Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İKİ FECR ARASINDA - Index Web - Mavera42 0014

İKİ FECR ARASINDA.. 2

Önsöz. 2

İKİ FECR ARASINDA.. 2

İSLAMİ GELİŞİM KARŞISINDAKİ SENARYOLAR.. 4

İslami Gelişimin Genci Değerlendirilmesi5

Şiddete Dayalı Çözüm Taslakları5

Baskının Azaltılması7

Tercih Saptırması8

Değişim ve İslamizasyon. 9

Putkıran Putperestler10

BİREYSEL MÜSLÜMANLIĞIN SORUNLARI10

Bireysel Müslümanlık. 11

Müslümanın Değer Kaybı12

Ekonomi Sorunu. 13

İlişki Sorunu. 15

Kimlik Erimesi17

İSLAMİ GELİŞMENİN SORUNLARI19

Tevhidi Düşüncenin Pratik Açmazı19

Gözlem Ve Değerlendirme Sorunu. 20

Hedef Sorunu. 21

Muhalefet Sorunu. 23

Gündem Sorunu. 25

Tebliğ Sorunu. 29

Tercih Sorunu. 31

SONUÇ.. 34


İKİ FECR ARASINDA

 

Önsöz

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve biz­leri yaratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah (c.c.)'a mahsus­tur.

Salat ve selam, da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanıyıp, idrak edebilme nisbetince sevebildikleri, efendimiz, önderimiz, rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya, aline, ashabına ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmeti üzerine olsun.

Dergi yayınını sürdürdüğümüz yıllarda, belli aralıklarla da olsa genel durum muhasebesi yapar ve müslüm.anların geldikleri son durumu, olum­lu ve olumsuz yönleriyle değerlendirmeye çalışırdık. Bizlere göre güzel ve gerekli değerlendirmelerdi bun­lar. Zaten dergi çalışmasının en olumlu yönlerinden birisi de, genel gündeme olan bu yakınlığı idi. Kısa sürede gündem oluşturabilmek veya oluşan gündemlere zamanında müdahale edebilmek, dergi çalışmasını sürdürürken zorlanmadığımız şeylerdi.

Dergi çalışmalarını şimdilik geride bıraktığımız ve daha ziyade kitap çalışmalarına yoğunluk verdiği­miz son yıllarda ise, dergidekilere benzer genel durum değerlendirmeleri pek yapamadık.

Oysa birbirimizi sürekli uyarmamız, ne yapıp ne yapmadığımızı ciddi bir şekilde ele almamız gereken yaşadığımız dönemde, böylesi muhasebelerin büyük bir ciddiyetle yapılması gerekmekte­dir. Çünkü “Ne idik, ne olduk ve ne olacağız?” sorula­rı, bu gibi ciddi muhasebeler ile cevaplanacak sorulardır.

Mesela toplumsal değişim üzerine düşünmekten, toplumun muhasebesini yapmaktan, kendi muhasebe­lerini yapmayı unutan ve toplumdan ziyade kendileri değişen birçok arkadaşımız vardı!.

Bu arkadaşlarımız değişmişlerdi, değişmişlerdi ama, bu değişim genel olarak farkına varılan ve yete­rince muhasebesi yapılan bir değişim değildi. Tabi ki bu değişimin farkedilebilmesi, sözünü ettiğimiz sağlık­lı mukayese ve muhasebelerin yapılmasıyla mümkün­dür. Çünkü genel durumumuzda müsbet veya menfi bir değişiklik var ise, bu değişikliğin farkına varma­mız, durumumuzu birkaç gün önceye göre değil, yakın geçmişe göre mukayese etmemizle mümkündür. Uzun vadeli değişimler, kısa  vadeli  mukayeselerle farkedilebilecek  değişiklikler değildir!.

Nitekim kendilerini birkaç gün önceye göre veya günlük hesaplarla değerlendiren arkadaşlarımızdan bazıları kendilerindeki müsbet değişiklerin farkına va­ramadıkları için hayıflanırken, bazıları da kendilerin­deki menfi değişikliklerin farkına varamadıkları için umudla avunabilmektedirler!.

Oysa “Ben değişmedim!.” diyen veya değişmediği­ni zanneden bütün insanlarda müsbet ve menfi yönde değişimler meydana gelmektedir. Önemli olan sağlıklı mukayese ve muhasebeler ile bu değişimleri farkede-bilmek ve bu değişimler karşısında doğru tavırlar alabilmektir.

İşte “İki fecr arasında” isimli bu kitab çalışması, sözünü ettiğimiz genel muhasebenin bir kitab bütünlü­ğünde kısaca ve genel hatlarıyla ele alınmasıdır. Dolayısıyla böyle bir kitabın, “Hesaba çekilmeden önce ken­dinizi hesaba çekiniz” prensibini dikkate alan müslümanlar için hayırlara vesile olacağını umuyor ve bu umudla Rabbımizden yardım diliyoruz.

Hesap gününe, hesap şuuruyla gidebilmemiz duasıyla...

Mehmed ALAGAŞ İzmir - 1993

 

İKİ FECR ARASINDA

 

İmsak ve sabah namazlarının vakitlerini dikkate alan kardeşlerimiz, fecr ve iki fecr ifadelerinin ne anlama geldiğini sanırım bilirler. Meselenin fıkhi yönündeki tanım ihti­lafına değil, ihtilafsız olan vakıa yönüne değinmek istiyo­rum.

Fecr, tan yerinin ağarması, güneş doğmazdan evvel doğu­da hasıl olan ağarma, aydınlanma anlamına geliyor. Tabi ki bu fecr vakıası fecr-i kazib ve fecr-i sadık olmak üzere ikiye ayrılıyor. Yalancı fecr anlamına gelen (ki yalancı yeri­ne geçici demek daha doğru olur) fecr-i kazib, tan yerinde­ki ilk aydınlanmaya deniliyor. Kalıcı olmayan bu ilk ağar­ma ve aydınlanma, kısa bir süre sonra kayboluyor ve tan yeri kararıyor. İşte bu kararmadan sonra tan yerinde tek­rar başlayan ağarma ve aydınlanmaya fecr-i sadık, yani gerçek ve hakiki fecr deniliyor. Fecr-i sadıkla başlayan ağarma ve aydınlanmanın ise tekrar kaybolması söz konu­su değil. Nitekim bu kalıcı ve gerçek ağarma, gerçek gü­neşin doğmasıyla neticeleniyor.

Fecr ve güneşin doğması, fiziki olarak kolaylıkla açık­lanabilir hadiselerdir. Güneşin doğudan doğması, dünyanın doğu istikametinde dönmesinden kaynaklanır. Dünya batı­ya doğru dönseydi, güneş hiç şüphesiz ki batıdan doğacak­tı. Mesele toplumsal düzlemde de aynıdır. Toplumlar da döndükleri istikamette karanlıklarla, döndükleri istikamette aydınlıklarla karşılaşacaklardır. Nitekim son asırlarda ışık ve aydınlanma umuduyla batıya doğru dönen dünya top­lumları, uzaktan parlak gözüken teknolojik aydınlanmaya yaklaştıkça, bu aydınlanmanın voltajı düşen bir ışık gibi ka­rardığını görecekler ve aynı istikametteki dönüşleriyle batı­nın batısındaki doğu ile karşılaşabileceklerdir. Doğuya var­mak için batı İstikametinde gitmek, cahillere özgü uzun bir yol olmasına rağmen, son asırlardaki cahil yöneticilerin tercihleri ne yazık ki bu yönde olmuştur. Netice olarak uzun bir süredir batıya doğru dönmekte olan dünya top­lumları, belli bir süre sonra güneşin batıdan, daha açık bir ifadeyle batının batısından doğduğuna şahit olabilecekler­dir.

Resuluilah (s.a.v.)'in haber verdiği güneşin batıdan doğacağı hadisesini acaba böyle mi anlamak gerekir? Tabi ki değil!.

Çünkü bu belirttiklerim sadece kişisel bir yorumdur ve hiçbir İlahi haber, akli ve mantıklı da olsa bazı kişisel yorumlarla sınırlandırılamaz. Kaldı ki bu kişisel yorumun sahibi dahi, muhkem haberler dururken böylesi kişisel yo­rumları fazlaca dikkate almaz. Ancak bu söylediklerimde dikkate almamız gereken husus, şanı yüce Rabbimizin gece ve gündüzle ilgili bu sünnetinin, insan ve toplum düz­leminde de yürürlükte olup-olmadığıdır.

İnsanların ve toplumların hayatında da gece, fecr, şa­fak gibi hadiseler yok mudur?

Yoktur diyemiyoruz!. Nitekim Yüce Kitab'ımızda ce­halet ve dalaletin karanlıklarla, İslam ve hidayetin ise nur ve aydınlıklarla örneklendirildigini dikkate alırsak, iki ola­yın bazı farklılıklarla beraber birbiriyle benzer boyutlarının da olduğunu anlayabiliriz.

Allah'ın emrine isteyerek itaat eden yeryüzünde gerçekleşen gece ve gündüz olayı, sadece ve sadece Allah'ın takdir ve dilemesiyle gerçekleşen olaylardır. Yeryüzünde meydana gelen gece ve gündüzü Allah'tan başka gerçek­leştirebilecek hiçbir güç, hiçbir merci yoktur.

“De ki: “Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyamet gü­nüne kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdü­recek olsa, Allah'ın dışında size aydınlık verecek ilah kimdir'? Yine de dinlemeyecek misiniz?” “De ki: “Gördünüz mü söyleyin, Allah, kıyamet gü­nüne kadar gündüzü sizin üzerinizde kesintisizce sür­dürecek olsa, Allah'ın dışında size içinde dinleneceği­niz geceyi getirecek ilah kimdir? Yine de görmeyecek misiniz?”,“Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için içinde dinlenmeniz ve O'nun fazlından (geçiminizi) aramanız için geceyi ve gündüzü var etti. Umulur ki şükredersiniz.” [1]

Ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere, yeryüzün­de Allah'ın takdiriyle gerçekleşen gece ve gündüz olayı, insanlar için başlı başına bir rahmettir. Gündüzünde çalışıp, gecesinde dinlenebilecekleri hikmetli bir İlahi takdirdir.

Toplumsal düzen ve yaşantıdaki cehalet ve dalalet karanlığı ise hiç şüphesiz ki insanlar için başlı başına bir zillettir. Ancak şanı yüce Rabbimiz hiçbir kavmin, hiçbir toplumun sürekli karanlıklarda kalmasına rıza gösterme­miş, cahili karanlıkların yoğunlaştığı dönemlerde peygam­berler göndererek, insanlara nura ve aydınlığa giden yolu göstermiştir. Nitekim Hz. Musa (a.s.) ve diğer bütün peygamberlerin gönderiliş gayesi, İnsanların dalalet karanlığın­dan, hidayet aydınlığına çıkarılması içindir.

“Andolsun Biz Musa'yı: “Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat” diye ayetlerimizle göndermiştik. Şüphesiz bunda pek sabre­den ve pek şükreden herkes için gerçekten ayetler var­dır.”[2]

“Efendimiz (s.a.v.)'in gönderiliş gayesi de aynıdır, Elif, Lam, Ra. Bu bir Kitab'tır ki, Rabbinin iz­niyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgü­ye layık olanın yoluna çıkarman için onu sana indirdik.”[3]

“Sizi karanlıklardan nura çıkarması için kuluna apaçık ayetler indiren O'dur. Şüphesiz Allah, size kar­şı elbette şefkatli olandır, esirgeyendir.” [4]

Bu ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere, insanla­rın karanlıklardan aydınlığa çıkarılması için indirilen Kur'an-ı Kerim, hidayet ve aydınlığın kaynağı niteliğinde­dir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.)'in irtihalinden sonra bile bu aydınlık, aydınlık kaynağına bağlı müslümanlar tarafından belli bir süre devam ettirilmiştir.

Yeryüzündeki gece ve karanlık, Allah'ın rıza ve dile­mesiyle gerçekleşmesine rağmen, toplumsal düzlemdeki karanlık. Allah'ın rıza ve dilemesiyle değil, insanların sapık tercihleri ile gerçekleşmektedir. Şanı yüce Rabbimiz insan­ları aydınlığa davet etmekte ve bu aydınlık üzere müstakim olmalarını tavsiye etmektedir. Ancak bu aydınlığa taham­mülleri olmayan tüm tağutlar, insanları karanlıklara davet etmekte ve kendilerini dost kabul eden herkesi karanlığın acımasız girdabına çekmektedirler.

“Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; küfredenlerin velileri ise tağuttur. Onları da nurdan karanlıkla­ra çıkarırlar, işte onlar, ateşin halkıdırlar, onda sü­rekli olarak kalacaklardır.” [5]

Evet, yaşadık bütün bunları!. Saadet asrından, aydınlık asır­dan ve bu aydınlığın kaynağından uzaklaşıldıkçâ, cahili ka­ranlıklara yaklaşıldığını açıkça müşahade ettik. İçinde bu­lunduğumuz son asîra “Ben müslümanım!” demelerine rağmen karanlığın destekçiliğini, karanlığın bekçiliğini ya­pan kitlelerle birlikte geldik!.

Türbelere diktikleri mumları İslam güneşi sanan za­vallılarla, batıla giden otobanları, hakka giden sırat-ı müstakime tercih eden batıperestlerle, batının gümrüğünden geçebilmek için kızının ve karı­sının avret yerlerini açan takkeli deyyuslarla... birlikte yaşıyarak bu günlere geldik!.

Ancak, son on yıllarda bir şeyler oldu!.

Özellikle gençler, genç müslümanlar arasında bir ses yükseldi.

“La ilahe illa Allah”

Asırlardır söylenen, asırlardır telaffuz edilen sesten farklı, çok farklı bir sesti bu!. Ellerine teşbih alarak hergün binlerce “La ilahe illa Allah” diyenlerin, “La ilahe İlla Al­lah” diyerek müzik eşliğinde dönenlerin sesinden Vallahi farklı, Billahi çok farklı bir sesti bu!.

Rabbim şahittir ki,

Efendimiz (s.a.v.)'in nübüvvetiyle başlayan ve Mekke sokaklarında yükselen “La ilahe ilia Allah” sesine benziyen, o sesi andıran kutlu bir sesti bu. Çünkü bu kutlu sözün kutlu manası, Rabbimizin lutfuyla kalplere inen ve kalpler­den yükselen bir manaydı.

Allah'ın lutfuyla açılmış ve anlaşılmıştı keiime-i tevhi­din manası, “La ilahe illa Allah” ifadesi, “Allah'tan başka ilah yoktur, ancak ve ancak Allah vardır” kutlu gerçeğinin, kutlu ifadesiydi.

Kalplerimizde makes bulan bu mana ile, kalp gözleri­miz açılmıştı sanki. Daha önceleri göremediğimiz, görüpte anlayamadığımız dünyayı ve dünyanın içindekileri ayan be­yan görmeye ve anlamaya başlamıştık!. Karanlık dünya­mız ağarmaya, karanlık dünyamız aydınlanmaya başlamış­tı.

Şaşırmıştık!.

Bu bir fecir miydi?

Haktan kaynaklanmayan geçici bütün ağarma ve ay­dınlanmalar, hiç şüphesiz ki fecr değildi. Rabbimizin;

“Fec­re andolsun” [6] buyruğu ile üzerine yemin edi­len fecr, haktan kaynaklanan bir ağarma, haktan kaynaklanan bir aydınlanmaydı. Ve bu ağarma da ve bu aydınlanma da, haktan kaynaklanmıyor muy­du?

Yeni bir ağarma, yeni bir aydınlanma için, yeni bir peygambere elbetteki gerek yoktu. Çünkü Efendimiz (s.a.v.)'e indirilen Kuram Kerim mucizesi, günümüzde de aynı tazeliği ile yaşayan bir mucizeydi. Efendimiz (s.a.v.) insanları nasıl ki Kur'an-ı Kerim ile karanlıklardan aydınlığa çıkarmaya çalışmışsa, günümüz müslümanlan da, günü­müz alimleri de aynı aydınlık kaynağına yönelerek bu kut­lu eylemi gerçekleştirmeye çalışacaklardı. Ve öyle oluyordu işte!.

Asr-ı saadet döneminde Rabbimizin katından indirkleri Kur'an-ı Kerim, şimdi de raflardan indirilmeye başlanmıştı. Asırlardır raflarda duran Kur'an-ı Kerimler indirili­yor, insanlar ayet ayet Kur'an-i Kerime, Kur'an-ı Kerim'in pak ve aydınlık olan tevhid mesajına davet ediliyorlardı.

Evet, bu bir fecirdi. Şanı yüce Rabbimizin Kur'an-ı Kerim'de kutladığı, mübarek kıldığı bir vakitti.

“Güneşin kaymasından gecenin kararmasına ka­dar namazı kıl, fecir Kur'an'ını (namazını) da; çünkü fecir Kur'an'ı, işte o, şahidli olunandır.” [7]

Fakat, özellikle seksenli yılların ilk yarısında genel düzlemde başlayan bu ağarma ve aydınlanma, şeytani müdahaleler ve nefsani marazlar nedeniyle pek uzun sürmedi. Yakın zamana kadar insanlar için birer aydınlık davetçisi olan bazı müslümanların, yaşadığımız günlerde aynı insanları cahili gölgenin değişik tonlarına davet ettiklerine şahit olmaya başladık!. Nitekim tartışmasız gerçekler bir kenara bırakılmış, tartışmaya açık davetlerde bulunulmaya başlan­mıştı!

Ve bu davetler, ne yazık ki yine Allah adına yapılıyordu!.

Artık müslümanların genel gündeminde “La ilahe illa Allah” yoktu. Tevhid konuşulmuyor, insanlar tevhidin aydınlığına davet edilmiyordu. Sayıları az olsa da tevhid ger­çeğini konuşan, bu gerçeği anlamaya ve yaşamaya çalışan müslümanlar, genel gündemin oldukça dışına itilmişti.

Çünkü genel gündemde büyük meseleler vardı!.

Tağutun İslamizasyon politikasından,  kemik kapma yarışı başlamıştı!. İlahi vahyin gündemine sadık kalarak üç-beş insanla tevhidi konuşmaktansa, televizyon patronları­nın gündemine sadık olup, kitlelere hitap etmek kaçırılma­yacak bir fırsattı!.

Ve kaçınlmadı ve kaçınlmıyor bu fırsatlar!.

Evet, ne yazık ki yaşadığımız günleri ve yakın geçmişteki bazı muvahhid kardeşlerimizin şu an ki durumlarını anlatı­yorum!. Netice oiarak şu an ki genel gündemde bir ağar­ma, şu an ki genel durumda bir aydınlanma yoktur.

İşte özellikle seksenli yılların ilk yansında başlayan ağarmanın, yaşadığımız günlerde tekrar kararmaya yüz tuttuğunu gördüğümüz zaman aniıyor, anlıyoruz ki, sevinç ve umudla karşıladığımız ilk ağarma, İlk aydınlanma bir fe­cirdi. bir fecirdi ama, fecr-i kazib idi!.

Kalıcı olmayan geçici bîr fecir idi.

Ve bizler, biz müslümanlar, fecr-i kazib ve fecr-i sadık arasında­ki, bu iki fecr arasındaki karanlığa girer gibiyiz!.

 

İSLAMİ GELİŞİM KARŞISINDAKİ SENARYOLAR

 

İki fecr arasındaki karanlıkta boğulmamamız, bu karanlıkta yolumuzu ve yönümüzü kaybetmeme­miz, içinde bulunduğumuz durumların sağlıklı muhasebesi­ni yapmamıza bağlıdır. Bu sağlıklı muhasebede dikkate al­mamız gereken önemli bir husus ise, şeytan ve dostlarının İslami gelişim üzerine yaptıkları hesaplar ve günümüz müslümanların bu hesaplar karşısındaki tavrıdır. Nitekim bu başlıkta, söz konusu hesapları genel olarak ve kısaca ele almaya çalışacağız.

 

İslami Gelişimin Genci Değerlendirilmesi

 

İslami gelişim, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, sistemin büyük bir endişeyle üzerinde durduğu bir vakıadır. Bu vakıayı du­mura uğratmak, yozlaştırmak ve asıl mecrasından çıkar­mak için ilk elli-altmış yıllarda neler yapıldığı az çok bili­nen şeylerdir.

Son on yıllarda İslam'ın tevhid boyutunda gündeme gelmesi ve bu gerçeklerin özellikle gençler arasında makes bulmaya başlaması ise meseleyi geçmişle kıyaslanmayacak vahim bir duruma getirmiştir. Nitekim birçok yazımızda ve özellikle “Şeytanizme rağmen İslami Uyanış” kitabında, Türkiye'de kendisini hissettiren İslami gelişim karşısındaki şeytani hesaplara değinmiş ve bu hesapların hangi İlahi prensipler ile boşa çıkarılabileceğine açıklık getirmeye ça­lışmıştık. Bu kitabın yeni baskılar ile hala güncelliğini koru­ması ise yaşanılan durumlarda önemli bir değişiklik olma­dığını göstermektedir.

Oysa şeytani hesaplar, batıla dayanan keyfiyeti ile müslümanlar açısından boşa çıkarılması rahat hesaplardır. Bu hesapiardan bazıları tutmuş ve müslümanlan olumsuz etkisi altına almışsa, bu durum şeytani hesapların kuvvetinden değil, müslümanla zafiyetinden ileri gelen bir durumdur. Nitekim müslü­manlar üzerine yapılan bazı hesapların tutması, müslümanların bu konudaki gafletinden, müslümanların bu konudaki zafiyetinden kaynaklanmıştır.

Gerçi şeytanizmin hazırladığı bazı hesaplar tutmuş olsa da, gelinen durum sistem açısından yine de iç açıcı bir durum değildir. Çünkü bazı hareketleri yozlaştırmasına ve müslümanları değişik müdahaleler ile fırka ve gruplara bölmesine rağmen, bölünmüş olan bu parçalar yine de bü­yümekte, yine de çoğalmakta ve sisteme endişe verecek muhtemel bir potansiyele doğru gelişim göstermektedir.

Bugün için birbirinden ayrı ve birbirinden kopuk ol­malarına rağmen kendi bünyelerinde gelişmekte olan bu grupların, değişik vesileler ile birbirlerine yaklaşması, tev­hidi ön plana çıkarması ve ortak bir tevhidi pratiğe ulaş­ması demek, hakim otoritenin iktidardan uzaklaşması de­mektir.

İşte bu durum, Sam amcanın ve onun gayrimeşru çocuklarının korkulu rüyasıdır. Korkulu rüya görmektense uyumamayı ter­cih eden ve dünyadaki tüm gelişmeleri an be an İzleyerek gerçekten de uyumayan bu namussuzlar güruhu, hesap üzerine hesap yaparak gelişen İslami potansiyelin önüne şeytani barajlar kurma telaşmdadir.

Keyfiyet açısından gerekli olgunluğa gelmemesine rağmen kemiyet açısından potansiyel bir artış gösteren bu İslami gelişim karşısında akla gelen son ve kesin çözüm, şiddete dayalı çözümler olmaktadır.

 

Şiddete Dayalı Çözüm Taslakları

 

Eski dönemlerdeki firavunlar, eski dönemlerdeki müstekbirler için, kamuoyunu dik­kate alma vakıası, günümüzdeki kadar önemsenen veya önemsenecek bir vakıa değildi.

Asana “Neden astın?” kesene “Neden kestin?” sorusunu yöneltebilecek in­sanların yaşamadığı dönemlerde, müstekbirler için asmak veya kesmek sıradan işlerdendi!. Mesela gördüğü bir rüya­nın yorumunda, İsrailoğullarından yeni doğan bir çocuğun iktidarını yıkacağı haberini alan Firavun, hiç kimseden çe­kinmeden o sene doğan bütün yahudi çocuklarının boğaz­lanması emrini verir. Çünkü çekineceği veya dikkate alabi­leceği bir merci yoktur.

Oysa aynı rüyayı günümüzdeki Firavun amca görse, hiç şüphesiz ki böyle davranmaz, böyle davranamaz­dı!. Çünkü günümüzde dünya kamuoyu denilen bir hadise vardır.  Ne yapılacaksa  yapılsın,  hangi  halt yenilecekse yensin, mutlaka ve mutlaka dünya kamuoyunun desteği alınmalı, hiç olmazsa muhalefeti önlenmelidir!.

Bu kamuoyu desteğinin meşru veya gayrimeşru yol­larla, doğru veya yanlış haberlerle sağlanacak olması ise çağdaş müstekbirler, çağdaş firavunlar için hiç önemli de­ğildir. Önemli olan yegane şey, kamuoyu desteğinin sağ­lanması ve rüyada görülen tehlikenin kamuoyu desteğiyle ortadan kaldırılmasıdır!.

Hemen masalar kurulur, psikologlar, sosyologlar, siyasi ve askeri uzmanlar ça­lışmalara başlarlar. Yüzlerce plan, yüzlerce proje hazırla­nır. Bu plan ve projelerin değişik pratikleri vs muhtemel sonuçları üzerinde durulur. Bir uzmanlar heyeti, hazırla­nan senaryo üzerine tehlikeli çocuğun veya tehlikeli çocukların doğduğu olay mahalline giderler. Olay mahallinde bakımsızlıktan veya ishalden ölen bir çocuğun ölüm nede­ni, modem tıbbın şimdiye kadar hiç karşılaşmadığı kor­kunç bir virüse nisbet edilir!. Hemen diğer bütün çocuklar, büyük bir özen ile muayeneye ve bakıma alınır. Durum korkunçtur!..

Sağlıklı gözüken bu cıvıl cıvıl çocuklarda da, aynı vi­rüse rastlanmıştır!. Televizyon ve tüm basm yayın organları, bu korkunç haberi dünya kamuoyuna korkunç bir traje­di olarak bildirirler. Dünya kamuoyunun bu çocuklar için üzülmemesi, bu çocuklar için kahrolmaması mümkün mü­dür?

Peki ne olacaktır?

Ölecek midir bütün bu çocuklar?

Bunun bir önlemi, bunun bir çaresi yok mudur?

Bütün gözler Firavun amcaya çevrilir. Bir şey yapıla­bilecekse, bunu yapabilecek kişi, modem imkanlara sahip olan Firavun amcadır. Bütün insancıl duyguları ayağa kalkan Firavun amca ise gerekli yerlere emirlerini bildirmiş ve virüsü öldürebilecek aşı çalışmalarını başlatmıştır bile!.

Karantina denilen hapishanedeki çocuklar, kematerapi denilen ilaç tedavisinin masum kobayları durumuna getirilmişlerdir. Aşı çalışmaları büyük bir gizlilikle ve büyük bir hızla devam etmesine rağmen ne yazık ki bu meçhul virüse karşı kesin çözüme ulaşabilmek mümkün değildir. Hiç olmazsa hastalığın seyrini durdurabileceği veya uzata­bileceği düşünülen bir aşının, olay yerine gönderilmesi ve çocuklara vurulması öngörülür.

Aşılar özenle hazırlanır ve yüzlerce televizyon kame­rasının önünde uçaklara yüklenir. Televizyon denilen asrın nimetinden bütün bu olayları anında izleyen dünya kamuo­yu ise böylesine insancıl olan bu yardım harekatını ayakta alkışlamaktadır!. Aşılar yüklendikten sonra havalanan ve havadaki görüntüleri de çekilmeye devam edilen uçak, bir uçak değil, havada seyreden bir merhamet meleğidir sanki!.

Netice olarak uçakla gelen aşılar çocuklara yapılmış ve Firavun amca televizyona verdiği son beyanatta “Biz elimizden geleni yaptık. Artık gerisi Allah'a kaldı. Lütfen dua ediniz!.” demişti.

Evet, doğru söylüyordu Firavun amca!. Ellerinden geleni artlarına koymamışlardı!. Artık iş Allah'a, Allah'ın takdir ve merhametine kalmıştı!.

Fakat ne yazık ki cıvıl cıvıl hayat dolu olan bu çocuk­lar, yedikleri aşılar ile daha da ağırlaşmışlar ve varlığından kuşku duyulmayan o korkunç virüse yenilerek ölmüşlerdi!. Allah'a inandıklarını söyleyen bütün yetkililer, tam bir tesli­miyet görüntüsü içinde “Ne yapalım! Allah'ın takdiri böyleymiş!”  diyorlardı.  Yapılan tesbitlere göre hiçbir çocuk kurtulmamıştı. Oysa tesbit edemedikleri için bu insancıl operasyonun dışında kalan bir çocuk, annesinden elif ba öğreniyor ve Kur'an-ı Kerim'i okuyacağı günlere doğru sıh­hatli bir gelişim gösteriyordu.

Evet, Firavun amcanın hazırladığı olay veya operasyon ar­tık bitmiştir, bitmiştir ama, Firavun amcaya yapılan dualar aynı sıcaklıkla, aynı samimiyetle devam etmektedir!.

Her milletten dünya insanları bu insancıl yaklaşım­dan dolayı Firavun amcaya dua etmektedir, çocukları ölen anne ve babalar, tüm çabalarından dolayı Firavun amcaya dua etmektedir; hatta ve hatta müslüman olduklarını iddia eden kitle­ler dahi, bu insancıl yaklaşımdan dolayı Firavun amcaya dua etmektedir!..

Böylesine bilinçli olan dünya kamuoyuna yaslanan Firavun amca ise, yeni dualar almak için, yeni senaryolar hazırlamaya devam etmektedir!.

Bilmem anladınız mı, bilmem anlatabildim mi geçmiş ve günümüz firavunların arasındaki farkı. Geçmiş firavunlara, bütün mazlumla­rın vicdanından beddualar yükselirken; günümüz firavunla­rına, şaşkına çevrilen mazlumların vicdanından dualar yükselmektedir!.

İşte böylesine iğrenç, böylesine sinsi otan çağdaş firavunların mantığına göre, dünya kamuoyunun desteğini alarak yapılan her iş, meşru bir iştir. Meşruluk anlayışı, sadece ve sadece bu şarta bağlı bir anlayıştır. Dünya kamuoyunun desteğini alarak tüm silahlan kullanabilir, dünya kamuoyunun deste­ğini alarak yüzbinlerce masum insanı katledebilirsiniz!.

Geçmiş ve günümüz arasındaki şeytani müdahaleler, şeytani operasyonlar arasındaki fark budur. Müslümanlara yönelik imha ve kıyım operasyonlarında da bu durum de­ğişmez. Müslümanları imha etmek için gerekli olan yegane şey, silahtan ziyade kamuoyu desteğidir.

Kamuoyu desteği ise acil ve tedrici olmak üzere iki türlü oluşturulmaktadır. Sadece hazırlıksız bulunulan olağa­nüstü durumlarda tercih edilen acil kamuoyu oluşumu, müstekbirlerin esasen tercih etmedikleri riskli bir oluşumdur. Birbirine bağlı senaryolar ile tedrici bir şekilde oluştu­rulan kamuoyu desteği ise daha sağlıklı ve emin bir yol olarak görülmektedir. Burada önemli olan yannlardaki muhtemel gelişmeleri dikkate aimak ve bu gelişmeler kar­şısında gerçekleştirilecek olan operasyonların zeminini ha­zırlamaktır. Daha açık bir ifadeyle yanniardaki şeytani mü­dahalelere, bugünlerden kamuoyu oluşturmaya çalışmaktır.

Halkında müslüman olan coğrafyalarda da bu yapılı­yor mu?

Öncelikle şu hususu belirteyim ki, şiddete dayalı çö­zümler, şu an ki rejimlerin öncelikle tercih edecekleri, et­mek isteyecekleri bir yöntem değildir. Fakat hiçbir zaman düşünmeyecekleri veya başvurmayacakları bir yöntem de değildir. Nitekim halkında müslüman olan ülkelerde; “Dur” dedikleri zaman durduramayacakları, yozlaştırmak isteme­lerine rağmen yoziaştıramadıklan ve bütün bunların fevkin­de gelişimini önleyemedikleri tevhid vakıası karşısında, son ve nihai çözüm olarak şiddete başvurabilecek zihniyette müstekbirler bulunmaktadır.

Şiddete dayalı çözümü, nihai çözüm olarak kabul eöen bu müstekbirler, şiddete dayalı çözümün ülke veya dünya kamuoyu nezdinde mutlaka ve mutlaka meşru müdafaa şeklinde görülmesini isterler. Tabi ki bunu gerçekleştirebilmeleri, devletin birlik ve bütünlüğüne silah sıkan örgütlerin varlığı ile mümkün­dür.

İşte ne yapılıp edilmeli, böyle örgütlerin varlığı kamuoyuna bildirilmelidir. Çünkü böylesi örgütlerin varlığına dair kamuoyuna verile­cek olan imaj, bugün olmasa bile yarınlarda kullanılabile­cek bir imajdır. Önemli olan bu gibi örgütlerin varlığından (!) halkı haberdar etmek, yalan yanlış haberlerle bu vahşi örgütleri kamuoyu nezdinde mahkum etmektir. Nitekim şiddete dayalı çözüm taslakları için, böylesi yalan haberler­le mimlenmiş ve kamuoyunda mahkum edilmiş illegal ör­gütler, olağanüstü durumların sigortası olarak kabul edilir.

Artık herhangi bir olağanüstü durumda, rahatsız ol­dukları şahıslan, rahatsız oldukları müslümanlan bu kanlı örgüte(!) nisbet etmeleri yeterlidir. Mesela İzmir'de yaşayan bazı müslümanlardan mı rahatsız oldular, basına verecek­leri ilk haber bellidir.

“Falanca İslami örgütün İzmir'de de teşkilatlandığı ve faaliyetlerini İzmir'de de sürdürdüğü tesbit edilmiştir..”

Bu kadar haber, belli bir süre için yeterlidir. “Müslümanım” demelerine rağmen Allah'tan gereği gibi korkmayan şaşkınlar, bu haber karşısında korkuyla titremişler ve “Ne olur, ne olmaz” diyerek İzmir sokaklarında tek tijk rastlanan muvahhidlerden selam ve sabahı kesmişlerdir!. Ve hepsi düşünmeye başlamış

ve hepsi kulis konuşmaları ile bu örgüte girebilecek. olan müslümanlan tesbit edebilme yarışına girmişlerdir!.

Aslında fazla düşünmelerine de gerek yoktur. Çünkü böyle bir illegal örgüte, legal hareketleri pek benimsemeyen falanca veya filanca gibi aşırı müslümanlar girebilirdi!.

Evet, evet!. Onlar ve onlar gibiler olmalıydı!.

Nitekim bu ferasetli(î) şaşkınların dedikleri çıkmıştı işte!. Falanca ve filanca gibi bazı müslümanlar. bu kanlı örgüte girdikleri için birer birer tutuklanmışlardı!. Tabi ki ne kamuoyundan ve ne de “Müslümanım” diyen bu fera­setli şaşkınlardan herhangi bir tepki yoktur.  Hem neden olsun ki!.

Onlar zaten keskin ferasetleri ile, tutuklanan bu kişi­lerin örgüte girmiş olabileceklerini önceden, çok daha önceden tesbit etmişlerdi!.

Bunlar olur mu?. olmaz mı tartışması, batıl ve gereksiz bir tartışma olacaktır. Çünkü bu gibi senaryolar, İstanbul'da defalarca sahneye kondu. Rahmetli Abdulhamid Turgut ve onunla birlikte olan bazı kardeşlerimize neleri isnad ettiklerini biliyorsunuz. Batman'lı bazı arkadaşlarımıza da ne gibi tezgahların kurulduğunu umarım biliyorsunuz­dur. İşkence ile ifade almaları ve bazı olayları bu arkadaş­larımıza zorla kabul ettirmeleri yetmiyormuş gibi, bütün bu yalan ifadelerin bir de video kamera karşısında tekrar edil­mesini istiyorlar!.

Çünkü komutanlar, üst yetkililer böyle istiyormuş!.

Komutanların ve üst yetkililerin özel televizyon pat­ronları olduğunu sonradan anladık!. Nitekim televizyonda tekrar tekrar gösterime giren bu video kayıtlar ile istedikle­ri kamuoyunu oluşturabilmişlerdü. Bu iğrenç tezgaha sıra­dan vatandaşların inanması bir yana. bu arkadaşları tanı­yan müslümanlardan dahi inananlar vardı!.

İşte böyle bir ülkede yaşıyoruz!.

Evvelden bir söz vardı “Doğru ile yalanın arası dört parmaktır” diye. Burada göz ve kulak arasındaki dört parmaklık mesafe kastediliyordu. Yani “Duyduğuna değil, gördüğüne inan” ifadesinin bir başka anlatım biçimiydi bu. Fakat, bu soysuz televizyonlar çıktıktan sonra şunu da anla­dık, şunu da anladık ki, gördüğünüze de inanmayacaksınız!..

 

Baskının Azaltılması

 

Şiddete dayalı çözüm taslaklarını korkmanız veya en­dişeye kapılmanız için değil, sadece bilmeniz ve bilerek dikkat etmeniz için anlattık. Endişeye kapılmanız gereken şeytani yaklaşımlar, hiç şüphesiz ki bundan sonra anlata­cağımız yaklaşımlardır. Çünkü bu yaklaşımlarda, müslümanların kanı veya canı değil, imanları hedef alınmakta­dır.

Müstekbirlerin. günümüz müslümanlarını tahlil ede­rek buldukları bir gerçek, bu müslümanların genel olarak tepkisel oluşuydu. Müslümanların sohbet ve konuşmaları­nın büyük çoğunluğu, hakka muhabbetten ziyade batıla nefret üzerinde gelişiyor ve İslam'a olan muhabbet, batıla olan bu nefret ile besleniyordu. Sohbetlerde genellikle tagutun zulümleri ve müslümanlara yönelik baskıları üzerin­de duruluyordu.

Peki. müslümanlara yönelik bu baskı azaltılırsa ne olurdu?

Tabi ki böyle bir soru. müstekbirler açısından değer­lendirilmesi gereken ve değerlendirilen bir sorudur. Şayet bu müslümanlar. ne yapıp, ne edecekleri konusunda ye­terli mutmainliğe gelmiş olsalardı, baskının azaltılması elbetteki  tercih edilebilecek bir yaklaşım olmazdı.   Çünkü böyle bir durumda baskının azaltılması demek, Rabbani ça­lışmaların genişlik ve ivme kazanması demektir.

Ancak müslümanların böyle bir durumda olmadıkları, bu müslümanların birbirleriyle olan tartışma ve cedelleşmelerinden belliydi. Ortak oldukları en belirgin husus tağuta olan muhalefetleri, tağuta olan düşmanlıkları îdi. Mücadele yöntemi konusunda ise ıslahatı ve inkilabi metodlar tartışı­lıyordu. Böyle bir durumda baskının arttırılması, hiç şüphe­siz ki muhalefet potansiyelinin ortak bir payda olarak ge­lişmesine yol açacak ve inkiiabi metodu savunanları daha güçlü bir duruma getirecekti. Oysa istenen, inkilabi değil, ıslahati metodu savunanların baskın çıkmasıydı!. O halde ıslahati metodu savunanların baskının azaltılmasına yöneiik bazı istekleri yerine getirilirse, hem ıslahatı metodu savunanların haklılığıf!) ortaya çıkacak ve hem de tepkisellikten kaynaklanan muhalefet potansiyeli düşürülebilecekti.

Nitekim öyle de oldu!

Baskı hafifletildikçe, müslümanların muhalefeti de ha­fifledi. Islahati metodu savunanların ne kadar haklı oldukla­rı ve bu metodla ne büyük işlerin başarılabileceği ortaya çıktı!. Bununla beraber baskıyı hafifletme politikasını yü­rürlüğe koyan siyasilere karşı bile, müslümanlar arasında sevgi ve muhabbet başgösterdi!. Hatta ve hatta bu politi­kanın bir öncüsü, son asrın en büyük şehidi gibi defnedil­di!.

Bütün bu yazdıklarımızdan, müslüman olarak baskıya taraf olduğumuz veya bas­kıyı tercih ettiğimiz anlaşılmasın. Bu gibi konularda sadece hayırlısı olsun diyoruz. Belirtmek istediğimiz husus, baskıyı hafifletme politikasının şeytani arkaplanıdır. Baskıyı hafifletme politikası ile dirençlerini yitiren ve gevşeyen müslümanlara hatırlatmak istediğimiz husus ise kendilerine gel­meleridir.

Tağutun tehditlerinde bir hafifleme olsa veya hafifle­miş gözükse de, İlahi tehditlerde bir hafifleme olmadığını hatırlatmak istiyoruz.

 

Tercih Saptırması

 

İnsan ile insan, insan ile toplum, insan ile devlet arasındaki yolların ayrılış noktasında, doğru veya yanlış, güzel .veya çirkin bazı tercihler bulun­maktadır. Tercih sahibi olan insanlar, yaptıkları tercihler ile bir görüşe, bit ideolojiye veya bir cemaata girmekte, yine yaptıkları tercihler ile bütün bunlardan ayrılabilmekte­dirler.

Müslümanları da müslüman yapan, böyle bir tercih değil midir?

Bu müslümanlar da batıl dinler, batıl dünya görüşleri karşısında, hak bildikleri İslam'ı tercih etmemişler midir?

O halde bu tercih meselesinin incelenmesi ve mese­leyle ilgili ciddi önlemlerin alınması gerekiyordu. Karşılaşı­lan sorun, bu insanların Kemalizmi veya sosyalizmi tercih etmemelerinin fevkinde İslam'ı tercih etmeleriydi. Önemli olan Kemalizmi tercih edip/etmedikleri değil, İslam'ı tercih etmeleriydi. Dolayısıyla bu insanlar, hak ve batıl olmak üzere iki seçenek, iki tercih ile başbaşa bırakılmamalıydı!.

Seçenekler fazlalaştırılmahydı!.

Seçenekler fazlalaştırırken dikkat edilmesi gereken en önemli husus ise, görüntü olarak batıla değil, hakka al­ternatif seçeneklerin arttırılmasıydı.

Müslümanların önemli bir kısmı, İslam'da gördükleri bazı değerlerin cazibesine kapılan ve İslam'ı sadece bu cazip değerler çerçevesinde algılayan insanlardı. O halde İslam'ı bir bütün olarak algılayamayan bu insanlar, bazı İslami değerler hangi bohçaya yama ya­pılırsa yapılsın, bu yamalı bohçayı cazip görecekler ve bazı telkinler ile bu bohçayı tercih edebileceklerdi. Önemli olan bu yamalı bohçanın, hemen erişilebileceği zannedilecek yakın bir menzile konulmasıydi. Böyle bir durumda fırsatla­rı ganimet bilen birçok akıllıdan “Önce bu bohçayı ele ge­çirelim” sesi yükselecekti!.

Oysa bu bohçayı tercih etmekle, bohçadaki İslami yama ile birlikte bohçanın asıl bütünlüğünü de tercih etmiş olacaklardı. Ayrıca bu yamalı bohçayı elde edebilmek için girecekleri yol, geri dönüşü mümkün olmayan ye bu insan­ları sırat-ı müstakimden uzaklaştıracak kaypak bir yol ola­caktı.

Evet hakka alternatif bu seçeneklerin özenle tesbit edilme­si ve aynı özenle gündeme getirilmesi gerekiyordu. Ayrıca bu gibi seçenekler; İslam'a müdahale etmeyen (Arkaplanda İslam'ı da kendisine müdahale ettirmeyen) yeni bir laiklik veya herkesin rahatça konuşabileceği ideal bir demokrasi de olabilirdi. Önemli oian bu şeytani seçeneklerin Allah adına gündeme getirilmesi, müslüman olduklarını iddia eden insanlar tarafından, İslam adına talep edilmesiydi!.

Diyeceksiniz ki “Amma kuruntu sahibisiniz! Hiç bu kadar olur mu?”.

A benim canım kardeşlerim, etrafınıza bir bakınız. Bu seçenekleri gündeme getirenler, İslam'a müdahil olma­yan laikliği ve bacak bacak üstüne atarak rahat tebliğlerin yapılabileceği demokrasiyi savunanlar, İslam adına bu gibi taleplerde bulunanlar, müslüman birer dava adamı oldukla­rını iddia edenler değil mi?

Böylesi seçkin dava adamları tarafından savunulan bu görüşler, müslümanlar arasında da gündem oluşturup, bazılarının tercih ve teveccühüne mazhar olmuyor mu? Nitekim İslam ile adeta kardeş gibi empoze edilen, İslam'a giden en rahat yol en rahat ortam olarak görülen demokrasi, yaşadığı­mız günlerde hararet ve rehavetle tercih edilen bir şeydir. Çünkü demokrasi demek,  eşitlik ve  özgürlük demektir. Eşitlik ve özgürlük ise akl-ı selim olan herkesin kabul etmesi, herkesin istemesi gereken bir şeydir!. Balıkçılık yapanlar bilirler.

Oltanın  ucuna takılan  değişik yem çeşitleri vardır. Bunlardan bir kısmı kuru yem, bir kısmı canlı yemdir. Ba­lıklar bu  yemi  yutup yakalandıkça,  oltanın  ucuna yeni yemler takılır. Bir de bu yemlerden çok farklı, çok ekono­mik olan naylon bir yem vardır.  Rengarenk bir püskül şeklindeki bu yem, hiç değiştirilmeden aylarca, yıllarca kul­lanılan bir yemdir. Çünkü naylon olduğu için ne eskimesi, ne de yıpranması söz konusudur. İşte çağdaş müstekbirlerin dünya halklarına karşı asırlardır kullandıkları en önemli naylon yem de, eskimeyen ve değiştirilmeye gerek duyul­mayan eşitlik ve özgürlük yemidir!. Müstekbirlerin kontro­lündeki bu yemlerin cazibesine kapılan nice kitleler, nice dava adamları, bu yemlerin peşi sıra giderek özgürlüğe veya eşitliğe değil, esarete mahkum olmuşlardır. Zaptedilen özgürlükler, sanat ve edebiyat dünyasında parmaklıklar arkasında­ki kuş ile sembolize edilir. Parmaklıklar olmasa, kuşun kanatları kırılmasa, bu kuşların özgürlüğe doğru uçacakları, uçabilecekleri varsaydır.

Oysa durum bu kadar basit değildir!.

Mesela karşımdaki evde oturan komşu güvercin besli­yor. Bir metrekarelik derme-çatma bir barakada yaşayan güvercinler, kendilerine yem veren sahipleri tarafından bir­kaç günde bir on-onbeş dakika uçuruluyor.

Fakat işin ilginç tarafı, uçan,   gökyüzüne  doğru  yükselen   bu  güvercinlerin hepsi, birer birer kafese dönüyorlar!. İyi ama neden, neden geri dönüyorlar?

Demir parmaklıklar mı var? Yoksa bu kuşların kanat­ları mı kırık?

Tabi ki değil!.

On-onbeş dakikalık sınırlı bir özgürlük yetiyor bu kuş­lara!. Uçup gitmeleri ve kendilerine yem veren sahiplerin­den ayrılmaları söz konusu değildir!.

İşte, kapitalizmle iç içe sunulan ve güvercinle sembo­lize edilen özgürlük anlayışı da, böylesi besleme güvercin­lerin özgürlük anlayışıdır. Bu özgürlük anlayışındaki hangi insan, kendisine yem veren kapitalistlere karşı müstağni veya bağımsız bir tavıra girebilecektir?

Kapitalistlere karşı müstağni olduklarını iddia edenler dahi, kapitale karşı müstağni olabiliyorlar mı?

Olamıyorlar, çünkü verdikleri özgürlük mücadelesi bile, kapitale mahkum ve muhtaç bir mücadeledir. Dolayisıyle kapitalist bir düzende kapitale bağlılık, asıl itibariyle kapitaliste bağlilıktır. Kapitalistlerin verdikleri yardım ve ianelerle sürdürü­len özgürlük mücadeleleri ise hiç şüphesiz ki kapitalistlerin insiyatifinde olacak ve bu mücadeleyi veren insanları kapitalizme esir edecektir. Çünkü böylesi özgürlük anlayışlarıy­la emperyalizme bağımlılıktan kurtulmak, kurtulabilmek mümkün değildir.

Oysa Yaratana karşı değil, yaratılmışlara karşı, özgür olabilmenin ilk şartı, dini­mizin de İlk şartı olan Kelime-i tevhiddir. Kelime-i tevhidin dışındaki bütün seçenekler, bütün tercihler, hangi cazip kelimeyle veya hangi süslü sözlerle ifade edilirse edilsin, bu kelime ve sözlerin pratikteki manası, zillet ve esarettir!.

 

Değişim ve İslamizasyon

 

Değişim problemi, T.C’nin son zamanlardaki en önemli problemlerin­den birisidir. Türkiye'deki siyasi otorite, halkın son zaman­lardaki değişimini dikkate alarak kendisine yeniden çeki düzen verme ve halkın değişimine paralel bir görüntüye girebilme telaşındadır. Bu yeniden çeki düzen kazanma ve kısmi de olsa değişim vakıasında, kerhen dikkate alman en ilginç unsur ise hiç şüphesiz ki İslam'dır.

Ortadoğu ve Kafkaslardaki halkında müslüman olan ülkelere, laik ve demokratik bir model teşkil etmesi gere­ken Türkiye'de, değişim politikası gerçekleştirilmeli ve bu ülke İslam'la barışık fakat İslam'dan etkilenmeyen mümtaz bir örnek oluşturmalıydı!.

İslam'ın dikkate alındığı bu değişim politikasının en kısa ifadesi ise birçoklarımızın bildiği gibi İslamizasyondur. İslamizasyon, İslam'ı batıla tercih etme vakıası değil; batılı, bazı İsla-mi motifler ile kaplama uğraşısıdır. Daha açık bir İfadeyle özde değil, sözde değişikliktir bu!. Nitekim özlerinde bir değişiklik olmamasına rağmen, sözlerinde önemli değişik­likler olan ve konuşmalarında bazı ayet-i kerimelere bile yer veren çok yüzlü politikacılar, bu sun'i değişikliğin açık örneklerindendir.

Böyle bir değişime gitmek, rejim açısından bir taviz midir?

Tabi ki değil!. Önemli olan bazı portatif değişiklikler ile halkın teveccühüne mazhar olmak ve rejimle halk ara­sındaki köprüleri daha bir sağlamlaştırmaktır.

Halkında müslüman olan ülkelerdeki çokyüzlü yöneti­ciler, halk arasındaki bazı müslümanların kelime-i tevhidi gündeme getirdiklerini, hakimiyetin ancak ve ancak Al­lah'a ait olduğunu anlattıklarını ve bütün bu anlatılanlar is­tikametinde kendilerinin de birer din düşmanı durumuna getirildiklerini elbetteki biliyorlardı.

Oysa doğru da olsa, bu müstekbirlere göre anlatılmaması, halka götürülmemesi gereken şeylerdi bunlar. Çünkü bu gibi meselelerin gündeme gelmesi, geleneksel de olsa dinine saygılı olan halk ile bu politikacıların arasını açıyor ve bu müstekbirlere yönelik desteği azaltıyordu.

İşte bu İslamizasyon politikası İle hem radikal müslümanların kendileri aleyhine yaptıkları propaganda tesirsiz hale getirilecek ve hem de dinine saygılı halk ile dini gö­rüntülü bir yakınlaşma gerçekleştirilecekti. Kaldı ki birçok meselede ikiyüzlü davranan politikacılar için, bu meselede de ikiyüzlü davranmanın hiçbir sakıncası yoktu. Hatta ve hatta Meclis duvarlarının yeşile boyanıp, yeşil zemin üzeri­ne altın yaldızla bazı ayet-i kerimelerin yazılması bile, mec­listeki bu politikacılar için pek önemli değildi. Çünkü önemli olan meclisin şekli değil, meclisin keyfiyeti ve mec­lisin faaliyeti idi.

Peki bu İslamizasyon politikası nasıl gerçekleşecekti?

Bu politikayı kimler gerçekleştirecekti?

Aslolan ve bu değişimin parsasını toplayacak olan tabi ki politikacılardı. Ancak bu değişim politikası sadece kendileri tarafından pratiğe konulursa, bu politikacılara gü­venmeyen bazı insanların ve özellikle müslumanlann kuş­ku ve tereddütleriyle karşılanabilirdi. İşte böylesi kuşkulara fırsat vermemek için, İslamizasyon politikasına tutucu ol­mayan bazı müslüman aydınlar da davet edilmeliydi. Nitekim bu davet yapıldı!.

Şimdiye kadar rejim tarafından değer verilmeyen, muhatap kabul edilmeyen bazı müslüman aydınlar, bu de­ğişim politikasına davet edildi. Bu aydınlara “Sistem deği­şim sancılan yaşıyor ve biz bu değişimin İslam'a göre olmasını istiyoruz. Gelin bu değişimi birlikte yapalım.” denildi.

Aman Ya Rabbi!

Ne güzel, ne muazzam bir teklifti bu!. Şimdiye kadar ufak tefek işlerle uğraşan bu aydınlar, sitemin değişimine davet ediliyorlardı, İnsanın gözünü karartacak bir teklifti bu. Ve gerçekten de gözlerdeki bazı ağarma ve aydınlanmalar kararmaya başlamıştı!. İlahi va­hiy ile Allah tarafından muhatap alınmanın şeref ve izzeti­ni yeterince hissedemeyen bazı kimseler ise, bu politikacılar tarafından muhatap alınmayı, başlı başına bir şeref ve izzet kabul etmişlerdi!.

Hem bu politikacılar, gerçekten samimi insanlardı!.

Müslümanım diyen birçok insandan, daha müslümandılar!. Çünkü kendileriyle yaptıkları özel konuşmalarda, müslümanların yıllardır nefretle karşıladıkları bazı putlardan bun­lar da nefret ediyor ve nefret etmekle kalmayıp bu putla­rın kırılması, bu putların yıkılması gerektiğini söylüyorlardı!. Ayrıca bu söylenenler, sözde kalan veya sözde kalacak şeyler de değildi. Çünkü (laf aramızda) bu yiğit müslümanlara “Gelin bu putları birlikte yıkalım, birlik­te kıralım!” demişlerdi.

Şimdi elinizi vicdanınıza koyunuz!. Böyle bir teklif, geri çevrilecek bir teklif midir?

Tabi ki şaşırdınız değil mi?

Putperestlerin, put kıracaklarına pek inanmadınız, inanamadınız gibi! Fakat inanın, İnanın doğru haberlerdir bunlar!.

Yaşadığımız çağda, putkıran putperestler de bulunmaktadır!.

 

Putkıran Putperestler

 

Putperestlerin putkırmaya kalkışmaları, önplanda şaşkınlıkla karşılanabilecek bir hareket olabilir. Çünkü putkırmak, asıl itibariyle İbrahime ve İbrahimi müslümanlara özgü bir eylemdir.

Yoksa bu politikacılar, bazı şaşkınların zannettikleri gibi kendilerini gizleyen, İslam için kendilerini feda eden birer İbrahim midir?

Elbetteki değil!.

O halde bu putları yıkmaya, bu putları kırmaya kal­kışmaları nasıl açıklanabilir? Anlaşılması mümkün olmayan girift bir mesele midir bu!.

Sözü ve soruları uzatmaya hiç gerek yoktur. Bu me­sele gayet açık ve anlaşılabilir bir şeytani yaklaşımdır!.

Herhangi bir putun değeri, o puta yönelik sevgi ve güvenin varlığıyla anlam ka­zanan bir değerdir. Çünkü bu put adına yapılacak olan bütün icraatların kamuoyu desteği kazanması, kamuoyu­nun bu puta yönelimiyle ilgili bir meseledir.

Ancak, herhangi bir puta karşı inanç ve güven oldukça zede-lenmişse, insanların bu puta karşı sevgi ve bağlılıkları zayıflamışsa, itikadı güvenilirliğini yitiren bu putta ısrar etme­ye hiç gerek yoktur.

Çünkü eskimiş ve yıpranmış bir puttur bul. Şöyle veya  böyle yıkılmaya ve kırılmaya  mahkum olan bu putta ısrar etmeye, defalarca restore edilen bu putu yeniden restore etmeye hiç gerek yoktur. Burada önemli olan, kırılmaya mahkum olan putun, nasıl ve kimler tarafından kırılacağıdır, Uzun yıllardır hak adına yapılan tenkid ve eleştirilerle içi boş bir kütüğe çevrilen bu put, hak adı­na kırıhrsa, hiç şüphesiz ki hakkın ve hakka taraftar olan müslümanların halk nezdinde değer kazanmasına vesile olacaktır. Oysa bu iş, hak adına değil, başka bir batıl, başka bir put adına yapılmalıdır1.. Şayet bu gerçekleştirilirse, hem hak adına yapılan çalışmaların meyvesi batıl adına devşirilmiş olacak, hem de eski puta karşı halkta oluşan nefret, bu putu kıran yeni puta karşı muhabbete dönüşecektir!. Bu yeni putlar ise, daha önce de belirttiğimiz gibi İslam'a göre yeniden yorumlanmış laisizm veya İslam'ın diğer bir ismi gibi em­poze edilen demokrasi olabilecektir!.

Herhalde anlaşılmıştır, anlaşılmıştır artık bu putperestlerin putkırma nedeni!.

Bize göre anlaşılması kolay olmayan yegane şey, böylesi şeytani hesaplara, müslüman aydın denilen bazı kimselerin aldanma nedenidir.

Oysa Kur'an-ı Kerim'deki birçok ayet-i kerimede fasık ve münafıklarla işbirliği yapılmayacağı beyan edilmekte ve tüm müslümanlar böyle bir duruma düşmekten sakındırılmaktadır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, tüm müslümanları böyle­si şeytani hesaplardan ve şeytani senaryolardan sakındıran İlahi bir kaynaktır.

Fakat ne yazık ki, İlahi kaynaktan Mahir Kaynağa yönelen. putperestlerin putkırmalanna aldanarak onları kendi­lerine yakın ve dost zanneden bazı şaşkınlar, eskimiş put­ları yıkmak adına yeni putların meşrulaşmasına yardımcı oluyorlardı!.

Putperestler ile putkıranlar, ortak bir düzlemde biraraya gelmişlerdi!. Putperest­lerle putkıranların, hoşgörü, diyalog ve yardımlaşma adına birbirlerine yaklaştıkları bir düzlemdi bu!. Bilinçle putkıracaklarına, gafletle potkıran bu kimseler ise, yeni gündem­lerin, yeni kahramanlarıydı artık!.

Ve acilen gerekli olan yeni putlar, kendilerine İbrahim denilen eski müslümanların baltalarıyla yontuluyordu!

 

BİREYSEL MÜSLÜMANLIĞIN SORUNLARI

 

Cahili bir toplumdaki İslami mücadelenin, adam ka­zanmak ve kazanılanı kaybetmemek gibi iki ayrı boyutu vardır. Gerçi kazanılanı kaybetmemek, İslami mücadelede­ki müslümanların üzerinde ağırlıkla durdukları bir mesele değildir. Nitekim özellikle Mekki dönemdeki İslami müca­delede, kazanılan müslümanı kaybetmemekten ziyade yeni müslümanlar kazanmak için çalışılıyordu. Çünkü kazanılan müslümanı kaybetme tehlikesi, günümüzdeki gibi aşın boyutlara gelen bir tehlike değildi.

Müslümanlık, köklü bir imana dayanan, köklü bir teslimiyetti, Bu teslimiyeti gösteren kimselerin, cahiliyenin batıl müdahale­leri ile hemen sarsılmaları, bazı endişeler ile İslam'dan vaz­geçmeleri kolay bir hadise değildi. Nitekim cahiliyenin ba­tıl propagandaları ile değil, şiddete dayalı baskı ve işkenceleri karşısında bile İslami tercihlerinden vazgeçme­yen müslümanlar,. bizlere bu müslümanların usta kimi iği ve sebatları konusunda yeterli bilgiyi vermektedir.

Fakat, günümüzdeki durumlar ne yazık ki böyle değildir!. İs­lam adına insan kazanmayı, insan kurtarmayı ikinci plana bırakarak, kurtarılan insanları tekrar kaybetmeme telaşına kapılır olduk!.

Maalesef haklı, haklı bir telaştı bu!.

Çünkü nice müslümanların, nice kardeşlerimizin, ca-hiliyenin işkenceleri ile değil, cahiliyenin batıl propagandaları ile eğildiklerini, büküldüklerini ve kendilerini sırat-ı müstakime bağlayan köklerden koptuklarını gördük.

Karşılaştığımız bu sorun, İslam Devletinin, İslam cemaatinin değil, bireysel müslümanların yine bireysel olan ve bireysel olarak halletmeleri gereken kulluk sorunuydu. Şimdi kısaca bu sorunla­ra ve bu sorunlar karşısındaki zafiyetlere değineceğiz.

 

Bireysel Müslümanlık

 

İslam'ı sadece toplumsal bir din olarak algılayan, ferdi müslümanhk gibi cüz'i konulan bir kenara bıra­karak, toplumun ve devletin müslümanhğı gibi külli konu­larla ilgilenen kimselerden hemen şu ses yükselecektir.

“Canım, bireysel müslümanhk da olur mu?” 

“İslam gibi yüce bir dini, bireye indirerek neden ufaltıyorsunuz?”

“İslam devleti olmadan, İslam'ı yaşamak mümkün de­ğildir!.” diyerek en kısa zamanda İslam devletini tesis et­mek için uğraşanlardan da benzer sesler yükselebilecektir. Bu insanlar da “Marksistler, sosyalistler ve kapitalistler toplumla, toplumsal olaylarla ve devletle ilgilenirlerken, müslümanların bu gibi konulara lakayt kalmaları, bu konu­larda mücadele etmemeleri, sorumsuzluktur, çağdışılıktır..” diyeceklerdir.

Oysa bireysel müslümanhk demek, topluma, toplumsal sorunlara ve toplumdaki insanlara sırt çevirmek, bunlarla ilgilenmemek değildir. Bireysel müslümanlıktan kastettiğimiz ve kastedilmesi gereken şey, bir insanın birey olarak önce kendisini kurtarması ve bu kurtarmanın gereği olan Allah'a kulluğu, yine birey olarak öncelikle kendisinin gerçekleştirmesidir.

Çünkü bu din, bireyde, bireyin kulluğunda başlayan bir dind!r İs­lam'ı, müminliği ve müslimliği tercih etmek, bireyde, bire­yin kendisinde başlayan kutlu bir eyiemdir. Nitekim birçok peygamberin kalkış noktasında, bu gerçeği görmemiz mümkündür.,

“Musa tayin edilen sürede gelince ve Rabbi de onunla konuşunca: “Rabbim, bana göster, Seni göreyim” dedi. (Allah:)  “Beni asla göremezsin. Ama su dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de Beni göreceksin.” Rabbi dağa tecelli edince, onu param par­ça etti, Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğin­de: “Sen ne yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim,” dedi.” [8]

Müminlikte olduğu gibi müslimlikte de kalkış nokta­sında birey vardır. Çünkü Allah'a kulluk ve kulluk sorumluluğu, önce bireyi muhatap alan ve bireyin yerine getirmesi gereken bir sorumluluktur..

“De ki: 'Rabbim, gerçekten beni doğru bir yola ilet­ti, dimdik duran bir dine, ibrahim'in hanif (Muvahhid) dinine.. O müşriklerden değildi.”, “De ki: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, di­rimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır.”, “O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim.” [9]

Ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere, Allah'a kulluk sorumluluğu, önce bireyi muhatap alan bir sorumlu­luktur. Nitekim bu ayet-i kerimelerin devamı olan ayeH kerimede, kişinin önce kendisinden sorumlu olduğu, müs-bet veya menfi eylemlerinin öncelikle kendisini ilgilendirdi­ği ve işlenen bir günahın, başka bir günahkara veya toplu­ma nisbet edilemeyeceği açıkça beyan edilmektedir.

“De ki: “O, her şeyin Rabbi İken, ben Allah'tan başka bir Rab mi arayayım? Hiçbir nefis, kendi aley­hinden başkasını kazanm,az. Günahkar olan bir baş­kasının günah yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O, size hakkında anlaşmazlığa düştü­ğünüz şeyleri haber verecektir.” [10]

Kur'an-ı Kerim'de bu gerçeği değişik düzlemlerde ifa­de eden daha birçok ayet-i kerime bulunmaktadır. Bütün bu ayet-i kerimeler dikkate alındığı zaman kişinin öncelikle ve özellikle kendisinden, kendi kulluğundan sorumlu oldu­ğu ve toplumsal mazaretler ile bu sorumluluktan kaçama­yacağı daha iyi anlaşılabilecektir. “Bu iş, tek başına ger­çekleştirilemezi” diyenlere, İbrahim (a.s.) ile ilgili şu ayet-i kerimeyi zikretmek isteriz.

“Gerçek şu ki, ibrahim (tek basına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönetip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.” [11]

Allah'ın selamına ve müminlerin sevgisine layık olan Hz. İbrahim (a.s.), tek başına ümmet olmayı gerçekleştirmişti. O halde biraz İnsaflı olmamız “Allah'a kulluğa tek başımıza güç yetiremeyiz!” derken, biraz utanmamız ge­rekmez mi? Çünkü bizlerden tek başına ümmet olmamız değil, öncelikle tek başına müslüman olmamız, olabilmemiz istenmektedir! Tek başına güç yetirebileceğimiz bu kulluk ise, illa başkalarına yaslanarak yaşayabileceğimiz bir kulluk değildir.

Herhangi bir cemaat içinde olsun veya olmasın, her müslümanın bu kulluğu yaşaması, bu kulluğun üstesinden kendisinin gelmesi, gelebilmesi gerekmektedir. Nitekim herhangi cahili bir toplumda İslam cemaatinin varolması ve bu varlığını sürdürebilmesi, öncelikle ve Özellikle “Ben müslüman olanların ilkiyim” diyebilecek ve İnsanlara da­yanma gereği duymadan bu kulluğu yaşayabilecek böylesi müslümanların varolmasına bağlıdır.

Olumsuz şartlar ve insanların batıl tercihleri gereği bu kulluk mücadelesinde ferd veya çağdaş gündemdeki ifadesiyle marjinal kalmak ise aklı başında bir müslümanın kor­kacağı, korkması gereken bir şey değildir.

Hak üzere olduktan sonra marjinal kalmak korkusu da ne oluyor?

Hak üzere olan müslümanları marjinal kalmakla suç­layan kimseler, aynı tanımlamaya göre marjinal olarak yaşayan ve marjinal olarak ölen peygamberlere ne diyecek­ler?

Onları da marjinal kalmakla suçlayacaklar mı?

Marjinal kalmanın nedeni, müslümandan, müslümanın hak üzere olmayan dav­ranışlarından kaynaklanan bir neden ise, tabi ki bu nede­nin üzerinde durulması ve bu nedenin izale edilmesi gere­kecektir. Ancak bu neden, toplumun tercih ve eğilimlerinden kaynaklanan bir neden ise bu nedenin müs­lümanın kulluğu ile ilgili bir boyutu yoktur.

Müslüman, hak üzere olan kulluğuna ve kulluk müca­delesine devam edecektir. Marjinal kalmamak için toplumun eğilimleriyle birlikte eğilmesi, toplumun ortak tercîhlerine katılım göstermesi, Allah'tan korkan bir müslüman için kesinlikle ve kesinlikle mümkün değildir.

Rahmet sahibi olan Rabbim müslümanlan kurtuluşa, müslümanlan İslam'ın kutsal vadisine davet ederken “Ya insanlarla beraber gelin, ya da hiç gelmeyin” dememiştir!.

Müslümanlar olarak gönlümüzden geçen ve gönlü­müzün arzuladığı, bütün insanlarla beraber cennete gitmemizdir.

Ancak bu mümkün değilse, insanlar bunu tercih etmiyorlar ve etmeyeceklerse, bu insanlarla birlikte cehenneme gitmeyi elbetteki tercih edecek değiliz. Böyle bir durumda müslüman olarak terci­himiz bellidir.

Marjinal olarak cennete gitmek..

 

Müslümanın Değer Kaybı

 

Son olaylara, oluşan gündemlere ve müslümanların içinde bulun­dukları genel duruma bakarak gayri ihtiyari şu soruyu so­rabilirsiniz.

Nereye gidiyoruz?

Gönül isterdi ki bu “Nereye Gidiyoruz?” sorusuna mutmain bir kalp ile “Cennete, İnşaallah cennete” diyebi­lelim. Elbetteki müminlerin arasında bu cevabı verecek kardeşlerimiz vardır. Ancak meseleyi müslümanların gene­line göre değerlendirdiğimiz zaman aynı cevabı, aynı ra­hatlıkla verebilmemiz mümkün değildir.

Efendimiz (s.a.v.) “İki günü eşit olan ziyandadır” buyurmuştu. Fakat ne yazık ki iki günü eşit olan müslümanı, sevgiyle kutlayacağımız, saygıyla öpüp başımıza koyacağımız bir dönemde yaşıyoruz!. Böyle bir zamanda böyle­si müslümanlan göstererek “Maşallah!. Dün de müsiümandı. bugün de müslüman!.” diyoruz.

Çünkü müslümanların iki günü eşit değildi!.

Bu eşitlik birçok müslümanda menfi yönde bozulu­yordu. T.C. de yaşayan bu müslümanlar, hergün değerini yitiren Türk Lirasına benzemişlerdi sanki!. Bu gidişle İslami düzlemde tedavülden kalkmaları, kaybedilmeleri söz ko­nusuydu!. Nitekim yakın zamana kadar birçok çalışmala­rından faydalandığımız ve hayırlarda öncü gördüğümüz bazı kardeşlerimiz, bu değer kaybına uğrayan ve günümüz­deki davetleri ile bu değer kaybını yaygınlaştıran öncüler durumuna gelmişlerdi!. Kendilerine sorulsa, akılcı ve man­tıklı girişimlerdi yaptıkları. Çünkü işin kolayını, yolun kes­tirmesini bulmuşlardı!.

T.C. sisteminin ifadesi olan türk lirasının üzerine, sis­tem içindeki fırsatlardan faydalanarak “Allah” lafzını yazıverecekler ve bu parayı İslam dinarı haline getirivereceklerdi.

Bu kadar kolay, bu kadar kestirme bir yoldu bu!.

Fakat bu kestirme yol, kestirme olmayan sırat-ı müs­takimden ayrıian bir yoldu!. Meselenin bu yönü ise pek düşünülmüyor, pek dikkate alınmıyordu. Şu an ferdi ola­rak bazı tavizler verilse de, ferdi olarak sırat-ı müstakim­den uzaklaşılsa da, bütün bunlar toplumun maslahatı için yapılıyordu!. Çünkü çok kısa bir zamanda, toplumla bera­ber sırat-ı müstakime girilmesi, girili verilmesi söz konusuy­du!.

Toplum için kendilerini feda eden bu kahramanların tenkid edilmesi değil, ayakta alkışlanması gerekirdi!.

Ve ben de ayağa kalkıyorum ve hepsine “Yazıklar ol­sun!. Lütfen kendinize geliniz” diyorum.

Tabi ki herkesten aynı ses çıkmıyor!. Sırat-ı müsta­kim gibi bir yolun, müstakim olmayan bu yolcularını alkışlayanlar bulunmakta ve biraz önce sözünü ettiğimiz değer kaybı, bu alkışlar arasında yaygınlaşmaktadır!.

Peki, gittikçe yaygınlaşan bu değer kaybının sebebi ne? Kazanımı ve elde edilmesi zor olan birer altın, birer elmas gibi değer kazanmamız gerekirken, darphanelerde basılan TL. gibi neden değer kaybediyoruz? Bütün bu somların cevabı, İlahi   değer   kaynağı   olan   Kur'an-ı   Kerim'den   ve Kur'an-ı Kerim'in konuyla ilgili prensiplerinden uzaklaşma­mızla açıklanabilir. İlahi ölçülere göre bir insanı değerli kı­lan unsurlar, bu insanın kime ve nasıl kul olduğunu açıkla­yan   unsurlardır.   Nitekim   “La   ilahe   illa   Allah”   ifadesi, kullukla ilgili bu iki gerçeği kendisinde cemeden bir ifade­dir. “La ilahe” reddi, insanlara ilahlık taslayan tüm sahte ilahların inkar edilmesini ifade ederken; “İlla Allah” tasdiği de, Allah'ı hakkıyle tasdik etmemizi ifade ederek, bizleri bu çerçevede bir kulluğa davet etmektedir.

“La ilahe” gerçeğine dayanan inkar olayında, dışa .yönelik önemli fireler verdiğimizi söyleyemem. Kısmi ola­rak anlaşılan ve yine kısmi olarak pratiğini bulan bir ger­çek oldu bu. Kısmi diyorum, çünkü reci olayının genellikle dış veçhesine önem verildi. İnsanlara ilahlık taslayabilecek putlar ve merciler, genellikle dışta arandı ve bu dıştakiler reddedildi. Oysa Kur'an-ı Kerim'de, ilahlaştınlmasi söz ko­nusu olan önemli bir iç tehlikeden de bahsedilmekteydi..

“Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” [12]

“Şimdi sen kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzerine kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbi üzerine damga vurduğu ve gözü üzerine bir perde çek­tiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim, hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?” [13]

Kur'an-ı Kerim'in açıkça zikrettiği bu iç tehlike, kişinin nefs ve hevası idi. Bir insan için en yakın ve en   büyük  tehlike  olan  nefsin   İlahlaştınlması,   genellikle önemsenen ve dikkate alınan bir tehlike olmadı!. “La ilahe” denilirken. reddedilmesi ve yıkılması gereken putlar, devamlı dı­şarılarda arandı!. Dış dünyada reddedilmedik put bırakma­yan, Amerika'daki putlara kadar reddiyeler gönderen bazı kimseler, kendi göğüs kafeslerinde bulunan nefs ve hevala görmemezlikten geldiler!.

Ve ne yazık ki, dıştaki putlara kibir ve gururla attıkları her taş, içteki bu putların kuvvetlenmesine neden oldu!.

Meselenin “La ilahe” boyutundaki ifrat ve tefrite daha fazla değinmeden, diğer boyutundaki ihmale ağırlık vermek istiyorum. Çünkü uzun yıllar önce “La ilahe” diyen ve nefislerini de ilahlaştırmaktan sakınan birçok kardeşimiz, henüz “İlla Allah” aşamasına gelebilmiş değillerdir!. Zaten birçok olumsuzluk ve tıkanıklıklar da “İlla Allah” gerçeğindeki bu önemli ihmalden kaynaklanmaktadır.

Bu kardeşlerime “La ilahe” gerçeğinin itikadi ve pra­tik anlamını sorsam, hiç şüphesiz ki bana oldukça uzun ve oldukça yeterli cevaplar verebileceklerdir. Acaba aynı kar­deşlerime “İlla Allah” gerçeğinin itikadi ve pratik anlamını sorsam, bana aynı uzunlukta ve aynı yeterlilikte cevaplar verebilecekler midir?

Hiç sanmıyorum!.

Hatta bazı kardeşlerim “İlla Allah” yani “Ancak Allah vardır” gerçeğini uzatmaya, bu konuda uzun uzun konuşmaya ne gerek olduğunu düşünebileceklerdir. Oysa aynı kardeşlerim “La ilahe” gerçeğini tebliğ ederken, hiç de böyle düşünmüyorlardı!. Bütün insanlara “Bu gerçeğin açılması ve açıklanması gerek” diyorlardı.

İşte “La ilahe” gerçeği için söylenen bu ifadeler, “İlla Allah” gerçeği için de geçerlidir. Çünkü dinimiz, sadece reddiyeler üzerine dayanan veya reddiyelere ağırlık veren bir din değildir. Ağırlık ve yoğunluk, batıla karşı reddiye­lerden ziyade, hakka yönelik tasdiklere verilmektedir.

Haklı ve hak üzere olan kalkış noktamızda, hak ve hakkı tasdik vardır. Batılı reddettiğimiz için hakkı tasdik etmiyor, hakkı tasdik ettiğimiz için batılı reddediyoruz. Dolayısıyla hakkı tasdik etme potansiyelimiz, batılı reddetme potansiyelinin fevkinde bir potansiyel olmalıdır.

Hiç şüphesiz ki kelime-i tevhid gerçeğine bölücü yak­laşacak, bu iki gerçeği birbirinden ayrı, birbirinden kopuk vadilerde değerlendirecek değilim. Çünkü birbirini destek­leyen, birbirine anlam katan, birbirine güç veren gerçek­lerdir bunlar. Bu gerçeğin “La İlahe” boyutunu ihmal edip. sadece “İlla Allah” boyutu üzerinde duranlar nasıl ki pozitif bir yanlışlık içindeyseler; uzun uzadıya “La ilahe” üzerinde durmalarına rağmen “İlla Allah” boyutunu ihmal edenler de, negatif bir yanlışlık içindedirler. “La ilahe” gerçeği ile temizlenen kalpler, mutlaka ve mutlaka “İlla Allah” gerçeği ile doldurulması gereken kalplerdir.

Çünkü “İlla Allah” demek ve bu gerçeği tasdik et­mek. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ı, şahdamarımızda hissetmek demektir.

“İlla Allah” demek ve bu gerçeği tasdik etmek, Allah ile beraber ve Allah'a göre yaşamak demektir.

“İlla Allah” demek ve bu kutlu gerçeği tasdik etmek, O'na hakkıyle kul olmak ve bu kullukla değer kazanmak demektir.

 

Ekonomi Sorunu

 

Günümüzdeki insanların maddi ihtiyaçlarından kay­naklanan ekonomi sorununa baktığımız zaman, bu soru­nun geçmişe nazaran daha büyük olduğunu görüyor ve gayriihtiyari şu soruyu soruyoruz.

Bu insanlar, geçmiş dönemlerdeki İnsanlara nazaran daha fakir,  çok daha fakir bir duruma mı düşünüldüler?

Tabi ki durum böyle değildi!.

Günümüz tanımlamasına göre fakir olan bir insanın sahip olduğu şeyler, geçmişteki birçok ortahaîü kimsenin sahip olmadığı, olamayacağı şeylerdi.

Ancak durum değişmişti!.

Kapitalizmin doğal sonucu olarak üretim ve tüketim anlayışı da değişmişti. Kapitalistlerin daha zengin olması için, daha çok üretilmesi, daha çok tüketilmesi gerekiyor­du. Kapitalizm adına üreten ve yine kapitalizm adına tüke­ten dünya insanları, kapitalizmin zîncirsîz köieleri durumu­na getirilmişti!.

“Altta kalanın canı çıksın!.” ifadesinin, gayet doğru ve mantıklı bir prensib haline getirildiği günümüz dünya­sında, üste çıkma yarışı başlamıştı!.

Üste çıkabilmek için en makul ve en meşru yol ise, insan sınıflarından müteşekkil basamaklara basa basa ve bu basamaktaki insanları eze eze yükselmek, yükselebil­mekti.

İşte bu yarışa müslümanlar da dahil olmuştu!.

Yeterli bir sermayeye sahip müslümanlar, zalim kapi­talistlerin zulmüne son verebilmek için, kapital gücünü ele geçirmeye çalıştılar!. Kapitalistlerle yaptıkları bu yarış, ka­pitalist düzlemde olduğu için, ister istemez kapitalizmin bazı prensiplerini kabul etmek zorunda kaldılar. Ama ol­sundu, önemli olan bu yarışta kapitalistleri geride bırak­maktı!.

İslam'a maddi güç kazandırmak için bu yarışa giren ve her fırsatta tağutun zulmünü anlatan bu müslüman patronlar, yanlarında çalıştırdıkları müslüman işçilere, zalim dedikleri tağutun verdiği asgari ücreti ve sosyal hakları dahi vermediler!.

Çünkü veremezlerdi!

Çünkü zalim kapitalistlerle rekabet yapıyorlardı!.

Çünkü zulme dayalı bu rekabette, zalim kapitalistleri hak adına(!) geçmeleri gerekiyordu!.

Ve sonuç olarak, kapitalist zulümde, kapitalistleri geride bırakan seçkin müslümanlarla(!) karşılaşmaya başladık.

İşin tuhaf tarafı. bu gibi müslüman(!) patronlar, diğer birçok müslü­man tarafından alkışlarla, takdirlerle, saygılarla karşılanı­yordu!.

Çünkü onlar da böyle bir yarışta öne geçmek, onlar da köşeyi dönmek ve zevkten dörtköşe olmak istiyorlardı!. Çünkü onlar da kapitalizmin tüketim ve ihtiyaç mantığını, vazgeçilmez bir mantık olarak görüyorlardı!.

Ve, yeterli bîr sermayeleri olmayan bu şaşkınlar da, böy­le bir yarışa girmeyi ve bu yarışı kazanmayı, fakirlere değer verilmeyen böyle bir düzende şerefli ve izzetli olmanın bir gereği, kutsal bir mücadelesi olarak gördüler!.

Müslüman oldukları için, bu kutsal mücadeleyi, kutsal bir habere dayandırma­ları gerekiyordu. Fazla zorlanmadan buldular bu kutsal ha­beri ve altın yaldızlı çerçevelere takarak duvarlara astılar.

“Ticaret yapınız ve cesur olunuz. Çünkü rızkın onda dokuzu, ticaret ve cesarettedir.”

Efendimiz (s.a.v.)'e nisbet edilen bu hadis-i şerif, ver­mek istedikleri kutsal mücadeleye, kutsal bir ivme kazandı­ran hadis-i şerif olmuştu!.

Kapitalist anlayışa göre şerefli ve İzzetli olmak iste­yen bu şaşkınlar, bu kutsal haberden hareket ederek bü­yük bir cesaretle ticarete atıldılar. Kısa sürede köşeyi dö­nebilmek için cesur olmaları ve cesaretle büyük hesaplar yapmaları gerekiyordu!. Zaten kutsal haberde de böylesine cesur olmaları tavsiye edilmiyor muydu!.

Ve cesur oldu bu cahiller!.

Yüz liralık sermayeleri ile bin liralık atılımlarda bulun­dular. “Borç yiğidin kamçısıdır” prensibine göre büyük yi­ğit olabilmek için, büyük borçların altına girdiler. Bankalar­dan alınan çekler “Hasbunallahu ve nimel vekil” denilerek, büyük bir cesaretle imzalandı!.

Fakat, Allah'ı kendilerine vekil, Allah'ı kendilerine kefil etme­lerine rağmen, Allah (c.c.) bu şaşkınların ne vekili olmuştu, ne de kefili!.

Hiç kimseye güç yetiremeyeceği bir işi yüklemeyen Rabbimiz, güç yetiremeyecekleri işleri cesaretle yüklenen bu yiğitleri, yüklendikleri iş ile baş başa bırakmıştı!.

Netice ise gerçekten içler açışıydı!.

Yüz lira borç alabilmek için, yüzsüzce davranmak zo­runda kalanlar bu cesurlardı!.

Bir açığım kapatabilmek için, kişiliğinden onlarca açık verenler bu cesurlardı!.

Borçlarını erteletebilmek için koşuşturmaktan, na­mazlarını ertelemek zorunda kalanlar bu cesurlardı!.

Borçlarını ödeyemedikleri için boyunları bükük, şah­siyetleri ezik gezenler bu cesurlardı!.

İcra kapılarında sürünenler, haciz korkusuyla evde perdeleri kapalı oturanlar bu cesurlardı!.

Peki, hadis-i şerifteki ticaret ve cesaret, böyle bir ticaret, böyle bir cesaret miydi?

Karşılığı boş bir tevekkül olan çeklerle mal alıp, bu mallan ucuza satarak paraya çevirmek miydi?

Hadis-i şerifteki  cesaretin  karşılığı,  karşılığı  rezalet o!an borçlanmalara girmek miydi? Sonuçlara bakılırsa böyle değildi, böyle olmamalıydı!.

Çünkü bu kutsal habere nisbet edilen böylesi çalış­maların sonunda, hikmetle değil, zilletle karşılaşılmıştı, Ya­şadığımız toplumda ve toplumsal düzlemde köşeyi döne­rek şeref ve izzet kazanmak isteyenler, İslami düzlemdeki şeref ve izzetlerini kaybetmişlerdi!. Gerçekten samimi, gerçekten izzetli olduklarını yakından müşahade etti­ğim bazı kardeşlerim dahi, bu iğrenç düzlemdeki yarışa katıldıktan sonra için için erimeye, için için çürümeye baş­lamışlardı!.

Ne olur yetsin artık, yetsin artık, diyoruz.

Yetsin artık, bu yarışa verdiğimiz kurbanlar!.

Duvarlara astığımız o kutsal haberin yerine. Efendi­miz (s.a.v.)'in bizleri tamahtan sakındıran ve kanaatla ilgili olan hadis-i şeriflerini asalım. Yeterli rızkın ne olduğunu bilip, bu rızkı helalinden ve bizleri mahcup, bizleri rezil et­meyecek işlerden kazanmaya çalışalım. Hiç kimseye muh­taç olmak istemediğimiz gibi, hiç kimseye mahcup olmak da istemeyelim.

Çünkü ekonomik şartlar ve ilişkiler gereği içinde bu­lunduğumuz kapitalist düzen, işyerlerimize veya kafamızın bir köşesine aşağıdaki ifadeyi asmamız ve rezil olmamak için bu ifadeye göre davranmamız gereken bir düzendir.

“Yaptığınız işte kanaatkar ve itidalli olunuz. Çün­kü rezaletin onda dokuzu, tamah ue cesarettedir.”

 

İlişki Sorunu

 

Bazrgerçekleri birçok yazımızda tekrar etmemiz, kimi kardeşlerimize kısmi rahatsızlıklar veriyor. “Aynı şeyler neden tekrar ediliyor?” diyorlar. Gönül isterdi ki, bunları tekrar etme gereği duymasaydık. Ancak bazı haller ve bazı durumlar değişinceye kadar, değişmeden tekrarla­nacak, tekrar tekrar gündeme getirilecek gerçekler vardır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de de önemine binaen tekrar tek­rar zikredilen birçok ayet-i kerime yok mudur?

İşte yine gündeme getirdiğimiz ve belki ilerki zaman­larda da gündeme getirmek zorunda kalacağımız mesele insanlarla ilişki meselesidir, diyalog meselesidir, diyaloglarda fiil-fail ayırımı meselesidir. Bu konularda karşılaştığımız ve bazı gerçeklen kavra­yamadığımız sürece devamlı karşılaşacağımız sorunlar bel­lidir. Çünkü itidalli davranüması gereken bu diyalog mese­lesi, ifratların ve tefritlerin oldukça yaygın olduğu bir meseledir.

İnsanlarla belli sınırlar dahilinde ilişki ve diyalogların sürdürülmesi, insanları kurtarmaya talip olan bütün müslümanların ökenle üzerinde durmaları gereken bir meseledir. Çünkü peygamberi davete icabet ederek kurtuluşu seçen bütün insanlar, peygamberlerin veya müslümanların rah­metle yaklaştıkları, aynı rahmetle diyalog kurdukları insan­lardır. Önemli olan bu diyaloglann İlahi prensipler çerçe­vesinde ve bu prensiplere uygun olarak gerçekleştirilmesidir.

Asr-ı saadet dönemi müslümanların insanlarla olan rahmetli diyalogu, cahili denizlerde bocalayan gemilere uzanan bir merhamet halatı gibidir. İlahi ölçülere olan sa­dakatleri ile sırat-ı müstakim üzere olan bu müslümanlar ise, hiç kuşkunuz olmasın ki müstakim birer rıhtım gibiydi­ler. Bu müslümanların cahil insanların yanına gitmesi, on­ları ziyaret etmesi, elbetteki rıhtımdan ayrılmaları manasın­da değildi. Çünkü bu müslümanlar inançlarıyla ve amelleriyle, müstakim yolun, müstakim yolcularıydı. Gemilerle rıhtımın ilişkisine, gemilerle rıhtımın diyalogunu sağlayan halatlara ba­karak, gemilerin rıhtımı sürükleyeceği endişesine kapılmak İse, böylesi müslümanlar için yersiz bir endişeydi. Çünkü gemilerle rıhtım arasındaki mesafenin küçülmesi ve bu iki unsurun birbirine yaklaşması demek, rıhtımın gemilere değil, gemilerin rıhtıma yanaşması demekti!.

Dolayısıyla insanlarla diyalog kurmak ve bu diyalogu istemek demek, insanlarla aramızdaki halatları atarak, bu insanların bizden tarafa yüzmesini beklemek değildir.

İnsanlarla diyalog kurmak ve bu diyalogu istemek de­mek, diyalog için müstakim rıhtımdan ayrılmak ve gemilerden tarafa geçmek de değildir.

İnsanlarla diyalog kurmak ve bu diyalogu istemek de­mek, su üstünde şişirilmiş dubalarla yüzen legal platformları müstakim birer rıhtım zannederek, küfür kayalıklarındaki Babalara halat uzatmak hiç değildir!.

Fakat ne yazık ki, insanlarla olan ilişkilerdeki doğru davranışlardan ziya­de, yüzlerce yanlış yaklaşımların revaçta olduğu bir döne­me geldik. Radikallikten veya muttakilikten ödün verme­yen birçok kardeşimiz, muttakiliği yanlış yorumladılar, İlahi vahye göre nefislerine karşı muttaki, çevresindeki insanla­ra karşı müsamahakar davranmaları gerekirken; nefislerine karşı müsamahakar, çevresindeki insanlara karşı muttaki davranmayı tercih ettiler!. Böylesine tersyüz edilmiş bir muttakilik anlayışı adına, en yakın akrabalarıyla dahi ilişki­lerini kopardılar!.

Cahili toplumlarda yaşayan insanlarla olan ilişkilerin­de, fiil-fail ayırımı yapmayı hiç düşünmediler. Her yanlış fiil, failiyle birlikte, mahkum edildi. İçkiden nasıl uzaklaş­mak gerekiyorsa, içki içen insanlardan da aynı şekilde uzakiaşıldı. İslam'dan ve tevhidden bihaber olan insanların şirk olarak adlandırılan fiilleri, bu fiillerin faiileriyie birlikte dışlandı!. Faizden nasıl nefret ediliyorsa, kapitalizmin şoku altında parasını bankaya yatıran şaşkınlardan da aynı şekil­de nefret edildi!.

Yanlış fiillerden uzaklaşmak adına, bu yanhş fiillerin faillerinden, yani koskoca bir top­lumdan da uzaklaşıldı.

Madalyonun öteki yüzünde ise bu yanlışların diğer boyutu vardı. İnsanlarla ilişki kurabilmek için her fedakarlı­ğı yapan, her tavizi veren bu kimselerde de fiil-fail ayırımı yoktu. Diyalog adına her faile yaklaşan, her faili hoş gören bu kimseler, faillerle birlikte fiilleri de hoş görme yanlı­şına düşmüşlerdi!. Çünkü yanlış fiillerin faillerine hoş görünebilmeleri için. faillerle birlikte, bu faillerin fiillerini de hoş görmeleri gerekiyordu!.

Nitekim bu çarpık mantıkla, şimdiye kadar neleri hoş gördüler ve neleri hoş görmüyorlar ki!. Diyalog adına İslami ölçü ve prensiplerinden taviz veren bu insanlar, diyalog kurmuşlardı, kurmuşlardı ama,

müstakim bir rıhtım olma özelliklerini kaybetmişler ve her rüzgarla sallanan birer tekne durumuna gelmişler­di!.

Camilerdeki insanlarla diyalog kurmak için cami ce­maatlarına, partilerdeki insanlarla diyalog kurmak için parti ce­maatlarına, kulüplerdeki insanlarla diyalog kurmak için kulüp ce­maatlarına girmek ve bunlarla hemhal olmak, bu kimseler­ce İslarni bir vecibe kabul ediliyordu!. Nitekim bir ayakları camide, bir ayakları partide, bir ayakları falan kulüpte, bir ayaklan filan mecliste olan bu şaşkınlar, kırka bölünmüş kırkayak durumuna gelmişlerdi!. Dinimiz İslam, hiç şüphesiz ki insana ve insan ilişkilerine değer ve­ren bir dindir. Herhangi bir insan İslam ile müşerref olma­sa dahi, o kişiye bir insan olarak belli sınırlar dahilinde değer ve önem verilmektedir. Nitekim müslümanların, müslüman olmayanlara insan olmaları hasebiyle değer ve önem vermeleri, bu İslami yaklaşımdan kaynaklanır. Çünkü he­nüz yaşamakta olan bu insanlar, hakkı tercih etme ve cen­net ehli olma fırsatını yitirmeyen insanlardır. Mesela cahil­lere selam vermemiz, cahillerin hayrını, cahillerin selametini dilememiz, onların kurtulabileceğini umud ettiği­miz içindir. Müslümanlara düşen,.bu insanların döneceğini ve kurtulacağını umud ederek, onlara merhametli bir yu­muşaklıkla yaklaşmalarıdır. Nitekim şanı yüce Rabbimiz Hz. Musa ve Harun (a.s.)'ı. Firavuna böyle bir yaklaşımla göndermiştir.

“İkiniz Firavuna gidin, çünkü o, azmış bulun­maktadır. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür, ya da içi titrer korkar.” [14]

Peki, herşeyi hakkıyle bilen şanı yüce Rabbimiz. Firavun'un öğüt almayacağını kesinlikle ve kesinlikle bilmesine rağmen, Hz. Musa ve Harun (a.s.)'a neden bu umudu ver­di?

Çünkü hakkı tebliğ eden ve hakRa davet eden mübelliğlere düşen görev, karşısındaki Firavun dahi olsa onun döneceğini, onun kurtulacağını umud ederek, ona bu umudia yumuşak davranmaları ve bu umudla hakka davet etmeleridir. Tebliğe muhatap olan kimsenin tebliği reddet­me nedeni, mübelliğin kaba ve itici yaklaşımları olmamalı­dır. Böyle bir durum, mübelliğe vebal getirebilecek bir du­rumdur. Hakkı tebliğ eden mübelliğ, tebliğde muhatab aldığı kişiye bir insan olarak değer verecek ve onun kurtu­luşunu umud eden yumuşak bir yaklaşımla onu hakka da­vet edecektir.

Ancak şu hususun altını çizmek isteriz ki, İslam'a teslim olmamış bir insana insan olarak değer vermek ve bu değer istikametinde onun hayrını, onun selametini dilemek, o insan açıkça küfredip, küfründe inat edinceye veya ölünceye kadardır.

Çünkü bir insanın İslam'a teslim olmadan ölmesi de­mek, o insanın tüm kurtuluş fırsatlarını yitirmesi demektir. Bütün fırsatlarını yitiren bir mevta için, insancıl duygularla dua etmek, mevtanın selametini ve rahmetini dilemek ise aklı başında müslümanlara yakışan ve bu müslümanların yapabilecekleri bir iş değildir.

Fakat yaşadığımız toplumda herhangi bir kişi öldüğü zaman, bu kişinin nasıl yaşadığına, nasıl öldüğüne bakılmaksızın mevtanın arkasından ortak bir ses yükselmekte­dir.

Allah rahmet eylesin!.

Rahman'ın rahmetini, bunlar taksim ediyorlar sanki!. İşin garip tarafı, bu temelsiz ve mesnetsiz sese bazı müslümanların da ortak olmasıdır!.

Neymiş efendim!.

Müslümanlar herkesin hayrını isterlermiş ve mevta kim olursa olsun arkasından sadece hayır konuşulurmuş!.

Peki, Firavun da bir mevta değil mi?

Bu mantıkla Firavun'un da hayrını isteyip, onun da arkasından hayır mı konuşacaksınız?

Oysa mesele biraz önce belirttiğimiz gibidir. Bir in­san yaşıyorken, o insanın hayrını isteyip, o insanı hayra davet ederiz. Ancak o insan hayır üzere ölmemişse, hayra kavuşma fırsatlarını yitirmişse, böyle bir mevtaya hayır ve rahmet okumak, hayrın ve rahmetin sahibi Rabbimize iki­yüzlülük etmektir. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın rah­metini dileyeceğimiz mevta, müslüman olduklarına ve müslümanca yaşadıklarına şahadet edebileceğimiz mevtalardır.

Yaşadığımız toplumda bir kişinin müslüman olduğuna şahadet etmek ise sadece o kişinin namazına bakarak verebileceğimiz bir karar değildir. Çünkü müşriklerin dahi namaza durdukları böyle bir toplumda, sadece namaz kıl­mak İslam'ın şiarı, bir kişinin İslam üzere olduğunun yeterli işareti değildir. Bu meseleyi fazlaca tartışmamıza da gerek yoktur. T.B.M.M. deki mescidi ve bu mescidde namaza durduktan sonra meclise geçerek küfri kanunlar çıkaran bazı şeytanvekillerini görmüyor musunuz?

Meseleye bu İlahi gerçeklikte yaklaştıkları için, kendilerini büyütüp yetiştiren ancak İslam üzere öl­meyen  babalarının dahi  namazını  kılamayan,  babalarına rahmet okuyamayan ve babalarını bu buruk üzüntü ile defneden kardeşlerimiz bulunmaktadır.

Tabi ki böylesi kardeşlerimizin yanı sıra, müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen önüne gelenin namazını kılan, her ölene rahmet okuyan şaşkınlar da bulunmaktadır. Mesela yakın tarihte vefat eden bir cumhurbaşkanı, böylesi namazlarla, böylesi rahmet temen­nileri ile defnedilen bir cumhurbaşkanıdır. Bu uzatmalı ce­naze merasimine katılan halka ve bu halkın kıldıkları na­maza, yaptıkları duaya, indirdikleri hatime bir şey söyleyecek değilim. Bunlar meseleyi geleneksel din anla­yışlarına göre değerlendiren ve bu geleneksel töreni ger­çekleştiren insanlardır. Menderes dönemindeki geleneksel kafa, amerikan modeli traşa tabi tutulan aynı kafadır!. Fakat bunlara, tevhidi ve İslam'ı kavradıklarını iddia eden bu şaşkın­lara ne oluyordu? Böylesi namazlarda, böylesi merasimlerde, böylesi rahmet temennilerinde bunların ne işi vardı? Yoksa böylesi merasimlerde halktan ve halkın eğilimlerinden kopmamak için, haktan kopmayı mı tercih etmişler­di?

Hangi İslam'a, hangi tevhidi ölçülere göre, rahmet üzerine rahmet okuyorlardı? Tevhide göre İslam, İslam'a göre müslüman tanımlaması değişmiş miydi?

Efendim bu mevta, böyle bir sistem içinde çok olum­lu çalışmaları gerçekleştiren bir mevtaymış!.

Tamam beyler!.

Sistem içinde çok olumlu çalışmaları varsa, sistem adına teşekkürlerinizi bildiriniz. Rahman ve Rahim olan Allah'ın rahmetini niye karıştırıyorsunuz?

Bir mevtaya Allah'ın rahmetini temenni edebilmemiz, o mevtanın sistem adına değil, Allah adına ne yaptıklarına bağlıdır. Allah adına yapılacak işlerin en önceliklisi ise, bir insanın tevhidi ölçülere göre müslüman olmasıdır.

Dolayısıyla bu mevtanın çalışıp çalışmadığını, yürü­yüp yürümediğini tartışacak değiliz.

Bütün ömrünce çalışıp, bütün ömrünce yürümüştür belki!.

Ancak önemli olan, bir insanın hangi yolda çalıştığı, hangi yolda Mevtanın yürüdüğü yol, İlahi hükümlerin beyan ettiği sırat-ı müstakim miydi, müstakim bir yol muydu?

Bu soruya “Evet, sırat-ı müstakimdi!” cevabını veren­ler, mevtayı bırakıp kendilerinin hangi yolda, hangi anla­yışta olduklarını değerlendirsinler. Çünkü sırat-ı müstaki­min ne olduğunu ve bu yol üzere olanların vasıflarını bilen müslümanların, bu soruya verecekleri olumlu bir cevap yoktur.  Nitekim bu müslümanların söz konusu mevtaya rahmet okuyamama nedenleri, Allah'ın rahmetine değer verdikleri ve bu mevtanın sırat-ı müstakim üzere olduğuna şahadet edemedikleri içindir.

Mevtanın hangi yol üzere öldüğünü düşündüğüm za­man, “Kişi hangi hal üzere, hangi yolda yaşıyorsa, o yolda öleceği..” prensibini hatırlıyorum.  İslam'ın. bizlere verdiği bu prensip, hiç şüphesiz ki doğru, dosdoğru bir prensiptir. Kişi hangi yolda yürüyorsa, o yolda ölecektir. Verilen ha­berlere göre bu mevta,  Çankaya köşkündeki koşu bantı üzerinde yürürken fenalaşmış ve kurtulamayarak ölmüştü!.

Koşu bantının ne olduğunu bilir misiniz? İnsanin ayaklan altında, İnsan yürüdükçe kayan bir zemin vardır. Silindirler üzerinde bu zeminin kayma hızı, bu zemin üzerindeki insanın yürümesine veya koşturması­na bağlıdır.

Efor kaybetmek isteyen insanlar, bu koşu bantı üzeri­ne çıkarak yürümeye veya koşturmaya başlarlar. Ancak ne kadar yürürlerse yürüsünler, ne kadar koştururlarsa koştur­sunlar, reel düzlemde mesafe katetmeleri mümkün değil­dir. Sadece koşu bantının numaratöründeki numaralar de­ğişir!.

Koşu bantının üzerinde koşturmaktan kan ter içinde kalan insan, numaratöre bakarak “Elhamdülillah!. Yirmi kilometre, koşmuşum!.” der. Hayırlı bir yolda veya hayırlı bir iş için yirmi metre bile katedemeyen bu insanın içindeki tribünlerden ise şeytanın amigoluğunda bir tezahürat yük­selir!.

Yirmi kilometre koşturduğuna ve böylesine uzun bir mesafe katettiğine göre artık dinlenmeyi, baklava börek yemeyi haketmiştir!

Tabi ki bu anlattıklarım, jimnastik salonlarında veya evlerde spor için bulundurulan koşu bantlarıdır. Bir de bu koşu bantlarının, politik düzlemdeki “Sam amca” modelleri vardır. Yeni Dünya Dü­zeninin vazgeçilmez unsurları olan bu koşu bantları, her renge, her zevke, her ideolojiye uygun olarak imal edilir!. Çalışmak isteyen, yürümek isteyen, koşturmak isteyen bütün dünya insanlarına bu hiz­meti götürmek, Sam amcanın insancıl bir görevidir!. Yeni Dünya Düzeni içinde herhangi bir karışıklığa, herhangi bir anarşiye fırsat verilmemesi için, bu insanların yürüyecekle­ri veya koşturacakları zeminin, Sam amcaya göre legal bir zemin olmasına özen gösterilir. Zaten “Sam amca” paten­tini taşıyan bütün koşu bantlarının zemini, Sam amcanın çıkarları için dönen silindirler üzerindeki böylesi zeminler­dir!.

Ayrıca Sam amca, hiçbir ülkenin iç işlerine karışmaz!. Kendi patentini taşıyan koşu bantlarının üzerinde, isteyen yönetici, istediği yöne ve istediği kadar koşturabilir!.

Bu bağımsız(!) yöneticiler koşu bantınm yönünü, hal­kın eğilimlerini dikkate alarak istedikleri yöne. istedikleri istikamete çevirebilirlerdi. Mesela halkında müslüman olan ülkelerde, bu koşu bantlarının Mekke'ye doğru çevrilmesi, apaçık bir gereklilikti. Nitekim halkında müslüman olan ül­kelerde Kıbleye çevrili bu koşu bantları, büyük bir rağbetle karşılanmıştı. Mekke'ye doğru yürümek, Mekke'ye doğru koşturmak isteyen müslümanlar, kıbleye yönelik bu koşu bantlarının tertemiz zeminine üşüşüvermişlerdi işte!. Aman Ya Rabbi ne rahat bir yoldu bu!. Hem Mekke'ye doğru ilerliyorlar, hem de sırat-ı müs­takimin  tabiatında bulunan  zorluk ve meşakkatlerle hiç karşılaşmıyorlardı!. Bu durum, herhalde Allah'ın bir lutfu olmalıydı!. O halde bu lutfun gereği yapılmalı, gece gün­düz demeden bu kutsal yolda koşturuimahydı!.

Ve koşturuyordu bu fedakar insanlar!. Durmadan, dinlenmeden koşturmaya devam ediyorlardı!.

Teknoloji harikası numaratörlere bakılırsa, binlerce kilometre yol alınmıştı. Gerçi her nedense daha Mekke gözükmemişti, gözükmemiştî ama olsundu. Önemli olan Kabe'ye varmak değil, Kabe'ye doğru yürümek, bu kutsal yolda olmak, bu kutsal yolda ölmekti!.

Bütün inananlar bu yolda olmalı. bu yolda ölmeliydi!.

Evet!.

Yeni dünya düzeninin iğrenç tezgahlarına sadece bir değini niteliğinde olan bu anlattıklarımız, umud ederiz ki bazı kardeşlerimizin kendilerine gelmesine vesile olabilir. Bu anlattıklarımızdan sonra, mevtanın hangi yolda yürüdü­ğünü, hangi yolda öldüğünü tartışmak isteyenler, bu tartış­mayı kendi aralarında yapsınlar. Bizler, uluslararası siste­min koşu bantı üzerinde ölen mevtadan ziyade yaşayanlar üzerine tartışmak, yaşayanların hangi yoida oldukları üzeri­ne konuşmak istiyoruz. Çünkü yaşadığımız dönemde mut­taki ve bilinçli olduklarını söylemelerine rağmen, istikameti İslami bir değişime(!) çevrilmiş koşu bantlarının üzerine çı­kan ve hakikat düzleminde ise iki fecr arasındaki karanlı­ğın en koyu tonlarına doğru koşturan kardeşlerimiz bulun­maktadır!.

İşte bunlar üzerine, henüz yaşayan ve fırsatları yitirmemiş olan bu kar­deşlerimiz üzerine konuşmak, bu kardeşlerimizi uyarmak istiyoruz.

 

Kimlik Erimesi

 

“Hangi hal üzere yaşanıyorsa, o hal üzere ölüneceği” prensibini dikkate alarak, insanları yaşadıkları, içinde bulundukları hale göre değerlendirmek, tabi ki bizlerin, bizler gibi dar görüşlü müslumanların yaklaşımıdır!.

Geniş görüşlü, geniş ufuklu müslüman (!) gruplar ise meseleye hiç de bu kadar dar çerçeveden bakmazlar. Bu gruplardaki genel geçer bakış açısına göre, bir müslümanın dışı veya dış gö­rüntüsü değil, içi önemlidir. Asıl olan, görüntünün arka planıdır.

Ön plandaki görüntü. hiç şüphesiz ki düşmanı aldatacak, düşmanı kandıra­cak bir görüntü olmalıdır!. Çünkü davaya hizmet edilmesi gereken böylesine karışık, böylesine hassas bir zamanda, bazı faaliyetlerde bulunulabilmesi ve bazı yerlerin ele geçi­rilebilmesi, ancak ve ancak müslümanın kendilerini gizlemesiyle mümkündür!. Entrikaların, ihbar ve şikayetlerin böylesine yoğun olduğu bir zamanda, herhangi bir müslü­manın olduğu gibi gözükmesi, saflıktır, enayiliktir, bencil­liktir, davaya ihanettir!.

Ve hiçbir müslümanın bencil olmaya, davaya ihanet etmeye hakkı yoktur. Müslüman kendisini gizleyecek, Kemalist veya Laik gibi gözükecek ve bu görüntü altında kutsal (!) çalışmasını sürdürecektir. Nitekim bu dahiyane metoda sadık kalarak müslümanlıklannı gizle­yen, yüce İslam dinine hizmet edebilmek için, oldukları gibi görünmeyen yüzlerce, binlerce, onbinlerce fedai yok mudur?

Bu fedailerin içinde bulundukları hale bakarak, bunları eleştirmek, bunları tenkid etmek, insafsızlık veya dar görüşlülük değil midir?

Oysa bu fedailerin hangi hal ile hangi makamda bu­lundukları değil, orada ne için bulundukları önemlidir!. Bu kahraman fedailerin ne yaptıkları değil, ne için yaptıkları önemlidir!.

Hemeyse!..

Bu laflara kamımız tok demiyeceğim. Çünkü hiç yut­madık, yutamadık bu lafları!. Dolayısıyla bu lafları şimdilik bir kenara bırakarak kısaca münafıklık üzerinde durmak is­tiyoruz.

Münafıklık, zorlama veya ikrah olmaksızın bir insanın kendisini gizlemesi ve olduğundan başka gözükmesidir. Nitekim İs­lam'a göre münafık demek, nefsinde olan, inanmadı­ğı halde inandığını söyleyen, teslim olmadığı halde teslim olmuş gözüken insan demektir.

Münafıkları bu nifağa, bu ikiyüzlülüğe sevkeden ne­denler ise bazı dünyevi endişelerden uzaklaşmak veya bazı dünyevi nimetlere kavuşabilmek içindir. Şu hususu yine al­tını çizerek hatırlatalım ki, münafıklıkta zorlama ve ikrah yoktur. Zaten zorlanıa ve ikrah karşısında bir insanın farklı gözükmesi. İslam'ın ruhsat verdiği bir şey olup, münafıklık değildir.

Hiçbir zorlamadan kaynaklanmayan bu münafıklık, bütün müslümanların sakındıkları, nefretle karşıladıkları bir vasıftır. Çünkü şanı yüce Rabbimiz, münafıklığın ne kötü bir vasıf olduğunu beyan etmekte ve münafıkları cennetle değil cehennemle müjdelemektedir.

Acaba bu münafıklık, sadece İslam'a karşı yapılırsa kötü, batıl dinlere karşı yapılırsa iyi bir vasıf mıdır?

Hiçbir zorlama ve ikrah olmaksızın, İslam'a karşı münafıkça yaklaşanlar cehenneme, batıl dinlere münafıkça yaklaşanlar cennete mi gideceklerdir?

Gayrimüslimler için caiz görülmeyen münafıklık, müslimler için caiz mi görülmektedir?

Elbetteki hayır!.

Münafıklığı reddeden İslam, kendisine yapılmasını is­temediği bu münafıklığın, batıl olmalarına rağmen diğer dinlere de yapılmasını istemez. Çünkü İslam'da, İslam'ın tevhid anlayışında böylesine sinsilik, böylesine ikiyüzlülük yoktur.

Zorlama ve ikrah karşısında şartlı olarak verilen ruh­sat ise özel bir durumdur. Zorlamayı reddeden İslam'ın, zorlama karşısında verdiği bu ruhsat, hiç şüphesiz ki mü­nafıklığa ruhsat değildir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi zorlama karşısında farklı gözükmek, münafıklık değil­dir. Kaldı ki zorlama karşısında dahi müslümanların davet edildikleri öncelikli tavır, ruhsata değil azimete dayalı tavır­dır.

Şimdi gelelim günümüze!.

Ve bakalım “Ya göründüğün gibi olma, ya da oldu­ğun gibi görünme!.” prensibini şiar edinen bu şaşkınlara!.

Acıyarak ve bulantı duyarak baktığımız bu şaşkınların içinde bulundukları yolun, benimsedikleri yöntemin, savun­dukları stratejinin tek bir adı vardır..

Münafıklık!.

Bakın hemen homurdanmaya ve itiraz etmeye başla­dılar. “Bizim yaptığımız şey münafıklık değil, olsa olsa casusluktur” diyorlar! Evet, münafıklığın ismi, bu gibi gruplarda casusluk olmuş­tur!. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) de, düşman saflarına casus göndermemiş midir?

Bu mantık, Mevlevi mantığıdır!.

Cebrail (a.s.)'ın getirdiği bir müjde üzerine Efendimiz (s.a.v.)'in ayağa kalkarak bir kere döndüğünü iddia eden ve bu bir kere dönme rivayetini esas alarak bütün insanları dönmeye davet eden ve ömürleri boyunca dönen Mevlevi­ler gibi; düşman içine gönderilen birkaç casus ile ilgili riva­yetleri esas alarak, bütün müslümanlari casusluğa sevketmek ve casus gibi olmak mantığıdır!.

Nasıl bir mantık, nasıl bir fıkıh usulüdür bu!.

Cevabı kendilerine bırakıyoruz!. Ve tüm müslümanla, tüm kardeşlerimizi bu önemli konuda uyarmak istiyoruz.

Lütfen dikkatli olunuz. Sizlere şeref, sizlere onur sizlere izzet veren müsiümanca kimliğinizi saklamaya, bu kimliğinizi gizlemeye gerek duymayınız. İslami kimliği­niz, yaşantıda ve .yaşıyarak gelişen bir kimliktir. Dünyevi endişeler veya dünyevi menfaatler gereği kimliklerini gizle­yen müslümanlar, bilerek veya bilmeyerek kimlik erimesi­ne maruz kalan müslümanlardır. Çünkü böylesi endişe veya beklentilerle gizlenen kimlikler, gizlendikleri yerde eri­yen, gizlendikleri yerde çürüyen kimliklerdir!. Müslümanların en belirgin vasıflan, samimi olmalarıdır. Kendilerine ve çevresindeki insanlara karşı samimi davranmalarıdır. Çünkü ateşten kurtulmaları ve insanların ateşten kurtulmalarına vesile olmaları, bu samimiyetlerine bağlıdır. Münafıkta ve münafıklıkta ise samimiyet yoktur.

Hem nasıl, hangi kimliklerinde samimi olacaklar ki? Gizledikleri, örttükleri kimliklerinde samimi olsalar, bu kimlikleri orta yere çıkacaktır!. Göründükleri sentetik kimlikte samimi ol­malarını beklemek ise, plastik bir çiçeğin kokmasını bekle­mek gibi abes bir şeydir!.

Evet, ne adına olursa olsun, oldukları gibi gözükmeyen müslümanlar, gözüktükleri gibi olma tehlikesini yaşayan müslümanlardır. Nitekim Efendimiz (s.a.v.)'in konuyla ilgili buyruğu dikkate alınırsa, inandıkları gibi yaşamayanların, yaşadıkları gibi inanmaya başlayacakları görülecek­tir!..

 

İSLAMİ GELİŞMENİN SORUNLARI

 

Yaşadığımız coğrafyada, genele açılan İslami bir hareketten değil, genele yan­sımaya çalışan İslami bir uyanıştan, İslami bir gelişimden söz etmemiz mümkündür. Bir hayli genç olan ve geneli kucaklayabilecek bir mükellefiyet rüştüne henüz erişmemiş olan bu İslami gelişim, yaşadığımız zaman diliminde olduk­ça ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır.

İslam'dan değil, müslümanların kendi bünyelerinden ve dış çevreler­den kaynaklanan bu gibi sorunlar, müslümanların masla­hatına binaen önemle ve özenle ele alınması gereken sorunlardır.

Bu sorunlara, pratik sorunuyla başlamak istemezdik. Çünkü Türki­ye'deki İslami uyanışın veya İslami gelişimin en öncelikli sorunu, bize göre pratik sorunu değildir. Ne var ki mesele­ye genelde böyle yaklaşıldığı ve her olumsuzluğun altında pratik sorunu görüldüğü için öncelikle bu mesele üzerinde duracağız.

 

Tevhidi Düşüncenin Pratik Açmazı

 

Bu başlığı birçoğunuz normal karşıladı değil mi? Çünkü buna benzer başlıklarla ve bu gibi başlıkların altında oldukça uzun olan dert ve yakınmalarla sık sık kar­şılaşıyorsunuz. Nitekim müslümanların durum değerlendirilmesine ilişkin konuşmalarda, pratik sorununun genel bir sorun olduğu, geneldeki bütün müslümanların pratik soru­nunu çözemediği önemle vurgulanmaktadır. Daha açık bir ifadeyle bilinenleri yasamama hastalığı, genele şamil bir hastalık durumundadır.

Bu tesbit ve teşhise tabi ki karşı çıkacak değiliz. An­cak bu teşhisi her fırsatta gündeme getiren kardeşlerimize şunu sormak istiyoruz.

Bildiklerini yaşamayan bu müslümanların hepsi mi hastalıklı, hepsi mi fasik, hepsi mi gayrisamimi, hepsi mi tembel?

Bütün bu sorulara “Evet hepsi..” diyerek cevap vere­bilir miyiz?

Veremeyiz!.

Tabi ki veremeyiz!. Çünkü bu konuda çok samimi, çok gayretli kardeşlerimizle karşılaşıyoruz. Pratik yaşantıda önemli sorunları olmasına rağmen bu sorunları dert edi­nen, bu gibi pratik sorunların, pratik noksanlıkların bir an önce çözümlenmesini isteyen bu müslümanlar, hiç şüphe­siz ki tembel veya gayrisamimi müslümanlar değildir. Bu konuda dertlenmeleri ve bu dert ile arayışa geçmeleri bile, bu kardeşlerimizin samimi olduğunu göstermektedir.

O halde bu meseleyi tahlil etmemiz ve karşılaştığımız sorunun nedenlerini belirlememiz gerekir. İslami gelişimdeki pratik sorununun en önemli nedeni, bu gelişimdeki teorik sorunlardır. Bu teorik sorunları, teorik noksanlıklar­dan ziyade teorik yığılmalar şeklinde anlamalıyız. Yaşadığı­mız zaman diliminde gündeme gelen herhangi bir soruya, birbirinden farklı onlarca cevapla, onlarca yanıtla karşılık verilmektedir!.

Oysa herhangi bir sorunun İslam adına cevaplanma­ması ile, bu sorunun İslam adına birbiriyle çelişkili birçok yanıtlarla cevaplanması arasında önemli bir fark yoktur. Çünkü her iki durumda da sorunun geneli kucaklayabile­cek ortak bir pratik çözümü mümkün değildir. Birinci du­rumda ne yapılacağı bilinmezken, ikinci durumda hangisi­nin yapılacağı bilinmemektedir!.

Türkiye'de yaşayan ve tevhidi akideyi tüm samimiyetleriyle tasdik eden müslümanlara, İslami pratik adına ne yazık ki birbiriyle çelişen birçok şey yüklenmiş ve yüklen­meye devam edilmektedir. Çok üst boyuttan yapılan haya­li davetler, farklı dünyalarda yaşayan bazı kimseler dışında reel bir muhatap bulmazken, alt boyuttan yapılan reel da­vetler ise üst boyuttan yapılan davetlerin yanında oldukça basit ve anlamsız gözükmektedir.

İşte açmaz budur!.

Tevhidi düşüncenin pratik açmazı denilirken, tevhidi düşüncenin değil, kendilerine muvahhiıd denilen teorisyenlerin açmazı kastedilmelidir. Çünkü tevhidi düşüncenin pratik açmazı yoktur.

Pratik açmaz demek, savunulan teorinin yaşanan realitede pratik imkanı bulamaması, pratik çıkmaza girmesi demektir. Dolayısıyla tevhidi düşüncenin böyle bir açmazı, böyle bir çıkmazı söz konusu değildir.

Çünkü tevhidi düşüncenin pratiği. insanda, insanın kendi nefsinde, kendi yaşantısında başlayan bir pratiktir. Tevhidi yaşantının bireyde başlayan kalkış noktasında ise bu bireylere güç yetiremeyecekleri hiçbir şey yüklenmemiştir. İslam'ı kabul eden herhangi bir nefse yüklenen tevhidi mükellefiyetler, bu nefsin güç getirebileceği mükellefiyetlerdir.

Tevhid üzere bulunan ve tevhidi yaşamak isteyen bir müslümanın Allah'a kulluğunu engelleyebilecek ve bu müslümanı tevhidden zorla uzaklaştırabilecek hiçbir merci yok­tur. Kişiye özel kitabında en genel hatlarıyla vermeye ça­lıştığımız bu bireysel kulluk fıkhı, tevhidi bir kimliğe talip olan her müslümanın yaşaması gereken ve yaşayabileceği bir fıkıhtır.

Peki sonrası, bireysel kulluk fıkhından sonrası nasıl olacak? Bireysel kulluk fıkhından sonra genel düzlemdeki yar­dımlaşma fıkhı, cemaat fıkhı, devlet fıkhı ve bütün bu fikıhlardaki sorunlar ne olacak? önce bunu yaşayın, önce bunu yaşayalım arkadaşlar. Önce bireysel kulluğumuzla ilgili pratik sorununu ortadan kaldıralım. Çünkü bir aşama sonraki sorunların çözümü, bu sorunun çözü­müne bağlıdır.

Bu sorunu çözen müslümanlar, hiçbir kuşkunuz olmasın ki, bir sonraki sorunu çöz­meye namzet ve çözebilecek olgunluğa erişen müslümanlardır. Nitekim bireysel kulluk aşamasından bir sonraki aşamaya ilişkin ciddi çalışmalar yapan kardeşlerimiz, kalkış noktasındaki bireysel kulluk fıkhını ciddiye alan ve bu kul­luğu dikkatle yaşamaya çalışan kardeşlerimizdir. Birinci basamağa adım atmadan, bu basamaktaki şeref, izzet ve olgunluğu teneffüs et­meden. ikinci veya üçüncü basamaklara nasıl adım atılabile­ceğini düşünmek ve gündemi böylesi düşüncelerle oluştur­mak, abesle iştigal etmektir. Bu gibi düşünceler, bazı ayet-i kerimelere nisbet edilse dahi mutlaka ve mutlaka pratik açmazla karşılaşacak düşüncelerdir.

Yaptıkları kulluk ile Allah'ın yardımına mazhar olma­dan ve bu İlahi yardım ile doğrulmadan, birbirlerine yar­dım etmeye ve birbirlerini doğrultmaya kalkışanlar, tabi ki pratik açmazla karşılaşacaklardır!.

Kendi nefislerinde vahdeti sağlayamadan, müslümanlarla vahdet arayışına girenler, tabi ki pratik açmazla karşılaşacaklardır!.

T.C. toplumunu İslam toplumu zannedip, bu İslam toplumuna yakışacak İslami devlet modeli üzerinde üzerin­de çalışanlar, tabi ki pratik açmazla karşılaşacaklardır!.

“İran'da fecr-i sadık doğdu” diyerek, Türkiye'de sabah namazı vaktinin girdiğini zannedenler, tabi ki pratik açmazla karşılaşacaklardır!.

Halkın gönlüne silah zoruyla gireceklerini zannedip, nefsi müdafaa olmayan ve haklı bir nedene dayanmayan silahlı eylemlere kalkışanlar, tabi ki pratik açmazla karşıla­şacaklardır!.

Açmazla karşılaşan ve bünyesinde önemli sorunları, önemli sapmaları taşıyan böylesi bütün düşünceler ise, hiç şüphesiz ki tevhidi düşünceler değildir.

Pratik açmazla karşılaşan görüş ve düşünceleri savu­nan kardeşlerimiz, genellikle içinde bulundukları hali ve genel durumu yanlış tanımlayan kardeşlerimizdir. Bu yanlış tanımlama sorunu ise gözlem ve değerlendirme sorunun­dan kaynaklanmaktadır.

 

Gözlem Ve Değerlendirme Sorunu

 

Herhangi bir şeyi sağlıklı bir şekilde değerlendirebil­mek, o şeyi sağlıklı bir şekilde görmeye veya gözlemleme­ye bağlıdır.

Sağlıklı ve yeterli bir gözlem, herhangi bir şeyin sadece kemiyetini veya sadece keyfiyetini tesbit etmek olmadığı gibi, herhangi bir şeyin varlıklar aleminden müstağni olarak kemiyetini ve keyfiye­tini tesbit etmek de değildir.

Çünkü sağlıklı ve yeterli bir gözlem,herhangi bir şeyi varlıklar alemindeki doğru yerinde kemiyeti ve keyfiyetiyle beraber tesbit etmek, tesbit edebil­mektir.

Böyle bir sağlıklı gözlem, hiç şüphesiz ki sağlıklı bir bakışla mümkündür. İşte bu sağlıklı bakışı, mikro ve makro olmak üzere iki kutupta ele almak istiyoruz.

Ferdi veya toplumsal bütün olaylara, bütün oluşumla­ra mikrodan bakmak, olayın özünü görmemize, keyfiyetini tanımamıza ve kendi çapındaki kemiyetini belirlememize vesile olacaktır.

Aynı olay veya oluşumlara makrodan bakmak ise bu olayın diğer olaylara nazaran kemiyet ve keyfiyetteki önemini ve diğer olaylar bütünlüğündeki yerini tayin etmemi­ze vesile olarak, bu olayı doğru bir tanımlama ile gerçek hayattaki doğru yerine oturtmamızı sağlayacaktır.

Olay ve oluşumları dosdoğru tanımlayabilmek için gerekli olan bu bakışaçıları, herhangi bir müslümanın kendisini ve kendi konumunu tanımlayabilmesi için de gerekli olan bakışaçılarıdır. Meseleye mekan boyutundan basit bir örnek verebilmek İçin şu an kendime aşağıdaki şu soruyu soruyorum.

Ben neredeyim?

Nerede  olduğumu  tayin  ve  tesbit  edebilmem,   hiç şüphesiz ki bir gözlem meselesidir. Olaya öncelikle mikronun en uç noktasından bakıyor ve şu cevabı veriyorum. “Pamuk bir yer minderinin üzerindeyim.”

Doğru fakat yeterli bir cevap değildir bu!. Bakış açı­mı hafif genişleterek ikinci bir cevabı veriyorum.

“Kerpiç bir odanın içindeki yer minderinin üzerinde­yim.”

Yine doğru fakat yine yetersiz bir cevap!. Bakış açı­mı biraz daha genişleterek üçüncü bir cevap veriyorum. “Ayrancılar köyündeki kerpiç bir odanın içindeyim.” İşte bakış açımdaki bu genişleme, mekan içindeki ye­rimi doğru tayin edebilmek için mikrodan makroya doğru yaptığım ve yapmak zorunda olduğum bir genişlemedir. Dolayısıyla bakişaçımdaki bu sağlıklı genişleme ile ulaşaca­ğım mekan tayini ve bu mekan tayininin makrodan mikroya ifadesi şöyle olacaktır.

“Mekandan münezzeh olan Allah'ın kuvvet ve kudre­tiyle kuşattığı arşın, arşın içinde bulunan kainatın, kainatın içinde olan güneş sisteminin, güneş sisteminin içinde bir nokta olan dünyanın, dünyanın küçük bir parçası olan Türkiye'nin, Türkiye'nin küçük bir parçası olan İzmir'in, İz­mir'in küçük bir parçası olan Ayrancılar köyündeki kerpiç bir odanın içindeyim..”

Bazılarımıza oldukça uzun ve gereksiz gelen bu ce­vap, bir insanın Allah'ın yarattığı mekan içindeki gerçek yerini ve mekandaki haddini bilmesi için aslında gerekli olan bir cevaptır!.

Çünkü sağlıklı değerlendirmeler, sorusunun yerine “Ben ne biliyorum?” sorusunu da sorabilirdim. Bu soruya da aynı usulle yaklaştığım zaman, mikro bakış açısı ile bildiklerimi daha sağlıklı tanımlayabilecek ve makroya doğru uzanan bakış açısıyla da bu bildiklerimin İlahi İlim düzleminde zer­renin zerresi olmadığını  müşahade  ederek,   bildiklerimle övünme gibi apaçık bir saçmalığa düşmeyeceğim.

Sadece mikro veya sadece makro bakışaçısı, kendi başlarına yeterli olmayan bakışaçılandır. Mesela “Ben neredeyim?” sorusuna mikrodan bakarak “Kerpiç bir odanın içindeyim” cevabı nasıl ki doğru olmasına rağmen yetersiz bir cevapsa, bu soruya makrodan bakarak verilecek “Kai­natın İçindeyim” cevabı da doğru olmasına rağmen yeter­siz bir cevap olacaktır.

Dikkate almamız gereken bir diğer husus ise mikro ve makro bakışaçılannın, birbirinden kopuk olmaması, gerekli gözlem mevzileri ile birbirine bağlı olmasıdır. Nitekim “Ben neredeyim?” sorusuna “Kainattaki veya dünyadaki bir odanın içindeyim!.” şeklindeki bünyesinde kopukluk ta­şıyan cevaplar da, sağlıklı ve yeterli cevaplar olmayacaktır.

Makro bakış açısından koparak olayların mikrosuna dalmak, her nedenin nedenini düşünmek, bu insanların mikrolarda boğulmasına neden olacağı gibi; olayların mik­rosuna hiç inmeden, bu olayları makro bakış açısından gözlemlemek ve makrodan tanımlamak da, bu insanların uzun yıllar makrolarda uçmasına vesile olacaktır.

Netice olarak yaşadığımız coğrafyadaki müslümanları ve İslami gelişimleri sağlıklı değerlendirebilmemiz, müslü­manlan ve söz konusu İslami gelişimleri sağlıklı gözlemleyebilmemize bağlıdır. Bu sağlıklı gözlemi yapabilecek olan müslümanlar, mikro ve makro bakış açısına sahip olan ve bu iki bakış açısı birbirinden kopuk olmayan müslümanlardır.

Herhangi bir müslümanın birbirinden kopuk olma­mak şartıyla, zaman ve mekan boyutundaki mikro derinli­ği ile makro yüksekliği arasındaki mesafe ne kadar geniş ise, ufkunda sağlıklı bir genişlik olan bu müslümanın göz­lem ve değerlendirmesi de o kadar sağlıklıdır.

İslam davasını omuzlayacak olan müslümanların ve özellikle bu müslümanlara vaziyet etme durumundaki yetkin kardeşlerimizin, ferdi veya sosyal bütün olaylara mikro ve makro açısından bakmaları gerekmektedir. İçinde yaşa­dığımız toplum ne sadece müslümanlardan, ne de sadece gayrimüslimlerden meydana gelen bir toplumdur. Genel düzlemde bütün insanların birlikte ifade edildiği bu toplum­da, bazı gruplara ayrılmış müslümanlarla beraber, laikler, kemaiistier ve birçok gruplara ayrılmış geleneksel din anla­yışındaki insanlar bulunmaktadır.

Müslümanların kemiyet ve keyfiyet düzlemindeki ta­nımları, potansiyelleri, önem ve etkileri değerlendirileceği zaman, bu değerlendirme müslümanların sadece kendileri­ne göre değil, içinde bulundukları sosyal bütünlüğe, bu bü­tünlüğü oluşturan diğer grupların kemiyet ve keyfiyetlerine ve kendilerinin bu genel bütünlükteki özel yerlerine göre yapılır.

Çevrelerinde bulunan kısmi müslümanları dikkate alıp. toplum realitesini gözardı eden veya toplumu yanlış tanımlayarak, bu tanımdan hareket eden kardeşlerimiz, ne yazık ki sağlıklı bir durum değerlendirmesi yapamayacak­lardır. Yanlış durum değerlendirmeleri ise bu kardeşlerimi­zi yanlış istikamete, yanlış hedeflere yöneltebilecek ve hedef sorununu gündeme getirecektir.

 

Hedef Sorunu

 

Müslümanların en öncül hedefi, Allah'a teslim olarak kurtulmak ve çevresindeki insan­ları da aynı kurtuluşa davet etmektir. İslami gelişimin kalkış noktasını oluşturan bu yaklaşım, bütün müslümanların genelde kabul ettikleri bir yaklaşımdır. Nitekim seksenli yıl­ların ilk yarısında hem kabul edilen ve hem de pratik ifa­desini bulan bu yaklaşım, o dönemlerdeki birçok İnsanın itikadi düzlemde kurtuluşuna vesile olmuştu. Çünkü ebedi kurtuluşun özellikle itikadi boyutuna değinen bu gibi tebliğ­ler, müslümanların çevresindeki İnsanlara heyacan ve hararetle götürdükleri tebliğlerdi. Bu samimi tebliğler, özellik­le gençler arasında makes bulmuş ve birçok gencin itikadi düzlemde mümin olmasına vesile olmuştu.

akat uzun sürmedi bu tebliğ faaliyetleri!.

İnsanların tek tek kurtarılmaya çalışılması, İslami bir devrim İçin acelesi olan kardeşlerimize göre oldukça uzun ve miadı dolmuş bir yol olarak algılanmaya başladı!. Top­lumdaki epey insan tek tek müslüman olduğuna göre, bu müslümanların oldukça ciddi bir potansiyelleri oluşmuştu!. Artık bu potansiyel ile tek tek ferdlerin değil, toplumun üzerinde durulmalı ve toplumun kurtuluşuna çalışılmalıydı!.

Gelinen bu nokta, hiç şüphesiz ki bazı gözlem ve değerlendirmeler ile gelinen bir noktaydı. Müslümanların varlığı ve belli bir potansiyele ulaşmış oldukları, yine böylesi gözlem ve değer­lendirmelerin bir sonucuydu!. Müslümanlar vardı, vardı ama, bu müslümanların keyfiyetleri, bu müslümanların ke­miyetleri ne durumdaydı.

Müslümanların içinde bulundukları keyfiyeti tesbit edebilmeleri için, mikro derinliğe inerek başkalarını değil, bu bakış açısıyla kendilerini gözlemleselerdi, hiç şüpheniz olmasın ki müslümanların nasıl, nasıl müslüman oldukları sorusunun olumsuz cevabını kendilerinde bulabileceklerdi!.

Ancak bu yapılmadı!.

Bu yapılmadığı gibi müslümanların durumu genel bü­tünlüğe göre de değerlendirilmedi!. Olay ve meselelere makrodan bakmak ve makro düzlemde konuşmak, büyük­lüğün bir işareti olarak kabul edildi!.

Makro yazar, makro düşünür olmak isteyen bazı arkadaşlarımız, gündeme getirdikleri makro konular ile ne kadar makro olduklarını isbat ettiler!. Nitekim bu arkadaşlarımız tarafın­dan hedef tayinine de makrodan bakılmış ve nefisleri tat­min edebilecek büyüklükte makro bir hedef tesbit edilmiş­ti!.

Toplumu kurtarmak!.

Mikro hedefleri savunan kardeşlerimizin, bunların karşısında konuşabilmesi. bunların karşısında tutunabilmesi mümkün değildi!. Çünkü bunların gündeme getirdikleri makro hedef, bütün mikro hedefleri bünyesinde taşıyan bir hedefti.

Sizler insanın kurtuluşunu mu hedefliyorsunuz? O halde bu arkadaşlara muhalefet etmeniz değil, bu arkadaş­ları desteklemeniz gerekir. Çünkü toplumun kurtulması de­mek, toplum içindeki insanın da kurtulması demektir!. Nasıl olur da bu gerçeği akledemezsiniz?

Toplum kurtanlırsa, hiç şüphesiz ki toplumdaki tüm insanlar da kurtarıl­mış olacaktı!. 0 halde toplumun kurtarılması ve tüm he­sapların toplum üzerine yapılması gerekiyordu!.

Toplumun kurtuluşu, birçok yo! ve yöntemlerle ger­çekleşebilecek bir hadiseydi. Bu yollardan birisi, siyasi iktidarı ele geçirebilmek için politik mücadele verilmesiydi. Ni­tekim toplumun kurtuluşu gibi büyük bir hedefe yıllar önce yönelen inançlı politikacılar vardı. Gerçi yakın geçmişte bunların aleyhinde çok konuşmalarına rağmen, kindar ol­maya hiç gerek yoktu. Nitekim pişmanlık yasasından fay­dalanarak değişik partilere girdiler!. Yaşadığımız bu günlerde aynı gayeye hizmet edeceklerini iddia eden yeni oluşumların, yeni partilerin kurulması ise, bu konudaki ter­cih sıkıntısını ortadan kaldırdı.

Siyasi İktidarı ele geçirmek, olaya tavandan müdahale edebilmekti. Toplumsal kurtuluşun tavandan tabana doğru yapılmasında Kur'an'ı Kerim'den örnek alacağımız kıssa ise, hiç şüphesiz ki Yu­suf (a.s.) kıssası değildi. Çünkü Yusuf (a.s.) insanların ebe­di düzlemde kurtuluşlarına vesile olma eylemini, maliye nazırlığı veya bu nazırlığın imkanlarından faydalanarak yapmamıştı. Kaldı ki o dönemdeki kralın nasıl bir kral, toplumun nasıl bir toplum olduğu da açıklık kazanan bir şey değildir. Kur'an-ı Kerim'de tavandan tabana doğru bir hareket varsa, bu hareket Musa (a.s.)'ın hareketiydi. Tüm İsrailoğullarının dünyevi kurtuluşu için olaya tavandan mü­dahale eden, Firavun'dan İsrailoğullannı kendisiyle birlikte göndermesini isteyen ve netice olarak İsrailoğullannı gör­kemli bir mucizeyle denizden geçirerek kurtuluşlarına vesi­le olan önder, Hz. Musa (a.s.) idi.

Fakat sonra. sonra ne oldu?

Musa (a.s.) sözleşilen vakitte Rabbi ile buluşmaya git­tiğinde, geride kalan İsrailoğullarının durumu ne oldu?

Başlarında Harun (a.s.) olmasına rağmen, Samiri denilen sapığa uyarak altından buzağı heykeli yapmadılar mı?

Bu buzağı heykeline taparak, şirke ve zulme yönet­mediler mi?

Peki neden, neden böyle oldu?

Evet, üzerinde durmamız ve düşünmemiz gereken so­rulardır bunlar. Bizlere bu kıssanın anlatılması, bu kıssadan örnekler ve ibretler almamız içindir. Bu kıssada apaçık bir şekilde gördüğümüz toplumsal gerçek şudur ki, tabandan değil tavandan gerçekleştirilen ve tabana yeterince otur­mayan değişimler, köklü ve kalıcı değişimler değildir. Böy­lesi değişimlerde tavanda bulunan ve değişimin itici gücü olan önder, herhangi bir sebeb ile tavandan ayrılırsa veya ayrılmak zorunda bırakılırsa, tavanın zorlaması ile belli bir noktaya getirilen taban, bir Samiri'nin müdahalesi ile çözülüp, dağılabilmektedir.

Kaldı ki olaya özellikle tavandan müdahale eden Musa (a.s.), tabanı ihmal eden veya tabanı görmemezlikten gelen bir önder de değildi. Tabandaki insanlara yöne­lik daveti, bu insanlara yönelik teklifleri de bulunmaktaydı. Ancak olayın sonucunu tahlil ettiğimiz zaman, ne Harun (a.s.)'ın varlığı ve ne de Musa (a.s.)'ın davetini kabul eden tabandaki mü'minlerin varlığı, toplumsöl çözülme ve dağıl­mayı önleyebilecek yeterlilikte değildi. Nitekim hiçbir aske­ri gücü bulunmayan Samiri gibi bir sapık, evet, tek bir sapık. hiç zorlanmadan bu çözülme ve dağılmayı gerçekleş­tirmişti!.

Ne diyorsunuz?

Kur'an-ı Kerim'de örnek ve ibret almamız için zikredi­len bu gibi kıssalardan, örnek ve ibret almamız gerekmez mi?

Tabana oturmayan ve yeterli taban desteğini alma­yan değişimlerin, kalıcı değişimler olmadığını anlayabilme­miz için, çok mu akıllı olmamız gerekir? Bizlere anlatılan bu kıssa, tavandan yapılan müdahalelerin, bu müdahaleyi gerçekleştiren kişi veya kişilerin ayrılmasıyla akamete uğradığıni. uğrayabileceğini anlamamız için yeterli değil mi?

Ayrıca yaşadığımız çağda, tavandan yapılan müdahaleler ile hoşlanmadıkları bir durumla karşılaştıkları zaman, bu tavana müdahale edebi­lecek ve tabanla bütünleşmemiş bu tavanı değiştirebilecek Samiriler yok mu?

Ekonomik ve askeri güce sahip olan günümüz Samirileri, kıssada zikredilen Samiri'den daha avantajlı, daha etkin bir durumda değil mi?

Halkında müslüman olan bazı ülkelerde tavandan ya­pılan bazı İslami müdahaleier, çağdaş Samirilerin karşı müdahaleleri ile pasifize edilmedi mi?

Çağdaş Samirilerin varlığına ve müdahale için fırsat kollamalarına rağmen halen varlığını sürdüren İran İslam Devrimi, askeri ve ekonomik güce sahip olan çağdaş Sa­mirilerin birçok hesabını, tabanla yeterince bütünleşen keyfiyeti ile bozmadı mı? Şayet bu devrim, tabanla yete­rince bütünleşrneseydi veya uzun yıllardır tabanda oluştu­rulan hakka karşı muhabbet ve batıla karşı tepkinin ortak bir ifadesi olmasaydı, hiç bugünlere gelir miydi?

Gerçi bütün buniarı kısmen de olsa bilen, kısmen de olsa dikkate alan ve bu kısmi bilince sahip olarak girdikleri siyasi partilere, siyasi iktidarı ele geçirerek toplumu tavan­dan kurtarmak için değil, bazı politik imkanlardan faydala­narak toplumsal değişime ivme kazandırmak için girenler vardı!.

Çünkü içinde yaşadıkları toplum, genellikle siyasi ve politik etkinliklerle değişen bir toplumdu. Toplumun değişmesinde itici güç olan bu siyasi ve politik etkinliklerde söz sahibi olabilmek, değişimi müsbet bir vadiye kaydırabilmek için kaçırılmaması gereken bir fırsattı!.

Bir diğer tarafta, toplum üzerine hesap yapmalarına rağmen legal faa­liyetlerin dışında kalan ve özellikle tabanı dikkate alan bazı kardeşlerimiz ise, İslami hareketi topluma maledebilmek için halkla bütünleşmeyi veya kitieselleşmeyi kaçınılmaz görüyorlardı.

Kitleselleşmek arzusu ile değişik arayışlara geçen bu kardeşlerimiz için değerlendirilmesi gereken en önemli olay, toplumdaki muhalefet potansiyeli idi. Çünkü içinde yaşadığımız toplumun çoğunluğunu oluşturan tüm mazlum­larda, zalimlere yönelik belirli bir muhalefet vardı. Düzenin zulmüne uğrayan bu mazlumlara sahip çıkarak onlarla bü­tünleşmek ve kısa vadeli programlarla bu kitleleri İslami harekete kazandınnak, akla oldukça yatkın geliyordu.

Toplumdaki bu muhalefet potansiyeli, rejimin çok yüzlü politikaları ile iniş-çıkış gösteren istikrarsız bir potansiyeldi. O halde zalimlere karşı ve mazlumlardan yana oluşturulacak tavırlar ile mazlumlarla bütünleşerek bu mu­halefeti bilinçlendirmek ve bu muhalefet potansiyeline is­tikrarlı bir ivme kazandırmak gerekiyordu.

Muhalefet sorunu. bu nedenle üzerinde durulması ve açılması gereken bir sorundu..

 

Muhalefet Sorunu

 

Ezilen halkın sorunlarını gündeme getirmek ve bu so­runları çözümleyici tavırlar oluşturmak, hiç şüphesiz ki İslami hareketten ayrı düşünülebilecek bir şey değildir. Nite­kim cahili otoritenin yürürlükte olduğu beldelerde yaşayan tüm müslümanlar, tek kişi de olsalar, belirli bir etkinliğe ulaşan cemaat durumunda da olsalar, bu miislüinanların mazlumlardan yana ve zalimlere karşı önemli tavırları bulunmaktadır. Müslümanların bu tavırları, öz ve keyfiyet olarak değişınemekle beraber, müslümanların bulundukları duruma ve içinde yaşadıkları top­lumun kültürüne göre pratik değişimler gösterebilmektedir. Mesela İran coğrafyasında yaşayan rnüslümanlar ile Mısır coğrafyasında yaşayan müslümanların toplumsal muhalefe­te yaklaşımları farklı olduğu gibi, kazantmları da farklı ol­muştur.

Bizlere örnek veya ibret olması için bu iki ayrı vakıa­nın aynı düzlemde veya sadece sonuçlarına göre değerlendirilmesi, hiç şüphesiz ki sağlıklı bir değerlendirme olma­yacaktır. Çünkü birbirinden ayrı, birbirinden farklı vakıalardır bunlar. Nitekim Mısır ve İran toplumlarını ken­di şartlarına göre mukayese edecek olursak, bu İki toplum arasındaki tarihi ve kültürel farklılıkları görmemiz müm­kündür.

Geniş bir tarihi perspektif içinde Sünni toplumlarda yönetime karşı dini tasdik geleneği hakim iken. Şii toplumlarda dini muhalefet geleneği hakimdir. Sünni toplum­larda uzun asırlardır devam eden dini tasdik geleneği, dini muhalefetten kaynaklanan devrimci bazı çıkışları baltaladı­ğı gibi, gayri İslami birçok uygulamanın İslam adına(i) tas­dik edilmesine neden olmuştur. Dolayısıyla Sünni coğraf­yalardaki toplumsal muhalefete dini içerik kazandırmak ile, Şii coğrafyalardaki toplumsal muhalefete dini içerik ka­zandırmak birbirinden oldukça farklı şeylerdir. Sünni coğ­rafyalarda yaşayan devrimci rnüslümanlar için başlı başına bir engel teşkil eden ve yıkılması gereken bu geleneksel yaklaşım. Şii coğrafyalarda yaşayan devrimci rnüslümanlar için yıkılması gereken bir köstek değil, beslenmesi gere­ken bir destek niteliğindedir. Nitekim İran İslam Devrimi asırlardır bünyesinde taşıdığı dini muhalefet geleneğinden yeterince faydalanmış, toplumsal muhalefete sağlıklı bir şe­kilde eğilerek bu muhalefeti, İslami harekete hız ve ivme katan dini içerikli bir potansiyel haline getirmiştir. Hatta ve hatta İslam'la alakası olmayan Halkın Mücahidlerinin muhalefetini dahi, dini içerikli aynı muhalefet çatısı altında toplayabilmiştir.

Mısır'da ise aynı sonuçlan, aynı kazanımları görme­miz mümkün değildir. Bunun bir nedeni sözünü ettiğimiz kültürel farklılıklar, bir diğer nedeni de Mısırlı müslümanla­rın toplumsal sorunlara ve bu sorunların çözümüne yöne­lirken bazı yanılgılara düşmeleridir. Ancak sonuçlan ne olursa olsun, evrensel düzlemdeki bu iki vakıadan, da ör­nek ve ibret almamız gereken yönler vardır.

Meseleyi Sünni kültürün ve ananelerin genellikle yü­rürlükte olduğu Türkiye coğrafyasına göre değerlendirecek olursak, toplumsal muhalefetin genel düzlemde dini İçerikli bir muhalefet haline getirilmesinde karşılaşabileceğimiz güçlükleri görmemiz zor değildir. Dolayısıyla bu meselenin genel düzlemde çözümünden önce, genele açılabilecek kıs­mi düzlemlerdeki çözümleri üzerinde yoğunlaşmamız gere­kecektir.

Türkiye coğrafyasındaki eğitim, sağlık, işsizlik ve pa­halılık gibi sorunlar, bu coğrafyadaki mazlum insanların önemli sorunlarıdır. Nitekim geniş halk kitlelerinde yaşa­nan bu sorunlar, bu halk kitlelerinde önemli bir muhalefet potansiyeli meydana getirmiştir. Ne var ki ortak sorunlar­dan kaynaklanan bu geniş muhalefet, sisteme karşı ortak bir tepkiye dönüşmemiş ve dünya istikbarının müdahalesi ile kendi aralarında yüzlerce parçaya, yüzlerce gruba bö­lünmüştür. Bütün bu gruplar, zulmün varlığını kabul ve tas­dik etmekle beraber, zulmün nereden kaynaklandığı ve çö­zümünün ne olacağı noktasında birbirinden farklı görüşler ileri sürebilmektedirler.

İşte böylesi bir durumda mazlumlardan yana ve za­limlere karşı ortak bir tavır belirleyecek olan müslümanların, toplumdaki bütün muhalif grupların durumlarını dikka­te alarak kendilerini bu muhalif gruplardan ayrı ve bu muhalif grupların fevkinde tanımlamaları gerekir. Çünkü müslümanların muhalefeti, diğer muhalif gruplarda genel geçer olan sosyal veya ekonomik nedenlere dayanan bir muhalefet değildir.

Şayet herhangi bir İslami hareket, sosyal veya ekonomik zulme muhalefeti esas alarak varolmaya ve gelişmeye çalışırsa, belki belli bir dönem hız­lı bir gelişim gösterebilir. Fakat böyle bir hareketin bulun­duğu coğrafyada sosyal ve ekonomik zulmün dozajı, hare­kete nisbet edilemeyecek farklı nedenlerle azaldıkça, bu hareketin potansiyeli düşerek pelteleşme fazlalaşacak ve hareketin insiyatifi, muhalefeti yumuşatma yularına sahip olan zalimlerin eline geçecektir.

Oysa müslümanların küfri sistemlere karşı muhalefet ve mücadeleleri, öncelikle ve özellikle hakkı esas almaktadır. Mazlumdan yana olmamız, mazlumdan önce Allah'tan yana olmamızın bir neticesidir. Zalimlere olan muhalefeti­miz de. onların insana veya insan emeğine karşı çıkmala­rından önce, hakka ve hak ölçülere karşı çıktıkları içindir. Dolayısıyie mazlumlardan yana ve zalimlere karşı olan ta­vırlarımız, sadece ve sadece Allah için göstermemiz gere­ken tavırlardır. Nitekim besmeleyle başlayan muhalefet ve mücadelemiz, besmelede ifade edildiği gibi Allah'ın adıyla ve Allah'ın adına yapılan bir mücadeledir.

Mazlumlardan yana ve zalimlere karşı bir tavır belir­leyecek olan müslümanlar, diğer muhalif gruplardan farklı böyle bir tavır geliştireceklerdir. Haktan uzaklaşan zalim işverenleri bonkörlüğe veya hakkı bilmeyen mazlumları is­yana davet etmenin, hakka yakın bir neticesi olmayacak­tır. Her türlü zulmün, haktan uzaklaşmanın bir neticesi ol­duğunu bilerek, teşhisi bu istikamette yapmamız ve yegane tedavinin de hakta olduğuna inanarak, zalimleri ve mazlumları inandığımız bu hakka davet etmemiz gereke­cektir.

Hakka davet, hiç şüphesiz ki batıla karşı duyarsız veya suskun olan bir davet değildir. Hakkı açıklamak ve İnsanları hakka da­vet etmekle yükümlü olan müslümanlar, yaşadıkları coğraf­yalarda zalim zihniyetleri ve bu zihniyetlerin toplumsal düz­lemdeki zulümlerini de açıklamakla yükümlüdürler.

Dolayısıyie bu meselelerin İslami bir duyarlılık ile gün­deme getirilmesi ve hakka dayalı sağlıklı bir yorumla halka yansıtılması gerekmektedir.

Zulmün tesbit ve teşhisinde, şahıslar, partiler veya devletler üzerinde durulursa, bu anlatıma kulak veren insanlarda şahıslara, partilere veya devletlere karşı belirli bir muhalefet meydana gelecektir. Oysa müslümanlar olarak oluşturmamız gereken muhalefe­ti, şahısların veya partilerin fevkindeki küfri zihniyetler üze­rinde yoğunlaştırmamız ve bu muhalefete, detaysız bir İsla­mi içerik kazandırmamız gerekir.

Toplumsal muhalefete dini içerik kazandırabilmek için günümüzde sık sık gündeme gelen M. Kemal aleyhtarı bazı aşın yönelişler, İslam adına tartışılması gereken yöne­lişlerdir. Hepimiz biliyoruz ki İslam, küfri şahıslardan ziya­de, küfri zihniyetlere karşı tavır göstermekte ve bu zihni­yetlere karşı savaş açmaktadır.

Ayrıca özenle dikkate almamız gereken diğer önemli husus; diğer beşeri hareketlerden farklı olan İslami hareket, batıla muhalefetten veya batıla nefretten ziyade, hak­ka muhabbet temeline dayanan bir harekettir. İnsanları cezbedecek gerçeklere ve güzelliklere sahip olmayan beşe­ri hareketler, genel olarak muhalefet temeline dayanırlar ve hareket potansiyelini muhalefetin bu nefretinden kaza­nırlar. İslami hareketin kalkış noktasında ise nefret değil, muhabbet bulunmaktadır.

Müslümanların hakka karşı muhabbet, batıla karşı nefret duydukları açık bir gerçektir. Ancak hakka olan muhabbet, batıla olan nefretten değil; batıla olan nefret, hak­ka olan muhabbetten kaynaklanır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'i genel bir perspektifte dikkate alacak olursak, İlahi vahyin gündemini batıldan ziyade hak oluşturmaktadır. İla­hi vahiy insanları hakka ve hakkın güzelliğine davet et­mekte, bu davetin bir gereği olarak batılı reddetmelerini istemektedir.

Mesela Mekke döneminde nazil olan ayet-i kerime­lerde Lat ve Uzza uzun uzadıya anlatılmamış, İslami hareketin temelini bu putlara duyulan nefret değil, Allah'a du­yulan muhabbet oluşturmuştur. Nitekim Mekke müşriklerinin dehşetli işkenceleriyle karşılaşan yiğit müslümanların direnme gücü, Lat veya Uzza'ya nefretten ziya­de, alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'a muhabbetten kay­naklanıyordu.

Toplumsal muhalefete dini içerik kazandırma mesele­sinde, bütün bunların dikkate alınması gerekecektir. Hal­kın ve özellikle mazlumların yaşadığı sorunlar bu dikkatle gündeme gelecek ve hakkı esas alan yorumlarla insanlara yansıtılacaktır.

Bu sorunlara, bu sorunlardan kaynaklanan muhalefet potansiyeline ve bu sorunların pratikteki çözümüne ilişkin İslami yaklaşımların belirlenmesi, oldukça hassas değerlendirilmesi ge­reken bir konudur. Toplumsal muhalefeti kendi içeriği ile kullanmaya kalkışmak ve halkın yaşadığı sorunları, hakka göre değil halka göre çözümleyici tavırlara yönelmek, hiç şüpheniz olmasın ki başlı başına bir sapma, bir sapkınlık olacaktır.

Yaşadığımız coğrafyadaki insanların sorunları birden fazla ve çok boyutlu sorunlar ise, bu sorunlardan hangisi­ne öncelik vereceğimizi veya hangisine öncelik vermemiz gerektiğini, ancak ve ancak maslahat prensibini dikkate alarak belirleyebiliriz. Müslümanlar olarak biliyor ve iman ediyoruz ki, herhangi bir insanın uhrevi maslahatı, dünyevi maslahatından önce gelir.

Dolayısıyla İslam adına belirleyeceğimiz tavırlar, in­sanların dünyevi maslahatından önce uhrevi maslahatını gözeten tavırlar olacaktır.

Gönlümüzden geçen ve gönlümüzün istediği tavırlar, hiç şüphesiz ki bu insanların hem dünyevi ve hem de uhrevi maslahatını gözeten tavırlardır. Herhangi bir insanın kamı tok, sırtı pek olarak cennete gitmesini isteriz.

Ancak, yaşadığımız şartlarda bu ikisini bir araya getirmemiz, getirebilmemiz mümkün değil ise. herhangi bir insanın sosyal refah ile cehenneme gitmesini değil, sosyal sıkıntılar ile cennete gitmesini tercih etmek durumundayız, Çünkü öncelikli tercihimiz ve öncelikli mücadelemiz, insanların dünyevi değil, uhrevi maslahatı içindir.

İşte meseleye bu duyarlılıkla yaklaştığımız zaman, eli­mizdeki bazı imkanlarla insanların dünyevi sıkıntılarını çöz­meye çalışmamız bile mutlaka ve mutlaka uhrevi bağlantılı olacaktır. Ancak bütün mazlumları kucaklayabilecek ve bu mazlumların önemli sorunlarını pratik olarak çözebilecek

böylesi İmkanlara henüz ulaşmamış isek, öncelikli daveti­miz mazlumların uhrevi maslahatını gözetecektir. Dünyevi sorunların, uhrevi sorunların çözümlenmesiyle halledilece­ği: uhrevi kurtuluşa talip olan mazlumların, Allah'ın lutfu ve yardımıyla dünyevi kurtuluşa da nail olabilecekleri anla­tılacaktır. Nitekim İlahi vahiyde ve Resulullah (s.a.v.)'in pak sünnetinde gördüğümüz gerçek budur.

Efendimiz (s.a.v.)'in davet ve mücadelesi insanların öncelikle sosyal refah seviyelerini değil, dinlerini değiştirmeyi amaçlıyordu. İslam'ın ilk dönemlerde­ki davetini kabul eden nice müslümanın, bu daveti kabul etmekle sosyal durumları değişmemiş veya geçim sıkıntıla­rı giderilmemişti. Hatta ve hatta İlahi daveti kabul etmek­le, sosyal sıkıntılarına sıkıntı katılan birçok müslüman var­dı.

Ancak bu insanların sosyal sıkıntılara yaklaşımlarında önemli, çok önemli bir değişiklik olmuştu. Daha önceleri bellerini büken, onlara oldukça ağır gelen bu kişisel sıkıntı­lar, hafiflemişti. hafifleyivermişti sanki!.

Bu önemli değişikliğin sebebi, yaşadıkları tüm sıkıntı­lara katlanma nedenindeki değişiklikti. Daha önceleri üçbeş günlük dünya hayatı için olan bu katlanma nedeni. artık Allah için. ebedi cennet hayatı için olmuştu!.

Daha önceleri bütün bu sosyal sıkıntılara sadece ken­dileri için katlanmalarına karşın. artık tüm bir insanlık için, tüm bir insanlığın kurtuluşu için katlanıyorlardı!.

Yegane kurtuluşun Hak'ta olduğunu biliyorlar ve bu bilinçle insanları ayet ayet, sure sure Hak'ka davet ediyorlardı. İnsanları öncelikle ve özellikle mala, makama, işe veya paraya değil, ebedi cennet hayatına çağırıyorlardı. Mazlumların bu İlahi davete icabet etmeleri, sosyal sıkıntı­lardan kurtulabilmek veya herhangi bir işe girebilmek için değil. ebedi cennete girebilmek içindi!.

İlk dönem müslümanlarının genellikle ferdi olan sınıriı imkanları, İlahi daveti kabul eden bütün mazlumlara değil. İlahi daveti kabul ettiği için İşkencelerle karşılaşan ve bu iş­kencelere gösterdiği tahammül ile İlahi daveti sadece ve sadece Allah için kabul ettiğini isbat eden Bilal gibi müminlere. Bilal gibi mazlumlara ulaşabiliyordu.

Çünkü İlahi davetin tabiatında. münafıklık ve insanları münafıklığa itecek unsurlar yoktu.

Çünkü İlahi davetin tabiatında, davetin kabul edilebilmesi için, dünyevi nimetlerin bir rüşvet gibi Ön plana çıkarılması yoktu.

Allah için yapılan İlahi davet, yine Allah için, öncelikle ve özellikle Allah için kabul edilmesi gere­ken bir davetti. Müminler bu bilinçle Allah'a davet ediyor­lar, müslimler bu bilinçle davete teslim oluyorlardı.

Asr-ı saadet dönemindeki müslümanîarın daveti, müslümanların gündemi, İlahi vahyin belirlediği böyle bir gün­demdi. Dolayısıyla bu müslünıanlarda. günümüzde olduğu gibi bir gündem sapması. bir gündem sorunu yoktu.

 

Gündem Sorunu

 

Asr-ı saadet dönemi müslümanlarında gündem soru­nunun bulunmaması, hiç şüphesiz ki ilahi vahiyden kaynaklanan bir rahmetti. Bu dönemin tarihini Kur'an-ı Kerim'i dikkate, alarak okuyanlar, gündemi belirleyen ana unsurun İlahi vahiy olduğunu müşahade edeceklerdir. Müslümanların gündeminde peyderpey nazil olan İlahi va­hiy olduğu gibi, İslam'ı kabul etmeyen müşrik ve kafirlerin gündeminde dahi yine İlahi vahiy vardı.

Bazı şeytani sorular veya konular ile bu gündem sap­tırılmaya çalışıldığı zaman, bu gibi konulardaki İlahi vahyin ikazını dikkate alan müslümanlar, konuşulmasında ve tartı­şılmasında hayır olmayan böylesi konulara hiç girmiyorlar­dı. Netice olarak Rahmanın istediği konular konuşuluyor ve rahmetle karşılaşılıyordu.

Peki ya günümüzde, günümüzde de Rahman'ın istediği konular mı konu­şuluyor?

Müslümanların gündemini Kur'an-ı Kerim ve Kur'an-ı Kerim'deki gündem usulü, gündem gerçeği mi belirtiyor?

Günümüz müslümanlan da, Kur'an-ı Kerim'in hangi topluma, hangi meselelerle ve hangi sırayla nazil olduğunu dikkate alarak, gündemlerini bu İlahi gündem anlayışına göre mi oluşturuyorlar?

Tartışmasız hayır!. Tartışmasız diyorum, çünkü günü­müz müslümanların ne konuştukları, hangi gündemlere rağbet ettikleri meydandadır.

İyi ama neden, neden böyle oluyor? Gündem ve gündem bilinci üze­rine birçok konuşmalar yapılmasına rağmen, bu gündem sapması nereden ve neden kaynaklanıyor?

Günümüz müslümanlarının gündemini, İslami bir dert ile düşünen, İslami bir dert ile birbirle­rini arayan, aynı dert ile konuşan ve bazı çevrelerce kendi­lerine sıradan(!) denilen müslümanlar oluştursaydı. hiç şüpheniz  olmasın  ki  gündemlerimiz  daha  rahmetli  olurdu. Fakat ne yazık ki genel gündemi bu müslümanlar oluşturmuyordu. Çünkü herhangi bir kariyeri olmayan ve sıradan telakki edilen bu samimi müslümanlar, gündemi belirleme hakkına sahip olan müslümanlar değildi. Gündemi belirleme hakkı, kendilerine  yazar  veya  düşünür veya  bilim  adamı veya bilmem ne başkanı denilen kimselere aitti. Gündemi bu seçkin İnsanlar belirleyecek ve diğerleri ister yandaş olarak, ister muhalif olarak bu gündeme dahil olacaklardı!.

Nitekim öyle oluyordu işte!.

Kur'an-ı Kerim ise gündem ve gündemdeki konuların genellikle dışında tutulmaya çalışılıyordu. Çünkü bu yüce Kitab'ın, böylesi tartışmalara alet edilmemesi gerekiyor­muş!. Çünkü bu yüce Kitab, her kişiye, her anlayışa farklı mesajlar veren, farklı anlaşılabilen bir Kitab'mış!.

Lütfen kendimize gelelim, ilim ehli olmasak da insaf ehli olalım!.

Nereden çıkarıyorsunuz bütün bunları?

Kur'an-ı Kerim, hangi ciddi meselemizde bizleri farklı yaklaşımlara, farklı tavırlara davet ediyor?

Müslümanların özellikle ferdi kulluk fıkhındaki ve içtihadi konular çerçevesindeki ihtilafları, hiç şüphesiz ki müs­lümanlar için bir kolaylık, müslümanlar için bir rahmet olan ihtilaflardır. Ancak müslümanların birlik ve bütünlüğü­nü parçalayan, müslümanları birbirine düşüren, müslüman­lan emperyalizmin oyuncağı durumuna getiren siyasi ve itikadı düzlemlerdeki ihtilaflar, hoşgörüyle karşılayabileceğimiz rahmetli ve hayırlı ihtilaflar mıdır?

Soruyorum sizlere, müslümanların bu ciddi konulardaki ihtilafları başlı başına bir şer ise, bu şer Kur'an-ı Kerim'den mi kaynakla­nıyor? Kur'an-ı Kerim böylesi serlere fırsat veren, fırsat ve­rebilecek bir Kitab mıdır?

Böyle bir iddia, Kur'an-ı Kerime apaçık bir iftira de­ğil midir?

Mesela bizler, Kur'an-ı Kerime yeterince vakıf olmayan, ancak gün­deme getirdiğimiz konularda Kur'an-ı Kerim'in genelini ye­terince dikkate almaya çalışan müslümanlarız. Hangi ciddi konumuzu Kur'an-ı Kerim'in bütünlüğüne götürdüysek, bu konularda hiçbir çelişkili yaklaşımla, hiçbir çelişkili tavırla karşılaşmadık.

Bazı istisnalara değil, genele binaen söylediğiniz “Kur'an-ı Kerim farklı anlaşılabilecek bir Kitab'tır!.” iddianı­zı isbat edebilmeniz için, müslümanların ciddi meseleleriyle ilgili olarak Kur'an-ı Kerim merkezli gündeme getirdiğimiz meselelere, yine Kur'an-ı Kerim merkezli karşı çıkmanız, karşı çıkabilmeniz gerekmez mi?

Müslümanların ortak ve ciddi meselelerine ilişkin ola­rak her söylediğimize Kur'an-ı Kerim'den delil getirmememize rağmen, her söylediğimizde Kur'an-ı Kerim'i dikkate aldığımız şimdiye kadar ki söylediklerimizden hangisini Kuran merkezli tenkid edeceksiniz?

Dikkat ediniz “Tenkid edilmez veya tenkid edilemez” demiyoruz. Kur'an-ı Kerim'den değil, bizden kaynaklanan yanlışlarımız, yanılgılarımız olabilir. Ancak Kur'an-ı Ke­rime nisbet ettiğimiz bu yanlışlarımızın, bu yanılgılarımızın günyüzüne çıkarılması ve yine Kur'an-ı Kerim merkezli tenkid edilmesi gerekmez mi?

Bu mesele, sadece bizim şahsımızla ilgili bir mesele de değildir. Şayet Kur'an-ı Kerime nisbet ettiğimiz her­hangi bir yanlışımız veya yanılgımız var ise, bu yanlışı ve bu yanılgıyı paylaşan onbinlerce müslürnan vardır. Kendi coğrafyanızda sizlerle birlikte yaşayan ve sizlerin kardeşi olan bunca müslümana nasıl lakayt kalabilirsiniz ki!. Mesela bizler. sizlere, siz kardeşlerimize lakayt kalmıyor, lakayt ka­lamıyoruz. Bu kitab çalışmasının muhtevasında da görüleceği gibi, Allah'ın yardımıyla bizler için bir sapkınlık konu­su olmayan birçok meseleye, bu tehlikeyle karşılaşan ve bu tehlikeye meyleden sizler, siz kardeşleniniz için değini­yoruz,

O halde sizlerin de bu müslümanları dikkate almanız, doğru bilerek tasdik ettikleri yanlış ve yanılgıları varsa uyarmanız gerekmez mi?

“Falancanın Kuran merkezli görüşlerinde yanlışlıklar olacağı gibi filancanın da Kuran merkezli görüşlerinde yanlışlıklar olabilir!.” denilerek ortalığı bulandırmak ve bu bulanıklığı demokratik bir hoşgörüyle karşılamak, müslümanca bir yaklaşım değildir.

Kur'an'ın bütünlüğünde ele alınmayan bazı ayet-i keri­melere değil. Kur'an-ı Kerim'in bütünlüğüne nisbet ettiğimiz anlayışlarımız üzerinde tartışamayacaksak, bu anlayış­larımız üzerinde ortak bir noktaya gelemeyeceksek, hangi anlayışlarda ortak bir noktaya geleceğiz.

Kur'an'ı Kerim'in biraraya getiremediği bizleri, Kur'an-ı Kerim'in biraraya getiremediği müslümanları, hangi Kitab biraraya getirecek?

“Efendim, geçmişteki büyük alimler dahi bazı Kur'an-ı meselelerde ihtilaf etmişlerdir!.” diyerek meseleyi bulandır­mak isteyenlere, geçmişteki o alimlerin hangi meselelerde ihtilaf ettiklerini sormak isteriz.

O alimlerin ihtilafları, günümüzdeki ihtilaflar mıdır?

Kendilerini rahmetle andığımız o alimler günümüzde yaşasalardı, günümüz müslümanlarını birbirine düşüren böylesi ihtilaflara düşerler miydi?

Medine vesikasının günümüzdeki pratik değerini veya demokrasiye karşı müslümanca yaklaşımın ne olacağını uzun uzun tartışırlar ve ihtilafa düşerek ikiye, üçe ayrılırlar mıydı?

İsiami kimliğin yeterince tanımlanmadığı, muvahhidim diyen insanlarda dahi yeterince makes bulmadığı günümüz ortamında, sistem içi değişimlerde İsiami katkının ne olacağını tartışırlar ve bu tartışmalarda ihtilafa düşerler miydi?

Zalim olmalarına rağmen gayrimüslim diyemeyeceği­miz sultanların davetine bile icabet etmeyen, bu alimler, hem zalim, hem de gayrimüslim olan günümüz müstekbirlerinin davetlerine icabet ederler, bu müstekbirlerin belirle­diği gündemlere katılmayı birer onur vesilesi kabul ederler miydi?

Günümüz müslümanlarının acil meselelerini bir kena­ra bırakıp, müstekbirlerin meselelerine çözümler ararlar mıydı?

Bütün bu soruların cevabı belli olduğu gibi. günümüz müslümanlarının genel durumu da bellidir. Hangi meselelere rağbet edildiği, hangi meselelerin konuşulduğu, müslülümanların hangi seviyede olduğunu göstermektedir.

Ellerindeki kalemi Musa'nın asası zanneden bazı ay­dınlar, ellerindeki kalem ile Kızıldenizi yararak hem müslümanları ve hem de müslüman düşmanlarını kurtarma sev­dasına kapılmışlardır!.

Bu sevda, büyük bir sevdadır!.

Bu sevda, koskoca bir toplumu kurtarma sevdasıdır!.

Böyie bir sevdanın yanında, bir insanı kurtarma, bir insanı kurtarabilme sevdası nedir ki!.

Birçok kardeşimizi de içine alan bu gündem sapması, hiç şüphesiz ki sistemin değişim ve İslamizasyon politikasıyla da ilgilidir. Hak adına yıpratılmış putları, batıl adına yıkmaya ve sistem içi değişime İslami katkılarda bulunma­ya davet edilen bazı aydınlar, bu daveti büyük bir fırsat te­lakki ettiler. Dolayısıyla bu büyük gündemlere girilmeli ve bu gündemlere İslam'ın ağırlığı konulmalıydı.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Asr-ı saadet dönemin­de müslümanların ve müşriklerin gündemini İlahi vahiy oluşturuyordu. Gündemdeki sorular genellikle vahiyden kaynaklanır, İlahi vahyin sorduğu sorulara müşrikler cevap vermeye çalışırlardı.

Günümüzde ise bu durum değişmişti!.

Gündemi oluşturan sorular, genellikle müşriklerden, genellikle müstekbirlerden kaynaklanıyordu.

Sistem hakkında, devlet hakkında, toplum hakkında, konsensüs hakkında sorulan, büyük sorulardı bunlar!.

Diyeceksiniz ki “"Ne sorulursa sorulsun. Mühim olan bunlara İslami cevabın verilmesi ve insanların İslam'a cezbedilmesidiri.”

Oysa mesele bu kadar basit değildir. Asıl itibariyle müstekbirlerden falan değil, şeytandan kaynaklanan bu gibi sorular, şeytani amaçlar güden sorulardır. Rabbani yaklaşıma göre muhatap alınmaması ve gündem oluşturmaması gereken bu gibi sorular, müslümanların hedefini ve gündemini saptırıcı sorulardır. Ayrıca bu gibi sorulara. günümüz insanlarını tatmin edebilecek nakli ve akli cevap­lar verebilmek de mümkün değildir. Daha açık bir ifadeyle bu gibi sorulardan kaynaklanan gündemler, günümüz müslümanlarının başarılı olabilecekleri ve rahmetli neticeler elde edebilecekleri gündemler değildir.

Çünkü, beşeri ideolojilerde bile herhangi bir teorinin pratik geçerliliği önemli olduğu gibi, İslami hükümlerin de pratik geçerliliği önemlidir. Pratik geçerliliği olmayan bir hüküm, teoride ne kadar kulağa veya kalbe hoş gelirse gelsin, pra­tik düzlemde gayet rahat eleştirilecek, gayet rahat çürütü­lecek bir hükümdür. Zaten şeytan aleyhillanenin bazı İsla­mi hükümlere karşı yegane başarısı ve bu hükümler karşısında direnebilmesi, İslami hükmün teorisi ve pratiği arasındaki bu boşluktan kaynaklanmaktadır. İslami hük­mün teorisi ile pratik geçerliliği arasında bîr boşluk var İse, bu boşluk şeytan aleyhillanenin gayet rahat kullandığı, kul­lanabildiği bir boşluktur. Oysa İslam'ın gündem anlayışın­da, teori ve pratik arasında böyle bir boşluk yoktur. Gün­deme getirilen hükümler, pratik geçerliliği olan yaşanabilir hükümlerdir.

Kur'an-ı Kerim'de beyan edilen evrensel birçok hük­mün, sünnet-i seniyedeki pratik karşılığı evrensel değildir. Resulullah (s.a.v.) herhangi bir evrensel hükmü pratiğe ge­çireceği zaman, nasıl ki yaşanılan şartları ve İslam'ın mas­lahatını dikkate almışsa; yünümüz alimleri de herhangi bir evrensel hükmü pratiğe geçirecekleri zaman, günümüz şartlarını ve Resulullah (s.a.v.)'in bir hükmü pratiğe geçirir­ken kullandığı metodu, diğer bir ifadeyle Nebevi usulü dik­kate alacaklardır. Müslümanlarla veya İslam toplumuyla il­gili evrensel hükümlerin pratiğe geçirilmesinde de, yine bu müslümanların ve İslam toplumunun durumu dikkate alın­maktadır.

Ancak şu hususun altını önemle çizelim ki, İslam'ın toplumla veya sistemle İlgili evrensel hüküm­leri, her topluma, her sisteme angaje edilebilecek veya her toplumda, her sistemde pratik karşılığını bulabilecek hü­kümler değildir. Bu evrensel hükümleri pratiğe geçirebile­cek olan toplumlar, hangi zaman diliminde ve hangi şart­larda yaşıyor olurlarsa olsunlar, hak üzere olan toplumlardır. Hak hükümlere muhatap olmanın ve bu hü­kümleri pratiğe geçirmenin kaçınılmaz şartı, hak üzere ol­maktır.

İşte mesele bu noktaya geldiği zaman, büyük gün­demlere giren bazı arkadaşlarımızın karşılaşacakları çıkmaz açıklık kazanmaktadır. Bu arkadaşlarımız sistem veya top­lum konusunda hangi projeyi hazırlarlarsa hazırlasınlar, kendilerinden bu projenin pratik geçerliliği istenecektir.

Peki bunu nasıl sağlayacaklardır?

İçinde yaşadığımız toplumun nasıl bir toplum, siste­min nasıl bir sistem olduğunu realist'olarak tanımladıkları zaman. İslam'ın toplum veya sistem hakkındaki hükümleri­nin pratiğini nasıl ve neye göre belirleyeceklerdir?

İslami hükümlerden taviz vermedikleri zaman, bu hü­kümler çerçevesinde hazırladıkları projeler, pratik geçerliliği olmayan projeler olacaktır. Böyle bir durum ise İslami hükümlerin günümüzde yaşanamayacağını iddia eden şey­tan ve dostları için, kaçınlmaz bir fırsat olacaktır. Mesela birçok çalışmalarını saygıyla karşıladığım ancak bazı görüş­lerine katılmadığım sayın Süleyman Karagülle ve arkadaş­larının hazırladığı “Adil Düzen” projesi, birçok boyuttan pratik geçerliliği olmayan bir projedir!. Çünkü İslam ahla­kını kabul etmemiş, İslam ahlakıyla ahiaklanmamış bir top­lumda, bir sistemde, bu ahlaki prensipleri temel kabul eden İslam'ın sosyal adaletiyle ilgili görüşleri, pratik geçerliliği olmayan ve istihza ile karşılanacak görüşler olacaktır. Bu projeye pratik geçerlilik sağlamak için yapılan ve yapı­lacak restoreler ise, bu projeyi asıl mecrasından çıkaracak restorelerdir. Evet, İslami hükümlerden taviz vermedikleri zaman, karşı­laşacakları durum budur. Böyle bir durumda teorik düz­lemde değil, pratik düzlemde ciddi eleştirilerle karşılaşa­caklar ve hem akli, hem de reel olan bu eleştiriler karşısında tutunamayacaklardır.

Böyle bir duruma düşmemek için realitedeki toplumu dikkate aldıkları ve söz konusu projeleri topluma göre hazırladıkları zaman, hazırlanan bu proje hakka göre değil, halka göre hazırlanan bir proje olacaktır. Kalkış noktası Hak, batış noktası halk olan bu projelere İslam adını ver­dikleri ve bu projeyi İslam adına savundukları zaman ise, gayet tabi olarak bizlerin tepkileri, bizlerin eleştirileri ile karşılaşacaklardır.

Böyle bir duruma düşmemek, hiç şüphesiz ki İslam'ın hikmetli gündem anlayışına bağlı kalmamızla mümkündür. Sistem, toplum ve devlet hakkında elbetteki ciddi araştırmalarımız, ciddi çalışmaları­mız olacaktır. Ancak bu çalışma ve araştırmalarımız, özel gündemlerde konuşabileceğimiz, özel gündemlerde tartışa­bileceğimiz araştırmalardır. Bu konuları müslümanların ge­nel gündemine getirmek ve bunun da ötesinde bir toplum düzleminde tartışmaya açmak, İlahi vahyin gündem anlayı­şına sadık kalan müslümanların yapabilecekleri bir şey de­ğildir.

Ayrıca kendimizi, müstekbirlerin gözüyle görüp, onların gözüyle tanım­lama yanılgısına da düşmememiz gerekir. Günümüz müstekbirlerinin İslam adına önemsedikleri ve ön plana çıkar­dıkları nice şeyler vardır ki, bütün bunlann İslam adına böylesi bir önemi yoktur. Yine bu müstekbirlerin hiç önemsemedikleri, önemser gözükmedikleri ve istihza iie karşıladıkları öyle şeyler vardır ki, bunlar İslam adına ger­çekten önemli şeylerdir.

Mesela bu müstekbirlerin beni İslam adîna önemse­mesi ve bana müslümanlar adına konuşma yetkisi vermesi, beni önemli ve müslümanlar adına konuşabilecek birisi du­rumuna getirmez. İslam adına konuşmak ile müslümanlar adına konuşmak, hiç şüphesiz ki birbirinden ayrı şeylerdir. Her müslüman gibi ben de, bildiğim ve İlahi vahyin reh­berliğinde mutmain olduğum konularda İslam adına konu­şabilirim.

Ancak müslümanlar adına konuşmak ayrı şeydir!.

Benim müslümanlar adına konuşabilmem ve konuş­tuklarımın bir önemi, bir bağlayıcılığı olması için. benim bu müslümanlara vaziyet eden birisi olmam gerekir. “Yürü­yün” dediğim zaman, bu emir sadece beni bağlayacak ise, ben sadece kendi adıma konuşurum. Böyle bir durumda müslümanlar adına konuşmam, konuştuklarım doğru olsa bile abes bir konuşma olur. Çünkü yaptırım gücü oian ba­tıl bir sözün, yaptırım gücü olmayan hak bir söze karşı pratik üstünlüğü vardır. Dolayısıyla müslümanlar adına ko­nuşma yetkisi, bu müslümanlara vaziyet eden ve bu yaptı­rım gücüne sahip olan kardeşlerime ait bir yetkidir. Bu kardeşlerim bile bütün müslümanlar adına değil, sadece vaziyet ettikleri müslümanlar adına konuşabilirler.

Müstekbirlerin bana veya bir başka arkadaşıma bu yetkiyi vermesi, bu yetkiyi meşrulaştırmaz. Özellikle med­ya karşısına çıkan arkadaşlarımızın bu yanılgıya düşmeme­leri, kimin adına konuştuklarına açıklık getirmeleri gerekmektedir.

Müstekbirlerin islam adına önemli gördükleri şahsi­yetler, İslam adına mutlaka önemsenecek şahsiyetler olmayacağı gibi: bu müstekbirlerin İslam adına önemsedikle­ri konular da, İslam adına mutlaka önemsenecek konular değildir. Müstekbirlerin her önemsedikleri konuda konuş­mak ve bu konularda görüşler ileri sürmek, müstekbirlerin batıl propagandalarında saç ayağı durumuna gelmektir,

Mesela konsensüs konusu, günümüz müstekbirlerin İn oldukça önem verdikleri bir konudur. Uluslararası sistemin özellikle halkında müslüman olan ülkelerde oluşturmak istedikleri ve kendi insiyatiflerinde olmasına ciddi önem gösterdikleri bu konsensüs, en açık ifadesiyle bu ülkelerdeki İslami gelişmeyi baltalama ve bu ülkelerdeki şeytani sömürüye İslami yular ile İstikrar kazandırma uğraşısıdır.

Uluslararası sistemin bu konsensüs arayışına Medine vesikası ile cevap vermeye kalkışmak ve günümüz şartlarının. Medine vesikasının pratiğe konulduğu şartlara paralel­lik arzetîiğini savunmak ise. en hafif ifadesiyle düşünürlere yakışmayacak olan bir düşüncesizliktir.

Medine vesikasını tartışmaya açan ve tartışan bu ar­kadaşlarımıza göre, günümüz şartlan, Medine vesikasının pratiğe konulduğu şartlar gibiymiş!.

Türkiye'de doğup büyümeyen, Türkiye'deki müslümanların durumunu yakından bil­meyen Malezyalı bir müslüman olarak bu haberle karşılaşsam. “Maşallah Türkiye'deki kardeşlerime!. Demek ki tev­hidi mücadelenin oldukça çileli yollarını katetmişler, kemiyet ve keyfiyet düzleminde bu aşamaya gelmişler, İs­lami vahdetten kaynaklanan ve bir yumruk haline gelen potansiyelleri ile böyle bir yaptırım gücüne ulaşmışlar!.” di­yerek, belki de Türkiye'ye hicret edeceğim.

Ve sormak istiyorum, Türkiye'ye hicret ettiğim zaman Medine vesikasını, Medine'deki pratik istikametinde yürürlüğe koyacak ve ülke genelinde insiyatif sahibi olacak bu yiğit müslümanlan nerede bulacağım?

Bu ciddi sorum karşısında neden gülüyorsunuz ve gü­lerek neden Cağaloğlu'nu gösteriyorsunuz ki?

Cağaloğlu'nda mı?

Peki Cağaioğlu'na gittikten ve buradaki üç-beş yazı­haneyi dolaştıktan sonra, bu iddia ve İddia sahipleri hak­kında ne düşüneceğim?

Söyleyin bana, bu durum karşısında ağlamadan, gülmeden, delirme­den Malezya'ya nasıl dönebilecek ve Malezya'daki müslümanlara ne diyeceğim?

Evet.

Lütfen kendimize gelelim!. Lütfen kurtulalım bu gülünesi durumdan ve pratik geçerliliği olan ciddi gündemler oluşturalım. Medine vesikasının pratiğe konulduğu dönem, müslümanların istikrarlı ve potansiyel bir bütünlükte oldu­ğu, müslümanların dışında kalan tüm grupların ise belli bir ayrılık ve cedelleşme içinde bulunduğu bir dönemdi. Dola-yısıyie pratikteki insiyatifin genellikle müslumanlarda oldu­ğu bu Medine vesikası, müsiümanlar açısından bir anlaş­ma, diğer gruplar acısından bir uzlaşma niteliğindeydi. Çünkü taviz veren ve vermek zorunda olan taraf müsiü­manlar değil, diğer gruplardı. Müslümanlar. Ehl-i Kitaba veya müşriklere kendileriyle ilgili olarak velayet hakkı ver­memişler ve bunun da ötesinde onların bazı konulardaki velayetlerini üzerlerine almışlardı.

Günümüzdeki şartlar ise İslami açıdan negatif görün­tüler veren şartlardır. Dünya istikbarı birçok konuda birliğe ve potansiyel güce sahip olmasına rağmen, müslümanların durumu Medine dönemindeki fırkalara bölünmüş Ehl-i Kitab'tan farklı değildir. Böyle bir durumda Medine vesika­sının gerçekleşebilir en iyimser pratiği, nihai velayeti üzer­lerine alacak müstekbirler için bir anlaşma, müslümanlar için bir uzlaşma niteliğinde olacaktır. Tavize dayalı uzlaş­maya ise İlahi vahyin izin vermediği ve vermeyeceği bilin­mesi gereken bir gerçektir. Tavize dayalı uzlaşmaya izin verilseydi, böyle bir uzlaşma Mekke döneminde gerçekle­şirdi. Oysa konuyla ilgili ayet-i kerimelerden de anlaşılaca­ğı üzere Mekke dönemindeki müslümanlar tarafından böy­le bir uzlaşma önerisinde bulunulmadığı gibi, müşriklerin uzlaşma önerileri dahi reddedilmiştir.

Kafirlerin müslümanlar üzerinde velayet sahibi ola­mayacakları nasıl ki nakli bir gerçek ise. kafirlerin avantajlı oldukları bir durumda velayetlerini müslümanlara vermeye­cekleri de akli bir gerçektir!.

Yaşadığımız dönemde ille de bir konsensüs, bir an­laşma zemini arayışına girilecekse, bu arayışı öncelikle kendi aramızda yapalım. Kendi aramızda bir anlaşma ze­mini arayalım. Uzlaşacaksak veya taviz vereceksek, İs­lam'dan ve İslam'ın hikmetli hükümlerinden değil, kişisel düşüncelerimizden taviz vererek, kendi aramızda uzlaşa­lım. Gayrimüslimlerle uzlaşma zeminlerini ve böylesi ze­min arayışlarını bir kenara bırakarak, müslümanlarla anlaşma, müslümarlarla uzlaşma zeminleri üzerinde konuşalım.

En abartılı gündemimiz bu olsun!.

 

Tebliğ Sorunu

 

Gündem ve tebliğ meselesi, yaşadığımız dönemde birbirinden ayrı telakki edilecek meseleler değildir. Tevhidin ve tevhidi davetin yaygınlaş­ması, hal ve hareketlerimizde makes bulması gereken böy­le bir dönemde, müslümanların gündemindeki en önemli madde, hakka davet olmalıdır.

Hakka davet, sadece sözlü anlatımlarla veya sadece yazılı metinler­le gerçekleştirilecek bir davet değildir. Çünkü Efendimiz (s.a.v.), çevresindeki insanlara devamlı konuşan ve onlara sadece konuşarak nasihat eden bir mübelüğ değildi. Resulullah (s.a.v.)'in çevresindeki insanlara en müşahhas, en so­mut nasihati, ha ve hareketleri idi. Bizler için en görkemli örnek olan rahmet peygamberi (s.a.v,), yaşanması gereken kulluğa, yaşadıklarıyla ve yaşantısıyla davet ediyordu.

Yaşanması gereken doğruluğa, doğrulukla. yaşanması gereken güzelliğe, güzellikle, yaşanması gereken adalete, adaletle, yaşanması gereken rahmete, merhametle davet edi­yordu!.

Evet, yaşanması gerekenlere, yaşantıyla davet etmek, bü­tün peygamberi davetlerin en belirgin özelliği idi. Fakat ne yazık ki davet etme konumunda olan bazı kimselerin anla­dığı, anlayabileceği bir şey değildir bu!. Gerçi davet edilen veya nasihata ihtiyaçları bulunan birçok müslümanın da bu konuda bilinçli olduklarını söyleyemeyiz. Çünkü bu müslü­manlar da hal ehlinden ziyade, bizler gibi hali meçhui olan söz ehlinden nasihat almayı tercih ediyorlar!.

Oysa etraflarına bakmaları, bir müslümanın bir güzel halinden, bin nasihat alma­ya çalışmaları gerekir. İnfak konusunda nasihat almaları gerekiyorsa, gücü nisbetince ve samimiyetle infakta bulu­nan bir müslümanın yanına gitmeleri ve söz konusu nasi­hati, o müslümanın halinden almaları gerekir.

Hiç şüpheniz olmasın ki, infakta bulunan o müslü­manın görünür hali ve yarım yamalak da olsa iki cümlelik samimi nasihati, infak konusundaki birçok edebi kitabtan daha faydalı olacaktır.

Tabi ki anlayana veya anlamak isteyene!.

Resulullah (s.a.v.)'in sünnetine uyarak yaşanması ge­rekenlere yaşantıyla davet etmek, aynı zamanda bir kulluk borcumuzdur. Kulluğu yaşamadan kulluğa davet etmenin karşı tarafa önemli bir faydası olmayacağı gibi, bizlere de bir faydası yoktur. Mesela Allah'a kulluk hakkında çok hik­metli, çok edebi bir kitab yazsam, kulluğun gereğini yap­madıktan sonra bu kitabın bana ne faydası olacaktır? Hu­zuru mahşerde “Dünyada ne yaptın?” sorusuyla karşılaştığım zaman “İşte. kulluk hakkındaki bu kitabı yaz­dım” dersem, hiç kuşkusuz bütün mahşer halkı önünde re­zil olurum. Çünkü bu dünya yaşantısına, kulluk hakkında kitab yazmaya değil, öncelikle bu kulluğu yaşamaya gön­derildim.

Sizler de benimle aynı durumdasınız. Sizler de önce kulluğa davet etmekle değil, kulluğa icabet etmekle yükümlüsünüz. İlahi davete icabet ederek, yaşayarak yaptığı­nız davetler ise hic şüphesiz ki tesirli ve rahmetli davetler olacaktır.

Tebliğ meselesinde değinmek istediğimiz ikinci hu­sus, tebliğ esaslarının tahrif edilmemesidir, karşı tarafa tebliğ götürdüğümüz zaman, hiç kuşkusuz ki bu tebliğin makbul karşılanmasını ve kabul edilmesini isteriz. Ancak karşılaştığımız birçok durum, bu isteğimize uygun olmaya­bilir. Karşı tarafın yaklaşımları ile tebliğ esaslarımız arasın­da bir yakınlaşma değil, belirgin bir uzaklık olabilir. İşle böyle bir durumda yakınlaşmayı sağlamak için tebliğ esas­larını rütuşlamaya, restore etmeye çalışmak, yanlış bir yö­neliştir.

Bu yanlışa daha ziyade topluma yönelik genel tebliğ­lerde bulunan veya batıl zihniyetlere karşı İslam'ı tanımlamak isteyen kardeşlerimiz düşüyor. Önce şunu anlamalıyız ki cahili bir toplumun genel düzleminde makul ve makbul karşılanacak İslami tebliğ yoktur. Çünkü adı üstünde, cahili ölçülere, cahili yaklaşımlara sahip olan cahili bir toplum­dur. İsiami tebliğ cahili toplumun genel düzleminde günde­me gelse dahi, bu tebliğin amacı genel katılımdan ziyade özel katılımları sağlamak, hakka yakın veya hakka açık olan insanları, hakka kazandırmaktır.

Cahili toplumun genel olarak İslam'ı kabul etmesi, genel İslami tebliğlerle değil, mucizelerle bile gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla böyle bir hayale kapılarak genel İslami tebliğe toplumsal katılımı hedeflemek ve bu hedef istika­metinde çalışmak, bu arkadaşlarımızı önemli yanlışlara gö­türebilecektir, Çünkü bu gibi çalışmalar, cahüi toplumdan ziyade İslami tebliğ üzerinde yapılmakta ve islami tebliğ, cahiliye tarafından kabul edilebilir bîr tebliğ durumuna geti­rilmek istenmektedir.

Tabi ki yanlıştır bu!.

Cahili veya batıl zihniyetler, İslami tebliği hiç şüphe­siz ki makul ve makbul karşılamayacaklardır. Batı toplumlarına veya batıl zihniyetlere İslam'ı makul ve makbul gös­terebilmek için İslam üzerinde yapılan değişim ve restore çalışmaları, batıl çalışmalar olacaktır. Nitekim böylesi endi­şeler ile İslami tebliği kabul edilebilir hale getirmeye çalışan bazı kardeşlerimiz, kabul edemeyeceğimiz yanlışlara düşmüşlerdir.

Oysa İslami tebliği kabul edilebilir hale getirmeye ça­lışmakla değil, tebliğe muhatap olan insanları İslami tebliği kabul edebilir hale getirmeye çalışmamız gerekir. Çünkü değişmesi gereken ve değişecek olan İslami tebliğin kendi­ne özgü keyfiyeti değil, bu tebliğe muhatap olan kişilerin zihniyetidir. İslami tebliğin karşı tarafta makes bulabilmesi için üslup ve anlatımımızı değiştirebiliriz.

Ancak anlatımı değiştirmek ile, anlatılanı değiştirmek birbirinden ayrı şeylerdir. Anla­tılan ve anlatılması gereken Allah'ın sözleridir. Allah'ın söz­lerinin değişmeyeceği ve değiştirilmeyeceği ise apaçık be­yan edilmektedir.

“Andolsun senden önce de peygamberler yalanlan­dı; onlara yardımımız gelinceye kadar yalanlandıkla­rı ve eziyete uğratıldıkları şeye sabrettiler. Allah'ın sözlerini değiştirebilecek yoktur. Andolsun, gönderilen­lerin haberlerinden bir bölümü sana da geldi.” [15]

Günümüz dünyasında sürekliliğini devam ettiren en ciddi savaşlardan birisi, propaganda savaşıdır. Özellikle siyasi düzlemde yoğunlaşan bu savaş, genellikle her şeyin mubah görüldüğü bir savaştır. Siyasi düzlemdeki propa­ganda savaşında, hangi yolla olursa olsun kitlelerin etkilen­mesi, kitlelerin katılım ve desteğinin kazanılması amaçlan­maktadır.

Doğruluk ve dürüstlük gibi ahlaki prensiplere gülüp geçen propaganda zihniyetleri, kitleleri etkileyebilmek ve toplumsal katılımı sağlayabilmek için birbirleriyle vaad yarı­şına girmişlerdir. Nitekim günümüzdeki propagandaların büyük bölümünü, aslı ve astarı olmayan böylesi vaadler oluşturmaktadır.

İşte bu vaad propagandasına, toplum ve toplumsal katılım üzerine hesap yapan ve müslüman oldukları söylenen bazı kimseler de katıldı!. Bunların vaadleri, hiç şüphesiz ki İslam adına, Ailah adına verilen vaadlerd.

Toplumu ürkütmemek, toplumu dağıtmamak, toplumu cezbedebilmek için, “Uyarıp-korkutma” prensibine bağlı İslami tebliğ, “Uyutup-müjdeleme” şekline getirildi!.

Cenneti kazanmak, oy pusulasındaki cennetliklere(!) mühürü basmak gibi kolay bir işti!. Genellikle müslüman olduklarım iddia eden bu politikacıların topluma yönelik dünyevi vaadleri ise dün­ya yaşantısını adeta cennete çevirecek vaadlerdi!.

Oysa değil bu toplum. canlarını dişlerine takarak uzun yıllar mücadele eden asr-ı saadet dönemi müslümanları dahi. vadedilen böylesi refah ve rahatla karşılaşmamışlardı!. Herşeye sahip ve herşeye kadir olan Rabbimizin bile insanlara böylesi dünyevi vaadleri yoktu!.

Dünya hayatı, imtihan, meşakkat ve mücadele hayatıydı.

Resulullah (s.a.v.) insanlara veya müslümanlara yöne­lik hiçbir vaadinde mahcup duruma düşmemişti. Çünkü Allah adına kendisinden bir vaadde bulunmadığı gibi, Al­lah'ın vaad ve vaidlerinin de şartlarını bildirmişti. Kaldı ki genellikle İslam üzere olmayan günümüz insanlarının, İs­lam adına müjdelenerek uyutulması değil, İslam adına teh­dit edilerek uyarılması gerekmektedir.

Bir diğer tarafta nefisleri adına kolaycacık almak iste­dikleri, istedikleri gibi yazma. istedikleri gibi konuşma, istedikleri gibi giyinme. istedikleri gibi yaşama, istedikleri gibi örgütlenme hürriyetlerini, İslam adı­na verenler de aynı propagandaya dahil olmuşlardı!.

Şaşırıyoruz!.

Topluma yönelik söz meydanlarında “İslam'da şu da var, İslam'da bu da var, İslam size şunu vadediyor, İslam size bunu vadediyor...” diyenleri aynı şaşkınlıkla dinliyoruz.

“Size ne oluyar? Siz nasıl hüküm veriyorsunuz?” “Yok,  sizin (elinizde/ okumakta okluğunuz (baş­ka) bir Kitah mı var?” “İçinde., siz neyi seçip beğenirseniz, mutlaka si­zin olacak, diye.” “Yoksa sizin üzerimizde kıyamete kadar sürüp gi­decek bir yemin mi var ki, siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye.” “Onlara sor: “Onlardan hangisi bunun savunucu­luğunu yapacak?” [16]

Asıl itibariyle kafirleri ve müşrikleri muhatap alan yu­karıdaki ayet-i kerimeleri, meselenin geldiği noktada zik­retmek zorunda kaldığımız için bizler üzüldük, umarız onlar da utanmışlardır!.

 

Tercih Sorunu

 

Tercih hakkı, insanların en tabi haklarından birisidir. Her insan iyiyi veya kötüyü, doğruyu veya yanlışı, güzeli veya çirkini seçme, tercih etme hakkına sahiptir.

Bu tercih hakkıf sorun olur mu?

Tabi ki olur!.

Çünkü dünya emperyalistlerinin müdahale ettiği her mesele, insanlar ve özellikle müslümanlar için başlı başına bir sorun olmaktadır. Nitekim tercih hakkı da, bu hakkı kullanma düzlemindeki şeytani müdahaleler ile ciddi bir so­run durumuna gelmektedir.

Kendi alternatifini. yine kendi bünyesinde oluşturan dünya emperyaliz­mi, gelişen şartlara göre devamiı alternatifler üretmekte ve dünya insanlarını aynı mantıktan kaynaklanan bu alterna­tiflerle karşı karşıya getirmektedir. (Nitekîm tercih hakkına sahip olan insanları çelişkiye ve birbirleriyle cedelleşmeye götüren durum, bu alternatiflerden hangisinin seçileceği, hangisinin tercih edileceği noktasındadır. Gerçi günümüz­deki propaganda faaliyetleri, bu tercihleri istedikleri vadiye kanalize edebilmektedirler. Mesela herhangi bir İnsana “Falanca işin gerçekleşmesi için, kaba etinize iğne batırayım mı?” diye sorsanız, bu insanın kendisiyle ilgili olarak düşüneceği iki husus vardır.

Kaba etime iğne batırılsm mı, yoksa batırılmasın mı?

Nitekim böylesine sade bir teklifle karşılaşan insanlar­dan birçoğu, “Hayır, batırılmasın!.” cevabını verebilecektir. Ancak bu insanlara “Falanca işin gerçekleşmesi için kaba etinize ekmek bıçağı mı, çuvaldız mı, yoksa iğne mi batıra­lım?” sorusu yöneltilse, meseleyi genellikle bu üç alternatif çerçevesinde değerlendirecek olan bütün pratik akıllılardan ortak bir ses yükselecektir.

İğne olsun!.

Hür iradelerden kaynaklanan, hür bîr sestir bu!. Bu insanlar meseleyi akıllıca değerlendirmişler ve akıllıca bir tercih hakkı kullanmışlardır!. Nitekim hepsi kaba etlerini kendi istekleri ile açmışlar ve vatandaşlık aşılarını vurul­muşlardır!.

Müstekbirlerin şeytani alternatiflerinden kaynaklanan tercih sorunu ne yazık ki müslümanlara da yansımış ve müslümanlar arasında ehven mantığının doğmasına, bazı çevrelerde yaygınlaşmasına neden olmuştur. Batıl zihniyet­lerin hazırladığı değişik alternatifler ile karşılaşan bu müs­lümanlar, alternatiflerin hak mı, batıl mı olduğunu düşün­meden, bu alternatiflerin hangisinin ehven olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Tabi ki bu düşünceler, sonuç­suz kalan düşünceler değildir. Bir batıl, diğer batılla veya batıllarla kıyaslanmakta ve kıyaslar arasındaki farklar, han­gisinin ehven olduğunu, hangisinin tercih edileceğini belir­lemektedir. Nitekim bu ehven mantığa göre, monarşi yerine oligarşinin, oligarşi yerine demokrasinin tercih edilmesi ve Allah uzun ömürler verirse demokrasi yerine de İslam'ın tercih edilmesi düşünülmektedir!.

Oysa ne bu kadar uzun ömrümüz ve ne de bu kadar çok seçim hakkımız vardır. Başlı başına bir imtihan olan dünya hayatımızda, İlahi vahyin bizlere sunduğu tek terci­himiz, tek seçim hakkımız vardır.

Hak mı, batı' mı?

İster hakkı seçersiniz, ister batılı!.

Müslümanlar veya müslüman oimak isteyenler, hak olan gerçeği meçhui bir geleceğe erteleyerek batılın değişik versiyonları, değişik alternatifleri üzerinde düşünüp, bunlardan birisini tercih etme yoluna gitmezler, gidemez­ler. Dünyevi kaygılar veya İslami(!) beklentiler ile batıl al­ternatiflerden herhangi birisini ehven mantığı ile tercih etmek, hakkı ve hak olan İslam'ı tercih dışı bırakmak demektir.

Günümüz müstekbirlerinin bizlere yönelik değişik tek­lifleri, değişik önerileri olabilir. Bu teklif ve önerilen İslam adına cevaplamamız gereken bir durumda, bu teklif ve önerileri kendimize, kendi durumumuza göre değerlendiremeyiz. Çünkü bu gibi teklif ve önerilerden bizler gibi kişile­rin razı olması başka şey, Allah'ın razı olması başka şeydir.

Bizler zayıf, bizler güçsüz, bizler çaresiz olabiliriz. Dolayısıyla kendimizle ilgili ve kendi adımıza değerlendirme­miz gereken bir meselede, zayıflığımızı, güçsüzlüğümüzü veya çaresizliğimizi dikkate alabiliriz.

Ancak, mesele İslam'la ilgiliyse ve bu mesfelede İslam'ın sahi­bi Allah adına cevap verilecekse, bu meseleyi kendi zayıflı­ğımıza, kendi güçsüzlüğümüze veya kendi çaresizliğimize göre değil, her şeye Malik ve her şeye Kadir olan Allah (c.c.)'a göre değerlendirmemiz gerekir. Çünkü müslüman­lar olarak Allah'ın yeryüzündeki halifeleri olmamız, Allah'ın adıyla ve Allah adına yapacağımız işlerde, Allah'ı dikkate almamızla mümkündür.

Şanı yüce Rabbimizin ne kendi adına, ne de bizler adına kabul etmeyeceği bir teklifi, kabul etmeyeceği bir öneriyi, değişik kaygılar ve beklentiler ile kabul etmek, besmeleyle yapılacak bir iş değildir.

Güçlenmek veya belli bir etkinlik kazanmak için böy­lesi tercihlere yönelen kimseler, asıl itibariyle zillete ve acizliğe yönelmişlerdir. Çünkü yöneldikleri ve ehven mantığı ile tercih ettikleri yolda, beşeri ambargolarla karşılaşmasalar dahi İlahi ambargo ile karşılaşacaklardır. Nitekim günümüz dünyasında müstekbirlerin kısmi yardımlarına mazhar olan bazı kimseler, İlahi yardımdan nasibi kesilmiş olan kimselerdir. Kendilerine yazık eden bu kimselerin özenilecek bir yanı değil, tiksinilecek yüz yanı vardır,

Müslümanlarda tercih sapmasına neden olan ehven mantığının yanı sıra bir de faydacı mantık vardır. Yaptıkla­rı veya yapacakları her işi, kısa vadeli fayda anlayışına göre değerlendiren bu kimseler, kiminle, hangi düzlemde,

ne yaparsam faydalı olur?. sorularının peşine takıla­rak, oldukça tehlikeli vadilere sürüklenen kimselerdir. Tehlikeye düşmelerinin nedeni sordukları sorulardan ziyade, bu sorulan cevaplandırma mantıkları ve verdikleri cevap­lardır.

Büyük işlerin genellikle büyük insanlarla yapılacağı kanaatini taşıyan ve büyüklük kavramında da yeterince net olmayan bazı arkadaşlarımız, belli kariyerlere veya etiketle­re sahip kimselerle birlikte olmayı, müminlerle birlikte ol­maya tercih edebilmektedirler. Gerçi bu durum teoride reddedilse de, pratikte değişen bir durum değildir.

Müminlerin vahdetinden, müminlerin bir ve beraber olmalarından bahseden bu arkadaşlarımız, söz konusu birlik ve beraberliği başka kimselerle gerçekleştirme gayretindedirler!.

Müslümanların kimlerle birlik olabileceğini gösteren yelpaze açıldıkça açılmış ve dillerinin ucuyla müslüman olduklarını ifade eden müstekbirleri dahi kapsamına almış­tır!. Kendilerine mustazaf denilen müminlerle beraber olunmaktansa, sosyal, siyasi veya ekonomik etkinliğe sahip yeşil müstekbirİerle beraber olmak tercih edilen bir du­rum olmuştur!. Oysa şanı yüce Rabbimiz. Efendimiz (s.a.v.)'e kimlerle beraber olacağı konusunda şu uyanda bulunmaktadır..

“Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatı­nın (aldatıcı), süsünü isteyerek gözlerini onlardan kay­dırma. Kalbini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğü­müz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.” [17]

Hiç kuşkusuz ki bütün müslümanlar, Allah İle beraber olmayı arzulayan, Allah ile beraber olmayı tercih eden müslümanlardır. Şayet bu arzumuzda, bu tercihimizde sa­mimi isek. müminlerle beraber olmamız gerekir. En kısa ve en açık ifadesiyle mü'minlerle beraber olmak, Allah ile beraber olmaktır.

“Çünkü Allah mü'minlerle beraberdir.” [18]

Allah ile beraber olmak isteyenlerin,

mü'minlerle beraber olmaları, beraber yaşamaları, be­raber çalışmaları gerekmektedir. Hayırlı işler, kendilerine mustazaf denilen bu müminler ile yapılacak, bu gerçek müminler ile başarılacak işlerdir. Tağuti sistemler, bu sis­temlerdeki makamlara gıpta ile bakan yeşil müstekbirler ile değil, tağuti sisteme ve söz konusu makamlara tiksinti ile bakan bu mü'minlerle yıkılabilecektir.

O halde neden, neden bu mü'minlerle beraber olmayı, bu mü'minlerle beraber çalışmayı tercih etmiyorsunuz? Sosyal, ekonomik veya siyasi bazı etkinliklere sahip olan yeşil müstekbirler, bu mü'minlerden, bu müslümanlardan daha mı hayırlı?

Değişik düşünce ve yorumlar ile böyle bir kuşkuya, böyle bir istifhama düşüyorsanız, aşağıdaki ayet-i kerime ile burun buruna gelmişsiniz demektir.

“Kendilerine Kitab'tan bir pay verilenleri görme­din mi? Onlar, tağuta ve cibt'e inanıyorlar ve diğer küfredenler için: “Bunlar, iman edenlerden daha doğ­ru bir yoldadır” diyorlar.” “İşte bunlar Allah'ın kendilerini lanetlediğidir. Allah'ın kendisini lanetlediğine hiçbir yardımcı bula­mazsın.” [19]

Lütfen dikkatli olunuz!.

Yaşadığımız coğrafya, müslümanla münafığın birbiri­ne karıştırıldığı bir coğrafyadır. Müslümanlık iddiası, genel geçer bir iddia durumuna gelmiştir. Fiili düzlemde ve apa­çık bir şekilde İslam'a saldıranlar dahi, müslüman oldukları­nı iddia edebilmektedirler. Dolayısıyla böyle bir coğrafyada söz konusu iddialara değil, iddia sahiplerinin yaşantılarına, yönelişlerine, amellerine bakmamız gerekir. Meselenin bu gerçek veçhesine kabaca bakmamız bile, bu münafıkların nifağını görmemize yeterli olabilecektir.

Politik şartlar gereği münafıklığı meslek haline geti­ren politikacılar ise, gayet rahat teşhis edilebilecek kimse­lerdir. Bu münafıkların müslümanlara yaklaşımları ne olur­sa olsun, bunların hepsi müslümanların uzak durmaları gereken şerli, şer kaynağı insanlardır. Nitekim şanı yüce Rabbimiz münafıklarla ilgili olarak Efendimiz (s.a.v.)'e şu uyarılarda bulunmaktadır..

“Ey Peygamber, Allah'tan sakın, kafirlere ve mü­nafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm

ve hikmet sahibidir.” [20]

“Kafirlere ve münafıklara itaat etme, eziyetlerine de aldırma ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” [21]

Önemine binaen Kuran-ı Kerim'in muhtelif yerlerin­de tekrar edilen bu ikaz, üzerinde durmamız, üzerinde düşünmemiz gereken bir ikazdır.

Kafirlere ve münafıklara itaat etme!. Bu ikaz, müslüman lığı kabaca yaşıyan bizler gibi kim­seleri muhatap alsaydı, belki de üzerinde fazlaca durmaya gerek yok diyebilirdik. Ancak bu ikaz, öncelikle ve özellik­le Efendimiz (s.a.v.)'i muhatap alan bir ikazdır. Dolayısıyla meseleye Resulullah (s.a.v.) açısından yaklaşmamız ve aşa­ğıdaki soruyu bu istikamette cevaplandırmamız gerekecek­tir.

“Kafirlere ve münafıklara itaat etme!.” uyarısı, Efendimiz (s.a.v.)'i, kafirlerin ve özellikle münafıkların han­gi teklifleri, hangi önerileri karşısında1 uyarmaktadır?

Bu soruya “Küfri veya gayrimeşru teklifleri karşısında uyarıyor” cevabını vermek, daha önce de belirttiğim gibi bu meseleyi, İslam'ı kabaca yaşayan bizlere göre değerlen­dirmek olur. Oysa meseleye Resuluilah (s.a.v.) boyutundan bakmamız gerekir. İslam'ı hakkıyle yaşayan Efendimiz (s.a.v.), küfri veya gayrimeşru teklifleri zaten kabul edecek, kabul edebilecek, bir müslüman değildi. O halde bu uyarı Kapmını biraz daha açmamız ve bu uyarının kapsa­mına söz konusu kafirlerin ve münafıkların bazı meşru tek­liflerini de dahil etmemiz gerekecektir.

Bazı samimi kordeşlerimiz “Bunu da nereden çıkar­dın? Meşru olan teklif, kafirlerden veya münafıklardan da gelse, değerlendirilecek ve kabul edilebilecek bir tekliftir” diyeceklerdir.

Oysa bu mesele biraz daha geniş, biraz daha kap­samlı düşünülmesi gereken bir meseledir. Medine'de nazil olan bu ayet-i kerimelerde Efendimiz (s.a.v.)'e “Kafirlere ve münafıklara itaat etme!.” buyurulmaktadır. Bu dö­nemde kafirlerin ve münafıkların tehditlerinden ziyade tek­lifleriyle karşılaşan Resululiah (s.a.v.), bu teklifler karşısında uyarılmaktadır.

Bu teklifler, küfri veya gayrimeşru teklifler midir?

Meseleyi teklif sahipleri açısından değerlendirecek olursak, bu teklif sahiplerinin Efendimiz (s.a.v.)'e böylesi küfri veya gayrimeşru teklifleri götürebilmeleri için, ya Efendimiz (s.a.v.)'i hiç tanımamaları, ya da böylesi teklifle­rin Efendimiz (s.a.v.) tarafından kabul edilebileceğini zan­nedecek kadar akılsız olmaları gerekirdi!.

Halbuki Medine potansiyeline ulaşmadığı Mekke dö­neminde dahi, kendisine sunulan birçok teklifi reddeden Resululiah (s.a.v.), bu tavizsiz veçhesi ile kafirler tarafından da tanınmaktaydı.

Müslüman gözüken münafıklar ise Resululiah (s.a.v.)'e küfri veya gayri meşru teklif götürmeyecek kadar nifaklarını gizleyen, gizlemeye çalışan kimselerdi. Dolayısıyla kafirlerin ve özellikle münafıkların Resululiah (s.a.v.)'e götürdükleri teklifler, ön planda akli ve meşru gözükebile­cek tekliflerdir. Nitekim akli gözüken bu teklif ve önerile­rin, Efendimiz (s.a.v.) tarafından da yine akli olarak yadır­ganmayacağım ve kabul edilebileceğini zannettikleri için götürdükleri tekliflerdir. İşte söz konusu İlahi uyarı, kafirle­rin veya münafıkların akli veya meşru gözükebilecek böy­lesi teklif ve önerilerini de kapsamına almaktadır.

Çünkü, akli veya meşru gözükebilecek bu gibi tekliflerin arka planında, söz konusu teklif sahiplerinin gayrimeşru beklentileri, gayrimeşru amaçları bulunabilecektir. Özellikle mü­nafık mantığı, böyle bir yola, böyle bir metoda tevessül edebilecek bir mantıktır. Meşru gözüken istekler ile gayri­meşru amaçlara ulaşmak, sinsiliği prensip haline getiren münafıkların vazgeçemeyecekleri bir metoddur. Mesela Medine dönemindeki Mescid-i Dırar hadisesinin kalkış noktasında, rnescid yapmak vardır. Münafıkların “Haydi bir mescid yapalım!.” davetine, belki de münafıkların bu şeytani mantıklarını tanımayan bazı müslümanlar da icabet etmişlerdir. Çünkü meyhane inşaatına değil, mescid inşaa­tına davet edilmektedirler!.

Halbuki münafıkların meşru ve hayırlı gözüken bu ey­lemde gözettikleri amaç, gayrimeşru ve şer bir amaçtır. Nitekim şanı yüce Rabbimiz ön planda meşru gözüken bu eylemin, arka plandaki gerçek veçhesini aşağıdaki ayet-i kerime ile beyan etmektedir..

“Zarar vermek, küfretmek, mü'm inlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah'a ve Resulüne karşı sava­şanı gözlemek için mescid edinenler ve: “Biz iyilikten başka bir şey istemedik” diye yemin edenler (var ya), Allah onların mutlaka yalancı olduklarına şahidlik etmektedir.” [22]

Aynı münafıkların Mescid-i Dırarla ilgili olarak Efen­dimiz (s.a.v.)'e götürdükleri teklif ise Resululiah (s.a.v.)'in bu mescidde namaza durmasıdır. Görüldüğü gibi münafık­ların teklifi, yine meşru gözüken bir tekliftir. Fakat asıl amaçları, Efendimiz (s.a.v.)'in bu mescidde namaza durma­sını sağlayarak, bu mescide meşruluk ve müslümanlar nezdinde bir kutsallık kazandırmaktır. Nitekim İlahi vahiy. Efendimiz (s.a.v.)'i meşru gözüken bu teklif karşısında da uyarmaktadır..

“Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiçbir za­man durm,a. Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten arzulayan adamlar vardır. Allah arınanları sever.” [23]

Kısaca belirtmeye çalıştığımız bu münafık mantığı, günümüz müslümanlarının da dikkate almaları ve sakınmaları gereken bir mantıktır. Bizlere kafirlerden veya müna­fıklardan gelebilecek teklif ve önerileri, sadece bu teklif ve önerilerin mahiyeti üzerinde değerlendirirsek, bu şeytani mantıktan kurtulabilmemiz mümkün değildir.

Söz konusu teklif ve önerilerin. öncelikle ve özellikle teklif sahipleri açısından değer­lendirmemiz gerekir. Bizlere yöneltilen teklif ve önerilerin sahipleri, kendilerine güvenebileceğimiz meşru kimseler değilse, bu kimselerin bizlere getirdikleri teklifler ne kadar meşru gözükürse gözüksün, bu teklif ve önerilerden sakın­mamız gerekmektedir.

Acaba sakınılıyor mu?

Ne yazık ki yeterince sakınıldığı, sakınılabilindiği ka­naatinde değiliz. Dillerinin ucuyla müslüman olduklarını söyleyen yeşil müstekbirlere gösterilen rağbet ve onların davetlerine yönelik icabet, bu önemli konudaki dikkatsizliği ve şaşkınlığı göstermektedir. Kaldı ki böylesi yeşil müstekbirlerle beraber olmayı, onlarla beraber çalışmayı hareretle savunan arkadaşlarımız da bulunmaktadır.

Savunularının genel dayanağını, böyle bir beraberlikte yapılmasını düşündükleri hayırlı eylemler oluşturmaktadır. Çünkü bu arkadaşlarımız, daha önce de belirttiğimiz gibi münafık politikacılar tara­fından putkırmaya davet edilmektedirler. Gayet meşru ve hayırlı gözüken bu teklif, ciddiyetle değerlendirilmesi gere­ken bir fırsat niteliğindedir!.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız münafık mantığını yeterince tanımayan bu arkadaşlarımıza göre hayırlı eylemlerin, hayırlı çalışmaların kiminle yapıldığı veya ne adı­na yapılacağı değil, yapılması önemlidir!.

Oysa hak katında makbul olan eylemler hak ehliyle ve hak adına yapılan Rabbani eylemler­dir.

Batıl zihniyetlerle beraber olarak, batıl adına bazı put­ların kırılması dahi, hak katında ecri değil, azabı olan eylemlerdir. Kapitalizm adına Lenin'in çürüyen putlarının kı­rılması ile, demokrasi adına Türkiye'deki bazı eskimiş putların kırılması arasında önemli bir fark yoktur. Çünkü her iki eylem de, hak adına değil, yeni putlar adına ger­çekleştirilen eylemlerdir.

Yapması gerekenleri yaparak, sakınması gerekenlerden sakınarak kendi kulluk fari­zasını yerine getirmeyen insanlar, kuracaklar: parti ile top­lumu kurtarmaktan ve politik düzlemde İslami hizmetten bahsediyorlarsa, bu insanlar apaçık bir nifak içinde olan münafıklardır. Bunlar her ne kadar müslüman olduklarını da iddia etseler, bilinçli müsîümanların bu iddiaları dikkate almamalan ve bunlarla herhangi bir çalışmaya girmemeleri gerekir. Çünkü bu münafık zihniyetlerin parti kurmaların­da değil, mescid kurmalarında dahi hayır yoktur. Bunların değil kurdukları partiye, yaptıkları veya yaptırdıkları mescide dahi girilmez!.

Kendi nefislerini cehenneme sürükleyen, kendi nefislerine karşı ihanet eden bu münafıklar, hiç şüphesiz ki kendilerinden yana mücadele eden bu şaşkınlara da ihanet edeceklerdir.

“Kendi nefislerine ihanet edenlerden yana müca­deleye girişme. Hiç şüphesiz Allah, ihanette ilerlemiş günahkarı sevmez.” “Onlar, insanlardan gizlerler de Allah'tan gizle­mezler. Oysa O, razı olmayacağı şeyi 'geceleri düzenleyip kurarlarken' onlarla beraberdir. Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır.” “İşte siz böylesiniz; dünya hayatında onlardan yana mücadele ettiniz. Peki kıyamet günü onlardan yana Allah'la mücadele edecek kimdir? Ya da onlara vekil olacak kimdir?” [24]

Tercih sorunu ve tercih sapmasıyla ilgili olarak bütün bu yazdıklarımız, söz konusu arkadaşlarımızı dışlamaktan ziyade kazanmayı amaçlamaktadır. İyi niyetlerinden kuşku duymadığımız bazı arkadaşlarımızın, yaptıkları tercihleri yeniden gözden geçirerek kendilerine gelmelerini ve ger­çek rahmete rücu etmelerini diliyoruz. Nitekim rahmet sa­hibi Rabbimiz yine rahmetinin kapılarını açık bırakmakta ve bu hatayı işleyen bütün insanları, bağışlanma dilemeye davet ederek rahmetine çağırmaktadır.

“Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah'tan bağışlanma dilerse Allah'ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur.” [25]

 

SONUÇ

 

“İki Fecr Arasında” isimli bu kitap çalışmasında, gü­nümüz coğrafyasındaki müslümanların genel olarak iki fecr arasındaki karanlığa girdiklerine işaret edip, bu karanlığa girişin başlıca nedenleri üzerinde durmaya çalıştık.

Ufukta gözüken ağarma ve aydınlanmadan sonra karşılaşılan bu kararma, hiç şüphesiz ki bazı müslümanları umudsuzluğa, bazı müslümanları karamsarlığa götürebile­cek bir kararmadır. Oysa karşılaştığımız bu durum. İlahi vahiyden kaynaklanan güvenin, İlahi vahiyden kaynakla­nan sabır ve sebatın denendiği bir durumdur!.

Nitekim buna benzer bir durumu, buna benzer bir dönemi, Resulullah (s.a.v.) ve ilk müslümanlar da yaşamışlardır. İlahi vahyin nazil olmaya başladığı ilk dönemlerde, müminler ve özellikle Resulullah (s.a.v.) büyük bir toplum­sal baskı ile karşılaşmıştı. Cahili toplumun gidişatına dur diyen ve bu gidişatın aksi.istikametine yürümeye başlayan müminler, toplumsal çoğunluğun alay ve ithamlarıyla kar­şılaşmışlardı.

Cahili zihniyetten kaynaklanan bu alay ve İthamlar, o zamana kadar aklından ve eminliğinden şüphe duymadıkları Efendimiz (s.a.v.)'e “Sen bir mecnunsun!” diyebilecek boyutlara dahi ulaşmıştı.

Toplumsal düzlemde belli kariyerleri, belli etkinlikleri olan bütün müstekbirlerden, bütün müşriklerden, Efendimiz (s.a.v.)'e yönelik aynı ses yükseliyordu.

“Sen bir mecnunsun!.”

Birçok akıllı insanı kuşkuya ve güvensizliğe götürebi­lecek bu çoğulcu itham karşısında, mü'min kalpleri mutmain bir duruma getiren biricik hitap ise, müminleri mu­hatap alan İlahi hitap idi.

“Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” “Sen, Rahbinin nimetiyle bir mecnun değilsin. Gerçekten senin için kesintisi olmayan  bir ecir vardır.” “Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerinde­sin.” “Artık yakında göreceksin ve onlarda görmüş ola­caklar.” “Sizden hanginiz 'fitneye tutulup-çıldırdığı nı'.” “Elbette senin Rabbin, kimin kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir; ve kimin hidayete erdi­ğini de daha iyi bilendir.” [26]

Evet, bütün bir toplumun, bütün bir ekabirin “Sen mec­nunsun” dediği Resulullah (s.a.v.)'e, şanı yüce Rabbimiz kaleme ve yazdıklarına andederek “Sen, Rabbinin nime­tiyle bir mecnun değilsin” buyurmaktadır. Allah'a inanan ve Allah'a güvenen mü'min bir insan için, bütün cahili ses­leri bastıran ve bütün cahili ithamları geçersiz kılan tek bir hitaptır bu.

Nitekim bütün müminler, bu İlahi uyanlar ile kendilerine gelmekte, peyderpey nazil olan bu İlahi uyarılar ile dik, dimdik durabilmekteydi.

Bütün bir toplum, bütün bir halk ne derse desin, müminler halkın dediğini değil, hakkın dediğini dikkate alıyorlardı. Sadece hakka ve hakkın buyruğuna yönelmiş gözler ve gönüller, peyderpey nazil oîan İlahi buyruklar ile peyderpey aydınlanıyorlardı.

Fakat bir süre sonra, susmuştu, kesilmişti, kesilivermişti bu İlahi uyanlar!. Nurdan halkalar ile dünyaya nazil olan, müminlerin gönül­lerini, müminlerin ufuklarım aydınlatmaya başlayan bu İla­hi nur, kesilmişti, kesilivermişti!.

Semaya bakan gözler, semaya yönelen gönüller, se­mayı çatlatacak bir sessizlikle karşılaşıyorlardı!. Beklenen vahiy inmiyor, beklenen haber gelmiyordu!.

Cahiliye ise bayram yapıyor ve bu olayı kendilerine göre yorumluyorlardı. Hiç kuşkusuz cahiliyenin putları bu müminleri çarpmış, bu müminleri susturuvermiştil. İnsan­ları Allah'a yaklaştıncı olarak kabul edilen bu aracı putlar, kendilerini ve kendilerinin bu kutsal işlevini inkar eden müminleri cezalandırmıştı, cezalandırıvermişti İşte!.

Böylesi yorumlar ile putlarına daha sıkı bağlanan ca­hiliye mensupları, mü'minler ile daha fazla alay etmeye ve onları daha lazla aşağılamaya başlamışlardı.

Cahiliyenin bu yorumlan, bu alayları, bu aşağılamaları karşısında direnen müminler, kendi nefislerinden yükselen bazı sorulara karşı direnemiyorlardı!.

Ne olmuştu?

Neden olmuştu?

Niye kesilmişti nur damlaları?

Cahileyenin itham ve alayları karşısında değil, bu so­rular karşısında ezilen mü'minler, bu sorulara cevap arıyorlardı.

Ses ve sesle ifade edilen kelimeler, anlaşılır veya an­laşılabilecek şeylerdi. Fakat bu sessizlik, bu sessizlik nasıl anlaşılacaktı? Sessizliğe getirilecek yorum, sessizliğe verile­cek mana ne olacaktı?

Akıllarına gelen tek cevap, düşünmek istemedikleri, duymak istemedikleri, kabul­lenmek istemedikleri bir cevaptı. Ne var ki duymak iste­medikleri bu cevap, sessizlikteki ses gibiydi.

Acaba, İlahi nura layık olamamışlar ve İlahi imtihanı kaybet­mişler miydi?

Boyunlarını büküyorlar, omuzlarını kaldırıyorlar ve bu hüzünlü halleri ile bu hüzünlü cevabı reddetmeye çalışıyor­lardı. Fakat yine aynı boşluk, yine aynı sorularla karşılaşı­yorlardı.

Bu sıkıntılı dönem, Efendimiz (s.a.v.) ve diğer mü'minler için dayanılma­sı, katlanılması zor bir dönemdi. Tevekkül ve güvenin, sa­bır ve sebatın derin bir sarsıntı ile denendiği, sınandığı bir dönemdi.

Bir sükuttan doğan binlerce soru, müminleri için için düşündüren, için için ağlatan so­rulardı..

Bir güzel elçinin, bin güzellikle indirdiği İlahi nur neden kesilmişti? Yoksa aydınlıklara değil de. karanlıklara mı müsta­hak olmuşlardı?

Yoksa Rableri kendilerine danlmış, Rableri kendilerini terketmiş miydi?

Allah tarafından terkedilmek!..

Bunun ne anlama geldiğini. Allah tarafından terkedil­miş olmak kuşkusunun bir mümini ne duruma getireceği­ni hiç düşündünüz mü?

Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen, Al­lah'ı terkeden ve Allah tarafından terkedilen insanlar, kesinlikle ve kesinlikle bunun ne anlama geldiğini anlayama­yacaklardır. Doiayısıyle yukarıdaki soruyu böylesi kimselere değil, Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen müminlere soruyorum.

Allah tarafından terkedilmiş olmak kuşkusunun bir mümini ne duruma getireceğini hiç düşündünüz mü?

Ve bu mümin. Resululiah (s.a.v.) ise, o rahmet peygamberinin ne duruma gelebileceğini az da olsa. çok az da olsa aniıyabiliyor ve bu azıcık anlayışla gözleriniz dolarak “Ey rahmet peygamberim, ey sevgili önderim, bu duruma nasıl dayandın, nasıl tahammül edebildin!.” diyebiliyor musunuz?

Ve tahammül etti onlar, tahammül ettiler, tahammül edebildiler bu duruma!.

Rableri tarafından terkedilmiş olmak kuşkusunu taşı­malarına ve bu kuşku altında ezilmelerine rağmen, Rablerini terketmediler.

Böyle bir imtihanı. zamanımızda kimlerin başardığını, kimlerin başarabi­leceğini bilmiyorum. Fakat onlar, o kutlu mü'minler bunu başarmışlardı. Alemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından ter­kedilmiş olmak kuşkusunu taşımalarına rağmen, yegane Rabieri olan Allah'ı terketmeyen, terketmeyi düşünmeyen bu müminler, hiç kuşkusuz ki Rableri tarafından terk edilen müminler değildi. Nitekim müminlere oldukça uzun gelen bu sessizlik bozulmuş ve İlahi vahiy, bu dehşetli sıkıntıları yaşayan müminlere bir bayram coşkusuyla nazil olmaya başlamıştı.

“Kuşluk vaktine andolsun, 'Karanlığı iyice çöktüğü' zaman geceye, Rabbin seni terketmedi ve danlm,adı da. Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (akiret dünyadan) daha hayırlıdır.” “Elbette Rabbin sana. verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın.” [27]

Bu İlahi hitabın, özellikle “Rabbin seni terketmedi ve darıhnadı da” hitabının. Resulullah (s.a.v.)'in sıkılmış bir yumruk hali­ne gelen gönlünü nasıl açtığını ve Efendimiz (s.a.v.)'i ne derece sevindirdiğini hissedebiliyor musunuz?

Evet, geceden başlayıp kuşluk vaktine kadar sürecek olan İlahi vahiy, geceye ve kuşluk vaktine andeden Rabbimizin bu buyrukları ile tekrar nazil olmaya başlamıştı. İşık kayna­ğı olan İlahi vahyin kesildiği bu fetret döneminden, iki fecr arasındaki bu karanlıktan, yüzleri ak ve aydınlık olarak çı­kan müminler, şafağın müjdecisi olan fecr-i sadık sürecine girmişlerdi.

Günümüzdeki durum da pek farklı değildir. Ononbeş yıl önce müminlerin kalbinde makes bulan “La ila­he illa Allah” gerçeği, mü'ıninlerin kalbine nazil olan ilk vahiyler gibiydi. Tabi ki bu gerçeğin diğer gerçekler ile açıklanması, hem inançta ve hem de amelde tüm hayatı kuşatacak bir genişliğe ulaşması gerekiyordu. Bunun sağlanması, sağlanabilmesi ise “La ilahe illa Allah” gerçeğinin makes bulduğu kalplere, bu gerçeği teori ve pratikte aça­cak, açıklayacak diğer İlahi uyanların, diğer İlahi vahiylerin nazil olmasıyla, makes bulmasıyla mümkündü.

Fakat bu olmadı!.

Bunun olmadığının farkına da varılmadı!.

Çünkü günümüzde vahyin kesilmesi veya yanda kal­ması gibi bir durum söz konusu değildi!. İlahi vahyin tamamını kapsamına alan Kur'an-ı Kerim, muhteşem bütünlüğü ile ellerinde, raflarında duruyordu!.

Ancak farkedümeyen, farkedemedikleri bir durum vardı.

Ellerinde ve dillerinde olan birçok İlahi vahiy, kalple­rinde yoktu, kalplerine nazii olmamış ve kalplerinde makes bulmamıştı!.

Tevhidi düşünceyi ve tevhid gerçeğini bir öz, bir çe­kirdek olarak algılayan kardeşlerimiz, dosdoğru olan bu algılayışı aşamadılar. Anlayışları bu öz, bu çekirdek ile sınırlı kaldı. Bu küçücük çekirdekteki koskoca tevhid ağacının farkına varamadılar. Tevhid ağacının müstakim gövdesine değil de, açmamış, açılmamış bu çekirdeğe yaslanmaya ça­lıştılar. Bir gerçeği, bin gerçek ile açıklayan Kur'an-ı Kerim'in beyanına muhtaç olduklarını yeterince anlamadılar, anlıyamadılar.

Ne diyorsunuz?

Yanlış yaklaşımlarla, yanlış sözlerle, yanlış tesbitler de mi bulunuyorum?

Bu sözlerimin sağlamasını kendinizde, kendi kalpleri­nizde yapınız. Kur'an-ı Kerim'de nice İlahi beyanların, nice İlahi uyarıların bulunduğunu dikkate aldıktan sonra, kendi­nize, kendi kalplerinize yönelin.

Ve cevap verin Rabbinize, bu İlahi beyanlardan, bu İlahi uyarılardan kaç tanesi kalbinize nazil oldu, kaç tanesi kalbinizde makes buldu?

Bir, üç, beş tanesi mi!.

Peki ya gerisi?

Gerisi hakkında bir isteğiniz, bir beklentiniz, bir endi­şeniz, bir sıkıntınız yok mu?

İlahi vahyin kesildiği dönemde müminlerin yaşadıkla­rı sıkıntıya, müminlerin yaşadıkları endişeye benzer bir endişeniz yok mu?

Yoksa sizler, onlara benzer veya onlar gibi gibi gibi müslümanlar değil misiniz?

Yoksa ellerindeki, dillerindeki veya raflanndaki Kur'an-ı Kerime bakarak, kalplerindeki bu büyük boşluğu görmeyen ve kendilerini böylece avutan kimselerden misi­niz?

Lütfen kendinize, kendinize geliniz'.

Çevrenize bakarak, kendilerini kaybetmeyen müminlerden örnek alınız. Çünkü genel durum ne kadar olumsuz olursa olsun, bütün bu olumsuzluklar karşısında kendilerini kaybetmeyen, kendilerini yitirmeyen kardeşleri­miz bulunmaktadır. Yaşadığımız coğrafyada sizler gibi ol­mayan, sizler gibi düşünmeyen, sizler gibi yaşamayan bu kardeşlerimiz, genel olarak kendilerine önem vermediği­niz, ufacık işlerle uğraştıklarını, ufacık dertlerle dertlendik­lerini görüp dudak büktüğünüz kardeşlerimizdir!.

İşte onlar, sizin halinize, sizin yerinize ağlayan o müminler, ör­nek alınması gereken müminlerdir. Yakın geçmişteki ağarma ve aydınlanmanın durduğunu gören, müstümanların genel durumundaki kararmaya bakarak için için ağla­yan bu kardeşlerimiz, iki fecr arasındaki karanlığı görebi­len ve bu karanlığın korkusunu yaşayan kardeşlerimizdir.

Şimdi onlara, canımızı önemsiz kılan o cananlara seslenmek istiyo­ruz.

Aynı dert ile birbirimizde aradığımız derman, birbiri­mizde değii Kur'an-ı Kerim'de bulunan bir dermandır. Karanlıklardan aydınlığa çıkmamız, yine Kur'an-ı Kerim'in rehberliğinde gerçekleşecektir. Çünkü gerçek şifa ve şifa kaynağı olan Kuran-ı Kerim, bütün müminleri karanlıklar­dan nura çıkaracak bir Kitab'tır.

“Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yolla­rına, ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip iletir.” [28]

“İman edip salih amellerde bulunanları karanlık­lardan nura çıkarması için Allah'ın apaçık ayetlerini size okuyan bir peygamber de (gönderdik/. Kim iman edip salih amellerde bulunursa, (Allah) onu içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Allah, gerçekten ona ne güzel bir rızık vermiştir.” [29]

Karanlıklardan nura ve aydınlığa çıkmanın yegane yolu. nur kaynağı olan Kuran-ı Kerim'de beyan edildiği gibi, iman etmek ve salih amellerde bulunmaktır. Şanı yüce Rabbimiz, iman eden ve salih amellerde bulunan müslümanları, mutlaka ve mutlaka karanlıklardan kurtara­cak ve İlahi nurun aydınlığına çıkaracaktır.

Cahili karanlıklarda boğulmamamız,bu karanlıklarda yolumuzu ve yönümüzü kaybetme­memiz, içinde bulunduğumuz durumların sağlıklı muhasebesi­ni yapmamıza ve Allah'ın lutfuyla tuttuğumuz ipin ucunu bırakmamamıza bağlıdır. Bu ip, hiç şüphesiz ki çağdaş bü­yücülerin özgürlük ve demokrasi adına ortaya attıkları ip­ler değil, rahmet sahibi Rabbimizin, bizleri rahmetten ayır­mayacak, bizleri rahmette sabit ve müstakim kılacak ipidir.

“Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah 'in sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın...”[30]

Çevremizdeki olumsuzluklar ne olursa olsun, aynı ipi tutmaya, aynı istikamet üzere durmaya ue aynı istikamet üzere yaşamaya mecburuz. Çünkü dalalet karanlıklarından uzaklaşabümemiz, hidayet aydınlığına yaklaşabilmemizle mümkündür.

Rableri tarafından terkedildikleri kuşkusuna kapıldık­ları dönemde dahi Rablerini terketmeyen müminleri ör­nek almamız, tevekkül ve güvenin, sabır ue sebatın sınandığı bu dönemden, inanan birer mü'min ue teslim olan birer müslim olarak çıkmamız gere­kir. İlahi davete icabet ederek yaşadığımız ve yaşayacağı­mız her amel. bizleri karanlıklardan uzaklaştıran ve fecr-i sadığın aydınlığına yaklaştıran ameller olacaktır.

Büyük(i) işlere heves eden kimselerin bizleri küçüm­semesi ueya günümüz müstekbirlerinin bizler hakkındaki batıl yorumlan, önemsenecek veya güvenimizi sarsabile­cek sözler değildir. Çünkü kalplerimizi mutmain eden gü­ven. İlahi vahiyden kaynaklanan ue kuşku duymadan sa­hiplenmemiz gereken bir güvendir. Nitekim bazılarına göre meçhulden, bazılarına göre uzaklardan, bize. biz müminlere göre ise şah damarımızdan yükselen ses, bizlere şöyle buyuruyor.

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. hep birlikte ue yeni kazanımlarla çıkmamız, çıkabilmemiz duasıyla...



[1] Kasas: 28/71,73.

[2] İbrahim: 14/5.

[3] İbrahim: 14/1.

[4] Hadid: 57/9.

[5] Bakara: 2/257.

[6] Fecr: 89/1.

[7] İsra: 17/78.

[8] A'raf: 7/143.

[9] En'am: 6/161,163.

[10] En'am: 6/164.

[11] Nahl: 16/120.

[12] Furkan: 25/43.

[13] Casiye: 45/23.

[14] Taha: 20/43-44.

[15] En'am: 6/34.

[16] Kalem: 68/36, 40.

[17] Kehf: 18/28.

[18] Enfal: 8/19.

[19] Nisa: 4/51-52.

[20] Ahzab: 33/1.

[21] Ahzab: 33/48.

[22] Tevbe: 9/107.

[23] Tevbe: 9/108.

[24] Nisa: 4/107,109.

[25] Nisa 4/110.

[26] Kalem: 68/1,7.

[27] Duha: 93/1,5.

[28] Maide 5/16

[29] TaIak 65/11

[30] Al-i İmran: 3/103.