İSLÂM TÂRİHİNE GİRİŞ - Index Web - 6. Sayfa
İSLÂM TÂRİHİNE GİRİŞ
2. Allah'ın Melik İsmi Ve İnsan
2. Hz. İbrahim ve Takvim (Astronomi)
4. Peygamberimizin Ataları: Hz. İbrahim ve Hz. İsmail
Arap Yarımadası'na Gönderilen Nebiler Ve İslâm'dan Önce Mekke
1. Arap Yarımadasına Gönderilen Nebiler:
2. İslâm'dan Önce Mekke ve Hz. İsmail'in Oğulları
A) İsmail, Zemzem ve Mekke'nin Kuruluşu
B) Kabe'nin Yapımı ve Yönetimi:
C) Mekke'de Yönetimin Örgütlenmesi:
Hz. Muhammed'in Doğumu Ve Mekke'nin Siyasî Durumu
2. Hz. Muhammed'in Doğumunda Mekke:
A) Mekke'nin Siyasî Yapısı (On Bakanlık Sistemi):
B) Hz. Peygamberdin Ailesinin Mekke Devletindeki Görevi
Hz. Muhammed'in Doğumu Sırasında Mekke'nin Dinî Durumu Ve Peygamberlik
Hz. Muhammed'in Hayatının Siyasî Yö Nü Ve Mekke Devri
1. Peygamber-Sultanlar (Davud, Süleyman ve İsmail)
2. Hz. Peygamberdin Mekke'deki Siyasî Tavrı (Mekke İslâm Devleti)
3. Dünyanın İlk Yazılı Anayasası
4. Medine İslâm Devleti'nin Örgütlenişi
Mekke Müşrikleri Ve Medine Yahudileriyle İlişkiler
1. Medine Devletini Benimsemeyenler
2. Hz. Peygamber Devrinde İslâm'ın Yayılışı
3. Mekke Devletiyle Ekonomik İlişkiler
5. Benî Kaynuka ve Benî Nadir Yahudileriyle İlişkiler
7. Benî Kureyza Yahudileriyle İlişkiler
8. Hudeybiye Sulhu ve Mekke'nin Fethi
Hz. Muhammed'in Vefatı Ve Hilâfet Meselesi
1. Yalancı Peygamberler (Müseylime ve Esved)
2. Hz. Peygamberdin Hastalığında Hilâfet Tartışmaları
5. Muhacirler ve Hilâfet Meselesi
Hz. Ebu Bekir'in Halîfe Seçilmesi Ve Bazı Uygulamaları
1. Muhacirler ve Ebu Bekir'in Hilâfeti Meselesi
2. Ensar ve Ebu Bekir'in Hilâfeti Meselesi
3. Hz. Fatma'nın Miras Talebi ve Ebu Bekir'in Halifeliği
4. Hz. Ebu Bekir'in İlk Uygulamaları
Hz. Ebu Bekir'in Halifeliğinin Meşruiyeti
2. Hz. Ebu Bekir'in Halifeliği ve İlk Hristiyanlıkla Bir Mukayese
İSLÂM TÂRİHİNE GİRİŞ
Sunuş
Elinizdeki eser, Prof. Dr. Muhammed Hami-dullah tarafından Erzurum'da İslâmî İlimler Fakültesi'nde verilen derslerden oluşup, rahmetli Doç.Dr. Ruhi Özcan tarafından dilimize çevirilmiş ve 1976 yılında Erzurum'da "İslâm Tarihi Dersleri" adıyla teksir halinde yayınlanmıştır.[1] Eser, ders hüviyetinde olmakla birlikte, özellikle basit anlatımı ve sorularıyla genel okuyucu için de ilgi çekici yanlara sahiptir.
Yayına hazırlarken mütercimin nevi şahsına münhasır kısaltmaları ve transkripsiyonuna, ülkemizde âşinâ olunmadığından dolayı dikkate alınmamıştır. Ders başlıkları ve alt başlıklar tarafımızdan konulmuş, bazı önemli konulara ait kaynaklar yazarın diğer eserlerinden de karşılaştırmak gayesiyle dipnotlarda gösterilmiştir.
Bazı şekil değişiklikleri yaparak yayına hazırladığımız bu değerli eserin okuyuculara yararlı olacağını umuyor, mütercime Yüce Allah'tan rahmet diliyoruz. Bu arada Beyan Yayınları'na da böyle bir eseri gün ışığına çıkarmasından dolayı teşekkür ediyoruz.
İstanbul, 1994 Vecdi AKYÜZ[2]
Mütercimin Önsözü
1- Prof. Dr. Muhammed Hamidullah Hocamızın, Fakültemiz ikinci sınıflarına haftada iki saat olarak verdiği bu dersler, ilk ders hariç tamamen banda alınıp, sonra terceme edilmiştir. İlk dersi de ricamız üzerine muhterem Hocamız, Arapça yazılı olarak verdi.
2- Tercemede derslerin sayısı, iki saatlik ders bir ders hesab edilerek kaydedilmiştir. Zira Hoca, iki saatlik dersi birleştirerek bir arada kesintisiz veriyordu. Buna göre, tercemede yer alan onbir ders, yirmiiki saatlik derstir.
3- Kur'ân âyetlerinin meallerinde merhum Hasan Basri Çantay Hocamızın, üç ciltlik Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim adındaki tefsiri esas alınmıştır. Hadis tercemelerinde muayyen bir esere istinad olunmamıştır.
4- Hocanın verdiği derslerin tamamı metin olarak yer almaktadır. Dipnotlar, mütercimin ilavesidir.
Mayıs 1975 Doç.Dr. Ruhi Özcan[3]
Birinci Bölüm |
|
İslam Tarihi Kavramı
1. Konu ve Başlangıç
Alemlerin Rabbi Allah'a hamd, Rasullerin efendisiyle, ailesine ve arkadaşlarının hepsine salât ve selâm olsun".
İslâm Tarihi, ilk yaratılışla; yani kainatın bütünüyle yaratıcısına halen de olduğu gibi teslimiyetleriyle; İslâmlanyla başlar. Şu halde İslâm, devamlılık ve şumûl dinidir. Yaratılışın başlangıcından, Adem'den (a.s.) kıyamet kopana kadar uzanıp devam eder ve bütün âlemi kapsamına alır. Mesela, Nuh (a.s.) sadece milleti peygamber olarak gönderildiği kendi (ümmeti)nin değil, bizim de nebîmizdir. Musa (a.s.) ve İsa (a.s.) Peygamberler de sadece Yahudi ve Hıristiyanların değil, aynı zamanda, İslâm'ın nebîsidirler. Madem ki İslâm, kesintisiz, devamlılık ve istisnasız şumûl dinidir, o halde tarihi de sonsuzdur.[4]
2. Allah'ın Melik İsmi Ve İnsan
Allah'ın en güzel isimlerinden olan "Melik" ismi, Allah'la yarattıkları arasındaki bağları tanımlamasından dolayı, belki de diğer isimlerinden daha açıktır. Allah kendine "el-melikül-kud-dûs"[5]yani "Mülk ve melekûtun yegâne sahibi,[6]eksikliği gerektiren herşeyden pâk ve münezzehdir" demektedir. Kendisi için madem ki bu ismi seçmiştir, remzî (sembolik) olarak bu ismin diğer özelliklerinin de, anlamamız için kullanılması gerekir. Yoksa kendisini hakikatte ne ise, öylece belirtse, hiçbir şey anlamamız mümkün olmayacaktır. Allah işte bunun için kendini tanıtma hususunda insan toplumunda anlaşılan kelimeleri kullanmıştır. Yoksa Yüce Allah, bu kelimelerin ifade ettiği mânâlardan çok daha benzersiz, yüksektir. Buna göre bir melik olarak kendisinin arşı (tahtı), askerleri (cundullah), hazîneleri, mülkü ve hatta başşehri (Metropole; ummulkurâ, şehirlerin anası) ve sarayı (beyt-i haramı) vardır.
Melikler, (Sultan) hizmetkârlara iş gördürürler. Benzersiz Yüce Allah, kendisine bir nâib (vekil) ve halef; halîfe seçeceği zaman bunu sırf iradesiyle; zorlamayla yapmadı: (Yarattıklarına) seçme şansı vererek:"Benim hilâfetim emânettir.[7]
Bu hilâfetimi şartlarıyla kim üzerine almak istiyor sizlerden?" deyince, yaratılmış olanlar: "Şartlar nelerdir?" sorusunu sorup: "Şartları takdir etmek Benden, mes'ûliyet sizden" diye cevap alınca korktular ve: "Yâ Rabb, nasıl olur, Sen takdir edersin de biz mes'ûl oluruz?" dediler. Bunu Yüce Allah şöyle ifade ediyor: Onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan[8] (a gelince: O, tuttu) bunu sırtına yüklendi. Çünkü o çok zulümkâr ve çok cahildir.[9]
İnsanın gayb hakkında cahil olduğunda şüphe yoktur. Fakat Allah'ın hiçbir şeye zulmetmediğinin cahili değildir. Allah'ın şefkat (ve merhameti) yaratıp yüze böldüğünü, yüzde birini bütün yaratılmışlara verip, geriye kalan yüzde doksan dokuzunu da kendisine bıraktığını öğrenmişti. Alemdeki bütün sevgi bu yüzde bir parçadandır: Ananın yavrusuna, dostun dostuna, iyilik sevenin iyilikte bulunduğuna vs. karşı olan muhabbeti hep bu cümledendir. İnsan, Allah'ın (ananın çocuğuna olan muhabbetinden 99 defa daha fazla yaratıklarına karşı sevgisinin çokluğundan) vazifeyi edadaki kusurdan dolayı kendisine ceza vermeyeceği, bunun ancak hata ve yanlışlıklar yapan çocuğuna annenin terbiye kabilinden verdiği ceza gibi olabileceği kanaatindeydi.
İşte böylece insan, kendi isteği ile Allah'ın halefi; halîfesi oldu. Halîfe olarak da en üstün yaratık oldu ve hatta kendisinin önünde melekler eğil(ip secde et)diler. İslâm Tarihi işte o zamandan itibaren başlar.[10]
İkinci Bölüm
Tarih, Takvim Ve İslâm Tarihi
1. Tarih ve Takvim:
Tarih kelimesi nereden geliyor? Bazıları, Farsça "mâhrûz" tâbiri önce "muerrıh" şeklinde Arapçalaştırıldığı, sonra da bu son kelimeden mastar ve aynı köke dayanan diğer kelimelerin (müştaklarının) türetilmiştir olduğu kanaatinde-dirler.
Ancak, şu diğer görüş daha doğru olabilir: Zaman ezelî ve ebedî; başı ve sonu bulunmayan bir şeydir. Fakat insan zamanı birimlemeyi arzu eder. Bu konuda gökyüzündeki Ay'ı en iyi bir vesile olarak bulur: Çünkü Ay yay gibi doğmakta, daire halini aldıktan sonra yavaş yavaş noksanlaşıp kaybolmaktadır. Işıksız hale gelip sonra son derece düzenli ve diğer şeylerde bir benzeri olmayan vaziyette yine daha Önce olduğu gibi yay şeklinde doğmaktaydı. Bundan dolayı insan, sınırsız, nihayetsiz (hadsiz) şeyi (zamanı) vakitlendirmek için ayı seçmiştir.
Arapça takmir (aylamak), gökteki ay ve bu ayın çeşitli durumları vasıtasıyla vakti tahdit mânâsınadır. Sonra bir ay, günlere ve haftalara bölündü.
Bugünkü malumatımıza göre, bunu önce Bâbilliler yaptılar. Bütün dillerde durum böyledir. Meselâ İngilizce'de "nıoon" gökteki ay, "month" ise (30 gün mânâsına) ay demektir. Almanca "mond" gökteki ay, "monat" da (30 gün) ay manasınadır. Sami dillerde de vaziyet böyledir. "Erh", İbrânice ve Güney Arap Yarımadası lehçesinde, gökteki ay manasınadır. Bu kelimeye Yemen'deki kitabelerde rastlamaktayız. Gökteki ayla "vakit tahdidi" anlamındaki "tarih" kelimesi bu köktendir.[11]
2. Hz. İbrahim ve Takvim (Astronomi)
Bir Bâbilli olan, Bâbillilerin nebisi İbrahim'in (a.s.) bu ilmi; astronomiyi bildiğine dair hayatıyla ilgili bazı şeylerden mâlumattar oluşumuzu garib karşılamamak gerekir.
Yıl, ay, gün hesabını ilk ortaya koyanların Bâbilliler olduğu söylenir. Önceleri kamerî yılı kullanıyorlardı. Bunun ziraata ve dört mevsime tamamen mutabık olmadığını görünce, her üç kamerî yılda bir kere yıl 13 ay oluyor, böylece kamerî yılla, mevsimler veya güneş yılı arasındaki uyumsuzluğu gidermiş oluyorlardı. Bu işleme, Arapça bir tâbir ile nesî' deniyor. Eski kavimler bu işlemi bilmekteydiler. Hz. Peygamber (a.s.) de nesf işlemli yıl hesabını kullandı ve vefatından 3 ay önce veda haccmda, bundan böyle müslümanlara nesî işleminin yasak olduğunu tebliğ etti; bu husustaki "Nesî' (geciktirmek) ancak küfürde bir artıştır (..)[12] mealindeki âyeti okudu. Hz. Peygamber'in (a.s.) hayatının tarihini tesbit, nesf işlemini dikkate alarak yapılabilir. Çünkü meselâ, Bedir Savaşı kamerî yıla göre olan Ramazan ayında değil nesf işlemli yıldaki Ramazan ayında olmuştur.
Bâbilliler yıldızlara tapıyorlardı. Bayramları da yıldızlara bağlıydı. Hz.İbrahim, nebî olmadan önce bile bu puta tapıcılığa iştirak etmek istemedi. Bu cümleden olarak, babası ve akrabası, bayramlarına iştirak etmesi için kendim çağırınca "Yıldızlara bir baktı da, ben hakikat hastayım dedi.[13] Kendisinin nebîlik şerefine ulaşması yine astronomi; yıldız ilmiyle idi: Gördüğü bir yıldıza "Bu mu benim Rabbim?"; yıldız batıp gidince "Ben böyle batıp gidenleri (İlâh diye) sevmem"; sonra ayı doğar halde görünce "Bu mu benim Rabbim?" demiş, fakat o da batıp gidince "Andolsun eğer Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaymış, muhakkak sapanlar güruhundan olacakmışım" demiştir. Sonra güneşi doğar vaziyette görünce de "Bu mu benim Rabbim? Bu hepsinden de büyük", batınca "Ey kavmim! (Bunların hepsi fâni mahlûklar) ben sizin (Allah'a) eş koşageldiğiniz nesnelerden katiyyen uzağım" demiştir.[14] İbrahim (a.s.) Rabbine selîm bir kalple yönel(ip gel)ince, kendisini rasullükle şereflendirdi ve sonra ona daha fazla ikramda bulundu: "Biz ibrahim'e (hakikati nasıl Öğrettiysek) göklerin ve yerin büyük mülkünü de (hükümranlığını) öylece gösteriyorduk. [15]
3. Nebiler ve Melikler Tarihi
Beşeriyetin cennetten indikten sonraki tarihi, nebilerin ve meliklerin tarihidir. Bazılarını bize Kur'ân haber verirse de, haber vermedikleri daha çoktur. İbnu'l-Arabî, el-Futûhâtu'l-Mekkiy-ye'de, Hz. Peygamber'den "Yüce Allah yüzbin âdem yarattı. Biz şimdi sonuncu âdemin neslin-deniz.", Ahmed b. Hanbel ise Müsned'inde "Allah yüzyirmidörtbin nebî göndermiş, üçyüzonbeşine kitap vermiştir. Ben onların sonuncusuyum" buyurduğunu rivayet eder. Birinci hadisi ben elimizdeki hadis kitaplarında bulamadım. İslâm Tari-hi'nin tanımını bilmek için, bu nebilerin tarihini bilmek gerekir. Oysa bunların isimlerini dahi bilecek imkânımız yoktur. Kur'ân, bazıları hakkında bilgi verdiğini, bazıları hakkında birşey söylemediğini kaydeder.
Anlaşıldığına göre, bunlardan sekiz tanesi ileri gelenleriydi. Bunu; İslâm Peygamberi'nin (a.s.) mîracda yükseklere çıkarıldığında, kendileriyle göklerde karşılaşmasından çıkarıyorum. Birinci gökte Adem'le, ikinci gökte İsa ve Yahya'yla, üçüncü gökte İdris'le, dördüncü gökte Yusufla, beşinci gökte Harun'la, altıncı gökte Musa'yla, yedinci gökte İbrahim'le karşılaştı; hepsine selâm olsun. Kur'ân'da da bu nebilerin hepsinin miraçlarına işaret olunmaktadır.
Adem (a.s.) cennette iskân edilmiştir. Bu onun miracıdır. Yahya (a.s.) ile İsa (a.s.) muasırdırlar, aynı millete gönderilmiş olmakta müştereklikleri vardır. Bir miracın vukuu her ikisi için de miraçtır. Elimizdeki İncil'e göre İsa, Yahya'dan dinî ilimleri öğrenmiştir. Kur'ân, İsa hakkında "Bilâkis Allah onu yükseltip kendisine kaldırmıştır [16]İdris hakkında "Biz onu pek yüce bir yere yükselttik.[17] Yusuf hakkında eğer Rabbi'nin burhanını görmemiş ol$aydı[18] der. Harun ile Musa da muasırdırlar ve nebîlikte müşterektirler. Musa şöyle diyor: "Onunla sırtımı kuvvetlendir (beni destekle). Onu işimde ortak kıl.[19] Yine Musa ile ilgili olarak bilgi veren Kur'ân, derken Rabbi o dağa tecelli edince [20] der. İbrahim'le ilgili olarak, az önce de kaydedildiği üzere Kur'ân, "Biz ibrahim'e (hakikati nasıl öğrettiysek) göklerin ve yerin büyük mülkünü de öylece gösteriyorduk[21] diyor.
Birini geçmek isteyen insan, önce onunla eşit olmalıdır. Bundan dolayı, rasullerin efendisinin önce Adem ve diğer büyük nebilerin derecelerine ulaşması gerekiyordu. Bunların sonuncusu yedinci gökteki Hz. İbrahim idi. Sonra daha yükseldi ve meleklerin en ileri geleni Cibril'in sınırı olan Sidretü'î-Müntehâ'ya[22] ulaştı. Cibril bu sınırı geçemiyordu. Sidre'yi geçtiği takdirde Allah'ın nurları ile yanardı. Peygamberimiz Muhammed (a.s.), Sidre'yi geride bırakmakla Cibril'i geçmiş oluyordu. İlerleyerek, Allah'a yakın meleklerin, Allah'ın emirlerini yazarlarken kalemlerinin çıkardığı sesi işittiği yere geldi. Allah'a yakın melekleri de geçip cennete, Allah'ın huzuruna vardı: "iki yay kadar, yahud daha yakın oldu.[23] Hz. Muhammed'e (a.s.): "Diğerlerinde ayrı ayrı bulunan şeylerin hepsi Onda toplandı" diyebiliriz.[24]
4. Peygamberimizin Ataları: Hz. İbrahim ve Hz. İsmail
İslâm tarihinde Hz. İbrahim'in (a.s.) yeri büyüktür. "Size daha evvel müslüman adını o vermiştir[25] Hz. İbrahim'in babasının ismi Kur'ân'a göre Azer, Tevrat'a göre Târah'tır. Bu iki isim üzerindeki araştırma, bizi şu sonuca götürüyor: Eski Yunanca'da "târah" kelimesine karşılık "âser" kelimesi kullanılmaktaydı. Arapça'da "âser" kelimesi "âzer" yapılmıştır. Buna göre, Hz. İbrahim'in babasının ismi hususunda bir ihtilâf bahis mevzuu değildir.
Ayrıca Kur'ân birşey söylemediği halde, Tevrat, Hz. ibrahim'in diğer karılarından İsmail ve İshak'tan başka çocukları olduğunu da kaydeder.
İslâm Nebisi Hz. Muhammed (s.a.)'in dedelerinden olan oğlu İsmail'i Mekke'de iskân eden odur.
Hem Tevrat ve hem de Kur'ân Hz. İbrahim'in oğullarından önce İsmail'in, sonra İshak'ın doğduğunu haber verirler. Tevrat'ın ifadesine göre, eski devirlerde insanın yeni ele gelen (hâsıl olan; hatta doğan) her şeyi Allah'a kurban etmesi, Allah'ın emriydi. Sadece ilk toprak mahsulleri ve ilk hayvan (inek, koyun vs.) yavruları değil, ilk insan yavruları hakkında da bu hüküm yürürlükteydi.
Sanki Hz. İbrahim bu emri unutmuş, Allah da ona bunu rüyasında hatırlatmıştı: 'Oğulcağızım, ben seni rüyamda boğazlıyor görüyorum. Bak artık ne düşünüyorsun?' deyince oğlu: 'Babacığım, sana verilen emir ne ise yap. Allah dilerse benî sabredenlerden bulacaksın' dedi. [26]
Bugünkü Tevrat "Allah, Allah için sevgili yegâne oğlu İshak'ı kurban olarak boğazlamasını, İbrahim'e emretmişti" diyor. Bu âyette "İshak" kelimesinin sonradan sokulan bir kelime olduğu çok açıktır. İshak, sureti katiyyede tek oğul değildi, olmadı; Babasının ikinci oğluydu. İsmail ondan önce de vefat etmemiştir, ki bu sebeple İshak tek oğul olarak tavsif olunabilsin. Mezkûr durum Tevrat'ta açıktır: "İlk oğlunu boğazla". Bu İsmail'dir.[27] Bu bâbda Kur'ân: "Sonra gelen (nebiler ve ümmetjler arasında ona (iyi bir nâm) bıraktık[28] diyor. "İki amca oğullan; Araplarla Yahudiler arasındaki nefret, Tevrat'ın tahririyle mezkûr âyetteki İsmail isminin yerine İshak isminin konulması da dahil birçok tarihi rezaletlerin sebebidir" diyebiliriz.
Bunun delilleri vardır: Hacc zamanında Araplar arasında (İslâm öncesinde) kurban (âdeti) vardı. Yahudiler arasındaysa İshak'm kurbandan kurtuluşu sebebiyle bayram yoktur. Câhiliyet devri (İslâm öncesi)nde bile Araplar, İsmail'in Mi-nâ'daki kurban edilme olayını, şeytanın nasıl İbrahim'i aldatmak istediğini, İbrahim'in nasıl taşlar attığını bilmekteydiler. (Bunun hatırası olarak hacc vakti Minâ'da üç kere cemreler atılır.) Arapların Hz. İbrahim'i ve Hz. İsmail'i bildiklerinin delili de şudur: Buhârfnin rivayetine göre Hz. Peygamber, Mekke'yi hicretin sekizinci yılında fethedince, Kabe'ye girdi ve içerisinde resimlerle karşılaştı. Meleklerin, Meryem ile oğlu İsa'nın, İbrahim ve İsmail'in resimleri vardı. Kabe'nin yapılışı, bilindiği gibi İslâm'dan Önceydi. Bu resimlerin İslâm'dan önce Kabe'ye yapılmış olması, bu husustaki iddiamızın Müslüman olmayanlar için de bağlayıcı olduğunu gösterir. Tevrat'ta zikri geçmiyor diye, Allah'ın ve İbrahim'in emriyle İsmail ile Hacer'in Mekke'ye yerleşmeleri olayı bir efsanedir denemez. Tevrat, İsrailoğullarmın; bir tek kabilenin tarihidir. Diğer kabilelere ait, husûsen rakibleri olan İsmailoğullarıyla ilgili olaylardan bahsetmemesi, kolay anlaşılabilen ve akla yatkın bir keyfiyettir.
Kim ne derse desin, Mesih'in (İsa) doğumundan takriben ikibin yıl önce Hâcer, küçük çocuğu İsmail ile Mekke'de yerleşti. Kur'ân'ın belirttiği gibi Mekke'de İsmail'den sonra nebî gönderilmedi. Fakat diğer Araplara nebiler gönderilmistir. Meselâ, Yemen'e Hz. Hûd[29] Kuzey Arap Yarımadasındaki kendi kavmi Semûd'a Hz. Salih, [30]gönderilmiştir. Allah bu kavmi korkunç bir sesle cezalandırdı, evlerinde oldukları gibi ölekaldılar.
Bunlardan başka, Peygamberimiz Muham-med'den naklen Semhûdî, Kastâllânî ve diğerlerinin rivayetine göre, Medine'ye Hâlid b. Sinan el-Absî adında bir nebî gelmiştir.[31]
Üçüncü Bölüm
Arap Yarımadası'na Gönderilen Nebiler Ve İslâm'dan Önce Mekke
1. Arap Yarımadasına Gönderilen Nebiler:
A) Nebî ve Rasûl Terimleri:
Daha önce Allah'ın Hz. Adem'den Peygam-berimiz'e kadar çok sayıda nebiler gönderdiğini belirtmiştik. Gönderilen bütün nebilerden, bütün meliklerden ve bütün insanlardan söz edebilmemiz mümkün değildir. Çünkü Allah, gönderdiği bazı nebilerin bir kısmının isimlerini Kur'ân'da zikretmiş, diğer bazılarını zikretmemiştir.
Hz. Peygamber (a.s.), nebilerin sayılarını ve Allah'ın kendilerine kitap verdiği peygamberin adedini zikretmiştir.
Ben sadece, Arap Yarımadasındaki nebilerden bahsedeceğim. Çünkü Peygamberimiz de burada doğmuştur.
Bu nebilerden bahsetmeden önce, bir nokta üzerinde durmak istiyorum: Allah bazı nebilere husûsî bir kitap vermiş, bazılarına ise kitap vermemiştir. Biz, âdeten kendisine kitap verilmemiş olana "nebî", kendisine kitap verilmiş olana da "rasûl" diyoruz. Kanaatimce bu ıstılahlar doğru değildir. Çünkü bu iki kelimeyi Kur'ân, birbirinden farksız olarak zikrediyor. "Rasûl" kelimesini, kendisine maruf bir kitap verilmemiş kişi için kullanır. Meselâ "Kitab'da Musa'yı da an. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş (bir zat) idi.[32] Rasûl bir Nebî idi"[33] âyeti ile, bundan iki âyet sonra "Kitab'da İsmail'i de yâdet. Çünkü o, vaadinde sâdıktı, rasûl bir nebî idi[34] denilmektedir. Biz, Hz. İsmail'e kitap verildiğini bilmiyoruz. Hz. İsmail'e kitap verildiğine ne Kur'ân ve hatta ne de Tevrat işaret eder. Hz. İbrahim'e kitap verildiği hususunda sarahat vardır: "İbrahim ile Musa'nın sahifelerinde de vardır.[35]
Hz. İsmail (a.s.) hakkında da rasûl kelimesi kullanıldığı için kendisine kitap verilene rasûl, verilmeyene nebî demenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Çünkü husûsen Hz. İsmail (a.s.), Arap Yarımadası'ndaki rasûllerden; nebilerden biriydi.[36]
B) Hz. İsmail (a.s.)
Yüce Allah, Hz. İbrahim'e (a.s.), zevcesi Hâcer ve oğlu İsmail'i Mekke'ye götürmesini emredince, ikisini getirip bir yere bıraktı ve bu yer daha sonra Mekke beldesi oldu.
Şu halde, Hz. İsmail'i (a.s.) Arap Yarımadası'na yerleşen ilk nebî olarak biliyoruz. Arap Yarınıadası'nda Hz. İbrahim'den (a.s.) önce de nebîler, din tebliği için bulunmuş olabilirler, fakat onlar hakkında hiçbir malûmatımız yoktur.
Yukarıdaki iki âyette kendilerine hem rasûl ve hem de nebî denen Hz. Musa (a.s.) ve Hz. İsmail'in (a.s.) zikredilmeleri arasında çok küçük bir fark vardır.
Kur'ân, Hz. Musa (a.s.) hakkında O, ihlâsa erdirilmiş (bir zat) idi. Rasûl bir Nebî idi[37] demekte, Hz. İsmail (a.s.) hakkıda ise O, vaadinde sâdıktı, rasûl bir nebî idi.[38] buyurmaktadır.
Hz. İsmail'in (a.s.) vaadine sadık olduğunu Kur'ân tasrih etmektedir. Yani birşey vaadedince, vaadinde duruyordu; vefalıydı. Maalesef Hz. İsmail'in hayatı hakkında, bu hususta neler yapmış olduğunu bize anlatacak bilgiye sahip değiliz. Neler vaadetmiş, sonra bu vaadlerine nasıl sadakat gösterdiği hakkında Kur'ân'da da, hadislerde de tafsilat bulamıyoruz.
Kur'ân'da ve hadisin dışında Tevrat'ta da konu ile ilgili herhangi bir bilgiye rastlamıyoruz.
Bugün elimizdeki Tevrat, sadece ailenin; İsrâiloğulları'nın tarihidir. İsrail, Hz. Yâkub'un (a.s.) lâkabıdır. Tevrat böylece yalnızca Hz. Yâkub'un oğullarından bahsetmiş oluyor. Hz. İsmail (a.s.) Hz. Yâkub'un (a.s.) amcasıdır. Bundan dolayı hem kendisinin ve hem de oğullarının hayatından Tevrat'ta bahsedilmiyor. Fakat Hz. İsmail'in doğumu hakkında bazı tafsilat buluyoruz. Meselâ, Tevrat şöyle der: "Allah, İsmail'in annesi Hâ-cer'e bir melek gönderip, Allah'ın mübarek kjldığı bir oğul dünyaya getireceğini müjdeler. Hâcer de, sayıları gökteki yıldızlar kadar olması için ben çocuklarım hakkında bereket niyaz ederim der." Hz. İsmail hakkında Tevrat'ta şöyle bir zikir de vardır: "Hz. İbrahim vefat edince, iki oğlu; İsmail ve İshak, defninde hazır bulundular." Bundan başka Hz. İsmail (a.s.) ve oğulları hakkında Tevrat'ta bir kayıt yoktur. Bu bakımdan, Hz. İsmail ile ilgili olarak zikredilen vaadde sadâkatten maksadın ne olduğu hakkında geniş bir bilgiye sahip değiliz.[39]
C) Tevrat, İncil ve Kurbân
İnsan, Kur'ân, İncil ve Tevrat arasında bir mukayese yaptığında, bu üç kitap arasında büyük farklılıklar görür. Şüphesiz bir müslümana göre Allah kelâmı, Kur'ân'dır. Hıristiyanlara göre Kur'ân, Allah kelâmı değildir, Allah kelâmı İncil ile Tevrat'tır. Yahudilere göre ise, Kur'ân ve İncil Allah kelâmı değildir; Allah kelâmı, sadece Tevraftır.
Fakat Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerin inançları hakkında görüşlerimizi açıklamak yerine, bütün bunların dışında sadece hakikati bilmek isteyen kişi gibi bu üç kitabı mütâlâa edersek, bu kitaplar arasında farklar olduğunu görürüz.
Tarafsız bir gözle bakıldığında Tevrat'ın bir aile tarihi, İncil'in bir adamın yani İsa'nın hayatının, KuVân'm ise beşeriyetin tarihi olduğu görülecektir.
Başka bir ifadeyle, Yahudiler ailelerinin tarihine, Allah'ın kelâmı adını verdiler. Hıristiyanlar, dinlerini tesis eden kişinin hayatına (meselâ, nebî'nin hayat hikâyesine) Allah kelâmı adını veriyorlar. Müslümanlar ise, beşeriyetin hidayetiyle ilgili hükümlere Allah kelâmı ismini veriyorlar.[40]
D) Hz. Salih (a.s.)
Arap Yarımadasındaki nebilerden biri de Hz. Salih (a.s.) idi. Yarımadanın kuzeyinde yaşamaktaydı. Hz. Salih'in yaşadığı yere, bugün "Me-dâinu Salih" deniliyor. "Medâin", beldeler demektir. Yani Hz. Salih'in ikâmet ettiği beldeler anlamına gelmektedir. Hz. Salih'in kesin olarak ne zaman yaşadığını bilemiyoruz. Fakat Kur'ân bu konuda bazı bilgiler vermektedir.
Konu ile ilgili bir âyette "Dağlardan evler yontuyorsunuz[41] deniliyor. Asrımızda ilim adamları bu "Medâinu Salih" bölgesine gitmişler ve orasının, âyette tavsif edildiği gibi olduğunu görmüşlerdir. Bunlardan bir kısmı Hıristiyan ve Yahudilerden, bir kısmı ise Müslümanlardandı.
Fransız Hükümeti bu bölgede araştırmalar yapması için bir heyet göndermişti. Heyettekiler, resimler çekip, haritalar çizip, sonra büyük bir kitap halinde çalışmalarını yayınladılar. Fransız heyeti, bu bölgede insanların oymuş olduğu, bugüne kadar gelmiş olan mağaralar buldular. Mağaralarda da bazı insan kemiklerine rastlamışlardı. Mağaralarda bir dönem insanların bulunduğu, bu izlerden; kalıntılardan anlaşılıyordu. Gördüklerinden şu hükmü çıkarmışlardı: Mağaralar, Kur'ân'ın söylediği gibi ev değil, fakat ölü insanlar için yapılmış mezarlardı. Daha sonra bu bölgeye bir Pakistanlı müslüman ilim adamı da gitti. Bu Prof. Dr. Rânâ idi. Bölgede inceleme gezisi yapıp mağaralara girdi. Mağaraların iç taraflarında, kapıların bulunduğuna delâlet eden izlere rasladı. Tahtadan olması muhtemel olan kapılar şimdi mevcut olmamakla beraber, kapıların kapatılıp kilitlendiği, dayaklanıp sürgülendiği fikrini veren izler buldu. Bilinenden farklı olarak kapının içeriden kilitlemesini temin eden bir sisteme rastladı. Eğer bu mağaralar mezar olsaydı bu kilitleme emareleri, içeride değil dışarıda olmalıydı. Fakat kilitleme emareleri, içeride ikâmet eden insanın kapıya dayanak olması için içeriden kullandığı bir sistemin varlığını göstermekteydi. Bu ilim adamı, kapının iç tarafında, oyulmuş bir dayaklama yeri bulmuştu. Bunun mânâsı, bu mağaraların, canlı insanlar için iskân mahalli olarak kullanılmış olduğu, ölüler için mezar olmadıklarıydı. Bu gibi incelemeler, Kur'ân'ın "Dağlardan evler yontuyorsunuz[42] mânâsmdaki âyetinin doğruluğunu isbât etmektedir. Kur'ân "Dağlardan mezarlar yontuyorsunuz" dememektedir.[43]
E) Hz. Hûd (a.s.)
Arap Yarımadası nebilerinden biri de Hz. Hûd'dur. Yarımadanın güneyinde yaşamıştır. Kabri bugüne kadar gelmiştir.
Hz. Salih (a.s.) ile Hz. Hûd'un (a.s.) ümmetlerinin nasıl kâfir oldukları, bunun için Allah'ın kendilerine nasıl azap verip helak ettiği hakkında Kur'ân'da bazı bilgiler vardır.
Hz. Salih'in ümmetinin adı "Semûd", Hz. Hûd'un ümmetinin adı da "Âd"dır. Kur'ân, iki âd bulunduğunu, birinin eski âd, diğerinin yeni âd olduğunu belirtir. Birinci âd hakkında "evvelki âd[44] demekte, ikinci âd hakkında ise tafsilât vermemektedir.[45]
F) Hâlid b. Sinan el-Absî
Arap Yarımadası nebilerinden birinin adı Kur'ân'da zikredilmemiş, fakat hadiste zikredilmiştir. Sahih hadis kitapları, yani Buhârî ve Müslim'de de zikri geçmiyor, fakat tarihçiler, bu nebiyle ilgili bilgileri Hz. Muhammed'in (a.s.) verdiğini söylüyorlar. Tarihçilerin verdiği malumata göre, bu nebî Medine'liydi. Bu nebî, Medine'de yanar dağların bulunduğu devirde yaşamıştı. Bugüne kadar yanardağ kalıntılarının bulunduğu Medine'deki bu bölgelere "harrâ" veya "lâva" denilmektedir. Harrâ, hararet kelimesinden gelmektedir.
Yanardağlardan lâvlar çıktığında, toprak üzerindeki bazı taşlar yanmıştır. Bu olaya "harrâ" denilir. Lâva da, İngilizce lava denilen kelimedir; dağdan, yerin altından fışkıran şey demektir. Arapça'daki lâva kelimesinin İngilizce'deki lava kelimesinden alınmış olduğu kanaatinde değilim. Zira Arapça'daki bu kelime, Hz. Peygamber (a.s.) devrinde vardı; oysa İngilizce o zamanlarda henüz mevcut değildi. Kuzey Arap Yarımadası'ndaki Hz. Salih (a.s.) ve Güney Arap Yarımadası'ndaki Hz. Hûd'dan (a.s.) uzun uzadıya bahsetmeyeceğim. Fakat Mekke ile Hz. İsmail (a.s.) ve oğulları üzerinde biraz tafsilatlıca durmak istiyorum. Çünkü Peygamberimiz (a.s.), Mekke'de doğdu.[46]
2. İslâm'dan Önce Mekke ve Hz. İsmail'in Oğulları
A) İsmail, Zemzem ve Mekke'nin Kuruluşu
Hz. İbrahim (a.s.) oğlu Hz. İsmail'i, su ve zi-raatin olmadığı bu yere bırakıp Filistin'e dönünce, bildiğiniz gibi Hâcer'in (a.s.) beraberindeki yiyecekler, kısa bir zaman sonra bitmişti. Bir mucize hasıl olmuş ve Zemzem kuyusu ortaya çıkmıştı. Kısa bir zaman sonra, bu bölgeden Arap kabilelerinden Curhum kabilesi mensuplarından bir kısmı geçerken, daha önce su bulunmayan bu mahalde, suyun olduğunu gördüler. Hâcer'den bu bölgeye yerleşmek üzere izin istediler. Hz. Hacei onların bu isteklerini kabul ederek, "fakat bu su yun mülkiyeti bana aittir, size ait değildir" deyip bu şartla yerleşebileceklerini söyledi. Bu şartla yerleşmeyi kabul ettiler ve bir nevi küçük köy vücuda geldi. Cumhur kabilesi burada Hz. İsmail (a.s.) bulûğa erince, bu beldeden evlendi. Kur*ân'-da zikri geçmeyen, fakat doğru olması mümkün bazı haberler rivayet edilmektedir.
Hz. İbrahim (a.s.) zaman zaman, meselâ yılda bir defa Mekke'ye geliyor, zevcesi Hâcer ile oğlu İsmail'i ziyaret ediyordu. Bir gelişinde İsmail ava çıkmıştı; evde yoktu. İsmail'in hanımı kapıya çıkıp, Hz. İbrahim'e kim olduğunu sordu. Hz. İbrahim (a.s.) adını söylemedi ve İsmail'in nerede olduğunu sordu. Gelini, İsmail'in ava gittiğini söyledi. Fakat, Hz. İbrahim'e misafirperverlik göstermedi; birşey takdim etmedi. Hz. İbrahim (a.s.) de Filistin'e geri döndü. Fakat dönmeden Önce, gelinine "Kocan dönünce kendisine, kapının eşiğini değiştirmesini söyle" demişti. Hz. İsmail (a.s.) geri dönüp olup biteni öğrenince "O babamdı" demiş ve zevcesini boşamıştı. Hz. İsmail bu olaydan sonra aynı kabileden bir başka kadınla evlendi. Hz. İbrahim (a.s.) tekrar ziyaret için geldiğinde Hz. İsmail'in yeni hanımı yine kendisini tanımıyordu, fakat ona ihtimam gösterip, misafirperverce davranıp, her türlü lâzım geleni takdim etmişti. Bundan evvel miydi, sonra mıydı bilmiyoruz; fakat bu dönemde Hz. İbrahim Mekke'ye gelip, oğlu İsmail'in yardımıyla Kabe'yi bina etti.[47]
B) Kabe'nin Yapımı ve Yönetimi:
Anlaşıldığına göre bu yapı; Allah'ın evi, hacc için bir ziyaret mahalli olmuştu. O asırda yılda bir defa mı, daha fazla mı, yoksa yılda bir defadan daha da az mı hacettikleri hakkında bilgimiz yoktur. Fakat bildiğimiz, Hz. İbrahim'in (a.s.) Kabe'yi bina edip Filistin'e döndüğü, Hz. İsmail'in Kabe'nin mutevelisi (nâzın; bakanı) olduğudur. Önce mütevelli İsmail (a.s.) idi. Ondan sonra onun oğlu mütevelli oldu, daha sonra torununa intikal edip, bu devralma devam edip gitti. Bu mütevelliliğin babadan oğula intikalinin ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz. Ancak sonraları mühim bir hâdise oldu. Güney Arabistan'dan; Yemen'den Huzâ'a kabilesi Mekke'ye uğradı. Su bulunduğundan dolayı, bu kabile Mekke'ye yerleşmek istedi. Fakat Mekke'de bulunan Curhum kabilesi, onların yerleşmesine engel olmak istedi. İki kabile arasında savaş çıktı. İslâm Tarihi kitapları ki ben Egânî kitabında da aynı şeyi gördüm Hz. İsmail'in (a.s.) oğullarının, bu harp sırasında tarafsız kalıp, hiçbir kabile tarafında savaşa katılmadıklarını kaydeder. Savaşı, Huzâ'a kazanır. Curhum'luları öldürürler, diğerlerini de Mekke'den çıkarırlar. Mekke'ye mâlik olarak oraya yerleşirler. Bundan sonraki asırlarda, Kabe'nin nezâretinin Hz. İsmail'in oğullarının değil, Huzâ'a kabilesi başkanının elinde bulunduğunu görüyoruz. Bunun Huzâ'a'mn kazandığı zafer sebebiyle olması mümkündür. Kabe nezâretinin, Huzâ'a kabilesi başkanının elinde bulunması uzun asırlar, tâ Kusayy devrine kadar devam etti. Bilindiği gibi Kusayy, Peygamberimiz Muham-med'in dedelerindendi. Kabe'nin idaresi kendisinde değildi. Fakat bir hadisenin vukuundan sonra o, Kabe'nin mütevellisi oldu:
Kusayy, Huzâ'a kabilesinin başkanının kızıyla evlendi. Kabe'nin nâzın, kabile başkanının oğluydu. Bu kişi içki içerdi. Bir gün yine içti, sarhoş oldu. Daha çok içki içmek istiyordu, fakat parası yoktu ve bu vazifeyi (Kabe nazırlığını, içki parası mukabilinde) sattı. Kusayy, kabile başkanının bu oğluna diğer bazı şeylerle bir tulum içki vererek, bu vazifeyi satın aldı. Bu, Arap hikâyele-rindendir, Kur'ân'da yoktur.
Şurası mühimdir: Önceleri vazife, ziyaretçilere Kabe'nin kapısını açmaktı. Anahtar da kabile reisinin elindeydi. Huzâ'a kabilesinin reisi ölünce, Kusayy, bu anahtar sebebiyle, Kabe'nin mütevellisi oldu. Huzâ'a kabilesi Kusayy'dan bu vazifeyi almak istedi. Kusayy ve yardımcılanyla, Huzâ'a kabilesi arasında bu sebepten harp çıktı. Ku-sayy'ın annesi, diğer bir kabile olan Kudâ'a kabi-lesindendi. Bu kabileden adamlar gelip harpte, Kusayy için savaştılar. Neticede Huzâ'a yenildi, Mekke'den çıkarıldı. Kusayy ile yardımcıları Mekke'nin hâkim sakinleri oldular. Kusayy, zekiydi. Her yıl Arap Yarımadası'nm her yerinden Mekke'ye hacc için çok sayıda ziyaretçinin geldiğini biliyordu. Yabancıların, Huzâ'a kabilesinden sonra, kendisinin Kabe nazırlığında bulunuşunu kabul etmeyebileceklerini de düşünüp, ne yapması gerektiğini araştırdı ve "Rifâde" müessesesini kurdu. Bunun icabı olarak, akrabasına, dostlarına rica edip para ve mal toplattırdı. Toplanan bu mallarla, bütün hacılar ağırlanacak, onlara izzet ve ikramda bulunulacaktı. Hacılar, Kussayy'dan misafirperverliği, izzet ve ikramı görünce, "senden önceki reis, bize böyle muamele etmek şöyle dursun, bilâkis bizlerden para ve mal toplardı" demişler ve Kusayy'ın, Kabe nazırlığı vazifesini benimsemişlerdi.[48]
C) Mekke'de Yönetimin Örgütlenmesi:
İşte bu, Mekke'de hükümet idaresinin başlangıcıdır. Yani Mekkeli sakinlerin, başkanları Kusayy'a mal vermelerini, başkanlarının bu toplanan malı, istediği gibi kullanmasmdaki mâlî düzeni kastediyorum. Böylece Mekke'de vergili dönem başlamış oldu. Kusayy, kabile başkanı olarak beldesinde müesseseler şeklinde diğer bazı düzenlemelere de gitti. Bir taraftan para ve mal toplanıyordu (rifâde), bir taraftan da diğer müesseseler vücut buluyordu.
İşte "müşavere" oluşturulan bu müesseselerden biriydi. Kusayy kendisine Kabe'nin önünde bir ev yaptı. Evindeki büyük bir odada müşavere için toplanılıyordu. Burasını "Dâru'n-Nedve" olarak isimlendirmişlerdi. "Nedve" kelimesi, konuşmak mânâsını ifade eder. "Dâr" da ev demek olduğuna göre, dâru'n-nedve, "istişârî mahiyette konuşma evi" anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi Parlamento kelimesi de konuşmak anlamına gelmektedir. Böylece Kabe çerçevesinde "hacc", "rifâde" (mal ve paranın toplanması) ve insanlar arasında "istişare" şeklinde, Mekke'de ilk müesseseler teessüs etmişti. Bunlar yanında "liva" (sancak) vazifesi de gerekliydi. Savaş olduğunda, sancağın kabile reisinin elinde bulunması icâb ediyordu. Kusayy ölüm yatağındayken, bu vazifelerin tamamını bir oğluna vermedi, her vazifeyi bir başka oğlu ve onun soyuna vererek vazifeleri taksim etti. Daha sonraları bu vazifelere ilâvelerde bulunuldu ve İslâm'dan önce Peygamberimiz Mu-hammed (a.s.) devrinde, bunları on ayrı vazife halinde görüyoruz. Tarihçiler bu vazifeleri "Umur aşera" (On vazife, on iş) olarak adlandırıyorlar. Yani Mekke'de on vezirden (bakandan) teşekkül eden bir bakanlık sistemi vardı. Gariptir ki, bunların bir başkanları yoktu ve her bir bakan diğerine eşitti. Bunların nasıl istişarede bulunduğu, yani bu bakanların hepsi bir araya gelerek mi istişarelerde bulunuyor, yoksa her biri istediği gibi tasarrufta mı bulunuyordu, bunlar hakkında elimizde pek bilgi yoktur. Bu oluşumlar Mekke Devleti'ni meydana getirmekteydi. Fakat toprakları çok geniş değildi; sadece Mekke beldesi üzerinde hükmü vardı. Bu on bakandan biri de Peygamberimiz Muhammed (a.s.) kabilesinden; Benî Hâşimdendi (Hâşimoğulları).[49]
Dördüncü Bölüm
Hz. Muhammed'in Doğumu Ve Mekke'nin Siyasî Durumu
1. Nebilerin Doğumu
Nebilerin doğumunun, sadece müslüman-larca değil fakat diğer ümmetlerin; milletlerin nazarında da önemli bir yeri vardır. Bir muayyen nebinin doğumunun ise, kendisinin ümmeti olanlar için özel bir anlamı vardır. Bizim bütün nebilerin, Kur'ân'da zikredilenlerin tamamının bile, doğumları ile ilgili olan harikulade olayları bilmemiz
imkânsızdır. Bunun için burada sadece üç peygamberle ilgili bilgileri nakletmekle yetineceğiz.[50]
A) Hz. Musa'nın Doğumu
Kur'ân ve tarih kitapları, Hz. Musa'nın (a.s.J anne ve babasının Mısır'da oturduklarını söyler. Kur'ân ve Tevrat'a göre, o zamanki Mısır kralı ki lâkabı Firavun idi, Yahudi ailelerden doğacak bütün erkek çocukların kız çocukları değil öldürülmesini emretmişti.
Bu konuda Tevrat şunu kaydeder: Bu öldürme işi, önce bütün yılları kapsamaktaydı. Daha sonra Firavun, erkek çocukların bir sene öldürülüp, bir sene Öldürülmemesini emretmişti.
Hz. Harun (a.s.), erkek çocukların Öldürülmediği, kardeşi Hz. Musa (a.s.) ise öldürüldüğü sene doğmuştu. Bunun için, doğduktan sonra annesi öldürülmesinden korkmuş ve onu sandık gibi bir yapının içine koyup Nil nehrine bırakmıştı. Ne gariptir ki bu sandık nehirde yol alıp Firavun'un ikâmethanesi önüne kadar gelmişti. Kur'ân'm da işaret ettiği gibi, tarih kitapları diyor ki: Firavun'un zevcesi Asiye, yıkanmak için nehir kenarındaydı. Tevrat, Asiye, Firavun'un zevcesi değil, fakat kızıydı demektedir.
Asiye, ister Tevrat'ın iddia ettiği gibi Firavun'un kızı, isterse İslâmî kitapların (kesinlikle) söyledikleri gibi Firavun'un zevcesi olsun, suda yüzen bu sandığı görünce, yanındaki cariyelerine, onu dışarı çıkarmalarını emretmişti. Sandığı açınca içinde bir erkek çocuğun bulunduğunu gördü. Çocuğa şefkat duydu. Cariyelere, çocukla beraber sandığı saraya götürmelerini emretti. Şahsen kanaatim şudur ki, yeni doğmuş bir çocuğa karşı duyulan bu şefkat, bu acıma ve bu yakın sevgi, yetişkin kadınlarda (kız kralın kızı olsa bile), kızlardan daha fazladır. Bu nedenle Kur'ân'm "Asiye, Firavun'un zevcesiydi" ifadesi, daha doğrudur.
Çocuk kralın sarayına gidince, onun için bir sütanne bulmak gerekiyordu. Şehirde süt anne aradılar ve Hz. Musa'nın annesini sütanne olarak buldular. Kur'ân'm da belirttiği gibi, Hz. Musa'nın annesi, kızından nehre bıraktığı bu sandığı takip etmesini, sandığa ne olup bittiğini gözetlemesini istemişti. Kız, sandığın saraya getirildiğini görmüş, daha sonra saraydan insanların çıkıp, 'Bir sütanne aranıyor' dediklerini işitince 'Ben, sütanalığı üstlenecek bir kadın biliyorum' demiş ve böylece annesi Hz. Musa'ya süt emzirmekle mükellef kılınmıştı. Böylece bir mucize vuku buldu: Hz. Musa (a.s.), Yahudilerin doğan erkek çocuklarının öldürüldüğü bir senede doğdu, fakat bu çocukların Öldürülmesini emreden kralın himayesinde büyüdü.[51]
B) Hz. İsa'nın Doğumu
Hz. İsa'nın doğumuyla ilgili olarak Kur'ân'-da fazla bilgi yoktur. Ancak Kur'ân'dan şunları öğreniyoruz: Meryem anamız, hâmile kaldığı zaman evli değildi ve ailesinin evinden ayrılıp çöle gitti. Hz. İsa (a.s.) orada doğdu. Çölde tek başına idi. İçinde bulunduğu durumdan çok müteessir olmuş ve "keşke daha önce Ölmüş, unutulup gitmiş olsaydım, daha iyi idi" diye düşünmüştü. Bu sırada "Aşağısından ona şu nida geldi: "Tasalanma, Rabbin senin alt (yan)ında bir su arkı vücuda getirmiştir. Hurma ağacını kendine doğru silk, üstüne derilmiş, taze hurma dökülecektir.[52] Artık ye, iç, göz(ün) aydın olsun. Eğer beşerden herhangi birini görürsen'ben, o çok esirgeyici (Allah'a) oruç adadım.[53] Onun için bugün hiç kimseye katiyyen söz söylemeyeceğim,' de.[54] Ayrıca bu melek, "bir şey sormak istiyorsanız, çocuğa sorun" demesini söylemişti. Kur'ân, Meryem'le konuşmak isteyenlerin çıktığını, onun da 'çocukla konuşun' dediğini, onların 'Henüz beşikte bulunan bir sabi bebek ile nasıl konuşuruz?' dediklerini kaydederek diyor ki: "İsa dile gelip, dedi ki: Ben hakikat Allah'ın kuluyum. O bana kitap verdi. Beni Nebi yaptı[55] Bu, Kur'ân'da Hz. İsa'nın doğumundaki mucize olarak bildiklerimizin tamamıdır.
Bu hususta İncil'in söylediklerine geçmeden önce, bebek iken, Hz. İsa'nın söylediği "Ben hakikat Allah'ın kuluyum" ifadesi üzerinde durmak istiyorum. Biliyorsunuz ki Hıristiyanlar, "İsa, Allah'ın oğludur, Allah'ın kulu değildir" diyorlar. Onlara göre İsa, ilâhtır; üçden üçüncüsüdür. Fakat bununla beraber bugün elimizde bulunan İncil'de; Matta İncili'nde Hz. İsa şöyle diyor: "Ben Allah'ın kuluyum ve bununla iftihar ederim."
Hz. İsa'nın (a.s.) doğumuyla ilgili İncil'de söylenenler, hemen hemen Kur'ân'ınki gibidir. Yani İsa'nın babası yoktu, dolayısıyla doğuşu dikkat çekmişti. İncil'de konu ile ilgili şu bilgiler vardır: Meryem anamız evliydi, fakat Meryem'in ebeveyni İsa'yı dünyaya getirinceye kadar, Meryem'i nikâhlısına henüz teslim etmemişlerdi. Meryem'in nikâhlısı olan dülger Yusuf, nikâhlısının hamile olduğunu duyunca, onu boşamak istedi. Bu sırada mesleği dülgerlik olan Yusufa melek gelerek, "Boşama, Meryem, ileride çok meşhur olacak bir çocuğa hamiledir" dedi ve Yusuf da böylece Meryem'i boşamaktan vazgeçti; zevcesi Meryem'i alıp Beytü Lahm denilen yere gitti ve İsa orada doğdu. İncil devamla diyor ki: "Üç ateşperest (mecû-sî) gelerek, biz hususî mânâ ifade eden, gökte bir yıldızın doğduğunu gördük. Bu yıldız, ancak büyük insanlardan birinin doğumunda ortaya çıkar. Biz kimin doğduğunu araştırıyoruz, çünkü bu çocuk Yahudilerin kralı olacaktır dediler. Araştırmalarına devam ettiler, bebek olan İsa'yı görünce, onun ayaklarını öptüler, geri dönüp memleketlerine gittiler." Bunlar İncil'in Hz. İsa (a.s.)'mn doğuşu konusunda mucize kabilinden zikrettikleridir.[56]
C) Hz. Muhammed'in Doğumu
Şimdi Hz. Peygamberimizin (a.s.) doğuşunda nelerin mucize olarak meydana geldiğini görelim:
Siyer kitaplarında şu kıssa yer alır:
Hz. Peygamberimizin (a.s.) doğumundan haftalar öncesi, babası Abdullah vefat etmişti. Doğum ânı gelince, evde Âmine'den başka kimse yoktu. Hiçbir kimseye haber verilmediği halde, Amine, doğumda kendisiyle beraber olmak üzere, bazı kadınların geldiğini gördü. Bu gelen kadınların hiçbirini de tanımıyordu. Birine kim olduğunu sorunca, "Asiye'yim", diğerine sorunca "Meryem'im" dedi. Diğerleri de eski devirlerdeki büyük hanımların isimlerini söylemişlerdi. Doğum ânında bir saf melek geldi. Kitaplar, bu meleklerin kanatları olduğunu zikreder. Melekler kanatlarını açtılar ve doğum ânında hiç kimsenin, Ami-ne'nin avret yerini görmemesini temin ettiler ve oğul böylece doğdu. Ana dünyaya getirdiği bebeğini ilk gördüğünde, çocuğu başı yerde secde ediyordu. Bir parmağını da yukarı doğru kaldırmış, sanki "eşhedü en lâ ilahe illallah" (Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim) diyor gibiydi. Birkaç dakika sonra bulut gelip çocuğu örttü. Bulutun içinden, "çocuğu yıkayın" vs. gibi, yeni doğan çocuğa neler yapılıyorsa onların yapılmasını emreden sesler geldi. Bir zaman sonra bulut gidince, Amine validemiz, çocuğun bir kumaşa sarılmış olduğunu ve kendisinden, yıkanmış çocuktan suyun damladığı gibi, suların damladığını görüyordu; sanki çocuk yıkanmış ve sarılmıştı. Bir diğer bulut gelip çocuğu örttü. Bulut içinden şöyle bir ses geldi; "Çocuğu götürün, yerdeki bütün mahluklar, hayvanlar vs. O'nu görsün. Çocuğu göklere çıkarın, göklerdeki melekler vs. bütün mahlukat O'nu görsün; çocuğu sulara götürün, sulardaki bütün mahlukat, balıklar vs. O'nu görsün; zira O, onların nebîsidir, bütün mahrukatın O'nu bilmesi lâzımdır." Çocuk annesinin gözü önünden kayboldu. Bir müddet sonra bulut ve çocuk geri geldi; melekler çocuğu alıp geri getirdiler. Bu hususla ilgili olarak zikredilen başka kıssalar da mevcuttur. Fakat biz Peygamberimizin doğumuyla ilgili olarak tecelli eden mucize kabilinden olanlar üzerinde duruyoruz. Peygamberimizin doğumu sırasında İran, Bizans vs. gibi diğer memleketlerde de mucizeler hasıl oldu. Bu olaylar siyer kitaplarında geniş olarak anlatılmıştır.
Âmine'nin, doğumu sırasında Asiye ve Meryem'in geldiklerini görüşünün mânâsı nedir? Kitaplarımız bu hususta, "doğum esnasında yanında bulunmak üzere geldiler" demekte, başka bir-şey zikretmemektedir. Benim bu konuyla ilgili şöyle bir kanaatim var:
Büyük bir memurun yerine bir başka şahıs tayin edildiğinde, eski memur, yeni vazifesini devreder. Sonra eski vazifeli yerinden ayrılır. Bu insan ve cemiyet hayatında, bilinen bir hâdisedir. Şu halde nebiler de böyledir. Nebîlik bir-vazifedir; herhangi bir zâta bu vazife verilmiştir- Daha sonra yeni bir nebî gelir. Bir önceki nebî, kendisinden sonra gelen nebiye vazifesini devreder. Fakat doğum halini, erkeklerin görmesi caiz olmadığından, önceki nebiler, Âmine'nin doğumunda hazır bulunmadılar ve (onların yerine) kadınlar gelip hazır bulundular. Hz. Musa'nın zevcesi hakkında birşey bilmiyoruz. Fakat Hz. Musa (a.s.) devrinde büyük ehemmiyeti hâiz olan kadın Asiye idi. Bunun için Asiye, Hz. Musa'nın temsilcisi, Meryem anamız da Hz. İsa'nın temsilcisi olarak doğumda hazır bulundular. Doğum esnasında hazır bulunan diğer hanımlar da, diğer nebilerin temsilcileri olarak hazır bulunmuşlardı. Bu, diğer hanımlar hakkında kitaplarımızda pek malumat yoktur.[57]
2. Hz. Muhammed'in Doğumunda Mekke:
A) Mekke'nin Siyasî Yapısı (On Bakanlık Sistemi):[58]
Peygamber efendimizin doğumuna rastlayan yıllarda Mekke'deki hayat ile ilgili daha önce bazı bilgiler vermiştik. Bu dönemde Mekke toplumunda en dikkate değer unsurun on bakanlık şeklinde oluşan toplumsal yapı olduğunu belirtmiştik.
Bu on bakanlık arasında, medenî ve kültürel seviyesi yüksek olmayan yerlerde bulunmayan bazı özellikler görüyoruz.
1- Bu on bakanlık arasında yer alanlardan birisi de "sefir" (münâfir) idi. Mekke devleti, bir diğer kabile ile görüşeceği zaman, bu görüşmeye "sifâre" bakanlığı vazifesini yürüten gider, başkası gitmezdi. Yine bir kabile, kendisiyle iftihar ettiğinde, Mekkeliler bu "münâfiY'i; yani elçiyi gönderir ve bu elçi "hayır, biz sizden daha yüksek seviyeliyiz" vs. gibi müdâfaada bulunurdu. Biz, o zamanki bu vazifenin, bir hariciye bakanlığı olduğunu söyleyebiliriz. İslâmiyetten önce bu vazife, Hz. Ömer (r.a.) de idi.
2- Eşnâk adında diğer bir vazife daha vardı. İki taraf arasında çıkabilecek kırıcı hâdiselerden sonra, taraflardan birinin diğerine tazminat ödemesi gerektiğinde, bu tazminat miktarım, eşnâk bakanı tayin ederdi. Bu vazife, İslâm'dan önce Hz. Ebu Bekir (r.a.)'deydi.
3- Bir diğer vazife de dâru'n-nedve ile ilgiliydi. Mekke devletini ilgilendiren bir umûmî mesele olursa, yaşı kırktan fazla olanlar, aralarında toplanırlar ve müşaverede bulunurlardı. Bu, bir çeşit parlamento idi. Dâru'n-nedve'nin mânası; müşavere evi danışma meclisi demektir.
4- Meşûra" denilen bir diğer vazife daha vardı. Dâru'n-nedve'de birşey kararlaştırılırsa, bu kararı meşûra bakanına gön d eriyorlar di. Bakan bu kararı kabul ederse o karar tatbik ediliyor; kabul etmezse, tatbik edilmiyordu. Bunun mânâsının ne olduğunu kitaplarımız zikretmiyor. Olabilir ki, iki kısım müşavere vardı; birisi yüksek meclis olan senato, diğeri alt meclis olan dâru'n-nedve idi.
5- Daha önce, Kusayy dönemini anlatırken belirttiğimiz gibi, bir de maliye vazifesi, yani vergi toplama ve elde edilen para ve malları, hacılara izzet ve ikramda kullanma bakanlığı mevcuttu. Bu vazifeyi "rifâde" olarak isimlendiriyorlardı. Mânâsı, mâlî yardım demekti.
Bunlar yanında başka vazifeler de vardı:
a- Bu vazifelerden bazısı, dine, ibâdete, yani putlara, Kabe'ye ibadete aitti.
b- Bazısı da askerî hususlara, meselâ "liva" (sancak) vs. gibi meselelere aitti.
Askerî mevzuda piyade askerlerle, atlı (süvari) askerler arasında fark vardı.
İslâm'dan önce piyade askerlerle ilgili vazife
Ebû Süfyan'daydı. Süvari askerlerle ilgili vazife ise, Hâlid b el-Velîd'in elindeydi. Gariptir ki süvari askerlerinin iki komutanı vardı. Bunlardan birisi başkomutandı, diğeri bunun yardımcısı ve müşaviriydi. Başkomutan Hâlid b. el-Velîd, yardımcısıysa, İkrime b. Ebî Cehil idi. Çünkü süvariler savaşta ikiye ayrılıyor, biri bir tarafta, diğeri diğer tarafta çarpışıyor ve iki komutana ihtiyaç duyuluyordu. Eski Atina'da da bir şehir devleti vardı ve süvarilerin iki kumandanı bulunuyordu. Bu komutana onlar "hippark" diyorlardı. "Hip", at; "park" da komutan demektir. Böylece hippark, at komutanı yani süvari komutanı, anlamına gelmektedir. Hip kelimesinin Farsça'da da "at" anlamına geldiğini görüyoruz.[59]
B) Hz. Peygamberdin Ailesinin Mekke Devletindeki Görevi
Bütün bunlardan sonra akla şu soru geliyor. Mekke Devletinde Peygamberimizin ailesinde hangi vazife vardı?
İsmail ve Hâcer'le ilgili bir mucize olarak vücut bulan Zemzem kuyusu, Kabe'nin önündeydi. Kusayy, Huzâ'a kabilesini, bu beldeye; mıntıkaya hâkim olmak için Mekke'den çıkarırken, Huzâalılar, Mekke'den çıkarken, Zemzem kuyusunu (kum vs. ile) doldurdular ve daha sonra insanlar, Zemzem kuyusunun nerede olduğunu bulamadılar. Böylece çok uzun yıllar geçti. Nebimizin dedesi Abdülmuttalib bir gün rüyasında "Zemzem kuyusunu kaz" diyen bir ziyaretçi görür. Önce buna pek ehemmiyet vermez. Fakat ikinci ve üçüncü defalar yine rüyasında Zemzem kuyusunu kazmahsm diye bir ziyaretçi ısrar eder. Üçüncü defada Abdülmuttalib "Nereyi kazayım?" diye sorunca, ziyaretçi kazacağı yeri tarif eder. Uykudan uyandıktan sonra, Kabe'nin önündeki bir yeri kazmağa başlar. Bu kazı esnasında insanlar ne yaptığını sormuşlar. O da Zemzem kuyusunu kazdığını söylemiş, bunun üzerine herkes gülüp onunla eğlenmiş, orada Zemzem'in bulunmadığını söylemişlerdi. Kazmaya devam edince, suyun bulunduğunu gösteren emareler göründü. Bunun üzerine Kureyş kabilesi "Bu kuyu, Mekke Devleti'ne aittir, senin şahsına ait değildir" dediler ve kuyuyu kazmasına engel oldular. Mekkeli-ler aralarında görüştüler ve bir hakemden bu hususta hükmün ne olabileceğini sormayı kararlaştırdılar. Bu kuyu, kuyuyu kazanın mı olmalıdır, yoksa bütün bir şehir halkına mı âit olmalıdır? Bu hususta hakeme müracaat edeceklerdi. Hakem olarak bir zâtın ismi hakkında ittifak edip ona müracaat etmeyi kabul ettiler. Bu zât, uzak bir yerdeydi. Yolda, çölde, içlerinde Abdulmuttalib de bulunduğu bu kafilenin suyu bitti. Çölde su yok, yol uzak, ölüm muhakkaktı. Önce bulundukları yerden ayrılmak istediler; hepsi ölüp kalacağına göre, hepsi kendisi için bir kabir kazdı. İlk ölen diğerleri tarafından gömülecek ve sadece en son ölen kabre gömülemiyecekti. Böylece, hepsinin mezarsız ölmesi yerine, birinin mezarsız kalması daha uygun görülmüştü. Fakat daha sonra Abdülmuttalib "Burada ölümü beklemeyelim, devam edelim, belki yolda su bulabiliriz, bulamazsak yolda ölelim" dedi ve devesine bindi. Deve ayağa kalkınca, devenin yattığı yerde bir su gözü olduğunu gördüler. Böylece bir keramet, bir istidrac olarak Abdulmuttalib'den bu halini görünce yanındakiler "Artık seninle su hususunda ihtilâf etmeyiz, bu çölde sana bu suyu veren Allah, Mekke'de de Zemzem'i vermiştir" dediler ve beraberce Mekke'ye geri döndüler. Böylece Abdulmuttalib, Zemzem'in sahibi oldu. Bu şekilde, Abdulmuttalib, Mekke Devleti'nin bakanları arasına onuncu bakan olarak girdi. Kendisinden önce, dokuz vazife vardı. Abdulmuttalib vefat edince, Zemzem vazifesini oğlu Ebû Tâlib'e vasiyet etti. Oniki çocuğu arasından Ebu Tâlib'i seçmiş ve miras olarak ona Zemzem kuyusunu vermişti. Ebû Tâlib, cömert bir insandı. Daima insanlardan borç alırdı. Hatta ailesi ve misafirler için dahi kâfi gelecek malı ve parası bulunmazdı. Borç aldığı kişiler arasında, kardeşi Abbâs da vardı. Bir defasında Ebu Tâlib, kardeşi Abbâs'dan aldığı borcu bir yıl sonra ödeyeceğini söylemişti. Fakat ödeyemeyince ikinci, daha sonra da üçüncü yıl ödeyeceğini söyledi. Abbâs da, "Eğer bir yıl sonra da borcunu ödemezsen, borcun yerine Zemzem'i senden alırım" dedi. Böylece Zemzem'in mülkiyeti Ab-bâs'a geçti. Abbâs, Peygamberimizin doğumunda O'nun kabilesi Hâşim'den; bu şekilde Mekke'de bakan olarak bulunuyordu ve Benî Hâşim kabilesinin temsilcisiydi.[60]
3. Konu ile İlgili Sorular
1. Soru: Asiye'nin Firavun'a zevcelik yapmadığı, âhirette de Peygamberimizin zevcesi olacağı söyleniyor. Bu hususta ne dersiniz?
Cevap: Kur'ân, Firavun'un zevcesinin müs-lüman olduğunu, Hz. Musa'yı sudan aldığını söyler. Biz, Kur'ân'ın ifadesine inanırız. Kur'ân'a zıt düşen diğer kitapların ifadelerine inanmayız.
2. Soru: Hz. Hatice'nin vefatında, Peygamberimizin, Asiye ile evleneceğini söylediği rivayet ediliyor, ne dersiniz?
Cevap: Hadis kitaplarında böyle bir hadis görmedim. Belki vardır, fakat ben hiç rastlamadım.
3. Soru: Medine'ye bir peygamberin gönderildiği söyleniyor, ismi nedir acaba?
Cevap: Bu Nebînin ismi Semhûdî'nin, Târî-hu'1-Medîne ismindeki eserinde zikredilmektedir.[61]
4. Soru: Peygamberimizin doğumunda annesi Amine'nin bazı harikuladelikler gördüğünü belirtiyorsunuz. Bazı hadis kitaplarında ise Amine'nin müşrik olarak öldüğü kaydediliyor. Acaba bunlar nasıl bağd aş tırıl abilir?
Cevap: Ben "Âmine müslümandı" demedim. Buhârî'nin Sahîh'inde şöyle bir hadis vardır: Peygamberimiz bir gün Ebvâ denilen yere gider. Oradaki bir kabrin yanma gelir ve yanında bulunan sahabe, gözlerinden yaşların aktığını müşahade eder ve sorar. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle der: "Bu, annemin kabridir. Allah'tan, annemin kabrini ziyaret etmek için izin istedim, buna izin verdi. Sonra annem için istiğfarda bulunayım diye izin istedim, fakat Allah buna izin vermedi.[62]
Bu hadisten, meselemiz hakkında hüküm çıkarabiliriz. Kıyamet gününde Allah Âmine'yi affedip bağışlayabilir. Fakat Allah, Peygamberimizin, annesi için af ve gufran taleb etmesine izin vermemiştir. Bildiğimiz budur.
5. Soru: Asiye'nin, nehirden Hz. Musa'yı alıp bilâhare, süt annesi olarak, kendi annesine emzirmesi için verdiğinden Firavun'un haberi var mıydı?
Cevap: Bu hususta açık bir bilgi olmamakla beraber, mutlaka haberi vardı. Zira saraya her giren çıkan şeyden kralın gizli adamları vasıtasıyla mutlaka haberi olur. Hatta Asiye, Firavun'a hiçbir şey söylemese bile bunu Firavun, gizli adamları vasıtasıyla yine bilirdi.
6. Soru: Nehirden Hz. Musa'nın sandıktan alındığını, Firavun bildiği, o sene de bütün yeni doğan erkek çocukları öldürttüğü halde, acaba neden dolayı Firavun bu bebeğin yaşamasına müsâade etti?
Cevap: Kraliçenin isteği (forsu) sebebiyle, Kur'ân'daki: "Bunun üzerine Firavun'un adamları onu yitik olarak aldı(lar). Çünkü o, akıbet kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı[63] âyetinde kanaatimce Firavun'un hâdiseleri bildiğine dair işaret vardır.
Sonra diğer bir âyette de, Musa'nın (a.s.) Mısır'da bir adamı öldürüp Medyen denilen yere gidip bilâhare Mısır'a döndüğünde Firavun'un kendisine: "Biz seni terbiye edip büyütmüştük" dediği kaydedilir. Buradan da, Firavun'un Musa'dan daha bebekliğinden itibaren haberinin olduğunu anlıyoruz.
7. Soru: Kur'ân'da Hz. Şît'in (a.s.) peygamberliğine dâir bir kayıt var mıdır?
Cevap: Kur'ân'da bir zikir yoktur. Hadis kitaplarında zikredilmektedir. Bir hadiste, Hz. Adem'e on sahife, Hz. Şît'e şu kadar, diğerlerine bu kadar vs. gibi ifadeler vardır.
8. Soru: Hz. Peygamberin doğumu esnasında meydana gelen bazı harikulade olaylarla ilgili hususları, bazı tarihçiler, zayıftır diye kitaplarına almıyorlar. Bu hususta siz ne dersiniz?
Cevap: Zayıf diye iddiada bulunana, dâvasını isbat etmek düşer: İsbat yükü davacınındır. Ben bunları muteber sîret kitaplarında gördüm; el-Mevâhibu'1-Ledûnniyye gibi... Tekrar edeyim; bu hâdiseler birer remz; semboldür; başka bir âlemle ilgilidir. Meleğin gelmesi, göklere gidilmesi vs. gibi olaylar semboldür. Bunların nasıl olduğunu, mâhiyetlerini, dünyadaki ölçülerimizle bilemiyoruz. Bunların hepsi, Allah'ın Peygamber'i-ne ikramda bulunduğuna delâlet ediyor. Meselâ, Asiye ve Meryem'in Ölmüş olduklarını biliyoruz. Öyleyse nasıl gelmişlerdi? Bu ve bunlara benzer hususlar, bizim için birer remzî ve sembolik olaydır. Eğer bunları sembolik kabul etmezsek, diğer bazı mucizelere muhtaç oluruz; meselâ, Allah'ın Ölüleri diriltmesi vs. gibi.
9. Soru: Çölde, Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı dünyaya getirdikten sonra, bir meleğin "seninle konuşurlarsa, sen, 'ben bugün oruçluyum' dersin" dediğini söylediniz. O zaman oruçlular konuşmazlar mıydı?
Cevap: Evet konuşmazlardı. Hatta bugün Hindistan'daki Brahmanlar da böyledir. Gandi, oruç tutar ve konuşmazdı. Fakat Gandi buna bir çare bulmuştu. Kendisine siyasî bir soru sorulduğunda, soruya sözle değil, yazıyla karşılık veriyordu.[64]
Beşinci Bölüm
Hz. Muhammed'in Doğumu Sırasında Mekke'nin Dinî Durumu Ve Peygamberlik
1. Mekke'nin ve Hz. Muhammed'in Peygamberlikten Önceki Dinî Hayatı
Peygamberimiz (a.s.) doğduğunda Mekke'de bir çeşit devlet vardı. Fakat bu devletin bir başkanı yoktu; hükümet bir topluluğun elindeydi.
İnsanlar dinî yönden putperest idiler. İçlerinde hırıstiyanlar da vardı. İçlerinden en az birinin hiçbir dininin olmadığı; yani mülhid olduğu söylenir.
Bu insanlar, putperestliklerine rağmen bir ilâha inanıyorlardı. Putlar, Allah huzurunda bize şefaat edecekler diyorlardı.
Hz. Peygamberimiz (a.s.) bu putperest aileler arasında dünyaya geldi. Peygamberimizin, kırk yaşında Rasûl olarak gönderilene kadar dinî hayatının tafsilâtı hakkında pek birşey bilmiyoruz. Hayatının diğer yönleriyle ilgili olarak malumatımız varsa da, dinî hayatı hakkında fazla şey bilinmiyor. Tarihçiler, onun putlara hiçbir zaman tapmadığını, putlara ibadette bulunmadığını teyit ediyorlar. Böyle olması mümkündür. Çünkü, kendilerine "hanîf' denilen bir topluluk da putlara tapmamaktaydı. Mekke'de putlara ibadet etmenin, insana lâyık olmadığına inanan insanlar vardı. Diğer bir söyleyişle, şehirde, insanların fikrî seviyesi çok gelişmişti ve bundan dolayı da putlara ibadet etmeye vs. (gibi asılsız şeylere) inanmak istemiyorlardı.[65] Peygamberimizin ibadetle ilgili hareketlerinin nasıl olduğunu; duada mı bulunuyordu, Kabe'nin önünde mi dua ederdi, yoksa başka şeyler mi yapardı, bilemiyoruz.
Şu kadar var ki, Buhârî'de Peygamberimizin peygamber olmadan Önce, aşure gününde yani Muharrem ayının onuncu günü oruç tuttuğu kaydolunur; Bunun sebebini bilemiyoruz. Zira aşure orucu Yahudilere aittir ve Mısır'dan kurtuluşlarıyla ilgili yaptıkları bir ibadettir.
Hicretten sonra Rasûlullah, Medine'ye gelince, Yahudilere neden aşure günü oruç tuttuklarını sordu. Yahudiler, "Firavun'un elinden kurtuluşumuzu kutlamak için bu orucu tutuyoruz" dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz "öyleyse bu orucu tutmakta biz sizden daha fazla hak sahibiyiz" diyerek, mü'minlerden, aşure günü oruç tutmalarım istedi. Peygamberimiz (a.s.) bu sözüyle sanki, "Bu orucu tutan Musa'dır. Madem ki Musa kardeşim bu orucu tutmuştur, benim de bu orucu tutmam gerekir" demek istemektedir.
Fakat hicretten önce Mekke'de Peygamberimiz niçin aşure günü oruç tutmuştu? Bu bilinmiyor. Buharı sadece, "Mekkeliler aşure günü oruç tutuyor, Peygamberimiz de onlar gibi oruç tutuyordu" demekte, fazla bir bilgi vermemektedir. Ayrıca Mekkeliler niçin bu günde oruç tutuyorlardı. Bunu da bilmiyoruz. Zira Mekkeliler Yahudi değillerdi.
İbn Kesir'in Tefsirinde, aşure gününün, Hz. Nuh'un tufandan kurtuluş tarihi olduğu ve Allah'a şükür olarak bu günde oruç söylenir.
Peygamber olmadan Önce Rasûlullah'm yaptığı ibadetlerden biri de hacdır. Mekkeliler, Kabe'ye haccediyorlardı. O da onlar gibi hacc ibadetinde bulunuyordu. Mekkelilerin hacc esnasında Minâ, Arafat ve Müzdelife'ye gidip yerine getirdikleri hacc menâsikini o da yapıyordu.
Nübüvvetten beş sene önce, Kabe'yle ilgili bir hâdise cereyan etti. Bu, Kabe'nin inşâsı işiydi. Kabe'nin yıkılan duvarlarını inşâ ettiler ve inşâ işine Peygamberimiz de iştirak etti.
Binayı; Allah'ın evinin yapımını tamamladıklarında, Peygamberimiz, bu yerin tek ilâha mabet değil de, 360 puta mekân olduğunu gördü.
Mümkündür ki o, bu durumdan müteessir olmuş ve şöyle düşünmeye başlamıştır: Bu putlar, zarar verirler mi? Fayda temin ederler mi? Buna cevap bulamayınca, bu düşüncesi her geçen gün biraz daha derinleşmiştir.
İbn Hişâm'm kaydettiğine göre, Peygamberimiz, Mekke'deki bir tacirin dükkânına çok gider, onunla fazla konuşurdu. Bu Hıristiyanla hangi mevzu hakkında, neler konuştuğunu zik-retmemekle beraber, zihnini meşgul eden yukarıdaki mevzu hakkında konuşması mümkündür.
Halk putperestti. Bir ilâh için Kabe'yi (yeniden) inşâ ettiler, fakat burasını putların mekanı haline getirdiler. Bunun gibi mevzularda fikir teatisinde bulunmuş olabilirler.
Nübüvvetten önce Rasûlullah'ın hunefâ, (yani hanîfler) arasında dostları vardı.
Kabe'nin yapımıyla ilgili olarak şunu da zikretmek isterim: Buhârî, Sahih'inde şöyle diyor: "Mekkeliler Kabe'nin binasını yapınca, etrafına 360 putu yerleştirerek Kabe'nin tezyîniyle yetinmeyip, Kabe'nin iç duvarları üzerine de resimler çizdiler." Bu resimler arasında Hz. İbrahim, Hz. ismail, Hz. İsa vs. gibi bazı peygamberlerin ve Hz. İsa'nın annesi Hz. Meryem'in resimleri de vardı.
Tarihî bakımdan Hz. İsmail'in resminin bulunuşu, cidden mühimdir. Çünkü Batılı müsteşriklere göre, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in Tevrat'taki hikâyeleri doğru, fakat Hz. İbrahim'in Mekke'ye gidişi, Hz. İsmail'in ve ailesinin Mekke'de ikâmet edişlerinin gerçekle ilgisi yoktur; bu Müslümanların uydurmasıdır.
İslâm'dan Önce Mekkeliler Hz. İsmail'in resmini yaptıklarına göre, onun cedlerinden biri olduğunu biliyorlardı. Bu İslâm'dan önceydi. Böyle düşünmelerini gerektiren İslâmî hiçbir bilgileri yoktu.
Peygamberimiz risalet görevini henüz almamışken Kabe'nin bir putlar mabedi olduğunu görmüş ve insanlarla görüşüp, dedesi Abdulmutta-lib'in yaptığını yapmayı düşünmüştü. Bu nedenle Hirâ mağarasına çekilip Ramazan ayı boyunca orada i'tikâfta bulundu.
Tarihçi Belâzurî, Abdulmuttalib'in de Ramazan boyunca Hirâ mağarasında i'tikâfta bulunduğunu zikreder. Ayrıca, hanîflerden Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'in de İslâm'dan önce Hirâ mağarasında i'tikâfta bulunduğunu kaydeder. Bu tarihî kayda göre, Peygamberimiz azığını alarak önce kendisi mağaraya gider, zaman zaman da ailesi; Hatîce anamız ona azık götürürdü: Bu belki haftada bir, belki ayda iki defa, vs. olabilir. Tarihî kayıtlara göre Peygamberimiz bu azıklarını tek başına yemezdi. O civardan geçen yolcular vs. olursa onları da davet eder, beraber yerlerdi. Peygamberimizin bu mağaradaki i'tikâfında ne yaptığını bilemiyoruz. Acaba, düşünüyor mu, yoksa ibadet mi ediyordu? Bu hususta kaynaklarda açıklık bulamıyoruz. Sonra Kabe'ye geliyor, içine giriyor ve âdeten hep yaptığı gibi yapıyordu. Kabe'yle ilgili bu davranışlar, Mekkelilerin âdetleriydi. Peygamberimiz de onların yaptığı gibi yapıyordu. Bir yıl boyunca neler yapılıyordu bilmiyoruz. Fakat, bir sonraki Ramazanda yine Peygamberimiz mağaraya gidiyor, i'tikâfta bulunuyor, bu hal böylece devam ediyordu. Anlaşıldığına göre bu inzivadan manevî bir haz duyuyor ve bu sebepten aynı şeyi tekrarlıyordu. Bunu beş sene tekrarladı.[66]
2. İlk Vahiy ve İlk Âyetler
Beşinci sene sonunda Cibril gelerek; "Allah seni Peygamber kıldı" dedi ve ilk vahiy böylece gelmiş oldu. Bu hâdisenin nasıl olduğu çok bilinen gerçeklerden biridir. Fakat ben iki hususu özellikle vurgulamak istiyorum:
1) Vahiy, Peygamber aleyhisselâma hemen gelmedi. Fakat Peygamber aleyhisselâm (Hirâ mağarasında) bilemediğimiz şekillerde i'tikâf esnasında, yavaş yavaş vahye hazırlandı ve böylece vahye tahammül kudreti kazanmış oldu. Bu inzivaların sonlarına doğru, hangi senelerde olduğu gerçi kaydedilmemekle beraber, Peygamberimiz, tuhaf bir olayla karşılaştığını söyleyerek şöyle diyor: "Karşılaştığım her taş, her ağaç bana selâm veriyordu. Bana sesleniyor, sesin geldiği tarafa bakıyordum, fakat kimseyi göremiyordum."
2) İlk vahiy uyanıkken değil, fakat uykudayken geldi. İbn Hişâm'ın belirttiğine göre, ilk vahyi Cibril (a.s.), Hz. Peygamber'e getirdiğinde kendisi uyuyordu. Bu da yine aynı hususa, yani ahştırılmağa; insanın ilâhî vahye tahammül edebilmeğe hazırlamşıyla ilgilidir. Ayrıca bu hususun vahy'in özelliğiyle de ilgisi olmalıdır. Vahy'in yapısını bilmediğimiz için bu konuda daha fazla malumat veremiyoruz. Ancak hadis kitapları sahabeden vahyin geliş anıyla ilgili bazı enteresan hususları naklederler.
Vahiy gelirken Peygamberimiz bir ağırlık hissediyordu. Meselâ, devesinin üzerindeyse, deve kendisini çekmeye tahammül edemiyor ve çö-küyordu. Bu arada vahiy esnasında devesinin ayaklarının gerildiği, ayaklarının kırılmasından sahabenin korktuğu kaydedilmektedir. Buharı, vahiy kâtibi Zeyd b Sâbit'ten şunu nakleder: "Bir gün Peygamberimizin yayındaydım. Kalabalıktan Peygamberin uyluğu uyluğumun üzerindeydi. Vahiy inmeğe başladı. Uyluğumun üzerinde büyük bir ağırlık hissettim ve buna son derece güçlükle tahammül edebildim." Yine Buhârî'nin bir başka
rivayetinde, Zeyd b. Sâbit'ten bu hususta, "Eğer bu uyluk, Peygamberin olmasaydı, ayağımı ayağının altından çekip alırdım" dediği kaydedilir. Vahiy son derece soğuk bir günde bile inse, Peygamberin alnından sanki çok sıcak bir günmüş gibi ter boşanırdı.
Vahyin gelişinde Peygamberi görenlerden pek fazla rivayetler varsa da, hepsini değil fakat bazısını, özellikle vurgulamak istiyorum. Bu konudaki rivayetlerden birine göre Peygamberimiz aleyhisselâm bir gün yemekte bulunuyordu ve elinde de bir kemik vardı. Vahiy gelince hareketsiz kaskatı kesildi, kemik de öylece elindeydi. Vahiy sona erdikten sonra, halen kemik elindeydi. Kemik elinden düşmemişti. Sahabeden biri de şunu naklediyor: "Bir gün Peygamberimiz minberde hutbe okuyordu. Vahiy inmeğe başladı. Ayakta hareketsiz kaldı. Az sonra bu hal gitti." Bir nakle göre vahiy esnasında mübarek yüzü kızarır, bir diğer rivayete göre esmerleşirdi. Bu durumlar neyin işaretidir ve nasıl değerlendirilmelidir?
Vahye ve peygamberliğe inanmayan müsteşrikler, bu konuyla ilgili malum birtakım Ölçülerle düşünüyorlar. Meselâ, işi tıp açısından ele alıyorlar. Bunlardan biri, Alman tabip Shiprin-gir'dir. Der ki: Kızarmak, terlemek vs. gibi bu alâmetler, sar'a hastalığının belirtileridir. Ancak şurasını kaydetmek zarureti vardır: Sar'a hastaları, hastalık tuttuğunda hareket ederler, anlaşılmayan şeyler konuşurlar. Tıp tarihi, sar'alıların, sar'a nöbetinde, anlaşılır, fayda temin edilir cinsten meselâ, din tebliği vs. gibi şeyler yaptıklarını kaydetmemiştir. Bu günkü tıp da aynı şeyi söyler.
Fark gayet açıktır. Sar alı hareket ettiği halde, Peygamber aleyhisselâm, ayakta yahut otururken hareketsiz kalmaktaydı. Vahiy ve Nebîlikle hiç ilgisi olmayan bu kabil yorumlarla meşgul olma ihtiyacını hissetmiyoruz.
İlk vahiyden sonra üç sene devamlı olarak vahiy kesildi. Tarihçi Belâzurî, ikinci vahiyde Du-hâ sûresinin indiğini, ilk vahiyde ise Kalem sûresinin ilk beş âyetinin geldiğini kaydeder. İlk vahiy insanlık tarihi yönünden enterasandır. Anadan doğma tahsil görmemiş; ümmî bir insana vahiy geliyor ve okumasını emrediyor: "İkra' bismi rabbik" (Rabbinin adıyla oku) diyor. Sonraki âyetlerde kalemi öven bir ifade var: "Aileme bi'lkalem, alleme'l-insâne mâ lem ya'lem" (Kalemle Öğretti, insana bilmediği şeyi Öğretti) yani insanın bütün malumatı kalem vasıtasıyladır. Bu günkü malumatımız (kültürümüz), atalarımızdan bize gelen ve bizim bunlara ilâve ettiklerimizdir. Bunlar bize sadece yazı vasıtasıyla, intikal etti.
Peygamber aleyhisselâm, ilk vahiyden sonra şaşırmıştı: Bu vahiy miydi? Allah'tan mıydı, şeytandan mıydı? Zira ilk defa kendisine vahiy geliyordu. Bu yüzden, vaziyete alışabilmesi için uzun bir müddete ihtiyacı vardı. Bu ilk vahiyden sonra vahyin gelmesini çok arzuladığı halde vahiy gelmedi. Gelmeyince üzüldü. Buhârî bir rivayetinde, Peygamberimizin ümitsizlik halinde bir gün dağın tepesine çıkıp, kendini aşağı atmayı düşündüğünü nakleder.
İşte bu esnada Cibril gelir ve Duhâ sûresi iner. Böylece "Rabbin seni terketmedi, Rabbin senin düşmanın değil, sen gerçekten peygambersin" mealindeki âyetlerle karşılaşır ve peygamberliğinin müjdesine ulaşır. Bu sûredeki "ve emmâ bini'meti rabbike fehaddis" (Rabbinin nimetini an.) âyeti mühimdir. Bunda, nebîlikten daha büyük bir nimeti ve hidâyeti Allah'ın insana ihsan etmediği anlatılmak istenir. Aynı zamanda bu âyet, Peygamberimizin dini tebliğ etmesini emreder. Zira, bu âyet hem Peygamberimize, hem de Kur'ân'ı her okuyana emir mahiyetindedir. Daha sonra "ve enzir 'aşîrateke'l-akrabîn" (Yakın akrabalarını sakındır) diye bir âyet indi. Tebliğ hususunda insan önce evinde bulunanlardan, sonra en yakın akrabasından başlamalıdır. Daha sonra haber yayıldı ve umûmî bir âyet indi: "Ey Muhammedi Artık sana buyurulanı açıkça ortaya koy, puta tapanlara aldırış etme.[67] Bu husustaki tafsilatı hepiniz biliyorsunuz: Peygamberimiz dini tebliğ ediyor. İnsanların azı kendisine inanıyor. Çoğunlukta olan inanmayanlar, kendisine eziyet veriyordu vs.
Müsteşrikler, "İslâm peygamberi Mekke'deyken peygambere benziyordu. Fakat Medine'ye hicret edince sultan oldu" diyorlar. Peygamberimizin hayatını mütalaa ederek, onun ilk günden itibaren, "Bana inanın, Rum memleketlerine, Kisra'nın memleketine vs.ye sahip olacaksınız" dediğini göreceğiz. Bunun mânâsının, ilk günden itibaren zihinde İslâm peygamberliğinin mevcudiyeti; sadece manevî meseleler değil, fakat aynı zamanda hem din, hem dünya işlerini bir arada gören bir zihniyetin sahibi olduğunu görürüz. Anlaşıldığına göre, insan tabiatı ve yaratılışına; fıtratına uyan bir din, her şeyi ile mucizelere dayanmaz. Yani Yüce Allah "ol" diye emreder ve bütün âlem müslüman olur. Böyle şey olmaz. Bunun tersine, bir tedrîc, sebep ve netice kanunu hâkimdir. Bunun için, Peygamberimizin dünyada hâkim olan bu beşeri duruma göre hareketi gerekliydi. O zaman, bazı şeyler kendisinin imkânında olduğu halde, bazı şeyler imkânı dahilinde değildi. Bu cümleden olarak, Mekke'de dinin tebliği mümkündü. Fakat sebepleri ve elemanları olacak müs-lümanlar (yeterli sayıda) yoksa, devlet kurması ilk zamanlarda mümkün değildi. Bu nedenle Medine'de gördüğümüz, devlet kurmak, elçiler göndermek, savaşmak gibi bazı gelişmeleri, Mekke devrinde görmüyoruz. Çünkü Mekke döneminin şartları ve imkanları farklıydı.[68]
4. Konu ile İlgili Sorular:
1. Soru: Kabe içindeki putların sayısının 360 oluşunun sebebini neye bağlıyordu Arap müşrikleri?
Cevap: Bu sayıyı nakleden kaynaklar, bunun sebebini kaydetmiyor. Düşünülürse, ayrı ayrı sebepler bulunabilir.
Bazılarına göre doğru da olabilir ayın 30 günü vardır. Senenin ise 12 ayı vardır. 30'la 12'nin çarpımıyla bulunacak olan 360 sayısı, senenin günlerinin sayısıdır. Yani bu putların her biri, senenin bir muayyen gününe aittir. Her gün ayrı bir puta ibadet ediliyor, ayrı bir putla muhatap olunuyordu.
Yine bu cümleden olarak Mekke'nin dışında Mina'da 7 put vardır. Belki bu putlar da haftanın günleriyle alâkalıydı.
2. Soru: Hz. İbrahim (a.s.) zamanındaki hacc ile bizim haccınnz arasında fark var mı?
Cevap: Gerçekten büyük farklar yoktur. Çünkü Mekkeliler Hz. ibrahim'in emirlerine göre Kabe'ye ibadet ediyor, onun etrafında dönüyorlardı. Bu bakımdan ihtilâfların olmaması gerekir. Ancak, Hz. İbrahim'in vefatından sonra İslâm devrine kadar geçen zaman içinde, aslında mevcut olmayan bazı tasarruflar ilâve edilmiştir. Bu hususla ilgili olarak bazı bildiğimiz taraflar var. Meselâ, Peygamberimiz (a,s.) putların önünde secde etmemiştir. Mekkeli olmayan bazı yabancıların hacc için Mekke'ye geldiklerinde bir zikir (ve ibadet) kabilinden Kabe'nin etrafında döndükleri nakledilir. Mekkeliler Arafat'a gitmiyorlardı. Fakat Peygamberimiz Muhammed gidiyordu. Çünkü Hz. İbrahim, Arafat'a gidilmesini emretmişti. Fakat bu mevzuda geniş bilgiye sahip değiliz.
3. Soru: Peygamberimiz Muhammed ictihad yapmış mıdır? Yapmışsa, bunları nasıl değerlendirmeliyiz?
Cevap: Kur'ân'ın "O kendiliğinden konuşmamaktadır[69] âyeti dînî meselelerle, dini tebliğle ilgilidir. Biz gayet kesin olarak biliyoruz ki Peygamberimiz bazan vahyi beklerdi. Bu bekleme esnasında bazen de kendisi ictihadda bulunurdu. Bu ictihfad beşerî; insanî idi. Bazan Yüce Allah, bu içtihadı kabul etmeyip kendisine itâbda bulunurdu. Meselâ, bir gün Peygamberimiz, müşriklerin ileri gelenlerinden biriyle konuşurken, âmâ bir müslüman geldi ve kendisiyle konuşmak istediyse de Peygamberimiz o müslümana, "sen biraz bekle" diyerek müşrikle konuşmasına devam etti. Bunun üzerine "Yanına kör bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi[70] diye başlayan âyetler indi.
Yine bu cümleden olarak: Bedir Savaşı'ndan sonra müslünıanlann elinde esirlerle, ganimet malları vardı. Vahiy gelmedi ve Peygamberimiz ictihadda bulundu: Ebu Bekir'in (r.a.) görüşünü kabul edip, her esiri bir miktar mal mukabilinde serbest bıraktı. Bu da beşerî bir durumdu. Fakat Allah bunun üzerine vahiy gönderdi ve "Daha önceden Allah'tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azap erişirdi[71] âyeti indi.
Bu misâllerden de anlaşıldığı üzere, Peygamberimiz Muhammed'in (a.s.) şahsiyeti iki taraflıdır: Nebî oluşu itibariyle hata yapmaz, fakat bir de beşerî; insanî şahsiyeti mevcuttur. Bu ikinci beşerî yönü itibariyle Peygamberimiz ashabına bazı konularda "siz dünyevî işlerinizi daha iyi bilirsiniz" demektedir. Bu iki hususu birbirine karıştırmamak gerekir.[72]
Altıncı Bölüm
Hz. Muhammed'in Hayatının Siyasî Yö Nü Ve Mekke Devri
1. Peygamber-Sultanlar (Davud, Süleyman ve İsmail)
Bu dersimizde Peygamberimizin İslâm Dev-leti'nin kuruluşunda neler yaptığını göreceğiz. Peygamberimiz Muhammed'in hayatı çeşitli yönleriyle ele alındığında gayet geniştir. Fakat ben, burada sadece siyasî yönünü ele almak istiyorum.. İnsan tabiatı tecrübeden sonra bazı şeyleri kabule yatkındır. İnsan, varlığının ruh ve cesetten ibaret olduğunu öğrenmiştir. Her birinin hususî ihtiyaçları vardır. Eski zamanlarda insan cemiyetlerinde manevî mevzularda bazı şahısların, bedenle alâkalı maddî mevzularda da diğer bazı şahısların bahis mevzuu edildiğini görüyoruz. Yani biri manevî, diğeri maddîdir. Tarihte peygamber ve sultanlar vardır. Bu iki vazifenin aynı şahısta toplandığını gayet az görüyoruz. Kur'ân-ı Ke-rim'in ifadesinde bunu hususen Davud ve Süleyman peygamberlerde görüyoruz. İkisi de hem nebî, hem de sultandılar. Fakat bu iki Nebî, rasûl değildi. Yani dini öğretmek için hususî bir kitapları yoktu. Şüphesiz Hz. Davud'un (a.s.) Zebur adanda bir kitabı vardı. Fakat bugün elimizdeki Zebur, sadece Allah'a hamd ve sena ile dolu bir şiir kitabıdır, din öğreten bir kitap değildir.
Yahudilere göre dinin öğretildiği kitap Hz. Musa'nın kitabıdır. Hz. Musa (a.s.) da sultan olmak istedi, fakat hayatında bunu başaramadı. Bilâhare kendisinin yerine geçenler, savaşarak Filistin'i ele geçirdiler ve devlet böylece Yahudilerin eline geçti. Fakat bu devlet nebilerin elinde değildi. Onların nebî olmayan sultanları vardı. Kur'ân'm söylediğine göre, bir defasında Yahudiler, Nebilerinden bir sultan talep ederler. Nebî, Allah'a dua eder ve Allah da Tâlût'u sultan olarak bildirir. Kendilerinin bir nebîsi vardır. Fakat bununla beraber bir de sultan (melik) istiyorlardı. Nebî'nin aynı zamanda melik olmasını istemiyorlardı. Bu nebînin adı İslâm kaynaklarına göre İsmail'dir. Yahudilerse Samuel diyorlar. İsmi Kur'ân'da zikredilen sultan Tâlût'un, kelime mânâsı yine sultan (melik) demektir. Bu sultanın asıl kendi ismi, başka bir şey olmalıdır. Tevrat'ta bunun ismi Saul olarak zikredilir.
Kur'ân'da ve Tevrat'ta geçen bu kıssadan da anlaşıldığı gibi, nebîlikle melikliğin aynı kişide toplandığı nâdirdir. Bunun sadece Hz. Davud ve Hz. Süleyman'da vuku bulduğunu, Hz. Musa ve Hz. İsmail'de ise bu iki vasfın birleştiğini görüyoruz.
İnsan cemiyetleri, dünya işleri için bir melik (sultan) ve manevî işler için de bir ruhanî reis meselâ papaz gibi tayin etmenin; din ve dünya işlerini birbirinden ayırmanın zararlı olduğunu görmüştür. Meselâ, Rusya, manevî mevzularla hiç ilgisi olmayan bir devlettir. Bütün ihtimamı, maddî hususlaradır. Rusya, maddî mevzularda gelişmiştir; bunda şüphe yok. Ancak insanın ruhî ihtiyaçları Rusya'da giderilememektedir. Müslüman olsun veya olmasın Rusya'daki insanların manevî ihtiyaçları hiç ama hiç umursanmamak-tadır. Bunun tamamen tersini Tibet'te görüyoruz. Tibet, Çin'in istilâsından önce müstakil bir devletti. Devlet başkanı aynı zamanda bir din adamı: Lama idi. Lama, sadece dinî mevzularla ilgilenen; râhib demektir. Lâma'nın para kazanmaması lâzımdı. İaşesini ondan bundan aldığı şeylerle bir fakir gibi temin ediyordu. Çin'in Tibet'i istilâsından beş-altı sene önce Tibet halkının yüzde altmışı Lama, yani râhib olmuştu. Yüzde kırkı, ekip biçiyor, ticaret yapıyor ve yüzde altmışlık yekûn olan râhibler sınıfının yiyeceğini temin edip onlara takdim ediyordu. Farzedelim ki, Çin Tibet'i istilâ etmedi ve Tibet'in tamamı râhiblerden olmuştu. Netice nereye varır? Kim ekip biçecekti? Kim para ve gelir temin edecekti? Zira bu insanların tamamına o zaman, çalışıp para kazanmak (dinlerine göre) yasak olacaktı.[73]
2. Hz. Peygamberdin Mekke'deki Siyasî Tavrı (Mekke İslâm Devleti)
İşte bunun için İslâm Peygamberi Muham-med (a.s.), din ve dünyayı bir araya getirip toplamayı kararlaştırdı. Bundan dolayı bize "Rabbena âtinâ fi'd-dûnyâ haseneten ve fil âhirati haseneh" (Rabbimiz! Bize dünyada da, âhirette de iyilik ver) diye güzel bir dua öğretti. Bundan dolayı, sanki tebliğinden itibaren, bu din ve dünyanın birbirinden ayrılamayacağı, bunların her ikisinin de bir insanda toplanması gerektiğini belirtmiştir. Kendisi hem dini tebliğ etmişti hem de bir devlet kurmağa çalışmıştı.
Devlet tesisi iki çeşit olarak tezahür edebilir:
1) Devleti olmayan bir cemiyet vardır. Bu cemiyette kurulacak devlet için özel bir metod uygulanabilir.
2) Devlet bulunan bir cemiyet vardır. Bu devleti ele geçirmek için ayrı bir metod uygulanabilir.
Daha önce belirttiğimiz gibi, Mekke'de bir site (şehir) devleti mevcuttu. Peygamberimiz Mu-hammed, İslâm Devletinin Mekke'de olması için gayret sarfetti. Medine'de ise hiçbir devlet yoktu ve Medine'ye hicretten sonra Mekke Devleti ile ilgili metottan tamamen ayrı bir usûl takip etti.
Eğer bir devletin başında bulunan kişi nebî, yani ıslâh edici değilse, nebinin, devletin başı olmasını bu devlet başkanının kabul etmesi gerekir. Aksi halde çatışma çıkar ve savaş olur. Bildiğiniz gibi, Hz. Peygamber (a.s.) dini tebliğ etmiş ve Mekkelilerden bu dini kabul etmesini talep etmişti. Eğer Mekkelilerin tamamı, husûsen idarî vazifelileri, İslâm'ı kabul etseydiler, kendilerini belki de bu görevlerde bırakacaktı. Zira Peygamberimizin hayatında benzeri uygulamaların yapılmış olduğunu görüyoruz. Meselâ, Umân'da bir devlet vardı ve kardeş olan iki kişi de bu devletin sultanıydılar. Peygamberimiz kendilerine "Müslüman olun, emniyette olursunuz; şimdiki konumunuzu korumaya da devam edersiniz." mânâsında bir mektup yazıp gönderdi. Bu iki kardeşten biri Ceyfer, diğeri Esleme adını taşıyordu. Gerçekten de Hz. Peygamber (a.s.), bilâhare bunlar İslâm'ı kabul edince, yine kendilerini sultan olarak bıraktı. Fakat Mekke Site Devleti'ndeki vezirler (bakanlar) müslüman olmadılar, inanmamakta ısrar edip müslümanlara eziyet ettiler. Onun için maksada en uygun yegâne usul "devlet içinde devlet" teşekkül ettirmekti. Yani yavaş yavaş müslümanlığı kabul edenlerden meydana gelen ve sayıları pek fazla olmayan Mekkeliler, dinî, hukukî, iktisadî, her türlü dünyevî ihtiyaçlarında Peygamberimize müracaat edeceklerdi. Mekke Devleti'ne itaatkâr olmayacaklardı; Hz. Peygamber de bu ufak topluluğun başkanı olacaktı.
Devlet ve unsurları nedir"?
Devlet, muayyen bir yere yerleşmiş, birtakım insanlardan teşekkül eden bir topluluktur. Bu topluluğu meydana getiren insanlar arasındaki münasebetleri düzenleyen bir nizam vardır. Bu cemiyetteki düzen, muayyen birtakım kanunlarla olur. Hicretten önce Mekke'deki müslümanlar arasındaki ilişkilerde toprak hariç bir devletin bütün unsurlarını, görüyoruz. Bu nedenle Mekke döneminde müslümanların devlet içinde devlet oluşturduklarını söyleyebiliriz. Hicret'ten önce müslümanlar, Mekke devleti içinde devlet teşkil etmişlerdir. Hicret'ten sonra rnüslümanlar Medine'ye yerleşince Peygamberimiz Medine'de bir devlet tesis etti ve toprak sahibi de oldular. İlk müslümanlann Medine'de yeni bir İslâm Devleti, Mekke'deyse devlet içinde devlet oluşturduklarını görüyoruz. Medine'ye geçmeden Önce, Mekke'de bu oluşumun nasıl meydana geldiğini görelim.
Daha önce de kaydettiğimiz gibi, Mekkeli-ler, yavaş yavaş İslâm'ı kabul ediyorlardı. Burada enteresan olan bir husus, bu müslümanlann çoğunluğunun genç yaştaki insanlardan oluşmasıdır. Bunların içinde yaşlı olan Hz. Ebu Bekir'dir. 38 yaşındaydı. Diğer sahabeler arasında yer alan; Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve diğerleri gençti. Enteresan olan ikinci husus, müslümanlara eziyet çektiren Mekkeliler'in ise, bu gençlerin babaları, dedeleri ve akrabalarının olmasıdır. Bu yaşlı insanların, önce kendi çocukları ve torunlarını, Hz. Muhammed'e (a.s.) uymaktan men etmeye çalışmaları kuvvetli bir ihtimâldir. Her asır ve her zamanda olduğu gibi, gençler babalarını ve dedelerini dinlemeyince, Hz. Muhammed'e ve müslümanlara eziyet etmeye başladılar.
Fakat Peygamberimiz onlarla savaşmak istemedi. Bunun için çeşitli metodlarla, dini tebliğ için bir hürriyet ortamı elde etmeğe çalıştı. İbadet için hür bir ortam olmasını istedi. Bunu elde edemeyince ashabına, Habeşistan'a gitmelerini söyledi. İbn Hişâm'ın naklettiğine göre, bu arada hicret edeceklere "Habeşistan'daki sultanın memleketinde kimseye zulmedilmez" demiştir. Bir kısım Mekkeliler Habeşistana gitmek için yola çıktılar, fakat hepsi gitmedi.
Müslümanlar Habeşistan'a gittikten sonra da, Mekke'de her geçen gün müslümanların sayısı çoğaldı. Bu arada şirk koşanlardan müslümanlara yapılan eziyet de fazlalaştı. Bilindiği gibi, müslümanlarla her türlü alâkayı kesmeğe; alışveriş yapmamağa, kız alıp vermemeye vs.ye karar verdiler ve bunu bir kâğıda yazıp Kabe'ye astılar. Üç yıl boyunca müslümanlann hayatlarını nasıl çok güç şartlar altında devam ettirebildiklerini tarih kitapları yazmaktadır. Yiyecek şey bulamadıklarından ot, hayvan derileri vs.yi yemek zorunda kalmışlardı. Daha sonra bu boykotu bozan bazı olaylar cereyan etti ve Peygamberimiz kabilesiyle evine döndü. Bu sıkıntılı dönemde peygamberimizin amcası Ebu Tâlib ile hanımı, anamız Hatice vefat ettiler.
Peygamberimiz kabile reisi değildi. Fakat amcası Ebu Talip kabile reisiydi. Ebu Tâlib'in ölümünden sonra, kabile Ebu Leheb'i, kabile reisi seçti. Ebu Leheb, erkek kardeşinin oğlu olan Peygamberimizin ve İslâm'ın en şiddetli düşmanlann-dandı. Birkaç gün sonra Peygamberimizi kovdu. Yani, "Muhammed'i öldürmek isteyenler hürdür, onu öldürenle kabile karşı karşıya gelmiyecektir" dedi. Bu durumda Peygamberimiz, memleketini terketmekten başka çare bulamadı ve Taife gitti.
Tarihî kaynakların kaydettiğine göre, peygamberimiz annesi tarafından akrabalarının bulunuşundan dolayı, Taife gitmişti. Kendilerinden Tâifte kalması ve hür olarak dinini tebliğ etmesi için izin istedi. Fakat akrabaları, karşısına şiddetli bir düşman olarak çıkmış, yollara çocukları çıkarıp onu taşa tutturmuş, memleketlerinden onu atmışlardı. Böylece Peygamberimiz Muhammed, hem memleketi Mekke'den, hem de akrabalarının memleketi Tâifden kovulmuştu. Yani kendisini himaye edecek kimse yoktu. Kendisini öldürmek isteyenlere sonsuz öldürme hürriyeti verilmişti. Ümitsizlik içinde Allah'a yöneldi. Bu durumda okuduğu dua mukaddes bir duadır; tarihçiler (eserlerinde) bu duayı zikrederler. Müslümanlar, çaresiz kaldıkları bir hâdise karşısında, bugüne değin hep bu duayı okurlar.
Daha sonra Peygamberimiz, Mekke'ye gitti, fakat yabancı olduğundan Mekke'ye giremedi, zira kovulmuştu. O zamanki âdetlere göre, bir insanın himayesi talep olunur, o insan da bunu kabul ederse, o insanın himayesinde Mekke'ye girilebilirdi. Günümüzde de yurdu olmayan bir mülteci başka bir devlete girebilmek için vize (giriş izni) ister. Bu da o zamanların vizesiydi. Peygamberimiz, Mekke yakınında bir şahıs gördü. Ona "Mekke'de falancaya gidip Muhammed Mekke'ye girebilmek için seni himayeci istiyor diye söyler misin?" dedi ve bu şahıstan müsbet cevap aldı. O şahıs Mekke'ye gidip alâkalı kişiyle görüştüyse de, Mekke'deki bu kişi, Peygamberimizin himaye talebini "hayır, bunu kabul edemem" diyerek reddetti. Bu şahsı Peygamberimiz iki defa daha, iki ayrı Mekkeliye gönderdi. Üçüncü kişi, Peygamberimizi himayesine almayı kabul etti. Bu kişi, oğullan ve akrabalarını gerekli şekilde silahlandırarak Mekke'nin dışına gelip Muhammed'le buluştu ve onu alarak yine Mekke'ye döndüler. Her zaman olduğu gibi Peygamberimiz, Kabe'nin etrafında dönerek tavafını yaptı. Bu kişi orada Mekkelilere, "Muhammed benim himayemdedir, ona hiç kimse eziyet vereyim demesin" şeklinde hitapta bulunarak, durumu Mekkelilere ilân etti.
Artık Peygamberimiz Mekke'de bir yabancı gibiydi. Bir Mekkelinin himayesinde, yabancı memleket topraklarında bulunuyor. Bir mülteci ve yabancı olarak Mekke'nin siyasî mevzularına karışmaması gerekirdi. Bu cümleden olarak dinini de tebliğ etmemesi gerekirdi. Peygamberimiz bu durumda bir başka plân düşündü: Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen bütün Arap kabileleriyle temas kurup, memleketlerine gelmesi için kendisine izin vermelerini, müslüman olmalarını ve dini tebliğ etmesine müsaade etmelerini, kendisini de himayelerine almalarını istedi.
İbn Hişâm'm verdiği bilgiye göre, birinci sene hacc mevsiminde onbeş kabile bu teklifleri reddetti. Medineli altı kişiden müteşekkil onaltıncı kabile mensubları, İslâm'ı kabul ettiler. Bu altı kişi Medine'ye döndü ve İslâm'ı tebliğ ettiler. İkinci sene Medinelilerden oniki kişi müslüman olarak Mekke'ye hacca geldiler ve Peygamberimize İslâm bîatmda bulundular. İşte burada Peygamberimizin siyasî rolü başlamaktadır. Her biri bir başka kabileden olan bu insanları "kendi kabilelerinin nakîbi, yani reisleri" olarak isimlendirdi. Bu oniki kişiden birini de "reislerin reisi" olarak tayin etti. Nakîbu'n-nukabâ (reislerin reisi) Medi-
ne'de adeta melikin (sultanın) vekili gibi olacaktı. Bu oniki kişi "sen veya diğer bir müslüman Medine'ye gelirse, bizim misafirimiz ve himayemizde olacaktır" diyerek, kendilerine dinin tebliğinde yardımcı olmak üzere bir şahıs istediler. Peygamberimiz bu isteklerine müsbet cevap verdi. Üçüncü sene Medine'den yetmişiki müslüman gelip Peygamberimizle Mekke'de buluştular. Peygamberimiz Mekkeli müslümanlardan isteyenlerin Medine'ye gidip orada yerleşmelerine izin verdi.
Müslümanların durumu, Mekke müşriklerini endişelendirdiğinden, "Muhammed'i öldürmekten başka çare yok" dediler ve Dâru'n-Nedve'de toplanarak müessir bir komplo plânı yaptılar. Plân şuydu: "Muhammed'i bir tek kişi Öldürmesin. Çünkü bu takdirde Muhammed'in kabilesi katilin kabilesine karşı harp açabilir. Her kabileden bir kişi seçelim ve Muhammed'i bu seçilenlerin hepsi birden öldürsünler. Bu takdirde Muhammed'in kabilesi, bütün kabilelerle harbedemiyeceğinden, bu mahzur ortadan kalkmış olur. Olsa olsa Muhammed'i öldürenlerden diyet talep olunur. Diyet de verilebilir."
Her kabileden bir katil adayı seçilince, haber şüphesiz ki yayılacaktı. Tarihçi Belâzurî'nin nakline göre, başka kabileden biriyle evli bulunan Peygamberimizin halası, bir öğle vakti Peygamberimizin evine gelip "bu gece seni öldürmek istiyorlar" diye haber verir. Peygamberimizin hemen Ebu Bekir'in evine giderek durumu anlatır. Birlikte Mekke'den çıkıp Sevr mağarasına sığınmağa, bir iki gün sonra da Medine'ye yola çıkmağa karar verirler. İbn Hişâm burada der ki: Mekkeli müşrikler, Peygamberimizden sıkıldıklarından, onu öldürmek istediler. Böylece Mekkelilerle, İslâm arasında harp başlamış oluyordu. Madem ki Mekkeliler harp ilân etmişlerdir, Peygamberimiz de kendini müdafaa edebilir ve bu sebeple Mekkelilerle savaşabilirdi. Bu hakkıydı. Fakat bunun imkân dahilinde olup olmaması ayrı bir husustur. Peygamberimizin ne ordusu, ne hazinesi ve ne de diğer vesileleri vardı. Bunları, Medine'de nasıl hazırladığını, daha sonra açıklayacağız. Fakat siyasî bakımdan, bu andan itibaren Mekkelilerle İslâm arasında harp hali başlamıştı. Sanki Mek-kelilere Peygamberimizin doğduğu yer Mekke'den çıkarılırken şöyle diyordu ki: "Burada hükümet etmek sizin hakkınız değildir. Bu hak müsahamalı olana aittir." Bir başka deyişle diyordu: "Sizler fiilen Mekke'nin idaresini elinizde bulunduruyorsunuz, fakat buna hakkınız yoktur. Bu hak bana aittir, fakat ne yazık ki bunu gerçekleştirebilecek imkanlara sahip değilim". Medine'de bulunduğu zamanda Peygamberimizin Mekke'nin idaresi, Mekke'nin reisi olduğu hususunda hak sahibi bulunduğu fikrinden hareket ettiğini görüyoruz.[74]
3. Konu ile ilgili Sorular:
1. Soru: "Tâif Seferinden sonra Peygamberimiz bir mülteci olarak birinin himayesiyle ancak Mekke'de kalabiliyordu. Hicretten Önce müşrikler kendisini öldürmeyi düşündüklerinde, akrabasının öldürenden ve kabilesinden intikam almasından çekiniyorlar di" dediniz. Acaba mülteci olarak
Mekke'ye geldikten sonra, Peygamberimiz yine akrabalarının himayesine mi girmişti?
Cevap: Hayır, Bu sadece bir korkuydu. Ebu Leheb, Mekkelilerle beraber idi. Fakat kabilenin diğer müslümanları belki ayrı düşünebilirdi. Bunun için katil sayısını çoğaltarak bu tehlikeyi ortadan kaldırmak istemişlerdi.
2. Soru: Peygamberimiz hem devlet reisi hem de dinî reis idi. Daha önceki peygamberlerle meselâ, Hz. Davud'la farkı nedir?
Cevap: Nebiler iki kısımdır. Bir kısmına Allah kitap verir, bir kısmına kitap vermez ve kendinden önce gönderilmiş kitabı olan peygamberin tebliğ ettiği esaslara göre amel ederler. Meselâ Hz. Musa'ya kitap verilmiş, Hz. Davud'a ve Hz. Süleyman'a kitap verilmemiş, bunlar Hz. Musa'nın getirdiği esaslara göre amel etmişlerdir. Tabir caiz olursa, bunlar Hz. Musa'nın mukallidleridir.
3. Soru: Kabile reisliği, seçimle mi yoksa verasetle mi idi?
Cevap: Bu hususta pek tafsilat bilmiyoruz. Muhtemeldir ki kabilenin ileri gelenleri toplanıyor, zeki, zengin, yaşlı olan birini kabile reisi seçiyorlardı. Belki de Kureyşliler, Ebu Leheb'i bu vasıflarından dolayı kabile reisi seçmişlerdir. Tarihî bilgilere göre, Ebu Leheb cömert bir insandı. Müslüman değildi, fakat bu vasıftan dolayı kabilesince seviliyordu. Bildiğimiz bundan ibarettir.[75]
4. Soru: Peygamberimiz Tâiften döndüğünde, haber gönderdiği iki kişi, onu himayelerine almaktan kaçmıyor, üçüncüsü bunu kabul ediyor. Bu zatların adlarını öğrenmek kabil mi acaba?
Cevap: Evet, isimlerini İbn Hişâm'ın Sîret adlı kitabından öğrenilebilir. Birinci şahıs müminlerin anası Hz. Sevde'nin akpabasındandı. İkinci şahıs, annesinin akrabasındandı. İkisi de bu himayeyi tarihen malum sebeplerle reddettiler. Üçüncü şahıs, Hatice anamızın akrabalarındandı.
5. Soru: Peygamberimize suikast düzenlendiğini, başka kabileden evli olan halası, kendisine haber veriyor. Başka haber veren yok muydu acaba?
Cevap: Belâzurî, Ensâbu'l-Eşrâf isimli kitabında olayı bu şekilde zikreder. Bazı diğer tarih, kitapları da, Cebrail'in gelip durumdan kendisini haberdar ettiğini söyler.
6. Soru: Peygamberimizin hem dünyevî işlerle ilgili, hem dinî işlerle ilgili reisliği tek kişide; kendisinde mezcedip toplama kararı verdiğini söylediniz. Bu kendisinin verdiği bir karar mıydı? Yoksa vahyin emriyle mi bunu yapmıştı?
Cevap: Peygamberimiz şüphesiz ilhamla hareket eder, fakat tarihçi, Peygamberimizin hareketinin nasıl tezahür ettiğine dikkat eder. Bunun için bu sorunun üzerinde durmak istemiyorum.[76]
Yedinci Bölüm
Medine'ye Hicret Ve Sonuçları
1. Müslümanların Kardeşliği
Peygamberimiz, Medine'ye hicret ettikten sonra, Medine'de gerçek bir İslâm Devleti oluşturduğunu görüyoruz. Hicretten önce Mekke'de "devlet içinde devlet" vardı. Yani İslâm Hükümeti tam manâsıyla devlet değildi. Çünkü müslümanların toprağı yoktu. Başka bir devletin toprağında; Mekke müşriklerinin toprağında ikâmet ediyorlardı. Peygamberimiz ve muhacirler Medine'ye gelir gelmez, hemen tekemmül ettirilmesi gereken bazı resmî müstacel (ivedi) işler vardı. Belki bunların ilki Mekke'den Medine'ye göç eden, hiçbir şeyleri olmayan mülteciler meselesiydi. Peygamberimiz Muhacir ve Ensartn temsilcilerini bu zor işe çözüm bulmak için topladı. Doğal olarak mülteciler, iltica ettikleri yerde birçok zorluklarla karşılaşırlar. Peygamberimiz bu güçlüğü tarihte benzeri görülmeyen bir tarzda gayet kolayca halletti.
Muhacirlerin tam olarak sayılarını bilemiyoruz. Fakat birkaç yüz kişiden oluştukları; kadmlar, çocuklar olmak üzere beş yüz kişi kadar olmaları mümkündür. Bunlara yüz aileydi diyebiliriz. Peygamberimiz fakir Medinenleri değil, fakat maddî imkânlara sahip, ziraatçı, tacir vs. gibi M e di ne İllerden temsilciler topladı. Peygamberimiz, her zengin Medineli ailenin bir Mekkeli aileyi yanına almasını ve Medineli ailenin meşgul olduğu işte her iki ailenin de eşit bir şekilde çalışıp kazanca müşterek olmalarını teklif etti. Kur'ân'm kendilerini övdüğü Ensar, bu teklifi hemen kabul ettiler. Ensar önce "mallarımızı ikiye bölelim, yarısını muhacir kardeşlerimize verelim, yarısı bizde kalsın" demişlerse de, Peygamberimiz Muham-med bunu kabul etmedi ve yukarıdaki teklifte bulundu. Mekkelilerden kimin Medinelilerden kimle kardeş olacağını Peygamberimiz tayin etmişti. Bu hususta pek fazla bilgi olmamakla beraber, anlaşıldığına göre, bu tayini Peygamberimiz, vasıflarında mümkün olduğu kadar yakınlık bulunanlar arasında yapmıştı. Meselâ, bir âlimle bir taciri kardeş yapmamıştı. Bu tayinden sonra, iki kardeşin yaşayışlarını nasıl devam ettirdiklerine dâir elimizde bazı misâller var.
Meselâ Hz. Ömer, Ensar'dan biriyle kardeşti. Kardeşinin ikâmet mahalli takriben Medine'ye 5 km. kadar uzaklıktaydı. Ömer, kardeşine şu teklifte bulundu: "Bir gün ben Medine'de Peygamberimizin yanında sabah namazından yatsı namazına kadar durur, gece buraya gelince ne olup bittiyse, Peygamberimiz ne dediyse sana söylerim. Bu arada sen de burada ziraatle meşgul olursun. Ertesi gün, sen benim işimi, ben de senin
işini yaparım; bunu sırayla devam ettiririz." Kardeşi bunu kabul etti ve söylediğini tatbik ettiler. Diğerleri de böyle yaptılar.
Muhacirlerle Ensar arasındaki bu kardeşlikte bir başka yarar daha vardı. Meselâ, Peygamberimiz, bazen müşrikleri kontrol edip icâbında savaşmak için gönderdiği öncü ve gözcü birliklere bu iki kardeşten sadece birini alıyor, diğerini almıyordu. Birliğe alınmayan kardeş, birliğe alınan kardeşin aile efradının ihtiyaçlarını da kendi aile efradının ihtiyaçlarıyla birlikte görüyor, kadın ve çocuklar bu şekilde zor duruma düşmekten kurtulmuş oluyordu. Her iki kardeş de birliğe alınmış olsaydı, her ikisinin de aile efradı için oldukça büyük bir güçlük ortaya çıkardı.
Ortadaki vak'alardan da görüldüğü üzere mülteciler meselesi birkaç dakika içinde halledilmiş; malı, meskeni vs.si olmayan ve uzayıp giden bir mülteci problemi kendini his s ettirmemistir.[77]
2. Medine'nin Savunulması
Bu sorunun çözümünden sonra Peygamberimiz, savunma (müdafaa) hususunu ele aldı. Bilindiği gibi, İslâm öncesi Medine'de bir devlet yoktu. Halk kabilelere ayrılmıştı. Bazen birbirleriyle barış, bazen de harb halinde bulunuyorlardı. Her kabile tek başına müstakildi. Meselâ günümüzde Türkiye, Yunanistan vs. gibi devletler var. Bu gibi devletler, harb ilân etmede, muharebe vs. yapmada, iç ve dış işlerinde tam bir hürriyete sahiptirler. Medine'deki kabilelerin de aynen böyle hürriyetleri vardı. Bu tamamen Mekke'deki durumla tezattı. Çünkü küçük olmakla beraber, Mekke'de bir site devleti vardı. Fakat Medine'de bu yoktu.
Bunların yanında halledilmesi gerekli zorluklardan biri de halkın inancındaki farklılıktı. Medine'de henüz müslüman olmamış araplar, yahudiler ve Hıristiyanlar vardı. Halk aynı dinden olsaydı, iş daha kolay halledilebilirdi. Fakat çeşitli milletlerle, din sahipleriyle savunma meselesini halletmek güçtü.
Savunma mühim bir mevzu olduğundan, Peygamberimiz müşriklerden muhacirlerden, ensardan, hıristiyan ve yahudilerden, bütün halktan temsilcileri bir evde bir araya topladı. Buhârî'nin nakline göre, bu ev Enes'in eviydi. Kendisi o zamanlar on yaşında olduğuna göre, bu toplantı Enes'in babasının evinde olmuştu. Bu ev, Peygamberimizin evinin önünde büyük bir evdi. Peygamberimiz, müslümanlarla müslüman olmayanların Mescid'de toplanmalarını istemedi ve böyle bir ev seçti. Elimizde tafsilatlı bilgi bulunmamasına rağmen, muhtemelen Peygamberimiz bu toplananlara, şu şekilde ortak bir savunma teklifi yaptı: "Eğer dışardan düşman meselâ, yahudilere hücumda bulunsa, diğer halk kendilerine yardım etmese, yahudiler yenilirler. Daha sonra hıristiyanlara düşman saldırsa, diğer halk onlara yardım etmese, onlar da yenilirler. Bir başka zaman müslümanlara düşman saldırdığında belki müslümanlar da yenilirler. (Böylece Medine halkı, yenilgiye uğramış olur.) Oysa Medine halkı kendi arasında bir savunma paktı yaparsa, düşman saldırıya cesaret edemez, ederse de bütün Medine halkı karşısında dayanamayıp, mağlup olarak geri çekilir."
Bu teklif, bütün Medine halkı tarafından faydalı bulunduğu için kabul edildi.[78]
3. Dünyanın İlk Yazılı Anayasası
Medine'de bir devlet teşkili konusu da ehemniyetli mevzulardandı. Müslümanlar ve müslüman olmayanlar, Medine'de bir site devleti kurmak hususunda ittifak ettiler. Bu büyük bir devlet değil, fakat sadece Medine'yi içine alacak hüviyette bir devletti.
Burada enteresan bir husus dikkatimizi çekmektedir Medine'de bulunan toplulukların temsilcileri, devletin anayasasını tedvin ederler. Devlet başkanıyla vatandaşların hak ve vazifelerini bir sahifeye yazarlar. Bunu dünya tarihinde yazılan ilk anayasa olarak kabul edebiliriz. Çok eskilerden beri devletler vardır. Fakat yazılı bir anayasa Çin, Hindistan, Mısır, Avrupa, Amerika vs. de İslâm'dan Önce yoktur. Bir diğer dikkat çekici husus da bu anayasayı, anadan doğma tahsil görmemiş Peygamberimizin söyleyip yazdırması dır.
Eski Yunanistan'da bazı anayasalar vardır. Aristo'nun "Atina Anayasası" adıyla bir kitabı vardır. Fakat bu devlet anayasası değil, anayasa tarihidir. Aristo devlet reisi değildir. Büyük İskender'in veziridir. Bunun için yazdığı, devletin kanunu olmamıştır; kanunun tarihini yazmıştır.
Diğer bir husus da şudur: Atina Anayasası kitabı, Atina'nın devlet değil, İskender'in imparatoruluğun başşehri olduğu bir zamanda kaleme alınmıştır. Kitabın adı "Atina Site Devleti Anaya-sası"dır. Yani anayasanın tarihinden bahseder, kendisi anayasa değildir.
Aristo'nun muasırlarından biri de Hindistanlı tarihçi Kautilya'dır. Söylediğine göre, Bu-distlerin Hindistan'da bu devrede büyük bir devletleri vardı. Çendragupta adındaki devlet reisleri, Ayta Şastra adında bir kanun kitabı yazmışsa da kitap devlet anayasası değil, kral ve prenslerin mütalaası için yazılmış, bir nevi öğretici mahiyet arzeden bir eserdir.
Netice olarak diyebiliriz ki, Medine'de Peygamberimizin yazdırdığı anayasa, dünyada en eski yazılı anayasadır. Bu Anayasanın metni bize kadar ulaşmıştır.[79]İçinde yer alan hükümler elli iki madde olarak tasnif edilebilir. İçinde bir devletin ihtiyaç duyduğu, savunma, adalet vs. gibi bütün mevzuların izahını bulabiliriz. Bu arada müs-lümanlarla, müslüman olmayanlar arasındaki ilişkilere de yer verilmiştir. Meselâ, bir maddesinde "müslümanlar kendi dinlerine, yahudiler kendi dinlerine göre yaşarlar" denilmektedir. Yani dinî meselelerde eşitlik ve özgürlük vardır.
Bu anayasada gördüğümüz en enteresan hususlardan biri de, zamanımızda sigorta olarak isimlendirdiğimiz insanlar lehine olan garantilerin yer alışıdır. Meselâ bu cümleden olarak denilmektedir ki: "Bir kimse yanlışlıkla birini öldürdüğünde maktulün diyetini garanti şirketi (sigorta) verir. Birisi düşman tarafından esir alınır, düşman onun serbest bırakılması için fidye talep ettiğinde, bu şahsın fidyeyi ödeyecek malî gücü yoksa, garanti şirketi (sigorta) bu fidyeyi vererek o kişiyi esaretten kurtarır."
Olayın kısaca özeti şudur: Peygamberimiz Medine'ye gelir gelmez bir devlet teessüs etti. Bu devletde müslüman ve müslüman olmayan bütün halk vardı. Müslümanlar ve müslüman olmayanların hepsi Peygamberimizin devlet reisi olmasını istediler. Peygamberimizi, bu devletin reisi olarak seçtiler mi? Bunu bilmiyoruz. Müslümanların bu olayı tasvib etmeleri mâkuldür. Fakat müslüman olmayanların bunu neden kabul ettikleri hakkında kesin birşey bilmiyoruz. Bunu izah için düşüncelerimizden öte bir dayanağımız yoktur.
Bu meselede izahı kolay olmayan husus, sa-. yıca çok az olan müslümanların reisinin fazla sayıdaki müslüman olmayan Medinelilerin de içinde bulunduğu Medine Devleti'nin reisi oluşudur. O zamanki müslümanların sayısı bin kişi olarak düşünülürse, müslüman olmayan Medineliler on-bin civarında tasavvur olunabilir ki, bu büyük bir farktır. Bunun şüphesiz özel sebepleri vardır. Fakat konumuz bu olmadığı için daha fazla detaya girmiyoruz.
Sonuçta Peygamberimiz Medine'de bir devlet tesis etti. Fakat bu, müslümanların güvenliği için yeterli değildi. Oluşturulan bu devlet küçük bir devletti. Özellikle Mekkelilerin malca, askerî kuvvetçe üstünlükleri vardı. Ayrıca Peygamberimizi öldürmek için ısrarlıydılar. Bunun için savunma mevzuunun önemi ortaya çıkmaktadır. Peygamberimiz bu konuda da güvenliği arttırıcı tedbirleri teşebbüs etti.
Bu konuda atılmış ilk adım, Medine halkının müslümanlarıyla, müslüman olmayanların birleşmesiydi. Bu teşebbüsünde Peygamberimiz muvaffak oldu. Medine halkı bir devlet reisi olarak Peygamberimizin başkanlığında birleştiler.
Mekkeliler, Peygamberimiz ve muhacirlerin Medine'de yaşama imkânlarını bulduklarını öğrenince, Medinelilere "ya Muhammed'i öldürün, ya Medine'den çıkann, aksi halde biz gerekeni yapacağız" mânâsında bir yazılı tehdit gönderdiler. Bu tehdit karşısında Peygamberimiz ve müslüman-lar, Medine'yi savunmak için diğer bazı tedbirlere ihtiyaç duydular. Bunu Peygamberimizin nasıl hallettiğini belirtmeden önce, bir hususu hatırlatmak istiyorum: İki çeşit devlet vardır; 1) Devlet olmaya hakkı bulunan, fakat fiilen devlet olamamış devlet, 2) Bir vakıa olarak fiilen mevcut, fakat devlet olmağa hakkı bulunmayan devlet. Anlaşıldığına göre, Mekkeliler Peygamberimizi Mekke'den çıkarınca Peygamberimiz "Mekkelilerin hakları olmadığı halde fiilen devlet sahibi olduklarım, müşriklerin, Mekkelileri memleketlerinden çıkarıp onları öldürmek, mallarını yağma etmek istediklerini, insanlara karşı zulmedenin hükümet etme hakkının olmadığını, kendisinin Mekkeli olduğunu, Mekke Devletinin müşriklere değil kendisine ait olması lâzım gelmekle ve bu hakkın aslında ona ait olmakla beraber, fiiliyatta devletin başında müşrik Mekkeliler olduğunu" ilân etmişti.
Buna Enfâl sûresinin Sen içlerinden çıktıktan sonra Allah onlara ne diye azap etmeyecek? Onlar Mescid-i Haram'dan, kendileri ona (onun hizmetine) ehil olmadıkları halde, menedip duranlardır. O (hizmete) takvaya erenlerden başkaları onun ehilleri değildir. Fakat onların pek çoğu (bunu) bilmezler" mealindeki 34. âyeti işaret eder.
Kur'ân "devlet olma hakkı âdil ve takva sahibi olanlarındır, bu devleti ele geçirip zulmedenlerin değildir." demektedir.[80]
4. Medine İslâm Devleti'nin Örgütlenişi
Peygamberimiz (a.s.) bir elçi (sefir) gönderdiğinde her zaman, bu elçiyi Mekke'de elçilik hakkı olan aileden seçiyordu. Bildiğimiz gibi, Mekke'de on vezirlik vardı. Bunlardan biri de elçilikti. Elçilik, Hz. Ömer'in âilesindeydi. Hz. Ömer müslüman olduktan sonra da bu konumunu devam ettirmiştir. Müzakere için Peygamberimiz elçi gönderme ihtiyacı duyduğunda, Hz. Ömer'i gönderirdi. Fakat tarih kitaplarının kayıtlarına göre, en az iki kere Hz. Ömer, elçi olarak Peygamberimiz kendisini göndermek istediğinde "Benim yerime bir başkasını gönderin" demiştir. Meselâ Peygamberimiz Hudeybiye'ye gelip, Mekkelilerin kendisine Mekke'ye girme, Kabe'yi tavafla umre yapmasına izin vermelerini talep için elçi olarak Hz. Ömer'i göndermek istediyse de, "Mekkeliler bana düşmandırlar, beni Öldürürler, bir başkasını gönder" deyince Peygamberimiz, Hz. Osman'ı göndermişti.
Bilindiği gibi sancaktarlık, devlette mühim bir vazifedir. Mekke'deki sancaktarlık vezirliği,
Abduddâr âilesindeydi. Bu kabileden; bu aileden Mus'ab b. Umeyr müslüman olup, Medine'ye hicret etmişti. Bedir Savaşı'nda müşriklerin sancağının Abduddâr kabilesinden birinde olduğunu öğrendi ve sancağını Mus'ab'a vererek "müşriklerden daha çok âdil olmağa hakkımız vardır" dedi. Uhud Savaşı'nda da Peygamberimiz sancağı aynı zâta verdi. Zira sancağı taşıma vazifesi, bu zâtın kabilesine aitti.
Bu gibi misâller gösteriyor ki, Peygamberimiz, müslümanları aynı zamanda Mekke'nin haklı devleti olarak kabul ediyor, Mekkeli müşrikleri de, hakları olmadığı halde, devlete el koymuş kişiler olarak görüyordu.
Bu arada Mekke'deki vezirlikle, Medine'deki vezirlik arasında farklılık gözümüze çarpıyor.
Müşrik Mekkelüerden Kabe ve hacılarla ilgili vezirliği yürüten vezirin bir benzerinin Medine'de olması kabil değildir. Zira Medine'de Kabe yoktur. Buna karşılık, Mekke'de sadece on vezir vardır; başkan yoktur. Oysa Medine'de Peygamberimiz vezirlere devlet başkanının müşavirleri gibi bir şekil vermiştir.
Peygamberimiz, Mekke'deki müesseseleri, mümkün olduğu kadarıyla Medine'de tesis etmeğe çalıştı. Fakat tamamını tesis etmedi.
Mekke müslümanlarca fethedilince, Kabe müslümanların eline geçtiğinden, Kabe ve hacc işi için vezirliğe bakan Mekkeli eski ailelerden müslüman vezir tayin etti.
Kabe'nin anahtarı için de bir vezirlik vardı.
Mekke'nin fethinden sonra bu işe bakan veziri, Peygamberimiz çağırdı; müslüman olduğunu görünce kendisini bu vezirlikte bıraktı. Günümüze kadar bugün Suudî Arabistan'da Kabe'nin anahtarı, aynı ailede durur.
Hacılara içmeleri için Zemzem suyu veren bir sulama vezirliği vardı. Bu ise Peygamberimizin ailesi olan Benî Hâşim kabilesindeydi. Abdul-muttalib'den Ebu Tâlib'e geçmiş, o da kardeşi Ab-bâs'a bu vezirliği satmıştı. Mekke'nin fethinde bu vezirlik Abbas'daydi ve kendisi müslüman olduğundan bu vazife onda bırakılmıştı.
Hacc ile ilgili Arafat ve Müzdelife vezirlikleri de vardı. Fakat Mekke'nin fethinden sonra Peygamberimiz bu vezirlerin kimde olduğunu sorunca, "öldüklerini, çocuklarının da olmadığını" kendisine bildirdiler. Peygamberimiz bu işler için yeni vezir tayini yapmadığından, bu vezirlikler böylece ilga edilmiş oldu.
Yani hicretin birinci yılında, Peygamberimiz yalnız; Medine'de değil, aynı zamanda Mekke'de de devlet idaresinde hak sahibi olduğunu iddia etmiş, fakat Mekke'deki devletin müşriklerin elinde olduğunu itirafta bulunmuştur. Madem ki Mekkeli müşriklerle Medine'deki müslümanlar arasında bir harp hali vardı, Peygamberimiz de müşriklerin bu hücumuna karşılık kendilerini savunmak maksadıyla müttefikler bulmuştu.[81]
5. Konu ile ilgili Sorular
1. Soru: Mekke'de Peygamberimizin müslü-manlarla müslüman olmayanlar arasındaki hukukî esasları düzenleyen anayasası günümüzde hükümetlerin kuruluşundaki koalisyon protokollerine benzerlik arzediyor muydu?
Cevap: Büyük ölçüde evet. Bu anayasa, ufak bir devlet için düzenlenmişti. Daha büyük bir devlet için mevzubahis olsaydı, diğer ihtiyaçlara da şüphesiz yer verilirdi.
Ayrıca eski devirlerde savunma şekilleri bugünkünden daha faydalıydı. Devlet reisi birisini savaş için çağırdığında, gelen oku, yayı, mızrağı, kalkamyla geliyor, kendisine devlet birşey vermiyordu. Fakat bugün bir savaş uçağının temini çok büyük paralar gerektirmektedir. Bunun temini için, bugün vergiye devletçe ihtiyaç duyulur. Medine anayasasında vergi hakkında bir sarahat görmüyoruz. Aslında buna ihtiyaç da yoktu.
2. Soru: Partiler arasındaki koalisyona da benzetilebilen Medine anayasası, müslümanlarla müslüman olmayanlar arasındaki bir koalisyon şeklinde anlaşılmaktadır. Ayrı dinlerin sahiplerinden teşekkül ettirilen bu koalisyonu nasıl izah edersiniz?
Cevap: Müslümanlar hassas bir konumda bulunuyorlardı. Sayılan diğerlerinin onda biri kadardı. Kendileri devlet reisi bizden olacak şeklinde bir diretmeye gitseydiler, diğerleri kabul etmeseydi, devlet kurulamazdı. Zira müslümanlar sayıca azdılar. Fakat Medine halkı Peygamberimizi devlet reisi olarak seçti. Muhammed'in reis olması gerekir dediler, Peygamberimiz bunu kendisi istemedi. Bunun daha önce de belirttiğimiz bazı özel sebepleri vardı, içinde bulunulan şartlarda Peygamberimizden başkasının reis seçilmesine imkân yoktu. Daha önce de ifade ettiğim gibi, Me-dineli araplar, Evs ve Hazrec kabilelerine ayrılmış iki kısımdı. Aralarında savaşıyorlardı. Reis birinden olsa, diğeri bunu kabul etmeyecekti. Onun için reisin ikisinin dışından seçilmesi gerekiyordu. Buna benzer bazı sebepler Medinelileri, Mekkelilerden birini yani Peygamberimizi devlet reisi olarak seçmeye zorladı.
3. Soru: Hz. Ömer Medine'de İslâm Dışişleri Bakanıydı. Peygamberimiz de hem din, hem de devlet reisiydi. Meselâ Hudeybiye'de olduğu gibi, en az iki defa elçilikten imtina etmiş; birinde Mekkeli-lerin kendisini öldürebileceğinden çekindiğini söylemiş, böylece hem din hem devlet reisi Peygamberimize karşı gelmiş olmamış mıdır? Din ve devlet menfaati için neden feragatte bulunmamıştı?
Cevap: Bunu Hz. Ömer kendi menfaati için değil, din ve devletin faydası için yapmıştır. Peygamberimizden elçi olarak gönderilmemesi hakkında özür dilemiş, o da Hz. Ömer'in özürünü kabul etmiştir. Zira Mekkeliler, Ömer efendimizi öl-dürseydiler, İslâm zararlı çıkacaktı. Müslümanlar harbe gireceklerdi. Bu ise kazançlı çıkmak değildi. Ömer efendimiz korkaklıktan dolayı değil, müslümanları yeni bir savaşa sokmamak için bu Özürde bulunmuştur.
4. Soru: Mekke Devleti'ndeki vezirliklerin yine eski ailelerde bırakılması beni şu üç ihtimal üzerinde düşündürdü: 1) Bu vezirliklerin bir başka aileye verilmesi, eski düzeni tamamen değiştirip yeni bir düzen getirme unsurunu ihtiva ettiği fikriyle doğabilecek huzursuzluğa meydan vermeme gayreti midir? 2) Yoksa bu vezir ailelerinin tecrübelerinden istifâde etmeğe matuf bir uygulama mıdır? 3) Yoksa bazı devlet memuriyetlerinin bazı ailelerde kalması gibi İslâm hukukunda kabul edilecek bir hukukî prensibin başlangıcı mıdır? Yoksa o günün şartları îcabı mıdır?
Cevap: Peygamberimizin ne yaptığı bir mesele, neyi emrettiği bir başka meseledir. Hz. Ömer'i dışişleri bakam, Mus'ab b. Umeyr'i de sancaktar olarak seçmiş, fakat bunu bir îcab ve gereklilik olarak yapmıştır. Bunu yapması belki seçtiklerinde yeterlilik bulduğundan, Mekkelilere psikolojik bakımdan tesir yapmak vs. sebeplerden kaynaklanmış olabilir. Bu vezirliklerin daima şu kabileler tarafından yürütülmesi îcabeder dememiştir.[82]
Sekizinci Bölüm
Mekke Müşrikleri Ve Medine Yahudileriyle İlişkiler
1. Medine Devletini Benimsemeyenler
Daha önce belirttiğimiz gibi Peygamberimiz Medine'ye gelince öncelikli olarak iki önemli olayı gerçekleştirdi.
1) Müslüman muhacirlerle ensar arasında kardeşliği tesis etti.
2)Medine'de yaşayan toplulukların temsilcilerini toplayarak, onlarla bir devlet oluşturdu. Çünkü Peygamberimizin hicretinden önce Medine'de devlet yoktu. Medine toplumunun, temsilcileri bu yeni yapılanmayı kabul ederek, devletin anayasasını yazdılar.
Bu konuda yeterli bilgi bulunmamakla beraber, benim şahsî kanaatime göre, Medinelilerin hepsi, bu devletin kuruluşunu kabul etmediler. Müslümanların, bu devletin kuruluşunu tasvib ettiklerine şüphe yok. Fakat müslüman olmayanlardan bazıları bu yeni devlet yapısını kabul etmediler. Meselâ nakledildiğine göre, Medineli hı-ristiyanlardan İbn Âmir, kabul etmeyenlerdendi. Çünkü O'nun Uhud Savaşı'nda elli hıristiyanla Peygamberimizin karşısında olduğunu görüyoruz. Bunun mânâsı, kendisinin ve kabilesinin bu devletin kuruluşunu tasvib etmedikleridir. Zikrolun-duğuna göre, bazı Medineli Arap kabileleri de, ilk zamanlarda bu devletin kuruluşunu kabul etmediler. İlk zamanlarda bir kabile olarak yahudilerin tutumlarının ne olduğu hususunda sarih bir bilgi yoktur. Belki ilk zamanlarda, Medine halkının yarısı, belki de yarıdan azı bu devlete katılmıştı. Bu devlet ilk zamanlarda Medine'nin tamamını kapsamamış, sadece bir kısmını içine almıştı.[83]
2. Hz. Peygamber Devrinde İslâm'ın Yayılışı[84]
Peygamberimiz Medine'ye hicretten sonra on sene daha yaşadı. İlk zamanlarda, Medine'nin bir kısmına hükmediyordu. Vefatından az önceyse bütün Arap yarımadası, Güney Filistin'le, Güney Irak'ın bir bölümü, İslâm hâkimiyeti altına girmişti. Yani üç milyon kilometrekarelik toprakları müslümanlar fethetmişti. On yıl boyunca, her gün sekizyüz kilometrekarelik toprak alınıyor demekti. Peygamberimiz zamanında İslâm Devleti böyle yayılmıştı. İlk iki halifeyle üçüncü halife Osman efendimizin ilk zamanlarında da İslâm Devleti bu şekilde genişlemeye devam etti.
Bunun için Peygamberimizin ne yaptığına dikkat etmeliyiz. Peygamberimiz, Medine'nin sadece bir kısmına hâkim olabilen ufak devleti tesis ettiğinde, Muhacir ve Ensar müslümanların sayıca ne kadar olduğunu kesin olarak bilemiyoruz. Fakat Buhârî'nin Sahih'indeki bir rivayette, Peygamberimiz bir gün müslümanların isimlerinin yazılıp kendisine verilmesini ister ve kendisine yazıp binbeşyüz isim getirirler. Bunun hicretin ilk zamanlarında olması muhtemeldir. Bu rakamın, beşyüzünün Muhacir, bininin de Ensardan oluşmuş olması mümkündür. Hicret zamanında Medine sakinlerinin sayısıysa kanaatime göre, onbin kişi kadardı. Buna göre, müslümanlar sayıca gayet azdı ve buna rağmen İslâm nasıl böyle yayıla-bildi? Eğer Allah dileseydi, "ol" der ve istediği olurdu. Fakat O bunun böyle olmasını istemedi. Bunun aksine İslâm, beşerî sebeplere göre intişâr etti. Peygamberimiz, diğer insanlar gibi davrandı ve netice de bu sebeplere göre tecelli etti.
Bence bunun son derece büyük ehemmiyeti vardır. Eğer bir mucize tecelli etse ve insanların hepsinin müslüman olması için Allah emir verse ve insanlar bunun üzerine İslâm'a girseydiler, o zaman müslümanlar Peygamberimizi "güzel bir Örnek" olarak alamazlardı. Oysa Kur'an'da me-âlen "Andolsun ki Allah Rasûlünde sizin için güzel bir (imtisal) numûne(si) vardır[85] demektedir. Peygamberimiz sadece mucizelerle iş görseydi, bizim için bir örnek olamazdı. Çünkü bizim mucize gösterme imkanımız yoktur. Kur'an, Hz. Peygamber'nin bizim için güzel bir örnek olduğunu beyan ettiğine göre Peygamberimizin de beşerî imkânlarla hareket etmesi gerekmekteydi.[86]
3. Mekke Devletiyle Ekonomik İlişkiler
Peygamberimizin Medine'deki ilk yılında az sayıda müslümanla, Medine'nin kuzeyine, batısına, güneybatısına gittiğini görüyoruz. Bu gittiği yerlerde, oradaki kabilelerle görüştü. KuYan'm da meâlen "(..) yaz ve kış seferinde [87]dediği gibi, Mekkeliler yazın ve kışın ticaret seferleri düzenliyorlar; yazın kuzeye, Filistin, Suriye ve Irak taraflarına, kışın da güneye, Yemen'e gidiyorlardı.
Mekke güneyde, Medine kuzeyde olduğuna göre, Mekkelilerin Yemen seferine mâni olmak, müslümanlar için kolay değildi. Fakat kuzeye gidebilmek için Mekkeliler, Medine'nin yakınından geçiyorlardı. Eğer kuzey yolu üzerindeki kabileler, Mekkelilere mâni olmayı kabul ederlerse, Mekkeliler, kuzeye gidemeyeceklerdi. Bunun için Peygamberimiz; Cüheyne, Eşlem, Gıfâr kabilelerine giderek, memleketlerinden Mekke kafilelerinin geçmesine mâni olmalarını teklif etti. Teklif etmek kolaydır. Fakat kabul edilip edilmemesi mühimdir. Zamanımızda, ülkeler, turistlerden gelir sağlamaktadırlar. O zamanlarda da aynı şey vardı. Bir yerde konaklayan kafile mensupları oradan yiyecek içecek vs. satın alırdı ve bu bir kazanç unsuru olurdu. Müslüman olmayan bu kuzey kabileleri müslümanların bu türlü teklifini nasıl kabul ederdi. Fakat Peygamberimiz "size bir kabile saldırırsa biz size yardım edeceğiz, bize de bir kabile savaş açarsa siz de bize yardım edin" teklifinde bulununca, Mekkelilerle ittifak halinde olmayan bu üç kabileye teklif cazip geldi ve müs-lümanlarla böylece bir ittifak içine girmiş oldular. Bu üçü dışında başka kabileler de bu civarda ikâmet ediyorlardı, fakat teklifi bu üçü kabul etmişti.
Bundan sonra Peygamberimiz, Mekke kafilelerinin bu yoldan geçmesini yasakladı. Fakat mâni olacak kuvvet bulunmazsa sadece yasaklamak kâfi değildir. Bunun için Peygamberimiz Mekke kafilelerinin geçişlerini menetmek üzere küçük birlikler gönderdi. Mekkeliler bunu Öğrenince kendilerini savunmak, müslümanlarla savaşmak üzere ordu çıkardılar. Böylece Mekke müşrikleriyle, Medine müslümanları arasında savaşlar başlamış oldu. Bedir, Uhud, Hendek vs. savaşları, hep Mekke ticaret kafilelerine mâni olmak isteyen müslüman birliklerinin faaliyetlerinin neticesi olarak yapılmıştı.
Burada zihinleri şöyle bir soru meşgul ediyor: "Bir Hz. Peygamber'in başkalarının mallarını yağma edip, yol kesme hakkı var mıdır?" Bu meseleyi ilmî olarak anlamalıyız. Bugün gelişmiş medenî devletlerin davranışları nasıldır? İki devlet arasında, harp varsa, her ikisi de diğerinin erkeklerini öldürmekte, mallarını yağmalamakta, her imkâna başvurarak birbirlerine baskıda bulunmaktadırlar. Mekke Devleti'yle, Medine İslâm Devleti arasında harp hali vardı. Mekkeliler Mekke'de Peygamberimizi öldürmek istemişlerdi. Bu ise müslümanlara karşı Mekkelilerin savaş ilân etmeleriydi. Hicretten sonra da Mekkeliler susmadılar. Medinelilere yani Ensar'a bir heyet gönderip, "Muhammed'i ya öldürün ya da Medine'den çıkarın, yoksa sizinle savaşacağız" demişlerdi. Böylece harp ilânı ve hücumu Mekkeliler den geldi. Müslümanlar ise sadece kendilerini müdafaa ediyorlardı. Müslüman Mekkeliler hicret edince, Mekkeli müşrikler, müslümanlarm bütün menkul ve gayrimenkul mallarını hırsızlar gibi almışlardı. Peygamberimiz, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali vs. bütün müslümanlarm mallarını Mekkeliler gasbetmişlerdi. Bunun için müslümanlarm Mek-kelilere karşı mallarıyla vs.yle ilgili olarak mücâdele etmeleri gayet haklıydı. Sonra Mekkeliler ticaret kafilelerinin Mısır, Suriye, Irak vs. gibi kuzey memleketlerinden elde ettikleri gelirleri İslâm aleyhine silah olarak kullanıyorlardı. Bu bakımdan müslümanlarm, Mekkelilerce yapılmak istenen bu ticarete mâni olmaları gerekiyordu.
Peygamberimiz, Mekkelilerle ilişkilerinde ya savaş yolunu seçer ya da Medinelileri savaştan caydırmak için ekonomik baskı uygulayabilirdi. İsteseydi Mekke'ye ordu gönderir, Mekkelilerle savaşır, onları öldürebilirdi. Fakat Peygamberimiz bunu istemedi ve dedi ki: "Belki bugünkü Mekkeliler İslâm'ı kabul etmeyebilirler, fakat yarın çocuklarının İslâm'a girmeleri mümkündür." Bunun için Mekkelileri ve çocukları öldürmek yerine, kendilerine iktisadî baskı yaparak, müslümanlarm hasmı olmalarını önlemek istedi. İşte bundan dolayı, kuzey yolundan Mekkeli kafilelerin geçmesini menetti.
Mekke kafilelerinin engellenmesi için Peygamberinizin gönderdiği birlikler, her zaman başarı sağlayamadılar. Hatırladığıma göre, bu birliklerden bir tanesi hariç diğerleri başarılı olamadı. Bunun mânâsı şuydu: Birlikler nazarî olarak yol kesmek için gönderiliyorlardı. Fakat fiilen yol kesme ameliyesi vuku bulmadı. Fakat bununla birlikte, Peygamberinizin savaşmak, öldürmek, malları yağmalamak için birlikler gönderdiğini duyduklarında Mekkeliler korktular. İstenen de işte buydu. Yani Mekkelileri öldürmek değil, fakat kuzey ticaretinden kendilerini menetmek isteniyordu. Öyle ki ticaretleri aksadı ve Mekkeliler fakirle stil er. İşte bu süreç sonunda, müslümanlarla cepheleşmeden vazgeçtiler.[88]
4. Bedir Savaşı
Bu genel değerlendirmeden sonra, Medineli müslümanlarla Mekkeli müşriklerin arasında nelerin olduğunu ele alabiliriz:
Önce Bedir savaşı oldu. Bedir, (Kızıl Deniz) sâhil(i) ile Medine arasındaki bir yerin adıdır. Bu savaşta bildiğiniz gibi müslümanlar üçyüzoniki kişiydi. Düşmansa dokuzyüzelli kişiydi. Düşman müslümanlardan üç misli daha fazlaydı. Fakat savaşı müslümanlar kazandı. Bunun, dinî meselelere ehemmiyet vermeyen kabileler üzerinde büyük bir psikolojik tesiri olmuştu. Müslümanların güçlü, cesur ve sayıca azlıklarına rağmen Mekkelileri yendiklerini görünce, bu kabileler İslâm'a meylettiler. Bu savaştan sonra Medine müslüm ani arının sayısı çoğaldı ve Medine etrafındaki kabileler ise. müslümanların müttefiki olmaya rıza gösterdiler. Çünkü müslümanların fevkalâde bir askerî kuvveti vardı. Böylece İslâmî kuvvetler fazlalaştı. Bir taraftan, çok sayıda insan müslümanlığa girdi, diğer taraftan da bazı kabileler müslümanların müttefiki oldu.
Mekkelilerin haricinde Süleym, Gatafân gibi bazı Arap kabileleri, İslâm'a daima cephe almışlardır. Bunun sebebinin ne olduğunu da bilemiyoruz.
Netice olarak, müslümanların dostları ve düşmanları vardı. Müslümanların yaptığı savaşlar, ya Mekkelilerle ya da bu kabilelerle idi. Bu harplerde de müslümanlar daima galip gelmemişlerdir. Yani beşerî sebep ve netice unsuru hâkimdi; sadece mucizeler rol oynamıyordu. Meselâ Uhud'da, Bi'ru Ma'ûne'de müslümanlar bozguna uğradılar. Bunun için Peygamberimiz daima müslümanların iktisadî, askerî ve dinî bakımdan kuvvetlenmelerine gayret gösteriyordu.[89]
5. Benî Kaynuka ve Benî Nadir Yahudileriyle İlişkiler[90]
Medinelilerin bir kısmı Arab, bir kısmı ya-hudiydi. Arap olanların bir kısmı İslâm'ı kabul etti. Bunlara Ensar diyoruz. Bazısı da hıristiyandı. Bunların bir kısmı Medine'den Suriye, Irak vs. gibi çeşitli yerlere gitmişlerdi. Bu nedenle kendileri hakkında pek bilgi sahibi değiliz. Bazıları da öldü veya öldürüldü. İlk zamanlarda Medine Arapları içinde müşrik olanlar da vardı. Fakat daha sonra Medine'deki araplarm çoğu müslüman oldular.
Yahudiler üç büyük kabileye ayrılmıştı: Kaynuka, Nâdir ve Kureyza.
Müslümanlarla önce Kaynukahlar arasında bazı meseleler çıkmıştı. Kaynuka'lılardan biri, bir müslüman hanımına karşı namuslu bir erkeğin karısı için tahammül edemeyeceği bir gayri ahlâkî davranışta bulunur. Bu olaya müdahale eden bir müslümamı yahudiler öldürürler. Böylece müslümanlarla yahudiler arasında çatışma başlamış; Peygamberimiz yahudileri muhasara altına almıştı. Bir iki hafta süren savaştan yahudiler mağlup çıktılar ve Peygamberimiz onların Medine'den çıkmalarını emretti.
Bedir Savaşı'ndan sonra, Nadîr yahudileriy-le de bir hâdise çıktı: Peygamberimiz kendileriyle bazı idarî meseleleri görüşmek üzere bulundukları mahalle gittiğinde, kendisini Öldürmek istediler. Peygamberimizin oturduğu yerin üstündeki yüksek bir yere büyük bir taş çıkardılar. Taşı yukardan atıp Peygamberimizi, ezerek öldürmek istediler. Fakat Peygamberimiz bunun farkına vardı. Kendilerine birşey söylemedi ve Medine'ye döndü. Bilâhare müslümanlarla kendilerini muhasara edip savaştıktan sonra teslim olmak zorunda kaldılar. Peygamberimiz hepsini esir olarak aldı. Peygamberimiz bunları ne yapmalıydı? Affetmeli miydi? Oldürmeli miydi? Bu ortaya çıkan meselelerden biriydi.
Nadîr yahudileri, İslâm'dan önce Evs kabilesiyle müttefiktiler. Evs kabilesi reisi zahiren müslüman görünüyordu, fakat gerçekte müslü-man değildi; münafıktı. Adı İbn Ubeyy'di. Niçin münafık olduğu hakkında zahir bir sebep mevcuttur: İslâm öncesi Evs ve Hazrec arasında savaşlar vardı. Savaşlardan sonra halk "Neden harp ediyoruz? Bizim bir melikimiz (sultanımız) olsa emniyet içinde yaşayabiliriz" dediler. İbn Ubeyy melik olarak seçildi. Çünkü zengin, akıllı, halk üzerinde müessir olan bir şahsiyeti vardı. Kuyumculardan İbn Ubeyy için bir altın taç yapılması istendi. Tacın yapımı henüz tamamen bitmeden Peygamberimiz, Medine'ye geldi ve Medineliler bu meseleyi unuttular. Kendisi sultan olacağı sırada Medine'ye gelen yabancı (Peygamberimiz) işini bozduğu için, kalbinde kin ve nefreti muhafaza ederek, samimi olarak İslâm'a girmedi. İşte İbn Ubeyy'in münafıklığının zahirî sebebi budur. Her zaman İslâm alehytarı gayretlerde bulunuyordu. Âişe anamıza karşı çıkarılan iftira (İfk) hâdisesini de bu münafık çıkarmıştı. Bir defasında Tebûk savaşında Peygamberimizi öldürmek istemişti. Bunların yanında başka menfi tutumları da vardı.
İbn Ubeyy, müslümanlar Nadîr yahudilerini esir edince, Peygamberimize gelerek, onları affetmesi için çok ricada bulundu. Israrı üzerine Peygamberimiz, Nadîr yahudilerini affetti ve kendilerinin mallarıyla beraber Medine'yi terketmelerini emretti. Onlar da Hayber'e yerleştiler.[91]
6. Hendek Savaşı
Hayber, Medine'nin kuzeyine düşer. Yahudilerin uşturduğu bir yerleşim merkezidir. Burada yaşayan yahudilerin verimli bahçeleri, malları, üçbinden fazla askerleri vs. imkanları vardı. Bu imkanlara dayanarak Hayber'den, İslâm aleyhtarı faaliyetler düzenlemeye başladılar. Mekke'ye bir heyet gönderip "Bedir'de bozguna uğradınız, Uhud'da başarı gösterenıediniz, bir gayret daha gösterin" dediler. Bu teşvik ve yönlendirmeler sonucu Mekkeliler müslümanlara karşı savaş açmayı benimsediler. Hayberliler ayrıca, Süleym, Gatafan, Fezâre gibi diğer Arap kabilelerine de heyetler gönderip müslümanlara karşı harb açmaları hususunda kışkırtma faaliyetlerinde bulundular ve "Muayyen bir zamanda Medine'ye karşı hücuma geçerseniz, size mal yardımı yaparız" dediler. Bunun üzerine, Hendek Savaşı vuku buldu. Bu savaşta müslümanîarın sayısı binbeşyüz idi. Düşman güçleri onikibin kişiyden oluşmaktaydı Hayber'dekı Benî Nadîr yahudilerinin hazırladığı komplo neticesinde meydana gelmişti. Harp gayet zor ve güç sahnelerle dolu olmasına rağmen, müslümanlar bu savaşta da galip geldiler.
Medine'nin etrafına kazılan büyük çukurlardan dolayı, düşman, müslümanlar tarafına geçememişti. Mekkeliler ve müttefikleri, müslümanlar tarafına geçemeyince Medine'de bulunan Kureyza yahudilerinden, müslümanlara dahilden hücum etmelerini istediler. Fakat bundan da sonuç alamadılar. Hendek savaşından sonra Mekkeliler, Medine'den Mekke'ye perişan bir halde dönmek zorunda kaldılar. Bu dönüş, müslüman-lar tarafına geçemediklerinden miydi, yoksa bir başka sebebe mi dayanıyordu?
Mekkeliler, bu sefere çıkarken bir iki günde savaş biter zannetmişlerdi. Ancak Şevval ayına rastlayan muhasara, hendek yüzünden bir ay uzadı. Bu süre sonunda kendilerinin deve, at vs. gibi hayvanları için getirdikleri yiyecek ve erzak bitmişti. Bu arada Hayber'den Benî Nadîr yahu-dileri erzak göndermişi erse de, müslümanlar bu erzak kafilelerini Mekkelilere ulaşmadan ele geçirdiklerinden bunlardan istifade edememişlerdi. Erzaksız kalmak Mekkelileri, geri dönmeye mecbur bırakmıştı. Ayrıca Şevval ayından sonra gelen Zilkade ayı ile yasak aylar denilen üç ay (Zilkade, Zilhicce ve Muharrem) girmişti. Mekke müşrikleri bu üç ayda savaşmazlardı. Üç ay daha Medine'yi savaşamadan muhasaranın faydası yok, zararı vardı. Bundan dolayı, Mekke'ye dönmeye mecbur kalmışlardı. Ayrıca daha önce de temas ettiğimiz gibi, çeşitli kafilelerin bir memlekete geliş-gidişi o memleket için bir iktisadî gelir ve kazanç vesilesi olduğundan, bu üç yasak ayda Arabistanın değişik yörelerinden Araplar hacc için Kabe'ye gelecekler ve Mekkeliler bundan iktisâdi kazanç temin edeceklerdi. Eğer bu sürede Medine muhasarasıyla vakit geçirirlerse bu kazançtan da faydalanamayacaklardı. Mekkelilerin muhasarayı terkedip geri dönmelerine bu husus da müessir olmuştur.[92]
7. Benî Kureyza Yahudileriyle İlişkiler
Mekkeliler döndükten sonra, Medine içinden müslümanlan arkadan vurmak isteyen Benî Kureyza'yı, Hz. Peygamberimiz (a.s.) muhasara altına alıp kendileriyle savaştı. Bunlar da müslü-manlarla savaşa tahammül edemedi ve birkaç hafta sonra teslim oldular. Beni Nadirin teslimiyetinden sonra olduğu gibi, İbn Ubeyy münafığı gelerek, yine Peygamberimizle Beni Kureyza ya-hudileri için aracı oldu.
Benî Kureyza, Peygamberimizden; İslâm öncesi müttefikleri olan ve şimdi ise müslüman bulunan Sa'd b Muâz'ı hakem kabul etmesini, hakemin vereceği kararı kendilerinin kabul edeceklerini, Peygamberimizin de kabul etmesini talep ettiler. Peygamberimiz bunu kabul etti. Yani ya-hudiler Sa'd b Muâz'ı hakem olarak teklif ettiler, Peygamberimiz de bunu kabul etti. Böylece verilecek hüküm hakeme ait olacaktı, Peygamberimizin bu karara etkisi olmayacaktı. Eğer hakem bu Benî Kureyza yahudilerinin öldürülmesini emret-mişse, durum tamamen hakeme aittir. Ortada hakem olmasaydı da bu öldürülme emrini Peygamberimiz vermiş olsaydı, o zaman kendisi belki bazılarınca merhametsiz veya şefkatsizlikle suçlanabilirdi. Fakat burada durum tamamen değişiktir. Bunu hakem emredince, "emri Peygamberimiz verdi" diyemeyiz. Hakem olan Sa'd b Muaz yahudilerin muharib olanlarının (askerlerinin) öldürülmesini emretti. Yalnızca erkeklere şâmil olan bu hüküm ihtiyarlara, çocuklara ve kadınlara uygulanmadı; onlar ise köle kılındı. Böylece
Medine'de hemen hemen Yahudi kalmamış oldu. Olsa da gayet az ve ehemmiyetsiz bir sayıdaydılar.[93]
8. Hudeybiye Sulhu ve Mekke'nin Fethi
Mekkeli ticaret kafilelerinin ticaretlerine Medineli müslümanlar tarafından mani olunduğundan Mekke iktisadiyatı çok güç durumdaydı ve bunun neticesi olarak müslümanlara karşı olan savaşlarında Mekkeliler başarı gösteremiyorlardı. Bu yıpratıcı ortam, sonunda Mekkelilerin müslümanlara karşı üstünlük sağlama gayretlerini kırmış oldu. Müslümanlar da bir sulh ortamının İslâ-mın yayılışına katkıda bulunacağım umuyorlardı. Bu beklentiler sonunda bir hac mevsiminin de Medineli müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında Hudeybiye'de bir anlaşma imzalandı.
Fakat daha sonra bu anlaşmayı Mekkeliler bozdular ve Peygamberimiz de insanı dehşete düşüren bir tarzda Mekke'yi fethetti. Bir adam bile öldürmeden Mekke'yi ele geçirdi. Bu şöyle gerçekleşti: Peygamberimiz, kendisiyle müttefik olan kabilelere harp yapılacağını, dolayısıyla asker yardımında bulunmalarını, harp yapılacağı, gerektiğini fakat askerlerin Medine'ye gönderilmemesini, kendilerinin uğrayıp askerleri alacaklarını bildirdi. Medine'den kuzeye, doğuya, güneye, yine kuzeye gidip her gittiği yerden asker topladı. Böylece gittikçe çoğalan askerlerle Peygamberimizin nereye gideceğini kimse kestiremiyordu. Nihayet onbin kişiye baliğ olan müslüman ordusu Mekke önlerine geldi. Mekkelilerin hiçbir şeyden haberi yoktu.
Askerler normalde yemeklerini beş-altı kişi bir ateş üzerinde pişirirler. Fakat Peygamberimiz geceleyin her bir kişinin müstakil olarak bir tek ateş üzerinde yemek pişirmesini emretti. Mekkeliler dağların arka tarafında onbin ateşi birden görünce, kim olduğunu bilmedikleri ve sayı olarak ellibin tahmin ettikleri bu düşman karşısında dehşete kapıldılar.
Ebu Süfyan evinden çıkıp, bu düşmanın kim olduğunu öğrenmek üzere Mekke dışına, askerlerin konaklama mahalline doğru ilerlerken Müslüman askerlerce yakalanıp Peygamberimize getirildi. Peygamberimiz onun serbest bırakılmamasını, Mekke'ye geri dönmesine mâni olunmasını emretti. Böylece Mekkeliler başsız kalıp, ne yapacaklarını şaşıracaklardı. Sabahleyin Peygamberimiz, dört ayrı yönden Mekke'ye girilmesini emretti. Müslümanlar hareket ederlerken Peygamberimiz, Ebu Süfyan'ı serbest bırakıp şöyle dedi; "Kim silahını bırakırsa, kim Kabe'de olursa, kim Ebu Süfyan'ın evinde olursa, kim kendi evine kapanıp yola caddeye çıkmazsa o emniyettedir." Ebu Süfyan Mekke'ye gelip, "Müslümanlarla Mekkeliler savaşamazlar, çok askerleri var" dedi ve böylece Mekke, kan akıtılmadan fethedildi. Fakat müslüman olmayanların kalblerinde bu bir kin ve nefret kaynağı olarak yer etti.
Mekke'nin fethinden sonra Peygamberimiz, Mekkelileri öldürebilir, mallarına el koyabilir veya kendilerini köle yapabilirdi. Fakat bunları yapmadı. Müslüman olmalarını temin etti. Bu inceliğe dikkat etmeliyiz. Peygamberimizin yaptığı bir konuşma Mekkelilerde, psikolojik tesir icra etti. Mekke'nin fethinden hemen sonra, "Bütün Mekke halkı Kabe'ye gelsin, sizinle konuşmak istiyorum" dedi. İnsanların hepsi toplandı. Bir taraftan da korkuyor ve çekiniyorlar di. Peygamberimiz (a.s.); Bilâl'e, Kabe'nin üzerine çıkıp önce ezan okumasını emretti; ezanı okudu. Mekke sakinleri arasında Attâb b. Esîd adında biri vardı. Şöyle dedi: "Allah'a hamd olsun, hiç, olmazsa bari babam öldü ve bu hâli görmedi. Yoksa Kabe'nin üzerinde anıran bu kara eşeğin (siyah renkli Habeşli Bilâl'i kastediyor) hâline tahammül edemezdi."
Ezandan sonra Peygamberimiz, namaz kıldı ve daha sonra toplanmış olan Mekkelilere hitap etti. Mekkelilerin İslâm aleyhtarı olarak müslümanlara neler yaptıklarını kendilerine hatırlattı ve "Şimdi bu yaptıklarınıza karşılık, benden ne yapmamı bekliyorsunuz?" dedi. Utançlarından başlarını öne eğip birşey söyleyemediler. Sonra Peygamberimiz onlara hitaben "Hepiniz serbestsiniz, size birşey yapmayacağım, gidebilirsiniz" deyince; müşrikler, hiç beklemeyip tahmin edemedikleri bir şeyle karşılaştıklarından son derece duygulandılar. Az önceki tahkir edici ifadelerin sahibi Attâb b. Esîd, kendini tutamadı ve Peygamberimizin önüne gelerek "Ey Muhammed! Ben Attâb b. Esîd'im, Allah'dan başka ilâh olmadığına görür gibi inanır, Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna gözümle görür gibi iman ederim" der. Birkaç dakika önce Kabe'nin üzerinde okunan ezana tahammül edemeyen bu adam, birkaç dakika sonra hiç kimse kendisinden talep etmediği halde, derhal müslüman olur. Bunun üzerine de Peygamberimiz "Ben seni Mekke valisi olarak tayin ediyorum" der. Böylece birkaç dakika önceki düşmanı, şimdi Mekke valisi olarak ilân etmiştir. Bunu diğer Mekkelilerin peyderpey İslâm'a girişleri takip eder. Mekke'nin fethini müteakip birkaç gün içinde bütün Mekkeliler müslüman olur. İslâm tarihinin bu en önemli dönüm noktasının tamamlanmasından sonra tek bir asker bile Mekke'de kalmaz, hepsi Peygamberimizle Medine'ye dönerler.
Peygamberimiz zamanındaki İslâm siyaseti böyleydi: Düşmanı öldürmek, mallarını yağma etmek yerine, kalblerini fethetmeyi istemekteydi. Peygamberimiz devrinde İslâmiyet böyle yayılıp intişâr etti ve vefatı öncesinde daha önce de belirttiğim gibi üç milyon kilometrekarelik bir alan İslâm'ı kabul etmişti.[94]
9. Konu ile ilgili Sorular
1. Soru: Peygamberimiz Benî Kureyza yahu-dileri muhariplerinin esir alındıktan sonra öldürülmelerine müsaade etmiştir. Oysa Arap kabilelerine karşı öldürme formülünü tatbik etmemiştir. Bu Hz. Peygamberin kabileciğini mi gösterir, yoksa ilerde o yahudilerin müslüman olmayacaklarını biliyor muydu?
Cevap: Beni Kureyza yahudileri, hükmü Peygamberimizin vermesini isteseydiler, Peygamberimiz onları affedecekti. Fakat yahudiler daha önce münafık İbn Ubeyy'in yaptığı gibi yapacak zannıyla, İslâm öncesi dostları olan Sa'd b Mu-âz'm hakemliğini talep ettiler. Dolayısıyla onlarla ilgili kararı o verdi. Bu olayın böyle sonuçlanmasında Peygamberimizin kabahati yoktu.
2. Soru: Peygamberimizin savaşlarında, mu-harib adedi fazla olduğu halde az insan Ölüyordu. Sebebi ne olabilir?
Cevap: Bu bir askerî meseledir. Ancak geniş bir çalışmayla aydınlatılabilir. Bu konuda "Hz. Peygamberin Savaşları" adıyla bir kitap yazdım, sorunuzun cevabı orada bulunabilir.[95]
Dokuzuncu Bölüm
Hz. Muhammed'in Vefatı Ve Hilâfet Meselesi
1. Yalancı Peygamberler (Müseylime ve Esved)
Peygamberimizin Hayatının son aylarında iki adam peygamber olduklarını iddia etmişlerdi. Yani peygamberimiz hayattayken iki kişi (kendisinden ayrı olarak) peygamberlik iddiasında bulunmuştu. Bunlar Müseylimetü'l-Kezzâb ve el-Es-ved el-Ansî idi. Bu ikincisi Zü'1-himâr (eşekli) adıyla da tanınıyordu. Bazen bu ismi, Zü'1-hımâr olarak okurlar ki, bu doğru değildir. Kendisi bir eşek terbiye etmişti ve eşeği, emrine göre hareket ediyordu. Bu sebepten kendisine Zü'1-himâr (eşekli) denilmişti. Bu adam, Peygamberimizden birkaç gün önce öldü. Müseylime ise, müslüman-larla savaştı ve Hz. Ebu Bekir devrinde öldürüldü. Yani Peygamberimizin hayatının son günleri kalb huzuru içinde değildi. Ortada bu iki adam sebebiyle bir fitne vardı.
Ayrıca müslümanlar arasında münafıklar da bulunuyordu. Bazı dünyevî menfaatleri (bazı vazifeler) temin için müslüman görünüyorlardı. Hassan b Sâbit'in divanından da anlaşıldığı üzere, Medine'de Peygamberimizin vefatı sırasında yahudi ve hıristiyanlar bile vardı. Yahudi ve hıris-tiyanların, ne İslâm'ı, ne de İslâm Devleti'ni sevmedikleri açıktır. Buhârî'nin bir rivayetine göre Hz. Ömer, Peygamberimizin vefatında İslâm için büyük bir tehlikenin olduğunu söylüyordu. Peygamberimiz kendinden sonra yerine kimin geçeceğini tayin etmeden vefat etmişti. Bu bakımdan Hz. Ömer Peygamberimizin yokluğunu İslâm Devleti ve dolayısıyla İslâm için tehlike görüyordu.[96]
2. Hz. Peygamberdin Hastalığında Hilâfet Tartışmaları
Peygamberimiz ölüm hastalığına tutulunca, Buhârî'nin zikrettiğine göre amcası Abbas, kardeşinin oğlu Hz. Ali'ye gidip kendisiyle konuştu. Ali'ye: "Peygamberimizin bu hastalığında, vefat edeceğine delâlet eden emareler görünüyor. Kendisinden sonra kimin yerine geçeceğini de söylemedi. İkimiz kendisine gidelim, hilâfetin kime verileceğini soralım. Eğer virâsî olarak (miras sırasına göre) sülâledeki sıraya göre intikal edecek derse, bunu öğrenmiş oluruz. Hayır, bir başkası olacak der de isim tayin ederse, ikimiz buna şahit oluruz" der. Ali "Ben gitmek istemiyorum, eğer Peygamberimiz hilâfeti bize şimdi vermezse, bundan sonra bize onu kimse vermez" şeklinde cevap verir. Buhârî'nin ifadesi burada bitiyor.
Böylece gayet açık olarak anlıyoruz ki Peygamberimiz, Hz. Ali'yi halife olarak tayin etmemistir. Aksi halde amcasına "Gitmeğe lüzum yok, zaten beni veliahd olarak tayin etti, ikinci defa mevzu üzerinde durmağa gerek yok" vs. gibi bir cevapta bulunması gerekirdi, fakat amcasına böyle birşey söylemedi.
Bundan sonra ne olduğu hakkında bir sarahat yoksa da Buhârî'nin Sahîh'ine dayanarak şu neticeyi çıkarabiliriz: Ali, Peygamberimize gitmeyi kabul etmeyince, Abbas tek başına Peygamberimize gidip O'na da aynı şeyi sorar; söyler. Peygamberimize durumu yazıyla tesbit etmesini, böylece müslüman milletinin (ümmetinin) bölünmemesini temin etmesi hususunda ısrarda bulunur. Peygamberimiz amcası Abbas'ı çok sever, fazla ihtiram gösterirdi. Bu hususta pek çok misâl olacak rivayetler vardır. Neticede Peygamberimiz, amcasının bu teklifini kabul eder, "Kalem ile, üzerine yazılacak birşey getirin de size yazdırayım" der. Bunun üzerine bazı sahabe, "Peygamberimiz şu anda son derece güç durumda, O'nu bu sıkıntılı zamanda yormamalıyız" der. Bazısı da "Hayır yazdırsın, bu da çok mühim" der ve ihtilâf çıkar, sesler yükselir. Bu gelişmeler üzerine sahabelerden bazılarınca; "Peygamberimizin yakınında bu şekilde gürültü yakışmaz, dışarı çıkılsın"denir. Abbas'ın Peygamberimize hilâfetin kime verileceği hususunda yazı yazdırması konusundaki ısrarı Buhârfde açıklıkla yer almaz. Fakat konu ile ilgili rivayetlerden anladığıma göre olayın böyle cereyan etmiş olması kuvvetle muhtemeldir.[97]
3. Veliahdlık ve Hz. Ali[98]
Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ab-bas, Hz. Ali'ye gidip, "Hz. Peygamber (a.s.) vefat etti, elini uzat, sana bîat edeyim, ben bîat edersem, diğerleri de gelip sana bîat ederler. Eğer bunu kabul etmezsen, birkaç gün sonra başkası halife olur, sen gidip ona bîat etmek zorunda kalırsın" dediyse de Ali, ikinci defa amcası Abbas'm teklifini reddetti ve "Hiç kimse biz Beni Hâşim'in, halîfe olma hususundaki hakkımızı reddetmez" cevabını verdi. Bundan da gayet açık olarak anlıyoruz ki, Peygamberimiz kimseyi halife olarak tayin etmemiştir. Eğer Ali'yi halife tayin etmiş olsaydı, "Peygamberimiz beni halife seçti, senin bî-atını kabul ediyorum" derdi. Fakat böyle demedi. Bunun aksine, "kimse halifelik hakkımızı inkâr etmez" dedi, yani, hilâfetin sultanlık (meliklik) gibi miras sırasına göre intikal edeceği kanaatin-deydi.
Bu mevzuya devamdan önce, şu hususu da zikretmek istiyorum. Peygamberimiz Ali'yi Gadîruhum denilen yerde, namazda cemaate imam kılmıştı. Veda haccmdan dönerken Peygamberimiz Medine yakınındaki bu mahalde şimdi yeri belli değildir müslümanlara bir hitapta bulunmuş ve "Ben kimin mevlâsıysam, şüphesiz ki Ali de onun mevlâsıdır" demişti. Bu ifadede "mevlâ" kelimesinin mânâsı nedir? Eğer mevlâ, "veliahd" mânâsı-naysa mesele bellidir. Fakat başka bir mânâya da geliyorsa, hüküm de ona göre ayrı olacaktır. Onun için mevlâ kelimesinin mânâsını iyi tetkik gereklidir. Bunu nasıl öğreneceğiz? Peygamberimiz devrinde o sırada mevlâ kelimesi hangi mânâda kullanılıyordu. Bugün Mısır'da, Irak'ta vs.deki bu kelimenin mânâsı değil, o zamanki mânâsını araştırmak zorundayız. Bunu nasıl bulacağız? Bu ehemmiyetli bir meseledir. Fakat ben buna bir çözüm buldum. Kur'an, Peygamberimizin muasırıdır. Bu kelimeyi Kur'an'da tetkik edelim. Çünkü kelime Kur'an'da kullanılıyor. Fakat mânâsı âyetlere göre değişiyor, hep aynı mânâyı taşımıyor. Meselâ, "Allâhu mevlânâ[99] gibi bir terkipte, takriben "mülk sahibi olan ilâh" vs. m ân alarmdadır. Kelime, diğer bazı âyetlerde, "erkek kardeş", "dost" (arkadaş), mânalarına da kullanılmıştır. Bazen de "cehennem" mânâsına kullanılmıştır.
Netice olarak kelimenin çeşitli mânâları vardır ve Kur'an'da veliahd mânâsına bir kere bile kullanıldığına rastlayamadım.
Farzedelim ki veliahd mânâsına geliyor. Hadis "Ben kimin mevlâsıysam, şüphesiz ki Ali de onun mevlâsıdır" diyor. Yani "Şu andan itibaren mevlâsıdır" demek oluyor: "Benim vefatımdan sonra" demiyor. Bunun için kelimenin mânâsı ve-liahddır denemez. Çünkü Peygamberimiz Ali'yi veliahd tayin etmek isteseydi, gelecek zaman ifadesiyle "Ali de onun mevlâsı olacak" derdi. Zira hilâfet, halle değil, istikballe ilgilidir.[100]
4. Ensar ve Hilâfet Meselesi
Ensâr da hilâfet hususunu düşünmüş ve bir kısmı Benî Sâ'ide sakîfesinde toplanmışlardı. Sa-kîfe, toplantı gibi bazı vesileler için yapılmış, bugünkü mânâda kulüp gibi bir yerdir. Sâ'ide kabilesi, burada toplanıyor, aralarında konuşuyorlardı. Sa'd b Ubâde bu kabileden ihtiram gören, zengin bir şahıstı. Eski müslümanlardandı. İslâm'a gerek mâlî, gerekse diğer yardımları olmuştu.
Benî Sâ'ide sakîfesinde toplanıp aralarında, "Medine bizim memleketimiz; halife de bizden olmalı" şeklinde konuşuyorlardı.
Bu husustaki gelişmelere girmeden önce, şu hususu hatırlamalıyız: Ensar, neseb itibariyle aynı köke dayanmakla beraber, bazı infirâdî sebepler yüzünden ayrılmışlardı. Aralarında harpler •cereyan etmiş, hatta müslüman olduktan sonra bile aralarındaki münakaşalar devam etmiştir. Meselâ Medineliler yeni yeni müslüman olmağa başladıklarında, Peygamberimiz daha Mekke'de iken cemaatle namaz kılma hususunda bile Evs ve Hazrecliler arasında ittifak yoktu: İmam Evs-liyse Hazrecliler, Hazredi ise Evsliler arkasında namaz kılmıyorlardı. Bunun için, imamın Mekke-li olmasını kabul ettiler. Peygamberimiz Medine'ye geldikten sonra böyle şeyler kalmadı. Fakat bu gibi misaller bize, iki kabile arasındaki rekabetin şiddetli olduğunu gösteriyor. Bu bakımdan, Sa'd'ı halife seçseler, buna Evsliler muvafakat etmeyecekti. Eğer Evsli biri seçilse, bunu da Hazrecliler kabul etmeyebilecekti. İşte bunun içindir ki, bir Evsli, Peygamberimizin Mescidine gelip
Hz. Ebu Bekir'e, "Hazrecîler Sa'd b Ubâde'yi halife seçmek istiyorlar" diyerek durumu haber verir. Bu da bize, Evslilerin Hazredi olan Sa'd'ı halife olarak istemediklerini gösteriyor.
Peygamberimizin vefatında, O'nun kabilesinden olan akrabası Ali, Abbas vs. gibi ileri gelenler, halifenin kim olacağı hususunun mütalaasını yapıyor, hilâfetin virâsî olacağı kanaatini taşıyorlardı. Fakat Ensar, "Muhacirler yabancıdırlar, bizim memleketimizden değillerdir. İslâm bizim yardımımızla yayıldı. Peygamberimize yardım elini uzatıp ona mesken vs.yi temin eden bizleriz; binâenaleyh halife bizden olmalıdır" görüşündeydiler.
Medine'deki Yahudi ve Hristiyanların böyle bir sorunun ortaya çıkmış olmasından gayet sevinçli oldukları şüphesizse de, görüşlerinin ne merkezde olduğunu bilemiyoruz.[101]
5. Muhacirler ve Hilâfet Meselesi
Bazı müslümanlarda ise Peygamberimizin vefat haberi değişik bir tarzda tepki yaptı. Meselâ, Hz. Ömer, diyebiliriz ki şuursuzluk derecesine varan teessüründen kılıcını çekip, "Kim Hz. Peygamber vefat etti derse, boynunu vururum, O hiçbir zaman ölmeyecektir, Hz. İsa'nın gittiği gibi göğe çıkmıştır, yine yeryüzüne inecektir, aramızda kıyamete kadar baki kalacaktır" diyordu. Hz. Ömer'e saygımız sonsuz olmakla beraber, hüznü adetâ kendini kaybetmek derecesine ulaşmıştı. Bu hal bir nevi şuuru kaybetmektir.
Hz. Ebu Bekir, Peygamberimizin vefatında, Medine'de değil, Medine haricinde, Sunh isimli bir mahaldeydi. Bu yer de bugün bilinmiyor. Anlaşıldığına göre, vefatından az önce Peygamberimizin vaziyetinde sıhhî bir düzelme mevcuttu. Hatta sabah namazı vaktinde Peygamberimiz mescide geldiğinde müslümanları sabah namazını kılarlarken gördü ve bu hale memnun olup, tebessüm etti, "namazınıza devam edin" diyerek geri döndü. Namazdan sonra Ebu Bekir, Peygamberimizin yanma gelerek "Elhamdülillah vaziyetin iyileşti, birkaç günden beri ailem efradından uzaktım, izin verirsen evime gitmek istiyorum, bilâhare gelirim" dedi. Kendisine izin verdi ve Ebu Bekir, Sunh'a gitti. Bundan takriben iki saat sonra Peygamberimiz vefat etti. Ebu Bekir imam olduğundan öğle namazı vaktinde geri geldi. Peygamberimiz kendisine Peygamberimizin vefatını haber verdiler. Hemen kızı Âişe anamızın odasına girdi, Peygamberimizin mübarek yüzündeki örtüyü kaldırıp alnından öptü.
Mescide geldiğinde müslümanlar toplanmışlar, Hz. Ömer de kılıcını çekmiş, "Hz. Peygamber öldü diyenin başını uçururum" vs. diye bağırıyordu. Hz. Ebu Bekir "sus" dediyse de, o dinlemeden, sözlerini tekrarlıyordu. Hz. Ebu Bekir minbere çıktı ve hitab etmeğe başladı. "Alemlerin Rabbi Allah'a hamd, gönderilmiş (elçi)lerin efendisine salât ve selâm olsun..." şeklinde hitaba başlayınca, insanlar Hz. Ömer'i bırakıp, Hz. Ebu Bekir'in ne söylediğini duymak için minberin etrafına toplandılar.
Hz. Ebu Bekir şunları söylüyordu: "Kim Muhammed'e ibadet (kulluk) ediyorsa bilsin ki Muhammed Ölmüştür. Kim Allah'a kulluk ediyorsa, Allah diridir, ölmez" Bu arada Peygamberimizin vefatıyla ilgili "Muhakkak sen de öleceksin, onlar da elbet ölecekler[102] ve "Muhammed bir peygamberden başka (birşey) değildir. Ondan evvel daha nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür, yahut öldürülürse, Ökçelerinizin üstünde (gerisin geri)mi döneceksiniz? Kim (böyle) iki ökçesi üzerinde (ardına) dönerse elbette Allah'a hiçbir şeyle zarar yapmış olmaz. Allah, şükür (ve sebat) edenlere mükâfat verecektir[103] mealindeki bazı âyetleri okudu.
Hz. Ömer, daha sonraları bu anla ilgili duygularını anlatırken: "Bu âyetleri duyunca sanki birisi iki ayağımı birden kesmiş gibi yere düşüvermişim" diyecektir. Anlaşıldığına göre, oradaki sahabîler ağlamağa başlıyorlar. Hz. Ebu Bekir, Müslümanların ne yapmaları gerektiği hususunu da ele alarak hitabına devam etti. Konuşmasının özü, "Peygamberimizin bıraktığı yerden dini tebliğe devam etmek, duraklamamak" vs. ile ilgiliydi. Bu meseleyi, Peygamberimizin defninden sonra ele almalarını teklif etti ve hitabı bitirince insanlar dağıldı. Ebu Bekir, Ebu Ubeyde b el-Cerrâh ve Ömer efendilerimiz gibi bazıları da mescidde kaldılar. Bu sırada yukarıda kendisinden bahsettiğimiz Evsli gelerek, Hazreclilerin beni Sâ'ide'nin toplantı mahallinde halife tayiniyle ilgili olarak
toplandıklarını haber verdi. Ali ve Abbas efendilerimizse beride Peygamberimizin yıkanması, kefenlenmesiyle meşguldüler, mescidde değillerdi. Hz. Ebu Bekir yanındakilere, "Ensar kardeşlerimize gidip hilafet meselesinde fazla acele etmemelerini, bu işin Peygamberimizin defninden sonra ele alınmasını söyleyelim" dedi.[104]
Onuncu Bölüm
Hz. Ebu Bekir'in Halîfe Seçilmesi Ve Bazı Uygulamaları
1. Muhacirler ve Ebu Bekir'in Hilâfeti Meselesi
Hz. Peygamberin vefatını müteakip ortaya çıkan hilafet meselesinde Önceleri nıüslümanlar farklı düşüncelere sahiptiler. Muhacirler "Kureyş kabilesinden olmalı" fikrinde ittifak ederken, bunun tafsilatında ihtilâf ediyorlardı. Meselâ, Benî Ümeyye'den Ebu Süfyân, halîfenin kendilerinden olması lüzumu üzerinde duruyordu. Ebu Süfyân ve diğer birçok Müslüman Hz. Ebu Bekir'in halifeliğini düşünmüyorlardı bile. Zira kendisi Teym kabilesindendi. Bu kabileyse, Kureyş'in en hakîr kabileleri arasında sayılıyordu. Meselâ, bir Cahi-liyye devri şâiri bu kabile hakkında "Herhangi bir meselede istişarede bulunacaksak, Teym kabilesini çağırmayız; eğer istişarede bulunursak, görüşlerine önem vermeyiz" diyor. Selmân-ı Fârisi (r.a.)'de Hz. Ebu Bekir'in halifeliğine ihtimâl vermeyenlerdendi. Nitekim Ebu Bekir, halîfe seçildikten sonra, kendisinin farsça olarak "yaptınız ama isabetli yapmadınız" mânâsında, "gerdâd negerdâd" şeklinde bir söz söylediğini tarihçiler kaydeder. Yani, "fiilen Ebu Bekir'i halîfe seçtinizse de, bunda pek isabetli olmadınız" demek ister.
Bu görüşler bize hilafet konusunda muhacirlerin kendi aralarında bir birlik oluşturamadı-ğını ve farklı görüşlere sahip sahabelerin bulunduğunu göstermektedir.[105]
2. Ensar ve Ebu Bekir'in Hilâfeti Meselesi
Ensarın Beni Sâ'ide'nin toplantı mahallinde Hazrec'ten bir halîfe seçme teşebbüsü, mesciddeki müslümanların bu işi Peygamberimizin defninden sonra ele alma kararma ters düşüyordu. Ayrıca bazı müslümanların, diğerlerine danışmadan halîfe seçmeleri, bazı tatsızlıklara, hatta mühim olaylara sebebiyet verebilirdi. Durumun içinden çıkılmaz bir hal almasını önlemek için, Peygamberimizin akrabasından cenazeyi yıkamak, kefenlemek işiyle meşgul Ali, Abbas gibi eşhası beklemeden Ebu Bekir, yanındaki iki zatla Benî Sâ'ide'nin toplantı yeri olan Sakîfe'ye geldi, birlikte selâm verip oturdular. Ensar'dan biri kalkıp Ensar'm üstünlüklerini dile getirdi. Kur'an âyetlerinden, Peygamberimizin hadislerinden misâller verdi.
Sonra Hz. Ebu Bekir kalkıp, "Sizin üstünlükleriniz bu kadar değil, daha fazladır. Fakat hilâfet, daha ayrı bir şeydir. Halîfeyi Arap Yarıma-dası'ndaki müslümanlann da tasvîb etmiş olması gerekir. Oysa bütün Arapların razı olacağı halîfe ancak Kureyş'ten çıkabilir; Ensar'dan olacak halîfeyi bütün Araplar tasvip etmezler" dedi. Sonra diğer bir Ensarî kalkıp "O halde bir halîfe sizden, bir halîfe de bizden olsun; hilâfet bu iki kişinin elinde bulunsun" deyince, Ebu Bekir buna cevaben "Halîfe bizden, yardımcısı sizdendir" dedi. Bir başka Ensarî kalkıp, değişik bir teklifte bulundu. Teklifi "İlk halife Kureyş'ten, ikincisi Ensar'dan, üçüncüsü Kureyş'ten, dördüncüsü Ensar'dan olmak üzere, kıyamete kadar böylece münavebeli bir hilâfet usulü kabul edilsin; biri Ölünce, diğeri halîfe olsun" şeklindeydi. Ensar, kendi görüşleri, Muhacirler de kendi görüşleri üzerinde ısrar edip, sesler yükseltmeye başladılar, bundan sonrasının ne olduğu hususunda iki rivayet vardır.
Birincisi İbh Hişâm'a ait: Ebu Bekir, Peygamberimizin "Devlet başkanları Kureyş'tendir[106] dediğini hatırlattı. İkinci rivayetse, bu hatırlatmayı oradaki bir Ensarî yaptı, şeklindedir.
Hatırlatmayı hangisi yapmış olursa olsun, hepsi İslâm'a ve Peygamberimize inanmış kimseler olarak Hz. Peygamber'in böyle dediğini hatırlayınca, ona göre hareket edilmesinin icabettiği hususunda ittifak ettiler. Ebu Bekir, "İşte burada Ömer ve Ebu Ubeyde b el-Cerrâh, hangisine bîat ederseniz ediniz" demişti. Burada Ebu Bekir'in büyüklüğünü görüyoruz. Halifeliği kendisi için istemeyip, kendilerini Peygamberimizin çok sevdiğinden ve liyâkatları da olduğundan, bu iki zattan birine bîat edilmesini teklif etmişti.
Yalnız bu arada bir hususa da temas edilmelidir: Peygamberimiz "Umûmî bir vazifeyi, isteyenine vermeyiz"[107]mânasında bir söz de söylemisti. Hz. Ebu Bekir, "Beni halîfe seçin" deseydi, bu prensibe ters düşerdi. Bu prensibe göre "beni halîfe seçin" diyenin halîfe seçilmemesi gerekirdi. Ayrıca Peygamberimiz bir hadisinde: "İnsan bir vazifeye kendi talip olur da bazı eksikleri olursa, insanlar bunu onun başına vururlar; bu vazifeyi sen istedin, şimdi de üstesinden gelemiyor, işlerimizi aksatıyorsun derler. Halbuki bir insana bir vazife zorla verilirse, bu vazifede eksiklikleri olduğu takdirde, onu o vazifeye getiren bizleriz, istemediği halde ona bu vazifeyi yükledik; yardım edelim de bu işin üstesinden gelsin derler[108] diyor.
Netice olarak Ömer, "Hayır, başımı kesseniz Ebu Bekir'e halîfe olamam. Başımın kesilmesi bundan daha kolaydır, getir elini sana bîat ediyorum" deyip, Ebu Bekir'in elini tutup kendine doğru çeker. Bundan sonraki şu olaysa ashabın, husu-sen Ensar'm büyüklüğünü gösterişi bakımından dikkat çekicidir. İşte bu esnada Ensar'dan biri Ömer'e hitaben "Dur biraz bekle, önce ben bîat edeyim" der. Zira Muhacirler, muhacirlerden birini halîfe seçerlerse, belki bazı Ensar'm kalbinde bir çeşit eziklik olabilirdi. Oysa Ensar, muhacirlerden birini halîfe olarak benimserse, buna meydan verilmeyecektir. Bu da ahlakî yüceliğin bir örneğidir. Böylece ilk defa bu Ensarî, sonra da bütün diğer müslümanlar ihtilâf etmeden Ebu Bekir'e bîat ettiler. Yalnız Sa'd b.Ubâde (r.a.) bîat etmedi. Ebu Bekir, Sa'd'ın bîatı için ısrarda ve zorlamada bulunmadı: "Madem ki bîat etmiyorsun, sen bilirsin" dedi. Bilâhare buradan herkes evine dağıldı.
İkinci gün (yani Peygamberimiz defnedildikten sonra) Ebu Bekir mescide gelip minbere çıkarak müslümanlara hitapta bulundu. Bu hitabı bi ze Ebu Bekir'in büyüklüğünü göstermektedir. Hz. Ebubekir bu ifadesinde şöyle demiştir. "Dün beni halîfe olarak seçtiniz, oysa ben hilâfet istemiyorum. Bir başkasını seçebilirsiniz". Bunu üç gün Medine'nin her yerinde, Belâzurfnin rivayetine göre ısrarla söyledi. Anlaşıldığına göre müslümanlar "Bu işe senden daha lâyık olan yoktur. Peygamberimizin hayatında imarnlık için seçtiğinin yerine nasıl olur da bir başkasını koyarız" dediler.[109]
3. Hz. Fatma'nın Miras Talebi ve Ebu Bekir'in Halifeliği
Burada küçük, fakat ilmî değeri büyük bir tartışmaya değinmek istiyorum. Peygamberimizin kızı Fatma anamız, Ebu Bekir'in evine (halîfe olduğu için) giderek, "Babam vefat etti, miras hakkımı talep ediyorum" dedi. Peygamberimizin vefatından sonra hiç parası çıkmamıştı. Fakat Fe-dek'te, Medine'de vs.'de bazı arazileri vardı. Buraların gelirlerini ailesine harcar, artanı da umumiyetle müslümanlar için sarfederdi. Ebu Bekir'in bu miras hakkı talebine cevabı "Peygamberler miras bırakmazlar" şeklinde olmuştu. Zira Peygamberimizin kendisi: "Biz peygamberler miras bırakmayız, bıraktığımız sadakadır [110]yani devletindir, akrabamızın, vefatımızdan sonra biz peygamberlerden miras alma hakları yoktur, demişti.
Fakat burada ince bir ilmî nokta var. Fatma anamız neden Ebu Bekir'e miras talebiyle gitti? Neden bir başkasına, meselâ Hz. Peygamber ailelerine; analarımıza gitmedi? Çünkü Fatma anamız, Ebu Bekir'i Peygamberimizin halîfesi olarak görmüş ve hakkını, bu konuda yetkili olan kişiden talep etmiştir. Bununla, Şiî kardeşlerimize, Fatma anamızın Ebu Bekir'in halifeliğim benimsediğini, onun halifeliğini meşru kabul ettiğini hatırlatırım. Sonra bir evli hanımın, kocasından habersiz hak talep etmeğe gittiği nasıl tasavvur olunabilir? Buna imkân yoktur. Şu halde Hz. Ali, zevcesi Fatma anamıza, "Halîfe Ebu Bekir'e git ve baban Peygamberimizden sana miras olarak intikal etmiş hakkını talep et" demiş, böylece Hz. Ali de Ebu Bekir'in halifeliğini kabul ve itiraf etmiştir.
Maalesef 1400 yıldan beri Şiîler ve Sünniler arasında bu hilâfet mevzuu ayrılık unsuru olarak gelmiştir. Sünnîler, Şiilerin tarih kitaplarını mütâlâa etse, kabul edemeyeceği bazı şeyler, Şiîler de Sünnîlerin tarih kitaplarını mütalaa etse, kabul edemeyeceği bazı şeyler bulabilir. Fakat bu olaylar için Sünnî ve Şiî tarih kaynaklarından başka müracaat edeceğimiz kaynaklar da yoktur.
Belâzurî, Ali-Ebu Bekir arasındaki hilâfete ait konuşmayı şöyle nakleder: "İkinci gün Ebu Bekir mescidde insanlara hitapta bulunurken, Hz. Ali'nin olmadığını görür ve ona, bir rivayete göre haber gönderir. Bir başka rivayete göre kendisi ona gidip konuşur; der ki: "Senden başkası bana bîat etti, neden sen etmedin?" Hz. Ali'nin cevabı şu olur: "Senin şahsiyetine hiçbir itirazım yoktur. Ancak benim hoşuma gitmeyen husus, bu mevzuda bizimle istişarede bulunulmayışıdır". Bunun üzerine Ebu Bekir, yukarıdaki durumu izah ederek, bu halîfe seçilişinin hangi tarzda, ne gibi şartlar altında tahakkuk ettiğini açıklar, istişareye vakit ve imkân bulamadıklarını izah eder, bunun üzerine Hz. Ali, Ebu Bekir'e bîat eder.
Diğer bir rivayete göre Fatma anamız, miras talebinden sonra Ebu Bekir'e kırgın olarak evine döner ve kocası Ali'ye "Hakkım olan mirası Ebu Bekir bana vermiyor" der. Hz. Ali de, zevcesi Hz. Peygamberimizin kızı Fatma anamız kendisine kırılmasın diye, zevcesine ihtiramen, hemen Hz. Ebu Bekir'e bîat etmez. Fakat altı ay sonra Fatma anamız vefat edince, Ebu Bekir'e bîat eder. Ancak bu altı ay zarfında, Ebu Bekir'e her türlü işlerinde yardımcı olur, onunla işbirliği yapar.
Bir üçüncü rivayete göre ki bu rivayette Şiî tesiri gayet açık görülüyor Ebu Bekir ile Ömer, Hz. Ali'nin evine gidip kapıyı çalarlar. Ömer, Ali'ye: "Şimdi derhal Ebu Bekir'e bîat etmezsen evi yakarım" der. Fatma anamız buna: "Sen mi evimi yakacaksın" diye istifhâmen cevap verir. Buna karşılık Hz. Ömer: "Evet, evini ben yakacağım?" deyince, Hz. Ali kapıya çıkar. Ömer, Ali'yi tutup yere vurur.
Esefle söylenmelidir ki, bu tarihî mesele, müslümanlar arasında itikâdî bir mesele haline gelmiştir. Meselâ, Şiîlere göre, bir insan Peygamberimizden sonra halifelik hakkına sadece Hz. Ali'nin sahip olduğunu itiraf etmezse müslümanlıkları tam olamaz. Şiîlerde bu konu mezheplerinin itikadı bir boyutudur.
Sünnîler ise bu konuda: "Peygamberimiz ve-liahd tayin etmediğinden, icmâ ile Ebu Bekir'in halîfe seçilmiştir" demektedirler.
Ancak gerek ilk halifelik, gerekse ilk halîfeden sonraki halifelik konusu tarihî bir mevzudur. Dinin aslından olan bir mesele değildir. Fakat müslümanlar arasında maalesef bu, itikadı mevzulardan bir cüz halini almıştır.
Bunun yanında maalesef dinden pek hissesi olmayan tarihçiler de bazı olayları, olmadığı halde oldu gibi göstermişlerdir. Meselâ, yukardaki Ali-Ömer hadisesiyle ilgili üçüncü görüş, bu tip tarihçilerin uydurduğu yalan olaylardandır, kanaatindeyim.[111]
4. Hz. Ebu Bekir'in İlk Uygulamaları
Ebu Bekir halîfe olduktan sonra, devlet ha-zinesindeki malların, Medine'deki müslümanlara dağıtılmasını emretti.
Hz. Ebubekir'in halifeliğinin ilk günlerindeki bir önemli nokta da şuydu: Peygamberimiz ölüm yatağındayken, "Üsâme komutasında orduyu sefere çıkarın" demişti. Bu ordu, bir müslü-man elçiyi öldüren Bizanslılar üzerine gönderiliyordu. Ebu Bekir halîfe seçilir seçilmez, Üsâ-me'nin orduyla sefere çıkmasını emretti. Hz. Ömer gibi bazı zevat ise, "Orduyu Medine haricine gönderme, yalancı peygamberlik iddiasında olanlar vs. var. Ordunun önce onlarla, sonra Rumlarla (Bizans Devletiyle) çarpışması daha uygun olur" demişlerse de, Hz. Ebu Bekir: "Peygamberimizin emri tehir olunamaz" diyerek orduyu Üsâme komutasında savaşa göndermiştir.
Bu arada Ebu Bekir, "Peygamberimiz bir kimseye mal vs. vermeyi vaadettiyse bana gelsin, ben onun yerine vereceğim" diye ilânda bulundu.
Ayrıca Ebu Bekir'in halîfe seçilip kendisine bîat edilişi mevzuunda, bir noktanın daha açıklığa kavuşturulması, ilmî önem taşır. Ebu Bekir'e Medineliler bîat etmişlerdi. Güney Filistin, Güney Irak vs. gibi diğer Arap Yarımadası hep müs-lümandı. Ne var ki bu müslümanlar, hemen bîat edememişler, haberi duydukça peyderpey bîat etmek zorunda kalmışlardır. Zira o zamanlar bildiğimiz gibi, seri haberleşme vasıtaları yoktu. Nihayet Hz. Ebu Bekir'e edilen son bîat, halîfe seçilişinden altı ay sonra olmuştur.[112]
Onbirinci Bölüm
Hz. Ebu Bekir'in Halifeliğinin Meşruiyeti
1. Hilâfetin Kureyşliliği[113]
Ebu Bekir'in halîfe olarak seçilmesine temel olan Peygamberimizin "Devlet reisleri Kureyş'tendir"[114] mânâsındaki hadisi, kıyamete kadar tatbiki gerekli bir emir miydi; yoksa, muayyen bir zaman için tatbiki mevzubahis olan bir hadis miydi? Bu hadis ne zaman, hangi maksatla söylenmişti? Maalesef bunu izah edecek ciddi malumata sahip değiliz. Çeşitli hadislerde, muhtelif kelimeler kullanarak Peygamberimiz devlet başkanlarının Ku-reyş'ten olmasını emrediyor. Fakat bu hadisleri anlayabilmemiz için başka hadislere de müracaat etmeliyiz. Acaba Peygamberimiz "Devlet başkanları Kureyş'tendir" ifadesini bir emir olarak mı, yoksa bir başka maksatla mı kullandı?
Buhârfnin Sahîh'inde şöyle bir hadise rastlıyoruz: Bir sahâbi, babasıyla birlikte Medine'ye gelir. Peygamberimiz müslümanlara hitab etmektedir. Sahâbi, Peygamberimizin "Oniki emir gelecektir" dediğini işittim, cümlesinin diğer kısmını işitemedim. Babama sordum, cevaben "Hepsi Kureyş'ten" dediğini belirtti.[115]
Burada Peygamberimizin, bu hususta bir emir vermediğim, ileride vuku bulacak olan şeyi haber verdiğini anlıyoruz. Yani Kureyş'ten oniki kişinin halifelik yapacağını bildirmektedir. Bu mevzuyu anlamak sadedinde bu hadise ihtimam göstermeliyiz.
Diğer bir hadise göre, Peygamberimiz savaş, hacc vs. sebeplerle Medine'den ayrıldığında, yerine nâib olarak birini bırakırdı. Bu hal, Bedir Sa-vaşı'ndan vefatına kadar devam etmiştir; takriben yirmi kere vuku bulmuştur. Tarihçiler meselâ Belâzurî bu naibe "halîfe" demektedirler.[116] Şüphesiz ki bu naibin ilk devirlerde vazifesi çok değildi; sadece namazda imamlık yapıyordu. Fakat yavaş yavaş İslâm toprakları genişleyince, bütün Arap Yarımadasını içine aldığında, naibin birtakım idarî vazifeleri de alması tabiîydi. Meselâ, hicretin beşinci senesinde Medine'ye ticaret eşyası getiren gayrimüslimlerin kafilelerine Dû-metu'l-Cendel denilen yerde hücum edilmesi üzerine, İslâm aleyhtarı bu harekete karşılık Peygamberimiz orduyla, Medine'de yerine bir nâib (halîfe) bırakarak sefere çıkar. Fakat hiç de âdeti olmadığı halde, Dûmetü'l-Cendel'e varmadan Medine'ye geri gelir. Anlaşıldığına göre, Peygamberimizin Mekke'deki casusu; amcası Abbas, Mekkelilerin Medine'ye hücuma hazırlandıklarını bir haberciyle haber vermişti. Mekkelilerle, Hayber ya-hudileri ve diğer gayrimüslim Arap kabilelerinin bu hazırlığı bilâhare, Hendek Savaşı olarak tarihe geçecektir. Haberci, ordu sefere çıktıktan sonra Medine'ye gelmiş ve durum nâib (halîfe) tarafından Dûmetü'l-Cendel yolundaki Peygamberimize intikal ettirilmiştir. Yola çıkmadan haber alınsaydı, şüphesiz sefere çıkılmayacaktı. Yani, Peygamberimizin nâiblerinin, imamlıktan başka birtakım idarî, siyasî, askerî vazifeleri de olabiliyordu.
Bu halîfelerin hepsi Kureyş'ten değildi. Muhacirlerden, Ensar'dan seçtiği oluyordu. Hatta birkaç defa halîfe olarak kör bir zâtı, İbn Ummi Mektûm'u bırakmıştı. Veda haccmda da aynı kişiyi halîfe olarak bırakmıştı. Yani Peygamberimiz, vefatından üç ay öncesine kadar, halîfenin gözü gören veya görmeyen bir zât olabileceğini davranışlarıyla göstermiştir. Mevzuda bu da önemli bir noktadır. Peygamberimiz diğer bir hadisinde de: "Sizin Kahtân'dan bir halîfeniz olacaktır" buyurur. Oysa Kahtân, Kureyş'ten değildir, Yemen kabilelerin-dendir. Bu durumda insan, Peygamberimizin ne kasdettiği hususunda şaşırmaktadır. Zira bir taraftan "Kureyş'ten iki kişi kalsa da emir bu ikisinden biridir[117] mealinde konuşmakta, bir taraftan da "Kahtân'dan halîfeniz olacaktır" demektedir.
Ancak burada şu hususu da zikretmeliyiz: Hz. Ali veya Muâviye'nin halifelikleri zamanında Abdullah b Amr b el-As'dan "Kahtân'dan halîfe olacaktır" rivayeti, Muâviye'ye ulaşınca, çok kızar ve hemen minbere çıkarak "Câhil insanlar, esası olmayan şeyler söylüyorlar; Peygamberimize söylemediği şeyleri, söyledi diyorlar, ben Peygamberimizin 'Kureyş'ten iki kişi kalsa bile halîfe Kureyş'ten olacaktır1 dediğini işittim" der. Burada hadislerin siyasî meselelerden müteessir olduğunu görüyoruz. "Halîfeler Kureyş'tendir" sözünü Peygamberimizin, kendi yerine halîfe bırakma hareketine aykırı olarak, nerede, ne zaman, hangi maksatla söylediğini anlayamıyoruz.
Mevzuya ışık tutan diğer bir husus da şudur: Benî Sâ'ide toplantı yerine Ebu Bekir gittiğinde, bildiğiniz gibi Ensar'a hitaben "Müslümanlar Kureyş'ten başkasının halîfe olmasını kabul etmezler" demiştir. Evet, o zamanın içtimâi durumu, belki bunu zorlamış olabilir. Yoksa müslü-manlar arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü "Mü'minler ancak kardeştirler[118] Mekkeli, Medineli, Yemenli vs. arasında hiçbir fark yoktur. Ayrıca Kur'an'da Yüce Allah: Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, mülkü Sen kimden dilersen ondan alırsm[119] buyurur. Yani mülk Allah'ındır, onu kime dilerse ona verir. O zamanlar müslümanların çoğunluğu Araptı. Araplarda Kureyş'in ayrı bir yeri vardı. Fakat ekseriyet Arap olmayanlarsa, Araplar azmlıksa halîfenin Arap olmayanlardan olmasında bir mâni var mıdır? Bize göre bir mâni yoktur.
Ebu Bekir'den sonra, Müslümanlar arasında, "Halîfe Kureyşlilerden başka birisi olmalıdır; zira Kureyş'ten olursa, Kureyş'in ileri geleni halîfe olacaktır. Kureyş'in diğer kabilelere nazaran Araplarda mümtaz bir mevkii olduğundan Ku-reyşli halîfe, kibirli, gururlu olabileceğinden, gereği gibi İslâmî icaplara riayet etmeyebilir. Fakat Kureyş'ten olmayan halîfe, bu vasfı taşımayacağından var gücüyle, dinin gereklerine göre davranma azminde bulunacaktır" görüşü ortaya çıktı. Belki de bu görüş sahipleri Peygamberimizin, "Emîriniz, başı kara üzüm taneciği gibi siyah olan bir Habeşli olsa da, onu dinleyip itaat edin" mâ-nâsındaki hadisinden hareket etmiş olabilirler.
Bunun yanında, "Halîfeye ihtiyaç yoktur, müslümanlar, Kur'an, Sünnet ve fakihlerin içti-hadlan ile hareket edebilirler" görüşü de vardı.
Anlaşıldığına göre bu son iki görüş sahipleri azınlıktaydı ve müslümanların ekseriyeti bu siyasî görüşleri benimsemişlerdi.
Azınlığın bu görüşlerini vakıa sebebiyle redd sadedinde şunu söyleyebiliriz: Ortada bir, vakıa olarak halîfe varken; râşid halîfelerden olsun, Emevîlerden, Abbasilerden olsun, hiç kimse halîfe aleyhine birşey söylemeğe cesaret etmemiştir. Zamanımızdan buna şöyle bir misâl verelim: Bugün İran müslüman bir memleket sayılıyor. Biri çıksa da "İran'da devlet idaresi cumhuriyet olmalıdır" dese, yahut Türkiye'de biri çıkıp da "İdarî şeklimiz cumhuriyet değil de, padişahlık olmalıdır" dese, buna günün idaresi müsaade etmez. İşte o zamanda da, kanaatime göre, azınlığın görüşleri, vakıaya ters düştüğünden, vakıa tarafından tesirsiz kılınmışlardır.
Bu görüşlerin 1400 yıldan bu yana tarih içindeki akışını aktarma lüzumunu duymamakla beraber, sadece îbn Haldun'a temas edeceğim. Bu zat Arap değil, Berberi idi. Diyor ki: " 'Halîfeler Kureyş'tendir hadisi doğrudur, fakat bu hüküm devamlı değildir, o zamanın icabıydı."
Bu siyasî görüşlerin bize anlattıkları şudur: Siyasî durumlar, görüş sahiplerinin zamanlarına göre değerlendirilip anlaşılmıştır.
Meselâ Sultan Selim, Mısır'ı fethedip kendisi, yani Osmanlı hanedanı için halifelik iddiasında bulunduğu zaman, müslünıan Türkler de sultanlarının bu davranışlarını caiz göstermek hususunda gayret sarfettiler.
İşte bundan dolayı, bana göre halifelik mev-zuunun sadece itikâd; inanç yönünden değil, fakat aynı zamanda içtimaî yönden de ehemniyeti vardır. Doğrusunu Allah bilir.[120]
2. Hz. Ebu Bekir'in Halifeliği ve İlk Hristiyanlıkla Bir Mukayese
Hz. Ebu Bekir halîfe seçilince, Üsâme başkanlığında ordunun sefere çıkarılmasını emretti, bazı idarî emirler de verdi. Meselâ müslümanlara, hazineden para verilmesini temin etti, vs. Fakat halifeliğinden birkaç gün sonra ehemniyetli bir durum zuhur etti. Bazı müslüman kabileler, din ile siyaseti birbirinden ayırıp, "Din başka, siyaset, yani dünya işleri başkadır. Biz eskiden olduğu gibi dine bağlıyız. Namaz, oruç, hacc vs. gibi dinî icâpları yerine getiririz, fakat bir dünya işi olan zekâtı (vergiyi) vermeyiz. Çünkü zekâtı Muhammed'in (a.s.) şahsı için veriyorduk. Madem ki artık Allah'ın rahmetine kavuşmuştur, zekât vermemize lüzum kalmamıştır" dediler. Ordu Bizans'a karşı seferde olduğundan Medine'de; başkentte asker yoktu.
Ayrıca Yemen'de Esved adında birisi peygamber olduğu iddiasıyla ortaya çıkmıştı, Peygamberimizin son günlerinde öldürülmüş ise de, isyan bastırılmış değildi. Peygamberimizin vefatı duyulunca, isyan Yemen'e ve civarına yayıldı. Peygamberimizin gönderdiği valiyi Yemen'den attılar.
Bunun yanında, peygamberlik iddiasında bulunan Müseylimetu'l-Kezzâb'ın kuvveti, Peygamberimizin vefatı akabinde büyümüştü.
Hz. Ebu Bekir, halifeliğinin ilk devrelerinde, bütün bu İslâm aleyhtarlarıyla savaşmak zorundaydı. Bu durumda kendisinin bir veziri olarak Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir'e "Zekât vermeyiz fakat müslümanız diyenlerle şimdi savaşa girme, Bizans'tan Üsâme emrindeki ordu dönsün, o zaman bu harbe girebiliriz" dediyse de, Ebu Bekir, Ömer'in sakalından tutup, O'nu sarsarak, "Sen müşrik iken cesurdun; Peygamberimizi öldürmek istedin, şimdi müslüman olduktan sonra korkaklaştın mı?" karşılığını verdi ve ilâve etti: "Benimle bir kişi bile gelmese, tek başıma bunlarla savaşırım. Çünkü Kur'an'da Allah 'Namazı kılın, zekâtı verin[121] diye namazla zekâtı aynı derecede zikrediyor, ikisi arasında fark yoktur. Namazı inkâr eden mürted (İslâm'dan çıkmış) olur, onunla savaşırız. Zekâtı inkâr eden de İslâm'dan çıkmış; kâfir olur ve onunla savaşmamız gerekir. Namaz bedenî ise, zekât da aynı Allah'ın emriyle malî bir ibadettir" dedi. Hz. Ömer: "Bilâhare Ebu Bekir'in haklı olduğunu anladık ve görüşünü benimsedik" diyor.
Bunun üzerine zekât vermeyenlerle savaşıldı. Bundan sonra hiç kimse "Kur'an'm bu emrini kabul ediyoruz, şu emrini kabul etmiyoruz" demeğe cesaret edemedi.
Bunu, hıristiyanların durumuyla mukayese etmek istiyorum. Hz. İsa (a.s.) göğe çekilince, kendine inanmış olan hıristiy ani arın sayısı otuz-kırk kişiyi geçmiyordu. Hepsi de Filistin'in, Suriye'nin çeşitli yerlerine dağıldılar. Hz. İsa'nın halîfesi yoktu. Her bir hıristiyanın dediği diğerini tutmuyordu. Birisi "İsa'nın dini buydu", diğeri "Hayır, o değil buydu" vs. gibi, birbirini tutmaz iddialara sahiptiler. Hıristiyanlıkta, meselâ Hz. Ebu Bekir gibi hıristiyanları bir araya toplayan bir hilâfet sistemi, olmamıştı. Bunun için hıris tiy anların bir muayyen şey hakkında görüş birliğinde olmaları kabil olamamıştır. Hz. İsa'nın göğe çekilmesinden altı sene sonra, hıristiyanlar arasında görüş farklılıkları şiddetlenince aralarında mek-tuplaşıp, bir yerde toplanarak ortak bir karara varmak hususunda anlaştılar.
Hz. İsa dünyadayken, hıristiyanlığa karşı olan Pavlus adındaki bir şahıs, Hz. İsa göğe çekilince hıristiyan olup en koyu hıristiyan tebliğcile-rinden biri oldu. Hıristiyanlar Hz. İsa vefat etti diyorlar; fakat İslâm'a göre vefat etmedi; göğe çekildi. Onun için biz konuşurken vefatından sonra değil, göğe çekilişinden sonra diyoruz. İşte hıristiyanların bir araya gelip ortak bir karara varmalarını bu Pavlus teklif etti ve toplantı yeri olarak da Kudüs memleketini gösterdi. Böylece Kudüs'te Hz. İsa'nın bazı havarileri, Pavlus ve diğer ileri gelen hıristiyanlar bir araya geldiler. Pavlus şöyle konuştu: "İsa, Tevrat'a uymamızı istedi. Bu doğrudur. Fakat Tevrat ,tatbiki güç bir kitaptır, insanlara tebliğde güçlük değil, kolaylık teklifiyle hitâbedilmelidir."Hz. Ömer'in dediği gibi, Pavlus da burada: "Zekât vermeyenlerle savaşmamah-yız" dedi. Fakat Pavlus'un yanında Ebu Bekir veya benzeri olmadığından, netice farklıydı.
Pavlus görüşünde ısrar ediyor, Bernâba ise aksi fikri müdâfaa ediyor, böylece toplantıda anlaşmazlık havası esiyordu. Ekseriyetin hangi görüşü benimsediğini bilmiyoruz. Fakat elimizdeki İncil'e göre, buradakiler Pavlus'un görüşünü kabul ettiler. Pavlus'un düşünceleri şuydu: "Biz ve Ruhu'l-Kudüs, Hıristiyanların aşağıdaki dört madde haricinde Tevrat'tan mesul olmadıkları hususunda ittifak halindeyiz. 1) Allah'a inanmak, 2) Putlara kesilmiş hayvanı yememek, 3) Kan içmemek, 4) Zina yapmamak. Bunlar haricinde Tevrat'ın hiçbir emrinden mesul değiliz." Bunun hukukî mânâsı şudur: Din âlimleri topluluğu; dini, Hz. İsa'nın emirlerini, hıristiyanlara göre ilga edebilmektedir, Oysa Hz. İsa "Tevrat'ı ilga için değil, fakat Tevrat'ı tesbit edip tamamlamak üzere geldim. Tevrat'tan bir kelime bile ilga olunamaz" diyordu.
İşte bundan dolayıdır ki, 2000 seneden beri hıristiyan papaz ve rahipleri toplanarak, istedikleri gibi emir mahiyetinde kararlar almaktadırlar. Hıristiyanlar bu karan, dinin nebisi Hz. İsa'dan sadece altı sene sonra alıyorlardı.[122]
3. Konu İle İlgili Sorular:
Soru: Hz. İsa'dan altı sene sonra hıristiyanlar dinlerini değiştir dilerse, neden Peygamberimiz Muhammed'in gönderilmesi takriben altıyüz sene sonra olmuştur?
Cevap: Sebebi Allah bilir. Fakat görünüşe bakılırsa, Pavlus'un fikrini bütün hıristiyanlar kabul etmediler. Az da olsa Hz. İsa'nın dinine göre yaşayanlar vardı. Bunlardan bir teki bile kalmayınca, Allah son peygamber olarak Hz. Muhammed'i gönderdi. Bunu Selmân-ı Fârisfin ifadesi teyid ediyor. Bilindiği gibi, Selmân-ı Farisi önceleri kendisi ateşe tapıyordu. Sonra Hz. İsa'nın dinine girdi ve Hz. İsa'nın dinine mensub olanlarla birlikte, onların hayatlarının sonuna kadar yanlarında kaldı. Nihayet son defa, beraberinde bulunduğu İsa dinine mensup zât ölüm döşeğindeyken, "Senden sonra kimin yanına gidebilirim?" diye sorunca, o zat "Hz. İsa'nın getirdiği dine rnensub hiçbir kimseyi tanımıyorum. Artık şu şu vasıfları haiz, şu memlekette zuhur edecek bir son Hz. Peygamberin ortaya çıkma vaktidir kanaatindeyim" der ve az bir müddet sonra da Ölür. Selmân bu vasıfları sorup, arayıp neticede, Peygamberimizi bulur.
Dünya yüzünde doğru yoldan haberdar olan kalmayınca, Allah'ın insanlara olan şefkati, onlara son bir peygamber göndermeyi gerektirmiş, Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun, Hz. Muhammed'i göndermiştir. Madem ki gelen son din, son kitap Kur'an'la ayaktadır; tek harfi değişmeden muhafaza edilmiştir, bir başka peygamber göndermesine hacet yoktur.[123]
[1] Rahmetli Doç.Dr. Ruhi Özcan'ın hayatı ve eserleri için bkz. Islamî Araştırmalar Dergisi 5, (Ankara 1987) s.21-25
[2] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 9-10.
[3] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 11.
[4] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 13.
[5] Haşr, 59/23.
[6] Mahlukları hakkında emir ve yasağın hakiki mutasarrıfı, mâliki, sahibi. Hepsi O'nun mülkü, kahrı ve iradesi altındadır. (Hâzin). Mülkü, tasarrufu bir an zeval bulmaz (Medârik): (H. B. Çantay Tefsin: 3/1029-1041).
[7] İşlenmesinde sevâb ve terkinde ceza olan şeydir; Ce-lâleyn (a.g.e. 2/757).
[8] Âdem: Celâleyn (a.g.e.).
[9] Ahzâb, 33/72.
[10] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 14-15.
[11] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 17-18.
[12] Tevbe, 9/37.
[13] Saffât, 37/88-89.
[14] Bu ifadeler En'am, 6/76-78 âyetlerinden alınmıştır.
[15] En'am, 6/75. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 18-19.
[16] Nisa, 4/158
[17] Meryem, 19/57.
[18] Yûsuf, 12/24.
[19] Tâhâ, 20/31-32.
[20] A'raf, 7/143.
[21] En'am, 6/75.
[22] Sidre, kelime olarak Arabistan kirazı ağacı mânâ-sindadır. Bu ifadede sınır başlangıcını temsil etmektedir. Mahlukatın ilim sınırıdır; ötesine geçmez (Bey-dâvî ve Medârik tefsirleri). Sidretü'l-Müntehâ, ne melek ne başkasının ötesine asla geçemedikleri, arşın sağında bir ağaçtır (Medârik ve Celâleyn tefsirleri, H. B. Çantay Tefsiri: 3/972).
[23] Necm, 53/9.
[24] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 20-22.
[25] Hacc, 22/78.
[26] Saffât, 37/102
[27] Bundan sonra Allah kolaylık getirerek, insan çocuklarının boğazlanmalarına bedel olarak kurban kesilmesini kabul etti.
[28] Saffât, 37/108.
[29] Bugüne kadar kabri Yemen'de bilinmektedir.
[30] Günümüze kadar Salih'in Medâin'inde kalıntıları gelmiştir. "Onlar dağlarda evler yontup oyuyorlardı." (Hicr, 15/82)
[31] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 22-25.
[32] Muvahhid idi. İbadeti şirkden, riyadan âzâde idi, yahut kendini tamamen Allah'a teslim etmiş, O'ndan başkasından ayrılmıştı. Beyzâvî (H. B. Çantay Meali: 2/557).
[33] Meryem, 19/51.
[34] Meryem, 19/54.
[35] A'lâ, 87/19.
[36] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 27-28.
[37] Meryem 19/51.
[38] Meryem, 19/54.
[39] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 29-30.
[40] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 30-31.
[41] Şuarâ, 26/149.
[42] Şuarâ, 26/149. 32
[43] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 31-33.
[44] Necm, 53/50.
[45] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 33.
[46] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 33-34.
[47] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 34-35.
[48] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 35-38.
[49] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 38-39.
[50] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 41.
[51] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 41-43.
[52] Bu meyva ağacı, başı ve meyvesi olmayan bir kütüktü. Mevsim de kış idi. (Meryem) Silkince Allah ona baş verdi, yaprak verdi, taze hurma verdi. Bu da onun nezâhet ve iffetini gösteren bir mucize idi. (Çantay, H. B., Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim: 2/559).
[53] Yam söz söylememeyi adadım. Onlar oruçken konuşmazlardı (a.g.e.)
[54] Meryem, 19/25-27.
[55] Meryem, 19/31.
[56] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 43-45.
[57] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 45-47.
[58] Mekke şehir devletinin örgütlenişi ve işleyişi konusunda bkz. Hamidullah, M.: İslâm Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, İstanbul 1991, s.B., C.2, s.837-870.
[59] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 47-50.
[60] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 50-52.
[61] Bu nebinin Hâlid b. Sinan el-Absî olduğu, daha önce belirtilmişti.
[62] Müslim, Cenâiz, 108; Ebu Davud, Cenâiz, 77.
[63] Kasas, 28/8.
[64] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 53-56.
[65] Hanifler için bkz. Kuzgun, Şaban: Hz. İbrahim ve Ha-nîflik, Ankara, 1985 (V.A.)
[66] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 57-61.
[67] Hıcr, 15/94.
[68] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 61-66.
[69] Necm, 53/3.
[70] Abese, 80/1-2.
[71] Enfâl, 8/68.
[72] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 66-68.
[73] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 69-71.
[74] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 71-79.
[75] Bu konuda bkz. Hamidullah, M.; İslâm Müesseselerine Giriş, Çev. İ. Süreyya Sırma (İstanbul 1984) s.107-109. 80
[76] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 79-81.
[77] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 83-85.
[78] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 85-87.
[79] Bu anayasanın tam metni ve tercümesi için bkz. Hamidullah, M.: İslâm Peygamberi, C.I, s.202-210.
[80] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 87-91.
[81] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 91-93.
[82] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 93-96.
[83] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 97-98.
[84] Bu konuda bkz. Hamidullah, M.: İslâm Peygamberi, c. I, s. 651-655; Hamidullah, M.: İlk İslâm Devleti, Çev. İhsan Süreyya Sırma, İstanbul ty., s.42-52.
[85] Ahzâb, 33/21.
[86] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 98-100.
[87] Kureyş, 106/2.
[88] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 100-103.
[89] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 103-104.
[90] Hz. Peygamber devrinde Yahudilerle ilişkiler için bkz. Hamidullah, M.: İslâm Peygamberi, c.l, s.546-616; Sırma, İhsan Süreyya: Hz. Peygamber Devrinde Yahudi Meselesi, İstanbul, 1984.
[91] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 104-106.
[92] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 107-108.
[93] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 109-110.
[94] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 110-113.
[95] Hamidullah, M.: Hz. Peygamberin Savaşları, Çev. Salih Tuğ, İstanbul, 1981, 3.b. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 113-114.
[96] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 115-116.
[97] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 116-117.
[98] Bu konuda bkz. Hamidullah, M.: İslâm Peygamberi, C.I, s.1103-1114 Hamidullah, M. İslâm Müesseselerine Giriş, s.100-118.
[99] Bakara, 2/286.
[100] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 118-119.
[101] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 120-121.
[102] Zümer, 39/30.
[103] Âl-i İmrân, 3/144.
[104] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 121-124.
[105] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 125-126.
[106] Ahmed b Hanbel, Müsned, 3/129, 183; 4/421.
[107] Buhârî, İcâre, 37/1; Ebu Davud, Akdiye, 23/2.
[108] Yaklaşık ifadelerle Bkz. Buhârî, İman, 1; Müslim, Imâre, 13.
[109] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 126-129.
[110] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/463.
[111] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 129-132.
[112] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 132-133.
[113] Bu konuda şu çalışmaya bakılabilir. Hatiboğlu, Mehmet: Hilâfetin Kureyşliliği, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXIII, S. 121-213(V.A.)
[114] Ahmed b Hanbel, Müsned, 3/129, 183, 4/421.
[115] Buhârî, Ahkâm, 51; Tirmizî, Fiten, 46.
[116] Belâzurî, Ensâbu'I-Eşraf, I, pr. 648-767.
[117] Ahmed b Hanbel, Müsned, 2/29,93.
[118] Hucurat, 49/10.
[119] Âl-i İmrân, 3/26.
[120] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 135-140.
[121] Bakara, 2/43, 83, 110; Nisa, 4/77; Hacc, 22/78; Nûr, 24/56; Mücadele, 58/13; Müzemmil, 13/20.
[122] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 140-143.
[123] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 143-144.
İslami Okul Okulların En Önemlisi