İKİ FECR ARASINDA - Index Web - Mavera42 0014
İKİ FECR ARASINDA
İSLAMİ GELİŞİM KARŞISINDAKİ SENARYOLAR
İslami Gelişimin Genci Değerlendirilmesi
Şiddete Dayalı Çözüm Taslakları
BİREYSEL MÜSLÜMANLIĞIN SORUNLARI
Tevhidi Düşüncenin Pratik Açmazı
Gözlem Ve Değerlendirme Sorunu
İKİ FECR ARASINDA
Önsöz
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve bizleri yaratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah (c.c.)'a mahsustur.
Salat ve selam, da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanıyıp, idrak edebilme nisbetince sevebildikleri, efendimiz, önderimiz, rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya, aline, ashabına ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmeti üzerine olsun.
Dergi yayınını sürdürdüğümüz yıllarda, belli aralıklarla da olsa genel durum muhasebesi yapar ve müslüm.anların geldikleri son durumu, olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirmeye çalışırdık. Bizlere göre güzel ve gerekli değerlendirmelerdi bunlar. Zaten dergi çalışmasının en olumlu yönlerinden birisi de, genel gündeme olan bu yakınlığı idi. Kısa sürede gündem oluşturabilmek veya oluşan gündemlere zamanında müdahale edebilmek, dergi çalışmasını sürdürürken zorlanmadığımız şeylerdi.
Dergi çalışmalarını şimdilik geride bıraktığımız ve daha ziyade kitap çalışmalarına yoğunluk verdiğimiz son yıllarda ise, dergidekilere benzer genel durum değerlendirmeleri pek yapamadık.
Oysa birbirimizi sürekli uyarmamız, ne yapıp ne yapmadığımızı ciddi bir şekilde ele almamız gereken yaşadığımız dönemde, böylesi muhasebelerin büyük bir ciddiyetle yapılması gerekmektedir. Çünkü “Ne idik, ne olduk ve ne olacağız?” soruları, bu gibi ciddi muhasebeler ile cevaplanacak sorulardır.
Mesela toplumsal değişim üzerine düşünmekten, toplumun muhasebesini yapmaktan, kendi muhasebelerini yapmayı unutan ve toplumdan ziyade kendileri değişen birçok arkadaşımız vardı!.
Bu arkadaşlarımız değişmişlerdi, değişmişlerdi ama, bu değişim genel olarak farkına varılan ve yeterince muhasebesi yapılan bir değişim değildi. Tabi ki bu değişimin farkedilebilmesi, sözünü ettiğimiz sağlıklı mukayese ve muhasebelerin yapılmasıyla mümkündür. Çünkü genel durumumuzda müsbet veya menfi bir değişiklik var ise, bu değişikliğin farkına varmamız, durumumuzu birkaç gün önceye göre değil, yakın geçmişe göre mukayese etmemizle mümkündür. Uzun vadeli değişimler, kısa vadeli mukayeselerle farkedilebilecek değişiklikler değildir!.
Nitekim kendilerini birkaç gün önceye göre veya günlük hesaplarla değerlendiren arkadaşlarımızdan bazıları kendilerindeki müsbet değişiklerin farkına varamadıkları için hayıflanırken, bazıları da kendilerindeki menfi değişikliklerin farkına varamadıkları için umudla avunabilmektedirler!.
Oysa “Ben değişmedim!.” diyen veya değişmediğini zanneden bütün insanlarda müsbet ve menfi yönde değişimler meydana gelmektedir. Önemli olan sağlıklı mukayese ve muhasebeler ile bu değişimleri farkede-bilmek ve bu değişimler karşısında doğru tavırlar alabilmektir.
İşte “İki fecr arasında” isimli bu kitab çalışması, sözünü ettiğimiz genel muhasebenin bir kitab bütünlüğünde kısaca ve genel hatlarıyla ele alınmasıdır. Dolayısıyla böyle bir kitabın, “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz” prensibini dikkate alan müslümanlar için hayırlara vesile olacağını umuyor ve bu umudla Rabbımizden yardım diliyoruz.
Hesap gününe, hesap şuuruyla gidebilmemiz duasıyla...
Mehmed ALAGAŞ İzmir - 1993
İKİ FECR ARASINDA
İmsak ve sabah namazlarının vakitlerini dikkate alan kardeşlerimiz, fecr ve iki fecr ifadelerinin ne anlama geldiğini sanırım bilirler. Meselenin fıkhi yönündeki tanım ihtilafına değil, ihtilafsız olan vakıa yönüne değinmek istiyorum.
Fecr, tan yerinin ağarması, güneş doğmazdan evvel doğuda hasıl olan ağarma, aydınlanma anlamına geliyor. Tabi ki bu fecr vakıası fecr-i kazib ve fecr-i sadık olmak üzere ikiye ayrılıyor. Yalancı fecr anlamına gelen (ki yalancı yerine geçici demek daha doğru olur) fecr-i kazib, tan yerindeki ilk aydınlanmaya deniliyor. Kalıcı olmayan bu ilk ağarma ve aydınlanma, kısa bir süre sonra kayboluyor ve tan yeri kararıyor. İşte bu kararmadan sonra tan yerinde tekrar başlayan ağarma ve aydınlanmaya fecr-i sadık, yani gerçek ve hakiki fecr deniliyor. Fecr-i sadıkla başlayan ağarma ve aydınlanmanın ise tekrar kaybolması söz konusu değil. Nitekim bu kalıcı ve gerçek ağarma, gerçek güneşin doğmasıyla neticeleniyor.
Fecr ve güneşin doğması, fiziki olarak kolaylıkla açıklanabilir hadiselerdir. Güneşin doğudan doğması, dünyanın doğu istikametinde dönmesinden kaynaklanır. Dünya batıya doğru dönseydi, güneş hiç şüphesiz ki batıdan doğacaktı. Mesele toplumsal düzlemde de aynıdır. Toplumlar da döndükleri istikamette karanlıklarla, döndükleri istikamette aydınlıklarla karşılaşacaklardır. Nitekim son asırlarda ışık ve aydınlanma umuduyla batıya doğru dönen dünya toplumları, uzaktan parlak gözüken teknolojik aydınlanmaya yaklaştıkça, bu aydınlanmanın voltajı düşen bir ışık gibi karardığını görecekler ve aynı istikametteki dönüşleriyle batının batısındaki doğu ile karşılaşabileceklerdir. Doğuya varmak için batı İstikametinde gitmek, cahillere özgü uzun bir yol olmasına rağmen, son asırlardaki cahil yöneticilerin tercihleri ne yazık ki bu yönde olmuştur. Netice olarak uzun bir süredir batıya doğru dönmekte olan dünya toplumları, belli bir süre sonra güneşin batıdan, daha açık bir ifadeyle batının batısından doğduğuna şahit olabileceklerdir.
Resuluilah (s.a.v.)'in haber verdiği güneşin batıdan doğacağı hadisesini acaba böyle mi anlamak gerekir? Tabi ki değil!.
Çünkü bu belirttiklerim sadece kişisel bir yorumdur ve hiçbir İlahi haber, akli ve mantıklı da olsa bazı kişisel yorumlarla sınırlandırılamaz. Kaldı ki bu kişisel yorumun sahibi dahi, muhkem haberler dururken böylesi kişisel yorumları fazlaca dikkate almaz. Ancak bu söylediklerimde dikkate almamız gereken husus, şanı yüce Rabbimizin gece ve gündüzle ilgili bu sünnetinin, insan ve toplum düzleminde de yürürlükte olup-olmadığıdır.
İnsanların ve toplumların hayatında da gece, fecr, şafak gibi hadiseler yok mudur?
Yoktur diyemiyoruz!. Nitekim Yüce Kitab'ımızda cehalet ve dalaletin karanlıklarla, İslam ve hidayetin ise nur ve aydınlıklarla örneklendirildigini dikkate alırsak, iki olayın bazı farklılıklarla beraber birbiriyle benzer boyutlarının da olduğunu anlayabiliriz.
Allah'ın emrine isteyerek itaat eden yeryüzünde gerçekleşen gece ve gündüz olayı, sadece ve sadece Allah'ın takdir ve dilemesiyle gerçekleşen olaylardır. Yeryüzünde meydana gelen gece ve gündüzü Allah'tan başka gerçekleştirebilecek hiçbir güç, hiçbir merci yoktur.
“De ki: “Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyamet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah'ın dışında size aydınlık verecek ilah kimdir'? Yine de dinlemeyecek misiniz?” “De ki: “Gördünüz mü söyleyin, Allah, kıyamet gününe kadar gündüzü sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah'ın dışında size içinde dinleneceğiniz geceyi getirecek ilah kimdir? Yine de görmeyecek misiniz?”,“Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için içinde dinlenmeniz ve O'nun fazlından (geçiminizi) aramanız için geceyi ve gündüzü var etti. Umulur ki şükredersiniz.” [1]
Ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere, yeryüzünde Allah'ın takdiriyle gerçekleşen gece ve gündüz olayı, insanlar için başlı başına bir rahmettir. Gündüzünde çalışıp, gecesinde dinlenebilecekleri hikmetli bir İlahi takdirdir.
Toplumsal düzen ve yaşantıdaki cehalet ve dalalet karanlığı ise hiç şüphesiz ki insanlar için başlı başına bir zillettir. Ancak şanı yüce Rabbimiz hiçbir kavmin, hiçbir toplumun sürekli karanlıklarda kalmasına rıza göstermemiş, cahili karanlıkların yoğunlaştığı dönemlerde peygamberler göndererek, insanlara nura ve aydınlığa giden yolu göstermiştir. Nitekim Hz. Musa (a.s.) ve diğer bütün peygamberlerin gönderiliş gayesi, İnsanların dalalet karanlığından, hidayet aydınlığına çıkarılması içindir.
“Andolsun Biz Musa'yı: “Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat” diye ayetlerimizle göndermiştik. Şüphesiz bunda pek sabreden ve pek şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır.”[2]
“Efendimiz (s.a.v.)'in gönderiliş gayesi de aynıdır, Elif, Lam, Ra. Bu bir Kitab'tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için onu sana indirdik.”[3]
“Sizi karanlıklardan nura çıkarması için kuluna apaçık ayetler indiren O'dur. Şüphesiz Allah, size karşı elbette şefkatli olandır, esirgeyendir.” [4]
Bu ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere, insanların karanlıklardan aydınlığa çıkarılması için indirilen Kur'an-ı Kerim, hidayet ve aydınlığın kaynağı niteliğindedir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.)'in irtihalinden sonra bile bu aydınlık, aydınlık kaynağına bağlı müslümanlar tarafından belli bir süre devam ettirilmiştir.
Yeryüzündeki gece ve karanlık, Allah'ın rıza ve dilemesiyle gerçekleşmesine rağmen, toplumsal düzlemdeki karanlık. Allah'ın rıza ve dilemesiyle değil, insanların sapık tercihleri ile gerçekleşmektedir. Şanı yüce Rabbimiz insanları aydınlığa davet etmekte ve bu aydınlık üzere müstakim olmalarını tavsiye etmektedir. Ancak bu aydınlığa tahammülleri olmayan tüm tağutlar, insanları karanlıklara davet etmekte ve kendilerini dost kabul eden herkesi karanlığın acımasız girdabına çekmektedirler.
“Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; küfredenlerin velileri ise tağuttur. Onları da nurdan karanlıklara çıkarırlar, işte onlar, ateşin halkıdırlar, onda sürekli olarak kalacaklardır.” [5]
Evet, yaşadık bütün bunları!. Saadet asrından, aydınlık asırdan ve bu aydınlığın kaynağından uzaklaşıldıkçâ, cahili karanlıklara yaklaşıldığını açıkça müşahade ettik. İçinde bulunduğumuz son asîra “Ben müslümanım!” demelerine rağmen karanlığın destekçiliğini, karanlığın bekçiliğini yapan kitlelerle birlikte geldik!.
Türbelere diktikleri mumları İslam güneşi sanan zavallılarla, batıla giden otobanları, hakka giden sırat-ı müstakime tercih eden batıperestlerle, batının gümrüğünden geçebilmek için kızının ve karısının avret yerlerini açan takkeli deyyuslarla... birlikte yaşıyarak bu günlere geldik!.
Ancak, son on yıllarda bir şeyler oldu!.
Özellikle gençler, genç müslümanlar arasında bir ses yükseldi.
“La ilahe illa Allah”
Asırlardır söylenen, asırlardır telaffuz edilen sesten farklı, çok farklı bir sesti bu!. Ellerine teşbih alarak hergün binlerce “La ilahe illa Allah” diyenlerin, “La ilahe İlla Allah” diyerek müzik eşliğinde dönenlerin sesinden Vallahi farklı, Billahi çok farklı bir sesti bu!.
Rabbim şahittir ki,
Efendimiz (s.a.v.)'in nübüvvetiyle başlayan ve Mekke sokaklarında yükselen “La ilahe ilia Allah” sesine benziyen, o sesi andıran kutlu bir sesti bu. Çünkü bu kutlu sözün kutlu manası, Rabbimizin lutfuyla kalplere inen ve kalplerden yükselen bir manaydı.
Allah'ın lutfuyla açılmış ve anlaşılmıştı keiime-i tevhidin manası, “La ilahe illa Allah” ifadesi, “Allah'tan başka ilah yoktur, ancak ve ancak Allah vardır” kutlu gerçeğinin, kutlu ifadesiydi.
Kalplerimizde makes bulan bu mana ile, kalp gözlerimiz açılmıştı sanki. Daha önceleri göremediğimiz, görüpte anlayamadığımız dünyayı ve dünyanın içindekileri ayan beyan görmeye ve anlamaya başlamıştık!. Karanlık dünyamız ağarmaya, karanlık dünyamız aydınlanmaya başlamıştı.
Şaşırmıştık!.
Bu bir fecir miydi?
Haktan kaynaklanmayan geçici bütün ağarma ve aydınlanmalar, hiç şüphesiz ki fecr değildi. Rabbimizin;
“Fecre andolsun” [6] buyruğu ile üzerine yemin edilen fecr, haktan kaynaklanan bir ağarma, haktan kaynaklanan bir aydınlanmaydı. Ve bu ağarma da ve bu aydınlanma da, haktan kaynaklanmıyor muydu?
Yeni bir ağarma, yeni bir aydınlanma için, yeni bir peygambere elbetteki gerek yoktu. Çünkü Efendimiz (s.a.v.)'e indirilen Kuram Kerim mucizesi, günümüzde de aynı tazeliği ile yaşayan bir mucizeydi. Efendimiz (s.a.v.) insanları nasıl ki Kur'an-ı Kerim ile karanlıklardan aydınlığa çıkarmaya çalışmışsa, günümüz müslümanlan da, günümüz alimleri de aynı aydınlık kaynağına yönelerek bu kutlu eylemi gerçekleştirmeye çalışacaklardı. Ve öyle oluyordu işte!.
Asr-ı saadet döneminde Rabbimizin katından indirkleri Kur'an-ı Kerim, şimdi de raflardan indirilmeye başlanmıştı. Asırlardır raflarda duran Kur'an-ı Kerimler indiriliyor, insanlar ayet ayet Kur'an-i Kerime, Kur'an-ı Kerim'in pak ve aydınlık olan tevhid mesajına davet ediliyorlardı.
Evet, bu bir fecirdi. Şanı yüce Rabbimizin Kur'an-ı Kerim'de kutladığı, mübarek kıldığı bir vakitti.
“Güneşin kaymasından gecenin kararmasına kadar namazı kıl, fecir Kur'an'ını (namazını) da; çünkü fecir Kur'an'ı, işte o, şahidli olunandır.” [7]
Fakat, özellikle seksenli yılların ilk yarısında genel düzlemde başlayan bu ağarma ve aydınlanma, şeytani müdahaleler ve nefsani marazlar nedeniyle pek uzun sürmedi. Yakın zamana kadar insanlar için birer aydınlık davetçisi olan bazı müslümanların, yaşadığımız günlerde aynı insanları cahili gölgenin değişik tonlarına davet ettiklerine şahit olmaya başladık!. Nitekim tartışmasız gerçekler bir kenara bırakılmış, tartışmaya açık davetlerde bulunulmaya başlanmıştı!
Ve bu davetler, ne yazık ki yine Allah adına yapılıyordu!.
Artık müslümanların genel gündeminde “La ilahe illa Allah” yoktu. Tevhid konuşulmuyor, insanlar tevhidin aydınlığına davet edilmiyordu. Sayıları az olsa da tevhid gerçeğini konuşan, bu gerçeği anlamaya ve yaşamaya çalışan müslümanlar, genel gündemin oldukça dışına itilmişti.
Çünkü genel gündemde büyük meseleler vardı!.
Tağutun İslamizasyon politikasından, kemik kapma yarışı başlamıştı!. İlahi vahyin gündemine sadık kalarak üç-beş insanla tevhidi konuşmaktansa, televizyon patronlarının gündemine sadık olup, kitlelere hitap etmek kaçırılmayacak bir fırsattı!.
Ve kaçınlmadı ve kaçınlmıyor bu fırsatlar!.
Evet, ne yazık ki yaşadığımız günleri ve yakın geçmişteki bazı muvahhid kardeşlerimizin şu an ki durumlarını anlatıyorum!. Netice oiarak şu an ki genel gündemde bir ağarma, şu an ki genel durumda bir aydınlanma yoktur.
İşte özellikle seksenli yılların ilk yansında başlayan ağarmanın, yaşadığımız günlerde tekrar kararmaya yüz tuttuğunu gördüğümüz zaman aniıyor, anlıyoruz ki, sevinç ve umudla karşıladığımız ilk ağarma, İlk aydınlanma bir fecirdi. bir fecirdi ama, fecr-i kazib idi!.
Kalıcı olmayan geçici bîr fecir idi.
Ve bizler, biz müslümanlar, fecr-i kazib ve fecr-i sadık arasındaki, bu iki fecr arasındaki karanlığa girer gibiyiz!.
İSLAMİ GELİŞİM KARŞISINDAKİ SENARYOLAR
İki fecr arasındaki karanlıkta boğulmamamız, bu karanlıkta yolumuzu ve yönümüzü kaybetmememiz, içinde bulunduğumuz durumların sağlıklı muhasebesini yapmamıza bağlıdır. Bu sağlıklı muhasebede dikkate almamız gereken önemli bir husus ise, şeytan ve dostlarının İslami gelişim üzerine yaptıkları hesaplar ve günümüz müslümanların bu hesaplar karşısındaki tavrıdır. Nitekim bu başlıkta, söz konusu hesapları genel olarak ve kısaca ele almaya çalışacağız.
İslami Gelişimin Genci Değerlendirilmesi
İslami gelişim, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, sistemin büyük bir endişeyle üzerinde durduğu bir vakıadır. Bu vakıayı dumura uğratmak, yozlaştırmak ve asıl mecrasından çıkarmak için ilk elli-altmış yıllarda neler yapıldığı az çok bilinen şeylerdir.
Son on yıllarda İslam'ın tevhid boyutunda gündeme gelmesi ve bu gerçeklerin özellikle gençler arasında makes bulmaya başlaması ise meseleyi geçmişle kıyaslanmayacak vahim bir duruma getirmiştir. Nitekim birçok yazımızda ve özellikle “Şeytanizme rağmen İslami Uyanış” kitabında, Türkiye'de kendisini hissettiren İslami gelişim karşısındaki şeytani hesaplara değinmiş ve bu hesapların hangi İlahi prensipler ile boşa çıkarılabileceğine açıklık getirmeye çalışmıştık. Bu kitabın yeni baskılar ile hala güncelliğini koruması ise yaşanılan durumlarda önemli bir değişiklik olmadığını göstermektedir.
Oysa şeytani hesaplar, batıla dayanan keyfiyeti ile müslümanlar açısından boşa çıkarılması rahat hesaplardır. Bu hesapiardan bazıları tutmuş ve müslümanlan olumsuz etkisi altına almışsa, bu durum şeytani hesapların kuvvetinden değil, müslümanla zafiyetinden ileri gelen bir durumdur. Nitekim müslümanlar üzerine yapılan bazı hesapların tutması, müslümanların bu konudaki gafletinden, müslümanların bu konudaki zafiyetinden kaynaklanmıştır.
Gerçi şeytanizmin hazırladığı bazı hesaplar tutmuş olsa da, gelinen durum sistem açısından yine de iç açıcı bir durum değildir. Çünkü bazı hareketleri yozlaştırmasına ve müslümanları değişik müdahaleler ile fırka ve gruplara bölmesine rağmen, bölünmüş olan bu parçalar yine de büyümekte, yine de çoğalmakta ve sisteme endişe verecek muhtemel bir potansiyele doğru gelişim göstermektedir.
Bugün için birbirinden ayrı ve birbirinden kopuk olmalarına rağmen kendi bünyelerinde gelişmekte olan bu grupların, değişik vesileler ile birbirlerine yaklaşması, tevhidi ön plana çıkarması ve ortak bir tevhidi pratiğe ulaşması demek, hakim otoritenin iktidardan uzaklaşması demektir.
İşte bu durum, Sam amcanın ve onun gayrimeşru çocuklarının korkulu rüyasıdır. Korkulu rüya görmektense uyumamayı tercih eden ve dünyadaki tüm gelişmeleri an be an İzleyerek gerçekten de uyumayan bu namussuzlar güruhu, hesap üzerine hesap yaparak gelişen İslami potansiyelin önüne şeytani barajlar kurma telaşmdadir.
Keyfiyet açısından gerekli olgunluğa gelmemesine rağmen kemiyet açısından potansiyel bir artış gösteren bu İslami gelişim karşısında akla gelen son ve kesin çözüm, şiddete dayalı çözümler olmaktadır.
Şiddete Dayalı Çözüm Taslakları
Eski dönemlerdeki firavunlar, eski dönemlerdeki müstekbirler için, kamuoyunu dikkate alma vakıası, günümüzdeki kadar önemsenen veya önemsenecek bir vakıa değildi.
Asana “Neden astın?” kesene “Neden kestin?” sorusunu yöneltebilecek insanların yaşamadığı dönemlerde, müstekbirler için asmak veya kesmek sıradan işlerdendi!. Mesela gördüğü bir rüyanın yorumunda, İsrailoğullarından yeni doğan bir çocuğun iktidarını yıkacağı haberini alan Firavun, hiç kimseden çekinmeden o sene doğan bütün yahudi çocuklarının boğazlanması emrini verir. Çünkü çekineceği veya dikkate alabileceği bir merci yoktur.
Oysa aynı rüyayı günümüzdeki Firavun amca görse, hiç şüphesiz ki böyle davranmaz, böyle davranamazdı!. Çünkü günümüzde dünya kamuoyu denilen bir hadise vardır. Ne yapılacaksa yapılsın, hangi halt yenilecekse yensin, mutlaka ve mutlaka dünya kamuoyunun desteği alınmalı, hiç olmazsa muhalefeti önlenmelidir!.
Bu kamuoyu desteğinin meşru veya gayrimeşru yollarla, doğru veya yanlış haberlerle sağlanacak olması ise çağdaş müstekbirler, çağdaş firavunlar için hiç önemli değildir. Önemli olan yegane şey, kamuoyu desteğinin sağlanması ve rüyada görülen tehlikenin kamuoyu desteğiyle ortadan kaldırılmasıdır!.
Hemen masalar kurulur, psikologlar, sosyologlar, siyasi ve askeri uzmanlar çalışmalara başlarlar. Yüzlerce plan, yüzlerce proje hazırlanır. Bu plan ve projelerin değişik pratikleri vs muhtemel sonuçları üzerinde durulur. Bir uzmanlar heyeti, hazırlanan senaryo üzerine tehlikeli çocuğun veya tehlikeli çocukların doğduğu olay mahalline giderler. Olay mahallinde bakımsızlıktan veya ishalden ölen bir çocuğun ölüm nedeni, modem tıbbın şimdiye kadar hiç karşılaşmadığı korkunç bir virüse nisbet edilir!. Hemen diğer bütün çocuklar, büyük bir özen ile muayeneye ve bakıma alınır. Durum korkunçtur!..
Sağlıklı gözüken bu cıvıl cıvıl çocuklarda da, aynı virüse rastlanmıştır!. Televizyon ve tüm basm yayın organları, bu korkunç haberi dünya kamuoyuna korkunç bir trajedi olarak bildirirler. Dünya kamuoyunun bu çocuklar için üzülmemesi, bu çocuklar için kahrolmaması mümkün müdür?
Peki ne olacaktır?
Ölecek midir bütün bu çocuklar?
Bunun bir önlemi, bunun bir çaresi yok mudur?
Bütün gözler Firavun amcaya çevrilir. Bir şey yapılabilecekse, bunu yapabilecek kişi, modem imkanlara sahip olan Firavun amcadır. Bütün insancıl duyguları ayağa kalkan Firavun amca ise gerekli yerlere emirlerini bildirmiş ve virüsü öldürebilecek aşı çalışmalarını başlatmıştır bile!.
Karantina denilen hapishanedeki çocuklar, kematerapi denilen ilaç tedavisinin masum kobayları durumuna getirilmişlerdir. Aşı çalışmaları büyük bir gizlilikle ve büyük bir hızla devam etmesine rağmen ne yazık ki bu meçhul virüse karşı kesin çözüme ulaşabilmek mümkün değildir. Hiç olmazsa hastalığın seyrini durdurabileceği veya uzatabileceği düşünülen bir aşının, olay yerine gönderilmesi ve çocuklara vurulması öngörülür.
Aşılar özenle hazırlanır ve yüzlerce televizyon kamerasının önünde uçaklara yüklenir. Televizyon denilen asrın nimetinden bütün bu olayları anında izleyen dünya kamuoyu ise böylesine insancıl olan bu yardım harekatını ayakta alkışlamaktadır!. Aşılar yüklendikten sonra havalanan ve havadaki görüntüleri de çekilmeye devam edilen uçak, bir uçak değil, havada seyreden bir merhamet meleğidir sanki!.
Netice olarak uçakla gelen aşılar çocuklara yapılmış ve Firavun amca televizyona verdiği son beyanatta “Biz elimizden geleni yaptık. Artık gerisi Allah'a kaldı. Lütfen dua ediniz!.” demişti.
Evet, doğru söylüyordu Firavun amca!. Ellerinden geleni artlarına koymamışlardı!. Artık iş Allah'a, Allah'ın takdir ve merhametine kalmıştı!.
Fakat ne yazık ki cıvıl cıvıl hayat dolu olan bu çocuklar, yedikleri aşılar ile daha da ağırlaşmışlar ve varlığından kuşku duyulmayan o korkunç virüse yenilerek ölmüşlerdi!. Allah'a inandıklarını söyleyen bütün yetkililer, tam bir teslimiyet görüntüsü içinde “Ne yapalım! Allah'ın takdiri böyleymiş!” diyorlardı. Yapılan tesbitlere göre hiçbir çocuk kurtulmamıştı. Oysa tesbit edemedikleri için bu insancıl operasyonun dışında kalan bir çocuk, annesinden elif ba öğreniyor ve Kur'an-ı Kerim'i okuyacağı günlere doğru sıhhatli bir gelişim gösteriyordu.
Evet, Firavun amcanın hazırladığı olay veya operasyon artık bitmiştir, bitmiştir ama, Firavun amcaya yapılan dualar aynı sıcaklıkla, aynı samimiyetle devam etmektedir!.
Her milletten dünya insanları bu insancıl yaklaşımdan dolayı Firavun amcaya dua etmektedir, çocukları ölen anne ve babalar, tüm çabalarından dolayı Firavun amcaya dua etmektedir; hatta ve hatta müslüman olduklarını iddia eden kitleler dahi, bu insancıl yaklaşımdan dolayı Firavun amcaya dua etmektedir!..
Böylesine bilinçli olan dünya kamuoyuna yaslanan Firavun amca ise, yeni dualar almak için, yeni senaryolar hazırlamaya devam etmektedir!.
Bilmem anladınız mı, bilmem anlatabildim mi geçmiş ve günümüz firavunların arasındaki farkı. Geçmiş firavunlara, bütün mazlumların vicdanından beddualar yükselirken; günümüz firavunlarına, şaşkına çevrilen mazlumların vicdanından dualar yükselmektedir!.
İşte böylesine iğrenç, böylesine sinsi otan çağdaş firavunların mantığına göre, dünya kamuoyunun desteğini alarak yapılan her iş, meşru bir iştir. Meşruluk anlayışı, sadece ve sadece bu şarta bağlı bir anlayıştır. Dünya kamuoyunun desteğini alarak tüm silahlan kullanabilir, dünya kamuoyunun desteğini alarak yüzbinlerce masum insanı katledebilirsiniz!.
Geçmiş ve günümüz arasındaki şeytani müdahaleler, şeytani operasyonlar arasındaki fark budur. Müslümanlara yönelik imha ve kıyım operasyonlarında da bu durum değişmez. Müslümanları imha etmek için gerekli olan yegane şey, silahtan ziyade kamuoyu desteğidir.
Kamuoyu desteği ise acil ve tedrici olmak üzere iki türlü oluşturulmaktadır. Sadece hazırlıksız bulunulan olağanüstü durumlarda tercih edilen acil kamuoyu oluşumu, müstekbirlerin esasen tercih etmedikleri riskli bir oluşumdur. Birbirine bağlı senaryolar ile tedrici bir şekilde oluşturulan kamuoyu desteği ise daha sağlıklı ve emin bir yol olarak görülmektedir. Burada önemli olan yannlardaki muhtemel gelişmeleri dikkate aimak ve bu gelişmeler karşısında gerçekleştirilecek olan operasyonların zeminini hazırlamaktır. Daha açık bir ifadeyle yanniardaki şeytani müdahalelere, bugünlerden kamuoyu oluşturmaya çalışmaktır.
Halkında müslüman olan coğrafyalarda da bu yapılıyor mu?
Öncelikle şu hususu belirteyim ki, şiddete dayalı çözümler, şu an ki rejimlerin öncelikle tercih edecekleri, etmek isteyecekleri bir yöntem değildir. Fakat hiçbir zaman düşünmeyecekleri veya başvurmayacakları bir yöntem de değildir. Nitekim halkında müslüman olan ülkelerde; “Dur” dedikleri zaman durduramayacakları, yozlaştırmak istemelerine rağmen yoziaştıramadıklan ve bütün bunların fevkinde gelişimini önleyemedikleri tevhid vakıası karşısında, son ve nihai çözüm olarak şiddete başvurabilecek zihniyette müstekbirler bulunmaktadır.
Şiddete dayalı çözümü, nihai çözüm olarak kabul eöen bu müstekbirler, şiddete dayalı çözümün ülke veya dünya kamuoyu nezdinde mutlaka ve mutlaka meşru müdafaa şeklinde görülmesini isterler. Tabi ki bunu gerçekleştirebilmeleri, devletin birlik ve bütünlüğüne silah sıkan örgütlerin varlığı ile mümkündür.
İşte ne yapılıp edilmeli, böyle örgütlerin varlığı kamuoyuna bildirilmelidir. Çünkü böylesi örgütlerin varlığına dair kamuoyuna verilecek olan imaj, bugün olmasa bile yarınlarda kullanılabilecek bir imajdır. Önemli olan bu gibi örgütlerin varlığından (!) halkı haberdar etmek, yalan yanlış haberlerle bu vahşi örgütleri kamuoyu nezdinde mahkum etmektir. Nitekim şiddete dayalı çözüm taslakları için, böylesi yalan haberlerle mimlenmiş ve kamuoyunda mahkum edilmiş illegal örgütler, olağanüstü durumların sigortası olarak kabul edilir.
Artık herhangi bir olağanüstü durumda, rahatsız oldukları şahıslan, rahatsız oldukları müslümanlan bu kanlı örgüte(!) nisbet etmeleri yeterlidir. Mesela İzmir'de yaşayan bazı müslümanlardan mı rahatsız oldular, basına verecekleri ilk haber bellidir.
“Falanca İslami örgütün İzmir'de de teşkilatlandığı ve faaliyetlerini İzmir'de de sürdürdüğü tesbit edilmiştir..”
Bu kadar haber, belli bir süre için yeterlidir. “Müslümanım” demelerine rağmen Allah'tan gereği gibi korkmayan şaşkınlar, bu haber karşısında korkuyla titremişler ve “Ne olur, ne olmaz” diyerek İzmir sokaklarında tek tijk rastlanan muvahhidlerden selam ve sabahı kesmişlerdir!. Ve hepsi düşünmeye başlamış
ve hepsi kulis konuşmaları ile bu örgüte girebilecek. olan müslümanlan tesbit edebilme yarışına girmişlerdir!.
Aslında fazla düşünmelerine de gerek yoktur. Çünkü böyle bir illegal örgüte, legal hareketleri pek benimsemeyen falanca veya filanca gibi aşırı müslümanlar girebilirdi!.
Evet, evet!. Onlar ve onlar gibiler olmalıydı!.
Nitekim bu ferasetli(î) şaşkınların dedikleri çıkmıştı işte!. Falanca ve filanca gibi bazı müslümanlar. bu kanlı örgüte girdikleri için birer birer tutuklanmışlardı!. Tabi ki ne kamuoyundan ve ne de “Müslümanım” diyen bu ferasetli şaşkınlardan herhangi bir tepki yoktur. Hem neden olsun ki!.
Onlar zaten keskin ferasetleri ile, tutuklanan bu kişilerin örgüte girmiş olabileceklerini önceden, çok daha önceden tesbit etmişlerdi!.
Bunlar olur mu?. olmaz mı tartışması, batıl ve gereksiz bir tartışma olacaktır. Çünkü bu gibi senaryolar, İstanbul'da defalarca sahneye kondu. Rahmetli Abdulhamid Turgut ve onunla birlikte olan bazı kardeşlerimize neleri isnad ettiklerini biliyorsunuz. Batman'lı bazı arkadaşlarımıza da ne gibi tezgahların kurulduğunu umarım biliyorsunuzdur. İşkence ile ifade almaları ve bazı olayları bu arkadaşlarımıza zorla kabul ettirmeleri yetmiyormuş gibi, bütün bu yalan ifadelerin bir de video kamera karşısında tekrar edilmesini istiyorlar!.
Çünkü komutanlar, üst yetkililer böyle istiyormuş!.
Komutanların ve üst yetkililerin özel televizyon patronları olduğunu sonradan anladık!. Nitekim televizyonda tekrar tekrar gösterime giren bu video kayıtlar ile istedikleri kamuoyunu oluşturabilmişlerdü. Bu iğrenç tezgaha sıradan vatandaşların inanması bir yana. bu arkadaşları tanıyan müslümanlardan dahi inananlar vardı!.
İşte böyle bir ülkede yaşıyoruz!.
Evvelden bir söz vardı “Doğru ile yalanın arası dört parmaktır” diye. Burada göz ve kulak arasındaki dört parmaklık mesafe kastediliyordu. Yani “Duyduğuna değil, gördüğüne inan” ifadesinin bir başka anlatım biçimiydi bu. Fakat, bu soysuz televizyonlar çıktıktan sonra şunu da anladık, şunu da anladık ki, gördüğünüze de inanmayacaksınız!..
Baskının Azaltılması
Şiddete dayalı çözüm taslaklarını korkmanız veya endişeye kapılmanız için değil, sadece bilmeniz ve bilerek dikkat etmeniz için anlattık. Endişeye kapılmanız gereken şeytani yaklaşımlar, hiç şüphesiz ki bundan sonra anlatacağımız yaklaşımlardır. Çünkü bu yaklaşımlarda, müslümanların kanı veya canı değil, imanları hedef alınmaktadır.
Müstekbirlerin. günümüz müslümanlarını tahlil ederek buldukları bir gerçek, bu müslümanların genel olarak tepkisel oluşuydu. Müslümanların sohbet ve konuşmalarının büyük çoğunluğu, hakka muhabbetten ziyade batıla nefret üzerinde gelişiyor ve İslam'a olan muhabbet, batıla olan bu nefret ile besleniyordu. Sohbetlerde genellikle tagutun zulümleri ve müslümanlara yönelik baskıları üzerinde duruluyordu.
Peki. müslümanlara yönelik bu baskı azaltılırsa ne olurdu?
Tabi ki böyle bir soru. müstekbirler açısından değerlendirilmesi gereken ve değerlendirilen bir sorudur. Şayet bu müslümanlar. ne yapıp, ne edecekleri konusunda yeterli mutmainliğe gelmiş olsalardı, baskının azaltılması elbetteki tercih edilebilecek bir yaklaşım olmazdı. Çünkü böyle bir durumda baskının azaltılması demek, Rabbani çalışmaların genişlik ve ivme kazanması demektir.
Ancak müslümanların böyle bir durumda olmadıkları, bu müslümanların birbirleriyle olan tartışma ve cedelleşmelerinden belliydi. Ortak oldukları en belirgin husus tağuta olan muhalefetleri, tağuta olan düşmanlıkları îdi. Mücadele yöntemi konusunda ise ıslahatı ve inkilabi metodlar tartışılıyordu. Böyle bir durumda baskının arttırılması, hiç şüphesiz ki muhalefet potansiyelinin ortak bir payda olarak gelişmesine yol açacak ve inkiiabi metodu savunanları daha güçlü bir duruma getirecekti. Oysa istenen, inkilabi değil, ıslahati metodu savunanların baskın çıkmasıydı!. O halde ıslahati metodu savunanların baskının azaltılmasına yöneiik bazı istekleri yerine getirilirse, hem ıslahatı metodu savunanların haklılığıf!) ortaya çıkacak ve hem de tepkisellikten kaynaklanan muhalefet potansiyeli düşürülebilecekti.
Nitekim öyle de oldu!
Baskı hafifletildikçe, müslümanların muhalefeti de hafifledi. Islahati metodu savunanların ne kadar haklı oldukları ve bu metodla ne büyük işlerin başarılabileceği ortaya çıktı!. Bununla beraber baskıyı hafifletme politikasını yürürlüğe koyan siyasilere karşı bile, müslümanlar arasında sevgi ve muhabbet başgösterdi!. Hatta ve hatta bu politikanın bir öncüsü, son asrın en büyük şehidi gibi defnedildi!.
Bütün bu yazdıklarımızdan, müslüman olarak baskıya taraf olduğumuz veya baskıyı tercih ettiğimiz anlaşılmasın. Bu gibi konularda sadece hayırlısı olsun diyoruz. Belirtmek istediğimiz husus, baskıyı hafifletme politikasının şeytani arkaplanıdır. Baskıyı hafifletme politikası ile dirençlerini yitiren ve gevşeyen müslümanlara hatırlatmak istediğimiz husus ise kendilerine gelmeleridir.
Tağutun tehditlerinde bir hafifleme olsa veya hafiflemiş gözükse de, İlahi tehditlerde bir hafifleme olmadığını hatırlatmak istiyoruz.
Tercih Saptırması
İnsan ile insan, insan ile toplum, insan ile devlet arasındaki yolların ayrılış noktasında, doğru veya yanlış, güzel .veya çirkin bazı tercihler bulunmaktadır. Tercih sahibi olan insanlar, yaptıkları tercihler ile bir görüşe, bit ideolojiye veya bir cemaata girmekte, yine yaptıkları tercihler ile bütün bunlardan ayrılabilmektedirler.
Müslümanları da müslüman yapan, böyle bir tercih değil midir?
Bu müslümanlar da batıl dinler, batıl dünya görüşleri karşısında, hak bildikleri İslam'ı tercih etmemişler midir?
O halde bu tercih meselesinin incelenmesi ve meseleyle ilgili ciddi önlemlerin alınması gerekiyordu. Karşılaşılan sorun, bu insanların Kemalizmi veya sosyalizmi tercih etmemelerinin fevkinde İslam'ı tercih etmeleriydi. Önemli olan Kemalizmi tercih edip/etmedikleri değil, İslam'ı tercih etmeleriydi. Dolayısıyla bu insanlar, hak ve batıl olmak üzere iki seçenek, iki tercih ile başbaşa bırakılmamalıydı!.
Seçenekler fazlalaştırılmahydı!.
Seçenekler fazlalaştırırken dikkat edilmesi gereken en önemli husus ise, görüntü olarak batıla değil, hakka alternatif seçeneklerin arttırılmasıydı.
Müslümanların önemli bir kısmı, İslam'da gördükleri bazı değerlerin cazibesine kapılan ve İslam'ı sadece bu cazip değerler çerçevesinde algılayan insanlardı. O halde İslam'ı bir bütün olarak algılayamayan bu insanlar, bazı İslami değerler hangi bohçaya yama yapılırsa yapılsın, bu yamalı bohçayı cazip görecekler ve bazı telkinler ile bu bohçayı tercih edebileceklerdi. Önemli olan bu yamalı bohçanın, hemen erişilebileceği zannedilecek yakın bir menzile konulmasıydi. Böyle bir durumda fırsatları ganimet bilen birçok akıllıdan “Önce bu bohçayı ele geçirelim” sesi yükselecekti!.
Oysa bu bohçayı tercih etmekle, bohçadaki İslami yama ile birlikte bohçanın asıl bütünlüğünü de tercih etmiş olacaklardı. Ayrıca bu yamalı bohçayı elde edebilmek için girecekleri yol, geri dönüşü mümkün olmayan ye bu insanları sırat-ı müstakimden uzaklaştıracak kaypak bir yol olacaktı.
Evet hakka alternatif bu seçeneklerin özenle tesbit edilmesi ve aynı özenle gündeme getirilmesi gerekiyordu. Ayrıca bu gibi seçenekler; İslam'a müdahale etmeyen (Arkaplanda İslam'ı da kendisine müdahale ettirmeyen) yeni bir laiklik veya herkesin rahatça konuşabileceği ideal bir demokrasi de olabilirdi. Önemli oian bu şeytani seçeneklerin Allah adına gündeme getirilmesi, müslüman olduklarını iddia eden insanlar tarafından, İslam adına talep edilmesiydi!.
Diyeceksiniz ki “Amma kuruntu sahibisiniz! Hiç bu kadar olur mu?”.
A benim canım kardeşlerim, etrafınıza bir bakınız. Bu seçenekleri gündeme getirenler, İslam'a müdahil olmayan laikliği ve bacak bacak üstüne atarak rahat tebliğlerin yapılabileceği demokrasiyi savunanlar, İslam adına bu gibi taleplerde bulunanlar, müslüman birer dava adamı olduklarını iddia edenler değil mi?
Böylesi seçkin dava adamları tarafından savunulan bu görüşler, müslümanlar arasında da gündem oluşturup, bazılarının tercih ve teveccühüne mazhar olmuyor mu? Nitekim İslam ile adeta kardeş gibi empoze edilen, İslam'a giden en rahat yol en rahat ortam olarak görülen demokrasi, yaşadığımız günlerde hararet ve rehavetle tercih edilen bir şeydir. Çünkü demokrasi demek, eşitlik ve özgürlük demektir. Eşitlik ve özgürlük ise akl-ı selim olan herkesin kabul etmesi, herkesin istemesi gereken bir şeydir!. Balıkçılık yapanlar bilirler.
Oltanın ucuna takılan değişik yem çeşitleri vardır. Bunlardan bir kısmı kuru yem, bir kısmı canlı yemdir. Balıklar bu yemi yutup yakalandıkça, oltanın ucuna yeni yemler takılır. Bir de bu yemlerden çok farklı, çok ekonomik olan naylon bir yem vardır. Rengarenk bir püskül şeklindeki bu yem, hiç değiştirilmeden aylarca, yıllarca kullanılan bir yemdir. Çünkü naylon olduğu için ne eskimesi, ne de yıpranması söz konusudur. İşte çağdaş müstekbirlerin dünya halklarına karşı asırlardır kullandıkları en önemli naylon yem de, eskimeyen ve değiştirilmeye gerek duyulmayan eşitlik ve özgürlük yemidir!. Müstekbirlerin kontrolündeki bu yemlerin cazibesine kapılan nice kitleler, nice dava adamları, bu yemlerin peşi sıra giderek özgürlüğe veya eşitliğe değil, esarete mahkum olmuşlardır. Zaptedilen özgürlükler, sanat ve edebiyat dünyasında parmaklıklar arkasındaki kuş ile sembolize edilir. Parmaklıklar olmasa, kuşun kanatları kırılmasa, bu kuşların özgürlüğe doğru uçacakları, uçabilecekleri varsaydır.
Oysa durum bu kadar basit değildir!.
Mesela karşımdaki evde oturan komşu güvercin besliyor. Bir metrekarelik derme-çatma bir barakada yaşayan güvercinler, kendilerine yem veren sahipleri tarafından birkaç günde bir on-onbeş dakika uçuruluyor.
Fakat işin ilginç tarafı, uçan, gökyüzüne doğru yükselen bu güvercinlerin hepsi, birer birer kafese dönüyorlar!. İyi ama neden, neden geri dönüyorlar?
Demir parmaklıklar mı var? Yoksa bu kuşların kanatları mı kırık?
Tabi ki değil!.
On-onbeş dakikalık sınırlı bir özgürlük yetiyor bu kuşlara!. Uçup gitmeleri ve kendilerine yem veren sahiplerinden ayrılmaları söz konusu değildir!.
İşte, kapitalizmle iç içe sunulan ve güvercinle sembolize edilen özgürlük anlayışı da, böylesi besleme güvercinlerin özgürlük anlayışıdır. Bu özgürlük anlayışındaki hangi insan, kendisine yem veren kapitalistlere karşı müstağni veya bağımsız bir tavıra girebilecektir?
Kapitalistlere karşı müstağni olduklarını iddia edenler dahi, kapitale karşı müstağni olabiliyorlar mı?
Olamıyorlar, çünkü verdikleri özgürlük mücadelesi bile, kapitale mahkum ve muhtaç bir mücadeledir. Dolayisıyle kapitalist bir düzende kapitale bağlılık, asıl itibariyle kapitaliste bağlilıktır. Kapitalistlerin verdikleri yardım ve ianelerle sürdürülen özgürlük mücadeleleri ise hiç şüphesiz ki kapitalistlerin insiyatifinde olacak ve bu mücadeleyi veren insanları kapitalizme esir edecektir. Çünkü böylesi özgürlük anlayışlarıyla emperyalizme bağımlılıktan kurtulmak, kurtulabilmek mümkün değildir.
Oysa Yaratana karşı değil, yaratılmışlara karşı, özgür olabilmenin ilk şartı, dinimizin de İlk şartı olan Kelime-i tevhiddir. Kelime-i tevhidin dışındaki bütün seçenekler, bütün tercihler, hangi cazip kelimeyle veya hangi süslü sözlerle ifade edilirse edilsin, bu kelime ve sözlerin pratikteki manası, zillet ve esarettir!.
Değişim ve İslamizasyon
Değişim problemi, T.C’nin son zamanlardaki en önemli problemlerinden birisidir. Türkiye'deki siyasi otorite, halkın son zamanlardaki değişimini dikkate alarak kendisine yeniden çeki düzen verme ve halkın değişimine paralel bir görüntüye girebilme telaşındadır. Bu yeniden çeki düzen kazanma ve kısmi de olsa değişim vakıasında, kerhen dikkate alman en ilginç unsur ise hiç şüphesiz ki İslam'dır.
Ortadoğu ve Kafkaslardaki halkında müslüman olan ülkelere, laik ve demokratik bir model teşkil etmesi gereken Türkiye'de, değişim politikası gerçekleştirilmeli ve bu ülke İslam'la barışık fakat İslam'dan etkilenmeyen mümtaz bir örnek oluşturmalıydı!.
İslam'ın dikkate alındığı bu değişim politikasının en kısa ifadesi ise birçoklarımızın bildiği gibi İslamizasyondur. İslamizasyon, İslam'ı batıla tercih etme vakıası değil; batılı, bazı İsla-mi motifler ile kaplama uğraşısıdır. Daha açık bir İfadeyle özde değil, sözde değişikliktir bu!. Nitekim özlerinde bir değişiklik olmamasına rağmen, sözlerinde önemli değişiklikler olan ve konuşmalarında bazı ayet-i kerimelere bile yer veren çok yüzlü politikacılar, bu sun'i değişikliğin açık örneklerindendir.
Böyle bir değişime gitmek, rejim açısından bir taviz midir?
Tabi ki değil!. Önemli olan bazı portatif değişiklikler ile halkın teveccühüne mazhar olmak ve rejimle halk arasındaki köprüleri daha bir sağlamlaştırmaktır.
Halkında müslüman olan ülkelerdeki çokyüzlü yöneticiler, halk arasındaki bazı müslümanların kelime-i tevhidi gündeme getirdiklerini, hakimiyetin ancak ve ancak Allah'a ait olduğunu anlattıklarını ve bütün bu anlatılanlar istikametinde kendilerinin de birer din düşmanı durumuna getirildiklerini elbetteki biliyorlardı.
Oysa doğru da olsa, bu müstekbirlere göre anlatılmaması, halka götürülmemesi gereken şeylerdi bunlar. Çünkü bu gibi meselelerin gündeme gelmesi, geleneksel de olsa dinine saygılı olan halk ile bu politikacıların arasını açıyor ve bu müstekbirlere yönelik desteği azaltıyordu.
İşte bu İslamizasyon politikası İle hem radikal müslümanların kendileri aleyhine yaptıkları propaganda tesirsiz hale getirilecek ve hem de dinine saygılı halk ile dini görüntülü bir yakınlaşma gerçekleştirilecekti. Kaldı ki birçok meselede ikiyüzlü davranan politikacılar için, bu meselede de ikiyüzlü davranmanın hiçbir sakıncası yoktu. Hatta ve hatta Meclis duvarlarının yeşile boyanıp, yeşil zemin üzerine altın yaldızla bazı ayet-i kerimelerin yazılması bile, meclisteki bu politikacılar için pek önemli değildi. Çünkü önemli olan meclisin şekli değil, meclisin keyfiyeti ve meclisin faaliyeti idi.
Peki bu İslamizasyon politikası nasıl gerçekleşecekti?
Bu politikayı kimler gerçekleştirecekti?
Aslolan ve bu değişimin parsasını toplayacak olan tabi ki politikacılardı. Ancak bu değişim politikası sadece kendileri tarafından pratiğe konulursa, bu politikacılara güvenmeyen bazı insanların ve özellikle müslumanlann kuşku ve tereddütleriyle karşılanabilirdi. İşte böylesi kuşkulara fırsat vermemek için, İslamizasyon politikasına tutucu olmayan bazı müslüman aydınlar da davet edilmeliydi. Nitekim bu davet yapıldı!.
Şimdiye kadar rejim tarafından değer verilmeyen, muhatap kabul edilmeyen bazı müslüman aydınlar, bu değişim politikasına davet edildi. Bu aydınlara “Sistem değişim sancılan yaşıyor ve biz bu değişimin İslam'a göre olmasını istiyoruz. Gelin bu değişimi birlikte yapalım.” denildi.
Aman Ya Rabbi!
Ne güzel, ne muazzam bir teklifti bu!. Şimdiye kadar ufak tefek işlerle uğraşan bu aydınlar, sitemin değişimine davet ediliyorlardı, İnsanın gözünü karartacak bir teklifti bu. Ve gerçekten de gözlerdeki bazı ağarma ve aydınlanmalar kararmaya başlamıştı!. İlahi vahiy ile Allah tarafından muhatap alınmanın şeref ve izzetini yeterince hissedemeyen bazı kimseler ise, bu politikacılar tarafından muhatap alınmayı, başlı başına bir şeref ve izzet kabul etmişlerdi!.
Hem bu politikacılar, gerçekten samimi insanlardı!.
Müslümanım diyen birçok insandan, daha müslümandılar!. Çünkü kendileriyle yaptıkları özel konuşmalarda, müslümanların yıllardır nefretle karşıladıkları bazı putlardan bunlar da nefret ediyor ve nefret etmekle kalmayıp bu putların kırılması, bu putların yıkılması gerektiğini söylüyorlardı!. Ayrıca bu söylenenler, sözde kalan veya sözde kalacak şeyler de değildi. Çünkü (laf aramızda) bu yiğit müslümanlara “Gelin bu putları birlikte yıkalım, birlikte kıralım!” demişlerdi.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyunuz!. Böyle bir teklif, geri çevrilecek bir teklif midir?
Tabi ki şaşırdınız değil mi?
Putperestlerin, put kıracaklarına pek inanmadınız, inanamadınız gibi! Fakat inanın, İnanın doğru haberlerdir bunlar!.
Yaşadığımız çağda, putkıran putperestler de bulunmaktadır!.
Putkıran Putperestler
Putperestlerin putkırmaya kalkışmaları, önplanda şaşkınlıkla karşılanabilecek bir hareket olabilir. Çünkü putkırmak, asıl itibariyle İbrahime ve İbrahimi müslümanlara özgü bir eylemdir.
Yoksa bu politikacılar, bazı şaşkınların zannettikleri gibi kendilerini gizleyen, İslam için kendilerini feda eden birer İbrahim midir?
Elbetteki değil!.
O halde bu putları yıkmaya, bu putları kırmaya kalkışmaları nasıl açıklanabilir? Anlaşılması mümkün olmayan girift bir mesele midir bu!.
Sözü ve soruları uzatmaya hiç gerek yoktur. Bu mesele gayet açık ve anlaşılabilir bir şeytani yaklaşımdır!.
Herhangi bir putun değeri, o puta yönelik sevgi ve güvenin varlığıyla anlam kazanan bir değerdir. Çünkü bu put adına yapılacak olan bütün icraatların kamuoyu desteği kazanması, kamuoyunun bu puta yönelimiyle ilgili bir meseledir.
Ancak, herhangi bir puta karşı inanç ve güven oldukça zede-lenmişse, insanların bu puta karşı sevgi ve bağlılıkları zayıflamışsa, itikadı güvenilirliğini yitiren bu putta ısrar etmeye hiç gerek yoktur.
Çünkü eskimiş ve yıpranmış bir puttur bul. Şöyle veya böyle yıkılmaya ve kırılmaya mahkum olan bu putta ısrar etmeye, defalarca restore edilen bu putu yeniden restore etmeye hiç gerek yoktur. Burada önemli olan, kırılmaya mahkum olan putun, nasıl ve kimler tarafından kırılacağıdır, Uzun yıllardır hak adına yapılan tenkid ve eleştirilerle içi boş bir kütüğe çevrilen bu put, hak adına kırıhrsa, hiç şüphesiz ki hakkın ve hakka taraftar olan müslümanların halk nezdinde değer kazanmasına vesile olacaktır. Oysa bu iş, hak adına değil, başka bir batıl, başka bir put adına yapılmalıdır1.. Şayet bu gerçekleştirilirse, hem hak adına yapılan çalışmaların meyvesi batıl adına devşirilmiş olacak, hem de eski puta karşı halkta oluşan nefret, bu putu kıran yeni puta karşı muhabbete dönüşecektir!. Bu yeni putlar ise, daha önce de belirttiğimiz gibi İslam'a göre yeniden yorumlanmış laisizm veya İslam'ın diğer bir ismi gibi empoze edilen demokrasi olabilecektir!.
Herhalde anlaşılmıştır, anlaşılmıştır artık bu putperestlerin putkırma nedeni!.
Bize göre anlaşılması kolay olmayan yegane şey, böylesi şeytani hesaplara, müslüman aydın denilen bazı kimselerin aldanma nedenidir.
Oysa Kur'an-ı Kerim'deki birçok ayet-i kerimede fasık ve münafıklarla işbirliği yapılmayacağı beyan edilmekte ve tüm müslümanlar böyle bir duruma düşmekten sakındırılmaktadır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, tüm müslümanları böylesi şeytani hesaplardan ve şeytani senaryolardan sakındıran İlahi bir kaynaktır.
Fakat ne yazık ki, İlahi kaynaktan Mahir Kaynağa yönelen. putperestlerin putkırmalanna aldanarak onları kendilerine yakın ve dost zanneden bazı şaşkınlar, eskimiş putları yıkmak adına yeni putların meşrulaşmasına yardımcı oluyorlardı!.
Putperestler ile putkıranlar, ortak bir düzlemde biraraya gelmişlerdi!. Putperestlerle putkıranların, hoşgörü, diyalog ve yardımlaşma adına birbirlerine yaklaştıkları bir düzlemdi bu!. Bilinçle putkıracaklarına, gafletle potkıran bu kimseler ise, yeni gündemlerin, yeni kahramanlarıydı artık!.
Ve acilen gerekli olan yeni putlar, kendilerine İbrahim denilen eski müslümanların baltalarıyla yontuluyordu!
BİREYSEL MÜSLÜMANLIĞIN SORUNLARI
Cahili bir toplumdaki İslami mücadelenin, adam kazanmak ve kazanılanı kaybetmemek gibi iki ayrı boyutu vardır. Gerçi kazanılanı kaybetmemek, İslami mücadeledeki müslümanların üzerinde ağırlıkla durdukları bir mesele değildir. Nitekim özellikle Mekki dönemdeki İslami mücadelede, kazanılan müslümanı kaybetmemekten ziyade yeni müslümanlar kazanmak için çalışılıyordu. Çünkü kazanılan müslümanı kaybetme tehlikesi, günümüzdeki gibi aşın boyutlara gelen bir tehlike değildi.
Müslümanlık, köklü bir imana dayanan, köklü bir teslimiyetti, Bu teslimiyeti gösteren kimselerin, cahiliyenin batıl müdahaleleri ile hemen sarsılmaları, bazı endişeler ile İslam'dan vazgeçmeleri kolay bir hadise değildi. Nitekim cahiliyenin batıl propagandaları ile değil, şiddete dayalı baskı ve işkenceleri karşısında bile İslami tercihlerinden vazgeçmeyen müslümanlar,. bizlere bu müslümanların usta kimi iği ve sebatları konusunda yeterli bilgiyi vermektedir.
Fakat, günümüzdeki durumlar ne yazık ki böyle değildir!. İslam adına insan kazanmayı, insan kurtarmayı ikinci plana bırakarak, kurtarılan insanları tekrar kaybetmeme telaşına kapılır olduk!.
Maalesef haklı, haklı bir telaştı bu!.
Çünkü nice müslümanların, nice kardeşlerimizin, ca-hiliyenin işkenceleri ile değil, cahiliyenin batıl propagandaları ile eğildiklerini, büküldüklerini ve kendilerini sırat-ı müstakime bağlayan köklerden koptuklarını gördük.
Karşılaştığımız bu sorun, İslam Devletinin, İslam cemaatinin değil, bireysel müslümanların yine bireysel olan ve bireysel olarak halletmeleri gereken kulluk sorunuydu. Şimdi kısaca bu sorunlara ve bu sorunlar karşısındaki zafiyetlere değineceğiz.
Bireysel Müslümanlık
İslam'ı sadece toplumsal bir din olarak algılayan, ferdi müslümanhk gibi cüz'i konulan bir kenara bırakarak, toplumun ve devletin müslümanhğı gibi külli konularla ilgilenen kimselerden hemen şu ses yükselecektir.
“Canım, bireysel müslümanhk da olur mu?”
“İslam gibi yüce bir dini, bireye indirerek neden ufaltıyorsunuz?”
“İslam devleti olmadan, İslam'ı yaşamak mümkün değildir!.” diyerek en kısa zamanda İslam devletini tesis etmek için uğraşanlardan da benzer sesler yükselebilecektir. Bu insanlar da “Marksistler, sosyalistler ve kapitalistler toplumla, toplumsal olaylarla ve devletle ilgilenirlerken, müslümanların bu gibi konulara lakayt kalmaları, bu konularda mücadele etmemeleri, sorumsuzluktur, çağdışılıktır..” diyeceklerdir.
Oysa bireysel müslümanhk demek, topluma, toplumsal sorunlara ve toplumdaki insanlara sırt çevirmek, bunlarla ilgilenmemek değildir. Bireysel müslümanlıktan kastettiğimiz ve kastedilmesi gereken şey, bir insanın birey olarak önce kendisini kurtarması ve bu kurtarmanın gereği olan Allah'a kulluğu, yine birey olarak öncelikle kendisinin gerçekleştirmesidir.
Çünkü bu din, bireyde, bireyin kulluğunda başlayan bir dind!r İslam'ı, müminliği ve müslimliği tercih etmek, bireyde, bireyin kendisinde başlayan kutlu bir eyiemdir. Nitekim birçok peygamberin kalkış noktasında, bu gerçeği görmemiz mümkündür.,
“Musa tayin edilen sürede gelince ve Rabbi de onunla konuşunca: “Rabbim, bana göster, Seni göreyim” dedi. (Allah:) “Beni asla göremezsin. Ama su dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de Beni göreceksin.” Rabbi dağa tecelli edince, onu param parça etti, Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: “Sen ne yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim,” dedi.” [8]
Müminlikte olduğu gibi müslimlikte de kalkış noktasında birey vardır. Çünkü Allah'a kulluk ve kulluk sorumluluğu, önce bireyi muhatap alan ve bireyin yerine getirmesi gereken bir sorumluluktur..
“De ki: 'Rabbim, gerçekten beni doğru bir yola iletti, dimdik duran bir dine, ibrahim'in hanif (Muvahhid) dinine.. O müşriklerden değildi.”, “De ki: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır.”, “O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim.” [9]
Ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere, Allah'a kulluk sorumluluğu, önce bireyi muhatap alan bir sorumluluktur. Nitekim bu ayet-i kerimelerin devamı olan ayeH kerimede, kişinin önce kendisinden sorumlu olduğu, müs-bet veya menfi eylemlerinin öncelikle kendisini ilgilendirdiği ve işlenen bir günahın, başka bir günahkara veya topluma nisbet edilemeyeceği açıkça beyan edilmektedir.
“De ki: “O, her şeyin Rabbi İken, ben Allah'tan başka bir Rab mi arayayım? Hiçbir nefis, kendi aleyhinden başkasını kazanm,az. Günahkar olan bir başkasının günah yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O, size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.” [10]
Kur'an-ı Kerim'de bu gerçeği değişik düzlemlerde ifade eden daha birçok ayet-i kerime bulunmaktadır. Bütün bu ayet-i kerimeler dikkate alındığı zaman kişinin öncelikle ve özellikle kendisinden, kendi kulluğundan sorumlu olduğu ve toplumsal mazaretler ile bu sorumluluktan kaçamayacağı daha iyi anlaşılabilecektir. “Bu iş, tek başına gerçekleştirilemezi” diyenlere, İbrahim (a.s.) ile ilgili şu ayet-i kerimeyi zikretmek isteriz.
“Gerçek şu ki, ibrahim (tek basına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönetip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.” [11]
Allah'ın selamına ve müminlerin sevgisine layık olan Hz. İbrahim (a.s.), tek başına ümmet olmayı gerçekleştirmişti. O halde biraz İnsaflı olmamız “Allah'a kulluğa tek başımıza güç yetiremeyiz!” derken, biraz utanmamız gerekmez mi? Çünkü bizlerden tek başına ümmet olmamız değil, öncelikle tek başına müslüman olmamız, olabilmemiz istenmektedir! Tek başına güç yetirebileceğimiz bu kulluk ise, illa başkalarına yaslanarak yaşayabileceğimiz bir kulluk değildir.
Herhangi bir cemaat içinde olsun veya olmasın, her müslümanın bu kulluğu yaşaması, bu kulluğun üstesinden kendisinin gelmesi, gelebilmesi gerekmektedir. Nitekim herhangi cahili bir toplumda İslam cemaatinin varolması ve bu varlığını sürdürebilmesi, öncelikle ve Özellikle “Ben müslüman olanların ilkiyim” diyebilecek ve İnsanlara dayanma gereği duymadan bu kulluğu yaşayabilecek böylesi müslümanların varolmasına bağlıdır.
Olumsuz şartlar ve insanların batıl tercihleri gereği bu kulluk mücadelesinde ferd veya çağdaş gündemdeki ifadesiyle marjinal kalmak ise aklı başında bir müslümanın korkacağı, korkması gereken bir şey değildir.
Hak üzere olduktan sonra marjinal kalmak korkusu da ne oluyor?
Hak üzere olan müslümanları marjinal kalmakla suçlayan kimseler, aynı tanımlamaya göre marjinal olarak yaşayan ve marjinal olarak ölen peygamberlere ne diyecekler?
Onları da marjinal kalmakla suçlayacaklar mı?
Marjinal kalmanın nedeni, müslümandan, müslümanın hak üzere olmayan davranışlarından kaynaklanan bir neden ise, tabi ki bu nedenin üzerinde durulması ve bu nedenin izale edilmesi gerekecektir. Ancak bu neden, toplumun tercih ve eğilimlerinden kaynaklanan bir neden ise bu nedenin müslümanın kulluğu ile ilgili bir boyutu yoktur.
Müslüman, hak üzere olan kulluğuna ve kulluk mücadelesine devam edecektir. Marjinal kalmamak için toplumun eğilimleriyle birlikte eğilmesi, toplumun ortak tercîhlerine katılım göstermesi, Allah'tan korkan bir müslüman için kesinlikle ve kesinlikle mümkün değildir.
Rahmet sahibi olan Rabbim müslümanlan kurtuluşa, müslümanlan İslam'ın kutsal vadisine davet ederken “Ya insanlarla beraber gelin, ya da hiç gelmeyin” dememiştir!.
Müslümanlar olarak gönlümüzden geçen ve gönlümüzün arzuladığı, bütün insanlarla beraber cennete gitmemizdir.
Ancak bu mümkün değilse, insanlar bunu tercih etmiyorlar ve etmeyeceklerse, bu insanlarla birlikte cehenneme gitmeyi elbetteki tercih edecek değiliz. Böyle bir durumda müslüman olarak tercihimiz bellidir.
Marjinal olarak cennete gitmek..
Müslümanın Değer Kaybı
Son olaylara, oluşan gündemlere ve müslümanların içinde bulundukları genel duruma bakarak gayri ihtiyari şu soruyu sorabilirsiniz.
Nereye gidiyoruz?
Gönül isterdi ki bu “Nereye Gidiyoruz?” sorusuna mutmain bir kalp ile “Cennete, İnşaallah cennete” diyebilelim. Elbetteki müminlerin arasında bu cevabı verecek kardeşlerimiz vardır. Ancak meseleyi müslümanların geneline göre değerlendirdiğimiz zaman aynı cevabı, aynı rahatlıkla verebilmemiz mümkün değildir.
Efendimiz (s.a.v.) “İki günü eşit olan ziyandadır” buyurmuştu. Fakat ne yazık ki iki günü eşit olan müslümanı, sevgiyle kutlayacağımız, saygıyla öpüp başımıza koyacağımız bir dönemde yaşıyoruz!. Böyle bir zamanda böylesi müslümanlan göstererek “Maşallah!. Dün de müsiümandı. bugün de müslüman!.” diyoruz.
Çünkü müslümanların iki günü eşit değildi!.
Bu eşitlik birçok müslümanda menfi yönde bozuluyordu. T.C. de yaşayan bu müslümanlar, hergün değerini yitiren Türk Lirasına benzemişlerdi sanki!. Bu gidişle İslami düzlemde tedavülden kalkmaları, kaybedilmeleri söz konusuydu!. Nitekim yakın zamana kadar birçok çalışmalarından faydalandığımız ve hayırlarda öncü gördüğümüz bazı kardeşlerimiz, bu değer kaybına uğrayan ve günümüzdeki davetleri ile bu değer kaybını yaygınlaştıran öncüler durumuna gelmişlerdi!. Kendilerine sorulsa, akılcı ve mantıklı girişimlerdi yaptıkları. Çünkü işin kolayını, yolun kestirmesini bulmuşlardı!.
T.C. sisteminin ifadesi olan türk lirasının üzerine, sistem içindeki fırsatlardan faydalanarak “Allah” lafzını yazıverecekler ve bu parayı İslam dinarı haline getirivereceklerdi.
Bu kadar kolay, bu kadar kestirme bir yoldu bu!.
Fakat bu kestirme yol, kestirme olmayan sırat-ı müstakimden ayrıian bir yoldu!. Meselenin bu yönü ise pek düşünülmüyor, pek dikkate alınmıyordu. Şu an ferdi olarak bazı tavizler verilse de, ferdi olarak sırat-ı müstakimden uzaklaşılsa da, bütün bunlar toplumun maslahatı için yapılıyordu!. Çünkü çok kısa bir zamanda, toplumla beraber sırat-ı müstakime girilmesi, girili verilmesi söz konusuydu!.
Toplum için kendilerini feda eden bu kahramanların tenkid edilmesi değil, ayakta alkışlanması gerekirdi!.
Ve ben de ayağa kalkıyorum ve hepsine “Yazıklar olsun!. Lütfen kendinize geliniz” diyorum.
Tabi ki herkesten aynı ses çıkmıyor!. Sırat-ı müstakim gibi bir yolun, müstakim olmayan bu yolcularını alkışlayanlar bulunmakta ve biraz önce sözünü ettiğimiz değer kaybı, bu alkışlar arasında yaygınlaşmaktadır!.
Peki, gittikçe yaygınlaşan bu değer kaybının sebebi ne? Kazanımı ve elde edilmesi zor olan birer altın, birer elmas gibi değer kazanmamız gerekirken, darphanelerde basılan TL. gibi neden değer kaybediyoruz? Bütün bu somların cevabı, İlahi değer kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'den ve Kur'an-ı Kerim'in konuyla ilgili prensiplerinden uzaklaşmamızla açıklanabilir. İlahi ölçülere göre bir insanı değerli kılan unsurlar, bu insanın kime ve nasıl kul olduğunu açıklayan unsurlardır. Nitekim “La ilahe illa Allah” ifadesi, kullukla ilgili bu iki gerçeği kendisinde cemeden bir ifadedir. “La ilahe” reddi, insanlara ilahlık taslayan tüm sahte ilahların inkar edilmesini ifade ederken; “İlla Allah” tasdiği de, Allah'ı hakkıyle tasdik etmemizi ifade ederek, bizleri bu çerçevede bir kulluğa davet etmektedir.
“La ilahe” gerçeğine dayanan inkar olayında, dışa .yönelik önemli fireler verdiğimizi söyleyemem. Kısmi olarak anlaşılan ve yine kısmi olarak pratiğini bulan bir gerçek oldu bu. Kısmi diyorum, çünkü reci olayının genellikle dış veçhesine önem verildi. İnsanlara ilahlık taslayabilecek putlar ve merciler, genellikle dışta arandı ve bu dıştakiler reddedildi. Oysa Kur'an-ı Kerim'de, ilahlaştınlmasi söz konusu olan önemli bir iç tehlikeden de bahsedilmekteydi..
“Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” [12]
“Şimdi sen kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzerine kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbi üzerine damga vurduğu ve gözü üzerine bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim, hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?” [13]
Kur'an-ı Kerim'in açıkça zikrettiği bu iç tehlike, kişinin nefs ve hevası idi. Bir insan için en yakın ve en büyük tehlike olan nefsin İlahlaştınlması, genellikle önemsenen ve dikkate alınan bir tehlike olmadı!. “La ilahe” denilirken. reddedilmesi ve yıkılması gereken putlar, devamlı dışarılarda arandı!. Dış dünyada reddedilmedik put bırakmayan, Amerika'daki putlara kadar reddiyeler gönderen bazı kimseler, kendi göğüs kafeslerinde bulunan nefs ve hevala görmemezlikten geldiler!.
Ve ne yazık ki, dıştaki putlara kibir ve gururla attıkları her taş, içteki bu putların kuvvetlenmesine neden oldu!.
Meselenin “La ilahe” boyutundaki ifrat ve tefrite daha fazla değinmeden, diğer boyutundaki ihmale ağırlık vermek istiyorum. Çünkü uzun yıllar önce “La ilahe” diyen ve nefislerini de ilahlaştırmaktan sakınan birçok kardeşimiz, henüz “İlla Allah” aşamasına gelebilmiş değillerdir!. Zaten birçok olumsuzluk ve tıkanıklıklar da “İlla Allah” gerçeğindeki bu önemli ihmalden kaynaklanmaktadır.
Bu kardeşlerime “La ilahe” gerçeğinin itikadi ve pratik anlamını sorsam, hiç şüphesiz ki bana oldukça uzun ve oldukça yeterli cevaplar verebileceklerdir. Acaba aynı kardeşlerime “İlla Allah” gerçeğinin itikadi ve pratik anlamını sorsam, bana aynı uzunlukta ve aynı yeterlilikte cevaplar verebilecekler midir?
Hiç sanmıyorum!.
Hatta bazı kardeşlerim “İlla Allah” yani “Ancak Allah vardır” gerçeğini uzatmaya, bu konuda uzun uzun konuşmaya ne gerek olduğunu düşünebileceklerdir. Oysa aynı kardeşlerim “La ilahe” gerçeğini tebliğ ederken, hiç de böyle düşünmüyorlardı!. Bütün insanlara “Bu gerçeğin açılması ve açıklanması gerek” diyorlardı.
İşte “La ilahe” gerçeği için söylenen bu ifadeler, “İlla Allah” gerçeği için de geçerlidir. Çünkü dinimiz, sadece reddiyeler üzerine dayanan veya reddiyelere ağırlık veren bir din değildir. Ağırlık ve yoğunluk, batıla karşı reddiyelerden ziyade, hakka yönelik tasdiklere verilmektedir.
Haklı ve hak üzere olan kalkış noktamızda, hak ve hakkı tasdik vardır. Batılı reddettiğimiz için hakkı tasdik etmiyor, hakkı tasdik ettiğimiz için batılı reddediyoruz. Dolayısıyla hakkı tasdik etme potansiyelimiz, batılı reddetme potansiyelinin fevkinde bir potansiyel olmalıdır.
Hiç şüphesiz ki kelime-i tevhid gerçeğine bölücü yaklaşacak, bu iki gerçeği birbirinden ayrı, birbirinden kopuk vadilerde değerlendirecek değilim. Çünkü birbirini destekleyen, birbirine anlam katan, birbirine güç veren gerçeklerdir bunlar. Bu gerçeğin “La İlahe” boyutunu ihmal edip. sadece “İlla Allah” boyutu üzerinde duranlar nasıl ki pozitif bir yanlışlık içindeyseler; uzun uzadıya “La ilahe” üzerinde durmalarına rağmen “İlla Allah” boyutunu ihmal edenler de, negatif bir yanlışlık içindedirler. “La ilahe” gerçeği ile temizlenen kalpler, mutlaka ve mutlaka “İlla Allah” gerçeği ile doldurulması gereken kalplerdir.
Çünkü “İlla Allah” demek ve bu gerçeği tasdik etmek. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ı, şahdamarımızda hissetmek demektir.
“İlla Allah” demek ve bu gerçeği tasdik etmek, Allah ile beraber ve Allah'a göre yaşamak demektir.
“İlla Allah” demek ve bu kutlu gerçeği tasdik etmek, O'na hakkıyle kul olmak ve bu kullukla değer kazanmak demektir.
Ekonomi Sorunu
Günümüzdeki insanların maddi ihtiyaçlarından kaynaklanan ekonomi sorununa baktığımız zaman, bu sorunun geçmişe nazaran daha büyük olduğunu görüyor ve gayriihtiyari şu soruyu soruyoruz.
Bu insanlar, geçmiş dönemlerdeki İnsanlara nazaran daha fakir, çok daha fakir bir duruma mı düşünüldüler?
Tabi ki durum böyle değildi!.
Günümüz tanımlamasına göre fakir olan bir insanın sahip olduğu şeyler, geçmişteki birçok ortahaîü kimsenin sahip olmadığı, olamayacağı şeylerdi.
Ancak durum değişmişti!.
Kapitalizmin doğal sonucu olarak üretim ve tüketim anlayışı da değişmişti. Kapitalistlerin daha zengin olması için, daha çok üretilmesi, daha çok tüketilmesi gerekiyordu. Kapitalizm adına üreten ve yine kapitalizm adına tüketen dünya insanları, kapitalizmin zîncirsîz köieleri durumuna getirilmişti!.
“Altta kalanın canı çıksın!.” ifadesinin, gayet doğru ve mantıklı bir prensib haline getirildiği günümüz dünyasında, üste çıkma yarışı başlamıştı!.
Üste çıkabilmek için en makul ve en meşru yol ise, insan sınıflarından müteşekkil basamaklara basa basa ve bu basamaktaki insanları eze eze yükselmek, yükselebilmekti.
İşte bu yarışa müslümanlar da dahil olmuştu!.
Yeterli bir sermayeye sahip müslümanlar, zalim kapitalistlerin zulmüne son verebilmek için, kapital gücünü ele geçirmeye çalıştılar!. Kapitalistlerle yaptıkları bu yarış, kapitalist düzlemde olduğu için, ister istemez kapitalizmin bazı prensiplerini kabul etmek zorunda kaldılar. Ama olsundu, önemli olan bu yarışta kapitalistleri geride bırakmaktı!.
İslam'a maddi güç kazandırmak için bu yarışa giren ve her fırsatta tağutun zulmünü anlatan bu müslüman patronlar, yanlarında çalıştırdıkları müslüman işçilere, zalim dedikleri tağutun verdiği asgari ücreti ve sosyal hakları dahi vermediler!.
Çünkü veremezlerdi!
Çünkü zalim kapitalistlerle rekabet yapıyorlardı!.
Çünkü zulme dayalı bu rekabette, zalim kapitalistleri hak adına(!) geçmeleri gerekiyordu!.
Ve sonuç olarak, kapitalist zulümde, kapitalistleri geride bırakan seçkin müslümanlarla(!) karşılaşmaya başladık.
İşin tuhaf tarafı. bu gibi müslüman(!) patronlar, diğer birçok müslüman tarafından alkışlarla, takdirlerle, saygılarla karşılanıyordu!.
Çünkü onlar da böyle bir yarışta öne geçmek, onlar da köşeyi dönmek ve zevkten dörtköşe olmak istiyorlardı!. Çünkü onlar da kapitalizmin tüketim ve ihtiyaç mantığını, vazgeçilmez bir mantık olarak görüyorlardı!.
Ve, yeterli bîr sermayeleri olmayan bu şaşkınlar da, böyle bir yarışa girmeyi ve bu yarışı kazanmayı, fakirlere değer verilmeyen böyle bir düzende şerefli ve izzetli olmanın bir gereği, kutsal bir mücadelesi olarak gördüler!.
Müslüman oldukları için, bu kutsal mücadeleyi, kutsal bir habere dayandırmaları gerekiyordu. Fazla zorlanmadan buldular bu kutsal haberi ve altın yaldızlı çerçevelere takarak duvarlara astılar.
“Ticaret yapınız ve cesur olunuz. Çünkü rızkın onda dokuzu, ticaret ve cesarettedir.”
Efendimiz (s.a.v.)'e nisbet edilen bu hadis-i şerif, vermek istedikleri kutsal mücadeleye, kutsal bir ivme kazandıran hadis-i şerif olmuştu!.
Kapitalist anlayışa göre şerefli ve İzzetli olmak isteyen bu şaşkınlar, bu kutsal haberden hareket ederek büyük bir cesaretle ticarete atıldılar. Kısa sürede köşeyi dönebilmek için cesur olmaları ve cesaretle büyük hesaplar yapmaları gerekiyordu!. Zaten kutsal haberde de böylesine cesur olmaları tavsiye edilmiyor muydu!.
Ve cesur oldu bu cahiller!.
Yüz liralık sermayeleri ile bin liralık atılımlarda bulundular. “Borç yiğidin kamçısıdır” prensibine göre büyük yiğit olabilmek için, büyük borçların altına girdiler. Bankalardan alınan çekler “Hasbunallahu ve nimel vekil” denilerek, büyük bir cesaretle imzalandı!.
Fakat, Allah'ı kendilerine vekil, Allah'ı kendilerine kefil etmelerine rağmen, Allah (c.c.) bu şaşkınların ne vekili olmuştu, ne de kefili!.
Hiç kimseye güç yetiremeyeceği bir işi yüklemeyen Rabbimiz, güç yetiremeyecekleri işleri cesaretle yüklenen bu yiğitleri, yüklendikleri iş ile baş başa bırakmıştı!.
Netice ise gerçekten içler açışıydı!.
Yüz lira borç alabilmek için, yüzsüzce davranmak zorunda kalanlar bu cesurlardı!.
Bir açığım kapatabilmek için, kişiliğinden onlarca açık verenler bu cesurlardı!.
Borçlarını erteletebilmek için koşuşturmaktan, namazlarını ertelemek zorunda kalanlar bu cesurlardı!.
Borçlarını ödeyemedikleri için boyunları bükük, şahsiyetleri ezik gezenler bu cesurlardı!.
İcra kapılarında sürünenler, haciz korkusuyla evde perdeleri kapalı oturanlar bu cesurlardı!.
Peki, hadis-i şerifteki ticaret ve cesaret, böyle bir ticaret, böyle bir cesaret miydi?
Karşılığı boş bir tevekkül olan çeklerle mal alıp, bu mallan ucuza satarak paraya çevirmek miydi?
Hadis-i şerifteki cesaretin karşılığı, karşılığı rezalet o!an borçlanmalara girmek miydi? Sonuçlara bakılırsa böyle değildi, böyle olmamalıydı!.
Çünkü bu kutsal habere nisbet edilen böylesi çalışmaların sonunda, hikmetle değil, zilletle karşılaşılmıştı, Yaşadığımız toplumda ve toplumsal düzlemde köşeyi dönerek şeref ve izzet kazanmak isteyenler, İslami düzlemdeki şeref ve izzetlerini kaybetmişlerdi!. Gerçekten samimi, gerçekten izzetli olduklarını yakından müşahade ettiğim bazı kardeşlerim dahi, bu iğrenç düzlemdeki yarışa katıldıktan sonra için için erimeye, için için çürümeye başlamışlardı!.
Ne olur yetsin artık, yetsin artık, diyoruz.
Yetsin artık, bu yarışa verdiğimiz kurbanlar!.
Duvarlara astığımız o kutsal haberin yerine. Efendimiz (s.a.v.)'in bizleri tamahtan sakındıran ve kanaatla ilgili olan hadis-i şeriflerini asalım. Yeterli rızkın ne olduğunu bilip, bu rızkı helalinden ve bizleri mahcup, bizleri rezil etmeyecek işlerden kazanmaya çalışalım. Hiç kimseye muhtaç olmak istemediğimiz gibi, hiç kimseye mahcup olmak da istemeyelim.
Çünkü ekonomik şartlar ve ilişkiler gereği içinde bulunduğumuz kapitalist düzen, işyerlerimize veya kafamızın bir köşesine aşağıdaki ifadeyi asmamız ve rezil olmamak için bu ifadeye göre davranmamız gereken bir düzendir.
“Yaptığınız işte kanaatkar ve itidalli olunuz. Çünkü rezaletin onda dokuzu, tamah ue cesarettedir.”
İlişki Sorunu
Bazrgerçekleri birçok yazımızda tekrar etmemiz, kimi kardeşlerimize kısmi rahatsızlıklar veriyor. “Aynı şeyler neden tekrar ediliyor?” diyorlar. Gönül isterdi ki, bunları tekrar etme gereği duymasaydık. Ancak bazı haller ve bazı durumlar değişinceye kadar, değişmeden tekrarlanacak, tekrar tekrar gündeme getirilecek gerçekler vardır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de de önemine binaen tekrar tekrar zikredilen birçok ayet-i kerime yok mudur?
İşte yine gündeme getirdiğimiz ve belki ilerki zamanlarda da gündeme getirmek zorunda kalacağımız mesele insanlarla ilişki meselesidir, diyalog meselesidir, diyaloglarda fiil-fail ayırımı meselesidir. Bu konularda karşılaştığımız ve bazı gerçeklen kavrayamadığımız sürece devamlı karşılaşacağımız sorunlar bellidir. Çünkü itidalli davranüması gereken bu diyalog meselesi, ifratların ve tefritlerin oldukça yaygın olduğu bir meseledir.
İnsanlarla belli sınırlar dahilinde ilişki ve diyalogların sürdürülmesi, insanları kurtarmaya talip olan bütün müslümanların ökenle üzerinde durmaları gereken bir meseledir. Çünkü peygamberi davete icabet ederek kurtuluşu seçen bütün insanlar, peygamberlerin veya müslümanların rahmetle yaklaştıkları, aynı rahmetle diyalog kurdukları insanlardır. Önemli olan bu diyaloglann İlahi prensipler çerçevesinde ve bu prensiplere uygun olarak gerçekleştirilmesidir.
Asr-ı saadet dönemi müslümanların insanlarla olan rahmetli diyalogu, cahili denizlerde bocalayan gemilere uzanan bir merhamet halatı gibidir. İlahi ölçülere olan sadakatleri ile sırat-ı müstakim üzere olan bu müslümanlar ise, hiç kuşkunuz olmasın ki müstakim birer rıhtım gibiydiler. Bu müslümanların cahil insanların yanına gitmesi, onları ziyaret etmesi, elbetteki rıhtımdan ayrılmaları manasında değildi. Çünkü bu müslümanlar inançlarıyla ve amelleriyle, müstakim yolun, müstakim yolcularıydı. Gemilerle rıhtımın ilişkisine, gemilerle rıhtımın diyalogunu sağlayan halatlara bakarak, gemilerin rıhtımı sürükleyeceği endişesine kapılmak İse, böylesi müslümanlar için yersiz bir endişeydi. Çünkü gemilerle rıhtım arasındaki mesafenin küçülmesi ve bu iki unsurun birbirine yaklaşması demek, rıhtımın gemilere değil, gemilerin rıhtıma yanaşması demekti!.
Dolayısıyla insanlarla diyalog kurmak ve bu diyalogu istemek demek, insanlarla aramızdaki halatları atarak, bu insanların bizden tarafa yüzmesini beklemek değildir.
İnsanlarla diyalog kurmak ve bu diyalogu istemek demek, diyalog için müstakim rıhtımdan ayrılmak ve gemilerden tarafa geçmek de değildir.
İnsanlarla diyalog kurmak ve bu diyalogu istemek demek, su üstünde şişirilmiş dubalarla yüzen legal platformları müstakim birer rıhtım zannederek, küfür kayalıklarındaki Babalara halat uzatmak hiç değildir!.
Fakat ne yazık ki, insanlarla olan ilişkilerdeki doğru davranışlardan ziyade, yüzlerce yanlış yaklaşımların revaçta olduğu bir döneme geldik. Radikallikten veya muttakilikten ödün vermeyen birçok kardeşimiz, muttakiliği yanlış yorumladılar, İlahi vahye göre nefislerine karşı muttaki, çevresindeki insanlara karşı müsamahakar davranmaları gerekirken; nefislerine karşı müsamahakar, çevresindeki insanlara karşı muttaki davranmayı tercih ettiler!. Böylesine tersyüz edilmiş bir muttakilik anlayışı adına, en yakın akrabalarıyla dahi ilişkilerini kopardılar!.
Cahili toplumlarda yaşayan insanlarla olan ilişkilerinde, fiil-fail ayırımı yapmayı hiç düşünmediler. Her yanlış fiil, failiyle birlikte, mahkum edildi. İçkiden nasıl uzaklaşmak gerekiyorsa, içki içen insanlardan da aynı şekilde uzakiaşıldı. İslam'dan ve tevhidden bihaber olan insanların şirk olarak adlandırılan fiilleri, bu fiillerin faiileriyie birlikte dışlandı!. Faizden nasıl nefret ediliyorsa, kapitalizmin şoku altında parasını bankaya yatıran şaşkınlardan da aynı şekilde nefret edildi!.
Yanlış fiillerden uzaklaşmak adına, bu yanhş fiillerin faillerinden, yani koskoca bir toplumdan da uzaklaşıldı.
Madalyonun öteki yüzünde ise bu yanlışların diğer boyutu vardı. İnsanlarla ilişki kurabilmek için her fedakarlığı yapan, her tavizi veren bu kimselerde de fiil-fail ayırımı yoktu. Diyalog adına her faile yaklaşan, her faili hoş gören bu kimseler, faillerle birlikte fiilleri de hoş görme yanlışına düşmüşlerdi!. Çünkü yanlış fiillerin faillerine hoş görünebilmeleri için. faillerle birlikte, bu faillerin fiillerini de hoş görmeleri gerekiyordu!.
Nitekim bu çarpık mantıkla, şimdiye kadar neleri hoş gördüler ve neleri hoş görmüyorlar ki!. Diyalog adına İslami ölçü ve prensiplerinden taviz veren bu insanlar, diyalog kurmuşlardı, kurmuşlardı ama,
müstakim bir rıhtım olma özelliklerini kaybetmişler ve her rüzgarla sallanan birer tekne durumuna gelmişlerdi!.
Camilerdeki insanlarla diyalog kurmak için cami cemaatlarına, partilerdeki insanlarla diyalog kurmak için parti cemaatlarına, kulüplerdeki insanlarla diyalog kurmak için kulüp cemaatlarına girmek ve bunlarla hemhal olmak, bu kimselerce İslarni bir vecibe kabul ediliyordu!. Nitekim bir ayakları camide, bir ayakları partide, bir ayakları falan kulüpte, bir ayaklan filan mecliste olan bu şaşkınlar, kırka bölünmüş kırkayak durumuna gelmişlerdi!. Dinimiz İslam, hiç şüphesiz ki insana ve insan ilişkilerine değer veren bir dindir. Herhangi bir insan İslam ile müşerref olmasa dahi, o kişiye bir insan olarak belli sınırlar dahilinde değer ve önem verilmektedir. Nitekim müslümanların, müslüman olmayanlara insan olmaları hasebiyle değer ve önem vermeleri, bu İslami yaklaşımdan kaynaklanır. Çünkü henüz yaşamakta olan bu insanlar, hakkı tercih etme ve cennet ehli olma fırsatını yitirmeyen insanlardır. Mesela cahillere selam vermemiz, cahillerin hayrını, cahillerin selametini dilememiz, onların kurtulabileceğini umud ettiğimiz içindir. Müslümanlara düşen,.bu insanların döneceğini ve kurtulacağını umud ederek, onlara merhametli bir yumuşaklıkla yaklaşmalarıdır. Nitekim şanı yüce Rabbimiz Hz. Musa ve Harun (a.s.)'ı. Firavuna böyle bir yaklaşımla göndermiştir.
“İkiniz Firavuna gidin, çünkü o, azmış bulunmaktadır. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür, ya da içi titrer korkar.” [14]
Peki, herşeyi hakkıyle bilen şanı yüce Rabbimiz. Firavun'un öğüt almayacağını kesinlikle ve kesinlikle bilmesine rağmen, Hz. Musa ve Harun (a.s.)'a neden bu umudu verdi?
Çünkü hakkı tebliğ eden ve hakRa davet eden mübelliğlere düşen görev, karşısındaki Firavun dahi olsa onun döneceğini, onun kurtulacağını umud ederek, ona bu umudia yumuşak davranmaları ve bu umudla hakka davet etmeleridir. Tebliğe muhatap olan kimsenin tebliği reddetme nedeni, mübelliğin kaba ve itici yaklaşımları olmamalıdır. Böyle bir durum, mübelliğe vebal getirebilecek bir durumdur. Hakkı tebliğ eden mübelliğ, tebliğde muhatab aldığı kişiye bir insan olarak değer verecek ve onun kurtuluşunu umud eden yumuşak bir yaklaşımla onu hakka davet edecektir.
Ancak şu hususun altını çizmek isteriz ki, İslam'a teslim olmamış bir insana insan olarak değer vermek ve bu değer istikametinde onun hayrını, onun selametini dilemek, o insan açıkça küfredip, küfründe inat edinceye veya ölünceye kadardır.
Çünkü bir insanın İslam'a teslim olmadan ölmesi demek, o insanın tüm kurtuluş fırsatlarını yitirmesi demektir. Bütün fırsatlarını yitiren bir mevta için, insancıl duygularla dua etmek, mevtanın selametini ve rahmetini dilemek ise aklı başında müslümanlara yakışan ve bu müslümanların yapabilecekleri bir iş değildir.
Fakat yaşadığımız toplumda herhangi bir kişi öldüğü zaman, bu kişinin nasıl yaşadığına, nasıl öldüğüne bakılmaksızın mevtanın arkasından ortak bir ses yükselmektedir.
Allah rahmet eylesin!.
Rahman'ın rahmetini, bunlar taksim ediyorlar sanki!. İşin garip tarafı, bu temelsiz ve mesnetsiz sese bazı müslümanların da ortak olmasıdır!.
Neymiş efendim!.
Müslümanlar herkesin hayrını isterlermiş ve mevta kim olursa olsun arkasından sadece hayır konuşulurmuş!.
Peki, Firavun da bir mevta değil mi?
Bu mantıkla Firavun'un da hayrını isteyip, onun da arkasından hayır mı konuşacaksınız?
Oysa mesele biraz önce belirttiğimiz gibidir. Bir insan yaşıyorken, o insanın hayrını isteyip, o insanı hayra davet ederiz. Ancak o insan hayır üzere ölmemişse, hayra kavuşma fırsatlarını yitirmişse, böyle bir mevtaya hayır ve rahmet okumak, hayrın ve rahmetin sahibi Rabbimize ikiyüzlülük etmektir. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın rahmetini dileyeceğimiz mevta, müslüman olduklarına ve müslümanca yaşadıklarına şahadet edebileceğimiz mevtalardır.
Yaşadığımız toplumda bir kişinin müslüman olduğuna şahadet etmek ise sadece o kişinin namazına bakarak verebileceğimiz bir karar değildir. Çünkü müşriklerin dahi namaza durdukları böyle bir toplumda, sadece namaz kılmak İslam'ın şiarı, bir kişinin İslam üzere olduğunun yeterli işareti değildir. Bu meseleyi fazlaca tartışmamıza da gerek yoktur. T.B.M.M. deki mescidi ve bu mescidde namaza durduktan sonra meclise geçerek küfri kanunlar çıkaran bazı şeytanvekillerini görmüyor musunuz?
Meseleye bu İlahi gerçeklikte yaklaştıkları için, kendilerini büyütüp yetiştiren ancak İslam üzere ölmeyen babalarının dahi namazını kılamayan, babalarına rahmet okuyamayan ve babalarını bu buruk üzüntü ile defneden kardeşlerimiz bulunmaktadır.
Tabi ki böylesi kardeşlerimizin yanı sıra, müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen önüne gelenin namazını kılan, her ölene rahmet okuyan şaşkınlar da bulunmaktadır. Mesela yakın tarihte vefat eden bir cumhurbaşkanı, böylesi namazlarla, böylesi rahmet temennileri ile defnedilen bir cumhurbaşkanıdır. Bu uzatmalı cenaze merasimine katılan halka ve bu halkın kıldıkları namaza, yaptıkları duaya, indirdikleri hatime bir şey söyleyecek değilim. Bunlar meseleyi geleneksel din anlayışlarına göre değerlendiren ve bu geleneksel töreni gerçekleştiren insanlardır. Menderes dönemindeki geleneksel kafa, amerikan modeli traşa tabi tutulan aynı kafadır!. Fakat bunlara, tevhidi ve İslam'ı kavradıklarını iddia eden bu şaşkınlara ne oluyordu? Böylesi namazlarda, böylesi merasimlerde, böylesi rahmet temennilerinde bunların ne işi vardı? Yoksa böylesi merasimlerde halktan ve halkın eğilimlerinden kopmamak için, haktan kopmayı mı tercih etmişlerdi?
Hangi İslam'a, hangi tevhidi ölçülere göre, rahmet üzerine rahmet okuyorlardı? Tevhide göre İslam, İslam'a göre müslüman tanımlaması değişmiş miydi?
Efendim bu mevta, böyle bir sistem içinde çok olumlu çalışmaları gerçekleştiren bir mevtaymış!.
Tamam beyler!.
Sistem içinde çok olumlu çalışmaları varsa, sistem adına teşekkürlerinizi bildiriniz. Rahman ve Rahim olan Allah'ın rahmetini niye karıştırıyorsunuz?
Bir mevtaya Allah'ın rahmetini temenni edebilmemiz, o mevtanın sistem adına değil, Allah adına ne yaptıklarına bağlıdır. Allah adına yapılacak işlerin en önceliklisi ise, bir insanın tevhidi ölçülere göre müslüman olmasıdır.
Dolayısıyla bu mevtanın çalışıp çalışmadığını, yürüyüp yürümediğini tartışacak değiliz.
Bütün ömrünce çalışıp, bütün ömrünce yürümüştür belki!.
Ancak önemli olan, bir insanın hangi yolda çalıştığı, hangi yolda Mevtanın yürüdüğü yol, İlahi hükümlerin beyan ettiği sırat-ı müstakim miydi, müstakim bir yol muydu?
Bu soruya “Evet, sırat-ı müstakimdi!” cevabını verenler, mevtayı bırakıp kendilerinin hangi yolda, hangi anlayışta olduklarını değerlendirsinler. Çünkü sırat-ı müstakimin ne olduğunu ve bu yol üzere olanların vasıflarını bilen müslümanların, bu soruya verecekleri olumlu bir cevap yoktur. Nitekim bu müslümanların söz konusu mevtaya rahmet okuyamama nedenleri, Allah'ın rahmetine değer verdikleri ve bu mevtanın sırat-ı müstakim üzere olduğuna şahadet edemedikleri içindir.
Mevtanın hangi yol üzere öldüğünü düşündüğüm zaman, “Kişi hangi hal üzere, hangi yolda yaşıyorsa, o yolda öleceği..” prensibini hatırlıyorum. İslam'ın. bizlere verdiği bu prensip, hiç şüphesiz ki doğru, dosdoğru bir prensiptir. Kişi hangi yolda yürüyorsa, o yolda ölecektir. Verilen haberlere göre bu mevta, Çankaya köşkündeki koşu bantı üzerinde yürürken fenalaşmış ve kurtulamayarak ölmüştü!.
Koşu bantının ne olduğunu bilir misiniz? İnsanin ayaklan altında, İnsan yürüdükçe kayan bir zemin vardır. Silindirler üzerinde bu zeminin kayma hızı, bu zemin üzerindeki insanın yürümesine veya koşturmasına bağlıdır.
Efor kaybetmek isteyen insanlar, bu koşu bantı üzerine çıkarak yürümeye veya koşturmaya başlarlar. Ancak ne kadar yürürlerse yürüsünler, ne kadar koştururlarsa koştursunlar, reel düzlemde mesafe katetmeleri mümkün değildir. Sadece koşu bantının numaratöründeki numaralar değişir!.
Koşu bantının üzerinde koşturmaktan kan ter içinde kalan insan, numaratöre bakarak “Elhamdülillah!. Yirmi kilometre, koşmuşum!.” der. Hayırlı bir yolda veya hayırlı bir iş için yirmi metre bile katedemeyen bu insanın içindeki tribünlerden ise şeytanın amigoluğunda bir tezahürat yükselir!.
Yirmi kilometre koşturduğuna ve böylesine uzun bir mesafe katettiğine göre artık dinlenmeyi, baklava börek yemeyi haketmiştir!
Tabi ki bu anlattıklarım, jimnastik salonlarında veya evlerde spor için bulundurulan koşu bantlarıdır. Bir de bu koşu bantlarının, politik düzlemdeki “Sam amca” modelleri vardır. Yeni Dünya Düzeninin vazgeçilmez unsurları olan bu koşu bantları, her renge, her zevke, her ideolojiye uygun olarak imal edilir!. Çalışmak isteyen, yürümek isteyen, koşturmak isteyen bütün dünya insanlarına bu hizmeti götürmek, Sam amcanın insancıl bir görevidir!. Yeni Dünya Düzeni içinde herhangi bir karışıklığa, herhangi bir anarşiye fırsat verilmemesi için, bu insanların yürüyecekleri veya koşturacakları zeminin, Sam amcaya göre legal bir zemin olmasına özen gösterilir. Zaten “Sam amca” patentini taşıyan bütün koşu bantlarının zemini, Sam amcanın çıkarları için dönen silindirler üzerindeki böylesi zeminlerdir!.
Ayrıca Sam amca, hiçbir ülkenin iç işlerine karışmaz!. Kendi patentini taşıyan koşu bantlarının üzerinde, isteyen yönetici, istediği yöne ve istediği kadar koşturabilir!.
Bu bağımsız(!) yöneticiler koşu bantınm yönünü, halkın eğilimlerini dikkate alarak istedikleri yöne. istedikleri istikamete çevirebilirlerdi. Mesela halkında müslüman olan ülkelerde, bu koşu bantlarının Mekke'ye doğru çevrilmesi, apaçık bir gereklilikti. Nitekim halkında müslüman olan ülkelerde Kıbleye çevrili bu koşu bantları, büyük bir rağbetle karşılanmıştı. Mekke'ye doğru yürümek, Mekke'ye doğru koşturmak isteyen müslümanlar, kıbleye yönelik bu koşu bantlarının tertemiz zeminine üşüşüvermişlerdi işte!. Aman Ya Rabbi ne rahat bir yoldu bu!. Hem Mekke'ye doğru ilerliyorlar, hem de sırat-ı müstakimin tabiatında bulunan zorluk ve meşakkatlerle hiç karşılaşmıyorlardı!. Bu durum, herhalde Allah'ın bir lutfu olmalıydı!. O halde bu lutfun gereği yapılmalı, gece gündüz demeden bu kutsal yolda koşturuimahydı!.
Ve koşturuyordu bu fedakar insanlar!. Durmadan, dinlenmeden koşturmaya devam ediyorlardı!.
Teknoloji harikası numaratörlere bakılırsa, binlerce kilometre yol alınmıştı. Gerçi her nedense daha Mekke gözükmemişti, gözükmemiştî ama olsundu. Önemli olan Kabe'ye varmak değil, Kabe'ye doğru yürümek, bu kutsal yolda olmak, bu kutsal yolda ölmekti!.
Bütün inananlar bu yolda olmalı. bu yolda ölmeliydi!.
Evet!.
Yeni dünya düzeninin iğrenç tezgahlarına sadece bir değini niteliğinde olan bu anlattıklarımız, umud ederiz ki bazı kardeşlerimizin kendilerine gelmesine vesile olabilir. Bu anlattıklarımızdan sonra, mevtanın hangi yolda yürüdüğünü, hangi yolda öldüğünü tartışmak isteyenler, bu tartışmayı kendi aralarında yapsınlar. Bizler, uluslararası sistemin koşu bantı üzerinde ölen mevtadan ziyade yaşayanlar üzerine tartışmak, yaşayanların hangi yoida oldukları üzerine konuşmak istiyoruz. Çünkü yaşadığımız dönemde muttaki ve bilinçli olduklarını söylemelerine rağmen, istikameti İslami bir değişime(!) çevrilmiş koşu bantlarının üzerine çıkan ve hakikat düzleminde ise iki fecr arasındaki karanlığın en koyu tonlarına doğru koşturan kardeşlerimiz bulunmaktadır!.
İşte bunlar üzerine, henüz yaşayan ve fırsatları yitirmemiş olan bu kardeşlerimiz üzerine konuşmak, bu kardeşlerimizi uyarmak istiyoruz.
Kimlik Erimesi
“Hangi hal üzere yaşanıyorsa, o hal üzere ölüneceği” prensibini dikkate alarak, insanları yaşadıkları, içinde bulundukları hale göre değerlendirmek, tabi ki bizlerin, bizler gibi dar görüşlü müslumanların yaklaşımıdır!.
Geniş görüşlü, geniş ufuklu müslüman (!) gruplar ise meseleye hiç de bu kadar dar çerçeveden bakmazlar. Bu gruplardaki genel geçer bakış açısına göre, bir müslümanın dışı veya dış görüntüsü değil, içi önemlidir. Asıl olan, görüntünün arka planıdır.
Ön plandaki görüntü. hiç şüphesiz ki düşmanı aldatacak, düşmanı kandıracak bir görüntü olmalıdır!. Çünkü davaya hizmet edilmesi gereken böylesine karışık, böylesine hassas bir zamanda, bazı faaliyetlerde bulunulabilmesi ve bazı yerlerin ele geçirilebilmesi, ancak ve ancak müslümanın kendilerini gizlemesiyle mümkündür!. Entrikaların, ihbar ve şikayetlerin böylesine yoğun olduğu bir zamanda, herhangi bir müslümanın olduğu gibi gözükmesi, saflıktır, enayiliktir, bencilliktir, davaya ihanettir!.
Ve hiçbir müslümanın bencil olmaya, davaya ihanet etmeye hakkı yoktur. Müslüman kendisini gizleyecek, Kemalist veya Laik gibi gözükecek ve bu görüntü altında kutsal (!) çalışmasını sürdürecektir. Nitekim bu dahiyane metoda sadık kalarak müslümanlıklannı gizleyen, yüce İslam dinine hizmet edebilmek için, oldukları gibi görünmeyen yüzlerce, binlerce, onbinlerce fedai yok mudur?
Bu fedailerin içinde bulundukları hale bakarak, bunları eleştirmek, bunları tenkid etmek, insafsızlık veya dar görüşlülük değil midir?
Oysa bu fedailerin hangi hal ile hangi makamda bulundukları değil, orada ne için bulundukları önemlidir!. Bu kahraman fedailerin ne yaptıkları değil, ne için yaptıkları önemlidir!.
Hemeyse!..
Bu laflara kamımız tok demiyeceğim. Çünkü hiç yutmadık, yutamadık bu lafları!. Dolayısıyla bu lafları şimdilik bir kenara bırakarak kısaca münafıklık üzerinde durmak istiyoruz.
Münafıklık, zorlama veya ikrah olmaksızın bir insanın kendisini gizlemesi ve olduğundan başka gözükmesidir. Nitekim İslam'a göre münafık demek, nefsinde olan, inanmadığı halde inandığını söyleyen, teslim olmadığı halde teslim olmuş gözüken insan demektir.
Münafıkları bu nifağa, bu ikiyüzlülüğe sevkeden nedenler ise bazı dünyevi endişelerden uzaklaşmak veya bazı dünyevi nimetlere kavuşabilmek içindir. Şu hususu yine altını çizerek hatırlatalım ki, münafıklıkta zorlama ve ikrah yoktur. Zaten zorlanıa ve ikrah karşısında bir insanın farklı gözükmesi. İslam'ın ruhsat verdiği bir şey olup, münafıklık değildir.
Hiçbir zorlamadan kaynaklanmayan bu münafıklık, bütün müslümanların sakındıkları, nefretle karşıladıkları bir vasıftır. Çünkü şanı yüce Rabbimiz, münafıklığın ne kötü bir vasıf olduğunu beyan etmekte ve münafıkları cennetle değil cehennemle müjdelemektedir.
Acaba bu münafıklık, sadece İslam'a karşı yapılırsa kötü, batıl dinlere karşı yapılırsa iyi bir vasıf mıdır?
Hiçbir zorlama ve ikrah olmaksızın, İslam'a karşı münafıkça yaklaşanlar cehenneme, batıl dinlere münafıkça yaklaşanlar cennete mi gideceklerdir?
Gayrimüslimler için caiz görülmeyen münafıklık, müslimler için caiz mi görülmektedir?
Elbetteki hayır!.
Münafıklığı reddeden İslam, kendisine yapılmasını istemediği bu münafıklığın, batıl olmalarına rağmen diğer dinlere de yapılmasını istemez. Çünkü İslam'da, İslam'ın tevhid anlayışında böylesine sinsilik, böylesine ikiyüzlülük yoktur.
Zorlama ve ikrah karşısında şartlı olarak verilen ruhsat ise özel bir durumdur. Zorlamayı reddeden İslam'ın, zorlama karşısında verdiği bu ruhsat, hiç şüphesiz ki münafıklığa ruhsat değildir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi zorlama karşısında farklı gözükmek, münafıklık değildir. Kaldı ki zorlama karşısında dahi müslümanların davet edildikleri öncelikli tavır, ruhsata değil azimete dayalı tavırdır.
Şimdi gelelim günümüze!.
Ve bakalım “Ya göründüğün gibi olma, ya da olduğun gibi görünme!.” prensibini şiar edinen bu şaşkınlara!.
Acıyarak ve bulantı duyarak baktığımız bu şaşkınların içinde bulundukları yolun, benimsedikleri yöntemin, savundukları stratejinin tek bir adı vardır..
Münafıklık!.
Bakın hemen homurdanmaya ve itiraz etmeye başladılar. “Bizim yaptığımız şey münafıklık değil, olsa olsa casusluktur” diyorlar! Evet, münafıklığın ismi, bu gibi gruplarda casusluk olmuştur!. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) de, düşman saflarına casus göndermemiş midir?
Bu mantık, Mevlevi mantığıdır!.
Cebrail (a.s.)'ın getirdiği bir müjde üzerine Efendimiz (s.a.v.)'in ayağa kalkarak bir kere döndüğünü iddia eden ve bu bir kere dönme rivayetini esas alarak bütün insanları dönmeye davet eden ve ömürleri boyunca dönen Mevleviler gibi; düşman içine gönderilen birkaç casus ile ilgili rivayetleri esas alarak, bütün müslümanlari casusluğa sevketmek ve casus gibi olmak mantığıdır!.
Nasıl bir mantık, nasıl bir fıkıh usulüdür bu!.
Cevabı kendilerine bırakıyoruz!. Ve tüm müslümanla, tüm kardeşlerimizi bu önemli konuda uyarmak istiyoruz.
Lütfen dikkatli olunuz. Sizlere şeref, sizlere onur sizlere izzet veren müsiümanca kimliğinizi saklamaya, bu kimliğinizi gizlemeye gerek duymayınız. İslami kimliğiniz, yaşantıda ve .yaşıyarak gelişen bir kimliktir. Dünyevi endişeler veya dünyevi menfaatler gereği kimliklerini gizleyen müslümanlar, bilerek veya bilmeyerek kimlik erimesine maruz kalan müslümanlardır. Çünkü böylesi endişe veya beklentilerle gizlenen kimlikler, gizlendikleri yerde eriyen, gizlendikleri yerde çürüyen kimliklerdir!. Müslümanların en belirgin vasıflan, samimi olmalarıdır. Kendilerine ve çevresindeki insanlara karşı samimi davranmalarıdır. Çünkü ateşten kurtulmaları ve insanların ateşten kurtulmalarına vesile olmaları, bu samimiyetlerine bağlıdır. Münafıkta ve münafıklıkta ise samimiyet yoktur.
Hem nasıl, hangi kimliklerinde samimi olacaklar ki? Gizledikleri, örttükleri kimliklerinde samimi olsalar, bu kimlikleri orta yere çıkacaktır!. Göründükleri sentetik kimlikte samimi olmalarını beklemek ise, plastik bir çiçeğin kokmasını beklemek gibi abes bir şeydir!.
Evet, ne adına olursa olsun, oldukları gibi gözükmeyen müslümanlar, gözüktükleri gibi olma tehlikesini yaşayan müslümanlardır. Nitekim Efendimiz (s.a.v.)'in konuyla ilgili buyruğu dikkate alınırsa, inandıkları gibi yaşamayanların, yaşadıkları gibi inanmaya başlayacakları görülecektir!..
İSLAMİ GELİŞMENİN SORUNLARI
Yaşadığımız coğrafyada, genele açılan İslami bir hareketten değil, genele yansımaya çalışan İslami bir uyanıştan, İslami bir gelişimden söz etmemiz mümkündür. Bir hayli genç olan ve geneli kucaklayabilecek bir mükellefiyet rüştüne henüz erişmemiş olan bu İslami gelişim, yaşadığımız zaman diliminde oldukça ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır.
İslam'dan değil, müslümanların kendi bünyelerinden ve dış çevrelerden kaynaklanan bu gibi sorunlar, müslümanların maslahatına binaen önemle ve özenle ele alınması gereken sorunlardır.
Bu sorunlara, pratik sorunuyla başlamak istemezdik. Çünkü Türkiye'deki İslami uyanışın veya İslami gelişimin en öncelikli sorunu, bize göre pratik sorunu değildir. Ne var ki meseleye genelde böyle yaklaşıldığı ve her olumsuzluğun altında pratik sorunu görüldüğü için öncelikle bu mesele üzerinde duracağız.
Tevhidi Düşüncenin Pratik Açmazı
Bu başlığı birçoğunuz normal karşıladı değil mi? Çünkü buna benzer başlıklarla ve bu gibi başlıkların altında oldukça uzun olan dert ve yakınmalarla sık sık karşılaşıyorsunuz. Nitekim müslümanların durum değerlendirilmesine ilişkin konuşmalarda, pratik sorununun genel bir sorun olduğu, geneldeki bütün müslümanların pratik sorununu çözemediği önemle vurgulanmaktadır. Daha açık bir ifadeyle bilinenleri yasamama hastalığı, genele şamil bir hastalık durumundadır.
Bu tesbit ve teşhise tabi ki karşı çıkacak değiliz. Ancak bu teşhisi her fırsatta gündeme getiren kardeşlerimize şunu sormak istiyoruz.
Bildiklerini yaşamayan bu müslümanların hepsi mi hastalıklı, hepsi mi fasik, hepsi mi gayrisamimi, hepsi mi tembel?
Bütün bu sorulara “Evet hepsi..” diyerek cevap verebilir miyiz?
Veremeyiz!.
Tabi ki veremeyiz!. Çünkü bu konuda çok samimi, çok gayretli kardeşlerimizle karşılaşıyoruz. Pratik yaşantıda önemli sorunları olmasına rağmen bu sorunları dert edinen, bu gibi pratik sorunların, pratik noksanlıkların bir an önce çözümlenmesini isteyen bu müslümanlar, hiç şüphesiz ki tembel veya gayrisamimi müslümanlar değildir. Bu konuda dertlenmeleri ve bu dert ile arayışa geçmeleri bile, bu kardeşlerimizin samimi olduğunu göstermektedir.
O halde bu meseleyi tahlil etmemiz ve karşılaştığımız sorunun nedenlerini belirlememiz gerekir. İslami gelişimdeki pratik sorununun en önemli nedeni, bu gelişimdeki teorik sorunlardır. Bu teorik sorunları, teorik noksanlıklardan ziyade teorik yığılmalar şeklinde anlamalıyız. Yaşadığımız zaman diliminde gündeme gelen herhangi bir soruya, birbirinden farklı onlarca cevapla, onlarca yanıtla karşılık verilmektedir!.
Oysa herhangi bir sorunun İslam adına cevaplanmaması ile, bu sorunun İslam adına birbiriyle çelişkili birçok yanıtlarla cevaplanması arasında önemli bir fark yoktur. Çünkü her iki durumda da sorunun geneli kucaklayabilecek ortak bir pratik çözümü mümkün değildir. Birinci durumda ne yapılacağı bilinmezken, ikinci durumda hangisinin yapılacağı bilinmemektedir!.
Türkiye'de yaşayan ve tevhidi akideyi tüm samimiyetleriyle tasdik eden müslümanlara, İslami pratik adına ne yazık ki birbiriyle çelişen birçok şey yüklenmiş ve yüklenmeye devam edilmektedir. Çok üst boyuttan yapılan hayali davetler, farklı dünyalarda yaşayan bazı kimseler dışında reel bir muhatap bulmazken, alt boyuttan yapılan reel davetler ise üst boyuttan yapılan davetlerin yanında oldukça basit ve anlamsız gözükmektedir.
İşte açmaz budur!.
Tevhidi düşüncenin pratik açmazı denilirken, tevhidi düşüncenin değil, kendilerine muvahhiıd denilen teorisyenlerin açmazı kastedilmelidir. Çünkü tevhidi düşüncenin pratik açmazı yoktur.
Pratik açmaz demek, savunulan teorinin yaşanan realitede pratik imkanı bulamaması, pratik çıkmaza girmesi demektir. Dolayısıyla tevhidi düşüncenin böyle bir açmazı, böyle bir çıkmazı söz konusu değildir.
Çünkü tevhidi düşüncenin pratiği. insanda, insanın kendi nefsinde, kendi yaşantısında başlayan bir pratiktir. Tevhidi yaşantının bireyde başlayan kalkış noktasında ise bu bireylere güç yetiremeyecekleri hiçbir şey yüklenmemiştir. İslam'ı kabul eden herhangi bir nefse yüklenen tevhidi mükellefiyetler, bu nefsin güç getirebileceği mükellefiyetlerdir.
Tevhid üzere bulunan ve tevhidi yaşamak isteyen bir müslümanın Allah'a kulluğunu engelleyebilecek ve bu müslümanı tevhidden zorla uzaklaştırabilecek hiçbir merci yoktur. Kişiye özel kitabında en genel hatlarıyla vermeye çalıştığımız bu bireysel kulluk fıkhı, tevhidi bir kimliğe talip olan her müslümanın yaşaması gereken ve yaşayabileceği bir fıkıhtır.
Peki sonrası, bireysel kulluk fıkhından sonrası nasıl olacak? Bireysel kulluk fıkhından sonra genel düzlemdeki yardımlaşma fıkhı, cemaat fıkhı, devlet fıkhı ve bütün bu fikıhlardaki sorunlar ne olacak? önce bunu yaşayın, önce bunu yaşayalım arkadaşlar. Önce bireysel kulluğumuzla ilgili pratik sorununu ortadan kaldıralım. Çünkü bir aşama sonraki sorunların çözümü, bu sorunun çözümüne bağlıdır.
Bu sorunu çözen müslümanlar, hiçbir kuşkunuz olmasın ki, bir sonraki sorunu çözmeye namzet ve çözebilecek olgunluğa erişen müslümanlardır. Nitekim bireysel kulluk aşamasından bir sonraki aşamaya ilişkin ciddi çalışmalar yapan kardeşlerimiz, kalkış noktasındaki bireysel kulluk fıkhını ciddiye alan ve bu kulluğu dikkatle yaşamaya çalışan kardeşlerimizdir. Birinci basamağa adım atmadan, bu basamaktaki şeref, izzet ve olgunluğu teneffüs etmeden. ikinci veya üçüncü basamaklara nasıl adım atılabileceğini düşünmek ve gündemi böylesi düşüncelerle oluşturmak, abesle iştigal etmektir. Bu gibi düşünceler, bazı ayet-i kerimelere nisbet edilse dahi mutlaka ve mutlaka pratik açmazla karşılaşacak düşüncelerdir.
Yaptıkları kulluk ile Allah'ın yardımına mazhar olmadan ve bu İlahi yardım ile doğrulmadan, birbirlerine yardım etmeye ve birbirlerini doğrultmaya kalkışanlar, tabi ki pratik açmazla karşılaşacaklardır!.
Kendi nefislerinde vahdeti sağlayamadan, müslümanlarla vahdet arayışına girenler, tabi ki pratik açmazla karşılaşacaklardır!.
T.C. toplumunu İslam toplumu zannedip, bu İslam toplumuna yakışacak İslami devlet modeli üzerinde üzerinde çalışanlar, tabi ki pratik açmazla karşılaşacaklardır!.
“İran'da fecr-i sadık doğdu” diyerek, Türkiye'de sabah namazı vaktinin girdiğini zannedenler, tabi ki pratik açmazla karşılaşacaklardır!.
Halkın gönlüne silah zoruyla gireceklerini zannedip, nefsi müdafaa olmayan ve haklı bir nedene dayanmayan silahlı eylemlere kalkışanlar, tabi ki pratik açmazla karşılaşacaklardır!.
Açmazla karşılaşan ve bünyesinde önemli sorunları, önemli sapmaları taşıyan böylesi bütün düşünceler ise, hiç şüphesiz ki tevhidi düşünceler değildir.
Pratik açmazla karşılaşan görüş ve düşünceleri savunan kardeşlerimiz, genellikle içinde bulundukları hali ve genel durumu yanlış tanımlayan kardeşlerimizdir. Bu yanlış tanımlama sorunu ise gözlem ve değerlendirme sorunundan kaynaklanmaktadır.
Gözlem Ve Değerlendirme Sorunu
Herhangi bir şeyi sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek, o şeyi sağlıklı bir şekilde görmeye veya gözlemlemeye bağlıdır.
Sağlıklı ve yeterli bir gözlem, herhangi bir şeyin sadece kemiyetini veya sadece keyfiyetini tesbit etmek olmadığı gibi, herhangi bir şeyin varlıklar aleminden müstağni olarak kemiyetini ve keyfiyetini tesbit etmek de değildir.
Çünkü sağlıklı ve yeterli bir gözlem,herhangi bir şeyi varlıklar alemindeki doğru yerinde kemiyeti ve keyfiyetiyle beraber tesbit etmek, tesbit edebilmektir.
Böyle bir sağlıklı gözlem, hiç şüphesiz ki sağlıklı bir bakışla mümkündür. İşte bu sağlıklı bakışı, mikro ve makro olmak üzere iki kutupta ele almak istiyoruz.
Ferdi veya toplumsal bütün olaylara, bütün oluşumlara mikrodan bakmak, olayın özünü görmemize, keyfiyetini tanımamıza ve kendi çapındaki kemiyetini belirlememize vesile olacaktır.
Aynı olay veya oluşumlara makrodan bakmak ise bu olayın diğer olaylara nazaran kemiyet ve keyfiyetteki önemini ve diğer olaylar bütünlüğündeki yerini tayin etmemize vesile olarak, bu olayı doğru bir tanımlama ile gerçek hayattaki doğru yerine oturtmamızı sağlayacaktır.
Olay ve oluşumları dosdoğru tanımlayabilmek için gerekli olan bu bakışaçıları, herhangi bir müslümanın kendisini ve kendi konumunu tanımlayabilmesi için de gerekli olan bakışaçılarıdır. Meseleye mekan boyutundan basit bir örnek verebilmek İçin şu an kendime aşağıdaki şu soruyu soruyorum.
Ben neredeyim?
Nerede olduğumu tayin ve tesbit edebilmem, hiç şüphesiz ki bir gözlem meselesidir. Olaya öncelikle mikronun en uç noktasından bakıyor ve şu cevabı veriyorum. “Pamuk bir yer minderinin üzerindeyim.”
Doğru fakat yeterli bir cevap değildir bu!. Bakış açımı hafif genişleterek ikinci bir cevabı veriyorum.
“Kerpiç bir odanın içindeki yer minderinin üzerindeyim.”
Yine doğru fakat yine yetersiz bir cevap!. Bakış açımı biraz daha genişleterek üçüncü bir cevap veriyorum. “Ayrancılar köyündeki kerpiç bir odanın içindeyim.” İşte bakış açımdaki bu genişleme, mekan içindeki yerimi doğru tayin edebilmek için mikrodan makroya doğru yaptığım ve yapmak zorunda olduğum bir genişlemedir. Dolayısıyla bakişaçımdaki bu sağlıklı genişleme ile ulaşacağım mekan tayini ve bu mekan tayininin makrodan mikroya ifadesi şöyle olacaktır.
“Mekandan münezzeh olan Allah'ın kuvvet ve kudretiyle kuşattığı arşın, arşın içinde bulunan kainatın, kainatın içinde olan güneş sisteminin, güneş sisteminin içinde bir nokta olan dünyanın, dünyanın küçük bir parçası olan Türkiye'nin, Türkiye'nin küçük bir parçası olan İzmir'in, İzmir'in küçük bir parçası olan Ayrancılar köyündeki kerpiç bir odanın içindeyim..”
Bazılarımıza oldukça uzun ve gereksiz gelen bu cevap, bir insanın Allah'ın yarattığı mekan içindeki gerçek yerini ve mekandaki haddini bilmesi için aslında gerekli olan bir cevaptır!.
Çünkü sağlıklı değerlendirmeler, sorusunun yerine “Ben ne biliyorum?” sorusunu da sorabilirdim. Bu soruya da aynı usulle yaklaştığım zaman, mikro bakış açısı ile bildiklerimi daha sağlıklı tanımlayabilecek ve makroya doğru uzanan bakış açısıyla da bu bildiklerimin İlahi İlim düzleminde zerrenin zerresi olmadığını müşahade ederek, bildiklerimle övünme gibi apaçık bir saçmalığa düşmeyeceğim.
Sadece mikro veya sadece makro bakışaçısı, kendi başlarına yeterli olmayan bakışaçılandır. Mesela “Ben neredeyim?” sorusuna mikrodan bakarak “Kerpiç bir odanın içindeyim” cevabı nasıl ki doğru olmasına rağmen yetersiz bir cevapsa, bu soruya makrodan bakarak verilecek “Kainatın İçindeyim” cevabı da doğru olmasına rağmen yetersiz bir cevap olacaktır.
Dikkate almamız gereken bir diğer husus ise mikro ve makro bakışaçılannın, birbirinden kopuk olmaması, gerekli gözlem mevzileri ile birbirine bağlı olmasıdır. Nitekim “Ben neredeyim?” sorusuna “Kainattaki veya dünyadaki bir odanın içindeyim!.” şeklindeki bünyesinde kopukluk taşıyan cevaplar da, sağlıklı ve yeterli cevaplar olmayacaktır.
Makro bakış açısından koparak olayların mikrosuna dalmak, her nedenin nedenini düşünmek, bu insanların mikrolarda boğulmasına neden olacağı gibi; olayların mikrosuna hiç inmeden, bu olayları makro bakış açısından gözlemlemek ve makrodan tanımlamak da, bu insanların uzun yıllar makrolarda uçmasına vesile olacaktır.
Netice olarak yaşadığımız coğrafyadaki müslümanları ve İslami gelişimleri sağlıklı değerlendirebilmemiz, müslümanlan ve söz konusu İslami gelişimleri sağlıklı gözlemleyebilmemize bağlıdır. Bu sağlıklı gözlemi yapabilecek olan müslümanlar, mikro ve makro bakış açısına sahip olan ve bu iki bakış açısı birbirinden kopuk olmayan müslümanlardır.
Herhangi bir müslümanın birbirinden kopuk olmamak şartıyla, zaman ve mekan boyutundaki mikro derinliği ile makro yüksekliği arasındaki mesafe ne kadar geniş ise, ufkunda sağlıklı bir genişlik olan bu müslümanın gözlem ve değerlendirmesi de o kadar sağlıklıdır.
İslam davasını omuzlayacak olan müslümanların ve özellikle bu müslümanlara vaziyet etme durumundaki yetkin kardeşlerimizin, ferdi veya sosyal bütün olaylara mikro ve makro açısından bakmaları gerekmektedir. İçinde yaşadığımız toplum ne sadece müslümanlardan, ne de sadece gayrimüslimlerden meydana gelen bir toplumdur. Genel düzlemde bütün insanların birlikte ifade edildiği bu toplumda, bazı gruplara ayrılmış müslümanlarla beraber, laikler, kemaiistier ve birçok gruplara ayrılmış geleneksel din anlayışındaki insanlar bulunmaktadır.
Müslümanların kemiyet ve keyfiyet düzlemindeki tanımları, potansiyelleri, önem ve etkileri değerlendirileceği zaman, bu değerlendirme müslümanların sadece kendilerine göre değil, içinde bulundukları sosyal bütünlüğe, bu bütünlüğü oluşturan diğer grupların kemiyet ve keyfiyetlerine ve kendilerinin bu genel bütünlükteki özel yerlerine göre yapılır.
Çevrelerinde bulunan kısmi müslümanları dikkate alıp. toplum realitesini gözardı eden veya toplumu yanlış tanımlayarak, bu tanımdan hareket eden kardeşlerimiz, ne yazık ki sağlıklı bir durum değerlendirmesi yapamayacaklardır. Yanlış durum değerlendirmeleri ise bu kardeşlerimizi yanlış istikamete, yanlış hedeflere yöneltebilecek ve hedef sorununu gündeme getirecektir.
Hedef Sorunu
Müslümanların en öncül hedefi, Allah'a teslim olarak kurtulmak ve çevresindeki insanları da aynı kurtuluşa davet etmektir. İslami gelişimin kalkış noktasını oluşturan bu yaklaşım, bütün müslümanların genelde kabul ettikleri bir yaklaşımdır. Nitekim seksenli yılların ilk yarısında hem kabul edilen ve hem de pratik ifadesini bulan bu yaklaşım, o dönemlerdeki birçok İnsanın itikadi düzlemde kurtuluşuna vesile olmuştu. Çünkü ebedi kurtuluşun özellikle itikadi boyutuna değinen bu gibi tebliğler, müslümanların çevresindeki İnsanlara heyacan ve hararetle götürdükleri tebliğlerdi. Bu samimi tebliğler, özellikle gençler arasında makes bulmuş ve birçok gencin itikadi düzlemde mümin olmasına vesile olmuştu.
akat uzun sürmedi bu tebliğ faaliyetleri!.
İnsanların tek tek kurtarılmaya çalışılması, İslami bir devrim İçin acelesi olan kardeşlerimize göre oldukça uzun ve miadı dolmuş bir yol olarak algılanmaya başladı!. Toplumdaki epey insan tek tek müslüman olduğuna göre, bu müslümanların oldukça ciddi bir potansiyelleri oluşmuştu!. Artık bu potansiyel ile tek tek ferdlerin değil, toplumun üzerinde durulmalı ve toplumun kurtuluşuna çalışılmalıydı!.
Gelinen bu nokta, hiç şüphesiz ki bazı gözlem ve değerlendirmeler ile gelinen bir noktaydı. Müslümanların varlığı ve belli bir potansiyele ulaşmış oldukları, yine böylesi gözlem ve değerlendirmelerin bir sonucuydu!. Müslümanlar vardı, vardı ama, bu müslümanların keyfiyetleri, bu müslümanların kemiyetleri ne durumdaydı.
Müslümanların içinde bulundukları keyfiyeti tesbit edebilmeleri için, mikro derinliğe inerek başkalarını değil, bu bakış açısıyla kendilerini gözlemleselerdi, hiç şüpheniz olmasın ki müslümanların nasıl, nasıl müslüman oldukları sorusunun olumsuz cevabını kendilerinde bulabileceklerdi!.
Ancak bu yapılmadı!.
Bu yapılmadığı gibi müslümanların durumu genel bütünlüğe göre de değerlendirilmedi!. Olay ve meselelere makrodan bakmak ve makro düzlemde konuşmak, büyüklüğün bir işareti olarak kabul edildi!.
Makro yazar, makro düşünür olmak isteyen bazı arkadaşlarımız, gündeme getirdikleri makro konular ile ne kadar makro olduklarını isbat ettiler!. Nitekim bu arkadaşlarımız tarafından hedef tayinine de makrodan bakılmış ve nefisleri tatmin edebilecek büyüklükte makro bir hedef tesbit edilmişti!.
Toplumu kurtarmak!.
Mikro hedefleri savunan kardeşlerimizin, bunların karşısında konuşabilmesi. bunların karşısında tutunabilmesi mümkün değildi!. Çünkü bunların gündeme getirdikleri makro hedef, bütün mikro hedefleri bünyesinde taşıyan bir hedefti.
Sizler insanın kurtuluşunu mu hedefliyorsunuz? O halde bu arkadaşlara muhalefet etmeniz değil, bu arkadaşları desteklemeniz gerekir. Çünkü toplumun kurtulması demek, toplum içindeki insanın da kurtulması demektir!. Nasıl olur da bu gerçeği akledemezsiniz?
Toplum kurtanlırsa, hiç şüphesiz ki toplumdaki tüm insanlar da kurtarılmış olacaktı!. 0 halde toplumun kurtarılması ve tüm hesapların toplum üzerine yapılması gerekiyordu!.
Toplumun kurtuluşu, birçok yo! ve yöntemlerle gerçekleşebilecek bir hadiseydi. Bu yollardan birisi, siyasi iktidarı ele geçirebilmek için politik mücadele verilmesiydi. Nitekim toplumun kurtuluşu gibi büyük bir hedefe yıllar önce yönelen inançlı politikacılar vardı. Gerçi yakın geçmişte bunların aleyhinde çok konuşmalarına rağmen, kindar olmaya hiç gerek yoktu. Nitekim pişmanlık yasasından faydalanarak değişik partilere girdiler!. Yaşadığımız bu günlerde aynı gayeye hizmet edeceklerini iddia eden yeni oluşumların, yeni partilerin kurulması ise, bu konudaki tercih sıkıntısını ortadan kaldırdı.
Siyasi İktidarı ele geçirmek, olaya tavandan müdahale edebilmekti. Toplumsal kurtuluşun tavandan tabana doğru yapılmasında Kur'an'ı Kerim'den örnek alacağımız kıssa ise, hiç şüphesiz ki Yusuf (a.s.) kıssası değildi. Çünkü Yusuf (a.s.) insanların ebedi düzlemde kurtuluşlarına vesile olma eylemini, maliye nazırlığı veya bu nazırlığın imkanlarından faydalanarak yapmamıştı. Kaldı ki o dönemdeki kralın nasıl bir kral, toplumun nasıl bir toplum olduğu da açıklık kazanan bir şey değildir. Kur'an-ı Kerim'de tavandan tabana doğru bir hareket varsa, bu hareket Musa (a.s.)'ın hareketiydi. Tüm İsrailoğullarının dünyevi kurtuluşu için olaya tavandan müdahale eden, Firavun'dan İsrailoğullannı kendisiyle birlikte göndermesini isteyen ve netice olarak İsrailoğullannı görkemli bir mucizeyle denizden geçirerek kurtuluşlarına vesile olan önder, Hz. Musa (a.s.) idi.
Fakat sonra. sonra ne oldu?
Musa (a.s.) sözleşilen vakitte Rabbi ile buluşmaya gittiğinde, geride kalan İsrailoğullarının durumu ne oldu?
Başlarında Harun (a.s.) olmasına rağmen, Samiri denilen sapığa uyarak altından buzağı heykeli yapmadılar mı?
Bu buzağı heykeline taparak, şirke ve zulme yönetmediler mi?
Peki neden, neden böyle oldu?
Evet, üzerinde durmamız ve düşünmemiz gereken sorulardır bunlar. Bizlere bu kıssanın anlatılması, bu kıssadan örnekler ve ibretler almamız içindir. Bu kıssada apaçık bir şekilde gördüğümüz toplumsal gerçek şudur ki, tabandan değil tavandan gerçekleştirilen ve tabana yeterince oturmayan değişimler, köklü ve kalıcı değişimler değildir. Böylesi değişimlerde tavanda bulunan ve değişimin itici gücü olan önder, herhangi bir sebeb ile tavandan ayrılırsa veya ayrılmak zorunda bırakılırsa, tavanın zorlaması ile belli bir noktaya getirilen taban, bir Samiri'nin müdahalesi ile çözülüp, dağılabilmektedir.
Kaldı ki olaya özellikle tavandan müdahale eden Musa (a.s.), tabanı ihmal eden veya tabanı görmemezlikten gelen bir önder de değildi. Tabandaki insanlara yönelik daveti, bu insanlara yönelik teklifleri de bulunmaktaydı. Ancak olayın sonucunu tahlil ettiğimiz zaman, ne Harun (a.s.)'ın varlığı ve ne de Musa (a.s.)'ın davetini kabul eden tabandaki mü'minlerin varlığı, toplumsöl çözülme ve dağılmayı önleyebilecek yeterlilikte değildi. Nitekim hiçbir askeri gücü bulunmayan Samiri gibi bir sapık, evet, tek bir sapık. hiç zorlanmadan bu çözülme ve dağılmayı gerçekleştirmişti!.
Ne diyorsunuz?
Kur'an-ı Kerim'de örnek ve ibret almamız için zikredilen bu gibi kıssalardan, örnek ve ibret almamız gerekmez mi?
Tabana oturmayan ve yeterli taban desteğini almayan değişimlerin, kalıcı değişimler olmadığını anlayabilmemiz için, çok mu akıllı olmamız gerekir? Bizlere anlatılan bu kıssa, tavandan yapılan müdahalelerin, bu müdahaleyi gerçekleştiren kişi veya kişilerin ayrılmasıyla akamete uğradığıni. uğrayabileceğini anlamamız için yeterli değil mi?
Ayrıca yaşadığımız çağda, tavandan yapılan müdahaleler ile hoşlanmadıkları bir durumla karşılaştıkları zaman, bu tavana müdahale edebilecek ve tabanla bütünleşmemiş bu tavanı değiştirebilecek Samiriler yok mu?
Ekonomik ve askeri güce sahip olan günümüz Samirileri, kıssada zikredilen Samiri'den daha avantajlı, daha etkin bir durumda değil mi?
Halkında müslüman olan bazı ülkelerde tavandan yapılan bazı İslami müdahaleier, çağdaş Samirilerin karşı müdahaleleri ile pasifize edilmedi mi?
Çağdaş Samirilerin varlığına ve müdahale için fırsat kollamalarına rağmen halen varlığını sürdüren İran İslam Devrimi, askeri ve ekonomik güce sahip olan çağdaş Samirilerin birçok hesabını, tabanla yeterince bütünleşen keyfiyeti ile bozmadı mı? Şayet bu devrim, tabanla yeterince bütünleşrneseydi veya uzun yıllardır tabanda oluşturulan hakka karşı muhabbet ve batıla karşı tepkinin ortak bir ifadesi olmasaydı, hiç bugünlere gelir miydi?
Gerçi bütün buniarı kısmen de olsa bilen, kısmen de olsa dikkate alan ve bu kısmi bilince sahip olarak girdikleri siyasi partilere, siyasi iktidarı ele geçirerek toplumu tavandan kurtarmak için değil, bazı politik imkanlardan faydalanarak toplumsal değişime ivme kazandırmak için girenler vardı!.
Çünkü içinde yaşadıkları toplum, genellikle siyasi ve politik etkinliklerle değişen bir toplumdu. Toplumun değişmesinde itici güç olan bu siyasi ve politik etkinliklerde söz sahibi olabilmek, değişimi müsbet bir vadiye kaydırabilmek için kaçırılmaması gereken bir fırsattı!.
Bir diğer tarafta, toplum üzerine hesap yapmalarına rağmen legal faaliyetlerin dışında kalan ve özellikle tabanı dikkate alan bazı kardeşlerimiz ise, İslami hareketi topluma maledebilmek için halkla bütünleşmeyi veya kitieselleşmeyi kaçınılmaz görüyorlardı.
Kitleselleşmek arzusu ile değişik arayışlara geçen bu kardeşlerimiz için değerlendirilmesi gereken en önemli olay, toplumdaki muhalefet potansiyeli idi. Çünkü içinde yaşadığımız toplumun çoğunluğunu oluşturan tüm mazlumlarda, zalimlere yönelik belirli bir muhalefet vardı. Düzenin zulmüne uğrayan bu mazlumlara sahip çıkarak onlarla bütünleşmek ve kısa vadeli programlarla bu kitleleri İslami harekete kazandınnak, akla oldukça yatkın geliyordu.
Toplumdaki bu muhalefet potansiyeli, rejimin çok yüzlü politikaları ile iniş-çıkış gösteren istikrarsız bir potansiyeldi. O halde zalimlere karşı ve mazlumlardan yana oluşturulacak tavırlar ile mazlumlarla bütünleşerek bu muhalefeti bilinçlendirmek ve bu muhalefet potansiyeline istikrarlı bir ivme kazandırmak gerekiyordu.
Muhalefet sorunu. bu nedenle üzerinde durulması ve açılması gereken bir sorundu..
Muhalefet Sorunu
Ezilen halkın sorunlarını gündeme getirmek ve bu sorunları çözümleyici tavırlar oluşturmak, hiç şüphesiz ki İslami hareketten ayrı düşünülebilecek bir şey değildir. Nitekim cahili otoritenin yürürlükte olduğu beldelerde yaşayan tüm müslümanlar, tek kişi de olsalar, belirli bir etkinliğe ulaşan cemaat durumunda da olsalar, bu miislüinanların mazlumlardan yana ve zalimlere karşı önemli tavırları bulunmaktadır. Müslümanların bu tavırları, öz ve keyfiyet olarak değişınemekle beraber, müslümanların bulundukları duruma ve içinde yaşadıkları toplumun kültürüne göre pratik değişimler gösterebilmektedir. Mesela İran coğrafyasında yaşayan rnüslümanlar ile Mısır coğrafyasında yaşayan müslümanların toplumsal muhalefete yaklaşımları farklı olduğu gibi, kazantmları da farklı olmuştur.
Bizlere örnek veya ibret olması için bu iki ayrı vakıanın aynı düzlemde veya sadece sonuçlarına göre değerlendirilmesi, hiç şüphesiz ki sağlıklı bir değerlendirme olmayacaktır. Çünkü birbirinden ayrı, birbirinden farklı vakıalardır bunlar. Nitekim Mısır ve İran toplumlarını kendi şartlarına göre mukayese edecek olursak, bu İki toplum arasındaki tarihi ve kültürel farklılıkları görmemiz mümkündür.
Geniş bir tarihi perspektif içinde Sünni toplumlarda yönetime karşı dini tasdik geleneği hakim iken. Şii toplumlarda dini muhalefet geleneği hakimdir. Sünni toplumlarda uzun asırlardır devam eden dini tasdik geleneği, dini muhalefetten kaynaklanan devrimci bazı çıkışları baltaladığı gibi, gayri İslami birçok uygulamanın İslam adına(i) tasdik edilmesine neden olmuştur. Dolayısıyla Sünni coğrafyalardaki toplumsal muhalefete dini içerik kazandırmak ile, Şii coğrafyalardaki toplumsal muhalefete dini içerik kazandırmak birbirinden oldukça farklı şeylerdir. Sünni coğrafyalarda yaşayan devrimci rnüslümanlar için başlı başına bir engel teşkil eden ve yıkılması gereken bu geleneksel yaklaşım. Şii coğrafyalarda yaşayan devrimci rnüslümanlar için yıkılması gereken bir köstek değil, beslenmesi gereken bir destek niteliğindedir. Nitekim İran İslam Devrimi asırlardır bünyesinde taşıdığı dini muhalefet geleneğinden yeterince faydalanmış, toplumsal muhalefete sağlıklı bir şekilde eğilerek bu muhalefeti, İslami harekete hız ve ivme katan dini içerikli bir potansiyel haline getirmiştir. Hatta ve hatta İslam'la alakası olmayan Halkın Mücahidlerinin muhalefetini dahi, dini içerikli aynı muhalefet çatısı altında toplayabilmiştir.
Mısır'da ise aynı sonuçlan, aynı kazanımları görmemiz mümkün değildir. Bunun bir nedeni sözünü ettiğimiz kültürel farklılıklar, bir diğer nedeni de Mısırlı müslümanların toplumsal sorunlara ve bu sorunların çözümüne yönelirken bazı yanılgılara düşmeleridir. Ancak sonuçlan ne olursa olsun, evrensel düzlemdeki bu iki vakıadan, da örnek ve ibret almamız gereken yönler vardır.
Meseleyi Sünni kültürün ve ananelerin genellikle yürürlükte olduğu Türkiye coğrafyasına göre değerlendirecek olursak, toplumsal muhalefetin genel düzlemde dini İçerikli bir muhalefet haline getirilmesinde karşılaşabileceğimiz güçlükleri görmemiz zor değildir. Dolayısıyla bu meselenin genel düzlemde çözümünden önce, genele açılabilecek kısmi düzlemlerdeki çözümleri üzerinde yoğunlaşmamız gerekecektir.
Türkiye coğrafyasındaki eğitim, sağlık, işsizlik ve pahalılık gibi sorunlar, bu coğrafyadaki mazlum insanların önemli sorunlarıdır. Nitekim geniş halk kitlelerinde yaşanan bu sorunlar, bu halk kitlelerinde önemli bir muhalefet potansiyeli meydana getirmiştir. Ne var ki ortak sorunlardan kaynaklanan bu geniş muhalefet, sisteme karşı ortak bir tepkiye dönüşmemiş ve dünya istikbarının müdahalesi ile kendi aralarında yüzlerce parçaya, yüzlerce gruba bölünmüştür. Bütün bu gruplar, zulmün varlığını kabul ve tasdik etmekle beraber, zulmün nereden kaynaklandığı ve çözümünün ne olacağı noktasında birbirinden farklı görüşler ileri sürebilmektedirler.
İşte böylesi bir durumda mazlumlardan yana ve zalimlere karşı ortak bir tavır belirleyecek olan müslümanların, toplumdaki bütün muhalif grupların durumlarını dikkate alarak kendilerini bu muhalif gruplardan ayrı ve bu muhalif grupların fevkinde tanımlamaları gerekir. Çünkü müslümanların muhalefeti, diğer muhalif gruplarda genel geçer olan sosyal veya ekonomik nedenlere dayanan bir muhalefet değildir.
Şayet herhangi bir İslami hareket, sosyal veya ekonomik zulme muhalefeti esas alarak varolmaya ve gelişmeye çalışırsa, belki belli bir dönem hızlı bir gelişim gösterebilir. Fakat böyle bir hareketin bulunduğu coğrafyada sosyal ve ekonomik zulmün dozajı, harekete nisbet edilemeyecek farklı nedenlerle azaldıkça, bu hareketin potansiyeli düşerek pelteleşme fazlalaşacak ve hareketin insiyatifi, muhalefeti yumuşatma yularına sahip olan zalimlerin eline geçecektir.
Oysa müslümanların küfri sistemlere karşı muhalefet ve mücadeleleri, öncelikle ve özellikle hakkı esas almaktadır. Mazlumdan yana olmamız, mazlumdan önce Allah'tan yana olmamızın bir neticesidir. Zalimlere olan muhalefetimiz de. onların insana veya insan emeğine karşı çıkmalarından önce, hakka ve hak ölçülere karşı çıktıkları içindir. Dolayısıyie mazlumlardan yana ve zalimlere karşı olan tavırlarımız, sadece ve sadece Allah için göstermemiz gereken tavırlardır. Nitekim besmeleyle başlayan muhalefet ve mücadelemiz, besmelede ifade edildiği gibi Allah'ın adıyla ve Allah'ın adına yapılan bir mücadeledir.
Mazlumlardan yana ve zalimlere karşı bir tavır belirleyecek olan müslümanlar, diğer muhalif gruplardan farklı böyle bir tavır geliştireceklerdir. Haktan uzaklaşan zalim işverenleri bonkörlüğe veya hakkı bilmeyen mazlumları isyana davet etmenin, hakka yakın bir neticesi olmayacaktır. Her türlü zulmün, haktan uzaklaşmanın bir neticesi olduğunu bilerek, teşhisi bu istikamette yapmamız ve yegane tedavinin de hakta olduğuna inanarak, zalimleri ve mazlumları inandığımız bu hakka davet etmemiz gerekecektir.
Hakka davet, hiç şüphesiz ki batıla karşı duyarsız veya suskun olan bir davet değildir. Hakkı açıklamak ve İnsanları hakka davet etmekle yükümlü olan müslümanlar, yaşadıkları coğrafyalarda zalim zihniyetleri ve bu zihniyetlerin toplumsal düzlemdeki zulümlerini de açıklamakla yükümlüdürler.
Dolayısıyie bu meselelerin İslami bir duyarlılık ile gündeme getirilmesi ve hakka dayalı sağlıklı bir yorumla halka yansıtılması gerekmektedir.
Zulmün tesbit ve teşhisinde, şahıslar, partiler veya devletler üzerinde durulursa, bu anlatıma kulak veren insanlarda şahıslara, partilere veya devletlere karşı belirli bir muhalefet meydana gelecektir. Oysa müslümanlar olarak oluşturmamız gereken muhalefeti, şahısların veya partilerin fevkindeki küfri zihniyetler üzerinde yoğunlaştırmamız ve bu muhalefete, detaysız bir İslami içerik kazandırmamız gerekir.
Toplumsal muhalefete dini içerik kazandırabilmek için günümüzde sık sık gündeme gelen M. Kemal aleyhtarı bazı aşın yönelişler, İslam adına tartışılması gereken yönelişlerdir. Hepimiz biliyoruz ki İslam, küfri şahıslardan ziyade, küfri zihniyetlere karşı tavır göstermekte ve bu zihniyetlere karşı savaş açmaktadır.
Ayrıca özenle dikkate almamız gereken diğer önemli husus; diğer beşeri hareketlerden farklı olan İslami hareket, batıla muhalefetten veya batıla nefretten ziyade, hakka muhabbet temeline dayanan bir harekettir. İnsanları cezbedecek gerçeklere ve güzelliklere sahip olmayan beşeri hareketler, genel olarak muhalefet temeline dayanırlar ve hareket potansiyelini muhalefetin bu nefretinden kazanırlar. İslami hareketin kalkış noktasında ise nefret değil, muhabbet bulunmaktadır.
Müslümanların hakka karşı muhabbet, batıla karşı nefret duydukları açık bir gerçektir. Ancak hakka olan muhabbet, batıla olan nefretten değil; batıla olan nefret, hakka olan muhabbetten kaynaklanır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'i genel bir perspektifte dikkate alacak olursak, İlahi vahyin gündemini batıldan ziyade hak oluşturmaktadır. İlahi vahiy insanları hakka ve hakkın güzelliğine davet etmekte, bu davetin bir gereği olarak batılı reddetmelerini istemektedir.
Mesela Mekke döneminde nazil olan ayet-i kerimelerde Lat ve Uzza uzun uzadıya anlatılmamış, İslami hareketin temelini bu putlara duyulan nefret değil, Allah'a duyulan muhabbet oluşturmuştur. Nitekim Mekke müşriklerinin dehşetli işkenceleriyle karşılaşan yiğit müslümanların direnme gücü, Lat veya Uzza'ya nefretten ziyade, alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'a muhabbetten kaynaklanıyordu.
Toplumsal muhalefete dini içerik kazandırma meselesinde, bütün bunların dikkate alınması gerekecektir. Halkın ve özellikle mazlumların yaşadığı sorunlar bu dikkatle gündeme gelecek ve hakkı esas alan yorumlarla insanlara yansıtılacaktır.
Bu sorunlara, bu sorunlardan kaynaklanan muhalefet potansiyeline ve bu sorunların pratikteki çözümüne ilişkin İslami yaklaşımların belirlenmesi, oldukça hassas değerlendirilmesi gereken bir konudur. Toplumsal muhalefeti kendi içeriği ile kullanmaya kalkışmak ve halkın yaşadığı sorunları, hakka göre değil halka göre çözümleyici tavırlara yönelmek, hiç şüpheniz olmasın ki başlı başına bir sapma, bir sapkınlık olacaktır.
Yaşadığımız coğrafyadaki insanların sorunları birden fazla ve çok boyutlu sorunlar ise, bu sorunlardan hangisine öncelik vereceğimizi veya hangisine öncelik vermemiz gerektiğini, ancak ve ancak maslahat prensibini dikkate alarak belirleyebiliriz. Müslümanlar olarak biliyor ve iman ediyoruz ki, herhangi bir insanın uhrevi maslahatı, dünyevi maslahatından önce gelir.
Dolayısıyla İslam adına belirleyeceğimiz tavırlar, insanların dünyevi maslahatından önce uhrevi maslahatını gözeten tavırlar olacaktır.
Gönlümüzden geçen ve gönlümüzün istediği tavırlar, hiç şüphesiz ki bu insanların hem dünyevi ve hem de uhrevi maslahatını gözeten tavırlardır. Herhangi bir insanın kamı tok, sırtı pek olarak cennete gitmesini isteriz.
Ancak, yaşadığımız şartlarda bu ikisini bir araya getirmemiz, getirebilmemiz mümkün değil ise. herhangi bir insanın sosyal refah ile cehenneme gitmesini değil, sosyal sıkıntılar ile cennete gitmesini tercih etmek durumundayız, Çünkü öncelikli tercihimiz ve öncelikli mücadelemiz, insanların dünyevi değil, uhrevi maslahatı içindir.
İşte meseleye bu duyarlılıkla yaklaştığımız zaman, elimizdeki bazı imkanlarla insanların dünyevi sıkıntılarını çözmeye çalışmamız bile mutlaka ve mutlaka uhrevi bağlantılı olacaktır. Ancak bütün mazlumları kucaklayabilecek ve bu mazlumların önemli sorunlarını pratik olarak çözebilecek
böylesi İmkanlara henüz ulaşmamış isek, öncelikli davetimiz mazlumların uhrevi maslahatını gözetecektir. Dünyevi sorunların, uhrevi sorunların çözümlenmesiyle halledileceği: uhrevi kurtuluşa talip olan mazlumların, Allah'ın lutfu ve yardımıyla dünyevi kurtuluşa da nail olabilecekleri anlatılacaktır. Nitekim İlahi vahiyde ve Resulullah (s.a.v.)'in pak sünnetinde gördüğümüz gerçek budur.
Efendimiz (s.a.v.)'in davet ve mücadelesi insanların öncelikle sosyal refah seviyelerini değil, dinlerini değiştirmeyi amaçlıyordu. İslam'ın ilk dönemlerdeki davetini kabul eden nice müslümanın, bu daveti kabul etmekle sosyal durumları değişmemiş veya geçim sıkıntıları giderilmemişti. Hatta ve hatta İlahi daveti kabul etmekle, sosyal sıkıntılarına sıkıntı katılan birçok müslüman vardı.
Ancak bu insanların sosyal sıkıntılara yaklaşımlarında önemli, çok önemli bir değişiklik olmuştu. Daha önceleri bellerini büken, onlara oldukça ağır gelen bu kişisel sıkıntılar, hafiflemişti. hafifleyivermişti sanki!.
Bu önemli değişikliğin sebebi, yaşadıkları tüm sıkıntılara katlanma nedenindeki değişiklikti. Daha önceleri üçbeş günlük dünya hayatı için olan bu katlanma nedeni. artık Allah için. ebedi cennet hayatı için olmuştu!.
Daha önceleri bütün bu sosyal sıkıntılara sadece kendileri için katlanmalarına karşın. artık tüm bir insanlık için, tüm bir insanlığın kurtuluşu için katlanıyorlardı!.
Yegane kurtuluşun Hak'ta olduğunu biliyorlar ve bu bilinçle insanları ayet ayet, sure sure Hak'ka davet ediyorlardı. İnsanları öncelikle ve özellikle mala, makama, işe veya paraya değil, ebedi cennet hayatına çağırıyorlardı. Mazlumların bu İlahi davete icabet etmeleri, sosyal sıkıntılardan kurtulabilmek veya herhangi bir işe girebilmek için değil. ebedi cennete girebilmek içindi!.
İlk dönem müslümanlarının genellikle ferdi olan sınıriı imkanları, İlahi daveti kabul eden bütün mazlumlara değil. İlahi daveti kabul ettiği için İşkencelerle karşılaşan ve bu işkencelere gösterdiği tahammül ile İlahi daveti sadece ve sadece Allah için kabul ettiğini isbat eden Bilal gibi müminlere. Bilal gibi mazlumlara ulaşabiliyordu.
Çünkü İlahi davetin tabiatında. münafıklık ve insanları münafıklığa itecek unsurlar yoktu.
Çünkü İlahi davetin tabiatında, davetin kabul edilebilmesi için, dünyevi nimetlerin bir rüşvet gibi Ön plana çıkarılması yoktu.
Allah için yapılan İlahi davet, yine Allah için, öncelikle ve özellikle Allah için kabul edilmesi gereken bir davetti. Müminler bu bilinçle Allah'a davet ediyorlar, müslimler bu bilinçle davete teslim oluyorlardı.
Asr-ı saadet dönemindeki müslümanîarın daveti, müslümanların gündemi, İlahi vahyin belirlediği böyle bir gündemdi. Dolayısıyla bu müslünıanlarda. günümüzde olduğu gibi bir gündem sapması. bir gündem sorunu yoktu.
Gündem Sorunu
Asr-ı saadet dönemi müslümanlarında gündem sorununun bulunmaması, hiç şüphesiz ki ilahi vahiyden kaynaklanan bir rahmetti. Bu dönemin tarihini Kur'an-ı Kerim'i dikkate, alarak okuyanlar, gündemi belirleyen ana unsurun İlahi vahiy olduğunu müşahade edeceklerdir. Müslümanların gündeminde peyderpey nazil olan İlahi vahiy olduğu gibi, İslam'ı kabul etmeyen müşrik ve kafirlerin gündeminde dahi yine İlahi vahiy vardı.
Bazı şeytani sorular veya konular ile bu gündem saptırılmaya çalışıldığı zaman, bu gibi konulardaki İlahi vahyin ikazını dikkate alan müslümanlar, konuşulmasında ve tartışılmasında hayır olmayan böylesi konulara hiç girmiyorlardı. Netice olarak Rahmanın istediği konular konuşuluyor ve rahmetle karşılaşılıyordu.
Peki ya günümüzde, günümüzde de Rahman'ın istediği konular mı konuşuluyor?
Müslümanların gündemini Kur'an-ı Kerim ve Kur'an-ı Kerim'deki gündem usulü, gündem gerçeği mi belirtiyor?
Günümüz müslümanlan da, Kur'an-ı Kerim'in hangi topluma, hangi meselelerle ve hangi sırayla nazil olduğunu dikkate alarak, gündemlerini bu İlahi gündem anlayışına göre mi oluşturuyorlar?
Tartışmasız hayır!. Tartışmasız diyorum, çünkü günümüz müslümanların ne konuştukları, hangi gündemlere rağbet ettikleri meydandadır.
İyi ama neden, neden böyle oluyor? Gündem ve gündem bilinci üzerine birçok konuşmalar yapılmasına rağmen, bu gündem sapması nereden ve neden kaynaklanıyor?
Günümüz müslümanlarının gündemini, İslami bir dert ile düşünen, İslami bir dert ile birbirlerini arayan, aynı dert ile konuşan ve bazı çevrelerce kendilerine sıradan(!) denilen müslümanlar oluştursaydı. hiç şüpheniz olmasın ki gündemlerimiz daha rahmetli olurdu. Fakat ne yazık ki genel gündemi bu müslümanlar oluşturmuyordu. Çünkü herhangi bir kariyeri olmayan ve sıradan telakki edilen bu samimi müslümanlar, gündemi belirleme hakkına sahip olan müslümanlar değildi. Gündemi belirleme hakkı, kendilerine yazar veya düşünür veya bilim adamı veya bilmem ne başkanı denilen kimselere aitti. Gündemi bu seçkin İnsanlar belirleyecek ve diğerleri ister yandaş olarak, ister muhalif olarak bu gündeme dahil olacaklardı!.
Nitekim öyle oluyordu işte!.
Kur'an-ı Kerim ise gündem ve gündemdeki konuların genellikle dışında tutulmaya çalışılıyordu. Çünkü bu yüce Kitab'ın, böylesi tartışmalara alet edilmemesi gerekiyormuş!. Çünkü bu yüce Kitab, her kişiye, her anlayışa farklı mesajlar veren, farklı anlaşılabilen bir Kitab'mış!.
Lütfen kendimize gelelim, ilim ehli olmasak da insaf ehli olalım!.
Nereden çıkarıyorsunuz bütün bunları?
Kur'an-ı Kerim, hangi ciddi meselemizde bizleri farklı yaklaşımlara, farklı tavırlara davet ediyor?
Müslümanların özellikle ferdi kulluk fıkhındaki ve içtihadi konular çerçevesindeki ihtilafları, hiç şüphesiz ki müslümanlar için bir kolaylık, müslümanlar için bir rahmet olan ihtilaflardır. Ancak müslümanların birlik ve bütünlüğünü parçalayan, müslümanları birbirine düşüren, müslümanlan emperyalizmin oyuncağı durumuna getiren siyasi ve itikadı düzlemlerdeki ihtilaflar, hoşgörüyle karşılayabileceğimiz rahmetli ve hayırlı ihtilaflar mıdır?
Soruyorum sizlere, müslümanların bu ciddi konulardaki ihtilafları başlı başına bir şer ise, bu şer Kur'an-ı Kerim'den mi kaynaklanıyor? Kur'an-ı Kerim böylesi serlere fırsat veren, fırsat verebilecek bir Kitab mıdır?
Böyle bir iddia, Kur'an-ı Kerime apaçık bir iftira değil midir?
Mesela bizler, Kur'an-ı Kerime yeterince vakıf olmayan, ancak gündeme getirdiğimiz konularda Kur'an-ı Kerim'in genelini yeterince dikkate almaya çalışan müslümanlarız. Hangi ciddi konumuzu Kur'an-ı Kerim'in bütünlüğüne götürdüysek, bu konularda hiçbir çelişkili yaklaşımla, hiçbir çelişkili tavırla karşılaşmadık.
Bazı istisnalara değil, genele binaen söylediğiniz “Kur'an-ı Kerim farklı anlaşılabilecek bir Kitab'tır!.” iddianızı isbat edebilmeniz için, müslümanların ciddi meseleleriyle ilgili olarak Kur'an-ı Kerim merkezli gündeme getirdiğimiz meselelere, yine Kur'an-ı Kerim merkezli karşı çıkmanız, karşı çıkabilmeniz gerekmez mi?
Müslümanların ortak ve ciddi meselelerine ilişkin olarak her söylediğimize Kur'an-ı Kerim'den delil getirmememize rağmen, her söylediğimizde Kur'an-ı Kerim'i dikkate aldığımız şimdiye kadar ki söylediklerimizden hangisini Kuran merkezli tenkid edeceksiniz?
Dikkat ediniz “Tenkid edilmez veya tenkid edilemez” demiyoruz. Kur'an-ı Kerim'den değil, bizden kaynaklanan yanlışlarımız, yanılgılarımız olabilir. Ancak Kur'an-ı Kerime nisbet ettiğimiz bu yanlışlarımızın, bu yanılgılarımızın günyüzüne çıkarılması ve yine Kur'an-ı Kerim merkezli tenkid edilmesi gerekmez mi?
Bu mesele, sadece bizim şahsımızla ilgili bir mesele de değildir. Şayet Kur'an-ı Kerime nisbet ettiğimiz herhangi bir yanlışımız veya yanılgımız var ise, bu yanlışı ve bu yanılgıyı paylaşan onbinlerce müslürnan vardır. Kendi coğrafyanızda sizlerle birlikte yaşayan ve sizlerin kardeşi olan bunca müslümana nasıl lakayt kalabilirsiniz ki!. Mesela bizler. sizlere, siz kardeşlerimize lakayt kalmıyor, lakayt kalamıyoruz. Bu kitab çalışmasının muhtevasında da görüleceği gibi, Allah'ın yardımıyla bizler için bir sapkınlık konusu olmayan birçok meseleye, bu tehlikeyle karşılaşan ve bu tehlikeye meyleden sizler, siz kardeşleniniz için değiniyoruz,
O halde sizlerin de bu müslümanları dikkate almanız, doğru bilerek tasdik ettikleri yanlış ve yanılgıları varsa uyarmanız gerekmez mi?
“Falancanın Kuran merkezli görüşlerinde yanlışlıklar olacağı gibi filancanın da Kuran merkezli görüşlerinde yanlışlıklar olabilir!.” denilerek ortalığı bulandırmak ve bu bulanıklığı demokratik bir hoşgörüyle karşılamak, müslümanca bir yaklaşım değildir.
Kur'an'ın bütünlüğünde ele alınmayan bazı ayet-i kerimelere değil. Kur'an-ı Kerim'in bütünlüğüne nisbet ettiğimiz anlayışlarımız üzerinde tartışamayacaksak, bu anlayışlarımız üzerinde ortak bir noktaya gelemeyeceksek, hangi anlayışlarda ortak bir noktaya geleceğiz.
Kur'an'ı Kerim'in biraraya getiremediği bizleri, Kur'an-ı Kerim'in biraraya getiremediği müslümanları, hangi Kitab biraraya getirecek?
“Efendim, geçmişteki büyük alimler dahi bazı Kur'an-ı meselelerde ihtilaf etmişlerdir!.” diyerek meseleyi bulandırmak isteyenlere, geçmişteki o alimlerin hangi meselelerde ihtilaf ettiklerini sormak isteriz.
O alimlerin ihtilafları, günümüzdeki ihtilaflar mıdır?
Kendilerini rahmetle andığımız o alimler günümüzde yaşasalardı, günümüz müslümanlarını birbirine düşüren böylesi ihtilaflara düşerler miydi?
Medine vesikasının günümüzdeki pratik değerini veya demokrasiye karşı müslümanca yaklaşımın ne olacağını uzun uzun tartışırlar ve ihtilafa düşerek ikiye, üçe ayrılırlar mıydı?
İsiami kimliğin yeterince tanımlanmadığı, muvahhidim diyen insanlarda dahi yeterince makes bulmadığı günümüz ortamında, sistem içi değişimlerde İsiami katkının ne olacağını tartışırlar ve bu tartışmalarda ihtilafa düşerler miydi?
Zalim olmalarına rağmen gayrimüslim diyemeyeceğimiz sultanların davetine bile icabet etmeyen, bu alimler, hem zalim, hem de gayrimüslim olan günümüz müstekbirlerinin davetlerine icabet ederler, bu müstekbirlerin belirlediği gündemlere katılmayı birer onur vesilesi kabul ederler miydi?
Günümüz müslümanlarının acil meselelerini bir kenara bırakıp, müstekbirlerin meselelerine çözümler ararlar mıydı?
Bütün bu soruların cevabı belli olduğu gibi. günümüz müslümanlarının genel durumu da bellidir. Hangi meselelere rağbet edildiği, hangi meselelerin konuşulduğu, müslülümanların hangi seviyede olduğunu göstermektedir.
Ellerindeki kalemi Musa'nın asası zanneden bazı aydınlar, ellerindeki kalem ile Kızıldenizi yararak hem müslümanları ve hem de müslüman düşmanlarını kurtarma sevdasına kapılmışlardır!.
Bu sevda, büyük bir sevdadır!.
Bu sevda, koskoca bir toplumu kurtarma sevdasıdır!.
Böyie bir sevdanın yanında, bir insanı kurtarma, bir insanı kurtarabilme sevdası nedir ki!.
Birçok kardeşimizi de içine alan bu gündem sapması, hiç şüphesiz ki sistemin değişim ve İslamizasyon politikasıyla da ilgilidir. Hak adına yıpratılmış putları, batıl adına yıkmaya ve sistem içi değişime İslami katkılarda bulunmaya davet edilen bazı aydınlar, bu daveti büyük bir fırsat telakki ettiler. Dolayısıyla bu büyük gündemlere girilmeli ve bu gündemlere İslam'ın ağırlığı konulmalıydı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Asr-ı saadet döneminde müslümanların ve müşriklerin gündemini İlahi vahiy oluşturuyordu. Gündemdeki sorular genellikle vahiyden kaynaklanır, İlahi vahyin sorduğu sorulara müşrikler cevap vermeye çalışırlardı.
Günümüzde ise bu durum değişmişti!.
Gündemi oluşturan sorular, genellikle müşriklerden, genellikle müstekbirlerden kaynaklanıyordu.
Sistem hakkında, devlet hakkında, toplum hakkında, konsensüs hakkında sorulan, büyük sorulardı bunlar!.
Diyeceksiniz ki “"Ne sorulursa sorulsun. Mühim olan bunlara İslami cevabın verilmesi ve insanların İslam'a cezbedilmesidiri.”
Oysa mesele bu kadar basit değildir. Asıl itibariyle müstekbirlerden falan değil, şeytandan kaynaklanan bu gibi sorular, şeytani amaçlar güden sorulardır. Rabbani yaklaşıma göre muhatap alınmaması ve gündem oluşturmaması gereken bu gibi sorular, müslümanların hedefini ve gündemini saptırıcı sorulardır. Ayrıca bu gibi sorulara. günümüz insanlarını tatmin edebilecek nakli ve akli cevaplar verebilmek de mümkün değildir. Daha açık bir ifadeyle bu gibi sorulardan kaynaklanan gündemler, günümüz müslümanlarının başarılı olabilecekleri ve rahmetli neticeler elde edebilecekleri gündemler değildir.
Çünkü, beşeri ideolojilerde bile herhangi bir teorinin pratik geçerliliği önemli olduğu gibi, İslami hükümlerin de pratik geçerliliği önemlidir. Pratik geçerliliği olmayan bir hüküm, teoride ne kadar kulağa veya kalbe hoş gelirse gelsin, pratik düzlemde gayet rahat eleştirilecek, gayet rahat çürütülecek bir hükümdür. Zaten şeytan aleyhillanenin bazı İslami hükümlere karşı yegane başarısı ve bu hükümler karşısında direnebilmesi, İslami hükmün teorisi ve pratiği arasındaki bu boşluktan kaynaklanmaktadır. İslami hükmün teorisi ile pratik geçerliliği arasında bîr boşluk var İse, bu boşluk şeytan aleyhillanenin gayet rahat kullandığı, kullanabildiği bir boşluktur. Oysa İslam'ın gündem anlayışında, teori ve pratik arasında böyle bir boşluk yoktur. Gündeme getirilen hükümler, pratik geçerliliği olan yaşanabilir hükümlerdir.
Kur'an-ı Kerim'de beyan edilen evrensel birçok hükmün, sünnet-i seniyedeki pratik karşılığı evrensel değildir. Resulullah (s.a.v.) herhangi bir evrensel hükmü pratiğe geçireceği zaman, nasıl ki yaşanılan şartları ve İslam'ın maslahatını dikkate almışsa; yünümüz alimleri de herhangi bir evrensel hükmü pratiğe geçirecekleri zaman, günümüz şartlarını ve Resulullah (s.a.v.)'in bir hükmü pratiğe geçirirken kullandığı metodu, diğer bir ifadeyle Nebevi usulü dikkate alacaklardır. Müslümanlarla veya İslam toplumuyla ilgili evrensel hükümlerin pratiğe geçirilmesinde de, yine bu müslümanların ve İslam toplumunun durumu dikkate alınmaktadır.
Ancak şu hususun altını önemle çizelim ki, İslam'ın toplumla veya sistemle İlgili evrensel hükümleri, her topluma, her sisteme angaje edilebilecek veya her toplumda, her sistemde pratik karşılığını bulabilecek hükümler değildir. Bu evrensel hükümleri pratiğe geçirebilecek olan toplumlar, hangi zaman diliminde ve hangi şartlarda yaşıyor olurlarsa olsunlar, hak üzere olan toplumlardır. Hak hükümlere muhatap olmanın ve bu hükümleri pratiğe geçirmenin kaçınılmaz şartı, hak üzere olmaktır.
İşte mesele bu noktaya geldiği zaman, büyük gündemlere giren bazı arkadaşlarımızın karşılaşacakları çıkmaz açıklık kazanmaktadır. Bu arkadaşlarımız sistem veya toplum konusunda hangi projeyi hazırlarlarsa hazırlasınlar, kendilerinden bu projenin pratik geçerliliği istenecektir.
Peki bunu nasıl sağlayacaklardır?
İçinde yaşadığımız toplumun nasıl bir toplum, sistemin nasıl bir sistem olduğunu realist'olarak tanımladıkları zaman. İslam'ın toplum veya sistem hakkındaki hükümlerinin pratiğini nasıl ve neye göre belirleyeceklerdir?
İslami hükümlerden taviz vermedikleri zaman, bu hükümler çerçevesinde hazırladıkları projeler, pratik geçerliliği olmayan projeler olacaktır. Böyle bir durum ise İslami hükümlerin günümüzde yaşanamayacağını iddia eden şeytan ve dostları için, kaçınlmaz bir fırsat olacaktır. Mesela birçok çalışmalarını saygıyla karşıladığım ancak bazı görüşlerine katılmadığım sayın Süleyman Karagülle ve arkadaşlarının hazırladığı “Adil Düzen” projesi, birçok boyuttan pratik geçerliliği olmayan bir projedir!. Çünkü İslam ahlakını kabul etmemiş, İslam ahlakıyla ahiaklanmamış bir toplumda, bir sistemde, bu ahlaki prensipleri temel kabul eden İslam'ın sosyal adaletiyle ilgili görüşleri, pratik geçerliliği olmayan ve istihza ile karşılanacak görüşler olacaktır. Bu projeye pratik geçerlilik sağlamak için yapılan ve yapılacak restoreler ise, bu projeyi asıl mecrasından çıkaracak restorelerdir. Evet, İslami hükümlerden taviz vermedikleri zaman, karşılaşacakları durum budur. Böyle bir durumda teorik düzlemde değil, pratik düzlemde ciddi eleştirilerle karşılaşacaklar ve hem akli, hem de reel olan bu eleştiriler karşısında tutunamayacaklardır.
Böyle bir duruma düşmemek için realitedeki toplumu dikkate aldıkları ve söz konusu projeleri topluma göre hazırladıkları zaman, hazırlanan bu proje hakka göre değil, halka göre hazırlanan bir proje olacaktır. Kalkış noktası Hak, batış noktası halk olan bu projelere İslam adını verdikleri ve bu projeyi İslam adına savundukları zaman ise, gayet tabi olarak bizlerin tepkileri, bizlerin eleştirileri ile karşılaşacaklardır.
Böyle bir duruma düşmemek, hiç şüphesiz ki İslam'ın hikmetli gündem anlayışına bağlı kalmamızla mümkündür. Sistem, toplum ve devlet hakkında elbetteki ciddi araştırmalarımız, ciddi çalışmalarımız olacaktır. Ancak bu çalışma ve araştırmalarımız, özel gündemlerde konuşabileceğimiz, özel gündemlerde tartışabileceğimiz araştırmalardır. Bu konuları müslümanların genel gündemine getirmek ve bunun da ötesinde bir toplum düzleminde tartışmaya açmak, İlahi vahyin gündem anlayışına sadık kalan müslümanların yapabilecekleri bir şey değildir.
Ayrıca kendimizi, müstekbirlerin gözüyle görüp, onların gözüyle tanımlama yanılgısına da düşmememiz gerekir. Günümüz müstekbirlerinin İslam adına önemsedikleri ve ön plana çıkardıkları nice şeyler vardır ki, bütün bunlann İslam adına böylesi bir önemi yoktur. Yine bu müstekbirlerin hiç önemsemedikleri, önemser gözükmedikleri ve istihza iie karşıladıkları öyle şeyler vardır ki, bunlar İslam adına gerçekten önemli şeylerdir.
Mesela bu müstekbirlerin beni İslam adîna önemsemesi ve bana müslümanlar adına konuşma yetkisi vermesi, beni önemli ve müslümanlar adına konuşabilecek birisi durumuna getirmez. İslam adına konuşmak ile müslümanlar adına konuşmak, hiç şüphesiz ki birbirinden ayrı şeylerdir. Her müslüman gibi ben de, bildiğim ve İlahi vahyin rehberliğinde mutmain olduğum konularda İslam adına konuşabilirim.
Ancak müslümanlar adına konuşmak ayrı şeydir!.
Benim müslümanlar adına konuşabilmem ve konuştuklarımın bir önemi, bir bağlayıcılığı olması için. benim bu müslümanlara vaziyet eden birisi olmam gerekir. “Yürüyün” dediğim zaman, bu emir sadece beni bağlayacak ise, ben sadece kendi adıma konuşurum. Böyle bir durumda müslümanlar adına konuşmam, konuştuklarım doğru olsa bile abes bir konuşma olur. Çünkü yaptırım gücü oian batıl bir sözün, yaptırım gücü olmayan hak bir söze karşı pratik üstünlüğü vardır. Dolayısıyla müslümanlar adına konuşma yetkisi, bu müslümanlara vaziyet eden ve bu yaptırım gücüne sahip olan kardeşlerime ait bir yetkidir. Bu kardeşlerim bile bütün müslümanlar adına değil, sadece vaziyet ettikleri müslümanlar adına konuşabilirler.
Müstekbirlerin bana veya bir başka arkadaşıma bu yetkiyi vermesi, bu yetkiyi meşrulaştırmaz. Özellikle medya karşısına çıkan arkadaşlarımızın bu yanılgıya düşmemeleri, kimin adına konuştuklarına açıklık getirmeleri gerekmektedir.
Müstekbirlerin islam adına önemli gördükleri şahsiyetler, İslam adına mutlaka önemsenecek şahsiyetler olmayacağı gibi: bu müstekbirlerin İslam adına önemsedikleri konular da, İslam adına mutlaka önemsenecek konular değildir. Müstekbirlerin her önemsedikleri konuda konuşmak ve bu konularda görüşler ileri sürmek, müstekbirlerin batıl propagandalarında saç ayağı durumuna gelmektir,
Mesela konsensüs konusu, günümüz müstekbirlerin İn oldukça önem verdikleri bir konudur. Uluslararası sistemin özellikle halkında müslüman olan ülkelerde oluşturmak istedikleri ve kendi insiyatiflerinde olmasına ciddi önem gösterdikleri bu konsensüs, en açık ifadesiyle bu ülkelerdeki İslami gelişmeyi baltalama ve bu ülkelerdeki şeytani sömürüye İslami yular ile İstikrar kazandırma uğraşısıdır.
Uluslararası sistemin bu konsensüs arayışına Medine vesikası ile cevap vermeye kalkışmak ve günümüz şartlarının. Medine vesikasının pratiğe konulduğu şartlara paralellik arzetîiğini savunmak ise. en hafif ifadesiyle düşünürlere yakışmayacak olan bir düşüncesizliktir.
Medine vesikasını tartışmaya açan ve tartışan bu arkadaşlarımıza göre, günümüz şartlan, Medine vesikasının pratiğe konulduğu şartlar gibiymiş!.
Türkiye'de doğup büyümeyen, Türkiye'deki müslümanların durumunu yakından bilmeyen Malezyalı bir müslüman olarak bu haberle karşılaşsam. “Maşallah Türkiye'deki kardeşlerime!. Demek ki tevhidi mücadelenin oldukça çileli yollarını katetmişler, kemiyet ve keyfiyet düzleminde bu aşamaya gelmişler, İslami vahdetten kaynaklanan ve bir yumruk haline gelen potansiyelleri ile böyle bir yaptırım gücüne ulaşmışlar!.” diyerek, belki de Türkiye'ye hicret edeceğim.
Ve sormak istiyorum, Türkiye'ye hicret ettiğim zaman Medine vesikasını, Medine'deki pratik istikametinde yürürlüğe koyacak ve ülke genelinde insiyatif sahibi olacak bu yiğit müslümanlan nerede bulacağım?
Bu ciddi sorum karşısında neden gülüyorsunuz ve gülerek neden Cağaloğlu'nu gösteriyorsunuz ki?
Cağaloğlu'nda mı?
Peki Cağaioğlu'na gittikten ve buradaki üç-beş yazıhaneyi dolaştıktan sonra, bu iddia ve İddia sahipleri hakkında ne düşüneceğim?
Söyleyin bana, bu durum karşısında ağlamadan, gülmeden, delirmeden Malezya'ya nasıl dönebilecek ve Malezya'daki müslümanlara ne diyeceğim?
Evet.
Lütfen kendimize gelelim!. Lütfen kurtulalım bu gülünesi durumdan ve pratik geçerliliği olan ciddi gündemler oluşturalım. Medine vesikasının pratiğe konulduğu dönem, müslümanların istikrarlı ve potansiyel bir bütünlükte olduğu, müslümanların dışında kalan tüm grupların ise belli bir ayrılık ve cedelleşme içinde bulunduğu bir dönemdi. Dola-yısıyie pratikteki insiyatifin genellikle müslumanlarda olduğu bu Medine vesikası, müsiümanlar açısından bir anlaşma, diğer gruplar acısından bir uzlaşma niteliğindeydi. Çünkü taviz veren ve vermek zorunda olan taraf müsiümanlar değil, diğer gruplardı. Müslümanlar. Ehl-i Kitaba veya müşriklere kendileriyle ilgili olarak velayet hakkı vermemişler ve bunun da ötesinde onların bazı konulardaki velayetlerini üzerlerine almışlardı.
Günümüzdeki şartlar ise İslami açıdan negatif görüntüler veren şartlardır. Dünya istikbarı birçok konuda birliğe ve potansiyel güce sahip olmasına rağmen, müslümanların durumu Medine dönemindeki fırkalara bölünmüş Ehl-i Kitab'tan farklı değildir. Böyle bir durumda Medine vesikasının gerçekleşebilir en iyimser pratiği, nihai velayeti üzerlerine alacak müstekbirler için bir anlaşma, müslümanlar için bir uzlaşma niteliğinde olacaktır. Tavize dayalı uzlaşmaya ise İlahi vahyin izin vermediği ve vermeyeceği bilinmesi gereken bir gerçektir. Tavize dayalı uzlaşmaya izin verilseydi, böyle bir uzlaşma Mekke döneminde gerçekleşirdi. Oysa konuyla ilgili ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere Mekke dönemindeki müslümanlar tarafından böyle bir uzlaşma önerisinde bulunulmadığı gibi, müşriklerin uzlaşma önerileri dahi reddedilmiştir.
Kafirlerin müslümanlar üzerinde velayet sahibi olamayacakları nasıl ki nakli bir gerçek ise. kafirlerin avantajlı oldukları bir durumda velayetlerini müslümanlara vermeyecekleri de akli bir gerçektir!.
Yaşadığımız dönemde ille de bir konsensüs, bir anlaşma zemini arayışına girilecekse, bu arayışı öncelikle kendi aramızda yapalım. Kendi aramızda bir anlaşma zemini arayalım. Uzlaşacaksak veya taviz vereceksek, İslam'dan ve İslam'ın hikmetli hükümlerinden değil, kişisel düşüncelerimizden taviz vererek, kendi aramızda uzlaşalım. Gayrimüslimlerle uzlaşma zeminlerini ve böylesi zemin arayışlarını bir kenara bırakarak, müslümanlarla anlaşma, müslümarlarla uzlaşma zeminleri üzerinde konuşalım.
En abartılı gündemimiz bu olsun!.
Tebliğ Sorunu
Gündem ve tebliğ meselesi, yaşadığımız dönemde birbirinden ayrı telakki edilecek meseleler değildir. Tevhidin ve tevhidi davetin yaygınlaşması, hal ve hareketlerimizde makes bulması gereken böyle bir dönemde, müslümanların gündemindeki en önemli madde, hakka davet olmalıdır.
Hakka davet, sadece sözlü anlatımlarla veya sadece yazılı metinlerle gerçekleştirilecek bir davet değildir. Çünkü Efendimiz (s.a.v.), çevresindeki insanlara devamlı konuşan ve onlara sadece konuşarak nasihat eden bir mübelüğ değildi. Resulullah (s.a.v.)'in çevresindeki insanlara en müşahhas, en somut nasihati, ha ve hareketleri idi. Bizler için en görkemli örnek olan rahmet peygamberi (s.a.v,), yaşanması gereken kulluğa, yaşadıklarıyla ve yaşantısıyla davet ediyordu.
Yaşanması gereken doğruluğa, doğrulukla. yaşanması gereken güzelliğe, güzellikle, yaşanması gereken adalete, adaletle, yaşanması gereken rahmete, merhametle davet ediyordu!.
Evet, yaşanması gerekenlere, yaşantıyla davet etmek, bütün peygamberi davetlerin en belirgin özelliği idi. Fakat ne yazık ki davet etme konumunda olan bazı kimselerin anladığı, anlayabileceği bir şey değildir bu!. Gerçi davet edilen veya nasihata ihtiyaçları bulunan birçok müslümanın da bu konuda bilinçli olduklarını söyleyemeyiz. Çünkü bu müslümanlar da hal ehlinden ziyade, bizler gibi hali meçhui olan söz ehlinden nasihat almayı tercih ediyorlar!.
Oysa etraflarına bakmaları, bir müslümanın bir güzel halinden, bin nasihat almaya çalışmaları gerekir. İnfak konusunda nasihat almaları gerekiyorsa, gücü nisbetince ve samimiyetle infakta bulunan bir müslümanın yanına gitmeleri ve söz konusu nasihati, o müslümanın halinden almaları gerekir.
Hiç şüpheniz olmasın ki, infakta bulunan o müslümanın görünür hali ve yarım yamalak da olsa iki cümlelik samimi nasihati, infak konusundaki birçok edebi kitabtan daha faydalı olacaktır.
Tabi ki anlayana veya anlamak isteyene!.
Resulullah (s.a.v.)'in sünnetine uyarak yaşanması gerekenlere yaşantıyla davet etmek, aynı zamanda bir kulluk borcumuzdur. Kulluğu yaşamadan kulluğa davet etmenin karşı tarafa önemli bir faydası olmayacağı gibi, bizlere de bir faydası yoktur. Mesela Allah'a kulluk hakkında çok hikmetli, çok edebi bir kitab yazsam, kulluğun gereğini yapmadıktan sonra bu kitabın bana ne faydası olacaktır? Huzuru mahşerde “Dünyada ne yaptın?” sorusuyla karşılaştığım zaman “İşte. kulluk hakkındaki bu kitabı yazdım” dersem, hiç kuşkusuz bütün mahşer halkı önünde rezil olurum. Çünkü bu dünya yaşantısına, kulluk hakkında kitab yazmaya değil, öncelikle bu kulluğu yaşamaya gönderildim.
Sizler de benimle aynı durumdasınız. Sizler de önce kulluğa davet etmekle değil, kulluğa icabet etmekle yükümlüsünüz. İlahi davete icabet ederek, yaşayarak yaptığınız davetler ise hic şüphesiz ki tesirli ve rahmetli davetler olacaktır.
Tebliğ meselesinde değinmek istediğimiz ikinci husus, tebliğ esaslarının tahrif edilmemesidir, karşı tarafa tebliğ götürdüğümüz zaman, hiç kuşkusuz ki bu tebliğin makbul karşılanmasını ve kabul edilmesini isteriz. Ancak karşılaştığımız birçok durum, bu isteğimize uygun olmayabilir. Karşı tarafın yaklaşımları ile tebliğ esaslarımız arasında bir yakınlaşma değil, belirgin bir uzaklık olabilir. İşle böyle bir durumda yakınlaşmayı sağlamak için tebliğ esaslarını rütuşlamaya, restore etmeye çalışmak, yanlış bir yöneliştir.
Bu yanlışa daha ziyade topluma yönelik genel tebliğlerde bulunan veya batıl zihniyetlere karşı İslam'ı tanımlamak isteyen kardeşlerimiz düşüyor. Önce şunu anlamalıyız ki cahili bir toplumun genel düzleminde makul ve makbul karşılanacak İslami tebliğ yoktur. Çünkü adı üstünde, cahili ölçülere, cahili yaklaşımlara sahip olan cahili bir toplumdur. İsiami tebliğ cahili toplumun genel düzleminde gündeme gelse dahi, bu tebliğin amacı genel katılımdan ziyade özel katılımları sağlamak, hakka yakın veya hakka açık olan insanları, hakka kazandırmaktır.
Cahili toplumun genel olarak İslam'ı kabul etmesi, genel İslami tebliğlerle değil, mucizelerle bile gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla böyle bir hayale kapılarak genel İslami tebliğe toplumsal katılımı hedeflemek ve bu hedef istikametinde çalışmak, bu arkadaşlarımızı önemli yanlışlara götürebilecektir, Çünkü bu gibi çalışmalar, cahüi toplumdan ziyade İslami tebliğ üzerinde yapılmakta ve islami tebliğ, cahiliye tarafından kabul edilebilir bîr tebliğ durumuna getirilmek istenmektedir.
Tabi ki yanlıştır bu!.
Cahili veya batıl zihniyetler, İslami tebliği hiç şüphesiz ki makul ve makbul karşılamayacaklardır. Batı toplumlarına veya batıl zihniyetlere İslam'ı makul ve makbul gösterebilmek için İslam üzerinde yapılan değişim ve restore çalışmaları, batıl çalışmalar olacaktır. Nitekim böylesi endişeler ile İslami tebliği kabul edilebilir hale getirmeye çalışan bazı kardeşlerimiz, kabul edemeyeceğimiz yanlışlara düşmüşlerdir.
Oysa İslami tebliği kabul edilebilir hale getirmeye çalışmakla değil, tebliğe muhatap olan insanları İslami tebliği kabul edebilir hale getirmeye çalışmamız gerekir. Çünkü değişmesi gereken ve değişecek olan İslami tebliğin kendine özgü keyfiyeti değil, bu tebliğe muhatap olan kişilerin zihniyetidir. İslami tebliğin karşı tarafta makes bulabilmesi için üslup ve anlatımımızı değiştirebiliriz.
Ancak anlatımı değiştirmek ile, anlatılanı değiştirmek birbirinden ayrı şeylerdir. Anlatılan ve anlatılması gereken Allah'ın sözleridir. Allah'ın sözlerinin değişmeyeceği ve değiştirilmeyeceği ise apaçık beyan edilmektedir.
“Andolsun senden önce de peygamberler yalanlandı; onlara yardımımız gelinceye kadar yalanlandıkları ve eziyete uğratıldıkları şeye sabrettiler. Allah'ın sözlerini değiştirebilecek yoktur. Andolsun, gönderilenlerin haberlerinden bir bölümü sana da geldi.” [15]
Günümüz dünyasında sürekliliğini devam ettiren en ciddi savaşlardan birisi, propaganda savaşıdır. Özellikle siyasi düzlemde yoğunlaşan bu savaş, genellikle her şeyin mubah görüldüğü bir savaştır. Siyasi düzlemdeki propaganda savaşında, hangi yolla olursa olsun kitlelerin etkilenmesi, kitlelerin katılım ve desteğinin kazanılması amaçlanmaktadır.
Doğruluk ve dürüstlük gibi ahlaki prensiplere gülüp geçen propaganda zihniyetleri, kitleleri etkileyebilmek ve toplumsal katılımı sağlayabilmek için birbirleriyle vaad yarışına girmişlerdir. Nitekim günümüzdeki propagandaların büyük bölümünü, aslı ve astarı olmayan böylesi vaadler oluşturmaktadır.
İşte bu vaad propagandasına, toplum ve toplumsal katılım üzerine hesap yapan ve müslüman oldukları söylenen bazı kimseler de katıldı!. Bunların vaadleri, hiç şüphesiz ki İslam adına, Ailah adına verilen vaadlerd.
Toplumu ürkütmemek, toplumu dağıtmamak, toplumu cezbedebilmek için, “Uyarıp-korkutma” prensibine bağlı İslami tebliğ, “Uyutup-müjdeleme” şekline getirildi!.
Cenneti kazanmak, oy pusulasındaki cennetliklere(!) mühürü basmak gibi kolay bir işti!. Genellikle müslüman olduklarım iddia eden bu politikacıların topluma yönelik dünyevi vaadleri ise dünya yaşantısını adeta cennete çevirecek vaadlerdi!.
Oysa değil bu toplum. canlarını dişlerine takarak uzun yıllar mücadele eden asr-ı saadet dönemi müslümanları dahi. vadedilen böylesi refah ve rahatla karşılaşmamışlardı!. Herşeye sahip ve herşeye kadir olan Rabbimizin bile insanlara böylesi dünyevi vaadleri yoktu!.
Dünya hayatı, imtihan, meşakkat ve mücadele hayatıydı.
Resulullah (s.a.v.) insanlara veya müslümanlara yönelik hiçbir vaadinde mahcup duruma düşmemişti. Çünkü Allah adına kendisinden bir vaadde bulunmadığı gibi, Allah'ın vaad ve vaidlerinin de şartlarını bildirmişti. Kaldı ki genellikle İslam üzere olmayan günümüz insanlarının, İslam adına müjdelenerek uyutulması değil, İslam adına tehdit edilerek uyarılması gerekmektedir.
Bir diğer tarafta nefisleri adına kolaycacık almak istedikleri, istedikleri gibi yazma. istedikleri gibi konuşma, istedikleri gibi giyinme. istedikleri gibi yaşama, istedikleri gibi örgütlenme hürriyetlerini, İslam adına verenler de aynı propagandaya dahil olmuşlardı!.
Şaşırıyoruz!.
Topluma yönelik söz meydanlarında “İslam'da şu da var, İslam'da bu da var, İslam size şunu vadediyor, İslam size bunu vadediyor...” diyenleri aynı şaşkınlıkla dinliyoruz.
“Size ne oluyar? Siz nasıl hüküm veriyorsunuz?” “Yok, sizin (elinizde/ okumakta okluğunuz (başka) bir Kitah mı var?” “İçinde., siz neyi seçip beğenirseniz, mutlaka sizin olacak, diye.” “Yoksa sizin üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki, siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye.” “Onlara sor: “Onlardan hangisi bunun savunuculuğunu yapacak?” [16]
Asıl itibariyle kafirleri ve müşrikleri muhatap alan yukarıdaki ayet-i kerimeleri, meselenin geldiği noktada zikretmek zorunda kaldığımız için bizler üzüldük, umarız onlar da utanmışlardır!.
Tercih Sorunu
Tercih hakkı, insanların en tabi haklarından birisidir. Her insan iyiyi veya kötüyü, doğruyu veya yanlışı, güzeli veya çirkini seçme, tercih etme hakkına sahiptir.
Bu tercih hakkıf sorun olur mu?
Tabi ki olur!.
Çünkü dünya emperyalistlerinin müdahale ettiği her mesele, insanlar ve özellikle müslümanlar için başlı başına bir sorun olmaktadır. Nitekim tercih hakkı da, bu hakkı kullanma düzlemindeki şeytani müdahaleler ile ciddi bir sorun durumuna gelmektedir.
Kendi alternatifini. yine kendi bünyesinde oluşturan dünya emperyalizmi, gelişen şartlara göre devamiı alternatifler üretmekte ve dünya insanlarını aynı mantıktan kaynaklanan bu alternatiflerle karşı karşıya getirmektedir. (Nitekîm tercih hakkına sahip olan insanları çelişkiye ve birbirleriyle cedelleşmeye götüren durum, bu alternatiflerden hangisinin seçileceği, hangisinin tercih edileceği noktasındadır. Gerçi günümüzdeki propaganda faaliyetleri, bu tercihleri istedikleri vadiye kanalize edebilmektedirler. Mesela herhangi bir İnsana “Falanca işin gerçekleşmesi için, kaba etinize iğne batırayım mı?” diye sorsanız, bu insanın kendisiyle ilgili olarak düşüneceği iki husus vardır.
Kaba etime iğne batırılsm mı, yoksa batırılmasın mı?
Nitekim böylesine sade bir teklifle karşılaşan insanlardan birçoğu, “Hayır, batırılmasın!.” cevabını verebilecektir. Ancak bu insanlara “Falanca işin gerçekleşmesi için kaba etinize ekmek bıçağı mı, çuvaldız mı, yoksa iğne mi batıralım?” sorusu yöneltilse, meseleyi genellikle bu üç alternatif çerçevesinde değerlendirecek olan bütün pratik akıllılardan ortak bir ses yükselecektir.
İğne olsun!.
Hür iradelerden kaynaklanan, hür bîr sestir bu!. Bu insanlar meseleyi akıllıca değerlendirmişler ve akıllıca bir tercih hakkı kullanmışlardır!. Nitekim hepsi kaba etlerini kendi istekleri ile açmışlar ve vatandaşlık aşılarını vurulmuşlardır!.
Müstekbirlerin şeytani alternatiflerinden kaynaklanan tercih sorunu ne yazık ki müslümanlara da yansımış ve müslümanlar arasında ehven mantığının doğmasına, bazı çevrelerde yaygınlaşmasına neden olmuştur. Batıl zihniyetlerin hazırladığı değişik alternatifler ile karşılaşan bu müslümanlar, alternatiflerin hak mı, batıl mı olduğunu düşünmeden, bu alternatiflerin hangisinin ehven olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Tabi ki bu düşünceler, sonuçsuz kalan düşünceler değildir. Bir batıl, diğer batılla veya batıllarla kıyaslanmakta ve kıyaslar arasındaki farklar, hangisinin ehven olduğunu, hangisinin tercih edileceğini belirlemektedir. Nitekim bu ehven mantığa göre, monarşi yerine oligarşinin, oligarşi yerine demokrasinin tercih edilmesi ve Allah uzun ömürler verirse demokrasi yerine de İslam'ın tercih edilmesi düşünülmektedir!.
Oysa ne bu kadar uzun ömrümüz ve ne de bu kadar çok seçim hakkımız vardır. Başlı başına bir imtihan olan dünya hayatımızda, İlahi vahyin bizlere sunduğu tek tercihimiz, tek seçim hakkımız vardır.
Hak mı, batı' mı?
İster hakkı seçersiniz, ister batılı!.
Müslümanlar veya müslüman oimak isteyenler, hak olan gerçeği meçhui bir geleceğe erteleyerek batılın değişik versiyonları, değişik alternatifleri üzerinde düşünüp, bunlardan birisini tercih etme yoluna gitmezler, gidemezler. Dünyevi kaygılar veya İslami(!) beklentiler ile batıl alternatiflerden herhangi birisini ehven mantığı ile tercih etmek, hakkı ve hak olan İslam'ı tercih dışı bırakmak demektir.
Günümüz müstekbirlerinin bizlere yönelik değişik teklifleri, değişik önerileri olabilir. Bu teklif ve önerilen İslam adına cevaplamamız gereken bir durumda, bu teklif ve önerileri kendimize, kendi durumumuza göre değerlendiremeyiz. Çünkü bu gibi teklif ve önerilerden bizler gibi kişilerin razı olması başka şey, Allah'ın razı olması başka şeydir.
Bizler zayıf, bizler güçsüz, bizler çaresiz olabiliriz. Dolayısıyla kendimizle ilgili ve kendi adımıza değerlendirmemiz gereken bir meselede, zayıflığımızı, güçsüzlüğümüzü veya çaresizliğimizi dikkate alabiliriz.
Ancak, mesele İslam'la ilgiliyse ve bu mesfelede İslam'ın sahibi Allah adına cevap verilecekse, bu meseleyi kendi zayıflığımıza, kendi güçsüzlüğümüze veya kendi çaresizliğimize göre değil, her şeye Malik ve her şeye Kadir olan Allah (c.c.)'a göre değerlendirmemiz gerekir. Çünkü müslümanlar olarak Allah'ın yeryüzündeki halifeleri olmamız, Allah'ın adıyla ve Allah adına yapacağımız işlerde, Allah'ı dikkate almamızla mümkündür.
Şanı yüce Rabbimizin ne kendi adına, ne de bizler adına kabul etmeyeceği bir teklifi, kabul etmeyeceği bir öneriyi, değişik kaygılar ve beklentiler ile kabul etmek, besmeleyle yapılacak bir iş değildir.
Güçlenmek veya belli bir etkinlik kazanmak için böylesi tercihlere yönelen kimseler, asıl itibariyle zillete ve acizliğe yönelmişlerdir. Çünkü yöneldikleri ve ehven mantığı ile tercih ettikleri yolda, beşeri ambargolarla karşılaşmasalar dahi İlahi ambargo ile karşılaşacaklardır. Nitekim günümüz dünyasında müstekbirlerin kısmi yardımlarına mazhar olan bazı kimseler, İlahi yardımdan nasibi kesilmiş olan kimselerdir. Kendilerine yazık eden bu kimselerin özenilecek bir yanı değil, tiksinilecek yüz yanı vardır,
Müslümanlarda tercih sapmasına neden olan ehven mantığının yanı sıra bir de faydacı mantık vardır. Yaptıkları veya yapacakları her işi, kısa vadeli fayda anlayışına göre değerlendiren bu kimseler, kiminle, hangi düzlemde,
ne yaparsam faydalı olur?. sorularının peşine takılarak, oldukça tehlikeli vadilere sürüklenen kimselerdir. Tehlikeye düşmelerinin nedeni sordukları sorulardan ziyade, bu sorulan cevaplandırma mantıkları ve verdikleri cevaplardır.
Büyük işlerin genellikle büyük insanlarla yapılacağı kanaatini taşıyan ve büyüklük kavramında da yeterince net olmayan bazı arkadaşlarımız, belli kariyerlere veya etiketlere sahip kimselerle birlikte olmayı, müminlerle birlikte olmaya tercih edebilmektedirler. Gerçi bu durum teoride reddedilse de, pratikte değişen bir durum değildir.
Müminlerin vahdetinden, müminlerin bir ve beraber olmalarından bahseden bu arkadaşlarımız, söz konusu birlik ve beraberliği başka kimselerle gerçekleştirme gayretindedirler!.
Müslümanların kimlerle birlik olabileceğini gösteren yelpaze açıldıkça açılmış ve dillerinin ucuyla müslüman olduklarını ifade eden müstekbirleri dahi kapsamına almıştır!. Kendilerine mustazaf denilen müminlerle beraber olunmaktansa, sosyal, siyasi veya ekonomik etkinliğe sahip yeşil müstekbirİerle beraber olmak tercih edilen bir durum olmuştur!. Oysa şanı yüce Rabbimiz. Efendimiz (s.a.v.)'e kimlerle beraber olacağı konusunda şu uyanda bulunmaktadır..
“Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı), süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.” [17]
Hiç kuşkusuz ki bütün müslümanlar, Allah İle beraber olmayı arzulayan, Allah ile beraber olmayı tercih eden müslümanlardır. Şayet bu arzumuzda, bu tercihimizde samimi isek. müminlerle beraber olmamız gerekir. En kısa ve en açık ifadesiyle mü'minlerle beraber olmak, Allah ile beraber olmaktır.
“Çünkü Allah mü'minlerle beraberdir.” [18]
Allah ile beraber olmak isteyenlerin,
mü'minlerle beraber olmaları, beraber yaşamaları, beraber çalışmaları gerekmektedir. Hayırlı işler, kendilerine mustazaf denilen bu müminler ile yapılacak, bu gerçek müminler ile başarılacak işlerdir. Tağuti sistemler, bu sistemlerdeki makamlara gıpta ile bakan yeşil müstekbirler ile değil, tağuti sisteme ve söz konusu makamlara tiksinti ile bakan bu mü'minlerle yıkılabilecektir.
O halde neden, neden bu mü'minlerle beraber olmayı, bu mü'minlerle beraber çalışmayı tercih etmiyorsunuz? Sosyal, ekonomik veya siyasi bazı etkinliklere sahip olan yeşil müstekbirler, bu mü'minlerden, bu müslümanlardan daha mı hayırlı?
Değişik düşünce ve yorumlar ile böyle bir kuşkuya, böyle bir istifhama düşüyorsanız, aşağıdaki ayet-i kerime ile burun buruna gelmişsiniz demektir.
“Kendilerine Kitab'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar, tağuta ve cibt'e inanıyorlar ve diğer küfredenler için: “Bunlar, iman edenlerden daha doğru bir yoldadır” diyorlar.” “İşte bunlar Allah'ın kendilerini lanetlediğidir. Allah'ın kendisini lanetlediğine hiçbir yardımcı bulamazsın.” [19]
Lütfen dikkatli olunuz!.
Yaşadığımız coğrafya, müslümanla münafığın birbirine karıştırıldığı bir coğrafyadır. Müslümanlık iddiası, genel geçer bir iddia durumuna gelmiştir. Fiili düzlemde ve apaçık bir şekilde İslam'a saldıranlar dahi, müslüman olduklarını iddia edebilmektedirler. Dolayısıyla böyle bir coğrafyada söz konusu iddialara değil, iddia sahiplerinin yaşantılarına, yönelişlerine, amellerine bakmamız gerekir. Meselenin bu gerçek veçhesine kabaca bakmamız bile, bu münafıkların nifağını görmemize yeterli olabilecektir.
Politik şartlar gereği münafıklığı meslek haline getiren politikacılar ise, gayet rahat teşhis edilebilecek kimselerdir. Bu münafıkların müslümanlara yaklaşımları ne olursa olsun, bunların hepsi müslümanların uzak durmaları gereken şerli, şer kaynağı insanlardır. Nitekim şanı yüce Rabbimiz münafıklarla ilgili olarak Efendimiz (s.a.v.)'e şu uyarılarda bulunmaktadır..
“Ey Peygamber, Allah'tan sakın, kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm
ve hikmet sahibidir.” [20]
“Kafirlere ve münafıklara itaat etme, eziyetlerine de aldırma ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” [21]
Önemine binaen Kuran-ı Kerim'in muhtelif yerlerinde tekrar edilen bu ikaz, üzerinde durmamız, üzerinde düşünmemiz gereken bir ikazdır.
Kafirlere ve münafıklara itaat etme!. Bu ikaz, müslüman lığı kabaca yaşıyan bizler gibi kimseleri muhatap alsaydı, belki de üzerinde fazlaca durmaya gerek yok diyebilirdik. Ancak bu ikaz, öncelikle ve özellikle Efendimiz (s.a.v.)'i muhatap alan bir ikazdır. Dolayısıyla meseleye Resulullah (s.a.v.) açısından yaklaşmamız ve aşağıdaki soruyu bu istikamette cevaplandırmamız gerekecektir.
“Kafirlere ve münafıklara itaat etme!.” uyarısı, Efendimiz (s.a.v.)'i, kafirlerin ve özellikle münafıkların hangi teklifleri, hangi önerileri karşısında1 uyarmaktadır?
Bu soruya “Küfri veya gayrimeşru teklifleri karşısında uyarıyor” cevabını vermek, daha önce de belirttiğim gibi bu meseleyi, İslam'ı kabaca yaşayan bizlere göre değerlendirmek olur. Oysa meseleye Resuluilah (s.a.v.) boyutundan bakmamız gerekir. İslam'ı hakkıyle yaşayan Efendimiz (s.a.v.), küfri veya gayrimeşru teklifleri zaten kabul edecek, kabul edebilecek, bir müslüman değildi. O halde bu uyarı Kapmını biraz daha açmamız ve bu uyarının kapsamına söz konusu kafirlerin ve münafıkların bazı meşru tekliflerini de dahil etmemiz gerekecektir.
Bazı samimi kordeşlerimiz “Bunu da nereden çıkardın? Meşru olan teklif, kafirlerden veya münafıklardan da gelse, değerlendirilecek ve kabul edilebilecek bir tekliftir” diyeceklerdir.
Oysa bu mesele biraz daha geniş, biraz daha kapsamlı düşünülmesi gereken bir meseledir. Medine'de nazil olan bu ayet-i kerimelerde Efendimiz (s.a.v.)'e “Kafirlere ve münafıklara itaat etme!.” buyurulmaktadır. Bu dönemde kafirlerin ve münafıkların tehditlerinden ziyade teklifleriyle karşılaşan Resululiah (s.a.v.), bu teklifler karşısında uyarılmaktadır.
Bu teklifler, küfri veya gayrimeşru teklifler midir?
Meseleyi teklif sahipleri açısından değerlendirecek olursak, bu teklif sahiplerinin Efendimiz (s.a.v.)'e böylesi küfri veya gayrimeşru teklifleri götürebilmeleri için, ya Efendimiz (s.a.v.)'i hiç tanımamaları, ya da böylesi tekliflerin Efendimiz (s.a.v.) tarafından kabul edilebileceğini zannedecek kadar akılsız olmaları gerekirdi!.
Halbuki Medine potansiyeline ulaşmadığı Mekke döneminde dahi, kendisine sunulan birçok teklifi reddeden Resululiah (s.a.v.), bu tavizsiz veçhesi ile kafirler tarafından da tanınmaktaydı.
Müslüman gözüken münafıklar ise Resululiah (s.a.v.)'e küfri veya gayri meşru teklif götürmeyecek kadar nifaklarını gizleyen, gizlemeye çalışan kimselerdi. Dolayısıyla kafirlerin ve özellikle münafıkların Resululiah (s.a.v.)'e götürdükleri teklifler, ön planda akli ve meşru gözükebilecek tekliflerdir. Nitekim akli gözüken bu teklif ve önerilerin, Efendimiz (s.a.v.) tarafından da yine akli olarak yadırganmayacağım ve kabul edilebileceğini zannettikleri için götürdükleri tekliflerdir. İşte söz konusu İlahi uyarı, kafirlerin veya münafıkların akli veya meşru gözükebilecek böylesi teklif ve önerilerini de kapsamına almaktadır.
Çünkü, akli veya meşru gözükebilecek bu gibi tekliflerin arka planında, söz konusu teklif sahiplerinin gayrimeşru beklentileri, gayrimeşru amaçları bulunabilecektir. Özellikle münafık mantığı, böyle bir yola, böyle bir metoda tevessül edebilecek bir mantıktır. Meşru gözüken istekler ile gayrimeşru amaçlara ulaşmak, sinsiliği prensip haline getiren münafıkların vazgeçemeyecekleri bir metoddur. Mesela Medine dönemindeki Mescid-i Dırar hadisesinin kalkış noktasında, rnescid yapmak vardır. Münafıkların “Haydi bir mescid yapalım!.” davetine, belki de münafıkların bu şeytani mantıklarını tanımayan bazı müslümanlar da icabet etmişlerdir. Çünkü meyhane inşaatına değil, mescid inşaatına davet edilmektedirler!.
Halbuki münafıkların meşru ve hayırlı gözüken bu eylemde gözettikleri amaç, gayrimeşru ve şer bir amaçtır. Nitekim şanı yüce Rabbimiz ön planda meşru gözüken bu eylemin, arka plandaki gerçek veçhesini aşağıdaki ayet-i kerime ile beyan etmektedir..
“Zarar vermek, küfretmek, mü'm inlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah'a ve Resulüne karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: “Biz iyilikten başka bir şey istemedik” diye yemin edenler (var ya), Allah onların mutlaka yalancı olduklarına şahidlik etmektedir.” [22]
Aynı münafıkların Mescid-i Dırarla ilgili olarak Efendimiz (s.a.v.)'e götürdükleri teklif ise Resululiah (s.a.v.)'in bu mescidde namaza durmasıdır. Görüldüğü gibi münafıkların teklifi, yine meşru gözüken bir tekliftir. Fakat asıl amaçları, Efendimiz (s.a.v.)'in bu mescidde namaza durmasını sağlayarak, bu mescide meşruluk ve müslümanlar nezdinde bir kutsallık kazandırmaktır. Nitekim İlahi vahiy. Efendimiz (s.a.v.)'i meşru gözüken bu teklif karşısında da uyarmaktadır..
“Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiçbir zaman durm,a. Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten arzulayan adamlar vardır. Allah arınanları sever.” [23]
Kısaca belirtmeye çalıştığımız bu münafık mantığı, günümüz müslümanlarının da dikkate almaları ve sakınmaları gereken bir mantıktır. Bizlere kafirlerden veya münafıklardan gelebilecek teklif ve önerileri, sadece bu teklif ve önerilerin mahiyeti üzerinde değerlendirirsek, bu şeytani mantıktan kurtulabilmemiz mümkün değildir.
Söz konusu teklif ve önerilerin. öncelikle ve özellikle teklif sahipleri açısından değerlendirmemiz gerekir. Bizlere yöneltilen teklif ve önerilerin sahipleri, kendilerine güvenebileceğimiz meşru kimseler değilse, bu kimselerin bizlere getirdikleri teklifler ne kadar meşru gözükürse gözüksün, bu teklif ve önerilerden sakınmamız gerekmektedir.
Acaba sakınılıyor mu?
Ne yazık ki yeterince sakınıldığı, sakınılabilindiği kanaatinde değiliz. Dillerinin ucuyla müslüman olduklarını söyleyen yeşil müstekbirlere gösterilen rağbet ve onların davetlerine yönelik icabet, bu önemli konudaki dikkatsizliği ve şaşkınlığı göstermektedir. Kaldı ki böylesi yeşil müstekbirlerle beraber olmayı, onlarla beraber çalışmayı hareretle savunan arkadaşlarımız da bulunmaktadır.
Savunularının genel dayanağını, böyle bir beraberlikte yapılmasını düşündükleri hayırlı eylemler oluşturmaktadır. Çünkü bu arkadaşlarımız, daha önce de belirttiğimiz gibi münafık politikacılar tarafından putkırmaya davet edilmektedirler. Gayet meşru ve hayırlı gözüken bu teklif, ciddiyetle değerlendirilmesi gereken bir fırsat niteliğindedir!.
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız münafık mantığını yeterince tanımayan bu arkadaşlarımıza göre hayırlı eylemlerin, hayırlı çalışmaların kiminle yapıldığı veya ne adına yapılacağı değil, yapılması önemlidir!.
Oysa hak katında makbul olan eylemler hak ehliyle ve hak adına yapılan Rabbani eylemlerdir.
Batıl zihniyetlerle beraber olarak, batıl adına bazı putların kırılması dahi, hak katında ecri değil, azabı olan eylemlerdir. Kapitalizm adına Lenin'in çürüyen putlarının kırılması ile, demokrasi adına Türkiye'deki bazı eskimiş putların kırılması arasında önemli bir fark yoktur. Çünkü her iki eylem de, hak adına değil, yeni putlar adına gerçekleştirilen eylemlerdir.
Yapması gerekenleri yaparak, sakınması gerekenlerden sakınarak kendi kulluk farizasını yerine getirmeyen insanlar, kuracaklar: parti ile toplumu kurtarmaktan ve politik düzlemde İslami hizmetten bahsediyorlarsa, bu insanlar apaçık bir nifak içinde olan münafıklardır. Bunlar her ne kadar müslüman olduklarını da iddia etseler, bilinçli müsîümanların bu iddiaları dikkate almamalan ve bunlarla herhangi bir çalışmaya girmemeleri gerekir. Çünkü bu münafık zihniyetlerin parti kurmalarında değil, mescid kurmalarında dahi hayır yoktur. Bunların değil kurdukları partiye, yaptıkları veya yaptırdıkları mescide dahi girilmez!.
Kendi nefislerini cehenneme sürükleyen, kendi nefislerine karşı ihanet eden bu münafıklar, hiç şüphesiz ki kendilerinden yana mücadele eden bu şaşkınlara da ihanet edeceklerdir.
“Kendi nefislerine ihanet edenlerden yana mücadeleye girişme. Hiç şüphesiz Allah, ihanette ilerlemiş günahkarı sevmez.” “Onlar, insanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler. Oysa O, razı olmayacağı şeyi 'geceleri düzenleyip kurarlarken' onlarla beraberdir. Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır.” “İşte siz böylesiniz; dünya hayatında onlardan yana mücadele ettiniz. Peki kıyamet günü onlardan yana Allah'la mücadele edecek kimdir? Ya da onlara vekil olacak kimdir?” [24]
Tercih sorunu ve tercih sapmasıyla ilgili olarak bütün bu yazdıklarımız, söz konusu arkadaşlarımızı dışlamaktan ziyade kazanmayı amaçlamaktadır. İyi niyetlerinden kuşku duymadığımız bazı arkadaşlarımızın, yaptıkları tercihleri yeniden gözden geçirerek kendilerine gelmelerini ve gerçek rahmete rücu etmelerini diliyoruz. Nitekim rahmet sahibi Rabbimiz yine rahmetinin kapılarını açık bırakmakta ve bu hatayı işleyen bütün insanları, bağışlanma dilemeye davet ederek rahmetine çağırmaktadır.
“Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah'tan bağışlanma dilerse Allah'ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur.” [25]
SONUÇ
“İki Fecr Arasında” isimli bu kitap çalışmasında, günümüz coğrafyasındaki müslümanların genel olarak iki fecr arasındaki karanlığa girdiklerine işaret edip, bu karanlığa girişin başlıca nedenleri üzerinde durmaya çalıştık.
Ufukta gözüken ağarma ve aydınlanmadan sonra karşılaşılan bu kararma, hiç şüphesiz ki bazı müslümanları umudsuzluğa, bazı müslümanları karamsarlığa götürebilecek bir kararmadır. Oysa karşılaştığımız bu durum. İlahi vahiyden kaynaklanan güvenin, İlahi vahiyden kaynaklanan sabır ve sebatın denendiği bir durumdur!.
Nitekim buna benzer bir durumu, buna benzer bir dönemi, Resulullah (s.a.v.) ve ilk müslümanlar da yaşamışlardır. İlahi vahyin nazil olmaya başladığı ilk dönemlerde, müminler ve özellikle Resulullah (s.a.v.) büyük bir toplumsal baskı ile karşılaşmıştı. Cahili toplumun gidişatına dur diyen ve bu gidişatın aksi.istikametine yürümeye başlayan müminler, toplumsal çoğunluğun alay ve ithamlarıyla karşılaşmışlardı.
Cahili zihniyetten kaynaklanan bu alay ve İthamlar, o zamana kadar aklından ve eminliğinden şüphe duymadıkları Efendimiz (s.a.v.)'e “Sen bir mecnunsun!” diyebilecek boyutlara dahi ulaşmıştı.
Toplumsal düzlemde belli kariyerleri, belli etkinlikleri olan bütün müstekbirlerden, bütün müşriklerden, Efendimiz (s.a.v.)'e yönelik aynı ses yükseliyordu.
“Sen bir mecnunsun!.”
Birçok akıllı insanı kuşkuya ve güvensizliğe götürebilecek bu çoğulcu itham karşısında, mü'min kalpleri mutmain bir duruma getiren biricik hitap ise, müminleri muhatap alan İlahi hitap idi.
“Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” “Sen, Rahbinin nimetiyle bir mecnun değilsin. Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır.” “Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.” “Artık yakında göreceksin ve onlarda görmüş olacaklar.” “Sizden hanginiz 'fitneye tutulup-çıldırdığı nı'.” “Elbette senin Rabbin, kimin kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir; ve kimin hidayete erdiğini de daha iyi bilendir.” [26]
Evet, bütün bir toplumun, bütün bir ekabirin “Sen mecnunsun” dediği Resulullah (s.a.v.)'e, şanı yüce Rabbimiz kaleme ve yazdıklarına andederek “Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin” buyurmaktadır. Allah'a inanan ve Allah'a güvenen mü'min bir insan için, bütün cahili sesleri bastıran ve bütün cahili ithamları geçersiz kılan tek bir hitaptır bu.
Nitekim bütün müminler, bu İlahi uyanlar ile kendilerine gelmekte, peyderpey nazil olan bu İlahi uyarılar ile dik, dimdik durabilmekteydi.
Bütün bir toplum, bütün bir halk ne derse desin, müminler halkın dediğini değil, hakkın dediğini dikkate alıyorlardı. Sadece hakka ve hakkın buyruğuna yönelmiş gözler ve gönüller, peyderpey nazil oîan İlahi buyruklar ile peyderpey aydınlanıyorlardı.
Fakat bir süre sonra, susmuştu, kesilmişti, kesilivermişti bu İlahi uyanlar!. Nurdan halkalar ile dünyaya nazil olan, müminlerin gönüllerini, müminlerin ufuklarım aydınlatmaya başlayan bu İlahi nur, kesilmişti, kesilivermişti!.
Semaya bakan gözler, semaya yönelen gönüller, semayı çatlatacak bir sessizlikle karşılaşıyorlardı!. Beklenen vahiy inmiyor, beklenen haber gelmiyordu!.
Cahiliye ise bayram yapıyor ve bu olayı kendilerine göre yorumluyorlardı. Hiç kuşkusuz cahiliyenin putları bu müminleri çarpmış, bu müminleri susturuvermiştil. İnsanları Allah'a yaklaştıncı olarak kabul edilen bu aracı putlar, kendilerini ve kendilerinin bu kutsal işlevini inkar eden müminleri cezalandırmıştı, cezalandırıvermişti İşte!.
Böylesi yorumlar ile putlarına daha sıkı bağlanan cahiliye mensupları, mü'minler ile daha fazla alay etmeye ve onları daha lazla aşağılamaya başlamışlardı.
Cahiliyenin bu yorumlan, bu alayları, bu aşağılamaları karşısında direnen müminler, kendi nefislerinden yükselen bazı sorulara karşı direnemiyorlardı!.
Ne olmuştu?
Neden olmuştu?
Niye kesilmişti nur damlaları?
Cahileyenin itham ve alayları karşısında değil, bu sorular karşısında ezilen mü'minler, bu sorulara cevap arıyorlardı.
Ses ve sesle ifade edilen kelimeler, anlaşılır veya anlaşılabilecek şeylerdi. Fakat bu sessizlik, bu sessizlik nasıl anlaşılacaktı? Sessizliğe getirilecek yorum, sessizliğe verilecek mana ne olacaktı?
Akıllarına gelen tek cevap, düşünmek istemedikleri, duymak istemedikleri, kabullenmek istemedikleri bir cevaptı. Ne var ki duymak istemedikleri bu cevap, sessizlikteki ses gibiydi.
Acaba, İlahi nura layık olamamışlar ve İlahi imtihanı kaybetmişler miydi?
Boyunlarını büküyorlar, omuzlarını kaldırıyorlar ve bu hüzünlü halleri ile bu hüzünlü cevabı reddetmeye çalışıyorlardı. Fakat yine aynı boşluk, yine aynı sorularla karşılaşıyorlardı.
Bu sıkıntılı dönem, Efendimiz (s.a.v.) ve diğer mü'minler için dayanılması, katlanılması zor bir dönemdi. Tevekkül ve güvenin, sabır ve sebatın derin bir sarsıntı ile denendiği, sınandığı bir dönemdi.
Bir sükuttan doğan binlerce soru, müminleri için için düşündüren, için için ağlatan sorulardı..
Bir güzel elçinin, bin güzellikle indirdiği İlahi nur neden kesilmişti? Yoksa aydınlıklara değil de. karanlıklara mı müstahak olmuşlardı?
Yoksa Rableri kendilerine danlmış, Rableri kendilerini terketmiş miydi?
Allah tarafından terkedilmek!..
Bunun ne anlama geldiğini. Allah tarafından terkedilmiş olmak kuşkusunun bir mümini ne duruma getireceğini hiç düşündünüz mü?
Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen, Allah'ı terkeden ve Allah tarafından terkedilen insanlar, kesinlikle ve kesinlikle bunun ne anlama geldiğini anlayamayacaklardır. Doiayısıyle yukarıdaki soruyu böylesi kimselere değil, Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen müminlere soruyorum.
Allah tarafından terkedilmiş olmak kuşkusunun bir mümini ne duruma getireceğini hiç düşündünüz mü?
Ve bu mümin. Resululiah (s.a.v.) ise, o rahmet peygamberinin ne duruma gelebileceğini az da olsa. çok az da olsa aniıyabiliyor ve bu azıcık anlayışla gözleriniz dolarak “Ey rahmet peygamberim, ey sevgili önderim, bu duruma nasıl dayandın, nasıl tahammül edebildin!.” diyebiliyor musunuz?
Ve tahammül etti onlar, tahammül ettiler, tahammül edebildiler bu duruma!.
Rableri tarafından terkedilmiş olmak kuşkusunu taşımalarına ve bu kuşku altında ezilmelerine rağmen, Rablerini terketmediler.
Böyle bir imtihanı. zamanımızda kimlerin başardığını, kimlerin başarabileceğini bilmiyorum. Fakat onlar, o kutlu mü'minler bunu başarmışlardı. Alemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından terkedilmiş olmak kuşkusunu taşımalarına rağmen, yegane Rabieri olan Allah'ı terketmeyen, terketmeyi düşünmeyen bu müminler, hiç kuşkusuz ki Rableri tarafından terk edilen müminler değildi. Nitekim müminlere oldukça uzun gelen bu sessizlik bozulmuş ve İlahi vahiy, bu dehşetli sıkıntıları yaşayan müminlere bir bayram coşkusuyla nazil olmaya başlamıştı.
“Kuşluk vaktine andolsun, 'Karanlığı iyice çöktüğü' zaman geceye, Rabbin seni terketmedi ve danlm,adı da. Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (akiret dünyadan) daha hayırlıdır.” “Elbette Rabbin sana. verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın.” [27]
Bu İlahi hitabın, özellikle “Rabbin seni terketmedi ve darıhnadı da” hitabının. Resulullah (s.a.v.)'in sıkılmış bir yumruk haline gelen gönlünü nasıl açtığını ve Efendimiz (s.a.v.)'i ne derece sevindirdiğini hissedebiliyor musunuz?
Evet, geceden başlayıp kuşluk vaktine kadar sürecek olan İlahi vahiy, geceye ve kuşluk vaktine andeden Rabbimizin bu buyrukları ile tekrar nazil olmaya başlamıştı. İşık kaynağı olan İlahi vahyin kesildiği bu fetret döneminden, iki fecr arasındaki bu karanlıktan, yüzleri ak ve aydınlık olarak çıkan müminler, şafağın müjdecisi olan fecr-i sadık sürecine girmişlerdi.
Günümüzdeki durum da pek farklı değildir. Ononbeş yıl önce müminlerin kalbinde makes bulan “La ilahe illa Allah” gerçeği, mü'ıninlerin kalbine nazil olan ilk vahiyler gibiydi. Tabi ki bu gerçeğin diğer gerçekler ile açıklanması, hem inançta ve hem de amelde tüm hayatı kuşatacak bir genişliğe ulaşması gerekiyordu. Bunun sağlanması, sağlanabilmesi ise “La ilahe illa Allah” gerçeğinin makes bulduğu kalplere, bu gerçeği teori ve pratikte açacak, açıklayacak diğer İlahi uyanların, diğer İlahi vahiylerin nazil olmasıyla, makes bulmasıyla mümkündü.
Fakat bu olmadı!.
Bunun olmadığının farkına da varılmadı!.
Çünkü günümüzde vahyin kesilmesi veya yanda kalması gibi bir durum söz konusu değildi!. İlahi vahyin tamamını kapsamına alan Kur'an-ı Kerim, muhteşem bütünlüğü ile ellerinde, raflarında duruyordu!.
Ancak farkedümeyen, farkedemedikleri bir durum vardı.
Ellerinde ve dillerinde olan birçok İlahi vahiy, kalplerinde yoktu, kalplerine nazii olmamış ve kalplerinde makes bulmamıştı!.
Tevhidi düşünceyi ve tevhid gerçeğini bir öz, bir çekirdek olarak algılayan kardeşlerimiz, dosdoğru olan bu algılayışı aşamadılar. Anlayışları bu öz, bu çekirdek ile sınırlı kaldı. Bu küçücük çekirdekteki koskoca tevhid ağacının farkına varamadılar. Tevhid ağacının müstakim gövdesine değil de, açmamış, açılmamış bu çekirdeğe yaslanmaya çalıştılar. Bir gerçeği, bin gerçek ile açıklayan Kur'an-ı Kerim'in beyanına muhtaç olduklarını yeterince anlamadılar, anlıyamadılar.
Ne diyorsunuz?
Yanlış yaklaşımlarla, yanlış sözlerle, yanlış tesbitler de mi bulunuyorum?
Bu sözlerimin sağlamasını kendinizde, kendi kalplerinizde yapınız. Kur'an-ı Kerim'de nice İlahi beyanların, nice İlahi uyarıların bulunduğunu dikkate aldıktan sonra, kendinize, kendi kalplerinize yönelin.
Ve cevap verin Rabbinize, bu İlahi beyanlardan, bu İlahi uyarılardan kaç tanesi kalbinize nazil oldu, kaç tanesi kalbinizde makes buldu?
Bir, üç, beş tanesi mi!.
Peki ya gerisi?
Gerisi hakkında bir isteğiniz, bir beklentiniz, bir endişeniz, bir sıkıntınız yok mu?
İlahi vahyin kesildiği dönemde müminlerin yaşadıkları sıkıntıya, müminlerin yaşadıkları endişeye benzer bir endişeniz yok mu?
Yoksa sizler, onlara benzer veya onlar gibi gibi gibi müslümanlar değil misiniz?
Yoksa ellerindeki, dillerindeki veya raflanndaki Kur'an-ı Kerime bakarak, kalplerindeki bu büyük boşluğu görmeyen ve kendilerini böylece avutan kimselerden misiniz?
Lütfen kendinize, kendinize geliniz'.
Çevrenize bakarak, kendilerini kaybetmeyen müminlerden örnek alınız. Çünkü genel durum ne kadar olumsuz olursa olsun, bütün bu olumsuzluklar karşısında kendilerini kaybetmeyen, kendilerini yitirmeyen kardeşlerimiz bulunmaktadır. Yaşadığımız coğrafyada sizler gibi olmayan, sizler gibi düşünmeyen, sizler gibi yaşamayan bu kardeşlerimiz, genel olarak kendilerine önem vermediğiniz, ufacık işlerle uğraştıklarını, ufacık dertlerle dertlendiklerini görüp dudak büktüğünüz kardeşlerimizdir!.
İşte onlar, sizin halinize, sizin yerinize ağlayan o müminler, örnek alınması gereken müminlerdir. Yakın geçmişteki ağarma ve aydınlanmanın durduğunu gören, müstümanların genel durumundaki kararmaya bakarak için için ağlayan bu kardeşlerimiz, iki fecr arasındaki karanlığı görebilen ve bu karanlığın korkusunu yaşayan kardeşlerimizdir.
Şimdi onlara, canımızı önemsiz kılan o cananlara seslenmek istiyoruz.
Aynı dert ile birbirimizde aradığımız derman, birbirimizde değii Kur'an-ı Kerim'de bulunan bir dermandır. Karanlıklardan aydınlığa çıkmamız, yine Kur'an-ı Kerim'in rehberliğinde gerçekleşecektir. Çünkü gerçek şifa ve şifa kaynağı olan Kuran-ı Kerim, bütün müminleri karanlıklardan nura çıkaracak bir Kitab'tır.
“Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına, ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip iletir.” [28]
“İman edip salih amellerde bulunanları karanlıklardan nura çıkarması için Allah'ın apaçık ayetlerini size okuyan bir peygamber de (gönderdik/. Kim iman edip salih amellerde bulunursa, (Allah) onu içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Allah, gerçekten ona ne güzel bir rızık vermiştir.” [29]
Karanlıklardan nura ve aydınlığa çıkmanın yegane yolu. nur kaynağı olan Kuran-ı Kerim'de beyan edildiği gibi, iman etmek ve salih amellerde bulunmaktır. Şanı yüce Rabbimiz, iman eden ve salih amellerde bulunan müslümanları, mutlaka ve mutlaka karanlıklardan kurtaracak ve İlahi nurun aydınlığına çıkaracaktır.
Cahili karanlıklarda boğulmamamız,bu karanlıklarda yolumuzu ve yönümüzü kaybetmememiz, içinde bulunduğumuz durumların sağlıklı muhasebesini yapmamıza ve Allah'ın lutfuyla tuttuğumuz ipin ucunu bırakmamamıza bağlıdır. Bu ip, hiç şüphesiz ki çağdaş büyücülerin özgürlük ve demokrasi adına ortaya attıkları ipler değil, rahmet sahibi Rabbimizin, bizleri rahmetten ayırmayacak, bizleri rahmette sabit ve müstakim kılacak ipidir.
“Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah 'in sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın...”[30]
Çevremizdeki olumsuzluklar ne olursa olsun, aynı ipi tutmaya, aynı istikamet üzere durmaya ue aynı istikamet üzere yaşamaya mecburuz. Çünkü dalalet karanlıklarından uzaklaşabümemiz, hidayet aydınlığına yaklaşabilmemizle mümkündür.
Rableri tarafından terkedildikleri kuşkusuna kapıldıkları dönemde dahi Rablerini terketmeyen müminleri örnek almamız, tevekkül ve güvenin, sabır ue sebatın sınandığı bu dönemden, inanan birer mü'min ue teslim olan birer müslim olarak çıkmamız gerekir. İlahi davete icabet ederek yaşadığımız ve yaşayacağımız her amel. bizleri karanlıklardan uzaklaştıran ve fecr-i sadığın aydınlığına yaklaştıran ameller olacaktır.
Büyük(i) işlere heves eden kimselerin bizleri küçümsemesi ueya günümüz müstekbirlerinin bizler hakkındaki batıl yorumlan, önemsenecek veya güvenimizi sarsabilecek sözler değildir. Çünkü kalplerimizi mutmain eden güven. İlahi vahiyden kaynaklanan ue kuşku duymadan sahiplenmemiz gereken bir güvendir. Nitekim bazılarına göre meçhulden, bazılarına göre uzaklardan, bize. biz müminlere göre ise şah damarımızdan yükselen ses, bizlere şöyle buyuruyor.
Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. hep birlikte ue yeni kazanımlarla çıkmamız, çıkabilmemiz duasıyla...
[1] Kasas: 28/71,73.
[2] İbrahim: 14/5.
[3] İbrahim: 14/1.
[4] Hadid: 57/9.
[5] Bakara: 2/257.
[6] Fecr: 89/1.
[7] İsra: 17/78.
[8] A'raf: 7/143.
[9] En'am: 6/161,163.
[10] En'am: 6/164.
[11] Nahl: 16/120.
[12] Furkan: 25/43.
[13] Casiye: 45/23.
[14] Taha: 20/43-44.
[15] En'am: 6/34.
[16] Kalem: 68/36, 40.
[17] Kehf: 18/28.
[18] Enfal: 8/19.
[19] Nisa: 4/51-52.
[20] Ahzab: 33/1.
[21] Ahzab: 33/48.
[22] Tevbe: 9/107.
[23] Tevbe: 9/108.
[24] Nisa: 4/107,109.
[25] Nisa 4/110.
[26] Kalem: 68/1,7.
[27] Duha: 93/1,5.
[28] Maide 5/16
[29] TaIak 65/11
[30] Al-i İmran: 3/103.
İslami Okul Okulların En Önemlisi