ŞAFAK MEKTUPLARI - Index Web - Mavera42 0003
ŞAFAK MEKTUPLARI
ŞAFAK MEKTUPLARI
Mektuplar 1
Sevgili kardeşim büyük şehire geleli önümüzdeki ay tam üç yıl olacak. Yaz tatillerinde çalışmam nedeniyle, memlekete gelemedim. Yaşlı anacığım buraya gelmeseydi, herhalde onunla da görüşemeyecektim.
Diyeceksin ki, neden?
Nedeni malum!. Büyük adam olmak için okuyorum. Büyük adam olmak için çalışıyorum.
Ne kahırlı bir iş, şu büyük adam olmak?
Bazen aynaya bakıyorum büyük adam namzetini görmek için. Ne yazık ki çoğu zaman aynada adam dahi göremiyorum!.
Herhalde diyorum, herhalde başlangıçta adamlıktan çıkacağız, sonra büyük adam olacağız!.
Yalnızım kardeşim, bu koca şehirde yapayalnız. Kalabalıklar arasında yapayalnız. Yabancıyım bu insanlara, bu şehire, bu yaşantıya. Ve bu yabancılık duygusunu kaybederek, onlardan birisi gibi olmaktan çok korkuyorum. Fakat olmayacağım. Büyük adam olmama pahasına da olsa, onlar gibi olmayacağım.
Bana ters geliyor her şeyleri.
Öyle bir yer ki burası, herşeyin bir fiyatı, bir bedeli var. Sevmek ve sevilmek dahi, kağıt paraların gölgesinde. Ne kadar paran varsa, o kadar sevilirsin. Tartışmalarda sık sık duyulan beylik cümleler.,
Kaç paralık adamsın sen?
Sen benim kim olduğumu biliyor musun?
Karı koca ilişkileri, dost arkadaş ilişkileri, haklı haksız ilişkileri bunların hepsi, hepsi paraların gölgesinde.
Arkadaş satılıyor para karşılığı, kardeş satılıyor para karşılığı, namuslar satılıyor para karşılığı,
Velhasıl burada. burada İnsan ve insanlık satılıyor para karşılığı!.
Parayla alınıp, parayla satılıyor İnsanlığın bütün değerleri.
Nedir bu para?
Nereden almaktadır bu gücü?
Ve kimler, hangi maksadla kullanmaktadır?.
Bu soruların cevabını bilmemek bir dert, bilmek ise bin dert!..
Aklına şu soru gelebilir., “Bu adamlar, bu insanlar Allah'ı bilmiyor mu? Allah'tan korkmuyor mu?” Allah'ı bildiklerini söylüyorlar. Ne derece doğru bilmiyorum. Ancak gördüğüm ve bildiğim şu ki, Allah'tan korkmuyorlar. Memur amirinden, işçi patronundan, esnaf zabıtadan korkuyor, korkuyor fakat, Allah'tan korkmuyorlar!.
Söz müslümanlığa geldi mi, hepsinden aynı ses, aynı seda, sanki ağız birliği yapmışlar.
Elhamdülillah müslümanız!.
Karısını satan müslüman, kızını satan müslüman, Allah'ın hükmü çıkarlarına dokunduğu için değiştirenler, gizleyenler, reddedenler., evet onlar da, onlar da müslüman!.
Yazıklar olsun.
Bir homoseksüele sorsan, o da hıristiyanım demeyecek!.
Tekrar tekrar yazıklar olsun..
İşte büyük şehir kardeşim! Ve büyük şehrin, büyük(!) insanları!
Bu kardeşin de işte böyle bir şehire geldi büyük adam olmak için. Çünkü büyüklüğün ve adamlığın ne olduğunu bilmeyen anacığı, onun büyük adam olmasını istiyordu. “Oğlum okusun, okusun da, büyük adam olsun!” diyordu. Halbuki büyük adam olmak için okumaya hiç gerek yok burada!.
Bizim köydeki Ahmed ağa, arazilerini satıp buraya gelse, işte sana büyük adam!
“Hoşgeldiniz Ahmed Bey.”
“Nasılsınız Ahmed Bey”
“Ne alırsınız Ahmed Bey”
“Ne buyurdunuz Ahmed Bey”.
İtibar kişiliğe, şahsiyete, insanlığa değil, kürke!
“Kürke” kelimemi yanlışlıkla “Kürde” anlama abi. Ne Türke, ne Kürde, kürke, kürke abi.. Hani şu hayvan postlarına. .
Bana yaz canım kardeşim. Şehrin bataklığında boğulmama mücadelesi veren bu kardeşine yaz.
Sana “Canım kardeşim” derken düşünüyorum da, aramızda maddi bir ilişki yok. Ve biz paranın gölgesinde olmadan da birbirimize “Canım kardeşim” diyebiliyoruz.
Ne güzel bir şey bu, canım kardeşim, canım kardeşim benim...
Yakup
Mektuplar 2
Kardeşim Yakup
Göndermiş olduğun mektubunu aldım. Büyük şehrin durumuna üzülmekle beraber, o yaşantıya ve değer ölçülerine karşı başkaldırısın beni sevindirdi. Köyden giden Tuncer'in, Sakıb'in, Ahmet amcanın oğlu Hüseyin'in o şehir ve o yaşantıda boğulduğunu biliyorsun. Sakıb'ın babası öldüğünde, annesine başsağlığı telgrafı çekmiş ve bir miktar para göndermişti!. Görmeliydin Emine hanım teyzenin vaziyetini. Gözyaşları içinde “Efendi bir kere öldü, ben bin kere öldüm” diyordu.
Bu olayın faili kim Yakup?
Bu olayın suçlusu kim?
Sakıb'ı yetiştiren anne, babası mı?
Büyük şehir mi?
Yoksa, Sakıb'ın camiye gittiği günlerde kendisine yalan, yanlış bilgiler verip, uydurma hikayeler anlatan Tayyar (Hoca) mı?
Ben en büyük suçlu olarak Tayyarı görüyorum. Bizi aldatan, bizi kandıran, tertemiz dimağlanmızı sabote eden Tayyar'ı.
Onunla aramız ilkin, bir cenazeden sonra devir ve mevlit pazarlığında açıldı. Pazarlığın tartışmaya döndüğü sırada ben;
“Hocaefendi, bu konuda Allah ne diyorsa o olsun” dedim. Durdu, düşündü;
“Bu konuda Alİah birşey bildirmemiştir” dedi.
Şaşırdım!.
Dinimizin belkemiği olarak kabul ettiğimiz “Mevlid” hakkında Rabbimiz hiçbir şey bildirmemiş. Sonra araştırınca anladım ki; bu mevlid, Süleyman Çelebi ismindeki bir zatın, Resulullah fs.a.v.) için yazdığı bir methiyerniş!.
Ne kendisi bunu para ile okumuş ve ne de böylesi merasimlerde okunması için kaleme almış..
Bu olaydan sonra okumaya başladım. Dağda, tarlada, evde devamlı okuyordum. Önceleri karşılaştığım meseleleri iyi niyetle kendisine gidip açıklamama rağmen Tayyarda garip bir suskunlukla karşılaştım. O zamanlar kavrayamadığım bu suskunluğun nedenini şimdi çok iyi anlıyorum, korku!.
Ben “Korku” deyince, sen sakın Allah korkusunu anlama. Çünkü Tayyarın gerçek manada korkup sakındığı Allah değil.
Neden koktuğunu merak ettin. Sana, senin tabirinle söyleyeyim, “Büyük adamdan!”
Herhalde şaşırdın!
Nasıl olur diyeceksin? Kendisine “Hoca” denilen bir adam, halkın önüne geçecek, beş vakit namazda ikiyüz-kırk kere “Yegane büyük Allah'tır” diyecek ve O Allah'tan, O yaratıcıdan değil de, tuvaletten iki büklüm oturan bir insandan korkacak!..
İşte bize bu gibi insanlar vaaz ve nasihat etti, Din adamı kisvesiyle karşımıza çıkan böylesi adamlar, bizlere İslam'ın ne olduğunu değil, İslam adı altında İslam'ın ne olmadığını anlattılar. Ve bu vaazlardan aldığı bilgi ile toplumun içine giren birçok kardeşimiz, gördüler ki dünya Tayar hocanın anlattığı gibi değil!.
Gördüler ki, dünyanın birçok bölgesinde sömürü hakim. Sermayenin ezdiği insanlar, teknolojinin ezdiği insanlar, devletlerin ezdiği insanlar.. Büyük şehire giden kardeşimiz, büyük şehire giden kardeşlerimiz dünyanın bu gerçek yüzüne, bu iğrenç olaylara bakıyor ve her samimi insana yakışabilecek bir davranışla bu zulmün, bu sömürünün karşısında yiğitçe haykırıyordu.
Olmaz, bu zulüm durdurulmalı, bu insanlar kurtarılmalı..
Bu duyarlı insanlara her hücremizle hak veriyor ve biz de onlarla birlikte hay kırıyoruz.,
Olmaz, bu insanlar kurtarılmalı.. Peki sonra, sonra ne oluyor?
Evde, yurtta konuşmalar.. Kapitalizmin adi ve çirkin yüzünün apaçık örneklerle gökyüzüne çıkarılması.. Hepbir ağızdan, hepbir gönülden kapitalizmin lanetlenmesi..
Ve alternatif sorunu?
Bu zulme, bu sömürüye neyle, ne adına, nasıl karşı çıkacağız?, soruları...
Tayyarın anlattığı din ile karşı çıkılamayacağı aşikar. Çünkü Tayyarın anlattığı din, bu zulme karşı çıkmak bir yana, bizzat bu zulmü desteklemekte, bu zulmü, din adına meşru görmekte..
İşte bu boşlukta sunulan alternatifler!.
Araştırılmadan, tetkik ve tahkik edilmeden, olur mu, olmaz mı gerçeğini dikkate almadan, doğru mu yanlış mı denilmeden kabul edilen çözümler ve ikinci bir haykırış.,
Yaşasın Laisizm
Yaşasın Sosyalizm.
Kulaklarımız utanıyor, gözlerimiz utanıyor bu olay karşısında ve ağlıyoruz..
Minberlere bakıp boğmak istiyoruz Tayyarları..
Ve seslenmek ve haykırmak istiyoruz o insanlara.,
“Sizden saklanan İslam var.
Sizden saklanan İslam var...” diye..
Ey samimi insanlar, bu sesi duyuyor musunuz?
Ne olur söyleyin, duyuyor musunuz?.
Salih
Mektuplar 3
Canım kardeşim.
Nasılsın, dilerim iyisindir. Beni allak bullak eden mektubunu aldım. Birkaç gün devamlı mektubun tesirindeydim. Son kısımda vurguladığın “Sizden saklanan İslam var” ifadesi bende uzun süre yankılandı.
Nasıl olurdu? Bizden kim, ne hakla ve hangi cüretle İslam'ı saklardı?
Okuyup araştırmam ve öncelikle İslam gerçeğini bilmem gerekiyordu. Bu duygularla kitapçılara gittim. İslam başlığı altında değişik yazarların, değişik kitaplarıyla karşılaşınca şaşırdım. Kitapçılara göre hepsinin İslam'ı anlayışları ve İslam'a yaklaşımları farklılık gösteriyormuş. Kararsız bir durumda eve dönerken yazarların isimleri gözümün önünden geçiyor ve “Hangisi gerçek İslam'ı yazdı, hangisi sakladı? Hangisi korktu, hangisi korkmadı?” şeklinde düşünüyordum. Korku kelimesi bende bazı çağrışımlar yaptı.
Neden korkmamıştı?
Tabi ki ölümden. Zihnimde şimşekler çaktı ve hemen kitapçılara dönerek;
“Yazdıklarından dolayı öldürülen var mı?” dedim.
İşte Seyyit Kutup ile bu sorunun akabinde tanıştım. Korkmadan yazmış ve yazdıklarından dolayı şehid edilmişti. Onun kitaplarıyla eve dönerken bir hayli heyacanlıydım. Çünkü bir şehitle konuşacak, bir şehidi dinleyecektim. Kitapların başında yer olan Prof. Seyyit Kutup ifadesini yadırgadım. Profösör unvanı, batı kaynaklı bir unvandı. Bu unvana neden rağbet edilmiş veya neden yer verilmişti ki! İslam'ın verdiği bir unvan olmadığına göre, şehitlik unvanının yanında bu unvanın ne değeri olabilirdi?
Bütün bunlara “Herneyse” diyerek okumaya başladım. Okudukça Seyyit Kutub'u öldürdüklerini, susturduklarını sanan müstekbirlerin ne kadar yanıldıklarını, ne kadar aldandıklannı farkettim. Çünkü onların susturduklarını zannettikleri bir şehit, bana sesleniyor ve benim hayat bulmama vesile oluyordu.
Okudukça, yerin yedi kat dibindeki bir mahzende, güneşin doğmasını bekleyen zavallılardan birisi olduğumu anladım. Mahzen duvarlarına müstekbirler tarafından çizilen, çizdirilen ve bel'amların övgülerine mazhar olan güneş resimlerinin basitliğini, sahteliğini, cansızlığını gördüm ve beni bu yaşıma kadar neden ısıtmadığını, neden aydınlatmadığını kavradım.
Mahzen duvarlarındaki sahte güneş resimleri, fıtraten güneşi arzulayan insanların aldatılması, kandırılması, sömürülmesi için satılmış sanatkarların kaleme ve fırçaya aldıkları bir semboldü. Sahte bir sembol..
Gerçek güneş bizlere hakkı hak, batılı batıl gösterecekken, bu sahte güneşler bizlere batılı hak gösteriyordu..
Gerçek güneş birçok mikroplan öldürecekken, bu sahte güneşler yeni yeni mikroplar üretiyordu..
Zillet dolu bu loş mahzenden çıkmam gerekliydi. Ruhumun arzuladığı Rabbani iklime, rahmet iklimine çıkabilmem için, mahzendeki yılan, çıyan ve asalaklara aldırış etmeden gerçek manada “La ilahe illa Allah Muharnmedun Resulullah” demem gerekliydi. İnsanlara ilahlık taslayan bütün putları, bütün müstekbirleri, bütün batıl ideolojileri reddetmem ve yegane İlah olan Allah'a yönelmem gerekliydi.
Beni tanırsın Salih ve böyle bir durumda ne yapacağımı bilirsin. Önce ayaklarımın üzerinde doğruldum, sonra bir infilak.,
“La ilahe illa Allah, Muhammedun Resulullah”
Bu haykırış ile yeri göğü sarsmak, bu haykırışı herkese duyurmak istiyordum.
Mustazaflar duysun, uyansın istiyordum. Allah'ın hukukuna tecavüz ederek insanlara ilahlık taslayan müstekbirler duysun, kahrolsun istiyordum. Ve Rahman ve Rahim olan, beni yaratan, beni yaşatan, lutfu ile doğru yolu gösteren, günahlarımı bağışlayacak olan yüce Rabbim duysun ve beni müminler arasına dahil etsin istiyordum..
Bu istekle gözlerim doluyor, bu istekle hücrelerim kıyama kalkıyor ve bu istekle haykırıyordum.,
“La ilahe illa Allah, Muhammedun Resulullah” Her haykırışla kendimi buluyor, her haykırışla İslam'ın verdiği şeref ve izzetin iliklerime kadar işlediğini hissediyordum.
Uzun yıllardır “Var” dediğim, varlığına yakinen inandığım Allah (c.c.)'ın huzurunda sadece O'nun kulu olarak, bir “Abdullah” olarak varolmanın kutlu anlarını yaşıyordum.
Mü'minlerin putlara karşı haykırışından, “La ilahe” diyerek putların İlahi vahye zıd olan görüş ve hükümlerini reddedişinden putlar değil, bu putların gölgesinde insanları sömüren putperestler rahatsız oluyordu.
Bunları bir nebze bilen ve camiye gelmelerine rağmen müstekbirlerin tehdidini, Allah'ın tehdidinin önüne geçiren bazı şaşkınlar kulağıma eğilerek şöyle fısıldadılar.,
Suss.. Yoksa döverler!
Suss.. Yoksa öldürürler!.
Ne demekti bütün bunlar ve ne anlama geliyordu?..
“Sus, yoksa öldürürler” demek,
“Sus, yoksa şehid ederler”.
“Sus, yoksa cennete girersin” demek değil miydi?
Ben ki O'na kul olmuştum.
Ben ki Abdullah olmuştum. Abdullah, içinde bulunduğu toplumun Lat ve Uzza gibi putlarından veya Ebu Cehil gibi putperestlerinden korkar mıydı?
O şaşkınlar Allah'a karşı gelerek, alemlerin yegane Rabbi olan Allah'tan korkmaz iken, onlardan korkulur muydu?
Ve susulur muydu?
Şehid olmamak,
Allah'a kavuşmamak,
cennete girmemek için susulur muydu?
Canım kardeşim, hakkını helal etmeni istiyor, sana ve bütün Abdullahlara selam ederek çağdaş putperestlerin kulaklarına eğilmek ve kulak zarlarını patlatırcasına haykırmak istiyorum.
“La ilahe illa Allah, Muhammedun Resulullah”
Abdullah Yakup
Mektuplar 4
Abdullah gibi bir kardeşi olduğu için gurur ve sevinç duyan Salih'ten, Abdullah Yakub'a.
Muhterem kardeşim.
Göndermiş olduğun mektubunu aldım. Seni kutluyor ve sana teşekkür ediyorum. Salih kardeşine, bir beşerin yaşayabileceği en güzel duygulan yaşattın.
Batı felsefesini ayakta tutan, kulağa ve netse hoş gelen bazı kavramlar vardır. Sözlerden ve kitaplardan yaşantıya aksetmeyen bu kavramlar, İslam'ın özünü kavramamış geleneksel veya modemist müslümanlar tarafından da benimsenmekte ve İslam'a maledilmeye çalışılmaktadır.
Bu kavramlardan birisi de özgürlüktür.
Özgürlüğün ne olduğu ve hangi manada kullanıldığı birçok insan tarafından bilinmektedir. Bu hayali kavram üzerine bir hayli eser yazılmıştır. Hayali kavram diyorum, çünkü bu kavramın içerdiği manada tek bir özgür insan yoktur.
Bir saatlik ömrü olan idam mahkumunun, hücrede volta atarak ve ellerini havaya kaldırarak "Ben Özgürüm" demesi ne kadar saçma ise, herhangi bir insanın veya devlet başkanının yaşam karşısındaki acizliğini ve çaresizliğini unutarak “Ben Özgürüm” demesi de, o kadar saçmadır. Çünkü yaşama şartlan ve yaşama süreleri ne kadar farklı olursa olsun, temelde aynı şeylere muhtaç ve neticede aynı akibete mahkumdurlar.
Bir yaratık, bir mahluk olan insan hangi konuda özgürdür?
Sıhhatli yaşamak ister, hastalığa mahkumdur. Mala sahip olmak ister, terketmeye mahkumdur. Doğru düşünmek ister, yanlışa mahkumdur. Yaşamak ister, ölüme mahkumdur. Ve bunca mahkumluk arasında özgürlük ister, kulluğa mahkumdur.
Muhtaç olmak ile mahkum olmak arasındaki izdivacı ve mahkum olmak ile özgür olmak arasındaki katedilmez mesafeyi anlatacak değilim.
Hayal dünyasında “Ben özgürüm” diyen her insan, gerçek dünyada tercih ettiği bir kulluğu yaşamaktadır. Kimisi şeytana kulluk yapmakta, kimisi Allah'a isyan eden firavunlara kulluk yapmakta, kimisi nefsine kulluk yapmakta ve kimisi de sen canım kardeşimin yaptığı gibi zillet verici tüm kullukları reddederek sadece Allah'a kulluk yapmakta ve bu kulluk ile şeref kazanmaktadır.
“La ilahe illa Allah, Muhammedun Resulullah” haykırışını duydum. Allah için ölüme verdiğin değeri ve şehidlik arzunu saygıyla karşılıyorum. Ancak öyle bir yerde öl ki, senin öldüğün yerde birkaç insan dirilsin. Hz. Hüseyin efendimizin şehadeti bizlere örnek olmalıdır. Böylesi şehadetler Yezid ve Yezid gibilerinin, Firavun ve Firavun gibilerinin tanınmasına en büyük vesile olmuştur.
Zamanımızdaki firavunların da tanınması ve tanıtılması gerekmektedir.
Kimdir bunlar?
Nerelerde bulunmaktalar ve ne yapmaktadırlar?
İnsanların bunu anlamalan ve tesbit edebilmeleri gerçekten zordur. Çünkü bu firavunlar, ezdikleri ve sömürdükleri insanlar çağdaş köleliklerini birlik ve beraberlik içinde yaptıkları sürece bu zavallı kölelere dost gözükmektedirler. Bunların tanınması ve tanıtılabilmesi için bulunulan bölgelerde ayağa kalkılması ve Hz. Musa tavrının gösterilmesi gerekmektedir.
Müminler Hz. Musa tavrını gösterdikleri zaman bil ki onlar kızacaklar, köpürecekler ve maskeleri düşerek adi ve çirkin olan firavunîaşmış yüzleri meydana çıkacaktır. Başlayacaklardır Firavun gibi konuşmaya, taviz vermeye, tehdit etmeye..
Sen ise alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın seni gördüğünü, seni işittiğini ve seninle beraber olduğunu idrak ederek elindeki mucizeyi,
Kur'an-ı Kerim'i göstereceksin.
“Kuvvet ve kudret sahibi Allah'dan korkun, O'na yönelin, O'na kulluk edin” diyeceksin.
“Ey insanlar! Firavunlara kulluk ederek Rabbinizi gazaplandırıyor, kendi kendinizi ateşe sürükiüyorsunuz. Kulluk ettiğiniz bu firavunlar sizleri Allah'ın azabından kurtarabilirler mi?” diyeceksin.
Onları kurtuluşa, onları hidayete ve Allah'a kulluğa davet edeceksin. Çağdaş büyücülerin ve tüm büyülerin karşısında Kur'an-ı Kerim ile dimdik duracaksın.
“Atın” diyeceksin ”Atın ortaya elinizdekileri”. Ve Kitab'ındaki gerçeklerin,
Kitab'ındaki hakkın, ortaya atılan modern büyüleri, ileri sürülen batıl görüşleri yerle bir ettiğini göreceksin.
Bütün bunları yaparken, yapmaya hazırlanırken kızmayacaksın, korkmayacaksın, hüzne kapılmayacaksın.
Firavunun ve firavunların gerçek yüzü meydana çıktıktan sonra ise, hidayete tabi olanlarla birlikte ve Rabbi-nin gösterdiği yolda sabır ile, sebat ile, teslimiyyet ile yürüyeceksin.
Belki Kızıldeniz'e, belki kıyamete fakat mutlaka Allah'a ve O'nun hoşnutluğuna doğru yürüyeceksin..
Salih
Mektuplar 5
Canım kardeşim
Mektubunu aldım, teşekkür ederim. Mektubunu her okuyuşumda sorumluluk bilincini ve ağırlığını daha fazla hissettim.
Firavunların tanınmasından, Hz. Musa (a.s.)'dan ve Hz. Musa tavrından bahsediyorsun. Çeşitli kaynaklardan bu meseleyi tekrar okudum. Yaşanan olayları gözümde canlandırınca ve kendimi Hz. Musa (a.s.)'ın yerine koyarak imtihana tabi tutunca, fendimi ve Hz. Musa (a.s.)'ı daha yakından tanıdım. Onun ne olduğunu ve benim ne olmadığımı anladım.
Selam, sevgi ve rahmet, o seçkin ve seçilmiş insanlar üzerine olsun. Onları tanıdıkça daha çok seviyor ve onlara daha çok gıpta ediyorum.
Hz, Musa (a.s.) Rabbimizden, kardeşi Harun (a.s.)'ı yardımcı olarak istemişti. Çünkü tebliğin önemini kavrıyor ve en güzei tarzda yapılmasını istiyordu.
Bütün peygamberler zaten buna dikkat etmemiş miydi? Bu seçkin peygamberlerin ve Resulullah (s.a.v.)'in pak sünnetini dikkate alarak tekrar kendime baktım, kendimi düşündüm...
Elim, ayağım gevşedi, boynum büküldü, dillerim dolandı..
Oturup ağlamak istedim. Kendi kendime “Sen kimsin, firavunların karşısına çıkmak kim?” dedim. Çünkü sadece cesaretle değil, cesaretle birlikte ilim ve ferasetle yapılması gereken bir eylemdi bu.
Dünyanın her ülkesinde bu kutlu görevi hakkıySe yerine getirebilecek alimler olmalıdır diye düşündüm.
Hem böyle değilmiydi?
Bu görev, “Biz peygamber varisiyiz” diyen, ehil olmayanlara haddini bildiren ve onlara “Arapça, hadis, fıkıh, tefsir İlmini bilmeden, bu ilimlerde uzun yıllar derinleşmeden ağzınızı açmayın.” diyerek onları suskunluğa mahkum eden alimlerin görevi değil miydi?
Haddimi bildim Salih abi ve büyük şehrin, bazı büyük alimlerini dolaştım. Beni bu alimlerin yanına büyük methiyeler ile götüren müslümanların belirttiği gibi alim insanlar.
Herşeyden Önemlisi, birçoğu firavunları tanıyorlar ve bu çağdaş firavunların halkı köleleştirdiğini biliyorlardı. Kapılar kapandıktan ve makamlarında kendilerini rahat hissettikten sonra bana uzun uzun tağutu, müstekbirleri ve firavunları anlattılar. Fakat birçoğu anlattıkları bu hak gerçeklerden sonra beni firavunların tesbit ettiği yolda ve onların müsaade ettiği sahada İslam adına mücadeleye davet etti!.
Dehşete düştüm, iğrendim..
Yanımdaki samimi müslümanlara baktım, onlara acıdım ve onlar rencide olmasınlar diye dilimin ucuna gelen tükrüğü yutkundum.
Sonra, meçhul bir umud ile.
“Efendim!. Zikrettiğiniz firavunlar insanları ezmekte, insanları sömürmekte ve en önemlisi insanları Allah'a kulluktan menetmektedirler. Hergün firavunu dost bilen binlerce insan, tevhidden bihaber, İslam'dan bihaber ölmektedir. Firavunlar bu insanlara çoğu kez dost ve gerektiği zaman müslüman gözükmektedirler. Firavunların bu maskelerinin düşürülmesi ve küfürle kaplanan kapkara yüzlerinin insanlara gösterilmesi gerekmektedir. Bunun için kapah kapılar ardında ve dışarıdan duyulmayacak bir sesle bana anlattığınız bu hak gerçekleri, müstekbirlerin karşısına dikilerek ve mustazaflann da duyacakları bir sesie açıklamanız gerekmez mi?” dedim.
Herhalde haddimi aştım ki yanımdaki müslümanm çimciğine, diğerlerinin ise sert bakışlarına maruz kaldım.
Karşımda oturan efendiise hafif sendeledi. Sonra düşmeyi alışkanlık haline getiren insanların tabi bir şekilde doğruldukları gibi doğrularak ve kendisine değil, bana acıyan bir yüz ifadesiyle bakarak.,
“Peki, sonra ne olacak?” dedi.
Artık haddimi aştığımı veya aşmam gerektiğini ben de biliyordum.
“Firavunlar size ve söylediğiniz hakka karşı gösterecekleri tavır ile gerçek yüzlerini meydana çıkaracaklar ve insanlar kimin ne olduğunu ve kime kulluk yaptıklarını anlayacaklardır” dedim.
Ne dediğimi ve ne demek istediğimi gayet iyi anladı. Sehpayı ve iki metrelik urganı düşünmüş olacak ki gözleri
korku ile büyüdü. Eliyle boğazını sivazlıyarak yutkundu. Sonra kendisine kör umudlarla bağlanan müslumanlara baktı. Yerinde sağa sola kıpırdanarak oturduğu kaba minderin rahatlığını hissetti. Dünya sevgisinden oluşan gözkapaklanyla hakkı gören gözlerini kapatarak ve yaşama sevgisiyle derin bir nefes alarak.
“Bir kafirin tanınması için, bir alim feda edilir mi?” dedi.
Bu cevap yanımdaki müslümanlara cazip gelmiş olacak ki rahat bir nefes aldılar. Hocalarına sevgi ve muhabbetle baktılar. Ben ise tek yönlü yolda ateşle çarpışan barut gibiydim. Artık sabredemiyor ve onlarla bir arada kalmak istemiyordum. Yanlarından ayrılırken.,
“Bir Yezid'in tanınması İçin bir Hüseyin, kendisini ve ailesini feda etti. Siz onlardan daha mı değerlisiniz?” dedim.
Sonradan duydum ki Hz. Hüseyin(r,a.)'dan ömek verdiğim için Şii olduğumu söylemişler. Hanefi olduğumu bilen müslümanlar da saygısızlık olmasın diye susmuşlar.
Ne yapayım Salih kardeşim?
Bu durumda hangi kapıyı çalayım?
Hangi peygamber varisini, peygamber görevine davet edeyim?
Müslümanların umud bağladığı ve kendilerince tesbit edilen vasıfları üzerinde taşıyan birçok alim, kapalı kapılar arkasında bulunmaktalar!.
“Öterim de keserler” endişesiyle, sabaha davet eden, sabahı müjdeleyen horoz olmak yerine, gün doğduktan sonra meydanı boş bularak cıvıldaşan serçe olmak istiyorlar!.
Oysa insanların zulüm karanlığını görmeleri, aydınlık haberi almaları, sabahı özlemeleri ve sabaha doğru koşmaları gerekir.
Ve bunun için, bunun gerçekleşmesi için, kapalı kapılar ardında bin alim değil; sokaklarda, halkın arasında, mustazafların yanında, müstekbirlerin karşısında bir alim, sadece Allah'tan korkan gerçek bir alim lazım.
Ne yapayım Salih kardeşim?
Can korkusu ile firavunlara haddini bildirmeyen, rahat ve yumuşak minderlere oturarak yaşamadıkları ilim İle övünen ve bu faydasız ilim ile müslümanlara haddini bildiren alimlerin sözünü dinleyerek, haddimi bileyim mi?
Çağdaş firavunlar Allah'a karşı haddini bilmez iken, ben bu söz alimlerine karşı haddimi bileyim mi?
Söyle dostum, söyle canım kardeşim.,
Ne yapayım?..
Abdullah Yokup
Mektuplar 6
Kardeşim Abdullah Yakup.
Mektubuma Allah'ın adıyla başlıyor, sana ve tüm dünya müsl uman la rina Rabbimden mağfiret, hidayet ve selamet diliyorum.
Çok değerli mektubunu aldım. Samimi duygularla kaleme aldığın mektup, kitaplar arasında boğulan Salih'in kendisine gelmesini sağladı. Sana teşekkür ediyorum.
Senden çok güzel bir şey öğrendim kardeşim!.
Rabbani bir gerçekle karşılaşıyor, bu gerçeği kavrıyor ve sonra bu gerçeği yaşamak ve yaşatmak için adeta seferberlik ilan ediyor ve öncelikle kendin seferber oluyorsun. Ne güzel bir duygu ve İlahi hükümlere ne güzel bir yaklaşım bu..
Senin bu müslümanca tavrını gördüğüm zaman sana gıpta ettim ve “Gerçek müslüman böyle olmalıdır” dedim. Senden yansıyan bu güze! duygulan yaşarken kendimi düşündüm.
Hayret!..
Hiç de senin gibi değildim!.
Okuyor, öğreniyor, sonra tekrar okuyor ve tekrar öğreniyordum. Hayatım sorular ve cevaplar arasında geçiyordu. Toplum içindeki Salih, ilişki ve mücadele sahasında hep aynı Salih idi.
Peki ama neden?
Neden, okudukları ve öğrendikleri Salih'i tevhidi bir çalışmaya, tevhidi bir mücadeleye götürmüyordu?
Bu durum karşısında irkildim. Nasıl olurdu? Hangi gaye ile ne okuyordum? Neden okuyordum?
Oysa okuduklarım Kur'an-ı Kerim.
Resulullah (s.a.v.)'in sünneti ve diğer eserlerdi.
İlahi mesajı okuyor, o kutlu mesaj ile muhatap oluyor ve bilgimi arttırıyordum! Hangi peygamber İlahi mesaja böyle muhatap olmuştu?
Tabi ki hiçbirisi..
O seçkin ve seçilmiş insanların hepsi İlahi mesaj ile hidayet bulmuşlar, İlahi mesaj ile harekete geçmişler ve İlahi mesaj ile insanları hidayete davet etmişlerdi.
Kur'an-ı Kerim'de; kendilerine kitap öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtlarına kitap yükletilmiş eşeklerin durumuyla ifade edilmişti. Kur'an-ı Kerim'in bu açık buyruğunu dikkate alarak yaşadığımız topluma ve müslümanlara baktım.
Heyhat!..
Kitap yüklü merkepler, vadileri dolduran bir kervan oluşturmuştu.
Ve ben de ben Salih de, farkında olmadan bu kervana dahil olmuştum! .
Peşine takıldığım bu kervanın bir üyesi olarak, kervanı incelemeye başladım.
Kimdi bu kervanın sahibi, kervancıbaşı kimdi? Kim veya kimler yön veriyordu bu kervana?
29 Araştırınca anladım ki, bu kervan başıboş bir kervan değildi. Birçok yayınevinin sahibi, aynı zamanda bu kervanın da sahibiydi. Yayınladıkları her kitap, İslami motiflerle süslenmiş ambalaj kağıtlarıyla paketlenerek, bizlere kaliteli birer yük olarak sunuluyordu. Bizler de islami görüntüsü olan bu kitabı, geçim sıkıntımıza bir sıkıntı daha ekleyerek alıyor ve yükümüze bir yük daha katıyorduk.
Çünkü yüklü olmalıydık, daha yüklü olmalıydık, kitap yüklü merkepler kervanında ön saflara geçebilmek, itibarlı merkep olabilmek için çok daha yüklü olmalıydık.
Merkepler para ile yük almazken, biz merkepleri de geride bırakarak para ile yük almalı, kendi paramız ile kendi yükümüze yük katmalıydık..
Senin mektubun, senin ömek davranışın ile kendime geldim kardeşim. Ne halde olduğumu açıkça gördüm. Kendime hiç bu kadar kızmamıştım. Kendimden ayrılarak kendime saldırmak, kendimi yerden yere vurmak istedim.
Dağlara çıktım, içime doğru bağıra bağıra bir süre dolaştım!.
Kur'an-ı Kerim ifadesiyle kitap yüklü merkepler durumuna düşmem, hazmedeceğim bir şey değildi. Kendime “Madem ki merkep durumuna düştün, neden iki ayağın üzerinde insan gibi dolaşıyorsun” dedim. İç dünyamda hiçbir itiraza söz hakkı vermeden ellerimi yere koydum ve dört ayak üzerinde üç-beş adım attım. Bu şekilde İstanbul Cağaloğlu'na doğru yürümek ve bazı yayınevlerinin önünde durarak “Merkebiniz geldi beyler, buyrun yükleyin!” diye anırmak düşüncesi geçti içimden!. Açması bir durumdaydım.
Kendimi ağzımla yerden ot koparmaya ve ısırarak kopardığım otu yemeye zorladım. Ağzımdaki otu çiğnerken ne durumda olduğumu görüyor ve bu durumuma ağlıyordum. Rahman ve Rahim olan Rabbimi hatırlayınca, bu durumumdan çok daha fazla utandım!. Ellerim yerde iken sadece başımı doğrultarak.,
“Ya Rabbi, eşrefi mahlukat olarak yarattığın Salih bu duruma düştü. Sana kul, Resulullah (s.a.v.)'e ümmet olmak isteyen Salih, bu duruma düştü. Onu affedecek, onu düzeltebilecek ve ona doğru yolu, doğru eylemleri gösterebilecek olan sensin, sensin, sensin....” dedim.
Bu dönemden sonra durumumu yeniden düşünmeye başladım. Beni pasifize eden, beni harekete geçirmeyen bir aksaklık, bir arıza vardı.
Ne okuyordum?
Niçin okuyordum?
Aradığım aksaklık, bu iki sorunun cevabında bulunuyordu. Ben, içinde bulunduğum toplumda devamlı üreyen sorularla karşılaşıyor ve bu soruların cevabını bulmak için okuyordum. Karşılaştığım bütün sorular, benim şu an ki müslümanca yaşantımı İlgilendiren sorular olmadığı için, ben bu soruların cevabını bilmek için okuyor ve sadece bilmekle yetinebiliyordum. Bu akıntıya kendimi öylesine kaptırmışım ki, karşılaştığım ciddi sorulara da aynı tavrı gösteriyordum.
Soru ve ayağa kalkıyor, araştırıyor, bilmek için okuyor ve bildikten sonra oturuyordum!.
Bu cevabı yaşamadan, bu cevabı yaşatmadan oturuyordum. Utanmadan oturuyordum!.
Ve artık ayaktayım Yakup, Rabbimin beni affettiğini umarak dimdik ayaktayım..
Öncelikle her soruyu ciddiye almak ve her sorunun peşinden koşmak istemiyorum.
Cevabını arayacağım sorular, benim sorularım, bizim sorularımız olmalı. Davamızı yaşarken, davamızı yaşatırken karşılaştığımız sorulara yönelmeli ve bu soruların cevabını, sadece bu soruların cevabını yaşama ve yaşatma gayesiyle aramalıyız, araştırmalıyız.
Şimdi yazmış olduğun son mektubuna değinmek istiyorum. Bu mektubunda, büyük şehrin, bazı büyük alimlerini gezdiğini, onları halkın yanına ve firavunların karşısına davet ettiğini, onların İse firavunların tesbit ve müsaade ettiği sahalarda çalışmayı tercih ettiklerini yazıyorsun.
Evet, senin de belirttiğin gibi kardeşim. Yaşadığımız coğrafyada müslüman tabanında gördüğümüz birçok hastalık, bu müslümanlara abilerinden, hocalarından, efendilerinden bulaşmaktadır. Cahili yollarla İslami hedeflere varma çalışması da, kendilerine hoca veya üstad denilen bazı kimselerin tavsiyesi ve tasdiki ile ortaya konulmuştur!.
Yaşamayı seven ve yaşamaya düşkün olan bu zevat, tağut karşısında eğilip-bükülmekte ve şeytani kanunların boşluklarından faydalanarak cennete bir yol, meşakkatsiz ve sakıncasız bir yol aramaktadırlar.
Şu iyice bilinmelidir ki, şeytani kanunların boşluğundan faydalanarak cennete gitmek mümkün değildir. Firavunlar tarafından tesbit edilen yollar, onların müsaadesiyle açılan kapılar, cennete değil cehenneme yöneliktir.
Allah'ın rızasına ve cennete talip olan müslümanların, beşeri kitaplara göre değil İlahi Kitaba göre ne yapmaları gerektiğini tesbit etmeleri zorunludur.
Bu tesbitten sonra yönelecekleri tevhidi istikamette karşılaşabilecekleri şeytani kanunlara itibar etmemeleri, bu kanunlar mayın oîsa basıp geçmeleri gerekir.
Müslüman, Allah için yaşamasını bildiği gibi, Allah için ölmesini de bilen insandır.
Ehil gözüken bazı kimselerin gerektiği gibi sahiplenmediği bu yüce dava, elbetteki sahipsiz kalmayacaktır, Meselesini kavrayan müslümanların bu acil konuda gevşeklik göstermemesi ve tüm insanları hak ile, sabır ile, sebat ile Allah'a kulluğa davet etmeleri gerekmektedir.
Unutma ve unutmayalım ki.
Bugünün ferdlerini kurtarmak, yarının toplumunu kurtarmaktır.
Selam üzerine olsun kardeşim..
Salih
Mektuplar 7
Muhterem Salih abi.
Allah'ın selamı ve rahmeti üzerine olsun. Benim için çok değerli olan mektubunu aldım. Açıkyüreklilikle içinde bulunduğun durumu ve duygularını anlatıyorsun. Seni daha iyi tanıdım ve daha çok sevdim. Bana kardeş olduğun ve beni kendinden ayrı düşünmediğin için sana teşekkür ediyorum.
Mutlaka her insanın, açığa çıkmasından utandığı, sıkıldığı yönleri vardır. Birçok insan bu gibi yönlerini kendisinden bile saklamakta ve yok kabul etmektedir. Oysa kişi oğlunun bu yönlerini bilmesi ve izale etmesi gerekir. Yok kabul edilen kirlerin temizlenebilmesi tabi ki mümkün değildir.
Senin kendine olan yaklaşımın, kendini aldatmaman, kendini hoş görmemen ve bunların da fevkinde kendini yargılaman, bu meseleye örnek bir davranıştır.
Bu güzel tavrının devamlı olması için dua ediyorum. İnşallahu Teala ben de, kendi iç dünyamda senin bu güzel tavrını göstererek, kendi kendimin iyimser bir avukatı olmak yerine, Rabbani ölçülere sahip adil bir yargıcı olacağım.
Mektubunda benim için çok önemli bir konuya değiniyor ve şöyle diyorsun,,
“Yaşadığımız coğrafyada müslüman tabanında gördüğümüz birçok hastalık, bu müslümanlara abilerinden, hocalarından, efendilerinden bulaşmaktadır. Cahili yollarla İslami hedeflere varma çalışması da, kendilerine hoca veya üstad denilen bazı kimselerin tavsiyesi ve tasdiki ile ortaya konulmuştur. Yaşamayı seven ve yaşamaya düşkün olan bu zevat, tağut karşısında eğilip-bükülmekte ve şeytani kanunların boşluklarından faydalanarak cennete bir yol, meşakkatsiz ve sakıncasız bir yol aramaktadırlar. Şu iyice bilinmelidir ki, şeytani kanunların boşluğundan faydalanarak cennete gitmek mümkün değildir. Firavunlar tarafından tesbit edilen yollar, onların müsaadesiyle açılan kapılar, cennete değil cehenneme yöneliktir. Allah'ın rızasına ve cennete talip olan müslümanların, beşeri kitaplara göre değil, İlahi Kitab'a göre ne yapmaları gerektiğini tesbit etmeleri zorunludur. Bu tesbitten sonra yönelecekleri tevhidi istikamette karşılaşabilecekleri şeytani kanunlara itibar etmemeleri, bu kanunlar mayın olsa basıp geçmeleri gerekir. Müslüman, Allah için yaşamasını bildiği gibi, Allah için ölmesini de bilen insandır.....”
Bu yazdıklarını uzun süre düşündüm!.
Müslümanların ve binlerce kardeşimin içinde bulunduğu durumu gözönüne getirdim. Birçok kardeşimiz “Şeytani kanunlar” ifadesini gözardı ederek “Bu kanunlara göre Allah için, İslam için ne yapabiliriz?” sorusunu sormaktaydı. Nitekim bu soru ile harekete geçen birçok mihraklar, şeytani ve beşeri yollarla Rabbani hedeflere ulaşabilme zehabına kapılmışlardı.
Bu kardeşlerimin, senin ifadelerin ile açıklık kazanan gerçeği idrak etmelerini istedim ve bu niyetle belirmiş olduğun esaslan bazı müslümanlara anlattım.
Durdular, dinlediler. düşündüler. duraksadılar ve.
“İyi ama bu adam kim?”
“Kim söylüyor bunları?” dediler.
“Herhangi bir müslüman” dedim. Cevabım her halde yeterli olmadı ki.
“İyi, iyi de, tahsilini nerede yapmış, hangi cemaatin hocası?” dediler. Onların bu sorularla ne aradıklarını, ne bulmak ve ne görmek istediklerini anlamıştım.
Nuh kavmini hatırladım..
Bildiğin gibi Nuh kavmi, Nuh (a.s.)'ı ve yanındakileri aşağı sınıftan gördükleri için daveti kabul etmemişlerdi. Onlara göre iyinin, güzelin ve doğrunun ölçüsü, üst sınıfın tayin ve tesbitine bağlıydı. Cahili değer ölçüsüne göre teşekkül eden bu üst sınıf, doğruyu tayin ve tesbit etme imtiyazına sahip bulunuyordu. Bunların doğru dediği, tartışmasız doğru, bunların yanlış dediği, tartışmasız yanlıştı.
Herhangi bir gerçek topluma ulaştınlacaksa,
herhangi bir doğru tasdik edilecekse, öncelikle onlar tarafından, mutlaka ve mutlaka onlar tarafından yapılmalıydı. Çünkü kendi koydukları cahili kurallara göre; onlar seçkin olanlardı, onlar önder olanlardı, onlar yetkili olanlardı, onlar ehil olanlardı.
Ne var ki alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) onların seçtiklerini veya onların seçkinlerini değil, dilediğini seçmişti.
Tabi ki büyük tepkiler..
Olur muydu? Hiç olur muydu?
Falanca veya filanca varken, bu kimse mi seçilmişti? Kendilerinin görmediği gerçeği, kendilerinin tasdik etmediği doğruyu, kendilerinden önce şu ayaktakımı mı görmüştü?
Mümkün değildi!..
Netice olarak Nuh kavmi, kendilerine va'dedilen güne kavuştular. Suda boğulup, ateşle kucaklaştılar.
Ancak cahili psikoloji, cahili yaklaşımlar, cahili değer ölçüleri hala yaşamakta!. Mesela sen, sen Salih abi.. Müslümansın, bilmediklerini okuyor, bildiklerini yaşamaya çalışıyorsun.
İnsanların içinde bulunduğu duruma üzülüyor, onları ateşten kurtarmak istiyor ve bu sorumluluk bilinciyle çırpınıyorsun.
Ne var ki bunlar yetmiyor abi.
Bu müslümanların, bu insanların seni dinlemeleri, söylediklerini dikkate almaları ve değerlendirmeleri için bunlar yetmiyor!.
Bu insanlara sirayet eden cahili yaklaşımlara göre senin şahsını değerlendirelim.
Profesör veya doktor unvanın yok. Herhangi bir fakülteden diploman yok. Malın yok. Mülkün yok. İyi veya kötü şöhretin yok. Makamın yok. Etiketin yok. Yetkin yok.
Etrafında kalabalık yok.
Kürkün yok. Postun yok. Sabıkan bile yok!.
İşte bu ölçü ile senin, benim ve bizim gibilerin, İslam adına konuşmaya da hakkı yok abi!.
Onlara göre haddimizi bilmeliyiz!.
Çünk 163. maddenin manevi yorumunda böyle buyuruluyor.,
“Dini, abi ve üstadların saltanatına düşman etmek, İslami gerçekleri abilik, üstadlık, hocalık makamlarını rencide edercesine gündeme getirmek ve bu gibi yollara tevessül ederek dinci ve dinlendirici otoritelerin nüfusunu ve nüfuzunu zayıflatmaya çalışmak yassahtır. Haddini bilmeyenlere, bildirile!.”
Haddi bilmek, haddi bilmemek, haddi aşmak, haddi aşmamak., gibi ifadeler, hiç şüphesiz ki İslam toplumunda da kullanılıyordu. Bu ifadeler günümüz müslümanları tarafından da kullanılmasına rağmen İslam'a uzak anlamlar taşımaktadır.
İslam toplumunda herhangi bir münkere mani olma, engelleme, izale etme eylemleri, bütün müslümanlara yansıyan, bütün müslümanlardan yansıyan eylemlerdir. Yanlışa veya batıla müdahale eden müslümanlara “Bu yanlışa müdahale etmek, senin ne haddine!” denilmezken, günümüzdeki anlayışlar değişmiştir. Allah (c.c.) sadece kendisine kul olan müslümanlara münkere müdahale yetkisi verdiği halde, bazı mihraklar bu yetkiyi yeterli görmemekte, kendilerinin müdahale etmedikleri münkerlere İslam adına müdahale eden müslümanları “Haddini bilmemekle” suçlamaktadırlar.
Mektubunun sonunda “Ehil gözüken bazı kimselerin gerektiği gibi sahiplenmediği bu yüce dava, elbetteki sahipsiz kalmayacaktır. Meselesini kavrayan müslümanlann bu acil konuda gevşeklik göstermemeleri ve tüm insanları hak ile, sabır ile, sebat ile Allah'a kulluğa davet etmeleri gerekmektedir..” diyorsun.
Tebliğcinin vasıflarına ilişkin bazı kitaplar bulunmasına rağmen; neyin, nasıl ve ne şekilde tebliğ edileceğine dair yeterli dokümanlara sahip değiliz. Birçok grup tebliğe önem vermekle birlikte, çok değişik tebliğlerde bulunmaktadırlar!..
Böylesi farklı tebliğ çalışmaları ise, farklı kimliklerin oluşmasına neden olmaktadır.
Meseleyi, acil çözümlememiz gereken bir mesele olarak görüyor, bu konuya ait herhangi bir araştırman varsa bana yazmanı istirham ediyorum.
Müslüman abimi, müslüman kardeşimi, Allah'ın selamiyla selamlıyorum..
Mektuplar 8
Allah’ın adıyla.
Yegane yaratıcı olan Rabbimin selam ve hidayeti üzerine olsun.
Muhterem kardeşim, mektubunu aldım, teşekkür ediyorum. Mektubunda mal, makam, etiket, unvan gibi cahili değer ölçülerinden bahsediyor ve bunlara sahip olmadığım, sahip olmadığımız için İslam adına konuşmaya yetkili görülmediğimizi belirtiyorsun.
Senin içinde bulunduğun durumu ve duygularını hissedebiliyorum. Ancak bu gibi cahili yaklaşımlara karşı şaşırmamak veya kızmamak gerek. Çünkü bu gibi olaylar, cahili toplumlarda karşılaşılması gayet doğal olaylardır.
Kendisine olgun denilen bir insan, kendisinde olmayan bir vasıfla itham edildiği zaman kızıyor veya aşırı bir tepki gösteriyorsa, bu olay, o insanın yeterince olgunlaşmadığına işaret etmektedir.
İslami edebe sahip bir insan, kendisinde olmayan vasıflarla itham edildiğinde tabi ki paniğe kapılıp, aşırı tepkiler göstermez. Çünkü olgun bir insan demek, ne olduğunu ve ne olmadığını bilen insan demektir.
Mesela sen kardeşime “Yakup, biz neyiz?” şeklinde bir soru sorsam, “Elhamdülillah müslümanız” diyeceksin.
Evet, Allah'a sonsuz hamd ve sena olsun ki müslümanız.
Peki, müslüman ne demek?
Bunun tarifi de açık; Allah'a inanan, Allah'a teslim olan ve Allah'a itaat eden insan. Bu şartlan yerine getiren, yaşayan bütün insanlara şanı yüce Rabbimiz “Müslüman” sıfatını, “Müslüman” unvanını vermekte.
Yakup!. Bu sıfatın, bu unvanın insana nasıl bir izzet ve nasıl bir şeref kazandırdığının acaba farkında mıyız?
Yeterince farkında olunabildiği kanaatinde değilim. Müslüman profesör ile müslüman talebe, müslüman işveren ile müslüman işçi arasında kesin farklar görülüyor ve böylesi ayırımlar yapılıyor ise; “Müslüman” sıfatının, diğer beşeri sıfatları gölgede bırakıcı ihtişamından bihaberiz demektir. Müslüman doktorun, müslüman mühendisin, müslüman profesörün izzet ve şerefle övüneceği, gurur duyacağı öncelikli sıfat, Rabbimizin kendilerine vermiş olduğu “Müslüman” sıfatıdır.
Müslümanların bu gibi insanlara yaklaşımları da aynı Rabbani ölçüye göre olmalıdır. İşçi kardeşi ile profesör kardeşi arasında kesin ayırımlar yapmaması gerekir. Bunu söylerken, işçi kardeşine karşı gösterdiği lakayt tavrı, profesör kardeşine karşı da göstersin demek istemiyorum. Tam aksine müslüman profesöre karşı gösterdiği edebli ve saygılı tavrı, işçi kardeşine karşı da göstersin diyorum.
Bu tavrı gösteremeyen ve böylesi ayırımlar yapan kardeşlerimizde, cahili değer ölçülerinden birikimler var demektir. Bu kardeşlerimiz Rabbani ölçüye göre “Müslüman” sıfatına değil, beşeri ölçülere göre belirlenmiş sıfatlara değer vermektedirler.
Bunun açık örnekleri ise hala yaşanmaktadır. Şarkıcılık, türkücülük gibi cahili değer ölçüleri ile şöhret olmuş insanlar, kelime-i şahadeti getirerek müslüman olduktan sonra ne gariptir ki aynı şöhreti müslümanların arasında da yaşamakta ve diğer müslümanlardan farklı bir düzlemde değerlendirilmektedirler. Halbuki senin, benim, İşçi ve mustazaf kardeşim gibi birer müslüman olmuşlardır. Rabbani ölçüye göre müslüman kardeşlerimizdir. Cahiliye toplumunun kendisini alkışladığı gibi ne alkışlamamız ve ne de kendisine özel bir yer vermemiz gerekmektedir.
Yakup, bu meselede söylenecek bir hayli söz olsa gerek. Bu yazdıklarım ile sen kardeşime müslüman olmakla Rabbani düzlemde nasıl bir izzete ve şerefe nail olduğumuzu kısaca hatırlatmak ve bunun idrakine halimizle, yaşantımızla, tavırlarımızla varalım demek istedim.
Bu olgunluğa yaklaşan kardeşlerimiz hiç şüphesiz ki kendilerine yöneltilen batıl ithamlar karşısında onların ne olduğunu bilerek şaşırmayacaklar ve kendilerinin de ne olduğunu bilerek kızmayacaklardır. Cahiller kendilerine sataştıkları zaman onlara “Selam” diyerek geçen müminler, İlahi vahyin böylesi terbiyesiyle olgunlaşan müminlerdir.
Mektubunda tebliğ ve mübelliğ meselesine değinerek “Tebliğcinin vasıflarına ilişkin bazı kitaplar bulunmasına rağmen; neyin, nasıl ve ne şekilde tebliğ edileceğine dair yeterli dokümanlara sahip değiliz. Birçok grup tebliğe Önem vermekle birlikte, çok değişik tebliğlerde bulunmaktadırlar. Böylesi farklı tebliğ çalışmaları ise, farklı kimliklerin oluşmasına neden olmaktadır..” diyorsun.
Öncelikle bu yerinde tesbitin için seni kutlamak istiyorum. Belirttiğin gibi farklı tebliğ çalışmaları, muhataplarda farklı İslami kimliklerin oluşmasına neden olmakta ve bunun neticesi olarak farklı kimliklere sahip olan ve birbirlerine yabancılaşan bu müslümaniar birbirlerini tenkid etmekte, birbirlerine cephe almakta ve dolayısıyle İslami vahdetin Rabbani ve Rahmani ikliminden uzaklaşmaktadırlar.
Bu çelişkileri yaşayan insanlarda hedef ve gaye bozuklukları bulunmaktadır. Bunların geleneksel din anlayışına sahip büyük bir kısmi; taguta ve aynı zamanda Allah'a itaat etmeye çalışarak, içtinap edip sakınmadıklan tağuti gölgelerde İslam'ı yaşadıkları, yaşayabildikleri zehabına kapılmakta ve diğer insanları da bu şekilde bir müslümanlığa davet etmektedirler.
Dünyevi endişelerle tağuta,
uhrevi endişelerle Allah'a kulluk yapmaya çalışan bu insanların öncelikle kelime-i tevhid gerçeğini anlamaları ve “La ilahe” derken yaşanılan coğrafyada nelerin reddedilmesi gerektiğini bilmeleri gerekir.
Bunlardan akide ve inanç düzleminde çok farklı ve çok olumlu olan diğer bir kesimin kesin ve değişmeyen hedefleri ise tağutun ve tüm tağutların yıkılmasıdır. Bu kardeşlerimiz, 'Resulullah (s.a.v.)'in takip ettiği Rabbani yolda, Efendimiz (s.a.v,)'in karşılaştığı bir neticeyi yegane ve öncelikli bir hedef kabul ederek, bu hedefe ulaşabilme çalışmalarına girmişlerdir!.
Tabi ki kesin hedef tağutu yıkmak olunca beşeri akla ve tecrübeye söz hakkı verilmiş ve sonuçta “Kestirme ve kısa yollar” adı altında beşeri yol ve metodlarla Rabbani hedeflere ulaşabilme mücadelesine girilmiştir. Nitekim birçok kardeşimiz bu gibi çalışmalarda bulunmakta ve diğer insanları da bu çalışmalara davet etmektedirler.
Halbuki Resulullah (s.a.v.) ne tağut ile uzlaşarak tağuta taviz vermiş ve ne de tağutu yıkmayı insanlara kesin ve öncelikli bir hedef göstererek beşeri yollar ile böylesi mücadelelere girmiştir!.
Efendimiz (s.a.v.)'in kesin ve değişmeyen gayesi, sadece Allah'a kul olmak ve diğer insanları da sadece Allah'a kulluğa davet ederek, onların kurtuluşuna vesile olmaktı. Ebedi cehennem gibi dehşetli bir azaba, tağuti sistemlerin değil, bu sistemleri temsil eden, sürdüren, destekleyen insanların gireceğini biliyor ve bu nedenle öncelikle insanların kurtulması, kurtarılması için çırpınıyordu.
Yüce merhamet duygulan ile insanlara yaklaşıyor ve böylesi rahmetli davetlerle insanların kurtuluşuna vesile olmak istiyordu. Şeytani otoritelerin yıkılması ise bu Rabbani ve Rahmani çalışmaların bir neticesi olarak tecelli etmiştir. Bu olay Efendimiz (s.a.v.)'in kesin ve öncelikli bir hedefi değil, Allah rızası için takip ettiği tevhidi yolda karşılaştığı Rabbani bir netice idi.
Yaşadığımız toplumdaki insanlara tebliğde bulunmak isteyen bazı kardeşlerimiz, muhatap aldıkları insanları İslami mükellefiyetlerle acil olarak karşı karşıya getirmekte ve çoğu kez olumsuz sonuçlarla karşılaşmaktadırlar. Bu kardeşlerimiz dikkat ettikleri zaman, muhatap aldıkları insanlara cahili toplumun ve tağutun birçok mükellefiyetler yüklediğini görecekler ve bu mükellefiyetler üzerine İslami mükellefiyetlerle karşılaşan insanların neden ve ne için bocaladıklarını anlayacaklardır.
Tebliğe muhatap olarak alınan insanın, öncelikle akide düzlemindeki cahili mükellefiyetlerden kurtarılması, bilahare İslami mükellefiyetlerle yüzyüze getirilmesi gerekmektedir. Davet “La ilahe illa Allah” gerçeğiyle başlamaktadır. Bu ifade ile tağuti ve cahili mükellefiyetler reddedilmekte, “İlla Allah” denilerek sadece Allah'a yönelinmektedir.
Tağuta karşı akide ve tavırda kulluk yapan bir insanın, bu kulluğu yaşarken aynı zamanda Allah'a da kulluk yapmasını isteyemeyiz. Öncelikle tağuta karşı kulluğu akidede reddetmesi gerekir ki, o insanın akidede müslüman olduğuna hükmedebilelim.
Ve ancak böyle bir durumda, Rabbani ölçülere göre müslüman kabul edebileceğimiz bir insanı, diğer İslami mükellefiyetlerle peyderpey karşı karşıya getirebiliriz.
Hiç şüphesiz ki bu mükellefiyetlerin bir adabı ve öncelik sırası bulunmaktadır. Muhatap aldıkları insanlara İslami mükellefiyetleri, o insanlara güçleri ve takatleri nisbetince yüklemek, mübelliğin dikkat etmesi gereken esaslardandır. Tağutu akidede ve tavırda reddeden kardeşlerimiz, tağutu akidede reddetmesine rağmen bazı sosyal sebeblerle tavırda net olarak reddedemeyen ve yapmış olduğu işle küfre girmeyen kardeşlerimizi İslam'ın dışında görmemeli, o kardeşlerimize tevhidi gerçeklerin tavırda da gösterilmesi noktasında yardım etmelidirler.
Aziz kardeşim, tebliğin mahiyetine ilişkin çalışmalarımı sürdürmekteyim. Bu arada, köydeki bazı insanlarla özel olarak ilgileniyorum. Muhtarın büyük oğlu Kemal, anlattığım gerçeklere şimdilik teslim olmamasına rağmen samimi bir iigi göstermekte ve sık sık yanıma gelmekte. Biliyorum “Dikkatli ol” diyeceksin. Dikkatliyim kardeşim. Dikkatli gözükmeyecek kadar dikkatliyim..
Sen canım kardeşimi Allah'a emanet ediyorum..
Kardeşin Salih
Mektup 9
Allah’ın adıyla
Muhterem Salih abi
Size bu mektubu oldukça zor şartlarla yazıyorum. Canım çok sıkılıyor abi, bu nedenle de yazmaya hiç müsait değilim.
Geçenlerde bir kardeşimiz tutuklandı. Bizlerin tanımasıyla samimi ve ihlaslı bir müslümandı. Aynı okulda okuyorduk. Kısa bir süredir, bulunduğu mahalledeki yeni yapılan bir camide fahri imamlık yapıyormuş. Zaten tutuklanma nedeni de bu camide vermiş olduğu bir vaaz. Vaazdan üç dört gün sonra tutuklandığı söyleniyor.
Meseleyi anlamak için oturduğu mahalleye gittik. Bir, çok insan kardeşimizi tanıyor ve seviyordu. Neden tutuklandığını sorduğumuzda, bir çoğu; “Biz anlayamadık” dediler. Sonra camiye gittik. Yeni tayin edilen cami imamı, kardeşimizin neden tutuklandığını bilmiş olacak ki bıyık altından gülerek ve kravatını düzelterek müftüye gitmemizi, tutuklanma sebebini onun bildiğini söyledi.
İmama; “Kardeşimiz hakikatten suçlu muydu?” diye sorduğumuzda ise
“Suçluydu, suçlu olmasa tutuklanır mıydı?” dedi.
Tabi ya!
Her fırsatta burasının adil bir ülke olduğu söyleniyordu, suçlu olmasa hiç tutuklanır mıydı!.
Elbetteki suçu, dinie ilgili bir suçtu. Çünkü meclisin kürsüsüne değil, caminin kürsüsüne çıkmıştı. Çıkmış olduğu kürsüde Allah'ın dinine karşı duyarlı ve dikkatli olması gerekirdi. Allah'ın emirlerini tevil ve tahrip etmeden, saklamadan, gizlemeden beyan etmeliydi ki, Allah'ın dinine karşı suçiu bir duruma düşmesin.
Acaba kardeşimizin suçu neydi?
Hangi hükmü gizlemiş, hangi hükmü tevil veya tahrif etmişti?
Bu soru ile müftüye gittik. Hangi hükme göre suçlu olduğunu sorduğumuzda, bizlere kısaca “Yüzaltmışüçüncü hüküm” dedi.
Müftünün yanından ayrıldığımızda, durumu pek anlayamamıştık. Acaba hangi surenin yüzaltmışüçüncü hükmüydü?
Dinimizle ilgili bu hükmün ne olduğunu anlamak, kendimizi ve kardeşimizi ikaz etmek için Kur'an-ı Kerim'i açtık. Yüzaltmışüçüncü hükümlere baktığımızda şu gerçeklerle karşılaştık.
“Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O'ndan başka hiçbir İlah yoktur, O bağışlayandır, esirgeyendir.” [1]
“O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim.” [2]
Evet, hüküm açıktı. Allah'tan başka hiçbir İlah yoktu. Fakat kardeşimiz bu hükümleri çiğnemiş olamazdı. Tutuklandığı zaman bile “La ilahe illa Allah Muhammed’in Resulullah” diye haykınyormuş.
Hemen müftüye gittik. Ona tesbit ettiğimiz yüzaltmış üçüncü hükümleri gösterdik. Kardeşimizin durumunu ve onun gibi bir müslümanm yüzaltmışüçüncü hükümleri ihlal etmeyeceğini izah ettik. Müftü denilen zat, dönen ve döndürülen koltuğunda yılışık yılışık gülerek ve Kur'an-ı Kerim'i göstererek “Bu Kitap'taki yüzaltmışüçüncü hükümler değil” dedi. Bizlere başka bir kitap çıkararak, o kitaptaki yüzaltmışüçüncü hükmü gösterdi.
Saflığımızdan veya şaşkınlığımızdan değil, mahalle sakinleri arasındaki saf ve şaşkınlarımızı uyarmak için böyle bir olay yaşadık!.
Anladık ve anladılar ki, din adına konuşan bu kardeşimiz Kur'an-ı Kerime göre değil bu kitaba göre suçluydu! Demek ki nasıl müslüman olmamız ve müslümanhğı nasıl yaşamamız gerektiğini bu iki kitaba göre tesbit etmemiz isteniyordu.
Kur'an-ı Kerime dikkat etmemiz gerekir ki, Allah'ın gazabından ve cehennem azabından kurtulabilelim. İkinci kitaba dikkat etmemiz isteniyor ki, hapis, sürgün, ölüm gibi cezalarla yüzyüze gelmeyelim.
“Başarabilene ne mutlu” demek isterdim ama,
Acaba başarabilen var mı?
Hem ne yapılacak ki?
Bu iki kitabın görüşü çatıştığı zaman hangi görüş kabul edilecek? Kimin cezasından sakınılacak ve hangi kitabın sahibi hoşnut edilecek?
İnsanları sapık yollara davet eden müstekbirler, kendilerine tabi olan insanları kurtarabilecekler mi?
Oysa kırk, elli yıl müstekbirlere hizmet eden, onlara kulluk eden mustazafların, bir çuval et gibi mezar çukurlarına atıldığını ve onların İlahi hesap karşısında yalnız birakıldığını görmekteyiz.
Salih abi, çok canım sıkılıyor. Posta ile gönderilen bazı mektupların açılıp-okunduğunu söylüyorlar. Bu sebeb-le kendime özel duygularımı ve isyanımı şimdilik içime gömüyorum.
Anlayamıyorum abi.
Daha doğrusu, sapık fikirleri, görüşleri, hükümleri anlamak istemiyorum,
Anlamak istediğim, teslim olmak istediğim, yaşamak istediğim tek bir şey var..
Kuran, Kur'an'ırmz, Kur'an-ı Kerim'imimiz..
Onu okuyarak teskin olabiliyor, onu okuyarak ayaklarım üzerinde durabiliyorum.
Okumak, büyük adam olmak İçin geldiğim bu kenti gurbet olarak görüyor ve kendimi bir garip olarak kabul ediyordum. Şimdi ise gerçek gurbetin ve gerçek garipliğin ne olduğunu daha iyi, çok daha iyi anlıyorum. Benim gurbetim, bu kent, bu şehir değil, dünyadır abi. Ben bu şehirde değil, dünyada garip olduğumu anladım. Biliyoruz ki Rabbimize döneceğiz. Bu dönüşle gurbet ve gariplik bitecek.
Kavuşacağız abi. Vallahi kavuşacağız Rabbimize, bizleri yaratana, bizleri yaşatana kavuşacağız..
Bizlere Kur'an-ı Kerim ile doğru yolu gösterene kavuşacağız.
Rahman ve Rahim olana kavuşacağız.. Belki üç ayaklı sehpada, belki dört ayaklı ranzada,
O'nun lutfuyla, O'nun yolunda, O'na kavuşacağız.. Umud ve hasretle beklediğim o muhteşem günün sevincini hissederek;
“Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine, üzerimize olsun” diyorum.
Abdullah Yakup
Mektuplar 10
Allah’ın adıyla başlar.
Allah (c.c.)'a hamd, Resulullah'a salat ve selam ederim..
Muhterem kardeşim Abdullah Yakub'a
Zor şartlarda, sıkıntıyla yazdığın mektubunu aidim, sana teşekkür ediyorum. 163'den tutuklanan kardeşimizin durumuna, bir müslüman olarak üzüldüğümü ifade etmeme gerek yok. Rabbim kardeşimize ve bizlere sabır ve selamet versin.
Bildiğin ve sık sık duyduğun gibi, böylesi olaylar değişik bölgelerde ve değişik ülkelerde meydana gelmektedir. Mektubunda bahsettiğim kardeşimin neyi, nasıl, ne zaman söylediğini bilmemekle beraber; samimiyetine yürekten inandığım birçok kardeşimin yazı ve konuşma düzleminde bazı hatalara düştüğünü müşahade etmekteyim.
Dava senin de zikrettiğin gibi, insanları insanlara kulluktan kurtarma, Rahman ve Rahim olan Allah'a kul ttme davasıdır.
O halde bu nasıl olacaktır?
Bu kimlikteki müslüman, nasıl yetiştirecektir?
Söz konusu ettiğim yanılgı, bu safhada meydana gelinektedir. Samimi olarak İslam adı altında yazı yazan bazı kardeşlerim; tebliğe muhatab olarak aldıkları insanları kıtal ayetleriyim yüzyüze getirmekte ve onları kıyama davet etmektedirler.
Belki şaşıracaksın, “İyi ama bu yanlış mı?” diyecek ve Kur'an-ı Kerim'den bu bağlamdaki açık hükümleri zikredeceksin .
Meseleye sadece bu boyuttan bakmak, herhangi bir ayet-i kerimeye nisbet edilen her tavrı olumlu karşılamak, Kur'an-ı Kerim'de zikredilen her doğruyu, gündeme getirmeyi doğru kabul etmek, aynı yanılgıların sürmesine, sürdürülmesine neden olacaktır.
Zaten birbirinden ayrı, birbirinden kopuk, birbirine karşı oİan her grubun, kendilerini hakta sanmaları bu yanılgıdan ileri gelmiyor mu?
Harhangi bir hükmü gündeme getirecek olan müslümanların, o hükmün; iniş sebebini, İslami hareketteki zamanını, mekamını, muhatabını ve mükellefini bilmesi gerekmez mi?
Cemaatın mükellef olduğu bir hüküm ferde, devletin mükellef olduğu bir hüküm, cemaate veya ferde yüklenir mi?
Yüklenmez, elbette yüklenmez, elbette yüklenmez ama, bu hatalara düşülmekte, bu hatalar ile cihad ayetleri gelişigüzel gündeme gelmektedir.
Bu hataların, davaya yansıyan iki büyük zararı olmaktadır. Birincisi, bu şekilde gündeme getirilen davetlere kabul ve katılımların az olması,böylesine bir tebliğe muhatap olan insanların'çekimser kalmasıdır. Tabi ki kabul ve katılımların fazla olması için söylenmesi gerekeni söylememe, hükümden taviz verme durumunda değiliz. Ancak Kuran ve Sünnet bütünlüğündeki nüzul esprisini kavrayan her müslüman, insanlara öncelikle neyin götürüleceğini, onlara hangi meselelerle hangi yükümlülüklerin veriliceğini idrak edeceklerdir.
Davaya yansıyan ikinci büyük zararı ise, İslami edebe, İslami ahlaka yabancı olan militanik tiplerin oluşmasıdır. Bu kardeşlerimizin en menfi tarafları yaşatmaya ve diriltmeyi talip olmadan, öldürmeye talip olmalarıdır. Rahman sıfatını idrak etmeden, merhametle tanışmadan, merhameti yaşamadan, merhameti yansıtmadan öldürmeye talip olmalarıdır.
Oysa ki İslam bizlerden; ne süklüm-püklüm pısrık bir insan olmamızı ve ne de bastığı ve vurduğu yeri bilmeyen bir azgın olmamızı istemektedir. Hiçbir uyuşturucu telkinde bulunmadan edebli. merhametli ve uyanık bir arslan yetiştirmek ne anlama geliyorsa, Hizbullahi bir müslüman yetiştirmek de o anlama gelmektedir.
Rahman ve Rahim sıfatı incelenmeli, Rahman sıfatının neden önce zikredildiği idrak edilmelidir. Fakat ne yazık ki Rahman sıfatı anlatılmadan, Rahim sıfatı anlatılmaktadır. Rahman sıfatının ışığmdaki eylemler yapılmadan, Rahim sıfatının ışığındaki eylemlere talip olunmaktadır.
Bu gibi çalışmaların neticesi, sence de malumdur kardeşim. Çıkmazları, bunalımlan, uzun adımlar atılmak istenirken, kısa ve emin adımlarla yürünmesinden geri kalındığını sen de müşahade etmektesindir.
Tekrar söylüyorum, bu kardeşlerimiz samimidir. Konuşanlar da, yazanlar da, dinleyenler de, okuyanlar da samimidir. Mevcut anza meselenin bütünsel anlaşılmamasından kaynaklanmakdadir.
Nitekim herhangi bir soru ile Kuran ve sünnete yönelen birçok kardeşimiz, bir cevap ile karşılaştığı zaman, bu cevap ile yetinmekte ve araştırmasını o noktada bitirmektedir. Oysa ki Kuranı Kerim'de toplumsal mahiyetteki bir çok sorun değişik boyutlardan ele alınmış, muhatabın durum ve seviyesine göre hükümler vazedilmiştir. Bu hükümler birbirinden farklı gözükse de, her hükmü tevhidi yoldaki yerine oturttuğumuz zaman, hiçbir aykırılık, hiçbir çarpıklık olmadığını müşahade edeceğiz. Yaşanılan çarpıklıklar doğru hükümlerin yanlış yerlere oturtulmasından meydana gelmektedir.
Meselemiz herhangi bir doğruyu veya herhangi bir Rabbani hükmü gelişigüzel gündeme getirme meselesi değildir.
Öncelikle davayı bütünsel olarak kavramamız ve tevhidi çizginin hangi noktasında olduğumuzu tesbit etmemiz gerekir. Bu tesbitten sonra bulunduğumuz konumda yaşamamız ve yansıtmamız gereken Rabbani hükümlere yönelebiliriz. Bu hükümleri yaşarken ve yansıtırken dikkat etmemiz gereken en önemli husus, hikmet olmalıdır.
Mübelliğ gündeme getireceği hükmün hikmetini kavramalıdır. Hükmü gündeme getirirken, hikmeti gözetmelidir. Sormalıdır kendisine, dert ile, endişeyle sormalıdır; “Bu hükmü nasıl bir kişilikle, ne zaman, ne şekilde gündeme getireyim ki hikmetiyle karşılaşabileyim?”
İşte bu hikmet, hükme ilişkin şartlara bağlılık ve sadakat ile tecelli edecektir, tecelli etmektedir.
Mesela müctehit imamlarımızın, cuma namazına ilişkin şartlarını da bu babda ele alabiliriz. Mezhep imamları Kur'an-ı Kerim'de açıkça zikredilen bir hükmü, neden bazı şartlara bağlamışlardır? Bu bir haddi aşmak veya cüretkarlık mıdır?
Ebetteki hayır..
Rabbani her hükmün hikmeti olduğu gibi cuma hükmünün de hikmeti vardır. Mezhep imamlarımız bu hikmeti gözetmişler ve asr-ı saadetteki tatbikatı gözönüne alarak bu hükmü zikredilen şartlara bağlamışlardır. Bu şartlar, hükümdeki hikmetin tecellisine ilişkin şartlardır. Bu şartlara riayet edildiği zaman cuma namazının hikmetiyle karşılaşılacaktır. Fakat bu Rabbani şartlar gözardı edilerek, şeytani şartların gölgesinde kılınan cuma namazlarında hikmet değil, ne yazık ki zillet tecelli edecektir.
Evet Yakup, hüküm ve hikmet ilişkisinde okumanı, araştırmanı, tefekkür etmeni istiyorum.
Doğru bir kişiliğe, eğri söz yakışmadığı gibi; doğru söze de eğri kişilik yakışmaz.
Doğruyu anlatmamız için doğru, iyiyi anlatmamız için iyi, güzeli anlatmamız için güzel olmamız gerekmektedir.
Sahabe, Resulullah (s.a.v.)'den sadece duyduklarıyla değil, duydukları ve gördükleriyle sahabe oldular. Bu nedenle toplumun sadece kulağına değil, gözüne de hitap etmeliyiz. Onlara İlahi gerçekleri hem duyurmalı ve hem de yaşantı ve tavırlarımızda göstermeliyiz.
Dua ediyorum kardeşim, senin için, bütün müslümanlar için dua ediyorum.
Rabbimiz yar ve yardımcımız olsun.
Kardeşin Salih
Mektuplar 11
Rahman'ın adıyla başlarım.
Muhterem Salih abi
Göndermiş olduğun mektubu aldım. Allah senden razı olsun. Birçok ciddi meselemize özlü cümlelerle değiniyor ve bu meselelere ışık tutuyorsun.
Şaşkına döndüm Salih abi, mektubu okudukça şaşkınlığım arttı. Üzüldüğümü, moralimin bozulduğunu da saklamayacağım. Ne bileyim, daha önceleri meseleyi yeterince bildiğim kanaatindeydim.En büyük arzum, bu bildiklerimi anlatmak ve insanlara duyurmaktı. Sonuç veya akibet beni pek düşündürmüyordu. Ben bildiklerimi söyleyeyim de, karşı taraf ne yaparsa yapsın düşüncesindeydim. Bir örnek vermek gerekirse, elimde üç-dört kutu ilaç vardı. Hasta gördüğüm her insana bu ilaçlan vermek istiyor ve veriyordum. İnanırmısm Salih abi, böyle yapınca rahatlıyor ve bu kalbi rahatlık ile “Benden günah gitti” diyordum.
Elimdeki ilaçlar hiç şüphesiz ki gerçekti, doğruydu, derde devadı. Devadı ama hangi derdin devası ve hangi hastalara ne zaman, ne kadar, nasıl verilecekti?
Bütün bunların fevkinde, karşılaştığım insanlann öncelikli hastalığı neydi ve bunlar hangi ilaçlara, hangi dozda muhtaçtı?.
Bütün bunlardan bihaberdim abi! Bana iyi gelen her ilaç, her insana iyi gelecek zannediyor, elimdeki üç-beş kutu üaçla kendimi doktor olarak görebiliyordum. “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder” derler ya abi, herhalde ben de bunlardandım.
Mektubunu tekrar tekrar okuyunca kendime geldim. Daha açık bir ifadeyle haddimi bilerek oturdum. Önceleri haddimi bilmediğim için kendime kızmıyorum. Bana “Haddini bil” diyenler, haddin ne olduğunu bilmedikleri ve bana da bildirmedikleri için bu durumumu normal karşılıyorum. Haddi veya haddin ne olduğunu bilmeyen insan, nasıl olur da haddini bilebilirdi!.
Hemeyse Salih abi, meseleleri şimdi çok daha iyi anlamaya başladığımı hissediyorum. Değerli mektubun için tekrar teşekkür ediyorum.
Mektubunda savaş ayetlerinin gelişigüzel gündeme gelmesinin olumsuzlukları üzerinde duruyor ve “İslam bizlerden, ne süklüm püklüm pısırık bir insan olmamızi ve ne de bastığı ve vurduğu yeri bilmeyen bir azgın olmamızı istemektedir. Hiçbir uyuşturucu telkinde bulunmadan edebli, merhametli ve uyanık bir arslan yetiştirmek ne anlama geliyorsa, Hizbullahi bir müslüman yetiştirmek de o anlama gelmektedir” diyorsun.
Bana çok müthiş gelen bu ifadeler üzerinde hayli düşündüm. Arslan olmak; ezikliği, sömürüyü, esareti zilleti kabul etmeyen yiğit ve güçlü bir arslan.. Ancak bu vasıflara sahip olmasına rağmen azgın ve vahşi olmayan, edebli ve merhametli bir arslan..
Ve bu arslanın yetiştirilmesinde hiçbir uyuşturucu telkinin kullanılmaması!..
Yani arslanda olması gereken edebin ve merhametin; gerçeklerle, uyarıcı ve uyandırıcı gerçeklerle verilmesi.. Hizbullahi müslümanlar için vermiş olduğun bu örnek, Hz. Ömer'de ve Hz. Ali'de belirgin bir şekilde sembolleşmekte, gözlerimizi ve gönüllerimizi kamaştırmaktadır.
Yiğit bir yüreğe ve derin bir merhamete sahip olmak; ne yiğitlikten ve ne de merhametten uzaklaşmak, ne azgın bir zorba olmak ve ne de süklüm püklüm pısırık bir insan..
Anlıyorum abi, nasıl olmamız gerektiğini çok iyi anlıyorum. Ve hissediyorum bu kişiliğin engin görkemini ve gerçekten özlem duyuyorum böyle bir kimliğe, böyle bir kişiliğe..
Yine mektubunda “Kuranı Kerim'de, toplumsal mahiyetteki bir çok sorun değişik boyutlardan ele alınmış, rnuhattabın durum ve seviyesine göre hükümler vazedilmiştir. Bu hükümler birbirinden farklı gözükse de, her hükmü tevhidi yoldaki yerine oturttuğumuz zaman, hiçbir aykırılık, hiçbir çarpıklık olmadığını müşahade edeceğiz. Yaşanılan çarpıklıklar doğru hükümlerin yanlış yerlere oturtulmasından meydana gelmektedir..” diyorsun.
Kendilerine alim denilen ve çevresindeki insanlara vaziyet eden birçok kimsenin bu ifadeyi tekrar tekrar okumaları gerekir. Bu inceliği anlamamışlar mı, yoksa anlamak mı istemiyorlar Salih abü. Doğru hükmü, yanlış zaman ve mekanda gündeme getirdikleri için hem kendileri sapıyorlar ve hem de çevrelerindeki insanlan saptırıyorlar. “Meselemiz, herhangi bir doğruyu veya herhangi bir hükmü, gelişigüzel gündeme getirme meselesi değildir..” derken, bu konuda yaşanılan hatalara açıklık getiriyorsun.
İlahi vahiy gelişigüzel inmemiştir ki, toplumsal mahiyetteki birçok hükmü gelişigüzel gündeme getirelim! Her Rabbani hükümde hikmet olduğu gibi, bu hükümlerin iniş sırasında da mutlaka İlahi bir murad ve hikmet vardır. Neden, toplumsal mahiyetteki bazı hükümler Mekke'de değil Medine'de nazil olmuştur? Mekke'de nazil olan bazı hükümler, Medine'de nazil olan bazı hükümlerle neden neshedilmiştir? Neshedilmesi mukadder olan bir hüküm neden nazil olmuş ve müslümanlara neden farz kılınmıştır?
Müslümanların anlaması gereken bir hikmet!.
Anlaşılması gerekli, fakat anlatılması gerekli oimayan bir hikmet..
Salih abi, göndermiş olduğun son mektup ile durgun-laştığımi, düşünceli bir şekilde kendime doğru yürüdüğümü biimeni istiyorum. Zamansız ve eksik davranışlardan beni alıkoyduğun için sana teşekkür ediyorum.
Ancak sözkonusu durgunluğumun devamından da yana değilim, Yapılmaması gerekenlerden içtinap ettiğim gibi yapılması gerekenlere de bütün gücümle yönelmek isterim. Bu hususta bildiklerin ile, nasihatlerin ile bana yardımcı olmanı istirham ediyorum.
Seni Allah için seviyorum Salih abi, şu an senin elini tutmak, seninle kucaklaşmak ve sana sımsıkı sarılarak “Ya Rabbi biz Senin rızan için kardeş olduk, Senin lutfunla birbirimizi sevdik” diyerek haykırmak istiyorum.
Ve seninle bu yolda, Rabbimizin hoşnut olacağı bu yolda ölmek istiyorum abi. Gerçi bu istek, sende, bende ve birçok Hizbullahi kardeşimizde yaşayan bir istek. Hepimiz aynı duyguları paylaşıyor ve aynı muhteşem isteği tekrarlıyoruz.
Allah yolunda ölmek..
Yani şehid olmak, gerçek manada, gerçek hayata dirilmek..
Ancak bunun bir şartı var.,
Allah yolunda yaşamak.. Ölmek istediğimiz yolda yaşamak.. Hangi yolda öimek istiyorsak, o yolda mutlaka ve mutlaka yaşamak...
Çünkü,
Yaşanmayan bir yolda ölünmez kii.
Ölünmez ki, değil mi abi?
Kardeşin Abdullah Yakup
Mektuplar 12
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlar Allah'a hamd, Resulullah'a sala t ve selam ederim..
Muhterem kardeşim Abdullah Yakub'a
Samimiyetle kaleme aldığın mektubunu birkaç gün önce aldım. Cevabı bugüne ertelediğim için hakkını heîai et. Allah için seyahat eden ve gittikleri her yerde müslümanlarla görüşen bazı misafirlerim vardı. Dün o kardeşlerimle birlikteydim. Ne bileyim, böylesi geziler ve böylesi niyetlerle geziye çıkan müslümanlar beni hayli etkiliyor. Bilirsin, bizim köye dışarıdan gelenler genellikle fasulye ve nohut için gelirler. Tozlu, topraklı ve uzun yollan, fasulyeyi biraz daha ucuza almak için katederler.
Bu gelen müslümanlara bakınca, köye gelen yabancılar olmaları hasebiyle aklıma ilkin fasulye ve nohut geldi. Gözümle ve gönlümle gülümsedim bu düşünceye..
Rabbimizin Bakara süresindeki “.Hayırlarda birbiri-nizle yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir..” buyruğunu hatırladım. Elbetteki bu İlahi vaad; dinine ucuz fasuiye' kadar değer vermeyenleri değil, Allah rızası için evini, ailesini terkederek veya işine ara vererek kardeşlerini ziyaret eden müminleri kuşatacaktır.
Bekir abiyi bilirsin, müslümanlığına toz kondurmaz.
Her sohbette falan kafire ne dediğini, filan kafire karşı nasıl davrandığını anlatır. Birkaç gün önce bazı çalışmalara yardımcı olması için evine gittim. Benden fazla o konuşarak, ne kadar sıkıntılı olduğunu anlattı. Millette iş ahlakı kalmamış, borçlarını gününde ödemiyorlarmış.. gibi sıkıntılar.
Evinden ayrılırken, avluda duran iki traktöre baktım. Eski traktörü artık kullanmıyordu. Kullanmadığı bu eski traktörü göstererek;
“Bekir ağa, bu traktörü 50 NC kamyon karşılığında verir misin?” diye sordum. Bilirsin hesabı kuvvetlidir, hemen
“Tabi veririm yeğenim. Kamyon nerede?” dedi. Ben bunun üzerine
“Kamyon karşılığında verdiğin traktörü, Allah'ın rızası ve hoşnutluğu karşılığında müs-lümanlann bu çalışmalarına neden vermiyorsun?” dedim. Bu sorudan hiç hoşlanmadığı, yüzünün aldığı şekilsizlikten belli oluyordu. Onun yanından ayrılırken ona acıyor ve böylesi zararlı maldan Allah'a sığınıyordum.
Bu ve bunun gibi kimseler, dört duvar arasındaki sohbetlerde yeri gelsin gelmesin “Allah yolunda ölmekten”
bahseden kimselerdir. Mektubunda ne güzel belirtiyorsun.
“Hangi yolda ölmek istiyorsak, o yolda yaşamamız gerekli.. Yaşanmayan bir yolda ölünmez ki!.”
Doğru söylüyorsun Yakup, doğru söylüyorsun aziz kardeşim.
Rabbani yolda ölmek için, Rabbani yolda yaşamak gerekli. Hareketsiz kalıbıyla o yolda gözükmesine rağmen, o yolu yaşamayan, o yolu teneffüs etmeyen kimse zaten o yolda bir mevta gibidir. Herhangi bir mevtanın şehidlik arzusu ne kadar imkansız ise Allah yolunda yaşamayan kimsenin, Alİah yolunda ölebilmesi de o kadar imkansızdır. Allah yolunda ölmek isteyen mevtalara “Siz zaten ölüsünüz behey şaşkınlar!” denmez mi?
Önce o yolda yaşamak gerekli, o kutlu iklimi teneffüs ede ede, o yolda ilerlemeye çalışmak gerekli. Böyle yapılmalı ki, o yolda Hizbullahi bir kimlikle varolunsun ve Hizbullahi bir kimlikle varolunan, yaşanılan yolda şehadet umud edilebilsin..
Evet, önce o yolda varolunması gerekli, duygularımızla, düşüncelerimizle, tavırlarımızla, yaşantımızla o yolda varolmamız, daha kısa bir ifadeyle o yolun yoicusu olmamız gerekli..
Mektubunda, bir önceki mektubumdan sonra durgunlaştığını, hareketsiz kaldığını yazıyor ve bu durgunluğun devamından endişe duyduğunu belirtiyorsun. Tebliğin hakikatine ilişkin sormuş olduğun soru da, henüz aramızda netleşmiş değil. Bunun bir sebebi de sorunun hayii geniş kapsamlı olması..
İmarn-ı Azam (r.a.);
“Kur'an-ı Kerim'de kafirlere iman etmeleri, münafıklara ihlasiı olmaları, müslümanlara itaat etmeleri emredilmektedir” diyor. Genel hatları ile doğru ve isabetli bir görüş. Ancak bizim meselemizi çözümleyebilecek bir açıklıkta değil. Çünkü yaşadığımız toplumda bu üç grup insan birbirleriyle kaynaşmış bir durumda.
Münafıklarla kafirlerin kaynaşmasına şaşılmasa da, böylesi bir üçgende müslümanlann da bulunması şaşırtıcıdır. Karşılaştığımız bir insanın müsiüman mı, kafir mi, münafık mı olduğunu ancak belli bir süre tanıştıktan sonra anlayabiliyoruz. Dış görünüşe göre değerlendirmek ise çoğu zaman kişiyi yanıltıyor. Mesela yaptığı işe bakarak müsiümanlığından şüphe ettiğim bir kimseyle yeterince tanışınca, onun akide ve inançta mü'min olduğunu görüyorum. Bu örneğin aksine ise çok daha fazla rastlamaktayım. Yaptığı bazı ibadetlerle müsiüman olduğunu sandığım kimselerle akidevi meseleleri görüştüğüm zaman, ne yazık ki bu kimselerin akide ve inançta henüz mümin olmadıklarına şahit oluyorum.
Bazı kimseler, bu gibi toplumları mozaik toplum olarak adlandırıyorlar. Ki mozaikte bile değişik unsurlar bira-raya gelmesine rağmen, her unsur kendi asli yapısını muhafaza etmekte ve bunu görüntüde de yansıtmaktadır. Oysa yaşadığımız toplumda bu özellik de yoktur. Akidede müslüman olan bir memuru tanıyabilmek için onun üniformasız halinin düşünülmesi gerekiyorsa, akidede kafir olan bir din tüccannı tanıyabilmek için de onun cübbesiz ve sarıksız halinin düşünülmesi gerekmektedir. Mevcut görüntülere bakarak, net bir hüküm vermemiz mümkün değildir. Tabi ki arzu edilerek giyilen bazı kıyafetleri istisna ediyorum.
O halde, böylesine karışmış bir toplumu nasıl sıfatlandıracağız? Ve yaklaşımımız hangi sıfata göre olacak?
Şayet bu yaklaşımımız, topluma yönelik bir yaklaşım olacaksa, böyle bir durumda toplumun genel yapısı üzerinde durulur. Topluma bu sıfat verilirken, toplumdaki istisnai ferdler değil, toplumun genel yapısı dikkate alınır.
Bu tesbiti yapabilmek için topluma yöneldiğimiz zaman, toplumun İslam'a karşı iki ayn yüzeysel tavrıyla karşılaşıyoruz. Kabui edenler ve reddedenler.
Kabul edenlere müslüman, reddedenlere kafir diyebilecek olsak, mesele kısa yoldan çözümlenmiş olurdu.
Ne var ki bunu diyemiyoruz!.
Mesela İslam'ı reddeddiğini söyleyen bir faşist, bir kapitalist veya kominist ile konuşsan ve ona; "Sen İslam'ı reddediyorrnuşsun. Şu reddeddiğin İslam'ı hele bir anlat!." desen, nasıl anlamışsa, öyle anlatacaktır reddettiği İslam'ı Sen onu dinleyince göreceksin ki, onun anladığı ve anlattığı din, İslam değil.
Ve o, öyle gördüğü, öyle anladığı bir dini reddediyor!.
Diğer tarafta İslam'ı kabul ettiklerini söyleyenlere de “Şu kabul ettiğiniz İslam'ı bana anlatıverin” desen, onlardan birçoğunun da İslam olmayan bir anlayışı kabul ettiklerini göreceksin. Bilmeden kabul ve bilmeden reddetmenin İslam ıstılahındaki karşılığı cehalettir. Dolayısıyle böylesi insanların çoğunlukta olduğu topluma “Cahili toplum” denilmektedir.
Yakup, İnşa Allah buraya kadar anladın kardeşim.
Çünkü bu konuda bir hayli kavram kargaşası oldu. “Cahili toplum” ifadesini kabul etmelerine rağmen “Dar'ul cahiliye” kavramını kabul etmeyenlerle karşılaşıyoruz. “Dar” kelimesi, yaşanılan yer, toprak parçası demektir. Dolayısıyle “Dar'ul cahiliye”, cahili toplumun yaşadığı yer demektir. Cahili toplumun varlığını kabul edenler, bu topluma bir yer isnad etme durumundadırlar. Çünkü bu cahili toplum, boşlukta veya havada yaşamıyor ki!. Bu toplumun yaşadığı bir toprak, bir 'Dar' elbetteki vardır. İşte bu toplumun yaşadığı “Dar”, dar'ul cahiliyedir. Böyle toplumlardaki kurumlarda yer alan insanları da, toplumdan ayrı olarak değerlendirenleyiz. Çünkü bu kimseler de. o toplumun içinden çıkmakta ve toplumun yüzyüze geldiği eğitim ve kültür faaliyetlerinden geçerek cahili anlayışlara göre şekillenmektedirler.
Sen yine de bu konuda araştır ve mevcut istifhamlarını bana yaz kardeşim. Çünkü öncelikle bu konuda netleşmemiz ve mutabık olmamız gerekli.
Mektubunun sonunda “Seni seviyorum” diyorsun.
Tertemiz gönlünde bana yer verdiğin için teşekkür ediyorum. Ben de seni seviyorum kardeşim. Samimiyetini ve ihdasını hissediyor, seni yürekten seviyorum.
Hem böyle istiyor Rabbimiz..
Sevmek ve böylesi Rabbani sevgilerle bir araya gelebilmek...
Allah'ın selamı ve kalbi dualarımla..
Kardeşin Salih
Mektuplar 13
Allah'ın adıyla başlarım
Muhterem Salih abi
Benim için çok değerli o!an mektubunu aldım. Mektubun İçin teşekkür ederim derken bu teşekkürün mektuba nisbetle çok küçük kaldığını hissediyorum. Çok, çok ifadeleriyle teşekkürü büyütmek, çoğaltmak mümkün ise sana çok çok teşekkür ederim abi. Rabbim senden razı olsun ve razı olacağı amelleri sana kolaylaştıran.
Topluma yaklaşımın ve topluma yönelik değerlendirmelerin beni biraz düşündürdü. Ne bileyim, önemli olmasına rağmen benim için yeni meselelerdi. Bu konuda kalıplaşmış bazı görüşlerim vardı. Yaşadığım toplumu, belirttiğin esasların ışığında yeniden gözlemlediğim zaman meseleye daha kolay nüfuz edebildim. Toplumun genel yapısını oluşturan iki ayrı kısımdan söz ediyorsun. İslam'ı kabul edenler ve İslam'ı reddedenler.. Bu kabul ve reddin bilinçsizce yapıldığına dair tesbitlerine katılmamak mümkün değil. Hem bunun birçok örneğini yaşadık ve hala yaşıyoruz.
Bulunduğumuz okulda, İslam'a gönül verdiğini söylemesine ve namaz kılmasına rağmen, kendilerine telkin edilen din anlayışı nedeniyle tağutu ve zulmü meşru gören birçok genç var. Bunlar Allah'ın azabından sakındıkları gibi tağutun azabından da sakınmaya çalışan kimseler. Dünya selameti için tağuta, ahiret selameti için Allah'a yöneliyorlar! .
Bu ikisini birarada nasıl gerçekleştirebilecekler bilmiyorum? Ne Allah'ı gazaplandırmak istiyorlar, ne de tağutu! Allah'a dost olmak istedikleri gibi Allah'ın düşmanı tağuta da dost olmak ve dostça ilişkilere girmek .istiyorlar!. Gerçek niyetleri belki de bu değil!, Belki bu dostça ilişkilerin ilersinde farklı düşünceleri var!. Tağutu, din adına meşru görmeye davet ettikleri insanları, belki de yarınlarda farklı bir tavıra davet edecekler! Bilmiyorum bütün bunları, fakat bildiğim bir gerçek var ki İslam'da ve İslami davette böylesi çelişkilerin kesinlikle olmadığı..
İşte bunlarla, bunların sapık yönelişlerine dair meseleleri konuşup, ikaz etmek istediğim zaman, bana verdikleri beylik cevap şu.
“Sen müslümanlarla niye uğraşıyorsun? Git inkar edenlerle uğraş..”
Bunlara “İnkar edenler, sizde gördüklerini inkar ediyorlar” dediğim zaman, meseleyi anlamadıklarından veya anlamak istemediklerinden bir şeyler mırıldanarak yanımdan ayrılıyorlar. Onlara göre ben, bu güzide(!) müslümanların arasına fitne, fesat sokan bir bozguncuyum. Bunlardan birçoğuna bir şeyler anlatabilmek, bana hayli zor ve bazen imkansız görünüyor. Salih abi, bunun nedenini şöyle açıklayabilirim.,
Bu insanlardan birçoğu bir gruba dahil oldukları zaman, kişiliklerini ve asli kimliklerini kaybediyorlar. Karşılaştıklan bir konuyu değerlendirme, muhakeme etme yetkişini kendilerinde görmedikleri gibi böyle bir istekleri de yok. Dağ başındaki bir çoban (Yaptığı işe ve tertemiz dünyasına gıpta ediyorum) karşılaştığı bir meseleyi gücü nisbe-tince muhakeme edip, bir kanaat belirtmeKtedir. Dağ başındaki bir çobanın bu tavrı, birçok okumuş ve kültürlü insanda yoktur. Herhangi bir gruba bağlı bu insanlar; müstakil düşünmeyi, değerlendirmeyi, muhakemeyi hocalanna veya üstadlarına karşı adeta bir şirk olarak görmektedirler. Hiçbir konuda bu insanlann düşünme, muhakeme etme, kanaatini belirtme yetkisi yoktur.
Grubun herhangi bir konudaki görüşünü, tenkid ve eleştiriden uzak bir makama oturtulan bazı kimseler tayin etmekte ve bu görüş “İşittik ve itaat ettik” yaklaşımıyla hemen kabul görmektedir. “İşittik ve itaat ettik” yaklaşımı, müslümanların sadece ve sadece İlahi vahye karşı gösterdikleri ve göstermeleri gereken bir yaklaşımdır. Her eksiklikten münezzeh İlah'ın buyruğuna karşı gösterilen bu yaklaşım, hataya ve sapıklığa düşebilecek olan bir beşerin buyruğuna karşı gösterilirse durumun vehameti ne olur?
İnsanlara ilahlık taslamak veya bir insanı iîahlaştırma-ya çalışmak bu değil midir?
İslam'da mukallitlik mutlaka vardır ve mukallit olan bir kimse birçok konuda mazurdur. Fakat biliyoruz ki İslam'da muhakkiklik ve müctehitlik de vardır. Nitekim mukallitlerin taklit ettiği merci, inançta ve agelde salih müctehitlerdir. Kimi, neden, nerede ve nasıl taklit ettiğini bilmeyen üç-beş sapık veya şaşkın mukallid, tartışmasız taklit mercii kabul edilirse, karşılaşılacak tablo, işte bugün karşılaştığımız tablodur.
Böyle bir durumda ne yapabiliriz abi? Grupsal taassup içinde erimiş, kimliğini ve kişiliğini kaybetmiş bir İnsana neyi, nasıl anlatabiliriz? Sen onu karsına almana, muhatap kabul etmene rağmen, kimlik ve kişilik sahibi bir muhatap yok ki karşında!..
Diyalektikte “Kemiyetin keyfiye dönüşmesi” prensibi vardır. Yani kemiyetin, çoğunluğun getirdiği keyfiyet veya nicelikle oluşan nitelik. Gruplara yön veren birçok kimseler, İslami prensiplerden ve Sünnetuilah'dan önce bu prensip üzerine eğilmiş olacaklar ki, vaziyet ettikleri gruplar, bu prensibe göre oluşmaktadır. Bu gruplardaki keyfiyet, kemiyetin getirdiği bir keyfiyettir. Bu gruplarda eriyen birçok insan, kemiyetin getirdiği keyfiyetle ayakta durmakta, bu keyfiyet ile varlığını hissetmektedir. Gruptan dışlanması demek, kemiyetin getirdiği keyfiyeti yitirmesi demektir. Kemiyete bağlı olmayan kişisel bir keyfiyeti olmadığı için, gruba körü körüne bağlı kalmakta ve kemiyetin getirdiği biricik keyfiyetini kaybetmek istememektedir.
Tabi ki sonuç olarak sadece kemiyete bağlı olan keyfiyetler, kemiyetin dağılması veya dağıtılması ile yok olmaya mahkum olmaktadır.
Kemiyetin keyfiyete dönüşmesine açık bir örnek olarak birçok mitingleri ele alabiliriz. Kemiyetin getirdiği keyfiyete sahip olan yüzbinlerce müslüman. Sonra, sonra ne oldu o keyfiyet? Ne oldu o keyfiyete sahip olan müslümanlar? Neden kayboldu keyfiyet ve keyfiyete sahip olan müslümanlar?
Nedeni malum, keyfiyet kemiyete bağlı idi. Kemiyet de sisteme bağlı olduğu için, kemiyetin dağılması ile keyfiyet de ortadan kalkmış oldu!.
Salih abi şimdi Resulullah (s.a.v.)'in “Müslüman bir delikten iki kere ısınlmaz” manasmdaki buyruğunu hatırladım. Isınldıklarını bir deliğin önünden hala ayrılmayan bazı samimi kardeşlerimin de aynı buyruğu hatırlamalarını isterdim.
Diyaletikte geçen, kemiyetin keyfiyete dönüşmesi prensibi, birçok hareket lideri tarafından kabul ve tatbik edilmesine rağmen, müslümanların bu prensibe dikkatli yanaşmaları gerekir.
Bildiğin gibi hiçbir peygamber önce kemiyeti hedef alıp, keyfiyeti kemiyetten beklememişlerdir. Davetin çekirdeğini oluşturan müslümanlar, kemiyete sahip olmamalarına rağmen cahili kemiyetlere karşı dayanabilecek keyfiyete sahip müslümanlardır. Rabbani kemiyet; kemiyet olmadan keyfiyete sahip olan bu müslümanlardan meydana gelmektedir.
Sonuç olarak Rabbani kemiyetin meydana getirdiği bir keyfiyet olmakla birlikte, Rabbani kemiyete dahil olan müslümanların keyfiyeti, sadece kemiyete bağlı bir keyfiyet değildir.
Salih abi, kemiyet ve keyfiyet diye diye herhalde başını ağrıttım. Bu meseleleri bu düzlemde konuşacağım pek insan olmadığı için sana açılmak istedim.
Tebliğe ilişkin açıklamalarını yine bekliyorum. Tebliğ konusunda ben de bir araştırmaya girdim. Düzenli olarak hergün üç saat çalışıyorum. Rabbim ne niyetle okuduğumu ve ne niyetle araştırdığımı biliyor. Sonuca ulaşsam da, ulaşmasam da, bu çalışmalarımın karşılıksız kalmayacağını umud ediyorum.
Abi, saat 04.
Birbuçuk saat sonra sabah namazı kılınacak. Tabi ki güneş doğudan gelirse!.
Allah'ın selam ve rahmeti üzerine olsun..
Kardeşin Abdullah Yakup
Mektuplar 14
Yaratan ve hidayet eden Rabbimizin adıyla
Muhterem kardeşim.
Mektubunu aldım, cevabı geciktirdiğim için özür dilerim. Senin de tahmin ettiğin gibi, köydeki durum hayli hareketliydi. Başörtü meselesinde çok değişik olaylara şahit oldum. Şeyhmuz dayıyı bilirsin, hani kızlarından birini İngiltere'ye, birini İstanbul'a göndermişti. Hatta Süleyman emmi (aşağı yıkık minareli caminin müezzini) buna çok kızmış ve “Okuması için kız kısmı İngiltere'ye gönderilir mi?” demişti.
Geçenlerde köy kahvesinde otururken, Şeyhmuz dayı çok üzgündü. Sebebini sorduklarında “Okulda başörtüsü takmayı yasaklamışlar. Bizim kız da ne yapsın! Okulu bırakıp dönmüş..” diyerek sıkıntısının sebebini açıkladı.
Yakup!. Şeyhmuz dayı bunu söyleyince, Süleyman dayının yaşlı bir arslan gibi kükremesini görmeliydin!.. Şeyhmuz dayıya dönerek ve pençelerini sallayarak şöyle haykırdı.,
“Ben sana söylemedim mi? Ne vardı kızı İngiltere'ye gönderecek. Bu memlekette okul mu yok? Elin adamı başörtüsünü elbet yasaklar, elbet yasaklar. Onlar dinler mi senin kızının müslümanlığını? Onlar dinler mi başörtüsünün Allah'ın farzı olduğunu? Şöyle Şeyhmuz, söyle.. Onlar dinler mi?...
Şeyhmuz dayı ise bıkkın gözlerle Süleyman emmiye bakarak şu cevabı verdi.
“Onlar dinliyorlar Süleyman ağa, onlar dinliyorlar.. Onlar dine de, dini ibadetlere de saygı gösteriyorlar., İngiltere'deki kızım başörtüsüyle okumaya devam ediyor. Okuldan ayrılan kızım İstanbul'daki!..”
Ve, yaşlı bir arslan gibi kükreyen Süleyman emmi sustu.
Sustu Süleyman emmicik!.
N'apacaktı ki?
Kendi kuyruğunu, kendi dişleriyle mi ısıracaktı?
O sanmıştı ki, İngiltere hükümeti başörtüsünü yasaklamış. Nereden bilecekti, sevdiği, gönül verdiği, her namazda dua ettiği, dua ettirdiği T.C. hükümetinin bu kararı alacağını!. Düşünceye daldı ve sonra “Bu kararı hükümetimiz almışsa, orasını bilemem?” diye fısıldadı. Kahvede tekrar bir kaynaşma oldu.
Süleyman ağa, ne demek bilemem? Örtü farz değil mi?
Örtü farz değil mi Süleyman ağa?
He ya! Söylesene Süleyman ağa!., sorulan yükseldi.
Süleyman emmi ise susuyor, düşünceli gözlerle duvardaki takvime bakıyordu. Herhalde emekliliğine kaç sene kaldığını hesaplıyordu!. Dudaklarını sağa sola oynatıp, dişiyle ısırdıktan sonra; "Hükümete karşı gelinmez" dedi. Sanki yangının üzerine benzin dökülmüştü. Bu sefer o zamana kadar susanlar da bağırmaya başladı.,
Anladık, hükümete karşı gelinmez! Gelinmez de, Allah'a karşı gelinir mi?
Gelinir mi Süleyman ağa?
Süleyman ağa terlemeye başladı, “O ne biçim söz? Tevbe edin, Allah'a elbet karşı gelinmez. Ben, hem Allah'a karşı gelmeyin, hem de hükümete karşı gelmeyin diyorum!.” dedi.
Kahvedekilerin gülmeye başlamasıyla ortalık sakinleş-ti. Bazılan “Süleyman ağaya yap bir kahve, fincanı tutmadan ve ağzını açmadan içiversin!” dediler.
İşte böyle Yakup!.
Başörtü meselesi, değişik düşüncelere sahip olan müslümanların ortak meselesi olduğundan, bu mesele etrafında genel bir toplanma oldu. Hükümet için potansiyel tehlike var mıydı, yok muydu bilmem ama, gözle görülür bir potansiyel vardı. Bana kalırsa, böyle bir potansiyel olmasına rağmen, hükümet için potansiyel bir tehlike yoktu. Çünkü bu potansiyel; akide birliği içinde olmayan insanların, örtünme hükmü çerçevesinde oluşturdukları bir potansiyeldi. Mesela bir politikacı kürsüye çıkar, Allah'ın hakimiyetine ve örtüye dil uzatırsa, akidesinin bilincinde olan müslümanlar, örtü meselesinden önce Allah'ın hakimiyetini hafife alan bu sözler üzerinde dururlar, öncelikle bu sözlere tepki gösterirlerdi. Böyle bir tepki olmamışsa, sadece örtü yasağından rahatsız olunmuşsa ve üstelik Allah'ın hakimiyetine dil uzatan, Allah'ın hakimiyetine küfreden kimselerden, Allah'ın hükmünü yaşamak için izin istenmişse; bu insanların çoğu örtünme izni(!) ile örtünüp, uyumaya devam etmek isteyen insanlardır.
Neticede bunlar ve bunlar gibi insanlann oluşturdukları potansiyel, din ve devlet işlerini birbirinden ayıran laik hükümetler için tehlikeli değildir. Bu konuda telaşlanmalarina, irtica yaygarası koparmalarına da hiç gerek yoktur.
Yakup dikkat ediyorum, birçok beşeri sistem insanların hak ve emeklerini gasbettikten sonra, bu gaspettikleri hakların küçük bir kısmını geri vermekle, o insanlann sevgi ve desteğini kazanıyorlar. Laiklik adına konulan bu yasak, laiklik adına kaldırılırsa, bil ki laiklik bayraklaşacak ve birçok insanın sevgisine mazhar olacaktır.
Hatırlar mısın bilmem? Otuz-kırk sene evvel “Ezanın arapça okunmasına” ilişkin karar, demokratlık adına verildiğinde; demokratlığın ne olduğunu bilmeyen milyonlarca insan demokrat olmuştu!..
Herneyse Yakup.. Ne bileyim, çok canım sıkılıyor. Son günler köyden ayrılıp, gezintiye çıkıyorum. Belki de yalnız kalmak istediğimden. Geçenlerde dağda deli Yusuf'la karşılaştım. Aslında ona deli derken hayli tereddüt ediyorum.
Öyle akıllı lafları var ki!.
Yine çobanlık yapıyor. Bana süt ikram etti, biraz konuştuk. Gözlerini gözlerime dikerek “Allah hayvanları ne için yarattı?” dedi. Ben de onun gözlerine bakarak “Hayvanlara bakarak, insan olduğumuzu hatırlayalım diye!” dedim. Bu cevap Yusuf'un hoşuna gitmiş olacak ki bana zorla bir bardak süt daha ikram etti. Ben sütü içerken, Yusuf hayvanlara bakarak gülümsüyordu.. Ne dediğini anlamiyordum ama, bir şeyler mırıldanan Yusuf gülüyordu.
Bense insanları düşünüyordum!
Kendilerine baktıkça insanlığımı unuttuğum ve insanlığımdan utandığım insanlan..
Bu insanlan düşünüyor ve bu insanlardan uzaklaşmak istiyordum..
Allah'a emanet ol Yakup.
Kardeşin Salih
Mektuplar 15
Aziz kardeşim
Muhterem müslüman
Sana yazdığım son mektupta tebliğ meselesine ilişkin sorulanınızdan bahsetmiştim. Son mektubunda, şu an güncel bir konu olan başörtüsü meselesine değiniyorsun. Başörtüsüne ilişkin yaklaşımlarına sevindim. Teşekkür ediyorum Salih kardeşim...
Ben de hayli tedirgindim, duyduklarım ve gördüklerim karşısında.
Görüyordum samimi müslümanları, görüyordum kardeşlerimi ve görüyordum içinde bulundukları durumu. Yapılması gerekenleri düşünüyor ve yapılması gerekenlere rağmen bazı yapılanlara bakarak üzüntülü bir yalnızlığa gömülüyordum.
Ebu Zer (r.a.) şehirden uzak ve sessiz bir yer olan Gebeze'de yalnızdır.! Ben ise aynı yalnızlığı milyonluk şehirlerde, kalabalık caddelerde yaşıyorum...
Bir umut ile arıyorum Salih abi.
Kılık ve kıyafeti umursamadan, gözlere bakarak, gözlerde arıyorum. Hergün gördüğüm yüzlerce göz arasında, bir çift göz arıyorum. Garip bakışlarımla tanış olacak bir bakış arıyorum. İstiyorum ki bulayım, karşılaşayım bu kardeşimle, ismini bilmediğim bu kardeşimin elini tutayım. Gözlerine, gözlerinin içine, gözlerinin ötesinin bakayım.
Dudaklarım, ağlayan çocukların dudakları gibi bükülsün, titremeye başlasın. Onun duyabileceği bir sesle; “Allahu Ekber” diyeyim.
Ve ağlayayım ve ağlasın ve sımsıkı sarılarım birbirimize... Ve “Allahu Ekber” diyelim ağlayarak... Daha bir kuvvetle sarılarım.
Daha bir kuvvetle “Allahu Ekber” diyelim, meydanlar titresin, putlar sarsılsın bu haykırışla...
Ben, sen, o... biz, siz, onlar ...olmasın.
Biz olsun... Biz olalım... Kardeşlerimizle bin kez sarılıp, bin kez bütünleşelim, fakat bir kez olsun ayrılmayalım.
İşte aradığım bu Salih abi, ellerimi ve omuzbaşlarımı yalnız bırakan arayışım bu..!
Altın ve elmas arayan kimseler, girdikleri dehlizlerde ve maden ocaklarında; vitrinlerde gördükleri işlenmiş altını veya işlenmiş elması aramazlar. Altın ocağında kazma sallarken; gözleri ile altın bir bilezik değil, taşa ve toprağa karışmış altını ararlar. Elmas ocağında çalışırken; gözleri ile elmas bir yüzük değil, taşlı topraklı elması ararlar.
Bunu biliyor ve bu gerçeği dikkate alıyorum.
Bu nedenle sokaklarda ve caddelerde Hazret-i Ömer olmuş bir Ömer'i, Hazret-i Ebubekir olmuş bir Ebubekir'i, Hazret-i Ali olmuş bir Ali'yi, Hazret-i Osman olmuş bir Osman'ı aramıyorum.
Aradığım bunlar değil..
Ben Rabbani hükümlere Ömer gibi iman ederek, Hazret-i Ömer'e benzeyecek, benzeyebilecek Ömerleri arıyorum.
Hazret-i Ebubekir'e benzeyebilecek Ebubekirleri, Hazret-i Ali'ye benzeyebilecek, benzemek isteyecek Alileri ve Osmanları arıyorum.
Taşlar ve topraklar arasında, altın ve elması tanıyabilenler gibi, taşlanmış kalabalıklar arasında bu Ömer’leri, bu Ali’leri tanıyabilmek istiyorum.
İşlenmemiş ham elmastan çıkan ve “Ben elmasım” diyen o küçücük pırıltıyı, gözlerde arıyorum. Bakışları taşlaşmış binlerce göz arasında; bu küçücük pırıltıyı, bu anlamlı ızdırabı ve gözyaşlarını arıyorum.
Biliyorum, Rahman ve Rahim olan Allah (c.c.)'a iman eden, Resulullah (s.a.v.)'i tanıyan ve Resulullah (s.a.v.)'e aşık olan gözlerde, bu pırıltının olacağını biliyorum, cehennem ayetlerini okuyan, bu ayetlere iman eden, dehşetle titreyen ve bu titreyişle; annesini, babasını, kardeşlerini çocuklarını, kendisini ve yaşadığı toplumu gören gözlerde, bu ızdırabın olacağını...
Biliyorum, karşılaştığı bir çift gözde bu pırıltıyı ve bu ızdırabı gören gözlerin, bir damla gözyaşı ile “Merhaba” diyeceğini.
Biliyorum Salih abi, biliyorum bunları..
Aradığım Ömer’lerde, Ebubekir’lerde, Ali’lerde ve Osman’larda bu pırıltının, bu ıztırabın, bu gözyaşlarının olacağını biliyorum..
Ve arıyorum..!
Bazen duyuyorum “Falan yerde Ömer vaaar!” çığlıklarını...
Hemen gidiyor ve hemen görmek istiyorum bu Ömer'i. Bir çift gözle karşılaşıyorum, bakıyorum, arıyorum bu gözlerde Ömer'i. Ben gözlere bakarken gözlerden bir burun mesafesi aşağıda olan ağız açılmış ve Hazret-i Ömer'i anlatılıyor. Bir an gözlerimi kapatıyorum. Kulaklarım, duyduğu sözler ile Ömer'i bulmanın sevincini yaşıyor. “Bu sözler, bu ifadeler Ömerin sözleri, Ömerin ifadeleri., Ömer'i buldun..” müjdesini veriyor bana... Tekrar açıyorum gözlerimi, gözlerimin kulaklarımı doğrulamasını istiyorum. Gördüklerim, duyduklanmı tastık etsin istiyorum.
Hazret-i Ömer'i anlatan ve “Ömer gibiyim” diyen ağızın bir burun mesafesi üstte olan gözlerde Ömer'i arıyorum,
Ömer gibiyi arıyorum, Ömer gibi gibiyi arıyorum,
Ömer'in benzerinin, benzerinin benzerini arıyorum.
Taşlanmış gözleri, gözlerim ile kazmalayarak, taşlar arasındaki küçücük pırıltıyı arıyorum. Kulaklarımın duyduğu dert ve ıztırap destanını doğrulamak için, gözlerde bir damla, bir damlacık ızdırap arıyorum...
Gözlerim ve bakışlarım yoruluyor taş yığınları arasında. Ömer'den koca bir burun mesafesi uzak olan, Ömer'e yabancı gözlere bakıyorum.
Kulaklarıma “Gözlerde Ömer yok, pmercik yok. Ömer'ciğin izi yok” diyorum. Yaldızlı sözler ve Ömer'i anlatan sesler uzaklaşıyor kulaklarımdan.
Bir Ömer hayalini ve bir Ömer sevincini tekrar içime gömerek, eve dönüyorum. Beni Ömer'siz bir eve sokan evin tokmağını tutarken, kapıyı açarken “Neden ağladığımı?” anlatmama gerek yok abi..?
Ben ağlıyorum.
"Erkekler ağlamaz" diyerek, ağlanacak hallerine gülebilecek kadar erkekliklerini yitiren beton yığınları arasında ben ağlıyorum. Gözyaşlarımı sildiğim yumruğumun, her damla gözyaşı ile daha irileştiğini, daha kuvvetlendiğini ve daha çok sıkıştığını hissediyorum.
İşte Salih abi, Yakup kardeşinin durumu bu, Abdullah'ın durumu bu..!
Yine odamdayım.
Yine duvarlara ve duvarlar arasındaki boşluğa bakıyorum. Gaflete düştüğüm anlar bu boşluktan irkiliyor, bu boşluğa üzülüyorum.
Sonra bana şah damarımdan daha yakın olan Rabbimi düşünüyorum. Alemlere rahmet olan peygamberim Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.)'i düşünüyorum.
Odam doluyor, dünyam doluyor, gözlerim doluyor abi..
Kendime geliyorum....
Ömerleri Hazret-i Ömer, Ebubekirleri Hazret-i Ebubekir, Ali’leri Hazret-i Ali yapan İlahi lutfu idrak ediyorum.
Ve bu idrak ile, “Hasbun Allahu ve nimel vekil” diyorum..
Bu yüce kelimenin getireceği İlahi lutfa rnazhar olabilmek için; bu kelimeyi onlar gibi, onların teslimiyeti ile söylemek istiyorum.
Allah'a teslim ve Allah'a emanet olalım...
Kardeşin Abdullah Yakup
Mektuplar 16
Rahman ve Rahim olan Rabbimizin adıyla
İzzetli müslüman, Şerefli kardeşim..
Mektubunu bundan bir süre önce almıştım. Değerli ve samimi ifadelerini okuyunca haydi durgunlaştım. Düşündüm, bu okuduğum neydi? Beni öylesine etkileyen ne okumuştum? Mektup değildi senin yazdığın, birtakım sözler değildi..Yazılanları okuduktan sonra zihnimde beliren hiçbir söz, hiçbir ifade yoktu. Sanki okuduğum ifadelerin hepsi silinmiş, önemini yitirmişti.
Fakat anladığım, saygı duyduğum, yaşadığım hüzün ve umud duygulan arasında kaybolmuştum. Sen beni, içinde bulunduğum durumu, duygularımı anlatıyordun, Yaşadığın ve yaşayan gözlerde aradığın ızdırap, benim de yaşadığım, benim de öpülesi gözlerde aradığım ızdırap. Ve yalnızlığın, seni üzen ve seni gözyaşlarıyla kucaklayan yalnızlığın...
Senin yalnızlığın, benim yalnızlığım, Ömer’lere gönül veren, Ömer’leri arayan ve bakışları aynı gözyaşıyla ıslanan müminlerin, müslümanların, kardeşlerimizin yalnızlığı...
Ne yapalım Yakup?
Ne yapalım kardeşim?..
Bu gerçeklere lafzen yakın, kalben uzak olanlara ne yapalım? Okumak, bilmek ve bildiklerini kanıtlamak için bilmelerine rağmen arılamadıklarını ve yaşamadıklarını anlatmak isteyen müslümanlara ne yapalım?
Yaşanması gereken hükümleri anlatan, anlatan, durmadan anlatan müslümanlara, bu hükümlerin yaşanması gerektiğini mi anlatalım? Hem bunu anlatmamıza da gerek yok, çünkü onlar bunu da anlatıyorlar!..
Hükmün yaşanması gerektiğini de, en veciz ifadelerle anlatan bu müslümanlara anlatacak ne kaldı ki Yakup?
Geçtiğimiz günlerde bir kardeşimden şöyle bir Çin atasözü duydum; “Bir şeyi yüz kere okumaktansa on kere gör, on kere görmektense bir kere yap”. Bazı îslami hakikatleri içerdiği için düşünülmesi gereken bir söz..
Mektubunda altın ve elmas arayan bazı kimselerden örnek veriyor ve bu kimseler girdikleri dehlizlerde ve maden ocaklarında, vitrinlerde gördükleri işlenmiş altını veya işlenmiş elması değil, taşa toprağa karışmış altın veya elması ararlar diyorsun. Bu güzel tesbitinin düşünülmesi ve ciddi olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Bildiğin gibi oturdukları veya yattıkları yerden, ayağa kalkan ve sendeleyerek de olsa yürümeye çalışan müslü-manları tenkid eden kimseler var. Entelektüel olan bu tipler, Resulullah (s.a.v.) Efendimizin terbiyesi altında yetişen seçkin müslümanların, seçkin tavırlarını okuduklan zaman teorik bir bilgiye sahip olmaktalar ve pratiğe geçirmedikleri bu teorik bilgiyle, bildiklerini pratize etmek isteyen müslümanları itham ve tenkid etmektedirler. Sendeleyerek de olsa yürümeye çalışan müslümanları, yattıkları yerden tenkid eden bu kimseler, buğday tarlasında buğday ekmeği aramaktalar ve “Buğdayla karın doymaz, ekmek olması gerek” diyerek, olgunlaşma mücadelesi veren ekinleri insafsızca taşlamaktadırlar.
Altın ve elmas örneğini düşündüğüm zaman, çok önceleri okuduğum “Elmas tarlaları” isimli bir yazıyı hatırladım. Şahıs isimleriyle birlikte verilen bu yaşanmış hadiseyi aniatan bu yazıda; elmas aramak için evini ve tarlasını satan bir adamın, bu parayla dünyanın çeşitli yerlerinde elmas araması, uzun yıllar aramasına rağmen bulamaması, elmas aramak için sattığı tarlayı alan çiftçinin ise bu tarlayı sürerken parlak taşlarla karşılaşması ve daha sonra yapılan kazılarla bu tarlanın dünyanın sayılı elmas ocaklarından biri olduğu konu ediliyordu.
Birkaç gün önce Karadeniz yöresinden gelen bir kardeşimle konuşurken yine Elmas tarlaları' ismindeki bu yazıyı hatırladım. Karadeniz yöresinden gelen kardeşim, Türkiye'yi gezmekte olduğunu ve adam aradığını söylüyordu. Bu cevaba şaşırmadım, çünkü adam aradığını söyleyen birçok kardeşimle sık sık karşılaşıyordum. Kuran ve sünnet anlayışına göre adam olmuş adamları arayan bu kardeşlerime bakınca sanki kendimi ve birçok müslümanı görüyordum.
Çünkü ben de adam arıyordum, çünkü sen de adam arıyordun, çünkü onlar da adam arıyordu!.. Evet Yakup! Adam arayanlar adam olsa, hiç şüphen olmasın ki meydanlar adamla dolacaktır. Öyleyse önce biz, önce biz adam olalım kardeşim..
Çocuk parklarında adam aramaktan, çocuklara kızmaktan, çocukları tenkid etmekten vazgeçerek, önce biz adam olalım..
Yaşanaksa önce biz, yürünecekse önce biz, ölünecekse önce biz ölelim kardeşim..
Asr-ı saadetten çok örnek okuduk, çok örnek anlattık.
Artık biz de örnek olalım, onlar gibi örnek olalım Yakup.
Seni seviyorum canım kardeşim. Sana örnek olmak ve seni örnek almak istiyorum. Allah'ın selam ve rahmeti üzerine olsun..
Kardeşin Salih
Mektuplar 17
Allah'ın adıyla
Gecenin saat ikisi Salih abi.
Uyuyamadım ve sana mektup yazmak istedim. Biraz önce davulcu geçti, ramazan davulcusu.. Davul sesini dinlerken büyük şehri ve büyük şehirlerdeki ramazanı düşündüm. Büyük şehire ramazanın geldiği sadece gece yarısı davul sesleriyle anlaşılıyor. Gündüz caddelere ve sokaklara çıksan, etrafına bakınsan ramazan olduğunu anlaman mümkün değil.
İstatistiklere göre bu ülkenin % 99'u müslümanmış! Bu doğru bir rakam ise % 1'lik istisnaların hepsi bizim şehirde Salih abi!. Sana daha önce söylemiştim, burası büyük şehir. Herşeyin büyüğü, büyüğü olmasa da kocamanı burada! Bizler ise büyük şehrin küçük müslümanları!..
Diyeceksin kî neden küçük!.
Bilmiyorum, pek anlayamıyorum bunun nedenini!
Fakat müşahade ettiğim olaylar, müslümanlann büyüklere özgü ciddi eylemlerden ziyade küçüklere özgü hayellere meyyal olduklarını gösteriyor.
Çağdaş bir virüs olan demokrasi ise camilere girmek bir yana sanki camilerden dağılıyor. Kulluk ve ibadet sınırlarını yeterince bilmeyen insanlara ve müslümanlara bulaşma vakası ise meydanda.
Ne bileyim? Sanki korkuyorlar demokrasinin gölgesinden çıkmaya!. Yaptıkları eylemin demokratik olmasına özel bir itina gösteriyorlar. Bu bir bakıma veya bir boyuttan doğru bir yaklaşım olabilir. Nitekim bu yaklaşımın doğru ve tutarlı olan yönü “Maşa varken, ateş elle tutulmaz” ifadesiyle açıklanıyor.
Ve, demokrasinin verdiği maşalar ele alınıyor.
Sonra ne yapıyor, ne yapıyor bu eli maşalılar?
Ne yapacaklar ki!
Herşeyi maşa ile tutmaya başlayıp, herşeyi maşa ile tutmaya alışıyorlar!. Sonuç ise senin tahmin ettiğin ve gördüğün gibi. Elindeki kalemi maşa ile tutan yazarlar, dünya ve ahiret işlerini ellerindeki maşa ile birbirinden ayıran vaizler, başörtülerini maşalanyla bağlamaya çalışan bacıcıklar, devrimci söylemlerden sonra ellerindeki maşa ile putları dürtükleyen, putların gıdıklanmasına ve gülmesine neden olan çağdaş devrimciler!.
Ve ellerindeki maşa ile tutmaya çalıştıkları bazı İslami hükümlerle cenneti umud eden müslümanlar!..
İşte bunlar, eli maşalılar Salih abi..
Demokrasinin karanlığını gölge bilip, bu gölgeye sığınmaya çalışan eli maşalılar!.
Fakat ben, ben yine de anlayabilmiş değilim!.
Bunlar maşayı kullanıyorlar mı?
Yoksa maşa gibi kullanılıyorlar mı?
Bu soruyu, müslümanlar üzerinde müessir olan bir zata sorduğum zaman kaşlarını çatarak; “Ben hiçbir dış mihraka bağlı değilim ki, kullanılan bir maşa olayım?” dedi. Onun bu edepsizce tavrını gördüğüm zaman, söylediği sözün doğru olabileceğini düşündüm. Bu adam dış mihraka değil, iç mihraka bağlı olabilirdi. İç mihrahtaki nefs ve şeytanın müdahalesine maruz kalmış olabilirdi!.
Ne yapayım, nasıl anlatayım, nasıl anlaşılayım bilemiyorum. Ben mi dilsizim, onlar mı sağır anlayamıyorum. Geçenlerde radyoda bir olay dinledim.
Bir türkle evlenen yabancı uyruklu bir kadın, Türkiye'ye yerleşmiş ve türkçe öğrenmeye başlamış. Yeterince türkçe öğrendikten sonra, bir ev gezmesine gitmişler. Gittikleri evde başka misafirler de varmış. Oturduktan sonra, ev sahibi sormuş.
Nasılsınız, iyi misiniz? Tabi hemen cevap vermiş.
Teşekkür ederim, iyiyim.
Daha sonra her misafir ayrı ayrı “Nasılsınız iyi misiniz?” diye sormaya başlayınca, söylediğinin anlaşılmadığını zannederek.
“Teşekkür ederim iyiyim diyorum, acaba yanlış mı söylüyorum?” demiş.
Bu olayı dinleyince, kendimi ve müslümanlan düşündüm. “Nasılsınız, iyimisiniz?” sorusu, herkes tarafından nezaketen sorulan bir soruydu. Acaba karşılaştığım müslümanlardan sık sık duyduğum; “Ne yapalım, nasıl olalım 'kardeşim?” gibi sorular da, acaba nezaketten sorulan sorular mıydı?
Türkçeyi anlayıp da, Türkleri anlamayan yabancı kadın gibi; acaba ben de müslümanlığı anlayıp da, müslümanlan anlamayan bir yabancı mıydım?
Anlayamıyorum Salih abi. Güneşte neden yalnız kaldığımı anlayamıyorum İçimi dışımı aydınlatan güneşte oturuyor, gölgelerde pinekleyen aydınlık savaşlannı hayretle bakıyorum..! Fakat anlayamıyorum, Anlayamıyorum bu gafletin sebebini... Dua ediyor ve dua etmeni istirham ediyorum. Allah'ın selamı üzerine olsun.
Kardeşin Abdullah yakup
Mektuplar 18
Rahman olan Allah'ın adıyla
Aziz kardeşim Abdullah Yakub'a
Biliyorum uzun süredir mektup yazamadım. Özür dilemem gerekiyorsa, özür diliyorum kardeşim. Gerçi Almanya'ya ve İngiltere'ye gitmem bir mazeret teşkil etse de sana gitmeden önce yazmam gerekirdi. Herneyse kardeşim, belirttiğim gibi bir süredir bu ülkelerdeydim. Bu seyahatle ilgili bütün masrafları Bekir ağa karşıladı. Şaşırdığını biliyorum, fakat şaşıracak bir şey yok. Çünkü Bekir ağanın bu masrafları karşılamasının nedeni yüzyirmi ton fasulye. Bu fasulyeye dış ülkede pazar bulmak için beni münasip görmüş olacak ki bana teklifini bildirdi.
Son zamanlarda hayli sıkıntılı olduğumu biliyordun. Bu nedenle kabul ettim teklifini ve kısa bir süre de olsa bu ülkeleri dolaştım. Ne var ki sıkıntıdan kurtulduğumu ve rahatladığımı söyleyemem.
Gittik, geldik işte!.
Gördüğüm ve görüştüğüm müslümanların birçok güzel yönleriyle karşılaşmama rağmen bu güzellikler beni yeterince sevindirmedi. Ne bileyim, umud duyamadım yarınlara veya diğer bir deyişle görünür ve gerçekleşebilir umudlar vermediler bana. Dilerim ki gördüklerim eksik ve kanaatim yanlış olsun.
Hani arzuladığımız bir İslami kişilik ve bu kişilikte görmek istediğimiz müslümanlar vardı. Biliyoruz ki bu kimliklerdeki müslümanlar, dünyanın zamammızdaki çehresini değiştirmeye talip ve namzet olan müslümanlardır. Birçok kardeşimiz dünyanın bu çehresini değiştirmeye talip olmalarına rağmen ne yazık ki bu kutlu eyleme namzet müslümanlar görünümünde değildir. Çünkü yürüttükleri çalışmalarda ve takip ettikleri programlarda ağırlıklı olarak dışa yönelik bir çizgi takip etmektedirler. Daha açık bir ifadeyle kendileri değişmeden ve kendilerini değiştirmeden, kendi dışlanndaki kimseleri, yapıları, sistemleri değiştirmeye çalışmaktadırlar.
Yeterince anlamadan anlatmaya, ashab-ı kiramı gören kimseleri gören kimseler gibi doğrulmadan, ashab-ı kiram gibi doğrultmaya taliptir bu kardeşlerimiz!.
Oysa ki dünyayı değiştirmeye talip olmadan önce bu kutlu eylemi yerine getirebilmeleri için kendilerini değiştirmeleri gerekmektedir.
Neye karşı çıkıyorlarsa, insanların hangi pisliklerden, hangi zaaflardan kurtulmalarım istiyorlarsa, bu gibi pislik ve zaaflardan öncelikle kendilerinin kurtulmaları, öncelikle kendilerini kurtarmaları gerekir.
İmam Ebu Hanife'ye nisbet edilen bir kıssa var, bilmiyorum duydun mu? Basra'lı zengin bir ailenin tek oğlu istiska illetine tutulur. Bu derde uğrayanlar sadece tek çeşit yemek yedikleri ve başka hiçbir şey yemedikleri için gıda yetersizliği nedeniyle zamanla çökerler ve bir müddet sonra ölürlermiş. Anne-baba sadece hurma yiyen biricik evlatlarını kaybetmeme telaşı İçinde başvurmadık hekim, hacı, hoca bırakmazlar.
Fakat çare yok!
Çocuk sadece hurma yiyor, hurmadan başka hiçbir şeyi ağzına koymuyor ve gün geçtikçe zayıflıyormuş.
Sonra bir dostları çocuğu bir de büyük alim Ebu Ha-nife'ye götürmelerini tavsiye eder. Anne-baba yollara düşerek iğne iplik haline gelen evlatlarını imamın dizleri dibine bırakırlar ve dertlerini anlatırlar. O sırada talebeleriyle sohbet halinde olan imam “Yarın geliniz, Allah'tan umud kesilmez” der.
Ertesi gün geldiklerinde ortada bir testi su ve birkaç kürek toprak bulmuşlar. Ebu Hanife müstesna açıklama yeteneği ile çocuğa su ile toprak dengeli olarak karıştırıldığı zaman binalar yapılabileceğini, ama dengesiz kanştırılsa bir fayda vermeyeceğini, aksine birçok yıkıma sebeb olabileceğini, vücudun da dengeii olarak birçok yiyeceğe ihtiyacı olduğunu, hurma her ne kadar faydalı bir yiyecekse de, tek başına vücuda yetmeyeceğini, sadece hurma yemenin insana birçok dert ve hatta ölümü getireceğini... hastanın anlayacağı bir şekilde İzah etmiş.
Bu örnek ve izahla tatmin olan hasta, diğer yiyeceklerden de yiyeceğine söz verir. Sevinç içinde imama şük-ranlannı bildiren anne baba yurtlarına dönmek üzere ayn-lırlar. Kervanlarının bulunduğu yere gelince anne, babaya dönerek şöyle der; “İmam geceleyin muhakkak büyü yaptı. Eğer böyle olmasaydı, bu kısa öğüdünü dün geldiğimizde verebilirdi. Ben gidip kendisine soracağım. Ne yaptıysa anlatsın..”
Ebu Hanife, kendisine gelen annenin bu kaygısını sükunetle dinler ve gülümseyerek şu cevabı verir;
Kızım, benden büyü gibi ilmin reddinde olan mezmum hareketi nasıl bekleyebilirsiniz? Size neden ertesi gün gelin dediğimin sebebini söyleyeyim. Siz dün gelmezden az önce arkadaşlarla birlikte oldukça fazla hurma yemiştik. Hurmanın kendisi midemde, tadı damağımda iken hurma aleyhinde nasıl bulunabilirdim?..
Bu kıssa bana hayli anlamlı geldi ve birçok konuda kendime yönelmeme vesile oldu. Kendimizi görüyoruz ve Allah nezdinde görülüyoruz Yakup.. Neye karşı çıkıyoruz? Nasıl karşı çıkıyoruz?
Bu soruların cevabı ortada. İstesek de, İstemesek de görüyoruz bu tabloyu!.
Sırtlarında hurma küfeleri, hurma yemekten patlama sınırına gelmiş mideleri ile söz meydanlarına yüreyen ve ağızlarındaki hurmaları yutkunmaya çalışarak hurma aleyhine konuşulan kimseleri görüyoruz. Dünyaya değer vermediklerini söylemelerine rağmen geçici dünya malına gözünü ve gönlünü yönelten ve o mala üç-beş gün sahip olabilmek için canlarla-başlarla çalışan kimseleri hep görüyoruz. Görüyoruz bunları Yakup...
Ve bunlardan farklı bir düzlemde değerlendirdiğimiz dava sahibi kardeşlerimizi de görüyoruz. Çağdaş kültürün getirdiği ihtiyaç mantığıyla ihtiyaç sahibi olan ve bunu çözümlenmesi gereken bir dert telakki ederek asli derdinden uzaklaşan ve zaruri gördüğü bu ihtiyaçlannı giderebilmek için yürüttüğü çalışmalarda boğulan kimseleri de görüyoruz.
Sonra bir teselli niteliğinde olan gece sohbetleri!.. Ne oluyor, ne konuşuluyor bu gece sohbetlerinde? Geceleri bir araya gelen bu müslümanlar, gündüzleri yaptıklan ve yapacakları Rabbani eylemleri mi konuşuyorlar? Oysa bunların gündüzleri ve gündüzlerde İslam'a ayırabilecekleri zamanları yoktur ki!.
Bunlar ne yazık ki oturma odası veya gece yansı mücahitleridir. Geceleri oturup, gündüzlerden dert yanarlar. Gündüzlerde İslam'ı yaşamak ve yansıtmak çaresiz bir derttir bunlar için. Çünkü vakitleri yoktur. Çünkü işçi olanların devamlı çalışması, işveren olanların devamlı çalıştırması gereklidir. Tatil günlerinde ise koca bir haftanın yorgunluğunu çıkartabilmek haklarını kullanırlar. Velhasıl içinde bu-lunduklan şartlarda zordur İslam'ı yaşamalan ve yansıtmaları!.
Sonra bir kartpostalla karşılaşırlar. Kartpostalın üzerindeki “Müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı bir yerde, müslümanca ölmenin elbetteki bir yolu vardır.” ifadesini tebessüm ederek okurlar.
Hoşlanmışlardır, hoşlanna gitmiştir bu ifade. Sanki kendi durumlalarını ifade ediyordur.
Ve alırlar bu kartları ve duvarlara asarlar ve gönderirler diğer kardeşlerine ve onların da sevinmelerini isterler. Çünkü sevinmişlerdir kendileri, çünkü kartpostalda müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı yerden bahsedilmektedir ve bu yer, müslümanca yaşa (ya)mayan bu kimselerin bulundukları yerdir.
Müslümanca yaşa(ya)mama nedenleri gün gibi ortadadır artık!. Çünkü bulundukları yer, müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı bir yerdir!..
Anlıyamıyorum Yakup, anlayamıyorum bütün bunları!..
Müslümanın müslümanca yaşamasının mümkün olmadığı bir yer var mıdır?
Müslümanlık sadece dar'ul İslam'da yaşanabilecek bir kimlik midir? Müslüman, her şartta ve her zeminde müslüman olmakla yükümlü değil midir?
Kim?
Hangi tağut?
Hangi firavun, müslümani müslümanca yaşamaktan engelleyebilir?
Müslümanlık, bulunduğumuz şartlarda yapmakla mükellef olduğumuz Rabbani hükümlere teslim olmak ve bu hükümleri yaşamak değil midir?
Bizi bundan kim engelliyebiür?
Hapsedilen ve hapishane şartlarındaki İslami yükümlülüğünü yerine getiren kardeşimiz, müslümanca kimlikten ve yaşantısından uzaklaşmış mıdır?
Ayaklarından tavana asılı bulunduğu halde gözleriyle namaz kılan kardeşimiz, gözlerimizi ve gönüllerimizi aydınlatan bir güneş değil midir?
Hangi firavun, hangi müstekbir, hangi tağut bu kutlu müslümanları, müslümanca yaşamaktan menedebilir?
Diyelim ki bulundukları şartlar karşısında zayıf düşen ve böylesi şartlarda müslümanca yaşamaları mümkün olmayan kimseler var. Peki, iman ettikleri Kur'an-ı Kerim'de, bu kimselere Allah'ın arzının geniş olduğu ve İslam'ı yaşayabilecekleri bir yere hicret etmeleri gerektiği bildirilmiyor mu?
Mekke şartlarına dayanamayıp Habeşistan'a hicret eden müslümanlar, bu kimselere örnek olmuyor mu? Olmuyor Yakup, olmuyor kardeşim... Bunlar ne Habeşistan'a hicret ederek İslami yaşantılarını sürdüren mûslümanlan ve ne de Mekke'de kalarak tevhidi mücadeleyi devam ettiren müminleri örnek alıyorlar. Kimleri örnek aldıklarını ise bana sorma, bilmiyorum kardeşim!..
Fakat bir beklentileri var, müslümanca ölmek!
Çünkü sahiplendikleri bu ifadede “Müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı bir yerde, müslümanca ölmenin elbet bir yolu vardır” denilmekte. Bunlar yaşamadan ölmeye talip Yakup! Yaşamadıkları bir yolda Ölebileceklerini umud ediyorlar!.
Yaşamadan ölmek mümkün mü?
Bulunduğumuz hal üzere ölüp, öldüğümüz hal üzere hasredilmeyecek miyiz?
Dua et, dua et kardeşim. Benim için, bizim için, bütün müslümanlar için lütfen dua et..
Allah'ın selamı üzerine olsun..
Kardeşin Salih
Mektuplar 19
Allah'ın adıyla
Aziz müslüman kardeşim Salih'e
Abi merhaba, merhaba Salih abi.. Üzülürken, sıkılırken veya edebiyatçıların dediği gibi “Yalnızlığın hüznünü yaşarken” gecikmiş mektubunu aldım. Bu mektubun beni sevindirdiğini, hoşnut ettiğini ve rahatlattığını elbetteki söyleyemem. Çünkü yazdığın gerçekler, Allah'ın razı olacağı dine talip olan müslümanlann sevinmelerinden veya hoşnut olmalarından ziyade üzülmeleri ve dertlenmeleri gereken gerçekler.
Ne kadar isterdim söylediklerini tekzip etmeyi ve sana “Yanılıyorsun Salih abi” demeyi.. Tabi ki diyemiyorum, tabi ki kabul ediyorum söylediklerini ve tabi ki dertleniyorum..
Peki ne olacak Salih abi?
Kimler, hangi müslümanlar ve nasıl sahip çıkacaklar bu davaya?..
Kendimizden haya ederek zatından bahsettiğimiz Efendimiz (s.a.v.) birçok hadis-i şerifte, ahir zamanda İslam'ı yaşamaya çalışanları, avuçlarında kor ateşi tutan kimselere benzetmektedir. Bir zaman gelecek, İslam'ı yaşamak, avuçta kor ateşi tutmak gibi olacak.. Efendimiz (s.a.v.)'in buyruğunda beyan edilen zamanın, yaşamakta olduğumuz ahir zaman olduğu konusunda ittifak ediliyor Tabi ki İslam'ı yaşadıkları zehabına kapılan müslümanlar hadis-i şerifin devamında verilen örneği kendilerine nisbet ederek, ne kadar zor şartlarda İslam'ı yaşadıklarını ve ellerinde adeta kor ateşi tuttuklarını belirtiyorlar!.
Bunların dertsiz gözlerine ve gülebilen dudaklarına baktığım zaman, bir kardeşimin iki mısralık şu ifadesi aklıma geliyor..
Anlamıyorlar, anlamış gibi de olmuyorlar
Bana saçlarımı yolmak mı kaldı?
Evet, anlamıyorlar abi.. Hadis-i şerifi lafzen duymalarına rağmen, ya kor ateşin ne olduğunu, ya da İslam'ın ne olduğunu anlamıyorlar. İslam'ın veya kor ateşin ne olduğunu anlayan bazı akıllı kardeşlerimizin anlayamadıkları husus ise, İslam'ı yaşamanın veya kor ateşi elde tutmanın ne anlama geldiği olsa gerek..
Elde bir avuç kor tutmak, Allah rızası için kor ateşi avuçlamak ve onu bırakmamak, yaksa da, acı verse de, dayanılmaz gibi gözükse de onu bırakmamak..
Elden vazgeçmek, fakat elin tuttuğu kutsal emanetten vazgeçmemek..
Bunu anlamak, bunu idrak etmek abi!.
Ve bunu idrak ettikten sonra “İslam'ı avuçlarında kor ateşi tutar gibi yaşayanlar ayağa kalksın” hitabı üzerine, kendimizi aldatmadan ve hiç kimseyi aldatmaya yeltenmeden ayağa kalkabilmek.
Kim kalkacak Salih abi!..
Hangi gönüllerdeki İslam, avuçlardaki kor ateş gibi? Hangi gönüller bu kutsal ateşle kavruluyor?
Kim bu gönül sahipleri?
Yoksa her müslümanın gönlünde böyle bir ateş var, böyle bir ateş var da belli mi etmiyorlar?
İnanmıyorum, inanamıyorum gizlediklerine..
Ayaklarına diken batsa derinden bir “Ahhh..” çeken, dünyalık bir dert için yemekten, içmekten kesilen insanların, gönüllerinde ateş olup da, bu ateşi gizlediklerine, gizleyebileceklerine inanmıyorum.
Gönüllerde böylesi bir ateş olacak, olacak da, bu ateş gözlere yansımayacak, dudaklardan gözyaşı gibi dökülmeyecek!. İnanmıyorum bunlara ve bunlann avuçlarında kor ateş olduğuna..
Hem avuçları da boş değil ki bunların!..
Görmüyor musun?
Görmüyor muyuz dört elle nelere sarıldıklarını?
Mektubunda yazdıklarına ve bazı müslümanların hayali beklentiler içinde olduklarına katılıyorum. Elbetteki cahili bir toplumda Rabbani bir davayı omuzlamak, dünyaperest kimliklerle mümkün değildir. İslam'ın hakimiyet mücadelesini veren müslümaniar ile özellikle İslam hakim olduktan sonra dine icabet edebilecek müslümaniar arasında tabi ki çok büyük farklar vardır. Dünyevi beklentileri ve endişeleri ön plana çıkaran kimselerin İslam'a icabet etmesi ancak dar'ul İslam'da mümkündür.
Bunlar dar'ul İslam'ın ganimetçi müslümanlandır!.
Söz İslam'dan açılınca, sabırla ve umudla beklediklerini ifade ederler.
Bunlar bir bekleyiş içindedirler.
Güçleri nisbetince tutup, kaldırmadıkları bir sancağın -ki nasıl yükselecekse- yükselmesini beklerler. Gece yatarak güneşin doğmasını ve sabahı bekledikleri gibi, İslam güneşinin de kendi kendine doğmasını ve sayısız lutuflarla gözlerini ve gönüllerini aydıtlatmasını beklerler.
İslam güneşini omuzlamak ve cahili karanlıklara adım adım taşımak yüreği ve bilinci yoktur bu kimselerde. Bunlar; çile, zorluk ve meşakkatine katlanmadıkları bir yolun, nimetleriyle karşılaşacaklan gününü, sabır adını verdikleri bir bekleyişle beklerler.
Bunlar, bekleme odası müslümanları olsa gerek!
Bekleyerek yaşarlar ve beklemedikleri bir ölümle ayrılırlar bekleme salonundan..
Diyeceksin ki, bunlar Allah için bir şey yapmaz mı?
Niye yapmasınlar abi? Allah için bir şey yapmayacak olsalar, Hz. Ömer'e nisbet edilen “Bugün Allah için ne yaptın?” ifadesini çerçeveletip, duvarlara asmazlar ki!..
Elbetteki Alİah için bir şeyler yapıyorlar..
Abdest almaları, namaz kılmaları, teşbih çekmeleri, bir fakire sadaka vermeleri. Allah için yaptıklan bir şeyler değil mi? Nitekim duvarlara astıklan “Bugün Allah için ne yaptın?” ifadesine hergün baktıktan sonra, onları rahatlatan bu yaptıklan bir şeyler değil mi?
Bu yaptıkları bir şeyleri anımsayıp rahatça oturmuyorlar mı koltuklarına?
Kendilerini rahatça uyutan, “Bugün Allah için ne yaptın?” sorusuna, yaptıkları bir şeyle verdikleri cevap değil mi? Bu soruya, yaptıkları bir şeylerle cevap vererek gönül rahatlığına, gerçekleşmez umudlara ve yüce hayallere
kapılmıyorlar mı?
“Bugün Allah için ne yaptın?”
Bu soru, bilinçli bir müslümanın kendisine yönelteceği veya yöneltmesi gereken bir soru değildir. Bu soruyu kendimize neden soralım ve bu soru ile kendimizi neden hesaba çekelim ki?
Kendisini dehşetli hesap gününe hazırlayan müslüman, Allah için yaptığı şeyin hesabını vermeyecek, Allah için yaptıklarından hesaba çekilmeyecek ki!.
Ya neyin hesabını verecek?
İşte o sorular bellidir.
Bugün şeytan için ne yaptın?
Bugün Allah'tan gayrisi için ne yaptın?
Ve, bugün Allah için ne yapmadın?
Yapman gerekirken neleri yapmadın? Neleri terket-tin?
Bu sorulardan hesaba çekileceğimize göre kendimize yöneltmemiz gereken sorular bunlar değil mi? Herhangi bir müslümanın “Bugün şeytan için ne yaptın?” sorusunu kendisine yöneltmesi ve bilerek veya bilmeyerek şeytan için yaptığı bir şeyler varsa bu yaptıklanndan titremesi, dehşete düşmesi ve tevbe ederek vazgeçmesi gerekmez mi?
Kur'an-ı Kerim'de beyan edildiği gibi “Müslümanın hayatı ve ölümü Allah içindir” gerçeği, idrak edilen bir gerçek değil mi? Bu gerçek idrak ediliyorsa, yaptığımız her şeyin Alİah için olması gerekmez mi?
Böyle bir mükellefiyetle yükümlü olduğumuza göre, Allah için yaptıklarımızdan değil, Allah'tan gaynsı için yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimizi bilmiyor muyuz?
Ayrıca Allah için yapmamız gerekirken, geçersiz mazeretlerle veya nefsi bahanelerle yapmadığımız ameller ne olacak?
Bunların hesabını vermeyecek miyiz?
Allah için yapmamız gerekirken, yapmadıklarımızdan sorumlu değil miyiz?
Ve kendimize hergün yöneltmemiz gereken sorular, bu gibi sorular değil mi?
Salih abi, sana mektup yazarken çoğu zaman mektup yazdığımı unutuyorum. Ne bileyim, satırlarda haykırmak istiyorum sanki!. Hz. Ömer'i söz konusu ifadeden veya bu ifadeyi günümüze yansıdığı şekliyle söylemesinden elbetteki tenzih ediyorum. O Ömer ki gevşemeye neden olur endişesiyle, bizatihi cennetle müjdeleme hadisesine karşı çıkmıştır.
Allah için yaşa aziz kardeşim.
Allah için yaşayalım..
Allah için yaşayalım ki, bu yaşantıyı bitiren ölüm de Allah için olsun..
Kardeşin Abdullah Yakup
Mektuplar 20
Rahman olan Allah'ın adıyla
Aziz kardeşim Abdullah Yakub'a
Beni uyaran ve bana faydalı olan mektubun için sana teşekkür ediyorum. Senin mektubunu aldıktan sonra duvarda asılı bulunan “Bugün Allah için ne yaptın?” ifadesine tekrar tekrar baktım ve senin yazdıklarım düşündüm.
Evet, aynı yanılgıyı ben de yaşıyordum!. Hergün o ifadeye baktığım zaman Allah için yaptığım bazı eylemler aklıma geliyor ve rahatlamama neden olabiliyordu. Oysa senin yazdıkların doğru. Allah için yaptığımız amellerin değil, Allah'tan gayrisi için yaptıklarımızın ve Allah için yapmamız gerekirken yapmadıklarımızın hesabını vereceğiz.
Fakat şaşırdım Yakup!
Yıllarca bu ifadeye bakmamıza rağmen nasıl oldu da bunu farkedemedik? Yoksa uyumak ifadesinden kastedilen şey bu mu?
Bu konuda uyuyor muyduk?
Uyuyorsak, neden uyanmadık? Uyanmamıza engel olan şeyler nelerdi?..
Bunları cevaplandırmak istiyorum. Çünkü uyuduğum daha birçok mesele olabilir. Karşılaştığımız bu durumun tehlikeli yönü ise uyuduğumuzu da bilmiyoruz. Mesala “Bugün Allah için ne yaptın?” ifadesine baktıktan sonra yaptığım bazı amellerle kendimi teselli ettiğim zaman uyuduğumu bilmiyor ve kendimi uyanık zannediyordum.
Şimdi daha iyi anlıyorum ki bunun nedeni, yaşadığım yanılgı, bu ifade üzerinde yeterince düşünmemekten kaynaklanıyor. Çünkü bu ifade bizlere alışılagelmiş yorumuyla birlikte verildi. Bunun için düşünmedik ve düşünmeye bile gerek duymadık bu ifade üzerinde.
Peki, ya diğer kabullerimiz ne olacak?
Bunun gibi daha birçok ifadeyi de bize empoze edilen yorumuyla birlikte ve yeterince düşünmeden kabullenmedik mi?
Sözü fazla uzatmaya gerek yok kardeşim. Kur'an-ı Kerim'in emrine uyarak düşünmemiz ve akletmemiz gerekiyor. İlahi vahiy üzerinde düşünmemiz, vahyi anlamamıza yardımcı olabileceği gibi beşer kaynaklı ifadeler üzerinde düşünmemiz de bu ifadeleri tahlil etmemizi ve doğruyu yanlıştan ayırabilmemizi mümkün kılacaktır.
Gerçi düşünmekten kastettiğim şey, salt düşünce değil. Düşünmek, müslümanın fiillerinden sadece bir tanesidir. Müslüman düşünür, ancak sadece düşünür değildir. Senin de bildiğin gibi sadece düşünen ve insanları düşünmeye davet eden kardeşlerimiz de vardır. Bu daveti makul karşıladığımız halde, bu daveti gündeme getiren kardeşimizin durumunu makul karşılayamıyoruz.
Çünkü bu kardeşlerimiz düşünce sonrası davranışlarda ihmalkar oldukları gibi hangi meselelerin, nasıl ve ne kadar düşünüleceği konusunda da olumlu ve bilinçli bir yaklaşım gösteremiyorlar. Hani toplumdan uzaklaşarak fildişi kulelerine çekilen bazı düşünür ve yazarlardan söz ederler. Tabi ki müslümanlar arasında da böylesi kimseler var. Bu gibi kimselerle konuştuğum veya bunların düşüncelerini ifade eden bazı yazılarını okuduğum zaman bizim özerin anlattığı bir kıssa aklıma geliyor. Ve bu kimseleri kıssadaki kırkayağa benzetiyorum. Kıssayı sana da anlatayım.
Kaplumbağa önünden geçen kırkayağı durdurarak ona sorar.
Yürüyeceğin zaman önce hangi ayağınla adım atıyorsun?
Bu soru karşısında şaşıran kırkayak.
Dur, düşüneyim!. demiş. Başlamış düşünmeye!.
Düşünmü, düşünmüş, düşünmüş ve böylece düşünür kalmış!.
İlk önce hangi ayağıyla adım atacağını ve nasıl yürüyeceğini derin derin düşünen,
ancak yürüyemeyen bir düşünür!..
Bu kıssayı müslümanlara anlattığım zaman gülüyorlar Yakup! Hoşlarına gidiyor bu kıssa.. Fakat birçok şeyi düşünen müslümanlar, kıssadaki kırkayağa benzeyip, benzemediklerini hiç düşünmüyorlar! Bense özellikle entel olarak nitelendirilen birçok müslümanın durumunu, kıssadaki kırkayağın durumundan pek farklı görmüyorum. Çünkü müslümanın, müslüman olma hasebiyle yerine getireceği gayet tabii davranışlar dahi, bu kimselerin gündeminde bir tartışma meselesi olmaktadır!.
Oysa bu gibi davranışlar, müslümanların tabii davranışlarıdır. Ashab-ı kiram bu davranışların felsefi tarüşmalana girmeden, bu davranışları olağan olarak yerine getiren müslümanlardır. Senin de bildiğin gibi Kur'an-ı Kerim'de müminlerin vasıflarından bahsedilirken, bunlann birçok İlahi hükme karşı yaklaşırdan “İşittik ve İtaat ettik” demeleridir. Yukarıda belirttiğimiz zihniyet ise söz konusu yaklaşımlarıyla., “İşittik, düşünüyoruz, tartışıyoruz, akletrneye çalışıyoruz, mütalaa ediyoruz ve nasip olursa, ömrümüz yeterse, işimiz, gücümüz, sosyal konumumuz ve yasalar elverirse itaat edeceğiz!” demektedirler.
Mektubun başında bilmeyerek uyuduğumuzdan, uyuyabildiğimizden veya daha açık ifadeyle uyutulabildiğimizden söz ettim. Kaldı ki uyuduğumuzu da bilmiyoruz. Uyanık kabul ettiğimiz kimselerin üzerinde daha kaç yorgan var, tahmin bile edemiyorum!.
Uyuyan, ancak uyuduğunu bilmeyen ve bunun da ötesinde kendilerini uyanık zanneden kimselere “Uyanın” demenin ne faydası olabilir ki?
Bir konferans salonunu dolduran binlerce insana “İnsanların artık uyanması gerek” diyerek hitap etsen, herkes kabullenir ve herkes tasdik eder bu ifadeyi. Ancak uyanmaları gereken insanlar, hep kendi dışlarındaki insanlardır!.. Kendi dışlarındaki insanların uyanmalarını isterler!. Çoğu kez kendilerini uyutan ninnileri tekrarlıyarak, başka insanların da uyanmalarını arzu ederler.
Kendilerinin uyanmaya ilişkin bir problemleri yoktur. Çünkü bunlar zaten uyanıktır!. “İnsanlar gaflettedir” şeklinde bir ifade kullansan, bu ifadeden hep gayrimüslimler akla gelir. Kendilerine “Müslüman” denilen kimselerin gaflette olmaları mümkün mü?
Oysa ki çevremizdeki bu müslümanlara ve kendi halimize baktığımız zaman “Müslümanlar birçok konuda gaflettedir” ifadesini utanarak ve üzülerek söyleyebiliriz. Bunun aksini iddia edenler varsa, bil ki üzerlerindeki yorganın ağırlığından ne söylediklerinin farkında değiller.
Çünkü “Müslümanlar birçok konuda gaflettedir” ifadesini nefsimizi zemmederek sahte bir tevazuyla söylemiyoruz.
Hem tevazuda bulunacak halimiz mi var?
Hangi mertebelerdeyiz ki, bu mertebelerde kibirlenmeyip alçak gönüllü davranalım!.
Alçak gönüllü davranmak bir yana, bulunduğu hal üzerine davranan ve bu davranışıyla karşı tarafın gönlünü bulandırmayan kaç kişi var ki?
Kur'an-ı Kerime yabancı olmayan bir müslüman olarak “Müslümanlar birçok konuda gaflettedir” ifadesini, üzerine basa basa söylüyorum. Müslümanlık ifadesinden kastedilen şey, Kur'an-ı Kerime göre Müslümanlıksa Ki şüphem yoktur kendilerine “Müslüman” denilen kimseleri ve kendimi işaret ederek “Müslümanlar birçok konuda gaflettedir” diyorum.
Resulullah (s.a.v.) “Müslümarım hayırlısı odur ki, kendisini gördüğünüz zaman Allah'ı hatırlarsınız” buyurmakta. Peki, gördüğümüz müslümanlar bizlere neyi hatırlatıyor Yakup? Hizipleri, değişik grupları, okulları, imtihanları, sermaye sıkıntılarını, gelmeyen alacakları, ödenemeyen borçlan, geçim dertlerini, seçimleri, bekarlık sıkıntılarını ve evlilik problemlerini hatırlatmıyorlar mı?
Hangi müslümanla karşılaştığımız zaman Allah'ı hatırlıyoruz?
Veya hangi müslümanla karşılaştığımız zaman halimizle, tavnmızla, yüzümüzdeki kutsal dert ve gözlerimizdeki engin merhametle Allah'ı hatırlatıyoruz?
Bizi gören birisi,
“İşte Allah'ın bir kulu” diyerek Allah'ı hatırlıyor mu?
Nerede bu hayırlı müslümanlar?
Kendilerini gördüğümüz zaman Allah'ın ayetlerini hatırlayacağımız müslümanlar nerede?
Yaşayan ayetler olarak karşımıza çıkacak ve demokratik çoğunluğun 'Ey deliler' diyeceği, ey sevgililer, en sevgililer nerede Yakup?
Yok mu?
Peki bu meydandakiler, bu sokaktakiler, bu camidekiler kim?
Biz kimiz Yakup?
Hayırsız müslümanlar mı?
Bizlerde hayır yok mu?
İyimserlikle söylediğimiz “Gaflet” ifadesinin arkasına sığınmamız gerek. Çünkü yaşanılan halin en iyimser yorumu bu. Aksi halde isyankarlıkla, fasıklıkla ve münafıklıkla itham edilmeleri gerekir ki samimi bulduğum birçok kardeşimi bundan tenzih ediyorum. Ancak bildikleri birçok şeyi yeterince anlamadıkları, telaffsuz ettikleri birçok gerçeği yaşayıp hissedemedikleri ve dolayısıyle bir gaflet içinde bulundukları aşikar. Sana halimizle ilgili küçük bir örnek vereyim.
Geçtiğimiz günlerde Efendimiz(s.a.v.)'in bir buyruğu ile karşılaştım. Müslümanların birbirini sevmesi ve bu sevginin ziyadeleşmesi için Resulullah (s.a.v.)'in müslümanlara hikmetli bir tavsiyesi var.
Müslümanlann birbirlerine selam vermeleri ve aralarında selamı yaygınlaştırmaları...
Anlamadım, anlayamadım önce!.
Müslümanların birbiriyle selamlaşmasıyla, müslümanlar arasındaki sevgi nasıl ziyadeleşir? Senelerdir selam verdiğim müslümanlan düşündüm. Devamlı selamlaşan müslümanları düşündüm. Bu düşüncelerle köyde bir saat dolaştım. Selam verdiğim insanların yüz ifadelerine, bunların gözlerine baktım.
Yoktu Yakup, yoktu bir değişiklik!.
Kahvenin bahçesinde Musa dayının yanına oturdum. Verdiğim selamı esneyerek alınca nedense şaşırdım. Aslında alışık olduğum böylesi davranışlar karşısında şaşırmamam gerekirdi. Sonra kendime ve Musa dayıya çay söyledim. Baktım ki Musa dayının gözleri güldü, sevindi kendisine çay söylediğim için.
Verdiğim selama gülmeyen gözler, bir bardak çaya gülmüştü!. Müslümanların nelere sevindiğini ve kimleri sevdiğini düşünmeye başladım. Hadis-i şerifdeki buyruk “Aranızdaki sevginin ziyadeleşmesi için birbirinize çay ısmarlayın” şeklinde olsaydı, yaşadığım duruma uygun olabilecekti. Ne var ki hadis-i şerifte çaydan değil selamdan söz ediliyordu.
Gerçi selama sevinen kimseler de vardı. Mesela köy muhtarına kaymakamın selamı söylense kaymakam yanına gelmiş gibi heyecanlanıyor, bu selama muhatap olmanın sevincini yaşıyor ve kendisine bu selamı getirene köpek gibi kuyruk sallıyordu. Çünkü kendisine gelen selam, kaymakamın selamıydı!.
Aynı muhtara Allah'ın selamını söylesen burnunu karıştırarak sana bakacak ve “Ne istiyon Sen!” diyecektir. Bu duruma şaşırmaya gerek yok Yakup. Nasreddin hoca “Ye kürküm ye” derken, itibarın kürke olduğunu belirtmişti. Tabi ki zamanımızda durum daha da değişti. Şimdi itibar kürke değil, kürkün ilk sahiplerine!..
Sadece kürkü giymek yetmiyor artık, ayrıca kürk ile ünsiyet sağlamak ve kürkün ilk sahiplerine benzemek gerekiyor..
Herneyse, sevmiyorlar işte, itibar etmiyorlar Allah'ın selamına. Fakat Allah'ın selamına karşı duyarsız olan bu kimselere “Allah'ın laneti üzerinize olsun” desen, gözleri büyüyecek, bakışları değişecektir bu şaşkınların!.
Peki neden?
Lanet ifadesine kızan bu kimseler, selam ifadesine neden sevinmiyorlar ki!
Musa dayı ile çayları içerken yanımıza İbrahim abi geldi ve selam vererek oturdu. Tabi ki aldık selamını. Ancak aradan birkaç saniye geçtikten sonra irkildiğimi hissettim Yakup. Çünkü bende de hiçbir değişiklik olmamıştı. Benim de gözlerim gülmemiş ve ben de pek sevinmemiştim selama. Demek ki kendi dışımdakileri yargılarken aynı gaflet bende de vardı. Ben de selam sevincini yaşamamıştım. Oysa hadis-i şerife göre bir müslümanın selam ile sevinmesi ve selâm veren müslümanı sevmesi gerekiyordu.
O haide neden sevinmemiştim?
Sevinmem gerekirken neden sevinmemiştim?
Bunu anlayabilmek için önce “Neden sevinecektim?” sorusunu sordum kendime.,
Neden sevinecektim?
Cevap aşikardı, bana Allah'ın selamı verildiği için.. Bu cevap yankılanmaya başladı bende.
Allah'ın selamı verildiği için..
Bende yankılanan bu cevabı ve selamın mahiyetini düşündükçe kendime gelmeye başladım. Cevap bende netleştikçe “Neden sevinecektim?” sorusunu soran Salih'ten utanmaya başladım, utanmaya başladım kendimden!.
Bana verilen selam,
Allah'ın selamıydı. Müminlerin afiyetini, selametini ve emniyetini dileyen Rabbimiz, bu yüce nimeti müminlere lütfetmiş ve buna talip olmalarını, bunu istemelerini ve bunu temenni etmelerini buyurmuştu. Çünkü Rahman ve Rahim olan Rabbimiz, selamın içerdiği nimeti müminlere vermeyi dilemişti. Muhtaç olduğumuz bu nimete talip oimamızı ve bunu birbirimize temenni etmemizi buyuran Rabbimizin, bu buyruğundaki hikmet neydi?
Bizler buna talip olacağız ve bunu temenni edeceğiz de, Rabbimiz vermeyecek mi?
Şanı yüce Rabbimiz vermeyeceği bir şeyi mi istememizi buyuruyor?
Elbetteki değil..
Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) selamın içerdiği nimetleri müminlere lutfetmeyi dilemiş ve kendi selamını verme yetkisini müminlere vermiştir.
Allah'ın selamını verme yetkisi!.
Bu yetkiye sen sahipsin, bu yetkiye ben sahibim, bu yetkiye bütün müminler sahip Yakup.
Biliyorsun Cebrail (a.s.) a da veriliyordu bu yetki ve Cebrail (a.s.) bu yetki ve Allah'ın izni ile Allah'ın kullarına Allah'ın selamını getiriyordu.
Peki Yakup, müminin verdiği Allah'ın selamı ile Cebrail (a.s.)'ın verdiği Allah'ın selamı arasında ne fark var kardeşim? Biliyor ve iman ediyoruz ki Allah'ın selamı, aradaki elçinin vasfına göre değer kazanabilecek bir şey değildir. Allah'ın selamı bizatihi yüce bir değerdir.
O halde düşünelim Yakup!..
Cebrail (a.s.) bize gelse ve Allah'ın dilemesiyle bize “Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun” dese, bu selam karşısında ne hissederiz?
Seviniriz, çok seviniriz değil mi?
Peki bir müminin verdiği selama da böyle sevinmemiz gerekmez mi?
Her iki selamın da içeriği aynı değil mi?
Her iki selam da, Allah'ın selamı değil mi?
Selamı getiren her iki elçi de buna yetkili değil mi?
Kadere iman eden ve karşılaştıkları her hayrı Allah'tan bilen müminlerin, her iki selamın da hayır olduğunu idrak etmeleri, bu hayrı Allah'tan bilmeleri, karşılaştıkları bu hayır ile sevinmeleri ve bu hayra vesile olanları sevmeleri gerekmez mi?
Gerekmez mi kardeşim?
Ve gelelim günümüze, ve bakalım her gün yüzlerce kez selamlaşanlara!..
Her gün selamlaşmalarına rağmen ne verdiklerini ve ne aldıklarının bilincinde olmayan ve dolayısıyla aldık zannetmelerine rağmen almadıklan selamdan ve selamın içerdiği nimetlerden uzak kalan şu insanlara bakalım. Ki bunların çoğu kendilerini İslam'a ve müslümanlığa nisbet edenlerdir. Daha selam bilincine varmayan ve selam sevincini yasamayan bu müslümanlar, büyük özlemler ve büyük hesaplar peşindedir!.
Durumlarıyla ilgili sadece bir ömek verdiğimiz bu müslümanlan uyanık kabu! ederek, bu müslümanlarla ciddi eylemlere soyunmak için, bunlar gibi uyanık(!) olmak gerek Yakup.
Çünkü bu uyuyanları, ancak onlar gibi uyanıklar uyanık kabul eder!.
“Müslümanlar birçok konuda gaflettedir” diyorum. Bu ifadeden kendimi müstağni tutmadığım gibi kendimi bu ifadenin odak noktasında kabul ediyorum. Çünkü anladım Yakup, anladım müslümanın nasıl ve nice olması gerektiğini..
Mekke'deki müslümanlan gördüm.
Bilal'ı gördüm.
Habba'bı gördüm.
Musa'bı gördüm.
Yasir ailesini gördüm.. Gördüm hep bunları...
Ve anlamaya çalıştım kızgın kayanın altında direnen Bilal'ın, direnme gücünü!.
Ve anlamaya çalıştım Musabın neleri terkedip nelere talip olduğunu!.
Ve anlamaya çalıştım er kişileri geride bırakan Sümeyye validemizin neye sahip olduğunu ve sahip olduğu şeyden neden vazgeçmediğini!.
Ve anlamaya çalıştım alemlere rahmet olarak gönderilen ve müminlere karşı çok merhametli olan Resulullah (s.a.v.)'in Yasir ailesinin durumuna nasıl sabrettiğini!.
Bilal'ın göğsüne, bir müminin göğsüne konulan kızgın kayayı gören rahmet peygamberinin ve diğer müminlerin durumunu düşündüm. Bilal'in göğsünde kızgın bir kaya varken, bu olayı gören müminlerin göğsünde ateşten bir dağ olduğunu anladım. Şimdiye kadar Bilal'ın nasıl sabrettiğini düşünürken, Bilai'in bu durumunu gören müminlerin nasıl sabrettiklerini, nas sabredebildiklerini düşündüm!..
Bütün bunları ahlamaya çalıştım kardeşim.
İşte bütün bunlan gördükten ve bunları anlamaya çalıştıktan sonra kendime bakıyorum.,
Gönlüm bulanıyor, üzülüyorum, sıkılıyorum, utanıyorum Yakup..
Bazı konularda bir Bilal gibi değil, Bilal'ın göğsündeki bir taş gibi olduğumu hissediyorum. Çevremdeki kardeşlerimi de pek farklı görmüyorum, göremiyorum..
Peki nasıl olacak, nasıl olacak kardeşim?
Nasıl bir ve beraber olacağız?
Mus'ab'ın terkettiği şeylerin peşinden koşan kimselerle nasıl bir olacağız ve Mus'ab'ın kutlu eylemlerine nasıl soyunacağız? Nasıl soyunabileceğiz?
Böylesi kimliklerle soyunursak, ayıp ve çirkin yerlerimiz açığa çıkmayacak mı?
Hemeyse, bu dertli mektubu daha fazla uzatmak istemiyorum.
Allah'ın selamı üzerine olsun Yakup..
Şimdi diyeceksin ki “Bana gerçekten Allah'ın selamı mı var?”
Rabbimin izniyle bu mektup eline geçmişse ve bunu okuyorsan ve cılız ifadelerimin gerisindeki anlatmaya çabaladığım manayı Rabbimin lutfuyla anlamışsan, elbetteki, elbetteki var kardeşim..
Kardeşin Salih
Mektuplar 21
Şahitliğe yetkili olan her şey şahit olsun ki; alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) Rahman'dır, sonsuz rahmetin yegane sahibidir. Ve ben O'na hamdedip, O'na şükrederek, O'nun adıyla başlıyorum.
Eski bir söz vardır. “Garibe bir selam, bin altın yerine geçer.” diye.. Ben gariptim Salih abi. Rabbi özleyen, öz vatanını özleyen ,sevdiklerini özleyen bir gariptim. Ve sen bana bir selam gönderdin, bir selam gönderdin ki, selam bilinciyle birlikte..
Duygularım anlatılası değil, sevincim anlatılasi değil, ben anlatılası değilim abi. Sevindirdin bu garibi, Rabbimiz de seni sevindirsin. Rahman olan Rabbimiz sana rahmet etsin.
“Rahman” derken eskisi gibi değilim artık. “Rahman” derken duygularımın kabardığını hissediyorum, Etrafıma ve kendime yepyeni bir hayretle yeniden bakıyorum. Düşünüyorum Rabbimin nimetlerini, düşünüyorum rahmetini ve kamaşan gözlerimi kapatarak bağırmak istiyorum, mahrem duygularımı açarcasına haykırmak istiyorum.
Ya Rabbim, ya Rahman ve Rahim olan Rabbim, bana benden daha yakın ve bana benden daha merhametli olan Rabbim. Ben şahadet ediyorum ki Sen Rabbimsin, ben şahadet ediyorum ki yegane İlah ve alemlerin yegane Rabbi Sensin. Ve ben, ve ben Seni seviyorum. Ya Rabbi ben Seni çok seviyorum...
İşte bu haykırışın akabinde gönlüme bir soru düşüyor!.
Seviyorsun da ne yapıyorsun?
İlkin duymak istemiyorum bu soruyu. Beni irkilten bu soruyu benden uzaklaştırmak veya bu sorudan uzaklaşmak istiyorum.
Fakat beceremiyorum Salih abi. Soru bende tekrar tekrar yankılanıyor.
“Seviyorsun da ne yapıyorsun?.”
Dünyam altüst oluyor!. Benden O'na uzanan duyguların durduğunu ve bana yönelerek, bana hücum ettiklerini hissediyorum. İnancımdan kaynaklansa gerek, kaçmıyorum ve kaçacak bir yer aramıyorum bu hücum karşısında.
Fakat şaşırdığımı da itiraf etmeliyim!.
Bu şaşkınlık ve “Acaba şeytani bir vesvese mi?” dedim kendi kendime!. Ne var ki sorunun ciddiyeti karşısında, sorunun nereden kaynaklandığını pek düşünmek bile istemedim. Çünkü bu soru, benim kaçmayacağım, kaçamayacağım bir soruydu.
Rahman ve Rahim olan Rabbimi sevdiğim bir gerçek. Yaşadığım, hissettiğim, soluduğum bir gerçek bu. Fakat seviyordum da ne yapıyordum?
Yoksa kuru bir sevgi miydi bu?
Oysa sevmek fedakarlık isterdi, vefakarlık isterdi. Sevmek, sevgili için yaşamak ve sevgili için ölmek demekti.
Sevmek, sevgiliyi hoşnut etmek, sevgiliyi sevindirmekti.. Sevgiliyi sevindirmek!..
Böylesi bir isteğin, bütün bir göniümü doldurduğunu hissettim.
Evet!.. Rahman ve Rahim olan Rabbimi sevindirmek, hoşnut etmek, çok çok hoşnut etmek istemiştim. Rabbimi sevindirmek için O'na ne vermem, O'na ne sunmam gerektiğini düşündüm. Rahman olan Rabbime öyle bir şey sunmak İstedim ki, sunacağım şey O'nda olmasın!.
Fakat O, bütün mülkün sahibiydi..
O'nda olmayan ne vardı ki bende!.
Yine aciz kaldığımı anladım. Çaresizlikle bükülen boynum, titreyen dudaklarım aynı gerçeği ifade ediyordu. Ben acizdim.. Rabbimde olmayan ve Rabbime sunacağım şey, ancak acizliğim olacaktı. Ben bir mahluktum. Her zamanda ve her mekanda yaratıcıya muhtaç bir yaratıktım.
Abdest alarak namaza durdum. Başımı secdeye koyarak acizliğimi ve boynu büküklüğümü sundum Rabbime...
Dua etmek ve Rabbimle konuşmak istedim.
Avuçlarıma damlayan gözyaşlarıma bakarak neden ağladığımı düşündüm!. Sevgiden mi, acizlikten mi bilemiyordum!. Fakat hoşuma gitmişti bu gözyaşları. Nefsi bir maraz mı onu da bilmiyorum, fakat gerçekten hoşuma gitmişti bu gözyaşları.
Sanki avuçlarımda inciler taşıyordum!.
Sanki bana onur vermişti, beni onurlandırmıştı bu gözyaşları. Avuçlarıma damlayan gözyaşlarımı Rabbime sunarken “İşte Ya Rabbi bende olup da Sen'de olmayan bir şey” diyordum.
Gönlümü genişleten bu duyguları yaşarken çocukluğum gelmişti aklıma. Çocukluk gecelerimde gökyüzüne b karak Allah'ı düşünür ve Allah yainız olduğu için düm. Çünkü arkadaş ve arkadaşlık benim için çok önem liydi o günlerde. Allah'ın ise hiçbir arkadaşı yoktu... Hiçbir arkadaşı olmadığı için Allah'ın da üzüldüğünü zanneder ve gökyüzüne bakarak “Üzülme, üzülme Ya Rabbi, ben varım, ben sana arkadaş olurum” derdim. Çocuksu saflığımla bunu söylediğim zaman Allah'a gerçekten arkadaş olduğumu ve O'nu yalnız bırakmayacağımı kabul ederek sevinirdim. Tabi ki çocukluk duygularımdı bunlar. Fakat şimdiki bazı duygularım da, bu çocukluk duygularımdan pek farklı değildi.
Yoksa büyümemiş miydim?
Fakat büyük adam olmadığım ve olmak istemediğim için, bu soru da cevapsız kalsın diyorum..
“Evet Salih abi.”
“Mektubuma, gönderdiğin selama mukabele ederek başlamak istiyorum..”
“Ve aleykümselam ve rahmetullahi ve berekatühü..”
Sen de sevindin, sen de selam sevincini yaşadın değil mi? Rabbim sevgini ve sevincini ziyadeleştirsin.
Müslümanların gaflette olduklarına ilişkin yazdıklarına katılıyorum.
Hem nasıl katılmam ki!.
Uyanan ve uyanmaya çalışan bir müslüman da benim. Hergün tekrarladığımız selam konusunda bu gafleti yaşadığımıza göre diğer konularda uyanık olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz?. Selam konusunda yazdıklannı okuduktan sonra rahmetli Necip Fazıl'ın şu mısralarını hatırladım.
“Yıllardır saatim çalışmış, ben durmuşum Gökyüzünde habersiz uçurtma uçurtmuşum” Bize, bizim durumumuzu anlatan bir ifade Salih abi. Kapalı bir yerde çalışan ve dışarı çıkmayan bir kimsenin gökyüzünde habersiz olması, makul gözükse de, apaçık bir yerde ve bakışlarını gökyüzüne yönelterek uçurtma uçuran bir kimsenin gökyüzünde habersiz olması bizleri şaşırtır değil mi?
Oysa neden şaşırıyoruz ki!.
Müslüman topluluklarda da yaşanan durum bu. Allah'a yönelmelerine rağmen tevhidden bihaber, İslam'a yönelmelerine rağmen teslimiyetten bihaber kitleler yok mu?
Bunlar yöneldikleri şeylerden gafil değil mi?
Bunun aksini savunarak, kendilerini İslam'a nisbet eden bu toplumun uyanık olduğunu iddia edebilir miyiz?
Topluma yön veren müstekbirlerin kaval sesini ve toplumdan yükselen horultuyu dikkate aldığımız zaman; toplum hakkında bir yargıya varmamız tabi zor olmayacaktır.
Uyuyorlar, Asırlardır uyuyorlar...
“Asırlardır uyumak” ifadesinden, aklımıza Ashab-ı Kehf geliyor. Kur'an-ı Kerim'de beyan edildiği gibi kavimlerini Allah'a kulluğa davet eden bir grup genç, kavimlerinin azgınlığından Allah'a tevekkül ederek bir mağaraya sığınmışlar ve şanı yüce Rabbimiz bu gençleri (yanlarında bulunan köpekleriyle birlikte) sığındıkları mağarada üçyüz küsur sene uyutmuş. Onların mağaradaki uyku hali beyan edilirken sağ yanlarından sol yanlarına döndürüldükleri ve onların bu halini görsek dehşete kapılacağımız da zikredilmektedir..
Tabi ki bu anlatılanlar Ashab'ı Kehf hakkında tarihi bir kıssadır. Netice olarak örnek ve ibret almamız gereklidir. Nitekim bu kıssayı dikkate aldığımız zaman günümüzde Ashab-ı Kehf olmasa da uyuyan nice ashapların bulunduğunu görüyoruz. Bunların en geniş tabanlısı şüpesiz ki Ashab-ı Demokrasidir.
Ashab-ı Demokrasi!.
Dünyanın bir çok ülkesinde bulunan ve uyumaya devam eden Demokrasi ashabı!.
Tabi ki Ashab-ı Kehf ile Ashab-ı Demokrasiyi birbirine karıştırmamalıyız.
Gerçi her iki Ashab da uyumasına rağmen Ashab-ı Kehf'i hikmet üzere uyutan Rabbimiz, Ashab-ı Demokrasiyi zillet üzere uyutan ise şeytan ve dostlarıdır. Farklı durumları olduğu gibi benzer durumları da vardır. Nitekim Ashab-ı Kehf'in köpekleri uyuduğu gibi Ashab-ı Demokrasinin de köpekleri uyumaktadır. Salih abi bazı kardeşlerimiz köpeklerin uyumakta olduklarını kabul etmeyeceklerdir. Fakat köpekler gerçekten uyumaktadırlar.
Uyansalar ve uyanık olsalar hiç köpeklik yaparlar mı?
Ayrıca Ashab-ı Kehf'in uyurken sağ taraftan sol tarafa, sol taraftan sağ tarafa döndürülmeleri Ashab-ı Demokrasi için de geçerlidir. Ashab-ı Demokrasi de bir çok politik girişimler neticesinde belli aralıklar ile sağdan sola, soldan spğa döndürülmektedir.
Görülen o ki, vatandaşın hep aynı tarafa yatmasını veya aynı eğilim tarafından idare edilmesini istemiyorlar. Ara sıra çevirmeleri gerekir ki aynı eğilimden bıkkınlık veya bezginlik olmasın. Ayrıca politik eğilimler konusundaki dengeyi de muhafaza etmeleri gerekir. Hangi eğilimin biraz güçlenmesi ve diğer eğilimleri biraz tırpanlaması gerekiyorsa, iktidara gelen eğilim, şüpesiz ki o eğilimdir. Tabi ki bunu belirtecek merci halkın oylan değil, dünya emperyalizmidir. Bunaltıcı ve bulandırıcı yoğun propagandalarla kafaları İğdiş edilen insanların verdiği oylar ve bu oylarla yapılan seçimler, sadece ve sadece emperyalizmin verdiği kararı onaylatmak içindir. Tabi ki yapılan seçimlerle halk da rahatlamakta ve sırtlarındaki semeri göstererek “Semerde oturanlan biz seçtik” demektedirler, Daha sonra ise “Madem ki biz seçtik, o halde katlanmalıyız” diyerek katlanmaya, tekrar katlanmaya, tekrar tekrar katlanmaya devam etmektedirler. Tabi ki yeni seçimlere kadar!.
Bu arada beşeri ideolojilere nisbet edilen bir devrim yapılırsa, bu devrim ile hem semer ve hem de semerin üstündekiler değişmektedir. Ancak semeri değiştirmek tehlikeli bir iştir. Çünkü halkın yeni semere alışması zor olmaktadır. Bu bakımda halkın alıştığı semeri değiştirmektense, gerektiği zaman yapılacak seçimlerle semerin üstündekileri değiştirmek daha sakıncasızdır..
Bu anlattıklarım siyasetin gerisindeki politikadır Salih abi. Bu politikanın kurbanları ise kasap seçme hürriyetine sahip olan ve kendi kasabını kendi seçen demokrasi ashabıdır. Uyuyan ve uyurken boğazlanan Ashab-ı Demokrasi...
Ne diyorsun abi, dürtelim mi? Dürtelim mi, dürtülme pahasına? Camilerden dışarılara doğru değil, dışarılardan camilere doğru ezan okuyalım mı? Saf saf uyuyanları uyandıralım mı?.
Kardeşin Abdullah Yakup
Mektuplar 22
Rabbimin adıyla
Sevgili dostum
Bu mektup eline geçecek mi bilmiyorum. Çünkü tutuklandığını ve gazetelerde resminin çıktığını, ben tutukladıktan iki hafta sonra öğrendim. Yazacağım bu kısa mektubu, Konyalı bir jandarma eriyle senin eski adresine göndereceğim. Bu adreste senin şu an nerede olduğunu bilen bir tanıdığın varsa, umarım bu mektubu sana iletir.
Bana gönderdiğin son mektubu jandarma komutanının elinde görmüştüm. Nezarete atıldıktan iki gün sonra benimle görüştü. Odasına girdiğimde elindeki bir mektubu okuyordu. Mektubu masanın üzerine koyup, eliyle mektubun üzerine vurarak.
Bu örgüte ne zaman girdin? dedi.. Hiçbir şey anlayamamıştım!. Ne örgütü, ne girmesi!..
Anlayamadım!, dedim. İşte bu anlayamadığım şeyi, bana yirmisekiz gündür anlatmaya çalışıyorlar!.
Nasıl anlatmaya çalıştıklarını ise sorma!.. Elindeki mektup, senin son gönderdiğin mektupmuş. Senin asıl adın “Yakup” olmasına rağmen “Abdullah” kod adı ile bir örgüte girmişsin!.
Sabıkalı hırsızlardan iki kişinin de aslında şeriatçı müslüman olduğu ve soygunlarını, örgüte maddi destek sağlamak için yaptığı üzerinde duruluyormuş!.
Ben ise örgütü taşradan yöneten üst düzey bir yetkili değil miymişim?
Bütün bunları anlatmam ve onları fazla üzmemem gerekiyormuş!. Aslında bütün bunları biliyorlarmış, biliyorlarmış da, benim sadece itiraf etmem lazımmış!..
Aradan yirmisekiz gün geçti, ben hala bu anlatılanlar karşısında bir gelişme, bir ilerleme kaydedemedim. Bütün bu anlatılanlar karşısında cevabım yine hep aynı oluyor.,
Bunların söylediklerine göre bu gibi soruşturmalarda iki tip sanık olurmuş. Birisi musluk, diğeri diş macunu gibi. Musluk gibi olanı bir kere açmak yeterliymiş! Bir kere açıldıktan sonra ne var, ne yok akıtırmış.. Diş macunu gibi olanları ise hep sıkmak gerekliymiş! Sıktıkça içindeki dışına çıkarmış..
Beni veya bizi tanımaları için bu ikili tasnifi, üçe, dörde çıkarmaları gerekecek herhalde!
Bana kalırsa Allah'a ve Allah'ın razı olacağı dine gönül veren müslümanlan güneşe benzetmeleri, yerinde bir tanımlama olur. Kimliğindeki aydınlık, kişiliğindeki sıcaklık ile apaçık ortada olan bir güneş!.
Bu müslümanları apaçık kimlikleriyle tanımaları, bu apaçık kimlikleriyle tanımlamaları gerekir.
Güneşe gölge düşürmek, güneşe karanlık nisbet etmek eğilimleri, bu eğilim sahiplerini karartacaktır.
Öncelikle apaçık vakayı görmeleri ve gördüklerini anlamaları gerekmez mi? Güneşi tanımadan ve bu keyfiyete sahip olmadan, gizli sorularla güneşin üzerine yürümek, karanlık niyetlerle güneşe el uzatmak, bu eüeri ve el sahiplerini yakmaz mı?
Bunlan düşünmeleri, bunları dikkate almalan ve insanın altında buzağı aramamaları gerekmez mi?
Fakat arıyorlar kardeşim!. İnsanın altında buzağı, buzağının altında öküz, öküzün altında ayı, ayının altında bakan arıyorlar!..
Hangi zihniyetle ve daha ne kadar arayacaklar bilmiyorum?
Senin durumunu ise henüz sormadım,
daha doğrusu sormak da istemedim kardeşim. Sanki senden bir daha haber alamayacakmışım gibi bir duyguyu yaşıyorum.
Bu duygu dünyadan ve dünyalıklardan kopanyor beni..
Seni bulacağım yer, sanin Resulullah (s.a.v.)'i bulacağın yer gibi geliyor gönlüme..
Alemlerin Rabbi olan Allah'a ve sevgili Efendimiz Resulullah (s.a.v.)'e kavuşma arzusu.,
aşağılardan yükseklere, çok yükseklere, çok daha yükseklere yuvarlanan bir çığ gibi büyüyor içimde....
Bu duygularla yükselirken dünyaya bakıyorum., Görüyorum ki yükselen sadece ben değilim, görüyorum ki yükselen sadece Salih, sadece Yakup, sadece Mehmed değil..
Biz yükseliyoruz, biz yükseliyoruz kardeşim..
Müminler, muvahhidler yükseliyor..
Allah'ın razı olacağı dini, Allah'tan öğrenen, din adına uydurulan bi'dat ve hurafelerden arınan,
Allah'a kul, Resulullah (s.a.v.)'e ümmet olma sevinciyle İslam'a sımsıkı sarılan müminler, muttakiler, muvahhidler yükseliyor.
Alaca karanlıklar içinde şafağı müjdeleyen, hakkı ve hakikati müjdeleyen bir güneş, bir güneş yükseliyor sevgili ve sevilesi dostum..
Kardeşin Salih
İslami Okul Okulların En Önemlisi