HEKİMOĞLU İSMAİL Veni Asya Yayı - Hekimogluismail - Cig
ÇIĞ
Yeni Asya Yayınevi/Gazetesi
BİZDEN
-M-ABT ayının son günleriydi. Artık fırtınalar sayılıyordu. Zaman manian hava
açılıyor ve ortalık ısınıyordu. Ziyaret için değil de iş için seyehatler
yapılıyordu. Yolların kenarları kardan duvarla örülü... Yer¬ler kaygan. Telefon
tellerinde ince bir ıslık...
Amerikan şapkalı, Amerikan tavırlı, fakat Türk ve Müslüman olan dört kişi jeep
arabası ile gidiyorlardı. Araba da Amerikan malı idî. Her şeyin Amerikan olması,
Amerika'yı suçlamayı gerektirmez. Tam aksine kendimizi suçlamalıydık.
Durum hiç te böyle değildi: Jeep arabasının içindekiler halkın bilinde dolaşan
bazı olmaz hadiseleri yarı alaylı anlatıyor ve onları ayıplıyorlardı: «Böyle
şeye inanılır mı» diye. Osmanlıların Amerikalı olmasına, olmaz gibi görünen bu
işin olmasına, bir şey demîyorlardi.
Şoförün yanında oturan aniden haykırdı;
— Dur.
Şoför tecrübeli bir adamdı, eğer dur dediklerinde birdenbire frene hassaydı
belki devrilirlerdi. Yavaş yavaş durdu. Onlar da tehli¬kenin büyüklüğünü
anlayıp, az kalsın küçük dillerini yutacaklardı: Bîr çığ gayet yavaş olarak
yuvarlanıyordu... Yuvarlandıkça büyüyor, bü¬yüdükçe heybetli ve korkunç
oluyordu...
Hepsi aşağı İndiler ve çığı seyre koyuldular. Fakat... Evet fakat, şoför
koşuyordu... Çığa doğru koşuyordu. Evvelâ hepsinin dili tutuldu. Sonra:
— Ahmeeed, nereye dur, dur. diye haykırdılar...
NafÜe, o gidiyordu...
— Yahu, Allahını seversen gitme...
Sanki hiç duymuyormuş gibi gidiyordu...
Ahmed'in gidişi çığın inmesinden daha korkunçtu. Bir ihtimal vardı: Belki çığ
yola inmeden. Ahmet yolu geçebilirdi. Belki; «İşte çığın önünden geçtim» diye
gelir, cesaretini isbat edebilirdi. Lâkin bu, cesaret değildi. Çılgınlıktı. Düpe
düz çılgınlıktı. Çünkü gelen dağ gibi bir şeydi. Bununla şaka olamazdı. «Ölümle
şakalaşilmaz» diye dertlendiler...
Ahmed iyi koşuyordu. Çığ yola inmeden o yetişti. «Ne ise» dediler, «kurtardı...»
Birisi: «Çığın boyunu bilmiyoruz.» diye acı bir noktayı hatırlattı. Öyle ya,
çığın yüksekliği görünüyordu amma, boyu görünmüyordu. «Herhalde geçer» dediler.
«İnşallah» diye bir diğeri ilâve etti. Bu İnşaallah diyen dine karşı çıkanların
başında geliyordu.
Birisi jeepin motor kapağına vurarak ağlamaya başladı. Diğerir «Çocukluğu bırak,
ortada bir mesele yok.» dedi. Fakat hepsinde ağla¬maklı bir çehre vardı.
Çığ yola inmeğe başladı. Herkesin nefesi kesildi. Bir ses veya bîr sallanan
kol... Yok, hiç bir işaret yok... «Çılgınlık,» dediler. «Bu çocuğun yaptığı
çılgınlık.» Çığ yolu aştı vo dereye doğru hızlandı. Arkasında kar yağmamış gibi
simsiyah toprak yol bırakıp gitmişti.
Evvelâ birbirlerine bakıştılar. Sonra bakışlarıyla konuşup anlaş¬mış gibi hızla
koşmaya başladılar. Çığın izinin ötesine geçtiler. Biri: «Boyu çok uzunmuş,»
dedi. Diğeri çıkıştı: «Bırak boyunu. Ahmed ne¬rede?» Öbürü: «Saklanmış olmasın.
Bu sefer yolun kenarlarını ara¬dılar. Belki bir arka girip, yani kar dolu bir
arka girip, şaka yapmıştır... Fakat yol hariç, kenarlarda insan izi yoktu...
Dönüp çığa baktılar. Ah¬med'in mezarına bakar gibi baktılar... Ve, jeep
arabasına geldiler: «İnanılır bir iş değil,» Hepsi hayretler içindeydi. Arada
sırada biri hiç-kırıp, susuyordu. Diğeri ah, tuf çekiyordu.
— Bu çocuğun hiç anormal bir tarafını görmedik...
?— Gayet akıllı ve uslu bir arkadaştı...
— Peki, buna kim inanır? Söylesek, bize gülerler...
— Aklım almıyor, nasıl oluyor? Nasıl bir insan koşa koşa çığın
altına gider, al beni yut, der.
İçlerinde araba kullanmasını bilen vardı. Geriye döndüler, kara haberi şehire
ulaştıracaklardı...
Kar yağıyordu. Sanki bahtı kara olanların, bahtını ak etmek için yağıyordu. Tek
tek düşen karlar, elete tutuşup, dokuma fabrika¬sından çıkmış patiska gibi;
derelerin, bahçelerin, evlerin ve yolların üzerine serilip, karayı aka, siyahı
beyaza çeviriyordu.
Kar yağıyordu: Tane tane işlenmiş, her birinde bin nakış... Nakkaşm hünerine bak
ki, şu nakışlarına ehemmiyet vermiyordu: «Bun-lar bizim için çok basit! Her kar
tanesini birer birer işleriz, sonra onları yeryüzüne atar, bozarız. Buhardan
tekrar kar yapar, tekrar işler, tekrar bozarız...» der gibi bir hali vardı.
Bahtımıza değil, kara toprağa kar yağıyordu: Rahmetin ap ak olmuş şekliydi bu!.
Baharın müjdecisiydi bu!
Artık ne sel, ne sinek... Erzurum'da rüzgâr buz tutmuştu... Sanki sesler bile
donmuş, sokakta çıt yoktu...
Kar, camlara yaslanmıştı. Bîr yedek subay bu manzaraya bakıp, annesine şöyle
mektup yazdı: «Kedi damdan atlarken havada dondu, kaldı. Rüzgâr baharda
çözülürmüş anneciğim. O zaman sana selâm ileteceğim. Mektup geç kalırsa bil ki,
o da buz tutmuştur. Mayısa kadar sabret anneciğim...»
Damdan düşen sular donar, iplik iplik sallanır. Çeşmelerin al¬tındaki buzlar ta
lüleye dayanır. Gözyaşları kirpiklerde bezelye gibi buz tutar. Atların bıyıkları
ağarır...
Bazen en ufak bir yel, en ufak bir kımıldanış olmaz. İnce İnce kar yağar. Yer
gıcır gıcır öter; gök bir tülbent gibi gerilir. Burnunun önünü göremezsin,
artık. Buzlu camlardan etrafını seyredersin. Sanki kâinatın yüzüne bir peçe
gerilmiş, sanki yeryüzü bir gelin odağıdır...
Biraz kötümser isen, kışın haüni bîr hastahaneye de benzete¬bilirsin... Gözünü
hastahanede açan hastalar gibi, her tarafı bembeyaz görürsün: «Nerdeyîm?»
İçinden yalnızlığın ürküntüsünü taşıyan bir ses: «Sus!» der. Ürperirsin...
Ağaçlar alçıya alınmış kol ve bacak gibi... Evet, şu toplu fğne başı kadar yağan
kar, ağaca sargı, yılana yorgan olur... Hele güzün ekilen ekinler yok mu? İşte,
bu kar, onlar için çadırdır. Her ot nefe-siyle kar kümesini eritir, altında
kendine bir evcik yapar. O, ne mesuttur...
Dağlarda kar efeleşir. Bulutlardan taç giyen dağlar; erişilmez, geçilmez olur.
Şu kar tanecikleri, dağların yolunda nöbet bekler, «Dağ ne kadar yüce olsa. yol
onun üstünden geçer.» diyenler, kara kışta Munzur, Kargapazar dağlarının
eteklerinde gezsinler yeter!. Yol nerde, yolcu iterde ey dost? Atlasta
parmağınla çizdiğin o yolları, coğrafyadan ez¬berlediğin o yerleri gidip, gördün
mü? Gücük'ün ağız açtırmayan aya¬zında, ocağa tezek attın mı?
Yine de bir başka tadı vardır bu yerlerin, bu hallerin... Eminim ki, o beldelere
gitsen seveceksin. Her şeyin donduğu Doğu Anadolu'da sıcak birşeyler bulup,
hissedeceksin... Meyvenin kestanesine, cevizine benzer o yerler. Ne de olsa
meyvedir, beğeneceksin.
Yine kar yağıyordu: Bîr yanda su deposu, ötede ÇİĞ! Suya ba¬tırtmış sünger
gibiydi kar tabakaları. Toprak yudum yudum bunu eme¬cek; bu damlalar Dumlu'dan
Karasu olarak fışkıracak ta bilmem ne körfezinden denizleri beslîyecek,
denizlerin anası olacak!. Yeraltı, yerüstü suları karın yavrusudur. Böyle sakin,
sessiz bir annenin, böy¬lesine haşin evlâtları görülmüş şey değil. Ya ÇIĞ?
İnsana tepeden bakan o ejderha!...
Çtğ'a ejderha deyince aklıma geldi: Siz kurdu sevmezsiniz de¬ğil mi? Bir caniyi
parçalayan bir kurdu da sevmez misiniz? Ne insan¬lar görmüşüz ki, kurda rahmet
okutmuştur. Hele köpekleşenleri gör¬dükçe, kurdu sevmemeye imkân var mı?
Çığ da böyledir işte... İsminden tut, duruşuna kadar herşeyi kor¬kuludur.
Takozsuz araba gibi yerinden hareket edince, felâket her zn biraz daha büyür.
Artık çığ olmaktan çıkar, sanki bir dağ yürür.
Hani, eskiden yiğitler varmış kî, «Heyyy » Deyince dağlar yü-rürmüş; «Dur »
deyince de kalpler dururmuş... Duran kalbin nasıl bir kalb olduğunu pek
kestiremem amma yürüyen dağların ÇIĞ olduğuna inanırım. Kim bilir, o yiğitler o
yürüyen dağlara mı binip gittiler; yok¬sa duran kalbleri görüp insanlığın
düştüğü bu aczîyet İçinde insan¬lıklarından utanıp, kahır mı oldular, pek
bilinmez. Bilinen bir şey var¬sa, o yiğit seslerinin yerini şimdi madeni
çığlıkların almış olmasıdır. Bir yanda tren basar narayı, öteden, otobüsler «hey
hey!» der; beriden KöroğSu'nun «delikli demir» dediği namert şey güm güm Öter!
Artık bülbül sesi dinleyebilmek için meskûn mahallerden kilometrelerce
uzaklaşmak gerekiyor.
Baharda yeşeren otlar... Onların hepsi ot, hepsi filiz... Hangisi diken, hangisi
ekin bilinmez. İşte çocuktar böyle doğar. Hepsi filizler kadar yeşil hepsi
çimenler kadar masum...
Yağmur yağar bunların üstüne... Rahmet damlaları baharın du¬daklarında emilir,
filizler boy atar, filizler büyür...
Her doğan çocuğun üstüne Âyetler ve Hadîsler böyle yağar. Allahin rahmeti her
yere yağar... Yani taşa da yağar, toprağa da yağar. Denizlere bile yağmur
yağar... Fakat sadece toprak faydalanır.
Bir de kar yağar kar üstüne... Kardan peri bacaları olur. Yükselir, yükselir,
yükselir... Ya hafif bir rüzgâr, veya kuvvetli bir ses onu ye¬rinden kımıldatır.
Sanki yolunun üzerindekilere kırk ytlfık hasretmiş gibi, kollarını açar,
sarılır.
Gördünüz mü, şu ufak kat1 tanelerinin yaptığı işi? Artık: «Sü¬leyman
Aleyhisselâm devrinde, karıncalar Sultana gidip:
— Her sabah bizim oradan geçen fil, pek çok kardeşimizin Ölü¬
müne sebep oldu. File söyleyiniz de yolunu değiştirsin, dediklerinde;
Sultan Süleyman gerekli soruşturmayı yapıp, şu cevabı vermiş:
— Fil diyor ki, şikâyeti olan yolunu değiştirsin...
Karıncalar:
— Ya öyle mi? deyip, filin geçtiği yolun atanı oymuşlar, oy-
muş'sr. Fil yine salına salına gelirken, ayağını bastığı yer aniden çö-
küvermiş ve fil de düşmüş. Karıncalar hemen hücuma geçip fitin göz¬
lerine, kulaklarına dolmuşlar. Zavallı hayvan, başını yerden yere çar¬
pa çarpa can vermiş. Hikâye şeklinde anlatılan bu kıssaya inanmak
lâzım.
Minicik kar taneleri gibi hadiseler kocaman bit- çığ meydana geti¬rirse ve bu
çığ da yuvarlanıp dalâletin yoîunu keserse hayret etmemek gerekir. Sadece
dalâletin yolunu kesmek mî? Bu, bendi olmıyan baraj, güneşin karşısında bir
kusur işlemiş gibi mahcubiyetinden erirken bağ¬ları ve bahçeleri bahçıvanlar
sular, her taraf yemyeşil olur.
İşte Erzurum'un İspir kazasının Devedağ köyünde, Mustafa Ne¬zihi İsminde bîr
filiz 1941 yılının bir Perşembe günü sabah ezanında dünyaya gelmişti. Gelmişti
amma bu bahar, son bahardı. Osmanlı İm¬paratorluğuna kar yağıyordu. Mustafa'ya
kar yağıyordu. Nezihi, temize ait demekti amma, temizlik sabunda, sodada
aranıyordu. Bir artiste gösterilen rağbet, bir fikir adamına gösîerilmiyordu.
Fikir çarmıha ge¬rilmiş, katiller onun önünde istavroz çıkararak Avrupalı
oluyordu?
Kar yağıyordu, kar! Ayet Ayet, Hadîs Hadis kar yağıyordu. Rah¬met bile donmuş
şekilde yağıyordu. Boş kafalara dolu yağacağına, Rahman olan; kar yağdırıyordu.
Çünkü filizler vardı. Kart ağaçların ka¬rarıp, kızıllaşmasına rağmen, yerde ufak
ufak yeşil filizler uc vermiş¬ti- Bunlar için kar yağıyordu.
«Mustafa» kelimesinin mânâ ve ehemmiyeti tezahür ettikçe, kar
erimeye başladı. Bîr yandan damlayan rahmet damlaları yanık bağır¬lara şifa
olurken, diğer yandan şimal rüzgârlarının tesiri altında buz tutan karlar,
filizin üzerinde çadır halini alıyordu. En cılız, en müda¬faasız varlıkları, en
kuvvetli, en haşin olanlarına karşı muhafaza eden, bu filizi fırtınadan, dondan
korudu.
Beyaz rahmet durmadan yağıyordu. Lekesiz bir gövde yükseldikçe yükseldi. Kim
bilir, Fatih'in övülmüş ordusundan mı kalmış nedir; bir yi¬ğit, aynı kıyafet,
aynı ağızla; kelime kelime, cümle cümle ve cilt cilt ba¬ğırdı: «Bismillah!»
Evvelâ dağlar yankı yaptı: «Bismillah!» sonra çığ¬lar yuvarlandı dağlardan tâ
şehirlerin ortasına... Dalâletin yoluna düş¬tüler. Set oldular bu yola bir
yandan... Bir yandan da kelime kelime, cümle cümle aktılar. Daktilo tuşları
şıpır şıpır damlıyordu. Rotatifler sel halindeydi. Bir yandan çığlar eriyor,
diğer yandan bağlar bahçeler sulanıyordu: Körpe filizler boy veriyordu. Artık
ilkbahar gelmişti. Da-fâlet yolu bataklık oldukça; çiftçiler, bahçıvanlar hasat
mevsimine gidi¬yorlardı. Ambarlar, kilerler, keseler bomboş... Fakat arazi
ekilmişti; ba¬şaklarla; meyvalar olgunlaşıyorlardı.
Büyük bir çiftlik bölüm bölüm ekilir ya. Ve, her bölüme bir bah¬çıvan bakar ya.
Çiftliğin yoldan yana kısmında, oradaki toprağın neş vü neması ile meşgul olan
ve yoldan geçen yolculara meyvalar ve sebzeler dağıtan: «Ey yolcu, bahar
katarları ile gelen şu konservelere, şu hazırlanmış gıdalara bak, bunları kim
pişiriyor, kim hazırlıyor ve kim gönderiyor? İyi düşün. Ben onun deüahyım,
îanıtıp ve takdim edi¬yorum. Sen de al ye, ücret olarak şükret, yeter!» diyen
bahçıvan, 29 yaşında öbür dünyaya göçtü.
Bize göre çok erkendi. Çünkü ektiği bitkilere sarılık düşmemiş¬ti, hepsi
yemyeşildi. Kimisi çiçekte, kimisi meyvaya binmişti. Ölüm saçan Çığ, bu bahçeye
su, bu bahçeye hayat olmuştu. Mustafa, Gar¬ba ve Şarka hakim olarak, bu Çığdan
istifade etmesini bilmiş ve İs¬lam bahçesinde yerini almış, kendine düşen kısmı
sulamıştt. Sulamış-tı amma, emektar gitmiş ve emekler geri kalmıştı: Binlerce
sahife yazı...
Bu yazıların yetimliğini, öksüzlüğünü hemen anladım. Hepsi boy¬nunu bükmüş:
«Bizimle kim meşgul olacak?» der gibi bir halleri vardı.
Mustafa'nın tek çocuğu onun ölümünden sonra dünyaya geldi. O, hoş geldi, sefa
geldi. Yazılar var ya, Mustafa'nın yazılarını bu yavrunun kardeşleri sayarım.
Onların ellerinden tutar birlikte gezer, tozarım. İşte bakın sizin karşınıza
geldik. Size misafiriz. Bundan son¬rası hep Mustafa'nın çocukları... Bu kitap
onun yazılarından meyda-
na geldi. Onların saçlarını okşayın, onları anlamaya çalışın. Ne de ol¬salar
yetimlerdir, tıpkı yetimler gibi...
1970 senesinin yaz mevsimiyle birlikte Mustafa «Elveda» dedi. Bu tarihi
aklınızda tutmanızı rica edeceğim. Okuyacağınız yazılardaki kıymetlendirmeler,
1970'den evveline aittir. Bir dindar gözüyle hadi-seîere değer biçilmiş. Çok
hallerde Mustafa, sanki bizim için gezmiş ve bizim için işitmiş. Ondan mutlaka
faydalanacaksınız.
Bir insan için en kötü şey, İşe yaramamaktır. Mustafa'nın ya¬zılan İşe yararsa
ki, buna eminim, o zaman bu yetimleri de sevindir¬miş olacaksınız. Yoksa onlar,
sizden ne su ister ne ekmek...
Sizler dindar kimselersiniz. Su ve ekmek isteyenleri de bulur, onları da
sevindirirsiniz. Allah namına verir ve Allah namına alırsınız. Ona kul olmanın
zevkini tadar, O'na ibadet edersiniz.
Hürmetlerimle Hekimoğlu İSMAİL
8
\
Ç I Ğ
FERTTEKİ DEĞERLER
ve içtimaî hâdiseler, nazariarmızı o derece dı¬şa çeviriyor ki, kendi kendimizi
kontrol edecek, nefs mu¬hasebesi yapacak zaman bulamıyoruz. Başkasının işiyle
-gücüyle meşgul olmaktan, şunun-bunun dedi - kodusunu yapmaktan aynaya bakmaya
fırsat bulamıyor, bizi uzaktan yakından alâkadar etmeyen mes'elelerle o kadar
çok uğra¬şıyoruz ki, ferd olarak kendimizin cemiyet hayati içerisin¬de ifa
etmekle mükellef bulunduğumuz vazifelerimizi ha¬tırımıza bile getiremiyoruz.
Huzur diyoruz, sükûn diyoruz, emniyet diyoruz; evvelâ huzuru-sükûnu, emniyeti -
asayişi kendimiz ihlâl ediyoruz. Yapıcılık diyoruz, evvelâ kendimiz yıkmaya
çalışıyoruz. Sanki biz bu cemiyetin ferdleri deği¬liz ve sanki başka dünyalardan
gelmişiz; hemen gidiyoruz gibi işimizle - gücümüzle meşgul olmak yerine,
başkalarının işlerine müdahaleden bir türlü vazgeçemiyoruz.
10
Yıllardan beri köylüsü - şehirlisi, cahili - münevveri, askeri-sivili hepimizin
ağzında çam sakızı gibi dolaşan ik¬tisadî mes'eleler de öyle... Devletlerin
iktisadiyatını tanzi¬me kalkışıyor; cemiyetlerin iktisadî buhranlarına hal
çâre¬leri gösteriyor; müesseselerin iktisadî nizamlarını çizişti-rip duruyoruz
da; ailemizin, şahsımızın iktisadiyle asla alâ¬kadar olmuyoruz. Sanki biz değil
de, başkaları düzeltecek! Ve sanki ferdî bütçemizi devlet tanzim edecek; biz de
ra¬hat ve huzur içerisinde bir iktisadî inkişaf seyredip dura¬cağız.
Nefis ne kadar aldatıcıdır!
Halbuki devletin de, hükümetin de, cemiyetin de, mü¬esseselerin de iktisadî
nizamlarını düzeltecek, israfı önle¬yecek, hataları bertaraf edecek bizleriz.
Biz kendi kendimi¬zi kontrol edebiliyor muyuz? Cebimize giren, elimize ge¬çen
paranın sarf yerlerini düşünüp, ayarhyabiliyor muyuz? Sahibi olduğumuz eşyayı
yerinde ve zamanında kullanabi¬liyor muyuz? Asıl mes'ele buradadır.
Şuna lütfen dikkat ediniz: Dün ajansların verdiği ve Yeni Asya'nın da neşrettiği
bir habere göre; üçüncü büyük şehrimiz olan İzmir'de her gün tonlarla buğday
çöplüklere dökülüyor. Yapılan istatistikler, İzmir'de bir günde çöplük¬lere
dökülen buğday miktarını üç ton 328 kilo olarak tes-bit etmiştir. Buğdayları
çöplüğe döküyoruz derken hemen hatıra Toprak Mahsulleri Ofisin'den alınan çuval
çuval buğ¬dayın ekmek fabrikalarına, fırınlara, değirmenlere gitme¬den bir hain
tarafından çöplüğe döküldüğü gelmesin! Biz onu ferd ferd elimizle döküyoruz.
Yediğimiz ekmeklerin parçaları olarak, pişirdiğimiz yemeklerin kalıntıları
olarak döküyoruz. Ve yekûn, bir günde üç tonun üzerine çıkıyor.
Bunu sadece İzmir olarak değil de, bütün bir Türkiye olarak hesab ederseniz,
elinize korkunç rakamlar geçer! Bu yekûn İzmir'de üç tonun üzerindeyse,
—şüpheniz ol¬masın—, Ankara'da 10, İstanbulda 20 tonun üzerindedir ve hiçbir
iktisadcı da bu mes'ele üzerine eğilmemektedir.
ÇIĞ
Çöplüklere attığımız ekmek parçalarından, yemek kı¬rıntılarından bu kadar büyük
zarara uğrayan bizler, diğer sahalarda miras yediler gibi yaptığımız bu tip
israfları he-sab edersek, aklımızı oynatırız!
Halbuki çâre gayet basittir: Devletlerin, hükümetlerin, cemiyetlerin,
müesseselerin iktisad hesaplariyle meşgul olacağımız yerde, ferd olarak
şahsımızın, ailemizin hesab-lariyle meşgul olmamız kâfi... Mes'ele kendiliğinden
hal¬ledilecektir.
Ev olarak günde üç ekmek sarfediyorsak, parçalarını atmaksızın bunu
kullandığımız takdirde, asgarî ikibuçuk ek¬meğe düşer. Lokanta olarak
müşterilerimize yüz ekmek veriyorsak, artıklarını çöp tenekelerine
doldurmaksızın kul¬landığımız takdirde, bu rakam 75'e düşer, Ve ferd ferd tâbi
olacağımız bu iktisadî disiplin içerisinde yılda binierce ton buğday iktisad
etmiş, hattâ dış memleketlerden buğday it¬halini durdurmuş oluruz.
Elbisemizden ayakkabımıza, defterimizden kalemimi¬ze kadar her şeyimizle
girişeceğimiz tasarruflarla milyon¬lar kazanmamız daima mümkün!
Şehir olarak su sıkıntısı çekiyoruz ve üstelik de Be¬lediyeye durmadan
şikâyetler yağdırıyoruz. Acaba musluk¬lardan akan suları israf etmezsek, su
sıkıntısı kalır mı?
İsraf ettiğimiz sebzelerimizi - meyvelerimizi düşüne¬lim: Acaba ferd olarak tam
bir iktisadla sebze - meyve kul¬lanabilmeyi öğrensek, fiyat arttırdılar diye
manavlardan şi¬kâyetçi olur muyuz?
Bu misalleri her şeye tatbik edebilirsiniz; ihtiyaç mad¬deniz olan her şey
üzerinde düşünebilirsiniz. Acaba israfla¬rın kapısını kapatırsak bizim İçin
«iktisadî buhran» diye bir mes'ele olur mu?
Bunun içindir ki İslâm, ferdî iktisada ehemmiyet ver¬miştir; her şeye fertden
başlamış; her zaman ve mekân¬da ferdi kontrol altına almıştır.
ÇIĞ
Jktisadî kalkınmanın, iktisadî inkişafın anahtarı da bu¬radadır.
Memleketimiz bir iktisadî buhran içerisinde ise, bu¬nun kaynakları yeni
değildir. Tâ senelerce evveline daya¬nan ve iktisadiyatımızın ana mihrakını
teşkil eden insan unsuruna ehemmiyet vermemenin neticesi olarak karşımı¬za çıkan
buhrandan, ancak gerek devlet memuru ve gerek¬se hususi teşebbüs sahibi her
herdin uhdesine düşen va¬zifeyi bîhakkın yerine getirmesiyle kurtulabiliriz.
İsrafdan söz edebiliyorsak, kaynakların kâfi derecede işletilmeme-sinden
şikâyetçi oluyorsak elbette ki bu, fertlerin cemiye¬te ve millete karşı olan
vecibelerinin ihmalinden ileri gel¬mektedir. Devlet malını bir vurgun ve yağma
metaı halin¬de görenler ister resmî sıfat taşısın, isterse taşımasın mil¬lete
karşı işlediği ihanetin şekli ve mahiyeti değişmez, her ikisi de aynı derecede
suçludur. Esasen millet olarak gör¬düğümüz zarar, sürüklendiğimiz iktisadî ve
içtimaî buhran, ,hep bu zihniyetin sâlikleri yüzünden ileri gelmektedir.
Fert fert nefs muhasebesi yapmamız, israftan kaçın¬mamız, mükellefiyetlerimizi
normal bir şekilde yerine ge¬tirmemiz lâzımdır ki, şikâyetleri dindirmiş,
buhranları at¬latmış, huzur ve sükûna kavuşmuş olabilelim. İktisadî ted¬birlerin
Özü burdan başlar, istikrarın ana kaynağı da budur.
Hükümet, hadiselerin tazyikiyle devalüasyona gitti. Yani paramızın dış değerinin
düşürülmesi hususunda ka¬rar aldı ve tatbik mevkiine koydu. Bu, bir zam
furyasının esbab-ı mûcibesi sayıldı. Devalüasyondan müteessir olan da, olmayan
da; zarar eden de, kâra giren de elindeki mal¬ların fiyatlarını artırmaya,
milletten intikam almaya kalkış¬tı. Neticenin neye varacağını düşünmiyenler,
yaptıkları fi¬yat artışlariyle muvakkat bir zaman içerisinde elde ettik¬leri
kârlarının, hem gayri meşru olduğunu düşünmediler, hem de ilerde ellerinden
çıkacağını hesaba katmadılar. Zi¬ra, pahalılık umumiteşirse bundan herkes zarar
görür; vur-
12
13
Ç I Ğ
gun devam ederse, herkes hissesine düşen ağır hayat şart¬larına katlanmak
mecburiyetinde kalır. Doiayısiyle iktisadî istikrardan söz etmek artık mümkün
olamaz.
Her şeyden evvei nefsimizi ıslâh etmek mecburiyetin¬deyiz. İnsanımızı fert fert
yetiştirebilir, vatandaş olmanın mes'uliyetini herkese aşılayabilirsek
mes'eîelerimiz kolay¬lıkla halledilir; karşılıklı anlayışla, yardımlaşmayla,
müsa¬maha ile huzursuzluklar ortadan kalkar. Kemerlerin sıkıl¬ması İcab edeceği
zaman sıkarız, fiyatların düşürülmesi lâzım geldiği anda düşürürüz, murakabenin
icab edeceği zamanlarda murakabemizi yaparız ve bu suretle de her şe¬yi
devletten, her şeyi hükümetten bekleme hastalığından1 kurtulmuş oluruz. Herkes
kendisini bu vatanın ve milletin Ijakiki sahibi olarak görür, kabul eder, herkes
mes'uliyet ve mükellefiyetini idrâk eder, böylece de birbirimize çel¬me
takmaktan vaz geçeriz.
İslâm bunu emreder ve bu emri içindir ki, her şeyden önce ferdin ıslâhını ön
plâna alır.
Ferd, hususî hayatında iktisada riayetkar olursa, el¬bette ki cemiyetin de,
devletin de iktisadî hayatına mü¬essir oîur. Israfdan kaçınan, şahsî hayatında
tasarrufu esas alan, gelir kaynaklarını devamlı surette göz önünde bulun¬durup
giderini ona göre ayarlıyan bir insanın, aile içerisin¬deki iktisadî fonksiyonu
neyse, cemiyet içerisindeki ikti¬sadî fonksiyonu da odur. Muktesid bir aile
reisinin iktisa¬dî ölçüler dâiresinde idare ettiği aile bütçesi sadece şah¬sî
hayatının hudutları içerisinde kalmaz, dışa da taşar; ça¬lıştığı müesseseye de
sirayet eder; devlet hizmetinde bu¬lunuyorsa, devletin masrafını da ona göre
ayarlamaya ça¬lışır, devlet bütçesinde de israftan kaçınır; zarurî olma¬yan
sahalara yatırım yapmaktan sarf-ı nazar eâer. Bu ha¬liyle ferd, iktisadî
muvazenenin aslî unsurudur.
İktisadî politikanın en mühim esaslarıdan birisi de, sarf mahallerini tanzim
ettikten sonra, gelir kaynaklarına
Ç I Ğ
değer vermektir. Bunu da, iktisada riayetkar olan insan daha iyi ve daha güzel
bir şekilde yapar. Kör ve kısır sa-iıalara yapacağı yatırımın israf olduğunu
bilir, derhal on¬dan kaçınır, münbit sahalar arar; sarfedeceği bir kuruşun
mutlak surette üç beş, on kuruşla değerlendirilmesini esas alır, böylece
cemiyetleri ve devletleri iktisadî krizden kur¬tarır.
İktisada riayet etmeyen, israfı esas alan insan ise, efine geçirdiği paranın
nssıl ve ne şekilde değerlendirile¬bileceğini düşünmez; avuç avuç etrafına
serpiştirir durur; lükse kaçar, haram - helâl demeden yemeye başlar, rüşvet,
suiistimal birbirini kovalar, neticede hem kendisini ve hem de cemiyet ve
devleti iflâsa sürükler.
Bu açık ve bariz hakikat karşısında İslâm, ferdi evvelâ ruhî-ahlâki terbiye ile
tezyin eder ki, ondan kötülük sâ¬dır olmasın. Cenneti - Cehennemi önüne koyar
ki, vicda¬nında daima bir manevî yasakçı bulunsun ve nefsinin esa¬retine
girmesin. Ferd, ahlâk ve fazilet sahibi olunca, doğ¬ru olunca, dürüst iş yapma
inanç ve azmi içerisinde bulu¬nunca, ona teslim edilecek olan Devlet bütçesi de
yağma olmaktan kurtulur; insanlar tam bir emniyet içerisinde bir¬birlerine
bakar, kimsenin kimseden şüphe ve endişesi "kalmaz.
İktisadî inkişafın yolunu «devletçilik» olarak gösteren¬lerde, «mülkiyet
hakkı»nı ortadan kaldıranlarda, insanı «üc¬retli memur» yahut «işçi» olarak
devlet kapısına bağiıyan-Jarda, bu ahlâk ve fazilet olmadığı için mutlak iflâs
mey¬dana gelir. Ferdin lüksünden ve israfından şikâyet eden¬ler, vurgunculuk ve
soygunculuktan dem vururlar, vurgun¬cu ve soyguncu olarak isimlendirdikleri
zenginlerin mal¬larını ellerinden alıp devlete teslim etseler bile ve bu
kanaatlerinde samimî olsalar dahi, kat'iyyen müsbet bir netice elde edemezler.
Çünkü, devleti de idare eden niha¬yet ferttir; ferd bozulursa devlet de bozulur;
ferdin ahlâk ve fazileti yoksa, devletin ahlâk ve fazileti de olmaz. Boy-
14
15
Ç I Ğ
lece jtevjet, kendisinden şikâyet edilen «vurguncu - soy¬guncu» diye
isimlendirilen zenginden daha vurguncu ve daha soyguncu bir zalim patron olarak
insanların karşısı-jTa_djki!ir. Ferd, bu zâlim patronun tasallutundan kendisini
kolay kolay kurtaramaz da...
İslâm, tam mânâsiyle muvazene unsurudur. İfrat ve tefritten uzaktır, itidal
noktası üzerindedir. Bunun için de ne kapitalizmin insafsız ve merhametsiz
sermayedarına müsamaha eder; ne de sosyalizm, yahut komünizmin za¬lim ve gaddar
devlet sistemini benimser. Her ikisinin de insanları felâkete sürükleyeceğini
ortaya koyar, huzur ve refah, sulh ve selâmet yolunu gösterir. Ferdi, israftan
men ettiği gibi, sermaye terakümünü de zekât farizasiyle orta¬dan kaldırır.
Ribayi, tefeciliği yasak etmekle düşkünleri ve fakirleri korur; İktisadî hayatta
muvazeneyi te'min ve te'sis eder.
Yeryüzünde hiçbir iktisadî sistem bu mazhariyete eriş¬memiştir. Onun İçin de
bütün iktisadî sistemler İslâm kar¬şısında iflâs etmişler, mağlub olmuşlardır.
Hangi şekli ve ismi taşırsa taşısın fert islâh edileme¬mektedir, o sistem, yahut
nazariyeler, ideolojiler ölüme mahkûmdur, İster bir diktatörün kanlı eliyle
yürüsün, ister bir sınıf ve kütlenin zorbalığı ile devlet hayatım kontro¬lünde
tutsun, isterse nefs ve hevânın tahakkümüyle tahtı¬na otursun, değil mi ki fert
ıslâh edilmemektedir, o sis¬tem, yahut nazariyye muvakkattir, geçicidir, kısa
ömürlü¬dür. Tahribden başka, anarşiden başka, şiddetten ve zu¬lümden başka hiç
bir sıfat sahibi olamıyacaktır.
Meselâ kapitalizm, kuvveti esas aldığı için, tahakkü¬mü netice vermiştir; zayıfı
koruyamadığı için zâlimi hima¬ye etmiştir; ferdin ıslâhında ve terbiyesinde hiç
bir müs-bet rol oynamadığı gibi, ahlâki tereddinin sebebi olmuş¬tur. Bunun
içindir ki Garb, bütün hayır cemiyetleriyle, ter¬biye müesseseleriyle, şiddetli
inzibat tedbirleriyle dahi hal
Ç I Ğ
kın ve gençlerin ruhî ve ahlâki buhranına çâre bulamamış; anarşiyi bertaraf
edememiştir.
Meselâ; sosyalizm, yahut nâm-ı diğer komünizm, kuv¬veti esas almış, sınıf ye
zümre tahakkümü yoluna girmiş ideolojisini zorbalıkla oturtmaya çalışmış; ferdin
islâh ye_ terbiyesine asla değer ve ehemmiyet vermemiştir. Böylece hâkim olduğu
memleketleri zulüm ve istibdadı altında in¬lemekten başka bir yol ve çâre
bulamamış, insanı mes'ud, cemiyeti bahtiyar edememiştir. Kapitalist sistemin
cemi¬yet hayatındaki adaletsiziliğini, «sosyal adalet» sloganı al¬tında izale
etmek iddiasını taşıdığı halde, aynı adaletsiz¬liği bir başka isim ve şekil
altında yürütür olmuştur.
Bu iki sistemde de temel mesned kuvvet olduğu için, biri ferdî kapitalizmi,
diğeri de devlet kapitalizmini hort¬latmak suretiyle refah ve saadeti milletlere
haram etmiş¬tir. Ferdin dar hudutlu zulmü, komünizmde devletin geniş hudutlu
zulmüyle daha da ağırlaştığı içindir ki, kapitalist sistemlere nazaran sosyalist
sistemler daha kahredici ol¬muştur.
Bütün bunların karşısında İslâm vardır. Ne ferde hu¬dutsuz serbesti ve tahakküm,
ne de devlete sonsuz kuv¬vet ve tecâvüz hakkı tanımıştır. İkisi İçin de vasatı
bir ser¬besti vermiş; hakkaniyet ölçülerini esas almıştır. Kuvvet islâmda
tahakküm vasıtası olarak kullanılmamış, hakkı ve haklıyı korumak uğrunda
seferber edilmiştir. Mazlumu zâ¬lime karşı muhafaza ederek, ferdin ıslah ve
terbiyesini her şeyin üstünde tutmuştur. İslâm'da ne fert zarardadır ve ne de
cemiyet; ne zengin servetini tahakküm vasıtası ola¬rak kullanabilir, ne de
devlet; ne ezen bulunur, ne de ezi¬len... Her fiil ve harekette İlâhi ölçüler
hâkim olduğu için, her şey ferdin ve cemiyetin menfaatine göre ayarlanır.
Ce¬miyetin menfaatlerini fert için feda etmek de yoktur, fer¬din menfaatlerini
cemiyet için feda etmek te... Menfaat mâ¬kul ve meşru olduğu müddetçe muhafaza
altındadır. Temel
16
17
ç
mesned Hak olduğu için de kuvvet hakkın emrinde bir mu¬vâzene unsuru olarak
kullanılır. Kuvvetli planı haklı tanı¬nmak ve kabul etmek İslâm'da yoktur,
kuvvetli olan bu kuv¬vetini ister şahsî serveti, ister nüfuzu noktasından elde
etmiş bulunsun; haksız olduğu müddetçe kuvvetine asla iti¬bar edilmez. Haklı,
fakat zayıf olan ferd ve cemiyet, hak¬sız, lâkin kuvvetli olanlara karşı daima
muhafaza ve mü¬dafaa edilir.
İŞÇİ DÂVASI
O,
RTADA henüz hiçbir işçi meselesi yokken sanayi in¬kılâbı olmamış; işçi
sınıfları, çeşitli menfaat grupları ta¬rafından tahrik edilmemişken; İslâm, işçi
dâvasını hallet¬miş; ona «alnının teri kurumaglaiı^ücretini vermeyi» pren¬sip
haline getirmiştir. Bu yüzden de doğuşuncJarTkısa bir zaman sonra gelişen;
Endülüs Devleti ile Garba yayılan dünyanın üç kıt'asını elinde bulunduran
İslâm'da müstaki-len «işçi meselesi» diye bir mesele ortaya çıkmamıştır. İslâm
medeniyetinin zirveye ulaştığı anda, ne işçi ve ne de köle kendisini zayıf
hissetmiş; ne kuvvetlinin ve ne de zalimin karşısında mağdur bir duruma
düşmüştür.
İslâm, her zümre ve tabakanın olduğu gibi işçinin de hak ve hukukunu hakikî
mânasiyle muhafaza etmiş, onu hiçbir mütecavize çiğnetmemiştir. Zengin-fakir
mücade¬lesini ise zekât farizası ve faizin yasak edilmesiyle ber-
18
19
Ç I Ğ
taraf etmiştir. Zira zekât, «ben tok olayım, başkası açlık¬tan ölse bana ne»
zihniyetini ortadan kaldırmış; faizin ya-sakliğı da «sen çalış ben yiyeyim»
felsefesini yıkmıştır. İslâm cemiyetinde kimse kimseyi istismar etmiyecek,
kim¬se aç kalmıyacak, kimse kimsenin sırtından geçinemiye-cektir.
İş böyle olunca, karşılıklı yardımlaşma «içtimaî mua¬venet» esası prensip
halindedir. Fertler birbirlerini tamam-lıyacak, herkes bulunduğu İş ve muhit
içerisinde haketti-ği şeyi alacaktır. Ücretler normal bir tarzda ödeneceği
gi¬bi, hakkın zayiine sebep olan her türlü tarafgirlik ise re'sen bertaraf
edilecektir. İnsanlığa «saadet asrı» yaşatan İslâm, hayatının bütün cephelerini
içine alan sistemiyle, 14 asır dan beri tazeliğini, zindeliğini muhafaza
etmektedir.
Garptan çıkan dinsiz felsefe ise, sanayi inkılâbının he¬men akabinde işçi
ihtilâllerine yol açmış; zekâtı tanıma¬dığı gibi, faizi esas kabul ederek, ferdi
istismar etmiştir. Bu hava içerisinde işçi hakları zayi olmuş; her şeyi maddi
ölçüler içerisinde mütalâa eden kapitalist ve materyalist¬ler, elleri altında
bulundurdukları insanların sırtından ge¬çinmeyi kendileri için şeref (!)
saymışlardır.
Bugün, Garbın dinsiz felsefesinin, zekâtı ortadan kal¬dırıp faiz esasını koyan;
hak ve adalet duygularını cem'iyet-ten söküp atan düsturları neticesindedir ki,
komünizm in¬sanlığın başına belâ olmuştur. O da, kapitalizme karşı çık¬tığı
halde, aynı felsefeyi fertten alıp devlete temel yap¬mıştır. Onda da devlet
efendi, fert köledir. Devlet tok, fert açtır. Devlet yeyici, fert çalışıcıdır.
Hasılı istismar devlet eliyle sürüp gitmektedir.
Bir asırdan fazla bir zamandır Garpta devam edegelen emek-sermaye mücadelesi
hâlâ ortadan kalkmamıştır ve hâlâ insanlık iptidaî davranışlardan
kurtulamamıştır.
Binaenaleyh cemiyetimizde ancak «Garbı kopye etme» hareketinden sonra,
başgösteren işçi - işveren ihtilâfı, İslâ-
Ç I Ğ
mî ahlâkı bilfüi yaşamakla bertaraf olabilecektir. Garbın dinsiz felsefesi bu
noktada mağlubiyetini çoktan ilân et¬miş; İslâmî hükümler karşısında çoktan
hezimete uğra¬mıştır.
İşçi mes'elelerini dâva edinenler, evvelâ bu hakikat-1arı öğrenmeli; sonra da
müdafasını yaptıkları kütlenin na¬sıl kurtulabileceğini düşünmelidirler.
Cemiyet hayatının selâmet ve saadetle devam edebil¬mesi, zengin-fakir, işçi -
işveren münasebetlerinin İyi ve güzel bir şekilde tanzimi ile mümkündür.
Zenginin elinde bulunan maddî kaynak, isabetli bir şekilde kulanılır ve
fa¬kirlerin istifadesine sunulursa, muhakkak ki karşılıklı mü¬nasebetler normal
şartlar içerisinde gelişir, taraflarda şef¬kat ve merhamet hürmet ve itaat hissi
hâkim olur; böyle¬ce ne sermaye sahipleri ve ne de fakirler ihtilâfa düşer¬ler.
Bunun yolu da muhakkak ki zekât müessesesinin tam ve normal olarak işletilmesi,
aynı zamanda âdil bir ücret sis¬teminin kurulması şeklinde tesbit edilebilir.
Yoksa grev¬ler ve lokavtlarla netice elde etmek mümkün değildir.
Nitekim Türkiyemizde 1960 Anayasası ile tatbik edi-legelen grev ve lokavt
müessesesi ihtilâfları azaltmamış, zayi olan iş günlerinin emek ve sermayenin
kurtarılmasın* da bir çare olamamış, bilâkis memleketi maddî-manevî buhranlara
sürüklemiştir.
Son neşredilen istitistiklere göre, on yıl içerisinde grevlerin en fazla olduğu
yıl 1969'dur ki, tam 204.136 iş gününün zayi olmasına sebebiyet verilmiştir.
İktisadî ba¬kımdan inkişaf etmek mecburiyetinde olan ve asla zengin sayılamıyan,
müterakki sayılamıyan bir memlekette iş ih-tilâfiarı yüzünden 204.136 işgününün
heba edilmesi asla küçümsenemez. Bunun üzerinde siyasî oyunlara girişmek, işçi -
işveren ihtilâfını alabildiğine körüklemek suretiyle menfaat temin etmek
isteyenler muhakkak ki vatan ve mil¬lete büyük darbeler indirmekte; hareketleri
hak ve adalet duygulariyle bağdaşamamaktadır.
20
21
Ç I
Ç I Ğ
Üstelik fakir işçiler de işverenlere, patronlara hürmet¬kar olacaktır. Onların
bu farîzeyi yerine getirmeleri ile fa¬kir işçilerimiz zengine devamlı saygı
besleyecek ve ica¬bında onun servetinin bekçisi olmasını bilecektir. Bugün
işçilerimiz doğrudan doğruya bu tahriklere kapılmıyor, iş¬çi - işveren
münasebetleri, komünistlerin kışkırtmalarına rağmen, iyice gerilmiyorsa, bunun
sebebini de işçilerimi¬zin dinî hislerinde aramak ve onların vicdanlarına
yerleş¬miş bulunan Allah korkusunda görmek lâzımdır.
Sadece «Zekât farizesini» yerine getirmek suretiyle komünistleri mağlûp edecek
kuvvette olan zenginler şunu bilmelidirler ki, sadece kendi ihmalleri ve bu
farizeyi terk-etmeleri yüzünden işçiler istismar edilmekte, işyeri işgal¬leri
cereyan etmektedir. Bu ihmal devam ederse, daha va¬him hadiseler olabilir ve
zenginlerimiz hayatlarını dahi idâme edememek tehlikesi ile karşı karşıya
gelebilirler.
Saat 12'yi göstermek üzeredir, uyanın ve davranın!
Türkiye'de işsizlik meselesi de bir türlü halledilemi¬yor. Sık sık gizli
işsizlik, aşikar işsizlik mes'eleleri ortaya atılıyor herkes fikrini söylüyor;
fakat hiç kimse hiç bîr İk¬tidar işsizliğe çare bulamıyor.
Ne anlaşılmaz şeymiş bu işsizlik.
Mes'ele arap saçına dönüyor, derken bir de öğrendik ki, erkeklerin yapması icab
eden işlerin pek çoğunu Tür¬kiye'mizde kadınlar yapıyormuş ve böylece de
İşsizlik mü¬him miktarda artış kaydediyormuş!
«Garpçılık» dedik, «ilericilik» dedik, «uygarlık» dedik, «devrimcilik» dedik;
kadınları evlerinden dışarı çıkardık; sokaklara salıverdik; resmî dairelere
dolduruverdik; çar¬şı-pazar işlerini onlara havale ettik. Ve bu hâle düştük.
Şimdi, «ekmek parası» diye Anadolu'nun genç, faal, kabiliyetli evlâdian gâvur
memleketlerinin yolunu tutsun; diyar diyar gezsin; vatan hasreti, ev hasreti
çeksin iş arastn!
Olur mu böyle şey?
Kadına «hürriyet veriyoruz diye, erkeğe zulüm etmek olur mu?»
Diğer taraftan:
Almanya'daki işçilerimizden menfî haberler geliyor. Kiralık ajanlar, kızıl
militanlar burada faaliyetlerine fası-Jasız devam edip, işçilerimiz arasında
komünizm propagan¬dası yapıyor, çeşitli ahlâksızlıkların meydana gelmesine
se¬bep oluyor; onlan kadınla, içkiyle, kumarla uyuşturup anar¬şist yapmak
istiyorlarmış. Zaman zaman bu faaliyetlere şahid olan işçilerimiz, mütemadiyen
gazetelere mektuplar gönderiyorlar, sık sık çatışmalara sebep olan kızıl
militan¬ların menfî hareketlerinin durdurulması için alâkalılardan tedbir
alınmasını istiyorlar ve bu arada Din hizmetlilerine olan ihtiyaçtan bahsedip,
İslâmiyeti öğretecek, yayacak, işçileri kızıl ideolojinin tesir ve telkininden
kurtaracak ele¬manların bol miktarda Almanya'ya gönderilmesini taleb ediyorlar.
Hükümetimiz bir ara Almanya'ya imam ve hatibler gön¬dermeye başlamışti. Lâkin
gidenlerin sayıları kâfi gelme¬diğinden ve arzu edilen faaliyeti yapacak, imkân
ve şart¬lara sahih bulunmadıklarından, kızıl faaliyetleri önleyeme¬miş,
işçilerimize kâfi derecede dinî bilgi verememişlerdir.
Durum hakikaten vahimdir. Kızıl faaliyet işçilerimiz arasında böylece devam eder
ve önleyici tedbirler alınmaz¬sa, çok zararlı neticeler meydana gelebilir;
ailelerinden kâ¬fi derecede dinî kültür alamamış, İsiâmî mes'eleleri iyice
kavrıyamamış işçilerimiz kızıl militanların tesir ve telkin¬leriyle de birer
anarşi unsuru haline gelebilirler. Bu ba¬kımdan Hükümetimiz derhal faaliyete
geçmeli ve Alman¬ya'ya bol miktarda imam ve hatib göndererek, bunların
iş¬çilerimiz arasında vazifelerini lâyıkiyle yapabilmeleri için de her türlü
imkânlar temin edilmelidir. İşçilerimiz, dinî kültürlerinin kuvvetlenmesi ve
gelişmesi nisbetinde boz-
23
22
Ç I Ğ
guncu hareketler karşısında mevcudiyetlerini muhafaza edebilir ve «yâd-eller» de
garipliğin, terkedilmişliğin, kim¬sesizliğin ağır baskısiyle menfî istikametlere
sürüklen-mekten kurtarılmış olurlar.
Dikkat edilirse Batı Almanya gibi zengin bir memle¬kette ve cepleri dolu
işçilerimize yine komünizm propagan¬dası yapılabiliyor. Demek ki, komünizm maddi
yoksulluğun olduğu kadar, belki ondan daha çok manevi yoksulluğun bir meyvesi ve
ahlâksızlığın içtimai bir nizam haline gel¬mesidir.
Emek-sermaye mücadelesi Garbda doğmuştur. İşçi¬lerle işverenler arasındaki
ihtilâf Garbda zuhur etmiştir; sendikacılık da Garbın malıdır. İşçilerin fert
fert elde edi-femiyen haklarını patronlardan bir teşkilât vasıtasiyle
ala¬bilmek; icab ettiği anda teşkilâtlanmış işçi kitlelerini gre¬ve götürerek
sermaye sahihlerini zorlamak için kurulan sendikalar, garbhlaşma hareketine
muvazi olarak bize de intikal etmiş ve nihayet 1961 Anayasası ile bu müessese
resmî bir mahiyet almıştır.
Sendikacılığın teşekkül tarzı aslında iyi niyetlere is-tinad etmektedir. Ağır iş
sahalarında ezilen, buna rağmen haklarını alamayan işçilerin bir «hak arama
mekanizması» olarak sendika ne kadar faydalı ise; bu hakkın istismarı da o kadar
zararlı olmaktadır. Esasen istismar hangi sa¬haya girerse girsin zararla
neticeleneceği için, sendikacı¬lığın istismarı da çok cepheli zararlara yol
açmaktadır. İş¬çi hakkı adına yapılan hareket, meselâ siyasî bir kisveye
bürünürse, elbette ki işçinin bundan hissesi daima zarar olacaktır.
Esasen, «işçinin hakkını, alnının teri kurumadan ver¬meyi» emreden İslâm'ın ulvî
düsturlarına yabancı kalın¬dığı içindir ki, materyalist iktisad sisteminin tabiî
neticesi olan sendikacılık bir istismar vasıtası halinde bünyemize girmiş,
içtimaî hayatımızı DİSK gibi teşekküllerle tehdide başlamıştır. Buna rağmen,
çıkış yolları vardır:
Ç I Ğ
Evvelâ âdil bir ücret sistemine doğru gidilerek ezil¬mekte olan işçilerin
hakları teminat altına alınabilir. Son¬ra da, ciddî müeyyidelerle işçi
istismarı, sendikacılık is¬tismarı bertaraf edilebilir. Bunun için de kanun
yapmak kâfi değildir. Kanunu tatbik edecek, yahut adafeti muhafa¬za için bütün
himmet ve gayretini «hak» mefhumu üzerine teksif edecek bir imân ve ahlâk vasatı
meydana getirmek ıcab etmektedir. Şunu da nazar-ı i'tibara almak lâzımdır ki
İslâmî îmân ve ahlâkın hâkim olduğu devirlerde ve cemi¬yetlerde emek-sermaye
çatışması, işçi-işveren kavgası ol_mamjştır. Ne zaman ki inanç zaafa uğramış,
garbhlaşma hastalığı baş göstermiş, zengin ile fakir arasındaki mâne¬vi bağlar
koparılıp atılmış, ezenler daha çok ezmeye, ezi¬lenler de daha çok ezilmeye
mâruz kalmışlardır.
Öyleyse mes'elemizi karşılıklı haklar ve mükellefiyet¬ler noktasından ele alıp,
yıkılan köprüleri yeniden yapmak, mânevi ölçüler içerisinde, maddî mes'eleleri
de halletmek mevkiindeyiz. O zaman hem sendikacılık istismar ve anar¬şi mevzuu
olmaktan kurtulur, hem de İşçi ve işveren hu¬zur ve emniyet içerisinde bulunur,
neticede kavga biter.
24
25
SENDİKACILIK VE...
T
x URKİYE'DE sendikacılık faaliyetleri, sol oyunların çok
rahat oynandığı bir saha haline gelmiştir. «Sosyal adalet» sloganı ile ortaya
çıkan bir kısım sömürücü mahlûklar, sen¬dikacılık yoluyla kendilerine büyük
imkânlar temin etmek¬te; işverenin sömürgesini önlediği iddiasiyle işçi
hakları¬nın müdafii rolüne girerek, sömürücülüğü bizzat yapmak¬tadırlar.
Meselâ; herhangi bir iş kolunda faaliyete geçirilen sendika, kendisine bağlı
bütün işçilerden muntazam aidat¬lar toplamakta; arada sırada gidilen grevlerin
dışında top¬ladığı aidatlardan elde edilen çok büyük meblâğları, çeşit¬li
bahanelerle çar çur etmektedirler. Bir kısım sendika ida¬recileri, bu paralarla
evvelâ kendilerine bol maaşlar bağ¬larken, çeşitli şahsi ve hususî masraflarını
da bundan kar¬şılamakta; hususî otomobilleri, büyük fabrikatörlerin yazı-
Ç I Ğ
hanelerini gö Igede bırakan büroları, bayan sekreterleri ile tam bir «Komprador»
hayatı yaşamaktadırlar. Makamlarını muhafaza içi**» akla-hayale gelmeyen
manevralar çeviren bu adamlar, i şçi haklarını koruyorlarmış gibi davranışlarda
bulunmakta, sık sık neticesiz hadiseler çıkarmakta ve grev tehdidi ile işlileri
avutarak, kendilerinden daha İyi bir ida¬recinin bulunamıyacağı havasını
uyandırmaya .azamî gay¬ret sarfetmel^tedirler.
DİSK, şüphesiz komünist bir teşekküldür. Bütün hedef ve maksadı memleketimizde
anarşi çıkarmak ve kızıl bir ihtilâle zemin hazırlamaktır. Lâkin DİSK,
bünyesinde top¬lanan işçilerimizin komünizmle solculukla uzaktan yakın¬dan
alâkası yoktur. Kahir ekseriyeti komünizme, sosyaliz¬me düşmandır. Yüzde doksan
sekizi namuslu, faziletli, va¬tanperver insanlardır.
Böyledir de, niçin son anarşi hadiselerinin içerisinde bulunmuş, tahribe,
yağmaya, cinayete kadar yol almışlardır?
Akla gelecek ilk sual budur, bu suale verilecek ilk cevap da şudur:
Ortada ciddi bir tahrik vardır ve bu harekete iştirak eden işçilerimizin kahir
ekseriyeti aldatılmışlardır. Hadi¬selerin cereyan tarzı da göstermiştir ki,
yürüyüşe geçen, tahribe teşebbüs eden, polise, askere saldıran işçilerin ön
safında yer alanlar, hakiki işçi değil, işçi kıyafetine bü-ründürülmüş,
Üniversiteli kızıl militanlardır. Nitekim, ha¬len hastahanelerde yaralı olarak
tedavi edilmekte bulunan¬ların pek çoğu talebedir ve aldıkları yaralar da
göstermiş¬tir ki, daima bunlar taarruz hattında yer almışlardır.
İşçilerimiz, çeşitli sebeblerle gördükleri ihmal kar¬şısında, kendilerinin hak
ve hukuklarını müdafaa edecek¬lerini söyleyen ve bu hususta parlak nutuklar
çeken sol militanları samimi zannetmiş, gizli bir niyet ve maksad
taşımadıklarını kabullenerek onların peşine düşmüştür. Hatta pek çoğunun,
protesto etmek istedikleri yeni Sen-
27
26
Ç I Ğ
dikalar Kanun tasarısının mânâ ve mahiyetinden bile ha¬berleri yoktur. Onlar,
güç - belâ elde edebildikleri hak ve hukuklarının yeni bir tasan ile ortadan
kaldırılmak is¬tendiği zannına kapılmış bu yolda yapılan kesif propagan¬daya
inanmış ve yollara dökülmüşlerdir. Nitekim ellerine aldîkları pan-kartlarda da
Anayasaya saygıdan, hakdan-hu-kukdan bahsettikleri görülmüş «işçi-Ordu el-ele»
diye dö¬viz taşıdıkları müşahede edilmiştir. Ancak kısa zamanda ne Anayasaya
saygı kalmış, ne hak ve hukuk dinlenir ol¬muş, ne de ordu ile el-ele vermek
iddiasındaki samimiyet isbat edilebilmiştir. Hareket o derece şuursuz bir hal
al¬mıştır ki, doğrudan doğruya Anayasa çiğnenmiş, hak ve hürriyetler çiğnenmiş,
elinde «işçi-Ordu el-ele» dövizini taşıyan işçilerin ordu mensuplarına
saldırdıkları görül¬müştür.
Böylece kat'iyyen anlaşılmıştır ki, masum işçilerimiz kızılların oyununa
getirilmiş, DİSK şeflerinin karanlık emel¬lerine âlet edilmek istenmiştir.
Nitekim aynı oyunun Ankara Sanayi bölgesinde de oy¬nandığı görülmüştür. İşçi
kıyafetine girmiş Üniversiteli kı¬zıl militanlardan bir kısmı Ankara'da Sanayi
Bölgesine gi¬derek burada işçileri mukavemete, fiilî durum meydana ge¬tirmeye ve
yürüyüşe davet etmişler; lâkin işçilerimizden muvafakat yerine red cevabı
almışlar, üstelik bir hayli de dayak yemişlerdir. Çünkü, Ankara'daki işçiler
onların ha¬kiki mahiyetlerini anlamış, oyunlarının gerçek yüzünü gö¬rebilmiş ve
hiç tereddüt etmeden karşılarına çıkmıştır, istanbul'daki İşçilerimiz ise,
sûret-i hakdan görünen kızıl¬ların gizli maksadını keşfedememiş, onları işçi
haklarının müdafii zannetmişlerdir .Bu bakımdan da söylediklerinin doğruluğuna
inanıp, peşlerinden sokaklara dökülmüşlerdir.
Şuna samimiyetle inanıyoruz ki, mayası İslâmiyetîe yoğrulmuş bulunan Türk
işçisi, hiç bir zaman ve mekân¬da komünist ve sosyalist olmamıştır, olmasına da
imkân
Ç I Ğ
yoktur. Kızılların arkasından bilerek hiç bir zaman gitme¬miştir, gitmesine de
imkân yoktur. Hiç bir komünisti din¬lememiştir, dinlemesine de imkân yoktur.
Çoğu defa aç kalmış, bağrına taş basmış, türlü meşakkat ve ızdıraplara göğüs
germiş, acıları sinesine çekmiş, fakat komünizm, sos¬yalizm adına kendisine
verilen hiç bir şeyi kabul etmemiş¬tir; bugün olduğu gibi, yarın da
etmiyecektir. Yeter ki ona, hadiselerin içyüzünü gösterebilelim ve yeter ki ona
dost ve düşmanını tanıtmış olalım.
İşçilerimiz çok iyi biliyorlar ki, sosyalizmde, komü¬nizmde işçinin hak ve
hukuku diye bir mes'ele yoktur. Bu¬nu bildikleri için de seçimlerde komünistlere
asla rey ver¬memişlerdir. En zengin ve sosyetik muhitlerden kızıllar le¬hine
elde edilen büyük reylerden işçi muhitlerinde eser görülmemiştir. Bu da, onların
komünizme, sosyalizme ne kadar düşman, ne derece samimi hasım olduklarını isbata
kâfidir.
Burada mes'uliyet münevvere düşmektedir. Derd-i ma¬işetin tazyikiyle fikrî
cereyanları, anarşist grublann gizli faaliyetlerini takib edemiyen ve bu hususta
bir hükme va¬ramayan İşçilerimizi münevverlerimiz aydınlatmalı, ikaz et¬meli ve
onlara dost ve düşmanı iyice tanıttırmalılar ki, fırsatçılar ve İstismarcılar bu
tarz oyunlara onları âlet et¬me imkânı bulamasıniar.
Münevver bunu yaptığı gün, işçilerimiz uyanacak, sos-yalist-komünist sendikacıya
rey değil, dayak atacaktır. An¬kara'da olduğu gibi...
Esasen mesele hakikatin ortaya konulması, cehaletin izâle edilmesi ve Hakk'ın
müdafaasının yapılmasıdır. Bu yo¬la girildiği gün, hem haksızlıkların ortadan
kalktığı görüle¬cek ve hem de işçi istismarı diye bir şey kalmıyacaktır.
Vatanını ve milletini sevenleri vazifeye davet ediyoruz!
Sendika faaliyetleri «Sol»a bir hayli ümit veriyordu. Grev Kanununun Anayasa
hükmü olarak kabul edilmesiyle.
28
29
Ç I G
artık memleketimizde iktisadî hayatı felce uğratmanın mümkün olabileceği;
böylece de devamlı bir huzursuzluk meydana getirileceği vehmi içerisinde idiler.
Her yeni ku¬rulan sendikayı, gizli maksatlarına hizmet edecek bir hüc¬re
teşkilâtı olarak görüyor ve alkışlıyorlardı. Fakat solcu¬lar, kısa zamanda
sukut-u hayale uğradılar; arzularına nail olamadılar.
Bugün kısaca (disk) diye anılan «Devrimci İşçi Sen¬dikaları Konfederasyonu» ile
Türk-İş'in karşısına çıkan sol¬cuların muvaffak olamamasına tek âmil, şüphesiz
ki Türk işçisinin manevî duyguları olmuştur. Her şeyi mîde ile ir-tibatlandıran
ve insanın dimağını işkembesine bağiıyan sol, burada kelimenin tam mânâslyle
yanılmış; vaad edilen maddî menfaatlarla, yahut lüks bir konfor içerisinde
geçe¬cek bir hayat garantisi ile işçilerimizin satın alınamıyacak-lannı çok
yakından müşahede etmiştir. Aslında geniş işçi kütleleri kuvvetli bir din
kültüründen mahrumdur ve İslâmi-yeti günlük hayatlariyle, alâkalı cepheleriyle
olsun öğren¬memiş durumdadırlar. Lâkin, onların imân ve itikadları yi¬ne de
kurulan tuzakları hissetmiş, kendilerini sol'a yem ol¬maktan kurtarmıştır.
Bilindiği gibi komünizm, hükümran olduğu memleket¬lerde işçi ve köylü sınıfı
üzerinde yükselmiş, neticede de bu iki sınıfı da ezmiştir. Mevcut idarelerin
çeşitli hataları ve büyük açık vermeleri, kızılların yegâne istinadgâhı ol¬muş;
kandırılan işçi ve köylüler «sosyal adalet» teranele-riyle kanun ve nizamların
üzerine yürüyüp komünist ağa-ba-balarını başa geçirmişlerdir. Bizde de bu yol
denenmek is¬tenmiş; fakat akim kalmıştır. Birçok imkânlardan mahrum olan köylü
ve işçilerimiz imânına istinad ederek kızılların bütün plânlarını alt-üst
etmişlerdir. Köylülerden ümidlerini kestikleri için de, bugün bütün
kuvvetleryile işçilerimiz üze¬rinde durmakta, onların alın terlerini sömürmek
istemek¬tedirler.
Komünizmle mücadele edecek olanlar bu hususu ga-
Ç I Ğ
yet iyi bilip, ona göre davranmak ve mânevi eğitimi ilk plânda ele almak
mecburiyetindedirler.
İşçilerimizin hak ve hukukunu müdafaa ettikleri iddia-siyle teşekkül eden
Sendikalarımızın pek çoğu kuruluş ga¬ye ve maksadını tecâvüz ederek, şahsî veya
siyasî İstismar kaynağı olmuşlardır. Bilhassa Sendikalar Kanununda bıra¬kılmış
olan sayısız boşluktan istifade eden bir kısım men¬faat zümresi, işçilerimizin
sırtından geçinmek yollarına başvurmuş ve âdeta birer «Sendika ağası» olarak
cemiye¬tin karşısına çıkmışlardır.
Bir iş kolunda bir çok sendikanın kurulmasına imkân ve fırsat veren kanun, bu
zafiyetiyle çeşitli grupları müs¬takil sendikalar kurmaya zorlamış, neticede
işçiye daha fazia yaranıp, daha büyük haklar elde edebileceğini ileri sürmek
suretiyle taraftar toplama uğruna, bîr çok gayri kanunî fiillerin meydana
çıkmasına yol açılmıştır. Bunun en bariz örneğini şüphesiz DİSK isimli solcu
sendikalar konfederasyonu vermiştir. Kızıllıklarını «işçi haklarını daha iyi bir
şekilde temin etme» iddiasiyle kapatmaya kalkışa bu konfederasyon, işçi işveren
münasebetlerini çığırından çıkarmış ve servet düşmanlığını tahkir etmeyi böylece
mu tasavver kızıl ihtilâlin zeminini hazırlamayı kendisine gaye edinmiştir.
Sendikacılık, hak ve hukuku muhafaza prensibinin dı¬şına çıkarıldığı için de,
bir takım muvazaalara yol açmış, işverenle sendikacı arasında gizli pazarlıklar
yapıla-gelmiş-tir. Meselâ bir sendika ağası, işverenle anlaşmak suretiy¬le,
ağalığının devam ve idamesi bakımından işçileri aldat¬ma yoluna girmiş, hasım
sendika mensublarına işveren va-sıtasiyle baskı yaptırmaya başlamış, böylece de
işçi-işve-ren mücadelesi, bir anda hasım sendikalar mücadelesi ha^ line
gelmiştir. Buna, sendikaların işçi maaşlarından kesi¬len paralarla lüks ve
konfor içerisine gömülmesi de ilâve edilince, işçi hakları korunacak yerde
yenmiştir. Aynı za-
30
31
Ç I Ğ
manda sendikacılık tehdit vasıtası olarak da kullanılmıştır. En şirreti, en ağır
basanı olmuş, işyerleri şartlarına uyma¬yan teklif ve taleplerle işveren ağır
mükellefiyet altına so¬kulunca, yeni zamlar, yeni fiyat artışları boy boy ortaya
çıkmış ve hayat pahalılığına yol açılmıştır.
Bugünkü sendikacılık sistemi, cemiyetimize sayılma¬yacak kadar zararlar
vermiştir. Nasıl ki 1961 Anayasa sis¬temi rejim buhranını tahrik etmiş,
mesuliyetsiz müessese¬lerle devletin mevcudiyetini tehlikeye düşürmüşse 1961
anayasasından sonra ortaya çıkan sendikalar kanunu da, hem işçileri, hem
işverenleri, sendika ağalarının ihtirası uğruna müşkül mevkide bırakmıştır.
Bu bakımdan Sendikalar Kanununu yeniden ele almak, hatalı taraflarını,
tatbikatta meydana gelen noksanlıkları izâle etmek artık zaruret haline
gelmiştir. Bilhassa hasım sendikalar mücadelesine, muvazaa usulü sendika
teşekkü¬lüne mani olmak, işçilerimizi tam demokratik usullerle tek sendika
içerisinde toplamak ve nihayet gayesinden sapıtan sendikalara karşı müessir
tedbirler almak devletin ve mil¬letin selâmeti bakımından ifâsı zarurî bir
vecîbe olmuştur. Herhangi bir kanun veya karar beğenilmeyebilir, tas-vib
edilmeyebilir, alâkalı şahıs veya zümrelerin menfaat¬lerini ihlâl etmiş olması
dolayısiyle, yahut da Anayasaya aykırı bulunması sebebiyle tenkidlere hedef
yapılabilir. Herkesin bu noktada hak ve hürriyetleri vardır. Düşünce ve
kanaatlerini gazete çıkarmak, basın toplantıları yap¬mak, beyanname neşretmek,
yürüyüş tertib etmek ve mi¬ting yapmak şeklinde herkes ortaya koyabilir. Muayyen
for¬malitelerin ikmâli, yahut muayyen izinlerin istihsâli sure¬tiyle insanî ve
medeni yollardan hak arama daima mümkün olduğu gibi, Türkiyemizde de bu husus
Anayasa teminatı altına alınmıştır.
Ancak, sadece Türkiye kanunları değil, hiçbir memle¬ketin kanunları herhangi bir
fikri, bir hareketi veya bir ka-
32
nun tasarısını protesto için zora başvurmayı, tahribe, yağ¬maya, cinayete
tevessül etmeyi mazur ve meşru göster¬memiştir. Dünyanın en medenî ve hür
memleketlerinden tutunuz da, en müstebîd memleketlerine, hatta komünist
memleketlere ve hatta yamyamlar ülkesine kadar hiçbir yerde devlet idaresi grup
veya zümrelerin tahribe, taarru¬za, cinayete isyana kalkışmasını mazur görmemiş,
affet¬memiş mesullerine karşı müsamahalı davranmamıştır.
Hak aramanın muayyen yollan vardır; herhangi bir ha¬diseyi protesto etmenin
muayyen usûl vs şekilleri vardır; bunları kâfi görmeyip işi kaba kuvvete
dökenler, zor kul¬lananlar, tahribe teşebbüs edenler ve hatta cinayet
işle¬yenler hiçbir şekil ve surette haklı görülmemiş ve mazur sayılmamışlardır.
Bu bakımdan İstanbul ve İzmit'te Örfî idare ilânına se¬bep olan tahrip ve
cinayet hadiselerinin mazur görülmesi¬ne, müsamaha ile karşılanmasına, taraflara
hak verilmesi¬ne ve alkış tutulmasına İmkân yoktur.
Ortada, Hükümetin Meclise sevk ettiği yeni bir Sen¬dikalar kanun tasarısı mı
vardır ve bu tasarı bugünkü işçi haklarını tahdit altına mı alacaktır, işçiyi
zulme mâruz mu bırakacaktır? Hatalı ve noksan tarafları alabildiğine tenkid
edilebilir ve buna karşı gösterilen infial haklı sayılabilir. Lâkin, iş protesto
adı altında isyan şeklini alırsa, tahrip ve tecâvüz şeklini alırsa ve hele
cinayet irtikâb etmek şeklini alırsa, asla mazur sayılamiyaeağı gibi, mes'ulîeri
de katiy-yen affedilemez.
Bir hadiseyi protesto için miüî servet demek olan bîr fabrikanın tahrib edilmesi
ne demektir? Polis karakolları¬nın, kaymakamlık binalarının, dükkânların,
evlerin, polis otomobillerinin tahrip edilmesi ne demektir? Polise, de¬mir
sopalarla, molotof kokteylleriyle, taşlarla, bombalarla hOcum edilmesi ne
demektir? Askerîn karşısına çıkılması, Mehmetçiğin üzerine hücum edilmesi ne
demektir? Ve ni-
33
Ç 1 Ğ
hayet masum insanların öldürülmesi, kan akıtılması ne de¬mektir? Kim, hangi
vicdan, hangi akıl, hangi iz'an bunu ka¬bul edebilir ve buna cevaz verebilir?
Ortada vatan ve milletin malı vardır. Ona kasdetmek ihanet değil de, cinayet
değil de nedir? Bunun işçi hakkıy-İe ve hukukiyle ne alâkası olabilir?
Demek oluyor ki, maksad bam-başkadır. Bir kanun ta¬sarısını protesto bahanedir.
Ortada son derece ağır bir tahrik vardır ve bunu da bilfiil «Devrimci İşçi
Sendikaları Konfederasyonu» isimli, kızı! teşekkül organize etmekte¬dir.
«Devrimci», yani «İhtilâlci» sıfatını isminin başına ge¬tiren bir teşekkülün
organize ettiği bir tahrik hareketi, işçi hakîariyle uzaktan yakından alâkalı
değildir; doğrudan doğ¬ruya komünizm hesabına, kızıl ihtilâl hesabına
tezgâhlan¬mıştır. Nitekim, Sendikalar kanununu protesto maksadını taşıyan bir
harekette, sendika ve sendikacılıktan değil, iş¬çi ve işveren münasebetlerinden
değil, «Bağımsız Türkİ-ye»den, «Kahrolsun Amerika..»dan bahsedilmiş, Hüküme¬tin
çekilmesi, başvekilin İstifa etmesi istenmiştir.
Türkiye bağımsızlasacak, Amerika kahrolacak, Hükü¬met çekilecek ve başvekil
istifa edecek de işçi meseleleri topyekûn hallolmuş olacak mt? Bunu kimsenin
düşündüğü yoktur. Ortada rahatlıkla istismar edilebilecek bir mesele vardır,
mağdur bulunan işçiler vardır, tansiyon yüksektir, bundan istifade edilmeli ve
kızıl ihtilâle doğru masum in¬sanlar malzeme olarak kullanılmalıdır. DİSK'in
yaptiğı bu dur! Memleketi anarşi içerisine boğmak için, bir kısım kı¬zıl
m-Ütanlara işçi kıyafeti giydirmiş ve kalabalığın önüne sürmüştür. Onlar ne
yapmışsa, diğerleri de şuursuzca tak-lid etmiştir.
Yakmışlar, yıkmışlar, cinayet işlemişler, vatan ve mil¬leti milyonlarca liralık
maddi ve manevî zarara sokmuşlar ve sonunda da iki Şehrimizi Örfi İdare rejimi
altında bulun¬maya icbar etmişlerdir. Ellerine geçen nedir? Memleketin
Ç I Ğ
mahvolan mili? serveti, sönen ocaklar geride kalan bîr kı¬sım dullar ve
yetimlerin kanlı gözyaşları.. Masum bir poli¬sin, bir işçinin, bir esnafın
cesetleri üzerinde DİSK İsimli kızıl teşekkül işçi hakkı arıyacakttr da,
memlekette «Sos¬yal Adalet» tahakkuk etmiş olacaktır. Öyie mi?
Kimi kandırabilirler, kimi inandırabilirler?
Nitekim, hadiselerin henüz cinayete kadar varmadığı bir zamanda, DİSK isimli
kızıi teşekkülün tahrik ettiği ka¬labalığın önüne bir Türk Generali Üniforması
ile çıkmış ve •onlara nasihatte bulunmuştur.
«— Sizin derdiniz bizim derdimizdir. Bu memleket ça¬pulcu memleketi değildir.
Memlekette her şey alt-üst oldu. Bizi seviyorsanız işinizin başına dönün,
Anayasanın istek¬leri tamamıyla yapılacaktır. Askerle karşı karşıya gelme¬yin,
karşımıza çıkmayın.»
Gözleri o kadar dönmüştür ki, muhterem Tümgenera¬lin bu İhtan da dinlenilmemiş
ve millet malının tahrib edil¬mesine mâni olmak İsteyen Ordu mensuplarının
üzerine yürüyenler olmuş, tas atanlar, demir sopalarla askerlere hücum edenler
görülmüş, silahlı azgın solcular üzerlerin¬de taşıdıkları tabancalarını
ateşlemekte bile bir mahzur görmemişlerdir. Neticede bilanço üç Ölü, yüzlerce
yaralı, milyonlarca liralık zararla kapanmıştır.
İşte sol ve solculuk budur ve işte devrimcilik budur!
İstedikleri yegane şey anarşidir. Kanuna, nizama kar¬şıdırlar, orduya
karşıdırlar, polise karşıdırlar, disiplin, ita¬at ifade eden her şeye
karşıdırlar. Onları, kızıl ihtilâle gö¬türecek en müsait vasat anarşidir. Her ne
pahasına olursa olsun anarşiyi devam ettirmek gayretindedirler. Bu kanla
hadiseleri, faciaları hazırlayan, tertio eden sahneye koyan ve nihayet bas
rolünü oynayan DİSK için yegane yol ve hedef budur. Diske tâbi olsun olmasın,
bağlı bulunsun, bu¬lunmasın, bütün solcular da aynı yolun yolcusuduHar,
Üni¬versitelerimizi harp mevdanı haline getiren sol hareketler de buna bir başka
delildir.
34
35
Ç I Ğ
Bütün bunlar gösteriyor ki meselenin artık hafife al-nır tarafı kalmamıştır.
Huzur ve sükûn için, emniyet ve asayiş için, vatanın saadet ve selameti için
Türkiye'de sol faaliyetlerin kökünü kurutmak, fesad ocaklarını başlarına yıkmak
ve kızıl baykuşları susturmak zaruret haline gel¬miştir. Bu nasıl ve ne şekilde
yapılacaksa bir an evve! ya¬pılmalıdır. Aksi halde istikbalimiz tehlikededir.
Millî dertlerimizin reçetesi yazılırken şunları da kay¬detmeliyiz:
Vergi ihdası cihetine gidilmeksizin bütçe açığını ka¬patmanın ve memleketi devam
edegelen iktisadi buhran¬lardan kurtarmanın yollarını aramalıyız. Bu yolları şu
şe¬kilde hülâsa edebiliriz:
İ — Her türlü lüks ve israf önlenmeli,
2 — Bürokrasiye son verilmeli,
3 — Fiatlar kontrol altında bulundurulmalı,
4 — Âdil ücret sistemine gidilmeli,
5 — Rüşvet, iltimas bertaraf edilmeli.
İKTİSADİ NOKTALAR
K
-ABUL etmek lâzımdır ki. Devlet çarks, büyük İsraflar içerisinde dönmektedir.
Lüks, vazgeçilmez bir unsur haline gelmiştir, fakir milletimizin bütün gelir
kaynaklarını deh¬şetli bir şekilde tahrib etmektedir. Evvelâ devlet
daireİe-rînden başlanmak suretiyle, cemiyet hayatımızın her saha¬sında misalleri
milyonları bulan israfın, lüksün önüne ge¬çilmesi, Devlet bütçesini milyarlarca
liralık menfaatlere kavuşturabileceği gibi; paranın olduğu kadar zaman
isra¬fının önüne geçilmesi de, yüzüstü bırakılan işlerin ve rnua-melerin kısa
zamanda ikmâlini netice verecektir. Sırf bu mevzudaki ciddi, samimi, müsamahasız
icraatlar, Devlet bütçesinin her yıl milyonlarla İfadesini bulan bütün
açıkla¬rını kapatacak ve yeni vergi kaynaklan arama ihtiyacı hiç bir zaman
hissedilmeyecektir.
Bürokrasi, yani kırtasiyecilik, devlet çarkını yıpratan
36
37
Ç I Ğ
en büyük hastalıklardan birisidir. İktidarın her defasında mücadele edeceğini
bildirdiği ve fakat bir türlü başlıyama-dığı bürokrasi, o derece korkunç bir
iktisadî düşmanımızdır ki, sözle izahı bile mümkün değildir. Basit bir misalle
me¬seleye ışık tutmaya çalışırsak, şu şekilde ifade edebiliriz: Devlet herhangi
bir meseleden dolayı, herhangi bir müesseseden yahut vatandaştan alacağı 150
kuruşluk ver¬gisi için çoğu defa 150 liralık masraf yapmaktadır. Buna bir de, bu
alacağın tahsilinde sarfedılen zamanı, mesai ücre¬tini, vatandaşın devlet
dairelerinin kapısında bekletilmek¬ten doğan zararını ilâve edersek, rakam
büsbütün kabarır ve son derece mübalâğalı bir hal alır. Günlük hayatımızın her
safhasında karşılaştığımız bu bürokrasi felâketini Ön¬lemek hiçbir tedbire
ihtiyaç hissettirmeksizin bütçe açığı¬nı kapatmaya kâfi gelecektir. Açığın
kapatılması ile birlik¬te devletin kân da o nisbette artmış olacaktır.
Fiyatların kontrol altında bulundurulması ve bilhassa zarurî ihtiyaç
maddelerindeki anormal artışların bertaraf edilmesi de, devleti dolayısiyle kâra
götürecektir. Evvela gayri meşru kazançlar önlenecek, saniyen memur ve işçi,
hayat pahalılığı sebebiyle maaşına veya ücretine zam ya¬pılması ihtiyacını
duymayacak; salisen grev ve lokavtların önü alınacak ve böylece emniyet esasına
istinad edsn alış-veriş piyasaya huzur ve sükûn getirecektir. Zamlardan,
grevlerden, lokavtlardan devletin hissesine düşen milyon¬larca liralık zararın
ortadan kalkması ite de bütçe açığı zail olacaktır.
Âdil ücret sistemine gidilmesi ise, hem işçiyi ve hem de memuru huzura
kavuşturacak, herkes kabiliyeti nisbe-tinde maaş alacak, kin ve hased
damarlarının kabarması, işin birbirine havale edilmesi, muamelelerin sürüncemede
38
Ç I Ğ
bırakılması; devlet dairelerinde memurların, işyerlerinde işçilerin gününü gün
etme hastalığının sona ermesi vasıta¬lı yollardan devlet bütçesine tesir edecek,
—keza— açık¬lar kapatılmış olacaktır.
m
Rüşvet ve iltimasın bertaraf edilmesi ise, başlı başına büyük bir iktisadî ihya
hareketi olacaktır. Bugün rüşvet ve iltimas yüzünden devlet bütçesinin
milyarlarca liralık za¬rara düçâr olduğunu söylemek asla mübalâğa
sayılmama¬lıdır. Hiçbir devlet dairesinde rüşvetsiz iş yapılmadığı, hak¬lının
hakkını alamadığı, en normal muamelelerde bile rüş¬vet olmadan işlerin
yürümediği umumî bir kanaat halinde¬dir. Bundan herkes mutazarrırdır. Şu
yukarıda sıraladığı¬mızdan sadece rüşvet ve iltiması önleyebilsek, devlet
kurtulacak, vatandaş kurtulacak, İktisadî istikrar avdet edecektir.
Ve bütün bunların kaynağını da, din duygusunun, Al¬lah korkusunun teşkil
ettiğini söylemek asla yadırganma¬malıdır. Lüks ve israfı Allah'dan korkanlar
önler; bürokrasi faciasının ızdırabını Allah'dan korkanlar duyar; fiatiardaki
anormal düşüş ve yükselişlerin izâlesini Allah'dan korkan¬lar yapar; âdil ücret
sistemi içerisinde haklıya hakkinin verilmesini Altahdan korkanlar yerine
getirir; rüşvet ve il¬timasa Allah'dan korkanlar iltifat etmez. Bunun içindir
ki, her şeyin başsnı din duygusu ve Allah korkusu teşkil eder ki, devletimizin
en büyük zaafı, en büyük noksanı budur.
Allah korkusu derken, «filân hacı, falan hoca şunu yap¬tı, bunu etti» diye karşı
çıkanlara, itiraz edenlere de deriz ki, Allah korkusu, din duygusu hacıya,
hocaya münhassr değildir. O, herkese şâmildir. Kimde kâmil imân varsa, din hissi
ruhunda ve kalbinde yer etmişse hacı da hoca da olmasa insanî vecibelerini
noksansız bir şekilde yerine ge¬tirir; rüşvetten, iltimastan, lüks ve israfdan,
adaletsiz üc-
39
ç i G
ret sisteminden, bürokrasiden şiddetle kaçınır. Dini hacı¬ya, hocaya inhisar
ettirdiğimiz ve «onlar düşünsün, bize ne» dediğimiz için iktisadî felâketler
içine düştük. Manevi¬yattan anlamayanlara, mânevi felâketleri izah mümkün
ola-mıyacağı için, her şeyi maddede arıyanların, akılları gözle¬rine inmiş
olanların nazarlarına bu iktisadî faciaları veriyor ve başka bir kurtuluş
yolunun olmadığını bu vesile ile bir defa daha ortaya koyuyoruz.
Evet, yarım ^aşırdır;_ devlet, olarak dine karşı savaş aç¬tık, din hissini,
Allah korkusunu yıkmaya çalıştık. Hâkimi¬yeti Ailah'dan alıp millete verdiğimizi
ilân edip durduk, ne¬ticede devletimiz inkişaf edebildi mi, kalkınabildik mi,
me¬denî milletler seviyesine ulaştık mı? Hiç birisini yapama¬dığımız gibi,
bütçemizi bile «denk» hale getiremedik de, açıklarımızı kapatmak için yeni yeni
vergi kaynakları arayıp bulmak için çırpınıp durduk. Şimdi de Maliye Vekâleti,
bu maddeci zihniyet içerisinde iğneden ipliğe kadar herşeye zam yapmak
ihtiyacını hissetti. Milleti din hissinden, Allah korkusundan uzaklaştırmak
suretiyle kalkınacaklarına, me-denileşeceklerine inananlar, yahut inanır
görünenler bir de¬fa daha mağlup oldular. Lâkin zararı onlardan çok millet
çekiyor. İktisadî buhranların here ü mercinden onlardan çok millet huzursuz
oluyor.
İktisadî İnkişafımızın bile dine sarılmaktan, Allah kor¬kusunu kalplere
yerleştirmekten, İmân duygusunu vicdan¬lara hâkim kılmaktan başka bir yolla
temin edilebileceği¬ne inananların kalmadığı bir vasattayız. Tek-tük ortaya
çı¬kıp «gerici!ik»ten dem vuranlar bile kalbden bizi te'yid ediyorlar amma,
zahirde mağlûbiyetlerini kabul etmemek için çırpınıp duruyorlar. Onları da
Hükümetin, kendisini ih¬dasa mecbur bildiği vergilerin ağır yükü altında
ezilmeye terk ederiz, oiur biter!
Türkiye ile Müslüman Arap Memleketleri arasında ti¬cari münasebetlerin tesisi
için yakın bir zamanda çalışma¬lara başlandı. Yıllardan beri ihmâl edilen ve
bilhassa harî-
Ç I Ğ
cî politikamızın çok hatalı bir istikamette seyretmesi yü¬zünden bir türlü
kuvveden fiile çıkarılamayan bu mesele üzerinde sıksik konuşmaların yapıldığını,
çeşitli görüşle¬rin öne sürüldüğünü müşahede ediyoruz. Bir ara, Avrupa Ortak
Pazarına mukabil, İslâm Ortak Pazarının meydana ge¬tirilmesi hususunda Mecliste
dikkate şâyân tekliflerin ser-dedildiğini de duyduk. Ancak bu fikir üzerinde
resmî ma¬kamlar kâfi derecede durmadıkları gibi, meselenin müna¬kaşasına zemin
hazırlamadılar. Böylece teklifin üzerine ya¬tılmış oldu .
Bu arada dikkate şâyân bir hadise cereyan etti: İzmir Müftüsü, Hac dönüşünde
gazetelere bîr beyanat vererek, Arap memleketlerinin Türkiye için iyi bir pazar
olduğunu belirtti; bununla beraber. Demirperde gerisi mem¬leketlerinin Suudî
Arabistan toprakları üzerinde kendi ma¬mullerini «Türk Malı» damgasıyle
sattıklarını ve halkın da bu mallara, sırf «Türk Malı» damgası bulunması
dolayısiy-le büyük rağbet gösterdiğini ifâde etti.
Kayda değer diğer mühim bir hâdise de, Ege Bölgesi Sanayi Odası İkinci
Başkanının Arap memleketleriyle tica¬rî münasebetlerin artırılması hususunda
çalışmalara baş¬landığını ve Türk Arap Ticaret Odasının kurulması için
te¬şebbüse geçildiğini belirtmesi oldu.
Hakikaten Arap Memleketleri, Türkiye için asla ihmâl edilmiyecek bir pazardır;
bu pazarın kullanılmamış olması da Türkiyemiz için gerçekten büyük bir kayipdır.
Ancak, burada kaybımızın milyarlarla ifâde edilebilecek rakam de¬ğeri üzerinde
durmayı lüzumsuz addederek, yapılacak iş¬leri ele almak lâzım geldiğini
belirtiyoruz. Zira kaybedilen artık bir daha geri gelmiyecektir, dolayısiyle
lüzumsuz mü¬nakaşalarla vakit kaybetmek gibi yeni zararlara yol açıla¬caktır. O
halde, geçmişe değil, geleceğe bakmak; bu arada geçmişteki hataların tekerrür
etmemesi için de, onları dai¬ma göz önünde bulundurmak lâzımdır.
41
ÇIĞ
Vâkıâ odur ki; hiç bir Müslüman Arap Memleketi, ge¬rek sanayide ve gerekse
ziraatte Türkiye kadar inkişâf et¬memiştir. Esasen inkişâf edememiş olmasının
tabii sebep¬leri vardır: Toprağı Türkiye kadar ziraate elverişli değildir;
sanayileşme hareketi, müstemlekecilik oyunlarıyle çok geç başlamış ve hiçbir
zaman millî gelir bakımından bir de¬ğer ifade etmemiştir. Buna rağmen, bir
çoklarının bizden zengin olması, devlet bütçelerinin nüfus nisbetine göre bizden
çok üstün bulunması, topraklarından çıkan petroüe izah edilebilir ki, bu da hiç
bir zaman bize olan ihtiyacını bertaraf edemez. Sadece ziraati, sadece
hayvancığı ele alırsak, Arap memleketlerinin Türk mamullerine olan ihti¬yacı
kendiliğinden meydana çıkar. Pek çok Avrupa mem¬leketinin bizden satın aldığı
sebze ve meyveleri, et, yağ ve peyniri kendi mamulleri imiş gibi Arap
memleketlerine sattıkları ve karşılığında petrol alıp, büyük ihtiyaçlarını
karşıladıkları bilinen bir hakikattir. Türkiye'den Fransa, İtalya, yahut Almanya
voliyle Arap memleketlerine giden toprak ve hayvan mahsullerinin, bu vasıtalar
aradan çıka¬rılmak suretiyle şevkini düşünmek bile kazancımızın aza¬metini
hatırlatmaya kâfidir. Nitekim son zamanlarda baş¬layan Kuveyt'e et ihracı bizim
için büyük bir döviz kaynağı olmuştur.
Bugün bir kriz içinde bulunduğu bildirilen tekstil sa¬nayiimizin de bu
pazarlarda büyük şansı vardır. Meselâ ha¬lıcılık.. Türkiyemiz için öylesine
mühim bir döviz kaynağı¬dır kif Müslüman Arap Memleketlerinde bu sahada hazır
pazarlar bizi beklemektedir .Avrupa yoiiyle Arap Memle¬ketlerine gitmekte olan
İsparta, yahut Kayseri halılarının, bu aracıların bertaraf edilmesiyle sevkı,
hem Türkiye ha-lıcılığınin inkişafına yol açacak, hem de döviz kaynakları¬mızın
çok büyük miktarda gelişmesine vasıta olacaktır. Hayvancılıkta, ziraatte,
sanayide bizim için hemde çok kârlı pazar olan Arap Memeleketlenni unutmak,
onlara sırt çe¬virmek akıl kârı değildir.
42
Ç I Ğ
Yıllar yılı varımızı yoğumuzu heba ettiğimiz Garb hay¬ranlığından kendimizi
kurtarıp, yüzümüzü Asya'ya çevirir¬sek kendimizi bir anda maddî ve manevî
İnkişafların içeri¬sinde bulmuş oluruz. Çünkü Müslüman Arap Memleketle¬ri, hem
onları hem de bizi yabancılara el açtırmiyacak, muhtaç bıraktırmayacak kadar
zengin bir hazır pazar hük¬mündedir.
İslâm Ortak Pazarının tahakkukunu bunun İçin arzu et¬mekte ve bu pazara ilk
adımı teşkil edecek olan Türk-Arap Ticaret Odaları kurulmasını da mesud bir
hadise ve isa¬betli bir teşebbüs olarak alkışlamaktayız.
Bütçe açığını yeni vergi ihdası yoluna giderek kapat¬mak muvakkat bir tedbirdir,
devamlılık vasfı yoktur. Çıka¬rılacak olan kanunlarla, yahut Hükümet
kararnâmeleriyle ihdas edilen vergiler, bir kaç yıllık bir bütçe açığını
kapa¬tabilecek karakterde olsa da, bu vergi kaynaklarının ilâ-ni-haye derde deva
olamayacağı mevcut iktisadi sistem içe¬risinde zaruri bir neticedir. Zira vergi
ihdası, piyasaya doğrudan doğruya tesir edecek ve fiyat artışları birbirini
kovafıyacaktır. Fiyatların artması geçim şartlarını zorla¬yacak yeni ücret
ayarlaması yoluna gidilecektir, Yeni ücret ayarlaması, Maliyeyi yeni açıklarla
başbaşa bırakacak, «Denk bütçe» hayali bir türlü tahakkuk edemiyecek;
Hükü¬metler hep muvakkat tedbirlerle meseleleri halletmek iste¬diklerinden,
yeniden ikinci bir vergi ihdası yoluna gide¬cek, böylece da Devlet bir fasit
daire içerisinde dönüp duracaktır.
Aynı zamanda yüksek vergi nisbetleri, ticaret erbabı¬nı ticarî meşgalesinden
usandıracak, yeni Personel Kanu¬nu ile maaşlardaki büyük artışlarla halkı memur
tabakası¬na gıpta edecek bir halet-ı ruhiye içerisine sürükiiyecek ve Şeflik
devirlerinde olduğu gibi, «imtiyazlı sınıf» oiarak ortaya çikacak olan
memuriyetin talihleri de o nisbette ar¬tacaktır. Bilhassa küçük esnaf ve
sanatkârlar, iş sahaların-
43
Ç 1 Ğ
da gelişip inkişaf etmenin yol ve çârelerini aramak yerine devlet kapısında bir
masa kapmak için resmî dairelerin eşiklerini aşındıracak, ortada yine büyük
rüşvetler döne¬cektir. Memuriyetin açık arttırmaya çıkarıldığı bir vasatta da
iktisadî istikrardan, huzurdan bahsetmek hayal olacaktır.
Halbuki devlet, «imtiyazlı sınıflar» meydana getirme¬mekle mükelleftir. Gıpta
damarlarını tahrik etmemek, va¬tandaşları birbirine düşürmemek, birinin
istikbâlini madde¬ten garanti altına alırken, diğerini felâketlere ve
ümitsiz¬liklere sürüklememek mevkiindedir. Sigortalılık, emeklilik ve maluliyet
hakkı, imkânları tanınan memuriyetin bol maaşla masa ve sandalyelerini, durmadan
fırtınalara tutu¬lan serbest ticarete tercih edenlerin sayılarını artırmamak
için azamî hassasiyeti göstermek mecburiyeti ile mükellef bulunan devletin, aksi
istikametteki icraatları asla tasvib edilemez.
Devlet, helâl kazanç yollarını açarsa, vatandaşları ka¬nun önünde müssvi görür,
İçtimaî hakları herkese tanır ve ücret muvazenesini temin ederse, bu arada da
İsrafın ve rüşvetin önünü alıp, kaçakçılığa meydan vermezse, aslî vazifesini
yerine getirmiş, piyasayı iktisadî krizlerin İçeri¬sine sürüklememiş olur. Bu
noktadaki çalışmaların rnev-cud bulunmadığı bir vasatta vergilerden söz etmenin,
ye¬ni vergi ihdası yoluna gitmenin ve halkı «hayat pahalılığı» cenderecesi
içerisine sokmanın çıkar yol oltnadığmı bilmek lâzımdır.
Vergi ihdasının aleyhindeyiz derken, bunun sahasını da tahdid ediyoruz. Evvelâ,
zaruri ihtiyaç maddelerine ko¬nulan vergilerin aleyhindeyiz. Vatandaşı geçim
sıkıntısına itecek bir vergi sisteminin memlekete fayda getirmiyece-ği bütçe
açıklarını ilâ-nihaye kapatamıyacağı kanaatinde¬yiz. Bununla beraber, vergi
kaçakçılığının önlenmesi taraf¬tarıyız ve bu arada her türlü lüksün
vergilendirilmesıyle memleketin çok şeyler kazanacağını zannediyoruz. İthalat
ÇİĞ
ve ihracatın kontrol altında bulundurulması hiç bir derdi¬mize deva olamayacak
lüks eşyalara milyonlarca lira dö¬viz ödenmesinin bertaraf edilmesi, en isabetli
tedbirler arasında zikredilebilir.
Bütçe muvazenesini doğrudan doğruya temin edebil¬menin ve vatandaşı sık sık
vergi tehdidi altında bulundur¬mamanın çeşitli müessir yolları vardır.
«Denk bütçe» Türkiyemiz için yıllardenberi bir hayâl oldu. Her sene muayyen
zamanlarda yapılan bütçe mü¬zakereleri milyonlarca liralık açığı ortaya
çıkarırken; vatan ve millet hizmetinden başka bir gayenin peşinde
koşma¬dıklarını iddia eden politikacılarımız bunun sebepleri üze¬rinde ciddî bir
şekilde durmaya ve meseleleri temelden halletmeye asla yanaşmadılar. İktidar
açığın müdafaasını yapmakta, muhalefet de taarruzunu devam ettirmektedir. Kimse
hata ve kusurunu kabul etmediği gibi, hiç bir ferd de meseleyi «politik
yatırımın dışında görmek ve düşün¬mek İstememiştir. İktidarın vazifesi, hakkı
müdafaa ile be¬raber hata ve kusuru itiraf iken bu cereyan etmemiştir.
Muhalefetin vazifesi de, haklı ve doğruyu tasvib yanlış ve hatalı hareketleri de
tenkidle beraber kin ve garazlardan uzak bir şekilde hal çârelerini göstermek ve
icab ettiği an iktidarla işbirliği yapmak iken, o da buna asla yanaşmamış ve kör
döğüşü devam edip gitmiştir.
Bizde öylesine garip bir politika ahlakı teessüs etmiş¬tir ki, hangi meselede
olursa olsun, iktidarın mutlaka iyi-kötü bütün fiil ve hareketlerini müdafaa ve
israr, muhale¬fetin hareketlerini ise doğru veya yanlış bütün icraatlarını
toptan inkâr ve tekfir, vazifeleri cümlesinden sayılmıştır. Ve bu hep böyle
olmuştur.
Yapılan tenkitlerin umumiyetle haksız ve yersiz oldu¬ğunu söylemiyoruz. Elbette
ki, haklı olan taraflar vardır, izalesi zaruri kusurlar mevcuttur.
Ortada bir vakıa vardır. Bu vakıa bütçenin milyonlar-
45
ca tiraitk açıkla meclis huzuruna getirilmiş olması ve bu açığın kapatılması
için hükümetin yeni vergi kaynaklan aramak mecburiyetini hissetmesidir. Acaba
bütçe açığını vergilerle kapatmaya gitmek yolu no derece doğrudur? Yahut ihdas
edilen vergilerin İsabet ihtimali nedir? Bunun üzerinde durulmamıştır. Gerçi
iktidar yeni vergi getiriyor, hayat! pahaltlaştırıyor, vatandaşı iktisadî baskı
altına alıyor. Dar gelirliler mahvoluyor, diye feryatlar işitilmektedir. Lakin
bu da çıkar yol değildir. Bağırmak, çağırmak yerine ihdasını zaruri kılan
sebeplerin izalesi nasıl ve ne şekilde mümkün olabilir, bunun üzerinde durmak,
hal çaresi gös¬termek, itham ve isnad yerine, vakıaları konuşturarak ne¬ticeye
varmak İazımdu'.
Cûtçe açığını kapatmak için ihdası zaruri görülen yeni vergi kaynaklarının
açıklanması ile öteden beri sözü edi¬len vergi reformunun tahakkuk ettirileceği
ümidinde olan¬lar yanıidılar. Zira yeni vergi kaynaklar» umumi bir vergi
adaletini tasis ve teminden ziyade, açığı kapama hedefini takip ettiği için
haliyle isabetsiz seçilmiş va yanlış değer¬lendirilmiş bulunuyor. Orta halli,
yahut dar gelirli vatan¬daşların bilhassa fakir esnafın yüksek vergi
nisbetlerine dahi! edilmeleriyle bu yanlışlık, yahut isabetsizlik kendi¬liğinden
anlaşılıyor.
Banka meselesine gelince; İkinci beş yıllık plânın dik¬kate şâyân taraflarından
birisi ds bankacılık ve kredi sis¬teminin adaletsiz olduğunu belirtmesi, aksak
işlediğini ile¬ri sürüp, bunun düzeltilmesi temennisinde bulunmasıdır.
Bugün hiç kimse iddia edemez ki, bankalar milli arzu ve ihtiyaca göre işlemekte,
kredide adalet temin edilmiş bulunmaktadır.
Gerçi kâr haneleri her yıl biraz daha kabaran ve mû-dilerine devamlı ikramiyeler
dağıtmak suretiyle isimlerim
Ç I Ğ
bol bol reklâm eden bankalarımız mevcuttur. Bunlar bir hayli yatırım da yapmış,
çok mühim tesislerin kurulması¬na, gelişmesine İyi bir şekilde çalışmasına ön
ayak ol¬muşlardır. Fakat bütün bunlar, her gün protesto edilen ve haciz
dairesine gönderilen senetlerin yekûnunu azaltma¬mış; iflâs e<\Qn, konkardato
talebinde bulunan tüccarların sayılarını artırmaktan başka bir işe yaramamıştır.
Kısaca ifade edilmesi lâzım gelirse banka, bugün millet bütünlü¬ğünün aleyhine
işleyen bir müessese halindedir.
Neden bu böyledir?
Çünkü «Bankacılık sistemlimiz iptidai esaslar üzeri¬ne kurulmuş, tefeciliği
teşvik etmiştir. İkinci Beş Yıllık Plânda da belirtildiği gibi kredi adaleti
yoktur ve bu teşek¬küller iktisadi bakımdan adetâ devlet içerisinde
devlettir¬ler.
Hiç bir garp memleketinde bizdeki bankacılık sistemi¬ne rastlanmamaktadır. Gerçi
onların bankaları da faiz esa¬sı üzerine kurulmuştur ki, bizim içtimaî bünyemize
yüzde yüz zıd bir keyfiyettir. Fakat faiz çok cüz'i miktardadır ve kredi adaleti
nisbeten temin edilmiştir. Esasen Garbın ha¬yat felsefesi faize cevaz verdiği
için de bu onların maddî yıkımında fazlasiyle müessir olmamaktadır. Fakat durum
bizde çok değişiktir ve banka ile iş yapan tüccar ve esna¬fın yüzde doksanı, bu
alışverişten büyük zararlar görmüş¬tür. Evvelâ kredi olarak aldığı paranın
karından, ancak fai¬zini kapatabilmiş; dolayısiyle ortada kendi lehine herhangi
bir durum meydana gelmediği gibi; eline geçirdiği para île yatırım sahalarını
genişletmesi ve büyük yüklerin altı¬na girmesi de ferdi, ruhî bakımdan
sarsmıştır.
Bu mevzuda ciddi bir istatistik yapılsa, eminim ki banka muarneleriyle iştigal
edenlerin kahir ekseriyetinin her hal ü kârda mağdur oldukları ve ticarî
itibarlarını kay¬bettikleri gibi; yıllar boyu ruhî buhranlar içerisinde
kıvran¬dıkları hakikati meydana çıkacaktır. Zira, yukarıda da be-
46
47
Ç \ Ğ
Ifrttiğimiz gibi bizdeki bankacılık çok iptidaî bir durumda¬dır ve dünün takbih
edilen tefeciliğinin modernize edilmiş şeklinden başka bir şey değildir. Dünün
tefecileri borç verdikleri para karşılığında 0/" 25, % 50, 0/° 60 faiz alırken
ve böylece de kütleleri sömürürken; bugünün bankaları %5, %7, % ıo (hatta bâzı
defalar % 15 kadar) faiz al¬makta ve böylece de müşterilerini uzun vadeli bir
mağ¬duriyete sürüklemektedirler.
Memlekette iktisadî istikrar kalmamıştır. Kütleleri birbirine düşüren, İtİmad ve
emniyeti kaldıran «sen çalış, ben yiyeyim» felsefesi bankacılığımızın temel
kanunu ha¬line gelmiş; böylece hak ve hukuku modern bir tarzda gas-bedilen
kütlelerden hoşnutsuzluk sesleri yükselmeye baş¬lamıştır.
İkinci Beş Yıllık Plânın işaret ettiği bankacılık mese-lemiz artık kökünden eİe
alınmalı ve faiz her şekliyle ber¬taraf edilmelidir ki, memleketimize huzur ve
emniyet, pi¬yasaya istikrar ve itimat avdet edebilsin. Hükümetin mü¬him bir
dâvası da budur.
Osmanlı Cemiyetinde banka yoktu. Cumhuriyet Türki¬ye'sinde sayısız bankalar
açmak suretiyle faiz felâketini hediye eden şahıslar, sık sık Osmanlı
Cemiyetinin bu du¬rumunu tenkid eder ve «bankalardan evvel paralarını küp¬lere
doldurup toprağın altına gömenler, böylece iktisadî hareketlere büyük darbeler
vurmaktadırlar» diye, onlara gericilik, iptidailik gibi damgalar yapıştınrlards.
Bu iddia¬nın hakikatle uzaktan-yakından alâkası yoktu. Zira, paralar küpe
vurulmuş, toprağın altına gömülmüş olsa bile, «ze¬kât» gibi dinî feraizin
ifâsiyle bu paranın ilel-ebed serma¬ye piyasasından çekilmesi mümkün olamıyordu.
Görüyoruz ki, bugün bankalar parayı küplerde saklayıp, topraklara gömmekte ve
Türkiye'mizde her geçen gün para darlığı daha bariz bir şekilde kendisini
hissettirmektedir. İnançların za'fa uğraması neticesinde, esasen ciddî
48
Ç I Ğ
bir halaskar olan zekât müessesesi lâğvedildiğl gibi; bu facianın mevcudiyeti
yetmiyormuş gibi, bir de bol faiz müeyyidesi kabul olunmuş ve memleketimiz
günden güne geri gitmeye başlamıştır. Bu hastalık ise, dinsiz garp fel¬sefesinin
«sen çalış, ben yiyeyim» gibi gaddarâne düstu¬rundan doğmuştur ki; bu,
emek-sermaye mücadelesini çığırından çıkartıp, komünist ihtilâle yataklık
yapmıştır. Zi¬ra işçi - işveren huzursuzluğunun en mühim kaynakların¬dan birisi
ve —belki de—? bellibaşiı olanı budur; sol cere¬yanın cemiyetimizde —cüz'î de
olsa— yerleşmesini neti¬ce veren açığımız da bundan İbarettir.
Halbuki tarih, garpta olduğu gibi, İslâm camiası içeri¬sinde bir emek-sermaye
mücadelesini kaydetmemiştir. Zira zekât müessesesi bu mücadeleyi bertaraf etmiş;
zen¬ginden fakire sevgi ve merhamet, fakirden zengine hürmet ve itaat havasını
husule getirmiştir.
İkinci Beş Yıllık Plânda da banka faizlerinin tenkid edilmiş olduğu nazar-ı
İtibara alınırsa, faiz yasağının nasıl bir halaskar olduğu kendiliğinden meydana
çıkmış olur.
Gerçi, her meselede olduğu gibi, bunda da komünist¬ler hemen öne atılıp, faizin,
bankanın aleyhinde dizi dizi yazılar döktürmüşlerdir; fakat fikir onların
değildir; mese¬le onların zannettiği gibi de halledilmiyecek; ancak İslâm'¬ın
emrettiği şekilde halledilebilecektir.
* # *
49
SİYASÎ NOKTALAR
H,
-ER hükümetin Şark'a ayrı bir bakış tarzı yardır. Ve her hükümetin bakış tarzı
da birbirine az-çok tezad teşkil eder. Biri, diğerinin hatasını tamir edip,
kanayan yaraları saracağı yerde; meseleyi ayrı bir noktadan ele alır ve bü¬tün
nazarlarını kendi iştigal sahasına çevirerek, düğüm üs¬tüne düğüm vurur.
Fethi Bey kabinesini Şark isyanı bahanesiyle deviren İnönü cenapları ortaya
devletin yardımını, müsamahasın!, himayesini götüreceği yerde; polisini,
jandarmasını, topu¬nu, tüfeğini götürür; etrafı kan ve barut çemberine alır,
böylece Türkiye'nin kalkınabileceğine inanırdı. Ona göre Şark, bu vatanın
üzerinde —fazladan— taşıdığı bir yüktü; binaenaleyh en kısa zamanda bu yük o
zayıf omuzlardan atılmalıydı. Bu politika yıllarca renk ve şekil değiştirme¬den
sürüp gitti.
50
Ç 1 Ğ
Millet, CHP'yi aİ-aşağı etti. İktidarın yeni sahipleri için Şark daha değişik
bir mânâ ifade ediyordu. Bu bölge insanı niçin zulüm görmüş, niçin gadre
uğramış, niçin kan ve ba¬rut deryasında boğulmak istenmişti; bu araştırılmadı.
Hat¬ta güç-belâ Meclise getirilen «Özalp Hâdisesi» ki, 33 va¬tandaşımız nâ-hak
yere kurşuna dizilmişti; bu cinayetin kaatilleri ellerini, kollarını sailiya
sallıya gezdikleri halds yakalanmamış, Meclisten suçluların cezasını verecek bir
kanun maddesi bile çıkarmak mümkün olamamıştı.
Gerçi jandarma dayağı, polis istibdadı nisbeten ha¬fiflemişti; lâkin ortadan
kaldırılmamıştı. İktidar işi maddî sahada ele almış; Yollar, köprüler yapmış;
fakat manevî saha olduğu gibi bırakılmış alabildiğine ihmal edilmişti.
İhtilâl oldu; ihtilâlin hükümeti de Şark'da işe tevkif¬lerle başladı. Kime «ağa»
denildi, kime «nüfuzlu» denildi ise ispata-şahide lüzum görülmeden kamplara
doldurul¬du; zulüm için «hazır kuvvet» durumunda olan bir kısım memurlar, eski
alışkanlıklarını yeniden yaşama fırsatı bul¬dular.
Şark bu devrede de derin bir karanlığa gömülmüştü; sahipsizlik hissediyor; garip
yaşıyor; öz toprağında garip geziyordu; kendisine çevrilen düşman nazarların
sahipleri¬ni çok iyi tanıdığı İçin sandık basma gideceği günü bekle¬mekten başka
bir çare düşünemiyordu.
Nihayet 10 Ekim seçimleri ile meselelerinin halledile¬ceğine inanıvermişti.
Kendi reyi ile iktidara gelen AP'nlrt artık yaralarını saracağını ümid ediyordu.
Bu ümidle bekle¬yip durdu; lâkin yine maddî yatırım faaliyeti baş gösterdi;
mesele yine maddî inkişafa bağlandı; ruhda, kökde, özde olması lâzımgelen
icraatlar bir türlü kendini göstereme¬di. Şakilerden şikâyetler oldu; devlet
kuvvetleri seferber edildi, yakalandı, hapishanelere tıkıldı; şekavet
hâdise¬lerinin ortadan kalktığına hükmedildi; fakat eşkıyanın me¬denî
kıyafetlilerine nazar bile atfedilemedi.
Ruh katilleri, mânâ gangsterleri orada yol kesmeye
5i
Ç 1 Ğ
devam ediyorlar. Devleti sadece ve sadece polis, jandar¬ma kuvveti olarak gören
memur zihniyeti orada el'an hü¬küm sürüyor; ferdin ferdi kurtarma faaliyeti
orada şu anda bile suç telâkki edilip hapishaneler Allah diyenlerle doldu¬rulmak
isteniliyor da; «sosyal adalet» perdesi altında taar¬ruza geçen küfür
mümessillerinin yıkıcı, parçalayıcı, anar¬şist davranışlarına müsamaha ile
bakılıyor.
Halbuki Şark manevî imara muhtaçtır; asfalt yollar, beton köprüler, modern
uçaklar, barajlar, fabrikalar gibi büyük maddî talebierden ziyade, hiç bir maddî
külfeti ol¬mayan dinî serbesti İslâmî hayat tarzı istemektedir. Hükü¬metimiz
maalesef bunu göremiyor; bu yolda ciddî tedbir¬ler alamıyor; üç-beş sosyalist
kundakçının İğfalâtını olsun durduramıyor.
Şark'ın dindar evlâtları, bu vatanı ot yiyerek kurtar¬mıştır; onlar miting
meydanlarında «açız, ekmek istiyoruz, iş istiyoruz» diye bağırmak tenezzülünde
bulunmazlar. Zi¬ra aç da işsiz de olsalar, bunu bir tenezzül meselesi yapar,
ancak aç kalan köpeklerin uluduğunu görüp, adlarını istis¬mar cüretinde
bulunanlara gülüp-geçerler. Lâkin onların hazmedemediği, bir türlü adını
koyamadığı ve hikmeti hü¬kümete yakıştıramadığı şeyler, ortalığı karıştırmak
isteyen sosyalist hokkabazlara gösterilen müsamahanın Şark'ın imânh
evlâdlarından esirgenmesi, onların Müslümanca ya¬şama, Müslümanca hareket etme
haklarının bertaraf edil¬mesidir.
Hükümet, bu noktadan müdahalecidir demek istemi¬yoruz; fakat dine müdahaleci
olan bir sürü memur tipi vardır ki, buniar kendilerini hükümet içinde hükümet
adde¬dip, istedikleri şekilde, hem de devr-i İsmet'te alıştıkları usulle
vatandaşlar üzerinde tasarrufa kalkışırlar.
Hükümet, Müslümana husumeti olan memur tipini Şarktan temizler ve bu bölgenin en
ücra köyüne varıncaya Vadar, her tarafına manevî tedrisatı sokabilirse, hem
ken¬dini ve hem de Şarklı vatandaşları kurtarmış olur.
Ç 1 Ğ
Bizdeki «Garpçı»lar, demokrasi hareketlerini inceler¬ken, her ne kadar eski
Yunanlılarda böyle bir hareketin başlangıcına hükmederlerse de; bu, onların
Şarkı bilme¬diklerinden ve Garba olan hayranlıklarından ileri gelir. Gerçi, eski
Yunan Krallarına ait bazı efsaneler nakledile-getmiştir. Onlarda bazı insanî
hasletler aranmış ve birçok rivayetlerle bunun mevcudiyetine hükmedilmİştir.
Bunları hakikat kabul etsek bile, münferid olmaktan öteye varama¬mıştır.
Hakikatte demokrasi bazı münferid hareketlerde değil, sistemde aranmalıdır.
Böyle bir sistem ise, tarihin ne kadar derinliklerine varılırsa varılsın
görülecektir ki; Garbda değil, Şarkta teessüs etmiş ilk ve nihâî melce
İs¬lâmiyet olmuştur.
Buradaki fahiş hata «Aydınlarımızın İslâmı iyice an-lıyamamaianndan, İslâm
tarihini tedkik etmediklerinden İleri gelmiştir. Zira, demokrasinin temeli olan
«İnsan hak ve Hürriyetleri» İslâmın eseri olduğu gibi, en geniş mânâ-siyle
tatbikatını da İslâmda bulmuş; asırlar sonra garb ce¬miyeti çeşitli buhranlar
neticesinde böyle bir sistemin eşi¬ğine adımını atmış, ona intibak edemeden,
bizim ihmalimi¬zin neticesinde de onu kendi mamulü olarak piyasaya sür¬müştür.
Evet, hangi cemiyet olursa olsun, yaşayabilmesi için Ç^l'il^I'J.8!^ muhtaçtır.
Şayet muayyen nisbetteki in* sanlar, umuma tâbi olur 6a, cemiyetlerin hayrını
düşünme şuuruna sahib olamazlarsa; o cemiyetin batması mukad¬derdir. Tarihin
derinlikleri şuurlu ve şuursuz İnsan cemi¬yetlerinin inkırazı, yahut
inkişaflariyle doludur. Hangi za¬mana ve mekâna bakarsanız bakınız; bu iki zıd
mefhumu dünya yüzünde daima müşahede etmek imkânına sahib olursunuz.
Rorna'ya son günlerini yaşatan şuursuzluk ne ise, Rö¬nesans ve Reform İle yeni
bir oluşa yönelen Garp Cemi¬yetinde şuur odur. Buna rağmen tarihin hiçbir
devrinde görülmeyen, şahid olunmayan şuursuzluğiyle cahiliyet dev-
52
53
Ç 1 Ğ
rî, İlâhî şuur reşhalariyle kâinatın en büyük mucizesine, İslâm hayatına, İslâm
Medeniyetine inkılâb etmiştir. Aynı şuurî hareketin devamı Endülüs İslâm
Medeniyetidir ki. Garbı korkunç uçurumların girdabından kurtarmıştır.
Umumî dairelerden hususi dairelere dönelim: Bugün dünyanın «geri» memleketleri
arasında yer alışımızın se¬bebini siz hangi hastalıkta düşünürseniz düşününüz,
diye¬biliriz ki, hastalığın başı şuursuzluktur. Müslüman Türk Ce¬miyetine bağlı
insan olduğumuzun farkına varamayışımız-dır. Böyle bir cemiyetin malı olduğumuzu
anlayabilsek; öy¬lesine kuvvetli bir şuura sahip oluruz ki aynı medeniyeti bütün
haşmetiyle yaşatabilmek bizim için varılması güç bir hedef olarak kalmaz.
Bir misal verelim: Bir şahıs arkadaşına gazete ve ben¬zeri şeyler gönderiyor.
Ona gelen cevap ise şudur: «Aziz Kardeşim.
İslâmiyet hakkında elime herhangi bir gazete veya mektup geçerse, sadece benim
okumamla veya sandığım¬da saklanmakla kalmaz; parça parça oluncaya kadar
adam¬lara gönderilir ve elâieme okutulur. Çünkü böyle olmazsa, hakikî fiati
ödenmez. Onu yazan ve gönderenin emeğine yazık olur. Hatta ben, mühim
hakikatlerden bahseden ya¬zıların suretini çıkarıp, arkadaşlara gönderdiğim
zaman «Fİatı kırk kişiye okumaktır» diye yazardım. Çünkü Pey¬gamberimiz (S.A.V.)
Uhut Muharebesinde; eline bir kıltnç alıp, «bunun hakkından ge!mek, bunu parça
parça olunca¬ya kadar düşmana çalmaktır. Hakkını verebilen gelsin al¬sın»
buyurmuştur. Biz de bu emre imtisalen «malûm ya, ki-lınç zamanı olmadığı, Lisan
mücadelesi olduğu İçin» böy¬le yapmamız icap eder.
Bir köylüden fışkıran bu şuur örneğini acaba kaç «ay-dın»da görebiliyorsunuz?
Acaba böylesine ulvî bir şuura; hangi felsefe, hangi batıl inanış sahip
olabilir?
Demek ki; bizi Isiâmdan uzaklaştıranlar, bizi hakikat¬te şuursuz hale getiren ve
bu cemiyetin kanına girmiş olanlardır. Onlara ne desek, ne yapsak az gelir...
54
KIŞLADAKİ CAMİ
Ü.
Ç aylar müddetince, bilhassa mübarek Ramazan ayında, İslâmi hareketlerin
muhteşem bir çağlayan misali canlandığı; bütün yurdu kapladığı; milletin
topyekûn dinî bir hava içerisine girdiği müşahede edilir. Bununla bera¬ber ehl-i
küfrün kin ve gayzı da artar; taarruz ve tecavüz¬ler şiddetli bir hal alır,
ehl-i dalâlet o derece kudurur ki, ne yapacağını bilemez de, akıl ve iz'anla
kaabil-i te'lif ol¬mayacak hezeyanlarla efkârı umumîyeyi şaşırtmak ister.
Bunun bariz misalini solcu gazetelerde her gün görü¬yoruz. Bir kısım akıldan ve
idrakten tekaüd edilmiş mah¬lûklara kin ve gayz dolu yazılar yazdırıp sütun
sütun neş¬rediyor; böylece hem kin ve gayzıni dindirme fırsatı elde etmiş, hem
de siyasî iktidarı baskı altına aldıklarını zan¬netmiş oluyorlar. Sık sık
dillerine doladıkları şey de, «ik-tldarın dine ve dindarlara tâviz vermesi, bu
hareketler kar-
55
Ç
İ I
şismda ordunun sabrının taşması, «devrimleri koruma» İh¬tiyacını hissedip bu
gidişe dur (!) demesi, yahut dedirt-mesidir.»
Acaba bu adamları kim tevkil etmiş ki, ordu adına ko¬nuşmaya kalkışıyor, hattâ
tehditler savuruyorlar?
«Peygamber ocağı» olarak isimlendirilen; din, vatan, namus müdafaası için
silâhlandırılan, bilfiil milletten, mil¬letin öz ruhundan teşekkül eden, asırlar
boyu İslâm'ın bay¬raktarı olarak üç kıt'ada at oynatan şerefli bir maziye sa¬hip
bulunan ordumuz, bu mahlûkların kara ruhlarına, kara düşüncelerine kap-karanlık
zihniyetlerine âlet midir ki, her meşru teşebbüs karşısında onun ismi öne
sürülüp intikam a!ma yoluna gidiliyor?
Bu köhne kafalar, bu sulanmış beyinler, bu kararmış vicdanlar acaba kendilerini
ne zannediyorlar ki, millî İrade ile iş başına gelen iktidarın liderlerinden
tutun da; bütün bir İslâm camiasını parya gibi kullanmaya kalkışıyorlar?
Şunu hiç bir zaman akıllarından çıkarmasınlar ki, or¬dumuz milletin arzu ve
iradesinin karşısına asla çıkmaya¬cağı gibi, onun bağlı bulunduğu manevî
değerlere en ufak bir şekilde muhalefet tezahürüne de kat'iyyen müsamaha
etmiyecektir.
Zira, kahraman Silâhlı Kuvvetlerimiz milletin bekası; vatanın, dinin, namusun
müdafaası ve muhafazası için te¬tiktedir. Ordu neyse, millet de odur. İkisini
birbirinden tef¬rik etmek; birini başka diğerini de başka siyasî yahut
ideo-iojik düşünce kampında göstermek en hafif tâbiri ile cina¬yettir.
Ordumuzun, ordumuza mensup olanların, er, yahut subay üniforması giyenlerin hiç
bir şekil ve surette millet iradesinin, mânevi değerlerin, dinî duygu ve
düşüncelerin karşısına çıkması mevzuubahs olamaz. Ordumuz, ne İmam Hatib
mekteplerine, ne Yüksek İslâm Enstitülerine, ne Kur'an Kurslarına, ne imânî
faaliyetlere, ne her türlü dinî hareketlere karşı gelmediği gibi, bilâkis
onların destekle-
56
yicisi ve teşvikçisi durumuna geçmiş, İmam-Hatİb ve Yük¬sek İslâm Enstitülerinde
«Din subayı» yetiştirme ihtiyacı¬nı hissetmiştir.
Ordumuzu başka şekil ve düşüncede göstermek İste¬yenler, bizatihi ordu düşmanı
olanlardır.
Ordu-Millet, etle-tırnak gibi birbirleriyle kaynaşmış¬ken, her ikisini de
değişik görüş ve telâkkilerin sahibi gi¬bi gösterenler; onları birbirine düşman
hale getirmek, bir¬birleriyle karşı karşıya bırakmak, fitne ve fesat çıkarmak
kin ve adavet duygularını tahrik ederek anarşiye meydan vermek isteyenler,
kıpkızıl komünistlerdir.
Milletimiz naşı! yedisinden yetmişine Müslümansa ve bu İsiâmi ekseriyet
nüfusumuzun yüzde doksan sekizi¬ni teşkil ediyorsa; ordumuz da tepeden tırnağa
kadar Müs-lümandir; milletle birlikte aynı dinin aynı ulvî akidenin ay¬nı
gayenin fedaisi olarak meydandadır.
MİLLET komünizme karşıdır şüphesiz ordu da komü¬nizme karşıdır ve kızılların
herhangi bir tecavüzüne karşi tetikdedir.
Millet siyonizme, masonluğa, anarşizme karşıdır; ordu da karşıdır.
Millet kızı! blok karşısında komünist tecavüz ve taar¬ruzları karşısında NATO
ittifakını benimsemekte, tasvip etmekte; ordumuz da NATO ittifakını
benimseyerek, tas¬vip ederek NATO müdafaa sistemi içerisinde mümtaz mev¬kiini
muhafaza etmektedir.
Millet, hürriyet ve demokrasinin muhafazasını, millî iradenin hâkim ve dâim
olmasını istemektedir. Ordu da bunu istemekte bu hak ve vecibeleri bertaraf
edenlere karşı bir emniyet supabı halinde durmaktadır.
İçlerindeki fısku fücuru başka türlü dökemiyen, kızıllı¬ğını başka şekilde
ortaya koyamsyan bir kısım bedbahtlar bunu ordunun ismini istismar ede ede ileri
sürebiliyorsa, dillerinin kökünden koparılmasına, kalemlerinin ebediyyen
57
Ğ
Ç I Ğ
kırılmasına, fısk ve fücurlarının gırtlaklarından içeri tıkıl¬masına, mel'un ve
menfur zihniyetlerinin bir daha dirilme¬mek üzere ezilip yok edilmesine bu
fiilleriyle fetva vermiş oluyorlar.
Unutmasınlar ve titresinler! Bu ordu, bu millet, bu mü'minler topluluğu, bu
şüheda yurdunda Kur'an düşman¬larına katiyyen hayat hakkı tanımsyacaktır.
Türkiye'nin Rusya hududuna en yakın kazası Posof'ta bir konuşma yapan CHP Genel
Sekreteri, Türk ordusunun komünizm tehlikesini durduramıyacağını söylüyor ve
an¬cak bu tehlikenin «Ortanın Solu» ile bertaraf edileceği id¬diasında
bulunuyor.
Ordu nasıl komünizm tehlikesini durduramaz?..
Ve komünizm tehlikesi nasıl «Sosyal - Ekonomik ted¬birler» le durdurulabilir? Bu
sualler üzerinde durmak, dü¬şünmek; CHP Genel Sekreterinin sözlerini iyice
tahlil et¬mek lâzımdır.
Ordu, her milletin olduğu gibi Türk milletinin de hem maddî ve hem de manevî
teminatıdır. Ordu, hudut boyla¬rına dizilip dıştan gelecek herhangi bir tecâvüzü
bertaraf edeceği gibi; içte de manevî telkin yoluyla komünizm gi¬bi inançsız
sistemleri tesirsiz hale getirebilir; onların mu¬kavemetini kırıp - dağıtır;
anarşizmin önüne geçmiş olur.
Unutulmamalıdır ki, ordu, robotlar sürüsü değildir. Duyan, düşünen, hisseden
insanların toplandığı; bu vatan evlâdlarınin hemen hemen tamamının zaman zaman
çatı¬sında barındığı öyle bir müessesedir ki, O'nun maddî - ma¬nevî takviyesi
ile vatanın rengi değişebilir; sıhhati yeni¬den avdet eder.
Bunu bildiği İçindir ki. Genel Kurmay Başkanı, Ordu'¬muza komünizmle mücâdele
mevzuunda yevmî emirler vermiş; komünizmin Din düşmanı olduğunu anlatmış, mâ-
58
nevî değerlerle ancak onun karşısında durulabileceğinî izah etmiştir. Bu hakikat
tek tek bütün ordu mensuplarına telkin edildiği, onların harb san'atında olduğu
gibi, manevî sahada da mükemmel bir tarzda yetiştirildiği an, Türkiye için
komünizmin isminden bahsedilmeye bile değmiyecek-tir.
Fakat manevî eğitim olmaz, komünizmin inançsızlık sahasında meydana getirdiği
derin boşluk İslâmın hakika-tiyie doldurulmazsa; fıtraten bir şeye inanmak
ihtiyacını hisseden fertler, yavaş yavaş komünizme kayar, böylece de ordu,
vahdetini kaybetmiş olur.
Endonezya ordusu böyle olmamış mıdır?
İnançsızlık yüzünden genç subayların pek çoğu komü¬nist olmuş; ihtilâl onların
eliyle başlamıştır. Fakat yine ordunun içinde çıkan sağlam inançlı, vatanperver
insan¬lardır ki, mukabil hareketi tahakkuk ettirip, kızıl uşakian Endonezya'da
ortadan kaldırmışlardır.
Türkiye'de de solcular aynı yolla çalışıyorlar. Genç subayları elde etmek;
onlara komünizmi benimsetmek için akla hayale gelmeyen tertipler peşinde
koşuyor; sosyalist gazeteler bol miktarda askerî birliklere gönderiliyor.
İşte bu manzara karşısında Ordu'nun komünizmle mü¬cadele edemiyeceği, yahut
komünizm istilâsını bertaraf edemiyeceği kehaneti savuruluyor.
Mühim olan «Sosyal ve Ekonomik tedbirler» miş...
Halbuki, hiç bir cem'iyet iktisadî vaziyetini düzeltmek, midelerini tıka-basa
doldurup sefahet âlemlerinde gününü geçirmekle komünizmden kurtulamamıştır.
Bizde komünist olarak tanınan adaylara veya partilere rey verenlerin ka¬hir
ekseriyeti de zengin sosyetik muhitlerdeki inançsız insanlar değil midir?
59
Ç 1 Ğ
Bunu, CHP Genel Sekreteri inkâr edemiyecektir. Böyleyken, nasıl olur da manevî
inançlarla zînetlen-miş bir Türk ordusu komünizmi bertaraf edemez?
Komünistlerin yıllardan beri üzerinde ısrarla çalıştığı herhangi bir ihtilâl
teşebbüsünü de mi önleyemez? Elbette ki önler ve elbette ki önleyecektir! Esasen
CHP Genel Sekreteri de bunu gayet iyi bil¬mekte; ve esasen bundan korkmaktadır.
«Ortanın Solu» sloganı ile seçim meydanlarına atılıp, bu «Bozuk düzen» in
değiştirileceğini, ama mutlaka değiştirileceğini iddia eden bu adam, elbette ki
şuur altında gizlediği bir ihtilâlin hayaliyle bol vaadler, yakın zaferler
türküsünü okuyup, bütün sosyalistler gibi ordu düşmanlığı yapmaktan kendi¬sini
alamıyor.
Bunu seçim yoluyla tahakkuk ettirecektir diyebilir¬siniz.
Ama unutmayınız, CHP hiç bir seçimi kazanamamış¬tır; kazanamıyacaktır da.
Onu kendisi de gayet iyi bilmektedir. Bunun için de mütemadiyen Rus ihtilâli
tarihine ait kitaplar okumakta, bolşeviklerin nasıl iktidara geçtiklerini
araştırmaktadırlar.
Öyle de olsa ne çıkar!
Türkiye'de komünizme karşı ordu - millet el - eledir. Ve bolşevik
mukallitlerinden dizginini kurtaran kah¬raman ordu, komünistlere İçte de, dışta
da hadlerini bil¬direcektir!
Rusya, Çekoslovakya'yı yeni baştan işgal edince, komünist emperyalizmin bütün
vahşetiyle sahnede olduğu görüldü ve NATO'nun hikmet-i vücûdu daha iyi
anlaşılmış oldu. Demek ki NATO, «ahirzamanda İsevilerin hakikî din-darlariyle
Müslümanların, şiddetli dinsizlik cereyanına karşı ittifak edeceklerine» dair
olan işâret-i Peygambsrİ'yi zama¬nımızda bilfiil te'yid eden bir müessesedir;
bunun İçin de yaşaması, gelişmesi, kuvvetlenmesi lâzımdır.
60
Ç i Ğ
İngiltere, NATO'ya çelme takıyor, Fransa ondan bü¬tün alâkasını kesiyor ve bu
ittifak çerçevesi içerisinde Amerika'dan sonra Almanya Türkiye'nin yanında
bulunup, ona dostluk elini uzatıyor. Geçen hafta memleketimizi zİ-yâret eden ve
Türk - Alman dostluğunun inkişafı hususun¬da büyük vaadlerde bulunan Alman
Başvekili, Avrupa'da Türkiye'nin hakikî bir dostu olarak ortaya çıkmış
bulunu¬yor. Tarih boyunca daima dost yaşamış, hiçbir ciddî ihtilâ¬fı olmamış,
üstelik kültür mübadelesinde bulunmuş, Prens Bismark gibi Peygamber-i Zişanı
medh ü sena etmiş lider-îer çıkarmış olan Almanya'nın İslâmî tebligat
karşısındaki müsbet davranışını da nazar-ı İ'tibara alırsak, Alman Baş¬vekilinin
Türkiye'ye yapmış olduğu seyahatin mânâsını ve Almanya'dakİ şuurlu Türk
işçilerinin İslâmî hizmetini da¬ha iyi anlamış oluruz.
Esasen Bediüzzaman Hazretlerinin de umumî harbde Ruslara esir düşüp Kosturma'ya
götürülüşünden sonra, esaretten kurtulup Türkiye'ye gelirken Almanya'ya
geçme¬si, kendisini karşılayıp büyük bir hayranlıkla dinleyen Al¬man feylesof ve
muharrirlerine hitaben «Türk-Alman, Al-man-Türk, tarih boyunca kadim dostturlar.
Türkler, Alman dostluğuna sadakatta çok hassasiyet gösterirler» demesi bize
anlatmış oluyor ki, Türk - Alman dostluğunun asıl mü¬him olan tarafı manevîdir
ve bugün Almanlardaki elle tu¬tulur derecede ortaya çıkan din-i Hakk'ı arama
meyli, bu dostluğun idâmesini zarurî kılmaktadır.
Öyle ümid ediyorum ki, yakın bir gelecekte Alman Milleti İslâmiyetİ bilfiil
te'yid etme bahtiyarlığına ulaşa¬cak, bu suretle Avrupa'da daha sağlam
müttefiklere sahib bulunacağız. NATO ise, böylesine ulvî bir hizmete vasıta
olacaktır.
Kızılların Çekoslovakya'yı İşgali İle meydana çıkan hâdiseler, Amerika ile
dostluğumuzun isabetini herhalde size daha iyi anlatmıştır. Benim yazılarımdan
ziyade, va-
ç i
krâlardan alacağımız ders, körü - körüne, Amerikan aleyh¬tarlığı yapanlara kâfi
gelir zannındayım. Unutmayınız ki, bizim kanaatimiz «illâ Amerika» değil;
«Rusya'ya karşı Amerika» dır.
İddiaya göre sol hareket Üniversite içinden orduya kayıyor. Halk ve polisi
karşılarında bulan Marksistler, mu¬tasavver ihtilâllerini gerçekleştirebilmek
için ordu içeri¬sinde faaliyete girişmiş bulunuyorlar. Kendilerine taraftar
olanların sayılarını arttırmak ve böylece işi silâhla bitir¬mek yolunu
seçmişler! Bir kısım genç subayların zaman zaman sol hareket lehinde beyanname
neşretmeleri de buna delil olarak gösteriliyor.
İddia ne kadar doğrudur? Hakkında bir şey söylene¬mez! Elbette ki bütün
ümidlerini ihtilâle bağhyan insanlar için silâh her şeyden mühimdir. Dolayısiyle
önce silâh sa-hiblerini kendi taraflarına çekmek icab ediyor. Komünist
İhtilâllerin yapıldığı yahut teşebbüs halinde iken akamete uğradığı memleketlere
baktığımız zaman, bu iddianın doğ¬ruluğuna inanabiliriz. Meselâ Endonezya'da Çin
usulü ko¬münizmi getirmek isteyenler işe ordudan başladılar, bîr kısım ordu
mensublannı kandırıp saflarına çektiler, sonra da ihtilâle kalkıştılar. Gerçi
ilk hedefleri de Ordu oldu; al¬tı generali derhal öldürdüler, üstelik hırslarını
alamadık¬ları için ölülerin gözlerini bile oydular.
Aslında dünyanın neresinde olursa olsun sosyalistler, komünistler ordu
düşmanıdır. Bu ^üsjrıan]ık[arj^cla disiplin istememelerinden, itaat
istememelerinden, kanun ve ni¬zamlara, emir ve kumanda mekanizmasına bağlı
kalmak istememelerinden ileri gelmektedir. Ordu ise her şeyden önce disiplin
ifade eder ki, buna hiç bir komünist taham¬mül edemez. Orduyu «faşist» olarak
itham etmeleri, su¬bayları «despot» diye göstermeleri de bundandır.
Türk ordusu ise, komünistlerin ve sosyalistlerin ordu •düşmanı olduğunu kat'î
olarak anlamıştır. Devlet meka-
62
Ç I Ğ
nizmasıni ele geçirdikleri takdirde, ilk icraatlarının orduyu lâğvetmek
olacağını gayet iyi bilmektedirler. Bu bakımdan solcuların Türk ordusunda itibar
görmesi, revaç bulması, yahut taraftar toplaması mümkün değildir. Şu veya bu
ba¬hane ile ordu mensublarına yaptıkları hakaretler tecâvüz ve taarruzlar ise
hiç bir zaman gözden kaçmamaktadır. Belki bir kısım tecrübesiz insanları, genç
subayları alda¬tabilirler, onların heyecanlarını istismar etmeye muvaffak
olurlar ve bâzı maceralara sürükleyebilirler. Fakat hiç bir netice alamazlar.
Çünkü ordu, onların karşısındadır.
Komünizmin Ordumuz içerisinde yayılmasına mâni olan en mühim bir âmii ise
İslâmiyettir. Herkes bilir ki Ordu, Orduluk vasfını İslâmiyetle kazanmıştır.
Orduya Müslüman halk «Peygamber Ocağı» diye isim vermiş, sev¬miş, saymış, hürmet
etmiştir. Bu hürmet ve muhabbeti Müslümanların dışında hiç bir grup, hiç bir
zümre göste¬rememiştir. Her ordu mensubu da bunu yakînen bilmekte¬dir.
Esasen Türkiye'mizde ordu ile halk iki ayrı zümre de¬ğildir. Biri diğerinden
kopmuş, maddî-mânevî irtibat ve alâ¬kası kesilmiş iki zıd kutup da değildir.
Bilâkis iç-içedir. birbirini tamamlayan, birbirine destek olan, hava ve su gi¬bi
birbiriyle kaynaşmış bulunan iki muhabbet unsurudur. Bunların arasını hiçbir
fesad hareket açamaz, hiç bir iha¬net teşebbüsü bu muhabbeti, bu sevgi ve
saygıyı ortadan kaldıramaz.
Aslında bir kısım genç subayları sol'la berabermiş gi¬bi gösteren, solcuların
halktan korkmaları, halkı her an karşısında bulmaları, halk tarafından bîr gün
ezilip, yok edileceklerini bilmeleri endişesidir. Zayıf düşman, daima kendisini
kuvvetli göstermek, hasmının gözünü yıldırmak istemektedir de. Bunun için orduda
taraftarları varmış gi¬bi bir havanın meydana getirilmesine çalışmaktadırlar.
«Genç subaylar» imzasiyle ara sıra neşredilen solcu be¬yannamelerin altında da
herhangi bir subayın imzası yok-
63
Ç 1 Ğ
tur. Kalbi vatan ve millet muhabbetiyle çarpan, memleke¬tin dertlerine deva
ariyan ve kendilerine İslâmiyet öğretil-mediği, yahut tamamen yanlış tanıtıldığı
için dinî bağları¬nın zayıflaması sebebiyle kurtuluşu başka sistemlerde, başka
nazariyelerde «var» zanneden genç ve körpe askeri talebelerden bâzılarının
aldatılması ile bu hâdiseler mey¬dana gelmiştir, o kadar! Onlar da İslâmiyet'in
kurtarıcı düs¬turlarını öğrendikleri gün elbette ki bu maceradan derhal
vazgeçecekler ve hakikî halaskarı bulmanın şevk ve heye-caniyle sol'a en ağır
darbeyi indireceklerdir. Bunda kimse¬nin şüphesi olmasın!
Sol'un mümeyyiz vasfı, otoriteye olan düşmanlığıdır dedik. Anarşinin karşısına
çıkan, tahrip ve yağma hâdise¬lerine mâni olmak isteyen zabıta kuvvetlerini
«İktidarın uşağı, Amerika'nın uşağı» diye tahrik eden ve polise kar¬şı hücum
kampanyası açan sol'un bu arada Ordu lehine tezahüratta bulunduğu görülür ve
bundan da sol'la ordu arasında bir münasebetin mevcut olduğu vehmine kapı¬lanlar
olur. Zannederler ki, sol sadece polisin otoritesine düşmandır. Bütün
protestolar da zabıta kuvvetlerinin haşin davranmasından ileri gelmektedir!
Aslında bu, bir taktikten ibarettir, Mutlak otorite düş¬manlığını, mutlak kanun
ve nizam düşmanlığını vazgeçil¬mez bir düstur olarak benimseyen sol'un polisin
karşısın¬da orduya tezahürat yapması, bu vesileyle zabıta kuvvet¬lerini
yıpratmak içindir. Anarşiden başka gaye taşımayan¬ların ve mutasavver bir kızıl
ihtilâle gitmek için anarşiyi esas alanların elbette ki orduya dostluğu
düşünülemez. Ni¬tekim, Örfî İdarenin ilânından hemen sonra askerî makam¬ların
kızıl yuvalarda yaptığı arama-tarama neticesinde meydana gelen hâdiseler bunu
ap-açık bir şekilde isbat etmiştir. Daha düne kadar «işçi-ordu el-ele...» veya
«Ya¬şasın ordu» diye tempo tutanların, askerler tarafından ya*
pılan'arama-tarama esnasında «OFdu kışlaya...» diye fer-
64
Ç I Ğ
yat etmeleri, anarşist bir zihniyet sahibi olduklarını fiilen ortaya koymuştur.
Polisi karşılarında görünce, «Amerikan uşağı» diye ba¬ğıranların, orduyu
karşılarında görünce ona da «Amerikan uşağı» diye hücum etmeleri elbette ki
yadırganacak bîr şey değildir. Bu, onların takib ettikleri strateji İcabıdır:
Sol, sadece polise değil, sadece iktidara değil, karsısın¬da kimi bulursa ona
düşmandır. İster asker olsun, ister sivil, durum değişmiyecektir.
Hattâ, Askerî birliklerin âsâyiş vazifesi deruhte etme¬leri üzerine, taarruz
plânlarını orduya tevcih ettikleri ve kışkırtmak istedikleri grupları
askerlerimizin üzerine sal-dırtmaya kalkıştıkları görülmüştür ki, Örfî İdare
Kumanda¬nı neşrettiği tebliğle maceraperestleri ikaz etmiş ve «...Türk Silâhlı
Kuvvetleri mensuplarına yapılacak herhan¬gi bir tecâvüz veya fiilî hareket
halinde, bu hareketlere katılanlara karşı... Emrimdeki kara deniz ve hava
birlikle¬rine her türlü imkânlariyle zor ve silâh kullanmaları hak-, kında emir
vermiş bulunuyorum.» demek mecburiyetinde kalmıştır.
Bu durum, sadece Türkiye'miz için mevzuu bahis de¬ğildir. Dünyanın neresinde
olursa olsun, solcular kendile¬rine devletin emniyet ve asayiş kuvvetlerini
taarruz hede¬fi olarak seçmiş ve ancak onları zaafa uğratmak suretiy¬le
hareketlerini hedefine vardırabilmişlerdir. Kızıl ihtilâlin muvaffak olduğu her
memlekette ordu mensublarının öldü¬rüldüğü, yahut zindanlara doldurulduğu da bir
vakıadır. En-donezya'daki komünist ihtilâli esnasında da komünistlerin ilk
olarak hunharca katlettikleri şahısların başında sekiz general vardır. Bu
cinayeti ise, hür memleketlerdeki ko¬münistler, büyük bir strateji hatası olarak
ilân etmiş ve yoldaşlarına ilk plânda orduyu hedefe almamaları ve bu işi daha
sonraki safhalara bîrakmaları tavsiyesinde bulun¬muşlardır.
65
Ç 1 Ğ
Ancak zaman sol aleyhine işlemiştir. Bütün hur mîl¬letler, solcuların asıl
maksatlarını hiç bir şüphe ve tered¬düde yer kalmıyacak şekilde anlamış bunun
için de kızıl¬lara karşı geniş bir halk mukavemeti meydana gelmiştir.
Türkiye'mizde de durum budur ve Türk Silâhlı Kuvvetleri, zahirde fikrî mücadele
yaptığını İleri süren solcuların as¬lında kızı! bir ihtilâlden asla
vazgeçmediklerini, bütün ni¬yet ve maksatlarının bu olduğunu ve muvaffakiyetleri
ha¬linde de ilk ortadan kaldıracağı insanların başında bazı su-baylarımızın
geldiğini bilmektedir. Halkıyla, ordusuyla kı¬zılların niyet ve maksatlarının
gayet iyi bilindiği Türkiye'¬mizde ise bir sol ihtilâl kat'iyyen mevzu bahis
olmayacak¬tır. Meydana gelecek olan anarşi hareketlerinde de en büyük zararı
onlar çekecek ve en kahredici silleyi de on¬lar yiyecektir.
Aslında Sayın Örfi İdare Kumandanı da dahil, hiç kim¬se memleketin herhangi bir
bölgesinin Örfi idare ile idare olunmasına gönül rızasiyle «evet» diyemez. Her
Türk vatandaşı arzu eder ki, Örfi İdareye yol açacak hâdiseler zuhur etmesin,
memleketin huzur VQ sükûnu ihlâl olunma¬sın, hal}ç arasında sevgi ve saygı
dostluk ve kardeşlik bağları kopmasın böylece de memleketimiz hem iktisadî ve
hem de içtimaî bakımdan terakkiler kaydetsin.
Ancak hâdiseler, idarecileri Örfi İdare ilânına zorla¬mış ve öteden beri devam
ettirilen anarşik hareketler bu suretle bertaraf edilebilmiştir. Tahriblerîn,
işgallerin, cina¬yetlerin önüne geçmek başka türlü mümkün olamamıştır.
Dolayısiyle Örfi İdare, bir zaruretin neticesi olmuş ve bu¬na da azgın sol
sebebiyet vermiştir.
Örfi İdâre'nin takdir ve tebcile lâyık bir vasfı vardır ki, bugüne kadar
ağırlığını hissettirmemesi, hak ve hürri¬yetleri korumada azami derecede
titizlik göstermesi ve son derece müsamahalı bir hareket tarzı takib etmesidir.
Hattâ Örfi İdâre'nin varlığı ile yokluğu arasında hiç bir
66
Ç t Ğ
fark mevcud değil gibidir. Sadece kızıl anarşistlerin hare¬ket serbestisi
ellerinden alınmış, kanlı isyanlara tevessü! etmeleri önienmiş, işgal ve
boykotlar bertaraf edilmiştir, o kadar! Bunun dışında Örfi İdâre'nin hiç bir
müdahaleci vasfı yoktur ve bugüne kadar memleketin geçirdiği Örfi İdarelerin en
yumuşağı, en toleranslısı, en müsamahalısı yaşanmaktadır.
Böyleyken, azgın sol rahatsızdır. Örfi İdâre'nin bir an evvel kalkması İçin her
çâreye başvurmakta, Danıştay'dan Anayasa Mahkemesine kadar çalmadığı kapı
kalmamakta¬dır. Bununla da iktifa etmeyen azgın soi günlerden beri Örfi İdare
aleyhine beyannameler dağıtmakta, «Sıkıyöne¬time Hayır» diyerek, asî! ve şerefli
Ordu mensublannı «faşistler» olarak tavsife cür'et etmektedir. Soldaki hülun
huzursuzluk, çanlarına ot tıkanmasından, anarşi hareketle¬rine müsamaha ve
müsaade edilmemesinden ileri gelmek¬tedir. Sayın Örfi İdare Kumandanı işgal ve
boykotları, nü¬mayişleri, yürüyüşleri yasak etmiştir. Dolayısiyle müteca¬viz
Sol, istediği gibi hareket edebilme imkânlarından mah¬rum kalmıştır. Artık ne
cinayet işleyebilecek, ne işyerle¬rini işgal ve tahrib edebilecek, ne de kızıl
şarkılar okuya¬rak cadde ve sokaklarda boy gösterecektir. Huzursuzluk¬larına
asıl sebeb budur ve bunun içindir ki Örfi İdare aleyhine kesif faaliyetlere
girişmişlerdir. Düne kadar «kaatjl polis» diye zabıta kuvvetlerinin aleyhine
tempo tu¬tan «Yaşasın ordu» diye askeri polise tercih ettiğini İlân eden
kızılların, bugün Asker aleyhine dönmeleri, subayla¬rımızı «Faşist» diye
damgalamak istemeleri ve «Sıkıyöne¬time hayır» diye de beyanname dağıtmaları,
suratlarmda-ki maskeyi bir defa daha indirmiş, nihaî hedef ve maksad-larının
devamlı anarşi ve kızıl bir ihtilâl olduğunu böylece îsbatlamiştır.
Hâlâ Sol'un mahiyetini anlamamış olanlar varsa, ya¬zıklar olsun!.
67
Ç I Ğ
Misallerimize devam edelim:
Haziran 1967:
«Arap sosyalizmi» üzerine mersiye yazanlar kadar, zaman zaman mükellef İsrail
seyahatleri yaparak, gazete¬lerinde günlerce Yahudi'leri methedenler, onların
medenî hacetlerini mübalâğalı bir şekilde anlatanlar utanıyorlar mı acaba; halk
efkârına «İnsanî, medenî» diye takdim et¬tikleri devletin nasıl bir İstilâ
politikası takib ettiğini ve nasıl bir vahşet çağını açmak istediğini yakînen
görebili¬yorlar mı acaba?. Hiç zannetmemi
Onlar utansa, hakikati görebilecek idrak ve samimi¬yete sahip olsalardı;
günlerce methettikleri sütunlarımla yeniden açıklamalar yapıp, aldandıklarını
ilân ederler ve halk efkârından özür dilerlerdi.
Nerede o idrâk, nerede o insaf! Onlar bilmek istemiyorlardı; kiralık kalemleri
onların öyle davranmalarını icab ettiriyordu ama; biz biliyorduk, bütün
Müslümanlar biliyorlardı ki, Yahudi, istilâcı emeller peşindedir; gasıp
durumundadır; hiç bir hak ve hukuku tanımadan, dinlemeden hasım olarak gördüğü
ve öyle ka¬bul ettiği milletlerin topraklarını bir anda İstilâ eder ve bir anda
dünyanın en büyük zulmünü irtikâbda herhangi bir mahzur görmez. Nitekim
görmemiştir ve sırf müdafaa bahanesiyle Arap memleketlerini istilâya
kalkışmıştır. Hakkı olmadığı topraklara harb bahanesiyle konup, hudut¬larını
genişletmek, Ortadoğu'yu toptan ele geçirmek İste¬miştir.
Esasen Yahudi, bunun plânını yıllar evvel yapmıştır.
Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için çok uğraşmış, bu uğurda milyonlar
sarfetmiş; fakat Sultan Abdüîhamid Han Hazretleri onların bu mel'unâne
tasavvurlarını yakî¬nen bildiği için fırsat vermemiş, Filistin topraklarına
yer¬leşme gayretlerini daima bertaraf etmiştir.
68
Ç I Ğ
Lâkin gafil başlar, sonradan Yahudi oyunlarının içyü¬zünü idrâk edemediği için
İmparatorluğun parçalanması¬na, bu mel'un ırkın da Filistin topraklarında
yerleşmesi¬ne yo! açmıştır.
Bütün İslâm memleketlerinin şiddetli muhalefetine rağmen, evvelâ şu veya bu
şekilde girdiği Filistin toprak¬ları üzerinde Yahudi, devletini kurup
istiklâlini ilân edin¬ce, yeryüzündeki bütün Yahudileri harekete geçirmiş ve
geniş yardımlar temin ederek esasen küçük olan toprak parçasını kısa zamanda
imâr etmiştir. BundıJa birlikte dai¬ma sınırlarını genişletmeyi düşünmüş ve bu
rüyası uğru¬na harb sanayiine çok fazla ehemmiyet vermiştir. Dünya¬nın en modern
silâhlarını, nakil vasıtalarını satın alabil¬miş, Filistin topraklarında büyük
yığmaklar yapmıştır.
Bu son harb de Yahudi mel'anetinin mahiyetini bütün çıplaklığıyla gözler önüne
sererken, «Arap sosyalizmi" nin fecaatini da olduğu gibi ortaya koymuştur.
Nasır, «Mısır» in ismini «Birleşik Arap Cumhuriyeti" diye değiştirirken, Arap
sosyaiizmi'ni bayrak edinmiş ve kop-koyu bir ırkçthk batağına saplanarak yediyüz
miiyon İ3-lâm milliyetçiliği yerine yetmiş miiycn Arap milliyetçiliğini ikame
etmek istemiş ve böylece Arap milletini zaafa dü¬şürmüştür. İmân, Kur'an
esaslarını ortadan kaldırmayı he¬def İttihaz edinen Nasır ve şürekâsı, işte bu
«sosyslizm» hezeyaniariyle, «Büyük İnkılâpçı*, «Büyük Kurtarır:» tavır-larîyla
geniş halk kütlelerini ezmiş: teknik terakkiyi esas almak yerine iffetsizlik ve
ahlâksızlıkla tedenniyi gaye edi¬nerek milletini üç buçuk Yahudi önünde zeiil
duruma dü¬şürmüştür.
Artık son sözü İslâm söylevecektir.
Bütün emperyalist politika karşısında olduğu gibi, Ya¬hudi korşssında da «Arap
sosyalizmi, sokak sosyalizmi, avak yolu sosyalizmi ile değil», ancak İslâmİyetle
durula-bileceği yakînen anlaşılmıştır.
Evet son sözü İslâm söyleyecek ve Müslümanların
69
ç i Ğ
Yahudilere ve dinsizlere karşı zaferi ancak İslâm'a istî-nad etmekle tahakkuk
edebilecektir. Şimdi Yunanistan'ı misal alıyoruz:
Aleyhlerine netice veren her işte Amerikan parmağı aramak, solcularda bir
hastalık haline geldi. Biliyorlar ki, gerek memleketimizde yapmak istedikleri
kızıl hareketin Rusya tarafından desteklenmesini; gerekse bütün diğer
memleketlerdeki komünist ihtilâl teşebbüslerinin yine ay¬ni kaynaktan
beslenmesini imkânsız hale getiren bir hür dünya ve bunun lideri bir Amerika
vardır. Gayelerinin ta¬hakkuk edebilmesi için de, onunla olan bütün irtibatların
kesilip atılması icab ettiğine göre artık her türlü yalan, hile ve
dolandırıcılık meşrudur.
m
Bakınız solcuların kehanetine:
Güya Yunanistan'daki darbe bizzat Amerikan ajanları tarafından hazırlanıp
yapılmış ve demokrasinin ortadan kaldırılıp, diktatörlüğün ilân edilmesinden
yegâne rnes'ul. Amerikan ajanları ile bâzı satılmış generallermiş... Kral,
esasen Yunanlı değil; başka bir soyun, başka bir ırkın
adamıymış!
Ne garip tezadlar, ne utanmaz adamlar!
Bir defa Amerika, diğer bütün dünya memleketleri gi¬bi, hürriyet ve demokrasi
taraftarıdır. Hiç bir memlekette Amerikan parmağı ile diktatörlük ilân
edilmediği gibi, hiç bir diktatör de Amerikan desteğine nail olamamıştır.
Esa¬sen Amerika'nın müdafaa ettiği dünya görüşü ancak de¬mokratik memleketlerde
tatbik edilebilir. Halk ister, halk seçer, halk kendisini bizzat idare eder ve
bu da Amerika¬lıların politikasına uygunluk ifade eder.
Yeryüzünde herhangi bir sosyalist devlet gösterilebi¬lir mi ki, demokrasi ile
idare edilmiş olsun? Yahut bir
70
Ç i Ğ
tek sosyalist meydana çıkar mı ki demokrasiyi müdafaa
etsin? ......
Yoktur ve olamaz! Zahiren demokrasi deseler bîle, kendi faaliyetlerini serbestçe
devam ettirinceye ve hayal-ierindeki kızı! ihtilâli yapıncaya kadar bu iddiada
bulunur" fırsat ellerine geçti rni kıp-kızil bir diktatorya meydana getirirler.
İşte Rusya, işte Çin, işte Küba...
Bütün bunlar sosyalisttir ve bütün bu yerierde kop¬koyu bir istibdad hüküm
sürmektedir. Şayet Amerika'da istibdaddan yana olsa idi, herhalde bu üç
devletten her¬hangi birinin temsil ettiği bioka dahil olup, bütün demok¬ratik
idareleri yıkmaya çalışırdı.
Nîye Küba diktatörünü desteklemedi?
Neden Mao'nun arkasında olmadı?
Niçin Nâsır'm tarafını tutmadı?
Bütün bunlar meraka değer sualler... Lâkin solcular cevab veremezler. Onlar
köpekler gibi ulumaya devam edip giderler:
«Kompradorlar, satılmışlar, burjuvalar, gericiler, ka¬fatasçılar!»
Halbuki bütün şu sıfatlar kendilerinde tecelli etmekte ve buna rağmen
muarızlarını ithamdan utanmamaktadırlar.
Darbeyi yapan, yahut darbenin yapılmasına göz yu¬man Yunan Kralı esasen Yunanlı
değilmiş, başka bir ırka mensubmuş. Bunu solcular iddia ediyor! Bu iddianın
doğ¬ru, yahut yanlış oluşu üzerinde durmıyacağiz. Lâkin bir hu¬susuna
dikkatinizi çekeceğiz:
Hani bu adamlar kafatasçılara düşmandı? Şimdi bal gibi kafatasçılık yapmıyorlar
mı? Irk tefriki ile Yunan Kra¬lını tenkid etmiyorlar mı?
71
ÇIĞ
Evet, bal gibi kafatacçılık yapıyorlar; Yunan Kralım Yunanlı olmamakla itham
ediyorlar.
Yunanistan'daki darbenin neden aleyhinde bulunuyor-
iar?
Onlar tatlı hayâller peşinde İdiler; Yunanistan karışı¬yor, solcular komünist
Rusya'dan bol yardım alıp karışık¬lığın daha da artmasını temine çalışıyorlar;
yakında ihti¬lâl yapacaklar ve Kralı devirip sosyalist rejimi oturtacak¬lar;
böylece Yunanistan'ı kıp-kızıl renge boyayacaklar, hülyası île yaşıyorlar.
Lâkin evdeki pazarlık çarşıya uymadı; İhtilâl karşı ta¬raftan geldi ve kızıllar
hapı yuttu!
Endonezya'da da öyle olmadı mı? İlk hareket orada da komünistlerden gelmedi mi?
Ya sonra?...
Komünistler teker teker yakalandı, ezildi, gebertildi; komünizmin kökü kazındı.
Yunanistan ise —şimdiki görü¬nüşüyle— onların İkinci büyük hezimeti...
Ve... Nazarları Türkiye'de!
Şimdiye kadar ordunun yüksek kumanda hey'etine en hayâsız tâbirlerle saldırıp,
onların ordu içerisindeki otori¬telerini yıkmaya çalışan solcular, (Halk Ordusu)
terane¬siyle genç subayları avlamak gayretini gösteriyorlar. Böy¬lece de kızıl
hedefe doğru dolu-dizgin yürümek sevdasın-
dalar!
Lâkin unutmasınlar ki, Türk ordusunda kızıllara yatak¬lık yapacak alçak yoktur.
Genelkurmay Başkanının komü¬nizmin ezilmesine dair emri tatbik edildiği gün
Türkiye ne Endonezya'ya ne de Yunanistan'a benziyecektir. İnsan
72
Ç I Ğ
hak ve hürriyetlerine kastedenlere verilecek cevab kor¬kunç olacaktır.
Unutmayınız: Müslümanların şamarı, dünkü vilâyeti¬miz Yunanistan'da yediğiniz
tokata benzemez!
Hâlen de Cunta, komünistlere karşı fiilî bir mücadele halindedir; hattâ Atina
radyosunda halkın komünistleri devlet makamlarına ihbar etmesi istenilmiş, bu
yolda sık sık neşriyat yapılmıştır.
Hâdiseler o derece âni değişikliklere uğramakta, si¬yasî şahıslar o derece sık
manevralar yapmaktadırlar ki, hangisinin iyi ve sağlam, hangisinin tehlikeli
olduğu kes¬tirilememekte; dolayısiyle son ve kafi karar bir türlü mey¬dana
çıkamamaktadır.
Hâdiselerin bu derece inkişaf kaydetmesine en mü¬him âmil Kıbrıs buhranıdır.
Lâkin bu buhranın Cunta ida¬resi tarafından mı, yoksa muhalif grup tarafından mı
kö¬rüklendiği meçhuldür. Gerçi Kral, son beyanatında Cunta'-yı, Yunanistan'ı
Türkiye üe bir silâhlı çatışma haline sok¬makla itham etmiştir; ancak bu
iddianın doğruluk derece¬si de meçhuldür. Acaba Türkiye'nin şartlarını Cunta
kabul etmek suretiyle mi harbi önlemiştir; yoksa harbe kararlı olan Cunta'ya
baskı mı yapılmıştır? Bunu da şu anda anla¬mak çok zordur. Fakat bilinen bir
vakıa vardır ki, Yunanlı solcular harb istemiş; Kıbrıs'taki Rum Komünist Partisi
de «illâ harb» diye tutturmuştur. Onlar, Yunanistan'ın Tür¬kiye ile anlaşmasını
ve hele Türkiye'nin Kıbrıs buhranı ile alâkalı tekliflerini kat'iyyen kabul
etmemesini istemektey¬diler. Fakat Cunta solcu isteklere uymamış, Türkiye'nin
tekliflerini kabul etmek mecburiyetinde kalmıştır; yahut tek çıkar yo! olarak
bunu görmüştür. Bu durum karşısında Cunta'yı Türkiye ile silâhlı çatışmaya
gitmekle itham et¬menin doğru olup olmadığı hakkında bîr hüküm vermek
de yanlış olur.
Şunu kabul etmek lâzımdır ki Yunanistan'lı komünist-
73
Ç I Ğ
ler memleketi karıştırmak, bir iç harbe meydan vermek vo böylece de zuhur edecek
anarşi neticesinde iktidara ge¬lip, hâlen zindanlarda bulunan binlerce
yoldaşlarını kurtar¬mak gayretindedirler. Şu anda Cunta bunu bertaraf etmek
üzeredir. Bunda muvaffak olduğu takdirde de —öyle ümid ediyoruz ki— Cunta'nın
düşmesi imkânsız haie gelecektir.
74
DÜŞMAN
?SLÂiVt âleminin iki ezelî düşmant vardır: Ruslar ve ingilizler! İnsafsız ve
merhametsiz bu iki düşman, büyük Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için
birbirleriyle ka¬der birliği yaptığı gibi; daha sonra esaretleri altına aldığı
Müslüman memleketlerin dinî şuura sahip olmalarına da yine elbirliği ile mâni
olmuşlardır.
İngiliz Müstemlekât Nazırı Lordlar Kamarasında Kur'-an-ı Kerîm'i eline alıp, «bu
kitabı Müslümanların elinden ajmadan, yahut Müslümanları ondan uzaklaştırmadan
biz onlar! mağlûp edemeyiz.» derken ve bunun tahakkuku için plân üstüne plân
yaparlarken, komünizm ihtilâli ile de Rus¬ya, evvelce Müslüman memleketlere
karşı İzhar ettiği hu¬sumetini, sonra bilfiil «baş gaye» haline getirmiş oldu.
Dikkat edilecek olursa görülecektir ki, İslâm âlemiıv de «sömürge siyaseti»
takip eden ve bunu zamanımıza ka-
75
Ç i Ğ
dar getiren de İngiltere ve Rusya'dır. Arkasından Fransa gelir ki, onun son can
çekişmesi Cezayir'de olmuştur.
Şu anda Rusya'nın esareti altında 60 milyondan fazla Müslüman vardır; bir çok
İslâm Cumhuriyeti zorla komü¬nist birliğine dahil ettirilmiş; halkın dinî
hisleri sökülüp atılmak istenmiş, Müslümanlar aklın ve havsalanın alamı-yacağı
derecede ağır baskı ve zulümlere maruz bırakılmış¬tır.
İngiltere İse, Rusya gibi doğrudan doğruya şiddet re¬jimi kullanmamış; fakat
zehirli iğnesini daima hissettirme¬den batırmak politikasını takip etmiştir.
Gerçi bir çok memleket sömürge olmaktan çıkmış veya çıkarılmıştır, fa¬kat
çıktığı her yerde büyük ihtilâf tohumlan atmış, İslâmî şuurun kösteklenmesi için
sinsi plânlar tatbik etmiş ve eski sömürgelerinin idaresini İngilizleşmiş
yerlilere terk etmiştir. Bunlar da Müslüman halka, resmî İngiliz idaresin¬de
olduğundan çok daha fazla baskılar yapmışlardır; ta ki haik İngiliz idaresini
arasın, eski sömürgecilerinin tekrar idareye el koymasını istesin!
İşte bu iğrenç siyasetin son tatbik mahalli Güney Ye¬men olmuştur. 1839 yılından
beri İngiliz işgali altında bu¬lunan Güney Yemen, 17 eyaieti içerisine alan bir
federas¬yon durumundadır ve her eyalet ise bir şeyhe bağlıdır. Ancak şeyhlerin
nüfuzlu ve kuvvetli olanları İslâmiyete bağlı olduğu ve bilhassa Şeriat
esaslarına göre bir devlet kurmak taraftarı durumunda bulundukları için,
İngilizler bunlara cephe almış ve onları yıpratmak için zaman zaman komplolar
tertip edip, halkı aldatmaya kadar İşi götürmüş¬tür. Fakat, öteden beri
İngilizlere husumet besliyen halk, onların bu komplolarına inanmamış;
dolayısiyie Şeyhlerin bölgedeki otoritesi sarsılmamıştır.
Günden güne kuvvetlenen İslâmî şuur neticesinde İn¬gilizlere karşı girişilen
mücadele kampanyası sömürqe si¬yasetini tamamen iflâs ettirmiş ve İngilizler bu
bölgede
Ç I Ğ
uzun müddet yaşiyamıyacaklannı nihayet kabullenmek zo¬runda kalmsşlardır. Fakat
Devleti de Müslümanlara bırak¬mak istememiş, halkın İslâmî bir idare kurma
arzusunu kat'iyyen hazmedememişierdir. Bu defa e! altından kurdur¬dukları Millî
Kurtuluş Cephesi isimÜ ırkçı ve sosyalist bir partiyle anlaşmış, Yemen'e
istiklâîiyet verebileceklerini, ancak bu parti ile anlaşmak suretiyle bunu temin
edecek¬lerini ilân etmişlerdir. Eyalet Temsilcilerinin kahir ekseri¬yeti,
İngüizleşmiş şahsiyetlerin elinde bulunan MKC. ile yapılacak bir anlaşmanın
doğru olamıyacağını, halkın ha¬kikî temsilcilerine itibar edilmesi lâzım
geldiğini eöyle-miş!erse de İngilizler bunu kabul ötmemiş; Millî Kurtuluş
Cephesi (M.K.C.) ile anlaşarak Günsy Yemen'in 29 Kasım
günü istiklâlini ilân etmesini terpr :şierdir.
Şu anda «Güney Yemen - olarak kurulan
vs 17 eyaleti içerisin Staters 'uman Devletin
Reisicumhuru ise 47 ' abi isimli bir
İngiliz dostudu ^ iepsi de aynı
karakterded" jney \ diyeti ordusu
İngiliz sub t .jtn yetişti, jyiece de mem-
leketin en m*./ ?* 'ngüiz kontrolü altında buluna-
çaktır.
Güney Yemen atki mfnlzara budur. Ve halk bu sosya¬list ırkçıları istemediği için
de şimdiden idareye karşı ayaklanmıya başlamıştır. Bugüne kadar İngilizlerle
müca¬dele eden Yemen'li Müslümanlar, bundan böyle de İngiliz¬lerin zihniyetine
karşı cihadlarını devam ettirecektir.
Artık dökülecek kanın, öldürülecek Yemen vatandaşı¬nın haddi - hesabı
olmıyacaktır.
İngiltere'nin sömürge siyaseti öteden beri budur. Ve daima çıktığı her yerde
kendi davasını devam ettirecek kukla bir hükümet, kukla bir idare bırakmakta;
«Sömürge¬lerime istiklâl verdim» diye dünyayt aldatmıya kalkışmak¬tadır.
76
77
Ç I Ğ
Dokuz günlük görüşmeler neticesinde Yemen'İ M.K.C. nîn gaddar idaresine terk
eden İngilizler, bu idarenin Ye-men'de dokuz ay olsun ayakta kalmasını temin
edemeye¬ceklerdir. Zira her şeye rağmen Doğu Yemen halkı İngiliz zihniyetinden
bîzar olmuştur, onu def etmiye azimli ve ka¬rarlıdır. Esasen ilk anda patlak
veren isyanlar da bunu gös¬termektedir.
GÜVENLİK Konseyinin «ateş-kes» kararı üzerine Arap-İsrail harbi muvakkaten sona
erdi. Neticede Mısır, Ürdün ve Suriye bir hayli toprak kaybına uğradılar ve
Mescid-i Aksa'yı Yahudilere kaptırmış oldular. Hâdisenin nasıl bir şekilde
neticeleneceği henüz bilinemiyor. Öteden beri is¬tilâcı emeller takibeden
İsrail'in işgal ettikleri topraklar¬dan çekilip çekilmiyeceği; gasbettiği
şehirleri tekrar eski sahiplerine iade edip etmiyeceği günün baş mes'elesi
ha¬lindedir. İsrail Müdafaa Vekili Moşe'nin iddialarına göre, iş¬gal edilen eski
Kudüs'ten Yahudi bir daha çıkmıyacak ve böylece iki bin yıllık hayallerinin
gerçekleşmiş olması ile övünüp duracaktır.
Esassn yahudller harbi sırf istilâ emellerinin gerçek¬leşmesi için
çıkarmışlardı. Onlar yirmi yi! evvel gasbet-tikleri Filistin topraklarına yeni
ilâveler yapmayı ve İsrail'¬in hudutlarını genişlendirmeyi daima düşünmüş, bunun
için de harp silâhlarına geniş yatırım yapmışlardı. Nüfus itibariyle çok az olan
İsrail, Müslüman memleketlerin gö¬beğinde gasbettiği bu topraklar üzerinde ancak
siiâh zo¬ruyla durabileceklerdi. Son harb de bunu ortaya koymuş oldu.
Arab-İsraİi harbinin bu şekilde neticelenmesinde en büyük rolü şüphesiz Rusya
oynadı. Kaypak politikası bir defa daha meydana çıktı. Moskof, İsrail'in
karşısında Müs¬lüman memleketleri kat'iyyen desteklemediğini, Rus hay-
Ç I Ğ
ranlarının yözlerino tükürürcesine ortaya koydu. Halbuki Rusya, gerek M;sır ve
gerekse Suriye'de yerleştirmek is¬tediği sosyalist idare namına bu harbte her
iki memleke¬te de yardım edecek; böylece de istilâcı Yahudi'nin yayıl¬ma
plânlarını akamete uğratacaktı. «Domuzdan post, Rus-dan dost» olmazdı, olmadı
da...
m
y
İslâm'ın esasından ayır-ğnevî İnançtan sıyırıp, °İ böylece de ırkçılı-tmsk
İstiyorlardı, "nin'in 60 bin Mü-de şehid ederek r huzursuzluk mey-
Arapların toprak kaybına sebep olan ikinci bir hâdise de, Mısır ve Suriye'ii
idarecilerin bugüne kadar memleket¬lerinde tatbik etmeye uğraştıkları «Arap
sosyalizmi» dir.
Devleti ele geçiren mürted mak istedikleri kütleleri ruhsuz bir nesil meycjp ğa
dayanan bir Bunun için Nasır cahidini zindan|r,;;,aKitf memîekett dana ge'
Su
yük arazi * durdu; sol
İ
ise, toprak reformu hayaliyle bü¬ kiyet taraftarlarını evlerinde boğ¬ .. ini
süründürerek bir şekavet çı¬ğırı açtı. Halkı dehşete düşürdü ve Müslümanlar
dinleri¬nin icablarını rahatça yerine getiremez oldular. Her iki memlekette de
îslâmiyete karşı şuursuz bir mücadele açıl¬mıştı ki; bütün bunlar geniş halk
kütlelerini son derece tedirgin ediyordu.
Halkın fiilî iştiraki temin edilmeden girişilen harplerin elbette ki neticesi
fecî olacaktır.
Fakat ortada bir Yahudi milleti vardı ve bunun için de mürted başlara rağmen
mesele Müslümanlık dâvası olarak ele almdr ve harbin Müslümanların lehine
netice¬lenmesi için diğer Arap memleketlerinin de ittifakı temin edilmiş oldu.
.Yukarıda «harp» muvakkaten sona erdi» dedik. Mû-
78
Ç 1 Ğ
vakkattır, çünkü Müslümanlar Yahudi'lerin hesabını gör¬meye azimli ve
kararlıdırlar. Gasbedilen toprak parçalan ve hele mukaddes belde Kudüs kat'iyyen
Yahudinin tasar¬rufuna terk edilemez, onların bu topraklarında ilâ-nihaye hüküm
- ferma olmalarına göz yumulamaz.
Mürted başlar devrilir; manialar ortadan kaldırılır ve «Cihad-ı Mukaddes»
İsrail'e karşı sonuna kadar, hem de zaferle neticelendirilir.
Biz imân ediyoruz ki, Yahudi istiiâs! muvakkattir; ya¬kında onlar topyekûn
mağlûp edileceklerdir.
Sabah vakti yaklaşınca, gecenin karanlığı naşı! artar¬sa; Yahudinin sonu
yaklaşınca da muvakkat galibiyetler elde edebilir.
Bugün demokrasinin beşiği telâkki olunan İngiltere hâ¬lâ sömürgecilik
zihniyetinden kurtulamadığı gibi, Ameri¬ka'da da zenci - beyaz mücadelesi devam
etmektedir. Fran¬sa'nın ise, Cezayir'de akıttığı kanlar kurumadığı gibi,
Filis¬tin topraklan üzerinde korkunç katliâma nihayet verebil¬mek için, bu
demokrat memleketler ciddî bir teşebbüste buîunmay! akıllarından bile
geçirmemekte, üstelik perde arkasından zulmü alkışlamaktadırlar.
Yirminci asırda demokrat memleketlerin, daha de¬mokratik rüşte erememiş
olmalarına rağmen; ondört as?r evvelki İslâm cemiyetinde «zulüm» mevzuubahs biie
de¬ğildir. İslâm'ın hâkim olduğu topraklar üzerinde, hukukî bakımdan bir İslâmla
bir gayr-i Müslim arasında fark bu¬lunmadığı halde, Feth-i mübin'den sonra bile
İstanbullu Hıristiyanlar, «İnsan hak ve hürriyetlerinden» en neniş mâ¬nâda
istifade edip, kilise çanlarını devam ettirdikleri hal¬de; bugün Avrupa'da bazı
yerlerde Müslümanların cami in¬şaatına bile mâni olunmaktadır. Hazret-I ömer
(RAİ ada¬letine, tam ondört asır sonra Garbta bir numune bile bu¬lunamamıştır.
Bütün bunlara rağmen, demokratik sistem garbın san-
80
Ç I G
ki vazgeçilmez bir imtiyazıdır. Ve Şark için bu, mevzuu-bahs bile değildir!
Hakikaten Türk cemiyetinin, tarihimizle alâkasını kes¬me cereyanı hedefine
varmış ve biz bize yabancı haie ge¬tirilmiş bulunuyoruz.
Geçmişe bol bol küfür etmekte gösterdiğimiz maha¬reti, geçmişimizin
faziletlerini araştırmakta gosterseydik; Garbh sükût edecekti ve Türk
cemiyetinin şahsiyetini te¬şekkül ettirmiş olacaktık.
?amıştır.
ı Afrika memleke-ski! eder. Böyle-?nak lâzım gelir, gibi, burada da istir.
Müslüman-ete tam islâmî bir ece de çeşitli ihtilâfları, kar-Çünkü Nijerya'daki
bu anor-rmağı ve komünist tuzakla-
Yine de bunu yapabiliriz. Memleketimizde artık mü¬sait bir hava meydana gelrn
h\ i halde .
Nijerya 57 milyonluk b.l. tidir. Nüfusunun % 75'ip' ce Nijerya bir Islânijrnern,
Lâkin bir çok İslâm azınlığın, ekalliyetin lar şiddetle arzu idare tarzı çr'
gaşalıkları r mal durunu
rı yatmaktadır.
Nijerya, tâ 8 inci asırdan beri Müslüman olmuş bir memlekettir. İslâm tarihinin
yükseliş devirlerinde yüksel¬miş; geriîeyiş, çöküş devirlerinde ise gerilemiş,
nihayet uzun yıiîar sömürge olarak zulüm altında İnlemiş bir mem¬lekettir.
Tâ 1553 yıllannda Nijerya'yı yemeye hazırlanan İngil¬tere, uzun çalışmalardan
sonra, çeşitli fesad şebekelerini teşekkül ettirip, yaydığı küfür ve ilhad
zihniyetiyle Müslü¬man halkı parçalamaya muvaffak oimuş ve onsekizincî as¬rın
başlangıcında dinî akide ivice sarsılmaya, halk dalâle¬te doğru gitmeye
başlamıştı. İngilizlerin en melun marife¬ti, kabileler arasındaki birliği
parçalamak, ırkçılık fikrini geniş ölçüde yaymak olmuştu. Bu yüzden de
Nijerya'da
81
Ç I Ğ
Ç I
kabile harpleri bir ara şiddetlenmeye ve vatan parçalan¬maya başlamıştı ki,
Osman Dan Fodio İsimli büyük bir âlim ortaya çıktı ve İslâmî imân hareketinin
Nijerya'da bayraktarlığını yaptı. Kaleme aldığı «İhya-üs Sünne» (Sün¬netin
ihyası) isimli eseriyle Müslümanların dalâletten kurtulup hidayete ulaşmalarına
vesile oldu ve kabile sa¬vaşlarını, ırk kavgalarım bilfiil durdurdu. Haussa
reisleri¬ni barıştırdıktan, memlekette kuvvetli bir vahdet, sağlam bir ittihad
meydana getirdikten sonra «Emir-ül Mü'minin» olarak Nijerya'nın başına geçti ve
İslâmî ihya hareketini fiilen devletin eliyle tahakkuk ettirmeye çalıştı.
Nijerya'¬nın doğusunda ve güneyinde İngilizlerin idare ettiği irti-dad hareketi
yüzünden dinden çıkmış milyonlarca İnsan vardı. Osman Dan, yetiştirdiği Kur'an
talebelerini bu böl¬geye gönderip, onların İsiâmiyeti yayma faaliyetlerine hız
verdi. Lâkin çeşitli sebebler bu ihya hareketini bütün bir Nijerya bölgesine
yayılmasına mâni oldu ve bu yüzden de ırkçılık hareketleri, çeşitli fitne ve
fesat faaliyetleri günümüzde bütün şiddetiyle meydana çıktı.
1861'den İtibaren İngilizler, Fransızlar ve Almanlar Nijerya'yı istilâ
hareketine başladılar. Devam eden çalış¬malar neticesinde 1900 yılında Nijerya
fiilen İngiliz idare¬si altına girmiş, sömürge haline getirilmişti. Dünyadaki
sömürge siyasetinin bayraktarlarından biri olan İngiltere, uzun müddet
Nijerya'da islâmî inkişafı baltaladı, halkın kütle halinde irtidadsna yo! açtı,
putperestlerin, dinsizlerin sayısı arttı ve nihayet komünizm, Nijerya'nın doğu
bölge¬sine üs kurmuş oldu.
Bir taraftan İngiliz baskısı, bir taraftan İngilizlerin hi¬mayesi altındaki
komünist hareketi memleketi gün-begün imânsızlaştırmak, İslâmdan uzaklaştırmak
isterken; diğer taraftan Allah'a inananlar, Kur'ana bağlananlar çeşitli zu¬lüm
ve işkenceler altında İsiâmiyeti yayma faaliyetine de¬vam ettiler. Neticede
İngiliz baskısı gevşemek mecburiyo-
tinde kaldı ve Nijerya 1951'de güney, doğu, batı birleşti¬rilerek dahilî
istiklâliyetine kavuşmuş oldu. Çok partili hayat, demokrasi faaliyeti
başladıktan kısa bir zaman son¬ra da Osman Dân'ın torunlarından bulunan Hacı
Ahmed Belu 1952 seçimini kazandı: 1959 seçimlerinde tam istik-lâliyet fikri
hüsn-ü kabul gördü; 1963'de de Nijerya fiilen istiklâline kavuşmuş oldu. İngiliz
fitnesi İslâmdan büyük bir darbe yediği için, fesad şebekeleri bu darbenin
intika¬mını almak üzere Hacı Ahmed Belu'yu şehid ettiler ve ye¬niden Nijerya'yı
karıştırmaya başladılar. İngilizlerin komü¬nizmi yerleştirdiği Doğu bölgesinde
1967'nin Mayıs so-
:ve isimlendirilen ^u suretle de karar
I,
nunda toplanan kızıl meclis, «f Doğu bölgesinin Nijerya'dan Doğu'da büyük bir
kızıl devlet verdi. Ve Biyafra faciası boy I?
?; j ı açlıktan <j, V neşredilen faaliyetle in, kızıl kundakçı-mumlarıdır ve
Nijerya'nın iç :-*-eyen Marksist gaddar- ; ^oarılır gibi kend'sin-.',.
'MÎ'.ilar, açlığa mahkûm Jeri ve kemik halindeki re-
Bugün binlerce ins öldüğü söylenip, bol bol gâ Biyafra'hlar, aslında kom/Ui
ların kurbanı olmuş T> harplerle param-par ların eseridir. Nije» den koparılmak
iste ettikleri masum yavru!
simlerini veyahut cesetlerinin boy boy fotoğraflarını gaze¬telerde neşrettirmek
suretiyle zulümlerine bunları perd& yapmak istemektedirler.
82
63
YANGİN
B,
ÜYÜK bir yangın, büyük bir zelzele felâketi geçir¬dik. Evimiz, mahallemiz,
şehrimiz harabezâra döndü; taş taş üstünde kalmadı. Küfür ve dalâlet kasırgası,
enkaz yı¬ğınlarına vurdukça etrafı toza-dumana boğdu, göz gözü görmez oldu.
Adetâ elimiz, kolumuz bağlıydı hareket kabi¬liyetimiz selbedilmişti.
Bu büyük felâketten sonra biz, her şeye yeniden baş¬ladık. Kollarımızı
sıvadığımız gibi yıkılan evimizin inşası¬nı temelinden ele aldık; mahalle
yerine, şehir yerine eli¬mizde enkaz yığınları kalmıştı, onları temizleyip
yeniden şehir kurma faaliyetine giriştik. Sağlam hiç bir şeyimiz yoktu ki onun
bıraktığı yerden devam edebilelim; her şe¬yi yeni-baştan ele aldık.
Yarım asırdan beri bütün şiddetiyle devam eden kü¬für ve dalâlet kasırgalarına
karşı meydan okuyuşumuz, da-
Ç I Ğ
ha dün denecek kadar yakın bir zamanda başladı. «Allah» demenin resmen ve alenen
suç addolunduğu günlerde, Kur'an hakikatları, tahkik-i imân dersleri el
yazılariyle, teksirlerle, mektuplar suretinde çoğaltılarak susayan ruh¬lara,
muhtaç gönüllere takdim edildi. Önümüzde zindanlar, sürgünler, tâ darağaçlarma
kadar bütün bir dünyevî ted¬hiş ve terör teşkilâtı, bütün şenaetiyle hüküm -
ferma idi; Nur-u Kur'an bütün bunların üzerinden bir silindir gibi geç¬ti;
Kur'an fedaileri ölümün üzerine gülerek atıldı; o enkaz yığınlarının arasından
yeni, yep-yeni mamureler yükselme¬ye başladı.
Şimdi etrafımıza bakıyoruz da, asfaltjcaddeier, mermer
binalar, en ince zevklere göre tan^fi0 ^ bağ ve bah¬
çelerin arasında moloz yığınları .(Up^^ ^rada-burada
felâket günlerinin artıklarına ff* ? '? or; sonra
da sanki dirilen, gelişen,
rafımıza ye's aşılıyor,
İe bütün kâinatı ağlatmak is
Eğer göz; güzeli' vehametini anlayıp kamıyorsa, güzeli ; mektir. Memleketm.1
düşenler, güzel görm
gibi; et-iveîemiz-roruz.v
ni idrâk euebıımek, çirkinin güzele bağlanmak İçin ba-'ifesini yapamıyor de-oa
bakıp ümidsizliğe 'en manrum olanlardır. «Güze! gören, güzel düşünür; güzel
düşünen hayatın¬dan lezzet alır.» Bu düstur ne güzel düsturdur!
Herşeyin esasını «sıdk» ta gören «sıdk» ta bulan ve Kur'an dâvasını «sadakat»
üzerine vaz'eden Müfessir-ül Kur'an diyor ki:
«— Yaşasın sıdk; ölsün ye's! Muhabbet devam etsîn, şura kuvvet bulsun! Bütün
levm ve itâb ve nefret; hevâ ve hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet
Hüdâ'-ya tâbi olanlar üstüne olsun. Amin.»
Evet:
Cem'iyette hangi cepheden bakarsanız bakın manza-
84
85
Ç i 6
Ç I Ğ
ra budur. Her hakikat âşığı için hazır damga: «dünyayı sen mi düzelteceksin?»
hitabıdır.
Fakat şunu haber verelim ki; şu «dünyayı sen mi dü¬zelteceksin?» hitabına hedef
olanların sayısı günden güne çoğalmaktadır. Demek ki, dünya düzelecektir.
Bahtsız bir neslin evlâdiarıyız. Büyük yıkılışlar gör¬müş, dünyanın en haşmetli
İmparatorluğunun paramparça edilişini kanlı göz yaşları arasında seyretmiş
mazlumların torunlarıyız. Dedelerimiz ve babalarımız o hazin, o buhran¬lı
günlerde belki hiç bir şey yapamamış, belki de hiç bir şey yapamamanın ızdırabı
içerisinde kıvranmışlar. Küfür ve dalâlet kasırgaları onları bir hayli
yıpratmış; onlara çok şeyler kaybettirmiş... Büyük ve çetin bir mücadeleden
sonra, şu küçük vatan parçasını düşman çizmelerinden kurtarmışlar ama. manevî
istilâlara göğüs gerememişler. Hür ve bağımsız hale getirdikleri bu yurtta, yeni
ve kor¬kunç bîr kasırganın kopup, her şeyi yakıp yıktığını çok geç farketmişler;
lâkin iş işten geçmiş...
Yirminci Asırla birlikte dünyamızın «baş mes'efesi» haline gelen soğuk harp,
bizde çok geç anlaşılabildi. Bu da ayrı bir talihsizliğimiz oldu. Düşman
kuvvetler maddî istilâ kollarını yurdumuzdan çekerken mânevi istilâ
kuv¬vetleriyle gece baskını yaptı; bizi çepe-çevre sardı, her şeyimizi tesir
sahasına a!d;. İktisat, ticaret, maarif, politi¬ka, basın hep yabancı emellerin
hizmetkârı oldu. Öylesine karanlık günler yaşadık ki, en masum en tabiî
ihtiyaçları¬mızı biie söyliyemez hale geldik. Umumî efkâr materyalist basının
elinde çok şaşırtıldı.
Müslüman, hakkını müdafaa etmekten mahrum iken; düşman istediği gibi at oynattı.
Basın bu hale getirilince iktisat, ticaret maarif, politika haliyle oniarın
oyuncağı ol¬du. Böylece de bize sövüldü, sayıldı, işitilmedik görülme¬dik
hakaretler edildi, ruh dünyamız allak-bullak oluverdi.
Bıçak kemiğe dayanmıştı ki bize «dibi yokmuş» h!s-
sini veren karanlık yılların ardından, nihayet ümid ışıkları beliriverdi. Genç
nesil kaybettiğini bulmak, eski satvet devrimizi yeniden yaşamak için çırpınıp
durdukça, rahmet kapıları açıldı; fiilî dua cevapsız kalmadı. Gecemiz ağar¬maya,
ilâhî hakikatin şafağı sökmeye başladı. Rabbimiz bize merhamet etti, kökünden
sökülüp atılmak istenen imân ağacı yeniden yeşermeye başladı. Artık her doğan
gün onu kuvvetlendiriyor, geliştiriyor, kök saldırıyor.
Bizi içimizden yıkmak isteyenler, manevî İstilâ hare¬ketinde bulunanlar muvaffak
olamadılar. Çok ocaklar sön¬dürdüler, çok evler yıktılar, çok hazineler talan
ettiler ama, yine de muvaffak olamadılar.
Küfür cephesi şimdi, mağlûp edemiyeceği bîr kuvvet¬
le karşılaştı. Türkiye Müslümanı, yavaş yavaş düşmanını
tanır oldu. Her cepheden silahlanmaya, dinir öğrenmeye,
öğretmeye başladı. Şimdi de İslâm bastnl ü! ettir-
menin cehdi İçindedir. j, ,,
İnancımız odur ki, hâdiseler İslar?' -f ..-...-• r.
Yeni nesil, ehl-i küfrü ümidsizliğe düş\ / v'^ r-
ku ve endişe içerisindedirler. \ larına gelecektir. Zira bu, bir vâ'd-ı
siyasî par- faaliyetleri: fikrî Me müşahede ?;_.--1ikkate şâ-
lâik politikacıya
12 Ekim Milletvekili seçimler tilerin yaptıkları seçim konır™ sahada
memleketimizde elle edilen müsbet İnkişafı göstf yândır.
En azgın sosyalistten, en n kadar bütün siyaset adamlarının hemen hepsi, dinî
mes'e-1eier üzerinde hassasiyetle durdular ve bir «pot» kırma¬mak için azamî
gayret sarfettüer. Yüzde doksan sekizi Müslüman olan halkımızın karşısına «din
düşmanı» "imân ve Kur'an düşmanı» şeklinde görünmek ve gösterilmekten d derece
şiddetle kaçındılar ki, kendilerini yakinen tanı-yan> bilen ve dine düşmanlıkta
ittifak halinde bulunan
87
ÇIĞ
dostlarını bile hayrete düşürdüler. «Sosyalizm» den tutu¬nuz da, «ortanın solu»
na, yahut «kapitalizm» den tutunuz da. «nasyonalizm» e kadar bütün siyasî
grupların mensub-ları ve müdafileri birer «dindar mü'min» gibi görünebil-mek
için siyasî konuşmalarına zaman zaman «âyet" ve «hadis» lerie devam etmek
ihtiyacını hissettiler.
Bu, her ne kadar «Dinin siyasete âlet edilmek İsten¬mesi» şeklinde
vasıflandırılabilirse de, aslında dinsiz si¬yasetin, din karşısında mağlûp ve
perişan olması, kendi iflâsım bizzat ilân etmesi demektir ki, hakikata en uygun
tahmin de budur.
Gerçi milletimiz kimin dindar kimin dinsiz, yahut ki¬min dine dost, kimin düşman
olduğunu gayet iyi bilmek¬tedir. Bir sosyalist, İster âyet okusun, ister hadis;
millet¬vekili adayını İster «imam», ister «müftü» diye takdim et¬sin, neticeyi
asla değiştirmemiş, milletin onun hakkında verdiği kat'i hükmü tâdil etmemiştir.
Bu hakikati en uçta¬ki solcu da, en ortadaki solcu da bilmektedir. Lâkin yine de
milletin karşısına siyaset kürsülerinde olsun dinsizlik nam ve hesabına çıkmak
istememekte, olduğu gibi görün¬menin kendisi İçin vahim neticeler meydana
getireceğini kabul etmektedir. Bu da, Türkiye'mizde her gün biraz da¬ha gelişen,
kuvvetlenen, bir çığ haline gelen İaİâmî şuur ve hareketin kuvvetine, azametine
ve kendisini fiilen ka; bul ettirmiş olmasına delildir.
Kanaatimiz odur ki, zaman her şeyi halledecektir. Her ne kadar azgın sol, her
türlü propaganda metodunu tatbik etmekte, en kesif faaliyetleriyle Türkiye'yi
sola itmek is¬temekte ise de Islâmî hareketin karşısında tutunması¬na, söz
sahibi olmasına, milletin kaderine gerek seçim yo¬luyla olsun gerekse İhtilâlle,
hükmetmesine İmkân ve ih¬timal yoktur. Çünkü her geçen gün İslâm'ın zaferiyle
neti¬celenmekte, her hâdise mü'minlerin cephesini, dâvâsım kuvvetlendirmekte ve
geliştirmektedir.
88
İslâm'ın zaferini gölgelendlrmeye kimsenin gücü" ve kuvveti yetmiyecektir.
Yarım asır evvel, «öyle bir nesil yetiştiriyoruz ki, Kur'anı eliyle ortadan
kaldıracak» diye övünen ve hazırla¬dığı küfür plânını böylece tatbik sahasına
koyduğunu ilân eden vekilleri görmüş geçirmiş olan bu memlekette, bu¬gün dinî
tedrisat resmî-gayrt resmî, hususî umumî sür'at-le yayılmakta materyalizmin,
küfür sistemlerinin temel taşlan yıkılmış bulunmaktadır.
Bahar mevsiminde zeminin birkaç gün içerisinde çi¬
çeklere bürünmesi gibi, öyle bir İmân ordusu, öyle bir İs¬
lâm gençliği geliyor ki, onun önünde hiçbir zümre, hiç bir
kuvvet, hiç bir fesad şebekesinin durmasına, dayanması¬
na imkân yoktur. Türkiye, öylesine sağlam temeller üze¬
rinde manevî imâr hareketine sah/ almaktadır ki, fırtına¬
lar, kasırgalar, boralar onu saf muktedir olamıya-
-caktır. [
Ne ihtilâl, ne i tık geçer akçe değildir.
rı olarak üç kıt'ada at oyalan şanlı ecdadın torunları olan
,nr-i vâki ar-i.am'ın bayrakta-
bugünün genç nesli, meleri yakından tak canlarını çok İyi fc bütün dessasane ;
içindir ki, kuyruklarına
kasında cereyan eden hâdl-
^cuların telâş ve heye-
/ orktukları, yıldıklan,
s-.L-ust olduğunu gördükleri
,.ış yılanlar gibi çırpınmakta
ve etrafa saldırmaya çalışmaktadırlar. Halbuki kuru gürül¬tüden başka ellerinden
bir şey gelmez. Son nefeslerini vermek üzeredirler.
Şunu kat'iyetle ifade edelim ki, artık Türkiye ikinci bir dalâlet devrine
sokulmıyacak, kalblerde ve gönüllerde taht kuran İslâmın hâkimiyetine hiç kimse
gölge düşüre¬meyecektir. Korkanlar, çekinenler gölgelerin haroketi kar-
89
Ç 1 Ğ
Ç I Ğ
şısında dehşete düşüp vaveyla koparanlar hakikati göre-miyenierdir.
Haklı olan biziz, vatanın sahihleriyiz, onu her türlü iç ve dış tehlikeye karşı
muhafaza ve müdafaa eden de biziz. Kimin haddine düşmüş ki bizim karşımıza
çıksın, biz Müs¬lümanların hak ve hukukuna tecavüz etmeye kalkışsın?
Cür'etkârlann vay haline!
Tâ ilk mektebden başlıyarak üniversitenin sonuna ka¬dar gençliğe sevgi ve
şefkati öğretiniz, saygı ve merha¬meti öğretiniz, sadakat ve itaati öğretiniz;
göreceksiniz ki, her şey bir anda düzelecektir. Ne silâha sarılan bulu¬nacak, ne
dinamit patlatan olacak, ne de molotof kokteyli yapma ihtiyacı hisseden
gençlerle karşılaşacaksınız.
Sevgiyi öğreteceksiniz; vatanını ve milletini sevecek, İçinde bulunduğu cemiyeti
sevecek, dostunu ve arkadaşı¬nı sevecek, okumayı, ilim öğrenmeyi sevecek, kalb
ve ka¬fasında kin ve husumete yer kalmıyacaktır.
Şefkati öğreteceksiniz; âcizlere, düşkünlere, muhtaç¬lara acıyacak, memleket ve
milletinin fakr ü haline acıya¬cak, kendisini zulme, isyana düşmekten, yakıp -
yıkmak¬tan uzak tutacaktır.
Saygıyı öğreteceksiniz, cemiyete karşı saygılı olacak, hocasına karşı saygılı
olacak, büyüklerine karşı saygılı olacak, isyan etmeyecek, terbiyesizlikte
bulunmıyacak, anarşiden kaçacaktır.
Merhameti öğreteceksiniz, katı yürekli olmayacak, sa¬dist ruhlu olmayacak, bütün
kötü duygu ve düşünceleri içinden söküp atacak, başkasının izdırabiyle zevk
almak¬tan sarf-ı nazar edecektir.
Sadakati öğreteceksiniz; insanı İnsan yapan, diğer mahlûklardan, bilhassa
hayvanlardan ayıran farkın sidk, sadakat, doğruluk olduğunu görecek, kimseyi
aldatmaya kalkışmıyacak, dolayısıyle kendisini de aldatmıyacak, yap¬tığı
hareketlerin muhasebesini yapıp iyi veya kötü oldu¬ğuna vicdanî kanaat
getirince, hareketini ona göre tanzim
edecek, daima iyiye, güzele, doğruya, hakka, hakikata taiib olacaktır.
jtaati öğreteceksiniz; her türlü ihtilâl oyunlarının dı¬şında kalacak, kendisini
himaye edenlere, kendisinin in¬san olması için çalışanlara ve nihayet hep kendi
iyiliği için hareket edenlere karşı isyan bayrağını çekmiyecek, büyüklerinin
sözünden çıkmayacak, onların tavsiyelerine ehemmiyet verecek, iyi ve güzel
öğütlerini tatbik etmek¬ten asla geri durmsyacaktır.
__J.âkin_bütün bunları naşı! öğreteceksin?
Sadece bir kalıp ve mefhum olarak mı, yoksa mücer¬ret bir fiil ve hareket
halinde mi?
kayna-
Böyleyse, mekîeblerimizde zâ ia ki, öğretilen şeylerin tatbikatı^, ve gençlik
hâlâ memleketimiz i ğı olmakta devam ediyor.
oğaltmak, Düğüne kadar lâkin memleket bir «sı taşıyanların sayt-»' "'esine
ulaşa-ri ^diişkan yapa-
.. Gençliği terbiye fhumları isim ve ke-
Bütün dâvamız da, okur -^ memleketi böylece kalkındır okur - yazarımız bir hayli
de çoçf türlü kaikınamad*. Üniversite cf ?Jarını bile tesbit güç! Muasır K
bildik mi? Gençliği itaatkâr, bildik mi?
Öyleyse hareket noktan edemiyoruz demektir. İyi ve güz lime olarak öğretiyoruz
da, tatbikat olarak onları bir türlü elde edemiyoruz. Çünkü boş kalıplarla
mes'eleyi halle ça¬lışıyoruz, çünkü ona bir temel mesned veremiyoruz, çün¬kü bir
ideal ve gaye aşılıyamıyoruz.
Doğru olacak, şefkat ve merhamet duygusunu taşıya¬cak, hürmet ve itaati esas
alacak ama niçin, hangi gaye ve dâva uğruna?..
İlk mektebden başladık, üniversiteye kadar bu mef¬humları kalıp olsrak, şekil
olarak, kelime olarak ona öğ¬rettik ama, kulağına fısıldıyam^dık:
90
91
ÇIĞ
«-— Yavrum bütün bunları Allah için yapacaksın. Se¬ni yaratan, senin gibi bütün
insanlığı yaratan, hayvanları, nebatları, havayı, suyu, güneşi, hâsılı kâinatta
ne varsa her şeyi senin emrine veren, sana teslim eden, senin ya¬şaman için
onları emirber nefer hükmüne getiren Allah için, O'nun rızasını kazanmak için,
O'nun emir ve nehlyle-rl dâiresinde hareket etmen için yapacaksın!» diyemedik.
«— Yavrum, seni yoktan var eden, dünyaya gönderen, sen son derece âciz ve zayıf
bir mahlûk iken, daha konuş¬masını bilmez, kârını ve zararını birbirinden
ayıramaz iken, anneni ve babanı sana hizmetkâr gibi çalıştıran, seni dün¬yanın
nimetleriyle gıdaiandıran ve senden kendine lâyık kul olma vazifesini isteyen
Rabb-ı Rahîm'in için doğru ola¬caksın, şefkatli ve merhametli olacaksın,
vatanını ve mil¬letini seveceksin, hürmet ve itaati, sidk ve sadakati esas
alacaksın.» diyemedik.
«— Yavrum görüyorsun ki dünya fânidir; gelen dur¬muyor, gidiyor, hiç kimse ebedî
kalıcı değildir. Hâlik-ı Kâi¬nat bu dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmış,
seni de imtihan için buraya göndermiştir. O'nun emir ve nehiyle-rt dairesinde
hareket edersen, O'nu dinler, O'na bağlanır. Kur'an'a sarılır, Peygamber-i
Zişan'ın yolundan ve izinden yürürsen kurtulursun, vatan ve rniiletini
kurtarırsın.» diye¬medik.
Bunu yapamadığımız için de, gençlerimiz, yavrularımız anarşizmin kucağına düştü,
huzursuzulk kaynağı oldu, ade¬tâ birbirlerini yiyen canavarlar haline getirildi.
Şimdi hedefsiz, gayesiz, başı - boş cemiyet içerisin¬de dolaşıyor, yakıp -
yıkmaktan, vurup - kırmaktan, başka¬larına eziyet vermekten zevk alıyor.
Öyleyse sadede geİelim, O'na insanlığını, İslâmlığını Öğretelim, Müsülmanlık
neymiş gösterelim ve O'nu içeri¬sine yuvarlandığı buhrandan kurtarahm. O, sırf
Allah için sevsin, Allah için saysın, Allah için itaatkâr olsun, Ailah
Ç i Ğ
İçin sıdk ve sadakattan ayrılmasın. Büyüklerine hürmet etsin, küçüklerine
şefkat! Tabancasını çekip öldürmek is¬tediği profesörünün elini öpsün, odasını
ve masasını kir-Jettiği rektörünün karşısına saygı ile çıkıp, İtaatta kusur
etmesini
Gençlerimizin bu hâle gelmesini İstemez misiniz?
Madem ki istemek insanlığın iktizâsıdır, öyleyse mek-tepİerimizi, ilkokuldan tâ
üniversiteye kadar materyalist maarif sisteminden kurtarıp, yavrularımızın
dinlerini iyi ve mökemme] bir'_ şekilde[.öğrenebilecek hakiki ilim ve irfan
yuvaları haline getirelim.
Herhalde buna kimse İtiraz etmiyecektir.
Gün geçmiyor ki, gazeteler evini barkını terkedip, film
artisti olmak için İstanbul'un yolunu tut?" ı'; - "e de-
likanlılardan bahsetmesin; onların hazi ' ha-
yat hikâyelerini anlatıp durmasın. V .v
Anadolu'nun ücra bîr köşesinden/ JT-
; ş
...<- .iş bed-p foto muhabirle-
dan biriktirdiği, yahut evinden kaçırat». ? '• -ns-
ia yollara düşüp soluğu Beyoğlu
baht gençlerin ellerini yüzlerine , .
rînden kendilerini saklamak istemel&dj&pki gayreti gazete
sütunlarına intikal eden fotoğraflar/ ^v1--^1 erken, ne
kadar acı duyarım; kalbim tâ de"" . 4 ?, onun
,
hayat hik⬠canlanıverir:
şu anda tarifi mümkün değildir. *?? ' ^ bakarken,
o hâdisenin haberini okurken be yesi sinema şeridi gibi gözlerir.
Daha küçük yaşta sinemaya götürülmüştü. Babası, an¬nesi mutaassıptı. Lâkin
çocuklarının sinemaya gidip kül¬türünü (!) arttırmasına ses çıkarmıyorlardı. Hem
kendileri mâni olsa bile mektebi, öğretmeni onu oraya götürüyor; umumî kültürü,
«Genel bilgisi» artsın diye üstelik sinema parası vermeleri için babalarını,
annelerini sıkıştırıyordu.
Ne yapsın zavallılar, «Oğlumuz, yahut kızımız okusun edam olsun, istikbalini
kurtarsın» diye her şeyi oluruna
92
93
Ç I Ğ
bırakıp, aleyhe İşleyen hâdiselerin üzerinde bile durmu¬yorlardı.
Aradan günler, aylar, yıllar geçti. Çocuk bir hayli si¬nema hastası olmuştu.
Artık film kaçırmamaya azamî dik¬kat sarfediyor ve hattâ sık sık mektepten firar
etmeyi bile deniyordu. Gittiği sinemada bir sürü arkadaş edinmişti ki, hepsi de
kendisi gibi idi. Beraberce filmlerin münakaşa¬larını yapıyor, artist isimlerini
ezberlemek hususunda bir¬birleriyle yarış halinde bulunuyorlardı.
Türk filmleri daha çok hoşlarına gidiyordu. Açık, sa¬çık sahneler düşüncelerini
altüst etmiş; sefahet ve sefalet âlemleriyle âdeta büyülenmişti. Şimdi bu hayata
can atı¬yor- artistlere gıpta ediyordu.
«Ah bir de ben onların yerinde olsam; bir de beni seyretseler, beni sevseİer,
benim peşimden koşsalar... Her gün yeni bir sefahet âleminde yaşasam ve böylece
günü¬mü gün etsem...» diye düşünüyor ve yavaş yavaş bu yola doğru yürüyordu.
Arkadaşları da aynı havada idi ki; ona evden kaçmayı, İstanbul'a gidip bir film
şirketinde çalışmayı teklif etti¬ler. «Nasıl olsa bizi de işe alırlar» diye
kendilerine teselli verip, firar plânlarını hazırladılar.
Nihayet tatbikat başlamış; ana-baba terkedilerek İs¬tanbul'un yolu tutulmuştur.
Ancak, işler hiç de tasarladık¬ları şekilde olmamış, henüz adım attıkları
İstanbul'da pa¬raları bitmiş, aç kalmaya başlamışlardır. Hem film şir¬ketleri de
onların bu arzularını yerine getirmemiş, «sizi hemen artist yapalım»
diyememişlerdir. Lâkin her işte ol¬duğu gibi, bunda da fırsat kollayanlar
vardtr. Genç kız ve¬ya delikanlıya yaklaşan birisi kulağına, «seni artist
yapa¬cağım» diye fısıldamıştır. Bütün kapıların yüzüne kapandığı bir anda
duyduğu bu fısıltı ona her şeyi unutturmuş ve bir halaskarla karşılaştığın!
zannetmiştir. Artık o fısıltının sa¬hibi, ona ne teklif ederse kabul edecek;
gayesine varabil-
Ç I Ğ
mek için iffetini, şeref ve haysiyetini bir pula satmayı göze alacaktır. Esasen
filmler ona iffetsizlik telkin etmiş, «gün bugün, dem bu dem» felsefesini onda
gaye haline getirmiştir.
Kabul edilen teklifler, teşebbüse girişilen gayri meş¬ru fiiller ve neticede
poliste foto muhabirlerinden saklan¬mak istenen suratların elleriyle, kapatılma
gayretleri...
Günümüzün manzarası budur ve buna rağmen şimdi her tarafta yeni yeni sinemalar
açılmakta; mahallelerin gö¬beğinde açıkhava sinemalarına rahatça izin
verilmektedir. Her evin, her mahallenin seyretmesi, hem de mecburen seyretmesi
için etrafı tamamen açık bulundurulmakta ve kuvvetli hoparlörle nakledilen
sözler ise, bütün semti kor¬kunç gürültülere boğmaktadır.
Bir tarafta gençleri ifsad, çocuklarımızın süflî h
sürüklenmesi için en âdi, en bayağı filmleri teşhir; b
rafta da şehri gürültüye boğmak, gece yorgun -argır*
ne gidip İstirahat etmek İsteyen vatandaşları hı/
etmek... , ,
Sinema bugün her cephesiyle bir âfet
ve maalesef onu bu vasfından kurtaracak bîr teşebbüs de
yapılmamaktadır. /
Vatandaşın canını, malını, şeref ve haysiyeti^ /
ve iffetini muhafaza ile vazifeli olması lâzım ge) ti
Baba, acaba hangi filmi seyretmekle meşguldiij
Sadece sinema mı? V
Ara sıra tâkib ettiğim konferanslarda enteresan sah¬neler cereyan ediyor. Bâzı
safdiller, «memlekette mevcûd tehlikeyi halka anlatacağım, Müslümanlara
düşmanlarını ta¬nıtacağım» diye, öyle garip bir teşhir hastalığına
yakala¬nıyorlar ki, âdeta karşı tarafın propagandasını yapıyorlar da işin
farkına varamıyorlar.
«Komünistler şöyle çalışıyorlar, Masonlar böyle çalı-
94
95
Ç I Ğ
Ç I
şıyor» diye durmadan onların yâveylerini tekrar edenler, bununla da olmuyormuş
gibi kızılların yazdıklarını aynen okuyanlar ve yarım saat naklettiği küfür
edebiyatını, an¬cak beş dakikalık konuşmasiyle cevaplandırdığı kanaatine
Kapılanlar, hakikatte düşmanla mücadele edemiyor; bilâ¬kis menfî tesirler husule
getirip halka yeis ve ümitsizlik aşılıyorlar.
Bâzılarında çok yanlış bir kanaat yerleşmiş; diyorlar :ki; «komünizmle mücadele
etmek için komünizmi bilmek lâzımdır.» Komünizmin karşısında olan, onunla
hayatının «onuna kadar mücadele etmeyi aslî vazife olarak benim¬seyen herkesi
komünizmi tetkike davet eden bu şahıslar, acaba düşünmüyorlar mı ki, devamlı
surette onların kitap¬larını, gazetelerini okuyan herhangi bir şahıs, şayet
kuv¬vetli bir dinî kültür almamışsa, onların tesirinde kalacak, beyazı siyah
görmeye başlıyacaktır? Zira bugün Türkiye'de ne kadar komünist, yahut komünizm
sempatizanı varsa, bunların hemen hemen tamamı İslâmiyeti bilmeden, öğren¬meden
komünizmi tetkike kalkışmış böylece de onların ağı¬na düşmüş zavallılardır.
Marks'ın, Engels'in nazariyelerini okuyan ve onların materyalizmi esas alan
düsturlarını ezberüyen bu zavallı¬lar, yeryüzünde başka hakikat yokmuş gibi
onlara sarılmak¬ta ve üstelik koyu bir taassub içerisinde hareket ederek,
komünizmin dışında hiç bir şeyi de tetkik edememekte, okuyamamaktadtr. Hangi
komünist veya sosyalist göstere-bilinir ki, herhangi bir dinî eseri öğrenmek,
içinde ne var, ne yok okuyup anlamak için eline almıştır? Gösterilemez! Onlar
buna kati'yen yanaşmamakta, İslâmiyeti öğrenmeye başladıkları an komünizmi
bırakmak mecburiyetinde kala¬caklarını hissettikleri için de bunda korkunç bir
taassub göstermektedirler.
Hâl böyleyken, bizde hâlâ İslâm'ı öğrenmemiş, İman-Kur'an hakikatlarına nüfuz
etmemiş, asrın dalâleti İle sar-
hoş bir vaziyete gelmiş insanları komünizmi tetkike sevk etmek düpe-düz
cinayettir; onları komünizme itmek gibi bir hamakattır.
Bu noktada çok dikkatli olmak mecburiyetindeyiz. Bu¬
gün düşman kuvvetli görünüyorsa, bu onun kuvvetinden
değil, bazı safdil dostlarımızın anormal hareketleri yüzün¬
dendir. Aslında ne komünizm ve ne de Siyonizm, Türki¬
ye'de bir kuvvet teşkil edecek durumda değildir. Yeter ki
biz uyanık olalım ve onların ta- ' ? zamanında muka¬
bele etmesini bilelim. GöreceV i bir zamanda
Türkiye'miz için bu tip tenlik' Hmayacaktır.
Ama bir avuç düşmanın fa?' % «neme-lâ¬
zımcılık» hastalığına yakaJanV . \ :ekilip mad-
r vermezsek,
işte felâket o zaman gelip maşımızın u^ıune konar ve işte
dî ihtiyaçlardan başka
o zaman bu vatanın hür miş oluruz. Unutmar ' den değil, kütleler nışindan,
dinlerin f ve beraber olmayış.:. Öyleyse, İslâmî kardeşi
kilde yaşama hakkını kaybet-
ımünizm kendi kuvvetlerin-
; J, -k hastalığına yakala-
.„ \3etirmeyisinden, bir ^ulup muvaffak olmaktadır, firesinde tesis edeceğimiz
itti-
fak, onu bertaraf etmeye kâfi gelecektir.
Anarşi ile mücadele eden, komünistlikle zehirlenen gençlerin islâhı için çalışan
insanların mütemadiyen Dinî hakikatler üzerinde durmasını yadırgayanlar vardır.
İddia¬larına göre, komünizmle mücadele iktisadî tedbirlerle olur, sefaleti
ortadan kaldırmakla, fakir halkı maddeten geliş¬tirmekle galibiyet elde edilir.
Bunun için de mütemadiyen maddî mes'eleler üzerinde durur ve kütlelerin iktisadî
re¬fah seviyelerinin nasıl ve ne şekilde yükseltilebileceği ça¬relerini aramakla
vazifelerini yaptıklarını zannederler. Biz¬ler de, bunlara karşı cemiyetimizden
çeşitli misâller ve¬rir, komünizmin daha ziyade dindar, fakat fakir halk
taba¬kası arasında değil; zengin, lâkin dinî hayat yaşamayan
96
'¥: 97
ÇİĞ
muhitlerde revaç bulduğunu söyleriz de güler geçerler ve hem de bizi taassubla
itham ederler.
Yeni Asya'nın «Dış Haberler» sütununda neşredilen bir haber, bizim görüşümüzün
ne derece isabetli, komü¬nizmle mücadele mevzuunu iktisadî tedbirlerde
görenlerin kanaatlerinin de ne kadar yanlsş olduğunu bir defa daha te'yit etti.
Şöyle ki:
Anadolu Ajansı, Paris muhabirinin verdiği bir habere göre, tam bir ilmî
zihniyetle tanzim edilen istatistiklerin birisinde Fransa'da Mao'culuğun, yani
komünizmin en az¬gın, en anarşist vasfının iktisaden gelişmiş muhitlerde
ya¬yıldığı anlaşılmıştır. Bilhassa zengin aile kızlarının ekse¬riyetinin Mao'cu
olduğu ortaya çıkmıştır. Halbuki bunlarda en küçük bir iktisadî sıkıntı, bir
mahrumiyet mevzubahs değildir; hayatlarını lüks ve refah içerisinde
geçirmekte¬dirler.
Anarşizmi ve komünizmi iktisadî tedbirlerle bertaraf etmek isteyenlere göre,
bunun böyle olmaması lâzımdır. Lâkin hakikat, onların düşünce ve kanaatlerini
bir defa da¬ha tekzib etmiş; din hakikatlerinden mahrum olan kitlele¬rin ister
zengin, ister lüks ve refah içerisinde bulunsun, mutlaka komünizme kayacağını
göstermiştir.
Esasen bizde de vaziyet başka şekilde değildir. Ko¬münist temayüllü, yahut
doğrudan doğruya Marksist ideo¬lojiye bağlı partilere verilen reyler de daha
ziyade zengin muhitlerde artış göstermekte, memleketimizin en fakir, en muhtaç
olan gecekondu semt ve mahallelerinde, işçiler arasında bilhassa azalmaktadır.
Buna da sefalet değil, inançsızlık sebep olmaktadır. Yüzlerce, binlerce, hattâ
mil¬yonlarca insan bir anda, kızıl faaliyetlerin karşısına çıkar¬ken, komünizme
ve anarşizme kafi surette «dur» derken, bu saflarda sermaye sahiplerimiz,
zenginlerimiz pek görül¬memekte, hattâ onların ekseriyeti işi ciddiye bile
alma¬maktadırlar. Buna muhakkak ki maddenin her şeyi halle¬deceği kanaati sebep
olmaktadır.
Ç I Ğ
Yanlış anlaşılmasın; biz anarşizm ve komünizmle mü¬cadeleyi dinî hakikatler
noktasından ele alıp, ancak muvaf¬fakiyetin bu şekilde olacağını ifade ederken,
iktisadî İn¬kişafın aleyhinde bulunmuyoruz. Elbette ki cemiyetin ma¬nen olduğu
gibi, maddeten de gelişip yükselmesi, nâmer¬de muhtaç olmaması samimi
temennilerimiz arasındadır. Ancak bu noktaya dahî, İslâmî hakikatlerin
inkişafiyle ula¬şacağımız kanaati vardır. Bu da asla bir nazariyeden ibaret
değildir, doğrudan doğruya vakıalara müsteniddir.
hassa-' unsuru da
formüldür. Kim,
İmânla mücehhez, din hakikatleriyle hu cemiyet¬
lerin maddeten yükselmesi son dereC kolay¬
dır. Rüşvetin, suiistimalin, «adam s\ ^dan
kalktığı, vazife şuur ve mes'uliyetiı?' ? ? les-
lek ahlâkının hâkim olduğu bu cemİV , ri o
derece kolay halledilir ki, hat t âjizej^^ 4t. - bile
lüzum kalmaz. Çünkü her ferd vSMra^ffii muu,..,ıir, her iş
ve teşebbüs ivazsız ve garazsız hecşfine varmaktadır; ih¬
mal yoktur, irtikâb yoktur, rüşv/' ur, suiistimal yok¬
tur, hırsızlık yoktur; huzur va
siyet vardır, mes'uliyet vardır V
bunlar değil midir?
«Müsbet hareket etmek» Kurt nerede, hangi hizmet ve vaziyet içerisinde bulunursa
bu¬lunsun, kendisini «Müsbet hareket»e mecbur bilmeli ve hayatını ona göre
tanzim etmelidir ki hem muvaffak olsun; hem de etrafına zarar vermesin. «Müsbet
hareket» fertde ahlâk haline gelirse cemiyet de düzelir, insanlar da mes'ut
olurlar. En basit bir iktisadî hareketten, en normal bir iç¬timaî münasebete;
yahut en küçük bir kıpırdanıştan, en büyük bir siyasî faaliyete kadar her iş ve
davranışımızda «Müsbet hareket etmeyi» kendimize düstur ittihaz etme¬liyiz ki
bütün kötü fiil ve hareketler bertaraf edilebilsin.
Şer, tahrib, yıkıcılık, fitne ve fesad çıkarmak, huzur ve emniyeti ihlâl etmek,
yangına körükle gitmek son de-
98
99
?İHALELER YIKILIRKEN
Ç 1 Ğ
rece kolaydır; sâri hastalık Qibi hemen yayılabilir; kotu neticeleri en kısa
zamanda alınır.
İyilik, doğruluk, güzellik, ahlâk ve fazilet, saygı ve müsamaha ise zor bir
iştir; lâkin neticesi kısa zamanda alınmasa da meyvelerini hemen toplamak mümkün
olma¬sa da, er kişinin kârıdır ki, asla kaybolmaz. Dünya dolusu düşman olsa,
bütün kâinat insan aleyhine dönse, iyilikten, doğruluktan, faziletten ayrılmayan
kazanır, hayatta muvaf¬fak olur.
Aniden hiddetlenmek, hâdiselerin heyecanına kapıl¬mak, bir anlık hırs ve kinle
yorgan yakmak akl-ı selim sa¬hiplerine yakışmaz; merd ve dürüst insanların kân
de-, ğildîr.
- Nizanvı âlemi düzeltmek mi istiyorsunuz; kötülükleri ortadan kaldırmak mı
istiyorsunuz; hasımlarınızı mağlûb etmek mi istiyorsunuz; cemiyete hizmet
dâvasında mı bu¬lunuyorsunuz; samimiyetiniz «müsbet hareket»le ölçülür değer
kazanır, kıymet bulur, hürmet kazanırsınız.
If. *
z
'EMİN - "^**\ , ? r iti ile harekete geçiyor, orta¬
lık bir and "; --işiyor; üç katlı, beş katlı,
yedi katlı ? ->-J pamuğu gibi savruluyor; asırlık
kaleler, dünyan ..unu alacakmış gibi heybetle duran
kuleler çatır çatır birbirine geçiyor ve her şey, ama her
şey Kahhar-ı Zülcelâl'in elinde icraat-ı İlâhî'ye
emirber bir nefer gibi itaat ediyor.
Sebep perdeleri yırtılmış, Fail-i Muhtar'ın icraatı bil¬fiil tezahür etmiştir.
Enkaz altında can verenler, binalar¬dan fırlayan taş yığınları ile hayata veda
edenler için kur¬tarıcı hiçbir vasıta kalmamıştır.
Allah; dilerse âciz, fakir, bîçâre kullarını bu felâketten muhafaza edecek;
dilerse herhangi bir enkazın altını on¬lara mezar yapacaktır.
Bu hengâmede insanlar için başka halaskar var mıdır?
100
101
ç i 6
Kör tesadüf, sağır tabiat artık ne yapabilir?
O'na dönmek, O'nu tanımak, O'na bağlanmaktan baş¬ka çıkar yol var mıdır?
Yoktur ve olamaz!.
En koyu inkarcıdan, en muttaki mü'mine kadar, zel¬zele anında bütün insanları
seyrediniz; hepsi, ama hepsi ister istemez bu kâinat Mimarını tanımak, O'na
bağlan¬mak, O'ndan yardım dilemek, O'na «El-aman» diye iltica etmek
mecburiyetini hissedecektir.
Yer, bir beşik gibi sallanırken, dillerden dökülen, ne «ah» ve ne de «of»dur.
«Lâ - ilahe- illallah, Muhammedün Resû - lullah.»
Herkes, her şey bu terennümde, bu tashihtedir.
Yer boşluklarını zelzeleye sebep gösteren de, her şe¬yi Allah'dan bilen de
içinde aynı duyguyu, aynı düşünceyi hissetmektedir. Lâkin birisi bunu kör
sebebe, sağır tesa¬düfe bağlayacak; körlük ve sağırlığını muhafazada inad
edecektir; diğeri bunu Allah'ın kullarına cüz'î bir ikazı, bir İhtarı olarak
kabullenip, imânının iktizasını yapacaktır.
Musibetler; günahların neticesi, mükâfatların başlan¬gıcıdır.
[mân - Kur'ân düşmanlarına bilfiil ihtar; mazlum mü'-minlere ilâhî rahmetin
kapısı olarak zelzele ne kadar hoş, ne kadar güzeldir.
«Musibetler, günahların neticesidir,» dedik, ne kadar doğrudur!.
Bu memlekette ne zaman Müslümanlara karşı bir ha¬reket olmuş, ne zaman küfür ve
ilhad taraftarları gizli plân¬lar hazırlayıp İmân - Kur'ân bayraktarlarını
imhaya teşebbüs etmiş ise o zaman toprak gazaba gelmiş, zelzele bu şeytanî
plânlan altüst etmek üzere bilfiil icraata başlamıştır. Bü¬yük felâketler; su
baskınları, yangınlar, zelzeleler, salgın hastalıklar hep mütecaviz dinsizlere
karşı bir ilâhî ihtar, bir şamardır.
Ç I Ğ
Şühedâ yurdu bu vatan, ne zarar görmüşse, küfür ve ilhad taraftarlarından,
Deccai yavrularından görmüştür. Huzura, sükûna da Kur'ân ahlâkı Üe kavuşacaktır.
Gecenin zifiri karanlığında keçi yolunda yürümek ney¬
se; yirminci asrın hayat şartları içerisinde İçtimaî mese¬
lelerini felsefî yoldan halletmek de odur. Her ikisi de in¬
sanı, bir veya İkinci adımın başında uçuruma yuvarlar; fe¬
lâket ve helâkete sürükler. Bundan kurtuluş yoktur; ya ge¬
cenin o zifiri karar '•* yürümekten vaz geçecek veya
o karanlığı dağıt ' nlatması için eline bir nur
alacaktır.
Şaşkın insr "*'. arın tahrikiyle dünya ha-
yatını zevk ve'v r çirmek istiyor. «Gün bu-
gün, dem bu-daıfi*1 "avunduğu anı kâr sayıyor ve
için «ne yap şeytanın "? "
Asrı/ sinemasi1 le, bütün
nefsinin arzuSWjfa göre ner harekete tevessül edebiliyor. Ölümü ebedî^Hplâket,
kabri zulümat denizi halinde gördüğü anına kâr kalır» diye, sefahate dalıyor, 1
-> \*Σf ""eliyor.
"x t» insanları, caddesiyle, sokağiyle,
'le, gazetesiyle, radyosiyle, futboluy-viiyle hep İnançsızlığa sevk ediyor; hep
sefahate çekiyor. Ölümü unutturmak, kabrin ebedî zulü-, matını zihninden söküp
atmak İçin ak!a ve hayâle gelme¬yen meşguliyetlerle insanları oyalayıp, onların
nefs mura¬kabelerine mâni oluyor; ruhî tekâmüllerine alabildiğine sed çekiyor.
İşte bu hayat tarzı, bu felsefî görüştür ki insanları mü¬temadiyen suç işlemeye,
cemiyette anarşi çıkarmaya, zu¬lüm ve haksızlığa sevk ediyor. Böylece de hayatın
her sa¬hasına huzursuzluk hâkim oluyor; insanlar mes'elelerini konuşarak,
anlaşarak halletmek yerine; silâh ve tabanca kullanarak halle gayret ediyorlar.
102
103
ç ı
Ç I Ğ
İşte 20'nci Asır felsefesinin içtimaî hayata kazandır¬dığı budur!
Ama insan, bu küfür ve dalâlet asrında İslâmiyet gibi bir «nuru» kendine rehber
ittihaz edinirse; uğradığı en bü¬yük haksızlık, en büyük zulüm karşısında bile
gözü dön¬mez, cana kıymaya kalkışmaz; kanunî yollardan hak almak¬ta şüphesi
varsa, veya alamıyorsa, Kahhar-ı Zülcelâl'e ha¬vale eder ve bu tevekkülle dünya
ona zindan olmaktan çı¬kar. Evet, Müslüman, herhangi bir hasmından alınacak
in¬tikamın bir tek kurşunla olamıyacağmı bilir, ona karşı bes¬lediği kininin de,
onu şu veya bu şekilde öldürmekle izâle olamıyacağını hisseder ve onu ebedî
Cehenneme düşmüş görmekle ancak rahat bir nefes alıp, Ahiret hayatına olan
imânının iktizasiyle dünyada endişesiz yaşar. Gecenin zi¬firi karanlığında eline
aldığı nurla yolunda rahatlıkla ve selâmetle ilerler. Dünyada da manen rahat
eder, âdeta bir Cennet zevki alır. İşte İslâmiyetin hayat felsefesi Müslü-mana
hem dünyayı, hem Ahireti iyi ve güzel gösterir.
İnsanları mütemadiyen dünyaya çağıran felsefe ise, küfür ve ilhadda o derece
haddi aşmıştır ki, mensuplarına Âhiret hayatını inkâr etmekle ölümü ve kabri
hiçlik, yok¬luk, ebedî zulümat olarak gösterdiği gibi; dünyayı da çe¬şitli zulüm
ve haksızlıklar dolayısiyle bir işkence evi ha¬line getirir. Bu yüzden yirminci
asır insanı şaşkındır. Mü¬temadiyen düşünür: «Yaşasam, acz ve zaafımla, şiddetli
ihtiyacımla, dünyadan tad alamıyor, hayata bir türlü ısına¬mıyorum; ölsem,
ölümün hiçlik ve yokluk kuyusundan deh¬şete düşüyorum.»
Ve işte bunlar İslâmiyet'i bulmaz, ona teslim olmaz¬larsa; ya çıldıracaklar, ya
intihara kalkışacaklar, yahut da Allah celle ve alâ Hazretlerinin onlara ihsan
ettiği akıl gibi bir nîmeti içki masalarında alkolle uyuşturup, hislerini ip-tâi
etme yoluna gireceklerdir.
Halbuki Müslümanlar ölümü terhis teskeresi olarak
kabul ederler; kabri, dünya misafirhanesinden vatan-ı asli¬lerine geçmek İçin
bir intizar (bekleme) salonu olarak gö¬rürler; zayi olan haklarının, dünyada
hesabı görülmeyen intikamlarının Mahkeme-i Kübra'da mutlaka alınacağını
bi¬lirler, böylece de yollarında rahatlıkla yürürler.
Demek beşeriyet huzura kavuşmak istiyorsa Nura sa¬rılmalıdır.
Materyalist felsefe ise, dünyanın neresinde olursa ol¬
sun beşeriyeti korkunç felâketlere sürüklüyor. Hak yeri¬
ne kuvvete istinad etmesi, hedefini menfaat olarak kabul¬
lenmesi ve nihayet cemaatler arasındaki bağları «unsuriyet
ve menfî milliyetçilik irmesi; nihayet, sadece beşe-
rin ihtiyaçlarını ar mek için mütemadi bir kasırga gibi i; cavüzlere yol açıp
Materyalist fe
çılık», sosyali
kendisini gösteren dır ki, bugün Amf>; lendiriyor; kendif meydanlarda br
Beyazı siy ' kadar çeşitli ri ve bütün gayrL. ve ması, materyalizmin
in arzularını tatmin et-
'ğraşması, cemiyetleri
^ yadlara, isyan ve te-
eîâya sokuyor tiıist memleketlerde «ırk-ıue «sınıf kavgası» şeklinde enfî
milliyetçilik ve unsuriyet vasfı¬ma zenci - beyaz mücadelesini alev-. f>
"hissedenler, en kalabalık t- İ -.ekten çekinmiyorlar. ' gören ırk telâkkisinin
bugüne .arşısında hâlâ ayakta durması diyetlere rağmen ortadan kalkma-yani
maddeci görüşün ne korkunç bir buhran içerisinde bulunduğunu da ortaya koymuş
oluyor. «Kim kuvvetli ise, o haklıdır» felsefesinin esas kabul edildiği en
medenî memlekette bile ırk çatışması, bütün bir milletin âkibetini tehlikeye
düşürecek kadar şiddetlenir ve tehlikeli bir hal alırken, aynı felsefenin sınıf
mücadele¬sine esas olan anlayışı ile de komünist memleketler, bü¬tün zulüm ve
istibdada, bütün tedhiş ve teröre rağmen için için kaynıyor; yıllardan beri
ezilen insanların feveranını artık tanklar, toplar, tüfekler durduramıyorlar.
.104
105
Ç I Ğ
Ç I Ğ
Komünist bloktaki çatlamalarla beraber, hür dünyanın lideri durumunda olan
Amerika'daki kargaşalıklar; her gün daha kuvvetli, daha şuurlu bir şekilde
Kur'ân düsturlarının ulviyetini tasdik ediyor; Hakka istinad eden, hedefini
men¬faat yerine fazilet ve Rıza-yı İiâhi olarak benimseyen, ce¬maatler
arasındaki rabıtayı, münasebeti din, vatan ve sı¬nıf birliğinde bulan ve
gayesini de nefsin süflî arzularına sed çekip ruhu maneviyata yükseltmek olarak
tatbik ve ilân eden İslâm'ın hayat görüşünü, insanlara yegâne kur¬tarıcı yol
olarak takdim ediyorlar. Zira bu çatışmaların, bu boğuşma ve didişmelerin başka
bir hal şekli mevcut değil¬dir. Dünya kurulalıdan beri Vahy-i Semavîyi
dinlemeyen, ona istinad etmeyen hiçbir felsefe, hiçbir ideoloji, Kur'ân'ın
fevkinde bir hal çâresi bulamamış, beşerî ihtilâlleri önle¬yici tedbirleri
hiçbir zaman alamamıştır.
Her menfî hâdise; ister şarkta, ister garpta, ister ka¬pitalist, isterse
sosyalist cemiyetlerde zuhur etsin; ma¬teryalist felsefenin Kur"ân düsturları
karşısında mağlûbi¬yetini ilân ediyor; halâs yolu olarak sadece O'nu, yani
Vahy-i İlâhîyi gösteriyor.
Beşeriyet ya O'nu dinleyecek, yahut da başında maddî -manevî kıyametlerin
kopmasını çabuklaştıracaktır.
Geçen gün takvim yapraklarını karıştırıyordum. Dik¬katimi 31 Mart tarihli
yaprakta yer alan bir cümle çekti. Aynen şöyle idi:
«— Sultan OsmanJ, Han, vasiyetinde, (Oğlum, yer-yüzünde hükümdarların vazifesi
dini yaymaktır) demişti. 639 sene sonra «Din isteriz» diyenler aynı devlete
sahip çıkanlarca asılıyordu. (1909.)»
Bu cümleler ruhumda geniş akisler uyandırdı. Daki¬kalarca düşündüm. Sırf i'Iâyı
kelimatullah için kurulan bir İmparatorluğun ilk kuruluş yıllarından altı yüz
küsur sene sonraki halini yaşlı gözlerle seyretmeye başladım. 31 Mart faciasının
müsebbiblerini, mürettiblerini hatırladım, mem-
leketimizi, dinimizi, devletimizi param-parça eden cana¬varın icraatı üzerinde
durdum. Takvim yaprağı ihtiyarımı elimden almış gibiydi; son yüz elli yıldan
beri mütemadi¬yen kaybedişimizi, mütemadiyen bozguna uğrayışımızı, bö¬lünüşümüz
ve parçalanışımızı hayâl âleminin perdelerinde seyrettim.
Allah kelâmını uzaklara, daha uzaklara götürmekten
başka bir kasdı olmayan devlet... Bu saf ve berrak hava
içerisinde birdenbire kuvvet bulan İmparatorluk... Gelişen,
büyüyen, Hilâfeti eline alan bir camia... Bütün İslâm âle¬
minin liderliğini yapan. Müslümanlara bayraktarlık eden
bir millet... Barbar Avıup? —hâı, medeniyeti götü-
ren mücâhidler ordusu. ı - kolda, her safta
üstünlük, üstünlük... I &
Ve sonra: ' İT
Durma, gerileme, f.c,. , çalanma, yuvarlan-
ma, tepe-taklak olma, yeSJs^.ı,
Bütün, bunlar,.teY'^pen doğuyor «Allah'ın JpJi!&_sjm-^ıkı_sar!İmamak; gevşe^A-
tesanüdü kaybetmek...»
O hale geliyoru ** BP1'2' tani|rııyoruz; tanıma-
makta —âdeta— im ^lözümüzü, kulağımızı, kal-
bimizi, kafamızı kap_.K, V-bnümüze gelene kucağımızı açıyor; onu dost biliyor,
uağrımıza basıyoruz. Az zaman sonra adam bizi arkamızdan hançerliyor. Neden
sonra far¬kına varıyoruz ama, iş işten geçmiş oluyor.
31 Mart faciası budur ve param - parça ettiği Müslü¬man Türk Cemiyetini toptan
yutmak isteyen küfür cana¬varının son darbesi gibi birşeydir.
?
106
107
Ç I Ğ
İmparatorluk elimizden gitti; ülkeler kaybettik; vata¬nımız baştan başa istilâya
uğradı; millî şahsiyet ve karak¬terimizden olduk. Elimizde kalan son vatan
parçasından, leşini temizlediğimiz düşmanın pis sesi ve nefesi kaldı. Zafer
sarhoşluğu içerisinde bunun da farkına varamamıştık ki; ceddimizin İslama büyük
hizmetleri, günahlarımızın ke¬faretini hafifletti; mevhibe-i İlâhiye imdadımıza
yetişti.
Düşman, Sultan Osman Han Hazretleri'nin vefatından 639 sene sonra büyük bir
darbe indirmiş; bu vatanı ha-rabezâra döndürmek için büyük gayret sarfetmiş,
ama, yi¬ne de Kur'ân dâvasını söndürmek mümkün olamamıştır, îmân dâvasının
gönüllü neferleri Anadolu'muzu adım adım tarar, her gittiği yerde muhtaçları,
hastalan ararken; bu faaliyetten doğan millî tesanüd daima kuvvet bulmakta,
tahminlerin fevkinde gelişmektedir. Son hayat damarlarına da zehirli kılınç
darbelerinin indirildiği bu vatanda, İslâ-m i yetin yeniden kuvvetlenmesi
doğrudan doğruya bir İk-râm-ı İlâhi değil de, nedir?
Bize düşen; mazide cereyan eden hâdiselerden ibret alarak, —neticeye bakmadan—
hizmet etmektir. Bunu ya¬pıp, imân dâvasının gönüllü neferlerine dâhil olduğumuz
an, attığımız adımlardan emin olur, nifak ve şikakın gir¬dabında boğulmaktan
kurtuluruz.
Artık takvim yapraklarının, (Allah demenin bile suç sayılır hale geldiği falan
tarihten şu kadar zaman sonra. bütün bir millet Kur'ân dâvasının gönüllü
neferleri, fedakâr serdengeçtileri oldu) diyeceği an çok yakındır.
Evler yıkan, şehirler batıran bir zelzelenin içinden çık¬tık. Müthiş bir
sarsıntı, ortalığı bir anda toza-dumana bo-ğuvermişti ve göz gözü görmüyordu.
Uyku ile uyanıklık
Ç I Ğ
arası bir hayat yaşıyorduk; zelzelenin vehametini henüz anlayamamıştık.
Etrafımızı görebilenler hayretten donakal¬malardı. «Bu tüyler ürpertici fecaata
nasıl da tahammül edebiliyorlar?» diye şaşıp kalıyorlardı. Ama bilmiyorlardı ki,
biz her şeyden habersiz bulunuyor, yediğimiz morfinin tesiriyle, aldığımız büyük
yaraların farkına bile varmıyorduk. Yavaş yavaş toz - duman dağılmaya, hava
ağarmaya başladı ki, harabezâra dönen bir memlekette yaşamakta ol¬duğumuzun
hayret ve dehşetle farkına vardık. Uyuşturucu iğnenin tesirinden kendimizi
kurtarırken, aldığımız yarala-nn acısını tâ kalbimizde hissediverdik. Korkunç
yıkımlarla karşılaşmıştık; bunu farkeder etmez feryada başladık:
«— Mahvolmuşuz, yakılmışız, yıkılmışız; yok mu bizi kurtaran!..»
Bir milyon ev yıkılmıştır. Ortada bir milyon enkaz,
bir milyon yaralı • u^osİni yıkan, bütün bu enkazları
meydana getı 'eri yaralayan sebep tek'tir.
Fakat bunlar t nince, tahlil edilince, anla¬
tılınca mes'ele "*"? , 3kte, tasvirin sonu gelme¬
mektedir.
kat hepsinin mevzuları aynı... u farkında değildir ve hepsini teker
te-ikışmıştır. Zaman heba olmakta, imkânlar eden yolda kaplumbağa mi-
Bir milyon Gel gör ki " ker okumaya daralmakta, I saii yürünmf
tkan; nesilleri birbiri peşine ah-ürükleyip batıran, nihayet memle-geri
cemiyetleri safına iten sebep
Bizim lâksızlık ı. ' ketimizi o nedir?.
Sinemalar dolu, camiler boş... Kahveler, sazlar, barlar baiık istifi halinde
insan yığınlarına barınak olurken, kü¬tüphanelerde adetâ mumla adam aranmakta...
Bu manzara üzerinde binler, onbinler misal gösterilebilir ve hepsinin de ayrı
ayrı sebeplere bağlanması mümkün olabilir. Fakat
108
109
ÇIĞ
bütün bunların kaynağı tek'dir; yıkım bir noktadan gel¬miştir.
Dün hiçbir şeyin farkında değildik, zararımız büyüktü. Bugün çok şeyler
öğrenebildik. Yaralarımızın acısını hisse¬der olduk. İki müslümanın bir araya
gelip dertleşmesi bile büyük kazanç... Dün kimse, «İslâmiyetin durumu nedir, ne
yapacağız, nasıl olacağız?» diye düşünmüyor, yahut düşün¬mekte olanların sayısı
birkaçı geçmiyordu. Bugün yüzler¬ce, .binlerce, onbinlerce insan düşünüyor,
konuşuyor, dert-ieşiyor, insan olduğunun, İslâm olduğunun farkına varıyor,
aldığı büyük manevî yaraların tesirinden kurtulmanın ça¬relerini arıyor.
Ortada bir faaliyet var ya artık müsterih olabiliriz!
Sağır perdeler yırtılmış, hakikat duyulmaya, anlaşılma¬ya başlanmıştır.
Dâvanın imân dâvası olduğu meydana akmıştır.
Bütün fenalıkların yolunu tıkayan, polisin peşine de polis takma ihtiyacını
hisseden bîr cemiyette, herkesin kalbine manevî bir inzibat yerleştiren; hâlisle
haini; mür-ştdle müfsidi birbirinden ayıran imân dâvasının takib edi¬lecek en
sağiam yol olduğu anlaşılmıştır. Bütün düğümle¬rin ancak bu yol ile
çözülebileceği de değişmez. Dâvayı esastan kavrıyanlar; hakikati olduğu gibi
anlayanların kol kol Anadolu'yu tarama faaliyetleridir ki, bizi de kurtara¬cak;
yarınlara ümitle bakabilmemizi temin edecektir.
Uyuşturulmamış, dejenere edilmemiş, gafletle boğul¬mamış bir nesil geliyor ve bu
nesil bizim ebedî kurtulu¬şumuzu müjdeliyor.
Yıkılan evler yeniden yapılacak, harabezâr'a dönen şe¬hirler artık sağlam bir
şekilde ihya edilecek, küfür ve da¬lâlet bulutlarının son artıkları da silinip
temizlenecek-, gü¬neşimizi hiç kimse gölgeleyemiyecektir!.
Ç I Ğ
Bir avuç da olsa küçük bir azınlık da olsa; bir grup da olsa, yahut bir kütle de
olsa; nihayet Müslüman anne ve babaların evlâdları bugün anarşizmin emrinde sağa
- so¬la taarruz edip duruyorlar. Yakıyorlar, yıkıyorlar, vuruyor¬lar,
kırıyorlar; seyyar bir cephanelik halinde durmadan in¬filâk ediyorlar.
Bunlar bizim çocuklarımız, evlâtlarımız, kardeşlerimiz. Buna rağmen yumruklarını
bize karşı sıkıyorlar, malımızı -canımızı tehdid ediyorlar. Teknik Üniversite
Senatosu, bu hareketleri «barbarlık» olarak vasıflandırıyor. İstanbul
Üni¬versitesi Senatosu aynı fikirde birleşiyor.
Birçok profesörler, idareciler, mes'ul makamlar bu ha¬
reketleri tel'in ediyorlar; ilimle, insanlıkla, üniversitlilikle
bağdaşmadığını söylüyorlar. İstediğimiz kadar kötü isim
ve sıfatları yanyana getirelim, istediğimiz kadar hareket¬
lerini tel'in edelim; netice değişmiyor, bu gençler karan¬
lık sokaklardan, kızıl komitacılık oyunlarından bir türlü kur-
tarılamıyor. H" Ar ~^re nedir, bu anarşi nasıl diner,
sükûnet nap' , ve düşünmüyor.
Bâzı m ^ alınıyor, yahut isteniliyor.
Devletin zar ;ferber ediliyor, polis-talebe
karşı karşıf. _va daha da elektrikleniyor; et-
raftan husûrrte,./ _ _,. Çâreyi tâvizde görenler, «genç¬
liktir, heygçafa^abuk geçer» diyenler de aldanıyor. Bilmi¬
yor ve nesabJ etmiyor ki, bugün sokağa dökülen, tedhiş
havası mev v ne*'1-—v vurup - kıran, yakıp - yıkan bu
gençler, m^ ; y\.yi temsil etmiyorlar, basit bir
dar çizgi, % ;..- .jnmuyorlar, bitmiyor, tükenmiyor¬
lar. Arkaf "ori geliyor. Bîr kısmını üniversite¬
den atmal ,nnı hapse sokmakla, bir kısmını sin¬
dirmekle n.^e. .ıalledilmiyor.
O halde çâre nedir? Ne yapmalı, nasıl bir hareket tarzı takib etmeli ki, anarşi
dinsin, tedhiş havası bitsin, memleket sulha-sükûna kavuşsun?
10
111
Ç t Ğ
Çâre tektir: Gençliğe yol göstermek, istikamet ver¬mek, imân şuuru aşılamak,
hayatın gayesini öğretmek,. kısacası onları Müslüman olarak yetiştirmek...
Evet, nüfus cüzdanında «Müslüman» kaydı var; hemen hemen hepsi de Müslüman anne
ve babaların evlâdları, Müslüman ailelerin içerisinde doğup büyümüşler,
üniversi¬teye kadar gelmişler, Müslüman memlekette bulunuyor¬lar. Lâkin
Müslümanlığı bilmiyorlar, İslâmiyeti anlamamış¬lar, öğrenememişler. Dolayısiyle
insanlığı bilmiyorlar, dün-yaya niçin geldiklerinin, neden geldiklerinin, nereye
gide¬ceklerinin, ne olduklarının farkında değiller. Aslında hep¬sinin ruhu,
vicdanı, kalbi, kafası alev alev yanıyor. Kendi¬lerine bir melce, bir kurtuluş
yolu arıyorlar; bir şefkat ku¬cağına, bir merhamet sinesine iltica edebilmenin
hasre¬tini çekiyorlar; farkında değiller. Yakıp - yıkmaları, vurup-kırmaları,
dövüp - sövmeleri bunun içindir.
.„ Onlar, gençlik sabahındaki hayata gözlerini açmışlar,.
etrafı sis içerisinde görmüşler, karanlıkta kalmışlar, ışık nedir bilememişler.
Yalancı mumları güneş zannetmişler, onlara sarılmışlar. Lâkin tez zamanda
sönmüş, etrafı zul¬mete gömmüş, hayâl kırıklığına uğramışlar, ye'se düşmüş¬ler,
çılgına dönmüşler. Ellerinden tutan yok, hakikati gös¬teren yok, kurtuluşa
götüren yok... Felsefenin girdabında boğulmuşlar, materyalizmle yoğrulup ruhsuz
ve şuursuz olmuşlar. «^
Maarif meyvesini böyle vermiş; münbit topraklarda zakkum ağacı yeşermiş; kalbler
ve kafalar, hisler ve fikir¬ler şuurlar ve dimağlar küfrün koyu bataklığında
iflâsa mahkûm edilmiş; gençlik ailesinden kopmuş, dininden
kop-mJJSj_l§Ü.Iİ?JQÇ'er!. kopmuş, ahlâkından kopmuş, bunun adına da «medeniyet»
denilmiş, kör taassuba, kızıl cehalete yo£ verilmiş ve anarşi böylece doğmuştur.
Olan olmuş, ölen ölmüştür! Dövünmekte fayda yoktur.
Elbirliği ile çalışmanın zamanı gelmiştir. Gençliğe İs-
lâmiyeti öğretmenin, dinî hayatı yaşatmanın, doğru yolu göstermenin, hakikata
kavuşturmanın zamanı gelmiştir. İlk mektepten üniversiteye kadar bütün tahsil
müesseselerini yeni baştan tanzim etmek zarureti vardır.
Geriye dönmiyeceğiz, eski usul gelsin demiyeceğiz; ilmin ve fennin ışığında
Hakkı göstereceğiz, İslâmın düs¬turlarını, yüksek prensiblerini onlara
öğreteceğiz. Tâ ki, hakikî medeniyet ve terakkinin Din-i Hak olan İslâmda
bu¬lunduğunu görecekler. Adaletin, refahın, saadetin Kur'ân'da olduğunu
anlıyacaklar. Her asra uyan, her asrın ihtiya¬cına cevap veren, her asrı tatmin
eden kurtuluş reçetesi¬nin sadece ve sadece Allah Kelâmı olduğunu isbat
edece¬ğiz, onlar da kabul edecekler. İlim ve fen konuşacak, mantık ve teknik
konuşacak, hepsi de İslâmiyeti teyid ve tasdik edecek; gençler de İslâmiyet
hazinesinin ne kadar kıy¬metli, ne kadar faziletli, ne derece bereketli olduğunu
an¬layacak, dalâlet ve cehaletten kurtulacaklardır.
Misal mi istiyorsunuz? İşte dindar Üniversite genç-
liği... gibi bjjj dır? havası ketleri
olsa, îmân şuuruna eren, İslâmiyet olan bu gençlerden kim şikâyetçi-ihlâl eden,
anarşi çıkaran, dehşet , tedhişe kaçan en ufak bir hare-
-.r?
j memnundur. Ne rektör, ne dekan, ne tedris âzası onlardan şikâyetçi değildir.
öğrenin ı, nin emi] hareke1"
taarru; hâdist kotları r
in rağmma onlar kurtuluşu aramışlar, Dinlerini mân «uğruna sahip olmuşlar ve
Üniversite-,U - ;x?ne gelmişlerdir. Nerede bir anarşi ^.^'| ^ısma onlar
çıkmışlardır. Hangi hoca .?*" onlar müdafaacı olmuşlardır. Tahrib , .af etmeye
çalışmışlardır. İşgal ve boy-y. de bulunmuş, ilim ve irfan öğrenmek için, tahsil
müesseselerinin anarşiden kurtulması için hayatla¬rını tehlikeye atmışlardır.
Gözü dönmüş, kızıl uşakların
112
113
ÇIĞ
Ç I Ğ
bombalarına, kurşunlarına göğüs gererek her türlü boz¬guncu hareketin karşısına
çıkarlarken, menfaatlarını feda etmeyi göze alırlarken üniversitenin şeref ve
haysiyetini muhafaza ederlerken, intizamın, emniyet ve asayişin temi¬ni için
polise yardımcı olurlarken de, hiçbir karşılık beklememişlerdir; hiçbir menfaat
temin etmemişlerdir; ne de şan ve şöhrete tâlib olmuşlardır. Her şeyi Allah
rızâsı için, vatan ye miiletin selâmet ve saadeti için yapmış¬lardır.
Bütün gençliğin böyle olmasını kim istemez?
Öyleyse, vakit kaybetmeden gençliği, komünizm ze-hiriyle canavarlaştırılmak
istenen gençliği, İslâmiyetin âb-ı hayat gibi ulvî düsturlariyle, yüksek
prensipleriyle kurtar¬maya, onlara îmân şuuru aşılamaya çalışalım, Tek yol ve
tek çâre budur. Buna karşı çıkanların başlarında ise kıya¬metin kopması
yakındır.
Türkiye, öyle mühim bir kal'adır ki, sadece bu vatan¬da yaşiyan insanlar değil,
bütün Müslümanlar ümid ve emellerini ona bağlamışlardır. Türkiye, İslâm olarak
yaşa¬dığı, ayakta durduğu, varlığını muhafaza edebildiği müddet¬çe, hangi
Müslüman memleket olursa olsun, bir gün, içi¬ne düştüğü buhrandan, yahut
uğradığı belâdan kurtulaca¬ğına, bu kurtarıcının da Türkiye olacağına kanaat
getirmiştir.
Elbette ki bunda, bin seneden beri yeryüzünde İslâm'¬ın bayraktarlığını yapmak
gibi bir şerefin, bir faziletin ro¬lü yardır. Bunun içindir ki, İngiliz esareti
altında Hind Müs-lümanları. Cava'lı Müslümanlar, Çarlık Rusyası'nın zulmü
altında inleyen.Müslüman Türkler, tâ Endonezya'daki Müs¬lümanlar, hasılı
dünyanın dört bir tarafındaki Müslüman¬lar, kendi felâketlerinden ziyade Osmanlı
Devleti'nin yı-^'J-'A-l^laketlne ağlamışlar, Müslüman Türkiye'nin istiklâl
mücadelesini kazanabilmesi için aralarında büyük yardım-la_r_toplayarak
memleketimize göndermişlerdir.
Bütün İslâm dünyasında, «Türkiye'nin kurtuluşu, İslâ-
mm kurtuluşu demektir» hükmü öylesine kuvvetli bir inanç halinde yer etmiştir
ki, Türkiye'de İslâm'ın tam mânâsiyle «yasak» damgasını taşıdığı karanlık
günlerde bile yine her şeyi Türkiye'den beklemişlerdir.
Pek çok İslâm devletinin istiklâllerini elde ettiği, fa¬kat dahilî musibetler
İçerisinde çalkalandığı günümüzde bi¬le aynı kanaat hâkimdir. Nasır
sosyalizminin zulmü altın¬da^ inleyen Mısır'lı Müslüman'dan tutunuz da, Baas
belâsı altında karanlık günler yaşayan Irak'lı, Surİye'li Müslüman¬ların kaatili
Habeş Kralının gaddarâne idaresi altında ade¬tâ can çekişenlerin hepsi, dahilî
idarelerinin tanzimini, din ve vlcdanhürriyetlerinin teminini dahi Türkiye'den
bekle¬mektedirler. Muhtelif adlar altında yapılan İslâm kongre¬lerinde hep bu
fikir ileri sürüldüğü, hep bu hakikat dile getirildiği gibi, İngiltere, Fransa,
Amerika, Almanya Müs¬lümanları bile aynı görüş ve kanaate iştirak etmektedirler.
lüman rar lisaniyl geri çe* kiye ;
İf
ihtilâli»!., mekte, bu ümidi ve arzuyu için akla hayâl hareketlerindir arı*
iarının bütün hedfc Türkiye düşerse, İs) ' mi düşerse dünya çırpınışlarının tek
se-
Demek ki, 700 milyonluk âlem-i İslâm'ın bütün ümid ve emeljeri Türkiye'ye
bağlanmıştır. Her şeyi Türkiye'den bek¬lemektedirler. Komünist Rusya'nın zulmü
altında inleyen Müslüman da, Kızıl Çin canavarlığı karşısında ezilen Mus¬tek
halaskar olarak bakmaktadır, iztı-">u dualar, elbette ki, ind-i İlâhiyede
îlbette ki istikbâlde Müslüman Tür-bayraktarı olacaktır.
keşfeden kızıllar, «Dünya komünist nanii olarak Müslüman Türkiye'yi gör-ele
geçirir1"1', bu bayrağı düşürmek, bu
ip, kâinatı karanlığa boğmak :aklar kurmaktadırlar. Şiddet 1 ederin, kızıl
ihtilâlcilik oyun-ı budur. Onlar biliyorlar ki ( iüşmüş demektir; İslâm
âle-3mektir. «İllâ Türkiye» diye budur.
114
115
Ç I Ğ
Türkiye'de yaşayan Müslümanlar olarak, Müslüman Türkiyeli olarak, bu vatanın ve
bu milletin hakiki evlâdı, gerçek sahibi, yegâne vârisi olarak bizler bu
hakikati asla unutmamalı, dinî gayret ve hamiyetterimizin bütün bir İs¬lâm
dünyasını, hattâ bütün insanlık âlemini kurtaracağını hesap etmeli ve ona göre
çalışmalıyız. Başkalarının kusur ve hatası, ihmâl ve İhaneti bize özür ve sened
olamaz. Omuzlarımıza yüklenmiş bulunan kâinat çapındaki bu dâ¬vayı asla
bırakamaz, asla «biz neyiz ki, ne yapabiliriz ki...» diye bir köşeye
çekilemeyiz. Ve bunun içindir ki «devlet işidir, hükümet işidir, polis işidir,
jandarma işidir» diye so¬kaklarda kol gezen kızıl anarşistlere karşı seyirci
kalamaz, kızıl İhtilâl provalarını müsamaha ile karşılayamayız.
Bu şuur ve idrâk içerisinde bulunan insanlar çoğal¬dıkça, —hem de çoğalmaktadır—
İslâm mutlaka istikbâle hükmedecektir.
Evet, bu böyle olduğu içindir ki. Asrın Müceddidi demiş:
«Yâkinim var ki istikbâl semavatı zemni-i Asya, Bâhem olur teslim yed-i beyzay-ı
İslâm'a...»
1O
s
NEDEN ZİNDAN
ÖZ zindandan açılmıştı. Muhatabım, «Neden zindana
-rkes zevk-sefa peşinde koşarken, niçin zindana gireceğiz? Biz de mı?»
varken, rahat yaşamak dururken îk geliyor Şu üç günlük dünyada
giriliyor?» div herkes rah°
onlar gib'
ine - sütlüsüne karışma¬nla uğraşacak, sonunda
nsenın
nunla -
ÖyİL zindan \\ rahatla yaş>y mak varken, ?da zindanı boylıya
hafızamda bir sü-
. ıa şeridi gibi hayalim-
,lât ü Vesselam ile asha-hayat yaşamışlardı. Müş-
Muhatabım
rü hakikat kahramanı ç, ,* de resmi geçit yaptılar.}1 ?
Başta Resûfullah Alt bı... Zindan hayatından beter
riklerin alçakça taarruzlarına hedef olmuş, çeşitli işken-
IIG
117
Ç I Ğ
çeler altında inlemiş, en denî ve şenî komplolarla karşı¬laşmış, şu fâni dünyada
rahat yüzü görmemişlerdi.
Meselâ, İmam-ı Âzam... Niçin yıllarca zindanda kaldı da, zâlim bir hükümdarın
kadılık teklifini reddetti?
Meselâ İmam-ı Rabbani... O dahi zindan hayatına o derece alıştı ki, Hind
Sultanının elçilerini bile reddederek, demir parmaklıklar arkasından çıkmadı. Ve
bu zincir uza¬yıp gitti tâ Bediüzzaman Hazretlerine kadar! Büyük İmam¬ların,
velîlerin, müçtehidlerin dünyadaki sarâylarî~zTndân-
Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm ise, zindandakilerin pîri... Mısır Firavununun
hışmına mâruz kalmış, uzun bir zindan hayatı yaşamıştı. Allah'ın Resulü idi ve
zindana onun için «Medrese-i Yusufiye» adı verildi.
Peygamberler, imamlar, velîler, müçtehidler niçin hep zindan hayatı yaşadılar;
neden dünyada rahat yüzü gör¬mediler.
Hayalimde bir Mahkeme sahnesi canlandı. Hâkim, kar¬şısına dinî inancından dolayı
sanık olarak çıkarılan mazlu¬mu bir türlü tahliye etmek istemiyordu; «Biraz daha
ha¬piste kal da aklın başına gelsin,»» diyordu. O ise, buna şu karşılığı
vermişti:
«— Hâkim bey! Ben Peygamberlerin, velîlerin, müçte¬hidlerin yolundan gidiyorum.
Onların dâvasını dâvam, ga¬yesini gayem olarak kabul etmiş bulunuyorum. Bu
yolda, Allah yolunda, ilâ-yı Kelimetullah yolunda yürürken, yolu¬ma zindan
çıktı; varsın çıksın. Geriye dönmem, yürürüm, daima yürürüm, gayem için dâvam
için yürürüm. Beni an¬cak bu yoldan ölüm ayırabilir; zindanlar değil!»
Demek ki zindana girmek bir kasdın eseri değil, bir vazifenin icabı... Allah
yolunda yürüyeceksin, şaşmıyacak-sın, yılmayacaksın, dönmiyeceksin, tehdidlere,
tecâvüzlere, suikastlere aldırmayacaksın; ama karşına zindan çıkacak¬mış; varsın
çıksın; dâvan için, idealin için oradan da ge¬çeceksin.
Ç I Ğ
Düstur bu olduğu için, başta Peygamberler (Aleyhü-müsselâm) o yoldan geçtiler;
büyük velîler, müçtehidler, Allah ve Resulünün dâvasına gönül verenler onları
tâkib ettiler. Zindanlar onlara «Medrese-i Yusufiye» oldu; yol¬larında zafer
taklan şeklinde inkılâb etti; mütemadiyen muzaffer oldular. Allah'ın rızasını
tahsil ederek makamla¬rının en yükseğine ulaştılar. Dünyevî birkaç senelik
ra¬hatı terkettller ama, ebedi rahat ve rahmeti kazandılar.
Bedîüzzaman Hazretleri de Divan-ı Harb-i Örfi'de şöy¬le haykırıyordu:
«— Bir hayat için yalana tenezzül etmem!»
Ve: " "" ? -
«— Hürriyeti lâfızdan ibaret bulunan böyle gaddar bir hükümetin en rahat mevkii
hapishane olsa gerektir!.»
Ve bu sözlerin sahibi, idamı bir terhis teskeresi kabul ediyordu; «Şeriat uğruna
bir değil, bin ruhum olsa feda olsun!" diye dâvasını bayraklaştırıyordu. O
zindandan kork-madı, lâkin zindancılar daima ondan korktular; titrediler ve hâlâ
da korkmakta devam ediyorlar.
İslar iyiyle açık bir rejimdir. Gizli-kapaklı hiç
bir tar Muarızlarından korkmaz, çekinmez, sak-
lanr ,v.,^^, yeti, İslâm'da olduğu kadar, hiçbir re-
jir. ?¥'? at hakkı da öyle! Gerek kapitalist ve
dili:
riayet
İslâm bu.
hükmü konut!
ve İslâm
tır ki, hak sahibi h.s
Müslüman'ı cezala(
di onun elinin kesilrr.
rejimler kendilerinden olmayanları, ken-..niyenlen .endilerinin hayat
düsturlarına ollarla tasfiye etmek ister de cebir yoktur, zorlama yoktur» orla
İslâm'a dahil edilemez ? nptesinda.jp kadar hassas-olsa, onun hakkını verir ve
....iz, bir padişah da olsa, ka-, «kisas-a tâbi tutulmasına ka¬rar verir ve bu
karar en ufak bir tâdile uğramadan icra edilir.
118
119
Ç 1 Ğ
Ç I Ğ
İslâm her şeyi olduğu gibi ortaya koyar; muarızlarım her noktada muhasebeye
davet eder, onları kat'iyyen kayıt altına almaz, tahdid etmez, birtakım yasaklar
koymak su¬retiyle düşündüklerini söylemekten alıkoymaz.
İslâm'ın hangi meselesi vardır ki, üzerinde düşünül¬mekten, fikir yürütülmekten
men edilmiştir? Hangi kanu¬nu vardır ki, muarızının kanaatlerini olduğu gibi
açıklamak¬tan mahrum bırakmıştır? Yoktur ve gösterilemez!
Öyleyse, İslâm üzerinde yapılacak olan münakaşala¬rın gizli - kapaklı tarafı
olmadığını görenler, daima açık ko¬nuşmaya, her şeyi karşısındakine açık
bulundurmaya mec¬burdur.
Sen beni itham edeceksin, bana karşı her türlü şeyi söylemekte serbest
olacaksın, hattâ Allah'a, Peygamber'e dil uzatacak kadar küstahlaşacaksın; ama
ben senin birçok meseleni rahatlıkla ele alamıyacak, inandığın, bağlandığın,
yahut İnanır göründüğün şahıslar üzerinde birşeyler söy-leyemiyeceğim. Bu olmaz!
Bu, ne akla, ne mantığa, ne in¬safa, ne vicdana sığar!
Halbuki devrimbazlar, kendilerini bir kısım «yasaklar manzumesi» içerisine
soktuktan sonra hücuma geçiyor ve muhataplarına ağız dolusu küfrediyorlar.
Bundan dolayı da fikir namusu nedir, onu bilemez hale geliyorlar.
Bunlar en sıkışık anlarında, yaygarayı basıyorlar:
«— Şeriat dinliyor.»
«— İnkılâplar elden gidiyor*.»
«— 27 Mayıs'a taarruz yapılıyor.»
«— Lâiklik mahvoluyor.»
Ve arkasından korkunç bir feryat:
«— Neredesiniz hâkimler, savcılar, derhal bu gerici¬leri yakalayın, asın,
kesin...»
Bir tek misâlle neticeyi bağlıyalım:
Ara sıra —hernasılsa— komünist kitaplar hakkında verilen toplatma kararları
üzerine bu adamlar sütunlar do-
lusu yazılar yazıp, Türkiye'de fikir hürriyetinin kalmadı¬ğından bahsederler.
Kendi kitapları, bir defa, iki defa top¬lanır, yaygarayı koparırlar, fakat
meselâ 1000 defa beraat eden Risâle-i Nur'lar 1001'nci, 1003'ncü, 1005'nci defa
top¬lanır, mahkemeye verilir, beraat etmek üzere yeni yeni dâvalar açılır,
bunlar ise çıt bile çıkarmazlar.
Nerede kaldı ehl-i namus?.
Daha geçen hafta Fatih'de yapılan baskın hadisesinde bin defa beraat eden
eserler alıp götürüldü. Tek satır yaz¬dılar mı? Tek kelime olsun söylediler
mi?...
Namus, haysiyet, fikir...
Gerçi sosyalistler bazı İslâmî hükümleri kendi görüş¬lerine malederek ortaya
atıyor ve böylece içtimaî adaleti temin ettiklerine inanıyorlar. Bu, aslında
onların İslâm kar¬şısında mağlûbiyetlerini göstermekten başka bir şeye da-Jâlet
etmez!
Neden etmez?
Çünkü İslâm, her şeyi tek başına değil, bir bütün ola¬rak ortaya koymuş,
insanlığın muayyen bir sistem içeri¬sinde saadete erişebileceğini isbat
etmiştir.
gpitalizm, biraz sosyalizm» diyenler aldandık-iece kapitalizm», yahut «sadece
sosyalizm» banıyorlar. Zira bunların iddiaları da İslâm'ın pleriyle çatışıyor,
dolayısiyle anarşiye mey-uyorlar.
lâkin
Onun mü İçin kâfi reddi ile
anarşizme meydar Sosyalizm, tefeci
«mülkiyet hakkı»nı kabul ediyor; ı}'\ zekât vecibesini tanımıyor, ul etmesi,
sisteminin devamı ' zira tefeciliğin kabulü, zekâtın sanları tatmin edemediği
için
., faizin ortadan kaldırılmasına ta-
120
421
Ç I Ğ
raftar görünüyor, lâkin mülkiyet hakkını tanımıyor, zekât t da hiç mi, hiç kabul
etmiyor. Bu da bir başka türiü kapi¬talizm, devlet kapitalizmini
müesseseleştirmiş oluyor. Yüz kişinin sahip olmak istediği bir şeyi, doksan
dokuz kişi için kabul etmeyip, bir kişi için kabul etmek gibi bir acû-be!
Sosyalizmin esası da bu... Bu bakımdan sosyalistler d& anarşizmin önüne
geçemiyorlar ve belki de kapitalizmden bir derece daha fazla onu tahrik etmiş
oluyorlar.
İslâm ise mülkiyet hakkını tanıyor, zekât farizasını tanıyor, tefeciliği
reddediyor. Öyle bir iktisadî muvazene meydana getirmiş oluyor ki, ferdlerin
birbirine düşmesine, bir kişinin birkaç kişiyi, yahut bir zümreyi topyekûn bir
cemiyeti sömürmesine, istismar etmesine imkân vermiyor. Zenginden fakire sevgi,
merhamet, yardım; fakirden zengi¬ne hürmet, saygı ve emniyet teatisi temin etmiş
bulunu¬yor. Düşmanlık, kin, hased, zulüm, sömürücülük, baskı, tedhiş, terör
bilfiil ortadan kalkıyor; yerini huzur, sükûn, adalet, muavenet, ittihad ve
ittifak alıyor.
İçtimaî, iktisadî münasebetler böyle bir hava içerisin¬de geliştiği gibi; siyasî
münasebetler de en müsait ölçüler içerisinde ayarlanmış bulunuyor.
Yeryüzünde^demokratik sistemi kâmil mânâsiyle ilk defa tatbik ve ilân eden de
(ş^âmiyettir. Dünya adalet tarihine altın sahifeler halinde geçen siyasî
münasebetler ise içtimaî, iktisadî muvaze¬nenin garantisi haline geliyor ve
fert, böyle bir sistem içe¬risinde bilfiil devletin Sigortası altında bulunuyor.
Karanlığa yumruk sıkan, güneşi balçıkla sıvamaya kal¬kışan sosyalistler varsın
«pencerelerinden çirkin gürültü¬ler çıkarsınlar. Onlara kim inanır.
Sahtekârlıklarına kim bağlanır?
«Özgürlük, sosyal adalet, sömürü düzenine paydos...» gibi sloganları ise hayâl
üstü hayâl olmaktan öteye geçe¬miyor.
SEHER VAKTİ
B
ÎR, çeyrek asır evvelini düşününüz, bir de bugünü...
Bir, «30 sene sonra Allah diyen insan bulunmayacak» diye
övünen Maarif Vekilinin .küfürdeki__kudurganlig.ini hatırla¬
yın^ bir de bugünkü cemaatleri... Bir dinsiz-donsuz ne¬
sil yetiştirme -isinde çırpınıp, gece-gündüz çalı¬
şan ilhad kc z önüne getiriniz; bir de bugünkü
Ânadolu'r - >:; bir başa imân-Kur'ân ipliği ile
örülen c
üzgârlarının bütün leta-
'dâ» mevsimi içerisinde,
ş mevsimini düşünmek
- hüzün verir; hem de
n bir iklimden, böyie-
ardiğı için Rabb-ı Ra-
bah" «bülbül/ spnt
Dün; _" j fetiyle ruhları, karlı, fırtınalı, gibidir. Bu düşün şükre vesile
olur. sine lâtif, zarif bir mevs\
122
ÇIĞ
hîmimize şükretmek, tazarru ve niyazda bulunmak gibi ubu-diyyet vazifesini
bihakkın ifâ etmemizi hatırlatır.
Evet, evet «30 sene sonra Allah diyen insan bulunma¬yacak...» iddiasiyle küfür
ve ilhad zehirinin yayıima prog¬ramını tatbik safhasına koyan Ebû Cehil
cücelerinin sözle¬rini hatırınızdan çıkarmadan; bugünkü cemaatlere bakiniz.
Küfrün mecburî tedrisat haline getirildiği zamanlara kadar ininiz;
Üniversitelerin bu küfür ve dalâlet plânlarını bütün sadakatiyle tatbik
ettikleri, tâviz vermedikleri, yumuşama-dıkiarı, kızıllıklarını bütün şiddetiyle
muhafaza etmeye ça¬lıştıkları kara, kap - kara günlere atf~ı nazar ediniz ve
sonra da bugünün Anadolu'suna, Türkiye'sine bakınız. Hayâlinizi böylesine geniş
bir dâire içerisinde gezdirirseniz, Nur-u Kur'ân hizmetinin ne muhteşem bir
zafer kazandığını biz¬zat müşahede etmiş olursunuz.
Türkiye hiçbir zaman kanun ve nizam düşmanlarının, materyalizm kölelerinin,
anarşistlerin, tek kelime ile vatan hainlerinin hükümran olduğu bir memleket
haline geîemi-yecektir. Memleketimizde mukaddesat düşmanlığı kat'iy-yen
kökleşmiyecek ve idareye hâkim olamıyacaktır. Yerli kızıllar, salon
sosyalistleri ne kadar yırtınırlarsa yırtınsın¬lar, hayâllerini
gerçekleştiremiyeceklerdir.
Belki şarlatanlıklar, tehditler #e kuru gürültüler bir müddet idare edenleri
şaşırtabilir, onların yanlış istikamet¬lere yönelmelerini netice verebilir.
Millî değerlere bağlı insanlar belki bir müddet daha gayri kanunî ve gayri
insa¬nî muamelelere mâruz kalabilir. Fakat yakın bir gelecekte her şey
düzelecektir.
ÇİĞ
Yıllar yılı devam eden tedhiş ve terör hareketleri bu toprağın insanlarını
sindirememiştir. Baskılar daima aksül-âmel uyandırmış, yıkılanlar kısa zamanda
gürültüsüz - pa¬tırtısız yapılmış, demokrasi ve insanlık düşmanlarının bü¬tün
tertipleri fiyasko ile neticelenmiştir.
Halk hâkimiyeti esastır. Bugünün iktidarı üzerine tevdî edilen emâneti lâyıkiyle
muhafaza edemezse bile, ona kat'-iyyen ihanet edemiyecektir. İktidar partisi,
siyasî hasım¬larının tahrik ve tahripleri ile bâzı zikzaklar çizse bile, dizgini
mukaddesatına bağlı Millet ekseriyetinin elinden kurtaramiyacaktır. Halk ne
isterse mutlaka o olacak, halkın arzuları hilâfına atılan her adım büyük bir
«ayıp» olarak görülecek ve en kısa zamanda bertaraf edilecektir.
Millî bünyedeki gelişme, tahminlerin çok fevkınde-dir. Sağlam, telâşsız, sessiz
- sedasız, ciddî bir oluş içe¬risindeyiz. Bu oluşun semeresi çok yakın bir
zamanda alı¬nacaktır.
Bazı siyasî zikzakların zahirî görünüşlerine aldanıp
teessüre kapılmak doğru değildir. İnançsız politikacıların
vâveylâlları, kendilerinden ebediyyen uzaklaşmakta olan
ikbâl ve saltanatına firakı içindir. Her şey aslına rücû ede¬
cekti^ A '^r boyu İmân ve azmin sembolü olan Millet,
# / nden tamamen sıyrılmamış; fakat o esasa
y# ? ; i'^'. halini yaşamaya başlamıştır.
musur bir d Jdandın» ks
ki, Türk Milleti o haşmetli, o
/asamayacaktır? Böyle bir ka-
' de edebilirim. Ne sayarsa-
? ', ister kup- kuru bir hayâl
kabul eaı...z yet beş,
Manevî değerler, bu
?zet ve ikbâl devrini, şa-
arsa mutlaka göreceksiniz.
. o güne hazırlamaktadır.
İslâm'ın hitabı umumîdir. Asırlar, herşeyi eritir; her--
124
125
| yaşadıkça Wer şey , Zalim ayağımızın
Ç 1 Ğ
şeyi değiştirir; herşeye ayrı bir şekil ve hüviyet kazan¬dırır, fakat İslâmiyete
asla!
O, ondört asır evvel neyse, bugün de odur.
O, «cahiliyyet devri» insanına nasıl hitab etmişse, yir¬minci asır insanına da
aynı şekilde hitab etmektedir,
Teklifleri dün ne şekilde idiyse, bugün de öyle...
Hiç bir nizam O'nun yerini tutamamış, hiç bir sistem ona karşı muaraza
edememiştir.
Kâinatın Efendisi, Kur'ân-ı Kerîm'i tebliğ ederken, Ara¬bistan'da belagat ve
fesahat zirveye ulaşmıştı. Şairlerin meşhur kasideleri altın harflerle yazılıp
Kabe duvarına ası¬lıyor; bir edibin herhangi bir sözü ile iki kavim birbirine
girip kavga ediyorlardı. Edibler ve şairler, kabilelerin, ka¬vimlerin en büyük
millî kahramanlarıydı.
Kur'ân, işte böyle bir hava İçerisinde nazil oldu ve edebî belagatın kemâl
noktasını aştı. Kimse ona ulaşama¬dı. Düşmanlar hasedinden, kin ve gayzından;
dostlar ise imân ve iştiyakın verdiği cehdden mütemadiyen onu tak-lid etmeye,
onun benzerini yapmaya çalıştılar; fakat kat'-iyyen muvaffak olamadılar. Küfür
onu kalemle mağlûb ede¬medi, işi kılınçla muharebeye döktü; onda da mağlûb ve
perişan oldular; zelîl ve rezil bir şekilde geberip gittiler.
Asırlar birbirini sürükleyip, zaman nehri büyük bir sür'-atle akarken; dalâlet
ve kütür ehli, Kur'ân-ı Kerîm'e başka sahalarda meydan okumaya kalkıştı. Onun
kanun ve nizam¬larını, emîr ve nehiylerini kısır aklına, dar görüşüne
sığdı-ramadı; yenilerini, daha mükemmellerini bulma yolunda büyük, çok büyük
faaliyetler gösterdi.
Garpta meydana gelen emek - sermaye mücadelesi, garbın tefessüh etmiş imansız
felsefesiyle hakikî bir harb
Ç I Ğ
demek iken; onun istikameti değiştirildi, İslârnja mücade¬le şekline sokuldu.
Kızıl, kıp - kızıl dünya, Hıristiyandan, yajnidîdenjsgk Müslümanlarla uğraşmaya
başladı. O ken¬disine en büyük mâni olarak İslâmiyet! görüyor; hayatiye¬tini
muhafaza için onu bertaraf etmeye çalışıyordu.
Muvaffak olabildi mi?
Kat'iyyen!
Onun her ileri atılışı, her taarruzu, her hamlesi, beli¬ne kadar bataklığa
saplanmış bir insanın durumundan fark¬sızdı. Çırpındıkça battı, çırpındıkça
battı; nihayet bataklık onu gırtlağına kadar yuttu. Az daha çırpınsa, olduğu
gibi helak olup gidecek!
Evet Aziz Okuyucu, yeryüzünde kimden ve nereden gelirse gelsin; her nizam, her
fikir, her cereyan, her ideo-loji, İslâmiyet karşısında mağlûb olmuştur; mağlûb
olmak¬tadır ve mağlûb olacaktır.
Bu bakımdan Yirminci Asır Müslümanı dünden daha kuvvetli, daha cesur, daha
şanslıdır. Teknik onu teşvik et-onu teyîd etmekte; her türlü medenî terakki J
olmaktadır.
niğin entertibi, rotatifi bugün İslâm için ça-mıştır.^Vislümanın dâvasını
müdafaa eden Ninda böylece bir hayli artış ol-
arının
' bakıyoruz.
i için çok iyi, çokjgüzel, çok ı ona bağlandıkça, biz O'nu k, her mes'ele
halledilecektir. , mazlum başımızın üstündedir.
Ittihad kervanı bu hava içerisinde yürümektedir.
?k tf. *
126
127
TECAVÜZ MÜ ? MÜDAFAA MI ?
1
?SLÂM, hiçbir zaman ve mekânda mütecaviz olma¬nı ıştır. Hakk'a istinad etmesi,
fazilet ve Rıza-yı İlâhîyi hedef alması, teâvün ve yardımlaşmayı hayatın esas
düsturu yap¬ması insanlar arasındaki münasebetleri din, sınıf ve vatan birliği
içerisinde tanzim etmesi, nefsin arzu ve hevesle¬rine gem vurup, ruhu ulvî
duygularla kemâle erdirmesi sebebiyle İslâm tecâvüzü daima reddetmiştir. Sevgi,
şef¬kat ve merhamet esasını benimseyen, mühtesiblerine in¬sanlığı kurtarma
vazifesini yükleyen ve nihayet çlalâlete yuvarlananlara hidayet yolunu, güzel
söz ve tatlı dille söy¬leme ve gösterme esasını vaz' eden İslâmiyet'in her türlü
tecâvüz ve taarruzu men etmiş bulunmasiyledir ki O'na dayanan ve bağlanan
cemiyetler sulh ve sükûna kavuşmuş¬lardır. En iptidaî, en vahşi kabileler bile
İslâmî terbiye içe-
128
Ç 1 Ğ
risinde en medenî, en şefkatli ve en merhametli kütleler fıaline gelmişlerdir.
İslâm fütuhatı, —düşmanların iddiası hilâfına— taar¬ruz değil, müdafaa esasına
dayanmıştır, Tecâvüz daima düşmandan gelmiş, Müslümanlar müdafaa vaziyeti
almış¬lardır. Zulüm, haksızlık, istibdat cemiyetleri kasıp kavur¬muş; İslâm
milletleri, insanlığı vahşetten ve zuîümattan Jcurtarmak için cihada
başlamışlardır. Toprak kazanmak, hu¬dut genişletmek .saltanat kurmak hiçbir
zaman gaye ol¬mamıştır. Tarih, baştan başa bu hakikatlere şehadet eder. Bazıları
zulüm yapmış, şan ve şeref için düşman üze¬rine yürümüş, haklıyı - haksızı
gözetmekten ziyade şahsî menfaatini düşünmüşse, onların bu hareketlerini İslâm'a
mal etmeye, Müslümanlığı bu tip gayrî İslâmî fiil ve ha-Preketlerle tenkide
kalkışmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Mazide böyle olduğu gibi, hâlde de durum
budur. Müs¬lüman, dininden aldığı ulvî duygularla düşmanlarına, yahut gaflet ve
dalâlette bulunan insanlara karşı asla tecâvüz ve taarruz vaziyeti almamıştır.
En büyük hasımları için bile hidayet temennisinde bulunmuş, onlarm kurtulması
için çalışmıştır.
p ;
,ızin aid üöen Y
eşfetmiş gibi ortaya çıkan- tefeciliğin aleyhinde olmaları, halkı \ *» diye
ortaya çıkmaları ve bunun- cephe almalar dehşetli bir sah-
Faizi, tefeciliği yeryüzünde ilk defa yasak eden İslâ-
:"ettir. Tam 14 asır evvel fakir halkı tefecilerin elinden
ran, istismarcılığa, sömürücülüğe paydos diyen İslâ-
olmuştu? 14 asır sonra, sanki yep-yeni bir fikir
!,' , yep -; bir sistem keşfetmiş gibi ortaya çıkan-
^; tefeciliğin aleyhind ll
-*1
ml
eti, ini,
şeti, ini, /üzünden ilk defa kaldıran, İnsan-
ları alın teri ve go*, nuru ile çalışmaya, nâmerde muhtaç olmamaya davet eden
İslâmiyettir, Tam 14 asır sonra rüş¬vetin, irtikâbm karşısına çıktıklarını iddia
edip de İslâmi-
129
ÇİĞ
yete cephe alanların ne âdi birer kalpazan oldukları akıl, insaf ve vicdan
sahiplerince malûmdur. Onların bu nokta¬daki sahtekârlıkları da, hiçbir şekil ve
sistem içerisinde
mazur görülemez.
Adaleti tam ve kâmil mânâsiyle yeryüzünde ilk defa hâkim kılan İslâmiyettir.
«Sosyal Adalet» sloganiyle orta¬ya çıkıp zulümden şikâyet edenlerin ve iktidara
geldikleri takdirde, zulmü ortadan kaldıracaklarını ileri sürenlerin, bu¬nunla
beraber İsiâmiyete cephe alanların ne korkunç birer zâlim oldukları, hak
sahibinin hakkını ne dehşetli bir şe¬kilde gasbetmeye kalkıştıkları, her namuslu
ve faziletli in¬san tarafından derhal anlaşılır. Devlet reisiyle çobanı, ha¬life
ile gayrı müslim bir vatandaşı adalet terazisi önünde JŞŞft I^ari'J?ysavİ gören,
icabında reisicumhuru, halife'yi, sultanı mahkûm eden Jsjâm adaletinin üstünde
kâinat, ya-ratıîalıdan beri böyle bir adalete daha şâhid olmamıştır ki «Sosyal
adalet» yaygaracjlarinin Jddialan_ciddiyetle ele Ihabilsin, yahut
semimiyetlerine İnanılsın1..
İnsanları çalışmadan kazanmaya şevkecîcm, tembelli¬ğe alıştıran talih
oyunlarını, piyangoculuğu yeryüzünde ilk defa ortadan kaldıran İslâmiyet
olmuştur.
Hadiseler, İslâm'ın lehine inkişaf ediyor; Müslümanlar günden güne daha şuurlu
daha faal bir hale geliyor ve bu suretle düşmanların plânlan akamete uğramış,
desiseleri tesirsiz hale gelmiş bulunuyor.
Neticenin böyle olması ve hadiselerin lehimize İnki¬şafı, muhakkak ki,
Müslümanların ciddî ve samimî gayret¬leri; sarsılmayan, dağılmayan,
parçalanmayan ittifakları, îhiâslı hareketleri neticesidir. Böyle olduğu içindir
ki, ka¬zanılan her zafer, atılan her müsbet adım, İslâm'ın haki-katına doğru
katedilen her yol, bizi daha dikkatli, daha uyanık, daha ölçülü olmaya davet
etmektedir.
Günümüzde.. Müslümanın ^şn^jrıühirjLjrazîfeş;, imam
130
G i Ğ
kurtarma noktasında düğümleniyor. Hayatını İslâmî hizme¬te hasretmiş, Nur-u
Kur'an'dan feyiz almış, imân dâvası¬nın gönüllü fedaisi olarak ortaya çıkmış
bulunan her mü'-minin hem ilk, hem daimî vazifesiJmân-ı tahkikiyi,xsünnet-i
seniyeyi ders veren eserlerden aldıği feyiz ve kuvvetle, beşeriyeti imansızlık
hastalığından kurtarmaktır. Bunun için de hizmet düsturlarını iyice öğrenmek,
kavramak, tat¬bik etmek lâzımdır.
* * *
131
Ç 1 Ğ
HAREKET ŞEKLİMİZ
î
NSAN, şahsî kemâlâtına çalışmakla beraber, daima muhtaçları, bîçareleri, dalâlet
karanlığında kalmış olanla¬rı düşünmek mecburiyetindedir. Onları ürkütmeden,
kor¬kutmadan, sert ve kaba hareketlere tevessül etmeden İmân hakikatlarını
tebliğ etmek ve bu tebligatını da yılmadan» usanmadan devam ettirmek asıl maköad
ve gayedir.
İmân dâvasında, Kur'an talebesi olarak yapacağımız hizmette riayet etmemiz icab
eden düsturların bir kısmını şöyle hülâsa edebiliriz:
İf «Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idtâldir» kaidesince, daima İyi
ve güzel şeyleri anlatmak, naklet¬mek...
İf «İslâmiyet selm ve müsalemettir, dahilde niza is¬temez» düsturuyla, her türlü
ihtilâfa yol açacak hareket¬lerden kaçınmak; uhuvveti,»muhabbeti muhafaza
etmek...
if «Bu asırda en büyük tehlike benlikten ve hodfu-ruşluktan ileri geldiğinden»
tam bir mahviyetle, kendi ku¬surunu görüp düzeltmek, nefse itimad etmemek,
mükâfat¬ta kardeşini kendi nefsine tercih etmek...
if İmân ve İslâmiyetin esasının sıdk olduğunu bilmek, Nur-u Kur'an hizmetinde
tam bir sadakatla çalışmak...
-&? Her söylenilen sözün doğru olmasına dikkat et¬mek ve her doğruyu söylemenin
doğru olamıyacağını bilmek...
if Cenab-ı Hakk'ın rızasının ancak ihlâs ile kazanılaca¬ğını bilip,
taraftarların fazla olmasına, muvaffakiyete aldan¬madan, daima Rıza-yı İlâhiye
muvafık hareket etmek...
İf Bu zamanın şahs-ı manevî zamanı olduğunu bilip, münferid hareketten, şan ve
şöhretten, benlik ve enani-yetten vaz geçmek...
İf Nur-u Kur'an'dan gıdalanmak... İf Ecnebi markalı siyaset tuzaklarına iltifat
etmemek; herşeyin cadde-yi kübra-yı Kur'aniye ile halledileceği ha-kikatına
inanıp, bu inançla hareket etmek... if Hizmetkârlığı makama tercih etmek... Bu
düsturlara riayet eden bir Müslüman Sçin mağlûb olmak, ye'se düşmek, dağılmak,
parçalanmak, kaybetmek diye bir endişe mevzuubahis olamaz. Yeter ki biz
sanYı-miyp*İQ Nur-u Kur'an'a sarılıp, ihlâsımızı muhafaza ve mü-hizmetimiz»
devam ettirelim, ve ittify zaruretini uzun uzadıya anlatmaya ; ter o,k\ 'nf
sahibi kabul eder ki; en basit >vt bir ı,...., '"?? \ muvaffak olmanın yolu
itti-lün İslâm dünyasının karşı-'jfr .ok; Müslümanların ana dâ-^ ' ^d cephesine
karşı İ!â-yı ke-
limetullah'davj|uvaffsfc v ., ancak ittihad ve ittifakla mümkündür.
Çeşitli isim ve şekiller altında faaliyet gösteren kü-
132
133
Ç I Ğ
für cephesinin bir şahs-t manevî etrafında toplanmış ol¬maları bizim için ne
kadar manidardır! İslâm cemiyetinin temellerini sarsıp, Kur'an-ı Kerîm'in
muhafızı durumunda olan milletlerin haşmet ve satvet devirlerini, fitne ve
fe-sadla bugün tatlı bir hâtıradan ibaret bırakan ve hattâ Müs¬lümanları
topyekûn gaflet ve dalâlet bataklığına sürük¬leyen ezelî düşmanlarımızın tertip
ve tahriplerini hedefine vardıran kuvvetin sadece ve sadece bir «şahs-ı manevî»
etrafında toplanmaktan ibaret bulunduğu ise, bir bedahet¬tir. Hangi mes'elede
olursa olsun, muvaffak olmanın ve hedefe varmanın, ancak ittihad ve onu temin
eden samimî ihlâsla mümkün olduğunu da nazara alırsak, Müslümanların bir şahs-ı
manevî etrafında toplanmaları zarureti kendili¬ğinden meydana çıkar. İhlâsı esas
meslek hâline getiren en ufak bir ihtilâfa dahi müsamaha göstermiyen «Kur'an-s i
"cazı» beyan eden, cemaat şuurunun teşekkülüne ön ayak olan ve daima sahabe
mesleğini esas alan bir şahs-ı ma¬nevî, bizi muvaffak edecek yegâne yoldur.
Bu nasıl tahakkuk edebilecektir? Kısaca işaret edelim: Evvelâ müsbet hareket
etmek; kendi mesleğini sev¬mek; başkalarının mesleğine düşmanlık etmemek;
onların noksanlarını mes'ele yapıp meşgul olmamak lâzımdır. İs-iâm dairesi
içerisindeki çeşitli meşreb sahipleriyle mu¬habbet ve İttifak noktaları arayıp
bulmak; «mesleğim hak¬tır, daha güzeldir» diyebilmek; fakat kat'iyyen «hak
yalnız benim mesteğimdir» iddiasiyle başka mesleklerin hakssz-Sığını ve
çirkinliğini imâ etmemek mecburiyeti vardır.
Saniyen, ehl-i hakla ittifakın tevfik-i ilâhînin bir sebe¬bi de diyanetteki
izzetin bir medarı olduğunu düşünmek; nefsini ve enaniyetini, yanlış düşündüğü
izzetini ve ehem¬miyetsiz rekabetkârane hissiyatını terketmek; bütün bun¬larla
beraber, küfür ve İlhad cephesine karşı en kuvvetli olan ferdî mukavemetin bile
mağlûb düştüğünü anlayarak, ehl-i hak cephesinin şahs-ı manevîsi ile hakkaniyeti
muha¬faza ettirmek icab etmektedir.
Temellerini bu esaslar üzerine oturtup, günün basit politik kavgaları içerisinde
erimeden, istikametini şaşır¬madan, ihlâs düsturlarını kaybetmeden hareket
edebilen cemaattir ki; bu mazlum milleti kurtaracaktır.
Böyîe bir cemaatın mevcudiyetinden habersiz yaşa¬mak, dağdağalı ve fırtınalı
siyasî faaliyetlerin cazibesine kapılıp Müslümanlar arasında bilerek veya
bilmeyerek ay¬rılıklar, gayrılıklar meydana getirmek, her türlü kemâlât:n
kastili durumunda bulunan ye'se düşmek ne hazin, ne korkunç bir akıbettir.
Allah, bütün Müslümanları böyle bir çıkmaza sürüklenmekten muhafaza buyursun!
Bugün Müslümanların üzerinde hassasiyetle durması icab eden iki mühim mes'ele
vardır ki, iki azîm tehlikeyi netice vermektedir. Birincisi, bu memlekete
hariçten gir¬mek için gayret sarfeden anarşilik; ikincisi de altı yüz elli
milyon Müslümanm nefretini celbetmek...
Tehlike o derece büyüktür ki, birisi memleketimize anarşinin girmesiyle
kızılların hâkim olmasını; diğeri de bütün Müslümanların taarruz ve tecâvüzlere
karşı bize yardım etmemesini, bizi yalnız bırakmasını netice verir.
Bu azîm tehlike içindir ki, Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor:
«— Biz, Risale-* memleketim ve İstikbâlin sn
t ve bilfiil çok
aty etmişiz. Rî-
> j 'r surette
Â* V 'İSİ- ÜC
büyük
büyük iki tehlikesi : emarelerle, hattâ i rinci tehlike: Bu f girmeye çalışan i
yüz elli milyon tşU" nefretini kardeşliğe v ? ? ^ ^ nokta-i istinadını temin
etmektir^
Yirminci asrın Müsiümanı böylesine mukaddes bir hiz¬metle, böylesine
mes'uliyetli bir vazifeyi fiilen ifâ etmekle mükellefken; meslek ve meşreb
farklarını esas alarak, şu
134
ÇİĞ
veya bu menfaati istinad noktası yaparak kardeşlerimiz arasındaki birlik ve
beraberlini, uhuvvet ve tesanüdü boz¬maya çalışanlar; her halde, bilerek veya
bilmeyerek din¬sizlere yardımcı olmuş olurlar.
Bir taraftan anarşiliğe sed çekmek, bir taraftan da mutlak surette âlem-i
İslâm'ın kardeşliğini kazanmak gibi büyük bir hizmet sahası önümüze açılmışken;
onu küçük ve ehemmiyetsiz görerek, bâzı dedi - kodu ve gıybetleri bü¬yültüp
mes'ele yapmanın da İslama hizmet anlayışında ye¬ri yoktur.
İnsan, nefis gibi bir düşmana sahiptir. Dolayisiyle daî-ma hatalşleyebllİlrT
yanlış davranışlarda bulunabilir, —hat¬tâ— dedi-kodu ve gıybete kadar işi
götürebilir. Birisi böy¬le yaptı diye, milletin nazarlarını münhasıran şahsî
mes'e-leler üzerine çekmek, bu suretle de ihtilâfın artmasına, ge¬lişmesine,
dal-budak salmasına sebebiyet vermek, —mu¬vakkat faydalan görülse de— ilerde
büyük zararlar tev-lîd edeceği gibi, vebal yükünün de ağırlaşmasına yol açar.
Biz Kur'ân talebeleri, imân hizmetkârları, ittifak etmiş dalâlet fırkaları
karşısında basit iç ihtilâfları kat'iyyen na¬zara almamakla; «Cadde-yi Kübra-yı
Kur'aniye» de yürü¬yerek, sinek vızıltılarına ehemmiyet vermemekle; nefsin ve
enaniyetin bir hilesi olan şahsî menfaatlere, şân, şeref, şöhret, makam ve
mevkiye kanmamak ve kapılmamakla sahif-i selâmete ulaşabiliriz.
Kendilerini böyle bir hizmetin içerisinde bulanlar ve gö¬renler; nefislerinin,
şahsî his ve duygularının emriyle de¬ğil; Nur-u Kur'an düsturlariyle hareket
etmek mükellefi-yetindedirler.
Cemiyetimizde islâm dâvası safında yer almış çeşitli cemaatler vardır. Meslek ve
meşreb farkları itibariyle ne kadar çok ve değişik isimler almış olurlarsa
olsunlar, esas¬ta bir araya gelmek, aralarındaki ihtilâfları, münakaşa ve nîza
mevzuu yapmadan, kuvvetli bir birlik ve beraberlik
ÇİĞ
tesis etmek mecburiyetindedirler. Hadiseler mütemadiyen bizi ittifaka, ittihada
zorlamakta; karşımızda bir araya gel¬miş, sırt sırta dayanmış dalâlet
fırkalarına karşı, omuz omuza vermek mecburiyetini ihtar etmektedir. İslâm
ah¬lâkı da bunu âmirdir. Herkes kendi meslek ve meşrebinin muhabbetiyle hareket
edebilir, kendi hizmet tarzını daha müessir zannedip, onunla meşgul olur;
bununla beraber sair meslek ve meşrebiere karşı düşmanca bir tavır al¬mamak,
hata ve kusur aramamakla mükelleftir.
Zamanın ihtiyaçları, asrın şartlan bizi muhtelif mes¬lek ve meşrebte olan
Müslümanları bir araya getirmek, ittihad etmek mecburiyeti ile başbaşa
bırakırken; bu mev¬zuda asgarî hassasiyeti bile göstermeden, söz dinletecek adam
bulamadığı halde liderlik dâvası ile ortaya atılan¬ların, sonra da ebedî âleme
İntikâl ettiği halde, arkasından milyonları sürükleyen Zât'ları tenkîd mevzuu
yapması, hata ve kusur aramaya kalkışması utanılacak bir haldir. Ve he¬le
birlikten, beraberlikten bahsedip, bunun zaruretine İna¬nır görünüp; heveslerini
tatmin için İslâınî cemaatleri ten¬kide kalkışanların, fitne ve fesat ateşini
körükleyenlerin, ihtirasları uğrunda İttifakları parçalamak isteyenlerin bu
hareketleri ise ehl-i hamiyeti ağlatacak bir fiildir. İslâmi-
yet her türlü hakkümü ortad kârda ittifak ve,
Öyleyse, « ediyorum» dâ recede dikkat
kmış, meşvereti esas alarak ta¬ktır. Bu şaliyle de, her hal ü ve tav? etmiştir.
diyenle '??l]ş- My ete hizmet
ılar, bu *"İM \ azamî de-
ftirl^ V ıet, mes-
r , Dâr-ı Be-
îek ve meşreb tv
ka'ya intikal etmi$ mücaiı.dletilclilt"^._ > mü'minler
arasında sivrilmek hırsıyfe, sili zannı '^a.. önp herşeyi ters göstermekle
olmaz.
Zaman, öyle fedakârlıklar bekliyor ki, her fiil ve hare¬ketiyle, her teşebbüs ve
davranışiyle İslama tâbi olsun;
136
137
ÇIĞ
onu fiilen yaşassn, ihtilâfları ortadan kaldırıp, kardeşliği tesis için her
türlü fedakârlıkta bulunmaktan, icabında ma¬lını, canını, şan ve şöhretini
ayaklar altına almaktan bir an için tereddüt göstermesin!
Bu dâva samimiyetİe, cesaretle, ihiâsla, alın teriyle, feragat ve fedakârlıkla
yürür. Bu dâvaya gönü! verenler, şan ve şeref hastalığından, makam ve mevkî
hırsından, dünyevî —hattâ— uhrevî her türlü menfaatten vazgeçme¬sini bilenler
olabilir.
Ehl-i dalâletin taarruzuna karşı İslâm cephesini bu¬güne kadar müdafaa edenler,
böyle olanlardır. Onlara min¬nettarız.
Bugünkü siyaset ahlâkı, müsbet hareketlerde bulun¬mayı suç haline getirmiş
gibidir; faziletli insanlara yaşa¬ma hakkını bile çok görmeye başlamıştır. Bunun
içindir ki, cemiyetimiz siyasî hâdiselerin derin çalkantıları, kor¬kunç
sarsıntıları içerisinde kriz geçirmektedir. Politik kav¬gaların aslî sebebi de
budur. Bu krizi bertaraf etmek de «müsbet hareket»e bağlıdır. Kim memlekete
hizmet dâ¬vasında ise; kinden, nefretten uzaklaşmalı, sevgi ve mu¬habbetle
kucaklaşmaîıdır. Yoksa hizmet iddiaları ham ha¬yâlden ibaret kalır.
«Müsbet hareket» İslâm'ın kurtarıcı formülüdür. Onu bulan, huzur ve saadete
ermiş, kaybeden ise felâkete yu¬varlanmış demektir. Bu bakımdan bizler kendimizi
«müsbet hareket»!© vazifeli bilmeli, menfî his ve düşünceleri kal-bimlzden,
ruhumuzdan, vicdanımızdan söküp atmalıyız kî, saadete kavuşabilelim.
Kur'an-ı Kerîm'de beyan buyurulan «bilenlerle bilme¬yenler hiç bir olur mu?»
mealindeki âyet-i kerîme ile, «iki günü bir olan ziyandadır» hadîs-i şerifi, en
büyük hareketi, —geniş mânâsiyle— en büyük aksiyonu ifade eder. Böy¬lesine ulvî
bir hareket tarzı, İslâm dışı hiçbir düşüncede yoktur ve onun içindir ki,
İslâmiyet tek hakikattir.
Ve İşte biz düsturumuzu bu kaynaktan alıyor, hare¬ketimizi böylesine şümullü bir
esasla tanzim etmek ceh-dini gösteriyoruz.
Manevî değerlerini kaybeden cem'iyetimiz için ma¬nevî istinsdgâhlardan mahrum
bulunan «düşünenlerimiz için ezel ve ebed yoluna doğru bir hat çizmek ve
hareke¬timizi ona müteveccih kılmak... Yegâne müsbet hareket budur!
Fikirde, san'atta, iktisatta, cem'iyette, ailede ve hattâ birinci derecede
nefisde yapacağımız büyük inkılâbın he¬defi İslâm'ın hakikati olmazsa; yaradılış
gayemizi anlama¬mış ve değerine paha biçilmeyen zaman mefhumunu kat¬letmiş
oluruz.
Kısaca: Hareketimiz, ezel ve ebed nuruna doğrudur. Her şey buna vasıtadır. Her
şeyin başı ve sonudur. Bu¬na imânımız tamdır. Ve işte buna bağlanan insan,
dalâle¬tin bütün zulümatına rağmen, kâinata meydan okuyabilir.
Bir ikaz:
vresi içe¬ a gelmek¬ ıbı çıkar-
Son yıllarda sağ neşriyat bir hayli inkişaf kaydetti.
Artık kitapçı vitrinlerini dolduran solculara karşı sağ'm
da okunmaya değer eserleri olduğu, küçüklü - büyüklü ya¬
yınevleri vasttasiyle ortaya konuldu. Cemiyetin çeşitli
mes'elelerj ile alâkalı olarak neşrolunan ve zihinlerde be-
Hren pek çok istifham!*11" izale eden eserler takdirle kar¬
şılanmaya değer. Ö1 ediyoruz ki, yakın bir zamanda
İslâm ideolojisini i.' ,, ^J^traflıca f ika! ettirmek için
sistematik neşriy^ ?$'" ?' :nevle/ ıliyete geçecek
ve sol, ciddî mu,1 / ektir.
Şunu da ka^ '
risindeyiz. Neşron. ;, seçiTmemekte ve h_.,, ık ' tedir. Bazen öyle mühim hatal
mak, çıkarmamaktan daha zararlı hale gfcW_..,jor. Bilhas
138
139
Ç ! Ğ
sa îslâmî mes'eleler, îmâna ait bilgiler yanlış hükümlerle okuyucuya
aksettirilince, hem müellif, hem naşir, hem sa¬tıcılar büyük vebal altına
giriyorlar.
Sarıyer Müftüsü merhum Hacı Hüseyin Bilgutay'dan nakledilen bir vak'ayı bu
münasebetle okuyucularımın dik¬katine arz etmeyi faydalı buluyorum. Hâdise şu:
Deviet-i Âiiye-i Osmaniye'nin son zamanlarında bir hac mevsimi esnasında Milaslı
İsmail Hakkı, Şam'da Arap¬ça bir risale neşrediyor. Çeşitli dinî hükümler
üzerinde görüşlerini belirten bu risalede Milaslı İsmail Hakkı, do¬muz etinin
haram olmadığı yolunda bir iddia da ileri sü¬rüyor.
Tabiî bu iddia büyük fırtınalar kopmasına sebeb olu¬yor. Zamanın âlimleri hemen
bu iddiayı reddeder mahiyet¬te risaleler neşrediyor ve bu arada Meşihat
dairesinin hük¬münü talep ediyorlar. Milaslı İsmail Hakkı yaptığına nadim olmuş,
lâkin iş işten geçmiştir. Nihayet hâdise üzerinde uzun uzadiya incelemeler yapan
Meşihat dairesi hükmü¬nü veriyor. Meali şu:
«— Milaslı İsmail Hakkı, yine Hac zamanında ve yine Şam'da Arapça bir risale
bastırarak, eski fikrinden nadim olduğunu, büyük bir hatâ işlediğini ve bu
hatâsından do¬layı Allah'dan af ve mağfiret dilediğini yazacak, hem de bol
miktarda bastırıp, bedava dağıtacaktır. Belki affa maz-har ola...»
Ve hüküm yerine getiriliyor. Böylece de Milaslı İs¬mail Hakkı bu fahiş hatadan
dönmüş oluyor.
Bugün sayılarının çokluğundan iftihar ettiğimiz yayın¬evlerinin örnek alacakları
hâdise budur. Meşgul oldukları saha itibariyle işi böyle bir hassasiyet ölçüsü
içerisinde ele alamaz ve neşrettikleri kitapiardaki hataları tashih yo¬luna
gitmezlerse, büyük vebal altına girmiş, kurdukları mü¬esseseleri kendi elleriyle
yıkmış olurlar.
İŞTE HAKİKAT
E
MNİYET Umum Müdürlüğü tarafmdan neşredilen bir
İstatistiğe göre yeryüzünde en az suç işlenen memleketle¬rin başında İslâm âlemi
gelmekte; 21 devlet arasında ya¬pılan tasnifte; Türkiye 19'uncu, Libya 20'nçi ve
Suudi Ara¬bistan 21'inci olarak görünmektedir.
teknikte son derece ileri ,'<abete başlayan Japonya ıt'" ular ta/ <ndan çeşitli
iemokıj sosyalizmin
le bize Avus-
>ürülme\ ıadaF<
5i için >u bo! erişinde
lekeu
olan memleketlerdir ki; bu da maddi mes'eleier
Suç listesinde birine' giden ve garb memlekı işgal etmektedir. İki/ şekil ve
surette müde* en iyi tatbik sahası j örnek gösterilen İs\J,, turya, beşinci sıra
İsre nî, ileri, müreffeh diye "isimle... 'il örnek olarak gösterilen müterakki
140
141
Ç 1 Ğ
bunalan beşeriyetin cem'iyette tam bir huzursuzluk kay¬nağı olduğunu
göstermektedir.
Neden 21 medenî memleket arasında İslâm memleket¬leri suçlusu en az olan
memlekettir?
Ne kadar îmân zaafa uğramış bulunursa bulunsun, ne kadar gizli dinsizlik
komiteleri dini tahrip faaliyetlerine gi¬rişirse girişsin ve bunlar ne derece
tahrib yapmış olursa olsun; Dinî hakikatlarının ayakta durması, inananların
İs-lâmî düsturları tebliğ ve neşretmeye gayret sarfetmesi; cem'iyeti —kısmen de
olsa— buhrandan kurtarmış, suçlu¬ların sayısını azaltmıştır. Demek oluyor ki,
İslâmiyet, em¬niyet ve asayişin en mühim, en müessir muhafızıdır. Dün¬yanın en
korkunç polis teşkilâtlarına rağmen sür'atle artan suçlu sayısını İslâm.
kaSblere yerleştirdiği manevî inzibat¬larla derhal azaltmakta, bu suretle de
beşeriyetin yegâne halaskarı olarak resmî istatistiklerle de tescil edilmiş
bu-funmaktadır.
Cinsî suçlarda ve hırsızlıkta yine zengin ve medenî diye adlandırılan
memleketlerin ön sırayı işgal etmesi de,. İslâm dünyası dışındaki memleketlerde
zuhur eden ruhî buhrana maddî bakımdan hiçbir çâre ve tedbir düşünüie-miyeceği
hakikatim ortaya koymuştur. İslâm memleketleri maddî bakımdan az gelişmiş
olmasına rağmen cinsî suç¬larda ve hırsszlıkta yine asgarî seviyede kalmıştır
ki, bu <îa «cinsel eğitim», «cinsel sorun...», «cinsel tedbirler...» diye bar
bar bağıran ve aklını uçkuruna bağlamış bulunan bedbahtların suratına hakikatin
şamarı olarak inmiştir.
Şimdi, resmî İstatistikler ışığında varılan nokta şudur: Gerek komünist ve
gerekse kapitalist memleketlerde, maddî tekamül ister artsın, ister azalsın;
cem'iyetin ah¬lâkî, ruhî, manevî bakımdan huzura ve sükûna kavuşması¬na imkân ve
İhtimal yoktur. Ne onların tahrife uğramış ina¬nışları ve ne de İnançlara karşı
girişilen taarruz hareketi insanları memnun edebilir.
Ç I Ğ
İslâm dünyasına gelince burada her türlü iç ve dış bozguncu hareketlere, mason,
komünist, sosyalist, fesad şebekelerinin sinsi plânlarına rağmen; kalb ve
kafalardan silinmesi mümkün olmayan inançla ferdler huzur ve sükûn bulmuş;
anarşik faaliyetler tesirsiz hâle gelmiştir.
Demek ki, kâinatta en büyük hakikat imândır ve be¬şeriyeti ancak din
kurtaracaktır.
Buna rağmen:
«Hatim Duası» yaparken polisin yaptığı baskın neti¬cesinde yakalanıp nezarete
alınan, sonra da Savcılık tara¬fından serbest bırakılan 64 Müslümamn hadisesiyle
alâkalı olarak neşredilen haberler, Türkiye'de gazeteciliğin nasıl çığırından
çıktığını ve meslek ahlâkının ne büyük buh¬ranlar içerisinde bulunduğunu bir
defa daha gösterdi.
Gazetelerin bir kısmı, «Hatim Duası» için bir araya gelen Müslümanların bu
hareketini «Nurculuk âyini» diye isimlendirerek değerlendirirken; bir kısmı da
«gizli toplan¬tı» olarak vasıflandırdı.
Öteden beri, Müslümanların aleyhinde neşredilen ha¬berler hep bu şekiide
değerlendirilir. Beş - on yahut 50 -100
lk ildi
tmesini «âyin» olarak isimlendiren vlece bu hareketi «kanunun suç ırzına çevirip
Emniyet ve Adii-Tİer. Çünkü, «Tekke ve Zâvi-alan \f m hükümlerine gö¬mmek suç
sayılmış¬ı/mahkûm etmeye kitapların bil-lyarlar ki, mü-. böylece dar-
Müslümanın bir ara
Din aleyhtarı ga~
saydığı bir fiili .
yeyi baskı al'
yelerin kap?
re, herhangi
tır. Müslümat^
çalışırlar. Ayrıca,
hassa «yasak kitab» oldu
tereddid insanlar korksulıfve
belensin!..
inler arasındaki
sohbet toplantılarının ismi «âyin» değildir. Hiç bir şekil
Evvelâ belirtmek lâzımdır
142
143
Ç I Ğ
ve surette de suç sayılmasına imkân yoktur. Zira bu, doğ¬rudan doğruya din
hürriyeti ile, fikir hürriyeti İle alâkalı bir mes'eledir. Herkes fikir ve
kanaatlerini serbestçe açık¬lama hürriyetine sahibdir ve bu da bir Anayasa
maddesi¬dir. Bunu gazetelerle, mecmualarla, kitaplarla, radyo ve televizyonlarla
yapabileceği gibi, üç-beş kişinin, yahut 50-100 veya daha çok kişinin bir araya
gelmesi suretiy¬le de yapabilirler ki, buna kimsenin müdahale hakkı yoktur.
Böyleyken müdahale yapılır, ya «Hatim Duası» yapan¬lar, «Mevlid okutanlar» yahut
Kur'an tefsirleri, Risale-i Nur¬lar okuyanlar basılır, takibe uğrar, günlerce,
aylarca, sene¬lerce Mahkeme kapılarında süründürülür, zaman zaman da tevkif
edilerek cezaevine gönderilir, fakat neticede bütün bu fiii ve hareketlerin suç
olmadığına hak ve hukuka bağlı namuslu, haysiyetli Hâkimler, karar verirler ve
takibat be-raetle neticelenir. Her zaman bu böyledir, fakat ne bu tarz
neşriyatın önü alınmış ve ne de polisin şu veya bu iddialar, yahut ihbarlarla
baskınlar tertip etmesi durdu-rulabilmiştir.
Bakanlar Kurulu tarafından yasaklanan kitablann okun¬ması mss'elesine gelince;
bu haberleri bu şekilde neşre-denîer de pekâlâ bilirler ki, Türkiye hudutları
içerisinde neşredilen eserlerin Bakanlar Kurulu tarafından yasak edil¬mesine
imkân yoktur. Ancak yasak kararını Mahkemeler verebilirler, onlar da «Risale-İ
Nur»iar hakkında binden faz¬la beraet ve iade kararı vermek sureliyle bu
eserlerin kat'iyyen suç olmadığını kabuî ve dünyaya ilân etmişlerdir.
Kaldı ki, Mahkemenin bile yasak ettiği herhangi bîr kitabın herhangi bir
vatandaşın evinde, yahut üzerinde bu¬lunması, yine mahkeme kararlarına göre suç
değildir. Evet, bu hakikati pekâlâ bilirler amma, mes'elelerin içyüzüne vakıf
olamıyan insanları şüpheye ve tereddüde düşürmek
Ç i
çin ısrarla ve inadla her defasında «Bakanlar Kurulunurr yasak ettiği» yahut
«Mahkemelerin yasak ettiği» eserler¬den bahsedip dururlar. Bu yalan ve kasıtlı
haberlerin isti-nad noktası; İslâmî hareketin gelişip kuvvetlenmesine ma¬ni
olmak, mü'minleri korkutup, dinî hareket etrafında şüp¬he ve endişe bulutunun
toplanmasına çalışmaktır. Onlar bunu böyle yaparlarsa kanaatlerine göre
Müslümanların çalışması darbelenmiş kösteklenmiş ve İslâmî inkişâf dur¬durulmuş
olur!.
Gerçi bunda son derece aldanıyorlar. Bugüne kadar yapılan bu tip baskınlar hiç
bir Müslümanı yıldırıp sindir¬mediği gibi, İslâm? hareketi de hiç bir zaman
aksatmamış, durdurmamış, bilâkis geliştirmiş, kuvvetlendirmiştir. Fakat yine de
sırf bir kötülük yapmak, bir düşmanlık izhar et¬mek için olsun, bu yola
başvuruyorlar.
Kim hangi şekilde değerlendirirse değerlendirsin, ya¬
hut hangi tarzda istismar ederse etsin,. Müslümanların
faaliyeti durmayacak, devam edecektir. Bugün binlerce hâ¬
kimin, savcının, polisin, jandarmasının anladığı gibi, çok
kısa zamanda bütün gafil başlar, bütün mütereddid insan¬
lar anhyacaklardir ki, bu memleketin saadet ve selâmeti¬
nin yegâne mesnedi, tek istinad noktası Müsîümanlardır;
onların hizmet ve faaliyetleridir. Anarşizmi, komünizmi,
her türlü fesad ha* ' durduran, tahribatını önleyen,
tesirsiz hale getr '. ,$£ce Onlardır.
'lan için, ne mü de zindanlar on-
Müslümanls, j/;' en inar
rettep baskınlar T rrfer vf
!arı kudsi hizm; . \ jeçirerrVı, '
Nitekim kır*, İ rijfeadş1^ > ! t Dinî tedri-
satın adını mektfew.GH. fte/aMf; ^. itibaren
açılmaya başlayan İmam - Hafib *\ ( . den sonra,
evvelâ İlk mekteblere, sonra\fca lisel,1 derslerinin
konulması yolundaki çalışmaları bir derece muvaffakiyete götürürken, 1960
Anayasası karşımıza çıktı ve Din dersle-
144
145
Ç I Ğ
Ç 1 Ğ
sinin «ihtiyarı» olması prensibi, yer yüzünde İlk defa Tür¬kiye Anayasasına
girdi. Bunu yapan Profesörler çok iyi bi¬liyorlardı ki, halkın ısrarlı
taleplerine Maarif Vekâleti mutlaka boyun eğecek ve Din derslerinin ihdasına
doğru gidilecek. Yavrularımızın Müslüman olarak yetişmesini İs¬temedikleri için,
hiç değilse «ihtiyarî» hükmünü koyalım da, talebeler Din derslerini okumaya, bu
suretle de dinle¬rini öğrenmeye mecbur tutulmasınlar, öğretmenler de bu mevzuda
ellerinden geldiği kadar muhalefetlerini devam ettirsinler ve bu iş ucuz
atlatılsın, dediler. Neticede ma¬lûm hükmü Anayasaya koydular. Bu yüzden de kırk
yıllık mücadele, ancak şeklî bir kararla şimdilik neticeye bağlan¬mış oidu.
Dolayısiyle Müslüman yavrular, anne ve baba¬larından, aile ocaklarından
lâyıkiyle öğrenemedikleri Din¬lerini, mekteblerde de öğrenemediler, üniversiteye
gelin¬ceye kadar dinî hayattan uzak yaşadılar.
Üniversitler ise, Din tedrisatına daima kırmızı ışık yaktı. Her şeyin
öğretildiği, hattâ «cinsi» mes'elelerin bile «ilim» olarak kabul edilip
tedrisatı cihetine gidildiği üni¬versitelerimizde, «Din» bir yasak çemberi
içerisinde bıra¬kıldı. Sosyalizm, komünizm rahatça tedris edildi; hattâ
sosyalizmi, komünizmi bilmeyen talebeye sınıf geçirilme-di, diploması verilmedi.
Marks'ın iktisadî hezeyanlarının İlim olarak zorla okutulduğu, öğretildiği
üniversitelerimiz¬de İslâm iktisadiyatından söz açmak «gericilik» kabul edildi.
Köhnemiş Roma hukukunun tafsılâtiyle anlatılıp İzah edildiği fakültelerimizde,
İslâm Hukukundan ya hiç bahse¬dilmedi, yahut da sırf tenkîd edilmek üzere ders
mevzuu yapıldı. Bay Profesör, kürsüye çıktığı zaman İslâm Huku¬kunun temel
mes'elelertnden asla konuşmazken Roma Hu¬kukunun en basit, en teferruatlı
noktalarına kadar incelen¬mesinde azamî hassasiyeti gösterdi; üstelik bu iki
hukuk sisteminin mukayesesini yaparken de, taraf tuttu. Birini olduğu gibi
anlatırken, diğerini, İslâm Hukukunu olduğun¬dan başka şekilde, garip ifâde ve
tâbirler içerisinde nak-
İetti. O yüksek prensipleri, ulvî düsturları karıkatürize ede¬rek genç neslin
dimağlarını safsatalarla doldurdu.
İçtimaiyat, yeni tâbirle «sosyolojiyi okutan Bay Pro¬fesör ise, materyalist
felsefenin, komünist sistemin içti¬maî hayattaki tesirlerini, tatbikata bakarak
değil, nazariya¬tı esas alarak bir masal üslûbu içerisinde anlattı da, İs¬lâm'ın
içtimaî hayattaki tesirlerini bir iki peşin hükümle, bir iki kaba damga ile
geçiştiriverdi. Müslümanlığı «öcü» gibi göstermeye bilhassa dikkat etti.
Gençleri O'ndan kor¬kuttu ve soğuttu.
Halbuki İslâm, iktisadî hayata Öyle ulvî düsturlar ge¬tirmişti ki, onun yüksek
prensipleri en korkunç iktisadî buhranlar İçerisinde kıvranan cemiyetleri ve
milletleri bile bir anda kurtarabilirdi.
Çünkü İslâm, öyle kuvvetli, sarsılmaz, yıkılmaz düs¬turlar koymuştu ki, zengini
de fakiri de bir anda itidal nok¬tası üzerinde birleştirebilir, emak- sermaye
mücadelesini kökünden ortadan kaldırabilirdi. Nitekim asırlar boyu kal¬dırmıştı
da... Bunun İçin de İslâm memleketlerinde emek sermaye mücadelesi, işçi-İşveren
kavgası asla görülme¬mişti.
Hukukda «müsavat» prensibini lâfta değil; nazariyatta değil, tatbikatta,
fiiliyatta en güzel, en mükemmel bir şe¬kilde ortaya koyan, tatbik ve tanzim
eden Islâmiyetti. Ada¬let O'nunİa hakikî ^" Qtine kavuşmuş; zenginle fakir, iş-
çi ile patron, k£* kürsüsü önündü
İçtimaî ha! zelzelelerden i turlariyle kurt ... ancak onunla ib
Bütün bunlaı gent,,.-
?(??"
Vırli, hamalla reisicumhur adalet ila müî/ I kabul edilmişti.
Yxikat onlar-;aydı «Müs-
w cüzdaU
dan gizlendi. İsmi, yahut nü
İüman» olan bir-kaç günahkarın kusur ve hataları Din'e
sarsıntılardan, ve ulvî düs-r ve sükûn
146
147
Ç 1 Ğ
mal edilip, «İşte İslâmiyet budur» dendi. İlim dehşetli bîr hokkabazlığa kurban
gitti, hakikat katledildi.
Gençlerimiz, bütün oyunların iç yüzünü bilecek du¬rumda değildi. Profesörünün
kendisine verdiği bilgilerin doğru mu, yanlış mı olduğunu tefrik edecek durumda
de¬ğildi. Ailesinden de Dinini öğrenememiş, İslâmî hayatın ne olduğunu
görememişti. Din dışı telkinler, ilim adına da olsa, Onu tatmin etmedi. Ruhu
boşlukta yuvarlandıkça yu¬varlandı; aklı ve fikri modern cehalet içinde
dağıldıkça da¬ğıldı ve kendisini birden bire cahiliyet saplantıları içinde
buldu. Eline taşı, sopayı, silâhı aldığı gibi sokağa dökül¬dü. Vurdu, kırdı,
yaktı, yıktı, nihayet tam bir anarşist ola¬rak kendisini Din'den habersiz olarak
yetiştiren, O'na saf¬sata tedris ettiren Bay Profesörünün karşısına dikildi.
Ar¬tık ne ilme saygısı, ne hocaya sevgisi, ne büyüğüne hür¬meti, ne de küçüğüne
şefkat ve merhameti kalmıştı. Ru¬hu, kalbi, kafası âdeta taşlaşmıştı. Vurmaktan,
.kırmaktan başka ne yapabilirdi ki?
O da kendisine öğretileni yaptı.
Bunun içindir ki, sol yumruklarını havaya kaldırıp Mil¬leti bağrından
hançerlemek İsteyen bu zavallı yavrucakla¬ra kızmıyoruz, acıyoruz; onlar için
kurtuluş yolları arıyoruz.
Geliniz, vatanını, milletini sevenler; kalbinde merha¬met, sevgi, şefkat hissi
taşıyanlar el-ele verelim, genç¬liğimizi de, maarifimizi de Dinsizlik ateşinden
kurtaralım. Yoksa bu yangın hepimizi yakacaktır.
Düşünmek lâzımdır; Din hissi insanlara hiç zarar ver¬miş midir? Cemiyeti bir an
için de olsa buhranlara sürük¬lemiş midir? Kin ve nefreti kalbinde, vicdanında
barındır¬mış mıdır? Asla gösterilemez! Çünkü, hürriyeti Allah'a kul olmakta
bulan, hiç bir mahlûk karşısında zillet gösterme¬yen, imanının, itikadının
emrettiği şekilde hareket eden insanlar, daima milletlerin huzur ve emniyet
kaynağı ol¬muşlardır. Terakki böyle başlamış, büyük medeniyetler
Ç I Ğ
böyle kurulmuştur. Aklın nurunu, kalbin ışığını Din hissin¬den alan insanların
daima hakka tatib olmaları, doğruyu müdafaa etmeleri, kendi aleyhlerine de olsa,
zulme, hak¬sızlığa asla revaç göstermemeleri ile beşeriyet zulmetten
kurtulmuştur.
Biz, huzur ve refahı, asayiş ve emniyeti Din hissi kuv¬vetli olan insanların
varlığında ararken, «Asya insanının mayası din ile yoğrulmuştur» derken ve
imânın kurtarıcı vasfını gösterirken; hürriyeti yanlış tefsir edenler, onu
nefsin istibdadı olarak biiip, serseriliği, anarşistliği devam ettirmeye
çalışanlar elbette ki yanılıyorlar.
«Nasıl ki bir saray bulunsa, büyük bir dâiresinde bü¬yük bir elektrik lambası
bulunur. O elektrikten teşaub et¬miş ve onunla bağlı küçük elektrikler, küçük
menzillere taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lambasının düğmesini
çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve vahşete
düşerler. Ve başka sarayda büyük elektrik lambasiyle merbut olmayan küçük
elektrik lambaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik
lambasının düğmesini çevirerek kapatsa, sair men¬zillerde ışıklar bulunabilir.
Onunla işini görebilir. Hırsızlar İstifade edemezler.»
«Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret-i Peygamber Alevhissalâtu Vesselam, onun
kalbinde o büvük elektrik
lam*"
çı'-.
b
n c
Eğer onu unutsa EUyâzü-bİllah kalbinden onu Nr Peygar ^ri daha kabul edemez.
Belki hiç plamaz. Hatta Rabbini de ta¬ciller ve latifeler karanlığa v "-qhribat
ve vahşet olu-^nşete mukabil, hangi ? ı! Hangi menfaati bu-târnir edersini
Halbuki;
lup
tah
ecnebiler o İkincilsaraya benzerler ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselamın nurunu kalplerinden çıkarsalar da, kendilerince bâzı nurlar kalabilir
veya kalabilir zanne-
148
149
Ç I G
derler. Onların manevî kemâlât-i ahlâkiyeierine medar ola¬cak Hazret-i Musa ve
İsa Aleyhimesselâma bir nevi iman¬ları ve Haliklarına bir çeşid itikadları
kalabilir.»
Bu hakikati idrak etmeden bize garbı tavsiye eden¬ler, garbın usul ve esasını
alıp, İçimize sokanlar, elbette ki millete büyük fenalık ettiler, o üstün
meziyetli, yüksek ahlâklı, faziletli insanımızın kaybolmasına yol açtılar.
Mün-bit topraklarda zakkum ağaçları yetiştirmeye kalkıştılar. Neticede anarşi
yol buldu ,bizi terakkiye götürecek kapı-İar kapatıldı, milletçe geri kalmamıza
vesile olundu.
Artık maniaları aşmak, kayıtlardan kurtulmak zamanı gelmiştir. «Dünya koşuyorken
yolun üstünde yatılmaz!» Siz de, onları bir tarafa bırakıp terakkiye doğru
medeniye¬te doğru sür'atle yol almak mecburiyetindeyiz. Yoksa vah¬şet ve cehalet
bizi perişan edecektir. Anarşi daha da ar¬tacak, söz dinletecek, doğru yolu
gösterecek insan da kal-mıyacaktır. Cemiyet inkıraza doğru gidecek, elektrik
lam¬balarına bedel, aldatıcı mumlar da bitecek, bize ışık ver-miyecektir.
Öyleyse çâre anyocağız, imkânsızlık demeyip yol bu¬lacağız, terakkiye doğru
uçacağız. Tâ ki, birbirleriyle mü¬sabaka eden, rekabete girişen milletlerin
ayaklan altında kalıp ezilmeyelim.
Herhangi bir cemiyette İmanın zaafa uğraması, inkar¬cı cereyanların at oynatması
ahlâkın ortadan kalkmasına, cem'iyetin tefessüh etmesine yol açar. Esasen ahlâk,
an¬cak imânla kaimdir; bir cem'iyette ahlâk yoksa, yahut zayıf-lamışsa, o
cem'iyette imânın mevcudiyetinden bahsedile¬mez. Bunun içindir ki, yarım asırdan
beri Türkiyemizde bü¬tün şiddetiyle devam eden İmân-Küfür mücadelesinin mih¬rak
noktasını Allah inancı teşkil etmiş; inkarcı cereyan¬lar her fsı-satta imânı
tahribe kalkışmış, ahlâkı ifsad etmek için akla-hayâle gelmedik yollara baş
vurmuştur.
Bir kısım kızıl şebekelerin, solcu komitelerin kontro-
Ç 1 Ğ
lü altında bulunan sinemalar, tiyatroiar, gazeteler, mec¬mualar, radyolar ve
sair propaganda âletleri sistemli bir neşriyatla imânı zaafa uğratmaya, ahlâkı
ifsad etmeye, genç¬liği zehirlemeye çabalamakta; hattâ devlet ve hükümeti de
devamlı tesir altında bırakmak istemektedir. Dün çarşaf ve peçeye medeniyet
adına ilân-ı harb eden bu /güruh, bu¬gün uzun mantoların üzerinde kullanılan baş
örtülerine bi¬le dil uzatmaktan kendini alamamakta; kadını tepesinden tırnağına
kadar soyup sokağa fırlatmayı «ilericilik» diye takdime kalkışmaktadır. Sonra
da, aile ocağını tar ü mar etmek emniyet ve itaati ortadan kaldırmak için masum
Anadolu avlâdlarını gayrî meşru yollara sürükleyecek tav¬siyeler ve telkinlerle
asgari değer ölçülerini bile kırıp ge¬çirmektedirler.
Gazete sütunlarını dolduran açık-saçık resimler, sine¬malar, tiyatrolar
vasıtasiyle ayaklar altına alınan mahremi¬yet duygulan; radyolar, kitaplar,
mecmualar kanaliyle ma¬sum kızlarımızın genç delikanlılarımızın zihinlerine
yer¬leştirmek istenen hayvanî hisler; elbetteki nefse hizmet parolasını
kendisine rehber edinen materyalist, inkarcı fel¬sefenin, sosyalizmin, komünist
düsturların bilfiil tatbikin¬den ibarettir.
Gerçi, müstevli hareketi gibi memleketimize yayılan
bu serî* faaliyet karşısında Müslümanlar Nur-u Kur'an'a sa-
nh> ?le etmekt^ ve onların plânları bu suretle alt-
Lâkir( -MV>k güç, yıkmak kolaydır; bu
,- '?? Vte, kanunlar kâfi gelme-
;;;' ^kta, hâkimler ve sav-
,W emleketimizi temelinden
vl su faaliyete sadece se-
Polis ve jand^|ma ise, bu ahlâk gangsterliğinin, bu iç¬ten sabotenin ancak dışa
nükseden basit vakaları ile gü¬nünü geçirmekte, hattâ bunalmakta, maarifimiz de
onla¬rın cinayetlerini» ilim» perdesi altında gizlemektedir.
150
151
Ç I Ğ
Ç \ Ğ
Devlet ve hükümet bu çöküş ve yıkılışa ilâ-nihaye se¬yirci mi kalacaktır? Bu,
ipini kendi eliyle çekmekten fark¬sızdır.
Demek ki mes'ele son derece ciddidir ve artık âcil müdahale lâzımdır. Bu da,
kanunları yeni - baştan gözden geçirmek, namussuzluğa cevaz veren maddeleri
ortadan kaldırmak; en azından-şehevî, hayvanı hisleri müstehcen telâkki edip,
gerek neşriyatta, gerek kıyafette bu yola sü¬lük edenleri şiddetle
cezalandırmak; iffetsizliğe merhamet etmemek ve dinsizliği devlet himayesinde
imiş gibi gös¬termemek yoluyla olabilecektir.
Anarşist faaliyetlere karşı, «ilk mektebden üniversite¬ye kadar din dersi»
parolasiyle ortaya çıkan idealist genç¬lerimizin tavsiye ettiği yoldan başka bir
kurtuluş çâresi mevcut mudur?
Tarih bunu tekzib edememiştir ki, «ekonomik kalkıl¬ma» sloganı ile hareket edip,
dinî tedrisata çelme takmak isteyen fikir cüceleri tekzib edebilsinler.
Sene 1970 idî :
Akl-ı selimin, müsbet davranışların, haklı bir dâvaya istinad etmiş olmanın hiç
bir mânâ ifade etmez göründü¬ğü bir vasatta; ve hele işgaii-erin, boykotların,
sabotaj plân¬larının konuştuğu, gürültünün politika sahnesinde tek hâ¬kim ses
olarak arz-ı endam ettiği bir hangâmede, normal yollarla haklarını elde
edemiyeceklerine iyice kanaat ge¬tiren Yüksek İslâm Enstitüsü talebeleri,
mekteblerinin bi¬rer «İslâmî İlimler Akademisi» haline getirilmesi için boy¬kot
yapmaya mecbur kalmışlardı. Müslümanların «her şe¬ye rağmen bu olmamalıydı» diye
boykotu tasvip etmeme¬lerine rağmen haklı dâvalarını sonuna kadar
destekledik¬lerini ifade ettikleri Yüksek İslâm Enstitülerinin, «menfi» olarak
nazarlara çarpan «boykot»!arındaki «müspet» hava da dikkat ve alâkayla takib
edildi. Sosyalist eşkiyaların bir
bardak suda fırtına kopardığı, bir kısım kara cübbeli ilim bezirganlarının
ortalığı kasıp kavurmaya kalkıştığı bu vah¬şi çığlıklar devrinde, Maarif
Vekâletinin mes'ele üzerine eğilmesi, Yüksek İslâm Enstitüleri Talebelerinin bu
haklı isteklerini nazar-ı i'tibare alarak İslâmi İlimler Akademile¬ri» fikrini
prensib olarak kabul ettiğini bildirmesi de tak¬dir ve şükranla karşılandı.
Memnuniyetle haber aldık ki, Vekâletin bu müsbet hareketi karşısında «örnek
boykot» <Jiye isimlendirilen Yüksek İslâm Enstitüleri Talebelerinin boykotları
nihayetlenmiş olacak ve muhtemelen bu hafta¬dan itibaren derslere
başlanılacaktır.
Her kafadan bir sesin çıktığı, her tarafta kızıl sosya¬list bcrazanlarının
öttüğü, ilim haysiyetinin, ilim namusu¬nun nâmertçe hançerlendiği bir vasatta,
müsbet bir hare-ketin müsbet bir aksül-amei bulması ve hakkın teslim edil¬mesi,
maarif politikası nam-ı hesabına da sevindirici bîr harekettir. Artık huzur-u
kalble neticeye intizar edelim ve Vekâletin «İslâmî İlimler Akademilerinin
teşekkülü husu¬sundaki çalışmalarını yakından takib ederek, muhtemel ha¬taların
İzalesi İçin elbirliği İle çalışalım.
Öyle ümid ediyoruz ki, bir kangren halinde günümüze kadar sürüp gelen bu mes'ele
de, akl-ı selimin muzafferi-yetiyle neticelenecek ve «Yt'ksek İslâm Enstitüleri»
gös-
termelik "kikaten p -araştıral Gençliği, irfan kay Tem statüsü h
'sese olma1 i çıkıp, memleketimizin ha-
"iu İslân ](,.' enine ve derinliğine
'r ilim d.-. .. ' -isinde Müslüman
t cevat ... birer feyiz ve
? f ? .
Akademileri »nin
meseleye vı^uıu olanlarla istişare
edilsin, Yüks^K İslâm Enstitüleri Talebelerinin bugünkü sis¬temde sarih ve açık
misallerle ortaya koydukları hataların tekerrürüne fırsat verilmesin ve Memleket
Gençliğinin aşk ve şevkle tahsil yapabileceği, ilmî araştırmalarda buluna-
152
153
Ç 1 Ğ
bileceği, seçecekleri ihtisas sahalarında birer otorite ha¬line gelmelerini
temin edebilecek imkânların hazırlanaca¬ğı bir «Akademi» hüviyeti ortaya çıkmış
olsun.
Maarif Vekilinin bu mes'elede gösterdiği hassasiyet, ortaya koyacağı müsbet
faaliyet ve elde edeceği netice muhakkak ki arzu ve taleb edilenin fevkinde
olmalı; hal-i hazırdaki vaziyeti idare yerine, istikbâldeki ihtiyaçları da
cevablandîracak birer maarif müessesesi olarak «İslâmî İlimler Akademileri»
vücûd ve hayat bulmalıdır.
Bu istek ve temenni, sadece mahdud bir zümrenin de¬ğil, bütün bir Milletin istek
ve temennisidir.
Hepimiz dikkat etmeliyiz:
«Sakın, sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cere¬yanları ve bilhassa harice
bakan cereyanlar; sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihat etmiş dalâlet
fırkalarına karşı perişan etmesin.»
Bu çok belâgatkâr ihtar; bugün bütün dünyayı tehdit eden komünizm tehlikesi
karşısında, «ölürsem şehid, ka¬lırsam gazi» düşüncesi İle ve sadece Allah rızası
için ci-had eden Müslümanlara, hususan Müslüman Türklere ya¬pılmıştır.
Neşreylediği değerli eserlerle; bizi içten yıkan tefrika âfetlerini bertaraf
edip kütlelere büyük bir iman şuurunu aşılamak için hayatı pahasına mücadelelere
giriş¬miş bir büyük allâmenin yukarıya aldığımız pek veciz ih¬tarı, bizler için
elbetteki bir düstur olmalıdır.
Bilindiği gibi komünizm âfetini dünyada bertaraf ede¬bilen, onun karşısında
zayıflamadan durabilen tek hakikat İslâmiyettir. Diğer bütün cereyanlar bu âfet
karşısında he¬zimete uğramaktadırlar. Bunu garp dahi tasdik etmek
mec¬buriyetinde kalmıştır. Binaenaleyh kuvvetli bir îman şuuru içinde bu
tehlikeye karşı ittifak etmek ve mücadelemizi şiddetlendirmek mecburiyetindeyiz.
Bu büyük cihad ile ye¬diden yetmişe her Müslüman Türk vazifelidir. Bu vazife-
Ç I Ğ
den kaçmak cihada iştirak etmemek büyük veba! ve cina¬yet olduğu gibi, siyasî
ihtirasların zebunu olup da bu bü¬yük tehlikeyi küçüksemek de bir cinayettir,
bir hiyanettir. Memleketimizi; siyasî cereyanları körüklemekle par¬çalayıp,
yutmak isteyen bu büyük tehlike, her türlü şahsî ve siyasî İhtirasları bir
tarafa bırakıp îmân kafasına iltica etmekle ve İslâmî bir şuurla mücadeleye
başlamakla kü-?çülebilir, yok olabilir.
Bütün vatanperverleri bu büyük tehlike karşısında itti-îaka davet ediyoruz.
Gerek maddî, gerek manevî sahada yapılan her icraa¬tın, girişilen her teşebbüsün
muvaffakiyeti samimiyete, th-iasa bağlıdır. Bir şeyde bu ana unsur mevcut
olmazsa, o şeyin neticeye varması, yahut arzu edilen istikamette ge¬lişmesi
mümkün değildir. Mü'mİn imânının iktizası «Ihlâs» 1a hareket etmeye mecburdur.
Bunu yapmazsa, her teşeb¬büsünde, her işinde hezimete uğrar.
mi niyet' Sf\
dâvasi «İ
bir es; metin
Dünyanın karışık, harbin şiddetli, ihtiyaçların fazla, ihtilafların bol olduğu
şu zamanda ittifaka son derece muh¬tacız! Bunu da ancak ihlasla temin
edebiliriz. Maddî kai-1<ınma mı istiyoruz; bunda ihlâslı olmamız lâzımdır.
Mane¬vî mertebelere mi müştakız; bunun esası da ihlâstır. Ve nihayet harbi
kazanmak, kaybettiklerimizi elimize geçirmek
;h!âsla hare' vt etmek mecburiyetindeyiz...
ıkikatld rf sr ve itânctsına; imân
i bayrak . diyorum. O diyor ki:
ısusan/ elerde en mühim
; oul bir şefaatçi, en târık-ı hakikat, en en fa ... bir vesi!e-î maka-
en safi bir ubudiyet IHLAS'dır.»
makbui Dy .<= j M sıd, en yüksek bir hasl(
Ve yine o diyor ki:
«Cenab-ı Hak'kın rızası ihlas ile kazanılır, Kesret-i et-ba ile ve fazla
muvaffakiyet İle değil. Çünkü onlar vazi-
154
155
ÇIĞ
fe-i ilâhiyeye ait olduğu için istenilmez, belki bazen veri¬lir. Even bazen bir
tek kelime sebeb-İ necat ve medar-t rıza oiur. Kemiyetin ehemmiyeti o kadar
medar-ı nazar olmamalı. Çünkü bazen bir tek adamın irşadı bin adamın irşadı
kadar Rıza-yı İlâhiye medar olur. Hem İhlâs ve hakperestlik ise, Müslümanların
nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktadır. Yoksa ben¬den
ders alıp sevap kazandırsınlar düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir.»
Kendisini bu ölçülere uydurabilenlere ne mutlu!.
İnanıyoruz ki; başka mesleklerin husumetiyle değil; kendi mesleğinin
muhabbetiyle hareket eden kazanır. Zi¬ra, «Muhabbete en lâyık sıfat muhabbet,
husumete en lâ¬yık sıfat husumettir.»
İnanıyoruz ki; dâvasına «ihlâs»la sarılan, fazilet ve rıza-yı ilâhîyi esas
maksad yapan ve nefs-i emmareye iti-mad etmeyen muzaffer olur.
İnanıyoruz ki, «Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mâniler olur.
Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara
karşı ihlâs kuv¬vetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılan¬dan,
akrebden çekinir gibi çekininiz» tavsiyesine uyan, İtti-ba eden, bağlanan
huzura, sükûna kavuşur.
İnanıyoruz ki: kardeşlerinin meziyetlerini şahsında ve faziletlerini kendinde
tasavvur edip. onların şerefleriyle şâkirane iftihar eden; kinden, hasedden,
rekabetten kur¬tulur.
İnanıyoruz ki; «İslâmiyet selm ve müsaiemettir, dahil¬de niza ve husumet
istemez.» düsturunu kendine rehber yapan, yanılmaz, aldanmaz, kanmaz; mutlaka
sâhil-i selâ¬mete ulaşır.
İnanıyoruz ki; «Cadde-i kübra-yı Kur'aniye olan» imâ¬na hizmet, Kur'ana hizmet,
Nur'a hizmet yolunda yürüyen¬ler mutlaka felah bulur, necat bulur, dalâletten
kurtulur.
Ç 1
İttihad'ın fcir yıllık neşir hayatındaki hareket tarzımı¬zın bu inançlar
manzumesine uygun olmasına azamî dikka¬ti gösterdiğimiz gibi, istikbâlde de bu
ölçülerden ayrılma¬mak azminde ve kararındayız.
Geliniz, İhtilafa düşmeden, dağılmadan, parçalanma¬dan, hak ölçüler üzerinde
birleşelim, ittihad edelim!
«İttihad'ken savlet-i a'dayı defe çâremiz. İttihad etmezse millet, dâğ-dar eyler
beni...»
ittihad ve İttifakın zaruretini uzun uzadıya anlatmaya lüzum yok! Her aklı selim
sahibi kabul eder ki; en basit maddî - dünyevî bir fiilde bile muvaffak olmanın
yolu itti-haddan geçer ki, bugün İslâm dünyasının karşılaştığı çe¬şitli
güçlükleri yenmek; Müslümanların ana dâvalarını hal¬letmek; küfür ve ilhad
cephesine karşı İ'lâ-yı kelimetutlah'-da muvaffak olmak, ancak ittihad ve
ittifak ile mümkündür.
Çeşitli isim ve şekiller altında faaliyet gösteren küfür cephesinin bir şahs-i
manevî etrafında toplanmış olmaları bizim için ne kadar manidardır!
İslâm cemiyetinin temellerini sarsıp, Kur'an-ı Kerim'-in muhafızı durumunda olan
milletlerin haşmet ve satvet devirlerini, fitne ve fesadla bugün tatlı hâtıradan
ibaret bırakan ve hattâ M "-^umanları topyekûn gaflet ve dalâlet
bataklığına süri'
riplerini hedef*
«şahs-ı mâneı'
ise, bir bedarj
fak olmanın
temin eden s ,f
alırsak, Müslüme. .
maları zarureti kendiliğinden
ve sadece bir et bulunduğu '. "un, muvaf-\.aâ ve onu ? da nazara .nda
toplan-ieydana çıkar. İhlâsı esas
reli düşma fimizin tertip ve tah-kuvveti! oplanrrk
meslek hâline getiren, en ufak bir ihtilâfa dahi müsamaha göstermiyen Kur'anın
i'cazım beyan eden, cemaat şuuru¬nun teşekkülüne ön ayak olan ve daima sahabe
mesleği-
156
157
Ç I
ni esas alan bir şahs-ı manevî, bizi muvaffak edecek ye¬gâne yoldur.
Bu nasıl tahakkuk edebilecektir? Kısaca işaret edelim:
Evvelâ müsbet hareket etmek; kendi mesleğini sev¬mek; başkalarının mesleğine
düşmanlık etmemek; onlann noksanlarını mes'ele yapıp meşgul olmamak lâzımdır.
İs¬lâm dairesi İçerisindeki çeşitli meşrep sahipleriyle muhab¬bet ve ittifak
noktaları arayıp bulmak; «mesleğim haktir, daha güzeldir» diyebilmek; fakat
kat'İyyen «hak yalnız be¬nim mesleğimdir iddiasiyle başka mesleklerin
haksızlığını ve çirkinliğini imâ etmemek mecburiyeti vardır.
Saniyen, ehl-i hakla ittifakın tevfik-i ilâhinin bir se¬bebi ve diyanetteki
İzzetin bir medarı olduğunu düşünmek; nefsini ve enaniyetini, yanlış düşündüğü
izzetini ve ehem¬miyetsiz rekabetkârane hissiyatını terketmek; bütün bun¬larla
beraber, küfür ve iihad cephesine karşı en kuvvetli olan ferdî mukavemetin bile
mağlûp düştüğünü anlayarak, ehl-i hak cephesinin şahs-ı manevîsi ile hakkaniyeti
mu¬hafaza ettirmek icab etmektedir.
Temellerini bu esaslar üzerine oturtup, günün basit politik kavgaları içerisinde
erimeden, istikametini şaşırma¬dan, İhlâs düsturlarını kaybetmeden hareket
edebilen ce¬maattir ki, bu mazlum milleti kurtaracaktır.
Böyle bir cemaatin mevcudiyetinden habersiz yaşa¬mak, dağdağalı ve fırtınalı
siyasî faaliyetlerin cazibesine -kapılıp Müslümanlar arasında bilerek veya
bilmeyerek ay¬rılıklar, gayrılıklar meydana getirmek, her türlü kemâlâtın
kaatili durumunda bulunan ye'se düşmek ne hazin, ne kor¬kunç bir akıbettir.
Allah, bütün Müslümanları böyle bir -çıkmaza sürüklenmekten muhafaza buyursun!
Müslüman, kararlı ve cesur insan demektir. Ne yapa¬cağını, ne iş göreceğini,
hangi istikâmete gideceğini, ha¬diseler karşısında nasıl bir tavır takınacağını
bilir. Ne ku¬ru gürültülere pabuç bırakır ve ne de inandığı dâvadan döner.
Münkir, kararsız ve korkaktır. Hadiseler onu kısa za¬manda değiştirir. Bâzan
devrimbaz, bâzan sosyalist, bâzan şu veya bu kılık altına girer, inanmadığı
şeyleri müdafaa edecek kadar şuursuzlaşır ve sadece menfaatine tapar.
Müslüman, belli bir hayat görüşüne bağlıdır. Asırlar¬dan beri inandığı dâva
uğrunda kan dökmüş, can vermiş, güçlüklere göğüs germiş; karanlık devirlerden,
zulüm ida¬relerinden, müstebid gaddarların tasallutlarından yılma¬mış,
çekinmemiş, teslim olmamıştır.
Münkir, hangi hayat görüşüne bağlıdır, bilinmez. Dai¬mî bir döneklik
içerisindedir. Hiç bir dâvaya, sisteme fii¬len bağlanmamıştır. En küçük bir
baskı karşısında heye¬canına mağlûp olur, en ufak bir imkânı muarızının aleyhine
kullanmakta tereddüd etmez. Kuvvetli olduğu zaman gad¬dar, zayıf olduğu zaman da
riyakârdır.
Müslüman, her şeyi Allah'dan bilir. Bütün hadiselerde kader-İ ilâhinin bir payı
olduğunu anlar, sebeblere tam te¬vessül eder, sonra da Allah'a tevekkülü
vazifesinin bîr şartı sayar. Tebliği esas kabul etmiştir; tesir ettirmek,
halklara kabul ettirmek iddiası yoktur. Bu bakımdan rahat ve huzur
içerisindedir, daimî bir faaliyet halindedir.
Münkir, kâin- ^reyan eder a-r şeyi «tesadüf» zan¬
neder. Kevnî 1 ^ğır tab kc * tesadüfe verir;
böylece en i ;..,' i mahL tanır. Daima
ıdirmek. la da7'
kendisini
na almak seve1
daimî bir azal
Müslüman,
bul ettiği için, oriw ^egâne gay$ ve maksad edinmez; uh-revî emel için çalışır,
peşin ücretleri değil, istikbâldeki mükâfatları düşünerek hareket eder.
Münkir, hayatı bir mücadele olarak gördüğü ve bildi¬ği İçin, daimî bîr cidal
halindedir. Her şevin dünya ile be¬raber elinden gideceği kanaatine saplandığı
için de «gün
» olarak ka-
ve u\-V
tesir altl¬amadığı için
159
ıe nefes .ilzamını m-t âlem
İmadan, aayııınau».., ^^.^^.^ sektedir.
Çünkü Kur'an hükmetmektedir; çünkü söz O'nundur,
Ç I Ğ
bugün, dem bu dem» diyerek, yaşadığı süflî hayat, kâr
ranneder.
Müslüman ölümü terhis teskeresi olarak bilir meza¬ra sevinçle bakar, berzah,
ahbabiarına ve dostlarına kavuş¬mak iğin bir seyrangâh olarak itikad eder; öyle
de mua-
?mele görür.
Münkir, ölümü yokluk ve hiçlik olarak bilir mezara dehşetle bakar, berzahı
kap-karanl.k zanneder, onu ebedi firak ve heîak olarak itikad ettiği için de.
neticede o mua-jneleye tâbi tutulur.
Demek oluyor ki, Müslüman daima kârlıdır.-Dünyanın hiç bir hadisesi, küfrün hiç
bir tasallut ve tecâvu^ onu bu azim kârdan mahrum b.rakam.yacag. 9^'^,^^^
?alıkovamaz Müslüman, şu veya bu yollarla yapılan tehcm Szlere değil, Allah'ın
emrine, Peygam enn^sünne¬tine bakarak yürür, vazifesini I^^^'.^^J^ z.n. tadar,
öyle de vatanım-rmllet.n. saadet ve selamete Wurur. Bunun içindir ki İstikbâl
Müslümanlarmd.r.
BİR KİTAP HÜKMEDİYOR
yılmamakta ve'se, ümidsizliğe :itü bir he + içerisinde bulu-
Vıdayetı 'JS'ip rahat ede-
LER zaman ve mekânda hükümfermâ olan Kut'an-ı Ke-
îJrim asrımızın da hayatı ve ruhu hükmündedir. O olduğu
içindir ki, insanlar dünya dağdağasında boğulmamakta; ha¬
diselerin tazyiki ka" vılmamakta ve'se, ümidsizliğe
düşmemekte; her;
nursa butunsun, c
ceği kanaatiyle y
Kâinat, Kur'j
alabilmekte; isy|,
alt-üst etmemekte
160
161
j
ç i Ğ
V 1
karşı isyan edip, mübârezeye de kalkışsa; Ona inanan;-O'na bağlanan, O'na
dayananları zulüm ve işkenceler altın¬da inletip, tedhiş ve terörü bütün
şiddetiyle devam da et¬tirse; Kur'an hükmünü tamamlıyacak, son sözünü de
söy¬leyip, bütün küfür nizamlarını alt-üst edecektir.
Nitekim mübarek Anadolu toprağında da öyle ol¬muştur.
Şiddetli dinsizlik cereyanları, her türlü maddî imkân¬larına, kuvvetlerine
istinaden şüheda kani ile sulanan bu memleket üzerinde zaman zaman at oynattığı;
«Allah» di¬yenleri mahkûm etmeye, «Kur'an» diyenleri zindanlara tık¬maya, «Nur»
diyenleri —hatta— idam sehpalarına kadar sürüklemeye kalkıştığı; bunun İçin
şeytanî plânlar hazır¬ladığı yeni bir devre, yeni bir çağa; varamamış;
vahşet-alûd tuzağı başında parçalanmış, eliyle kazdığı kuyuya yu¬varlanmış,
Nur-u Kur'an daima hükmünü icra etmiştir.
Etrafındaki surlar parçalandığı; bizzat tecâvüz ve ra-arruzlara hedef olduğu
halde, O'nun bir harfine olsun do-kunamayan küfür ve dalâlet cephesi, son
hareketlerinde de mağlub ve perişan olmuştur.
Bugün Türkiye'de, her zamankinden daha şuurlu, da¬ha plânlı ve daha kuvvetli bir
İslâmi hareket vardır. Tan¬zimat ve Meşrutiyet hareketleriyle bu topraklar
üzerinde taht kurmak isteyen materyalist felsefe, memleketimizi karanlık ve
buhranlı yıllar içerisine sürükledikten sonra, nihayet iflâsını ilân etti ve dün
kendisine tapanlar bugün' ondan sadece nefretle bahsetmeye başladılar.
İslâm'a karşı yapılan hangi hareket vardır ki, bugün neticeye ulaşmış ve
tahribatını tam tahakkuk ettirebil¬miştir?
Gösterilemez!
Zira dalga dalga gelen küfür ve ilhad' hareketlerinin karşısında öyle bir
yayılma, gelişme ve yeniden hayat bulma faaliyeti olmuştur ki, çepe-çevre
alevler İçerisinde
kalan ve «mutlak surette kül oldu» diye hakkında hüküm yürütülen evin bir taşına
dahi yangının sirayet etmemesi gibi, ilâhî bir lütuf, bütün heybeliyle bugün
tecessüm et¬miştir.
Kur'an-i Kerîm, 14 asır evvel i'caziyle, belâgatiyle, ede¬bî kıymet ve manevî
saffetiyle nasıl mucize olduğunu is-bat etmişse; tam 14 asır sonra da aynı
tazeliği, aynı i'caz ve belâgati göstermesi bakımından da yeni bir mucizesini
ortaya koymuştur.
İşte kapitalistler, işte sosyalistler... Küfrün bu iki te¬mel unsuru üzerine
bina edilen ne kadar «izm»ler varsa; asrın ihtiyaçlarını karşılamakta, beşeri
selâmet ve saadet sahiline çskartmakta, onun ebede uzanan arzularını tatmin
etmekte Kur'an'la muaraza edebilmiş midir?
Kat'iyyen edememiştir!
Öyleyse Kur'an, asrımıza manen hükmettiği gibi, mad¬deten de hükmedecek ve
öyleyse İslâm yeni bir saadet asrı daha yaşıyacaktır. Ve biz, işte o asrın
eşiğinde bulu¬nuyoruz. Bütün küfür sürülerinin feryad ve figanlarına asıl sebeb
budur. Yazıma bir âyet-i kerîme meatiyle devam ediyorum:
«— Allah nurur ^lıyacaktır; kâfirler istemese-
ler deU **""" **'. , :
eredir, .asvirirrt.
bir lüy-
bilmezler.»
İ''tır. Âlem-
" inayet
Dilebil-
• -aktır. O
jr'an bi-
Şair, «ol mah!
diyor. Hakikaten b *
lerin Rabbi bize c ihsan buyurmuş I-, mek, bütün mes'ele
lütuf ve ihsan, şüphesiz Kur an-ı^rım'dır zim için en büyük bir mekteb, en mıyük
bir murşiddir. Hu-susî-umumî, bütün hayatımızla ona tâbi olmak, O'nu oku¬mak,
O'nu dinlemek, kurtuluşumuz için kâfidir.
İslâm düşmanları, Kur'an-ı Kerîm'in bu büyük hikme¬tini keşfettikleri için,
Müslümanları ondan ayırmaya, on-
162
163
Ç I Ğ
dan uzaklaştırmaya gayret ediyorlar. Halkımızın Kur'an'ırv mânâsını, Kur'an-tn
hakikatini anlamasına mâni oluyorlar.. Bu iş için bütün gayretleriyle
çalışıyorlar, çabalıyorlar. On¬ların bu hainâne davranışları, ne yazık ki, bize
«dost sesi» gibi geliyor.
Hakikata sırt çevirip bu büyük dessasların serlerine; âlet oluyoruz.
14 asırdan beri uğraştıkları, etrafındaki surları yıktık¬ları halde, Kur'an-i
mağlûp edemediler. Kur'an Yirminci Asırda kendisini doğrudan doğruya müdafaa
ediyor, mua¬rızları hezimete uğruyor, İslâm'ın zaferini kâinata ilân< ediyor.
Güneşin doğması yakındır. Yeter ki, gafletten sıyrıl¬masını bilip, Kur'an-ı
Kerîm'e teslim olmasını becerelim. Yeter ki, ilâhî kanunun şefkatli kanatlan
altına girmek cesaretini gösterelim; O'na samimiyetle bağlanalım; O'na bütün
mevcudiyetimizle imân edelim. Zira, «iman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakiki İmâm
elde eden adam, kâi¬nata meydan okuyabilir.»
Kur'an'a bağlı olmıyanlardan bir misal verelim:
Birleşik Amerika'nın hemen hemen bütün eyâletleri¬ne sirayet eden «zenci-beyaz»
mücadelesinin neticesi he¬nüz alınmadı. Zenci Hıristiyanların Liderlerinden
Martin Luther King'in katledilmesi ile başlayan çatışmalarda bir hayli insan
öldü; binlerce Amerikalı yaralandı ve keza bin¬lerce bina yakıldı, yıkıldı,
dükkânlar yağma edildi ve «dün-yanın en medenî memleketlerinden birisi ve belki
de bi¬rincisi» olarak bilinen Amerika, böylece büyük bir sarsıntı geçirdi.
Hadisenin cereyan tarzı ve neticesi ne olursa olsun; bundan bizim çıkaracağımız
ibret dersleri vardır: Teknik terakkide zirveye ulaşan, demokratik idare
tarzında bütün dünya milletlerine örnek teşkil eden ve maddî hayat itiba¬riyle
de halkını refaha kavuşturan Amerika; semavî din-
lerden, hususan İslâmiyetten bir kısım güzellikler almı^ olmasına rağmen;
dayandığı temel felsefe itibariyle Kur1-an-ı Kerîm'in ulvî düsturları karşısında
mağlubiyetini böy¬lece bir defa daha İlân etmiş ve aynı zamanda ırk safsa¬tasını
ideolojilerine esas yapan zümrelerin de nasıl bir delâlet içerisinde
bulunduklarını ortaya koymuştur.
Amerika liberalist bir memlekettin komünist siste¬me nazaran dünyanın en iyi, en
mütekâmil sistemi ile İda¬re olunmaktadır. Demokratik hayat tarzı bu memlekete
hâ¬kimdir. Millet idarecilerini bizzat seçme hakkına sahiptir, ve 14 asır evvel
dünyayı zulmetten Nur'a kavuşturan Kur1-an-ı Hakimin ulvî düsturlarından
bâzılarını da iktibas et¬mek suretiyle bir çok noktalarda büyük hamleler
yapmış¬tır. Lâkin Amerikan cem'iyetinin temelini teşkil eden Ma¬teryalist
Felsefe, - sosyalist cem'iyetlerde de olduğu gibi, fertleri hak yerine kuvvete
istinad ettirmiş, «kuvvetli kim¬se haklı odur» prensibi asıl hak sahihlerinin
hukukuna te¬câvüzü neticelendirmiş; gayesi menfaat olduğu için de, kuvvetli
zayıfı mütemadiyen ezmiştir. Bu felsefe müntesib-leri, cemaatler (topluluklar)
arasındaki rabıtaları (bağları)
unsuriyet ve menfî milliyet * duklarından, kendilerinden mek yolunu ihtiyar etm/
ana kaynağı da budur. ;
Millet, her ne kadr : da, materyalist felsefe bir anda ortaya çıkacak,
süpürecektir.
Sosyalist cem'iyetlerdeki durum ğildir. OnTarâV daT hâRli zayıf olduğu devleti
eline geçiren muayyen bir zümre, kendilerinden ol¬mayanları derhal yutmakta;
böylece zulüm, kan ve barutla beslenmektedir. Kızıl Rusya île Kızıl Çin'in esir
milletlere karşı takındığı tavır, Amerika'lı beyazların Amerika'lı zen¬cilere
karşı takındığı tavırdan daha korkunçtur.
beyaz m" adelesinin
unsa
\ set
1e-
kabullenmiş bulun-ıları yutmakla beslen-
164
165
Ç I Ğ
Sulhun, sükûnetin, huzurun, refahın, hak ve adaletin sembolü olan İslâm ise,
beşeri bütün bu dalâletten kurtar¬makta; onları hidayete ve böylece de ebedî
saadete ve se¬lâmete ulaştırmaktadır. Zira Kur'an-ı Kerîm, kuvvet yerine Hakk'a
dayanmakta; menfaat yerine fazilet ve Rıza-yı İlâ¬hiyi hedef olarak kabul
etmekte; cemaatler arasındaki bağ¬lan unsuriyet ve menfî millîyet yerine, din,
sınıf ve vatan birliği ile kuvvetlendirip geliştirmekte; nefsin kötü arzu¬larına
sed çekip ruhu ulvî duygularla tezyîn etmekte; bu surette de beşeriyete hem
dünya ve hem de âhiret saade¬ti (saadet-i dâreyn) bahş etmektedir.
Ve işte Avrupa, onun medeniyette mümessili olan Amerika, Kur'an-ı Hâkim'in bu
ulvî düsturlarına karşı, her türlü maddî imkânlarına rağmen daima mağlûb
olmakta, her hâdisede hezimetini ilân etmektedir.
İkinci Cihan Harbi gibi bir felâketi dünyanın başına musallat eden, bugün de
Amerika'yı harp meydanına dön¬düren, pek çok harplerin menşeini teşkil eden
ırkçılık fe¬lâketinden kurtulmanın yegâne çâresi, Kur'an-ı Kerîm'in ulvî
düsturları ile beşeriyeti teçhiz etmek, O'nu dinlsyip, O'na bağlanmak ve O'nun
emirleri dâiresinde hareket et¬mektir.
Bütün bir dünya buna mecbur olduğu gibi, Amerika da buna mecburdur ve esasen
başka halâs yolu da yoktur. Ol¬madığını da yine Amerika, medenî haklar kanununu
kabul edip ırk farkı "gözetmediğini bu kanunla ortaya koymak su¬retiyle isbat
etmiştir.
Beşer ya Kur'an-ı Hâkim'in ulvî düsturlarını dinleyecek, benimseyecek, onu
hayatına esas maksad yapacak veya helak olacaktır.
Bizde ise:
Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi görüşülürken Sena¬toda, mühim konuşmalar oldu.
Bu vesileyle görüşlerini açık-
Ç I Ğ
layan senatörlerin ekseriyeti, lâikliğin dinsizlik olarak ka¬bul ve tatbik
edilemiyeceğini belirterek, Türkiye'deki lâik¬lik tatbikatının hatâlarını dile
getirdiler. Lâikliğin mede¬nî garb memleketlerindeki tatbikatı üzerinde
duranlar, Amerika'daki dine olan bağlılıktan misaller verdi ve lâik¬liğin hiç
bir zaman din düşmanlığı olarak anlaşıîamıyaca-ğını ve kabul edilemiyeceğini
belirttiler. Eu arada, vicdan¬larda Allah korkusunun hâkim olması lâzımgeldiğt
husu¬sunda da duruldu. Allah korkusu olmadan kalkınmanın, sa¬nayileşmenin,
gelişmenin mümkün olamıyacağma işaret ettiler.
Bir diğeri:
«— Evvelâ modern ilim ile mücehhez din adamı ye¬tiştirmek gerekir. Mesele dinden
değil. ceha[etten,_dini bilmemekten^ ileri gelmektedir. Bir memlekette yalan
çok-sa, ahlâksızlık fazla ise, orada din tereddiye uğramıştır.
Kur'an tamamen hurafeden âridir. İlme bu kadar kıy¬met veren dinde taassub olur
mu? İrtica diyoruz, İslâm'ın, Kur'an'ın ne alâkası var bunlarla. Kabahat
lslamiyette.de-
Ikınmada saadette Kur'an-ı ?k hakiki sar 'eti temin et-
ğil^bizjm îşlâmlığımızd
rvlübini hâkem tâyin ,
menin yolu yoktur.» ??&
ıkikatını
"İ
Bu konuşmaları ?;
kavrayış olarak değ
ted-
'i varı-
isnad-
ı^alkısı-
Hakikatte de ay; _ ?<' kik etmedikleri için zl ..-tV .an f. yor. ilmî ,aklî,
vicdanî hiç bir değeri ifade larla Müslümanları tenkide, yahut onlara taan
yorlar. Onlar İslâmiyeti bilseler, anlasalar, öğrenseler, gö¬receklerdir ki,
hatâ İslâmiyette değil, İslâmİyete lâyık doğ¬ruluğu, çalışmayı, gayreti ve
faaliyeti göstermiyen herkes¬tedir. Bu ister köylü Mehmed ağa olsun, isterse
Senatör Alî Bey... Hükümde hiç değişiklik olmaz.
166
167
Ç I Ğ
Müslüman Milletimiz İsİâm âlemine liderlik yaparken; dünyanın en medenî en
modern, en kuvvetli bir milleti ha¬linde bulunurken İslâmiyete en fazla bağlı
olan tek millet¬ti ve bu dinî bağlılık sebebiyle de her sahada sür'atle in¬kişaf
etti. Ne zaman ki, iç ve dış hâdiselerin tazyikiyle mil¬let olarak Dinden
uzaklaştık, İslâmî prensibİeri tatbik ede¬mez olduk. İşte o zaman tereddi
başladı, Dünyanın en bü¬yük İmparatorluğu yıkılıp gitti.
Hakikati göremiyenler, basireti bağlananlar, yahut ga-razkâr aydınlar, bu
çökülüş ve yıkılışı Dinî bağlardan uzak¬laşma olarak değil de, Dine bağlılık
şeklinde göstermeye kalkıştı ve yanm asırdan beri de bu zihniyet İslâmiyete
karşı amansız bir savaş açtı. Mekteblerimizden din tedri¬satı kaldırıldı, dinî
eserler yasak edildi, dindarlar çeşitli baskı ve tedhiş hareketine mâruz kaldı,
Üniversitelerimiz¬de komünizme kadar her türlü yıkıcı fikirler «ilim» diye
öğretilirken. İslâmİyetten asla bahsedilmedi, yahut «geri¬ciliktir» diyerek
geçiştirildi. Neticede memleket günden güne geriledi, zayıfladı, iktisadî ve
içtimaî buhranlar baş¬ladı, ilim yuvaları anarşi ocağı, ihtilâl karargâhı hâline
geldi, devletin temelini muhafaza edeceğiz diye din pro¬pagandasını yasak
edenler, bu temelleri anarşi ile yıkma¬ya kalkıştılar. Bugün de cemiyetin içinde
bulunduğu buh¬ranın tek ve yegâne sebebi İslâmiyeti dinlememek, anla¬mamak, onun
emir ve nehiyleri dâiresinde hareket etme¬mek olarak karşımıza çıktı.
Bu sebebledir ki, Senato'da Diyanet İşleri Bütçesi ve¬silesiyle yapılan
konuşmaları, aydınlarımızın hakikati an¬lamaya başlamaları, yeniden Dine dönüş
hareketi içerisin¬de bulunmaları ve Müslümanlığın hakkaniyetinin bir defa daha
te'yîd ve ilânı şeklinde ele alıyor; ister maddî, ister¬se manevî sahada olsun,
her cins ve şekil kalkınmanın, ge¬lişmenin, inkişafın ancak İslâmiyetle mümkün
olabileceği hakikatına bağlı kahşımızdaki zaferi alkışlıyoruz.
168
Ç I Ğ
Evet, vicdanlarda Allah korkusu olmazsa, hiç bir ka¬nun, hlçbiTfuza'm, hiç bir
İnzibat teşkilâtı insanlığı kur¬taramaz. Bu ulvî duygu cemiyette yerleşmezse,
polisi kont¬rol etmek için bile polise ihtiyaç hasıl olur ve kimse kim¬seye
itimad edemez. Anarşi bundan doğar, komünizm bun¬dan doğar, her türlü şer bundan
çıkar.
Buna rağmen ortada acı bîr hakikat var:
Yüksek İslâm Enstitüleri Talebe Federasyonu neşret¬tiği son beyannâmesiyle mühim
bir memleket mes'elesine dikkati çekti. Belirtildiğine göre, 1970 bütçesi için
Din Eğitimi Genel Müdürlüğü emrine 22 milyon lira tahsis edil¬mesi teklifine
karşılık, sadece 8 milyon 668 bin lira gibi sembolik bir rakam tesbit
edilmiştir. Bu tahsisatın da tak¬simi şöyle olacaktır: 72 İmam-Hatib okuluna 5
milyon li¬ra, 5 Yüksek İslâm Enstitüsüne de 1,5 milyon lira ki, cem1-an 6,5
milyon liradır. Gerisi de Din işleri Genel Müdürlü¬ğünün hususî tasarruflarına
bırakılmıştır.
Rakamlar arasında yapılan mukayese de şöyle:
82 İlköğretmen okulu " (lan tahsisat 75 milyon
liradır. ,; rl^
ise: bilyon li-
Bir bale okulu için/ ,»(/
radır. t fy
-u kalbi** ıncs
Yâni 82 öğretmen ('., lira ayıranlar, 72 İmam - , lûtfedebiimişlerdir. Bir "tb
bol keseden tahsis edenler ise, •-, ^âe\ rul titüsüne ancak 1,5 milyon lira
verebilnjtşlerdir.
Rakamlar arasındaki nisbet hakikaten son derece ga¬riptir. 72 İmam-Hatib Okulu 5
milyon lira ile ne yapacak¬tır? Beş Yüksek İslâm Enstitüsü 1,5 milyon lirayla
hangi ihtiyacını karşılayacaktır?
Bunun içindir ki, Yüksek İslâm Enstitüleri Talebe Fe¬derasyonu, beyannâmelerinin
iki paragrafında iki mühim noktaya temas etmişlerdir. Şöyle ki:
169
Ç I Ğ
«— Yüksek tahsilin temel unsuru olan kütüphane, kon¬ferans ve spor salonları
bulunmayan, beş ayrı yabancı dil okutulduğu halde lisan lâboratuvarîanndan da
mahrum olan mâlî imkânsızlıklardan dolayı okuttuğu kitablan bile basa mıyan,
neşriyat yapamıyan, bu arada bir çok teknik ve me¬denî imkânlardan da mahrum
olan beş Yüksek İslâm Ens¬titüsünde birbuçuk milyon lira ile hiç bir şey
yapılamaz ve bu durumda tedrisata devam edilemez.
82 İlköğretmen Okuluna 75 milyon lira tahsisat ayrılır¬ken, 72 İmam-Hatib
Okuluna yalnız beş milyon lira tahsi¬sat ayırmak, İmam-Hatib okullarının
gelişmesini engelle¬mek ve onları hükmen kapatmak demektir.
Bu iki nokta, maarif hayatımız için son derece mü¬himdir.
Gerçi 1970 Bütçe Tasarısının metnini henüz görmedik ve bu rakamların gerçekten
mevcûd olup olmadığını tedkik edemedik. Ancak yapılan açıklamanın yanlış olma
'ihtima¬li hatırımıza geldi ki, yegâne temennimizi de bu noktada toplamayı uygun
bulduk. Zira insan, böyle bir hadisenin vukuunu değil, tasavvurunu bile
düşünemez.
Hangi esbab-ı mucibe ile 22 milyonluk tahsisat kuşa çevrilmiştir ve yegâne dinî
tedrisat yapan bu müessesele¬rin adetâ kapatılmasını temin eder gibi bir yola
girilmiş¬tir? Her şeyden evvel alâkalılar bu mes'eleyi açıklamalı, vukubulan bir
hata varsa, tashihi cihetine gitmelidirler .
Bugünkü maarif sistemi ile köksüz, ruhsuz nesiller yetiştiren, üniversiteleri
solcu anarşistlerin yatağı haline getiren ve vatanın mevcudiyetini temelinden
dinamitleye¬cek kadar hıyanet içerisinde bulunan garip tipler yetiştiril¬mesine
vesile olan zihniyetin, İmam - Hatib Mekteblerine ve Yüksek İslâm Enstitülerine
verilecek büyük değer ve ehemmiyetle ortadan kaldırılması gibi müsbet bir
hareket tarzının takib edilmesi zaruret halinde karşımıza çıkarken ve teklif
edilen 22 milyonluk tahsisatın «Memleketimizin
Ç I Ğ
vatanperver, îmânlı, ahlâklı ve faziletli gençliğe ihtiyacı vardır» denilerek
100 milyon liraya çıkarılması vatandaşlık borcu kabul edilmesi lâzımken, 22
milyonu bile çok görüp bu rakam üzerinde tasarrufa kalkışılması affedilecek bir
hata, mazur görülecek bir hareket tarzı değildir.
Lüks ve israfın kol gezdiği memleketimizde, tasarruf icabediyorsa başka
sahalardan yüzlerce milyon temin et¬mek mümkündür. Bürokrasiyi sona erdirmek
suretiyle mil¬yarlar kazanmak hiç de zor değildir.
Bu fakir milletin bütçesinden bir tek bale okuluna vic¬danları sızlamadan beş
milyon lira gibi fahiş bir tahsisatı ayıran zihniyetin Dinî tedrisat üzerinde
tasarrufa girişmesi hiç bir şekil ve surette normal ve mâkûl karşılanamaz.
Alâkalıları bu hatanın tashihine ve Dinî tedrisat için 22 milyon lira değil, 100
milyon liralık tahsisat ayırmak suretiyle vatan ve millete hizmette
sadakatlerini isbat et¬meye davet ediyoruz.
Dini öğretimi baltalamakla dini baltalamanın arasında
anın mensuplarını Çağlatmanın olur-". Cahit, -akıl-
tir? j ı şakan.
fark yoktur. «Oku» diye başhyan okumaktan men edersen dindar sun. Öyle ise
Müslüman can/ mistir. Bundan ne gibi fayda[
?; sağ)'1' ? W
"X:
Dini cahaletten fayda ıf kalmıştır. Şimdi biz «Din Dâ bakalım:
t..
Anayasada Din eğitimini yv..^
yoktur. Bilâkis Din eğitiminin, talebe velilerNJn rızast mak suretiyle
yapılabileceği belirtilmiş, bu yüzden de mek-teblerimize konulan Din dersleri
«ihtiyarî» olarak kabul edilmiş ve isteyen veli çocuğuna din dersi okutulmasını
taleb etmiştir. Aslında Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin İmzaladığı
Milletlerarası anlaşmaların tamamına, hatta Lozan anlaşmasına bile mugayir olan
«ihtiyarî din dersi» mes'elesi, «mecburi» kaydıyla okutulması icabederken sa-
170
171
C ı
Ç I Ğ
dece bu «mecburiyet»! 1961 Anayasası ortadan kaldırmış, fakat topyekûn din
derslerini yasak edici her hangi bir hü¬küm getirmemiştir.
Çocuklarımızın dinsiz yetişmemeleri bakımından da halkımızın şiddetli arzu ve
istekleri üzerine Liselere din dersi konulmuş ancak bunda «itiyarî» kaydı mevcut
oldu¬ğu içjin arzu eden talebe veliJeru yavrularının bu_ dersler¬den istifade
edebilmelerini temln.etmlşlerdir. Bunun Ana¬yasaya ayrıldığından bahsetmek
herşeyden evvel hukuk biigi ve mantığından mahrum olmak demektir ki, kendisi¬ne
«aydın» ismini takan bir okur - yazar için bu bilgisizlik mazur görülemez.
Din dersleri ve dinî tedrisat aleyhinde bulunanlar sık sık son devrin Osmanlı
medreselerini misal gösterir, bu müesseselerin memleketimize hiç bir şey
kazandırmadı¬ğından bahseder ve böylece de Din derslerinin memleke¬timizi
kalkındırması için zaruri olmadığını ileri sürerler. Zira Osmanlı devleti çöküş
halindedir, iç ve dış düşmanlar kesif bir faaliyet içindedir, kalkınmak şöyle
dursun, mem¬leketimiz daimî bir parçalanma ve bölünme durumundadır. Buna karşı
medreselerin hiç bir fonksiyonu olmamıştır. İddia bu!
Evvelâ, dinî tedrisatı ele alırken, niçin Osmanlı devle¬tinin son devri
seçildiğini sormak lâzımdır. Meselâ Yavuz devri, Fatih devri. Yıldırım devri
mekteb ve medreseleri üzerinde durmak varken, Osmanlı Devletinin dünyanın tek ve
hâkim unsuru olarak tarih sahnesine çıktığı asırlar mev¬cutken, onu incelemeyip
maarif müesseselerinin dört ba-şt mâmur bir şekilde tanzim edildiğini görüp,
hakikati an¬lamak varken, için illâ da son devir denilmektedir? Bun dan maksad
hakikati bulmak veya araştırmak değil, bâtıl bir fikir uğuruna tahrifat ve
tahribat yapmaktır.
Aslında Osmanlı maarifi derken, Fatih.jdeyri medrese¬lerini ele almak lâzımdır.
Bütün tarihçilerin şehadetlefiyle'
bu devir, din ve fen ilimlerinin mezcedilerek maarif mü¬esseselerinde okutulduğu
devirdir. Münevverlerin tam bir din kültürü ile yetiştiği maddî ilimleri de
kavrayıp din ve dünya işlerini noksansız olarak yürüttüğü bir devirdir.
Mu¬vaffakiyetin sırrı ise, insanın hem ruhuna ve hem de mad¬desine hitab
edilmesi, et ve tırnak gibi iç-içe bulan bu mefhumların birbirinden ayrılmamış
bulunmasıdır. Asırlar boyu dünyaya ilimde, fende, sanatta, fütuhatta rehberlik
ve liderlik yapan İslâm Milletlerinin en mühim muvaffa¬kiyet sebebi de budur. Ne
zaman ki bu müesseseler çeşit¬li tesirlerle zaafa uğratılmış, ne zaman ki din
hissi zayıf¬layıp insanlar maddepere steytiştirilmiş, felâket çanları o zaman
çalmaya başlamıştır.
Bozulan müesseseleri ıslah etmek lâzım gelirken, kö-'künden yıkmak akıl kârı
değildir.
Böyleyken, yarım asırdan beri Türkiye maarifi dinî tel¬kin ve tesir sahasının
dışına çıkarılmıştır; «lâik» telâkki içerisinde gençlerimiz yetiştirilmiş, dinî
tedrisat kat'İ şe¬kilde ortadan kaldırılmıştır. Acaba bundan ne gibi bir neti¬ce
elde edilebilmiştir? İkinci Cihan Harbinde baştan başa
-inde mede yet dünyasında 'e hâlâ/ >n bocalamak-~\ ölçül i, "inde ele
?f'
nim set> DkutuV',
'*te din Jiğİn
/ılması faali¬ kal-
, dinî
yıkılan Almanya on yerini ve mevkiini r tadır? iVIes'eleler if alınırsa, görülür
ki,\ ve fen ilmilerininj büyük ruhî boşlukli imkânsız ve İnançsın yetlerinin
neticesidir, böyle olmas dınlmasiyle terakki kaydedilseydi, Türkiye'nin elli
yılda zirveye çıkması lâzımdı. Lâkin hesab yanlış çıktı, silâh ge¬ri tepti ve
Dine karşı girişilen mücadele Türkiye'yi geri, bakımsız, fakir, yardıma muhtaç
bir hale düşürdü.
İşte rüşvetle, irtikâbla devlet idare etmek isteyen me-mur tipi.. İşte
neme-lâzım'cı aydın tipi.. İşte milletin dert
172
173
Ç i Ğ
ve ızdıraplariyle alay edercesine zevk ve sefasına düşkün politikacı tipi...
İşte okuttukları gençlerin ruhlarını tırma¬layan ilerici öğretmen tipi... Ve
işte yakıcı, yıkıcı, vurup -kırıcı, işgalci, boykotçu anarşist gençlik tipi..
Bütün bunlar medreselerin mahsulü mü, yoksa *Lân<Nği_din düşmanlığı, şekljn.de
anlayan maarif sisteminin.» meyvesi midji?
Kendini tanımıyorsan, aynaya bak! Hakikati bütün çıp¬laklığıyla görecek ve bütün
felâketlerin, maarifi dinsizleş-tirme hareketlerinden doğduğunu rahatlıkla
anlayacaksın!
«Güzel ahlâktan ibaret» olan Din'in ahlâk eğitimine güzel bir İstinat olacağı
hakikatini inkâra kalkışan ve ça¬ğın değişen ahlâk anlayışını da buna delil
olarak gösteren¬ler, bu değişen ahlâk anlayışının dinî kaidelere göre
ayar¬lanmasına imkân olmadığını iddia etmek suretiyle neyi* kasdediyor,
bilmiyoruz. Ancak hemen belirtelim ki, ahlâk anlayışını ahlâksızlıkla
bağdaştıran bir görüş için ve me¬sela «Hippi»lerin ahlâk dışı inanç ve
telâkkilerini «ahlâk» zanneden telakki sahibleri için Din'in getirdiği ahlâk
şist-mi garip görünebilir. Mağara devri insanlarının atom si¬lâhlarına akıl
erdirememesi gibi... Vakıa odur ki. iptidailik¬le medenilik mukayese edilemez ve
atom silâhlarına karşı mağara adamının taş baltası üzerinde fikir yürütmek az—
buçuk okuma yazma bilen insanlara bile yakışmaz.
Böyleyken bazıları daha da ileri gidiyor ve İslâmiyetin yurt müdafaasında
şehidlik ve gazilik gibi mukaddes mef¬humlarının artık bir değer ifade
edemeyeceğini, zira tek¬niğin her şeyi hallettiğini ileri sürüyor. Buna delil
olarak da Arap - İsrail harbini gösteriyor. Ve demek istiyor ki, eğer şehidlik
ve gazilik müessir olabilseydi, Arablar İsra--M'e karşı mağlup olmazdı. İşin
hakikatini bilmeyen, mese¬leleri aklî ve ilmî ölçüler içerisinde
değerlendiremiyen. şifasız ruh hastalığına yakalanıp akıl ve sinir
mütehassıs¬larının müşahadesinde bulunan insanlar için bu iddia ma¬zur
görülebilirse de, üç-beş satırı bir araya getirip makale*
Ç I Ğ
yazma kaabiliyetinde olan bir insan için bu mazur görü¬lemez.
Zira her aklı başında olan adam bilir ki, İsrail'e karşı mağlup olan Arablar
şehidlik ve gazilik mefhumlarına ina¬nan Müslüman Araplar değil, din eğitimine
karşı çıkan şe¬hidlik ve gazilik mefhumunu hafife alan ve sosyalizme, bağ¬lanan
Arablardır. Mağlubiyetlerinin sebebi inançlarını kay-bedişlerindendir. Cepheden
kaçmaları imân zaafına uğra¬mış olmalarındandır.
Teknik, bir noktaya kadar gider sonra durur. Tekniğin durduğu yerde imân başlar.
Tarihleri altın zafer destanla-riyle süsleyen Müslüman Türk Milleti, bu
muvaffakiyetle¬rini imânla elde etmişler, bozgunlar da İmansızlıkla musal¬lat
olmuştur. Müslüman Türk Milleti, Kurtuluş Savaşını imânına dayanarak vermedi mi?
Çanakkale Zaferi Men-medciğin imân destanı değil midir? Bu iki hadisede de
tek¬nik üstünlüğe sahip milletler neden teknik bakımdan son derece zayıf olan
Müslüman Türk Milletini yenememiştir?
Dinî his ve bağları zayıflamış, yahut,**"'
olan bir milletin hürriyet ve vatan mef'ı
için gayret gösterebileceği, yahut buna
ceği iddiası da ters işleyen mantığın ' 4
şey değildir. Bilmek lâzımdır ki. Hür/
humu İslâm'ın kafblere ve ruhlara ver.,
vî bir haslettir. Vatanperverlik hissi, k '? ^s
bir neticesidir. |s!âm inancının kalktığı yeroe /at? si, ne_jstlj<!â!__ye,
hüiTİyet mefhumu kalır. Bu yüksl letler yerini esarete, meskenete, zillete
terkeder. içindir ki Milletimiz din dersleri mevzuunda hassasiyetle durmakta,
dinî tedrisat yapan müesseseleri korumakta, ge¬liştirmekte, sayılarını
çoğaltmakta ve devletin müdahale¬sine rağmen bunları yaşatma kararını almış
bulunmakta¬dır. Buna kimse mani olamıyacak, bu umumî istek ve arzu¬yu kimse
bertaraf edemiyecektir.
174
175
Ç I Ğ
Ç I Ğ
Ters işleyen mantığına göre, Din komünizm âfetini: kolay kolay önliyemezmiş. Bu
iddia, hem dinin ve hem de komünizmin ne olduğunu bilmeyenler için mazur
görülebi¬lirse de, her ikisini de gayet iyi bilen, fakat sırf Dine olan
düşmanlığı yüzünden hakikatleri ört-bas etmeye çalışan, bir «ilerici» için mazur
görülebilecek bir cehalet vesikası değildir.
Eğer her şey mîdeye bağlanmış olsaydı, eğer her me¬sele «ekonomi» ile
halledilebilseydi, bu iddia doğru olabi¬lir ve iktisaden geri kalmış bütün
milletler komünizm esa¬reti altına girebilirdi. Ancak, her şey maddeden, her şey
mideden ibaret olmadığı için komünizm Türkiye'de yayila-mamrş, fakir zümreler
arasında gelişmemiş, işçiler arasın¬da iltifat görmemiştir.
Çünkü fakir zümreler, işçiler, manevî inançları dola-yısiyle, Din hissinin
kuvveti derecesinde komünizme, sos¬yalizme karşı gelmiş, kızıl partilere rey
vermemiş, buna rağmen zengin zümre arasında komünistlere ve sosyalist¬lere
taraftar olanlar artmıştır. Seçimlerde biie gecekondu semtlerinde sosyalist bir
partiye çıkan reylerle, sosyete muhitlerinde verilen reyler mukayese edilirse,
bu hakikat kolayca anlaşılabilir.
Esasen komünizm, en büyük düşman olarak Dîn'i he¬def almıştır. Eğer Din
komünizmi önleyebilecek kudrette olmasaydı, komünizmin onu en büyük düşman
olarak ifân etmesine ve hedef almasına lüzum kalmazdı. Bugün ko¬münizme karşı
bütün hür mifîetler mücadeleyi Dîn'ie yü¬rütmekte. Dindarlara istinad etmekte,
Türkiye'yi de komü¬nizme karşı en büyük kal'a haline getiren hissin, bunu böy¬le
bildikleri için, Türkiye'mizde Din'e karşı daimî harb ha¬linde bulunmakta, dinî
faaliyet ve tezahürleri ortadan kal¬dırmak için aklın ve havsalanın alamıyacağı
tertibiere gi¬rişmektedirler.
Netice olarak şu hakikatleri dile getirelim ki:
Din eğitimi, Müslüman Milletimizin evlâtlarının ruhla¬rında meydana gelen manevî
boşluğu doldu.makta, onları ahlâklı ve faziletli insanlar haline getirmektedir.
Dinî eğitim, Müslüman devletlerin olmasa bile, top-yekûn Müslüman milletlerin
sevgi, sempati ve yardımını kazandıracaktır.
Dinî eğitim, ahlâkî esasları muhafaza ve idame ettire¬cek, ahlâksızlığın büyük
ölçüde ortadan kalkmasında en müessir rolü oynayacaktır.
Dinî eğitim, vatanperverlik, hürriyet ve istiklâl aşkını, millet sevgisini
kuvvetlendirecek, bir savaş tehlikesinde vatanını, dinini, namusunu, hürriyet ve
İstiklâlini mertçe, kahramanca müdafaa edebilecek faziletli insanların
yetiş¬mesini sağlayacaktır.
Dinî eğitim, gençliği aynı zamanda müsbet ilmin her safhasında olgun ve bilgili
bir şekilde yetiştirecek, din ilimleri ile fen ilimlerinin mezcedilmesi de
vatanımızı ge¬rilikten ve fakirlikten kurtaracaktır.
Dinî eğitim halkın bilgisizliğinden faydalanarak oy ka¬zanıp iktidar elde etmek
isteyen istismarcılara da fırsat vermeyecek, sağlam karakterli insanların
idareci kadroda yer almasına âmil olacaktır.
Din eğitimi, komünizmi, dinsizliği, her türlü anarşik ,C serseriliği önleyeceği
gibi, dalâlet cereyanlarının genç!-bünyesinde meydana getirdiği tahribatı
bertaraf edecd, memlekete huzur ve sükûnu getirecektir.
Din eğitimi, gençliğe, fakir insanlara sabır, kanaat, tevekkül gibi ulvî
duyguları yerleştirir ve onları anarşist, isyancı, ihtilâlci olmaktan
kurtarırken; «hiç ölmeyecekmiş-sin gibi dünyaya, hemen ölecekmişsin giBTahirete
çaJış-nıayı» teşvikle, «beşikten mezara kadar ilini öğrenmeyi» teşvikle, «alimin
uykusu, cahilin ibadetinden efdaldir» hük¬münü vaz'ederek ilmi teşvikle,
insanları medenî ve teknik terakkinin de zirvesine tırmanmaya sevk edecek,
Müslü¬man Türkiye'yi «gâvura» el açmaktan kurtaracaktır.
176
177
Ç I Ğ
Din eğitiminin bütün bu faziletleri nasıl inkâr edilebi¬lir? Akıl, kalb ve
vicdan sahibi herhangi bir insan nasıl bu¬nun aleyhinde bulunabilir?
Tekrar edelim: Biz İmam-Hatip Okullarının orta kısım¬larının kaldırıimasını
değil, İmam-Hatiblere hazırlık sınıf¬larının te'sisini, Din eğitiminin
İmam-Hatib'lerin dışında daha da şümullü ve geniş bir şekilde tatbikini, Din
ders¬lerinin «ihtiyarî» olmaktan çıkarılıp «mecburî» şekle getir¬mek için
Anayasanın tâdilini, bu arada her üniversiteye İlahiyat Fakültesi nev'inden
İslâm'ın esasını öğretecek, gençlerimizi hakiki mânâsiyle İslâm âlimi
yetiştirecek fa¬kültelerin ilâvesini istiyor, idarecilerden bekliyoruz.
MEFHUMLAR ANARŞİSİ
c
^S E MIY ETTE mefhumlar anarşisi var! Ki
ğı, ne anlattığı belli olmuyor. Mütemadi b
set sahnesini işgal etmiş; gazetelerimiz buna;
po tutuyorlar. 1
ar-
?? j\
«Sosyal adalet» insana hayat hakkı tanımayan ların elinde bir slogandır ve
adaletsizliğe, zulme Hakikatim bir türlü anlamak ve anlatmak istem sosyal adalet
taraftarıyız» der, her türlü adalet mef nun şeref ve haysiyetine tasallutu
kendileri için mez vecibe telâkki ederler.
«Halktan yana olmak» halk düşmanlarının elinde^ ğer bir slogandır. Ömürleri
boyunca halkın karşısına çıkan¬lar, halka en ağır, en kaba muameleyi yapanlar;
halktan yana olduklarını iddia eder; halk aleyhindeki icraatlarını da yine
«halktan yana olmak»!a vasıflandırırlar.
178
179
Ç I Ğ
«Demokrasi» ancak «halk demokrasisi» olursa iyidir ve bunun karşılığı da
komünistleşmektir. Solcular devam¬lı surette «halk demokrasilerinden bahsederler
ve böyle¬ce halka yakın olduklarını göstermek isterler. Halbuki mak-sadları,
komünizm.. Demokrasinin (D) sini bile gösterme¬yen rejime bir de «halk» tâbirini
ilâve edip yüzde yüz zıd bir istikamete tevcih ediyorlar.
Esasen komünistlerin, sosyalistlerin takip ettikleri ye¬gâne yol, anarşizm.
Sadece idarede, sadece siyasette de¬ğil; dilde de lûgatta da anarşizm.
Karışıklık, gürültü, bo¬ğuşma, devamlı kavga. Onların hayat telâkkileri haline
gel¬miştir.
Bunun için de «irtica» kelimesini her gün değişik is¬tikamette kullanıyorlar.
Geçenlerde bir haber çıkardılar. Dil-Tarih-Coğrafya Fa¬kültesinin konferans
salonunda Birinci Reisicumhurun res¬mi yokmuş, daha doğrusu evvelce varmış da,
kaldırmışlar.
Vayy; gericilik fakülteyi İstilâ etti; mürteciler ayaklan¬dı; inkılâplar,
devrimler elden gidiyor. Bağır bağıra bildi¬ğin kadar. Ne olmuş? Yüzlerce,
binlerce, onbinlerce asılı resimlerin yanında bir salonda da resim yokmuş.
A'sından Z'sine kadar devlet dâirelerini resimle dolduranlar, her odaya bir
resim asma mecburiyeti koyanlar bunu-hatta-ka-nun haline getirmek isteyenler,
bir konferans salonunda resmin olmamasını büyük gürültü, patırtı vesilesi
yapıyor¬lar. Sonra da Fakülte idaresi kalkıyor; yok olan bir resim yerine, iki
resim asıyor. Böylece de samimiyetini, bağhlı* ğını İsbat etmiş oluyor!
Resim olmasa ns olur-. Resimle İnsan ne kaybeder, ne kazanır?
Ne acaib telâkkiler!
İrtica kelimesi şimdi de resimlerin duvarlardan kaldı¬rılmasına verilen İsim
haline mi geldi?
Öyleyse, Fatih'i, Yavuz'u, Yıldırım'ı kaldıranlar bin de¬fa daha mürteci.,.
Ç 1 Ğ
Devrimbazların «ilerici» diye isimlendirdikleri sosya¬listlerin Stalin'in
resimlerini yırtmasına heykellerini kır¬masına ne buyurulur?.
ti
Aslında mesele dışta cereyan eden hadiselere bak¬mak, salim yolu bulmak veya
resimlerin etrafa asılmasını temin etmekte değil; müslümanlan baskı altına
almak, on¬ları tedhiş ve terörle sindirmeye çalışmakta. Meselenin can damarı bu!
Onun için de hergün kullana geldikleri ke¬limelerin mânâlarinın ve şümullerinin
değişmesine bakma¬dan, gözlerini kapayarak isnadlarına devam ediyorlar.
Bizim bildiğimiz «irtica», İslâmî hayat telâkkisini terk edip, putperest
adetlere, «cahiliyye» adetlerine saplanan¬ların hareketlerine verilen isimdir.
İşi hakil/a+ noktasından
:n boynu-damga-akat bu-arızları-
ele alırsak, karşımızda islâm'a cephe na «mürteci» yaftasını asmamız V yi sık
sık istimal etmemiz zarurör-nu, —hakkımız olduğu halde—k\ mız bize karşı,
Müslümanlara karlL ,
Varsın kullansınlar, ne çıkar? \
lar mar'
Daima onlar kaybetmiyor mu; daima muyor mu? Mesele buradadır, cemiye şişi
meydana getirmekte veya getirenNSTin (*M endişeye düşmekte değil!
Bize «gerici» diyenler ve bu damga ile T ;i-
kanlar, kendilerini «ilerici», «aydın» gördükle y&nUt
öyie vehmettiklerine göre; düşünmek lâzımdır:
Kelimenin hakiki mânâsiyle «ilerici» olmak için me¬denî hayata ve teamüllere
uymak; bilhassa hürriyet ve demokrasi taraftarı olmak lâzımdır. «İlerici» insan,
hak ve hukuka her şeyden ziyâde riayet eder kî; kendisini ipti-
180
181
Ç İ Ğ
dâi kavimlerden, yahud eşkıyalardan tefrik edebilelim.«İle¬rici »Iik terakki
mânâsında ele alınıyorsa; terakkinin yolu yine hürriyetten ve adaletten geçer.
Bu iki mefhuma ria¬yet etmeyen insan, terakkiye taraftar değildir. İlerici
de¬ğildir.
Bugün politika lûgatında «ilerici» «demokratik ni-zam»a bağlı kalanlara
deniliyor ki; bu mânâda Rusya ge¬ricidir. En son icat edilen sisteme bağlılık en
son meyda¬na gelen hayat görüşüne bağlılık mânâsında ele alınırsa, yine hürriyet
ve demokrasi tarftarlanna hak ve hukuk ta¬raftarlarına «ilerici» demek lâzım
gelir.
Bir nizamı yıkıp yerine ondan daha iyisini koyamıyan «ilerici» olamaz. Hak ve
adaleti ortadan kaldırmak suretiy¬le zulüm irtikâb edenler, «ilerici» olamaz.
Hürriyet ve de¬mokrasi yerine muayyen dikta prensipleri yaşatanlar «ile¬rici»
olamaz. Zira, iptidai kavimlerde hak değil, kuvvet hâ¬kimdir. Hürriyet değil,
dikta galiptir.
Cahiliyet devri buna en güzel misâli Kim kuvvetliyse, o hâkim... Kim zayıf ise,
o mahkûm! Adalet kuvvetlinin elinde oyuncaktır ve mazlumun hâk ile yeksan olması
mâ¬nâsına alınmıştır. Akif'imizden cahiMyet devri tasvirîni dinleyelim:
«Ssrt Hanları geçmişti beşer yırtıcthkta.» «Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri
yerdi..»
İşte böyle bir dünyaya İslâm güneşi doğduğu için¬dir ki:
«Zulmün k!t zeval akhna gelmezdi, geberdi!»
Demek ki, bize «Gerici» diyen ve böylece de kendisi¬nin «İlerici» olduğunu iddia
eden insan; şayet «İlericili¬ğinde samimî ise, mutlaka hak ve hukuka riayet
eder; hür¬riyet ve demokrasiye hürmetkar olur ki; gayr-i insanî teh¬dit ve
tedhişlerden uzak bulunması icap eder. Şu veya bu
ç
şahsı, yahut müesseseyi kendi gizli emellerinin âleti yap¬maz, kanun ve
nizamlara karşı gelenleri destekleyip teşci etmez, «idam sehpaları» tehditleri
iie fikir münakaşalarını telvise cür'et etmez.
Hak ve hukuka bağlı olanlara verilmesi iktiza eden «ilerici»lik unvanlarının
yanı sıra bugün sosyalistlerle, ko¬münistler «ilerici» oldukları
iddiasındadırlar. Diyorlar ki, «en modern devlet nizamı, hayat görüşü
sosyalizmdir, ya¬hut komünizmdir. Onun için de sosyalist ve komünistler
ilericidir.»
Bu iddianın sahiplerine hatırlatalım ki; ko^ ' 'e
sosyalistler kat'iyyen «ilerici» değillerdir. En;
hayat ve dünya görüşüne tâbi olanların iler ?"!f ^t
ediyorsa, sîz «gerici»siniz. Zira, sîzin fei f "jjj
Yunan'dan gelmektedir. Onun için asıl get. r
sizsiniz.. ( ,
Ve.. İslâmiyetten sonra ortaya dört başı \ sistem atılmamıştır. Dolayısiyle
İslâm, sistemler».ı nişidir. Böylece de «ilerici»lik Müslümanların hakk
Hülâsa: Müslüman ilerici, komünist gericidir.
Bir insanı tarih mahkûm etti mi; onu hiçbir mahkeme temize çıkaramaz. Bir lider,
tarihin âdil hükmüne göre idam yaftasını boynuna taktı mı; artık onu hiçbir
kuvvet darağa-çından kurtaramaz! Zira tarih perdesi arkasındaki icraat, Kâinat
Sahibine aittir. O'nun hükmü şümullüdür ve dâima rner'idir. Hiçbir af kanunu,
hiçbir iktidar, hiçbir sistem onu ortadan kaldıramaz.
Tarih Nemrud'u mahkûm etmiştir. Onu kim, hangi mahkeme bernet ettirebilir?
Firavun —keza— tarihin mah¬kûm ettiği suçlular listesinin başında yer almıştır.
Onun masumiyetine kim şahidlik yapabilir? Deccal'in idam hük¬münü ise, Hâlık-i
Kâinat infaz etmiştir ki. onu kurtarmaya ne kuvvet, ne de mecal vardır.
Pompei niçin yerle bir olmuştur?
I
nn Od
183
Ç I Ğ
Ahlâksızlık ve iffetsizlik yatağı olduğu için değil mi?
Roma, Neron'un eliyle niçin yanmıştır?
Görünen hikmeti haddi aşması; Pompeİ gibi bir hayat, yaşaması olamaz mı? Ama
Neron zâlimler arasına girmiş. Roma'nın kaatili olmuştur.
Fransız ihtilâli binlerce masumun kanını akıtmış; ihti¬lâlciler âdeta insan
kasaplığı yapmışlardır. Tarih onlari mahkûm etmiştir.
İkinci Cihan Harbi, milyonlarca insanın kanı ve cant pahasına meydana gelmiştir.
Müsebbibleri tarih nazarında suçluluklarını hiçbir zaman izâle edememişlerdir.
Siz, 20'nci Asrın en büyük cinayetlerinin işlendiği Rusya gibi bir memleketi
nasıl unutabilirsiniz? Günahı İkinci Cihan Harbi'ne sebep olanlarınkinden daha
ağır ve hattâ bu harbin müşevviklerinden olması itibariyle daha fazla!..
Komünistler, öyle bir gece baskını Ne devleti ele ge¬çirmişlerdir ki, hiç bir
eşkiyanın yapamıyacağı, tenezzül edemiyeceği alçaklığı irtikâb etmek suretiyle..
Ve onun Ivlarks'dan, Engels'den Lenin'e uzayan, nihayet Stalin'e geen
kadrosuyla...
Marks ve Engels eliyle beşeriyetin fikir hayatına sui-kasde kalkışan, komünizm,
Leninin eliyle de haysiyetine müdahaleci durumuna geçmiş; milyonlarca insanın
haya¬tına kasdetmiştir.
Rusya'yı kana boyayan ve dünyanın yansını tehdidi al¬tına alan bu rejim,
insanlığa karşı en büyük suçunu irtikâb ederken ve bunu da başta Lenin olmak
üzere, diğer lider¬lerinin eliyle yaparken; bütün hür dünya, insan hürriyet,
haysiyeti, şerefi ve namusu adına onu mahkûm etmiş; böylece milletlerin
mevcudiyetini korumak istemiştir.
Marks ve Engels olduğu gibi, Lenin ve Stalin de bu¬gün bütün hür dünya adaleti
tarafından hükümlüdür. Hem de bu hükümler kazıye-i muhkeme haline gelmiştir. Bu
Ç I
hükmü hiç kimsenin değiştirmeye, tebdil ve tağyir etmeğe hakkı yoktur.
Peki öyleyse, nasıl olur da Türkiye'de Lenin'in kitabı beraet eder ve nasıl olur
da onun ikinci baskısı yapılabilir?
O mahkeme hangi mahkemedir; o hukuk hangi hu¬kuktur?
Diğer taraftan!
Gazeteieri günlerden beri 31 Mart hikâyeleri işgal ediyor. Tarihî hakikatlerle
uzaktan - yakından alâkası bu¬lunmayan iddialar, beyanlar ortaya atılıyor ve
bütün kabahat Müslümanların üzerine yıkılmak isteniliyor. «Gericiler, mür
teciİer şöyle yaptı, böyle yaptı, şu şekilde astı, bu şe^' kesti» diye hayalî
hâdiseler canlandırılıyor ve bugür' miyetimizde cereyan eden siyasî ve içtimaî
vak'ala-tibat kurulmak isteniliyor. Her yıl ele alınan ve tam* tismar mevzuu
olan bu hadiselerin hakiki yüzü, gerçek ri niyeti nedir; kim suçludur, kim
değildir; belli değil! Orkv da tek itham hedefi vardır. O da vatan ve millet
sevgisiyle kalbi çarpan, dînî bağlarını kuvvetlendirmek, emniyet ve asayişin
muhafazası için en tabiî haklarından bile feda¬kârlık yapmakta olan
Müslümanlardır.
Milleti yıllardan beri bu hikâyelerle avutmak ve aldat¬mak isteyenlerin bütün
maksatları ise Dinî hareketlere dar¬be vurmak. İslâmî inkişafı durdurmaktır.
Onlar Müslüman¬ların şuurtanmasmdan, dinî bağların kuvvet bulmasından
korkuyorlar, böylece mevhum hâdiseler icad edip İslâmî hayat tarzını bir «öcü»
gibi göstermeye çalışıyorlar. Mak-sadları, anarşinin, huzursuzluğun izâlesi
değil, bilâkis art¬ması, sol militanların daha serbest hareket edebilmesi ve
neticede memleketin bir kızıl ihtilâle doğru sürüklenme-sidir.
Bunu temin için de, Müslümanların ellerini-kollarını bağlamak, hareket
kabiliyetlerini bertaraf etmek lâzımdır:
185
184
31 Mart hikâyesi ise, onlara göre bu mevzuda en iyi çâre¬dir. İşgal ve
boykotları silâhlı çatışma haline getirenlerin, ilim yuvalarını birer silâh ve
cephane deposu olarak kulla¬nanların ve nihayet vatan ve milletin hayat
damarlarına kurşunlar sıkmak isteyenlerin bir 31 Mart değil, yüzlerce 31 Mart'ı
gölgede bırakan davranışları asla mes'ele olmu¬yor da, eski defterler
karıştırılıyor, hayale vücûd rengi ve¬riliyor ve en masum hareketler son olarak
ortaya sürülü¬yor. Tâ 1908'lerin siyasî şartları içinde cereyan eden vak'a-ları
her gün Müslümanlardan gelen bir 31 Mart vak'ası var¬mış gibi gösterilmesi,
elbette ki akl-ı selim sahiplerini, vicdanlı insanları aldatamıyacaktır. Zira,
devir değişmiş¬tir; ilmin ve fennin hükmettiği bir asırda yaşamaktayız. Artık
kuvvetli delillerle, sağlam vesikalarla isbat edilemi-yen hiç bir hâdise değer
ve itibar görmemektedir. Ne dev¬let kuvvetleri, hükümet müesseseleri bu
yaygaraların tesir sahası içerisine girmemekte, şef idaresi ise tarihe karış¬mış
bulunmaktadır.
Esasen, son yıllarda cereyan eden çeşitli hâdiseler de isbat etmiştir ki,
Müslümanlar top yekûn memleketin huzuru, refahı, saadeti için çalışmakta,
emniyet ve asayişin gönüllü birer muhafızı gibi hareket etmekte, menfi
davra¬nışlardan dikkat ve itina ile kaçınmaktadırlar. Dün adım adım Müslüman
takib eden, her Mü'mini, her hacı ve ho¬cayı birer ihtilâlci olarak tarassudu
altında bulunduran Emniyet Makamları dahi hakikati çoktan idrâk etmiş
Müs-lünmanların arkasında takib ve te'dib için sarfettiği zama¬nın israf
edildiğine, sol anarşistlere hareket serbestisi ka¬zandırdığına kanaat getirmiş,
faaliyetini bugün hakikî mec: rasına oturtabilmiştir.
O da, kızıl militanlardan yediği taş, sopa ve kurşun¬larla, molotof kokteyİeri
ve bombalarla uyanmış, tehlike¬nin nereden geldiğini idrak etmiştir.
Hâlâ Müslümanlar hakkında şüphe ve endişesi olanlar
Ç I Ğ
varsa, hâlâ dindar insanlardan isyan ve ayaklanma bekle¬yenler mevcudsa, onların
da sol kurşunlarla, sol bombalar¬la, sol taş ve sopalarla uyanacakları ve tam
bir nedamet hissi içerisinde Müslümanlardan özür dileyecekleri, af
di¬leyecekleri günler yakındır.
CİNAYETLER gün geçtikçe çoğalıyor.. Irza tecavüz vak'aları birbirini kovalıyor.
En iğrenç, en tüyler ürpertici zabıta haberlerini gazetelerden tiksine tiksine
okuyoruz da, dönüp etrafa, neler oluyor, neler dönüyor diye bakmı¬yoruz.
Kızlarımız bar-pavyon artisti gibi soyulup, «bayram diye, «gençlik ve spor» diye
milyonlarca gözlerin ör teşhir ediliyor. Açıklık bütün hıziyle devam ediyor v\
muvazi olarak da cinayetler, tecavüzler silsilesi yef meni gibi dönüp duruyor.
Bunları önleyici tedbirler a. / sebeblerini ciddi bir şekilde araştırmak yerine,
açıklığa raz daha hız vermek isteyenler utanmadan gazete süturV^ nnda boy
gösteriyorlar.
«Fikir gazeteciliğini» öldürmek maksadiyle çıkan bugün pek çoklarının gafleti
yüzünden tirajı yarım milyonu aşan günlük bir gazete; 19 Mayıs gösterileri
münasebetiy¬le iki ayrı resim neşrediyor ve eskiden yapılan gösteriler için
aynen şu tabirleri kullanıyor: «Kızlarımız çarşaf gibi şortlar içerisinde
bunalırdı».. Ve bugünkü hali de şu şekil¬de tasvir ediyor: «Bugün hepsi birer
papatya demeti gibi.»
Bu nasıl bir seviye, ne korkunç bir telâkkidir!.
Demek kızlarımıza striptiz numaralan yaptırsalar, bu gazete ona da methiye
yazacak ve bugünkü hali tenkîd edecektir.
Bu Yahudi ruhlu gazetenin neşriyatı bir tarafa; kızla¬rını milyonların gözü
önünde teşhirden bir mahzur görme¬yen ebeveynlerin iffet anlayışına ne demeli?
Evlâdının en mahrem yerlerini teşhirden zevk alan bir insan düşünmek dahi
İmkânsızdır! Buna rıza gösterenler bam-başka bir ruh haleti ile malûl olsalar
gerektir.
186
187
ÇIĞ
«Medeniyet» adına irtikâb olunan bu «deniyet»ler, as¬lında iptidaî topluluklarda
zuhur eden bir hastalıktır ve «terakki» ile «asrilik»le uzaktan yakından alâkası
yoktur.
Bundan anlamıyorlar; bari cinayetlerden, tecâvüzler¬den ders alsınlar. 8
yaşındaki çocuğu kirletip, sonra da bo¬ğarak bodruma atan canavarın dehşet-engiz
hadisesinden korksunlar. Bugün masum «Oya»'nın başına gelen, yarın da bu hale
rıza gösterenin başına gelir. Ve,. Dizini döver ama, iş işten geçmiş olur.
1*7
YİNE MEFHUMLAR ANARŞİSİ
- AĞCILIK» tâbiri: Bâzılarına göre komünizme karşt olan her şey sağcılıktır.
Bâzılarına göre sağcılık demek sadece Müslümanlık demektir. Bâzılarının
telâkkisinde sağcılık ırkçılığın karşılığı olarak kullanıldığı gibi, bâzıları
bunu kapitalizm olarak İsimlendirmektedir. Bu tâbir de herkesin niyet ve
kanaatine göre mânâsını değiştirmekte¬dir. Bir de bunun önüne «aşırılık»
kelimesi eklenince, iş büsbütün çığırından çıkmakta, kimin ne dediği
anlaşılama¬maktadır.
Sol da öyle... Aslında komünizme giden her sistemin adı «sol» ken, bunu da
tasnife tâbi tutanlar bulunmakta, «aşın» sıfatını İlâve ederek bundan komünizm,
ihtilâlci sosyalizm kastedilmekte; tek başına «sol»u İse, demokra¬tik sosyalizm
olarak vasıflandıranlar ortaya çıkmaktadır. Mefhumlar üzerinde ittifak olmadığı
için, anlaşmak da
189
Ç I Ğ
mümkün olamamaktadır. Mes'ele politika safhasına intikal edince, işin rengi
büsbütün değişmekte, birinin konuşma¬sından diğeri bir şey anlıyamamaktadır.
Meselâ Moskova'ya, yahut Pekin'e veya herhangi bir komünist memlekete göre,
komünizmin karşısında olan her fikir ve sistem «sağ»dır. Komünizmle mücadele
eden, bu mücadelesinden de asla vazgeçmiyen fikir sistemleri¬nin adı da «aşın
sağ»dır. Komüniste göre^,j<asın_şağ» de¬mek, komünizme asla müsamahkâr olamayan
bir düşünce ve kanaat demektir.
Ortada böyle bir hakikat varken, birisi kalkıp da «aşı¬rı sol'un da aşırı sağ'ın
da idare edildiği yer Moskova'dır» derse, bundan ne anlarsınız? «Aşırı sol»
olarak bildiğiniz komünizmin idare yeri Moskova olabilir, bu tabiîdir. Fakat
«Aşır sağ«, yani komünizme düşman olan fikir ve sistem nasıl olur da Moskova'dan
idare edilebilir? Acaba bir müş¬terek tarafları mı vardır? Bir İttifak noktaları
mı mevcut¬tur ki, bir anda iki zıd kutup bir merkezden idare edile¬bilsin?
Diyelim ki «aşırı sağ» denilen şey, kendine göre mem¬leketimizde bir idare tarzı
kurdu ve kendi sistemini mem¬leketimize yerleştirdi. Acaba bundan komünizm,
yahut Moskova ne gibi bir menfaat elde edebilecektir ki, aşırı sol'la aşırı sağ
birlikte yürüyecek ve merkez olarak da Mos¬kova'yı seçebilecektir? İşin daha
garip tarafı konuşması¬nın başlangıcında; yanılarak mı, yoksa ne söylediğini
bil-miyerek mi, yahut kullandığı kelimelerin nasıl bir mânâ ta¬şıdığını
anlamıyarak mı, şöyle deyivermiş:
«— Halk arasında aşın sağ yoktur. Aslında aşırı sağ, padişahlık ve hilafetçilik
demektir.»
Bir an için bu tarife «evet» diyelim. İşbu «aşırı sağ», aşırı sol'la, yani
komünizmle nasıl bir arada yürür ve ne şekilde merkezini Moskova olarak
seçebilir? Yani bu şa¬hıs padişahlık ve hilafetçiliğin komünizmle işbirliği
yapa-
Ç I Ğ
rak yürüdüğünü mü iddia etmektedir? Bu iddiasını kabule imkân yoktur. Esasen
kendisi de kabullenemez. Çünkü aşı¬rı sol denen komünizm, Türkiye'de
padişahlığın ve hilâfe¬tin ilgası için Cumhuriyet idaresini doğrudan doğruya
des¬teklemiştir. Bunu da Türkiye'nin padişahlığı ve hilâfeti or¬tadan kaldırıp,
Sovyet usulü bir rejime geçebilmesi için yapmıştır. Gerçi arzusu kursağında
kalmış, Türkiye halkı komünizme kat'iyen iltifat etmemiştir; lâkin vakıa da
bu¬dur. Böyleyken nasıl bu iki zıd kutbu bir araya getiriyor'--"
Bu, dehşetli bir tenakuzdur. Bir milletvekilini!, bir tenakuzu kabullenmesine ne
akıl ve ne de m? saade eder.
Yine pek çok mefhumlar gibi lâiklik de anarşi dir. Bunun kanunî bir tarifi
yoktur. Anayasa'da tarifi mamıştır. Ceza Kanununun 163 ncü maddesi ki, laiklini
,ajâkası olmasına rağmen, bir tarif getirmemiştir, için de, herkes istediği
şekilde tarif ve tefsire tâbi tıı+ muştur. Bâzılarına göre lâiklik din ve dünya
işlerinin ayn ması birbiriyle İrtibatın kesilmesi mânâsında iken, bâ? larına
göre din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması, le beraber, dinin baskı
altında tutulması şeklindedir. BI zıları lâik devleti din kasabı olarak görür ve
kabul eder, her türlü dinî düşünce ve harekete devletin derhal müda¬halesini
ister; bâzıları da lâik devleti din müesseselerine asla müdahale etmeyen dünyevî
bir mefhum olarak görür, tatbikatın bu yolda olmasını arzu eder.
Dünya devletlerinde de lâikliğin tefsiri muhteliftir. Komünist memleketler
lâikliği mutlak din düşmanlığı ola rak tatbik ettikleri halde. Garb
memleketlerinde lâiklik din hürriyetinin ifâdesi olagelmiştir. Hâsılı, lâiklik
üzerinde te'viller, tefsirler, tarifler, tahminler o kadar muhteliftir ki,
birbiriyle irtibat kurmaya imkân yoktur.
Hani bir hayırsever kalksa da, şu lâik kafalar için bir «lâiklik mektebi» kursa,
ne kadar sevineceğim! Diyebilirim
•*„
190
191
Ç I Ğ
ki, «lâik cumhuriyetin kendi adına kuramadığı en mühim müessese böylece meydana
gelmiş olacak. Biz de Türkiye de ne kadar devrimbaz varsa toriayıp toplayıp bu
mekte¬be kaydedeceğiz. Ve peşinden bir de kanun:
«— Lâiklik mektebi için devam mecburidir. Ancak sadece devrimbazlar kaydedilir!»
Aradan bir kaç yıi geçecek; «lâiklik mektebinin me¬selâ —beşinci— sınıfından
mezun olanlara «diploma» ve¬rip, bir gazetenin başına oturtacağız. Kontenjan
sena¬törü «lâiklik mektebi»nin ilk mezunu olmak hasebiyle baş¬makalelerinden onu
takip edeceğiz. Bakalım o zaman da MecjjsJReisinin iftar sofrasına «Anayasanın
özüne de sö-zuiTe de aykırı bir hareket...» diye damga basacak mı? İs¬lâm
birliğinden, İslâm hanımlarının çarşafından, İslâm eza-mndan, İslâm Kur'amndan,
Reİsicumhur'un Mümlümanca duasından bahsederken, «devrimler, ilkeler mahvoluyor,
Şeriat devleti geliyor!» diye avaz avaz bağıracak mı?
Meselâ ona lâikliğin mânâ ve ehemmiyetini öğretirsek; dinsizliğin - donsuzluğun
nassl bir densizlik olduğunu, ilk¬okul talebelerine alfabeyi «belletmek» gibi
belletirsek, eminim ki, «Az gittik uz gittik, dere-tepe düz gittik; altı ay bir
güz gittik, müjde alfabe bitti!» diye ilk kitabının son sahifesini kapatan
çocuklarımız gibi sevincinden kabına sığamaz olur, gaf üstüne gaf yapmaktan
kurtulur! En azın¬dan lâik Fransa ile lâik Türkiye arasındaki farkı anlar.
Vic¬danlarını lâikleştirip, kalp ve kafalarını materyalizmin ki¬ralık çöp deposu
haline getiren Garp gâvurlarının düştüğü vartaya düşmez de. Müslümanların —en
az— kendileri kadar hayat hakkına sahip olduğunu öğrenir, dinsizlikleri¬nin ne
şekilde teminat altına alındığını görüp, bu teminatın mü'minlere de tanınması
lâzimgeldiğini iyice ezberlemiş olur.
? Bunu yapamadığımız, bunları bir ilkmekteb talebesi gibi sıralara dizip,
lâikliği öğretmediğimiz için, her İslâmî
192
Ç I Ğ
[faaliyeti «Anayasaya aykırılık, devrimlere gölge düşür-, mek» diye kösteklemeye
kalkışıyorlar.
Geçen gün lâiklik düşmanı bir devrimci, karaladığı
«iftar» başlıklı başmakalesinde, dinî fiil ve hareketleri bir
«suçmuş» gibi göstermeye kalkışıp, Ezan'ın Arabca okun-
. masından, camilerdeki hoparlörlerden, Kur'an kurslarından,
- va'aziardan, Devlet ve Hükümet reislerinin bâzı îslârnî dav-
, ranışlarından bir hayli şikâyetten sonra, yazısına şöyl
^ vam ediyor:
«— Bu gidişle sayın Senato başkanının butu s menio üyelerini bayram namazma,
öbür gün de B?
yüksek memurları cuma namazına davet etmeler, / r ğan karşılamamız mı
gerekecek?»
Ne sandın cici bey? Kıyamet mi kopar yani? \
Aslında hiç bir şey olmaz! Fakat adamların endişe
-? başka: . /^ ?
Meclis Reisi, Cumhuriyet tarihinde ilk defa oîarakt: * Millet Meclisi
salonlarında verdiği «İftar ziyafeti»ne oruç-\ "'iu Müslüman milletvekillerinin
dışında, oruçsuz, hatta ( münkir bütün milletvekilleri de katılmışlar;
kendilerini «ne-; zaketen saygısızlık olmasın» diye buna mecbur hissetmiş¬ler.
Ya adamın dediği başına gelir de Sayın Senato Reisi, senatörlere «Buyurun,
bayram namazını falan camide kıla¬lım; bize rey veren Müslüman vatandaşlar
arasında haya¬tımızda ilk defa da olsa bir safta bulunmanın, beraberce , Allah'a
kulluk etmenin şerefini tadalım, haysiyetiyle hay-- siyetlenelim.» derse,
zavallı ne yapacak? Gitmese olmaz, reddetse «nezakete» uygun düşmez! Peki,
camide nasıl oturacak, nasıl diz çökecek, nasıl rükû ve sücûd yapacak¬tır?
Adamın endişesi burada ve korkusu böyle bir «felâket» le karşılaşmasında...
Ama, «kontenjan»cımız üzülmesinler; «lâiklik mekte-" bini» açarsak buradan mezun
oluncaya, kendilerini Müs-' tümanlığa ahştırıncaya kadar onlara «namaz
muafiyeti» ta-?• oımr, olur biter!
193
Ç i Ğ
Türkiyemizde lâiklik tatbikatının «dinsizlik» mânâsın¬da ele alındığı ve manevî
değerlerimize sırt çevrildiği ana kadar, geniş bir hizmet sahasını ihata eden
vakıf mallan, son kırk sene içerisinde gayesinin dışında kullanılmış ve
dolayısiyie vakıf teşkilâtı dağılmıştır. Bugün «Vakıflar Mü¬dürlüğü» diye
faaliyet gösteren resmî teşekkül ise, Vakıf mallarını korumak ve ihyasına
çalışmaktan ziyade, miras yedi yaramaz çocuklar gibi har vurup harman savurmuş;
pek çok tarihî ve maddî kıymeti haiz vakfiyeleri ona - buna satmış, hattâ gayr-i
müslimlerin bunları işgal etmesine bi¬le göz yummuştur.
«Vakıfların devletleştirilmesi» neticesinde de halkı¬mızın mallarını vakfetme
hasletleri tamamen öldürülmüş; herhangi bir camiye, medreseye mektebe yahut her
hangi bir teşkilâta vakfedeceği arazisinin, binasının, yahut çe¬şitli gelir
kaynaklarının akıbetinden endişe eden Müslü¬manlar, bu yolu terk etmek
mecburiyetinde kalmışlardır.
Vakıflar tamamen Diyanet Teşkilâtının emrine verile-bilir.^Yahut müstakil bir
teşkilât olarak teminat tanınır, Böylece de vakıf mallarının çoğalması,
zenginleşmesi, bu büyük içtimaî yardım teşkilâtının devam edip gitmesi mümkün
olabilirdi. Lâkin bugüne kadar bu yolda hiç bir ciddi icraata tevessül
edilmediği gibi, hiç bir hükümet de bu mesele ile doğrudan doğruya alâkadar
olmadı.
Halbuki, bütün garb memleketlerindeki içtimaî yar¬dım teşkilâtları, bizim
vakfiyetlerimiz örnek alınmak su¬retiyle meydana getirilmiş; Garplı her fırsatta
Vakıf teş¬kilâtımızın kuruluş tarzını büyük bir hayranlık ve hayretle müşahede
etmiştir. Bugün Amerika'da, İngiltere ve İsviç¬re'de Hıristiyanların kiliselere
yaptıkları bağışların men¬şei de —hiç şüphesiz ki— İslâm vakıfları olmuştur.
Son asırda Vakıflarımızla ilk ciddî meşguliyet va'di de A.P. Hükümetine aittir.
Hükümet programında Vakıf mallarının yeniden ele alınacağı bildirilmiş ve
öğrendiği-
194
Ç I Ğ
mize göre de bu mevzuda bir kanun tasarısı hazırlanmaya başlanmıştır.
Dolayısiyle Hükümet va'dini tahakkuk ettir¬mek yoluna girmiş ve vakfiyeler
üzerindeki hassasiyetini göstermiştir. Ancak, hazırlanmakta olan tasarının hangi
esaslar dairesinde tanzim edileceği bilinmemektedir. Vakıf mallarına ne derece
teminat tanınacağı meçhuldür. Bu ba kımdan biz hazırlanmakta olan kanun
tasarısına ışık tut¬mak üzere bâzı esasları hükümet erkânının ıttılaına
P-.ediyoruz. Şöyle ki:
1 — Hazırlanmakta olan kanun tasarısınd
jarı teminat altına alınmalıdır.
2 — Vakıf teşkilâtının Diyanetin emrine
halkın eski alâkasını yeniden canlandırır ve böy
içtimaî yardım teşkilâtının yurt sathında yeniden
temin edilmiş olur. Bu hususta ciddi gayretler sarfedi
lidir.
3 — Vakfedilen malları vakıf gayesi dışında kullanan¬
lar için ağır müeyyide konulmalı, böylece de endişeler ber¬
taraf edilmelidir.
4 — Vatandaş vakıf mallarının korunmasında, vakfi¬
yelerin idarecileri durumunda olan şahısları murakabe et¬
mekte selâhiyet sahibi olmalı; mes'ele İslâmî ölçüler içe¬
risinde değerlendirilmelidir.
5 — Bugüne kadar çeşitli şahıs ve müesseselere sa¬
tılan vakıf malları geri alınmalı; yeni yapılacak vakıflarda
olduğu gibi, eskiden yapılmış vakıflarda da vakfedenlerin
koyduğu şartlara tam riayet edilmelidir.
6 — Vakıf mallarının sevk ve idaresinde Vakıflar
Umum Müdürlüğünün selâhiyetli kılınması gibi, vakfiye
sahiplerinin de vakfiyelerin idaresini istedikleri şahıs ve
müesseselere verme hakkı tanınmalıdır.
Bu şartlara riayet edildiği takdirde, Vakıf teşkilâtı ye-
195
C 1 G
C ! G
niden büyük bir kuvvet kazanabilir ve memleketimizin ik¬tisadî kalkınmasında
mühim bir unsur haline gelir. Aksi halde, alınacak tedbirler vatandaşları tatmin
etmekten çok. uzak olacak; vakıf mallarının tahribi ve günden güne orta¬dan
kalkması Önlenemiyecektir.
Hükümeti bu mevzuda hassasiyete davet ediyoruz.'.
Kıyafet bahsinde son derece mutaassıbız. Bir müslü-'-manın namaz takkesi iie
sokakta dolaştığını görsek, hemen 5 yakasına yapışır, karakola teslim eder,
polisin birkaç da- -yak atmasını da sevinçle seyrederiz.
İstanbul sokaklarında bazen çarşaflı, peçeli hanımla--ra rastlıyoruz. Etraftan
yarı çıplak kadınlar, saçı sakalı bir- • birine karışmış çocuklar, daha küçük
yaşta plaj kıyafetine -? alıştırılmış mini mini yavrular, yüzü gözü boya
fabrikasına ? dönmüş orta yaşlı madamlar, saçları deve hörgücü gibi ? başlarının
yarım metre kadar üstüne çıkmış, bayanlar, on- -lan Merih'ten gelmiş gibi
karşılayıp, garip bakışlarla ha- ? reketierini takib ediyorlar; çoğu defa da
dille sarkıntılıkta * bulunuyorlar. «Aaa. ÖÖÖ gibi utanmıyor mu, sıkılmıyor
-mu??» sayhaları ile büyük bir suç tesbit etmiş gibi kendi¬lerinden geçiyorlar.
Kanunlarımız, bâzı şekiller ortaya koymuş; bâzı kıya^ -fetlerin suçluluğunu ilân
edip giyilmesini yasaklayıvermiş.
Aydınlarımız medeniyeti melon şapkadan ve simokin-den ibaret sayıyorlar. Bu
diziye bir de «mini etek» ilâve edildi!
Dünyanın hiç bir yerinde birkaç asır evvelki kıyafet¬lerin kullanılmaları yasak
değildir. Türkiye müstesna!
Lâkin bir çok yerlerde ahlâksızlığı netice veren kıya¬fetler, meselâ «mini -
etek» kanunla men edilmiştir.
Bizde İse, sarığa - bereye, takkeye karışan kanun, çar¬şafa, peçeye, baş
örtüsüne kin ve gayzla çevrilen nazarlar.-
flcik-saçıklığı muhabbetle bağırlarına basıyorlar, «mini -elek»! Avrupa'da çıkar
çıkmaz Türkiye'ye sokup, şerefine merasimler tertip ediyorlar.
Ama cinayetler «mini-etek» yüzünden işleniyor, genç¬ler «mini-etek»li kızların
peşine takılıp sokak sokak dola¬şıyorlar; ırza tecavüz hâdiselerinin çoğunun
altında ba¬caklar, iffet tanımayan kıyafetler yatıyoı. Mektebli kızları¬mız bile
bu cereyandan kendilerini kurtaramıyorlar.
Açılmak.. Daha açılmak. Netice?
Neticede ise, gençliğin sür'atle ahlâksızlığa sürüklen¬mesi; dizi dizi
cinayetler; ırza tecâvüz vakaları ve nefes almadan çalışan Emniyet Ekiblerinin
suçlu yakalayabilme¬si için sayılarını artırma gayretleri meydana geliyor.
Kapanmak yasak; soyunmak serbest...
Kanunlarımızın felsefesi bu olursa ve bunların önüne geçilmez, bunlara dur
denilmezse; başımıza maddî - ma¬nevî kıyametler kopar.
Otobüsü kaçırmak üzereyiz efendiler!
19 Mayıs yaklaşıyor. Halk arasında «baldır - bacak bayramı» diye isim takılan bu
bayram münasebetiyle, na¬mus ve haysiyetini her şeyin üstünde tutan Müslüman
Türk kızlarında bir teiâş-bir endişedir başladı. Gün geçmi¬yor ki, bu bağrı
yanık hemşirelerimizden birer-ikişer mek-tub almış olmtyayım. Hepsi de,
mektuplarına, İçinde bu¬lundukları anormal durumun şikâyeti ile başlıyor, bayram
diye sahalarda binlerce, onbinlerce İnsanın gözü önünde teşhir edilmekten
utandıklarından, sıkıldıklarından söz ediyor ve bizzat «rezalet» olarak
isimlendirdikleri bu du¬ruma artık bir son verilmesini istiyorlar. Hatta
yalvarıyor¬lar.
«— N'olursunuz, namusumuzla oynamasınlar. Hiç
196
197
Ç I Ğ
kimseye göstermediğimiz, göstermek mecburiyetinde ol¬madığımız vücudumuzu
binlerce İnsanın gözleri önünde teşhir etmesinler. Satılık kadınlar gibi bizi
meydanlara sür¬mesinler!»
Daha neler, neler
Müslüman kızlarımız, her yıl 19 Mayıs bayramı müna¬sebetiyle tekrar edilen
rezaletlerden bıkmışlar, usanmış¬lar; utanıyorlar, sıkılıyorlar; namus ve
şereflerini kurtara¬bilmek için mütemadiyen gazetelere mektup gönderip,
alâ¬kalıların bu işi nihayetlendirmesini istiyorlar.
Ne kadar haklı, ne kadar masum, ne kadar doğru bir istek.. Kim, hangi vicdan,
hangi insaf bunların isteklerini reddedebilir; onların bu haklı taleblerine
karşı, «hayır biz sizin vücudunuzu teşhirden zevk alıyoruz» diyebilir? Bir insan
canavarlaşmışsa bir insan namus ve haysiyet telâk¬kilerinden ahlâksızlık,
iffetsizlik girdabına yuvarlanmak su¬retiyle sıyrılmamışsa. hiç bir zaman bu
masum yavruların onbinlerce insanın gözü önünde teşhir edilmesine razı olamaz;
bu rezalete göz yumamaz.
Kanunda yok böyle bir mecburiyet!
Hiç bir kanun maddesi, «İllâ kızlar bacaklarını, baldır¬larını açsın, yarı
çıplak bir vaziyette halkın karşısına çık¬sın» diye bir mecburiyet
va'zetmemiştir.
Öylsyse bu kanunsuz mecburiyet niçin?
Tamamen keyfî, tamamen indi.. Bir kız talebe, «ben vücudumu teşhir etmek
istemiyorum» dese, hem sınıfta bırakılır, üstelik mektebin disiplin kuruluna
sevk edilip tecziyesi istenilir. Bütün derslerden iftiharla geçip, sırf 19
Mayısa iştirak etmedi, sırf vücudunu ona-buna gös¬termedi diye sınıfta bırakılan
kız talebeler vardır.
Kanunsuz bir mecburiyet şunun - bunun nefsi arzuları¬nı tatmin için devam edip
gitmektedir.
Maarif, baştan başa bu kanunsuz mecburiyeti icraya memur addedilmiş ve el'an bu
durum muhafaza olunmak¬tadır.
198
Ç I Ğ
Halbuki, değil kanun maddesi; herhangi bir tüzük, her¬hangi bir nizamname de
yoktur. Hiç bir tüzükde, hiç bir nizâmnâmede, «Kızlarımız - yatakta bile
giyinmekten haya ettikleri bir kıyafetle milletin gözü önünde vücudunu teşhir
etmek mecburiyetindedir.» diye bir kayıt yoktur.
Buna rağmen zor kullanılmakta, bâzılarının devriı ? bazhklart, bâzılarının
düzenbazlıkları, bâzılarının da h? vanî hisleri bu kanunsuz mecburiyeti sürdürüp
götürme tedir.
Soralım bu kanunsuz mecburiyeti devam ettirmek is¬teyenlere:
«— Karınızı veya kızınızı 19 Mayısda giyilen kıyafet¬lerle caddelerde devamlı
surette gezdirebiür misiniz? Her arzu edenin gözleri önünde onların en mahrem
yerlerini teşhir edebilir misiniz?
Şayet insanlıktan bütün bütün istifa etmemiş; şayet aklı, fikri, kalbi dumura
uğramamış ise, bunu şiddetle red¬dedecek, böyle bir teklifi kendisi için en
büyük hakaret sa¬yacaktır.
Öyleyse, hoşlanmadığımız bir şey için başkalarını baskı altına alamayız.
Karınıza, kızınıza reva göremiyeceğiniz bir zulmü, masum yavrularımız için
sürdürmeyiniz.
Artık bitsin bu namus kasaplığı..
Herşeyde olduğu gibi polisle ilgili kelimeler de, mef¬humlar anarşisinin içinde
yer almaktadır.
Amerikan askerlerine karşı vâki tecâvüz hâdisesinde polisin hareketini tenkîd
edenler, 27 Mayıs öncesi hâdise¬lerini misal gösterip, bir daha böyle kaba (!)
muamelele¬re tevessül etmemek tavsiyesinde bulundular. «Polis ha¬şin olmamalı..«
dediler ve Talebe Yurduna yapılan baskı¬nın aleyhinde bulundular.
Meseleyi soğukkanlılıkla ele alalım:
— Polis, eli sopalı anarşistler karşısında ne yapmış¬tır?
199
G ! Ğ
— Amerikan erlerinin üzerine mürekkeb atan, sonra da onları denize dökmeye
kalkışan gözü-dönmüş solcula¬rın karşısına çıkmış; onları yakalayarak nezaret
altına al¬mak istemiş, tahrib hareketlerine mani olmuştur.
Eli sopalı anarşistler polisin üzerine taşla, sopayla yü¬rümüşlerdir. Polis de
cop kullanmak mecburiyetinde ka¬mıştır. Keza eli sopalı anarşistler Üniversite
muhtariyeti¬nin gölgesine saklanıp kanun ve nizamları hiçe sayrmşla--dır; polis
de, suçluları yakalayıp Adalete teslim etmek üzere, onların kaldıkları yurda
girmiş va mütecavizleri tek tek yakalayıp Mahkemenin huzuruna çıkarmıştır.
Anarşistler polisi gülle mi karşıladılar ki, onun toka¬dını çok görelim?
Karakola davet edilen herhangi bir genç, derhal bu davete İcabet etti de, polis
buna rağmen cop mu kullandı ki, onu «haşin» olarak isimlendirelim?
İnsafı elden bırakmamak lâzımdır. Verilecek hükümle¬rin hak ölçüler içerisinde
olmasına dikkat etmek icab et¬mektedir.
Üç beş ne-idüğü belirsiz adam, kanun nizam îanıma-dan eline geçirdiği taş ve
sopaları misafirlerimizin kafala¬rına indirmeye kalkışır; yabancı dostlarımıza
ait binaları tahribe yeltenir, yabancı plâkalı arabaları bir anda hurda¬ya
çevirir, hattâ Amerikalı taşıdı diye dolmuşların lâstikle¬rini patlatıp
şoförlerini tartaklar da polis bu hâdiseler kar¬şısında seyirci kalırsa, asıl
«haşin» tavrını o zaman gös¬termiş olur. Kanuna, nizama, milletin emniyetine
karşı haşin tavır takman bir polis İse, hiç bir zaman polislik mesleği ile
bağdaşır cinsten değildir.
Eğer polis gözü dönmüş muhterisleri yola getirmek için cop kullanır; canileri ve
kaatilleri yaralayıp hastanelik eder ve ancak bu suretie kanunun pençesine tevdi
etmeye muvaffak olur; namus ve haysiyet sahibi insanların şeref ve izzetini
muhafaza uğrunda namussuz ve iffetsiz mah¬lûkları te'dip eder; şerirlerin
canilerin zararsız hâle gelme-
200 .
Ç I Ğ
si zımnında kuvvet kullanırsa bu «haşinliğinden değil; vazifeşinaslığından,
namusluluğundan, vatanperverliğin¬den ileri gelir.
«Toplum Polisi» olarak isimlendirilen polis ekibinin
eli sopalı anarşistlere karşı takındığı tavrı, onları te'dipde
gösterdiği faaliyeti fazla bulmak, aşırı bulmak haşin bu -
m ak yerine hatta noksan bulmak, onun bozgunculara; vur-
ounculara, moskofçu düzenbazlara daha şiddetii, dah?
davranmasını tavsiye etmek hem vatan, hem de...
borcudur. )
Polis, sola karşı ne kadar haşin oiursa, millet, ,,
dan o kadar sevilir, o kadar hürmet görür, o kadar i
kazanır. v
Emniyet ve asayişi muhafaza bakımından solcuların maşası haline gelen eli sopalı
anarşistlere cop'a mukabre le eden, onları don-paça yakalayıp adalet huzuruna
cikarcn Polislerimizi tebrik ve takdir etmekde elbette ki şerefli bir vazifedir.
a
Yine: Bizde, kökü çok eskilere dayanan bir alışkanlık vardır: İdareimaslahat
hastalığı.. Bu hastalık yıllar yılı Türk cemiyetini içinden kemirmiş ve hatta
bugünün «ay¬dın tip»ine de hâkim olmuştur. ,Kuvye_t kimdedir, pna bo¬yun
eğeceksin, onun zulmünü alkışlayacaksın.. Hangi zih¬niyet hâkimdir, ona tabi
olacaksın!.. Ama cinayetler zinci¬ri devam("ediyormuş, ama mazlumun hakkı
ayaklar altında çiğneniyormuş.. Kimin umurunda? Memur ise âmirine; U-Jebe ise
öğretmenine; vekil ise başvekiline fakir ise zengi-jnine bel bükmek, boyun eğmek
durumundadır ve bu da, Idevrin tabii bir icabı kabul edilmektedir.
Niçin bütün ileri memleketlerin aydınları, halkın me¬selelerini kendilerine dert
edinirler de, bizim «aydın» gs-çinen diplomatlarımız koyu bir vurdum - duymazlık
uyku¬suna yatarlar? Çünkü «neme - lazımcılık» zihniyeti tâ 1lik-
201
Ç I Ğ
ferine kadar işlemiştir. Çünkü, haksızlığı bak kabul etmek onun baş gayesi
haline gelmiştir. Çünkü, zulme adalet kü¬lahını giydirmiş, kendisi de karşısında
el-pençe divan dur¬maya başlamıştır.
Bu zihniyet hâkim olduğu içindir ki; cemiyetin mese¬leleri ile yakından alâkadar
olanlar, hakkı ve hakikati hay¬kıranlar, alçakça eğilmiyenler, daima dik
duranlar, «çıkar¬cı, gerici, istismarcı» damgasını yer; deli nazarı iie
bakıl¬maya hedef olur; herkes onu boğmak, onu susturmak için elbirliği eder ve
bunda da muvaffak gibi görünürler.
Asrı Saadet'ten epey sonra büyük bir veliye şöyle di¬yorlar:
— Siz Sahabi gibisiniz!
O büyük Velî ürperiyor; bu hitabı hazmedemiyor; ken¬disine verilen bu müstesna
makamın lâyıki olmadığını şöyle ifade ediyor:
— Ben nasıl Sahabi olabilirim? Şayet siz Sahabileri
görse idiniz onlara «deli» derdiniz, onlar da sizi görse idi,
«bunlar müslüman değil» derlerdi.
Bir Mefhum daha: «Ehven-i şer» üzerinde durulurken, şunu unutmamak
lâzımdırTcnTTu 1(afâe daima İslâmî hüküm¬ler muvacehesinde değerlendirilir.
«İlm-i fıkhın emr-i dün¬yaya taallûk eden ciheti» nazara alınır ve hareketler
ona göre aysrianır. Bu mevzuda «Mecelle» dikkate şayan hü¬kümler vaz'etmiştir.
Bahusus 29 ncu maddesinde, «Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur» denilmek suretiyle
tereddüdler izâ¬le olunmuştur.
«Mecelle» nin temeli ise İslâm şeriatidir. Muhteşem bir hukuk âbidesi olan Türk
Adalet tarihinde müstesna bir mevki kazanmış olan Mecelle'nin «ehven-i şer»
mevzuun¬daki hükmü, «usul-ü fıkh»m bir kaidesine ve aynı zamanda yine
Mecelle'nin «zarar-ı âmmı def için zarar-ı has ihtiyar jplunur.» Tarzındaki 26
ncı maddesine istinad etmiştir. Bu, şu demektir ki; mutlak surette iki şer,
yahut iki zararla
Ç I Ğ
karşılaşınca, bunlardan daha hafif, yahut daha az zararlı olanı tercih edilir.
Yoksa, hayırla şerrin karşı karşıya gel¬mesinde «ehvendir» diye şerre tâbi,
yahut razı olmak mâ¬nâsında değildir. Burada aslolan cereyan eden herhangi bir
hâdisede mutlak «şerr»in mevzuubahis olması ve iki ' arasında tercih durumunun
meydana gelmesidir.
Yine Mecelle, 31 inci maddesinde, «Zarar IV
imkân def'olunur» demek suretiyle de, ancak 4: >
kudretleri dairesinde zararları defetme durumların,/ zuubahis olduğunu
göstermiştir. Eğer insan mutlal( bulmaya, tesis ve idâmeye muktedir değilse,
«teklif, layutak» olmadığı için, kendi ihtiyar ve kudreti dahilin daha az
zararlı olan yola sülük etmek mecburiyetin
«Ehven-i şer» meselesini Müslüman her hadise içirt? ; tatbik edebilir. Herhangi
bîr ticarî meselede olduğu gibi.y içtimaî mes'elelerde hattâ politikada da..
BediüzzamanıY Hazretleri bir eserinde iki siyasî zümreden bahsederken, birisinin
kol, diğerinin de parmak kestiğinden bahisle, ikin¬cisinin, yani parmak kesenin
tercih edilmesi lâzım geldi¬ğini ifade buyurmuştur.
Haricî meselelerde de bu hüküm değişmez.
İki yabancı devletten birisini tercih etmek durumunda, daha az zararlı olanını
tercih etmek lâzım gelmektedir, ta daha fazla zararın önüne geçebilmek İçin..
«Ehven-i şer» meselesini hareketlerine mesned itti¬haz edenlerin İslâmî düşünce
tarzı budur.
202
203
Ğ
BAYRAM
i
SRAIL'LE Mısır'ın kavga ettiği yıllarda; bizde de Kur¬ban Bayramı yaklaşınca bir
«post kavgası» hazırlığı baş¬lardı. Ümid edilir ki artık bu da mazide kalsın,
yok şuraya, yok buraya verilecek, diye vatandaş rahatsız edilmesin. Hatta
bayramla yakışık almayan münakaşalar dahi olurdu, artık o günler de gerilerde
kalsın.
Çünkü: Kurban etinin tevziindeki mecburiyetin bir başka şekli de Kurban
derilerinin tevziinde vardır. Fitre ve Zekâtların Kur'ân-ı Kerim'de sarahatan
gösterilen mahal¬lerin dışında herhangi bir teşekküle ve meselâ Türk Hava
Kurumuna verilemiyeceğine dair Diyanet İşleri Reisi Yük¬sek Din Kurulunun aldığı
karar cümlenin malûmudur.
Fitre ve zekâtlar şer'i bakımdan Hava Kurumuna verile¬mediği gibi, Kurban
derilerinin de bu kuruma verilmesi doğ¬ru değildir.
Kur'an kurslarına, ilim yayma cemiyetlerine verilebi¬lir; zira bu müesseseler
bunların geliri ile dinî hizmetlerde bulunacak talebeler okutmakta ve bütün
gelirlerini tama¬men din işlerine sarfetmektedirler. Fakat Hava Kurumu bunu
yapmamaktadır. Gerçi bu kurum da memleket faideiidir; bâzı hatalı icraatlarla
kurum gayesi ö'
-karılmaktaysa da, umumiyet itibariyle Kurum,,, ^
.rmenfaatine uygun bir teşekküldür. Ancak bı> '
ması, geliştirilmesi Kurban derileriyle değil; i, şekilde yapılacak aynı veya
nskdi yardımlarla, tefi la temin edilebilir. Bunu aynı zamanda tavsiye ede
Yukarıda işaret ettiğim Qibi,J<urban derilerinin tev meselesinde de kayıtlar
vardır. Bu tevzi işi, herhangi tamime göre değil, [s[ârn_âlimlerinin
fetvalarına, dinrhü-\. kümlere_göre yapılır. Nasıl ki, dört re'katltk namazın
iki rek'atını tamimle kaldırmak, emirle bertaraf etmek, yahut «falan merci böyle
karar verdi» diye sakıt addetmek müm¬kün olmadığı gibi, Kurban derileri
mevzuunda da şu veya bu karar, şu veya bu tamim de muteber addolunamaz, tat¬bik
edilemez, bundan dolayı Müslümanlar baskı altında ^bulundurulamaz.
Bu noktada muhterem okuyucularımızın uyanık bulun¬malarını ve mü'min
kardeşlerini ikaz etmelerini; önlerine çıkacak herhangi bir valilik, kaymakamlık
emirlerinin hiç
" bir hukukî mesned taşımadığını da bilip, ona göre davran-
umalannı tavsiye ederim
Biraz da Bayramdan Bahsedelim:
Kurban Bayramı.. Bugün, ona da kavuştuk. İslâm âlemi, ikinci büyük bayramına
kavuştu. Daha doğrusu, ikinci bü-?yük bayram İslâm âlemine doğru geldi.
Müslümanlar ara¬sındaki birlik ve beraberliği biraz daha artırdı.
Geçen günler İslâm âlemi için ne derin yaralar taşıyor, ne acı hâtıralar
saklıyorsa; gelecek günler de o derece getiriyor, aşk ve heyecan getiriyor.
Boğulmak iste-
204
205
Ç I Ğ
nen ilâhî hakikat günden güne kuvvetlendiği gibi; fecr-i kâziplerin arkada
kaldığını, fecr-i sadıklara doğru ciddi bir yarışın başladığını seziyoruz. «Gün
günü aratmıyor» artık! Küfrün çürük temelleri sarsılmış, imân kalası büyük
zelze¬lelerden müteessir olmıyacak bir şekilde inşa ediliyor. Bu, dervişlerin
çile doldurması gibi bir şey çeşitli berzahlar¬dan, karanlık dehlizlerden geçiş
ve birden bire, aniden göz açıp-kapaymcaya kadar ebedî aydınlığa açılan büyük
kapı¬ya varış...
Milletlerin hayatında seneler, saniye hükmündedir. Gayretlerimizin fazlalığı
nisbetinde yollar kısalabilecek, vaad olunan büyük an gelip çatacak, lûtf-i
ilâhinin büyük ihsanı, büyük azameti karşısında donup kalacağız.
Dış görünüşlere bakıp aldanmayınız; sayıların azlığı¬na bakıp ye'se düşmeyiniz.
Büyük müjdecinin nurânî ku¬mandasındaki kırk kişilik mübarek kadro, nasıl ki bir
anda meydana çıktı; âlemi zulmetten kurtardı.. Aynen öyle de, o büyük müjdeci,
bugün de kumanda mevkiinde; intizar ise; kırk kişinin mutlak ihlâsla
ittifakınadır.
Bu bayramı gerçek bayramın bir müjdecisi kabul edi¬şimizin hikmeti de budur. Ve
Anadolu, kırk binlere bağiı kırk kişinin ruhda ve fikirdeki hamleyi ilân İçin
«İleri arş» emrine sahne olacak mübarek bir beldedir.
Büyük günün büyük bayramı mübarek olsun!
Bir hususu açıklamadan geçemiyeceğim: O da, «Kara¬lı bayram» meselesi. Herhalde
dini bayramların bütünü aktır amma, bazı Müslümanlar, yakınlarından biri vefat
edince ilk bayramı «karalı bayram» olarak isimlendiriyor¬lar ve o gün yas
tutuyorlar. Bu doğru bir hareket olmasa gerek. Çünkü İslâm dininde yasın müddeti
belirtilmiştir. Ve kime yas tutulacağı da açıktır. Bütün bunlara rağmen, dört ay
sonra gelen Ramazan Bayramını yaslı ilân etmek, dinle bağdaşmaz. Amma dinin
içine düştüğü müşküller göz önüne getirilirse, dinimiz baltalanırken imanımız
yanarken
Ç t Ğ
ben nasıl bayram yapabilirim derse bunun su götürür tara¬fı olabilir. Fakat
bayram bayramdır. Sünnet olan tarz ne ise o yapılmalıdır. Böylece hiç değilse
dinimizin bir yanını daha yapmış oluruz. Her gün ve her hamlede bir dini em¬ri
yerine getirirsek, bir hayli mesafe almış sayılırız.
Biz, «bayram»dan bunu anlıyoruz. Bütün Müslüma) İa birlikte aynı hazzı, aynı
heyecanı duyma; onun n< le neşelenme cehdini görüyor; mü'minlerin kalb ve\
larının bir noktada ittifak edişindeki sevinci yaşıyoru/
Esasen Bayram, «vur patlasın, çal oynasın» ziht( i için değildir! Ruh sefaletine
uğramış bir kısım insanlar^ vardır ki, bayramı en âdi, en iğrenç eğlencelerinin
vesijser kabul eder; bütün bir bayram müddetince işlemedlgıgu^ nah, yapmadığı
rezalet bırakmazlar.. Lâkin sazlarda, barli/ da, içki âlemlerinde bayram
yapılmaz. Böyle bir havaya y renler için bayram mefhumu diye bir şey olamaz. ;
Bayram tebriki için evine gelen misafirine alkol içi^ onu günaha sokan insan da
bayram mefhumunu kavran, mıştır.
Bizim bayramımız, garbın karnavallarına benzemez. Her şeyi mubah görüp, zinaya
varıncaya kadar bütün gü¬nah yollarını meşru telâkki eden «faşing» isimli
eğlence¬ler gibi de kabul edilemez.
Bir Bayram hatırası nakledeyim: Mütevazi, hoş sohbet, nuı-anî yüzlü âlim bir
Zat'ın sohbetinde bulundum. Anlatı¬yordu:
"Ben, diyordu, 1945'de Camiül-Ezher'i bitirip İstan¬bul'a dönmüştüm. Cuma
namazına Fatih camiine gitmiş¬tim. Koskoca camide bir buçuk saf ya vardı ya
yoktu. Ce¬maatin ekseriyeti ihtiyardı. Aralarında genç ve yabancı bir insanı
gördükleri için sevinçlerinden kablarına sığamıyor-du.»
Bu hâtırayı dinlerken, Fatih Camiinin son durumu göz-
206
207
Ç I G
rimin önünde canlandı. Daha sabah namazının vakti olma-dan cami tamamen
dolmuştu. Sonradan gelenler yer bula¬madılar. Civardaki camilere koştular. Onlar
da dolu idi.
Caminin kocaman bahçesi bir anda hasır, kilim kâğıt parçalan ile döşendi.
Müslümanlar akın akın geldiler ve havanın titretici soğuğuna rağmen, saatlerce
bayram na¬mazının vaktini beklediler. Birbirlerinin üstüne secde etti¬ler. Soğuk
hava, bu muhteşem tablo karşısında adeta ip-ılık oldu.
Dostlar güldü, düşmanlar ağladı.
Sadece Fatih Camii mi böyle?
Heyecanından kabına sığamaz hale gelen bir dostum** anlatıyordu:
Fatih'de yer bulamayınca, Yeni Cami'ye gitmişler.. Az sonra orası da dolup
taşıvermiş.. Binlerce Müslüman ca¬minin bahçe kısmında, betonların, kaldırım
taşlarının üze-rinc's, birbirlerinin sırtlarına' secde ederek namazlarını edâ
edebilmişler.
Yeni Cami de dostları güldürmüş, düşmanları ağlat¬mış..
Ya Sultanahmed?
«40 yıldan beri görmemişti böyle bir cemaat..» Bay¬ram namazına Sultanahmed'e
giden diğer bir dostum hâdi¬seyi böyle anl-atıyordu. Bu muhteşem mâbed, birden
bire-" mshşer yeri haline gelivermiş. Sabah namazından çok ev-' vel, hattâ yatsı
vaktinden hemen sonra başlıyan cemaat akını, bayram namazı esnasında caminin
büyük bahçesini'; de doldurup taşırmış.. Ne muhteşem tablo!
Süleymaniye'ye ne buyurulur?
Akın, aynı akın.. Sanki cemaat yerden bitiverdi. İzdi-'-ham yüzünden dehşete
düşen solcuların altı bin kadar di-yebildiği cemaat Süleymaniye'nin bahçesini de
doldurmuş¬tu ve burada da mü'minler birbirlerinin sırtına secde et¬mek
mecburiyetinde kalıvermişlerdi. Varın siz hesab edin* miktarını...
C I G
Dolmabahçe, Nuruosmaniye, Valide Sultan, Eyüp Sul¬tan, Şehzadebaşı, Lâleli
camilerinde hep aynı manzara..
İstanbul'un yüzlerce mescidi de böyle...
Ve bu bayram dostları güldürdü, düşmanları ağlattı..
Daha da çook ağlıyacaklar!
Bayram; Allah ve Resulüne bağlılığın meyvesidir. Onu mü'minler tadar. Onun
lezzetini inananlar bilir. Ona hür¬met ve İhtiramı, bu kâinat sarayının
Hâlik'ını *"**? kabul eden gösterir.
Bayram; sevginin, saygının, muhabbet^- ^
kın, şevkin arttığı, cezbe halini aldığı gün\ , '-^
Bayram; nurlu, ışıklı, feyizli, bereketti bV "
banidir. I
aunya-
Bayram'da herkes sevinir; mü'minler yenin, ya gelmiş gibi haz duyarlar;
fakirler, bütün rnpv eden fakirliklerini unutur, bayramın tadını f
Ve hele bu bayram, içtimaî muavenetin (v manın) en güzel numunesi olur.
Kurbanlar kesil\ kapı kapı kurban eti taşınır; Bismillâhla kurula/, herkese açık
bulundurulur; teklifsiz, pulsuz, di davetler sürer gider.
Bayram ne kadar güzeldir. Bayram ne kadar tazedir. Ne güzelliğini ve ne de
tazeliğini kaybeder.
En zevkli anlarımızı, en tatlı dakikalarımızı, en hoş hâ¬tıralarımızı hep bayram
diye kabul e^er «bayram» gibi tes'îd ederiz.
Şimdi her Müslümanın üzerinde hassasiyetle durduğu iki bahse parmak basalım: Hac
ve Cihadi
Cihadın, farzdan sonra yapılan nafile hac'dan efda! ol¬duğu, şeriat'ca belli bir
meseledir. Çünkü: Cihad, bu za¬manda farz'i ayindir. Nafile hac ise, sünnettir.
Bilhassa bu zamanda cihad, daha çok kıymet ve ehemmiyet kazandı¬ğından
efdaliyeti büyüktür. Zira: Bu asır ile eski asırlar ara¬sında fark vardır:
Meselâ Osmanlı İmparatorluğunda cihad, yani din düşmanlarına karşı, dini müdafaa
ve neşretmek
208
200
Ç I Ğ
vazifesi, bizzat devletin elinde bulunuyordu ki, bu durumda cihad, farz-ı kifaye
idi. Bu asırda ise cihad, Müslüman ferd-lerin himmet ve gayretine bakmaktadır.
Ve daha pek çok hususlar zikredilebilir ki yazımızın hacmi buna müsaid
de¬ğildir. Binaenaleyh, maddî imkânları (Para, mal vesair meblâğ) farz vazifeler
için lüzumluyken nafilelere hasret¬mek daha efdal olmaz.
Cihada aid yapılacak yardımların en münasip yerleri¬nin neler olduğu meselesine
gelince: Bu hususta muayyen ve kat'i bazı beyanda bulunmak istemiyorum. Fakat
aşağı¬daki açıklamalar ve nakledeceğim bâzı parçalar, bir anla¬yış istikameti ve
bir nokta-i nazar vereceği kanaatındayım. Şöyle ki:
Bu zamandaki cihad, manevî olduğundan, yani ilimle, irşad ile ve neşriyat
yoluyla ve bilhassa maddeci felse¬fenin inkâr ve dalâletine karşı, imân
hakikatlarını gayet kuvvetli telkin ve tedris etmek suretiyle olduğunu nazara
alarak, bugün Türkiye'de mezkûr tarzda ve muvaffakiyetli ve müsbet bir şekilde
cihad-ı mânevide çalışanlar biline¬bilir.
Bu fisebilillah çalışmanın saff-ı evvelini ve en güzel örneğini teşkil eden
Ashab-ı Suffa'nın hayatı, asnmızdaki (Onların tarzında) çalışanları en iyi
tanıtan ve gösteren bir rehberdir. Binaenaleyh, bir cemaat-ı mücahidin olan
As-hab-ı Suffa'ntn İslama hizmet ve hayat tarzlarını bir dere¬ce bilmek için
Elmalı tefsiri 2: 273. âyetinn tefsirinden bâ¬zı parçalar naklediyorum:
Zekat ve vacip olan sadakalar kimlerin hakkıdır; bu cihete gelince, emru teşvik
olunduğunuz infak u sadakat: Allah yolunda tutulmuş, din uğrunda ilme, cihada
vakf-ı nefs etmiş, yer yüzünde şuraya buraya gidemeyen, yani Allah yolunda
meşguliyetlerinden., nafakalarını kazanma¬ya iktidarları olmayan o fakirler
içindir ki, hallerini tecrü¬be etmiyen cahil, onları taaffüflerinden, yani
istemeye te¬nezzül etmeyip tahammül ve teemmül ile iffetlerin muha-
210
Ç I Ğ
faza ve ibraz eylediklerinden dolayı zengin zanneder. Sen onları simalariyle
dikkat edildiği zaman hallerinde görüle¬cek edeb ü nezahet, yüzlerinde müşahede
olunacak asâr-ı fakr u zaruret gibi alâmetleri ile tanırsın. İnsanlardan
di¬lenmezler, hele ilhan u ısrar ile hiç dilenmezler; olsa ols^ pek muztar
kaldıkları zaman ehline ifham-ı hâl ed^
«.. Bu ayet, Ashab-ı Suffa.. hakkında nazil olm) dörtyüz kişi kadar vardırlar..
Bunlar, Medrese-i ^ Allah yolunda vakf-ı nefs etmiş talebesi idiler.. Dîn/' da
her nevi meşakkate tahammül ile muhafaza-yı i neşr-i dine hizmet.. İşte bu ayet
de bunlar dolayısi zil olmuştur. Ve fakat hükmü ammdır.. Allah rızası içjn
demat-i ammeye vakf-ı nefs eden ve bu ahval içinde^rf! mülkü yok, muhtaç olmakla
beraber nafakasını kesbe kit bulamayan, fukara-yı mü'minin bu ayetin hükmünde d\
hildirler. Bunlar infak u sadakatin en güzel masrıfım (Sacfv ka ve zekât
verilecek yeri) teşkil ederler.»
Ve yine aynı eser 9:60 ayetinin «Fisebilillah» kelâmı nın tefsirinde:
«...Fisebilillah sadaka, bir masrtf-ı mahsusa verilen sa¬dakadır ki, bilhassa
i'lâ-yı kelimetullah yolundakilere veri¬len sadakadır.. Bütün müfessirin ve
mâruf olan eimme ve fukaha, fisebilillah masnfından ası! murad mücahidin
ol¬duğunda müttefiktirler. Binaenaleyh zekâta, yani sadakat-ı vâcibede bu sekiz
masrıfdan (Zekât verme yerlerinden) fisebilillah masrıfında müteyakkan (kat'i)
olan mana bu¬dur.»
Ayni tefsir, fisebilillah cihadda bulunan kimse zengin de olsa cihad ihtiyaçları
için (Kendi serveti yetmiyeceğin-den) zekât alması helâl olduğunu kaydeder.
Netice: Yukarıdaki beyan ve nakillerden anlaşıldığı üzere, cihad yolunda ve
hizmet-i Kur'aniye ve neşr-i din için çalışanların gaye ve vasıfları bir derece
anlaşılmak¬tadır. Asrınmzdaki fisebilillah çalışan ve ehl-i hizmet olan
211
Ç ! Ğ
"mücahidleri bu mezkûr ölçülerle tesbit etmeyi sizlere bıra¬kıyorum.
Sözü bayramdan, hacdan açınca yılbaşından bahset¬memek olmaz.
1 Muharrem, Müslümanların yılbaşıdır. Osmanlı İm¬paratorluğunda bugün bayram
havası eserdi çünkü, Ezel ve Ebed Sultanının, «Şen^olmasaydın,
sen..j^lrnasaydın, âlemleri yaratamazdım» dediği Peygamberimiz Efendimiz
Aleyhissalât ü Vesselam, Mekke'den Medine'ye hicret et¬mişti. Mekke'de doğan ve
müşriklerin gözlerini kör eden İslâm güneşi böylece bütün isanlık âlemini
aydınlatmaya başlamıştı. O güneş artık sönmeyecek, asırlar sonrasını —hem de—
kıyamete kadar aydınlatacaktı.
O'nun için bu tarih bizim yılbaşımızdır.
Hicretten evvel İmân-Kur'an dâvasının karşısına çı¬kıp, dünyamızı zulmetle
doldurmak isteyen küfür yobazla¬rı, Peygamberimiz (S.A.V.) in mübarek vücudunu
ortadan kaldırmak için plânlar hazırlamış ve tatbikatına koyulmuş¬lardı.
Birdenbire gözleri kör oldu: Kâinatın Efendisi yanla¬rından geçip Hazret-i
Ebubekir (R.A.)la birlikte Medine'ye doğru gitti.
Neden sonra işin farkına vardılar ve hemen takibe ko¬yuldular.
Peygamberimiz (S.A.V.), küfür yobazlarının yaklaştı¬ğını gördü: «Sıddık»
unvanına mazhar olan Hazret-i Ebu¬bekir (R.A.) la mağaraya girdi.
Örümcek, yaratıcının emriyle mağaranın ağzına perde
Ördü.
Güvercinler mağaranın önünde yuva yaptılar.
Kâinat Sultanının (Settar] ismi, mağaranın içindekile¬ri böylece setretti,
örttü. Küfür yobazları mağaranın önüne kadar geldikleri halde örümcek ağlarına
ve kuş yuvasına bskıp «Buraya kimse girmemiş» diye geri döndüler.
Hicret hadisesi, başından sonuna kadar mucizelerle geçti.
C I G
Kâinatın Efendisi, İlâhî hakikati tebliğe devam etti. Medine şehri ilk İslâm
devletinin merkezi, insanlığın ebe¬dî kurtarıcısının mekânı oldu. Hicret,
Allah'ın emriyle vu-kubuldu. Bu ilâhî emir senelerce evvel bugün yerine
geti¬rildi. Onun için bugün (yâni 1 Muharrem günü) bizim yıl-başımızdır.
Medine halkı, Resûlüllalı (S.A.V.) ı görülmemiş bir tezahüratla, büyük bir aşk
ve heyecanla karşıladıla hayat müjdecisini bağırlarına bastılar. Bütür metten
nura çıkaran kurtarıcılarına sonsu-«Buyur!» dediler.
O müstesna günü hatırlıyalım: ;
Mini mini yavrular sevinçlerinden uçuyd^ den geçiriyorlardı. Medine sokaklarında
h yor. bayramlık elbiselerini giymiş, kıyafetlerin^ vermiş bir tarzda, hep bir
ağızdan kasidel dutsuz sevinçlerini izhar ediyorlardı:
«Biz Neccarzârislerin kızlarıyız;
ivluhammed'in (S.A.V.) komşuluğu Ma güsel komşuluktur!»
Diye kasideler okuyarak bu müstesna hâdiseyi tes'îd »^diyorlardı.
Genç, ihtiyar, kadın, erkek, çoluk çocuk tarihin en bü¬yük hâdisesi karşısında
sevinç çığlıklarını zaptedemiyor; Medine evlerinin düz damları üzerine çıkıp
neştdeler teren¬nüm eden kadınlar, —âdeta— kâinatı inletiyorlardı. Teren¬nümleri
şu:
«Dolunay, Vûdâ dağının sırtlarından
Bize doğdu...
Allah'a yalvaran bulundukça,
Bize de şükretmek borçtur.
Ey b\ze gönderilen peygamber!
Sen, İtaat olunan emirîe ge^d'sn.»
212
Ç I Ğ
Bu hicret hâdisesini, değil yalnız Medine halkı, bütün-kâinat, bütün
mevcudiyetiyle takdir ediyordu.
1 Muharrem, işte böylesine müstesna bir hâdisenin yıldönümüdür,
Onun için bu tarih bizim yılbaşımıdır.
Hicret hâdisesinden 30 yıl gibi kısa bir zaman sonra Endülüs'ten Çine kadar
dünyanın en kıymetli bölgelerine yayılan İslâm Devleti de, işte bu hicret
hadisesiyle geliş¬ti; olgunlaştı, kâinatı zulümattan kurtardı.
Evet, onun için bugün bizim yılbaşımızdır!
Müslümanlar bugün tebrikleşsinler. Bugünü büyük bir huşu içerisinde, ibâdetle,
taatle geçirsinler. Bizim yılbaşı-mızda ahlâksızlık, iffetsizlik barınamaz.
Allah'a hamd ve-senâ etsinler.
Evet, evet... Bugün bizim yılbaşımızdır. Mukaddes gün¬lerimizin kıymetini
bilelim; İmân-Kur'ân dâvasına sim-sıkı sarılalım; bid'atlara sapanlara,
dalâlette boğulanlara doğru yolu gösterelim; insan ve İslâm olmanın hazzını,
zevkini ve şevkini duyuralım.
Bütün Müslümanların yeni yıllarım tebrik eder, Rıza-yı İlâhîye nail olmalarını
dilerim.
FETHİN MANA
A
YASOFYA halen Bizans müzesi.. Kanunsuz, keyfi emirler ve kararnamelerle müzeye
çevrilen bu İslâm ma¬bedinin tekrar cami yapılması için bugüne kadar vuku bu¬lan
bütün teşebbüsler de akim kaldı. Halk onun cami yapıl¬masını, böylece Fatih
Sultan Mehmed Han Hazretlerinin bu vediasına karşı girişilen ihanet hareketinin
durdurulmasını istiyor, lâkin idareciler bir türlü buna yanaşmıyorlar. İs-lâmi
hassasiyetten mi mahrumlar, bazı gizli hesapların içi¬ne mi girmişler bilinmez!
Bilinen tek şey varsa, yüzde dok¬san dokuzu Müslüman olan bir memleketin
mabedine kar¬şı gösterilen saygısızlığın, izhar edilen kin ve husumetin el'an
muhafazasıdır.
Geçen gün İstanbul'a 40 kadar papaz geldi. Vatikan ta¬rafından gönderilen bu
papazların ilk işi Ayasofya'ya git¬mek ve dolayısıyla orayı ziyaret etmek oldu.
Onun kıblegâ-
215
214
Ç ! Ğ
hına teveccüh edip istavroz da çıkardılar, yani içeride ale¬nen Hıristiyan
dininin icab ettirdiği ibadeti yaptılar, kimse mâni olmadı. Ayasofya'nm ne
müdürü, ne hademesi bun¬ların kolundan tutup, «burası kilise değil, müzedir,
binae¬naleyh burada ayin yapamazsınız» demediler. Lâkin Müslü¬manlara diyorlar.
Oraya ziyaret maksadıyla gidip, 500 sene müddetle ibadet edilen o mahalde iki
rek'atlık namaz kıl¬malarına bile müsaade etmiyorlar ve hem de zora başvuru¬yor,
derhal onları caminin içerisinden uzaklaştırıyorlar. Hı¬ristiyan'a nösterlen
müsamaha Müslüman'a gösterilmiyor. Emin olun, hiçbir sömürge memlekette
mâbediere böylesine hakaretler yapılmamıştır; hiçbir cami uzun müd¬det kapalı
kalmamış, müze haline getirilmemiş, eğlence yeri, depo, ambar olarak
kullanılmamıştır. Fakat Türkiye'¬de uzun müddet pek çok cami camiiikten
çıkarıldığı gibi hâlâ bir kısmı başka işlerde kullanılmaktadır ki, biz
bun¬lardan en mühimi olan Ayasofya üzerinde ciuruyoru2. Zira Ayasofyo cami
oiarak bizim için son derece manâlı bir mu¬haldir, mukaddes bir yerdir. Ona
yapılan hakaret bütün bir Müslüman Türk milletine yapılmış sayılmaktadır.
Halbuki —müteaddit defalar tekrar ettiğimiz gibi— camilerin ibadet kasdınm
dışında başka işlesrde kullanılma¬sını meneden kanunlar vardır ve bu kanunlar
el'an mer'iyet-tedir. Göz göre göre keyfi bir karar, mesnedsiz bir karar¬name
İIG kanunlar çiğnenmekte, buna rağmen hiçbir ad!î merci, kanunların sarih
hükümlerine murnaîefet edenler hakkında dâva açmamaktadır.
Lâkin unutulmasın ki, Ayasofya'yı müze olarak muha¬faza edenlerden topyekûn
milletimiz dâvöc ıdır ve hem do bu dâvadan hiçbir zaman vazgeçmiyecektir_
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz AieyüVıssaitu Vesse-lâm'ın «istanbul mutlaka
fetholunacaktır; onu fetheden emir ne güze! emir; o askerler ne güzel
askerlerdir.» mea-linHeTHıadis-i şeriflerinin sekiz asır sonra tahakkuk eden
21
C 1 G
mânâsı karşısında bütün Garp dünyası altı asırdan beri hâlâ hayrettedir ve bu
mucizenin izhanndaki derin mânâyı kavramış değildir.
Büyük fetih; bir çağın kapanıp, diğer bir çağıı
sına esas kabul olunmuştur da; bu fetihin ine"
sindeki müstesna hadise üzerinde durulmam<;,_
nın suratında kırbaç gibi saklayan ve onları V
reforma iten kuvvet, Konstantinopol'un İslâm&y ,
tirilişi olduğu halde; fetihin maddi - mânevi esasi
fuz etmek; güneş gibi ortaya çıkan büyük mûcizey
nı araştırmak gibi ciddî bir teşebbüse dahi girişilmemi!
Bunu yapamayan sadece garplı mı? ^
Bizde de aynı ruhî buhranla malûl olanlar vardırT Milletimizin beyni mesabesinde
olan Üniversite, ade-J tâ felç geçirmiş ve bu mevzuda düşünemez olmuştur. Ken-(
dişine «İlerici Aydın» yaftaları ile cemiyette yer beğendi¬rilmeyen kof gurur
sahibi ordinaryüsler, profesörler, do¬çentler, feylosof tavırlılar, müzmin garp
yobazları bu bü¬yük fethi, muhteşem hadiseyi madde madde ele alıp ince¬lemek
zahmetine bile katlanmamışlardır.
Henüz bıyığı terlemiş 23 yaşındaki bir delikanlıya böylesine muhteşem bir fetih
nasib eâeu kuvvet nedir?
Zamanın en modern ordusunu teşkil eden devlet, bu hamleyi nereden ve nasıl
almıştır?
Muzaffer bir kumandanın harp esirlerine «Misafir» muamelesi yapmasının sebepleri
hangi esaslara oturtula¬bilir? Hangi hukuk telâkkisi buna böyle bir hak ve
hürri¬yet bahşedebilir.
Bunlar maalesef «İlerici Aydınlardın bilmedikleri, bil¬mek istemedikleri
hakikatlerdir.
Tes'id etmeye devam ettiğimiz bu muhteşem fetih hâlâ onların meçhulüdür ve hâlâ
«Dinin terakkiye mâni ol¬duğu» hezeyanında ısrar edip duruyorlar.
Halbuki Sultan Mehmed'i «Fatih» yapan, Kostantino-
217
C I Ğ
pol'u «İslâmboU haline getiren, harp esirlerini «Misafir» muamelesine tabi tutan
mehfum dindir ve zamanın Osman¬lı Ordusunu en emin, en sağlam, en cesur, en
müterakki ordu yapan da kuvvettir
Başkumandanmdan, en küçük neferine kadar bütün bir ordu; manevî terbiye
neticesinde bu fethi gerçekleştirmiş; tahtları, taçlan devirerek tarihe şan ve
şeref dolusu sa-hifeler hediye etmiştir.
Ulubatlı Hasan bayrağı, İstanbul burçlarına dikip şe-hid olurken; vazifesini
bihakkın yapan insanların iç huzu¬ru içerisinde ruhunu teslim etmiş; bütün bir
ordu aynı ha-let-i ruhiye içerisinde harbin sonuna kadar dayanmıştır.
Ya gemileri karadan yürüten deha?
Ya bir Rumia kadı huzuruna çıkabilecek derecede ada¬lete bağlı olan ve şeriatın
kestiği parmağın acımayacağına inanan hükümdar?
Ya dâvaya geç bakması sebebiyle ihtilâf mevzuu olan hayvanın ölmesi üzerine
husule gelen zararı bizzat ödeyen kadı?
Ya satın aldığı tarladan çıkan bir küp dolusu altunu, [Benim hakkım değil) dîye
eski sahibine vermek isteyen köylü?
Bunlar hangi materyalist görüşle izah edilebilir?
Kat'iyyen edilemez! Çünkü materyalizmin giremeyece¬ği tek saha budur ve burada
ancak din hâkimdir. Q^ cemi¬yeti, o hükümdarı, o hâkimi, o köylüyü, o askeri, o
hale getiren yegâne kuvvet dindir.
Evet. «Feth-i mûbin-i Kostaniye»nin yıldönümünde bü¬tün bunları düşünüyor; sonra
da liseler ve hattâ baştan başa bütün tahsil müesseselerine din derslerinin
konulma¬sı zaruretine bir defa daha inanıyoruz.
Var mı itiraz elini uzatabilen?
Evet, Ayasofya Fatih'indir, fakat bu gün o bir «Bizans Müzesi» halinde, âdeta
Fatih'ten intikam alınırcasına ka-
Ç I Ğ
ranhklar içerisinde bırakılmıştır. Minarelerinden ezanlar okunmaz olmuş,
mihrabından kelim0"' ^evhid silinmiş, min¬berinde hutbe okuyacak imamın m^kam<m
örümcek ağları kaplamış, böylece yürekler parcaW01-. kanlı göz yaşlan akıtıcı
hazin bir tablo meydana ge'01'?*'1*-
Evet, Ayasofya Fatih'indir, fakat bu 9Ü" Ayasofya Fa-tih'den, torunları olan
Müslüman milletimizden ç?1 gasbedilmis, Bizans müzesi halin^e °ir «uta1-olarak
Sultanahmet meydanında t^?nır edin?
Evet, Ayasofya Fatih'indir F0kat,Avas müzesi haline getiren, O'na Ezanı, KUran ı
ço lûklar şimdi orayı işgal etmişler. Avas°fya'yı olmaktan çıkarmak
istemişlerdir.
Fakat Ayasofya'dan «Fatih»!!1 damgasını sj kimin haddine? İstanbul Müslüman
Türklerin elitfl ça, İstanbul'da Müslümanlar yaşadıkça Ayasofya dir, Ayasofya
Müslümanlarındır, <?'nu Şeklen «Bizans\. ri , 2esi» haline getirenler bu mührü
soküp atamamış!^ Zira bütün Müslümanların kalblerînde, gönüllerinde Fa\ in
Ayasofya gibi muhteşem bir r™hrü vardır. Onu kims kazıyamaz...
Bunun içindir ki, her an, hef dakika Ayasofya hatırı-mızdadır. Onun bir an evvel
car*11 olmasını, yeniden iba¬dete açılmasını, bütün Müslümanlar ISrarla
istemekte, Hü¬kümetten bu haklı taleblerin W an evvel yerine getiril¬mesini
beklemektedirler.
Lâikliği din düşmanlığı olar#k tefsir edenlerin karşı¬sında olan, din ve vicdan
hürriy'etinl teminat altına alan, Müslümanların inanç ve kanaatl^rine hürmeti
esas ittihaz eden Adalet Partisinin O'nun Saym Gene! Başkanı ve Baş¬vekil
Süleyman Demirel'den ve? nihayet din hürriyetine programında geniş yer veren
Sayın Demirel Hükümetinden Ayasofya'nın tekrar cami halin*3 getirilmesini
beklemek, elbette ki bizim en tabiî hakkınızdır. Esasen Sayın Demi-
219
218
Ç I Ğ
rel Hükümeti programına sadakatini de yine Ayasofya'y' cami haline getirmekle
göstermiş olabilecektir.
Biz de, Malatya Senatörü Sayın Hamdi Özer'in hissiya¬tına iştirak ediyoruz. Onun
talebini aynen tekrar etmeyi bir vazife biliyoruz ve onun gibi düşünenleri
sonuna kadar destekleyeceğimizi de bu vesile ile bir defa daha belirti¬yoruz.
Evet, Ayasofya cami olmalıdır.
Ayasofya camiinin kapısına vurulan kilitler kırılmalı¬dır.
Ayasofya zulmetten kurtarılmalıdır.
Ayasofya tekrar Müslümanlara teslim edilmelidir.
Ayasofya'yı cami haline getiren Fatih Sultan Mehmed Han, «Allah'ın, meleklerin,
insanların laneti, bu vakfımın şartlarını bozanlar üzerinde olsun» demişti. Ve
vakfiyesi¬ne bu becl-duasını aynen kaydetmişti. Fatih Suitan Muham-med Han gibi
müstesna bir zât'ın bed-duasına uğrayan kimse iflah olmaz. Bu bed-duadan
kurtulmak için olsun Ayasofya'yı tekrar ibâdete açınız.
Mü'min kalblerin, niyazı, duası budur: Ayasofya'y t ibâdete açınız!
Müslüman Türk'ün büyük hükümdarı Muhammed Bin Murad Han 1453 de İstanbul
Surlarından içeriye «AMah-ü Ekber» sâdalariyle girmiş ve Kostantinapol'u
İslâmbol yap¬mıştı. Buna ilk nişane olarak da Ayasofya'y' cami haline getirmiş;
ilk Cuma namazını burada kılmıştı.
Demek oluyor ki İstanbul Kostantinapol'luktan. Aya-sofya'nın cami olması
sebebiyle çıkmış ve 1453 öen beri de Müslüman Türklerin tarihi hazinelerini
saklayan gaye şehri haline gelmiştir.
Demek oluyor ki İstanbul; 1453 yılına kadar küfrün sal¬tanatı altında ezilmiş ve
O'nu Fatih Sultan Mehmed Han o ağır havadan kurtararak salâha kavuşturmuş, O'na
Müs¬lüman Türk damgasını bizzat vurmuştur.
Acaba hangi vehmin haddi vardı ki, İstanbul'u Kostan-
C I Ğ
tinopof olarak düşünebilsin ve fethin sembolü olan bir bedini Bizans müzesi
haline getirebilsin?
FAKAT garabetler ülkesi Türkiyemizde, öyle,*1' hâdiseler olur ki, dünyanın yedi
garibesini d-rakır; üstelik lügatlarda da ona bir isim h hale gelir. İşte bu
isim konulması mümkuf, ' betlerin başını Ayasofya teşkil eder. ^
Niçin Ayasofya?
Zira, dünyanın hiçbir yerinde şahid olun galip bir devlet kendisini zelil ve
hakir görsün^il veti i!e, süngü kuvveti ile kazandığını, riyakâr ^ le
başkalarına peşkeş çeksin! Zira hiçbir devi millet; kendisini kendi ruhunu
başkaları için katletmek* rabetini irtikâb etmez.
Lâkin biz öyle mi yapmışız? Yedi iklim dört kıt'aya kim olan Altın neslin
evlâtları, Millî Mücadelede de de hiçbir şeyimiz yokken; silâhımız, cephanemiz
düşmai1" lanmıza nazaran ehemmiyetsiz bir durumda iken, düşmai1' lan mübarek
Anadolu topraklarından uzaklaştırmış, ehl' salibi denize dökmüş, fakat
zihniyetini «mutlak itaat iste¬yen bir âmir», olarak baş üzerinde
gezdirmişizdir. İstanbul: artık minareleriyle İstanbul kalmış, ruh değişmiş,
şuur de¬ğişmiş, tarihe hürmet ve bağlılıktan eser kalmamış, kr nunlar dinlenmez
olmuş, milletin hissiyatına itibar edilme¬miş, sanki bizi biz değil, bizi
başkaları idare eder olmuş¬tur. Netice Ayasofya'nın kanına girilmiş; beş yüz
yıllık Müslüman Türk'ün mabedinden «Allah-ü Ekber» sâcîâiar1 esirgenmiş,
Palikaryaların «Konstantincpol» idealini ya¬şatmaları için bütün imkânlar
tanınmış; Ayesofya bir «Bi¬zans Müzesi» haline getirilmiştir.
İŞTE bugün fethin yıldönümünü idrâk ederken, Ayasof ya kan ağlamakta, O'nu bu
hâle getirenler için Rabbimizin kahhar ismine sığınmaktadır. Küfrün ağız kâbusu
altınds ezilen Ayasofyamizın ızdırabı Anadoluyu ihtizaza getirmek¬te, zaman
zaman bağrı yanık Müslümanlar; yüzlerce, bin-
220
221
Ç I Ğ
lerce, onbinlerce imza toplayarak Büyük Millet Meclisinin eşiklerini
aşındırmakta, «Ayasofyamızı bize verin!» diye feryad etmektedirler.
Bir tarafta, «Mâbedler, ibâdet gayesinden başka bir işe tahsis olunamazlar» diye
sarih kanun maddesi varken, bir taraTfâ yıllar evvel Vekiller Heyetinin almış
olduğu ka¬nunsuz bir emir, Milletimizin kalbinde hançer gibi saplı durmakta
milletin temsilcileri ise bu yürekler parçalayıcı vaziyete tebessümle
bakmaktadırlar.
Ne diyelim! Ayasofya ağlıyor; Millet ızdirapla kıvra¬nıyor, ehl-i salibin
gaddarane tertipleriyle ebedî âleme in¬tikal eden şehid kardeşlerimizle birlikte
Müslüman mille¬timizin büyük hükümdarı Muhammed Bin Murad Han fer¬yad ediyor.
Artık bilmem ki, Hakka bağlı bir kalb var mıdır, bu manzara karşısında sükût
etsin ve İslâmın mabedini Al!ah-ü Ekber sâdâlarından mahrum bıraksın!..
Ümitsiz değiliz; Ayasofya'nın mutlaka kurtarılacağını biliyor ve o büyük günü
bekliyoruz.
Hıristiyan dünyasının manevî lideri Papa, İstanbul'un manevî tapusu mesabesinde
olan Ayasofya camiine giri¬yor, burada kendi dininin icabına göre dua ediyor.
Duasının mahiyeti bizce meçhul.. Asırlar sonra bir Hıristiyan ruha¬ninin
Ayasofya camiine velev turist olarak girmesi için mi, yoksa Ayasofya'nın yeniden
Bizans kilisesi olması için mi? Meselenin bu cephesi bizi alâkadar etmiyor. Ne
için dua etmiş olursa olsun; mühim değildir.
Asıl mühim olan taraf, yarım asra yakın bir zamandan beri bilfiil ibadete
kapatılmış bulunan Ayasofya camiinde dinî bir ayinin icra edilmiş olmasıdır. Bir
Hıristiyan din adamının eliyle de olsa, Ayasofya'nın müzelik perdesi yır¬tılmış;
ibadethane vasfı resmi protokolle tescil edilmiştir.
Artık bize yol açıktır!
İstediğimiz zaman, istediğimiz vakitte gider; Ayasof-
222
0 I Ğ
ya'da namaz kılar, dua okur; Allah'a ibadet ederiz. A' '/||f>
ya Mazlumu Üniversiteli gence yapıldığı gibi, b\7i' i ?'
miza da bir müze müdürü çıkıp, «burada KurV ' W^
sın, burada dua edemzsin, burada namaz kılav ?sy':'-
müdahale edemez. Artık o hak, ondan bilfiil ç dem ki Papa dinî âyinini burada
icra etmiştir . vazifemizi burada hiçbir mania ile karşılaşmadan1, biliriz.
Nitekim gençler, aynı düşünce ile hareket etmii hadisesinin ertesi günü Ayasofya
Camiine giderek mazını cemaatle kılmışlardır. Bu suretle de kara perdt
mü'minlerin namazları ile paramparça olmuştur.
Artık Ayasofya, her an ibadet edilebilecek bir camiidir.
M.T.T.B. içindeki mü'min gençlerin bu asil, bu örnek hareketleri de bütün
Müslümanları sevince garketmiş; Ayasofya'yı Bizans kilisesi yapmak isteyenlere
verdikleri fiili cevap, vatan sathında büyük bir tasvible karşılanmıştır.
Devrimbazların Papa'ya öfkelenmeleri ise; Papa bü¬yük bir gaf yapmış ve
neticesini hesaplamadan Ayasofya'¬da dua etmiştir. Ona göre Papa Ayasofya'da dua
etmeme¬liydi ki Müslümanlar namaz kılmaya hak kazanmayalar ve böylece de
Ayasofya da müzelikten kurtulamaya.. Lâkin, bütün faaliyetini dinî şuur
içerisinde tanzim eden Garplı ve O'nun ruhanî lideri Papa, devrimbazların bu
düzenbaz¬lıklarını hesap edemez ve elbette ki her fırsatta dininin ica¬bını
yerine getirmeye çalışır. Ayasofya'da da bunu yapmış¬tır. Başındaki melon
şapkası ağzındaki çiklet sakızı, üzerin¬deki firakı İle ahıra girer gibi
mabetlere giren devrimbaz tipi orada yoktur ki, dua etmesin; dininin icabını
yerine getirmesin. Ayasofya'yı ziyaret eden adam nihayet Hıristi¬yan'ların
ruhanî lideri sıfatiyle Papa olarak bu ziyareti yap¬maktadır ve elbette ki «dua»
edecektir.
Gerçi devrimbazlar, Papa'nın duasını pek nazar-ı itiba-Ira almaz; onlara mümkün
olduğu kadar sempatik görünme-
223
O i Ğ
ye çalışırlar. Fakat neylesinler ki, işin sonunda Müslüman¬ların mukabele-i
bil'misli vardır ve gençler bunu fırsat bi¬lip Ayasofya'da namaz kılacaklardır.
Evet, artık bize yol açıktır.
Ve artık biz namazlarımızı Ayasofya'da kılabiliriz.
Artık Müslüman'lara müdahale edemezler, «neden na¬maz kılıyorsun?», yahut
«burada namaz kılamazsın» diye¬mezler. Derlerse, diyen olursa; Anayasa'yı ihlâl
etmiş, va¬tandaşın ibadet hakkına müdahalede bulunmuş ve suç iş¬lemiş olurlar.
3 O N
V
e
Qizden
i. ££&TT£fCi J2&&£<*£A. .... ^^R.,
e. işçi OAVÖSI.
S- $e#ÛİMAC/t/# VS-..
4- İKTiSAûf1 NOXTALQA_ 2?/(/\
s. ShASÎ AWKTAlA/t :— so v
s. /C/flAÛ#Xi CAMİ _.. ss
9 0U4M8N JL. ^r
i- t<*
9- HAtaıe* y/KiuRK£N ^ fûi
40. N£û£H Z/WA/V ? ___ ttt
İi. seH£* t/Axr/ fZ3
1Z. TSCAVİİZ Mİ .' MÜÛAFAA Mi?_ftİ
13. HAt&cer f£/ci/M/z /JZ
}&T£ HAKİKAT M1
/s- Stfi KiTA/° MmMSÛ&OA
MSFHüMLR* AAtâAŞİSİ __. m
n YJN€ MEFMUMLAA AA/AA
6AYXA/H ^<?4
11. f£TH'W MAKASI
224
•-•*•
• •?•
•••
Muhterem okuyucu!
iyi bir kitapdan daha iyi bir dosl bulamazınız. '
_y,ler ödetir, sizden evvel yaşayanların tecrübelerini size ulaş-rır.
O,r*geleceğe ışık tutar, sizi uçurumlardan, bataklıklardan e karanlıklardan
korut. M. Kötü kitap ise, ondan daha büyük düşman olamaz. Çünkü;
SjzJ, size düşman edecektir. Nereye gitseniz endişeli ve korkulu ijirf.Wyat
yaşayacaksınız. Yanlışları doğru ve doğruları yanlış «^paksınız. Kısacası; kısa
sayılacak1 ömrün bir an evvel bit-meiVr\i isteyecekseniz. Unutmayınız: Kötü
kitaplar sizi bu hale
getirecek...
Bıj kitaba gelince; Bundan çok şeyler öğreneceksiniz; görüş
ve döşünce ufkunuzu genişleteceksiniz. Hem bir kitap- okuya-
.i caksıraz. hem de edebî bir ziyafete konacak&ınızi
\ Denemek istemez misiniz?
YENİ ASYA YAYINLARI NEŞRİVAT MUDURU
YENİ ASYA YAYINLARI
- — ' " İT-M ion
HEKİMOĞLU İSMAİL
Muharrir
Veni Asya Gazetesi
ÇIĞ
Gayemiz: VATAN SATHINr BİR MEKTEP YAPMAKTIR.
Neşreden Yayın Nu. Kapak
Dizgi ve Baskı Baskı tarihi
Yeni Asya Yayınevi
19
Zeki Kabasakal
Sıralar Matbaası
1972 İstanbul
BİZDEN
-M-ABT ayının son günleriydi. Artık fırtınalar sayılıyordu. Zaman manian hava
açılıyor ve ortalık ısınıyordu. Ziyaret için değil de iş için seyehatler
yapılıyordu. Yolların kenarları kardan duvarla örülü... Yer¬ler kaygan. Telefon
tellerinde ince bir ıslık...
Amerikan şapkalı, Amerikan tavırlı, fakat Türk ve Müslüman olan dört kişi jeep
arabası ile gidiyorlardı. Araba da Amerikan malı idî. Her şeyin Amerikan olması,
Amerika'yı suçlamayı gerektirmez. Tam aksine kendimizi suçlamalıydık.
Durum hiç te böyle değildi: Jeep arabasının içindekiler halkın bilinde dolaşan
bazı olmaz hadiseleri yarı alaylı anlatıyor ve onları ayıplıyorlardı: «Böyle
şeye inanılır mı» diye. Osmanlıların Amerikalı olmasına, olmaz gibi görünen bu
işin olmasına, bir şey demîyorlardi.
Şoförün yanında oturan aniden haykırdı;
— Dur.
Şoför tecrübeli bir adamdı, eğer dur dediklerinde birdenbire frene hassaydı
belki devrilirlerdi. Yavaş yavaş durdu. Onlar da tehli¬kenin büyüklüğünü
anlayıp, az kalsın küçük dillerini yutacaklardı: Bîr çığ gayet yavaş olarak
yuvarlanıyordu... Yuvarlandıkça büyüyor, bü¬yüdükçe heybetli ve korkunç
oluyordu...
Hepsi aşağı İndiler ve çığı seyre koyuldular. Fakat... Evet fakat, şoför
koşuyordu... Çığa doğru koşuyordu. Evvelâ hepsinin dili tutuldu. Sonra:
— Ahmeeed, nereye dur, dur. diye haykırdılar...
NafÜe, o gidiyordu...
— Yahu, Allahını seversen gitme...
Sanki hiç duymuyormuş gibi gidiyordu...
Ahmed'in gidişi çığın inmesinden daha korkunçtu. Bir ihtimal vardı: Belki çığ
yola inmeden. Ahmet yolu geçebilirdi. Belki; «İşte çığın önünden geçtim» diye
gelir, cesaretini isbat edebilirdi. Lâkin bu, cesaret değildi. Çılgınlıktı. Düpe
düz çılgınlıktı. Çünkü gelen dağ gibi bir şeydi. Bununla şaka olamazdı. «Ölümle
şakalaşilmaz» diye dertlendiler...
Ahmed iyi koşuyordu. Çığ yola inmeden o yetişti. «Ne ise» dediler, «kurtardı...»
Birisi: «Çığın boyunu bilmiyoruz.» diye acı bir noktayı hatırlattı. Öyle ya,
çığın yüksekliği görünüyordu amma, boyu görünmüyordu. «Herhalde geçer» dediler.
«İnşallah» diye bir diğeri ilâve etti. Bu İnşaallah diyen dine karşı çıkanların
başında geliyordu.
Birisi jeepin motor kapağına vurarak ağlamaya başladı. Diğerir «Çocukluğu bırak,
ortada bir mesele yok.» dedi. Fakat hepsinde ağla¬maklı bir çehre vardı.
Çığ yola inmeğe başladı. Herkesin nefesi kesildi. Bir ses veya bîr sallanan
kol... Yok, hiç bir işaret yok... «Çılgınlık,» dediler. «Bu çocuğun yaptığı
çılgınlık.» Çığ yolu aştı vo dereye doğru hızlandı. Arkasında kar yağmamış gibi
simsiyah toprak yol bırakıp gitmişti.
Evvelâ birbirlerine bakıştılar. Sonra bakışlarıyla konuşup anlaş¬mış gibi hızla
koşmaya başladılar. Çığın izinin ötesine geçtiler. Biri: «Boyu çok uzunmuş,»
dedi. Diğeri çıkıştı: «Bırak boyunu. Ahmed ne¬rede?» Öbürü: «Saklanmış olmasın.
Bu sefer yolun kenarlarını ara¬dılar. Belki bir arka girip, yani kar dolu bir
arka girip, şaka yapmıştır... Fakat yol hariç, kenarlarda insan izi yoktu...
Dönüp çığa baktılar. Ah¬med'in mezarına bakar gibi baktılar... Ve, jeep
arabasına geldiler: «İnanılır bir iş değil,» Hepsi hayretler içindeydi. Arada
sırada biri hiç-kırıp, susuyordu. Diğeri ah, tuf çekiyordu.
— Bu çocuğun hiç anormal bir tarafını görmedik...
?— Gayet akıllı ve uslu bir arkadaştı...
— Peki, buna kim inanır? Söylesek, bize gülerler...
— Aklım almıyor, nasıl oluyor? Nasıl bir insan koşa koşa çığın
altına gider, al beni yut, der.
İçlerinde araba kullanmasını bilen vardı. Geriye döndüler, kara haberi şehire
ulaştıracaklardı...
Kar yağıyordu. Sanki bahtı kara olanların, bahtını ak etmek için yağıyordu. Tek
tek düşen karlar, elete tutuşup, dokuma fabrika¬sından çıkmış patiska gibi;
derelerin, bahçelerin, evlerin ve yolların üzerine serilip, karayı aka, siyahı
beyaza çeviriyordu.
Kar yağıyordu: Tane tane işlenmiş, her birinde bin nakış... Nakkaşm hünerine bak
ki, şu nakışlarına ehemmiyet vermiyordu: «Bun-lar bizim için çok basit! Her kar
tanesini birer birer işleriz, sonra onları yeryüzüne atar, bozarız. Buhardan
tekrar kar yapar, tekrar işler, tekrar bozarız...» der gibi bir hali vardı.
Bahtımıza değil, kara toprağa kar yağıyordu: Rahmetin ap ak olmuş şekliydi bu!.
Baharın müjdecisiydi bu!
Artık ne sel, ne sinek... Erzurum'da rüzgâr buz tutmuştu... Sanki sesler bile
donmuş, sokakta çıt yoktu...
Kar, camlara yaslanmıştı. Bîr yedek subay bu manzaraya bakıp, annesine şöyle
mektup yazdı: «Kedi damdan atlarken havada dondu, kaldı. Rüzgâr baharda
çözülürmüş anneciğim. O zaman sana selâm ileteceğim. Mektup geç kalırsa bil ki,
o da buz tutmuştur. Mayısa kadar sabret anneciğim...»
Damdan düşen sular donar, iplik iplik sallanır. Çeşmelerin al¬tındaki buzlar ta
lüleye dayanır. Gözyaşları kirpiklerde bezelye gibi buz tutar. Atların bıyıkları
ağarır...
Bazen en ufak bir yel, en ufak bir kımıldanış olmaz. İnce İnce kar yağar. Yer
gıcır gıcır öter; gök bir tülbent gibi gerilir. Burnunun önünü göremezsin,
artık. Buzlu camlardan etrafını seyredersin. Sanki kâinatın yüzüne bir peçe
gerilmiş, sanki yeryüzü bir gelin odağıdır...
Biraz kötümser isen, kışın haüni bîr hastahaneye de benzete¬bilirsin... Gözünü
hastahanede açan hastalar gibi, her tarafı bembeyaz görürsün: «Nerdeyîm?»
İçinden yalnızlığın ürküntüsünü taşıyan bir ses: «Sus!» der. Ürperirsin...
Ağaçlar alçıya alınmış kol ve bacak gibi... Evet, şu toplu fğne başı kadar yağan
kar, ağaca sargı, yılana yorgan olur... Hele güzün ekilen ekinler yok mu? İşte,
bu kar, onlar için çadırdır. Her ot nefe-siyle kar kümesini eritir, altında
kendine bir evcik yapar. O, ne mesuttur...
Dağlarda kar efeleşir. Bulutlardan taç giyen dağlar; erişilmez, geçilmez olur.
Şu kar tanecikleri, dağların yolunda nöbet bekler, «Dağ ne kadar yüce olsa. yol
onun üstünden geçer.» diyenler, kara kışta Munzur, Kargapazar dağlarının
eteklerinde gezsinler yeter!. Yol nerde, yolcu iterde ey dost? Atlasta
parmağınla çizdiğin o yolları, coğrafyadan ez¬berlediğin o yerleri gidip, gördün
mü? Gücük'ün ağız açtırmayan aya¬zında, ocağa tezek attın mı?
Yine de bir başka tadı vardır bu yerlerin, bu hallerin... Eminim ki, o beldelere
gitsen seveceksin. Her şeyin donduğu Doğu Anadolu'da sıcak birşeyler bulup,
hissedeceksin... Meyvenin kestanesine, cevizine benzer o yerler. Ne de olsa
meyvedir, beğeneceksin.
Yine kar yağıyordu: Bîr yanda su deposu, ötede ÇİĞ! Suya ba¬tırtmış sünger
gibiydi kar tabakaları. Toprak yudum yudum bunu eme¬cek; bu damlalar Dumlu'dan
Karasu olarak fışkıracak ta bilmem ne körfezinden denizleri beslîyecek,
denizlerin anası olacak!. Yeraltı, yerüstü suları karın yavrusudur. Böyle sakin,
sessiz bir annenin, böy¬lesine haşin evlâtları görülmüş şey değil. Ya ÇIĞ?
İnsana tepeden bakan o ejderha!...
Çtğ'a ejderha deyince aklıma geldi: Siz kurdu sevmezsiniz de¬ğil mi? Bir caniyi
parçalayan bir kurdu da sevmez misiniz? Ne insan¬lar görmüşüz ki, kurda rahmet
okutmuştur. Hele köpekleşenleri gör¬dükçe, kurdu sevmemeye imkân var mı?
Çığ da böyledir işte... İsminden tut, duruşuna kadar herşeyi kor¬kuludur.
Takozsuz araba gibi yerinden hareket edince, felâket her zn biraz daha büyür.
Artık çığ olmaktan çıkar, sanki bir dağ yürür.
Hani, eskiden yiğitler varmış kî, «Heyyy » Deyince dağlar yü-rürmüş; «Dur »
deyince de kalpler dururmuş... Duran kalbin nasıl bir kalb olduğunu pek
kestiremem amma yürüyen dağların ÇIĞ olduğuna inanırım. Kim bilir, o yiğitler o
yürüyen dağlara mı binip gittiler; yok¬sa duran kalbleri görüp insanlığın
düştüğü bu aczîyet İçinde insan¬lıklarından utanıp, kahır mı oldular, pek
bilinmez. Bilinen bir şey var¬sa, o yiğit seslerinin yerini şimdi madeni
çığlıkların almış olmasıdır. Bir yanda tren basar narayı, öteden, otobüsler «hey
hey!» der; beriden KöroğSu'nun «delikli demir» dediği namert şey güm güm Öter!
Artık bülbül sesi dinleyebilmek için meskûn mahallerden kilometrelerce
uzaklaşmak gerekiyor.
Baharda yeşeren otlar... Onların hepsi ot, hepsi filiz... Hangisi diken, hangisi
ekin bilinmez. İşte çocuktar böyle doğar. Hepsi filizler kadar yeşil hepsi
çimenler kadar masum...
Yağmur yağar bunların üstüne... Rahmet damlaları baharın du¬daklarında emilir,
filizler boy atar, filizler büyür...
Her doğan çocuğun üstüne Âyetler ve Hadîsler böyle yağar. Allahin rahmeti her
yere yağar... Yani taşa da yağar, toprağa da yağar. Denizlere bile yağmur
yağar... Fakat sadece toprak faydalanır.
Bir de kar yağar kar üstüne... Kardan peri bacaları olur. Yükselir, yükselir,
yükselir... Ya hafif bir rüzgâr, veya kuvvetli bir ses onu ye¬rinden kımıldatır.
Sanki yolunun üzerindekilere kırk ytlfık hasretmiş gibi, kollarını açar,
sarılır.
Gördünüz mü, şu ufak kat1 tanelerinin yaptığı işi? Artık: «Sü¬leyman
Aleyhisselâm devrinde, karıncalar Sultana gidip:
— Her sabah bizim oradan geçen fil, pek çok kardeşimizin Ölü¬
müne sebep oldu. File söyleyiniz de yolunu değiştirsin, dediklerinde;
Sultan Süleyman gerekli soruşturmayı yapıp, şu cevabı vermiş:
— Fil diyor ki, şikâyeti olan yolunu değiştirsin...
Karıncalar:
— Ya öyle mi? deyip, filin geçtiği yolun atanı oymuşlar, oy-
muş'sr. Fil yine salına salına gelirken, ayağını bastığı yer aniden çö-
küvermiş ve fil de düşmüş. Karıncalar hemen hücuma geçip fitin göz¬
lerine, kulaklarına dolmuşlar. Zavallı hayvan, başını yerden yere çar¬
pa çarpa can vermiş. Hikâye şeklinde anlatılan bu kıssaya inanmak
lâzım.
Minicik kar taneleri gibi hadiseler kocaman bit- çığ meydana geti¬rirse ve bu
çığ da yuvarlanıp dalâletin yoîunu keserse hayret etmemek gerekir. Sadece
dalâletin yolunu kesmek mî? Bu, bendi olmıyan baraj, güneşin karşısında bir
kusur işlemiş gibi mahcubiyetinden erirken bağ¬ları ve bahçeleri bahçıvanlar
sular, her taraf yemyeşil olur.
İşte Erzurum'un İspir kazasının Devedağ köyünde, Mustafa Ne¬zihi İsminde bîr
filiz 1941 yılının bir Perşembe günü sabah ezanında dünyaya gelmişti. Gelmişti
amma bu bahar, son bahardı. Osmanlı İm¬paratorluğuna kar yağıyordu. Mustafa'ya
kar yağıyordu. Nezihi, temize ait demekti amma, temizlik sabunda, sodada
aranıyordu. Bir artiste gösterilen rağbet, bir fikir adamına gösîerilmiyordu.
Fikir çarmıha ge¬rilmiş, katiller onun önünde istavroz çıkararak Avrupalı
oluyordu?
Kar yağıyordu, kar! Ayet Ayet, Hadîs Hadis kar yağıyordu. Rah¬met bile donmuş
şekilde yağıyordu. Boş kafalara dolu yağacağına, Rahman olan; kar yağdırıyordu.
Çünkü filizler vardı. Kart ağaçların ka¬rarıp, kızıllaşmasına rağmen, yerde ufak
ufak yeşil filizler uc vermiş¬ti- Bunlar için kar yağıyordu.
«Mustafa» kelimesinin mânâ ve ehemmiyeti tezahür ettikçe, kar
erimeye başladı. Bîr yandan damlayan rahmet damlaları yanık bağır¬lara şifa
olurken, diğer yandan şimal rüzgârlarının tesiri altında buz tutan karlar,
filizin üzerinde çadır halini alıyordu. En cılız, en müda¬faasız varlıkları, en
kuvvetli, en haşin olanlarına karşı muhafaza eden, bu filizi fırtınadan, dondan
korudu.
Beyaz rahmet durmadan yağıyordu. Lekesiz bir gövde yükseldikçe yükseldi. Kim
bilir, Fatih'in övülmüş ordusundan mı kalmış nedir; bir yi¬ğit, aynı kıyafet,
aynı ağızla; kelime kelime, cümle cümle ve cilt cilt ba¬ğırdı: «Bismillah!»
Evvelâ dağlar yankı yaptı: «Bismillah!» sonra çığ¬lar yuvarlandı dağlardan tâ
şehirlerin ortasına... Dalâletin yoluna düş¬tüler. Set oldular bu yola bir
yandan... Bir yandan da kelime kelime, cümle cümle aktılar. Daktilo tuşları
şıpır şıpır damlıyordu. Rotatifler sel halindeydi. Bir yandan çığlar eriyor,
diğer yandan bağlar bahçeler sulanıyordu: Körpe filizler boy veriyordu. Artık
ilkbahar gelmişti. Da-fâlet yolu bataklık oldukça; çiftçiler, bahçıvanlar hasat
mevsimine gidi¬yorlardı. Ambarlar, kilerler, keseler bomboş... Fakat arazi
ekilmişti; ba¬şaklarla; meyvalar olgunlaşıyorlardı.
Büyük bir çiftlik bölüm bölüm ekilir ya. Ve, her bölüme bir bah¬çıvan bakar ya.
Çiftliğin yoldan yana kısmında, oradaki toprağın neş vü neması ile meşgul olan
ve yoldan geçen yolculara meyvalar ve sebzeler dağıtan: «Ey yolcu, bahar
katarları ile gelen şu konservelere, şu hazırlanmış gıdalara bak, bunları kim
pişiriyor, kim hazırlıyor ve kim gönderiyor? İyi düşün. Ben onun deüahyım,
îanıtıp ve takdim edi¬yorum. Sen de al ye, ücret olarak şükret, yeter!» diyen
bahçıvan, 29 yaşında öbür dünyaya göçtü.
Bize göre çok erkendi. Çünkü ektiği bitkilere sarılık düşmemiş¬ti, hepsi
yemyeşildi. Kimisi çiçekte, kimisi meyvaya binmişti. Ölüm saçan Çığ, bu bahçeye
su, bu bahçeye hayat olmuştu. Mustafa, Gar¬ba ve Şarka hakim olarak, bu Çığdan
istifade etmesini bilmiş ve İs¬lam bahçesinde yerini almış, kendine düşen kısmı
sulamıştt. Sulamış-tı amma, emektar gitmiş ve emekler geri kalmıştı: Binlerce
sahife yazı...
Bu yazıların yetimliğini, öksüzlüğünü hemen anladım. Hepsi boy¬nunu bükmüş:
«Bizimle kim meşgul olacak?» der gibi bir halleri vardı.
Mustafa'nın tek çocuğu onun ölümünden sonra dünyaya geldi. O, hoş geldi, sefa
geldi. Yazılar var ya, Mustafa'nın yazılarını bu yavrunun kardeşleri sayarım.
Onların ellerinden tutar birlikte gezer, tozarım. İşte bakın sizin karşınıza
geldik. Size misafiriz. Bundan son¬rası hep Mustafa'nın çocukları... Bu kitap
onun yazılarından meyda-
na geldi. Onların saçlarını okşayın, onları anlamaya çalışın. Ne de ol¬salar
yetimlerdir, tıpkı yetimler gibi...
1970 senesinin yaz mevsimiyle birlikte Mustafa «Elveda» dedi. Bu tarihi
aklınızda tutmanızı rica edeceğim. Okuyacağınız yazılardaki kıymetlendirmeler,
1970'den evveline aittir. Bir dindar gözüyle hadi-seîere değer biçilmiş. Çok
hallerde Mustafa, sanki bizim için gezmiş ve bizim için işitmiş. Ondan mutlaka
faydalanacaksınız.
Bir insan için en kötü şey, İşe yaramamaktır. Mustafa'nın ya¬zılan İşe yararsa
ki, buna eminim, o zaman bu yetimleri de sevindir¬miş olacaksınız. Yoksa onlar,
sizden ne su ister ne ekmek...
Sizler dindar kimselersiniz. Su ve ekmek isteyenleri de bulur, onları da
sevindirirsiniz. Allah namına verir ve Allah namına alırsınız. Ona kul olmanın
zevkini tadar, O'na ibadet edersiniz.
Hürmetlerimle Hekimoğlu İSMAİL
8
\
Ç I Ğ
FERTTEKİ DEĞERLER
ve içtimaî hâdiseler, nazariarmızı o derece dı¬şa çeviriyor ki, kendi kendimizi
kontrol edecek, nefs mu¬hasebesi yapacak zaman bulamıyoruz. Başkasının işiyle
-gücüyle meşgul olmaktan, şunun-bunun dedi - kodusunu yapmaktan aynaya bakmaya
fırsat bulamıyor, bizi uzaktan yakından alâkadar etmeyen mes'elelerle o kadar
çok uğra¬şıyoruz ki, ferd olarak kendimizin cemiyet hayati içerisin¬de ifa
etmekle mükellef bulunduğumuz vazifelerimizi ha¬tırımıza bile getiremiyoruz.
Huzur diyoruz, sükûn diyoruz, emniyet diyoruz; evvelâ huzuru-sükûnu, emniyeti -
asayişi kendimiz ihlâl ediyoruz. Yapıcılık diyoruz, evvelâ kendimiz yıkmaya
çalışıyoruz. Sanki biz bu cemiyetin ferdleri deği¬liz ve sanki başka dünyalardan
gelmişiz; hemen gidiyoruz gibi işimizle - gücümüzle meşgul olmak yerine,
başkalarının işlerine müdahaleden bir türlü vazgeçemiyoruz.
10
Yıllardan beri köylüsü - şehirlisi, cahili - münevveri, askeri-sivili hepimizin
ağzında çam sakızı gibi dolaşan ik¬tisadî mes'eleler de öyle... Devletlerin
iktisadiyatını tanzi¬me kalkışıyor; cemiyetlerin iktisadî buhranlarına hal
çâre¬leri gösteriyor; müesseselerin iktisadî nizamlarını çizişti-rip duruyoruz
da; ailemizin, şahsımızın iktisadiyle asla alâ¬kadar olmuyoruz. Sanki biz değil
de, başkaları düzeltecek! Ve sanki ferdî bütçemizi devlet tanzim edecek; biz de
ra¬hat ve huzur içerisinde bir iktisadî inkişaf seyredip dura¬cağız.
Nefis ne kadar aldatıcıdır!
Halbuki devletin de, hükümetin de, cemiyetin de, mü¬esseselerin de iktisadî
nizamlarını düzeltecek, israfı önle¬yecek, hataları bertaraf edecek bizleriz.
Biz kendi kendimi¬zi kontrol edebiliyor muyuz? Cebimize giren, elimize ge¬çen
paranın sarf yerlerini düşünüp, ayarhyabiliyor muyuz? Sahibi olduğumuz eşyayı
yerinde ve zamanında kullanabi¬liyor muyuz? Asıl mes'ele buradadır.
Şuna lütfen dikkat ediniz: Dün ajansların verdiği ve Yeni Asya'nın da neşrettiği
bir habere göre; üçüncü büyük şehrimiz olan İzmir'de her gün tonlarla buğday
çöplüklere dökülüyor. Yapılan istatistikler, İzmir'de bir günde çöplük¬lere
dökülen buğday miktarını üç ton 328 kilo olarak tes-bit etmiştir. Buğdayları
çöplüğe döküyoruz derken hemen hatıra Toprak Mahsulleri Ofisin'den alınan çuval
çuval buğ¬dayın ekmek fabrikalarına, fırınlara, değirmenlere gitme¬den bir hain
tarafından çöplüğe döküldüğü gelmesin! Biz onu ferd ferd elimizle döküyoruz.
Yediğimiz ekmeklerin parçaları olarak, pişirdiğimiz yemeklerin kalıntıları
olarak döküyoruz. Ve yekûn, bir günde üç tonun üzerine çıkıyor.
Bunu sadece İzmir olarak değil de, bütün bir Türkiye olarak hesab ederseniz,
elinize korkunç rakamlar geçer! Bu yekûn İzmir'de üç tonun üzerindeyse,
—şüpheniz ol¬masın—, Ankara'da 10, İstanbulda 20 tonun üzerindedir ve hiçbir
iktisadcı da bu mes'ele üzerine eğilmemektedir.
ÇIĞ
Çöplüklere attığımız ekmek parçalarından, yemek kı¬rıntılarından bu kadar büyük
zarara uğrayan bizler, diğer sahalarda miras yediler gibi yaptığımız bu tip
israfları he-sab edersek, aklımızı oynatırız!
Halbuki çâre gayet basittir: Devletlerin, hükümetlerin, cemiyetlerin,
müesseselerin iktisad hesaplariyle meşgul olacağımız yerde, ferd olarak
şahsımızın, ailemizin hesab-lariyle meşgul olmamız kâfi... Mes'ele kendiliğinden
hal¬ledilecektir.
Ev olarak günde üç ekmek sarfediyorsak, parçalarını atmaksızın bunu
kullandığımız takdirde, asgarî ikibuçuk ek¬meğe düşer. Lokanta olarak
müşterilerimize yüz ekmek veriyorsak, artıklarını çöp tenekelerine
doldurmaksızın kul¬landığımız takdirde, bu rakam 75'e düşer, Ve ferd ferd tâbi
olacağımız bu iktisadî disiplin içerisinde yılda binierce ton buğday iktisad
etmiş, hattâ dış memleketlerden buğday it¬halini durdurmuş oluruz.
Elbisemizden ayakkabımıza, defterimizden kalemimi¬ze kadar her şeyimizle
girişeceğimiz tasarruflarla milyon¬lar kazanmamız daima mümkün!
Şehir olarak su sıkıntısı çekiyoruz ve üstelik de Be¬lediyeye durmadan
şikâyetler yağdırıyoruz. Acaba musluk¬lardan akan suları israf etmezsek, su
sıkıntısı kalır mı?
İsraf ettiğimiz sebzelerimizi - meyvelerimizi düşüne¬lim: Acaba ferd olarak tam
bir iktisadla sebze - meyve kul¬lanabilmeyi öğrensek, fiyat arttırdılar diye
manavlardan şi¬kâyetçi olur muyuz?
Bu misalleri her şeye tatbik edebilirsiniz; ihtiyaç mad¬deniz olan her şey
üzerinde düşünebilirsiniz. Acaba israfla¬rın kapısını kapatırsak bizim İçin
«iktisadî buhran» diye bir mes'ele olur mu?
Bunun içindir ki İslâm, ferdî iktisada ehemmiyet ver¬miştir; her şeye fertden
başlamış; her zaman ve mekân¬da ferdi kontrol altına almıştır.
ÇIĞ
Jktisadî kalkınmanın, iktisadî inkişafın anahtarı da bu¬radadır.
Memleketimiz bir iktisadî buhran içerisinde ise, bu¬nun kaynakları yeni
değildir. Tâ senelerce evveline daya¬nan ve iktisadiyatımızın ana mihrakını
teşkil eden insan unsuruna ehemmiyet vermemenin neticesi olarak karşımı¬za çıkan
buhrandan, ancak gerek devlet memuru ve gerek¬se hususi teşebbüs sahibi her
herdin uhdesine düşen va¬zifeyi bîhakkın yerine getirmesiyle kurtulabiliriz.
İsrafdan söz edebiliyorsak, kaynakların kâfi derecede işletilmeme-sinden
şikâyetçi oluyorsak elbette ki bu, fertlerin cemiye¬te ve millete karşı olan
vecibelerinin ihmalinden ileri gel¬mektedir. Devlet malını bir vurgun ve yağma
metaı halin¬de görenler ister resmî sıfat taşısın, isterse taşımasın mil¬lete
karşı işlediği ihanetin şekli ve mahiyeti değişmez, her ikisi de aynı derecede
suçludur. Esasen millet olarak gör¬düğümüz zarar, sürüklendiğimiz iktisadî ve
içtimaî buhran, ,hep bu zihniyetin sâlikleri yüzünden ileri gelmektedir.
Fert fert nefs muhasebesi yapmamız, israftan kaçın¬mamız, mükellefiyetlerimizi
normal bir şekilde yerine ge¬tirmemiz lâzımdır ki, şikâyetleri dindirmiş,
buhranları at¬latmış, huzur ve sükûna kavuşmuş olabilelim. İktisadî ted¬birlerin
Özü burdan başlar, istikrarın ana kaynağı da budur.
Hükümet, hadiselerin tazyikiyle devalüasyona gitti. Yani paramızın dış değerinin
düşürülmesi hususunda ka¬rar aldı ve tatbik mevkiine koydu. Bu, bir zam
furyasının esbab-ı mûcibesi sayıldı. Devalüasyondan müteessir olan da, olmayan
da; zarar eden de, kâra giren de elindeki mal¬ların fiyatlarını artırmaya,
milletten intikam almaya kalkış¬tı. Neticenin neye varacağını düşünmiyenler,
yaptıkları fi¬yat artışlariyle muvakkat bir zaman içerisinde elde ettik¬leri
kârlarının, hem gayri meşru olduğunu düşünmediler, hem de ilerde ellerinden
çıkacağını hesaba katmadılar. Zi¬ra, pahalılık umumiteşirse bundan herkes zarar
görür; vur-
12
13
Ç I Ğ
gun devam ederse, herkes hissesine düşen ağır hayat şart¬larına katlanmak
mecburiyetinde kalır. Doiayısiyle iktisadî istikrardan söz etmek artık mümkün
olamaz.
Her şeyden evvei nefsimizi ıslâh etmek mecburiyetin¬deyiz. İnsanımızı fert fert
yetiştirebilir, vatandaş olmanın mes'uliyetini herkese aşılayabilirsek
mes'eîelerimiz kolay¬lıkla halledilir; karşılıklı anlayışla, yardımlaşmayla,
müsa¬maha ile huzursuzluklar ortadan kalkar. Kemerlerin sıkıl¬ması İcab edeceği
zaman sıkarız, fiyatların düşürülmesi lâzım geldiği anda düşürürüz, murakabenin
icab edeceği zamanlarda murakabemizi yaparız ve bu suretle de her şe¬yi
devletten, her şeyi hükümetten bekleme hastalığından1 kurtulmuş oluruz. Herkes
kendisini bu vatanın ve milletin Ijakiki sahibi olarak görür, kabul eder, herkes
mes'uliyet ve mükellefiyetini idrâk eder, böylece de birbirimize çel¬me
takmaktan vaz geçeriz.
İslâm bunu emreder ve bu emri içindir ki, her şeyden önce ferdin ıslâhını ön
plâna alır.
Ferd, hususî hayatında iktisada riayetkar olursa, el¬bette ki cemiyetin de,
devletin de iktisadî hayatına mü¬essir oîur. Israfdan kaçınan, şahsî hayatında
tasarrufu esas alan, gelir kaynaklarını devamlı surette göz önünde bulun¬durup
giderini ona göre ayarlıyan bir insanın, aile içerisin¬deki iktisadî fonksiyonu
neyse, cemiyet içerisindeki ikti¬sadî fonksiyonu da odur. Muktesid bir aile
reisinin iktisa¬dî ölçüler dâiresinde idare ettiği aile bütçesi sadece şah¬sî
hayatının hudutları içerisinde kalmaz, dışa da taşar; ça¬lıştığı müesseseye de
sirayet eder; devlet hizmetinde bu¬lunuyorsa, devletin masrafını da ona göre
ayarlamaya ça¬lışır, devlet bütçesinde de israftan kaçınır; zarurî olma¬yan
sahalara yatırım yapmaktan sarf-ı nazar eâer. Bu ha¬liyle ferd, iktisadî
muvazenenin aslî unsurudur.
İktisadî politikanın en mühim esaslarıdan birisi de, sarf mahallerini tanzim
ettikten sonra, gelir kaynaklarına
Ç I Ğ
değer vermektir. Bunu da, iktisada riayetkar olan insan daha iyi ve daha güzel
bir şekilde yapar. Kör ve kısır sa-iıalara yapacağı yatırımın israf olduğunu
bilir, derhal on¬dan kaçınır, münbit sahalar arar; sarfedeceği bir kuruşun
mutlak surette üç beş, on kuruşla değerlendirilmesini esas alır, böylece
cemiyetleri ve devletleri iktisadî krizden kur¬tarır.
İktisada riayet etmeyen, israfı esas alan insan ise, efine geçirdiği paranın
nssıl ve ne şekilde değerlendirile¬bileceğini düşünmez; avuç avuç etrafına
serpiştirir durur; lükse kaçar, haram - helâl demeden yemeye başlar, rüşvet,
suiistimal birbirini kovalar, neticede hem kendisini ve hem de cemiyet ve
devleti iflâsa sürükler.
Bu açık ve bariz hakikat karşısında İslâm, ferdi evvelâ ruhî-ahlâki terbiye ile
tezyin eder ki, ondan kötülük sâ¬dır olmasın. Cenneti - Cehennemi önüne koyar
ki, vicda¬nında daima bir manevî yasakçı bulunsun ve nefsinin esa¬retine
girmesin. Ferd, ahlâk ve fazilet sahibi olunca, doğ¬ru olunca, dürüst iş yapma
inanç ve azmi içerisinde bulu¬nunca, ona teslim edilecek olan Devlet bütçesi de
yağma olmaktan kurtulur; insanlar tam bir emniyet içerisinde bir¬birlerine
bakar, kimsenin kimseden şüphe ve endişesi "kalmaz.
İktisadî inkişafın yolunu «devletçilik» olarak gösteren¬lerde, «mülkiyet
hakkı»nı ortadan kaldıranlarda, insanı «üc¬retli memur» yahut «işçi» olarak
devlet kapısına bağiıyan-Jarda, bu ahlâk ve fazilet olmadığı için mutlak iflâs
mey¬dana gelir. Ferdin lüksünden ve israfından şikâyet eden¬ler, vurgunculuk ve
soygunculuktan dem vururlar, vurgun¬cu ve soyguncu olarak isimlendirdikleri
zenginlerin mal¬larını ellerinden alıp devlete teslim etseler bile ve bu
kanaatlerinde samimî olsalar dahi, kat'iyyen müsbet bir netice elde edemezler.
Çünkü, devleti de idare eden niha¬yet ferttir; ferd bozulursa devlet de bozulur;
ferdin ahlâk ve fazileti yoksa, devletin ahlâk ve fazileti de olmaz. Boy-
14
15
Ç I Ğ
lece jtevjet, kendisinden şikâyet edilen «vurguncu - soy¬guncu» diye
isimlendirilen zenginden daha vurguncu ve daha soyguncu bir zalim patron olarak
insanların karşısı-jTa_djki!ir. Ferd, bu zâlim patronun tasallutundan kendisini
kolay kolay kurtaramaz da...
İslâm, tam mânâsiyle muvazene unsurudur. İfrat ve tefritten uzaktır, itidal
noktası üzerindedir. Bunun için de ne kapitalizmin insafsız ve merhametsiz
sermayedarına müsamaha eder; ne de sosyalizm, yahut komünizmin za¬lim ve gaddar
devlet sistemini benimser. Her ikisinin de insanları felâkete sürükleyeceğini
ortaya koyar, huzur ve refah, sulh ve selâmet yolunu gösterir. Ferdi, israftan
men ettiği gibi, sermaye terakümünü de zekât farizasiyle orta¬dan kaldırır.
Ribayi, tefeciliği yasak etmekle düşkünleri ve fakirleri korur; İktisadî hayatta
muvazeneyi te'min ve te'sis eder.
Yeryüzünde hiçbir iktisadî sistem bu mazhariyete eriş¬memiştir. Onun İçin de
bütün iktisadî sistemler İslâm kar¬şısında iflâs etmişler, mağlub olmuşlardır.
Hangi şekli ve ismi taşırsa taşısın fert islâh edileme¬mektedir, o sistem, yahut
nazariyeler, ideolojiler ölüme mahkûmdur, İster bir diktatörün kanlı eliyle
yürüsün, ister bir sınıf ve kütlenin zorbalığı ile devlet hayatım kontro¬lünde
tutsun, isterse nefs ve hevânın tahakkümüyle tahtı¬na otursun, değil mi ki fert
ıslâh edilmemektedir, o sis¬tem, yahut nazariyye muvakkattir, geçicidir, kısa
ömürlü¬dür. Tahribden başka, anarşiden başka, şiddetten ve zu¬lümden başka hiç
bir sıfat sahibi olamıyacaktır.
Meselâ kapitalizm, kuvveti esas aldığı için, tahakkü¬mü netice vermiştir; zayıfı
koruyamadığı için zâlimi hima¬ye etmiştir; ferdin ıslâhında ve terbiyesinde hiç
bir müs-bet rol oynamadığı gibi, ahlâki tereddinin sebebi olmuş¬tur. Bunun
içindir ki Garb, bütün hayır cemiyetleriyle, ter¬biye müesseseleriyle, şiddetli
inzibat tedbirleriyle dahi hal
Ç I Ğ
kın ve gençlerin ruhî ve ahlâki buhranına çâre bulamamış; anarşiyi bertaraf
edememiştir.
Meselâ; sosyalizm, yahut nâm-ı diğer komünizm, kuv¬veti esas almış, sınıf ye
zümre tahakkümü yoluna girmiş ideolojisini zorbalıkla oturtmaya çalışmış; ferdin
islâh ye_ terbiyesine asla değer ve ehemmiyet vermemiştir. Böylece hâkim olduğu
memleketleri zulüm ve istibdadı altında in¬lemekten başka bir yol ve çâre
bulamamış, insanı mes'ud, cemiyeti bahtiyar edememiştir. Kapitalist sistemin
cemi¬yet hayatındaki adaletsiziliğini, «sosyal adalet» sloganı al¬tında izale
etmek iddiasını taşıdığı halde, aynı adaletsiz¬liği bir başka isim ve şekil
altında yürütür olmuştur.
Bu iki sistemde de temel mesned kuvvet olduğu için, biri ferdî kapitalizmi,
diğeri de devlet kapitalizmini hort¬latmak suretiyle refah ve saadeti milletlere
haram etmiş¬tir. Ferdin dar hudutlu zulmü, komünizmde devletin geniş hudutlu
zulmüyle daha da ağırlaştığı içindir ki, kapitalist sistemlere nazaran sosyalist
sistemler daha kahredici ol¬muştur.
Bütün bunların karşısında İslâm vardır. Ne ferde hu¬dutsuz serbesti ve tahakküm,
ne de devlete sonsuz kuv¬vet ve tecâvüz hakkı tanımıştır. İkisi İçin de vasatı
bir ser¬besti vermiş; hakkaniyet ölçülerini esas almıştır. Kuvvet islâmda
tahakküm vasıtası olarak kullanılmamış, hakkı ve haklıyı korumak uğrunda
seferber edilmiştir. Mazlumu zâ¬lime karşı muhafaza ederek, ferdin ıslah ve
terbiyesini her şeyin üstünde tutmuştur. İslâm'da ne fert zarardadır ve ne de
cemiyet; ne zengin servetini tahakküm vasıtası ola¬rak kullanabilir, ne de
devlet; ne ezen bulunur, ne de ezi¬len... Her fiil ve harekette İlâhi ölçüler
hâkim olduğu için, her şey ferdin ve cemiyetin menfaatine göre ayarlanır.
Ce¬miyetin menfaatlerini fert için feda etmek de yoktur, fer¬din menfaatlerini
cemiyet için feda etmek te... Menfaat mâ¬kul ve meşru olduğu müddetçe muhafaza
altındadır. Temel
16
17
ç
mesned Hak olduğu için de kuvvet hakkın emrinde bir mu¬vâzene unsuru olarak
kullanılır. Kuvvetli planı haklı tanı¬nmak ve kabul etmek İslâm'da yoktur,
kuvvetli olan bu kuv¬vetini ister şahsî serveti, ister nüfuzu noktasından elde
etmiş bulunsun; haksız olduğu müddetçe kuvvetine asla iti¬bar edilmez. Haklı,
fakat zayıf olan ferd ve cemiyet, hak¬sız, lâkin kuvvetli olanlara karşı daima
muhafaza ve mü¬dafaa edilir.
İŞÇİ DÂVASI
O,
RTADA henüz hiçbir işçi meselesi yokken sanayi in¬kılâbı olmamış; işçi
sınıfları, çeşitli menfaat grupları ta¬rafından tahrik edilmemişken; İslâm, işçi
dâvasını hallet¬miş; ona «alnının teri kurumaglaiı^ücretini vermeyi» pren¬sip
haline getirmiştir. Bu yüzden de doğuşuncJarTkısa bir zaman sonra gelişen;
Endülüs Devleti ile Garba yayılan dünyanın üç kıt'asını elinde bulunduran
İslâm'da müstaki-len «işçi meselesi» diye bir mesele ortaya çıkmamıştır. İslâm
medeniyetinin zirveye ulaştığı anda, ne işçi ve ne de köle kendisini zayıf
hissetmiş; ne kuvvetlinin ve ne de zalimin karşısında mağdur bir duruma
düşmüştür.
İslâm, her zümre ve tabakanın olduğu gibi işçinin de hak ve hukukunu hakikî
mânasiyle muhafaza etmiş, onu hiçbir mütecavize çiğnetmemiştir. Zengin-fakir
mücade¬lesini ise zekât farizası ve faizin yasak edilmesiyle ber-
18
19
Ç I Ğ
taraf etmiştir. Zira zekât, «ben tok olayım, başkası açlık¬tan ölse bana ne»
zihniyetini ortadan kaldırmış; faizin ya-sakliğı da «sen çalış ben yiyeyim»
felsefesini yıkmıştır. İslâm cemiyetinde kimse kimseyi istismar etmiyecek,
kim¬se aç kalmıyacak, kimse kimsenin sırtından geçinemiye-cektir.
İş böyle olunca, karşılıklı yardımlaşma «içtimaî mua¬venet» esası prensip
halindedir. Fertler birbirlerini tamam-lıyacak, herkes bulunduğu İş ve muhit
içerisinde haketti-ği şeyi alacaktır. Ücretler normal bir tarzda ödeneceği
gi¬bi, hakkın zayiine sebep olan her türlü tarafgirlik ise re'sen bertaraf
edilecektir. İnsanlığa «saadet asrı» yaşatan İslâm, hayatının bütün cephelerini
içine alan sistemiyle, 14 asır dan beri tazeliğini, zindeliğini muhafaza
etmektedir.
Garptan çıkan dinsiz felsefe ise, sanayi inkılâbının he¬men akabinde işçi
ihtilâllerine yol açmış; zekâtı tanıma¬dığı gibi, faizi esas kabul ederek, ferdi
istismar etmiştir. Bu hava içerisinde işçi hakları zayi olmuş; her şeyi maddi
ölçüler içerisinde mütalâa eden kapitalist ve materyalist¬ler, elleri altında
bulundurdukları insanların sırtından ge¬çinmeyi kendileri için şeref (!)
saymışlardır.
Bugün, Garbın dinsiz felsefesinin, zekâtı ortadan kal¬dırıp faiz esasını koyan;
hak ve adalet duygularını cem'iyet-ten söküp atan düsturları neticesindedir ki,
komünizm in¬sanlığın başına belâ olmuştur. O da, kapitalizme karşı çık¬tığı
halde, aynı felsefeyi fertten alıp devlete temel yap¬mıştır. Onda da devlet
efendi, fert köledir. Devlet tok, fert açtır. Devlet yeyici, fert çalışıcıdır.
Hasılı istismar devlet eliyle sürüp gitmektedir.
Bir asırdan fazla bir zamandır Garpta devam edegelen emek-sermaye mücadelesi
hâlâ ortadan kalkmamıştır ve hâlâ insanlık iptidaî davranışlardan
kurtulamamıştır.
Binaenaleyh cemiyetimizde ancak «Garbı kopye etme» hareketinden sonra,
başgösteren işçi - işveren ihtilâfı, İslâ-
Ç I Ğ
mî ahlâkı bilfüi yaşamakla bertaraf olabilecektir. Garbın dinsiz felsefesi bu
noktada mağlubiyetini çoktan ilân et¬miş; İslâmî hükümler karşısında çoktan
hezimete uğra¬mıştır.
İşçi mes'elelerini dâva edinenler, evvelâ bu hakikat-1arı öğrenmeli; sonra da
müdafasını yaptıkları kütlenin na¬sıl kurtulabileceğini düşünmelidirler.
Cemiyet hayatının selâmet ve saadetle devam edebil¬mesi, zengin-fakir, işçi -
işveren münasebetlerinin İyi ve güzel bir şekilde tanzimi ile mümkündür.
Zenginin elinde bulunan maddî kaynak, isabetli bir şekilde kulanılır ve
fa¬kirlerin istifadesine sunulursa, muhakkak ki karşılıklı mü¬nasebetler normal
şartlar içerisinde gelişir, taraflarda şef¬kat ve merhamet hürmet ve itaat hissi
hâkim olur; böyle¬ce ne sermaye sahipleri ve ne de fakirler ihtilâfa düşer¬ler.
Bunun yolu da muhakkak ki zekât müessesesinin tam ve normal olarak işletilmesi,
aynı zamanda âdil bir ücret sis¬teminin kurulması şeklinde tesbit edilebilir.
Yoksa grev¬ler ve lokavtlarla netice elde etmek mümkün değildir.
Nitekim Türkiyemizde 1960 Anayasası ile tatbik edi-legelen grev ve lokavt
müessesesi ihtilâfları azaltmamış, zayi olan iş günlerinin emek ve sermayenin
kurtarılmasın* da bir çare olamamış, bilâkis memleketi maddî-manevî buhranlara
sürüklemiştir.
Son neşredilen istitistiklere göre, on yıl içerisinde grevlerin en fazla olduğu
yıl 1969'dur ki, tam 204.136 iş gününün zayi olmasına sebebiyet verilmiştir.
İktisadî ba¬kımdan inkişaf etmek mecburiyetinde olan ve asla zengin sayılamıyan,
müterakki sayılamıyan bir memlekette iş ih-tilâfiarı yüzünden 204.136 işgününün
heba edilmesi asla küçümsenemez. Bunun üzerinde siyasî oyunlara girişmek, işçi -
işveren ihtilâfını alabildiğine körüklemek suretiyle menfaat temin etmek
isteyenler muhakkak ki vatan ve mil¬lete büyük darbeler indirmekte; hareketleri
hak ve adalet duygulariyle bağdaşamamaktadır.
20
21
Ç I
Ç I Ğ
Üstelik fakir işçiler de işverenlere, patronlara hürmet¬kar olacaktır. Onların
bu farîzeyi yerine getirmeleri ile fa¬kir işçilerimiz zengine devamlı saygı
besleyecek ve ica¬bında onun servetinin bekçisi olmasını bilecektir. Bugün
işçilerimiz doğrudan doğruya bu tahriklere kapılmıyor, iş¬çi - işveren
münasebetleri, komünistlerin kışkırtmalarına rağmen, iyice gerilmiyorsa, bunun
sebebini de işçilerimi¬zin dinî hislerinde aramak ve onların vicdanlarına
yerleş¬miş bulunan Allah korkusunda görmek lâzımdır.
Sadece «Zekât farizesini» yerine getirmek suretiyle komünistleri mağlûp edecek
kuvvette olan zenginler şunu bilmelidirler ki, sadece kendi ihmalleri ve bu
farizeyi terk-etmeleri yüzünden işçiler istismar edilmekte, işyeri işgal¬leri
cereyan etmektedir. Bu ihmal devam ederse, daha va¬him hadiseler olabilir ve
zenginlerimiz hayatlarını dahi idâme edememek tehlikesi ile karşı karşıya
gelebilirler.
Saat 12'yi göstermek üzeredir, uyanın ve davranın!
Türkiye'de işsizlik meselesi de bir türlü halledilemi¬yor. Sık sık gizli
işsizlik, aşikar işsizlik mes'eleleri ortaya atılıyor herkes fikrini söylüyor;
fakat hiç kimse hiç bîr İk¬tidar işsizliğe çare bulamıyor.
Ne anlaşılmaz şeymiş bu işsizlik.
Mes'ele arap saçına dönüyor, derken bir de öğrendik ki, erkeklerin yapması icab
eden işlerin pek çoğunu Tür¬kiye'mizde kadınlar yapıyormuş ve böylece de
İşsizlik mü¬him miktarda artış kaydediyormuş!
«Garpçılık» dedik, «ilericilik» dedik, «uygarlık» dedik, «devrimcilik» dedik;
kadınları evlerinden dışarı çıkardık; sokaklara salıverdik; resmî dairelere
dolduruverdik; çar¬şı-pazar işlerini onlara havale ettik. Ve bu hâle düştük.
Şimdi, «ekmek parası» diye Anadolu'nun genç, faal, kabiliyetli evlâdian gâvur
memleketlerinin yolunu tutsun; diyar diyar gezsin; vatan hasreti, ev hasreti
çeksin iş arastn!
Olur mu böyle şey?
Kadına «hürriyet veriyoruz diye, erkeğe zulüm etmek olur mu?»
Diğer taraftan:
Almanya'daki işçilerimizden menfî haberler geliyor. Kiralık ajanlar, kızıl
militanlar burada faaliyetlerine fası-Jasız devam edip, işçilerimiz arasında
komünizm propagan¬dası yapıyor, çeşitli ahlâksızlıkların meydana gelmesine
se¬bep oluyor; onlan kadınla, içkiyle, kumarla uyuşturup anar¬şist yapmak
istiyorlarmış. Zaman zaman bu faaliyetlere şahid olan işçilerimiz, mütemadiyen
gazetelere mektuplar gönderiyorlar, sık sık çatışmalara sebep olan kızıl
militan¬ların menfî hareketlerinin durdurulması için alâkalılardan tedbir
alınmasını istiyorlar ve bu arada Din hizmetlilerine olan ihtiyaçtan bahsedip,
İslâmiyeti öğretecek, yayacak, işçileri kızıl ideolojinin tesir ve telkininden
kurtaracak ele¬manların bol miktarda Almanya'ya gönderilmesini taleb ediyorlar.
Hükümetimiz bir ara Almanya'ya imam ve hatibler gön¬dermeye başlamışti. Lâkin
gidenlerin sayıları kâfi gelme¬diğinden ve arzu edilen faaliyeti yapacak, imkân
ve şart¬lara sahih bulunmadıklarından, kızıl faaliyetleri önleyeme¬miş,
işçilerimize kâfi derecede dinî bilgi verememişlerdir.
Durum hakikaten vahimdir. Kızıl faaliyet işçilerimiz arasında böylece devam eder
ve önleyici tedbirler alınmaz¬sa, çok zararlı neticeler meydana gelebilir;
ailelerinden kâ¬fi derecede dinî kültür alamamış, İsiâmî mes'eleleri iyice
kavrıyamamış işçilerimiz kızıl militanların tesir ve telkin¬leriyle de birer
anarşi unsuru haline gelebilirler. Bu ba¬kımdan Hükümetimiz derhal faaliyete
geçmeli ve Alman¬ya'ya bol miktarda imam ve hatib göndererek, bunların
iş¬çilerimiz arasında vazifelerini lâyıkiyle yapabilmeleri için de her türlü
imkânlar temin edilmelidir. İşçilerimiz, dinî kültürlerinin kuvvetlenmesi ve
gelişmesi nisbetinde boz-
23
22
Ç I Ğ
guncu hareketler karşısında mevcudiyetlerini muhafaza edebilir ve «yâd-eller» de
garipliğin, terkedilmişliğin, kim¬sesizliğin ağır baskısiyle menfî istikametlere
sürüklen-mekten kurtarılmış olurlar.
Dikkat edilirse Batı Almanya gibi zengin bir memle¬kette ve cepleri dolu
işçilerimize yine komünizm propagan¬dası yapılabiliyor. Demek ki, komünizm maddi
yoksulluğun olduğu kadar, belki ondan daha çok manevi yoksulluğun bir meyvesi ve
ahlâksızlığın içtimai bir nizam haline gel¬mesidir.
Emek-sermaye mücadelesi Garbda doğmuştur. İşçi¬lerle işverenler arasındaki
ihtilâf Garbda zuhur etmiştir; sendikacılık da Garbın malıdır. İşçilerin fert
fert elde edi-femiyen haklarını patronlardan bir teşkilât vasıtasiyle
ala¬bilmek; icab ettiği anda teşkilâtlanmış işçi kitlelerini gre¬ve götürerek
sermaye sahihlerini zorlamak için kurulan sendikalar, garbhlaşma hareketine
muvazi olarak bize de intikal etmiş ve nihayet 1961 Anayasası ile bu müessese
resmî bir mahiyet almıştır.
Sendikacılığın teşekkül tarzı aslında iyi niyetlere is-tinad etmektedir. Ağır iş
sahalarında ezilen, buna rağmen haklarını alamayan işçilerin bir «hak arama
mekanizması» olarak sendika ne kadar faydalı ise; bu hakkın istismarı da o kadar
zararlı olmaktadır. Esasen istismar hangi sa¬haya girerse girsin zararla
neticeleneceği için, sendikacı¬lığın istismarı da çok cepheli zararlara yol
açmaktadır. İş¬çi hakkı adına yapılan hareket, meselâ siyasî bir kisveye
bürünürse, elbette ki işçinin bundan hissesi daima zarar olacaktır.
Esasen, «işçinin hakkını, alnının teri kurumadan ver¬meyi» emreden İslâm'ın ulvî
düsturlarına yabancı kalın¬dığı içindir ki, materyalist iktisad sisteminin tabiî
neticesi olan sendikacılık bir istismar vasıtası halinde bünyemize girmiş,
içtimaî hayatımızı DİSK gibi teşekküllerle tehdide başlamıştır. Buna rağmen,
çıkış yolları vardır:
Ç I Ğ
Evvelâ âdil bir ücret sistemine doğru gidilerek ezil¬mekte olan işçilerin
hakları teminat altına alınabilir. Son¬ra da, ciddî müeyyidelerle işçi
istismarı, sendikacılık is¬tismarı bertaraf edilebilir. Bunun için de kanun
yapmak kâfi değildir. Kanunu tatbik edecek, yahut adafeti muhafa¬za için bütün
himmet ve gayretini «hak» mefhumu üzerine teksif edecek bir imân ve ahlâk vasatı
meydana getirmek ıcab etmektedir. Şunu da nazar-ı i'tibara almak lâzımdır ki
İslâmî îmân ve ahlâkın hâkim olduğu devirlerde ve cemi¬yetlerde emek-sermaye
çatışması, işçi-işveren kavgası ol_mamjştır. Ne zaman ki inanç zaafa uğramış,
garbhlaşma hastalığı baş göstermiş, zengin ile fakir arasındaki mâne¬vi bağlar
koparılıp atılmış, ezenler daha çok ezmeye, ezi¬lenler de daha çok ezilmeye
mâruz kalmışlardır.
Öyleyse mes'elemizi karşılıklı haklar ve mükellefiyet¬ler noktasından ele alıp,
yıkılan köprüleri yeniden yapmak, mânevi ölçüler içerisinde, maddî mes'eleleri
de halletmek mevkiindeyiz. O zaman hem sendikacılık istismar ve anar¬şi mevzuu
olmaktan kurtulur, hem de İşçi ve işveren hu¬zur ve emniyet içerisinde bulunur,
neticede kavga biter.
24
25
SENDİKACILIK VE...
T
x URKİYE'DE sendikacılık faaliyetleri, sol oyunların çok
rahat oynandığı bir saha haline gelmiştir. «Sosyal adalet» sloganı ile ortaya
çıkan bir kısım sömürücü mahlûklar, sen¬dikacılık yoluyla kendilerine büyük
imkânlar temin etmek¬te; işverenin sömürgesini önlediği iddiasiyle işçi
hakları¬nın müdafii rolüne girerek, sömürücülüğü bizzat yapmak¬tadırlar.
Meselâ; herhangi bir iş kolunda faaliyete geçirilen sendika, kendisine bağlı
bütün işçilerden muntazam aidat¬lar toplamakta; arada sırada gidilen grevlerin
dışında top¬ladığı aidatlardan elde edilen çok büyük meblâğları, çeşit¬li
bahanelerle çar çur etmektedirler. Bir kısım sendika ida¬recileri, bu paralarla
evvelâ kendilerine bol maaşlar bağ¬larken, çeşitli şahsi ve hususî masraflarını
da bundan kar¬şılamakta; hususî otomobilleri, büyük fabrikatörlerin yazı-
Ç I Ğ
hanelerini gö Igede bırakan büroları, bayan sekreterleri ile tam bir «Komprador»
hayatı yaşamaktadırlar. Makamlarını muhafaza içi**» akla-hayale gelmeyen
manevralar çeviren bu adamlar, i şçi haklarını koruyorlarmış gibi davranışlarda
bulunmakta, sık sık neticesiz hadiseler çıkarmakta ve grev tehdidi ile işlileri
avutarak, kendilerinden daha İyi bir ida¬recinin bulunamıyacağı havasını
uyandırmaya .azamî gay¬ret sarfetmel^tedirler.
DİSK, şüphesiz komünist bir teşekküldür. Bütün hedef ve maksadı memleketimizde
anarşi çıkarmak ve kızıl bir ihtilâle zemin hazırlamaktır. Lâkin DİSK,
bünyesinde top¬lanan işçilerimizin komünizmle solculukla uzaktan yakın¬dan
alâkası yoktur. Kahir ekseriyeti komünizme, sosyaliz¬me düşmandır. Yüzde doksan
sekizi namuslu, faziletli, va¬tanperver insanlardır.
Böyledir de, niçin son anarşi hadiselerinin içerisinde bulunmuş, tahribe,
yağmaya, cinayete kadar yol almışlardır?
Akla gelecek ilk sual budur, bu suale verilecek ilk cevap da şudur:
Ortada ciddi bir tahrik vardır ve bu harekete iştirak eden işçilerimizin kahir
ekseriyeti aldatılmışlardır. Hadi¬selerin cereyan tarzı da göstermiştir ki,
yürüyüşe geçen, tahribe teşebbüs eden, polise, askere saldıran işçilerin ön
safında yer alanlar, hakiki işçi değil, işçi kıyafetine bü-ründürülmüş,
Üniversiteli kızıl militanlardır. Nitekim, ha¬len hastahanelerde yaralı olarak
tedavi edilmekte bulunan¬ların pek çoğu talebedir ve aldıkları yaralar da
göstermiş¬tir ki, daima bunlar taarruz hattında yer almışlardır.
İşçilerimiz, çeşitli sebeblerle gördükleri ihmal kar¬şısında, kendilerinin hak
ve hukuklarını müdafaa edecek¬lerini söyleyen ve bu hususta parlak nutuklar
çeken sol militanları samimi zannetmiş, gizli bir niyet ve maksad
taşımadıklarını kabullenerek onların peşine düşmüştür. Hatta pek çoğunun,
protesto etmek istedikleri yeni Sen-
27
26
Ç I Ğ
dikalar Kanun tasarısının mânâ ve mahiyetinden bile ha¬berleri yoktur. Onlar,
güç - belâ elde edebildikleri hak ve hukuklarının yeni bir tasan ile ortadan
kaldırılmak is¬tendiği zannına kapılmış bu yolda yapılan kesif propagan¬daya
inanmış ve yollara dökülmüşlerdir. Nitekim ellerine aldîkları pan-kartlarda da
Anayasaya saygıdan, hakdan-hu-kukdan bahsettikleri görülmüş «işçi-Ordu el-ele»
diye dö¬viz taşıdıkları müşahede edilmiştir. Ancak kısa zamanda ne Anayasaya
saygı kalmış, ne hak ve hukuk dinlenir ol¬muş, ne de ordu ile el-ele vermek
iddiasındaki samimiyet isbat edilebilmiştir. Hareket o derece şuursuz bir hal
al¬mıştır ki, doğrudan doğruya Anayasa çiğnenmiş, hak ve hürriyetler çiğnenmiş,
elinde «işçi-Ordu el-ele» dövizini taşıyan işçilerin ordu mensuplarına
saldırdıkları görül¬müştür.
Böylece kat'iyyen anlaşılmıştır ki, masum işçilerimiz kızılların oyununa
getirilmiş, DİSK şeflerinin karanlık emel¬lerine âlet edilmek istenmiştir.
Nitekim aynı oyunun Ankara Sanayi bölgesinde de oy¬nandığı görülmüştür. İşçi
kıyafetine girmiş Üniversiteli kı¬zıl militanlardan bir kısmı Ankara'da Sanayi
Bölgesine gi¬derek burada işçileri mukavemete, fiilî durum meydana ge¬tirmeye ve
yürüyüşe davet etmişler; lâkin işçilerimizden muvafakat yerine red cevabı
almışlar, üstelik bir hayli de dayak yemişlerdir. Çünkü, Ankara'daki işçiler
onların ha¬kiki mahiyetlerini anlamış, oyunlarının gerçek yüzünü gö¬rebilmiş ve
hiç tereddüt etmeden karşılarına çıkmıştır, istanbul'daki İşçilerimiz ise,
sûret-i hakdan görünen kızıl¬ların gizli maksadını keşfedememiş, onları işçi
haklarının müdafii zannetmişlerdir .Bu bakımdan da söylediklerinin doğruluğuna
inanıp, peşlerinden sokaklara dökülmüşlerdir.
Şuna samimiyetle inanıyoruz ki, mayası İslâmiyetîe yoğrulmuş bulunan Türk
işçisi, hiç bir zaman ve mekân¬da komünist ve sosyalist olmamıştır, olmasına da
imkân
Ç I Ğ
yoktur. Kızılların arkasından bilerek hiç bir zaman gitme¬miştir, gitmesine de
imkân yoktur. Hiç bir komünisti din¬lememiştir, dinlemesine de imkân yoktur.
Çoğu defa aç kalmış, bağrına taş basmış, türlü meşakkat ve ızdıraplara göğüs
germiş, acıları sinesine çekmiş, fakat komünizm, sos¬yalizm adına kendisine
verilen hiç bir şeyi kabul etmemiş¬tir; bugün olduğu gibi, yarın da
etmiyecektir. Yeter ki ona, hadiselerin içyüzünü gösterebilelim ve yeter ki ona
dost ve düşmanını tanıtmış olalım.
İşçilerimiz çok iyi biliyorlar ki, sosyalizmde, komü¬nizmde işçinin hak ve
hukuku diye bir mes'ele yoktur. Bu¬nu bildikleri için de seçimlerde komünistlere
asla rey ver¬memişlerdir. En zengin ve sosyetik muhitlerden kızıllar le¬hine
elde edilen büyük reylerden işçi muhitlerinde eser görülmemiştir. Bu da, onların
komünizme, sosyalizme ne kadar düşman, ne derece samimi hasım olduklarını isbata
kâfidir.
Burada mes'uliyet münevvere düşmektedir. Derd-i ma¬işetin tazyikiyle fikrî
cereyanları, anarşist grublann gizli faaliyetlerini takib edemiyen ve bu hususta
bir hükme va¬ramayan İşçilerimizi münevverlerimiz aydınlatmalı, ikaz et¬meli ve
onlara dost ve düşmanı iyice tanıttırmalılar ki, fırsatçılar ve İstismarcılar bu
tarz oyunlara onları âlet et¬me imkânı bulamasıniar.
Münevver bunu yaptığı gün, işçilerimiz uyanacak, sos-yalist-komünist sendikacıya
rey değil, dayak atacaktır. An¬kara'da olduğu gibi...
Esasen mesele hakikatin ortaya konulması, cehaletin izâle edilmesi ve Hakk'ın
müdafaasının yapılmasıdır. Bu yo¬la girildiği gün, hem haksızlıkların ortadan
kalktığı görüle¬cek ve hem de işçi istismarı diye bir şey kalmıyacaktır.
Vatanını ve milletini sevenleri vazifeye davet ediyoruz!
Sendika faaliyetleri «Sol»a bir hayli ümit veriyordu. Grev Kanununun Anayasa
hükmü olarak kabul edilmesiyle.
28
29
Ç I G
artık memleketimizde iktisadî hayatı felce uğratmanın mümkün olabileceği;
böylece de devamlı bir huzursuzluk meydana getirileceği vehmi içerisinde idiler.
Her yeni ku¬rulan sendikayı, gizli maksatlarına hizmet edecek bir hüc¬re
teşkilâtı olarak görüyor ve alkışlıyorlardı. Fakat solcu¬lar, kısa zamanda
sukut-u hayale uğradılar; arzularına nail olamadılar.
Bugün kısaca (disk) diye anılan «Devrimci İşçi Sen¬dikaları Konfederasyonu» ile
Türk-İş'in karşısına çıkan sol¬cuların muvaffak olamamasına tek âmil, şüphesiz
ki Türk işçisinin manevî duyguları olmuştur. Her şeyi mîde ile ir-tibatlandıran
ve insanın dimağını işkembesine bağiıyan sol, burada kelimenin tam mânâslyle
yanılmış; vaad edilen maddî menfaatlarla, yahut lüks bir konfor içerisinde
geçe¬cek bir hayat garantisi ile işçilerimizin satın alınamıyacak-lannı çok
yakından müşahede etmiştir. Aslında geniş işçi kütleleri kuvvetli bir din
kültüründen mahrumdur ve İslâmi-yeti günlük hayatlariyle, alâkalı cepheleriyle
olsun öğren¬memiş durumdadırlar. Lâkin, onların imân ve itikadları yi¬ne de
kurulan tuzakları hissetmiş, kendilerini sol'a yem ol¬maktan kurtarmıştır.
Bilindiği gibi komünizm, hükümran olduğu memleket¬lerde işçi ve köylü sınıfı
üzerinde yükselmiş, neticede de bu iki sınıfı da ezmiştir. Mevcut idarelerin
çeşitli hataları ve büyük açık vermeleri, kızılların yegâne istinadgâhı ol¬muş;
kandırılan işçi ve köylüler «sosyal adalet» teranele-riyle kanun ve nizamların
üzerine yürüyüp komünist ağa-ba-balarını başa geçirmişlerdir. Bizde de bu yol
denenmek is¬tenmiş; fakat akim kalmıştır. Birçok imkânlardan mahrum olan köylü
ve işçilerimiz imânına istinad ederek kızılların bütün plânlarını alt-üst
etmişlerdir. Köylülerden ümidlerini kestikleri için de, bugün bütün
kuvvetleryile işçilerimiz üze¬rinde durmakta, onların alın terlerini sömürmek
istemek¬tedirler.
Komünizmle mücadele edecek olanlar bu hususu ga-
Ç I Ğ
yet iyi bilip, ona göre davranmak ve mânevi eğitimi ilk plânda ele almak
mecburiyetindedirler.
İşçilerimizin hak ve hukukunu müdafaa ettikleri iddia-siyle teşekkül eden
Sendikalarımızın pek çoğu kuruluş ga¬ye ve maksadını tecâvüz ederek, şahsî veya
siyasî İstismar kaynağı olmuşlardır. Bilhassa Sendikalar Kanununda bıra¬kılmış
olan sayısız boşluktan istifade eden bir kısım men¬faat zümresi, işçilerimizin
sırtından geçinmek yollarına başvurmuş ve âdeta birer «Sendika ağası» olarak
cemiye¬tin karşısına çıkmışlardır.
Bir iş kolunda bir çok sendikanın kurulmasına imkân ve fırsat veren kanun, bu
zafiyetiyle çeşitli grupları müs¬takil sendikalar kurmaya zorlamış, neticede
işçiye daha fazia yaranıp, daha büyük haklar elde edebileceğini ileri sürmek
suretiyle taraftar toplama uğruna, bîr çok gayri kanunî fiillerin meydana
çıkmasına yol açılmıştır. Bunun en bariz örneğini şüphesiz DİSK isimli solcu
sendikalar konfederasyonu vermiştir. Kızıllıklarını «işçi haklarını daha iyi bir
şekilde temin etme» iddiasiyle kapatmaya kalkışa bu konfederasyon, işçi işveren
münasebetlerini çığırından çıkarmış ve servet düşmanlığını tahkir etmeyi böylece
mu tasavver kızıl ihtilâlin zeminini hazırlamayı kendisine gaye edinmiştir.
Sendikacılık, hak ve hukuku muhafaza prensibinin dı¬şına çıkarıldığı için de,
bir takım muvazaalara yol açmış, işverenle sendikacı arasında gizli pazarlıklar
yapıla-gelmiş-tir. Meselâ bir sendika ağası, işverenle anlaşmak suretiy¬le,
ağalığının devam ve idamesi bakımından işçileri aldat¬ma yoluna girmiş, hasım
sendika mensublarına işveren va-sıtasiyle baskı yaptırmaya başlamış, böylece de
işçi-işve-ren mücadelesi, bir anda hasım sendikalar mücadelesi ha^ line
gelmiştir. Buna, sendikaların işçi maaşlarından kesi¬len paralarla lüks ve
konfor içerisine gömülmesi de ilâve edilince, işçi hakları korunacak yerde
yenmiştir. Aynı za-
30
31
Ç I Ğ
manda sendikacılık tehdit vasıtası olarak da kullanılmıştır. En şirreti, en ağır
basanı olmuş, işyerleri şartlarına uyma¬yan teklif ve taleplerle işveren ağır
mükellefiyet altına so¬kulunca, yeni zamlar, yeni fiyat artışları boy boy ortaya
çıkmış ve hayat pahalılığına yol açılmıştır.
Bugünkü sendikacılık sistemi, cemiyetimize sayılma¬yacak kadar zararlar
vermiştir. Nasıl ki 1961 Anayasa sis¬temi rejim buhranını tahrik etmiş,
mesuliyetsiz müessese¬lerle devletin mevcudiyetini tehlikeye düşürmüşse 1961
anayasasından sonra ortaya çıkan sendikalar kanunu da, hem işçileri, hem
işverenleri, sendika ağalarının ihtirası uğruna müşkül mevkide bırakmıştır.
Bu bakımdan Sendikalar Kanununu yeniden ele almak, hatalı taraflarını,
tatbikatta meydana gelen noksanlıkları izâle etmek artık zaruret haline
gelmiştir. Bilhassa hasım sendikalar mücadelesine, muvazaa usulü sendika
teşekkü¬lüne mani olmak, işçilerimizi tam demokratik usullerle tek sendika
içerisinde toplamak ve nihayet gayesinden sapıtan sendikalara karşı müessir
tedbirler almak devletin ve mil¬letin selâmeti bakımından ifâsı zarurî bir
vecîbe olmuştur. Herhangi bir kanun veya karar beğenilmeyebilir, tas-vib
edilmeyebilir, alâkalı şahıs veya zümrelerin menfaat¬lerini ihlâl etmiş olması
dolayısiyle, yahut da Anayasaya aykırı bulunması sebebiyle tenkidlere hedef
yapılabilir. Herkesin bu noktada hak ve hürriyetleri vardır. Düşünce ve
kanaatlerini gazete çıkarmak, basın toplantıları yap¬mak, beyanname neşretmek,
yürüyüş tertib etmek ve mi¬ting yapmak şeklinde herkes ortaya koyabilir. Muayyen
for¬malitelerin ikmâli, yahut muayyen izinlerin istihsâli sure¬tiyle insanî ve
medeni yollardan hak arama daima mümkün olduğu gibi, Türkiyemizde de bu husus
Anayasa teminatı altına alınmıştır.
Ancak, sadece Türkiye kanunları değil, hiçbir memle¬ketin kanunları herhangi bir
fikri, bir hareketi veya bir ka-
32
nun tasarısını protesto için zora başvurmayı, tahribe, yağ¬maya, cinayete
tevessül etmeyi mazur ve meşru göster¬memiştir. Dünyanın en medenî ve hür
memleketlerinden tutunuz da, en müstebîd memleketlerine, hatta komünist
memleketlere ve hatta yamyamlar ülkesine kadar hiçbir yerde devlet idaresi grup
veya zümrelerin tahribe, taarru¬za, cinayete isyana kalkışmasını mazur görmemiş,
affet¬memiş mesullerine karşı müsamahalı davranmamıştır.
Hak aramanın muayyen yollan vardır; herhangi bir ha¬diseyi protesto etmenin
muayyen usûl vs şekilleri vardır; bunları kâfi görmeyip işi kaba kuvvete
dökenler, zor kul¬lananlar, tahribe teşebbüs edenler ve hatta cinayet
işle¬yenler hiçbir şekil ve surette haklı görülmemiş ve mazur sayılmamışlardır.
Bu bakımdan İstanbul ve İzmit'te Örfî idare ilânına se¬bep olan tahrip ve
cinayet hadiselerinin mazur görülmesi¬ne, müsamaha ile karşılanmasına, taraflara
hak verilmesi¬ne ve alkış tutulmasına İmkân yoktur.
Ortada, Hükümetin Meclise sevk ettiği yeni bir Sen¬dikalar kanun tasarısı mı
vardır ve bu tasarı bugünkü işçi haklarını tahdit altına mı alacaktır, işçiyi
zulme mâruz mu bırakacaktır? Hatalı ve noksan tarafları alabildiğine tenkid
edilebilir ve buna karşı gösterilen infial haklı sayılabilir. Lâkin, iş protesto
adı altında isyan şeklini alırsa, tahrip ve tecâvüz şeklini alırsa ve hele
cinayet irtikâb etmek şeklini alırsa, asla mazur sayılamiyaeağı gibi, mes'ulîeri
de katiy-yen affedilemez.
Bir hadiseyi protesto için miüî servet demek olan bîr fabrikanın tahrib edilmesi
ne demektir? Polis karakolları¬nın, kaymakamlık binalarının, dükkânların,
evlerin, polis otomobillerinin tahrip edilmesi ne demektir? Polise, de¬mir
sopalarla, molotof kokteylleriyle, taşlarla, bombalarla hOcum edilmesi ne
demektir? Askerîn karşısına çıkılması, Mehmetçiğin üzerine hücum edilmesi ne
demektir? Ve ni-
33
Ç 1 Ğ
hayet masum insanların öldürülmesi, kan akıtılması ne de¬mektir? Kim, hangi
vicdan, hangi akıl, hangi iz'an bunu ka¬bul edebilir ve buna cevaz verebilir?
Ortada vatan ve milletin malı vardır. Ona kasdetmek ihanet değil de, cinayet
değil de nedir? Bunun işçi hakkıy-İe ve hukukiyle ne alâkası olabilir?
Demek oluyor ki, maksad bam-başkadır. Bir kanun ta¬sarısını protesto bahanedir.
Ortada son derece ağır bir tahrik vardır ve bunu da bilfiil «Devrimci İşçi
Sendikaları Konfederasyonu» isimli, kızı! teşekkül organize etmekte¬dir.
«Devrimci», yani «İhtilâlci» sıfatını isminin başına ge¬tiren bir teşekkülün
organize ettiği bir tahrik hareketi, işçi hakîariyle uzaktan yakından alâkalı
değildir; doğrudan doğ¬ruya komünizm hesabına, kızıl ihtilâl hesabına
tezgâhlan¬mıştır. Nitekim, Sendikalar kanununu protesto maksadını taşıyan bir
harekette, sendika ve sendikacılıktan değil, iş¬çi ve işveren münasebetlerinden
değil, «Bağımsız Türkİ-ye»den, «Kahrolsun Amerika..»dan bahsedilmiş, Hüküme¬tin
çekilmesi, başvekilin İstifa etmesi istenmiştir.
Türkiye bağımsızlasacak, Amerika kahrolacak, Hükü¬met çekilecek ve başvekil
istifa edecek de işçi meseleleri topyekûn hallolmuş olacak mt? Bunu kimsenin
düşündüğü yoktur. Ortada rahatlıkla istismar edilebilecek bir mesele vardır,
mağdur bulunan işçiler vardır, tansiyon yüksektir, bundan istifade edilmeli ve
kızıl ihtilâle doğru masum in¬sanlar malzeme olarak kullanılmalıdır. DİSK'in
yaptiğı bu dur! Memleketi anarşi içerisine boğmak için, bir kısım kı¬zıl
m-Ütanlara işçi kıyafeti giydirmiş ve kalabalığın önüne sürmüştür. Onlar ne
yapmışsa, diğerleri de şuursuzca tak-lid etmiştir.
Yakmışlar, yıkmışlar, cinayet işlemişler, vatan ve mil¬leti milyonlarca liralık
maddi ve manevî zarara sokmuşlar ve sonunda da iki Şehrimizi Örfi İdare rejimi
altında bulun¬maya icbar etmişlerdir. Ellerine geçen nedir? Memleketin
Ç I Ğ
mahvolan mili? serveti, sönen ocaklar geride kalan bîr kı¬sım dullar ve
yetimlerin kanlı gözyaşları.. Masum bir poli¬sin, bir işçinin, bir esnafın
cesetleri üzerinde DİSK İsimli kızıl teşekkül işçi hakkı arıyacakttr da,
memlekette «Sos¬yal Adalet» tahakkuk etmiş olacaktır. Öyie mi?
Kimi kandırabilirler, kimi inandırabilirler?
Nitekim, hadiselerin henüz cinayete kadar varmadığı bir zamanda, DİSK isimli
kızıi teşekkülün tahrik ettiği ka¬labalığın önüne bir Türk Generali Üniforması
ile çıkmış ve •onlara nasihatte bulunmuştur.
«— Sizin derdiniz bizim derdimizdir. Bu memleket ça¬pulcu memleketi değildir.
Memlekette her şey alt-üst oldu. Bizi seviyorsanız işinizin başına dönün,
Anayasanın istek¬leri tamamıyla yapılacaktır. Askerle karşı karşıya gelme¬yin,
karşımıza çıkmayın.»
Gözleri o kadar dönmüştür ki, muhterem Tümgenera¬lin bu İhtan da dinlenilmemiş
ve millet malının tahrib edil¬mesine mâni olmak İsteyen Ordu mensuplarının
üzerine yürüyenler olmuş, tas atanlar, demir sopalarla askerlere hücum edenler
görülmüş, silahlı azgın solcular üzerlerin¬de taşıdıkları tabancalarını
ateşlemekte bile bir mahzur görmemişlerdir. Neticede bilanço üç Ölü, yüzlerce
yaralı, milyonlarca liralık zararla kapanmıştır.
İşte sol ve solculuk budur ve işte devrimcilik budur!
İstedikleri yegane şey anarşidir. Kanuna, nizama kar¬şıdırlar, orduya
karşıdırlar, polise karşıdırlar, disiplin, ita¬at ifade eden her şeye
karşıdırlar. Onları, kızıl ihtilâle gö¬türecek en müsait vasat anarşidir. Her ne
pahasına olursa olsun anarşiyi devam ettirmek gayretindedirler. Bu kanla
hadiseleri, faciaları hazırlayan, tertio eden sahneye koyan ve nihayet bas
rolünü oynayan DİSK için yegane yol ve hedef budur. Diske tâbi olsun olmasın,
bağlı bulunsun, bu¬lunmasın, bütün solcular da aynı yolun yolcusuduHar,
Üni¬versitelerimizi harp mevdanı haline getiren sol hareketler de buna bir başka
delildir.
34
35
Ç I Ğ
Bütün bunlar gösteriyor ki meselenin artık hafife al-nır tarafı kalmamıştır.
Huzur ve sükûn için, emniyet ve asayiş için, vatanın saadet ve selameti için
Türkiye'de sol faaliyetlerin kökünü kurutmak, fesad ocaklarını başlarına yıkmak
ve kızıl baykuşları susturmak zaruret haline gel¬miştir. Bu nasıl ve ne şekilde
yapılacaksa bir an evve! ya¬pılmalıdır. Aksi halde istikbalimiz tehlikededir.
Millî dertlerimizin reçetesi yazılırken şunları da kay¬detmeliyiz:
Vergi ihdası cihetine gidilmeksizin bütçe açığını ka¬patmanın ve memleketi devam
edegelen iktisadi buhran¬lardan kurtarmanın yollarını aramalıyız. Bu yolları şu
şe¬kilde hülâsa edebiliriz:
İ — Her türlü lüks ve israf önlenmeli,
2 — Bürokrasiye son verilmeli,
3 — Fiatlar kontrol altında bulundurulmalı,
4 — Âdil ücret sistemine gidilmeli,
5 — Rüşvet, iltimas bertaraf edilmeli.
İKTİSADİ NOKTALAR
K
-ABUL etmek lâzımdır ki. Devlet çarks, büyük İsraflar içerisinde dönmektedir.
Lüks, vazgeçilmez bir unsur haline gelmiştir, fakir milletimizin bütün gelir
kaynaklarını deh¬şetli bir şekilde tahrib etmektedir. Evvelâ devlet
daireİe-rînden başlanmak suretiyle, cemiyet hayatımızın her saha¬sında misalleri
milyonları bulan israfın, lüksün önüne ge¬çilmesi, Devlet bütçesini milyarlarca
liralık menfaatlere kavuşturabileceği gibi; paranın olduğu kadar zaman
isra¬fının önüne geçilmesi de, yüzüstü bırakılan işlerin ve rnua-melerin kısa
zamanda ikmâlini netice verecektir. Sırf bu mevzudaki ciddi, samimi, müsamahasız
icraatlar, Devlet bütçesinin her yıl milyonlarla İfadesini bulan bütün
açıkla¬rını kapatacak ve yeni vergi kaynaklan arama ihtiyacı hiç bir zaman
hissedilmeyecektir.
Bürokrasi, yani kırtasiyecilik, devlet çarkını yıpratan
36
37
Ç I Ğ
en büyük hastalıklardan birisidir. İktidarın her defasında mücadele edeceğini
bildirdiği ve fakat bir türlü başlıyama-dığı bürokrasi, o derece korkunç bir
iktisadî düşmanımızdır ki, sözle izahı bile mümkün değildir. Basit bir misalle
me¬seleye ışık tutmaya çalışırsak, şu şekilde ifade edebiliriz: Devlet herhangi
bir meseleden dolayı, herhangi bir müesseseden yahut vatandaştan alacağı 150
kuruşluk ver¬gisi için çoğu defa 150 liralık masraf yapmaktadır. Buna bir de, bu
alacağın tahsilinde sarfedılen zamanı, mesai ücre¬tini, vatandaşın devlet
dairelerinin kapısında bekletilmek¬ten doğan zararını ilâve edersek, rakam
büsbütün kabarır ve son derece mübalâğalı bir hal alır. Günlük hayatımızın her
safhasında karşılaştığımız bu bürokrasi felâketini Ön¬lemek hiçbir tedbire
ihtiyaç hissettirmeksizin bütçe açığı¬nı kapatmaya kâfi gelecektir. Açığın
kapatılması ile birlik¬te devletin kân da o nisbette artmış olacaktır.
Fiyatların kontrol altında bulundurulması ve bilhassa zarurî ihtiyaç
maddelerindeki anormal artışların bertaraf edilmesi de, devleti dolayısiyle kâra
götürecektir. Evvela gayri meşru kazançlar önlenecek, saniyen memur ve işçi,
hayat pahalılığı sebebiyle maaşına veya ücretine zam ya¬pılması ihtiyacını
duymayacak; salisen grev ve lokavtların önü alınacak ve böylece emniyet esasına
istinad edsn alış-veriş piyasaya huzur ve sükûn getirecektir. Zamlardan,
grevlerden, lokavtlardan devletin hissesine düşen milyon¬larca liralık zararın
ortadan kalkması ite de bütçe açığı zail olacaktır.
Âdil ücret sistemine gidilmesi ise, hem işçiyi ve hem de memuru huzura
kavuşturacak, herkes kabiliyeti nisbe-tinde maaş alacak, kin ve hased
damarlarının kabarması, işin birbirine havale edilmesi, muamelelerin sürüncemede
38
Ç I Ğ
bırakılması; devlet dairelerinde memurların, işyerlerinde işçilerin gününü gün
etme hastalığının sona ermesi vasıta¬lı yollardan devlet bütçesine tesir edecek,
—keza— açık¬lar kapatılmış olacaktır.
m
Rüşvet ve iltimasın bertaraf edilmesi ise, başlı başına büyük bir iktisadî ihya
hareketi olacaktır. Bugün rüşvet ve iltimas yüzünden devlet bütçesinin
milyarlarca liralık za¬rara düçâr olduğunu söylemek asla mübalâğa
sayılmama¬lıdır. Hiçbir devlet dairesinde rüşvetsiz iş yapılmadığı, hak¬lının
hakkını alamadığı, en normal muamelelerde bile rüş¬vet olmadan işlerin
yürümediği umumî bir kanaat halinde¬dir. Bundan herkes mutazarrırdır. Şu
yukarıda sıraladığı¬mızdan sadece rüşvet ve iltiması önleyebilsek, devlet
kurtulacak, vatandaş kurtulacak, İktisadî istikrar avdet edecektir.
Ve bütün bunların kaynağını da, din duygusunun, Al¬lah korkusunun teşkil
ettiğini söylemek asla yadırganma¬malıdır. Lüks ve israfı Allah'dan korkanlar
önler; bürokrasi faciasının ızdırabını Allah'dan korkanlar duyar; fiatiardaki
anormal düşüş ve yükselişlerin izâlesini Allah'dan korkan¬lar yapar; âdil ücret
sistemi içerisinde haklıya hakkinin verilmesini Altahdan korkanlar yerine
getirir; rüşvet ve il¬timasa Allah'dan korkanlar iltifat etmez. Bunun içindir
ki, her şeyin başsnı din duygusu ve Allah korkusu teşkil eder ki, devletimizin
en büyük zaafı, en büyük noksanı budur.
Allah korkusu derken, «filân hacı, falan hoca şunu yap¬tı, bunu etti» diye karşı
çıkanlara, itiraz edenlere de deriz ki, Allah korkusu, din duygusu hacıya,
hocaya münhassr değildir. O, herkese şâmildir. Kimde kâmil imân varsa, din hissi
ruhunda ve kalbinde yer etmişse hacı da hoca da olmasa insanî vecibelerini
noksansız bir şekilde yerine ge¬tirir; rüşvetten, iltimastan, lüks ve israfdan,
adaletsiz üc-
39
ç i G
ret sisteminden, bürokrasiden şiddetle kaçınır. Dini hacı¬ya, hocaya inhisar
ettirdiğimiz ve «onlar düşünsün, bize ne» dediğimiz için iktisadî felâketler
içine düştük. Manevi¬yattan anlamayanlara, mânevi felâketleri izah mümkün
ola-mıyacağı için, her şeyi maddede arıyanların, akılları gözle¬rine inmiş
olanların nazarlarına bu iktisadî faciaları veriyor ve başka bir kurtuluş
yolunun olmadığını bu vesile ile bir defa daha ortaya koyuyoruz.
Evet, yarım ^aşırdır;_ devlet, olarak dine karşı savaş aç¬tık, din hissini,
Allah korkusunu yıkmaya çalıştık. Hâkimi¬yeti Ailah'dan alıp millete verdiğimizi
ilân edip durduk, ne¬ticede devletimiz inkişaf edebildi mi, kalkınabildik mi,
me¬denî milletler seviyesine ulaştık mı? Hiç birisini yapama¬dığımız gibi,
bütçemizi bile «denk» hale getiremedik de, açıklarımızı kapatmak için yeni yeni
vergi kaynakları arayıp bulmak için çırpınıp durduk. Şimdi de Maliye Vekâleti,
bu maddeci zihniyet içerisinde iğneden ipliğe kadar herşeye zam yapmak
ihtiyacını hissetti. Milleti din hissinden, Allah korkusundan uzaklaştırmak
suretiyle kalkınacaklarına, me-denileşeceklerine inananlar, yahut inanır
görünenler bir de¬fa daha mağlup oldular. Lâkin zararı onlardan çok millet
çekiyor. İktisadî buhranların here ü mercinden onlardan çok millet huzursuz
oluyor.
İktisadî İnkişafımızın bile dine sarılmaktan, Allah kor¬kusunu kalplere
yerleştirmekten, İmân duygusunu vicdan¬lara hâkim kılmaktan başka bir yolla
temin edilebileceği¬ne inananların kalmadığı bir vasattayız. Tek-tük ortaya
çı¬kıp «gerici!ik»ten dem vuranlar bile kalbden bizi te'yid ediyorlar amma,
zahirde mağlûbiyetlerini kabul etmemek için çırpınıp duruyorlar. Onları da
Hükümetin, kendisini ih¬dasa mecbur bildiği vergilerin ağır yükü altında
ezilmeye terk ederiz, oiur biter!
Türkiye ile Müslüman Arap Memleketleri arasında ti¬cari münasebetlerin tesisi
için yakın bir zamanda çalışma¬lara başlandı. Yıllardan beri ihmâl edilen ve
bilhassa harî-
Ç I Ğ
cî politikamızın çok hatalı bir istikamette seyretmesi yü¬zünden bir türlü
kuvveden fiile çıkarılamayan bu mesele üzerinde sıksik konuşmaların yapıldığını,
çeşitli görüşle¬rin öne sürüldüğünü müşahede ediyoruz. Bir ara, Avrupa Ortak
Pazarına mukabil, İslâm Ortak Pazarının meydana ge¬tirilmesi hususunda Mecliste
dikkate şâyân tekliflerin ser-dedildiğini de duyduk. Ancak bu fikir üzerinde
resmî ma¬kamlar kâfi derecede durmadıkları gibi, meselenin müna¬kaşasına zemin
hazırlamadılar. Böylece teklifin üzerine ya¬tılmış oldu .
Bu arada dikkate şâyân bir hadise cereyan etti: İzmir Müftüsü, Hac dönüşünde
gazetelere bîr beyanat vererek, Arap memleketlerinin Türkiye için iyi bir pazar
olduğunu belirtti; bununla beraber. Demirperde gerisi mem¬leketlerinin Suudî
Arabistan toprakları üzerinde kendi ma¬mullerini «Türk Malı» damgasıyle
sattıklarını ve halkın da bu mallara, sırf «Türk Malı» damgası bulunması
dolayısiy-le büyük rağbet gösterdiğini ifâde etti.
Kayda değer diğer mühim bir hâdise de, Ege Bölgesi Sanayi Odası İkinci
Başkanının Arap memleketleriyle tica¬rî münasebetlerin artırılması hususunda
çalışmalara baş¬landığını ve Türk Arap Ticaret Odasının kurulması için
te¬şebbüse geçildiğini belirtmesi oldu.
Hakikaten Arap Memleketleri, Türkiye için asla ihmâl edilmiyecek bir pazardır;
bu pazarın kullanılmamış olması da Türkiyemiz için gerçekten büyük bir kayipdır.
Ancak, burada kaybımızın milyarlarla ifâde edilebilecek rakam de¬ğeri üzerinde
durmayı lüzumsuz addederek, yapılacak iş¬leri ele almak lâzım geldiğini
belirtiyoruz. Zira kaybedilen artık bir daha geri gelmiyecektir, dolayısiyle
lüzumsuz mü¬nakaşalarla vakit kaybetmek gibi yeni zararlara yol açıla¬caktır. O
halde, geçmişe değil, geleceğe bakmak; bu arada geçmişteki hataların tekerrür
etmemesi için de, onları dai¬ma göz önünde bulundurmak lâzımdır.
41
ÇIĞ
Vâkıâ odur ki; hiç bir Müslüman Arap Memleketi, ge¬rek sanayide ve gerekse
ziraatte Türkiye kadar inkişâf et¬memiştir. Esasen inkişâf edememiş olmasının
tabii sebep¬leri vardır: Toprağı Türkiye kadar ziraate elverişli değildir;
sanayileşme hareketi, müstemlekecilik oyunlarıyle çok geç başlamış ve hiçbir
zaman millî gelir bakımından bir de¬ğer ifade etmemiştir. Buna rağmen, bir
çoklarının bizden zengin olması, devlet bütçelerinin nüfus nisbetine göre bizden
çok üstün bulunması, topraklarından çıkan petroüe izah edilebilir ki, bu da hiç
bir zaman bize olan ihtiyacını bertaraf edemez. Sadece ziraati, sadece
hayvancığı ele alırsak, Arap memleketlerinin Türk mamullerine olan ihti¬yacı
kendiliğinden meydana çıkar. Pek çok Avrupa mem¬leketinin bizden satın aldığı
sebze ve meyveleri, et, yağ ve peyniri kendi mamulleri imiş gibi Arap
memleketlerine sattıkları ve karşılığında petrol alıp, büyük ihtiyaçlarını
karşıladıkları bilinen bir hakikattir. Türkiye'den Fransa, İtalya, yahut Almanya
voliyle Arap memleketlerine giden toprak ve hayvan mahsullerinin, bu vasıtalar
aradan çıka¬rılmak suretiyle şevkini düşünmek bile kazancımızın aza¬metini
hatırlatmaya kâfidir. Nitekim son zamanlarda baş¬layan Kuveyt'e et ihracı bizim
için büyük bir döviz kaynağı olmuştur.
Bugün bir kriz içinde bulunduğu bildirilen tekstil sa¬nayiimizin de bu
pazarlarda büyük şansı vardır. Meselâ ha¬lıcılık.. Türkiyemiz için öylesine
mühim bir döviz kaynağı¬dır kif Müslüman Arap Memleketlerinde bu sahada hazır
pazarlar bizi beklemektedir .Avrupa yoiiyle Arap Memle¬ketlerine gitmekte olan
İsparta, yahut Kayseri halılarının, bu aracıların bertaraf edilmesiyle sevkı,
hem Türkiye ha-lıcılığınin inkişafına yol açacak, hem de döviz kaynakları¬mızın
çok büyük miktarda gelişmesine vasıta olacaktır. Hayvancılıkta, ziraatte,
sanayide bizim için hemde çok kârlı pazar olan Arap Memeleketlenni unutmak,
onlara sırt çe¬virmek akıl kârı değildir.
42
Ç I Ğ
Yıllar yılı varımızı yoğumuzu heba ettiğimiz Garb hay¬ranlığından kendimizi
kurtarıp, yüzümüzü Asya'ya çevirir¬sek kendimizi bir anda maddî ve manevî
İnkişafların içeri¬sinde bulmuş oluruz. Çünkü Müslüman Arap Memleketle¬ri, hem
onları hem de bizi yabancılara el açtırmiyacak, muhtaç bıraktırmayacak kadar
zengin bir hazır pazar hük¬mündedir.
İslâm Ortak Pazarının tahakkukunu bunun İçin arzu et¬mekte ve bu pazara ilk
adımı teşkil edecek olan Türk-Arap Ticaret Odaları kurulmasını da mesud bir
hadise ve isa¬betli bir teşebbüs olarak alkışlamaktayız.
Bütçe açığını yeni vergi ihdası yoluna giderek kapat¬mak muvakkat bir tedbirdir,
devamlılık vasfı yoktur. Çıka¬rılacak olan kanunlarla, yahut Hükümet
kararnâmeleriyle ihdas edilen vergiler, bir kaç yıllık bir bütçe açığını
kapa¬tabilecek karakterde olsa da, bu vergi kaynaklarının ilâ-ni-haye derde deva
olamayacağı mevcut iktisadi sistem içe¬risinde zaruri bir neticedir. Zira vergi
ihdası, piyasaya doğrudan doğruya tesir edecek ve fiyat artışları birbirini
kovafıyacaktır. Fiyatların artması geçim şartlarını zorla¬yacak yeni ücret
ayarlaması yoluna gidilecektir, Yeni ücret ayarlaması, Maliyeyi yeni açıklarla
başbaşa bırakacak, «Denk bütçe» hayali bir türlü tahakkuk edemiyecek;
Hükü¬metler hep muvakkat tedbirlerle meseleleri halletmek iste¬diklerinden,
yeniden ikinci bir vergi ihdası yoluna gide¬cek, böylece da Devlet bir fasit
daire içerisinde dönüp duracaktır.
Aynı zamanda yüksek vergi nisbetleri, ticaret erbabı¬nı ticarî meşgalesinden
usandıracak, yeni Personel Kanu¬nu ile maaşlardaki büyük artışlarla halkı memur
tabakası¬na gıpta edecek bir halet-ı ruhiye içerisine sürükiiyecek ve Şeflik
devirlerinde olduğu gibi, «imtiyazlı sınıf» oiarak ortaya çikacak olan
memuriyetin talihleri de o nisbette ar¬tacaktır. Bilhassa küçük esnaf ve
sanatkârlar, iş sahaların-
43
Ç 1 Ğ
da gelişip inkişaf etmenin yol ve çârelerini aramak yerine devlet kapısında bir
masa kapmak için resmî dairelerin eşiklerini aşındıracak, ortada yine büyük
rüşvetler döne¬cektir. Memuriyetin açık arttırmaya çıkarıldığı bir vasatta da
iktisadî istikrardan, huzurdan bahsetmek hayal olacaktır.
Halbuki devlet, «imtiyazlı sınıflar» meydana getirme¬mekle mükelleftir. Gıpta
damarlarını tahrik etmemek, va¬tandaşları birbirine düşürmemek, birinin
istikbâlini madde¬ten garanti altına alırken, diğerini felâketlere ve
ümitsiz¬liklere sürüklememek mevkiindedir. Sigortalılık, emeklilik ve maluliyet
hakkı, imkânları tanınan memuriyetin bol maaşla masa ve sandalyelerini, durmadan
fırtınalara tutu¬lan serbest ticarete tercih edenlerin sayılarını artırmamak
için azamî hassasiyeti göstermek mecburiyeti ile mükellef bulunan devletin, aksi
istikametteki icraatları asla tasvib edilemez.
Devlet, helâl kazanç yollarını açarsa, vatandaşları ka¬nun önünde müssvi görür,
İçtimaî hakları herkese tanır ve ücret muvazenesini temin ederse, bu arada da
İsrafın ve rüşvetin önünü alıp, kaçakçılığa meydan vermezse, aslî vazifesini
yerine getirmiş, piyasayı iktisadî krizlerin İçeri¬sine sürüklememiş olur. Bu
noktadaki çalışmaların rnev-cud bulunmadığı bir vasatta vergilerden söz etmenin,
ye¬ni vergi ihdası yoluna gitmenin ve halkı «hayat pahalılığı» cenderecesi
içerisine sokmanın çıkar yol oltnadığmı bilmek lâzımdır.
Vergi ihdasının aleyhindeyiz derken, bunun sahasını da tahdid ediyoruz. Evvelâ,
zaruri ihtiyaç maddelerine ko¬nulan vergilerin aleyhindeyiz. Vatandaşı geçim
sıkıntısına itecek bir vergi sisteminin memlekete fayda getirmiyece-ği bütçe
açıklarını ilâ-nihaye kapatamıyacağı kanaatinde¬yiz. Bununla beraber, vergi
kaçakçılığının önlenmesi taraf¬tarıyız ve bu arada her türlü lüksün
vergilendirilmesıyle memleketin çok şeyler kazanacağını zannediyoruz. İthalat
ÇİĞ
ve ihracatın kontrol altında bulundurulması hiç bir derdi¬mize deva olamayacak
lüks eşyalara milyonlarca lira dö¬viz ödenmesinin bertaraf edilmesi, en isabetli
tedbirler arasında zikredilebilir.
Bütçe muvazenesini doğrudan doğruya temin edebil¬menin ve vatandaşı sık sık
vergi tehdidi altında bulundur¬mamanın çeşitli müessir yolları vardır.
«Denk bütçe» Türkiyemiz için yıllardenberi bir hayâl oldu. Her sene muayyen
zamanlarda yapılan bütçe mü¬zakereleri milyonlarca liralık açığı ortaya
çıkarırken; vatan ve millet hizmetinden başka bir gayenin peşinde
koşma¬dıklarını iddia eden politikacılarımız bunun sebepleri üze¬rinde ciddî bir
şekilde durmaya ve meseleleri temelden halletmeye asla yanaşmadılar. İktidar
açığın müdafaasını yapmakta, muhalefet de taarruzunu devam ettirmektedir. Kimse
hata ve kusurunu kabul etmediği gibi, hiç bir ferd de meseleyi «politik
yatırımın dışında görmek ve düşün¬mek İstememiştir. İktidarın vazifesi, hakkı
müdafaa ile be¬raber hata ve kusuru itiraf iken bu cereyan etmemiştir.
Muhalefetin vazifesi de, haklı ve doğruyu tasvib yanlış ve hatalı hareketleri de
tenkidle beraber kin ve garazlardan uzak bir şekilde hal çârelerini göstermek ve
icab ettiği an iktidarla işbirliği yapmak iken, o da buna asla yanaşmamış ve kör
döğüşü devam edip gitmiştir.
Bizde öylesine garip bir politika ahlakı teessüs etmiş¬tir ki, hangi meselede
olursa olsun, iktidarın mutlaka iyi-kötü bütün fiil ve hareketlerini müdafaa ve
israr, muhale¬fetin hareketlerini ise doğru veya yanlış bütün icraatlarını
toptan inkâr ve tekfir, vazifeleri cümlesinden sayılmıştır. Ve bu hep böyle
olmuştur.
Yapılan tenkitlerin umumiyetle haksız ve yersiz oldu¬ğunu söylemiyoruz. Elbette
ki, haklı olan taraflar vardır, izalesi zaruri kusurlar mevcuttur.
Ortada bir vakıa vardır. Bu vakıa bütçenin milyonlar-
45
ca tiraitk açıkla meclis huzuruna getirilmiş olması ve bu açığın kapatılması
için hükümetin yeni vergi kaynaklan aramak mecburiyetini hissetmesidir. Acaba
bütçe açığını vergilerle kapatmaya gitmek yolu no derece doğrudur? Yahut ihdas
edilen vergilerin İsabet ihtimali nedir? Bunun üzerinde durulmamıştır. Gerçi
iktidar yeni vergi getiriyor, hayat! pahaltlaştırıyor, vatandaşı iktisadî baskı
altına alıyor. Dar gelirliler mahvoluyor, diye feryatlar işitilmektedir. Lakin
bu da çıkar yol değildir. Bağırmak, çağırmak yerine ihdasını zaruri kılan
sebeplerin izalesi nasıl ve ne şekilde mümkün olabilir, bunun üzerinde durmak,
hal çaresi gös¬termek, itham ve isnad yerine, vakıaları konuşturarak ne¬ticeye
varmak İazımdu'.
Cûtçe açığını kapatmak için ihdası zaruri görülen yeni vergi kaynaklarının
açıklanması ile öteden beri sözü edi¬len vergi reformunun tahakkuk ettirileceği
ümidinde olan¬lar yanıidılar. Zira yeni vergi kaynaklar» umumi bir vergi
adaletini tasis ve teminden ziyade, açığı kapama hedefini takip ettiği için
haliyle isabetsiz seçilmiş va yanlış değer¬lendirilmiş bulunuyor. Orta halli,
yahut dar gelirli vatan¬daşların bilhassa fakir esnafın yüksek vergi
nisbetlerine dahi! edilmeleriyle bu yanlışlık, yahut isabetsizlik kendi¬liğinden
anlaşılıyor.
Banka meselesine gelince; İkinci beş yıllık plânın dik¬kate şâyân taraflarından
birisi ds bankacılık ve kredi sis¬teminin adaletsiz olduğunu belirtmesi, aksak
işlediğini ile¬ri sürüp, bunun düzeltilmesi temennisinde bulunmasıdır.
Bugün hiç kimse iddia edemez ki, bankalar milli arzu ve ihtiyaca göre işlemekte,
kredide adalet temin edilmiş bulunmaktadır.
Gerçi kâr haneleri her yıl biraz daha kabaran ve mû-dilerine devamlı ikramiyeler
dağıtmak suretiyle isimlerim
Ç I Ğ
bol bol reklâm eden bankalarımız mevcuttur. Bunlar bir hayli yatırım da yapmış,
çok mühim tesislerin kurulması¬na, gelişmesine İyi bir şekilde çalışmasına ön
ayak ol¬muşlardır. Fakat bütün bunlar, her gün protesto edilen ve haciz
dairesine gönderilen senetlerin yekûnunu azaltma¬mış; iflâs e<\Qn, konkardato
talebinde bulunan tüccarların sayılarını artırmaktan başka bir işe yaramamıştır.
Kısaca ifade edilmesi lâzım gelirse banka, bugün millet bütünlü¬ğünün aleyhine
işleyen bir müessese halindedir.
Neden bu böyledir?
Çünkü «Bankacılık sistemlimiz iptidai esaslar üzeri¬ne kurulmuş, tefeciliği
teşvik etmiştir. İkinci Beş Yıllık Plânda da belirtildiği gibi kredi adaleti
yoktur ve bu teşek¬küller iktisadi bakımdan adetâ devlet içerisinde
devlettir¬ler.
Hiç bir garp memleketinde bizdeki bankacılık sistemi¬ne rastlanmamaktadır. Gerçi
onların bankaları da faiz esa¬sı üzerine kurulmuştur ki, bizim içtimaî bünyemize
yüzde yüz zıd bir keyfiyettir. Fakat faiz çok cüz'i miktardadır ve kredi adaleti
nisbeten temin edilmiştir. Esasen Garbın ha¬yat felsefesi faize cevaz verdiği
için de bu onların maddî yıkımında fazlasiyle müessir olmamaktadır. Fakat durum
bizde çok değişiktir ve banka ile iş yapan tüccar ve esna¬fın yüzde doksanı, bu
alışverişten büyük zararlar görmüş¬tür. Evvelâ kredi olarak aldığı paranın
karından, ancak fai¬zini kapatabilmiş; dolayısiyle ortada kendi lehine herhangi
bir durum meydana gelmediği gibi; eline geçirdiği para île yatırım sahalarını
genişletmesi ve büyük yüklerin altı¬na girmesi de ferdi, ruhî bakımdan
sarsmıştır.
Bu mevzuda ciddi bir istatistik yapılsa, eminim ki banka muarneleriyle iştigal
edenlerin kahir ekseriyetinin her hal ü kârda mağdur oldukları ve ticarî
itibarlarını kay¬bettikleri gibi; yıllar boyu ruhî buhranlar içerisinde
kıvran¬dıkları hakikati meydana çıkacaktır. Zira, yukarıda da be-
46
47
Ç \ Ğ
Ifrttiğimiz gibi bizdeki bankacılık çok iptidaî bir durumda¬dır ve dünün takbih
edilen tefeciliğinin modernize edilmiş şeklinden başka bir şey değildir. Dünün
tefecileri borç verdikleri para karşılığında 0/" 25, % 50, 0/° 60 faiz alırken
ve böylece de kütleleri sömürürken; bugünün bankaları %5, %7, % ıo (hatta bâzı
defalar % 15 kadar) faiz al¬makta ve böylece de müşterilerini uzun vadeli bir
mağ¬duriyete sürüklemektedirler.
Memlekette iktisadî istikrar kalmamıştır. Kütleleri birbirine düşüren, İtİmad ve
emniyeti kaldıran «sen çalış, ben yiyeyim» felsefesi bankacılığımızın temel
kanunu ha¬line gelmiş; böylece hak ve hukuku modern bir tarzda gas-bedilen
kütlelerden hoşnutsuzluk sesleri yükselmeye baş¬lamıştır.
İkinci Beş Yıllık Plânın işaret ettiği bankacılık mese-lemiz artık kökünden eİe
alınmalı ve faiz her şekliyle ber¬taraf edilmelidir ki, memleketimize huzur ve
emniyet, pi¬yasaya istikrar ve itimat avdet edebilsin. Hükümetin mü¬him bir
dâvası da budur.
Osmanlı Cemiyetinde banka yoktu. Cumhuriyet Türki¬ye'sinde sayısız bankalar
açmak suretiyle faiz felâketini hediye eden şahıslar, sık sık Osmanlı
Cemiyetinin bu du¬rumunu tenkid eder ve «bankalardan evvel paralarını küp¬lere
doldurup toprağın altına gömenler, böylece iktisadî hareketlere büyük darbeler
vurmaktadırlar» diye, onlara gericilik, iptidailik gibi damgalar yapıştınrlards.
Bu iddia¬nın hakikatle uzaktan-yakından alâkası yoktu. Zira, paralar küpe
vurulmuş, toprağın altına gömülmüş olsa bile, «ze¬kât» gibi dinî feraizin
ifâsiyle bu paranın ilel-ebed serma¬ye piyasasından çekilmesi mümkün olamıyordu.
Görüyoruz ki, bugün bankalar parayı küplerde saklayıp, topraklara gömmekte ve
Türkiye'mizde her geçen gün para darlığı daha bariz bir şekilde kendisini
hissettirmektedir. İnançların za'fa uğraması neticesinde, esasen ciddî
48
Ç I Ğ
bir halaskar olan zekât müessesesi lâğvedildiğl gibi; bu facianın mevcudiyeti
yetmiyormuş gibi, bir de bol faiz müeyyidesi kabul olunmuş ve memleketimiz
günden güne geri gitmeye başlamıştır. Bu hastalık ise, dinsiz garp fel¬sefesinin
«sen çalış, ben yiyeyim» gibi gaddarâne düstu¬rundan doğmuştur ki; bu,
emek-sermaye mücadelesini çığırından çıkartıp, komünist ihtilâle yataklık
yapmıştır. Zi¬ra işçi - işveren huzursuzluğunun en mühim kaynakların¬dan birisi
ve —belki de—? bellibaşiı olanı budur; sol cere¬yanın cemiyetimizde —cüz'î de
olsa— yerleşmesini neti¬ce veren açığımız da bundan İbarettir.
Halbuki tarih, garpta olduğu gibi, İslâm camiası içeri¬sinde bir emek-sermaye
mücadelesini kaydetmemiştir. Zira zekât müessesesi bu mücadeleyi bertaraf etmiş;
zen¬ginden fakire sevgi ve merhamet, fakirden zengine hürmet ve itaat havasını
husule getirmiştir.
İkinci Beş Yıllık Plânda da banka faizlerinin tenkid edilmiş olduğu nazar-ı
İtibara alınırsa, faiz yasağının nasıl bir halaskar olduğu kendiliğinden meydana
çıkmış olur.
Gerçi, her meselede olduğu gibi, bunda da komünist¬ler hemen öne atılıp, faizin,
bankanın aleyhinde dizi dizi yazılar döktürmüşlerdir; fakat fikir onların
değildir; mese¬le onların zannettiği gibi de halledilmiyecek; ancak İslâm'¬ın
emrettiği şekilde halledilebilecektir.
* # *
49
SİYASÎ NOKTALAR
H,
-ER hükümetin Şark'a ayrı bir bakış tarzı yardır. Ve her hükümetin bakış tarzı
da birbirine az-çok tezad teşkil eder. Biri, diğerinin hatasını tamir edip,
kanayan yaraları saracağı yerde; meseleyi ayrı bir noktadan ele alır ve bü¬tün
nazarlarını kendi iştigal sahasına çevirerek, düğüm üs¬tüne düğüm vurur.
Fethi Bey kabinesini Şark isyanı bahanesiyle deviren İnönü cenapları ortaya
devletin yardımını, müsamahasın!, himayesini götüreceği yerde; polisini,
jandarmasını, topu¬nu, tüfeğini götürür; etrafı kan ve barut çemberine alır,
böylece Türkiye'nin kalkınabileceğine inanırdı. Ona göre Şark, bu vatanın
üzerinde —fazladan— taşıdığı bir yüktü; binaenaleyh en kısa zamanda bu yük o
zayıf omuzlardan atılmalıydı. Bu politika yıllarca renk ve şekil değiştirme¬den
sürüp gitti.
50
Ç 1 Ğ
Millet, CHP'yi aİ-aşağı etti. İktidarın yeni sahipleri için Şark daha değişik
bir mânâ ifade ediyordu. Bu bölge insanı niçin zulüm görmüş, niçin gadre
uğramış, niçin kan ve ba¬rut deryasında boğulmak istenmişti; bu araştırılmadı.
Hat¬ta güç-belâ Meclise getirilen «Özalp Hâdisesi» ki, 33 va¬tandaşımız nâ-hak
yere kurşuna dizilmişti; bu cinayetin kaatilleri ellerini, kollarını sailiya
sallıya gezdikleri halds yakalanmamış, Meclisten suçluların cezasını verecek bir
kanun maddesi bile çıkarmak mümkün olamamıştı.
Gerçi jandarma dayağı, polis istibdadı nisbeten ha¬fiflemişti; lâkin ortadan
kaldırılmamıştı. İktidar işi maddî sahada ele almış; Yollar, köprüler yapmış;
fakat manevî saha olduğu gibi bırakılmış alabildiğine ihmal edilmişti.
İhtilâl oldu; ihtilâlin hükümeti de Şark'da işe tevkif¬lerle başladı. Kime «ağa»
denildi, kime «nüfuzlu» denildi ise ispata-şahide lüzum görülmeden kamplara
doldurul¬du; zulüm için «hazır kuvvet» durumunda olan bir kısım memurlar, eski
alışkanlıklarını yeniden yaşama fırsatı bul¬dular.
Şark bu devrede de derin bir karanlığa gömülmüştü; sahipsizlik hissediyor; garip
yaşıyor; öz toprağında garip geziyordu; kendisine çevrilen düşman nazarların
sahipleri¬ni çok iyi tanıdığı İçin sandık basma gideceği günü bekle¬mekten başka
bir çare düşünemiyordu.
Nihayet 10 Ekim seçimleri ile meselelerinin halledile¬ceğine inanıvermişti.
Kendi reyi ile iktidara gelen AP'nlrt artık yaralarını saracağını ümid ediyordu.
Bu ümidle bekle¬yip durdu; lâkin yine maddî yatırım faaliyeti baş gösterdi;
mesele yine maddî inkişafa bağlandı; ruhda, kökde, özde olması lâzımgelen
icraatlar bir türlü kendini göstereme¬di. Şakilerden şikâyetler oldu; devlet
kuvvetleri seferber edildi, yakalandı, hapishanelere tıkıldı; şekavet
hâdise¬lerinin ortadan kalktığına hükmedildi; fakat eşkıyanın me¬denî
kıyafetlilerine nazar bile atfedilemedi.
Ruh katilleri, mânâ gangsterleri orada yol kesmeye
5i
Ç 1 Ğ
devam ediyorlar. Devleti sadece ve sadece polis, jandar¬ma kuvveti olarak gören
memur zihniyeti orada el'an hü¬küm sürüyor; ferdin ferdi kurtarma faaliyeti
orada şu anda bile suç telâkki edilip hapishaneler Allah diyenlerle doldu¬rulmak
isteniliyor da; «sosyal adalet» perdesi altında taar¬ruza geçen küfür
mümessillerinin yıkıcı, parçalayıcı, anar¬şist davranışlarına müsamaha ile
bakılıyor.
Halbuki Şark manevî imara muhtaçtır; asfalt yollar, beton köprüler, modern
uçaklar, barajlar, fabrikalar gibi büyük maddî talebierden ziyade, hiç bir maddî
külfeti ol¬mayan dinî serbesti İslâmî hayat tarzı istemektedir. Hükü¬metimiz
maalesef bunu göremiyor; bu yolda ciddî tedbir¬ler alamıyor; üç-beş sosyalist
kundakçının İğfalâtını olsun durduramıyor.
Şark'ın dindar evlâtları, bu vatanı ot yiyerek kurtar¬mıştır; onlar miting
meydanlarında «açız, ekmek istiyoruz, iş istiyoruz» diye bağırmak tenezzülünde
bulunmazlar. Zi¬ra aç da işsiz de olsalar, bunu bir tenezzül meselesi yapar,
ancak aç kalan köpeklerin uluduğunu görüp, adlarını istis¬mar cüretinde
bulunanlara gülüp-geçerler. Lâkin onların hazmedemediği, bir türlü adını
koyamadığı ve hikmeti hü¬kümete yakıştıramadığı şeyler, ortalığı karıştırmak
isteyen sosyalist hokkabazlara gösterilen müsamahanın Şark'ın imânh
evlâdlarından esirgenmesi, onların Müslümanca ya¬şama, Müslümanca hareket etme
haklarının bertaraf edil¬mesidir.
Hükümet, bu noktadan müdahalecidir demek istemi¬yoruz; fakat dine müdahaleci
olan bir sürü memur tipi vardır ki, buniar kendilerini hükümet içinde hükümet
adde¬dip, istedikleri şekilde, hem de devr-i İsmet'te alıştıkları usulle
vatandaşlar üzerinde tasarrufa kalkışırlar.
Hükümet, Müslümana husumeti olan memur tipini Şarktan temizler ve bu bölgenin en
ücra köyüne varıncaya Vadar, her tarafına manevî tedrisatı sokabilirse, hem
ken¬dini ve hem de Şarklı vatandaşları kurtarmış olur.
Ç 1 Ğ
Bizdeki «Garpçı»lar, demokrasi hareketlerini inceler¬ken, her ne kadar eski
Yunanlılarda böyle bir hareketin başlangıcına hükmederlerse de; bu, onların
Şarkı bilme¬diklerinden ve Garba olan hayranlıklarından ileri gelir. Gerçi, eski
Yunan Krallarına ait bazı efsaneler nakledile-getmiştir. Onlarda bazı insanî
hasletler aranmış ve birçok rivayetlerle bunun mevcudiyetine hükmedilmİştir.
Bunları hakikat kabul etsek bile, münferid olmaktan öteye varama¬mıştır.
Hakikatte demokrasi bazı münferid hareketlerde değil, sistemde aranmalıdır.
Böyle bir sistem ise, tarihin ne kadar derinliklerine varılırsa varılsın
görülecektir ki; Garbda değil, Şarkta teessüs etmiş ilk ve nihâî melce
İs¬lâmiyet olmuştur.
Buradaki fahiş hata «Aydınlarımızın İslâmı iyice an-lıyamamaianndan, İslâm
tarihini tedkik etmediklerinden İleri gelmiştir. Zira, demokrasinin temeli olan
«İnsan hak ve Hürriyetleri» İslâmın eseri olduğu gibi, en geniş mânâ-siyle
tatbikatını da İslâmda bulmuş; asırlar sonra garb ce¬miyeti çeşitli buhranlar
neticesinde böyle bir sistemin eşi¬ğine adımını atmış, ona intibak edemeden,
bizim ihmalimi¬zin neticesinde de onu kendi mamulü olarak piyasaya sür¬müştür.
Evet, hangi cemiyet olursa olsun, yaşayabilmesi için Ç^l'il^I'J.8!^ muhtaçtır.
Şayet muayyen nisbetteki in* sanlar, umuma tâbi olur 6a, cemiyetlerin hayrını
düşünme şuuruna sahib olamazlarsa; o cemiyetin batması mukad¬derdir. Tarihin
derinlikleri şuurlu ve şuursuz İnsan cemi¬yetlerinin inkırazı, yahut
inkişaflariyle doludur. Hangi za¬mana ve mekâna bakarsanız bakınız; bu iki zıd
mefhumu dünya yüzünde daima müşahede etmek imkânına sahib olursunuz.
Rorna'ya son günlerini yaşatan şuursuzluk ne ise, Rö¬nesans ve Reform İle yeni
bir oluşa yönelen Garp Cemi¬yetinde şuur odur. Buna rağmen tarihin hiçbir
devrinde görülmeyen, şahid olunmayan şuursuzluğiyle cahiliyet dev-
52
53
Ç 1 Ğ
rî, İlâhî şuur reşhalariyle kâinatın en büyük mucizesine, İslâm hayatına, İslâm
Medeniyetine inkılâb etmiştir. Aynı şuurî hareketin devamı Endülüs İslâm
Medeniyetidir ki. Garbı korkunç uçurumların girdabından kurtarmıştır.
Umumî dairelerden hususi dairelere dönelim: Bugün dünyanın «geri» memleketleri
arasında yer alışımızın se¬bebini siz hangi hastalıkta düşünürseniz düşününüz,
diye¬biliriz ki, hastalığın başı şuursuzluktur. Müslüman Türk Ce¬miyetine bağlı
insan olduğumuzun farkına varamayışımız-dır. Böyle bir cemiyetin malı olduğumuzu
anlayabilsek; öy¬lesine kuvvetli bir şuura sahip oluruz ki aynı medeniyeti bütün
haşmetiyle yaşatabilmek bizim için varılması güç bir hedef olarak kalmaz.
Bir misal verelim: Bir şahıs arkadaşına gazete ve ben¬zeri şeyler gönderiyor.
Ona gelen cevap ise şudur: «Aziz Kardeşim.
İslâmiyet hakkında elime herhangi bir gazete veya mektup geçerse, sadece benim
okumamla veya sandığım¬da saklanmakla kalmaz; parça parça oluncaya kadar
adam¬lara gönderilir ve elâieme okutulur. Çünkü böyle olmazsa, hakikî fiati
ödenmez. Onu yazan ve gönderenin emeğine yazık olur. Hatta ben, mühim
hakikatlerden bahseden ya¬zıların suretini çıkarıp, arkadaşlara gönderdiğim
zaman «Fİatı kırk kişiye okumaktır» diye yazardım. Çünkü Pey¬gamberimiz (S.A.V.)
Uhut Muharebesinde; eline bir kıltnç alıp, «bunun hakkından ge!mek, bunu parça
parça olunca¬ya kadar düşmana çalmaktır. Hakkını verebilen gelsin al¬sın»
buyurmuştur. Biz de bu emre imtisalen «malûm ya, ki-lınç zamanı olmadığı, Lisan
mücadelesi olduğu İçin» böy¬le yapmamız icap eder.
Bir köylüden fışkıran bu şuur örneğini acaba kaç «ay-dın»da görebiliyorsunuz?
Acaba böylesine ulvî bir şuura; hangi felsefe, hangi batıl inanış sahip
olabilir?
Demek ki; bizi Isiâmdan uzaklaştıranlar, bizi hakikat¬te şuursuz hale getiren ve
bu cemiyetin kanına girmiş olanlardır. Onlara ne desek, ne yapsak az gelir...
54
KIŞLADAKİ CAMİ
Ü.
Ç aylar müddetince, bilhassa mübarek Ramazan ayında, İslâmi hareketlerin
muhteşem bir çağlayan misali canlandığı; bütün yurdu kapladığı; milletin
topyekûn dinî bir hava içerisine girdiği müşahede edilir. Bununla bera¬ber ehl-i
küfrün kin ve gayzı da artar; taarruz ve tecavüz¬ler şiddetli bir hal alır,
ehl-i dalâlet o derece kudurur ki, ne yapacağını bilemez de, akıl ve iz'anla
kaabil-i te'lif ol¬mayacak hezeyanlarla efkârı umumîyeyi şaşırtmak ister.
Bunun bariz misalini solcu gazetelerde her gün görü¬yoruz. Bir kısım akıldan ve
idrakten tekaüd edilmiş mah¬lûklara kin ve gayz dolu yazılar yazdırıp sütun
sütun neş¬rediyor; böylece hem kin ve gayzıni dindirme fırsatı elde etmiş, hem
de siyasî iktidarı baskı altına aldıklarını zan¬netmiş oluyorlar. Sık sık
dillerine doladıkları şey de, «ik-tldarın dine ve dindarlara tâviz vermesi, bu
hareketler kar-
55
Ç
İ I
şismda ordunun sabrının taşması, «devrimleri koruma» İh¬tiyacını hissedip bu
gidişe dur (!) demesi, yahut dedirt-mesidir.»
Acaba bu adamları kim tevkil etmiş ki, ordu adına ko¬nuşmaya kalkışıyor, hattâ
tehditler savuruyorlar?
«Peygamber ocağı» olarak isimlendirilen; din, vatan, namus müdafaası için
silâhlandırılan, bilfiil milletten, mil¬letin öz ruhundan teşekkül eden, asırlar
boyu İslâm'ın bay¬raktarı olarak üç kıt'ada at oynatan şerefli bir maziye sa¬hip
bulunan ordumuz, bu mahlûkların kara ruhlarına, kara düşüncelerine kap-karanlık
zihniyetlerine âlet midir ki, her meşru teşebbüs karşısında onun ismi öne
sürülüp intikam a!ma yoluna gidiliyor?
Bu köhne kafalar, bu sulanmış beyinler, bu kararmış vicdanlar acaba kendilerini
ne zannediyorlar ki, millî İrade ile iş başına gelen iktidarın liderlerinden
tutun da; bütün bir İslâm camiasını parya gibi kullanmaya kalkışıyorlar?
Şunu hiç bir zaman akıllarından çıkarmasınlar ki, or¬dumuz milletin arzu ve
iradesinin karşısına asla çıkmaya¬cağı gibi, onun bağlı bulunduğu manevî
değerlere en ufak bir şekilde muhalefet tezahürüne de kat'iyyen müsamaha
etmiyecektir.
Zira, kahraman Silâhlı Kuvvetlerimiz milletin bekası; vatanın, dinin, namusun
müdafaası ve muhafazası için te¬tiktedir. Ordu neyse, millet de odur. İkisini
birbirinden tef¬rik etmek; birini başka diğerini de başka siyasî yahut
ideo-iojik düşünce kampında göstermek en hafif tâbiri ile cina¬yettir.
Ordumuzun, ordumuza mensup olanların, er, yahut subay üniforması giyenlerin hiç
bir şekil ve surette millet iradesinin, mânevi değerlerin, dinî duygu ve
düşüncelerin karşısına çıkması mevzuubahs olamaz. Ordumuz, ne İmam Hatib
mekteplerine, ne Yüksek İslâm Enstitülerine, ne Kur'an Kurslarına, ne imânî
faaliyetlere, ne her türlü dinî hareketlere karşı gelmediği gibi, bilâkis
onların destekle-
56
yicisi ve teşvikçisi durumuna geçmiş, İmam-Hatİb ve Yük¬sek İslâm Enstitülerinde
«Din subayı» yetiştirme ihtiyacı¬nı hissetmiştir.
Ordumuzu başka şekil ve düşüncede göstermek İste¬yenler, bizatihi ordu düşmanı
olanlardır.
Ordu-Millet, etle-tırnak gibi birbirleriyle kaynaşmış¬ken, her ikisini de
değişik görüş ve telâkkilerin sahibi gi¬bi gösterenler; onları birbirine düşman
hale getirmek, bir¬birleriyle karşı karşıya bırakmak, fitne ve fesat çıkarmak
kin ve adavet duygularını tahrik ederek anarşiye meydan vermek isteyenler,
kıpkızıl komünistlerdir.
Milletimiz naşı! yedisinden yetmişine Müslümansa ve bu İsiâmi ekseriyet
nüfusumuzun yüzde doksan sekizi¬ni teşkil ediyorsa; ordumuz da tepeden tırnağa
kadar Müs-lümandir; milletle birlikte aynı dinin aynı ulvî akidenin ay¬nı
gayenin fedaisi olarak meydandadır.
MİLLET komünizme karşıdır şüphesiz ordu da komü¬nizme karşıdır ve kızılların
herhangi bir tecavüzüne karşi tetikdedir.
Millet siyonizme, masonluğa, anarşizme karşıdır; ordu da karşıdır.
Millet kızı! blok karşısında komünist tecavüz ve taar¬ruzları karşısında NATO
ittifakını benimsemekte, tasvip etmekte; ordumuz da NATO ittifakını
benimseyerek, tas¬vip ederek NATO müdafaa sistemi içerisinde mümtaz mev¬kiini
muhafaza etmektedir.
Millet, hürriyet ve demokrasinin muhafazasını, millî iradenin hâkim ve dâim
olmasını istemektedir. Ordu da bunu istemekte bu hak ve vecibeleri bertaraf
edenlere karşı bir emniyet supabı halinde durmaktadır.
İçlerindeki fısku fücuru başka türlü dökemiyen, kızıllı¬ğını başka şekilde
ortaya koyamsyan bir kısım bedbahtlar bunu ordunun ismini istismar ede ede ileri
sürebiliyorsa, dillerinin kökünden koparılmasına, kalemlerinin ebediyyen
57
Ğ
Ç I Ğ
kırılmasına, fısk ve fücurlarının gırtlaklarından içeri tıkıl¬masına, mel'un ve
menfur zihniyetlerinin bir daha dirilme¬mek üzere ezilip yok edilmesine bu
fiilleriyle fetva vermiş oluyorlar.
Unutmasınlar ve titresinler! Bu ordu, bu millet, bu mü'minler topluluğu, bu
şüheda yurdunda Kur'an düşman¬larına katiyyen hayat hakkı tanımsyacaktır.
Türkiye'nin Rusya hududuna en yakın kazası Posof'ta bir konuşma yapan CHP Genel
Sekreteri, Türk ordusunun komünizm tehlikesini durduramıyacağını söylüyor ve
an¬cak bu tehlikenin «Ortanın Solu» ile bertaraf edileceği id¬diasında
bulunuyor.
Ordu nasıl komünizm tehlikesini durduramaz?..
Ve komünizm tehlikesi nasıl «Sosyal - Ekonomik ted¬birler» le durdurulabilir? Bu
sualler üzerinde durmak, dü¬şünmek; CHP Genel Sekreterinin sözlerini iyice
tahlil et¬mek lâzımdır.
Ordu, her milletin olduğu gibi Türk milletinin de hem maddî ve hem de manevî
teminatıdır. Ordu, hudut boyla¬rına dizilip dıştan gelecek herhangi bir tecâvüzü
bertaraf edeceği gibi; içte de manevî telkin yoluyla komünizm gi¬bi inançsız
sistemleri tesirsiz hale getirebilir; onların mu¬kavemetini kırıp - dağıtır;
anarşizmin önüne geçmiş olur.
Unutulmamalıdır ki, ordu, robotlar sürüsü değildir. Duyan, düşünen, hisseden
insanların toplandığı; bu vatan evlâdlarınin hemen hemen tamamının zaman zaman
çatı¬sında barındığı öyle bir müessesedir ki, O'nun maddî - ma¬nevî takviyesi
ile vatanın rengi değişebilir; sıhhati yeni¬den avdet eder.
Bunu bildiği İçindir ki. Genel Kurmay Başkanı, Ordu'¬muza komünizmle mücâdele
mevzuunda yevmî emirler vermiş; komünizmin Din düşmanı olduğunu anlatmış, mâ-
58
nevî değerlerle ancak onun karşısında durulabileceğinî izah etmiştir. Bu hakikat
tek tek bütün ordu mensuplarına telkin edildiği, onların harb san'atında olduğu
gibi, manevî sahada da mükemmel bir tarzda yetiştirildiği an, Türkiye için
komünizmin isminden bahsedilmeye bile değmiyecek-tir.
Fakat manevî eğitim olmaz, komünizmin inançsızlık sahasında meydana getirdiği
derin boşluk İslâmın hakika-tiyie doldurulmazsa; fıtraten bir şeye inanmak
ihtiyacını hisseden fertler, yavaş yavaş komünizme kayar, böylece de ordu,
vahdetini kaybetmiş olur.
Endonezya ordusu böyle olmamış mıdır?
İnançsızlık yüzünden genç subayların pek çoğu komü¬nist olmuş; ihtilâl onların
eliyle başlamıştır. Fakat yine ordunun içinde çıkan sağlam inançlı, vatanperver
insan¬lardır ki, mukabil hareketi tahakkuk ettirip, kızıl uşakian Endonezya'da
ortadan kaldırmışlardır.
Türkiye'de de solcular aynı yolla çalışıyorlar. Genç subayları elde etmek;
onlara komünizmi benimsetmek için akla hayale gelmeyen tertipler peşinde
koşuyor; sosyalist gazeteler bol miktarda askerî birliklere gönderiliyor.
İşte bu manzara karşısında Ordu'nun komünizmle mü¬cadele edemiyeceği, yahut
komünizm istilâsını bertaraf edemiyeceği kehaneti savuruluyor.
Mühim olan «Sosyal ve Ekonomik tedbirler» miş...
Halbuki, hiç bir cem'iyet iktisadî vaziyetini düzeltmek, midelerini tıka-basa
doldurup sefahet âlemlerinde gününü geçirmekle komünizmden kurtulamamıştır.
Bizde komünist olarak tanınan adaylara veya partilere rey verenlerin ka¬hir
ekseriyeti de zengin sosyetik muhitlerdeki inançsız insanlar değil midir?
59
Ç 1 Ğ
Bunu, CHP Genel Sekreteri inkâr edemiyecektir. Böyleyken, nasıl olur da manevî
inançlarla zînetlen-miş bir Türk ordusu komünizmi bertaraf edemez?
Komünistlerin yıllardan beri üzerinde ısrarla çalıştığı herhangi bir ihtilâl
teşebbüsünü de mi önleyemez? Elbette ki önler ve elbette ki önleyecektir! Esasen
CHP Genel Sekreteri de bunu gayet iyi bil¬mekte; ve esasen bundan korkmaktadır.
«Ortanın Solu» sloganı ile seçim meydanlarına atılıp, bu «Bozuk düzen» in
değiştirileceğini, ama mutlaka değiştirileceğini iddia eden bu adam, elbette ki
şuur altında gizlediği bir ihtilâlin hayaliyle bol vaadler, yakın zaferler
türküsünü okuyup, bütün sosyalistler gibi ordu düşmanlığı yapmaktan kendi¬sini
alamıyor.
Bunu seçim yoluyla tahakkuk ettirecektir diyebilir¬siniz.
Ama unutmayınız, CHP hiç bir seçimi kazanamamış¬tır; kazanamıyacaktır da.
Onu kendisi de gayet iyi bilmektedir. Bunun için de mütemadiyen Rus ihtilâli
tarihine ait kitaplar okumakta, bolşeviklerin nasıl iktidara geçtiklerini
araştırmaktadırlar.
Öyle de olsa ne çıkar!
Türkiye'de komünizme karşı ordu - millet el - eledir. Ve bolşevik
mukallitlerinden dizginini kurtaran kah¬raman ordu, komünistlere İçte de, dışta
da hadlerini bil¬direcektir!
Rusya, Çekoslovakya'yı yeni baştan işgal edince, komünist emperyalizmin bütün
vahşetiyle sahnede olduğu görüldü ve NATO'nun hikmet-i vücûdu daha iyi
anlaşılmış oldu. Demek ki NATO, «ahirzamanda İsevilerin hakikî din-darlariyle
Müslümanların, şiddetli dinsizlik cereyanına karşı ittifak edeceklerine» dair
olan işâret-i Peygambsrİ'yi zama¬nımızda bilfiil te'yid eden bir müessesedir;
bunun İçin de yaşaması, gelişmesi, kuvvetlenmesi lâzımdır.
60
Ç i Ğ
İngiltere, NATO'ya çelme takıyor, Fransa ondan bü¬tün alâkasını kesiyor ve bu
ittifak çerçevesi içerisinde Amerika'dan sonra Almanya Türkiye'nin yanında
bulunup, ona dostluk elini uzatıyor. Geçen hafta memleketimizi zİ-yâret eden ve
Türk - Alman dostluğunun inkişafı hususun¬da büyük vaadlerde bulunan Alman
Başvekili, Avrupa'da Türkiye'nin hakikî bir dostu olarak ortaya çıkmış
bulunu¬yor. Tarih boyunca daima dost yaşamış, hiçbir ciddî ihtilâ¬fı olmamış,
üstelik kültür mübadelesinde bulunmuş, Prens Bismark gibi Peygamber-i Zişanı
medh ü sena etmiş lider-îer çıkarmış olan Almanya'nın İslâmî tebligat
karşısındaki müsbet davranışını da nazar-ı İ'tibara alırsak, Alman Baş¬vekilinin
Türkiye'ye yapmış olduğu seyahatin mânâsını ve Almanya'dakİ şuurlu Türk
işçilerinin İslâmî hizmetini da¬ha iyi anlamış oluruz.
Esasen Bediüzzaman Hazretlerinin de umumî harbde Ruslara esir düşüp Kosturma'ya
götürülüşünden sonra, esaretten kurtulup Türkiye'ye gelirken Almanya'ya
geçme¬si, kendisini karşılayıp büyük bir hayranlıkla dinleyen Al¬man feylesof ve
muharrirlerine hitaben «Türk-Alman, Al-man-Türk, tarih boyunca kadim dostturlar.
Türkler, Alman dostluğuna sadakatta çok hassasiyet gösterirler» demesi bize
anlatmış oluyor ki, Türk - Alman dostluğunun asıl mü¬him olan tarafı manevîdir
ve bugün Almanlardaki elle tu¬tulur derecede ortaya çıkan din-i Hakk'ı arama
meyli, bu dostluğun idâmesini zarurî kılmaktadır.
Öyle ümid ediyorum ki, yakın bir gelecekte Alman Milleti İslâmiyetİ bilfiil
te'yid etme bahtiyarlığına ulaşa¬cak, bu suretle Avrupa'da daha sağlam
müttefiklere sahib bulunacağız. NATO ise, böylesine ulvî bir hizmete vasıta
olacaktır.
Kızılların Çekoslovakya'yı İşgali İle meydana çıkan hâdiseler, Amerika ile
dostluğumuzun isabetini herhalde size daha iyi anlatmıştır. Benim yazılarımdan
ziyade, va-
ç i
krâlardan alacağımız ders, körü - körüne, Amerikan aleyh¬tarlığı yapanlara kâfi
gelir zannındayım. Unutmayınız ki, bizim kanaatimiz «illâ Amerika» değil;
«Rusya'ya karşı Amerika» dır.
İddiaya göre sol hareket Üniversite içinden orduya kayıyor. Halk ve polisi
karşılarında bulan Marksistler, mu¬tasavver ihtilâllerini gerçekleştirebilmek
için ordu içeri¬sinde faaliyete girişmiş bulunuyorlar. Kendilerine taraftar
olanların sayılarını arttırmak ve böylece işi silâhla bitir¬mek yolunu
seçmişler! Bir kısım genç subayların zaman zaman sol hareket lehinde beyanname
neşretmeleri de buna delil olarak gösteriliyor.
İddia ne kadar doğrudur? Hakkında bir şey söylene¬mez! Elbette ki bütün
ümidlerini ihtilâle bağhyan insanlar için silâh her şeyden mühimdir. Dolayısiyle
önce silâh sa-hiblerini kendi taraflarına çekmek icab ediyor. Komünist
İhtilâllerin yapıldığı yahut teşebbüs halinde iken akamete uğradığı memleketlere
baktığımız zaman, bu iddianın doğ¬ruluğuna inanabiliriz. Meselâ Endonezya'da Çin
usulü ko¬münizmi getirmek isteyenler işe ordudan başladılar, bîr kısım ordu
mensublannı kandırıp saflarına çektiler, sonra da ihtilâle kalkıştılar. Gerçi
ilk hedefleri de Ordu oldu; al¬tı generali derhal öldürdüler, üstelik hırslarını
alamadık¬ları için ölülerin gözlerini bile oydular.
Aslında dünyanın neresinde olursa olsun sosyalistler, komünistler ordu
düşmanıdır. Bu ^üsjrıan]ık[arj^cla disiplin istememelerinden, itaat
istememelerinden, kanun ve ni¬zamlara, emir ve kumanda mekanizmasına bağlı
kalmak istememelerinden ileri gelmektedir. Ordu ise her şeyden önce disiplin
ifade eder ki, buna hiç bir komünist taham¬mül edemez. Orduyu «faşist» olarak
itham etmeleri, su¬bayları «despot» diye göstermeleri de bundandır.
Türk ordusu ise, komünistlerin ve sosyalistlerin ordu •düşmanı olduğunu kat'î
olarak anlamıştır. Devlet meka-
62
Ç I Ğ
nizmasıni ele geçirdikleri takdirde, ilk icraatlarının orduyu lâğvetmek
olacağını gayet iyi bilmektedirler. Bu bakımdan solcuların Türk ordusunda itibar
görmesi, revaç bulması, yahut taraftar toplaması mümkün değildir. Şu veya bu
ba¬hane ile ordu mensublarına yaptıkları hakaretler tecâvüz ve taarruzlar ise
hiç bir zaman gözden kaçmamaktadır. Belki bir kısım tecrübesiz insanları, genç
subayları alda¬tabilirler, onların heyecanlarını istismar etmeye muvaffak
olurlar ve bâzı maceralara sürükleyebilirler. Fakat hiç bir netice alamazlar.
Çünkü ordu, onların karşısındadır.
Komünizmin Ordumuz içerisinde yayılmasına mâni olan en mühim bir âmii ise
İslâmiyettir. Herkes bilir ki Ordu, Orduluk vasfını İslâmiyetle kazanmıştır.
Orduya Müslüman halk «Peygamber Ocağı» diye isim vermiş, sev¬miş, saymış, hürmet
etmiştir. Bu hürmet ve muhabbeti Müslümanların dışında hiç bir grup, hiç bir
zümre göste¬rememiştir. Her ordu mensubu da bunu yakînen bilmekte¬dir.
Esasen Türkiye'mizde ordu ile halk iki ayrı zümre de¬ğildir. Biri diğerinden
kopmuş, maddî-mânevî irtibat ve alâ¬kası kesilmiş iki zıd kutup da değildir.
Bilâkis iç-içedir. birbirini tamamlayan, birbirine destek olan, hava ve su gi¬bi
birbiriyle kaynaşmış bulunan iki muhabbet unsurudur. Bunların arasını hiçbir
fesad hareket açamaz, hiç bir iha¬net teşebbüsü bu muhabbeti, bu sevgi ve
saygıyı ortadan kaldıramaz.
Aslında bir kısım genç subayları sol'la berabermiş gi¬bi gösteren, solcuların
halktan korkmaları, halkı her an karşısında bulmaları, halk tarafından bîr gün
ezilip, yok edileceklerini bilmeleri endişesidir. Zayıf düşman, daima kendisini
kuvvetli göstermek, hasmının gözünü yıldırmak istemektedir de. Bunun için orduda
taraftarları varmış gi¬bi bir havanın meydana getirilmesine çalışmaktadırlar.
«Genç subaylar» imzasiyle ara sıra neşredilen solcu be¬yannamelerin altında da
herhangi bir subayın imzası yok-
63
Ç 1 Ğ
tur. Kalbi vatan ve millet muhabbetiyle çarpan, memleke¬tin dertlerine deva
ariyan ve kendilerine İslâmiyet öğretil-mediği, yahut tamamen yanlış tanıtıldığı
için dinî bağları¬nın zayıflaması sebebiyle kurtuluşu başka sistemlerde, başka
nazariyelerde «var» zanneden genç ve körpe askeri talebelerden bâzılarının
aldatılması ile bu hâdiseler mey¬dana gelmiştir, o kadar! Onlar da İslâmiyet'in
kurtarıcı düs¬turlarını öğrendikleri gün elbette ki bu maceradan derhal
vazgeçecekler ve hakikî halaskarı bulmanın şevk ve heye-caniyle sol'a en ağır
darbeyi indireceklerdir. Bunda kimse¬nin şüphesi olmasın!
Sol'un mümeyyiz vasfı, otoriteye olan düşmanlığıdır dedik. Anarşinin karşısına
çıkan, tahrip ve yağma hâdise¬lerine mâni olmak isteyen zabıta kuvvetlerini
«İktidarın uşağı, Amerika'nın uşağı» diye tahrik eden ve polise kar¬şı hücum
kampanyası açan sol'un bu arada Ordu lehine tezahüratta bulunduğu görülür ve
bundan da sol'la ordu arasında bir münasebetin mevcut olduğu vehmine kapı¬lanlar
olur. Zannederler ki, sol sadece polisin otoritesine düşmandır. Bütün
protestolar da zabıta kuvvetlerinin haşin davranmasından ileri gelmektedir!
Aslında bu, bir taktikten ibarettir, Mutlak otorite düş¬manlığını, mutlak kanun
ve nizam düşmanlığını vazgeçil¬mez bir düstur olarak benimseyen sol'un polisin
karşısın¬da orduya tezahürat yapması, bu vesileyle zabıta kuvvet¬lerini
yıpratmak içindir. Anarşiden başka gaye taşımayan¬ların ve mutasavver bir kızıl
ihtilâle gitmek için anarşiyi esas alanların elbette ki orduya dostluğu
düşünülemez. Ni¬tekim, Örfî İdarenin ilânından hemen sonra askerî makam¬ların
kızıl yuvalarda yaptığı arama-tarama neticesinde meydana gelen hâdiseler bunu
ap-açık bir şekilde isbat etmiştir. Daha düne kadar «işçi-ordu el-ele...» veya
«Ya¬şasın ordu» diye tempo tutanların, askerler tarafından ya*
pılan'arama-tarama esnasında «OFdu kışlaya...» diye fer-
64
Ç I Ğ
yat etmeleri, anarşist bir zihniyet sahibi olduklarını fiilen ortaya koymuştur.
Polisi karşılarında görünce, «Amerikan uşağı» diye ba¬ğıranların, orduyu
karşılarında görünce ona da «Amerikan uşağı» diye hücum etmeleri elbette ki
yadırganacak bîr şey değildir. Bu, onların takib ettikleri strateji İcabıdır:
Sol, sadece polise değil, sadece iktidara değil, karsısın¬da kimi bulursa ona
düşmandır. İster asker olsun, ister sivil, durum değişmiyecektir.
Hattâ, Askerî birliklerin âsâyiş vazifesi deruhte etme¬leri üzerine, taarruz
plânlarını orduya tevcih ettikleri ve kışkırtmak istedikleri grupları
askerlerimizin üzerine sal-dırtmaya kalkıştıkları görülmüştür ki, Örfî İdare
Kumanda¬nı neşrettiği tebliğle maceraperestleri ikaz etmiş ve «...Türk Silâhlı
Kuvvetleri mensuplarına yapılacak herhan¬gi bir tecâvüz veya fiilî hareket
halinde, bu hareketlere katılanlara karşı... Emrimdeki kara deniz ve hava
birlikle¬rine her türlü imkânlariyle zor ve silâh kullanmaları hak-, kında emir
vermiş bulunuyorum.» demek mecburiyetinde kalmıştır.
Bu durum, sadece Türkiye'miz için mevzuu bahis de¬ğildir. Dünyanın neresinde
olursa olsun, solcular kendile¬rine devletin emniyet ve asayiş kuvvetlerini
taarruz hede¬fi olarak seçmiş ve ancak onları zaafa uğratmak suretiy¬le
hareketlerini hedefine vardırabilmişlerdir. Kızıl ihtilâlin muvaffak olduğu her
memlekette ordu mensublarının öldü¬rüldüğü, yahut zindanlara doldurulduğu da bir
vakıadır. En-donezya'daki komünist ihtilâli esnasında da komünistlerin ilk
olarak hunharca katlettikleri şahısların başında sekiz general vardır. Bu
cinayeti ise, hür memleketlerdeki ko¬münistler, büyük bir strateji hatası olarak
ilân etmiş ve yoldaşlarına ilk plânda orduyu hedefe almamaları ve bu işi daha
sonraki safhalara bîrakmaları tavsiyesinde bulun¬muşlardır.
65
Ç 1 Ğ
Ancak zaman sol aleyhine işlemiştir. Bütün hur mîl¬letler, solcuların asıl
maksatlarını hiç bir şüphe ve tered¬düde yer kalmıyacak şekilde anlamış bunun
için de kızıl¬lara karşı geniş bir halk mukavemeti meydana gelmiştir.
Türkiye'mizde de durum budur ve Türk Silâhlı Kuvvetleri, zahirde fikrî mücadele
yaptığını İleri süren solcuların as¬lında kızı! bir ihtilâlden asla
vazgeçmediklerini, bütün ni¬yet ve maksatlarının bu olduğunu ve muvaffakiyetleri
ha¬linde de ilk ortadan kaldıracağı insanların başında bazı su-baylarımızın
geldiğini bilmektedir. Halkıyla, ordusuyla kı¬zılların niyet ve maksatlarının
gayet iyi bilindiği Türkiye'¬mizde ise bir sol ihtilâl kat'iyyen mevzu bahis
olmayacak¬tır. Meydana gelecek olan anarşi hareketlerinde de en büyük zararı
onlar çekecek ve en kahredici silleyi de on¬lar yiyecektir.
Aslında Sayın Örfi İdare Kumandanı da dahil, hiç kim¬se memleketin herhangi bir
bölgesinin Örfi idare ile idare olunmasına gönül rızasiyle «evet» diyemez. Her
Türk vatandaşı arzu eder ki, Örfi İdareye yol açacak hâdiseler zuhur etmesin,
memleketin huzur VQ sükûnu ihlâl olunma¬sın, hal}ç arasında sevgi ve saygı
dostluk ve kardeşlik bağları kopmasın böylece de memleketimiz hem iktisadî ve
hem de içtimaî bakımdan terakkiler kaydetsin.
Ancak hâdiseler, idarecileri Örfi İdare ilânına zorla¬mış ve öteden beri devam
ettirilen anarşik hareketler bu suretle bertaraf edilebilmiştir. Tahriblerîn,
işgallerin, cina¬yetlerin önüne geçmek başka türlü mümkün olamamıştır.
Dolayısiyle Örfi İdare, bir zaruretin neticesi olmuş ve bu¬na da azgın sol
sebebiyet vermiştir.
Örfi İdâre'nin takdir ve tebcile lâyık bir vasfı vardır ki, bugüne kadar
ağırlığını hissettirmemesi, hak ve hürri¬yetleri korumada azami derecede
titizlik göstermesi ve son derece müsamahalı bir hareket tarzı takib etmesidir.
Hattâ Örfi İdâre'nin varlığı ile yokluğu arasında hiç bir
66
Ç t Ğ
fark mevcud değil gibidir. Sadece kızıl anarşistlerin hare¬ket serbestisi
ellerinden alınmış, kanlı isyanlara tevessü! etmeleri önienmiş, işgal ve
boykotlar bertaraf edilmiştir, o kadar! Bunun dışında Örfi İdâre'nin hiç bir
müdahaleci vasfı yoktur ve bugüne kadar memleketin geçirdiği Örfi İdarelerin en
yumuşağı, en toleranslısı, en müsamahalısı yaşanmaktadır.
Böyleyken, azgın sol rahatsızdır. Örfi İdâre'nin bir an evvel kalkması İçin her
çâreye başvurmakta, Danıştay'dan Anayasa Mahkemesine kadar çalmadığı kapı
kalmamakta¬dır. Bununla da iktifa etmeyen azgın soi günlerden beri Örfi İdare
aleyhine beyannameler dağıtmakta, «Sıkıyöne¬time Hayır» diyerek, asî! ve şerefli
Ordu mensublannı «faşistler» olarak tavsife cür'et etmektedir. Soldaki hülun
huzursuzluk, çanlarına ot tıkanmasından, anarşi hareketle¬rine müsamaha ve
müsaade edilmemesinden ileri gelmek¬tedir. Sayın Örfi İdare Kumandanı işgal ve
boykotları, nü¬mayişleri, yürüyüşleri yasak etmiştir. Dolayısiyle müteca¬viz
Sol, istediği gibi hareket edebilme imkânlarından mah¬rum kalmıştır. Artık ne
cinayet işleyebilecek, ne işyerle¬rini işgal ve tahrib edebilecek, ne de kızıl
şarkılar okuya¬rak cadde ve sokaklarda boy gösterecektir. Huzursuzluk¬larına
asıl sebeb budur ve bunun içindir ki Örfi İdare aleyhine kesif faaliyetlere
girişmişlerdir. Düne kadar «kaatjl polis» diye zabıta kuvvetlerinin aleyhine
tempo tu¬tan «Yaşasın ordu» diye askeri polise tercih ettiğini İlân eden
kızılların, bugün Asker aleyhine dönmeleri, subayla¬rımızı «Faşist» diye
damgalamak istemeleri ve «Sıkıyöne¬time hayır» diye de beyanname dağıtmaları,
suratlarmda-ki maskeyi bir defa daha indirmiş, nihaî hedef ve maksad-larının
devamlı anarşi ve kızıl bir ihtilâl olduğunu böylece îsbatlamiştır.
Hâlâ Sol'un mahiyetini anlamamış olanlar varsa, ya¬zıklar olsun!.
67
Ç I Ğ
Misallerimize devam edelim:
Haziran 1967:
«Arap sosyalizmi» üzerine mersiye yazanlar kadar, zaman zaman mükellef İsrail
seyahatleri yaparak, gazete¬lerinde günlerce Yahudi'leri methedenler, onların
medenî hacetlerini mübalâğalı bir şekilde anlatanlar utanıyorlar mı acaba; halk
efkârına «İnsanî, medenî» diye takdim et¬tikleri devletin nasıl bir İstilâ
politikası takib ettiğini ve nasıl bir vahşet çağını açmak istediğini yakînen
görebili¬yorlar mı acaba?. Hiç zannetmemi
Onlar utansa, hakikati görebilecek idrak ve samimi¬yete sahip olsalardı;
günlerce methettikleri sütunlarımla yeniden açıklamalar yapıp, aldandıklarını
ilân ederler ve halk efkârından özür dilerlerdi.
Nerede o idrâk, nerede o insaf! Onlar bilmek istemiyorlardı; kiralık kalemleri
onların öyle davranmalarını icab ettiriyordu ama; biz biliyorduk, bütün
Müslümanlar biliyorlardı ki, Yahudi, istilâcı emeller peşindedir; gasıp
durumundadır; hiç bir hak ve hukuku tanımadan, dinlemeden hasım olarak gördüğü
ve öyle ka¬bul ettiği milletlerin topraklarını bir anda İstilâ eder ve bir anda
dünyanın en büyük zulmünü irtikâbda herhangi bir mahzur görmez. Nitekim
görmemiştir ve sırf müdafaa bahanesiyle Arap memleketlerini istilâya
kalkışmıştır. Hakkı olmadığı topraklara harb bahanesiyle konup, hudut¬larını
genişletmek, Ortadoğu'yu toptan ele geçirmek İste¬miştir.
Esasen Yahudi, bunun plânını yıllar evvel yapmıştır.
Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için çok uğraşmış, bu uğurda milyonlar
sarfetmiş; fakat Sultan Abdüîhamid Han Hazretleri onların bu mel'unâne
tasavvurlarını yakî¬nen bildiği için fırsat vermemiş, Filistin topraklarına
yer¬leşme gayretlerini daima bertaraf etmiştir.
68
Ç I Ğ
Lâkin gafil başlar, sonradan Yahudi oyunlarının içyü¬zünü idrâk edemediği için
İmparatorluğun parçalanması¬na, bu mel'un ırkın da Filistin topraklarında
yerleşmesi¬ne yo! açmıştır.
Bütün İslâm memleketlerinin şiddetli muhalefetine rağmen, evvelâ şu veya bu
şekilde girdiği Filistin toprak¬ları üzerinde Yahudi, devletini kurup
istiklâlini ilân edin¬ce, yeryüzündeki bütün Yahudileri harekete geçirmiş ve
geniş yardımlar temin ederek esasen küçük olan toprak parçasını kısa zamanda
imâr etmiştir. BundıJa birlikte dai¬ma sınırlarını genişletmeyi düşünmüş ve bu
rüyası uğru¬na harb sanayiine çok fazla ehemmiyet vermiştir. Dünya¬nın en modern
silâhlarını, nakil vasıtalarını satın alabil¬miş, Filistin topraklarında büyük
yığmaklar yapmıştır.
Bu son harb de Yahudi mel'anetinin mahiyetini bütün çıplaklığıyla gözler önüne
sererken, «Arap sosyalizmi" nin fecaatini da olduğu gibi ortaya koymuştur.
Nasır, «Mısır» in ismini «Birleşik Arap Cumhuriyeti" diye değiştirirken, Arap
sosyaiizmi'ni bayrak edinmiş ve kop-koyu bir ırkçthk batağına saplanarak yediyüz
miiyon İ3-lâm milliyetçiliği yerine yetmiş miiycn Arap milliyetçiliğini ikame
etmek istemiş ve böylece Arap milletini zaafa dü¬şürmüştür. İmân, Kur'an
esaslarını ortadan kaldırmayı he¬def İttihaz edinen Nasır ve şürekâsı, işte bu
«sosyslizm» hezeyaniariyle, «Büyük İnkılâpçı*, «Büyük Kurtarır:» tavır-larîyla
geniş halk kütlelerini ezmiş: teknik terakkiyi esas almak yerine iffetsizlik ve
ahlâksızlıkla tedenniyi gaye edi¬nerek milletini üç buçuk Yahudi önünde zeiil
duruma dü¬şürmüştür.
Artık son sözü İslâm söylevecektir.
Bütün emperyalist politika karşısında olduğu gibi, Ya¬hudi korşssında da «Arap
sosyalizmi, sokak sosyalizmi, avak yolu sosyalizmi ile değil», ancak İslâmİyetle
durula-bileceği yakînen anlaşılmıştır.
Evet son sözü İslâm söyleyecek ve Müslümanların
69
ç i Ğ
Yahudilere ve dinsizlere karşı zaferi ancak İslâm'a istî-nad etmekle tahakkuk
edebilecektir. Şimdi Yunanistan'ı misal alıyoruz:
Aleyhlerine netice veren her işte Amerikan parmağı aramak, solcularda bir
hastalık haline geldi. Biliyorlar ki, gerek memleketimizde yapmak istedikleri
kızıl hareketin Rusya tarafından desteklenmesini; gerekse bütün diğer
memleketlerdeki komünist ihtilâl teşebbüslerinin yine ay¬ni kaynaktan
beslenmesini imkânsız hale getiren bir hür dünya ve bunun lideri bir Amerika
vardır. Gayelerinin ta¬hakkuk edebilmesi için de, onunla olan bütün irtibatların
kesilip atılması icab ettiğine göre artık her türlü yalan, hile ve
dolandırıcılık meşrudur.
m
Bakınız solcuların kehanetine:
Güya Yunanistan'daki darbe bizzat Amerikan ajanları tarafından hazırlanıp
yapılmış ve demokrasinin ortadan kaldırılıp, diktatörlüğün ilân edilmesinden
yegâne rnes'ul. Amerikan ajanları ile bâzı satılmış generallermiş... Kral,
esasen Yunanlı değil; başka bir soyun, başka bir ırkın
adamıymış!
Ne garip tezadlar, ne utanmaz adamlar!
Bir defa Amerika, diğer bütün dünya memleketleri gi¬bi, hürriyet ve demokrasi
taraftarıdır. Hiç bir memlekette Amerikan parmağı ile diktatörlük ilân
edilmediği gibi, hiç bir diktatör de Amerikan desteğine nail olamamıştır.
Esa¬sen Amerika'nın müdafaa ettiği dünya görüşü ancak de¬mokratik memleketlerde
tatbik edilebilir. Halk ister, halk seçer, halk kendisini bizzat idare eder ve
bu da Amerika¬lıların politikasına uygunluk ifade eder.
Yeryüzünde herhangi bir sosyalist devlet gösterilebi¬lir mi ki, demokrasi ile
idare edilmiş olsun? Yahut bir
70
Ç i Ğ
tek sosyalist meydana çıkar mı ki demokrasiyi müdafaa
etsin? ......
Yoktur ve olamaz! Zahiren demokrasi deseler bîle, kendi faaliyetlerini serbestçe
devam ettirinceye ve hayal-ierindeki kızı! ihtilâli yapıncaya kadar bu iddiada
bulunur" fırsat ellerine geçti rni kıp-kızil bir diktatorya meydana getirirler.
İşte Rusya, işte Çin, işte Küba...
Bütün bunlar sosyalisttir ve bütün bu yerierde kop¬koyu bir istibdad hüküm
sürmektedir. Şayet Amerika'da istibdaddan yana olsa idi, herhalde bu üç
devletten her¬hangi birinin temsil ettiği bioka dahil olup, bütün demok¬ratik
idareleri yıkmaya çalışırdı.
Nîye Küba diktatörünü desteklemedi?
Neden Mao'nun arkasında olmadı?
Niçin Nâsır'm tarafını tutmadı?
Bütün bunlar meraka değer sualler... Lâkin solcular cevab veremezler. Onlar
köpekler gibi ulumaya devam edip giderler:
«Kompradorlar, satılmışlar, burjuvalar, gericiler, ka¬fatasçılar!»
Halbuki bütün şu sıfatlar kendilerinde tecelli etmekte ve buna rağmen
muarızlarını ithamdan utanmamaktadırlar.
Darbeyi yapan, yahut darbenin yapılmasına göz yu¬man Yunan Kralı esasen Yunanlı
değilmiş, başka bir ırka mensubmuş. Bunu solcular iddia ediyor! Bu iddianın
doğ¬ru, yahut yanlış oluşu üzerinde durmıyacağiz. Lâkin bir hu¬susuna
dikkatinizi çekeceğiz:
Hani bu adamlar kafatasçılara düşmandı? Şimdi bal gibi kafatasçılık yapmıyorlar
mı? Irk tefriki ile Yunan Kra¬lını tenkid etmiyorlar mı?
71
ÇIĞ
Evet, bal gibi kafatacçılık yapıyorlar; Yunan Kralım Yunanlı olmamakla itham
ediyorlar.
Yunanistan'daki darbenin neden aleyhinde bulunuyor-
iar?
Onlar tatlı hayâller peşinde İdiler; Yunanistan karışı¬yor, solcular komünist
Rusya'dan bol yardım alıp karışık¬lığın daha da artmasını temine çalışıyorlar;
yakında ihti¬lâl yapacaklar ve Kralı devirip sosyalist rejimi oturtacak¬lar;
böylece Yunanistan'ı kıp-kızıl renge boyayacaklar, hülyası île yaşıyorlar.
Lâkin evdeki pazarlık çarşıya uymadı; İhtilâl karşı ta¬raftan geldi ve kızıllar
hapı yuttu!
Endonezya'da da öyle olmadı mı? İlk hareket orada da komünistlerden gelmedi mi?
Ya sonra?...
Komünistler teker teker yakalandı, ezildi, gebertildi; komünizmin kökü kazındı.
Yunanistan ise —şimdiki görü¬nüşüyle— onların İkinci büyük hezimeti...
Ve... Nazarları Türkiye'de!
Şimdiye kadar ordunun yüksek kumanda hey'etine en hayâsız tâbirlerle saldırıp,
onların ordu içerisindeki otori¬telerini yıkmaya çalışan solcular, (Halk Ordusu)
terane¬siyle genç subayları avlamak gayretini gösteriyorlar. Böy¬lece de kızıl
hedefe doğru dolu-dizgin yürümek sevdasın-
dalar!
Lâkin unutmasınlar ki, Türk ordusunda kızıllara yatak¬lık yapacak alçak yoktur.
Genelkurmay Başkanının komü¬nizmin ezilmesine dair emri tatbik edildiği gün
Türkiye ne Endonezya'ya ne de Yunanistan'a benziyecektir. İnsan
72
Ç I Ğ
hak ve hürriyetlerine kastedenlere verilecek cevab kor¬kunç olacaktır.
Unutmayınız: Müslümanların şamarı, dünkü vilâyeti¬miz Yunanistan'da yediğiniz
tokata benzemez!
Hâlen de Cunta, komünistlere karşı fiilî bir mücadele halindedir; hattâ Atina
radyosunda halkın komünistleri devlet makamlarına ihbar etmesi istenilmiş, bu
yolda sık sık neşriyat yapılmıştır.
Hâdiseler o derece âni değişikliklere uğramakta, si¬yasî şahıslar o derece sık
manevralar yapmaktadırlar ki, hangisinin iyi ve sağlam, hangisinin tehlikeli
olduğu kes¬tirilememekte; dolayısiyle son ve kafi karar bir türlü mey¬dana
çıkamamaktadır.
Hâdiselerin bu derece inkişaf kaydetmesine en mü¬him âmil Kıbrıs buhranıdır.
Lâkin bu buhranın Cunta ida¬resi tarafından mı, yoksa muhalif grup tarafından mı
kö¬rüklendiği meçhuldür. Gerçi Kral, son beyanatında Cunta'-yı, Yunanistan'ı
Türkiye üe bir silâhlı çatışma haline sok¬makla itham etmiştir; ancak bu
iddianın doğruluk derece¬si de meçhuldür. Acaba Türkiye'nin şartlarını Cunta
kabul etmek suretiyle mi harbi önlemiştir; yoksa harbe kararlı olan Cunta'ya
baskı mı yapılmıştır? Bunu da şu anda anla¬mak çok zordur. Fakat bilinen bir
vakıa vardır ki, Yunanlı solcular harb istemiş; Kıbrıs'taki Rum Komünist Partisi
de «illâ harb» diye tutturmuştur. Onlar, Yunanistan'ın Tür¬kiye ile anlaşmasını
ve hele Türkiye'nin Kıbrıs buhranı ile alâkalı tekliflerini kat'iyyen kabul
etmemesini istemektey¬diler. Fakat Cunta solcu isteklere uymamış, Türkiye'nin
tekliflerini kabul etmek mecburiyetinde kalmıştır; yahut tek çıkar yo! olarak
bunu görmüştür. Bu durum karşısında Cunta'yı Türkiye ile silâhlı çatışmaya
gitmekle itham et¬menin doğru olup olmadığı hakkında bîr hüküm vermek
de yanlış olur.
Şunu kabul etmek lâzımdır ki Yunanistan'lı komünist-
73
Ç I Ğ
ler memleketi karıştırmak, bir iç harbe meydan vermek vo böylece de zuhur edecek
anarşi neticesinde iktidara ge¬lip, hâlen zindanlarda bulunan binlerce
yoldaşlarını kurtar¬mak gayretindedirler. Şu anda Cunta bunu bertaraf etmek
üzeredir. Bunda muvaffak olduğu takdirde de —öyle ümid ediyoruz ki— Cunta'nın
düşmesi imkânsız haie gelecektir.
74
DÜŞMAN
?SLÂiVt âleminin iki ezelî düşmant vardır: Ruslar ve ingilizler! İnsafsız ve
merhametsiz bu iki düşman, büyük Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için
birbirleriyle ka¬der birliği yaptığı gibi; daha sonra esaretleri altına aldığı
Müslüman memleketlerin dinî şuura sahip olmalarına da yine elbirliği ile mâni
olmuşlardır.
İngiliz Müstemlekât Nazırı Lordlar Kamarasında Kur'-an-ı Kerîm'i eline alıp, «bu
kitabı Müslümanların elinden ajmadan, yahut Müslümanları ondan uzaklaştırmadan
biz onlar! mağlûp edemeyiz.» derken ve bunun tahakkuku için plân üstüne plân
yaparlarken, komünizm ihtilâli ile de Rus¬ya, evvelce Müslüman memleketlere
karşı İzhar ettiği hu¬sumetini, sonra bilfiil «baş gaye» haline getirmiş oldu.
Dikkat edilecek olursa görülecektir ki, İslâm âlemiıv de «sömürge siyaseti»
takip eden ve bunu zamanımıza ka-
75
Ç i Ğ
dar getiren de İngiltere ve Rusya'dır. Arkasından Fransa gelir ki, onun son can
çekişmesi Cezayir'de olmuştur.
Şu anda Rusya'nın esareti altında 60 milyondan fazla Müslüman vardır; bir çok
İslâm Cumhuriyeti zorla komü¬nist birliğine dahil ettirilmiş; halkın dinî
hisleri sökülüp atılmak istenmiş, Müslümanlar aklın ve havsalanın alamı-yacağı
derecede ağır baskı ve zulümlere maruz bırakılmış¬tır.
İngiltere İse, Rusya gibi doğrudan doğruya şiddet re¬jimi kullanmamış; fakat
zehirli iğnesini daima hissettirme¬den batırmak politikasını takip etmiştir.
Gerçi bir çok memleket sömürge olmaktan çıkmış veya çıkarılmıştır, fa¬kat
çıktığı her yerde büyük ihtilâf tohumlan atmış, İslâmî şuurun kösteklenmesi için
sinsi plânlar tatbik etmiş ve eski sömürgelerinin idaresini İngilizleşmiş
yerlilere terk etmiştir. Bunlar da Müslüman halka, resmî İngiliz idaresin¬de
olduğundan çok daha fazla baskılar yapmışlardır; ta ki haik İngiliz idaresini
arasın, eski sömürgecilerinin tekrar idareye el koymasını istesin!
İşte bu iğrenç siyasetin son tatbik mahalli Güney Ye¬men olmuştur. 1839 yılından
beri İngiliz işgali altında bu¬lunan Güney Yemen, 17 eyaieti içerisine alan bir
federas¬yon durumundadır ve her eyalet ise bir şeyhe bağlıdır. Ancak şeyhlerin
nüfuzlu ve kuvvetli olanları İslâmiyete bağlı olduğu ve bilhassa Şeriat
esaslarına göre bir devlet kurmak taraftarı durumunda bulundukları için,
İngilizler bunlara cephe almış ve onları yıpratmak için zaman zaman komplolar
tertip edip, halkı aldatmaya kadar İşi götürmüş¬tür. Fakat, öteden beri
İngilizlere husumet besliyen halk, onların bu komplolarına inanmamış;
dolayısiyie Şeyhlerin bölgedeki otoritesi sarsılmamıştır.
Günden güne kuvvetlenen İslâmî şuur neticesinde İn¬gilizlere karşı girişilen
mücadele kampanyası sömürqe si¬yasetini tamamen iflâs ettirmiş ve İngilizler bu
bölgede
Ç I Ğ
uzun müddet yaşiyamıyacaklannı nihayet kabullenmek zo¬runda kalmsşlardır. Fakat
Devleti de Müslümanlara bırak¬mak istememiş, halkın İslâmî bir idare kurma
arzusunu kat'iyyen hazmedememişierdir. Bu defa e! altından kurdur¬dukları Millî
Kurtuluş Cephesi isimÜ ırkçı ve sosyalist bir partiyle anlaşmış, Yemen'e
istiklâîiyet verebileceklerini, ancak bu parti ile anlaşmak suretiyle bunu temin
edecek¬lerini ilân etmişlerdir. Eyalet Temsilcilerinin kahir ekseri¬yeti,
İngüizleşmiş şahsiyetlerin elinde bulunan MKC. ile yapılacak bir anlaşmanın
doğru olamıyacağını, halkın ha¬kikî temsilcilerine itibar edilmesi lâzım
geldiğini eöyle-miş!erse de İngilizler bunu kabul ötmemiş; Millî Kurtuluş
Cephesi (M.K.C.) ile anlaşarak Günsy Yemen'in 29 Kasım
günü istiklâlini ilân etmesini terpr :şierdir.
Şu anda «Güney Yemen - olarak kurulan
vs 17 eyaleti içerisin Staters 'uman Devletin
Reisicumhuru ise 47 ' abi isimli bir
İngiliz dostudu ^ iepsi de aynı
karakterded" jney \ diyeti ordusu
İngiliz sub t .jtn yetişti, jyiece de mem-
leketin en m*./ ?* 'ngüiz kontrolü altında buluna-
çaktır.
Güney Yemen atki mfnlzara budur. Ve halk bu sosya¬list ırkçıları istemediği için
de şimdiden idareye karşı ayaklanmıya başlamıştır. Bugüne kadar İngilizlerle
müca¬dele eden Yemen'li Müslümanlar, bundan böyle de İngiliz¬lerin zihniyetine
karşı cihadlarını devam ettirecektir.
Artık dökülecek kanın, öldürülecek Yemen vatandaşı¬nın haddi - hesabı
olmıyacaktır.
İngiltere'nin sömürge siyaseti öteden beri budur. Ve daima çıktığı her yerde
kendi davasını devam ettirecek kukla bir hükümet, kukla bir idare bırakmakta;
«Sömürge¬lerime istiklâl verdim» diye dünyayt aldatmıya kalkışmak¬tadır.
76
77
Ç I Ğ
Dokuz günlük görüşmeler neticesinde Yemen'İ M.K.C. nîn gaddar idaresine terk
eden İngilizler, bu idarenin Ye-men'de dokuz ay olsun ayakta kalmasını temin
edemeye¬ceklerdir. Zira her şeye rağmen Doğu Yemen halkı İngiliz zihniyetinden
bîzar olmuştur, onu def etmiye azimli ve ka¬rarlıdır. Esasen ilk anda patlak
veren isyanlar da bunu gös¬termektedir.
GÜVENLİK Konseyinin «ateş-kes» kararı üzerine Arap-İsrail harbi muvakkaten sona
erdi. Neticede Mısır, Ürdün ve Suriye bir hayli toprak kaybına uğradılar ve
Mescid-i Aksa'yı Yahudilere kaptırmış oldular. Hâdisenin nasıl bir şekilde
neticeleneceği henüz bilinemiyor. Öteden beri is¬tilâcı emeller takibeden
İsrail'in işgal ettikleri topraklar¬dan çekilip çekilmiyeceği; gasbettiği
şehirleri tekrar eski sahiplerine iade edip etmiyeceği günün baş mes'elesi
ha¬lindedir. İsrail Müdafaa Vekili Moşe'nin iddialarına göre, iş¬gal edilen eski
Kudüs'ten Yahudi bir daha çıkmıyacak ve böylece iki bin yıllık hayallerinin
gerçekleşmiş olması ile övünüp duracaktır.
Esassn yahudller harbi sırf istilâ emellerinin gerçek¬leşmesi için
çıkarmışlardı. Onlar yirmi yi! evvel gasbet-tikleri Filistin topraklarına yeni
ilâveler yapmayı ve İsrail'¬in hudutlarını genişlendirmeyi daima düşünmüş, bunun
için de harp silâhlarına geniş yatırım yapmışlardı. Nüfus itibariyle çok az olan
İsrail, Müslüman memleketlerin gö¬beğinde gasbettiği bu topraklar üzerinde ancak
siiâh zo¬ruyla durabileceklerdi. Son harb de bunu ortaya koymuş oldu.
Arab-İsraİi harbinin bu şekilde neticelenmesinde en büyük rolü şüphesiz Rusya
oynadı. Kaypak politikası bir defa daha meydana çıktı. Moskof, İsrail'in
karşısında Müs¬lüman memleketleri kat'iyyen desteklemediğini, Rus hay-
Ç I Ğ
ranlarının yözlerino tükürürcesine ortaya koydu. Halbuki Rusya, gerek M;sır ve
gerekse Suriye'de yerleştirmek is¬tediği sosyalist idare namına bu harbte her
iki memleke¬te de yardım edecek; böylece de istilâcı Yahudi'nin yayıl¬ma
plânlarını akamete uğratacaktı. «Domuzdan post, Rus-dan dost» olmazdı, olmadı
da...
m
y
İslâm'ın esasından ayır-ğnevî İnançtan sıyırıp, °İ böylece de ırkçılı-tmsk
İstiyorlardı, "nin'in 60 bin Mü-de şehid ederek r huzursuzluk mey-
Arapların toprak kaybına sebep olan ikinci bir hâdise de, Mısır ve Suriye'ii
idarecilerin bugüne kadar memleket¬lerinde tatbik etmeye uğraştıkları «Arap
sosyalizmi» dir.
Devleti ele geçiren mürted mak istedikleri kütleleri ruhsuz bir nesil meycjp ğa
dayanan bir Bunun için Nasır cahidini zindan|r,;;,aKitf memîekett dana ge'
Su
yük arazi * durdu; sol
İ
ise, toprak reformu hayaliyle bü¬ kiyet taraftarlarını evlerinde boğ¬ .. ini
süründürerek bir şekavet çı¬ğırı açtı. Halkı dehşete düşürdü ve Müslümanlar
dinleri¬nin icablarını rahatça yerine getiremez oldular. Her iki memlekette de
îslâmiyete karşı şuursuz bir mücadele açıl¬mıştı ki; bütün bunlar geniş halk
kütlelerini son derece tedirgin ediyordu.
Halkın fiilî iştiraki temin edilmeden girişilen harplerin elbette ki neticesi
fecî olacaktır.
Fakat ortada bir Yahudi milleti vardı ve bunun için de mürted başlara rağmen
mesele Müslümanlık dâvası olarak ele almdr ve harbin Müslümanların lehine
netice¬lenmesi için diğer Arap memleketlerinin de ittifakı temin edilmiş oldu.
.Yukarıda «harp» muvakkaten sona erdi» dedik. Mû-
78
Ç 1 Ğ
vakkattır, çünkü Müslümanlar Yahudi'lerin hesabını gör¬meye azimli ve
kararlıdırlar. Gasbedilen toprak parçalan ve hele mukaddes belde Kudüs kat'iyyen
Yahudinin tasar¬rufuna terk edilemez, onların bu topraklarında ilâ-nihaye hüküm
- ferma olmalarına göz yumulamaz.
Mürted başlar devrilir; manialar ortadan kaldırılır ve «Cihad-ı Mukaddes»
İsrail'e karşı sonuna kadar, hem de zaferle neticelendirilir.
Biz imân ediyoruz ki, Yahudi istiiâs! muvakkattir; ya¬kında onlar topyekûn
mağlûp edileceklerdir.
Sabah vakti yaklaşınca, gecenin karanlığı naşı! artar¬sa; Yahudinin sonu
yaklaşınca da muvakkat galibiyetler elde edebilir.
Bugün demokrasinin beşiği telâkki olunan İngiltere hâ¬lâ sömürgecilik
zihniyetinden kurtulamadığı gibi, Ameri¬ka'da da zenci - beyaz mücadelesi devam
etmektedir. Fran¬sa'nın ise, Cezayir'de akıttığı kanlar kurumadığı gibi,
Filis¬tin topraklan üzerinde korkunç katliâma nihayet verebil¬mek için, bu
demokrat memleketler ciddî bir teşebbüste buîunmay! akıllarından bile
geçirmemekte, üstelik perde arkasından zulmü alkışlamaktadırlar.
Yirminci asırda demokrat memleketlerin, daha de¬mokratik rüşte erememiş
olmalarına rağmen; ondört as?r evvelki İslâm cemiyetinde «zulüm» mevzuubahs biie
de¬ğildir. İslâm'ın hâkim olduğu topraklar üzerinde, hukukî bakımdan bir İslâmla
bir gayr-i Müslim arasında fark bu¬lunmadığı halde, Feth-i mübin'den sonra bile
İstanbullu Hıristiyanlar, «İnsan hak ve hürriyetlerinden» en neniş mâ¬nâda
istifade edip, kilise çanlarını devam ettirdikleri hal¬de; bugün Avrupa'da bazı
yerlerde Müslümanların cami in¬şaatına bile mâni olunmaktadır. Hazret-I ömer
(RAİ ada¬letine, tam ondört asır sonra Garbta bir numune bile bu¬lunamamıştır.
Bütün bunlara rağmen, demokratik sistem garbın san-
80
Ç I G
ki vazgeçilmez bir imtiyazıdır. Ve Şark için bu, mevzuu-bahs bile değildir!
Hakikaten Türk cemiyetinin, tarihimizle alâkasını kes¬me cereyanı hedefine
varmış ve biz bize yabancı haie ge¬tirilmiş bulunuyoruz.
Geçmişe bol bol küfür etmekte gösterdiğimiz maha¬reti, geçmişimizin
faziletlerini araştırmakta gosterseydik; Garbh sükût edecekti ve Türk
cemiyetinin şahsiyetini te¬şekkül ettirmiş olacaktık.
?amıştır.
ı Afrika memleke-ski! eder. Böyle-?nak lâzım gelir, gibi, burada da istir.
Müslüman-ete tam islâmî bir ece de çeşitli ihtilâfları, kar-Çünkü Nijerya'daki
bu anor-rmağı ve komünist tuzakla-
Yine de bunu yapabiliriz. Memleketimizde artık mü¬sait bir hava meydana gelrn
h\ i halde .
Nijerya 57 milyonluk b.l. tidir. Nüfusunun % 75'ip' ce Nijerya bir Islânijrnern,
Lâkin bir çok İslâm azınlığın, ekalliyetin lar şiddetle arzu idare tarzı çr'
gaşalıkları r mal durunu
rı yatmaktadır.
Nijerya, tâ 8 inci asırdan beri Müslüman olmuş bir memlekettir. İslâm tarihinin
yükseliş devirlerinde yüksel¬miş; geriîeyiş, çöküş devirlerinde ise gerilemiş,
nihayet uzun yıiîar sömürge olarak zulüm altında İnlemiş bir mem¬lekettir.
Tâ 1553 yıllannda Nijerya'yı yemeye hazırlanan İngil¬tere, uzun çalışmalardan
sonra, çeşitli fesad şebekelerini teşekkül ettirip, yaydığı küfür ve ilhad
zihniyetiyle Müslü¬man halkı parçalamaya muvaffak oimuş ve onsekizincî as¬rın
başlangıcında dinî akide ivice sarsılmaya, halk dalâle¬te doğru gitmeye
başlamıştı. İngilizlerin en melun marife¬ti, kabileler arasındaki birliği
parçalamak, ırkçılık fikrini geniş ölçüde yaymak olmuştu. Bu yüzden de
Nijerya'da
81
Ç I Ğ
Ç I
kabile harpleri bir ara şiddetlenmeye ve vatan parçalan¬maya başlamıştı ki,
Osman Dan Fodio İsimli büyük bir âlim ortaya çıktı ve İslâmî imân hareketinin
Nijerya'da bayraktarlığını yaptı. Kaleme aldığı «İhya-üs Sünne» (Sün¬netin
ihyası) isimli eseriyle Müslümanların dalâletten kurtulup hidayete ulaşmalarına
vesile oldu ve kabile sa¬vaşlarını, ırk kavgalarım bilfiil durdurdu. Haussa
reisleri¬ni barıştırdıktan, memlekette kuvvetli bir vahdet, sağlam bir ittihad
meydana getirdikten sonra «Emir-ül Mü'minin» olarak Nijerya'nın başına geçti ve
İslâmî ihya hareketini fiilen devletin eliyle tahakkuk ettirmeye çalıştı.
Nijerya'¬nın doğusunda ve güneyinde İngilizlerin idare ettiği irti-dad hareketi
yüzünden dinden çıkmış milyonlarca İnsan vardı. Osman Dan, yetiştirdiği Kur'an
talebelerini bu böl¬geye gönderip, onların İsiâmiyeti yayma faaliyetlerine hız
verdi. Lâkin çeşitli sebebler bu ihya hareketini bütün bir Nijerya bölgesine
yayılmasına mâni oldu ve bu yüzden de ırkçılık hareketleri, çeşitli fitne ve
fesat faaliyetleri günümüzde bütün şiddetiyle meydana çıktı.
1861'den İtibaren İngilizler, Fransızlar ve Almanlar Nijerya'yı istilâ
hareketine başladılar. Devam eden çalış¬malar neticesinde 1900 yılında Nijerya
fiilen İngiliz idare¬si altına girmiş, sömürge haline getirilmişti. Dünyadaki
sömürge siyasetinin bayraktarlarından biri olan İngiltere, uzun müddet
Nijerya'da islâmî inkişafı baltaladı, halkın kütle halinde irtidadsna yo! açtı,
putperestlerin, dinsizlerin sayısı arttı ve nihayet komünizm, Nijerya'nın doğu
bölge¬sine üs kurmuş oldu.
Bir taraftan İngiliz baskısı, bir taraftan İngilizlerin hi¬mayesi altındaki
komünist hareketi memleketi gün-begün imânsızlaştırmak, İslâmdan uzaklaştırmak
isterken; diğer taraftan Allah'a inananlar, Kur'ana bağlananlar çeşitli zu¬lüm
ve işkenceler altında İsiâmiyeti yayma faaliyetine de¬vam ettiler. Neticede
İngiliz baskısı gevşemek mecburiyo-
tinde kaldı ve Nijerya 1951'de güney, doğu, batı birleşti¬rilerek dahilî
istiklâliyetine kavuşmuş oldu. Çok partili hayat, demokrasi faaliyeti
başladıktan kısa bir zaman son¬ra da Osman Dân'ın torunlarından bulunan Hacı
Ahmed Belu 1952 seçimini kazandı: 1959 seçimlerinde tam istik-lâliyet fikri
hüsn-ü kabul gördü; 1963'de de Nijerya fiilen istiklâline kavuşmuş oldu. İngiliz
fitnesi İslâmdan büyük bir darbe yediği için, fesad şebekeleri bu darbenin
intika¬mını almak üzere Hacı Ahmed Belu'yu şehid ettiler ve ye¬niden Nijerya'yı
karıştırmaya başladılar. İngilizlerin komü¬nizmi yerleştirdiği Doğu bölgesinde
1967'nin Mayıs so-
:ve isimlendirilen ^u suretle de karar
I,
nunda toplanan kızıl meclis, «f Doğu bölgesinin Nijerya'dan Doğu'da büyük bir
kızıl devlet verdi. Ve Biyafra faciası boy I?
?; j ı açlıktan <j, V neşredilen faaliyetle in, kızıl kundakçı-mumlarıdır ve
Nijerya'nın iç :-*-eyen Marksist gaddar- ; ^oarılır gibi kend'sin-.',.
'MÎ'.ilar, açlığa mahkûm Jeri ve kemik halindeki re-
Bugün binlerce ins öldüğü söylenip, bol bol gâ Biyafra'hlar, aslında kom/Ui
ların kurbanı olmuş T> harplerle param-par ların eseridir. Nije» den koparılmak
iste ettikleri masum yavru!
simlerini veyahut cesetlerinin boy boy fotoğraflarını gaze¬telerde neşrettirmek
suretiyle zulümlerine bunları perd& yapmak istemektedirler.
82
63
YANGİN
B,
ÜYÜK bir yangın, büyük bir zelzele felâketi geçir¬dik. Evimiz, mahallemiz,
şehrimiz harabezâra döndü; taş taş üstünde kalmadı. Küfür ve dalâlet kasırgası,
enkaz yı¬ğınlarına vurdukça etrafı toza-dumana boğdu, göz gözü görmez oldu.
Adetâ elimiz, kolumuz bağlıydı hareket kabi¬liyetimiz selbedilmişti.
Bu büyük felâketten sonra biz, her şeye yeniden baş¬ladık. Kollarımızı
sıvadığımız gibi yıkılan evimizin inşası¬nı temelinden ele aldık; mahalle
yerine, şehir yerine eli¬mizde enkaz yığınları kalmıştı, onları temizleyip
yeniden şehir kurma faaliyetine giriştik. Sağlam hiç bir şeyimiz yoktu ki onun
bıraktığı yerden devam edebilelim; her şe¬yi yeni-baştan ele aldık.
Yarım asırdan beri bütün şiddetiyle devam eden kü¬für ve dalâlet kasırgalarına
karşı meydan okuyuşumuz, da-
Ç I Ğ
ha dün denecek kadar yakın bir zamanda başladı. «Allah» demenin resmen ve alenen
suç addolunduğu günlerde, Kur'an hakikatları, tahkik-i imân dersleri el
yazılariyle, teksirlerle, mektuplar suretinde çoğaltılarak susayan ruh¬lara,
muhtaç gönüllere takdim edildi. Önümüzde zindanlar, sürgünler, tâ darağaçlarma
kadar bütün bir dünyevî ted¬hiş ve terör teşkilâtı, bütün şenaetiyle hüküm -
ferma idi; Nur-u Kur'an bütün bunların üzerinden bir silindir gibi geç¬ti;
Kur'an fedaileri ölümün üzerine gülerek atıldı; o enkaz yığınlarının arasından
yeni, yep-yeni mamureler yükselme¬ye başladı.
Şimdi etrafımıza bakıyoruz da, asfaltjcaddeier, mermer
binalar, en ince zevklere göre tan^fi0 ^ bağ ve bah¬
çelerin arasında moloz yığınları .(Up^^ ^rada-burada
felâket günlerinin artıklarına ff* ? '? or; sonra
da sanki dirilen, gelişen,
rafımıza ye's aşılıyor,
İe bütün kâinatı ağlatmak is
Eğer göz; güzeli' vehametini anlayıp kamıyorsa, güzeli ; mektir. Memleketm.1
düşenler, güzel görm
gibi; et-iveîemiz-roruz.v
ni idrâk euebıımek, çirkinin güzele bağlanmak İçin ba-'ifesini yapamıyor de-oa
bakıp ümidsizliğe 'en manrum olanlardır. «Güze! gören, güzel düşünür; güzel
düşünen hayatın¬dan lezzet alır.» Bu düstur ne güzel düsturdur!
Herşeyin esasını «sıdk» ta gören «sıdk» ta bulan ve Kur'an dâvasını «sadakat»
üzerine vaz'eden Müfessir-ül Kur'an diyor ki:
«— Yaşasın sıdk; ölsün ye's! Muhabbet devam etsîn, şura kuvvet bulsun! Bütün
levm ve itâb ve nefret; hevâ ve hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet
Hüdâ'-ya tâbi olanlar üstüne olsun. Amin.»
Evet:
Cem'iyette hangi cepheden bakarsanız bakın manza-
84
85
Ç i 6
Ç I Ğ
ra budur. Her hakikat âşığı için hazır damga: «dünyayı sen mi düzelteceksin?»
hitabıdır.
Fakat şunu haber verelim ki; şu «dünyayı sen mi dü¬zelteceksin?» hitabına hedef
olanların sayısı günden güne çoğalmaktadır. Demek ki, dünya düzelecektir.
Bahtsız bir neslin evlâdiarıyız. Büyük yıkılışlar gör¬müş, dünyanın en haşmetli
İmparatorluğunun paramparça edilişini kanlı göz yaşları arasında seyretmiş
mazlumların torunlarıyız. Dedelerimiz ve babalarımız o hazin, o buhran¬lı
günlerde belki hiç bir şey yapamamış, belki de hiç bir şey yapamamanın ızdırabı
içerisinde kıvranmışlar. Küfür ve dalâlet kasırgaları onları bir hayli
yıpratmış; onlara çok şeyler kaybettirmiş... Büyük ve çetin bir mücadeleden
sonra, şu küçük vatan parçasını düşman çizmelerinden kurtarmışlar ama. manevî
istilâlara göğüs gerememişler. Hür ve bağımsız hale getirdikleri bu yurtta, yeni
ve kor¬kunç bîr kasırganın kopup, her şeyi yakıp yıktığını çok geç farketmişler;
lâkin iş işten geçmiş...
Yirminci Asırla birlikte dünyamızın «baş mes'efesi» haline gelen soğuk harp,
bizde çok geç anlaşılabildi. Bu da ayrı bir talihsizliğimiz oldu. Düşman
kuvvetler maddî istilâ kollarını yurdumuzdan çekerken mânevi istilâ
kuv¬vetleriyle gece baskını yaptı; bizi çepe-çevre sardı, her şeyimizi tesir
sahasına a!d;. İktisat, ticaret, maarif, politi¬ka, basın hep yabancı emellerin
hizmetkârı oldu. Öylesine karanlık günler yaşadık ki, en masum en tabiî
ihtiyaçları¬mızı biie söyliyemez hale geldik. Umumî efkâr materyalist basının
elinde çok şaşırtıldı.
Müslüman, hakkını müdafaa etmekten mahrum iken; düşman istediği gibi at oynattı.
Basın bu hale getirilince iktisat, ticaret maarif, politika haliyle oniarın
oyuncağı ol¬du. Böylece de bize sövüldü, sayıldı, işitilmedik görülme¬dik
hakaretler edildi, ruh dünyamız allak-bullak oluverdi.
Bıçak kemiğe dayanmıştı ki bize «dibi yokmuş» h!s-
sini veren karanlık yılların ardından, nihayet ümid ışıkları beliriverdi. Genç
nesil kaybettiğini bulmak, eski satvet devrimizi yeniden yaşamak için çırpınıp
durdukça, rahmet kapıları açıldı; fiilî dua cevapsız kalmadı. Gecemiz ağar¬maya,
ilâhî hakikatin şafağı sökmeye başladı. Rabbimiz bize merhamet etti, kökünden
sökülüp atılmak istenen imân ağacı yeniden yeşermeye başladı. Artık her doğan
gün onu kuvvetlendiriyor, geliştiriyor, kök saldırıyor.
Bizi içimizden yıkmak isteyenler, manevî İstilâ hare¬ketinde bulunanlar muvaffak
olamadılar. Çok ocaklar sön¬dürdüler, çok evler yıktılar, çok hazineler talan
ettiler ama, yine de muvaffak olamadılar.
Küfür cephesi şimdi, mağlûp edemiyeceği bîr kuvvet¬
le karşılaştı. Türkiye Müslümanı, yavaş yavaş düşmanını
tanır oldu. Her cepheden silahlanmaya, dinir öğrenmeye,
öğretmeye başladı. Şimdi de İslâm bastnl ü! ettir-
menin cehdi İçindedir. j, ,,
İnancımız odur ki, hâdiseler İslar?' -f ..-...-• r.
Yeni nesil, ehl-i küfrü ümidsizliğe düş\ / v'^ r-
ku ve endişe içerisindedirler. \ larına gelecektir. Zira bu, bir vâ'd-ı
siyasî par- faaliyetleri: fikrî Me müşahede ?;_.--1ikkate şâ-
lâik politikacıya
12 Ekim Milletvekili seçimler tilerin yaptıkları seçim konır™ sahada
memleketimizde elle edilen müsbet İnkişafı göstf yândır.
En azgın sosyalistten, en n kadar bütün siyaset adamlarının hemen hepsi, dinî
mes'e-1eier üzerinde hassasiyetle durdular ve bir «pot» kırma¬mak için azamî
gayret sarfettüer. Yüzde doksan sekizi Müslüman olan halkımızın karşısına «din
düşmanı» "imân ve Kur'an düşmanı» şeklinde görünmek ve gösterilmekten d derece
şiddetle kaçındılar ki, kendilerini yakinen tanı-yan> bilen ve dine düşmanlıkta
ittifak halinde bulunan
87
ÇIĞ
dostlarını bile hayrete düşürdüler. «Sosyalizm» den tutu¬nuz da, «ortanın solu»
na, yahut «kapitalizm» den tutunuz da. «nasyonalizm» e kadar bütün siyasî
grupların mensub-ları ve müdafileri birer «dindar mü'min» gibi görünebil-mek
için siyasî konuşmalarına zaman zaman «âyet" ve «hadis» lerie devam etmek
ihtiyacını hissettiler.
Bu, her ne kadar «Dinin siyasete âlet edilmek İsten¬mesi» şeklinde
vasıflandırılabilirse de, aslında dinsiz si¬yasetin, din karşısında mağlûp ve
perişan olması, kendi iflâsım bizzat ilân etmesi demektir ki, hakikata en uygun
tahmin de budur.
Gerçi milletimiz kimin dindar kimin dinsiz, yahut ki¬min dine dost, kimin düşman
olduğunu gayet iyi bilmek¬tedir. Bir sosyalist, İster âyet okusun, ister hadis;
millet¬vekili adayını İster «imam», ister «müftü» diye takdim et¬sin, neticeyi
asla değiştirmemiş, milletin onun hakkında verdiği kat'i hükmü tâdil etmemiştir.
Bu hakikati en uçta¬ki solcu da, en ortadaki solcu da bilmektedir. Lâkin yine de
milletin karşısına siyaset kürsülerinde olsun dinsizlik nam ve hesabına çıkmak
istememekte, olduğu gibi görün¬menin kendisi İçin vahim neticeler meydana
getireceğini kabul etmektedir. Bu da, Türkiye'mizde her gün biraz da¬ha gelişen,
kuvvetlenen, bir çığ haline gelen İaİâmî şuur ve hareketin kuvvetine, azametine
ve kendisini fiilen ka; bul ettirmiş olmasına delildir.
Kanaatimiz odur ki, zaman her şeyi halledecektir. Her ne kadar azgın sol, her
türlü propaganda metodunu tatbik etmekte, en kesif faaliyetleriyle Türkiye'yi
sola itmek is¬temekte ise de Islâmî hareketin karşısında tutunması¬na, söz
sahibi olmasına, milletin kaderine gerek seçim yo¬luyla olsun gerekse İhtilâlle,
hükmetmesine İmkân ve ih¬timal yoktur. Çünkü her geçen gün İslâm'ın zaferiyle
neti¬celenmekte, her hâdise mü'minlerin cephesini, dâvâsım kuvvetlendirmekte ve
geliştirmektedir.
88
İslâm'ın zaferini gölgelendlrmeye kimsenin gücü" ve kuvveti yetmiyecektir.
Yarım asır evvel, «öyle bir nesil yetiştiriyoruz ki, Kur'anı eliyle ortadan
kaldıracak» diye övünen ve hazırla¬dığı küfür plânını böylece tatbik sahasına
koyduğunu ilân eden vekilleri görmüş geçirmiş olan bu memlekette, bu¬gün dinî
tedrisat resmî-gayrt resmî, hususî umumî sür'at-le yayılmakta materyalizmin,
küfür sistemlerinin temel taşlan yıkılmış bulunmaktadır.
Bahar mevsiminde zeminin birkaç gün içerisinde çi¬
çeklere bürünmesi gibi, öyle bir İmân ordusu, öyle bir İs¬
lâm gençliği geliyor ki, onun önünde hiçbir zümre, hiç bir
kuvvet, hiç bir fesad şebekesinin durmasına, dayanması¬
na imkân yoktur. Türkiye, öylesine sağlam temeller üze¬
rinde manevî imâr hareketine sah/ almaktadır ki, fırtına¬
lar, kasırgalar, boralar onu saf muktedir olamıya-
-caktır. [
Ne ihtilâl, ne i tık geçer akçe değildir.
rı olarak üç kıt'ada at oyalan şanlı ecdadın torunları olan
,nr-i vâki ar-i.am'ın bayrakta-
bugünün genç nesli, meleri yakından tak canlarını çok İyi fc bütün dessasane ;
içindir ki, kuyruklarına
kasında cereyan eden hâdl-
^cuların telâş ve heye-
/ orktukları, yıldıklan,
s-.L-ust olduğunu gördükleri
,.ış yılanlar gibi çırpınmakta
ve etrafa saldırmaya çalışmaktadırlar. Halbuki kuru gürül¬tüden başka ellerinden
bir şey gelmez. Son nefeslerini vermek üzeredirler.
Şunu kat'iyetle ifade edelim ki, artık Türkiye ikinci bir dalâlet devrine
sokulmıyacak, kalblerde ve gönüllerde taht kuran İslâmın hâkimiyetine hiç kimse
gölge düşüre¬meyecektir. Korkanlar, çekinenler gölgelerin haroketi kar-
89
Ç 1 Ğ
Ç I Ğ
şısında dehşete düşüp vaveyla koparanlar hakikati göre-miyenierdir.
Haklı olan biziz, vatanın sahihleriyiz, onu her türlü iç ve dış tehlikeye karşı
muhafaza ve müdafaa eden de biziz. Kimin haddine düşmüş ki bizim karşımıza
çıksın, biz Müs¬lümanların hak ve hukukuna tecavüz etmeye kalkışsın?
Cür'etkârlann vay haline!
Tâ ilk mektebden başlıyarak üniversitenin sonuna ka¬dar gençliğe sevgi ve
şefkati öğretiniz, saygı ve merha¬meti öğretiniz, sadakat ve itaati öğretiniz;
göreceksiniz ki, her şey bir anda düzelecektir. Ne silâha sarılan bulu¬nacak, ne
dinamit patlatan olacak, ne de molotof kokteyli yapma ihtiyacı hisseden
gençlerle karşılaşacaksınız.
Sevgiyi öğreteceksiniz; vatanını ve milletini sevecek, İçinde bulunduğu cemiyeti
sevecek, dostunu ve arkadaşı¬nı sevecek, okumayı, ilim öğrenmeyi sevecek, kalb
ve ka¬fasında kin ve husumete yer kalmıyacaktır.
Şefkati öğreteceksiniz; âcizlere, düşkünlere, muhtaç¬lara acıyacak, memleket ve
milletinin fakr ü haline acıya¬cak, kendisini zulme, isyana düşmekten, yakıp -
yıkmak¬tan uzak tutacaktır.
Saygıyı öğreteceksiniz, cemiyete karşı saygılı olacak, hocasına karşı saygılı
olacak, büyüklerine karşı saygılı olacak, isyan etmeyecek, terbiyesizlikte
bulunmıyacak, anarşiden kaçacaktır.
Merhameti öğreteceksiniz, katı yürekli olmayacak, sa¬dist ruhlu olmayacak, bütün
kötü duygu ve düşünceleri içinden söküp atacak, başkasının izdırabiyle zevk
almak¬tan sarf-ı nazar edecektir.
Sadakati öğreteceksiniz; insanı İnsan yapan, diğer mahlûklardan, bilhassa
hayvanlardan ayıran farkın sidk, sadakat, doğruluk olduğunu görecek, kimseyi
aldatmaya kalkışmıyacak, dolayısıyle kendisini de aldatmıyacak, yap¬tığı
hareketlerin muhasebesini yapıp iyi veya kötü oldu¬ğuna vicdanî kanaat
getirince, hareketini ona göre tanzim
edecek, daima iyiye, güzele, doğruya, hakka, hakikata taiib olacaktır.
jtaati öğreteceksiniz; her türlü ihtilâl oyunlarının dı¬şında kalacak, kendisini
himaye edenlere, kendisinin in¬san olması için çalışanlara ve nihayet hep kendi
iyiliği için hareket edenlere karşı isyan bayrağını çekmiyecek, büyüklerinin
sözünden çıkmayacak, onların tavsiyelerine ehemmiyet verecek, iyi ve güzel
öğütlerini tatbik etmek¬ten asla geri durmsyacaktır.
__J.âkin_bütün bunları naşı! öğreteceksin?
Sadece bir kalıp ve mefhum olarak mı, yoksa mücer¬ret bir fiil ve hareket
halinde mi?
kayna-
Böyleyse, mekîeblerimizde zâ ia ki, öğretilen şeylerin tatbikatı^, ve gençlik
hâlâ memleketimiz i ğı olmakta devam ediyor.
oğaltmak, Düğüne kadar lâkin memleket bir «sı taşıyanların sayt-»' "'esine
ulaşa-ri ^diişkan yapa-
.. Gençliği terbiye fhumları isim ve ke-
Bütün dâvamız da, okur -^ memleketi böylece kalkındır okur - yazarımız bir hayli
de çoçf türlü kaikınamad*. Üniversite cf ?Jarını bile tesbit güç! Muasır K
bildik mi? Gençliği itaatkâr, bildik mi?
Öyleyse hareket noktan edemiyoruz demektir. İyi ve güz lime olarak öğretiyoruz
da, tatbikat olarak onları bir türlü elde edemiyoruz. Çünkü boş kalıplarla
mes'eleyi halle ça¬lışıyoruz, çünkü ona bir temel mesned veremiyoruz, çün¬kü bir
ideal ve gaye aşılıyamıyoruz.
Doğru olacak, şefkat ve merhamet duygusunu taşıya¬cak, hürmet ve itaati esas
alacak ama niçin, hangi gaye ve dâva uğruna?..
İlk mektebden başladık, üniversiteye kadar bu mef¬humları kalıp olsrak, şekil
olarak, kelime olarak ona öğ¬rettik ama, kulağına fısıldıyam^dık:
90
91
ÇIĞ
«-— Yavrum bütün bunları Allah için yapacaksın. Se¬ni yaratan, senin gibi bütün
insanlığı yaratan, hayvanları, nebatları, havayı, suyu, güneşi, hâsılı kâinatta
ne varsa her şeyi senin emrine veren, sana teslim eden, senin ya¬şaman için
onları emirber nefer hükmüne getiren Allah için, O'nun rızasını kazanmak için,
O'nun emir ve nehlyle-rl dâiresinde hareket etmen için yapacaksın!» diyemedik.
«— Yavrum, seni yoktan var eden, dünyaya gönderen, sen son derece âciz ve zayıf
bir mahlûk iken, daha konuş¬masını bilmez, kârını ve zararını birbirinden
ayıramaz iken, anneni ve babanı sana hizmetkâr gibi çalıştıran, seni dün¬yanın
nimetleriyle gıdaiandıran ve senden kendine lâyık kul olma vazifesini isteyen
Rabb-ı Rahîm'in için doğru ola¬caksın, şefkatli ve merhametli olacaksın,
vatanını ve mil¬letini seveceksin, hürmet ve itaati, sidk ve sadakati esas
alacaksın.» diyemedik.
«— Yavrum görüyorsun ki dünya fânidir; gelen dur¬muyor, gidiyor, hiç kimse ebedî
kalıcı değildir. Hâlik-ı Kâi¬nat bu dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmış,
seni de imtihan için buraya göndermiştir. O'nun emir ve nehiyle-rt dairesinde
hareket edersen, O'nu dinler, O'na bağlanır. Kur'an'a sarılır, Peygamber-i
Zişan'ın yolundan ve izinden yürürsen kurtulursun, vatan ve rniiletini
kurtarırsın.» diye¬medik.
Bunu yapamadığımız için de, gençlerimiz, yavrularımız anarşizmin kucağına düştü,
huzursuzulk kaynağı oldu, ade¬tâ birbirlerini yiyen canavarlar haline getirildi.
Şimdi hedefsiz, gayesiz, başı - boş cemiyet içerisin¬de dolaşıyor, yakıp -
yıkmaktan, vurup - kırmaktan, başka¬larına eziyet vermekten zevk alıyor.
Öyleyse sadede geİelim, O'na insanlığını, İslâmlığını Öğretelim, Müsülmanlık
neymiş gösterelim ve O'nu içeri¬sine yuvarlandığı buhrandan kurtarahm. O, sırf
Allah için sevsin, Allah için saysın, Allah için itaatkâr olsun, Ailah
Ç i Ğ
İçin sıdk ve sadakattan ayrılmasın. Büyüklerine hürmet etsin, küçüklerine
şefkat! Tabancasını çekip öldürmek is¬tediği profesörünün elini öpsün, odasını
ve masasını kir-Jettiği rektörünün karşısına saygı ile çıkıp, İtaatta kusur
etmesini
Gençlerimizin bu hâle gelmesini İstemez misiniz?
Madem ki istemek insanlığın iktizâsıdır, öyleyse mek-tepİerimizi, ilkokuldan tâ
üniversiteye kadar materyalist maarif sisteminden kurtarıp, yavrularımızın
dinlerini iyi ve mökemme] bir'_ şekilde[.öğrenebilecek hakiki ilim ve irfan
yuvaları haline getirelim.
Herhalde buna kimse İtiraz etmiyecektir.
Gün geçmiyor ki, gazeteler evini barkını terkedip, film
artisti olmak için İstanbul'un yolunu tut?" ı'; - "e de-
likanlılardan bahsetmesin; onların hazi ' ha-
yat hikâyelerini anlatıp durmasın. V .v
Anadolu'nun ücra bîr köşesinden/ JT-
; ş
...<- .iş bed-p foto muhabirle-
dan biriktirdiği, yahut evinden kaçırat». ? '• -ns-
ia yollara düşüp soluğu Beyoğlu
baht gençlerin ellerini yüzlerine , .
rînden kendilerini saklamak istemel&dj&pki gayreti gazete
sütunlarına intikal eden fotoğraflar/ ^v1--^1 erken, ne
kadar acı duyarım; kalbim tâ de"" . 4 ?, onun
,
hayat hik⬠canlanıverir:
şu anda tarifi mümkün değildir. *?? ' ^ bakarken,
o hâdisenin haberini okurken be yesi sinema şeridi gibi gözlerir.
Daha küçük yaşta sinemaya götürülmüştü. Babası, an¬nesi mutaassıptı. Lâkin
çocuklarının sinemaya gidip kül¬türünü (!) arttırmasına ses çıkarmıyorlardı. Hem
kendileri mâni olsa bile mektebi, öğretmeni onu oraya götürüyor; umumî kültürü,
«Genel bilgisi» artsın diye üstelik sinema parası vermeleri için babalarını,
annelerini sıkıştırıyordu.
Ne yapsın zavallılar, «Oğlumuz, yahut kızımız okusun edam olsun, istikbalini
kurtarsın» diye her şeyi oluruna
92
93
Ç I Ğ
bırakıp, aleyhe İşleyen hâdiselerin üzerinde bile durmu¬yorlardı.
Aradan günler, aylar, yıllar geçti. Çocuk bir hayli si¬nema hastası olmuştu.
Artık film kaçırmamaya azamî dik¬kat sarfediyor ve hattâ sık sık mektepten firar
etmeyi bile deniyordu. Gittiği sinemada bir sürü arkadaş edinmişti ki, hepsi de
kendisi gibi idi. Beraberce filmlerin münakaşa¬larını yapıyor, artist isimlerini
ezberlemek hususunda bir¬birleriyle yarış halinde bulunuyorlardı.
Türk filmleri daha çok hoşlarına gidiyordu. Açık, sa¬çık sahneler düşüncelerini
altüst etmiş; sefahet ve sefalet âlemleriyle âdeta büyülenmişti. Şimdi bu hayata
can atı¬yor- artistlere gıpta ediyordu.
«Ah bir de ben onların yerinde olsam; bir de beni seyretseler, beni sevseİer,
benim peşimden koşsalar... Her gün yeni bir sefahet âleminde yaşasam ve böylece
günü¬mü gün etsem...» diye düşünüyor ve yavaş yavaş bu yola doğru yürüyordu.
Arkadaşları da aynı havada idi ki; ona evden kaçmayı, İstanbul'a gidip bir film
şirketinde çalışmayı teklif etti¬ler. «Nasıl olsa bizi de işe alırlar» diye
kendilerine teselli verip, firar plânlarını hazırladılar.
Nihayet tatbikat başlamış; ana-baba terkedilerek İs¬tanbul'un yolu tutulmuştur.
Ancak, işler hiç de tasarladık¬ları şekilde olmamış, henüz adım attıkları
İstanbul'da pa¬raları bitmiş, aç kalmaya başlamışlardır. Hem film şir¬ketleri de
onların bu arzularını yerine getirmemiş, «sizi hemen artist yapalım»
diyememişlerdir. Lâkin her işte ol¬duğu gibi, bunda da fırsat kollayanlar
vardtr. Genç kız ve¬ya delikanlıya yaklaşan birisi kulağına, «seni artist
yapa¬cağım» diye fısıldamıştır. Bütün kapıların yüzüne kapandığı bir anda
duyduğu bu fısıltı ona her şeyi unutturmuş ve bir halaskarla karşılaştığın!
zannetmiştir. Artık o fısıltının sa¬hibi, ona ne teklif ederse kabul edecek;
gayesine varabil-
Ç I Ğ
mek için iffetini, şeref ve haysiyetini bir pula satmayı göze alacaktır. Esasen
filmler ona iffetsizlik telkin etmiş, «gün bugün, dem bu dem» felsefesini onda
gaye haline getirmiştir.
Kabul edilen teklifler, teşebbüse girişilen gayri meş¬ru fiiller ve neticede
poliste foto muhabirlerinden saklan¬mak istenen suratların elleriyle, kapatılma
gayretleri...
Günümüzün manzarası budur ve buna rağmen şimdi her tarafta yeni yeni sinemalar
açılmakta; mahallelerin gö¬beğinde açıkhava sinemalarına rahatça izin
verilmektedir. Her evin, her mahallenin seyretmesi, hem de mecburen seyretmesi
için etrafı tamamen açık bulundurulmakta ve kuvvetli hoparlörle nakledilen
sözler ise, bütün semti kor¬kunç gürültülere boğmaktadır.
Bir tarafta gençleri ifsad, çocuklarımızın süflî h
sürüklenmesi için en âdi, en bayağı filmleri teşhir; b
rafta da şehri gürültüye boğmak, gece yorgun -argır*
ne gidip İstirahat etmek İsteyen vatandaşları hı/
etmek... , ,
Sinema bugün her cephesiyle bir âfet
ve maalesef onu bu vasfından kurtaracak bîr teşebbüs de
yapılmamaktadır. /
Vatandaşın canını, malını, şeref ve haysiyeti^ /
ve iffetini muhafaza ile vazifeli olması lâzım ge) ti
Baba, acaba hangi filmi seyretmekle meşguldiij
Sadece sinema mı? V
Ara sıra tâkib ettiğim konferanslarda enteresan sah¬neler cereyan ediyor. Bâzı
safdiller, «memlekette mevcûd tehlikeyi halka anlatacağım, Müslümanlara
düşmanlarını ta¬nıtacağım» diye, öyle garip bir teşhir hastalığına
yakala¬nıyorlar ki, âdeta karşı tarafın propagandasını yapıyorlar da işin
farkına varamıyorlar.
«Komünistler şöyle çalışıyorlar, Masonlar böyle çalı-
94
95
Ç I Ğ
Ç I
şıyor» diye durmadan onların yâveylerini tekrar edenler, bununla da olmuyormuş
gibi kızılların yazdıklarını aynen okuyanlar ve yarım saat naklettiği küfür
edebiyatını, an¬cak beş dakikalık konuşmasiyle cevaplandırdığı kanaatine
Kapılanlar, hakikatte düşmanla mücadele edemiyor; bilâ¬kis menfî tesirler husule
getirip halka yeis ve ümitsizlik aşılıyorlar.
Bâzılarında çok yanlış bir kanaat yerleşmiş; diyorlar :ki; «komünizmle mücadele
etmek için komünizmi bilmek lâzımdır.» Komünizmin karşısında olan, onunla
hayatının «onuna kadar mücadele etmeyi aslî vazife olarak benim¬seyen herkesi
komünizmi tetkike davet eden bu şahıslar, acaba düşünmüyorlar mı ki, devamlı
surette onların kitap¬larını, gazetelerini okuyan herhangi bir şahıs, şayet
kuv¬vetli bir dinî kültür almamışsa, onların tesirinde kalacak, beyazı siyah
görmeye başlıyacaktır? Zira bugün Türkiye'de ne kadar komünist, yahut komünizm
sempatizanı varsa, bunların hemen hemen tamamı İslâmiyeti bilmeden, öğren¬meden
komünizmi tetkike kalkışmış böylece de onların ağı¬na düşmüş zavallılardır.
Marks'ın, Engels'in nazariyelerini okuyan ve onların materyalizmi esas alan
düsturlarını ezberüyen bu zavallı¬lar, yeryüzünde başka hakikat yokmuş gibi
onlara sarılmak¬ta ve üstelik koyu bir taassub içerisinde hareket ederek,
komünizmin dışında hiç bir şeyi de tetkik edememekte, okuyamamaktadtr. Hangi
komünist veya sosyalist göstere-bilinir ki, herhangi bir dinî eseri öğrenmek,
içinde ne var, ne yok okuyup anlamak için eline almıştır? Gösterilemez! Onlar
buna kati'yen yanaşmamakta, İslâmiyeti öğrenmeye başladıkları an komünizmi
bırakmak mecburiyetinde kala¬caklarını hissettikleri için de bunda korkunç bir
taassub göstermektedirler.
Hâl böyleyken, bizde hâlâ İslâm'ı öğrenmemiş, İman-Kur'an hakikatlarına nüfuz
etmemiş, asrın dalâleti İle sar-
hoş bir vaziyete gelmiş insanları komünizmi tetkike sevk etmek düpe-düz
cinayettir; onları komünizme itmek gibi bir hamakattır.
Bu noktada çok dikkatli olmak mecburiyetindeyiz. Bu¬
gün düşman kuvvetli görünüyorsa, bu onun kuvvetinden
değil, bazı safdil dostlarımızın anormal hareketleri yüzün¬
dendir. Aslında ne komünizm ve ne de Siyonizm, Türki¬
ye'de bir kuvvet teşkil edecek durumda değildir. Yeter ki
biz uyanık olalım ve onların ta- ' ? zamanında muka¬
bele etmesini bilelim. GöreceV i bir zamanda
Türkiye'miz için bu tip tenlik' Hmayacaktır.
Ama bir avuç düşmanın fa?' % «neme-lâ¬
zımcılık» hastalığına yakaJanV . \ :ekilip mad-
r vermezsek,
işte felâket o zaman gelip maşımızın u^ıune konar ve işte
dî ihtiyaçlardan başka
o zaman bu vatanın hür miş oluruz. Unutmar ' den değil, kütleler nışindan,
dinlerin f ve beraber olmayış.:. Öyleyse, İslâmî kardeşi
kilde yaşama hakkını kaybet-
ımünizm kendi kuvvetlerin-
; J, -k hastalığına yakala-
.„ \3etirmeyisinden, bir ^ulup muvaffak olmaktadır, firesinde tesis edeceğimiz
itti-
fak, onu bertaraf etmeye kâfi gelecektir.
Anarşi ile mücadele eden, komünistlikle zehirlenen gençlerin islâhı için çalışan
insanların mütemadiyen Dinî hakikatler üzerinde durmasını yadırgayanlar vardır.
İddia¬larına göre, komünizmle mücadele iktisadî tedbirlerle olur, sefaleti
ortadan kaldırmakla, fakir halkı maddeten geliş¬tirmekle galibiyet elde edilir.
Bunun için de mütemadiyen maddî mes'eleler üzerinde durur ve kütlelerin iktisadî
re¬fah seviyelerinin nasıl ve ne şekilde yükseltilebileceği ça¬relerini aramakla
vazifelerini yaptıklarını zannederler. Biz¬ler de, bunlara karşı cemiyetimizden
çeşitli misâller ve¬rir, komünizmin daha ziyade dindar, fakat fakir halk
taba¬kası arasında değil; zengin, lâkin dinî hayat yaşamayan
96
'¥: 97
ÇİĞ
muhitlerde revaç bulduğunu söyleriz de güler geçerler ve hem de bizi taassubla
itham ederler.
Yeni Asya'nın «Dış Haberler» sütununda neşredilen bir haber, bizim görüşümüzün
ne derece isabetli, komü¬nizmle mücadele mevzuunu iktisadî tedbirlerde
görenlerin kanaatlerinin de ne kadar yanlsş olduğunu bir defa daha te'yit etti.
Şöyle ki:
Anadolu Ajansı, Paris muhabirinin verdiği bir habere göre, tam bir ilmî
zihniyetle tanzim edilen istatistiklerin birisinde Fransa'da Mao'culuğun, yani
komünizmin en az¬gın, en anarşist vasfının iktisaden gelişmiş muhitlerde
ya¬yıldığı anlaşılmıştır. Bilhassa zengin aile kızlarının ekse¬riyetinin Mao'cu
olduğu ortaya çıkmıştır. Halbuki bunlarda en küçük bir iktisadî sıkıntı, bir
mahrumiyet mevzubahs değildir; hayatlarını lüks ve refah içerisinde
geçirmekte¬dirler.
Anarşizmi ve komünizmi iktisadî tedbirlerle bertaraf etmek isteyenlere göre,
bunun böyle olmaması lâzımdır. Lâkin hakikat, onların düşünce ve kanaatlerini
bir defa da¬ha tekzib etmiş; din hakikatlerinden mahrum olan kitlele¬rin ister
zengin, ister lüks ve refah içerisinde bulunsun, mutlaka komünizme kayacağını
göstermiştir.
Esasen bizde de vaziyet başka şekilde değildir. Ko¬münist temayüllü, yahut
doğrudan doğruya Marksist ideo¬lojiye bağlı partilere verilen reyler de daha
ziyade zengin muhitlerde artış göstermekte, memleketimizin en fakir, en muhtaç
olan gecekondu semt ve mahallelerinde, işçiler arasında bilhassa azalmaktadır.
Buna da sefalet değil, inançsızlık sebep olmaktadır. Yüzlerce, binlerce, hattâ
mil¬yonlarca insan bir anda, kızıl faaliyetlerin karşısına çıkar¬ken, komünizme
ve anarşizme kafi surette «dur» derken, bu saflarda sermaye sahiplerimiz,
zenginlerimiz pek görül¬memekte, hattâ onların ekseriyeti işi ciddiye bile
alma¬maktadırlar. Buna muhakkak ki maddenin her şeyi halle¬deceği kanaati sebep
olmaktadır.
Ç I Ğ
Yanlış anlaşılmasın; biz anarşizm ve komünizmle mü¬cadeleyi dinî hakikatler
noktasından ele alıp, ancak muvaf¬fakiyetin bu şekilde olacağını ifade ederken,
iktisadî İn¬kişafın aleyhinde bulunmuyoruz. Elbette ki cemiyetin ma¬nen olduğu
gibi, maddeten de gelişip yükselmesi, nâmer¬de muhtaç olmaması samimi
temennilerimiz arasındadır. Ancak bu noktaya dahî, İslâmî hakikatlerin
inkişafiyle ula¬şacağımız kanaati vardır. Bu da asla bir nazariyeden ibaret
değildir, doğrudan doğruya vakıalara müsteniddir.
hassa-' unsuru da
formüldür. Kim,
İmânla mücehhez, din hakikatleriyle hu cemiyet¬
lerin maddeten yükselmesi son dereC kolay¬
dır. Rüşvetin, suiistimalin, «adam s\ ^dan
kalktığı, vazife şuur ve mes'uliyetiı?' ? ? les-
lek ahlâkının hâkim olduğu bu cemİV , ri o
derece kolay halledilir ki, hat t âjizej^^ 4t. - bile
lüzum kalmaz. Çünkü her ferd vSMra^ffii muu,..,ıir, her iş
ve teşebbüs ivazsız ve garazsız hecşfine varmaktadır; ih¬
mal yoktur, irtikâb yoktur, rüşv/' ur, suiistimal yok¬
tur, hırsızlık yoktur; huzur va
siyet vardır, mes'uliyet vardır V
bunlar değil midir?
«Müsbet hareket etmek» Kurt nerede, hangi hizmet ve vaziyet içerisinde bulunursa
bu¬lunsun, kendisini «Müsbet hareket»e mecbur bilmeli ve hayatını ona göre
tanzim etmelidir ki hem muvaffak olsun; hem de etrafına zarar vermesin. «Müsbet
hareket» fertde ahlâk haline gelirse cemiyet de düzelir, insanlar da mes'ut
olurlar. En basit bir iktisadî hareketten, en normal bir iç¬timaî münasebete;
yahut en küçük bir kıpırdanıştan, en büyük bir siyasî faaliyete kadar her iş ve
davranışımızda «Müsbet hareket etmeyi» kendimize düstur ittihaz etme¬liyiz ki
bütün kötü fiil ve hareketler bertaraf edilebilsin.
Şer, tahrib, yıkıcılık, fitne ve fesad çıkarmak, huzur ve emniyeti ihlâl etmek,
yangına körükle gitmek son de-
98
99
?İHALELER YIKILIRKEN
Ç 1 Ğ
rece kolaydır; sâri hastalık Qibi hemen yayılabilir; kotu neticeleri en kısa
zamanda alınır.
İyilik, doğruluk, güzellik, ahlâk ve fazilet, saygı ve müsamaha ise zor bir
iştir; lâkin neticesi kısa zamanda alınmasa da meyvelerini hemen toplamak mümkün
olma¬sa da, er kişinin kârıdır ki, asla kaybolmaz. Dünya dolusu düşman olsa,
bütün kâinat insan aleyhine dönse, iyilikten, doğruluktan, faziletten ayrılmayan
kazanır, hayatta muvaf¬fak olur.
Aniden hiddetlenmek, hâdiselerin heyecanına kapıl¬mak, bir anlık hırs ve kinle
yorgan yakmak akl-ı selim sa¬hiplerine yakışmaz; merd ve dürüst insanların kân
de-, ğildîr.
- Nizanvı âlemi düzeltmek mi istiyorsunuz; kötülükleri ortadan kaldırmak mı
istiyorsunuz; hasımlarınızı mağlûb etmek mi istiyorsunuz; cemiyete hizmet
dâvasında mı bu¬lunuyorsunuz; samimiyetiniz «müsbet hareket»le ölçülür değer
kazanır, kıymet bulur, hürmet kazanırsınız.
If. *
z
'EMİN - "^**\ , ? r iti ile harekete geçiyor, orta¬
lık bir and "; --işiyor; üç katlı, beş katlı,
yedi katlı ? ->-J pamuğu gibi savruluyor; asırlık
kaleler, dünyan ..unu alacakmış gibi heybetle duran
kuleler çatır çatır birbirine geçiyor ve her şey, ama her
şey Kahhar-ı Zülcelâl'in elinde icraat-ı İlâhî'ye
emirber bir nefer gibi itaat ediyor.
Sebep perdeleri yırtılmış, Fail-i Muhtar'ın icraatı bil¬fiil tezahür etmiştir.
Enkaz altında can verenler, binalar¬dan fırlayan taş yığınları ile hayata veda
edenler için kur¬tarıcı hiçbir vasıta kalmamıştır.
Allah; dilerse âciz, fakir, bîçâre kullarını bu felâketten muhafaza edecek;
dilerse herhangi bir enkazın altını on¬lara mezar yapacaktır.
Bu hengâmede insanlar için başka halaskar var mıdır?
100
101
ç i 6
Kör tesadüf, sağır tabiat artık ne yapabilir?
O'na dönmek, O'nu tanımak, O'na bağlanmaktan baş¬ka çıkar yol var mıdır?
Yoktur ve olamaz!.
En koyu inkarcıdan, en muttaki mü'mine kadar, zel¬zele anında bütün insanları
seyrediniz; hepsi, ama hepsi ister istemez bu kâinat Mimarını tanımak, O'na
bağlan¬mak, O'ndan yardım dilemek, O'na «El-aman» diye iltica etmek
mecburiyetini hissedecektir.
Yer, bir beşik gibi sallanırken, dillerden dökülen, ne «ah» ve ne de «of»dur.
«Lâ - ilahe- illallah, Muhammedün Resû - lullah.»
Herkes, her şey bu terennümde, bu tashihtedir.
Yer boşluklarını zelzeleye sebep gösteren de, her şe¬yi Allah'dan bilen de
içinde aynı duyguyu, aynı düşünceyi hissetmektedir. Lâkin birisi bunu kör
sebebe, sağır tesa¬düfe bağlayacak; körlük ve sağırlığını muhafazada inad
edecektir; diğeri bunu Allah'ın kullarına cüz'î bir ikazı, bir İhtarı olarak
kabullenip, imânının iktizasını yapacaktır.
Musibetler; günahların neticesi, mükâfatların başlan¬gıcıdır.
[mân - Kur'ân düşmanlarına bilfiil ihtar; mazlum mü'-minlere ilâhî rahmetin
kapısı olarak zelzele ne kadar hoş, ne kadar güzeldir.
«Musibetler, günahların neticesidir,» dedik, ne kadar doğrudur!.
Bu memlekette ne zaman Müslümanlara karşı bir ha¬reket olmuş, ne zaman küfür ve
ilhad taraftarları gizli plân¬lar hazırlayıp İmân - Kur'ân bayraktarlarını
imhaya teşebbüs etmiş ise o zaman toprak gazaba gelmiş, zelzele bu şeytanî
plânlan altüst etmek üzere bilfiil icraata başlamıştır. Bü¬yük felâketler; su
baskınları, yangınlar, zelzeleler, salgın hastalıklar hep mütecaviz dinsizlere
karşı bir ilâhî ihtar, bir şamardır.
Ç I Ğ
Şühedâ yurdu bu vatan, ne zarar görmüşse, küfür ve ilhad taraftarlarından,
Deccai yavrularından görmüştür. Huzura, sükûna da Kur'ân ahlâkı Üe kavuşacaktır.
Gecenin zifiri karanlığında keçi yolunda yürümek ney¬
se; yirminci asrın hayat şartları içerisinde İçtimaî mese¬
lelerini felsefî yoldan halletmek de odur. Her ikisi de in¬
sanı, bir veya İkinci adımın başında uçuruma yuvarlar; fe¬
lâket ve helâkete sürükler. Bundan kurtuluş yoktur; ya ge¬
cenin o zifiri karar '•* yürümekten vaz geçecek veya
o karanlığı dağıt ' nlatması için eline bir nur
alacaktır.
Şaşkın insr "*'. arın tahrikiyle dünya ha-
yatını zevk ve'v r çirmek istiyor. «Gün bu-
gün, dem bu-daıfi*1 "avunduğu anı kâr sayıyor ve
için «ne yap şeytanın "? "
Asrı/ sinemasi1 le, bütün
nefsinin arzuSWjfa göre ner harekete tevessül edebiliyor. Ölümü ebedî^Hplâket,
kabri zulümat denizi halinde gördüğü anına kâr kalır» diye, sefahate dalıyor, 1
-> \*Σf ""eliyor.
"x t» insanları, caddesiyle, sokağiyle,
'le, gazetesiyle, radyosiyle, futboluy-viiyle hep İnançsızlığa sevk ediyor; hep
sefahate çekiyor. Ölümü unutturmak, kabrin ebedî zulü-, matını zihninden söküp
atmak İçin ak!a ve hayâle gelme¬yen meşguliyetlerle insanları oyalayıp, onların
nefs mura¬kabelerine mâni oluyor; ruhî tekâmüllerine alabildiğine sed çekiyor.
İşte bu hayat tarzı, bu felsefî görüştür ki insanları mü¬temadiyen suç işlemeye,
cemiyette anarşi çıkarmaya, zu¬lüm ve haksızlığa sevk ediyor. Böylece de hayatın
her sa¬hasına huzursuzluk hâkim oluyor; insanlar mes'elelerini konuşarak,
anlaşarak halletmek yerine; silâh ve tabanca kullanarak halle gayret ediyorlar.
102
103
ç ı
Ç I Ğ
İşte 20'nci Asır felsefesinin içtimaî hayata kazandır¬dığı budur!
Ama insan, bu küfür ve dalâlet asrında İslâmiyet gibi bir «nuru» kendine rehber
ittihaz edinirse; uğradığı en bü¬yük haksızlık, en büyük zulüm karşısında bile
gözü dön¬mez, cana kıymaya kalkışmaz; kanunî yollardan hak almak¬ta şüphesi
varsa, veya alamıyorsa, Kahhar-ı Zülcelâl'e ha¬vale eder ve bu tevekkülle dünya
ona zindan olmaktan çı¬kar. Evet, Müslüman, herhangi bir hasmından alınacak
in¬tikamın bir tek kurşunla olamıyacağmı bilir, ona karşı bes¬lediği kininin de,
onu şu veya bu şekilde öldürmekle izâle olamıyacağını hisseder ve onu ebedî
Cehenneme düşmüş görmekle ancak rahat bir nefes alıp, Ahiret hayatına olan
imânının iktizasiyle dünyada endişesiz yaşar. Gecenin zi¬firi karanlığında eline
aldığı nurla yolunda rahatlıkla ve selâmetle ilerler. Dünyada da manen rahat
eder, âdeta bir Cennet zevki alır. İşte İslâmiyetin hayat felsefesi Müslü-mana
hem dünyayı, hem Ahireti iyi ve güzel gösterir.
İnsanları mütemadiyen dünyaya çağıran felsefe ise, küfür ve ilhadda o derece
haddi aşmıştır ki, mensuplarına Âhiret hayatını inkâr etmekle ölümü ve kabri
hiçlik, yok¬luk, ebedî zulümat olarak gösterdiği gibi; dünyayı da çe¬şitli zulüm
ve haksızlıklar dolayısiyle bir işkence evi ha¬line getirir. Bu yüzden yirminci
asır insanı şaşkındır. Mü¬temadiyen düşünür: «Yaşasam, acz ve zaafımla, şiddetli
ihtiyacımla, dünyadan tad alamıyor, hayata bir türlü ısına¬mıyorum; ölsem,
ölümün hiçlik ve yokluk kuyusundan deh¬şete düşüyorum.»
Ve işte bunlar İslâmiyet'i bulmaz, ona teslim olmaz¬larsa; ya çıldıracaklar, ya
intihara kalkışacaklar, yahut da Allah celle ve alâ Hazretlerinin onlara ihsan
ettiği akıl gibi bir nîmeti içki masalarında alkolle uyuşturup, hislerini ip-tâi
etme yoluna gireceklerdir.
Halbuki Müslümanlar ölümü terhis teskeresi olarak
kabul ederler; kabri, dünya misafirhanesinden vatan-ı asli¬lerine geçmek İçin
bir intizar (bekleme) salonu olarak gö¬rürler; zayi olan haklarının, dünyada
hesabı görülmeyen intikamlarının Mahkeme-i Kübra'da mutlaka alınacağını
bi¬lirler, böylece de yollarında rahatlıkla yürürler.
Demek beşeriyet huzura kavuşmak istiyorsa Nura sa¬rılmalıdır.
Materyalist felsefe ise, dünyanın neresinde olursa ol¬
sun beşeriyeti korkunç felâketlere sürüklüyor. Hak yeri¬
ne kuvvete istinad etmesi, hedefini menfaat olarak kabul¬
lenmesi ve nihayet cemaatler arasındaki bağları «unsuriyet
ve menfî milliyetçilik irmesi; nihayet, sadece beşe-
rin ihtiyaçlarını ar mek için mütemadi bir kasırga gibi i; cavüzlere yol açıp
Materyalist fe
çılık», sosyali
kendisini gösteren dır ki, bugün Amf>; lendiriyor; kendif meydanlarda br
Beyazı siy ' kadar çeşitli ri ve bütün gayrL. ve ması, materyalizmin
in arzularını tatmin et-
'ğraşması, cemiyetleri
^ yadlara, isyan ve te-
eîâya sokuyor tiıist memleketlerde «ırk-ıue «sınıf kavgası» şeklinde enfî
milliyetçilik ve unsuriyet vasfı¬ma zenci - beyaz mücadelesini alev-. f>
"hissedenler, en kalabalık t- İ -.ekten çekinmiyorlar. ' gören ırk telâkkisinin
bugüne .arşısında hâlâ ayakta durması diyetlere rağmen ortadan kalkma-yani
maddeci görüşün ne korkunç bir buhran içerisinde bulunduğunu da ortaya koymuş
oluyor. «Kim kuvvetli ise, o haklıdır» felsefesinin esas kabul edildiği en
medenî memlekette bile ırk çatışması, bütün bir milletin âkibetini tehlikeye
düşürecek kadar şiddetlenir ve tehlikeli bir hal alırken, aynı felsefenin sınıf
mücadele¬sine esas olan anlayışı ile de komünist memleketler, bü¬tün zulüm ve
istibdada, bütün tedhiş ve teröre rağmen için için kaynıyor; yıllardan beri
ezilen insanların feveranını artık tanklar, toplar, tüfekler durduramıyorlar.
.104
105
Ç I Ğ
Ç I Ğ
Komünist bloktaki çatlamalarla beraber, hür dünyanın lideri durumunda olan
Amerika'daki kargaşalıklar; her gün daha kuvvetli, daha şuurlu bir şekilde
Kur'ân düsturlarının ulviyetini tasdik ediyor; Hakka istinad eden, hedefini
men¬faat yerine fazilet ve Rıza-yı İiâhi olarak benimseyen, ce¬maatler
arasındaki rabıtayı, münasebeti din, vatan ve sı¬nıf birliğinde bulan ve
gayesini de nefsin süflî arzularına sed çekip ruhu maneviyata yükseltmek olarak
tatbik ve ilân eden İslâm'ın hayat görüşünü, insanlara yegâne kur¬tarıcı yol
olarak takdim ediyorlar. Zira bu çatışmaların, bu boğuşma ve didişmelerin başka
bir hal şekli mevcut değil¬dir. Dünya kurulalıdan beri Vahy-i Semavîyi
dinlemeyen, ona istinad etmeyen hiçbir felsefe, hiçbir ideoloji, Kur'ân'ın
fevkinde bir hal çâresi bulamamış, beşerî ihtilâlleri önle¬yici tedbirleri
hiçbir zaman alamamıştır.
Her menfî hâdise; ister şarkta, ister garpta, ister ka¬pitalist, isterse
sosyalist cemiyetlerde zuhur etsin; ma¬teryalist felsefenin Kur"ân düsturları
karşısında mağlûbi¬yetini ilân ediyor; halâs yolu olarak sadece O'nu, yani
Vahy-i İlâhîyi gösteriyor.
Beşeriyet ya O'nu dinleyecek, yahut da başında maddî -manevî kıyametlerin
kopmasını çabuklaştıracaktır.
Geçen gün takvim yapraklarını karıştırıyordum. Dik¬katimi 31 Mart tarihli
yaprakta yer alan bir cümle çekti. Aynen şöyle idi:
«— Sultan OsmanJ, Han, vasiyetinde, (Oğlum, yer-yüzünde hükümdarların vazifesi
dini yaymaktır) demişti. 639 sene sonra «Din isteriz» diyenler aynı devlete
sahip çıkanlarca asılıyordu. (1909.)»
Bu cümleler ruhumda geniş akisler uyandırdı. Daki¬kalarca düşündüm. Sırf i'Iâyı
kelimatullah için kurulan bir İmparatorluğun ilk kuruluş yıllarından altı yüz
küsur sene sonraki halini yaşlı gözlerle seyretmeye başladım. 31 Mart faciasının
müsebbiblerini, mürettiblerini hatırladım, mem-
leketimizi, dinimizi, devletimizi param-parça eden cana¬varın icraatı üzerinde
durdum. Takvim yaprağı ihtiyarımı elimden almış gibiydi; son yüz elli yıldan
beri mütemadi¬yen kaybedişimizi, mütemadiyen bozguna uğrayışımızı, bö¬lünüşümüz
ve parçalanışımızı hayâl âleminin perdelerinde seyrettim.
Allah kelâmını uzaklara, daha uzaklara götürmekten
başka bir kasdı olmayan devlet... Bu saf ve berrak hava
içerisinde birdenbire kuvvet bulan İmparatorluk... Gelişen,
büyüyen, Hilâfeti eline alan bir camia... Bütün İslâm âle¬
minin liderliğini yapan. Müslümanlara bayraktarlık eden
bir millet... Barbar Avıup? —hâı, medeniyeti götü-
ren mücâhidler ordusu. ı - kolda, her safta
üstünlük, üstünlük... I &
Ve sonra: ' İT
Durma, gerileme, f.c,. , çalanma, yuvarlan-
ma, tepe-taklak olma, yeSJs^.ı,
Bütün, bunlar,.teY'^pen doğuyor «Allah'ın JpJi!&_sjm-^ıkı_sar!İmamak; gevşe^A-
tesanüdü kaybetmek...»
O hale geliyoru ** BP1'2' tani|rııyoruz; tanıma-
makta —âdeta— im ^lözümüzü, kulağımızı, kal-
bimizi, kafamızı kap_.K, V-bnümüze gelene kucağımızı açıyor; onu dost biliyor,
uağrımıza basıyoruz. Az zaman sonra adam bizi arkamızdan hançerliyor. Neden
sonra far¬kına varıyoruz ama, iş işten geçmiş oluyor.
31 Mart faciası budur ve param - parça ettiği Müslü¬man Türk Cemiyetini toptan
yutmak isteyen küfür cana¬varının son darbesi gibi birşeydir.
?
106
107
Ç I Ğ
İmparatorluk elimizden gitti; ülkeler kaybettik; vata¬nımız baştan başa istilâya
uğradı; millî şahsiyet ve karak¬terimizden olduk. Elimizde kalan son vatan
parçasından, leşini temizlediğimiz düşmanın pis sesi ve nefesi kaldı. Zafer
sarhoşluğu içerisinde bunun da farkına varamamıştık ki; ceddimizin İslama büyük
hizmetleri, günahlarımızın ke¬faretini hafifletti; mevhibe-i İlâhiye imdadımıza
yetişti.
Düşman, Sultan Osman Han Hazretleri'nin vefatından 639 sene sonra büyük bir
darbe indirmiş; bu vatanı ha-rabezâra döndürmek için büyük gayret sarfetmiş,
ama, yi¬ne de Kur'ân dâvasını söndürmek mümkün olamamıştır, îmân dâvasının
gönüllü neferleri Anadolu'muzu adım adım tarar, her gittiği yerde muhtaçları,
hastalan ararken; bu faaliyetten doğan millî tesanüd daima kuvvet bulmakta,
tahminlerin fevkinde gelişmektedir. Son hayat damarlarına da zehirli kılınç
darbelerinin indirildiği bu vatanda, İslâ-m i yetin yeniden kuvvetlenmesi
doğrudan doğruya bir İk-râm-ı İlâhi değil de, nedir?
Bize düşen; mazide cereyan eden hâdiselerden ibret alarak, —neticeye bakmadan—
hizmet etmektir. Bunu ya¬pıp, imân dâvasının gönüllü neferlerine dâhil olduğumuz
an, attığımız adımlardan emin olur, nifak ve şikakın gir¬dabında boğulmaktan
kurtuluruz.
Artık takvim yapraklarının, (Allah demenin bile suç sayılır hale geldiği falan
tarihten şu kadar zaman sonra. bütün bir millet Kur'ân dâvasının gönüllü
neferleri, fedakâr serdengeçtileri oldu) diyeceği an çok yakındır.
Evler yıkan, şehirler batıran bir zelzelenin içinden çık¬tık. Müthiş bir
sarsıntı, ortalığı bir anda toza-dumana bo-ğuvermişti ve göz gözü görmüyordu.
Uyku ile uyanıklık
Ç I Ğ
arası bir hayat yaşıyorduk; zelzelenin vehametini henüz anlayamamıştık.
Etrafımızı görebilenler hayretten donakal¬malardı. «Bu tüyler ürpertici fecaata
nasıl da tahammül edebiliyorlar?» diye şaşıp kalıyorlardı. Ama bilmiyorlardı ki,
biz her şeyden habersiz bulunuyor, yediğimiz morfinin tesiriyle, aldığımız büyük
yaraların farkına bile varmıyorduk. Yavaş yavaş toz - duman dağılmaya, hava
ağarmaya başladı ki, harabezâra dönen bir memlekette yaşamakta ol¬duğumuzun
hayret ve dehşetle farkına vardık. Uyuşturucu iğnenin tesirinden kendimizi
kurtarırken, aldığımız yarala-nn acısını tâ kalbimizde hissediverdik. Korkunç
yıkımlarla karşılaşmıştık; bunu farkeder etmez feryada başladık:
«— Mahvolmuşuz, yakılmışız, yıkılmışız; yok mu bizi kurtaran!..»
Bir milyon ev yıkılmıştır. Ortada bir milyon enkaz,
bir milyon yaralı • u^osİni yıkan, bütün bu enkazları
meydana getı 'eri yaralayan sebep tek'tir.
Fakat bunlar t nince, tahlil edilince, anla¬
tılınca mes'ele "*"? , 3kte, tasvirin sonu gelme¬
mektedir.
kat hepsinin mevzuları aynı... u farkında değildir ve hepsini teker
te-ikışmıştır. Zaman heba olmakta, imkânlar eden yolda kaplumbağa mi-
Bir milyon Gel gör ki " ker okumaya daralmakta, I saii yürünmf
tkan; nesilleri birbiri peşine ah-ürükleyip batıran, nihayet memle-geri
cemiyetleri safına iten sebep
Bizim lâksızlık ı. ' ketimizi o nedir?.
Sinemalar dolu, camiler boş... Kahveler, sazlar, barlar baiık istifi halinde
insan yığınlarına barınak olurken, kü¬tüphanelerde adetâ mumla adam aranmakta...
Bu manzara üzerinde binler, onbinler misal gösterilebilir ve hepsinin de ayrı
ayrı sebeplere bağlanması mümkün olabilir. Fakat
108
109
ÇIĞ
bütün bunların kaynağı tek'dir; yıkım bir noktadan gel¬miştir.
Dün hiçbir şeyin farkında değildik, zararımız büyüktü. Bugün çok şeyler
öğrenebildik. Yaralarımızın acısını hisse¬der olduk. İki müslümanın bir araya
gelip dertleşmesi bile büyük kazanç... Dün kimse, «İslâmiyetin durumu nedir, ne
yapacağız, nasıl olacağız?» diye düşünmüyor, yahut düşün¬mekte olanların sayısı
birkaçı geçmiyordu. Bugün yüzler¬ce, .binlerce, onbinlerce insan düşünüyor,
konuşuyor, dert-ieşiyor, insan olduğunun, İslâm olduğunun farkına varıyor,
aldığı büyük manevî yaraların tesirinden kurtulmanın ça¬relerini arıyor.
Ortada bir faaliyet var ya artık müsterih olabiliriz!
Sağır perdeler yırtılmış, hakikat duyulmaya, anlaşılma¬ya başlanmıştır.
Dâvanın imân dâvası olduğu meydana akmıştır.
Bütün fenalıkların yolunu tıkayan, polisin peşine de polis takma ihtiyacını
hisseden bîr cemiyette, herkesin kalbine manevî bir inzibat yerleştiren; hâlisle
haini; mür-ştdle müfsidi birbirinden ayıran imân dâvasının takib edi¬lecek en
sağiam yol olduğu anlaşılmıştır. Bütün düğümle¬rin ancak bu yol ile
çözülebileceği de değişmez. Dâvayı esastan kavrıyanlar; hakikati olduğu gibi
anlayanların kol kol Anadolu'yu tarama faaliyetleridir ki, bizi de kurtara¬cak;
yarınlara ümitle bakabilmemizi temin edecektir.
Uyuşturulmamış, dejenere edilmemiş, gafletle boğul¬mamış bir nesil geliyor ve bu
nesil bizim ebedî kurtulu¬şumuzu müjdeliyor.
Yıkılan evler yeniden yapılacak, harabezâr'a dönen şe¬hirler artık sağlam bir
şekilde ihya edilecek, küfür ve da¬lâlet bulutlarının son artıkları da silinip
temizlenecek-, gü¬neşimizi hiç kimse gölgeleyemiyecektir!.
Ç I Ğ
Bir avuç da olsa küçük bir azınlık da olsa; bir grup da olsa, yahut bir kütle de
olsa; nihayet Müslüman anne ve babaların evlâdları bugün anarşizmin emrinde sağa
- so¬la taarruz edip duruyorlar. Yakıyorlar, yıkıyorlar, vuruyor¬lar,
kırıyorlar; seyyar bir cephanelik halinde durmadan in¬filâk ediyorlar.
Bunlar bizim çocuklarımız, evlâtlarımız, kardeşlerimiz. Buna rağmen yumruklarını
bize karşı sıkıyorlar, malımızı -canımızı tehdid ediyorlar. Teknik Üniversite
Senatosu, bu hareketleri «barbarlık» olarak vasıflandırıyor. İstanbul
Üni¬versitesi Senatosu aynı fikirde birleşiyor.
Birçok profesörler, idareciler, mes'ul makamlar bu ha¬
reketleri tel'in ediyorlar; ilimle, insanlıkla, üniversitlilikle
bağdaşmadığını söylüyorlar. İstediğimiz kadar kötü isim
ve sıfatları yanyana getirelim, istediğimiz kadar hareket¬
lerini tel'in edelim; netice değişmiyor, bu gençler karan¬
lık sokaklardan, kızıl komitacılık oyunlarından bir türlü kur-
tarılamıyor. H" Ar ~^re nedir, bu anarşi nasıl diner,
sükûnet nap' , ve düşünmüyor.
Bâzı m ^ alınıyor, yahut isteniliyor.
Devletin zar ;ferber ediliyor, polis-talebe
karşı karşıf. _va daha da elektrikleniyor; et-
raftan husûrrte,./ _ _,. Çâreyi tâvizde görenler, «genç¬
liktir, heygçafa^abuk geçer» diyenler de aldanıyor. Bilmi¬
yor ve nesabJ etmiyor ki, bugün sokağa dökülen, tedhiş
havası mev v ne*'1-—v vurup - kıran, yakıp - yıkan bu
gençler, m^ ; y\.yi temsil etmiyorlar, basit bir
dar çizgi, % ;..- .jnmuyorlar, bitmiyor, tükenmiyor¬
lar. Arkaf "ori geliyor. Bîr kısmını üniversite¬
den atmal ,nnı hapse sokmakla, bir kısmını sin¬
dirmekle n.^e. .ıalledilmiyor.
O halde çâre nedir? Ne yapmalı, nasıl bir hareket tarzı takib etmeli ki, anarşi
dinsin, tedhiş havası bitsin, memleket sulha-sükûna kavuşsun?
10
111
Ç t Ğ
Çâre tektir: Gençliğe yol göstermek, istikamet ver¬mek, imân şuuru aşılamak,
hayatın gayesini öğretmek,. kısacası onları Müslüman olarak yetiştirmek...
Evet, nüfus cüzdanında «Müslüman» kaydı var; hemen hemen hepsi de Müslüman anne
ve babaların evlâdları, Müslüman ailelerin içerisinde doğup büyümüşler,
üniversi¬teye kadar gelmişler, Müslüman memlekette bulunuyor¬lar. Lâkin
Müslümanlığı bilmiyorlar, İslâmiyeti anlamamış¬lar, öğrenememişler. Dolayısiyle
insanlığı bilmiyorlar, dün-yaya niçin geldiklerinin, neden geldiklerinin, nereye
gide¬ceklerinin, ne olduklarının farkında değiller. Aslında hep¬sinin ruhu,
vicdanı, kalbi, kafası alev alev yanıyor. Kendi¬lerine bir melce, bir kurtuluş
yolu arıyorlar; bir şefkat ku¬cağına, bir merhamet sinesine iltica edebilmenin
hasre¬tini çekiyorlar; farkında değiller. Yakıp - yıkmaları, vurup-kırmaları,
dövüp - sövmeleri bunun içindir.
.„ Onlar, gençlik sabahındaki hayata gözlerini açmışlar,.
etrafı sis içerisinde görmüşler, karanlıkta kalmışlar, ışık nedir bilememişler.
Yalancı mumları güneş zannetmişler, onlara sarılmışlar. Lâkin tez zamanda
sönmüş, etrafı zul¬mete gömmüş, hayâl kırıklığına uğramışlar, ye'se düşmüş¬ler,
çılgına dönmüşler. Ellerinden tutan yok, hakikati gös¬teren yok, kurtuluşa
götüren yok... Felsefenin girdabında boğulmuşlar, materyalizmle yoğrulup ruhsuz
ve şuursuz olmuşlar. «^
Maarif meyvesini böyle vermiş; münbit topraklarda zakkum ağacı yeşermiş; kalbler
ve kafalar, hisler ve fikir¬ler şuurlar ve dimağlar küfrün koyu bataklığında
iflâsa mahkûm edilmiş; gençlik ailesinden kopmuş, dininden
kop-mJJSj_l§Ü.Iİ?JQÇ'er!. kopmuş, ahlâkından kopmuş, bunun adına da «medeniyet»
denilmiş, kör taassuba, kızıl cehalete yo£ verilmiş ve anarşi böylece doğmuştur.
Olan olmuş, ölen ölmüştür! Dövünmekte fayda yoktur.
Elbirliği ile çalışmanın zamanı gelmiştir. Gençliğe İs-
lâmiyeti öğretmenin, dinî hayatı yaşatmanın, doğru yolu göstermenin, hakikata
kavuşturmanın zamanı gelmiştir. İlk mektepten üniversiteye kadar bütün tahsil
müesseselerini yeni baştan tanzim etmek zarureti vardır.
Geriye dönmiyeceğiz, eski usul gelsin demiyeceğiz; ilmin ve fennin ışığında
Hakkı göstereceğiz, İslâmın düs¬turlarını, yüksek prensiblerini onlara
öğreteceğiz. Tâ ki, hakikî medeniyet ve terakkinin Din-i Hak olan İslâmda
bu¬lunduğunu görecekler. Adaletin, refahın, saadetin Kur'ân'da olduğunu
anlıyacaklar. Her asra uyan, her asrın ihtiya¬cına cevap veren, her asrı tatmin
eden kurtuluş reçetesi¬nin sadece ve sadece Allah Kelâmı olduğunu isbat
edece¬ğiz, onlar da kabul edecekler. İlim ve fen konuşacak, mantık ve teknik
konuşacak, hepsi de İslâmiyeti teyid ve tasdik edecek; gençler de İslâmiyet
hazinesinin ne kadar kıy¬metli, ne kadar faziletli, ne derece bereketli olduğunu
an¬layacak, dalâlet ve cehaletten kurtulacaklardır.
Misal mi istiyorsunuz? İşte dindar Üniversite genç-
liği... gibi bjjj dır? havası ketleri
olsa, îmân şuuruna eren, İslâmiyet olan bu gençlerden kim şikâyetçi-ihlâl eden,
anarşi çıkaran, dehşet , tedhişe kaçan en ufak bir hare-
-.r?
j memnundur. Ne rektör, ne dekan, ne tedris âzası onlardan şikâyetçi değildir.
öğrenin ı, nin emi] hareke1"
taarru; hâdist kotları r
in rağmma onlar kurtuluşu aramışlar, Dinlerini mân «uğruna sahip olmuşlar ve
Üniversite-,U - ;x?ne gelmişlerdir. Nerede bir anarşi ^.^'| ^ısma onlar
çıkmışlardır. Hangi hoca .?*" onlar müdafaacı olmuşlardır. Tahrib , .af etmeye
çalışmışlardır. İşgal ve boy-y. de bulunmuş, ilim ve irfan öğrenmek için, tahsil
müesseselerinin anarşiden kurtulması için hayatla¬rını tehlikeye atmışlardır.
Gözü dönmüş, kızıl uşakların
112
113
ÇIĞ
Ç I Ğ
bombalarına, kurşunlarına göğüs gererek her türlü boz¬guncu hareketin karşısına
çıkarlarken, menfaatlarını feda etmeyi göze alırlarken üniversitenin şeref ve
haysiyetini muhafaza ederlerken, intizamın, emniyet ve asayişin temi¬ni için
polise yardımcı olurlarken de, hiçbir karşılık beklememişlerdir; hiçbir menfaat
temin etmemişlerdir; ne de şan ve şöhrete tâlib olmuşlardır. Her şeyi Allah
rızâsı için, vatan ye miiletin selâmet ve saadeti için yapmış¬lardır.
Bütün gençliğin böyle olmasını kim istemez?
Öyleyse, vakit kaybetmeden gençliği, komünizm ze-hiriyle canavarlaştırılmak
istenen gençliği, İslâmiyetin âb-ı hayat gibi ulvî düsturlariyle, yüksek
prensipleriyle kurtar¬maya, onlara îmân şuuru aşılamaya çalışalım, Tek yol ve
tek çâre budur. Buna karşı çıkanların başlarında ise kıya¬metin kopması
yakındır.
Türkiye, öyle mühim bir kal'adır ki, sadece bu vatan¬da yaşiyan insanlar değil,
bütün Müslümanlar ümid ve emellerini ona bağlamışlardır. Türkiye, İslâm olarak
yaşa¬dığı, ayakta durduğu, varlığını muhafaza edebildiği müddet¬çe, hangi
Müslüman memleket olursa olsun, bir gün, içi¬ne düştüğü buhrandan, yahut
uğradığı belâdan kurtulaca¬ğına, bu kurtarıcının da Türkiye olacağına kanaat
getirmiştir.
Elbette ki bunda, bin seneden beri yeryüzünde İslâm'¬ın bayraktarlığını yapmak
gibi bir şerefin, bir faziletin ro¬lü yardır. Bunun içindir ki, İngiliz esareti
altında Hind Müs-lümanları. Cava'lı Müslümanlar, Çarlık Rusyası'nın zulmü
altında inleyen.Müslüman Türkler, tâ Endonezya'daki Müs¬lümanlar, hasılı
dünyanın dört bir tarafındaki Müslüman¬lar, kendi felâketlerinden ziyade Osmanlı
Devleti'nin yı-^'J-'A-l^laketlne ağlamışlar, Müslüman Türkiye'nin istiklâl
mücadelesini kazanabilmesi için aralarında büyük yardım-la_r_toplayarak
memleketimize göndermişlerdir.
Bütün İslâm dünyasında, «Türkiye'nin kurtuluşu, İslâ-
mm kurtuluşu demektir» hükmü öylesine kuvvetli bir inanç halinde yer etmiştir
ki, Türkiye'de İslâm'ın tam mânâsiyle «yasak» damgasını taşıdığı karanlık
günlerde bile yine her şeyi Türkiye'den beklemişlerdir.
Pek çok İslâm devletinin istiklâllerini elde ettiği, fa¬kat dahilî musibetler
İçerisinde çalkalandığı günümüzde bi¬le aynı kanaat hâkimdir. Nasır
sosyalizminin zulmü altın¬da^ inleyen Mısır'lı Müslüman'dan tutunuz da, Baas
belâsı altında karanlık günler yaşayan Irak'lı, Surİye'li Müslüman¬ların kaatili
Habeş Kralının gaddarâne idaresi altında ade¬tâ can çekişenlerin hepsi, dahilî
idarelerinin tanzimini, din ve vlcdanhürriyetlerinin teminini dahi Türkiye'den
bekle¬mektedirler. Muhtelif adlar altında yapılan İslâm kongre¬lerinde hep bu
fikir ileri sürüldüğü, hep bu hakikat dile getirildiği gibi, İngiltere, Fransa,
Amerika, Almanya Müs¬lümanları bile aynı görüş ve kanaate iştirak etmektedirler.
lüman rar lisaniyl geri çe* kiye ;
İf
ihtilâli»!., mekte, bu ümidi ve arzuyu için akla hayâl hareketlerindir arı*
iarının bütün hedfc Türkiye düşerse, İs) ' mi düşerse dünya çırpınışlarının tek
se-
Demek ki, 700 milyonluk âlem-i İslâm'ın bütün ümid ve emeljeri Türkiye'ye
bağlanmıştır. Her şeyi Türkiye'den bek¬lemektedirler. Komünist Rusya'nın zulmü
altında inleyen Müslüman da, Kızıl Çin canavarlığı karşısında ezilen Mus¬tek
halaskar olarak bakmaktadır, iztı-">u dualar, elbette ki, ind-i İlâhiyede
îlbette ki istikbâlde Müslüman Tür-bayraktarı olacaktır.
keşfeden kızıllar, «Dünya komünist nanii olarak Müslüman Türkiye'yi gör-ele
geçirir1"1', bu bayrağı düşürmek, bu
ip, kâinatı karanlığa boğmak :aklar kurmaktadırlar. Şiddet 1 ederin, kızıl
ihtilâlcilik oyun-ı budur. Onlar biliyorlar ki ( iüşmüş demektir; İslâm
âle-3mektir. «İllâ Türkiye» diye budur.
114
115
Ç I Ğ
Türkiye'de yaşayan Müslümanlar olarak, Müslüman Türkiyeli olarak, bu vatanın ve
bu milletin hakiki evlâdı, gerçek sahibi, yegâne vârisi olarak bizler bu
hakikati asla unutmamalı, dinî gayret ve hamiyetterimizin bütün bir İs¬lâm
dünyasını, hattâ bütün insanlık âlemini kurtaracağını hesap etmeli ve ona göre
çalışmalıyız. Başkalarının kusur ve hatası, ihmâl ve İhaneti bize özür ve sened
olamaz. Omuzlarımıza yüklenmiş bulunan kâinat çapındaki bu dâ¬vayı asla
bırakamaz, asla «biz neyiz ki, ne yapabiliriz ki...» diye bir köşeye
çekilemeyiz. Ve bunun içindir ki «devlet işidir, hükümet işidir, polis işidir,
jandarma işidir» diye so¬kaklarda kol gezen kızıl anarşistlere karşı seyirci
kalamaz, kızıl İhtilâl provalarını müsamaha ile karşılayamayız.
Bu şuur ve idrâk içerisinde bulunan insanlar çoğal¬dıkça, —hem de çoğalmaktadır—
İslâm mutlaka istikbâle hükmedecektir.
Evet, bu böyle olduğu içindir ki. Asrın Müceddidi demiş:
«Yâkinim var ki istikbâl semavatı zemni-i Asya, Bâhem olur teslim yed-i beyzay-ı
İslâm'a...»
1O
s
NEDEN ZİNDAN
ÖZ zindandan açılmıştı. Muhatabım, «Neden zindana
-rkes zevk-sefa peşinde koşarken, niçin zindana gireceğiz? Biz de mı?»
varken, rahat yaşamak dururken îk geliyor Şu üç günlük dünyada
giriliyor?» div herkes rah°
onlar gib'
ine - sütlüsüne karışma¬nla uğraşacak, sonunda
nsenın
nunla -
ÖyİL zindan \\ rahatla yaş>y mak varken, ?da zindanı boylıya
hafızamda bir sü-
. ıa şeridi gibi hayalim-
,lât ü Vesselam ile asha-hayat yaşamışlardı. Müş-
Muhatabım
rü hakikat kahramanı ç, ,* de resmi geçit yaptılar.}1 ?
Başta Resûfullah Alt bı... Zindan hayatından beter
riklerin alçakça taarruzlarına hedef olmuş, çeşitli işken-
IIG
117
Ç I Ğ
çeler altında inlemiş, en denî ve şenî komplolarla karşı¬laşmış, şu fâni dünyada
rahat yüzü görmemişlerdi.
Meselâ, İmam-ı Âzam... Niçin yıllarca zindanda kaldı da, zâlim bir hükümdarın
kadılık teklifini reddetti?
Meselâ İmam-ı Rabbani... O dahi zindan hayatına o derece alıştı ki, Hind
Sultanının elçilerini bile reddederek, demir parmaklıklar arkasından çıkmadı. Ve
bu zincir uza¬yıp gitti tâ Bediüzzaman Hazretlerine kadar! Büyük İmam¬ların,
velîlerin, müçtehidlerin dünyadaki sarâylarî~zTndân-
Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm ise, zindandakilerin pîri... Mısır Firavununun
hışmına mâruz kalmış, uzun bir zindan hayatı yaşamıştı. Allah'ın Resulü idi ve
zindana onun için «Medrese-i Yusufiye» adı verildi.
Peygamberler, imamlar, velîler, müçtehidler niçin hep zindan hayatı yaşadılar;
neden dünyada rahat yüzü gör¬mediler.
Hayalimde bir Mahkeme sahnesi canlandı. Hâkim, kar¬şısına dinî inancından dolayı
sanık olarak çıkarılan mazlu¬mu bir türlü tahliye etmek istemiyordu; «Biraz daha
ha¬piste kal da aklın başına gelsin,»» diyordu. O ise, buna şu karşılığı
vermişti:
«— Hâkim bey! Ben Peygamberlerin, velîlerin, müçte¬hidlerin yolundan gidiyorum.
Onların dâvasını dâvam, ga¬yesini gayem olarak kabul etmiş bulunuyorum. Bu
yolda, Allah yolunda, ilâ-yı Kelimetullah yolunda yürürken, yolu¬ma zindan
çıktı; varsın çıksın. Geriye dönmem, yürürüm, daima yürürüm, gayem için dâvam
için yürürüm. Beni an¬cak bu yoldan ölüm ayırabilir; zindanlar değil!»
Demek ki zindana girmek bir kasdın eseri değil, bir vazifenin icabı... Allah
yolunda yürüyeceksin, şaşmıyacak-sın, yılmayacaksın, dönmiyeceksin, tehdidlere,
tecâvüzlere, suikastlere aldırmayacaksın; ama karşına zindan çıkacak¬mış; varsın
çıksın; dâvan için, idealin için oradan da ge¬çeceksin.
Ç I Ğ
Düstur bu olduğu için, başta Peygamberler (Aleyhü-müsselâm) o yoldan geçtiler;
büyük velîler, müçtehidler, Allah ve Resulünün dâvasına gönül verenler onları
tâkib ettiler. Zindanlar onlara «Medrese-i Yusufiye» oldu; yol¬larında zafer
taklan şeklinde inkılâb etti; mütemadiyen muzaffer oldular. Allah'ın rızasını
tahsil ederek makamla¬rının en yükseğine ulaştılar. Dünyevî birkaç senelik
ra¬hatı terkettller ama, ebedi rahat ve rahmeti kazandılar.
Bedîüzzaman Hazretleri de Divan-ı Harb-i Örfi'de şöy¬le haykırıyordu:
«— Bir hayat için yalana tenezzül etmem!»
Ve: " "" ? -
«— Hürriyeti lâfızdan ibaret bulunan böyle gaddar bir hükümetin en rahat mevkii
hapishane olsa gerektir!.»
Ve bu sözlerin sahibi, idamı bir terhis teskeresi kabul ediyordu; «Şeriat uğruna
bir değil, bin ruhum olsa feda olsun!" diye dâvasını bayraklaştırıyordu. O
zindandan kork-madı, lâkin zindancılar daima ondan korktular; titrediler ve hâlâ
da korkmakta devam ediyorlar.
İslar iyiyle açık bir rejimdir. Gizli-kapaklı hiç
bir tar Muarızlarından korkmaz, çekinmez, sak-
lanr ,v.,^^, yeti, İslâm'da olduğu kadar, hiçbir re-
jir. ?¥'? at hakkı da öyle! Gerek kapitalist ve
dili:
riayet
İslâm bu.
hükmü konut!
ve İslâm
tır ki, hak sahibi h.s
Müslüman'ı cezala(
di onun elinin kesilrr.
rejimler kendilerinden olmayanları, ken-..niyenlen .endilerinin hayat
düsturlarına ollarla tasfiye etmek ister de cebir yoktur, zorlama yoktur» orla
İslâm'a dahil edilemez ? nptesinda.jp kadar hassas-olsa, onun hakkını verir ve
....iz, bir padişah da olsa, ka-, «kisas-a tâbi tutulmasına ka¬rar verir ve bu
karar en ufak bir tâdile uğramadan icra edilir.
118
119
Ç 1 Ğ
Ç I Ğ
İslâm her şeyi olduğu gibi ortaya koyar; muarızlarım her noktada muhasebeye
davet eder, onları kat'iyyen kayıt altına almaz, tahdid etmez, birtakım yasaklar
koymak su¬retiyle düşündüklerini söylemekten alıkoymaz.
İslâm'ın hangi meselesi vardır ki, üzerinde düşünül¬mekten, fikir yürütülmekten
men edilmiştir? Hangi kanu¬nu vardır ki, muarızının kanaatlerini olduğu gibi
açıklamak¬tan mahrum bırakmıştır? Yoktur ve gösterilemez!
Öyleyse, İslâm üzerinde yapılacak olan münakaşala¬rın gizli - kapaklı tarafı
olmadığını görenler, daima açık ko¬nuşmaya, her şeyi karşısındakine açık
bulundurmaya mec¬burdur.
Sen beni itham edeceksin, bana karşı her türlü şeyi söylemekte serbest
olacaksın, hattâ Allah'a, Peygamber'e dil uzatacak kadar küstahlaşacaksın; ama
ben senin birçok meseleni rahatlıkla ele alamıyacak, inandığın, bağlandığın,
yahut İnanır göründüğün şahıslar üzerinde birşeyler söy-leyemiyeceğim. Bu olmaz!
Bu, ne akla, ne mantığa, ne in¬safa, ne vicdana sığar!
Halbuki devrimbazlar, kendilerini bir kısım «yasaklar manzumesi» içerisine
soktuktan sonra hücuma geçiyor ve muhataplarına ağız dolusu küfrediyorlar.
Bundan dolayı da fikir namusu nedir, onu bilemez hale geliyorlar.
Bunlar en sıkışık anlarında, yaygarayı basıyorlar:
«— Şeriat dinliyor.»
«— İnkılâplar elden gidiyor*.»
«— 27 Mayıs'a taarruz yapılıyor.»
«— Lâiklik mahvoluyor.»
Ve arkasından korkunç bir feryat:
«— Neredesiniz hâkimler, savcılar, derhal bu gerici¬leri yakalayın, asın,
kesin...»
Bir tek misâlle neticeyi bağlıyalım:
Ara sıra —hernasılsa— komünist kitaplar hakkında verilen toplatma kararları
üzerine bu adamlar sütunlar do-
lusu yazılar yazıp, Türkiye'de fikir hürriyetinin kalmadı¬ğından bahsederler.
Kendi kitapları, bir defa, iki defa top¬lanır, yaygarayı koparırlar, fakat
meselâ 1000 defa beraat eden Risâle-i Nur'lar 1001'nci, 1003'ncü, 1005'nci defa
top¬lanır, mahkemeye verilir, beraat etmek üzere yeni yeni dâvalar açılır,
bunlar ise çıt bile çıkarmazlar.
Nerede kaldı ehl-i namus?.
Daha geçen hafta Fatih'de yapılan baskın hadisesinde bin defa beraat eden
eserler alıp götürüldü. Tek satır yaz¬dılar mı? Tek kelime olsun söylediler
mi?...
Namus, haysiyet, fikir...
Gerçi sosyalistler bazı İslâmî hükümleri kendi görüş¬lerine malederek ortaya
atıyor ve böylece içtimaî adaleti temin ettiklerine inanıyorlar. Bu, aslında
onların İslâm kar¬şısında mağlûbiyetlerini göstermekten başka bir şeye da-Jâlet
etmez!
Neden etmez?
Çünkü İslâm, her şeyi tek başına değil, bir bütün ola¬rak ortaya koymuş,
insanlığın muayyen bir sistem içeri¬sinde saadete erişebileceğini isbat
etmiştir.
gpitalizm, biraz sosyalizm» diyenler aldandık-iece kapitalizm», yahut «sadece
sosyalizm» banıyorlar. Zira bunların iddiaları da İslâm'ın pleriyle çatışıyor,
dolayısiyle anarşiye mey-uyorlar.
lâkin
Onun mü İçin kâfi reddi ile
anarşizme meydar Sosyalizm, tefeci
«mülkiyet hakkı»nı kabul ediyor; ı}'\ zekât vecibesini tanımıyor, ul etmesi,
sisteminin devamı ' zira tefeciliğin kabulü, zekâtın sanları tatmin edemediği
için
., faizin ortadan kaldırılmasına ta-
120
421
Ç I Ğ
raftar görünüyor, lâkin mülkiyet hakkını tanımıyor, zekât t da hiç mi, hiç kabul
etmiyor. Bu da bir başka türiü kapi¬talizm, devlet kapitalizmini
müesseseleştirmiş oluyor. Yüz kişinin sahip olmak istediği bir şeyi, doksan
dokuz kişi için kabul etmeyip, bir kişi için kabul etmek gibi bir acû-be!
Sosyalizmin esası da bu... Bu bakımdan sosyalistler d& anarşizmin önüne
geçemiyorlar ve belki de kapitalizmden bir derece daha fazla onu tahrik etmiş
oluyorlar.
İslâm ise mülkiyet hakkını tanıyor, zekât farizasını tanıyor, tefeciliği
reddediyor. Öyle bir iktisadî muvazene meydana getirmiş oluyor ki, ferdlerin
birbirine düşmesine, bir kişinin birkaç kişiyi, yahut bir zümreyi topyekûn bir
cemiyeti sömürmesine, istismar etmesine imkân vermiyor. Zenginden fakire sevgi,
merhamet, yardım; fakirden zengi¬ne hürmet, saygı ve emniyet teatisi temin etmiş
bulunu¬yor. Düşmanlık, kin, hased, zulüm, sömürücülük, baskı, tedhiş, terör
bilfiil ortadan kalkıyor; yerini huzur, sükûn, adalet, muavenet, ittihad ve
ittifak alıyor.
İçtimaî, iktisadî münasebetler böyle bir hava içerisin¬de geliştiği gibi; siyasî
münasebetler de en müsait ölçüler içerisinde ayarlanmış bulunuyor.
Yeryüzünde^demokratik sistemi kâmil mânâsiyle ilk defa tatbik ve ilân eden de
(ş^âmiyettir. Dünya adalet tarihine altın sahifeler halinde geçen siyasî
münasebetler ise içtimaî, iktisadî muvaze¬nenin garantisi haline geliyor ve
fert, böyle bir sistem içe¬risinde bilfiil devletin Sigortası altında bulunuyor.
Karanlığa yumruk sıkan, güneşi balçıkla sıvamaya kal¬kışan sosyalistler varsın
«pencerelerinden çirkin gürültü¬ler çıkarsınlar. Onlara kim inanır.
Sahtekârlıklarına kim bağlanır?
«Özgürlük, sosyal adalet, sömürü düzenine paydos...» gibi sloganları ise hayâl
üstü hayâl olmaktan öteye geçe¬miyor.
SEHER VAKTİ
B
ÎR, çeyrek asır evvelini düşününüz, bir de bugünü...
Bir, «30 sene sonra Allah diyen insan bulunmayacak» diye
övünen Maarif Vekilinin .küfürdeki__kudurganlig.ini hatırla¬
yın^ bir de bugünkü cemaatleri... Bir dinsiz-donsuz ne¬
sil yetiştirme -isinde çırpınıp, gece-gündüz çalı¬
şan ilhad kc z önüne getiriniz; bir de bugünkü
Ânadolu'r - >:; bir başa imân-Kur'ân ipliği ile
örülen c
üzgârlarının bütün leta-
'dâ» mevsimi içerisinde,
ş mevsimini düşünmek
- hüzün verir; hem de
n bir iklimden, böyie-
ardiğı için Rabb-ı Ra-
bah" «bülbül/ spnt
Dün; _" j fetiyle ruhları, karlı, fırtınalı, gibidir. Bu düşün şükre vesile
olur. sine lâtif, zarif bir mevs\
122
ÇIĞ
hîmimize şükretmek, tazarru ve niyazda bulunmak gibi ubu-diyyet vazifesini
bihakkın ifâ etmemizi hatırlatır.
Evet, evet «30 sene sonra Allah diyen insan bulunma¬yacak...» iddiasiyle küfür
ve ilhad zehirinin yayıima prog¬ramını tatbik safhasına koyan Ebû Cehil
cücelerinin sözle¬rini hatırınızdan çıkarmadan; bugünkü cemaatlere bakiniz.
Küfrün mecburî tedrisat haline getirildiği zamanlara kadar ininiz;
Üniversitelerin bu küfür ve dalâlet plânlarını bütün sadakatiyle tatbik
ettikleri, tâviz vermedikleri, yumuşama-dıkiarı, kızıllıklarını bütün şiddetiyle
muhafaza etmeye ça¬lıştıkları kara, kap - kara günlere atf~ı nazar ediniz ve
sonra da bugünün Anadolu'suna, Türkiye'sine bakınız. Hayâlinizi böylesine geniş
bir dâire içerisinde gezdirirseniz, Nur-u Kur'ân hizmetinin ne muhteşem bir
zafer kazandığını biz¬zat müşahede etmiş olursunuz.
Türkiye hiçbir zaman kanun ve nizam düşmanlarının, materyalizm kölelerinin,
anarşistlerin, tek kelime ile vatan hainlerinin hükümran olduğu bir memleket
haline geîemi-yecektir. Memleketimizde mukaddesat düşmanlığı kat'iy-yen
kökleşmiyecek ve idareye hâkim olamıyacaktır. Yerli kızıllar, salon
sosyalistleri ne kadar yırtınırlarsa yırtınsın¬lar, hayâllerini
gerçekleştiremiyeceklerdir.
Belki şarlatanlıklar, tehditler #e kuru gürültüler bir müddet idare edenleri
şaşırtabilir, onların yanlış istikamet¬lere yönelmelerini netice verebilir.
Millî değerlere bağlı insanlar belki bir müddet daha gayri kanunî ve gayri
insa¬nî muamelelere mâruz kalabilir. Fakat yakın bir gelecekte her şey
düzelecektir.
ÇİĞ
Yıllar yılı devam eden tedhiş ve terör hareketleri bu toprağın insanlarını
sindirememiştir. Baskılar daima aksül-âmel uyandırmış, yıkılanlar kısa zamanda
gürültüsüz - pa¬tırtısız yapılmış, demokrasi ve insanlık düşmanlarının bü¬tün
tertipleri fiyasko ile neticelenmiştir.
Halk hâkimiyeti esastır. Bugünün iktidarı üzerine tevdî edilen emâneti lâyıkiyle
muhafaza edemezse bile, ona kat'-iyyen ihanet edemiyecektir. İktidar partisi,
siyasî hasım¬larının tahrik ve tahripleri ile bâzı zikzaklar çizse bile, dizgini
mukaddesatına bağlı Millet ekseriyetinin elinden kurtaramiyacaktır. Halk ne
isterse mutlaka o olacak, halkın arzuları hilâfına atılan her adım büyük bir
«ayıp» olarak görülecek ve en kısa zamanda bertaraf edilecektir.
Millî bünyedeki gelişme, tahminlerin çok fevkınde-dir. Sağlam, telâşsız, sessiz
- sedasız, ciddî bir oluş içe¬risindeyiz. Bu oluşun semeresi çok yakın bir
zamanda alı¬nacaktır.
Bazı siyasî zikzakların zahirî görünüşlerine aldanıp
teessüre kapılmak doğru değildir. İnançsız politikacıların
vâveylâlları, kendilerinden ebediyyen uzaklaşmakta olan
ikbâl ve saltanatına firakı içindir. Her şey aslına rücû ede¬
cekti^ A '^r boyu İmân ve azmin sembolü olan Millet,
# / nden tamamen sıyrılmamış; fakat o esasa
y# ? ; i'^'. halini yaşamaya başlamıştır.
musur bir d Jdandın» ks
ki, Türk Milleti o haşmetli, o
/asamayacaktır? Böyle bir ka-
' de edebilirim. Ne sayarsa-
? ', ister kup- kuru bir hayâl
kabul eaı...z yet beş,
Manevî değerler, bu
?zet ve ikbâl devrini, şa-
arsa mutlaka göreceksiniz.
. o güne hazırlamaktadır.
İslâm'ın hitabı umumîdir. Asırlar, herşeyi eritir; her--
124
125
| yaşadıkça Wer şey , Zalim ayağımızın
Ç 1 Ğ
şeyi değiştirir; herşeye ayrı bir şekil ve hüviyet kazan¬dırır, fakat İslâmiyete
asla!
O, ondört asır evvel neyse, bugün de odur.
O, «cahiliyyet devri» insanına nasıl hitab etmişse, yir¬minci asır insanına da
aynı şekilde hitab etmektedir,
Teklifleri dün ne şekilde idiyse, bugün de öyle...
Hiç bir nizam O'nun yerini tutamamış, hiç bir sistem ona karşı muaraza
edememiştir.
Kâinatın Efendisi, Kur'ân-ı Kerîm'i tebliğ ederken, Ara¬bistan'da belagat ve
fesahat zirveye ulaşmıştı. Şairlerin meşhur kasideleri altın harflerle yazılıp
Kabe duvarına ası¬lıyor; bir edibin herhangi bir sözü ile iki kavim birbirine
girip kavga ediyorlardı. Edibler ve şairler, kabilelerin, ka¬vimlerin en büyük
millî kahramanlarıydı.
Kur'ân, işte böyle bir hava İçerisinde nazil oldu ve edebî belagatın kemâl
noktasını aştı. Kimse ona ulaşama¬dı. Düşmanlar hasedinden, kin ve gayzından;
dostlar ise imân ve iştiyakın verdiği cehdden mütemadiyen onu tak-lid etmeye,
onun benzerini yapmaya çalıştılar; fakat kat'-iyyen muvaffak olamadılar. Küfür
onu kalemle mağlûb ede¬medi, işi kılınçla muharebeye döktü; onda da mağlûb ve
perişan oldular; zelîl ve rezil bir şekilde geberip gittiler.
Asırlar birbirini sürükleyip, zaman nehri büyük bir sür'-atle akarken; dalâlet
ve kütür ehli, Kur'ân-ı Kerîm'e başka sahalarda meydan okumaya kalkıştı. Onun
kanun ve nizam¬larını, emîr ve nehiylerini kısır aklına, dar görüşüne
sığdı-ramadı; yenilerini, daha mükemmellerini bulma yolunda büyük, çok büyük
faaliyetler gösterdi.
Garpta meydana gelen emek - sermaye mücadelesi, garbın tefessüh etmiş imansız
felsefesiyle hakikî bir harb
Ç I Ğ
demek iken; onun istikameti değiştirildi, İslârnja mücade¬le şekline sokuldu.
Kızıl, kıp - kızıl dünya, Hıristiyandan, yajnidîdenjsgk Müslümanlarla uğraşmaya
başladı. O ken¬disine en büyük mâni olarak İslâmiyet! görüyor; hayatiye¬tini
muhafaza için onu bertaraf etmeye çalışıyordu.
Muvaffak olabildi mi?
Kat'iyyen!
Onun her ileri atılışı, her taarruzu, her hamlesi, beli¬ne kadar bataklığa
saplanmış bir insanın durumundan fark¬sızdı. Çırpındıkça battı, çırpındıkça
battı; nihayet bataklık onu gırtlağına kadar yuttu. Az daha çırpınsa, olduğu
gibi helak olup gidecek!
Evet Aziz Okuyucu, yeryüzünde kimden ve nereden gelirse gelsin; her nizam, her
fikir, her cereyan, her ideo-loji, İslâmiyet karşısında mağlûb olmuştur; mağlûb
olmak¬tadır ve mağlûb olacaktır.
Bu bakımdan Yirminci Asır Müslümanı dünden daha kuvvetli, daha cesur, daha
şanslıdır. Teknik onu teşvik et-onu teyîd etmekte; her türlü medenî terakki J
olmaktadır.
niğin entertibi, rotatifi bugün İslâm için ça-mıştır.^Vislümanın dâvasını
müdafaa eden Ninda böylece bir hayli artış ol-
arının
' bakıyoruz.
i için çok iyi, çokjgüzel, çok ı ona bağlandıkça, biz O'nu k, her mes'ele
halledilecektir. , mazlum başımızın üstündedir.
Ittihad kervanı bu hava içerisinde yürümektedir.
?k tf. *
126
127
TECAVÜZ MÜ ? MÜDAFAA MI ?
1
?SLÂM, hiçbir zaman ve mekânda mütecaviz olma¬nı ıştır. Hakk'a istinad etmesi,
fazilet ve Rıza-yı İlâhîyi hedef alması, teâvün ve yardımlaşmayı hayatın esas
düsturu yap¬ması insanlar arasındaki münasebetleri din, sınıf ve vatan birliği
içerisinde tanzim etmesi, nefsin arzu ve hevesle¬rine gem vurup, ruhu ulvî
duygularla kemâle erdirmesi sebebiyle İslâm tecâvüzü daima reddetmiştir. Sevgi,
şef¬kat ve merhamet esasını benimseyen, mühtesiblerine in¬sanlığı kurtarma
vazifesini yükleyen ve nihayet çlalâlete yuvarlananlara hidayet yolunu, güzel
söz ve tatlı dille söy¬leme ve gösterme esasını vaz' eden İslâmiyet'in her türlü
tecâvüz ve taarruzu men etmiş bulunmasiyledir ki O'na dayanan ve bağlanan
cemiyetler sulh ve sükûna kavuşmuş¬lardır. En iptidaî, en vahşi kabileler bile
İslâmî terbiye içe-
128
Ç 1 Ğ
risinde en medenî, en şefkatli ve en merhametli kütleler fıaline gelmişlerdir.
İslâm fütuhatı, —düşmanların iddiası hilâfına— taar¬ruz değil, müdafaa esasına
dayanmıştır, Tecâvüz daima düşmandan gelmiş, Müslümanlar müdafaa vaziyeti
almış¬lardır. Zulüm, haksızlık, istibdat cemiyetleri kasıp kavur¬muş; İslâm
milletleri, insanlığı vahşetten ve zuîümattan Jcurtarmak için cihada
başlamışlardır. Toprak kazanmak, hu¬dut genişletmek .saltanat kurmak hiçbir
zaman gaye ol¬mamıştır. Tarih, baştan başa bu hakikatlere şehadet eder. Bazıları
zulüm yapmış, şan ve şeref için düşman üze¬rine yürümüş, haklıyı - haksızı
gözetmekten ziyade şahsî menfaatini düşünmüşse, onların bu hareketlerini İslâm'a
mal etmeye, Müslümanlığı bu tip gayrî İslâmî fiil ve ha-Preketlerle tenkide
kalkışmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Mazide böyle olduğu gibi, hâlde de durum
budur. Müs¬lüman, dininden aldığı ulvî duygularla düşmanlarına, yahut gaflet ve
dalâlette bulunan insanlara karşı asla tecâvüz ve taarruz vaziyeti almamıştır.
En büyük hasımları için bile hidayet temennisinde bulunmuş, onlarm kurtulması
için çalışmıştır.
p ;
,ızin aid üöen Y
eşfetmiş gibi ortaya çıkan- tefeciliğin aleyhinde olmaları, halkı \ *» diye
ortaya çıkmaları ve bunun- cephe almalar dehşetli bir sah-
Faizi, tefeciliği yeryüzünde ilk defa yasak eden İslâ-
:"ettir. Tam 14 asır evvel fakir halkı tefecilerin elinden
ran, istismarcılığa, sömürücülüğe paydos diyen İslâ-
olmuştu? 14 asır sonra, sanki yep-yeni bir fikir
!,' , yep -; bir sistem keşfetmiş gibi ortaya çıkan-
^; tefeciliğin aleyhind ll
-*1
ml
eti, ini,
şeti, ini, /üzünden ilk defa kaldıran, İnsan-
ları alın teri ve go*, nuru ile çalışmaya, nâmerde muhtaç olmamaya davet eden
İslâmiyettir, Tam 14 asır sonra rüş¬vetin, irtikâbm karşısına çıktıklarını iddia
edip de İslâmi-
129
ÇİĞ
yete cephe alanların ne âdi birer kalpazan oldukları akıl, insaf ve vicdan
sahiplerince malûmdur. Onların bu nokta¬daki sahtekârlıkları da, hiçbir şekil ve
sistem içerisinde
mazur görülemez.
Adaleti tam ve kâmil mânâsiyle yeryüzünde ilk defa hâkim kılan İslâmiyettir.
«Sosyal Adalet» sloganiyle orta¬ya çıkıp zulümden şikâyet edenlerin ve iktidara
geldikleri takdirde, zulmü ortadan kaldıracaklarını ileri sürenlerin, bu¬nunla
beraber İsiâmiyete cephe alanların ne korkunç birer zâlim oldukları, hak
sahibinin hakkını ne dehşetli bir şe¬kilde gasbetmeye kalkıştıkları, her namuslu
ve faziletli in¬san tarafından derhal anlaşılır. Devlet reisiyle çobanı, ha¬life
ile gayrı müslim bir vatandaşı adalet terazisi önünde JŞŞft I^ari'J?ysavİ gören,
icabında reisicumhuru, halife'yi, sultanı mahkûm eden Jsjâm adaletinin üstünde
kâinat, ya-ratıîalıdan beri böyle bir adalete daha şâhid olmamıştır ki «Sosyal
adalet» yaygaracjlarinin Jddialan_ciddiyetle ele Ihabilsin, yahut
semimiyetlerine İnanılsın1..
İnsanları çalışmadan kazanmaya şevkecîcm, tembelli¬ğe alıştıran talih
oyunlarını, piyangoculuğu yeryüzünde ilk defa ortadan kaldıran İslâmiyet
olmuştur.
Hadiseler, İslâm'ın lehine inkişaf ediyor; Müslümanlar günden güne daha şuurlu
daha faal bir hale geliyor ve bu suretle düşmanların plânlan akamete uğramış,
desiseleri tesirsiz hale gelmiş bulunuyor.
Neticenin böyle olması ve hadiselerin lehimize İnki¬şafı, muhakkak ki,
Müslümanların ciddî ve samimî gayret¬leri; sarsılmayan, dağılmayan,
parçalanmayan ittifakları, îhiâslı hareketleri neticesidir. Böyle olduğu içindir
ki, ka¬zanılan her zafer, atılan her müsbet adım, İslâm'ın haki-katına doğru
katedilen her yol, bizi daha dikkatli, daha uyanık, daha ölçülü olmaya davet
etmektedir.
Günümüzde.. Müslümanın ^şn^jrıühirjLjrazîfeş;, imam
130
G i Ğ
kurtarma noktasında düğümleniyor. Hayatını İslâmî hizme¬te hasretmiş, Nur-u
Kur'an'dan feyiz almış, imân dâvası¬nın gönüllü fedaisi olarak ortaya çıkmış
bulunan her mü'-minin hem ilk, hem daimî vazifesiJmân-ı tahkikiyi,xsünnet-i
seniyeyi ders veren eserlerden aldıği feyiz ve kuvvetle, beşeriyeti imansızlık
hastalığından kurtarmaktır. Bunun için de hizmet düsturlarını iyice öğrenmek,
kavramak, tat¬bik etmek lâzımdır.
* * *
131
Ç 1 Ğ
HAREKET ŞEKLİMİZ
î
NSAN, şahsî kemâlâtına çalışmakla beraber, daima muhtaçları, bîçareleri, dalâlet
karanlığında kalmış olanla¬rı düşünmek mecburiyetindedir. Onları ürkütmeden,
kor¬kutmadan, sert ve kaba hareketlere tevessül etmeden İmân hakikatlarını
tebliğ etmek ve bu tebligatını da yılmadan» usanmadan devam ettirmek asıl maköad
ve gayedir.
İmân dâvasında, Kur'an talebesi olarak yapacağımız hizmette riayet etmemiz icab
eden düsturların bir kısmını şöyle hülâsa edebiliriz:
İf «Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idtâldir» kaidesince, daima İyi
ve güzel şeyleri anlatmak, naklet¬mek...
İf «İslâmiyet selm ve müsalemettir, dahilde niza is¬temez» düsturuyla, her türlü
ihtilâfa yol açacak hareket¬lerden kaçınmak; uhuvveti,»muhabbeti muhafaza
etmek...
if «Bu asırda en büyük tehlike benlikten ve hodfu-ruşluktan ileri geldiğinden»
tam bir mahviyetle, kendi ku¬surunu görüp düzeltmek, nefse itimad etmemek,
mükâfat¬ta kardeşini kendi nefsine tercih etmek...
if İmân ve İslâmiyetin esasının sıdk olduğunu bilmek, Nur-u Kur'an hizmetinde
tam bir sadakatla çalışmak...
-&? Her söylenilen sözün doğru olmasına dikkat et¬mek ve her doğruyu söylemenin
doğru olamıyacağını bilmek...
if Cenab-ı Hakk'ın rızasının ancak ihlâs ile kazanılaca¬ğını bilip,
taraftarların fazla olmasına, muvaffakiyete aldan¬madan, daima Rıza-yı İlâhiye
muvafık hareket etmek...
İf Bu zamanın şahs-ı manevî zamanı olduğunu bilip, münferid hareketten, şan ve
şöhretten, benlik ve enani-yetten vaz geçmek...
İf Nur-u Kur'an'dan gıdalanmak... İf Ecnebi markalı siyaset tuzaklarına iltifat
etmemek; herşeyin cadde-yi kübra-yı Kur'aniye ile halledileceği ha-kikatına
inanıp, bu inançla hareket etmek... if Hizmetkârlığı makama tercih etmek... Bu
düsturlara riayet eden bir Müslüman Sçin mağlûb olmak, ye'se düşmek, dağılmak,
parçalanmak, kaybetmek diye bir endişe mevzuubahis olamaz. Yeter ki biz
sanYı-miyp*İQ Nur-u Kur'an'a sarılıp, ihlâsımızı muhafaza ve mü-hizmetimiz»
devam ettirelim, ve ittify zaruretini uzun uzadıya anlatmaya ; ter o,k\ 'nf
sahibi kabul eder ki; en basit >vt bir ı,...., '"?? \ muvaffak olmanın yolu
itti-lün İslâm dünyasının karşı-'jfr .ok; Müslümanların ana dâ-^ ' ^d cephesine
karşı İ!â-yı ke-
limetullah'davj|uvaffsfc v ., ancak ittihad ve ittifakla mümkündür.
Çeşitli isim ve şekiller altında faaliyet gösteren kü-
132
133
Ç I Ğ
für cephesinin bir şahs-t manevî etrafında toplanmış ol¬maları bizim için ne
kadar manidardır! İslâm cemiyetinin temellerini sarsıp, Kur'an-ı Kerîm'in
muhafızı durumunda olan milletlerin haşmet ve satvet devirlerini, fitne ve
fe-sadla bugün tatlı bir hâtıradan ibaret bırakan ve hattâ Müs¬lümanları
topyekûn gaflet ve dalâlet bataklığına sürük¬leyen ezelî düşmanlarımızın tertip
ve tahriplerini hedefine vardıran kuvvetin sadece ve sadece bir «şahs-ı manevî»
etrafında toplanmaktan ibaret bulunduğu ise, bir bedahet¬tir. Hangi mes'elede
olursa olsun, muvaffak olmanın ve hedefe varmanın, ancak ittihad ve onu temin
eden samimî ihlâsla mümkün olduğunu da nazara alırsak, Müslümanların bir şahs-ı
manevî etrafında toplanmaları zarureti kendili¬ğinden meydana çıkar. İhlâsı esas
meslek hâline getiren en ufak bir ihtilâfa dahi müsamaha göstermiyen «Kur'an-s i
"cazı» beyan eden, cemaat şuurunun teşekkülüne ön ayak olan ve daima sahabe
mesleğini esas alan bir şahs-ı ma¬nevî, bizi muvaffak edecek yegâne yoldur.
Bu nasıl tahakkuk edebilecektir? Kısaca işaret edelim: Evvelâ müsbet hareket
etmek; kendi mesleğini sev¬mek; başkalarının mesleğine düşmanlık etmemek;
onların noksanlarını mes'ele yapıp meşgul olmamak lâzımdır. İs-iâm dairesi
içerisindeki çeşitli meşreb sahipleriyle mu¬habbet ve İttifak noktaları arayıp
bulmak; «mesleğim hak¬tır, daha güzeldir» diyebilmek; fakat kat'iyyen «hak
yalnız benim mesteğimdir» iddiasiyle başka mesleklerin hakssz-Sığını ve
çirkinliğini imâ etmemek mecburiyeti vardır.
Saniyen, ehl-i hakla ittifakın tevfik-i ilâhînin bir sebe¬bi de diyanetteki
izzetin bir medarı olduğunu düşünmek; nefsini ve enaniyetini, yanlış düşündüğü
izzetini ve ehem¬miyetsiz rekabetkârane hissiyatını terketmek; bütün bun¬larla
beraber, küfür ve İlhad cephesine karşı en kuvvetli olan ferdî mukavemetin bile
mağlûb düştüğünü anlayarak, ehl-i hak cephesinin şahs-ı manevîsi ile hakkaniyeti
muha¬faza ettirmek icab etmektedir.
Temellerini bu esaslar üzerine oturtup, günün basit politik kavgaları içerisinde
erimeden, istikametini şaşır¬madan, ihlâs düsturlarını kaybetmeden hareket
edebilen cemaattir ki; bu mazlum milleti kurtaracaktır.
Böyîe bir cemaatın mevcudiyetinden habersiz yaşa¬mak, dağdağalı ve fırtınalı
siyasî faaliyetlerin cazibesine kapılıp Müslümanlar arasında bilerek veya
bilmeyerek ay¬rılıklar, gayrılıklar meydana getirmek, her türlü kemâlât:n
kastili durumunda bulunan ye'se düşmek ne hazin, ne korkunç bir akıbettir.
Allah, bütün Müslümanları böyle bir çıkmaza sürüklenmekten muhafaza buyursun!
Bugün Müslümanların üzerinde hassasiyetle durması icab eden iki mühim mes'ele
vardır ki, iki azîm tehlikeyi netice vermektedir. Birincisi, bu memlekete
hariçten gir¬mek için gayret sarfeden anarşilik; ikincisi de altı yüz elli
milyon Müslümanm nefretini celbetmek...
Tehlike o derece büyüktür ki, birisi memleketimize anarşinin girmesiyle
kızılların hâkim olmasını; diğeri de bütün Müslümanların taarruz ve tecâvüzlere
karşı bize yardım etmemesini, bizi yalnız bırakmasını netice verir.
Bu azîm tehlike içindir ki, Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor:
«— Biz, Risale-* memleketim ve İstikbâlin sn
t ve bilfiil çok
aty etmişiz. Rî-
> j 'r surette
Â* V 'İSİ- ÜC
büyük
büyük iki tehlikesi : emarelerle, hattâ i rinci tehlike: Bu f girmeye çalışan i
yüz elli milyon tşU" nefretini kardeşliğe v ? ? ^ ^ nokta-i istinadını temin
etmektir^
Yirminci asrın Müsiümanı böylesine mukaddes bir hiz¬metle, böylesine
mes'uliyetli bir vazifeyi fiilen ifâ etmekle mükellefken; meslek ve meşreb
farklarını esas alarak, şu
134
ÇİĞ
veya bu menfaati istinad noktası yaparak kardeşlerimiz arasındaki birlik ve
beraberlini, uhuvvet ve tesanüdü boz¬maya çalışanlar; her halde, bilerek veya
bilmeyerek din¬sizlere yardımcı olmuş olurlar.
Bir taraftan anarşiliğe sed çekmek, bir taraftan da mutlak surette âlem-i
İslâm'ın kardeşliğini kazanmak gibi büyük bir hizmet sahası önümüze açılmışken;
onu küçük ve ehemmiyetsiz görerek, bâzı dedi - kodu ve gıybetleri bü¬yültüp
mes'ele yapmanın da İslama hizmet anlayışında ye¬ri yoktur.
İnsan, nefis gibi bir düşmana sahiptir. Dolayisiyle daî-ma hatalşleyebllİlrT
yanlış davranışlarda bulunabilir, —hat¬tâ— dedi-kodu ve gıybete kadar işi
götürebilir. Birisi böy¬le yaptı diye, milletin nazarlarını münhasıran şahsî
mes'e-leler üzerine çekmek, bu suretle de ihtilâfın artmasına, ge¬lişmesine,
dal-budak salmasına sebebiyet vermek, —mu¬vakkat faydalan görülse de— ilerde
büyük zararlar tev-lîd edeceği gibi, vebal yükünün de ağırlaşmasına yol açar.
Biz Kur'ân talebeleri, imân hizmetkârları, ittifak etmiş dalâlet fırkaları
karşısında basit iç ihtilâfları kat'iyyen na¬zara almamakla; «Cadde-yi Kübra-yı
Kur'aniye» de yürü¬yerek, sinek vızıltılarına ehemmiyet vermemekle; nefsin ve
enaniyetin bir hilesi olan şahsî menfaatlere, şân, şeref, şöhret, makam ve
mevkiye kanmamak ve kapılmamakla sahif-i selâmete ulaşabiliriz.
Kendilerini böyle bir hizmetin içerisinde bulanlar ve gö¬renler; nefislerinin,
şahsî his ve duygularının emriyle de¬ğil; Nur-u Kur'an düsturlariyle hareket
etmek mükellefi-yetindedirler.
Cemiyetimizde islâm dâvası safında yer almış çeşitli cemaatler vardır. Meslek ve
meşreb farkları itibariyle ne kadar çok ve değişik isimler almış olurlarsa
olsunlar, esas¬ta bir araya gelmek, aralarındaki ihtilâfları, münakaşa ve nîza
mevzuu yapmadan, kuvvetli bir birlik ve beraberlik
ÇİĞ
tesis etmek mecburiyetindedirler. Hadiseler mütemadiyen bizi ittifaka, ittihada
zorlamakta; karşımızda bir araya gel¬miş, sırt sırta dayanmış dalâlet
fırkalarına karşı, omuz omuza vermek mecburiyetini ihtar etmektedir. İslâm
ah¬lâkı da bunu âmirdir. Herkes kendi meslek ve meşrebinin muhabbetiyle hareket
edebilir, kendi hizmet tarzını daha müessir zannedip, onunla meşgul olur;
bununla beraber sair meslek ve meşrebiere karşı düşmanca bir tavır al¬mamak,
hata ve kusur aramamakla mükelleftir.
Zamanın ihtiyaçları, asrın şartlan bizi muhtelif mes¬lek ve meşrebte olan
Müslümanları bir araya getirmek, ittihad etmek mecburiyeti ile başbaşa
bırakırken; bu mev¬zuda asgarî hassasiyeti bile göstermeden, söz dinletecek adam
bulamadığı halde liderlik dâvası ile ortaya atılan¬ların, sonra da ebedî âleme
İntikâl ettiği halde, arkasından milyonları sürükleyen Zât'ları tenkîd mevzuu
yapması, hata ve kusur aramaya kalkışması utanılacak bir haldir. Ve he¬le
birlikten, beraberlikten bahsedip, bunun zaruretine İna¬nır görünüp; heveslerini
tatmin için İslâınî cemaatleri ten¬kide kalkışanların, fitne ve fesat ateşini
körükleyenlerin, ihtirasları uğrunda İttifakları parçalamak isteyenlerin bu
hareketleri ise ehl-i hamiyeti ağlatacak bir fiildir. İslâmi-
yet her türlü hakkümü ortad kârda ittifak ve,
Öyleyse, « ediyorum» dâ recede dikkat
kmış, meşvereti esas alarak ta¬ktır. Bu şaliyle de, her hal ü ve tav? etmiştir.
diyenle '??l]ş- My ete hizmet
ılar, bu *"İM \ azamî de-
ftirl^ V ıet, mes-
r , Dâr-ı Be-
îek ve meşreb tv
ka'ya intikal etmi$ mücaiı.dletilclilt"^._ > mü'minler
arasında sivrilmek hırsıyfe, sili zannı '^a.. önp herşeyi ters göstermekle
olmaz.
Zaman, öyle fedakârlıklar bekliyor ki, her fiil ve hare¬ketiyle, her teşebbüs ve
davranışiyle İslama tâbi olsun;
136
137
ÇIĞ
onu fiilen yaşassn, ihtilâfları ortadan kaldırıp, kardeşliği tesis için her
türlü fedakârlıkta bulunmaktan, icabında ma¬lını, canını, şan ve şöhretini
ayaklar altına almaktan bir an için tereddüt göstermesin!
Bu dâva samimiyetİe, cesaretle, ihiâsla, alın teriyle, feragat ve fedakârlıkla
yürür. Bu dâvaya gönü! verenler, şan ve şeref hastalığından, makam ve mevkî
hırsından, dünyevî —hattâ— uhrevî her türlü menfaatten vazgeçme¬sini bilenler
olabilir.
Ehl-i dalâletin taarruzuna karşı İslâm cephesini bu¬güne kadar müdafaa edenler,
böyle olanlardır. Onlara min¬nettarız.
Bugünkü siyaset ahlâkı, müsbet hareketlerde bulun¬mayı suç haline getirmiş
gibidir; faziletli insanlara yaşa¬ma hakkını bile çok görmeye başlamıştır. Bunun
içindir ki, cemiyetimiz siyasî hâdiselerin derin çalkantıları, kor¬kunç
sarsıntıları içerisinde kriz geçirmektedir. Politik kav¬gaların aslî sebebi de
budur. Bu krizi bertaraf etmek de «müsbet hareket»e bağlıdır. Kim memlekete
hizmet dâ¬vasında ise; kinden, nefretten uzaklaşmalı, sevgi ve mu¬habbetle
kucaklaşmaîıdır. Yoksa hizmet iddiaları ham ha¬yâlden ibaret kalır.
«Müsbet hareket» İslâm'ın kurtarıcı formülüdür. Onu bulan, huzur ve saadete
ermiş, kaybeden ise felâkete yu¬varlanmış demektir. Bu bakımdan bizler kendimizi
«müsbet hareket»!© vazifeli bilmeli, menfî his ve düşünceleri kal-bimlzden,
ruhumuzdan, vicdanımızdan söküp atmalıyız kî, saadete kavuşabilelim.
Kur'an-ı Kerîm'de beyan buyurulan «bilenlerle bilme¬yenler hiç bir olur mu?»
mealindeki âyet-i kerîme ile, «iki günü bir olan ziyandadır» hadîs-i şerifi, en
büyük hareketi, —geniş mânâsiyle— en büyük aksiyonu ifade eder. Böy¬lesine ulvî
bir hareket tarzı, İslâm dışı hiçbir düşüncede yoktur ve onun içindir ki,
İslâmiyet tek hakikattir.
Ve İşte biz düsturumuzu bu kaynaktan alıyor, hare¬ketimizi böylesine şümullü bir
esasla tanzim etmek ceh-dini gösteriyoruz.
Manevî değerlerini kaybeden cem'iyetimiz için ma¬nevî istinsdgâhlardan mahrum
bulunan «düşünenlerimiz için ezel ve ebed yoluna doğru bir hat çizmek ve
hareke¬timizi ona müteveccih kılmak... Yegâne müsbet hareket budur!
Fikirde, san'atta, iktisatta, cem'iyette, ailede ve hattâ birinci derecede
nefisde yapacağımız büyük inkılâbın he¬defi İslâm'ın hakikati olmazsa; yaradılış
gayemizi anlama¬mış ve değerine paha biçilmeyen zaman mefhumunu kat¬letmiş
oluruz.
Kısaca: Hareketimiz, ezel ve ebed nuruna doğrudur. Her şey buna vasıtadır. Her
şeyin başı ve sonudur. Bu¬na imânımız tamdır. Ve işte buna bağlanan insan,
dalâle¬tin bütün zulümatına rağmen, kâinata meydan okuyabilir.
Bir ikaz:
vresi içe¬ a gelmek¬ ıbı çıkar-
Son yıllarda sağ neşriyat bir hayli inkişaf kaydetti.
Artık kitapçı vitrinlerini dolduran solculara karşı sağ'm
da okunmaya değer eserleri olduğu, küçüklü - büyüklü ya¬
yınevleri vasttasiyle ortaya konuldu. Cemiyetin çeşitli
mes'elelerj ile alâkalı olarak neşrolunan ve zihinlerde be-
Hren pek çok istifham!*11" izale eden eserler takdirle kar¬
şılanmaya değer. Ö1 ediyoruz ki, yakın bir zamanda
İslâm ideolojisini i.' ,, ^J^traflıca f ika! ettirmek için
sistematik neşriy^ ?$'" ?' :nevle/ ıliyete geçecek
ve sol, ciddî mu,1 / ektir.
Şunu da ka^ '
risindeyiz. Neşron. ;, seçiTmemekte ve h_.,, ık ' tedir. Bazen öyle mühim hatal
mak, çıkarmamaktan daha zararlı hale gfcW_..,jor. Bilhas
138
139
Ç ! Ğ
sa îslâmî mes'eleler, îmâna ait bilgiler yanlış hükümlerle okuyucuya
aksettirilince, hem müellif, hem naşir, hem sa¬tıcılar büyük vebal altına
giriyorlar.
Sarıyer Müftüsü merhum Hacı Hüseyin Bilgutay'dan nakledilen bir vak'ayı bu
münasebetle okuyucularımın dik¬katine arz etmeyi faydalı buluyorum. Hâdise şu:
Deviet-i Âiiye-i Osmaniye'nin son zamanlarında bir hac mevsimi esnasında Milaslı
İsmail Hakkı, Şam'da Arap¬ça bir risale neşrediyor. Çeşitli dinî hükümler
üzerinde görüşlerini belirten bu risalede Milaslı İsmail Hakkı, do¬muz etinin
haram olmadığı yolunda bir iddia da ileri sü¬rüyor.
Tabiî bu iddia büyük fırtınalar kopmasına sebeb olu¬yor. Zamanın âlimleri hemen
bu iddiayı reddeder mahiyet¬te risaleler neşrediyor ve bu arada Meşihat
dairesinin hük¬münü talep ediyorlar. Milaslı İsmail Hakkı yaptığına nadim olmuş,
lâkin iş işten geçmiştir. Nihayet hâdise üzerinde uzun uzadiya incelemeler yapan
Meşihat dairesi hükmü¬nü veriyor. Meali şu:
«— Milaslı İsmail Hakkı, yine Hac zamanında ve yine Şam'da Arapça bir risale
bastırarak, eski fikrinden nadim olduğunu, büyük bir hatâ işlediğini ve bu
hatâsından do¬layı Allah'dan af ve mağfiret dilediğini yazacak, hem de bol
miktarda bastırıp, bedava dağıtacaktır. Belki affa maz-har ola...»
Ve hüküm yerine getiriliyor. Böylece de Milaslı İs¬mail Hakkı bu fahiş hatadan
dönmüş oluyor.
Bugün sayılarının çokluğundan iftihar ettiğimiz yayın¬evlerinin örnek alacakları
hâdise budur. Meşgul oldukları saha itibariyle işi böyle bir hassasiyet ölçüsü
içerisinde ele alamaz ve neşrettikleri kitapiardaki hataları tashih yo¬luna
gitmezlerse, büyük vebal altına girmiş, kurdukları mü¬esseseleri kendi elleriyle
yıkmış olurlar.
İŞTE HAKİKAT
E
MNİYET Umum Müdürlüğü tarafmdan neşredilen bir
İstatistiğe göre yeryüzünde en az suç işlenen memleketle¬rin başında İslâm âlemi
gelmekte; 21 devlet arasında ya¬pılan tasnifte; Türkiye 19'uncu, Libya 20'nçi ve
Suudi Ara¬bistan 21'inci olarak görünmektedir.
teknikte son derece ileri ,'<abete başlayan Japonya ıt'" ular ta/ <ndan çeşitli
iemokıj sosyalizmin
le bize Avus-
>ürülme\ ıadaF<
5i için >u bo! erişinde
lekeu
olan memleketlerdir ki; bu da maddi mes'eleier
Suç listesinde birine' giden ve garb memlekı işgal etmektedir. İki/ şekil ve
surette müde* en iyi tatbik sahası j örnek gösterilen İs\J,, turya, beşinci sıra
İsre nî, ileri, müreffeh diye "isimle... 'il örnek olarak gösterilen müterakki
140
141
Ç 1 Ğ
bunalan beşeriyetin cem'iyette tam bir huzursuzluk kay¬nağı olduğunu
göstermektedir.
Neden 21 medenî memleket arasında İslâm memleket¬leri suçlusu en az olan
memlekettir?
Ne kadar îmân zaafa uğramış bulunursa bulunsun, ne kadar gizli dinsizlik
komiteleri dini tahrip faaliyetlerine gi¬rişirse girişsin ve bunlar ne derece
tahrib yapmış olursa olsun; Dinî hakikatlarının ayakta durması, inananların
İs-lâmî düsturları tebliğ ve neşretmeye gayret sarfetmesi; cem'iyeti —kısmen de
olsa— buhrandan kurtarmış, suçlu¬ların sayısını azaltmıştır. Demek oluyor ki,
İslâmiyet, em¬niyet ve asayişin en mühim, en müessir muhafızıdır. Dün¬yanın en
korkunç polis teşkilâtlarına rağmen sür'atle artan suçlu sayısını İslâm.
kaSblere yerleştirdiği manevî inzibat¬larla derhal azaltmakta, bu suretle de
beşeriyetin yegâne halaskarı olarak resmî istatistiklerle de tescil edilmiş
bu-funmaktadır.
Cinsî suçlarda ve hırsızlıkta yine zengin ve medenî diye adlandırılan
memleketlerin ön sırayı işgal etmesi de,. İslâm dünyası dışındaki memleketlerde
zuhur eden ruhî buhrana maddî bakımdan hiçbir çâre ve tedbir düşünüie-miyeceği
hakikatim ortaya koymuştur. İslâm memleketleri maddî bakımdan az gelişmiş
olmasına rağmen cinsî suç¬larda ve hırsszlıkta yine asgarî seviyede kalmıştır
ki, bu <îa «cinsel eğitim», «cinsel sorun...», «cinsel tedbirler...» diye bar
bar bağıran ve aklını uçkuruna bağlamış bulunan bedbahtların suratına hakikatin
şamarı olarak inmiştir.
Şimdi, resmî İstatistikler ışığında varılan nokta şudur: Gerek komünist ve
gerekse kapitalist memleketlerde, maddî tekamül ister artsın, ister azalsın;
cem'iyetin ah¬lâkî, ruhî, manevî bakımdan huzura ve sükûna kavuşması¬na imkân ve
İhtimal yoktur. Ne onların tahrife uğramış ina¬nışları ve ne de İnançlara karşı
girişilen taarruz hareketi insanları memnun edebilir.
Ç I Ğ
İslâm dünyasına gelince burada her türlü iç ve dış bozguncu hareketlere, mason,
komünist, sosyalist, fesad şebekelerinin sinsi plânlarına rağmen; kalb ve
kafalardan silinmesi mümkün olmayan inançla ferdler huzur ve sükûn bulmuş;
anarşik faaliyetler tesirsiz hâle gelmiştir.
Demek ki, kâinatta en büyük hakikat imândır ve be¬şeriyeti ancak din
kurtaracaktır.
Buna rağmen:
«Hatim Duası» yaparken polisin yaptığı baskın neti¬cesinde yakalanıp nezarete
alınan, sonra da Savcılık tara¬fından serbest bırakılan 64 Müslümamn hadisesiyle
alâkalı olarak neşredilen haberler, Türkiye'de gazeteciliğin nasıl çığırından
çıktığını ve meslek ahlâkının ne büyük buh¬ranlar içerisinde bulunduğunu bir
defa daha gösterdi.
Gazetelerin bir kısmı, «Hatim Duası» için bir araya gelen Müslümanların bu
hareketini «Nurculuk âyini» diye isimlendirerek değerlendirirken; bir kısmı da
«gizli toplan¬tı» olarak vasıflandırdı.
Öteden beri, Müslümanların aleyhinde neşredilen ha¬berler hep bu şekiide
değerlendirilir. Beş - on yahut 50 -100
lk ildi
tmesini «âyin» olarak isimlendiren vlece bu hareketi «kanunun suç ırzına çevirip
Emniyet ve Adii-Tİer. Çünkü, «Tekke ve Zâvi-alan \f m hükümlerine gö¬mmek suç
sayılmış¬ı/mahkûm etmeye kitapların bil-lyarlar ki, mü-. böylece dar-
Müslümanın bir ara
Din aleyhtarı ga~
saydığı bir fiili .
yeyi baskı al'
yelerin kap?
re, herhangi
tır. Müslümat^
çalışırlar. Ayrıca,
hassa «yasak kitab» oldu
tereddid insanlar korksulıfve
belensin!..
inler arasındaki
sohbet toplantılarının ismi «âyin» değildir. Hiç bir şekil
Evvelâ belirtmek lâzımdır
142
143
Ç I Ğ
ve surette de suç sayılmasına imkân yoktur. Zira bu, doğ¬rudan doğruya din
hürriyeti ile, fikir hürriyeti İle alâkalı bir mes'eledir. Herkes fikir ve
kanaatlerini serbestçe açık¬lama hürriyetine sahibdir ve bu da bir Anayasa
maddesi¬dir. Bunu gazetelerle, mecmualarla, kitaplarla, radyo ve televizyonlarla
yapabileceği gibi, üç-beş kişinin, yahut 50-100 veya daha çok kişinin bir araya
gelmesi suretiy¬le de yapabilirler ki, buna kimsenin müdahale hakkı yoktur.
Böyleyken müdahale yapılır, ya «Hatim Duası» yapan¬lar, «Mevlid okutanlar» yahut
Kur'an tefsirleri, Risale-i Nur¬lar okuyanlar basılır, takibe uğrar, günlerce,
aylarca, sene¬lerce Mahkeme kapılarında süründürülür, zaman zaman da tevkif
edilerek cezaevine gönderilir, fakat neticede bütün bu fiii ve hareketlerin suç
olmadığına hak ve hukuka bağlı namuslu, haysiyetli Hâkimler, karar verirler ve
takibat be-raetle neticelenir. Her zaman bu böyledir, fakat ne bu tarz
neşriyatın önü alınmış ve ne de polisin şu veya bu iddialar, yahut ihbarlarla
baskınlar tertip etmesi durdu-rulabilmiştir.
Bakanlar Kurulu tarafından yasaklanan kitablann okun¬ması mss'elesine gelince;
bu haberleri bu şekilde neşre-denîer de pekâlâ bilirler ki, Türkiye hudutları
içerisinde neşredilen eserlerin Bakanlar Kurulu tarafından yasak edil¬mesine
imkân yoktur. Ancak yasak kararını Mahkemeler verebilirler, onlar da «Risale-İ
Nur»iar hakkında binden faz¬la beraet ve iade kararı vermek sureliyle bu
eserlerin kat'iyyen suç olmadığını kabuî ve dünyaya ilân etmişlerdir.
Kaldı ki, Mahkemenin bile yasak ettiği herhangi bîr kitabın herhangi bir
vatandaşın evinde, yahut üzerinde bu¬lunması, yine mahkeme kararlarına göre suç
değildir. Evet, bu hakikati pekâlâ bilirler amma, mes'elelerin içyüzüne vakıf
olamıyan insanları şüpheye ve tereddüde düşürmek
Ç i
çin ısrarla ve inadla her defasında «Bakanlar Kurulunurr yasak ettiği» yahut
«Mahkemelerin yasak ettiği» eserler¬den bahsedip dururlar. Bu yalan ve kasıtlı
haberlerin isti-nad noktası; İslâmî hareketin gelişip kuvvetlenmesine ma¬ni
olmak, mü'minleri korkutup, dinî hareket etrafında şüp¬he ve endişe bulutunun
toplanmasına çalışmaktır. Onlar bunu böyle yaparlarsa kanaatlerine göre
Müslümanların çalışması darbelenmiş kösteklenmiş ve İslâmî inkişâf dur¬durulmuş
olur!.
Gerçi bunda son derece aldanıyorlar. Bugüne kadar yapılan bu tip baskınlar hiç
bir Müslümanı yıldırıp sindir¬mediği gibi, İslâm? hareketi de hiç bir zaman
aksatmamış, durdurmamış, bilâkis geliştirmiş, kuvvetlendirmiştir. Fakat yine de
sırf bir kötülük yapmak, bir düşmanlık izhar et¬mek için olsun, bu yola
başvuruyorlar.
Kim hangi şekilde değerlendirirse değerlendirsin, ya¬
hut hangi tarzda istismar ederse etsin,. Müslümanların
faaliyeti durmayacak, devam edecektir. Bugün binlerce hâ¬
kimin, savcının, polisin, jandarmasının anladığı gibi, çok
kısa zamanda bütün gafil başlar, bütün mütereddid insan¬
lar anhyacaklardir ki, bu memleketin saadet ve selâmeti¬
nin yegâne mesnedi, tek istinad noktası Müsîümanlardır;
onların hizmet ve faaliyetleridir. Anarşizmi, komünizmi,
her türlü fesad ha* ' durduran, tahribatını önleyen,
tesirsiz hale getr '. ,$£ce Onlardır.
'lan için, ne mü de zindanlar on-
Müslümanls, j/;' en inar
rettep baskınlar T rrfer vf
!arı kudsi hizm; . \ jeçirerrVı, '
Nitekim kır*, İ rijfeadş1^ > ! t Dinî tedri-
satın adını mektfew.GH. fte/aMf; ^. itibaren
açılmaya başlayan İmam - Hafib *\ ( . den sonra,
evvelâ İlk mekteblere, sonra\fca lisel,1 derslerinin
konulması yolundaki çalışmaları bir derece muvaffakiyete götürürken, 1960
Anayasası karşımıza çıktı ve Din dersle-
144
145
Ç I Ğ
Ç 1 Ğ
sinin «ihtiyarı» olması prensibi, yer yüzünde İlk defa Tür¬kiye Anayasasına
girdi. Bunu yapan Profesörler çok iyi bi¬liyorlardı ki, halkın ısrarlı
taleplerine Maarif Vekâleti mutlaka boyun eğecek ve Din derslerinin ihdasına
doğru gidilecek. Yavrularımızın Müslüman olarak yetişmesini İs¬temedikleri için,
hiç değilse «ihtiyarî» hükmünü koyalım da, talebeler Din derslerini okumaya, bu
suretle de dinle¬rini öğrenmeye mecbur tutulmasınlar, öğretmenler de bu mevzuda
ellerinden geldiği kadar muhalefetlerini devam ettirsinler ve bu iş ucuz
atlatılsın, dediler. Neticede ma¬lûm hükmü Anayasaya koydular. Bu yüzden de kırk
yıllık mücadele, ancak şeklî bir kararla şimdilik neticeye bağlan¬mış oidu.
Dolayısiyle Müslüman yavrular, anne ve baba¬larından, aile ocaklarından
lâyıkiyle öğrenemedikleri Din¬lerini, mekteblerde de öğrenemediler, üniversiteye
gelin¬ceye kadar dinî hayattan uzak yaşadılar.
Üniversitler ise, Din tedrisatına daima kırmızı ışık yaktı. Her şeyin
öğretildiği, hattâ «cinsi» mes'elelerin bile «ilim» olarak kabul edilip
tedrisatı cihetine gidildiği üni¬versitelerimizde, «Din» bir yasak çemberi
içerisinde bıra¬kıldı. Sosyalizm, komünizm rahatça tedris edildi; hattâ
sosyalizmi, komünizmi bilmeyen talebeye sınıf geçirilme-di, diploması verilmedi.
Marks'ın iktisadî hezeyanlarının İlim olarak zorla okutulduğu, öğretildiği
üniversitelerimiz¬de İslâm iktisadiyatından söz açmak «gericilik» kabul edildi.
Köhnemiş Roma hukukunun tafsılâtiyle anlatılıp İzah edildiği fakültelerimizde,
İslâm Hukukundan ya hiç bahse¬dilmedi, yahut da sırf tenkîd edilmek üzere ders
mevzuu yapıldı. Bay Profesör, kürsüye çıktığı zaman İslâm Huku¬kunun temel
mes'elelertnden asla konuşmazken Roma Hu¬kukunun en basit, en teferruatlı
noktalarına kadar incelen¬mesinde azamî hassasiyeti gösterdi; üstelik bu iki
hukuk sisteminin mukayesesini yaparken de, taraf tuttu. Birini olduğu gibi
anlatırken, diğerini, İslâm Hukukunu olduğun¬dan başka şekilde, garip ifâde ve
tâbirler içerisinde nak-
İetti. O yüksek prensipleri, ulvî düsturları karıkatürize ede¬rek genç neslin
dimağlarını safsatalarla doldurdu.
İçtimaiyat, yeni tâbirle «sosyolojiyi okutan Bay Pro¬fesör ise, materyalist
felsefenin, komünist sistemin içti¬maî hayattaki tesirlerini, tatbikata bakarak
değil, nazariya¬tı esas alarak bir masal üslûbu içerisinde anlattı da, İs¬lâm'ın
içtimaî hayattaki tesirlerini bir iki peşin hükümle, bir iki kaba damga ile
geçiştiriverdi. Müslümanlığı «öcü» gibi göstermeye bilhassa dikkat etti.
Gençleri O'ndan kor¬kuttu ve soğuttu.
Halbuki İslâm, iktisadî hayata Öyle ulvî düsturlar ge¬tirmişti ki, onun yüksek
prensipleri en korkunç iktisadî buhranlar İçerisinde kıvranan cemiyetleri ve
milletleri bile bir anda kurtarabilirdi.
Çünkü İslâm, öyle kuvvetli, sarsılmaz, yıkılmaz düs¬turlar koymuştu ki, zengini
de fakiri de bir anda itidal nok¬tası üzerinde birleştirebilir, emak- sermaye
mücadelesini kökünden ortadan kaldırabilirdi. Nitekim asırlar boyu kal¬dırmıştı
da... Bunun İçin de İslâm memleketlerinde emek sermaye mücadelesi, işçi-İşveren
kavgası asla görülme¬mişti.
Hukukda «müsavat» prensibini lâfta değil; nazariyatta değil, tatbikatta,
fiiliyatta en güzel, en mükemmel bir şe¬kilde ortaya koyan, tatbik ve tanzim
eden Islâmiyetti. Ada¬let O'nunİa hakikî ^" Qtine kavuşmuş; zenginle fakir, iş-
çi ile patron, k£* kürsüsü önündü
İçtimaî ha! zelzelelerden i turlariyle kurt ... ancak onunla ib
Bütün bunlaı gent,,.-
?(??"
Vırli, hamalla reisicumhur adalet ila müî/ I kabul edilmişti.
Yxikat onlar-;aydı «Müs-
w cüzdaU
dan gizlendi. İsmi, yahut nü
İüman» olan bir-kaç günahkarın kusur ve hataları Din'e
sarsıntılardan, ve ulvî düs-r ve sükûn
146
147
Ç 1 Ğ
mal edilip, «İşte İslâmiyet budur» dendi. İlim dehşetli bîr hokkabazlığa kurban
gitti, hakikat katledildi.
Gençlerimiz, bütün oyunların iç yüzünü bilecek du¬rumda değildi. Profesörünün
kendisine verdiği bilgilerin doğru mu, yanlış mı olduğunu tefrik edecek durumda
de¬ğildi. Ailesinden de Dinini öğrenememiş, İslâmî hayatın ne olduğunu
görememişti. Din dışı telkinler, ilim adına da olsa, Onu tatmin etmedi. Ruhu
boşlukta yuvarlandıkça yu¬varlandı; aklı ve fikri modern cehalet içinde
dağıldıkça da¬ğıldı ve kendisini birden bire cahiliyet saplantıları içinde
buldu. Eline taşı, sopayı, silâhı aldığı gibi sokağa dökül¬dü. Vurdu, kırdı,
yaktı, yıktı, nihayet tam bir anarşist ola¬rak kendisini Din'den habersiz olarak
yetiştiren, O'na saf¬sata tedris ettiren Bay Profesörünün karşısına dikildi.
Ar¬tık ne ilme saygısı, ne hocaya sevgisi, ne büyüğüne hür¬meti, ne de küçüğüne
şefkat ve merhameti kalmıştı. Ru¬hu, kalbi, kafası âdeta taşlaşmıştı. Vurmaktan,
.kırmaktan başka ne yapabilirdi ki?
O da kendisine öğretileni yaptı.
Bunun içindir ki, sol yumruklarını havaya kaldırıp Mil¬leti bağrından
hançerlemek İsteyen bu zavallı yavrucakla¬ra kızmıyoruz, acıyoruz; onlar için
kurtuluş yolları arıyoruz.
Geliniz, vatanını, milletini sevenler; kalbinde merha¬met, sevgi, şefkat hissi
taşıyanlar el-ele verelim, genç¬liğimizi de, maarifimizi de Dinsizlik ateşinden
kurtaralım. Yoksa bu yangın hepimizi yakacaktır.
Düşünmek lâzımdır; Din hissi insanlara hiç zarar ver¬miş midir? Cemiyeti bir an
için de olsa buhranlara sürük¬lemiş midir? Kin ve nefreti kalbinde, vicdanında
barındır¬mış mıdır? Asla gösterilemez! Çünkü, hürriyeti Allah'a kul olmakta
bulan, hiç bir mahlûk karşısında zillet gösterme¬yen, imanının, itikadının
emrettiği şekilde hareket eden insanlar, daima milletlerin huzur ve emniyet
kaynağı ol¬muşlardır. Terakki böyle başlamış, büyük medeniyetler
Ç I Ğ
böyle kurulmuştur. Aklın nurunu, kalbin ışığını Din hissin¬den alan insanların
daima hakka tatib olmaları, doğruyu müdafaa etmeleri, kendi aleyhlerine de olsa,
zulme, hak¬sızlığa asla revaç göstermemeleri ile beşeriyet zulmetten
kurtulmuştur.
Biz, huzur ve refahı, asayiş ve emniyeti Din hissi kuv¬vetli olan insanların
varlığında ararken, «Asya insanının mayası din ile yoğrulmuştur» derken ve
imânın kurtarıcı vasfını gösterirken; hürriyeti yanlış tefsir edenler, onu
nefsin istibdadı olarak biiip, serseriliği, anarşistliği devam ettirmeye
çalışanlar elbette ki yanılıyorlar.
«Nasıl ki bir saray bulunsa, büyük bir dâiresinde bü¬yük bir elektrik lambası
bulunur. O elektrikten teşaub et¬miş ve onunla bağlı küçük elektrikler, küçük
menzillere taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lambasının düğmesini
çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve vahşete
düşerler. Ve başka sarayda büyük elektrik lambasiyle merbut olmayan küçük
elektrik lambaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik
lambasının düğmesini çevirerek kapatsa, sair men¬zillerde ışıklar bulunabilir.
Onunla işini görebilir. Hırsızlar İstifade edemezler.»
«Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret-i Peygamber Alevhissalâtu Vesselam, onun
kalbinde o büvük elektrik
lam*"
çı'-.
b
n c
Eğer onu unutsa EUyâzü-bİllah kalbinden onu Nr Peygar ^ri daha kabul edemez.
Belki hiç plamaz. Hatta Rabbini de ta¬ciller ve latifeler karanlığa v "-qhribat
ve vahşet olu-^nşete mukabil, hangi ? ı! Hangi menfaati bu-târnir edersini
Halbuki;
lup
tah
ecnebiler o İkincilsaraya benzerler ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselamın nurunu kalplerinden çıkarsalar da, kendilerince bâzı nurlar kalabilir
veya kalabilir zanne-
148
149
Ç I G
derler. Onların manevî kemâlât-i ahlâkiyeierine medar ola¬cak Hazret-i Musa ve
İsa Aleyhimesselâma bir nevi iman¬ları ve Haliklarına bir çeşid itikadları
kalabilir.»
Bu hakikati idrak etmeden bize garbı tavsiye eden¬ler, garbın usul ve esasını
alıp, İçimize sokanlar, elbette ki millete büyük fenalık ettiler, o üstün
meziyetli, yüksek ahlâklı, faziletli insanımızın kaybolmasına yol açtılar.
Mün-bit topraklarda zakkum ağaçları yetiştirmeye kalkıştılar. Neticede anarşi
yol buldu ,bizi terakkiye götürecek kapı-İar kapatıldı, milletçe geri kalmamıza
vesile olundu.
Artık maniaları aşmak, kayıtlardan kurtulmak zamanı gelmiştir. «Dünya koşuyorken
yolun üstünde yatılmaz!» Siz de, onları bir tarafa bırakıp terakkiye doğru
medeniye¬te doğru sür'atle yol almak mecburiyetindeyiz. Yoksa vah¬şet ve cehalet
bizi perişan edecektir. Anarşi daha da ar¬tacak, söz dinletecek, doğru yolu
gösterecek insan da kal-mıyacaktır. Cemiyet inkıraza doğru gidecek, elektrik
lam¬balarına bedel, aldatıcı mumlar da bitecek, bize ışık ver-miyecektir.
Öyleyse çâre anyocağız, imkânsızlık demeyip yol bu¬lacağız, terakkiye doğru
uçacağız. Tâ ki, birbirleriyle mü¬sabaka eden, rekabete girişen milletlerin
ayaklan altında kalıp ezilmeyelim.
Herhangi bir cemiyette İmanın zaafa uğraması, inkar¬cı cereyanların at oynatması
ahlâkın ortadan kalkmasına, cem'iyetin tefessüh etmesine yol açar. Esasen ahlâk,
an¬cak imânla kaimdir; bir cem'iyette ahlâk yoksa, yahut zayıf-lamışsa, o
cem'iyette imânın mevcudiyetinden bahsedile¬mez. Bunun içindir ki, yarım asırdan
beri Türkiyemizde bü¬tün şiddetiyle devam eden İmân-Küfür mücadelesinin mih¬rak
noktasını Allah inancı teşkil etmiş; inkarcı cereyan¬lar her fsı-satta imânı
tahribe kalkışmış, ahlâkı ifsad etmek için akla-hayâle gelmedik yollara baş
vurmuştur.
Bir kısım kızıl şebekelerin, solcu komitelerin kontro-
Ç 1 Ğ
lü altında bulunan sinemalar, tiyatroiar, gazeteler, mec¬mualar, radyolar ve
sair propaganda âletleri sistemli bir neşriyatla imânı zaafa uğratmaya, ahlâkı
ifsad etmeye, genç¬liği zehirlemeye çabalamakta; hattâ devlet ve hükümeti de
devamlı tesir altında bırakmak istemektedir. Dün çarşaf ve peçeye medeniyet
adına ilân-ı harb eden bu /güruh, bu¬gün uzun mantoların üzerinde kullanılan baş
örtülerine bi¬le dil uzatmaktan kendini alamamakta; kadını tepesinden tırnağına
kadar soyup sokağa fırlatmayı «ilericilik» diye takdime kalkışmaktadır. Sonra
da, aile ocağını tar ü mar etmek emniyet ve itaati ortadan kaldırmak için masum
Anadolu avlâdlarını gayrî meşru yollara sürükleyecek tav¬siyeler ve telkinlerle
asgari değer ölçülerini bile kırıp ge¬çirmektedirler.
Gazete sütunlarını dolduran açık-saçık resimler, sine¬malar, tiyatrolar
vasıtasiyle ayaklar altına alınan mahremi¬yet duygulan; radyolar, kitaplar,
mecmualar kanaliyle ma¬sum kızlarımızın genç delikanlılarımızın zihinlerine
yer¬leştirmek istenen hayvanî hisler; elbetteki nefse hizmet parolasını
kendisine rehber edinen materyalist, inkarcı fel¬sefenin, sosyalizmin, komünist
düsturların bilfiil tatbikin¬den ibarettir.
Gerçi, müstevli hareketi gibi memleketimize yayılan
bu serî* faaliyet karşısında Müslümanlar Nur-u Kur'an'a sa-
nh> ?le etmekt^ ve onların plânları bu suretle alt-
Lâkir( -MV>k güç, yıkmak kolaydır; bu
,- '?? Vte, kanunlar kâfi gelme-
;;;' ^kta, hâkimler ve sav-
,W emleketimizi temelinden
vl su faaliyete sadece se-
Polis ve jand^|ma ise, bu ahlâk gangsterliğinin, bu iç¬ten sabotenin ancak dışa
nükseden basit vakaları ile gü¬nünü geçirmekte, hattâ bunalmakta, maarifimiz de
onla¬rın cinayetlerini» ilim» perdesi altında gizlemektedir.
150
151
Ç I Ğ
Ç \ Ğ
Devlet ve hükümet bu çöküş ve yıkılışa ilâ-nihaye se¬yirci mi kalacaktır? Bu,
ipini kendi eliyle çekmekten fark¬sızdır.
Demek ki mes'ele son derece ciddidir ve artık âcil müdahale lâzımdır. Bu da,
kanunları yeni - baştan gözden geçirmek, namussuzluğa cevaz veren maddeleri
ortadan kaldırmak; en azından-şehevî, hayvanı hisleri müstehcen telâkki edip,
gerek neşriyatta, gerek kıyafette bu yola sü¬lük edenleri şiddetle
cezalandırmak; iffetsizliğe merhamet etmemek ve dinsizliği devlet himayesinde
imiş gibi gös¬termemek yoluyla olabilecektir.
Anarşist faaliyetlere karşı, «ilk mektebden üniversite¬ye kadar din dersi»
parolasiyle ortaya çıkan idealist genç¬lerimizin tavsiye ettiği yoldan başka bir
kurtuluş çâresi mevcut mudur?
Tarih bunu tekzib edememiştir ki, «ekonomik kalkıl¬ma» sloganı ile hareket edip,
dinî tedrisata çelme takmak isteyen fikir cüceleri tekzib edebilsinler.
Sene 1970 idî :
Akl-ı selimin, müsbet davranışların, haklı bir dâvaya istinad etmiş olmanın hiç
bir mânâ ifade etmez göründü¬ğü bir vasatta; ve hele işgaii-erin, boykotların,
sabotaj plân¬larının konuştuğu, gürültünün politika sahnesinde tek hâ¬kim ses
olarak arz-ı endam ettiği bir hangâmede, normal yollarla haklarını elde
edemiyeceklerine iyice kanaat ge¬tiren Yüksek İslâm Enstitüsü talebeleri,
mekteblerinin bi¬rer «İslâmî İlimler Akademisi» haline getirilmesi için boy¬kot
yapmaya mecbur kalmışlardı. Müslümanların «her şe¬ye rağmen bu olmamalıydı» diye
boykotu tasvip etmeme¬lerine rağmen haklı dâvalarını sonuna kadar
destekledik¬lerini ifade ettikleri Yüksek İslâm Enstitülerinin, «menfi» olarak
nazarlara çarpan «boykot»!arındaki «müspet» hava da dikkat ve alâkayla takib
edildi. Sosyalist eşkiyaların bir
bardak suda fırtına kopardığı, bir kısım kara cübbeli ilim bezirganlarının
ortalığı kasıp kavurmaya kalkıştığı bu vah¬şi çığlıklar devrinde, Maarif
Vekâletinin mes'ele üzerine eğilmesi, Yüksek İslâm Enstitüleri Talebelerinin bu
haklı isteklerini nazar-ı i'tibare alarak İslâmi İlimler Akademile¬ri» fikrini
prensib olarak kabul ettiğini bildirmesi de tak¬dir ve şükranla karşılandı.
Memnuniyetle haber aldık ki, Vekâletin bu müsbet hareketi karşısında «örnek
boykot» <Jiye isimlendirilen Yüksek İslâm Enstitüleri Talebelerinin boykotları
nihayetlenmiş olacak ve muhtemelen bu hafta¬dan itibaren derslere
başlanılacaktır.
Her kafadan bir sesin çıktığı, her tarafta kızıl sosya¬list bcrazanlarının
öttüğü, ilim haysiyetinin, ilim namusu¬nun nâmertçe hançerlendiği bir vasatta,
müsbet bir hare-ketin müsbet bir aksül-amei bulması ve hakkın teslim edil¬mesi,
maarif politikası nam-ı hesabına da sevindirici bîr harekettir. Artık huzur-u
kalble neticeye intizar edelim ve Vekâletin «İslâmî İlimler Akademilerinin
teşekkülü husu¬sundaki çalışmalarını yakından takib ederek, muhtemel ha¬taların
İzalesi İçin elbirliği İle çalışalım.
Öyle ümid ediyoruz ki, bir kangren halinde günümüze kadar sürüp gelen bu mes'ele
de, akl-ı selimin muzafferi-yetiyle neticelenecek ve «Yt'ksek İslâm Enstitüleri»
gös-
termelik "kikaten p -araştıral Gençliği, irfan kay Tem statüsü h
'sese olma1 i çıkıp, memleketimizin ha-
"iu İslân ](,.' enine ve derinliğine
'r ilim d.-. .. ' -isinde Müslüman
t cevat ... birer feyiz ve
? f ? .
Akademileri »nin
meseleye vı^uıu olanlarla istişare
edilsin, Yüks^K İslâm Enstitüleri Talebelerinin bugünkü sis¬temde sarih ve açık
misallerle ortaya koydukları hataların tekerrürüne fırsat verilmesin ve Memleket
Gençliğinin aşk ve şevkle tahsil yapabileceği, ilmî araştırmalarda buluna-
152
153
Ç 1 Ğ
bileceği, seçecekleri ihtisas sahalarında birer otorite ha¬line gelmelerini
temin edebilecek imkânların hazırlanaca¬ğı bir «Akademi» hüviyeti ortaya çıkmış
olsun.
Maarif Vekilinin bu mes'elede gösterdiği hassasiyet, ortaya koyacağı müsbet
faaliyet ve elde edeceği netice muhakkak ki arzu ve taleb edilenin fevkinde
olmalı; hal-i hazırdaki vaziyeti idare yerine, istikbâldeki ihtiyaçları da
cevablandîracak birer maarif müessesesi olarak «İslâmî İlimler Akademileri»
vücûd ve hayat bulmalıdır.
Bu istek ve temenni, sadece mahdud bir zümrenin de¬ğil, bütün bir Milletin istek
ve temennisidir.
Hepimiz dikkat etmeliyiz:
«Sakın, sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cere¬yanları ve bilhassa harice
bakan cereyanlar; sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihat etmiş dalâlet
fırkalarına karşı perişan etmesin.»
Bu çok belâgatkâr ihtar; bugün bütün dünyayı tehdit eden komünizm tehlikesi
karşısında, «ölürsem şehid, ka¬lırsam gazi» düşüncesi İle ve sadece Allah rızası
için ci-had eden Müslümanlara, hususan Müslüman Türklere ya¬pılmıştır.
Neşreylediği değerli eserlerle; bizi içten yıkan tefrika âfetlerini bertaraf
edip kütlelere büyük bir iman şuurunu aşılamak için hayatı pahasına mücadelelere
giriş¬miş bir büyük allâmenin yukarıya aldığımız pek veciz ih¬tarı, bizler için
elbetteki bir düstur olmalıdır.
Bilindiği gibi komünizm âfetini dünyada bertaraf ede¬bilen, onun karşısında
zayıflamadan durabilen tek hakikat İslâmiyettir. Diğer bütün cereyanlar bu âfet
karşısında he¬zimete uğramaktadırlar. Bunu garp dahi tasdik etmek
mec¬buriyetinde kalmıştır. Binaenaleyh kuvvetli bir îman şuuru içinde bu
tehlikeye karşı ittifak etmek ve mücadelemizi şiddetlendirmek mecburiyetindeyiz.
Bu büyük cihad ile ye¬diden yetmişe her Müslüman Türk vazifelidir. Bu vazife-
Ç I Ğ
den kaçmak cihada iştirak etmemek büyük veba! ve cina¬yet olduğu gibi, siyasî
ihtirasların zebunu olup da bu bü¬yük tehlikeyi küçüksemek de bir cinayettir,
bir hiyanettir. Memleketimizi; siyasî cereyanları körüklemekle par¬çalayıp,
yutmak isteyen bu büyük tehlike, her türlü şahsî ve siyasî İhtirasları bir
tarafa bırakıp îmân kafasına iltica etmekle ve İslâmî bir şuurla mücadeleye
başlamakla kü-?çülebilir, yok olabilir.
Bütün vatanperverleri bu büyük tehlike karşısında itti-îaka davet ediyoruz.
Gerek maddî, gerek manevî sahada yapılan her icraa¬tın, girişilen her teşebbüsün
muvaffakiyeti samimiyete, th-iasa bağlıdır. Bir şeyde bu ana unsur mevcut
olmazsa, o şeyin neticeye varması, yahut arzu edilen istikamette ge¬lişmesi
mümkün değildir. Mü'mİn imânının iktizası «Ihlâs» 1a hareket etmeye mecburdur.
Bunu yapmazsa, her teşeb¬büsünde, her işinde hezimete uğrar.
mi niyet' Sf\
dâvasi «İ
bir es; metin
Dünyanın karışık, harbin şiddetli, ihtiyaçların fazla, ihtilafların bol olduğu
şu zamanda ittifaka son derece muh¬tacız! Bunu da ancak ihlasla temin
edebiliriz. Maddî kai-1<ınma mı istiyoruz; bunda ihlâslı olmamız lâzımdır.
Mane¬vî mertebelere mi müştakız; bunun esası da ihlâstır. Ve nihayet harbi
kazanmak, kaybettiklerimizi elimize geçirmek
;h!âsla hare' vt etmek mecburiyetindeyiz...
ıkikatld rf sr ve itânctsına; imân
i bayrak . diyorum. O diyor ki:
ısusan/ elerde en mühim
; oul bir şefaatçi, en târık-ı hakikat, en en fa ... bir vesi!e-î maka-
en safi bir ubudiyet IHLAS'dır.»
makbui Dy .<= j M sıd, en yüksek bir hasl(
Ve yine o diyor ki:
«Cenab-ı Hak'kın rızası ihlas ile kazanılır, Kesret-i et-ba ile ve fazla
muvaffakiyet İle değil. Çünkü onlar vazi-
154
155
ÇIĞ
fe-i ilâhiyeye ait olduğu için istenilmez, belki bazen veri¬lir. Even bazen bir
tek kelime sebeb-İ necat ve medar-t rıza oiur. Kemiyetin ehemmiyeti o kadar
medar-ı nazar olmamalı. Çünkü bazen bir tek adamın irşadı bin adamın irşadı
kadar Rıza-yı İlâhiye medar olur. Hem İhlâs ve hakperestlik ise, Müslümanların
nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktadır. Yoksa ben¬den
ders alıp sevap kazandırsınlar düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir.»
Kendisini bu ölçülere uydurabilenlere ne mutlu!.
İnanıyoruz ki; başka mesleklerin husumetiyle değil; kendi mesleğinin
muhabbetiyle hareket eden kazanır. Zi¬ra, «Muhabbete en lâyık sıfat muhabbet,
husumete en lâ¬yık sıfat husumettir.»
İnanıyoruz ki; dâvasına «ihlâs»la sarılan, fazilet ve rıza-yı ilâhîyi esas
maksad yapan ve nefs-i emmareye iti-mad etmeyen muzaffer olur.
İnanıyoruz ki, «Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mâniler olur.
Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara
karşı ihlâs kuv¬vetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılan¬dan,
akrebden çekinir gibi çekininiz» tavsiyesine uyan, İtti-ba eden, bağlanan
huzura, sükûna kavuşur.
İnanıyoruz ki: kardeşlerinin meziyetlerini şahsında ve faziletlerini kendinde
tasavvur edip. onların şerefleriyle şâkirane iftihar eden; kinden, hasedden,
rekabetten kur¬tulur.
İnanıyoruz ki; «İslâmiyet selm ve müsaiemettir, dahil¬de niza ve husumet
istemez.» düsturunu kendine rehber yapan, yanılmaz, aldanmaz, kanmaz; mutlaka
sâhil-i selâ¬mete ulaşır.
İnanıyoruz ki; «Cadde-i kübra-yı Kur'aniye olan» imâ¬na hizmet, Kur'ana hizmet,
Nur'a hizmet yolunda yürüyen¬ler mutlaka felah bulur, necat bulur, dalâletten
kurtulur.
Ç 1
İttihad'ın fcir yıllık neşir hayatındaki hareket tarzımı¬zın bu inançlar
manzumesine uygun olmasına azamî dikka¬ti gösterdiğimiz gibi, istikbâlde de bu
ölçülerden ayrılma¬mak azminde ve kararındayız.
Geliniz, İhtilafa düşmeden, dağılmadan, parçalanma¬dan, hak ölçüler üzerinde
birleşelim, ittihad edelim!
«İttihad'ken savlet-i a'dayı defe çâremiz. İttihad etmezse millet, dâğ-dar eyler
beni...»
ittihad ve İttifakın zaruretini uzun uzadıya anlatmaya lüzum yok! Her aklı selim
sahibi kabul eder ki; en basit maddî - dünyevî bir fiilde bile muvaffak olmanın
yolu itti-haddan geçer ki, bugün İslâm dünyasının karşılaştığı çe¬şitli
güçlükleri yenmek; Müslümanların ana dâvalarını hal¬letmek; küfür ve ilhad
cephesine karşı İ'lâ-yı kelimetutlah'-da muvaffak olmak, ancak ittihad ve
ittifak ile mümkündür.
Çeşitli isim ve şekiller altında faaliyet gösteren küfür cephesinin bir şahs-i
manevî etrafında toplanmış olmaları bizim için ne kadar manidardır!
İslâm cemiyetinin temellerini sarsıp, Kur'an-ı Kerim'-in muhafızı durumunda olan
milletlerin haşmet ve satvet devirlerini, fitne ve fesadla bugün tatlı hâtıradan
ibaret bırakan ve hattâ M "-^umanları topyekûn gaflet ve dalâlet
bataklığına süri'
riplerini hedef*
«şahs-ı mâneı'
ise, bir bedarj
fak olmanın
temin eden s ,f
alırsak, Müslüme. .
maları zarureti kendiliğinden
ve sadece bir et bulunduğu '. "un, muvaf-\.aâ ve onu ? da nazara .nda
toplan-ieydana çıkar. İhlâsı esas
reli düşma fimizin tertip ve tah-kuvveti! oplanrrk
meslek hâline getiren, en ufak bir ihtilâfa dahi müsamaha göstermiyen Kur'anın
i'cazım beyan eden, cemaat şuuru¬nun teşekkülüne ön ayak olan ve daima sahabe
mesleği-
156
157
Ç I
ni esas alan bir şahs-ı manevî, bizi muvaffak edecek ye¬gâne yoldur.
Bu nasıl tahakkuk edebilecektir? Kısaca işaret edelim:
Evvelâ müsbet hareket etmek; kendi mesleğini sev¬mek; başkalarının mesleğine
düşmanlık etmemek; onlann noksanlarını mes'ele yapıp meşgul olmamak lâzımdır.
İs¬lâm dairesi İçerisindeki çeşitli meşrep sahipleriyle muhab¬bet ve ittifak
noktaları arayıp bulmak; «mesleğim haktir, daha güzeldir» diyebilmek; fakat
kat'İyyen «hak yalnız be¬nim mesleğimdir iddiasiyle başka mesleklerin
haksızlığını ve çirkinliğini imâ etmemek mecburiyeti vardır.
Saniyen, ehl-i hakla ittifakın tevfik-i ilâhinin bir se¬bebi ve diyanetteki
İzzetin bir medarı olduğunu düşünmek; nefsini ve enaniyetini, yanlış düşündüğü
izzetini ve ehem¬miyetsiz rekabetkârane hissiyatını terketmek; bütün bun¬larla
beraber, küfür ve iihad cephesine karşı en kuvvetli olan ferdî mukavemetin bile
mağlûp düştüğünü anlayarak, ehl-i hak cephesinin şahs-ı manevîsi ile hakkaniyeti
mu¬hafaza ettirmek icab etmektedir.
Temellerini bu esaslar üzerine oturtup, günün basit politik kavgaları içerisinde
erimeden, istikametini şaşırma¬dan, İhlâs düsturlarını kaybetmeden hareket
edebilen ce¬maattir ki, bu mazlum milleti kurtaracaktır.
Böyle bir cemaatin mevcudiyetinden habersiz yaşa¬mak, dağdağalı ve fırtınalı
siyasî faaliyetlerin cazibesine -kapılıp Müslümanlar arasında bilerek veya
bilmeyerek ay¬rılıklar, gayrılıklar meydana getirmek, her türlü kemâlâtın
kaatili durumunda bulunan ye'se düşmek ne hazin, ne kor¬kunç bir akıbettir.
Allah, bütün Müslümanları böyle bir -çıkmaza sürüklenmekten muhafaza buyursun!
Müslüman, kararlı ve cesur insan demektir. Ne yapa¬cağını, ne iş göreceğini,
hangi istikâmete gideceğini, ha¬diseler karşısında nasıl bir tavır takınacağını
bilir. Ne ku¬ru gürültülere pabuç bırakır ve ne de inandığı dâvadan döner.
Münkir, kararsız ve korkaktır. Hadiseler onu kısa za¬manda değiştirir. Bâzan
devrimbaz, bâzan sosyalist, bâzan şu veya bu kılık altına girer, inanmadığı
şeyleri müdafaa edecek kadar şuursuzlaşır ve sadece menfaatine tapar.
Müslüman, belli bir hayat görüşüne bağlıdır. Asırlar¬dan beri inandığı dâva
uğrunda kan dökmüş, can vermiş, güçlüklere göğüs germiş; karanlık devirlerden,
zulüm ida¬relerinden, müstebid gaddarların tasallutlarından yılma¬mış,
çekinmemiş, teslim olmamıştır.
Münkir, hangi hayat görüşüne bağlıdır, bilinmez. Dai¬mî bir döneklik
içerisindedir. Hiç bir dâvaya, sisteme fii¬len bağlanmamıştır. En küçük bir
baskı karşısında heye¬canına mağlûp olur, en ufak bir imkânı muarızının aleyhine
kullanmakta tereddüd etmez. Kuvvetli olduğu zaman gad¬dar, zayıf olduğu zaman da
riyakârdır.
Müslüman, her şeyi Allah'dan bilir. Bütün hadiselerde kader-İ ilâhinin bir payı
olduğunu anlar, sebeblere tam te¬vessül eder, sonra da Allah'a tevekkülü
vazifesinin bîr şartı sayar. Tebliği esas kabul etmiştir; tesir ettirmek,
halklara kabul ettirmek iddiası yoktur. Bu bakımdan rahat ve huzur
içerisindedir, daimî bir faaliyet halindedir.
Münkir, kâin- ^reyan eder a-r şeyi «tesadüf» zan¬
neder. Kevnî 1 ^ğır tab kc * tesadüfe verir;
böylece en i ;..,' i mahL tanır. Daima
ıdirmek. la da7'
kendisini
na almak seve1
daimî bir azal
Müslüman,
bul ettiği için, oriw ^egâne gay$ ve maksad edinmez; uh-revî emel için çalışır,
peşin ücretleri değil, istikbâldeki mükâfatları düşünerek hareket eder.
Münkir, hayatı bir mücadele olarak gördüğü ve bildi¬ği İçin, daimî bîr cidal
halindedir. Her şevin dünya ile be¬raber elinden gideceği kanaatine saplandığı
için de «gün
» olarak ka-
ve u\-V
tesir altl¬amadığı için
159
ıe nefes .ilzamını m-t âlem
İmadan, aayııınau».., ^^.^^.^ sektedir.
Çünkü Kur'an hükmetmektedir; çünkü söz O'nundur,
Ç I Ğ
bugün, dem bu dem» diyerek, yaşadığı süflî hayat, kâr
ranneder.
Müslüman ölümü terhis teskeresi olarak bilir meza¬ra sevinçle bakar, berzah,
ahbabiarına ve dostlarına kavuş¬mak iğin bir seyrangâh olarak itikad eder; öyle
de mua-
?mele görür.
Münkir, ölümü yokluk ve hiçlik olarak bilir mezara dehşetle bakar, berzahı
kap-karanl.k zanneder, onu ebedi firak ve heîak olarak itikad ettiği için de.
neticede o mua-jneleye tâbi tutulur.
Demek oluyor ki, Müslüman daima kârlıdır.-Dünyanın hiç bir hadisesi, küfrün hiç
bir tasallut ve tecâvu^ onu bu azim kârdan mahrum b.rakam.yacag. 9^'^,^^^
?alıkovamaz Müslüman, şu veya bu yollarla yapılan tehcm Szlere değil, Allah'ın
emrine, Peygam enn^sünne¬tine bakarak yürür, vazifesini I^^^'.^^J^ z.n. tadar,
öyle de vatanım-rmllet.n. saadet ve selamete Wurur. Bunun içindir ki İstikbâl
Müslümanlarmd.r.
BİR KİTAP HÜKMEDİYOR
yılmamakta ve'se, ümidsizliğe :itü bir he + içerisinde bulu-
Vıdayetı 'JS'ip rahat ede-
LER zaman ve mekânda hükümfermâ olan Kut'an-ı Ke-
îJrim asrımızın da hayatı ve ruhu hükmündedir. O olduğu
içindir ki, insanlar dünya dağdağasında boğulmamakta; ha¬
diselerin tazyiki ka" vılmamakta ve'se, ümidsizliğe
düşmemekte; her;
nursa butunsun, c
ceği kanaatiyle y
Kâinat, Kur'j
alabilmekte; isy|,
alt-üst etmemekte
160
161
j
ç i Ğ
V 1
karşı isyan edip, mübârezeye de kalkışsa; Ona inanan;-O'na bağlanan, O'na
dayananları zulüm ve işkenceler altın¬da inletip, tedhiş ve terörü bütün
şiddetiyle devam da et¬tirse; Kur'an hükmünü tamamlıyacak, son sözünü de
söy¬leyip, bütün küfür nizamlarını alt-üst edecektir.
Nitekim mübarek Anadolu toprağında da öyle ol¬muştur.
Şiddetli dinsizlik cereyanları, her türlü maddî imkân¬larına, kuvvetlerine
istinaden şüheda kani ile sulanan bu memleket üzerinde zaman zaman at oynattığı;
«Allah» di¬yenleri mahkûm etmeye, «Kur'an» diyenleri zindanlara tık¬maya, «Nur»
diyenleri —hatta— idam sehpalarına kadar sürüklemeye kalkıştığı; bunun İçin
şeytanî plânlar hazır¬ladığı yeni bir devre, yeni bir çağa; varamamış;
vahşet-alûd tuzağı başında parçalanmış, eliyle kazdığı kuyuya yu¬varlanmış,
Nur-u Kur'an daima hükmünü icra etmiştir.
Etrafındaki surlar parçalandığı; bizzat tecâvüz ve ra-arruzlara hedef olduğu
halde, O'nun bir harfine olsun do-kunamayan küfür ve dalâlet cephesi, son
hareketlerinde de mağlub ve perişan olmuştur.
Bugün Türkiye'de, her zamankinden daha şuurlu, da¬ha plânlı ve daha kuvvetli bir
İslâmi hareket vardır. Tan¬zimat ve Meşrutiyet hareketleriyle bu topraklar
üzerinde taht kurmak isteyen materyalist felsefe, memleketimizi karanlık ve
buhranlı yıllar içerisine sürükledikten sonra, nihayet iflâsını ilân etti ve dün
kendisine tapanlar bugün' ondan sadece nefretle bahsetmeye başladılar.
İslâm'a karşı yapılan hangi hareket vardır ki, bugün neticeye ulaşmış ve
tahribatını tam tahakkuk ettirebil¬miştir?
Gösterilemez!
Zira dalga dalga gelen küfür ve ilhad' hareketlerinin karşısında öyle bir
yayılma, gelişme ve yeniden hayat bulma faaliyeti olmuştur ki, çepe-çevre
alevler İçerisinde
kalan ve «mutlak surette kül oldu» diye hakkında hüküm yürütülen evin bir taşına
dahi yangının sirayet etmemesi gibi, ilâhî bir lütuf, bütün heybeliyle bugün
tecessüm et¬miştir.
Kur'an-i Kerîm, 14 asır evvel i'caziyle, belâgatiyle, ede¬bî kıymet ve manevî
saffetiyle nasıl mucize olduğunu is-bat etmişse; tam 14 asır sonra da aynı
tazeliği, aynı i'caz ve belâgati göstermesi bakımından da yeni bir mucizesini
ortaya koymuştur.
İşte kapitalistler, işte sosyalistler... Küfrün bu iki te¬mel unsuru üzerine
bina edilen ne kadar «izm»ler varsa; asrın ihtiyaçlarını karşılamakta, beşeri
selâmet ve saadet sahiline çskartmakta, onun ebede uzanan arzularını tatmin
etmekte Kur'an'la muaraza edebilmiş midir?
Kat'iyyen edememiştir!
Öyleyse Kur'an, asrımıza manen hükmettiği gibi, mad¬deten de hükmedecek ve
öyleyse İslâm yeni bir saadet asrı daha yaşıyacaktır. Ve biz, işte o asrın
eşiğinde bulu¬nuyoruz. Bütün küfür sürülerinin feryad ve figanlarına asıl sebeb
budur. Yazıma bir âyet-i kerîme meatiyle devam ediyorum:
«— Allah nurur ^lıyacaktır; kâfirler istemese-
ler deU **""" **'. , :
eredir, .asvirirrt.
bir lüy-
bilmezler.»
İ''tır. Âlem-
" inayet
Dilebil-
• -aktır. O
jr'an bi-
Şair, «ol mah!
diyor. Hakikaten b *
lerin Rabbi bize c ihsan buyurmuş I-, mek, bütün mes'ele
lütuf ve ihsan, şüphesiz Kur an-ı^rım'dır zim için en büyük bir mekteb, en mıyük
bir murşiddir. Hu-susî-umumî, bütün hayatımızla ona tâbi olmak, O'nu oku¬mak,
O'nu dinlemek, kurtuluşumuz için kâfidir.
İslâm düşmanları, Kur'an-ı Kerîm'in bu büyük hikme¬tini keşfettikleri için,
Müslümanları ondan ayırmaya, on-
162
163
Ç I Ğ
dan uzaklaştırmaya gayret ediyorlar. Halkımızın Kur'an'ırv mânâsını, Kur'an-tn
hakikatini anlamasına mâni oluyorlar.. Bu iş için bütün gayretleriyle
çalışıyorlar, çabalıyorlar. On¬ların bu hainâne davranışları, ne yazık ki, bize
«dost sesi» gibi geliyor.
Hakikata sırt çevirip bu büyük dessasların serlerine; âlet oluyoruz.
14 asırdan beri uğraştıkları, etrafındaki surları yıktık¬ları halde, Kur'an-i
mağlûp edemediler. Kur'an Yirminci Asırda kendisini doğrudan doğruya müdafaa
ediyor, mua¬rızları hezimete uğruyor, İslâm'ın zaferini kâinata ilân< ediyor.
Güneşin doğması yakındır. Yeter ki, gafletten sıyrıl¬masını bilip, Kur'an-ı
Kerîm'e teslim olmasını becerelim. Yeter ki, ilâhî kanunun şefkatli kanatlan
altına girmek cesaretini gösterelim; O'na samimiyetle bağlanalım; O'na bütün
mevcudiyetimizle imân edelim. Zira, «iman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakiki İmâm
elde eden adam, kâi¬nata meydan okuyabilir.»
Kur'an'a bağlı olmıyanlardan bir misal verelim:
Birleşik Amerika'nın hemen hemen bütün eyâletleri¬ne sirayet eden «zenci-beyaz»
mücadelesinin neticesi he¬nüz alınmadı. Zenci Hıristiyanların Liderlerinden
Martin Luther King'in katledilmesi ile başlayan çatışmalarda bir hayli insan
öldü; binlerce Amerikalı yaralandı ve keza bin¬lerce bina yakıldı, yıkıldı,
dükkânlar yağma edildi ve «dün-yanın en medenî memleketlerinden birisi ve belki
de bi¬rincisi» olarak bilinen Amerika, böylece büyük bir sarsıntı geçirdi.
Hadisenin cereyan tarzı ve neticesi ne olursa olsun; bundan bizim çıkaracağımız
ibret dersleri vardır: Teknik terakkide zirveye ulaşan, demokratik idare
tarzında bütün dünya milletlerine örnek teşkil eden ve maddî hayat itiba¬riyle
de halkını refaha kavuşturan Amerika; semavî din-
lerden, hususan İslâmiyetten bir kısım güzellikler almı^ olmasına rağmen;
dayandığı temel felsefe itibariyle Kur1-an-ı Kerîm'in ulvî düsturları karşısında
mağlubiyetini böy¬lece bir defa daha İlân etmiş ve aynı zamanda ırk safsa¬tasını
ideolojilerine esas yapan zümrelerin de nasıl bir delâlet içerisinde
bulunduklarını ortaya koymuştur.
Amerika liberalist bir memlekettin komünist siste¬me nazaran dünyanın en iyi, en
mütekâmil sistemi ile İda¬re olunmaktadır. Demokratik hayat tarzı bu memlekete
hâ¬kimdir. Millet idarecilerini bizzat seçme hakkına sahiptir, ve 14 asır evvel
dünyayı zulmetten Nur'a kavuşturan Kur1-an-ı Hakimin ulvî düsturlarından
bâzılarını da iktibas et¬mek suretiyle bir çok noktalarda büyük hamleler
yapmış¬tır. Lâkin Amerikan cem'iyetinin temelini teşkil eden Ma¬teryalist
Felsefe, - sosyalist cem'iyetlerde de olduğu gibi, fertleri hak yerine kuvvete
istinad ettirmiş, «kuvvetli kim¬se haklı odur» prensibi asıl hak sahihlerinin
hukukuna te¬câvüzü neticelendirmiş; gayesi menfaat olduğu için de, kuvvetli
zayıfı mütemadiyen ezmiştir. Bu felsefe müntesib-leri, cemaatler (topluluklar)
arasındaki rabıtaları (bağları)
unsuriyet ve menfî milliyet * duklarından, kendilerinden mek yolunu ihtiyar etm/
ana kaynağı da budur. ;
Millet, her ne kadr : da, materyalist felsefe bir anda ortaya çıkacak,
süpürecektir.
Sosyalist cem'iyetlerdeki durum ğildir. OnTarâV daT hâRli zayıf olduğu devleti
eline geçiren muayyen bir zümre, kendilerinden ol¬mayanları derhal yutmakta;
böylece zulüm, kan ve barutla beslenmektedir. Kızıl Rusya île Kızıl Çin'in esir
milletlere karşı takındığı tavır, Amerika'lı beyazların Amerika'lı zen¬cilere
karşı takındığı tavırdan daha korkunçtur.
beyaz m" adelesinin
unsa
\ set
1e-
kabullenmiş bulun-ıları yutmakla beslen-
164
165
Ç I Ğ
Sulhun, sükûnetin, huzurun, refahın, hak ve adaletin sembolü olan İslâm ise,
beşeri bütün bu dalâletten kurtar¬makta; onları hidayete ve böylece de ebedî
saadete ve se¬lâmete ulaştırmaktadır. Zira Kur'an-ı Kerîm, kuvvet yerine Hakk'a
dayanmakta; menfaat yerine fazilet ve Rıza-yı İlâ¬hiyi hedef olarak kabul
etmekte; cemaatler arasındaki bağ¬lan unsuriyet ve menfî millîyet yerine, din,
sınıf ve vatan birliği ile kuvvetlendirip geliştirmekte; nefsin kötü arzu¬larına
sed çekip ruhu ulvî duygularla tezyîn etmekte; bu surette de beşeriyete hem
dünya ve hem de âhiret saade¬ti (saadet-i dâreyn) bahş etmektedir.
Ve işte Avrupa, onun medeniyette mümessili olan Amerika, Kur'an-ı Hâkim'in bu
ulvî düsturlarına karşı, her türlü maddî imkânlarına rağmen daima mağlûb
olmakta, her hâdisede hezimetini ilân etmektedir.
İkinci Cihan Harbi gibi bir felâketi dünyanın başına musallat eden, bugün de
Amerika'yı harp meydanına dön¬düren, pek çok harplerin menşeini teşkil eden
ırkçılık fe¬lâketinden kurtulmanın yegâne çâresi, Kur'an-ı Kerîm'in ulvî
düsturları ile beşeriyeti teçhiz etmek, O'nu dinlsyip, O'na bağlanmak ve O'nun
emirleri dâiresinde hareket et¬mektir.
Bütün bir dünya buna mecbur olduğu gibi, Amerika da buna mecburdur ve esasen
başka halâs yolu da yoktur. Ol¬madığını da yine Amerika, medenî haklar kanununu
kabul edip ırk farkı "gözetmediğini bu kanunla ortaya koymak su¬retiyle isbat
etmiştir.
Beşer ya Kur'an-ı Hâkim'in ulvî düsturlarını dinleyecek, benimseyecek, onu
hayatına esas maksad yapacak veya helak olacaktır.
Bizde ise:
Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi görüşülürken Sena¬toda, mühim konuşmalar oldu.
Bu vesileyle görüşlerini açık-
Ç I Ğ
layan senatörlerin ekseriyeti, lâikliğin dinsizlik olarak ka¬bul ve tatbik
edilemiyeceğini belirterek, Türkiye'deki lâik¬lik tatbikatının hatâlarını dile
getirdiler. Lâikliğin mede¬nî garb memleketlerindeki tatbikatı üzerinde
duranlar, Amerika'daki dine olan bağlılıktan misaller verdi ve lâik¬liğin hiç
bir zaman din düşmanlığı olarak anlaşıîamıyaca-ğını ve kabul edilemiyeceğini
belirttiler. Eu arada, vicdan¬larda Allah korkusunun hâkim olması lâzımgeldiğt
husu¬sunda da duruldu. Allah korkusu olmadan kalkınmanın, sa¬nayileşmenin,
gelişmenin mümkün olamıyacağma işaret ettiler.
Bir diğeri:
«— Evvelâ modern ilim ile mücehhez din adamı ye¬tiştirmek gerekir. Mesele dinden
değil. ceha[etten,_dini bilmemekten^ ileri gelmektedir. Bir memlekette yalan
çok-sa, ahlâksızlık fazla ise, orada din tereddiye uğramıştır.
Kur'an tamamen hurafeden âridir. İlme bu kadar kıy¬met veren dinde taassub olur
mu? İrtica diyoruz, İslâm'ın, Kur'an'ın ne alâkası var bunlarla. Kabahat
lslamiyette.de-
Ikınmada saadette Kur'an-ı ?k hakiki sar 'eti temin et-
ğil^bizjm îşlâmlığımızd
rvlübini hâkem tâyin ,
menin yolu yoktur.» ??&
ıkikatını
"İ
Bu konuşmaları ?;
kavrayış olarak değ
ted-
'i varı-
isnad-
ı^alkısı-
Hakikatte de ay; _ ?<' kik etmedikleri için zl ..-tV .an f. yor. ilmî ,aklî,
vicdanî hiç bir değeri ifade larla Müslümanları tenkide, yahut onlara taan
yorlar. Onlar İslâmiyeti bilseler, anlasalar, öğrenseler, gö¬receklerdir ki,
hatâ İslâmiyette değil, İslâmİyete lâyık doğ¬ruluğu, çalışmayı, gayreti ve
faaliyeti göstermiyen herkes¬tedir. Bu ister köylü Mehmed ağa olsun, isterse
Senatör Alî Bey... Hükümde hiç değişiklik olmaz.
166
167
Ç I Ğ
Müslüman Milletimiz İsİâm âlemine liderlik yaparken; dünyanın en medenî en
modern, en kuvvetli bir milleti ha¬linde bulunurken İslâmiyete en fazla bağlı
olan tek millet¬ti ve bu dinî bağlılık sebebiyle de her sahada sür'atle in¬kişaf
etti. Ne zaman ki, iç ve dış hâdiselerin tazyikiyle mil¬let olarak Dinden
uzaklaştık, İslâmî prensibİeri tatbik ede¬mez olduk. İşte o zaman tereddi
başladı, Dünyanın en bü¬yük İmparatorluğu yıkılıp gitti.
Hakikati göremiyenler, basireti bağlananlar, yahut ga-razkâr aydınlar, bu
çökülüş ve yıkılışı Dinî bağlardan uzak¬laşma olarak değil de, Dine bağlılık
şeklinde göstermeye kalkıştı ve yanm asırdan beri de bu zihniyet İslâmiyete
karşı amansız bir savaş açtı. Mekteblerimizden din tedri¬satı kaldırıldı, dinî
eserler yasak edildi, dindarlar çeşitli baskı ve tedhiş hareketine mâruz kaldı,
Üniversitelerimiz¬de komünizme kadar her türlü yıkıcı fikirler «ilim» diye
öğretilirken. İslâmİyetten asla bahsedilmedi, yahut «geri¬ciliktir» diyerek
geçiştirildi. Neticede memleket günden güne geriledi, zayıfladı, iktisadî ve
içtimaî buhranlar baş¬ladı, ilim yuvaları anarşi ocağı, ihtilâl karargâhı hâline
geldi, devletin temelini muhafaza edeceğiz diye din pro¬pagandasını yasak
edenler, bu temelleri anarşi ile yıkma¬ya kalkıştılar. Bugün de cemiyetin içinde
bulunduğu buh¬ranın tek ve yegâne sebebi İslâmiyeti dinlememek, anla¬mamak, onun
emir ve nehiyleri dâiresinde hareket etme¬mek olarak karşımıza çıktı.
Bu sebebledir ki, Senato'da Diyanet İşleri Bütçesi ve¬silesiyle yapılan
konuşmaları, aydınlarımızın hakikati an¬lamaya başlamaları, yeniden Dine dönüş
hareketi içerisin¬de bulunmaları ve Müslümanlığın hakkaniyetinin bir defa daha
te'yîd ve ilânı şeklinde ele alıyor; ister maddî, ister¬se manevî sahada olsun,
her cins ve şekil kalkınmanın, ge¬lişmenin, inkişafın ancak İslâmiyetle mümkün
olabileceği hakikatına bağlı kahşımızdaki zaferi alkışlıyoruz.
168
Ç I Ğ
Evet, vicdanlarda Allah korkusu olmazsa, hiç bir ka¬nun, hlçbiTfuza'm, hiç bir
İnzibat teşkilâtı insanlığı kur¬taramaz. Bu ulvî duygu cemiyette yerleşmezse,
polisi kont¬rol etmek için bile polise ihtiyaç hasıl olur ve kimse kim¬seye
itimad edemez. Anarşi bundan doğar, komünizm bun¬dan doğar, her türlü şer bundan
çıkar.
Buna rağmen ortada acı bîr hakikat var:
Yüksek İslâm Enstitüleri Talebe Federasyonu neşret¬tiği son beyannâmesiyle mühim
bir memleket mes'elesine dikkati çekti. Belirtildiğine göre, 1970 bütçesi için
Din Eğitimi Genel Müdürlüğü emrine 22 milyon lira tahsis edil¬mesi teklifine
karşılık, sadece 8 milyon 668 bin lira gibi sembolik bir rakam tesbit
edilmiştir. Bu tahsisatın da tak¬simi şöyle olacaktır: 72 İmam-Hatib okuluna 5
milyon li¬ra, 5 Yüksek İslâm Enstitüsüne de 1,5 milyon lira ki, cem1-an 6,5
milyon liradır. Gerisi de Din işleri Genel Müdürlü¬ğünün hususî tasarruflarına
bırakılmıştır.
Rakamlar arasında yapılan mukayese de şöyle:
82 İlköğretmen okulu " (lan tahsisat 75 milyon
liradır. ,; rl^
ise: bilyon li-
Bir bale okulu için/ ,»(/
radır. t fy
-u kalbi** ıncs
Yâni 82 öğretmen ('., lira ayıranlar, 72 İmam - , lûtfedebiimişlerdir. Bir "tb
bol keseden tahsis edenler ise, •-, ^âe\ rul titüsüne ancak 1,5 milyon lira
verebilnjtşlerdir.
Rakamlar arasındaki nisbet hakikaten son derece ga¬riptir. 72 İmam-Hatib Okulu 5
milyon lira ile ne yapacak¬tır? Beş Yüksek İslâm Enstitüsü 1,5 milyon lirayla
hangi ihtiyacını karşılayacaktır?
Bunun içindir ki, Yüksek İslâm Enstitüleri Talebe Fe¬derasyonu, beyannâmelerinin
iki paragrafında iki mühim noktaya temas etmişlerdir. Şöyle ki:
169
Ç I Ğ
«— Yüksek tahsilin temel unsuru olan kütüphane, kon¬ferans ve spor salonları
bulunmayan, beş ayrı yabancı dil okutulduğu halde lisan lâboratuvarîanndan da
mahrum olan mâlî imkânsızlıklardan dolayı okuttuğu kitablan bile basa mıyan,
neşriyat yapamıyan, bu arada bir çok teknik ve me¬denî imkânlardan da mahrum
olan beş Yüksek İslâm Ens¬titüsünde birbuçuk milyon lira ile hiç bir şey
yapılamaz ve bu durumda tedrisata devam edilemez.
82 İlköğretmen Okuluna 75 milyon lira tahsisat ayrılır¬ken, 72 İmam-Hatib
Okuluna yalnız beş milyon lira tahsi¬sat ayırmak, İmam-Hatib okullarının
gelişmesini engelle¬mek ve onları hükmen kapatmak demektir.
Bu iki nokta, maarif hayatımız için son derece mü¬himdir.
Gerçi 1970 Bütçe Tasarısının metnini henüz görmedik ve bu rakamların gerçekten
mevcûd olup olmadığını tedkik edemedik. Ancak yapılan açıklamanın yanlış olma
'ihtima¬li hatırımıza geldi ki, yegâne temennimizi de bu noktada toplamayı uygun
bulduk. Zira insan, böyle bir hadisenin vukuunu değil, tasavvurunu bile
düşünemez.
Hangi esbab-ı mucibe ile 22 milyonluk tahsisat kuşa çevrilmiştir ve yegâne dinî
tedrisat yapan bu müessesele¬rin adetâ kapatılmasını temin eder gibi bir yola
girilmiş¬tir? Her şeyden evvel alâkalılar bu mes'eleyi açıklamalı, vukubulan bir
hata varsa, tashihi cihetine gitmelidirler .
Bugünkü maarif sistemi ile köksüz, ruhsuz nesiller yetiştiren, üniversiteleri
solcu anarşistlerin yatağı haline getiren ve vatanın mevcudiyetini temelinden
dinamitleye¬cek kadar hıyanet içerisinde bulunan garip tipler yetiştiril¬mesine
vesile olan zihniyetin, İmam - Hatib Mekteblerine ve Yüksek İslâm Enstitülerine
verilecek büyük değer ve ehemmiyetle ortadan kaldırılması gibi müsbet bir
hareket tarzının takib edilmesi zaruret halinde karşımıza çıkarken ve teklif
edilen 22 milyonluk tahsisatın «Memleketimizin
Ç I Ğ
vatanperver, îmânlı, ahlâklı ve faziletli gençliğe ihtiyacı vardır» denilerek
100 milyon liraya çıkarılması vatandaşlık borcu kabul edilmesi lâzımken, 22
milyonu bile çok görüp bu rakam üzerinde tasarrufa kalkışılması affedilecek bir
hata, mazur görülecek bir hareket tarzı değildir.
Lüks ve israfın kol gezdiği memleketimizde, tasarruf icabediyorsa başka
sahalardan yüzlerce milyon temin et¬mek mümkündür. Bürokrasiyi sona erdirmek
suretiyle mil¬yarlar kazanmak hiç de zor değildir.
Bu fakir milletin bütçesinden bir tek bale okuluna vic¬danları sızlamadan beş
milyon lira gibi fahiş bir tahsisatı ayıran zihniyetin Dinî tedrisat üzerinde
tasarrufa girişmesi hiç bir şekil ve surette normal ve mâkûl karşılanamaz.
Alâkalıları bu hatanın tashihine ve Dinî tedrisat için 22 milyon lira değil, 100
milyon liralık tahsisat ayırmak suretiyle vatan ve millete hizmette
sadakatlerini isbat et¬meye davet ediyoruz.
Dini öğretimi baltalamakla dini baltalamanın arasında
anın mensuplarını Çağlatmanın olur-". Cahit, -akıl-
tir? j ı şakan.
fark yoktur. «Oku» diye başhyan okumaktan men edersen dindar sun. Öyle ise
Müslüman can/ mistir. Bundan ne gibi fayda[
?; sağ)'1' ? W
"X:
Dini cahaletten fayda ıf kalmıştır. Şimdi biz «Din Dâ bakalım:
t..
Anayasada Din eğitimini yv..^
yoktur. Bilâkis Din eğitiminin, talebe velilerNJn rızast mak suretiyle
yapılabileceği belirtilmiş, bu yüzden de mek-teblerimize konulan Din dersleri
«ihtiyarî» olarak kabul edilmiş ve isteyen veli çocuğuna din dersi okutulmasını
taleb etmiştir. Aslında Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin İmzaladığı
Milletlerarası anlaşmaların tamamına, hatta Lozan anlaşmasına bile mugayir olan
«ihtiyarî din dersi» mes'elesi, «mecburi» kaydıyla okutulması icabederken sa-
170
171
C ı
Ç I Ğ
dece bu «mecburiyet»! 1961 Anayasası ortadan kaldırmış, fakat topyekûn din
derslerini yasak edici her hangi bir hü¬küm getirmemiştir.
Çocuklarımızın dinsiz yetişmemeleri bakımından da halkımızın şiddetli arzu ve
istekleri üzerine Liselere din dersi konulmuş ancak bunda «itiyarî» kaydı mevcut
oldu¬ğu içjin arzu eden talebe veliJeru yavrularının bu_ dersler¬den istifade
edebilmelerini temln.etmlşlerdir. Bunun Ana¬yasaya ayrıldığından bahsetmek
herşeyden evvel hukuk biigi ve mantığından mahrum olmak demektir ki, kendisi¬ne
«aydın» ismini takan bir okur - yazar için bu bilgisizlik mazur görülemez.
Din dersleri ve dinî tedrisat aleyhinde bulunanlar sık sık son devrin Osmanlı
medreselerini misal gösterir, bu müesseselerin memleketimize hiç bir şey
kazandırmadı¬ğından bahseder ve böylece de Din derslerinin memleke¬timizi
kalkındırması için zaruri olmadığını ileri sürerler. Zira Osmanlı devleti çöküş
halindedir, iç ve dış düşmanlar kesif bir faaliyet içindedir, kalkınmak şöyle
dursun, mem¬leketimiz daimî bir parçalanma ve bölünme durumundadır. Buna karşı
medreselerin hiç bir fonksiyonu olmamıştır. İddia bu!
Evvelâ, dinî tedrisatı ele alırken, niçin Osmanlı devle¬tinin son devri
seçildiğini sormak lâzımdır. Meselâ Yavuz devri, Fatih devri. Yıldırım devri
mekteb ve medreseleri üzerinde durmak varken, Osmanlı Devletinin dünyanın tek ve
hâkim unsuru olarak tarih sahnesine çıktığı asırlar mev¬cutken, onu incelemeyip
maarif müesseselerinin dört ba-şt mâmur bir şekilde tanzim edildiğini görüp,
hakikati an¬lamak varken, için illâ da son devir denilmektedir? Bun dan maksad
hakikati bulmak veya araştırmak değil, bâtıl bir fikir uğuruna tahrifat ve
tahribat yapmaktır.
Aslında Osmanlı maarifi derken, Fatih.jdeyri medrese¬lerini ele almak lâzımdır.
Bütün tarihçilerin şehadetlefiyle'
bu devir, din ve fen ilimlerinin mezcedilerek maarif mü¬esseselerinde okutulduğu
devirdir. Münevverlerin tam bir din kültürü ile yetiştiği maddî ilimleri de
kavrayıp din ve dünya işlerini noksansız olarak yürüttüğü bir devirdir.
Mu¬vaffakiyetin sırrı ise, insanın hem ruhuna ve hem de mad¬desine hitab
edilmesi, et ve tırnak gibi iç-içe bulan bu mefhumların birbirinden ayrılmamış
bulunmasıdır. Asırlar boyu dünyaya ilimde, fende, sanatta, fütuhatta rehberlik
ve liderlik yapan İslâm Milletlerinin en mühim muvaffa¬kiyet sebebi de budur. Ne
zaman ki bu müesseseler çeşit¬li tesirlerle zaafa uğratılmış, ne zaman ki din
hissi zayıf¬layıp insanlar maddepere steytiştirilmiş, felâket çanları o zaman
çalmaya başlamıştır.
Bozulan müesseseleri ıslah etmek lâzım gelirken, kö-'künden yıkmak akıl kârı
değildir.
Böyleyken, yarım asırdan beri Türkiye maarifi dinî tel¬kin ve tesir sahasının
dışına çıkarılmıştır; «lâik» telâkki içerisinde gençlerimiz yetiştirilmiş, dinî
tedrisat kat'İ şe¬kilde ortadan kaldırılmıştır. Acaba bundan ne gibi bir neti¬ce
elde edilebilmiştir? İkinci Cihan Harbinde baştan başa
-inde mede yet dünyasında 'e hâlâ/ >n bocalamak-~\ ölçül i, "inde ele
?f'
nim set> DkutuV',
'*te din Jiğİn
/ılması faali¬ kal-
, dinî
yıkılan Almanya on yerini ve mevkiini r tadır? iVIes'eleler if alınırsa, görülür
ki,\ ve fen ilmilerininj büyük ruhî boşlukli imkânsız ve İnançsın yetlerinin
neticesidir, böyle olmas dınlmasiyle terakki kaydedilseydi, Türkiye'nin elli
yılda zirveye çıkması lâzımdı. Lâkin hesab yanlış çıktı, silâh ge¬ri tepti ve
Dine karşı girişilen mücadele Türkiye'yi geri, bakımsız, fakir, yardıma muhtaç
bir hale düşürdü.
İşte rüşvetle, irtikâbla devlet idare etmek isteyen me-mur tipi.. İşte
neme-lâzım'cı aydın tipi.. İşte milletin dert
172
173
Ç i Ğ
ve ızdıraplariyle alay edercesine zevk ve sefasına düşkün politikacı tipi...
İşte okuttukları gençlerin ruhlarını tırma¬layan ilerici öğretmen tipi... Ve
işte yakıcı, yıkıcı, vurup -kırıcı, işgalci, boykotçu anarşist gençlik tipi..
Bütün bunlar medreselerin mahsulü mü, yoksa *Lân<Nği_din düşmanlığı, şekljn.de
anlayan maarif sisteminin.» meyvesi midji?
Kendini tanımıyorsan, aynaya bak! Hakikati bütün çıp¬laklığıyla görecek ve bütün
felâketlerin, maarifi dinsizleş-tirme hareketlerinden doğduğunu rahatlıkla
anlayacaksın!
«Güzel ahlâktan ibaret» olan Din'in ahlâk eğitimine güzel bir İstinat olacağı
hakikatini inkâra kalkışan ve ça¬ğın değişen ahlâk anlayışını da buna delil
olarak gösteren¬ler, bu değişen ahlâk anlayışının dinî kaidelere göre
ayar¬lanmasına imkân olmadığını iddia etmek suretiyle neyi* kasdediyor,
bilmiyoruz. Ancak hemen belirtelim ki, ahlâk anlayışını ahlâksızlıkla
bağdaştıran bir görüş için ve me¬sela «Hippi»lerin ahlâk dışı inanç ve
telâkkilerini «ahlâk» zanneden telakki sahibleri için Din'in getirdiği ahlâk
şist-mi garip görünebilir. Mağara devri insanlarının atom si¬lâhlarına akıl
erdirememesi gibi... Vakıa odur ki. iptidailik¬le medenilik mukayese edilemez ve
atom silâhlarına karşı mağara adamının taş baltası üzerinde fikir yürütmek az—
buçuk okuma yazma bilen insanlara bile yakışmaz.
Böyleyken bazıları daha da ileri gidiyor ve İslâmiyetin yurt müdafaasında
şehidlik ve gazilik gibi mukaddes mef¬humlarının artık bir değer ifade
edemeyeceğini, zira tek¬niğin her şeyi hallettiğini ileri sürüyor. Buna delil
olarak da Arap - İsrail harbini gösteriyor. Ve demek istiyor ki, eğer şehidlik
ve gazilik müessir olabilseydi, Arablar İsra--M'e karşı mağlup olmazdı. İşin
hakikatini bilmeyen, mese¬leleri aklî ve ilmî ölçüler içerisinde
değerlendiremiyen. şifasız ruh hastalığına yakalanıp akıl ve sinir
mütehassıs¬larının müşahadesinde bulunan insanlar için bu iddia ma¬zur
görülebilirse de, üç-beş satırı bir araya getirip makale*
Ç I Ğ
yazma kaabiliyetinde olan bir insan için bu mazur görü¬lemez.
Zira her aklı başında olan adam bilir ki, İsrail'e karşı mağlup olan Arablar
şehidlik ve gazilik mefhumlarına ina¬nan Müslüman Araplar değil, din eğitimine
karşı çıkan şe¬hidlik ve gazilik mefhumunu hafife alan ve sosyalizme, bağ¬lanan
Arablardır. Mağlubiyetlerinin sebebi inançlarını kay-bedişlerindendir. Cepheden
kaçmaları imân zaafına uğra¬mış olmalarındandır.
Teknik, bir noktaya kadar gider sonra durur. Tekniğin durduğu yerde imân başlar.
Tarihleri altın zafer destanla-riyle süsleyen Müslüman Türk Milleti, bu
muvaffakiyetle¬rini imânla elde etmişler, bozgunlar da İmansızlıkla musal¬lat
olmuştur. Müslüman Türk Milleti, Kurtuluş Savaşını imânına dayanarak vermedi mi?
Çanakkale Zaferi Men-medciğin imân destanı değil midir? Bu iki hadisede de
tek¬nik üstünlüğe sahip milletler neden teknik bakımdan son derece zayıf olan
Müslüman Türk Milletini yenememiştir?
Dinî his ve bağları zayıflamış, yahut,**"'
olan bir milletin hürriyet ve vatan mef'ı
için gayret gösterebileceği, yahut buna
ceği iddiası da ters işleyen mantığın ' 4
şey değildir. Bilmek lâzımdır ki. Hür/
humu İslâm'ın kafblere ve ruhlara ver.,
vî bir haslettir. Vatanperverlik hissi, k '? ^s
bir neticesidir. |s!âm inancının kalktığı yeroe /at? si, ne_jstlj<!â!__ye,
hüiTİyet mefhumu kalır. Bu yüksl letler yerini esarete, meskenete, zillete
terkeder. içindir ki Milletimiz din dersleri mevzuunda hassasiyetle durmakta,
dinî tedrisat yapan müesseseleri korumakta, ge¬liştirmekte, sayılarını
çoğaltmakta ve devletin müdahale¬sine rağmen bunları yaşatma kararını almış
bulunmakta¬dır. Buna kimse mani olamıyacak, bu umumî istek ve arzu¬yu kimse
bertaraf edemiyecektir.
174
175
Ç I Ğ
Ç I Ğ
Ters işleyen mantığına göre, Din komünizm âfetini: kolay kolay önliyemezmiş. Bu
iddia, hem dinin ve hem de komünizmin ne olduğunu bilmeyenler için mazur
görülebi¬lirse de, her ikisini de gayet iyi bilen, fakat sırf Dine olan
düşmanlığı yüzünden hakikatleri ört-bas etmeye çalışan, bir «ilerici» için mazur
görülebilecek bir cehalet vesikası değildir.
Eğer her şey mîdeye bağlanmış olsaydı, eğer her me¬sele «ekonomi» ile
halledilebilseydi, bu iddia doğru olabi¬lir ve iktisaden geri kalmış bütün
milletler komünizm esa¬reti altına girebilirdi. Ancak, her şey maddeden, her şey
mideden ibaret olmadığı için komünizm Türkiye'de yayila-mamrş, fakir zümreler
arasında gelişmemiş, işçiler arasın¬da iltifat görmemiştir.
Çünkü fakir zümreler, işçiler, manevî inançları dola-yısiyle, Din hissinin
kuvveti derecesinde komünizme, sos¬yalizme karşı gelmiş, kızıl partilere rey
vermemiş, buna rağmen zengin zümre arasında komünistlere ve sosyalist¬lere
taraftar olanlar artmıştır. Seçimlerde biie gecekondu semtlerinde sosyalist bir
partiye çıkan reylerle, sosyete muhitlerinde verilen reyler mukayese edilirse,
bu hakikat kolayca anlaşılabilir.
Esasen komünizm, en büyük düşman olarak Dîn'i he¬def almıştır. Eğer Din
komünizmi önleyebilecek kudrette olmasaydı, komünizmin onu en büyük düşman
olarak ifân etmesine ve hedef almasına lüzum kalmazdı. Bugün ko¬münizme karşı
bütün hür mifîetler mücadeleyi Dîn'ie yü¬rütmekte. Dindarlara istinad etmekte,
Türkiye'yi de komü¬nizme karşı en büyük kal'a haline getiren hissin, bunu böy¬le
bildikleri için, Türkiye'mizde Din'e karşı daimî harb ha¬linde bulunmakta, dinî
faaliyet ve tezahürleri ortadan kal¬dırmak için aklın ve havsalanın alamıyacağı
tertibiere gi¬rişmektedirler.
Netice olarak şu hakikatleri dile getirelim ki:
Din eğitimi, Müslüman Milletimizin evlâtlarının ruhla¬rında meydana gelen manevî
boşluğu doldu.makta, onları ahlâklı ve faziletli insanlar haline getirmektedir.
Dinî eğitim, Müslüman devletlerin olmasa bile, top-yekûn Müslüman milletlerin
sevgi, sempati ve yardımını kazandıracaktır.
Dinî eğitim, ahlâkî esasları muhafaza ve idame ettire¬cek, ahlâksızlığın büyük
ölçüde ortadan kalkmasında en müessir rolü oynayacaktır.
Dinî eğitim, vatanperverlik, hürriyet ve istiklâl aşkını, millet sevgisini
kuvvetlendirecek, bir savaş tehlikesinde vatanını, dinini, namusunu, hürriyet ve
İstiklâlini mertçe, kahramanca müdafaa edebilecek faziletli insanların
yetiş¬mesini sağlayacaktır.
Dinî eğitim, gençliği aynı zamanda müsbet ilmin her safhasında olgun ve bilgili
bir şekilde yetiştirecek, din ilimleri ile fen ilimlerinin mezcedilmesi de
vatanımızı ge¬rilikten ve fakirlikten kurtaracaktır.
Dinî eğitim halkın bilgisizliğinden faydalanarak oy ka¬zanıp iktidar elde etmek
isteyen istismarcılara da fırsat vermeyecek, sağlam karakterli insanların
idareci kadroda yer almasına âmil olacaktır.
Din eğitimi, komünizmi, dinsizliği, her türlü anarşik ,C serseriliği önleyeceği
gibi, dalâlet cereyanlarının genç!-bünyesinde meydana getirdiği tahribatı
bertaraf edecd, memlekete huzur ve sükûnu getirecektir.
Din eğitimi, gençliğe, fakir insanlara sabır, kanaat, tevekkül gibi ulvî
duyguları yerleştirir ve onları anarşist, isyancı, ihtilâlci olmaktan
kurtarırken; «hiç ölmeyecekmiş-sin gibi dünyaya, hemen ölecekmişsin giBTahirete
çaJış-nıayı» teşvikle, «beşikten mezara kadar ilini öğrenmeyi» teşvikle, «alimin
uykusu, cahilin ibadetinden efdaldir» hük¬münü vaz'ederek ilmi teşvikle,
insanları medenî ve teknik terakkinin de zirvesine tırmanmaya sevk edecek,
Müslü¬man Türkiye'yi «gâvura» el açmaktan kurtaracaktır.
176
177
Ç I Ğ
Din eğitiminin bütün bu faziletleri nasıl inkâr edilebi¬lir? Akıl, kalb ve
vicdan sahibi herhangi bir insan nasıl bu¬nun aleyhinde bulunabilir?
Tekrar edelim: Biz İmam-Hatip Okullarının orta kısım¬larının kaldırıimasını
değil, İmam-Hatiblere hazırlık sınıf¬larının te'sisini, Din eğitiminin
İmam-Hatib'lerin dışında daha da şümullü ve geniş bir şekilde tatbikini, Din
ders¬lerinin «ihtiyarî» olmaktan çıkarılıp «mecburî» şekle getir¬mek için
Anayasanın tâdilini, bu arada her üniversiteye İlahiyat Fakültesi nev'inden
İslâm'ın esasını öğretecek, gençlerimizi hakiki mânâsiyle İslâm âlimi
yetiştirecek fa¬kültelerin ilâvesini istiyor, idarecilerden bekliyoruz.
MEFHUMLAR ANARŞİSİ
c
^S E MIY ETTE mefhumlar anarşisi var! Ki
ğı, ne anlattığı belli olmuyor. Mütemadi b
set sahnesini işgal etmiş; gazetelerimiz buna;
po tutuyorlar. 1
ar-
?? j\
«Sosyal adalet» insana hayat hakkı tanımayan ların elinde bir slogandır ve
adaletsizliğe, zulme Hakikatim bir türlü anlamak ve anlatmak istem sosyal adalet
taraftarıyız» der, her türlü adalet mef nun şeref ve haysiyetine tasallutu
kendileri için mez vecibe telâkki ederler.
«Halktan yana olmak» halk düşmanlarının elinde^ ğer bir slogandır. Ömürleri
boyunca halkın karşısına çıkan¬lar, halka en ağır, en kaba muameleyi yapanlar;
halktan yana olduklarını iddia eder; halk aleyhindeki icraatlarını da yine
«halktan yana olmak»!a vasıflandırırlar.
178
179
Ç I Ğ
«Demokrasi» ancak «halk demokrasisi» olursa iyidir ve bunun karşılığı da
komünistleşmektir. Solcular devam¬lı surette «halk demokrasilerinden bahsederler
ve böyle¬ce halka yakın olduklarını göstermek isterler. Halbuki mak-sadları,
komünizm.. Demokrasinin (D) sini bile gösterme¬yen rejime bir de «halk» tâbirini
ilâve edip yüzde yüz zıd bir istikamete tevcih ediyorlar.
Esasen komünistlerin, sosyalistlerin takip ettikleri ye¬gâne yol, anarşizm.
Sadece idarede, sadece siyasette de¬ğil; dilde de lûgatta da anarşizm.
Karışıklık, gürültü, bo¬ğuşma, devamlı kavga. Onların hayat telâkkileri haline
gel¬miştir.
Bunun için de «irtica» kelimesini her gün değişik is¬tikamette kullanıyorlar.
Geçenlerde bir haber çıkardılar. Dil-Tarih-Coğrafya Fa¬kültesinin konferans
salonunda Birinci Reisicumhurun res¬mi yokmuş, daha doğrusu evvelce varmış da,
kaldırmışlar.
Vayy; gericilik fakülteyi İstilâ etti; mürteciler ayaklan¬dı; inkılâplar,
devrimler elden gidiyor. Bağır bağıra bildi¬ğin kadar. Ne olmuş? Yüzlerce,
binlerce, onbinlerce asılı resimlerin yanında bir salonda da resim yokmuş.
A'sından Z'sine kadar devlet dâirelerini resimle dolduranlar, her odaya bir
resim asma mecburiyeti koyanlar bunu-hatta-ka-nun haline getirmek isteyenler,
bir konferans salonunda resmin olmamasını büyük gürültü, patırtı vesilesi
yapıyor¬lar. Sonra da Fakülte idaresi kalkıyor; yok olan bir resim yerine, iki
resim asıyor. Böylece de samimiyetini, bağhlı* ğını İsbat etmiş oluyor!
Resim olmasa ns olur-. Resimle İnsan ne kaybeder, ne kazanır?
Ne acaib telâkkiler!
İrtica kelimesi şimdi de resimlerin duvarlardan kaldı¬rılmasına verilen İsim
haline mi geldi?
Öyleyse, Fatih'i, Yavuz'u, Yıldırım'ı kaldıranlar bin de¬fa daha mürteci.,.
Ç 1 Ğ
Devrimbazların «ilerici» diye isimlendirdikleri sosya¬listlerin Stalin'in
resimlerini yırtmasına heykellerini kır¬masına ne buyurulur?.
ti
Aslında mesele dışta cereyan eden hadiselere bak¬mak, salim yolu bulmak veya
resimlerin etrafa asılmasını temin etmekte değil; müslümanlan baskı altına
almak, on¬ları tedhiş ve terörle sindirmeye çalışmakta. Meselenin can damarı bu!
Onun için de hergün kullana geldikleri ke¬limelerin mânâlarinın ve şümullerinin
değişmesine bakma¬dan, gözlerini kapayarak isnadlarına devam ediyorlar.
Bizim bildiğimiz «irtica», İslâmî hayat telâkkisini terk edip, putperest
adetlere, «cahiliyye» adetlerine saplanan¬ların hareketlerine verilen isimdir.
İşi hakil/a+ noktasından
:n boynu-damga-akat bu-arızları-
ele alırsak, karşımızda islâm'a cephe na «mürteci» yaftasını asmamız V yi sık
sık istimal etmemiz zarurör-nu, —hakkımız olduğu halde—k\ mız bize karşı,
Müslümanlara karlL ,
Varsın kullansınlar, ne çıkar? \
lar mar'
Daima onlar kaybetmiyor mu; daima muyor mu? Mesele buradadır, cemiye şişi
meydana getirmekte veya getirenNSTin (*M endişeye düşmekte değil!
Bize «gerici» diyenler ve bu damga ile T ;i-
kanlar, kendilerini «ilerici», «aydın» gördükle y&nUt
öyie vehmettiklerine göre; düşünmek lâzımdır:
Kelimenin hakiki mânâsiyle «ilerici» olmak için me¬denî hayata ve teamüllere
uymak; bilhassa hürriyet ve demokrasi taraftarı olmak lâzımdır. «İlerici» insan,
hak ve hukuka her şeyden ziyâde riayet eder kî; kendisini ipti-
180
181
Ç İ Ğ
dâi kavimlerden, yahud eşkıyalardan tefrik edebilelim.«İle¬rici »Iik terakki
mânâsında ele alınıyorsa; terakkinin yolu yine hürriyetten ve adaletten geçer.
Bu iki mefhuma ria¬yet etmeyen insan, terakkiye taraftar değildir. İlerici
de¬ğildir.
Bugün politika lûgatında «ilerici» «demokratik ni-zam»a bağlı kalanlara
deniliyor ki; bu mânâda Rusya ge¬ricidir. En son icat edilen sisteme bağlılık en
son meyda¬na gelen hayat görüşüne bağlılık mânâsında ele alınırsa, yine hürriyet
ve demokrasi tarftarlanna hak ve hukuk ta¬raftarlarına «ilerici» demek lâzım
gelir.
Bir nizamı yıkıp yerine ondan daha iyisini koyamıyan «ilerici» olamaz. Hak ve
adaleti ortadan kaldırmak suretiy¬le zulüm irtikâb edenler, «ilerici» olamaz.
Hürriyet ve de¬mokrasi yerine muayyen dikta prensipleri yaşatanlar «ile¬rici»
olamaz. Zira, iptidai kavimlerde hak değil, kuvvet hâ¬kimdir. Hürriyet değil,
dikta galiptir.
Cahiliyet devri buna en güzel misâli Kim kuvvetliyse, o hâkim... Kim zayıf ise,
o mahkûm! Adalet kuvvetlinin elinde oyuncaktır ve mazlumun hâk ile yeksan olması
mâ¬nâsına alınmıştır. Akif'imizden cahiMyet devri tasvirîni dinleyelim:
«Ssrt Hanları geçmişti beşer yırtıcthkta.» «Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri
yerdi..»
İşte böyle bir dünyaya İslâm güneşi doğduğu için¬dir ki:
«Zulmün k!t zeval akhna gelmezdi, geberdi!»
Demek ki, bize «Gerici» diyen ve böylece de kendisi¬nin «İlerici» olduğunu iddia
eden insan; şayet «İlericili¬ğinde samimî ise, mutlaka hak ve hukuka riayet
eder; hür¬riyet ve demokrasiye hürmetkar olur ki; gayr-i insanî teh¬dit ve
tedhişlerden uzak bulunması icap eder. Şu veya bu
ç
şahsı, yahut müesseseyi kendi gizli emellerinin âleti yap¬maz, kanun ve
nizamlara karşı gelenleri destekleyip teşci etmez, «idam sehpaları» tehditleri
iie fikir münakaşalarını telvise cür'et etmez.
Hak ve hukuka bağlı olanlara verilmesi iktiza eden «ilerici»lik unvanlarının
yanı sıra bugün sosyalistlerle, ko¬münistler «ilerici» oldukları
iddiasındadırlar. Diyorlar ki, «en modern devlet nizamı, hayat görüşü
sosyalizmdir, ya¬hut komünizmdir. Onun için de sosyalist ve komünistler
ilericidir.»
Bu iddianın sahiplerine hatırlatalım ki; ko^ ' 'e
sosyalistler kat'iyyen «ilerici» değillerdir. En;
hayat ve dünya görüşüne tâbi olanların iler ?"!f ^t
ediyorsa, sîz «gerici»siniz. Zira, sîzin fei f "jjj
Yunan'dan gelmektedir. Onun için asıl get. r
sizsiniz.. ( ,
Ve.. İslâmiyetten sonra ortaya dört başı \ sistem atılmamıştır. Dolayısiyle
İslâm, sistemler».ı nişidir. Böylece de «ilerici»lik Müslümanların hakk
Hülâsa: Müslüman ilerici, komünist gericidir.
Bir insanı tarih mahkûm etti mi; onu hiçbir mahkeme temize çıkaramaz. Bir lider,
tarihin âdil hükmüne göre idam yaftasını boynuna taktı mı; artık onu hiçbir
kuvvet darağa-çından kurtaramaz! Zira tarih perdesi arkasındaki icraat, Kâinat
Sahibine aittir. O'nun hükmü şümullüdür ve dâima rner'idir. Hiçbir af kanunu,
hiçbir iktidar, hiçbir sistem onu ortadan kaldıramaz.
Tarih Nemrud'u mahkûm etmiştir. Onu kim, hangi mahkeme bernet ettirebilir?
Firavun —keza— tarihin mah¬kûm ettiği suçlular listesinin başında yer almıştır.
Onun masumiyetine kim şahidlik yapabilir? Deccal'in idam hük¬münü ise, Hâlık-i
Kâinat infaz etmiştir ki. onu kurtarmaya ne kuvvet, ne de mecal vardır.
Pompei niçin yerle bir olmuştur?
I
nn Od
183
Ç I Ğ
Ahlâksızlık ve iffetsizlik yatağı olduğu için değil mi?
Roma, Neron'un eliyle niçin yanmıştır?
Görünen hikmeti haddi aşması; Pompeİ gibi bir hayat, yaşaması olamaz mı? Ama
Neron zâlimler arasına girmiş. Roma'nın kaatili olmuştur.
Fransız ihtilâli binlerce masumun kanını akıtmış; ihti¬lâlciler âdeta insan
kasaplığı yapmışlardır. Tarih onlari mahkûm etmiştir.
İkinci Cihan Harbi, milyonlarca insanın kanı ve cant pahasına meydana gelmiştir.
Müsebbibleri tarih nazarında suçluluklarını hiçbir zaman izâle edememişlerdir.
Siz, 20'nci Asrın en büyük cinayetlerinin işlendiği Rusya gibi bir memleketi
nasıl unutabilirsiniz? Günahı İkinci Cihan Harbi'ne sebep olanlarınkinden daha
ağır ve hattâ bu harbin müşevviklerinden olması itibariyle daha fazla!..
Komünistler, öyle bir gece baskını Ne devleti ele ge¬çirmişlerdir ki, hiç bir
eşkiyanın yapamıyacağı, tenezzül edemiyeceği alçaklığı irtikâb etmek suretiyle..
Ve onun Ivlarks'dan, Engels'den Lenin'e uzayan, nihayet Stalin'e geen
kadrosuyla...
Marks ve Engels eliyle beşeriyetin fikir hayatına sui-kasde kalkışan, komünizm,
Leninin eliyle de haysiyetine müdahaleci durumuna geçmiş; milyonlarca insanın
haya¬tına kasdetmiştir.
Rusya'yı kana boyayan ve dünyanın yansını tehdidi al¬tına alan bu rejim,
insanlığa karşı en büyük suçunu irtikâb ederken ve bunu da başta Lenin olmak
üzere, diğer lider¬lerinin eliyle yaparken; bütün hür dünya, insan hürriyet,
haysiyeti, şerefi ve namusu adına onu mahkûm etmiş; böylece milletlerin
mevcudiyetini korumak istemiştir.
Marks ve Engels olduğu gibi, Lenin ve Stalin de bu¬gün bütün hür dünya adaleti
tarafından hükümlüdür. Hem de bu hükümler kazıye-i muhkeme haline gelmiştir. Bu
Ç I
hükmü hiç kimsenin değiştirmeye, tebdil ve tağyir etmeğe hakkı yoktur.
Peki öyleyse, nasıl olur da Türkiye'de Lenin'in kitabı beraet eder ve nasıl olur
da onun ikinci baskısı yapılabilir?
O mahkeme hangi mahkemedir; o hukuk hangi hu¬kuktur?
Diğer taraftan!
Gazeteieri günlerden beri 31 Mart hikâyeleri işgal ediyor. Tarihî hakikatlerle
uzaktan - yakından alâkası bu¬lunmayan iddialar, beyanlar ortaya atılıyor ve
bütün kabahat Müslümanların üzerine yıkılmak isteniliyor. «Gericiler, mür
teciİer şöyle yaptı, böyle yaptı, şu şekilde astı, bu şe^' kesti» diye hayalî
hâdiseler canlandırılıyor ve bugür' miyetimizde cereyan eden siyasî ve içtimaî
vak'ala-tibat kurulmak isteniliyor. Her yıl ele alınan ve tam* tismar mevzuu
olan bu hadiselerin hakiki yüzü, gerçek ri niyeti nedir; kim suçludur, kim
değildir; belli değil! Orkv da tek itham hedefi vardır. O da vatan ve millet
sevgisiyle kalbi çarpan, dînî bağlarını kuvvetlendirmek, emniyet ve asayişin
muhafazası için en tabiî haklarından bile feda¬kârlık yapmakta olan
Müslümanlardır.
Milleti yıllardan beri bu hikâyelerle avutmak ve aldat¬mak isteyenlerin bütün
maksatları ise Dinî hareketlere dar¬be vurmak. İslâmî inkişafı durdurmaktır.
Onlar Müslüman¬ların şuurtanmasmdan, dinî bağların kuvvet bulmasından
korkuyorlar, böylece mevhum hâdiseler icad edip İslâmî hayat tarzını bir «öcü»
gibi göstermeye çalışıyorlar. Mak-sadları, anarşinin, huzursuzluğun izâlesi
değil, bilâkis art¬ması, sol militanların daha serbest hareket edebilmesi ve
neticede memleketin bir kızıl ihtilâle doğru sürüklenme-sidir.
Bunu temin için de, Müslümanların ellerini-kollarını bağlamak, hareket
kabiliyetlerini bertaraf etmek lâzımdır:
185
184
31 Mart hikâyesi ise, onlara göre bu mevzuda en iyi çâre¬dir. İşgal ve
boykotları silâhlı çatışma haline getirenlerin, ilim yuvalarını birer silâh ve
cephane deposu olarak kulla¬nanların ve nihayet vatan ve milletin hayat
damarlarına kurşunlar sıkmak isteyenlerin bir 31 Mart değil, yüzlerce 31 Mart'ı
gölgede bırakan davranışları asla mes'ele olmu¬yor da, eski defterler
karıştırılıyor, hayale vücûd rengi ve¬riliyor ve en masum hareketler son olarak
ortaya sürülü¬yor. Tâ 1908'lerin siyasî şartları içinde cereyan eden vak'a-ları
her gün Müslümanlardan gelen bir 31 Mart vak'ası var¬mış gibi gösterilmesi,
elbette ki akl-ı selim sahiplerini, vicdanlı insanları aldatamıyacaktır. Zira,
devir değişmiş¬tir; ilmin ve fennin hükmettiği bir asırda yaşamaktayız. Artık
kuvvetli delillerle, sağlam vesikalarla isbat edilemi-yen hiç bir hâdise değer
ve itibar görmemektedir. Ne dev¬let kuvvetleri, hükümet müesseseleri bu
yaygaraların tesir sahası içerisine girmemekte, şef idaresi ise tarihe karış¬mış
bulunmaktadır.
Esasen, son yıllarda cereyan eden çeşitli hâdiseler de isbat etmiştir ki,
Müslümanlar top yekûn memleketin huzuru, refahı, saadeti için çalışmakta,
emniyet ve asayişin gönüllü birer muhafızı gibi hareket etmekte, menfi
davra¬nışlardan dikkat ve itina ile kaçınmaktadırlar. Dün adım adım Müslüman
takib eden, her Mü'mini, her hacı ve ho¬cayı birer ihtilâlci olarak tarassudu
altında bulunduran Emniyet Makamları dahi hakikati çoktan idrâk etmiş
Müs-lünmanların arkasında takib ve te'dib için sarfettiği zama¬nın israf
edildiğine, sol anarşistlere hareket serbestisi ka¬zandırdığına kanaat getirmiş,
faaliyetini bugün hakikî mec: rasına oturtabilmiştir.
O da, kızıl militanlardan yediği taş, sopa ve kurşun¬larla, molotof kokteyİeri
ve bombalarla uyanmış, tehlike¬nin nereden geldiğini idrak etmiştir.
Hâlâ Müslümanlar hakkında şüphe ve endişesi olanlar
Ç I Ğ
varsa, hâlâ dindar insanlardan isyan ve ayaklanma bekle¬yenler mevcudsa, onların
da sol kurşunlarla, sol bombalar¬la, sol taş ve sopalarla uyanacakları ve tam
bir nedamet hissi içerisinde Müslümanlardan özür dileyecekleri, af
di¬leyecekleri günler yakındır.
CİNAYETLER gün geçtikçe çoğalıyor.. Irza tecavüz vak'aları birbirini kovalıyor.
En iğrenç, en tüyler ürpertici zabıta haberlerini gazetelerden tiksine tiksine
okuyoruz da, dönüp etrafa, neler oluyor, neler dönüyor diye bakmı¬yoruz.
Kızlarımız bar-pavyon artisti gibi soyulup, «bayram diye, «gençlik ve spor» diye
milyonlarca gözlerin ör teşhir ediliyor. Açıklık bütün hıziyle devam ediyor v\
muvazi olarak da cinayetler, tecavüzler silsilesi yef meni gibi dönüp duruyor.
Bunları önleyici tedbirler a. / sebeblerini ciddi bir şekilde araştırmak yerine,
açıklığa raz daha hız vermek isteyenler utanmadan gazete süturV^ nnda boy
gösteriyorlar.
«Fikir gazeteciliğini» öldürmek maksadiyle çıkan bugün pek çoklarının gafleti
yüzünden tirajı yarım milyonu aşan günlük bir gazete; 19 Mayıs gösterileri
münasebetiy¬le iki ayrı resim neşrediyor ve eskiden yapılan gösteriler için
aynen şu tabirleri kullanıyor: «Kızlarımız çarşaf gibi şortlar içerisinde
bunalırdı».. Ve bugünkü hali de şu şekil¬de tasvir ediyor: «Bugün hepsi birer
papatya demeti gibi.»
Bu nasıl bir seviye, ne korkunç bir telâkkidir!.
Demek kızlarımıza striptiz numaralan yaptırsalar, bu gazete ona da methiye
yazacak ve bugünkü hali tenkîd edecektir.
Bu Yahudi ruhlu gazetenin neşriyatı bir tarafa; kızla¬rını milyonların gözü
önünde teşhirden bir mahzur görme¬yen ebeveynlerin iffet anlayışına ne demeli?
Evlâdının en mahrem yerlerini teşhirden zevk alan bir insan düşünmek dahi
İmkânsızdır! Buna rıza gösterenler bam-başka bir ruh haleti ile malûl olsalar
gerektir.
186
187
ÇIĞ
«Medeniyet» adına irtikâb olunan bu «deniyet»ler, as¬lında iptidaî topluluklarda
zuhur eden bir hastalıktır ve «terakki» ile «asrilik»le uzaktan yakından alâkası
yoktur.
Bundan anlamıyorlar; bari cinayetlerden, tecâvüzler¬den ders alsınlar. 8
yaşındaki çocuğu kirletip, sonra da bo¬ğarak bodruma atan canavarın dehşet-engiz
hadisesinden korksunlar. Bugün masum «Oya»'nın başına gelen, yarın da bu hale
rıza gösterenin başına gelir. Ve,. Dizini döver ama, iş işten geçmiş olur.
1*7
YİNE MEFHUMLAR ANARŞİSİ
- AĞCILIK» tâbiri: Bâzılarına göre komünizme karşt olan her şey sağcılıktır.
Bâzılarına göre sağcılık demek sadece Müslümanlık demektir. Bâzılarının
telâkkisinde sağcılık ırkçılığın karşılığı olarak kullanıldığı gibi, bâzıları
bunu kapitalizm olarak İsimlendirmektedir. Bu tâbir de herkesin niyet ve
kanaatine göre mânâsını değiştirmekte¬dir. Bir de bunun önüne «aşırılık»
kelimesi eklenince, iş büsbütün çığırından çıkmakta, kimin ne dediği
anlaşılama¬maktadır.
Sol da öyle... Aslında komünizme giden her sistemin adı «sol» ken, bunu da
tasnife tâbi tutanlar bulunmakta, «aşın» sıfatını İlâve ederek bundan komünizm,
ihtilâlci sosyalizm kastedilmekte; tek başına «sol»u İse, demokra¬tik sosyalizm
olarak vasıflandıranlar ortaya çıkmaktadır. Mefhumlar üzerinde ittifak olmadığı
için, anlaşmak da
189
Ç I Ğ
mümkün olamamaktadır. Mes'ele politika safhasına intikal edince, işin rengi
büsbütün değişmekte, birinin konuşma¬sından diğeri bir şey anlıyamamaktadır.
Meselâ Moskova'ya, yahut Pekin'e veya herhangi bir komünist memlekete göre,
komünizmin karşısında olan her fikir ve sistem «sağ»dır. Komünizmle mücadele
eden, bu mücadelesinden de asla vazgeçmiyen fikir sistemleri¬nin adı da «aşın
sağ»dır. Komüniste göre^,j<asın_şağ» de¬mek, komünizme asla müsamahkâr olamayan
bir düşünce ve kanaat demektir.
Ortada böyle bir hakikat varken, birisi kalkıp da «aşı¬rı sol'un da aşırı sağ'ın
da idare edildiği yer Moskova'dır» derse, bundan ne anlarsınız? «Aşırı sol»
olarak bildiğiniz komünizmin idare yeri Moskova olabilir, bu tabiîdir. Fakat
«Aşır sağ«, yani komünizme düşman olan fikir ve sistem nasıl olur da Moskova'dan
idare edilebilir? Acaba bir müş¬terek tarafları mı vardır? Bir İttifak noktaları
mı mevcut¬tur ki, bir anda iki zıd kutup bir merkezden idare edile¬bilsin?
Diyelim ki «aşırı sağ» denilen şey, kendine göre mem¬leketimizde bir idare tarzı
kurdu ve kendi sistemini mem¬leketimize yerleştirdi. Acaba bundan komünizm,
yahut Moskova ne gibi bir menfaat elde edebilecektir ki, aşırı sol'la aşırı sağ
birlikte yürüyecek ve merkez olarak da Mos¬kova'yı seçebilecektir? İşin daha
garip tarafı konuşması¬nın başlangıcında; yanılarak mı, yoksa ne söylediğini
bil-miyerek mi, yahut kullandığı kelimelerin nasıl bir mânâ ta¬şıdığını
anlamıyarak mı, şöyle deyivermiş:
«— Halk arasında aşın sağ yoktur. Aslında aşırı sağ, padişahlık ve hilafetçilik
demektir.»
Bir an için bu tarife «evet» diyelim. İşbu «aşırı sağ», aşırı sol'la, yani
komünizmle nasıl bir arada yürür ve ne şekilde merkezini Moskova olarak
seçebilir? Yani bu şa¬hıs padişahlık ve hilafetçiliğin komünizmle işbirliği
yapa-
Ç I Ğ
rak yürüdüğünü mü iddia etmektedir? Bu iddiasını kabule imkân yoktur. Esasen
kendisi de kabullenemez. Çünkü aşı¬rı sol denen komünizm, Türkiye'de
padişahlığın ve hilâfe¬tin ilgası için Cumhuriyet idaresini doğrudan doğruya
des¬teklemiştir. Bunu da Türkiye'nin padişahlığı ve hilâfeti or¬tadan kaldırıp,
Sovyet usulü bir rejime geçebilmesi için yapmıştır. Gerçi arzusu kursağında
kalmış, Türkiye halkı komünizme kat'iyen iltifat etmemiştir; lâkin vakıa da
bu¬dur. Böyleyken nasıl bu iki zıd kutbu bir araya getiriyor'--"
Bu, dehşetli bir tenakuzdur. Bir milletvekilini!, bir tenakuzu kabullenmesine ne
akıl ve ne de m? saade eder.
Yine pek çok mefhumlar gibi lâiklik de anarşi dir. Bunun kanunî bir tarifi
yoktur. Anayasa'da tarifi mamıştır. Ceza Kanununun 163 ncü maddesi ki, laiklini
,ajâkası olmasına rağmen, bir tarif getirmemiştir, için de, herkes istediği
şekilde tarif ve tefsire tâbi tıı+ muştur. Bâzılarına göre lâiklik din ve dünya
işlerinin ayn ması birbiriyle İrtibatın kesilmesi mânâsında iken, bâ? larına
göre din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması, le beraber, dinin baskı
altında tutulması şeklindedir. BI zıları lâik devleti din kasabı olarak görür ve
kabul eder, her türlü dinî düşünce ve harekete devletin derhal müda¬halesini
ister; bâzıları da lâik devleti din müesseselerine asla müdahale etmeyen dünyevî
bir mefhum olarak görür, tatbikatın bu yolda olmasını arzu eder.
Dünya devletlerinde de lâikliğin tefsiri muhteliftir. Komünist memleketler
lâikliği mutlak din düşmanlığı ola rak tatbik ettikleri halde. Garb
memleketlerinde lâiklik din hürriyetinin ifâdesi olagelmiştir. Hâsılı, lâiklik
üzerinde te'viller, tefsirler, tarifler, tahminler o kadar muhteliftir ki,
birbiriyle irtibat kurmaya imkân yoktur.
Hani bir hayırsever kalksa da, şu lâik kafalar için bir «lâiklik mektebi» kursa,
ne kadar sevineceğim! Diyebilirim
•*„
190
191
Ç I Ğ
ki, «lâik cumhuriyetin kendi adına kuramadığı en mühim müessese böylece meydana
gelmiş olacak. Biz de Türkiye de ne kadar devrimbaz varsa toriayıp toplayıp bu
mekte¬be kaydedeceğiz. Ve peşinden bir de kanun:
«— Lâiklik mektebi için devam mecburidir. Ancak sadece devrimbazlar kaydedilir!»
Aradan bir kaç yıi geçecek; «lâiklik mektebinin me¬selâ —beşinci— sınıfından
mezun olanlara «diploma» ve¬rip, bir gazetenin başına oturtacağız. Kontenjan
sena¬törü «lâiklik mektebi»nin ilk mezunu olmak hasebiyle baş¬makalelerinden onu
takip edeceğiz. Bakalım o zaman da MecjjsJReisinin iftar sofrasına «Anayasanın
özüne de sö-zuiTe de aykırı bir hareket...» diye damga basacak mı? İs¬lâm
birliğinden, İslâm hanımlarının çarşafından, İslâm eza-mndan, İslâm Kur'amndan,
Reİsicumhur'un Mümlümanca duasından bahsederken, «devrimler, ilkeler mahvoluyor,
Şeriat devleti geliyor!» diye avaz avaz bağıracak mı?
Meselâ ona lâikliğin mânâ ve ehemmiyetini öğretirsek; dinsizliğin - donsuzluğun
nassl bir densizlik olduğunu, ilk¬okul talebelerine alfabeyi «belletmek» gibi
belletirsek, eminim ki, «Az gittik uz gittik, dere-tepe düz gittik; altı ay bir
güz gittik, müjde alfabe bitti!» diye ilk kitabının son sahifesini kapatan
çocuklarımız gibi sevincinden kabına sığamaz olur, gaf üstüne gaf yapmaktan
kurtulur! En azın¬dan lâik Fransa ile lâik Türkiye arasındaki farkı anlar.
Vic¬danlarını lâikleştirip, kalp ve kafalarını materyalizmin ki¬ralık çöp deposu
haline getiren Garp gâvurlarının düştüğü vartaya düşmez de. Müslümanların —en
az— kendileri kadar hayat hakkına sahip olduğunu öğrenir, dinsizlikleri¬nin ne
şekilde teminat altına alındığını görüp, bu teminatın mü'minlere de tanınması
lâzimgeldiğini iyice ezberlemiş olur.
? Bunu yapamadığımız, bunları bir ilkmekteb talebesi gibi sıralara dizip,
lâikliği öğretmediğimiz için, her İslâmî
192
Ç I Ğ
[faaliyeti «Anayasaya aykırılık, devrimlere gölge düşür-, mek» diye kösteklemeye
kalkışıyorlar.
Geçen gün lâiklik düşmanı bir devrimci, karaladığı
«iftar» başlıklı başmakalesinde, dinî fiil ve hareketleri bir
«suçmuş» gibi göstermeye kalkışıp, Ezan'ın Arabca okun-
. masından, camilerdeki hoparlörlerden, Kur'an kurslarından,
- va'aziardan, Devlet ve Hükümet reislerinin bâzı îslârnî dav-
, ranışlarından bir hayli şikâyetten sonra, yazısına şöyl
^ vam ediyor:
«— Bu gidişle sayın Senato başkanının butu s menio üyelerini bayram namazma,
öbür gün de B?
yüksek memurları cuma namazına davet etmeler, / r ğan karşılamamız mı
gerekecek?»
Ne sandın cici bey? Kıyamet mi kopar yani? \
Aslında hiç bir şey olmaz! Fakat adamların endişe
-? başka: . /^ ?
Meclis Reisi, Cumhuriyet tarihinde ilk defa oîarakt: * Millet Meclisi
salonlarında verdiği «İftar ziyafeti»ne oruç-\ "'iu Müslüman milletvekillerinin
dışında, oruçsuz, hatta ( münkir bütün milletvekilleri de katılmışlar;
kendilerini «ne-; zaketen saygısızlık olmasın» diye buna mecbur hissetmiş¬ler.
Ya adamın dediği başına gelir de Sayın Senato Reisi, senatörlere «Buyurun,
bayram namazını falan camide kıla¬lım; bize rey veren Müslüman vatandaşlar
arasında haya¬tımızda ilk defa da olsa bir safta bulunmanın, beraberce , Allah'a
kulluk etmenin şerefini tadalım, haysiyetiyle hay-- siyetlenelim.» derse,
zavallı ne yapacak? Gitmese olmaz, reddetse «nezakete» uygun düşmez! Peki,
camide nasıl oturacak, nasıl diz çökecek, nasıl rükû ve sücûd yapacak¬tır?
Adamın endişesi burada ve korkusu böyle bir «felâket» le karşılaşmasında...
Ama, «kontenjan»cımız üzülmesinler; «lâiklik mekte-" bini» açarsak buradan mezun
oluncaya, kendilerini Müs-' tümanlığa ahştırıncaya kadar onlara «namaz
muafiyeti» ta-?• oımr, olur biter!
193
Ç i Ğ
Türkiyemizde lâiklik tatbikatının «dinsizlik» mânâsın¬da ele alındığı ve manevî
değerlerimize sırt çevrildiği ana kadar, geniş bir hizmet sahasını ihata eden
vakıf mallan, son kırk sene içerisinde gayesinin dışında kullanılmış ve
dolayısiyie vakıf teşkilâtı dağılmıştır. Bugün «Vakıflar Mü¬dürlüğü» diye
faaliyet gösteren resmî teşekkül ise, Vakıf mallarını korumak ve ihyasına
çalışmaktan ziyade, miras yedi yaramaz çocuklar gibi har vurup harman savurmuş;
pek çok tarihî ve maddî kıymeti haiz vakfiyeleri ona - buna satmış, hattâ gayr-i
müslimlerin bunları işgal etmesine bi¬le göz yummuştur.
«Vakıfların devletleştirilmesi» neticesinde de halkı¬mızın mallarını vakfetme
hasletleri tamamen öldürülmüş; herhangi bir camiye, medreseye mektebe yahut her
hangi bir teşkilâta vakfedeceği arazisinin, binasının, yahut çe¬şitli gelir
kaynaklarının akıbetinden endişe eden Müslü¬manlar, bu yolu terk etmek
mecburiyetinde kalmışlardır.
Vakıflar tamamen Diyanet Teşkilâtının emrine verile-bilir.^Yahut müstakil bir
teşkilât olarak teminat tanınır, Böylece de vakıf mallarının çoğalması,
zenginleşmesi, bu büyük içtimaî yardım teşkilâtının devam edip gitmesi mümkün
olabilirdi. Lâkin bugüne kadar bu yolda hiç bir ciddi icraata tevessül
edilmediği gibi, hiç bir hükümet de bu mesele ile doğrudan doğruya alâkadar
olmadı.
Halbuki, bütün garb memleketlerindeki içtimaî yar¬dım teşkilâtları, bizim
vakfiyetlerimiz örnek alınmak su¬retiyle meydana getirilmiş; Garplı her fırsatta
Vakıf teş¬kilâtımızın kuruluş tarzını büyük bir hayranlık ve hayretle müşahede
etmiştir. Bugün Amerika'da, İngiltere ve İsviç¬re'de Hıristiyanların kiliselere
yaptıkları bağışların men¬şei de —hiç şüphesiz ki— İslâm vakıfları olmuştur.
Son asırda Vakıflarımızla ilk ciddî meşguliyet va'di de A.P. Hükümetine aittir.
Hükümet programında Vakıf mallarının yeniden ele alınacağı bildirilmiş ve
öğrendiği-
194
Ç I Ğ
mize göre de bu mevzuda bir kanun tasarısı hazırlanmaya başlanmıştır.
Dolayısiyle Hükümet va'dini tahakkuk ettir¬mek yoluna girmiş ve vakfiyeler
üzerindeki hassasiyetini göstermiştir. Ancak, hazırlanmakta olan tasarının hangi
esaslar dairesinde tanzim edileceği bilinmemektedir. Vakıf mallarına ne derece
teminat tanınacağı meçhuldür. Bu ba kımdan biz hazırlanmakta olan kanun
tasarısına ışık tut¬mak üzere bâzı esasları hükümet erkânının ıttılaına
P-.ediyoruz. Şöyle ki:
1 — Hazırlanmakta olan kanun tasarısınd
jarı teminat altına alınmalıdır.
2 — Vakıf teşkilâtının Diyanetin emrine
halkın eski alâkasını yeniden canlandırır ve böy
içtimaî yardım teşkilâtının yurt sathında yeniden
temin edilmiş olur. Bu hususta ciddi gayretler sarfedi
lidir.
3 — Vakfedilen malları vakıf gayesi dışında kullanan¬
lar için ağır müeyyide konulmalı, böylece de endişeler ber¬
taraf edilmelidir.
4 — Vatandaş vakıf mallarının korunmasında, vakfi¬
yelerin idarecileri durumunda olan şahısları murakabe et¬
mekte selâhiyet sahibi olmalı; mes'ele İslâmî ölçüler içe¬
risinde değerlendirilmelidir.
5 — Bugüne kadar çeşitli şahıs ve müesseselere sa¬
tılan vakıf malları geri alınmalı; yeni yapılacak vakıflarda
olduğu gibi, eskiden yapılmış vakıflarda da vakfedenlerin
koyduğu şartlara tam riayet edilmelidir.
6 — Vakıf mallarının sevk ve idaresinde Vakıflar
Umum Müdürlüğünün selâhiyetli kılınması gibi, vakfiye
sahiplerinin de vakfiyelerin idaresini istedikleri şahıs ve
müesseselere verme hakkı tanınmalıdır.
Bu şartlara riayet edildiği takdirde, Vakıf teşkilâtı ye-
195
C 1 G
C ! G
niden büyük bir kuvvet kazanabilir ve memleketimizin ik¬tisadî kalkınmasında
mühim bir unsur haline gelir. Aksi halde, alınacak tedbirler vatandaşları tatmin
etmekten çok. uzak olacak; vakıf mallarının tahribi ve günden güne orta¬dan
kalkması Önlenemiyecektir.
Hükümeti bu mevzuda hassasiyete davet ediyoruz.'.
Kıyafet bahsinde son derece mutaassıbız. Bir müslü-'-manın namaz takkesi iie
sokakta dolaştığını görsek, hemen 5 yakasına yapışır, karakola teslim eder,
polisin birkaç da- -yak atmasını da sevinçle seyrederiz.
İstanbul sokaklarında bazen çarşaflı, peçeli hanımla--ra rastlıyoruz. Etraftan
yarı çıplak kadınlar, saçı sakalı bir- • birine karışmış çocuklar, daha küçük
yaşta plaj kıyafetine -? alıştırılmış mini mini yavrular, yüzü gözü boya
fabrikasına ? dönmüş orta yaşlı madamlar, saçları deve hörgücü gibi ? başlarının
yarım metre kadar üstüne çıkmış, bayanlar, on- -lan Merih'ten gelmiş gibi
karşılayıp, garip bakışlarla ha- ? reketierini takib ediyorlar; çoğu defa da
dille sarkıntılıkta * bulunuyorlar. «Aaa. ÖÖÖ gibi utanmıyor mu, sıkılmıyor
-mu??» sayhaları ile büyük bir suç tesbit etmiş gibi kendi¬lerinden geçiyorlar.
Kanunlarımız, bâzı şekiller ortaya koymuş; bâzı kıya^ -fetlerin suçluluğunu ilân
edip giyilmesini yasaklayıvermiş.
Aydınlarımız medeniyeti melon şapkadan ve simokin-den ibaret sayıyorlar. Bu
diziye bir de «mini etek» ilâve edildi!
Dünyanın hiç bir yerinde birkaç asır evvelki kıyafet¬lerin kullanılmaları yasak
değildir. Türkiye müstesna!
Lâkin bir çok yerlerde ahlâksızlığı netice veren kıya¬fetler, meselâ «mini -
etek» kanunla men edilmiştir.
Bizde İse, sarığa - bereye, takkeye karışan kanun, çar¬şafa, peçeye, baş
örtüsüne kin ve gayzla çevrilen nazarlar.-
flcik-saçıklığı muhabbetle bağırlarına basıyorlar, «mini -elek»! Avrupa'da çıkar
çıkmaz Türkiye'ye sokup, şerefine merasimler tertip ediyorlar.
Ama cinayetler «mini-etek» yüzünden işleniyor, genç¬ler «mini-etek»li kızların
peşine takılıp sokak sokak dola¬şıyorlar; ırza tecavüz hâdiselerinin çoğunun
altında ba¬caklar, iffet tanımayan kıyafetler yatıyoı. Mektebli kızları¬mız bile
bu cereyandan kendilerini kurtaramıyorlar.
Açılmak.. Daha açılmak. Netice?
Neticede ise, gençliğin sür'atle ahlâksızlığa sürüklen¬mesi; dizi dizi
cinayetler; ırza tecâvüz vakaları ve nefes almadan çalışan Emniyet Ekiblerinin
suçlu yakalayabilme¬si için sayılarını artırma gayretleri meydana geliyor.
Kapanmak yasak; soyunmak serbest...
Kanunlarımızın felsefesi bu olursa ve bunların önüne geçilmez, bunlara dur
denilmezse; başımıza maddî - ma¬nevî kıyametler kopar.
Otobüsü kaçırmak üzereyiz efendiler!
19 Mayıs yaklaşıyor. Halk arasında «baldır - bacak bayramı» diye isim takılan bu
bayram münasebetiyle, na¬mus ve haysiyetini her şeyin üstünde tutan Müslüman
Türk kızlarında bir teiâş-bir endişedir başladı. Gün geçmi¬yor ki, bu bağrı
yanık hemşirelerimizden birer-ikişer mek-tub almış olmtyayım. Hepsi de,
mektuplarına, İçinde bu¬lundukları anormal durumun şikâyeti ile başlıyor, bayram
diye sahalarda binlerce, onbinlerce İnsanın gözü önünde teşhir edilmekten
utandıklarından, sıkıldıklarından söz ediyor ve bizzat «rezalet» olarak
isimlendirdikleri bu du¬ruma artık bir son verilmesini istiyorlar. Hatta
yalvarıyor¬lar.
«— N'olursunuz, namusumuzla oynamasınlar. Hiç
196
197
Ç I Ğ
kimseye göstermediğimiz, göstermek mecburiyetinde ol¬madığımız vücudumuzu
binlerce İnsanın gözleri önünde teşhir etmesinler. Satılık kadınlar gibi bizi
meydanlara sür¬mesinler!»
Daha neler, neler
Müslüman kızlarımız, her yıl 19 Mayıs bayramı müna¬sebetiyle tekrar edilen
rezaletlerden bıkmışlar, usanmış¬lar; utanıyorlar, sıkılıyorlar; namus ve
şereflerini kurtara¬bilmek için mütemadiyen gazetelere mektup gönderip,
alâ¬kalıların bu işi nihayetlendirmesini istiyorlar.
Ne kadar haklı, ne kadar masum, ne kadar doğru bir istek.. Kim, hangi vicdan,
hangi insaf bunların isteklerini reddedebilir; onların bu haklı taleblerine
karşı, «hayır biz sizin vücudunuzu teşhirden zevk alıyoruz» diyebilir? Bir insan
canavarlaşmışsa bir insan namus ve haysiyet telâk¬kilerinden ahlâksızlık,
iffetsizlik girdabına yuvarlanmak su¬retiyle sıyrılmamışsa. hiç bir zaman bu
masum yavruların onbinlerce insanın gözü önünde teşhir edilmesine razı olamaz;
bu rezalete göz yumamaz.
Kanunda yok böyle bir mecburiyet!
Hiç bir kanun maddesi, «İllâ kızlar bacaklarını, baldır¬larını açsın, yarı
çıplak bir vaziyette halkın karşısına çık¬sın» diye bir mecburiyet
va'zetmemiştir.
Öylsyse bu kanunsuz mecburiyet niçin?
Tamamen keyfî, tamamen indi.. Bir kız talebe, «ben vücudumu teşhir etmek
istemiyorum» dese, hem sınıfta bırakılır, üstelik mektebin disiplin kuruluna
sevk edilip tecziyesi istenilir. Bütün derslerden iftiharla geçip, sırf 19
Mayısa iştirak etmedi, sırf vücudunu ona-buna gös¬termedi diye sınıfta bırakılan
kız talebeler vardır.
Kanunsuz bir mecburiyet şunun - bunun nefsi arzuları¬nı tatmin için devam edip
gitmektedir.
Maarif, baştan başa bu kanunsuz mecburiyeti icraya memur addedilmiş ve el'an bu
durum muhafaza olunmak¬tadır.
198
Ç I Ğ
Halbuki, değil kanun maddesi; herhangi bir tüzük, her¬hangi bir nizamname de
yoktur. Hiç bir tüzükde, hiç bir nizâmnâmede, «Kızlarımız - yatakta bile
giyinmekten haya ettikleri bir kıyafetle milletin gözü önünde vücudunu teşhir
etmek mecburiyetindedir.» diye bir kayıt yoktur.
Buna rağmen zor kullanılmakta, bâzılarının devriı ? bazhklart, bâzılarının
düzenbazlıkları, bâzılarının da h? vanî hisleri bu kanunsuz mecburiyeti sürdürüp
götürme tedir.
Soralım bu kanunsuz mecburiyeti devam ettirmek is¬teyenlere:
«— Karınızı veya kızınızı 19 Mayısda giyilen kıyafet¬lerle caddelerde devamlı
surette gezdirebiür misiniz? Her arzu edenin gözleri önünde onların en mahrem
yerlerini teşhir edebilir misiniz?
Şayet insanlıktan bütün bütün istifa etmemiş; şayet aklı, fikri, kalbi dumura
uğramamış ise, bunu şiddetle red¬dedecek, böyle bir teklifi kendisi için en
büyük hakaret sa¬yacaktır.
Öyleyse, hoşlanmadığımız bir şey için başkalarını baskı altına alamayız.
Karınıza, kızınıza reva göremiyeceğiniz bir zulmü, masum yavrularımız için
sürdürmeyiniz.
Artık bitsin bu namus kasaplığı..
Herşeyde olduğu gibi polisle ilgili kelimeler de, mef¬humlar anarşisinin içinde
yer almaktadır.
Amerikan askerlerine karşı vâki tecâvüz hâdisesinde polisin hareketini tenkîd
edenler, 27 Mayıs öncesi hâdise¬lerini misal gösterip, bir daha böyle kaba (!)
muamelele¬re tevessül etmemek tavsiyesinde bulundular. «Polis ha¬şin olmamalı..«
dediler ve Talebe Yurduna yapılan baskı¬nın aleyhinde bulundular.
Meseleyi soğukkanlılıkla ele alalım:
— Polis, eli sopalı anarşistler karşısında ne yapmış¬tır?
199
G ! Ğ
— Amerikan erlerinin üzerine mürekkeb atan, sonra da onları denize dökmeye
kalkışan gözü-dönmüş solcula¬rın karşısına çıkmış; onları yakalayarak nezaret
altına al¬mak istemiş, tahrib hareketlerine mani olmuştur.
Eli sopalı anarşistler polisin üzerine taşla, sopayla yü¬rümüşlerdir. Polis de
cop kullanmak mecburiyetinde ka¬mıştır. Keza eli sopalı anarşistler Üniversite
muhtariyeti¬nin gölgesine saklanıp kanun ve nizamları hiçe sayrmşla--dır; polis
de, suçluları yakalayıp Adalete teslim etmek üzere, onların kaldıkları yurda
girmiş va mütecavizleri tek tek yakalayıp Mahkemenin huzuruna çıkarmıştır.
Anarşistler polisi gülle mi karşıladılar ki, onun toka¬dını çok görelim?
Karakola davet edilen herhangi bir genç, derhal bu davete İcabet etti de, polis
buna rağmen cop mu kullandı ki, onu «haşin» olarak isimlendirelim?
İnsafı elden bırakmamak lâzımdır. Verilecek hükümle¬rin hak ölçüler içerisinde
olmasına dikkat etmek icab et¬mektedir.
Üç beş ne-idüğü belirsiz adam, kanun nizam îanıma-dan eline geçirdiği taş ve
sopaları misafirlerimizin kafala¬rına indirmeye kalkışır; yabancı dostlarımıza
ait binaları tahribe yeltenir, yabancı plâkalı arabaları bir anda hurda¬ya
çevirir, hattâ Amerikalı taşıdı diye dolmuşların lâstikle¬rini patlatıp
şoförlerini tartaklar da polis bu hâdiseler kar¬şısında seyirci kalırsa, asıl
«haşin» tavrını o zaman gös¬termiş olur. Kanuna, nizama, milletin emniyetine
karşı haşin tavır takman bir polis İse, hiç bir zaman polislik mesleği ile
bağdaşır cinsten değildir.
Eğer polis gözü dönmüş muhterisleri yola getirmek için cop kullanır; canileri ve
kaatilleri yaralayıp hastanelik eder ve ancak bu suretie kanunun pençesine tevdi
etmeye muvaffak olur; namus ve haysiyet sahibi insanların şeref ve izzetini
muhafaza uğrunda namussuz ve iffetsiz mah¬lûkları te'dip eder; şerirlerin
canilerin zararsız hâle gelme-
200 .
Ç I Ğ
si zımnında kuvvet kullanırsa bu «haşinliğinden değil; vazifeşinaslığından,
namusluluğundan, vatanperverliğin¬den ileri gelir.
«Toplum Polisi» olarak isimlendirilen polis ekibinin
eli sopalı anarşistlere karşı takındığı tavrı, onları te'dipde
gösterdiği faaliyeti fazla bulmak, aşırı bulmak haşin bu -
m ak yerine hatta noksan bulmak, onun bozgunculara; vur-
ounculara, moskofçu düzenbazlara daha şiddetii, dah?
davranmasını tavsiye etmek hem vatan, hem de...
borcudur. )
Polis, sola karşı ne kadar haşin oiursa, millet, ,,
dan o kadar sevilir, o kadar hürmet görür, o kadar i
kazanır. v
Emniyet ve asayişi muhafaza bakımından solcuların maşası haline gelen eli sopalı
anarşistlere cop'a mukabre le eden, onları don-paça yakalayıp adalet huzuruna
cikarcn Polislerimizi tebrik ve takdir etmekde elbette ki şerefli bir vazifedir.
a
Yine: Bizde, kökü çok eskilere dayanan bir alışkanlık vardır: İdareimaslahat
hastalığı.. Bu hastalık yıllar yılı Türk cemiyetini içinden kemirmiş ve hatta
bugünün «ay¬dın tip»ine de hâkim olmuştur. ,Kuvye_t kimdedir, pna bo¬yun
eğeceksin, onun zulmünü alkışlayacaksın.. Hangi zih¬niyet hâkimdir, ona tabi
olacaksın!.. Ama cinayetler zinci¬ri devam("ediyormuş, ama mazlumun hakkı
ayaklar altında çiğneniyormuş.. Kimin umurunda? Memur ise âmirine; U-Jebe ise
öğretmenine; vekil ise başvekiline fakir ise zengi-jnine bel bükmek, boyun eğmek
durumundadır ve bu da, Idevrin tabii bir icabı kabul edilmektedir.
Niçin bütün ileri memleketlerin aydınları, halkın me¬selelerini kendilerine dert
edinirler de, bizim «aydın» gs-çinen diplomatlarımız koyu bir vurdum - duymazlık
uyku¬suna yatarlar? Çünkü «neme - lazımcılık» zihniyeti tâ 1lik-
201
Ç I Ğ
ferine kadar işlemiştir. Çünkü, haksızlığı bak kabul etmek onun baş gayesi
haline gelmiştir. Çünkü, zulme adalet kü¬lahını giydirmiş, kendisi de karşısında
el-pençe divan dur¬maya başlamıştır.
Bu zihniyet hâkim olduğu içindir ki; cemiyetin mese¬leleri ile yakından alâkadar
olanlar, hakkı ve hakikati hay¬kıranlar, alçakça eğilmiyenler, daima dik
duranlar, «çıkar¬cı, gerici, istismarcı» damgasını yer; deli nazarı iie
bakıl¬maya hedef olur; herkes onu boğmak, onu susturmak için elbirliği eder ve
bunda da muvaffak gibi görünürler.
Asrı Saadet'ten epey sonra büyük bir veliye şöyle di¬yorlar:
— Siz Sahabi gibisiniz!
O büyük Velî ürperiyor; bu hitabı hazmedemiyor; ken¬disine verilen bu müstesna
makamın lâyıki olmadığını şöyle ifade ediyor:
— Ben nasıl Sahabi olabilirim? Şayet siz Sahabileri
görse idiniz onlara «deli» derdiniz, onlar da sizi görse idi,
«bunlar müslüman değil» derlerdi.
Bir Mefhum daha: «Ehven-i şer» üzerinde durulurken, şunu unutmamak
lâzımdırTcnTTu 1(afâe daima İslâmî hüküm¬ler muvacehesinde değerlendirilir.
«İlm-i fıkhın emr-i dün¬yaya taallûk eden ciheti» nazara alınır ve hareketler
ona göre aysrianır. Bu mevzuda «Mecelle» dikkate şayan hü¬kümler vaz'etmiştir.
Bahusus 29 ncu maddesinde, «Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur» denilmek suretiyle
tereddüdler izâ¬le olunmuştur.
«Mecelle» nin temeli ise İslâm şeriatidir. Muhteşem bir hukuk âbidesi olan Türk
Adalet tarihinde müstesna bir mevki kazanmış olan Mecelle'nin «ehven-i şer»
mevzuun¬daki hükmü, «usul-ü fıkh»m bir kaidesine ve aynı zamanda yine
Mecelle'nin «zarar-ı âmmı def için zarar-ı has ihtiyar jplunur.» Tarzındaki 26
ncı maddesine istinad etmiştir. Bu, şu demektir ki; mutlak surette iki şer,
yahut iki zararla
Ç I Ğ
karşılaşınca, bunlardan daha hafif, yahut daha az zararlı olanı tercih edilir.
Yoksa, hayırla şerrin karşı karşıya gel¬mesinde «ehvendir» diye şerre tâbi,
yahut razı olmak mâ¬nâsında değildir. Burada aslolan cereyan eden herhangi bir
hâdisede mutlak «şerr»in mevzuubahis olması ve iki ' arasında tercih durumunun
meydana gelmesidir.
Yine Mecelle, 31 inci maddesinde, «Zarar IV
imkân def'olunur» demek suretiyle de, ancak 4: >
kudretleri dairesinde zararları defetme durumların,/ zuubahis olduğunu
göstermiştir. Eğer insan mutlal( bulmaya, tesis ve idâmeye muktedir değilse,
«teklif, layutak» olmadığı için, kendi ihtiyar ve kudreti dahilin daha az
zararlı olan yola sülük etmek mecburiyetin
«Ehven-i şer» meselesini Müslüman her hadise içirt? ; tatbik edebilir. Herhangi
bîr ticarî meselede olduğu gibi.y içtimaî mes'elelerde hattâ politikada da..
BediüzzamanıY Hazretleri bir eserinde iki siyasî zümreden bahsederken, birisinin
kol, diğerinin de parmak kestiğinden bahisle, ikin¬cisinin, yani parmak kesenin
tercih edilmesi lâzım geldi¬ğini ifade buyurmuştur.
Haricî meselelerde de bu hüküm değişmez.
İki yabancı devletten birisini tercih etmek durumunda, daha az zararlı olanını
tercih etmek lâzım gelmektedir, ta daha fazla zararın önüne geçebilmek İçin..
«Ehven-i şer» meselesini hareketlerine mesned itti¬haz edenlerin İslâmî düşünce
tarzı budur.
202
203
Ğ
BAYRAM
i
SRAIL'LE Mısır'ın kavga ettiği yıllarda; bizde de Kur¬ban Bayramı yaklaşınca bir
«post kavgası» hazırlığı baş¬lardı. Ümid edilir ki artık bu da mazide kalsın,
yok şuraya, yok buraya verilecek, diye vatandaş rahatsız edilmesin. Hatta
bayramla yakışık almayan münakaşalar dahi olurdu, artık o günler de gerilerde
kalsın.
Çünkü: Kurban etinin tevziindeki mecburiyetin bir başka şekli de Kurban
derilerinin tevziinde vardır. Fitre ve Zekâtların Kur'ân-ı Kerim'de sarahatan
gösterilen mahal¬lerin dışında herhangi bir teşekküle ve meselâ Türk Hava
Kurumuna verilemiyeceğine dair Diyanet İşleri Reisi Yük¬sek Din Kurulunun aldığı
karar cümlenin malûmudur.
Fitre ve zekâtlar şer'i bakımdan Hava Kurumuna verile¬mediği gibi, Kurban
derilerinin de bu kuruma verilmesi doğ¬ru değildir.
Kur'an kurslarına, ilim yayma cemiyetlerine verilebi¬lir; zira bu müesseseler
bunların geliri ile dinî hizmetlerde bulunacak talebeler okutmakta ve bütün
gelirlerini tama¬men din işlerine sarfetmektedirler. Fakat Hava Kurumu bunu
yapmamaktadır. Gerçi bu kurum da memleket faideiidir; bâzı hatalı icraatlarla
kurum gayesi ö'
-karılmaktaysa da, umumiyet itibariyle Kurum,,, ^
.rmenfaatine uygun bir teşekküldür. Ancak bı> '
ması, geliştirilmesi Kurban derileriyle değil; i, şekilde yapılacak aynı veya
nskdi yardımlarla, tefi la temin edilebilir. Bunu aynı zamanda tavsiye ede
Yukarıda işaret ettiğim Qibi,J<urban derilerinin tev meselesinde de kayıtlar
vardır. Bu tevzi işi, herhangi tamime göre değil, [s[ârn_âlimlerinin
fetvalarına, dinrhü-\. kümlere_göre yapılır. Nasıl ki, dört re'katltk namazın
iki rek'atını tamimle kaldırmak, emirle bertaraf etmek, yahut «falan merci böyle
karar verdi» diye sakıt addetmek müm¬kün olmadığı gibi, Kurban derileri
mevzuunda da şu veya bu karar, şu veya bu tamim de muteber addolunamaz, tat¬bik
edilemez, bundan dolayı Müslümanlar baskı altında ^bulundurulamaz.
Bu noktada muhterem okuyucularımızın uyanık bulun¬malarını ve mü'min
kardeşlerini ikaz etmelerini; önlerine çıkacak herhangi bir valilik, kaymakamlık
emirlerinin hiç
" bir hukukî mesned taşımadığını da bilip, ona göre davran-
umalannı tavsiye ederim
Biraz da Bayramdan Bahsedelim:
Kurban Bayramı.. Bugün, ona da kavuştuk. İslâm âlemi, ikinci büyük bayramına
kavuştu. Daha doğrusu, ikinci bü-?yük bayram İslâm âlemine doğru geldi.
Müslümanlar ara¬sındaki birlik ve beraberliği biraz daha artırdı.
Geçen günler İslâm âlemi için ne derin yaralar taşıyor, ne acı hâtıralar
saklıyorsa; gelecek günler de o derece getiriyor, aşk ve heyecan getiriyor.
Boğulmak iste-
204
205
Ç I Ğ
nen ilâhî hakikat günden güne kuvvetlendiği gibi; fecr-i kâziplerin arkada
kaldığını, fecr-i sadıklara doğru ciddi bir yarışın başladığını seziyoruz. «Gün
günü aratmıyor» artık! Küfrün çürük temelleri sarsılmış, imân kalası büyük
zelze¬lelerden müteessir olmıyacak bir şekilde inşa ediliyor. Bu, dervişlerin
çile doldurması gibi bir şey çeşitli berzahlar¬dan, karanlık dehlizlerden geçiş
ve birden bire, aniden göz açıp-kapaymcaya kadar ebedî aydınlığa açılan büyük
kapı¬ya varış...
Milletlerin hayatında seneler, saniye hükmündedir. Gayretlerimizin fazlalığı
nisbetinde yollar kısalabilecek, vaad olunan büyük an gelip çatacak, lûtf-i
ilâhinin büyük ihsanı, büyük azameti karşısında donup kalacağız.
Dış görünüşlere bakıp aldanmayınız; sayıların azlığı¬na bakıp ye'se düşmeyiniz.
Büyük müjdecinin nurânî ku¬mandasındaki kırk kişilik mübarek kadro, nasıl ki bir
anda meydana çıktı; âlemi zulmetten kurtardı.. Aynen öyle de, o büyük müjdeci,
bugün de kumanda mevkiinde; intizar ise; kırk kişinin mutlak ihlâsla
ittifakınadır.
Bu bayramı gerçek bayramın bir müjdecisi kabul edi¬şimizin hikmeti de budur. Ve
Anadolu, kırk binlere bağiı kırk kişinin ruhda ve fikirdeki hamleyi ilân İçin
«İleri arş» emrine sahne olacak mübarek bir beldedir.
Büyük günün büyük bayramı mübarek olsun!
Bir hususu açıklamadan geçemiyeceğim: O da, «Kara¬lı bayram» meselesi. Herhalde
dini bayramların bütünü aktır amma, bazı Müslümanlar, yakınlarından biri vefat
edince ilk bayramı «karalı bayram» olarak isimlendiriyor¬lar ve o gün yas
tutuyorlar. Bu doğru bir hareket olmasa gerek. Çünkü İslâm dininde yasın müddeti
belirtilmiştir. Ve kime yas tutulacağı da açıktır. Bütün bunlara rağmen, dört ay
sonra gelen Ramazan Bayramını yaslı ilân etmek, dinle bağdaşmaz. Amma dinin
içine düştüğü müşküller göz önüne getirilirse, dinimiz baltalanırken imanımız
yanarken
Ç t Ğ
ben nasıl bayram yapabilirim derse bunun su götürür tara¬fı olabilir. Fakat
bayram bayramdır. Sünnet olan tarz ne ise o yapılmalıdır. Böylece hiç değilse
dinimizin bir yanını daha yapmış oluruz. Her gün ve her hamlede bir dini em¬ri
yerine getirirsek, bir hayli mesafe almış sayılırız.
Biz, «bayram»dan bunu anlıyoruz. Bütün Müslüma) İa birlikte aynı hazzı, aynı
heyecanı duyma; onun n< le neşelenme cehdini görüyor; mü'minlerin kalb ve\
larının bir noktada ittifak edişindeki sevinci yaşıyoru/
Esasen Bayram, «vur patlasın, çal oynasın» ziht( i için değildir! Ruh sefaletine
uğramış bir kısım insanlar^ vardır ki, bayramı en âdi, en iğrenç eğlencelerinin
vesijser kabul eder; bütün bir bayram müddetince işlemedlgıgu^ nah, yapmadığı
rezalet bırakmazlar.. Lâkin sazlarda, barli/ da, içki âlemlerinde bayram
yapılmaz. Böyle bir havaya y renler için bayram mefhumu diye bir şey olamaz. ;
Bayram tebriki için evine gelen misafirine alkol içi^ onu günaha sokan insan da
bayram mefhumunu kavran, mıştır.
Bizim bayramımız, garbın karnavallarına benzemez. Her şeyi mubah görüp, zinaya
varıncaya kadar bütün gü¬nah yollarını meşru telâkki eden «faşing» isimli
eğlence¬ler gibi de kabul edilemez.
Bir Bayram hatırası nakledeyim: Mütevazi, hoş sohbet, nuı-anî yüzlü âlim bir
Zat'ın sohbetinde bulundum. Anlatı¬yordu:
"Ben, diyordu, 1945'de Camiül-Ezher'i bitirip İstan¬bul'a dönmüştüm. Cuma
namazına Fatih camiine gitmiş¬tim. Koskoca camide bir buçuk saf ya vardı ya
yoktu. Ce¬maatin ekseriyeti ihtiyardı. Aralarında genç ve yabancı bir insanı
gördükleri için sevinçlerinden kablarına sığamıyor-du.»
Bu hâtırayı dinlerken, Fatih Camiinin son durumu göz-
206
207
Ç I G
rimin önünde canlandı. Daha sabah namazının vakti olma-dan cami tamamen
dolmuştu. Sonradan gelenler yer bula¬madılar. Civardaki camilere koştular. Onlar
da dolu idi.
Caminin kocaman bahçesi bir anda hasır, kilim kâğıt parçalan ile döşendi.
Müslümanlar akın akın geldiler ve havanın titretici soğuğuna rağmen, saatlerce
bayram na¬mazının vaktini beklediler. Birbirlerinin üstüne secde etti¬ler. Soğuk
hava, bu muhteşem tablo karşısında adeta ip-ılık oldu.
Dostlar güldü, düşmanlar ağladı.
Sadece Fatih Camii mi böyle?
Heyecanından kabına sığamaz hale gelen bir dostum** anlatıyordu:
Fatih'de yer bulamayınca, Yeni Cami'ye gitmişler.. Az sonra orası da dolup
taşıvermiş.. Binlerce Müslüman ca¬minin bahçe kısmında, betonların, kaldırım
taşlarının üze-rinc's, birbirlerinin sırtlarına' secde ederek namazlarını edâ
edebilmişler.
Yeni Cami de dostları güldürmüş, düşmanları ağlat¬mış..
Ya Sultanahmed?
«40 yıldan beri görmemişti böyle bir cemaat..» Bay¬ram namazına Sultanahmed'e
giden diğer bir dostum hâdi¬seyi böyle anl-atıyordu. Bu muhteşem mâbed, birden
bire-" mshşer yeri haline gelivermiş. Sabah namazından çok ev-' vel, hattâ yatsı
vaktinden hemen sonra başlıyan cemaat akını, bayram namazı esnasında caminin
büyük bahçesini'; de doldurup taşırmış.. Ne muhteşem tablo!
Süleymaniye'ye ne buyurulur?
Akın, aynı akın.. Sanki cemaat yerden bitiverdi. İzdi-'-ham yüzünden dehşete
düşen solcuların altı bin kadar di-yebildiği cemaat Süleymaniye'nin bahçesini de
doldurmuş¬tu ve burada da mü'minler birbirlerinin sırtına secde et¬mek
mecburiyetinde kalıvermişlerdi. Varın siz hesab edin* miktarını...
C I G
Dolmabahçe, Nuruosmaniye, Valide Sultan, Eyüp Sul¬tan, Şehzadebaşı, Lâleli
camilerinde hep aynı manzara..
İstanbul'un yüzlerce mescidi de böyle...
Ve bu bayram dostları güldürdü, düşmanları ağlattı..
Daha da çook ağlıyacaklar!
Bayram; Allah ve Resulüne bağlılığın meyvesidir. Onu mü'minler tadar. Onun
lezzetini inananlar bilir. Ona hür¬met ve İhtiramı, bu kâinat sarayının
Hâlik'ını *"**? kabul eden gösterir.
Bayram; sevginin, saygının, muhabbet^- ^
kın, şevkin arttığı, cezbe halini aldığı gün\ , '-^
Bayram; nurlu, ışıklı, feyizli, bereketti bV "
banidir. I
aunya-
Bayram'da herkes sevinir; mü'minler yenin, ya gelmiş gibi haz duyarlar;
fakirler, bütün rnpv eden fakirliklerini unutur, bayramın tadını f
Ve hele bu bayram, içtimaî muavenetin (v manın) en güzel numunesi olur.
Kurbanlar kesil\ kapı kapı kurban eti taşınır; Bismillâhla kurula/, herkese açık
bulundurulur; teklifsiz, pulsuz, di davetler sürer gider.
Bayram ne kadar güzeldir. Bayram ne kadar tazedir. Ne güzelliğini ve ne de
tazeliğini kaybeder.
En zevkli anlarımızı, en tatlı dakikalarımızı, en hoş hâ¬tıralarımızı hep bayram
diye kabul e^er «bayram» gibi tes'îd ederiz.
Şimdi her Müslümanın üzerinde hassasiyetle durduğu iki bahse parmak basalım: Hac
ve Cihadi
Cihadın, farzdan sonra yapılan nafile hac'dan efda! ol¬duğu, şeriat'ca belli bir
meseledir. Çünkü: Cihad, bu za¬manda farz'i ayindir. Nafile hac ise, sünnettir.
Bilhassa bu zamanda cihad, daha çok kıymet ve ehemmiyet kazandı¬ğından
efdaliyeti büyüktür. Zira: Bu asır ile eski asırlar ara¬sında fark vardır:
Meselâ Osmanlı İmparatorluğunda cihad, yani din düşmanlarına karşı, dini müdafaa
ve neşretmek
208
200
Ç I Ğ
vazifesi, bizzat devletin elinde bulunuyordu ki, bu durumda cihad, farz-ı kifaye
idi. Bu asırda ise cihad, Müslüman ferd-lerin himmet ve gayretine bakmaktadır.
Ve daha pek çok hususlar zikredilebilir ki yazımızın hacmi buna müsaid
de¬ğildir. Binaenaleyh, maddî imkânları (Para, mal vesair meblâğ) farz vazifeler
için lüzumluyken nafilelere hasret¬mek daha efdal olmaz.
Cihada aid yapılacak yardımların en münasip yerleri¬nin neler olduğu meselesine
gelince: Bu hususta muayyen ve kat'i bazı beyanda bulunmak istemiyorum. Fakat
aşağı¬daki açıklamalar ve nakledeceğim bâzı parçalar, bir anla¬yış istikameti ve
bir nokta-i nazar vereceği kanaatındayım. Şöyle ki:
Bu zamandaki cihad, manevî olduğundan, yani ilimle, irşad ile ve neşriyat
yoluyla ve bilhassa maddeci felse¬fenin inkâr ve dalâletine karşı, imân
hakikatlarını gayet kuvvetli telkin ve tedris etmek suretiyle olduğunu nazara
alarak, bugün Türkiye'de mezkûr tarzda ve muvaffakiyetli ve müsbet bir şekilde
cihad-ı mânevide çalışanlar biline¬bilir.
Bu fisebilillah çalışmanın saff-ı evvelini ve en güzel örneğini teşkil eden
Ashab-ı Suffa'nın hayatı, asnmızdaki (Onların tarzında) çalışanları en iyi
tanıtan ve gösteren bir rehberdir. Binaenaleyh, bir cemaat-ı mücahidin olan
As-hab-ı Suffa'ntn İslama hizmet ve hayat tarzlarını bir dere¬ce bilmek için
Elmalı tefsiri 2: 273. âyetinn tefsirinden bâ¬zı parçalar naklediyorum:
Zekat ve vacip olan sadakalar kimlerin hakkıdır; bu cihete gelince, emru teşvik
olunduğunuz infak u sadakat: Allah yolunda tutulmuş, din uğrunda ilme, cihada
vakf-ı nefs etmiş, yer yüzünde şuraya buraya gidemeyen, yani Allah yolunda
meşguliyetlerinden., nafakalarını kazanma¬ya iktidarları olmayan o fakirler
içindir ki, hallerini tecrü¬be etmiyen cahil, onları taaffüflerinden, yani
istemeye te¬nezzül etmeyip tahammül ve teemmül ile iffetlerin muha-
210
Ç I Ğ
faza ve ibraz eylediklerinden dolayı zengin zanneder. Sen onları simalariyle
dikkat edildiği zaman hallerinde görüle¬cek edeb ü nezahet, yüzlerinde müşahede
olunacak asâr-ı fakr u zaruret gibi alâmetleri ile tanırsın. İnsanlardan
di¬lenmezler, hele ilhan u ısrar ile hiç dilenmezler; olsa ols^ pek muztar
kaldıkları zaman ehline ifham-ı hâl ed^
«.. Bu ayet, Ashab-ı Suffa.. hakkında nazil olm) dörtyüz kişi kadar vardırlar..
Bunlar, Medrese-i ^ Allah yolunda vakf-ı nefs etmiş talebesi idiler.. Dîn/' da
her nevi meşakkate tahammül ile muhafaza-yı i neşr-i dine hizmet.. İşte bu ayet
de bunlar dolayısi zil olmuştur. Ve fakat hükmü ammdır.. Allah rızası içjn
demat-i ammeye vakf-ı nefs eden ve bu ahval içinde^rf! mülkü yok, muhtaç olmakla
beraber nafakasını kesbe kit bulamayan, fukara-yı mü'minin bu ayetin hükmünde d\
hildirler. Bunlar infak u sadakatin en güzel masrıfım (Sacfv ka ve zekât
verilecek yeri) teşkil ederler.»
Ve yine aynı eser 9:60 ayetinin «Fisebilillah» kelâmı nın tefsirinde:
«...Fisebilillah sadaka, bir masrtf-ı mahsusa verilen sa¬dakadır ki, bilhassa
i'lâ-yı kelimetullah yolundakilere veri¬len sadakadır.. Bütün müfessirin ve
mâruf olan eimme ve fukaha, fisebilillah masnfından ası! murad mücahidin
ol¬duğunda müttefiktirler. Binaenaleyh zekâta, yani sadakat-ı vâcibede bu sekiz
masrıfdan (Zekât verme yerlerinden) fisebilillah masrıfında müteyakkan (kat'i)
olan mana bu¬dur.»
Ayni tefsir, fisebilillah cihadda bulunan kimse zengin de olsa cihad ihtiyaçları
için (Kendi serveti yetmiyeceğin-den) zekât alması helâl olduğunu kaydeder.
Netice: Yukarıdaki beyan ve nakillerden anlaşıldığı üzere, cihad yolunda ve
hizmet-i Kur'aniye ve neşr-i din için çalışanların gaye ve vasıfları bir derece
anlaşılmak¬tadır. Asrınmzdaki fisebilillah çalışan ve ehl-i hizmet olan
211
Ç ! Ğ
"mücahidleri bu mezkûr ölçülerle tesbit etmeyi sizlere bıra¬kıyorum.
Sözü bayramdan, hacdan açınca yılbaşından bahset¬memek olmaz.
1 Muharrem, Müslümanların yılbaşıdır. Osmanlı İm¬paratorluğunda bugün bayram
havası eserdi çünkü, Ezel ve Ebed Sultanının, «Şen^olmasaydın,
sen..j^lrnasaydın, âlemleri yaratamazdım» dediği Peygamberimiz Efendimiz
Aleyhissalât ü Vesselam, Mekke'den Medine'ye hicret et¬mişti. Mekke'de doğan ve
müşriklerin gözlerini kör eden İslâm güneşi böylece bütün isanlık âlemini
aydınlatmaya başlamıştı. O güneş artık sönmeyecek, asırlar sonrasını —hem de—
kıyamete kadar aydınlatacaktı.
O'nun için bu tarih bizim yılbaşımızdır.
Hicretten evvel İmân-Kur'an dâvasının karşısına çı¬kıp, dünyamızı zulmetle
doldurmak isteyen küfür yobazla¬rı, Peygamberimiz (S.A.V.) in mübarek vücudunu
ortadan kaldırmak için plânlar hazırlamış ve tatbikatına koyulmuş¬lardı.
Birdenbire gözleri kör oldu: Kâinatın Efendisi yanla¬rından geçip Hazret-i
Ebubekir (R.A.)la birlikte Medine'ye doğru gitti.
Neden sonra işin farkına vardılar ve hemen takibe ko¬yuldular.
Peygamberimiz (S.A.V.), küfür yobazlarının yaklaştı¬ğını gördü: «Sıddık»
unvanına mazhar olan Hazret-i Ebu¬bekir (R.A.) la mağaraya girdi.
Örümcek, yaratıcının emriyle mağaranın ağzına perde
Ördü.
Güvercinler mağaranın önünde yuva yaptılar.
Kâinat Sultanının (Settar] ismi, mağaranın içindekile¬ri böylece setretti,
örttü. Küfür yobazları mağaranın önüne kadar geldikleri halde örümcek ağlarına
ve kuş yuvasına bskıp «Buraya kimse girmemiş» diye geri döndüler.
Hicret hadisesi, başından sonuna kadar mucizelerle geçti.
C I G
Kâinatın Efendisi, İlâhî hakikati tebliğe devam etti. Medine şehri ilk İslâm
devletinin merkezi, insanlığın ebe¬dî kurtarıcısının mekânı oldu. Hicret,
Allah'ın emriyle vu-kubuldu. Bu ilâhî emir senelerce evvel bugün yerine
geti¬rildi. Onun için bugün (yâni 1 Muharrem günü) bizim yıl-başımızdır.
Medine halkı, Resûlüllalı (S.A.V.) ı görülmemiş bir tezahüratla, büyük bir aşk
ve heyecanla karşıladıla hayat müjdecisini bağırlarına bastılar. Bütür metten
nura çıkaran kurtarıcılarına sonsu-«Buyur!» dediler.
O müstesna günü hatırlıyalım: ;
Mini mini yavrular sevinçlerinden uçuyd^ den geçiriyorlardı. Medine sokaklarında
h yor. bayramlık elbiselerini giymiş, kıyafetlerin^ vermiş bir tarzda, hep bir
ağızdan kasidel dutsuz sevinçlerini izhar ediyorlardı:
«Biz Neccarzârislerin kızlarıyız;
ivluhammed'in (S.A.V.) komşuluğu Ma güsel komşuluktur!»
Diye kasideler okuyarak bu müstesna hâdiseyi tes'îd »^diyorlardı.
Genç, ihtiyar, kadın, erkek, çoluk çocuk tarihin en bü¬yük hâdisesi karşısında
sevinç çığlıklarını zaptedemiyor; Medine evlerinin düz damları üzerine çıkıp
neştdeler teren¬nüm eden kadınlar, —âdeta— kâinatı inletiyorlardı. Teren¬nümleri
şu:
«Dolunay, Vûdâ dağının sırtlarından
Bize doğdu...
Allah'a yalvaran bulundukça,
Bize de şükretmek borçtur.
Ey b\ze gönderilen peygamber!
Sen, İtaat olunan emirîe ge^d'sn.»
212
Ç I Ğ
Bu hicret hâdisesini, değil yalnız Medine halkı, bütün-kâinat, bütün
mevcudiyetiyle takdir ediyordu.
1 Muharrem, işte böylesine müstesna bir hâdisenin yıldönümüdür,
Onun için bu tarih bizim yılbaşımıdır.
Hicret hâdisesinden 30 yıl gibi kısa bir zaman sonra Endülüs'ten Çine kadar
dünyanın en kıymetli bölgelerine yayılan İslâm Devleti de, işte bu hicret
hadisesiyle geliş¬ti; olgunlaştı, kâinatı zulümattan kurtardı.
Evet, onun için bugün bizim yılbaşımızdır!
Müslümanlar bugün tebrikleşsinler. Bugünü büyük bir huşu içerisinde, ibâdetle,
taatle geçirsinler. Bizim yılbaşı-mızda ahlâksızlık, iffetsizlik barınamaz.
Allah'a hamd ve-senâ etsinler.
Evet, evet... Bugün bizim yılbaşımızdır. Mukaddes gün¬lerimizin kıymetini
bilelim; İmân-Kur'ân dâvasına sim-sıkı sarılalım; bid'atlara sapanlara,
dalâlette boğulanlara doğru yolu gösterelim; insan ve İslâm olmanın hazzını,
zevkini ve şevkini duyuralım.
Bütün Müslümanların yeni yıllarım tebrik eder, Rıza-yı İlâhîye nail olmalarını
dilerim.
FETHİN MANA
A
YASOFYA halen Bizans müzesi.. Kanunsuz, keyfi emirler ve kararnamelerle müzeye
çevrilen bu İslâm ma¬bedinin tekrar cami yapılması için bugüne kadar vuku bu¬lan
bütün teşebbüsler de akim kaldı. Halk onun cami yapıl¬masını, böylece Fatih
Sultan Mehmed Han Hazretlerinin bu vediasına karşı girişilen ihanet hareketinin
durdurulmasını istiyor, lâkin idareciler bir türlü buna yanaşmıyorlar. İs-lâmi
hassasiyetten mi mahrumlar, bazı gizli hesapların içi¬ne mi girmişler bilinmez!
Bilinen tek şey varsa, yüzde dok¬san dokuzu Müslüman olan bir memleketin
mabedine kar¬şı gösterilen saygısızlığın, izhar edilen kin ve husumetin el'an
muhafazasıdır.
Geçen gün İstanbul'a 40 kadar papaz geldi. Vatikan ta¬rafından gönderilen bu
papazların ilk işi Ayasofya'ya git¬mek ve dolayısıyla orayı ziyaret etmek oldu.
Onun kıblegâ-
215
214
Ç ! Ğ
hına teveccüh edip istavroz da çıkardılar, yani içeride ale¬nen Hıristiyan
dininin icab ettirdiği ibadeti yaptılar, kimse mâni olmadı. Ayasofya'nm ne
müdürü, ne hademesi bun¬ların kolundan tutup, «burası kilise değil, müzedir,
binae¬naleyh burada ayin yapamazsınız» demediler. Lâkin Müslü¬manlara diyorlar.
Oraya ziyaret maksadıyla gidip, 500 sene müddetle ibadet edilen o mahalde iki
rek'atlık namaz kıl¬malarına bile müsaade etmiyorlar ve hem de zora başvuru¬yor,
derhal onları caminin içerisinden uzaklaştırıyorlar. Hı¬ristiyan'a nösterlen
müsamaha Müslüman'a gösterilmiyor. Emin olun, hiçbir sömürge memlekette
mâbediere böylesine hakaretler yapılmamıştır; hiçbir cami uzun müd¬det kapalı
kalmamış, müze haline getirilmemiş, eğlence yeri, depo, ambar olarak
kullanılmamıştır. Fakat Türkiye'¬de uzun müddet pek çok cami camiiikten
çıkarıldığı gibi hâlâ bir kısmı başka işlerde kullanılmaktadır ki, biz
bun¬lardan en mühimi olan Ayasofya üzerinde ciuruyoru2. Zira Ayasofyo cami
oiarak bizim için son derece manâlı bir mu¬haldir, mukaddes bir yerdir. Ona
yapılan hakaret bütün bir Müslüman Türk milletine yapılmış sayılmaktadır.
Halbuki —müteaddit defalar tekrar ettiğimiz gibi— camilerin ibadet kasdınm
dışında başka işlesrde kullanılma¬sını meneden kanunlar vardır ve bu kanunlar
el'an mer'iyet-tedir. Göz göre göre keyfi bir karar, mesnedsiz bir karar¬name
İIG kanunlar çiğnenmekte, buna rağmen hiçbir ad!î merci, kanunların sarih
hükümlerine murnaîefet edenler hakkında dâva açmamaktadır.
Lâkin unutulmasın ki, Ayasofya'yı müze olarak muha¬faza edenlerden topyekûn
milletimiz dâvöc ıdır ve hem do bu dâvadan hiçbir zaman vazgeçmiyecektir_
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz AieyüVıssaitu Vesse-lâm'ın «istanbul mutlaka
fetholunacaktır; onu fetheden emir ne güze! emir; o askerler ne güzel
askerlerdir.» mea-linHeTHıadis-i şeriflerinin sekiz asır sonra tahakkuk eden
21
C 1 G
mânâsı karşısında bütün Garp dünyası altı asırdan beri hâlâ hayrettedir ve bu
mucizenin izhanndaki derin mânâyı kavramış değildir.
Büyük fetih; bir çağın kapanıp, diğer bir çağıı
sına esas kabul olunmuştur da; bu fetihin ine"
sindeki müstesna hadise üzerinde durulmam<;,_
nın suratında kırbaç gibi saklayan ve onları V
reforma iten kuvvet, Konstantinopol'un İslâm&y ,
tirilişi olduğu halde; fetihin maddi - mânevi esasi
fuz etmek; güneş gibi ortaya çıkan büyük mûcizey
nı araştırmak gibi ciddî bir teşebbüse dahi girişilmemi!
Bunu yapamayan sadece garplı mı? ^
Bizde de aynı ruhî buhranla malûl olanlar vardırT Milletimizin beyni mesabesinde
olan Üniversite, ade-J tâ felç geçirmiş ve bu mevzuda düşünemez olmuştur. Ken-(
dişine «İlerici Aydın» yaftaları ile cemiyette yer beğendi¬rilmeyen kof gurur
sahibi ordinaryüsler, profesörler, do¬çentler, feylosof tavırlılar, müzmin garp
yobazları bu bü¬yük fethi, muhteşem hadiseyi madde madde ele alıp ince¬lemek
zahmetine bile katlanmamışlardır.
Henüz bıyığı terlemiş 23 yaşındaki bir delikanlıya böylesine muhteşem bir fetih
nasib eâeu kuvvet nedir?
Zamanın en modern ordusunu teşkil eden devlet, bu hamleyi nereden ve nasıl
almıştır?
Muzaffer bir kumandanın harp esirlerine «Misafir» muamelesi yapmasının sebepleri
hangi esaslara oturtula¬bilir? Hangi hukuk telâkkisi buna böyle bir hak ve
hürri¬yet bahşedebilir.
Bunlar maalesef «İlerici Aydınlardın bilmedikleri, bil¬mek istemedikleri
hakikatlerdir.
Tes'id etmeye devam ettiğimiz bu muhteşem fetih hâlâ onların meçhulüdür ve hâlâ
«Dinin terakkiye mâni ol¬duğu» hezeyanında ısrar edip duruyorlar.
Halbuki Sultan Mehmed'i «Fatih» yapan, Kostantino-
217
C I Ğ
pol'u «İslâmboU haline getiren, harp esirlerini «Misafir» muamelesine tabi tutan
mehfum dindir ve zamanın Osman¬lı Ordusunu en emin, en sağlam, en cesur, en
müterakki ordu yapan da kuvvettir
Başkumandanmdan, en küçük neferine kadar bütün bir ordu; manevî terbiye
neticesinde bu fethi gerçekleştirmiş; tahtları, taçlan devirerek tarihe şan ve
şeref dolusu sa-hifeler hediye etmiştir.
Ulubatlı Hasan bayrağı, İstanbul burçlarına dikip şe-hid olurken; vazifesini
bihakkın yapan insanların iç huzu¬ru içerisinde ruhunu teslim etmiş; bütün bir
ordu aynı ha-let-i ruhiye içerisinde harbin sonuna kadar dayanmıştır.
Ya gemileri karadan yürüten deha?
Ya bir Rumia kadı huzuruna çıkabilecek derecede ada¬lete bağlı olan ve şeriatın
kestiği parmağın acımayacağına inanan hükümdar?
Ya dâvaya geç bakması sebebiyle ihtilâf mevzuu olan hayvanın ölmesi üzerine
husule gelen zararı bizzat ödeyen kadı?
Ya satın aldığı tarladan çıkan bir küp dolusu altunu, [Benim hakkım değil) dîye
eski sahibine vermek isteyen köylü?
Bunlar hangi materyalist görüşle izah edilebilir?
Kat'iyyen edilemez! Çünkü materyalizmin giremeyece¬ği tek saha budur ve burada
ancak din hâkimdir. Q^ cemi¬yeti, o hükümdarı, o hâkimi, o köylüyü, o askeri, o
hale getiren yegâne kuvvet dindir.
Evet. «Feth-i mûbin-i Kostaniye»nin yıldönümünde bü¬tün bunları düşünüyor; sonra
da liseler ve hattâ baştan başa bütün tahsil müesseselerine din derslerinin
konulma¬sı zaruretine bir defa daha inanıyoruz.
Var mı itiraz elini uzatabilen?
Evet, Ayasofya Fatih'indir, fakat bu gün o bir «Bizans Müzesi» halinde, âdeta
Fatih'ten intikam alınırcasına ka-
Ç I Ğ
ranhklar içerisinde bırakılmıştır. Minarelerinden ezanlar okunmaz olmuş,
mihrabından kelim0"' ^evhid silinmiş, min¬berinde hutbe okuyacak imamın m^kam<m
örümcek ağları kaplamış, böylece yürekler parcaW01-. kanlı göz yaşlan akıtıcı
hazin bir tablo meydana ge'01'?*'1*-
Evet, Ayasofya Fatih'indir, fakat bu 9Ü" Ayasofya Fa-tih'den, torunları olan
Müslüman milletimizden ç?1 gasbedilmis, Bizans müzesi halin^e °ir «uta1-olarak
Sultanahmet meydanında t^?nır edin?
Evet, Ayasofya Fatih'indir F0kat,Avas müzesi haline getiren, O'na Ezanı, KUran ı
ço lûklar şimdi orayı işgal etmişler. Avas°fya'yı olmaktan çıkarmak
istemişlerdir.
Fakat Ayasofya'dan «Fatih»!!1 damgasını sj kimin haddine? İstanbul Müslüman
Türklerin elitfl ça, İstanbul'da Müslümanlar yaşadıkça Ayasofya dir, Ayasofya
Müslümanlarındır, <?'nu Şeklen «Bizans\. ri , 2esi» haline getirenler bu mührü
soküp atamamış!^ Zira bütün Müslümanların kalblerînde, gönüllerinde Fa\ in
Ayasofya gibi muhteşem bir r™hrü vardır. Onu kims kazıyamaz...
Bunun içindir ki, her an, hef dakika Ayasofya hatırı-mızdadır. Onun bir an evvel
car*11 olmasını, yeniden iba¬dete açılmasını, bütün Müslümanlar ISrarla
istemekte, Hü¬kümetten bu haklı taleblerin W an evvel yerine getiril¬mesini
beklemektedirler.
Lâikliği din düşmanlığı olar#k tefsir edenlerin karşı¬sında olan, din ve vicdan
hürriy'etinl teminat altına alan, Müslümanların inanç ve kanaatl^rine hürmeti
esas ittihaz eden Adalet Partisinin O'nun Saym Gene! Başkanı ve Baş¬vekil
Süleyman Demirel'den ve? nihayet din hürriyetine programında geniş yer veren
Sayın Demirel Hükümetinden Ayasofya'nın tekrar cami halin*3 getirilmesini
beklemek, elbette ki bizim en tabiî hakkınızdır. Esasen Sayın Demi-
219
218
Ç I Ğ
rel Hükümeti programına sadakatini de yine Ayasofya'y' cami haline getirmekle
göstermiş olabilecektir.
Biz de, Malatya Senatörü Sayın Hamdi Özer'in hissiya¬tına iştirak ediyoruz. Onun
talebini aynen tekrar etmeyi bir vazife biliyoruz ve onun gibi düşünenleri
sonuna kadar destekleyeceğimizi de bu vesile ile bir defa daha belirti¬yoruz.
Evet, Ayasofya cami olmalıdır.
Ayasofya camiinin kapısına vurulan kilitler kırılmalı¬dır.
Ayasofya zulmetten kurtarılmalıdır.
Ayasofya tekrar Müslümanlara teslim edilmelidir.
Ayasofya'yı cami haline getiren Fatih Sultan Mehmed Han, «Allah'ın, meleklerin,
insanların laneti, bu vakfımın şartlarını bozanlar üzerinde olsun» demişti. Ve
vakfiyesi¬ne bu becl-duasını aynen kaydetmişti. Fatih Suitan Muham-med Han gibi
müstesna bir zât'ın bed-duasına uğrayan kimse iflah olmaz. Bu bed-duadan
kurtulmak için olsun Ayasofya'yı tekrar ibâdete açınız.
Mü'min kalblerin, niyazı, duası budur: Ayasofya'y t ibâdete açınız!
Müslüman Türk'ün büyük hükümdarı Muhammed Bin Murad Han 1453 de İstanbul
Surlarından içeriye «AMah-ü Ekber» sâdalariyle girmiş ve Kostantinapol'u
İslâmbol yap¬mıştı. Buna ilk nişane olarak da Ayasofya'y' cami haline getirmiş;
ilk Cuma namazını burada kılmıştı.
Demek oluyor ki İstanbul Kostantinapol'luktan. Aya-sofya'nın cami olması
sebebiyle çıkmış ve 1453 öen beri de Müslüman Türklerin tarihi hazinelerini
saklayan gaye şehri haline gelmiştir.
Demek oluyor ki İstanbul; 1453 yılına kadar küfrün sal¬tanatı altında ezilmiş ve
O'nu Fatih Sultan Mehmed Han o ağır havadan kurtararak salâha kavuşturmuş, O'na
Müs¬lüman Türk damgasını bizzat vurmuştur.
Acaba hangi vehmin haddi vardı ki, İstanbul'u Kostan-
C I Ğ
tinopof olarak düşünebilsin ve fethin sembolü olan bir bedini Bizans müzesi
haline getirebilsin?
FAKAT garabetler ülkesi Türkiyemizde, öyle,*1' hâdiseler olur ki, dünyanın yedi
garibesini d-rakır; üstelik lügatlarda da ona bir isim h hale gelir. İşte bu
isim konulması mümkuf, ' betlerin başını Ayasofya teşkil eder. ^
Niçin Ayasofya?
Zira, dünyanın hiçbir yerinde şahid olun galip bir devlet kendisini zelil ve
hakir görsün^il veti i!e, süngü kuvveti ile kazandığını, riyakâr ^ le
başkalarına peşkeş çeksin! Zira hiçbir devi millet; kendisini kendi ruhunu
başkaları için katletmek* rabetini irtikâb etmez.
Lâkin biz öyle mi yapmışız? Yedi iklim dört kıt'aya kim olan Altın neslin
evlâtları, Millî Mücadelede de de hiçbir şeyimiz yokken; silâhımız, cephanemiz
düşmai1" lanmıza nazaran ehemmiyetsiz bir durumda iken, düşmai1' lan mübarek
Anadolu topraklarından uzaklaştırmış, ehl' salibi denize dökmüş, fakat
zihniyetini «mutlak itaat iste¬yen bir âmir», olarak baş üzerinde
gezdirmişizdir. İstanbul: artık minareleriyle İstanbul kalmış, ruh değişmiş,
şuur de¬ğişmiş, tarihe hürmet ve bağlılıktan eser kalmamış, kr nunlar dinlenmez
olmuş, milletin hissiyatına itibar edilme¬miş, sanki bizi biz değil, bizi
başkaları idare eder olmuş¬tur. Netice Ayasofya'nın kanına girilmiş; beş yüz
yıllık Müslüman Türk'ün mabedinden «Allah-ü Ekber» sâcîâiar1 esirgenmiş,
Palikaryaların «Konstantincpol» idealini ya¬şatmaları için bütün imkânlar
tanınmış; Ayesofya bir «Bi¬zans Müzesi» haline getirilmiştir.
İŞTE bugün fethin yıldönümünü idrâk ederken, Ayasof ya kan ağlamakta, O'nu bu
hâle getirenler için Rabbimizin kahhar ismine sığınmaktadır. Küfrün ağız kâbusu
altınds ezilen Ayasofyamizın ızdırabı Anadoluyu ihtizaza getirmek¬te, zaman
zaman bağrı yanık Müslümanlar; yüzlerce, bin-
220
221
Ç I Ğ
lerce, onbinlerce imza toplayarak Büyük Millet Meclisinin eşiklerini
aşındırmakta, «Ayasofyamızı bize verin!» diye feryad etmektedirler.
Bir tarafta, «Mâbedler, ibâdet gayesinden başka bir işe tahsis olunamazlar» diye
sarih kanun maddesi varken, bir taraTfâ yıllar evvel Vekiller Heyetinin almış
olduğu ka¬nunsuz bir emir, Milletimizin kalbinde hançer gibi saplı durmakta
milletin temsilcileri ise bu yürekler parçalayıcı vaziyete tebessümle
bakmaktadırlar.
Ne diyelim! Ayasofya ağlıyor; Millet ızdirapla kıvra¬nıyor, ehl-i salibin
gaddarane tertipleriyle ebedî âleme in¬tikal eden şehid kardeşlerimizle birlikte
Müslüman mille¬timizin büyük hükümdarı Muhammed Bin Murad Han fer¬yad ediyor.
Artık bilmem ki, Hakka bağlı bir kalb var mıdır, bu manzara karşısında sükût
etsin ve İslâmın mabedini Al!ah-ü Ekber sâdâlarından mahrum bıraksın!..
Ümitsiz değiliz; Ayasofya'nın mutlaka kurtarılacağını biliyor ve o büyük günü
bekliyoruz.
Hıristiyan dünyasının manevî lideri Papa, İstanbul'un manevî tapusu mesabesinde
olan Ayasofya camiine giri¬yor, burada kendi dininin icabına göre dua ediyor.
Duasının mahiyeti bizce meçhul.. Asırlar sonra bir Hıristiyan ruha¬ninin
Ayasofya camiine velev turist olarak girmesi için mi, yoksa Ayasofya'nın yeniden
Bizans kilisesi olması için mi? Meselenin bu cephesi bizi alâkadar etmiyor. Ne
için dua etmiş olursa olsun; mühim değildir.
Asıl mühim olan taraf, yarım asra yakın bir zamandan beri bilfiil ibadete
kapatılmış bulunan Ayasofya camiinde dinî bir ayinin icra edilmiş olmasıdır. Bir
Hıristiyan din adamının eliyle de olsa, Ayasofya'nın müzelik perdesi yır¬tılmış;
ibadethane vasfı resmi protokolle tescil edilmiştir.
Artık bize yol açıktır!
İstediğimiz zaman, istediğimiz vakitte gider; Ayasof-
222
0 I Ğ
ya'da namaz kılar, dua okur; Allah'a ibadet ederiz. A' '/||f>
ya Mazlumu Üniversiteli gence yapıldığı gibi, b\7i' i ?'
miza da bir müze müdürü çıkıp, «burada KurV ' W^
sın, burada dua edemzsin, burada namaz kılav ?sy':'-
müdahale edemez. Artık o hak, ondan bilfiil ç dem ki Papa dinî âyinini burada
icra etmiştir . vazifemizi burada hiçbir mania ile karşılaşmadan1, biliriz.
Nitekim gençler, aynı düşünce ile hareket etmii hadisesinin ertesi günü Ayasofya
Camiine giderek mazını cemaatle kılmışlardır. Bu suretle de kara perdt
mü'minlerin namazları ile paramparça olmuştur.
Artık Ayasofya, her an ibadet edilebilecek bir camiidir.
M.T.T.B. içindeki mü'min gençlerin bu asil, bu örnek hareketleri de bütün
Müslümanları sevince garketmiş; Ayasofya'yı Bizans kilisesi yapmak isteyenlere
verdikleri fiili cevap, vatan sathında büyük bir tasvible karşılanmıştır.
Devrimbazların Papa'ya öfkelenmeleri ise; Papa bü¬yük bir gaf yapmış ve
neticesini hesaplamadan Ayasofya'¬da dua etmiştir. Ona göre Papa Ayasofya'da dua
etmeme¬liydi ki Müslümanlar namaz kılmaya hak kazanmayalar ve böylece de
Ayasofya da müzelikten kurtulamaya.. Lâkin, bütün faaliyetini dinî şuur
içerisinde tanzim eden Garplı ve O'nun ruhanî lideri Papa, devrimbazların bu
düzenbaz¬lıklarını hesap edemez ve elbette ki her fırsatta dininin ica¬bını
yerine getirmeye çalışır. Ayasofya'da da bunu yapmış¬tır. Başındaki melon
şapkası ağzındaki çiklet sakızı, üzerin¬deki firakı İle ahıra girer gibi
mabetlere giren devrimbaz tipi orada yoktur ki, dua etmesin; dininin icabını
yerine getirmesin. Ayasofya'yı ziyaret eden adam nihayet Hıristi¬yan'ların
ruhanî lideri sıfatiyle Papa olarak bu ziyareti yap¬maktadır ve elbette ki «dua»
edecektir.
Gerçi devrimbazlar, Papa'nın duasını pek nazar-ı itiba-Ira almaz; onlara mümkün
olduğu kadar sempatik görünme-
223
O i Ğ
ye çalışırlar. Fakat neylesinler ki, işin sonunda Müslüman¬ların mukabele-i
bil'misli vardır ve gençler bunu fırsat bi¬lip Ayasofya'da namaz kılacaklardır.
Evet, artık bize yol açıktır.
Ve artık biz namazlarımızı Ayasofya'da kılabiliriz.
Artık Müslüman'lara müdahale edemezler, «neden na¬maz kılıyorsun?», yahut
«burada namaz kılamazsın» diye¬mezler. Derlerse, diyen olursa; Anayasa'yı ihlâl
etmiş, va¬tandaşın ibadet hakkına müdahalede bulunmuş ve suç iş¬lemiş olurlar.
224
Muhterem okuyucu!
iyi bir kitapdan daha iyi bir dosl bulamazınız. '
_y,ler ödetir, sizden evvel yaşayanların tecrübelerini size ulaş-rır.
O,r*geleceğe ışık tutar, sizi uçurumlardan, bataklıklardan e karanlıklardan
korut. M. Kötü kitap ise, ondan daha büyük düşman olamaz. Çünkü;
SjzJ, size düşman edecektir. Nereye gitseniz endişeli ve korkulu ijirf.Wyat
yaşayacaksınız. Yanlışları doğru ve doğruları yanlış «^paksınız. Kısacası; kısa
sayılacak1 ömrün bir an evvel bit-meiVr\i isteyecekseniz. Unutmayınız: Kötü
kitaplar sizi bu hale
getirecek...
Bıj kitaba gelince; Bundan çok şeyler öğreneceksiniz; görüş
ve döşünce ufkunuzu genişleteceksiniz. Hem bir kitap- okuya-
.i caksıraz. hem de edebî bir ziyafete konacak&ınızi
\ Denemek istemez misiniz?
YENİ ASYA YAYINLARI NEŞRİVAT MUDURU
İslami Okul Okulların En Önemlisi