Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İSLÂM TÂRİHİNE GİRİŞ - Index Web - 6. Sayfa

İSLÂM TÂRİHİNE GİRİŞ. 3

Sunuş. 3

Mütercimin Önsözü. 3

Birinci Bölüm.. 3

İslam Tarihi Kavramı 3

1. Konu ve Başlangıç. 3

2. Allah'ın Melik İsmi Ve İnsan. 3

İkinci Bölüm.. 4

Tarih, Takvim Ve İslâm Tarihi 4

1. Tarih ve Takvim: 4

2. Hz. İbrahim ve Takvim (Astronomi) 4

3. Nebiler ve Melikler Tarihi 5

4. Peygamberimizin Ataları: Hz. İbrahim ve Hz. İsmail 5

Üçüncü Bölüm.. 6

Arap Yarımadası'na Gönderilen Nebiler Ve İslâm'dan Önce Mekke. 6

1. Arap Yarımadasına Gönderilen Nebiler: 6

A) Nebî ve Rasûl Terimleri: 6

B) Hz. İsmail (a.s.) 7

C) Tevrat, İncil ve Kurbân. 7

D) Hz. Salih (a.s.) 7

E) Hz. Hûd (a.s.) 8

F) Hâlid b. Sinan el-Absî 8

2. İslâm'dan Önce Mekke ve Hz. İsmail'in Oğulları 8

A) İsmail, Zemzem ve Mekke'nin Kuruluşu. 8

B) Kabe'nin Yapımı ve Yönetimi: 9

C) Mekke'de Yönetimin Örgütlenmesi: 9

Dördüncü Bölüm.. 10

Hz. Muhammed'in Doğumu Ve Mekke'nin Siyasî Durumu. 10

1. Nebilerin Doğumu. 10

A) Hz. Musa'nın Doğumu. 10

B) Hz. İsa'nın Doğumu. 10

C) Hz. Muhammed'in Doğumu. 11

2. Hz. Muhammed'in Doğumunda Mekke: 12

A) Mekke'nin Siyasî Yapısı (On Bakanlık Sistemi): 12

B) Hz. Peygamberdin Ailesinin Mekke Devletindeki Görevi 12

3. Konu ile İlgili Sorular 13

Beşinci Bölüm.. 14

Hz. Muhammed'in Doğumu Sırasında Mekke'nin Dinî Durumu Ve Peygamberlik. 14

2. İlk Vahiy ve İlk Âyetler 15

4. Konu ile İlgili Sorular: 16

Altıncı Bölüm.. 17

Hz. Muhammed'in Hayatının Siyasî Yö Nü Ve Mekke Devri 17

1. Peygamber-Sultanlar (Davud, Süleyman ve İsmail) 17

2. Hz. Peygamberdin Mekke'deki Siyasî Tavrı (Mekke İslâm Devleti) 18

3. Konu ile ilgili Sorular: 20

Yedinci Bölüm.. 20

Medine'ye Hicret Ve Sonuçları 20

1. Müslümanların Kardeşliği 20

2. Medine'nin Savunulması 21

3. Dünyanın İlk Yazılı Anayasası 22

4. Medine İslâm Devleti'nin Örgütlenişi 23

5. Konu ile ilgili Sorular 23

Sekizinci Bölüm.. 24

Mekke Müşrikleri Ve Medine Yahudileriyle İlişkiler 24

1. Medine Devletini Benimsemeyenler 24

2. Hz. Peygamber Devrinde İslâm'ın Yayılışı 24

3. Mekke Devletiyle Ekonomik İlişkiler 25

4. Bedir Savaşı 26

5. Benî Kaynuka ve Benî Nadir Yahudileriyle İlişkiler 26

6. Hendek Savaşı 27

7. Benî Kureyza Yahudileriyle İlişkiler 27

8. Hudeybiye Sulhu ve Mekke'nin Fethi 28

9. Konu ile ilgili Sorular 29

Dokuzuncu Bölüm.. 29

Hz. Muhammed'in Vefatı Ve Hilâfet Meselesi 29

1. Yalancı Peygamberler (Müseylime ve Esved) 29

2. Hz. Peygamberdin Hastalığında Hilâfet Tartışmaları 29

3. Veliahdlık ve Hz. Ali 30

4. Ensar ve Hilâfet Meselesi 30

5. Muhacirler ve Hilâfet Meselesi 31

Onuncu Bölüm.. 31

Hz. Ebu Bekir'in Halîfe Seçilmesi Ve Bazı Uygulamaları 31

1. Muhacirler ve Ebu Bekir'in Hilâfeti Meselesi 31

2. Ensar ve Ebu Bekir'in Hilâfeti Meselesi 32

3. Hz. Fatma'nın Miras Talebi ve Ebu Bekir'in Halifeliği 33

4. Hz. Ebu Bekir'in İlk Uygulamaları 33

Onbirinci Bölüm.. 34

Hz. Ebu Bekir'in Halifeliğinin Meşruiyeti 34

1. Hilâfetin Kureyşliliği 34

2. Hz. Ebu Bekir'in Halifeliği ve İlk Hristiyanlıkla Bir Mukayese. 35

3. Konu İle İlgili Sorular: 36


İSLÂM TÂRİHİNE GİRİŞ

 

Sunuş

 

Elinizdeki eser, Prof. Dr. Muhammed Hami-dullah tarafından Erzurum'da İslâmî İlimler Fakültesi'nde verilen derslerden oluşup, rahmetli Doç.Dr. Ruhi Özcan tarafından dilimize çevirilmiş ve 1976 yılında Erzurum'da "İslâm Tarihi Dersle­ri" adıyla teksir halinde yayınlanmıştır.[1] Eser, ders hüviyetinde olmakla birlikte, özellikle ba­sit anlatımı ve sorularıyla genel okuyucu için de ilgi çekici yanlara sahiptir.

Yayına hazırlarken mütercimin nevi şahsı­na münhasır kısaltmaları ve transkripsiyonuna, ülkemizde âşinâ olunmadığından dolayı dikkate alınmamıştır. Ders başlıkları ve alt başlıklar ta­rafımızdan konulmuş, bazı önemli konulara ait kaynaklar yazarın diğer eserlerinden de karşılaş­tırmak gayesiyle dipnotlarda gösterilmiştir.

Bazı şekil değişiklikleri yaparak yayına ha­zırladığımız bu değerli eserin okuyuculara yararlı olacağını umuyor, mütercime Yüce Allah'tan rah­met diliyoruz. Bu arada Beyan Yayınları'na da böyle bir eseri gün ışığına çıkarmasından dolayı teşekkür ediyoruz.

İstanbul, 1994 Vecdi AKYÜZ[2]

 

Mütercimin Önsözü

 

1- Prof. Dr. Muhammed Hamidullah Hoca­mızın, Fakültemiz ikinci sınıflarına haftada iki saat olarak verdiği bu dersler, ilk ders hariç ta­mamen banda alınıp, sonra terceme edilmiştir. İlk dersi de ricamız üzerine muhterem Hocamız, Arapça yazılı olarak verdi.

2- Tercemede derslerin sayısı, iki saatlik ders bir ders hesab edilerek kaydedilmiştir. Zira Hoca, iki saatlik dersi birleştirerek bir arada ke­sintisiz veriyordu. Buna göre, tercemede yer alan onbir ders, yirmiiki saatlik derstir.

3- Kur'ân âyetlerinin meallerinde merhum Hasan Basri Çantay Hocamızın, üç ciltlik Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim adındaki tefsiri esas alınmıştır. Hadis tercemelerinde muayyen bir esere istinad olunmamıştır.

4- Hocanın verdiği derslerin tamamı metin olarak yer almaktadır. Dipnotlar, mütercimin ila­vesidir.

Mayıs 1975 Doç.Dr. Ruhi Özcan[3]

 

Birinci Bölüm

 

 

İslam Tarihi Kavramı

 

1. Konu ve Başlangıç

 

Alemlerin Rabbi Allah'a hamd, Rasullerin efendisiyle, ailesine ve arkadaşlarının hepsine salât ve selâm olsun".

İslâm Tarihi, ilk yaratılışla; yani kainatın bütünüyle yaratıcısına halen de olduğu gibi teslimiyetleriyle; İslâmlanyla başlar. Şu halde İslâm, devamlılık ve şumûl dinidir. Yaratılışın başlangı­cından, Adem'den (a.s.) kıyamet kopana kadar uzanıp devam eder ve bütün âlemi kapsamına alır. Mesela, Nuh (a.s.) sadece milleti peygamber olarak gönderildiği kendi (ümmeti)nin değil, bi­zim de nebîmizdir. Musa (a.s.) ve İsa (a.s.) Pey­gamberler de sadece Yahudi ve Hıristiyanların değil, aynı zamanda, İslâm'ın nebîsidirler. Ma­dem ki İslâm, kesintisiz, devamlılık ve istisnasız şumûl dinidir, o halde tarihi de sonsuzdur.[4]

 

2. Allah'ın Melik İsmi Ve İnsan

 

Allah'ın en güzel isimlerinden olan "Melik" ismi, Allah'la yarattıkları arasındaki bağları ta­nımlamasından dolayı, belki de diğer isimlerin­den daha açıktır. Allah kendine "el-melikül-kud-dûs"[5]yani "Mülk ve melekûtun yegâne sahibi,[6]eksikliği gerektiren herşeyden pâk ve münezzehdir" demektedir. Kendisi için madem ki bu ismi seçmiştir, remzî (sembolik) olarak bu ismin diğer özelliklerinin de, anlamamız için kullanılması ge­rekir. Yoksa kendisini hakikatte ne ise, öylece be­lirtse, hiçbir şey anlamamız mümkün olmayacak­tır. Allah işte bunun için kendini tanıtma husu­sunda insan toplumunda anlaşılan kelimeleri kullanmıştır. Yoksa Yüce Allah, bu kelimelerin ifade ettiği mânâlardan çok daha benzersiz, yük­sektir. Buna göre bir melik olarak kendisinin arşı (tahtı), askerleri (cundullah), hazîneleri, mülkü ve hatta başşehri (Metropole; ummulkurâ, şehir­lerin anası) ve sarayı (beyt-i haramı) vardır.

Melikler, (Sultan) hizmetkârlara iş gördü­rürler. Benzersiz Yüce Allah, kendisine bir nâib (vekil) ve halef; halîfe seçeceği zaman bunu sırf iradesiyle; zorlamayla yapmadı: (Yarattıklarına) seçme şansı vererek:"Benim hilâfetim emânettir.[7]

Bu hilâfetimi şartlarıyla kim üzerine almak isti­yor sizlerden?" deyince, yaratılmış olanlar: "Şart­lar nelerdir?" sorusunu sorup: "Şartları takdir et­mek Benden, mes'ûliyet sizden" diye cevap alınca korktular ve: "Yâ Rabb, nasıl olur, Sen takdir edersin de biz mes'ûl oluruz?" dediler. Bunu Yüce Allah şöyle ifade ediyor: Onlar bunu yüklen­mekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İn­san[8] (a gelince: O, tuttu) bunu sırtına yüklendi. Çünkü o çok zulümkâr ve çok cahildir.[9]

İnsanın gayb hakkında cahil olduğunda şüphe yoktur. Fakat Allah'ın hiçbir şeye zulmet­mediğinin cahili değildir. Allah'ın şefkat (ve mer­hameti) yaratıp yüze böldüğünü, yüzde birini bü­tün yaratılmışlara verip, geriye kalan yüzde dok­san dokuzunu da kendisine bıraktığını öğrenmiş­ti. Alemdeki bütün sevgi bu yüzde bir parçadan­dır: Ananın yavrusuna, dostun dostuna, iyilik se­venin iyilikte bulunduğuna vs. karşı olan muhab­beti hep bu cümledendir. İnsan, Allah'ın (ananın çocuğuna olan muhabbetinden 99 defa daha fazla yaratıklarına karşı sevgisinin çokluğundan) vazi­feyi edadaki kusurdan dolayı kendisine ceza ver­meyeceği, bunun ancak hata ve yanlışlıklar ya­pan çocuğuna annenin terbiye kabilinden verdiği ceza gibi olabileceği kanaatindeydi.

İşte böylece insan, kendi isteği ile Allah'ın halefi; halîfesi oldu. Halîfe olarak da en üstün ya­ratık oldu ve hatta kendisinin önünde melekler eğil(ip secde et)diler. İslâm Tarihi işte o zaman­dan itibaren başlar.[10]

 

İkinci Bölüm

 

Tarih, Takvim Ve İslâm Tarihi

 

1. Tarih ve Takvim:

 

Tarih kelimesi nereden geliyor? Bazıları, Farsça "mâhrûz" tâbiri önce "muerrıh" şeklinde Arapçalaştırıldığı, sonra da bu son kelimeden mastar ve aynı köke dayanan diğer kelimelerin (müştaklarının) türetilmiştir olduğu kanaatinde-dirler.

Ancak, şu diğer görüş daha doğru olabilir: Zaman ezelî ve ebedî; başı ve sonu bulunmayan bir şeydir. Fakat insan zamanı birimlemeyi arzu eder. Bu konuda gökyüzündeki Ay'ı en iyi bir vesi­le olarak bulur: Çünkü Ay yay gibi doğmakta, da­ire halini aldıktan sonra yavaş yavaş noksanlaşıp kaybolmaktadır. Işıksız hale gelip sonra son dere­ce düzenli ve diğer şeylerde bir benzeri olmayan vaziyette yine daha Önce olduğu gibi yay şeklinde doğmaktaydı. Bundan dolayı insan, sınırsız, niha­yetsiz (hadsiz) şeyi (zamanı) vakitlendirmek için ayı seçmiştir.

Arapça takmir (aylamak), gökteki ay ve bu ayın çeşitli durumları vasıtasıyla vakti tahdit mânâsınadır. Sonra bir ay, günlere ve haftalara bö­lündü.

Bugünkü malumatımıza göre, bunu önce Bâbilliler yaptılar. Bütün dillerde durum böyledir. Meselâ İngilizce'de "nıoon" gökteki ay, "month" ise (30 gün mânâsına) ay demektir. Almanca "mond" gökteki ay, "monat" da (30 gün) ay manasınadır. Sami dillerde de vaziyet böyledir. "Erh", İbrânice ve Güney Arap Yarımadası lehçesinde, gökteki ay manasınadır. Bu kelimeye Yemen'deki kitabelerde rastlamaktayız. Gökteki ayla "vakit tahdidi" an­lamındaki "tarih" kelimesi bu köktendir.[11]

 

2. Hz. İbrahim ve Takvim (Astronomi)

 

Bir Bâbilli olan, Bâbillilerin nebisi İbra­him'in (a.s.) bu ilmi; astronomiyi bildiğine dair hayatıyla ilgili bazı şeylerden mâlumattar oluşu­muzu garib karşılamamak gerekir.

Yıl, ay, gün hesabını ilk ortaya koyanların Bâbilliler olduğu söylenir. Önceleri kamerî yılı kullanıyorlardı. Bunun ziraata ve dört mevsime tamamen mutabık olmadığını görünce, her üç ka­merî yılda bir kere yıl 13 ay oluyor, böylece kame­rî yılla, mevsimler veya güneş yılı arasındaki uyumsuzluğu gidermiş oluyorlardı. Bu işleme, Arapça bir tâbir ile nesî' deniyor. Eski kavimler bu işlemi bilmekteydiler. Hz. Peygamber (a.s.) de nesf işlemli yıl hesabını kullandı ve vefatından 3 ay önce veda haccmda, bundan böyle müslümanlara nesî işleminin yasak olduğunu tebliğ etti; bu husustaki "Nesî' (geciktirmek) ancak küfürde bir artıştır (..)[12] mealindeki âyeti okudu. Hz. Peygamber'in (a.s.) hayatının tarihini tesbit, nesf iş­lemini dikkate alarak yapılabilir. Çünkü meselâ, Bedir Savaşı kamerî yıla göre olan Ramazan ayında değil nesf işlemli yıldaki Ramazan ayında olmuştur.

Bâbilliler yıldızlara tapıyorlardı. Bayramla­rı da yıldızlara bağlıydı. Hz.İbrahim, nebî olma­dan önce bile bu puta tapıcılığa iştirak etmek is­temedi. Bu cümleden olarak, babası ve akrabası, bayramlarına iştirak etmesi için kendim çağırın­ca "Yıldızlara bir baktı da, ben hakikat hastayım dedi.[13] Kendisinin nebîlik şerefine ulaşması yine astronomi; yıldız ilmiyle idi: Gördüğü bir yıldıza "Bu mu benim Rabbim?"; yıldız batıp gidince "Ben böyle batıp gidenleri (İlâh diye) sevmem"; sonra ayı doğar halde görünce "Bu mu benim Rabbim?" demiş, fakat o da batıp gidince "Andolsun eğer Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaymış, muhak­kak sapanlar güruhundan olacakmışım" demiştir. Sonra güneşi doğar vaziyette görünce de "Bu mu benim Rabbim? Bu hepsinden de büyük", batınca "Ey kavmim! (Bunların hepsi fâni mahlûklar) ben sizin (Allah'a) eş koşageldiğiniz nesnelerden katiyyen uzağım" demiştir.[14] İbrahim (a.s.) Rabbine selîm bir kalple yönel(ip gel)ince, kendisini rasullükle şereflendirdi ve sonra ona daha fazla ikram­da bulundu: "Biz ibrahim'e (hakikati nasıl Öğrettiysek) göklerin ve yerin büyük mülkünü de (hü­kümranlığını) öylece gösteriyorduk. [15]

 

3. Nebiler ve Melikler Tarihi

 

Beşeriyetin cennetten indikten sonraki tari­hi, nebilerin ve meliklerin tarihidir. Bazılarını bi­ze Kur'ân haber verirse de, haber vermedikleri daha çoktur. İbnu'l-Arabî, el-Futûhâtu'l-Mekkiy-ye'de, Hz. Peygamber'den "Yüce Allah yüzbin âdem yarattı. Biz şimdi sonuncu âdemin neslin-deniz.", Ahmed b. Hanbel ise Müsned'inde "Allah yüzyirmidörtbin nebî göndermiş, üçyüzonbeşine kitap vermiştir. Ben onların sonuncusuyum" bu­yurduğunu rivayet eder. Birinci hadisi ben elimiz­deki hadis kitaplarında bulamadım. İslâm Tari-hi'nin tanımını bilmek için, bu nebilerin tarihini bilmek gerekir. Oysa bunların isimlerini dahi bi­lecek imkânımız yoktur. Kur'ân, bazıları hakkın­da bilgi verdiğini, bazıları hakkında birşey söyle­mediğini kaydeder.

Anlaşıldığına göre, bunlardan sekiz tanesi ileri gelenleriydi. Bunu; İslâm Peygamberi'nin (a.s.) mîracda yükseklere çıkarıldığında, kendile­riyle göklerde karşılaşmasından çıkarıyorum. Bi­rinci gökte Adem'le, ikinci gökte İsa ve Yahya'yla, üçüncü gökte İdris'le, dördüncü gökte Yusufla, be­şinci gökte Harun'la, altıncı gökte Musa'yla, ye­dinci gökte İbrahim'le karşılaştı; hepsine selâm olsun. Kur'ân'da da bu nebilerin hepsinin miraç­larına işaret olunmaktadır.

Adem (a.s.) cennette iskân edilmiştir. Bu onun miracıdır. Yahya (a.s.) ile İsa (a.s.) muasır­dırlar, aynı millete gönderilmiş olmakta müşte­reklikleri vardır. Bir miracın vukuu her ikisi için de miraçtır. Elimizdeki İncil'e göre İsa, Yahya'dan dinî ilimleri öğrenmiştir. Kur'ân, İsa hakkında "Bilâkis Allah onu yükseltip kendisine kaldırmış­tır [16]İdris hakkında "Biz onu pek yüce bir ye­re yükselttik.[17] Yusuf hakkında eğer Rabbi'nin burhanını görmemiş ol$aydı[18] der. Ha­run ile Musa da muasırdırlar ve nebîlikte müşte­rektirler. Musa şöyle diyor: "Onunla sırtımı kuv­vetlendir (beni destekle). Onu işimde ortak kıl.[19] Yine Musa ile ilgili olarak bilgi veren Kur'ân, derken Rabbi o dağa tecelli edince [20] der. İbra­him'le ilgili olarak, az önce de kaydedildiği üzere Kur'ân, "Biz ibrahim'e (hakikati nasıl öğrettiysek) göklerin ve yerin büyük mülkünü de öylece gösteriyorduk[21] diyor.

Birini geçmek isteyen insan, önce onunla eşit olmalıdır. Bundan dolayı, rasullerin efendisi­nin önce Adem ve diğer büyük nebilerin derecele­rine ulaşması gerekiyordu. Bunların sonuncusu yedinci gökteki Hz. İbrahim idi. Sonra daha yük­seldi ve meleklerin en ileri geleni Cibril'in sınırı olan Sidretü'î-Müntehâ'ya[22] ulaştı. Cibril bu sınırı geçemiyordu. Sidre'yi geçtiği takdirde Allah'ın nurları ile yanardı. Peygamberimiz Muhammed (a.s.), Sidre'yi geride bırakmakla Cibril'i geçmiş oluyordu. İlerleyerek, Allah'a yakın meleklerin, Allah'ın emirlerini yazarlarken kalemlerinin çı­kardığı sesi işittiği yere geldi. Allah'a yakın me­lekleri de geçip cennete, Allah'ın huzuruna vardı: "iki yay kadar, yahud daha yakın oldu.[23] Hz. Muhammed'e (a.s.): "Diğerlerinde ayrı ayrı bulu­nan şeylerin hepsi Onda toplandı" diyebiliriz.[24]

 

4. Peygamberimizin Ataları: Hz. İbra­him ve Hz. İsmail

 

İslâm tarihinde Hz. İbrahim'in (a.s.) yeri büyüktür. "Size daha evvel müslüman adını o vermiştir[25] Hz. İbrahim'in babasının ismi Kur'ân'a göre Azer, Tevrat'a göre Târah'tır. Bu iki isim üze­rindeki araştırma, bizi şu sonuca götürüyor: Eski Yunanca'da "târah" kelimesine karşılık "âser" ke­limesi kullanılmaktaydı. Arapça'da "âser" kelime­si "âzer" yapılmıştır. Buna göre, Hz. İbrahim'in babasının ismi hususunda bir ihtilâf bahis mev­zuu değildir.

Ayrıca Kur'ân birşey söylemediği halde, Tev­rat, Hz. ibrahim'in diğer karılarından İsmail ve İshak'tan başka çocukları olduğunu da kaydeder.

İslâm Nebisi Hz. Muhammed (s.a.)'in dede­lerinden olan oğlu İsmail'i Mekke'de iskân eden odur.

Hem Tevrat ve hem de Kur'ân Hz. İbra­him'in oğullarından önce İsmail'in, sonra İshak'ın doğduğunu haber verirler. Tevrat'ın ifadesine gö­re, eski devirlerde insanın yeni ele gelen (hâsıl olan; hatta doğan) her şeyi Allah'a kurban etmesi, Allah'ın emriydi. Sadece ilk toprak mahsulleri ve ilk hayvan (inek, koyun vs.) yavruları değil, ilk insan yavruları hakkında da bu hüküm yürürlük­teydi.

Sanki Hz. İbrahim bu emri unutmuş, Allah da ona bunu rüyasında hatırlatmıştı: 'Oğulcağızım, ben seni rüyamda boğazlıyor görüyorum. Bak artık ne düşünüyorsun?' deyince oğlu: 'Baba­cığım, sana verilen emir ne ise yap. Allah dilerse benî sabredenlerden bulacaksın' dedi. [26]

Bugünkü Tevrat "Allah, Allah için sevgili ye­gâne oğlu İshak'ı kurban olarak boğazlamasını, İbrahim'e emretmişti" diyor. Bu âyette "İshak" ke­limesinin sonradan sokulan bir kelime olduğu çok açıktır. İshak, sureti katiyyede tek oğul değildi, ol­madı; Babasının ikinci oğluydu. İsmail ondan önce de vefat etmemiştir, ki bu sebeple İshak tek oğul olarak tavsif olunabilsin. Mezkûr durum Tevrat'ta açıktır: "İlk oğlunu boğazla". Bu İsmail'dir.[27] Bu bâbda Kur'ân: "Sonra gelen (nebiler ve ümmetjler arasında ona (iyi bir nâm) bıraktık[28] diyor. "İki amca oğullan; Araplarla Yahudiler arasındaki nef­ret, Tevrat'ın tahririyle mezkûr âyetteki İsmail is­minin yerine İshak isminin konulması da dahil birçok tarihi rezaletlerin sebebidir" diyebiliriz.

Bunun delilleri vardır: Hacc zamanında Araplar arasında (İslâm öncesinde) kurban (âde­ti) vardı. Yahudiler arasındaysa İshak'm kurban­dan kurtuluşu sebebiyle bayram yoktur. Câhiliyet devri (İslâm öncesi)nde bile Araplar, İsmail'in Mi-nâ'daki kurban edilme olayını, şeytanın nasıl İb­rahim'i aldatmak istediğini, İbrahim'in nasıl taş­lar attığını bilmekteydiler. (Bunun hatırası olarak hacc vakti Minâ'da üç kere cemreler atılır.) Arap­ların Hz. İbrahim'i ve Hz. İsmail'i bildiklerinin delili de şudur: Buhârfnin rivayetine göre Hz. Peygamber, Mekke'yi hicretin sekizinci yılında fethedince, Kabe'ye girdi ve içerisinde resimlerle karşılaştı. Meleklerin, Meryem ile oğlu İsa'nın, İbrahim ve İsmail'in resimleri vardı. Kabe'nin ya­pılışı, bilindiği gibi İslâm'dan Önceydi. Bu resim­lerin İslâm'dan önce Kabe'ye yapılmış olması, bu husustaki iddiamızın Müslüman olmayanlar için de bağlayıcı olduğunu gösterir. Tevrat'ta zikri geç­miyor diye, Allah'ın ve İbrahim'in emriyle İsmail ile Hacer'in Mekke'ye yerleşmeleri olayı bir efsa­nedir denemez. Tevrat, İsrailoğullarmın; bir tek kabilenin tarihidir. Diğer kabilelere ait, husûsen rakibleri olan İsmailoğullarıyla ilgili olaylardan bahsetmemesi, kolay anlaşılabilen ve akla yatkın bir keyfiyettir.

Kim ne derse desin, Mesih'in (İsa) doğu­mundan takriben ikibin yıl önce Hâcer, küçük ço­cuğu İsmail ile Mekke'de yerleşti. Kur'ân'ın be­lirttiği gibi Mekke'de İsmail'den sonra nebî gön­derilmedi. Fakat diğer Araplara nebiler gönderilmistir. Meselâ, Yemen'e Hz. Hûd[29] Kuzey Arap Yarımadasındaki kendi kavmi Semûd'a Hz. Salih, [30]gönderilmiştir. Allah bu kavmi korkunç bir sesle cezalandırdı, evlerinde oldukları gibi ölekaldılar.

Bunlardan başka, Peygamberimiz Muham-med'den naklen Semhûdî, Kastâllânî ve diğerleri­nin rivayetine göre, Medine'ye Hâlid b. Sinan el-Absî adında bir nebî gelmiştir.[31]

 

Üçüncü Bölüm

 

Arap Yarımadası'na Gönderilen Nebiler Ve İslâm'dan Önce Mekke

 

1. Arap Yarımadasına Gönderilen Nebi­ler:

 

A) Nebî ve Rasûl Terimleri:

 

Daha önce Allah'ın Hz. Adem'den Peygam-berimiz'e kadar çok sayıda nebiler gönderdiğini belirtmiştik. Gönderilen bütün nebilerden, bütün meliklerden ve bütün insanlardan söz edebilme­miz mümkün değildir. Çünkü Allah, gönderdiği bazı nebilerin bir kısmının isimlerini Kur'ân'da zikretmiş, diğer bazılarını zikretmemiştir.

Hz. Peygamber (a.s.), nebilerin sayılarını ve Allah'ın kendilerine kitap verdiği peygamberin adedini zikretmiştir.

Ben sadece, Arap Yarımadasındaki nebi­lerden bahsedeceğim. Çünkü Peygamberimiz de burada doğmuştur.

Bu nebilerden bahsetmeden önce, bir nokta üzerinde durmak istiyorum: Allah bazı nebilere husûsî bir kitap vermiş, bazılarına ise kitap ver­memiştir. Biz, âdeten kendisine kitap verilmemiş olana "nebî", kendisine kitap verilmiş olana da "rasûl" diyoruz. Kanaatimce bu ıstılahlar doğru değildir. Çünkü bu iki kelimeyi Kur'ân, birbirin­den farksız olarak zikrediyor. "Rasûl" kelimesini, kendisine maruf bir kitap verilmemiş kişi için kullanır. Meselâ "Kitab'da Musa'yı da an. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş (bir zat) idi.[32] Rasûl bir Nebî idi"[33] âyeti ile, bundan iki âyet sonra "Kitab'da İs­mail'i de yâdet. Çünkü o, vaadinde sâdıktı, rasûl bir nebî idi[34] denilmektedir. Biz, Hz. İsmail'e ki­tap verildiğini bilmiyoruz. Hz. İsmail'e kitap ve­rildiğine ne Kur'ân ve hatta ne de Tevrat işaret eder. Hz. İbrahim'e kitap verildiği hususunda sa­rahat vardır: "İbrahim ile Musa'nın sahifelerinde de vardır.[35]

Hz. İsmail (a.s.) hakkında da rasûl kelimesi kullanıldığı için kendisine kitap verilene rasûl, verilmeyene nebî demenin doğru olmadığı kana­atindeyim. Çünkü husûsen Hz. İsmail (a.s.), Arap Yarımadası'ndaki rasûllerden; nebilerden biriydi.[36]

 

B) Hz. İsmail (a.s.)

 

Yüce Allah, Hz. İbrahim'e (a.s.), zevcesi Hâcer ve oğlu İsmail'i Mekke'ye götürmesini emre­dince, ikisini getirip bir yere bıraktı ve bu yer da­ha sonra Mekke beldesi oldu.

Şu halde, Hz. İsmail'i (a.s.) Arap Yarımadası'na yerleşen ilk nebî olarak biliyoruz. Arap Yarınıadası'nda Hz. İbrahim'den (a.s.) önce de nebîler, din tebliği için bulunmuş olabilirler, fakat onlar hakkında hiçbir malûmatımız yoktur.

Yukarıdaki iki âyette kendilerine hem rasûl ve hem de nebî denen Hz. Musa (a.s.) ve Hz. İs­mail'in (a.s.) zikredilmeleri arasında çok küçük bir fark vardır.

Kur'ân, Hz. Musa (a.s.) hakkında  O, ih­lâsa erdirilmiş (bir zat) idi. Rasûl bir Nebî idi[37] demekte, Hz. İsmail (a.s.) hakkıda ise  O, vaa­dinde sâdıktı, rasûl bir nebî idi.[38] buyurmaktadır.

Hz. İsmail'in (a.s.) vaadine sadık olduğunu Kur'ân tasrih etmektedir. Yani birşey vaadedince, vaadinde duruyordu; vefalıydı. Maalesef Hz. İs­mail'in hayatı hakkında, bu hususta neler yapmış olduğunu bize anlatacak bilgiye sahip değiliz. Ne­ler vaadetmiş, sonra bu vaadlerine nasıl sadakat gösterdiği hakkında Kur'ân'da da, hadislerde de tafsilat bulamıyoruz.

Kur'ân'da ve hadisin dışında Tevrat'ta da konu ile ilgili herhangi bir bilgiye rastlamıyoruz.

Bugün elimizdeki Tevrat, sadece ailenin; İsrâiloğulları'nın tarihidir. İsrail, Hz. Yâkub'un (a.s.) lâkabıdır. Tevrat böylece yalnızca Hz. Yâ­kub'un oğullarından bahsetmiş oluyor. Hz. İsmail (a.s.) Hz. Yâkub'un (a.s.) amcasıdır. Bundan dola­yı hem kendisinin ve hem de oğullarının hayatın­dan Tevrat'ta bahsedilmiyor. Fakat Hz. İsmail'in doğumu hakkında bazı tafsilat buluyoruz. Mese­lâ, Tevrat şöyle der: "Allah, İsmail'in annesi Hâ-cer'e bir melek gönderip, Allah'ın mübarek kjldığı bir oğul dünyaya getireceğini müjdeler. Hâcer de, sayıları gökteki yıldızlar kadar olması için ben ço­cuklarım hakkında bereket niyaz ederim der." Hz. İsmail hakkında Tevrat'ta şöyle bir zikir de var­dır: "Hz. İbrahim vefat edince, iki oğlu; İsmail ve İshak, defninde hazır bulundular." Bundan başka Hz. İsmail (a.s.) ve oğulları hakkında Tevrat'ta bir kayıt yoktur. Bu bakımdan, Hz. İsmail ile ilgi­li olarak zikredilen vaadde sadâkatten maksadın ne olduğu hakkında geniş bir bilgiye sahip deği­liz.[39]

 

C) Tevrat, İncil ve Kurbân

 

İnsan, Kur'ân, İncil ve Tevrat arasında bir mukayese yaptığında, bu üç kitap arasında büyük farklılıklar görür. Şüphesiz bir müslümana göre Allah kelâmı, Kur'ân'dır. Hıristiyanlara göre Kur'ân, Allah kelâmı değildir, Allah kelâmı İncil ile Tevrat'tır. Yahudilere göre ise, Kur'ân ve İncil Allah kelâmı değildir; Allah kelâmı, sadece Tevraftır.

Fakat Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahu­dilerin inançları hakkında görüşlerimizi açıklamak yerine, bütün bunların dışında sadece haki­kati bilmek isteyen kişi gibi bu üç kitabı mütâlâa edersek, bu kitaplar arasında farklar olduğunu görürüz.

Tarafsız bir gözle bakıldığında Tevrat'ın bir aile tarihi, İncil'in bir adamın yani İsa'nın hayatı­nın, KuVân'm ise beşeriyetin tarihi olduğu görüle­cektir.

Başka bir ifadeyle, Yahudiler ailelerinin ta­rihine, Allah'ın kelâmı adını verdiler. Hıristiyan­lar, dinlerini tesis eden kişinin hayatına (meselâ, nebî'nin hayat hikâyesine) Allah kelâmı adını ve­riyorlar. Müslümanlar ise, beşeriyetin hidayetiyle ilgili hükümlere Allah kelâmı ismini veriyorlar.[40]

 

D) Hz. Salih (a.s.)

 

Arap Yarımadasındaki nebilerden biri de Hz. Salih (a.s.) idi. Yarımadanın kuzeyinde yaşa­maktaydı. Hz. Salih'in yaşadığı yere, bugün "Me-dâinu Salih" deniliyor. "Medâin", beldeler demek­tir. Yani Hz. Salih'in ikâmet ettiği beldeler anla­mına gelmektedir. Hz. Salih'in kesin olarak ne za­man yaşadığını bilemiyoruz. Fakat Kur'ân bu ko­nuda bazı bilgiler vermektedir.

Konu ile ilgili bir âyette "Dağlardan evler yontuyorsunuz[41] deniliyor. Asrımızda ilim adam­ları bu "Medâinu Salih" bölgesine gitmişler ve orasının, âyette tavsif edildiği gibi olduğunu gör­müşlerdir. Bunlardan bir kısmı Hıristiyan ve Ya­hudilerden, bir kısmı ise Müslümanlardandı.

Fransız Hükümeti bu bölgede araştırmalar yap­ması için bir heyet göndermişti. Heyettekiler, re­simler çekip, haritalar çizip, sonra büyük bir ki­tap halinde çalışmalarını yayınladılar. Fransız heyeti, bu bölgede insanların oymuş olduğu, bu­güne kadar gelmiş olan mağaralar buldular. Ma­ğaralarda da bazı insan kemiklerine rastlamışlar­dı. Mağaralarda bir dönem insanların bulunduğu, bu izlerden; kalıntılardan anlaşılıyordu. Gördük­lerinden şu hükmü çıkarmışlardı: Mağaralar, Kur'ân'ın söylediği gibi ev değil, fakat ölü insan­lar için yapılmış mezarlardı. Daha sonra bu böl­geye bir Pakistanlı müslüman ilim adamı da gitti. Bu Prof. Dr. Rânâ idi. Bölgede inceleme gezisi ya­pıp mağaralara girdi. Mağaraların iç tarafların­da, kapıların bulunduğuna delâlet eden izlere rasladı. Tahtadan olması muhtemel olan kapılar şimdi mevcut olmamakla beraber, kapıların kapa­tılıp kilitlendiği, dayaklanıp sürgülendiği fikrini veren izler buldu. Bilinenden farklı olarak kapı­nın içeriden kilitlemesini temin eden bir sisteme rastladı. Eğer bu mağaralar mezar olsaydı bu ki­litleme emareleri, içeride değil dışarıda olmalıydı. Fakat kilitleme emareleri, içeride ikâmet eden in­sanın kapıya dayanak olması için içeriden kullan­dığı bir sistemin varlığını göstermekteydi. Bu ilim adamı, kapının iç tarafında, oyulmuş bir dayakla­ma yeri bulmuştu. Bunun mânâsı, bu mağarala­rın, canlı insanlar için iskân mahalli olarak kulla­nılmış olduğu, ölüler için mezar olmadıklarıydı. Bu gibi incelemeler, Kur'ân'ın "Dağlardan evler yontuyorsunuz[42] mânâsmdaki âyetinin doğruluğunu isbât etmektedir. Kur'ân "Dağlardan mezar­lar yontuyorsunuz" dememektedir.[43]

 

E) Hz. Hûd (a.s.)

 

Arap Yarımadası nebilerinden biri de Hz. Hûd'dur. Yarımadanın güneyinde yaşamıştır. Kabri bugüne kadar gelmiştir.

Hz. Salih (a.s.) ile Hz. Hûd'un (a.s.) ümmet­lerinin nasıl kâfir oldukları, bunun için Allah'ın kendilerine nasıl azap verip helak ettiği hakkında Kur'ân'da bazı bilgiler vardır.

Hz. Salih'in ümmetinin adı "Semûd", Hz. Hûd'un ümmetinin adı da "Âd"dır. Kur'ân, iki âd bulunduğunu, birinin eski âd, diğerinin yeni âd olduğunu belirtir. Birinci âd hakkında "evvelki âd[44] demekte, ikinci âd hakkında ise tafsilât ver­memektedir.[45]

 

F) Hâlid b. Sinan el-Absî

 

Arap Yarımadası nebilerinden birinin adı Kur'ân'da zikredilmemiş, fakat hadiste zikredil­miştir. Sahih hadis kitapları, yani Buhârî ve Müslim'de de zikri geçmiyor, fakat tarihçiler, bu nebiyle ilgili bilgileri Hz. Muhammed'in (a.s.) ver­diğini söylüyorlar. Tarihçilerin verdiği malumata göre, bu nebî Medine'liydi. Bu nebî, Medine'de ya­nar dağların bulunduğu devirde yaşamıştı. Bugü­ne kadar yanardağ kalıntılarının bulunduğu Medine'deki bu bölgelere "harrâ" veya "lâva" denil­mektedir. Harrâ, hararet kelimesinden gelmektedir.

Yanardağlardan lâvlar çıktığında, toprak üze­rindeki bazı taşlar yanmıştır. Bu olaya "harrâ" denilir. Lâva da, İngilizce lava denilen kelimedir; dağdan, yerin altından fışkıran şey demektir. Arapça'daki lâva kelimesinin İngilizce'deki lava kelimesinden alınmış olduğu kanaatinde değilim. Zira Arapça'daki bu kelime, Hz. Peygamber (a.s.) devrinde vardı; oysa İngilizce o zamanlarda he­nüz mevcut değildi. Kuzey Arap Yarımadası'ndaki Hz. Salih (a.s.) ve Güney Arap Yarımadası'ndaki Hz. Hûd'dan (a.s.) uzun uzadıya bahsetmeyece­ğim. Fakat Mekke ile Hz. İsmail (a.s.) ve oğulları üzerinde biraz tafsilatlıca durmak istiyorum. Çünkü Peygamberimiz (a.s.), Mekke'de doğdu.[46]

 

2. İslâm'dan Önce Mekke ve Hz. İsma­il'in Oğulları

 

A) İsmail, Zemzem ve Mekke'nin Kuru­luşu

 

Hz. İbrahim (a.s.) oğlu Hz. İsmail'i, su ve zi-raatin olmadığı bu yere bırakıp Filistin'e dönün­ce, bildiğiniz gibi Hâcer'in (a.s.) beraberindeki yi­yecekler, kısa bir zaman sonra bitmişti. Bir muci­ze hasıl olmuş ve Zemzem kuyusu ortaya çıkmış­tı. Kısa bir zaman sonra, bu bölgeden Arap kabi­lelerinden Curhum kabilesi mensuplarından bir kısmı geçerken, daha önce su bulunmayan bu ma­halde, suyun olduğunu gördüler. Hâcer'den bu bölgeye yerleşmek üzere izin istediler. Hz. Hacei onların bu isteklerini kabul ederek, "fakat bu su yun mülkiyeti bana aittir, size ait değildir" deyip bu şartla yerleşebileceklerini söyledi. Bu şartla yerleşmeyi kabul ettiler ve bir nevi küçük köy vü­cuda geldi. Cumhur kabilesi burada Hz. İsmail (a.s.) bulûğa erince, bu beldeden evlendi. Kur*ân'-da zikri geçmeyen, fakat doğru olması mümkün bazı haberler rivayet edilmektedir.

Hz. İbrahim (a.s.) zaman zaman, meselâ yıl­da bir defa Mekke'ye geliyor, zevcesi Hâcer ile oğ­lu İsmail'i ziyaret ediyordu. Bir gelişinde İsmail ava çıkmıştı; evde yoktu. İsmail'in hanımı kapıya çıkıp, Hz. İbrahim'e kim olduğunu sordu. Hz. İb­rahim (a.s.) adını söylemedi ve İsmail'in nerede olduğunu sordu. Gelini, İsmail'in ava gittiğini söyledi. Fakat, Hz. İbrahim'e misafirperverlik göstermedi; birşey takdim etmedi. Hz. İbrahim (a.s.) de Filistin'e geri döndü. Fakat dönmeden Önce, gelinine "Kocan dönünce kendisine, kapının eşiğini değiştirmesini söyle" demişti. Hz. İsmail (a.s.) geri dönüp olup biteni öğrenince "O babam­dı" demiş ve zevcesini boşamıştı. Hz. İsmail bu olaydan sonra aynı kabileden bir başka kadınla evlendi. Hz. İbrahim (a.s.) tekrar ziyaret için gel­diğinde Hz. İsmail'in yeni hanımı yine kendisini tanımıyordu, fakat ona ihtimam gösterip, misafir­perverce davranıp, her türlü lâzım geleni takdim etmişti. Bundan evvel miydi, sonra mıydı bilmiyo­ruz; fakat bu dönemde Hz. İbrahim Mekke'ye ge­lip, oğlu İsmail'in yardımıyla Kabe'yi bina etti.[47]

 

B) Kabe'nin Yapımı ve Yönetimi:

 

Anlaşıldığına göre bu yapı; Allah'ın evi, hacc için bir ziyaret mahalli olmuştu. O asırda yılda bir defa mı, daha fazla mı, yoksa yılda bir defa­dan daha da az mı hacettikleri hakkında bilgimiz yoktur. Fakat bildiğimiz, Hz. İbrahim'in (a.s.) Ka­be'yi bina edip Filistin'e döndüğü, Hz. İsmail'in Kabe'nin mutevelisi (nâzın; bakanı) olduğudur. Önce mütevelli İsmail (a.s.) idi. Ondan sonra onun oğlu mütevelli oldu, daha sonra torununa intikal edip, bu devralma devam edip gitti. Bu mütevelliliğin babadan oğula intikalinin ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz. Ancak sonraları mühim bir hâdise oldu. Güney Arabistan'dan; Yemen'den Huzâ'a kabilesi Mekke'ye uğradı. Su bulunduğun­dan dolayı, bu kabile Mekke'ye yerleşmek istedi. Fakat Mekke'de bulunan Curhum kabilesi, onla­rın yerleşmesine engel olmak istedi. İki kabile arasında savaş çıktı. İslâm Tarihi kitapları ki ben Egânî kitabında da aynı şeyi gördüm Hz. İsmail'in (a.s.) oğullarının, bu harp sırasında ta­rafsız kalıp, hiçbir kabile tarafında savaşa katıl­madıklarını kaydeder. Savaşı, Huzâ'a kazanır. Curhum'luları öldürürler, diğerlerini de Mek­ke'den çıkarırlar. Mekke'ye mâlik olarak oraya yerleşirler. Bundan sonraki asırlarda, Kabe'nin nezâretinin Hz. İsmail'in oğullarının değil, Hu­zâ'a kabilesi başkanının elinde bulunduğunu gö­rüyoruz. Bunun Huzâ'a'mn kazandığı zafer sebe­biyle olması mümkündür. Kabe nezâretinin, Hu­zâ'a kabilesi başkanının elinde bulunması uzun asırlar, tâ Kusayy devrine kadar devam etti. Bi­lindiği gibi Kusayy, Peygamberimiz Muham-med'in dedelerindendi. Kabe'nin idaresi kendisin­de değildi. Fakat bir hadisenin vukuundan sonra o, Kabe'nin mütevellisi oldu:

Kusayy, Huzâ'a kabilesinin başkanının kı­zıyla evlendi. Kabe'nin nâzın, kabile başkanının oğluydu. Bu kişi içki içerdi. Bir gün yine içti, sar­hoş oldu. Daha çok içki içmek istiyordu, fakat pa­rası yoktu ve bu vazifeyi (Kabe nazırlığını, içki parası mukabilinde) sattı. Kusayy, kabile başka­nının bu oğluna diğer bazı şeylerle bir tulum içki vererek, bu vazifeyi satın aldı. Bu, Arap hikâyele-rindendir, Kur'ân'da yoktur.

Şurası mühimdir: Önceleri vazife, ziyaretçi­lere Kabe'nin kapısını açmaktı. Anahtar da kabile reisinin elindeydi. Huzâ'a kabilesinin reisi ölünce, Kusayy, bu anahtar sebebiyle, Kabe'nin mütevel­lisi oldu. Huzâ'a kabilesi Kusayy'dan bu vazifeyi almak istedi. Kusayy ve yardımcılanyla, Huzâ'a kabilesi arasında bu sebepten harp çıktı. Ku-sayy'ın annesi, diğer bir kabile olan Kudâ'a kabi-lesindendi. Bu kabileden adamlar gelip harpte, Kusayy için savaştılar. Neticede Huzâ'a yenildi, Mekke'den çıkarıldı. Kusayy ile yardımcıları Mekke'nin hâkim sakinleri oldular. Kusayy, ze­kiydi. Her yıl Arap Yarımadası'nm her yerinden Mekke'ye hacc için çok sayıda ziyaretçinin geldi­ğini biliyordu. Yabancıların, Huzâ'a kabilesinden sonra, kendisinin Kabe nazırlığında bulunuşunu kabul etmeyebileceklerini de düşünüp, ne yapma­sı gerektiğini araştırdı ve "Rifâde" müessesesini kurdu. Bunun icabı olarak, akrabasına, dostları­na rica edip para ve mal toplattırdı. Toplanan bu mallarla, bütün hacılar ağırlanacak, onlara izzet ve ikramda bulunulacaktı. Hacılar, Kussayy'dan misafirperverliği, izzet ve ikramı görünce, "sen­den önceki reis, bize böyle muamele etmek şöyle dursun, bilâkis bizlerden para ve mal toplardı" demişler ve Kusayy'ın, Kabe nazırlığı vazifesini benimsemişlerdi.[48]

 

C) Mekke'de Yönetimin Örgütlenmesi:

 

İşte bu, Mekke'de hükümet idaresinin baş­langıcıdır. Yani Mekkeli sakinlerin, başkanları Kusayy'a mal vermelerini, başkanlarının bu top­lanan malı, istediği gibi kullanmasmdaki mâlî düzeni kastediyorum. Böylece Mekke'de vergili dönem başlamış oldu. Kusayy, kabile başkanı ola­rak beldesinde müesseseler şeklinde diğer bazı düzenlemelere de gitti. Bir taraftan para ve mal toplanıyordu (rifâde), bir taraftan da diğer mües­seseler vücut buluyordu.

İşte "müşavere" oluşturulan bu müessese­lerden biriydi. Kusayy kendisine Kabe'nin önünde bir ev yaptı. Evindeki büyük bir odada müşavere için toplanılıyordu. Burasını "Dâru'n-Nedve" ola­rak isimlendirmişlerdi. "Nedve" kelimesi, konuş­mak mânâsını ifade eder. "Dâr" da ev demek oldu­ğuna göre, dâru'n-nedve, "istişârî mahiyette ko­nuşma evi" anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi Parlamento kelimesi de konuşmak anlamına gel­mektedir. Böylece Kabe çerçevesinde "hacc", "rifâ­de" (mal ve paranın toplanması) ve insanlar ara­sında "istişare" şeklinde, Mekke'de ilk müessese­ler teessüs etmişti. Bunlar yanında "liva" (san­cak) vazifesi de gerekliydi. Savaş olduğunda, san­cağın kabile reisinin elinde bulunması icâb ediyordu. Kusayy ölüm yatağındayken, bu vazifele­rin tamamını bir oğluna vermedi, her vazifeyi bir başka oğlu ve onun soyuna vererek vazifeleri tak­sim etti. Daha sonraları bu vazifelere ilâvelerde bulunuldu ve İslâm'dan önce Peygamberimiz Mu-hammed (a.s.) devrinde, bunları on ayrı vazife ha­linde görüyoruz. Tarihçiler bu vazifeleri "Umur aşera" (On vazife, on iş) olarak adlandırıyorlar. Yani Mekke'de on vezirden (bakandan) teşekkül eden bir bakanlık sistemi vardı. Gariptir ki, bun­ların bir başkanları yoktu ve her bir bakan diğeri­ne eşitti. Bunların nasıl istişarede bulunduğu, ya­ni bu bakanların hepsi bir araya gelerek mi isti­şarelerde bulunuyor, yoksa her biri istediği gibi tasarrufta mı bulunuyordu, bunlar hakkında eli­mizde pek bilgi yoktur. Bu oluşumlar Mekke Devleti'ni meydana getirmekteydi. Fakat toprakları çok geniş değildi; sadece Mekke beldesi üzerinde hükmü vardı. Bu on bakandan biri de Peygambe­rimiz Muhammed (a.s.) kabilesinden; Benî Hâşimdendi (Hâşimoğulları).[49]

 

Dördüncü Bölüm

 

Hz. Muhammed'in Doğumu Ve Mekke'nin Siyasî Durumu

 

1. Nebilerin Doğumu

 

Nebilerin doğumunun, sadece müslüman-larca değil fakat diğer ümmetlerin; milletlerin na­zarında da önemli bir yeri vardır. Bir muayyen nebinin doğumunun ise, kendisinin ümmeti olan­lar için özel bir anlamı vardır. Bizim bütün nebi­lerin, Kur'ân'da zikredilenlerin tamamının bile, doğumları ile ilgili olan harikulade olayları bilme­miz

imkânsızdır. Bunun için burada sadece üç peygamberle ilgili bilgileri nakletmekle yetinece­ğiz.[50]

 

A) Hz. Musa'nın Doğumu

 

Kur'ân ve tarih kitapları, Hz. Musa'nın (a.s.J anne ve babasının Mısır'da oturduklarını söyler. Kur'ân ve Tevrat'a göre, o zamanki Mısır kralı ki lâkabı Firavun idi, Yahudi ailelerden doğacak bütün erkek çocukların kız çocukları değil öldürülmesini emretmişti.

Bu konuda Tevrat şunu kaydeder: Bu öldür­me işi, önce bütün yılları kapsamaktaydı. Daha sonra Firavun,  erkek çocukların bir sene öldürü­lüp, bir sene Öldürülmemesini emretmişti.

Hz. Harun (a.s.), erkek çocukların Öldürül­mediği, kardeşi Hz. Musa (a.s.) ise öldürüldüğü sene doğmuştu. Bunun için, doğduktan sonra an­nesi öldürülmesinden korkmuş ve onu sandık gibi bir yapının içine koyup Nil nehrine bırakmıştı. Ne gariptir ki bu sandık nehirde yol alıp Fira­vun'un ikâmethanesi önüne kadar gelmişti. Kur'ân'm da işaret ettiği gibi, tarih kitapları di­yor ki: Firavun'un zevcesi Asiye, yıkanmak için nehir kenarındaydı. Tevrat, Asiye, Firavun'un zevcesi değil, fakat kızıydı demektedir.

Asiye, ister Tevrat'ın iddia ettiği gibi Fira­vun'un kızı, isterse İslâmî kitapların (kesinlikle) söyledikleri gibi Firavun'un zevcesi olsun, suda yüzen bu sandığı görünce, yanındaki cariyelerine, onu dışarı çıkarmalarını emretmişti. Sandığı açınca içinde bir erkek çocuğun bulunduğunu gör­dü. Çocuğa şefkat duydu. Cariyelere, çocukla be­raber sandığı saraya götürmelerini emretti. Şah­sen kanaatim şudur ki, yeni doğmuş bir çocuğa karşı duyulan bu şefkat, bu acıma ve bu yakın sevgi, yetişkin kadınlarda (kız kralın kızı olsa bi­le), kızlardan daha fazladır. Bu nedenle Kur'ân'm "Asiye, Firavun'un zevcesiydi" ifadesi, daha doğ­rudur.

Çocuk kralın sarayına gidince, onun için bir sütanne bulmak gerekiyordu. Şehirde süt anne aradılar ve Hz. Musa'nın annesini sütanne olarak buldular. Kur'ân'm da belirttiği gibi, Hz. Mu­sa'nın annesi, kızından nehre bıraktığı bu sandığı takip etmesini, sandığa ne olup bittiğini gözetle­mesini istemişti. Kız, sandığın saraya getirildiği­ni görmüş, daha sonra saraydan insanların çıkıp, 'Bir sütanne aranıyor' dediklerini işitince 'Ben, sütanalığı üstlenecek bir kadın biliyorum' demiş ve böylece annesi Hz. Musa'ya süt emzirmekle mükellef kılınmıştı. Böylece bir mucize vuku bul­du: Hz. Musa (a.s.), Yahudilerin doğan erkek ço­cuklarının öldürüldüğü bir senede doğdu, fakat bu çocukların Öldürülmesini emreden kralın hi­mayesinde büyüdü.[51]

 

B) Hz. İsa'nın Doğumu

 

Hz. İsa'nın doğumuyla ilgili olarak Kur'ân'-da fazla bilgi yoktur. Ancak Kur'ân'dan şunları öğreniyoruz: Meryem anamız, hâmile kaldığı za­man evli değildi ve ailesinin evinden ayrılıp çöle gitti. Hz. İsa (a.s.) orada doğdu. Çölde tek başına idi. İçinde bulunduğu durumdan çok müteessir ol­muş ve "keşke daha önce Ölmüş, unutulup gitmiş olsaydım, daha iyi idi" diye düşünmüştü. Bu sıra­da "Aşağısından ona şu nida geldi: "Tasalanma, Rabbin senin alt (yan)ında bir su arkı vücuda ge­tirmiştir. Hurma ağacını kendine doğru silk, üstü­ne derilmiş, taze hurma dökülecektir.[52] Artık ye, iç, göz(ün) aydın olsun. Eğer beşerden herhangi biri­ni görürsen'ben, o çok esirgeyici (Allah'a) oruç adadım.[53] Onun için bugün hiç kimseye katiyyen söz söylemeyeceğim,' de.[54] Ayrıca bu melek, "bir şey sormak istiyorsanız, çocuğa sorun" demesini söy­lemişti. Kur'ân, Meryem'le konuşmak isteyenlerin çıktığını, onun da 'çocukla konuşun' dediğini, on­ların 'Henüz beşikte bulunan bir sabi bebek ile nasıl konuşuruz?' dediklerini kaydederek diyor ki: "İsa dile gelip, dedi ki: Ben hakikat Allah'ın kuluyum. O bana kitap verdi. Beni Nebi yaptı[55] Bu, Kur'ân'da Hz. İsa'nın doğumundaki mucize olarak bildiklerimizin tamamıdır.

Bu hususta İncil'in söylediklerine geçmeden önce, bebek iken, Hz. İsa'nın söylediği "Ben haki­kat Allah'ın kuluyum" ifadesi üzerinde durmak istiyorum. Biliyorsunuz ki Hıristiyanlar, "İsa, Al­lah'ın oğludur, Allah'ın kulu değildir" diyorlar. Onlara göre İsa, ilâhtır; üçden üçüncüsüdür. Fa­kat bununla beraber bugün elimizde bulunan İn­cil'de; Matta İncili'nde Hz. İsa şöyle diyor: "Ben Allah'ın kuluyum ve bununla iftihar ederim."

Hz. İsa'nın (a.s.) doğumuyla ilgili İncil'de söylenenler, hemen hemen Kur'ân'ınki gibidir. Ya­ni İsa'nın babası yoktu, dolayısıyla doğuşu dikkat çekmişti. İncil'de konu ile ilgili şu bilgiler vardır: Meryem anamız evliydi, fakat Meryem'in ebevey­ni İsa'yı dünyaya getirinceye kadar, Meryem'i ni­kâhlısına henüz teslim etmemişlerdi. Meryem'in nikâhlısı olan dülger Yusuf, nikâhlısının hamile olduğunu duyunca, onu boşamak istedi. Bu sırada mesleği dülgerlik olan Yusufa melek gelerek, "Bo­şama, Meryem, ileride çok meşhur olacak bir ço­cuğa hamiledir" dedi ve Yusuf da böylece Mer­yem'i boşamaktan vazgeçti; zevcesi Meryem'i alıp Beytü Lahm denilen yere gitti ve İsa orada doğ­du. İncil devamla diyor ki: "Üç ateşperest (mecû-sî) gelerek, biz hususî mânâ ifade eden, gökte bir yıldızın doğduğunu gördük. Bu yıldız, ancak bü­yük insanlardan birinin doğumunda ortaya çıkar. Biz kimin doğduğunu araştırıyoruz, çünkü bu ço­cuk Yahudilerin kralı olacaktır dediler. Araştır­malarına devam ettiler, bebek olan İsa'yı görünce, onun ayaklarını öptüler, geri dönüp memleketle­rine gittiler." Bunlar İncil'in Hz. İsa (a.s.)'mn do­ğuşu konusunda mucize kabilinden zikrettikleri­dir.[56]

 

C) Hz. Muhammed'in Doğumu

 

Şimdi Hz. Peygamberimizin (a.s.) doğuşun­da nelerin mucize olarak meydana geldiğini göre­lim:

Siyer kitaplarında şu kıssa yer alır:

Hz. Peygamberimizin (a.s.) doğumundan haftalar öncesi, babası Abdullah vefat etmişti. Doğum ânı gelince, evde Âmine'den başka kimse yoktu. Hiçbir kimseye haber verilmediği halde, Amine, doğumda kendisiyle beraber olmak üzere, bazı kadınların geldiğini gördü. Bu gelen kadınla­rın hiçbirini de tanımıyordu. Birine kim olduğunu sorunca, "Asiye'yim", diğerine sorunca "Mer­yem'im" dedi. Diğerleri de eski devirlerdeki büyük hanımların isimlerini söylemişlerdi. Doğum ânında bir saf melek geldi. Kitaplar, bu melekle­rin kanatları olduğunu zikreder. Melekler kanat­larını açtılar ve doğum ânında hiç kimsenin, Ami-ne'nin avret yerini görmemesini temin ettiler ve oğul böylece doğdu. Ana dünyaya getirdiği bebeği­ni ilk gördüğünde, çocuğu başı yerde secde ediyor­du. Bir parmağını da yukarı doğru kaldırmış, sanki "eşhedü en lâ ilahe illallah" (Allah'tan baş­ka ilâh olmadığına şehâdet ederim) diyor gibiydi. Birkaç dakika sonra bulut gelip çocuğu örttü. Bu­lutun içinden, "çocuğu yıkayın" vs. gibi, yeni do­ğan çocuğa neler yapılıyorsa onların yapılmasını emreden sesler geldi. Bir zaman sonra bulut gi­dince, Amine validemiz, çocuğun bir kumaşa sa­rılmış olduğunu ve kendisinden, yıkanmış çocuk­tan suyun damladığı gibi, suların damladığını gö­rüyordu; sanki  çocuk yıkanmış ve sarılmıştı. Bir diğer bulut gelip çocuğu örttü. Bulut içinden şöyle bir ses geldi; "Çocuğu götürün, yerdeki bütün mahluklar, hayvanlar vs. O'nu görsün. Çocuğu göklere çıkarın, göklerdeki melekler vs. bütün mahlukat O'nu görsün; çocuğu sulara götürün, sulardaki bütün mahlukat, balıklar vs. O'nu gör­sün;   zira O, onların nebîsidir, bütün mahrukatın O'nu bilmesi lâzımdır." Çocuk annesinin gözü önünden kayboldu. Bir müddet sonra bulut ve ço­cuk geri geldi; melekler çocuğu alıp geri getirdiler. Bu hususla ilgili olarak zikredilen başka kıs­salar da mevcuttur. Fakat biz Peygamberimizin doğumuyla ilgili olarak tecelli eden mucize kabi­linden olanlar üzerinde duruyoruz. Peygamberimizin doğumu sırasında İran, Bizans vs. gibi di­ğer memleketlerde de mucizeler hasıl oldu. Bu olaylar siyer kitaplarında geniş olarak anlatılmıştır.

Âmine'nin, doğumu sırasında Asiye ve Mer­yem'in geldiklerini görüşünün mânâsı nedir? Ki­taplarımız bu hususta, "doğum esnasında yanın­da bulunmak üzere geldiler" demekte, başka bir-şey zikretmemektedir. Benim bu konuyla ilgili şöyle bir kanaatim var:

Büyük bir memurun yerine bir başka şahıs tayin edildiğinde, eski memur, yeni vazifesini devreder. Sonra eski vazifeli yerinden ayrılır. Bu insan ve cemiyet hayatında, bilinen bir hâdisedir. Şu halde nebiler de böyledir. Nebîlik bir-vazifedir; herhangi bir zâta bu vazife verilmiştir- Daha son­ra yeni bir nebî gelir. Bir önceki nebî, kendisinden sonra gelen nebiye vazifesini devreder. Fakat do­ğum halini, erkeklerin görmesi caiz olmadığın­dan, önceki nebiler, Âmine'nin doğumunda hazır bulunmadılar ve (onların yerine) kadınlar gelip hazır bulundular. Hz. Musa'nın zevcesi hakkında birşey bilmiyoruz. Fakat Hz. Musa (a.s.) devrinde büyük ehemmiyeti hâiz olan kadın Asiye idi. Bu­nun için Asiye, Hz. Musa'nın temsilcisi, Meryem anamız da Hz. İsa'nın temsilcisi olarak doğumda hazır bulundular. Doğum esnasında hazır bulu­nan diğer hanımlar da, diğer nebilerin temsilcile­ri olarak hazır bulunmuşlardı. Bu, diğer hanım­lar hakkında kitaplarımızda pek malumat yoktur.[57]

 

2. Hz. Muhammed'in Doğumunda Mek­ke:

 

A) Mekke'nin Siyasî Yapısı (On Bakan­lık Sistemi):[58]

 

Peygamber efendimizin doğumuna rastla­yan yıllarda Mekke'deki hayat ile ilgili daha önce bazı bilgiler vermiştik. Bu dönemde Mekke toplu­munda en dikkate değer unsurun on bakanlık şeklinde oluşan toplumsal yapı olduğunu belirt­miştik.

Bu on bakanlık arasında, medenî ve kültü­rel seviyesi yüksek olmayan yerlerde bulunma­yan bazı özellikler görüyoruz.

1- Bu on bakanlık arasında yer alanlardan birisi de "sefir" (münâfir) idi. Mekke devleti, bir diğer kabile ile görüşeceği zaman, bu görüşmeye "sifâre" bakanlığı vazifesini yürüten gider, başka­sı gitmezdi. Yine bir kabile, kendisiyle iftihar etti­ğinde, Mekkeliler bu "münâfiY'i; yani elçiyi gön­derir ve bu elçi "hayır, biz sizden daha yüksek se­viyeliyiz" vs. gibi müdâfaada bulunurdu. Biz, o zamanki bu vazifenin, bir hariciye bakanlığı oldu­ğunu söyleyebiliriz. İslâmiyetten önce bu vazife, Hz. Ömer (r.a.) de idi.

2- Eşnâk adında diğer bir vazife daha vardı. İki taraf arasında çıkabilecek kırıcı hâdiselerden sonra, taraflardan birinin diğerine tazminat öde­mesi gerektiğinde, bu tazminat miktarım, eşnâk bakanı tayin ederdi. Bu vazife, İslâm'dan önce Hz. Ebu Bekir (r.a.)'deydi.

3- Bir diğer vazife de dâru'n-nedve ile ilgi­liydi. Mekke devletini ilgilendiren bir umûmî me­sele olursa, yaşı kırktan fazla olanlar, aralarında toplanırlar ve müşaverede bulunurlardı. Bu, bir çeşit parlamento idi. Dâru'n-nedve'nin mânası; müşavere evi danışma meclisi demektir.

4- Meşûra" denilen bir diğer vazife daha vardı. Dâru'n-nedve'de birşey kararlaştırılırsa, bu kararı meşûra bakanına gön d eriyorlar di. Bakan bu kararı kabul ederse o karar tatbik ediliyor; ka­bul etmezse, tatbik edilmiyordu. Bunun mânâsı­nın ne olduğunu kitaplarımız zikretmiyor. Olabi­lir ki, iki kısım müşavere vardı; birisi yüksek meclis olan senato, diğeri alt meclis olan dâru'n-nedve idi.

5- Daha önce, Kusayy dönemini anlatırken belirttiğimiz gibi, bir de maliye vazifesi, yani ver­gi toplama ve elde edilen para ve malları, hacıla­ra izzet ve ikramda kullanma bakanlığı mevcut­tu. Bu vazifeyi "rifâde" olarak isimlendiriyorlardı. Mânâsı, mâlî yardım demekti.

Bunlar yanında başka vazifeler de vardı:

a- Bu vazifelerden bazısı, dine, ibâdete, yani putlara, Kabe'ye ibadete aitti.

b- Bazısı da askerî hususlara, meselâ "liva" (sancak) vs. gibi meselelere aitti.

Askerî mevzuda piyade askerlerle, atlı (sü­vari) askerler arasında fark vardı.

İslâm'dan önce piyade askerlerle ilgili vazife

Ebû Süfyan'daydı. Süvari askerlerle ilgili vazife ise, Hâlid b el-Velîd'in elindeydi. Gariptir ki süva­ri askerlerinin iki komutanı vardı. Bunlardan bi­risi başkomutandı, diğeri bunun yardımcısı ve müşaviriydi. Başkomutan Hâlid b. el-Velîd, yardımcısıysa, İkrime b. Ebî Cehil idi. Çünkü süvari­ler savaşta ikiye ayrılıyor, biri bir tarafta, diğeri diğer tarafta çarpışıyor ve iki komutana ihtiyaç duyuluyordu. Eski Atina'da da bir şehir devleti vardı ve süvarilerin iki kumandanı bulunuyordu. Bu komutana onlar "hippark" diyorlardı. "Hip", at; "park" da komutan demektir. Böylece hippark, at komutanı yani süvari komutanı, anlamına gel­mektedir. Hip kelimesinin Farsça'da da "at" anla­mına geldiğini görüyoruz.[59]

 

B) Hz. Peygamberdin Ailesinin Mekke Devletindeki Görevi

 

Bütün bunlardan sonra akla şu soru geliyor. Mekke Devletinde Peygamberimizin ailesinde hangi vazife vardı?

İsmail ve Hâcer'le ilgili bir mucize olarak vücut bulan Zemzem kuyusu, Kabe'nin önündey­di. Kusayy, Huzâ'a kabilesini, bu beldeye; mıntı­kaya hâkim olmak için Mekke'den çıkarırken, Huzâalılar, Mekke'den çıkarken, Zemzem kuyu­sunu (kum vs. ile) doldurdular ve daha sonra in­sanlar, Zemzem kuyusunun nerede olduğunu bulamadılar. Böylece çok uzun yıllar geçti. Nebimi­zin dedesi Abdülmuttalib bir gün rüyasında "Zemzem kuyusunu kaz" diyen bir ziyaretçi görür. Önce buna pek ehemmiyet vermez. Fakat ikinci ve üçüncü defalar yine rüyasında Zemzem kuyu­sunu kazmahsm diye bir ziyaretçi ısrar eder. Üçüncü defada Abdülmuttalib "Nereyi kazayım?" diye sorunca, ziyaretçi kazacağı yeri tarif eder. Uykudan uyandıktan sonra, Kabe'nin önündeki bir yeri kazmağa başlar. Bu kazı esnasında insan­lar ne yaptığını sormuşlar. O da Zemzem kuyusu­nu kazdığını söylemiş, bunun üzerine herkes gü­lüp onunla eğlenmiş, orada Zemzem'in bulunma­dığını söylemişlerdi. Kazmaya devam edince, su­yun bulunduğunu gösteren emareler göründü. Bunun üzerine Kureyş kabilesi "Bu kuyu, Mekke Devleti'ne aittir, senin şahsına ait değildir" dedi­ler ve kuyuyu kazmasına engel oldular. Mekkeli-ler aralarında görüştüler ve bir hakemden bu hu­susta hükmün ne olabileceğini sormayı kararlaş­tırdılar. Bu kuyu, kuyuyu kazanın mı olmalıdır, yoksa bütün bir şehir halkına mı âit olmalıdır? Bu hususta hakeme müracaat edeceklerdi. Ha­kem olarak bir zâtın ismi hakkında ittifak edip ona müracaat etmeyi kabul ettiler. Bu zât, uzak bir yerdeydi. Yolda, çölde, içlerinde Abdulmuttalib de bulunduğu bu kafilenin suyu bitti. Çölde su yok, yol uzak, ölüm muhakkaktı. Önce bulun­dukları yerden ayrılmak istediler; hepsi ölüp ka­lacağına göre, hepsi kendisi için bir kabir kazdı. İlk ölen diğerleri tarafından gömülecek ve sadece en son ölen kabre gömülemiyecekti. Böylece, hep­sinin mezarsız ölmesi yerine, birinin mezarsız kalması daha uygun görülmüştü. Fakat daha son­ra Abdülmuttalib "Burada ölümü beklemeyelim, devam edelim, belki yolda su bulabiliriz, bulamazsak yolda ölelim" dedi  ve devesine bindi. De­ve ayağa kalkınca, devenin yattığı yerde bir su gözü olduğunu gördüler. Böylece bir keramet, bir istidrac olarak Abdulmuttalib'den bu halini gö­rünce yanındakiler "Artık seninle su hususunda ihtilâf etmeyiz, bu çölde sana bu suyu veren Al­lah, Mekke'de de Zemzem'i vermiştir" dediler ve beraberce Mekke'ye geri döndüler. Böylece Abdulmuttalib, Zemzem'in sahibi oldu. Bu şekilde, Abdulmuttalib, Mekke Devleti'nin bakanları arasına onuncu bakan olarak girdi. Kendisinden önce, do­kuz vazife vardı. Abdulmuttalib vefat edince, Zemzem vazifesini oğlu Ebû Tâlib'e vasiyet etti. Oniki çocuğu arasından Ebu Tâlib'i seçmiş ve mi­ras olarak ona Zemzem kuyusunu vermişti. Ebû Tâlib, cömert bir insandı. Daima insanlardan borç alırdı. Hatta ailesi ve misafirler için dahi kâ­fi gelecek malı ve parası bulunmazdı. Borç aldığı kişiler arasında, kardeşi Abbâs da vardı. Bir defa­sında Ebu Tâlib, kardeşi Abbâs'dan aldığı borcu bir yıl sonra ödeyeceğini söylemişti. Fakat ödeye­meyince ikinci, daha sonra da üçüncü yıl ödeyece­ğini söyledi. Abbâs da, "Eğer bir yıl sonra da bor­cunu ödemezsen, borcun yerine Zemzem'i senden alırım" dedi. Böylece Zemzem'in mülkiyeti Ab-bâs'a geçti. Abbâs, Peygamberimizin doğumunda O'nun kabilesi Hâşim'den; bu şekilde Mekke'de bakan olarak bulunuyordu ve Benî Hâşim kabile­sinin temsilcisiydi.[60]

 

3. Konu ile İlgili Sorular

 

1. Soru: Asiye'nin Firavun'a zevcelik yapma­dığı, âhirette de Peygamberimizin zevcesi olacağı söyleniyor. Bu hususta ne dersiniz?

Cevap: Kur'ân, Firavun'un zevcesinin müs-lüman olduğunu, Hz. Musa'yı sudan aldığını söy­ler. Biz, Kur'ân'ın ifadesine inanırız. Kur'ân'a zıt düşen diğer kitapların ifadelerine inanmayız.

2. Soru: Hz. Hatice'nin vefatında, Peygam­berimizin, Asiye ile evleneceğini söylediği rivayet ediliyor, ne dersiniz?

Cevap: Hadis kitaplarında böyle bir hadis görmedim. Belki vardır, fakat ben hiç rastlama­dım.

3. Soru: Medine'ye bir peygamberin gönde­rildiği söyleniyor, ismi nedir acaba?

Cevap: Bu Nebînin ismi Semhûdî'nin, Târî-hu'1-Medîne ismindeki eserinde zikredilmektedir.[61]

4. Soru: Peygamberimizin doğumunda an­nesi Amine'nin bazı harikuladelikler gördüğünü belirtiyorsunuz. Bazı hadis kitaplarında ise Ami­ne'nin müşrik olarak öldüğü kaydediliyor. Acaba bunlar nasıl bağd aş tırıl abilir?

Cevap: Ben "Âmine müslümandı" demedim. Buhârî'nin Sahîh'inde şöyle bir hadis vardır: Pey­gamberimiz bir gün Ebvâ denilen yere gider. Ora­daki bir kabrin yanma gelir ve yanında bulunan sahabe, gözlerinden yaşların aktığını müşahade eder ve sorar. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle der: "Bu, annemin kabridir. Allah'tan, annemin kabrini zi­yaret etmek için izin istedim, buna izin verdi. Sonra annem için istiğfarda bulunayım diye izin istedim, fakat Allah buna izin vermedi.[62]

Bu hadisten, meselemiz hakkında hüküm çıkarabiliriz. Kıyamet gününde Allah Âmine'yi af­fedip bağışlayabilir. Fakat Allah, Peygamberimi­zin, annesi için af ve gufran taleb etmesine izin vermemiştir. Bildiğimiz budur.

5. Soru: Asiye'nin, nehirden Hz. Musa'yı alıp bilâhare, süt annesi olarak, kendi annesine emzir­mesi için verdiğinden Firavun'un haberi var mıydı?

Cevap: Bu hususta açık bir bilgi olmamakla beraber, mutlaka haberi vardı. Zira saraya her gi­ren çıkan şeyden kralın gizli adamları vasıtasıy­la mutlaka haberi olur. Hatta Asiye, Firavun'a hiçbir şey söylemese bile bunu Firavun, gizli adamları vasıtasıyla yine bilirdi.

6. Soru: Nehirden Hz. Musa'nın sandıktan alındığını, Firavun bildiği, o sene de bütün yeni doğan erkek çocukları öldürttüğü halde, acaba neden dolayı Firavun bu bebeğin yaşamasına mü­sâade etti?

Cevap: Kraliçenin isteği (forsu) sebebiyle, Kur'ân'daki: "Bunun üzerine Firavun'un adamları onu yitik olarak aldı(lar). Çünkü o, akıbet kendi­leri için bir düşman ve bir tasa olacaktı[63] âyetin­de kanaatimce Firavun'un hâdiseleri bildiğine da­ir işaret vardır.

Sonra diğer bir âyette de, Musa'nın (a.s.) Mısır'da bir adamı öldürüp Medyen denilen yere gidip bilâhare Mısır'a döndüğünde Firavun'un kendisine: "Biz seni terbiye edip büyütmüştük" dediği kaydedilir. Buradan da, Firavun'un Mu­sa'dan daha bebekliğinden itibaren haberinin ol­duğunu anlıyoruz.

7.  Soru: Kur'ân'da Hz. Şît'in (a.s.) peygam­berliğine dâir bir kayıt var mıdır?

Cevap: Kur'ân'da bir zikir yoktur. Hadis ki­taplarında zikredilmektedir. Bir hadiste, Hz. Adem'e on sahife, Hz. Şît'e şu kadar, diğerlerine bu kadar vs. gibi ifadeler vardır.

8. Soru: Hz. Peygamberin doğumu esnasın­da meydana gelen bazı harikulade olaylarla ilgili hususları, bazı tarihçiler, zayıftır diye kitaplarına almıyorlar. Bu hususta siz ne dersiniz?

Cevap: Zayıf diye iddiada bulunana, dâvası­nı isbat etmek düşer: İsbat yükü davacınındır. Ben bunları muteber sîret kitaplarında gördüm; el-Mevâhibu'1-Ledûnniyye gibi... Tekrar edeyim; bu hâdiseler birer remz; semboldür; başka bir âlemle ilgilidir. Meleğin gelmesi, göklere gidilme­si vs. gibi olaylar semboldür. Bunların nasıl oldu­ğunu, mâhiyetlerini, dünyadaki ölçülerimizle bi­lemiyoruz. Bunların hepsi, Allah'ın Peygamber'i-ne ikramda bulunduğuna delâlet ediyor. Meselâ, Asiye ve Meryem'in Ölmüş olduklarını biliyoruz. Öyleyse nasıl gelmişlerdi? Bu ve bunlara benzer hususlar, bizim için birer remzî ve sembolik olay­dır. Eğer bunları sembolik kabul etmezsek, diğer bazı mucizelere muhtaç oluruz; meselâ, Allah'ın Ölüleri diriltmesi vs. gibi.

9. Soru: Çölde, Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı dünyaya getirdikten sonra, bir meleğin "seninle konuşurlarsa, sen, 'ben bugün oruçluyum' dersin" dediğini söylediniz. O zaman oruçlular konuşmaz­lar mıydı?

Cevap: Evet konuşmazlardı. Hatta bugün Hindistan'daki Brahmanlar da böyledir. Gandi, oruç tutar ve konuşmazdı. Fakat Gandi buna bir çare bulmuştu. Kendisine siyasî bir soru soruldu­ğunda, soruya sözle değil, yazıyla karşılık veri­yordu.[64]

 

Beşinci Bölüm

 

Hz. Muhammed'in Doğumu Sırasında Mekke'nin Dinî Durumu Ve Peygam­berlik

 

1. Mekke'nin ve Hz. Muhammed'in Pey­gamberlikten Önceki Dinî Hayatı

Peygamberimiz (a.s.) doğduğunda Mekke'de bir çeşit devlet vardı. Fakat bu devletin bir baş­kanı yoktu; hükümet bir topluluğun elindeydi.

İnsanlar dinî yönden putperest idiler. İçle­rinde hırıstiyanlar da vardı. İçlerinden en az biri­nin hiçbir dininin olmadığı; yani mülhid olduğu söylenir.

Bu insanlar, putperestliklerine rağmen bir ilâha inanıyorlardı. Putlar, Allah huzurunda bize şefaat edecekler diyorlardı.

Hz. Peygamberimiz (a.s.) bu putperest aile­ler arasında dünyaya geldi. Peygamberimizin, kırk yaşında Rasûl olarak gönderilene kadar dinî hayatının tafsilâtı hakkında pek birşey bilmiyo­ruz. Hayatının diğer yönleriyle ilgili olarak malu­matımız varsa da, dinî hayatı hakkında fazla şey bilinmiyor. Tarihçiler, onun putlara hiçbir zaman tapmadığını, putlara ibadette bulunmadığını teyit ediyorlar. Böyle olması mümkündür. Çünkü, ken­dilerine "hanîf' denilen bir topluluk da putlara tapmamaktaydı. Mekke'de putlara ibadet etme­nin, insana lâyık olmadığına inanan insanlar var­dı. Diğer bir söyleyişle, şehirde, insanların fikrî seviyesi çok gelişmişti ve bundan dolayı da putla­ra ibadet etmeye vs. (gibi asılsız şeylere) inanmak istemiyorlardı.[65] Peygamberimizin ibadetle ilgili hareketlerinin nasıl olduğunu; duada mı bulunu­yordu, Kabe'nin önünde mi dua ederdi, yoksa baş­ka şeyler mi yapardı, bilemiyoruz.

Şu kadar var ki, Buhârî'de Peygamberimi­zin peygamber olmadan Önce, aşure gününde yani Muharrem ayının onuncu günü oruç tuttuğu kay­dolunur; Bunun sebebini bilemiyoruz. Zira aşure orucu Yahudilere aittir ve Mısır'dan kurtuluşlarıyla ilgili yaptıkları bir ibadettir.

Hicretten sonra Rasûlullah, Medine'ye ge­lince, Yahudilere neden aşure günü oruç tuttukla­rını sordu. Yahudiler, "Firavun'un elinden kurtu­luşumuzu kutlamak için bu orucu tutuyoruz" de­diler. Bunun üzerine Peygamberimiz "öyleyse bu orucu tutmakta biz sizden daha fazla hak sahibi­yiz" diyerek, mü'minlerden, aşure günü oruç tutmalarım istedi. Peygamberimiz (a.s.) bu sözüyle sanki, "Bu orucu tutan Musa'dır. Madem ki Musa kardeşim bu orucu tutmuştur, benim de bu orucu tutmam gerekir" demek istemektedir.

Fakat hicretten önce Mekke'de Peygamberi­miz niçin aşure günü oruç tutmuştu? Bu bilinmi­yor. Buharı sadece, "Mekkeliler aşure günü oruç tutuyor, Peygamberimiz de onlar gibi oruç tutu­yordu" demekte, fazla bir bilgi vermemektedir. Ayrıca Mekkeliler niçin bu günde oruç tutuyorlar­dı. Bunu da bilmiyoruz. Zira Mekkeliler Yahudi değillerdi.

İbn Kesir'in Tefsirinde, aşure gününün, Hz. Nuh'un tufandan kurtuluş tarihi olduğu ve Al­lah'a şükür olarak bu günde oruç söylenir.

Peygamber olmadan Önce Rasûlullah'm yap­tığı ibadetlerden biri de hacdır. Mekkeliler, Ka­be'ye haccediyorlardı. O da onlar gibi hacc ibade­tinde bulunuyordu. Mekkelilerin hacc esnasında Minâ, Arafat ve Müzdelife'ye gidip yerine getir­dikleri hacc menâsikini o da yapıyordu.

Nübüvvetten beş sene önce, Kabe'yle ilgili bir hâdise cereyan etti. Bu, Kabe'nin inşâsı işiydi. Kabe'nin yıkılan duvarlarını inşâ ettiler ve inşâ işine Peygamberimiz de iştirak etti.

Binayı; Allah'ın evinin yapımını tamamla­dıklarında, Peygamberimiz, bu yerin tek ilâha mabet değil de, 360 puta mekân olduğunu gördü.

Mümkündür ki o, bu durumdan müteessir olmuş ve şöyle düşünmeye başlamıştır: Bu putlar, zarar verirler mi? Fayda temin ederler mi? Buna cevap bulamayınca, bu düşüncesi her geçen gün biraz daha derinleşmiştir.

İbn Hişâm'm kaydettiğine göre, Peygambe­rimiz, Mekke'deki bir tacirin dükkânına çok gi­der, onunla fazla konuşurdu. Bu Hıristiyanla hangi mevzu hakkında, neler konuştuğunu zik-retmemekle beraber, zihnini meşgul eden yukarı­daki mevzu hakkında konuşması mümkündür.

Halk putperestti. Bir ilâh için Kabe'yi (yeni­den) inşâ ettiler, fakat burasını putların mekanı haline getirdiler. Bunun gibi mevzularda fikir te­atisinde bulunmuş olabilirler.

Nübüvvetten önce Rasûlullah'ın hunefâ, (yani hanîfler) arasında dostları vardı.

Kabe'nin yapımıyla ilgili olarak şunu da zik­retmek isterim: Buhârî, Sahih'inde şöyle diyor: "Mekkeliler Kabe'nin binasını yapınca, etrafına 360 putu yerleştirerek Kabe'nin tezyîniyle yetin­meyip, Kabe'nin iç duvarları üzerine de resimler çizdiler." Bu resimler arasında Hz. İbrahim, Hz. ismail, Hz. İsa vs. gibi bazı peygamberlerin ve Hz. İsa'nın annesi Hz. Meryem'in resimleri de vardı.

Tarihî bakımdan Hz. İsmail'in resminin bu­lunuşu, cidden mühimdir. Çünkü Batılı müsteş­riklere göre, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in Tev­rat'taki hikâyeleri doğru, fakat Hz. İbrahim'in Mekke'ye gidişi, Hz. İsmail'in ve ailesinin Mek­ke'de ikâmet edişlerinin gerçekle ilgisi yoktur; bu Müslümanların uydurmasıdır.

İslâm'dan Önce Mekkeliler Hz. İsmail'in res­mini yaptıklarına göre, onun cedlerinden biri ol­duğunu biliyorlardı. Bu İslâm'dan önceydi. Böyle düşünmelerini gerektiren İslâmî hiçbir bilgileri yoktu.

Peygamberimiz risalet görevini henüz alma­mışken Kabe'nin bir putlar mabedi olduğunu gör­müş ve insanlarla görüşüp, dedesi Abdulmutta-lib'in yaptığını yapmayı düşünmüştü. Bu nedenle Hirâ mağarasına çekilip Ramazan ayı boyunca orada i'tikâfta bulundu.

Tarihçi Belâzurî, Abdulmuttalib'in de Ra­mazan boyunca Hirâ mağarasında i'tikâfta bulun­duğunu zikreder. Ayrıca, hanîflerden Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'in de İslâm'dan önce Hirâ mağarasında i'tikâfta bulunduğunu kaydeder. Bu tarihî kayda göre, Peygamberimiz azığını alarak  önce kendisi mağaraya gider, zaman zaman da ailesi; Hatîce anamız ona azık götürürdü: Bu belki haftada bir, belki ayda iki defa, vs. olabilir. Tarihî kayıtlara göre Peygamberimiz bu azıklarını tek başına ye­mezdi. O civardan geçen yolcular vs. olursa onları da davet eder, beraber yerlerdi. Peygamberimizin bu mağaradaki i'tikâfında ne yaptığını bilemiyo­ruz. Acaba, düşünüyor mu, yoksa ibadet mi edi­yordu? Bu hususta kaynaklarda açıklık bulamıyo­ruz. Sonra Kabe'ye geliyor, içine giriyor ve âdeten hep yaptığı gibi yapıyordu. Kabe'yle ilgili bu dav­ranışlar, Mekkelilerin âdetleriydi. Peygamberimiz de onların yaptığı gibi yapıyordu. Bir yıl boyunca neler yapılıyordu bilmiyoruz. Fakat, bir sonraki Ramazanda yine Peygamberimiz mağaraya gidi­yor, i'tikâfta bulunuyor, bu hal böylece devam edi­yordu. Anlaşıldığına göre bu inzivadan manevî bir haz duyuyor ve bu sebepten aynı şeyi tekrarlıyor­du. Bunu beş sene tekrarladı.[66]

 

2. İlk Vahiy ve İlk Âyetler

 

Beşinci sene sonunda Cibril gelerek; "Allah seni Peygamber kıldı" dedi ve ilk vahiy böylece gelmiş oldu. Bu hâdisenin nasıl olduğu çok bili­nen gerçeklerden biridir. Fakat ben iki hususu özellikle vurgulamak istiyorum:

1) Vahiy, Peygamber aleyhisselâma hemen gelmedi. Fakat Peygamber aleyhisselâm (Hirâ mağarasında) bilemediğimiz şekillerde i'tikâf es­nasında, yavaş yavaş vahye hazırlandı ve böylece vahye tahammül kudreti kazanmış oldu. Bu inzi­vaların sonlarına doğru, hangi senelerde olduğu gerçi kaydedilmemekle beraber, Peygamberimiz, tuhaf bir olayla karşılaştığını söyleyerek şöyle di­yor: "Karşılaştığım her taş, her ağaç bana selâm veriyordu. Bana sesleniyor, sesin geldiği tarafa bakıyordum, fakat kimseyi göremiyordum."

2) İlk vahiy uyanıkken değil, fakat uyku­dayken geldi. İbn Hişâm'ın belirttiğine göre, ilk vahyi Cibril (a.s.), Hz. Peygamber'e getirdiğinde kendisi uyuyordu. Bu da yine aynı hususa, yani ahştırılmağa; insanın ilâhî vahye tahammül ede­bilmeğe hazırlamşıyla ilgilidir. Ayrıca bu hususun vahy'in özelliğiyle de ilgisi olmalıdır. Vahy'in ya­pısını bilmediğimiz için bu konuda daha fazla ma­lumat veremiyoruz. Ancak hadis kitapları saha­beden vahyin geliş anıyla ilgili bazı enteresan hu­susları naklederler.

Vahiy gelirken Peygamberimiz bir ağırlık hissediyordu. Meselâ, devesinin üzerindeyse, de­ve kendisini çekmeye tahammül edemiyor ve çö-küyordu. Bu arada vahiy esnasında devesinin ayaklarının gerildiği, ayaklarının kırılmasından sahabenin korktuğu kaydedilmektedir. Buharı, vahiy kâtibi Zeyd b Sâbit'ten şunu nakleder: "Bir gün Peygamberimizin yayındaydım. Kalabalıktan Peygamberin uyluğu uyluğumun üzerindeydi. Va­hiy inmeğe başladı. Uyluğumun üzerinde büyük bir ağırlık hissettim ve buna son derece güçlükle tahammül edebildim." Yine Buhârî'nin bir başka

rivayetinde, Zeyd b. Sâbit'ten bu hususta, "Eğer bu uyluk, Peygamberin olmasaydı, ayağımı aya­ğının altından çekip alırdım" dediği kaydedilir. Vahiy son derece soğuk bir günde bile inse, Pey­gamberin alnından sanki çok sıcak bir günmüş gibi ter boşanırdı.

Vahyin gelişinde Peygamberi görenlerden pek fazla rivayetler varsa da, hepsini değil fakat bazısını, özellikle vurgulamak istiyorum. Bu ko­nudaki rivayetlerden birine göre Peygamberimiz aleyhisselâm bir gün yemekte bulunuyordu ve elinde de bir kemik vardı. Vahiy gelince hareket­siz kaskatı kesildi, kemik de öylece elindeydi. Va­hiy sona erdikten sonra, halen kemik elindeydi. Kemik elinden düşmemişti. Sahabeden biri de şu­nu naklediyor: "Bir gün Peygamberimiz minberde hutbe okuyordu. Vahiy inmeğe başladı. Ayakta hareketsiz kaldı. Az sonra bu hal gitti." Bir nakle göre vahiy esnasında mübarek yüzü kızarır, bir diğer rivayete göre esmerleşirdi. Bu durumlar ne­yin işaretidir ve nasıl değerlendirilmelidir?

Vahye ve peygamberliğe inanmayan müs­teşrikler, bu konuyla ilgili malum birtakım Ölçü­lerle düşünüyorlar. Meselâ, işi tıp açısından ele alıyorlar. Bunlardan biri, Alman tabip Shiprin-gir'dir. Der ki: Kızarmak, terlemek vs. gibi bu alâ­metler, sar'a hastalığının belirtileridir. Ancak şu­rasını kaydetmek zarureti vardır: Sar'a hastaları, hastalık tuttuğunda hareket ederler, anlaşılma­yan şeyler konuşurlar. Tıp tarihi, sar'alıların, sar'a nöbetinde, anlaşılır, fayda temin edilir cins­ten meselâ, din tebliği vs. gibi şeyler yaptıklarını kaydetmemiştir. Bu günkü tıp da aynı şeyi söyler.

Fark gayet açıktır. Sar alı hareket ettiği halde, Peygamber aleyhisselâm, ayakta yahut otururken hareketsiz kalmaktaydı. Vahiy ve Nebîlikle hiç il­gisi olmayan bu kabil yorumlarla meşgul olma ih­tiyacını hissetmiyoruz.

İlk vahiyden sonra üç sene devamlı olarak vahiy kesildi. Tarihçi Belâzurî, ikinci vahiyde Du-hâ sûresinin indiğini, ilk vahiyde ise Kalem sûre­sinin ilk beş âyetinin geldiğini kaydeder. İlk va­hiy insanlık tarihi yönünden enterasandır. Ana­dan doğma tahsil görmemiş; ümmî bir insana va­hiy geliyor ve okumasını emrediyor: "İkra' bismi rabbik" (Rabbinin adıyla oku) diyor. Sonraki âyet­lerde kalemi öven bir ifade var: "Aileme bi'lkalem, alleme'l-insâne mâ lem ya'lem" (Kalemle Öğretti, insana bilmediği şeyi Öğretti) yani insanın bütün malumatı kalem vasıtasıyladır. Bu günkü malu­matımız (kültürümüz), atalarımızdan bize gelen ve bizim bunlara ilâve ettiklerimizdir. Bunlar bi­ze sadece yazı vasıtasıyla, intikal etti.

Peygamber aleyhisselâm, ilk vahiyden son­ra şaşırmıştı: Bu vahiy miydi? Allah'tan mıydı, şeytandan mıydı? Zira ilk defa kendisine vahiy geliyordu. Bu yüzden, vaziyete alışabilmesi için uzun bir müddete ihtiyacı vardı. Bu ilk vahiyden sonra vahyin gelmesini çok arzuladığı halde va­hiy gelmedi. Gelmeyince üzüldü. Buhârî bir riva­yetinde, Peygamberimizin ümitsizlik halinde bir gün dağın tepesine çıkıp, kendini aşağı atmayı düşündüğünü nakleder.

İşte bu esnada Cibril gelir ve Duhâ sûresi iner. Böylece "Rabbin seni terketmedi, Rabbin se­nin düşmanın değil, sen gerçekten peygambersin" mealindeki âyetlerle karşılaşır ve peygamberliği­nin müjdesine ulaşır. Bu sûredeki "ve emmâ bini'meti rabbike fehaddis" (Rabbinin nimetini an.) âyeti mühimdir. Bunda, nebîlikten daha büyük bir nimeti ve hidâyeti Allah'ın insana ihsan etme­diği anlatılmak istenir. Aynı zamanda bu âyet, Peygamberimizin dini tebliğ etmesini emreder. Zira, bu âyet hem Peygamberimize, hem de Kur'ân'ı her okuyana emir mahiyetindedir. Daha sonra "ve enzir 'aşîrateke'l-akrabîn" (Yakın akra­balarını sakındır) diye bir âyet indi. Tebliğ husu­sunda insan önce evinde bulunanlardan, sonra en yakın akrabasından başlamalıdır. Daha sonra ha­ber yayıldı ve umûmî bir âyet indi: "Ey Muham­medi Artık sana buyurulanı açıkça ortaya koy, pu­ta tapanlara aldırış etme.[67] Bu husustaki tafsilatı hepiniz biliyorsunuz: Peygamberimiz dini tebliğ ediyor. İnsanların azı kendisine inanıyor. Çoğun­lukta olan inanmayanlar, kendisine eziyet veri­yordu vs.

Müsteşrikler, "İslâm peygamberi Mek­ke'deyken peygambere benziyordu. Fakat Medi­ne'ye hicret edince sultan oldu" diyorlar. Peygam­berimizin hayatını mütalaa ederek, onun ilk gün­den itibaren, "Bana inanın, Rum memleketlerine, Kisra'nın memleketine vs.ye sahip olacaksınız" dediğini göreceğiz. Bunun mânâsının, ilk günden itibaren zihinde İslâm peygamberliğinin mevcudi­yeti; sadece manevî meseleler değil, fakat aynı za­manda hem din, hem dünya işlerini bir arada gö­ren bir zihniyetin sahibi olduğunu görürüz. Anla­şıldığına göre, insan tabiatı ve yaratılışına; fıtratına uyan bir din, her şeyi ile mucizelere dayan­maz. Yani Yüce Allah "ol" diye emreder ve bütün âlem müslüman olur. Böyle şey olmaz. Bunun ter­sine, bir tedrîc, sebep ve netice kanunu hâkimdir. Bunun için, Peygamberimizin dünyada hâkim olan bu beşeri duruma göre hareketi gerekliydi. O zaman, bazı şeyler kendisinin imkânında olduğu halde, bazı şeyler imkânı dahilinde değildi. Bu cümleden olarak, Mekke'de dinin tebliği müm­kündü. Fakat sebepleri ve elemanları olacak müs-lümanlar (yeterli sayıda) yoksa, devlet kurması ilk zamanlarda mümkün değildi. Bu nedenle Me­dine'de gördüğümüz, devlet kurmak, elçiler gön­dermek, savaşmak gibi bazı gelişmeleri, Mekke devrinde görmüyoruz. Çünkü Mekke döneminin şartları ve imkanları farklıydı.[68]

 

4. Konu ile İlgili Sorular:

 

1. Soru: Kabe içindeki putların sayısının 360 oluşunun sebebini neye bağlıyordu Arap müş­rikleri?

Cevap: Bu sayıyı nakleden kaynaklar, bu­nun sebebini kaydetmiyor. Düşünülürse, ayrı ayrı sebepler bulunabilir.

Bazılarına göre doğru da olabilir ayın 30 günü vardır. Senenin ise 12 ayı vardır. 30'la 12'nin çarpımıyla bulunacak olan 360 sayısı, se­nenin günlerinin sayısıdır. Yani bu putların her biri, senenin bir muayyen gününe aittir. Her gün ayrı bir puta ibadet ediliyor, ayrı bir putla muha­tap olunuyordu.

Yine bu cümleden olarak Mekke'nin dışında Mina'da 7 put vardır. Belki bu putlar da haftanın günleriyle alâkalıydı.

2. Soru: Hz. İbrahim (a.s.) zamanındaki hacc ile bizim haccınnz arasında fark var mı?

Cevap: Gerçekten büyük farklar yoktur. Çünkü Mekkeliler Hz. ibrahim'in emirlerine göre Kabe'ye ibadet ediyor, onun etrafında dönüyorlar­dı. Bu bakımdan ihtilâfların olmaması gerekir. Ancak, Hz. İbrahim'in vefatından sonra İslâm devrine kadar geçen zaman içinde, aslında mevcut olmayan bazı tasarruflar ilâve edilmiştir. Bu hu­susla ilgili olarak bazı bildiğimiz taraflar var. Me­selâ, Peygamberimiz (a,s.) putların önünde secde etmemiştir. Mekkeli olmayan bazı yabancıların hacc için Mekke'ye geldiklerinde bir zikir (ve iba­det) kabilinden Kabe'nin etrafında döndükleri nakledilir. Mekkeliler Arafat'a gitmiyorlardı. Fa­kat Peygamberimiz Muhammed gidiyordu. Çünkü Hz. İbrahim, Arafat'a gidilmesini emretmişti. Fa­kat bu mevzuda geniş bilgiye sahip değiliz.

3. Soru: Peygamberimiz Muhammed ictihad yapmış mıdır? Yapmışsa, bunları nasıl değerlen­dirmeliyiz?

Cevap: Kur'ân'ın "O kendiliğinden konuşma­maktadır[69] âyeti dînî meselelerle, dini tebliğle il­gilidir. Biz gayet kesin olarak biliyoruz ki Pey­gamberimiz bazan vahyi beklerdi. Bu bekleme es­nasında bazen de kendisi ictihadda bulunurdu. Bu ictihfad beşerî; insanî idi. Bazan Yüce Allah, bu içtihadı kabul etmeyip kendisine itâbda bulunurdu. Meselâ, bir gün Peygamberimiz, müşrikle­rin ileri gelenlerinden biriyle konuşurken, âmâ bir müslüman geldi ve kendisiyle konuşmak istediyse de Peygamberimiz o müslümana, "sen biraz bekle" diyerek müşrikle konuşmasına devam etti. Bunun üzerine "Yanına kör bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi[70] diye başlayan âyetler indi.

Yine bu cümleden olarak: Bedir Savaşı'ndan sonra müslünıanlann elinde esirlerle, ganimet malları vardı. Vahiy gelmedi ve Peygamberimiz ictihadda bulundu: Ebu Bekir'in (r.a.) görüşünü kabul edip, her esiri bir miktar mal mukabilinde serbest bıraktı. Bu da beşerî bir durumdu. Fakat Allah bunun üzerine vahiy gönderdi ve "Daha önceden Allah'tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, al­dıklarınızdan ötürü size büyük bir azap erişirdi[71] âyeti indi.

Bu misâllerden de anlaşıldığı üzere, Pey­gamberimiz Muhammed'in (a.s.) şahsiyeti iki ta­raflıdır: Nebî oluşu itibariyle hata yapmaz, fakat bir de beşerî; insanî şahsiyeti mevcuttur. Bu ikin­ci beşerî yönü itibariyle Peygamberimiz ashabına bazı konularda "siz dünyevî işlerinizi daha iyi bi­lirsiniz" demektedir. Bu iki hususu birbirine ka­rıştırmamak gerekir.[72]

 

Altıncı Bölüm

 

Hz. Muhammed'in Hayatının Siyasî Yö Nü Ve Mekke Devri

 

1. Peygamber-Sultanlar (Davud, Süley­man ve İsmail)

 

Bu dersimizde Peygamberimizin İslâm Dev-leti'nin kuruluşunda neler yaptığını göreceğiz. Peygamberimiz Muhammed'in hayatı çeşitli yön­leriyle ele alındığında gayet geniştir. Fakat ben, burada sadece siyasî yönünü ele almak istiyorum.. İnsan tabiatı tecrübeden sonra bazı şeyleri kabu­le yatkındır. İnsan, varlığının ruh ve cesetten iba­ret olduğunu öğrenmiştir. Her birinin hususî ihti­yaçları vardır. Eski zamanlarda insan cemiyetle­rinde manevî mevzularda bazı şahısların, bedenle alâkalı maddî mevzularda da diğer bazı şahısla­rın bahis mevzuu edildiğini görüyoruz. Yani biri manevî, diğeri maddîdir. Tarihte peygamber ve sultanlar vardır. Bu iki vazifenin aynı şahısta toplandığını gayet az görüyoruz. Kur'ân-ı Ke-rim'in ifadesinde bunu hususen Davud ve Süley­man peygamberlerde görüyoruz. İkisi de hem ne­bî, hem de sultandılar. Fakat bu iki Nebî, rasûl değildi. Yani dini öğretmek için hususî bir kitap­ları yoktu. Şüphesiz Hz. Davud'un (a.s.) Zebur adanda bir kitabı vardı. Fakat bugün elimizdeki Zebur, sadece Allah'a hamd ve sena ile dolu bir şi­ir kitabıdır, din öğreten bir kitap değildir.

Yahudilere göre dinin öğretildiği kitap Hz. Musa'nın kitabıdır. Hz. Musa (a.s.) da sultan ol­mak istedi, fakat hayatında bunu başaramadı. Bi­lâhare kendisinin yerine geçenler, savaşarak Fi­listin'i ele geçirdiler ve devlet böylece Yahudilerin eline geçti. Fakat bu devlet nebilerin elinde değil­di. Onların nebî olmayan sultanları vardı. Kur'ân'm söylediğine göre, bir defasında Yahudi­ler, Nebilerinden bir sultan talep ederler. Nebî, Allah'a dua eder ve Allah da Tâlût'u sultan olarak bildirir. Kendilerinin bir nebîsi vardır. Fakat bu­nunla beraber bir de sultan (melik) istiyorlardı. Nebî'nin aynı zamanda melik olmasını istemiyor­lardı. Bu nebînin adı İslâm kaynaklarına göre İs­mail'dir. Yahudilerse Samuel diyorlar. İsmi Kur'ân'da zikredilen sultan Tâlût'un, kelime mâ­nâsı yine sultan (melik) demektir. Bu sultanın asıl kendi ismi, başka bir şey olmalıdır. Tevrat'ta bunun ismi Saul olarak zikredilir.

Kur'ân'da ve Tevrat'ta geçen bu kıssadan da anlaşıldığı gibi, nebîlikle melikliğin aynı kişide top­landığı nâdirdir. Bunun sadece Hz. Davud ve Hz. Süleyman'da vuku bulduğunu, Hz. Musa ve Hz. İs­mail'de ise bu iki vasfın birleştiğini görüyoruz.

İnsan cemiyetleri, dünya işleri için bir melik (sultan) ve manevî işler için de bir ruhanî reis meselâ papaz gibi tayin etmenin; din ve dünya işlerini birbirinden ayırmanın zararlı olduğunu görmüştür. Meselâ, Rusya, manevî mevzularla hiç ilgisi olmayan bir devlettir. Bütün ihtimamı, maddî hususlaradır. Rusya, maddî mevzularda gelişmiştir; bunda şüphe yok. Ancak insanın ruhî ihtiyaçları Rusya'da giderilememektedir. Müslü­man olsun veya olmasın Rusya'daki insanların manevî ihtiyaçları hiç ama hiç umursanmamak-tadır. Bunun tamamen tersini Tibet'te görüyoruz. Tibet, Çin'in istilâsından önce müstakil bir dev­letti. Devlet başkanı aynı zamanda bir din adamı: Lama idi. Lama, sadece dinî mevzularla ilgilenen; râhib demektir. Lâma'nın para kazanmaması lâ­zımdı. İaşesini ondan bundan aldığı şeylerle bir fakir gibi temin ediyordu. Çin'in Tibet'i istilâsın­dan beş-altı sene önce Tibet halkının yüzde altmı­şı Lama, yani râhib olmuştu. Yüzde kırkı, ekip bi­çiyor, ticaret yapıyor ve yüzde altmışlık yekûn olan râhibler sınıfının yiyeceğini temin edip onla­ra takdim ediyordu. Farzedelim ki, Çin Tibet'i is­tilâ etmedi ve Tibet'in tamamı râhiblerden olmuş­tu. Netice nereye varır? Kim ekip biçecekti? Kim para ve gelir temin edecekti? Zira bu insanların tamamına o  zaman, çalışıp para kazanmak (din­lerine göre) yasak olacaktı.[73]

 

2. Hz. Peygamberdin Mekke'deki Siyasî Tavrı (Mekke İslâm Devleti)

 

İşte bunun için İslâm Peygamberi Muham-med (a.s.), din ve dünyayı bir araya getirip topla­mayı kararlaştırdı. Bundan dolayı bize "Rabbena âtinâ fi'd-dûnyâ haseneten ve fil âhirati haseneh"  (Rabbimiz! Bize dünyada da, âhirette de iyilik ver) diye güzel bir dua öğretti. Bundan dolayı, sanki tebliğinden itibaren, bu din ve dünyanın birbirinden ayrılamayacağı, bunların her ikisinin de bir insanda toplanması gerektiğini belirtmiş­tir. Kendisi hem dini tebliğ etmişti hem de bir devlet kurmağa çalışmıştı.

Devlet tesisi iki çeşit olarak tezahür edebi­lir:

1) Devleti olmayan bir cemiyet vardır. Bu cemiyette kurulacak devlet için özel bir metod uy­gulanabilir.

2) Devlet bulunan bir cemiyet vardır. Bu devleti ele geçirmek için ayrı bir metod uygulana­bilir.

Daha önce belirttiğimiz gibi, Mekke'de bir site (şehir) devleti mevcuttu. Peygamberimiz Mu-hammed, İslâm Devletinin Mekke'de olması için gayret sarfetti. Medine'de ise hiçbir devlet yoktu ve Medine'ye hicretten sonra Mekke Devleti ile il­gili metottan tamamen ayrı bir usûl takip etti.

Eğer bir devletin başında bulunan kişi nebî, yani ıslâh edici değilse, nebinin, devletin başı ol­masını bu devlet başkanının kabul etmesi gere­kir. Aksi halde çatışma çıkar ve savaş olur. Bildi­ğiniz gibi, Hz. Peygamber (a.s.) dini tebliğ etmiş ve Mekkelilerden bu dini kabul etmesini talep et­mişti. Eğer Mekkelilerin tamamı, husûsen idarî vazifelileri, İslâm'ı kabul etseydiler, kendilerini belki de bu görevlerde bırakacaktı. Zira Peygam­berimizin hayatında benzeri uygulamaların yapılmış olduğunu görüyoruz. Meselâ, Umân'da bir devlet vardı ve kardeş olan iki kişi de bu devletin sultanıydılar. Peygamberimiz kendilerine "Müslü­man olun, emniyette olursunuz; şimdiki konumu­nuzu korumaya da devam edersiniz." mânâsında bir mektup yazıp gönderdi. Bu iki kardeşten biri Ceyfer, diğeri Esleme adını taşıyordu. Gerçekten de Hz. Peygamber (a.s.), bilâhare bunlar İslâm'ı kabul edince, yine kendilerini sultan olarak bı­raktı. Fakat Mekke Site Devleti'ndeki vezirler (bakanlar) müslüman olmadılar, inanmamakta ısrar edip müslümanlara eziyet ettiler. Onun için maksada en uygun yegâne usul "devlet içinde devlet" teşekkül ettirmekti. Yani yavaş yavaş müslümanlığı kabul edenlerden meydana gelen ve sayıları pek fazla olmayan Mekkeliler, dinî, hukukî, iktisadî, her türlü dünyevî ihtiyaçlarında Peygamberimize müracaat edeceklerdi. Mekke Devleti'ne itaatkâr olmayacaklardı; Hz. Peygam­ber de bu ufak topluluğun başkanı olacaktı.

Devlet ve unsurları nedir"?

Devlet, muayyen bir yere yerleşmiş, birta­kım insanlardan teşekkül eden bir topluluktur. Bu topluluğu meydana getiren insanlar arasında­ki münasebetleri düzenleyen bir nizam vardır. Bu cemiyetteki düzen, muayyen birtakım kanunlarla olur. Hicretten önce Mekke'deki müslümanlar arasındaki ilişkilerde toprak hariç bir devletin bütün unsurlarını, görüyoruz. Bu nedenle Mekke döneminde müslümanların devlet içinde devlet oluşturduklarını söyleyebiliriz. Hicret'ten önce müslümanlar, Mekke devleti içinde devlet teşkil etmişlerdir. Hicret'ten sonra rnüslümanlar Medi­ne'ye yerleşince Peygamberimiz Medine'de bir devlet tesis etti ve toprak sahibi de oldular. İlk müslümanlann Medine'de yeni bir İslâm Devleti, Mekke'deyse devlet içinde devlet oluşturduklarını görüyoruz. Medine'ye geçmeden Önce, Mekke'de bu oluşumun nasıl meydana geldiğini görelim.

Daha önce de kaydettiğimiz gibi, Mekkeli-ler, yavaş yavaş İslâm'ı kabul ediyorlardı. Bura­da enteresan olan bir husus, bu müslümanlann çoğunluğunun genç yaştaki insanlardan oluşma­sıdır. Bunların içinde yaşlı olan Hz. Ebu Bekir'dir. 38 yaşındaydı. Diğer sahabeler arasında yer alan; Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve diğerleri gençti. Enteresan olan ikinci husus, müslümanlara eziyet çektiren Mekkeliler'in ise, bu gençlerin babaları, dedeleri ve akrabalarının olmasıdır. Bu yaşlı insanların, önce kendi çocuk­ları ve torunlarını, Hz. Muhammed'e (a.s.) uy­maktan men etmeye çalışmaları kuvvetli bir ihti­mâldir. Her asır ve her zamanda olduğu gibi, gençler babalarını ve dedelerini dinlemeyince, Hz. Muhammed'e ve müslümanlara eziyet etmeye başladılar.

Fakat Peygamberimiz onlarla savaşmak is­temedi. Bunun için çeşitli metodlarla, dini tebliğ için bir hürriyet ortamı elde etmeğe çalıştı. İbadet için hür bir ortam olmasını istedi. Bunu elde ede­meyince ashabına, Habeşistan'a gitmelerini söyle­di. İbn Hişâm'ın naklettiğine göre, bu arada hic­ret edeceklere "Habeşistan'daki sultanın memle­ketinde kimseye zulmedilmez" demiştir. Bir kısım Mekkeliler Habeşistana gitmek için yola çıktılar, fakat hepsi gitmedi.

Müslümanlar Habeşistan'a gittikten sonra da, Mekke'de her geçen gün müslümanların sayı­sı çoğaldı. Bu arada şirk koşanlardan müslüman­lara yapılan eziyet de fazlalaştı. Bilindiği gibi, müslümanlarla her türlü alâkayı kesmeğe; alış­veriş yapmamağa, kız alıp vermemeye vs.ye ka­rar verdiler ve bunu bir kâğıda yazıp Kabe'ye astılar. Üç yıl boyunca müslümanlann hayatlarını nasıl çok güç şartlar altında devam ettirebildikle­rini tarih kitapları yazmaktadır. Yiyecek şey bu­lamadıklarından ot, hayvan derileri vs.yi yemek zorunda kalmışlardı. Daha sonra bu boykotu bo­zan bazı olaylar cereyan etti ve Peygamberimiz kabilesiyle evine döndü. Bu sıkıntılı dönemde peygamberimizin amcası Ebu Tâlib ile hanımı, anamız Hatice vefat ettiler.

Peygamberimiz kabile reisi değildi. Fakat amcası Ebu Talip kabile reisiydi. Ebu Tâlib'in ölü­münden sonra, kabile Ebu Leheb'i, kabile reisi seçti. Ebu Leheb, erkek kardeşinin oğlu olan Pey­gamberimizin ve İslâm'ın en şiddetli düşmanlann-dandı. Birkaç gün sonra Peygamberimizi kovdu. Yani, "Muhammed'i öldürmek isteyenler hürdür, onu öldürenle kabile karşı karşıya gelmiyecektir" dedi. Bu durumda Peygamberimiz, memleketini terketmekten başka çare bulamadı ve Taife gitti.

Tarihî kaynakların kaydettiğine göre, pey­gamberimiz annesi tarafından akrabalarının bu­lunuşundan dolayı, Taife gitmişti. Kendilerinden Tâifte kalması ve hür olarak dinini tebliğ etmesi için izin istedi. Fakat akrabaları, karşısına şid­detli bir düşman olarak çıkmış, yollara çocukları çıkarıp onu taşa tutturmuş, memleketlerinden onu atmışlardı. Böylece Peygamberimiz Muham­med, hem memleketi Mekke'den, hem de akraba­larının memleketi Tâifden kovulmuştu. Yani ken­disini himaye edecek kimse yoktu. Kendisini öl­dürmek isteyenlere sonsuz öldürme hürriyeti ve­rilmişti. Ümitsizlik içinde Allah'a yöneldi. Bu du­rumda okuduğu dua mukaddes bir duadır; tarih­çiler (eserlerinde) bu duayı zikrederler. Müslü­manlar, çaresiz kaldıkları bir hâdise karşısında, bugüne değin hep bu duayı okurlar.

Daha sonra Peygamberimiz, Mekke'ye gitti, fakat yabancı olduğundan Mekke'ye giremedi, zi­ra kovulmuştu. O zamanki âdetlere göre, bir insa­nın himayesi talep olunur, o insan da bunu kabul ederse, o insanın himayesinde Mekke'ye girilebi­lirdi. Günümüzde de yurdu olmayan bir mülteci başka bir devlete girebilmek için vize (giriş izni) ister. Bu da o zamanların vizesiydi. Peygamberi­miz, Mekke yakınında bir şahıs gördü. Ona "Mek­ke'de falancaya gidip Muhammed Mekke'ye gire­bilmek için seni himayeci istiyor diye söyler mi­sin?" dedi ve bu şahıstan müsbet cevap aldı. O şa­hıs Mekke'ye gidip alâkalı kişiyle görüştüyse de, Mekke'deki bu kişi, Peygamberimizin himaye ta­lebini "hayır, bunu kabul edemem" diyerek red­detti. Bu şahsı Peygamberimiz iki defa daha, iki ayrı Mekkeliye gönderdi. Üçüncü kişi, Peygambe­rimizi himayesine almayı kabul etti. Bu kişi, oğullan ve akrabalarını gerekli şekilde silahlandırarak Mekke'nin dışına gelip Muhammed'le bu­luştu ve onu alarak yine Mekke'ye döndüler. Her zaman olduğu gibi Peygamberimiz, Kabe'nin etra­fında dönerek tavafını yaptı. Bu kişi orada Mekkelilere, "Muhammed benim himayemdedir, ona hiç kimse eziyet vereyim demesin" şeklinde hitap­ta bulunarak, durumu Mekkelilere ilân etti.

Artık Peygamberimiz Mekke'de bir yabancı gibiydi. Bir Mekkelinin himayesinde, yabancı memleket topraklarında bulunuyor. Bir mülteci ve yabancı olarak Mekke'nin siyasî mevzularına karışmaması gerekirdi. Bu cümleden olarak dini­ni de tebliğ etmemesi gerekirdi. Peygamberimiz bu durumda bir başka plân düşündü: Hacc mevsi­minde Mekke'ye gelen bütün Arap kabileleriyle temas kurup, memleketlerine gelmesi için kendi­sine izin vermelerini, müslüman olmalarını ve di­ni tebliğ etmesine müsaade etmelerini, kendisini de himayelerine almalarını istedi.

İbn Hişâm'm verdiği bilgiye göre, birinci se­ne hacc mevsiminde onbeş kabile bu teklifleri reddetti. Medineli altı kişiden müteşekkil onaltıncı kabile mensubları, İslâm'ı kabul ettiler. Bu altı kişi Medine'ye döndü ve İslâm'ı tebliğ ettiler. İkinci sene Medinelilerden oniki kişi müslüman olarak Mekke'ye hacca geldiler ve Peygamberimi­ze İslâm bîatmda bulundular. İşte burada Pey­gamberimizin siyasî rolü başlamaktadır. Her biri bir başka kabileden olan bu insanları "kendi kabi­lelerinin nakîbi, yani reisleri" olarak isimlendirdi. Bu oniki kişiden birini de "reislerin reisi" olarak tayin etti. Nakîbu'n-nukabâ (reislerin reisi) Medi-

ne'de adeta melikin (sultanın) vekili gibi olacaktı. Bu oniki kişi "sen veya diğer bir müslüman Medi­ne'ye gelirse, bizim misafirimiz ve himayemizde olacaktır" diyerek, kendilerine dinin tebliğinde yardımcı olmak üzere bir şahıs istediler. Peygam­berimiz bu isteklerine müsbet cevap verdi. Üçün­cü sene Medine'den yetmişiki müslüman gelip Peygamberimizle Mekke'de buluştular. Peygam­berimiz Mekkeli müslümanlardan isteyenlerin Medine'ye gidip orada yerleşmelerine izin verdi.

Müslümanların durumu, Mekke müşrikleri­ni endişelendirdiğinden, "Muhammed'i öldürmek­ten başka çare yok" dediler ve Dâru'n-Nedve'de toplanarak müessir bir komplo plânı yaptılar. Plân şuydu: "Muhammed'i bir tek kişi Öldürme­sin. Çünkü bu takdirde Muhammed'in kabilesi katilin kabilesine karşı harp açabilir. Her kabile­den bir kişi seçelim ve Muhammed'i bu seçilenle­rin hepsi birden öldürsünler. Bu takdirde Mu­hammed'in kabilesi, bütün kabilelerle harbedemiyeceğinden, bu mahzur ortadan kalkmış olur. Ol­sa olsa Muhammed'i öldürenlerden diyet talep olunur. Diyet de verilebilir."

Her kabileden bir katil adayı seçilince, ha­ber şüphesiz ki yayılacaktı. Tarihçi Belâzurî'nin nakline göre, başka kabileden biriyle evli bulunan Peygamberimizin halası, bir öğle vakti Peygam­berimizin evine gelip "bu gece seni öldürmek isti­yorlar" diye haber verir. Peygamberimizin hemen Ebu Bekir'in evine giderek durumu anlatır. Birlikte Mekke'den çıkıp Sevr mağarasına sığınma­ğa, bir iki gün sonra da Medine'ye yola çıkmağa karar verirler. İbn Hişâm burada der ki: Mekkeli müşrikler, Peygamberimizden sıkıldıklarından, onu öldürmek istediler. Böylece Mekkelilerle, İs­lâm arasında harp başlamış oluyordu. Madem ki Mekkeliler harp ilân etmişlerdir, Peygamberimiz de kendini müdafaa edebilir ve bu sebeple Mek­kelilerle savaşabilirdi. Bu hakkıydı. Fakat bunun imkân dahilinde olup olmaması ayrı bir husustur. Peygamberimizin ne ordusu, ne hazinesi ve ne de diğer vesileleri vardı. Bunları, Medine'de nasıl hazırladığını, daha sonra açıklayacağız. Fakat si­yasî bakımdan, bu andan itibaren Mekkelilerle İslâm arasında harp hali başlamıştı. Sanki Mek-kelilere Peygamberimizin doğduğu yer Mekke'den çıkarılırken şöyle diyordu ki: "Burada hükümet etmek sizin hakkınız değildir. Bu hak müsahamalı olana aittir." Bir başka deyişle diyordu: "Sizler fiilen Mekke'nin idaresini elinizde bulunduruyorsunuz, fakat buna hakkınız yoktur. Bu hak bana aittir, fakat ne yazık ki bunu gerçekleştirebilecek imkanlara sahip değilim". Medine'de bulunduğu zamanda Peygamberimizin Mekke'nin idaresi, Mekke'nin reisi olduğu hususunda hak sahibi bu­lunduğu fikrinden hareket ettiğini görüyoruz.[74]

 

3. Konu ile ilgili Sorular:

 

1. Soru: "Tâif Seferinden sonra Peygamberi­miz bir mülteci olarak birinin himayesiyle ancak Mekke'de kalabiliyordu. Hicretten Önce müşrikler kendisini öldürmeyi düşündüklerinde, akrabası­nın öldürenden ve kabilesinden intikam almasın­dan çekiniyorlar di" dediniz. Acaba mülteci olarak

Mekke'ye geldikten sonra, Peygamberimiz yine akrabalarının himayesine mi girmişti?

Cevap: Hayır, Bu sadece bir korkuydu. Ebu Leheb, Mekkelilerle beraber idi. Fakat kabilenin diğer müslümanları belki ayrı düşünebilirdi. Bu­nun için katil sayısını çoğaltarak bu tehlikeyi or­tadan kaldırmak istemişlerdi.

2. Soru: Peygamberimiz hem devlet reisi hem de dinî reis idi. Daha önceki peygamberlerle meselâ, Hz. Davud'la farkı nedir?

Cevap: Nebiler iki kısımdır. Bir kısmına Al­lah kitap verir, bir kısmına kitap vermez ve ken­dinden önce gönderilmiş kitabı olan peygamberin tebliğ ettiği esaslara göre amel ederler. Meselâ Hz. Musa'ya kitap verilmiş, Hz. Davud'a ve Hz. Süleyman'a kitap verilmemiş, bunlar Hz. Mu­sa'nın getirdiği esaslara göre amel etmişlerdir. Tabir caiz olursa, bunlar Hz. Musa'nın mukallidleridir.

3. Soru: Kabile reisliği, seçimle mi yoksa ve­rasetle mi idi?

Cevap: Bu hususta pek tafsilat bilmiyoruz. Muhtemeldir ki kabilenin ileri gelenleri toplanı­yor, zeki, zengin, yaşlı olan birini kabile reisi seçi­yorlardı. Belki de Kureyşliler, Ebu Leheb'i bu va­sıflarından dolayı kabile reisi seçmişlerdir. Tarihî bilgilere göre, Ebu Leheb cömert bir insandı. Müslüman değildi, fakat bu vasıftan dolayı kabilesince seviliyordu. Bildiğimiz bundan ibarettir.[75]

4. Soru: Peygamberimiz Tâiften döndüğün­de, haber gönderdiği iki kişi, onu himayelerine al­maktan kaçmıyor, üçüncüsü bunu kabul ediyor. Bu zatların adlarını öğrenmek kabil mi acaba?

Cevap: Evet, isimlerini İbn Hişâm'ın Sîret adlı kitabından öğrenilebilir. Birinci şahıs mümin­lerin anası Hz. Sevde'nin akpabasındandı. İkinci şahıs, annesinin akrabasındandı. İkisi de bu hi­mayeyi tarihen malum sebeplerle reddettiler. Üçüncü şahıs, Hatice anamızın akrabalarındandı.

5. Soru: Peygamberimize suikast düzenlen­diğini, başka kabileden evli olan halası, kendisine haber veriyor. Başka haber veren yok muydu aca­ba?

Cevap: Belâzurî, Ensâbu'l-Eşrâf isimli kita­bında olayı bu şekilde zikreder. Bazı diğer tarih, kitapları da, Cebrail'in gelip durumdan kendisini haberdar ettiğini söyler.

6. Soru: Peygamberimizin hem dünyevî iş­lerle ilgili, hem dinî işlerle ilgili reisliği tek kişide; kendisinde mezcedip toplama kararı verdiğini söylediniz. Bu kendisinin verdiği bir karar mıydı? Yoksa vahyin emriyle mi bunu yapmıştı?

Cevap: Peygamberimiz şüphesiz ilhamla ha­reket eder, fakat tarihçi, Peygamberimizin hare­ketinin nasıl tezahür ettiğine dikkat eder. Bunun için bu sorunun üzerinde durmak istemiyorum.[76]

 

Yedinci Bölüm

 

Medine'ye Hicret Ve Sonuçları

 

1. Müslümanların Kardeşliği

 

Peygamberimiz, Medine'ye hicret ettikten sonra, Medine'de gerçek bir İslâm Devleti oluştur­duğunu görüyoruz. Hicretten önce Mekke'de "dev­let içinde devlet" vardı. Yani İslâm Hükümeti tam manâsıyla devlet değildi. Çünkü müslümanların toprağı yoktu. Başka bir devletin toprağında; Mekke müşriklerinin toprağında ikâmet ediyor­lardı. Peygamberimiz ve muhacirler Medine'ye ge­lir gelmez, hemen tekemmül ettirilmesi gereken bazı resmî müstacel (ivedi) işler vardı. Belki bun­ların ilki Mekke'den Medine'ye göç eden, hiçbir şeyleri olmayan mülteciler meselesiydi. Peygam­berimiz Muhacir ve Ensartn temsilcilerini bu zor işe çözüm bulmak için topladı. Doğal olarak mül­teciler, iltica ettikleri yerde birçok zorluklarla kar­şılaşırlar. Peygamberimiz bu güçlüğü tarihte ben­zeri görülmeyen bir tarzda gayet kolayca halletti.

Muhacirlerin tam olarak sayılarını bilemi­yoruz. Fakat birkaç yüz kişiden oluştukları; kadmlar, çocuklar olmak üzere beş yüz kişi kadar olmaları mümkündür. Bunlara yüz aileydi diyebi­liriz. Peygamberimiz fakir Medinenleri değil, fa­kat maddî imkânlara sahip, ziraatçı, tacir vs. gibi M e di ne İllerden temsilciler topladı. Peygamberi­miz, her zengin Medineli ailenin bir Mekkeli aile­yi yanına almasını ve Medineli ailenin meşgul ol­duğu işte her iki ailenin de eşit bir şekilde çalışıp kazanca müşterek olmalarını teklif etti. Kur'ân'm kendilerini övdüğü Ensar, bu teklifi hemen kabul ettiler. Ensar önce "mallarımızı ikiye bölelim, ya­rısını muhacir kardeşlerimize verelim, yarısı biz­de kalsın" demişlerse de, Peygamberimiz Muham-med bunu kabul etmedi ve yukarıdaki teklifte bu­lundu. Mekkelilerden kimin Medinelilerden kimle kardeş olacağını Peygamberimiz tayin etmişti. Bu hususta pek fazla bilgi olmamakla beraber, anla­şıldığına göre, bu tayini Peygamberimiz, vasıfla­rında mümkün olduğu kadar yakınlık bulunanlar arasında yapmıştı. Meselâ, bir âlimle bir taciri kardeş yapmamıştı. Bu tayinden sonra, iki karde­şin yaşayışlarını nasıl devam ettirdiklerine dâir elimizde bazı misâller var.

Meselâ Hz. Ömer, Ensar'dan biriyle kardeş­ti. Kardeşinin ikâmet mahalli takriben Medine'ye 5 km. kadar uzaklıktaydı. Ömer, kardeşine şu teklifte bulundu: "Bir gün ben Medine'de Pey­gamberimizin yanında sabah namazından yatsı namazına kadar durur, gece buraya gelince ne olup bittiyse, Peygamberimiz ne dediyse sana söy­lerim. Bu arada sen de burada ziraatle meşgul olursun. Ertesi gün, sen benim işimi, ben de senin

işini yaparım; bunu sırayla devam ettiririz." Kar­deşi bunu kabul etti ve söylediğini tatbik ettiler. Diğerleri de böyle yaptılar.

Muhacirlerle Ensar arasındaki bu kardeş­likte bir başka yarar daha vardı. Meselâ, Pey­gamberimiz, bazen müşrikleri kontrol edip icâbın­da savaşmak için gönderdiği öncü ve gözcü birlik­lere bu iki kardeşten sadece birini alıyor, diğerini almıyordu. Birliğe alınmayan kardeş, birliğe alı­nan kardeşin aile efradının ihtiyaçlarını da kendi aile efradının ihtiyaçlarıyla birlikte görüyor, ka­dın ve çocuklar bu şekilde zor duruma düşmekten kurtulmuş oluyordu. Her iki kardeş de birliğe alınmış olsaydı, her ikisinin de aile efradı için ol­dukça büyük bir güçlük ortaya çıkardı.

Ortadaki vak'alardan da görüldüğü üzere mülteciler meselesi birkaç dakika içinde halledil­miş; malı, meskeni vs.si olmayan ve uzayıp giden bir mülteci problemi kendini his s ettirmemistir.[77]

 

2. Medine'nin Savunulması

 

Bu sorunun çözümünden sonra Peygamberi­miz, savunma (müdafaa) hususunu ele aldı. Bilin­diği gibi, İslâm öncesi Medine'de bir devlet yoktu. Halk kabilelere ayrılmıştı. Bazen birbirleriyle ba­rış, bazen de harb halinde bulunuyorlardı. Her kabile tek başına müstakildi. Meselâ günümüzde Türkiye, Yunanistan vs. gibi devletler var. Bu gibi devletler, harb ilân etmede, muharebe vs. yapma­da, iç ve dış işlerinde tam bir hürriyete sahiptir­ler. Medine'deki kabilelerin de aynen böyle hürri­yetleri vardı. Bu tamamen Mekke'deki durumla tezattı. Çünkü küçük olmakla beraber, Mekke'de bir site devleti vardı. Fakat Medine'de bu yoktu.

Bunların yanında halledilmesi gerekli zor­luklardan biri de halkın inancındaki farklılıktı. Medine'de henüz müslüman olmamış araplar, yahudiler ve Hıristiyanlar vardı. Halk aynı dinden olsaydı, iş daha kolay halledilebilirdi. Fakat çeşit­li milletlerle, din sahipleriyle savunma meselesini halletmek güçtü.

Savunma mühim bir mevzu olduğundan, Peygamberimiz müşriklerden muhacirlerden, ensardan, hıristiyan ve yahudilerden, bütün halk­tan temsilcileri bir evde bir araya topladı. Buhârî'nin nakline göre, bu ev Enes'in eviydi. Kendisi o zamanlar on yaşında olduğuna göre, bu toplantı Enes'in babasının evinde olmuştu. Bu ev, Pey­gamberimizin evinin önünde büyük bir evdi. Pey­gamberimiz, müslümanlarla müslüman olmayan­ların Mescid'de toplanmalarını istemedi ve böyle bir ev seçti. Elimizde tafsilatlı bilgi bulunmama­sına rağmen, muhtemelen Peygamberimiz bu top­lananlara, şu şekilde ortak bir savunma teklifi yaptı: "Eğer dışardan düşman meselâ, yahudilere hücumda bulunsa, diğer halk kendilerine yardım etmese, yahudiler yenilirler. Daha sonra hıristiyanlara düşman saldırsa, diğer halk onlara yar­dım etmese, onlar da yenilirler. Bir başka zaman müslümanlara düşman saldırdığında belki müslümanlar da yenilirler. (Böylece Medine halkı, ye­nilgiye uğramış olur.) Oysa Medine halkı kendi arasında bir savunma paktı yaparsa, düşman sal­dırıya cesaret edemez, ederse de bütün Medine halkı karşısında dayanamayıp, mağlup olarak ge­ri çekilir."

Bu teklif, bütün Medine halkı tarafından faydalı bulunduğu için kabul edildi.[78]

 

3. Dünyanın İlk Yazılı Anayasası

 

Medine'de bir devlet teşkili konusu da ehemniyetli mevzulardandı. Müslümanlar ve müslüman olmayanlar, Medine'de bir site devleti kurmak hususunda ittifak ettiler. Bu büyük bir devlet değil, fakat sadece Medine'yi içine alacak hüviyette bir devletti.

Burada enteresan bir husus dikkatimizi çek­mektedir Medine'de bulunan toplulukların temsil­cileri, devletin anayasasını tedvin ederler. Devlet başkanıyla vatandaşların hak ve vazifelerini bir sahifeye yazarlar. Bunu dünya tarihinde yazılan ilk anayasa olarak kabul edebiliriz. Çok eskiler­den beri devletler vardır. Fakat yazılı bir anayasa Çin, Hindistan, Mısır, Avrupa, Amerika vs. de İs­lâm'dan Önce yoktur. Bir diğer dikkat çekici husus da bu anayasayı, anadan doğma tahsil görmemiş Peygamberimizin söyleyip yazdırması dır.

Eski Yunanistan'da bazı anayasalar vardır. Aristo'nun "Atina Anayasası" adıyla bir kitabı vardır. Fakat bu devlet anayasası değil, anayasa tarihidir. Aristo devlet reisi değildir. Büyük İs­kender'in veziridir. Bunun için yazdığı, devletin kanunu olmamıştır; kanunun tarihini yazmıştır.

Diğer bir husus da şudur: Atina Anayasası kitabı, Atina'nın devlet değil, İskender'in imparatoruluğun başşehri olduğu bir zamanda kaleme alınmıştır. Kitabın adı "Atina Site Devleti Anaya-sası"dır. Yani anayasanın tarihinden bahseder, kendisi anayasa değildir.

Aristo'nun muasırlarından biri de Hindis­tanlı tarihçi Kautilya'dır. Söylediğine göre, Bu-distlerin Hindistan'da bu devrede büyük bir dev­letleri vardı. Çendragupta adındaki devlet reisle­ri, Ayta Şastra adında bir kanun kitabı yazmışsa da kitap devlet anayasası değil, kral ve prenslerin mütalaası için yazılmış, bir nevi öğretici mahiyet arzeden bir eserdir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Medine'de Pey­gamberimizin yazdırdığı anayasa, dünyada en es­ki yazılı anayasadır. Bu Anayasanın metni bize kadar ulaşmıştır.[79]İçinde yer alan hükümler elli iki madde olarak tasnif edilebilir. İçinde bir devle­tin ihtiyaç duyduğu, savunma, adalet vs. gibi bü­tün mevzuların izahını bulabiliriz. Bu arada müs-lümanlarla, müslüman olmayanlar arasındaki ilişkilere de yer verilmiştir. Meselâ, bir maddesin­de "müslümanlar kendi dinlerine, yahudiler ken­di dinlerine göre yaşarlar" denilmektedir. Yani di­nî meselelerde eşitlik ve özgürlük vardır.

Bu anayasada gördüğümüz en enteresan hususlardan biri de, zamanımızda sigorta olarak isimlendirdiğimiz insanlar lehine olan garantile­rin yer alışıdır. Meselâ bu cümleden olarak denil­mektedir ki: "Bir kimse yanlışlıkla birini öldürdü­ğünde maktulün diyetini garanti şirketi (sigorta) verir. Birisi düşman tarafından esir alınır, düş­man onun serbest bırakılması için fidye talep etti­ğinde, bu şahsın fidyeyi ödeyecek malî gücü yok­sa, garanti şirketi (sigorta) bu fidyeyi vererek o kişiyi esaretten kurtarır."

Olayın kısaca özeti şudur: Peygamberimiz Medine'ye gelir gelmez bir devlet teessüs etti. Bu devletde müslüman ve müslüman olmayan bütün halk vardı. Müslümanlar ve müslüman olmayan­ların hepsi Peygamberimizin devlet reisi olmasını istediler. Peygamberimizi, bu devletin reisi olarak seçtiler mi? Bunu bilmiyoruz. Müslümanların bu olayı tasvib etmeleri mâkuldür. Fakat müslüman olmayanların bunu neden kabul ettikleri hakkın­da kesin birşey bilmiyoruz. Bunu izah için düşün­celerimizden öte bir dayanağımız yoktur.

Bu meselede izahı kolay olmayan husus, sa-. yıca çok az olan müslümanların reisinin fazla sa­yıdaki müslüman olmayan Medinelilerin de için­de bulunduğu Medine Devleti'nin reisi oluşudur. O zamanki müslümanların sayısı bin kişi olarak düşünülürse, müslüman olmayan Medineliler on-bin civarında tasavvur olunabilir ki, bu büyük bir farktır. Bunun şüphesiz özel sebepleri vardır. Fa­kat konumuz bu olmadığı için daha fazla detaya girmiyoruz.

Sonuçta Peygamberimiz Medine'de bir dev­let tesis etti. Fakat bu, müslümanların güvenliği için yeterli değildi. Oluşturulan bu devlet küçük bir devletti. Özellikle Mekkelilerin malca, askerî kuvvetçe üstünlükleri vardı. Ayrıca Peygamberi­mizi öldürmek için ısrarlıydılar. Bunun için savunma mevzuunun önemi ortaya çıkmaktadır. Peygamberimiz bu konuda da güvenliği arttırıcı tedbirleri teşebbüs etti.

Bu konuda atılmış ilk adım, Medine halkı­nın müslümanlarıyla, müslüman olmayanların birleşmesiydi. Bu teşebbüsünde Peygamberimiz muvaffak oldu. Medine halkı bir devlet reisi ola­rak Peygamberimizin başkanlığında birleştiler.

Mekkeliler, Peygamberimiz ve muhacirlerin Medine'de yaşama imkânlarını bulduklarını öğre­nince, Medinelilere "ya Muhammed'i öldürün, ya Medine'den çıkann, aksi halde biz gerekeni yapa­cağız" mânâsında bir yazılı tehdit gönderdiler. Bu tehdit karşısında Peygamberimiz ve müslüman-lar, Medine'yi savunmak için diğer bazı tedbirlere ihtiyaç duydular. Bunu Peygamberimizin nasıl hallettiğini belirtmeden önce, bir hususu hatırlat­mak istiyorum: İki çeşit devlet vardır; 1) Devlet ol­maya hakkı bulunan, fakat fiilen devlet olamamış devlet, 2) Bir vakıa olarak fiilen mevcut, fakat devlet olmağa hakkı bulunmayan devlet. Anlaşıl­dığına göre, Mekkeliler Peygamberimizi Mek­ke'den çıkarınca Peygamberimiz "Mekkelilerin hakları olmadığı halde fiilen devlet sahibi oldukla­rım, müşriklerin, Mekkelileri memleketlerinden çıkarıp onları öldürmek, mallarını yağma etmek istediklerini, insanlara karşı zulmedenin hükümet etme hakkının olmadığını, kendisinin Mekkeli ol­duğunu, Mekke Devletinin müşriklere değil ken­disine ait olması lâzım gelmekle ve bu hakkın as­lında ona ait olmakla beraber, fiiliyatta devletin başında müşrik Mekkeliler olduğunu" ilân etmişti.

Buna Enfâl sûresinin Sen içlerinden çıktıktan sonra Allah onlara ne diye azap etmeyecek? On­lar Mescid-i Haram'dan, kendileri ona (onun hiz­metine) ehil olmadıkları halde, menedip duranlar­dır. O (hizmete) takvaya erenlerden başkaları onun ehilleri değildir. Fakat onların pek çoğu (bunu) bil­mezler" mealindeki 34. âyeti işaret eder.

Kur'ân "devlet olma hakkı âdil ve takva sa­hibi olanlarındır, bu devleti ele geçirip zulmeden­lerin değildir." demektedir.[80]

 

4. Medine İslâm Devleti'nin Örgütlenişi

 

Peygamberimiz (a.s.) bir elçi (sefir) gönderdi­ğinde her zaman, bu elçiyi Mekke'de elçilik hakkı olan aileden seçiyordu. Bildiğimiz gibi, Mekke'de on vezirlik vardı. Bunlardan biri de elçilikti. Elçi­lik, Hz. Ömer'in âilesindeydi. Hz. Ömer müslüman olduktan sonra da bu konumunu devam ettirmiş­tir. Müzakere için Peygamberimiz elçi gönderme ihtiyacı duyduğunda, Hz. Ömer'i gönderirdi. Fa­kat tarih kitaplarının kayıtlarına göre, en az iki kere Hz. Ömer, elçi olarak Peygamberimiz kendi­sini göndermek istediğinde "Benim yerime bir baş­kasını gönderin" demiştir. Meselâ Peygamberimiz Hudeybiye'ye gelip, Mekkelilerin kendisine Mek­ke'ye girme, Kabe'yi tavafla umre yapmasına izin vermelerini talep için elçi olarak Hz. Ömer'i gön­dermek istediyse de, "Mekkeliler bana düşmandır­lar, beni Öldürürler, bir başkasını gönder" deyince Peygamberimiz, Hz. Osman'ı göndermişti.

Bilindiği gibi sancaktarlık, devlette mühim bir vazifedir. Mekke'deki sancaktarlık vezirliği,

Abduddâr âilesindeydi. Bu kabileden; bu aileden Mus'ab b. Umeyr müslüman olup, Medine'ye hic­ret etmişti. Bedir Savaşı'nda müşriklerin sancağı­nın Abduddâr kabilesinden birinde olduğunu öğ­rendi ve sancağını Mus'ab'a vererek "müşrikler­den daha çok âdil olmağa hakkımız vardır" dedi. Uhud Savaşı'nda da Peygamberimiz sancağı aynı zâta verdi. Zira sancağı taşıma vazifesi, bu zâtın kabilesine aitti.

Bu gibi misâller gösteriyor ki, Peygamberi­miz, müslümanları aynı zamanda Mekke'nin hak­lı devleti olarak kabul ediyor, Mekkeli müşrikleri de, hakları olmadığı halde, devlete el koymuş ki­şiler olarak görüyordu.

Bu arada Mekke'deki vezirlikle, Medine'de­ki vezirlik arasında farklılık gözümüze çarpıyor.

Müşrik Mekkelüerden Kabe ve hacılarla il­gili vezirliği yürüten vezirin bir benzerinin Medi­ne'de olması kabil değildir. Zira Medine'de Kabe yoktur. Buna karşılık, Mekke'de sadece on vezir vardır; başkan yoktur. Oysa Medine'de Peygam­berimiz vezirlere devlet başkanının müşavirleri gibi bir şekil vermiştir.

Peygamberimiz, Mekke'deki müesseseleri, mümkün olduğu kadarıyla Medine'de tesis etme­ğe çalıştı. Fakat tamamını tesis etmedi.

Mekke müslümanlarca fethedilince, Kabe müslümanların eline geçtiğinden, Kabe ve hacc işi için vezirliğe bakan Mekkeli eski ailelerden müslüman vezir tayin etti.

Kabe'nin anahtarı için de bir vezirlik vardı.

Mekke'nin fethinden sonra bu işe bakan veziri, Peygamberimiz çağırdı; müslüman olduğunu gö­rünce kendisini bu vezirlikte bıraktı. Günümüze kadar bugün Suudî Arabistan'da Kabe'nin anah­tarı, aynı ailede durur.

Hacılara içmeleri için Zemzem suyu veren bir sulama vezirliği vardı. Bu ise Peygamberimi­zin ailesi olan Benî Hâşim kabilesindeydi. Abdul-muttalib'den Ebu Tâlib'e geçmiş, o da kardeşi Ab-bâs'a bu vezirliği satmıştı. Mekke'nin fethinde bu vezirlik Abbas'daydi ve kendisi müslüman oldu­ğundan bu vazife onda bırakılmıştı.

Hacc ile ilgili Arafat ve Müzdelife vezirlikle­ri de vardı. Fakat Mekke'nin fethinden sonra Pey­gamberimiz bu vezirlerin kimde olduğunu sorun­ca, "öldüklerini, çocuklarının da olmadığını" ken­disine bildirdiler. Peygamberimiz bu işler için ye­ni vezir tayini yapmadığından, bu vezirlikler böy­lece ilga edilmiş oldu.

Yani hicretin birinci yılında, Peygamberimiz yalnız; Medine'de değil, aynı zamanda Mekke'de de devlet idaresinde hak sahibi olduğunu iddia et­miş, fakat Mekke'deki devletin müşriklerin elinde olduğunu itirafta bulunmuştur. Madem ki Mek­keli müşriklerle Medine'deki müslümanlar ara­sında bir harp hali vardı, Peygamberimiz de müş­riklerin bu hücumuna karşılık kendilerini savun­mak maksadıyla müttefikler bulmuştu.[81]

 

5. Konu ile ilgili Sorular

 

1. Soru: Mekke'de Peygamberimizin müslü-manlarla müslüman olmayanlar arasındaki hukukî esasları düzenleyen anayasası günümüzde hükümetlerin kuruluşundaki koalisyon protokol­lerine benzerlik arzediyor muydu?

Cevap: Büyük ölçüde evet. Bu anayasa, ufak bir devlet için düzenlenmişti. Daha büyük bir devlet için mevzubahis olsaydı, diğer ihtiyaçlara da şüphesiz yer verilirdi.

Ayrıca eski devirlerde savunma şekilleri bu­günkünden daha faydalıydı. Devlet reisi birisini savaş için çağırdığında, gelen oku, yayı, mızrağı, kalkamyla geliyor, kendisine devlet birşey vermi­yordu. Fakat bugün bir savaş uçağının temini çok büyük paralar gerektirmektedir. Bunun temini için, bugün vergiye devletçe ihtiyaç duyulur. Me­dine anayasasında vergi hakkında bir sarahat görmüyoruz. Aslında buna ihtiyaç da yoktu.

2. Soru: Partiler arasındaki koalisyona da benzetilebilen Medine anayasası, müslümanlarla müslüman olmayanlar arasındaki bir koalisyon şeklinde anlaşılmaktadır. Ayrı dinlerin sahiple­rinden teşekkül ettirilen bu koalisyonu nasıl izah edersiniz?

Cevap: Müslümanlar hassas bir konumda bulunuyorlardı. Sayılan diğerlerinin onda biri ka­dardı. Kendileri devlet reisi bizden olacak şeklin­de bir diretmeye gitseydiler, diğerleri kabul etme­seydi, devlet kurulamazdı. Zira müslümanlar sa­yıca azdılar. Fakat Medine halkı Peygamberimizi devlet reisi olarak seçti. Muhammed'in reis olma­sı gerekir dediler, Peygamberimiz bunu kendisi istemedi. Bunun daha önce de belirttiğimiz bazı özel sebepleri vardı, içinde bulunulan şartlarda Peygamberimizden başkasının reis seçilmesine imkân yoktu. Daha önce de ifade ettiğim gibi, Me-dineli araplar, Evs ve Hazrec kabilelerine ayrıl­mış iki kısımdı. Aralarında savaşıyorlardı. Reis birinden olsa, diğeri bunu kabul etmeyecekti. Onun için reisin ikisinin dışından seçilmesi gere­kiyordu. Buna benzer bazı sebepler Medinelileri, Mekkelilerden birini yani Peygamberimizi devlet reisi olarak seçmeye zorladı.

3. Soru: Hz. Ömer Medine'de İslâm Dışişleri Bakanıydı. Peygamberimiz de hem din, hem de devlet reisiydi. Meselâ Hudeybiye'de olduğu gibi, en az iki defa elçilikten imtina etmiş; birinde Mekkeli-lerin kendisini öldürebileceğinden çekindiğini söy­lemiş, böylece hem din hem devlet reisi Peygambe­rimize karşı gelmiş olmamış mıdır? Din ve devlet menfaati için neden feragatte bulunmamıştı?

Cevap: Bunu Hz. Ömer kendi menfaati için değil, din ve devletin faydası için yapmıştır. Pey­gamberimizden elçi olarak gönderilmemesi hak­kında özür dilemiş, o da Hz. Ömer'in özürünü ka­bul etmiştir. Zira Mekkeliler, Ömer efendimizi öl-dürseydiler, İslâm zararlı çıkacaktı. Müslümanlar harbe gireceklerdi. Bu ise kazançlı çıkmak değildi. Ömer efendimiz korkaklıktan dolayı değil, müslümanları yeni bir savaşa sokmamak için bu Özürde bulunmuştur.

4. Soru: Mekke Devleti'ndeki vezirliklerin yine eski ailelerde bırakılması beni şu üç ihtimal üzerinde düşündürdü: 1) Bu vezirliklerin bir baş­ka aileye verilmesi, eski düzeni tamamen değişti­rip yeni bir düzen getirme unsurunu ihtiva ettiği fikriyle doğabilecek huzursuzluğa meydan verme­me gayreti midir? 2) Yoksa bu vezir ailelerinin tecrübelerinden istifâde etmeğe matuf bir uygula­ma mıdır? 3) Yoksa bazı devlet memuriyetlerinin bazı ailelerde kalması gibi İslâm hukukunda ka­bul edilecek bir hukukî prensibin başlangıcı mı­dır? Yoksa o günün şartları îcabı mıdır?

Cevap: Peygamberimizin ne yaptığı bir me­sele, neyi emrettiği bir başka meseledir. Hz. Ömer'i dışişleri bakam, Mus'ab b. Umeyr'i de san­caktar olarak seçmiş, fakat bunu bir îcab ve ge­reklilik olarak yapmıştır. Bunu yapması belki seç­tiklerinde yeterlilik bulduğundan, Mekkelilere psikolojik bakımdan tesir yapmak vs. sebeplerden kaynaklanmış olabilir. Bu vezirliklerin daima şu kabileler tarafından yürütülmesi îcabeder deme­miştir.[82]

 

Sekizinci Bölüm

 

Mekke Müşrikleri Ve Medine Yahudileriyle İlişkiler

 

1. Medine Devletini Benimsemeyenler

 

Daha önce belirttiğimiz gibi Peygamberimiz Medine'ye gelince öncelikli olarak iki önemli olayı gerçekleştirdi.

1) Müslüman muhacirlerle ensar arasında kardeşliği tesis etti.

2)Medine'de yaşayan toplulukların temsil­cilerini toplayarak, onlarla bir devlet oluşturdu. Çünkü Peygamberimizin hicretinden önce Medi­ne'de devlet yoktu. Medine toplumunun, temsilci­leri bu yeni yapılanmayı kabul ederek, devletin anayasasını yazdılar.

Bu konuda yeterli bilgi bulunmamakla be­raber, benim şahsî kanaatime göre, Medinelilerin hepsi, bu devletin kuruluşunu kabul etmediler. Müslümanların, bu devletin kuruluşunu tasvib ettiklerine şüphe yok. Fakat müslüman olmayan­lardan bazıları bu yeni devlet yapısını kabul etmediler. Meselâ nakledildiğine göre, Medineli hı-ristiyanlardan İbn Âmir, kabul etmeyenlerdendi. Çünkü O'nun Uhud Savaşı'nda elli hıristiyanla Peygamberimizin karşısında olduğunu görüyoruz. Bunun mânâsı, kendisinin ve kabilesinin bu dev­letin kuruluşunu tasvib etmedikleridir. Zikrolun-duğuna göre, bazı Medineli Arap kabileleri de, ilk zamanlarda bu devletin kuruluşunu kabul etmedi­ler. İlk zamanlarda bir kabile olarak yahudilerin tutumlarının ne olduğu hususunda sarih bir bilgi yoktur. Belki ilk zamanlarda, Medine halkının ya­rısı, belki de yarıdan azı bu devlete katılmıştı. Bu devlet ilk zamanlarda Medine'nin tamamını kap­samamış, sadece bir kısmını içine almıştı.[83]

 

2. Hz. Peygamber Devrinde İslâm'ın Ya­yılışı[84]

 

Peygamberimiz Medine'ye hicretten sonra on sene daha yaşadı. İlk zamanlarda, Medine'nin bir kısmına hükmediyordu. Vefatından az önceyse bütün Arap yarımadası, Güney Filistin'le, Güney Irak'ın bir bölümü, İslâm hâkimiyeti altına gir­mişti. Yani üç milyon kilometrekarelik toprakları müslümanlar fethetmişti. On yıl boyunca, her gün sekizyüz kilometrekarelik toprak alınıyor de­mekti. Peygamberimiz zamanında İslâm Devleti böyle yayılmıştı. İlk iki halifeyle üçüncü halife Osman efendimizin ilk zamanlarında da İslâm Devleti bu şekilde genişlemeye devam etti.

Bunun için Peygamberimizin ne yaptığına dikkat etmeliyiz. Peygamberimiz, Medine'nin sa­dece bir kısmına hâkim olabilen ufak devleti tesis ettiğinde, Muhacir ve Ensar müslümanların sayı­ca ne kadar olduğunu kesin olarak bilemiyoruz. Fakat Buhârî'nin Sahih'indeki bir rivayette, Pey­gamberimiz bir gün müslümanların isimlerinin yazılıp kendisine verilmesini ister ve kendisine yazıp binbeşyüz isim getirirler. Bunun hicretin ilk zamanlarında olması muhtemeldir. Bu rakamın, beşyüzünün Muhacir, bininin de Ensardan oluş­muş olması mümkündür. Hicret zamanında Medi­ne sakinlerinin sayısıysa kanaatime göre, onbin kişi kadardı. Buna göre, müslümanlar sayıca ga­yet azdı ve buna rağmen İslâm nasıl böyle yayıla-bildi? Eğer Allah dileseydi, "ol" der ve istediği olurdu. Fakat O bunun böyle olmasını istemedi. Bunun aksine İslâm, beşerî sebeplere göre intişâr etti. Peygamberimiz, diğer insanlar gibi davrandı ve netice de bu sebeplere göre tecelli etti.

Bence bunun son derece büyük ehemmiyeti vardır. Eğer bir mucize tecelli etse ve insanların hepsinin müslüman olması için Allah emir verse ve insanlar bunun üzerine İslâm'a girseydiler, o zaman müslümanlar Peygamberimizi "güzel bir Örnek" olarak alamazlardı. Oysa Kur'an'da me-âlen "Andolsun ki Allah Rasûlünde sizin için gü­zel bir (imtisal) numûne(si) vardır[85] demektedir. Peygamberimiz sadece mucizelerle iş görseydi, bi­zim için bir örnek olamazdı. Çünkü bizim mucize gösterme imkanımız yoktur. Kur'an, Hz. Peygamber'nin bizim için güzel bir örnek olduğunu beyan ettiğine göre Peygamberimizin de beşerî imkân­larla hareket etmesi gerekmekteydi.[86]

 

3. Mekke Devletiyle Ekonomik İlişkiler

 

Peygamberimizin Medine'deki ilk yılında az sayıda müslümanla, Medine'nin kuzeyine, batısı­na, güneybatısına gittiğini görüyoruz. Bu gittiği yerlerde, oradaki kabilelerle görüştü. KuYan'm da meâlen "(..) yaz ve kış seferinde [87]dediği gibi, Mekkeliler yazın ve kışın ticaret seferleri düzenli­yorlar; yazın kuzeye, Filistin, Suriye ve Irak ta­raflarına, kışın da güneye, Yemen'e gidiyorlardı.

Mekke güneyde, Medine kuzeyde olduğuna göre, Mekkelilerin Yemen seferine mâni olmak, müslümanlar için kolay değildi. Fakat kuzeye gi­debilmek için Mekkeliler, Medine'nin yakınından geçiyorlardı. Eğer kuzey yolu üzerindeki kabile­ler, Mekkelilere mâni olmayı kabul ederlerse, Mekkeliler, kuzeye gidemeyeceklerdi. Bunun için Peygamberimiz; Cüheyne, Eşlem, Gıfâr kabilele­rine giderek, memleketlerinden Mekke kafileleri­nin geçmesine mâni olmalarını teklif etti. Teklif etmek kolaydır. Fakat kabul edilip edilmemesi mühimdir. Zamanımızda, ülkeler, turistlerden ge­lir sağlamaktadırlar. O zamanlarda da aynı şey vardı. Bir yerde konaklayan kafile mensupları oradan yiyecek içecek vs. satın alırdı ve bu bir ka­zanç unsuru olurdu. Müslüman olmayan bu ku­zey kabileleri müslümanların bu türlü teklifini nasıl kabul ederdi. Fakat Peygamberimiz "size bir kabile saldırırsa biz size yardım edeceğiz, bize de bir kabile savaş açarsa siz de bize yardım edin" teklifinde bulununca, Mekkelilerle ittifak halinde olmayan bu üç kabileye teklif cazip geldi ve müs-lümanlarla böylece bir ittifak içine girmiş oldular. Bu üçü dışında başka kabileler de bu civarda ikâ­met ediyorlardı, fakat teklifi bu üçü kabul etmişti.

Bundan sonra Peygamberimiz, Mekke kafi­lelerinin bu yoldan geçmesini yasakladı. Fakat mâni olacak kuvvet bulunmazsa sadece yasakla­mak kâfi değildir. Bunun için Peygamberimiz Mekke kafilelerinin geçişlerini menetmek üzere küçük birlikler gönderdi. Mekkeliler bunu Öğre­nince kendilerini savunmak, müslümanlarla savaşmak üzere ordu çıkardılar. Böylece Mekke müşrikleriyle, Medine müslümanları arasında sa­vaşlar başlamış oldu. Bedir, Uhud, Hendek vs. sa­vaşları, hep Mekke ticaret kafilelerine mâni ol­mak isteyen müslüman birliklerinin faaliyetleri­nin neticesi olarak yapılmıştı.

Burada zihinleri şöyle bir soru meşgul edi­yor: "Bir Hz. Peygamber'in başkalarının mallarını yağma edip, yol kesme hakkı var mıdır?" Bu me­seleyi ilmî olarak anlamalıyız. Bugün gelişmiş medenî devletlerin davranışları nasıldır? İki dev­let arasında, harp varsa, her ikisi de diğerinin er­keklerini öldürmekte, mallarını yağmalamakta, her imkâna başvurarak birbirlerine baskıda bu­lunmaktadırlar. Mekke Devleti'yle, Medine İslâm Devleti arasında harp hali vardı. Mekkeliler Mek­ke'de Peygamberimizi öldürmek istemişlerdi. Bu ise müslümanlara karşı Mekkelilerin savaş ilân etmeleriydi. Hicretten sonra da Mekkeliler sus­madılar. Medinelilere yani Ensar'a bir heyet gön­derip, "Muhammed'i ya öldürün ya da Medine'den çıkarın, yoksa sizinle savaşacağız" demişlerdi. Böylece harp ilânı ve hücumu Mekkeliler den gel­di. Müslümanlar ise sadece kendilerini müdafaa ediyorlardı. Müslüman Mekkeliler hicret edince, Mekkeli müşrikler, müslümanlarm bütün menkul ve gayrimenkul mallarını hırsızlar gibi almışlar­dı. Peygamberimiz, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali vs. bütün müslümanlarm mallarını Mekkeliler gasbetmişlerdi. Bunun için müslümanlarm Mek-kelilere karşı mallarıyla vs.yle ilgili olarak mücâ­dele etmeleri gayet haklıydı. Sonra Mekkeliler ti­caret kafilelerinin Mısır, Suriye, Irak vs. gibi ku­zey memleketlerinden elde ettikleri gelirleri İs­lâm aleyhine silah olarak kullanıyorlardı. Bu ba­kımdan müslümanlarm, Mekkelilerce yapılmak istenen bu ticarete mâni olmaları gerekiyordu.

Peygamberimiz, Mekkelilerle ilişkilerinde ya savaş yolunu seçer ya da Medinelileri savaştan caydırmak için ekonomik baskı uygulayabilirdi. İsteseydi Mekke'ye ordu gönderir, Mekkelilerle savaşır, onları öldürebilirdi. Fakat Peygamberi­miz bunu istemedi ve dedi ki: "Belki bugünkü Mekkeliler İslâm'ı kabul etmeyebilirler, fakat ya­rın çocuklarının İslâm'a girmeleri mümkündür." Bunun için Mekkelileri ve çocukları öldürmek ye­rine, kendilerine iktisadî baskı yaparak, müslü­manlarm hasmı olmalarını önlemek istedi. İşte bundan dolayı, kuzey yolundan Mekkeli kafilele­rin geçmesini menetti.

Mekke kafilelerinin engellenmesi için Pey­gamberinizin gönderdiği birlikler, her zaman ba­şarı sağlayamadılar. Hatırladığıma göre, bu bir­liklerden bir tanesi hariç diğerleri başarılı olama­dı. Bunun mânâsı şuydu: Birlikler nazarî olarak yol kesmek için gönderiliyorlardı. Fakat fiilen yol kesme ameliyesi vuku bulmadı. Fakat bununla birlikte, Peygamberinizin savaşmak, öldürmek, malları yağmalamak için birlikler gönderdiğini duyduklarında Mekkeliler korktular. İstenen de işte buydu. Yani Mekkelileri öldürmek değil, fa­kat kuzey ticaretinden kendilerini menetmek is­teniyordu. Öyle ki ticaretleri aksadı ve Mekkeliler fakirle stil er. İşte bu süreç sonunda, müslümanlarla cepheleşmeden vazgeçtiler.[88]

 

4. Bedir Savaşı

 

Bu genel değerlendirmeden sonra, Medineli müslümanlarla Mekkeli müşriklerin arasında ne­lerin olduğunu ele alabiliriz:

Önce Bedir savaşı oldu. Bedir, (Kızıl Deniz) sâhil(i) ile Medine arasındaki bir yerin adıdır. Bu savaşta bildiğiniz gibi müslümanlar üçyüzoniki kişiydi. Düşmansa dokuzyüzelli kişiydi. Düşman müslümanlardan üç misli daha fazlaydı. Fakat savaşı müslümanlar kazandı. Bunun, dinî mese­lelere ehemmiyet vermeyen kabileler üzerinde büyük bir psikolojik tesiri olmuştu. Müslümanla­rın güçlü, cesur ve sayıca azlıklarına rağmen Mekkelileri yendiklerini görünce, bu kabileler İs­lâm'a meylettiler. Bu savaştan sonra Medine müslüm ani arının sayısı çoğaldı ve Medine etrafındaki kabileler ise. müslümanların müttefiki ol­maya rıza gösterdiler. Çünkü müslümanların fev­kalâde bir askerî kuvveti vardı. Böylece İslâmî kuvvetler fazlalaştı. Bir taraftan, çok sayıda in­san müslümanlığa girdi, diğer taraftan da bazı kabileler müslümanların müttefiki oldu.

Mekkelilerin haricinde Süleym, Gatafân gi­bi bazı Arap kabileleri, İslâm'a daima cephe al­mışlardır. Bunun sebebinin ne olduğunu da bile­miyoruz.

Netice olarak, müslümanların dostları ve düşmanları vardı. Müslümanların yaptığı savaş­lar, ya Mekkelilerle ya da bu kabilelerle idi. Bu harplerde de müslümanlar daima galip gelmemiş­lerdir. Yani beşerî sebep ve netice unsuru hâkim­di; sadece mucizeler rol oynamıyordu. Meselâ Uhud'da, Bi'ru Ma'ûne'de müslümanlar bozguna uğradılar. Bunun için Peygamberimiz daima müs­lümanların iktisadî, askerî ve dinî bakımdan kuv­vetlenmelerine gayret gösteriyordu.[89]

 

5. Benî Kaynuka ve Benî Nadir Yahudileriyle İlişkiler[90]

 

Medinelilerin bir kısmı Arab, bir kısmı ya-hudiydi. Arap olanların bir kısmı İslâm'ı kabul et­ti. Bunlara Ensar diyoruz. Bazısı da hıristiyandı. Bunların bir kısmı Medine'den Suriye, Irak vs. gi­bi çeşitli yerlere gitmişlerdi. Bu nedenle kendileri hakkında pek bilgi sahibi değiliz. Bazıları da öldü veya öldürüldü. İlk zamanlarda Medine Arapları içinde müşrik olanlar da vardı. Fakat daha sonra Medine'deki araplarm çoğu müslüman oldular.

Yahudiler üç büyük kabileye ayrılmıştı: Kaynuka, Nâdir ve Kureyza.

Müslümanlarla önce Kaynukahlar arasında bazı meseleler çıkmıştı. Kaynuka'lılardan biri, bir müslüman hanımına karşı namuslu bir erkeğin karısı için tahammül edemeyeceği bir gayri ahlâ­kî davranışta bulunur. Bu olaya müdahale eden bir müslümamı yahudiler öldürürler. Böylece müslümanlarla yahudiler arasında çatışma başla­mış; Peygamberimiz yahudileri muhasara altına almıştı. Bir iki hafta süren savaştan yahudiler mağlup çıktılar ve Peygamberimiz onların Medi­ne'den çıkmalarını emretti.

Bedir Savaşı'ndan sonra, Nadîr yahudileriy-le de bir hâdise çıktı: Peygamberimiz kendileriyle bazı idarî meseleleri görüşmek üzere bulundukla­rı mahalle gittiğinde, kendisini Öldürmek istedi­ler. Peygamberimizin oturduğu yerin üstündeki yüksek bir yere büyük bir taş çıkardılar. Taşı yu­kardan atıp Peygamberimizi, ezerek öldürmek is­tediler. Fakat Peygamberimiz bunun farkına var­dı. Kendilerine birşey söylemedi ve Medine'ye döndü. Bilâhare müslümanlarla kendilerini mu­hasara edip savaştıktan sonra teslim olmak zo­runda kaldılar. Peygamberimiz hepsini esir ola­rak aldı. Peygamberimiz bunları ne yapmalıydı? Affetmeli miydi? Oldürmeli miydi? Bu ortaya çı­kan meselelerden biriydi.

Nadîr yahudileri, İslâm'dan önce Evs kabi­lesiyle müttefiktiler. Evs kabilesi reisi zahiren müslüman görünüyordu, fakat gerçekte müslü-man değildi; münafıktı. Adı İbn Ubeyy'di. Niçin münafık olduğu hakkında zahir bir sebep mevcut­tur: İslâm öncesi Evs ve Hazrec arasında savaşlar vardı. Savaşlardan sonra halk "Neden harp ediyo­ruz? Bizim bir melikimiz (sultanımız) olsa emni­yet içinde yaşayabiliriz" dediler. İbn Ubeyy melik olarak seçildi. Çünkü zengin, akıllı, halk üzerinde müessir olan bir şahsiyeti vardı. Kuyumculardan İbn Ubeyy için bir altın taç yapılması istendi. Ta­cın yapımı henüz tamamen bitmeden Peygambe­rimiz, Medine'ye geldi ve Medineliler bu meseleyi unuttular. Kendisi sultan olacağı sırada Medi­ne'ye gelen yabancı (Peygamberimiz) işini bozdu­ğu için, kalbinde kin ve nefreti muhafaza ederek, samimi olarak İslâm'a girmedi. İşte İbn Ubeyy'in münafıklığının zahirî sebebi budur. Her zaman İslâm alehytarı gayretlerde bulunuyordu. Âişe anamıza karşı çıkarılan iftira (İfk) hâdisesini de bu münafık çıkarmıştı. Bir defasında Tebûk sava­şında Peygamberimizi öldürmek istemişti. Bunla­rın yanında başka menfi tutumları da vardı.

İbn Ubeyy, müslümanlar Nadîr yahudilerini esir edince, Peygamberimize gelerek, onları affet­mesi için çok ricada bulundu. Israrı üzerine Pey­gamberimiz, Nadîr yahudilerini affetti ve kendile­rinin mallarıyla beraber Medine'yi terketmelerini emretti. Onlar da Hayber'e yerleştiler.[91]

 

6. Hendek Savaşı

 

Hayber, Medine'nin kuzeyine düşer. Yahudi­lerin uşturduğu bir yerleşim merkezidir. Burada yaşayan yahudilerin verimli bahçeleri, malları, üçbinden fazla askerleri vs. imkanları vardı. Bu imkanlara dayanarak Hayber'den, İslâm aleyhta­rı faaliyetler düzenlemeye başladılar. Mekke'ye bir heyet gönderip "Bedir'de bozguna uğradınız, Uhud'da başarı gösterenıediniz, bir gayret daha gösterin" dediler. Bu teşvik ve yönlendirmeler so­nucu Mekkeliler müslümanlara karşı savaş aç­mayı benimsediler. Hayberliler ayrıca, Süleym, Gatafan, Fezâre gibi diğer Arap kabilelerine de heyetler gönderip müslümanlara karşı harb açma­ları hususunda kışkırtma faaliyetlerinde bulundu­lar ve "Muayyen bir zamanda Medine'ye karşı hü­cuma geçerseniz, size mal yardımı yaparız" dedi­ler. Bunun üzerine, Hendek Savaşı vuku buldu. Bu savaşta müslümanîarın sayısı binbeşyüz idi. Düşman güçleri onikibin kişiyden oluşmaktaydı Hayber'dekı Benî Nadîr yahudilerinin hazırladığı komplo neticesinde meydana gelmişti. Harp gayet zor ve güç sahnelerle dolu olmasına rağmen, müs­lümanlar bu savaşta da galip geldiler.

Medine'nin etrafına kazılan büyük çukur­lardan dolayı, düşman, müslümanlar tarafına ge­çememişti. Mekkeliler ve müttefikleri, müslü­manlar tarafına geçemeyince Medine'de bulunan Kureyza yahudilerinden, müslümanlara dahilden hücum etmelerini istediler. Fakat bundan da so­nuç alamadılar. Hendek savaşından sonra Mek­keliler, Medine'den Mekke'ye perişan bir halde dönmek zorunda kaldılar. Bu dönüş, müslüman-lar tarafına geçemediklerinden miydi, yoksa bir başka sebebe mi dayanıyordu?

Mekkeliler, bu sefere çıkarken bir iki günde savaş biter zannetmişlerdi. Ancak Şevval ayına rastlayan muhasara, hendek yüzünden bir ay uzadı. Bu süre sonunda kendilerinin deve, at vs. gibi hayvanları için getirdikleri yiyecek ve erzak bitmişti. Bu arada Hayber'den Benî Nadîr yahu-dileri erzak göndermişi erse de, müslümanlar bu erzak kafilelerini Mekkelilere ulaşmadan ele ge­çirdiklerinden bunlardan istifade edememişlerdi. Erzaksız kalmak Mekkelileri, geri dönmeye mec­bur bırakmıştı. Ayrıca Şevval ayından sonra gelen Zilkade ayı ile yasak aylar denilen üç ay (Zilkade, Zilhicce ve Muharrem) girmişti. Mekke müşrikle­ri bu üç ayda savaşmazlardı. Üç ay daha Medi­ne'yi savaşamadan muhasaranın faydası yok, za­rarı vardı. Bundan dolayı, Mekke'ye dönmeye mecbur kalmışlardı. Ayrıca daha önce de temas ettiğimiz gibi, çeşitli kafilelerin bir memlekete geliş-gidişi o memleket için bir iktisadî gelir ve ka­zanç vesilesi olduğundan, bu üç yasak ayda Arabistanın değişik yörelerinden Araplar hacc için Kabe'ye gelecekler ve Mekkeliler bundan iktisâdi kazanç temin edeceklerdi. Eğer bu sürede Medine muhasarasıyla vakit geçirirlerse bu kazançtan da faydalanamayacaklardı. Mekkelilerin muhasara­yı terkedip geri dönmelerine bu husus da müessir olmuştur.[92]

 

7. Benî Kureyza Yahudileriyle İlişkiler

 

Mekkeliler döndükten sonra, Medine için­den müslümanlan arkadan vurmak isteyen Benî Kureyza'yı, Hz. Peygamberimiz (a.s.) muhasara altına alıp kendileriyle savaştı. Bunlar da müslü-manlarla savaşa tahammül edemedi ve birkaç hafta sonra teslim oldular. Beni Nadirin teslimi­yetinden sonra olduğu gibi, İbn Ubeyy münafığı gelerek, yine Peygamberimizle Beni Kureyza ya-hudileri için aracı oldu.

Benî Kureyza, Peygamberimizden; İslâm öncesi müttefikleri olan ve şimdi ise müslüman bulunan Sa'd b Muâz'ı hakem kabul etmesini, ha­kemin vereceği kararı kendilerinin kabul edecek­lerini, Peygamberimizin de kabul etmesini talep ettiler. Peygamberimiz bunu kabul etti. Yani ya-hudiler Sa'd b Muâz'ı hakem olarak teklif ettiler, Peygamberimiz de bunu kabul etti. Böylece veri­lecek hüküm hakeme ait olacaktı, Peygamberimi­zin bu karara etkisi olmayacaktı. Eğer hakem bu Benî Kureyza yahudilerinin öldürülmesini emret-mişse, durum tamamen hakeme aittir. Ortada ha­kem olmasaydı da bu öldürülme emrini Peygam­berimiz vermiş olsaydı, o zaman kendisi belki ba­zılarınca merhametsiz veya şefkatsizlikle suçlanabilirdi. Fakat burada durum tamamen değişik­tir. Bunu hakem emredince, "emri Peygamberi­miz verdi" diyemeyiz. Hakem olan Sa'd b Muaz yahudilerin muharib olanlarının (askerlerinin) öl­dürülmesini emretti. Yalnızca erkeklere şâmil olan bu hüküm ihtiyarlara, çocuklara ve kadınla­ra uygulanmadı; onlar ise köle kılındı. Böylece

Medine'de hemen hemen Yahudi kalmamış oldu. Olsa da gayet az ve ehemmiyetsiz bir sayıdaydılar.[93]

 

8. Hudeybiye Sulhu ve Mekke'nin Fethi

 

Mekkeli ticaret kafilelerinin ticaretlerine Medineli müslümanlar tarafından mani olundu­ğundan Mekke iktisadiyatı çok güç durumdaydı ve bunun neticesi olarak müslümanlara karşı olan savaşlarında Mekkeliler başarı gösteremiyorlardı. Bu yıpratıcı ortam, sonunda Mekkelilerin müslü­manlara karşı üstünlük sağlama gayretlerini kır­mış oldu. Müslümanlar da bir sulh ortamının İslâ-mın yayılışına katkıda bulunacağım umuyorlardı. Bu beklentiler sonunda bir hac mevsiminin de Medineli müslümanlarla Mekkeli müşrikler ara­sında Hudeybiye'de bir anlaşma imzalandı.

Fakat daha sonra bu anlaşmayı Mekkeliler bozdular ve Peygamberimiz de insanı dehşete dü­şüren bir tarzda Mekke'yi fethetti. Bir adam bile öldürmeden Mekke'yi ele geçirdi. Bu şöyle gerçek­leşti: Peygamberimiz, kendisiyle müttefik olan kabilelere harp yapılacağını, dolayısıyla asker yardımında bulunmalarını, harp yapılacağı, ge­rektiğini fakat askerlerin Medine'ye gönderilme­mesini, kendilerinin uğrayıp askerleri alacakları­nı bildirdi. Medine'den kuzeye, doğuya, güneye, yine kuzeye gidip her gittiği yerden asker topladı. Böylece gittikçe çoğalan askerlerle Peygamberi­mizin nereye gideceğini kimse kestiremiyordu. Nihayet onbin kişiye baliğ olan müslüman ordusu Mekke önlerine geldi. Mekkelilerin hiçbir şeyden haberi yoktu.

Askerler normalde yemeklerini beş-altı kişi bir ateş üzerinde pişirirler. Fakat Peygamberimiz geceleyin her bir kişinin müstakil olarak bir tek ateş üzerinde yemek pişirmesini emretti. Mekke­liler dağların arka tarafında onbin ateşi birden görünce, kim olduğunu bilmedikleri ve sayı ola­rak ellibin tahmin ettikleri bu düşman karşısında dehşete kapıldılar.

Ebu Süfyan evinden çıkıp, bu düşmanın kim olduğunu öğrenmek üzere Mekke dışına, askerle­rin konaklama mahalline doğru ilerlerken Müslü­man askerlerce yakalanıp Peygamberimize geti­rildi. Peygamberimiz onun serbest bırakılmama­sını, Mekke'ye geri dönmesine mâni olunmasını emretti. Böylece Mekkeliler başsız kalıp, ne yapa­caklarını şaşıracaklardı. Sabahleyin Peygamberi­miz, dört ayrı yönden Mekke'ye girilmesini emret­ti. Müslümanlar hareket ederlerken Peygamberi­miz, Ebu Süfyan'ı serbest bırakıp şöyle dedi; "Kim silahını bırakırsa, kim Kabe'de olursa, kim Ebu Süfyan'ın evinde olursa, kim kendi evine kapanıp yola caddeye çıkmazsa o emniyettedir." Ebu Süf­yan Mekke'ye gelip, "Müslümanlarla Mekkeliler savaşamazlar, çok askerleri var" dedi ve böylece Mekke, kan akıtılmadan fethedildi. Fakat müslü­man olmayanların kalblerinde bu bir kin ve nef­ret kaynağı olarak yer etti.

Mekke'nin fethinden sonra Peygamberimiz, Mekkelileri öldürebilir, mallarına el koyabilir ve­ya kendilerini köle yapabilirdi. Fakat bunları yapmadı. Müslüman olmalarını temin etti. Bu in­celiğe dikkat etmeliyiz. Peygamberimizin yaptığı bir konuşma Mekkelilerde, psikolojik tesir icra et­ti. Mekke'nin fethinden hemen sonra, "Bütün Mekke halkı Kabe'ye gelsin, sizinle konuşmak isti­yorum" dedi. İnsanların hepsi toplandı. Bir taraf­tan da korkuyor ve çekiniyorlar di. Peygamberimiz (a.s.); Bilâl'e, Kabe'nin üzerine çıkıp önce ezan okumasını emretti; ezanı okudu. Mekke sakinleri arasında Attâb b. Esîd adında biri vardı. Şöyle de­di: "Allah'a hamd olsun, hiç, olmazsa bari babam öldü ve bu hâli görmedi. Yoksa Kabe'nin üzerinde anıran bu kara eşeğin (siyah renkli Habeşli Bilâl'i kastediyor) hâline tahammül edemezdi."

Ezandan sonra Peygamberimiz, namaz kıldı ve daha sonra toplanmış olan Mekkelilere hitap etti. Mekkelilerin İslâm aleyhtarı olarak müslümanlara neler yaptıklarını kendilerine hatırlattı ve "Şimdi bu yaptıklarınıza karşılık, benden ne yapmamı bekliyorsunuz?" dedi. Utançlarından başlarını öne eğip birşey söyleyemediler. Sonra Peygamberimiz onlara hitaben "Hepiniz serbestsi­niz, size birşey yapmayacağım, gidebilirsiniz" de­yince; müşrikler, hiç beklemeyip tahmin edeme­dikleri bir şeyle karşılaştıklarından son derece duygulandılar. Az önceki tahkir edici ifadelerin sa­hibi Attâb b. Esîd, kendini tutamadı ve Peygambe­rimizin önüne gelerek "Ey Muhammed! Ben Attâb b. Esîd'im, Allah'dan başka ilâh olmadığına görür gibi inanır, Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna gözümle görür gibi iman ederim" der. Birkaç daki­ka önce Kabe'nin üzerinde okunan ezana taham­mül edemeyen bu adam, birkaç dakika sonra hiç kimse kendisinden talep etmediği halde, derhal müslüman olur. Bunun üzerine de Peygamberimiz "Ben seni Mekke valisi olarak tayin ediyorum" der. Böylece birkaç dakika önceki düşmanı, şimdi Mekke valisi olarak ilân etmiştir. Bunu diğer Mekkelilerin peyderpey İslâm'a girişleri takip ed­er. Mekke'nin fethini müteakip birkaç gün içinde bütün Mekkeliler müslüman olur. İslâm tarihinin bu en önemli dönüm noktasının tamamlanmasın­dan sonra tek bir asker bile Mekke'de kalmaz, hepsi Peygamberimizle Medine'ye dönerler.

Peygamberimiz zamanındaki İslâm siyaseti böyleydi: Düşmanı öldürmek, mallarını yağma et­mek yerine, kalblerini fethetmeyi istemekteydi. Peygamberimiz devrinde İslâmiyet böyle yayılıp intişâr etti ve vefatı öncesinde daha önce de be­lirttiğim gibi üç milyon kilometrekarelik bir alan İslâm'ı kabul etmişti.[94]

 

9. Konu ile ilgili Sorular

 

1. Soru: Peygamberimiz Benî Kureyza yahu-dileri muhariplerinin esir alındıktan sonra öldü­rülmelerine müsaade etmiştir. Oysa Arap kabile­lerine karşı öldürme formülünü tatbik etmemiş­tir. Bu Hz. Peygamberin kabileciğini mi gösterir, yoksa ilerde o yahudilerin müslüman olmayacak­larını biliyor muydu?

Cevap: Beni Kureyza yahudileri, hükmü Peygamberimizin vermesini isteseydiler, Peygam­berimiz onları affedecekti. Fakat yahudiler daha önce münafık İbn Ubeyy'in yaptığı gibi yapacak zannıyla, İslâm öncesi dostları olan Sa'd b Mu-âz'm hakemliğini talep ettiler. Dolayısıyla onlarla ilgili kararı o verdi. Bu olayın böyle sonuçlanma­sında Peygamberimizin kabahati yoktu.

2. Soru: Peygamberimizin savaşlarında, mu-harib adedi fazla olduğu halde az insan Ölüyordu. Sebebi ne olabilir?

Cevap: Bu bir askerî meseledir. Ancak geniş bir çalışmayla aydınlatılabilir. Bu konuda "Hz. Peygamberin Savaşları" adıyla bir kitap yazdım, sorunuzun cevabı orada bulunabilir.[95]

 

Dokuzuncu Bölüm

 

Hz. Muhammed'in Vefatı Ve Hilâfet Meselesi

 

1. Yalancı Peygamberler (Müseylime ve Esved)

 

Peygamberimizin Hayatının son aylarında iki adam peygamber olduklarını iddia etmişlerdi. Yani peygamberimiz hayattayken iki kişi (kendi­sinden ayrı olarak) peygamberlik iddiasında bu­lunmuştu. Bunlar Müseylimetü'l-Kezzâb ve el-Es-ved el-Ansî idi. Bu ikincisi Zü'1-himâr (eşekli) adıyla da tanınıyordu. Bazen bu ismi, Zü'1-hımâr olarak okurlar ki, bu doğru değildir. Kendisi bir eşek terbiye etmişti ve eşeği, emrine göre hareket ediyordu. Bu sebepten kendisine Zü'1-himâr (eşekli) denilmişti. Bu adam, Peygamberimizden birkaç gün önce öldü. Müseylime ise, müslüman-larla savaştı ve Hz. Ebu Bekir devrinde öldürül­dü. Yani Peygamberimizin hayatının son günleri kalb huzuru içinde değildi. Ortada bu iki adam sebebiyle bir fitne vardı.

Ayrıca müslümanlar arasında münafıklar da bulunuyordu. Bazı dünyevî menfaatleri (bazı vazifeler) temin için müslüman görünüyorlardı. Hassan b Sâbit'in divanından da anlaşıldığı üze­re, Medine'de Peygamberimizin vefatı sırasında yahudi ve hıristiyanlar bile vardı. Yahudi ve hıris-tiyanların, ne İslâm'ı, ne de İslâm Devleti'ni sev­medikleri açıktır. Buhârî'nin bir rivayetine göre Hz. Ömer, Peygamberimizin vefatında İslâm için büyük bir tehlikenin olduğunu söylüyordu. Pey­gamberimiz kendinden sonra yerine kimin geçece­ğini tayin etmeden vefat etmişti. Bu bakımdan Hz. Ömer Peygamberimizin yokluğunu İslâm Dev­leti ve dolayısıyla İslâm için tehlike görüyordu.[96]

 

2. Hz. Peygamberdin Hastalığında Hilâ­fet Tartışmaları

 

Peygamberimiz ölüm hastalığına tutulunca, Buhârî'nin zikrettiğine göre amcası Abbas, karde­şinin oğlu Hz. Ali'ye gidip kendisiyle konuştu. Al­i'ye: "Peygamberimizin bu hastalığında, vefat ede­ceğine delâlet eden emareler görünüyor. Kendi­sinden sonra kimin yerine geçeceğini de söyleme­di. İkimiz kendisine gidelim, hilâfetin kime veri­leceğini soralım. Eğer virâsî olarak (miras sırası­na göre) sülâledeki sıraya göre intikal edecek der­se, bunu öğrenmiş oluruz. Hayır, bir başkası ola­cak der de isim tayin ederse, ikimiz buna şahit oluruz" der. Ali "Ben gitmek istemiyorum, eğer Peygamberimiz hilâfeti bize şimdi vermezse, bun­dan sonra bize onu kimse vermez" şeklinde cevap verir. Buhârî'nin ifadesi burada bitiyor.

Böylece gayet açık olarak anlıyoruz ki Pey­gamberimiz, Hz. Ali'yi halife olarak tayin etmemistir. Aksi halde amcasına "Gitmeğe lüzum yok, zaten beni veliahd olarak tayin etti, ikinci defa mevzu üzerinde durmağa gerek yok" vs. gibi bir cevapta bulunması gerekirdi, fakat amcasına böy­le birşey söylemedi.

Bundan sonra ne olduğu hakkında bir sara­hat yoksa da Buhârî'nin Sahîh'ine dayanarak şu neticeyi çıkarabiliriz: Ali, Peygamberimize gitme­yi kabul etmeyince, Abbas tek başına Peygambe­rimize gidip O'na da aynı şeyi sorar; söyler. Pey­gamberimize durumu yazıyla tesbit etmesini, böylece müslüman milletinin (ümmetinin) bölün­memesini temin etmesi hususunda ısrarda bulu­nur. Peygamberimiz amcası Abbas'ı çok sever, faz­la ihtiram gösterirdi. Bu hususta pek çok misâl olacak rivayetler vardır. Neticede Peygamberimiz, amcasının bu teklifini kabul eder, "Kalem ile, üze­rine yazılacak birşey getirin de size yazdırayım" der. Bunun üzerine bazı sahabe, "Peygamberimiz şu anda son derece güç durumda, O'nu bu sıkıntı­lı zamanda yormamalıyız" der. Bazısı da "Hayır yazdırsın, bu da çok mühim" der ve ihtilâf çıkar, sesler yükselir. Bu gelişmeler üzerine sahabeler­den bazılarınca; "Peygamberimizin yakınında bu şekilde gürültü yakışmaz, dışarı çıkılsın"denir. Abbas'ın Peygamberimize hilâfetin kime verilece­ği hususunda yazı yazdırması konusundaki ısrarı Buhârfde açıklıkla yer almaz. Fakat konu ile ilgi­li rivayetlerden anladığıma göre olayın böyle cere­yan etmiş olması kuvvetle muhtemeldir.[97]

 

3. Veliahdlık ve Hz. Ali[98]

 

Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ab-bas, Hz. Ali'ye gidip, "Hz. Peygamber (a.s.) vefat etti, elini uzat, sana bîat edeyim, ben bîat eder­sem, diğerleri de gelip sana bîat ederler. Eğer bu­nu kabul etmezsen, birkaç gün sonra başkası ha­life olur, sen gidip ona bîat etmek zorunda kalır­sın" dediyse de Ali, ikinci defa amcası Abbas'm teklifini reddetti ve "Hiç kimse biz Beni Hâşim'in, halîfe olma hususundaki hakkımızı reddetmez" cevabını verdi. Bundan da gayet açık olarak anlı­yoruz ki, Peygamberimiz kimseyi halife olarak ta­yin etmemiştir. Eğer Ali'yi halife tayin etmiş ol­saydı, "Peygamberimiz beni halife seçti, senin bî-atını kabul ediyorum" derdi. Fakat böyle demedi. Bunun aksine, "kimse halifelik hakkımızı inkâr etmez" dedi, yani, hilâfetin sultanlık (meliklik) gi­bi miras sırasına göre intikal edeceği kanaatin-deydi.

Bu mevzuya devamdan önce, şu hususu da zikretmek istiyorum. Peygamberimiz Ali'yi Gadîruhum denilen yerde, namazda cemaate imam kılmıştı. Veda haccmdan dönerken Peygamberi­miz Medine yakınındaki bu mahalde şimdi yeri belli değildir müslümanlara bir hitapta bulun­muş ve "Ben kimin mevlâsıysam, şüphesiz ki Ali de onun mevlâsıdır" demişti. Bu ifadede "mevlâ" kelimesinin mânâsı nedir? Eğer mevlâ, "veliahd" mânâsı-naysa mesele bellidir. Fakat başka bir mânâya da geliyorsa, hüküm de ona göre ayrı ola­caktır. Onun için mevlâ kelimesinin mânâsını iyi tetkik gereklidir. Bunu nasıl öğreneceğiz? Pey­gamberimiz devrinde o sırada mevlâ kelimesi hangi mânâda kullanılıyordu. Bugün Mısır'da, Irak'ta vs.deki bu kelimenin mânâsı değil, o za­manki mânâsını araştırmak zorundayız. Bunu nasıl bulacağız? Bu ehemmiyetli bir meseledir. Fakat ben buna bir çözüm buldum. Kur'an, Pey­gamberimizin muasırıdır. Bu kelimeyi Kur'an'da tetkik edelim. Çünkü kelime Kur'an'da kullanılı­yor. Fakat mânâsı âyetlere göre değişiyor, hep ay­nı mânâyı taşımıyor. Meselâ, "Allâhu mevlânâ[99] gibi bir terkipte, takriben "mülk sahibi olan ilâh" vs. m ân alarmdadır. Kelime, diğer bazı âyetlerde, "erkek kardeş", "dost" (arkadaş), mânalarına da kullanılmıştır. Bazen de "cehennem" mânâsına kullanılmıştır.

Netice olarak kelimenin çeşitli mânâları vardır ve Kur'an'da veliahd mânâsına bir kere bi­le kullanıldığına rastlayamadım.

Farzedelim ki veliahd mânâsına geliyor. Ha­dis "Ben kimin mevlâsıysam, şüphesiz ki Ali de onun mevlâsıdır" diyor. Yani "Şu andan itibaren mevlâsıdır" demek oluyor: "Benim vefatımdan sonra" demiyor. Bunun için kelimenin mânâsı ve-liahddır denemez. Çünkü Peygamberimiz Ali'yi veliahd tayin etmek isteseydi, gelecek zaman ifa­desiyle "Ali de onun mevlâsı olacak" derdi. Zira hilâfet, halle değil, istikballe ilgilidir.[100]

 

4. Ensar ve Hilâfet Meselesi

 

Ensâr da hilâfet hususunu düşünmüş ve bir kısmı Benî Sâ'ide sakîfesinde toplanmışlardı. Sa-kîfe, toplantı gibi bazı vesileler için yapılmış, bu­günkü mânâda kulüp gibi bir yerdir. Sâ'ide kabi­lesi, burada toplanıyor, aralarında konuşuyorlar­dı. Sa'd b Ubâde bu kabileden ihtiram gören, zen­gin bir şahıstı. Eski müslümanlardandı. İslâm'a gerek mâlî, gerekse diğer yardımları olmuştu.

Benî Sâ'ide sakîfesinde toplanıp aralarında, "Medine bizim memleketimiz; halife de bizden ol­malı" şeklinde konuşuyorlardı.

Bu husustaki gelişmelere girmeden önce, şu hususu hatırlamalıyız: Ensar, neseb itibariyle ay­nı köke dayanmakla beraber, bazı infirâdî sebep­ler yüzünden ayrılmışlardı. Aralarında harpler •cereyan etmiş, hatta müslüman olduktan sonra bile aralarındaki münakaşalar devam etmiştir. Meselâ Medineliler yeni yeni müslüman olmağa başladıklarında, Peygamberimiz daha Mekke'de iken cemaatle namaz kılma hususunda bile Evs ve Hazrecliler arasında ittifak yoktu: İmam Evs-liyse Hazrecliler, Hazredi ise Evsliler arkasında namaz kılmıyorlardı. Bunun için, imamın Mekke-li olmasını kabul ettiler. Peygamberimiz Medi­ne'ye geldikten sonra böyle şeyler kalmadı. Fakat bu gibi misaller bize, iki kabile arasındaki reka­betin şiddetli olduğunu gösteriyor. Bu bakımdan, Sa'd'ı halife seçseler, buna Evsliler muvafakat et­meyecekti. Eğer Evsli biri seçilse, bunu da Haz­recliler kabul etmeyebilecekti. İşte bunun içindir ki, bir Evsli, Peygamberimizin Mescidine gelip

Hz. Ebu Bekir'e, "Hazrecîler Sa'd b Ubâde'yi hali­fe seçmek istiyorlar" diyerek durumu haber verir. Bu da bize, Evslilerin Hazredi olan Sa'd'ı halife olarak istemediklerini gösteriyor.

Peygamberimizin vefatında, O'nun kabile­sinden olan akrabası Ali, Abbas vs. gibi ileri ge­lenler, halifenin kim olacağı hususunun mütalaa­sını yapıyor, hilâfetin virâsî olacağı kanaatini ta­şıyorlardı. Fakat Ensar, "Muhacirler yabancıdır­lar, bizim memleketimizden değillerdir. İslâm bi­zim yardımımızla yayıldı. Peygamberimize yar­dım elini uzatıp ona mesken vs.yi temin eden biz­leriz; binâenaleyh halife bizden olmalıdır" görü­şündeydiler.

Medine'deki Yahudi ve Hristiyanların böyle bir sorunun ortaya çıkmış olmasından gayet se­vinçli oldukları şüphesizse de, görüşlerinin ne merkezde olduğunu bilemiyoruz.[101]

 

5. Muhacirler ve Hilâfet Meselesi

 

Bazı müslümanlarda ise Peygamberimizin vefat haberi değişik bir tarzda tepki yaptı. Mese­lâ, Hz. Ömer, diyebiliriz ki şuursuzluk derecesine varan teessüründen kılıcını çekip, "Kim Hz. Pey­gamber vefat etti derse, boynunu vururum, O hiç­bir zaman ölmeyecektir, Hz. İsa'nın gittiği gibi gö­ğe çıkmıştır, yine yeryüzüne inecektir, aramızda kıyamete kadar baki kalacaktır" diyordu. Hz. Ömer'e saygımız sonsuz olmakla beraber, hüznü adetâ kendini kaybetmek derecesine ulaşmıştı. Bu hal bir nevi şuuru kaybetmektir.

Hz. Ebu Bekir, Peygamberimizin vefatında, Medine'de değil, Medine haricinde, Sunh isimli bir mahaldeydi. Bu yer de bugün bilinmiyor. An­laşıldığına göre, vefatından az önce Peygamberi­mizin vaziyetinde sıhhî bir düzelme mevcuttu. Hatta sabah namazı vaktinde Peygamberimiz mescide geldiğinde müslümanları sabah namazı­nı kılarlarken gördü ve bu hale memnun olup, te­bessüm etti, "namazınıza devam edin" diyerek ge­ri döndü. Namazdan sonra Ebu Bekir, Peygambe­rimizin yanma gelerek "Elhamdülillah vaziyetin iyileşti, birkaç günden beri ailem efradından uzaktım, izin verirsen evime gitmek istiyorum, bilâhare gelirim" dedi. Kendisine izin verdi ve Ebu Bekir, Sunh'a gitti. Bundan takriben iki saat sonra Peygamberimiz vefat etti. Ebu Bekir imam olduğundan öğle namazı vaktinde geri geldi. Pey­gamberimiz kendisine Peygamberimizin vefatını haber verdiler. Hemen kızı Âişe anamızın odasına girdi, Peygamberimizin mübarek yüzündeki örtü­yü kaldırıp alnından öptü.

Mescide geldiğinde müslümanlar toplanmış­lar, Hz. Ömer de kılıcını çekmiş, "Hz. Peygamber öldü diyenin başını uçururum" vs. diye bağırıyor­du. Hz. Ebu Bekir "sus" dediyse de, o dinlemeden, sözlerini tekrarlıyordu. Hz. Ebu Bekir minbere çıktı ve hitab etmeğe başladı. "Alemlerin Rabbi Allah'a hamd, gönderilmiş (elçi)lerin efendisine salât ve selâm olsun..." şeklinde hitaba başlayın­ca, insanlar Hz. Ömer'i bırakıp, Hz. Ebu Bekir'in ne söylediğini duymak için minberin etrafına top­landılar.

Hz. Ebu Bekir şunları söylüyordu: "Kim Muhammed'e ibadet (kulluk) ediyorsa bilsin ki Muhammed Ölmüştür. Kim Allah'a kulluk ediyor­sa, Allah diridir, ölmez" Bu arada Peygamberimi­zin vefatıyla ilgili "Muhakkak sen de öleceksin, onlar da elbet ölecekler[102] ve "Muhammed bir pey­gamberden başka (birşey) değildir. Ondan evvel daha nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür, yahut öldürülürse, Ökçelerinizin üstünde (gerisin geri)mi döneceksiniz? Kim (böyle) iki ök­çesi üzerinde (ardına) dönerse elbette Allah'a hiç­bir şeyle zarar yapmış olmaz. Allah, şükür (ve se­bat) edenlere mükâfat verecektir[103] mealindeki bazı âyetleri okudu.

Hz. Ömer, daha sonraları bu anla ilgili duy­gularını anlatırken: "Bu âyetleri duyunca sanki birisi iki ayağımı birden kesmiş gibi yere düşü­vermişim" diyecektir. Anlaşıldığına göre, oradaki sahabîler ağlamağa başlıyorlar. Hz. Ebu Bekir, Müslümanların ne yapmaları gerektiği hususunu da ele alarak hitabına devam etti. Konuşmasının özü, "Peygamberimizin bıraktığı yerden dini tebli­ğe devam etmek, duraklamamak" vs. ile ilgiliydi. Bu meseleyi, Peygamberimizin defninden sonra ele almalarını teklif etti ve hitabı bitirince insan­lar dağıldı. Ebu Bekir, Ebu Ubeyde b el-Cerrâh ve Ömer efendilerimiz gibi bazıları da mescidde kal­dılar. Bu sırada yukarıda kendisinden bahsettiği­miz Evsli gelerek, Hazreclilerin beni Sâ'ide'nin toplantı mahallinde halife tayiniyle ilgili olarak

toplandıklarını haber verdi. Ali ve Abbas efendilerimizse beride Peygamberimizin yıkanması, kefenlenmesiyle meşguldüler, mescidde değillerdi. Hz. Ebu Bekir yanındakilere, "Ensar kardeşleri­mize gidip hilafet meselesinde fazla acele etme­melerini, bu işin Peygamberimizin defninden son­ra ele alınmasını söyleyelim" dedi.[104]

 

Onuncu Bölüm

 

Hz. Ebu Bekir'in Halîfe Seçilmesi Ve Bazı Uygulamaları

 

1. Muhacirler ve Ebu Bekir'in Hilâfeti Meselesi

 

Hz. Peygamberin vefatını müteakip ortaya çıkan hilafet meselesinde Önceleri nıüslümanlar farklı düşüncelere sahiptiler. Muhacirler "Kureyş kabilesinden olmalı" fikrinde ittifak ederken, bu­nun tafsilatında ihtilâf ediyorlardı. Meselâ, Benî Ümeyye'den Ebu Süfyân, halîfenin kendilerinden olması lüzumu üzerinde duruyordu. Ebu Süfyân ve diğer birçok Müslüman Hz. Ebu Bekir'in hali­feliğini düşünmüyorlardı bile. Zira kendisi Teym kabilesindendi. Bu kabileyse, Kureyş'in en hakîr kabileleri arasında sayılıyordu. Meselâ, bir Cahi-liyye devri şâiri bu kabile hakkında "Herhangi bir meselede istişarede bulunacaksak, Teym kabilesi­ni çağırmayız; eğer istişarede bulunursak, görüş­lerine önem vermeyiz" diyor. Selmân-ı Fârisi (r.a.)'de Hz. Ebu Bekir'in halifeliğine ihtimâl ver­meyenlerdendi. Nitekim Ebu Bekir, halîfe seçil­dikten sonra, kendisinin farsça olarak "yaptınız ama isabetli yapmadınız" mânâsında, "gerdâd negerdâd" şeklinde bir söz söylediğini tarihçiler kaydeder. Yani, "fiilen Ebu Bekir'i halîfe seçtinizse de, bunda pek isabetli olmadınız" demek ister.

Bu görüşler bize hilafet konusunda muha­cirlerin kendi aralarında bir birlik oluşturamadı-ğını ve farklı görüşlere sahip sahabelerin bulun­duğunu göstermektedir.[105]

 

2. Ensar ve Ebu Bekir'in Hilâfeti Meselesi

 

Ensarın Beni Sâ'ide'nin toplantı mahallinde Hazrec'ten bir halîfe seçme teşebbüsü, mesciddeki müslümanların bu işi Peygamberimizin defninden sonra ele alma kararma ters düşüyordu. Ayrıca bazı müslümanların, diğerlerine danışmadan halî­fe seçmeleri, bazı tatsızlıklara, hatta mühim olay­lara sebebiyet verebilirdi. Durumun içinden çıkıl­maz bir hal almasını önlemek için, Peygamberimi­zin akrabasından cenazeyi yıkamak, kefenlemek işiyle meşgul Ali, Abbas gibi eşhası beklemeden Ebu Bekir, yanındaki iki zatla Benî Sâ'ide'nin top­lantı yeri olan Sakîfe'ye geldi, birlikte selâm verip oturdular. Ensar'dan biri kalkıp Ensar'm üstün­lüklerini dile getirdi. Kur'an âyetlerinden, Pey­gamberimizin hadislerinden misâller verdi.

Sonra Hz. Ebu Bekir kalkıp, "Sizin üstün­lükleriniz bu kadar değil, daha fazladır. Fakat hi­lâfet, daha ayrı bir şeydir. Halîfeyi Arap Yarıma-dası'ndaki müslümanlann da tasvîb etmiş olması gerekir. Oysa bütün Arapların razı olacağı halîfe ancak Kureyş'ten çıkabilir; Ensar'dan olacak halî­feyi bütün Araplar tasvip etmezler" dedi. Sonra diğer bir Ensarî kalkıp "O halde bir halîfe sizden, bir halîfe de bizden olsun; hilâfet bu iki kişinin elinde bulunsun" deyince, Ebu Bekir buna ceva­ben "Halîfe bizden, yardımcısı sizdendir" dedi. Bir başka Ensarî kalkıp, değişik bir teklifte bulundu. Teklifi "İlk halife Kureyş'ten, ikincisi Ensar'dan, üçüncüsü Kureyş'ten, dördüncüsü Ensar'dan ol­mak üzere, kıyamete kadar böylece münavebeli bir hilâfet usulü kabul edilsin; biri Ölünce, diğeri halîfe olsun" şeklindeydi. Ensar, kendi görüşleri, Muhacirler de kendi görüşleri üzerinde ısrar edip, sesler yükseltmeye başladılar, bundan sonrasının ne olduğu hususunda iki rivayet vardır.

Birincisi İbh Hişâm'a ait: Ebu Bekir, Pey­gamberimizin "Devlet başkanları Kureyş'tendir[106] dediğini hatırlattı. İkinci rivayetse, bu hatırlat­mayı oradaki bir Ensarî yaptı, şeklindedir.

Hatırlatmayı hangisi yapmış olursa olsun, hepsi İslâm'a ve Peygamberimize inanmış kimse­ler olarak Hz. Peygamber'in böyle dediğini hatır­layınca, ona göre hareket edilmesinin icabettiği hususunda ittifak ettiler. Ebu Bekir, "İşte burada Ömer ve Ebu Ubeyde b el-Cerrâh, hangisine bîat ederseniz ediniz" demişti. Burada Ebu Bekir'in büyüklüğünü görüyoruz. Halifeliği kendisi için is­temeyip, kendilerini Peygamberimizin çok sevdi­ğinden ve liyâkatları da olduğundan, bu iki zat­tan birine bîat edilmesini teklif etmişti.

Yalnız bu arada bir hususa da temas edil­melidir: Peygamberimiz "Umûmî bir vazifeyi, is­teyenine vermeyiz"[107]mânasında bir söz de söylemisti. Hz. Ebu Bekir, "Beni halîfe seçin" deseydi, bu prensibe ters düşerdi. Bu prensibe göre "beni halîfe seçin" diyenin halîfe seçilmemesi gerekirdi. Ayrıca Peygamberimiz bir hadisinde: "İnsan bir vazifeye kendi talip olur da bazı eksikleri olursa, insanlar bunu onun başına vururlar; bu vazifeyi sen istedin, şimdi de üstesinden gelemiyor, işleri­mizi aksatıyorsun derler. Halbuki bir insana bir vazife zorla verilirse, bu vazifede eksiklikleri ol­duğu takdirde, onu o vazifeye getiren bizleriz, is­temediği halde ona bu vazifeyi yükledik; yardım edelim de bu işin üstesinden gelsin derler[108] diyor.

Netice olarak Ömer, "Hayır, başımı kesseniz Ebu Bekir'e halîfe olamam. Başımın kesilmesi bundan daha kolaydır, getir elini sana bîat ediyo­rum" deyip, Ebu Bekir'in elini tutup kendine doğ­ru çeker. Bundan sonraki şu olaysa ashabın, husu-sen Ensar'm büyüklüğünü gösterişi bakımından dikkat çekicidir. İşte bu esnada Ensar'dan biri Ömer'e hitaben "Dur biraz bekle, önce ben bîat edeyim" der. Zira Muhacirler, muhacirlerden biri­ni halîfe seçerlerse, belki bazı Ensar'm kalbinde bir çeşit eziklik olabilirdi. Oysa Ensar, muhacirler­den birini halîfe olarak benimserse, buna meydan verilmeyecektir. Bu da ahlakî yüceliğin bir örneği­dir. Böylece ilk defa bu Ensarî, sonra da bütün di­ğer müslümanlar ihtilâf etmeden Ebu Bekir'e bîat ettiler. Yalnız Sa'd b.Ubâde (r.a.) bîat etmedi. Ebu Bekir, Sa'd'ın bîatı için ısrarda ve zorlamada bu­lunmadı: "Madem ki bîat etmiyorsun, sen bilirsin" dedi. Bilâhare buradan herkes evine dağıldı.

İkinci gün (yani Peygamberimiz defnedildik­ten sonra) Ebu Bekir mescide gelip minbere çıka­rak müslümanlara hitapta bulundu. Bu hitabı bi ze Ebu Bekir'in büyüklüğünü göstermektedir. Hz. Ebubekir bu ifadesinde şöyle demiştir. "Dün beni halîfe olarak seçtiniz, oysa ben hilâfet istemiyo­rum. Bir başkasını seçebilirsiniz". Bunu üç gün Medine'nin her yerinde, Belâzurfnin rivayetine göre ısrarla söyledi. Anlaşıldığına göre müslüman­lar "Bu işe senden daha lâyık olan yoktur. Pey­gamberimizin hayatında imarnlık için seçtiğinin yerine nasıl olur da bir başkasını koyarız" dediler.[109]

 

3. Hz. Fatma'nın Miras Talebi ve Ebu Bekir'in Halifeliği

 

Burada küçük, fakat ilmî değeri büyük bir tartışmaya değinmek istiyorum. Peygamberimizin kızı Fatma anamız, Ebu Bekir'in evine (halîfe ol­duğu için) giderek, "Babam vefat etti, miras hak­kımı talep ediyorum" dedi. Peygamberimizin vefa­tından sonra hiç parası çıkmamıştı. Fakat Fe-dek'te, Medine'de vs.'de bazı arazileri vardı. Bura­ların gelirlerini ailesine harcar, artanı da umumi­yetle müslümanlar için sarfederdi. Ebu Bekir'in bu miras hakkı talebine cevabı "Peygamberler mi­ras bırakmazlar" şeklinde olmuştu. Zira Peygam­berimizin kendisi: "Biz peygamberler miras bırak­mayız, bıraktığımız sadakadır [110]yani devletindir, akrabamızın, vefatımızdan sonra biz peygamber­lerden miras alma hakları yoktur, demişti.

Fakat burada ince bir ilmî nokta var. Fatma anamız neden Ebu Bekir'e miras talebiyle gitti? Neden bir başkasına, meselâ Hz. Peygamber aile­lerine; analarımıza gitmedi? Çünkü Fatma ana­mız, Ebu Bekir'i Peygamberimizin halîfesi olarak görmüş ve hakkını, bu konuda yetkili olan kişi­den talep etmiştir. Bununla, Şiî kardeşlerimize, Fatma anamızın Ebu Bekir'in halifeliğim benim­sediğini, onun halifeliğini meşru kabul ettiğini ha­tırlatırım. Sonra bir evli hanımın, kocasından ha­bersiz hak talep etmeğe gittiği nasıl tasavvur olu­nabilir? Buna imkân yoktur. Şu halde Hz. Ali, zev­cesi Fatma anamıza, "Halîfe Ebu Bekir'e git ve ba­ban Peygamberimizden sana miras olarak intikal etmiş hakkını talep et" demiş, böylece Hz. Ali de Ebu Bekir'in halifeliğini kabul ve itiraf etmiştir.

Maalesef 1400 yıldan beri Şiîler ve Sünniler arasında bu hilâfet mevzuu ayrılık unsuru olarak gelmiştir. Sünnîler, Şiilerin tarih kitaplarını mü­tâlâa etse, kabul edemeyeceği bazı şeyler, Şiîler de Sünnîlerin tarih kitaplarını mütalaa etse, ka­bul edemeyeceği bazı şeyler bulabilir. Fakat bu olaylar için Sünnî ve Şiî tarih kaynaklarından başka müracaat edeceğimiz kaynaklar da yoktur.

Belâzurî, Ali-Ebu Bekir arasındaki hilâfete ait konuşmayı şöyle nakleder: "İkinci gün Ebu Bekir mescidde insanlara hitapta bulunurken, Hz. Ali'nin olmadığını görür ve ona, bir rivayete göre haber gönderir. Bir başka rivayete göre ken­disi ona gidip konuşur; der ki: "Senden başkası bana bîat etti, neden sen etmedin?" Hz. Ali'nin ce­vabı şu olur: "Senin şahsiyetine hiçbir itirazım yoktur. Ancak benim hoşuma gitmeyen husus, bu mevzuda bizimle istişarede bulunulmayışıdır". Bunun üzerine Ebu Bekir, yukarıdaki durumu izah ederek, bu halîfe seçilişinin hangi tarzda, ne gibi şartlar altında tahakkuk ettiğini açıklar, isti­şareye vakit ve imkân bulamadıklarını izah eder, bunun üzerine Hz. Ali, Ebu Bekir'e bîat eder.

Diğer bir rivayete göre Fatma anamız, mi­ras talebinden sonra Ebu Bekir'e kırgın olarak evine döner ve kocası Ali'ye "Hakkım olan mirası Ebu Bekir bana vermiyor" der. Hz. Ali de, zevcesi Hz. Peygamberimizin kızı Fatma anamız kendisi­ne kırılmasın diye, zevcesine ihtiramen, hemen Hz. Ebu Bekir'e bîat etmez. Fakat altı ay sonra Fatma anamız vefat edince, Ebu Bekir'e bîat eder. Ancak bu altı ay zarfında, Ebu Bekir'e her türlü işlerinde yardımcı olur, onunla işbirliği yapar.

Bir üçüncü rivayete göre ki bu rivayette Şiî tesiri gayet açık görülüyor Ebu Bekir ile Ömer, Hz. Ali'nin evine gidip kapıyı çalarlar. Ömer, Ali'ye: "Şimdi derhal Ebu Bekir'e bîat et­mezsen evi yakarım" der. Fatma anamız buna: "Sen mi evimi yakacaksın" diye istifhâmen cevap verir. Buna karşılık Hz. Ömer: "Evet, evini ben yakacağım?" deyince, Hz. Ali kapıya çıkar. Ömer, Ali'yi tutup yere vurur.

Esefle söylenmelidir ki, bu tarihî mesele, müslümanlar arasında itikâdî bir mesele haline gelmiştir. Meselâ, Şiîlere göre, bir insan Peygam­berimizden sonra halifelik hakkına sadece Hz. Ali'nin sahip olduğunu itiraf etmezse müslümanlıkları tam olamaz. Şiîlerde bu konu mezhepleri­nin itikadı bir boyutudur.

Sünnîler ise bu konuda: "Peygamberimiz ve-liahd tayin etmediğinden, icmâ ile Ebu Bekir'in halîfe seçilmiştir" demektedirler.

Ancak gerek ilk halifelik, gerekse ilk halîfe­den sonraki halifelik konusu tarihî bir mevzudur. Dinin aslından olan bir mesele değildir. Fakat müslümanlar arasında maalesef bu, itikadı mev­zulardan bir cüz halini almıştır.

Bunun yanında maalesef dinden pek hissesi olmayan tarihçiler de bazı olayları, olmadığı hal­de oldu gibi göstermişlerdir. Meselâ, yukardaki Ali-Ömer hadisesiyle ilgili üçüncü görüş, bu tip tarihçilerin uydurduğu yalan olaylardandır, ka­naatindeyim.[111]

 

4. Hz. Ebu Bekir'in İlk Uygulamaları

 

Ebu Bekir halîfe olduktan sonra, devlet ha-zinesindeki malların, Medine'deki müslümanlara dağıtılmasını emretti.

Hz. Ebubekir'in halifeliğinin ilk günlerinde­ki bir önemli nokta da şuydu: Peygamberimiz ölüm yatağındayken, "Üsâme komutasında ordu­yu sefere çıkarın" demişti. Bu ordu, bir müslü-man elçiyi öldüren Bizanslılar üzerine gönderili­yordu. Ebu Bekir halîfe seçilir seçilmez, Üsâ-me'nin orduyla sefere çıkmasını emretti. Hz. Ömer gibi bazı zevat ise, "Orduyu Medine harici­ne gönderme, yalancı peygamberlik iddiasında olanlar vs. var. Ordunun önce onlarla, sonra Rumlarla (Bizans Devletiyle) çarpışması daha uy­gun olur" demişlerse de, Hz. Ebu Bekir: "Peygamberimizin emri tehir olunamaz" diyerek orduyu Üsâme komutasında savaşa göndermiştir.

Bu arada Ebu Bekir, "Peygamberimiz bir kimseye mal vs. vermeyi vaadettiyse bana gelsin, ben onun yerine vereceğim" diye ilânda bulundu.

Ayrıca Ebu Bekir'in halîfe seçilip kendisine bîat edilişi mevzuunda, bir noktanın daha açıklı­ğa kavuşturulması, ilmî önem taşır. Ebu Bekir'e Medineliler bîat etmişlerdi. Güney Filistin, Gü­ney Irak vs. gibi diğer Arap Yarımadası hep müs-lümandı. Ne var ki bu müslümanlar, hemen bîat edememişler, haberi duydukça peyderpey bîat et­mek zorunda kalmışlardır. Zira o zamanlar bildi­ğimiz gibi, seri haberleşme vasıtaları yoktu. Ni­hayet Hz. Ebu Bekir'e edilen son bîat, halîfe seçi­lişinden altı ay sonra olmuştur.[112]

 

Onbirinci Bölüm

 

Hz. Ebu Bekir'in Halifeliğinin Meşruiyeti

 

1. Hilâfetin Kureyşliliği[113]

 

Ebu Bekir'in halîfe olarak seçilmesine temel olan Peygamberimizin "Devlet reisleri Kureyş'tendir"[114] mânâsındaki hadisi, kıyamete kadar tatbiki gerekli bir emir miydi; yoksa, muayyen bir zaman için tatbiki mevzubahis olan bir hadis miydi? Bu hadis ne zaman, hangi maksatla söylenmişti? Ma­alesef bunu izah edecek ciddi malumata sahip de­ğiliz. Çeşitli hadislerde, muhtelif kelimeler kulla­narak Peygamberimiz devlet başkanlarının Ku-reyş'ten olmasını emrediyor. Fakat bu hadisleri anlayabilmemiz için başka hadislere de müracaat etmeliyiz. Acaba Peygamberimiz "Devlet başkan­ları Kureyş'tendir" ifadesini bir emir olarak mı, yoksa bir başka maksatla mı kullandı?

Buhârfnin Sahîh'inde şöyle bir hadise rast­lıyoruz: Bir sahâbi, babasıyla birlikte Medine'ye gelir. Peygamberimiz müslümanlara hitab etmek­tedir. Sahâbi, Peygamberimizin "Oniki emir gele­cektir" dediğini işittim, cümlesinin diğer kısmını işitemedim. Babama sordum, cevaben "Hepsi Ku­reyş'ten" dediğini belirtti.[115]

Burada Peygamberimizin, bu hususta bir emir vermediğim, ileride vuku bulacak olan şeyi haber verdiğini anlıyoruz. Yani Kureyş'ten oniki kişinin halifelik yapacağını bildirmektedir. Bu mevzuyu anlamak sadedinde bu hadise ihtimam göstermeliyiz.

Diğer bir hadise göre, Peygamberimiz savaş, hacc vs. sebeplerle Medine'den ayrıldığında, yeri­ne nâib olarak birini bırakırdı. Bu hal, Bedir Sa-vaşı'ndan vefatına kadar devam etmiştir; takri­ben yirmi kere vuku bulmuştur. Tarihçiler me­selâ Belâzurî bu naibe "halîfe" demektedirler.[116] Şüphesiz ki bu naibin ilk devirlerde vazifesi çok değildi; sadece namazda imamlık yapıyordu. Fa­kat yavaş yavaş İslâm toprakları genişleyince, bütün Arap Yarımadasını içine aldığında, naibin birtakım idarî vazifeleri de alması tabiîydi. Mese­lâ, hicretin beşinci senesinde Medine'ye ticaret eşyası getiren gayrimüslimlerin kafilelerine Dû-metu'l-Cendel denilen yerde hücum edilmesi üze­rine, İslâm aleyhtarı bu harekete karşılık Pey­gamberimiz orduyla, Medine'de yerine bir nâib (halîfe) bırakarak sefere çıkar. Fakat hiç de âdeti olmadığı halde, Dûmetü'l-Cendel'e varmadan Me­dine'ye geri gelir. Anlaşıldığına göre, Peygamberi­mizin Mekke'deki casusu; amcası Abbas, Mekkelilerin Medine'ye hücuma hazırlandıklarını bir ha­berciyle haber vermişti. Mekkelilerle, Hayber ya-hudileri ve diğer gayrimüslim Arap kabilelerinin bu hazırlığı bilâhare, Hendek Savaşı olarak tarihe geçecektir. Haberci, ordu sefere çıktıktan sonra Medine'ye gelmiş ve durum nâib (halîfe) tarafın­dan Dûmetü'l-Cendel yolundaki Peygamberimize intikal ettirilmiştir. Yola çıkmadan haber alınsay­dı, şüphesiz sefere çıkılmayacaktı. Yani, Peygam­berimizin nâiblerinin, imamlıktan başka birtakım idarî, siyasî, askerî vazifeleri de olabiliyordu.

Bu halîfelerin hepsi Kureyş'ten değildi. Mu­hacirlerden, Ensar'dan seçtiği oluyordu. Hatta bir­kaç defa halîfe olarak kör bir zâtı, İbn Ummi Mektûm'u bırakmıştı. Veda haccmda da aynı kişiyi ha­lîfe olarak bırakmıştı. Yani Peygamberimiz, vefa­tından üç ay öncesine kadar, halîfenin gözü gören veya görmeyen bir zât olabileceğini davranışlarıy­la göstermiştir. Mevzuda bu da önemli bir nokta­dır. Peygamberimiz diğer bir hadisinde de: "Sizin Kahtân'dan bir halîfeniz olacaktır" buyurur. Oysa Kahtân, Kureyş'ten değildir, Yemen kabilelerin-dendir. Bu durumda insan, Peygamberimizin ne kasdettiği hususunda şaşırmaktadır. Zira bir ta­raftan "Kureyş'ten iki kişi kalsa da emir bu ikisin­den biridir[117] mealinde konuşmakta, bir taraftan da "Kahtân'dan halîfeniz olacaktır" demektedir.

Ancak burada şu hususu da zikretmeliyiz: Hz. Ali veya Muâviye'nin halifelikleri zamanında Abdullah b Amr b el-As'dan "Kahtân'dan halîfe olacaktır" rivayeti, Muâviye'ye ulaşınca, çok kızar ve hemen minbere çıkarak "Câhil insanlar, esası olmayan şeyler söylüyorlar; Peygamberimize söy­lemediği şeyleri, söyledi diyorlar, ben Peygambe­rimizin 'Kureyş'ten iki kişi kalsa bile halîfe Ku­reyş'ten olacaktır1 dediğini işittim" der. Burada hadislerin siyasî meselelerden müteessir olduğu­nu görüyoruz. "Halîfeler Kureyş'tendir" sözünü Peygamberimizin, kendi yerine halîfe bırakma hareketine aykırı olarak, nerede, ne zaman, han­gi maksatla söylediğini anlayamıyoruz.

Mevzuya ışık tutan diğer bir husus da şu­dur: Benî Sâ'ide toplantı yerine Ebu Bekir gitti­ğinde, bildiğiniz gibi Ensar'a hitaben "Müslüman­lar Kureyş'ten başkasının halîfe olmasını kabul etmezler" demiştir. Evet, o zamanın içtimâi duru­mu, belki bunu zorlamış olabilir. Yoksa müslü-manlar arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü "Mü'minler ancak kardeştirler[118] Mekkeli, Medineli, Yemenli vs. arasında hiçbir fark yoktur. Ayrı­ca Kur'an'da Yüce Allah: Sen mülkü kime di­lersen ona verirsin, mülkü Sen kimden dilersen ondan alırsm[119] buyurur. Yani mülk Allah'ın­dır, onu kime dilerse ona verir. O zamanlar müslümanların çoğunluğu Araptı. Araplarda Kureyş'in ayrı bir yeri vardı. Fakat ekseriyet Arap olmayanlarsa, Araplar azmlıksa halîfenin Arap olmayanlardan olmasında bir mâni var mıdır? Bi­ze göre bir mâni yoktur.

Ebu Bekir'den sonra, Müslümanlar arasın­da, "Halîfe Kureyşlilerden başka birisi olmalıdır; zira Kureyş'ten olursa, Kureyş'in ileri geleni halî­fe olacaktır. Kureyş'in diğer kabilelere nazaran Araplarda mümtaz bir mevkii olduğundan Ku-reyşli halîfe, kibirli, gururlu olabileceğinden, ge­reği gibi İslâmî icaplara riayet etmeyebilir. Fakat Kureyş'ten olmayan halîfe, bu vasfı taşımayaca­ğından var gücüyle, dinin gereklerine göre dav­ranma azminde bulunacaktır" görüşü ortaya çık­tı. Belki de bu görüş sahipleri Peygamberimizin, "Emîriniz, başı kara üzüm taneciği gibi siyah olan bir Habeşli olsa da, onu dinleyip itaat edin" mâ-nâsındaki hadisinden hareket etmiş olabilirler.

Bunun yanında, "Halîfeye ihtiyaç yoktur, müslümanlar, Kur'an, Sünnet ve fakihlerin içti-hadlan ile hareket edebilirler" görüşü de vardı.

Anlaşıldığına göre bu son iki görüş sahipleri azınlıktaydı ve müslümanların ekseriyeti bu siya­sî görüşleri benimsemişlerdi.

Azınlığın bu görüşlerini vakıa sebebiyle redd sadedinde şunu söyleyebiliriz: Ortada bir, va­kıa olarak halîfe varken; râşid halîfelerden olsun, Emevîlerden, Abbasilerden olsun, hiç kimse halîfe aleyhine birşey söylemeğe cesaret etmemiştir. Za­manımızdan buna şöyle bir misâl verelim: Bugün İran müslüman bir memleket sayılıyor. Biri çıksa da "İran'da devlet idaresi cumhuriyet olmalıdır" dese, yahut Türkiye'de biri çıkıp da "İdarî şekli­miz cumhuriyet değil de, padişahlık olmalıdır" de­se, buna günün idaresi müsaade etmez. İşte o za­manda da, kanaatime göre, azınlığın görüşleri, vakıaya ters düştüğünden, vakıa tarafından tesir­siz kılınmışlardır.

Bu görüşlerin 1400 yıldan bu yana tarih içindeki akışını aktarma lüzumunu duymamakla beraber, sadece îbn Haldun'a temas edeceğim. Bu zat Arap değil, Berberi idi. Diyor ki: " 'Halîfeler Kureyş'tendir hadisi doğrudur, fakat bu hüküm devamlı değildir, o zamanın icabıydı."

Bu siyasî görüşlerin bize anlattıkları şudur: Siyasî durumlar, görüş sahiplerinin zamanlarına göre değerlendirilip anlaşılmıştır.

Meselâ Sultan Selim, Mısır'ı fethedip kendi­si, yani Osmanlı hanedanı için halifelik iddiasın­da bulunduğu zaman, müslünıan Türkler de sul­tanlarının bu davranışlarını caiz göstermek husu­sunda gayret sarfettiler.

İşte bundan dolayı, bana göre halifelik mev-zuunun sadece itikâd; inanç yönünden değil, fa­kat aynı zamanda içtimaî yönden de ehemniyeti vardır. Doğrusunu Allah bilir.[120]

 

2. Hz. Ebu Bekir'in Halifeliği ve İlk Hristiyanlıkla Bir Mukayese

 

Hz. Ebu Bekir halîfe seçilince, Üsâme baş­kanlığında ordunun sefere çıkarılmasını emretti, bazı idarî emirler de verdi. Meselâ müslümanlara, hazineden para verilmesini temin etti, vs. Fa­kat halifeliğinden birkaç gün sonra ehemniyetli bir durum zuhur etti. Bazı müslüman kabileler, din ile siyaseti birbirinden ayırıp, "Din başka, siyaset, yani dünya işleri başkadır. Biz eskiden ol­duğu gibi dine bağlıyız. Namaz, oruç, hacc vs. gibi dinî icâpları yerine getiririz, fakat bir dünya işi olan zekâtı (vergiyi) vermeyiz. Çünkü zekâtı Muhammed'in (a.s.) şahsı için veriyorduk. Madem ki artık Allah'ın rahmetine kavuşmuştur, zekât ver­memize lüzum kalmamıştır" dediler. Ordu Bi­zans'a karşı seferde olduğundan Medine'de; başkentte asker yoktu.

Ayrıca Yemen'de Esved adında birisi pey­gamber olduğu iddiasıyla ortaya çıkmıştı, Pey­gamberimizin son günlerinde öldürülmüş ise de, isyan bastırılmış değildi. Peygamberimizin vefatı duyulunca, isyan Yemen'e ve civarına yayıldı. Pey­gamberimizin gönderdiği valiyi Yemen'den attılar.

Bunun yanında, peygamberlik iddiasında bulunan Müseylimetu'l-Kezzâb'ın kuvveti, Pey­gamberimizin vefatı akabinde büyümüştü.

Hz. Ebu Bekir, halifeliğinin ilk devrelerinde, bütün bu İslâm aleyhtarlarıyla savaşmak zorun­daydı. Bu durumda kendisinin bir veziri olarak Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir'e "Zekât vermeyiz fakat müslümanız diyenlerle şimdi savaşa girme, Bi­zans'tan Üsâme emrindeki ordu dönsün, o zaman bu harbe girebiliriz" dediyse de, Ebu Bekir, Ömer'in sakalından tutup, O'nu sarsarak, "Sen müşrik iken cesurdun; Peygamberimizi öldürmek istedin, şimdi müslüman olduktan sonra korkaklaştın mı?" karşılığını verdi ve ilâve etti: "Benimle bir kişi bile gelmese, tek başıma bunlarla savaşı­rım. Çünkü Kur'an'da Allah 'Namazı kılın, zekâtı verin[121] diye namazla zekâtı aynı derecede zikredi­yor, ikisi arasında fark yoktur. Namazı inkâr eden mürted (İslâm'dan çıkmış) olur, onunla savaşırız. Zekâtı inkâr eden de İslâm'dan çıkmış; kâfir olur ve onunla savaşmamız gerekir. Namaz bedenî ise, zekât da aynı Allah'ın emriyle malî bir ibadettir" dedi. Hz. Ömer: "Bilâhare Ebu Bekir'in haklı oldu­ğunu anladık ve görüşünü benimsedik" diyor.

Bunun üzerine zekât vermeyenlerle savaşıl­dı. Bundan sonra hiç kimse "Kur'an'm bu emrini kabul ediyoruz, şu emrini kabul etmiyoruz" deme­ğe cesaret edemedi.

Bunu, hıristiyanların durumuyla mukayese etmek istiyorum. Hz. İsa (a.s.) göğe çekilince, kendine inanmış olan hıristiy ani arın sayısı otuz-kırk kişiyi geçmiyordu. Hepsi de Filistin'in, Suri­ye'nin çeşitli yerlerine dağıldılar. Hz. İsa'nın halî­fesi yoktu. Her bir hıristiyanın dediği diğerini tut­muyordu. Birisi "İsa'nın dini buydu", diğeri "Ha­yır, o değil buydu" vs. gibi, birbirini tutmaz iddia­lara sahiptiler. Hıristiyanlıkta, meselâ Hz. Ebu Bekir gibi hıristiyanları bir araya toplayan bir hi­lâfet sistemi, olmamıştı. Bunun için hıris tiy anla­rın bir muayyen şey hakkında görüş birliğinde ol­maları kabil olamamıştır. Hz. İsa'nın göğe çekil­mesinden altı sene sonra, hıristiyanlar arasında görüş farklılıkları şiddetlenince aralarında mek-tuplaşıp, bir yerde toplanarak ortak bir karara varmak hususunda anlaştılar.

Hz. İsa dünyadayken, hıristiyanlığa karşı olan Pavlus adındaki bir şahıs, Hz. İsa göğe çeki­lince hıristiyan olup en koyu hıristiyan tebliğcile-rinden biri oldu. Hıristiyanlar Hz. İsa vefat etti diyorlar; fakat İslâm'a göre vefat etmedi; göğe çe­kildi. Onun için biz konuşurken vefatından sonra değil, göğe çekilişinden sonra diyoruz. İşte hıristiyanların bir araya gelip ortak bir karara varma­larını bu Pavlus teklif etti ve toplantı yeri olarak da Kudüs memleketini gösterdi. Böylece Ku­düs'te Hz. İsa'nın bazı havarileri, Pavlus ve diğer ileri gelen hıristiyanlar bir araya geldiler. Pavlus şöyle konuştu: "İsa, Tevrat'a uymamızı istedi. Bu doğrudur. Fakat Tevrat ,tatbiki güç bir kitaptır, insanlara tebliğde güçlük değil, kolaylık teklifiyle hitâbedilmelidir."Hz. Ömer'in dediği gibi, Pavlus da burada: "Zekât vermeyenlerle savaşmamah-yız" dedi. Fakat Pavlus'un yanında Ebu Bekir ve­ya benzeri olmadığından, netice farklıydı.

Pavlus görüşünde ısrar ediyor, Bernâba ise aksi fikri müdâfaa ediyor, böylece toplantıda an­laşmazlık havası esiyordu. Ekseriyetin hangi gö­rüşü benimsediğini bilmiyoruz. Fakat elimizdeki İncil'e göre, buradakiler Pavlus'un görüşünü ka­bul ettiler. Pavlus'un düşünceleri şuydu: "Biz ve Ruhu'l-Kudüs, Hıristiyanların aşağıdaki dört madde haricinde Tevrat'tan mesul olmadıkları hususunda ittifak halindeyiz. 1) Allah'a inanmak, 2) Putlara kesilmiş hayvanı yememek, 3) Kan iç­memek, 4) Zina yapmamak. Bunlar haricinde Tevrat'ın hiçbir emrinden mesul değiliz." Bunun hukukî mânâsı şudur: Din âlimleri topluluğu; di­ni, Hz. İsa'nın emirlerini, hıristiyanlara göre ilga edebilmektedir, Oysa Hz. İsa "Tevrat'ı ilga için de­ğil, fakat Tevrat'ı tesbit edip tamamlamak üzere geldim. Tevrat'tan bir kelime bile ilga olunamaz" diyordu.

İşte bundan dolayıdır ki, 2000 seneden beri hıristiyan papaz ve rahipleri toplanarak, istedik­leri gibi emir mahiyetinde kararlar almaktadır­lar. Hıristiyanlar bu karan, dinin nebisi Hz. İsa'­dan sadece altı sene sonra alıyorlardı.[122]

 

3. Konu İle İlgili Sorular:

 

Soru: Hz. İsa'dan altı sene sonra hıristiyanlar dinlerini değiştir dilerse, neden Peygamberi­miz Muhammed'in gönderilmesi takriben altıyüz sene sonra olmuştur?

Cevap: Sebebi Allah bilir. Fakat görünüşe bakılırsa, Pavlus'un fikrini bütün hıristiyanlar kabul etmediler. Az da olsa Hz. İsa'nın dinine gö­re yaşayanlar vardı. Bunlardan bir teki bile kal­mayınca, Allah son peygamber olarak Hz. Muhammed'i gönderdi. Bunu Selmân-ı Fârisfin ifa­desi teyid ediyor. Bilindiği gibi, Selmân-ı Farisi önceleri kendisi ateşe tapıyordu. Sonra Hz. İsa'nın dinine girdi ve Hz. İsa'nın dinine mensub olanlarla birlikte, onların hayatlarının sonuna kadar yanlarında kaldı. Nihayet son defa, berabe­rinde bulunduğu İsa dinine mensup zât ölüm döşeğindeyken, "Senden sonra kimin yanına gidebi­lirim?" diye sorunca, o zat "Hz. İsa'nın getirdiği dine rnensub hiçbir kimseyi tanımıyorum. Artık şu şu vasıfları haiz, şu memlekette zuhur edecek bir son Hz. Peygamberin ortaya çıkma vaktidir kanaatindeyim" der ve az bir müddet sonra da Ölür. Selmân bu vasıfları sorup, arayıp neticede, Peygamberimizi bulur.

Dünya yüzünde doğru yoldan haberdar olan kalmayınca, Allah'ın insanlara olan şefkati, onla­ra son bir peygamber göndermeyi gerektirmiş, Al­lah'ın salât ve selâmı üzerine olsun, Hz. Muhammed'i göndermiştir. Madem ki gelen son din, son kitap Kur'an'la ayaktadır; tek harfi değişmeden muhafaza edilmiştir, bir başka peygamber gön­dermesine hacet yoktur.[123]



[1] Rahmetli Doç.Dr. Ruhi Özcan'ın hayatı ve eserleri için bkz. Islamî Araştırmalar Dergisi 5, (Ankara 1987) s.21-25

[2] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 9-10.

[3] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 11.

[4] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 13.

[5] Haşr, 59/23.

[6] Mahlukları hakkında emir ve yasağın hakiki muta­sarrıfı, mâliki, sahibi. Hepsi O'nun mülkü, kahrı ve iradesi altındadır. (Hâzin). Mülkü, tasarrufu bir an zeval bulmaz (Medârik): (H. B. Çantay Tefsin: 3/1029-1041).

[7] İşlenmesinde sevâb ve terkinde ceza olan şeydir; Ce-lâleyn (a.g.e. 2/757).

[8] Âdem: Celâleyn (a.g.e.).

[9] Ahzâb, 33/72.

[10] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 14-15.

[11] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 17-18.

[12] Tevbe, 9/37.

[13] Saffât, 37/88-89.

[14] Bu ifadeler En'am, 6/76-78 âyetlerinden alınmıştır.

[15] En'am, 6/75. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 18-19.

[16] Nisa, 4/158

[17] Meryem, 19/57.

[18] Yûsuf, 12/24.

[19] Tâhâ, 20/31-32.

[20] A'raf, 7/143.

[21] En'am, 6/75.

[22] Sidre, kelime olarak Arabistan kirazı ağacı mânâ-sindadır. Bu ifadede sınır başlangıcını temsil etmek­tedir. Mahlukatın ilim sınırıdır; ötesine geçmez (Bey-dâvî ve Medârik tefsirleri). Sidretü'l-Müntehâ, ne melek ne başkasının ötesine asla geçemedikleri, arşın sağında bir ağaçtır (Medârik ve Celâleyn tefsirleri, H. B. Çantay Tefsiri: 3/972).

[23] Necm, 53/9.

[24] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 20-22.

[25] Hacc, 22/78.

[26] Saffât, 37/102

[27] Bundan sonra Allah kolaylık getirerek, insan çocuk­larının boğazlanmalarına bedel olarak kurban kesil­mesini kabul etti.

[28] Saffât, 37/108.

[29] Bugüne kadar kabri Yemen'de bilinmektedir.

[30] Günümüze kadar Salih'in Medâin'inde kalıntıları gelmiştir. "Onlar dağlarda evler yontup oyuyorlardı." (Hicr, 15/82)

[31] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 22-25.

[32] Muvahhid idi. İbadeti şirkden, riyadan âzâde idi, ya­hut kendini tamamen Allah'a teslim etmiş, O'ndan başkasından ayrılmıştı. Beyzâvî  (H. B. Çantay Meali: 2/557).

[33] Meryem, 19/51.

[34] Meryem, 19/54.

[35] A'lâ, 87/19.

[36] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 27-28.

[37] Meryem 19/51.

[38] Meryem, 19/54.

[39] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 29-30.

[40] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 30-31.

[41] Şuarâ, 26/149.

[42] Şuarâ, 26/149. 32

[43] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 31-33.

[44] Necm, 53/50.

[45] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 33.

[46] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 33-34.

[47] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 34-35.

[48] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 35-38.

[49] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 38-39.

[50] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 41.

[51] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 41-43.

[52] Bu meyva ağacı, başı ve meyvesi olmayan bir kütük­tü. Mevsim de kış idi. (Meryem) Silkince Allah ona baş verdi, yaprak verdi, taze hurma verdi. Bu da onun nezâhet ve iffetini gösteren bir mucize idi. (Çantay, H. B., Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim: 2/559).

[53] Yam söz söylememeyi adadım. Onlar oruçken konuş­mazlardı (a.g.e.)

[54] Meryem, 19/25-27.

[55] Meryem, 19/31.

[56] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 43-45.

[57] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 45-47.

[58] Mekke şehir devletinin örgütlenişi ve işleyişi konu­sunda bkz. Hamidullah, M.: İslâm Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, İstanbul 1991, s.B., C.2, s.837-870.

[59] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 47-50.

[60] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 50-52.

[61] Bu nebinin Hâlid b. Sinan el-Absî olduğu, daha önce belirtilmişti.

[62] Müslim, Cenâiz, 108; Ebu Davud, Cenâiz, 77.

[63] Kasas, 28/8.

[64] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 53-56.

[65] Hanifler için bkz. Kuzgun, Şaban: Hz. İbrahim ve Ha-nîflik, Ankara, 1985 (V.A.)

[66] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 57-61.

[67] Hıcr, 15/94.

[68] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 61-66.

[69] Necm, 53/3.

[70] Abese, 80/1-2.

[71] Enfâl, 8/68.

[72] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 66-68.

[73] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 69-71.

[74] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 71-79.

[75] Bu konuda bkz. Hamidullah, M.; İslâm Müesseseleri­ne Giriş, Çev. İ. Süreyya Sırma (İstanbul 1984) s.107-109. 80

[76] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 79-81.

[77] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 83-85.

[78] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 85-87.

[79] Bu anayasanın tam metni ve tercümesi için bkz. Hamidullah, M.: İslâm Peygamberi, C.I, s.202-210.

[80] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 87-91.

[81] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 91-93.

[82] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 93-96.

[83] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 97-98.

[84] Bu konuda bkz. Hamidullah, M.: İslâm Peygamberi, c. I, s. 651-655; Hamidullah, M.: İlk İslâm Devleti, Çev. İhsan Süreyya Sırma, İstanbul ty., s.42-52.

[85] Ahzâb, 33/21.

[86] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 98-100.

[87] Kureyş, 106/2.

[88] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 100-103.

[89] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 103-104.

[90] Hz. Peygamber devrinde Yahudilerle ilişkiler için bkz. Hamidullah, M.: İslâm Peygamberi, c.l, s.546-616; Sırma, İhsan Süreyya: Hz. Peygamber Devrinde Ya­hudi Meselesi, İstanbul, 1984.

[91] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 104-106.

[92] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 107-108.

[93] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 109-110.

[94] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 110-113.

[95] Hamidullah, M.: Hz. Peygamberin Savaşları, Çev. Sa­lih Tuğ, İstanbul, 1981, 3.b. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 113-114.

[96] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 115-116.

[97] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 116-117.

[98] Bu konuda bkz. Hamidullah, M.: İslâm Peygamberi, C.I, s.1103-1114 Hamidullah, M. İslâm Müesseseleri­ne Giriş, s.100-118.

[99] Bakara, 2/286.

[100] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 118-119.

[101] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 120-121.

[102] Zümer, 39/30.

[103] Âl-i İmrân, 3/144.

[104] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 121-124.

[105] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 125-126.

[106] Ahmed b Hanbel, Müsned, 3/129, 183; 4/421.

[107] Buhârî, İcâre, 37/1; Ebu Davud, Akdiye, 23/2.

[108] Yaklaşık ifadelerle Bkz. Buhârî, İman, 1; Müslim, Imâre, 13.

[109] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 126-129.

[110] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/463.

[111] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 129-132.

[112] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 132-133.

[113] Bu konuda şu çalışmaya bakılabilir. Hatiboğlu, Meh­met: Hilâfetin Kureyşliliği, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXIII, S. 121-213(V.A.)

[114] Ahmed b Hanbel, Müsned, 3/129, 183, 4/421.

[115] Buhârî, Ahkâm, 51; Tirmizî, Fiten, 46.

[116] Belâzurî, Ensâbu'I-Eşraf, I, pr. 648-767.

[117] Ahmed b Hanbel, Müsned, 2/29,93.

[118] Hucurat, 49/10.

[119] Âl-i İmrân, 3/26.

[120] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 135-140.

[121] Bakara, 2/43, 83, 110; Nisa, 4/77; Hacc, 22/78; Nûr, 24/56; Mücadele, 58/13; Müzemmil, 13/20.

[122] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 140-143.

[123] Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslâm Târihine Giriş, Beyan Yayınları, İstanbul, 1999: 143-144.