Arazinin münbit oluşu buraya çeşitli mıntaka-lardan insanların gelip yerleşmesine sebep olmuştur. Ancak, buranın hakikî yerlileri olanlar, buraya gelip yerleşmek istiyenleri «müttefik» olarak kabul etmekte kâfi derecede müsamahakâr davranıyorlardı. Bu yüzden İsîâmm zuhurunda, Tâ'if (yahut Vacc) şehrinde iki ayrı halk kütlesine rastlıyoruz: Benû Mâlik ve Ahîâf (kelime mânası «müttefikler»). c
191. Bu mahalle ait bize kadar gelen nakillere göre, Lât ve Uzzâ mabetleri etrafı surlarla kaplı olan şehirde (Tâ'if) bulunmaktaydı. Ben 1939'da bu mabetlerden birinin bulunduğu yerde resmî bir misafirhane inşa edilmiş olduğunu ve ötekinin yerinde de bir şahsa ait büyük bir ikametgâhın inşa edilmiş olduğunu görmüştüm.
192. Tâ'if te rastlanan bugünkü sûrlar, Türkler zamanından kalmadır. Fakat, bunların eski temeller üzerine oturtulmuş olması kuvvetle muhtemel dir. Çünkü, Hz. Peygamber (S.Â.), devrinden kalan Tâ'if muhasarası sırasında şehit düşenlerin mezarları hâlâ İbn Abbâs Camii Kebîri yakınında, tam şehir sûrlarının dibinde bulunmaktadır. (Sonradan Hz. Peygamberin (S.A.) zabıt kâtiplerinden Zeyd'ubn Sabit dahi aynı mezarlığa defnedilmiştir.) îbn Hişâm, eserinin 872. sayfasında, Hz. Peygamberin (S.A.Î ordugâhını şimdiki «İbn Abbâs Camiinin» bulunduğu yere kurduğunu beyan etmektedir.[277]
Hz. Peygamberin (S.A.) Muhasarada Kullandığı Harp Âletleri Hakkında Bilgi:
193. Arab Yarımadasında etrafı sûrlarla çevrili sadece birkaç mahal vardır. Bu yüzden, ilk İslâm orduları için bir muhasara harbi biraz fevkalâdelik arzediyordu. Hayber kalelerinden sonra Tâ'if, Hz. Peygamberin (S.A.) karşılaştığı mukavemet etme kabiliyeti olan bu nevi sûrlu şehirlerdendi. Müslümanlar, Haytıer'de mancınıkla atılan taşlardan epey zahmst çekmişlerdi. Bunlardan ders alan Hz. Peygamber (S.A.) tarafından, taş fırlatmak hususunda bu mancınıklar [278] ve keza muhkem - örtülü arabalar (debbâbe, debbûr, arrâde .yahut elle sürülen tanklar) Tâ'if sûrlarına karşı istimal olunmuştur. Keza Belâ-zuri'nin «Ensâb'ul-Eşrâf» adlı eserinde [279], Tâ'ifde kullanılan mancınığın Selmân'ul-Fârisî tarafından inşâ edildiğini ve debbâbe denen (örtülü, muhkem araba) âletin denen yerden (az sonra izah edilecektir) Hâlid'ubn Said tarafından temin edildiğini bize bildirmektedir. Mamafih, İbn Sa'd'm eserinde ise [280], gerek araba ve gerekse mancınığın Devsli et-Tnfeyl'ubn Amr tarafından getirildiği zikredilmektedir. İsimler münakaşalı olmakla beraber vak'a sabittir, aksi söylenmemiştir. Mamafih İbn Hişâm, «Sîre» adlı eserinin 869. sayfasında bir kıssa nakletmektedir. Buna göre, Tâ'ifli iki Sakîfi olan Gaylan'ubn Seleme ve Urvet'ubn Mes'ûd, Tâ'if harbine iştirak etmemişlerdir; kıssada şöyle denmektedir • «Muhkem (?) örtülü arabaların ve mancınıkların nasıl inşa edildiklerini öğrenmek üzere CRŞ gittikleri için...» ve onlar tam döndükleri sırada muhasara da esasen kaldırılmış bulunuyordu. Aynı vakayı anlatırken tbn Sa'd daha geniş ve mufassal malûmat vermekte [281] ve bu iki kişinin îslâm dinini, henüz o sıralarda kabul etmemiş olduklarım, bunu daha sonra tahakkuk ettirmiş olduklarım ilâve etmektedir. Acaba Tâ'ifliler, Hazreti Peygamberin (S.A.) bu son hareket ve teşebbüsüne aynı tarzda bir mukabelede mi bulunmayı düşündüler. Yani aynı âletlerle kendi ordularını da mı teçhiz etmeyi düşünmüşlerdi? Muhakkak ki mevzuubahis mancınıklar, İslâm ordusuna karşı kullanılabilirlerdi, fakat muhkem - örtülü arabalar ne işe yarayacaktı? Bu arabalar, cepheden girişilen hücumlarda ve göğüs göğüse yapılan savaşlarda çok zor kullanılırlar. Muhtemel ki, onlar bu arabaların imâlini, ileriki zuhurat ve ihtimalleri de düşünerek veyahut da kendi hemşehrileri için değil de, sırf bir müşteriye satmak ve ihrâc gayesiyle ticâret için öğ-«eniyorlardı. Hz. Peygambere (S.A.) gelince, o, en aşağı bir veya iki mancınığa sahip bulunuyordu. Bunlar, bir evvelki yıl Hayber çenginde ganimet olarak alınan harp âletlerindendi. Selmân'in bunları tamir veya aynen bir kopyasını imâl etmesi muhtemeldir. Buna rağmen, şunu da söylemek icab eder ki, sadece bir veya iki ufak çapta mancınığın bu kadar geniş bir sahaya yayılan muhasara karşısında kullanılmasının hiç de müessir olamıyacağı gayet açıktır. Hakikaten bunların kullanılması, Tâ'if in teslimi için yetmezdi. Üstelik Tâ'if'de müdâfî asker ve yiyecek stokları eksik değildi. Diğer yandan, düşman okları ve kızgın çiviler, İslâm ordusu içinde birçok zayiata sebep oluyordu'. [282] Bu kızgın çiviler Müslüman askerler tarafından kullanılan tankların örtülerini bile deli-yorlardı. Bu esaslı müdafaa tedbirleri karşısında, şehir surlarını hariçten rahneler açmak suretiyle yıkmanın imkânsızlığı anlaşıldı.
194. Gerçi düşman, göğüs göğüse çarpışmak üzere sûrlar dışına çıkmayı düşünmüyordu. Fakat, onların kale burçlarından- attıkları oklar, bazan muharebe edenler arasında isabetlere sebeb oluyor, bilhassa geceleyin ordugâhta korunaklar hâricine çıkan askerler kayıplara uğruyordu. Belâzurî'nin En-sâb'ul-Eşrâf adlı eserinde [283], «Hz. Peygamberin CS.A.) yanında haşeb (tahta, odun)_ bulunduıduğu, bunlarla Tâ'if muhasarasının devamı boyunca çadırının ei> .rafını çevirdiği» zikredilmektedir.[284]
195. Neticede, muhasara sürüncemede kalıp arzu ecttleh netice istihsal edilemeyince, Hz. Peygamber (S.A.) iktisadi baskı çaresine başvurdu ve .şehir dışındaki Tâ'ifin ileri gelenlerine ait yüksek evsafta ve nâdir üzümler yetiştiren bağ ve bahçeleri tahrip edeceğini duyurdu. [285] Bu teşebbüs, düşman arasında büyük bir heyecan ve karışıklık yarattı. Neticede düşman, onların tahrip edilmesindense, harp ganimeti olarak alınmasını teklif etti. Hz. Peygamber (S.A.) de bu emrinin fiilî bir netice doğurmaktan uzak olduğunu görerek onu geri aldı.
196. Hz. Peygamber (S.A.) diğer bir baskı çaresi olarak, «Herhangi bir düşmana ait köle, İslâm dinini kabul ettiği ve İslâm ordusu safları arasına katıldığı takdirde, hür bir müslüman gibi muamele göreceğini» ilân etti. [286] Bu münasebetle birçok iltihak vak'alan vuku bulmuş ve bunlar İslâm Hukuk Mü-devvenatt arasına, müstakar ve kuvvetli emsaller olarak katılmıştır (Aşağıda 2Ü7. paragrafla mukayese ediniz).
197. Bugünlere ait bir taktik olmak üzere Hz. Peygamber (S.A.) muhasara etmiş olduğu şehrin etrafında bulunan dikenli nebatların taze dallarını kestirdi ve gerek malzeme ve gerekse insanlar için giriş çıkışı imkânsız hale getirmek için sûrların münasip yerlerine koydurdu; bunlar aynı zamanda anî bir gece baskınına veya başka türlü bir hücuma karşı mania teşkil ediyorlardı.[287]
198. Kırk gün süren,bir muhasaradan sonra, Hz. Peygamber (S.A.) çekilmeye, cephe savaşı ve demir, ateş gibi vasıtalar yerine, siyasî silâhlarla mücadeleye devama karar verdi. Az ilende de göreceğimiz gibi, sonraki vak'alar bu usulün isabetini tamamen is-bât etmişlerdir.[288]
«CRŞ» Nin Müşabeheti Meselesinin Münâkaşası;
199. Az evvel, CRŞ < = Cim, Râ, Şın diye adlandırılan bir mahalle dikkati çekmiştik. Burası hakikatte «Curâş» yahut «Carş» mıdır? I) İbn Hişâm'a göre [289] «Curaş» Tâif'in güneyinde, etrafı duvarlarla çevrili mahfuz bir şehirdi (Medine muğlaka, kelime mânası : kilitli, yahut kapalı şehirdir); burada, Yemen menşeli bazı insanlar oturmaktaydılar. Arap coğrafyacıları, bu havaliyi gayet yakından tanımakta ve burayı Yemen topraklarından saymaktadırlar. Mamafih ne olursa olsun bizim merakımızı çeken nokta, bu küçük ve alelade kasaba, harp âlet ve edevatı imâlinde, Mekke, Medine ve hattâ Tâ'if'den daha ileride bulunuyor v0. bu tekâmül ile iftihar ediyordu. Buraya, diğer yerlerden insanlar, sadece mancınık ve elle idare edilen tanklar ve muhkem - örtülü arabalar satın almak üzere değil, fakat aynı zamanda bunların yapımını öğrenmek için de gelirlerdi. 2) Hz. Peygamberin (S.A.) Bizans toprakları içinde kalan Ürdün'de kurulu «Carş» şehrine hususî murahhaslar göndermesi ihtimali mâkul addolunamaz. Hakîkaten «•Carş»in bir sanayi şehri olduğu hükmüne varmak pek münasiptir. Bugün, ondan kalan harabeler hâlâ onun eski büyüklük ve tekâmül seviyesine şehâdet etmektedir. Aynı zamanda, gayet İyi bilinmektedir ki Bizanslılar, bu şehir ahalisine, Arabistan topraklarında yaşayan bedevilere harp donanımı ihraç etmelerini sıkı sıkıya yasak etmişlerdi. Bundan başka, Mu'ta denilen yerde, son zamanlarda, Müslüman askerî birlikleriyle Bizans kuvvetleri arasında bir çarpışma cereyan etmiş ve Müslümanların ağır zayiat vermesiyle sona ermişti. Bu yüzden artık Müslümanlar, silâh satın almak üzere burada teşebbüse geçmeyi düşünemezlerdi. Ayrıca bu harp malzemesini bir aylık uzaklıkta bulunan Tâ'İf'e kadar nakletme zorlukları da nazarı itibara alınmalıdır. Mezkûr kıssayı bir ker-re de, «Tâ'iflilerİn ayni maksatlarla bu yere elçi gönderdikleri» şeklinde mülâhaza edecek olursak, Tâ'iflilerin İslâm Devletine kıyasen gerek sermaye ve gerekse sair kaynaklar bakımından çok âciz bir durumda bulunmaları dolayısiyle, hemen yakınlarında bulunan bir şehrin Ürdün'de bulunan Carş'den daha , tercihe şayan addedilmesi lâzım geldiği neticesine varırız. Bundan başka, anlaşılıyor ki Hz. Peygamberin silâh almak üzere vazifelendirmiş olduğu hususî murahhas heyeti, Yemenli Ezd kabilesinin aşi-nâsıydı. Bunlar, Yemen'in bir şehri olan Cureş'de, şüphe ve düşmanlıkla karşılanabilecekleri Bizans arazisi üzerinde bulunan Carş'dakinden daha fazla nüfuza ve itibara sahib olabilirlerdi. Yemenliler, Hicaz ahalisinden daha fazla talîm ve terbiye görmüş, kültürlü, yetişkin kimselerdi. Bu yüzden, onların sadece şehirlerinin etrafını kaim duvarlarla çevirmekle iktifa ettiklerini zannetmek yanlıştır. Ahalî Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, aynı zamanda marangozluk mesleğine âşinâ, hafif mancınık ve muhkem örtülü araba imâline muktedir insanlardı. Hayat hikâyesine baktığımızda, marangozlukla zerre kadar ilgisi olmayan Selmân'ul-Fârisi'nin bile bir mancınık yapmaya muvaffak olduğunu düşünecek olursak, Cu-reş ahâlisinin de bu sanatta ileri olduğu iddiasını niçin reddedelim? Bu arada, Hindistanlı Müslüman bir âlim olan Şibli Nu'man'i, ayrı bir görüşle bu «CRŞ»nin Ürdün'deki Carş şehri olduğunu ileri sürmektedir. Eminim ki, kendisi bunu söylerken yukarki mülâhazaları hiç nazan itibare almamıştır. Hakikaten onun büyük bir eseri olan Sîret'un-Nebî [290] adlı kitabında bu noktayı hiç münakaşa etmeksizin sadece Suriye'deki (Ürdün) Carş şehrine atıfla iktifa etmektedir.[291]
Hz. Peygamberin (S.A.) Mağlûp Hevâzinîlere Karşı Gösterdiği Muamele Tarzı:
200. Neticede Hz. Peygamber, S.A.) Mekke'ye dönmeye karar verdi ve yolda Ca'irrâne'ye uğrayarak Huneyn ve Evtâs'da ele geçirilen ganimetleri askerleri arasında bölüştürdü.
201. Mağlûp olan Hevâzinîler, Hazreti Peygamberin (S.A.) jdoğumunu müteakip temin edilen süt annenin mensup olduğu kabileydi. Bunu bildiklerinden, dadılık ettikleri çocuktan çekinmeyerek, az sonra Ca'irrâne'ye döndüler ve İslâm dinine dahil oldular. Hz. Muhammed (S.A.) dedi ki: «Birçok haftalar tek siz nadim olup tövbe edeceksiniz ümidiyle ganimeti bölüşmeyi geciktirdim durdum. Gayem bu suretle sizlere aile ve sürülerinizi iade etmekti. Şimdi artık çok geç... Bir zamanlar sizlere âit olan bu şeyleri sizlere iade, şimdi taksim edilmiş olmaları sebebiyle mümkün değildir. Mamafih, aileleriniz ve sürüleriniz arasında şimdi hemen bir seçim yapın, bakayım; yapabileceğim şeyi sonra bildireceğim." Bunun üzerine onlar kadın ve çocuklarını seçtiler. Hz. Peygamber (S.A.) dedi ki: «Ailelerinizden bana ve benim aile efradıma ganimetten isabet eden miktarı şu anda size iade ediyorum. Cemaat namazını bitirdiğim zaman, halkın içinde, diğer ganimetlere müteallik bu talebinizi bana tekrar ediniz.» Onlar da böyle yaptılar. Hz. Peygamber (S.A.) de kendisine ve ailesine ganimetten düşen mezkûr hisseyi iade ettiğini halkın ortasında tekrar etti. Hz. Ebû Bekr ve Ömer ve onlardan sonra diğer ileri gelenler, birbiri arkasından Hz. Peygambere (S.A.) katıldılar. Bu arada bir iki kılan, bu fikre iştirak etmeyip kendilerine düşen harp esirlerini (yani artık köle durumuna sokulmuş olan Hevâzinlüeri) azat etmekten geri kalmışlardı. Müslüman askerler, hiç bir fidyei necat vesair karşılık almaksızın harp esirlerine hürriyetlerini iade ettiler. Hattâ, Hz. Peygamber (S.A.) bazı dikbaşlı ve tamahkâr kimselere, «insan* cihetinden ganimet olarak aldıkları hisseleri Hevâzinîlere iade etmeleri emrini vermiş ve buna mukabil uğrayacakları kaybın devlet hazinesinden ödenmesi suretiyle telâfi edileceğini bildirmişti.[292]
202. Bütün bu siyasi hâdiseler, Tâ'ifin bu en son müttefikinin de kendisinden ayrılmasına sebep oluyordu. Tâ'if etrafında şimdi artık îslâmın nüfuz ve tesiri kuvvetlenmiş, atlayıp sıçramalarla yayılıp duruyordu. Tâ'if'de istihsal edilen ticari ürünler için yegâne bir pazar yeri olan Mekke, şimdi Müslümanların kontrolü altındaydı. Muhtemeldir ki artık Tâ'if kervanları, bizzat kendi şehir hudutları haricine çıkamamaktaydılar ve hattâ senelik Ukâz panayırı şimdi Tâ'iflilere kapatılmıştı. [293] Neticede, Tâ'if muhasarasının üzerinden bir yıl geçmemişti ki bunlar, Medine'de bulunan Hz. Peygambere (S.A.) bir heyet göndererek gerek manen ve gerekse siyasî olarak İslâm Devletine inkıyat etmek istediklerini bildirdiler ve artık kendi el yapılarından başka bir şey olmayan Lât ve Uzzâ gibi putlara tâbi olmayı bıraktıklarını, Allahın bir tek olduğunun gerçekliğine inandıklarını ve ibâdetin sadece Ona ait olduğunu itiraf ettiler. Hz. Peygamber (S.A.) derhal artık müslüman kimseler olarak onların kendilerine has olan istidat ve dirayetlerini salim bir mecraya akıtmasını bildi: Devletin çeşitli işleri başına idareciler ve memurları, bizzat yine onlar arasından seçip tayin etti. Bu adamlar, îslâmın sağlamlaşmasında ve yayılıp gelişmesinde muvaffakiyet ve fayda sağladılar. Bu husus, Hz. Peygamberin (S.A.) devamlı surette müdafaa ve tatbik ettiği akıllı siyaset, yâni, insan kanı ve mağlûblara karşı da müsamahakâr ve âli cenâb, davranma siyâsetinin bir neticesidir.[294]
7- YAHUDİLERLE YAPILAN SAVAŞLAR
(Medine'den Yahudi Kabilelerinin Sürülmesi)
Benû Qaynuqâ:
203. Müslümanlarla aralarında birçok müşterek taraflar bulunan Yahudilerin, Hz. Peygamberle (S.A.) birlikte yaşamayıp onunla birlikte bulunmamaları, insanlık için acıklı bir hâdise telâkki edilmelidir. Müslüman Devleti ile olan düşmanlıkların kaynaklarına dâir teferruata girmeksizin şunu hatırlatalım ki ilk silâhlı askeri çatışma teşebbüsü, Medirieli Benû Qay-nuqâ kabilesinden gelmiştir. Onların meslekleri esasında kuyumculuk olup, şehrin merkezinde kendilerine ait meşhur Sûk, yani pazarda, iş yerlerini teksif etmişler ve anlaşılan buradan şehrin harici ticaretini kontrol altında bulunduruyorlardı. Onlar, ziraata elverişli bîr araziye malik değillerdi ve fakat aralarında harp çıktığında Müslümanlara karşı iki hafta kadar muhasarada dayandıkları birçok hisarlara sahiptiler.' Utanç duyulacak şekilde bir Müslüman hanımın şeref ve namusu ile oynamak şeklinde harbi doğuran sebeb etken olduğu kadar, şehrin diğer yahudiieriyle olan münasebetleri de o durumdaydı ki harp başladığı vakit kimse yardımlarına gelmedi.
Neticede kayıtsız şartsız teslim oldukları vakit Hz. Peygamber (S.A.), onları nereye isterlerse oraya hicret etmede tamamen serbest bıraktı' [295] Hicretin, 2., Milâdın 623. senesinde cereyan eden bu hicret harekâtına nezâret etmek üzere, bir resmî memur tayin etti [296] Bu kısa süren savaş, kendi evinden bir kaç yüz metre uzakta olmasına rağmen şehirde Müslümanların oturduğu kısma bir vekil tayin etti (aynı eser ve yerde).[297]
Benû'n-Nadir :
204. Ertesi sene, diğer bir Yahudi zümresi olan Benû'n-Nadîr'ler, çok ağır bir cürüm ika ettiler; Hz. îsmâ'il soyundan bir Peygamberin gelmesi gerçeği, bir îsrâiloğlunun içgüdü ve insiyaklerine zıt düşmekteydi. Bedr'de Müslümanların kazandığı zafer, antipati duygularına şimdi bir de kıskançlık ve hasedi de eklemiş bulunuyordu. Benû Kaynuka' Yahudi kabilesine mensup olup da cürüm işlemiş kimselerin bölgeden çıkarılıp atılması, ayrıca korku ve endişe ortaya çıkarmıştı. Bu arada Resûlullah'm Yahudiler arasındaki bazı suçlu şahıslara karşı aldığı tedbirler, onların sabırlarını da taşırmıştı. Elimiz altındaki klâsik kaynaklara [298] nazaran, bu psikolojik durumun baskısı altında Yahudiler, Resûlullah'a şu haberi gönderdiler :
«Sen bize üç adamını alarak gel! (Ebû Davud'a göre bu, «otuz adam» şeklinde nakledilmektedir). Buna mukabil bizim hahamlarımızdan da üç kişi çıksınlar, her iki taraf da (böylece) aralarında dinî meseleleri seninle, birlikte münâkaşa etsinler. Şayet bu (hahamların) gönlü hoş olursa, hepimiz senin dinine geçeriz.»
Bu Yahudi hahamlar abâ ve harmaniyeleri altına hançerler alıp gizlemek suretiyle Resûlullah'ı öldürmeyi kurdular. Fakat evvelce bu kabileye mensup Yahudilerden biri ile evlenmiş bir Arap hanım vardı. O, Ensârî Müslümanlardan olan erkek kardeşine bu suikast haberini ulaştırabildı ve bu erkek Müslüman kardeş de tam o sırada Benû'n-Nadîr Yahudi kabilesi bölgesine gitmek üzere evinden çıkmış bulunan Resûlullah'a yolda yetişti ve kendisine getirilen bu kötü haberi nakletti. Bunun üzerine Resûlullah derhal geri döndü ve ertesi sabah, silâhlı kuvvetlerinin başında olduğu halde onların oturmakta olduğu bölgeyi işgali altına aldı. Onlar, şehrin güney doğu kesiminde yaşıyorlardı. Adedleri cem'an iki-üç bin kadar vardı. Buhârî'ye nazaran [299], Resûlullah onları kuşattığında, komşu bir Yahudi kabilesi olan Benû Qu-rayza, Müslümanları arkadan vurmak üzere askeri hazırlıklara girişti. îşte bu gerçek sebebiyledir ki Benû Nadirlerle savaşı bir gün sürdürdükten sonra girişmiş bulunduğu kuşatmayı kaldırdı ve Kurayza'h-lar üzerine yürüdü. Onlar sayıca daha azdılar ve kısa bir zaman içerisinde sulh teklifinde bulundular; Nadir'lilere hiçbir şekilde yardıma kalkışmamaları şartıyla Kurayza'lılann bu sulh talepleri kabul edildi.
Bunun üzerine Resûlullah, Benû Nadir'in oturduğu yerleşim bölgesine döndü ve öyle bir yere (Avalinin biraz güneyinde) karargâh kurdu ki, Benû'n-Nadİr kabilesile Benû Qurayza Yahudi kabilesinin yardımlaşması ihtimalleri tamamen ortadan kalktı. el-Fadih Camii (keza Şems Camii olarak da anılır) bugün Hz. Peygamberin (S.A.) çadırını kurduğu yeri yadet-raektedir. Mahsur kalan Yahudiler, sığınmış oldukları vahanın hurmalıkları arasında, Müslüman ordusuna zarar verip zorluklar çıkartabileceklerinden, rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (S.A.) bez yahut deri çadır yerine, düşman oklarından korunmak üzere kendisi için tahtadan bir kulübe inşa ettirmişti. [300] Kur'ânda da zikredildiği gibi, Müslümanlar düşmana ait bazı hurma ağaçlarını kestiler; gayeleri hücuma geçtiklerinde, kolaylık temin etmeleriydi. Her türlü iaşe ikmâlinden mahrum kalan Yahudiler, pek kısa zaman sonra bitap düşüp teslim oldular. Hz. Peygamber (S.A.), bunlara da silâhları müstesna, diğer bütün menkul mallarını beraberlerinde alıp hicret etmeleri hakkını tanıdı. [301] Keza, onlara Müslüman ahâlisinden olan alacaklarını tahsil edip beraberlerinde götürmelerine de müsaade etti; ancak hayli uzun vadeli bu alacakların, belli bir indirim uygulanması şartıyla, derhal tahsiline izin verdi. [302] Medine'yi 600 develik bir kervan halinde terk ettiler. [303] Onların çoğu Hayber'e gidip yerleştiler ve burada, îslâm devletine karşı düzenler tertip etmeye koyuldular. Az sonra, bunlar neticeleriyle birlikte izah edilecektir. Hiç şaşılmasın ki bunlar, Medine'yi terkeder-ken utanç ve acılarını örtbas etmek istediler ve bunun için de şehirden uzaklaşırlarken çalgı çalıp şarkı söylemek yoluna müracaat ettiler.[304]
205. Benû Qaynuqâ kabilesinin ikamet etmekte olduğu köy şimdi (1939) düz bir ovadan, harabe namına da hiç bir iz bulunmayan bir yerden ibarettir. Benû'n-Nadîr Yahudi kabilesinin o zamanlar oturduğu kısımda bulunan Ka'b'ubn Eşrefe ait kaleli sarayın harabeleri zamanımıza kadar gelebilmiştir. Bu harabeler Islâmdan evvelki devre ait Medine şehrinin askeri mimarîsi hakkında bize tetkik imkânları bahsetmektedir. Benû'n-Nadîrlerin sahib olduklarına hamledilen arazi üzerinde yani lâvlık arazinin cenubuna isabet eden yerde ve Vâdî Muzânib yakınında küçük bir tepe vardır. Bu tepe üzerinde Ka'b'ubn Eşrefin saray duvarları hâlâ ayakta durmaktadır! Kalıntılarının takribi yüksekliği 115 cm. olup, taşdan örülmüştür. Sarayın içinde bir kuyu bulunmaktadır ki herhalde bir muhasara halinde veya şâir bir tehlike vukuunda kullanılırdı. Sarayın cephesine isabet eden yerde, tepenin eteğinde büyük bir su deposu bulunmaktadır, inşaatında kireç kullanılmış olup, birçok bölmelerle gözlere ayrılmıştır; herbir göz diğerine toprak künklerle bağlanmıştır. Herhalde bu su mahzeni, sürü hayvanlarının sulanmasında kullanılırdı.[305]
Benû Qurayza:
206. Taktik ve strateji noktai nazarından, Medine'de Yahudilerle girişilen evvelki savaşlara kıyasla Benû Qurayza ile tutuşulan bu harp, daha da az mâlûmata sahip olduğumuz bir harptir. Bunların Hendek savaşı sırasında Müslümanlara karşı ne kadar hâinâne bir harekette bulunduklarını biliyoruz (bk. yukarıda 148. paragraf); bu hâdise onlarla ilk ve son olarak bir harbe tutuşmak için Müslümanların elinde bir vesile olmuştur. Hendek kuşatmacıları harbi bırakıp yurtlarına döndükleri günü takip eden gün, Hz. Peygamber Benû Qurayza'yı muhasara hareketine girişti. Birkaç hafta süren bir mukavemetten sonra bitâb düşüp kendi seçecekleri bir hakemin kendi mukadderatlarını tayin etmesi şartıyla teslim oldular. Hz. Peygamber Muhammed (S.A.). bunu kabul etti. Benû Qurayza'nm bizzat seçmiş olduğu hakem, hükmünü Yahudilerin mukaddes kitabı olan Tevrat'ın mağlûp düşman karşısında Yahudilere tanımış olduğu haklan, aynen Müslümanlara tanımak şeklinde verdi [306] ve bu hüküm infaz edildi.
207. Bunlardan alınan ganimetten beşte bir hisse, *Beyt'uI-Mâl»e yani Devlet hazinesine tahsis olunmuştur. Şe'mî'nin Sîre adlı eserinde bu mevzu ile ilgili olarak verdiği bilgiye göre bu hisse, Suriye ve Necd'den silâh ile at satın alınmak üzere sarfolun-muştur.
208. Az evvel Benû Qaynuqâ kabilesinin 623 Milâdî yılında Medine'den nasıl ihraç edildiğini görmüştük. Calibi dikkattir ki bu tarihden sonra da bu kabilenin Medine'de bulunduğuna dir kaynaklarda telmihler mevcuttur. Meselâ bunlardan biri, Kureyş'e karşı Hicri 2, Milâdî 624 yılında cereyan eden Uhud savaşında bu kabilenin Müslümanlarla beraber savaşmak üzere arzı hizmet ettikleri (bk. yukarıda 90. paragraf) rivayetidir'. [307] Bir başka kaynak, Benû Qu-rayza Yahudi kabilesine karşı girişilen savaşta Müslümanlara yardım ettiklerini söylemektedir. [308] Bu kaynaklardan hiçbiri, Qaynuqâ'larm İslâmı kabul ettiklerini zikretmemektedirler. Ancak kaynaklardan bir diğeri bunların Hayber'e karşı girişilen savaşta yine İslâm ordusuna yardım ettiklerini nakletmektedir". [309] Bu son kaynakta sarahaten «bunlar Gayrı Müslim olduklarından; Hayber harbi sonunda ganimetten sadece bir mükâfat aldıkları, nizamı ve normal hisseye dahil olmadıkları» bildirilmektedir. Anlaşılan müs~ lümanlar tarafından suçlu duruma düşmüş olan Yahudiler cezalandırılmak üzere kuşatıldıkları vakit kardeşlerine hiç bir surette yardımda bulunmamış bir kısım Yahudilerin Medine'de kalmalarına ve burada sulh ve sükûn içinde meşguliyetlerine devam etmelerine Hz. Peygamber müsaade etmiştir.[310]
Hayber'in Fethi
209. Elinizdeki bu kitabın bütün dillerdeki 1964'-den önceki eski neşirlerinde bu bölge hakkındaki benim tavsiflerim, kulakdan dolma malûmat üzerine bina edilmişti. Buraları henüz ziyaret etmemiş bir kimse olarak Hayber'le ilgili önceki tavsiflerimde ben, tarihî metinlerde verilmiş malûmata veya Bay K. S. Twitchell tarafından Saudî Arabistan'ın zirai durumuna dair hazırladığı bir rapora dayanmak mecbu-riyetindeydim. Keza ismi geçen TwitcheH'in bana şahsen göndermek lûtfunda bulunduğu bir mektupdan ve bununla birlikte gönderdiği Hayber havalisinin kaba bir harita-krokisinden de istifâdeler sağlamıştım. Bütün bu vesaik faydalı olmuştur ve fakat yine de hiç biri şahsen girişilecek bir ziyaret ve müşahedenin yerini tutamazdı. 1964 yılında sıcak bir zamana raslayan Haziran ayı içinde Hayber'e bir gün süren bir ziyarette bulunmuştum. İşte bu yüzden bu kısım tamamen yeni baştan yazılmış bulunuyor. Daha uzun zaman sürecek müstakbel bir ziyaretimin ümîdi içinde okuyucularıma şu geçici malûmat ve neticeleri ar-zetmekle bahtiyarım.
210. Gerek Medine ve gerekse Hayber, her ikisi de lâvhk — volkanik bir arazi üzerine müesses iki şehirdir; bununla beraber aralarında büyük farklar bulunduğu anlaşılmaktadır. Medine bir c e v f 'dir, yani geniş bir ova üzerinde kurulmuştur —deve ile enine bir günlük, boyuna da bir günlük yol alınabilecek bir vüs'attadır—. Halbuki Hayber bölgesi, lâvlık arazi ile örtülü yaylahk bir yerdir ki, bunun ortasında birden derin bir çöküklük, bir gedik müşahede edilir. Azami bir veya iki kilometrelik bir genişliğe sahip bu vadide Hayber şehri kuruludur. Mahallin ziraat yapılan yegâne yeridir. Havalinin yayla kısmında üzerinde sayısız bina harabesi mevcut kilometrelerce uzanan düzlükler bulunur. Orada burada küçük lâvlık toprak parçalan vardır ki, eski devirlerde bu kısımlarda da ziraat yapıldığı düşünülebilir. İslâm coğrafyacılarından Ya'qût'un bize naklettiği bilgiye göre, Hayber'de sadece yedi kale (veya kule) vardı. Fakat gerek İbn İshâq ve gerekse İbn Sa'd, eserlerinde açıkça belirtirler ki burada sayısız kaleler bulunuyordu. Her iki müellif de bunların Hayber vadisinde ve yaylahk bölgede olduğunda müttefiktirler. Hâlen buralarda mevcut kale harabeleri, bu son iki müellifin naklettiklerinin doğruluğuna şehadet etmektedir.
211. Bugün Türkiye, Suriye ve Ürdün'ü Medine, Mekke ve Arafat'a bağlayan iyi durumda asfalt bir yol yapılmış vaziyettedir. Bu yol, Tebûk ve Hayber'-den geçer. Böylece biz, ikindi namazını müteakip Medine'den araba ile ayrıldık ve akşam namazı vakti büyükçe bir kasabada konakladık ve geceyi burada geçirdik. Burası münbit bir vadi idi ve katiyyetle ifade edildiğine göre, ovanın yarısı tatlı su kaynaklarıyla bezenmiştir; bu ovanın diğer yarısında bulunan kuyular ise, acı suludur. Ben Fedek bölgesinin yerini de tesbit etme ümid ve düşüncesindeydim; fakat bu ad, bugün bölgede artık bilinmemektedir. Sabah namazını müteakip tekrar yola koyulduk ve takriben üç saatlik bir yol almak suretiyle Hayber'e vardık. Yeni otomobil yolu ise, Uhud Dağını soluna alarak, yeni hava meydanının yakınındaki 'Aqûl gölüne yaklaşır ve buradan ardı arkası kesilmeyen ve son derece manzaralı vadilere ve lâvlık ovalara girer. Bu kısım, yeşillik ve su durumu müstesna, Lübnan'ı andırmaktadır. Bu lâvlık ova, hemen hemen Hayber civarına kadar devam eder. Medine'den gelen bir kimsenin Hayber şehrine tam gireceği yerde sağa doğru bir patika vardır ki bu yol, sayısız harabelere ve artık kullanılmaz hâle gelmiş olan dağınık su bendleri istikametine gider. Artan Hac seyr ü seferi —Türkiye, Yugoslavya ve Fransa'dan gelip de buradan Mekke'ye geçen yüzlerce vasıta mevzu bahistir— ihmâl edilmiş vaziyetteki ve hâlen sıtma hastalığıyla kötü bir şöhret yapmış olan Hayber'e refah getirmiş vaziyettedir. Bu yüzden artan nüfus, gelip geçenlerden bir gelir sağlamakta ve. buralarda yeni yeni binalar yükselmektedir. Şu kadarı var ki bu bölgede, eski harabelerin tahrib edilmesi yoluyla elde edilecek taşların yeni inşaatlarda kullanılmasını önleyecek mani bir tedbir alınmamış bulunmaktadır. Dediğimiz gibi yayla bölgesinde çok sayıda eski bina iz ve kalıntılarına raslanmakta ise de, benim gibi bu işlerin mütehassısı olmayan biri tarafından bunların sivil binalar mı, yoksa askeri maksatlarda kullanılan muhkem yapılar veya burçlar olup olmadığını söylemek mümkün bulunmamaktadır. Bunlar kilometrelerce uzunluktaki bir bölgeyi kaplamaktadır. Medine'den itibaren 150 kilometre kadar tutan bu güzergâh, eskiden deve kervanlarıyla dört günde aşılırdı.
212. Mezkûr yayla, pek derin bir vadi ile kesilmiş bulunduğundan, burada çok sayıda su kaynakları ve sulanan hurmalıklar, sair ziraî çiftlikler ile hayvan üretme merkezleri vardır. Bugünkü mevcut duruma bakacak olursak, Hayber'de içinde 12.000 hurma ağacının —hattâ Makrîzi'ye göre 40.000— bulunduğu çiftliklere dâir tarihî bir kayıtta mübalâğa olmadığı neticesine varabiliriz. Bu çiftliklerle kaplı vadide dik bir yokuş vardır ve bugün de Qasr Merhab diye adlanmaktadır. Klâsik tarihçilere göre Merhab, Hayber'in belli başlı reislerinden biri idi ve onun muhkem kalesi, en-Netât adındaki vadide bulunuyordu. İşte onun bu kalesinin tam alt > anında fetihten sonra Hz. Peygamberin çadırını kurup bir müddet kaldığı yerde Peygamber Mescidi inşâ edilmişti. Hâli hazır topografik durumla beraber bu kalıntılar ve büyük mescid burada bulunmaktadır. Pek tabiidir ki tam tepedeki eski Merhab Kalesi artık mevcut değildir; şimdi onun bu yerinde Saudî Hükümetinin Hayber Valisinin ikamet ettiği mütevazı bir ev kurulmuş vaziyettedir. Bu nokta şüphesiz ki vadinin en sıhhata elverişli, havadar ve hâkim tepesini teşkil etmektedir.
213. İki noktaya işaret edilmelidir: 1) Yaylanın en yüksek hattı üzerinde Hayber Vadisine inen yolun tam başladığı noktada, Hz. Peygambere izafe edilen, bir camiin harabeleri mevcut bulunmaktadır. Pek muhtemeldir! ki Hz. Peygamber, Medine'den geldiğinde ilk olarak bu noktayı fethetmiş ve karargâhını burada kurmuştur. Bu nokta hâkim bir kesimdir ve buradan vadide bulunan kimseler ok atışı altında bulundurulabilir. 2) Diğer nokta biraz zihin karıştırıcıdır : Eski mezarlık burada değil de, vadinin alt tarafında, şehrin artık bittiği ve otomobil yolunun Tebûk'e doğru yeniden yaylaya tırmanmaya başladığı kesimdedir. Acaba yaylada bulunan kalelerin fethi esnasında şehit düşen müslümanlar ne olmuşlardı? Bunların mezarları bugün için kayıp mıdır, yoksa bu şehidler, topluca bir yere gömülebilmek için harbin sonunda ilk mezarlarından çıkarılıp bir arada buraya mı gömülmüşlerdir? Her hâl ü kârda şurası muhtemel ve hattâ mâkuldür ki Müslümanlar muhtelif vesile ve fırsatlardan bilistifade yaylanın yahut vadinin değişik yerlerinden ve hattâ aynı anda farklı istikametlerden hücuma geçmiş bulunuyorlardı.
214. Hz. Peygamber (S.A.) devrine döndüğümüzde, evvelce de gösterdiğimiz gibi, Medine'nin Be-nû'n-Nadîr Yahudilerinin kısmı küllisinin Hayber bölgesine hicret ettiklerini müşahede ediyoruz. Onların buraya göçmelerinden itibaren burada bulunan İslama karşı vaziyet almış kuvvetleri, ayrıca Mekkelileri, Gatafanlılan ve diğejierini bir araya getirip teşkilâtlandırmışlar ve bu, Hendek Savaşı ve Medine'nin Muhasarası ile sonuçlanmıştı (Yukarıda 116. ve müteakip paragraflara bakınız). Mekkelilerle gerçekleştirdiği Hudeybiye Anlaşması, Hz. Peygamberin kuvvetlerini gitgide Hayber'de büyüyen bu tehlike ile uğraşmak üzere serbest bırakmıştı. Bû anlaşma ile Müslümanlar, bir üçüncü taraf ile meselâ Hayber ile bir harbe tutuştuklarında, Mekke'Iilerin bitaraf kalacağına dair onlardan muvafakat almış bulunuyorlardı. Gatafan ve Fezâre kabileleri, Hayberli müttefiklerine yardım edeceklerini ifâde ediyorlardı ve gerçekte de onlar, Hz. Peygamberin bir ordu ile Hayber'e karşı bir sefere çıktığını öğrenir öğrenmez 4.000 kişilik bir askerî kuvvet ile müttefiklerine yardım etmek üzere koştular. Hz. Peygamber (S.A.) derhal tabiye değiştirdi ve Hayber üzerine değil de, Hendek Savaşında Müslümanlara karşı aldıkları düşmanca tavır ve hareketin cezalandırılması için bizzat Gatafan ve Fezâre üzerine yürüyormuş gibi yaptı. Mezkûr iki kabile geride bıraktıkları aile ve sürülerini savunmak üzere derhal geri döndüler ve artık bunların yerlerinden kımıldamayacaklarından emin olması üzerine Hz. Peygamber, Hayber üzerine oian esas yürüyüşüne döndü. Halbuki evvelce o, Medine'nin bir kısım hurma mahsûlünü bu kabileler Hayber seferi esnasında bitaraf kalacak olurlarsa, kendilerine mükâfat olarak verileceğine dâir bir teklifte bulunmuş ve bunlar da red cevabı göndermişlerdi. Şe'mî, Sîre adlı eserinde zikretmektedir ki, bu aç gözlü ve haris kabile halkı Hayber'in fethinden sonra Hz. Peygambere gelip ondan, evvelce vâdedilen hurma tutarını talep etmek istedilerse de pek tabiîdir ki huzurdan koyulmuşlardır. Bir sabah, mûtad veçhile Hayber ahâlisi, ziraat- âlet ve edevatı ve sürüleriyle evlerinden çıktıklarında, İslâm Ordusunu karşılarında buldular ve alelacele kendilerini müdafaa maksadıyla muhkem kalelerine koştular.
215. İslâm tarihçilerine nazaran Nâ'im Kalesi ilk teslim olandır. Buradan atılan bir değirmen taşının bir müslüman askeri şehit ettiğinin tarih kitaplarında nakledilmiş olmasına bakacak olursak, bur.anın muhkem bir kale burcuna sahip olması icab ettiği neticesi çıkacaktır. Qâmûs adlı eserde nakledildiğine göre, Ebu'l-Huqayq adlı bir aileye ait olan bir diğer kale bölgenin en büyük aklesiydi ve düşen ikinci kale buydu. Sonra eş-Şıqq ve en-Netât kaleleri gelir; nakledildiğine göre Qasr Merhab yaylada değil de, vadinin aşağısında bulunan en-Netât bölgesindeydi. İbn Hişâm'a bakılacak olursa, Merhab, Yemenli bir Himyerî idi. Kendisi teke tek bir döğüş yapmak üzere kaleden aşağı inmişti. İbn Hişâm bu döğüş hakkında epey tafsilât verir: 'Uşâr adında çok uzun ve alçak dallı, bol yapraklı bir ağaç vardı ki bir tarafda duran bir kimse öteki yandakini hiç göremezdi. Merhab ve hasmı Müslüman savaşçı, birbirlerini yakalamak üzere ağacın etrafında dönmeye başladılar ve her biri bir kılıç savuruşta bir dal kesip uçurmaya başîadi; neticede öyle oldu ki, sadece ağacın gövdesi ortada kaldı ve Merhab'ın maktul düşmesiyle bu teke tek dövüş son buldu. Hemen arkasından Merhab'ın kardeşi Yâsir ortaya çıktı ve bu da bir diğer Müslüman cengâverin kılıcı altında can verdi. Kaynaklarımıza bakacak olursak, Dâr Benî Qımme işte bu Yâ-
HAYBER'in
KROKİSİ
VE AYNİ 7-VMNPA MÂŞÎO VE DıSER İ
SEDŞ
BEŞ SU BENDİNE GİDEM VOL
Hayber savaşının cereyan ettiği bölgeyi gösteren bir kroki.
sir'e aitti. Anlaşıldığına göre burası yiyecek maddeleri stok edilen bir ambar veya bir mağaza idi. Tarihçilerin bize bildirdiklerine nazaran, uzun süren harp yüzünden sıkıntı çekmeye başlayan müslüman-lar için bu binanın düşüşü çok istifadeli olmuştur. Daha sonra el-Ketibe Kalesi gelir. el-Vetih ve es Sülâ-lim Kaleleri ise en son düşen kalelerdendir ve muhasara edilmeleri ik,i hafta kadar sürmüştür. Tarihçilere göre bir defasında müdafiler, tahkim edilmiş bir mahalden sürülüp çıkarıldıklarında, hemen az ilerdeki bir diğer muhkem mevkie ric'at edip çekilmişler ve burada mukavemete devam etmişlerdir.
216. Diğer kale isimleri de bize rivayet ediimiş bulunuyor. Medine tarafından gelen birinin ilk ras-layacağı kale Vecde'dir. ez-Zubeyr adında bir Yahu-diye ait bir kale olan es-Sa'b Kalesi bilinmektedir. Şe'mi'ye nazaran [311] bu kale, bölge ile irtibatı temin eden gizli bir yeraltı geçidine sahipti. Bu geçidin mevcudiyetini Hz. Peygamber bir Yahudiden öğrenmiş ve kalenin kolaylıkla fethedilmesi üzerine onu mükafatlandırmıştı. Kaynaklar, muhasara edenlerin üzerine taş fırlatmak üzere bazı kalelerde az miktarda da olsa mancınık bulunduğunu bize nakletmektedirler. Makrîzî'ye göre [312], Nitât hisarının fethi esnasında buradan bir mancınık ganimet olarak ele geçirilmişti; işte bu mancınık hiç vakit geçirilmeden Müslümanlar tarafından Nizâr hisarının düşürülmesinde kullanıl-mistir. Merhab Kalesinin üzerine oturduğu tepenin gayet dik yokuşlu eteklerini yerinde müşahede ettiğimde, en şiddetli harbin bu kale önünde verildiğine dair tarihçilerin rivayet ettikleri haberler hakkında en ufak bir şüphem kalmadı. Hz. Ali o günün en bahadır savaşçısı idi. Hiç bir tarihçi Hz. Ali'nin, atılan ok ve taş ve sair şeylere karşı kendine siper etmek üzere, kalenin alınmasından sonra yerinden çekip çıkardığı büyük bir kapıyı elinde taşıdığı vâkıa'sım nakletmeyi ihmal etmez; bu kapı hakikaten o kadar ağırdı ki, sonradan sekiz kişi bu kapıyı yerinden kaldırmaya muvaffak olamamışlardır. Makrîzî, ele. geçirilen ganimetlerle ilgili uzun bir liste [313] vermektedir ki bunlar arasında bir mancınık, birçok üstü tahkim edilmiş (zırhlı) araba (debbâbe) ve çok miktarda şarap da bulunmaktaydı; bu son ganimet maddesi derhal dökülüp yok edilmiştir.
217. Hayber Harbi sırasında, bir gün siyahi bir köle çoban geldi ve Hz. Peygamber ile görüşüp İslâm dinini kabul etti. İbn Hişâm'ın Sîre adlı eserinde [314] bize naklettiğine göre, Hz. Peygamber bunun üzerine bu köleye şu emri vermiştir: «Şimdi sürüsünü Yahudi efendine geri götür; İslâm Dini, emânete hıyanet etmemeyi emretmektedir.» Çoban köle, koyun ve keçi sürüsünü efendisinin hisarına kadar sürdü ve tam kapının yanında sürüyü ürküttü. Hayvanlar esasen sahip oldukları alışkanlıklarıyla ağıla dönüp girdiler ve köle de bunu müteakip İslâm Ordusu Karargâhına (yukarıda 196. paragrafda izah edilen sebeb-ler tahtında) hür bir insan olarak döndü.
218. Maqrîzi [315], ganimet hakkında Hz. Peygamberin (S.A.) şu asil Sünnetini bize nakletmektedir: Hz. Resul, müdâfilerin mukavemeti sona erip sulh tahakkuk edince, Müslümanların eline geçen bütün Tevrat nüshalarını Yahudilere iade etmiştir.
219. Gerek İbn Hişâm ve gerekse İbn Sa'd'ın aynı şekilde beyân ettiklerine göre Hayber önünde îs-lâm Ordusu, iki yüzü süvari olmak üzere, tamamı 1600 askerden ibarettir' [316] Bu duruma mukabil düşman ta-rafda Ya'qûbî'ye nazaran [317] 20.000, halbuki Makrizi'ye göre [318] 10.000 asker bulunuyordu ki bunlar ayrıca, müdafaada bulunmak ve harbi kendi kalelerinde kabul etmek gibi bir muharebe üstünlüğüne de sahiptiler. İbn Sa'd'a göre Harbin sonunda Müslümanlar tarafından 15 şehide mukabil düşman tarafında 93 Hayberli maktul düşmüştü. Hayber arazisini Devlet hudutları içine aldıktan sonra İslâm Hükümetine düşen en başta gelen vazife, sadece yeni lebeamn meşru hak ve menfaatlarmı korumak değil, fakat aynı zamanda bölgede sükûnet ve asayişin de devam etmesini sağlamaktı. Medineli Benü'n-Nadîr Yahudilerinin harp, kan diyeti v.s. gibi ne zaman vuku bulacağı evvelden bilinmeyen anî zaruretler karşısında toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere teşkil ettikleri bir «müşterek-beledî» hazine meselesi vardı. Nadiri Yahudileri Medine'yi terkedip de Hayber'e yerleştiklerinde işte bu «Hazîne»yi de beraberlerinde buraya taşımışlardı. Yukarki Bölümlerde bu Yahudilerin Hendek Muhasarası sırasında Müslümanlar aleyhine oynadıkları rolü belirtmiştik. Hayber'in düşüşünü müteakip Hz. Peygamber (S.AJ, aynı «Hazine»-nin bu defa «yeni beledi teşkilât»a devr ü teslim edilmesini istemiştir. Eski Hazîne muhafızı bütün meblâğın harpler sırasında harcanıp tüketildiğine dâir yemin etmesi üzerine Hz. Peygamber şöyle cevap verdi : Ben sana inanmak isterim. Fakat şayet sonra yalan söylediğin meydana çıkacak olursa, emniyet ve hayatını kaybedersin. Tarihçilerin kaydettiklerine göre, sonradan bu «Hazîne», yerli bir Yahudinin ihbarı üzerine ortaya çıkarılmış ve yalancı -muhafız» akıbetini bulmuştur.
220. Neticede teslim şartlan, Hz. Peygamberin (S.A.) Hayberlilere hayatlarını bağışlayacağı vö onlara memleketi srrtlarındaki elbiseler müstesna, yanlarına hiç bir şey almaksızın terke d e çekleri şeklinde tezahür etmişti. Mamafih, daha sonra bundan vazgeçip şu şekilde bir hâl tarzını muvafık buldu Onlar evvelce sahib oldukları arazide kalacaklar, îslâm Hükümeti ile ziraî bir işletmede ortaklık akdetmiş gibi, işledikleri araziden yarı nisbetinde bir hisse vereceklerdi. Bu şart Devlet tarafından aksi hükmo-lunmadıkca gayrı muayyen bir müddetle devam edecekti, îlerki senelerde Hayber Yahudileri İslâm Devletinden görmüş oldukları yüksek idare üzerine kendi aralarında: «o kadar adalet var ki, cennet yer yüzünde kuruldu» demeye başladılar. Hakikaten Müslüman vergi tahsildarlarının âdeti şuydu: Mahsûlü iki eşit yığın halinde topluyorlar ve bunlardan arzu ettikleri birinin seçimini Hayberli vergi mükelleflerine bırakıyorlardı.[319]
Diğer Yahudiler:
221. Teymâ', Vadi el-Qurâ ve Fedek mıntakala-rmda ya pek az veya hiç çarpışma olmamıştır. Neticede bunlar da aynen Hayberlilerin teslim olduğu şartlarla teslim olmuşlardır. Teymâ'da (Samav'el ibn Âdîye'ye ait) meşhur bir kale vardı. Bu kalenin tes-limiyle neticelenen askeri sefer hakkında fazla bir şey bilememekteyiz.
222. İki yıl sonra Tebûk seferi esnasında (Hicri 9 — Milâdi 630), Akabe körfezindeki Maknâ gibi bazı Yahudi kasabaları da, teslim oldular. Bununla beraber askeri noktai nazardan, Yahudilerin oturduğu bu kasabaların alınmasında anlatılacak hususiyet arzeden bir şey yoktur.[320]
8- Hz. PEYGAMBER (Ş.A.) DEVRİNDE İSTİHBARAT
(Haber Alma Ve Casusluk)
İlk Bilgiler:
223. Hz. Peygamberin zamanındaki fütuhatın süratine mukabil bu harplerde nisbeten çok az insan kanının akmasının tarihte misli yoktur; ancak eski istila harplerinin yoğunluğu ve bu harplerden mağ-lûb çıkan milletlerin zihniyetlerinde meydana gelen değişiklik kabili kıyas olabilir. Hz. Peygamberin siyasî hayatı evvelâ küçük bir şehir-devletin yani Medine'nin bir kısmında başlamıştır. Bu şehir devlet, bütün Arabistan Yarımadasını enine boyuna kaplamış, sonu gelmeyen ihtilâflar, kan dâvaları ve anarşi ile kuşatılmıştı. On yıla varmadan evvelce küçük bir kasaba olan Medine, bir İmparatorluğun başşehri oldu ki, bu devletin kapladığı saha, Rusya hariç, Avrupa büyüklüğündeydi ve üç milyon kilometre kareden fazla tutan bu diyarda bir sulh ve sükûn nizâmı tesis edilmişti.
224. Ortaya çıkan bu mucizede istihbarat servisinin hissesi asla küçümsenemez. Hz. Peygamber tatbik ettiği yüksek sevkulceyş ile düşmana galebe etmesi yanında, bir düşman hakkında bilinmesi gerekli bütün esaslı malûmatı elde etmesi sayesindedir ki onları gafil avlamıştır. Mevzu bahis ettiğimiz bu konuya evvelce temas edilmediği anlaşılmaktadır. Bunun için onun bu devirde istihbarat servisini ve karşı casusluk şebekesini nasıl ve ne şekilde tesis ettiğini tam mânasiyle belirtmek mümkün değildir. Ben sadece cereyan eden vak'aları toplayıp bu şebekenin nasıl çalıştığını göstereceğim.
225. Hz. Peygamber tarafından kurulan ve faaliyete geçirilen İslâm Devleti, kat'İ ve sarih surette Hicretten bir ay evvel tesis edilmişti. Bu tarih, üçüncü 'Akabe anlaşmasının (biat) akdine tesadüf eden tarihdir ki Minâ'da hac mevsimi esnasında, bir taraftan Hz. Peygamber, diğer taraftan da içlerinde iki de kadın olduğu halde yetmiş üç Müslüman tarafından akdedilmiştir. Bu Müslümanlar ona «fri-mek-re ve'I-menşat» yani sıkıntılı ve sevinçli yahut harp ve sulh zamanlarında itaat edeceklerine, kim olursa olsun bütün insanlara karşı gerek onu ve gerekse Mekkeli ashabını ve hattâ onların da akraba ve dostlarını, kendi şehirlerine yani Medine'ye hicret ettikleri takdirde himaye edeceklerine dair sadâkat yemini ettiler. Siyasî bir cemiyet ortaya çıkaran bu «içtimaî mukavele» derhal icra ve tatbik edildi. Mekkeli Müslümanlar grublar halinde bu yeni melcelerine sıkındılar. Bu 'Akabe anlaşmasından (= biat) sonra üç ay geçmemişti ki, Mekkeli Gayrı Müslimler İslâmın Peygamberini yani kendi hemşehrilerini öldürmek için bir suikast tertib ettiler; kendi cihetlerinden bu, bir harp ilânından başka bir şey değildi [321] İşte mev-zuumuz burada başlamaktadır.[322]
Hicret Sırasında Haber Alma İşi:
226. Mekke Şehir - Devletinin kabile esasına dayanan cemiyetinde, birinin diğerini öldürmesi neticesi öldürülenin mensub okluğu kabilenin öfke ve intikam duygusu, kaatilih mensub olduğu kabileye de teşmil edilir ve onu da tehlikeye sokardı. Mekke'de kabileler arasında akdedilen askeri ittifaklar, münferit yaşayan kabilelerin emniyetlerini daha da arl.Hr-mışti. Mekke'de yaşayan Gayrı Müslim Kureyşliler, katil vâki'alarını ve buna müteallik işleri, azaları herbir kabileden seçilmiş bir halk meclisine tevdi etmeyi kararlaştırdılar. Gayeleri şuydu: Hz. Peygamberin mensub olduğu kabile ile bunun müttefiki bulunduğu kabileleri, hasımlarından sayıca az oldukları hissine kaptırmak ve ayrıca mücrimin iadesi ve hattâ kaatilin mensup bulunduğu kabilenin en ileri gelen bir ferdinin, asıl kaatile bedel cezalandırılması gibi taleplere tercihan (tabiatıyla şayet böyle bir talebi icra etmek imkânı varsa) kan diyeti ile iktifa etmek. Bu tertib müessirdi fakat henüz olgunlaşıp kemâle gelmemişti. Bu tertibden güdülen esas gaye, anlaşılan hemen yayılmış ve Hz. Peygamber de bundan tam vaktinde (bk. aşağıda 230. paragraf) haberdâr olarak artık hicret etmeyi kararlaştırmıştı.
227. Mekke'de emniyet ve selâmet kalmamıştı. 'Ancak Hz. Peygamber, kendisinin yola çıkmasından önce hemşehrileri olan Müslümanların Medine'ye hicret hareketlerinin tamamlanmasını bekliyordu. Onun bu kararında bir şahsiyet ve ahlâk asaleti görmekteyiz. Şayet 'Akabe anlaşmasının hemen arkasından, geride Müslümanları olduğu gibi bırakıp gitseydi,[323]
Bedr Harbi Sırasında Haber Alma İşi:
233. Hz. Peygamberin amcalarından biri olan Ab-bâs hicret etmemiş, Mekke'de kalmıştı. Büyük bir banker ve zengin bir tüccar olarak birçok yerlerde meselâ Tâ'if ve Medine gibi şehirlerde geniş şekilde temaslarda bulunuyordu; bu arada devamlı olarak Mekke'de cereyan eden hâdisatın aldığı son şekillere dâir Hz. Peygambere yazıyor ve onu bunlardan haberdâr ediyordu. Nitekim bu durumu izah eden bir rivayete îbn Sa'd'ın eserinde raslanmaktadır: «Kureyş kervanları Suriye'ye doğru yola çıktıkları vakit Hz. Peygamber de onlara manî olmak için Medine'den hareket ediyordu. Çünkü kervanın hareketlerine dair Mekke'den kendisine haber geliyordu». [324] Yine aynı eserinde s. 6 da: «Hz. Peygamber Medine'den hareketle Yan-bû limanına çıkan yol üzerindeki Zu'I-Uşeyre'ye kadar gitti... Talhat'ubri Ubeyd'illah ve Saîd'ubn Zeyd isimli iki casusunu kervanın peşini Suriyeye kadar nereye giderse takip etmek, orada kalmak ve kervanın ne zaman dönüş seyahatine çıkacağını kendisine bildirmek üzere vazifelendirdi. Onlar da aynen böyle yaptılar, fakat Medine'ye döndükleri vakit Hz. Peygamberin diğer kaynaklar vasıtasıyla kervanın dönüşünü öğrenmiş olduğunu ve daha onlar şehre dönmeden evvel ordusu başında hareket ettiğini öğrendiler» demektedir.
234. Hz. Peygamber Muhammed (S.AJ, kervanın gelmekte olduğu kuzeye düşen Suriye cihetine doğru ilerlemedi; bilakis "kervanın varış yeri olan Mekke'ye doğru yani güneydeki Bedr tarafına hareket etti. Bu, kervanı tam zamanında ele geçirmek için en emniyetli hareket tarzıydı. Bundan başka bir dağ geçidi —ki Bedr'de mevcuttur— düşmana üstünlük sağlamak hususunda açık araziye nazaran daha müreccahtır.
235. Hz. Peygamber Bedr'e doğru yola çıktığı vakit Basbas ve Adî isimli iki casusunu düşmanın nerede bulunduğunu araştırmak gayesiyle önden yola çıkarmıştı.[325]
236. Yolda düşman hakkında doğru ve tam bilgi edinebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. [326] Bazan yürüyüş halindeki ordudan ayrılıp, bizzat dağ geçitlerinde dolaştığı oluyordu. Bir defasında yaşlı bir adama raslamış ve ondan kervanın nerede bulunduğunu sormuştu. O da buna dair bilgisi olduğunu, fakat bunu ancak muhatabının (yani Hz. Peygamberin) kim olduğunu ve nereden geldiğini öğrendikten sonra, söyleyebileceğini söyledi. Hz. Peygamber bunu söyleyeceğine söz vermesi üzerine geveze Bedevi dedi ki: «aldığım haberlere göre kervan filân filân tarihlerde filân yerlerde görülmüştür. Şayet bu haberi bana veren yalan söylememişse şimdi kervanın filân yerde olması gerekir» ve ilâve etti: »Aynı zamanda, şunu da öğrendim ki, Hz. Peygamberin ordusu şu tarihte şuradan hareket etmiş şayet bu doğru ise şimdi filân yerde bulunması lâzım gelir». Hakikaten de öyleydi; bu adam doğru söylemekteydi. Hz. Peygamber cevaben şöyle dedi: «Biz su kaynağından yani ırak'dan geliyoruz- (Nâhnu min mâ', Mâ mâ'? el-irak). «'ırak» akar su manasına gelen bir kelimedir.
237. Bedr yakınlarına varıldığı vakit Hz. Peygamber (S.A.), tekrar en son haberleri toplamak gayesiyle iki tane develi süvari yola çıkardı [327] Bu ikisi Bedr kasabasının içine kadar girdiler, gayeleri güya' içecek su te'min etmekti. Burada kuyu başında iki hizmetçi kızın lâkırdılarına kulak misafiri oldular. Kızlardan biri diyordu ki: «Yakında kervan geliyor; onlara hizmet edip kazandığım parayla borcumu ödeyeceğim»: Bu kadarı kâfi idi. Casuslar derhal geri dönüp Hz. Peygambere «daha henüz kervanın Bedr'den geçmemiş» olduğunu bildirdiler ve strateji de buna göre tesbit olundu.
238. Bu arada kervan da Suriye'de bulunduğu esnada Hz. Muhammed'in (S.A.) kendi yolunu keseceğine dâir bazı haberler almıştı; bu yüzden herhangi bir pusu için hazırlıksız değildi. Dönüşte, kervanı sevk ve idare eden Ebû Sufyân, Bedr'in dağlık Vadilerine girmeden evvel Huneyn'de mola için durdu. [328] Ve tek başına Bedr'e doğru geldi. Ebû Sufyân gerek araziyi ve gerekse ahâliyi gayet iyi tanıyordu. Bedr'e gelince herhangi bir haber olup olmadığını soruşturdu. Boşboğaz bedeviler herhangi bir mutad harici hâdiseye tesadüf etmediklerini sadece az evvel develi iki süvarinin su içmek için gelip gittiklerini söylediler. Ebû Sufyân bu iki süvarinin izlerini takip etti ve neticede hayvanlara ait. tezekleri buldu. Bunları aldı ve içini tetkik ettiğinde hurma çekirdeklerine rasiar ras-lamaz haykırdı: «AHaha yemin ederim ki bu havali hayvanları bu çeşit yemle yemlenmezler; bunlar mutlaka Medine vahasının develeridir ve süvarileri de Muhammed (A.S.)'m casuslarıdır». Hemen acele kervana katıldı ve dönüş yolunu değiştirerek Bedr etrafından dolaşacak şekilde istikamet verdi ve sahil yolunu takibe başladı. İki gecelik yolu bir hamlede alarak muhtemel tehlikeden böylece kaçtı. Ayrıca Ebû Sufyân çok süratli bir haberciyi (nezir üryan) Mekke'ye göndererek ordunun yardıma koşmasını talep etti.[329]
239. Neticede kervan bu suretle kaçıp kurtulunca Hz. Peygamber Bedr kasabasına döndü geldi; gayesi, anlaşılıyor ki bu havali kabileleriyle istikbâle matuf ittifaklar akdetmekti. Az sonra da Mekke ordusunun Bedr'e doğru gelmekte olduğunu öğrendi ve ona karşı koymaya karar verdi. Hz. Peygamberin Ordusuna mensub birliklerden biri, iki Mekkeli süvariyi yakalayıp esir ettiler. Onlar buraya kadar su için gelmişlerdi. Bu iki esir Hz. Peygamberin huzuruna çıkarıldıkları vakit kendisi namaz kılıyordu. Onlar da cevaben Kureyş ordusuna su taşıyan askerler olduklarını söylediler. Subaylar dediler ki: «Hayır! Yalan söylüyorsunuz; siz Ebû Sufyân'm kervanına mensub adamlarsınız- ve sorgu esnasında şiddet usûlü tatbik etliler: Onları evvelâ dayakla söyletmek istediler, bunlarsa aynı şeyi söylemede ısrar ettiler. Sonra tatlı dille sordular gene aynı şekilde .Kureyş ordusunun askerleri olduklarım tekrar ettiler. Hz. Peygamber namazını bitirdiği zaman şahsen bu işle meşgul oldu ve arkadaşlarına ahvâl ve şeraitin birçok malla gelen bu kervanın artık iyice uzaklaştıktan sonra geriye su için adam göndermesini veya onun bu yakınlarda olduğunu insana pek düşündürmediğini izah etti. Sonra bu esirlerden düşman ordusunun kaç kişi olduklarını sordu. Onlar da bunu bilmediklerini söylediler. Hz. Peygamber sormaya devam etti: «Günde orduda yemek için kaç deve kesiliyor?»; cevaben dediler ki: «Bir gün on, bir gün dokuz olmak üzere değişiktir.» Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.) düşmanın 900 1000 arasında olduğu hükmünü çıkardı; hakikaten düşman 950 askerden müteşekkildi.[330]
Diğer Seferlerde Ve Uhud Savaşında Haber Alma:
240. Karkarat'ul-Kudr seferine çıktığı zaman Hz. Peygamber, düşman kabileye mensub bazı çobanları esir aldı ve onlardan kabilelerin nerede bulunduğuna dâir malûmat edindi.[331]
241. Gatafan'a karşı girişilen seferde İslâm Ordusu müfrezelerinden biri, Zu'l-Qassa!da, Sa'lebe kabilesinden bir şahıs ile karşılaştılar ve onu Hz. Peygamberin (S.A.) huzuruna çıkardılar.. Bu zatın ismi Cabbâr'di; kendisi düşman hakkında Hz. Peygambere epey malûmat vermiştir... Ve sonunda İslâmı kabul etti.[332]
242. Bedr savaşından Müslüman ordusunun muzaffer çıkması, Medine'de yaşayan Yahudi sermayedarlar için beklenilmeyen ve hiç de arzu edilmeyen bir şeydi. Yahudi Benû'n-Nadîr kabilesinin şeflerinden biri olan Kâ'b'ubn'ul-Eşref, bu zafer üzerine hiç vakit kaybetmeksizin Mekke'ye hareket etti ve orada Mekkelileri intikam için hazırlanmaya teşvik etti, hattâ onlara elinden gelen her yardımı da yapacağını vadetti. Bunun haberi Hz. Peygambere ' (S.A.) gelince küçük bir askeri birliği bu Yahuçlinin şatosuna gönderdi. Bunlar mezkûr kabile şefini kendi evinde öldürmeye muvaffak oldular. Bu suretle hazırlanan fesat hareketi henüz tomurcuk halinde iken koparılıp atıldı".[333]
243. Bedr mağlûbiyetinin intikamını almak üze-. re Mekkeliler hazırlığa girişmişlerdi. Bunun için insan ve malzeme topluyor, yeni yeni ittifaklar akdediyorlardı. Hz. Peygamberin (S.A.)' amcası Abbâs bütün bu olan bitenleri Medine'de bulunan Hz. Peygambere (S.A.) yazmış ve o bu suretle gafil avlanma-mıştır.[334]
244. Düşmanın Medine yakınlarına geldiği anlaşıldığı vakit Hz. Peygamber (S.A.) onların izlerini takip etmek üzere iki casus gönderdi. Bunlar düşmanın Medine yakınlarından geçerek daha ileriye kuzeye çıktığını ve hâlen Uhud dağının takriben kuzey batısına düşen el-Ureyd'de [335] karargâh kurmuş ol-duklarinı, düşman develerinin buralarda otlamakta oldukları haberini Hz. Peygambere (S.A.) getirdiler. Hz. Peygamber (S.A.) bunun üzerine diğer bir casusunu tahrik etti; el-Hubâb'ubn'ul-Munzır ismindeki bu zat düşman karargâhına kadar nüfuz edip onların hakiki sayıları hakkında ayrıntılı malûmat edindi.[336]
245. «Hz. Muhammed (S.A.), Sufyân'ubn Hâ~ İid'il-Huzâlî (bu zatın kabilesi Urana civarında yaşıyordu)'nin İslâm Devletinin bütünlüğü aleyhinde savaşacak gönüllüler topladığını öğrenmişti...». Atılan adımlar da bu habere göre ayarlanmıştır.[337]
246. «Medine'ye bir tüccar » mallarıyla beraber geldi. Anmâr ve Salebe kabileleri halkının Müslümanlara karşı çıkmak üzere hazırlandıklarını beyân ve ifade etti.» Bu haber üzerine Hz. Peygamber (S.A.) Zât'ur-Riqâ' seferinden vazgeçti.[338]
247. Benû Mustaliq isimli büyük bir kabilenin reisi olan el-Hâris'ubn Dirâr, gerek kendi kabile efradını ve gerekse etraflarında bulunan, üzerinde nüfuz sahibi olduğu şâir kabileler ahâlisini Medine'ye karşı bir hücuma geçmek üzere toplanmaya çağırdı. Onlar da buna müsbet cevap verip hemen hazırlığa giriştiler. Bu rivayet Hz. Peygambere (S.A.) ulaşınca, mezkûr düşman kabileye mensub bulunan Bureydet'-ubn Huseyb el-Eslemî isimli müslüman zâta derhal gidip hakikati meydana çıkarmasını emretti. Dönüşünde bütün lüzumlu haberleri toplamıştı. Bunlara göre hareket edilerek neticede büyük bir zafer elde edildi.[339]
Hendek Savaşında Haber Alma :
248. Hz. Peygamber (S.A.) Mekke ve Medine'den Suriye'ye giden kervanların kavşak noktası olan Dûmet'ul-Cendel'de kuvvetli bir askeri birliğin türe-diği ve bunun Medine'ye gelen kervanlara zarar vermekte olduğu ve keza Medine'ye hücuma geçmeye niyet ettikleri haberini aldı. [340] Hz. Peygamber (S.A.) bunlara karşı kuvvetli bir askeri birlikle yola koyuldu fakat yarı yoldan Medine'ye geri döndü. [341] Öyle anlaşılıyor ki, Mekke'deki Müslümanlar hesabına hareket eden ajan, Mekkelilerin Medine'yi muhasaraya girişeceklerine ve müttefiki bulunduğu kabilelerden binlerce kimse topladıklarına dair bazı haberler göndermiştir. Bu malûmat Medine'ye gelir gelmez, süratle Hz. Peygamberin (S.A.) başında bulunduğu askeri sefer birliğine ulaştırılmış olsa gerektir. Bu anî dönüş şu şekilde de izah edilebilir: Hz. Peygamber (S.A.) Kureyşlilerle müttefik bazı şimal kabilelerinin yaşamakta olduğu arazilerden geçmekteydi; arazilerinden geçtiği bu kabileler aynı zamanda Gatafân ve Fezârelilere bağlı idiler; herhalde Hz. Peygamber (S.A.) bunlardan Medine'ye karşı kararlaştırılmış olan muhasaraya dair bazı haberler almış ve derhal geri dönmüştür. Medine'ye vardığında düşman gelip İslâm Devletinin bu başşehrini muhasara etmeden evvel şehrin etrafında meşhur hendeği kazacak pek az vakit bulabilmişti (bk. yukarıda 116. ve sonraki paragraflar).
249. Hendek, Müslüman ordusunun bulunduğu tarafta nöbetleşe bir surette gece gündüz tarassut altında bulunduruldu. Bir defasında nöbetçi iki Müslüman birliği, geceleyin karşılaştılar ve birbirlerine girdiler. Halbuki birbirini tanımak için bir paı*ola tesbit edilmişti. Neticede bir miktar kan aktı ve hâdise icab eden şekilde hükmetmek üzere Hz. Peygambere (S.A.) ulaştırıldı. [342] (Ayrıca mukayese ediniz : Yukarıda 146. paragraf).
250. Muhasaranın bu şekilde ümit edilmedik bir tarzda uzayıp gitmesi, müttefiklerin insan ye hayvan için gerekli gıda yığmaklarını tüketmişti. Bu yüzden Yahudilerden erzak tedariki cihetine teşebbüs ettiler. Huyayy'ubn Ahtab kendisinden talep edilmesi üzerine yirmi deve yükü arpa, hurma ve hayvanlar için hurma posası topladı, bunları yola çıkardı. Bütün bu mallar, devriye gezen Müslüman birliklerinin eline geçmiştir.[343]
251. Müttefikler Medine'yi hücumla almak ümid-lerini kaybedince, Medine'deki Yahudi kabilelerim isyan ettirip içerden Müslümanları vurmak için teşvik etmeye başladılar. Yavaş yavaş Yahudilerin de bu işe akıllan yatmaya başlamıştı. Fakat Müslümanlar da durumdan şüphelenmeye başlayınca, Hz. Peygamber (S.A.) hususî olarak bu işi tahkik edip öğrenmeleri için bazı memurlar gönderdi ve onlara «şayet bu hiyânet rivayetlerinin hakikatla bir ilgisi varsa bunu etrafa yaymamalarını, şayet Müslümanlar bu mesele hakkında bir sual soracak olurlarsa evvelden kendi aralarında tesbit edecekleri bir başka şekilde cevap vererek onları atlatmalarını tenbih -etti». Bu gizli ajanlar neticede,, durumu Müslümanların da şüphelendiklerinden daha fecî buldular.[344]
252. Bu arada Hz. Peygamber (S.A.)., müttefik muhasaracılar arasında ayrılık ve nifak tohumları ekmeye teşebbüs etmiştir. Yeni ihtida etmiş bir Müslüman, çok mühim bir işle vazifelendirildi. Bu zat ilk defa Medine'deki Qurayzî Yahudilerine gitti ve onlara dedi ki: «Mekkelİlerin muvaffak olacakları yüzde yüz değildir, şayet çekilip gidecek olurlarsa sizler tek başınıza Hz. Peygambere (S.A.) karşı kendinizi müdafaa edemezsiniz. Bunun için Müslümanların kökleri kazınıncaya ve Mekkelilerden iyi niyetlerine dâir bir teminat alana kadar Mekkelilerin tarafında yer almayınız... Bana kalırsa siz Mekkelilerden, Müslümanlara karşı baş kaldırmadan evvel teminat ve rehin isteyin». Onlar da bu fikri muvafık buldular. Aynı casus bu defa müttefiklerin karargâhına yani Catafân ve Müşrik Kureyşliler arasına gitti ve edindiği haberlere göre Yahudilerin Hz. Peygamberle birlikte bir fesat hareketine giriştiklerine dâir dikkatlerini çekti ve müttefikler tarafına mensub meşhur kumandanlardan bazılarını Yahudilerin ele geçirip bunları, Hz. Peygambere (S.A.) karşı Müslüman Yahudi anlaşmasının bir delili olarak ileri sürmek istediklerini anlattı. «Bunun için dikkatli olun, bilhassa tavsiye ederim ki, Yahudilerden Cumartesi günü Müslümanlara karşı savaşa katılmalarını isteyin. Çünkü bu günde Müslümanlar, Yahudilerin bulunduğu kesimde gafil bulunacaklardır». Sonra Müslümanların karargâhına avdet etti ve bambaşka haberler yaydı. Bunlara göre Yahudiler sonuna kadar çarpışacaklarına dair müttefiklerinden bazı teminat ve rehin istemişlerdi. Bu rivayetlerin ordu içinde yayıldığını gören bir Müslüman, Hz. Peygambere (S.A.) koştu ve haberi nakletti. O da dedi ki: «Onların bu şekilde hareket etmelerini belki de biz emrettik» ( -Leallenâ emernâhüm bizâlik). Mes'ûd'un-Nemmâm isminde biri, Hz. Peygamberin (S.A.) bu sözünü işitir işitmez derhal Kureyşlilerin karargâhına koştu ve Ebû Sufyân'a Hz. Peygamberin (S.A.) sözünü ulaştırdı". [345] Tam bu sırada Yahudilerin gönderdiği hey'et müttefiklerin karargâhına varmıştı. Bunlar te'minat olarak rehin talep ediyorlardı. Buna mukabil müttefikler ise Yahudileri her hal ü kârda kaybetmek istemiyorlardı. Propaganda iyi netice vermişti. Müttefikler rehin talebini reddettiler ve aksine Yahudilerden mukaddes Cumartesi günü de çarpışma fedakârlığında bulunmayı ve harbe başlamalarını istediler. Bu suretle de Müslümanlar gayelerine varmış oldular.[346]
253. Kureyşlüer bir iki kerre Müslüman hatlarını yarmak hususunda teşebbüse geçtilerse de muvaffak olamadılar. Ve hattâ bu cephe taarruzunu tekrarlamaya bir daha cesaret edemediler. Fakat geceleri mütemadiyen Müslümanları gafil avlamak için devriyeler çıkarıp fırsat kolluyorlardı. Bu minval üzere Müslümanlar on gün, gece ve gündüz muhasara altında kaldılar.[347]
254. Muhasaranın son anlarında korkunç bir rüzgâr ve soğuk çıktı. Hz. Peygamber (S.A.) hususî bir keşif eri çıkararak birkaç kilometre ilerdeki düşman karargâhına gönderdi ve gördüklerine dâir haber getirmesini emretti. Keşif eri, son derece heyecan ve karışıklık içinde Kureyşlilerin Mekke'ye dönmekte olduklarını ve bir Müslüman hücumundan korktuklarından, Hâlid'ubn Velid ve Amr'ubn'ul-As'ın 200 kişilik bir süvari kuvvetinin kumandanı olarak artçı vazifesi görmek üzere tayin edilmiş olduklarını gördü. Huzeyfet'ubn Yemân adlı bu keşif eri bütün bu gördüklerini dönüp Hz. Muhammede (S.A.) anlatmıştır.[348]
Diğer Talî Askerî Seferlerde Ve Hudeybiye Harekâtında Haber Alma:
255. Akkâşet'ubn Mihsân adlı bir zâtın kumandasında bir askerî birlik, te'dîp maksadıyla bir kabile üzerine gönderilmişti. Düşman bunu haber almış ve bütün ahalisi ve hayvanlarıyla birlikte firar etmişti. Bu kumandan, Şucâ'ubn Vehb'i keşif için gönderdi; bu zât da deve izlerinden düşmanı takibe başladı. Az sonra Müslüman askerleri düşmanla karşılaştılar ve galebe kolay oldu; neticede selâmete kavüşacaklarınm vâdedilmesi üzerine bunlar, hayvan sürülerinin nerede olduğunu gösterdiler. Müslüman askerleri 200 deve ele geçirdiler ve vaadleri mucibince düşman esirlerini şükran içinde serbest bıraktılar [349] Mak-rizî'ye göre [350], bu bölge, Benû Esed'in Camr adını taşıyan arazisi idi.
256. Gene te'dîb maksadiyle Zeyd'ubn Harise idaresinde bir askerî birlik Benû Suleym'e karşı gönderildi : Ele geçen bir kadından kabilesinin nerede olduğu öğrenildi. Neticede esirlerden başka, ganimet olarak deve ve koyunlar ele geçti.[351]
257. Hz. Ali'nin Fedek kabilesine karşı aynı şekilde te'dip gayesiyle yaptığı sefer: El-Hemec mevkiinde düşmana mensub biri yakalandı. Kendisinin selâmete ulaşacağı vâdedüip bu hususun temin edilmesi üzerine, kabilenin nerede bulunduğunu hemen söyledi. Ellerine bu seferde 500 deve ve 2000 koyun ve keçi geçmiştir.[352]
258. Sefere çıkan İslâm kıt'alarmdan biri vazifesinden muvaffakiyetle dönmüştü. Birliğin bütün men-subları düşman kumandanını kendisinin öldürdüğünü iddia ediyorlardı. Hz. Peygamber CS.A.) bütün bunların kılıçlarını tetkik etti ve bunlardan birisinin üzerinde hazım, olmuş yiyecek maddelerine rasladı ve bu kılıcın sahibi kimse, onun düşman kumandanını öldürdüğünü beyân etti.[353]
259. Hicrî 6 ve Milâdî 628 yılında Mekke'ye hac gayesiyle çıkıp Hudeybiye seferine giriştikleri vakit, Hz. Peygamber (S.A.) bir keşif erini önden gönderdi. Mekke'ye doğru yürüyüşü esnasında düşmanın da haber alma durumu hakkında, kendisine ihbarlarda bulunulmuştu. Hakikaten şurası aşikârdır ki Kureyş-liler bu sefer hakkında bazı haberler almışlar ve karşı koymaya karar vermişlerdi. Bunun için de müttefikleri Ehâbîş kabilesinden yardım istemişlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.) askeri şurasını topladı ve Kureyşlilerin bu câhil ve zavallı müttefiklerine karşı bir hücuma geçmenin münasib olup olmadığı hususunu müzâkere etti. Bir bakıma neticede zahmetsizce ganimet elde edilmekle kalınmıyacak, aynı zamanda diğer bazı iyi neticelerin de istihsalinde, meselâ İslâm devletinin düşmanlarına yardımda bulunmak niyetinde olan diğer kabilelerin dahi bundan iyi bir ders çıkarmaları hususunda müsbet tesirleri olacaktı. Neticede Hz. Peygamber (S.A.) Hz. Ebû Bekr'in fikrine iştirak etti; buna göre muslihane bir surette bu hac seferine devam edilecekti [354] Bundan sonra Hz. Peygamber (S.A.), Kureyşlilerden kendi hareketlerini gizlemek , gayesiyle, pek az kimsenin kullandığı bir yoldan seyahatine devam etti[355]
Hayber Harbinde Haber Alma İşi:
260. Hz. Peygamber (S.A.) Hayber'e doğru yürüyüşü esnasında Gatafânilerin, müttefikleri Hayberlilere yardım için harekete geçtiklerini öğrenmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber CS.A.), güya asıl hedefi Hayber değil, Gatafân'mış gibi istikamet değiştirdi ve bu haberin yayılması için gerekli tertibatı aldı. Bu oyuna düşen Gatafânîler müdafaasız bıraktıkları mal ve mülklerinin ve ailelerinin yanma koşup döndüler ve Hayber harbi boyunca yerlerinden kıpırdamadılar.[356]
261. Hayber de mevcut müteaddit kalelerden birinde bulunan ve bu kalenin kolaylıkla sükûtuna yardım eden yeraltı geçidi, Hz. Peygamber CS.A.) sayesinde bir düşman şahıstan öğrenilmiştir[357]
262. Hayber'in zabtı üzerine Resûlullah, Hazîne muhafızından Beledi Hazinenin kendisine teslim edilmesini istedi. Muhafızın artık hiç bir şey kalmamış olduğunu beyan etmesi üzerine onu serbest bıraktı ve kendisine : «Şayet bu hususta yalan söylemiş olup da sonradan Hazîne bulunduğu takdirde bunun cezasını hayp.tıyle ödeyeceğini»» hatırlattı. Sonradan bir Yahudi \asıtasiyle bu hazine muhafızının şüpheli bir tarzda harabeliklerden birine zaman zaman girip çıkmakta olduğu haberini alması üzerine, mezkûr yer araştırıldı ve Hazîne meydana çıkarıldı. Bunun üzerine Yahudi nazırın başı vurulmuş ve muhbir ise mükâfatlandırılmıştır.[358]
Mekke'nin Zabtında, Huneyn Ve Tâ'if Seferlerinde Haber Alma:
263. Mekkeliler Hudeybiye anlaşmasını ihlâl etmişlerdi; bunun üzerine Resûlullah hazırlığını epey geniş tuttu. Medineli bir Müslüman, Mekke'de itimad edilen bazı arkadaşlarına yazdığı bir yazıda, Resûlul-lahın çok esaslı bir surette sefer hazırlığına girişmiş olduğunu ve muhtemelen bunun Mekke'ye karşı olduğunu bildiriyordu. Resûlullah bundan haberdar oldu ve Hz. Ali'yi, henüz Medine'yi tek başına terke hazırlanan ve şüpheli bazı tavırları olan deveye binmiş bir kadını tutup getirmesi için gönderdi. Hz. Ali atma atlayıp az sonra bu kadına yetişti ve yakaladı, ona götürdüğü yazıyı ortaya çıkarmasını emretti. Kadın böyle bir şey olmadığını iddia ediyordu. Neticede, kendisine elbisesinin soyulacağının söylenmesi üzerine, kadın saç topuzları arasından Resûlullahm tam zamanında haberdar olduğu mektubu çıkardı.[359]
264. Resûlullah Hevâzinîlerin İslâm devleti arazisine baskın vereceklerine dâir haberler almıştı. Bu sırada kendisi Mekke'yi zabtetmiş ve henüz burada bulunuyordu. Oradan hususî bir haber alma subayını gönderdi; bu zabit mezkûr düşman arasında birkaç gün geçirdi ve lüzumlu haberleri topladı[360]
265. Hevâzinilere karşı girişilen sefer esnasında bir düşman casusu İslâm Ordusu karargâhına girdi ve birçok şey görüp öğrendi; tam kaçıp gideceği zaman şüpheli tavır ve hareketleri Resûlullahm dikkatini çekti ve etrafındakilere onu takip etmelerini ve yakalamalarını emretti. Neticede bu casusun başı vurulmuştur[361]
Mevzua Umumi Bir Bakış:
266. Resûlullah Mekke, Necd, Hayber ve Evtâs (Hevâzİnlerin bölgesi) 'da casuslar bulunduruyordu. Bu casuslar gizlice ona öğrendikleri şeyler hakkında yazarlardı. Tabii olarak bu şehirlerdeki mezkûr faaliyet, bu mmtakalarm İslâm Orduları tarafından zaptından evvel mevzuu bahis olmaktadır.[362]
267. «Beşinci Kol» a benzer bir teşkilâtın da mevcudiyetine dâir tarihî eserlerde bazı malûmata rastlanır. Meselâ Belâzurî'ye [363] göre Mekke'de ailesi tarafından eziyet edilen ve evde hapis kalmaya mahkûm edilmiş iki Müslüman genç vardı. Hicri 3. yılda Hz. Peygamber (S.A.) Mekke'ye gönderdiği bir casusuna «Mekke'ye git ve orada filân adında, gizlice îslâma girmiş samimi bir Müslüman kuyumcu vardır; onu bul, gör. Kendini onun evinde sakla ve mahpuslarla teması sağlamaya çalış...» şeklinde bir talimat vermiştir. Hakikaten de bu iş muvaffakiyetle sona ermiştir.
268. Qutbet'ubn Âmir'in seferi esnasında düşmana mensub bir fert yakalandı, kendisinden bazı malûmat istendiği vakit, dilsiz olduğunu ileri sürdü. Bunun üzerine göz hapsine alındı. Bir müddet sonra kendi kabilesi adamlarına tehlikeyi haber vermek için bir sayha kopardı ve akabinde başı uçuruldu.[364]
269. Hareketlerinin gizliliğini teminat altına almak gayesiyle Resûlullah dâima ters ve şaşırtıcı istikametlerde hareketlerde bulunmuştur. Meselâ birçok günler başka bir istikamette yol alır ve sonra asıl hedefine doğru bir kavis çizmeye başlardı. Tebûk seferinde Bizans imparatoru ile karşılaşmak mevzuu-bahisti ve bu iş hiç de kolay değildi. Bu yüzden sadece bu seföre mahsus olmak üzere halka evvelden asıl hedef bildirilmiştir. [365] Bu Tebûk seferine, Medine'ye gelen Nabatî kervanlarından Heraklius'un İslâm Devleti arazisini istilâ edeceğine dair bazı malûmat elde edilmesi üzerine teşebbüs edilmiştir.[366]
Askerî İstihbaratın Hukukî Görünüşüne Dair Birkaç Söz:
270. Şimdiye kadar daima harp zamanında cereyan eden casusluk hâdiselerinden bahsettik. Aynı mesele sulh zamanında da mevzuubahis olabilmektedir.
271. Muharebe esnasında hasmını öldürmek en tabiî muhariblik haklarındandır. Buna göre yakalandıkları zaman düşman casuslarını ölüme mahkûm etmede hiç bir mahzur yoktur. Yakalanan bir casusa en yüksek cezanın mı verileceği, yoksa daha hafif bir cezanın mı tatbik edileceği veya artık casusluktan vazgeçip ilerde rahat duracağına dair söz alınıp serbest mi bırakılacağı meselesi, tamamen yüksek askeri şeflerin takdirine kalmış bir şeydir. Yakalanan casuslara bildikleri haberleri söyletmek gayesiyle bazan işkenceye tâbi tutulurlar. Bu normaldir ve şimdiye kadar hiç bir devlet çıkıp da bu tarz sorguya çekme işinden feragat ettiğine dair bir beyanda bulunmamıştır. Aynı şekilde halen de bu yakalanan casusların içine düştükleri tehlikelere rağmen hiç kimse bu casusluk teşkilâtından veya haber alma servisinden vaz geçtiğini beyan etmemiştir.
272. Sulh zamanında yakalanan casuslara gelince; îslâm hukukçuları bu halde kadın veya erkek arasında hiç bir tefrik yapılmayacağını, ikisinin de aynı akıbete tâbi tutulacağını söylemektedirler. Mamafih bu âlimler en yüksek ceza olan ölüm cezasının baliğ olmamış casuslara asla verilemiyeceğinde ısrar etmektedirler. Klâsik hukukçulardan bir kısmı vardır ki bunlar nazarî olarak casusluğun kâfirlikten daha az derecede suç teşkil ettiğini ileri sürerler. Onlara göre bir casus ölümle cezalandırılmamalıdır. Çünkü îslâm, Gayrı Müslimleri mukîm yabancılar olarak müsamaha etmekte ve kendisine tâbi olan bu insanları kanun karşısında, Müslümanlarla beraber tam bir müsavat ile korumaktadır. Fakat bu hukukçular, bir düşman casusunun, İslâm Devletinin bütünlüğüne, ülkede oturma hakkına sahip bir Gayrı Müslim mukim yabancıdan çok daha fazla zarar verebileceğini gözden uzak tutmaktadırlar. îslâm Hukukuna göre, şayet bu konuda beynelmilel bir anlaşma varsa, bu halde casuslar ölümle cezalandırılmaya-bilirler. îslâm Devletleri için böyle bir anlaşmaya dâhil olmaya hiç bir mâni bulunmamaktadır.
273. Casusluk şüphesiyle töhmetlendirilen birinin, âdil bir mahkeme huzurunda muhakeme edilmesini talep ve kendini müdâfaa hakkının mevcudiyeti hususunda hiç bir ihtilâf yoktur: Harp icabı, kısa ve kestirme muhakeme usûlü tercih edilirse de İs-lâmın adalet anlayışı, hiç bir ferdin kanunî usul ve muhakemeye tâbi tutulmaksızın cezalandırılmasına müsaade etmemektedir.[367]
9- Hz. MUHAMMED (S.A.) ZAMANINDA DENİZLERDE YAPILAN SAVAŞLAR
Umumi Bilgiler:
274. Hz. Peygamber (S.A.) zamanında İslâm deniz kuvvetleri mevzuunda anlatılacak pek fazla bir şey olmamakla beraber, deniz harpleri ve seferleri tam mâr.asiyle ihmâl edilmiş de değildir. Mamafih askeri olmayan seferleri, meselâ Mekkeli ilk müslü-maniarın Habeşistan'a deniz yoluyla iltica etmeleri, Eş'arîlerin Yemen'den Car'a kadar gemilerle gelip Medine'ye kara yoluyla muvasalatlarını veya Temîm'-ud-Dârînin iştirak ettiği vak'alar gibi hâdiseleri mevzu bahis etmekten sarl'ı nazar ediyoruz.[368]
275. Bu deniz savaşlarına dair ilk tarihi bilgi, Hicretten sonra 8. yıla aittir. İbn Asâkir, Te'rih Dimaşk adlı eserinde:! [369] Mu'ta harbi münasebetiyle şu vakayı da zikretmektedir: «Esasında Eş'ar kabilesine men-sub ve Hz. Peygamberin (S.A.) eshâbmdan olan biri, Resûlullahın kendisini bir heyetin başkanı olarak bir gemiyle Eyle (Eliat) mıntakasına (şimdiki modern Akabe limanı) gönderdiğini söylemektedir. Bu zât burada, Zeyd'ubn Harise ve onun Balqâ'ya muvasalat eden ordusu, bu ordunun Bizanslılar ve bunların Arab kabileleri arasında sahib oldukları müttefiklerle giriştikleri çarpışmalara dair malûmat toplamış ve acele olarak İslâm Ordusunun harbetmekte olduğu sahaya koşmuş, arkadaşlarıyla beraber ,Ordu saflarında yer almış, hararetle savaşa katılmıştır». (Kıssanın bundan sonrası mevzûumuzla alâkalı değildir). Netice olarak şunu anlıyoruz ki Hz. Peygamber (S.A.) kara yoluyla Mu'ta'ya göndermiş olduğu orduya, deniz yoluyla da bir yardımcı kuvvet yetiştirmiş bulunmaktadır.
276. Bu hususta diğer bir vak'a İbn Sa'd [370] ve diğer müellifler tarafından nakledilmektedir. Maqrizi'-nin el-îmtâ adlı eserinde [371] aynı vak'a, Hicrî 9. yılda (M. 639) cereyan etmiş olarak gösterilir. Bunlardan öğrendiğimize göre, Hz. Peygamber Rebî'ul-Âhir (Haziran) ayında Alqamat'ubn Mücezziz'il-Müdlicî kumandasında 300 kişilik bir kuvveti Mekke yakınındaki sahil bölgesine gönderdi. Şu'ayba limanı ahâlisi o sırada gemilere binmiş bir halde, bazı zenci kuvvetler (korsanlar?!) görmüşlerdi. Alqama ve beraberindekiler bir adaya vardılar. Bunun üzerine zenciler buradan kaçtı ve Müslüman ordusu da bunu müteakib geri döndü.
277. Netice olarak söyliyebiliriz ki, Kur'an-ı Ke-rim'de [372] deniz harplerine ve insanlar tarafından denizde meydana getirilen felâket ve fesatlara dâir işaretler vardır. Rûm Sûresinde bu hususlara temas edilir. Korsanlığa dâir oîan âyet [373], İslâmdan evvelki devirlere aittir. Kur'ân-ı Kerİm'de denize temas eden diğer âyetler o kadar çoktur ki onları burada nakletmeyi fazla addediyoruz. Hadisler arasında da Müslümanların giriştiği deniz savaşlarına dâir birçok malûmata rastlanır. Bilhassa Hz. Peygamberin (S.A.) müstakbel devirlere 'dâir önceden verdiği haberler arasında bu mevzu da yer almış bulunmaktadır; fakat bunlar, mevzumuzla doğrudan doğruya alâkalı bulunmamaktadır. [374]
10-Hz. PEYGAMBER ZAMANINDA DEVLETİN ASKERLİK TEŞKİLÂTI
Umumi Bilgiler:
278. Meslekten olmayan bir kimsenin girişmiş bulunduğu elinizdeki şu kısa tetkikin, Hz. Peygamber zamanında askerlik teşkilâtının nasıl işleyip nasıl tekâmül ettiğine dair mülâhhas bir bölüm ile ni-hayetlenmesi faydalı olur düşüncesindeyim.
279. İslâm Devleti, Hz. Peygamberin gelip Medine'ye yerleşmesiyle fiilen de mevcudiyet kazanmıştır, îster müdâfaa ve ister taarruz maksatlarına müteveccih olsun, başlangıçta askerî bir teşkilât mevzu bahis değildi. Hz. Peygamberin bütün teşkilâtıyla kendine mâl edebileceği bir Devlet, İslâmdan evvel Medine'de mevcudiyet kazanmış da değildi; keza Hz. Peygamber Medine'yi kendi Devlet ülkesine ve esasen kurulu bulunan idaresine bağlamak üzere bir fâtih sıfatıyla da buraya gelmemişti. Aksine o buraya elinde hiç bir maddî vasıta olmaksızın, denebilir ki bir mülteci olarak göçetmiştir. Medine'ye geldiğinde burada bir karışıklık ve anarşi havası ile karşılaştı. Bu yüzden bir nevî Şehir-Devlet şeklinde siyasi bir teşkilât, ihdas edilmesi teklifinde bulundu; yerli ahali de buna muvafakat ettiler. Fakat her şeye yeniden başlamak icab ediyor, deneme ve tecrübe ile gelişmeyi temin lüzumu hasıl oluyordu.
280. Dikkati çeken nokta, Medine'deki karmakarışık insan yığınları arasına katılışından azamî altı ay sonra, yeni kurmuş olduğu devletin düşmanlarına karşı askeri seferler tertib etmeye başlayabilme-sidir.[375]
Savaşlarda Kollanan Gaye:
280/a. Yukarda, 3 sayılı paragrafta naklettiğimiz :
«Ben rahmet peygamberiyim, ben harp peygamberiyim» şeklindeki hadisiyle Hz. Peygamber (S.A.), onun gözünde savaşın, kendisinden vazgeçilmesi mümkün olmayan bir «kötü gerek» olduğu ve asla kendine menfaat sağlamak gayesiyle ve kendi arzu ve isteğiyle hiç bir zaman harbe tutuşmadığını, olan savaşların ise, tamamen karşı tarafta bulunan hasımlarının arzu ve istekleriyle çıktığını beyân ve ifâde etmektedir. Bu duruma göre onun giriştiği savaşlarda kollanan gaye, düşmanı itaat altına almak ve onun bozuk mantık ve muhakemesini doğrultup düzeltmekti; asla onun kökünü kazıyıp yok etmek değildi. Resûlullah Muhammed aleyh'is-salâtu v'es-se-IAm kan akıtma maksadına dayanan bir harp değil, psikolojik bir harp yapmayı tercih ediyordu. Tam gerektiği an ve yerde merhametli ve şefkatli davranmasını bilmiş ve Kurıan-ı Kerim'de yer alan şu âyetteki prensibe göre (K. 41/34) hareket etmiştir:
«İyilik (hasenat) ve kötülük (seyyiâtJ bir düzeyde değildir. Sen en iyi olan şekilde hareket et!
Bir de bakarsın ki, seninle aranda düşmanlık bulunan kimse çok sıcak bir dost hâline gelivermiş!..»
Samhûdfnin naklettiğine göre (bk. ikinci neşir, Beyrut, s. 1246) .müşriklerden Suheyl'ubn 'Amr, Bedr savaşında Müslümanlar tarafından esir edilmişti. Medine'ye doğru götürülürken yolda, defi hacet etmek üzere Müslüman muhafızından müsaade istedi ve gözden uzaklaşıp bir tenhâ yere ulaşınca da kaçmaya kalkıştı, takip edilip yakalandı; ancak Resûlullah onu, başvurduğu bu «hile» ve işlediği «savaş suçu» dolayısiyle cezalandırmamıştır. Diğer bir savaş esiri olan Ebû 'Azze, Medine'ye gelindiğinde, fidyei necatını ödemek üzere ne parası ve ne de bu konuda kendisine yardım edecek bir kimsesi olduğunu beyan ederek şayet Resûlullah onu azâd edip serbest bırakacak olursa, medyunu şükran olacağını ve ilerde çıkacak savaşlarda asla ona karşı harbe tutuşmayacağını vâdetti. Böylece o, hiçbir şekilde fidye alınmaksızın serbest bırakıldı. Fakat kısa bir zaman sonra, Müslümanlara karşı tertiplenen bir intikam savaşının hazırlıklarına katılarak gönüllülerin ve paralı askerlerin toplanması işinde aktif bir rol oynadı. Daha sonra bir fırsatta yeniden Müslümanların eline esir düştü ki, Resûlullah bu defa onun boynunun vurulması için emir vermiştir (bk. îbn Kesir) Resûhü-lahın bizzat kumandanlığını yaptığı bir *seriyye»de, bir dinlenme molasının verildiği bir sırada Gevres [376] adında bir düşman askeri, Resûluüah'ın hafifçe kestirmekte bulunduğu yere kadar ustalıkla ve gizlice sızıp onun bir kenara bırakmış olduğu kılıcını kaptığı gibi karşısına dikildi ve şöyle haykırdı:
«— Şimdi sent benim elimden kim kurtaracak, ey Muhammedi?» Resûlullah yavaşça doğruldu ve büyük bir sükûnet içinde şu cevabı verdi:
«— Allah!..»
Düşman askeri hiç beklemediği bu cevap karşısında kendine sahip olamadı ve' elindeki kılıcı yere düşürdü. Bu defa Resûlullah düşen kılıcı yerden aldı ve şöyle hitâb etti:
— Yâ şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?!.»
— Hiç kimse!»
diye cevap verdi câhil düşman askeri Gevres tir tir titreyerek... Bunun üzerine Resûlullah onu affetmiş ve çıkıp gitmesi için yolunu açık tutmuştur (bk. Belâ-zuri, Ensâb). Bu olaydan ayrı, Selemet'ubn'ul-Ekvâ1, tek başına ve yaya olarak Fezâreli bir haydut sürüsünü takip etmiş ve bu haydutlardan, yağmalamış bulundukları malların hemen hemen yarısını esasen yeniden eline geçirmiş bulunuyordu ki tam bu sırada, yanında silâhlı askerleri de olduğu halde Resûlullah koşup onun yardımına yetişti. Seleme Resûlullah'tan, susuzluk ve yorgunluktan elini kaldıramayacak halde bulunan bu haydut sürüsünü takip edip tamamını yok etmek üzere haklarından gelmesi için kendisine bir at vermesini rica etti ise de Resûlullah kendisine şu cevâbı vermiştir:
«— Şimdi (onları) eline geçirmiş bulunuyorsun; o halde yumuşak ve hoşgörü sahibi ol!» (bk. Îbn'ul-Cevzî, el-Vefâ, s. 696). Bütün bu gibi durumlarda düşüncesiz ve câhil putperestler, hiç beklemedikleri bir şekilde uğradıkları bu merhamet ve şefkat yağmuru karşısında, eninde sonunda İslama girmişlerdir ki, Resûlullah'ın bir İlâhî Tebliğ Elçisi olarak esasen peşinde koştuğu ve kolladığı nihâi gaye de bundan başka bir şey değildir.[377]
Muvazzaf Ve Devamlı Bir Ordu Kurulması:
281. Muvazzaf bir Ordu mevcut değildi ve hattâ böyle bir Ordunun teşkili için zarurî maddî vâsıtalar dahi yoktu: Devlet fakirdi ve muntazam gelirlere malik değildi; Kur'an-ı Kerim bu güçlüğü şöylece hal ve faslediyordu: -Orduya katılma Dinin bir rüknü, asıl vecibesidir. Alîah müslümanların şahıslarını ve mallarını Cennet karşılığında satın almıştır». Bu duruma göre Müslümanlar, Allah yolunda savaşma, öldürmek ve ölmek mecburiyetindedirler. [378] Bu durumda bütün Müslüman halk muktedir savaşçılardan müteşekkil, devamlı - muvazzaf bir Ordu haline getirilmişti. Herkes askerî tâlim ve terbiye görmek mecbu-riyetindeydi ki gerçekte Islama girişlerinden önce bile bu tâlime tâbi tutulmuşlardır. Hükümet gerek maddi ve gerekse manevî imkânlarla olmak üzere her yoldan bu işi destekleyip teşvik etmiştir. Bu arada şunu da göstermekte fayda vardır ki, Kur'an sadece müdafaa harbine müsaade etmektedir. Bu konu ile ilgili âyet şöyledir [379] «Sana harp açanlara karşı sen de Alîah yolunda savaşa gir ve mütecaviz, haddi aşan olma; gerçekte de Allah mütecavizleri sevmez. Artık onları (düşmanları) nerede bulursan öldür...». Aynı şekilde Kur'anm XXII. sûresinin 39-41. âyetlerinde: «Kendilerine harp açılanlara (savaş) izni verilmiştir...». Yukardaki ilk âyetin ikinci kısmı [380] ile düşman nerede bulunursa öldürüleceğine dair Kur'anın diğer âyetleri, kendisi ile esasen harp halinde bulunulan Devletler ahalisi hakkındadır.[381]
Askerî Seferler İçin Ordu Teşkili İşi:
282. Usul şöyle idi: Devlet Reisi ve Başkumandan yetkileri ve iktidarı içinde Hz. Peygamber, —belki de itimat ettiği arkadaşlarıyla istişare sonucu— muayyen bir askeri seferin ihtiyaç gösterdiği asker miktarı üzerinde bir karara varır ve bunu herhalde bir cemâat namazı esnasında Camide ilân etmek suretiyle bu maksatla açılan bir deftere kendilerini gönüllü olarak yazdırmalarını Müslümanlardan isterdi. Hiç kimse tertiplenen seferin ne tarafa olduğunu önceden bilemezdi, istenen asker miktarı temin edilir edilmez, Hz. Peygamber bunlara bir de Kumandan tayin der ve ancak bu kumandana gerekli talimatı verir, askeri yönden takip etmesi gerekli yol ve usulleri bildirirdi. Bazen daha da tedbirli davramhp gizlilik içinde hareket edildiğini gösteren vâkı'alar malûmumuzdur: Hz. Peygamber, mühürlü bir zarfı Kumandana teslim eder ve ona «şu açık arazi istikametinde ilerle (bunun manâsı görünüşe göre, "sahil tarafına değil, aksi istikâmete doğru yürüyüşe geç" olmalıdır) ve üç gün bu suretle yol aldıktan sonra mektubu aç, içindeki talimatı yerine getir!» derdi.
Her bir gönüllü kendi özel silâhları ile gelir ve şayet ihtiyaç varsa Hükümet dahi bu hususta yardımda bulunurdu.
283. Yukarda gördüğümüz gibi ilk askeri seferler (seriyyeler), müşrik Mekkelilere karşı kervan yolunu kapamak maksadıyla tertiplenmişlerdi. Bu şekilde bir müdâhalenin başlaması, karşılıklı ve zincirlemesine tepkiler doğumuna âmil olmuştur. Hattâ bazen tabiatıyla pek ehemmiyet arzetmeyen maksatlar için âni seriyyeler tertiplemek icab ediyordu. Bu gibi durumlarda, Devlet Başkanı ikamet ettiği mahallin hemen bitişiğinde tam Mescid'un-Nebî içerisinde müesses ve Suffa diye adlandırılan leylî üniversite kâfi bir kaynak teşkil etmiştir. Suffa sakinleri en zahit ve en heyecanlı, ateşli, umumiyetle ticaret, sanayi veya rizaî maksatlarla bir toprağa bağlı bulunmaktan uzak pek fakir genç kimselerdi. Bunlar, sadece asgarî seviyede kendilerine bir yaşama imkânı temin etmek ve çoğunlukla vakitlerini ilim elde etmek, ibâdette bulunmak ve ruhî-mânevi alanda inziva hayatı sürmek üzere şehirde açılan bazı işlerde çalışıp hayatlarını kazanıyorlardı. Gece - gündüz Hz. Peygamber kendilerine her zaman güvenir ve onlar da Hz. Peygamberin kendilerini sevketmek istediği hedeflere derhal yönelir, görevlerini lâyıkıyla ifâ ederlerdi.
284. Tarihî kaynaklar [382], hususî kayıt defterlerine gönüllülerin isimlerinin kaydedildiği ( — iktitâb) her vak'ayı nakledişlerinde umumiyetle, talep edilen gönüllü adedinden daha fazla müracaatların mevzu bahis olduğunu rivayet ederler. Bu kaynakların, hakkında malûmat taşıdıkları yalnız Tebûk seferinde değil, fakat aynı zamanda Mekke'nin Fethi gibi seferlerde de ihtimal ki bu gibi vak'alar ortaya çıkmıştı. Hz. Peygamber (S.A.), Mekke'nin Fethi seferinde düşmana anî bir baskın verip onu şaşırtmak istemiştir ve bunun için de İslâm ülkelerinin muhtelif kabile ve kasabalarına haberciler çıkarmış ve «asıl Ordu ile birleşmek üzere alarm vaziyetinde hazır bekleyiniz!» şeklinde bir talimat vermişti. Bunu müteakip kendisi Medine'den hareketle geniş zig-zaglar çizerek Mekke'ye doğru yollandı. Yol boyunca mevzu bahis kabilelere âit birlikler birbiri arkasına esas Orduya katılmak suretiyle, Hz. Peygamberin yönettiği askeri kuvvetlerin mevcudunu arttırıp durdular. îş-te bu vaziyette pek tabiî ki merkezî bir kayıt defterinin tutulmuş olması imkân haricidir.[383]
Ganimetlerin Dağıtım İşi:
285. İslâm öncesi Arap Yarımadasında teamüle dayanan kaide, Ordu Kumandanının askerler tarafından ganimet olarak ele geçirilen eşyanın dörtte birini kendi şahsına alması şeklindeydi. Umumî yağmadan önce ele geçen şeyler ve keza bölünmesi mümkün olmayan mallar, yine ona giderdi. Medine'ye Hicretini hemen müteakip Hz. Pygamber bu konu ile ilgili kaideleri ilga etti ve şu şekilde bir tedbir aldı:
286. Bir düşmandan ele geçen bütün ganimet malların yakılacağına dair Tevrat'ta mevcut kanunu [384] ilga ettiği gibi İslâm öncesinde bir cahiliye âdeti olarak Araplar arasında yaygın bulunan ve Ordu Kumandamnm ganimetten almakta olduğu 1/4 hisseyi lağvetti ve bundan böyle onun alelade bir nefer kadar hisse alacağı kaidesini getirdi. Ayrıca eskiden Ordu Kumandanının ganimetten almakta olduğu mezkûr hisseyi merkezî Hükümete tahsis etti ve bununla da kalmayarak bu eski hissenin miktarını 1/4 den 1/5'e (hums) düşürdü ki gerçekte kalan miktarın (4/5) bundan sonra askeri sefere iştirak eden Ordu mensupları arasında bölüştürülmesi esası vaz'edilmiş oluyordu. Hükümet hissesi aleyhine, gönüllüler için ayrılan parçada görülen bu artış, bitaraf bir takım dış askeri kuvvetler bakımından cazibe kaynağı olmuş ve bunlar, düşman tarafına katılmak yerine, İslâm Ordusu saflarında yer almayı tercih eder olmuşlardı. Müslümanların tertiplediği seferlere Gayrı Müslim bazı askeri birliklerin de katıldığı bizim bugün malûmumuz bulunmaktadır. Askeri alanda, girişilen diğer bir reform da, İslâm Öncesi devreden farklı olarak ferdi gayret neticesi harpte ele geçen ganimet eşyadan diğer Ordu mensuplarının hisse alamamaları yerine, —askerlerin disiplini hiçe sayıp daha çok mal ele geçirmeyi, Ordu ve kabile veya bü^ tün topluluğun menfaatlerinden çok kendi şahsî menfaatlerini düşünmeleri mülahazasıyla— ele geçen bütün ganimet eşyanın hiç bir tefrike tâbi tutulmaksızın merkezi bir elde toplanması şeklinde olmuştur. Teşri edilen bu yeni Islâmî kaideye göre, her neferin elde ettiği ganimet eşyanın miktarı veya kıymeti hiç nazarı itibare alınmaksızın, keza bir neferin asıl harp cephesinde değil de, ihtiyatta kalmasına veyahut da Kumandanın emri ile herhangi bir diğer geri hizmette vazifelendirilmesine bakılmaksızın bütün ganimet mallar Ordu mensupları arasında eşit surette dağıtılacaktı.
287. Şayet tertiplenmiş bir askeri sefer varsa, çarpışma sonunda ele geçen ganimetin l/5'i ( — Hums) merkezi Hükümetin Bütçesine (Beyt'ul-Mâl'e) gelir olarak girmeye başladı. Ancak düşman tarafdan, çarpışma yapılmaksızın (Harbe tutuşulmaksızın) ele geçmiş menkul mallar mevzu bahis olursa, bunlar için ayrı kaideler tatbik edildi. Yazılı halde bulunmayan bir örf-kanuna göre ganimet olarak gelen her bir mal topluluğundan Ordu kumandanının seçimine tâbi bir hediye kendisine takdim olunurdu. Bu kaide muhafaza edilmiş ve bu hediye - hisse Hz. Peygambere (ATS.) tahsis olunmuştur. Bunların teferruatına girmek istemiyoruz. Dikkat etmemiz lâzım gelen mühim bir nokta, ganimetten Devlet payı olarak ayrılan 1/5 hisseden kimlerin istifade edebileceklerine dair Kur'anda bazı kaidelerin yer almış bulunmasıdır. Savaşlarda şehit düşen askerlerin fakir, muhtaç aileleri, pek tabiidir ki bu parçadan istifadede bir rüç-haniyete sahip olmuşlardır. Fakat İslâm Devlet Ülkesinin emniyet ve selâmetini temin, hiç bir şekilde ihmâl edilemezdi. Gerek sivil kaynaklardan ve gerekse ganimet gibi arızı ve gayrı muntazam kaynaklardan doğan Devlet gelirlerinin önemli bir miktarını Hz. Peygamber, müdafaa tedbirleri için hasr ü tahsis etmiştir. Kur'an (9/60. âyet) Devlet gelirlerinin sarf yerlerini gösterirken bunlar arasından askerî bazı tedbir ve hazırlıklar için tahsisler yapılacağını da tasrîh etmiştir. İmâm Muhammed Şeybâni, Şerh'us-Siyer'il-Kebîr adlı eserinin dikkati çeken bir yerinde [385] bir nevi yarı devamlı - muvazzaf Ordu birliklerine dâir tafsilâtlı bilgi vermektedir ki bu, daha ilerki devirde Halife Ömer'in îslâm Devletinin artan ihtiyaç ve çoğalan gelirleriyle inkişaf ettirmek istediği bir askeri sistemdi. Aşağıda Şeybâni'nin bu konuda verdiği bilgiyi bulacaksınız:
«Bu meselenin asıl ve menşe'i şudur ki Hz. Peygamber, Mahmiyyet'ubn Caz'iz-Zubeydİ'yi, kendisinin esasen ganimetlerden alman beşte bir (hums) Devlet hissesi işlerine bakan bir memur (âmil) olması dolayısıyla, onu Benü Mustalik Seferinden gelen ganimetlerle meşgul olmak üzere tayin etmişti. Devletin sivillerden geleri gelirleri ayrı tutulmuştu ve bunların ehli (buradaki «ehl» bu işle uğraşan vazifeliler mi, yoksa bu devlet gelirlerinden istifâde eden kimseler mi kasdediiiyor?) ayrı ve keza düşmandan elde edilen gelirlerin ehli (aynı şekilde vazifeliler mi yoksa müstefitler mi bu nokta metinde müphemdir) ayrı idiler. Sivil kaynaklardan gelen gelirlerden Hz. Peygamber yetimlere, hayatını kazanamayacak derecede yaşlı kimselere ve fakir kimselere yardımda bulunurdu. Maamâfih yetim kimse, erginlik çağına ulaştığında askere gitmek onun vazifesiydi; bu halde kendisi (sivil kaynaklardan gelen Devlet gelirleri müstefitleri zümresinden), askerî yollardan gelen gelirler (müstefitleri) zümresine nakledilirdi. Bununla beraber, şayet o, askerlik hizmetini tercih etmeyecek olursa, Devletin sivil kaynaklarından gelen gelirlerden dahi hiç bir şey alamaz ve kendisine çalışıp hayatını kazanması emri verilirdi. Hz. Peygamber kendisine yapılan talepleri reddetmezdi. Bir defasında iki kişinin gelip de ondan Benû'l-Mustaliq savaşında ele geçen ganimetten alınan 1/5 (hums)'dan bir şeyler talep etmeleri üzerine onlara şu cevabı vermiştir: «Arzu ediyorsanız bundan size bir şeyler vereyim; fakat (şunu bilmelisiniz ki) zengin ve vücûdu çalışıp kazanmaya müsait hiç kimse bu cins gelirden istifâde etme hakkına sahip değildir".[386]
Harp Vâsıta Ve Silâhları:
288. Hz. Peygamber Devri Ordularında aşağıda gösterilen şu şuhların adlan ile karşılaşıyoruz. Fakat bu liste mükemmel ve eksiksiz olarak telâkki edilmemelidir:
Kılıç,
Kalkan,
Ok ve yay,
Mızrak ve kargı,
Mancınık,
Her nevi üstü kaplı (zırhlı) hareket edebilen arabalar ( = debbâde, dabûr, arrâde).
Zırhlı elbiseler.
Zencilerin bazen kendilerine has değişik silâhlar kullandıkları anlaşılmaktadır. Meselâ Hz. Peygamberin amcası Hamza'mn Uhud Harbi sırasında Vahşî adındaki birinin uzaktan atılan ve kendi ekseni etrafında dönerek giden bir silâhla katledilmesi böyledir. Zırhlı arabalar sûrlara yaklaşmak maksadıyla kullanılıyordu : Askerler bu arabaların içine sığınıp düşman kalesinden atılan ok, mızrak ve taşlardan kendilerini korumak suretiyle surlara yaklaşabilirlerdi. Yukarıda gördük ki Hz. Peygamber, Ordugâhının etrafında sadece bir hendek kazdırmakla yetinmemiş, aynı zamanda Müslümanlara karşı hücuma geçen düşmanı engellemek ve onu müşkilâta uğratmak için hususi surette imâl edilmiş çentikli taşlar ve dikenli nebatların dallarını atma çaresine de baş vurmuştu. O devirde gece hücumları da bilinmekteydi.
289. Bu gibi muhtaç olunan harp silâh ve âletlerini imâl etmek üzere yerli bir sanayi de mevcuttu Meselâ Bizans ülkelerinden gelen silâhlara ambargo konmuş olmasına rağmen, bu malzeme mümkünse buralardan ithâl de edilmekteydi. Demircilik işinde Benû'i-Qayn Kabilesi Arap atasözlerine geçecek kadar şöhret yapmıştı. Yesrib (Medine)'in de okları epey meşhurdur. Kılıç üzerinde iki isim (marka) tercih ediliyordu: biri Meşrefî (Suriye mamülatı), diğeri Mühenned (Hind mamülatı)'dır.
290. At, bir savaş hayvanı olarak gerek hücum ve gerekse ric'at hareketlerinde kullanılıyordu. Deve, insan veya eşya için bir nakliye vasıtası olarak bol miktarda istimal ediliyordu. Bu hayvanın sahip olduğu kuvvet ve fevkalâde tahammül kabiliyeti Arap Ordularına, komşu Bizans ve îran İmparatorluklarının teveffük edemeyecekleri bir hareket üstünlüğü sağlamıştı.
291. Burada söylemesek bile kendiliğinden anlaşılır ki, bir yandan ganimet ve diğer yandan satın alma, tedricen İslâm Ordusunda silâh stoklarının artması neticesini doğurmuştu. Yukarda 207. paragrafta da gördüğümüz gibi. Orduda at mevcudu da artmıştı.[387]
Askerî Tâlim - Terbiye :
292. Askerî tâlim ve terbiyeyi yaymak ve teşci etmek üzere Hz. Peygamberin birçok teşvikkâr sözleri vardır. Fakat kendisi tatbikî değeri haiz tedbirler de almıştı: Gerek süvarilerinin ve gerekse bineklerinin istifâde sağlamaları için sık sık at yarışları tertib-leniyor ve bu yarışlara katılan Hz. Peygamber bizzat mükâfatlar dağıtıyordu. Bugün Medine'de, bulunan Mescid'us-Sibâq (Yarış Camii) Hz. Peygamberin bu yarışlar esnasında oturduğu ve hangi atın yarışı kazandığını seyrettiği yeri işaret edip yâdetmektedir. O, atma ve nişan alma tâlimlerinet büyük önem atfediyordu. Taş atmak suretiyle hedefe nişan alma, güreş ve benzeri dallardaki şâir tâlimler, siyer yazarları tarafından nakledilmiş bulunuyor. Yüzme dahi pek fazla tavsiye edilmiş tâlimlerdendir ki Hz. Resul bizzat kendisi yüzmeyi öğrenmiş bulunuyordu.[388]
Askerî İdare:
293. Hali hazır veya muhtemel düşmanlar hakkında işe yarar malûmat ve bilgi toplamak yani istihbarat işi, hayli inkişâf etmişti. Muhtelif düşman merkez ve şehirlerinde çalışan muhabir ajanlar veya görgüye ve kulak misafirliğine dayanan casusluklara dahi raslanmaktadır (bk. yukarda VIII. Bölüm).
294. Ordu Kumandanlığının seçilip tayin edilmelerinde onların tecrübe, akıl ve basiret durumları rol oynuyordu. Bunlar harbten harbe, serriye'den ser-riye'ye değişilerdi ki bunun neticesi tecrübeli ve olgun kumandanların adedi gün geçtikçe artmıştır. .
295. Propagandaya dahi çok başvurulmuştur. Araplar şiiri severler; bunun neticesi hicivli şiirler son sür'atle yayılırdı. Bunun ülkedeki önemini iyi değerlendiren Hz. Peygamber, îslâm düşmanlarına karşı Devlet hizmetinde istihdam edilen resmî şâirler edinmiştir. Onun şu Hadîsi Şerifi pek meşhurdur: Hassân'ubn Sabit îslâm ve Resûlullahı müdafaa zımnında kabiliyet ve dehasını harekete getirdiğinde, Rûh'ul-Kuds kendisini büsbütün şevklendirip, canlandırır ve onun mısraları düşmana okların deliciliğin-den daha fazla tesir eder.
295/a. Savaşa katılıp vuruşmanın bir Müslüman için profesyonel bir iş olmayıp, aynı zamanda herbir ferde ait ve mevcut mükellefiyetleri arasında en büyük önemi taşıyan bir görev olduğu hususunda Re-sûlullah'ın, Orduya katılan askerlerini heyecanlan-dırıcı konuşma ve hitabelerinden ayrı, Allah yolunda, gereği gibi vuruşan askerlerin Âhiret Günü Allah katında kavuşacağı ilâhi mükâfatlar ve karşılaşacağı dokunaklı sahnelere dair savaşa henüz başlanmaz-dan önce bilgiler verdiğini görüyoruz. Türk Ordusundan emekli bir subay olan Mahmud Gündüz dostum bana, bugünün modern savaş prensiplerinden biri olan ve ingilizcede MOSSCOMES şeklinde kısaltılan yani, movement (hareket), offensive (hücum), surp-ıise (şaşırtma), security (emniyet), co-operation (işbirliği), objective (hedef), mass (asker yığınağı), eco-nomy of forces (askerî birliklerin zayiatını önleme) ve simplicity (sadelik) esasları açısından Resûlullah'-in idare ettiği savaşların bir tahlile tâbi tutulması fikrini verip hatırlatmıştı. Bundan başka Resûlullah acaba savaş durumunu nasıl tesbit edip bunun üzerinde tahminlerde bulunuyor, harekât kararlarını nasıl alıyor ve emri altındaki kuvvetleri nasıl bir sevk ve idare ile harekete geçiriyordu? Elinizdeki kitabın geçen Bölümlerinde arzedilen ve daha çok «ham madde» niteliğindeki bilgiler, günümüzde modern askerî eğitini görmüş, gerekli tecrübelere ulaşmış ve neticede iyi yetişmiş bir generalin, bu savaşları idare etseydi Resûlullah'tan daha iyisini yapamayacağı fikrine okuyucuyu götürecektir. Meslekten olmayan bir tedbirli ve uzak görüşlü Ordu Kumandanının (aleyh' is-salâtu v'es-selâm) hayat ve faaliyetini gözönüne aldığımızda, tehlikeli ve korkulu durumlarda, özellik İe Uhud ve Huneyn savaşları gibi görünüşte telef olmanın tam yanı başına gelindiğinde bile bu gibi durumlardan sıyrılıp kurtulmak için tatbik edip kullan dığı diğer prensipleri de bunlara eklememiz gerekmektedir. Sonuç olarak Uesûlullah kendinden emin ve en ufak bir mübalâğaya kapılmaksızın şöyle buyurmaktadır :
«Bir aylık uzak mesafedeki düşman üzerine saçtığım bir dehşet ve ürpertme havası ile (karşımdaki hasmımı) yenerim.»
Pek az kan dökülmesi suretiyle en kesin sonuçların alınması şeklinde bir savaş tekniği geliştirme yolunda ağırdan ilerleyen bir gayret, onunkilerden daha az kan dökülmek suretiyle daha kesin sonuçlar alman ve çok daha geniş çapta sosyal tesir ve değişikliklere ulaşılan bir başka savaş insanlık tarihinin sahife-leri arasında gösterilemez; yoktur. Onun idare ettiği bu savaşlar, sırf bir askeri üstünlük tesis etmek ve bunu kendi menfaatlarına kullanmak maksat ve niyetiyle değil ve fakat hasta yatağına düşüp mecalsiz kalan insanlığı tedâvî edip ayağa kaldırmak maksadıyla gerçekleştirilmişlerdir. İşte bu sebebler dolayı-siyledir ki herkes, bu savaşların önemini kavrayıp hüküm vermek ve bu «örnek» savaşları bize bırakan insanın büyüklüğünü tasavvur etmek durumundadır (aleyh'is-salâtu v'es-seîâm).[389]
Bayrak Ve Sancaklar [390] :
İslâm edebiyatında en meşhur ve İranlıların elin-deyken düşman tarafından hiç ele geçirilememiş en kıymetli bayrak hiç şüphesiz Hz. Ömer'in halifeliği zamanında cereyan eden el-Kaadisiyye meydan muharebesinde, yani Hicri 14. senede Müslümanların eline geçen Direfş-i Kâveyân adındaki İran bayrağıdır. Pek mütevâzî bir menşee sahip olan bu bayrağı İranlılar Müslümanların eline geçtiği sırada değeri iki milyon altın/dînâr tutan en kıymetli taşlarla süslemişlerdi. [391] Çünkü bu bayrak isyan edip memleketi bir zâlim hükümdarın idaresinden kurtarmasını bilen bir ' kahramana aitti.[392]
İslâm Öncesi Arap Yarımadasındaki durum:
Yukarıdaki izahatımız arasında, anayasa ve İslâm Öncesi Mekke'sinden bahsederken görmüştük ki, bu Şehir-Devleti oligarşisinde bayraktarlık ILivâ') ve bir de sancaktarlık (râye) vazifesi vardı; Bu iki eş anlamlı kelime arasında bir fark olup olmadığını kaynaklar zikretmemekle beraber liva' ve râye kelimelerinin Arapça olduklarını söyliyebiliriz. (Bu fark ilerde ele alınacaktır). Maamafih kaynağımız îbn Abdi Rabbih ilâve eder ki, Benû Ümeyye tarafından tevarüs yoluyla taşman râye, el-Ukaab (kelime manâsı: Kartal) şeklinde diğer bir has isme de mâliktir. Buna mukabil liva' ise Benû Abd'id-Dâr nezdinde saklanıyordu.
Bu kitabın baş tarafında Bedr savaşından bahsederken İslâm peygamberinin sürgünde fakat de jure Devleti, gerçek Mekke devletini, temsil ettiğini ısrarla iddia ve de facto olsa bile gayrı meşru olan müşrik otoritelerini tanımadığını beyan ve ilân eder gibi gözüktüğünü açıklamıştık. Bu sebepledir ki o, Mekke oligarşisinin muhtelif kabilelerine mensup Müslüman fertleri, mensup oldukları aynı kabilelerin Mekke'de esasen sahip olduğu idâri fonksiyonları ifâ etmek üzere tâyin ediyordu. Dış işleri ile meşgul olmak üzere Hz. Ömer, (harp esnasında) bayraktar olarak (Abd'ud-Dâr'Iarm kabilesinden) Mus'ab 'ubn Umeyr mevzubahs olmaktadır. Hakikaten de Bedr ve Uhud savaşları esnasında işte bu Mus'ab'dır ki, Müslümanların livâ'ını taşımaktaydı. Hz. Peygamberin (râye) adındaki bayrağı az ilerde göreceğimiz veçhile el-Ukaab adını da taşımaktaydı.
Kendi zaviyelerinden Mekkeli müşrikler, âdetleri olduğu veçhile kendi livâ'larını hattâ Bedr savaşı sırasında olduğu gibi, Abd'ud-Dâr'Iardan bir kimseye tevdi ve teslim ediyorlardı. Naklettiği bir hadîste İbn Hişâm (s. 562) bize şu malûmatı vermektedir:
(Ordu başkumandanı ve Râye fonksiyonu üzerinde veraset yoluyla vazife sahibi) Ebu Süfyân daha da şecaatli ve yiğitçe bir davranışa teşvik etmek gayesiyle (onlara) Uhud'da şöyle hitap etti: «Ey Abd'ud-Dâr mensupları! Siz Bedr savaşında bizim livâ'mız üzerinde vazifeli bulunuyordunuz ve başımıza geleni gördünüz. İşte bu râye ise insanların kaderini tâyin eder: Şayet bu mahvolacak olsa insanlar (da beraber) ölüp giderler. Bu hâle göre ya bizim livâ'mı-zı lâzım geldiği gibi muhafaza ve müdâfaa ediniz, yahut onu bize bırakınız; bu hususta biz kifayet ederiz.» Tabiatıyla onlar bu (ithamı) reddettiler ve şöyle dediler: «Karşılaşma sırasında yarın nasıl hareket edeceğimizi göreceksin.» Hakikaten yalan söylememişlerdi; fakat onu müdâfaa endişe ve gayreti onları cidden acıklı ve elim bir duruma düşürdü: Belâzurî, Ensâb'ul-Eşraf [393] adlı eserinde birbiri arkasından bu kabileye mensup on bir başkanın bayrağı nasıl taşıdıkları ve onu müdâfaa için ölünceye kadar nasıl çarpıştıklarım tasvir eder. On ikinci müdafi bir kadındı ve o bunu harbin sonuna kadar taşıyıp müdâfaa etti.[394]
Burada Abd'ud-Dâr'lann vazifeli bulundukları Liva' mevzubahistir. Aşağıdaki hadiste ise öyle zannediyoruz ki, Benû Umeyye'ye tevdi ve teslim edilmiş olan Râye-Ukaab söz konusudur: Ali-Muâviye zamanında zuhur eden iç harpler sırasında Ammâr'ubn Yâsir, Ali taraftarı olarak Sıffîn harbine iştirak etmişti; kendisi Râye'yi Amr'ubn'ul-Âs'ın elinde görünce şöyle haykırmıştır; «Hakikaten Hz. Peygamberin yanında olmak üzere üç defa ona karşı savaştığım Râye budur; şimdi ise dördüncü defa... Vallahi, ben bu Râye'ye karşı Peygamberin yanında olduğum halde üç defa çarpıştım ve şimdi ise artık o bir zühd ve saflığa vesile teşkil etmiyor... Bu gün bu Râye Hi-şam'ubn'Utbe'nin elindeydi» [395] Burada zikredilen, Hz. Peygamber ile Benû Umeyye'nin giriştiği üç savaş Bedr, Uhud ve Hendek savaşlarıdır. Az evvel de gördüğümüz gibi bu münâsebetle bahsi geçen bayrak, Abd'ud-Dâr'lann Livâ'sıdır.
Meselenin çözüm yolu olarak şunu düşünüyoruz : Liva, müşrik Mekke'de düşmana karşı hücum ve çarpışma esnasında ordunun en kahraman ve yiğit eri tarafından taşınan umumiyetle askerî sancaktır; halbuki râye ordu kumandanının alâmet veya timsâli olan bir bayraktır. Bu iki kelime bazan eş anlamlı olarak da kullanılmıştır. İslâmda ise bu, zıt anlama bürünmüştür.
Hz. Peygamber'in tatbikatından bahsetmeden evvel İslâm ile harbe tutuşmuş ve bayrağının zikri geçen bir diğer kavimden bahsedelim. Evvelce Tâ'if bölgesinde _ iki ayrı halk unsurunun mevcudiyetinden bir vesileyle bahsetmiştik: Benû Mâlik ve (muhtelif menşe'lerden gelen epey miktar nüfusa sahip ve kuvvetli bir unsur olan) Ahlâf zümresi. Evtâs bölgesinde Hevâzinlerle tutuşulan harp sırasında, İbn Hi-şâm'ın" açıkladığına göre, Hevâzinlerin Râye'si siyah renkli, uzun bir mızrağa takılmış ve kızıl bir devenin üzerine binmiş bir kimse tarafından taşınmaktaydı; bunun öldürülmesi üzerine bu bayrağı bir diğer kimse taşımıştır. Ahlâf unsurunun Râye (bayrak) sine gelince, bunu bir Kaarif taşımaktaydı. Fakat ordunun bozulduğunu görür-görmez bu bayrağı bir ağaca asmış ve (kaçıp) kendini kurtarmıştır.[396]
Hz. Peygamber (S.A.) in Tatbikatı:
Hz. Peygamberin hayatında daha pek erken bir devrede bayrak görülür; buna hayret etmemelidir. Zira Mekke'li hemşehrileri İslâm öncesinden beri esasen bayrağa sahiptiler.
Evvelce Hicret yolculuğunu gösterirken zi kret-miştik ki, Hz. Peygamber Mekke'den Medine'ye giderken, Eşlemlerin arazisinden geçtiği sırada bunların başkanları Bureyde, İslâmı kabul etmiş ve Hz. Peygambere iki' kişilik bir muhafız kıtası tahsis etmişti. İşte bunlar iki ayrı bayrak çekmiş vaziyetteydiler. Kettâni, et-Terâtîb'ul İdâriyye adlı eserinde' [397], İbn Hib-bân'dan naklen verdiği malûmata göre mezkûr Bureyde alelacele bu bayrakları yapıp temin etmek kastıyla sarığının kumaşmı kesmişti.
Medine'ye varışından itibaren sadece birkaç ay geçmesini müteakip Hz. Peygamber artık harp halinde bulunduğu Mekkelilere ait kervanların yolunu kesmek veya sair hedeflere evvelce gösterildiği gibi bazı askerî birlikler (seriyye) göndermeğe başlamış1 ti. İşte bu seferlerde kullanılan bayraklara dair malûmat şöyledir:
1. Ubeydet'ubn'ul-Hâris'in seferleri: îbn Hişâm'-m İbn İshak'tan naklettiğine göre [398] Hz. Peygamber, ona bir râye vermişti. İbn Sa'd'ın Vâkıdî'den rivayet ettiğine göre [399] ona beyaz renkli bir liva vermiş ve bayraktar olarak da Mistet'ubn Usâse vazife görmüştür. Taberî ise îbn İshak ve Vâkıdî'den kaynak olarak istifade ettiğinden her iki bayrak adını da zikreder.
2. Hamza'nın seferi: îbn Hişâm'a göre [400] râye; İbn Sa'd'e göre1 [401] ise beyaz bir liva1 ve" bayraktarı Ebû Mer-sed Kennâz'ul-Ğanevî idi. Taberî (1.) numarada olduğu gibi iki ayrı bayraktan bahseder.
3. Sa'oVubn Ebi Vakkas seferi: İbn Sa'd'a göre' [402] bayraktarı el-MiWâd'ubn'Amril-Behrânî olan beyaz bir Iivâ* idi.
4. el-Ebvâ'ya karşı Hz. Peygamberin seferi: İbn Sa'd'a göre [403] Hamzanın bayraktarlığını yaptığı beyaz bir liva1 idi. Taberi'de aynısıdır.
5. Buvât'a karşı Hz. Peygamberin seferi: îbn Sa'd'a göre" [404] bayraktarı Sâ'd' ubn Ebi Vakkas olan beyaz bir liva'.
6. Hz. Peygamberin Kurzul-Fihri'yi takibi esnasında .- tbn Sad'a göre [405] bayraktarı Aliyy'ubn Ebi Tâ-lib olan beyaz bir liva'.
7. Zu'1-Uşeyre'ye karşı Hz. P eygamberin seferi: îbn Sa'd'a göre [406] Hamza'nın bayraktarlığını yaptığı beyaz bir Iivâ'.
8. Bedr savaşında Hz. Peygamber Mus'ab'ın bayraktarlığını yaptığı beyaz bir liva'. Ayrıca El-Uka-ab adını taşıyan ve Ali tarafından taşman ve diğeri Sa'd'ubn Mu'az'il-Ensârî'nin bayraktarlığım yaptığı iki siyah râye Hz. Peygamberin huzurunda tutulmuştur. [407] Birçok da Iivâ vardı: Mus'ab'ın elinde Muhacirûn zümresinin, el-Hubab'ubn'ul-Munzir'in elinde esar zümresi arasından Hazrec'in, Sa'd'ubn Mn*V.«
önelinde yine Ensâr. zümresinden Evs in Hvâ'lan gibi Hasım taraf olan Mekkeliler de üç livaya sahiptiler: Biri Ebû Aziz'ibn Umeyr ve diğeri en-Nadr'ubn'ul-Hâ-ris ve nihayet bir üçüncüsü Talhat'ubn Ebî Talha tarafından taşınandır ki bütün bu bayraktarlar Abd'ud-Dâr kabilesine mensuptular.[408]
9. Benû Kaynukaa'ya karşı Hz. Peygamberin seferi : Hamza tarafından taşınan beyaz bir Hvâ'ya sahipti. Bu seferde râye mevzubahs olmamıştır.[409]
10. Karkarat'ul-Kudr'a karşı Hz. Peygamberin seferi: Ali'nin bayraktarlığını yaptığı, rengi hususunda bir sarahata rastlanmayan bir livâ'ya sahipti.[410]
11. Uhud savaşında Hz. Peygamber: Üç adet mızrak getirildi ve bunlara üç ayrı Iivâ' çekildi; Evs'in bayraktarı Useyd'ubn Hudeyr, Hazrec'in eKHubâb'-ubn'ul-Munzir ve Sa'd'ubn Ubâde ve Muhâcirûn'un AH ve Mus'ab idi. [411] îbn Hişâm'da [412], Mus'ab şehid edilince, Hz. Peygamberin livâ'yı Ali'ye verdiği... ve Uhut'ta harbin kızıştığı bir sırada, Hz. Peygamberin Ensar'm Râye'si altına oturduğu ve Ali'ye: «Râye'yi ilerlet!» şeklinde bir emir gönderdiği Kaydedilmektedir.
12. Hamrâ'ul-Esed'e karşı Hz. Peygamberin seferi : Uhüd harbinden bir gün evvel kuUemlmış olan Iivâ' bu savaşta çekilmiş olduğu mızraktan henüz indirilmeden Uhud'a gelinmişti. Ebû Bekr veya Ali tarafından taşınmıştır.[413]
13. Ebû Sâlime'nin başkanlığında Katan'a karşı tertiplenen sefer: Bir Iivâ'[414]
14. Hz. Peygamber sefer maksadıyla ikinci defa olarak Bedr'e geldiğinde Ali tarafından taşman bir liva[415]
15. el-Mureysi'ye karşı Hz. Peygamberin seferi: Ebû Bekr'in bayraktarlığım yaptığı Muhâcirûn'un ve Sa'd'ubn Ubâde'nin bayraktarlığım yaptığı Ensann râye'si[416]
16. Hendek savaşı: Düşman Mekke'den yola çıkarken livâ'sını Abd'ud-Dâr kabilesinden Osman'ubn Talha'ya tevdi e'tmişti" [417] Hz. Peygamberin bu savaştaki bayrağına dâir bir malûmat mevcut değildir.
17. Gâbe'ye karşı Hz. Peygamberin seferi: Bir mızrak ucuna çekilmiş ve Mıkdâd'ubn Amr tarafından taşman bir liva".[418]
18. Dûmet'ül-Cendel'e karşı Abd'ur-Rahmân 'ibn Avf'ın seferi: Hz. Peygamber kumandanın sarığını kendi eliyle sarmış ve sonra Bilâl'e, livâ'yı kendisine tevdi etmesi emrini vermiştir.[419]
19. Hayber savaşında Hz. Peygamber: Ali'nin bayraktarlığım yaptığı beyaz râye [420]; burada bir gün, bir burca karşı tertiplenen hücumda Hz. Peygamber râyesini Ebû Bekr'e tevdî etti. Fakat muvaffakı yy et elde edilmedi. Ertesi gün râyeyi Ömer'e tevdi etti ve yine muzaffer olunamadı ve üçüncü gün onu Ali'ye verdi ve bu defa zafer tahakkuk etti. [421] Çok kıymetli malûmat veren İbn Sa'd'a göre [422]: Hayber'e varılmasını müteakip Hz. Peygamber muhtelif râyeler dağıtmıştır. O devre kadar sadece liva* mevcuttu. Ancak Hayber savaşından sonradır ki râyeler kullanılmağa başlamıştır. Hz. Peygamberin siyah renkli râyesi kendi zevcesi Ayşe'ye ait bir kaftan veya sjrt atkısından (bürd) biçilip dikilmişti ki bu râye, Ukaab adını taşıyordu. Beyaz renkli livâ'sını ise Ali'ye tevdi etmişti. Bir diğer râyeyi el-Hubâb'ubn'ül-Munzir'il-Hazrecî'ye bir diğerini Sa'd'ubn Ubâdet'iI^Evsi'ye vermişti. İbn Sa'd eserinde [423] bazı kaleleri fethetmeğe muvaffak olan Ali'ye verilen râyenin tarihini hulâsa olarak zikretmektedir. Aynı tarihî malûmatı verirken Taberî, «râye» ve «liva'» şeklinde iki ıstılah kullanmaktadır. Râye adını taşıyan bayrakların ilk olarak Hayber savaşı esnasında ortaya çıktıkları hakkında Serahsî'nin Şerhu's-Siyer'il-Kebîr, 5. bölümüne de bakılabilir. İbn Kesir'e göre [424] Hz. P eygamberin Ukaab denen siyah râyesi Hz. Ayşe'nin mirt'inden (Burdun eş anlamında bir kelime, kaftan) imal edilmişti. Bu mirt, mü-reccel idi. Lisânu'1-Arab adlı büyük arapça lügatinde [425], bu kelime hem müreccel ve hem de noktasız olarak murahhal okunabilir ve mânası (yün ve ipek karışımi) hazz denen bir dokumadır; rahl (nakliye devesi?)'ler v.s. gibi her nevi nakış ve desenleri hâvi bulunmaktadır. el-Kettânî, et-Terâtîb'uI-İdâriyye [426] adlı eserinde el-Kudâî'nin el-İnbâ'ından nakletmektedir ki Hz. Peygamberin râye-Ukaabı siyah yünlüdendi. Yine aynı müellif, İbn Cumâ'a'mn Muhtâr'us-Sîre adlı eserinde naklettiğine göre Hz. Peygamberin râye'si siyahtı ve kare şeklindeydi. Nakış olarak numre mücmele (sık «puanlı, noktalı) bulunuyordu.
20. Mu'ta seferi: Hz. Peygamber beyaz renkli İivâ'yı Zeyd'übn Hârise'ye tevdî etmişti. [427] İbn Hişâm aynı şey için liva' olduğu kadar râye ıstılahını da kullanmaktadır". [428] Taberi ise sadece râye ıstıîahıyla iktifa etmiştir.
21. Mekke'nin fethi sırasında Hz. Peygamber: O, Kudayt'a ulaşıldığında ayrı kabilelere ait askeri kıtalara ayrı ayrı livâ'lar ve râyeler tevdi etti. Hz. Peygamberin râye'si Sa'd'übn Ubâde'nin elindeydi. Fakat Hz. Peygamber onun Mekkelileri kılıçtan geçirmeyle tehdit ettiği haberini alınca, onu bunun elinden aldı ve oğlu Kays'ubn Sa'd'ibn Ubâde'ye verdi... Hz. Peygamberin çadırı el-Hacûn'a kurulmuştu ve Zübeyr'ubn ül-Avvâm buraya kadar kendi râye'si ile beraber gitti ve bunu da oraya dikti. [429] İbn Kesir [430] dört aded sünen hadîs kitabı zikrederek Mekke'nin fethi günü Hz. Peygamber'in Uvâ'sımn beyaz renkli olduğunu söylemektedir.
22. Huneyn'de Hz. Peygamber- Hz. Peygamber fecirden itibaren ordunun yayılması emrini verdi ve Hvâ ve râyeleri dağıttı; (askerlerin bir çoğu için) çok sayıda bayrak vardı: Muhâcirlerinki Ali'nin elinde bir liva*, Sa'd'übn Ebî Vakkas'm elinde bir râye ve Ömer'in elinde bir râye olmak üzereydi. Hazreclilerin bir Uvâ'sı el-Hubâb'ubn'ul-Munzir'in elinde ve dendi-ğine göre aynı kabilenin bir diğer Iivâ'sı Sa'd'übn Ubâdenin elindeydi. Evs'in Iivâ'sı Useyd'ubn Hudeyr'-in elindeydi. Ve Evs ile Hazrec'in her bir boyu (batn'ıî için ya bir liva ya bir râye mevcuttu. Aynı şekilde Arabistan'ın muhtelif kabilelerine ait kıt'alarm her birinde ünlü kişilerin taşıdığı livalar ve râyeler mevcuttu.[431]
23. Tayy'Iara karşı, Ali'nin seferi: Siyah bir râye ve beyaz bir Uvâ' mevcuttu".[432]
24. Tebük'de Hz. Peygamber: Ensâr ve diğer kabilelerde ya bir Uvâ veyahut bir râye mevcut bulunuyordu.[433]
25. Ali'nin Yemen seferi: Hz. Peygamber ona bir Hvâ vermiş ve kendi eliyle sarığım sarmıştır[434]
26. Usâme'nin Filistin seferi: Bureydet'ubn'ül-Huseyb'il-Eslemî'nin taşıdığı bir liva' mevcuttu[435]
27. Bir gün Medine camiinde büyük bir kalabalık toplanmıştı ve bir de siyah bir râye bulunuyordu. Bu hadîsi nakleden râvinin suali üzerine kendisine Amr'ubn'ul-Âs'm bir askeri seferden dönmüş bulunduğu cevabı verilmiştir.[436]
28. el-Berâ'ubn'Azib şöyle nakleder: Bir râye taşıyan amcama rastladım. Sormam üzerine, «kendi pederinin dul zevcesi ile evlenmiş olan birinin katillerini cezalandırmak üzere Hz. Peygamber tarafından sefere çıkarıldığı» cevabını vermişti. [437] Burada sefere gönderilen bir tek şahıs mıdır, yoksa bir birliğin başkanı olup birlik mensuplarıyla mukarrer bir buluşmaya mı gidiyordu?
Diğer bilinen askeri seferlerden burada bahsetmiyoruz. Zira kaynaklar bunlar hakkında malûmat verirlerken, bayrak meselesine dâir en ufak bir tafsilât vermezler.
Tafsilâtını yukarda verdiğimiz bu 28 askerî seferde, bayrak konusu ile ilgili olarak sefer sırası bilhassa dikkatimizi çekmektedir. Çünkü Hayber harbinden evvel cereyan etmiş olan seferlerde râye adlı bayrağa dâir bir sarahat mevcut olmayıp, sâdece liva' adı geçmektedir, yine Hayber savaşı sırasında hem birçok Iivâ'lar ve hem de birçok râyelerin mevcudiyetinden bahsedilmektedir (çok sayıda bayrak olması belki de 1600 kadar çok sayıda askerin bu harbe iştirakiyle alâkalıdır). Bayrakların böylece çok sayıda bulunduğu İbn Sa'd tarafından zikredilmiştir. Fakat aynı müverrih 15 numaada aksini söylemektedir ve keza 8 numaradaki malûmat, verilen bu bilginin ister - istemez aksi gibi durmakta ve o sırada cereyan eden hâ-disatın bünyesine zıt düşmektedir. Zira ordu içinde çeşitli menşe'lere sahip fakat çok yekûnlara baliğ olan birçok kimseler var olunca her bir müşterek menşe' taşıyan sınıf, ayrı bir zümre, ayrı bir birlik teşkil ediyor ve ayrı bir bayrağa sahip olması gerekiyordu. Hz. Peygamber dâima Muhacirûn ile Ensâr ve Ensâr zümresi içinde de Evs ile Hazrec arasında, bizzat İbn Sa'd'm da kabul ve ifade ettiği gibi",[438] bir alınganlık çıkabileceği endişesini taşımıştır.' 1 ve 2 numaralarda görüldüğü gibi aynı şey, bazı kaynaklar tarafından liva', diğerleri tarafından da râye olarak adlandırılmaktadır ki bu durum, her iki ıstılahın da esasında eş anlamlı olduğunu ve birbirlerinin yerine kullanılabileceğini ve henüz Hayber devrindeki teknik mânâyı iktisab etmediğini ve ancak bu Hayber savaşm-dadır ki ordu kumandanının Hvâ çekme hakkına ve orduya mensup her bir birliğin de râye sahibi olma hakkına malik olduğunu isbat etmektedir. ,
Kelime aslı bakımından liva', «sarılıp dürülen şey»e işaret eder ki, teşhire ihtiyaç duyulmadığı vakit, rabtedilmiş bulunduğu bir nevi mızrağın üzerine sarılıp dürülen kumaş parçası manasınadır. Râye kelimesinin kökü «görmek»dir ki, kendinin veya düşman ordusunun merkezini gösteren şeya işaret eder, yani kumandanın itibarî olarak bulunduğu yeri gösterir. Bayrak kelimesini ifade etmek üzere Arapçada eş anlamlı bazı kelimeler de vardır: Fakat Hz. Peygamberin hayatıyla ilgili tarihî malûmat arasında bu kelimelere rastlamadık, bu yüzden bunlarla vakit kaybedecek değiliz.[439]
Çeşitli Bilgiler:
a) Sa'd'ubn Mâlik Ebe'1-Kânûd'il-Ezdi adındaki kimse, Islâmı kabul ettiğini bildirmek üzere Medine1ye geldi ve Hz. Peygamber onu kabilesine başkan olarak tayin etti ve ona, üzerinde beyaz renkli bir HİLÂL bulunan siyah bir Râye tevdi etti[440]
b) Hz. Peygamber Ebû Zur'at'ut-Tumâli'ye (acaba es-Sumâlî midir ve bunu kendi kabilesine başkan olarak tayin için midir?) bir Râye tevdi etti. Bahis konusu Râye beyaz bir ruk'a (acaba deri parçası mı?) idi ve bir zira' eninde bir zira1 boyundaydı[441]
c) Kattâni, en-Nesâî ve Ebû Dâvûd'dan naklen, Mekke'nin fethi sırasında Hz. Peygamberin livasının sarımtırak beyaz (ebyad'ul-asfar) olduğunu beyan etmektedir [442] Ben en-Nesâî'nin eserinde yaptığım araştırmada böyle bir kayda rastlayamadımsa da, Ebû Dâvûd'da" [443] bu bayrağın sâdece beyaz olduğu zikredilmektedir ki, aynı hususta İbn Mâce'de de teyit edici bir nakil vardır [444] Yukarda eserinin zikri geçen yerinde Kettânî; Ebû Dâvûd'dan naklen Hz. Peygamberin râyesinin siyahımsı sarı (Safrâu'l-ağbar) olduğunu söylemekte ise de Ebu Dâvûd yukarda zikredilen aynı yerde şöyle söyler: «Siyah kare şeklinde ve numrâ (yani noktalı, puanlı veya çizgili nakışlar bulunan) kumaştan biçilip dikilmişti». Yukarda zikredilen aynı yerde Kettâni İbn Cumâ'a'nın Muhtâr'us-Sîre adlı eserinden naklen Hz. Peygamberin livasının koyu siyah (ağbâr'ul-esved) renkte olduğunu beyan etmekte ise de eseri görüp bunu tahkik etme imkânını elde edemedim.
d) İbn Abbâsın naklettiğine göre, Hz. Peygamberin livası üzerinde kelime-i şehâdet bulunmaktaydı. Yâni: ibaresi işlenmişti [445] Fakat burada verilen mercii tahkik benim için imkânsız olmuştur.
e) Hz. Peygamberin bir râyesi Ukaab (kartal) bir diğeri ise rîbe adını taşımaktaydı[446]
Bu bahis için derlenip toplanmış olan yukarki malûmattan çıkan neticeye göre Hz. Peygamber zamanında orduya mahsus asgari iki nevi bayrak mevcut bulunuyordu ki renkleri başka başkaydı. Bir kimseyi kabilesinin başkanı olarak tayin ederken Hz. Peygamber ona bir bayrak tevdi ediyordu. Sulh zamanında kabile başkanının hemen yarlında çekili durması bir yana, belki de aynı bayrak o kabileden merkezî İslâm ordusuna katılan birliği, bu ordu içinde diğerlerinden tefrik etme işinde kullanılıyordu.
Muhtemelen Hz. Peygamberin seferden sefere değişmeyen hususi bir bayrağı vardı. Bu bayrak, askeri sefere başkanlık edecek herhangi bir kimseye, sefere çıkarken Hz. Peygamber tarafından mutlaka veriliyor da değildi.
Muhtelif kabilelerden gelen ve ordunun çeşitli kıtalarını teşkil eden kuvvetlerin ayrı bayraklarım hesaba katmasak bile, büyük bir orduda başkumandan için bir sancak ve süvari kıtalarında, sağ ve sol kanatta, cephede v.s. yerlerde keza öncü ve ardcı olarak vazife gören her bir ayrı birliğin kumandanı için ayn bayrakların mevcudiyetini düşünmek pek tabiî ve mâkûl olacaktır.[447]
Netice
Bu konuda söylenecek şeyler şimdilik kâfi adde-dilmeiidir. Okuyucu o devirde nelerin mevzu bahis olduğu ve ayrıca bunların nasıl ve ne istikametlerde inkişâf ettiği hususunda böylece bir fikre sahip olmuş bulunmaktadır.
296. Hindistan / Dekkan eyaletinin Haydarabat şehrinde geçen' talebelik yıllarımda izci şefimiz olan Ali Musa Rıza Bey bana, 1932'de ilk defa Hicaz'a hareket ederken havalinin gezib dolaştığım yerlerinin harita ve krokilerini çıkarma fikrini verdiğinden dolayı, burada minnet ve şükranlarımı arzederim. Fakat 'ancak bu, mahdut bir sahada kaldı ve ben sadece Uhud havalisinin haritasını çıkarmaya muvaffak olabildim. 1939'yılında mezkûr havaliyi yeniden ziyaret ettiğimizde, bu defa Bedr ve Tâ'if civarını da görmek, buralarda dolaşmak saadetine erdim. Bu se-yahatlarımdan sonra Bedr haritasını hazırladım ve Uhud'u yeniden-gözden geçirerek Hendek haritası ile karşılaştırdım. Aynı senenin haziran ayında Fransa'nın Sorbonne Üniversitesinde bu mevzuda projeksion-lu bir konferans vermek üzere davet edildiğimde, ilk defa bu malzemeyi efkârı umumiyeye arz etme fırsatını elde etmiştim. Bu arada Paris'te, gayet kısa bir zamanda haritaların çizilmesi ve bunların projeksion filimlerinin hazırlanmasında emeği geçen M. Glaezer'e teşekkürlerimi arzetmem benim için bir borçtur. Sonra 1946 yılında tekrar, fakat bu sefer daha uzun bir müddetle İslâmm bu mukaddes mıntakalarım ziyaret fırsatını elde ettim. Bu seyahatim esnasında Hendek muharebesinin cereyan ettiği sahanın haritalarını, mühim birçok noktaların mahallerini tesbit etmiş olduğumdan, yeni baştan hazırlamak icab etmiştir. Hindistan'da bir şehir olan Kuravai yerlilerinden Nevvâb tarafından, kendi cip otomobili ile yüksek Uhud dağlarının etrafından dolanarak Birket'uz-Zubeyr'e ve 'Âqul gölüne ve şâir yerlere kadar dolaştırıldım. Bu arada Şeyheyn'in çifte kulelerinin bulunduğu yeri meydana çıkarma saadetine de eriştim. 1964 yılında Medine'yi yeniden ziyaret etme şerefine erdiğimde, Hayber'e de kısa bir ziyarette bulunmuştum; bu ziyaretimde bana yardımları dokunan Medineli dostlarıma burada teşekkürler ederim; Allah onlardan razı olsun!
297. Bütün bunlara rağmen meslekten yetişme bir harita mühendisi olmadığımdan ve elimin altında küçük bir pusula ve bir fotoğraf makinesi müstesna, hiç bir âlet bulunmadığından, bu haritaları sizlere bu şartlar altında yapabildiğim en iyi şeyler olarak arzetmenin mahcubiyeti içindeyim. Şayet bu harita ve vesikalar benden daha kabiliyetli birine ilham verecek olursa, işte o zaman bu eser esas gayesine varmış olacaktır. Ancak Saudî Hükümeti bana veya başka bir kimseye daha başka sahaları, bilhassa Vâdı'l-Qurâ, Tebûk, Dûmet'ul-Cendel, Maqnâ, Cer-bâ\ Azruh, Mu'ta ve şâir bölgeleri tetkik ve Hz. Peygemberin buralarda giriştiği harplerin haritasını çıkarma fırsatını verirse, çalışmalardan elde edilecek neticeler, katlanılan zahmeti mutlaka telâfi edecektir. Bunun kısa zamanda tahakkukunu Allahtan niyaz ederim.[448]
Bibliografya
Alî el-Muttaqî (Ö. 975), Kenz'ul-Ummâl, Haydarabad 1311
(Cild ve Hadîs sırasına göre) el-Azraqî (Ö. 219), Ahbâr Mekke, Leipzig 1855 Belâzurî (Ö. 27D), Enşâb'nl-Eşrâf, Kahire (I. Cild), el yazması Beyhaqî (Ö. 458), Sünen'ul-Kubrâ, Haydarabad 1344 (on cild) Beyhaqî (Ö. 458), Dalâil'un-Nubuvve, İstanbul (el yazması) Bezzaz, Müsned, el yazması
8uhâri(îrnâm)(Ö. 256), esSahlh (Kitab ve Bâb sırasına göre)' Ebû Dâvud (Ö. 275), Sünen
Ebû Nu'aym (Ö. 430), Delâil'un-Nubuvve, Haydarabad 1320 Ebû Nu'aym (Ö. 430), el-Muntaqâ (hususî el yazması) Ebû Ubeyd (Ö. 224), Kitâb'ul-Emvâl, Kahire 1353 (Hadîs sırasına göre) el-Fâsî. Taqî'ud-Din (Ö. 832), Tahsil'ulMerâm fi Ahbâr Bel
det'ilharâm, Karaviyyin (Fas), el yazması Gibbon, Decline and Fail of the Roman Empire, Oxford Unî-
versity Press
Halebî (Ö. 1044), Stre (Însân'ul-Uyûn), Mısır llanlidullah. Muhammed, İslâm Peygamberi, İstanbul 196*3
(I. Cild) ve 1960 (II. cild) ve İstanbul 1981 (IV. yayın). Hamidullah, Muhammed, İslâmm Hukuk İlmine Yardımları,
İstanbul 1962 (S. Tuğ derlemesi) Hamİdullalı, Muhammed, el-Vesâiq'ıi€-Siyâsiyye, Kahire 1956/ Beyrut 1969.
el-Hatîb'ut-Tibrîzî, Mişkât'ııl-Mesabîh (muhtelif neşirler) el-Hâzimi Emâkin, İstanbul ve Strasburg (Fransa) el yazmaları Jbn Abd'il-Berr (Ö. 463), İslî'âh, Haydarabad 1309 (Biografi
sırasına göre)
Jbn Asâkir (Ö. 571), Te'rîh Dimaşq, Sam 1371/1951 İbn'ul-Cevzî (Ö. 497), el-Muctebâ min'el-Mucteriâ, Kahire ve İstanbul el yazmaları
lbn Habîb (Ö. 245), Muhabbar, Haydarabad 1361 İbn Hacer (Ö. 852), el-îsâbe, Kalkütta 1356 İbn Hanbel (Ö. 241), Musned; Kalıire 1313 (Henüz tamamlanmamış olan yeni neşir (1368) hadîs sırasına göredir) İbn Hişâm, Sîre, Göttingen 1858 İbn Kesir (Ö. 774), Terîh (el-Bidâye v'en-Nihâye), Kahire
1351/1932
İbn Mâce (Ö. 275), Sünen (Kitab ve Bâb sırasına göre) İbn Manzûr el-İfrîgî (Ö. 711), Lisânul-Arah, Kahire 1374/1955 İbn Sa'd (Ö. 230), Tabaqât, Leiden 1904-12 el-İsbehânî. Ebûl Ferec (Ö. 356), Kitâb'ul-Eğânî, Kahire 1285 Kettânî, Abd'ul-Hayy, et-TerâtWul:îdânyye, Rabat 1346-1349 el-Maqrîzî (Ö. 845), İmtaul-Esma, C. I, Kahire 1941 el-Matarî, et-Ta'rîj Bimâ Ensel el-Hucre Min Me'âlim Dâr'il-ll'tcre, Medine-$eyhulislam Arif Hikmet Bey Kütüphanesinde el yazması
Menâzir Ahsen Ğîlânî, Ebû Zerr Gıfârî, Karachi (İkinci Tabı) el-Merğınânî, Burhan'ed-Dîn, ez-Zahîret'ul-Burhâniyye, İstanbul — Yeni Cami Ktb., el yazması Mes'ûdî (Ö. 326), ei-Tenhîh v'el-İsrâf, Leiden İ894 Müslim, İmâm (Ö. 261), Sahih (Kitâb ve Hadîs sırasına göre) Nesâ'î (Ö. 303), Sünen (Kitab ve Bâb sırasına göre) Qays*ubn'ul-Hatim, Dîvân (Ktnvalski neşri), Leipzig 1914 Samhûdî, Vefâ'ul-Vefâ, Kahire 1326 Sorahsî (Ö. 483), Mebsût, Kahire 13244331 Serahsî (Ö. 483), Şerh'us-Siyer'il-Kelrir, Haydarabad 1335-36
Suheylî (Ö. 581), Revz'ul-Unuj, Mısır 1914
eş-Şe'mî, Muhammed'ubn Yûsuf (Ö. 942), es-Sîre eş-Şe'miyye
Şiblî Nu'mânî, Sîret'un-Nebt Azamgarh/Hind. (ikinci tabı)
Taberi (Ö. 310), Te'rîh, Leiden 1897
Taberî (Ö. 310), Tefsir, Kahire 1322-1330
Tirmizî, Sahîh
Vâqıdî (O. 207), el-Meğûzî, British Museum (London), el
yazması
War Office Regulations, No 2, London Ya'qûbî (Ö. 284), Te'rîh, Leiden 1883
Dergi ve Armağanlar:
Attı del IH. Congresso di Stııdi Arabi e Islam.ici, Ravello 1966
(ed. Naples 1967)
Islamıc Culture, Haydarabad — Dekkan Islamic Literatür, Lahore The Islamic Revieıv, Woking/İngiltere Journal of Pakistan Historical Society, Karachi Studi Orientalisticı (Levi Della Vida'ya Armağan)[449]
[1] Fransızcada (Paris 1979) ve türkçede dördüncü yayımı yapılmış bulunmaktadır: İslâm Peygamberi, istanbul 1981.
[2] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 9-10.
[3] Türkçede dördüncü yayımı yapılmış bulunmaktadır: İslâm Peygamberi, İstanbul 1981.
[4] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 11-12.
[5] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 13-14.
[6] Harp Dairesi Öğretim Talimatnamesi: -War Office Traİ-ning Regulations», s. 23 ve müt, London 1934). Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 17-20.
[7] Kur'anda İslâm Peygamberi üzerine bu şekliyle saîât ve selâm getirilmesi emredilir. (K., 33/56). Biz bunu ilerici satırlardan itibaren (S.A.) olarak kısaltacağız (Naşir).
[8] Bunun nasıl hesaplandığının tafsilâtı şöyledir: îbn Hi-şâm'a göre Hz. Peygamber, Medine'den olmak üzere 27 sefere (gazve'ye) bizzat çıkmış ve fakat bunlardan sadece 9'unda savaş vuku bulmuştur. Birçoğu askerî maksatlarla olmasa bile sa-hâbe'nin kumandası altında Medine'den çıkılan sefer yahut gönderilen askeri birliklerin adedi ise aynı kaynağa nazaran 38'dir. Bazı sefer ve gazvelerdeki zayiat hakkında malûmat bulunmaması dolayısiyle aşağıya dercedilen kayıp listesi tam ve kafi sayılamaz; bununla beraber o devrin -savaşları» hakkında bize kabaca bir fikir verme niteliğindedir:
Sefer .
Düşman Ordusu mevcudu:
Düşman İslâm Ordu Sehîd
zayiatı: mevcudu: sayısı
Bedir
Uhud
Mustalıq
Hendek
Hayber
Mu'ta
Mekke Fethi
Huneyn
Ta'if Muhasarası
950 3000
200 (?) 12000 20000 100000
313
700
30(?)
3000
1500
3000
10000
12000
12000
14
70
1
6
15
13
3
4
12
Toplam
Toplam 138
Yukarıda verilen rakkamlara, Racİ' ve Bir Ma'ûna'da haince katledilen ve sayılan 44 kadar olan islâm mübelliği dahil değildir.
Kezâ, Benû Qurayza ile yapılan harpte esir düşen düşman askerlerine savaştan sonra kendi seçtikleri bir hakem tarafından Tevrat hükümlerine göre (Tesniye, XX/13-14) verilen hüküm neticesi tatbik edilen, ölüm cezası dolayısiyle hasıl olan düşman zayiatı hariç tutulmuştur, (bk. 206. paragraf). Ben şahsen, bütün bu savaşlarda her iki tarafın zayiatına dair tam malûmatı elde etsek bile, Müslüman şehitlerin 150ryi ve düşman birliklerindeki zayiatın ise 250'yi aşmayacağını tahmin etmekteyim. Bu tahmini, 30 000 mevcutla İslâm Ordusunun çıktığı ve görünüşte bir çatışma vuku bulmamakla beraber Eyle bölgesi ile Filistin'in cenup kısımlarının Bizanslılardan alınıp İslâm topraklarına katıldığı Tebuk seferini de nazarı itibara alarak yapmış bulunuyorum.
[9] Bunlar Asya, Afrika ve Avrupa'dır. Taberî'ye nazaran Ict-Te'rîh, C. I, s. 2817), üçüncü islâm Halifesi Osman devrinde, Müslüman orduları, Hicrî 27'nci yılda Endülüs'e ayak basmışlar ve burada, arkadan takviye edilmemelerine ve ana vatandan yardımın tamamen kesilmesine rağmen, yerleşip kalmışlardır. Târik, burayı istila için, ancak 65 yıl sonra yeniden harekete geçmiş ve İspanya'ya ayak basmıştır. Aynı vakayı Gibbon. dahi (Declin and Fail of the Roman Empirc, C. V, s. 555) adlı eserinde müphem bir şekilde tebarüz ettirmektedir. Bu konu ile ilgili olarak İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi (İstanbul), VII/1-2 (1978), s. 22l~226'da «Feth'ul-Endulus fi Hilâfeti Seyyidinâ Osman sene 27 H.» adlı arapça bir makale yayınladım. Mısır ve Nubia'dan Fas'a kadar olan bütün. Kuzey Afrika ve Arab Yarımadasından Horasan'a kadar uzayan sabaların ele geçmiş olması, Halife Osman devrinde islâm ülkesinin vüs'ati hakkında bize bir fikir verir.
[10] Ahmed'übn Hanbel, Musned, IV/395. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 20-23.
[11] Ben elinizdeki bu kitabı 1939'da yazdıktan sonra aynı konuda bir türkçe, Pakistan'da yayınlanan bir ingilizce ve bir de arapça eserle karşılaştım; fakat bunjar, savaşların geçtiği meydanlarda dolaşılarak, yerinde tetkiklerde bulunularak yazılmamıştı. Türkçe olara ise, Birinci Dünya Savaşı öncesi yazılmıştı.
[12] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 24-25.
[13] Mekke'nin bu devirdeki siyasî - içtimai hayatı hakkında bak. -Islamİc Culture», Haydarabad/Deccan, Hindistan 1938, -City-State of Mecca» adlı makalem ve bunun gözden geçirilmiş bir metni için, İslâm Peygamberi- adlı kitabımın II. cildi (İstanbul 1981), muhtelif yerlerde.
[14] Bak. Ebû Nu'aym, «Delâit'ün-Nubüvve, bulum 20 yahut aynı müellifin a]-Muntaqâ» paragraf 20, bende mevcut bir el yazftıası.
[15] Bk. İbn Hişâm, Sîre (Göttingen 1858 neşri), s. 251.
[16] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 25-28.
[17] îbn Hişâm, s. 251.
[18] Muk. et. İbn Hişâm, s. 282-83; İbn Sa'd, I/l, s. 145; Abu Nu'aym, al-Muntaqâ, vr. 105-117, bende mevcut el yazması nüsha; Dalâ'il'uiı Nubüvv.e, s. 100-104.
[19] İbn Hiş&m, s. 278.
[20] İbn Hişâm, s. 282. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 28-30.
[21] Meselâ el-Fâsi; ayrıca aşağıdaki saytaıara bakınız.
[22] Bu kitabelerden bazıları, Muhammed eî-Fer' tarafından Risalet'ul-Meacİd (Mekke) adlı dergide (1/2, 1979), -el-Hatt'ul-Arabi» adlı makalsde çözülüp incelenmiştir,
[23] İbn Hişâm, s. 280 ve müt.
[24] İbn Hişâm, s. 107.
[25] İbn Hişâm, s. 294.
[26] İbn Hişâm, s. 286.
[27] Te'rih'ut-Taberî, s. 1084-tlu.
[28] tbn HJşftrn, s. 287.
[29] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 30-34.
[30] İbn Hişâm, s. 289, 305; îbn Hnnbel, Knhiro 1313, IIIA41.
[31] İbn Hi$âm, s. 289.
[32] Tefsir'ut Taberî, IX, 163.
[33] . Yani «Sizin düşmanınızla düşman, dostunuzla dost olacağım» mânasına, tam ve kafi anlaşmayı ifâde eden tearaülî bir formüldür (Mütercimin notu).
[34] İbn Hişâm, s. 297.
[35] İbn Hişâm, s. 297.
[36] Belâzurî, Ensâb, Kahire, I, 254, § Es'ad'übn Zürâre.
[37] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 34-37.
[38] Musâlemet aylan (Eşhur'ul-Hurum), Zu'I-kde, Zu'1-Hicce, Muharrem ve Receb'dir. Malûm um uzdur ki Mekkeliler, kendi Kameri Yıllarını Güneş Yılına müsavi yapabilmek için kaideten her üç senede bir, bir aylık bir ilâvede bulunurlardı (nesi'). Yine bildiğimize göre bu -ilâve ay», 13. ay olarak o senenin 12. ayı ile yeni yılın 1. ayı yani Zu'1-Hicce ve Muharrem arasına yerleştirilirdi. Tarihi malzemenin bize bildirdiğine göre, bu şe kilde son ameliye yani son nesi', Hz. Peygamberin bu usûlü lâğvetmesinden önce Hicri 9. yılın sonunda yapılmış bulunuyor. Bu duruma göre Hicret sırasında, nesi yapılmış takvim ile nesi'siz takvim arasında dört aylık bir fark vardı. Benim şahsen yaptığım hesaplara göre, 1. Hicri yılın 1 Muharrem günü, 21 Mart 622 Milâdî tarihine uygun düşmektedir. (Daha fazla tafsilât için bk: Pakistan Historical Socİety, Karachi, October 1968, Vol. XVI, p. 213-219; gözden geçirilmiş ve genişletilmiş metni için bk. 'The Nasi', the Higra, Calendar and the Need of Preparing a New Concordance för the Hijra and Gregorian Eras», Islamîc Review, VVoking, LVII/2 (1969), s. 6-12). Bu arada hatırlanmalıdır ki Hz. Peygamber bizzat kendisi, 3. ayda (yani Rebî'ul-Evvelde) Mekke'yi Hicret maksadıyla terketmesine rağmen Islâmi Hicrî takvim, Muharrem ayından itibaren başlatılır. Öyle anlaşılıyor ki, ilk müslümanlar Hicretin ilk yılını muhtelif şekillerde hesaplamaktaydılar. Bunlardan bazıları Peygamberin Mekke'yi terket-mesini Hicretin ilk yılı içinde göstermektedir (ki mâmûlunbih olan da budur), bazıları Hicretin ikinci yılma ve diğer bazıları da Hicretten evvel ilk yıla isabet ettiğini hesaplamaktadırlar. Aynı vak'anın değişik rivayetlerde değişik'tarihlere oturtulması okuyucuyu şaşırtabilir, bu hususta Hendek Savaşı bahsinde daha fazla bilgi verilecektir. Ayrıca «İslâm Peygamberin (1881) ve -Hicri ve Milâdi Takvimler- adlı lürkçe kitaplarıma da müracaat ediniz.
[39] lbn Hişâm, s. 323 ve mut.; ayrıca- İbn Hanbel (I, 86 ve 844)- ve diğerlerine göre yanında Ali olduğu halde Hz. Peygamber doğruca Ka'beye gitmiş ve onun çatısında bulunan baş putu yıkıp tahrip etmişti.
[40] Halebi, Sîre, Mısır. C. II, s. 58 (Matbaai Âmire, İstanbul 1292, C. II, s. 71).
[41] Siret'üş-Şe'miyyei Maqrîzi. İmtâ', I, 42-43; İbn Kesir, Bidâye, VIII, 216-17.
[42] Buharı, 64/84, No. 3; jbn Hişâm, s. 321-22, 339; Serahai, MebEÛt, Cilt X, S. 52.
[43] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 37-40.
[44] İbn Hişâm, s. 344.
[45] TeFsir'ut-Taberi, K. 8/75 in tefsir bnhsı.
[46] İbn Hişâm, s. 341-44; Ebû Ubeyde, Kitab'ül-Emvâl, No. 517; The Islamic Review, Ağustos - Kasım 1941; keza bk. M. Hamidul-lah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1981, C. I, s. 204-229; ayrıca son olarak Salih Tuğ tarafından telif edilen İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, istanbul 1969, s. 31-40 ve Hamidullah, M., îslâmın Hukuk İlmine Yardımları, İstanbul 1962 s. 20-30'a bakınız.
[47] Yeryüzünün bu ilk yazılı anayasası, hakkında, daha fazla malûmat İçin bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1981 (Dördüncü yayın), C. I, s. 204-229; aynı müellifin «İslâ-nıın Hukuk İlmine Yardımları-, İstanbul 1962 CMakaleler külliyatı, l'inci makale); aynı müellif, The First Written-Constitution in the World, Üçüncü yayın, Lahore 1975; L. Caetani, AnnaH deli islam (Hüseyin Cahit tercümesi) İstanbul 1924, C. III, s. 118-157; Arapça metin için bak. İbn His/ğm, «Sîrc», (Wüstenfeld), s. 341-344 ve (Kahire 1936), C. II, s. 147-150; Salih Tuğ, İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul 1969, s. 31-35. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 40-43.
[48] 1938 senesinde üç ayda bir neşredilen Islamic Culture adlı mecmuada, Mekke ŞehirDevletinin, Cahiliye devrinde sahip olduğu siyasî sisteme dair bir makalem çıkmıştır; keza İslam Poygamberi, İstanbul 1966-69, muhtelif bahislere bk.; ayrıca yukarda 5. paragrafa müracaat ediniz.
[49] İbn Sa'd, II/l, s. 99; AzrakI, s. 357.
[50] F.bû Ubeyd, K. iİl-Emvâl, No. 506.
[51] Bu iki hükme dair metinler için, şu iki kaynağa müracaat ediniz: Benim «el-Vasâİq'us Siy&siyye» adlı kitabımın No. 160 ve 161, 180, 181, 162; İslâm Peygamberi, istanbul 1981, C. I, s. 204 ve müt. ve keza Kenz'ul-Ummâl, Cilt II, No. 2132.
[52] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 43-46.
[53] Bu ittifak anlaşmaları için bak: M, Hamidullah, el-Vn-süiq'us-Siyâsiyye, No. 140-145, 159-162; İslâm Peygamberi, İstanbul 1066-69, muhtelif bahisler.
[54] tbn Sa'd, H/I, s. 2-7.
[55] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 46-48.
[56] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 49-52.
[57] Elinizdeki bu kitabın 1953'deki ingilizce neşrini müteakip, eski el-Ariş Camii yıkılmış ve tepenin alt yanında, doksan metre kadar ötede daha geniş bir cami inşâ edilmiştir. Elektrikle aydınlatılan yeni kasaba ise, haritada kale harabesi olarak işaret edilmiş olan mahalde kurulmuş bulunuyor. Kale tarafına isabet eden kısımda ben, bir okul binası müşahede etmiştim.
[58] Tabert, I, s. 1307, 1460.
[59] tbn Sa'd, Cilt H/1, s. 42.
[60] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 53-54.
[61] Kur'ân, 8/42.
[62] el-Mağâzi, British Museum'deki bir el yazması, vr. 30b.
[63] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 54-55.
[64] Tarih'üt Taberİ, s. 1603; Ibn Hişftm, s. 217 ve müt; Ibn Heptbel. MÜsned, C. IV. s. 198; Ibn Habib, Muhabbar, s. 271-73.
[65] İbn Sa'd, II/l, s. 25; el-Vâqıdi'nin el-Mağâzî adlı eseri, vr. 8a.
[66] Aynı eser, vr. 8b.
[67] Kenz'ul-Ummâl, C. V, No. 5375.
[68] fbn Sa'd, C. H/1, s. ö.
[69] Taberİ, C. I, s. 1299.
[70] Maqrizi, İmtâ", Cilt I, s. 38.
[71] Taberİ, C. I, s. 1299, 1303.
[72] îbn Kesîr, C. III, s. 364; tbn Hişâm, s. 435; Taberİ, C. I, s. 1302.
[73] Taberİ, C. I, s. 1305; Îbn Sad, C. II/l, s. 16.
[74] Muk. ed ; «Ebü Zer Ğifâri», Menâzir Ahsen Cilam tarafından yazılmıştır. 2'ııci tabı, Karaçi, s. 10, İbn Hacer'in bir rivayetine -göredir.
[75] Aynı eser, s. '75-84, Müslim v.s. nin rivayetlerine göredir.
[76] Eş-Şo'mi. -Sîre».
[77] îbn Kesir, C. III, s. 2(35.
[78] tbn Hişâm, s. 437.
[79] Bu âdet için daha fazla bilgi, -M. Mamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1981, C. II, s. 900de mevcuttur.
[80] Muk.ed. *el-Vesâiq'us-Siyâsiyye*.
[81] İbn Hişâm, s. 439.
[82] Kenz'ül-Ummâ!, C. V, No. 5348.
[83] Taberî, C. I, s. 1304.
[84] Vâqıdî, Mağâzi, vr. 15a.
[85] Kenzül-Ummâl, C. V, No. 5256; Umumiyetle Emel Esin Hanımefendinin şu makalesine bakınız: <al:Qubbah al-Turkiy-yah», Atti del III. Congresso di Studi Arabi e Islamici, Ravello 1966, Napoli 1967, s. 281-313 (bu makale ile birlikte birçok da resim bulunmaktadır). Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 55-67.
[86] İbn Sa'd, C. H/l, s. 6-7, 12, 15; Taberi, C. I, s. 1%98, 1304.
[87] İbn Sa'd, C. II/l, s. 9; Taberî, C. I, s. 1304.
[88] îbn Sa'd, H/l, s. 15.
[89] Bak. Ebvâb'ül-Cihâd.
[90] Taberî, C. I, s. 1319; İbn Hişâra, s. 444.
[91] Mağâzî, vr. 15b.
[92] Müslim, Sahih, 32/79.
[93] Taberı, C. I, s. 1297.
[94] Belâzurî, Ensâb, I, 293, İbn Kesir, C. III, s. 274.
[95] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 67-69.
[96] İbn Hişâm, s. 444.
[97] İbn Hİşâm, s. 443; Mişkât'de zikredildiğine göre, Buhârİ, Ebû Davut v.s. de mukayyettir. Kez Kenz'ul-Umml, V, No. 5350 de bu talimat hakkında teferruatlı bilgi mevcuttur.
[98] Müslim, Sahih, 34/57.
[99] Mağâzî, vr. 6a.
[100] C. III s. 274.
[101] K. 3/125.
[102] Tefsîr'üt-Taberi, K. 3/125 in tefsiri ve Kenz'ül-Ummâl, C. V, No. 5349, v.s.
[103] Mağâzî, vr. 15b.
[104] İbn Hişâm, s. 443 ve müt.
[105] îbn Hişâm, s. 439-40.
[106] C. I. s. 1322.
[107] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 69-72.
[108] İbn Hişâm, s. 506-513.
[109] Buhâri, 56/42.
[110] Taberî, C. I, s. 1337Î İbn Hişâm, s. 459-60.
[111] İbn Hişâm, s. 462.
[112] İbn Hacer, tsâbe. No. 8336.
[113] Kenz'üI-Ummâİ, C. V, No. 5367.
[114] İbn Sad. C. H/l, s. 14, 17; îbn Hanbel, C. I, s. 246.
[115] Taberî, C. I, s. 1342-54; İbn Hişâm, s. 471.
[116] tbn Sa'd, C. H/1. s. 13.
[117] İbn Hişâm, s. 457.
[118] İbn Kesir, C. III, s. 307.
[119] îbn Hişâm, s. 716 ve müt. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 73-78.
[120] Maqrizî'ye göre bu savaşın cereyan tarihi 3. Hicri yılın Şevval ayının 7 veya li yahut 15. günlerine isabet eden bir cumartesi günüdür. Bunlardan sadece 11 Şevval bir cumartesi'ye isabet eder ki bu Milâdi 1 Aralık 624 ü karşılar; mezkûr 7 ve 15 Şevval günleri ise cumartesiye isabet etmez.
[121] Şe'mi'nİn Sîre adlı kitabı, Uhud bahsi.
[122] Bunlar ücretli idi.
[123] İbn Sa'd, C. H/l, s. 25; eş-Şe'mi, Uhud bahsi.
[124] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 79-80.
[125] Bu kitabın ikinci basılışı vesilesiyle müellif M. Hamidullah ile aynı konu üzerinde görüştüğümüzde bize, hassaten araziyi yerinde tetkik sonunda zikri geçen evvelki görüşünü tamamen ter-kettiğini ifade etiler. Daha açık bir ifadeyle, müellif, Uhud Dağının güneydeki Kubâ mevkii civarında olmayıp bugünkü Medine'nin kuzeyinde yer aldığı şeklindeki umumî kanaati açıkça teyit etmektedir (Mütercim). Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 81-82.
[126] Qays'ubn'ul-Hatİm'in Dîvânı, neşr. Kowalskİ, s. XVIII.
[127] KitâVüI-Eğânî, XIII, 124.
[128] Vefâ'ül-Vcfâ adlı eserinin Hendek bahsinde.
[129] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 82-84.
[130] Elinizdeki bu kitabın 1953'deki ingilizce yayımından sonraki yıllarda, trafik zaruretleriyle bütün şehir surları yıktırılmış ol-dıUdarmdan tabiatıyla, Benû Sâ'ide'den kalma bu tarihî yapı da ortadan kalkmış bulunuyor.
[131] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 85-87.
[132] Elinizdeki bu kitabın ingilizcideki 1853 yayınından sonraki yıllarda, motopomplar takılmış olduklarından, su kaynağının müşahede edildiği kısımlar yer değiştirmiş ve geriye sadece eski kuru su haznesi kalmıştır. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 87-88.
[133] tstî'âb, Enes ibn Fudala maddesi; Vâqıdî'nin Mağâzî adlı eseri, vr. 49b.
[134] İbn Hişârn, s. 558.
[135] Şimdi, bu yerde «Şeyheyn Camii- bulunmaktadır ki, bu mukaddes havalinin yegâne çifte kubbeli camiini teşkil eder.
[136] Seminin Sire adlı eseri, Hendek bahsi; Taberi, I., 1360.
[137] Te'rih ibn Kesir, C. TV, s. U.
[138] İbn S&'d, C. II/l, s. 27, 34; İbn Kesir, C. IV s. 22.
[139] îbn Sâ'd,.C. H/l, s. 27.
[140] Taberi, s. 1394 ve müt.
[141] Keramet Ali'nin Sîre'si, s. 245.
[142] ibn Hişâm, s. 561.
[143] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 88-91.
[144] İbn Sâ'd, H/1, s. 28.
[145] İbn Kesir, C. IV, s. 27.
[146] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 91-94.
[147] İbn Hişâm, s. 563; Taberf, s. 1425-1426.
[148] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 94-96.
[149] Taberî, I, s: 1401.
[150] İbn Hişnm, s. 570; Mekrîzİ' C. I, s. 128
[151] tbn Hişâm, s. 570.
[152] İbn Hişâm, s. 610.
[153] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 96-98.
[154] Daha fazla malûmat için bak. Journal of Pakistan Histo-rical Society, Karachi, 1959, C. VII, 231-40 da intişar eden «The Chrisüan Moıık Abıî Âmir- adlı makalem.
[155] İbn Hişâm, s. 572.
[156] İbn Hişâm, s. 571-72.
[157] Serahsî, Şcrh'us-Siyer'il-Kebir, C. I, s. 89 veya Müneccid neşri, !, 127.
[158] İbn Kesir, C. IV, s. 34; İbn Hişâm, s. 573; Belâzuri, Ensâb, I, 326.
[159] îbn Hişâm, s. 572, 578.
[160] İbn Hişâm, s. 570, 581. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 98-100.
[161] İbn Hişâm, s. 571.
[162] İbn Habib, el-Muhabbar, s. 467; İbn Hişâm, s. 579.
[163] îbn Hişâm. s. 577, 607.
[164] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 101-102.
[165] Îbn Hişâm, s. 582-83; îbn Sa'd, II/l, s. 32
[166] Ebû Süfyân'm oğlu Hanzele, Müslümanlar tarafından Bedr'de öldürülmüştü. Bir Hristiyan papazının oğlu ve pek zahit "ir müslüman olan Hanzelet'ubrî Ebî 'Arar er-Râhib Uhud'da şehit düşmüştü. Onun İslama olan bağlılığı o kadar sıkı idi ki Hz. Peygamberin buyurduğu gibi kendisini gasletmek üzere melekler görevlendirilmişti. Ebu Süfyân bu sözleriyle, kendi oğlunun da "U şehit kadar ulu olduğunu ifade etmek istemektedir.
[167] tbn Hiş&m, s. 583.
[168] İbn Sa'd, C. U/1. s. 35.
[169] Aynı eser,
[170] İbn Hişâm, s. 588-89.
[171] C. Il/ı, s. 34.
[172] C. IV, s. 20.
[173] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 102-105.
[174] İbn Hişâm, s. 648, 661, 668.
[175] İbn Hişâm, s. 547; Taberi, s. 1374.
[176] Mes'ûdi, Et-Tenbîh v'el-îşrâf, s. 248.
[177] Belâzuri, Ensâb, I, 343.
[178] Belâzurî'nin Ensâb'ül-Eşrâf (I, 343) adlı eserinde belirtildiğine nazaran Tâİf dahi bir birlik göndermişti. Benû Suleym ve Ehûbişler de aynı şekildeydiler (Ayr. bk. İbn Kesir, C. ÎV/e).
[179] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 107-109.
[180] Ensâb, I, 343.
[181] Daha fazla malûmat için bak. Benim -Studi Orientalistici, Presentation Volum to Levi Della Vida, C I, s. 434-447 de çıkan -Les Ah&bich de La Mecque- acUı makalem.
[182] Delâü'un-Nubuvve.
[183] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 109-110.
[184] Eş-Şe'mJ, Sîre, Hendek bahsi.
[185] Taberi, s. 1465.
[186] Mektup metinleri için bak. benim «el-Vesâiq'us-Siyâ3İy-ye-, adlı kitabımın 6 ve 7. mektupları.
[187] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 111-114.
[188] el-Vâqıdi, Magâzî, vr. 120b.
[189] Es-Samhudİ, Hendek bahsi.
[190] Vâqıdi, el-Mağâzi, vr. 103b.
[191] el-Matarî, Hendek bahsi.
[192] Vâqıdi, el-Mağâzi, vr. 103b.
[193] İbn Kesir, Bidâye, X, 88; Taberi, Teıih, 144 ve ilerkf seneler olayları.
[194] Taberi, s. .1467.
[195] Vâqıdi, el-Mağâzî, vr. 103b.
[196] Mağâzı, vr. 103b.
[197] İbn Ijişâm, s. 699.
[198] Bazı tarihi kaynaklarda -He. Peygamberin hendeğinden bir tuğla kaydı görülmektedir. Acaba Hendek savaşında kazılan bu hendek kısmen veya tamamen tuğ-iadan bir duvarla da tahkim edilmiş miydi? (bk. Taberi, Te'rîh, <145. sene olayları), C. 6, s. 208; İbn Kesir, Bidâye, C. X, s. 88.
[199] s. 672.
[200] Taberi, s. 1465-67. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 114-120.
[201] C. I, s. 1467.
[202] el-Vâqıdi, vr. 103b; Eş-Şe'mî, Hendek bahsi.
[203] îbn Hişâm, 673; Taberi, s. 1467 ve müt. bir diğer vaka için, bk. İbn Hişâm, s. 671.
[204] Vâqıdi, vr. 103a.
[205] vr. 103/a.
[206] II/l, s. 48.
[207] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 120-123.
[208] el-Vâqıdi, a.g.e, vr.' 101-102.
[209] Taberî, C. I, s. 1470.
[210] Taberi, C. I, s. 1476.
[211] İbn Hİşâm, s. 680.
[212] Lisân'til-Arab, Qaf-Dad-Dad maddesine bakınız.
[213] Ya'qûbî, C, II, s. 49.
[214] eş-Şe'mi, C. II, s. 211; el-Vâqıdİ, vr. 102a.
[215] el-Vâqıdî, vr. 105a. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 123-126.
[216] Ibn Hanbel, C. I. s. 271-, eş-Şe'mî, C. IV, s. 214a ve müt.
[217] Taberi, C. I, s. 475-76.
[218] Fazla malûmat için, Burhan'ud-Din el-Merğıriânİ'nin •ez-Zahiret'ul-Burhâniyye» adlı eserinin «savaşta arkadaşlarını öldüren Müslümanlar» meselesini inceleyen 23. bölümüne bakımız: Yeni Cami, İstanbul, elyazması.
[219] eş-Şe'mî, ait olduğu yerde.
[220] Vâkıdi, vr. 105a.
[221] C. II, s. 213a.
[222] tbn Sa'd, H/1, s. 48.
[223] eI-Vâqidi, vr. 105b.
[224] Bu yazılar hakkında bak. Islamic Culture, October 1939f ttaydarabad/Deccan.
[225] Kenz'uİ-Ummâl, 5/5483, Ahzâb bahsi; İbn Sa'd, H/1, s. s. 49; Makrizi, îmtâ', C, I, s. 233.
[226] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 126-130.
[227] îbn H;3«m. .s. e?6: Taberî, f. 1474.
[228] Ibn Hişâm, s. 680-81: ~Sarahsi, Şerhus-Siyer'il-Kebîr, C,I, s. 84-85; yeni neşir; I, 121-22.
[229] tbn Sa'd. II/l. s. 50. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 130-133.
[230] Beyhaqi'nin -Sımen'ııl-Kubrâ-sında, Müslim'in Sahih'in-den alındığı kaydıyla olan Hadîs; İbn Hişâm, s. 683.
[231] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 133-134.
[232] Taberi, C. I, s. 1642.
[233] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 135.
[234] Kur'an, 106/1-4.
[235] Kur'an, 106/2.
[236] eI-Vesâîq*us-Siyâsiyye adlı kitabıma bak.
[237] İbn Hişftm, s. 547.
[238] İbn Hişâm, s. 423-24.
[239] Taberî, s. 1375.
[240] Ibn Hişâm. s. 997; İbn Abd'ul-Berr, tstî'âb. No. 37ft
[241] Serahsi. el-Mebsût, C. X. s. 91-92.
[242] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 135-139.
[243] İbn Hişâm, s. 805.
[244] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 139-140.
[245] Maqrizî, İmtâ, adlı eseri, I, 361.
[246] Mür. ed,, Solomon's Song, C. V, s. 10.
[247] II/l, s. 96; keza bk. Belâzurî, Ensâb, I, 381.
[248] Muk. ed. İbn Sa'd ve Belâzurî, ait olduğu yerde.
[249] İbn Cevzî, el-Muctebâ, elyazması, Kahire, s. 83; Islaraic Literatür, Lahor, 1953, V/539-44 de çıkmış -New Ligt on the Character of Ebü Sufyan- adlı makaleme bakınız.
[250] İbn Hişâm, s. 814.
[251] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 140-146.
[252] Muk. Ed. İbn Hişö,m, s. 819-817! Taberî. s. 1635,
[253] İbn Hicrim, s. 810.
[254] İbn Hişâm, s. 815.
[255] Taberi, C. T, s. 1636.
[256] Bu -kimse- vazifeden alınan kumandanın oğlundan başka bir kimse değildi. Anlaşılıyor ki bu yüzden kalbi kırılmış kumandanın gönlü alınmak istenmiştir.
[257] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 146-149.
[258] C. I, s. 1532-33.
[259] Ahmed'übn Hnnbel, Musncd, IV/395.
[260] Taberî, Te'rİh. C. I, s. 1643-44; Suheyli II, 277.
[261] Taberİ, C. I, s. 1642
[262] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 149-150.
[263] İmtâ adlı eserinde.
[264] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 155-157.
[265] Hu t tideki değil de Karabetteki «t» ile ki, bu da esasen yerin umum imlâ seklidir.
[266] îbn Hişâm, s. 894 bilhassa zikre değer.
[267] Hakikaten, bugün Hevâzin bedevileri, yaptığım araştırmalarda bana söylenenler doğru ise, hâlft Tâ'if in kuzey doğusunda, epey bir mesafe ileride yaşamaktadırlar.
[268] Ibn Hişâm, s. 842; Kettanî, «et Terâtîb'üt-İdâriyye», C. I,. s. 363 adlı eserde, Hevâzinîlorin memleketinde Evtâs adlı mahalde yerleştirilmiş, Uz. Peygamberin (S.A.) devamlı olarak bir casusunun mevcut olduğu gösterilmektedir.
[269] îbn Hişâm, s. 840 ve müt.
[270] Bu mevki hâlâ bilinen, Mekke'den on beş kilometre mesafede, mukaddes şehrin şimal doğusunda bir yerdir.
[271] Îbn Hişâm, s. 872.
[272] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 157-160.
[273] îbn Hacer, İsâbe, No. 2066.
[274] îbn Hişâm, s. 872.
[275] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 160-162.
[276] Eğâni, C. 12. s. 48-49.
[277] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 162-164.
[278] İbn Hişâm, s. 872; Taberi, s. 1672.
[279] Kahire neşri. I, 306.
[280] C. II/l. s. 114.
[281] İbn Sa'd, 1/2, s. 52.
[282] tbn Hişâm, s. 873.
[283] C. I, S. 337.
[284] Mür. od.' tbn Sa'd, 11/1, s. 114.
[285] îbn Hişâm, s. 873.
[286] İbn Sa'd, n/l, s. 114-115; İbn Hişâm, s. 874.
[287] İbn Sa'd, îl/l, s. 114; Vâqıdi, MağAzî, adlı eseri vr. 228b, British Museum, elyazması.
[288] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 165-168.
[289] s. 954.
[290] C. II, s. 77, ikinci tabı.
[291] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 168-170.
[292] İbn Hişâm, s. 877 ve müt.
[293] Calibi dikkattir ki, sonradan Tâ'if ile İslâm devleti arasında akdedilen muahedenin 5. maddesinde, Tâ'iılilerin Ukâz panayırında faizli ticari muamelelerde bulunabileceklerine dair bir nevî imtiyaz teşkil eden bir hüküm vardır. (Muahedo metni için bakınız: Ebû Ubeyd, Kitâb'ül-Emvâl, Kahire, Hadis No. 508; benim -el-Vesâiq'us-Siyâsiyye» adlı kitabım, No. 181 ve benim Corpus des documents, Paris 1936, No. 160.
[294] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 171-173.
[295] İbn Hişâm, s. 546.
[296] Taberi, I, s. 1361.
[297] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 175-176.
[298] Müslim, 32/62, 116 ve 33/22; Ebû Dâvud, 19/23; Abd'ubn Humeyd'in Kur'an-ı Kerim tefsiri ve İbn Merdûye'nin hadis eseri (Bu son iki kaynak, Samhûdî'nin Vefâ'ul-Vefâ adlı eserinin ikinci neşrinin 268. sahifesinde kayıtlı bulunmaktadır).
[299] Sahih, 04/14/1.
[300] Şe'mî, Sîre, ait olduğu yerde.
[301] îbn Hişâm, s. 653.
[302] Serahsî, Şerh'us-Siyer'il-Kcbîr, C. III, s. 229.
[303] Maqrizi, İmtâ, C. I, s. 181; Îbn Sa'd, II/l, s. 41.
[304] Taberi, I, s. 1452; îbn Hişâm, s. 653.
[305] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 176-179.
[306] Tesniye kitabı, ?0/13-14.
[307] İbn Sa'd, II/l, s. 34.
[308] Serahsî, Mebsût. C. X, s. 23.
[309] Beyhaki, Sünen'ul-Kubrâ, C. IX, s. 53.
[310] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 179-181.
[311] Sîre adh eserinin Hayber bölümüne bakınız; ayrıca bk. Samhûdi, (II. neşir, Beyrut), s. 1320-1321. 12/1.
[312] A.g.e., I, 312.
[313] A.g.e., I. 318.
[314] s. 669-70.
[315] İmtâ', I, 323.
[316] İbn Sa'd'm değişik bir rivayetine göre süvari adedi sadoce 100 binekten ibaretti.
[317] II, 56.
[318] A.g.e., I, 310.
[319] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 181-192.
[320] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 192.
[321] İbn Hişâm, s. 304-305; ayıaca bk. s. 299. Yazar burada Ai:nba biatini aynı zamanda «bir harp anlaşması- olarak ishn-Ierv.1 irmektedir;
[322] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 193-194.
[323] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 195-197.
[324] İbn Sa'd, H/l, s. 4.
[325] İbn Sa'd, II/l, s. 7.
[326] Taberî, C. I, s. 1302 ve müt.
[327] Taberİ, I. s. 1299, 1302, 1303, 1305.
[328] Şe'mi, Sire, ait olduğu yerde.
[329] İbn Hişâm ,s. 428.
[330] İbn Sa'd. n/l. s. 9. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 198-202.
[331] ibn Sa'd, II/l, s. 21.
[332] Aynı eser, II/l, s. 24.
[333] İbn Kesir, Te'rîh, IV, 6.
[334] tbn Sa'd, II/l, s. 25.
[335] Öyle anlaşılıyor ki bu 'Ureyd mahalli, Uhud dağının Batı tarafına düşmektedir. Diğer bazı rivayetler ise Zağâbe'nİn batısından bahsederler. Bugün ise (1947), Uhud'un doğusuna düşen bir yerde 'Ureyd adında bir cami bulunmaktadır ki. bunun mezkûr mahalli temsil ettiği pek söylenemez. İkinci Hicri yılda, Sevîk adı verilen seriyye esnasında, Ebu Sufyân'm, Benû'n-Na-dîr'in başkanı Huyeyy'übn Ahtâb'ın evini terk ettikten sonra uğradığı rivayet edilen Ureyd adını taşıyan bir bölge meselesi de vardır (bk. İbn Sa'd, II/l, s. 20). Jşte bu son rivayetteki Uroyd'in, Uhud'un featisıüda olduğu söylenen Ureyd olması ihtimali mevcuttur ki, Ebû Sufyân Medine'nin güneyinden geçmek suretiyle Yahudi mahallerini terketmiş ve Kanat su yatağını takiben Akik suyu yatağına varmış ve böylece Mekke'ye varmaya muvaffak olmuştur.
[336] Aynı eser, s. 25-26.
[337] Aynı eser, s. 36.
[338] Aynı eser, s. 43.
[339] Aynı eser, s. 45. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 202-205.
[340] Mes'ûdİ, Tenbİh, s. 248.
[341] İbn Hişânı, s. 668.
[342] Merğmâni, Zahire, (Yeni Cami, "elyazması 23. Bölüm)
[343] Şe'mi'nin Sîrc adlı eseri,,ait olduğu yerde.
[344] Yukarda Hendek savaşı, VI. Bölüm'e bakınız.
[345] Bunun için İbn Hacer'in İsâbe adlı eserinin 3074 numaradaki Mes'ûd'un-Neramâm maddesine bakınız.
[346] İbn Hişâm; Taberi; İbn Sa'd, v.s. ait olduğu yerlerde.
[347] İbn Sa'd, JI/1. s. 49.
[348] Aynı eser, s. 50. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 205-209.
[349] Aynı eser, s. 61.
[350] Makrizİ, I, 264.
[351] İbn Sa'd. II/l, s. 62.
[352] Aynı eser, s. 65.
[353] Aynı eser, s. 63.
[354] İbn Kesir, Te'rîh, 4/173; Buhâri. 64/37.
[355] İbn Kesir, s. 165. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 209-211.
[356] îbn Hişâm, s. 757-758; Taber, s. 1575-1576.
[357] Şe'rm, Sîre, Hısn'uz-Zubeyr bahsi; ayrıca mukayese ediniz: Makrîzî, I, 312;
[358] İbn Hişâm, s. 703; ayrıca mukayese ediniz: Makrîzî, I, 320. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 211-212.
[359] îbn Hişâm, s. 809.
[360] Aynı ener, s. 842.
[361] Buhârİ, 56/173; Ebû Dâvud, 15/100; Müslim ve Mişkât,. Ait olduğu yerde. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 213-214.
[362] el-Kettâni, et Terâtîb'ul-İdâriyye, 1/362-363.
[363] Ensâb, C. I, s. 210.
[364] İbn SaU C. U/l, s. 117.
[365] İbn Sa'd, H/l, s. 119.
[366] Maqrizî, tmtâ1, C. I. s. 445. Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 214-215.
[367] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 215-217.
[368] Bu sonuncusu Müslim'in Sahihinde nakledilmektedir.
[369] 1951 baskısı, Cilt I, s. 394.
[370] C. U/l. s- 117-118.
[371] Cilt I, s. 443.
[372] K., 30/41.
[373] K., 18/79.
[374] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 219-221.
[375] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 223-224.
[376] Belâzurî ve Maqrîzî'ye göre, bu Başkan'ın adı Du'sûr'-ubn'uI-Hâris el-Muhâribî'dir; fakat Buharı, Tabarî, Îbn Htşâm ve İbn Hazm, hımun adını Ğevres'ubn'ul-Hâris el-Muhâribî olarak verirler. Bazı yazarlar, bu farklı isimlerden birinin ad, diğerinin ise ünvân yahut lâkab olduğunu iddia etmektedirler.
[377] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 224-227.
[378] İlk günlerde veya sonradan nazil olmuş diğer âyetler meyânında, K. 9/111 hassaten zikredilebilir.
[379] K, 2/190-191.
[380] K., 2/191.
[381] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 227-228.
[382] Buharı, Cihâd, 140; Müslim, HAcc, 424 v.s.
[383] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 228-230.
[384] Tesniye, XIII/16 v.d.
[385] C. II, s. 255-56, yeni neşirde paragraf No. 1978.
[386] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 230-234.
[387] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 234-235.
[388] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 235-236.
[389] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 236-238.
[390] Müellifin (İslâm Peygamberi, İstanbul 1981) adını taşıyan diğer bir eserinin II. Cildinin 1085-1076. sahifelerinden usûlüne uygun iktibas edilmiştir. İrfan Yaymevi'ne teşekkürü bir borç biliriz (mütercim).
[391] el-Kaadi er-Reşid'in «Ez-Zehâir ve't-Tuhaf* adlı eserinde s. 157 de ve keza Taberi ve Mesûdi'nin eserlerinin ait olduğu bölümlerinde bu husus teyit edilmektedir.
[392] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 239.
[393] C. I, S. 53-55.
[394] Keza İbn Sa'd, II/l, s. 28-29.
[395] Belâzuri, Ensâb'ul-Eşrâf, I, 171.
[396] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 239-242.
[397] C. I, s. 317.
[398] S. 418.
[399] U/l, s. 2.
[400] S. 419.
[401] II/l, s. 2.
[402] II/l, s. 3.
[403] II/l, s. 3.
[404] II/l, s. 4.
[405] II/l, s. 4.
[406] II/l, s. "4.
[407] bk. ibn Hişâm, s. 432-433.
[408] îbn Sa'd, H/l, s. 8.
[409] İbn Sa'd, II/l, s. 19.
[410] İbn Sa'd, II/l, s. 21.
[411] İbn Sa'd, II/l, 26; 27.
[412] S, 5Se-^7.
[413] İbn Sa'd, H/l, s. 34.
[414] İbn Sa'd, II/l, s. 35.
[415] İbn Sa'd, II/l, s. 42.
[416] İbn SaU II/l, s- 45.
[417] ibn Sa'd, H/1, s. 47.
[418] İbn Sa'd, II/l, s. 58.
[419] İbn Hişam, s. 992.
[420] İbn Hişâm, 756.
[421] ibn Hişâm, s. 761-762.
[422] II/l, s. 77.
[423] II/l, s. 80-81.
[424] Bidâye, VIII, 293.
[425] Ra-ha-lâm maddesine bakınız.
[426] C. I, s. 321-322.
[427] İbn Sa'd, II/l, s. 93.
[428] S. 794, 795, 796.
[429] îbn Sa'd, II/l, S. 97-98.
[430] Bidâye, VIII, 293.
[431] İbn Sa'd, II/l, s. 108.
[432] îbn Sa'd, II/l, s. 118.
[433] İbn Sa'd, II/l, s. 119.
[434] îbn Sa'd,.II/l, s. 122.
[435] îbn Sa'd, II/l. s. 136.
[436] îbn Mâce, 24. kitap, 20. bâb.
[437] İbn Hanbel. IV, 297;
[438] İbn Sa'd, III/l, İ51.
[439] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 243-251.
[440] İbn Hacer, İsâbe, No. 4083. el-Kettâni, Terâtib, I, 320.
[441] Kettâni, et-Terâtîb, I, 320 de bu konuda ibn Mihde'yi zikretmektedir.
[442] et-Terâtib, I, 321.
[443] Kitab'ul-Cihad, 69. bâb.
[444] Sünen, 24. kitab, 20. bâb
[445] Kettâni, et-Terâtîb, I, 321.
[446] Kettâni, aynı eser, aynı yerde.
[447] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 251-254.
[448] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 254-256.
[449] Muhammad Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Yağmur Yayınları, İstanbul 1991: 257-259.
İslami Okul Okulların En Önemlisi