Kulliyatlar - Mavera42 0022 - Index Web
CUMALİ
CUMALİ
Bismillah diyerek büroya girdim. İyi döşenmiş geniş bir salondu burası. Karşı duvarda bir, yanlarda ise üç kapı gözüküyordu. Atakan bey, karşıdaki kapının ardında olmalıydı. Çünkü üzerinde ağaç oymalar bulunan bu kapı, diğerlerinden daha büyük, daha şatafatlı gibiydi.
“Ne istemiştiniz?”
Sesin geldiği tarafa döndüm. Girdiğim kapının sol tarafındaki masada oturmakta olan yirmi yaşlanndaki bir kızcağız bana bakıyor, ciddi bir yüz ifadesiyle sorusunun cevabını bekliyordu. Bu küçük hanım, buranın sekreteri olmalıydı.
“Atakan beyle görüşecektim.”
“İsminiz.”
“Akif.”
Sekreter hanım “Akif” diyerek yüzüme bakmaya devam etti. Anlaşılan sadece Akif ismi yeterli olmamıştı.
“Akif hoca dersiniz.”
Yine “Hoca” demiştim kendime, yine hoşlanmadım bu sözden. Çünkü İslam tarihindeki gerçek alimleri, gerçek hocalan dikkate alarak kendimi böyle bir, tanımdan uzak, oldukça uzak görüyordum. Ne var ki beni gerçek alimlerle değil, kendileriyle, kendi durumlarıyla mukayese eden çevremdeki insanlar böyle tanıyor, böyle tanımlıyorlardı beni!.
Sekreter hanım “Bir dakika lütfen” diyerek telefon ahizesini kaldırdı. Sesini kısarak bir şeyler konuştuktan sonra ayağa kalktı ve karşı taraftaki büyük kapıyı açarak beni içeriye buyur etti. Girişteki salondan daha büyük bir odaydı burası. Atakan bey karşıdaki geniş masanın arkasına oturmuş, masanın üstündeki evrakları kanştırmakla meşguldü.
Etrafıma bakındım.
Duvarlardaki gömme dolaplar, antika görünüşlü bazı eşyalarla beraber değişik kitap ve ansiklopedilerle doldurulmuş gibiydi. Dolaplar arasındaki duvar boşluklannda ise Atatürk'ün muhtelif dönemlerine ait resim ve fotoğraflar asılıydı.
Sakin adımlarla Atakan beye doğru ilerledim. Önündeki kağıtlardan başını kaldırıp bana baktığını görünce “Selamunaleyküm” dedim. Bana kısa bir süre baktıktan sonra bakışlannı arka tarafıma çevirerek bağırdı.
“Sibel hanım, kapıyı kapatın!.”
Arkamı döndüm. Sekreter hanım büyük bir dikkat ve aceleyle kapıyı kapattı. Acaba kapıyı benim mi kapatmam gerekiyordu, kızcağız benim yüzümden mi azar işitti diye düşündüm. Tekrar Atakan beye döndüğümde, onun yine önündeki kağıtlarla meşgul olduğunu gördüm.
Beklemeye başladım.
Verdiğim selamın biran önce alınmasını bekliyordum. Ne var ki bu konuda fazla sabırlı olduğum söylenemez. Nitekim Allah selamının muallakta ve muhatapsız kalmasına daha fazla tahammül gösteremeden “Ve aleykümselam”dedim. Birincisinden daha gür çıkan bu sesimi duyan Atakan bey, başını kaldırıp bana yine bir süre baktıktan sonra sağ eliyle masanın önündeki misafir koltuklarını göstererek “Aleykümselam. Buyrun” dedi.
Benim için sıkıntılı ve hiç hoşlanmadığım bir durumdu bu!. Oturup-oturmamakta tereddüt ettim. Buraya gelme nedenim olan Yılmaz ve Yılmazın ailesi geldi aklıma. Başımı hafifçe yana sallayarak ilerledim ve sol taraftaki koltuğa oturdum. Önündeki kağitlan toplayarak masanın yan tarafına koyan Atakan bey, kendinden emin bir sesle konuşmaya başladı.
“Telefonda belirttiğiniz gibi, Yılmaz'ın durumunu konuşmak için geldiniz değil mi?”
“Evet..”
“O size ne anlattı?”
“Altı yıl sizin yanınızda çalıştıktan sonra onu işten çıkardığınızı ve tazminatını vermediğinizi!.”
“Neden işten çıkardığımı da söyledi mi?”
“Evet, namaz kıldığı için..”
“Yoo, namaz kıldığı için değil!. Mesai saatinde namaz kıldığı için.”
Bu cevap karşısında şaşırmadım. Genellikle böylesi insanlarda sıkça karşılaştığım bir zihniyetin beylik cevabıydı bu. Hoşuma gitmese de konuşmam gerekiyordu.
“Namazın bazı vakitleri mesai saatinin içinde kalıyorsa, elbetteki bu namazlan mesai saatinde kılacak.”
“Geceleyin evinde kılsa olmuyor mu?”
“Siz evinizde mi kılıyorsunuz?”
Sanki ona çok kötü bir söz söylemişim gibi yüz ifadeleri bir anda değişti.
“Beni karıştırmayın, Yılmazı konuşuyoruz. Evinde kılsa olmuyor mu?”
Başımı sakince yukarı doğru kaldırarak “Olmuyor” dedim.
“Neden olmuyor?”
“Çünkü günde beş vakit namazı, kendi vakitlerinde kılmak farzdır.”
“Benim işlerimin de vaktinde yapılması farzdır!.”
Öylece yüzüne baktım. “Beş vakit namazın farziyetini kaldıran bu farz, hangi dinin farzıdır?” diyecektim, demedim. Birbiri ardısıra konuşan bu adamın, düşünerek mi yoksa düşünmeden mi konuştuğunu anlamaya çalıştım.
“Yılmaz, namaz kılarak sizin işlerinizi mi aksattı?”
“Bilemem!.”
“Bana aksatmadığını, gücü nisbetince çalıştığını ve çoğu zaman mesai saatleri dışında çalışarak, namaz kıldığı vakitleri telafi ettiğini söyledi.”
“Bunu da bilemem!.”
“Sizin bildiğiniz nedir?”
“Yaptığı şeyin yanlış olduğu”.
Kaşlarımı kaldırarak “Yanlış mı!.” dedim ve kısa bir süre sustuktan sonra ilave ettim “Namaz kılması, Allah'ın emrine itaat etmesi mi yanlış?”
“Daha önce de söyledim. Namaz kılması değil, mesai saatinde namaz kılması yanlış. Ben bunu kendisine de söyledim. Yanlışını, yanlış yaptığını kabul ederek benden özür dilesin, tazminatı son kuruşuna kadar ödenecektir. Fakat her nedense o bunu kabul etmiyor. Kendisi bilir!.”
Hasbinallahu ve nimelvekil.. Bu adam illa ki benim öteki yüzümü. Tophaneli Akifin yüzünü görmek istiyordu. Yirmibeş-otuz yıl öncesinde kalan Tophane günlerimi düşündüm. Allah'tan değil, Allah'a kulluktan gafil olduğum o günlerde, herhangi bir mazlumun hakkını aramak, zalim kim olursa olsun bu zalimden mazlumun hakkını almak bize göre çok kolay bir işti. O zamanlar dille değil, elle hallediveriyorduk bu işleri. Zalimle konuşmamız üç veya beş kelimeyi geçmiyordu. Fakat bu üç-beş kelimemiz, karşı tarafa üç-beş cilt kitab okumuşuz gibi tesirli oluyordu. Delikanlılık sevdasını kutsal bir ateş gibi içimizde alevlendirdiğimiz, haklı olduktan sonra ölmeyi ve öldürmeyi hiç önemsemediğimiz o günler geride kalmıştı, geride kalmıştı ama, içimdeki, bu Akif benimle birlikte yaşamaya devam ediyordu. Çünkü uzun yıllardır haşır neşir olduğum Kur'an-ı Kerim, içimdeki bu Akif'i terbiye etmiş, onu ölmekten değii öldürmekten çekinen bir kimlikle yaşatmaya devam etmişti.
Sakalımı sıvazlarken tekrar Atakan beye baktım. Kaşlarımın ister istemez çatıldığını, bakışlarımın sertleştiğini hissediyordum.
“Hergün ezan seslerini duyuyorsunuz değil mi?”
Başını hafifçe öne sallamakla yetindi.
“Mesai saatleri içinde okunan bu ezanlar, sadece emekli ihtiyarlar ve aylak gençler için okunmuyor.”
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Demek istediğim şu. Yanınızda müslüman işçi çalış-tınyorsanız, bunların namaz kılabileceğini de düşünmeniz gerekir.”
Hayret!. Atakan bey sustu, bu soruya hemen cevap vermedi. Bir süre duvarlara, duvarlardaki resimlere baktıktan sonra bana döndü.
“Devlet bunu düşünüyor mu?”
“Anlayamadım?”
“Devlet, yanında çalıştırdığı kendi vatandaşlanna böyle bir hak veriyor mu?”
“Bildiğim kadarıyla vermiyor.”
“Devletin kendi vatandaşlarına vermediği bir hakkı, benim vermemi nasıl beklersiniz?”
Bu sefer susma sırası bana gelmişti. Sahip olduğu zihniyetten hareketle kendince doğru ve mantıklı konuşuyordu. Devlet denilen nesne, müslüman olduğunu ifade eden koskoca bir topluma böyle bir hak vermez iken, Atakan bey bizim garip Yılmaz’a mı böyle bir hak verecekti?
“Doğruluk ölçünüz devlet ve devletin icraatları ise daha fazla konuşmamıza gerek yok.”
Kısa bir süre gözlerime baktıktan sonra hafifçe gülümsedi.
“Ne demek istediğinizi anlıyorum. Günümüz devletinin kutsal olduğuna, her icraatının doğru olduğuna ben de inanmıyorum. Ancak bu konu farklı!..”
Bu sözler beni biraz şaşırtan, biraz umudlandıran sözler olmuştu. Devleti ve devlet icraatlarını tabulaştırmayan bir yaklaşımdı bu. Kendisini dikkatle izleyerek önemsediğim bir soruyu yönelttim kendisine.
“Allah'a inanıyor musunuz?”
Hiç duraksamadan ve tereddüt göstermeden “Elbette” dedi. İnandım kendisine. Çünkü doğru bir sözü, doğru bir ağızla söylüyor gibiydi. Devam ettim.
“İnandığınız Allah, bütün insanlara ibadet hakkı veriyor. Bir insan, bir parti, bir meclis veya bir devlet, alemlerin Rabbi olan Allah'ın bütün insanlara verdiği bu hakkı gaspedebilir ya da bu insanlara “Sizin böyle bir ibadet hakkınız yok!.” diyebilir mi?”
Elini hafifçe kaldırarak “Durun, durun bir dakika” dedi. Ve biraz düşündükten sonra ilave etti.
“Meseleyi abartıyorsunuz. Hiç kimsenin böyle bir hakkı gaspettiği, ya da ortadan kaldırdığı yok. Başbakanın da, cumhurbaşkanının da söylediği gibi herkes ibadetinde özgür.”
Sustu. Bense hafifçe gülümseyerek sözlerine devam etmesini bekliyordum. Çünkü bu beylik cümlenin devamında “Kimsenin namazına, kimsenin orucuna engel olunmuyor!.” ilavesi vardı. Nedense bunu söylemedi!. Beni konuşturmak istercesine “Öyle değil mi?” dedi. Beni saf bir insan yerine koyduğuna göre, aynı saflıkla sormam gerekiyordu.
“Anlıyamadım!. Bu ülkede ibadet özgürlüğü olduğunu, hiç kimsenin namazına, namaz kılmasına kanşilmadığını mı söylüyorsunuz?”
“Karışılıyor mu?”
“Atakan bey!. Yılmazı neden işten çıkardınız?”
Cevap vermek için açılan ağzı kısa, bir süre açık kaldıktan sonra sessizce kapandı. Biraz düşündükten sonra silik bir sesle cevap verdi.
“Mesai saatinde namaz kıldığı için!.”
Söz dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu. Bu kısır döngüden ister istemez rahatsız olmaya başlamıştım.
“Atakan bey!. Namazı farz kılan Allah (c.c), öyle değil mi?”
“Evet.”
“Peki namaz vakitlerini peygamber mi tayin etmiş?”
“Bildiğim kadarıyla hayır.”
“Bildiğiniz kadarı doğru. Namaz vakitlerini de Allah belirlemiş. Daha açık bir ifadeyle Allah (c.c.) bu yetkiyi, yani namaz vakitlerini belirleme yetkisini peygamberine dahi vermemiştir.”
Dikkatli bir şekilde beni dinliyordu. Devam ettim.
“Size sormak istiyorum. Peygamberimiz (s.a.v.), Allah'ın belirlediği bu vakitleri değiştirebilir miydi? Böyle bir yetkisi var mıydı?”
Bana düşünceli gözlerle kısa bir süre baktıktan sonra hafifçe başını kaldırdı. Bu cevapla yetinerek sözlerime devam ettim.
“Peki, alemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah (s.a.v.)'e dahi verilmeyen böyle bir yetki size veya bir meclise veya bir devlete verilmiş midir?”
“Gözlerini biraz hayret, biraz şaşkınlıkla açarak “Nasıl yani!.” dedi.
“Allah'ın belirlediği namaz vakitlerini değiştirme yetkiniz var mı?”
“Ben bunu söylemedim!.”
“Biraz önce gündüz namazlarını gece kılsınlar diyen siz değil misiniz?”
Cevap vermeden öylece yüzüme baktı. Bakışlarından bir anlam çıkarmaya çalıştımsa da, pek bir şey anlıyamadım. Yüzünü yavaşça sol duvara doğru çevirdi. Duvarlara ve duvardaki resimlere bakarken düşündüğü, düşüncelere daldığı belliydi. Tekrar bana döndü.
“Yani siz, Türkiye'de ibadet hakkı yok diyorsunuz!.”
“Bu sorunun cevabını siz de biliyorsunuz!. Resmi ve gayriresmi birçok yerde, çalışma hakkıyla beraber ibadet hakkı veya ibadet hakkıyla beraber çalışma hakkı ne yazık ki olmuyor!. Çalışmak zorunda olan birçok insan ya işi için ibadetini, ya da ibadeti için işini terketmek zorunda kalıyor.”
Durdu, düşündü ve kendini bir şeyler söylemeye zorunlu hissederek “Fakat benim bildiğim, çalışmanın da bir
ibadet olduğudur” dedi.
“Evet!. Allah rızasını gözeterek ailesinin rızkını helal yoldan kazanabilmek için çalışan bir müslümanın, bu çalışması elbetteki bir ibadettir. Ancak müslümanların en önemli kulluk farizası olan namaza engel bütün çalışmalar, bu müslümanlar için bir ibadet değil, bir isyan vesilesidir. Namazı terkederek yaptıkları iş, Kabe inşaatı olsa dahi bu durum değişmez. Çünkü müslümanların Allah rızasını gözeterek canlarını ortaya koydukları savaş durumu bile, namazın farziyetini ortadan kaldıran bir durum değildir.”
Omuzlarını hafifçe kaldırarak “Bilmiyorum!.” dedi.
Takdir ettiğim bir cevap olmuştu bu. Çünkü bir insanın bilmediğini bilmesi ve bu konuda susması gerçekten güzel bir şeydi. Fakat yine de düzeltilmesi gereken bir cevaptı bu.
“Bilmiyorum değil, bilmiyordum demelisiniz.”
“Neden?”
“Çünkü şimdi biliyorsunuz, öyle değil mi?”
Hiçbir tepki vermemeye çalışarak öylece durdu. Kendisini bu durgunlukta rahat bırakmayı düşünerek bakışlarımı masanın üzerindeki küçük çerçeveye çevirdim. Masanın kenanna hafif yan konmuş olan bu çerçevedeki resim, üç kişilik bir aile fotoğrafıydı. Atakan beyin yanındaki hanım eşi, ikisinin arasındaki küçük kız ise çocukları olmalıydı. Gülen, gülümseyen bir kız çocuğuydu bu. Çocuklar güzel, çocuklann gülmesi daha güzeldi.. Bu çocuklar gülmüyor, biz büyüklere kasvetli gelen bu hayatı gülümsetiyorlardı sanki. Gönlümdeki gülümseme gözlerime yansırken, Rabbimden bu küçük kızımıza ve ailesine ebedi mutluluğu nasib etmesini diledim.
Bakışlarımı tekrar Atakan beye döndürdüğümde, sanki odasına yeni girmişim gibi bana dikkatlice bakmakta olduğunu gördüm. Düşünceli bakışlarla beni mi yoksa söylediklerimi mi anlamaya çalışıyordu bilemiyorum. Biraz saygın bir ses tonuyla “İsminiz neydi?” dedi.
“Akif”.
“Akif hoca. Benim yerimde olsaydınız ne yapardınız?”
Bu soruyu Yılmaz'la ilgili olarak sorduğunu anlamıştım. Fakat kendisine bir süre baktıktan sonra, bana yönelttiği soruya daha önemli bir boyuttan cevap vermeyi tercih ettim.
Yüce İslam dinini, “Ben müslümanım” diyen insanla söz ve tavırlarından değil, İslam'ın en temiz kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'den öğrenmeye çalışırdım.
Bu konulara girmek istemediği belliydi. Başını hafifçe öne salhyarak “Evet!” dedi ve ilave etti “Benim yerimde olsaydınız Yılmazla ilgili ne yapardınız demek istemiştim.”
“Herhalde işten çıkarmazdım.”
“Bu benim prensiplerime uygun değil. Ancak daha önce de söylediğim gibi. Yanlışını kabul ederek özür dilerse, tazminatını alacak. Size göre Yılmazın bu meselede bir yanlışı yok mu? Tazminatı hakediyor mu?”
“Yılmaz kardeşimin bu meselede elbetteki yanlışı var. Çünkü namaz kılmak istediğini size bildirmesi ve sizden izin alması gerekiyordu.”
Bu sözlerime biraz şaşırmış gibiydi. Yine de başını öne doğru sallıyarak “Evet” dedi. Bense devam ettim.
“Tazminat meselesi ise iş akdiyle ilgili bir meseledir, iş akdinde böyle bir tazminat hakkı varsa, elbetteki bu hakkını talep edecektir.”
“İyi de, mesai saatinde namaz kılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?”
“Yılmaz, mesai saatleri dışında çalışarak, namaz kıldığı bu vakitleri fazlasıyla telafi ettiğini söylüyor. Bu size inandırıcı gelmiyorsa, ki inanmak zorunda değilsiniz, tazminatı kendinize göre uygun bir kısıntıyla verirsiniz.”
“Bakın, bütün bunlan para için konuştuğumu zannetmeyin. Sizler gibi namaz kılmasam da, namaz kılan birçok insandan daha doğru, daha dürüst olduğuma inanıyorum.”
“Kastettiğiniz dürüstlük, halka karşı bir dürüstlükse, bu temenninize katılmak isterim. Ancak hakka karşı bir dürüstlükten söz ediyorsanız, buna itirazım olabilir.”
“Anlıyamadım!.”
“Afedersinizi. Halka karşı dürüst olabilirsiniz. Ancak Hakka yani Allah'a karşı dürüstlük, bir taraftan Allah'a inandığını söyleyip, diğer taraftan Allah'a kulluk yapmamak ve Allah'a kulluk yapan birisini işten çıkarmak değildir.”
Atakan beyin bakışlan bir anda değişti. Bu sözlerimden hiç hoşlanmadığı belliydi. Bana oldukça uzak ve yüksekten bakan gözlerle “Siz bunu bilemezsiniz!. Ben Allah'a karşı da dürüst olduğuma inanıyorum” dedi.
Bu söylediklerine kendisi de inanıyor muydu bilemem!. Ancak hiç düşünülmeden, hiç hissedilmeden söylenen bu sözler, bana pek inandıncı gelmemişti. Gözlerine bakarak “Ölümü düşündüğünüz zamanlar, ölümden korktuğunuzu hissediyor musunuz?” dedim. Bir süre sustuktan sonra sakin bir sesle cevap verdi.
“Korkmak ya da korkmamak, neyi değiştirir ki!.”
“Ben bu soruyu, ölmek yani inandığınız Allah'a dönmek düşüncesinin sizi korkutup-korkutmadığtnı anlamak için sormuştum. Çünkü insanlar için ölüm, en kısa ve en açık ifadesiyle Allah'a dönüştür. Şu an ölecek olsanız, kendinizden emin bir kimlik ve rahat bir vicdanla mı Allah'a doğru yürüyeceksiniz?”
Konuşmaların bu noktaya gelmesinden biraz sıkılmış olmalıydı. Gerçi benim de hoşuma gide,n konuşmalar değildi bunlar. Ancak inandığım bir husus, insanların aradıkları bazı cevapların, bu insanların, kendilerinde olduğu idi. Bu nedenle insanları bazı durumlarda söz ve kelimelerle değil, bu insanları kendileriyle, kendi vicdanlarıyla karşı karşıya getirmeyi faydalı görüyordum. Bana söylemeseler de, bazı fıtri gerçekleri kendi vicdanlarında hissedebildiklerini umud ediyordum.
Atakan bey düşünceli gözlerle bana baktıktan sonra “Umarım öyle olur” dedi ve ilave etti “Ayrıca bilmenizi isterim ki..”
“Atakan beyy!.”
Sekreterin dışarıdan gelen bu feryadı, Atakan beyi susturmuş, bakışlarını kapıya yöneltmişti. Kapı hızla açıldı. Hafif sakallı genç bir adam içeri girerek kapının önünde durdu. Bir şahini andıran keskin gözlerini odanın içinde hızla dolaştırdı. Önce bana sonra Atakan beye bakarak odanın ortasına doğru ilerledi. Yirmibeş yaşlarında gösteren bu genç adamın yürürken hiç sallamadığı sağ eline dikkat edince, hafif irkildiğimi hissettim. Destursuz içeri giren bu genç adam, namlusu yere bakan bir silahı, bir tabancayı tutuyordu elinde!.
Bakışlarımı hızla Atakan beye çevirdiğimde, onun masadan kalkarak sağ tarafına yani benim oturduğum misafir koltuğunun arka tarafına doğru ilerlediğini gördüm. Silahı o da görmüş olacak ki gözlerinde korku dolu bir şaşkınlık vardı. Açık ağzı hiçbir ses çıkarmadan birkaç kere açılıp kapandıktan sonra büyük bir gayretle 'Sen" diye bağırdı ve git gide kısılan bir sesle ilave etti “Kimsiniz?”
Korku ve endişe dolu bu titrek sese, kendinden emin sakin bir ses cevap verdi.
“Beni tanıman gerekmez!.”
Odanın ortasında dimdik ayakta duran genç adam, sağ elindeki silahı ağır ağır doğrultarak ilave etti.
“Sana Cumali abinin selamını getirdim!.”
Selamet değil felaket dolu bir selam(!) getiren bu genç adamın niyetini anlayabilmek için gözlerine dikkatlice baktım. Kendinden emin bu keskin bakışlar, yıllar öncesinden bildiğim, yıllar öncesinden tanıdığım bakışlardı. Bu bakışlarda bir düşünce, bu bakışlarda bir kararsızlık yoktu. Kendinden oldukça emin bu genç adam, kafasında çoktan bitirdiği bir işe, doğruluğundan şüphe duymadığı bir söze küçük bir nokta koymak için buradaydı!. Bakışlarımı silaha, silahın namlusuna çevirdim. Bir kilodan hafif bu demir parçasının ürkütücü soğukluğu gözüme vururken, yıllar öncesindeki arkadaşım Mehmed'i hatırladım. Rüzgar lakaplı bu arkadaşım, bir kavgada karşı tarafı bıçakla yaralamış ancak yaralının silahından çıkan kurşun basma isabei etmişti. Gözü kara bir refleksle adamın üstüne atlayıp silahı elinden aldıktan sonra hemen Rüzgar'ın yanına gitmiştim, gitmiştim ama Rüzgar dinmişti, Rüzgar esmiyordu, Rüzgar ölmüştü artık!. Tarif edilmez duygular içinde bir elimdeki silaha, bir de yerde boylu boyunca yatan Rüzgara bakıyordum. Elimdeki küçücük demir parçası, aslan gibi bir insanı öldürmüş, öldürüvermişti!. İşte o an silahların gerçek yüzünü görmüş, işte o an silahlardan nefret etmiştim.
Şimdi de aynı demir parçası, sol arka taraftmdaki Atalsan beye yönelmişti. Ne yapacağımı şaşırmış bir vaziyette kaiakalmıştım. Ne diyebilirdim ki!. Kurulmuş bir ma-kina gibi hareket eden bu genç adamın duyabileceği bir ses, anlayabileceği bir söz yoktu!.
Bizden tarafa bir adım yaklaşarak silahını ateşledi. Sıkıştırılmış barutun ateşli tahriği ile bizden tarafa ölümcül bir hızla gelen kurşunun, başımın bir kanş üzerinden geçtiğini hissettim. Arkamdaki bir insana, bir cana doğru gidiyordu bu kurşun.
Ve biliyordum ve çok iyi biliyordum ki, bu kurşunun gerisi gelecekti. Atakan beye hiç bakmasam da, arkamdaki bir insanın ölümle yüz yüze olduğunu görüyordum. Bakışlarımı ani bir refleks ile masadaki fotoğrafa çevirdiğimde, fotoğraftaki küçük kızın korku dolu gözlerle bize baktığını ve “Babamı öldürmeyin, babamı öldürmeyin” feryatları ile çerçeveden dışarı çıkmaya çalıştığını hissettim. Bundan sonra durmam, bundan sonra durabilmem mümkün değildi. Artık ben de bu genç adam gibiydim. Artık benim de düşünmeme, artık benim de ne yapacağıma karar vermeme gerek yoktu.
Ayağa fırlamamla, ikinci silah sesini duymam ve omuzumda yakıcı bir sıcaklık hissetmem bir oldu. “Yeter” diye bağırarak genç adamın üzerine atladım. İkimiz birlikte yere düşerken silah yine patladı. Genç adama sarılan kollarımı son gücümle sıkmaya çalışırken, içimden bazı şeylerin yavaş yavaş dışarı çıktığını, tatlı bir sıcaklıkla dışan aktığını hissediyordum. Genç adamj bırakmaya hiç niyeti olmayan ellerim titremeye, sanki başkasının elleriymiş gibi bana yabancılaşmaya' başlarken odaya üç-beş kişinin girdiğini gördüm. Zoraki bir dikkatle bunların kim olduğunu anlamaya çalışan gözlerim kararmaya, hızlı bir günbatımını yaşar gibi kararmaya başladı.
Yirmiyedi gündür hastanedeyim.
İlk kurşun sol omzuma, ikinci kurşun sağ ciğerimin alt kısmına isabet etmiş. Atakan beyin adamlan saldırganı etkisiz hale getirdikten sonra bizi acilen hastaneye yetiştirmeselermiş, ikimiz için de hayati tehlike sözkonusu imiş. Söylediklerine göre saldırganın ilk kurşunu, Atakan beyin göğüs kafesine girerek omuriliğine temas etmiş. Önemli olacak ki hastanede ilk müdahale yapıldıktan birkaç saat sonra özel bir uçakla Fransa'ya götürülmüş.
Ben ise yoğun bakımda dört gün kalmışım.
Bu dört gün zarfında kendime geldiğim zamanlar en çok böyle bir musibete neden müstehak olduğumu düşündüm. Bir neden ararken onlarca nedenle karşılaşmam, Rabbimin affına onbinlerce kez sığınmama vesile oldu. Bu arada Cumali'yi de düşündüm. Türkiye'de birçok insanın medyadan duyupbildiği bir mafya babası olan Cumali'yi düşünürken, içinde bulunduğum duruma bakarak ona kızmam mı, yoksa acımam mı gerektiğini pek bilemedim.
Yoğun bakımdan çıktığım gün Atakan beyin avukatı gelerek, olay hakkında benimle konuştu. Gördüğüm kadarıyla meselenin aslını ne kadar bilip-bilmediğimi anlamak istiyordu. Meseleyi yeterince bilmediğimi ancak kısa da olsa bilmem gerektiğini söyledim. Biraz düşündükten sonra olayın asıl itibariyle bir ihale meselesinden kaynaklandığını söyledi. Bu görüşmeden sonra yanımdan aynlırken, ifade için polislerin gelebileceğini ancak polislere Cumali'den bahsetmememin iyi olacağını söyledi. Bu ikaza pek şaşırmadım.
Anladığıma göre Cumali'nin ismi verilirse, Cumali'den gelecek zarar, emniyet güçlerinden gelecek faydadan daha büyük telakki ediliyordu. Bunun doğruluğunu-yanlışlığını tartışmaya gerek duymadan tamam anlamında başımı salladım.
Ertesi gün polisler ifademi almak için geldiier. Ben de Cumali'den hiç söz etmeden bize saldırıda bulunan genç adamı tanımadığımı, Atakan beyle aralarında ne gibi bir husumet olduğunu da bilmediğimi söyledim. Gariptir ki polisler de Cumali'yle ilgili hiçbir soru sormadılar!. Saldırgandan şikayetçi olup-olmadığım sorusuna da “Şikayetçi değilim” dedim. Bir maşa durumunda olan genç adamın nesinden şikayetçi olacaktım ki!.
Polislerden iki gün sonra ise bir yardımcısıyla beraber kırkbeş-elli yaşlarında gösteren başka bir avukat geldi. Saldırıda bulunan genç adamın avukatı olduğunu, genç adamın bu saldırıyı tek başına üstlendiğini belirttikten sonra bana yaklaşarak Cumali beyin başıma gelen kazaya üzüldüğünü ayrıca polise verdiğim ifadeden dolayı teşekkür ettiğini söyledi. Hoşuma gitmeyen bu sözlere hiçbir tepki vermeden avukata bir süre baktıktan sonra, başımı pencere tarafına çevirerek gitmelerini bekledim.
Evet, yirmiyedi gündür hastanedeyim ve bugün taburcu oluyorum. Dost ve kardeşlerimin bunca ilgisine rağmen
hastane günlerimi özleyeceğimi hiç sanmıyorum. Bazı şeyler çok mu acıyor yoksa ben mi acıya karşı çok duyarlıyım bilemiyorum. Özellikle yoğun bakımın ardındaki altı-yedi gece, acının gerçek yüzüyle karşılaştığım ve gerçekten çok zorlandığım geceler oldu. Çünkü yatakta dört dönerek uyumaya alışkın olan bir insandım. Fakat en ufak bir ters harekette bulunmam beni acıyla burun buruna getirince öylesine hızlı terbiye oldum ki, iki-üç gün içinde gündüzleri değil, geceleri bile hareketsiz yatmayı öğreniverdim. Ve o zaman anladım ve o zaman çok iyi anladım ki, Allah (c.c.) biz kulların yaptıkları yanlış hareketlerin cezasını hemen verse, hiç kuşkusuz hepimiz bir anda mumdan doğru oluveririz!. İlahi cezanın yarınlara ertelenmesi, biz insanları bu ceza ile hiç karşılaşılmayacakmış gibi gaflet dolu bir gevşekliğe sürüklüyor. Tabi ki meselenin öteki boyutu için de aynı yaklaşım geçerli. Allah'ı birleyerek kıldığımız bir vakit namaz ile kazandıklarımızın binde biri bizlere bu dünyada verilse, herhalde dünya üzerinde namazdan gafil, namazdan ayrı tek bir insan kalmazdı.
Kardeşlerimin yardımıyla hastaneden çıkarken, saldırgan gencin yani Cumali'nin avukatıyla tekrar karşılaştım. Yanında tanımadığım üç adam daha vardı. Hep birlikte yanıma geldiler. Uzun boylu olanı saygılı bir şekilde kulağıma eğilerek “Cumali abinin selamı var” dedi. Gayriihtiyari saldırgan gencin getirdiği selamı hatırlıyarak “Önceki arkadaşınızın getirdiği selamla yirmiyedi gündür hastanedeyim. Bu da onun gibi bir selam mı?” dedim. Ne diyeceğini şaşırmış bir vaziyette yüzüme baktığını görünce ilave ettim, “Yine de vealeyküms'elam”
Avukat söze girerek “Sizi eve götürmek için geldik” dedi. Doğrusunu söylemek gerekirse -ki gerekir- bu kadar
ilgiden şaşırdığımı ifade etmeliyim!. Nitekim bu şaşkınlığımı gizlemeden ve gizlemeye gerek duymadan yüzlerine baktım. Sakin bir yüz ifadesiyle cevabımı bekliyorlardı. Kendilerine teşekkür ederek arkadaşlarımla gidebileceğimi söyledim. İtiraz mahiyetinde bir şeyler söylemeye hazırlandıklarını hissedince “Tamam. Şimdi müsaade edin” diyerek meseleyi kapatmak istedim. İtiraz etmeden usulca kenara çekildiler.
Arkadaşlarımın arabasıyla eve giderken, garip duygular içindeydim. Dünyadan ayrılan fakat bu araba yolculuğu ile tekrar dünyaya dönmekte olan bir insanın psikolojisini yaşıyordum. Olay gününü düşündüm. Saldırgan gencin üzerine kapaklanmış bir şekilde kendimden geçerken, dünya yaşantımın artık bittiği düşüncesine kapılmıştım. O an bütün dikkatlerim Allah'a yöneldi. İnandığım, var dediğim, varlığından hiçbir kuşku duymadığım Allah'a gidiyor, Allah'a dönüyordum artık!. Bu dönüş bilinciyle kendime yöneldim!. Allah'a gidiyordum, Allah'a dönüyordum ama nasıl, nasıi bir ömürle gidiyor, nasıl bir amel defteriyle dönüyordum? Bu soru ile nedense günahlarımı değil, güzel ve hayırlı gördüğüm amellerimi hatırladım. Çünkü ölümü ve Rabbe dönüşü düşündüğüm önceki zamanlar, gözüme ve gönlüme oldukça fazla gözüken bu hayırlı amellerimi hatırlar ve bu hayırlı amellerle dolu valizi sırtıma alarak “Ya Rabbi ben geldim, ben geldim” diyebileceğimi düşünürdüm. Şimdi de güzel ve hayırlı amellerimi hatırlamıştım, hatırlamıştım ama, yaşadığım duygular, önceki duygulanma hiç benzemiyordu!.
Ölüm gerçeğiyle bizzat karşılaştığım ve Rabbime nefes nefese hızla yaklaştığım o an, Rahman ve Rahim olan Rabbimin azameti iç dünyamda hızla büyürken, daha önceleri oldukça çok zannettiğim bu amellerim git gide azalmaya, gönlüme az, çok 'az, çok çok az gözükmeye başlıyordu!. Oysa izzet ve azameti bu kadar yüce olan Rabbim için neler, daha.neler, daha neler neler yapmalıydım.
Şaşkınlık içindeydim!.
Rabbime dönerken elime, eiimde tuttuğum amel valizine bakakalmıştım!. Daha önceleri dolu zannettiğim, doldurduğum zannettiğim bu valiz, içinde bir şey yokmuş gibi hafif geliyordu elime!. Kendini zengin zanneden bir fakir, tok zanneden bir aç olduğumu anlamıştım, anlamıştım ama ne çare!.
Ve hüzün denen şeyin gerçek yüzüyle orada tanıştım!.
Ve ta yüreğimde hissettiğim o hüzünle kendimden geçtim!.
Şimdi ise eve dönüyordum!.
Ölmemiştim, öldürmemişti Rabbim beni. İmtihan yaşantım daha bir süre, biiemiyeceğim bir süre devam edeceğe benziyordu. Tabi ki bu da pek sevindiğim bir durum değildi!. Çünkü ölüm duygusunu nefes nefese yaşadığım o an, hayırlı amellerimin azlığından her ne kadar hüzünlen-sem de, yine de bir müslüman, Allah'ı birleyen ve Allah'a sığınan bir müslüman olarak can vermem söz konusu idi. Şimdi ise yarınlarda ne olacağımı bilemediğim bir hayata tekrar geri dönüyordum!. Nefs ile, şeytan ile, şeytanın dostları ile yine karşı karşıyaydım!.
Allah'a sığınmaktan, tekrar tekrar Allah'a sığınmaktan başka ne yapabilirdim ki!. Nitekim sapmaktan ve sapıklığa vesile olmaktan Rabbime sığınırken, çok zannedip de az olduğunu anladığım hayırlı amellerimi de biraz fazlalaştırabilmem, birazcık fazlalaştırabilmem için Rabbimden yardım dilendim.
Eve gelmiştik.
Dikkatli bir şekilde arabadan inerken, başka bir arabanın arkamıza yanaştığını gördüm. Cumali'nin avukatı arabadan inerek yanımıza geldi.
“Kusura bakmayın. Evinizi öğrenebilmek için sizi takip ettik.”
Bu durumdan epey rahatsız olan Hıdır kardeşim “Eee yeter artık!” diyerek avukata doğru yürümeye kalkınca ona sakin olmasını söyleyerek avukata döndüm.,
“Evi neden öğrenmek istediniz?”
“Cumali bey perşembe günü sizi ziyaret etmek istiyor. Tabi ki müsait olursanız.”
Hafif şaşırmama rağmen kalbime hoş gelen bir teklif oldu bu. Bugün salı olduğuna göre iki gün sonra gelmek istiyordu. Daveti ertelemeyi hiç düşünmeden “Pekala. Perşembe günü saat ikide” dedim. Teşekkür ederek ayrıldı.
Ben de yavaş adımlarla evime, bu ülkedeki yan açık sığmazıma doğru ilerledim.
Bugün perşembe.
İki gündür evdeyim. Hangi hastanede yatıyor olursanız olun, eviniz en güzel hastaneden çok daha güzel geliyor gözünüze. Ev ortamı hastaneden daha sakin olduğu için, kendinizi daha rahat, daha huzurlu hissedebiliyorsunuz.
Dün Atakan bey telefonla aradı. Geçmiş olsun dileklerini sunup son durumumu öğrendikten sonra kendisinin de iyi olduğunu, omurilikte ciddi bir hasar olmadığını, iki-üç gün içinde Türkiye'ye dönebileceğini söyledi. Allah'a hamdederek bu iyi habere sevindiğimi belirttim. Telefonda teşekkür etmek istemediğini, teşekkür için bizzat geleceğini söyleyince “Hayırlısı İnşaallah” dedim. Bu kısa telefon görüşmesinden sonra Atakan beyi düşününce, nedendir bilinmez ama daha önceleri hiç tanımadığım bu adamı kendime yakın hissettiğimi farkettim. Bu duygulanırım, onun kurtulmasına vesile olmamla ilgisi var mıydı, yok muydu onu da bilemiyorum!.
Yarım saat önce Hıdır geldi. Cumali'nin geleceğini bildiği için benim yanımda olmak İstediğini söyledi. Bakışlarından benim için endişelendiğini hissettim. Kendisini rahatlatarak buna gerek olmadığını aynca Cumali gibi nüfuz sahibi kimselerle yalnız görüşmenin daha verimli, daha hayırlı olabileceğini söyledim. Bu sözlerime itiraz etmedi ve 'çayını içtikten sonra müsaade isteyerek ayrıldı.
Öğle ezanı okununca, hiç geciktirmeden namazımı kıldım. Namazın akabinde dua ederken Cumali geldi aklıma!. İslam ile müşerref olup, bazı İlahi gerçeklere vakıf olduktan sonra, insanlan dünyevi konumlarından ziyade hesap günündeki durumları itibariyle değerlendirmeyi bir adet haline getirmiştim.
Karşılaştığım insanların dünyevi durumları ne olursa olsun, onlann İslam karşısındaki tutumlarını dikkate alarak hesap günündeki hallerini düşünüyor, onlan bu hallerine göre değerlendiriyordum. Tabi ki insanlara böyle bir bakış açısıyla bakıldığı zaman, insanların acıyarak baktığı birçok kimse gıpta edilecek bir halde, insanların gıptayla baktıkları birçok kimse de acınacak bir halde görülüyordu!.
Ebedi olan ahiret hayatını önemseyen ve önceleyen İslam'a göre tabi ki doğru bir bakış açışıydı bu!. Çünkü insanların mal, makam, şan ve şöhrete dayalı değerleri, hiç kuşkusuz ki bu insanların net değil brüt değerleri idi. Brüt olarak dağlarca ağırlığı olan nice insanın mal, makam ve şöhrete dayalı darasını çıkarsanız, ne yazık ki geriye net olarak önemli bir şeyin kalmadığını göreceksiniz!.
Tarla ve bahçelerdeki korkuluklar gibidir bu insanlar!. Korkulukların üzerindeki elbiseyi çıkardığınızda geriye nasıl ki birkaç odun parçası kalıyorsa, bu insanların da üzerlerindeki mal ve makam giysilerini çıkarsanız, bunlardan geriye yanmaya hazır birkaç odun parçası kaldığım görebilirsiniz. Oysa önemli olan insanların brüt değil, net ağırlıklarıydı. Çünkü Allah'a dönüş söz konusu olduğu zaman, bütün daralar dünyada kalıyor ve insanlar kazanabildikleri net ağırlıkları ile İlahi huzura çıkıyorlardı.
Cumali'ye de böylesi bir hak ve hakikat boyutundan bakınca bu insana kızmadığımı, sadece ve sadece acıdığımı hissettim. Birçok insanın kan ve mal vebaliyle İlahi huzura çıkmak, her müslümanı dehşete düşürecek bir durum olmalıydı. Fakat yine de Rahman olan Rabbimizin rahmetinden umud kesmeden, acınacak durumda olan bu gibi insanlar için dua. etmemiz gerekiyordu.
Böylesi duygularla hidayetin gerçek sahibi Rabbimden, Cumali'yi bağışlamasını ve hidayet etmesini diledim.
Bu samimi duama amin demek için biraz derin nefes alınca, ciğerimin kurşunla tahrip olan bölgesindeki o yakıcı acı yine kendisini hissettirdi. Doktorların ifadesine göre bu acı daha bir süre devam edecekti. Ciğerimi yakan bu acı ile amin derken, içimden “Beni vurduran bir insanın kurtuluşu için dua ediyorum. Ben gerçekten çok özel bir insanım” ifadesi yükseldi.
İrkildim!.
Kalbime gelen bu çirkin ifadeden dolayı Rabbimden utanarak, omuzlarımın kalktığını ve başımın iki omuz arasına gömüldüğünü hissettim. Allah'ın lutfuyla ne mal olduğunu bilen bir insan olarak, içime korku ve tiksinti veren bu vesveseden Rabbime, tekrar tekrar Rabbime sığındım. İnsanı okşuyarak uçuruma itebilecek olan bu vesvesenin sahibi yine o şeytan, yine o lanetli yaratıktı!. Her zaman yaptığı gibi bu fırsatı da değerlendirmiş ve kalbimde hissettiğim merhameti bana, benim özel kişiliğime nisbet ederek, omuzlanma ateşten birer apolet, ateşten birer rütbe takmaya yeltenmişti. Oysa rahmet ve merhametin gerçek sahibi Allah idi. Acınası bir insana karşı merhamet duymam, benim merhamet ettiğime değil, asıl itibariyle Allah tarafından merhamet edildiğime bir işaretti.
Ve bu hissettiğim merhamet, hiç kuşkusuz ki bir kibir değil, bir şükür vesilesi olmalıydı. Çünkü Allah'ın lutfu ve yardımı olmasa, değil böylesi bir merhametle tanış olmak, binlerce çocuğu boğazlatan Firavun'dan dahi bin beter duruma düşebilecek bir insandım. Bu sözler tabi ki bir abartı veya bir mübalağa değildi.
Çünkü bunu biliyordum, çünkü nefs denen şeyin ne olduğunu öğrendikten sonra iç dünyamda nefsi aramış ve bu iç dünyamda koskoca bir Akif'le karşılaşmıştım. Her türlü cürüme istidadı olan, her türlü kötülüğe meyyal ve yetenekli bu Akif'den ödüm kopmuş, bu Akif'le başbaşa kalmaktan ve bu Akif'in iktidarı altına girmekten Rabbime, tekrar tekrar Rabbime sığınmıştım.
Bu duygulan yaşarken Cumali'yi unutmuş, kendimi Cumali'den daha fazla, çok daha fazla duaya muhtaç görerek, kendim için dua etmeye başlamıştım.
Ya Rabbi beni nefsimle, beni kendimle başbaşa bırakma!..
Saat ikiyi beş geçe Cumali geldi. İki adamını arabada bırakarak yanıma yalnız gelmeyi tercih etmişti. Sakin ve saygılı adımlarla odaya girdi.
“Selamunaleyküm.”
“Ve aleykümselam” diyerek buyur ettim. Benden on yaş kadar küçük, yani otuşbeş-kırk yaşlarında gösteriyordu. Üzerinde füme rengi şık bir takım elbise ve altında kemik rengi kravatsız bir gömlek vardı. Uzun boylu ve hafif esmer tenliydi. Oldukça bakımlı görünen kısa siyah saçlarının şakak kısımları hafif ağarmış gibiydi. Üç-dört haftalık olabilecek kadar kısa sakalları, alttan ve üstten düzeltilerek biçime sokulmuştu.
“Hoşgeldiniz.”
“Hoşbulduk Akif hocam.”
Bu yakın ve samimi hitaba biraz şaşırdığımı saklamayan gözlerle kendisine bakınca ilave etti.
“Sizi tanıyan ve seven bazı kardeşlerimiz var. Sizin nasıl bir insan olduğunuzu onlardan öğrendik.”
Hafifçe başımı sallayarak kendisine baktım. Çok ağır, çok oturaklı bir insana benziyordu. Siyah gözlerindeki derin ve kendinden emin bakışlarda, bir kibir ya da bir küstahlık yoktu. Acaba gerçekten böylesine özel bir insan mı, yoksa yaptığı iş gereği mi böyle gözüküyor diye düşündüm!. Şimdilik görünen bu idi ve bunun arkasında başka bir kimliğin, başka bir kişiliğin olup-olmadığı belli değildi!.
“Nasılsınız?”
“Elhamdülillah. Asıl bizim sormamız gerekir, siz nasılsınız?”
“Elhamdülillah, şükrediyoruz.”
Düşünceli gözlerle bir süre bana baktıktan sonra bakışlarını biraz öne eğerek konuşmaya başladı.,
“Hocam, biz size karşı bir yanlış yaptık!.”
“Sadece bana yanlış yaptıysanız, bu önemli değil. Helallaşırız.”
Bana yönelen bakışları biraz değişti. Dilinin ucuna gelen ilk sözü söylememek için yutkundut Kısa bir süre düşündükten ve bakışları sakinleştikten sonra “Başkaları ile hesaplaşmamız var. Ancak sizinle helallaşmak istiyoruz” dedi.
Başkaları derken, bu ifadeyle Atakan beyi kastettiği belliydi. Bu açık tehdidi sanki bana yöneltmiş gibi rahatsız olduğumu, içimdeki bir kızgınlık duygusunun hafifçe kabardığını hissettim. Yine de benimle helallaşmaya gelen bu insana sakin gözlerle baktım.
“Hesaplaşmayı nasıl yaptığınıza şahit oldum. Helallaşmanız nasıl oluyor?”
Beklenen bir sorunun, bilinen bir cevabını veriyormuş gibi hiç düşünmeden konuştu.
“Bunu siz de biliyorsunuz. Kısas veya diyet.”
Gözlerimi hafif açarak “Kısas veya diyet mi” diye tekrarladım.
“Niye şaşırdınız hocam!. Bizler müslümanız, Allah'ın hükmü böyle değil mi?”
Hasbinallahuvenimelvekil!. Ne diyordu bu Cumali! İşi gücü silah olan bu adam, müslüman olduğunu söyleyerek kısas ve diyetten yani Allah'ın hükümlerinden bahsediyordu! Cumali'ye kısa bir süre bakarak bu adamı hiç tanımadığımı kabul ettim. Bu adamla konuşmam, tanımadığım bu adamı biraz tanıyabilmek için konuşmam gerekiyordu.,
“Kısas dersem ne yapacaksınız?”
“Musa'yı, sizin vurulduğunuz yerlerden vurabiliriz.”
“Musa kim?”
“Sizi vuran kardeşimiz!.”
Olay anını düşündüm. Musa denilen genci savunmak istercesine “Fakat ben ayağa fırladığım, Musa'nın üzerine atıldığım için vuruldum” dedim.
“Bunu biliyoruz!. Ancak Musa bir amatör değildi. Yine de sizi vurmamalıydı.”
Evet!. Meseleye nasıl yaklaştıklarını anlamıştın. Göze göz, dişe diş prensibinden hareketle, böyle bir sonuca varıyorlardı!.
“Peki, ölseydim ne olacaktı?”
“O zaman yakınlarınızla konuşacaktık.”
Dilimin ucuna gelen “Yakınlarım kısas isteselerdi Musa'yı öldürecek miydiniz?” sorusunu sormadım. Çünkü cevabını duymak istemediğim cır soruydu bu.
“Herkesle böyle helallaşıyor musunuz?”
Başını iki yana sallayarak “Tabi ki hayır” dedi ve ekledi “Sadece müslümanlarla!.”' Üstüne basa basa “Sadece müslümanlarla” demesi, bu sıfatı herkese vermediklerini ve gelişigüzel kullanmadıklarını gösteriyordu.
Mala veya cana bir tecavüz sözkonusu ise bu tecavüzün bir müslümana ya da bir gayrimüslime yapılması arasında ne fark var?
Yine kızmış, yine bakışlan sertleşmişti.
“Akif hoca!. Biz masum İnsanların malına ya da canına tecavüz eden eşkıyalar değiliz. Bizim bir insanla hesaplaşmamız varsa, o insanın hesap sorulması gereken bir yanlışı vardır!. Hesaplaşmamız bunun içindir.”
Herkesin söyleyebileceği ancak herkesin ağzına yakışabilecek sözler değildi bunlar. Cumali ise ağzına yakışan bu sözleri öyle bir ciddiyetle, öyle bir mutmainlikle söylüyordu ki, dinleyen kimsede kesin ve karşı çıkılmaz intibaını bırakıyordu. Söylediklerini anladım manasında başımı hafifçe sallıyarak, cevabını merak ettiğim bir soruyu yönelttim kendisine.
“Helallaşmanızın Allah'ın hükümlerine göre olduğunu söylediniz. Bu hesaplaşmanız da aynı hükümlere göre mi?”
“Haklı bir insanın hakkını aramak, Allah'ın hükmüne aykın bir şey mi? Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.), Ebu Cehil'den alacağını alamayan bir adamın hakkını aramak için Ebu Ceh'in kapısına dayanmadı mı? Ebu Cehil'den parayı alıp, alacaklıya vermedi mi?”
Sinirden saçlarımın dikleştiğini hissettim. Anlattığı olaya değil, olayı anlatış biçimiyle ima ettiği yoruma sinir olmuştum. Bu anlatılanı dinleyen insanlar, bunları peygamber mesleğini devam ettiren birileri zannedecektü. Kızgınlığımı gizlemeye hiç gerek yoktu.
“Bak Cumali!. Resulullah (s.a.v.)'den bahsedeceğin zaman on kere düşünmeni, yirmi kere yutkunmanı tavsiye ederim. Anlattığın olayı ben de biliyorum. Fakat o olay ile kendiniz arasında bir bağlantı kurmadan önce iyice düşünmeniz gerekir. Mesela sorarım sana. Ebu Cehil parayı vermeseydi, Resulullah (s.a.v.) Ebu Cehil'e kılıç çeker miydi?”
Kızdığımı hissetmiş fakat bundan hiç etkilenmemişti, Sakin ve hareketsiz gözlerle bana baktıktan sonra “Orasını bilemem” dedi.
“İşte bu olmadı. Halbuki o olayla kendi aranızda bir bağlantı kurabilmeniz için, bu sorunun cevabını mutlaka bilmeniz gerekirdi.”
Biraz sustuktan sonra devam ettim.
“Ben cevap vereyim. Ebu Cehil alacaklının parasını vermeseydi, Resulullah (s.a.v.) Ebu Cehil'e kılıç çekmezdi.”
“Bunu nerden biliyorsun?”
“Cumali kardeşim, Mekke döneminden yani müslümanların işkenceyle öldürüldükleri bir dönemden söz ediyoruz. Bu işkencelere şahit olan Resulullah (s.a.v.), masum bir müslümanın canını kurtarmak için bile elini silaha uzatmıyorsa, bir alacak tahsili için bunu hiç yapmaz, hiç yapamazdı. Çünkü böyle bir dönemde sabır ve sebat ile tebliğe devam etmekle yükümlüydü.”
Cevap vermedi. Bakışlannı yana çevirerek düşünceli bir hal aldı. Onun bu halini görünce meselenin ikinci yönüne değinip-değinmemekte kararsız kaldım. Ancak söylemem, ne olursa olsun söylemem gerekiyordu.,
“Ayrıca şunu da dikkate almanız gerekir ki, Resulullah (s.a.v.) bu tahsilattan bir komisyon almamıştı. Ebu Cehil'in kapısına komisyon için gitseydi, hak arayan bir Allah eri değil, alacaklının lejyoneri durumuna düşerdi. Tabi ki rahmet peygamberi olan Efendimiz (s.a.v.)'i bundan tenzih ediyoruz.”
Son söylediklerimi dikkatle dinleyen Cumali'nin yüzü, belirgin bir şekilde kızanyordu. Bu yüz kızarmasının aşın sinirden mi yoksa bir utançtan mı kaynaklandığını anlıyamadım!. Hazin bir olaya bakar gibi bana bakan gözlerini ağır ağır yere çevirdi. Bir süre öylece hareketsiz durduktan sonra başını iki yana salladı ve sağ elinin şehadet parmağını dizine vurmaya başladı.
Ben de susmayı ve beklemeyi tercih etmiştim. Bakışlarımı Cumali'nin devamlı hareket eden şehadet parmağına çevirmiş bir vaziyette Cumali'nin ilk tepkisini, ilk sözlerini bekliyordum. Dize belli bir tempo ile vuran parmağın hareketleri ağır ağır yavaşlamaya başladı.
Ve durdu ve Cumali aniden kalkarak oda kapısına doğru yürümeye başladı. Beklemediğim bir davranıştı bu!. Hiçbir şey söylemeden kalkmayı, kalkıp gitmeyi tercih etmişti. Acaba bir misafire karşı yanlış mı davrandım, kaba ve kinci mı konuştum diye düşündüm. Ancak nerede olursam olayım, Cumali gibi bir insana söylemem gereken şeylerdi bunlar.
Kendisinden özür dileyim mi, dilemeyim mi tereddütü içinde Cumali'nin arkasından bakarken, kapıya yaklaşan Cumali ağırlaştı. Kapının koluna uzanan eli bir an havada kaldıktan sonra yavaş yavaş bana döndü. Gözlerinden, bakışlanndan patlamaya hazır bir bomba olduğu anlaşılıyordu. Konuşmasını beklememe rağmen konuşmuyor, öylece bana bakıyordu. Bu adamdan etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü bütün uzuvlarını, bütün hareketlerini hiç zorlanmadan kontrol altında tutabilen sakin bir ordu komutanı gibiydi. İsteği dışında olan yegane şey, belki de az önceki yüz kızarmasıydı.
Kapının önünde öylece bana bakan Cumali, hiç beklemediğim sakin bir sesle ağır ağır konuşmaya başladı.
“Akif hoca!. Biz sizinle helallaşmaya gelmiştik!' Sız ise bizimle hesaplaşmayı tercih ettiniz!.”
Cumali'ye bakarak üzüldüğümü, gerçekten üzüldüğümü hissettim. Fakat ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemiyordum.
“Dışarılarda neler olduğunu biliyor musun Akif hoca!. Sokaklarda neler olduğunu,,paralı kapılar ardında neler olduğunu, meclis binasında neler olduğunu biliyor musun?”
Cevap vermedim. Düşünceli gözlerle kendisine bakarak, konuşmasına devam etmesini bekledim. Kısa bir suskunluktan sonra devam etti.
“Bu ülkede milyonlarca insan ekmeksiz bırakılırken, binlerce namussuzun kredisiz bırakılmadığını biliyor musun? Bir milyon dolar rüşvet karşılığında, bu halkın yüz milyon dolarlık menfaatini satan alçaklar olduğunu biliyor musun? Üç-dörtyüz milyon dolara alınan bir banka ile bu ülkeye üç-dört milyar dolar kazık atıldığını ve bunları denetlemeleri gereken yetkililerin, bu kazık atanlarla aynı masada eğlendiklerini, aynı ganimetten bir kemik aldıklarını biliyor musun? Bir tarafta çocuğuna okul çantası alamadığı için intihar eden namuslular, diğer tarafta çocuğunu yurtdışında okuttuğu- için iftihar eden namussuzlar olduğunu biliyor musun? Bunlan biliyor musun Akif hoca?”
Güzel, gerçekten güzel konuşuyordu. Bir kitab ya da gazetede okunan şeylerin, ezbere bir nakli değildi bunlar. Söylediklerini yaşıyor, söylediklerini yüreğinde hissediyor gibiydi. Sorusuna cevap vermeden ayağa kalkarak yanına yaklaştım.
“Bak Cumali!. Misafirini hoşnut etmesi gereken bir evsahibi gibi davranmadığımın farkındayım. Lütfen hakkını helal et ve lütfen bir süre daha otur.”
Kısa bir tereddütten sonra “Böyle müsaadesiz kalktığım için siz de kusuruma bakmayın” dedi ve ağır adımlarla yerine geçti.
“Cumali. Ne içersin?”
“Teşekkürler. Bir şey istemiyorum.”
“Bu olmaz? Çay mı, kahve mi?”
“Afedersiniz, oruçluyum. Siz içebilirsiniz.”
Yine şaşırmıştım. Ne orucuydu bu? Bugün perşembe olduğuna göre belki de pazartesi, perşembe oruçlarını tutuyordu. Ki benim devamlı olarak tutmadığım, tutamadığım oruçlardı bunlar. Belli bir şaşkınlık içinde “Allah kabul etsin” diyerek yerime doğru yürürken gayriihtiyari sordum.
“Öğleni kıldın mı?”
“Yolda kıldık. Zaten biraz gecikmemizin nedeni oydu.”
“Yolda kıldık” dediğine göre, arabada bekleyen arkadaşları da ehl-i namaz olmalıydı. Biraz karışmış düşüncelerle yerime oturdum. Cumali'ye döndüğümde bana bakan gözleri, az önce konuştuklarına bir cevap bekler gibiydi.
“Anlattıklarına katılıyorum. Bu söylediklerinin ayrıntılarını bilmesem de, halka yansıyan kadanni biliyorum. Fakat bu anlattıklarının sizinle, sizin durumunuzla ilgisi ne Cumali?”
Cevap vermeden gözlerime baktı. Allah bilir belki de biraz saf olduğumu düşünüyordu.
“Benim anlatmak istediğim Türkiyede böylesi eşkiyaların olduğudur. Ve bizim asıl kavgamız, asıl hesaplaşmamız, kendilerine saygıdeğer beyefendi denilen bu eşkiyalarladır!.”
Aklıma Atakan bey ve ihale meselesi geldi. Oysa bildiğim kadarıyla Cumali de bu ihaleden pay almak isteyenlerdendi.
“O saygıdeğer beyefendilerin pay almak istedikleri pastadan, siz de pay almak istiyorsunuz. Halbuki sizin onlardan farklı olmanız gerekmez mi?”
“Biz onlardan farklıyız Akif hoca!. Biz bu gibi ihalelerden kazandıklarımızı İsviçre bankalarına götürmek yerine bu ülke için, bu ülke insanları için kullanıyoruz. Ayrıca bu ihaleleri almak için onlar gibi ortaya kirli paralan, adi itibarlan değil, tertemiz canımızı koyuyoruz!.”
Benim de delikanlılık damarlarımı kabartan sözlerdi bunlar. İslam ile müşerref olmasam ve konuyla ilgili bazı İslami prensipleri bilmesem, Cumali'nin omzunu okşuyarak “Yolunuz açık olsun yiğidim!.” derdim. Fakat durum böyle değildi!. Bu Robin Hud yaklaşımı, bir müslümanm kabul edebileceği bir yaklaşım değildi. Çünkü müslümanlar Robin Hud gibi bir halk kahramanı değil, Ömerler ve Aliler gibi birer hak kahramanı olmakla yükümlüydüler!.
“Bak Cumali!. Bu söylediklerini erkeklik adına, insanlık adına, toplum adına belki yapabilirsin, belki yapabilirsin ama bütün bunlar Allah adına yapılacak işler değil.”
Yine bakışları keskinleşti, yine hoşlanmadı bu söylediklerimden. Bense Cumali'yi değil, Allah'ı dikkate alarak konuşmaya devam ettim.
“Canınızı ortaya koyduğunuzu biliyorum. Ne var ki Allah'ın bir emanet olarak verdiği canı, bazı durumlarda gözünü kırpmadan ortaya koymak bir yiğitlik gibi gözükse de, bu yiğitlikte cehaletin olup-olmadığmı düşünmek gerekir!.”
Sert bir sesle “Anlıyamadım Akif hoca!.” dedi. Sakin bir şekilde gözlerine bakarak “Anlatıyorum zaten Cumali!.” dedim ve biraz sustuktan sonra devam ettim.
“Bak bizler müslümanız. Allah'ın varlığına inandığımız gibi şeytanın varlığına da inanırız. Ve biliriz ki bizlerde meydana gelen asabiyetler ya Rahmani ya da şeytanidir. Bir müslüman Rahmani asabiyetle canını ortaya koyabildiği gibi, şeytani asabiyetle de yani şeytanın tahriği ile de hiç gözünü kırpmadan canını ortaya koyabilir.”
Biraz durduktan sonra “Öyle değil mi Cumali” dedim. Verebileceği farklı bir cevap olmadığı için evet manasında başım sallamakla yetindi.
“O halde canımızı ortaya koyarken, duyduğumuz asabiyetin Rahmani mi yoksa şeytani mi olduğunu düşünmemiz gerekmez mi?”
Biraz durdu ve soruma soruyla karşılık verdi.
“Sence bizler şeytani bir asabiyet içinde miyiz?”
“Bunu bilemem. Ancak ortaya can koyduğunuz zaman karşılığında candan kıymetli bir şey almalısınız.”
“Almadığımızı söyleyebilir misin?”
“Cumali!. Canınızı ortaya koyarak aldığınız ihaleler, cennet ihalesi mi?”
Hayret anlamında kaşlannı hafifçe kaldırdı ve başını iki yana sallıyarak “Elbetteki cennet ihalesi değil ancak cennetle ilgili” dedi.
Bu sefer hayret anlamında ben kaşlarımı kaldırarak “Anlıyamadım” dedim.
“Allah'ın rızası gözetilerek yapılan her iş, bir cennet vesilesidir. Öyle değil mi Akif hoca? Yanlış mı söylüyorum?”
“Yanlış söylüyorsun.”
“Neden?”
“Nedeni var mı? Bu ülkede Allah'ın rızası gözetilerek yapıldığı söylenen ne cürümler, ne haddi aşmalar var!. Bunlan dikkate alarak “Allah nzası için yapılan her iş bir cennet vesilesidir” diyemezsin. Bu söz. ancak şöyle söyle nebilir; Allah nzası gözetilerek yapılan ve Allah'ın rızasın? uygun olan her iş bir cennet vesilesidir.”
“Zaten ben de bunu kastettim.”
“Canını ortaya koyarak girdiğin ihalelerin, yaptığın bu gibi işlerin, Allah'ın rızasına uygun olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Aç ve yoksul insanlara yardım etmek, size göre Allah'ın rızasına uygun değil mi?”
“Meşru kazanımlarla aç ve yoksul insanlara yardım etmek, elbetteki Rabbimizin rızasına uygundur. Burada önemli olan kazancın keyfiyeti ve nasıl kazanıldığıdır. Faiz geliri ile hayır hasenat yapılamayacağını sen de bilirsin. Meselenin sizinle ilgili olan yönü ise aç ve yoksullara yardım etmek kastıyla olsa bile ortaya can koymanın ve gerekirse karşı tarafın canını almanın doğru olup-olmadığıdır.”
“Sizce doğru değil mi?”
“Bence doğru değil Cumali!. Benim İslam anlayışıma göre, bir fakirin kamını doyurmak için değil, bin fakirin karnını doyurmak için bile ne canımı ortaya koyabilir, ne de karşı tarafın canını alabilirim. Çünkü benim inandığım dava, öncelikle ve Öncelikle insanların karınlarını doyurabilme davası değildir.
Hiçbir şey söylemeden düşünceli gözlerle bana bakmakla yetindi. Belki de beni insanların aç kalmasıyla, açlıktan ölmesiyle hiç ilgilenmiyen birisi olarak görüyordu.
“Günümüz insanlarının açlık ve yoksulluk sınırında yaşaması elbetteki benim de ilgilendiğim, ilgilenmek zorunda olduğum bir durumdur. Ancak davamın asıl gayesi, asıl hedefi ekonomik değildir. Kur'an-ı Kerim ifadesiyle bir saat kadar olan dünya hayatından ziyade, ebedi olan ahiret hayatını öncelemek durumundayım. İşte bu nedenle bin insanın açlıktan kurtulması için bir canımı ortaya koymaz iken, insanların ahiretleriyle ilgili hak bir sözün, insanlar tarafından duyulması ve bir insan, sadece bir insan tarafından anlaşılabilmesi için bin canım olsa veririm, vermek isterim. Çünkü önemsediğim ve öncelediğim husus, insanların dünyevi kurtuluşlanndan ziyade uhrevi kurtuluşlarıdır.
Cumali biraz düşünüp, başını hafifçe salladıktan sonra “Peki, insanların dünyevi durumu ne olacak?” dedi.
“Müslümanım diyen bir insanın tevhid mücadelesi, diğer insanların maddi kurtuluşundan önce manevi kurtuluşunu esas almalıdır. Bizler uhrevi kurtuluşu Önce seyip, bunun gereğim yaptığımız zaman, şanı yüce Rabbimiz dünyevi kurtuluşu zaten nasib ediyor. Ahireti isteyen müslümanlara, Rabbimiz hem ahireti, hem de dünyayı veriyor. Kur'an-ı Kerim'de beyan edilen apaçık bir İlahi vaaddir bu. Nitekim Medine döneminde dünyevi nimetlerle karşılaşan müslümanlar, Mekke dönemindeki tevhid mücadelesinde dünyevi nimetleri değil ahireti önceleyen müslümanlardı.”
Cumali bir taraftan düşünüyor, bir taraftan dalgın gözlerle bana bakıyordu. Kendilerine farklı ya da aykın gelen sözlerle karşılaştıklan zaman bu sözlere hemen karşı çıkmayıp, bu sözleri düşünmeye çalışmalan, her insanda bulunmayan güzel vasıflardandı. Cumali'de de bu güzel vasfı görebiliyordum.
“Peki, bu halkın değerlerini haksız yere yiyenler, içenler, zulümlerine zulüm katanlar ne olacak Akif hoca!.” Onları bırakalım mı, onlann karşısına çıkmayalım mı?
“Elbetteki onların karşısına çıkalım, çıkalım da, bu silahla değil Kitabla olsun.”
“Onlar Kitab'tan değil Akif hoca, silahtan anlıyorlar, silahla duruyorlar!.”
Cumali'nin ne dediğini, ne demek istediğini anlamıştım.
“Daha açık bir ifadeyle “Onlar Allah'tan değil silahtan korkuyorlar, Allah'ın tehdidinden değil benim tehdidimden sakınıyorlar” diyorsun, öyle değil mi?
“Ne yapalım, durum bu!.” manasında kaşlarını kaldırıp, başını hafifçe yana eğdi.
“Peki bu doğru mu Cumali? Hangi peygamber insanları Allah ile değil de, kendisi ile karşı karşıya getirmiştir? Hangi peygamber, haktan habersiz bir zalime kılıç çekmiş, bu zalimi ölümle tehdid etmiştir?”
“Akif hoca, müslümanlar ellerine hiç kılıç almamışlar gibi konuşuyorsun!.”
“Müslümanlar elbetteki ellerine kılıç almışlardır, almışlardır ama ne zaman? Hak tebliğ açıklık kazanıp, insanlar neyi kabul edip, neye karşı çıktıklarını bildikleri ve bu bilinçle birbirlerinden ayrıldıkları, birbirlerine savaş ilan ettikleri zaman değil mi?”
Cumali'nin gözlerine dikkatle bakarak “Bir insanı öldürmek çok ciddi bir iştir Cumali, öldürmek ölmekten daha ciddi, çok daha ciddi bir iştir” dedim.
“Ölümü haketmiş olsalar bile mi?”
“Bu sözle neyi kastettiğini, ölümü nasıl hakettiklerini anlıyamadım. Fakat sana bir örnek vereyim. Diyelim ki Resulullah (s.a.v.) zamanında Mekke dönemindesin!. Bir adam Efendimiz (s.a.v.)'i öldürmek kastı ile silahlanıp, yola çıkıyor. Bu adamla yolda karşılaşsan ne yapardın?”
Cumali'nin cevap vermeden bana baktığını görünce “Bu soruya cevap vermen lazım Cumali, ne yapardın? Alemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah (s.a.v.)'i öldürmeyi kasteden bu adamı ne yapardın?” dedim.
“Cevabımı biliyorsunuz?”
“İnfaz mı?”
Başını öne doğru sallıyarak “Hem de acilen!.” dedi.
“İşte yolda karşılaştığın ve öldürmek istediğin bu adam, Hattap oğlu Ömer'di. Yani daha sonralan Hazret-i Ömer olacak olan Hattap oğlu Ömer!. Bunu anlatmamın nedeni, içinde bulunduğumuz toplumda yannlarda Hazret-i Ömer olabilecek birçok Ömer bin Hattapların olduğudur. Bugün için bilmedikleri İslam'a düşman olan bu Ömer bin Hattaplann, yannlarda birer Hazret-i Ömer olup-olmaya-cağını bilemezsin. Fakat bunu istemen, bunu umud etmen, bunun gereğini yapman gerekir. Tabi ki bunun gereği onları silahla öldürmek değil, Kur'an-ı Kerim'in davetiyle diriltmeye çalışmaktır.”
Cumali bakışlarını sol yanına çevirmiş, öylece düşünüyordu. Bu arada ikindi ezanı okunmaya başladı. Cumali gayriihtiyari saatine bakarak bana döndü ve “Akif hoca, bu söylediklerinizi düşüneceğim. Şimdi müsaadenizi istiyorum” dedi. “Tabi” diyerek ayağa kalktım.
Bana “Hiç rahatsız olmayın” demesine rağmen, onu kapıya kadar uğurladım.
Hangi akibete doğru yürüdüğünü bilmediğim Cumali'nin arkasından bakarken, Rabbimden bu genç adama hidayet etmesini diledim.
Olayın üzerinden yaklaşık bir ay geçmişti.
Ağrılarımın dindiğini, normal yaşantıma döndüğümü ifade edebilirim. Sadece derin nefes almalarda duyduğum o acı devam ediyordu. Bir hafta önce Yılmaz gelmiş ve kendisini aynı işe geri çağırdıklarını söyleyerek ne yapması gerektiğini sormuştu. Benim için iyi ve güzel bir haberdi bu Atakan bey henüz dönmediğine göre demek ki Fransa'dan telefon etmiş ve bu talimatı vermişti. Birbuçuk aydır iş bulamıyan Yılmaza şayet isterse tazminatını alabileceğini sandığımı fakat işe geri dönmesinin daha iyi olabileceğini söyledim. Kendi isteği de bu istikamette olsa gerek, önerimi sevinerek kabul etti. Yanımdan ayrılırken “Hocam, çalışırken yine namaz kılacağım değil mi?” dedi. Gülümseyerek “Tabi kılacaksın. Yoksa o işe niye geri dönelim ki!.” dedim.
Yılmaz gittikten sonra Atakan beyi düşünmüş, durumundan haber almak için avukatına telefon etmiştim. Telefona sekreteri çıkmış ve avukat beyin Fransa'ya gittiğini söylemişti. Atakan beyin yanına gitmiş olmalıydı, belki de onunla birlikte geri döneceklerdi. Çünkü Atakan bey beni aradığında iyi olduğunu, kısa zamanda döneceğini belirtmişti.
Dün ise hiç ummadığım bir hadiseyle karşılaştım. Cumali'nin adamlan iki arabayla evime gelmiş ve bana arabalardan birinin anahtarlarını vererek “Cumali abi, bunu mutlaka kabul etmenizi istiyor” demişlerdi. Şaşırmıştım!.
Gri renkli bu arabanın arkasında vosvagen amblemi ve yan, tarafında Passu1 yazısı vardı. Arabalan severdim ve bu araba da, ara sıra iüşündüğü;n, hayal ettiğim arabalardandı. Bunu bilen Rafebim, böyle bir arabayı evimin önüne, ayağıma kadar getirtmişti işte!. Kendimi toparlamaya çalışarak “Cumali nerede, kendisiyle görüşmeliyim” dedim. Hastane çıkışında da karşılaştığım uzun boylu olanı “Cumali abiyle tabi ki görüşürsünüz. Ancak noter buraya gelmişken şu evrağı imzalamanız gerekiyor” dedi.
İşin tuhaf tarafı onları üzmemek, işlerine güçlük çıkarmamak düşüncesiyle bana uzattıklan evrağı hiç itiraz etmeden imzalamış, imzalayıvermiştim!. Kısa bir muameleden sonra onlar diğer arabaya binip uzaklaşırken, ben kendime yaklaşmaya, ben kendime gelmeye başlamıştım!.
Ne yapmıştım ben!.
Niye kabul etmiştim ki bu arabayı!.
Kanşık düşünceler içinde arabaya bindim. Şimdiye kadar böyle bir arabanın şoför mahalline hiç oturmamıştım. Çok güzel dizayn edilmişti. Kilometre göstergesi, on-dörtbinüçyüzü gösteriyordu. Fazla kilometre yapmadığına göre yeni, birkaç yaşında bir araba olmalıydı. Anahtan kontağa soktuktan sonra vitesi boşa alarak arabayı çalıştırdım. Aman ya Rabbi, arabanın çalışıp-çalışmadığı belli bile değildi. Daha önce kullandığım arabalan hatırladım. Kulaklarımı tıkasam bile arabanın vibratör gibi sarsıntısından çalıştığını anlıyabiliyordum.
Bunda ise ne ses, ne sarsıntı!.
İçim erimiş, içimi hoş duygular kaplamıştı. Arabanın direksiyonunu zevkle oynatırken, ön konsolu okşamak düşüncesiyle elimi ön konsola doğru uzattım.
Fesuphanallah, ne yapıyordum ben?
“Tevbe ya Rabbi, tevbe ya Rabbi” diyerek kendimi arabadan dışarı attım!. Ve dünden bu yana hiç yaklaşmıyorum, yaklaşmaktan çekiniyorum o arabanın yanına!.
Cumali'ye de telefon etmedim. Hem hangi yüzle telefon edecek, ne diyecektim ki kendisine!. Arabayı sorgusuz sualsiz almışım, kabul etmişim bir kere!. Beni en çok üzen husus ise Cumali'yle o konuştuklarımdan sonra böyle bir hadiseyi yaşamış olmamdı. Hiç kuşkusuz ki vermek istediğim nasihatlann tesirini azaltacak, hafifletecek bir hadiseydi bu. Cumali, arabayı kabul ettiğimi ve evrakları hemen imzaladığımı öğrendiği zaman Allah bilir benim hakkımda ne düşünmüştü!.
Ne düşünürse düşünsün, haksız da sayılmazdı!. Gerçi içimden meseleyi bir başka türlü değerlendirdiğim de oluyordu. Bir olayda vurulmuş ve bu arabayı İslam'a göre tabi bir hakkım olan diyet olarak almıştım. Bu düşünceye karşı çıkamıyor, bu düşüncenin doğruluğunu kabul ediyordum, kabul ediyordum ama, doğruluğunu kabul ettiğim bu düşünce yine de bana hoş gelmiyordu. Çünkü diyet olarak maddi değil manevi şeyler istemeli, manevi şeylere talip olmalıydım ben!.
Çocuklar da evin önüne bırakılan arabayı merak etmişler ve kimin olduğunu sormuşlardı. Onlara arabanın bir emanet olduğunu söyledim. Kimin emaneti olduğunu sorduklarında ise “Herşey, asıl itibariyle Allah'ın emanetidir” diyerek meseleyi kapatmak istedim. Çünkü onlann bilmesini istemiyordum. Benim iç dünyamı altüst eden, beni kendisine cezbeden bu araba, hiç kuşkusuz ki onlara da etki edecekti. Oysa benim olarak görmediğim bu arabayı, henüz ne yapacağımı bilemiyordum. Bana doğru gelen yegane düşünce, Cumali'yle konuşmam ve bu arabayı geri vermemdi. Nefsim hoşlanmasa da kalbimin hoşlandığı, kalbime mutmainlik veren bir düşünceydi bu. İşte bu düşüncelerle Cumali'ye telefon açarken, içimden bir ses “Allah'ın lutfunu geri çeviriyorsun, Allah'ınlutfunu reddediyorsun!.” diye sessiz çığlıklar atıyordu. Zaten arabayla ilk karşılaştığım zaman da, bu arabayı Cumali'den değil Rabbimden bilerek “Rabbim böyle bir arabayı ayağıma, evimin önüne kadar getirtti” demiştim. Arabayı kabul etmeme bir neden olan bu düşünce, şimdi de bu sessiz çığlıklar ile arabayı geri vermeme engel olmak istiyordu. Telefon uzun uzun çalıyor fakat karşı taraftan açılmıyordu. Tam telefonu kapatmaya niyetlenmiştim ki telefon açıldı. Cumali'ydi bu. Kısa bir hal hatır sorduktan sonra kendisine araba için telefon ettiğimi söyledim. Nedenini sormadan kendisi konuşmaya başladı.
“Durumu biliyorum hocam. Ben de size telefon açıp, arabayı kabul ettiğiniz için teşekkür edecektim.”
“Cumali, arabayı o an için kabul ettiğim doğru. Fakat bunu nasıl kabul ettiğimi ben de bilmiyorum. İçki içmiyorum ama o an bir sarhoşluk içinde olduğumu söylesem, bu yalan olmaz.”
Yaptığım bu itiraftan kendim de utandım!. Ne var ki doğruydu, doğruydu bu itiraf. Arabayla karşılaştığım o an, mal sevgisinden kaynaklanan bir sarhoşluk içine girmiş gibiydim!.
“Hocam, bu düşüncenize katılmıyorum. O araba sizin hakkınızdı. Hakkınız olan bir şeyi ise gönül rahatlığı ile kabul etmeniz gerekir.”
“Böyle düşünmüyorum Cumali. Senden istirhamım, bu arabayı geri alman.”
“Hocam, lütfen bizi üzmeyin. Böyle bir şey mümkün değil. Araba meselesi bize göre kapanmıştır.”
İtirazlarım fayda vermemişti. Cumali kendi açısından bu defteri kapatmış, kesinlikle kapatmış gibiydi. Pencereye giderek kapının önündeki arabaya bakmaya başladım. Bana hal lisanı ile “Ne yaparsan yap, ben artık seninim!.” diyordu. Arabaya binme düşüncesi geçti içimden ve bu düşünceye hiç karşı çıkmadan aşağıya inerek arabaya bindim.
En kısa yoldan otobana çıkarak, saatte ikiyüz kilometre kadar hız yapmaya başladım. Hiçbir sarsıntı, titreme yapmayan araba, sessiz bir uçak gibi yolda süzülüyordu. Şimdiye kadar hiç tatmadığım bir duyguydu bu. Uçağa hiç binmemiştim, hiç binmemiştim ama uçak da bunun gibi bir şey olmalıydı!. Çocuklar geldi aklıma. Bu arabaya en çok onları bindirmek, bu arabayla en çok onları gezdirmek isterdim. Hiç kuşkusuz ki çok hoşlarına gider ve çok sevinirlerdi.
Otobandan çevre yoluna girdiğimde, yol kenarında genç bir kızın el salladığını gördüm. Otobüs ve dolmuşların geçmediği bu yolda ne arıyordu ki!. Çevre yolunun bi-timindeki dolmuş durağına kadar götürme düşüncesiyle arabayı durdurdum. 18-20 yaşlarında güzel bir kızcağızdı bul. Arabanın ön kapısını açtığını görünce “Lütfen arkaya binin” dedim. Yüzündeki masumiyeti bozan yılışık bir gülümseme ile “Arkaya binerim de, önce ücreti konuşalım” dedi. Anlaşılan ücreti ne ise ödemek istiyordu. Tabi ki olmazdı böyle bir şey!.
“Ücret istemez, buyrun.”
Kız tuhaf gözlerle bana bakarken arka taraftan “Ne diyor?” diye bir ses geldi. Sesin geldiği tarafa döndüğümde, yol kenarında bir kadının durduğunu gördüm. Arabayı durduran genç kız, kırkbeş yaşlarında gösteren bu kadına dönerek “Bedava istiyor” dedi. Gözlerim bir anda açıhverdi!. Nasıl bir olayla karşı karşıya olduğumu yeni anlamıştım!. Bir eliyle arabanın ön kapısını açık tutan kıza şaşkın gözlerle bakarken, diğer kadın yanımıza geldi ve kızı geri çektikten sonra biraz eğilerek “Beyefendi, ne istiyorsunuz?” dedi. Genç kıza acıdığımı, bu kadına ise kızdığımı hissettim.,
“Mal sahibi siz misiniz?”
Bu sözümden hoşlanmış olacak ki gülümseyerek “Evet” dedi ve ilave etti.
“Kızı ister misin?”
Yan tarafta bizi izleyen kıza baktım!.
“Tabi ki isterim!.”
“O halde yüz mark.”
Düşünceli gözlerle kadına baktım. Bu arada yanımızdan geçen bazı arabalar ağırlaşarak bize bakıyorlar, sonra yollarına devam ediyorlardı.
“Ne oldu? Yüz mark fazla mı?”
“Yoo, fazla değil. Ancak yer problemi var. Ben size üçyüz mark vereyim, yer meselesini de siz halledin.”
Beni çok iyi anlamış gibi başını salhyarak “Tamam. Nasıl bir yer istiyorsunuz?” dedi.
“Bizi yaratan Allah'ın, bizi göremeyeceği bir yer olsun!.”
Kaşlarını çatarak “Ne diyorsun sen be!.” diye bağırdı.
Sesimi biraz kısarak “Dur bağırma!. Allah bizi duysun, Allah bizi görsün istemiyorum. Doğrusunu istersen ben Allah'tan çok korkarım” dedim.
“Sen sapık mısın?”
“Allah'tan korkmak değil, korkmamak sapıklıktır!.”
“Haydi, yürü” diyerek hızla kapıyı kapattı. Kısa bir durgunluktan sonra yavaş yavaş gaza basarak oradan uzaklaşmaya başladım. Hala şaşkınlık içindeydim. Böyle şeyleri duymama rağmen, bu işleri yapan kızların aşın makyajlı ve oldukça açık kıyafetler giydiklerini sanırdım. Bu kız ise normal bir kız görünümündeydi. Şaşırdığım diğer husus ise böyle bir şeyi bana nasıl teklif ettikleriydi. Sakalımla, yaşımla, kılık kıyafetimle, bu işleri yapması mümkün olmayan bir müslümana benzemiyor muydum? Bu şüphe ile dikiz aynasını döndürerek yüzüme, tekrar tekrar yüzüme baktım. Müslümana benzeyen, müslümanca bir yüzdü işte!. Onlara umud veren şey, benim yüzüm veya kılık kıyafetim değil, bu araba olmalıydı.
Tabi ya!.
Onlar beni değil, bu arabayı durdurmuşlardı!. Karşı çıkmadığım, çıkamadığım bu düşüncelerle arabanın ön konsoluna bir yumruk atmak istedim!. Hadi canım, arabanın günahı neydi? Araba kendi durmamıştı ki, arabayı durduran bendim!.
Bu karmaşık düşünceler içinde eve vardım. Arabayı park ettikten sonra eve girerken, oldukça masum gözüken bu arabanın, suçlu olmasa da tehlikeli olduğunu hissediyordum!.
Bu hafta dükkana gitmeye başladım.
Çarşının kenar sokağında mütavazi bir dükkandı bu. Yaklaşık altı yıldır, temizlik malzemeleri satıyorduk. Dükkanın tabelasında toptan ve perakende yazmasına rağmen, satışımız genel olarak perakende idi. Ailemin helal rızkına bir vesile olduğu için, seviyordum bu küçük dükkanı. Ayrıca dost ve arkadaşlarımızla bir görüşme mekanı oluyordu.
Dükkana, her zamanki gibi otobüsle geliyordum. Araba dört gündür evin önünde olmasına rağmen, o günden sonra arabaya hiç binmemiş, binmek istememiştim. Arabayı soran herkese bir emanet olduğunu söylüyor fakat kimin emaneti olduğunu belirtmiyordum.
Yılmaz dün gece ailesiyle geldi. Bizim bütün ev halkına, hediye babında bazı şeyler almıştı. Hediyelere sevinmekten ziyade masraf ettiği için üzüldüğümü hissettim. Ancak sonradan öğrendim ki işten ayrı kaldığı birbuçuk aya binaen, iki aylık ikramiye vermişler. Bu habere belki de Yılmaz'dan daha fazla sevindim.
Yılmaz ise biraz üzgün gibiydi!.
Nedenini sorduğumda, bize gelirlerken yolda Süleyman'ı gördüğünü ve Süleyman'ın henüz iş bulamadığını söyledi. Süleyman'ı uzun yıllardır ben de tanırdım. Birlikte güzel çalışmalarımız, güzel sohbetlerimiz olmuştu. Babasından kalma bir bakkal dükkanını işletiyordu. Babası öldükten sonra yanındaki dükkanı da kiralıyarak yerini genişletmiş ve orasını güzel bir market haline getirmişti. İşleri fena sayılmazdı. Ancak bir hata yapmış, işlerin daha da açılacağını umarak taksitle yeni bir araba almıştı. Tabi ki çok geçmeden bu hatasını anladı ve zaranna da olsa arabayı satmak zorunda kaldı.
İşte arabayı sattığı o günlerde sıkışık durumda olan iki arkadaşı, kendisinden bu parayı borç olarak istemişlerdi. Süleyman bu meseleyi benimle görüşmeye geldiğinde, o paranın kendisine ait olmadığını, biran önce arabanın borcunu kapatması gerektiğini söyledim. Arkadaşlarının çok sıkışık durumda olduğunu, araba borcunun ise taksitlerle ödeneceğini belirtip, taksit tarihlerinden bir hafta önce bu parayı alacağını ifade etti. Bu söz üzerine “Şayet o tarihte veremezlerse, kendilerine mühlet verebilir misin” dedim. “Hayır” deyince, “O zaman borç verme” dedim. Süleyman'ın hoşuna gitmemişti bu cevabım. O “Arada dükkana müşteri geldiği için fazla oturmamış, “Selamünaleyküm” diyerek ayrılmıştı.
Sonradan öğrendim ki Süleyman bu parayı vermiş ve geri alamamıştı. Arabanın birkaç taksidini daha zorlanarak verdikten sonra içindeki mallarla birlikte dükkanı devretmek zorunda kalmıştı. Yılmaz işten çıkınca birlikte iş aramışlar, adeta bir kader arkadaşı olmuşlardı. Zaten Yılmazın üzüntüsü de kendisi tekrar işbaşı yapmasına rağmen bu kader arkadaşının hala işsiz olmasından kaynaklanıyordu. Hüzün dolu gözlerle bana bakarak “Hocam, insan yalnız olsa hiç önemli değil. Fakat bir ailesi varsa işsizlik zor, gerçekten çok zor” demesi, Süleyman'ın durumunu ne kadar iyi anladığını gösteriyordu. Benim de yabancı olmadığım duygulardı bunlar. Ben de buna benzer sıkıntılı günler geçirmiş, ailesine temininde tıkanan, çaresizliğe düşen bir erkeğin hüzün dolu bunalımını, yaşayarak öğrenmiştim.
Süleyman bu sıkıntılı günlerinde pek gelmemiş, pek gözükmemişti bana. Karşılaştığımız yerlerde de selamlaşmakla, hal hatır sormakla yetinmiştik. O son konuşmamızdan sonra borç alacak meselesini ne o açmış, ne de ben açmak istemiştim. En son hastanede görmüştüm kendisini. Yılmazla birlikte ziyaretime gelmiş, bir isteğim olup-olmadığım sorduktan sonra samimi dualarda bulunarak aynlmıştı.
Yılmaz'a Süleyman'ı görmek istediğimi, yann akşam eve gelebileceğini söyledim. Daha sonra Atakan beyi sordum. “Hiç görmedim, zannedersem hala Fransa'da” dedi. Bana tuhaf gelen bazı şeyler vardı. Çünkü Atakan beyin şimdiye kadar dönmesi gerekiyordu. Normal gitmeyen bazı durumların olduğunu hissediyor, ancak bunun ne olduğunu bilmiyordum.
Bugün dükkandan ayrılmak üzereyken, Atakan beyin avukatı telefonla aradı. Halimi hatınmı sorduktan sonra dün gece Fransa'dan geldiğini ve Fransa'dan Almanya'ya geçen Atakan beyin çok selamı olduğunu söyledi. Niye Türkiye'ye gelmediğini sorduğumda ise bazı durumların müsait olmadığını fakat Atakan beyin herşeye rağmen üç gün sonra yani cumartesi günü dönmek istediğini söyledi. Pek bir şey anlamamakla beraber “Hayırlısı olsun” demekle yetindim.
Akşam eve biraz erken döndüm.
Süleyman gelmeden banyo yapıp, biraz dinlenmek istiyordum. Yaralarım tamamen kapandığı için artık rahat yıkanabiliyordum. Banyoya girdiğimde, gögsümdeki ve omuzumdaki dikiş izlerine baktım. Sanki vücudumun o yerlerini kesmişler ve içime güzel bir şeyler koyduktan sonra dikivermişler gibi geliyordu bana!. Bu izlerden hoşlandığımı, bu izlerden onur duyduğumu hissediyordum. Çünkü bu kurşun yaralan, Rabbimin nzasını gözeterek yaptığım bir davranış sonucunda olmuştu.
Allah nzası için çıktıkları bir savaşta, ellerini, ayaklarını yitiren gazileri düşündüm. O el ve ayak boşluklanna baktıklannda, “Ya Rabbi şükürler olsun ki Sana bir el, şükürler olsun ki Sana bir ayak vermemi nasib ettin” diyerek gönüllerinin nasıl bir hoşnutlukla dolduğunu hissettim.
Allah için can vermek ise elbetteki tüm bu güzel duygulann en zirve noktasıydı. Düşüncelerim bu noktaya gelince yine “Ya Rabbi şehit olmamı nasib” duası yükseldi içimden ve yine utana sıkıla “Amin” dedim bu duaya. Çünkü bu yüce duayı kendimden, kendimi bu yüce duadan çok uzak görüyordum. Bir insanın kurtuluşuna vesile olmak, bir müslüman için dünya ve içindekilerden daha değerli olduğuna göre; Allah yolunda şehid olmak, yedi kat gök ve bunun içindekilerden daha değerli olsa gerekti. O halde bende.olmayan tertemiz bir yüzle, bende olmayan tertemiz bir gönülle istenmesi gereken bir şeydi bu. Fakat biz yine de istiyor, utana sıkıla da olsa bu duaya yine amin diyorduk işte!.
Süleyman yatsı namazından sonra geldi.
Bir iş görüşmesi için geciktiğini söyleyerek özür diledi. İş gülüşmesinin nasıl geçtiğini sorduğumda, hüzünlü bir gülümseme ile “Görüşemedik ki, adam gelmedi!.” dedi. Süleyman, oldukça kötü bir durumda gözüküyordu. Dokunsam ağlayacak gibiydi. Acaba yaşadığı bu olayları nasıl gö^yor, nesil değerlendiriyordu.
“Süleyman, bu olanları nasıl değerlendiriyorsun?”
Kısa bir süre düşündükten sonra “İmtihan” dedi ve biraz durduktan sonra ekledi.
“Fakat anlıyamadığım bir şey var!.”
“Nedir?”
“Rabbimiz, birbirinize yardım edin buyuruyor. Ben bu hükmün gereğini yapmaya çalıştım ve yardıma muhtaç hale düştüm!. Bunu, işte bunu anlıyamıyorum!.”
Meseleye nasıl yaklaştığını ve çelişkisinin nereden kaynaklandığını anlıyabiliyordum.
“Rabbimiz elbetteki birbirimize yardım etmemizi buyuruyor. Ancak bu yardımın da belli bir ölçüsü, belli prensipleri var. Mesela bu prensiplerden birisi borçlunun borcunu samimi bir gayretle ödemeye çalışması, bir diğeri ise alacaklının borçluya kolaylık sağlaması, gerekirse mühlet vermesidir.”
Süleyman “Hoca, sen ne diyorsun!” dercesine yüzüme baktı.
“Akif hoca, bu mühlet meselesini bana o gün de söylemiştin. Ben araba taksidini yatıracağım o paraya nasıl mühlet verebilirdim ki!.”
“Süleyman!. Resulullah (s.a.v.) bir insana borç verdiğimiz zaman o insanı sıkıştırmamamızı, gerekirse mühlet vermemizi buyuruyor. Bu nasihatin hikmetini anlamamız zor değildir. Borç verdiğimiz bir insanı sıkıştırmadığımız, ödeyemediği durumda mühlet verdiğimiz zaman hem ecir kazanıyor, hem de o insanla aramızdaki muhabbet ziyadeleşiyor. Bunun aksi durumlarda ise senin de bildiğin gibi nice arkadaşlıklar, nice dostluklar yerle yeksan oluyor.”
“Akif hoca!. Güzel konuşuyorsun ama günümüz şartlarını bilmiyor musun? Herkesin kendine göre hesabı, kendine göre ödemesi var. Herkes karşı tarafa mühlet veremez ki!.”
“Bak Süleyman!. Günümüz müslümanlarının birçok yanlışı zaten bu yaklaşımdan kaynaklanıyor. Bir hükümle, bir nasihatle karşılaştıkları zaman “İçinde bulunduğumuz şartlarda, bunu yasamamız zor” diyorlar. Bu doğru bir tesbit olabilir. Önemli olan bu tesbitten sonra ne yapıldığı, ne yapılması gerektiğidir. Şartlara göre hükmü mü, yoksa hükme göre şartlan mı değiştirmeye çalışacağız!. Tabi ki tercihimiz ikincisi yani hükme göre şartları değiştirmek yönünde olmalı. Şimdi Efendimiz (s.â.v.)'in nasihatine dönecek olursak, aynı yaklaşımı burada da göstermeliyiz. Şayet bu nasihat yaşanması gereken bir nasihat ise -ki öyledir-, bu nasihati yaşayabileceğimiz şartları oluşturmalı, bu şartlara talip olmalıyız.”
“Zengin mi olmalıyız?”
“Bunun zenginlikle ilgisi yok Süleyman!. Karşı tarafa mühlet verebilmek için illa ki zengin olmaya gerek yok!.”
Süleyman şaşkın gözlerle bana bakarak “Peki, nasıl olacak bu?” dedi.
“Gayet basit. Bir insana, bir kardeşimize borç verirken, karşı tarafın boğazına sanlmayacağımız, gerekirse mühlet tanıyabileceğimiz miktarda borç vereceğiz!.”
Süleyman, gözlerinden bir perde kalkmış, bazı şeyleri yeni görmeye başlamış gibi bana bakarken “Mühlet verebileceğimiz miktarda borç vermek, mühlet verebileceğimiz miktarda” diyerek başını sallamaya başladı. Sonra yine durdu, sonra yine düşünmeye başladı Süleyman!. Anlıyamadığı bazı şeyler olduğu belliydi.
“Akif hoca!. Kenarda bir miktar paran var. Bu para sana ay sonundaki ödemene kadar lazım değil. Samimi bir müslüman geldi istedi ve ay sonunda Ödeyeceğine dair söz verdi. O müslümanın sözüne güvenmez misin?”
“Süleyman, o müslümanın sözüne, söz verirken ki samimiyetine elbette güvenirim.”
“O halde kenarda duran paranı verirsin.”
“Vermeyi düşünürsem dayanabileceğim, yani kendisine mühlet tanıyabileceğim kadarını verebilirim.”
“Ama o müslümanın sözüne güvendiğini söylemiştin!.”
“Sözüne güvenmek ayrı şey, o sözü tutup-tutamayacağını bilmek ayrı şey!,”
“Nasıl yani, samimi müslümanlar verdikleri sözü mutlaka tutmazlar mı?”
“Mutlaka tutmazlar, tutamazlar, sadece ve sadece tutmaya çalışırlar. Çünkü birer mahlukturlar, hiçbir konuda “Bunu mutlaka yapacağım, bunu mutlaka vereceğim” diyemezler. Sözlerine sadık müslümanların özellikleri, verdikleri sözü mutlaka yerine getirmeleri değil, samimi bir şekilde yerine getirmeye çalışmalandır. Sonuç ise Allah'ın izin ve dilemesine bağlıdır. İstisnasız konuşmak yani “Şunu mutlaka yapacağım” demek, sadece ve sadece Allah'ın hakkıdır. Çünkü herşeye Kadir olan sadece O'dur. Bizlerin ise verdiği her söz, istisnayı da içinde banndıran, banndırması gereken bir sözdür.”
Biraz sustuktan sonra “Adayabildin mi Süleyman!.” dedim. Anladım manasına başını öne doğru salladı ve sonra durup, gözlerime bakarak “Ama geç anladım, çok geç anladım” dedi.
“Bunu bilemezsin” dedikten sonra mevzuyu değiştirmek için sordum.
“Çocuklarımız nasıl?”
Bakışları yine değişmiş, gözleri yine hüzünlenmişti. Omuzlarını kaldırarak “Nasıl olsunlar ki!” dedi ve biraz durduktan sonra ekledi.
“Allah'a şükür bir hastalıkları yok.”
“Elhamdülillah.”
Gözlerini hiç çevirmeden yerdeki sabit bir noktaya bakan Süleyman, derin düşüncelere dalmış gibiydi.
“Ne düşünüyorsun Süleyman?”
Bakışlarını yavaş yavaş bana çevirerek “Çocuklan düşünüyorum” dedi ve kısa bir suskunluktan sonra devam etti.
“Onlar doğdukları zaman çok sevinmiştim. Rabbim bana o çocukları değil, dünyaları vermişti sanki!. Onları kucağıma aldığım zaman, tüm dünyayı kucaklıyormuşum gibi geliyordu bana!. Şimdi ise..”
Susmuştu. Ben de sustum. Bu konuşmasına kendi devam etsin istiyordum.
“Şimdi ise acaba hiç doğmasalar mıydı diye düşünüyorum!.”
“Böyle bir düşünce bize yakışmaz Süleyman!. Hemen tevbe etmemiz gerekir.”
Dudakları titremeye, gözleri dolmaya başladı. Tutamadığı gözyaşları, sessiz bir pınar gibi yanaklarına süzülüyordu. Değer verdiğim duygulardan kaynaklanan gözyaşlarıyla karşılaştığım zaman, o duygulan kendim yaşıyorcasına gözlerim dolar ve gözyaşlanmı hiç tutamazdım. Nitekim şimdi de gözlerim dolmuş, şimdi de ağlamaya başlamıştım. Süleyman'ın elini tutarak “Süleyman, bütün bunlar bir imtihan!. Cennete gidebilmemiz, bu imtihanlardan yüzakıyla çıkabilmemize bağlı” dedim.
Eliyle gözlerini silip, yüzünü sıvazladıktan sonra derin bir nefes aldı ve biraz kısık bir sesle konuşmaya başladı.
“Akif hoca, son bir aydır Allah'a deli gibi dua ediyorum. Biliyorum ki O herşeye Kadir. Biliyorum ki O yardım ettiği zaman beni perişan eden bu sıkıntı sona erecek. İşte bunu, deli gibi bunu, bu yardımı istiyorum Rabbimden. Son bir aydır Rabbimi düşünürken her nefesim bir dua, her nefesim bir yakarış oldu sanki!. Fakat hala gelmedi Rabbimin yardımı, hala gelmiyor Akif hoca!.”
“Bak sana bir örnek, Allah'ın yardımı konusunda bir örnek vereyim Süleyman. Hani bellerine lastikten ip bağlayıp, yüksek yerlerden atlayanlar var. Bu spora joging mi deniliyordu?”
“Onlardan bana ne, ne bileyim!” dercesine omuzlarını kaldırdı.
“Hemeyse. Bu sporu yapanlann bellerine bağladıkları lastik ipin uzunluğu, atladıkları yükseklikten biraz kısa oluyor. Yani atladıklan zaman hızla yere düşerlerken, yere üç-beş metre kala bu lastik ip onları tutuyor ve yukan kaldırıyor. Belki televizyonlarda görmüşündür!. Yüz metre kadar yükseklikten atlayabilen bu insanlar, kendilerini boşluğa bıraktıkları zaman büyük bir heyacan duysalar da, bellerine bağlı olan ipe güvenerek pek korkmuyorlar. Çünkü bu lastik ip onlan nasıl olsa tutacak, yere yapışmadan havaya kaldıracaktır.”
Süleyman düşünceli gözükse de, herhangi bir tepki vermeden beni dinliyordu. Belki de bunlan neden anlattığımı düşünüyordu.
“Müslümanların ise bellerine bağladıklan değil, elleriyle ve gönülleriyle tuttuklan bir ip, Allah'ın ipi vardır Süleyman. Bazı musibetlerle karşılaşıp, büyük bir hızla çaresizlik boşluğuna düşerlerken bu ipi „ ve ipin Sahibini düşünürler. Gözleriyle görmeseler de gönülleriyle inandıkları bu ipe ve bu ipin sahibine güvenirler. Büyük bir hızla çaresizlik boşluğuna düşerlerken ve şeytanın vesveselerine açık olan nefslerinde yere çakılma korkulan dalgalanırken, onlar yere çakılmadan önce Allah'ın yardımının geleceğini umarak tevekküllerini bozmazlar. Çünkü Allah'ın ipini sımsıkı tutmanın gereği, bu umudu yitirmemek, bu tevekkülü bozmamaktır.”
Söylediklerimin ne anlama geldiğini gayet iyi hisseden Süleyman'ın bakışlan değişmiş, ıslak gözlerinde imani bir panltı oluşmuştu. Anlaşılmanın verdiği şükür duygusuyla devam ettim.
Süleyman, hiçbir kuşkun olmasın ki, Allah'ın ipini bırakmayan, umud ve tevekkülünü yitirmeyen müminlere bu İlahi yardım mutlaka ve mutlaka geliyor. Bazdan yere beş metre yaklaşınca, bazdan üç metre yaklaşınca geliyor.
Benim anladığım kadarıyla, İlahi yardımı bekleyen müminlerin, imani özellikleriyle, keyfiyetleriyle, kapasiteleriyle ilgili bir menzil bu. Daha açık bir ifadeyle, dağına göre kar veriyor Rabbimiz. Bazıları yere yirmi metre yaklaşınca bu yardım gelirken, bazıları yirmi santim yaklaşınca geliyor. İnsanlık tarihinin birer onur timsalleri olan peygamberlerde ise bu mesafenin sıfıra indiğini görüyoruz. Büyük imtihanlarla karşılaşan bu büyük insanlara, İlahi yardım adeta sıfır noktasında geliyor. Mesela bir Hz. İbrahim (a.s.) örneğini dikkate aldığımız zaman, bu yüce peygambere İlahi yardımın ateş bedene, bıçak tene değdiği zaman geldiğini görüyoruz. Fakat o İbrahim, büyük bir hızla sıfır noktasına gelse de umud ve tevekkülünü yitirmiyor, tuttuğu ipi kesinlikle ve kesinlikle bırakmıyor. Tabi ki bizlerin takat getireceği bir imtihan, bizlerin dayanabileceği bir mesafe değildir bu. Zaten bu nedenle bizler gibi zayıf müminleri; Rabbimiz fazlaca yere yaklaştırmıyor. Yere daha fazla, biraz daha fazla yaklaşırsak, yere çakılma korkusuyla umud ve tevekkülümüzü yitireceğimizi, ipi tutan ellerimizin gevşeyeceğini biliyor.
Söylediklerimi pür dikkat dinleyen Süleyman'ın ağzından “Vallahi doğru biliyor” ifadesi çıkıverdi. Süleyman'ın gayriihtiyari söylediği bu açık söz, hafif gülümsememe neden olmuştu. Kendisini toparlayan Süleyman “Akif hocam, sizden Allah razı olsun. Bu anlattıklarınızı hiç unutmayacağım” dedi.
“Ben de unutmamaya çalışıyorum.”
Bir süre ikimiz de sustuk. Süleyman bu suskunluktan sonra yavaşça ayağa kalkarak “Sizi rahatsız ettim. Artık müsaadenizi istiyorum” dedi.
“Vakit biraz erken. Nereye gideceksin?”
Biraz düşündükten sonra eliyle yeri işaret ederek
“Nereye gittiğim belli değil mü. Sizin de belirttiğiniz gibi hızla yere doğru yaklaşıyorum” dedi.
“Çok yaklaştın mı?”
“Rabbim nasıl görüyor bilemem!. Fakat bana sorarsan, burnum yere değdi diyebilirim.”
Bu samimi kardeşime tebessüm ederek “Otur, otur Süleyman” dedim. İtiraz etmeden oturan Süleyman'a bakarken, bu kardeşime ne söyleyeceğimi biliyor fakat nasıl söyleyeceğimi tam kestiremiyordum. Çünkü Rabbim ona bir şey vereceksem, onu incitmemek için ^ok dikkat etmeli ve onu olabildiğince rahatlatmalıydım.
Süleyman. Rabbim bir vesile ile kapının önüne bir araba gönderdi. Yaklaşık bir haftadır kapının önünde olan bu arabayı soran herkese bir emanet olduğunu söylüyordum. Bir emanet olduğunu söylüyordum ama bana bu emanetin kimin için bırakıldığını bilmiyordum. Allah'a hamdolsun ki, dün gece bir kardeşimizle konuşurken bu emanetin bana kimin için bırakıldığını anladım.
Süleyman öylece bana bakıyordu.
“Senin Rabbin, seni terketmedi ve seni seviyor Süleyman. Hiç kuşkum yok ki kapının önündeki o emaneti sana gönderdi.”
“Bana mı gönderdi?”
“Tabi ki sana gönderdi. Bunca sıkıntıyla karşılaşmana rağmen banka kapılarını çalmayan, faize bulaşmayan, gücün nisbetince sabretmeye çalışan sen değil misin? Tabi ki sana gönderdi. Hem bu arada hakkını helal etmeni istiyorum.”
“Ne hakkı?”
“Senin bir aydır deli gibi duada bulunarak istediğin yardımı, bir haftadır elimde tuttuğum için. Bu emaneti geldiği gün sana verseydim, belki de burnunun yere değdiğini hiç hissetmeyecektin. E ee, yaşlanıyorum Süleyman!. Kafayı kolay toparlayamıyorum artık!.”
Süleyman başını salhyarak “Akif hoca, beni niye çağırdığını anladım” dedi ve kısa bir suskunluktan sonra ilave
etti.
“Fakat bunu kabul edemem. Ayrıca arabalardan da, arabaya binmekten de nefret ediyorum.”
Bu sözü beni pek şaşırtmadı. Dükkanının dağılmasına bir araba alması vesile olduğu için böyle düşünüyor olabilirdi.
“Bu araba sana binmen için verilmiyor. Bu arabayı hemen satacak ve kendine güzel bir dükkan açacaksın.”
“Satacak mıyım? Akif hoca, bu araba kimin?”
“Benim üzerimde gözükmesine rağmen senin!. Ancak bu olay aramızda kalacak, kimseye söylemeyeceksin.”
Süleyman'ın kafası karışmıştı. Ona meseleyi başından alarak ve daha da açıklayarak izah ettim. Duygusal nedenlene itiraz etmek istediyse de bizlere ulaşan her yardımın, asıl itibariyle Allah'ın bir yardımı olduğunu belirterek ve asr-ı saadetten bazı örnekler vererek onu ikna edebildim. 3u konuşmalann akabinde ikimiz de güzel ve rahmetli duygular içine girmiştik!.
On dakika sonra Süleyman arabaya binip uzaklaşırken, bu arabanın gözüme çok hoş gözüktüğünü farkettim. Bu arabanın böylesine güzel, böylesine hayırlı bir işe vesile olacağını bilemezdim. Bu arabaya binerek, bu arabayı kullanarak ulaşamayacağım bir güzel menzile, bu arabaya binmeden ulaştığımı hissediyordum!. Cumali'ye teşekkürler, arabanın gerçek Sahibine şükürler olsun...
Bugün cumartesi.
Atakan beyin bugün gelmesi gerek. Avukatla son görüşmemizde Atakan beyin durumlar müsait olmadığı için şimdiye kadar gelmediği, gelemediği söylenmişti. İlk duyduğum zaman fazla üzerinde durmadığım bu söz, daha sonra zihnime takılmıştı!.
Durumlar müsait olmadığı için!.
Acaba bu sözün, Cumali'yle bir ilgisi var mıydı?
Benimle gayet sakin bir şekilde konuşan, söylediklerimi öylece dinleyen Cumali, acaba bu işin peşini bırakmamış mıydı? Düşünmeme rağmen cevapıayamadığım, ceva bini bulamadığım sorulardı bunlar!. Fakat içime bir kuşku, bir şüphe düşmüştü bir kere!.
Önce avukata telefon ederek, Atakan beyin öğleden sonra saat 3.45 de havaalanına geleceğini öğrendim. Demek ki daha dört saat vardı. Biraz düşündükten sonra Cumali'ye telefon açarak kendisiyle görüşmek istediğimi, saat dörtte müsait olup-olmadığını sordum. Hiç düşünmeden saat dörtte önemli bir işi olduğunu, müsait olduğu ilk fırsatta beni arayabileceğini söyledi. Tabi ki beni daha da kuşkulandıran bir cevap olmuştu bu!. Telefonu kapattıktan sonra ne yapacağımı, ne yapmam gerektiğini düşündüm.
Havaalanına gitme düşüncesi, kabul etmek istemediğim bir düşünceydi. Çünkü Ata’kan beyi karşılamaya gitmişim gibi bir görüntü içine girmek, hiç hoşlanmadığım bir durum olacaktı.
İyi ama başka ne yapabilirdim ki!.
Saat ikiye kadar düşünmüş ve herşeye rağmen havaalanına gitmeye karar vermiştim. Verdiğim bu karar hoşuma gitmese de, içimi rahatlatan bir karar olmuştu. Havaalanına giderken boş yere evhamlandığım, telaşlandığım, düşüncesine kapıldım. Doğru olmasını temenni ettiğim bu düşünceye rağmen yine de geri dönmeye niyetli değildim. Saat üçe çeyrek kala havaalanına gelmiş ve ortalıkta hiç gezinmeden kuytu bir yere oturmuştum. Buraya daha önceleri hiç gelmediğim için yabancı gözlerle etrafıma bakındım. Temiz ve soğuk bir görüntüsü vardı. Ayrıca buranın havası, otogarlardan çok farklıydı. Otogardaki heyecanlı koşuşturmanın aksine, buradaki insanlar sanki kendi evlerindeymiş gibi sakin bir rahatlık içindeydiler.
Etrafta tanıdık bir sima gözükmüyordu. Bir ara yerimden kalkarak görevli olduğunu zannettiğim bir kişiye, Almanya'dan gelecek yolcuların hangi kapıdan gireceklerini sordum. İlerdeki bir kapıyı göstererek “Dış hatların yolculan, oradan giriş yaparlar” dedi. Bir üst kata çıkarak, bana gösterilen kapıyı yukandan görebilecek bir yere oturdum. Burası ilk oturduğum yerden daha çok hoşuma gitti. Hem herkesi görebiliyor, hem de herkes tarafından görülmüyordum.
Saat üçbuçuğa doğru, ortalık biraz daha kalabalıklaşmaya başladı. Gözüme çarpan ilk tanıdık sima, Atakan beyin avukatı olmuştu. Yanında üç kişiyle beraber orta yerde durmuş, etrafına bakmıyordu. Daha sonra aradığını bulmuş gibi başıyla birilerini selamlıyarak, onların yanına doğru yürüdü. Kadınlı, çocuklu bu grup, herhalde Atakan beyin ailesi olmalıydı. Avukat beyin yanındaki üç adam biraz geride kalmış, dikkatli gözlerle etrafa bakıyorlardı.
Aile grubundan birkaç metre ayn duran küçük bir kız çocuğu ise etrafında olup-bitenlerle hiç ilgilenmeden kapıya, yolcuların geleceği giriş kapısına bakıyordu. Atakan beyin masasındaki fotoğrafta gördüğüm küçük kızcağızdı bu!. Henüz hiç kimsenin girmediği boş kapıya öylesine dikkatli bakıyordu ki, bu heyecanlı dikkatinden babasını ne kadar özlediği açıkça belli oluyordu. Avukat beyle konuşurken bakışlarını sık sık bu kız çocuğuna çeviren hanımefendi ise Atakan beyin hanımı olmalıydı.
“Selamunaleyküm.”
Başımı çevirdiğimde, otuz yaşlannda bir adamı yanıbaşımda gördüm. Aşağıda olup-bitenlere o kadar dalmışım ki, bu adamın yanıma nasıl ve ne zaman geldiğini hiç farketmemiştim.
“Ve aleykümselam.”
“Akif hoca, müsaadenizle” diyerek yanıma oturdu. Beni tanıyan, ancak benim hiç tanımadığım bu genç adama öylece bakakaldım. Elindeki cep telefonunu açarak aceleyle tuşladı. Ne oluyordu, kime telefon ediyordu bu genç adam. Telefonu kısa bir süre dinledikten sonra saygılı bir sesle “Selamunaleyküm, Abi, hocamız yanımda” dedi. Bu hitap ve bu konuşma tarzı bana hemen Cumali'yi hatırlatmıştı. Nitekim telefonu bana uzatarak aynı saygılı sesle “Cumali abi, sizinle görüşmek istiyor” dedi. Saklambaçta hemen sobelenen bir çocuk gibi mahcup olduğumu hissettim.
Beni ne kadar da çabuk bulmuşlardı!.
Telefonu yavaş hareketlerle alırken Cumali'ye ne diyeceğimi, ne demem gerektiğini düşünüyordum, Tabi ki doğruyu söyleyecektim, doğruyu söyleyecektim ama nasıl!..
“Selamunaleyküm”
“Ve aleykümselam Akif hoca. Nasılsınız?”
“Elhamdülillah”.
“Hocam, af edersiniz ama orada ne yapıyorsunuz?”
“Bir insanın hayatı için dua etmeye geldim.”
“Duayı evinizde de yapabilirdiniz!.”
“Gerekirse ameli bir dua olsun istedim.”
“Fakat biliyorsunuz, ameli dualar tehlikeli oluyor!.”
Gizli bir tehdidi ima eden bu sözden hiç hoşlanmadım. Hafif gergin bir sesle “Dünya tehlikesini, ahiret tehlikesine tercih ediyoruz” dedikten sonra sordum.
“Peki, bu arkadaşlar neden burada?”
“Birini uğurlayacaklardı!.”
“Nereye uğurlayacaklar, ahirete mi?”
Cumali bir süre sustuktan sonra “Hocam, görüşmek istiyordunuz. Müsaitseniz sizi bekliyorum” dedi. Bu teklife ne cevap vereceğimi şaşırdım. İçimdeki bunca kuşku ile buradan çıkıp gidemezdim.
“Buradan gönül rahatlığı ile ayrılmak isterdim Cumali, ama ayrılamıyorum!'.”
Kısık bir sesle “Anlıyorum” dedi.
“Beni anlamanı değil, aşağıdaki şu küçük kız çocuğunu anlamanı istiyorum. Uzun bir süredir babasını görmeyen, baba özlemiyle giriş kapısına pür dikkat bakmaya devam eden şu küçük kızcağızı anlamanı istiyorum!.”
Sustu, cevap vermedi Cumali. Ben de susmayı ve onu beklemeyi tercih ettim. Uzun gelen bir suskunluktan sonra “Hocam, siz ne istiyorsunuz?” dedi. Tuhaf fakat umud veren bir soruydu bu!. Çünkü benim ne istediğimi gayet iyi biliyordu.
“Benim duama amin demeni.”
“Pekala hocam!. Bana Muzafferi verir misin?”
Cumali'nin bu sözüne, hiç tereddüt etmeden güvendiğimi hissettim. Muzaffer ise yanımdaki arkadaş olmalıydı. Telefonu kendisine uzattım. Kısa bir görüşmeden sonra “Peki abi” diyerek telefonu kapattı. Ayağa kalkıp benden iki-üç adım uzaklaştıktan sonra telefonu tekrar tuşlamaya başladı. Beklediğim bir davranıştı bu. Herhalde diğer arkadaşlarına durumu bildirecekti. Diğer arkadaşları görebileceğim bir yerde mi merakıyla usulca aşağı kattakilere bakmaya başladım. Cep telefonunu açacak birisini görmek istiyordum. Sakin bakışlanm aşağıdakileri hızla tararken avukat beyle gelen üç adamdan uzun boylusunun cebinden bir telefon çıkararak açtığını gördüm. Kulağım arkadaydı ve Muzaffer'in “Havada yağmur yok. Biz dönüyoruz” dediğini duydum. Aşağıdaki adam ağzını açıp tek kelimelik bir cevap verdikten sonra telefonu kapattı.
“Hocam, gidiyoruz!.”
Muzaffer'e dönerek “Tamam” dedim. Merdivenlerden inerek dışarıya çıktık. Arkamızdan bir adam daha yanımıza geldi. Muzaffer'in telefonla görüştüğü adam içerde kalmıştı. Herhalde Atakan beyi korumaf!) görevini sürdürecekti!.
Önümüze aniden iki araba gelerek durdu. Muzaffer öndeki arabanın arka kapısına açarak beni içeriye buyur etti. Arabaya binerken şaşırdım!. Çünkü Cumali arabanın arka koltuğunda oturuyor, sakin fakat sıkıntılı gözlerle bana bakıyordu.
“Selamunaleyküm”
“Vealeykümselam”
Muzaffer kapıyı kapattıktan sonra diğer arkadaşla beraber arkadaki arabaya yöneldi. Cumali susuyordu, ben de konuşmadım. Araba havaalanından dışarı çıkarken, bir uçağın inişe geçtiğini farkettim. Atakan bey, bu uçağın içinde olmalıydı, Kapıda bekleyen küçük kız çocuğu gözümün önüne gelince, içimin sevindiğini hissettim. Havaalanına gelmemi ve bir hayra vesile olmamı nasib eden Allah'a hamdetmeye, Rabbime şükretmeye çalıştım.
“Akif hoca. Sizinle bir ziyarete gideceğiz. Bazı şeyleri görmenizi istiyorum.”
Cumali'ye döndüm. Nereye gideceğimizi sormaya hiç gerek duymadan “Tabi” dedim. Hafifçe başını salladıktan sonra cama dönerek dalgın bir şekilde dışarıya bakmaya başladı. Nedendir bilinmez Cumali'nin bu hüzünlü hali beni etkilemiş, onu biraz daha sevmeme ve ona acımama sebeb olmuştu.
Yirmi-yirmibeş dakikalık bir yolculuktan sonra şehrin kuzey varoşları diyebileceğimiz bir bölgeye geldik. Cumali yol üstündeki bir markete girerek bazı şeyler aldı. Daha sonra bahçeli bir evin önünde durduk. Cumali'yle beraber arabadan indik. Arkamızdaki ikinci araba görünürlerde yoktu.
“Girelim hocam.”
Başımı sallıyarak kendisini takip ettim. Tek katlı küçük bir evdi burası. Yirmibeş-otuz yaşlarında bir kadıncağız karşıladı bizi. Selam vererek elindeki paketleri kenara bırakan Cumali, ayakkabılarını çıkararak içeri girdi. İçeri giren Cumali'nin çehresi bir anda değişmiş, karşı köşede oturan küçük bir çocuğa yönelerek güleç bir yüz ve sevgi dolu bir sesle “Delikanlı, nasılsın?” demişti.
Beş-altı yaşlarında bir oğlan çocuğu idi bul. Oyuncaklannı bir kenara bırakarak elleri üstünde ayağa kalkmaya çalışan çocuk “Cumali amca, Cumali amca” diye çığırmaya başlamıştı. Çocuk ayağa kalkıp neşe içinde Cumali'ye doğru .gelirken, kıvıramadığı sağ bacağının sakat olduğunu farkettim.
Cumali “Gel bakalım” diyerek çocuğu kucağına aldı. Beni karşı duvardaki kanepeye buyur ettikten sonra yanıma oturdu.
“Bak Murat, bu amcanın ismi Akif hoca. Hocanın ne olduğunu biliyorsun değil mi?”
Çocuk gülümseyerek başını salladı, Cumali bana dönerek “Akif hocası, Murat çok akıllıdır” dedi.
“Ben hemen inanmam. Önce imtihan etmem lazım. Söyle bakalım Murat, seni kim yarattı?”
Sağ elini havaya kaldırarak “Alla” dedi.
“O ooo. Bazı koskoca adamlar bunu bilmezken, sen nasıl biliyorsun?”
Gülerek “Ben biliyorum. Hem seni de Allah yarattı, annemi de Allah yarattı” dedikten sonra biraz sustu ve Cumali'ye dönerek “Cumali amca. Bana ateş eden adamı da Allah yarattı, değil mi?” diye sordu. Bu soru karşısında bocalayan fakat belli etmemeye çalışan Cumali acı bir tebessümle “Tabi Murat, herşeyi Allah yarattı” dedi. Ateş etme meselesinin ne olduğunu pek anlamasam da, konuşmanın hoş olmayan bir mecraya girdiğini farketmiştim. Cumali'nin verdiği cevabı düşünerek anlamaya çalışan çocuğun başını okşuyarak “Tamam Murad, senin gerçekten akıllı olduğunu anladım” dedim.
“Cumali abi, ne içersiniz?”
Oldukça edebli bir tavır içinde olan bu kadıncağız, Murat'ın annesi olmalıydı.
“Sağol bacı. Gitmemiz gerek. Size bir selam vermek ve Murat'ı görmek için uğradık. Faik nasıl?”
“İyidir hamdolsun. Bildiğin gibi çalışıyor.”
“Selamımızı söylersin.”
“Ve aleykümselam.”
Cumali bana dönerek “Hocam, kalkabiliriz” dedi. Murat'ın annesine “Müsaadenizle” diyerek ayağa kalktım. Cumali çocuğu kanepeye oturtup “Hediyelerin paketin içinde” dedikten sonra ekledi.
“Anlaştığımız gibi Murat. Ben yaşlandığım zaman sen de bana hediye getireceksin, tamam mı?”
Gülümseyerek “Tamam, Cumali amca” dedi. Çıkmadan önce Murat'ın başını okşuyarak “Allahaısmarladık Murat” dedim. Aynı gülümsemeyle “Güle güle Akif hoca amca” dedi. İkimizi de gülümseten bir cevap olmuştu bu. Cumali'yle hiç konuşmadan arabaya bindik. Araba üç-beş dakika yol aldıktan sonra Cumali şoföre eğilerek “Hasan, Receb'in kahvesine çıkalım” dedi.
“Peki abi.”
On dakika sonra Receb'in kahvesine gelmiştik. Küçük bir tepenin üzerindeki bu bahçeli kahvehane, benim de hoşuma gitmişti. Etraf genelde sakin sayılırdı. Kahvehanenin çevresi ağaçlık ve daha aşağılarda evler gözüküyordu. Benim yaşlanmdaki bir adam aceleyle yanımıza gelerek “Cumali abimiz, hoşgeldiniz, şeref verdiniz” dedi. Cumali bu adama selam verdikten sonra bana dönerek “Hocam, hava güzel, dışan oturabiliriz” dedi.
“Tabi oturabiliriz. Havanın güzel olduğunu, yağmur olmadığını havaalanında öğrendim.”
Cumali ciddi gözlerle bana bakarak “Yağmur da güzeldir Akif hoca. Dünyadaki birçok pislik yağmurla yıkanıyor, yağmurla temizleniyor” dedi.
İtiraz etmeden, söylediği sözün doğru boyutunu tasdik etmek istedim.,
“Doğru söylüyorsun. Biz öylesi yağmurlara rahmet diyoruz.”
Arabanın şoförlüğünü yapan Hasan bahçenin giriş yerindeki masaya oturmuş, biz ise en uçtaki kuytu masayı tercih etmiştik. Çaylar geldi ve Cumali çayından iki yudum aldıktan sonra konuşmaya başladı.,
“Zannedersem dört ay oldu. O kahrolası ihale işi çıkmış, Atakan'a ihaleden çekilmesini söylemiştik. İlk görüşmede bize evet ya da hayır demediği için kendisine bir hafta mühlet verdik.”
Sustu. Sabit bir noktaya bakan gözleri dalıp gitmişti. Sonra eliyle kısa sakalını sıvazlıyarak devam etti.
“Ben ortalıkta pek gözükmem Akif hoca. Bazen şehrin bu varoşlarına gelir, getirdiğim emanetleri buradaki ailelere ve çocuklara dağıtırdım. O gün de aynı niyetle oradaydım. Mahallenin çocukları etrafımda, Murat ise kucağımda idi. Nereden geldi, nereden çıktı bilmiyorum o hergeleyle karşılaştım. Elinde bir silah ile üç-dört metre önümde durdu ve “İhaleden Atakan bey değil sen çekileceksin” dedi. Meseleyi anlamıştım. Her zaman yaptığım gibi önce içimden kelime-i şehadet getirdim.
“Hiç korktun mu?”
“Ölmekten mi?”
“Evet.”
“Akif hoca, biz ölmekten korktuğumuz an bir hiç oluruz.”
Kısa bir süre sustuktan sonra ilave etti.
“Bu yaşıma kadar içimde, içimin derinliklerinde hissettiğim tek korku, insanlardan korkmaktı. Ben insanlardan değil, insanlardan korkmaktan korkuyordum. Çünkü insanlardan korktuğum an, beni dik tutan herşeyimi kaybedeceğim düşüncesine kapılıyordum. Korktuğum şey, korkmaktı, korkmanın kendisiydi!.”
“Peki ya Allah, Allah korkusu!.”
“O konuda bir problemim yok. Allah'tan korkuyorum fakat bu korku beni hiç rahatsız etmiyor. Allah'tan korkmam değil, Allah'tan korkmamam bana korku verebilirdi.”
Çok doğru bir yaklaşım ve çok güzel sözlerdi bunlar. Başımı salhyarak “Doğru söylüyorsun” dedim ve ekledim.
“Peki sonra, sonra Cumali!.”
“Kucağımda tuttuğum Murat'ı arka tarafıma bırakıp, bu serseriye döndüm ve “Meselemizi başka bir yerde konuşalım” dedim. “Ben konuşmaya gelmedim” dedikten sonra gözlerini yan tarafıma çevirdi. Başımı eğince arkama bıraktığım Murat'ın yanıma geldiğini gördüm. Çocuğa neden baktığını anlamak için tekrar ona dönünce “Ben seni infaz etmeye de gelmedim, bu sadece bir uyan” diyerek Murat'a iki el ateş etti. Şaşkınlıktan kaskatı kesildiğimi hissettim. Bütün reflekslerim durmuştu. “Cumali amca, Cumali amca” diye ağlayan çocuğa döndüm. Ayağı ve kamı kan içindeydi. Küçücük ellerini bana uzatıyor, beni tutmak, korku dolu gözlerle bana sığınmak istiyordu. Herşeyi unutmuştum o an. Yere oturup Murat'ı kucağıma aldığım zaman arkadaşlar gelip “Abi nerede?” dediler. Boş gözlerle önce arkama sonra etrafıma bakındım. Serseri ortalıkta gözükmüyordu. “Kaçıyor, bulun onu” dedim. Fakat arkasından gittilerse de onu bulamadılar. Bense Murat'ı hemen hastaneye götürdüm. Hastanede Murat'ı ameliyata aldılar Akif hoca, sağ bacağı da gördüğün gibi sakat kaldı.
Cumali derin bir iç çekti ve çayından birkaç yudum aldıktan sonra devam etti.
“Tabi olayı hemen araştırdık. Atakan'ın bu adamı bir alacak meselesinde kullandığını, ancak adamın bize gelmesinden haberdar olmadığını öğrendik. Yakın kaynakların bize verdiği bilgi, bu serserinin kendince bir kahramanlığa kalkışmasıydı. Atakan olaydan iki gün sonra bize haber göndererek hadiseye çok üzüldüğünü ve ihaleden çekildiğini bildirdi. Biz artık ihalenin önemli olmadığını, çocuk kanma bulaşan, ihaleye bizim de girmeyeceğimizi söyleyip, bize o serseriyi vermesini istedik. Önce itiraz etmedi. Birkaç gün geçtikten sonra onu bulamadığını, nerede olduğunu bilmediğini söyledi.”
“Belki doğru söylüyordur!.”
“Doğru söylese de önemli değil, Çünkü bizim gerçek ismini dahi bilmediğimiz bu serseriyi onun bulması gerekir. Nitekim bunu söyledik kendisine ve onu bulamazsa bu olaydan kendisini sorumlu tutacağımızı belirttik.”
“Tabi bulamadı!.”
“Bulamadı mı yoksa bulmak mı istemedi bilmiyoruz. Kendisine tanıdığımız mühlet dolunca,» senin de bildiğin gibi Musa'yı gönderdik.”
Biraz durduktan sonra başını iki yöne sallıyarak “Musa da seni vurdu” dedi.
“Herşey de bir hayır vardır. Ben hiçbir zaman keşke oraya gitmeseydim, keşke vurulmasaydım demedim.”
“O keşkeleri biz söylüyoruz!.”
Cumali'ye tekrar acıdığımı hissettim. Yüz ifadelerinden bu yaşına kadar hiç gün görmemiş, hiç gülmemiş gibiydi. Çayının kalan kısmını bir yudumda bitirip, bardağı masaya koyduktan sonra bana döndü.
“Evet Akif hoca!. Bütün bunlan sana, bir daha Atakan'la aramıza girmemen için anlattım. Atakan'ın yegane kurtuluşu, o hergelenin âdını veya adresini bana vermesi idi. Ancak o bunu yapmadı!.”
“Anlıyorum Cumali!. Fakat Atakan beyle görüşünceye kadar bana müsaade et. Ben seni tekrar arayıncaya kadar ona yaklaşma olur mu?”
Cumali cevap vermedi. Sağ elinin şahadet parmağı ile alt dudağını kaşımaya başladı. Sonra bana dönerek “Hocam, artık kalkalım mı?” dedi.
“Bir soru sordum, daha doğrusu bir istekte bulundum Cumali!”
Sanki kendisinden namus ve şerefe ayktn bir şey istemişim gibi sıkıntıya düşmüştü. Derin bir nefes alıp verdikten sonra başını salhyarak “Tamam, tamam ama lütfen fazla gecikmeyin!.” dedi.
Receb'in kahvesinden aşağıya inerken, ne Cumali konuşuyor, ne de ben konuşmak istiyordum..
Pazar günü Atakan beyle telefonla konuşmuş ve pazartesi günü onun bürosunda buluşmaya karar vermiştik. Önce dükkana gelerek işleri yoluna koydum. Saat on-bire doğru Süleyman geldi. Arabayı sattığını ve güzel bir dükkan bulduğunu söyleyerek, dükkanı görmemi istedi. Dükkanı görmeme gerek olmadığını, beğendiyse hemen tutabileceğini belirttim. Heyecanlı gözlerle bana bakarak “Allah'ın izniyle çok güzel iş yapabilecek bir dükkan” dedi. “Hayırlısı İnşaallah” derken Süleyman'a dikkat ettim. Kıpır kıpırdı, yerinde durmak istemiyordu. Oldukça değişmiş, hareketlerine canlılık gelmişti.
Saat onikiye çeyrek kala Süleyman'la birlikte notere giderek arabanın satışını verdim. Süleyman bana, ben Süleyman'a dua ederek aynldık. Son bir saati Süleyman'la birlikte geçirmeme rağmen aklımda hep Atakan bey ve o karmakanşık iş vardı!.
Ne sıkıntılı bir durumdu bu!.
Öğlen namazını kıldıktan sonra Atakan beyin bürosuna gittim. Sekreter kızımız beni hemen tanımış ve biraz gösterişe kaçan bir hürmetle içeri buyur etmişti. Atakan bey beni odasının önünde karşıladı. Selamlaştıktan sonra gayriihtiyari kucaklaştık. Sekretere çay getirmelerini söyledikten sonra birlikte odasına girdik.
Yine aynı misafir koltuğuna oturdum. Atakan bey de masasındaki koltuğa geçmemiş, benim karşımdaki misafir koltuğuna oturmuştu.
“Nasılsınız Akif hoca.”
“Elhamdülillah. Siz de iyisiniz inşaallah.”
“Çok şükür.”
“Yılmaz tekrar işbaşı yapmış. Teşekkür ederim.”
“Ne demek!. Ben tekrar işe dönmez diye endişelenmiştim!.”
“Namazına devam ediyor. Biliyorsunuz değil mi?”
Gülümseyerek başını salladı.
“Peki ben, ben size nasıl teşekkür edeceğim Akif hoca!. Şu an yaşıyorsam, bunu size borçluyum!.”
“Estağfirullah!. Bunu bana değil, Allah'a borçlusun. Hepimizin Rabbi olan Allah (c.c), sizin dünyada daha bir süre yaşamanıza izin verdi. Umud ederim ki bu izinde sizin için hayır vardır.”
“Nasıl?”
“İnşaallah bundan sonraki ömrünüz, kötülüklerden uzaklaşmanız ve iyiliklerinize iyilik katmanız için bir fırsat olur.”
“Biz kötülüklerden uzaklaşıyoruz da, kötülükler bizden uzaklaşmıyor Akif hoca!.”
“Kötülüklerden uzaklaşabilmek, bir insanın kendisini boş bir sahaya, nötr veya pasif bir alana çekmesiyle mümkün olmuyor. Kötülüklerden uzaklaşabilmemiz, iyilere ve iyinin gerçek sahibi Allah (c.c.)'a yaklaşmamızla, bizleri kötülüklerden koruyabilecek olan Allah'a bir kul sıfatıyla sığınmamızla mümkün olabiliyor.”
Bu söylediklerim Atakan beyin hoşuna gitmemişti. Bir süre sustuktan sonra başını salhyarak “Tamam Akif hoca, hemeyse” dedi. Bu baştan savmacı tavır, tabi ki benim de hoşuma gitmemişti.
“Atakan bey!. Beni dinleyerek başınızı sallamanızı değil, benimle konuşmanızı isterim. Ne oldu ki!.”
“Akif hoca!. Bu sözlerinizle beni nereye, kimlerin arasına davet ettiğinizi biliyorum. Fakat ben Atatürkçüyüm. Sizinle Atatürk arasında bir tercihte bulunmam gerekirse, hiç tereddüte düşmeden Atatürk'ü tercih ederim. Çünkü siz sadece beni kurtardınız. Atatürk ise koskoca bir toplumu kurtardı.”
Haydaa!. Ne diyordu Atakan bey, ne yersiz, ne biçimsiz bir bağlantıydı bu böyle!.
“Bakın Atakan bey. Benimle konuşurken, sırtınızda bir minnet bohçası olmasın. Çünkü bana hiçbir borcunuz yok. Meseleye böyle yaklaşarak benimle rahat konuşmanızı isterim.”
“İyi ama beni siz kurtardınız!.”
“Hayır, daha önce de belirttiğim gibi Allah kurtardı. Bir akıntıda sürüklenirken, karşınıza çıkan bir kütüğe tutunarak kurtulduğunuzda, kurtuluşunuzu kütükten bilmeniz ve “Bu kahraman kütük beni kurtardı” demeniz ne kadar yanlış ise, bu meselede de kurtuluşunuzu Allah'tan değil de benden bilmeniz o kadar yanlıştır. Ben sadece küçük bir vesile idim. Böylesi durumlarda vesileye küçük bir teşekkür, vesileyi yaratan Allah'a ise büyük bir şükür gerekir.”
“Fakat siz benim için vuruldunuz!.”
“Hayır, ben sizin için vurulmadım. Ben inandığım değerler için, kendi kimliğim, kendi kişiliğim için ve bütün bunlann fevkinde olan Rabbimin nzası için vuruldum. Rabbimin rızasını gözardı ederek değil sizin için, Resulullah {s.a.v.) için dahi canımı tehlikeye atmam.”
Hiç cevap vermeden düşünceli gözlerle bana bir süre baktı. Bakışlarından beni biraz anladığı, biraz anlayabildiği görülüyordu.
“Atatürk'ün koskoca bir toplumu kurtardığına dair ifadenize de katılmıyorum. Atatürk bir komutan olarak bu toplumun kurtulmasına önemli katkılarda bulundu deseydiniz, bu sözünüz daha makul olabilirdi. Çünkü bizler müslümanız. Bir kurtuluş mücadelesinde ordumuzun başında Resulullah (s.a.v.) dahi olsa, bizler kazandığımız zaferi Resulullah (s.a.v.)'den değil, önemle ve öncelikle Rahman olan Rabbimizden, Rabbimizin lütuf ve yardımından biliriz. Zaten alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (s.a.v.) de her zaferi Allah'tan bilir ve bizim de böyle bilmemizi isterdi.”
Sustu, cevap vermedi Atakan bey!.
Duvarda asılı olan bir şiir gözüme ilişti yine. Daha önce bir lokalde okuduğum ve Atakan beyin bürosuna ilk geldiğim gün duvarda asılı olduğunu farkettiğim bu şiiri Atakan beye göstererek “Bu şiirde yazılanlara katılıyor musunuz?” dedim.
Önce duvarda asılı olan şiire sonra bana dönerek “Herhalde siz katılmıyorsunuz” dedi.
“Tabi katılmıyorum. Atatürk olmasaydı, annemizin kim olduğunu bilsek de, babamızın kim olduğunu bilemeyeceğimiz ifadelerine nasıl katılabilirim ki!. Koskoca bir milletin namusunu bir insana bağlamak, o millete büyük bir hakarettir. Çünkü bu milletin anaları, tek başlarına kalsalar dahi namuslan için canlarını verebilecek olan analardır. Tabi ki bunun istisnalan vardır. Mesela bu sözleri yazanlar ve bu yazılanlara katılanlar, bu istisnalardan olabilir!. Bunlar kendileri adına konuşarak, kendileri adına böylesi şiirler yazarak, “Atatürk olmasaydı bizler birer piç olurduk” diyebilirler. Ancak bu sözü bizlere, bu sözü koskoca bir millete nisbet etmesinler.”
Atakan beyin yüzü kızarmış, bir anda renkten renge girmişti. Belki de duvara astığı bu şiirin, böylesi çirkin anlamlar içerdiğini hiç farketmemişti.
“Söylediklerimi düşünmenizi isterim Atakan bey!. Bir insana yönelik sevgimizde veya nefretimizde haddi aşmamamız gerekir.”
Düşünceli gözlerle bana bir süre baktıktan sonra hafifçe başını salladı. Bakışlarını tekrar duvara çevirerek şiire baktı. Kısa bir tereddütten sonra yerinden kalkarak şiirin bulunduğu çerçeveyi duvardan alıp, ters çevirerek yere koydu. Beni .şaşırtan bir davranış olmuştu bu. Şaşırdığım husus Atakan beyin bu karan değil, bu kararını bu kadar çabuk vermesiydi. Bu arada sekreter hanım iki çay ile içeriye girdi. Atakan bey “Çaylan buraya bırak” diyerek tekrar karşıma oturdu.
“Çayları karıştırırken hiç konuşmadık. Atakan beyin yüz ifadeleri biraz rahatlamış gibiydi. Çayından birkaç yudum aldıktan sonra bana tebessümle bakarak “Bu söylediklerinizi tekrar düşüneceğim” dedi.”
“Her şeyi düşünmemize gerek olmasa da, savunduğumuz ya da karşı çıktığımız fikirleri mutlaka düşünmemiz gerekir.”
Kaşlarını kaldırarak başını hafifçe öne doğru salladıktan sonra konuyu değiştirmek istercesine sordu.
“Cumartesi günü havaalanına gelmişsiniz.”
“Kim söyledi?”
“Avukat. Sizi dışarı çıkarken görmüş.”
Tebessüm ederek “Ben o gün kimseye gözükmemeye çalışmıştım. Ama bakıyorum herkes görmüş” dedim.
“Dışarı çıktığınızda yanınızda iki kişi varmış.”
“Evet. Beni ilk görenler onlardı!.”
Biraz durduktan sonra hafif kısık bir sesle “Cumali'nin adamları mıydı?” diye sordu. Üstü kapalı konuşmama hiç gerek yoktu. Herşeyi açıkça anlatmalıydım.
“Evet, Cumali'nin adamlarıydı. Bana söylediklerine göre seni karşılamaya değil, uğurlamaya gelmişler!.”
Anladım manasında başını salladıktan sonra “Peki niye gittiler?” dedi.
“Cumali benim havaalanında olduğumu öğrenince nedenini merak etmiş. Yanıma bir adamını göndererek benimle telefon görüşmesi yaptı. Kendisiyle telefonda bir müddet görüştüm. Zorlanarak da olsa, benim ricamı kırmadı. Sen uçaktan inmeden Önce biz o adamlarla birlikte havaalanından aynldık.”
Atakan bey derin bir nefes alarak bana baktı.
Ne söyleyeceğini, ne söylemesi gerektiğini pek bilmiyordu. Çayından birkaç yudum alıp tekrar önüne koydu. Derin duygulara, karışık düşüncelere dalıp gitmiş gibiydi.
Meseleyi benim açmam daha doğru olacaktı.
“Havaalanından çıktıktan sonra Cumali'yle görüştüm. Gördüğüm kadanyla seninle ilgili defteri kesinlikle kapatmamış. Beni o vurulan çocuğun yanına götürdü. Aslında bana o çocuğu değil, öfkesinde ne kadar haklı olduğunu göstermek istiyordu.”
“O çocuğa ben de çok üzüldüm Akif hoca. Ama elden ne gelir. Bir psikopat, bütün bu işleri başımıza getirdi!”
“Kimdi o?”
“Ben de pek tanımıyorum. O hadiseden birkaç ay önce bir alacak meselesinde işimi halletmişti. Şimdi düşünüyorum da keşke halletmez olaydı. Ben karşı tarafı bir kişi ile tehdit ettikten sonra başka bir meselede kendim bir mafya ile, Cumali gibi bir belayla karşı karşıya geldim. Etme bulma dünyası diyorlar ya, belki de doğru bir söz!.”
Biraz durduktan sonra devam etti.
“Hemeyse!. Cumali bana ihaleden çekilmemi söyledikten sonra ben bu adama Cumali'yi tanıyıp-tanımadığını sordum. Tanıdığını ve bu işi halledebileceğini söyledi. Ben bu cevaptan Cumali'yle tanışık olduğunu ve bu işi konuşarak halledeceğini sandım. Meğer adam deliymiş? Ben ne bileyim onun böyle bir psikopattık yapacağını!.”
“Sonra ne oldu?”
“Cumali benden bu adamı istedi. Önce tereddüte düştüm. Çünkü Cumali'nin bu adamı ne yapacağını, ne yapmak istediğini biliyordum. Kararsızlık içinde olmama rağmen yine de bu adamla görüşmek istedim. Fakat bulamadım. Hiç kimseye bir şey söylemeden ortadan kaybolu-verrnişti. İşin garip tarafı bu adamı doğru dürüst tanıyan da yoktu.”
“İsmi neydi?”
“Ahmet olduğunu söylemişti. Doğru mu yanlış mı bilmiyorum!.”
“Neticede onu bulamadın!.”
“Bulamadım ve bulamadığımı Cumali'ye bildirdim. Beni her ne kadar tehdit etse de, o adamı aradığıma ve bulamadığıma inanacağını zannediyordum. Fakat o. buna inanmadı.”
Başımı hafifçe sallamakla yetindim. Atakan bey çayından iki yudum aldıktan sonra düşünceli gözlerle bana baktı.
“Akif hoca!. İlk konuşmamızı hatırlıyor musunuz? Bana ölümden korkup korkmadığımı, ölümün asıl itibariyle Allah'a dönüş olduğunu ve o an ölecek olsam, Allah'a rahat bir vicdanla dönüp-dönemeyeceğimi sormuştunuz.”
“Evet.”
“Bu sorulara konuşma düzleminde ne cevap verdiğimi pek hatırlamıyorum. Fakat Cumali'nin gönderdiği o adamın soğuk çehresiyle karşılaştığım an, ölümden ve ölmekten çok korktuğumu anladım. Vurulup yere düştüğümde ise gariptir ama ailemi değil Allah'ı düşünüyordum. Doğrusunu isterseniz ilk kez orada Allah'tan korktuğumu, Allah'tan çok korkmaya başladığımı hissettim.”
Sesindeki heyecanlı titremeden, bu sözlerinde samimi olduğu, bu sözlerin yüreğinden yükseldiği belliydi. O anı iyi yaşamış, iyi farketmiş, iyi hissetmişti Atakan bey!.
“Bazı önemli sorulara konuşarak cevap vermek ile yaşayarak cevap vermek birbirinden çok farklı oluyor değil mi?”
Başını sallıyarak “Çok farklı” dedi.
“Şimdi de korkuyor musun?”
“Ölümden mi?”
“Hayır, ölümden de öte olan Allah'tan.”
“Düşündüğüm zaman o korkuyu yine içimde hissediyorum ama o an ki kadar sıcak değil!.”
“Sakın o korkuyu yitirmeyin. Allah korkusu, bizlerde mutlaka ve mutlaka bulunması gereken bir korkudur.”
“İyi ama Akif hoca, Allah'ı sevmek daha güzel, daha önemli değil mi?”
“Allah sevgisi, hiç kuşkusuz sevgilerin en güzelidir. Bu sevgiyi içimizde diri tutmamız, bu sevgiyi beslememiz elbetteki çok önemlid. Ancak Allah korkusundan uzak bir Allah sevgisi, Allah'tan gafil insanlara özgü bir sevgidir. Allah'ı bizlerden çok daha fazla seven peygamberler, aynı zamanda Allah'tan en çok korkan insanlardır.”
“Hangisi daha önemli? Allah'ı sevmek mi, Allah'tan korkmak mı?”
“Bizler için Allah'tan korkmak daha önemli. Çünkü bizlerdeki Allah sevgisi, bizleri nefsi eğilimlerden, nefsi sapmalardan uzak tutabilecek kalitedeki, uzak tutabilecek olgunluktaki sevgiler değildir. Korkudan uzak olan bu olgunlaşmamış sevgi, bizleri Allah'a kulluk noktasında gevşekliğe götürecek bir sevgidir. Bizler gibi insanların nefse ve şeytana rağmen Allah'a kulluk yapması, kulluk yapabilmesi, Allah'tan korkması ile mümkündür. Bizleri şampanya içmekten, bizleri üstümüze üstümüze gelen çok güzel bir kızla ilişkiye girmekten sakındıran, bizleri uykumuzun en tatlı noktasında yatağımızdan kaldıran, soğuk su ile abdest aldırarak namaz kıldıran gerçek, içimizde taşıdığımız bu Allah korkusudur.”
Söylediklerimi anlamaya çalışan Atakan beyin düşünceli gözlerine bir süre baktıktan sonra devam ettim.,
“Gerçi gecenin karanlığında yatağından uzaklaşıp, içindeki Allah sevgisi, kulluk sevdası ile namaza duran müminler de vardır. Fakat hiç kuşkun olmasın ki bu mü'minlerin ulaştıklan sevgi ve sevda, Allah korkusu köprüsünden geçerek ulaştıklan bir sevgi ve sevdadır. Bunlann içlerinde daima diri tuttukları korkulan büyüdükçe, sevgi ve sevdalan da büyümektedir. Çünkü bu mü'minler Allah'a yaklaştıkça, Allah'ın azametini daha yakından hissettikçe, Rahman olan Allah'ın daha çok korkulması ve daha çok sevilmesi gereken bir Rab olduğunu daha iyi, çok daha iyi anlamaktadırlar.”
Atakan beyin yorulmaya başlayan bakışlanndan, onun anlayış sınırlannı biraz geçtiğimi farkettim.
“Bütün bunları, içinde hissettiğin Allah korkusunun kıymetini bilmen için anlattım. Umarım sıkılmamışındır!.”
Kendisini toparlayıp başını iki yana sallıyarak “Yok, yok” dedi. Çayımı içip, kısa bir suskunluktan sonra sordum.
“Avukat, Türkiye'ye dönmeni istemiyormuş. Sen niye dönmek istedin?”
“Önce ben de dönmemeyi düşündüm. Fakat bu düşünce daha sonralan çok ağınma gitmeye başladı.”
“Neden?”
“Daha önce söylediğim gibi ben Atatürkçüyüm. İnandığım bir önder olan Atatürk'ü ingilizler, fransızlar, yunanlılar bu ülkeden çıkaramazken, beni Cumali gibi bir adam mı ülkemden çıkaracaktı!. Bunu içime sindiremezdim!.”
“Anlıyorum.”
Biraz durakladıktan sonra “Hem bu arada avukatın getirdiği bir haber vardı!.” dedi.
“Ne haberi?”
Ben Fransa'dayken bizim psikopat avukata telefon ederek, benim vurulmama çok üzüldüğünü, gerekirse Cumali'ye teslim olabileceğini söylemiş. Avukata adresini veya telefon numarasını vermek istememiş. Sadece benimle ilk görüştüğümüz çay bahçesinde buluşmak ve orada görüşmek istiyormuş. Avukat Fransa'ya geldiğinde bana durumu anlattı.”
“Ne zaman buluşacaktınız?”
“Bu çarşamba günü!. Fakat kararsızım. Bu teklifi ilk önceleri kabul etmeme rağmen şimdi kuşkuluyum. Bütün bunlar Cumali'nin bir tezgahı olabilir!.”
Bu Cumali'nin bir tezgahı olabilir mi diye düşündüm!. Pek sanmıyordum ama yine de belli olmazdı. Çünkü Cumali'yi yeterince tanımıyordum.
“Sence bir mahsuru yoksa, bu görüşmeye ben gideyim.”
“Benim o psikopatla görüşeceğim özel bir konu neden olsun ki!, Görüşülecek konu, zaten herkesin bildiği konu. Hem!.”
Düşünceli bir duraksamadan sonra devam etti.
“Hem, bu adama ne söyleyeceğimi de bilmiyorum. Haydi git, git de Cumali seni öldürüversin mi diyeceğim!.”
“Bu adamı Cumali'yle karşı karşıya getirmek, düşünebileceğimiz en son şey olmalı. Önce görüşelim, önce görüşeyim bu adamla!.”
“Akif hoca!. Nasıl bir işe bulaşmak istediğinizi biliyor musunuz?”
“İnşaallah hayırla karşılaşınz!.”
Atakan bey cevap vermedi. Bu arada ikinci çaylar gelmişti. Çaylan içerken çarşamba günü nerede buluşacağımızı, ne yapacağımızı kararlaştırdık. Bürodan ayrılırken, Atakan bey samimi bir şekilde bana sanlıp “Herşey için teşekkür ederim” dedi. Hafif tebessüm ederek cevap verdim kendisine.
“Daha önce söylediğim gibi, bana bir teşekkürün, Allah'a bin şükrün olsun!.”
Atakan beyle çarşamba günü saat onda buluştuk. Arabada bir şoför, bir de kendisi vardı. Çay bahçesine doğru gelirken bana bir cep telefonu vererek, bunu nasıl açıp kapatacağımı gösterdi. Bize bu telefon Tazım olacaktı. Çünkü Atakan bey çay bahçesine girmeyecek, adam şayet gelirse, beni bu cep telefonundan arayarak adamı tarif edecekti.
Yolda pek konuşmadık,
Çay bahçesine elli-altmış metre kala araba durdu. Arabadan ineceğim sırada Atakan bey endişeli gözlerle bana bakarak kendisinin bazı önlemleri aldığını fakat yine de çok dikkatli olmam gerektiğini söyledi. Kendisine tebessüm ederek fazla endişeye gerek olmadığını, biz Allah ile berabersek, Allah'ın da bizimle beraber olduğunu belirttim. Gözlerime bakarak “İnşaallah” dedi.
Ben arabadan indiğimde, Atakan bey arabayı daha da kenara çektirerek park ettirmişti. Bulunduğu bu nokta, çay bahçesine giren çıkanları herhalde görebileceği bir noktaydı. Ağır ağır çay bahçesine doğru yürürken, bugünkü ayetel kürsileri okuyup-okumadığımı düşündüm. Okumuştum ve okuduğumu hatırlayınca rahatladım. Kütüb-i sittede rivayet edilen Resulullah (s.a.v.)'in bir nasihati olarak hergün sekiz ayetel kürsi okuyor ve bunları sırasıyla sağıma, soluma, önüme arkama, aşağıya, yukarıya üfledikten sonra yedincisini yutuyor ve sekizinci ile kendimi bir daire içine alıyordum.
Bu hadis-i şerifle karşılaştığım ilk zamanlar, toplumdaki üfürükçüler gözümünö gelmiş ve bu rivayete kuşkuyla yaklaşmıştım. Ancak Rabbimizin Adem (a.s.)'ın bedenine ruhundan üflediğini, kıyametin İsrafil (a.s.)'ın Sur'a üfürmesiyle kopacağını dikkate aldığım zaman, bu rivayetin sahih olabileceğini ve bu rivayette kastedilen üfürmenin, batıl bir üfürme olamayacağını anladım. Nitekim o günden sonra her sabah tesbihatının akabinde sekiz ayetel kürsi okuyarak bu nasihati yerine getiriyordum. Artık vazgeçmeyeceğim, vazgeçmeyi düşünemeyeceğim bir nasihat olmuştu bu benim için. Çünkü bu nasihati yerine getirdiğim zaman, şeytan ve dostlannın görünen ya da görünmeyen serlerine karşı zırhlandığımı, hak bir zırh içine girdiğimi hissediyordum.
İşte şimdi de bunu düşünmüş, ayetel kürsileri okuduğumu hatırladığım zaman kendimi Allah'ın izniyle daha rahat, daha güvende hissetmiştim. Tabi ki içimde duyduğum bu güven, benim başıma bir şey gelmeyecek, bana kesinlikle bir şey olmayacak anlamında bir güven değildi. Çünkü Nebevi bir nasihati yerine getirerek kendimi içinde hissettiğim bu zırh, kurşuna değil şerre kapalı bir zırh idi. Daha açık bir ifadeyle benim için hayr olabilecek her türlü musibet, bu zırhtan içeri kolaylıkla girebilirdi. Zaten bizler de giydiğimiz zırhın şerre kapalı,
hayra açık olmasını istemez miydik!.
Çay bahçesine girdiğimde, ortalığın sakin olduğunu gördüm. Masaların dörtte üçü boş gibiydi. Biraz ortaya doğru ilerleyerek kenar kısımdaki boş masalardan birine oturdum. Bana uzaktan bakan garsonun yanıma gelmesini beklemeden işaretle bir çay istedim. Çay bahçesinde pek gürültü yoktu. Birkaç insan kahvaltısını yapıyor, bazılan çay içerek konuşuyorlardı.
Garson tepsisindeki üç çay ile benim bulunduğum masaya doğru gelirken, iki çayı ilerdeki bir masaya bıraktı. Masada oturanlara dikkat edince birden heyecanlandım. Çünkü masada oturan iki kişiden birisi, havaalanına avukatla birlikte gelen ve Muzafferle telefon konuşması yapan uzun boylu adamdı.
Canım sıkıldı!.
Atakan beyin kastettiği önlem, bunlar olmalıydı!. İyi ama bu adam kiminle buluşulacağını biliyorsa, bu durumu Cumali'ye mutlaka bildirmişti. Masaların hepsini tek tek gözden geçirerek, başka bir tanıdık simanın olup-olmadığına baktım. Cumali'nin adamına benzer hiçbir adam görememiştim. İnşaatları yoktu.
Çayımı karıştırırken, devamlı olarak uzun boylu arkadaşa bakıyordum. İlk göz göze gelişimizde gözünü hemen yan tarafa çevirdi. Kısa bir süre sonra ikinci göz göze gelişimizde ise elimi kaldırarak onu yanıma çağırdım. Hiçbir tepki vermeden bana bakmaya devam etti. Elimi kaldırarak tekrar çağırdım. Birlikte oturduğu arkadaşına bir şey söyledikten sonra masadan kalkarak yanıma geldi.
“Selamunaleyküm”
“Ve aleykümselam” dedikten sonra bir süre yüzüne baktım.
“Senin adın ne?”
“Sadık.”
“Bak Sadık!. Senin kime sadık olduğunu bilmiyorum. Fakat sakın unutma, bugün havada bulut yok, yağmur yağmayacak!. Yağmur yağarsa ilk ıslanan ben olurum.”
Söylediklerimi dinlerken şekli şemali değişen yüzünü toparlamaya çalışarak “Anlıyamadım Akif hoca!.” dedi.
“Ben, anladığını umuyorum. Ayrıca bu söylediklerimi iletmen gereken birileri varsa, bunu hemen iletmelisin.”
Ağzını açıp bir şeyler söylemeye niyetiendiyse de, ne söyleyeceğini bilemedi!. Düşüncelerindeki karışıklık, şaşkın bakışlanndan anlaşılabiliyordu.
“Bana öyle bakma Sadık. Ben kendimi, sizin dostunuz olarak görüyorum. Bugün yapılması gereken bir şey varsa, onu ben yapacağım. Şimdi gidebilirsin.”
Başını hafifçe sallıyarak masasına döndü. Masada kısa bir süre oturduktan sonra yerinden kalkarak çay ocağının arka tarafına doğru yürüdü. Beni biraz rahatlatan bir gelişme oldu bu. Herhalde Cumali'ye telefon edecek ve söylediklerimi kendisine iletecekti.
Aradan onbeş dakika kadar geçti.
İkinci çayımı içerken telefonun çaldığını duydum. Atakan bey heyecanlı bir sesle “Şimdi çay bahçesine giriyor. Kurşini pantolonlu. Üstünde siyah deri mont var” dedi. “Anladım” diyerek telefonu kapattım. Beş on saniye sonra çay bahçesine giren bu adamı ben de görmüştüm. Otuz yaşlannda, orta halli görünümde bir adamdı bu. Sakin adımlarla etrafına bakına bakına çay bahçesinin ortasına kadar geldi. Deri montun yan cebine soktuğu sağ elini hiç çıkarmadan orta yerde durup, bir süre daha etrafa baktıktan sonra benim sol tarafımdaki boş masalardan birine yöneldi.
Yanına gelen garsona bir şeyler söyledikten sonra tekrar etrafına bakındı. Yanm kalan çayımı elime alarak yerimden kalktım ve onun masasına doğru yürümeye başladım. Benim kendisine doğru yaklaştığımı görünce önce ellerime sonra yüzüme baktı.
“Selamunaleyküm”
Tedirgin gözlerle bana bakarak “Aleykümselam” dedi.
Atakan beyin bir yakını sayılırım, müsaade edersen oturabilir miyim?
Kısa bir duraklamadan sonra eliyle sandalyeyi göstererek “Buyur” dedi. Sandalyeyi hafif kenara çekerek Sadık'ı görebileceğim bir şekilde oturdum. İlerki masada oturmakta olan Sadık, etrafla hiç ilgjlenmiyormuş gibi arkadaşıyla konuşurken, gözlerini ara sıra bana döndürüyordu.
“Merhaba, benim ismim Akif, tanıdıklar Akif hoca diyorlar.”
Başını hafifçe sallamakla yetindi.
“Sizin isminiz Ahmed miydi?”
“Ahmed. Hacı Ahmed.”
“Hacca gittiniz mi?”
“Hayır gitmedim. İsmim öyle” dedikten sonra sordu”.
“Ya siz, siz hoca mısınız?”
Tebessüm ederek “Yok, benim de ismim öyle” dedim. Yarım kalan çayımdan birkaç yudum aldım. Bu arada garson bir çay bırakarak gitti. Ahmed çayını karıştırırken ara sıra başını sallıyordu. Çayından bir yudum aldıktan bana dönerek “Cumali buralarda mı?” dedi. Sorduğu sorunun cevabını hiç merak etmeyen gözlerinde açık bir umursamazlık vardı. Cumali burada olsa da, masa da onun için hiç önemi yok gibiydi.
“Hayır, zannetmiyorum!.”
“Atakan bey neden gelmedi!.”
“Benim gelmem daha uygun olacaktı.”
Düşünceli gözlerle bana bakarak “Sizin bu olayla ilgi ne” dedi.
“İki kurşunluk bir ilgi!.”
Şaşırmış bir şekilde “İki kurşunluk bir ilgi mi” dedik sonra biraz durakladı ve ilave etti.
“Yoksa Atakan beyin yanında vurulan hoca siz misiniz?”
“Evet”
Herşeyi anlamış gibi başını salladı. Düşünceli gözlerle bana bir süre baktıktan sonra gizli bir itirafta bulunuyormuş gibi kısık bir sesle konuştu.
Bunların hepsi benim yüzümden!. Bir kötünün do köye zaran olur derlermiş ya!.
Ahmed'e dikkatlice bakmaya başladım. Kendinden ediyor gibiydi!.
“Kendini kötü bir insan olarak mı görüyorsun?”
“Az daha küçük bir çocuğun katili olacaktım. Bana denilebilir mi?”
“Hepimizin büyük hataları oluyor. Önemli olan bu nasıl baktığımız, bu hatalardan sonra ne yaptığımız!.”
Sustu. Susarak dışarılara, susarak uzaklara bakmaya. Daha hiç tanımadığım bu insana acıdığımı hissettim. Küçük bir çocuğa ateş edebilecek kadar vahşi bir insandan ziyade, sıkıntılardan ve acı çekmekten yorulmuş mazlum bir insana benziyordu. Bakışlannı tekrar bana döndürünce bir süre kendisine baktım ve içtenlikle sordum.
“Nasılsın Ahmed? Gözlerine bakılırsa, yaşamaktan yorulmuş gibisin!.”
Bu sözlerim karşısında bakışları hüzünlendi. Kendisini tutmasa ağlayacak gibiydi. Titrek bir sesle “Hemde çok, çok yoruldum Akif hoca!” dedi.
“Kaç yaşındasın?”
“Yirmidokuz. Fakat kaç tane yirmidokuz yaşadığımı Allah bilir!.”
“Benimle konuşursan sevinirim Ahmed. Zaten buraya seni suçlamaya değil, seninle konuşmaya geldim. Bana o hadiseyi anlatır mısın?”
“Hangi hadiseyi?”
“Cumali'yle aranızda geçen!.”
“Ben o hadisede Cumali'yi değil, hep o küçük çocuğu hatırlıyorum.”
“Murat'ı mı?”
“İsmi Murat mıydı?”
“Evet.”
Kısık bir sesle “Zavallı çocuk” dedikten sonra sustu. Hiç konuşmak istemiyor gibiydi. Boş bardakları almaya gelen garsona iki çay daha söyledim.
“Nerelisin Ahmed?”
“Sivas.”
“İstanbul'a ne zaman geldin?”
Durdu, gözleri dalgınlaştı. Uzun uzun geçmişine bakıyor, geçmiş günlerini düşünüyor gibiydi. Bu durgunluktan sonra ağır ağır konuşmaya başladı.
“Yaklaşık onbeş yıl oldu. Buraya geldiğimde onüç, ondört yaşlarındaydım. Büyük umudlarım vardı. Çalışıp para kazanacak, annemi de buraya getirecektim. Dünyayı ve insanlan tertemiz görüyordum o yıllar. Fakat çok geçmeden öyle olmadığını anladım. Çok iğrenç hareketlerle, çok kötü davranışlarla karşılaştım. Yine de onaltı yaşına kadar kendimi korumaya, kendimi müdafaa etmeye çalışıyordum. Ama olmuyordu. Birinden kaçarken, diğeriyle karşılaşıyordum. İşte o yıllarda saldırgan olmaya başladım.”
Kısa bir süre susup, düşündükten sonra devam etti.
“Ne yalan söyleyeyim, ilk zamanlar hoşuma gitmişti bu saldırganlık. Çünkü kendisini müdafaa etmesi gereken taraf, artık karşı taraftı!. Ben çevremden değil, çevrem benden korkmaya başlamıştı. Tabi ki bu işin bir gereği olarak, bendeki bu saldırganlığın dozu git gide artmaya başladı. Bu arada birkaç kere ıslahevine girip, çıktım.” Benim için üç-beş aylık bir tatil, bir dinlenme oluyordu bunlar!. Ondokuz yaşma geldiğimde, bir adam vurduğum için cezaevine girdim ve cezaevinde tam beşbuçuk yıl yattım.
Biraz duraksadıktan sonra “Hiç cezaevine girdiniz mi?” diye sordu. “Hayır” dedim.
“Cezaevine girmedinizse, bu beşbuçuk yılın ne anlama geldiğini, ne kadar uzun ve ne kadar çekilmez yıllar olduğunu kesinlikle anhyamazsınız. Hayatımın en uzun yıllarıydı bunlar. Şöyle durup geriye baktığımda, ömrümün onda dokuzunu hapiste geçirmişim gibi hissediyorum.”
Çayların geldiğini görünce sustu. Çayını önüne çekerek karıştırdıktan sonra birkaç yudum içti. Dalgın gözlerle bana bakarak sordu.
“Akif hoca, insanın hacmi ne kadardır?”
“Maddi hacmi, göründüğü kadar!.”
“Evet, maddi hacmi göründüğü kadar. Zaten insanın hacmi, sadece görünen bu maddi hacim olsaydı, insan bir sandığın içine rahatlıkla sığar, bu sandığın içinde sıkılmadan yaşayabilirdi. Fakat insanın bir de manevi hacmi, manevi dünyası varmış. İnsanın dış dünyasından büyük bu iç dünyası, hiçbir yerlere sığmıyor Akif hoca!. Bunu cezaevine girdiğim zaman anladım. Görebildiği yere giden, gidebileceği yeri gören dış dünyadaki insanların bunu anlayabilmesi mümkün değil. Fakat dört duvar arasına girdiğiniz zaman, uçsuz bucaksız olan bu iç dünyanızın size müthiş acı veren bir daralma ile dört duvar arasına doğru çekilmeye başladığını hissediyorsunuz. Dört duvar arasına doğru çekilen bu iç dünyanız küçülse, küçülebilse, belki de bir sıkıntı olmayacak. Ancak küçülmüyor bu iç dünyanız. Sadece dört duvar arasının merkezinde bulunan içinize doğru çekilerek, içinize sıkışmaya başlıyor!. Zaten size acı veren de bu oluyor. Çünkü iç dünyanız çok yoğun bir şekilde içinizde toplanmaya, içinizde sıkışmaya başladıkça, maddi hacim dediğiniz bedeninizin dışa doğru gerildiğini hissediyorsunuz!.”
Hacı Ahmed'den hiç beklemediğim sözlerdi bunlar. Bütün bunları okuyarak değil, nefes nefese yaşarken ve yaşadıklarını düşünürken anlamış olmalıydı.
Gerçi herkes için geçerli değildi bu anlatılanlar. Çünkü aynı dört duvar arasında olmalarına rağmen ellerini ve gönüllerini Allah'a açan, Allah'a yönelen müminler, hiç kuşkusuz ki iç dünyalarını Rahman'a doğru uzatıyorlar ve daha bir genişlik kazanan iç dünyalan ile böylesi bir bunalıma düşmeyebiliyorlardı.
Ahmed çayından birkaç yudum aldıktan sonra devam etti sözlerine.
“İşte bütün bunları yaşarken gözünüz saatte, aklınız takvimde oluyor. Çünkü tek kurtuluşunuz zamanın geçmesine, geçebilmesine bağlı. Size bir yıl gibi uzun gelen saatleri saya saya günleri, günleri saya saya ayları, aylan saya saya yıllan geçirmeye çalışıyorsunuz. Cezanızın bitmesine bir hafta kalınca, artık uyumanız, uyuyabilmeniz mümkün değil. Dakikalara asıla asıla bu bir haftayı da geçirdikten sonra sizi cezaevinden çıkanyorlar. Cezaevinin önünde şöyle bir etrafa, sağa sola giden upuzun yollara bakıyorsunuz. Volta attığınız beş-on metrelik yollara benzemiyor bunlar. Kendinizi, uçsuz bucaksız bir boşluğa bırakılmış gibi hissediyorsunuz!. İstediğinizi yapabilir, istediğiniz yolda, istediğiniz kadar yürüyebilirsiniz. Fakat olduğunuz yere çakılmış gibi duruyor, hiçbir yöne hareket edemiyorsunuz. Çünkü beşbuçuk yıldır herşeyi bir emir ve izin çerçevesinde yaptığınızdan, hangi yöne gideceğinize dair bir emir, bir talimat bekliyorsunuz!. Bu şaşkınlık ve tuhaflık içinde kaldırıma oturuyorsunuz. Ayağı uyuşmuş bir insan gibisiniz. Fakat ayağınızın değil, ayağınızdan çok daha değerli olan özünüzün uyuştuğunu hissediyorsunuz!.”
Hacı Ahmed'in tekrar yaşıyormuş gibi ifade ettiği bu. sözcüklerin arkasındaki acıyı ve hüznü hissedebiliyordum.
“Geçmiş olsun Ahmed!.”
Başını sallıyarak “Sağolun” dedi.
“Sonra ne yaptın?”
“Cezaevinden çıktıktan birkaç ay sonra askere gittim ve askerlik dönüşü Sivas'a yerleşerek bir hemşehrinin kızıyla evlendim. Kendime düzgün bir hayat kurmak istememe rağmen yine olmadı, yine olmadı!.”
“Neden?”
“Kendime pek iş bulamıyor, girdiğim işlerde de tutunamıyordum. Şu iki parmağımla gırtlağını sökebileceğim ciğeri beş para etmez adamlar, mal veya makama sahip olduktan için bana hakaret edebileceklerini, bana sövebileceklerini zannediyorlardı!”
Başını iki yöne salladıktan sonra çayından isteksizce birkaç yudum içti.
“Ve yine İstanbul'a döndüm. Bir müddet boş kaldıktan sonra tahsilat işlerine başladım. İşler fena sayılmazdı. Aldığım komisyon hem bana yetiyor, hem de bir kısmını memlekete gönderebiliyordum. Ancak çok huzursuzdum. Tekrar yakalanma ve cezaevini girme düşüncesi, bana korkuya varan bir endişe veriyordu. Bu korkuyu yenmek için hap içmeye başladım. Hap içtiğim zaman herşey vız geliyordu!. Dağlan dümdüz görüyor, bir adımda aşabileceğimi zannediyordum.”
Kısa bir süre durup, düşündükten sonra devam etti.
“Atakan bey Cumali'den bahsettiği zaman, bu meselenin benim için büyük bir fırsat olacağını düşündüm. Önceleri Cumali'yi öldürmek istemiştim. Çünkü kendime kızdığımdan, benimle benzer iş yapan bu alemin insanlarına daha çok kızıyordum. Cumali'yi öldürdüğüm zaman, Cumali'yi değil, kendimin kötü yönünü öldürecektim sanki!. Fakat Cumali'yle karşılaştığım zaman bu düşüncem yavaş yavaş değişti.”
“Neden?”
“O gün fazla miktarda hap almıştım. İçtiğim alkolün ateşlemesiyle hapların hepsi içimde patlamış, insanlan birer küçük kannca gibi görmeye başlamıştım. Kendimi, cüceler dünyasında gezinen bir dev gibi hissediyordum. Ne var ki bir cüce, küçücük bir cüce olarak gördüğüm Cumali benden ve elimdeki silahtan hiç korkmamıştı. Oysa onun korkmasını, korku dolu gözlerle bana bakmasını bekliyordum. Cumali'nin beni hafife alan bu korkusuz bakışları karşısında önce bocaladığımı, daha sonra kızdığımı, öfkelendiğimi hissettim. Cumali'nin tek endişesi kucağında tuttuğu çocuktu. Nitekim çocuğu büyük bir dikkatle arkasına bıraktığı zaman, Cumali'nin kendi canından değil, bu çocuğun canından endişelendiğini gördüm. İşte o zaman hedefim değişti.”
Şaşkınlıkla gözlerimin açıldığını görünce bir süre sustu. Gözlerime bakarak “Şaşırdın değil mi?” dedi. Evet anlamında başımı salladım.
“Hapın ne lanet bir şey olduğunu bilseydin şaşırmazdın!. İçtiğim hapın tesiriyle ben onu bir çocuk, bir canlı olarak değil, küçük ve basit bir eşya olarak görüyordum. Cumali'nin kmlmasından korktuğu küçük bir bardak, küçük bir vazoydu sanki!.”
Derin bir nefes aldıktan sonra utanç dolu bir sesle devam etti.
“Ve ben, yani ben derken kastettiğim hayvan, o çocukcağızı orada vuruverdi!.”
Kızaran gözlerinden üç-beş damla yaşın aşağı doğru süzüldüğünü gördüm. Gözüne yumruk atar gibi sert bir hareketle bu gözyaşlarını sildi. Sıkılmış dişler, utanç ve öfke dolu gözlerle uzaklara bakmaya başladı. Ahmed'i anlayabiliyordum. Bu utanç ve öfke dolu gözlerle uzaklara bakıyor gözükse de, uzaklara değil, kendisine, kendi geçmişine bakıyordu. Bakışlarını tekrar bana döndürdü.”
“Akif hoca!. Hangi kötülüklere bulaşmış olursam olayım, o zamana kadar içimde yaşattığım bazı iyilikler, bazı değerler vardı. Kendimi kötü hissettiğim zamanlar bunlara tutunuyor, bunlarla dik durmaya, bunlarla kendimi iyi hissetmeye çalışıyordum. Fakat o çocuğa ateş edip, hapın tesirinden çıkmaya başladığım zaman, içimdeki bu azıcık güzelliklerin de paramparça olduğunu farkettim. İçinde tutunabileceğim hiçbir iyilik, hiçbir değer kalmamış artık. O zaman anladım ki, yeryüzünde öldürülmesi acilen öldürülmesi gereken yegane insan benim. Tabancamı birkaç kere alnıma dayadımsa da ateş edemedim.Cebinde yedi tane hap vardı. Hepsini birden içtim. Bu hapları içerken kesin öleceğimi zannediyordum ama ölmedim. Birkaç gün sonra ise Cumali'nin beni aradığını duydum. Aklıma gelen ilk düşünce hemen onun karşısına çıkmak ve onunla vuruşarak ölmekti. Hoşuma gitti bu düşünce. Faka1 öncelikle memlekete gitmeye karar verdim. Çünkü bu değerli eşyalar ile birikmiş paramı aileme verip, beni bir adam sanarak yolumu gözleyen ailemi boşamak istiyordum.
Ahmed yine sustu, yine uzaklara bakmaya başladı.
“Memlekete gittin mi?.
“Gittim, gittim ama hiç beklemediğim bir dur karşılaştım. Evde sekiz aylık bir kız çocuğu vardı. Bir hanımımın hamile olduğunu duymuştum ama d doğurmadığını bile bilmiyordum. Kızımı kucağıma aldığımda, önce kendimden utandığımı hissettim. Bir an önce çocuğu bırakmak ve İstanbul'a dönerek bu işi bitirmek istiyordum. Fakat o küçücük çocuğun parmağımı tutması, bırakmak istememesi ve parmağımı kendine doğru kılması, beni dünyaya çeken büyük bir kuvvetti sanki. Ve ben bu asılmaya dayanamadım Akif hoca!. Bir çocuğu kurşunla vurduğum gibi, diğer bir çocuğu da babasızlıkla, düzlükle vurmak istemedim!.”
Anlıyorum manasında başımı salladım.
“İnşaatçı olan kayınpederimle birlikte çalışmaya başladım. Ne var ki vurduğum o çocuğu hiç unutamıyor hergün iki rekat namaz kılarak tevbe ediyordum. Daha sonra tanıştığım bir hocaefendi, tevbe ve şükürlerimizi günde beş vakit namaz ile yerine getirmemiz gerektiğini söyledi. Ve o günden sonra beş vakit namaz kılmaya, dinimizle ilgili bazı kitablan okumaya başladım. Herşey iyi gözüküyordu. Haptan, içkiden ve birçok kötülükten uzaklaşarak temizlendiğimi, tertemiz bir dünyaya girdiğimi hissediyordum. Fakat Atakan beyin vurulduğunu öğrenince, tevbe-kar olmakla herşeyin bitmediğim anladım. Benim yaptığım bir kötülüğün cezasını başkaları çekiyordu. Bu düşünce beni çok rahatsız etmeye başladı. Namaz kılarken her secdeye kapandığımda, hesabını vermem gereken bir kötülükten kaçtığımı, iki büklüm olarak saklandığımı, bir korkak gibi saklanmaya çalıştığımı hissediyordum. Ve bunu da, bunu da yidiremedim kendime. Ve o hesabı kapatmaya geldim.”
“Nasıl kapatacaksın?”
“Daha önceleri Cumali'yle vuruşmayı düşünüyordum. Şimdi Cumali'yi dahi vuramayacağımı biliyorum. Yani silahsız çıkacağım Cumali'nin karşısına. Düşündüğü ne ise onu yapsın.”
Bardağında kalan çayı bir yudumda içtikten sonra bana döndü.
“Evet Akif hoca. Neden anlattığımı bilmiyorum ama hikayeyi dinledin. Şimdi siz söyleyin. Cumali'ye ne zaman haber vereceksiniz? Nerede göreceğim bu Cumali'yi?”
Cevap vermeden önce Ahmed'e bir süre baktım. Kendisine acı veren bir meselenin bir an evvel bitmesini istiyordu.
“Kızının ismi neydi?”
“Zeynep”
“Hacı Ahmed!. Sen Zeynep kızımızın yanına döneçeksin.”
Şaşkın bakışlarla “Anlıyamadım” dedi.
“Diyorum ki sen Zeynep kızımızın yanına döneceksin.”
“Peki ya Cumali!”
“Cumali'yle ben konuşacağım.”
“Cumali'yi tanıyor musun?”
“Birbirimizi tanıyoruz. Curnali mertliği ve dürüstlüğü yanısıra Allah'ı dikkate alan ehl-i namaz bir insandır. İnşaallah bu mesele hayırla kapanacak. Ancak bir konuda senden söz almak istiyorum.”
“Hangi konuda?”
“Tevbene sadık kalarak Rahman olan Rabbimize kulluk ve o güzel kızımıza babalık yapmaya devam edeceksin.”
Gözleri doldu. Titrek bir sesle “Zaten istediğim şey, yegane istediğim şey bu!.” dedi.
Allah bu isteğini daim kılsın. Bu güzel isteğine sabır, sebat ve azim katsın.
“İnşaallah” diyerek başını salladı.
Ahmed'le beş, on dakika daha konuştum. Her hayrın Allah'tan olduğunu ve Allah'a şükretmemiz gerektiğini anlattım. Teşekkür etti ve ben Cumali ile görüşünceye kadar İstanbul'dan ayrılmayabileceğini söyledi. Buna gerek olmadığını ve bir an önce ailesinin yanına dönmesinin daha iyi olabileceğini belirttim. Ayrıca kendisine telefon numaramı vererek, beni daha sonra arayabileceğini ve durumu öğrenebileceğini söyledim.
İtiraz etmedi.
Birlikte ayağa kalktık. Çay bahçesinden çıktıktan sonra hemen bir taksiye binerek doğruca otogara gitmesini söyledim. Kucaklaşarak ayrıldık.
Hacı Ahmed, çay bahçesinin kapısından çıkarken, ben Sadık'ın oturduğu masaya doğru ilerledim. Olup biteni endişeli gözlerle izleyen Sadık, masadan kalkmak ister gibiydi. Elimle oturmasını işaret ederek “Telaşlanma, onun nereye gittiğini biliyorum” dedim.
Kısık bir sesle “Nereye gidiyor?” diye sordu.
“Rahmete, inşaallah hayır ve rahmete...”
Önce Atakan beyle görüştüm. Ona meseleyi kısaca anlattıktan sonra Ahmed'in tevbekar olduğunu, artık onu bu meselenin dışında tutmamız gerektiğini ve vurulan çocuğun ailesini hoşnut edebilirsek bu meseleyi kapatabileceğimizi söyledim. Makul karşıladı bu söylediklerimi. Bu olayda kendisinin de suçu olduğunu belirterek, şayet uygun görülürse çocuğun ailesine bir daire alabileceğini söyledi.
Atakan beyin bu güzel yaklaşımı hoşuma gitmişti. Kendisinden aynlacağım zaman “Akif hoca. Sizinle müsait bir zamanınızda din konusunda konuşmak istiyorum” dedi. “İnşaallah” diyerek Cumali'yle görüşmeye gittim. Cumali'ye daha detaylı, daha teferruatlı anlattım olup bitenleri. Beni büyük bir dikkatle dinledi. Bakışlarında bir şaşkınlık, bakışlarında bir hayret yoktu. Sanki ona bildiği bir olayı, yaşadığı bir hikayeyi anlatıyordum. Hacı Ahmed'le ilgili sözlerimi bitirince sordum.
Bütün söylediklerimi sanki biliyormuşsun gibi dinledin. Hacı Ahmed'i gerçekten anladın mı?
Başını ağır ağır sallıyarak cevab verdi.
“Anladım Akif hoca!. Hem nasıl anlamam ki, hapın ne lanet bir şey olduğunu belki Ahmed'den daha iyi bilirim. Zaten bunu bildiğim için hastalandığım zaman dahi hap içmek istemiyorum.”
“Nasıl bıraktın?”
“Hap dahil bütün uyuşturuculan bırakabilmenin yegane yolu, tevbe ederek Allah'a sığınmak ve namazla Allah'tan yardım dilemektir. Uzun doktor tedavileri ile bir kişi kurtulabiliyorsa, söylediğim bu yolla yüzlerce kişi kurtuluyor. Çünkü Allah kolaylaştırıyor Akif hoca. Namaz kılarak ve boynunuzu bükerek Allah'tan yardım istediğiniz zaman, Allah kulunu sahipsiz bırakmıyor. Siz kendinizi zorlayarak uyuşturucudan bir adım uzaklaştığınız zaman, Allah kendi lutfuyla sizi on adım daha uzaklaştmyor. Zaten herhangi bir alışkanlığı bırakabilmenin en akii yolu, bunu bıraktığınız zaman bir başka şeyi tutmanız, bir başka şeye tutunabilmenizdir. İşte uyuşturucuyu bırakarak tuttuğunuz ve tutunduğunuz şey Allah olunca, alışkanlıktan kurtulmanız kolay, yok daha kolay oluyor.”
“Doğru söylüyorsun Cumali. Peki Hacı Ahmed kurtulabilmiş midir?”
“Namaza başladığını söylemesen, karşılaştığı ilk ciddi sıkıntıda, ilk bunalımda elinin hapa uzanacağını söyleyebilirdim. Fakat hem Allah'a, hem de Allah'ın kalbine verdiği bir merhametle çocuğuna tutunmuş. Umanm ki kurtulmuştur.”
“İnşaallah”
“Bu arada bir şey soracağım Akif hoca. Sadık'ın bizim adamımız olduğunu nasıl anladın?”
“Havaalanında Muzafferin telefonuna cevap veren, Muzafferle konuşan oydu.”
Kısa bir süre düşünüp başını salladıktan sonra “Bunu Atakan'a niye söylemediniz?” dedi.
“Söylemem için bir neden yoktu, Ayrıca Atakan'a dokunmayacağına dair bana söz vermiştin.”
“Beni pek tanımıyorsun. Sözüme nasıl güverdin!.”
“Bazı insanlar söz verirken, bazı insanlar ise verdikleri sözü tutarken zorlanırlar. Tabi ki doğru olan kolay söz verip, bu sözü tutarken zorlanmak değil; söz veriri en zorlanmak, verilecek sözün zorluğunu, bu sözü verirken yaşamaktır. Ve ben seni zor söz veren fakat verdiği sözün de arkasında duran birisi olarak tanıyorum.”
Anladım manasında yine başını sallamakla yetindi.
“Peki Ahmed hakkında sen ne diyorsun Cumah? Allah'ın affına sığınan bu insanı, sen de affedebilecek misin?”
Düşünceli gezlerle bana bir süre baktıktan sonra omuzlannı kaldırarak “Bizim elimiz artık ona kalkmaz, kalkamaz” dedi ve ilave etti.
“Allah yardımcısı olsun. Allah tevbesini korusun.”
Cumali'nin rahmet ve merhamet dolu bu cevab karşısında yüreğimin tatlı bir sıcaklıkla titrediğini ve göklerim dolduğunu hissettim. Seviyordum bu genç adamı.
“Cumali Allah sana da yardım etsin. Ve Allah sana öyle bir tevbe, öyle bir tevbe nasib etsin ki, o tevbe ile bu alemden çıkıp rahmet dolu bir aileye giresin.”
Cumali'nin bakışları dalgınlaştı. Bir şeyler söyleyecekmiş gibi dudakları kıpırdasa da, sustu, hiçbir şey söylememeyi tercih etti. Sonra kendini toparlayarak “Düşünüyorum, sizinle tanıştıktan bu yana, sizin her söylediğinizi tekrar tekrar düşünüyorum Akif hoca!” dedi.
“Bana biraz önce seni pek tanımadığımı söyledin!. Bana seni, bana kendini anlatsana Cumali!.”
Hiçbir şey söylemeden gözlerime bir süre baktıktan sonra “İnsanlara pek anlatmadığım, anlatmak istemediğim uzun bir hikaye” dedi.
“Beni diğer insanlardan biraz farklı görürsen sevinirim. Doğum yeri neresiydi?”
Cumali yine cevap vermedi. Yine dalgın ve düşünceli gözlerle bana bakmaya devam etti. Bu sefer ben de sustum, O konuşuncaya kadar konuşmamaya kararlı gözlerle kendisine bakmaya başladım. Bir süre sonra başını hafifçe öne sallıyarak kapalı dudaklarını açtı.
“Osmaniye doğumluyum Akif hoca!. Babam çiftçilikle uğraşan bir insandı. Yirmi dönüme yakın tarlamız vardı. Ben sekiz yaşındayken babam ilk olarak bir traktör almıştı. Söylediğine göre bu traktörle hem kendi tarlamızı işleyecek, hem de dışarıya iş yapacaktı. Fakat olmadı. Bir ay sonra oldukça eğilimli bir yeri sürerken devrilen traktörün altında kaldı.”
Cumali biraz sustuktan sonra devam etti.
“Devrilen traktörün altında kalan babam mıydı, yoksa benim bütün bir dünyam mıydı bilmiyorum. Babasız kalmıştım. Bu olaydan sonra annemle birbirimize daha bir yakınlaşmş, daha bir kenetlenmiştik. Annem traktörü yukan mahalledeki bakkala satmış, tarlalan da icara vermişti. Ev kendimizin olduğu için bu şekilde geçinebilecektik. Beş-altı ay sonra babamın traktörünü alan bakkal, bu traktöre binerek evimizin önünden geçtiği yetmiyormuş gibi annemi de istemeye başlamıştı. Babamın canını alan traktör, şimdi de üstüne bindirdiği bir başka adam ile annemi almak istiyordu. Annem istemedi, annem kabul etmedi bu teklifi. Fakat bu bakkal annemden hiç vazgeçmiyor, annemi hiç rahat bırakmıyordu. Bir gece gürültüyle uyandığımda, annemin zorla kapıyı kapatmaya çalıştığını gördüm. Bakkal denilen adam kapının önünde anlayamadığım bir şeyler söylüyordu. Bu geceden sonra annem pek yiyip-içmez oldu. Birbuçuk ay sonra teyzemler annemi hastaneye kaldırdılar. Bana sonradan söylediklerine göre annem hastanedeki altıncı gününde vefat etmiş.”
“Allah müminlerin taksiratını affetsin.”
“Amin. Annem öldükten sonra büyük teyzemlerde kalmaya başladım. Aklım fikrim, yukan mahallenin bakkalındaydı. Annemin ölümünden onu sorumlu tutuyor, her ne pahasına olursa olsun o adamı cezalandırmak istiyordum. Fakat biraz beklemem, biraz büyümem gerekiyordu. Büyük teyzemin yanında kaldığım üç yılın bütün gecelerini, bu düşüncelerle, bu hayallerle geçirdim. Her gece yatağıma yattığımda farklı bir senaryo geliştiriyor, yukan mahallenin bakkalından farklı bir intikam alıyordum. Önceleri toy ve çocuksu olan bu senaryolardaki konuşmalanm, git gide erkekleşiyordu. Elimde bir bıçak ile bakkal dükkanından içeriye giriyor ve bakkalı saçlanndan tutup, bıçağı gırtlağına dayayarak “Konuş ulan, konuş. Anama ne yaptın?” diye bağırıyordum. Daha sonraki hayallerimde bakkalı üç-dört koruma arasında düşlüyor, elimdeki silahla bu korumaları dağıttıktan sonra bakkalı yine dizleri üstüne çökertiyordum. İşin garip tarafı, her gece hayallerimde geliştirdiğim bu saldırgan kimlik, gündüz yaşantımda da kendini göstermeye başlamıştı. Bana karşı gelen bütün çocuktan tehdit ediyor, elime aldığım kırık bir cam şişesi ile kendimden beş-altı yaş büyük çocuklann peşinden koşturuyordum. Bu durumu gören büyük teyzemle eniştem, ortaokulu yatılı okumam için beni Adana'ya gönderdiler. Adana'daki okul ve yurt hayatımda da durum değişmedi. Geceleri yine hayal kuruyor, gündüzleri yine etrafımdakilere saldırıyordum. Yurttaki bütün çocuklar benden hem korkuyor, hem de bana saygı gösteriyorlardı. Orta üçü bitirdiğim yıl Osmaniye'ye gittiğimde, yukan mahalle bakkalının öldüğünü öğrendim.”
Cumali'nin sustuğunu görünce sordum.
“Üzüldün mü?”
“İlk duyduğumda pek üzülmedim. Allah'a inandığım için, “Allah intikamımı aldı” diyordum. Ancak o gece yattığım zaman, yıllarca kurduğum düşlerin başrol oyuncusu olan bu bakkalı elimden kaçırdığımı anladım. Oysa ona neler söyleyecek, onu ne durumlara düşürecektim!. Fakat ölmüştü, ölerek de olsa elimden kaçmıştı artık!, Yıllardır besleyip büyüttüğüm bütün hayallerimin yıkıldığı o geceyi, büyük bir şaşkınlık ve boşluk içinde geçirdim. Kenidimi toparlamam birkaç ay sürdü. Liseyi okumak için tekrar Ada-naya'ya döndüğümde, artık hedefim bir bakkal değil, bütün bakkallardı. Çünkü yukan mahallenin bakkalı ölmüştü, ölmüştü ama, benim bakkallara duyduğum öfke ölmemişti!. Önce lisenin kantinini haraca bağladım. Sonra gözüme kestirdiğim bakkalları ve market sahiplerini tehdit etmeye başladım.”
“Nasıl tehdit ediyordun?”
“Dükkanlarında yalnız iken onların yanına gidiyor, dükkanın kapısını kapattıktan sonra onlan yanıma çağırarak “Cumali abinin selamı var. Bu dükkanda para kazanmak ve paranızı çoluk çocuğunuzla yiyebilmek istiyorsanız, her ay şu kadar aidat vermeniz gerekiyor!.” diyordum. Bir gizlilik havasında ve çok ciddi olarak söylediğim bu sözler, genelde tesirli oluyordu. Bazıları Cumali'yi görmek isteseler de onlara “Kendisine iletirim fakat Cumali abiyi gördükten sonra aidat ikiye katlanıyor!.” dediğimde, bu isteklerinden vazgeçiyorlardı. O günlerde Cumali ismi yavaş yavaş yayılmaya başlamıştı. Bazı bakkallar ve market sahipleri Cumali'yi hiç görmeseler de, her ay ödedikleri aidatta kendilerini mazur gösterebilmek için “Cumali'yi gördük, belanın ta kendisi!.” gibi laflar üretiyorlardı. Aylık gelirim her geçen gün arttığından, lise ikinin ortalarında okulu bırakarak bir ev tuttum. Bileği ve yüreği sağlam dört genci de yanıma almıştım. Onyedi yaşlarında iken artık bu aleme girmiş, artık bu alemin insanı olmuştum.”
“Adana'da ne kadar kaldın?”
“Fazla değil!. Bir yıl kadar. Tahsilat için bir arkadaşı Adana'da bırakıp, ekibimle İstanbul'a geldim. Tabi ki İstanbul çok farklı bir yerdi. Üç-beş ay geçtikten sonra İstanbul'un Türkiye'nin en tehlikeli bölgesi, en vahşi ormanı olduğunu anladım. Başka yerlerde aslan olan nice insan, bu vahşi ormanda korkak birer kediye dönüşüyordu. Yaklaşık bir yıl İstanbul'da hiçbir iş yapmadan, İstanbul alemini tanımaya çalıştım. Yanımdaki arkadaşlar “Artık bir şeyler yapalım” deseler de, onlara beklemelerini söylüyordum. Yukarı mahalle bakkalını öldürebilmek için yıllarca beklemem, genç yaşta sabırla tanışmama vesile olmuştu. Bu nedenle hiç acele etmiyor, meydan muharebesine hazırlanan bir savaşçı gibi, meydanı tanımaya çalışıyordum. Sonra yavaş yavaş bu meydana girmeye başladık. Önceleri iki prensibim vardı. Bunlardan birisi ölümden hiç korkmamak, yeri geldiğinde ölümün üstüne üstüne gidebilmekti. Çünkü bu alemde ölümden korkarak yaşayabilmek mümkün değildi. İkinci prensibim ise karşı karşıya geldiğim kabadayılarla hiç konuşmadan, onlan hiç tehdit etmeden gereğini yapıvermekti. İşte bu iki prensiple, ilk yıllarda epey yol aldık. Pek ortalıkta gözükmüyor fakat ortaya çıktığımızda karşı tarafın dünyasını karartıveriyorduk. İsmimiz yavaş yavaş duyulmaya başlamıştı. Bizimle karşı karşıya gelenler bizim hiç konuşmadan gereğini yapacağımızı bildiğinden, kendilerini tehdit etmesek de kenara çekilmeyi tercih ediyorlardı.”
Cumali dalgın gözlerle biraz sustuktan sonra devam etti.
“Bir kabadayıyı altı adamının yanında bıçakladığım o günlerde bana deli, deli Cumali diyorlardı. Belki de doğru bir tanımdı bu!. Şimdi düşünüyorum da o ilk yıllarda nasıl ölmedim, bugünlere nasıl sağ geldim bilemiyorum!.”
“Rabbimiz yaşamanı dilemiş.”
“Evet, öyle olsa gerek!.”
“Peki sonra, sonra Cumali!.”
“Sonra bazı mafyaların resmi kanadıyla karşılaştım. O zaman anladım ki İstanbul aleminde isim yapan bazı babalar, bu isimleri yürekleriyle değil, ellerindeki kartvizitlerle yapıyorlardı. Bu durum onlara daha fazla kızmama, daha çok öfkelenmeme sebeb oldu. Artık bu alemi bir er meydanı değil, bir şer meydanı olarak görüyordum. Bu arada bir tutuklanmanın akabinde asker kaçağı olduğum gerekçesiyle silah altına alındım. Yeni yapılanmayı uzun uzun düşündüğüm ve yeni kararlar aldığım bu askerlik döneminden sonra tekrar İstanbul'a dönerek, bu düşüncelerimi birer birer tatbik etmeye başladım. Çok sıkıntılı günler geçirmeme rağmen dönmedim, dönemedim. Ve bir müddet sonra bu alemin deli Cumali'si, daha büyük delilikler yaparak Cumali bey oldu!.”
Cumali sustu. Artık konuşmak istemiyor gibiydi.
“Peki İslam'la nasıl tanıştın, namaza nasıl başladın Cumali!.”
Cumali bir müddet düşündükten sonra cevap verdi.
“Zannedersem askerden geleli iki yıl olmuştu. Ters giden birçok iş nedeniyle mali sıkıntı içindeydik. Bu arada bir arkadaşıma, kızkardeşinin ameliyatı için yüklü bir para gerekiyordu. Tabi ki hemen karşılayamadım bu parayı. Arkadaşım iki aydır gözlediği bir kuyumcuyu soymak istediğini söyledi. O zamana kadar hiç yapmadığım bir işti bu. Arkadaşıma gerekli parayı veremediğim için “İyi, birlikte soyalım” dedim. Planlan gözden geçirip, bir-iki değişiklik yaptıktan sonra hemen işe koyulduk. Dükkana gece yarısı girmiştik. Hiç heyecanlı değildim. Çünkü ömrümde ilk kez bir insanın hayatını kurtarabilmek için böyle bir iş yaptığımdan, Allah'ın bize yardım edeceğini ve bu işin çok kolay olacağını düşünüyordum. Dükkandaki kasa tabi ki kilitliydi. Elimizdeki yüzden fazla anahtarın her birini “Bismillah” diye diye denememe rağmen bir türlü olmuyor, bir türlü açamıyorduk kasayı!. Bir saat uğraştıktan sonra arkadaşa “Kasayı götüreceğiz” dedim. İtiraz etmek istediyse de dinlemedim.”
Cumali hafif tebessüm ederek sözlerine devam etti.
“Akif hoca!. O yüzoıüz kiloluk kasayı, hiç kimseye gözükmeden dörtyüz-beşyüz metre taşıdık. Kan ter içinde kalmama rağmen Allah'ı düşünüyor, kendi kendime “Allah bana bunun mükafatını verecektir” diyordum. Kasayı arabaya koyup, eve getirdikten sonra anahtarlan tekrar denemek istedim. Akif hoca inanırmısın, ilk denediğim anahtar kasayı açıverdi. Gecikmiş bîr mucizeye şahit olmuşuz gibi arkadaşla birbirimize bakakaldık. Bu şaşkınlık içinde kasayı açınca, daha fazla şaşırdık. Çünkü kasanın içinde bir gram dahi altın yoktu. Dükkan sahibi altınları bir yere mi götürmüştü, yoksa dükkanda başka bir gömme kasa mı vardı bilmiyorum. Kan ter içinde kalarak taşıdığımız kasa bomboştu. Sadece kasanın üst bölümünde ciltli bir kitab duruyordu. Kitabı aldım. “Kur'an-ı Kerim ve yüce meali” yazıyordu üzerinde. İçinde bir şey var mıdır diyerek gelişi güzel açtım. Boştu, yoktu içinde bir şey. Bu arada yazılanlara gözüm ilişti ve gayriihtiyari olarak okumaya başladım. “Gerçek şu ki, biz sana taşınması oldukça ağır bir söz vakfedeceğiz.”
Cumali, biraz duraksadıktan sonra gözlerini açarak devam etti.
“İrkilivermiştim!. O zamana kadar “Var” dediğim, inandığım Rabbim, müthiş bir sesle bana haykınvermişti sanki!. Hemen kapatıverdim Kitab'ı!. Hiç hareket etmeden öylece duruyor, içimde yankılanan bu sözleri düşünüyordum. “Biz sana taşınması ağır bir söz vahyedeceğiz,” Taşınmasının ne kadar zor olduğu, terden sinlsıklam olan saçlanmdan belliydi. Bir parmağım, kapattığım Kitab'in arasında kalmıştı. Tekrar aynı sayfayı açtım ve tekrar okumaya başladım. Rabbim bu sefer ne yapmam gerektiğini bildiriyordu.
“Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel. (Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir. Ondan başka Hah yoktur. Şu halde (yalnızca) Onu vekil tut. Onların demelerine karşı sabret ve onlardan güzellikle (güzel bir ayrılma tarzıyla) ayrıl Yalanlamakta olan nimet (refah ve servet) sahihlerini sen Bana bırak ve onlara az bir süre tam.”
Cumali'nin ezberlediği bu ayet mealleri, Müzzemmil suresindeydi.
“Bu okuduklarım beni çok etkiledi Akif hoca!. Rabbimin azgınlaşan insanlan sakin fakat çok ciddi bir üslupla tehdit etmesi de çok hoşuma gitmişti. O gece sabah ezanına kadar düşünmüş ve sabah ezanı okunduktan sonra “Bismillah” diyerek namaza başlamıştım.”
“Çok güzel Cumali. Peki yaptığın işe bakışın değişti mi?”
O zamana kadar kavgam kendim içindi. O günden sonra kendimi hiç düşünmedim. Zayıf ve çaresiz insanlara yardımda bulunmanın bir ibadet, onlar için mücadele ederken ölmenin bir şehitlik olduğunu öğrendikten sonra, biricik hedefim bu oldu. Bu dünyadan beklediğim, beklemek istediğim pek bir şey olmadığı için haklı bir nedenle ölmek ve hak olan Rabbime kavuşmak istiyordum. Daha önceleri ölümden korkmasam da ölmemek için gerekli tedbirleri alırken, bu değişiklikten sonra ölümün üstüne üstüne gitmeye başladım. Zaten deli Cumali'nin, Cumali bey olması da, bu günlerden sonra gerçekleşti.
Anlıyorum anlamında başımı salladım. Cumali ise dalgın gözlerle geçmişine bakıyor gibiydi.,
“Ben ne çocukluğumu, ne de gençliğimi yaşayabildim Akif hoca!. Eğlenmek ve gülmek nedir pek bilemedim. Sizinle tanışmadan, sizi dinlemeden, sizin anlattıklarınızı uzun uzun düşünmeden Önce doğru bildiğim bir yolda Allah nzası için ölme, ölebilme umudum vardı.”
Cumali biraz durakladıktan sonra kısık bir sesle ilave etti.
“Ve siz bu umudlanmı da yıktınız!.”
Bu sözler üzerine Cumali'ye acıdığımı hissettim. Bu genç adamın gerçekten yaşanabilir bir hayatı olmamış, kendi hayatını hiç yaşayamamıştı.
“Söylediklerim doğru ise, doğru baltanın dokunduğu dallar eğridir Cumali!.”
Hüzünlü bir şekilde başını sallamakla yetindi.
Ayrıca şunu da söyleyeyim!. Allah için yaşayan her müslümanın, Allah için ölebilme umudu vardır. Ben senin bu doğru umudunu değil, doğru umuda uzak olan yanlış yolunu değiştirmek istedim.
“Fakat bu hiç kolay değil Akif hoca!.”
“Ben kolay olduğunu söylemedim. Herkesin karşılaştığı imtihanın, herkesin karşılaştığı musibetin zorluğu, herkese göre değişebilir. Çünkü hepimizin zayıf ve kuvvetli yönleri farklıdır. Sana göre dayanılması kolay olan bir musibet, bana göre çok zor olabildiği gibi; bana göre dayanılması kolay olan bir musibet de, sana göre çok zor olabilir. Bu nedenle hiç kimsenin imtihanını küçümsemem, küçümseyemem. Rabbim bizlere göre çok küçük olan bir musibeti, bir başka kardeşimize çok büyük olarak yaşatabilir. O küçücük musibet, müslüman kardeşimiz için başlı başına bir Bedir olabilir.”
“Bedir derken!.”
“Bedir derken, tabi ki Bedir savaşını kastediyorum. Yollan Bedir'den geçerek cennete ulaşan müsiümanlan biliyorsun. Bizler de aynı cennete talibiz değil mi?”
“Evet”
“Peki Bedirde savaşan müslümanlarla aynı cennete talipsek, bizlerin Bedir'i yok mu? Bizler Bedir'den geçmeden mi cennete gideceğiz?”
Cumali hiç cevap vermeden, düşünceli gözlerle bana baktı.
“Her insanın bir Bedir'i vardır Cumali. Biraz önce hepimizin zayıf ve kuvvetli yönleri olduğunu söylemiştim. Zayıf olduğumuz yani nefsi zafiyetimizin bulunduğu bir konuda karşılaştığımız küçük bir musibeti, Rabbimiz bizlere öylesine büyük yaşatır ki, bu musibetle savaştığımız cephe, bizim için başlı başına bir Bedirdir. İslam'ın yayılış dönemindeki Bedir savaşı ne kadar önemliyse, bizlerin bu cephedeki mücadelesi de o kadar önemlidir. Tabi ki her insanın Bedir'i ve Bedir cephesi, her insana göre değişebilir. Bazıları için mal, makam, eş ve çocuklarla ilgili bir cephe olabildiği gibi, bazılan için de şan ve şöhretle ilgili olabilir. Bu cephelerde doğru tercihlerde bulunabilmek ve bu tercihlerin arkasında durabilmek, Bedir savaşım kazanabilmek gibi bir yiğitlik, bir kahramanlık ister.”
Söylediklerimi çok iyi anlamaya çalışan Cumali, derin düşüncelere dalmış gibiydi.
“Evet Cumali!. Her insanın bir Bedir'i olduğu gibi gördüğüm kadanyla bu da senin Bedir'in. Karar vermekte zorlandığın bu cephe de senin Bedir'in, senin Bedir'in Cumali!.”
Cumali kısa bir suskunluktan sonra başını iki yana sallıyarak “Ne yapacağımı bilmiyorum, bilemiyorum Akif hoca!.” dedi.
“Böylesi durumlarda yapman gereken ilk şey, şanı yüce Rabbimizden yardım dilemen, yardım dilenmendir. Çünkü Bedirlerden galip çıkan müslümanlar, ancak ve ancak Allah'ın yardımı ile galip gelebilen müslümanlardır. Rabbinden namaz ile, Rabbinden sabır ile yardım dile ve bu dileğini bazı adaklar ile güçlendir.
Kurban mı, kurban mı adayayım?”
“Bana sorarsan kurbandan daha değerli bir şey ada Cumali.”
“Nasıl?”
“Adağın kendin ol, kendini ada Rabbine!. Rahman olan Rabbimize ellerini açarak “Ya Rabbi. Beni bu durumdan kurtarırsan Sana bir Cumali vereceğim, de Seni seven ve Sana kulluk yapmakla sevinen bir Cumali vereceğim” de, bunu de, değiver Rabbinize!.
Dudakları titremeye başlayan Cumali’nin gözleri dolmuş, Cumali ağlamaya başlamıştı. Başını yan tarafa çevirerek öylece durdu, ince ince akan gözyaşlarını hiç silmeden, silmek istemeden öylece durdu Cumali!.
Benim de gözlerim yaşarmış, ben de ağlamaya başlamıştım. Gözyaşlarıyla yıkanan gözlerim, Cumali’yi daha iyi, çok daha iyi görmeye başlamıştı. Bu iyi ve güzel adam, böylesi bir dünyada ölmekten değil, yaşamaktan korkuyordu!. Elimi uzatarak, Cumali’nin elini tuttum. Islak gözlerle bana baktı.
“Ölmekten korkmadığım gibi yaşamaltan da korkma Cumali!. Allah için ölmek ne kadar güzel ise Allah için yaşamak da o kadar güzeldir.”
Elimi hafifçe sıkarak başını öne doğru salladı. Bir müddet hiç konuşmadan öylece oturduk. Sonra ayağa kalkarak “Akif hoca, Murat’ın ailesine birlikte gidelim, onlarla birlikte konuşalım” dedi.
Başımı hafifçe sallıyarak “Tabi, tabi Cumali” dedim.
Akşam namazını kıldıktan sonra Murat’ın ailesine gittik. Cumali yine yolda durarak aileye ve çocuğa bir şeyler aldı. Bize kapıyı Murat’ın babası açtı. İsmi Faik olan bu adam, otuz yaşlarında, mazbut bir insana benziyordu. Bizi samimi bir içtenlikle içeriye buyur etti. Bu arada Murat yanımıza gelmiş, güleç bir yüzle ellerimizi öpmüştü.
Cumali Murat'ı kucağına alarak “Bu akşam arabayı senin emrine vereceğim. Bir saat gezme hakkın var” dedikten sonra babasından izin isteyerek Murat'ı arabaya bindirdi.
İçeride oturup, kısa bir hal hatır sorduktan sonra meseleye girdim. Olayı kısaca anlattıktan sonra Hacı Ahmed'in durumuna açıklık getirerek, Atakan beyin teklifini kendilerine ilettim.
Faik bütün bu anlattıklarımı canı sıkkın bir şekilde dinledikten sonra bakışlarını Cumali'ye çevirdi. Hiç konuşmadan kendisine izleyen Cumali'ye bir süre baktıktan sonra “Cumali abi. Anlaşılan o adamı benim vurmam gerekecek!.” dedi.
“Vurulması gerekiyorsa biz vururuz Faik. Fakat bu vurmak istediğimiz adam, senin benim gibi namaza başlamış, tevbekar olmuş.”
“Onu vurduktan sonra ben de tevbe ederim.”
Cumali sağ elini Faik'e doğru kaldırarak sert bir sesle “Ağır ol Faik. Sözün nereye gittiğini bil” dedi. Ortalık bir anda gerginleşmişti. Faik bakışlarını yere doğru çevirirken kısık bir sesle “Sözün nereye gittiğini bilmiyorum. Ama kurşunların gittiği yer belli, oğlum ölebilirdi” dedi.
Cumali'ye işaret ederek susmasını istedim. Faik'in hanımı, endişeli gözlerle olup biteni izliyordu. Gözlerini benden tarafa çevirince sordum.,
“Bir ana olarak siz ne diyorsunuz bacı? Ne olsun istiyorsunuz?”
Omuzlarını kaldırarak titrek bir sesle “Bilmem ki!.” dedi.
Sinirli gözlerle önce hanımına sonra bana bakan Faik'e döndüm.,
“Bak Faik!. Cumali'nin söylediği gibi namaz kılan, günde beş vakit Allah'ın huzurunda duran insanlar isek, karşılaştığımız meselelerde de Allah'ı ve Allah'ın hükmünü dikkate almamız gerekir. Vurmaktan bahsediyorsun. Vurmaktan kastın karşı tarafı öldürmek ise Allah bizlere böyle bir hakkı vermiyor. Göze göz, dişe diş hükmünden hareketle karşı tarafı sakat bırakmak istiyorsan, hiç kuşkun olmasın ki Hacı Ahmed denilen o adam, bu hükme de razı olacaktır. Ancak Allah'ın bu konudaki rızası, pişmanlık duyarak tevbekar olan o adama merhametle yaklaşman ve diyete razı olman istikametindedir.”
“Siz hocasınız değil mi?”
“Bu konulardaki Allah'ın hükümlerini ve hikmetlerini bilebilecek kadar.”
“Oğlumun durumunu gördün.”
“Gördüm”
“Oğlumun bu duruma gelmesinde, Allah'ın nzası var mıydı?”
“Rızasını bilemem ancak izni vardı.”
“Anlıyamadım!.”
“Bizler müslümanız. Başımıza herhangi bir şey geldiği zaman, herşeyden önce bunun Allah'ın izniyle ve İlahi takdir gereği olduğunu dikkate almamız gerekir. Görmeden atılan bir taş başımıza düştüğünde, bunu atandan değil, Allah'tan bilmemiz, meseleyi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.”
“O adam görmüyor muydu?”
“Görmüyordu Faik. İçtiği hapın tesiriyle ne yaptığını, kime ateş ettiğini bilmiyordu.”
“O halde bütün hapçılar suçsuz!.”
“Suçsuz demiyorum. Hap içerek kendilerini o tehlikeli duruma getirmeleri dahi başlı başına bir suçtur. Ne var ki bir insan bu yaptığından pişmanlık duyarak rücu etmiş, tevbekar olmuşsa, bu durumu merhametli bir gözle dikkate almamız gerekir.”
Faik sustu. Düşünceli gözlerle önüne bakmaya başladı. Haliyle, hareketiyle ben bu duruma dayanamam, sabredemem diyor gibiydi.
“Başımıza bir kötülük geldiğinde bu durumu sadece bize kötülük yapan o kişiden bildiğimiz zaman, bu duruma sabredebilmemiz hiç kolay değildir. Ancak başımıza gelen bu olayı Allah'ın izniyle meydana gelen bir İlahi takdir olarak gördüğümüzde, bu İlahi takdire rıza gösterip, sabredebilmemiz daha kolay olacaktır.”
“Kötülüğe sabretmek kolay olmuyor!. Hem bizler namazımızla, niyazımızla Allah'a şükretmeye çalışan kimseleriz. Böyle bir musibeti hakettiğimizi sanmıyorum!.”
Allah'a karşı batıl bir isnadı ima eden bu söz beni kızdırmış, yüzümün rengini bir anda değiştirivermişti.
“Dur bakalım Faik. Allah ve Allah'ın dini sözkonusu olduğu zaman ya bildiğin İlahi gerçekleri söyleyecek, ya da susacaksın!. Böyle bir musibeti haketmedik demek, Allah bizlere haketmediğimiz bir musibet verdi, yani bizlere zulmetti demektir. Böyle bir sözden hepimizin Allah'a sığınması gerekir. Kaldı ki şanı yüce Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de beyan ettiği gibi bizlere haketmediğimiz musibetleri değil, hakettiğimiz birçok musibeti dahi vermemekte, bizlere merhametle yaklaşmaktadır.”
“Afedersin Akif hoca. Bunu bizler haketmiş olabiliriz. Fakat o küçücük masum bu kötülüğü haketti mi?”
“Oğlumuz Murat için bu hadisenin bir kötülük, bir şer olduğunu nereden biliyorsun!. Bazı şeyler bize şer gibi gözükmesine rağmen, bunlar bizim için başlıbaşına bir hayır olabilir. Çünkü İlahi takdir gereği başımıza gelen her şey, bizler için mutlaka ve mutlaka hayırdır.”
“Hocam bu çocuğun sakat kalması hayır mı!.”
“Bunun İlâhi bir takdir olduğunu dikkate aldığımız zaman, Allah'tan gelen her şey hayır, elbetteki hayırdır.”
Başını iki yöne sallıyarak “Anlıyamadım” dedi.
“Bakın size Kur'an-ı Kerim'de zikredilen bir kıssayı anlatayım. Musa (a.s.) ile bazı rivayetlerde kendisine Hızır denilen alim bir kimsenin yol arkadaşlığını bilirsiniz. Bunlar beraber yolculukları sırasında bir gemiye binmişlerdi. Gemi sahipleri fakir kimseler olmalarına rağmen bunlara iyi davranmış ve kendilerinden bir ücret almamışlardı. Musa (a.s.)'ın yol arkadaşı olan alim kimse bu geminin bir tarafını delince, bu duruma şaşıran Musa (a.s.) “İçindekilerini batırmak için mi onu geldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın.” diyerek itiraz eder. Yolculuklarının sonunda bütün bu işleri Allah'ın emri gereği yaptığını belirten alim kimse, gemiyi delmesiyle ilgili olarak “Gemi, denizde çalışan birkaç yoksulundu, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) onların ilerisinde, her (sağlam) gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vrdı.”der.
Faik beni can kulağı ile dinliyordu. Biraz nefeslendikten sonra devam ettim.
“Bu olayı düşündüğümüz zaman gördüğümüz ilk hadise, Rahman olan Rabbimizin kendi peygamberine ve alim bir kuluna iyi davranan yoksul kimselerin gemisine hasar verdirmesidir. Tabi ki Musa (a.s.) ne kadar şaşırmışsa, bizleri de o kadar şaşırtan bir hadisedir bu!. Fakat sonradan öğreniyoruz ki bu küçük hasar, yoksul kimseler olan
gemi sahiplerinin büyük menfaatlerine neden oluyor. Şimdi bu kıssayı dikkate alarak oğlumuzun durumuna gelirsek, Rabbimizin bu güzel oğlumuza küçük bir hasar verdirdiğini görüyoruz. Fakat bu küçük hasann yarınlarda çocuğumuzu büyük musibetlerden koruyamayacağını, onun için başlıbaşına bir hayır olmadığını söyleyebilir misin?
Söylediklerimi anlayan, çok iyi anlayan Faik sanki donakalmıştı. Önünü bakarak bir süre hareketsiz kaldı. Sonra başını hafif hafif sallıyarak bana döndü.
“Sizden Allah razı olsun. Verdiğiniz bu örnek çok güzel Akif hoca.”
“Rabbimiz güzel, Rabbimizin verdiği örnekler güzel Faik. Ayrıca şu hususu da hiç unutmayın. Rabbimiz herhangi bir insana doğuştan veya sonraki yıllarda bir eksiklik, bir sakatlık vermiş ve bu insan bu duruma nza göstererek sabretmişse, bir boyutta kendisine eksiklik verilen bu insana, birçok boyutta fazlalıklar verildiğini görebilirsin. Çünkü Rabbimiz Adil'dir, çünkü Rabbimiz Rahmandır. Bir insandan bir şey eksiltmişse, buna rıza göstererek sabreden o insana, eksilttiğinden fazlasını, çok daha fazlasını verir.”
Faik'in gözlerine bakarak “Bütün bunları anlıyorsun, anlaşıyoruz değil mi?” dedim. İlk defa tebessüm ederek başını salladı. İmani asabiyetini, kan gütme asabiyetine tercih eden, imanını öne çıkaran bu insan, iyi bir insandı. Bir köşede bizleri dinlemekte olan hanımı da bu konuşmalardan ve konuşmalann geldiği noktadan hoşnut olmuş aydınlık bir yüzle kocasına bakıyordu. Kocası kendisine dönünce bir an durdu ve “Eyvah, çayı unuttum” diyerek aceleyle mutfağa gitti.
Çaylarımızı içerken Faik önceki konuşmalarından dolayı Cumali'den özür diledi. Bu arada Atakan beyin almak istediği daire meselesini de konuştuk. Faik “Curnali abi bizlere bu evi aldı, bu yeter” diyerek daireyi almak istemediyse de, Cumali “Bu daire sana değil, Murat'a almıyor” diyerek onu ikna etti.
Murad geldikten sonra izin isteyerek bu güzel aileden ayrıldık. Kendimi oldukça iyi ve huzurlu hissediyordum. Her haynn Allah'tan olduğunu bilerek, beni bu hayıra vesile kılan Allah'a hamdettim.
Cumali de konuşmalardan etkilenmiş gibiydi. Bana samimi bir içtenlikle teşekkür ettikten sonra “Hocam, bu gece en karlı, en kazançlı herhalde sizsiniz” dedi. Allah'ın rızasını gözeten bütün mü'minlerin her durumda kazançlı olduklannı belirterek, Cumali'ye Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın şu hadis-i şerifini zikrettim.
“Mü'min kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır!. Zira her işi onun için bir hayırdır. Bu durum, sadece mü'mine hastır, başkasına değil: Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder (şükrün mükafatını alır) bu hayırdır; Bir zarar gelse sabreder (sabrın mükafatım alır) bu da hayırdır.”
Aradan iki hafta geçti.
Bütün işler yoluna girmiş gibiydi. Atakan bey Murat'ın ailesine istedikleri muhitten bir daire aldıktan sonra benimle birlikte onlan ziyaret edip, kendileriyle samimi bir şekilde konuşarak gönüllerini hoşnut etmişti. Atakan beyin güzel bir insani yönü vardı. Rabbime yönelerek bu insani vasıflarının İslami vasıflarla tamamlanması ve çok daha güzelleşmesi için dua ettim.
İki gün önce ise Cumali telefon etti. Halimi hatırımı sorduktan sonra duaya muhtaç olduğunu, kendisi için dua etmemi istedi. Bunun için telefon açması bana biraz tuhaf gelse de, kendisini bir kardeş gibi sevdiğimi ve bu sevgiyle onun için zaten dua ettiğimi belirttim. Telefonu kapattıktan sonra bir süre Cumali'yi düşündüm ve tekrar dua ettim bu kardeşime.
Bu akşam Atakan beylere gideceğim.
Hanımının benimle tanışmak istediğini söyleyerek beni yemeğe davet etmişti. Atakan beyle sakin ye yalnız bir ortamda konuşmak istememe rağmen bu daveti geri çeviremedim.
Arabasını yolun başında bırakarak beni dükkandan alan Atakan beyle birlikte arabaya doğru giderken “Akif hoca, korumasız yürümek ne güzel” dedi. Kendisine tebessüm ettim ve “Allah'a sığınıyor isek, korumasız değiliz” dedim. O da tebessüm ederek başını salladı.
Akşam ezanı okunurken eve vardık.
Üç tarafı bahçeyle çevrili iki katlı bir evdi bu. Defne hanım kızlan Tuğçe'yle birlikte bizi kapıda karşıhyarak sıcak bir içtenlikle içeriye buyur etti. Hep birlikte geniş bir salona girdik. Defne hanım bana tekrar hoşgeldiniz diyerek halimi hatırımı sorduktan sonra mutfağa geçti.
Sevimli bir kız olan Tuğçe, dikkat ve merak dolu gözlerle beni izliyordu. Onu yanıma çağırarak kendisiyle tanıştım. Kendisiyle biraz konuştuktan sonra birbirimize ısınıvermiştik. Anaokuluna gittiğini ve önümüzdeki sene ilkokula başlayacağını söyledi. Kendisine hayretle bakarak “Tuğçe, senin annen var. Niye ana okuluna gidiyorsun?” deyince şaşırdı. Benim gülümsediğimi görünce kendisi de gülümseyerek ve omuzlannı kaldırarak “Bilmem ki” dedi.
Atakan beye namaz kılmak istediğimi söyleyince “Seccade var mı bilmiyorum” diyerek yerinden kalktı. Eve ayakkabıyla girilmiyorsa seccadeye gerek olmadığını söyledikten sonra isterse temiz bir bez veya havlu getirebileceğini belirttim. İçeriye geçerek elinde geniş bir havlu ile geri döndü.
“Kıble nasıldı?” diye sordum.
Şaşkın gözlerle bana baktığını görünce, kıbleyi bilmediğini anlayarak “Önemli değil, şimdi buluruz. Batı neresiydi” dedim. Pencereden dışanya baktıktan sonra bana eliyle batıyı gösterdi. Ben de batıdan haraketle güneydoğuyu tesbit ederek “İşte kıble bu istikamet” dedim.
Elindeki havluyu gösterdiğim istikamete doğru seriverdi. Ancak havluyu serdiği istikametin tam karşısında Atatürk'ün fotoğrafı vardı. İnsan suretine karşı namaz kılınamayacağını söyleyerek havluyu yan tarafa serdim.
Ben akşam namazını kılarken, yan koltuğa oturan Tuğçe öylece bana bakıyordu. Namazımı bitirdikten sonra Tuğçe'ye dönerek “Gel Tuğçe, Allah'a birlikte dua edelim” dedim. Gelip yanıma oturdu ve benimle birlikte ellerini açarak bana bakmaya başladı. “Sen mi dua edeceksin, yoksa ben mi edeyim?” diye sordum. “Sen et” deyince “Tamam, sen de amin dersin” dedikten sonra duaya başladım.
“Allah'ım Biz Seni görmesekte, Senin bizi gördüğünü biliyoruz. Dünyayı, gökleri, insanları, hayvanları, bitkileri Sen yarattın. Biz Tuğçe'yle ikimiz, herşeyi Senin yarattığını biliyoruz. Sen olmasaydın, hiçbir şey olmazdı. Ben Seni seviyorum Allah'ım.”
Tuğçe'ye dönerek kısık bir sesle “Sen de seviyor musun?” dedim. Başını saüıyarak kısık bir sesle “Evet” dedi.
“Tuğçe de Seni seviyor Allah'ım. Biz hiç kimseye kötülük yapmıyoruz, biz hiç yalan söylemiyoruz, Sen bize yardım et, Sen bizi kötülüklerden koru Allah'ım.”
Tuğçe'ye tekrar dönerek “Tuğçe, annen baban iyi insanlar mı?” diye sordum. Önce bizi seyreden babasına sonra bana dönüp “Evet, evet iyi insanlar” dedi.
Tuğçe'nin anne babası da iyi insanlar. Sen onlara da yardım et, onlan da kötülüklerden koru Allah'ım.
İkimiz de “Amin, amin” diyerek ellerimizi yüzümüze sürdük. Ayağa kalkıp arkamı dönünce yemek masasını hazırlamakta olan Defne hanımın, elindeki ekmek sepetiyle bize bakmakta olduğunu gördüm. Tebrssüm ederek “Teşekkür ederiz Akif hoca” dedi. Tebessümle karşılık vererek başımı hafifçe salladıktan sonra Tuğçe'ye döndüm.
“Tuğçe, bu güzel duamızı unutma, olur mu?”
“Unutmam Akif amca.”
Özenle hazırlanmış bol çeşitli sofraya hep birlikte oturduk. Yemekten sonra Tuğçe izin isteyerek yatmaya gitti. Üst katın merdivenlerini çıkarken iki-üç kere bana bakmış ve her seferinde elini sallamıştı. Ben de uzun uzun elimi salladım kendisine.
Defne hanım pratik bir şekilde sofrayı toplarken, biz Atakan beyle birlikte salonun diğer tarafındaki koltuklara geçtik. Kahveyi nasıl istediğimi soran Atakan beye “Orta olabilir” dedim.
“Defne hanım. Bizim kahvelerin ikisi de orta olsun.”
“Tabi, Atakan bey.”
Resmiyetten ziyade birbirlerine karşı saygılarını ifade eden bu hitap şekli hoşuma gitmişti. Bizlerde de bulunması gereken samimi bir incelikti bu. Defne hanım masayı toplayıp' elindeki servis tepsisiyle mutfağa geçince Atakan bey bana döndü.
“Akif hoca. Defne hanım birçok derneğin faal üyelerindendir. Onunla Türkiye'deki gelişmeler hakkında devamlı konuşuruz. Kendisine sizden çok bahsettim. Sizin farklı bir insan olduğunuzu söyledim. Sizinle din konusunda konuşmak istediğimi söyleyince, bu konuşmada mutlaka bulunmak istediğini.söyledi. Umarım sizce bir sakıncası yoktur.”
“Niye sakıncası olsun ki!. Bu gibi meselelerde düşünen her insanla, ben de konuşmak isterim.”
“Teşekkür ederim” dedikten sonra müsaade isteyerek mutfağa gitti. Kısa bir süre sonra birlikte döndüler. Defne hanım kahveleri ikram ettikten sonra Atakan beyin yanına oturdu. Kahvelerimizi içmeye başladık. Kısa bir sessizlikten sonra ilk konuşan Defne hanım oldu.
“Akif hoca, ailemizi ve kızımızı tanıdınız. Bu son olaylardan sonra akşamlan sofra hazırlarken ve sofrada tüm ailemle birlikte yemek yerken, inanırmısınız hep sizi hatırlıyor ve size teşekkürlerimi, size şükranlanmı iletmek istiyordum. Teşekkür ederim, size kendim ve ailem adına teşekkür ederim Akif hoca.”
“Ailenizi dağıtmayan Allah (c.c), bu ailenizi mübarek kılsın. Sizlere bu dünyada hidayeti, ahirette cenneti nasib etsin.”
Tebessüm ederek “Teşekkür ederim” dedikten sonra Atakan beye döndü. Sözün kendisine bırakıldığını anlayan Atakan bey, biraz düşündükten sonra meseleye girdi.
“Akif hoca. Son zamanlar İslam'la daha yakından ilgileniyor, konuyla ilgili kitaplan daha bir dikkatle okumaya çalışıyorum. Daha doğrusu anlamaya çalışıyorum bazı şeyleri. Sizi anlamaya çalışıyor, bu ülkedeki diğer müslüman-lan anlamaya çalışıyorum. Fakat anlayamadığım, anlasam da kabul edemediğim şeyler var! Mesela bu ülkede müslü-manım deyip de; dini, politik menfaatleri için; dini, ticari menfaatleri için; dini, şahsi imtiyazlan için kullananları görünce, dine belli bir mesafede durarak, yüce İslam dinini şahsi menfaatleri için kullanmayan bizim gibi insanların daha doğru yolda olduğuna inanıyorum.”
“İslam'a yaklaşıp, İslam'ı şahsi menfaatler için suıstimal etmektense, İslam'a yaklaşmamak ve İslam'ı suistimal etmemek elbetteki daha dürüst bir yaklaşımdır. Dolayısıyla kendinizi bu gibi insanlarla mukayese ettiğiniz zaman, kendinizin daha dürüst, daha doğru bir yolda olduğunuza inanabilirsiniz. Ancak böyle bir mukayeseden kaynaklanan bu yaklaşım, İslam'a göre doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü Rahman olan Rabbimiz İslam'a yaklaşmamamızı, İslam'dan uzak durmamızı dileseydi, bu yüce dini, peygamberleri vasıtasıyla bizlere zaten göndermezdi. Bizlerden istenen İslam'a karşı belli bir mesafede durarak İslam'dan uzak kalmamız değil, İslam'ı doğru anlıyarak, İslam'a doğru yaklaşmamızdır.”
“İslam'ı doğru anlamaktan ne kastettiğinizi, daha doğrusu sizin ne kastettiğinizi bilmiyorum. Çünkü İslam'ı doğru anlamalıyız diyen herkesin kastettiği şeyler farklı!.”
“Sözünü ettiğiniz bu farklılıkların en önemli nedeni, farklı kaynaklara yönelme ve bu farklı kaynaklan referans olarak kabul etmektir. Referansı Kuran olmayan, hikaye ve kıssalara dayanan farklı İslam anlayışları, benim tartışmak dahi istemediğim anlayışlardır. Çünkü bu meselede anlaşmamız gereken ilk konu, kaynak konusu olmalıdır. Ben bu konuda Kur'an-ı Kerim'i önceliyorum. Çünkü dünya müslümanlarım dosdoğru bir İslam anlayışında yani İslam'ın apaçık olan temel esaslannda birleştirecek yegane kaynak, Kur'an-ı Kerim'dir.”
Atakan bey söylediklerimi kabul etmez bir eda ile “Bilmiyorum” dedi.
“Bilmediğiniz nedir Atakan bey? Kur'an-ı Kerim hak bir Kitab değil mi?”
“Estağfirullah Akif hoca!. Allah'a ve peygambere inandığımız gibi, elbetteki Kur'an-ı Kerim'e de inanıyoruz. Ancak bu meseleyi size nazaran biraz farklı anlıyor, biraz farklı değerlendiriyoruz.”
“Nasıl bir farklılık?”
Atakan bey Defne hanıma döndü. Konuşayım mı yoksa konuşmayım mı dercesine hanımına baktı. Defne hanım bu bakışlara kaşlannı hafif kaldırıp başını yana eğerek cevap verdi. Herhalde “Bilmiyorum, sen bilirsin” demek istemişti. Beni biraz rahatsız eden bu duruma hemen müdahale etmeliydim.
“Konuşmanızın sizce bir mahsuru var ise konuşmayabilirsiniz. Benim açımdan bir mahsuru olup-olmadığını merak ediyorsanız, ben konuşmanızı tercih ederim. Söylenecek bir söz dilinizin ucuna değil, gönlünüzün kenanna dahi gelse, gayet rahat bir şekilde söylemenizi isterim.”
Atakan bey tebessüm ederek anladım manasında başını salladı.
“Akif hoca, biraz önce de belirttiğim gibi Kur'an-ı Kerim elbetteki haktır. Bu hususta hemfikiriz. Aramızdaki farklılık, biz Kur'an-ı Kerim'i kendi zamanına göre değerlendiriyoruz. Çünkü Kur'an-ı Kerim'deki hükümler, ondört asır önceki yaşam için gerekli ve geçerli hükümlerdi. Nitekim Kur'an-ı Kerim kendi zamanında muhatap aldığı bedevi bir toplumu, medeni bir toplum haline getirerek bu İlahi misyonunu gerçekleştirmiştir. Ancak sizin de bildiğiniz gibi aradan ondört asır geçti. İnsanoğlu artık uzay çağına girdi!.”
Atakan bey kısa bir süre Defne hanıma baktıktan sonra tekrar bana dönerek devam etti.,
“Şimdi size sormak istiyorum. Bedevi toplumunu muhatap alan hükümleri, bu çağa getinneye kalkışmak ve bu çağın insanlarını ondört asır önceki hükümlerle karşı karşıya getirmek, günümüz tabiriyle gericilik değil midir?”
Atakan beyin bu açık sözleri hoşuma gitmişti. Demek ki benimle rahat ve açık konuşmaya karar vermişti. Atakan beyle Defne hanıma kısa bir süre baktım, Büyük bir taşı, büyük bir gediğe koymuş gibi kendilerini rahat hissediyorlardı.
Atakan beyin söyledikleri, benim hiç de yabancısı olmadığım görüşlerdi. Ancak benim anlayamadığım husus, bizlere bir fikir adamı edasıyla bu görüşleri ileten ve bunları ilettikten sonra belki de bizlerden “Yaa öyle miydi!. Bak biz meselenin bu yönünü hiç düşünmemiştik!.” dememizi bekleyen bu insanların, bizleri hiç tanıyamamış olmasıydı!. Sanki bizler Kur'an-ı Kerim'in ondört asır önce nasıl bir topluma indirildiğini henüz bilmiyen, hangi çağda yaşadığımızı hala farkedemeyen, İlahi hükümlerin günümüzde yaşanıp-yaşanamayacağını hiç düşünmeyen, hiç tartışmayan, hiç dikkate almayan insanlarız!.
“Sizi kırmadık değil mi?”
Bu sözü samimi bir içtenlikle söyleyen Defne hanıma tebessüm ederek döndüm.
“Yoo, estağfirullah!. Rahat ve açık konuşmanız beni daha da memnun etti.”
Kahve fincanımı alarak içindeki son kahveyi de içtikten sonra Defne hanıma teşekkür ettim. Atakan bey öylece bana bakarak.son sözlerine cevap vermemi bekliyor olmalıydı.
“Evet Atakan bey. Söylediklerinizi anladım. Bu sözlerinizi İlahi hükümleri değil de Hamurabi'nin kanunlarını kastederek söyleseydiniz, tabi ki bu görüşünüze katılabilir, böyle bir yaklaşımın gerçekten gericilik olduğunu ben de ifade edebilirdim. Ancak konuştuğumuz mesele İlahi hükümler ise bu hükümlerin Sahibini mutlaka tanımamız ve dikkate almamız gerekir, öyle değil mi?”
Omuzunu kaldırarak “Bunu zaten biliyoruz. Allah ve Allah'ın hükümleri” dedi.
Gülümsedim. Atakan beye bakarak “Aferin size, ne çabuk bildiniz” demek geçti içimden!.
“Niye gülümsediniz?”
“Söylediğiniz söze değil, söyleyiş rahatlığınıza gülümsedim. Şu dünyada Allah'a inandığını ifade ederek Allah diyen insanlar, ne dediklerini, Allah derken kimi, nasıl bir Rabbi kastettiklerini birazcık bilselerdi, hiç kuşkunuz olmasın ki dünyanın şekli şemali değişirdi.”
“Anlıyamadım!.”
“Söyleyin Atakan bey, nasıl bir Allah'a inanıyorsunuz? Yani inandığınız Allah'ı nasıl düşünüyorsunuz? İnandığınız, var dediğiniz Allah (c.c), size göre bu insanlara, toplumlara, devletlere, zalimlere, mazlumlara ve bütün bu olup-bitenlere nasıl bakıyor?”
Atakan bey biraz duraksadıktan sonra omuzlarını kaldırarak “Bilemem” dedi.
“Peki Allah hakkında bildiğiniz ne?”
Atakan beyin sustuğunu, cevap vermediğini gören Defne hanım söze girdi.
“Biz, herşeyi Allah'ın yarattığına inanıyoruz!.”
“Elbetteki doğru bir inanış bu. Ancak sonrası için ne düşünüyorsunuz? Herşeyi yaratıp, herşeyi başıboş mu bırakmış!.”
“Tabi ki değil.”
“O halde yarattığı insanları, toplumları başıboş bırakmadığını, insanların ve toplumların durumlarıyla ilgilendiğini söylüyorsunuz.”
Sözün yine nereye uzandığını farkeden Atakan bey, konuşmanın bu istikamette gelişmesini durdurmak için tekrar söze girerek “Bunları biz bilemeyiz” dedi. Atakan beyin konuşmayı durdurmak isteyen bu kasıtlı müdahalesi hoşuma gitmemişti. Bakışlarıma yansıyan sıkıntılı gerginliği gizlemeye gerek duymadan döndüm kendisine.
“Afedersiniz ama açıkça sormam gerekiyor. İnandığınız Allah, üç maymun heykelinin ifade ettiği gibi görmeyen, duymayan, konuşmayan bir Rab mı?”
Şaşırmış bir şekilde “Değil, tabi ki değil” dedi.
“İnsanlara zulmeden, insanları sömüren mutlu azınlığın nasıl bir sefa sürdüğünü, acımasızca ezilen kitlelerin nasıl bir cefa çektiklerini görüyor mu?”
Biraz duraksadıktan sonra başını sallıyarak “Görüyor” dedi.
“Kapalı kapılar ardında hangi pazarlıkların yapıldığını, Allah'ın kullanna hangi tuzakların hazırlandığını, söz meydanlarında hangi yalanlann söylendiğini, din adamı kisvesindeki satılmışlann kendisine hangi iftiralarda bulunduğunu duyuyor mu?”
Omuzlarını kaldırarak “Herşeyi duyuyor” dedi.
“Peki bütün bunlann olacağını ondört asır öncesinden bilen Rabbimiz, İlahi Kitab'ın binlerce ayet-i kerimesiyle biz insanlara seslenirken, yerdeki karıncalardan bile bahsederken, bu durumlar karşısında hiç konuşmamış, hiç konuşmuyor mu?”
“Nasıl?”
Hasbinallahivenimelvekil!. Atakan bey söylediklerimi gerçekten anlamıyor muydu, yoksa anlamak mı istemiyordu bilmiyorum!.
“Bizlere kıyamete kadar vuku bulacak birçok olayı haber veren Rabbimiz, bizlerin böylesi zalimlerle, böylesi emperyalistlerle karşılaşacağını bilmesine rağmen, bu durumdan kurtulmak isteyen mazlum kullanna ne yapmaları gerektiğini bildirmiyor, bu konuda hiç konuşmuyor mu?”
Atakan bey düşünceli gözlerle bana baktı.
Bakışlarından ne dediğimi anladığı, gayet iyi anladığı belli oluyordu. Fakat her nedense dilinin ucuna gelen bir cevabı, dilinin ucunda tutmayı yani konuşmamayı tercih ediyordu.
“Atakan bey, evet ya da hayır şeklinde bir cevap vermenizi isterim. Söyleyin lütfen, alemlerin Rabbi olan Allah'ın “Bütün bunlan görüyorum, duyuyorum fakat hiç konuşmuyorum!” diyen bir Rab olduğunu mu zannediyorsunuz?”
Atakan bey zoraki bir şekilde tebessüm ederek “Akif hoca. Beni çelişkiye düşürüyorsunuz!” dedi. Tebessümüne tebessümle karşılık vermedim.
Estağfirullah. Çelişkiye düşmemizi değil, çelişkilerden kurtulmamızı isterim. Çelişki dediğiniz şey ise sizden, bir gözünüzü açarak İlahi gerçeği görmenizden ve herşeyin yaratıcısı olan Allah'a inanmanızdan kaynaklanıyor.
“Nasıl?”
“İki gözünüz de kapalı olsaydı ve tüm yaratılışa sırtınızı dönerek “Allah'a inanmıyorum” deseydiniz, bu manada bir çelişkiye düşmezdiniz. Ancak bir gözünüzü açarak “Allah vardır” demenize ve bu gerçeği görmenize rağmen, Allah'ı kendi zanlannıza, kendi isteklerinize, kendi temayüllerinize göre tanımlayamaya kalkışırsanız, böylesi çelişkilerle her zaman karşılaşabilirsiniz. Düşünen bir insan olarak bu çelişkiden kurtulabilmeniz, iki gözünüzü birden açmanıza, iki gözünüzü birden açabilmenize bağlı.”
“Kapalı gözümüzle görmediğimiz ne?”
“Allah'ın hükümleri ve bu hükümlerin hikmetleri. Bir gözünüzü açarak “Allah vardır” dediğiniz gibi diğer gözünüzü de açarak Allah'ın hükümlerini görmeniz ve inandığınız Allah'ı, bu hükümlere göre tanımanız gerekir. Çünkü bizlerin tanımından münezzeh olan Allah'ı, ancak ve ancak kendi ayetleri, kendi hükümleri ile tanıyabilmemiz mümkündür. Fakat ne yazık ki müslümanım diyen veya müslüman olduklarını zanneden birçok insan, bu Önemli meseleye tek gözle bakıyorlar. Açık olan gözleriyle “Allah vardır, Allah'a inanıyoruz” derken, diğer gözlerini ısrarla kapatarak, inandıkları Allah'ı kendi isteklerine göre tanımlamak istiyorlar. Alemlerin Rabbi olan Allah'ı kendi istek ve düşüncelerine göre tanımlayan bu tek gözlü kahramanlar, esas itibariyle alemlerin Rabbi olan Allah'a değil, kendi nevalarına göre tanımladıklan bir yaratıcıya inanmak istiyorlar!. Bu insanlarla tanışıp, bu insanlan dinlediğiniz zaman, birbirinden farklı yüzlerce Allah tanımıyla, Allah telakkisiyle karşılaşırsınız. Oysa şanı yüce Rabbimiz “Bana inanın da, inandıktan sonra Beni nasıl tanımlarsanız tanımlayın” diyerek bizlere böyle bir hak, böyle bir yetki vermiyor. Çünkü bir tevhid dini olan İslam'daki Allah inancı, müslümanlan ay inci veya ihtilafa düşürücü değil, müslümanları bütünleyici ortak bir inançtır. İşte bütün müslümanların kuşku duymadan kabullenecekleri bu ortak inanca ulaşmamız, bir gözümüzü kapatarak Allah'ı kendimize göre tanımlamamızla değil, iki gözümüzü de açarak Allah'ı Kendi kelamından, kendi ayetlerinden, Kendi hükümlerinden tanımamızla mümkündür.”
Söylediklerimi büyük bir dikkatle dinleyen Atakan beyle Defne hanım, düşünceli gözlerle bana bakıyorlardı. Sözlerimin bittiğini farkeden Atakan bey, kendisini toparlamaya çalışarak “Akif hoca, nereden nereye geldik!. Konuştuğumuz meseleden koptuk gibi!.” dedi.
“Konuştuğumuz meseleden koptuğumuzu, meseleden aynldığımızı zannetmiyorum. Meselemiz Kur'an-ı Kerim ve İlahi hükümler olduğu zaman, elbetteki bu hükümlerin Sahibini tanımamız, bu hükümlerin Sahibini dikkate almamız gerekecekti.”
“O halde tekrar ilk konuştuğumuz meseleye dönelim.”
Başımı hafifçe sallayıp “Tabi” derken, Defne hanım aceleyle yerinden kalkarak “Bana iki dakika müsaade edniz. Çayları getireyim” dedi.
Defne hanım çaylarımızı getirdikten sonra salondaki dolaptan kağıt kalem alarak “Not almamın bir mahsuru yok, öyle değil mi?” dedi. “Tabi ki yok” diyerek tekrar meseleye döndüm.
“Atakan bev Kur'an-ı Kcrirriin hak bir kitab olduğuna inandığınızı ancak bu Kitebtaki hükümlerin günümüze getirilip-getirilemeyeceği konusunda ciddi kuşkularınız olduğunu belirtm.ştiniz, değil mi?”
“Evet”
“Önce konumuzla ilgili olarak meselenin tarihi sürecini hatırlayalım. Her müslümanın inandığı ve kabul ettiği gibi insanoğlunun yeryüzündeki imtihanı, Adem (a.s.) ile başlayan bir imtihandır. İnsanlık tarihindeki bu imtihan süreci, hiçbir zaman doğru bir çizgi takip etmemiş, devamlı bir iniş çıkış içinde olmuştur. Peygamberlerin geldiği dönemlerde İlahi daveti kabul eden insanlar, kötülüklerden uzaklaşarak insani ve ahlaki boyutta yükselişe geçmişlerdir. Ne var ki peygamberi dönemlerdeki bu yükselişler uzun sürmemiş, peygamberler bu insanların arasından ayrılınca, bunlar belli bir zaman sürecinde peygamberlerin getirdiği dini tahrif ederek, yine eski yaşantılanna, eski küfürlerine geri dönmüşlerdir. Fakat Rahman olan .Rabbimiz, insanları hiçbir zaman bu küfür yaşantılan içine terkedip, onlan sahipsiz bırakmamış, insanların İlahi daveti unuttukları, insanların hak ve hakikatten uzaklaştığı her dönemde yeni peygamberler göndererek, insanlan yeniden hak ve adalete davet etmiştir.
Çayımdan birkaç yudum içtikten sonra devam ettim.
“Bu tarihi süreci kısaca anlatmamın nedeni, Rahman olan Rabbimizin biz insanlara nasıl yaklaştığını anlayabilmemiz içindir. Yani şanı yüce Rabbimiz biz insanlara hiçbir zaman ilgisiz kalmamış, bizleri hiçbir zaman küfür karanhklanna terkedip, o karanlıklarda çaresiz bırakmamıştır. Dolayısıyla tartıştığımız meseleyi değerlendirirken Rabbimizi böyle tanımamız, böyle bir Rabbi dikkate alarak konuşmamız gerekecektir.”
Defne hanım hiçbir tepki vermeden düşünceli gözlerle bana bakarken, Atakan bey anladım manasında başını hafifçe salladı.
“İnsanlık tarihindeki bu iniş çıkışlar ve her inişte Rabbimizin yeni bir peygamber göndermesi, Resulullah (s.a.v.)'e kadar böylece devam etti. Ancak Rahman olan Rabbimiz Resulullah (s.a.v.) ile birlikte bu peygamberler zincirinin artık bittiğini, Resulullah (s.a.v.)'in bu peygamberler zincirinin son halkası olduğunu bildiriyordu. İşte aklı başında olan her insanın düşünmesi gereken bu tarihi nokta, günümüzdeki birçok soruya da cevap bulabileceğimiz bir noktadır.”
Sözlerime biraz ara verdikten sonra devam ettim.
“Peygamberlerin vefatından sonra insanların zaman içinde dinlerini tahrif ettiklerini ve cahili bir yaşantıya geri döndüklerini çok iyi bilen Rabbimizin, yeni bir peygamber ve yeni bir Kitab göndermeyeceğini bildirmesindeki hikmet neydi? Rabbimiz insanları kendi hallerine mi bırakıyordu? Yoksa Rabbimiz bir başka şeyi diliyor, bir başka şeyi mi murad ediyordu?”
Elindeki kağıda bazı şeyler not eden Defne hanıma baktıktan sonra Atakan beye dönerek “Düşünmemiz ve cevaplandırmamız gereken önemli bir soru, öyle değil mi?” dedim.
Düşünceli bir şekilde başını sallamakla yetindi.
“Önce sizin yaklaşımınız üzerinde durarak, sizin yaklaşımınızdan hareketle bir cevap bulmaya çalışalım. Diyorsunuz ki Kur'an-ı Kerim kendi zamanında.hak ve güncel bir Kitab olup, kendi zamanında geçerli olan hükümleriyle bu misyonunu yerine getirmiştir. Artık ondört asır öncesinde kalan bu Kitab'ı ve bu Kitab'taki hükümleri günümüze getiremeyiz. Böyle diyorsunuz değil mi?”
Başını hafifçe yana eğerek “Evet” dedi.
“Uzay çağı dediğiniz bu çağda, dünyanın bir yöresindeki insanların ineğe, diğer yöresindeki insanların teknolo, bir kısmının şeyhlere, bir kısmının liderlere taptıklarını, cahili bir yaşantıya dönen modernist insanların fikri sapmaları esneyerek, cinsi sapmaları gülümseyerek karşıladıklarını, güçlülerin güçsüzleri ezdiklerini, sömürdüklerini de görüyorsunuz değil mi?
Hiçbir tepki vermeden öylece bana baktıktan sonra başını öne doğru salladı.
“Peki, insanoğlunun tekrar cahili bir yaşantıya döneceğini, birbirlerine zulmedip, fitne ve fesat çıkaracaklarını çok iyi bilen Rabbimiz, sizin ifadenize göre ondört asır önce gönderdiği Kitab'ın ve bu Kitab'taki hükümlerin de eskiyeceğini bile bile yeni bir peygamber ve yeni bir Kitab göndermeyeceğini beyan ederek bizlere nasıl bir mesaj veriyor? Böyle bir durumda bizlerin ne yapmasını diliyor?”
“Pek anlıyamadım?”
“Bakın. Elimizdeki İlahi Kitab'a eski diyorsunuz, yeni bir peygamber, yeni bir Kitab gelmeyeceğini de biliyorsunuz. O halde böyle bir durumda Rabbimiz ne yapmamızı, doğru yolu bulabilmemiz için hangi Kitab'a yönelmemizi istiyor? Daha açık bir ifadeyle iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini hangi Kitab'a göre belirleyecek, hangi Kitab'ın hükümlerine göre doğru yolu bulabileceğiz!.”
Not almayı kesen Defne hanım bana dönerek “Sorunuzu anladım Akif hoca” dedi. Atakan bey de başını sallıyarak soruyu artık anladığını belirtmek istiyordu. Beklediğim cevap Defne hanımdan geldi.
“Bizim inancımıza göre insanoğlunun gelişimini dikkate alan Allah, doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü artık insanların ayırmasını diliyor!. Özgür ve gelişmiş insanların, kendi belirledikleri hukuk sistemine, kendi belirledikleri çağdaş hukuk kitablanna göre yönetilmelerini istiyor.”
Allah adına bu kadar rahat ve keyfi konuşulmasından çok rahatsız olmama rağmen sakinliğimi bozmamaya çalıştım.
“Defne hanım!. Bu cevabı kendi adınıza mı, yoksa Rabbimiz adına mı veriyorsunuz?”
“Tabi ki kendi adıma”
“Fakat ben size hangi hukuk sistemine yönelmek istediğinizi veya hangi hukuk kitabına yöneldiğinizi sormadım. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilmemiz için Rabbimiz hangi Kitab'a yönelmemizi ister diye sordum.”
“Zannederim Allah da bunu ister.”
“Allah adına zanla konuşulmaz. Allah adına konuşacağımız zaman Kuran ve sünneti mutlaka dikkate almamız gerekir. Bizlere insanoğlunun dününü, bugününü ve yarınlannı açıklayan Kur'an-ı Kerim'den, bu( cevabınıza bir delil, tek bir delil getirebilir misiniz?”
“Nasıl bir delil?”
“Bakırı Defne hanım. Kur'an-ı Kerim'de insanoğlunun dünyada kıyamete, ahirette ise cennet veya cehenneme kadar uzanan serüveni beyan ediliyor. Binlerce ayet-i kerimeden oluşan bu Kitab'tan, sözlerinize delil olabilecek tek bir ayet getirebilir misiniz? Şanı yüce Rabbimizin en seçkin peygamberlerine dahi vermediği hüküm koyma yetkisini, gelişen şartlarda insanlara verdiğini veya verebileceğini ifade eden, harta ve hatta bunu ima eden bir ayet-i kerime gösterebilir misiniz?”
“Ben Kur'an'ı yeterince araştırmadım. Var mıdır, yok mudur bilmiyorum!.”
“Size ben söyleyeyim. Bu görüşünüzü reddeden, temel meselelerde hüküm koyma yetkisinin sadece ve sadece Allah'a ait olduğunu beyan eden yüzlerce ayet olmasına rağmen bu görüşünüzü tasdik eden tek bir ayet dahi yoktur. Peki Kur'an-ı Kerim'de hiçbir nakli delili olmayan bu görüşünüzün, sizin iç dünyanızda akli delilleri var mıdır?”
Defne hanım biraz gergin bir yüz ifadesiyle Atakan beye baktı. Atakan bey bana dönerek soruyu açmak istedi,
“Akli delil derken!.”
“Yani sizlere göre iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilecek olan hükümleri, ülke gelirlerinden oluşan pastayı adil bir şekilde dağıtacak olan kanunları, günümüzün çağdaş insanları tarafsız bir şekilde belirleyebilirler mi?”
“İnsanoğlunun gelişimini gözönüne alırsak, belirlemeleri gerekir!.”
“Devamlı olarak insanoğlunun gelişiminden sözediyorsunuz. Bu gelişimden kastettiğiniz şey bilgi ve teknoloji ise, adil hüküm koyabilmek için bu yeterli değildir. Çünkü adil hüküm koyabilmek, mağdur insanlara adaletle, mazlum insanlara merhametle yaklaşabilmek, teknolojik bilgiye değil, yüksek ahlaka dayanan bir erdemdir. Tüm dünyada çığ gibi büyüyen ahlaksızlıklara, fikri ve cinsi sapıklıklara gözünüzü kapatarak, insanoğlunun ahlaki bir gelişim içinde olduğunu söyleyebilir misiniz? Bilgi ve teknolojide çok gelişmiş ülkelerin, ahlaki boyutta da geliştiklerini ve dünyanın mazlum halklarına merhametle yaklaştıklarını, onlan sömürmediklerini iddia edebilir misiniz?”
Defne hanım elindeki kağıda not alırken, Atakan bey öylece bana bakıyordu. Konuşmak, sözlerime bir cevap vermek istemiyor gibiydi.
“Evet Atakan bey!. Tekrar konumuza dönecek olursak hiçbir insan tarafsız değildir. Kanun koyma yetkisini bürokratlara verdiğiniz zaman bürokratlann, siyasilere verdiğiniz zaman siyasilerin gözetildiğini görebilirsiniz. Milletvekillerinin milyonlarca işçi için belirlediği asgari ücret ile yine bu milletvekillerinin kendileri için belirledikleri maaşlar arasındaki büyük fark, bu sözlerime açık bir örnek niteliğindedir. Çünkü insanlar kendilerini de ilgilendiren bir konuda kanun çıkaracaklan zaman, yaratılıştan gereği az ya da çok kendilerini ve kendi menfaatlerini gözetirler. İnsanın doğasında vardır bu. Dünya ile ilişiğini büyük ölçüde kestikleri söylenen rahipler bile, kişisel imtiyazlarını fazla-laştırabilmek için Allah'ın hükümlerini değiştirmeye kalkışmışlar, İlahi kitablan tahrif etmişlerdir.”
Defne hanım bana dönerek “Bu hüküm koyma yetkisi müslümanlara verildiği zaman, müslümanlar da kendi çıkarlannı gözetip, diğer dinlere mensup insanlara acımasızca yaklaşmazlar mı?” dedi.
“Hüküm koyma yetkisi müslümanlara verilseydi, elbetteki müslümanlar da kendilerini kayırır ve hakim olduklan coğrafyalarda belki de hiçbir gayrimüslim bırakmazlar, bunlann mallanna ve mülklerine gayet rahat bir şekilde el koyarlardı. Ancak Allah (c.c.) böyle bir yetkiyi müslümanlara da vermiyor. Altıyüz yıllık Osmanlı imparatorluğu sınırlan dahilinde birçok dine mensup insanlar güven içinde yaşamışlarsa, bu durum müslümanların merhametinden ziyade, müslümanlan bağlayıcı olan İslami hükümlerin rahmetinden kaynaklanmıştır.”
“Müslümanlar hiç hüküm koymuyor mu?”
“Müslümanlara temel meselelerde hüküm koyma yetkisi değil, Kur'an ve sünnette hükmü açıklanmamış bir meselede, Kur'an ve sünnetteki temel prensipler çerçevesinde içtihatta bulunma, fetva verme, karar alma yetkisi verilmiştir.”
Bu konuşmalardan duyduğu rahatsızlık açıkça yüzüne yansıyan Atakan bey, sıkıntılı bir sesle söze girdi.
“Anlıyamadığım bir şey var Akif hoca. Siz söylediğimiz her sözü Kur'an'a ve Allah'a getiriyorsunuz. Biraz önce Defne hanım “Özgür ve gelişmiş insanlar olarak, kendi belirlediğimiz hukuk sistemine, kendi belirlediğimiz çağdaş hukuk kitablanna göre yönetilmemiz gerekir” dedi. Siz ise bunun Kur'an'dan delili olup-olmadığını sordunuz. Halbuki biz size referans kaynağı olarak Kur'an'ı kabul etmediğimizi sözümüzün en başında söyledik. Buna rağmen verdiğimiz cevabı neden Kur'an'a ve Allah'a getirip, illa ki bir bağlantı kurmaya çalışıyorsunuz?”
Defne hanım memnun bir yüz ifadesiyle Atakan beye dönüp, onu tasdik eder mahiyette başını salladı. Memnjjniyet dolu bu yüz ifadesiyle bana bakmasını, benim anlattıklarımı anlamasını ve tasdik etmesini isterdim. Fakat bu isteğimin Allah'ın hidayetine bağlı olduğunu hatırlayarak “İnşaallah” dedim içimden.
“Bakın Atakan bey!. Ben size kendi adıma bir soru yöneltseydim ve sadece dünyevi durumu kastederek “Yaşadığımız çağda dünya düzenini sağlamak için ne yapmamız, hangi hukuka yönelmemiz gerekir” diye sorsaydım, verdiğiniz cevabı size göre makul karşılayabilirdim. Ancak insanların sadece dünyalanyla değil, dünya ve ahiretleriyle ilgili olarak sorduğum bir soruda, elbetteki Allah'ı ve Allah'ın Kitab'ını dikkate alacağım.”
“Sorunuz neden hem dünya, hem de ahiretle ilgili?”
“Atakan bey. Ondört asır öncesinde kaldı dediğiniz Kur'an-ı Kerim, insanların dünyevi ve uhrevi akibetleriyle ilgili hükümler, prensipler vazetmektedir. Bu Kitab geçmişte kaldı dediğiniz zaman, bana göstereceğiniz alternatif kitabın da hem dünyamla, hem de ahiretimle ilgili olması gerekir.”
“Pek anlayamadım!.”
“Anlatayım Atakan bey!. Şimdi siz Allah'a gerçekten inandığınız gibi ahirete, cennet ve cehenneme de inanıyorsunuz değil mi!.”
“Evet!.”
“Bu dünyadaki amellerimize göre cennete veya cehenneme gideceğiz değil mi?”
“Evet!.”
“Peki bir insanın cehennemden sakınabilmesi ve cennete gidebilmesi için ne yapması gerekir.”
Hiçbir cevap vermeden düşünceli gözlerle bana baktı.
“Zor bir soru değil Atakan bey!. Cehennemden sakınarak cennete gidebilmemiz için Allah'ın emir ve yasaklarına uymamız, yani İslam'a göre yaşamamız gerekmez mi?”
Sözün nereye geldiğini anlayan Atakan bey, biraz düşündükten sonra sıkıntıdan gerginleşen bir yüz ifadesiyle “Evet ama din, Allah ile kul arasındadır” dedi.
“Benim hep duyduğum fakat pek anlayamadığım bir söz bu. Bunun ne olduğunu bana biraz açıklar mısın?”
“Sizin veya bizim dindarlığımız bir başkasını ilgilendirmez. Bu Allah ile bizim aramızdaki bir şeydir. Önemli olan bir insanın Allah'a karşı dürüst olması, Allah'a karşı dini vecibelerini yerine getirmesidir.”
“Dini vecibeler derken, Kur'an-ı Kerim'de beyan edilen namaz, oruç, hacc gibi dini vecibeler mi?”
Biraz duraksadıktan sonra evet anlamında başını salladı. Tabi ki hafif gülümsememe neden olmuştu bu.
“Niye gülümsediniz”
“Geçmişte kaldı dediğiniz Kur'an-ı Kerim'in, Allah'a hamdolsun ki bir kısmını günümüze getirdiniz!.”
Atakan bey bu sözüme, acı bir tebessümle cevap verdi. Kur'an-ı Kerim'den bazı ayetler aklıma geldi. Allah'ın Kitab'ına bölücü yaklaşanların, Kitab'ın bir kısmına inanıp, diğer kısmını reddedenlerin nasıl bir azapla karşılaşacaklannı beyan eden ayet-i kerimelerdi bunlar. Tabi ki Atakan beyi bu ayet-i kerimelerle hemen yüz yüze getiremezdim. Çünkü daha İlahi Kitab'ın mahiyetini, neyi kabul edip, neyi reddettiğini pek bilmiyordu.
“Peki Atakan bey. Allah'a karşı dini vecibelerini yerine getiren bir insan, Allah'ın kullarına karşı istediği gibi davranabilir mi?”
“Tabi ki hayır!. Onlara kötülük yapmamak, iyi davranmak zorunda.”
“Bakın burada iyilikten ve kötülükten söz ettiniz. Bunun ölçüsü ne olacak?”
“Nasıl ölçüsü?”
Bir insana göre iyi olan bir davranış, diğer bir insana göre kötü olabilir. Cenneti kazanabilmek için insanlara kötülük yapmamak ve iyi davranmak zorundaysak, toplumsal ilişkilerimizdeki bu iyilik ve kötülük hukukunu hangi Ölçüye, hangi hükümlere, hangi kanunlara göre belirleyeceğiz?
Git gide kısılan bir sesle “Her ülkenin kendi kanunları var!.” dedi.
“Kusuruma bakmayın ama bu cevabınızı da hiç anlayamadım!. Tüm insanların toplanacağı hesap gününde bu insanlar kavimlerine veya ülkelerine göre taksim edilecek, Allah (c.c.) kendi hükümlerini, tendi hukukunu bir kenara bırakarak Fransızlan Fransız hukukuna göre, İngilizleri İngiliz hukukuna göre, Türkleri de Türk hukukuna göre hesaba çekerek cennete ya da cehenneme buyur edecek!. Bunu mu söylüyor, böyle bir Allah'a mı inanıyorsunuz?”
Atakan bey canı sıkılmış bir şekilde Defne hanıma baktıktan sonra tekrar bana döndü. Bir şey söylemek istiyor fakat ne söyleyeceğini bilemiyordu. Ben son sözüme biraz daha açıklık getirmek istedim.
“Atakan bey!. İnandığınız Allah (c.c.) yarattığı insanları başıboş bırakmamışsa, bu insanların birbirlerine karşı davranışlarıyla, bu insanların nasıl ve ne şekilde yönetildikleriyle, sömürülüp sömürülmedikleriyle ilgileniyorsa, zulüm ve adaletle ilgili bu çok önemli konuda insanlan muhayyer mi bırakmıştır? “Sizler meclislerde toplanarak istediğiniz hükmü, istediğiniz kanunu çıkann. Sonra Ben bu kanunlara göre kullarımı hesaba çekerim. Sizlere itaat etmişlerse onlan cennete, itaat etmeyip ayrımcılık çıkarmişlarsa cehenneme gönderirim” dediğini mi zannediyorsunuz?”
“Ben bunu demek istemedim!. İnsanlann çıkardığı kanunlann ahiretle bir ilgisi yok!.”
“Fakat ben size sorumu ahiretle ilgili olarak sordum. Kur'an-ı Kerim'deki insan ve toplum ilişkilerine ait hükümler geçmişte kaldı dediğiniz zaman, biz müslümanlara bunun bir alternatifini göstermelisiniz. Çünkü bizler çok kısa olan dünya hayatından önce ebedi olan ahiret hayatını yani ebedi akibetimizi önemsiyoruz. Bizlere cennet yolunu gösteren o hükümler, o ilkeler, o prensipler geçmişte kalmışsa, bugünü yaşayan bizler ne yapacağız? İnsan ve toplum ilişkilerimizde hükümsüz, ilkesiz ve prensipsiz tavırlarla cennete gidemeyeceğimize göre, hangi hükümlere, hangi ilkelere, hangi prensiplere yönelmeliyiz ki, bizleri yaratan ve yaşatan Allah (c.c), bizlerden razı olsun!.”
Atakan beyin düşünceleri karışmış olmalıydı. Defne hanım not almayı keserek Atakan beye döndü. Düşünceli gözlerle bir süre birbirlerine baktılar. Sonra Atakan bey bana dönerek “Söz döndü dolaştı, yine Kur'an-ı Kerime geldi, değil mi?” dedi.
“Önemli olan sözlerimizin değil, düşüncelerimizin bu noktaya gelmesi!.”
Suskunluk oldu.
Hiç cevap vermeyen Atakan beye bir süre baktım.
“Sizin yaklaşımınızdan hareketle geldiğimiz nokta bu oldu!. İsterseniz meseleyi bir de diğer boyutundan ele alalım. Demiştik ki peygamberlerin vefatından sonra insanla-nn zaman içinde dinlerini tahrif ettiklerini ve cahili bir yaşantıya geri döndüklerini çok iyi bilen Rabbimizin, yeni bir peygamber ve yeni bir Kitab göndermeyeceğini bildirmesindeki hikmet neydi? Sorumuz buydu değil mi?”
“Evet!.”
“Atakan bey!. Şimdi size sormak istiyorum. Doğruluğu zamana, mekana ve şartlara göre değişmeyen evrensel ilkeler, evrensel prensipler, evrensel gerçekler var mıdır?”
Atakan bey biraz düşündükten sonra “Evet, vardır” dedi.
“Kur'an-ı Kerim'in insan ve toplum ilişkileriyle ilgili olarak beyan ettiği ilke ve prensipler, sözünü ettiğiniz bu evrensel ilke ve prensiplerden olsaydı, Kur'an-ı Kerim için yine geçmişte kalan ve güncel olmayan eski bir Kitab der miydiniz?”
Atakan bey biraz düşündükten sonra başını hafif yana eğerek “Demezdim!.” dedi.
“Peki, geçmişteki İlahi Kitaplann tahrif edildiğini bilen Rabbimiz, evrensel ilke ve prensipleri beyan eden bu son Kitab'ı koruyacağını vaadetseydi ve şimdiye kadar birçok İlahi Kitabı tahrif eden insanlar, bu son Kitab'ın bir harfini bile dokunamasaydı, Rabbimizin bizlere yani doğru yolu bulmak isteyen insanlara yeni bir peygamberle yeni bir Kitab göndermesine gerek kalır mıydı?”
Atakan bey “Kalmazdı” dedikten sonra aceleyle ilave etti.
“Kalmazdı ama siz bir varsayımdan haraketle bu noktaya geldiniz!.”
“Bunu biliyorum!. Sözümün başında Kur'an-ı Kerim’deki toplumsal ilkeler, evrensel ilkeler olsaydı demiştim. Tek varsayımım bu, öyle değil mi?”
“Evet!.”
“Atakan bey!. Diğer söylediklerimjn birer gerçek olduğunu, son İlahi kitab olan Kur'an-ı Kerim'in gerçekten korunduğunu, Rabbimizin yeni bir peygamberle yeni bir Kitab göndermeyeceğini zaten kabul ediyoruz. O halde sözünü ettiğimiz o tek varsayım da doğru olsa, bütün taşlar yerli yerine oturarak sorun kalmayacak, mesele açıklık kazanacak değil mi?”
Biraz duraksayan Atakan bey hafifçe başını salladı.
“O halde tek sorunumuzun ne olduğu anlaşıldı. Demek ki herseyi hakkıyle bilen Rabbimiz, sizin bu haklı itirazınızı dikkate alıp, toplumsal meselelerde evrensel ilkeler vazetseydi, hiçbir sorun, hiçbir problem kalmayacaktı!.”
Atakan beyin şaşkın bakışlarla bir şeyler söylemek istediğini farkedince sustum.
Biraz duraksadıktan sonra “Tamam, tamam. Devam edin lütfen” dedi.
“Artık lütfen siz devam edin Atakan bey!. İnandığınız Allah, nasıl oldu da sizin gibi bir beşerin dahi farkedebildiği böylesine önemli bir noktayı farkederek, Kur'an-ı Kerime eskimesi mümkün olmayan evrensel ilkeler koymadı!.”
Ne söyleyeceğini bilmez bir şekilde önce Defne hanıma sonra bana bakan Atakan bey, bilmiyorum anlamında omuzlannı yukan kaldırdı.
“İşin tuhaf tarafı, evrensel olmadığını söylediğiniz bu Kitab'ı, sanki evrensel bir Kitab'mış gibi günümüze kadar koruyarak, bizleri böylesi tartışmalara sürüklemesi!.”
“Anlıyamadım!.”
“Atakan bey, geçmiş İlahi kitablann hepsi tahrif edildiği halde Kur'an-ı Kerim'in günümüze kadar korunduğunu ve kıyamete kadar da korunacağını biliyorsunuz değil mi?”
“Evet!.”
“Halbuki Kur'an-ı Kerim korunmasaydı, şimdi elimizde birbirinden farklı onbeş-yirmi ayn Kur'an olacak ve bu Kur'an'lardan hiçbirinin hak olduğunu iddia edemeyeceğimiz için, bizleri ihtilafa düşüren bu Kur'an'ları haklı olarak bir kenara bırakarak kendi yolumuzu, kendimiz belirlemeye çalışacaktık. Öyle değil mi?”
Başını öne doğru hafifçe sallamakla yetindi.
“O halde bizleri ihtilafa düşürmekten münezzeh olan Rabbimiz bu Kitab'ı neden korudu, neden koruyor Atakan bey? Sizin ifadenize göre ilke ve prensipleri evrensel olmayan bu Kitab'ın korunmasına ne gerek vardı ki, bu Kitab korunmuş, bu Kitab korunuyordu!.”
“Siz bu soruya ne cevap verirsiniz?”
“Benim böyle bir sorum yok ki, böyle bir soruya cevap arayayım!. Kur'an-ı Kerim'in evrensel olmadığını siz söylediğiniz için bu soruya da sizin cevap vermeniz gerekir!.”
Atakan bey hiç konuşmadan bana bir süre baktıktan sonra “Size göre evrensel bir Kitab, öyle değil mi?” dedi.
“Sadece bana göre değil, Kur'an-ı Kerim'i birazcık tanıyan, Kur'an'daki ilke ve prensipleri birazcık düşünen her müslümana göre bu Kitab ve bu Kitab'taki ilkeler evrenseldir. Bu Kitab ve bu Kitab'taki ilkeler sizin ifade ettiğiniz gibi eskiyecek olsaydı, Rabbimiz bu Kitab'ı koruması altına almaz, bizlere mutlaka ve mutlaka yeni bir peygamberle, yeni bir Kitab gönderir ve yeni ilkeleri bildirirdi. Çünkü daha önce de altını çizdiğimiz gibi Rahman olan Rabbimiz, bizleri tarihin hiçbir döneminde sahipsiz bırakmamıştır.”
Biraz durduktan sonra devam ettim.
“Ancak günümüzde doğru yolu bulabilmemiz için yeni bir peygamberin getireceği, yeni 'bir Kitab'a gerek yoktur. Çünkü ondört asır öncesinden gelerek bizlere dünümüzü, bugünümüzü ve yannlanmızı bildiren Kur'an-ı Kerim, hiç kuşkusuz ki evrensel bir Kitab'tır. Bizlere zaman ve mekan üstü evrensel ilkeler vazeden, bu ilkeler çerçevesinde vereceğimiz kararlarla yaşadığımız çağa rahmet ve adalet getirmemizi öngören Kur'an-ı Kerim, kendisinden oldukça geride kalan günümüz insanlığının çok çok önünde bulunan bir Kitab'tır. İlericilik denilen şey bugünlerin de ötesinde yannlan dikkate almaksa, bizlere kıyamet ve kıyamet sonrasından hak haberler veren bu Kitab, hiç kuşkunuz olmasın ki ilericiliğin nihai noktasıdır.”
Düşüncelere dalan Atakan bey susmayı tercih etti. Not almayı kesen Defne hanım, hiçbir cevap vermeyen Atakan beye kısa bir süre baktıktan sonra bana döndü.
“Kur'an-ı Kerim evrenseldir dediğiniz zaman bütün soruların cevabını bulmuş oluyorsunuz. Evrensel olduğuna gerçekten inanıyor musunuz?”
“İnanmanın da ötesinde, biliyorum. Çünkü bu durum inanmamız gereken soyut bir mesele değil, konuşarak bilmemiz ve düşünerek akletmemiz gereken somut bir gerçektir. İslam dini evrensel bir din ise, bu dinin temel esaslarını beyan eden Kur'an-ı Kerim de hiç kuşkusuz ki evrensel bir kaynaktır. Ayrıca şunu da bilmeliyiz ki, İslam hukuku genel itibariyle dogmatik değildir. Zamana ve mekana göre değişebilen birçok meselede pratikle ilgili hükümler, değişebilen bu şartlar ve İslami dünya görüşü dikkate alınarak belirlenir. Şanı yüce Rabbimiz müslürnanlan bu gibi meselelerde, belli sınır taşlarının dikkate alınması kaydıyle zaten muhayyer bırakmıştır. Mesela zamammizdaki İslam ekonomisi, hiç şüphesiz ki Medine İslam Devletinin ekonomisinden çok daha gelişmiş olacaktır. Ancak bu gelişme, başına buyruk veya bazı zümrelerin menfaatini gözetebilecek bir gelişme değil, yine İslam'ın ekonomiyle ügili temel esaslanndan hareket edilerek meydana gelecek bir gelişmedir. Bu temel esaslardan sapmak demek, adaletten sapmak veya diğer bir deyişle zulme yönelmek demektir. Çünkü insan ve toplum gerçeğini hakkıyle bilen Rabbimizin beyan ettiği bu temel esaslar, hangi konuda olursa olsun zamana ve mekana göre değişmeyecek olan evrensel esaslardır. Sosyal ve ekonomik adaletin gerekliliği, nasıl ki zamana ve mekana göre değişmeyecek olan evrensel bir gereklilikse; bu evrensel gerekliliği tesis edecek olan temel hükümler de, aynı şekilde evrensel hükümlerdir.”
Defne hanım düşünceli gözlerle başını salladıktan sonra dilinin ucuna gelen soruyu, dilinin ucuyla söyleyiverdi.
“Peki, hırsızın elini kesmek veya katilin öldürülmesi de, sizce evrensel hükümler midir?”
Hafif gülümseyerek Defne hanıma baktım.
“Niye gülümsediniz!.”
“Bu sözlerinize gülümsedim. Gerçi şaşırdığımı söyie-yemem. Çünkü günümüz insanlan İslam denilince bu meselede en çok konuşan iki ayrı kutubun söyledikleriyle karşılaşıyorlar. Bir tarafta ondort asırlık geleneksel kültürün, evrensel bir İslam kültürü olduğunu zannedip, bidat ve hurafelere kanşmış bu kültürü hiç sorgulamadan günümüze getirmeye kalkışan yobaz din yandaşlan, diğer tarafta ise karşı olduklan dini küçük düşürebilmek için, bu dinin sosyal adaletle ilgili yüzlerce evrensel ilkesini görmemezlikten gelerek, kendilerine göre yanlış olan birkaç cezai hükmü, kendi yorumlanyla devamlı gündeme getiren çağdaş din düşmanları!.”
Beni dikkatle dinleyen Defne hanıma “Türkiye'de din adına ne yazık ki böylesi din yandaşlan ile böylesi din düşmanları konuşuyor!.” dedim.
“İyi ama bu söyledikleri doğru değil mi? İslam'da hırsızın eli kesilmiyor mu?”
“Bu söylediğiniz tabi ki doğru. Ancak İslam'da hırsızın elini kesmek, İslam'ın hırsızlıkla ilgili son hükmüdür. İslam bu cezai hükümden önce, insanları hırsızlığa götürücü ahlaki nedenler üzerinde durur. İnsanlara helal, haram ve insan haklarıyla ilgili evrensel ilkeler vazederek, insanlan ahlaki yönden hırsızlıktan uzaklaştırır. Sonra hırsızlığın sosyal ve ekonomik nedenleri üzerinde durarak, toplumda sosyal ve ekonomik adaleti sağlayıcı temel ilkeler vazeder. “Yönettiğim toplumda aç bir insan var ise, Rabbim bunun hesabını benden sorar” diyen devlet başkanından, "Komşum aç iken ben tok yatamam" diyen sade vatandaşına kadar, bu ilkelerin yaşanmasına ve yaşatılmasına özen göstererek, insanları hırsızlığa sevkedebilecek sosyal ve ekonomik nedenleri ortadan kaldırır. İşte bu önlemlerden sonra toplumun mal ve can güvenliğini tehdit eden bir hırsızlık vakası karşısında, son çare olarak caydırıcı olması gereken cezai hükmün ne olduğunu beyan eder.
Düşünceli gözlerle bana dikkatlice bakan Atakan beye sordum.
“Atakan bey!. Cezai bir hükmün doğruluğu veya yanlışlığı, iyiliği veya kötülüğü, bu hükmün yaşantıdaki neticesine göre belirlenmez mi?.”
Biraz duraksadıktan sonra evet anlamında başını salladı.
“Bu hükmün uygulandığı Osmanlı döneminde, resmi kayıtlara göre üçyüz yılda bir el kesilmiştir. Bu kesilen bir ele karşılık, koskoca bir toplumun mal güvenliği sağlanmıştır.”
Defne hanıma dönerek devam ettim.
“Size ikinci bir örneği de İngiltere'den vereyim. 1982 yılının resmi rakamlanna göre İngiltere'de bir milyona yakın hırsızlık vakası dosyalara geçmiş ve bu hırsızlık olaylarında dörtyüzden fazla masum vatandaş öldürülmüştür.”
Biraz sustuktan sonra “Artık bu iki örnek arasındaki mukayeseyi siz yapabilir, hangi hükümlerin masum insanlar için daha merhametli olduğunu anlayabilirsiniz!.” dedim.
Defne hanımla Atakan bey bir süre birbirlerine baktılar. Söylediklerimi anlamış gibiydiler. Defne hanım bana dönerek “Kısas hükmünü de aynı şekilde değerlendiriyorsunuz, değil mi?” dedi.
“Bakın Defne hanım!. Herşeyi hakkıyle bilen Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın hükmünden daha güzel bir hüküm, Allah'tan daha güzel bir hüküm koyucu var mıdır?" diyerek, Kur'an-ı Kerim'de beyan ettiği her hüküm için böylesine geniş bir iddiada bulunmaktadır. Rabbimiz böyle bir iddiada bulunurken, insanların ve hukuk adamlarının bu iddiaya gözü kapalı bir şekilde inanmalarını değil, düşünüp-tartışarak bu iddianın doğruluğunu anlamalarını, akletmelerini diliyor. Hiç kuşkunuz olmasın ki bu hükümleri tarafsız bir şekilde değerlendirecek olan akıl ve insaf sahibi herkes, bu İlahi hükümlerin hak ve evrensel hükümler olduğunu anlayabileceklerdir. Tabi ki bir insanı haksız yere öldürenlere uygulanan kısas hükmü de, bu gibi vakıalarla ilgili en güzel hükümdür. Bu hükmün yaşandığı beldelerde, eline silah alan bir insan sizin karşınıza çıkarak “Defne hanım. Şu söylediklerimi yapmazsanız sizi öldürür ve üç-beş yıl yatıp çıkarım” diyemeyecektir. Elinde silah olan adam, bu silahın kendisine yönelik ikinci bir namlusu olduğunu bilecek ve tetiğe bastığı zaman sadece karşı tarafın değil, kendisinin de canına kastettiğini idrak edecektir.”
Atakan beye dönerek “Atakan bey. Bu hüküm uygulandığı zaman, Rabbimizin “Kısasta sizin için hayat vardır” buyruğunda belirttiği gibi, toplumdaki cinayet hadiseleri azalır mı?” diye sordum.
Başını iki yana sallıyarak “Hemde yok denecek kadar” dedi.
“Peki, içinde yaşadığınız bir toplumda can güvenliği olmasını, cinayetlerin yok denecek kadar azalmasını ister misiniz?”
“Her insan gibi!.”
“O halde aynı tercihlere sahibiz!.”
Sözün nereye geldiğini anlıyan Atakan bey, hiçbir tepki vermemeye çalışarak önce bana sonra Defne hanıma baktı. Defne hanım kendisine bakan Atakan beye gülümseyerek karşılık verdi. Bu gülümsemenin ne anlama geldiğini anlayabilmek için bir süre daha Defne hfanıma bakan Atakan bey, daha sonra bana dönerek “Evet Akif hoca. Şimdi ne dememizi, ne yapmamızı bekliyorsunuz?” dedi.
“Daha önce de belirttiğim gibi, tek isteğim diğer gözünüzü de açmanız!. Bir gözünüzü açarak Allah gerçeğini gördüğünüz gibi, diğer gözünüzü de açarak Allah'ın hükümlerini ve bu hükümlerin hikmetlerini görebilmeniz.”
Defne hanım gülümseyerek yerinden kalktı ve “Akif hoca. Şimdi iki gözüm açık bir şekilde mutfağa gidecek ve sizlere meyve getireceğim” dedi.
Bu güzel söz üzerine bizler de gülümsedik.
Meyvelerimizi yerken pek konuşmadık.
Atakan beyle Defne hanım, şimdiye kadar ki konuşmalarımızı tekrar düşünüyor, tekrar gözden geçiriyor olmalıydılar. Atakan'bey peçeteyle elini ve ağzını sildikten sonra bana dönerek “Akif hoca!. Size göre en büyüksorun, insanların din gerçeğine tek gözle bakmalan, İslam'ı tek gözle değerlendirmeleri olsa gerek” dedi.
“Doğru söylüyorsunuz. Bana göre önemli bir sorun buî. Din adına sürüp giden birçok tartışmaların nedeni, “Allah vardır, Allah'a inanıyoruz” diyerek müslüman olduklarını iddia eden kimselerin, diğer gözlerini ısrarla kapatarak Allah'ın hükümlerini ve bu hükümlerin hikmetlerini görmek istememeleri!. Bu tek gözlü müslümanlar(!) kendilerini karışmayan, kendilerine hüküm bildirmeyen, kendileriyle hiç konuşmayan, yani bir put gibi sessiz ve suskun bir tanrı istiyorlar.”
Bizi büyük bir dikkatle dinleyen Defne hanıma döndüm.,
“Defne hanım. İnsanların neden putperest olduklarını, taşlardan yapılmış heykellere neden tapındıklannı hiç düşündünüz mü?”
“Affedersiniz ama aptallıklarından olsa gerek!.”
“İyi ama bunların hepsi aptal değil. Bilhassa ön saflarda duranlara baktığınızda, bunîann toplumun ileri gelen kimseleri olduğunu görüyorsunuz. Zaten arka saflardaki şaşkınlar, bu ön saflardaki ileri gelenleri izleyerek putperest oluyorlar. Benim sorum bu ön saftakilerle ilgili. Yaşadıkları çağda kendilerine aydın, düşünür, yönetici denilen bu ön saftakiler neden putperest oluyorlar veya niye putperest gözüküp, arka saflardaki insanları putperestliğe davet ediyorlar?”
“Sizce neden?”
“Bakın Defne hanım!. Her insanın fıtratında Allah gerçeği vardır. Tüm yaratılışın bu kutsal gerçekle ilgisi olduğunu yakinen hisseden insanlar, fıtri olarak bu kutsalı bulma ve bu kutsala yönelme arzusuna sahiptirler. İnsanlara hükmetmek isteyen yöneticiler, toplumdaki bu kutsala yönelme arzusunu, kendilerine göre en uygun olan bir alternatifle gidermek isterler. Ölmüş bir insanı, bir lideri veya tabiattaki bir kudreti sembolize eden bir put yaparak, bildikleri bütün kutsal vasıflan bu puta nisbet ederler. Halka öncülük yaparak, batıl isnatlarla yücelttikleri bu putun önünde tazim ve hürmetle dururlar. Önemli olan halkın bu puta yönelmesi, kutsala yönelme arzusunu bu putla gidermesidir. Yöneticilerin bu puttan hiçbir rahatsızlıkları yoktur. Hem neden olsunlar ki!. Çünkü bu suskun putun yerine kendileri konuşmakta, bu putun ne isteyip, ne istemedığine kendileri karar vermektedir. İnsanları hem maddi, hem de manevi yönden ellerine geçirmişlerdir artık. Toplumun bir kesimini kendileri adına cezalandırdıklan zaman toplumsal bir düşmanlık ve muhalefet ile karşılaşmaları sözkonusu iken; yücelttikleri putlar adına cezalandırdıkları zaman böyle bir düşmanlık ve muhalefet sözkonusu değildir. Çünkü herşey yüce putlar adına yapılmakta, akıtılan kanlar, yine bu putlar adına akıtılmaktadır!. Putlar adına kurban alan cellatlar ise bu putperestliğin en dindar, en muttaki, en samimi savunucuları olarak kabul edilmektedir!.”
Biraz durakladıktan sonra Defne hanıma tekrar sordum.
“Şimdi bunlann neden putperest olduklarını veya neden putperest gibi gözüktüklerini anladınız mı?”
Defne hanım düşünceli bir şekilde başını sallıyarak “Teşekkür ederim” dedi.
Atakan bey söze girerek “Peki bu putperestliğin konumuzla ilgisi neydi?” diye sordu.
“Biraz önce bir gözlerini açarak “Allah var” diyen ancak diğer gözlerini kapalı tutarak Allah'ın hükümlerini görmeyen kimselerden söz etmiştim. Bu kimseler içinde gerçekle karşılaştıkları zaman diğer gözlerini de açan samimi kimseler olduğu gibi maksatlı bir ısrar ve inat ile gözlerini açmayanlar, açmak istemeyenler de bulunmaktadır. Özellikle toplumun elit tabakasına mensup olan bu kimseler, “Bizler de müslümanız, bizler de Allah'ın kuluyuz!.” demelerine rağmen, kendilerine müdahale eden, kendilerini hakka davet eden, daha açık, çok daha açık bir ifadeyle “Konuşan bir Allah” istemiyorlar!. Kendilerine aydın, düşünür, yönetici denilen bu beyler, “Görmedim, duymadım, söylemedim” diyen üç maymun heykelinde ifade edildiği gibi kendilerini görmeyen, kendilerini işitmeyen ve kendilerine konuşmayan bir tanrı, yani bir put istemektedirler!. Az önce anlattığım putperestler, taştan yapılmış bir heykele, put gibi yaklaşırlarken, bu kendini bilmezler alemlerin Rabbi olan Allah'a put gibi yaklaşmak istemektedirler Var dedikleri Allah susacak, Allah'ın yerine bunlar konuşacak!. Neyin iyi, neyin kötü olduğuna bu beyler karar verecek!. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) yarattığı ve sayısız nimetlerle yaşattığı insanlan, bu beylerin emrine vererek “Alın bu insanlan, istediğiniz gibi yönetin, istediğiniz gibi kullanın, istediğiniz gibi sömürün” diyecek!. Bunlar insanlara, bunlar Allah'ın kullarına zulmedecekler, istedikleri haltı, istedikleri tabaktan, istedikleri kaşıkla yiyecekler fakat Allah bunlara hiç karışmayacak!. “Yediğiniz halt, çıkardığınız kanunlara uygunsa, ne mutlu size!.” diyecek!. Çünkü bunlar, İslam dinine bir putperest mantığı ile yaklaşan bu beyler, böyle istiyorlar!.”
Halıdaki bir noktaya bakan Defne hanım düşüncelere dalmış gitmiş gibiydi. Bu dalgınlık içinde başını öne doğru birkaç kere salladı. Atakan bey ise içine girdiği düşüncelerden çıkıp kurtulmak istiyor gibiydi.
Saate baktım, onbire geliyordu. Atakan beye dönerek “Saat onbir olmuş” dedim.
“Fazla geç değil hocam!. Müsaade ederseniz gitmeden önce sizinle Atatürk hakkında da kısaca konuşmak istiyoruz.”
Konuşalım anlamında başımı salladım. Söze nereden başlayalım diye sorarcasına bir süre Defne hanıma baktıktan sonra bana döndü.
“Akif hoca!. Bu akşam din adına anlattıklarınız, bizim itiraz edemeyeceğimiz şeylerdi. Bu anlattıklarınızı elbetteki dikkate alacağız. Bunları anlatırken bizim Atatürkçü olduğumuzu biliyordunuz. Sormak istediğim husus, Atatürkçüleri nasıl değerlendiriyorsunuz?”
“Hangi Atatürkçüleri?”
“Kaç türlü Atatürkçü var ki!.”
Atakan beye öylece baktım. Bu sorunun cevabını gerçekten bilmiyor muydu, yoksa biliyordu da benden mi dinlemek istiyordu anhyamadım.
“En genel anlamda iki ayrı Atatürkçüden sözedebiliriz. Bunlardan birincisi Atatürk'ü ulusal bir kahraman olarak gören, kurtuluş mücadelesindeki askeri önderliğini takdir ve şükranla karşılayan, Atatürk ilke ve inkılaplarını fazlaca sorgulamadan kabul eden, kendilerine göre samimi duygular ile Atatürk'ü seven ve sayan kimselerin Atatürkçülüğü.”
“İkincisi!.”
“İkincisi ise Atatürk'ü ulusal bir kahraman olmak yerine kutsal bir kahraman olarak görmek.isteyen, düşman oldukları İslam'a ve İslam'ın kutsallanna karşı çıkabilmek için Atatürk'ü ve Atatürk ilkelerini kutsallaştıran, kutsallaş-tırdıklan Atatürkçülüğün arkasına, saklanarak İslam'ın kutsallarına karşı çıkan, Atatürk dostluğu adına, İslam düşmanlığı yapan, Atatürkçülüğü ideal bir amaç olarak değil, popüler bir araç olarak gören gayrisamimi kimselerin Atatürkçülüğü!.”
Atakan beyle Defne hanım söylediklerimi tasdik anlamında başlarını hafifçe salladılar. Atakan bey biraz düşündükten sonra “Akif hoca!. İki ayn Atatürkçülükten sözettiniz. Defne hanımla beni herhalde ilk tanıma dahil ediyorsunuz. Kendinizi de bu ilk tanımda görüyor musunuz?” diye sordu.
Hiç düşünmeden “Hayır, görmüyorum” dedim.
“Neden?”
“Çünkü ben Atatürkçü değilim!.”
Atakan beye beklediği cevabı vermişim gibi başını salhyarak Defne hanıma baktı. Bana dönen Defne hanım, sakin ve samimi bir sesle sordu.
“Akif hoca, anlayamadığım bir şey var. Müslüman olmak için Atatürk'e karşı, Atatürk'e düşman olmak şart mı?”
“Ben böyle bir şey söylemedim!. Atatürk benim için Celal Bayar, İsmet İnönü gibi tarihi bir şahsiyettir. Ülke adına yaptığı doğrular ve yanlışlarla beraber Rabbimize kavuşmuştur. Bundan sonrası zaten Rabbimize aittir. Rabbimiz bizlere Bakara suresinde bu konuyla ilgili olarak “Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandığınız ise sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız” buyuruyor. Dolayısiyle Atatürk'ün şahsına karşı benim genel yaklaşımım budur. Atatürk'ün fikirlerine, ilke ve inkilaplanna gelince, elbetteki bunları tartışabilir, İslam'ın bana verdiği değer Ölçülerine göre doğrularına doğru, yanlışlarına yanlış diyebilirim.”
Atakan bey “Yanlış dediğiniz şeylerden birisi, halifeliğin kaldınlması olsa, gerek” dedi.
“Yoo, bu bence yanlış değildi. Çünkü Osmanlının özellikle son zamanlarında halifeliğin zaten cismi yoktu. Atatürk cismi olmayan bir şeyin, sadece ismini kaldırdı. Buna neden yanlış diyeyim ki!.”
“Çok ilginç!. Peki size göre Atatürk'ün yanlışlarından birisi neydi?”
“Bana göre Atatürk'ün yanlışlarından birisi, tarihi bir kimliği ve derinliği olan bir topluma geçmiş yanlışlarını gösterip, gelecekle ilgili olarak bu toplumun bünyesine uygun müsbet doğrular aşılamak ve bu doğru aşılan derin kökler vasıtasıyla hızla büyütmek yerine; bu toplumun derin tarihi köklerini bitmiş ve çürümüş kabul ederek yeni bir tohum ile yeni bir oluşuma yönelmesidir.”
Söylediklerimi anlamaya çalışan Atakan bey, başını hafif yana eğerek “Bu size göre bir yanlış, öyle değil mi?” dedi.
“Tabi ki benim görüşüm bu!. Ancak sosyolojiyle ilgilenen ve toplumların gelişimiyle ilgili sosyolojik kanunları bilen birçok kimsenin de bu görüşte olduğunu sanıyorum. Çünkü sosyolojiye göre tarihi köklerinden kopanlmış bir toplum, tarihi atılımlar ve sıçramalar için gerilme mesafesini yitirmiş bir toplumdur, Türkiye'nin cumhuriyet dönemindeki çok yavaş gelişmesi ile herşeye rağmen tarihi köklerinden kopmayan Japonya gibi ülkelerin hızlı gelişimi, bu konuda değerlendirilmesi gereken İki ayrı örnek niteliğindedir. Oysa tarihi köklerine dayanarak kurtuluş savaşında destansı bir mücadele veren bu halk, tarihi köklerinden koparılmasaydı kendi özgüveni ile sanayi ve ekonomi alanında da aynı mücadeleyi verebilir, aynı atılımda bulunabilirdi diye düşünüyorum.”
Defne hanım söze girerek “Bu toplumun geçmişe uzanan tarihi kökleri gerçekten bitmemiş, gerçekten çürümemiş miydi?” diye sordu.”
“Bu tarihi köklerin kenanndan fışkırarak doğru ve yanlış istikametlerde büyük bir hızla büyüyen çeşitli filizler, sizin bu sorunuza bir cevap vermiyor mu?”
Defne hanım bana bir süre dikkatlice baktıktan sonra hafifçe başını sallıyarak “Anlıyorum” dedi. Atakan bey ise konuyu değiştirmek istercesine “Atatürk'ün dini görüşlerini kabul ediyor musunuz?” diye sordu.
Hasbinallahivenimelvekil dedim içimden. Sabırlı olmam gerekiyordu.,
“Atatürk'ün dini görüşlerini kabul edip, etmemem gibi bir sorunum neden olsun ki!. Çünkü bana göre Atatürk, bizlere dinimizi öğretebilecek bir din alimi, bir müçtehit veya bir ilahiyatçı değildir. Fakat bana Atatürk'ün kendi zamanında dine karşı siyasal yaklaşımını nasıl bulduğumu soruyorsanız, bunu cevaplayabilirim.”
Atakan bey “İyi, sorumuz bu şekilde olsun” dedi.
“Önce şunu belirtmem gerekir ki, Osmanlının son dönemlerine kadar uzanan din anlayışının, bidat ve hurafelere karışmış geleneksel bir din anlayışı olduğunu kabul ediyorum, İslam dini bütün müslümanlan ilmi ve fenni gelişmelere teşvik ettiği halde, son yüzyıllardaki bazı müsbet gelişmelere bu geleneksel din anlayışıyla karşı çıkıldığını da biliyorum. İslam'ı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kendine özgü bazı dallan kurumuş, bu ağaca yabancı bazı dallar oluşmuştu. Zaten Osmanlı'nın son dönemlerindeki aydın İslam düşünürleri de bu eleştiriyi yapıyorlar, geleneksel kalıpların dışına çıkarak İslam dininin yeniden yorumlanması gerektiğini savunuyorlardı.”
Biraz dinlendikten sonra devam ettim.
“O günkü tabloyu bu şekilde tanımladıktan sonra Atatürk'ün böylesi bir din anlayışına müdahalede bulunmak istemesini, elbetteki makul karşılıyorum. Ancak bu müdahale, İslam adına ve müslüman sıfatıyla yapılacak bir müdahale ise, böyle bir müdahalenin İslam dinine ve yaşanılan çağa vakıf aydınlarla, düşünürlerle istişarelerde bulunularak çok dikkatli bir şekilde yapılması zorunluydu. Çünkü Allah'ın dini söz konusu olduğu zaman, müslümanım diyen herkesin bu meselede çok hassas olması, koru veya yabancı bir dalı keserken, dinin asli dallarına, asli damarlarina hiçbir zarar vermemesi gerekiyordu. İşte ben böyle bir dikkat ve özenin gösterildiği kanaatinde değilim. İnce bir neşter ile yapılması gereken bu operasyon, ne yazık ki kaba bir balta ile yapılmış, geleneksel din anlayışındaki yanlışlarla birlikte, İslam dininin birçok evrensel doğrulan da bu baltanın şuursuz saldırılarına maruz bırakılmıştır. İşin garip tarafı Atatürk'e nisbet edilen ve belli çevreler tarafından İslam dinine karşı geçmişten günümüze devamlı kullanılmakta olan bu kaba baltayı, ben Atatürk'ten ziyade Atatürk'ü kutsallaştıran Atatürkçülerin elinde görüyorum!.”
Defne hanım bu söylediklerimi daha iyi anlıyor, daha iyi kavrıyor gibiydi. Atakan bey ise tepki vermemeye çalışarak, itiraz edebileceği her fırsatı değerlendirmek istiyordu. Nitekim bazı şeyler düşündükten sonra yine sordu.
“Akif hoca!. Siz bu söylediklerinizle meseleye biraz farklı yaklaşıyorsunuz ama aşırı dincilerin hepsi Atatürk düşmanlığı yapıyor!.”
“Sözünü ettiğiniz o kesimler, asıl itibariyle Atatürkçülüğü kutsallaştıran kesimin kendilerine empoze ettiği Atatürk anlayışına düşmanlık duyuyorlar. Türkiye'de bir Atatürk düşmanlığı varsa, bu düşmanlık böylesi Atatürkçülerden kaynaklanan bir düşmanlıktır. Uzun yıllardır kutsallaştırdıklan Atatürk anlayışı ile İslam'ın kutsallanna karşı çıkmaya çalışan bu kesim şunu çok iyi bilmelidir ki, din konusunda hassas olan bu toplumu “Ya İslam'ın prensipleri ya da Atatürk'ün ilkeleri” gibi bir ikilem içine sürükledikleri zaman, bu insanların tercihi genellikle dinden yana olacaktır. Çünkü bazı çevreler Atatürk'ü kutsallaştırsalar, söylediği veya söylemediği her sözü mutlak bir doğru olarak algılasalar da, Atatürk benim inancıma göre yanılması mümkün olan bir beşerdir. Doğrulannı kabul, yanhşlannı reddedebileceğim bir beşer olarak gördüğüm için,; Atatürk'e nisbet edilen bir görüş ile Allah ve Resulünün bir emri karşı karşıya geldiği zaman, bir müsiüman olarak ben elbetteki Allah ve Resulünün emrini tercih edeceğim Benim bu tercihime kim karşı çıkabilir veya benden kim farklı bir tercih bekleyebilir ki!. Benim bir insanı veya bir insanın görüşünü reddetme hakkım yok mu?”
Atakan bey hoşlanmadığım bir gülümsele ile “İslam veya müslümanlar, diğer insanlara böyle bir hak veriyor mu?” dedi.
“İslam insanlara bir insanı veya bir peygamberi değil, alemlerin Rabbi olan Allah'ı bile reddetme hakkını veriyor. İslam'a göre herhangi bir insan, uhrevi sonuçlarına katlanmak şartıyla kendisini yaratan ve yaşatan Allah'ı bile inkar edebilir. “Ben Allah'a inanmıyorum” demesine rağmen, müsiüman bir toplumda din adına hiçbir baskı ve zorlamayla karşılaşmadan bu kafir kimliği ile yaşayabilir. Hiç kimse ona bizim dinimiz İçin savaşacaksın, illaki namaz kılacaksın, bizim kutsal bildiğimiz Allah'ın huzurunda tazim ve hürmetle duracaksın diyemez. Günümüzde Atatürkçülüğü kutsallaştırarak bir din haline getiren kimselerin yaptıklan gibi, insanların inançlarına rağmen bu insanlara bir zorlama, bir dayatma yapılamaz.”
Defne hanım not almayı keserek “Akif hoca!. Nasıl bir dayatmadan söz ediyorsunuz?” diye sordu.
“Bakın Defne hanım!. Atatürk yaşıyorken heykeli var mıydı veya kaç taneydi bilmiyorum. Fakat bildiğim bir şey, Atatürk öldükten sonra bütün meydanlann bu heykellerle doldurulması, belli günlerde bu heykellerin karşısında tazim ve hürmetle durarak saygı duruşunda bulunulmasıdır. Atatürk'ün böyle bir vasiyeti olmadığına, bizim örf ve ananelerimizde de böyle bir şey bulunmadığına göre bu fikir kimlerden çıkmıştır, bu bir dini merasim ise hangi dinin merasimi, bu bir adet ise hangi milletin adetidir bilmiyorum!. Elbetteki bunun din adına yanlış olduğunu, İslam'ın böyle bir şeye kesinlikle izin vermediğini söyleyecek de değilim. Çünkü bu eylemde bulunanların zaten İslam'dan izin almak gibi bir kaygılan yok. Ben meselenin bu yönünü hiç tartışmıyorum. Bu onlann tercihidir ve istedikleri eylemi, istedikleri biçimde yapabilirler. Atatürk'e saygı ve şükranlarını bu yolla ifade etmek istiyorlarsa, bu yollanna devam edebilirler. Ancak bir müslüman olarak beni buna zorlayamazlar. Çünkü babamın heykelini dikseler, ben o heykelin önünde tazim ve hürmetle durmam, duramam. Bu tavır tabi ki babama karşı bir saygısızlığın değil, bu eylem biçimini kabul etmeyişimin bir ifadesidir.”
Defne hanım başını sallıyarak “Anlıyorum” dedikten sonra ilave etti.
Peki bu sizin yorumunuz mu, yoksa gerçekten İslam'ın görüşü mü?
“Bunu anlayabilmek için Diyanet yetkililerine giderek “Müslümanlar olarak Resulullah (s.a.v.)'in veya Hz Ömer'in sembolik bir heykelini yapmak ve belli günlerde bu heykelin önünde saygı duruşunda bulunmak istiyoruz. İslam buna izin verir mi?” diye bir soruverin.
“Yani İslam'ın böyle bir şeye izin vermediğini onlar da biliyorlar!.”
“Evet, onlar da bilirler!.”
“Peki niye konuşmuyorlar?”
“Onların da bir gözleri kapalı. Açık olan gözleriyle dünyayı ve dünya nimetlerini gördükleri gibi diğer gözlerini de açarak ahireti ve ahiret akıbetlerini görmedikleri için daha dilleri pek çözülmedi!. Büyüyünce ve diğer gözleri açılınca İnşaallah konuşacaklar!.”
Hafif tebessüm eden Atakan bey “Ya anıtkabir törenleri!. Bildiğiniz gibi kendi istekleriyle bu merasimlere katılan İslamcı politikacılar var!.” dedi.
“Benim anlıyamadığım belki de anlamak istemediğim çokyüzlü insanlardır onlar!. Bu ülkedeki inanan insanları değil, dünyevi kaygılar ile kendi inançlarını, kendi izzetlerini, kendi onurlarını dahi temsil etmekten aciz olan bu silik insanlar, İslam açısından örnek değil, ibret almamız gereken insanlardır.”
“Yani kabirlerde, ölünün manevi huzurunda saygı duruşu olmaz diyorsunuz!.”
“İslam'ın bana verdiği ölçüye göre kabir ziyaretlerinde, ölen müslümanlar için saygı duruşuna geçmekle değil, bu müslümanlar için dua ve istiğfarda bulunmakla mükellefim. Benim bildiğim yegane manevi huzur, Allah'ın huzurudur. Ben sadece Allah'ın huzurunda tazim ve hürmetle durabilirim. Resulullah (s.a.v.)'in kabri şerifleri karşısında bile saygı duruşunda bulunmam, bulunabilmem söz konusu değildir. Çünkü benim inandığım Allah (c.c), benim Kendisine karşı kul, insanlara karşı hür olmamı diüyor. Tabi ki bu benim dinim, bu benim inancımdir. Bu şekilde düşünmeyenler istedikleri zaman anıtkabire gidip, istedikleri kadar saygı duruşunda bulunabilirler. Yeter ki benim inancıma uygun olmayan böylesi törenleri, bana dayatmaya kalkmasınlar!.”
Defne hanım düşünceli gözlerle başını salladıktan sonra “Böyle bir dayatma olduğu zaman, bu dayatmayla karşılaşan insanlar Atatürkçülüğe düşman hale getiriliyor, değil mi?” dedi.
“Bu dayatmalar Atatürkçülük adına yapıldığı zaman, tabi ki insanlar böyle bir Atatürkçülüğe düşman oluyorlar. Halbuki insanların dinlerine ve dini inançlarına saygı gösterilmesi gerekir. Hindistan büyükelçisine inek eti ikram etmeyecek kadar onun dinine saygı gösteren kimselerden, benim dinime de aynı saygıyı göstermelerini, dinimin yasakladığı bir davranışı ne adına olursa olsun bana dayatmamalarını beklerim.”
“Fakat dayatılıyor diyeceksiniz!.”
“Ne yazık ki dayatılıyor!. Mesela inancı gereği başlarını örten kızlann üniversitelere alınmadığını, doktorluk, hemşirelik, öğretmenlik gibi görevlerden uzaklaştırıldığını görüyorsunuz. Sadece inancını yaşamak isteyen bu insanlara hiçbir insani gerekçesi olmadan “İlla ki başınızı açacaksınız!.” dayatmasında bulunan zihniyet, bilerek veya bilmeyerek bu halkın büyük bir kısmını karşısına alan, kin ve düşmanlığa sevkeden bir zihniyettir.”
Atakan bey söze girerek “Biraz abartıyorsunuz” dedi.
“Abarttığımı zannetmiyorum. Gördüğünü anlatan bir gözlemci olarak konuşuyorum. Başörtüleri gerekçesiyle okulara alınmayan, görevlerinden uzaklaştınlan bu insanlar, birer sürgün olarak başka ülkelere gönderilmiyor, yine bu halkın içine dönüyorlar değil mi?”
“Evet!.”
“Onlar bu halkın içine döndükleri zaman bu halka başlannı niçin örtmek istediklerini ve bu inançlanhdan neden taviz vermediklerini, veremeyeceklerini hiç zorlanmadan anlatabiliyor ve karşılaştıkları zulmü çevresindeki insanlara açık bir şekilde gösterebiliyorlar. Peki başlarını açmadıkları için onlan okullardan atan, işten çıkartan bu zihniyet sahipleri de, bu dayatmalarının İslami değil insani nedenlerini halka anlatabiliyor, halkın onayını alabiliyorlar mı? “Halkımız bu konuda bizimle beraber, isterseniz bu konuda referanduma gidelim” diyebiliyorlar mı?”
Sustu, cevap vermedi Atakan bey!.
“Diyemiyorlar ve diyemezler!. Çünkü böylesi uayat-malar ile halkın büyük bir çoğunluğunu karşılanna aldıklarını kendileri de biliyorlar.”
“Onların böyle bir referanduma gitmeme nedeni, halkın büyük bir kısımını bu konuda aldatılmış, kandınlmış görmeleri!.”
“Şeytanın bir kısım insanları aldattığı, kandırdığı doğrudur. Bir tarafta müslüman olduğunu söyleyip, bu müslümanhğın açık bir gereği olarak Allah'ın emirlerini yaşamaya çalışan insanlar, diğer tarafta ise yine müslüman olduklarını söylemelerine rağmen Allah'ın emirlerini yaşamak bir yana, bu emirleri yaşayanlara dahi düşman olan insanlar!. Kimlerin aldatılmış ve kandınlmış olduğunu, lütfen siz anlayın!.”
Defne hanım memnuniyet dolu gpzlerle bana baktıktan sonra Atakan beye dönerek “Atakan bey!. Benim için bu kadan yeterli, isterseniz Akif hocayı daha fazla yormayalım” dedi. Atakan bey tamam anlamında başını salladıktan sonra bana döndü.
“Son bir şey sormak istiyorum Akif hoca!. Bu görüşlerinizi heryerde açıklıyor musunuz?”
“Niye saklayayım ki!. Bu benim dinim, bu benim inancım. Elbetteki kendimi doğru bir şekilde tanımlayacak, doğru bir şekilde ifade edeceğim.”
“Allah'ın hükümleri yaşansın istiyorsunuz, değil mi?”
“İki gözünü de açan her müslüman bunu ister.”
“Fakat bazıları bu istekle silaha sanlıyorlar!.”
“Onları tabi ki tasvip etmiyorum. Yanlış fikirlerin silahla değil, hakkı açıklayan Kur'an'la düzeltileceği inancındayım. İslam'ın tüm insanlara yönelik çağrısı, silaha değil Allah'ın ipine sarılarak, Allah'a kulluk yapmalarıdır. Ayrıca benim kulluğum, bu hükümlerin toplum tarafından yaşanıp, yaşanmamasına bağlı bir kulluk da değildir. Nice peygamberier gayriislami toplumların içinde bulunmalarına rağmen müslümanca yaşayıp, müslümanca ölmüşlerdir. Benim kulluğumun şartı, İlahi hükümlerin toplum tarafından yaşanması değil, benim bu hükümlere bu şekilde iman etmemdir. İnsanlar ister kabul ederler, ister etmezler. Bu onlann tercihidir.”
“Yani bu hükümleri yaşamayanlara karşı bir tehdidiniz yok!.”
“Benim niye bir tehdidim olsun ki!. Onları Allah tehdit ediyor, bu yetmez mi? Geçmişte İlahi daveti reddeden nice toplumları helak eden Rabbimizin bu sünneti, günümüz toplumlan için de geçerlidir. Gerçi Atatürk'ü kutsal bir kalkan olarak kullanmaya kalkışan çevreler, böylesi tehdidlerden hiç hoşlanmıyorlar, depremleri bile Hay'dan değil faydarı biliyorlar ama ne yapalım, Allah'ın sünneti değişmiyor!.”
“Onlardan korkmuyor musunuz?”
“Güzel ve yiğit bir müslüman olduğumu söyleyemem. Ancak Allah'dan değil de, Allah'ın kullanndan korkacak kadar da şaşkın değilim. Hz. İbrahim (a.s.)'ın ifadesiyle “Onlar alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkmaz iken, ben mi onlardan korkacağım?”
Atakan bey uzun uzun başını salladı. Defne hanıma dönerek “Bana artık müsaade edersiniz, değil mi?” dedim.
“Tabi Akif hoca. Size gerçekten teşekkür ediyorum. Şimdiye kadar dine ve dindarlara ne kadar karşı olursam olayım, İslam'ın bana sıcak gelen bir yönü vardı. Siz bu akşam nedenini bilmediğim bu sıcaklığın, benim için çok geçerli olabilecek nedenlerini açıkladınız.”
Biraz duraksadıktan sonra tebessümle ilave etti.
“Tekrar teşekkür ederim diyecektim ama Allah razı olsun demem, herhalde daha uygun olacak.”
Tebessümüne tebessümle karşılık vererek “Umud ederim ki Allah sizden de razı olsun” dedim ve kısa bir suskunluktan sonra devam ettim.
“Defne hanım. Bu gece genellikle siz sordunuz, siz sorguladınız. Dikkat ederseniz ben sizi ve sizin müslümanhğınızı hiç sorgulamadım. Siz nasıl müslümansınız ki şunları yapmıyor, siz nasıl müslümansınız ki bunları yapıyorsunuz demedim. Ancak bilmenizi isterim ki benim sormadığım bu soruların hepsiyle karşılaşacağınız, hepsinin hesabını vereceğiniz bir güne doğru ilerliyorsunuz. Umud ederim ki nefes nefese yaklaştığınız bu hesap gününde, Rabbimizin karşısına açık ve aydınlık bir yüzle çıkarsınız.”
Ayağa kalkarken Atakan beye döndüm.
“Atakan bey!. Bu gece iki kurşunun hatırına beni sabırla dinlediğiniz gibi; tutan elleriniz, konuşan dilleriniz, gören gözleriniz ve seven gönülleriniz hatırına Rabbinizi dinleyiniz. Sizleri yaratmasının ve yaşatmasının hatmna Kur'an-ı Kerime kulak vererek, Rabbinizi dinleyiniz, olur mu?”
Defne hanım, bir cevap vermekte zorlanan Atakan beyin elini tutarak “Hem de iki gözümüzle, inşaallah iki gözümüzle okuyacağız Akif hoca” dedi.
Teşekkür ettim ve kalbi dualarda bulunarak ayrıldım kendilerinden..
Bugün dükkana geldiğimde, Hıdır ile beraber dört arkadaşın beni beklediklerini gördüm. Selamlaşıp, hal hatır sorduktan sonra Hıdır'ın oldukça sinirli ve gergin olduğunu anladım.
“Hayrola Hıdır, biraz gergin gibisin!.”
Hıdır patlamaya hazır bir bomba gibi hızla konuşmaya başladı.
“Akif hoca, dün gece bir sohbette sizin hakkınızda çok kötü şeyler söylendi. Hala kendime gelebilmiş, hala sakinleşebilmiş değilim.”
“Dur, dur bir dakika Hıdır. Ne söylendi, neden sinirlendin?”
“Niyazi denilen bir münafık, üç hafta önce sizi çevre yolunda gördüğünü söyledi. Siz bir arabanın içinde fahişelerle pazarlık yapıyormuşunuz!.”
Önce şaşkınlıktan gözlerim açıldı. Biraz düşününce araba gezisi sırasında yaşadığım olayı hatırladım. Demek ki ben kadınlarla konuşurken, arabasını yavaşlatarak bana bakanlardan birisi, beni tanıyan ve ismi Niyazi olan bu müslümandı!.
Benim şaşırdığımı gören Hıdır, “Hocam, hiç üzülmeyin!. Biz o münafığa hakettiği cevabı verdik!.” dedi.
“Hıdır, o müslümana niye münafık diyorsun!.”
“Böyle bir iftirada bulunduğu için!.”
“İyi ama iftirada bulunduğunu nereden biliyorsun?”
Hıdır hayretten açılmış gözlerle bana bakarak “Yani, iftira değil mi?” dedi.
“Değil, iftira değil Hıdır” dedikten sonra olayı kısaca anlattım. Hıdır'ın yanındaki arkadaşlar tebessümle başlarını sallıyarak meseleyi anladıklarını ifade etmelerine rağmen, Hıdır asık bir suratla “Böyle bir olay hiç olmasaydı, hiç yaşanmasaydı daha iyiydi” dedi.
“Yanlış konuşuyorsun Hıdır!. Bizim isteğimize bağlı olmadan karşılaştığımız olaylar hakkında söylenen “Keşke olmasaydı, keşke yaşanmasaydı!” gibi sözler, kadere uzanan, İlahi takdire dokunan sözlerdir. Biz kendi isteğimiz dışında gerçekleşen herhangi bir olayla neden karşılaştığımızı değil, bu olay karşısında ne yaptığımızı sorgulayabiliriz. Dolayısıyla bu olayla karşılaşmamı değil, benim bu olay karşısındaki yanlışımı sorgulaman, bunu söylemen gerekir.”
“Yanlışınız var mıydı? “
“Pek bilemiyorum. Fakat niyetim ne olursa olsun, müslümanlan suizanna sevkedebilecek öylesi bir görüntüden belki de hemen uzaklaşmam gerekiyordu. Olaydaki yanlışım bu olabilir!. Niyazi kardeşimizin yanlışı ise böyle bir hadiseyi görünce, benle konuşmadan ve bana bir nasi-hatta bulunmadan, bu olayı başka yerlerde anlatmasıdır. Rabbim ikimizi de affetsin.”
“Peki şimdi ne olacak, ne yapacağız Akif hoca!.”
“Ne demek ne olacak!. Sorulduğu zaman olayın aslını anlatacağız, bu kadar!.”
Hıdır kısa bir süre düşündükten sonra sıkıntılı bir sesle “Herkes bizim gibi inanmayabilir” dedi.
“Sen de dahil olmak üzere hiç kimse bana inanmak zorunda değildir. Çünkü biz müslümanların peygamberler dışındaki insanlara karşı imani bir mükellefiyetimiz yoktur.”
Bu nedenle bana ve benim söylediklerime inanmayan bir kimse, dinden çıkmaz. Gerçi güzel olan davranış, müslümanlara hüsnüzanla yaklaşmak ve aksine bir delil olmadıkça, müslümanların genel olarak kötülüklerden beri olduğunu kabul etmektir. Ancak herhangi bir müslüman benim bu olayla ilgili olarak söylediğime inanmıyor ve beni bu kötülüğe bulaşmış görüyorsa, o müslümandan illaki bana inanmasını değil, bana dua etmesini isterim. Çünkü beni öylesi kötülükler içinde görüyorsa, o kötülüklerden kurtulabilmem ve Allah'ın affına mazhar olabilmem için bana dua etmesi gerekir.
“İyi ama Akif hocam!. Böyle bir durumda itibarınız ne olacak!.”
“Hıdır, hangi itibardan bahsediyorsun!. Rabbimiz nezdinde doğru olan bir davranışı gösterdikten sonra, insanlar nezdindeki durumumuzun ne önemi var ki!.”
Düşüncelere dalan Hıdır, herhangi bir cevap vermedi.
Konuşmaları büyük bir dikkatle dinleyen diğer arkadaşlara yönelerek, hal ve hatırlarını sordum. Bir süre bu arkadaşlarla konuştuk. Kırk yaşlarında bir müslüman olan İsmail, gençlik günlerinden bahsederek “Hocam, o günlerde duyduğumuz heyacan artık yok. Geride kalan o günleri, çok özlüyorum” dedi.
Şaşırmadım bu sözlere. Çünkü otuzbeş-kırk yaşlarındaki müslümanlardan sıkça duyduğum sözlerdi bunlar.
“İsmail kardeşim!. Resulullah (s.a.v.) “Mü'minin her yaşı güzeldir” buyuruyor. Gençlik yıllarımızın elbetteki kendine göre güzellikleri vardı. Ancak önemli olan içinde bulunduğumuz yaşın güzelliklerini farketmek, bu yaşın güzelliklerini yaşamaktır. Heyecan meselesine gelince, inandığımız davanın heyacanını duymak, bu heyecan ile Allah nzası istikametinde koşmak, koşuşturmak, hiç kuşkusuz çok güzeldi. Fakat belli bir süre sonra herkesin yaşayarak gördüğü ve anladığı gibi, bu gibi heyecanlar kalıcı olmuyor. Heyecana bağlı kulluklar, heyecanın azalmasıyla eski hızını ve eski keyfiyetini kaybediyor.”
İsmail başını sallıyarak “Doğru söylüyorsunuz hocam” dedi ve biraz düşündükten sonra ekledi.
“Peki ne yapacağız?”
“Geçici olan bu heyecanın yerine, kalıcı olan bir sevda yerleştirmemiz, daha açık bir ifadeyie kulluğumuza sevda karıştırmamız gerek İsmail. Kulluk bir görev, kulluk bir mükellefiyet ise, bu mükellefiyeti gün be gün artan bir sevdayla yapmamız gerek.”
İsmail, söylediklerimi yeterince anlamamış gözlerle bana bakıyordu.
“Bak İsmail. Yapman gereken bir iş olarak bir yerden başka bir yere yük taşıman gerekse, bu yükün ağırlığını hisseder ve hatta bu yükü bırakmak dahi istersin. Fakat taşıdığın bu yük, biricik oğlunun senden uzun zamanlardır istediği bir bisiklet ise, bu yükü farklı duygular ve farklı bir hafiflik içinde taşırsın. Yük ne kadar ağır, yol ne kadar uzun olursa olsun, bu yükten bir şikayetin olmaz, Çünkü taşıdığın bu yük ile, sevdiğin oğiunu sevindirmen söz konusudur. Bisikleti taşırken hep oğlunu, oğlunun nasıl sevineceğini düşündüğünden, bisikletin ağırlığını bile pek hissedemezsin. Öyle değil mi İsmail?”
Evet anlamında uzun uzun başını salladı.
“İşte Rabbimize karşı kulluk mükellefiyetini de böyle bir sevgi, böyle bir sevda ile yüklenmemiz gerekir. Çünkü evlatlanmızdan daha fazla, çok daha fazla sevmemiz gereken bir Rabbimiz, Rahman ve Rahim olan bir Rabbimiz
var. Sevmemiz gereken bu Rabbimizi tanır ve bu Rabbimize sevdalanırsak, kullukla ilgili ibadetlerimizi bir yük olarak değil, bu yüce Sevgiliyi sevmemizin ve hoşnut etmek isteyişimizin küçük birer ifadesi olarak görmeye başlayacağız. Böyle bir sevdaya bulaşan ibadetlerimiz, hem bizlere daha hafif gelecek, hem de Rabbimiz nezdinde çok daha makbul olacaktır.
Hıdır başını iki yana saihyarak “Ya böyle bir sevdaya ulaşamazsak” dedi. Gözlerimi biraz açarak Hıdır'a döndüm. Bugün bir tuhaflık, bugün bir aksilik vardı Hıdır'ın üzerinde!. Sözlerimin aydınlık yüzüne dikkat ederek, öncelikle anlatmak istediğim gerçeği görmek ve bu gerçeği tanımak isteyeceğine, meselenin hemen diğer boyutuna geçmeyi tercih ediyordu.
Bu arada telefon çaldı.
Cumali'ydi bu. Selamlaştıktan sonra bu gece bir otobüsüyle memlekete döneceğini, bir daha görüşemezsek hakkımı helal etmemi istedi. Kısa bir şaşkınlıktan sonra gitmeden önce onu görmek istediğimi belirterek, akşam yemeğine davet ettim. Cevap vermediğini görünce “Cumali, sen gelemezsen, seni görmeye ben gelebilirim” dedim. Bunun üzerine akşam yemeğine gelemeyeceğini fakat saat dokuzbuçuğa doğru Allahaısmarladık demek için uğrayabileceğini söyledi.
Telefonu karmaşık duygular içinde kapattıktan sonra Hıdır'a döndüm. Kısa bir süre düşünerek, kafamı toparlamaya çalıştım.
“Hıdır, böyle bir sevdaya ulaşmamız değil, böyie bir sevdaya yönelmemiz, az da olsa yaklamaya çalışabilmemiz önemli. Fakat herşeye rağmen böyle bir sevdaya uza! kalıyorsak, elbetteki bize yakın olan ve çok yakın olması gereken korkuya yöneleceğiz. Çünkü kulluğumuzun bir kanadı sevgi ise diğer kanadı da korkudur. Başımıza doğru hızla düşmekte olan büyük bir kayayı gördüğümüzde, üç-beş adım kenara çekilmek bize nasıl ki zor gelmiyor, aceleyle kenara çekilmekten hiç üşenmiyorsak, bizleri İlahi azaptan uzaklaştıracak amellere de hiç üşenmeden aynı aceleyle yaklaşmamız gerekir.
Bu sözleri söylerken, Atakan beyin bürosunda vurulduğum zaman ki durumumu hatırladım. Ölüm gerçeğiyle bizzat karşılaştığım ve Rabbime nefes nefese hızla yaklaştığım o an, Rahman ve Rahim olan Rabbimin azameti dünyamda hızla büyürken, Rabbimle ilgili bütün duygularımın da aynı hızla büyüdüğünü hissediyordum. Oysa bir kurşun yarasıyla değil, her nefes ahşıyla bu bilinci yaşamamız, her nefeste Rabbimize daha bir yaklaştığımızı hissetmemiz gerekiyordu.”
“Evet Hıdır!. Bizleri hesap gününe, bizleri Rabbimi-zin huzuruna yaklaştıran her nefes, Rabbimizi daha çok sevmemizi ve Rabbimizden daha çok korkmamızı gerektirecek bir nefestir. Yeter ki bunun farkına varabilelim.”
Akşam eve erken geldim.
Namazı kıldıktan sonra akşam yemeğini yedik. Dalgındım, Cumali'yi düşünüyordum. Ne yapmıştı, nasıl bir karar vermişti, neden memleketine gidiyordu bilmiyordum!. Bilmiyordum ama yine de aklıma kötü şeyler gelmiyor, yine de iyi ve güzel bazı gelişmelerin olduğunu, olabileceğini hissediyordum.
Cumali, saat dokuzu yirmibeş geçe geldi.
Üzerinde daha önceleri giydiği elbiselere hiç benzemeyen oldukça sade ve biraz eski giysiler vardı. Şaşkınlığımı belli etmemeye çalışarak içeriye buyur ettim. Yine sakin ve kendinden emin adımlarla yürüyerek odaya geçti. Hal hatırdan sonra bir şeyier yiyip-yiyemeyeceğini sordum. Tok olduğunu, bir kahve içebileceğini söyledi. Çocuklara iki kahve yapmalannı söyledikten sonra mutfaktan biraz meyve alarak Cumali'nin yanına döndüm. Meseleye nereden başlayacağımı -pek bilemediğim için gözlerine bakarak “Cumali, hayırdır!.” dedim.
“Hayırdır Akif hoca!. Memlekete dönüyorum. Cumali'nin ağzına dikkat edince üstten iki, alttan bir dişinin eksik olduğunu gördüm. Daha önceleri böyle bir eksik yoktu!. Bu son günlerde bir kavgaya mı kanşü, bir kavgada mı bu dişleri kırıldı diye düşündüm!.”
“Osmaniye'ye mi dönüyorsun?”
Evet anlamında başını salladığı sırada dışarıdan bir ses geldi. Eksoz patlaması mıydı, yoksa bir silah sesimiydi anlayamadım. Biraz endişeli gözlerle Cumali'ye bakarak “Arkadaşın arabada mı?” dedim.
“Dışarıda ne araba, ne de arkadaşım var!.”
“Buraya nasıl geldin?”
“Dolmuşa binerek!.”
Şaşırdığımı görünce hafif bir tebessümle sözlerine devam etti.
“Niye şaşırdınız Akif hoca!, Bedir savaşını kazanabilmem, Allah'ın yardımıyla bu alemden çıkmama, bu alemden kurtulmama bağlı değil miydi!.”
Gönlümdeki sevincin, yüzüme bir aydınlık olarak yansıdığını hissettim. İçimden “Hey yiğidim, demek basardın” diye haykırmak geçti. Sanki hiçbir şey yapmamış masum ve mağrur bir çocuk temizliği ile gözlerime bakan Cumali'ye, ne diyeceğimi bilemiyordum.
“Demek başardın Cumali!.”
Allah'ın yardımıyla Akif hocam!. Bütün işleri tasfiye ettim. Arkadaşlarımın hepsine gerekli nasihatları yaptıktan ve hakettikleri payları verdikten sonra, geriye kalan herşeyi dağıttım. Bu arada kendileriyle yıllardır hesaplaştığımız bazı kişiler vardı. Bunlara yalnız ve silahsız olarak giderek “Bu alemden artık çıktığımı, benimle görmek istedikleri bir hesap varsa hemen görmeleri gerektiğini” söyledim. Rabbimin kalplerine verdiği korkudan mı, yoksa merhametten mi bilmiyorum, hepsi benimle helallaşmayı tercih etti.
“Peki ya dişlerin, dişlerine ne oldu Cumali?”
“Onları ben çektirdim Akif hoca!. Çünkü o dişleri, bu alemde kazandığım para ile yaptırmıştım. Temiz bir yaşantı umuduyla memleketime giderken, o dişleri de ağzımda götürmek istemedim. İstanbul'dan aldığım her şey, yine İstanbul'da kalsın istedim.”
Allah'ım ya Rabbi!. Ne diyordu, ne yapmıştı bu Cumali!. “İslam, geçmişte yapılanları affeder, dişlerini çektirmene gerek yoktu!.” diyecek oldum, diyemedim. Böyle karar vermiş, bana göre fetva değil, takva olan böyle bir davranışı tercih etmişti. Bu nedenle Cumali'nin elini tutmak ve “Senin gibi bir yiğidin eli öpülür” diyerek, bu eli tekrar tekrar öpmek geçti içimden!.
“Dişlerini ne zaman çektirdin?”
“Dün çektirdim. Önce kapalı çarşıya giderek baba yadigan teşbihimi sattım. Üzerime bu elbiseleri aldıktan sonra önce dişçiye, daha sonra da banyoya gittim.”
Cumali biraz duraksadıktan sonra devam etti.
“Akif hoca!. Ayakkabılarıma kadar bütün elbiselerimi banyoda bırakıp, bu eski giysilerle banyodan çıktığım zaman, kendimi çok iyi, çok farklı hissettim. Sanki yepyeni bir dünyaya, yeni gelmiş gibiydim. Bu bana mı öyle geliyordu, yoksa gerçekten öyle miydi bilmiyorum!.”
“Gerçekten öyleydi Cumali!. Dış dünya degişmese de yepyeni bir iç dünyaya girdin. Bu yeni iç dünyana hoşgeldin, hoşgeldin Cumali!.”
Tebessüm ederek “Hoşbulduk hocam” dedi.
Kahvelerimizi içtikten sonra biraz meyve yedik ve biraz daha konuştuk Cumali'yle. Bir ihtiyacı olup-olmadığını sorduğumda, memlekete gidecek kadar parası olduğunu ve oraya vardıktan sonra bütün işleri yoluna koyabileceğini söyledi. Yaklaşık yirmi yıldır kullandığım kehribar teşbihi, almak istemese de ısrar ederek hediye ettim kendisine. Teşbihi aldıktan sonra “Akif hoca!. Şu anda benim size verebileceğim bir hediye yok” dedi.
Gülümsedim!.
Sağ elimle kalbimi göstererek “Yanılıyorsun!. Şu gönlüme koskoca bir Cumali bıraktın” dedikten sonra ilave ettim.,
“Rabbim bu Cumali'yi korusun. Bu güzel Cumali'yi. daha da güzelleştirsin.”
“O Cumali, size minnettardır hocam!. Rabbim sizden razı olsun.”
Başımı hafifçe sallıyarak “Rabbimiz hepimizden razı olsun” dedim. Tebessüm ederek birbirimize bir süre baktık. Bu süre zarfında hiç konuşmamamıza rağmen bakışlanmizla birbirimize çok şey anlatıyor, birbirimizden çok şey anlıyor gibiydik.
Cumali daha sonra izin istedi. Osmaniye'ye döndükten sonra bana telefon etmesini, beni durumlardan haberdar etmesini istedim. “Tabi” dedi,ve en kısa zamanda beni Osmaniye'ye davet etmek istediğini söyliyerek ayağa kalktı. “İnşaallah” diyerek ben de ayağa kalktım.
Kapıya birlikte indik ve kapıda uzun uzun kucaklaştık Cumali'yle!. Onu Allah'a emanet ederek uğurladıktan sonra içeriye giremedim.
Sokak lambalarının ışığında ağır ağır yürüyen Cumali'nin arkasından öylece bakıyordum. Cumali'nin yürüyüşü, merasim bölüğünün önünde yürüyen birçok yetkili şahısın yürüyüşüne hiç benzemiyordu.
Çok vakur, çok izzetli bir yürüyüştü bu!.
Kenarlarda askerler değil, melekler saf tutmuş ve meleklerin arasında yürüyor, meleklerin arasından geçiyor gibiydi!. Şan ve şöhreti, mal ve makamı bir kenara bırakan Cumali, tertemiz bir dünyaya, tertemiz adımlarla yürüyordu!.
İslami Okul Okulların En Önemlisi