RABBANİ YOL VE SÜNNETULLAH - Index Web - Mavera42 0001
RABBANİ YOL VE SÜNNETULLAH
TOPLUMLARLA İLGİLİ SUNNETULLAH
Gafil haldeler iken helak edilmeyecekleri
Sünnetullah'ın tecellisine ait örnekler
SÜNNETULLAH'IN GERÇEKLEŞMESİ ÜZERİNE -I-
CAHİLİYENİN SÜNNETULLAH'A KARŞI TAVRI
Hileli düzenlerin boşa çıkacağı
Uyarıcıyı Yaşatsak Da Öldürsek De..
SUNNETULLAH'IN GERÇEKLEŞMESİ ÜZERİNE -II-
Azabdan Başka Bir Şey Mi Bekliyorlar?
Sünnetullah'ın Değişik Tecellileri
Peygamberlerin Helakle İlgili Duaları
Mü'minlerin Kafirlerden Ayrılmaları
Zalimler Helak Edilirken Mü'minlerin Kurtarılması
RABBANİ YOL VE SÜNNETULLAH
Önsöz
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve bizleri yaratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah (c.c.)'a mahsustur.
Salat ve selam da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanıyıp, idrak edebilme nisbetince sevebildikleri, efendimiz, önderimiz, rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya, a'line, ashabına ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmeti üzerine olsun.
Halkında müslüman olan ülkelerdeki basın yayın organları vasıtasıyla piyasaya sürülen kitapları ve bu kitapların müslümanlar üzerindeki etkilerini incelediğimiz zaman, müsbet veya menfi birçok sonuçlarla karşılaşmaktayız. Menfi olarak nitelendirdiğimiz durum, bu ülkelerdeki müslümanların okumayı, yazmayı ve konuşmayı bir alışkanlık haline getirmeleri ve sadece bununla yetinmeleridir.
Yasmak, okumak ve konuşmak!.
“Lafla peynir gemisi yürümez” ifadesini esas alarak yazmakla, okumakla veya konuşmakla hiçbir noktaya varılamaz iddiasını elbetteki savunamayız. Yazmanın, okumanın veya konuşmanın İslami çalışmalarda mutlaka önemli bir yeri vardır. Resulullah (s.a.v)in İslam'ı beyan etmek için yaptığı konuşmaları ve Alak Suresinde zikredilen; “Oku, senin Rabbin en büyük kerem sahibidir, ki O kalemle öğretendir” buyruğu, bizlere okumanın, yazmanın ve konuşmanın önemini bildirmektedir.
Ancak teşvik edildiğimiz bu okuma, bu yazma ve bu konuşma nedir?
İslami bir gereklilik olarak neler okunacak, neler yazılacak ve neler konuşulacaktır?
“İslami sınırlar içersindeki bütün meseleler, bütün görüşler, bütün hakikatler yazılacak, okunacak ve konuşulacaktır.” şeklindeki bir cevap, bizlerin kabul edebileceği bir cevap değildir. Çünkü bu cevap esas alınarak yapılan ve yapılacak olan bütün kültür çalışmaları, müslü-manian isteyerek veya istemiyerek entelektüelizm bataklığına sürükleyecektir Rabbani bir bilinçle ve maksatlı olarak yürütülmeyen bu çalışmalar, müslümanları yazma, okuma ve konuşma duvarları arasına hapsedecektir. Teori ve pratik arasında aşılması mümkün olmayan boşluklar belirecek, müslümanlar pratiğe geçi-remedikleri ve geçiremiyecekleri teorik bilgiler arasında boğulacaklardır. Mesela elimizde bir yemek kitabı olsa ve çevremizdeki insanlara elimizdeki kitaptan bazı yemek tarifleri vermek istesek, bu tarifi gelişi güzel vermeyiz, veremeyiz. Biliriz ki o ülkede et yoksa, etli yemek tarifini vermemizin de bir anlamı yoktur. Şayet bu hususa dikkat etmeden yemek kitabında zikredilen yemek tariflerini gelişi güzel verirsek, insanlar bunu bilgi olarak alacaklar fakat pratiğe geçiremedikleri bu bilgilerden faydalanamıyacaklardır.
Basit bir örnek vererek açıklamaya çalıştığımız bu yanlış yaklaşım, Kur'an'ı Kerim'e yönelen bazı kimselerde de bulunmaktadır. Bu kimseler Kur'an'ı Kerim'e yönelmekteler ve karşılaştıkları Rabbani hükümlerin kimleri, ne zaman ve ne şekilde mükellef tuttuğunu dikkate almadan, bu hükümleri gelişi güzel gündeme getirmek tedirler.
Kendilerine “Ulema” denilen kimselerin büyük bir kısmı ise “İçtihat etmiş oluruz” korkusuyla, bulunduğumuz duruma kesin ve açık olarak hitap eden muhkem ayetleri bile zikretmekten çekinmektedirler. Nakilciliği esas alan bu kimseler Rabbimizin koruması altında bulunan muhkem ayetleri nakletmek yerine, geçmiş fakihlere nisbet edilen ve tahrif edilip edilmediğini bilmediğimiz bazı görüşleri nakletmeyi daha güvenilir kabul etmektedirler!. Oysa ki herhangi bir müctehide nisbet edilen görüşü savunacakları zaman, bu görüşe ilişkin mesnetleri bilmeleri ve söz konusu görüşü bu delillerle birlikte savunmaları gerekmektedir Fıkhi bir kural olan bu esasa dikkat etmedikleri sürece İlahi kitapları tahrif eden ve tahrif etmek isteyen şeytan ve dostlarının bu şeytani maksatlarına maşalık etmeye devam edeceklerdir.
Belli tefsirler ve fıkıh kitapları arasında boğulan ve içinde bulunduğumuz çağa uzak katan bu kimseler, yaşadığımız çağa hitap eden Kur'an'ı Kerim'i sadece geçmiş müfessirlerin tefsirleri çerçevesinde anlamaya çalışmaktadırlar. Elbetteki bu tefsirlere müracaat edilecek ve elbetteki bu tefsirlerden faydalanılacaktır. Ancak bilinmesi gerekir ki hiçbir tefsir evrensel değildir. Evrensel olan sadece Kur'an'ı Kerimdir. Birçok değerli müfessir evrensel olan İlahi mesajı, Resulullah (s.a.v.)'den ve ashab-ı kiramdan ulaşan sahih rivayetleri dikkate alarak yaşadıkları çağın anlayışına, ihtiyacına ve durumuna göre tefsir etmişlerdir. Bulunduğumuz çağa hitap eden Kur'an'ı Kerim ayetlerini okuduktan sonra okudukları evrensel mesajı tefekkür etmeden müfessirlere yönelen bu kimseler; Kur'an'ı Kerim'i değil, bu Kur'an'ı Kerim'den geçmiş müfessirlerin ne anladıklarını anlamaya çalışmaktadırlar. Tabi ki bu anlayış günümüze ve yaşadığımız olaylara uzanabilecek ve bu olaylara karşı tavır belirleyebilecek bir anlayış değildir. Bu anlayışa sahip kimseler nedenlerini bilmedikleri olayların sadece sonuçlarına bakmaktalar ve gözlemledikleri bu sonuçları geleneksel bir hükümle yargılıyarak, sorunları hallettikleri zehabına kapılmaktadırlar. Oysa ki bu çağdaş sorunların çağdaş nedenleri yaşadıkça, bu nedenlerden kaynaklanan sorunlar da yaşayacaktır.
Değişik ülkelerde ve farklı konumlarda bulunan müelliflerin eserlerini tercüme eden bazı kimselerde de aynı dikkatsizlik görülmektedir. Bu kimseler de söz konusu görüşleri ve eserleri, muhatap aldıkları müslümanların içinde bulunduğu farklı konumu dikkate almadan şabloncu bir zihniyetle adapte etmeye çalışmaktadırlar. Halbuki değişik ülkelerdeki müelliflerin eserleri, bulundukları konumdan haraketle ümmete açılan ve ümmete uzanan bir mahiyet göstermektedir. Benzer konumları içeren veya ümmetin ortak sorunlarına değinen eserler elbetteki ilgi sahamızdadır. Ancak bilinmelidir ki bazı bölge müslümanları için çok önemli ve uygulanabilir olan görüşler, başka bölgelerdeki müslümanlar için aynı öneme haiz değildir. İçinde bulunulan şartlar ve müslümanların yapısı dikkate alınarak beyan edilen görüşler, belirlenen tavırlar ve tespit edilen çalışma programları, sadece ve sadece bu bölgedeki veya aynı konumda yaşayan diğer bölge müslümanlarını bağlayıcı bir nitelik arzeder.
Durum böyle iken bazı çalışmalarımızın kitap halinde yayınlanmasını neden istedik?
Ve bu kitap çalışmasında, yukarıda belirttiğimiz yanılgılardan ne derece içtinap edebildik?
Bu soruya uzun ve cazip ifadelerle cevap vermemize gerek yoktur. Şu bir gerçektir ki bu çalışmalar kütüphane raflarını doldurması için değil, ortak meselelerimizi anlamamız, bu meselelerdeki Rabbani hükümleri idrak ederek bir nebze uyanmamız ve çevremizdeki insanları da uyarmamız için kitap haline getirilmiştir. Ayrıca şu hususu da önemle belirtmek isteriz ki, bu kitap çerçevesinde verilen bir çok mesele sadece Türkiye'de bulunan müslümanları değil, dünyadaki bütün müslümanları yakından ilgilendiren meselelerdir.
Umud ve dua ediyoruz ki, bu meseleler Allah'ın lutfu ile dünya müslümanlarının gündemine girebilecek ve bu meselelerdeki İlahi hükümler tüm dünyada yankılanabilecektir.
Ve yine Allah'ın lutfu ile ilahi kanun olan Sünnetullah gerçeği dünya müslümanlarınca idrak edilebilecek, yapılan ve yapılacak olan İslami çalışmalara bu Sünnetullah'ın ışığında yon verilerek nihai helak olan kıyamet, toplumların helakıyla ilgili olan bu Sünnetullah'ın bir tecellisi olarak kopacaktır.
Elbetteki bu bir kehanet değil, Sünnetullah ile ilgili bölümlerde açıklayacağımız gibi Kur'anı Kerim'in apaçık bir buyruğudur..
Nasıl bir yolda, ne zaman, nasıl bir kişilikle, ne yapılacaktır? sorularının Sünnetullah gerçeğine göre incelendiği bu kitap çalışmasında, gündeme getirilen meseleler ve bu meselelerde beyan edilen görüşler birbirleriyle bağlantılı olduğu için, bu meselelerin ve görüşlerin kitabın bütünlüğü dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Umud ediyoruz ki bu kitap, bu konuda yazılabilecek daha geniş kapsamlı kitaplar için bir başlangıç niteliğinde olacaktır. Şüphesiz ki doğrular Allah'a, yanlışlar ise yanılması mümkün olan biz insanlara aittir.
Dua etmeye muhtaç insanlar olarak, önsözümüzü dua ile bitiriyoruz.
Allah'ım,
Sensin bizim Rabbimiz, bizleri Sen yarattın, biz Senin kulunuz. Gücümüz yettiğince ahde sadık kalacağımıza söz veriyoruz. Yaptıklarımızın ve yapmamız gerekirken yapamadıklarımızın şerrinden Sana sığınıyoruz. Günahlarımızı Sana itiraf ediyoruz, verdiğin nimetleri de itiraf ediyoruz. Bizleri affet, affedici ve bağışlayıcı ancak sensin.
Allah'ım,
Hayatın ve ölümün fitnesinden, cehennemden ve bizleri Senin hoşnutluğundan uzaklaştıracak her şeyden Sana sığınırız. Ya Rabbi, sapmaktan, sapıklığa sebeb olmaktan, ihtilafa düşmekten, nifaktan, batılı savunmaktan, batıldan korkmaktan, acizlikten, zillete düşmekten, insanların, cinlerin ve bütün yarattıklarının şerrinden Sana sığınırız. Allah’ım, faydasız ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olmayan duadan yine Sana, her zaman Sana sığınırız.
Bizleri koru,
Bizlere hidayet et,
Bizlere yardım et,
Bizleri yalnız bırakma Allah'ım...
Said HAKİM İzmir-1987
1. ÇARPIK YOLLAR
İslam'a gönül veren ve teslim olan müslümanlar, bu dinin kendilerine yüklediği bazı sorumlulukları idrak etmektedirler. İslama teslim olan bir müslümanın nefsine karşı, ailesine karşı, çevresindeki insanlara karşı ve içinde bulunduğu topluma karşı sorumlulukları vardır. Nefsine ve ailesine karşı olan sorumluluklarını güçleri nisbetince yerine getirmeye çalışan müslümanlar, içinde bulundukları topluma karşı sorumlulukları yerine getirebilmek için bir cemaate veya bir gruba gerek duymaktadırlar. Çünkü söz konusu sorumluluk, müslümanların ortak çalışmaları ile yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktur. Nitekim bu sorumluluğun idrakinde olan müslümanlar, sahip oldukları ölçülere göre islam dairesinde gördükleri çeşitli gruplardan herhangi birisine dahil olmaktalar ve bu gruptaki çalışmaları ile İslami sorumluluklarını yerine getirdiklerine inanmaktadırlar.
Bu grup seçimi, çoğu zaman kişinin istek ve kontrolü dışında vuku bulmaktadır. Çünkü bu kişi herhangi bir gruba talip olmadan önce, o grubun davetçileri bu kişiye talip olmakta ve Rabbani bir Ölçüye sahip olmayan bu insanı, fazla zorlamadan kendi gruplarına dahil edebilmektedir. Yeni girdiği grupta bir takım değer ölçüleriyle karşılaşan bu İnsan, karşılaştığı değer ölçülerini tetkik ve tahkik etme durumunda olmadığı için bu ölçülere sahip çıkmaktadır. İçinde bulundukları grubu, bu grubun değer ölçülerine göre değerlendiren insanlar, elbetteki bu grubu hak bir grup olarak göreceklerdir.
Dahil oldukları gruptaki değer ölçüsüyle bu grubu hak bir grup olarak kabul eden insanlar, aynı değer ölçüsüyle diğer grupları değerlendirdiklerinde ise; diğer grupları sapıklıkla, yanlışa düşmekle veya eksiklikle itham edebilmektedirler. Oysa ki sapıklıkla veya yanlışa düşmekle itham ettikleri bu gruplar da, sahip oldukları değer ölçüsüne göre kendilerini hakta sanmaktalar ve kendilerini sapıklıkla itham edenleri, aynı şekilde sapıklıkla itham etmektedirler. Aynı dine talip olduklarını iddia etmelerine rağmen değişik yollarda ve farklı tavırlarda bulunan bu insanlardan ortak bir ses yükselmektedir.
“Birlik olmamız ve Allah'ın ipine topluca sarılmamız gerekmektedir.”
Samimi olduğuna hüsnüzan ettiğimiz bu dileklerin geçekleşmesi için, şu iki esasın günyüzüne çıkarılması ve net bir şekilde ortaya konulması zorunludur. Birinci esas, birlik ve bütünlüğü bozan parçalayıcı unsurların tespit ve izale edilmesi; ikinci esas ise vahdetin sağlanabileceği yegane zemin olan tevhidi yolun, Kur'an ve Sünnet bütünlüğünde tesbit ve tasdik edilmesidir.
Öncelikle birlik ve bütünlüğü bozan unsurlar üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu konuda belirteceğimiz marazları herkesin kabul etmeyeceği, kabul etseler dahi bu marazlardan içtinap etmiyecekleri aşikardır. Ne var ki bu durum, vahdeti arzulayan müslümanları umutsuzluğa sevketmemelidir.
Hak yolda vahdet, hiçbir zaman ve hiçbir konumda kitlesel olarak gerçekleşmemiştir. Vahdeti samimi bir şekilde arzulayan müslümanların üzerine düşen sorumluluk, vahdeti engelleyen marazlardan öncelikle kendilerinin içtinap etmeleridir. Bu esaslara dikkat edildiği zaman, vahdeti arzulayan samimi müslümanlar arasında Rabbimizin lutfu ile vahdet gerçekleşebilecek ve hak yolda vahdeti gerçekleştirebilen bu cemaat halka halka genişliyerek, diğer müslümanları da kuşatabilecektir.
Çarpık yollar ve bu yolların ortaya çıkış nedenleri, vahdeti engeleyen marazlarla ilgili bir hadisedir. Bazı islami motifler taşımalarına rağmen İslam'ın özünden uzak birçok grup, İslam'a değil, kendilerine özgü bir yol takip etmektedirler. Bu gruplardan bir çoğu Rabbani tenkid ve eleştiriye kendilerini kapatmış durumdadırlar. Bu tavrın hüsnüzanla değerlendirilmesi ise ne yazık ki mümkün değildir. Madem hak üzere olduklarını iddia ediyorlar, içinde bulundukları hakkı rahatça savunmaları ve her Rabbani eleştiriye açık olmaları gerekmez mi?. Oysa iddia ettikleri gibi Resulullah (s.a.v.)'i gerçekten tanıyıp örnek alıyorlarsa, hak sözlere karşı açık davranmaları gerektiğini de anlayacaklardır.
Vahdetin gündeme geldiği konuşmalarda, sık; sık sorulan; “Hangi esasta birleşilmesi gerekir?” sorusuna, her grup aynı cevabı vermektedir.,
Bu yüzeysel cevabı veren gruplar, bu cevaba, muhalif yaşamadıklarını ispat edebilmek için Kur'an'ı Kerim'e yönelmekteler ve 6236 ayet olan Kur'ah'ı Kerim'den kendi durumlarını destekleyen ayet-i kerimeleri büyük bir maharetle çıkararak, delil olarak one sürmektedirler.
Bu nasıl bir Kur'an anlayışıdır ki, aynı konumda bulunan ve aynı soruyla kendisine yönelen insanlara ayrı ayrı yollar bildirmektedir? Bu yaklaşım, Kur'an'a nasıl bir yaklaşımdır ki, bir vücut gibi bütünleşmeleri gereken müslümanlan, birbirinden ayrı ve birbirine düşman etmektedir?
Oysa bu yüce Kitap, Mekke gibi bir cahiliyede Allah'a kul olmak isteyen müslümanlan birbirinden ayrılmaz bir bütün haline getirmiştir.
Kur'an'ı Kerim, aynı Kur'an'ı Kerim'dir. Bu yüce Kitap'ta muhatap olduğumuz İlahi vahyin sahibi, alemlerin Rabbi olan Allah (c.c)'dır.
Fakat ne yazıktır ki zamanımızdaki birçok müslümanın Kur'an ve Sünnete yaklaşmaları değişmiş, bu çarpık yaklaşımların neticesinde birbirinden farklı ve birbirine muhalif gruplar ortaya çıkmıştır. Nitekim Kur'an'ı Kerim'de zikredilen geçmiş ümmetlerin sapıklığa ve helaka düşme nedenleri de ayni marazlardan kaynaklanmaktadır.
Bu marazların en belirgini, İlahi Kitab'ın tahrif edilmesidir. Bir toplumu sapıklığa ve helaka götüren bu cahili yaklaşımlar, Kur'an'ı Kerim'de şöyle zikretmektedir. ,
“Ki onlar Kur'an'ı parçalara ayırırlar (Bir kısmına inanıp, diğer kısmına inanmazlar),” [1]
“Allah'ın indirdiği kitaptan birşeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla az bir değeri satın alanlar onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah da kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir azapta vardır.” [2]
“Onlardan zulme sapanlar, kendilerine söylenen sözü değiştirip başka şekle koydular..” [3]
Ve peygamber dedi ki:
“Rabbim, gerçekten benim kavmim bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar.” [4]
Bir toplumu parçalanmaya götüren bu cahili tavırların hepsini, yaşadığımız çağda görmekteyiz. Kur'an'ı Kerim'i sayfa ve satırlarda tahrif edemeyen şeytan ve dostları, bu tahrifatları zihin ve yaklaşımlarda yapmışlar ve dolaylı yollarla insanları istedikleri vadiye sürüklemişlerdir. Nitekim farklı yol ve tavırlarla ortaya çıkan birçok gruplaşmanın kökeninde bu tahrifat bulunmaktadır.
Bir grup vardır.
Bu grubun Allah'ın kitabı ile hiçbir ilişkisi yoktur. Karşılaştıkları meselelerde kendi akılları ve zanları ile bir yol tuttururlar ve kendilerini doğru yolda zannederler.
Bir grup vardır,
Bu gruptaki insanlar, kendi çıkar ve menfaatları için Allah'ın hükmünü tevil ve tahrif ederek değiştirirler. İnsanlara; “Allah böyle yapmanızı istemektedir” diyerek, bu insanları sapık ve karanlık yollara davet ederler.
Bir grup vardır,
Bu gruba, cahili otoriteler tarafından Allah'ın dini adına konuşma yetkisi verilmiştir. Aynı cahiliye, bu din adamlarına, “Şu esaslar anlatılacak, bunlar ise anlatılmayacak.” diyerek, bir konuşma hududu belirlemiştir. Cahiliyenin bu yaklaşımı, kendi mantığına göre doğal ve makul bir yaklaşımdır. Çünkü cahiliye mensupları bilmektedir ki, anlatılmasını ve açıklanmasını yasakladıkları hususlar, kendi bütünlüklerini parçalayıcı bir nitelik arzetmektedir. İşte Allah'ın dini adına konuşan ancak Allah'a karşı değil, bağlı bulundukları cahiliyeye karşı sorumlu olan din adamları, belli bir ücret karşılığı cahiliyeye itaat etmekte ve Allah'ın hükmünü gizlemektedirler. Diğer birçok grup ise, Kitab'ı, Allah'ın Kitab'ı bilmekteler fakat bu Kitab'ı bir bütün olarak ele almamaktadırlar. Daha açık bir ifadeyle, Allah'ın Kitab'ında gördükleri hüküm ve tavırlardan; nefs, heva ve sosyal konumlarına uygun olanları almaktalar ve bu hükümlere ihlas-la sarılmaktadırlar. Tabi ki her grubun ihya etmek istedikleri hükümler aynı olmamakta ve dolayısıyle değişik gruplaşmalar ortaya çıkmaktadır.
Kur'an'ı Kerim'i peyderpey indiren Allah (c.c), bulundukları konum ve seviyeye göre müslümanlara değişik yükümlülükler getirmiştir. İslami hareketle ilgili bu toplumsal tavırların hepsi, Kur'an'ı Kerim'in bütünlüğü içerisinde zikredilmektedir. Cahiliyede yaşayan bir müslüman, konum ve durumunu göz önünde bulundurmadan bu toplumsal tavırlara yaklaşır ve amel etmeye çalışırsa; Kur'an'ı sınırlar içerisinde ancak Kur'an'da beyan edilen hareket metodundan uzak bir vadiye düşmüş olur.
Kur'an'ı Kerim'in bütününe muhatabız ve Kur'an'ı Kerim'de zikredilen ferdi ibadetlerin hepsiyle mükellefiz.
Ancak, ilayı Kelimetullah uğrunda bir çalışma yapılması isteniyorsa, Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen hareket metodunun mahiyeti net ve açık bir şekilde kavranılmalıdır. Bu yapılmadığı sürece birbirinden farklı ve değişik gruplaşmalar devam edecektir.
Çarpık yolların ortaya çıkışındaki diğer önemli etken ise cahili değer ölçüsünün, müslümanlar tarafından benimsenmesidir. Cahili sistemdeki eğitim ve kültür faaliyetlerinden etkilenen müslümanlar, bilerek veya bilmeyerek bazı cahili değer ölçülerine sahip olabilmektedirler. Cahili değer ölçüsüne sahip olan müslümanlar, karşılaştıkları Rabbani hükümleri cahili değer ölçüsüne göre değerlendireceklerinden, Rabbani gerçeği kavrayamıyacaklar ve neticede Rabbani bir tavır gösteremeyeceklerdir. Müslümanların birçok Rabbani gerçek karşısındaki şaşkın ve muğlak davranışları, bu cahili yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır.
Mesela cahiliyenin, kuvvet ve güç konusunda bir değer ölçüsü vardır. Cahili mantığa göre tespit edilen bu değer ölçüsünü benimseyen müslümanlar, bu değer ölçüsüne göre cahiliyeyi güçlü, kendilerini ise güçsüz kabul edeceklerdir. Çünkü bu değer ölçüsünde Allah'ın kudreti ve yardımı hiç dikkate alınmamakta, sadece para, silah, mal, makam ve asker gibi yaratılmış nesnelere itibar edilmektedir.
Cahili sistemler tarafından empoze edilen bu değer ölçüsünü benimseyen kimselerin sapmamaları ve kendilerine tabi olan inşaları da saptırmamaları mümkün değildir. Kendilerine hoca, alim, lider denilen birçok kimsenin içinde bulunduğu sapıklık. Rabbani bir dava için cahili değer ölçülerine göre güçlenmeye çalışmalarından kaynaklanmaktadır.
Cahili değer ölçüsüne göre belirlenen güç ve kuvvet anlayışını bilerek veya bilmeyerek kabullenen birçok grup, bu kabullenme ile tevhidi yoldan sapmışlardır. Çünkü İslam'ı hakim kılmak için güçlenmeyi kaçınılmaz gören bu kimseler, benimsedikleri cahili değer ölçüsüne göre güçlenmeye çalışmaktalar ve bu nedenle tağuti kurum ve makamlara, kapitalist ekonomiye ve keyfiyetsiz insan kalabalıklarına talip olmaktadırlar. Tabi ki bu cahili hedeflere varabilmek için kaçınılmaz olarak cahili yol ve yöntemlere başvurulmakta ve niyetleri İslam olan birçok müslümarun mal ve mesaisi bu gibi gayri îslami yollarda kullanılmaktadır.
Peki, gayri İslami yollarda bulunmalarına rağmen İslami niyet taşıyan bu insanların durumu nedir?
Sahip oldukları niyet, bu insanları kurtaracak mı?
Bu soruyu cevaplayabilmemiz için İslam'da niyetin yerini ve hangi durumlarda müessir olduğunu, “Niyet” başlığında açmamız ve açıklamamız gerekecektir.
NİYET
Niyet, yapılan herhangi bir eylemde kastedilen şey, gözetilen maksat, gaye, murat anlamına gelen kalbi bir yöneliştir. İslam'da niyetin önemi, işlenen ameller üzerindeki tesirinden kaynaklanmaktadır. Takvaya ait bir amel, bozuk bir niyet ile işlendiği zaman isyana dönüşebilmektedir. Namaz, oruç, zekat, hac, cihad ve ilim öğrenmek gibi Rabbani eylemleri yerine getiren bir insan, bu eylemleri Rabbani bir niyetle yapmıyorsa, işlediği bu amellerin kendisine herhangi bir faydası yoktur. Resulullah (s.a.v.)'in yanında ve onunla birlikte savaşmak gibi yüce bir eylemi yerine getirmesine rağmen, niyeti Medine'deki hurmalıklarını korumak olan kişinin öldürülüp cehenneme yuvarlanması bu hususa açık bir örnektir. Bu kişi büyük bîr fedakarlıkla savaşmasına rağmen Allah ve Resulü için değil, Medine'deki hurmalıklarını kurtarmak niyetiyle savaştığı için, bu eyleminin karşılığını görmemekte ve öldürüldüğü zaman şehid olarak cennete değil, kafir olarak cehenneme gitmektedir.
Niyet, genelikle salih amellerde müessirdir. Salih bir amel niyet bozukluğu ile isyana dönüşebilmekte ancak isyan olan bir amel iyi niyetle salih amele dönüşmemektedir. Bu gerçeğin Kur'an ve Sünnet'te birçok örnekleri vardır. Bu örneklerden Resulullah (s.a.v.) ile ilgili olan Sakifoğulları meselesini verebiliriz.,
Davetin en zor günlerinde Sakifoğulları Resulullah (s.a.v.)'e gelerek, kendilerine imtiyaz tanımasına ilişkin bazı tekliflerde bulunmuşlar ve teklifleri kabul edilirse, kısa bir süre sonra davete topluca icabet edebileceklerini belirtmişlerdir. Bu teklif üzerine Resulullah (s.a.v.) bir an duraklamış ve bu duraklama anında ilahi vahiyle şiddetle uyarılmıştır.
“Onlar neredeyse, sana vahyettîğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman da seni dost edinecekledi. Eğer biz seni sağiamlaştırmasaydık, andolsun, sen onlara az bir şey (de olsa) meyledecektin. Bu durumda biz de sana, dünya ve ahiretin (azabını) kat kat tattınrdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” [5]
Zikredilen ayeti kerimelerde, İlahi vahiyle uyarılıp sağlamlaştırılmasaydı, Efendimiz (s.a.v.)'in az bir şey de olsa meyledeceği belirtilmektedir.
Bu yaşanan olay bizlere örnek olması için gerçekleşen bir takdiri İlahi ve dolayısıyla Rabbani bir uyarıdır. Bu Rabbani uyarıyı kavrayabilmemiz için Resuluİlah (s.a.v.)'in ne için, hangi niyetle meyledeceğini düşünmemiz gerekir.
Resulullah (s.a.v.)'in niyeti neydi?
Sakifoğullarının teklifi karşısında neden duraklamıştı ve İlahi vahiyle uyarılmasaydı, az bir şey de olsa ne için, hangi niyetle meyledecekti?
Aklı selim olan her mü'minin idrak edeceği gibi Resulullah (s.a.v.)'in niyeti para, kadın, mal veya makam değil, sadece ve sadece Allah'ın nzasıdır. Ancak niyet ne olursa olsun en ufak bir uzlaşmaya, en ufak bir sapmaya izin verilmemiştir. Bütün kardeşlerimizin bu noktayı kavramaları ve her konuda olduğu gibi, bu konuda da Resulullah (s.a.v.)'i kendilerine örnek almaları gerekir. Yaşadığımız çağın müslümanları, böylesi bir şuura şiddetle muhtaçtırlar. Çünkü değişik İslam anlayışlarının bulunduğu birçok toplumlarda, bu değişik anlayışlardan hareket ederek farklı grup ve ekollere bölünen müslümalann ortak bir yönleri vardır. Bu ortak yön, hepsinin dilinde bayraklaşan “Niyetimiz İslam” sloganıdır.
Herhangi bir müslümanı çarpık bir yolda veya gayri İslami bir çalışmada gördüğünüz zaman tenkid edemezsiniz. Çünkü tenkidleriniz karşısında söyleyeceği son söz, sizin konuşmaya başladığınız ilk andan itibaren onda hazır beklemektedir.
“Ameller niyetlere göredir ve bizim niyetimiz İslam'dır.”
Bu söz, temiz akıl sahibi bir müslümanın söylerken düşünmesi ve içinde bulunduğu duruma bakarak belki de utanması gereken bir sözdür. “Niyetimiz İslam'dır!.” diyenler, öncelikle İslam'ın ne olduğunu ve insanlara ne için sunulduğunu bilmeleri gerekir.
Nedir İslam?
İnsanlara niyet olarak sunulan bir görüş mü?
Oysa ki şanı yüce Rabbimiz Kur'an'ı Kerim'de;
“Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi de tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip beğendim..” [6] buyurmaktadır. Ayet-i kerimeye dikkat edilirse İslam'ın bir niyet olarak değil, bir din, bir yaşam şekli, Rabbin rızasına giden Rabbani bir yol olarak sunulduğu belirtilmektedir.
Peygamberlerin gönderiliş gayesi sadece insanların niyetlerini değiştirmek değil, aynı zamanda bu insanların içinde bulundukları yolu, yaşam tarzlarını değiştirmek içindir. İnsanların Rabbani bir niyete sahip olmaları yeterli olsaydı, Allah'ı razı etmek istemelerine rağmen sapıklığa düşen Ehl-i Kitab'a veya putlara taparken;
“Biz bunlara, bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” [7] diyen müşriklere peygamber gönderilmezdi.
Gayri İslami yollarda ömürlerini tüketirlerken, çevresindeki insanlara “Bizim niyetimiz İslam!” diyen kimselerin ölümü tefekkür etmeleri ve gayri İslami yolda öldükleri zaman aynı cevabı, aynı rahatlıkla Rabbimize karşı söyleyip, söyleyemeyeceklerini düşünmeleri gerekir. Hepimizin bildiği gibi dünya hayatı, imtihan hayatıdır. Bu İlahi imtihan ise salih niyetle birlikte ameli düzlemdedir.
“O, amel bakımından hanginizin daha iyi olacağını denemek (ortaya çıkarmak) için ölümü ve hayatı yarattı..” [8]
İslam'ı niyet olarak benimseyip, gayri islami yollarda ömür tüketen kimseler bu niyetlerine hiçbir zaman kavuşamayacaklardır. Niyeti İstanbul'a gitmek olan Eskişehirli bir kimse Ankara yolunu benimser ve Ankara yolunda ilerlemeye çalışırsa İstanbul'a varabilir mi?
Elbetteki varamaz!.
Niyeti “İstanbul'a gitmek” olan kimsenin yöneleceği yol, İstanbul yolu olmalıdır. Niyeti “Mekke'ye gitmek” olan kimsenin yöneleceği yol, Mekke olmalıdır. Niyetleri “Allah rızası” olan müslümanlann yönelecekleri yol, şanı yüce Rabbimizİn gösterdiği Rabbani yol olmalıdır. Müslüman bu noktada durmalı ve düşünmelidir. “Rabbimin rızasına varabilmem için Rabbimin gösterdiği Rabbani yola girmeliyim, bu yolda bulunmalıyım.” demelidir.
Bunu dert edinmelidir.
Bu dertle uykuları kaçmalı, bu dertle samimi bir arayışa geçmelidir. Herhangi bir işten atıldığı zaman üç-beş günlük nafakası için nasıl endişeleniyor ve yeni bir iş bulabilmek için nasıl kapı kapı geziniyorsa, ebedi hayatı için çok daha fazla endişe duymalı, çok daha fazla telaşa kapılmalıdır.
Bilmelidir “Niyetim İslam” diyerek kurtulamayacağını!.
Bilmelidir bazı İslami sloganlarla aldatılmışsa, aldatıcıyla birlikte cehenneme gireceğini!.
Bütün bunları bilmeli ve bu bilinçle dehşete düşmelidir. Şayet herhangi bir grupta İse bu grubu yöneten hocasından değil, Allah'tan korkarak yiğitçe ayağa kalkmalı ve İslami bir edeple “Hocam, bizi davet ettiğiniz ve bizlerin de İslami duygularla benimsediğimiz bu yol, Kur'an ve Sünnetin bütünlüğünde beyan edilen Rabbani yol mudur? Resulullah (s.a.v.) bizatihi aramızda olsaydı, bizleri bu yola mı davet ederdi? Bizler Resulullah (s.a.v.)'in yolunda isek bu yolu şer'i delilleriyle savunmamız ve müslümanların Rabbani tenkidlerine açık olmamız gerekmez mi?” diyebilmelidir. İdrak etmelidir hangi yolda olduğunu, doğru yolda olduğuna inanmaktan ve hocasına iyi niyetle teslim olmaktan öte, doğru yolda olduğunu idrak etmelidir.
Bu bilinçle bulunmalıdır o yolda, bu bilinçle davet etmelidir yoluna, bu bilinçle savunmalıdır yolunu.. Savunduğu yola yönelebilecek olan Rabbani tenkidleri ise can kulağıyla dinlemelidir. Cennetliklere özgü niyetlerle, cehennemliklere özgü amelleri işliyorsa tereddüt etmeden, hiç tereddüt etmeden yolunu değiştirmeli ve Rabbani yola yönelmelidir.
YOLDA VAHDET
Müslümanları ezmek isteyen şeytan ve dostları, bu emperyalist arzularına ulaşabilmek için müslümanları parçalamayı, çeşitli grup ve ekollere ayırmayı kaçınılmaz görerek sistemli bir çalışmaya girmişler ve neticede bu arzularına ulaşmışlardır. Kur'an'ı Kerim bu şeytani yaklaşımdan şöyle bahsetmektedir.
“Gerçekten Firavun yeryüzünde büyüklenmiş ve bulunduğu yerin halkını bir takım fırkalara bölmüştü; onların bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.” [9]
Firavun, halkı birtakım fırkalara neden bölmüştü?
Neden buna gerek duymuştu?
İnsan ve toplum üzerinde yeterli araştırma yapan kimseler bunun nedenini ve Firavun'un maksadını açıkça anlayabileceklerdir. İnsanlarda muhalefet duygusu olduğu gibi, insanlardan meydana gelen toplumlarda da muhalefet duygusu vardır. Hele ki bu toplumların başında Firavun veya Firavun'a benzer kimseler bulunuyor ve halka zulmediyor ise bu halkın, başta bulunan Firavunlara aşın muhalif olacakları aşikardır. Halk bir bütün ise halktaki muhalefet duygusu da bütünleşecek ve bütünleşen bu muhalefet, Firavunların zulme dayalı saltanatlarını devirebilecektir.
Firavunların hem zulmetmeleri ve hem de zulme dayalı saltanatlarını devam ettirebilmeleri için, halkı birbirine muhalif olan çeşitli gruplara ve partilere bölmeleri gerekmektedir. Bu yapıldığı zaman toplumdaki muhalefet duygusu, partiler ve gruplar arasındaki komplo sürtüşmelere kanalize edilebilecek ve neticede toplumdaki muhalefet potansiyeli, toplumun kendi bünyesinde pasifize olacaktır.
Halkı çeşitli guruplara ayıran ve bu grupların üzerinde bulunan Firavun ise birbirine muhalif olan grupları perde arkasından kısmi olarak destekler ve kuvvetlenen grubu zayıflatmak için diğer grupları teşvik eder ve bu gruplara yardım ederse, bu gruplar tarafından yardımı kutsal bir aziz durumuna getirilecektir. Nitekim halkında müsîüman olan ülkelerde İslam adı ile ortaya çıkan birçok grup, çağdaş firavunların gizli yardımlarına mazhar olmakta ve bu yardımların kesilmemesi için Firavunlara değil, Firavunlara düşman olan müslümanlara düşmanlık yapmaktadırlar.
Birçok ülke sınırlan içerisinde yürürlükte olan bu senaryo, o ülkelerdeki firavunlar tarafından hazırlanmakta ve tatbik edilmektedir. Milliyetçilik propagandasıyla ümmet ve ümmet anlayışından uzaklaştırılan müslümanlar, ırkçılık propagandasıyla yaşadıkları coğrafi sınırlarda tekrar bölünmeye uğratılmışlardır. Bölme ve parçalama eylemleri bununla da kalmayıp, mezhebi taassubun gündeme getirilmesi ve tahrik edilmesi neticesinde, birbirine karşı katı ve müsamahasız mezhebi bloklaşmalar ortaya çıkmıştır. Mezhebi dairelere hapsedilen müslümanlar, yaşadıkları bu düzlemde de birlik ve beraberliği sağlayamamışlar, bu düzlemde de değişik gruplara ayrılmışlardır.
Bu gibi parçalayıcı operasyonlardan geçen müslümanlara, Eritre'deki müslümanların durumunu belirterek onlardan duygulanmalarını ve Eritre'deki müslümanların eylemlerine sahip çıkmalarını beklemek, elbetteki ütopik bir yaklaşımdır. Müslümanlar o hale getirilmiştir ki, kendi mahallesinde oturan müslümanlarla bile grupsal taassup yüzünden kucaklaşmamaktadırlar.
Ne hazindir ki bazı gruplardaki müslümanlar, bu parçalanmadan rahatsız olmamakta ve “Rabbin rızasına giden binlerce yol vardır. Hedef tepeye çıkmaksa siz o yamaçtan, biz bu yamaçtan ilerleyelim” şeklindeki ifadelerle, durumlarını haklı göstermeye çalışmaktadır. Bu kimseler “Rabbin rızasına giden binlerce yol vardır” görüşünü, yanlış ve saçma bir yaklaşımla savunmaktadırlar. Herhangi bir insanı sırat-ı müstakime ulaştıracak olan değişik yollar, değişik vesileler vardır. İnsanların sırat-ı müstakime ulaşmasında birer vesile olan bu yollar çok sayıda olmasına rağmen sırat-ı müstakim bir tanedir. Allah (c.c.)'ın rızası, sırat-ı müstakimde olan müslümaları kuşatacaktır.
Meselemizi bu şekilde anladığımız zaman “Rabbin rızasına giden binlerce yol vardır” görüşünü, Rabbin rızası sırat-ı müstakimde olduğu için “İnsanları sırat-ı müstakime ulaştırabilecek olan binlerce yol (vesile) vardır” şeklinde açıklayabiliriz. Nitekim değişik vesilelerden ve yollardan sırat-ı müstakime ulaşan birçok kardeşimiz vardır. İdrak etmemiz gereken husus, sırat-ı müstakime ulaşmadan birer vesile durumunda olan yollar çok sayıda olmasına rağmen sırat-ı müstakim bir tanedir.
İlim ve insaf sahibi her müslüman, şanı yüce Rabbimizin kendi rızası için bir araya gelen bütün müslümanlara birçok yollar değil, tek bir yol gösterdiğine şahadet edeceklerdir. Her gün defalarca okunan Fatiha suresinde “Bizi doğru yola ilet” hükmüyle yolun tek olduğu vurgulanmış, bu nedenle “Bizi doğru yollara ilet” şeklinde bir ifade kullanılmamıştır. İmran süresindeki “Allah'ın ipine topluca sarılın, ayrılmayın..” buyruğunda da aynı gerçek zikredilmektedir.
Ayrıca Kuran ve Sünnet'e bir bütün olarak yönelen her müslüman görecektir ki, müslümanlar tek bir yola davet edilmekte ve bu yoldaki müslümanlara tavır birliğine girmeleri emredilmektedir. Kur'an ve Sünnet'in bütünlüğündeki bu Rabbani gerçeği müşahade ederek bakışlarını günümüz müslümanlarına çevirecek olan kardeşlerimiz ise önce üzülecekler, sıkıntıya düşecekler ve ilahi vahyin ağırlığını omuzlarında hissedeceklerdir.
Yaşanan olayın güç ve zor tarafı müslümanlann çeşitli gruplara bölünmüş olmaları değil, bu gruplardaki müslümanlann İslami kişilikten uzaklaşmış olmalarıdır.
Değişik nedenlerle çeşitli gruplara bölünen müslümanlar İslami kişiliğe sahip olsalar, ihtilaf ettikleri meselelerde Kur'an ve Sünnete yönelecekler ve muhkem ayetlerin gölgesinde bütünleşebileceklerdir. Fakat ne yazık ki değişik gruplardaki birçok müslüman, içinde bulunduğu grupta erimiş, kimliğini ve kişiliğini kaybetmiştir. Bu kimseler Kur'an'ı Kerim'le yüzyüze gelmemekte, İlahi vahiyle kendileri arasında abileri, üstadlan, hocaları bulunmaktadır. Rabbani ölçüden uzak bir teslimiyetle bağlandıkları hocalarına “Bu hükmün kaynağı nedir?” veya “Bulunduğumuz ortam ve konumda Rabbimiz bizlere ne yapmamızı emrediyor?” sorusunu sorabilecek bilinç ve cesaretten uzak olan bu kimseler, hocaları ne derse onu yapmaktadırlar. Sıradan kabul ettikleri bir müslüman, kendilerini Rabbani bir hükümle ikaz ettiği zaman, yüce payeler verdikleri efendileri ile o müslümanı kıyas etmekteler ve “Bunları sen biliyorsun da, hocam bilmiyor mu?” diyerek gülüp geçmektedirler.
Onların güldükleri bu duruma, bizler elbetteki gülmüyoruz, gülemiyoruz!. Çünkü İlahi ölçülerden uzak böylesi yaklaşımlar, bir hocayı veya bir üstadı putlaştıran yaklaşımlardır. Meydandaki putları kırmaya talip olan bu kimselerin, öncelikle gönüllerine yerleştirdikleri ve gönüllerinde yaşattıkları bu putları kırmaları gerekmektedir. Aşılması gereken ilk engel ve kırılması gereken ilk put budur. Allah adını kullanmalarına rağmen insanları Sırat-ı Müstakime değil de, kendi kişisel görüşlerinden kaynaklanan beşeri yollara davet eden kimseler, insanları Sırat-ı Mustakim'den engeleyen Lat, Menat, Uzza gibi birer putturlar. Mekke'li müşrikler Lat, Menat, Uzza gibi putlara ibadet ederlerken nasıl ki “Biz bunlara, bizleri Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” demişlerse, zamanımızda ki birçok şaşkın da, hocalarının veya şeyhlerinin Kur'an ve Sünnet'e zıd olan görüşlerine itaat ederlerken “Biz hocalarımıza veya şeyhlerimize, bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye itaat ediyoruz” demektedirler.
İşte bu itaat ile yapılan ibadet, Allah'a ibadet etmek değil, Allah'tan başkasına ibadet etmektir. Çünkü itaat ettikleri hüküm, Allah'ın hükmü değildir.
Hiç şüphesiz ki Allah'a itaat edenlere ve insanları Allah'a davet edenlere itaat etmek, Allah'a itaat etmektir. Nitekim “Resule itaat, Allah'a itaattir..” buyruğu bizlere bu gerçeği beyan etmektedir. Fakat insanları Allah'a ve Allah'ın razı olacağı Sırat-ı Müstakime davet etmeyip de, parça parça aldıkları Kur'an'ı Kerim ayetlerine dayanarak kendi sapık yollarına davet eden kimselere itaat etmek, en açık ifadesiyle kendilerini putlaştıran bu kimselere itaat ve ibadet etmektir.
Bu gibi kimselere körükörüne itaat eden ve bu kimseleri her türlü Rabbani tenkidden tenzih eden kimseler, nasıl bir sapıklığa düştüklerini mutlaka ve mutlaka anlayacaklardır. Tabi ki müslümanlar olarak, bu kimselerin ölmeden önce durumlarını idrak etmelerini ve Sırat-ı Mustakim'e bir an önce kavuşmalarını temenni ediyoruz.
İnsanların birer beşer olduklarını, yanılabileceklerini veya hata yapabileceklerini kabul etmeliyiz. “Ben alimim!.” psikolojisi ile insanlara yukarıdan bakan kimseler, gerçekte cahil olan kimselerdir. Çünkü gerçek alimler, bilmedikleri birçok mesele olduğunu idrak eden ve hak bir söz çocuktan dahi gelse, bu hakkı kabul ederek o çocuğa “Bana bunu öğrettiğin için Allah senden razı olsun” diyebilen kimselerdir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) kendi görüşü ile dul bir kadının görüşü çatıştığı zaman, meseleyi Rabbani düzlemde değerlendirerek, kadının görüşünü kabul etmiş ve halife olmasına rağmen “Burada herkes Ömer'den daha fakih” diyerek, makam ve unvana değer verenlerin kavrayamayacağı bir tavır göstermiştir.
Değişik ve birbirlerine muhalif gruplardaki müslümanlara “Resulullah (s.a.v.) aramızda olsaydı, hangi grubu tasvip ve kabul ederdi?” şeklinde bir soru sormayacağız. Çünkü ne gibi cevaplar geleceği bilinmektedir. Bu nedenle ilk soruyu geçiyor ve değişik fırkalara ayrılan müslümanlara şunu sormak istiyoruz.,
“Resulullah (s.a.v.) aramızda olsaydı, bu fırkalaşmalara, bu gruplaşmalara rıza gösterir miydi?”
Temiz akıl sahibi kardeşlerimiz “Elbetteki rıza göstermezdi!.” diyeceklerdir.
Peki ne yapardı?
Resulullah (s.a.v.)'i yeterince tanıyan kardeşlerimiz, bu soruya da“Tüm müslümanları İlahi vahyin bütünleyici buyruğunda toplardı” diyeceklerdir.
“Evet..”
Resulullah (s.a.v.) aramızda olsaydı, parça parça olan biz müslümanları İlahi vahyin bütünleyici buyruğunda toplardı.
“O halde ne yapalım?”
Yahudilerin “Musa bize dönene kadar, buna (puta) sarılmaktan vazgeçmeyeceğiz. [10] dedikleri gibi, bizler de “Ya Rabbi, Resulullah (s.a.v.) bize dönene kadar, biz bu parçalanmaktan, bu gruplaşmaktan vazgeçmiyeceğiz!.” mi diyelim?
Oysa ki alimler peygamber varisidir. Peygamber varisi olmak, bunu bir unvan kabul ederek müslümanlardan hürmet ve saygı beklemek değildir. “Ben alimim, ben peygamber varisiyim” diyen kişilerin, bu peygamber görevini üstlenmeleri ve üstlenen kardeşlerine yardımcı olmaları gerekir.
Bir köşeye çekilerek “Biz hak yoldayız, birleşmek istiyenler bize gelsin” şeklinde ifadeler kullanmak, müslümanlan hiçbir zaman bir araya getirmeyecektir. Çünkü birçok gruptan bu gibi sesler gelmekte ancak hiçbirisi Kur'an ve Sünnetin bütünlüğünde haklılığını ortaya koymamaktadır.
Meseleyi bu şekilde dile getirişimiz, birçok kişilerce hoş karşılanmayacak ve bazı müslümanlar duygusal olarak feveran edeceklerdir. Çünkü bu müslümanlar meselelere yaklaşış mantıklarıyla kendilerini hak yolda bilmekte ve buna yürekten inanmaktadırlar. Genellikle birçok grupta hakim olan bu mantığı biraz açmamız ve açıklamamız gerekmektedir.
Tevhidi yolu ve bu yolda yaşanması gereken hükümleri, namaz ve namaza ait hükümlere benzetirsek, meselenin anlaşılması daha kolay olacaktır. Hepimizin bildiği gibi namazla ilgili niyet, tekbir, kıyam, kıraat, rüku, secde ve teşbih hükümleri vardır. Namaz kılmak isteyen bir müslüman, bu hükümlerin hepsiyle muhatap olmakta ve bu hükümleri sırasına göre yerine getirmektedir. Namazı bir bütün olarak kavrayamayan herhangi bir insan, namaza ilişkin hükümlerden sadece secde hükmünü alır ve sadece secde ederse, elbette namaz kılmış olmaz. Kendisini haklı çıkarmak için; “Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde secde hükmü vardır. Resulullah (s.a.v.) de secde etmiştir. Biz bu nedenle secde ediyor ve diğer insanları da secdeye davet ediyoruz” diyen bu kimse, meseleye yaklaşış mantığı ile kendisini haklı sanacaktır. Çünkü eylemine Kur'an ve Sünnet'ten delil getirdiğine inanmaktadır. Bu kimse secde hükmünü esas aldığı gibi başka kimseler de kıyam, rüku veya teşbih hükmünü esas alabilecekler ve yerine getirdikleri bu kısmi ameller ile namaz kıldıklarını zannedeceklerdîr.
Oysa namazı ihya etmek isteyen kişi nasıl ki namazla ilgili rükünlerin hepsine muhatap oluyor ve bu rükünleri sırasına göre yerine getiriyorsa; tevhidi yola ait hükümlere de aynı bilinçle yaklaşılması gerekmektedir. Namaza ait birkaç hükmü alıp, sadece bu hükümleri ihya etmek isteyen kimseler ile tevhidi yola ait hükümlere gelişi güzel yaklaşıp, bazı hükümleri ihya etmek isteyen kimselerin meseleye yaklaşış mantıkları aynıdır. Nitekim Kur'an ve Sünnete gelişi-güzel yaklaşan birçok grup, bazı hükümleri ihya etmeye çalışmaktalar ve bu hükümlerin kaynaklarını zikrederek haklı olduklarına inanmaktadırlar.
Halbuki tüm müslümanlar, Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen tevhidi tavırların hepsine muhataptırlar. Ancak bu tavırları eylem safhasına geçirecekleri zaman, konumlarını ve Kur'an'ı Kerim'de belirtilen hareket metodunu dikkate almak zorundadırlar. Bu inceliği kavramadan Rabbani hükümlere gelişi güzel yaklaşan kimseler, Rabbani hükümlerin hikmetiyle hiçbir zaman karşılaşamayacaklardır. Çünkü Rabbani bir hükmün hikmetiyle karşılaşabilmek için, o hükmü zamanında, mekanında ve İlahi ölçülere uygun olarak yaşamamız gerekmektedir.
Fikirlerde vahdet sağlamadan, tavırlarda vahdet sağlamak mümkün değildir. Bu vahdetin sağlanabilmesi için öncelikle metod konusunda mutabık kalınmalıdır. Birçok grubun bu meselede takip ettikleri metod, ıslahatçı bir metoddur. Bu kimseler mevcut durumu düzeltmeye, kusurlarını gidermeye ve iyileştirmeye çalışmaktadırlar. Bu metod, İslamın hakim olduğu bölgeler için geçerli bir metoddur. İslamın hakim olduğu toplumlarda yaşayan müslümanlar, bu toplumsal yapıyı düzeltmekle ve kusurlarını gidermeye çalışmakla mükelleftirler. Nitekim bu toplumlardaki müslümanlar bid'at ve hurafelere karşı amansız bir mücadele verme durumundadırlar. Ancak söz konusu bid'atlar, hurafeler ve batıl görüşler İslami bir yapıyı ortadan kaldıracak boyutlara ulaşmışsa ve netice olarak İslami bir yapı ortadan kalkmışsa, ıslahatçı metodu takip etmek anlamsızdır. Şeytani otoritelerin hakim olduğu bir bölgede ıslahatçı metodu takip etmek, şeytani yapıların bazı îslami motiflerle kamufle edilmesine ve dolayısıyle müslümanların bu yapıyı sahiplenmelerine neden olacaktır.
Bid'at ve hurafelerin her alam kuşattığı bîr ortamda, bid'at ve hurafelere karşı mücadele vermek ile pislik çukuruna düşen bir insanın pislikleri bir parça pamukla temizlemeye çalışmak arasında bir fark yoktur. Oysa ki bu İnsanın pisliğe batmış elbisesini temizlemeye çalışmak yerine, o elbiseyi çıkartarak yeni ve temiz bir elbise vermek durumundayız. Daha açık bir ifadeyle, tevil ve tahrif edilmiş gele-neksel din anlayışını bid'at ve hurafelerden temizlemeye çalışmakla değil, İslam dinini tüm berraklığı ile ortaya koymak ve insanları yaşadığımız bu dine davet etmekle mükelefiz. Bu metod ise ıslahatçı değil, inkılabi bir metoddur.
Bazı kimseler “Bu gerçekleri müslüman halk anlamaz alimler bu meseleyi kendi aralarında halletmelidir” diyorlar. Bu görüşe tabi ki katılmıyoruz. Çünkü tüm müslümanlar Allah'a inanarak, nefislerine hoş gelmesine rağmen birçok haramları terkederek ve nefislerine ağır gelse de birçok Rabbani eylemleri yerine getirerek akıllı, gerçekten akıllı olduklarını göstermektedirler. Meselelerimizi müslümanlara açık bir şekilde gündeme getirirsek, her müslüman gücü nisbetince meselesini kavrayacak, gitmekte olduğu ve gitmesi gereken yolu net ve açık bir şekilde görebilecektir.
Bundan bir süre önce cephede şehid olan bir kardeşimiz, şehid mezarlığına götürülürken vasiyeti gereği çıplak elleri tabuttan çıkarılmış ve gözleri kapatılmamıştır. Şehid olan kardeşimiz bunun nedenini vasiyetinde şöyle açıklıyor.
“İnsanlar çıplak ve boş ellerimi görsünler ki, bu dünyadan hiçbir şey götürmüyorum. Açık olan gözlerimi de görsünler ki, ben bu yola gözü kapalı girmedim.”
Müslüman yolunu böylesine bilmelidir, müslüman yolunu böylesine görmelidir. Yaşadığımız çağ, bu şekilde kutlu müslümanların da bulunduğu bir çağdır. Böylesi kardeşlerimiz olduğu için Rabbimize hamd ediyor, diğer kardeşlerimizin de hak yolu görmelerini, hak yolu kavramalarını ve hak yolda bütünleşmelerini diliyoruz.
2. KONUM TESBITİ
Şeytan ve dostları marksist ve faşist hareketlerden ziyade İslami hareketlerle ilgilenmekteler ve rahatsız oldukları bu hareketlere müdahale edebilmek için fırsat gözetmektedirler.
Müslümanların muhatap ve mükellef oldukları Rabbani yolda, müslümanların bulundukları konuma göre yüklenen ve birbirini takip eden Rabbani tavırlar vardır. Rabbani yolu bütünsel olarak idrak ederek, bu idrak ile ciddi bir çalışmaya girmeyen müslümanların yaşamaları ve yerine getirmeleri gereken ilk çalışma, Rabbani yolun ilk aşamasındaki çalışmalardır. İşte bu öncelikli çalışma ile yüzyüze gelen müslümanlara, şeytan ve dostları iki ayrı boyuttan yaklaşmaktadırlar.
Birinci boyuttan yapılan yaklaşım, müslümanları ilk aşamadaki çalışmalardan geri bırakmayı hedef almaktadır. Bu yaklaşımlarda müslümanların çeşitli zaaflarından faydalanılmakta ve müslümanlar uzlaşmaya, taviz vermeye, müsait zamanı ve mekanı beklemeye teşvik edilmektedirler. Böylesi müdahalelerin tesirinde kalarak bir köşeye çekilen, Allah yolunda koşması gereken ayaklarıyla bağdaş kurup oturan, Allah'a kulluk gibi yüce bir eylemi sadece dua ve beddua çerçevesine hapsederek pasifize olan birçok müslüman bulunmaktadır.
Elbetteki şeytan ve dostlarının bu boyuttaki yaklaşımına aldanmayan azimli, dirayetli ve fedakar müslümanlar da bulunmaktadır. Şeytan ve dostlarının bu müslümanlan ilk aşamadaki çalışmalardan geriye çekmesi ve dolayısıyle pasifize etmesi olanaksızdır. İşte böyle bir durumda şeytan ve dostları bu müslümanlara ikinci boyuttan yaklaşmakta ve bu müslümanlan sonraki aşamalarla ilgili çalışmalara yöneltmektedirler. Bazı takva duygularıyla ve Allah'ın yardımına ilişkin vaadlerle ilerki aşamalara ait çalışmalara yöneltilen bu müslümanlar, haklı olarak birçok problemlerle karşılaşmaktalar ve bu problemler karşısında yetersiz kalarak bunalıma düşmektedirler. Tabi ki bu sonuçtan yine şeytan ve dostları memnundurlar. Çünkü her iki durumda da ilk aşamadaki çalışmadan uzak kalınmakta ve bu çalışmalar yerine getirilmemektedir.
Kur'an ve Sünnet'i bir bütün olarak idrak edemeyen müslümanların, bu gibi şeytani yaklaşımlardan korunabilmeleri oldukça zordur. Meselemizle ilgili olarak, şu ilahi hükmü tefekkür etmemiz gerekir.
“Allah hiç kimseye, güç getireceğinden başkasını yüklemez”. [11]
Bu ayet-i kerimede, güç ve mükellefiyetle ilgili olarak anlamamız gereken iki önemli gerçek vardır. Bunlardan birincisi şudur.
Kur'an'ı Kerim'le muhatap olan müslümanlar, bu temiz kaynakta birçok Rabbani tavırlarla karşılaşmaktadırlar. Şanı yüce Rabbimiz bu hükümleri müslümanlara vazederken, müslümanlann konum ve seviyesi dikkate alınmıştır. Nitekim bazı peygamberlere va'zedüen yükümlülükler, birçok peygamberlere yüklenmemiştir. Bunun nedenini düşünen müslümanlar, bu nedenin müslümanlann konum ve seviyesiyle ilgili olduğunu idrak edeceklerdir.
Bizler için hidayet rehberi olan Kur'an'ı Kerim'de; cahiliyede fert olarak yaşayan müslümanlara yüklenen tavırlar, cemaat olma sürecindeki müslümanlara yüklenen tavırlar ve cemaat olan müslümanlara yüklenen tavırlar vardır. Bu tavırların hepsi Kur'an'ı Kerim'in bütünlüğünde zikredilmektedir. İşte bu tavırlara yaklaşırken, muhatabın konum ve seviyesi dikkate alınmalıdır. Cahiliyede ferd olarak yaşayan müslümanın, İslam cemaatini veya İslam devletini mükellef tutan tavırlara gücünün yetmiyeceği aşikardır. Cemaati veya devleti mükellef tutan bu tavırlar Kur'an'ı Kerim'de zikredilmesine rağmen cahiliyede fert olarak yaşayan müslümana yüklenmemektedir. Cemaati veya devleti mükellef tutan bu tavırlar, söz konusu konum ve seviyede bulunmayan peygamberlere dahi yüklenmemiştir. Şanı yüce Rabbimiz açık bir şekilde “Allah hiç kimseye, güç getireceğinden başkasını yüklemez” buyurmaktadır. Fakat ne yazık ki Kur'an'ı Kerim'e gelişi güzel yaklaşan bazı kimseler, Allah'ın bu konumdaki müslümanlara yüklemediği tavırları yüklenmeye ve çevresindeki müslümanlara yüklemeye çalışmaktadır. Zikrettiğimiz ayet-i kerimeden anlamamız gereken iik gerçek bu olmalıdır.
İkinci gerçek ise, bulunduğumuz konumda yaşamakla ve yansıtmakla mükellef olduğumuz Rabbani tavırlar, güç yetireceğirniz tavırlardır. Cahili sistemlerin empoze ettiği güç anlayışı ile “Bunlara gücümüz yetmez” demek, cahili bir mazeretle Rabbani bir yoldan çıkmak demektir. Çünkü bizlere bu tavırları yükleyen şanı yüce Rabbimiz “Allah hiç kimseye güç yetireceğin-den başkasını yüklemez” buyruğu ile, bulunduğumuz konumda bizlere yüklenen tavırların, güç yetirebileceğimiz tavırlar olduğunu beyan etmektedir.
Kur'an ve Sünnet'te beyan edilen ve tevhidi bir anlayışla bütünlük kazanan Rabbani tavırlara karşı yaklaşım böyle olmalıdır. Müslüman ne bu tavırlardan geri kalmalı, ne de yapılamıyacak tavırlara yönelmelidir.
Bazı samimi kardeşlerimiz Hz. İbrahim (a.s.)'ın eylemine özenmekteler, kendilerini ve Hz. İbrahim (a.s.)'ı gerektiği gibi tanımadan heyecanlı konuşmalar yapmaktadırlar. Bilmemiz gerekir ki Hz. İbrahim'i “Halilullah” makamına ulaştıran eylem, putları kırma vakıası değil, ateşe atılırken gösterdiği tavır ve tevekküldür. Nitekim gündeme getirdiği Rabbani mesaj, bu tavrın ve tevekkülün neticesinde yankılanmıştır. İslam adına yaptıkları bir eylemden sonra kendisini müdafaa etmeleri için on tane avukat tutan kimselerin, Hz. İbrahim (a.s.)'ın bu tavrını idrak edebilmeleri oldukça güçtür.
Bütün bunları dikkate alarak Hz. İbrahim (a.s.)'ın eylemine özenen müslümanlara hatırlatmak isteriz ki, Hz. İbrahim (a.s.)'ın eylemini yapmak kolay, ancak o eylemden sonra Hz. İbrahim (a.s.)'ın tavrını ve tevekkülünü göstermek zordur. İbrahimi bir tevekkülle sonuçlanmayan eylemler ise İbrahimi eylemler değildir.
Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. İbrahim kıssasını bilmesine ve bu tavrı yerine getirmeye layık bir kimse olmasına rağmen ümmeti için zorluk dilememiş ve bizlere örnek olabilecek bir mücadele metodu takip etmiştir.
Bu meseleleri idrak eden müslümanlann, öncelikle bulundukları konumu tespit etmeleri ve bu konumda yüklenmeleri gereken Rabbani tavırları izzet ve onurlu yüklenmeleri gerekmektedir. O halde konumumuz nedir?
Dar Meselesi
Tevhidi yola talip olan ve bu yolda mücadele vermek isteyen müslümanların, tevhidi çizginin hangi noktasında bulunduklarını bilmeleri için öncelikle bulundukları konumu Rabbani esaslara göre tespit etmeleri gerekmektedir. Çünkü her konumun kendisine özgü bir fıkhı bulunmaktadır. Yanlış konum tesbiti, uygulanmaması gereken fıkhı önereceğinden, konum tesbiti bu açıdan önemli ve ciddi bir meselemizdir.
Bu meselede dar'ul İslam ve dar'ul harp olmak üzere iki görüş yaygınlaşmıştır. Yaygınlaşan bu iki görüşü savunanlar birbirlerine cephe almakta ve tartışmalar değişik vadilerde sürmektedir. Fakat ne yazık ki her iki taraf savunduğu kavramı bilinçli bir şekilde savunmaktan uzaktır. Mesela dar'ul harp görüşünde olanlara; “Neden dar'ul harp?” şeklinde bir soru yöneltsek, bu kardeşlerimizden büyük çoğunluğu; “İslam hukuku yürürlükte olmadığı için dar'ul İslam değildir. Dar'ul İslam olmadığı İçin dar'ul harptir.” diyeceklerdir. Çünkü başka bir seçenekleri yoktur.
Gri kavramını bilmeyen bir topluma, gri renkte bir tabela göstererek; “Bu beyaz mıdır, yoksa siyah mıdır?” sorusu yöneltilirse, dar'ul harp ve dar'ui İslam meselesinde olduğu gibi iki ayrı gruplaşma olacaktır. Bir kısmı “Siyah olmadığı için beyazdır” derken, bir kısmı da “Beyaz olmadığı için siyahtır” diyeceklerdir.
“Dar” meselesindeki ihtilafların bir nedeni, müslümanların dar'ul İslam ve dar'ul harp kavramlarıyla karşı karşıya getirilmeleri ve bu iki kavramdan birini seçmeye şartlandırılmalarıdır. Bu İki kavramdan birini seçmeye zorlanan kimselerin bir kısmı “Dar'ul İslam olmadığı için dar'ul harptir” derken, diğer kısmı da “Dar'ul harp olmadığı için dar'ul İslam'dır” demektedirler. Bu durumun müsebbibleri ise bir tarafta şeytan ve dostları, diğer tarafta hazır bilgilerle yetinen, çalışmaktan ve araştırmaktan kaçınan alimlerdir. Bu alimler herhangi bir “Dar” kavramını savunacakları zaman, kendilerine bu kavramın getirdiği fıkıh sorulacağından, dar'ul İslam veya dar'ul harp demekteler ve kütüphane raflarında hazır bulunan dar'ul İslam ve dar'ul harp fıkhını yorulmadan ve yorumlamadan söylemektedirler. Nitekim bu kimseler tarafından dar'ul harp fıkhı ile yüzyüze getirilen birçok müslüman, bu fıkhı yürürlüğe koyma noktasında çeşitli problem ve çelişkilerle karşılaşmışlardır.
Dar'ul harp fıkhının getirdiği zorluk, problem ve çelişkilerden kaçınmak için, sebeb ve illetini göz önüne getirmedikleri bazı içtihatlara sığınarak dar'ul İslam görüşünü savunanlar ise kendilerini pasifize eden bir sapıklığa düşmüşlerdir. Allah'ın düşmanlarını dost kabul etme zilletine düşen bu insanlar, dar'ul İslam kabul ettikleri beldelerde genellikle ıslahatçı metodu benimsemişler ve İslam düşmanı olan tağutu, bazı İslami motiflerle güzelleştirmeye çalışmışlardır.
Halbuki “Dar” kelimesi, yer veya toprak parçası anlamına geldiği için “Dar'ul İslam” İslam'ın hakim olduğu yer demektir. Bulundukları ülkeye dar'ul İslam diyen sapıklara, İslam'ın hangi yere hakim olduğunu sormak İsteriz!.
Bu ülkelerde İslam'ın hakim olduğu ve tağuti müdahaleden uzak olan bir metrekare yer var mıdır?
Camilerde İslam mı hakimdir, yoksa tağut mu?
Kıblemiz olan Kabe-i Muazzama, kimlerin tahakkümü altındadır?
Tapusuna sahip olduğunuz evleriniz sizin mi? Bu evlerinizi halka açık bir namazgah ve İslam'ın açıkça anlatıldığı bir mescid haline getirebilir misiniz?
Tağuta bağlı bel'amlar tarafından savunulan dar'ul İslam görüşünü daha fazla ciddiye almamıza ve eleştirmemize gerek yoktur. Çünkü bunların açık bir sapıklıkta olduğu aşikardır. Bu görüşü savunanlardan ziyade dar'ul harp görüşünü savunan samimi kardeşlerimizi değerlendirmemiz gerekir. Tağutun mahiyetini bilen ve tağuta bağlı bel'amlar vasıtasıyla savunulan dar'ul İslam görüşüne haklı olarak karşı çıkan bu kardeşlerimiz gerçekten samimidirler. Ne varki hak olan bir görüşü zamansız ve mekansız gündeme getirme noktasında yanılgıya düşmüşlerdir. Yanılgının biz önsanlara özgü olduğunu idrak ederek bu kardeşlerimize hüsnüzanla yaklaşıyor ve bu meselemizi ciddi bir şekilde tekrar değerlendirmelerini istirham ediyoruz. Tabi ki bu dileğimiz, dar'ul İslam görüşünü bilmeyerek savunan kimselere de yöneliktir.
Dar'ul harp görüşünü savunan bazı kardeşlerimiz “Müslümanlar için en güzel örnek Resulullah (s.a.v.) ve onun takip ettiği metoddur. Bilindiği gibi Resulullah (s.a.v.) Mekke ve Medine olmak üzere iki ayrı dönem yaşamıştır. Mezhep imamlarına göre Mekke dönemi dar'ul harptir. Değişik bölgelerdeki müslümanlar Mekke dönemine benzer bir ortamda bulunduklarına göre bu müslümanların konumu da dar'ul harptir.” demektedirler.
Elbetteki müslümanlar için en güzel örnek Resulullah (s.a.v.)'dir. Mezhep imamları tarafından Mekke dönemine dar'ul harp, dar'ul küfr veya dar'ul şirk denilmektedir. Bu konuda kavram tartışmasına girmek abestir. Çünkü meselenin rahatsızlık veren tarafı hangi kavramın kabul edileceği değil, bu kavramların getirdiği fıkıhtır. Mekke dönemine dar'ul harp diyen müct eh idlerin, dar'ul harp fıkhının Mekke dönemini dikkate alarak hazırlamaları gerekirdi. Oysa bilinmektedir ki dar'ul harp fıkhı, Kur'an'ı Kerim'in Medeni sureleri ve Resulullah (s.a.v.)' in bu dönemdeki sünnetiyle kesinlik kazanmaktadır. Yine bilinmektedir ki dar'ul harp fıkhı Mekke dönemi müslümanlarınca yaşanmamıştır. Bu konuda Ebubekir (r.a.)'ın müşriklerle bahse girme olayı delil olarak öne sürülmektedir. Bilindiği gibi Ehl-i Kitap olan Rumlar, o dönemde Mecusi olan İranlılara yenilince müslümanlar üzülmüş, Mekke'li müşrikler ise sevinmişlerdir. Bu olay üzerine nazil olan Rum suresinin ilk ayetlerinde, Rumların bir süre sonra tekrar galip gelecekleri beyan edilmektedir. Bu ayetlerle karşılaşan müşrikler, bu ayetlere inanmaz ve Ebubekir (r.a.) ile bahse girmek isterler. Ebubekir (r.a.) durumu Resulullah (s.a.v.)'e bildirir ve onun izniyle, Rumların tekrar galip geleceklerine dair müşriklerle bahse girişir. İşte bu olaydan hareket eden bazı hanefi fakihler, bu olayı örnek göstererek dar'ul harpte bulunan müslümanların kazanacaklarından emin olma şartıyla harbilerle mal ve para karşılığında bahse girmelerine cevaz vermişlerdir. Halbuki bu olayı, olayın yaşandığı ortama göre değerlendirmemiz gerekir. Nazil olan her ayete yakinen iman eden Ebubekir (r.a.), müşriklerin teklif ettikleri bahsi kazanacağını elbetteki biliyordu. Şüphesiz kazanacağını bildiği bahis tekiifi karşısında tereddüde düşmesi ve Resulullah (s.a.v.)'e müracaat etmesi, bahse girmenin müslümanlar arasında şüpheli görüldüğüne işarettir. Ebubekir (r.a.)'ın bahis karşısında tereddüte düşme nedenini anlamaya çalışırken, bahis teklifini kabul etmediği zaman Mekke müşriklerinin “Ebubekir inen ayetlerin doğru olduğuna kendisi de inanmıyor, inansaydı bahse girerdi..” diyeceklerini ve bahis teklifini diğer müslümanlara da götürerek, onların da İnanmadıkları konusunda velvele yapacaklarını dikkate almamız gerekir.
Bilindiği gibi Resulullah (s.a.v.) bahsi kabul etmesi için Ebubekir (r.a.)'a izin vermiştir. Netice olarak bahsi kazanan Ebubekir (r.a.)'ın yine Resulullah (s.a.v.)'e müracaat ederek “Bahsin karşılığı olan develeri alayım mı?” diye sorması, bahse girme nedeninin müşriklerin malını almak için olmadığını göstermektedir. Bu sırada Medine'de bulunan Resulullah (s.a.v:), bahis karşılığı olan develeri (safların ayrıldığı o dönemde bir harbi olan müşriklerde kalmaması için) almasını ve bu develeri fakirlere tasadduk etmesini buyurmuştur. Dikkat edilirse bahis karşılığı olan bu develer ne beyt-ül male kabul edilmiş ve ne de Ebubekr (r.a.)'ın kullanmasına izin verilmiştir. Kaldı ki Resulullah (s.a.v.)'in bu olayda bahse ilişkin verdiği izin umuma değil, kişiye özeldir. Böyle bir izni umuma şamil kılmak ise fıkıh usulüne aykırıdır.
Bu gibi meseleler yeterince incelenirse, Medeni surelerle ve Resulullah (s.a.v.)'in bu dönemdeki sünnetiyle kesinlik kazanan dar'ul harp fıkhının, Mekke dönemi müslümanlannca yaşanmadığı müşahade edilecektir. Dar'ul harp fıkhının yaşanmadığı böyle bir döneme dar'ul harp demek ile İslam fıkhının yaşanmadığı bir döneme dar'ul İslam demek arasında herhangi bir fark yoktur.
Dar'ul harp görüşünü savunmalarına rağmen bazı Rabbani sebebleri ve maslahatları zikrederek “Bunlardan dolayı şu an için dar'ul harp fıkhını yaşayamıyoruz..” diyen kimselerin belirttikleri nedenler, Rabbani nedenlerdir. Onları bu konuda eleştirmiyor ancak şu hususun açıklığa kavuşmasını istiyoruz. Fıkhını yaşamadıkları veya şu an için yaşamamaları gereken bir kavramı nasıl sahipleniyorlar? Şayet dar'ul harp fıkhına muhatap oldukları için dar'ul harp diyorlarsa, bu ilmi bir yaklaşım değildir. Çünkü dar'ul harp fıkhına muhatap olduğumuz gibi, dar'ul İslam fıkhına da muhatabız. Dar'ul İslam fıkhına muhatap olmamızla birlikte dar'ul İslam fıkhını yaşayamadığımız bir beldeye nasıl ki dar'ul İslam diyemiyorsak; dar'ul harp fıkhıyla muhatap olmamıza rağmen nefsani olmayan Rabbani nedenlerle bu fıkhı yaşayamadığımız beldeye de dar'ul harp diyemeyiz.
Bu hususu daha açık anlayabilmemiz için muhatap olmakla, mükellef olmak arasındaki farkı belirtmemiz gerekir. Nitekim bu önemli farkı idrak etmeyen bazı kardeşlerimiz “Resulullah (s.a.v.) tevhidi mücadelenin belli bir dönemine kadar savaş ayetleriyle muhatap olmamıştır. Bizlerin ise durumu farklıdır. Çünkü Kur'an'ı Kerim'in tamamı elimizde ve bizler savaş ayetleriyle yükümlüyüz ..” demektedirler.
Müslümanlar Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen hükümlerin hepsiyle muhataptırlar. Ancak içinde bulundukları konum ve şartlara göre muhatap oldukları bazı hükümlerle mükellef değillerdir. Muhatap olmak ile mükellef olmak arasındaki bu farkı idrak etmemiz gerekir.
Mesela hac hükmüyle bütün müslümanlar muhataptır. Mükellefiyet ise gücü yeten müslümanlaradır. Bunun gibi Kur'an'ı Kerim'de tevhidi mücadeleyle ilgili olarak fertleri, cemaati veya devlet yapısına kavuşan müslümanları mükellef tutan hükümler vardır. Müslümanlar bu hükümlerin hepsiyle muhatap olmalarına rağmen hepsiyle mükellef değildirler. Bu hükümlere yaklaşım, Rabbani bir konum tesbitiyle olmalıdır.
Dar meselesiyle ilgili olarak sadece geçmiş fıkıh kitaplarına bağımlı kalan bazı kimseler de, isteyerek veya istemeyerek çeşitli çıkmazlara girmektedirler. Bu fıkıh kitaplarında dar'ul İslam'ın tarifi yapılmakta ve bu konumun fıkhı verilmektedir. Dar'ul İslam'a göre dar'ul harp olan yerler açıklanmakta ve farazi fıkıh olarak da, herhangi bir İslam beldesi müstevliler tarafından istila edilirse o günün müslümanlarına kıyam emredilmekte ve dar'ul harp fıkhı verilmektedir. İşte farazi fıkhın uzandığı son nokta budur. Daha açık bir ifadeyle farazi fıkıh bu konuda günümüze uzanmamıştır.
Fıkıh kitaplarına mutlak bağımlı olan kimseler “İçtihat kapısı kapalı olduğuna göre yapılacak bir şey yok. Mevcut ictihadlardan en uygununu alıp, o ictihadla amel etmemiz gerekir..” demektedirler. Tabi ki bu yaklaşımın da ne gibi sonuçlar meydana getirdiği aşikardır. Bu kimselerde evrensel olan yüce İslam dinini belli mezhebi dairelere hapsetme temayülü bulunmaktadır. Oysa ki din mezhebin içinde değil, mezhep dinin içindedir. Müslümanlar İslam dinini yaşayabilmek için mezhebi birçok görüş ve ictihadlara muhtaçtırlar. Ancak unutmamak gerekir ki, müslümanlar Kuran ve Sünnet'e göre müslümandırlar. Evrensel olan bu dinin evrensel kaynağı Kur'an'ı Kerim'dir. İslam dinini beli bir mezhebi daire içerisine hapsederek mezhebi görüşlerin uzanmadığı bir meselede dine, dolayısıyla dinin evrensel kaynağı olan Kur'an'ı Kerim'e müdahale hakkı tanımamak zulümdür.
Kendilerine alim denilen bazı kimseler Kur'an'ı yanlış anlama olasılığını İleri sürerek, müslümanlar ile Kur'an'ı Kerim arasına aşılması mümkün olmayan engeller koymuşlardır. Bu müdahale, vebali çok büyük olan bir cürettir. Kuranı Kerim alimlerin değil, bütün dünya müslümanlarmın Kitab'ıdır. Müslüman Kitab'ını okuyacak, meal ve tefsirlerle anlamaya çalışacaktır. Alimlere düşen görev Kitab'ı müslümanların elinden almak değil, Kitap'taki bir hükmü yanlış veya eksik anlayan bir müslümanı uyararak düzeltmektir.
Tekrar dar meselesine dönecek olursak, dar'ul İslam olan herhangi bir bölge İslam düşmanı müstevliler tarafından istila edilir ve İslam fıkhı yürürlükten kaldırılırsa, o bölge kesinlikle dar'ul harp olmakta ve o günün müslümanlarına kıyam emredilmektedir. Nitekim müctehid imamlar bu konumun fıkhını açık bir şekilde vermişledir.
Ancak açıklığa kavuşturmak istediğimiz bir husus vardır.
Dar'ul İslam olan bir belde müstevliler tarafından istila edildiği zaman, o belde dar'ul harp olmakta ve o günün müslümanları dar'ul harp fıkhıyla yükümlü bulunmaktadırlar. Şayet bu dönemde saflar ayrılır ve mücadele başlarsa, bu mücadele bin yıl da sürse o belde dar'ul harp konumunu muhafaza eder.
Ancak, böyle bir mücadele yaşanmamışsa, İslami anlayışları tahrif edilmesine rağmen kendilerine müslüman denilen halk, kıyam eden Hizbullahileri yalnız bırakarak hizbuşşeytanlara arka çıkmışsa, Hizbullahi alimler şehid edilerek, söz meydanlarına bel'amlar gelmişse, yirmiyedi derece sevaba nail olabilmek için camilere giden halk, buradaki bel'amlan dinleyip onlara itaat ederek dinden çıkmışsa, eğitim ve kültür faaliyetleriyle hak olan gerçek batıl, batıl ise hak olarak empoze edilmişse, bu karanlık dönem birkaç nesil yaşanmış ve bunun neticesi olarak İslam'ı bilmeden sahiplenen ve yine İslam'ı bilmeden reddeden kişiler, partiler, gruplar oluşmuşsa., işte böyle bir belde dar'ul harp değildir ve bu beldede Allah'ın lutfuyla şuurlanan müslümanlar dar'ul harp fıkhıyla yükümlü değillerdir. Çünkü bu müslümanların karşısında kendilerine verilen kültür ve eğitimle batılı idrak edemeden benimseyen ve hakkı idrak edemeden reddeden bir kitle bulunmaktadır.
Farazi fıkhın bu noktaya uzanmadığı aşikardır. Ancak mücdehit imamlarını, böyle bir durumu tahayyül etmedikleri ve farazi fıkıh çerçevesine dahil etmedikleri için suçlayamaz ve onları itham edemeyiz. Kaldı ki bu mesele ictihadi bir mesele de değildir. Kur'an ve Sünnet'in bütünlüğünde bu konuma örnek birçok konumlar verilmiş ve bu konumdaki müslümanlara muhkem ayetlerle kesinleşen bir yol gösterilmiştir.
Bazı kimselerin zikrettiği “İslam'ın hakimiyetindeki bir belde İslam'ın hakimiyetinden çıkarsa, bu belde tekrar İslam'ın hakimiyetine girinceye veya kıyamete kadar dar'ul harptir..” görüşü, Kur'an'ı Kerim'e muhalif bir görüştür. Kur'an'ı Kerim'in beyanına göre birçok kavme peygamber gönderilmiş ve bu kavimlerden bazısı belli bir süre İlahi dine teslim olduktan sonra sapıklığa ve dalalete düşmüşlerdir. Dikkat etmemiz gereken husus, şanı yüce Rabbimiz dalalete düşen bu kavimlere yeni bir peygamber gönderdiği zaman, bu peygamberlerini dar'ul harp fıkhıyla yükümlü tutarak “Bu kavim daha önce benim razı olacağım din üzereydi. Bunlar tekrar bu dine teslim oluncaya kadar bunların kanları, canlan, mallan sana mubahtır..” şeklinde bir hüküm beyan etmemiştir.
Kur'an'ı Kerim'e muhalif görerek benimsemediğimiz mezkur görüşe göre İspanya, İspanya'da ikamet eden müslümanlara göre dar'ul harptir ve buradaki müslümanlar dar'ul harp fıkhıyla yükümlüdürler. Bu görüşü benimseyen müslümanlann bir kısmı tekfir ve tahkire devam ederek tebliğe muhtaç olar. insanları tebliğden uzaklaştıracak, bir kısmı ise harbi olarak gördüğü insanların mallarını gasbedecektir.
Sonuçta ne olacaktır ?
İslam'dan bihaber olan İspanyol, karşısında bir Saspçı, bir soyguncu olarak gördüğü müslümanlar, nasü değerlendirecektir? Bu müslümanlann daveti asıl karşılanacak, İslam cemaati nasıl teşekkül edecek ve nasıl genişleyecektir?
İspanya örneğini idrak eden “Ancak bulunduğumuz konum, zaman süreci bakımından İspanya'dan farklıdır..” diyen kardeşlerimize, Kur'an'ı Ker'im'in zaman sürecine ilişkin ölçüsünü belirtmemiz gerekir.
Kur'an'ı Kerim'de müslümanlara hitap eden ve Müslümanların gayrimüslimlere karşı tavırlarını belirleyen İlahi hükümler, hikmetli bir gelişim göstermektedir. Uyarıp korkutma ve onlardan gelen eziyetlere sabır ile başlayan tevhidi tavırlar, müslümanlann konum ve seviyesine göre değişmektedir. Cahiliyenin yerleşip kökleştiği toplumlarda tevhidi mücadeleye talip olan müslümanlar, cahiliye mensuplarını uyarıp korkutma ve kurtuluşa çağırmakla yükümlüdürler.
Peki hangi toplum, cahiliyenin yerleşip kökleştiği bir toplumdur?
Cahiliyenin yerleşip kökleşmesi için ne kadar süre geçmesi veya kaç nesil yaşanması gerekmektedir?
Kur'an'ı Kerim'in bu konuya ilişkin hükmü net ve açık olup, muhtelif surelerde zikredilmektedir..
“O (Kur'an), Aziz, Rahim (olan Allah'ın) indirdiğidir. Babaları (yakın ataları) uyarılıp korkutulmadığı için kendileri gafil olan bir kavmi uyarıp korkutman içindir” [12]
Bu Rabbani ölçüyle yaşanılan toplumların değerlendirilmesi; caddelerdeki, kulüplerdeki, diskoteklerdeki gençliğin ve onların emekli kahvesinde pinekleyen babalarının ve yakın atalarının incelenmesi gerekir.
Yaşanılan dünyadaki mustazaflar ve müstekbirler, cahili eğitim ve kültür aşamasından geçmişler, bilerek veya bilmeyerek birçok cahili görüşleri benimsemişlerdir. Şeytani otoriteler tarafından uzun yıllardır sürdürülen propaganda faaliyetleri ile hak gizlenmiş, batıl ise hak olarak empoze edilmiştir.
Osmanlı dönemindeki saltanat sistemi, padişahlık ve saraylardaki ihtişamlı yaşantı ile kafası doldurulan yeni nesillere, bu çarpıklığın yegane nedeni olarak dinin istismarı gösterilmiştir. Bu başlangıçtan sonra dinin İstismar edilmemesi için din ile dünya işleri ayırması gerektiği izah edilmiştir.
Bunu yeterince izah etmiş olacaklar ki, beş vakit namaz kılmalarına rağmen bu sapık fikirleri savunan kitleler oluşmuştur. Bu kimseler tağut için çalışmakta ve çeşitli sloganlar altında tağut için savaşmaktadırlar. İslam'ı bilmeyen bu kimseler, İslam dini üzere olduklarını zannetmekteler ve bel'amlann cennet vaadleriyle avunmaktadırlar.
Bunun yanısıra İslam'ı savunmaya çalışan müslümanlarda da menfi değişiklikler meydana gelmiş ve bu kardeşlerimiz de insanları doğrudan doğruya Allah'a değil, dolaylı olarak çeşitli gruplara, kişisel görüşlere ve beşeri yollara çağırma gafletine düşmüşlerdir.
Bu gibi davetlerle ve cahili propaganda ile karşılaşan insanlar, bütününü ve gerçeğini kavrayamadıkları İslam'a karşı çıkmakta ve kabul etmemektedirler. Mesela bazı ülkelerde İslam'ın sosyal adaleti halka sunulmamışken, bu insanlar İslam'ın ceza hukuku ile yüzyüze getirilmişlerdir. İslam'ı bu ceza-i müeyyidelerden ibaret görüp, bu müeyyidelere göre değerlendiren birçok insan, İslam gerçeğini kavrayamamışlar ve rahmetini idrak edemedikleri İslam'a karşı cephe almışlardır.
“Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çevirmektedirler.” [13]
“Hayır, onlar ilmini kuşatamadıklan ve kendilerine de henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar.” [14]
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi halkında müslüman olan birçok ülkede dindar geçinen büyük çoğunluğun yaşadıkları ve yansıttıkları din, İslam değildir. Kişisel menfaatlerle gölgelenen, grupsal veya partisel çıkarlar için vasıta olarak kulanılan, beşeri eğilimlerle tevil ve tahrif edilen din, kesinlikle ve kesinlikle İslam değildir.
Ne yazık ki düşünen birçok insan, kendilerine yansıyan bu çarpık olguyu İslam olarak anlamışlar ve bu anlayışla İslam'a karşı olumsuz tavır takınmışlardır. İslam'a talip olan insanların bile, gerçek bir İslam'ı kavrayamadıkları bir dönemde; kendilerine yansıyan çarpık din anlayışına karşı çıkan zümreyi “Gerçek İslam'a karşı çıkıyorlar!.” diyerek “Harbi” olarak yaftalamak haksızlıktır. Değil günümüzde, cumhuriyete geçiş döneminde bile dine karşı tavır koyanların, gerçek İslam'a mı yoksa bid'atlar, hurafeler ve saltanat sistemiyle gölgelenen din anlayışına mı tavır gösterdikleri, incelenmesi ve gozönüne getirilmesi gereken bir meseledir.
Yaşadığımız çağda müslüman aydın, müslüman entelektüel kimlikleriyle ortaya çıkan ve İslam'a göre yabancı olan bu kimliklerle meselelere çözüm arayan bir zümre bulunmaktadır. Doğu-Batı ilişkisini inceleyerek doğunun içinde bulunduğu vahim durumu, Batı sapıklığının bir yansıması olarak gören bu aydınlar, çözüm konusunda karşı oldukları batının tesirinde kalmaktadırlar. Batı anlayışının kökeninde, herhangi bir olumsuz durumla karşılaşıldığı zaman bu olumsuz durumu meydana getiren dış sebeblere yönelme ve sebeblere karşı mücadele vardır. Bu batıcı yaklaşım, kendilerine müslüman entelektüel denilen kesim üzerinde de görülmektedir. Bu kimselere göre yegane suçlu ve menfi durumların yegane müsebbibi Batı'dır.
Tek yönlü olan bu yaklaşım, İslami bir yaklaşım değildir. Çünkü dünya tarihinin her döneminde batılı benimseyen, batılı yaşayan ve batılı yansıtan insanlar bulunmaktadır. Müslümanlara yüklenen ilk görev batılı yıkma veya batılı yoketme değil, hakkı bilip hakka sarılarak batılın olumsuz tesirinden kurtulmaya çalışmaktır. Hakkı bilen, hakkı yaşayan ve haktan taviz vermeyen toplumların, batıl propogandalardan etkilenmeleri çok güçtür. Herhangi bir toplum batıl görüşlerden etkileniyor ve batıla meylediyorsa, bu olay söz konusu toplumun haktan uzaklaştığına ve değişip bozulduğuna işarettir. Nitekim şanı yüce Rabbimiz Kur'an'ı Kerim'de;
“Gerçekten Allah kendi nefislerinde olanları değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz.” [15] buyurmaktadır. Dünyanın hiçbir yöresinde kendileri doğru yolda olup da, sapanların etki ve gücü ile batıla düşmüş bir kavim gösteremeyiz. Çünkü doğru yolda bulunan ve bu yola testim olan müslümanlara Rabbimiz;
“Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez” [16] buyruğu ile beyan edilen vaadi vardır. Bu İlahi vaadin ışığında, şeytan ve dostlarının müslümanlar üzerinde hiçbir nüfuzlarının olmadığını kavrayabiliriz.
“Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı gücü yoktur.
Onun zorlayıcı gücü (nüfuzu, sultası, hakimiyeti) ancak onu dost edinenler ile, onunla O'na (Allah'a) eş koşanlar üzerindedir.” [17]
Firavun konumundaki birçok müstekbirin ve emperyalist ülke olan Amerika ve Rusya'nın, halkında müslüman olan ülkelerdeki şeytani tahakkümlerinin nereden kaynaklandığı, zikredilen ayet-i kerimelerde beyan edilmektedir. İlk sebeb onların dost kabul edilmesi, ikinci sebeb ise onları mutlak güç sahibi görerek, gerçek güç ve kuvvet sahibi olan Allah'a eş koşulmasıdır.
İçinde bulunan vahim duruma müsebbib arayanların, zikredilen Rabbani görüşleri tefekkür etmeleri gerekir. Suçlu aramak için uzağa gitmeye hiç gerek yoktur. Kur'an'ı Kerim'de zikredilen örneklerle, firavunlaşmiş bir toplumun üç-beş müslümana hiçbir şey yapamadığı ve onları saptırmadığı bilinmekteyken; müslüman olarak adlandırarak bir halkı temize çıkararak, üç beş firavunu suçlamak ve içine düşülen menfi durumun gerçek müsebbibi olarak onları görmek büyük bir yanılgıdır. Gerçek suçlu ilahlık taslayan sahte ilahlar değil, bu sahte ilahları benimseyen, onları destekleyerek yaşatan, onların zillet verici gölgesinde yaşayan ve bütün bunlara rağmen kendilerine 'müslüman denilen halktır.
Emperyalizm birçok bölgedeki varlığını, silah zoru kullanmadan yürütmektedir. Çünkü bu bölgelerdeki halk, cahili propagandanın tesiriyle sömürü ve zulme karşı pasîfize edilmiştir. Firavunlara karşı çıkmaları gerekirken, Firavunlarla birlik olup Musalara karşı çıkmaktadırlar.
İlahi din anlayışının böylesine tahrif edildiği bir bölgeye, dar'ul İslam veya dar'ul harp diyebilir miyiz?
Bu iki konuya şartlanmış olanlar, Nuh (a.s.)'ı hangi dar kavramına dahil edeceklerdir? Açıkça bilinmektedir ki tufan gerçekleşinceye kadar Nuh (a.s.) ve beraberindeki mü'minler ne dar'ul İslam fıkhını ve ne de dar'ul harp fıkhını uygulamışlardır.
Müctehit imamların dar'ul harbe ilişkin öne sürdükleri birçok görüş, zamanında ve mekanında doğru olan isabetli görüşlerdir. Mesela dar'ul İslam olan bir belde müstevlilerin istilasına uğrar ve İslam fıkhı yürürlükten kaldırılırsa, bu belde dar'ul harp olmaktadır. Dar'ul harp olan bu beldede İslam fıkhını yürürlükten kaldıran müstevliler harbidir. Çünkü bunlar hangi dine savaş açtıklarını ve kimin hükmünü yürürlükten kaldırdıklarını bilmektedirler. Dar'ul harp fıkhına göre bu harbilerin kanı, canı, malı müslümanlara mubahtır. Bu harbileri öldürmek caiz olduğu gibi bu harbilere destek olanları da öldürmek caizdir. Çünkü bunlarda harbi hükmündedir.
İşte dar'ul harp fıkhını kapsamına alan bu dönem bazı ülkelerde yaşanmadan veya kısmi olarak yaşanmışsa da netice almamadan geride kalmıştır. “Geride kalmıştır” diyoruz, çünkü bu dönemden günümüze gelinceye kadar birçok toplumsal değişiklikler meydana gelmiştir. Şeytani propagandalar vasıtasıyla batılı benimseyen ve batılı destekleyen kitleler oluşmuştur. Kendilerine verilen cahili kültür ile batılı destekleyen bu insanlar harbi değildir. Bu gibi toplumsal değişmeleri gözönünde bulundurmadan dar'ul harp fıkhını günümüze veya geleceğimize uzatmak, Kur'an'ı Kerim'le uyuşmayan bir yaklaşımdır. Çünkü Kur'an'ı Kerim'de toplumsal değişiklikler dikkate alınmış ve İlahi din anlayışları tahrif edilerek, cahiliyenin yerleşip kökleştiği toplumlarda tevhidi mücadele ile görevlendirilen müslümanlar, cahiliye mensuplarına harp açmakla değil, onları uyarıp korkutmak ve kurtuluşa çağırmakla görevlendirilmiştir. Bu görev yerine getirilirken muhatap alınan cahiliye mensubu, kanı, canı, malı mubah olan bir harbi olarak değil, kurtulması umud edilen bir insan olarak kabul edilmektedir.
Kur'an'ı Kerim'de dar'ul İslam ve dar'ul harp kavramları geçmemekle beraber, değişik peygamber kıssalarında o peygamberlere yüklenen görevler zikredilerek, hangi konumun fıkhı verildiği beyan edilmektedir. Bu durumu değerlendirdiğimizde, dar meselesinin üç ayrı boyuttan önem kazandığını ve değiştiğini görmekteyiz. Bu üç boyut; toplumun yapısı, müslümanların durumu ve üçüncü olarak gayrimüslimlerin İslam'ı nasıl anladıkları ve bu anlayışla İslam'a nasıl yaklaştıklarıdır. Mesela cahiliyenin yerleşip kökleştiği bir toplumda yaşayan müslümana göre içinde bulunduğu ülke dar'ul cahiliyedir. Bu ülkede yaşayan müslüman, şeytani otoriteye karşı mücadele verirken; bu mücadelesini otoriteden ziyade şeytani otoriteyi destekleyen ve yaşatan halka karşı yoğunlaştırır. Rabbani mesajı gücünün yettiği bir çerçevede yaygınlaştırmaya çalışır. Halktan belli bir kesim şuurlanırsa, meselesini idrak eden bu kesimin şeytani otoriteleri desteklemeyeceğini ve dolayısıyla şeytani otoritelerin yıkılacağını bilir. İşte bu toplumun içinde yaşayan müslümana göre dar'ul cahiliye olan bu ülke; bir İslam devleti kurulduğu zaman, bu devlette yaşayan ve imama biat eden müslümanlar tarafından dar'ul harp veya dar'ul sulh olarak kabul edilebilir. Çünkü İslam devleti herhangi bir ülkenin konumunu belirlerken, o ülkede yaşayan halkı değil, yönetimi esas alır. İslam devletinin ilişkisi ve mücadelesi halktan ziyade yönetimledir. Bir ülkenin konumunu belirlerken, bu iki farklı durumu birbirinden ayrı değerlendirmeliyiz. Bulundukları ülkede tevhidi bir mücadeleye girmekle yükümlü olan müslümanların, bu ülkenin konumunu kendilerine göre tespit etmeleri gerekir. Çünkü yaşamaları gereken fıkıh, kendilerinin içinde bulundukları durumun fıkhıdır.
Halkında müslüman olan birçok ülkede yaşanılan konum, cahiliye konumudur. Bu ülkelerdeki şeytani tahakkümler gücünü ve yaşama fırsatını, cahiliyeyi bilerek veya bilmeyerek benimseyen halktan almaktadırlar. Bulunduğumuz konumda yaşamamız gereken fıkıh, dar'ul cahiliyede bulunan müslümanların yaşamakla mükellef oldukları fıkıhtır. Dar'ul harp fıkhı ile dar'ul cahiliye fıkhı arasındaki farklar ise, müslümanların gayrimüslimlere karşı davranış ve yaklaşımlarında belirginleşmektedir. İslam'ı bilerek reddeden kafirler ile İslam'ı bilmeden reddeden cahillerin hepsi, İslam'a göre gayrimüslimdirler. Kafirler ve cahiller gayrimüslim olmalarına rağmen, İslami ölçülere sahip olan müslümanların kafirlere ve cahillere karşı tavırları farklılık göstermektedir. Hakkı bilmelerine rağmen inkar eden kafirleri tekfir etmek caiz iken; cahillerin tekfir edilmeleri caiz değildir. Bu kimselerin net ve açık bir tebliğle uyarılmaları ve kurtuluşa davet edilmeleri gerekmektedir. Çünkü bütün peygamberler, insanları cennete davet etmeden cehenneme terketmemişlerdir. Cahiliyeyi bilerek veya bilmeyerek destekleyen insanları İlahi hükümlerle uyarmışlar, bu insanları merhamet duyguları ile Allah'a kulluğa ve ebedi kurtuluşa davet etmişlerdir. Rahman sıfatının ışığında yapılan bu tebliğ eylemini soğuk harp olarak değerlendirmek ve dar'ul harp çerçevesine dahil etmek ise ayrı bir yanılgıdır.
Yaşadığımız çağa yeni bir peygamber göndermeyecek olan Rabbimiz, cahiliye mensuplarını uyarıp-korkutma görevini Resulullah (s.a.v.)'i kendilerine örnek alan öncü müslümanlara yüklemektedir. Bu kutlu müslümanların dünyaya yansıtacakları Rabbani mesaj ise elbetteki Kur'an'ı Kerim'dir.
Cahiliyeyi muhatap alan ve cahiliye mensuplarını Allah (c.c.) ile karşı karşıya getiren Kur'an'ı Kerim ayetleri, belli meselelerden başlamakta ve kendişine özgü bir gelişim göstermektedir. Cahiliyeyi muhatap alan bu tebliğde; Allah inancı netleştirilmekte, cahilîyenin batıl görüşleri çürütülmekte, doğru ve gerçek bilgi verilmekte, bu bilginin gerektiği tavır emredilmekte ve sonuç olarak akibet bildirilmektedir. Bu çizgide yapılan tebliğ ile, cahiliye mensubu hangi hükme karşı çıktığını, kime karşı savaş açtığını ve neyle tehdit edildiğini net ve açık bir şekilde bilmektedir. Nitekim İslam'a göre uyarıp-korkutmanın gerçek mahiyeti de bu şekildedir.
Dar'ul harp görüşünü bilinçsizce savunan ve Rabbani tebliğin mahiyetini bilmeyen kimseler, bu görüşü savunduğumuz için bizleri zor olandan kolaya sığınmakla itham edebileceklerdir. Rabbimizin emrettiği yolda zor ve kolay arasında muhayyer bırakılsaydık, elbetteki kolay olanını seçerdik. Ancak “Net ve açık tebliğ gündeme gelmelidir” derken, bu bizim şahsi tercihimiz değil, Rabbimizin bu konumdaki müslümanlara kesin emridir. Kaldı ki zor olan, silahın karşısına silahla çıkmak yerine, silahın karşısına Kitap ile, Hükmullah ile çıkmaktır. Silaha sanlarak öldürmeye ve yıkmaya teşebbüs ettikleri için değil, sadece ve sadece “Rabbimiz Allah” dedikleri için işkenceye uğratılan ve şehid edilen müslümanlar, müstekbirlerin tanınmasına, katı kalblerin yumuşamasına ve insanların uyanmasına vesile olmuşlardır. Bu fedakar müslümanların kanları ile dirilen, şuurlanan ve belli bir seviyeye gelen müslümanlar ise, zamansız savunulan dar'ul harp fıkhını, zamanı gelince yaşayabilecek müslümanlardır.
Halkında müslüman olan ülkelerdeki bazı müstekbirlerin küfürlerinde bilinçli olması, bu ülkedeki müslümanların yaşamaları gereken fıkhı değiştirmez. Toplumsal bir çalışmayla mükellef olan müslümanlar, içinde bulundukları toplumun genel yapısını gözönüne getirmekle yükümlüdürler. Toplum içersindeki İstisnaların varlığı, müslümanların o topluma karşı göstermeleri gereken Rabbani tavırları değiştirmez. Çünkü toplumsal çalışmaya etki eden faktör, toplumdaki istisnai ferdler değil, o toplumun genel yapısıdır. Küfründe bilinçli olan firavunlara dahi net ve açık tebliğ gidecek ve firavunların bu tebliğe karşı gösterecekleri tavırla, firavunların gerçek yüzü halka yansıtılacaktır.
Ayrıca dünya müslümanlarının değişik konumlarda bulunmaları, bu müslümanların vahdetini engellemeyecektir. Bazı ülkelerde yaşayan kardeşlerimiz, elbetteki farklı konumlarda bulunmaktadırlar. Bu kardeşlerimiz içinde bulundukları konumu dikkate alarak, tevhidi yolun o konumdaki fıkhını yaşayacaklardır. Bu olay dünya müslümanlarının vahdetini zedeleyen bir nitelik taşımaz. Çünkü dünya müslümanlarının vahdeti, bulunan konumda değil, takip edilmesi gereken tevhidi çizgide sağlanacaktır. Vahdet için gerekli olan esas, dünya müsîümanlarının aynı tevhidi çizgide bulunmalarıdır. Tevhidi çizginin değişik noktalarında bulunmalarına rağmen aynı tevhidi çizgiyi takip eden dünya müslümanlan, vahdetin Rabbani iklimini teneffüs edebilecekler ve aynı yolun yolcusu olan kardeşlerine gerektiği gibi sahip çıkabileceklerdir.
3. SÜNNETULLAH VE ÖNEMİ
Sünnet kelimesinin anlamı; adet, usul, takip edilen yol, önceden kararlaştırılmış ve tekrarlanan fiil veya daha açık bir ifadeyle belirli durumlarda tekrarlanan belirli fiiller demektir. “Sünnet-i seniye” Resulullah (s.a.v.)'in sözlerini, emirlerini, hallerini ve hareket düsturlarını içerdiği gibi “Sünnetullah” kavramı da alemlerin yegane Rabbi olan Allah (c.c.)'ın yaratılışla ve yaratılmışlarla ilgili değişmeyen kanunlarını içerir. Allah (c.c.)'m gerek beşeriyet ve mahlukat aleminde, gerekse kainatın diğer hadiselerinde devam eden adetine Sünnetullah denildiği gibi, Adetullah da denilmektedir.
Şanı yüce Rabbimiz yarattığı herşey için bir yasa, bir kanun koymuştur. Yaratılmış herşey bu kanunlara, daha açık bir ifadeyle Sünnetullah'a mutlak bağımlıdır. Yaratılmışların bu kanunları değiştirmeleri veya Sünnetullah çerçevesinin dışına çıkmaları, çıkabilmeleri mümkün değildir. Çünkü bu sünnetin sahibi, gerçek güç ve kuvvet sahibi olan Allah (c.c.)'dır.
Bir beşerin sünneti ile Rabbimizin sünnetini birbirinden ayrı değerlendirmemiz gerekir. Mesela bir İnsan, sünnetinde olan bir davranışı bazı durumlarda gösteremeyebilir. Çünkü bir beşerdir ve beşer olduğu için bazı menfi durumlardan etkilenmesi, aciz kalması mümkündür. Ancak Rabbimiz ve Rabbimizin sünneti için böyle bir durum söz konusu değildir. Sünnetullah'ın önüne geçebilecek, Sünnetullah'ı değiştirebilecek ve erteleyebilecek hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Nitekim Kur'an'ı Kerim'de bu gerçek açıkça beyan edilmektedir.
“Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” [18]
Kainatta müşahade ettiğimiz bütün olaylar, Rabbimizin emri ve sünneti istikametinde vuku bulmaktadır. Bazı çevrelerin tabiat kanunları dedikleri ve tabiata malettikleri bu olaylar, Allah'ın emri ve sünnetiyle meydana gelmektedir.
“Şimdi ekmekte olduğunuzu gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitirmekte olan biz miyiz?” [19]
“Taneyi ve çekirdeği yaran kuşkusuz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarıcıdır.” [20]
“Şimdi içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indirmekte olan biz miyiz?” [21]
“Sizin için gökten su indiren O'dur.” [22]
“Allah gece ve gündüzü evirip çevirir. Hiç şüphesiz, bunda basiret sahipleri için birer ibret vardır.” [23]
İnsanlar, yaratılışla ilgili bu kanunlara karşı acizdirler. Bu kanunları değiştirmeye güçlerinin yetmeyeceğini bildikleri için, isteyerek veya istemîyerek bu kanunlara uyum sağlarlar. Yapacakları herhangi bir işi, bu kanunlara uygun olarak yaparlar. Bu kanunlara uymazlarsa, bu kanunları dikkate almazlarsa, yaptıkları işten netice alamayacaklarını bilirler.
Çiftçilikte uğraşan bir insan, bilerek veya bilmiyerek tohum ve toprakla ilgili kanunlara itaat eder. Her tohumun her toprağa ekilmeyeceğini, hangi tohumun ne zaman ve ne kadar derinliğe ekilmesi gerektiğini bilir ve bütün bunları dikkate alır. Bunları dikkate almadığı zaman çalışmalarının boşa gideceğini bilir. Yazın ekilmesi gereken bir tohumu “Yazın havalar sıcak olur!” diyerek kışın ekemez. Çünkü karşı karşıya bulunduğu kanunlar, onun keyfine göre değişebilecek kanunlar değildir. Bu kanunlar ona uymacağı için, kendisi bu kanunlara uyar.
Diğer işlerde de durum aynıdır. Mesela demir serttir ve ısıtılınca yumuşar. Bu olay demiri yaratan Rabbimizin, demirle ilgili bir sünnetidir. Elindeki demire şekil vermek isteyen demirci, demiri yumuşatabilmesi için bu sünneti dikkate alması ve demiri ısıtması gerekmektedir. Aksi halde soğuk demire ne kadar çekiş sallarsa sallasın, istediği neticeye ulaşamayacaktır.
Şanı yüce Rabbimizin insan ve toplumlarla ilgili sünneti de vardır. Herhangi bir insanın sapıklığı veya hidayeti, Sünnetullah istikametinde vuku bulmaktadır. Kim ne yaparsa, nasıl davranırsa hidayete mazhar olur, bu Sünnetullah ile ilgili ayet-i kerimelerde beyan edilmektedir. Bunlardan birkaç tanesini zikredebiliriz.
“Kim Allah'a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir..” [24]
“Gerçekten onlar, Rablerine iman etmiş gençlerdi ve biz de onların hidayetlerini artırmıştık.” [25]
“Allah dilediğini buna seçer ve içten kendisine yönelenleri hidayete eriştirir.” [26]
“Allah bir topluluğa hidayet verdikten sonra, onlara korkup-sakınacakları şeyleri açıklayıncaya kadar, onları sapıklığa sürükleyecek değildir.” [27]
“Allah'ın ayetlerine inanmayanları Allah hidayete ulaştırmaz ve onlar için acıklı bir azap vardır.” [28]
“Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete eriştirmez.” [29]
İnsanların hidayetine veya sapıklığına ilişkin Sünnetullah olduğu gibi, toplumların durumu ve aki-betiyle ilgili Sünnetullah hükümleri de bulunmaktadır. İçinde bulundukları topluma karşı duydukları sorumlulukla bazı çalışmalara yönelen kimselerin, toplumlarla ilgili Sünnetullah'ı mutlaka ve mutlaka bilmeleri ve dikkate almaları zorunludur.
Fakat ne yazık ki, halkında müsîüman olan birçok üikede İslam adı altında ortaya çıkan çalışmalarda bu Sünnetullah'tan kaynaklanmayan ve bu Sünnetullah'a zıt olan eylem biçimleriyle karşılaşılmaktadır. Toplumlarla ilgili Sünnetullah'ı bilmiyen ve dikkate almayan bu İnsanlar, soğuk demire çekiç sallayan demirci gibidirler. Sünnetullah'ı dakkate almadıkları için çalışmaları neticesiz kalmakta ve neticesiz kalan bu çalışmalar ne yazık ki günümüzde de devam etmektedir. Bu kişi ve grupların, toplumlarla ilgili Sünnetullah'ı idrak etmeleri, çalışmalarına ve eylemlerine bu Sünnetullah'ın ışığında yön vermeleri gerekir. Çünkü tevhidi mücadelede bizlere örnek olan bütün peygamberler, toplumsal çalışmalarında bu Sünnetullah'a göre hareket ediyorlardı. Cahili bir toplumda tevhidi mücadeleyle görevlendirilen birçok peygamberin, cahîliye mensuplarına ilettikleri davet ve bu daveti iletirken gösterdikleri tavır, Sünnetullah gerçeğinden kaynaklanıyordu.
Şüphesiz ki peygamberlerine yol gösteren şanı yüce Rabbimiz, bu peygamberlere sünnetine uygun bir yol gösteriyordu. Peygamberlerin yoluna talip olan günümüz müslümanlannın da bu sünneti bilmeleri ve bu sünnete göre hareket etmeleri gerekmektedir.
Tevhidi yol, Sünnetullah'a uygun olan bir yoldur. Sünnetullah'a uygun olan bu yolda bulunabilmek için elbetteki Sünnetullah'a uymak zorunludur. Netice olarak Sünnetullah bizim arzu ve isteklerimize göre değişmeyeceği için, bizim Sünnetullah'a göre değişmemiz ve Sünnetullah'a göre hareket etmemiz gerekmektedir.
TOPLUMLARLA İLGİLİ SUNNETULLAH
Genel Kaide
İnsan ve toplum arasında bazı benzerlikler bulunmaktadır. Doğmak, yetişmek, gelişmek, ihtiyarlamak ve ölmek bir insan için nasıl geçerli ise toplumlar ve ümmetler için de geçerlidir. Sosyolojiye ilgi duyan kimseler, insan ve toplum için geçerli olan bu yasayı bilmektedirler. Osmanlı devleiini, bu aşamaları yaşamış bir devlet olarak kabul edebiliriz. Tabi ki her devletin veya her ümmetin bu aşamaları mutlaka yaşaması söz konusu değildir. Bu konuyla ilgili ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır.
“Her ümmetin belli bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalabilirler, ne de bir an ileri gidebilirler.” [30]
Ayet-i kerimede her ümmete verilen bir süre, takdir edilmiş bir ecel olduğu beyan edilmektedir. Ancak ecelin ne zaman geleceği ve hangi saat vuku bulacağı bizler için meçhuldür. Bir insanın gençlik çağında ölmesi mümkün olduğu gibi, bir devletin de en güçlü zamanında yıkılması mümkündür. Prusya veya Çin imparatorlukları ihtiyarlık ve çöküntü aşamalarını yaşamasına rağmen zamanımızdaki Çin veya Rusya bu aşamaları yaşamadan da yıkılabilir. Birçok batılı sosyolog bu görüşe karşı çıkmayacaklar “İhtiyarlık ve çöküntü aşamalarını yaşamadan, iç veya dış müdahalelerle yıkılmaları ihtimal dahilindedir” diyeceklerdir.
“Genç ve güçlü bir devletin, ihtiyarlık ve çöküntü aşamalarını yaşamadan, iç ve dış müdahalelerle yıkılmaları ihtimal dahilindedir” diyen bu sosyologların, ihtimal dahiline almadıkları bir husus vardır.
Genç ve güçlü bir devletin, beşeri müdahalelerle değil, bizzat Allah (c.c.) tarafından helak edilmesi!.
Hiç olur mu?
Bu soruyu soranlar, tarihten bihaber olan kimselerdir. Firavun ve ordusunun Kızıldeniz'de helak olması, hiçbir nesil tarafından yalanlanmadan günümüze ulaşan rnütevatir bir olaydır. Nuh tufanı, Ad, Semud ve Lut kavminin başına gelenler, yine müte-vatir olarak günümüze ulaşmaktadır. Tarihçiler ve arkeologlar bu gerçekleri bilmelerine rağmen, yine de bu olayları geçmişe özgü olaylar olarak değerlendirmektedirler. Geçmişte bu gibi olayların meydana geldiğini bilmekteler fakat bir daha tekrarlanmayacağını zannetmektedirler. Tabi ki bu yaklaşım, hiçbir delile dayanmayan batıl bir yaklaşımdır. Çünkü geçmiş tarihte meydana gelen bu helaklar yine meydana gelebilecektir. Firavun ve orduları nasıl helak edilmişse, zamanırmzdaki firavunlar ve orduları da helak edilebilecektir.
Bu bir kehanet mi?
Elbetteki değil!. Çünkü müslümanlar kehanete inanmadıkları gibi kehanette bulunmaktan da Allah'a sığınırlar.
O halde zamanımızdaki firavunların ve ordularının da helak olabileceklerini neye istinaden söylüyoruz?
Yoksa Hz. Musa (a.s.) tekrar gelecek mi?
Tabi ki bunu da söyleyemeyiz ve söylemiyoruz. Hem Hz. Musa (a.s.)1 in tekrar gelmesine ne gerek var?
Firavun ve ordularını Hz. Musa (a.s.) helak etmedi ki, zamanımızdaki firavun ve ordularının helak edilmesi için Hz. Musa (a.s.)'a gerek duyulsun.
Güçlü bir devlet olan Firavun'u ordularıyla birlikte helak eden alemlerin Rabbi Allah (c.c.)'dır. Firavun ve ordularını helak eden Allah (c.c.) zamanımızdaki Firavunları ve bu firavunlara bağlı orduları da helak edebilecektir. Tabi ki bu helak olayı, gelişi güzel bir olay değildir. Şanı yüce Rabbimiz hiçbir ülkeyi sebebsiz olarak helak etmez ve etmemiştir.
Bu helak olayı.
Sünnetullah gereği meydana gelen bir olaydır. Geçmişteki kavimler, toplumların helakıyla ilgili bu Sünnetullah ile karşılaşıp, bu Sünnetullah ile uyarılıp ikaz edilmelerine rağmen inkarlarında devam ettikleri için bu Sünnetullah'ın gereği olan helakla karşılaşmışlardır. Zamanımızdaki Firavunlar da bu Sünnetullah'la uyarılıp ikaz edilmelerine rağmen inkarlarında devam ederlerse, aynı Sünnetullah'ın gereği olan helakla karşılaşacaklardır.
Her peygambere bu Sünnetullah gerçeği bildirilmiş ve kavimlerini bu Sünnetullah'ın gereği olan helakla uyarıpikaz etmeleri emredilmiştir. Yaşadığımız çağa yeni bir peygamber göndermeyecek olan Rabbimiz, bu peygamber görevini günümüzdeki dünya müslümanlanna yani ümmet-i Muhammed'e yüklemektedir.
Zamanımızdakİ dünya firavunlarını bu Sünnetullah ile karşılaştıracak ve bu Sünnetullah ile uyarıp ikaz edecek olan müslümanlar, bu kutlu müslümanlardır.
Peki bu Sünnetullah nedir? Hiçbir toplumu haketmedîkleri bir helakla karşılaştırmayan Rabbimİz, herhangi bir toplumu ne gibi davranışlarından dolayı ve hangi sünneti ile helak etmektedir. İşte alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın bu konuda kesin, değişmeyen, devamlı tekrarlanmış ve yine tekrarlanacak olan genel bir kanunu, bir adeti, bir sünneti vardır. Her toplumu, her ülkeyi, her devleti içine alan bu genel kanunu şu ayet-i kerimelerle idrak edebiliriz.,
“Biz refah içinde şımanp azgınlaşan nice ülkeleri helak ettik. İşte meskenleri ki, kendilerinden sonra bunların pek azında oturulabilindi. Varis olanlar biziz. Senin Rabbin, ana merkezlerine ayetlerimizi okuyan bir resul göndermedikçe ülkeleri yıkıma uğratıcı değildir. Biz ancak halkı zulmetmekte olan ülkeleri helak ederiz.” [31]
“Biz, bir ülkeyi yıkıma uğratmak islediğimiz zaman, oranın nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emirlerimizi bildiririz. Onlar ise onda (emirlerimizde) bozgunculuk yaparlar. Artık onun üzerinde hüküm hak olur ve o ülkeyi kökünden helak ederiz.” [32]
“Biz hangi ülkeyi helak ettikse, muhakak onların halkını uyaranlar olmuştur. Onlara öğüt verilmiştir. Biz zulmetmiş değiliz.” [33]
Zikrettiğimiz ayet-i kerimelerde beyan edildiği gibi, helak edilen ülkelerdeki insanlar, helak emri gelmezden önce uyarılıp-ikaz edilmişlerdir. Bu uyarıp ikaz etme olayını, sadece İlahi hükümlere davet olarak anlamamalıyız. Uyarıp-ikaz etme olayını sadece davet olarak anlarsak, bazı davetlerle karşılaşıp bu davetleri reddeden müstekbirlerin neden helak olmadıklarını anlayamayız. Bu müstekbirlerin söz konusu toplu helakla karşılaşmama nedeni, ülkeleri helak eden bu Sünnetullah'dan bihaber oldukları içindir. Oysa ki bütün peygamberler kavimlerini İlahi hükme davet etmişler ve bu daveti kabul etmedikleri zaman Rabbimizin sünneti ile topluca helak edileceklerini açıkça bildirmişlerdir. Helak edilen bütün kavimler, uyarılıp ikaz edildikleri ve kendilerine bildirilen bir helakla karşılaşmışlardır. Bu kavimlere geçmiş kavimlerden örnekler verilmiş ve İlahi daveti kabul etmedikleri zaman, aynı Sünnetullah ile kendilerinin de helak edilecekleri beyan edilmiştir. Çünkü bu Sünnetullah m değişmesi veya ertelenmesi mümkün değildir.
“Artık onlar öncekilere uygulanan sünnetten başka bir şey mi bekliyorlar? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” [34]
Toplumların ve ülkelerin helakıyla ilgili genel kaideyi kısaca şu şekilde ifade edebiliriz: Herhangi bîr ülke apaçık belgelerle Allah'ın hükümlerine davet edilir ve bu İlahi daveti kabul etmedikleri zaman Rabbimizin kesin ve değişmeyen sünnetiyle helak edilecekleri kendilerine büdirilirse, bu ülkedeki insanlar söz konusu Sünnetullah'ın hükmü çerçevesine girmektedirler. Ya kabul ederek kurtuluş bulurlar ya da reddederek helak olurlar. Ancak belirttiğimiz gibi apaçık belgelerle tebliğ ve Sünnetullah ile uyarının gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Apaçık belgelerle tebliğ
Kur'an'ı Kerim'de zikredilen peygamber kıssalarında beyan edildiği gibi, bütün peygamberlerin gönderiliş gayesi; cahiliyeyi bilerek veya bilmeyerek benimseyen insanların, sadece ve sadece alemlerin Rabbi olan Allah(c.c.)'a kulluğa davet edilmeleridir. Peygamberlerin bu davetinde “Lailaheillallah” gerçeği tebliğin özünü ifade etmekte, firavunluk Ve firavunlara kulluk açık bir dille inkar edilmektedir.
Bu açık tebliği gündeme getirecek olan dünya müslümanlannın önemle dikkat etmeleri gereken husus, tebliğe muhatap olan insanların Allah'ın ayetleri ile karşı karşıya getirilmeleridir. Samimi niyetlerle de yapılsa, tebliğe muhtaç olan insanların kişisel fikirlere veya kanaatlere davet edilmesi, Rab bani bir davet değildir. Böylesi davetlerde bulunan kimseler, Resulullah (s.a.v.)'in peygamberlik dönemi öncesindeki suskunluğunun nedenini idrak edemeyen kimselerdir. Mekke'deki putlardan nefretle içtinap eden Resulullah (s.a.v.), insanların bu iğrenç sapıklıklarını görmesine rağmen Allah adını kullanarak neden bir davette bulunmamıştır?
Bunun nedeni açıktır!.
Çünkü Allah adını kullanarak yapılacak olan davetin, sadece ve sadece Allah'a olması gereklidir. Allah'a davet ise elbetteki Allah'ın beyan ettiği hükümlerle gerçekleşebilir. Alemlerin Rabbi olan Allah'ın insanlar için neyi helal, neyi haram kıldığını ve neleri emredip, nelerden sakındırdığını bilmeden Allah'a davet ise elbetteki mümkün değildir!.
Nitekim Kur'an'ı Kerim'in önemli bir indiriliş gayesi, bizleri bu konuda aydınlatmak ve bu önemli boşluğu doldurmak içindir.
“O, sadece bir öğüt ve apaçık olan bir Kur'anıdır. Diri olanları uyarıp-korkutmak ve küfre sapanların üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).” [35]
Kuran ile uyarılacak, Kuran ile korkutulacak ve yine Kur'an ile apaçık tebliğ yapılacaktır. Karşı çıkanlar hangi hükme karşı çıktıklarını, yalanlayanlar kimin hükmünü yalanladıklarını bileceklerdir.
Bu daveti, bu uyarıyı reddeden kimse, mübelliğin kişisel görüşünü değil, Allah'ın hükmünü reddetmiş olacaktır.
Çünkü toplumların ve ülkelerin helakıyla ilgili Sünnetullah, beşeri görüşlerin değil, İlahi hükümlerin yalanlanması üzerine gerçekleşmektedir. Firavunlar ve firavunların destekçileri Allah'ın hükümlerine davet edilecekler ve Allah'ın hükümleri ile karşı karşıya getirileceklerdir. Alay edip yalanladıkları zaman mübelliğin kişisel görüşünü değil, Allah'ın hükmünü yalanlamış olacaklardır. Nitekim bu dehşet verici yalanlama, onların helakına neden olmaktadır.
Ayrıca bu Sünnetullah'ın, peygamberlerin yalanlanması üzerine gerçekleştiğini de düşünemeyiz. Çünkü böyle olsaydı, Resulullah (s.a.v.)'in vefatıyla birlikte bu Sünnetullah'ın yürürlükten kalkması gerekirdi. Oysa ki bu Sünnetullah günümüzde de yürürlüktedir ve daha sonra temas edeceğimiz gibi, kıyamet bu Sünnetullah'ın bir tecellisi olarak kopacaktır. Çünkü toplumların helakıyla ilgili bu Sünnetullah, peygamberlerin, yalanlanması üzerine değil, Allah'ın hükümlerinin yalanlanması üzerine gerçekleşmektedir.
“Onlar yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Onlar kendilerinden daha güçlüydüler. Toprağı işlemişler ve onu kendilerinden daha fazla imar etmişlerdi. Peygamberleri de, onlara açık belgelerle gelmişlerdi. Şu halde Allah onlara zulmetmiyordu. Fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. Sonra da kötülük yapanların uğradıkları son, Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve onları alay konusu edinmeleri dolayısıyla çok kötü oldu” [36]
Zikredilen ayet-i kerimede, helak edilen kavimlerin, Allah'ın ayetlerini yalanladıkları için helak edildikleri açıklanmaktadır. İlahi ayetler peygamber veya müslümanlar tarafından kendilerine iletildiğinde, bu ayetleri yalanlayanlar, peygamberleri veya müslümanları değil, Allah'ın ayetlerini yalanlamış olmaktadırlar.
“Ey Muhammedi Onların söylediklerinin seni üzeceğini elbette biliyoruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlar.” [37]
Müslümanlara düşen görev, Rabbani mesajı İlahi ölçülere uygun olarak gündeme getirmektir. İnsanlar Allah'ın ayetleri ile karşı karşıya getirildiği zaman, şanı yüce Rabbimiz bu ayetlerin hak olduğunu onların kalplerine nüfuz ettirecektir.
“Böylece Kur'an'ı mücrimlerin kalblerine sokarız, ama ona yine de inanmazlar. Oysa evvelkilere uygulanan sünnet (uğradıkları akıbet) meydandadır.” [38]
“Biz ayetlerimizi hem afakta (dış alemde ), hem de kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki; onun hak olduğu açıkça belli olacak. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” [39]
Helak edilen bütün kavimler ve bütün firavunlar, helak olmazdan önce ayetlerin hak olduğunu anlamışlardır. Bunu anlamalarına rağmen sosyal konumlarını veya kişisel menfaatlerini terketmemek için yalanlamakta ısrar etmektedirler. Rabbimiz elbetteki bu inkarcıların durumuna vakıftır. Ayetlerin hak olduğunu görmelerine rağmen nefsi marazlarla bu ayetleri inkar ettiklerini bilmektedir. Nitekim ayeti kerimenin sonunda “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” buyrulmaktadır. Ayetleri inkar eden bu zeliî yaratıklar, hesaba çekilecekleri zaman “Ya Rabbi biz ayetlerin hak olduğunu bilmiyorduk. Bu nedenle inkar etmiştik.” diyemeyeceklerdır. Çünkü onlara ayetlerin hak olduğu gösterilmiş ve bu durumlarına şanı yüce Rabbimiz şahit olmuştur.
Durmak bilmeden ilerleyen zaman, dünya insanlarını korkunç bir akıbete yaklaştırmaktadır. Bu akibet mücerret olan devletleri değil, müşahhas olan insanları tehdit etmektedir. Cehennem azabına meclis duvarları veya makam koltuklan değil, bu koltuklarda oturan ve bu yapıda bulunan insanlar duçar olacaklardır. Bu nedenle öncelikle insanların kurtarılması ve kurtuluşa davet edilmesi gerekmektedir. Daha önce de belirtiğimiz gibi Rabbani tebliğin gerçekleşebilmesi için insanlar sadece ve sadece Allah'a davet edilecekler ve Allah'ın hükümleriyle karşı karşıya getirileceklerdir. Çünkü Sünnetullah'ın gerektirdiği tebliğ, bu şekilde yapılması zorunlu olan apaçık bir tebliğdir. Allah'ın ayetleri ile Allah'a davet edilmelerine rağmen bu daveti reddeden toplumlar, toplumların helakıyla ilgili Sünnetullah'ın hükmü çerçevesine girmekteler ve Rabbimizin bu sünneti ile helak olmaktadırlar.
Bir kavmi, bir milleti, bir ülkeyi topyekün helak eden Sünnetullah'ın, Allah'ın ayetlerinin yalanlanması ve bu ayetlere karşı çıkılması neticesinde meydana gelmesi, belki de birçok insan tarafından anlaşılmayacak ve bu insanlar “Bir ülkenin helak edilmesi gibi müthiş bir olay, sadece Allah'ın ayetleri yalanlanması üzerine mi gerçekleşiyor?” diyerek, istifhamlarını dile getirebileceklerdir. Çünkü bu insanlara şeytani telkinlerle, her şeyi hoş gören ve her şeyi affeden bir Allah telakkisi verilmiştir. Bu insanlar ne yaparlarsa yapsınlar, İlahi bir azapla karşılaşmayacakları zannındadırlar. Bu insanlara alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) yanlış ve eksik tanıtıldığı için; bu yanılgıya düşen insanlar Allah'ın yalanlanmasını, kendilerinin yalanlanması gibi kabul etmekteler ve dolayısıyle olayın dehşetini idrak edememektedirler.
Oysa bir insan diğer bir insanı yalanlayabilir. Yalanlanan insan doğru söylüyor da olabilir. Bu olayda yalanlayan da yalanlanan da bir insandır, bir beşerdir, bir yaratıktır. Böyle bir durumda yalanlayan kimse Allah (c.c.)'a karşı “Ya Rabbi benim yalanladığım söz, bir insanın sözüdür. Ben onun yanılabileceğini düşünerek yalanladım..” diyebilirdi.
Ancak, yalanlayan İnsanın yalanladığı söz, Allah kelamı ise! insan denilen mahluk, Allah'ın hükmünü inkar ediyor, bu hükme karşı çıkıyor ve bu hükmü alay konusu ediniyorsa!
Nedir bu?
Küçümsenecek bir olay, affedilebilecek bir yanılgı mı?
Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c), ayetlerini yalanlayan bu insanları hoş mu görecek? Oysa ki şanı yüce Rabbimizy ayetlerini inkar eden ve ayetlerini alay konusu yapan kimseleri affetmeyeceğini açıkça bildirmektedir.
“Sonra da kötülük yapanların uğradıkları son, Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve onları alay konusu edinmeleri dolayısıyla çok kötü oldu.” [40]
İşte, toplumların helakıyla ilgili Sünnetullah, temiz akıl sahibi kimseleri dehşete düşürecek bu yalanlama üzerine gerçekleşmektedir. Yalanlanan, karşı çıkılan ve alay konusu edilen hüküm Yaratıcının hükmü iken; yalanlayan, karşı çıkan, alay eden ise bir insan, bir mahluktur.
Sünnetullah ile uyarı
Herhangi bir topluma Allah'ın ayetleri ile apaçık tebliğ götürüldüğü zaman, bu toplumun söz konusu Sünnetullah gerçeği ile uyarılması gerekmektedir. Helak edilen bütün kavimler, bilmedikleri veya beklemedikleri bir akibetle değil, kendilerine apaçık ayetlerle bildirilen bir akibetle karşılaşmışlardır. Cahili toplumlarda tevhidi mücadele ile görevlendirilen bütün peygamberler, kavimlerini sadece Allah'a kulluğa davet etmişler ve bu daveti kabul etmezlerse Allah'ın değişmeyen sünneti ile helak olacaklarını bildirmişlerdir.
“Biz hangi memleketi helak ettikse, muhakkak onların halkını uyaranlar olmuştur. Onlara öğüt verilmiştir. Biz zulmetmiş değiliz.” [41]
“Andolsun ki (Lut) zorlu yakalamamıza karşı onları uyarmıştı. Fakat onlar bu uyarılan kuşkuyla karşılayıp-yalanlamakta direttiler.” [42]
Siyer kitaplarında beyan edildiği gibi Resulullah (s.a.v.) de, diğer peygamberler gibi davete muhatap olan insanları Sünnetullah gerçeği ile uyarıp ikaz etmiştir. Utbe b. Rebia Kureyş'li müşriklerin mal, makam, para ve kadına ilişkin tekliflerini Resulullah (s.a.v.)'e iletmiş ve davadan vazgeçmesi şartıyla bu tekliflerin yerine getirileceğini bildirmişti. Utbe b. Rebia sözünü bitirdiği zaman Resulullah (s.a.v.) ona Fussilet suresini okumaya başladı. Resulullah (s.a.v.) surenin 13. ayet-i kerimesini okuduğu zaman Utbe b. Rebia dehşete düşerek ve bazı kaynakların ifadesine göre Resulullah (s.a.v.)'in ağzını tutarak “Yeter!” demişti.
“Yine yüz çevirirlerse , artık de ki: Ben sizi Ad ve Semud yıldırımına benzer bir yıldırımla uyarıp korkuttum”. [43]
Müsned'de de bildirildiğine göre Utbe b. Rebia Kureyş'li müşriklerin yanına dönünce onlara “Kabe'yi ibadethane yapan Allah'a yemin ederim ki, Ad ve Semud kavimlerini helak eden yıldırım gibi bir yıldırımla sizi korkuttu!.” demiştir.
Resulullah (s.a.v.)'i örnek alma durumundaki birçok müslümanki bunların arasında kendilerine alim denilen bazı kimseler de bulunmaktadır. Resulullah (s.a.v.)'in hareket metodundan bihaberdirler. Rabbani metoddan bihaber oldukları için tağuta karşı muğlak bir tavır göstermekteler ve tağutun karşısına yegane düşman olarak çıkmaktadırlar.
Cahili toplumlarda yaşayan müslümanlar, tağutu önce akidede sonra tavırlarda dışlamakla yükümlüdürler. Dünyanın birçok ülkesindeki kardeşlerimiz fert veya ilk cemaat ilişkileri merhalesinde, tağutu akidede ve tavırlarda dışlarken, kendilerini tağutun yegane düşmanı olarak görmekteler ve tağutun karşısına bu duygularla çıkmaktadırlar. Bu şekilde çıkışın en olumsuz yönü ise; tağutun yegane düşman olarak müslümanları görmesi, düşman olarak müslümanlan tanıması ve sadece müslümanlardan sakınmasıdır.
Oysa ki tağut yapageldiği isyankar amellerle Allah'a karşı gelmekte, Allah'a savaş açmakta, Allah'ı gazapladırmakta ve Allah'ın Kahhar sıfatı ile karşı karşıya gelmektedir.
Kahhar olan Allah'a savaş açan müstekbirlerin, müslümanlardan korkmasına veya müslümanlardan sakınmasına ise hiç gerek yoktur. Müslümanlar az da olsa, çok da olsa bu onların akibetini değiştirmeyecektir. Çünkü şanı yüce Rabbimizin bu konuda kesin ve değişmeyen sünneti vardır. Allah'ın arzında Allah'a karşı gelen ve Allah'a karşı savaş açan müstekbirler, uyarılıp ikaz edildikleri Sünnetullah ile karşı karşıya geleceklerdir.
Tağuti sistemlerdeki azınlık müslümanların bu meseleye önemle dikkat etmeleri, tağutu, tağutun temsilcilerini ve tağutun sempatizanlarını kendileri ile değil, Allah (c.c.) ile karşı karşıya getirmeleri gerekmektedir.
Tağutu sadece kendi güç ve kuvvetleriyle helak etmeye çalışan müslümanlar, materyalist bir güç anlayışının tesirine girmektedirler. Oysa bilinmelidir ki tağuti sistemlerin yaşama süresi, müslümanların az veya çok, güçlü veya güçsüz olmaları ile sınırlandırılmış değildir. Sünnetullah gerçeği ile uyarılıp ikaz edilen bütün tağuti sistemler, mutlaka ve mutlaka helak edileceklerdir. Müslümanların durumu hangi seviyede olursa olsun, onların akibeti değişmeyecektir. Çünkü karşı karşıya getirildikleri Sünnetullah'ın tatbik edicisi, her şeye gücü yeten Allah (c.c.)'dır.
Elbetteki bu Sünnetullah'ı öncelikle dünya müslümanlarınm anlamaları ve idrak etmeleri gerekmektedir. Bu Sünnetullah'ın günümüzde de yürürlükte olduğunu idrak eden dünya müslümanları, idrak ettikleri bu gerçekle çağdaş firavunların karşısına bir haberci, bir uyarıcı, bir korkutucu vasfı ile çıkacaklar; dünya firavunlarını, müstekbirlerini ve mustazaflarını kendileri ile değil, Allah (c.c.)'ın rahmeti ve azabı ile karşı karşıya getireceklerdir. Çünkü Rabbani yol ve Rabbani metod bunu gerektirmektedir.
Resulullah (s.a.v.)'i örnek alma durumunda olan dünya müslümanlarınm, şanı yüce Rabbimizin Resulullah (s.a.v.)'e öncelikle emrettiği toplumsal tavırları bilmeleri gerekmektedir.
Rabbani daveti gündeme getiren Resulullah (s.a.v.)'in, müşriklere ve kafirlere karşı gösterdiği ilk tavırlar nelerdir?
Tabi ki bu sorunun cevabını yine Kur'an'ı Kerim vermektedir.
“Şu halde yalanlayanlara itaat etme.” [44]
“Artık bu sözü yalanlayanları sen Bana bırak. Biz onları nereden geldiğini bilemeyecekleri bir azaba yavaş yavaş yaklaştıracağız.” [45]
“Onların sözlerine sabret ve onlardan güzellikle (güzel davranışlarla) uzaklaş. Yalanlamakta olan nimet sahiblerini sen Bana bırak ve onlara az bir mühlet var.” [46]
“Bizim zikrimizden yüzçeviren ve dünya hayatından başka hiçbir şey istemiyen kimseden sen de yüz çevir.” [47]
“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, suçlu günahkarların nasıl bir akıbete uğradıklarını görün.” [48]
“Biz onların söylemekte olduklarını daha iyi biliyoruz. Sen onlara karşı bir zorba değilsin.” [49]
Birkaç tanesini verdiğimiz bu ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere; Resulullah (s.a.v.) insanları Allah'a kulluğa davet ederken, onların karşısına bir düşman veya bir zorba vasfıyla değil, bir uyarıcı kurtarıcı vasfıyla çıkmış ve onları Allah'ın azabıyla korkutmuştur. Bu nedenle davetin ilk dönemlerinde Mekke'li müşrikler, Resulullah (s.a.v.)'in şahsından değil, söylediklerinden rahatsız olmuşlardır.
Çünkü Resulullah (s.a.v.) onları kendi şahsı ile değil, Allah ve Allah'ın değişmeyen sünnetiyle tehdit ediyordu. Onları, Sünnetullah'ın getireceği müthiş akibet ile uyarıyor, bu akibet ile karşı karşıya getiriyordu..
Ahirete inanmayan insanlar inanmadıkları cehennem azabıyla birlikte, dünya tarihinde müşahhas olarak gördükleri ve ülkeleri helak eden bu ilahi azap ile tehdit ediliyorlardı. Çünkü ülkeleri helak eden bu İlahi azaptan birçok örnekler, mütavatir olarak bu kimselerin kendilerine de ulaşmıştı. Nitekim Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde, Allah'ın ayetlerini yalanlayan bu şaşkınların yeryüzünde dolaşmaları ve kendilerinden önce yalanlayan kavimlerin nasıl helak edildiklerini ibretle görmeleri istenmektedir.
“Gerçek şu ki, sizden önce nice sünnetler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezip dolaşın da, yalanlayanların uğradıkları akibet nasıl olmuş bir görün.” [50]
“De ki; Yeryüzünde gezip dolaşın da, öncekilerin nasıl bir akıbete uğradıklarını görün. Onların çoğu müşrik olanlardı.” [51]
“Kendilerinden önce nice kuşaklan yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı?” [52]
“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir akibete uğradıklarını görsünler.” [53]
“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir akibete uğradıklarını görsünler. Allah onları yerle bir etti. O kafirler için de bunun bir benzeri vardır.” [54]
Söz konusu toplumlar Allah'ın hükümleri ile Allah'a kulluğa davet edilmekte ve geçmiş kavimlerden verilen örneklerle, yalanlayan toplumları helak eden Sünnetullah ile uyarılmaktadırlar. Bu örneklerin verilmesi, onların ibret almaları ve inkarcı tavırlardan vazgeçmeleri içindir.
“Kendilerinden önceki nice kuşakları yıkıma uğratmamız, onları doğruya yöneltmedi mi? Oysa onların kaldıkları yerlerde gezinip durmaktadırlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için ayetler vardır.” [55]
“Yurtlarında gezip dolaşmakta oldukları nice kuşakları kendilerinden önce yıkıma uğratmış olmamız, onları doğru yola yöneltmedi mi? Hiç şüphesiz bunda ayetler vardır. Yine de işitmiyorlar mı?” [56]
Bu Sünnetullah ile uyarılmalarına rağmen isyan ve küfürlerinden vazgeçmeyen toplumlar, Sünnetullah'ın gereği olarak helak edilmişlerdir. Nuh, Ad, Semud ve Lut kavimlerini uyarıp ikaz eden müslümanların azlığı, müşriklerin deyimi ile zayıflığı, müstekbirler için yaşama fırsatı olmamış ve neticede Allah (c.c.)'ın vaadi ile karşılaşmışlardır. Tarihin ve arkeolojik kazıların yalanlamadığı ve hiçbir zaman yalanlayamayacağı bu hadiseler, Kur'an'ı Kerim'de ibret alınması gereken olaylar olarak zikredilmektedir.,
“Bizi gazaplandırınca, biz de onlardan intikam aldık ve hepsini birden (suda) boğuuerdik. Böylece onlar, sonradan gelecekler için bir selef ve bir örnek kıldık.” [57]
Kuram Kerim'de zikredilen bu olaylar, Firavunun yolunu İzleyen müstekbirler ve müstekbirleri destekleyen mustazaflar için açık birer örnektir. Apaçık ayetlerle karşılaşan ve Sünnetullah ile uyarılıp ikaz edilen insanlar, bu Rabbani davete icabet etmezlerse kendilerine vadedilen akibet mutlaka ve mutlaka gerçekleşecektir.
“Hiç şüphesiz, sizlere vadedilen mutlaka gelecektir. Siz aciz bırakıcılar değilsiniz.” [58]
Gafil haldeler iken helak edilmeyecekleri
Geçmişte helak edilen bütün kavimlerin, beklemedikleri veya kendilerine bildirilmeyen bir helakla karşılaşmadıklarını belirtmiştik. Helak edilen bütün kavimler, toplumları helak eden bu Sünnetulİah gerçeği ile uyanlıp ikaz edilmişlerdir.
Şanı yüce Rabbimiz hiçbir ülkeyi, hiçbir halkı gafil bir halde iken helak etmemiştir. Çünkü bu konuda da Rabbimizin kesin ve değişmeyen sünneti vardır.
“Biz hangi ülkeyi helak ettikse, muhakkak o ülke halkını uyaranlar olmuştur. Onlara öğüt verilmiştir. Biz zulmetmiş değiliz.” [59]
“Bunun sebebi, Rabbinin ülkeler halkını gafil haldeler iken onları zulüm ile helak edici olmadığındandır.” [60]
Ayet-i kerimelere dikkat edilirse, şanı yüce Rabbimiz gafi! olan bir ülkenin helak edilmesini “Zulüm” olarak ifade etmektedir. “Biz zulmetmiş değiliz” veya “Rabbin zulüm ile helak edici değildir” buyruğu ile ülkelerin gafil haldelerken helak edilmedikleri, edilmeyecekleri bildirilmektedir.
Meselenin bu noktasında bir ülkede yaşayan Firavunların ve Firavunları destekleyen mustazafların topyekün helak edilmesi ile ahiret azabını birbirinden ayrı değerlendirmemiz gerekir. Dünyevi helak ile ahiret azabı birbirinden ayrı şeylerdir. Ahiret azabında helak yoktur. Cehennem azabına müstehak olan müşrikler ve kafirler, cehennem azabının şiddeti karşısında helak olabilmek için Rabbimizin onları helak etmesi için feryat edecekler, fakat bu istekleri kabul edilmeyecektir. Birçok ayet-i kerimede beyan edildiği gibi dünyevi helak ile ahiret azabı birbirinden ayrı, birbirinden farklı şeylerdir.
“Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı ve böylece kendilerine hiç ummadıkları yönden azap geliverdi. Allah onlara dünya hayatında zilleti tattırdı. Ahiret azabı elbette daha büyüktür. Bunu bilselerdi.” [61]
Hiçbir ülkeyi gafil halde iken dünyevi helak ile azaplandırmayacağını beyan eden Rabbimiz, helakini veya kurtuluşunu murad ettiği kavimlere mutlaka ve mutlaka uyarıcılar göndermiştir. Söz konusu ülke halkına emirlerini ve bu emirlere karşı gelirlerse sünneti ile helak olacaklarını bildirmiştir.
“Senin Rabbin, ana merkezlerine ayetlerimizi okuyan bir resul göndermedikçe ülkeleri yıkıma uğratıcı değildir. Biz ancak halkı zulmetmekte olan ülkeleri helak ederiz.” [62]
“Biz bîr ülkeyi yıkıma uğratmak istediğimiz zaman, oranın nimet ve refahtan şımarmış ele-başlarına emirlerimizi bildiririz. Onlar ise onda (emirlerimizde) bozgunculuk yaparlar. Artık onun üzerine hüküm hak olur ve o ülkeyi kökünden helak ederiz.” [63]
Sünnetullah'la ilgili bu gerçek kavrandığı zaman, peygamberlerin gönderiliş gayesi daha iyi anlaşılacaktır. Peygamberler kavimlerini İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet etmişler ve bu daveti kabul etmezlerse Rabbimizin kesin ve değişmeyen sünneti ile helak olacaklarını bildirmişlerdir. Hepimizin bildiği gibi Resulullah {s.a.v.) son peygamberdir. Ancak Resulullah (s.a.v.)'in son peygamber olması ve Rabbimizin başka peygamber göndermeyeceği gerçeği, Resulullah (s.a.v.)'in vefatından sonraki insanların, toplumların, ülkelerin peygamber mesajından mahrum kalacakları anlamına gelmez. Çünkü Resulullah (s.a.v.)'in tebliğ ettiği Rabbani mesajı yani Kur'an'ı Kerim'i kıyamete kadar muhafaza edeceğini beyan eden Rabbimiz, bu peygamber mesajını kıyamete kadar yaşayacak insanlara, toplumlara ve ülkelere tebliğ etme görevini, Resulullah (s.a.v.)'e ümmet olan dünya müslümanlarına ve bu müslümanların arasında bulunan seçkin alimlere yüklemektedir.
Peygamberlerin bizatihi olmadığı bu dönemlerde, peygamber mesajını dünya insanlarına bu kutlu müslümanlar götüreceklerdir. Çünkü Resulullah (s.a.v.)'in daveti, Resulullah (s.a.v.)'in vefatıyla son bulan bir davet değildir. Bu davet, peygamberlere ümmet olma şuurundaki seçkin müslümanlar tarafından kıyamete kadar gündeme gelecektir.
Cahiliyenin yerleştiği bir toplumda tevhidi mücadele ile görevlendirilen Resulullah (s.a.v.) insanları nasıl ki İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet etmiş ve Sünnetullah gerçeği ile uyarıp-ikaz etmişse; günümüz rnüslümanlan da dünya insanlarını İlahi hükümlerle Allah'a ve kulluğa davet edecekler ve Sünnetullah gerçeği ile uyarıp-ikaz edeceklerdir. Çünkü dünya insanları Kur'an'ı Kerim'e inansalar da, inanmasalar da, akıbetleri bu yüce Kitap'taki hükümlere ve bu yüce Kitap'taki kanunlara göre olacaktır.
Ne yaparlarsa ne ile karşılaşacakları, bu yüce Kitap'ta açıkça bildirilmiştir.
Yerçekimi kanununu inkar eden bir insan, yerçekimi kanunundan kurtulmayacağı gibi,
İlahi kanunları inkar eden insanlar, toplumlar veya ülkeler de, inkar ettikleri bu kanunlardan kurtulamayacaklardır. İsteseler de, istemeseler de akibetleri kendilerine bildirilen bu Kitap'a göre olacaktır.
“Biz hiçbir ülkeyi bilinen bir kitabı (yazısı, hükmü) olmaksızın helak etmedik.” [64]
Günümüzdeki dünya müstekbirleri ve bu müs-tekbirleri destekleyen dünya mustazaflan da Allah'ın hükümleri İle karşı karşıya getirilecekler ve bu hükümleri yalanladıkları zaman Rabbimizin kesin ve değişmeyen sünneti ile helak olacakları kendilerine bildirilecektir.
Beşeri anlayışlar ve değerlendirmeler ile müstekbirlere veya mustazaflara öğüt vermenin fayda sağlamayacağı zannına kapılınsa bile, bu delilsiz ve mesnetsiz zan, dünya müslümanlarım ilahi davetten alıkoymamalıdır. Kur'an'ı Kerim'de, bu şekilde düşünen ve davetten umudsuz olan insanlar açık bir şekilde uyarılmaktadır.
Aralarından bir topluluk; “Allah'ın (dünyada) helak edeceği veya (ahirette) şiddetli azaba uğratacağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?” dediler. Öğüt verenler; “Rabbinize karşı bir özür için ue umulur ki sakınırlar” dediler.
“Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında ise, Biz kötülükten sakındıranları kurtardık. Zulme sapanları da yapmakta oldukları fısk dolayısıyla pek zorlu bir azapla yakalayabilir.” [65]
Bu İlahi buyruk ile Rabbani davetin neden ve niçin yapılacağı beyan edilmektedir. Tebliğin faydasız olacağı zannı ile öğüt vermekten içtinap eden kimselere verilen cevap açıktır.
“Rabbinize karşı bir özür için ue umulur ki sakınırlar”
İlk neden özürdür. Bu özürü hem kendi açımızdan, hem de onların açısından değerlendirmeliyiz.
Rabbimizin emrettiği İlahi daveti gündeme getirmekle, insanları İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet etmekle ve bu daveti kabul etmezlerse karşılaşabilecekleri akibeti onlara bildirmekle, bizler üzerimize düşen görevi yerine getirmiş oluyoruz.
Bu görevi yerine getirdiğimiz zaman şanı yüce Rabbimize karşı “Ya Rabbi azaba müstahak olan bu insanların durumundan bizler sorumlu değiliz. Çünkü emrettiğin hükümleri, gücümüz nisbetince onlara bildirdik..” diyerek, mazur olduğumuzu ifade edebiliriz. Bu Rabbani görevi yerine getirdiğimiz zaman bizlerin beyan edeceği bir özürü olurken, daveti reddeden kimselerin de hiçbir özürleri olmayacaktır. İlahi daveti reddeden kimseler “Ya Rabbi bilmiyorduk, bizlere bildirilmemişti..” diyerek bir özür ileri süremeyeceklerdir. Tabi ki İlahi daveti bu insanlara iletmesek, bu sefer bizim Rabbimize karşı beyan edeceğimiz bir özürümüz olmayacak ve kötülük yapanların uğrayacağı azap bizlere de dokunacaktır.
Oysa ki Rabbimiz, bildiğimizi bildirmemizi ve bize bildirilen İlahi hükümlerle bu insanları açıkça uyarmamızı emretmektedir. Bu insanlar açıkça uyarılmalı ki, Rabbimize karşı beyan edecekleri bir özürleri, bir mazeretleri olmasın.
Ülkeleriyle, saraylarıyla, askerleriyle birlikte helak edildikleri zaman, gafil oldukları ve kendilerine bildirilmeyen bir helakla karşılaşmış olmasınlar.
“Eğer biz onları daha evvel (uyarmazdan önce) azap ile yıkıma uğratmış olsaydık, şüphesiz diyeceklerdi ki: “Rabbimiz bize bir elçi gonder-seydin de şu zillete ve rüsvaylığa uğramadan önce Senin ayetlerine tabi olsaydık”. [66]
Dünya müslümanlarının bu İlahi hükümleri idrak etmeleri ve eylemlerine bu idrak ile yön vermeleri gerekir. Rabbani davete muhatap olan dünya insanlarına mutlaka ve mutlaka bu davet götürülecektir. Haktan ve hakikatten habersiz olan insanları, toplumları, devletleri gizli faecliyetlerle helak etmeye çalışmak, müslümanlara emredilen Rabbani bir davranış değildir. Bu gibi faaliyetleri yürüten kimselerin, Rabbimizden yardım istemeye de haklan yoktur. Çünkü Rabbimizin emrettiği davranış, emrettiği yol bu değildir.
Dünya insanları açık, apaçık ayetlerle cennete davet edilecekler, bu daveti reddettikleri ve küfürlerinde ısrar ettikleri zaman cehenneme terkedileceklerdir. Hiçbir peygamber, kavmini cennete davet etmeden cehenneme terketmemiştir. Peygamber varisi alimlerin ve bu alimlere tabi olan müslümanların da bu sünnete dikkat etmeleri gerekir.
İlahi davetin gündeme getirilişindeki ilk nedenin özür olduğunu belirtmiştik. Aynı ayet-i kerimede ikinci neden de zikredilmektedir.
Umulur ki sakınırlar!.
İlahi davetin gündeme getirilişindeki ikinci neden, onların kurtuluşunu arzu ve umud ettiğimiz içindir.
Belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar; belki firavunluktan ve firavunlara kulluktan vazgeçerler;
belki hakkı bilip, batıldan içtinap ederler, belki kurtuluş bulurlar, belki...
Sünnetullah'ın tecellisine ait örnekler
Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde toplumların akibeti ile ilgili Sünnetuüah meselesi üzerinde önemle durulmakta ve bu Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin birçok örnekler zikredilmektedir. Nuh, Ad, Semud, Lut ve firavun kavimleri, bu konuya verilen açık örneklerdendir. Peygamberleri vasıtasıyla İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet edilen ve Sünnetullah ile uyarılan bu kavimler, İlahi daveti reddettikleri için Sünnetullah'ın gereği olan azapla helak edilmişlerdir. Bu kavimlerin durumlarına ve akibetlerine ilişkin verilen örnekler, Kur'an'ı Kerim'in muhtelif yerlerinde zikredilmektedir. Kur'an'ı Kerim'i okumaya ve anlamaya çalışan her kardeşimiz, bu örnekleri açık bir şekilde müşahade edeceklerdir.
Bu örneklerden sadece bir tanesi, olan Nuh kavmini ve bu kavmin akıbetini, bu konuda verilen haberlerden bir kısmını zikrederek verebiliriz.,
“Hiç şüphesiz biz Nuh'u: “Onlara acıklı bir azap gelmezden evvel, kavmini uyarıp-korkut” diye kendi kavmine gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim, gerçek şu ki, ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcı-korkutucuyum. Allah'a kulluk edin, O'ndan korkup sakmın ve bana itaat edin. Günahlarınızı mağfiret etsin ve sizi belli bir ecele (Ölümünüze) kadar ertelesin. Muhakkak ki, Allah'ın takdir ettiği ecel (iman etmezseniz mukadder olan helak) gelince ertelenmez, eğer bilseydiniz.” [67]
“Andolsun biz Nuh'u kavmine gönderdik. (Onlara) “Ben sizin için apaçık bir uyarıcı-korkutucuyum. Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azabından korkmaktayım” (dedi). Bunun üzerine kavminden küfredenlerin elebaşıları (Önderleri): “Biz seni kendimiz gibi bir insandan başka (birşey) olarak görmüyoruz. Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz” dediler).” [68]
“Onlar: “Ey Nuh, bizimle çekişip durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru sözlülerden isen, bizi tehdit edip durduğun (azab)ı haydi getir” dediler. Dedi ki: “Dilerse onu size ancak Allah getirir ve siz (Allah'ı) aciz bırakabilecek değilsiniz. Eğer Allah sizi helak etmeyi dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz.” [69]
“Nuh'a şöyle vahyedildi: “Kavminden (daha önce) iman edenlerden başka hiçbir kimse iman etmeyecek. O halde yaptıkları şeylerden dolayı kederlenme. Bizim gözlerimizin önünde ve vahyimizle gemiyi yap. Zulme sapanlar konusunda da Bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaktır.” [70]
“Sonunda Rabbine dua etti: “Gerçekten ben yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen intikam al. “Biz de boşanırcasına akan bîr su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık. Böylece (her iki) su takdir edilmiş bir emr üzerinde (hükmümüzü gerçekleştirmek için) birleşti. Onu (inananlarla birlikte Nuh'u) ise perçinlenmiş levhalardan yapılmış (gemi) üzerinde taşıdık. Kendisine nankörlük edilmiş olan (Nuh)a bir mükafat olmak üzere (gemi) gözlerimizin önünde akıp gitmekteydi. Andolsun biz bunu bir ayet olarak bıraktık. O halde düşünüp ibret alan var mı? Ki uyarılarım ve azabım nasılmış?” [71]
Sadece bir kısmını zikredebildiğimiz bu haberler, Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin bir örnek niteliğindedir. Kur'an'ı Kerim'in muhtelif yerlerinde toplumların helakıyla ilgili genel kanun zikredilmekte, bu kanunun veya bu sünnetin tecellisine ait örnekler verilmekte, yaşayan müstekbirlerin ve müstekbirlere destek olan mustazafların bu örneklerden ibret almaları istenmektedir.
“Andolsun biz sizin benzerlerinizi yıkıma uğrattık. O halde (bu örneklerden) ibret alıp düşünen var mı?” [72]
Bu uyanlardan ve beyan edilen bu örneklerden sonra helak edilen veya helak edilecek olan kavimlerin, Rabbimize karşı ileri sürecekleri herhangi bir mazeretleri kalmamaktadır. Çünkü Allah (c.c.)'ın hükümleri ile Allah'a kulluğa davet edilmişler, bu daveti kabul etmezlerse Sünnetullah'ın gereği olan helak ile uyarılmışlar ayrıca geçmiş kavimlerden örnekler verilerek davetin ve uyarılarının hak olduğu kendilerine bildirilmiştir. Bu durumda kendilerini mazur gösterebilecekleri herhangi bir mazeretleri kalmamaktadır.
“Siz, kendi nefislerine zulmetmiş olanların diyarlarına yerleştiniz. Onlara ne yaptığımız size açıklanmıştı ve size (apaçık) örnekler de vermiştik.” [73]
SÜNNETULLAH'IN GERÇEKLEŞMESİ ÜZERİNE -I-
İslami Kişilik
Kur'an'ı Kerim'de zikredilen peygamber kıssalarını ve Resulullah (s.a.v.)in tevhid mücadelesini inceleyen kardeşlerimiz, bütün peygamberlerin Sünnetullah gerçeğinden hareket ettiklerini müşahade edeceklerdir. Tevhidi hareketin kalkış noktasında toplumların akıbetiyle ilgili Sünnetullah'ı esas alan bütün peygamberler, kavimlerini İlahi hükümlerle sadece Allah'a kul olmaya davet etmişler ve bu daveti götürdükleri kavimlerine; “Size açıkça bildirilen İlahi daveti kabul etmeyip yalanlarsanız, İlahi daveti yalanlayan önceki kavimlerin helak olduğu gibi mutlaka siz de helak olacaksınız” diyerek, onları Allah (c.c.)'ın kesin ve değişmeyen sünneti ile uyarıp-ikaz etmişlerdir.
Müstekbirler ve müstekbirleri destekleyen mustazaflar Allah (c.c.)'ın hükümlerine davet edilmekte ve daveti kabul etmeme durumunda yine Allah (c.c.)ın tehdidi ile karşı karşıya getirilmektedirler. İlahi daveti gündeme getiren peygamberler ise sadece bir uyarıcı, bir korkutucu durumundadırlar.
“Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen ancak öğüt uerici-hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanıcı değilsin.” [74]
Bilindiği gibi Resulullah (s.a.v.) son peygamberdir. Şanı yüce Rabbimiz zamanımıza yeni bir peygamber göndermeyecektir.
Peki neden?
Resulullah (s.a.v.) neden son peygamberdir?
Evvel ve ahir ilmi ile yaşadığımız dünyadaki insanların böylesine zelit bir duruma düşeceğini bilen Rabbimiz, yeni bir peygamber göndermeyerek bu insanları başıboş mu bırakmaktadır?
Elbetteki hayır..
Ayrıca günümüzdeki insanları uyarıp-korkutmak için yeni bir peygambere gerek de yoktur. Çünkü Resulullah (s.a.v.) efendimizle birlikte gönderilen Rabbani mesaj ilk günkü tazeliği ve temizliği ile elimizde bulunmaktadır. Bu Rabbani mesajın nasıl ve ne şekilde gündeme getirileceği ise Resulullah (s.a.v.)'in sünnetinde örneklendirilmektedir.
Efendimiz (s.a.v.)'in son peygamber olmasının ve Kur'an'ı Kerim'in Rabbimiz tarafından korunmasının hikmetini bir arada değerlendirirsek, Rabbani görevimizi açıkça kavrayabiliriz. Yaşadığımız dünyadaki müstekbirleri ve mustazaflan uyarıp-korkutarak kurtuluşa çağırma eylemi, son Peygamber (s.a.v.)'e ümmet olma bilincindeki dünya müslumanlarını muhatap almaktadır.
Rabbani mesajı net ve açık bir şekilde gündeme getirecek olan bu müslümanların, cahili birikimlerden arınarak îslami bir kişiliğe kavuşmaları gerekmektedir. Cahili toplumlarda yetişen müslümanlar, bilerek veya bilmeyerek cahili kültür ve eğitim faali-yetlerinin tesirinde kalmaktadırlar. Cahili sistemlerde yetişmelerine rağmen Allah (c.c.)'ın lutfu ile bazı gerçekleri idrak eden ve dolayısıyle İslam'a gönül veren bazı kardeşlerimizde cahili değer ölçülerinden ve cahili yaklaşımlardan kaynaklanan değişik tavırlarla karşılaşılmaktadır. Bu kardeşlerimiz her fırsatta “Allah (c.c.)'ın rızası için ne yapalım?” sorusunu sormaktadırlar. Oysa Allah (c.c.)'ın rızası için bazı eylemlere talip olan bu müslümanların öncelikle Allah (c.c.)'ın emrettiği kişiliğe sahip olmaları gerekir. Çünkü gayri İslami kişiliklerle, İslami eylemlerin yerine getirilmesi, getirilebilmesi mümkün değildir.
Daveti kabul eden müslümanların İslami bir kişiliğe kavuşabilmeleri için Rabbani değer ölçülerine sahip çıkarak cahili birikimleri terketmeleri gerekmektedir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'de bu durum dikkate alınmakta, daveti kabul eden müslümanlardaki cahili birikimİere Rabbani değer ölçüsü ile müdahale edilmektedir.
Müslümanın yetişmesini ve yetiştirilmesini içeren bu İlahi metodun, müslümanlarca dikkate alınması gerekmektedir. İlahi daveti kabul ederek İslam dairesine giren müslümanları muhatap alan ayet-i kerimeler kendi bütünlüğünde ve nüzul esprisi dikkate alınarak incelendiği zaman, daveti kabul eden bir müslümanın kamil bir müslüman durumuna gelebilmesi için nasıl bir metod takip edildiği açıkça müşahade edilecektir.
Müslümanlann bilgi ve şuur seviyelerini yükseltme gayesiyle değişik faaliyetlerde bulunan kimselerin büyük çoğunluğu gelişi güzel bir program takip ettikleri için, muhatap aldıkları müslümanları karmaşık bir yapıya sürüklemektedir. Takip edilen bu faaliyet programlarına “Gelişigüzel” dememizin nedeni, bu programların maksatsız oluşu ve daha da önemlisi Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen eğitim metoduna mutabık olmayışıdır. Tabi ki birbirinden kopuk, maksatsız ve istikrarsız olan bu çalışmaların, müslümanları arzu edilen bir duruma getirmeyeceği aşikardır.
Kur'an'ı Kerim'de müslümanları muhatap alan ayet-i kerimeler sadece bilinçle ilgili olmadığı gibi sadece tavırla da ilgili değildir. Ancak bilinçle ve tavırla ilgili olan ayet-i kerimeler genel nüzul sırasına göre değerlendirilirse, bu ayet-i kerimeler arasında ahenkli bir bütünlük olduğu müşahade edilir. Entellektüel zihniyetin tesirinde kalarak, müslümanların bilgi ve şuur seviyelerini yükseltmek için çok yönlü program takip eden kimselerin bu konuya önemle dikkat etmeleri gerekir. Çünkü müslümanlara şuur ve bilinç telkin eden ayet-i kerimeler maksatlı ve hikmetli bir seyir takip etmektedir. Müslümanlardan bulundukları aşamada hangi hak tavır istenecekse, bu hak tavrın bilgisi ve şuuru verilmektedir. Müslümanlardan bulundukları aşamada istenecek olan davranışın bilgisi ve şuuru verildiği gibi, bilgisi ve şuuru verilen davranış mutlaka emredilmektedir. İslam'da gündem anlayışı bu bilinçle ortaya konmaktadır. Müslümanlardan istenecek olan davranışın bilgisi ve şuuru verilmekte, bilgisi ve şuuru verilen davranış ise mutlaka emredilmektedir.
Bu önemli hususu idrak eden kardeşlerimiz, müslümanlara bilgi ve şuur vermek için yürütülecek olan faaliyetlerin hangi maksada binaen yürütülmesi gerektiğini de idrak edeceklerdir.
Bu maksat, müslümanların bulundukları aşamada emredileceği veya nehyedileceği davranışlarla ilgilidir.
İslam adına insanlara ulaştırabileceğimiz birçok gerçekler vardır. Bu gerçeklere gelişi güzel yaklaşmak ve bu gerçekleri gelişi güzel gündeme getirmek, Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen Rabbani metoda uygun değildir. Böyle bir yaklaşım Rabbani metoda uygun olmadığı için, gündeme getirilen hükümler Rabbani hükümler olsa dahi bu hükümlerin hikmeti ile karşılaşabilmek mümkün değildir. Çünkü Rabbani bir hükmün hikmeti ile karşılaşabilmek için, bu hükmün zamanında ve mekanında gündeme getirilmesi gerekmektedir. Bütün bunları dikkate alarak müslümanlardan bulundukları aşamada Allah (c.c.) için istememiz gereken davranış ne ise, bu davranışın bilgisini ve şuurunu vermekle yükümlü olduğumuzu idrak etmeliyiz.
Bazı kardeşlerimiz muhatap aldıkları insanlardan, bilgisini ve şuurunu tebliğ etmedikleri davranışları beklemektedirler. Oysa, muhatap aldıkları insanlardan, vermedikleri bir şeyi beklemeye hakları yoktur. Muhatap aldıkları insanlardan Allah (c.c.) için hangi davranışı isteyeceklerse, bu davranışın bilgisini ve şuurunu vermeleri ve ayrıca bu davranışa engel olan cahili birikimleri izale etmeleri gerekmektedir.
Genel olarak verdiğimiz bu örnek, söz konusu yanılgının bir yüzünü teşkil etmektedir. Yanılgının öteki yüzünde ise entellektüel zihniyetin tesirinde kalan kardeşlerimiz bulunmaktadır. Bu kardeşlerimiz her İslarni gerçeği yazmayı, okumayı, konuşmayı İslami bir vecibe telakki etmektedirler. Basın yayın dünyasında bu gibi olaylarla devamlı karşılaşılmaktadır. Recm meselesi İslam devleti için bir problem değil iken, bırakın devlet olmayı cemaat olmayan müslümanlann gündemine girmekte ve aylarca tartışılmaktadır. Recm meselesi İslami bir mesele olmasına rağmen bu meselenin söz konusu müslümanların gündemine girmesine “İslamidir” diyemeyiz.
Rabbani bir maksadı gözetmeden gündeme giren mesele sadece recm meselesi mi?
Elbetteki değil..
İçinde bulundukları durumu idrak etmeden savaş hükümlerine ve savaşla ilgili örneklere ağırlık vererek müslümanları teşvik ettikten sonra, içinde bulundukları durumu hatırlayarak; “Tabi ki şimdi durmamız gerek” diyen kimselerde de aynı şaşkınlık bulunmaktadır. Bunlar bir ayağı ile gaza, bir ayağı ile frene basan acemi şoförler gibidir!. Muhatap aldıkları insanlara ne için, ne sunduklarının idrakinde değildirler.
İlahi daveti gündeme getirecek olan öncü müslümanların net bir İslami kişiliğe kavuşabilmeleri için yine Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen terbiye metodunun esas alınması gerekmektedir. Daveti kabul eden bir müslümanın, cahili birikimlerden arınarak kamil bir müslüman durumuna gelebilmesi için takip edilmesi gereken bu terbiye metodu, birbirine bağlı ve aşamalı bir gelişim göstermektedir. Hangi durumlardaki müslümanlara, hangi aşamalarda ne gibi meselelerin götürüleceği ve bu müslümanlara hangi tavırların yükleneceği söz konusu eğitim metodunda beyan edilmektedir.
Bütün İslami hareketlerde daveti gündeme getiren ve davete icabet eden veya harekete yön veren ve yön verilen olmak üzere iki kesim bulunmaktadır. İlahi daveti gündeme getirerek harekete yön veren öncü müslümanların sorumluluğu, davete icabet eden ve kendilerine vaziyet edilen müslümanların sorumluluğundan çok daha fazladır. Dolayısıyle öncü müslümanlara yüklenen bazı Rabbani yükümlülükler sadece bu müslümanları mükellef tutmakta ve hareketin belli bir aşamasına kadar genele şamil kılınmamaktadır. Tabi ki bu yükümlülüklerin yerine getirilebilmesi için, bu yükümlülüklerle mükellef olan öncü müslümanların iman, sabır, tevekkül ve merhametle ilgili konularda olgunlaşmaları gerekmektedir.
Bu gibi konularda olgunlaşan ve Sünnetullah'a yakinen iman eden müslümanlar, İlahi daveti dünya müstekbirlerine ve mustazaflarına götürmeye namzet olan müslümanlardır. Allah'a ve Sünnetullah'a iman eden ve bu İlahi sünnet istikametinde hareket eden müsiümanların durması veya durdurulması mümkün değildir.
Sünnetullah'a iman
Sünnetullah gerçeği ile karşılaşan müslümanların bu gerçek ile doğrulabilmeleri için, Sünnetullah gerçeğine yakinen iman etmeleri gerekmektedir. Bir hükmü bilmek, bu hükümle doğrulabilmek için yeterli değildir. Birçok yazımızda değindiğimiz gibi bir hükmü bilmek ile bıv'.hükme iman etmeyi birbirinden ayrı değerlendirmemiz gerekir.
Bilmek ve bilinene iman etmek!.. Ne farkı var aralarında?
Kendimizi ve bizi kardeş bilen müslümanları aldatmadan açıksözlülük ile şu cevabı verebiliriz; “Bilmek ve bilinene yakinen iman etmek arasında ne fark varsa, bizler ile ashab-ı kiram arasında da o kadar fark vardır.” Bizim bildiğimiz birçok hükmü o kutlu insanlar da biliyor ancak bizden farklı olarak bu hükümlere yakinen iman ediyorlardı.
Bilen bir insan oturabilir..
Salt bilgiyi putiaştırarak, bildiklerini yaşamadan, bildiklerini yaşatmadan bilmediklerini öğrenmeye çalışabilir. Bildiklerine yakinen iman eden insanlarda ise böylesi tavırlar yoktur. “Kalk” hükmüne iman eden bir müslümarnn oturması veya oturmaya rıza göstermesi mümkün değildir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'de zikredilen birçok Rabbani eylem “Ey bilenler” ifadesiyle bilenleri değil, “Ey iman edenler!.” ifadesiyle, iman edenleri muhatap almaktadır. Kur'an'ı Kerim'in muhatap aldığı bu müslümanlar, yine Kur'an'ı Kerim'de tarif ve tafsil edilen müslümanlardır.
Günümüzde yaşayan ve Kur'an'ı Kerim'e muhatap olduklarını söyleyen müslümanlar, acaba Kur'an'ı Kerim'in muhatap aldığı müslümanlar mıdır?
Bu soruya düşünmeden olumlu cevap verenler, Kur'an'ı Kerim'i ve günümüz müslümanlarını tanımayan kimselerdir. Mesela Kur'an'ı Kerim'de müslümanları, cahiiiyyeyi ve bütün insanları muhatap alan ayet-i kerimeler vardır. Günümüz müslümanlarını, (müslümanları muhatap alan değil) cahiliye mensuplarını muhatap alan ayet-i kerimeler ile ikaz etmek durumunda kaldığımız zaman, işte o zaman, müslüman olduklarına hüsnüzan ettiğimiz bu kimselerin ne durumda olduklarını açıkça müşahade ediyoruz.
Yaşadığımız çağdaki insanları olumsuz yönde etkileyen diğer bir durum, Kur'an'ı Kerim'in bindörtyüz yıl önce nazil olmasıdır. Meseleye yüzeysel bakan insanlar, bindörtyüz yıl önce nazil olan ve güncelliğini yitirmiş eski bir kitaba yaklaşım psikolojisi içindedirler. Bu psikoloji değişik dozlarda birçok müslümanda da bulunmaktadır.
Bindörtyüz yıllık bir Kitaba yaklaşım psikolojisi!.
Bu psikoloji nedeniyledir ki.
Allah (c.c.)'ın hükümlerine ve Kur'an'ı Kerim'e iman ettiğini söyleyen birçok kimse, Kur'an'ı Kerim'i okuma arzusunu ve merakını duymamaktadır. Bu kimselere Kur'an'ı Kerim'den bazı ayetler okuduğunuz zaman boş ve anİamsız gözlerle size bakmaktalar ve kupkuru bir ifade ile “Evet, doğru” demektedirler. Kur'an'ı Kerim'i bindörtyüz yıl önce nazil olan ve güncelliğini yitirmiş bir kitap olarak kabul ettikleri için, karşılaştıkları ayet-i kerimeleri düşünmeye, anlamaya ve hatta dinlemeye gerek duymadan, kabul ve tasdik ettiklerini söyleyebilmektedirler. Kitabı reddedenlerin birçoğunda da aynı psikoloji bulunmaktadır. Onlar da bindörtyüz yıllık, eski ve güncelliğini yitirmiş bir Kitab'ı reddettiklerini zannetmektedirler.
Oysa ki bindörtyüz yıl önce nazil olan bu yüce Kitap dünümüzden, bugünümüzden, yarınımızdan ve geleceğimizden kesin haberler vermekte ve bu özelliği ile zamanlar üstü evrensel bir Kitab olduğunu açıkça ilan etmektedir.
Kur'an'ı Kerim'in bugünümüze, yaşadığımız olaylara ve içinde bulunduğumuz duruma hitap ettiğini idrak edemeyen müslümanlarda, Kur'an'ı Kerim'e karşı müsbet olmasına rağmen cansız bir tavır vardır. Hz. İsa (a.s.) yeryüzüne inse ve insanlara Kuram Kerim'den bazı ayet-i kerimeler okusa, hiç şüpheniz olmasın ki bu ayet-i kerimelere karşı dehşetli bir yaklaşım olacaktır. Bu ayet-i kerimeler yeni nazil olmuş gibi insanların gündemine girebilecektir. Halbuki aynı ayet-i kerimeler, aynı güzellikteki veciz ve heybetli üslubu ile Kur'an'ı Kerim'de yazılı bulunmaktadır.
Ortak sorunumuz, hükümleri bilmenin ötesinde, hükümlere yakınen iman etme sorunudur. Bilmek ve iman etmek arasındaki farkı belirginleştirebilmemiz için insanı ve insan fıtratını tanımamız gerekmektedir. Elbetteki insan fıtratının fiziki özellikleri üzerinde değil, psikolojik yapısı üzerinde durmamız ve bu yapıya açıklık getirmemiz gerekecektir.
İnsanlar, yaşadıkları dünyaya yabancı kalmamaları ve ilahi imtihan olan olaylar karşısında müsbet veya menfi tavır gösterebilmeleri için bazı Özelliklere sahip olarak yaratılmışlardır. Bu özellikler; dili, ırkı, rengi ne olursa olsun tüm insanların ortak özellikleridir. Bütün insanlarda bulunan bu ortak özelliklere, ortak temayüller de diyebiliriz. Mesela her insan sevmeye, sevilmeye, korkmaya, bilmeye, itaat etmeye, yaşamaya vs. meyyal olarak yaratılmıştır. İnsanların yaratılışında olan bu ortak temayüller, insanların fıtratını meydana getirmektedir. Yaratılmış olan bütün insanların fıtratlarında bu ortak temayüller bulunmakta ve dolayısiyle benzerlik göstermektedir.
Yeni doğan bir çocuğun fıtratını oluşturan bu temayülleri, kendilerine has özellikleri olan içi boş kutular olarak tasavvur edebiliriz. Sevmeye ve korkmaya meyyal olmalarına rağmen; nelerin sevilip, nelerden korkulacağını bilmemektedirler. Daha sonra anne, baba ve yakın çevreden müdahaleler başlar. Fıtraten korkmaya meyyal olan çocuğa; “Şunlardan korkacaksın” denilerek, temayüllerden meydana gelen fıtri boşluklar doldurulmaya başlanır. Çocuklara ister İslami kültür, ister cahili kültür verilsin, bu çocuklarda değişen şey fıtrat değil, fıtri boşluğun içine konan malzemelerdir. Daha açık bir ifade ile; yetişkin müslümanla, yetişkin kafirin fıtratlarında önemli bir değişiklik yoktur. Bu insanların fıtratlarını oluşturan ortak temayüller, gelişmiş veya az gelişmiş olarak her iki insanda da varlığını sürdürmektedir.
Mü'min ve kafir olan gençlerin her ikisi de sevmeye meyyaldir, korkmaya meyyaldir, sevilmeye meyyaldir, yaşamaya meyyaldir.. Bu iki genç arasındaki değişiklik, fıtri temayüllerde değil, bu temayüller ile sahiplenilen şeylerdedir.
Her ikiside fıtraten korkmaya meyyaldir; müslüman genç Allah'dan korkarken, kafir genç tağut-tan ve güç sahibi gördüğü müstekbirlerden korkmaktadır.
Her ikiside fıtraten sevmeye meyyaldir; müslüman genç Rabbani ölçüye göre sevilmesi gerekenleri severken, kafir olan cahili ölçüye göre sevilmesi gerekenleri sevmektedir.
Her ikiside fıtraten sevilmeye meyyaldir; müslüman g;enç Allah (c.c.) ve Rasulü (s.a.v.) tarafından sevilmeyi isterken, kafir olan, toplum ve çevresindeki değer verdiği insanlar tarafından sevilmek istemektedir.
Her ikiside fıtraten varolmaya ve bu varlığı yaşamaya meyyaldir; müslüman genç gerçek ve ebedi olan cennet hayatına talip olurken, kafir olan gördüğü geçici dünya hayatına talip olmaktadır.
Fazlalaştırabileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı üzere; insanlarda değişen fıtri temayüller değil, bu temayüller ile kabullendikleri şeylerdir.
Tebliğe ve davete ilişkin kitap yazan birçok kardeşimizin yeterince anlayamadığı ve açıklık getiremediği önemli bir husus vardır; Fıtratın tanınması ve tebliğde fıtratın muhatab alınması.
Müslümanların gafil olduğu bu meseleden, şeytan aleyhillane gafil değildir. Şeytan, insan fıtratını tanımakta, fıtratı muhatab almakta ve fıtratla uyuşabilecek vesveseler vererek, o insanı sapık ve karanlık vadilere sürükleyebilmektedir. Fıtraten korkmaya meyyal olan insanlara; müstekbir korkusu, açlık korkusu, hapis korkusu ve işkence korkusu... vs. gibi vesveseler verirken, bu insanların fıtratını muhatap almaktadır.
Kur'an ve Sünnet'in bütünlüğünde beyan edilen Rabbani mesajın; insan fıtratına ve toplum psikolojisine muhteşem bir yaklaşımı vardır. Bu yaklaşım-lardaki inceliği ve hikmeti idrak edebilecek olan kardeşlerimiz, insan fıtratını ve toplum psikolojisini de idrak edeceklerdir. İslam, İnsan fıtratını muhatap almakta ve temayüllerden meydana gelen fıtri boşlukları, Rabbani değerler İle doldurmaktadır. Çünkü İslam, insan fıtratının boşluk kabul etmediğini, boşluğa karşı tahammülsüz olduğunu bilmektedir. İslam bilir.
müdahale etmediği, kontrol altına almadığı, biçimlendirmediği, doldurmadığı fıtri boşlukların, şeytan ve dostlarının müdahalesine maruz kalacağını. onlar tarafından şeytani malzemelerle doldurulacağını...
Evlatlarımızı, yavrularımızı ve kardeşlerimizi yetiştiren mümine bacılarımız ve genç annelerimiz bu ciddi meseleye önemle dikkat etmeleri gerekmektedir.
Ey mü'mine bacılarımız..
Sizler İslam toplumunun mürebbiyelerisiniz, bu topîumun en aziz öğretmenlerisiniz. Sizlerin terbiyesi ve kutlu öğretisi altında yetişebilecek olan kardeşlerimiz, dava yolunda bizlerin gururu olacaktır. Bu çok önemli ve büyük görevi yerine getirirken, çocuklarımızın fıtratını lütfen gözönünde bulundurunuz. Temayüllerden meydana gelen fıtratın boşluk kabul etmediğini, sizin doldurmadığınız fıtri boşlukları şeytan ve dostlarının dolduracağını bilerek; tertemiz oian fıtratlara, tertemiz olan Rabbani değerleri sununuz.
Biliniz, çok iyi biliniz ki, farkına varamayıp yok kabul ettiğiniz, önemsemediğiniz, ihma! ettiğiniz bazı fıtri temayüller şeytan ve dostlarının müdahalesine maruz kalacaktır. Yetişmekte olan yavrumuz, evde ve yakın çevresinde dolduramadığı fıtri boşluğunu, başka çevrelerde doldurmaya çalışacaktır.
Dünyayı tanımayan, iyi ve kötü, doğru ve yalan nedir bilmeyen çocuklarımız, belli bir yaşa kadar duydukları ve gördükleri her şeyi alırlar. Mesela siz onlara bir masal anlatırsınız. Bu size göre masaldır. Masalın ve yalanın ne olduğunu bilmeyen çocuklara göre gerçek bir olaydır. Siz masalı anlatırken, onlar hayal dünyalarında bu masalı canlandırarak yaşarlar. Masalda verilmek istenen mesaj ne ise, o mesajı büyük bir sadakatle alırlar. Şeytan ve dostları bu nedenle değişik masallar hazırlatmakta ve özellikle televizyonlarda gösterime koyarak, çocuklarımızın temiz dünyasına girmektedirler. Çocuklarımıza yiyecek olarak ne verdiğimize, ne yedirdiğimize dikkat ettiğimiz gibi; onlara ne anlattığımıza, ne duyurduğumuza ve ne gösterdiğimize de dikkat etmeliyiz.
Evet, bunlara, bütün bunlara dikkat edebilmeliyiz ki; çocuklarımızın, özlediğimiz müslümanlar olabilmeleri için, umud ve dua etmeye hakkımız olabilsin.
İslam insan fıtratını muhatap aldığı gibi; şeytan aleyhillanenin de insan fıtratını muhatap aldığını belirtmiştik. İslam, fıtratı muhatap alarak bir insana yaklaştığında; vereceği mesele İle ilgili o insanın fıtri boşluğunda şeytani malzeme varsa bunları inkar etmekte ve temizlediği fıtri boşluğa hayat dolu gerçeği sunmaktadır. Rabbani tebliğin özü olan “La ilahe illa Allah” gerçeğinde; tebliğe muhatap olan insan nasıl ki sahte ilahları inkara ve Allah (c.c.)'i yegane Rab olarak tasdik etmeye davet ediliyorsa; davetle ilgili diğer meselelerde de Rabbani yaklaşım aynıdır. Bu meselelerde de cahili değerleri inkara, Rabbani değerleri tasdik etmeye davet vardır.
Hükümle karşılaşmak ve hükmü bilmek ile hükme iman etmek arasında fark olduğunu zikretmiştik. Duyulan veya okunan ayetleri bilmek ile, bu ayetlere iman etmek arasındaki farkı aynı düzlemde değerlendirebiliriz.
Herhangi bir konuda, birbiriyle çelişen veya birbiriyle uyuşmayan birçok görüşler olabilir. Her görüş, konuya yaklaşım mantığına ve kullandığı değer ölçüsüne göre sıhhatli ve doğru bir görünüm arzedebilir. Beşer kaynaklı birçok görüşte doğruluk ve yanlışlık ihtimali bulunduğu için; bu görüşlerle karşılaşan insanlar, bu görüşleri bilmek ile yetinebilirler. Bu bilgilerde kesinlik olmadığından, birbirlerini tekzip ve inkar ettiremezler. Herhangi bir konuda, birbiriyle uyuşmayan değişik görüşlerin aynı anda, aynı insanda bulunabilmesi bu nedenledir. Bu insan, herhangi bir konudaki değişik görüşleri bilmesine rağmen, bu görüşlerden hiçbirisine iman etmemiştir. Çünkü bir hükme, bir görüşe iman etmek; görüşün ve hükmün doğruluğuna inanmak, bundan emin olmak demektir. Herhangi bir görüşün doğruluğuna inanıp, bundan emin olan kimse, o görüşe iman etmiş olur ki; bu görüşe iman, bu görüşle çelişen diğer görüşleri inkar etmeyi gerektirir. Bu nedenle, bir hükme iman etmek; bu hükümle çelişen, bu hükümle uyuşmayan diğer hükümleri inkar etmek anlamına gelir.
Hak bir hükümle karşılaşan müslümanın bu hükmü düşünmesi, kendi iç dünyasına ve fıtratına yönelerek bu hükümle çatışan, bu hükümle uyuşmayan cahili görüşleri, cahili değerleri inkar ederek ayaklar altına alması ve karşılaştığı hak hükümle ilgili olan fıtri yönünü bu şekilde arıtarak, hükmü tasdik etmesi gereklidir.
Bu yapılıyor mu?
Bütün Rabbani hükümlere bu şekilde yaklaşılıp, bu şekilde iman ediliyor mu?
Boynumuzu bükerek hafif bir fısıltı ile “Hayır” diyeceğiz. Bu fısıltılarımız birleşerek, yaşadığımız coğrafyada bizleri utandıracak ve bizlere, bizleri tanıtacak bir haykırış olacaktır.
Hayır!..
Karşılaştıkları Rabbani hükümleri tasdik etmelerine rağmen, bu tasdiğin gereği olarak cahili görüşleri inkar etmeyen kimselerin iç dünyası, büyük şehirlerde kurulan “Bitpazarı” görünümündedir. Birbirine zıd, birbiriyle uyuşmayan birçok unsur, bitpazarı görünümündeki bu iç dünyalarda birarada yaşayabilmektedir! .
Hakkı kabul ve tasdik etmelerine rağmen, iç dünyalarına yönelerek bu hak ile çatışan batıl görüşleri tesbit ve inkar etmedikleri için, hak ve batıl görüşler aynı dünyada yaşayabilmektedir.
İman hakkında bu kısa bilgiyi verdikten sonra “Sünnetullah'a İman” ifadesi ile ne kastettiğimiz daha açık anlaşılabilecektir. Sünnetullah gerçeğine iman eden müslümanlar, bu gerçeğe ilişkin herhangi bir şüphe ve korku taşımayan müslümanlardır. Bu kutlu müslümanlar, ellerinde tuttukları taşı bıraktıkları zaman bu taşın yere düşeceğine nasıl inanıyorlarsa, zikredilen Sünnetullah gerçeğine de aynı kesinlik ile inanan, iman eden müslümanlardır.
İman ettikleri Sünnetulîah gerçeği ile doğrulan ve Sünnetullah'ın gerektirdiği tebliği İslami bir kişilikle gündeme getiren bu müslümanlar, aynı zamanda Sünnetullah'a ilişkin İlahi vaadlere mazhar olan müslümanlardır.
Mü'minlere Vaadler
Kur'an'ı Kerim'de beyan edildiği gibi şanı yüce Rabbimizin mü'minlere birçok vaadleri bulunmaktadır. Müslümanlara yönelik bu vaadler dünyevi ve uhrevi olup, Kur'an'ı Kerim'in birçok yerlerinde zikredilmektedir. Uhrevi vaad, hepimizin bildiği gibi Allah (c.c.)'ın hoşnutluğu ve cennettir. Dünyevi vaadlerin bize göre en önemlisi İse hidayet, mağfiret, yardım ve nusrettir. Tabi ki bu İlahi vaadlere iman edenler, korkup sakınanlar, tevbe edenler, Allah (c.c.) ve Resulünü ve müminleri dost edinenler, Allah'a tevekkül edip, tevekkül ettikleri Allah (c.c.)'ın rızası İçin cehd edenler mazhar olacaklardır.,
“Kim Allah'a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah herşeyi bilendir.” [75]
“Hiç şüphesiz ki Allah , İman edenleri dosdoğru yola iletir.” [76]
“Yine de Allah'a teube edip bağışlanma istemeyecekler mi? Oysa ki Allah (c.c.) bağışlayandır, esirgeyendir.” [77]
“Kim Allah'tan korkup sakınırsa, Allah onun kötülüklerini örter ve onun ecrini büyütür.” [78]
“Ey iman edenler, siz Allah (in rızası için peygambere ve müslümanlar)a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sabit kılar.” [79]
“Bizim uğrumuzda mücahede edenlere, biz elbetteki onlara yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah, ihsan edenlerle beraberdir.” [80]
Sünnetullah gerçeği ile doğrulan, kavimlerini İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet eden, daveti kabul etmezlerse onları dünyevi helak ve ahiret azabı ile tehdit eden peygamberlerin birçoğu cahiliye mensupları tarafından sürgüne gönderilmişlerdir. “Rabbimiz Allah” dedikleri için sürgüne mahkum olan bu mü'minler, Rab kabul ettikleri ve teslim oldukları Allah (c.c.)'ın vaadine mazhar olmaktadırlar. Bu İlahi vaad, sürgüne gönderilen müminlerin, sürülüp çıkarıldıklan ülkelere varis olmalarıdır.
“Küfre sapanlar, peygamberlerine dediler ki: “Elbetteki sizi kendi toprağımızdan süreceğiz ya da dinimize mutlaka döneceksiniz.” Bunun üzerine Rableri kendilerine: “Hiç şüphesiz o zalimleri helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi o yurda mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan ue uyarmamdan korkan içindir.” [81]
“Yakında seni neredeyse bu yerden çıkarmak için tedirgin edecekler. O takdirde kendileri de senden sonra pek az kalacaklardır.” [82]
“Seni sürüp çıkaran memleketinden kuvvet bakımından daha güçlü nice memleketler vardı ki, biz onları yıkıma uğrattık da onlara hiçbir yardımcı da yoktu.” [83]
Dünya müslümanlarının çeşitli yayın organlarında sık sık gündeme getirdikleri bir hüküm vardır.
Bu hüküm Kur'an'ı Kerim'in Kasas suresinde zikredilmektedir.
“Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere (mustazaffara) lutufta bulunmak, onları önderler yapmak ve varisler kılmak istiyoruz.” [84]
Peki bu nasıl olacaktır?
Daha açık bir ifade ile bu İlahi vaadi gerçekleştiren sebep nedir?
Mustazafları muhatap alan bu İlahi vaadin kilit noktası ve anahtarı, zikredilen ayet-i kerimenin devamında bulunmaktadır.
“Ve onları o yerde kuvvet ve güç sahibi olarak yerleşik kılalım. Firavun'a, Haman'a ue askerlerine, onlardan sakınmakta oldukları şeyi gösterelim.” [85]
Ayet-i kerimede beyan edildiği gibi Firavun, Haman ve askerleri bilmedikleri, gafil oldukları bir akibetle değil, kendilerine apaçık ayetlerle bildirilen ve bu nedenle kuşku ile korkup-sakındıkları bir akîbetle karşılaşmışlardır. Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki müstekbirlerin helak edilmesi ve mustazaflann söz konusu İlahi vaade mazhar olabilmeleri için müstekbirlerin sakınır duruma getirilmeleri, daha açık bir deyişle bu müstekbirlerin Sünnetullah gerçeği ile uyarılıp-tehdit edilmeleri gerekmektedir.
“Gafil haldeler iken helak edilmeyecekleri” bölümünde açıkladığımız gibi bu müstekbirlerin İlahi daveti kabul ederek felah bulmaları veya daveti reddederek helak olmaları için, Sünnetullah'a uygun tebliğ ile yüz yüze getirilmeleri gerekmektedir. Kasas suresinde zikredilen İlahi vaade mazhar olmayı umud eden dünya müslümanlarının da öncelikle bulunduklan ülkelere bakmaları ve bu ülkelerde yaşayan çağdaş firavunların, Allah (c.c.)'ın azabından sakınıp-sakınmadıklannı tesbit etmeleri gerekir. Tabi ki bu tesbiti yapabilmeleri zor olmayacaktır. Çünkü dünyadaki birçok müstekbir, Firavun ve taraftarlarının Kızıldeniz'de helak olduklarını bilmekte, ne var ki kendilerinin de birer firavun konumunda olduklarını idrak etmemektedirler. Şeytani vesveseler ve bel'amların cennet vaadleriyle avunan, avutulan bu insanlar kendilerini seçkin kimseler kabul etmekte ve zevk-ü sefa içerisinde yaşamaktadırlar. Allah (c.c.)'ı gök tanrısı olarak kabu! eden ve yeryüzündeki tahakkümlerini kendi çıkar ve menfaatlerine uygun olarak sürdürmek isteyen bu müstekbirler, yerlerin, göklerin ve bütün alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ı kendilerinden ve yaptıkları zulümlerden gafil zannetmektedirler. Allah (c.c.)'ı kendilerinden gafil zanneden bu insanların kendileri gafildir. Bu gaflet nedeniyledir ki firavunlara özgü eylemleri yaparlarken, kendilerini birer Musa zannedebilmektedirler. Aralarında bazı istisnalar olsa da bu insanlar gafildir. İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet edilip Sünnetullah gerçeği ile uyarılıp-ikaz edilmeleri gerekmektedir.
Mısır firavununun cesedi bozulmamış ve çürümemiş bir şekilde Nil vadisinde bulunduğu zaman bazı müslüman grupların gündemine girmiş ve Allah (c.c.)'ın kudretine işaret eden bir mucize olarak dile getirilmiştir.
Peki, Rabbimizin muradı bu muydu?
Yerler, gökler ve her ikisi arasındakiler Rabbimizin kuvvet ve kudretini gözler önüne sermekteyken ve Kur'an'ı Kerim ayetleriyle bunlara işaret edilmekteyken, Firavunun necis cesedi Allah (c.c.)'m kudretine işaret olsun diye mi, sadece bunun için mi binlerce yi! çürümeden tutulup, yaşadığımız çağda ortaya çıkarıldı! Dünya müsîümanları bu olayı düşünmelidir.
Neden çürümeden muhafaza edildi? Neden bir başkası değil de Firavun'un cesedi? Neden yüz yıl, bin yıl önce değil de zamanımızda ortaya çıkarıldı?
Bu bir örnek, temiz akıl sahipleri için bir ibrettir. Öncü müslümanİar bu örnek ile çağdaş firavunların necis cesedine işaret ederek; “Allah (c.c.)'ın ayetlerini yalanlarsanız, davet edildiğiniz Allah (c.c.)'ın hükmüne karşı gelirseniz işte akibetiniz!.” diyeceklerdir. Allah (c.c.)'ın firavunlara va'dettiği akibeti, çağdaş firavunlara ve firavunlukta ısrar eden çağdaş müstekbirlere müşahhas bir şekilde göstereceklerdir.
Onlardan korkmadan, onlardan çekinmeden ve onlara taviz vermeden net ve açık tebliği gündeme getirecekler, firavunların yolunu izleyen çağdaş müstekbirleri Sünnetullah gerçeği ile uyarıp-ikaz edeceklerdir.
Mü'minleri muhatap alan ve Sünnetullah'm tecellisiyle ilgili olan İlahi vaadierden birisi de, zalimler helak edilirken mü'milerin kurtarılmasıdır. Bu İlahi vaadi ise, ayrı ve müstakil bir başlıkta değerlendireceğiz.
CAHİLİYENİN SÜNNETULLAH'A KARŞI TAVRI
Allah Dilediğini Seçer
Cahili sistemlerin ve cahiliye mensuplarının İlahi davet karşısında ilk tepkileri, gündeme gelen meselelerin yanı sıra bu meseleleri gündeme getiren davetçinin şahsına yöneliktir. Bilindiği gibi cahili sistemlerin kendilerine özgü değer ölçüleri bulunmaktadır. Bu cahili değer ölçülerine göre herhangi bir insanın değerli olabilmesi için mal, mülk, makam gibi cahiliyenin değer verdiği unsurlara sahip olması gerekmektedir.
Cahili sistemlerde vazedilen her hüküm, cahili sistemlerdeki müstekbirlerin çıkar ve menfaatlerini gözettiği gibi zikrettiğimiz değer ölçüsü de cahili sistemlerdeki müstekbirlerin maslahatına uygun olarak tesbit edilmektedir. Mal, mülk, makam gibi unsurlara sahip olan müstekbirler, bu unsurlara sahip olan insanları değerli ve seçkin insanlar kabul ederek dolayısıyla kendilerinin değerli ve seçkin olduklarını empoze etmektedirler.
Tabi ki cahili değer ölçüsüne göre seçkin ve değerli olmanın getirdiği birçok imtiyazlar da bulunmaktadır. İnsanların nasıl ve ne şekilde yaşayacaklarına karar verme, insanları kullanma ve insanlara tahakküm etme yetkisi, cahili sistemler tarafından değerli kabul edilen bu müstekbirlerin tasarrufundadır. Bunlar İnsanların malına, mülküne, kazancına, emeğine, şerefine, namusuna, ırzına dokunan fakat kendileri dokunulmaz olan kimselerdir. İşte bu dokunulmazlar kendi çıkar ve menfaatlerine dokunan İlahi hükümleri gündeme getiren davetçinin şahsını cahili değer ölçüsüyle değerlendirerek, bu müslümana alaycı bir üslupla;
“Sen kimsin?” demektedirler.
Sen kimsin?
Elbetteki “Sen kimsin?” derken, muhatap aldıkları müslümanın ismini sormuyorlar. Bu sorunun muhtevasında “Sen nelere sahipsin ki böyle boyundan büyük işlere kalkışıyorsun” ithamı bulunmaktadır. Ve bu müslümana; “Malın yok, mülkün yok, bizlere karşı bir üstünlüğün yok., o halde haddini bil” denilmektedir. Tabi ki müslümanın ve müslümanların verdiği cevap gayet açıktır; “Bizi Allah (c.c.) seçti. Bilmemiz gerekenleri bizlere bildirerek bizleri şuurlandırdı ve bildiğimiz gerçekleri sizlere de bildirmemizi emretti.”
“Bizi Allah (c.c.) seçti” ifadesi, kendilerini seçkin insan kabul eden müstekbirleri daha çok tahrik etmekte ve bu tahrik ile sapık ithamlara sürüklenmektedir.
“Bizim gibi seçkin ve değerli insanlar varken Allah (c.c.) sizi neden seçti? Allah (c.c.) seçecek olsaydı, bizim gibi değerli insanlar varken sizin gibi değersiz insanları seçmezdi. Siz kesinlikle yalan söylüyorsunuz.”
Tarihin her döneminde Rabbani mesaj ile karşilaşan cahiliye mensuptan, bu gibi itirazlarda bulunmuşlardır. Kur'an'ı Kerim'in Resulullah (s.a.v.)'e nazil olması karşısında Mekke'li müşrikler benzer itirazlarını ifade etmişlerdir.,
Dediler ki:
“Bu Kur'an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?” [86]
Nefs ve nevalarından kaynaklanan her isteği kanunlaştırmaya alışık olan bu müstekbirler, yeni bir kanun teklifinde bulunmaktadırlar!. Fakat bu yeni kanun teklifi gözleri bağlanmış, kafaları iğdiş edilmiş halka değil, bu halkı yaratan Yaratıcıya sunulmaktadır. Cahili değer ölçüsüne göre kendilerini “Büyük adam” kabul eden bu sapıklar, kendilerini yaratan Allah'a karşı; “Madem Kur'an'ı indirecektin, bu Kur'an'ı bizim gibi büyük adamlardan birine indirmeli değil miydin?” demektedirler. Bu önerinin içerdiği küfri anlam, tefsir edilmeye gerek duyulmayacak kadar açıktır. Mekke'li müşriklerin bu küfri önerisine karşı, şanı yüce Rabbimizîn verdiği cevap ayet-i kerimenin devamında zikredilmektedir.
“Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırmaktadırlar?” [87]
Bu bir lutuftur, bu bir ikramdır, bu bir rahmettir.
Rabbinin lutfunu,
Rabbinin ikramını,
Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edecekler?
Bu konuya onlar mı karar verecekler,
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştıracaklar?
Allah (c.c.) onlara böyle bir yetki vermediği gibi onların cahili isteklerine göre karar verecek de değildir. Çünkü alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) dilediğini seçer, dilediğini rahmetine dahil eder.
“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer, seçim onlara oit değildir. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir, yücedir.” [88]
“De ki: “Lütuf ve ihsan şüphesiz Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah rahmeti geniş olan ve her şeyi hakkıyla bilendir.” [89]
Şanı yüce Rabbimizin kimleri seçtiğini, kimlere rahmet ettiğini Kur'an'ı Kerim'de zikredilen örneklerde müşahade edebiliriz. Bu örnekler incelendiği zaman söz konusu seçimin, cahili değer ölçüsünden müstağni olduğu idrak edilecektir. Fiziki yaratılışın üstünlük vesilesi olmadığı Adem (a.s.) ile şeytan aleyhillane arasında vuku bulan secde olayında beyan edilmektedir. Adem (a.s.)'a secde etmeme nedenini;
“Beni ateşten, onu ise topraktan yarattın” diyerek açıklayan şeytan, fiziki yaratılışın bir üstünlük vesilesi olduğunu iddia ediyordu. Oysa ki Rabbani düzlemdeki üstünlük, yaratılmışlara Yaratıcının lutfu ile verilen fiziki uzuvlar ve bu uzuvların meziyetleri ile değil, bu uzuvları ve bu meziyetleri Allah'ın rızasına uygun bir şekilde kullanmakla tahakkuk etmektedir. Mesela Allah (c.c.)'ın lütfettiği akıla sahip olmak, mutlak bir üstünlük vesilesi değildir. Rabbani değer ölçüsüne göre; Allah (c.c.)'ın lütfettiği akılı küfri yo! ve sapık düşünce metodlarında kullanan insan, akıla sahip olmayan hayvanlardan daha aşağı derecededir.
Fiziki yaratılışın bir üstünlük vesilesi olmadığı gibi yaratılmış olan insanların yaratılmış olan mal, mülk, para gibi unsurlara sahip olmaları da bir üstünlük vesilesi değildir. Cahili değer ölçüsüne göre mutlak birer değer kabul edilen bu gibi unsurlar, Rabbani değer ölçüsüne göre kullanılış maksadına binaen değer kazanmaktadır. Bu ikisi arasındaki fark, mülke (geçici olarak) sahip olan Karun ile Süleyman (a.s.) arasındaki fark gibidir.
Kullan arasından dilediğini seçen Rabimiz, bu seçimini cahiliye mensuplarının isteklerine göre değil kendi muradına göre yapmaktadır. Seçilmiş ve kutlu insanlardan olan Nuh (a.s.)rın sosyal konumu, Yusuf (a.s.)'ın bir köle oluşu, İbrahim (a.s.)'ın kavmini davet ettiği zaman yaşı küçük bir genç oluşu, Lut (a.s.)'ın maddi bir güce ve nüfuza sahip olmayışı, mütekellim-i ezeli olan Rabbimİzin karşılıklı konuşmak için milyarlarca insan arasından dili tutuk olan Musa (a.s.)'ı seçmesi, İsa (a.s.)'ın babasız olarak yaratılması, Resulullah (s.a.v.)'in yetim ve ümmi olması bu konudaki açık örneklerdendir. Bu örneklerden çıkarmamız gereken sonuç ise şanı yüce Rabbimiz, İlahi davet ile karşılaşan bir kavmin, davetçinin şahsından ziyade davete icabet etmelerini murad etmesidir. Çünkü ilahi davet, davetçi ile değil; davetçi, teslim olduğu ve gündeme getirdiği İlahi davet ile değer kazanmaktadır.
Sünnetullah'a uygun hak tebliği gündeme getirecek olan günümüz müslümanları da benzer cahili tavırlar ve cahili ithamlarla karşılaşabileceklerdir. İlahi davet ile karşılaşan cahiliye mensupları, karşılaştıkları ilahi daveti çıkar ve menfaatlerine uygun görmedikleri için reddetmek isteyecekler ve bazıları ilahi daveti, davetçinin şahsında küçük düşürmeye çalışarak;
“Mala, makama, etikete, unvana sahip değilsiniz ki sizi ciddiye alalım, size icabet edelim” diyebileceklerdir. Diploma, unvan veya makam sahibi bel'amlar söz meydanlarına koşturacaklar, müslümanların gündeme getirdiği ilahi mesajı değil, müslümanların şahsını tenkid ederek;
“Hiçbir makama ve unvana sahip olmayan bu ayak takımını ciddiye almayınız, onları dinlemeyiniz” diyerek salyalı ağızlarıyla feryad edeceklerdir. Bu konuda sözü fazla uzatmamıza gerek yoktur.
Allah (c.c.) dilediği kulları seçer!..
Mucize Ve Sonuçları
Sünnetullah'ın gerektirdiği İlahi davetle karşılaşan cahiliye mensupları, daveti gündeme getiren şahsın bir beşer olması üzerinde durmaktalar ve: “Allah elçi olarak bir beşer mi gönderdi” veya “Bizler, bizim gibi bir beşere mi tabi olacağız” diyerek itiraz etmektedirler.
“Kendilerine hidayet (rehberi) geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onlarım “Allah elçi olarak bir beşeri mi gönderdi?” demelerinden başkası değildir.” [90]
“Andolsun biz Nuh'u kendi kavmine (peygamber olarak) günderdik. Dedi ki: “Ey kavmim Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilahınız yoktur, yine de korkup-sakınmayacak mısınız?” Bunun üzerine, kavmindeki önde gelen kafirler dediler ki: “Bu sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek
istiyor. Eğer Allah dileseydi, elbetteki (bize) melekler indirirdi. Biz evvelki atalarımızdan bunu duymadık. O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin” [91]
İlahi daveti gündeme getiren davetçi bir beşer olduğu için davete ve davetçiye karşı çıkan cahiliye mensupları, davetçiden bazı taleplerde bulunmaktadır.
Dediler ki: “Bu nasıl peygamber ki (bizim gibi) yemek yemekte ve çarşılarda dolaşmaktadır? O'na, kendisiyle birlikte uyarıp-korkutucu olacak bir melek indirilmesi gerekmez miydi? Ya da kendisine bir hazinenin bırakılması veya (meyvalarından) yiyebileceği bir bahçesi olması (gerekmez miydi)?” Ve zalimler (müslümanîara) dediler ki: “Siz büyülenmiş bir adama tabi oluyorsunuz.” Bak senin için nasıl Örnekler verip (böylece) saptılar. Artık onlar (hidayete) hiçbir yol bulamazlar.” [92]
Cahiliyenin meseleye yaklaşım mantığı açıktır. Daveti gündeme getiren peygambere: “Madem ki peygamber olduğunu iddia ediyorsun, peygamberliğini ispat et” demektedirler. Bu sorunun ve bu isteğin mahiyetinde, peygambere iman etmeyi inkar vardır. Cahiliye mensupları peygambere iman etmek değil, peygamberin peygamber olduğunu müşahhas olarak görmek istemektedirler. Bunlar inanmaktan ziyade bilmek istemekte ve imandan yüzçevirmektedirler. Zamanımızdaki bazı cahiliye mensuplarında bulunan “Görmediğime inanmam” mantığı da, aynı cahili mantığın bir uzantısıdır.
Kavimlerini sadece ve sadece Allah'a kulluğa davet eden bütün peygamberler, cahiliye mensuplarının mucize talebi ile karşılaşmışlardır. Mucize isteği, bu nedenle cahiîiyenin geleneksel bir isteği haline gelmiştir.,
Dediler ki:
“Sen ancak büyülenmişlerdensin, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası da değilsin, eğer doğru sözlülerden isen bir ayet (mucize) getirgörelim.” [93]
Dediler ki:
“Hayır, (bunlar) karmakarışık düşlerdir. Hayır, onu kendisi düzüp-uydurmuştur. Hayır, o bir şairdir. Böyle değilse, evvelkilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin.” [94]
Mucize talebi, cahillere özgü bir taleptir. Mucize talebinde bulunan cahiliye mensupları, kimden ne istediklerinin idrakinde değildirler. Bütün alemleri ve bu alemlerin içindekilerini yaratan Allah (c.c.)'dan mucize talebinde bulunulmaktadır.
Neyi ispat için?
Allah (c.c.)'ın kuvvet ve kudretini mi?.
İlim sahibi geçinen bazı kimseler.
Yaratıcı olmasaydı hiçbir yaratılmışın olmayacağını idrak edemiyorlar mı?
Yaratılmış herşeyin bir mekana muhtaç olduğunu, varolan herşeyin mekanın içinde varolduğunu görmelerine ve bilmelerine rağmen yine bir varlık olan mekanın ve bütün mekanların neyin içinde varolduğunu düşünmüyorlar mı?
Mekanlar ötesini ve bütün mekanları kuşatan kudreti düşünüp, bu kudretin ancak ve ancak zamandan ve mekandan münezzeh olan Allah (c.c.)'ın kudreti olduğunu idrak etmiyorlar mı?
Yerdeki bir kum zerresi, Yaratıcıya inanmayan bir insanın Yaratıcıya inanması için yeterli bir mucize, bir ayet değil mi? Müşahade ettiğimiz kainat ve bu kainatı müşahade eden varlığımız birer ayet değil mi?
Temiz akıl sahipleri için, düşünenler için, örnek ve ibret alanlar için bunlar yetmiyor mu?
Yetmiyor!. Cahili değer ölçüsüne şartlanmış kimseler için bunlar, bütün bunlar yetmiyor!.
Bütün bunları olağan kabul eden bu insanlar, olağanüstü şeyler bekliyorlar!.
Halbuki talep ettikleri ve istedikleri mucize gerçekleştiği zaman, bu mucizenin onlara getireceği sorumluluklar vardır. Mucize talep eden ve tecelli eden mucize ile karşılaşan kimselerin sorumlulukları artmakta, işleri zorlaşmakta ve bu kimseler Allah (c.c.)'ın affından ve mağfiretinden uzaklaşmaktadırlar. Talep ettikleri mucizeyi görmezden evvel yaptıkları hataların affedilmesi umud edilirken, mucizeyi gördükten sonra mucizeye rağmen yaptıkları isyan ise azapla karşılık bulmaktadır.
Dediler ki:
“Sen ancak büyülenmişlerdensin, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası da değilsin. Eğer doğru sözlülerden isen bir ayet (mucize) getir-görelim.” (Salih) Dedi ki: “İşte (istediğiniz mucize) bu dişi devedir. Su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizindir. Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün azabı sizi yakalayıverir” Derken onu kestiler, fakat pişman oldular. (Çünkü) azap onları yaka layı verdi. Şüphesiz ki bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler.” [95]
Semud halkı mucize talebinde bulunmuş ve kendilerine mucize olarak dişi bir deve gönderilmiştir. Bunun bir mucize olduğunu bilen Semud halkı, yine de bu mucizeden hoşnut olmamıştır. Çünkü gönderilen mucize onların su hakkını kısıtlamıştır. Daha önce sadece kendilerine ait olan suyu, mucize olarak gönderilen dişi deve ile paylaşmak zorunda kalmışlardır. Netice ise ayet-i kerimede beyan edildiği gibidir.
Kur'an'ı Kerimde zikredilen örneklerden anlaşılacağı gibi mucize talebinde bulunan ve tecelli eden mucize ile karşılaşan kafirler genellikle iman etmemiştir. Nitekim Resullulah (s.a.v.)'den mucize talep eden müşrik ve kafirlere verilen cevapta bu gerçek beyan edilmektedir.
Dediler ki:
“Hayır, (bunlar) karmakarışık düşlerdir. Hayır, onu kendisi düzüp-uydurmuştur. Hayır, o bir şairdir. Böyle değilse, evvelkilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin,” Kendilerinden evvel helak ettiğimiz hiçbir ülke iman etmemişti, şimdi bunlar mı iman edecek?” [96]
“Bizi ayet (mucize)ler göndermekten, evvelkilerin onları yalanlamasından başka bir şey alıkoymadı..” [97]
Gahili sistemlerin azapla helak edilmelerini yakınlaştıran mucize talebi, aynı zamanda mü'minlerin de sakınmaları gereken bir taleptir. Ölülerin nasıl diriltileceğini görmek isteyen İbrahim (a.s.)'a “İnanmıyor musun?” diye sorulması -ki bu soruyu soran Allah (c.c.) onun inandığını biliyordu- ve Havarilerin gökten bir sofra indirilmesine ilişkin taleplerine verilen cevap, örnek ve ibret almamız gereken meselelerdir. ,
“Havariler: “Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” demişlerdi. O da: “Eğer inanmışlarsantz Allah'tan korkup-sakının” demişti. (Havariler yine ) dediler ki: “İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz tatmin olsun, senin bize gerçekten doğru söylediğini bilelim ve buna şahitlerden olalım.” Meryem oğlu İsa dedi ki: “Ey Allah’ım, ey bizim Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir ki bizim hem evvelimiz, hem ahirimiz için bir bayram ve Sen'den bir ayet (mucize) olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık vericilerin en hayırlısısın”
Allah dedi ki: “Şüphesiz ben bunu size indiriciyim. Artık (bundan) sonra sizden kim nankörlük ederse, ben onu muhakkak ki alemlerden hiç kimseyi azaplandırmayacağım bir azapla azaplandıracağım.” [98]
Mucizenin ne olduğunu ve getirdiği sorumluluğu bizlerden çok daha iyi idrak eden İsa (a.s.)'ın, havarilerin isteğine, “Eğer inanmışlarsanız Allah'tan korkup-sakmın” diyerek cevap vermesi, bu istekten hoşnut olmadığını ifade etmektedir. Burada önemli bir noktaya temas etmemiz gerekir. Müslümanlar herhangi bir mucize talebinde bulunmadan tecelli eden bazı mucizelere şahit olmalarının getirdiği zorluk yoktur. Havariler daha önce İsa (a.s.)'dan tecelli eden bazı mucizelere şahit olmalarına rağmen böylesi bir tehdit ile karşılaşmamışlardı. Bu ilahi tehdit, mucizeyi onların talep etmesi üzerine gerçekleşmiştir. Çünkü böyle bir mucize talebi, Allah'a ve Allah (c.c.)'ın peygamberine iman eden müminlere yakışmayacak bir taleptir.
Havariler İsa (a.s.)'ın uyarısına rağmen mucize isteklerinde ısrar edince, İsa (a.s.)'ın gönüllerimize sevinç veren bir hikmet ve incelik taşıyan duasıyla karşılaşıyoruz;
“Ey Allah'ım, ey bizim Rabbimiz, bize gökten bir sofro indir ki bizim hem evvelimiz, hem ahirimiz için bir bayram ve Sen'den bir ayet (mucize) olsun...”
Peygamberlere özgü bir incelik taşıyan bu duadaki “Hem evvelimiz, hem ahirimiz için bir bayram olsun” ifadesinde, mucizenin getireceği musibetlerden Allah'a sığınmak vardır. Şanı yüce Rabbimiz bu duaya karşı verdiği cevapta, bu duayı kabul etmediğini değil, bu konudaki sünnetini beyan etmektedir.
Şimdi, havarilerle ilgili bu olayı tefekkür eden ve Allah (c.c.)'ın tehdidine iman eden hangi mü'min mucize talebinde bulunabilir?
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi mucize talebinde bulunmalarına rağmen tecelli eden mucizeler ile karşılaşan insanlara bir zorluk yüklenmediği gibi bu insanlardan bir kısmı karşılaştıkları mucizeler ile iman edebilmekte veya daha önce iman etmişlerse bu mucizeler ile kalpleri mutmain olabilmektedir. Ancak iman edeceklerini (!) söyleyerek mucize talebinde buiunan kimseler, talep ettikleri mucizeler ile karşılaştıkları zaman genellikle, “Bu bir sihirdir” veya “Bu bir büyüdür” diyerek küfürlerinde ısrar etinektedirler. Daha açık bir ifade ile; tecelli eden mucizeler, küfürlerinde sabit olan kafirlerin hidayetine vesile olmamaktadır.
“Onlar bir ayet (mucize) görseler, yüz çevirirler ve “(Bu) devam eden bir büyüdür” derler.” [99]
“İsrailoğullarına apaçık mucizelerle geldiğinde onlardan küfre sapanlar: “Şüphesiz ki bu apaçık bir sihirdir” demişlerdi..” [100]
“(Ey Muhammed) Sana kağıtta yazılı bir kitap indirmiş olsaydık da onu elleriyle tutsalardı, küfredenler yine de: “Bu apaçık bir büyüden başkası değildir” derlerdi.” [101]
“Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, muhakkak ki: “Gözlerimiz döndürüldü, belki de biz büyülenmiş bir topluluğuz” diyeceklerdir.” [102]
Ayet-i kerimelerde de beyan edildiği gibi tecelli eden veya tecelli edecek olan mucizeler, mucize talep eden böylesi kafirlerin hidayetine vesile olmamaktadır. Çünkü net ve açık bir şekilde gündeme gelen İlahi daveti .anlamalarına rağmen inkar eden ve inkarlarında ısrar ederek mucize talebinde bulunan kimseler, söz konusu inkarları ile kafir durumuna düşmektedirler. Kafirlere ise iman etmedikleri sürece hidayet kapısı kapalıdır. Hidayet edici tek merci olan Allah (c.c), sadece ve sadece iman eden kullarını hidayete ulaştıracağını, hidayetle ilgili sünnetinde beyan etmektedir. İman eden kullarını hidayete ulaştıran Rabbimiz, küfreden kimseleri de sapıklığa mahkum etmektedir.
Mucize ve sonuçları konusunda bu kısa bilgiyi verdikten sonra meselenin günümüz müslümanlarıyla ilgili yönünü değerlendirebiliriz. Bilindiği gibi ilahi daveti gündeme getiren bir çok peygamberden, Allah (c.c.)'ın dilemesi ile bazı mucizeler tecelli etmekte ve tecelli eden bu mucizelerle, davetin İlahi bir davet olduğu cahiliye nezdinde de kesinlik kazanmaktadır.
Resulullah (s.a.v.)'in son peygamber oluşu bilinen bir gerçektir. Resulullah (s.a.v.) vefat etmesine rağmen tevhidi mücadele elbetteki devam edecektir. Çünkü tevhidi mücadeleyle İlgili mükellefiyetler. Peygamber (s.a.v.)'in vefat etmesiyle müslümanlardan sakit olan (düşen) mükellefiyetler değildir. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c), Muhammed ümmetini kıyamete kadar bu görevle yükümlü tutmaktadır.
Cahiliyenin yerleşip-kökleştiği geçmiş toplumlara yeni bir peygamber gönderen Rabbimiz, evvel ve ahir ilmi ile dünya insanlarının böylesi zelil bir duruma düşeceklerini bilmesine rağmen yeni bir peygamber göndermeyi murad etmemiş ve bu görevi Allah'a ve Resulüne iman eden ümmet-i Muhammed'e yüklemiştir.
Bu ne demektir?
Bundan şunu anlamamız gerekir ki, kıyamete kadar sürecek tevhidi mücadele için yeni bir peygambere gerek yoktur. Günümüzdeki tevhidi mücadele için mutlaka yeni bir peygambere gerek olsaydı, Rabbimiz elbetteki yeni bir peygamber gönderirdi veya yeni bir peygamberin varlığını gerektiren tevhidi mücadele ile ümmet-i Muhammedi mükellef tutmazdı. Kıyamete kadar devam edecek olan tevhidi mücadeleyle Muhammed ümmetinin mükellef olmasından anlamamız gereken ikinci husus, tevhidi mücadele için gerekli olan şeylerin Muhammed ümmetine verilmiş olmasıdır.
Tevhidi mücadele için gerekli olan ilk unsur Rabbani mesajdır. Kî bu mesajı içeren Kur'an'ı Kerim ilk günkü berraklığı ile elimizde bulunmaktadır.
Sadece Kur'an'ı Kerim yeterli mi?
Bu soruya “Sadece Kur'an'ı Kerim yeterlidir” diyen kimseler bulunmaktadır. Bu kimseler peygamberin gönderiliş gayesini ve fonksiyonunu idrak edemeyen kimselerdir. Bunlar peygamberlerin gönderiliş gayesini çok dar bir çerçevede düşünmekteler ve peygamberleri adeta kapıya mektup getiren postacılar gibi zannetmektedirler. Oysa ki peygamberler, getirdikleri haberin nasıl ve ne şekilde yaşanması gerektiğini yaşantılarında müşahhas bir şekilde ortaya koyan örnek şahsiyetlerdir.
“Sadece Kur'an'ı Kerim yeterlidir” diyen kimselere sormak isteriz; “Şanı yüce Rabbimiz Resulullah (s.a.v.)'i göndermeyip de Kur'an'ı Kerim'i Kabe'ye indirseydi durum ne olurdu?”
Temiz akıl sahibi kimseler fazla zorlamadan bu sorunun cevabını tesbit edebileceklerdir. Sadece Kuram Kerim indirilseydi, Kur'an'ı Kerim'e iman eden kimseler Kur'an'ı Kerim'e iman etmelerine rağmen, iman ettikleri Kur'an'ı Kerim'deki hükümleri nasıl, ne şekilde ve ne zaman yaşayacakları hususunda birçok ihtilaflara düşecekler ve değişik gruplara ayrılacaklardı.
Bu elbetteki bir kehanet değildir. Çünkü “Sadece Kur'an'ı Kerim yeterlidir” diyerek peygamberi sünneti dikkate almadan Kur'an'ı Kerim'e yönelen kimselerin değişik gruplara bölünmeleri, farazi olarak ileri sürdüğümüz durumunun günümüzdeki açık örneğidir.
Sözü fazla uzatmadan anlamamız gereken ikinci husus, tevhidi mücadele için sadece Kur'an'ı Kerim'in yeterli olmadığıdır. Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen Rabbani mesajın nasıl bir kişilikle, ne zaman ve ne şekilde yaşanacağını ve gündeme geleceğini idrak edebilmemiz için, Resulullah (s.a.v.)'in sünnetine muhtaç olduğumuzu tüm yüreğimizle itiraf etmeliyiz.
Tevhidi mücadele için gerekli olan bu ikinci unsur da Rabbimizin lutfuyla bizlere intikal etmiştir. Resulullah (s.a.v.)'e nisbet edilen bütün haberlere, Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen Rabbani ölçüyle yaklaştığımız zaman bu haberleri mevzu, şüpheli ve sahih olmak üzere üç gruba ayırabilecek ve bizlere gerekli olan peygamberi sünneti bu sahih haberlerde bulabileceğiz.
Peki bazı ayetler ve alametler tecelli ederek, dünya gündemine gelecek olan davetin İlahi bir davet olduğu teyid edilecek mi?
Geçmiş peygamberlerin gündeme getirdikleri İlahi daveti bazı açık ayetler ve alametlerle teyid eden Rabbimiz, son peygamber Resulullah (s.a.v.)'in getirdiği İlahi mesajı bütün dünya insanlarına ulaştıracak olan müslümanların bu davetini de bazı ayetler ve alametlerle teyid edecek mi?
Böyle bir teyid mutlak gerekli olmamakla beraber Resulullah (s.a.v.)'e ümmet olma bilincindeki dünya müslümanlarının gündeme getirecekleri İlahi davet bazı ayetler ve alametlerle teyid edilebilecektir. Bindörtyüz yıl önce nazil olan Kur'an'ı Kerim'de bildirilen birçok gerçeğin kıyametten önce tecelli edecek olması, ilahi daveti dünya genelinde gündeme getirecek olan öncü müslümanların bu davetini apaçık bir şekilde teyid edecektir. Evet, peygamberlerinin gündeme getirdiği mesajı bazı ayetler ve alametlerle teyid eden şanı yüce Rabbimiz, kıyamete kadar yeni bir peygamber göndermeyeceği son dönemde, son peygamber mesajına tabi olan ve bu mesajı Sünnetullah'a uygun olarak dünya genelinde gündeme getirecek olan ümmet-i Muhammedi, bazı ayetler ve alametlerle teyid edecektir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'de va'dedilen ve kıyametten önce vuku bulacak olan duman ve Dabbet-ül arz hadiseleri, tecelli edebilecek olan ayet ve alametlerden bazılarıdır. Tecelli edebilecek olan bu ayetlerle, dünya genelinde gündeme gelen davetin, cahiliye nezdinde de İlahi bir davet olduğu kesinlik kazanacak ve kıyamet, tecelli eden bu apaçık ayetlere rağmen küfürlerinde ısrar eden dünya kafirlerinin üzerine kopacaktır.
Veyl olsun, dumanı görünce “İman edeceğiz” deyip sonra dönecek olanlara..
Veyl olsun, Dabbe'nin söyleyeceği “Siz Allah (c.c.)'ın ayetlerine kesin olarak inanmadınız” ifadesine muhatap olanlara.. Ve selam, Yine selam, Yine selam olsun, ilahi daveti gündeme getirip bu davete teslim olanlara..
Hileli düzenlerin boşa çıkacağı
Bulundukları cahili toplumlarda tevhidi mücadele ile görevlendirilen tüm peygamberler, sapmış ve saptırılmış insanları Allah'a kulluğa davet etmişler, müstekbirleri ve mustazafları Sünnetullah ile uyarıp-ikaz etmişlerdir. Bu İlahi davet Bir ve Kahhar olan Allah'a yapılmakta, malı ve makamı ne olursa olsun hiçbir insana özel imtiyaz tanınmamaktadır. Bu davet ile insanların insanlara kulluğu reddedilmekte, sınıfsal ayrıcalık ve sınıfsal tahakküm inkar edilmektedir.
Davet Allah'a ve Allah (c.c.)'ın hükümlerinedir. Hiç bir sınıf m, hiçbir ırkın, hiçbir insanın menfaatini yüceltmeyen onlara ayrıcalık ve imtiyaz tanımayan “Allah (c.c.)'ın hükmü” karşısında her insan eşit haklara sahip olabilmekte ve gerçek adalet bu eşitlik üzerine bina edilmektedir.
Cahili toplumlarda imtiyazlı bir sınıfa mensup olan müstekbirler, kendi kendilerine tanıdıkları bu imtiyaz İle diğer insanlara tahakküm etmekteler, onların maddi ve manevi değerlerini sömürmektedirler. Böylesi bir zulmü yaşarken ve yaşatırken Allah (c.c.)'ın ayetleri ile karşılaşan müstekbirler, bu İlahi daveti kabullendikleri zaman şeytani hakimiyetlerini kaybedeceklerini anladıklarından, davete karşı çıkarak daveti inkar etmektedirler.
İlahi daveti İnkar eden müstekbirler, bu daveti muztazafların da inkar etmelerini istemektedirler. Çünkü mustazaflann maiını, mustazafların kanını, mustazafiarın emeğini sömürerek ayakta durabilen bu müstekbirler, mustazaflar olmadan bu şekilde yasayamayacaklarını ve zulme dayalı düzenlerini yaşatamayacaklarını bilmektedirler. Bu emperyalist istekten hareket eden müstekbirler, mustazafları hakkı inkara davet etmekteler ve şeytani propagandalar ile şeytani tahakkümlerini devam ettirebilmektedirler. Bu nedenle mustazafların inkarı genellikle aldatılmışlıktan ve şeytani tahakkümlerin verdiği korkudan kaynaklanmaktadır.
İslam tarihindeki tevhidi hareketleri ve bu hareketlere karşı cahiliyenin tavrını incelediğimiz zaman, değişik asırlarda meydana gelen cahili mücadelelerin aynı şeytani prensipler doğrultusunda vuku bulduğunu müşahade edebiliriz.
Tabi ki bu durum şaşırtıcı değildir.
Çünkü cahili sistemlerin ve cahili mücadelelerin gerçek teorisyeni şeytan aleyhillanedir. Allah'a isyan ederek kendisine dost olan müstekbirleri tevhidi hareketlere karşı kışkırtan şeytan aleyhillane, her taraftan kuşattığı müstekbirleri kendisine özgü şeytani prensipleri doğrultusunda bir mücadeleye sevketmektedir.
Kur'an'ı Kerim'de şeytanın tanınmasıyla ve tanıtılmasıyla ilgili olan ayet-i kerimeleri incelerken, şeytanın görünür yaklaşımlarından ziyade, şeytan aleyhillaneyi bu yaklaşımlara ve bu hareketlere sevkeden mantığı ve maksadı tesbit etmemiz gerekir. Çünkü şeytanın insanlara ve toplumlara yaklaşımında biçimsel farklılıklar gözükse de, mantığında ve maksadında herhangi bir farklılık yoktur. Şeytan aleyhillane aynı mantığa, aynı maksada ve aynı prensiplere sahip olmasına rağmen, müdahale ettiği insanların ve toplumların yapısına göre farklı biçimlerde yaklaşabilmektedir.
Mum ışığının önüne bir yüzük tutsak, bu yüzüğün duvara yansıyan gölgesi, duvarın yapısına göre şekil alacaktır. Duvarın yüzeyinde ne gibi engebeler varsa, yüzüğün gölgesi bu engebelere göre şekillenecektir.
Fakat bizler biliriz ki, farklı yüzeylerde farklı gölgeler oluşturabilen yüzük, aynı yüzüktür. İşte şeytani mantık da bu yüzük gibidir. Şeytani mantıkta bir değişiklik olmamasına rağmen, bu mantıktan kaynaklanan hareketlerde biçimsel farklılıklar olabilmektedir. Bu nedenle bilmemiz ve sakınmamız gereken, görünür şeytani yaklaşımlardan ziyade şeytanı bu yaklaşımlara ve hareketlere sevkeden şeytani maksattır.
Cahiliyenin tevhidi hareketlere karşı müdahale ve mücadelesini yukarıdaki inceliği dikkate alarak değerlendirdiğimiz zaman, cahili müdahale ve mücadelenin birbirini takip eden dört ayrı merhalede belirginleştiğini müşahade edebiliriz.
Cahiliye mensupları birinci merhalede, tevhidi mesajı gündeme getiren öncü müslümanları alaya almakta ve bu müslümanları akli yetersizlik, şaşkınlık ve delilik ile itham etmektedir. Bu davranışları ile öncü müslümanları halkın gözünden düşürmek, davetin ciddi olmadığını empoze etmek ve daveti istihzadan meydana gelen bir kabuk içerisine alarak yalnızlığa mahkum etmek istemektedirler.
Cahiliyenin ilk merhaledeki tavrına rağmen tevhidi mesaj, halk ile bütünleşmiş ve halkın içerisinde bir alt yapı meydana getirmişse, cahiliye ilahi daveti kendi organik bütünlüğü için tehlikeli görmekte ve daveti gündeme getiren müslümanlara taviz vererek onlardan bazı tavizler talep etmektedirler. Cahiliye bu ikinci merhaledeki tavrı ile tevhidi hareketi kontrolü altına almak ve kontrol altına aldığı hareketi asli çizgisinden saptırarak tesirsiz hale getirmek istemektedir. Nitekim başlarında peygamber ve peygamberin gerçek varisleri gibi güvenilir kimselerin bulunmadığı birçok tevhidi hareket, cahiliyenin bu merhaledeki müdahalesi ile sapmış ve müntesiplerini de saptırmıştır.
Bu noktadaki sapma cahiliyenin verdiği tavizin büyük, istediği tavizin ise küçük görülmesinden kaynaklanmaktadır!.
Oysa ki şeytan aleyhillane ne verdiğini ve ne istediğini gayet iyi bilmektedir. Allah (c.c.)'ın yardımının ne anlama geldiğini birçok müslümandan daha iyi bilen şeytan aleyhillane, bu İlahi yardımın müslümanlar taviz vermedikçe devam edeceğini ve taviz veren müslümanlardan bu yardımın kesileceğini bilir. Şeytan aleyhillane bu İlahi yardımın kesilmesi için elbetteki büyük tavizler vermeye razı olacaktır. Şeytanın idrak ettiği bu hususu idrak edemeyen bazı liderler, şeytani teklifleri maddi hesaplarla değerlendirerek bu alışverişi karlı görmüşler ve kabullendikleri şeytani tekliflerle Allah (c.c.)'ın yardımından uzaklaşarak, tevhidi hareketin yozlaşmasına ve asli çizgisinden sapmasına neden olmuşlardır.
Tevhidi mesajı gündeme getiren müslümanlar Rabbani hükmün gereği olarak bu uzlaşma tekliflerini reddetmemişierse cahiliye üçüncü merheledeki tavrını göstermekte, tevhidi hareketin müntesipieri-ne karşı baskı ve işkence yapmaktadırlar. Cahiliyenin şiddete dayalı bu caydırıcı müdahalesi, İslami kişiliğe sahip olan müslümanlar üzerinde genellikle olumsuz değil, olumlu bir etki yapmaktadır. Bu merhalede yapılan vahşi baskılar daveti kabul edenlerin şuurlanmasına ve davetin yayılmasına neden olduğu gibi davetin dışında kalan insanların da, cahiliyenin gerçek yüzünü görmesine ve cahiliyeden nefret ederek İlahi davete yakınlaşmalarına neden olmaktadır.
İlk üç merhaledeki şeytani tavırlarıyla Rabbani gelişmeyi durduramayan cahiliye mensupları dördüncü merhalede mevcut gücünü toplayarak, İlahi davetin müntesiplerin yoketmek ve İlahi daveti susturmak istemektedirler. Müslümanları helak etmek için teşebbüs ettikleri bu hareket ise, müslümanlann durum ve seviyeleri ne olursa olsun kendi helakleri ile neticelenmiştir.
Cahiliyenin tevhidi harekete karşı hazırladıkları hileli düzenler, müslümanlar sırat-ı müstakimde olduğu sürece herhangi bir zarar verememekte ve bu hileli düzenler sahibini kuşatmaktadır. Kur'an'ı Kerim'in birçok ayetinde, bu ilahi gerçek beyan edilmektedir.
“Yoksa hileli bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat o küfredenler (kurdukları) hileli düzene kendileri düşecek olanlardır.” [103]
“Böylece her ülkenin suçlu-günahkarlannı, hileli düzenler kursunlar diye oranın önde gelenleri yaptık. Halbuki onlar hileli düzeni ancak kendilerine kuruyorlar da farkında değiller.” [104]
“Hani o küfre sapanlar seni tutuklamak, seni öldürmek veya seni sürgün etmek amacıyla sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarken Allah da karşılığını kuruyordu. Allah tuzak kuranlara mukabele edenlerin en hayırhsıdır.” [105]
Şeytan ve dostları kurdukları hileli düzenlere karşı müslümanlann korku ve paniğe kapilmamaları, onların kurdukları düzenleri hakkıyle bilen Allah'a tevekkül etmeleri gerekmektedir.
Sırat-ı müstakimde sebat eden müminlere Allah (c.c.) elbetteki yardım edecek ve kafirlere, mü'minler aleyhinde bir yol, bir fırsat vermeyecektir.
“Allah, kafirlere mü'minlerin aleyhine kesinlikle yol vermez.” [106]
Ayet-i kerimede de beyan edildiği gibi bu İlahi vaadin muhatabı mü'mini erdir. Allah (c.c.)'m hükmüne yakinen inanan, bu hükümlere teslim olan ve bu hükümlerden taviz vermeyen mü'minler, ayet-i kerimede va'dedilen İlahi yardıma rnazhar olacaklardır. Nitekim Resulullah (s.a.v.);
“Ümmetimden bir taife hakka yardımcı olmakta devam edecektir. Onlara muhalefette bulunanlar zarar veremeyecek ve nihayet Allah (c.c.)'ın emri onlar bu haldeyken gelecektir” [107] buyruğu ile, sırat-ı müstakimde sebat eden müminlere aynı müjdeyi vermektedir.
Uyarıcıyı Yaşatsak Da Öldürsek De..
Rabbani davetle karşılaşan ve Sünnetullah ile tehdit edilen cahiliye mensupları, daveti gündeme getiren uyarıcıyı öldürmekle kendilerine va'dedilen akıbetten kurtulacaklarını zannetmektedirler.
Oysa Sünnetullah'ın faili peygamberler veya peygamberlerin yolunu izleyen mü'minler değil, bizzat Allah (c.c.)'dır. İnsanları Allah'a kulluğa davet eden ve onları Allah'ın sünneti ile tehdit eden uyarıcıların yaşaması veya ölmesi, Sünnetullah'ın tecellisini etkilemeyecektir. Onlara va'dedilen mutlaka ve mutlaka gerçekleşecektir.
“Onlara va'dettiklerimizden bir kısmını sana göstersek de, senin hayatına son versek de, (ey Muhammed) sana düşen ancak tebliğdir. Hesap görme yalnız bize aittir.” [108]
“Onlara ua'dettiğimizin bir kısmını sana göstersek de veya seni (dünyadan) alsak da, onların dönüşleri bizedir. (Seni aldıktan) Sonra Allah, onların ne yapacaklarına da şahittir.” [109]
“Onun için (Habibim) sen sabret. Hiç şüphesiz Allah'ın vaadi haktır. Sonunda ya onlara va'dettiğimizin bir kısmını sana göstereceğiz ya da senin hayatına son vereceğiz. Nihayet onlar bize döndürülecekler.” [110]
“Şu halde biz seni alır götürür sek, elbette onlardan intikam alacağız. Ya da onlara vazettiğimizi sana göstereceğiz. Elbetteki biz onlara güç yetirenleriz.” [111]
Zikrettiğimiz ayet-i kerimelerde beyan edildiği gibi, uyarıcının yaşaması veya ölmesi ile Sünnetul-lah'ın tecellisi arasında bir bağlantı yoktur. Uyarıcı ölse de va'dedilen azap mutlaka ve mutlaka gerçekleşecektir. Kaldı ki uyarıcıyı öldürmek, müşriklerin ve kafirlerin elinde olan bir şey değildir. Her konuda olduğu gibi bu konu da Allah (c.c.)'ın takdiri gerçekleşecektir. Firavun kıssası, bu konuya açık bir örnektir. Kur'an'ı Kerim'de değinildiği ve tefsirlerde açıklandığı gibi bir kahin Firavuna; “İsrailoğullarından erkek bir çocuk dünyaya gelecek, senin mülk ve saltanatını elinden alacak” demişti. Gördüğü rüyanın veya bu haberin tahakkuk etmesinden korkan Firavun, yeni doğan bütün erkek çocuklarını kestiriyordu. Oğlunun öldürülmesinden endişe eden Musa (a.s.)'ın annesine Allah (c.c.) vahiyle yol göstermişti.
“Musa'nın annesine: “Onu emzir, onun hakkında korku hissetiğinde onu deryaya (Nil'e) btra-kıver, (boğulacağından) korkma ve hüzne kapılma. Çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız” diye vahyettik. Bunun üzerine Firavun'un adamları onu bulup aldılar. Çünkü ileride kendileri İçin bir düşman ve üzüntü olacaktı. Doğrusu Firavun da, Haman da, askerleri de hep yanılıyorlardı. Firavun'un karısı dedi ki: “Benim için de, senin için de bir göz bebeği, onu öldürmeyin. Umulur ki bize faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz.” Oysa onlar farkında değillerdi.” [112]
“Hileli düzenlerin boşa çıkacağı” bölümünde zikrettiğimiz diğer ayet-i kerimelerde beyan edildiği gibi, Firavun kendi kurduğu düzene kendisi düşmüştür. Mülk ve saltanatını korumak için birçok erkek çocuğunu boğazlatmasına rağmen helakına vesile olacak erkek çocuğunu öldürememiştir. Hatta ve hatta öldürmek istediği bu kutlu çocuğu, Allah (c.c.) onun yanında, onun gözetiminde büyütmüştür.
Cahiliyenin Sünnetullah'a karşı diğer bir tavrı ise azabı acele istemeleridir. Bu meseleyi diğer bölümde değerlendireceğiz.
SUNNETULLAH'IN GERÇEKLEŞMESİ ÜZERİNE -II-
Azabı Acele İstemeleri
Dünyadaki birçok ülkede cahili eğitim ve kültür faaliyetleri sürdürülmekte ve bu faaliyetlerin neticesinde sayıları milyarları aşan cahili kimlikler oluşmaktadır. Bu insanlar İslam'a, bu insanlar İlahi vahye yabancıdırlar. Hakka ve hakikate yabancı olan, hatta bunun da ötesinde batılı hak olarak kabul eden bu insanlar İlahi mesaj ve Sünetullah gerçeği ile karşılaştıkları zaman bir kısmı tasdik, bir kısmı sükut ve büyük bir kısmı da şaşkınca inkar edebilecektir. Şeytani öğretilerle şeytana ve şeytanın dostlarına kulluk yapan insanlar, yaşadıkları kulluk psikoloji ile velvele yapacaklar ve kendilerini ciddi bir şekilde uyaran müslümanları, gayrîciddi tavırlarla alaya alacaklardır.
Kur'an'ı Kerim'de beyan edildiği gibi geçmiş hıristiyanlardan ve yahudilerden bir kısmı şu batıl ifadeyi kullanmışlardı.
“Ey Allah eğer (bu kitab) senin tarafından gelmiş bir hak ise durma bizim üzerimize taş yağdır veya (daha) acıklı bir azab getir” [113]
Bozuk bir akide ile Allah'a inanan, Resulullah (s.a.v.)'e ve Kur'an'ı Kerim'e ise iman etmeyen günümüz hıristiyanlanndan ve yahudilerin-den bu gibi batıl ifadeler yine gelebilecektir. Çünkü Resulullah (s.a.v.)'e ve Kur'an'ı Kerim'e iman etmedikleri için ateistlerle aynı tavrı gösterebilecekler ve Kur'an'ı Kerim'deki İlahi tehditleri şaşkınca bir alay ve küfri bir inkar ile karşılayabileceklerdir.
Kendilerini müslüman olarak adlandıran ancak Kur'an'ı Kerim'e yabancı olan insanların bulunduğu ülkelerde de benzer olaylar yaşanabilecektir. Çünkü kendilerini müslüman olarak adlandıran bu insanlar, yaşantılarına müdahale etmeyen bir kitabı sahiplenmekte, raftan inmeyen veya mushaf torbasından çıkmayan Kur'an'ı Kerim'i işaret ederek, “Bu Kitab, bizim ilahi kitabımızdır” demektedirler. Halkında müslüman olan ülkelerde tağutu temsil eden birçok müstekbir bu nedenle Kur'an'ı Kerim'den rahatsız olmamaktadır. Kendilerine ve emperyalist çıkarlarına müdahale hakkı tanınmayan, raflarda ve mushaf torbalarında veya Rabbani mesajını anlamayan hafızların dilinde bir garib olan Kur'an'ı Kerim'den neden rahatsız olsunlar ki?
Net ve açık tebliğin gündeme gelmesi ile, yaşanmakta olan bu muğlak durum elbetteki değişmeye başlayacaktır. Allah'a inanan fakat İslamı bilmeyen samimi insanları aldatmak için ellerine Kur'an'ı Kerim'i alarak söz meydanlarında; “Bu yüce kitab, bizim İlahi kitabımızdır” diyen müstekbirler ve bel'amlar, ellerine aldıkları o Kitab'tan yükselen davete şahit olacaklardır. Dünyevi çıkar ve menfaatlerine düşkün olanlar, bu ilahi davetten rahatsız olacaklar ve yaşamadıkları Kitabı ellerine alarak ne kendilerini ne de çevresindeki insanları aldatamayacaklarını anlayacaklardır. İşte böyle bir durumda, Kur'an'ı Kerim'e kimlerin sahip çıktığı ve Kur'an'ı Kerim'in kimlerin Kitab'ı olduğu ortaya çıkacaktır.
Yakinen iman ettikleri Kur'an'ı Kerim'e sahip çıkan ve Sünnetullah'ın gerektirdiği net ve açık tebliği gündeme getiren dünya müslümanları çeşitli alay ve inkarlarla karşılaşabileceklerdir. İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet edilen ve Sünnetullah gerçeği ile tehdit edilen dünya müstekbirleri, hükmü çerçevesine girdikleri Sünnetullah'a inanmadıklarını ifade ederek; “Madem ki dünyada helakle tehdit ediliyoruz, söyleyin Rabbinize bizleri helak edecek azabı hemen göndersin” diyebileceklerdir.
Çünkü geçmiş kavimler bu gibi batıl ifadelerle küfre ve helake sürükleyen şeytan aleyhillane, çağdaş dostlarını da aynı batıl ifadelerle aynı akıbete sürüklemek isteyecektir.,
Derler ki:
“Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bu va'dolunan (ozab) ne zaman?” De ki: “Size va'dolunan (belirlenmiş) öyle bir gündür ki, siz ondan ne bir saat ertelenebilirsiniz, ne de öne alınabilirsiniz.” [114]
Dediler ki:
“Sen bize, bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi geldin? Şu halde eğer doğru sözlülerden isen, bize va'detmekte olduğun şeyi (biz helak edecek azabı şimdi) bize getir.” [115]
Bunun üzerine kendi kavminin (Lut'a) cevabı yalnızca:
“Eğer doğru söyleyenlerden İsen, bize (va'dettiğin) Allah'ın azabını getir.” demek oldu.” [116]
“Onlar senden, azabın hemen getirilmesini istiyorlar. Allah, elbetteki vaadinden dönmeyecektir. Gerçekten Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” [117]
“Senden azabı acele (getirmeni) İstiyorlar. Eğer takdir edilmiş bir ece! (belirlenmiş bir vakit) olmasaydı, azab onlara muhakkak gelmiş olurdu. Elbette o (azab), kendileri farkında değilken onlara ansızın gelecektir.” [118]
İnsan, bilindiği gibi aceleci olan bîr varlıktır. Karşılaştıkları ilahi hükümlere ve Sünnetullah'a iman etmeyen kimseler şeytanın etki sahasına girmekte ve şeytani telkinlere kapılarak, inanmadıkları azabın hemen gelmesini istemektedirler. Kendileri va'dedilen azaba inansalar, elbetteki bu azabı talep etmezlerdi.
Bu kimseler Sünnetullah gerçeğine inanmadıkları gibi geçmiş tarihten ve yaşanan örneklerden de İbret almayan sapıklardır. Merhum Mehmet Akif bu gerçeği ne güzel dile getirmiştir.,
Geçmişten adam hisse kaparmış? Ne masal şey Beşbin senelik kıssa yarım hisse mi verdi Tarih tekerrür diye tarif ediyorlar Hiç ibret alınsa tekerrür mü ederdi?
Mühlet
Allah (c.c.)'in ayetlerine ve sünnetine iman etmeyen, geçmiş tarihten ve yaşanan örneklerden ibret almayan sapıklar, kendilerine va'dedilen azabı acele istemelerine rağmen Rahman ve Rahim olan Rabbimiz onlara bir süre, bir mühlet vermektedir.
“Artık bu sözü yalan sayanları sen bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yönden derece derece azaba yaklaştırıyoruz. Ben onlara mühlet veriyorum. Hiç şüphe yok ki Benim düzenim (onların müstahak olduğu fendim) sağlamdır.” [119]
“Andolsun ki senden evvelki peygamberlerle de alay edildi, Ben o kafirlere bir mühlet (fırsat) verdim. Sonra onları (azabla) yakalayıverdim. İşte nasılmış sonuçlandırmam.” [120]
“Sen şimdi o kafirlere bir mühlet ver, onlara az bir süre tanı.” [121]
“Eğer seni yalanlıyorlarsa onlardan önce Nuh, Ad, Semud kavmi de, ibrahim'in kavmi de ve Lut'un kavmi de, Medyen halkı da yalanlamıştı. Musa da yalanlanmıştı. Ben de o kafirlere bir mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Nasılmış benim (inkarcıları) inkarım (inkılabım).” [122]
Allah (c.c.) bu mühleti, İlahi davete muhatap olan bütün insanlara tanımaktadır. Tabi ki bu mühletin verilmesinde birçok hikmetler bulunmaktadır. Bu mühletin verilmesinde ilk neden, ilahi davetin geniş boyutlarıyla günyüzüne çıkması ve davete muhatap olan insanlar tarafından yeterince anlaşılabilmesi içindir.
Bilindiği gibi cahili sitemlerde yaşayan insanlar, cahili propagandaların tesirinde kalabilmekte ve bilerek veya bilmeyerek cahili değer ölçülerine sahip çıkmaktadırlar. Karşılaştıkları Rabbani gerçeklerin, cahili değer ölçüsüyle değerlendirecek olan insanlar, elbetteki Rabbani gerçekleri kavrayamayacakiar ve kavrayamadıkları bu gerçeklere karşı çıkacaklardır. Cahili sistemler tarafından empoze edilen bu gibi birikimler, ilahi davet ile bu davete muhatap olan insanlar arasında birer engel durumundadır. İlahi davetin davete muhatap olan insanlarca anlaşılabilmesi için bu gibi cahili birikimlerin izale edilmesi gerekmektedir. Cahilİyeyi muhatap alan Kur'an'ı Kerim ayetleri başlangıç ve gelişim aşamaları dikkate alınarak incelendiği zaman, Rabbani davetin söz konusu cahili birikimlere hikmetli bir şekilde müdahale ettiği müşahade edilecektir.
İlahi daveti gündeme getiren bütün peygamberler kavimlerine verilen mühlet süresince, ilahi davetin anlaşılmasına engel olan cahili birikimleri ve cahili değer ölçülerini Rabbani yaklaşımlarla izale etmektedirler. Rabbani davetin süreklilik kazandığı bu mühlet zarfında ilahi davet ile insanlar arasındaki, psikolojik ve sosyolojik cahili engeller kaldırılmakta, kabul edenler neyi kabul ettiklerini, reddedenler de neyi reddettiklerini bilmektedirler. Yine bu mühlet zarfında ilahi davet net ve açık olarak her köşeye, her insana ulaşmakta ve davete muhatap olan insanlar Allah (c.c.)'ın rahmeti ve azabı ile karşı karşıya getirilmektedir. Nitekim vuku bulan bazı mucizeler de, bu mühlet içerisinde tecelli etmektedir. Netice olarak bazı insanlar sapıklıktan rucu etmekte, ilahi daveti anlamalarına rağmen dünyevi menfaatleri için küfürlerinde inat edenler ise şiddetli azaba müstahak olmaktadır.
Tabi ki kendilerine tanınan mühletin sonunda helak edilmeleri, küfürlerinde inat etmeleri İle ilgili bir hadisedir. İlahi daveti kabul edenlerin ise felah bulacakları, Ailah (c.c.)'ın affına mazhar olacakları ve helak edilmeyecekleri bir gerçektir. Çünkü bilindiği gibi toplumların helaki ile ilgili Sünnetullah Allah (c.c.)'ın ayetlerini inkar eden ve bu inkarlarından vaz geçmeyen kavimler üzerine tecelli etmektedir.
Sünnetullah gereği helak edilen kavimler kendilerine verilen mühlet zarfında küfürlerinden vazgeçmeyen, küfürlerinde ısrar eden kavimlerdir. Bunlara tanınan mühlet, bunlara bir hayır getirmemiştir.,
“O küfredenler, kendilerine tanıdığımız mühleti sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, biz onlara günahları daha da artsın diye mühlet vermekteyiz. Onlar İçin hor ve zelil edici bir azab vardır.” [123]
Azabdan Başka Bir Şey mi Bekliyorlar?
Davet edildikleri ilahi hükümlere ve Sünnetullah'a iman etmeyen kimselere tanınan mühlet, bu kimseler için bir fitne, bir deneme unsuru olmaktadır. Kendilerine tanınan mühlet zarfında bazı kimseler sapıklıktan rucu etmekte, bazı kimseler ise bu mühleti yanlış yorumlayarak sapıklıkta ve küfürde ısrar etmektedirler.
“Andolsun ki eğer, onlardan azabı sayılı bir müddete kadar ertelesek, mutlaka: “Onu (bizden) alıkoyan nedir?” derler. Haberiniz olsun ki, o (azabın) onlara geleceği gün, onlardan geri çevrilecek değildir ue alaya aldıkları şey, kendilerini kuşatacaktır.” [124]
Kendilerine tanınan mühleti batıl yaklaşımlarla yorumlayarak sapıklıkta ue küfürde ısrar eden kimselere; “Allah (c.c.)'tn sünnetini gözetin ue azabtan başka birşey beklemeyin” denilmektedir. Çünkü sapıklıkta ue küfürde ısrar eden bu kimselerin başka bir şey beklemeye hakları yoktur.
“Onlar, kendilerinden önce gelip geçmişlerin (acıklı) günleri gibi bir günden başkasını mı bekliyorlar? De ki: “Bekleyin ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” [125]
“(Kafirler) Kendilerine meleklerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin (onlara erişip) çatmasından başka birşey mi beklerler. Onlardan öncekiler de böyle yaptılar. Allah (c.c.) onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. Böylece yaptıklarının cezası onları çarpmış, alaya aldıkları şey kendilerini kuşatıuermiştir.” [126]
“Artık onlar o saatten ue onun kendilerine ansızın gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? Onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıpanlamaları neye yarar.” [127]
Zikrettiğimiz son ayet-i kerimede de beyan edildiği gibi azabı gördükleri zaman inanmaları, teslim olmaları hiçbir yarar sağlamayacaktır. Çünkü kendilerine geçmiş kavimlerden örnekler verilmiş, örneklerde adı geçen kavimlerin azabı gördükleri zaman iman etmelerinin kendilerine hiçbir yarar sağlamadığı açıkça beyan edilmiştir.
“Onlar bizim azabımızı gördükleri zaman dediler ki: “Allah'ın birliğine iman ettik, O'na şirk koştuğumuz şeyleri inkar ettik.” Azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine fayda verecek değildi. (Bu) Allah'ın kulları arasında süregelen sünnetidir, işte kafirler burada hüsrana uğramışlardır.” [128]
“Biz kendilerinden önce nicelerini yıkıma uğrattık da feryad ettiler, ancak kurtulma zamanı değildi.” [129]
Geçmiş kavimlerden bu gibi örnekler verilerek Allah (c.c.)'ın sünneti açıklanmakta ve ilahi davete muhatap olan insanlara, azab gelmezden önce iman etmeleri, teslim olmaları emredil m ektedir. Çünkü azab gelmezden Önce iman etmemişlerse, azabı gördükten sonra ki imanları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır.
“Onlar kendilerine illa meleklerin gelmesini mi ya da Rabbinin emrinin gelmesini mi veya Rabbinin ayetlerinden birinin gelmesini mi bekleyip-gözlüyorlar. Rabbinin ayetlerinden biri geldiği gün daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış kimseye (o günkü) imanı hiç bir fayda vermez. De ki: “Bekleyip-gözleyin, şüphesiz bizde bekleyip-gözlemekteyiz.” [130]
Kur'an'ı Kerim'de zikredilen Yunus (a.s.)'ın kavmi ise bu konuda istisnai bir durum göstermektedir. Nitekim bu durum Kur'an'ı Kerim'de şöyle zikredilmektedir. ,
“Gerçek şu ki Rabbinin kelimesi üzerlerine hak olanlara her ayet getirilse bile onlar acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. (Helaktan önceki azabımızı görerek) îman edipte imanı kendisine yarar sağlamış bir ülke olsaydı yal Ancak Yunus'urı kavmi müstesnadır ki, onlar iman ettikleri zaman dünya hayatındaki rezillik-rüsvay-ilk azabını kendilerindan kaldırmış ve onları bir zamana kadar faydalandırmıştır.” [131]
İstisna olarak belirtilen bu durum, Sünnetullah'a muhalif veya Sünnetullah'da istisna olan bir durum değildir. Ayet-i kerimenin mealini verirken parantez içinde belirttiğimiz gibi, Yunusun kavmi helaktan önce tecelli eden bir ayet, bir alamet niteliğinde olan azabı görerek iman etmişlerdir. Rabbimiz bu alametleri zaten iman etmeleri, korkup sakınmaları için göndermektedir. Ayrıca Yunus (a.s.)'ın, peygamber olarak gönderildiği kavmini Allah (c.c.)'ın emrini beklemeden terketmesi, bindiği geminin alışılmamış bir durumla karşılaşması ve bu durumun bir uğursuzun bulunduğuna yorumlanması, uğursuzu tesbit etmek için çekilen kuranın Yunus (a.s.)'a isabet etmesi, denize atıldıktan sonra bir balık tarafından yutulması, balığın karnında Allah (c.c.)'ı teşbih ederek Allah (c.c.)'ın affına mazhar olması, sahile bırakıldıktan sonra kavmine dönerek tebliğe devam etmesi ve kavminin iman etmesi dikkate alınması gereken hususlardandır.
Helaktan Önceki Azab
Yunus kavminin iman etmesine neden olan azabın helakten önce bir ayet, bir alamet niteliğinde tecelli eden bir azab olduğunu belirtmiştik. Bir uyarı niteliğinde olan bu gibi ayetlerin tecelli edebileceği, Kur'an'ı Kerim'in bir çok yerinde beyan edilmektedir.
“Andolsunki, biz onlara belki dönerler diye o büyük azabtan önce yakın azabtan da taddıracağız.” [132]
“Artık onları kendisinde çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak. O gün, ne hileli düzenleri kendilerine bir yarar sağlayacak, ne de kendileri yardım göreceklerdir. Muhakkak ki o zulmedenlere bundan önce de bir azab vardır, ancak onların çoğu bilmezler.” [133]
“Andolsun, senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik de onları (isyanlarından dolayı) dayanılmaz zorluklar ve sıkıntılarla çeviri verdik. Olur ki yalvarırlar. (Tevbe ederler diye). Onlara böyle şiddetimiz geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Fakat onların kalpleri katılaşmış, şeytan da yapmakta olduklarını kendilerine süslü göstermişti. Böylece kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin (nimet, ferah ve zevkin) kapılarını açıverdik. Nihayet kendilerine verilen şeylerle (sevinip, şımarıp) ferahlandıkları sırada, kendilerini ansızın yakalayıverdik. Artık onlar (o vakit) bütün umutlarından mahrum kaldılar. İşte böylece zulmeden o kaumîn kökü kesilmiştir. Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'adır.” [134]
Ayet-i kerimelerde beyan edildiği gibi İlahi davete isyan eden kavimler tehdit edildikleri Sünnetullah gereği helak edilmezden önce dayanılmaz zorluklar, sıkıntılar, kıtlıklar, hastalıklar, yoksulluklar ve birçok musibetler ile uyarılıp-ikaz edilmektedirler. Mesela Firavun kavmi, Sünnetullah gereği helak edilmezden önce böylesi alametler ve güç yetiremeyecekleri sıkıntılarla karşılaşmışlardır.
“Biz onlara biri ötekinden büyük olmayan hiçbir ayet göstermedik. Belki dönerler diye onları azabla tuttuk. Onlar (azabı görünce) dediler ki: “Ey büyücü, bizim için Rabbine sana olan va'di (iman edersek azabın kaldırılacağı ahdi) adına dua et. Gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız.” Fakat biz onlardan azabı giderince, birde görürsün ki onlar verdikleri sözü bozuyorlar.” [135]
Firavun kavminin ve diğer geçmiş kavimlerin karşılaştığı helak öncesi alametîeriyle, Kur'an'ı Kerim'e davet edilen ve Sünnetullah gerçeği ile uyarılan bu çağın insanları da karşılaşabileceklerdir. Kur'an'ı Kerîm'de beyan edilen yeryüzüne inip yeryüzünü kuşatacak olan duman bu alametlerden bir tanesidir.
“Hayır onlar, şüphe içinde eğlenip-oyalanmaktadırlar. Öyleyse göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. (O duman) insanları sarıp kuşatıverir. İşte bu, acıklı bir azabtır. (Diyecekler ki:) “Ey Rabbimiz, azabı üstümüzden açıp-gider, çünkü biz iman edicileriz.” Onlarda düşünüp ibret almak nerede? Onlara (bu günü haber veren) açıklayan bir peygamber gelmişti. Sonra ondan yüz çevirip: “Bir öğretilmiştir, bir mecnundur” dediler. Biz bu (duman) azobı(nı) biraz (bir müddet) açıpkaldıracağız. Büyük bir şiddetle yakaladığımız gün, şüphesiz ki Biz intikam alıcılarız.” [136]
Duman ayetine şahit olmalarına ve azabın kalkması için Allah'a söz vererek dua etmelerine rağmen azap kaldırılca tekrar isyana, tekrar inkara döneceklerdir. Temiz akıl sahibi kimseler bu duruma hayret edecekler ve “Nasıl olur? Nasıl dönerler?” diyeceklerdir. Hangi cahili değer ölçüsüyle ve hangi şeytani mantıkla dönebilecekleri ise Araf suresinde beyan edilmektedir.
“Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek, onun halkını (isyanları nedeniyle tevbe etsinler) yalvarıp-yakarsınlar diye mutlaka onları dayanılmaz bir zorluk ve sıkıntıyla yakalamışızdır. Sonra bu sıkıntının yerine iyilik (selamet ve bolluk) verdik. Çoğalınca da şöyle dediler: “Atalarımız da sıkıntılı ue sevinçli günler yaşamışlardı.” Bunun üzerine onları farkında değillerken . ansızın yakalayıverdik.” [137]
Azabı gördükten sonra “Biz iman edicileriz” diyen kimselerin veya bu kimselere varis olanların küfre dönme nedeni “Atalarımız da sevinçli ve sıkıntılı günler yaşamışlardı" ifadesinde beyan edilmektedir. Bu ifadeyi söyleyenler; “Karşılaştığımız ve daha sonra kaldırılan azap, isyanımızdan dolayı bizi kuşatan İlahi bir azap değildi. Nitekim bu azap kalkmış, selamet ve refah gelmiştir. Bu gibi olaylar, geçmiş atalarımızın da yaşadığı tabi olaylardır.” demektedirler! .
Yerden çıkacak olan Dabbe'nin: “Siz Allah'ın ayetlerine kesin olarak inanmadınız” diyeceği sapıklar, işte bu sapıkların ta kendileridir.
Sünnetullah'ın Ertelenmemesi
Allah'ın ayetleri ile Allah'a davet edilmelerine ve Sünnetullah ile tehdit edilmelerine rağmen, İlahi daveti inkar eden bir kavim veya bir ülke kendilerine tanınan mühletin bitiminde va'dedilen akibetten kurtulabilirler mi? Kendilerine tanınan sürenin akabinde tecelli etmesi beklenen Sünnetullah ertelenebilir mi?
Kur'an'ı Kerim'de beyan edildiği gibi her ümmetin bir eceli olduğu ve takdir edilen bu ecelin değişmeyeceği veya değiştirilemeyeceği çok kesin ve çok açık bir gerçek olarak zikredilmektedir.
“Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince artık ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne gidebilirler.” [138]
“Hiçbir ümmet (kendileri için takdir edilmiş) ecelini öne de alamaz, geri de bırakamaz.” [139]
“Onlar: “Eğer doğru söyleyenîerseniz, bu ua'd(ettiğiniz helak) ne zaman?” derler. De ki: “Size ua'dolunan öyle bir gündür ki, ondan bir saat geri de kalamazsınız, (onun) önüne de geçemezsiniz.” [140]
Kendileri bu ilahi takdiri ertelemeye muktedir olamadıkları gibi, hiçbir kimsenin de Allah'ın emri ile bu emre muhatap olan ülkenin arasına girmeye yetki ve seîahiyeti yoktur. Çünkü Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin ilahi emir ile Sünnetullah'a muhatap olan kavim arasına. Rabbimizin “Halilim-Dostum” buyurduğu ve bu yüce buyruk ile Halilullah olan İbrahim (a.s.) dahi girememiştir. Daha açık bir ifade İle Allah'ın dostu, Allah'ın emrini erteieyememiştir.
Kur'an'ı Kerim'de bu hadise zikredilmekte ve bizlere çok açık bir örnek verilmektedir. Örnekte adı geçen peygamberin, seçkin peygamberlerden İbrahim (a.s.)'ın oluşu, meseleye daha da açıklık getirmektedir.
Lut kavmine azap emrini götüren melekler, doğrudan doğruya Lut kavmine gitmezden önce Rabbimizin emri gereğince İbrahim (a.s.)'a uğramışlar ve onu salih bir evlatla müjdelemişlerdi. Tabi ki İbrahim (a.s.) ile melekler arasındaki konuşma sadece bu olmamıştır. İbrahim (a.s.) meleklerle Lut kavmi hakkında da görüşmüş ve Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin tartışmaya girişmişti.
Kur'an'ı Kerim'de zikredilen bu gibi olayların hikmetini anlayabilmemiz için, öncelikle bu gibi olayları tesadüfi olaylar olarak kabul etmememiz gerekir. Günlük yaşantıda karşılaştığımız bazı olaylarda maksat ve hikmet aramamız abes olsa da, Kur'an'ı Kerim'de zikredilen olaylarda mutlaka maksat ve hikmet aramalıyız. Çünkü Kur'an'ı Kerim'de zikredilen ve çok basit gözüken olaylarda bile muhtaç olduğumuz büyük hakikatler ve hikmetler bulunmaktadır.
Mesela Musa (a.s.) ile ilgili kıssa anlatırken şu husus zikredilmektedir. Musa (a.s.) ile karşılaşan büyücüler; “Önce biz mi atalım, yoksa sen mi atacaksın?” dediler. Musa (a.s.);
“Önce sız atın” dedi. Nitekim önce büyücüler bütün hünerlerini ortaya atmışlar, daha sonra Musa (a.s.) asasını atmış, onların büyüleri bir bir yutulmuştu. Musa (a.s.)'ın asası bizlerin eline geçmeyeceğine göre, asanın önce mi yoksa sonra mı atılması gerektiği bizi ilgilendiriyor mu? Bu olaylar ve bu konuşmalar bizlere niye anlatılyor?
İşte bu olaya maksat ve hikmet aramak üzere yaklaştığımız zaman, bize gerekli olan birçok hikmet ve hakikatlerle karşılaşmamız mümkün olacaktır. Bunlardan bir tanesi “Önce siz atın” ifadesinde beyan edilen prensiptir. Bu prensip, çeşitli dünya görüşündeki insanlarla karşılaşan ve onlarla konuşan müslümanlann uymaları gereken bir prensiptir. Bu prensip ile öncelikle onların bildiklerini ortaya atması onların dinlenmesi, onların tanınması gerektiği beyan edilmektedir. Meseleyi burada daha fazla genişletmemize gerek yoktur. Anlamamız gereken, Kur'an'ı Kerim'de zikredilen olaylarda maksat ve hikmet aramamız gerektiğidir. Tabi ki bunları anlayabilmemiz için, zikredilen olaylara çeşitli sorularla yaklaşmamız gereklidir.
İbrahim (a.s.) ile melekler arasında geçen tartışma da, tesadüfi bir tartışma değildir. Bu tartışma, Rabbimizin murad ettiği ve bu ilahi murad ile tecelli eden eden bir tartışmadır. Peki Rabbimiz bu tartışmayı neden murad etti?
“Hikmetinden sual olunmaz” diyerek, karşılaştıkları Rabbani hükümleri tefekkür etmeyen kimseler, bu sorumuzu abes karşılayabilirler. Açık yüreklilikle belirtelim ki, müteşabih olmayan bütün meselelerde hikmetten sual ederiz. Hikmetini anlarsak, bize bunun hikmetini açıklayan Allah'a hamd ederiz. Hikmetini anlayamazsak, hikmetin anlayamadığımız hükme yine iman eder, yine Allah'a hamd ederiz.
Şanı yüce Rabbimiz, İbrahim (a.s.) ile melekler arasında geçen tartışmayı, bizlere açık bir örnek olması için murad etmiştir. Allah'ın lutfu ile anlamaya çalıştığımız İlahi muradın bir yönü budur. Bizler için açık bir örnek olan bu olay bizlere bildirilerek, Sünnetullah'ın tecellisi arasına hiçbir kimsenin giremeyeceği beyan edilmektedir. Ki Halilullah olan İbrahim (a.s.) dahi girememiştir.,
“İbrahim'den korku geçtiği ve ona (salih evlatla ilgili) müjde geldiği zaman, bizimle (elçilerimizle) Lut kavmi hakkında çekişip-tartışmalara giriyor(du). Çünkü İbrahim yumuşak huylu, oldukça hassas (yüreği yanık) ve gönülden (Allah'a) yönelen biriydi. (Elçilerimiz dediler ki:) “Ey İbrahim bundan vazgeç. Çünkü gerçek şu ki, Rabbinin emri geldi ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelmektedir” [141]
Ayetlerde beyan edildiği gibi yumuşak huylu olan Hz. İbrahim efendimiz, insan suretinde geien meleklerle tartışmaya girmiş ve Sünnetullah ile ilgili azabın ertelenmesini arzu etmişti. Rabbimiz İbrahim (a.s.)'ı tavrından dolayı kınamamış, ancak böylesi bir tartışmadan vazgeçmesi gerektiğini ve emrinin mutlaka gerçekleşeceğini bildirmiştir. İbrahim (a.s.) ile melekler arasında geçen konuşmanın devamında ise zalimler helak edilirken, mü'minlerin kurtarılacağı beyan edilmektedir. Nitekim mü'minler kurtarılarak, Lut kavmi Sünnetullah'ın bir tecellisi olarak helak edilmiştir. İlahi azap emri ne ertelenmiş, ne de öne alınmıştır.
“Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle (hemen) sorguya çekecek olsaydı (yer)üstünde hiçbir canlı bırakmazdı. Ancak onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.” [142]
Sünnetullah'ın Değişik Tecellileri
Sünnetullah gereği helak edilen kavimler, daha önce de belirttiğimiz gibi Allah'ın ayetlerini inkar eden ve inkarlarında ısrar eden kavimlerdir. Herhangi bir kavim İlahi hükümler ile Allah'a kulluğa davet edilmesine ve Sünnetullah ile tehdit edilmesine rağmen inkarlarında devam ederlerse, kendilerine va'dolunan azap ile helak olmaktadırlar. Şayet Allah'ın ayetlerine İman ederlerse, helak olmayacakları ve kurtuluş bulacakları beyan edilmektedir. Nitekim Yunus (a.s.)'ın kavmi, bu konuya verilen örneklerden bir tanesidir.
“Sonunda ona iman ettiler, biz de kendilerini bir süreye kadar yararlandırdık.” [143]
Tabi ki bu durum, Allah'ın ayetlerine iman ettikleri zaman gerçekleşen bir durumdur. Allah'ın ayetlerini inkar ettikleri zaman söz konusu Sünnetullah ile karşı karşıya gelmekteler ve kendilerine tanınan mühletin bitiminde Nuh, Ad, Semud, Lut ve Firavun kavmi gibi dünyevi bir azapla helak edilmektedirler.
Daveti gündeme getiren müslümanlar kavimlerine tanınan mühlet zarfında Rabbani davetlerine devam etmekteler ve mühletin sonunda kendilerine bildirilen İlahi emir ile kavimlerinden ayrılarak, kavimlerini İlahi azap ile başbaşa bırakmaktadırlar.
îman eden kavmin kurtuluşuna ve inkar eden kavmin ilahi azap ile helak edileceğine dair verdiğimiz bu iki durum, kavimlerin genel yapısına göre belirlenmektedir. İlahi azap ile helak edilen kavimler, Rabbani daveti genelde inkar eden kavimlerdir. Bu kavimlerde iman edenler, küçük bir azınlığı oluşturmaktadırlar. Her insanı ve her cemaati ancak güçleri nisbetince mükellef tutan Rabbimİz, azınlıktaki bu müslümanları savaş hükmüyle değil, hicret hükmüyle mükellef tutmakta ve bu müslümanlara hicret ederek, helak edilecek kavimlerinden ayrılmalarını emretmektedir.
Peki, Rabbani davet ile muhatap olan ve Sünnetullah ile tehdit edilen bir kavmin veya bir ülkenin, bir kısmı iman ederken diğer kısmı inkarda ısrar ederse durum ne olur?
Ki bu durum, Resulullah (s.a.v.) efendimizin de yaşadığı bir durumdur. Bu durumda müslümanlara yüklenen mükellefiyetlerin ne oduğu ve olayların nasıl geliştıği siyer kitaplarında uzun bir şekilde açıklanmaktadır. Bilindiği gibi Mekke döneminde İlahi davet başlamış ve davete muhatap olan insanlar Sünnetuilah ile tehdit edilmişti.
Davetin ilk günlerinde çeşitli zorluklarla ve tepkilerle karşılaşan Resulullah (s.a.v.) Efendimize Yunus (a.s.)' dan örnek verilmiş ve aceleci olmaması emredilmişti.
“Sen Rabbinin hükmüne sabret de balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, içi kahır dolu olarak çağrıda bulunmuştu. Eğer Rabbinden ona bir nimet erişmiş olmasaydı, kınanmış olarak çıplak bir yere atılacaktı.” [144]
Bu hükümle mükellef olan Resulullah (s.a.v.) sabır ve sebat ile hakkı anlatmaya devam etmiş ve hakkın anlaşılmasına engel olan cahili görüşlere, Rabbani hakikatlerle müdahale etmiştir. Akideyle ilgili meselelere ağırlık verilen bu dönemde tevhid akidesi netleşmiş, davete muhatap olan insanlar neyi kabul ettiklerini ve neyi reddettiklerini anlamışlardır. Bu dönemin yaşanmasıyla, Resulullah (s.a.v.) yeni bir hükümle muhatap olmaktadır. Bildirilen bu yeni hüküm, daha önce Kalem suresinde beyan edilen “Balık sahibi gibi olma..” uyarısının kapsadığı dönemin bittiğine işaret etmektedir.
“O halde sen, onlardan (inkar edenlerden) yüz çevir. Artık sen, kınanacak değilsin.” [145]
Zikrettiğimiz bu hüküm ile Resuîullah (s.a.v.)'e müşriklerden ve kafirlerden yüzçevirmesi emredilmektedir. Çünkü onlara anlatılması gereken meseleler anlatılmış ve onlar neyi inkar ettiklerini anlamışlardır. Artık bunların bırakılması ve kendilerine va'dedilen günlerine kadar terkedilmesi emredilmektedir.
“Onları; çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak.” [146]
“Onları bırak, kendilerine va'dedilen günlerine kavuşuncaya kadar dalıp oynasmlar, oyalansınlar.” [147]
Daha sonra Mekke dönemini sona erdiren Hicret olayı ile karşılaşıyoruz. Elbetteki bu hicret olayını, diğer hicret olaylarıyla aynı düzlemde değerlendirmemek gerekir. Mesela Habeşistan'a hicret olayında zulüm ve işkence nedeniyle hicret edenlere izin verilmiş fakat bunun yanısıra tevhidi hareketin merkezi olan Mekke'de kalarak mücadeleye devam edenler daha büyük ecirlerle müjdelenmiştir. Medine'ye hicret olayında ise hicret edenler müjdelen-mekte, dünyevi endişelerle hicretten içtinap edenler yerilmektedir. Çünkü Medine'ye hicret olayında müminler ile kafirlerin saflarının ayrılması ve müminlerin, kuvvetlerini bir yerde teksif etmeleri söz konusudur. İlahî davete muhatap olan ve Sünnetuilah ile tehdit edilen insanlar, müminler ve kafirler olmak üzere ikiye bölünmüş ve şanı yüce Rabbimiz, kafirleri müminlerin eliyle cezalandırmayı murad etmiştir.
“Onlarla savaşınız ki, Allah onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın, onlara karşı size zafer versin ve mü'minler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın.” [148]
Nitekim Bedir savaşı başlamazdan evvel, Rabbimiz müminleri ve kafirleri birbirlerinin gözünde az göstermiştir. Savaş başladıktan sonra ise müminİer kafirleri az görmeye devam ederken, kafirler müminleri çok görmeye başlamışlar ve korku ile yılgınlığa düşmüşlerdir. Dikkat edilirse savaş öncesi durum ile savaş başladıktan sonraki durum değişmektedir. Şanı yüce Rabbimiz, bunun nedenini şöyle beyan ediyor.
“Karşılaştığınız zaman, Allah mukadder olan emri verine getirmek için onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. (Bütün) işler Allah'a döndürülür.” [149]
Allah dileseydi, elbetteki onları müminlerin eliyle değil de bizzat kendisi helak ederdi. İlahi azaba müstehak olan kafirlerin, müminlerin elleriyle de cezalandırılması, Allah'ın lutfu ile belli bir güce erişen müminler için bir imtihan vesilesi olmaktadır.
“Eğer Allah dilesiydi (siz savaşmadan da) onlardan İntikam ahverirdi. Ancak (savaşı emretmesi) sizi birbirinizle İmtihan etmesi içindir..” [150]
Nitekim Allah'a kulluğa davet edilen, Sünnetullah ile tehdit edilen ve Resulullah (s.a.v.)'in bedduası ile azaba müstehak olan kafirler, Bedîr'de müminlerin eliyle helak edilmişlerdir. Tabi ki müminlerin eliyle gerçekleştirilen bu azap, kafirlere vadedilen nihai azap değildir.
Çünkü en büyük dünyevi helak oları kıyamet, bütün insanlara gönderilen ve son peygamber olan Resulullah (s.a.v.)'in ve onun yolunu izleyen müslümanların gündeme getirecekleri Rabbani mesajı inkar edecek olan dünya kafirlerinin üzerine kopacağı günü beklemektedir.
Andolsun Firavun kavmine de uyarılar geldi.
Onlar bizim ayetlerimizin hepsini yalanladılar. Biz de onları çok kuvvetli ve kudretli olanın yakalay ısıyla, yakalayıverdik.
Sizin kafirleriniz onlardan hayırlı mı? Yoksa kitaplarda sizin için bir beraat mi var?
Yoksa onlar: “Biz birbirleriyle yardımlaşıp öcünü alan bir toplumuz” mu diyorlar?
Yakında o toplum bozguna uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır. Daha doğrusu onlara asıl vadolunan kıyamet saatidir.
“O kıyamet saati(nin azabı ve dehşeti) daha belalı ve daha acıdır.” [151]
SÜNNETULLAHIN GERÇEKLEŞMESİ
Peygamberlerin Helakle İlgili Duaları
Kavimlerini Alah'a kulluğa davet eden bütün peygamberler, davetin özü olan “Lailaheillallah” gerçeğini kavimlerinin kültür ve anlayışına göre net bir şekilde gündeme getirmişlerdir. İlahi davetle karşılaşan ve Sünnetullah gerçeği iie tehdit edilen kavimlere, Rabbimizin bir mühlet verdiğini belirtmiştik. Ne yazık ki Rabbimiz tarafından verilen bu mühlet çoğu kez hayra vesile olmamış, kendilerine mühlet verilen kavimler, bu mühlet zarfında azgınlıklarını daha da arttırmışlardır.
Öncelikle bilmemiz gerekir ki, kavimlerine Rabbani tebliği götüren ve kavimlerini Sünnetullah ile tehdit eden bütün peygamberler, kavimlerinin Sünnetullah gereği helak olmalarını değil, İlahi daveti kabul ederek kurtuluş bulmalarını yürekten istemektedirler. Çünkü onlar merhametle tanışan ve merhameti yaşayan insanlardır.
İlahi daveti gündeme getirecek olan günümüz müslümanlannın da. bu önemli hususda oldukça duyarlı olmaları gerekmektedir. Bu hususda yapmamız gereken, bizde olmayan bir merhameti dışarda aramak ve sahiplenmeye çalışmak değildir. Çünkü bu merhamet zaten bizde vardır. Yapmamız gereken bu merhameti günyüzüne çıkarmak ve bizleri onurlandıracak bu merhameti bilinçli bir şekilde teneffüs etmektir. Bizlerde olan merhameti günyüzüne çıkarmamız ise güç olmayacaktır. Mesela yolda giderken çok açık giyinmiş bir kadınla karşılaşıyoruz. Nefretle karşıladığımız bu görüntü, kızmamıza ve öfkelenmemize neden olabiliyor.
Kızdığımız ve öfkelendiğimiz an düşünelim!.. Çok açık giyinmiş olan bu kadın, yürürken iki arabanın arasında kalsa ve belden aşağısı kopsa ne yaparız?
Her tarafından kan fışkıran ve kanlar içerisinde çırpınan o kadına bakarken yüreğimizde ne hissederiz?
Elbetteki kızgınlığımız ve öfkemiz bir anda kaybolmuş ve yerini merhamet almıştır.
Yürekten acırız, merhamet ederiz o kadına.. O halde neden acıdığımızı, neden merhamet ettiğimizi düşünelim. Tabi ki bu sorunun da cevabı açıktır.
“Belden aşağısı koptuğu için ve kanlar içinde kaldığı için.”
İşte şimdi kendimize gelelim!. Bizler müslümanız. Allah'a, peygamberlerine, meleklerine, İlahi kitaplara, gaybe, ahirete, cennete ve cehenneme iman ediyoruz. Bu iman ile bilmemiz gerekir ki, sokakta gördüğümüz o açık kadın, isyankar yaşantısını sürdürürse cehennem azabına müstahak olacaktır. Cehennem azabının ne dehşetli ve ne korkunç olduğu ise iman ettiğimiz Kur'an'ı Kerim'de beyan edilmektedir. Ki bir yıl, bin yıl, bir milyar yıl değil, ebedi bir azaptır. Cehennem azabının yanında, herhangi bir insanın belden aşağısının kopması nedir ki?
O kadının belden aşağısının kopmasına acıyor ve merhamet ediyorsak, o kadının mevcut yaşantısı ile gittiği akibete çok daha fazla acımamız, çok daha fazla merhamet etmemiz gerekmez mi?
İşte peygamberlerde bu merhamet vardı. Cehennem azabının ne anlama geldiğini idrak eden peygamberler, bir isyankarla karşılaştıkları zaman, onun isyankar yaşantısı ile nasıl bir azaba doğru gittiğini idrak ediyorlar ve bu İdrakin getirdiği yüce merhamet duygularıyla; “Ateşten kendini kurtar, ebedi azaptan kendini kurtar, ne olur kurtar, ne olur kurtar..” diye çırpmıyorlardı. Onlara merhametle yaklaşıyorlar, yakinen hissettikleri ve yaşadıkları bu merhamet ile ağlıyorlar ve ağlıyorlardı.
Taif'te taşianan rahmet peygamberi Resulullah (s.a.v.) elbette ve elbetteki kendisine değil, kendisini taşlayanlara acıyor, onlara merhamet ediyordu.
Kavimlerine tanınan mühlet zarfında, kavimlerinin kurtuluşu için mücadele eden ve onları merhamet duygularıyla kurtuluşa çağıran peygamberler; bu mühletin akabinde küfürlerinde ısrar eden kavimlerini, Sünnetullah gereği va'dedilen azaba terketmektedirler.,
“(Nuh) Sonunda Rabbine dua etti. “Gerçekten ben yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen intikam al”. [152]
Nuh (a.s.)'ın buyurduğu “Ben yenik düşmüş durumdayım" ifadesini yanlış anlamamak gerekir. Nuh (a.s.) bir müslüman ve bir peygamber olması hasebiyle onların karşısında hiçbir zaman hor ve zelil bir duruma düşmemişti. Ancak verdiği bir mücadele vardı. Bu mücadele, onların Rabbani davete teslim olmaları ve kurtuluş bulmaları içindi. Nuh (a.s.) işte bu mücadelede yenik düştüğünü ifade etmektedir. Gizli ve açık olarak onları Allah'a kulluğa davet ettiğini, bu daveti uzun yıllar anlattığını ve açıkladığını belirtmekte ve bütün bunlara rağmen küfürlerinde ısrar eden kavmini, değişmesi ve ertelenmesi mümkün olmayan İlahi tehditten kurtaramadığını ifade etmekte ve Sünnetullah'ın gerçek failine; “Artık Sen, onlara ua'dettiğin intikamı al” demektedir.
Sünnetullah'ın tecellisinden önce birçok peygamberin, Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin duaları ile karşılaşıyoruz. Sünnetullah gereği helak edilen birçok kavim, kendilerine gönderilen peygamberlerin nihai duaları akabinde helak edilmişlerdir. Bu durumu elbetteki dikkate almamız gerekmektedir. Ancak bu durumu dikkate alırken, peygamberlerin duasının Sünnetullah üzerinde müessir olmadığını ve Sünnetullah'ın bu dualara göre değişmeyeceğini bilmemiz de gerekecektir.
Peki duanın anlamı, yeri ve etkisi nedir?
Bilindiği gibi dua Allah'a yönelmek, Allah'a el ve gönül açmak, Allah'a yalvarmak ve Allah'tan istemektir. Allah'a gönülden yönelerek el açan ve boynunu bükerek Rahmani dualarda bulunan birçok kardeşimizin dualarına icabet eden Allah (c.c.)'dır.
Kur'an'ı Kerim'deki hareket metoduna vakıf olan dikkatli kardeşlerimiz, Kur'an'ı Kerim'deki dua hakikatine de vakıf olabileceklerdir. Çünkü muhatap aldığı müslümanlara bulundukları konumun fıkhını veren Kur'an'ı Kerim, bu müslümanlara bulundukları konumda yapmaları gereken duaları da beyan etmektedir. Şanı yüce Rabbimizden hangi konumda, neyi talep edeceğimizi bilmemiz elbetteki çok önemli bir meseledir. Nitekim bu önemli meselede gafil olan birçok kardeşimiz gelişi güzel dualarda bulunmakta, müşrik ve kafir olarak sıfatlandırdıkları kimseleri beddualara boğmaktadırlar. Oysa ki herhangi bir insanın şerri için dua etmezden önce, o insanın hayrına dua edilmesi ve hayrı için gayret sarfedilmesi gerekmektedir. Dualara icabet eden Rabbimiz her konuda olduğu gibi bu konuda da bizlere yol göstermekte ve hangi konumda neyi istememiz gerektiğini lutfu ile beyan buyurmaktadır. Kur'an'ı Kerim'deki dua ayetlerini İslami hareketin merhalelerini dikkate alarak incelediğimiz zaman, hangi merhalede nelere muhtaç olunduğunu ve bu muhtaç olunan şeylerin Allah'tan nasıl istenmesi gerektiğini müşahade edebiliriz.
Dua hakkında belittiğimiz bu kısa açıklama dikkate alındığında, peygamberlerin Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin yaptıkları duanın anlamı, yeri ve etkisi daha iyi anlaşılabilecektir. Peygamberlerin kavimleri hakkında yaptıkları bu nihai dua, kavimlerine tanınan mühletin bittiğine açık bir işarettir. Nitekim bu duanın akabinde müminler kafirlerden ayrılmakta ve kafirler kendilerine va'dedilen azap ile helak edilmektedir. Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin bazı peygamber duaları Kur'an'ı Kerim'de şöyle zikredilmektedir.
“Nuh dedi ki: “Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma. Çünkü Sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve onlar facirden, kafirden başkasını doğurmazlar. Ey Rabbim beni, annemi, babamı, mümin olarak evime gireni, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla. Zalimlere de helakten başkasını arttırma.” [153]
“(Lut dedi ki:) “Rabbim, beni ve ehlimi bunların yapmakta olduklarından kurtar.” Bunun üzerine onu ve ehlini tamamen kurtardık. Geri kalanlar içinde yalnız bir kocakarı (karısı) vardı. Sonra geride kalanları helak ettik.”[154]
“Musa dedi ki: “Ey Rabbimiz, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatındaki zinet ve malları şüphesiz Sen verdin. Senin yolundan saptırsınlar diye mi Rabbimiz? Rabbimiz Sen onların mallarını yok et. Kalplerini şiddetle sık, çünkü onlar acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.” [155]
İlahi vahy ile bu gibi dualardan ve duaların akabinde tecelli eden olaylardan haberdar olan Resulullah (s.a.v.) elbetteki bunlardan birçok örnekler ve ibretler almıştı. Nitekim Habibini bunlardan haberdar eden Allah (c.c.) Habibine hangi duayı yapması gerektiğini de bildiriyordu.
“De ki: “Rabbim, onlara vaad edilen tehdidini bana göstereceksen, beni o zalimler topluluğu arasında bulundurma Rabbim. “ Gerçek şu ki, biz onlara va'dettiğimiz tehdidi elbetteki sana göstemeye de kadiriz.” [156]
Sünnetullah gerçeğine vakıf olan Ebubekir (r.a.) gibi müslümanlar, Resulullah (s.a.v.)'in Mekke'den hicret etmesini Mekke'lilerin helakına yorumlamışlar ve: “Peygamberini şehirlerinden çıkaran Mekke'liler, mutlaka helak olacaklardır” demişlerdir. Tabi ki bu söz bir kehanet değil, bizzat Sünnetullah'a nisbet edilen bir sözdür. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, Resulullah (s.a.v.)'in gündeme getirdiği İlahi davet genelde reddedilmemişti ve ayrıca ResuluUah (s.a.v.) daveti kabul etmeyen herkese değil, küfrün elebaşıları olan Ebu Cehil, Utbe b. Rabia, Velid b. Ukbe ve Ümeyy b. Halef gibi kafirlerin helaki için dua etmişti. Nitekim bu kafirlerin Bedir'de müminlerin eliyle helak edildiklerine şahit oluyoruz. Yine bilmemiz gerekir ki, bir veya birkaç kavme değil, kıyamete kadar yaşayacak olan bütün insanlığa peygamber olarak gönderilen ResuluUah (s.a.v.)'in vefatı zamanında dahi, İlahi tebliğ dünyadaki bütün insanlara ulaşmamıştı.
Tabi ki bunda bir tenakuz yoktur.
Resulullah (s.a.v.)'in vefatıyla nübüvvet bitmiş fakat son nübüvvet sahibi Resulullah (s.a.v.)'in İlahi daveti, son peygambere ümmet olma şuurundaki müminlerce gündeme gelecek ve dünyadaki bütün insanlar aynı İlahi davet ve aynı İlahi tehdit ile karşı karşıya getirileceklerdi.
Mü'minlerin Kafirlerden Ayrılmaları
İlahi davetle karşılışıp, Sünnetullah gerçeği ile tehdit edilen kavimler, hakkı bilmelerine rağmen hakkı reddettikleri zaman Sünnetullah'ın hükmü çerçevesine girmekteler ve Sünnetullah gereği helak edilmekdirler.
Kendilerine bildirilen ayetlerin Rabbani olduğunu anlamalarına rağmen inkarda ısrar eden kavimlerin helak olacakları, Musa (a.s.)'ın Firvavun'a verdiği cevapta açıkça beyan edilmektedir.,
“Andolsun ki biz Musa'ya apaçık dokuz ayet verdik. İsrailoğulanna sor. Onlara geldiği vakit Firavun ona şöyle demişti: “Musa ben seni gerçekten büyülenmiş sanıyorum.” O da (Firavun'a): “Andolsun bunları, görülecek belgeler olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini sen de bilmişsin. Gerçekten ben de seni helak olmuş sanıyorum” demişti.” [157]
Kendilerin tanınan mühlet zarfında İlahi davete açıklık kazandırılmasının ve davetin anlaşılmasına engel olan cahili birikimlerin izale edilmesinin görünür hikmetlerinden birisi de budur. Bu açık tebliğ ile yollar belirginleşmekte, müslümanların yolu ile kafirlerin yolu kesin hatlarla birbirinden ayrılmakta ve kafirlerin küfri yolları apaçık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
“Suçlu günahkarların yolu apaçık ortaya çıksın diye ayetlerimizi böylece (uzun uzun) açıklamaktayız.” [158]
İlahi davet açıklık kazandıktan ve kendilerine tanınan mühlet bittikten sonra, müminlere kafirlerden ayrılmaları emredilmektedir. Nuh (a.s.) ve beraberindeki müminlerin gemiye binmeleri, Hud (a.s.). Salih (a.s.) ve Lut (a.s.)'ın müminlerle birlikte kavimlerinden ayrılmaları, Musa (a.s.)'ın İsrailoğuliarıyla birlikte gece vakti Mısır'dan ayrılması aynı İlahi emrin bir gereği olarak yerine getirilmiştir.
Çünkü şanı yüce Rabbimiz mü'minlere, helak edilecek olan kavimlerinden ayrılmalarını emretmektedir. Nitekim Resuîullah (s.a.v.)'e de, bu sünnetini ifade eden aynı buyruk ile hitap etmiştir.
“Oysa sen (onların) içlerinde bulunduğun sürece Allah onları azaplandıracak değildin.” [159]
Zikredilen bu hükmü, hiç şüphesiz ki hakkı bilerek inkar eden kafirler için bir kurtuluş, bîr bağışlanma olarak anlayamayız. Bu hükümde, Resuîullah (s.a.v.) onların içinden ayrılmadıkça onların azaplandırılmayacağı beyan edilmektedir. Çünkü Sünnetullah'ın kapsamında, zalimler helak edilirken mü'minlerin kurtarılacağına dair İlahi vaad vardır.
Zalimler Helak Edilirken Mü'minlerin Kurtarılması
Şanı yüce Rabbimiz kavimlerini İlahi hükümlerle uyaran, Sünnetullah ile tehdit eden ve bu Rabbani tebiğin anlaşılması ve yaygınlaşması için gayret sarfeden müminlerin, zalimler helak edilirken mutlaka ve mutlaka kurtaracağını vaad etmektedir.
Bu İlahi vaad Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde zikredilmektedir.
“Andolsun ki, biz senden önce kendi kavimlerine (nice) peygamberler gönderdik de onlara apaçık deliller getirdiler. (İman etmedikleri için) Biz de suçlu günahkarlardan İntikam aldık. Mü'minlere yardım etmek (onları kurtarmak) ise bizim üzerimizde bir haktır.” [160]
“Sonra biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. Mü'minleri kurtarmamız da bizim üzerimizde bir haktır.” [161]
Zikrettiğimiz ayet-i kerimelerde beyan edilen bu İlahi vaadin tecellisine ilişkin birçok örnekler verilmektedir. ,
“Onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla birlikte gemide olanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da (suda) boğduk.” [162]
“Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöke kaldılar (helak oldular). Sonra biz onlara olan vaadin doğruluğunu göstererek onları ve dilediklerimizi kurtardık Haddi aşanları ise helak ettik.” [163]
“İman edenleri ve korkup sakınmakta olanları da kurtardık.” [164]
Zalimler helak edilirken İlahi vaad ile kurtarılan ve kurtarılacak olan müminler elbetteki Rabbani hükümlere teslim olan ve bu hükümlerin getirdiği sorumluluğu idrak ederek yaşayan müminlerdir. Enfal suresinde zikredilen “Sen onların içinde bulunduğun sürece Allah onları azaplandıracak değildir” buyruğu Resulullah (s.a.v.) ile birlikte, onun yolunu izleyen dünya müslümanlarını da muhatap almaktadır.
Tabi ki bu müslümanlar, İlahi mesajı Resulullah (s.a.v.)'in sünnetini dikkate alarak yaşamaya ve yansıtmaya çalışan müslümanlardır. Sözkonusu İlahi vaad ile müjdelenen müslümanlar, bu kutlu müslümanlardır. Bunlar cahili toplumlarda yaşamalarına rağmen cahiliyeye ve zulme rıza göstermeyen, kötülükten sakındıran, iyiliği emreden müslümanlardır.
Bunlar Rabbani ölçüyü esas almadan yaşadıkları şartlara göre değişebilen kimseler değil, Rabbani ölçü ile şartlan değiştirmeye talip olan kimselerdir. Söz konusu İlahi vaad ile müjdelenen müslümanlar, bu kutlu müslümanlardır.
“Halkı ıslah eden kimseler iken senin Rabbin o ülkeleri zulm ile helak edecek değildi.” [165]
Ancak!.
Hakkı bilmelerine rağmen, haksızlık karşısında sükut edenler,
Resulullah (ş.a.v.)'in razı olmadığı, boyun eğmediği zalime ve zulme boyun eğenler, razı olanlar, Allah'ın hükmünü bilmelerine rağmen şeytani hükümleri inkar etmeyenler, inkar ettirmeyenler, insanları Allah'a kulluğa davet ederken, şeytana ve şeytanın dostlarına kulluktan menetmeyenler, Allah'tan korkup sakınmayanlar,
zalim ve zulüm karşısında susmayı, müslümanca bir sabır olarak adlandıranlar, çevresindeki uyuşmaş ve uyuşturulmuş İnsanların kendisine yönelttikleri sevgi, saygı ve itibar ile hoşnut olup. bu cahili değerler ile Allah katında da değerli olduklarını zannedenler, malından ve canından taviz vermeyip, Allah'ın hükmünden taviz verenler, yapmadıklarını söyleyip, emroiunmadıkları işleri yapanlar, üç günlük dünya hayatını, ebedi hayata tercih edenler, var olan Allah'tan değil, yok olan yokluktan korkanlar, müslümanca yaşamasını bilmezken, müslümanca ölmekten söz edenler, zelil bir yaşantıyı, Allah'ın lutfu ile gerçekleşebilecek olan izzetli ve onurlu bir şehadete tercih edenler.
İşte bunlar, bütün bunlar zalimin zulmünde ve mazlumun günahında hisse sahibidirler. Allah'ın azabı zulmeden zalimlerle birlikte, zulme rıza gösteren bu kimseleri de kuşatacaktır.
“Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden sadece zulmedenlere isabet etmez. Bilin ki Allah'ın azabı çok şiddetlidir.” [166]
Bu ayet-i kerimede belirtilen kimseler, zalimin zulmüne güçleri nisbetince müdahale etmeyen kimselerdir. Dolayısıyle zalimlerin müstahak oldukları azap, zulme rıza gösteren bu kimselere de dokunmaktadır. Bu kimseler, zalimlere azap edilirken kurtulacak olan kimseler değildir. Rabbimizin İlahi vaadine muhatap olan müminler, güçleri nisbetince kötülükten sakınan ve kötülükten sakındıran, iyiliği yaşayan ve iyiliği emreden mü'minlerdir.
“Biz kötülükten sakındıranları kurtardık. Zulme sapanları da yapmakta oldukları ftsk dolayısıyla pek zorlu bir azap ile yakatayıverdik.” [167]
4. KIYAMET
Kıyamete iman
Mümirilerin vasıflarından birisi de kıyamete yakınen iman etmeleridir. İlahi vahy ile bildirilen bu gerçek, mü'minlerin iman ettiği ve ne zaman kopacağına dair yapılan batıl tartışmalardan içtinap ettikleri bir gerçektir. Kıyametin ne zaman kopacağını sormak batıl bir soru olduğu gibi bu batıl soruya cevap aramak da batıl bir uğraşıdır. Çünkü kıyametin ne zaman kopacağı, şanı yüce Rabbîmİzİn alemlere rahmet olarak gönderdiği Resulullah (s.a.v.)'e dahi bildirilmemiştir.
“O ne zaman demir atacak?” diye, sana kıyamet saatini soruyorlar. Sende ona (saati) bildirmeye ait ne (bilgi) var ki. Onun nihayeti (kopuş saati) ancak Allah'a aittir. Sen yalnızca ondan korkup-sakınacak kimseler için bir uyarıp-korkutansın.” [168]
“Sana kıyamet-saatinin ne zaman demir atacağını (vuku bulacağını) sorarlar. De ki: “Onun ilmi yalnızca Rabbimin kalındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklanamaz. O' göklerde de, yerde de ağırlaştı. O size ansızın gelecektir.” [169]
Zikrettiğimiz ayet-i kerimelerde beyan edildiği gibi kıyametin ne zaman kopacağı biz müslümanlara bildirilmemiştir. Bunun ilmi ancak ve ancak Rabbimizin katmdadır. Ebced hesabı ile bazı ayetleri değerlendirerek, kıyametin ne zaman kopacağına dair görüş beyan edenler, bu konuda sapıklığa düşen kimselerdir. İlm-i huruf denilen ebced hesabı ile gizli ilimleri öğrenmeye teşebbüs eden kimseler, henüz bu konudaki açıkça beyan edilen zahir hükümleri anlayabilmiş değillerdir. Bu konudaki açık hükümleri idrak etselerdi, kıyamet saatinin ne zaman kopacağına dair batıl araştırmalara girmez ve kehanet olarak nitelendirilecek görüşler beyan etmezlerdi. Kıyametin ne zaman kopacağı Kur'an'ı Kerim'de bildirilmiş olsaydı, bunu anlamaya en layık kişi elbetteki Resulullah (s.a.v.) olurdu. Oysa ki Resulullah (s.a.v.)'i muhatap alan ayet-i kerimelerde, kıyamat saatinin ne zaman vuku bulacağına dair bilgi verilmediği, saatin bildirilmediği, bu bilginin Rabbimizin katında olduğu ve bu konuda tartışmanın, görüş beyan etmenin sapıklık olduğu açıkça bildirilmektedir.
“Allah, kitabı ve mizanı hak olmak üzere indirdi. Ne bilirsin, belki de kıyamet-saati yakındır. Ona (kıyamete) inanmayanlar, onun çabuk gelmesini isterler. İman edenler ise ona karşı bir korku içindedirler ve onun şüphesiz bir hak olduğunu bilirler. Haberiniz olsun, kıyamet-saati hakkında tartışıp mücadele edenler gerçekten uzak bir sapıklık içindedirler.” [170]
Bu ayet-i kerimelerde kıyamet-saatine karşı hak ve batıl yaklaşımların ne olduğu beyan edilmektedir. Ölüm akıllarına geldiği zaman benizleri sararan, ölümü istemeyen ve ölümde acele etmeyen kimseler, kıyamet konusunda acele edebilmektedirler. Bunun nedeni ayet-i kerimede beyan edildiği gibidir. Ölümün hak olduğunu bildikleri için ölümü istemeyen ve ölümde acele davranmayan bu kimseler, kıyamete inanmadıkları için kıyamette acele davranabilmektedirler.
Oysa acele ettikleri kıyamet koptuğu zaman; “Nereye kaçalım, hangi sığınağa girelim, nereye sığınalım.” diyerek feryat edeceklerdir.
“Kıyamet günü ne zamanmış” diye sorar. Ama göz kamaşıp-kaydığı, ay tutulup-karardığı, güneş ve ay birleştirildiği zaman, insan o gün der ki: “Kaçılıp-sığınılacak yer neresi?” Hayır, sığınılacak hiçbir yer yok.” [171]
Kıyameti acele istemek, kıyamete inanmayanların batıl bir yaklaşımlarıdır. Kıyamete inananların batıl yaklaşımları ise kıyametin ne zaman kopacağına dair batıl tartışmalarda bulunmalarıdır. Yukarıda zikrettiğimiz Şura süresindeki ayet-i kerimelerde bu batıl yaklaşımlar beyan edildiği gib iman edenlerin kıyamet-saatine karşı hak yaklaşımları da beyan edilmektedir. Mü'minler Kur'an'ı Kerim'de zikredilen kıyamet olayını tefekkür eden, bu tefekkür ile kıyametin dehşetini idrak ederek korku içine düşen ve bu kıyametin şüphesiz bir hak olduğuna iman eden kimselerdir. Kıyametin ne zaman kopacağına dair bu mü'minlere verilen yegane haber ise kıyametin yakın olduğudur.
“Kıyamet-saati yaklaştı.” [172]
“Gerçekten onlar, bunu uzak görmektedirler. Biz ise onu yakın görüyoruz.” [173]
“O yaklaşmakta olan (kıyamet-saati artık) yaklaştı.” [174]
Bazı kardeşlerimiz; “Kıyameti yakın veya uzak bilmenin bizimle bir ilgisi yok. Biz kendi kıyametimizle (ölümümüzle) ilgilenelim” demektedirler. Bu ifade ile kıyametin ne zaman kopacağı konusundaki batıl tartışmaları kasdediyorlarsa, kendilerine elbetteki hak veriyoruz. Ancak Kur'an'ı Kerim'de de beyan edildiği gibi mü'minler kıyametin yakın olduğuna inanmakla mükelleftirler. Biraz önce zikretiğimiz “Gerçekten onlar bunu uzak görmektedirler, biz ise onu yakın görüyoruz” buyruğu, iki ayrı taraf ve iki ayrı yaklaşım bildirmektedir. Müminlerin hangi tarafta ve hangi yaklaşıma sahip olmaları gerektiği ise aşikardır.
Kıyameti yakın bilmenin ve kıyametin her an kopabileceğine inanmanın elbetteki bazı hikmetleri vardir. Kıyametin yakın olduğuna yakinen iman eden kardeşlerimize, bu hikmetlerin ne olduğunu açıklamamıza gerek yoktur. Çünkü bu hükme yakinen iman eden kardeşlerimiz bu hükmün hikmetini, yaşarken idrak edebileceklerdir. Bazı kimseler bu ifadelere itiraz ederek; “Biz kıyametin yakın olduğuna iman ettik fakat bunun hikmetini kavrayamadık. İman etmekle, hikmetini anlamak arasında nasıl bağlantı kuruyorsunuz?” diyebileceklerdir. Kıyametin yakın olduğuna iman ettik fakat bunun hikmetini kavrayamadık diyen kimselerin, hikmeti anlamada zaafa düştükleri aşikadır
Ne var ki bu zaaf, akli bir zaaf değil imani bir zaaftır.
“Kıyametin yakın olduğuna inanıyoruz” demelerine rağmen beşikteki çocuklarının evlenmesini düşünen, onun evini ve çeyizini hazırlamaya çalışan kimselerde bu imani zaaf vardır.
“Kıyametin yakın olduğuna iman ediyoruz” demelerine rağmen bugün yapılması gereken işi yarına bırakan kimselerde bu imani zaaf vardır.
“Kıyametin her an kopabileceğine iman ediyoruz” demelerine rağmen yarınlarda yapılması gereken işleri bugün yapmaya çalışan ve dolayısiyle bugünün yapılması gereken işlerini yapamayan kimselerde bu imani zaaf vardır.
Oysa ki kıyametin yakın olduğuna ve kıyametin her an kopabileceğine yakinen iman eden müslümanların hal ve yaşantıları böyle değildir. Bu söylediklerimize rağmen meseleyi yine de anlayamayan kimselere şöyle bir örnek verme ve şu şekilde seslenme durumunda kalacağız. Tabi ki bu örneği, meseleyi anlayabilmeleri için farazi olarak veriyoruz.,
Sizler, kıyametin her an kopabileceğine iman ettiğinizi söylüyorsunuz. Bu samimi ifadeniz, kıyameti her an beklediğinize ve buna inandığınıza işarettir. Şimdi kendinize yönelin ve bu imanın sizin iç dünyanızda nasıl bir etki bıraktığını, dünya görüşünüzü ne derece etkilediğini, sizin dünyaya ve insanlara yaklaşımınızı değiştirip-değiştirmediğini dürüst bir şekilde tesbit edin. Bu tesbitten sonra farazi olarak şu olayı yaşadığınızı düşünün. Yalnız ve uyanıkken İlahi olduğundan şüphe etmediğiniz şu hitapla karşılaşıyorsunuz.
“Kıyamet bir ay sonra kopacak!..”
“Ne oldu?”
“İç dünyanızda bir depremle mi karşılaştınız?”
Dünyaya ve dünya malına karşı yaklaşımınız değişti mi? Artık eskisi gibi tamahkar değil misiniz? Daha önce sımsıkı tuttuğunuz ve daha da fazlalaştırmak için çalıştığınız malınızı nereye götürüyorsunuz, Allah rızası için infak mı etmek istiyorsunuz? Çocuğunuz büyüyünce oturacağı evi ve çeyizi hazırlamaktan vazgeçip, onun ahiretini kurtarma telaşına mı düştünüz? Dudağınızı neden sinyorsunuz, hacca gitmeyi her sene ertelediğiniz için mi? Sakalınızı neden kesmiyorsunuz, hani yaşlanınca bırakacaktınız? Bu gece vakti nereye koşuyorsunuz? Akrabalarınıza, dostlarınıza, sevdiklerinize ve çevrenizdeki insanlara biran önce varmak, onları biran önce uyarmak ve onları biran önce kurtuluşa çağırmak istiyorsunuz değil mi?
Peki, sizde bu değişikliği yapan ne?
Farazi olarak düşündüğümüz, kıyametin bir ay sonra kopacağına dair İlahi hitap mı?
İyi ama siz zaten kıyametin her an kopabileceğine inanmıyor muydunuz? Siz zaten 'Kıyamet her an kopabilir' demiyor muydunuz?
Kaldı ki her an kopabileceğine inandığınızı söylediğiniz kıyamet hakkında, farazi olarak bir ay toleranslı bir haberle karşılaştınız. Telaşa kapılacağınıza, biraz rahatlamanız gerekmez miydi?
İtiraf edilmesi gerekir ki, bu konudaki gafletiniz imani zaaftan kaynaklanmaktadır. Kıyametin yakın olduğuna, her an kopabileceğine iman ettiğinizi söylemenize rağmen içinde bulunduğunuz hal ve yaşantıyla kıyameti hiç de yakın görmüyordunuz. Farazi olarak düşündüğümüz Kıyamet bir ay sonra kopacak' hitabı yerine “Sen yaşadığın sürece kıyamet kopmayacak” hitabı ile karşilaşsaydınız, o zaman halinizde ve yaşantınızda önemli bir değişiklik olacak mıydı?
Kendilerinde imani zaaf bulunan ve farazi bir örnek vererek muhatap aldığımız kimseler, umud ederiz ki kıyametin yakın olduğuna yakinen iman etmenin hikmetini kısmen de olsa anlamışlardır.
Kıyametin yakın olduğu buyruğuna iman etmenin hikmeti, bu buyruğa yakinen iman eden müslümanların nefislerine, dünyaya ve insanlara yaklaşımlarından meydana gelen köklü değişiklerdir. Bazı insanlarda biraz evvelki örnekte belirttiğimiz gibi müşahhas bir haberle gerçekleşen değişiklikler, bu mü'minlerde Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen hükümlere yakinen iman etme ile gerçekleşmiştir.
Kıyametin her an kopabileceğine iman etmek ile her an ölünebileceğine iman etmenin benzer hikmetleri varsa da, bu iki olayı yine de birbirinden ayrı değerlendirmemiz gerekir. Çünkü ölüm düşüncesi daha çok ferdi sorumluluğu ve nefse yönelik endişeyi etkilerken, kıyamet düşüncesi toplumsal sorumluluğu ve çevreye yönelik endişeyi de etkilemektedir.
Sünnetullah'a Göre Kıyamet
Daha önceki yazımızda kıyametin ne zaman kopacağına dair araştırmada bulunmanın ve bazı hesaplarla bu konuda görüş beyan etmenin batıl bir uğraşı olduğunu belirtmiştik. Kıyamet hadisesini Sünnetullah'a göre değerlendirirken amacımız elbetteki kıyamet saatini tesbit etmeye çalışmak gibi batıl bir uğraşıya girmek değildir. Bunun mümkün olmadığını zaten idrak ediyor ve Allah'a hamdolsun ki bu konuda beyan edilen hükümlere zaten iman ediyoruz.
Ancak kıyamet hadisesinin Sünnetullah'a göre değerlendirilmesini ve ikisi arasındaki yakın ilginin araştırılmasını batıl bir uğraşı olarak telakki etmiyoruz. Kaldı ki bu meseleyle ilgili bazı hususların dünya müslümanları tarafından bilinmesinde fayda ve hayr mülahaza ediyoruz. Çünkü kıyamet koparken kurtulmaları umud edilen müslümanlar, bu gerçekleri dikkate alan müslümanlardır.
Öncelikle bilinmesi gereken mesele, kıyametin Sünnetullah'a göre kopacağı ve Sünnetullah'ın bir tecellisi olarak vuku bulacağıdır. Çünkü kıyameti gerçekleştirecek olan Rabbimiz, bu hadiseyi Kur'an'ı Kerim'de beyan ettiği sünnetine göre gerçekleştirecektir. Değişmesi ve değiştirilmesi mümkün olmayan bu Sünnetullah ise, Kur'an'ı Kerim'de zikredilen ve bu kitapta açıklamaya çalıştığımız toplumların helakıyla ilgili Sünnetullah'dır. Daha açık bir ifade ile, kıyamet toplumların helakıyla İlgili bu Sünnetullah'ın bir tecellisi olarak kopacaktır.
İlahi davetle karşılaşmalarına ve Sünnetullah ile tehdit edilmelerine rağmen inkarlarında ısrar eden kavimlerin, bu konudaki Sünnetullah'ın bir gereği olarak helak edildiklerini belirtmiş ve Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen örnekleri zikretmiştik. Nuh (a.s.)'ın davetinin, zamanındaki bütün insanlara ulaştığını kabul ederek, Nuh tufanı ile meydana gelen helakin bütün dünyayı kuşatmasını bir istisna kabul edersek, Sünnetullah gereği meydana gelen diğer helakların genelde bölgesel helaklar olduğunu müşahade ederiz.
Tabi ki bu durum şaşırtıcı değildir.
Çünkü toplumların helakıyla ilgili Sünnetullah'ın hükmü çerçevesine, İlahi davetle karşılaşan ve Sünnetullah ile tehdit edilen toplumlar girmektedir. Birçok peygamber kendi kavimlerine gönderildiği ve kendi kavimlerini uyarıp-korkuttukları için, helakla ilgili Sünnetullah'ın hükmü çerçevesine sadece bu kavimler girmiş ve Allah'ın ayetlerini inkar eden bu kavimler helak edilmiştir. Hangi kavim veya hangi ülke Allah'ın ayetleriyle Allah'a kulluğa davet edilmiş ve Sünnetullah ile tehdit edilmişse, bu ülke veya bu kavim Sünnetullah'ın hükmü çerçevesine girmektedir. Bu gerçeği kabul ve idrak ettikten sonra şu soruyu sormamız gerekecektir.
Son peygamber Resulullah (s.a.v.)'in ve son Kitap Kur'an'ı Kerim'in gönderilmesiyle hangi kavim veya hangi ülke Sünnetullah'ın hükmü çerçevesine girmektedir?
Resulullah (s.a.v.)'in belli kavimlere değil de bütün insanlara peygamber olarak gönderildiği gerçeğinden hareket ederek: “Bütün dünya insanları Sünnetullah'ın hükmü çerçevesine girmektedir” diyemeyiz. Çünkü yukarıda da belittiğimiz gibi herhangi bir ülkenin bu Sünnetullah'm hükmü çerçevesine girebilmesi için, o ülkenin Allah'ın ayetleriyle Allah'a kulluğa davet edilmesi ve Sünnetullah ile uyarılıp-tehdit edilmeleri gerekmektedir.
Kıyamete kadar yaşayacak olan bütün insanlara peygamber olarak gönderilen Resulullah (s.a.v.), bilindiği gibi İlahi davete Mekke ve çevresinden başlamıştır. Buradaki insanlar Allah'ın ayetleriyle Allah'a kulluğa davet edilmişler ve Sünnetullah ile uyarılıp-tehdit edilmişlerdir. Resululah (s.a.v.) bütün dünya insanlarına peygamber olarak gönderilmesine rağmen ilk dönemlerde yapılan bu İlahi davetle, Sünnetullah'm hükmü çerçevesine bütün dünya değil, bu İlahi davetin gerçekleştiği bölge girmektedir. İlahi davete muhatap olan ve Sünnetullah ile uyarılan Mekke müşriklerinin, Ad ve Semud kavimlerini helak eden yıldırıma benzer bir yıldırımla tehdit edilmeleri bu gerçeğin açık örneğidir.
“Yine yüz çevirirlerse, artık de ki: “Ben sizi Ad ve Semud yıldırımına benzer bir yıldırımla uyarıp korkuttum.”[175]
Bilindiği gibi Ad ve Semud kavimlerinin helakları, bölgesel helaklardır. Netice olarak anlamamız gerekir ki, peygamberler vasıtasıyla gönderilen İlahi mesaja muhatap olan ve bu Sünnetullah ile ikaz edilen kavimler, bu Sünnetullah'm hükmü çerçevesine girmektedir. Günümüz müslümanlan Resulullah (s.a.v.)'in sünnetini dikkate alarak bu İlahi mesajı kendi ülkelerinde Sünnetullah'a uygun olarak gündeme getirdikleri zaman, o ülke bu Sünnetullah'ın hükmü çerçevesine girecektir. Peki!..
Bu İlahi davet Resulullah (s.a.v.)'e ümmet olma bilincindeki dünya müslümanlan tarafından Sünnetullah'a uygun olarak dünya genelinde gündeme geldiği zaman, dünya insanları aynı İlahi davet ve aynı İlahi tehdit ile karşılaştıkları zaman, bu Sünnetullah'm hükmü çerçevesine hangi ülke girecektir?
İşte bu soruya vereceğimiz cevap açıktır.
Böyle bir durumda, toplumları helak eden Sünnetullah'm hükmü çerçevesine bütün dünya girmektedir. Nitekim kıyamet, Resulullah (s.a.v.)'in İlahi daveti ile karşılaşıp ve Sünnetullah ile tehdit edilmelerine rağmen küfürlerinde ısrar edecek olan dünya kafirlerinin üzerine kopacaktır.
Peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği ayetleri inkar öden ülkeleri helak eden Rabbimiz, en şiddetli azabı Ve helaki olan kıyameti, 'Habibim' buyurduğu Resulullah (s.a.v.) ile gönderdiği ayetlerini inkar eden dünya kafirlerine va'detmektedir. Resulullah (s.a.v.) ile gönderilen İlahi ayetleri inkar eden dünya kafirleri, İşlakla ilgili Sünnetullah'm hükmü çerçevesine girecekler ve genel bir helak olan kıyametle helak edileceklerdir.
Resulullâh (s.a.v.)'in vefat etmiş olması, bizleri bu konuda bSzışüphe ve istifhamlara götürmemelidir. Daha öncde belirttiğimiz gibi bütün insanlara peygamber olarak gönderilen Resulullah (s.a.v.)'in vefatı zamanında dahi İlahi tebliğ net ve açık bir şekilde dünyadaki bütün insanlara ulaşmamıştı. Bütün insanlara gönderilmesine rağmen İlahi davetin bütün insanlara ulaşmamış olması elbette ki tenakuz değildir. Resulullah,(s.a.v.)'in vefatıyla nübüvvet bitmiş fakat son nübüvvet sahibi Resulullah (s.a.v.)'İn getirdiği ve sünnetiyle beyan ettiği İlahi davet bitmemiştir. Bu yüce görevi Resuiullah (s.a.v.)'e ümmet olma şuurundaki dünya müslümanları üstlenecekler, İlahi daveti sünnete uygun olarak net ve açık bir şekilde bütün dünya insanlarına götürerek, bu insanları aynı İlahi davet ve aynı İlahi tehdit ile karşı karşıya getireceklerdir.
Kıyamet hadisesini Sünnetuliah'a göre değerlendirdiğimiz zaman tesbit edebileceğimiz diğer husus, İlahi tebliğin kıyametten önce net ve açık bir şekilde dünya genelinde gündeme geleceğidir. “Gafil haldelerken helak edilmeyecekleri” başlığında açıkladığımız gibi hiçbir kavim veya hiçbir ülke beklemedikleri veya kendilerine bildirilmeyen bir helakla karşılaşmamışlardır. Helak edilen bütün kavimler, net ve açık bir tebliğle Allah'a kuüuğa davet edilmişler ve daveti kabul etmeyen kavimlerin müstahak olduğu helakla ilgili Sünnetullah ile tehdit edilmişlerdir. Kıyamet olayı da Sünnetullah'ın bir tecellisi olarak vuku bulacak genel bir helak olduğu için bu helaktan önce İlahî tebliğ dünya genelinde net ve açık bir şekilde gündeme gelecek ve dünya insanları bu Sünnetullah gerçeği ile tehdit edileceklerdir. Kıyamet azabı ile helak edilecek olan dünya kafirleri, bilmedikleri veya beklemedikleri bir akibetle karşılaşmayacaklardır. Neye davet edildiklerini net ve açık bir sekide öğrenecekler ve bu daveti kabul etmezlerse hangi Sünnetullah gereği helak edileceklerini bileceklerdir. Geçmişte helak edilen kavimler, gafil haldelerken helak edilmedikleri gibi, bunlar da gafil haldelerken helak edilmeyeceklerdir. Çünkü kavimlerin veya ülkelerin gafil haldelerken helak edilmeyecekleri, Rabbimizin kesin ve değişmeyen sünneti olarak zikredilmektedir.
“Biz hangi ülkeyi helak ettikse, muhakak o ülke halkını uyaranlar olmuştur. Onlara öğüt verilmiştir. Biz zulmetmiş değiliz.” [176]
“Bunun sebebi, Rabbinin ülkeler halkını gafil haldelerken onları zulüm ile helak edici olmadığındandır.” [177]
Dünyevi helakla ilgili azabın kafirlerin hiç beklemedikleri bir yönden veya ansızın gelmesi, elbetteti bu sünnete muhalif değildir. Çünkü Sünnetullah gereği helak edilen bu ülkelere, azabın hangi saatte veya hangi yönden geleceği bildirilmemesine rağmen azabın geleceği bildirilmiştir.
“Hiç şüphesiz size va'dedilen mutlaka gelecektir. Siz aciz bırakabilecek değilsiniz.” [178]
Şanı yüce Rabbimiz hiçbir ülke halkını gafil haldelerken helak etmemiştir. Kurtuluşunu veya helakini murad ettiği kavimlere mutlaka ve. mutlaka uyarıcılar göndermiştir. Söz konusu kavimler Allah'ın ayetleri ile Allah'a kulluğa davet edilmişler ve bu konudaki Sünnetullah ile uyarılıp tehdit edilmişlerdir.
“Biz bir ülkeyi yıkıma uğratmak (helak etmek) istediğimizde, oranın nimet ve refahtan şımarmış elebaşılarına emirlerimizi bildiririz. Onlar ise onda (emirlerimizde) bozgunculuk yaparlar. Artık onun üzerine hüküm hak olur ve o ülkeyi kökünden helak ederiz.” [179]
Toplumların helakıyla ilgili Sünnetullah'ı beyan eden bu ayet-i kerimeleri dikkate aldığımız zaman, kıyamet öncesinde İlahi tebliğin mutlaka gündeme geleceğini ve Rabbimizin dilemesiyle dünya genelinde yaygınlaşarak, dünya insanlarının gündemini oluşturacağını düşünebiliriz. Sünnetullah'a göre bu bir gereklilik olduğu gibi günümüz şartlarında bunun gerçekleştirilmesi zor da değildir. Çünkü bilindiği gibi dünyanın her ülkesinde müslümanlar bulunmakta ve bu müslümanlar değişik vesilerle birbirlerinden haberdar olabilmektedirler.
Yapmamız ve yapılması gereken ilk görev, dünya müslümanlarını tevhidi çizgide birlik ve beraberliğe davet etmektir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus, dünya müslümanlannın her konuda ortak tavıra değil, her konuda ortak istikamete davet edilmeleridir. Çünkü farklı konumlarda bulunan müslümanlann her konuda ortak tavıra girmeleri ve bu şekilde bir vahdet sağlamaları mümkün değidir.
Her konumun kendisine özgü fıkhı ve mükellefiyetleri vardır. Dolayısıyla dünya cahiliyesine karşı gösterilmesi gereken tavırlar, bu tavırlara muhatap olan müslümanlann konumları dikkate alınarak tesbit edilir. Cahiliyeye karşı gösterilmesi gereken Rabbani tavırlarıh hepsiyle muhatap olan dünya müslümanları, bu Rabbani tavırların hepsiyle mükellef değildirler. Bu tavırlarla mükellef olma, bu tavırlarla muhatap olan fert, cemaat veya devlet durumundaki müslümanlann bulundukları konumla ilgilidir.
Dünya müsltimanları, içinde bulundukları konuma dikkate alarak tevhidi çizginin hangi noktasında olduklarını tesbit edecekler ve bu konumun fıkhını yaşayacaklardır. Dünya müslümanlarının vahdeti bulunan konumda değil, takip edilen tevhidi çizgide sağlanacaktır. Böyle bir çizgide vahdeti sağlayabilecek olan dünya müslümanlarının elbetteki bazı konularda ortak tavırları da olabilecektir. Genel olarak cahili sistemlerin yürürlükte olduğu ülkelerde yaşayan dünya müslümanları, Rabbani yol ve yöntem konusunda bazı çelişkileri yaşamaktadırlar. Allah'ın lutfu ile mevcut imkanlardan faydalanılarak bu müsîümanlarla görüşülür ve bu müslümanlar Rabbani yol konusunda netleşirlerse, Sünnetullah'ın gerektirdiği İlahi davet dünya genelinde gündeme gelebilecektir. Dünya insanları Resulullah (s.a.v.)'in İlahi davetine şahit olabilecekler ve daveti kabul etmeme durumunda başlarına gelebilecek olan Sünnetuİlah ile tehdit edileceklerdir.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde bulunan kıyamet öncesi müslümanları, Resulullah (s.a.v.)'in sünnetine uygun olarak İlahi tebliği dünya gündemine getirecek olan müslümanlardır. Tabi ki Sünnetullah gereği helak edilecek olan dünya kafirleri de, Allah'ın ayetleriyle Allah'a kuluğa davet edilmelerine ve Sünnetuİlah ile tehdit edilmelerine rağmen inkarlarında ısrar edecek olan kafirlerdir. Bu kafirler bilmedikleri ve tehdit edilmedikleri bir azapla değil, dünya müslümanları tarafından kendilerine açıkça bildirilen ve tehdit edildikleri Sünnetullah'ın gerektirdiği bir azapla helak edilecektir.
Kıyamet alametleri arasında zikredilen duman ve dabbetül arz mucizeleri ise helaktan önce tecelli etmesi beklenen mucizelerdendir. Bu gibi mucizeler İle davetin, İlahi davet olduğu kesinlik kazanmakta ve inkar edenler neyi inkar ettiklerini idrak etmektedirler. Kur'an'ı Kerim'de beyan edildiği gibi, bu mucizeler İlahi davetin öncesinde değil sonrasında tecelli etmektedir. Öncelikle İlahi davet net ve açık bir şekilde gündeme gelmekte ve daha sonra bazı mucizeler tecelli etmektedir.
Sünnetullah'ın bu yönünü idrak eden dünya müslümanları, İlahi daveti gündeme getirmek için bu gibi mucizelerin tecelli etmesini beklemezler. Bu müslümaniar, İlahi tebliği Sünnetullah'a uygun bir şekilde dünya gündemine getirdikleri zaman, dünya insanlarının şahit olacakları Duman ve Dabbet-ül Arz gibi mucizelerin tecelli edebileceğini bilirler. Kur'an'ı Kerim'de va'dedîlen bu mucizeler, İlahi tebliğ net ve açık bir şekilde dünya insanlarının gündemine girdikten sonra tecelli edebilecektir. Dabbet-ül arz elbeteki zuhur edecek ve dünya kafirlerine elbetteki; “Siz Allah'ın ayetlerine kesin olarak inanmadınız” diyerek seslenecektir. Bu hitaba muhatap olan dünya kafirleri ise neye inanmadıklarını ve neyi inkar ettiklerini bileceklerdir. Çünkü Dabbe zuhur etmeden önce Allah'ın ayetleriyle karşılaşmış olacaklardır.
Kıyamet olayını, dünyevi helakla ilgili Sünnetullah'ın son tecellisi olarak idrak ettiğimizden kıyamet kopmazdan önce müminlerin bu dehşetli olaydan kurtulacağına inanmaktayız. Çünkü şanı yüce Rabbimiz, zalimleri helak ederken müminleri kurtaracağını va'detmektedir. Bu konuyla ilgili bölümde, bu İlahi vaadi açıklamış ve bazı örnekler vermiştik. Verilen örneklerden de anlaşılacağı gibi müminler helak emri tecelli etmezden önce kafirlerden ayrılmakta ve helak edici azap sadece kafirleri kuşatmaktaydı.
Tabi ki kıyamet olayı, diğer helak olaylarından ayrı bir keyfiyete sahiptir. Diğer helak olaylarında müminler gemiye binerek veya helak edilecek kavimlerini terkederek, bu olayın dışında kalmışlar ve bu olaydan sonra yaşamlarını yine sürdürmüşlerdir. Oysa ki kıyamet olayında sığınılacak bir gemi veya bu olayın dışında kalınabiiecek bir yurd yoktur.
Fakat hiç şüphesiz ki Sünnetuilah değişmeyecek ve elbetteki zalimler helak edilirken müminler kurtarılarak bu İlahi vaad tecelli edecektir. Nitekim Resulullah (s.a.v.)'in bu İlahi vaade uygun olarak bize ulaşan birçok haberinde “Kıyamet kopmazdan önce Allah'ın Yemen taraflarından (ipekten daha yumuşak) bir rüzgar göndereceği, bu rüzgarın (her nerede olursa olsun dünyadaki bütün) mü'minlerin ruhunu kabzedeceği ve kıyametin kafirler üzerine kopacağı” [180] beyan edilmektedir.
SONUÇ
Yirminci yüzyıl deniien bir çağda yaşıyoruz.
Saadet dönemini ondört asır geride bırakmışız. Aydınlık ve aydınlık kaynağı dönem İle aramızda ondört asırlık bir tarih oluşmuş.
Ondört asır, bindörtyüz yıl!..
Neler olmamış ki bu ondört asırlık dönemde? Üzülünecek, sevinilecek, şaşırılacak, kızılacak neler olmamış ki?
Bölünmeler, parçalanmalar, iç savaşlar..
Hz. İbrahim (a.s.)'ın “Ya Rabbi zürriyetimden imamlar ve önderler kıl” duası üzerine Rabbimizin: “Zalimler Benim ahdime erişemez” buyruğu ile reddedilen saltanat sisteminin, bu İlahi buyruğa rağmen teşekkülü ve sultanoğlu zalimlerin başa geçmesi..
Hz. Musa (a.s.) Rabbani görevi için kardeşi Harun (a.s.)'ı yardımcı olması için isterken, kardeşlerini katleden ve ellerindeki kardeş kanını değişik fetvalarla yıkamaya çalışan sultanlar..
Yaşamak için, sultanların zulmünü de yaşatan ve bu zulmü din adına onaylayan, meşru gösteren çanak yalayıcıları..
ResululLah (s.a.v.)'e ümmet ve halef olduklarını iddia eden sultanların, Resulullah (s.a.v.)'in sade yaşantısına karşılık saraylarda ve yüksek tahtlarda hilafet görevini yürütmeye çalışmaları..
Kültür ve eğitim faaliyetleriyle insanları ve toplumları değil, toprakları fethetmeyi amaçlayan savaşlar. .
Batıda kral-papaz, doğuda sultan-şeyhülislam ilişkileri..
Müsbet ilme karşı takınılan menfi tavırlar..
Saraya ve ihtişamlı yaşantıya haklı bîr kızgınlıkla bakan binlerce göz..
Son dönemlerinde 'Hasta adam' olarak adlandırılan Osmanlının tabi bir ecel ile ölmesi..
Saltanat sisteminin kaldırılması..
Dinin istismarına şahit olan gözlerin, istismarcılara değil dine düşman edilmesi..
Cumhuriyetin kurulması..
Dinin istismarını önlemek için, dîn ile devlet işlerinin ayrılması ve laikliğin teşekkülü..
Dinin istismarını önlemek için Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen kanunların yürürlükten kaldırılması ve hayat şeklini belirleyecek olan kanunların meclislerden çıkarılması..
Dinin istismarını önlemek için yapılan bu çalışmalara karşı çıkan veya engel olan kimselerin, dinin istismarını önlemek için katledilmesi..
Dinin istismarını önlemek için, imam-hatip ve ilahiyat fakültelerinin kurulması ve din görevlilerinin devlet kof tölünde yetiştirilmesi..
Dinin istismarını önlemek için, cami ve benzeri yerlerde dinin devlet tarafından öğretilmesi..
Dinin istismarını önlemek için, devletin belirlediği müfredatın dışına çıkarak Kur'an'ı Kerim'deki bazı hükümleri gündeme getiren din görevlilerinin görevden alınması ve cezalandırılması..
Dinin istismarını önlemek için, devleti meşru gören zararsız gruplara müsamaha edilmesi ve dini asabiyete sahip olan kimselerin bu gibi gruplarda deşara edilmesi..
Ve istismar edilmesinden endişe duyulan dinin, bilinen sebeblerle ortadan kalkması..
İşte böyle geldik günümüze veya böyle getirildik.
Dünyanın birçok bölgesinde de durum bundan per farklı değil. Batı dünyasındaki toplumlar ise meydana getirdikleri Madeni dünyanın ağırlığı ve soğukluğu altmda ezilmektedirler. Uluslararası şirketler vasıtasıyla dünyaya tahakküm eden emperyalizm, sömürdükleri ülke yönetimleri üzerinde müessir olabilmekte ve gerekirse bu yönetimleri bazı müdahaleler ile azledebilmektedirler. Halkın iradesi ile iş başına geldiklerini söyleyen ülke yöneticileri, halkın iradesinden, ziyade emperyalizmin iradesi ile iş başına gelmektedirler.
Müstekbir mantığı, aynı rengin değişik tonlarını sergileyerek dünyanın birçok ülkesinde kendisini göstermektedir. Allah'ın hakimiyetini İnkar eden bu müstekbirler, “Halkın hakimiyeti' sloganı altında kendi hakimiyetlerini sürdürmek istemektedirler. Sömürdükleri insanları aldatmak için, “Biz de Allah'a inanıyoruz” diyen bu müstekbirler, gerekirse Kur'an'ı Kerim'in okunmasına ve okutulmasına izin vermektedirler.
Tabi ki sadece okunmasına ve okutulmasına!..
Kur'an'ı Kerim'in belli kıraatlere göre okunmasından bu müstekbirler rahatsız olmamaktadırlar. Çünkü Allah'ın buyruğunu içeren Kitap okunmakta, bu müstekbirlerin buyruğunu içeren kitap ise yaşanmaktadır. Mesela Libya Lideri Kaddafi, ülkesindeki insanlar tarafından Kur'an'ı Kerim'in belli kıraatlerle okunmasından rahatsız olmamaktadır. Çünkü Libya'da Kur'an'ı Kerim kıraatle okunmakta, Kaddafi'nin hazırladığı Yeşil Kitap ise yaşanmaktadır. Kaddafi'ye “Senin hazırladığın Yeşil kitabı kıraatle okuyup, Kur'an'ı Kerim'i yaşayalım mı?” şeklinde bir teklif götürülse, Kaddafi'nin gerçek çehresi meydana çıkacaktır. Müslüman olduğunu iddia eden bu kimsenin, kendi kitabına reva görmediği bir durumu, Kur'an'ı Kerim'e reva gördüğü anlaşılacaktır.
“Kişi ile Allah arasına hiç kimse giremez” diyen bu müstekbirler, bu ifade ile beî'amları değil salih mü'minleri kastetmektedirler. Çünkü tağutu meşru gösteren bel'amlar, tağutun izniyie insanlar ile Allah arasına girmeye çalışmakta ve sapık fikirlerle insanları Allah'tan uzaklaştırmaktadırlar. Oysa ki şanı yüce Rabbimiz bunun aksini emretmektedir. İlahi emirlere göre söz konusu bel'amlann susturulması ve insanların salih kimseler vasıtasıyla Allah'a davet edilmesi gerekmektedir. Seçkin insanlar olan peygamberlerin ve bu peygamberlerin yolunu izleyen mü'minlerin yaptığı da bu değil midir?
Dünya emperyalizmine yön veren ve yürüten müstekbirler, bilerek veya bilmeyerek ilahlaşmaya çalışmaktadırlar. Allah'ın hukukunu iptal etmeye çalışarak insanlara ilahlık taslayan bu müstekbirler, dünya insanlarını kendilerine kul etmek istemektedirler. Allah'ın yarattığı ve Allah'ın yaşattığı mülk üzerinde, Allah'ın hükmüne zıd hükümlerle tasarruf sahibi olmak istemektedirler. Kendi nefisleri için istemediklerini, alemlerin yaratıcısı olan Allah için istemektedirler. Mesela herhagi bir devlet başkanına.
“Sen yine devlet başkanı ol, fakat!.. Ülkendeki insanların nasıl idare edileceğine, nasıl yaşayacağına karışmayacaksın. Üikendeki insanların nasıl yaşayacaklarını belirleyen kanunları çıkarma, bu kanunları onaylama ve benimsemediğin kanunları iptal etme yetkin olmayacak. Savaşa ve barışa sen karar vermeyeceksin. Hoşlandığın ve hoşlanmadığın şeylere müdahale etmeyeceksin. Sen sadece devlet başkanı olacak, ismin duvarlara yazılacak ve bayram törenlerinde halkın arasında gözükeceksin..” şeklinde bir teklif götürsek.
“Bu ne biçim devlet başkanlığı” diyerek teklifi reddedeceklerdir. Oysa ki bu yaratıklar böyle bir devlet başkanlığına razı olmazlarken, alemlerin yegane yaratıcısı olan Allah (c.c.)'ı bu şekilde bir Rab olmaya razı etmek istemektedirler. Allah (c.c.) yegane yaratıcı ve alemlerin Rabbi olarak bilinecek, duvarlara ismi yazılacak, dini gün ve dini bayram törenlerinde insanların gündemine girecek, fakat!.. Yarattığı insanların yaşantısına müdahale etmeyecek. İnsanların nasıl ve ne şekilde yaşamaları gerektiğine dair son peygamberi Resulullah (s.a.v.) tarafından beyan ettiği hükümler dikkate alınmayacak ve iptal edilecek. Kendisine tabi olan mü'minîer cezalandırılırken, kendisine isyan eden kafirler mükafatlandırılacak ve Allah (c.c.) buna da müdahale etmeyecek!
Allah (c.c.)'a inanan bütün dünya insanlarının kulaklarına, gözlerine, akıllarına, vicdanlarına seslenmek istiyoruz.
“Allah (c.c.) böyle bir Rab mıdır veya böyle bir Rab olmaya razı mıdır?”
“Razıdır veya bizim çıkarlarımız için razı olmalıdır.” diyen dünya müstekbirlerine hiç hoşlanmayacakları bir haberimiz vardır.
Allah (c.c.) böyle bir Rab olmaya hiçbir zaman razı olmamış ve hiçbir zaman razı olmayacaktır. Yer, gök ve her ikisi arasındakiler Onundur. O Allah ki, bütün insanları ve cinleri sadece kendisine kulluk yapmaları için yaratmıştır. Siz ise şeytana kulluk yapmakta ve sadece Allah'a kulluk yapmaları gereken insanları aldatarak kendi çıkar ve menfaatlerinize kul yapmaktasınız.
Bu durumunuzu gören, bu durumunuzu bilen ve gerçek sabır sahibi olan Allah (c.c), Iutfu ile şuurlandırdığı mü'minler vasıtasıyla sizlere hitap etmekte ve sapık yollarınızın sonuna geldiğinizi beyan etmektedir. Şimdiye kadar suskunluğa mahkum etmeye çalıştığınız İlahi hitap, bundan sonra kulaklarınızda ve dünyanın dört bir tarafında yankılanacaktır.
“Bunu susturabilir misiniz?”
“Elbetteki hayır..”
Allah kelamını gündeme getiren mü'minleri katlederek bu İlahi kelamı susturabileceklerini zannedenler, bu İlahi kelamın sahibini tanımamaktadırlar. Oysa ki bu İlahi kelamın sahibi Allah (c.c.)'dır. İlahi kelamı susturmaya çalışanlar, Allah (c.c.)'ı susturmaya çalışanlardır. Elbetteki ve elbetteki buna güçleri yetmeyecektir. Allah (c.c.) dilediği mesajı, dilediği kulları ile dünya insanlarına ulaştıracaktır. İlahi mesajı gündeme getiren bir mümini katleden müstekbirler, aynı mesajın yüz mü'minden yükseldiğine şahit olabileceklerdir. İlahi takdir gerçekleşecek ve İlahi mesaj kıyametten önce bütün dünya insanlarına ulaşacaktır.
Ve siz, siz ey dünya müstekbirleri ve bu müstekbirlerin zulmünü destekleyen dünya mustazaflan..
Artık durun!
Şeytani yollardan, şeytani hükümlerden, şeytani yaşantılardan vazgeçin.
Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) bu sapıklıktan vazgeçmenizi, tevbe etmenizi ve Kur'an'ı Kerim'deki İlahi buyruklara teslim olmanızı emretmektedir. Şunu idrak edelim ki bizleri yaratan Allah'ın arzında bulunuyor, Allah'ın nimetlerinden faydalanıyor ve Allah'ın lutfu ile yaşıyoruz. İnsanları yaratan ve yaşatan Rabbimiz, biz insanları başıboş bırakmamış ve Resuluîlah (s.a.v.) ile bizlere nasıl ve ne şekilde yaşamamız gerektiğini bildiren İlahi mesajını ulaştırmıştır. Bu İlahi mesajı ilk günkü tazeliği ile bizlere sunan Kur'an'ı Kerim'de nasıl yaşayacağımız ve kimlere karşı nasıl davranacağımız açıklanmaktadır.
Allah'a inanan insanlar, inandıkları Allah'ın emir ve nehiylerine teslim olarak “Müslüman” sıfatına sahip olabilirler. Müslüman, Allah'ın emirlerine gönülden itaat ederek sadece Allah'a kulluk yapan insandır. Ahirette zarar görmemek İçin Allah'a, dünyada zarar görmemek için firavunlara kulluk yapanlar müşrik durumundadırlar. Firavunların şeytani hükümlerine isteyerek itaat eden bu kimseler namaz da kılsa, hacca da gitse, cami de yaptırsa müşriktirler. Yaptıkları bu işler, kendilerinden kabul edilmeyecektir. Çünkü Allah'a kulluk, firavunların isteklerine göre şekillenecek ve sınırlandırılacak bir kulluk değildir. Cennet umudu ile Allah'a, hapis ve ölüm korkusu ile firavunlara kulluk yapanlar, Allah'a değil firavunlara kulluk yapmaktadırlar. Bunlar hem dünyada ve hem de ahirette zelil olacaklardır.
Dünya hayatında içine düştüğünüz zillet ortadadır fakat bunu görecek gözünüz var mı?
Göremiyorsunuz ve göremezsiniz de!..
Çünkü siz dünyayı, dünya emperyalizmine uşaklık eden gazetelerden görmeye ve bu gazetelerden tanımaya çalışıyorsunuz. Hiç görebilir misiniz ve hiç gösterirler mi size dünyanın gerçek çehresini!.. Hiç anlatırlar mı, hiç gösterirler mi size dünyada hüküm süren emperyalizmin gerçek çehresini?
Göstermezler, çünkü kendileri aynı emperyalizmin birer uşağıdırlar. Vazifeleri batıl görüşleri ve batıl yorumlan ağız birliği yaparak dünya insanlarına sunmaktır.
Ağız birliği yapmak!..
Bu gerekli mi?
Elbetteki gerekli!. Resulullah (s.a.v.) döneminde Velid b. Muğire'ye yol gösteren şeytan aleyhillane, aynı şeytani yolu zamanımızdaki müstekbirlere de göstermektedir. Bilindiği gibi Velid bin Muğire hac mevsimi yaklaştığı zaman Mekke müşriklerini toplamış ve onlara şöyle demiştir:
“Ey Kureyş topluluğu; Hac mevsiminin vakti gelmiştir. Birçok arap heyetleri size geleceklerdir. Onlar bu arkadaşınızın (Muhammed'in) durumunu da iş itmişlerdir. İşte bunun için onun hakkında bir görüşte toplanınız. İhtilafa düşüp de birbirinizi yalanlamayınız ve birbirinizin sözünü red etmeyiniz.”
Buna neden gerek duydular?
Çünkü Resulullah (s.a.v.)'e isnad edecekleri vasıfların birer yalan olacağını kendileri de biliyordu. Herkes kendisine göre bir yalan uydursa, çevre kabilelerden gelen araplar birbirini tutmayan değişik isnatlarla karşılacaklar ve dolayısıyle söylenenlere inanmayacaklardı. Söylenen yalanın etkili olabilmesi ve doğru kabul edilmesi için birçok ağızdan aynı yalanın tekrarlanması gerekmektedir. Nitekim değişik tekliflerden sonra Velid b. Muğire'nin teklifi kabul edilir ve çevre kabilelerden Mekke'ye gelen araplara, Efendimiz (s.a.v.) hakkında ağız birliği yapılarak şu ifadeler kullanılır:
“O, sihir olan bir söz getirdi. Bu sözle kişi İle babasının arasını, kişi ile kardeşinin arasını, kişi ile karısının arasını, kişi ile kabilesinin arasını ayırıyor. Bundan dolayı ondan uzaklasın”
Dikkat edilirse kullandıkları ifadede bazı doğrular vardır. İlahi daveti kabul ettikten sonra kendilerini ısrarla küfre davet eden babasını, kardeşini, karısını ve kabilesini terkeden, onlardan ayrılan müslümanlar vardır. Mekke'li müşrikler yaşanan olayın sadece bu görüntüsünü almaktalar ve maksatlarına uygun olan bu görüntüyü şeytani bir yorumla empoze etmektedirler.
Tıpkı, evet tıpkı, zamanımızdaki uluslararası haber merkezlerinin yaptığı gibi!.
Ne yapar bu haber merkezleri?
Dünyanın her tarafındaki adamları vasıtasıyla bütün haberleri toplarlar. Sonra ne yaparlar, bu haberleri olduğu gibi dünya kamuoyuna bildirirler mi?
Elbetteki değil..
Toplanan bu haberler merkezde değerlendirilir. Dünya insanlarının uyanışına vesile olabüecek haberler, tehlikeli haberlerdir. Bu tehlikeli haberler basına yansıtılmadan gerekli görülen istihbarat merkezlerine ulaştırılır. Bu tehlikeli haberlerden değişik vesilelerle haberdar olan bazı toplumlardan bu haberler saklanamayacağı için, bu haberlerden maksada uygun görüntüler alınarak ve dünya emperyalizminin menfaatine göre yorumlanarak bu toplumlara sunulur.
Netice ise malumdur!.
Bu toplumlarda yaşayan insanlar değişik gaze-lerde aynı haberi ve aynı yorumu okudukları zaman, . ağız birliği yapan basın organlarının tesirinde kalabilmekte ve meydana gelen olay hakkında dünya emperyalizminin istediği şekilde düşünmektedir.
İşte bunun için göremezsiniz ve göremiyorsunuz içinde bulunduğunuz zilleti. Mesela bir haber okuyorsunuz.
“Yaşadıkları ülkede bulunan devleti yıkmaya çalışan aşırı dinciler idama mahkum oldu.”
'Müslümanız' demenize rağmen, bu müslümanların idam kararına hiçbir tepkiniz yok değil mi?
Hem neden tepkiniz olsun ki? Size verilen haberlere göre bu kimseler devleti yıkmaya çalışan aşırı dincilermiş!
Halbuki sizler, Allah'a savaş açan bu küfür devletlerini destekleyen mülayim dincilersiniz. Şeytani propagandalar ile öyle mülayimleşmiş, öyle sulandırılmışsınız ki, Allah'ın düşmanlarını dost, dostlarını düşman görebiliyorsunuz.
Oysa ki kendilerine aşırı dinci denilen bu kimseler, tevhîd ve şirkin farkına varan birer müslüman. İdamı gerektiren gerçek suçları ise Allah'a kul olmak ve içinde bulundukları toplumu sadece Allah'a kulluğa davet etmek. İşte cahili sistemlerin affetmediği ve cezalandırmak istediği suç bu!”
Size bu haber “Allah'a kulluk yapan ve içinde bulundukları toplumu Allah'a kulluğa davet eden bazı müslümanlar, hükümet tarafından idama mahkum oldu' şeklinde verilseydi, biraz uyanırdınız değil mi?
Fakat beklemeyin!..
Bu gibi basın organlarından, bu gibi haberler hiç beklemeyin. Çünkü görevleri uyandırmak değil uyutmaktır. Firavunları Musa, Musaları Firavun gibi tanıtmaktır. Dolayısıyle bunları dinlediğiniz sürece uyanmayacak ve uyandırılmayacaksınız.
Ve siz bilmeyeceksiniz, ve siz görmeyeceksiniz içinde bulunduğunuz zilleti.
“Ekmek pahalılandı” diyerek yine fırıncılara kızacaksınız. Bankadan kredi alarak depolarını buğdayla dolduran un fabrikatörünü, sanayici ve iş adamını görmeyeceksiniz.
Bilmeyeceksiniz, banka kredisi ile meydana getirilen mamuilerin maliyeti tesbit edilirken, maliyete banka faizinin de ilave edileceğini. Anlamayacaksınız, o mamulü alırken, bankaya verilen faizin sizin cebinizden çıktığını..
Siz sadece pahalılıktan şikayet edeceksiniz.
Değişik partileri ve bu partileri destekleyen insanları suçlayacaksınız. Televizyon banka reklamlarını izlerken spikerin: “Sizin güveninizle bu güce eriştik” şeklindeki dosdoğru ifadesini esneyerek dinleyeceksiniz.
Lütfen uyanın, uyanın ey dünya mustazafları..
Müstekb iri erin sömürüsü, sizin desteğiniz ile yürümektedir. Allah (c.c.) dünya müstekbirlerini ve siz dünya mustazaflarım kendisine itaate, kendisine kulluğa davet etmektedir. Bu İlahi davete icabet edenler elbetteki ve elbetteki kurtuluş bulacaklardır. İlahi davete icabet edenler ebedi cennet hayatı ile müjdelenmektedir.
Allah'ın ayetleriyle Allah'a davet edilmelerine rağmen Allah'ın ayetlerini yalanlayanlar ve inkar edenler ise Rabbimizin sünneti olan dünyevi helak ve ebedi cehennem azabı ile tehdit edilmektedirler.
Bu konuda muhayyersiniz, istediğiniz gibi karar verebilirsiniz. Sizleri yaratan ve sizlere akıl veren Allah (c.c), sizleri iki yol ve iki tercihle karşı karşıya getirmektedir, “Allah'a inandık” diyerek kurtulamayacaksınız. İnandığınız Allah sizleri İlahi buyruğuna davet etmektedir. Müslüman ancak ve ancak bu İlahi davete teslim olan ve bu davetin gereğini yaşayan insandır. Sizleri gerçek müslümanlığa, Allah'a kulluğa davet etmekteyiz. Sizlere karşı elimizde silah değil, Kur'an'ı Kerim bulunmaktadır. Sizleri biz değil Allah (c.c.) tehdit etmektedir. Çünkü sizleri kendi kişisel görüşlerimize değil, Allah'ın ayetleri ile Allah'a kulluğa davet etmekteyiz.
Sizlerden önce birçok ülke halklan bu İlahi buyruklara davet edilmişler ve davete icabet edenler felah bulurken, daveti reddeden ülkeler topluca helak edilmişlerdir. Şimdi sizler de aynı davet ve benzer akibetlerle karşı karşıyasınız.
Allah'ın ayetlerini alaya alır, yalanlar veya inkar edersiniz şunu biliniz, iyi biliniz, kesinlikle biliniz ki sizler de helak olacaksınız.
Çünkü şanı yüce Rabbimiz Kur'an'ı Kerim'de, Allah'ın ayetlerini inkar eden kavimleri, toplumları, ülkeleri helak edeceğini buyurmakta ve o ülke aleyhine tecelli eden bu hükmün, kesin ve değişmeyen sünneti olduğunu beyan etmektedir.,
“Artık onlar, öncekilere uygulanan sünnetten başka bir şey mi bekliyorlar? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” [181]
Nitekim İlahi tebliğe muhatap olan her kavim veya her toplum bu Sünnetullah ile uyarılmış ve bu Sünnetullah ile tehdit edilmiştir. Yüce kitabımız Kur'an'ı Kerim'de bu Sünnetullah açıklanmakta ve bu Sünnetullah'in tecellisine ilişkin birçok Örnekler verilmektedir. Bu İlahi hükümlerle uyarılan toplumlara: “Size bildirilen Allah'ın hükmüdür ve siz bu hükme karşı çıkıyor ve bu hükmü yalanlıyorsunuz. Oysa ki size bu konudaki Sünnetullah bildirilmiş ve Sünnetullah'ın değişmeyeceği beyan edilmiştir. Şimdi siz bu Sünnetullah'ın değişeceğini veya sizin başınıza gelmeyeceğini mî sanıyorsunuz?” denilmektedir.
Tahrif edilmemiş tarihe ibretle bakıldığı zaman bu Sünnetullah'ın tecellisine ait birçok Örnekler görülecektir. Bugünkü Lut gölü, Lut kavminin dehşetli akibetini hatırlatmaktadır. Firavun, Allah'ın ayetlerini yalanladığı ve Allah'ın hükümlerine karşı çıktığı için Sünnetullah gereği Kızıldeniz'de helak edilmiştir. Günümüzdeki dünya müstekbirleri ve bu müstekbirlerin zulmünü destekleyen dünya mustazafları da aynı davet ve aynı tehdit ile karşı karşıyadır.,
Andolsun ki Firavun hanedanına da uyanlar geldi. Onlar bizim ayetlerimizin hepsini yalanladılar. Biz de onları kuvvetli ve kudretli bir yakalayışla yakaladık.
“Sizin kafirleriniz onlardan daha hayırlı mıdır? Yoksa sizin için kitaplarda bir beraat mi var? Yoksa onlar:”Biz birbirleriyle yardımlaşıp öcünü alan bir toplumuz” mu diyorlar?” [182]
Şanı yüce Rabbimiz bu soruyu çok açık bir şekîlde sormaktadır. İlahi hükümleri yalanlayarak, bu hükümlere karşı çıkarak Firavun'un yolunu izleyen günümüz müstekbirleri, Firavun'dan ve helak edilen o kafirlerden daha mı hayırlıdır? Ne fark vardır aralarında?
Hama celladı Hafız Esad ve yandaşları, mü'minleri ateşe atarak kendileri ateş ehli olan ashab-ı uhdud değil midir?
Kabe'ye tahakküm eden Suud hanedanının, dar'ün nedve eşrafından ne farkı vardır?
Reagan, Gorbaçov, Saddam, Mübarek ve bunların halefleri birer Firavun değil midir?
Firavunların küfrü, firavunların isyanı, firavunların azgınlığı, firavunların zulmü bunlarda yok mudur?
Yoksa bu kafirler için kitaplarda bir beraat mi var?
Allah'ın arzında Allah'a isyan edecekler. Allah in kulu olan insanları kendi çıkar ve menfaatleri doğrultusunda kendilerine kul yapacaklar; şeytani hüküm ve görüşlerle, yeryüzünde fitne ve fesadı yaygınlaştıracaklar; ezdikleri ve sömürdükleri insanları açlığa ve yoksulluğa mahkum edecekler; İçki, kumar, zina ve her türlü rezaleti meşrulaştıracaklar; “Rabbimiz Allah” diyerek insanları Allah'a kulluk yapan ve “Rabbiniz Allah1 diyerek İnsanları Allah'a kulluğu davet eden mü'minleri cezalandıracaklar; Alah'ın ayetleri ile Allah'a kulluğa davet ediirnelerine rağmen dünyevi çıkar ve menfaatleri için bu İlahi daveti inkar edecekler; Resulullah (s.a.v.)'in sünnetine tabi olan dünya müslümanları tarafından Sünnetullah ile uyarılıp-tehdit edilmelerine karşılık: “Bu eskilerin masallarıdır” diyecekler ve aynı küfürlerinde ısrar edecekler..
Ve bunlara, bütün bunlara rağmen bu isyankarlar beraat mi edecek?
Bu kafirler için kitaplarda bir beraat mi var?
Bahçelerinde besledikleri din görevlilerine, papazlara, hahamlara sorsunlar; Allah'ın emirlerine isyan eden kafirler için İlahi kitaplarda bir beraat var mı?
Yoksa onlar: “Biz birbiriyle yardımlaşıp öcünü alan bir toplumuz” mu diyorlar?
Allah'ın emrine, Allah'ın azabına ve Sünnetullah'a karşı birbirlerine mi güveniyorlar?
Hemen birleşsinler..
Nato ve Varşova paktının gizli ilişkisini açığa vursunlar. Uluslararası şirketlerden maddi destek, aldattıkları ve sömürdükleri ülkelerden asker toplasınlar. Füzelerini, tanklarını, savaş uçaklarını, savaş gemilerini, atom bombalarını sıra sıra, bölük bölük hazırlasınlar.
Sonra, sonra da Kremlin veya Beyaz Saray'ın balkonuna çıkarak yıldızlara ve muhteşem kainata baksınlar. Kime karşı savaş açtıklarını anlamaya çalışsınlar ve ona göre bir savaş stratejisi düşünsünler!..
Böyle bir isyana, komik ve trajedik bir savaşa kalkıştıkları zaman basit insanlar olarak gördükleri biz gariplerin fikrini ve görüşünü soracak olurlarsa, bu sapık ve şaşkınlara: “Açık küfrünüz ve bu isyankarlığınız ile sizleri helak olmuş görüyoruz” deriz. Nitekim geçmiş müstekbirler ve bu müstekbirleri destekleyen mustazaflar, Allah'ın ayetleriyle Allah'a kulluğa davet edilmelerine rağmen Allah'ın ayetlerini yalanladıkları için değişmeyen Sünnetullah ile helak edilmişler ve ebedi azap ile karşı karşıya gelmişlerdir.
Küfürlerinde ısrar eden dünya müstekbirleri ve bu müstekbirler in zulmünü destekleyen dünya muztazafları bütün güçlerini biraraya getirseler, bu akibetten kurtulamayacaklardır. Çünkü tehdit edildikleri sünnet, her şeye gücü yeten Allah (c.c.)'ın sünnetidir. Bu sünneti ne iptal etmeye, ne değiştirmeye ve ne de ertelemeye güçleri yetecektir.
Dünya müslümanları idrak ve iman etmelidir ki,
bu Sünnetullah kıyamete kadar yürürlükte olacak ve kıyamet bu Sünnetullah'ın bir tecellisi olarak kopacaktır. Dünya müslümanlarına düşen görev, ne oturup kıyameti beklemek ve ne de gayri İslami yollar ile içinde bulundukları devleti ele geçirmeye çalışmaktır. Durmak bilmeden İlerleyen zaman, dünya insanlarını korkunç bir akibete yaklaştırmaktadır. Bu akıbet mücerret olan devletleri değil, müşahhas olan insanları tehdit etmektedir. Ebedi azaba kurumlar veya makamlar değil, bu makamlarda oturan insanlar duçar olacaklardır. Bu nedenle öncelikle insanların kurtarılması ve kurtuluşa çağrılması gerekmektedir.
Dünyanın süper ve gayrisüper devletlerinde yaşayan tüm insanlar için, İlahi bir uyarı ile yeni bir dönem başlayacaktır.
Uzun yıllardır böyle gelmekte olan sömürü, böyle gelmekte olan zulüm, böyle devam etmeyecektir.
Saat yaklaşmıştır.
Bu İlahi davet ve Sünnetullah ile uyarı dünya gündemine geldiği zaman, bütün dünya insanları bu Sünnetullah'ın hükmü çerçevesine gireceklerdir. Bu İlahi buyruğun mübelliğleri Allah'a kul olmuş ve sadece Allah'tan korkan dünya müslümanlarıdır. Bu kutlu müslümanların elinde, dilinde, kalbinde ve yaşantılarında yüce bir Kitap, Kuranı Kerim bulunmaktadır.
Bu hak Kitap, bu İlahi mesaj dünya insanlarının ya kurtuluşlarına veya helaklarına sebep olacaktır. Çeşitli cezai müeyyideler ile bu müslümanları korkutmaya çalışan dünya müstekbirlerinin bilmesi gerekir ki, dünyadaki Hizbullahi müslümanlar kendileri gibi bir mahluk olan insanlardan ve onların şeytani hükümlerinden değil, yegane yaratıcı olan Allah (c.c.)'dan korkamaktadırlar. Allah'a inanan, Allah'ı severek ve Allah'a kul olmaya sevinerek sadece O'na yönelen ve O'na teslim olan bu kutlu müsİümaniar, yaklnen inandıkları Allah'ın rızasına erişebilmek İçin tağutu ve tağuti görüşleri inkar etmektedirler. Bu izzetli tavırları ile inandığımız Allah'a ve Allah'ın Kitab'ına göre suçlu değildirler. Şeytana, şeytanın dostlarına ve şeytani hükümlere göre suçlu kabul edilmeleri ise bu müslümanların Rabbani tavırlarını değiştirmemiş ve Allah'ın lutfuyla hiçbir zaman değiştirmeyecektir.
Böylesi kardeşlerimiz olduğu ve bizleri de böylesi müsİümaniar kardeş yaptığı için şanı yüce Rab-bimize hamdediyoruz. Elbetteki yaşamaya ve yansıtmaya çalıştığımız hak mesaj bu kitap çerçevesinde kalmayacak ve belki de her hücremizle talip olduğumuz şehadet ile belirginleşerek kendilerine gıpta ettiğimiz Hizbullahî kardeşlerimizin gür sedaları ile dünya müstekbirlerine ve müstezaflarına ulaşacaktır.
Bu bilinç, bu umud ve bu arzu ile ayağa kalkarak, dünya müstekbirlerini ve bu müstekbirlerin zulmüne iştirak eden dünya müstezatlarını Allah'a kulluğa ve ebedi kurtuluşa davet ediyoruz.
Dünya insanlarından istediklerimiz mal, makam, para veya herhangi bir menfaat değil, sadece Allah'a kul olmaları ve bu şerefli kulluk ile kurtuluş bulmalarıdır.
Sadece bunu istiyor ve bu istek ile yürekten dua ediyoruz.
Selam, hidayete tabi olanlar üzerinedir.
[1] Hicr: 15/91.
[2] Bakara: 2/174.
[3] A'raf: 7/162.
[4] Furkan: 25/30.
[5] İsra: 17/73-75.
[6] Maide: 5/3.
[7] Zümer: 39/3.
[8] Mülk: 67/2.
[9] Kasas: 28/4.
[10] Taha: 20/91.
[11] Bakara: 2/286.
[12] Yasin: 36/5-6.
[13] Enbiya: 21/24.
[14] Yunus: 10/39.
[15] 13-Ra'd: 13/11.
[16] Maide: 5/105.
[17] Nahl: 16/99-100.
[18] Fatır: 35/43.
[19] Vakıa: 56/63-64.
[20] Enam: 6/95.
[21] Vakıa: 56/68-69 .
[22] Nahl: 16/10.
[23] Nur: 24/44.
[24] Tegabün: 64/11.
[25] Kehf: 18/13.
[26] Şura: 42/13.
[27] Tevbe: 9/115.
[28] Nahl: 16/104.
[29] Zümer: 39/3.
[30] A'raf: 7734.
[31] Kasas: 28/58-59.
[32] İsra: 27/16.
[33] Şuara: 26/208-209.
[34] Fatır: 35/43.
[35] Yasin: 36/69-70.
[36] Rum: 30/9-10.
[37] En'am: 6/33.
[38] Hicr: 15/12-13.
[39] Fussilet: 41/53.
[40] Rum: 30/10.
[41] Şuara: 26/208-209.
[42] Kamer: 54/36.
[43] Fussilet: 41/13.
[44] Kalem: 68/8.
[45] Kalem: 68/44.
[46] Müzzemil: 73/10-11.
[47] Necm: 53/29.
[48] Neml: 27/69.
[49] Kaf: 50/45.
[50] AI-i İmran: 3/137.
[51] Rum: 30/42.
[52] Yasin: 36/31.
[53] Mumin: 40/21.
[54] Muhammed: 47/10.
[55] Taha: 20/128.
[56] Secde: 32/26.
[57] Zuhruf: 43/55-56.
[58] En'am: 6/134.
[59] Şuara: 26/208-209.
[60] En'am: 6/131.
[61] Zümer: 39/25-26.
[62] Kasas: 28/58-59.
[63] İsra: 17/16.
[64] Hicr: 15/4.
[65] A'raf: 7/164-165.
[66] Taha: 20/134.
[67] Nuh: 71/1-4.
[68] Hud: 11/25, 27.
[69] Hud: 11/32, 34.
[70] Hud: 11/36, 37.
[71] Kamer: 54/10, 16.
[72] Kamer: 54/51.
[73] İbrahim: 14/45.
[74] Ğaşiye: 88/21-22.
[75] Tegabün: 64/11.
[76] Hacc: 22/54.
[77] Maide: 5/74.
[78] Talak: 65/5
[79] Muhammed: 47/7.
[80] Ankebut: 29/69.
[81] İbrahim: 14/13-14.
[82] İsra: 17/76.
[83] Muhammed: 47/13.
[84] Kasas: 28/5.
[85] Kasas: 28/6.
[86] Zuhruf/ 43/31.
[87] Zuhruf: 43/32.
[88] Kasas: 28/68.
[89] Al-i İmran: 3/73.
[90] İsra: 17/94.
[91] Mü'minun: 23/23-24.
[92] Furkan: 25/7, 9.
[93] Şuara: 26/153-154.
[94] Enbiya: 21/5.
[95] Şuara: 26/153, 158.
[96] Enbiya: 21/5-6.
[97] İsra: 17/59.
[98] Maide: 5/112, 115.
[99] Kamer: 54/2.
[100] Maide: 5/110.
[101] En'am: 6/7.
[102] Hicr: 15/14-15.
[103] Tur: 52/42.
[104] En'am: 6/123.
[105] Enfal: 8/30.
[106] Nisa: 4/141.
[107] Sahih-i Müslim;1920.
[108] Ra'd: 13/40.
[109] Yunus: 10/46.
[110] Mumin: 40/77.
[111] Zuhruf: 43/41-42.
[112] Kasas: 28/7, 9.
[113] Enfal: 8/32.
[114] Sebe: 34/29-30.
[115] Ahkaf: 46/22.
[116] Ankebut: 29/29.
[117] Hacc: 22/47.
[118] Ankebut: 29/53.
[119] Kalem: 68/44-45.
[120] Ra'd: 13/32.
[121] Tarık: 86/17.
[122] Hacc: 22/42, 44.
[123] Al-i İmran: 3/178.
[124] Hud: 11/8.
[125] Yunus: 10/102.
[126] Nahl: 16/33-34.
[127] Muhammed: 47/18.
[128] Mumin: 40/84-85.
[129] Sad: 38/3.
[130] Enam: 6/158.
[131] Yunus: 10/96, 98.
[132] Secde: 32/21.
[133] Tur: 52/45, 47.
[134] En'am: 6/42, 45.
[135] Zuhruf: 43/48, 50.
[136] Duhan: 44/9, 16.
[137] A'raf: 7/94-95.
[138] A'raf: 7/34.
[139] Hicr: 15/5.
[140] Sebe: 34/29-30.
[141] Hud: 11/74, 76.
[142] Nahl: 16/61.
[143] Saffat: 37/148.
[144] Kalem: 68/48, 49.
[145] Zariyat: 51/54.
[146] Tur: 52/45.
[147] Mearic: 70/42.
[148] Tevbe: 9/14.
[149] Enfal: 8/44.
[150] Muhammed: 47/4.
[151] Kamer: 54/41, 46.
[152] Kamer: 54/10.
[153] Nuh: 71/26, 28.
[154] Şuara: 26/169, 172.
[155] Yunus: 10/88.
[156] Müminun: 23/93, 95.
[157] İsra: 17/101-102.
[158] En'am: 8/55.
[159] Enfal: 8/33.
[160] Rum: 30/47.
[161] Yunus: 10/103.
[162] Araf: 7/64.
[163] Enbiya: 21/9.
[164] Neml: 27/53.
[165] Hud: 11/117.
[166] Enfal: 8/25.
[167] A'raf: 7/165.
[168] Naziat: 79/42, 45.
[169] A'raf: 7/187.
[170] Şura: 42/17-18.
[171] Kıyamet: 75/6-11.
[172] Kamer;: 54/1.
[173] Mearic: 70/6-7.
[174] Necm: 53/57.
[175] Fussilet: 41/13.
[176] Şuara: 26/208-209.
[177] En'am: 6/131.
[178] En'am: 6/134.
[179] İsra: 17/16.
[180] Sahih-i Müslim 117.
[181] Fatır: 35/43.
[182] Kamer: 54/41-44.
İslami Okul Okulların En Önemlisi