Kulliyatlar - Arabalar - Hekimogluismail
Tanrıların Arabaları Ne Demek
İbrahim Ethem Vural - Hekimoğlu İsmail
Baskı: Divan Matbaacılık
YAZAR VE KİTAPLAR
Kitaplar, cemiyetin aynası durumunda : En çok satılan kitap, o milletin ekserisinin yöneldiği istikameti gösterir- Bunun için dikkat etmeliyiz ki bazan derdi teşhis edip, derman bulmak imkânını bulalım...
Meselâ bir kitap çıkar, ilmî esaslara aykırıdır, tamamen hayal mahsulüdür. Bütün bunlara rağmen o kitap onbinlerce satar, yüzbini aştığını iddia eder. Bu demektir ki, bu memlekette bu kitapla mütenasip bu kadar insan var...
Yazarların ve kitapçıların vazifesi halkın seviyesini düşürmek değil, yükseltmek olduğuna göre, iyiden, doğrudan ve ilmî hakikatlerden yana bulunmak bir t'azifedir. Bunun için halkın seviyesini yükseltecek kitaplar hazırlamak ve bunları yaymak her vatanseverin vazifesidir.
Tatbikatlar gösteriyor ki, bu temennimizin aksine bir çok şeyler olmaktadır. Öyleyse karanlığa kızmaktansa, bir mum yakmak^daha iyidir, kaide-since, biz de şimdilik bir mum yakıyoruz, yani bir
kitabın tenkidini okuyucularımızın nazarına sunuyoruz. Ta ki, fikir birliği ettiklerimiz, düşüncelerimizden faydalansınlar...
ÖVME VE YERME
Sebze ve meyva pazarında dolaşan bir alıcı; «Bu elma çok sert ve ekşi» derse, ne elmacıyı, ne de elma ağacını yermiş sayılır. Biz de kitabın muhteviyatını tenkit edeceğiz, bu hareketimiz, yayınevine karşı sayılamaz.
Tenkitten murat : Bir şeyin iyi ve kötü taraflarını dile getirmektir. Böyle yapmayıp da sadece kötü tarafları söylenirse, yerme olur- Aksine sadece iyi tarafları anlatılırsa bu da, övme sayılır.
Türkiye, Müslüman bir memlekettir. Bu memlekette «Tanrıların Arabaları» isimli bir kitap dolaşırsa, her şeyden evvel isim, dikkati çekecek; elimizde olmadan : «Ne oluyoruz?» diyeceğiz. Hattâ içimizden bazıları bu ismi telaffuz etme ağırlığından kurtulabilmek için «Tangırtıların Arabaları» bile diyecektir.
Kitaptan anladığımız kadarıyla, yazar, bir Hı-ristiyandır. Hıristiyandır amma, hocalara hücum ederek, İslâm dinine zarar vermeye çalışan bir kısım Müslüman yazarlar cinsindendir. O, Hıristiyan
bölgesinden çıkıp, felsefenin şüphecilik (Scepti-cisme : Septisizm) ekolünde yerini almış diyeceğiz. Fakat buna da dilimiz varmıyor. Çünkü septisizm, ilmî bir şüpheciliktir. Bu ise, ilimle hayali karıştırımış, acaip birşey yapmış, asrımızın gariplikleri arasında kendisinin de bir kaşık tuzu bulunsun kabilinden, kitabını yazmıştır-
Nasıl ki eşyalar bulundukları yere göre değer alırlar : Meselâ mutfaktaki bıçak, iyi bir âlettir. Caninin elindeki hiç de böyle değildir. Aynen bunun gibi, deliller ve vesikalar yazara göre değerlendirilir. Bu kitaptaki bir çok vesikayı ve misâli bu yönden ele almak, kitabı daha anlaşılabilir hale getirir.
KİTABIN İSMİ
Yazar, dünya dışı hayatları inceleyen exobi-yoloji adındaki bir bilim dalının kendi açısından felsefeciliğini yapmaktadır. Kitabın ana mevzuu : Uzaydan dünyaya ziyaretlerin yapıldığı, yani uzayda üstün uygarlıktaki canlıların olduğu hakkındadır. Bunun için yeryüzünden deliller gösterilmeye çalışılmaktadır. îşin can alıcı noktası, uzaydan dünyaya yapıldığını iddia'ettiği ziyaretlerde (Darvin'in maymun meselesi bir nevi çürütülüyor, yalnız tamamen değil. Çünkü uzaylılar ilkel in-
sanları aşılıyormuş.) Ve ö deviraeki insanların bu uygar uzaylılara «tanrı» diye çeşitli şekilde sembolleştirerek taptığının iddiası ve iddiasına uygun işaretlerin gösterilmesidir. Uzaylılar tanrı olunca uzay arabaları, füzeler, roketler v.s. de «Tanrıların arabası» oluyor ve kitabın ismi buradan geliyor.
Bu kitap başta, hakikatlerden haberi olmayan bir kimsenin hayalini sakat yolda kullanmasıdır. Bu yüzden getirdiği deliller, inanmışlar için gülünçtür. Mütereddidler için ise, tehlikeli olacaktır. Fakat Darvin'ciler veya diğer inanmayanlar için ise kafalarını karıştıracağı ve hattâ eski felsefelerini yıkacağından, bu kitap, onlara hararetle tavsiye edilebilir.
Yazar, insanların zaman zaman ve yer yer medeniyetçe yükselip yine bazı sebeplerden alçalıp battığını hesaba katmıyor- Zaten kalıntılardan çıkarılan büst ve benzeri putlar, bu batık şehirlerin neden ve niçin o halde olduğunun sebeplerini anlatmaya yetiyor. İnsanlığı basitten mürekkebe doğru giden standart bir merdivene benzettiğinden olacak ki, eski kalıntılardaki üstün sanat eserlerini ancak uzaylıların yapabileceğine delil gösterip en çok bu yolda tezini savunmaktadır. Tabiî bu arada meseleleri hep madde çerçevesin-
de gördüğünden geçmişteki iyi-kötü manevî kuvvetlerin varlığını ihtimal olarak bile hesaba katmıyor. Mucize, keramet, kâhinlik gibi meseleleri kendi bilgi dünyasının dışında bırakıyor, fakat mitoloji ve efsanelerden çokça yararlanmaya çalışıyor.
Üstelik bu mevzuda kitapta yer alan fikirler sık sık birbirlerine ters düşüyor.
BÖLÜM BÖLÜM
Yazarın soy adı Daniken olduğundan, onu hep bu isimle yadedeceğiz. /
Şimdi kitabı bölüm bölüm ele alalım : Daniken'in kitaptaki girişi bildiğimiz tarzda değil • Kapıyı eliyle değil de ayağıyla açıyor. Yaptığı işin kanaatlara ve kanunlara aykırı olduğunu kendisi de belirtiyor. İlim adamlarının bu kitap için : «Sözü edilmemesi gereken» hükmünü vereceğinden endişe ediyor. Daniken'in ilmî bir iddiası olsaydı böyle demek mümkündü. Fakat o, ilmî bir iddiadan ziyade hayal ve zan balonlarına binip kitabının sayfaları arasında dolaşıyor. Böyle bir oyuna, ilim adamları ne diyebilir? Yani, ilim adamlarının işi gücü bitti de, çocuklarla çelik çomak mı oynayacak?
Bunun için bir misâl verelim : Daniken, kita-
bm girişinde diyor ki : «Ne olursa olsun, binlerce, müyonlarca yıl geriye uzanan geçmişimizin tutar-sizlıklarla dolu olduğu gerçeği, kesinliğini koruyacaktır.» Bu cümleden anladığımız kadarıyla, geçmişimiz tutarsızlıklarla dolu imiş, bu bir gerçekmiş... îyi amma tarihin başlangıcı belli iken, sayın yazar nasıl oluyor da binlerce hattâ milyonlarca yıl evveline gidip, oradan bizlere GERÇEK adına birşeyler getirebiliyor?
Biz bu kadar söyleyelim, siz gerisini anlayınız...
Gelelim bir diğer paragrafa : «İlkel insanların, böylesine inanılmaz bilgilen nereden elde ettikleri sorusu ister istemez kişinin aklına takilmıyor mu?» diyor.
Elbette ki takılır. Daniken böyle akıllıca soru sorunca biz de cevap vermek zevki duyduk, arz edelim :
İLERİ OLMANIN SIRRI
Tarihin yarı gölgeli kısımlarında, Etiler, Fenikeliler ve Sümerler gibi bazı devletler, diğerlerine kıyaslı üstün bir medeniyet yüzeyine ulaşmışlar dır. Bunların diğer devletlerden daha ileri olmalarının sırrını araştırırken hemen karşımıza Peygamberlik müessesesi çıkıyor. Dinî inancı
olanlar bilirler ki, her kavme bir Peygamber gönderilmiştir- Çünkü biz bir ev yapsak onun içine aklı başında birisini koruz ki, evi korusun. Dünyayı, kâinat içinde bir eve benzetecek olursak, bu evi yapan, elbette ki Daniken gibi kimselere bırakmı-yacak, aklı başında kimselere emanet edecektir. Bunlar Nebi yahut Peygamber kelimesinin altında yerlerini alıp, insanlığın maddeten ve manen yükselmesini temin edeceklerdir. Tarih, bu gibilere pek çok yer verip, bunlardan uzun uzun bahsetmektedir. Halen memleketimiz sanatkârlarının pirleri birer peygamberdir. Meselâ : Gemicilerin piri NUH Aleyhisselâm, terzilerin piri ÎDRÎS Aley-hisselâm, Tabiblerin piri İSA Aleyhisselâm olduğu gibi. Bunlardan Nuh Aleyhisselâm, kendi devrinde öyle sağlam bir gemi yapmış ki, yeryüzünü işgal eden tufana dayanabilmiş...
HERŞEYÎN ÎSBATI
Fakat Daniken'in dinî inancı yeterli olmadığından, bunları anlayamamakta ve bir çok ilmî hatalar yapmasına sebep olmaktadır. Nitekim «/Tutarsızlıklar din alanında da sürüp gitmektedir» demekte ve kitabının ismiyle de bunu doğrulamaktadır. Hemen arkasından : «Binlerce yıldır kurul-mastna çalışılan inançlar dünyasının artık yiküa-
11
I
cağı düşüncesine alışalım» diyor. Biz Daniken'in bu sözüne yerden göğe kadar hak veriyoruz- Artık ilmî bir devir gelmiş, her şeyin isbatı gerekmektedir. Bu bakımdan hayaller, zanlar, iftiralar yıkılıp, yerine isbatlı iddialar konacaktır. Böylece Tanrıların Arabaları ortadan kalkacak, Al-iah'ın Yolu gösterilecek, bu yolun doğruluğu is-bat edilecek, başka yollarda gidenler bile, mantıksızlığa düşmemek için «Evet doğrudur» deyip, inatlarını yenemedikleri için yollarında yürüyeceklerdir. Görülen kitaplar, gazeteler ve mecmualar fikrin iaboratuvarım kurmak içindir. Bir gün gelecek, isbatı yapılamıyan fikir ortaya konmayacak, isbatı yapılabilen fikrin ise, sadece akıllı taraftarları bulunacak. Meselâ : «Onbin yıl öncesinin insanı için uzay yolculuğu bir sorun değil, bir gerçekti,» gibi deli saçmasını kimse söylemiyecek, böyle garip iddiaların şerefi sadece Daniken'e kalacaktır.
SEBEBİ BİLİNMEYENLER
Matematik, kimya, fizik, ve astronomi gibi ilimlerin profesörü derecesine ulaşmış kimseler, bu ilimlerin sadece bir kısmının insanlar tarafından bilindiklerini açıklamaları, insan payına düşenin ötesinde ilmî bir sahanın bulunduğunu açıkla-
12
maya yetmektedir. Meselâ : Matematikte sıfır fa-kamınm mahiyeti bilinmediği gibi, sayıların sonsuza gittiği bilinmekte fakat sonsuz nedir, bu bilinmemektedir. Fizikte cisimlerin birbirini çektiği bilinmekte, niçin çektiği bilinmemektedir. Kimyada atom tetkik edilmekte, fakat atomun nereden geldiği bilinmemektedir. Astronomide uzay ve kâinat bilinmekte, bunun sınırları hayal gücümüzü bile aşmakta, bu kadar büyük bir âlem, bu kadar muntazam çalışan bir âlem, nasıl meydana gelmiş, nasıl nizamını devam ettirmektedir? Bunlar da bilinmemektedir. Bununla beraber bilgisizliğimizden değil, bilgimizle îman ediyoruz. Bildiklerimiz, bilmediklerimizi izaha yarıyor. Meselâ, ben şu evi tanzim ettiğime göre, şu kâinatı da tanzim eden Birisi vardır, mantığı ile yürüyüp, hiç değilse mantıksızlığa düşmekten kurtulmuş oluyoruz.
Daniken, üstün insanlara «Dünya dışı akıllı yaratıklar» diyor, bunların hangi gezegenden geldiğini açıklamaya çalışıyor... İnsanın ya aklı olmaması gerekiyor veya bu kitapları görmemesi icap ediyor. Bir kı$ım kâğıtlar üzerine dizilen mantıksızlıklar akılları rahatsız edecek derecedir. Meselâ, her üstün insanı, her üstün kavmi «Dünya dışu sanan Daniken'e göre, Arşimet'in, Tales'in
13
Piri Reis'in hangi gezegenden dünyamıza geldiğini araştırmamız gerekiyor. Buyurun cenaze namazına...
MERtHE GÎDİP GELME Bu kitabın hazırlanmasına bir çok kişi cesaret vermiş ve yardım etmiş. Biz Daniken cinsinden olanlara şunu hatırlatmak isteriz : Eğer ilmî çalışmalarda da birlik ve beraberlik içinde olurlarsa, onlar da gezegenlerden gelen insanların yaptıklarını yapabilirler- Böylece evlerinde otururken Merih'e gidip, gelmiş sayılırlar. BİRİNCİ BÖLÜMÜN ÖZETİ : Kâinatın heybetli görünüşünden bahsedilerek Samanyolu, galaksi ve nebulalar sisteminden ra-kamlai veriliyor. Astronom Harlow Shapley'in «yıldız sistemlerinden binde birinde gezegenler sistemi bulunduğunu tahmin» nazariyesinden hareketle, söz konusu yıldızların binde birinde hayat için lüzumlu şartların olabileceğini ve bunların da binde birinde hayat için lüzumlu atmosferin bulunabileceğini hayalen kabul ediyor.
Hayat için gerekli şartların başka gezegenlerde daha çabuk gelişmiş olabileceği noktasından
14
giderek, dünyadan daha gelişmiş uygarlıkların bulunabileceğini iddia ediyor.
Dünya gibi benzeri gezegenlerin olduğu, ancak bu gezegenlerde hayat olabilmesi için dünyadaki şartların bulunması gerekmediğini ileri sürüyor.
Bunu isbat için oksijensiz yaşayan bakterileri, Jüpiter'in atmosferine benzer şartlarda üreyen bakterileri, «bir kaç saat 100° santigrad ısıda kuruttuktan sonra, uzay kadar soğuk olan sıvt helyuma» atılan bir tatarcık türünün nasıl yaşadığını. «Bunların dışında yanardağlarda yaşayan, taş yiyen, demir üreten bakteri türleri» nin bulunduğunu anlatarak, NEDEN UZAYDA AYNI ŞEKİLDE YAŞAYAN GELÎŞMİŞ TÜRLER BULUNMASIN? deniyor.
DEMİRDEKİ HAYAT
Bu yoldan gidilerek «Neden başka gezegenler bize benzeyen ya da benzemeyen varlıkların gelişmesi için daha elverişli koşullar sağlamamış olsun? Neden başka bir gezegende bize eşit ya da bizden üstün rakipler bulunmasın?» diyerek birinci bölümü bitiriyor.
***
Bedîüzzaman Said Nursi, Sözler isimli kitabi-
15
nın 15'inci ve 183'üncü sahifelerinde «Semavat sakinleri» nden söz etmekte, bunların o yıldız ve gezegenlere has varlıklar olabileceğini ileri sürmektedir. Nasıl ki rüya âlemi, bildiğimiz hayat ölçülerinin çok ötesinde bir şeydir, nasıl ki bitkideki, hayvandaki ve insandaki HAYAT birbirinden farklıdır, nasıl ki atom nazariyesine göre, demirdeki, taştaki hayat, insan vücudunda yerini alan demir atomundaki hayattan çok farklıdır, aynı şekilde meleklerin hayatı da bizden farklı olacaktır. Fakat bunların dünyamıza inmesi halinde, hiç bir zaman Edison şeklinde görülmeyecek, melekliklerini koruyacaklardır... Dolayısıyla başka gezegenlerin medeniyeti kendilerine göre olup, hiç bir zaman bizlerin işine yaramayacaktır. Nitekim Ay'a gidildiğinde birçok taşlar, kraterler görüldü, Ay, boş ve mânâsız bulundu. Halbuki evimizdeki her eşyanın bir vazifesi varken, Ay'ı manasız sanmak ilmî gerçeklere aykırı düşer. Denizleri göklere kaldırıp, yağmur ve kar şeklinde yere indiren, sinekleri bir uçak gibi gezdiren, mikropları insan gibi kendilerine has bir dünyada besleyen, gezegenleri birer uçurtma gibi elinde tutan Kudret sahibi, elbette ki melekler gibi yaratıkları, sair gezegenlerine yerleştirebilir.
Daniken, maneviyatla olan ipini kopardığı için,
16
ilme aykırı düşecek, sair gezegen ve yıldızlarda bize benzer kimselerin bulunacağını zan ediyor, onların gelip dünyamızda medeniyet kurduğu fikrine kapılıyor.
Kitabın îkinci Bölümüne Gelince : 150 yıl sonra olması muhtemel fakat içinde bin muhal bulunan hayallere dalmıyor. Hayalen bir uzay gemisi ile bilinmeyen bir yıldıza doğru hareket düşünüyor. Bu arada dünyaya en çok benzeyen bir gezegene yakıt ikmali için iniyor. Bu gezegende «taştan araçlar yapan, mızraklarla vahşi hayvan avlayan, otlaklarda koyun ve keçi sürüleri güden, ilkel biçimde çanak çömlek ve ev gereçleri yapan birtakım yaratıklarım olacağını kabul ediyor. Bu ilkel yaratıkların uzay gemisinden çıkan insanlar için ne düşüneceklerini sorarak, «Tanrılar gökten inmişlerdir.» neticelerine varıyor- Bu hayali uzay yolculuğuna çıkan insanlar için «Neyse, uzay adamlarımız dönüş yolculuğuna başlamadan önce, arkalarında ancak çok çok sonra, yüksek teknik yetenekleri olan ve matematik temellere kurulmuş bir uygarlığın anlayabileceği birtakım izler ve işaretler bırakırlar,» deniliyor. Bu yerlilerin uzay gemisi ve içindekilerin yaptığını hareketlerini kuşaktan kuşağa anlatıp, yerlerini
17
kutsal yerler, din merkezleri kabul edeceklerini Ve buralara «astronomik kurallara uygun piramitler ve tapınaklar kuracaklar'i»m sonra bu insanların savaş v.s. sebebiyle tapınaklarının toprak altında kalacağını, daha sonraki kuşakların ise kazılar yaparak binlerce anlaşılmaz kalıntı çıkaracağını anlatarak «eski çağlarda dünyamızı ziyarete gelen tanrıların da ne gibi izler bıraktıklarını göreceğiz» diyerek okuyucuyu, anlatmak istediği ütopyasına (hayal âlemine) iyice yaklaştırıyor.
TESADÜF
Daniken şu noktada yanılmakta ve bu sebeple çok zahmet çekmektedir : Tanrıları bulmak için başka gezegenlere gitmeye veya başka gezege-n-lerdeki yaratıkları buraya getirmeye ne lüzum var? Meselâ : Kâinatı TESADÜF'e ve OLAYLAR zincirine bağlayan bir kimse bir anda milyonlarca tanrı edinmiş sayılır. Misâl mi istiyorsunuz? Arzedelim : Hidrojen atomu kendi elektronunu, kendi nötronunu ve kendi protonunu yapmış. Kendine hayat vermiş, sayalım. Kendi gibi olanlarla kardeşlik bağları kurmuş. Sonra oturmuş, oksijenle pazarlık yapmış : Demiş ki : «Oksijen kardeş, gel seninle birleşelim ve su diye bir madde meydana getirelim- Zira ilerde bir dünya kurulacak.
18
Su, o dünya için çok lüzumlu olacak. Meselâ insanlar ve hayvanlar bizi içecekler, bitkiler bizimle hayat bulacak, tabiat bizimle şenlenecek... Haydi razı ol, da, sulanalım.»
Oksijen de demiş ki: «tyi amma benim iki tane elektronum var, senin ise bir. Daha başka üstünlüklerim de var amma haydi onlari tek tek saymayayım. Bu nedenle, senden iki, benden bir atom birleşirsek, bu işe razıyım» cevabını vermiş.
Hidrojen de ister istemez buna razı olmuş. Bu karardan sonra gerek hidrojen ve gerekse oksijen kendi taraftarlarını toplamışlar, durumu onlara izah ettikten sonra demişler ki : «Amma hepimiz su kesümemeliyiz. O zaman kurulacak olar dünyanın üzerinde yaşayacak canlılar hava ala maûar, üşüdükleri zaman ateş yakamazlar.» Hep-si, bu ilmî konuşmayı alkışlamış- «Bravo» sesleri kâinatı çınlatmış. îşte böylece oksijenle hidrojenin bir kısmı su, bir kısmı atomlar halinde kalmış.
Nasıl beğendiniz mi? Oksijenle Hidrojen bu işleri bilip ve yapabilirler mi, yoksa bir bilenin emrine tabi mi olurlar?
ÖKSlJEN NEDÎR
îş bu kadarla bitse bir şey değil: Su gökle-
19
re çıkmış. Bakmış kimin ihtiyacı var, hemen oraya yağmur veya kar, canı istediği zaman da dolu olarak yağmış. Amma bu işi yaparken ölçüyü ka-çırmamış. Çünkü fazla da yağsa, az da yağsa zarar. Zararlar birike birike altından kalkılmayacak hal alır ve dünya yaşanmayacak bir yer durumuna gelir. Halbuki dünyanın nizamını hidrojenle oksijen düşünmeye mecbur...
Şimdi siz söyleyin muhterem okuyucularım: Bu kadar bilgisi olan, bu kadar işler başaran oksijen ve arkadaşı tanrı değil de ne olabilir.
Peki, madem ki, dine inanmayan, manevî bağlarını koparan bir kısım «Dünya dışı yaratıklar» herşeyi tabiata, tesadüfe ve olaylar zincirine yani sebebe bağlamaya çalışıyorlar bunların bu kadar tanrıları varken, neden zahmet edip diğer gezegenlerde yeni yeni tanrılar aramaya çıkıyorlar? Diğer gezegenlerdeki tanrılar Dünyamıza gelince buradaki tanrılar nasıl oluyor da onlarla savaşmıyorlar- Yoksa savaştılar da Daniken mi ayırdı, böylece dünyanın nizamım temine çalıştı. Eğer hakikat böyle ise Tanrıların Arabalaw isimli kitabın yazarını tebrik ederiz.
Yol yürümekle, iş görmekle biter demişler, gelelim üçüncü kısma :
20
HAYALÎ İDDİALAR
Okuyucuyu, kurduğu hayali naaariy«siyle bir istikamete getirdikten sonra yeryüzünde mevcut bazı acaipliklerden bahsederek, bunların o zamanın şartlarına göre yapılmasının imkânsızlığını ileri sürüyor. Meselâ Piri Reisin haritası için ^Bütün cesaretimizi toplayarak haritaların, bir uzay gemisinden çekilen fotoğraflar aracılığıyla çizildiğini ileri süreceğiz,-» diyor. Sonra devamla «onları çizen kimse ya da kimselerin, uçabilmeleri ve fotoğraf çekmesini bilmeleri gerekmektedir1. Piri Reis'in de kalyonlardan başka bir aracı olmadığına göre..^ deyip okuyucuyu, hayali iddialarına «euet.'» dedirtmeye çalışıyor.
Yer yer arkeolojiyi tutarsızlıkla itham etmekte lâkin yine de delillerim arkeolojiden almaktadır. Meselâ : Peru'da Nazka düzlüğünde görülen şekle, dağ eteklerinde körfezini çevreleyen killi tepelere kazılmış uzunca işaretler için : «Çok yükseklerden gelmesini bekledikleri varlıklar olmasaydı, çağın araçlarıyla yıllar alabilecek çabalara girişirler miydi? Daha doğrusu, uçan yaratıklardan haberleri olmasaydı, böylesine anlamsız görünen ağır işlere atılırlar mıydı?» deyip : <sBu şekiller havaalanı işaretleridir.» neticesine varmaktadır.
21
Tiahuanaca'da kuru çamurun içinde bulunmuş bir takvimden söz ederek, bu takvirain ekinoksları verdiği, astronomik mevsimleri açıkladığı ve ayın her saatteki durumunu ve hareketlerini gösterdiğini ve bütün bunlarda dünya dönüşünü hesaba kattığını hatırlatarak «orm tasarlayan, ortaya koyanların bizden üstün bir uygarlık d&zeyinu ulaşmış olduğunu isbattamaktadn» demektedir-
MUKAYESE
Eski tapmaktaki pufun üzerindeki yüzü aşkın sembolün astronomi bilgisinden haber verdiği iddia edilmektedir. Tabi bu iddia dünyaya dışardan uygar bir ziyaretin olduğuna zemin hazırlamak
içindir.
Tiahuanaco'nun yerleşme kalıntıları ve bu ka-lıntılardaki esrarengizliklerden bahsedilerek o devir imkânlarıyla mukayesesi yapılıyor. Bu şehirden başka Sacsayhuaman'da, Sodom'da ya da Gobi çölünden bazı misaller verilip dikkatler çekiliyor. Sümerlilerin ilerlemiş kültüründen söz edili-vor-
«Çivi yazılan Sümerlilerin çok eski bir geçmişi olduğunu ileri sürüyor. Tabloların yazdığına bakılırsa, ilk 10 Sümer kralı 456.000 yıl hüküm sürmüş, Tufandan sonra Sümer trktntn yeniden fcurü-
22
luşuyla görevlendirilen 23 kral 24.510 yıl, 3 ay, 3,5 gün başta kalmıştır. Sözü edilen hükümdarların adlan damga ve paralarda yazılıdır. Ancak yaşadıkları ileri sürülen çok uzun yıllar, düşünce boyutlarımızı aşmaktadır. Öyleyse, bugünkü düşünüş biçimimizi, şartlanmalarımızı bir yana bırakarak çağdaş bilgilerin ışığında geçmişe dönelim : «Diyerek konuyu hemen kendi ütopyasına çevirmekte» ve «Binlerce yıl önce, yabancı uzay adamlarımın geldiğini düşünelim. Bu yaratıkların, Sümer kültürünü ve uygarlığının temelini attıktan, insanlığın gelişmesine böylece bir uyarımda bulunduktan sonra geldikleri gezegene döndüklerini kabul edelim» demektedir.
Daha sonra Mezopotamya'dan Lübnan'dan, Mısır'dan, Irak'tan, Helwan'dan, Bağdat'tan, Kohis-tan'dan, Peru'dan, Çin'den, Delhi'den bazı kalıntılara işaret edilerek; «Bu imkânsızlıklar listesi, aklı başında olan her insanı meraklandırmalı ve tedirgin etmelidir,» denilmektedir. Bu misallerden sonra «Bizden önce yüksek bir kültürün, ya da eşit düzeyde bir teknolojinin varlığını kabul edemiye-ceğimize göre, bir tek varsayım kalıyor : Uzaydan bir ziyaret!» »diyor-
»*#
16 ncı asırda dünyanın nüfusu yarım milyar
23
olduğuna göre, yeryüzünde insan sayısı çok az; yani nüfus kesafeti azmış. Daha eskilere gidip, hatta Miladdan evveline geçince dünya nüfusunun beş on bin civarında olduğu sanılırsa da bu, çok yanlıştır. Çünkü bir yandan coğrafya, jeolojik devirlerden bahsetmekte, öte tarafta din, bazı Peygamberlerin zamanında zuhur eden ve insanların ekserisini öldüren felâketlerden haber vermektedir. Böylece coğrafya ile din, geçmişteki büyük felâketler üzerinde birleşmektedir.
ÇARIK VE TAKSİ
Öyleyse Adem Aleyhisselâm ve Havva Annemizle başlayan insanlık, aynı zamanda Peygamber ve Suhuf gibi dinin temel esaslarını da birlikte almış oluyor. Bu şeref sadece insana has bir haldir. Meselâ aslanlar veya kanaryalar dünyaya gelirken okuma ve tahsil etme meziyetlerinden mahrumlardı. Bu sebepten ilk yaratılan aslan ve kanarya ile bugünkülerin farkı yoktur. Fakat ilk insan olan Âdem Aleyhisselâm taşlarla Kabe binasını yapmışken, Mimar Sinan Süleymaniyeyi inşa etmiştir- O zamanlar çarıkla gezen insan, bugün taksi ile dolaşmaktadır. Bununla beraber yalan söylememek, başkalarını kandırmamak, cipa-yet işlememek gibi meselelerde Âdem Aleyhisse-
24
lamla bugünün müslümam aynıdır. Çünkü bütün Peygamberler Müslüman olduğu gibi bütün.Suhuf'-lar ve Kitaplar da Kur'an'a uygundur. Bu durumda dinsiz olduğunu iddia edip yalan söylemeyen, hırsızlık etmeyen, cinayet işlemeyen kimse yine de Âdem Aleyhisselâmın getirdiği esaslara bağlıdır. Bu esaslar bütün Peygamberlerde devam etmiştir. Fakat bazıları, yasakların ve emirlerin kaynağını bilmeksizin onları tatbik ederler, şu veya bu sebepten dolayı da kendilerini dinsiz sanırlar Fertlerin kararı ne olursa olsun: İnsan, insan olarak dünyaya gelmiştir, onu dünyaya getiren, onun tabi olacağı nizamı da göndermiştir.
Biyoloji ve fijyoloji ilimlerinin ışığı altında canlılara baktığımızda insan ve hayvan gibi çok teferruatlı yaratıklar, tesadüfün sonunda meydana gelemezler. Evvelâ insan meydana gelmeli ki, bu insan fabrikasında, alınan gıdalar cinsi hormon olabilsin ve bunlardan tekrar bir insan vücud bulsun.
TESADÜFÜN PAYI
Düşününüz : Alınan gıdalar, insan vücudunda, bir insanı^ başlangıcı oluyor- Bir cinsi hormonun küçüklüğünü ve sadeliğini düşününüz ve bundan meydana gelen bir insanın sinir, sindirim, kas ve
25
kan sistemlerini düşününüz. Bu kadar teferruatı bu kadar ölçülü, bicili şeyleri tesadüfün eline verebilir miyiz? Vermezsek, ilk insanın meydana gelmesini de bir tesadüf sayamayız. îlk insanın meydana gelmesi bir tesadüf sayılmayınca, insan gibi bir harika varlığı yapan, atmosfer denizinde dünyayı bir gemi gibi yüzdüren, güneşi onun bir kandili durumuna getiren, havayı ve suyu toprağın emrine veren Allah, ilk insanı başı boş bırakmıya-cak ona İNSANCA YAŞAMANIN SIRLARINI ÖĞRETECEKTİR. İşte medeniyetlerin başlangıcı böyledir.
Medeniyetler dedik, çünkü Âdem Aleyhisse-lâmın ümmeti, çoğaldıkça kontrol güçlüğü meydana gelmiştir. Günahların peşin lezzeti, sevabın veresiye mükâfatı, insanların sapıtmasına sebeptir. Sapıtan insanlar, çürük domatesin diğerlerini de çürütmesi gibi, sapıkların sayısını artırmıştır. Nihayet ilk Suhuf'u dinleyen, hatta tam bilen kalmayınca o dinin hükmü ortadan kalkmıştır. Bu arada doğumlar devam etmekte, Peygamber ve Suhuf görmeyen çocuklar büyümektedir. Bunlar da bir kavim halini almaktadır- Allah, evvelâ doğru yolu gösteriyor, bunu takip etmeyenin başına gelen felâketler, onun cezası oluyor. Büyük ceza-
26
lar ise Mahkeme-i kübraya bırakılıyor. Sapıtan kavimlere bir Peygamber gönderilerek, onların kurt olup birbirlerini yememeleri temin ediliyor.
İNSANCA YAŞAMANIN YOLU
Gelen Peygamber İNSANCA YAŞAMANIN YOLUNU gösteriyor. İnsanlar, insanca yaşamanın yolunu kabul etmeyince bir umumî felâket geliyor, yüzbinlere varan insanlık bir anda on binin altına iniyor. Bunlar bir yandan tekrar çoğalırken bir yandan da Peygamberler gelmeye devam ediyor, yine dinin esaslarını yayıp ve yaşıyorlar. Böylece insanlık tarihi üst üste konmuş futbol topları manzarası arz ediyor. Yani çoğalmışlar sapıtmışlar... Peygamber gelmiş. Onu diniemişlerse umumî felâketlerden uzak kalmışlar, dinlemejdn-ce umumî felâket gelmiş, iki futbol topunun arasındaki ince kısım gibi, insanların sayısı azalmış tekrar çoğalmışlar ve tekrar Peygamber, tekrar imtihan ve tekrar mükâfat veya ceza nizamı yürüyüp bu güne kadar gelinmiş.
Null Aleyhisseîâm insanlığın ikinci babası sayılır- Yani insanlık tarihinin en büyük felâketi onun zamanındadır. Tufandan bir avuç insan kurtulabilmiştir. Nuh (Asm.) tufanı ile İkinci Jeolojik devir birbirine denk düşmektedir. Fakat bir
27
başkası da Birinci Jeolojik devir diyebilir... Bunun ilmen isbatı mümkün değildir.
FELAKETLER
Biz jeolojik devirlerle ümmetlerin başına gelen felâketleri aynı görmemizin sebebi : Nuh Aley-hisselâmdan sonra artan insanların, dünyanın dört bucağına göç edecek kadar çoğaldıklarını kabul ettiğimizdendir. İnsanlığın beşiği olan Asya'dan, Amerika'ya ve Avustralya'ya gidişin, gemilerle değil de, o günkü kıtaların durumu sebebiyledir. Meselâ Üçüncü jeoloji hâdisesinden önce, Alaska ile Sibirya bitişik imiş, Hindistan bir ada imiş; Atlas Okyanusunda büyük bir kıta varmış. Nitekim kömür ve petrol yataklarının meydana gelmesi de jeolojik devirlerle izah edilmektedir, tşte Nuh Tufanı bir diğer adı ile İkinci jeolojik devirde azalan insanlar tekrar çoğalıp, yeryüzüne dağılmış olabilirler. Üçüncü jeolojide ise, bugünkü dünya haritası meydana getirilmiş, böylece Amerika'da, Avustralya'da yerliler kalmıştır. Bunların hepsinin dedesi Peygamber görmüştür. Nitekim değişik kıtalarda bulunan kabilelerin örf ve adetleri tetkik edildiğinde, İslâm dinine uygun hususlar görülecektir. Bunun için medeniyeti maddî ve manevî yönden ele almak zorundayız. Uçak yapmak
28
medeniyetin ne kadar icabı ise, kibar olmak, başkalarına zarar vermemek de o kadar medenî bir haldir. Öyle ise Daniken, geçmişteki medeniyetleri ileri sürüp diğer gezegenlerden tanrılar getireceğine Peygamberlik müessesesini anlasaydı, bu gibi mantıksızlıklara düşmeyecekti. Biz «Tanrıların Arabaları» isimli kitabın fazla satılmasını, Türkiye'de ve dünyanın bir çok yerlerindeki dini eğitimsizliğin bir neticesi olarak görüyoruz. İnsanlar doğruyu öğrenemezlerse, yanlışı öğrenmek zorundadırlar. Mutlaka öğrenmek isteyen insan, ya doğruyu veya yanlışı öğrenecektir, önlenemez!
SİNEK VE UÇAK
İnsan zekâsının kabul edeceği husus şudur : Uçağın yapılmasına TESADÜF diyemeyen bir insan, sineğin yapılmasına da tesadüf diyememeli... Bir fabrikanın kurulması tesadüfe verilmeyince, yiyecekleri gübre yapan insan ve hayvan fabrikalarına karşılık, gübreleri yiyecek haline getiren bitkiler fabrikası tesadüfün eline verilmemeli. Verilirse, insan aklı, gereği gibi kullanılmıyor sayılır. Böyleleri ile alâkamız olmamalıdır.
Madem ki tesadüf yoktur. Madem ki hâdiseler zincirinde', bir nizam ve devamlılık vardır. Öyleyse atomdan güneş sistemine kadar, her şeyi yok-
29
tan var eden, var ettiklerine bir nizam veren, bu nizamı devam ettiren, enerji denen hayatın her çeşidini meydana getiren ve bu nizam içinde işi bitenleri çekip alan, «Peygamber» denilen üstün insanları gönderir, maddî ve Manevî medeniyeti bunlar vasıtasıyla insanlara bildirir. Daniken isimli bir kimse gözünün önündekini görmez, kalkar fezalardan medeniyet taşır, millet de bunu ciddî bulabilir veya bulmaz, ne ise...
Daniken, Piri Reisin haritasını, dünya dışı adamlara verip onları füzelere bindirip fotoğraflar çektirirken, SüJeymaniye, Selimiye ve Ayasof-ya camilerinin plânını unutmuş olacak ki, aynı kimselere vermemiş, 16'ncı asırda Süleymaniye gibi bir cami yapılmış iken, yirminci asırda onun kopyası sayılabilecek Ankara'da Kocatepe Camii yıllardır yapılamamaktadır. O günkü medeniyeti, bugünkünden ileri mi kabul edelim, yoksa daha başka sebepler mi arıyalım?
Trakya'da Babaeski isimli bir kasaba vardır. Bu kasabaya girişte betonarme bir köprü ve hemen ondan yüz metre kadar ilerde de Mimar Sinan'ın yaptığı köprü bulunmaktadır. 1956 senesinde sel suları, Cumhuriyet devrinde yapılan betonarme köprüyü yıktı, Mimar Sinan'ın köprüsünü su-
30
îar aşmasına rağmen, bu köprü yıkılmadı. Acaba sayın Daniken'e göre Mimar Sinan da fezalardan mı geldi? Yoksa bu şahıs, bir Peygamberin maddî ve manevî medeniyetine bağlanmış, sağlam köprü yapmasını başarmış kimse miydi. Betonarme köprüyü yapan da fezadan gelmeyip yerden mi bitmişti, yoksa dinden uzak kalarak, medeniyetin manevî tarafını yitirip, hileli ve gasıplı işler çevirip, gereği kadar çimento ve demir koymadığından mı köprüsü yıkıldı?
Biz, Daniken gibi hayalin ve zanların karanlık dünyasında dolaşanlara değil, şu karanlık dünyaya ilmin avizesini asıp, imanın gücünü gönder-meyen kimselerin haline bakıp, üzülürüz!. ***
Kitabın dördüncü bölümünde Daniken Suhuf ve Kitapları Peygamberlerin eseri zannediyor-Acaba kendini, kimin eseri sanıyor? Kendisini, Allah'ın yarattığına inanıyorsa, bir insan vücudunu bilen, onu yapabilen Kudret ve ilim sahibi elbet-teki, Peygamberler de gönderir ve bunlara Kitap da göndermesini çok rahatlıkla başarır. Da-niken'in evine gitsek, onun kül tablasını kırsak, bize? kızacaktır. Çünkü kül tablası onun için bir kıymettir ve işe yarayan bir şeydir. Fakat aynı
31
Daniken, bir sinek öldürdüğü zaman, kül tablası ile sineğin yapısını mukayese edecek durumda değil midir? Üstün bir sanata sahip olan sineği yapan kim? Bu sinek niçin yapılmıştır? Bunu öldürene neden ceza verilmiyor?
Sineğin yaratılışında bir çok sebepler bulunabilir. Biz bunlardan birini söyliyelim : Bir gün, harika uçaklara bakıp ağızları açıkta kalanlar, sanat bakımından, o uçaktan daha harika olan sineğe bakıp Allah'ı unutmamalılar. Allah, sineği o kadar kolay ve ucuz yapıyor ki, onu öldürene bir ceza vermiyor. Fakat uçağı düşüren öyle mi?
HATA TEMELDE
Kâinatı bir sanat eseri ve Allah'ı da onun sanatkârı kabul edenler, Daniken gibi düşünemezler ve Tevratı, bir yazarın kitabı kabul edemezler. Ederlerse ilimden uzak bir yahudi düşmanlığı meydana gelir, bu da Daniken'e yaraşır.
Tevrat'taki bazı kısımlar değiştirilmiştir, tenkit edilebilir. Daniken'in hatası teferruatta değil, temeldedir- Bununla beraber Daniken, yerdiği Tevrat'tan faydalanıp, üstün insanların fezadan geldiklerini iddia ediyor.
32
Beşinci bölümde :
Tevrat ile Gılgamış Destanının benzerlikleri dile getirilerek : «Gılgamış Destanı, Sümerlerden değil de Tiahuanaco bölgesinden çıkmış olamaz mı? Gılgamtş soyu Güney Amerika'dan gelmiş ve beraberinde destanı da getirmiş olamaz mı?»
Diyor.
Dünya üzerinde olamaz diye bir şey yok. Çok şeyler olabilir. Fakat kitabın yazarı. OLMUŞ'u göstermesi gerekirdi. Bunu yapmayıp, ihtimaller üzerinde duruyor, bu kadarla da yetinmeyip, ihtimaller merdiveninden yürüyerek «Tevrat»ı, Haz-reti Musa (ASM.) nın eseri saymaya kalkışıyor. Bu iddia îslâm esaslarına aykırıdır. Diyor ki :
«Gîlgamış Destanı'nın Asurlular ve Babilliler kanalıyla Mısır'a geldiğini, genç Musa'nın onu okuyarak kendi amaçlarına uyguladığını düşünelim- Bu durumda gerçek Tufan olayı, Tevrat'taki değil. Gılgamış Destanın'dakidir.»
TEVRAT VE İNCİL
İslâm dinine göre, Tevrat Allah'ın kitabıdır. Bu kitabın bölümleri, kısımları Cebrail isimli bir melek vasıtası ile*" Musa Aleyhisselâma gönderilmiştir. Musa Aleyhisselâm Tevrat'ın esaslarını
3?
F. : 3
hem yaşamış, hem de kavmi olan Yahudilere anlatmıştır. Musa Aleyhisselâmm vefatından sonra, çeşitli sebeplerle Tevrat üzerinde değişiklik yapılmış. Böylece, bir bütün halinde «Allah Kitabı» olma vasfım kaybetmiş, bunun üzerine îsa Aleyhis-selâm gönderilmiş ve O'na da İncil indirilmiştir.
Yazar, kitabın bir çok yerlerinde dinin karşısına çıkarken şunu da demekten kendini alamıyor : «Bu biçimde düşünmemiz, dinsiz olduğumuz arûâmına gelmez,'» diyor.
Bize göre Hıristiyanlar, Museviler ve bunların dışında kalıp DÎN sahibi olduklarım iddia edenler, Allah'a inanırlar amma, sıfatlarında hata ederler. Böylece dine bağlı grupların Allah anlayışı birbirinden farklıdır.
Biz Müslümanlar, Allah'ın sıfatlarını öğrenerek O'nu anlamaya çalışırız- Allah'ı öğreten üç kaynak vardır. Bunlar : Kur'an, Hadisler ve kâinattır.
Âyet ve Hadislerin nazariyattan çıkarılması gerekir. Bunları okuruz, Allah'ın Âlim, Kadir, Âdil gibi sıfatlarının varlığım öğreniriz. Başımızı kaldırır, Kâinata bakarız: Bir bitkiyi yapanın, onun ilmini bilmesi gerektiğine inanırız. Böylece biyoloji, fizik, kimya, matematik ve coğrafya gibi ilimler insan-
34
ler tarafından bilinmezken, yine bu ilimlerin muhteviyatını bilen Birisi vardı ki, Onun yarattıkları, bu ilimlere mevzu oldu. Meselâ, yerçekim kanunu bulunmadan; yer, yine çekiyordu. Demirle oksijenin birleştiği keşfedilip kimyevî bir formül haline getirilmeden, tabiatta demir oksitler vardı, insanlar elektrik hakkında bir şey bilmezken şimşek çakıyor ve yıldırım düşüyordu.
Velhasıl kâinatta mevcut her şeyin üzerinde Allah'ın mühürünü okuyup, bu malların O'na ait olduğunu anlamak, O'nun ilmi hakkındaki bilgimizi tamamladığı gibi, mevcut şeylerin çok çeşitli olması, bunların büyüklüğü de Allah'ın Kudret sıfatını isbat eder. Çınarın yanında menekşeyi, balinanın yanında hamsiyi besleyen, herkesin hakkını herkese veren, nizamını devam ettiren Allah elbetteki Adildir. Bazı insanların zalim ve bazılarının da masum olarak dünyadan göçüp ahirete gitmeleri karşısında Mahkeme-i kübranm olduğunu düşünüp, yine Allah'ın Adil sıfatını anlıyoruz iman ediyoruz ve şükrediyoruz.
Daniken, Allah'ın sıfatları üzerinde hataya düşen bir kimsedir. *
Kendi kitabında da zıtlıklar mevcuttur. Meselâ bir yandan çok tanrıdan bahsederken, bu bö* lümde tek tanrıdan söz etmektedir: «Uzaya atı-
35
lan kararlı bir adımla binlerce, milyonlarca değil, bir tane din ve tanrı olduğu anlaşılacaktır.* diyor. Fakat tekrar şüphecilik hastalığı nüksediyor : «Eğer gerçeği aramaya koyulacaksak, önce bütün cesaretimizi toplayarak bugüne kadar izlediğimiz yollardan ayrılmalı, sonra da doğru ve gerçek kabul ettiğimiz herşeyden kuşku duymaya başlamalıyız.» demekten kendini alamıyor. Kel başa şimşir tarak, kabilinden, Daniken'e böyle bir kitap uygun düşmüş, deyip geçelim. Altıncı bölümde,
TEZATLAR
Eskimolarm mitolojisinden, kızılderili ve Hint Efsanesinden kendi ütopyasına deliller arıyor. «Ateş kuşu», «Güneş kadar parlak ışık», «Görkemli savaş arabası» gibi tabirlerden faydalanarak geçmişte uzaylılar ve uzay gemileri arıyor. Bunların o devrin cahil insanları tarafından «tanrı» ismi verilebileceğine dikkati çekiyor. Yine bu bölümde, beşinci bölümdeki şüphelerinin aksine «Şu anda elimizde Gılgamış Destanı'ndan da eski bir tufan hikâyesi var, ama kimbilir, belki yeni buluntular daha da eski kayıtları ortaya çıkaracaktır» deyip tezada düşüyor, bununla beraber yeni yeni şüphe tohumları ekmeye devam ediyor.
36
Yine bu bölümde Mısır medeniyetinden, İskandinav ve eski Alman destanlarından ütopyasına deliller arıyor. Yine bir hayalle dünyada hidrojen bombası patlamakta ve bu hayalle 4-5 bin yıl ilerisinde kazılar yapıp şimdiki kalıntılarla benzerlikler meydana getirmekte, dolayısiyle ütopyasını işlemektedir.
Yedinci bölümde,
Eski Mısır k'Ttürüyle, yani piramit ve mumyasıyla, devrin imkânlarını karşılaştırıp ütopyasına zemin hazırlamaktadır. Mitolojideki güneş tanrısı Ra'nm göklerde gemisiyle yolculuk yapmasından söz etmektedir. Daha sonra Keops Piramitinin bazı ölçülerini vererek o devir imkânlarıyla bunun yapılamıyacağım anlatmak için : «Tanrıların burada da işe burunlarını sokup sokmadıklarını sormak daha akıllıca olmaz mı?» demektedir. Üçüncü bölümde adı geçen Sümer Krallarının inanılmaz uzun yaşlarını, Einstein'in İzafiyet teorisiyle çözmeye çalışmış, bu hususta : «Bu insanların, ışık hızına yaklaşan uzay gemilerindeki zaman değişimi sonunda hayat süreleri uzamış uzaylı yaratıklar olup olâmıyacaklarını sormuştum.» deyip mumyalanmanın kendi açısından izahını yaparak «Bu kişilerin mumyalanmış, ya da dondurulmuş olduklarını düşünürsek, akil almaz yaşları
37
hakkında bir ipucu elde etmiş olmuyor muyuz* diyerek, ütopyasını işlemektedir.
İnsanların akılları gözlerine inmiş olduğundan, gördüklerine inanıyorlar. Nasıl ki cismin sudaki kırık görüntüsü gözü yanıltıyorsa; piramitlere ve mumyalara bakan Daniken'in de gözü yanılmakta, gördüğü ve öğrendiği şeylerin nasıl meydana geldiği üzerinde beynini fazla yormadan hemen kararım vermektedir: «Tanrılar, burda da işe burunlarını sokmuş...» gibi. İşte meselenin can alıcı noktası da burasıdır: Türkiye'de Allah ismi yerine bazıları tanrı diyor ya... Daniken de tanrıları hafife almakta arkadaşına hitap eder gibi «burnunu sokmuş» vesaire demektedir ya... İşte dine karşı olanların veya dinle ilgisini kesmek isteyenlerin böylesine ifadeler işlerine yarı-yacak, hemen bu kitabı yakınlarına, arkadaşlarına veya öğrencilerine tavsiye ederek, birşey öğretmeyeceğine inandıkları bu kitabın, hiç değilse «tanrı» kelimesini hafife almasından fayda umacaklar dır.
Fakat bugüne kadar Batı ilim adamlarından faydalandıklarını iddia edenler, Daniken'in kitabıyla, Batılılara karşı biraz olsun şüphe ile bakmasını da öğrenebilirlerse, o da kâr sayılır. Bununla beraber, onlar da akıllarını sadece geçim-
38
lerini teminde kullanır ve gördüklerine inanırlarsa, fizik kitaplarında geçen «gözün yanılması» kaidesini de inkar ederek, şimdiye kadar Doğu tesirinden kurtulmaya çalışanlar, bundan sonra da Batının tesirinden kurtulurlar, bilmem ki o zaman ne olurlar? Her halde dünyada yerleri kalmaz, Daniken'e müracaat ederek fezadan gemiler ister ve tanrılar beklerler ki, dünyadan kaçıp kurtulsunlar... DEV HEYKELLER
Ve yine mezarlardan, mumyalardan söz ederek «Bütün bunlar yalnızca bir rastlantı mıdır? Bütün bu kişisel meraklar ve kaprisler sonucu mu ortaya çıkmıştır? Yoksa gövdesel dönüş üzerinde bizce bilinmeyen çok eski bir vaat mı vardır? Öyleyse bu vaat kimlerden gelmiştir?» diyerek uzaydan gelenlerin bu vaadi verdiğini işlemekte dola-yısiyle uzaydan dünyaya gelindiği tezini kuvvetlendirmeye çalışmaktadır. Sekizinci bölümde,
Paskalya adasındaki dev heykellerden bahsederek o zamanın imkânlarıyla bunların nasıl yapılabileceği ve ne maksatlarla kullanılabileceğini sorarak ütopyasına zemin hazırladıktan sonra «Sözlü olarak aktarılan bir efsane çok eski zamanlarda, uçan adamların geldiğini ve ateşler yaktığı-
39
m belirtmektedir. Kocaman gözlü uçan yaratıkların resimleri efsaneyi doğrulamaktadır.» diyerek okuyucuyu uzaydan ziyaretçi (tanrı) geldiğine inandırmaya çalışmaktadır.
Ne kadar tuhafız değil mi? Daniken isimli bir Avrupalı uçan adamlardan söz ediyor, buna inanıyoruz da, evliyaların kerametlerinden bahseden olsa, inanmayanlar çıkacaktır. Sanki Avrupalılar, bizleri büyülemiş gibi. Zaten şu kitabın satışı da bunu göstermez mi?
Daniken, ayrıca «Mitolojinin yaratıcı tanrısı, eski ve ilkel bir ilâh olan Viracocha» dan ütopyasına uygun efsaneler anlatmaktadır. Netice ütopyasını kabul ettirmişliğin kesinliği ile «Binlerce yıl önce gezegenimizi ziyaret eden bilinmeyen uzay yolcularının, en az bizler kadar ileriyi görebilmeleri gerekirdi. Bir gün dünyalının da kendi yetenekleriyle uzaya açılacağını her halde düşünmüşlerdi.» demektedir. Bu bölümü «Uzak geçmişimizin anlaşılmasındaki büyük kuşkuculuğumu, bugün elimizde olan bilgilere dayandırıyorum. Kuşkuculuğu yalnız Thomas Mann'm 1920 lerdeki bir konuşmasında belirttiği biçimde anlıyorum: «Kuşku duyanın olumlu yönü, her şeyi mümkün kabul etmesidir!» diyerek bitirmektedir. Binlerce yıl önce gezegenimizi ziyaret eden-40 ' "i
lerin ileriyi görmeleri gerekeceğine inanan bir insanın, Peygamberlere ve Onların gelecekten bir kısım haberler vermesine inanmaması, ne garip şey?.. Halbuki Peygamberlerin gelecekten haber vermesi gaybı bilmek de sayılmayabilir. Şöyle ki: Dürbünle bakan birisi, bizim göremediğimiz şeyleri bize anlatırsa, buna inanmamak mümkün mü? Öyle ise, bir ilim adamı «dürbün» isimli bir alet yapmış, biz onunla çok uzakları görebiliyoruz ve bazı haberler de verebiliyoruz. Peki dürbünü yapanı yaratan, bazı kullarına ileriyi gösterme lütfunda bulunamaz mı? Elbette bulunur. Sonra bazı haller vardır ki, ona gaybı bilmek de denmez. Mesela, meteorolojinin bildirdiği hava şartları gaybı bilmek değildir. Havanın rutubetinde meydana gelen değişikliklere göre yağmurun yağıp yağmayacağını haber vermektedir. Rutubet, yağmurun başlangıcıdır. Demek ki rutubet ile yağmur, gayb âleminden, bildiğimiz şu aleme çıkmıştır. Bu durumda yağmurun yağmasını bilmek, gaybı bilmek mânasına gelmez. Uzatmıyalım: Uzay yolcularının ilerisini göreceğine inanıp, Peygamberlerin ve velilerin bundan yoksuh olduğunu sanmak veya onlara yer vermemek düpedüz kasıt değilse bile Daniken'ci-liktir.
41
Dokuzuncu bölümde,
Terkedilmiş kalıntı şehirlerinden bahsetmekte Maya efsanesinden faydalanarak «Çok eski dönemlerde Mayaların atalarını uzaylı yaratıklar olduğunu sandığını, tanrılar ziyaret etmişlerdir.» diyerek konuyu işlemektedir. Bu arada yeryüzündeki çözülmemiş veya şüpheli neticeleri olan kalıntıları konu yaparak «Bunları ve daha birçok bil meceyi kim çözecek?» deyip nazarları kendi ütopyasına çevirmektedir.
YIKILAN ANTEN
Sırası gelmişken biz de şunu söyleyelim: Yirminci asrın imkânları ile 6 milyon liraya mal olan izmir Televizyon verici anteni daha bir senesini doldurmadan, rüzgâr sebebi ile devrildi. Bu kadar bol imkânla, bu kadar bol parayla yapılan bir anten direğini orta şiddette bir rüzgârdan yıkılacak şekilde yapmak, dünyalıların işi olamaz. Bunu da olsa olsa yıldızlardan gelen tanrılar yapmıştır. Bilmem ki Daniken Bey ne buyururlar? Böyle bir misal vermekle Daniken'in usulünü anladığımızı is-batlamaya çalıştık. Karar okuyucunun...
Onuncu bölümde,
Uzay çalışmalarının önemini anlatmak için bu sayede yapılan yeni buluş ve ürünlerinden misal-
42
ler vermektedir- Uzay denemelerini kuvvetle arzulamakta ve «Açıkçası uzay araştırmaları insanın özgür iradesinin ürünü değil, bir iç zorlama sonucu, geleceğinin umudunu uzayda arama isteğidir. Nasıl geçmişte uzaylıların dünyamızı ziyaret ettiklerine inanıyorsam, bugün de uzayda bir çok akûlı yaratığın yaşadığına inanıyorum.» demektedir. Daha sonra UFO (kimliği bilinmeyen uçan nesneler) dan söz etmekte ve bunun için bazı hâdiseleri yazmaktadır. Daha sonra Merih'te hayat olabileceği üzerinde durmakta ve Merih'te gelişmiş bir uygarlıktan, sonra Merih'teki akıllı yaratıkların çeşitli sebeplerden ötürü göçünden ve dünyaya kaçıp, orada rastladıkları yarı akıllı yara-üklarls çiftleşerek «homo sapiens»i çıkarmalarının imkân dahilinde olduğundan bahsederek: «Me-rih'teki yerçekimi dünyadaki kadar güçlü olmadığı için Merihlilerin bizlerden daha ağır ve iri yaratıklar olmaları gerekir. Böyle olunca da, destanlarda, kutsal kitaplarda sözü edilen gökten gelen devlerin, kocaman taşları oradan oraya taşıyanların, dünyada henüz bilinmeyen sanatları öğretenlerin gerçek yüzü ortaya çıkmış olur.» demektedir.
Bir insan düşününüz ki, Semavi kitaplardan faydalanır, kendi iddiasını isbata çalışır, Sonra
43
döner, o mübarek kitapların aksine bir tutum içine girerek, inkara saparsa, saçmalamış olmaz mı?
BİLİNMEYEN YARATIKLAR
Onbirinci bölümde,
Uzayda bilinmiyen akıllı yaratıkların olabileceği görüşünü kuvvetlendirmek için radyo sinyalleriyle böyle uygarlıkların halen arandığına dair bazı haberleri vermektedir. Ayrıca insan beyinleri arasında akli haberleşmeden söz ederek uzaydaki akıllı yaratıklardan ve zekâ yapılarının aynı olabileceğinden bahsetmektedir. Tarafsızlıkla dünya dışı hayatı incelemeyi amaçlayan exobiyoloji adındaki bilim dalından söz ederek kendisinin araştırma alanının da bu olduğunu söylemektedir-Uzayda bakteri ve sporların izine rastlandığım ve bilinmeyen akıllı yaratıkların aranmasına da başlandığını anlatmaktadır. Bunun için uzaya gönderilen araçlardan ve daha sonra roket çalışmalarından bahsetmektedir. Bu bölümde Satürn roketinin babası denilen Dr. Von Braun'a felsefesi hakkında sorular sorup aldığı cevapları kaydediyor.
Uzayda bakteri ve sporların izine rastladığını arayan insan, kendisinin nereden geldiğini, niçin geldiğini ve nereye gideceğini arasaydı, her-
44
halde insanlık için daha faydalı olurdu. Çünkü bir vilayetden diğerine giderken yanma çanta ve benzeri şeyler alanlar, kabir kapısından geçip ahiret alemine çıkacaklarını bilip, hazırlık yapmalılar ve oraya götürecek bir şeyler de hazırlamalılar. Kendi evine sebepsiz bir şey almayan insan, dünya evine gayesiz bir şey alınmayacağını ve kendisinin de gayesiz yaratılmadığını bilemez mi? ' -^^
Bunu bilirse, Kur'anın tarif ettiği üstün insan tipi meydana çıkar, üstün insanların bulunduğu cemiyet de üstün olur. Fakat Daniken'in saçmalarından bir sürü saçma sapan konuşmalar doğabilir. Geçelim, son bölümde Daniken neler söylemiş onlara bakalım:
Ütopyasıyla ilgili çözümlenmemiş bazı soruları tekrar sormakta ve bu soruların bir gün cevaplandırılacağını söylemektedir. Nasıl plânlamalar, ilerisi düşünülerek yapılıyorsa, kalıntıları nazara vererek «Bilinmeyen yaratıklar da 10.000 yıl önce, dünyamızın gelişmesi için aynı tahmini yapmış olabilirler» demektedir. Kitabını: «Esfci düşünme biçimlerine inanmadığım için, başkalarının da varsayımıma inanmalarım istemiyorum. Bununla birlikte, geçmişift > doğurduğu bilmecelerin pek yakın bir tarihte bütün teknolojik güçlerle çö-
45
zümleneceğini bekliyor ve umut ediyorum.'» ve «Geçmiş üzerinde yapılacak kararlı bir araştırma, gelecekle ilgili birtakım çağrışımlar uyandırabilir- Bu çağrışımların ispatlanması da gelecek kuşakların mutluluğu için, geçmişimizi aydınlatmaya yetebilir.» diyerek bitirmektedir.
Nasü bu iddiaya inandınız mı? Bakınız on bin yıl önce dünyamızın gelişmesi hakkında tahminler yürütenler olmuş ve Daniken bunlara inanmaktadır. Öyle ise sizler on bin değil bindört yüz sene kadar evvel inen Kur'an-ı Kerim'e hemen inanır ve ondaki emirleri tutar ve yasaklardan kaçarak, Daniken'in çelişmeleri içine düşmezsiniz. Daniken'den ricamıza gelince:
Bize göre, Daniken'in uzaylıları herhalde bu sıralarda dünyamıza gelmiyorlar. Eğer gelecek olurlarsa onlara rica edelim de, dünyamızdan birçok kişileri alıp götürsünler. Böylece 150 sene sonra karaları dolduracak insan kalabalığının getireceği felâketi bir an evvel önleme imkânını buluruz. Bu arada Daniken de giderse, kitabın ikinci cildini orada yayınlar, bu sefer dünyadan, yıldızlara gidenlere TANRI der, kitabını yazar, epeyce para kazaşma imkânını da bulur. Biz de ikinci kitabı okumfı felâketinden kurtuluruz.
46
îşin şakası bir yana, bu kitap bize bir hakikati anlatmaktadır. O da: Kitapta sözü edilen veya edilmeyen delilleri alıp, ilmî açıdan onları işlemek bizlere düşmektedir. Daniken eline aldığı kibritle ilim âleminde yangın çıkarmış, duman ve ateşin ötesinde gördüğü her şeyi ŞÜPHE ile ele almıştır, bunda haklıdır. Biz ise, bilgisizliğin meydana getirdiği karanlığı ilimle yırtıp, hakikati görüp, göstermeliyiz.
Artık insanlar da, kitaplar da çoğaldı. Her kafadan bir ses çıkar oldu. Alimlerin, doğruların, müslümanların sustuğu yerde; cahiller, eğriler ve gayrimüslimler konuşacak ve yazacaktır. Onlara kızmak yerine kendimize kızmalı ve harekete gelmeliyiz. Omuzlarımızdakı yükün kainat çapında olduğunu bilmeli, bunu lâyiki ile taşımanın imkânlarını araştırmalıyız. «Her şey zıddı ile bilinir ve kuvvetlenir,» düsturu ile, Daniken gibi bir kimse «Tanrıların Arabaları» isimli kitabını yazmakla, bizi, Allah'ın sanatını yazmaya zorlamıştır.
İlimden nasibi olanların bu kitabı okumalarını, uyanmalarını ve kollektif bir çalışma ile Allah'ın sıfatlarına ayna tutacak eserleri meydana getirmelerini «dileriz!
47
£«M>^><>4><$-S><><^4«><?<>^
BİR DAKİKA!
Yeni Asya Gazetesini okuyor musunuz?
Dostlarınıza tavsiye ediyor musu-
nuz?
Diyelim ki. Yeni Asya'yı görmedi ': niz.
Hiç bir kuşku duymadan evinize sokacağıikfz faydalı bir gazete ile baş-başa kalmak istemez misiniz?
Tavsiye ederiz YENÎ ASYA GAZE-TESİ'ni mutlaka görünüz, alınız ve okuyunuz. Memnun kalacaksınız.
Saygılarımızla...
İbrahim Ethem Vural _ Hekimoğlu İsmail _ Tanrıların Arabaları Ne Demek
www.kitapsevenler.com
Merhabalar
Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden
Tüm Kitap sever Arkadaşlar İçin Hazırlanmıştır
Ekran Okuyucu, Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz
Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir
Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından
Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda
İndirdikleri Kitapta Adı Geçen Yayın Evi, Sahaflar, Kütüphane, ve Kitapçılardan Temin Edebilirler
Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem
Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz
Bilgi Paylaştıkça Çoğalır
Yaşar Mutlu
Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim
ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü
bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill
alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde
satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması
ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.
T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara
Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak
Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin
Tarayan Yaşar Mutlu
web sitesi
www.yasarmutlu.com
www.kitapsevenler.com
e-posta
yasarmutlu@kitapsevenler.com yasarmutlu@yasarmutlu.com
mutlukitap@hotmail.com kitapsevenler@gmail.com
İslami Okul Okulların En Önemlisi