Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Mavera42 0023 - Index Web

YAŞAMA FIRSATI2

 


YAŞAMA FIRSATI

 

Rezzak olan Allah'ın adıyla diyerek, ucundaki üç iğnede üç yarım balık takılı olan oltasını son bir kez denize saldı. Yaklaşık yarım saat sonra güneş batmış olacaktı. Balıkçı Ahmed dört saattir avlanmasına rağmen henüz hiç balık tutamamıştı. Yine de gönlünde hiçbir sıkıntı duymadan “Olsun” dedi kendi kendine. Çün­kü herşey Allah'tandı. Kulum şükredecek mi diyerek rızkı bollaştıran O olduğu gibi, kulum sabredecek mi diyerek nzkı daraltan da O'ydu.

Oltasına altmış metre yol verdikten sonra, içinde yem olarak kullandığı üç-beş küçük balık bulunan boş buzluğun üzerine oturdu. Her taraf uçsuz bucaksız denizdi. Hiçbir yerden kara gözükmüyor, denizin hafif çalkantısın­dan başka hiçbir ses duyulmuyordu.

Öylece denize baktı.

İçindeki huzuru, içindeki sakinliği bir kez daha hisset­ti. Uzun yıllardır hoşuna gidiyordu bu sessizlik. Denize açıl­mak, onun için kendine açılmak, kendine gelmek gibi bir şeydi. Deniz ile gökyüzünün birbirine kaynaştığı bu mavi ortamda, bu koskoca mavi tabloda küçük bir nokta gibi kendisi, sadece kendisi vardı.

Bir çöl gibiydi burası, mavi, masmavi bir çöl gibiydi!. İnsanın aklını ve dü­şüncelerini karıştırabilecek, nefsi temayüllerini ve tutkulannı harekete geçirebilecek tüm ikinci şeyler yoktu bu gö­rüntünün içinde. Zaten çöllerin, sadece kum tanelerinden ve kum tepeciklerinden oluşan uçsuz bucaksız çöllerin, onunla tanış olan ve onu yaşayan insanlara verdiği mane­vi derinlik buradan kaynaklanıyordu!. Çünkü dünyanın tüm aldatıcı görüntülerine geniş bir perde, anlamlı bir örtü oluyordu çöl. Kendisiyle başbaşa kalan insanın ilgisini, kopkoyu bir sakinlik ve sessizlik içersinde yaratılışa yönel­tiyor, bu istikamette gelişen düşüncelere hiç dur demeden ve hiçbir müdahalede bulunmadan berrak bir derinlik ka­zandırıyordu.

Günümüz insanları böyle bir sessizlik ve sakinlikten ne kadar da yoksundu!. Bazı sinema filmlerinde adam eve gelip karanlık salonun ışığını yaktığında ve içerde saklanan onlarca kişi hepbir ağızdan “İyiki doğdun bilmem kim!..” diye bağrışmaya başladıklarında, bu zavallı adam nasıl bir şaşkınlık yaşıyorsa; böyle bir çağda dünyaya gelen bebek­ler de aynı şamata ile karşılaşıyor ve aynı şaşkınlığı yaşı­yorlardı!. Ve ne yazık ki insanîann yaratılışa ve Yaratıcıya ilgisini tamamen dağıtan bu teknolojik şamata, çoğu kez bir ömür boyu sürüyordu!.

Gündüzleri genellikle başkaları için çalışan, geceleri televizyon karşısında başkalarının hayatını izleyip, başkalarını dinleyen bu insanlar, yaşayamadıkları kendi hayatlarını başkalanna veren, kendilerine başkalaşan insanlardı!.

Televizyon ekranları her gece sadece on dakika birer aynaya dönüşse ve ekran karşısındaki insanlar bu aynada sadece on dakika kendilerini görüp, kendilerini düşünse­ler, hiç kuşkusuz ki bu zavallı insanlar kendilerine bu kadar uzak, kendi gerçeklerine bu kadar yabancı olmazlardı!.

Balıkçı Ahmed elindeki oltanın aniden hareketienmesiyle bu düşüncelerden sıynldı. Oltaya önce hafif, ardından da kuvvetli bir darbe gelmişti. Oltay; üç-beş santim yukarı kaldırıp indirince, oltanın henüz boş olduğunu anladı. Belliki ilk iki darbe yoklama vuruşuydu. Her balıkta bulunmayan bu akıllıca davranış, aşağıdaki avın kalitesine işaretti. Sağ elindeki oltayı belli aralıklarla hafif hafif titretti. Balığın üçüncü kez vurmasını ve yemi kapmasını bekliyordu. Nite­kim fazla beklemesine gerek kalmadan balık tekrar vurmuş ve yemi yutuvermişti.

Elindeki oltayı tatlı sert tutan, biraz çekip, biraz yol veren balıkçı Ahmed, aşağıdaki olayı görüyor gibiydi. On kilo civarında büyük bir balık ol­malıydı bu. Oltanın ucundaki iğne balığa takılmıştı ama, balığın kuvvetli asılmasıyla her an boşalab'ilirdi. Acele et­meye ve bu balıkla inatlaşmaya hiç (gerek yoktu. Misinayı tatlı bir gerginlikle salmaya ve aşağıdaki balığa yavaş yavaş yol vermeye başladı.

İnsanlar da, insanlan idare etmek de böyleydi balıkçı Ahmed için. İnsanlara da bazı konularda tolerans gösterilmediği, ilımlı yaklaşamadığı zaman anlaşılması zor bir asabiyetle bütün bağları koparabiliyorlardı!. Hoşlanmadıkları bir durumla, hoşlanmadıkları bir fikirle karşılaştıklarında sanki bir fırsat, tüm ilişkileri koparabilmek için basit bir neden arıyordu bu insanlar!. Yıllar önce bir camide imamlık yaptığı dönem­lerde böylesi insanlarla çok karşılaşmış ve hoşuna gitmese de onlarla çok uğraşmış, çok tartışmıştı. Gerçi o günlerde kendisi de gençti ve bu gençliğin verdiği heyecanla kendisi de hata yapıyordu ama, yaşını başını almış insanîann akıl almaz inatlan yanında kendisi masum sayılabilirdi.

Anlaşamamıştı o insanlarla!.

Atalarının örf ve adetlerini din zanneden ve böyle bir din anlayışına sımsıkı sarılan bu insanlarla ne yaparsa yapsın anlaşamamıştı!. Çünkü o gibi insanlar kendilerine Kuran ve sünneti hatırlatacak bir hoca değil, daha ziyade örf ve adetlerini kutsayacak bir din görevlisi istiyorlardı!. Nitekim böyle bir din görevlisi olmadığı ve olamayacağı için, bu insanların hiçbir mesnede dayanmayan gülünç tenkitleriyle, haksız tepkileriyle karşılaşmıştı.

Mesela gençlere ve yoğun bir tempo içinde çalışan insanlara “Vaktiniz ve durumunuz müsait olursa namazlarınızı sünnetleriyle birlikte kılabilirsiniz. Ancak işlerim ya da durumum nedeniyle sünnetiyle birlikte kılamıyorum diye­rek farz namazlarını sakın terketmeyiniz. Çünkü önemli ve öncelikli olan farz namazlarını kılmaktır” dediği için cami­de üzerine yürümüşler ve kendisini sünnet düşmanlığı ile İtham etmişlerdi!.

Sünnet ve müstehapları birer farz gibi göstererek gerçek farzlardan oluşan çıtayı yükselten ve bu gibi bağnazlıklarla Allah'a kulluğu zorlaştıran bu insanlara, böylesi yaklaşımların dinde haddi aşmak anlamına geldiğini ve Resulullah (s.a.v.)'in gerçek sünnetinin farzlara bağlılık oldu­ğunu bir türlü anlatamamıştı!.

Nitekim bir süre sonra mevlid okumadığı için din düşmanı ilan edildiği gibi, kelime-i tevhidin manasını açıkladığı için de devlet düşmanı ilan edilerek müftülüğe şika­yet edilmişti. Müftü ise kendisini bir savcı gibi uyarmış, devlet büyüklerini rahatsız eden ayet-i kerimeleri gündeme getirmemesini öğütlemiştü.

Önce ayrılmayı düşündü görevinden.

Sonra cemaatindeki gençleri ve anlattığı tevhidi ger­çeklere samimi bir şekilde sanlan müslümanları dikkate alarak vazgeçti bu kararından. Bu tertemiz insanlarla cami içinde ve cami dışındaki beraberliğini sürdürebilmek için, meseleyi oluruna bırakmayı tercih etti.

Ve bu yedi ay sürdü!.

Yaklaşık yedi ay sonra konuşmalan nedeniyle tutuk­lanarak, 163. maddeden iki yıl hüküm giydi. Yirmi yıl ge­ride kalan o günleri hatırlayınca, başını öne doğru hafifçe salhyarak “Elhamdülillah” dedi balıkçı Ahmed, gönlünde hissettiği bir hoşnutlukla tekrar tekrar “Elhamdülillah” dedi alemlerin Rabbi olan Allah'a..

Gerçi zor günlerdi, çok zor günlerdi ama, içinde zillet ve pişmanlıklar de­ğil, izzet ve onurlar vardı o günlerin. Hapishanede geçirdi­ği o günler, balıkçı Ahmed için hayatının en güzel, en an­lamlı günleriydi!. Tutsaktı, ailesinden ve sevdiklerinden ayrıydı, ayrıydı ama bütün bunlar Allah (c.c.) içindi. Çünkü Allah'ın kelamını, Allah'ın kullarından, gizlemediği, açık açık anlattığı için atılmıştı hapse!. Bu nedenle o günler bi­rer hapis günleri değil, duygu ve düşünceleriyle yedi kat göklere çıktığı, alemlere açıldığı günler olmuştu balıkçı Ah­med için.

Hapisten çıkınca bir süre seyyar satıcılık yapmış ve daha sonra balıkçılığa başlamıştı. Allah'a şükürler olsun ki hiç kimseye muhtaç olmadan ailesini geçindirmiş ve iki kı­zını da saliha birer mümine olarak büyüterek, itikadı ve nzkı temiz iki müslümanla evlendirmişti.

Daha ne isterdi, ne isteyebilirdi ki Rabbinden!.

İki yıldır hanımıyla başbaşa yaşıyordu. Kızlarını evlen­dirdikten sonra daha az balık tutabildiğini farketmiş ve te­vekkül sahibi hanımına “Rezzak olan Rabbimiz daha önce oltanın ucuna dört kişinin nzkını gönderiyordu, şimdi ise iki kişinin” diyerek bu durumu da hoşnutlukla karşılamıştı. Nitekim bugün de pek balık tutmamış, tutamamıştı işte!. Oltanın ucundaki balık ise kayığa çekilinceye kadar kendi­sine değil denize aitti.

Balıkçı Ahmed ufukta oluşan kızıllığa ve bu muhte­şem kızıllık içinde batmakta olan güneşe bakarak, gönlün­de duyduğu haşyet ile alemlerin Rabbi olan Allah'ı tenzih ve takdis etti.

Biraz sonra akşam namazının vakti girmiş olacaktı. Hafif rüzgar çıkmış, deniz yavaş yavaş kabarmaya, kendi eliyle kendi yüzünü ytkıyormuş gibi dalgalanmaya başla­mıştı. Oltayı biraz toplamaya çalışarak aşağıdaki balığın son durumunu anlamak istedi. Balık daha yorulmamış ola­cak ki asılmaya asılmayla karşılık veriyordu. “Bu oldukça zorlu bir balık” dedi kendi kendine..

Oysa artık dönmesi, olta takımlarını toplayarak yavaş yavaş dönmesi ge­rekiyordu.

Üç metrelik şişme bot üzerindeki evli çift, güneşin batışını seyrederken hem konuşuyorlar, hem de ara sıra gülüşüyorlardı. Geçen sene evlenmişlerdi. Sibel yirmiiki, kocası Hakan ise yirmialtı yaşındaydı.

Aile büyüklerinin ön ayak olmasıyla tanışmalarına rağmen birbirlerini istemişler ve isteyerek evlenmişlerdi. Her ikisinin ailesi de zengin sayılırdı. Nitekim aile desteği ile paranın satın alabileceği birçok şeye sahip oldukları ve birbirlerinden pek rahatsız olmadıkları için, kendilerini şim­dilik mutlu hissedebiliyorlardı.

Tabi ki mutluluğun gerçek anlamı dikkate alındığın­da, sevgiyle mayalanan bir mutlulukla tanış oldukları ve böyle bir mutluluğu yaşadıkları henüz söylenemezdi. Evlilik ilişkileri daha ziyade karşılıklı hukuka dayanan realist bir ilişkiydi. Her ikisi de daha önceleri birçok defa flört ettikle­ri için, birbirlerini daha önce flört ettikleri insanlarla muka­yese ediyorlar ve bu mukayese ile birbirlerinde nelerin olup, nelerin olmadığı sonucuna varıyorlardı!.

Oysâ doğru bir yaklaşım, doğru bir mukayese değildir bu. Çünkü modernlik tutkusuyla flört dönemini yaşayan insanlar, bu dönemde birbirlerinin gerçek yüzleriyle değil, vitrin yüzleriyle tanışan ve vitrin davranışlarıyla karşılaşan insanlardır. Harama düş­kün insan nefsinin, haramı hoş, cazip, güzel ve çekici gör­mesi de dikkate alınırsa, flört dönemlerinde birbirlerinin sahte vitrinlerine kolayca aşık olabilen insanlar oldukça fazladır. Ne var ki böylesi yapmacık düzlemlerde gerçek aşkı bulduklarını zanneden bu insanlar evlenerek meşru bir aile hayatına girdikleri zaman, artık gerek duymadıklan vit­rinler birer birer kırılmakta ve birbirlerinin gerçek yüzleriy­le, gerçek davranışlarıyla karşılaşarak, içi boş köpüklerden oluşan bu aşklarını kolayca yitirebilmektedir.

Sibel ile Hakan meselenin bu gerçek yönünü dikkate almadıkları ve birbirlerini geçmişte tanıştıkları insanlann vitrin kişilikleriyle mukayeseye devam ettikleri için birbirle­rini çoğu zaman eksik görüyorlar, birbirlerinin kalbini yete­rince dolduramıyorlardı. Ancak bu boşluğu her ikisi de tek taraflı hissetmesine rağmen bir sır gibi içinde gizli tutuyor, karşı tarafın bunu aniayıp kırılmaması, anlayıp üzülmemesi için ciddi bir özen gösteriyordu. Çünkü karşı tarafı yeterin­ce sevmeseler, bu sevgiyi sımsıcak bir duygu gibi gönülle­rinde hissetmeseler bile, kendilerini çok beğendikleri ve kendilerinin sevilecek bir insan olduğundan emin olduklan için karşı tarafın kendisini sevdiğini, çok sevdiğini zanne­derek, bu sevgiye söz ve tavırlarla karşılık vermek istiyor­lardı!.

Eşlerin gerçek yüzlerini ortaya çıkarabilecek erken bir olay patlak vermediği sürece yine de olumlu bir yakla­şım, olumlu bir süreçti bu. Sevmenin değil sevildiğini zan­netmenin verdiği hoşnutlukla sürdürülen böylesi ilişkiler, yeterli bir tahammül ve içtenlikle geliştirilirse hiç kuşkusuz ki bu eşleri gerçek sevgiye, sevginin ve sevmenin güzelliği­ne götürebilecek ilişkilerdi.

Sibel, elindeki küçük oltayla balık avlamaya çalışan, oltayı biraz aşağıya salıp, biraz yukan çeken Hakan'ı bir süre seyrettikten sonra içtenlik dolu bir sesle “Sevgilim, güneş batıyor!.” dedi.

“Batsın hayatım. Benim dünyamı o değil, sen aydın­latıyorsun.”

“O ooo!. Güzel bir söz bu!.”

“Sen daha güzelsin.”

Bunu bir iltifat olarak kabul etmedi Sibel. Çünkü kendisinin oldukça güzel bir kız, güzel bir kadın olduğunu biliyordu. Dalgalanmaya başlayan denizle beraber, bot da tatlı tatlı sallanmaya başlamıştı.

“Botu balıkla doldurdun. Dönelim artık!.”

Hakan balık kutusundaki iki küçük balığa bakarak “Doğru söylüyorsun. Biraz da denizde balık kalsın” dedikten sonra yavaş yavaş misinasını toplamaya başladı. Sibel arkasına dönüp kıyıya bakınca, bakışlannda bir hayret, bir şaşkınlık belirdi!.

“Hakan!.”

“Evet hayatım.. “

“Biz kıyıdan uzaklaşmış mıyız?”

Ani bir hareketle başını kaldırarak kıyıya bakan Ha­kan'ın gözleri bir anda büyüdü!. Yabancı filmlerden ezberlediği bir cümle geldi dilinin ucuna ve “Lanet olsun” diye­rek elindeki oltayı bırakıverdi.

Kıyıdan yaklaşık ikiyüz metre uzaklaşmışlardı!.

Oysa onbeş-yirmi dakika önce demir attıkları yerde olduklarını hatırlıyordu. Hemen küçük demir çapanın ipini çekmeye başladı. İpi çektikçe morali daha fazla bozuldu. Çünkü ipin rahat gelişinden, demir çapanın boşaldığı anla­şılıyordu.                                          

“Hakan ne olacak?”

Ne baktı, ne de bir cevap verdi Sibel'e!. İpi çekmeyi bırakarak, çapanın bütün ipini salıverdi denize. Sonra ipi bota bağlandığı yerden çözerek yedek ipi de saldı sonuna kadar. Fakat ipi aşağı yukan oynattığı zaman, ipin kısa geldiğini, çapanın dibe erişemediğini anladı ve tekrar “La­net olsun” diyerek, demir çapayı ipiyle beraber bırakıverdi denize!.

“İpi neden bıraktın?”

Yine sustu, yine cevap vermedi!. Kürekleri botun ip­ten halkalanna takarak aceleyle çekmeye başladı. Kısa bir uğraştan sonra botun önünü kıyıya doğru çevirebilmişti. Kıyıya arkasını dönerek var gücüyle kürek çekerken, önünde oturan ve kendisine endişeli gözlerle takib eden Sibel'e baktı. Zoraki bir şekilde tebessüm ederek “Korkma, korkma hayatım” dedi.

Yüksek tempo ile on dakika kadar kürek çektikten sonra arkasını dönerek kıyıya baktı. Bu kadar kürek çek­mesine rağmen bot daha faz, sanki daha fazla uzaklaş­mıştı kıyıdan. Rüzgar ve dalganın tesiriydi bu. Deniz sakin olsaydı, kıyıya varmak hiç de zor olmayacaktı. Karışık duygular içinde tekrar kıyıya baktı. Mesafe uzun olmasına rağmen kıyıya kadar yüzebileceğini düşündü.

Fakat Sibel, Sibel ne olacaktı?

Kendisi yüzerek kıyıya ulaşabilirdi ama genç karısını nasıl bırakacaktı!. Ne o kıyıya kadar yüzebilir, ne de ken­disi onu kıyıya çıkarabilirdi. Kendisini çelişkilere düşüren bu düşüncelerden uzaklaşmak isteyerek tekrar küreklere asılmaya başladı. Kürek çekerken önünde uçsuz bucaksız uzanan denize bu sefer farklı, çok farklı duygularla baktığı­nı hissediyordu!.

Bu yaşına kadar sevdiği, her fırsatta gelmek istediği denizden şimdi uzaklaş­mak, bir an Önce uzaklaşmak istiyordu ama deniz izin ver­miyordu buna!. Kabaran dalgalan ile onu içine, daha daha içine çekmek istiyordu. Yavaş yavaş uyanan dev bir ahta­potun kollanndaydı sanki!. Küçük, küçücük elleriyle kürek çekerek, yüreğine korku veren bu dev ahtapotun kollarından kurtulmak istiyordu Hakan!.

Sibel ise ne yapacağını bilmez bir şekilde bazen Ha­kan'a, bazen git gide uzaklaşan kıyıya bakıyordu. Hakan kendisine korkma demesine rağmen korkulacak bir durum olduğunu gayet iyi biliyordu. Zaten kendisine korkma di­yen Hakan'ın gözlerinde de açık bir korku, an be an koyu­laşan bir korku görülüyordu.

“Peki ne olacak, ne olacak?” düşünceleri içinde yüreğindeki korkunun büyüdüğünü hisseden ve korkudan ne yapacağını şaşıran Sibel “Allah'ım, Allah'ım yardım et” diye bağırmak istemesine rağmen susuyor, Hakan'dan çe­kinerek susuyordu!. Çünkü bir keresinde Hakan'ın kullan­dığı araba virajı alamayıp savrulunca, gayriihtiyari “Al­lah'ım, Allah'ım” diye. feryat etmiş, bunu duyan Hakan “Ne o hayatım. Ninem gibi dua etmeye mi başladın” demişti. Bu olayı hatırlamasına rağmen yine de dua ediyor, dudak­larını hiç oynatmasa da ninesi gibi için için dua ediyordu Sibel!.

Kol kasları sızlayıncaya kadar kürek çeken Hakan ya­vaş yavaş durdu ve gözlerini tekrar kıyıya çevirdi. Kıyı ha­yal meyal görülüyordu. Yorgunluğunu bastıran bir hüzün, bir acı hissetti içinde. Düşman gözlerle içinde bulunduklan bota baktı. Nihat geldi aklına. Kendisi polyester bir motor almak istemesine rağmen Nihat buna karşı çıkmış, “Onbeş günlük tatil için motor almaya ne gerek var. Şimdilik be­nim botu kullanın” demişti. “Ulan Nihat” diyerek, bir küfür savurdu içinden!.

Sibel, korkudan titreyen bir sesle “Ne yapacağız?” dedi. Hakan iki yana düşmüş omuzlan ile Sibel'e baktı. “Yapacak bir şey yok. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıya­mete!.” diyecekti, demedi.

“Bilmiyorum hayatım!.”

Tekrar kıyıya baktı Hakan. Kıyı artık gözükmüyor gi­biydi. Artık kendisinin de kıyıya kadar yüzmesi, yüzebilme-si mümkün değildi. Oysa daha önce denize atlasaydı, bü­yük bir ihtimalle kıyıya ulaşabilirdi. Bu düşüncelerle Sibel'e baktı. “Bu olmasaydı, şimdi karada olacaktım” dedi kendi kendine!. Bu düşüncelerle bakışlan değişmiş, bir yıllık kansını, kendisini ölüme çeken bir ölüm meleği olarak görme­ye başlamıştı!. Başını iki yöne sallıyarak bu düşüncelerden sıyrılmak istedi. Çünkü kendisi de hiç hoşlanmamış, tiksin­ti duymuştu bu düşüncelerden!.

Dalgalar arttıkça, bot daha fazla sallanmaya başladı.

Hakan artık kürek çekmeyi bırakmış, botun dengesi­ni sağlamaya çalışıyordu. Önemli olan botun dengede durması, botun alabora olmamasıydı artık!. Rüzgar arttıkça, o yaşına kadar pek dikkate almadığı rüzgar gerçeğini düşün­meye, bu rüzgarı bütün vücudunda hissetmeye başlamıştı. Ne kadar büyük, ne kadar geniş bir hava akımıydı bu!. Za­ten sürüklenmelerinin nedeni de bu rüzgar değil miydi!. Devamlı aynı yönde esen rüzgar yön değiştirse, belki de kıyıya doğru sürükleneceklerdi. Fakat rüzgar nasıl yön de­ğiştirecekti ki!.

Allah geldi aklına!.

Her şeye kadir olan Allah, elbette rüzgarın yönünü değiştirebilir ya da rüzgarı durdurabilirdi. Fakat neden, ne­den böyle bir şey yapsın ki Allah!. Kendisi normal ya­şantısında Allah ile hiç ilgilenmemişti ki, Allah böyle bir durumda onunla ilgilensin!.

Güneş batmış, ortalık yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Hava nasıl karanyorsa, Sibel ve Hakan'ın iç dünyaları da öyle kararıyordu artık!. Ne olacaktı, nereye, nasıl bir akıbete doğru sürükleniyorlardı? İki eliyle botun iplerine sımsıkı tutunan, korku ve endişeyle düşmemeye çalışan Sibel, karışık dü­şünceler içindeydi!.

Ölüm geliyordu aklına!.

Bir müddet sonra botun devrileceğini ve karanlık su­ların içinde nasıl çırpinacağını, çırpına çırpına nasıl can vereceğini düşünüyor ve tüm bedenini saran kaskatı bir korku ile bu düşüncelerden hemen uzaklaşmak istiyordu.

Fakat olmuyordu, başaramıyordu bunu!.

Çünkü dalgalar arasındaki botun her iniş kalkışı, ken­disini büyük bir hızla aynı düşüncelerin, aynı duyguların, aynı korkuların içine atıyordu.

Hakan'a baktı.

Sanki yoktu, sanki yok gibiydi Hakan orada!. İki eliy­le bota tutunmuş, iki gözüyle denize, korkudan oldukça büyümüş gözlerle öylece denize bakıyordu!. Bakışlarında bir güven, bir kararlılık, bir umud yoktu Hakan'ın. Oysa yarım saat öncesine kadar nasıî da şen, kendisine nasıl da güvenen bir insandı!.

Botun kuvvetli bir dalga ile yükselip alçalması ve teh­likeli bir şekilde yalpalaması, Sibel'in yüreğini yine ağzına getirdi. Başını sağa sola çevirerek denize baktı. Her taraf deniz, bir şeye kızmış, bir şeye öfkelenmiş gibi kabaran denizdi. Denizin büyüklüğünü gördükçe, bu büyük denizde kendisinin küçüldüğünü, küçücük bir nokta gibi kaldığını hissediyordu.

İnsan ölümle karşılaştığı zaman geçmişinin bir film şeridi gibi gözünün önünden geçtiği söylenirdi. Oysa Sibel böyle bir şey yaşamıyordu!. Yirmi-yirmiiki yıllık yaşamı, hiç­bir önemi olmayan bir anlık yaşam gibi geliyordu gözünün önüne. Sanki hiç yaşamamış, sanki hiç yaşanmamıştı o yıllar!. Şu an ki duygularının içinde geçmişin bir anlamı, geçmişin en ufak bir yeri, bir değeri yoktu.

Şu anda iki şey, sadece ve sadece iki şey vardı Sibel'in dünyasında!.

Deniz ve Allah!.

Ne Hakan'ı, ne ailesini, ne geçmişini, hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi düşünmüyor ve dikkate almıyordu Sibel. Nitekim bu duygularla “Ben, deniz ve Allah” diyordu kendi kendine, “Ben, deniz ve Allah!.”

Fakat zamanın an be an ilerlemesiyle, duygu ve dü­şünceleri de değişmeye başlamıştı!. Deniz ne kadar büyük ve ne kadar tehlikeli olursa olsun, Allah düşüncesi git gide daha büyük, daha geniş bir yer tutuyordu içinde!.

Allah'ı kendisine yakın, daha yakın hissettikçe öksüz bir çocuk gibi boynu bükülmüş ve “Halimi görüyorsun. Bana niye acımıyor, bana niye merhamet etmiyorsun” duyguları içinde ağlama­ya başlamıştı. İşin garip tarafı, kendisini deîi gibi sailayan, . her an içine alabilecek olan denizi de artık pek dikkate al­mıyordu!. Çünkü artık denizden değil, Allah'tan korktuğu­nu hissediyordu. Yüreğinde hissettiği Allah korkusu, başka hiçbir korkuya yer vermeyecek şekilde çığ gibi büyümüş, büyüyüvermişti içinde!.

Deniz değil, Allah yaklaştırıyordu onu ölüme!.

Allah istese onu hemen, hemen kurtarabilirdi. Küçük yaşlarda gittiği Kuran kursunda, Allah'ın her şeye kadir olduğu öğretilmişti kendisine. Artık bundan, yüreğinde dağ gibi büyüyen bu gerçekten en ufak bir şüphesi, en ufak bir kuşkusu yoktu Sibel'in. Bütün dizginlerin Allah'ın elinde' olduğunu anlamış, çok açık bir şekilde anlayı vermiş.

“Allah'ım, Allah'ım yardım et” duası yükseldi içinden ve bu dua bir çığlık gibi yansıdı dudaklarına!.

“Allah'ım, Allah'ım yardım et”

Gözyaşları içinde dua ediyor, hıçkıra hıçkıra dua edi­yordu Sibel. Bir ara Hakan'la gözgöze geldi. Hakan'ın bön bakışlarını görünce, bir an onun ne kadar şaşkın, ne ka­dar salak olduğunu düşündü!.

Gerçi hiç, hiç umurunda değildi Hakan. İlgisini tekrar Allah'a yönelterek, hıçkırıklar içinde “Allah'ım, Allah'ım yardım et” demeye devam etti.

Hakan ise öylece Sibel'e bakıyordu!.

Kendisi gizli gizli, için için Allah'a dua ederken, karısı açık açık dua etmeye, başlamıştı. Gözyaşlarıyla dua eden kansının, kısa bir şort ve kolsuz bluzdan oluşan kıyafetine baktı. “Acaba Allah bunun duasını kabul eder mi?” diye bir düşünce geçti içinden!. Namazsız, niyazsız, açık bir kadın­dı hanımı. Gerçi kendisi de karısından pek farklı sayılmaz­dı. Allah'a inanmasına rağmen Allah'a itaatten uzak bir is­yan içinde değil miydi? Allah var demesine rağmen, Allah yokmuş gibi yaşamıyor muydu?

Bu düşüncelerini durdurmak, bu düşüncelerini sustur­mak istedi Hakan!. Çünkü cevabını bildiği ancak cevapla­mak istemediği sorulardı bunlar!.

Peki bu hal üzere, ya bu hal üzere ölürse ne yapacaktı, nasıl çıkacaktı Allah'ın huzuruna? Kendisine “Ne yaptın, nasıl yaşadın?” diye soracak olsalar, “Allah'ı ve Allah'a kulluğu unutup, kendimce gezdim, kendimce eğlendim!.” diye mi cevap ve­recekti? Böylesi düşünceler içinde ilk kez utandığını ve kendisine git gide artan bu utançla baktığını hissetti.

Dua etmeyi bırakarak tevbe, tekrar tekrar tevbe etmeye başladı Allah'a. Başını iki omuzu arasına gömerek “Affet, affet Allah'ım!.” diye diye tevbe ediyordu!. Küçücük botun içinde sallanan küçücük vücuduyla, ne kadar aciz ve ne kadar çaresiz olduğunu an­lamış, anlayıvermişti Hakan!.

Botun soldan gelen bir dalga ile aşın yalpalanmasına yine korktu, yine boynunu bükerek tüm kalbiyle af ve yardım dilendi Allah'tan.

Sonra bir anda durdu, bir anda uzaklaştı bu duygu ve düşüncelerden!.

Çünkü ilerde, az ilerde bir motor, bir denizci motoru gözüküyordu!. Çılgınca bir sevinç ve müthiş bir heyecan içinde bağırmaya başladı.

“Heey..”

“Heeeeeey..”

Balıkçı Ahmed, onbeş dakika süren bir uğraştan sonra bota yanaşa­bildi. Denizdeki çok yönlü dalgalanma, bota yaklaşabilmesini epey zorlaştırmıştı.

Hakan çok sevinçliydi!. Herşeyini kaybettikten sonra bir anda herşeyini tekrar bulan, herşeyine tekrar kavuşan bir insanın sevincini yaşıyordu. Sibel ise ameliyattan yeni çıkmış bir hastanın baygınlığını, uyuşukluğunu hissediyor­du vücudundaki. Hakan'ın yardımıyla motora binerken “Çok şükür, çok şükür Allah'a” dedi. Kansının bu sözlerini duyan Hakan da başını salhyarak “Çok şükür” dedi için­den.

Her ikisi de motora binince,

Hakan sevinç ve coşkun şükran duygularıyla balıkçı Ahmed'e baktı. Onu bir kahraman, bir kurtarıcı olarak görüyordu. Bu adama ne diyeceğini, nasıl teşekkür edeceğini bilemedi.

Benim ismim Hakan. Bu da karım Sibel.

Balıkçı Ahmed başını salladıktan sonra “Benim ismim de Ahmed” dedi. Onlara bakarken genç kadının çıplak görüntüsünden rahatsız olmasına rağmen bunu belli etmeme­ye çalıştı. “Bu saatte, böyle bir botla, burada ne anyorsunuz?” diye de sormadı kendilerine. İstemedikleri bir olayla karşılaştıklan ve buraya istemeden sürüklendikleri belliydi. Zaten böylesi botlarla şimdiye kadar kaç kişi ölmemişti ki!.

Hakan “Bırak, bırak kalsın” demesine rağmen balıkçı Ahmed botu motorun arkasına bağladı.

Sonra balık geldi aklına!.

Yaklaşık bir, birbuçuk saattir mücadele ettiği balığın son durumunu anlamak için misinayı bağladığı yerden alarak yokladı.

Misina boştu, boşalmıştı!.          

Düşünceli gözlerle Önce oltaya, sonra genç çifte bak­tı. Bu balıkla karşılaşmasaydı şimdi belki de evde olacaktı. Gönlünde yavaş yavaş kabardığını hissettiği bir sevinçle “Tabi ya, tabi ya!.” dedi kendi kendine, balık vazifesini bi­tirmiş ve derinlerdeki yuvasına dönmüştü artık!. Bu güzel ve gerçekçi düşünceler içinde balığı kaçırdım üzüntüsünü hiç yaşamadan, aceleyle oltayı toplamaya başladı.

Balıkçı Ahmed'in düşünceli bir yüz ifadesiyle boş olta­yı toplayıp, sepete koyusunu izleyen Hakan, balıkçı Ahmed'e büyük bir müjde veriyormuş edasıyla konuştu.

“Bugün balık tutamadıysan hiç üzülme Ahmed usta!. Bugün senin için en şanslı gün. Bizimle karşılaştığın için sana bin dolar kazandığını söyleyebilirim.”

Balıkçı Ahmed'in yüzünde bir sevinç değil, bir şaşkın­lık belirdi. Bu şaşkınlık içinde bir süre sustuktan sonra Hakan'a bakarak “Bin dolar mı?” dedi.

“Evet, bin dolar. Kıyıdaki evimize gidince, sana tak­dim ederim!.”

Nasıl edayla, ne diyordu bu genç adam!.

Az önce denizin üzerinde bir çöp gibi sallanan bot­tan aldığı bu adam, ne kadar çabuk bir patron havasına bürünmüş, bürünüvermişti böyle!. Hiç hoşuna gitmedi, hiç hoşlanmadı bu tavırdan balıkçı Ahmed.

Bakışlarını Hakan'dan çevirerek olta sepetini aldı. Elindeki sepeti buzluğun arkasındaki boşluğı yerleştirirken bin dolan düşündü ister istemez!. Bin dolar türk lirası ola­rak epey para ediyordu.

Karısı ve iki kızı geldi aklına!.

Onlara bu para ile neler alabilir ve onlan nasıl sevin direbilirdü. Ve bu düşüncelerle paraya değil, bu parayla yapabileceklerine sevindiğini hissederek Hakan'a döndü.

“Ev neredeydi?”

“Sahil evlerinin yanındaki küçük çiftlik. Hani mavi köşk diyorlar ya!.”

Balıkçı Ahmed'in bildiği bir yerdi orası. Hakan'ın kü­çük dediği çiftlik, yaklaşık on dönüm arazi üzerindeydi. Geçen sene satıldığını duymuştu burasının. Demek ki yeni sahipleri bunlardı. Bu düşünceler içinde motoru hareket ettirerek, dümeni mavi köşke yöneltti.

Hakan kendisini çok iyi hissediyordu. Denizin git gide daha fazla dalgalanması, keyfini hiç bozmuyordu. Na­sıl olsa bir motora binmişler ve kıyıya dönüyorlardı artık. Bu yaşlı balıkçıya bin dolar vereceğini söylemesi de iyi ol­muştu. Artık kendisini bu motorda sığıntı bir kazazede ola­rak değil, bu motoru bin dolara kiralamış bir patron gibi görüyordu!.

Gemisini fırtınadan kurtarmış bir kaptan havasıyla Si­bel'in yanma oturdu. Elini, hala bir şaşkınlık içinde olan Si­bel'in omuzuna koyarak onunla konuşmaya başladı.

“Korktun mu hayatım?”

Sibel, bu ne biçim soru dercesine Hakan'ın yüzüne baktı.,

“Sen korkmadın mı?”

Hemen cevap vermedi Hakan. “Korktum, ben de se­nin gibi korktum” demeyi, her nedense gururuna yediremedi.

“Korkmaktan ziyade heyecanlandığımı, adrenalimin epey yükseldiğini hissettim. Şimdi düşünüyorum da, gerçekten çok heyecanlı dakikalardı. Adrenalin hızla yüksel­mesi, müthiş bir duygu!.”

“Yarın da deneyelim mi?”

Sibel'in hiç gülmeden söylediği bu söze, Hakan gü­lümseyerek karşılık verdi.

“Artık başka şeyler deneriz!.”

Sibel, bakışlarını denize çevirerek sustu!. Hakan'ın bütün bu konuşmaları, hiç hoşuna gitmemişti.

Nasıl bir insandı bu böyle!.

Kendisi ise hala olayın tesirindeydi. Olay anında duy­duğu korku, geçici bir gölge gibi değil, kızgın bir demir gibi iz bırakmıştı içinde.

Ve hala korkuyor, hala bu korkuyu yaşıyordu Sibel!.

Hakan ise içinde geniş bir huzur ve güven hissediyor­du. Yarım saat önceki durumu tekrar aklına gelince güldü, gülümsedi kendi kendine. Nasıl da paniğe kapılmıştı!. Bu durumunu hayretle karşıladı!. Bir balıkçı motoruna raslayabileceklerini neden hiç düşünmemişti ki!.

“Yaklaşıyoruz!.”

Balıkçı Ahmed'in bu sözü üzerine Hakan dikkatlice kıyıya baktı. Evet, doğru söylüyordu yaşlı balıkçı. Evleri uzaktan görülüyor gibiydi.

“Sahilde küçük bir iskele var. Evin tam ön tarafında. Oraya yanaşabilirsin.”

On dakika sonra motor iskeleye yanaşmıştı.

Balıkçı Ahmed motoru iskeleye bağladıktan sonra önce Sibel, sonra Hakan çıktı iskelenin üzerine. On-onbeş metrelik iskeleyi hızlı adımlarla geçerek, kıyıya indiler. Kumların üzerinde üç-beş adım attıktan sonra duran, öyle­ce duran Sibel, kendini bir anda iyi hissetmeye başlamış­tı!. Çünkü ayaklarıyla bastığı yer, hiç ama hiç sallanmıyor­du!. Bir karaydı burası, müstakim olan ve insana güven veren geniş bir kara. Derin bir “Ohh” çekti içinden. Artık rahatladığını, kendisine kabus gibi gelen tüm korkulardan hızla uzaklaştığını hissetti!.

Hakan da benzer duygular içindeydi. Karaya ayak bastığı an, hiç sallanmayan, hiç dalgalanmayan karanın kendilerine verdiği güven ve huzuru, o da hissetmişti için­de!. Kendisine güç ve güven veren bu duygular içinde ses­lendi babkçı Ahmed'e.

“Haydi gel, gel Ahmed usta. Hem bir kahvemizi içersin!.”

Hakan'ın bu çağrısına, hemen cevap vermedi balıkçı Ahmed. Bir süre ne yapacağını, ne yapması gerektiğini düşündü. Hakan ile Sibel'in motordaki konuşmalannı duy­muş ve Hakan'ın konuşmalarından hiç hoşlanmamıştı.

Fakat yine de bir şeyler söylenmeli, bir şeyler anlatılmalıydı bu gençlere. Kahve içerken belki de böyle bir fırsatla karşılaşabilir, bu gençlere üç-beş güzel söz söyleyebilirdi!. Ayrıca bin dolan alması için de inmesi gerekecekti.

“Geliyorum, geliyorum Hakan!.”

girdiklerinde, hava oldukça kararmış, vakit yatsıya yaklaşmış gibiy­di. Balıkçı Ahmed namaz kılmak İstediğini söyleyerek, abdest almak için banyoya girdi.

Yatak odasına çıkarak üstünü değiştiren ve üzerine şile bezinden uzun bir elbise giyen Sibel, aşağıya inerek aceleyle mutfağa geçti. Yaşlı balıkçıya aperatif de olsa kahveden önce bir ikramda bulunmak istiyordu.

İki katlı dubleks bir binaydı burası.

Üst katta üç oda, altta ise büyük bir salon ile yarı açık bir mutfak bulunuyordu. Salonun altında önceleri mahzen veya kiler olarak kullanılan geniş bir oda daha vardı. Üst kata çıkan merdivenlerin aşağıya dönen basa­makları, evin kullanılmayan bu bölümüne iniyordu.

Hakan eve girdikten sonra üzerine ince bir yelek al­mış ve kendisini salondaki deri koltuğa bırakıvermişti. Baba koltuğu denilen geniş ve rahat bir koltuktu bu. Yor­gun olmasına rağmen yine de kendisini iyi hissediyordu. Banyodan çıkan balıkçı Ahmed'e nerede namaz kılabilece­ğini gösterdikten sonra tekrar oturdu bu koltuğa.

Başını arkaya yaslayarak bir süre dinlenmek ve ken­dini dinlemek istedi. Vücudunda git gide artan bir rahatlamayı, sıcak ve bunaltıcı bir saunadan çıktıktan sonraki gevşemeyi ve rahatlamayı hissediyordu. Heyecan ve yor­gunluktan olsa gerek ağzı kuru, kupkuru olmuştu. Sauna­dan çıktığı zaman bir bardak buzlu viski içerdi genellikle. Vücudu saunanın hararetini taşırken, buzlu viskiyi yudum­lamak çok ayrı, çok özel bir keyifti onun için!. Bunları ha­tırlayınca ağzının hafif sulandığını hissetti ve hiç bekleme­den seslenmek istedi Sibel'e!.

Fakat bir anda durdu, namaz kılan yaşlı balıkçıya bakarak yaşadıkları olayı ve Allah'a nasıl dua, nasıl tevbe ettiğini hatırladı. Gecenin karanlığında birer alev oku gibi aniden karşısına çıkan bu düşünceler, hiç istemese de Hakan'ın irkilmesine neden olmuştu. Hayata ve yaşamaya yönelik sıcak duygularının bir anda soğuduğunu ve bu donuk soğuklukla içinin ürper­diğini hissetti!.

Uzun bir süre şaşkın ve kararsız hissetti kendini!. Ne yapacağını, ne düşüneceğini, ne karar vereceğini bilemedi ve belki de hiç bilmek istemedi!. Sonra toplamaya, sonra toparlamaya çalıştı duygularını!.

İyi ama ne olacaktı ki!.

Tehlikeli bir olay yaşadılar diye, bütün bir hayatlarını hemen değiştirecekler, hacılar hocalar gibi yaşamaya mı başlayacaklardı!. Oysa gençtiler, daha çok gençtiler!. Bazı şeyler zamana, elbetteki zamana bırakılmalıydı!. Kazadan kurtuldukları için de bir kurban keser, bir kurban kestirir­di!. Bu düşüncelerle kararsızlıktan sıynlan Hakan, rahatla­dığını hissederek, seslendi Sibel'e.

“Hayatım. Bana buzlu bir viski hazırlar mısın?”

Kocasının ne istediğini pek anlayamayan Sibel, mut­fağın servis penceresinden uzanarak “Hakan, ne istedin?” diye sordu.

“Viski, buzlu bir viski hayatım.”

Sibel bir an duraksadı!. Normal yaşantılarında çok alışık olduğu bu istek, kendisini hiç şaşırtmamasına rağ­men yine de Hakan'ı anlamaya çalıştı. Herhalde adrenalini yükselten bu olayın finalini, viskiyle kutlamak istiyordu!.

Gerçi Hakan'ın bu hatırlatmasıyla kendisinin de canı içki, soğuk bir içki istemişti. Bu kadar korku ve heyecandan sonra, hiç de fena bir fikir değildi bu!. Fakat namaz kılan balıkçıya bakarak bu fikirden hemen uzaklaştı. Şayet

içeceklerse o gittikten, onu yolcu ettikten sonra içerlerdi.

“Sonra, daha sonra içeriz!.”

Hakan, başını iki yana sallıyarak “Neden” diye sor­du!. Sibel gözleriyle balıkçı Ahmed  salonun köşesinde namaz kılan yaşlı balıkçıyı gösterdi. Hakan anlamıştı Si­bel'in ne demek istediğini. İtiraz etmeden başını salladı ve “O halde bir soda, soğuk bir soda alayım” dedi.

Tekrar koltuğuna yaslanınca, Sibel'in bu tavrından hiç hoşlanmadığını hissetti. Modem ve gelişmiş insanlara yakışmayacak bir ikiyüzlülüktü bu!. İnsanlar birbirlerinden niye böyle etkilensinler, yapmak istedikleri bir şeyden niye vazgeçsinler ki!.

Hele ki bir balıkçıdan, kendisine bin dolar vereceği yaşlı bir balıkçıdan çe­kinmelerine ne gerek vardı!. Namaz kılmak isteyen bu yaş­lı balıkçı nasıl ki rahat bir şekilde namaz kılıyorsa, içmek istedikleri zaman kendilerinin de aynı rahatlıkla içebilmeleri gerekiyordu. İnsanlar ne ikiyüzlü olmalı, ne de birbirleri­ni ikiyüzlülüğe itmeliydi.

Sodayı getiren Sibel'e bu düşüncelerle baktı.,

“Sibel, niye sonra içeceğiz?”

“Şimdi doğru olmazdı.”

“Ben doğruluğuna ya da yanlışlığına böyle bakmıyo­rum. İçki içmemiz yanlış ise sonra neden içeceğiz. Yanlış değil ise şimdi niye içmiyoruz?”

Sibel sinirlendiğini hissederek “Lütfen Hakan, bunu tartışmayalım!.” dedikten sonra düşünceli gözlerle tekrar balıkçı Ahmed'e baktı ve bottaki durumunu, yaptığı duaları hatırlayarak ilave etti.

“Düşünüyorum da, bizi kurtaran Allah'ı ne çabuk unuttuk!.”

Sibel'in meseleyi bu boyuta getirmesi, Hakan'ın bir anda kızmasına neden oldu!. Yargısız infaz anlamına ge­len bu sözü, kimliğine ve kişiliğine imalı bir itham, imalı bir saldın olarak algıladı. Önce Sibel'e, sonra oturduğu yerde dua etmekte olan yaşlı balıkçıya baktı. Hiç düşün­meden dilinin ucuna gelen cümleyi, yine hiç düşünmeden söyleyiverdi.

“Olayı fazla abartma Sibel!. Bizi kurtaran bak ora­da!. Yaşlı bir balıkçıya neden Allah diyorsun!.”

Sibel çatılan kaşlanyia Hakan'a bir an baktıktan son­ra hiçbir şey söylemeden mutfağa doğru yürüdü. Hakan da son söylediği bu sözü hiç beğenmemiş, bu sözden ra­hatsız olmuştu. Sibel'in arkasından bakarken kendisini de­ğil, onu suçlayarak “Fakat ne yapalım!. Bu cevabı sen iste­din!.” dedi içinden.

İstese de istemese de genç çiftin konuşmalannı du­yan balıkçı Ahmed ise ne yapacağını, nasıl dua edeceğini şaşırmıştı!. Onların ilk konuşmaları dikkate alarak “Ya Rabbi, bizi nefsimizle başbaşa bıraktığın zaman, işte bizler bu hale düşüyoruz. Ne olur bizi affet, bizi bağışla, bize hi­dayet et” diyordu. Fakat Hakan'ın son sözünü duyunca, dehşetle titreyen yüreğinden “Tevbe ya Rabbi!.” diye bir haykırış yükselmiş ve bir anda dudaklarına ulaşan bu haykırışla duaya kalkan elleri iki yana düşmüştü!.

Bir süre öylece kaldı balıkçı Ahmed!.

Ne yapacağını, ne yapması gerektiğini düşündü!.

Bu eve konuşmak, bunlara güzel birkaç söz söylemek için gelmişti ama, bu genç adama söylenecek hiçbir söz yok gibiydi. Ne dediğini, bilmeyen bu uçarı genç adamın neresinden tutacak ve .ona ne söyleyecekti ki!. Başını iki tarafa sallıyarak “Değmez, bunlarla konuşmaya değmez!.” dedi içinden. Ve bu düşüncelerle yerinden kalktı.

Ben müsaadenizle gitmek istiyorum.

Hakan koltuktan kalkarak “Fakat kahve içecektiniz” dedi. Sibel de aceleyle mutfaktan çıkarak “Size yemek de hazırlıyordum, lütfen oturun” ricasında bulundu.

“Teşekkür ederim. Gitsem daha iyi olacak!.”

Karısıyla yaptığı tartışmadan dolayı morali bozulan Hakan, hiç ısrar etmek istemedi. Başını sallıyarak “Peki Ahmed usta!.” dedikten sonra içki büfesine giderek, büfe­nin yanındaki çantadan on tane yüz dolarlık çıkardı. Kapı­ya yaklaşan balıkçı Ahmed'in yanına gelince, elindeki do­larları gülümseyerek ona uzattı.

“Buyur Ahmed usta!. Bu bin dolar senin!.”

Balıkçı Ahmed'in eli uzanmadı, uzanamadı dolarlara!. Düşünceli gözlerle Hakan'a baktıktan sonra, başıyla dolaflan işaret ederek sordu.

“Bunu niye veriyorsunuz?”

Hakan omuzlannı kaldırarak “Daha önce söyledim. Bizi kurtardığınız için!.” dedi.

Balıkçı Ahmed, hüzünlü bir şekilde başını iki yöne salladıktan sonra, kısık bir sesle cevap verdi.

“Para kalsın. Siz kurtulmuş sayılmazsınız!”.

Hakan, balıkçı Ahmed'in bu sözüne çok şaşırmıştı. Bu şaşkınlıkla önce elindeki paraya, sonra balıkçı Ah­med'in yüzüne baktı. Ne diyordu bu yaşlı balıkçı!.

“Anlayamadım Ahmed usta!.”

“Para kalsın dedim.”

“Neden?”

“Konuşmalarınızı ne yazık ki duydum. Bu konuşma­lar, gerçek anlamda kurtulan, kurtulabilen insanların konuşmalan değildi. Şayet bir gün Rabbim nasib eder de gerçekten kurtulabilirseniz, bin değil onbin dolar dağıtın fakirlere!. İnanın buna değer!.”

Sibel biraz şaşkın, biraz da hayranlık dolu gözlerle baktı yaşlı balıkçıya. Balıkçı da olsa, özel bir insandı bu!. Hakan'a ne kadar güzel bir cevap vermişti. Acaba anladı mı, bu yaşlı balıkçının söylediklerini anlayabildi mi mera­kıyla Hakan'a baktı.

Elindeki parayı sıkılmış yumruğu arasında buruşturan Hakan, mahcubiyetini gizlemeye çalışan gözlerle yaşlı balıkçıya bakıyordu. Bu ihtiyar balıkçının ne dediğini, ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı. Fakat yine de bir kabalık, bir küstahlık olarak algıladı bu yaklaşımı!. Kendisinin durumuna, kendisinin konuşmalanna o ne karışabilirdi kî!. Ayrıca Allah'a inanmayan ve dine karşı saygısız olan birisi de değildi.

“Ahmed usta. Sen bizi herhalde yanlış anladın. Biz­ler din düşmanı, din karşıtı insanlar değiliz. Ancak genç insanlar olduğumuzu dikkate alman gerekir. Biraz yaşla­nınca bizim de senin gibi namaza başlamayacağımızı bile­bilir misin?”

Hakan'ın sözlerini düşünen balıkçı Ahmed'in yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Yüzündeki bu acı tebessümle “Peki sen biraz daha yaşayacağını ve yaşlanacağını bilebilir misin?” dedi, Ve bir an sorusunun cevabını ararmış gibi Hakan'ın yüzüne dikkatlice baktıktan sonra yavaş yavaş ar­kasını dönerek kapıya doğru ilerledi.

Kısa bir süre duraksayan Hakan, elindeki buruşmuş parayı cebine sokarak yaşlı balıkçının arkasından yürüdü. Artık bu yaşlı balıkçının bir an önce gitmesini istiyordu. Çünkü ona cevap vermesinin, bu sıkıcı konuşmayı biraz daha uzatmasının hiç anlamı yoktu.

Hüzünlü duygularla kapıya varan ve kapıyı açabilmek için kapının kolunu tutan balıkçı Ahmed, kapının aniden sarsılmaya başlamasıyla şaşırdı ve hemen elini çekti kapı­dan!.

Fakat kapı, fakat kapıyla birlikte her yer sallanıyordu!. Arkasında duran Hakan'ın, kısık bir sesle titreyen haykırışını duydu.

“Deprem, deprem bu!.”

“La havle vela kuvvete illa billah” diyen balıkçı Ah­med, biran olduğu yerde kalakaldı. Ne yapacağını, ne yapması gerektiğini hiç düşünemiyordu!. Belki de daha önce yaşadığı depremler gibi durmasını, duruvermesini bekliyor­du bu sarsıntının!.

Fakat durmuyordu, durmak bir yana, git gide şiddetleniyordu bu sarsın­tı!. Sarsıntıyla kolkola gelen müthiş uğultu ise sarsıntıdan daha fazla bir korku, daha fazla bir dehşet veriyordu insa­nın içine!. Bu bir ses miydi, yoksa öfke ve kızgınlık dolu bir homurtu mu pek anlaşılamıyordu!.

Kapıyı, bir an önce kapıyı açmalıydı balıkçı Ahmedl. Bu dü­şünceyle kapının koluna tekrar elini uzatmak istedi. Dışarı­dan bir gürültü, bir gümbürtü geldi bu arada. Bu gümbür­tüyle kınlan kapının camından, ön verendanın üstündeki pergule denilen saçağın bir anda yıkıldığı, çöktüğü görülü­yordu!. Yine de kapıyı açmak istemesine rağmen kapıyı açamadı, bir türlü açamadı balıkçı Ahmed.

Kapana sıkışmış gibi hissetti kendini!. Bir çığ gibi büyüyen sarsıntıyla ayakta duramayacağı­nı anlayınca dizleri üstüne çökerek elleriyle tutundu yere!. Yaklaşık yirmi yıldır balıkçılık yapmasına rağmen, böylesi­ne sarsıldığını, böylesine korktuğunu hatırlamıyordu!. Ne müthiş bir hareket, ne korkunç bir sarsıntıydı bu!. Fakat içinde hiç kaybetmediği bir umudla, her an bu sarsıntının bitmesini, bitivermesini bekliyordu.

Yukarıdan bir çatırtı, sarsıntıyla birlikte artmaya devam eden bir çatırtı sesi gelmeye başladı.

“Çöküyor, çöküyor” feryadı yükseldi Hakan'dan. Sağ­lam, çok sağlam sandığı bu ev, çocukla mukavvadan yaptıkları bir maket gibi dağılmaya, dağılıp çökmeye başla­mıştı!.

Ne yapacağını şaşırdı Hakan!.

Duyduğu dehşetten nefes almayı unutmuş gibiydi!. Elleri üzerine çöktüğü yerden aşağıya inen merdivenlere baktı bir an!. Hiçbir şey düşünemiyordu!. Korkudan ne ya­pacağını şaşırmış bir şekilde yerde oturan Sibel'e baktıktan sonra ani bir hareketle onu kolundan çekerek “Aşağıya, aşağıya” diye bağırmaya başladı.

Hakan'ın, ayağa kalkamayan Sibel'i merdivenlere doğru sürüklediğini gören balıkçı Ahmed, hiç düşünmeden onlann yanına giderek Sibel'i diğer kolundan tuttu. Ve Ha­kan'la birlikte, Sibel'i bir çuval gibi merdivenlerden aşağıya sürüklemeye başladılar. Aşağıya doğru hızla inerlerken hiç arkalarına bakmıyorlar, arkalarına bakmak istemiyorlardı artık!. Çünkü git gide artan bir çatırtı, gümbürtüyle kansan müthiş bir çatırtı sesi geliyordu arkalarından. Merdivenin dönemecini aldıkları sırada ortalık kararıverdi.

Fakat onlar inmeye, karanlıkta da inmeye devam ederlerken, patlamayı andıran müthiş bir ses duydular arkalannda!. Bu sesin aka­binde devam eden aralıksız gürültüler, merdiven boşluğun­dan inerek kendilerine yaklaşıyor, kendilerini takib ediyor gibiydi!. Sanki arkalarından moloz, yüreklere dehşet veren bir gürültüyle kamyonlarca moloz dökülüyordu!. Hiç kuş­kusuz ki canlıydı, canlanmış bir canavar gibiydi bu molozlor!. Uzun yıllardır insanlann isyanını sessiz bir öfke ile seyreden tavanlar, insanların küfrünü büyük bir sabırla din­leyen duvarlar, deprem ile canlanarak insanlara bu yılların hesabını sormak istiyorlardı!.

Merdiven basamakları bitmesine rağmen Sibel'in ko­lunu bırakmayan balıkçı Ahmed, Hakanın “Buraya, bura­ya” diyen haykırışını takip ederek, Sibel'i beş-altı metre daha sürükledi.

Evdeki gürültüler ve çatırtılar zamanla azalmasına rağmen sarsıntı hala devam ediyordu. “Aman ya Rabbi ne kadar uzun, ne kadar da uzun sürüyor” dedi içinden!. Kü­çücük bir zaman dilimi olan niyeler, küçücük içlerini deprem gerçeğiyle doldurarak bir saat, bir gün, bir hafta gibi genişliyorlardı sanki!.

Sibel'in kolunu bırakan balıkçı Ahmed, karanlıklar içinde olduğu yere oturuverdi.  Nerede, nasıl bir yerde olduğunu bilmiyordu!. Koyu, kopkoyu bir karanlık içindeydi. Sarsıntılar devam ederken, derin, çok derin bir karanlık kuyuya düşüyormuş gibi hissetti kendisi­ni!. Belki burası da çökecek, çöküverecekti biraz sonra!. Depremin biteceği umudu, artık hiç kalmadı içinde!.

Bu deprem hiç bitmez, hiç bitmeyecekti!.

Başladığı bir iş vardı depremin!. Deprem başladığı bu işi bitirmeden bitmeyecek, kesinlikle ve kesinlikle bitmeye­cekti!. Koyu, kopkoyu karanlıklar içinde boynunun bükül­düğünü, başının öne düştüğünü hissediyordu. Ana rahmi­nin karanlıklarındaki bir nutfe, hiçbir şeye muktedir olamayan aciz bir nutfeydi sanki!. Ve Allah geldi aklına ve bu düşünceyle önce şaşırdığını, paniğe kapıldığını hissetti!. İyi ama neden, neden unutmuştu ki Allah'ı? Deprem başladığı an önce Allah'ı hatırlamış, yegane kuv­vet ve kudret sahibi olan Allah'ı zikretmeye başlamıştı. Ama sonra, sonra unutmuştu, korku ve endişe arasında unutuvermişti sanki!.

Utandığını, içinde bulunduğu zifiri karanlıklar kadar koyu bir utanca gömüldüğünü hissetti!. Böyle bir durumdan kurtul­mak, bir an önce kurtulabilmek için tevbe etmeye, tekrar tekrar tevbe ederek Allah'ı zikretmeye başladı. Allah'ı zik­rettikçe ve yüreğinde alemlerin Rabbi olan Allah'ın azame­tini yakından, daha daha yakından hissettikçe, dünyadan kopuyor, dünyadan uzaklaşıyordu sanki!. Ne depremi, ne de depremin müthiş sarsıntısını hissediyordu artık!.

Allah'ın elindeydi!.

Allah ne dilerse o olacak, sadece o olacaktı. Bu dep­remden kurtulmayı ya da kurtulmamayı da pek öçnemsemiyordu, önemsediği yegane şey, kendisini yaratan ve yaşa­tan Allah (c.c.)'dan hiç gafil olmamak, yaşayacaksa O'nu zikrederek, ölecekse yine O'nu zikrederek ölmekti. Kendisi için önemli olan, çok önemli olan yegane gerçek buydu artık!.

Ve bir müddet sonra sarsıntı durdu ve kimse, hiç kimse konuşmuyordu!..  

Ne kadar uzun bir süre devam ettiğini bilmedikleri, bilemeyecekleri sarsıntılar durmuş ve ortalığı bir ölüm sessizliği kaplamıştı. Bitmişti, galiba bitmişti, Sibel ile Ha­kan'ın hiç bitmeyecek zannettikleri sarsıntılar!.

Bilinçaltından “Ne oldu, ne oldu?” sorulan yükselse de, bu soruya “Deprem, sadece deprem” gibi kısa bir ce­vap veremiyorlardı!.

Bir girdaba, müthiş bir korku girdabına yakalanmışlar ve bu korkunç girdabın içinde bir ömür, uzun bir ömür geçirdikten sonra, herbirinin korkudan donmuş cesedi bir yere, ayn bir yere savrulmuştu sanki!.

Oldukları yerde öylece kalakaldılar!.

Ne kımıldamaya, ne de konuşmaya cesaret edebildi­ler!. Çünkü konuşmak için ağızlarını açsalar veya parmaklarını kımıldatsalar, bu tetikleme ile korkunç depremin tek­rar başlayacağı, tekrar başlayıvereceği   korkusu vardı içlerinde!. Bir süre öylece hareketsiz kaldıktan sonra dep­remin bittiğine, hiç bitmeyecek zannettikleri bu depremin gerçekten bittiğine inanmak istiyorlardı!.

Hiç konuşmadan, hiç hareket etmeden, hiç kımıldamadan öylece beklemeye başladılar!. Ne derin bir sessizlik, ne derin bir sakinlikti bu böyle!. Uzun süre debelenerek can çekişen yeryüzü, en nihayet ölmüş ve ölüm sessizliğine bürünüvermişti!. Onlar ise yaşıyordu ve yaşadıklarını hala yaşayabildiklerini sadece nefes alışla­rından, kesik kesik nefes alışlarından hissedebiliyorlardı!.

Uzun, oldukça uzun süren bu sessiz bekleyişten sonra Ha­kan'ın, önce Hakan'ın kısık ve titrek sesi duyuldu.

“Sibel!.”

Karanlıklar içinde olmasına rağmen sanki bir şey görecekmiş gibi başını ağır ağır iki yöne çeviren Sibel, bir şey göremeyeceğini anlayınca mahzene sürüklenen vücu­dunu yerden kaldırabilmek için zorladı. Bir ceset gibiydi vücudu, korku ve dehşetten donmuş, kaskatı olmuş bir ce­set gibiydi! Zor da olsa doğrularak yere oturdu ve kendine gelmeye çalıştı. Depremi ve deprem anlarını tekrar yaşıyor, tekrar hissediyordu içinde!. “Aman ya Rabbi” dedi kendi kendine, ne olmuştu, neler gelmişti başına böyle!.

Ağlamak, hıçkıra hıçkıra ağlamak istemesine rağ­men, bir mermer gibi donuk gözlerinin bu isteğe bir karşı­lık vermeyeceğini, veremeyeceğini hissetti. Ağlamaya bile hakkım yok duygusuyla hüzünlenirken, ağlamaya değil, ya­şamaya bile hakkının olmadığını düşündü!. Bilmesi gere­ken her şeyi biliyor, anlaması gereken her şeyi anlıyor gi­biydi!. Zaten bunu bildiği ve anladığı için “Bütün bunlar neden ve niçin oldu?” sorusunu hiç sormuyordu kendine. Çünkü içinden yükselen bütün sesler, kendisini itham eden bütün haykırışlar, soramadığı küçük soruların çok büyük cevablarını veriyordu kendisine!.

“Sibel!.”

Hakan'ın titrek sesini duyuyor, fakat onunla konuş­mak, ona cevap vermek istemiyordu. Bu deprem Allah'ın birazabıysa, bu azabın yegane sebebi Hakan, sadece ve sadece Hakan olmalıydı. Tabi ki kendisinin de hatası, ken­disinin de büyük hatası vardı ama, hata kervanının başını çeken ve kendisini hataya teşvik eden Hakan'dı!. Denizde yaşadıkları o olaydan, o tehlikeden sonra eve gelince, yaşlı balıkçının değil, kendilerinin namaz kılması, kendilerinin Allah'a şükretmesi gerekmez miydi? Fakat kocası olacak bu herif, kurtuluşlarını Allah'tan değil yaşlı balıkçıdan bile­rek buzlu viski istemişti kendisinden ve kendisi de sonra, sonra içeriz demişti!. Nasıl oimuştu, Allah'tan hiç korkma­dan, O'ndan hiç utanmadan nasıl böyle bir cevap vermişti bilmiyordu, bilmiyordu ama üzüm üzüme baka baka kararıyorsa, ilk kara üzüm kendisi değil, Hakan'dı!.

“Sibel!. Sibel hayatım!.”

“Ne var Hakan!. Buzlu viski mi istiyorsun?”

Sibel'in kısık fakat sinirli bir ses tonuyla verdiği bu cevap, Hakan'ın bir anda irkilmesine neden olmuştu! Kalabalık bir caddede aniden çırılçıplak kalmış gibi utandığını, bu ani utançla paniğe kapıldığını hissetti!. Ne diyordu, ne demek istiyordu karısı? Viski istiyor musun da ne demekti, sırası mıydı şimdi viskinin?

Hemen bir şeyler söylemek istemesine rağmen ne söyleyeceğini, Sibel'e nasıl cevap vereceğini bilemedi!. Oysa merak ve endişeyle karısına seslenirken, genç karısı­nı ilk kez kendisine yakın, çok yakın hissetmiş ve kader arkadaşı olarak algıladığı Sibel'i kendisinin bir parçası, asla ve asla vazgeçemeyeceği bir parçası olarak düşünmüştü.

Fakat ne kadar ters, ne kadar yakışıksız bir cevap vermişti. kendisine!. Gerçi bu kinayeli cevap, depremden önceki tartışmalarına bir gönderme mahiyetindeydi ama, yine de böyle bir ceva­bın ne yeri, ne de zamanıydı. Ayrıca kendisinin şu anda ne hissettiğini, ne düşündüğünü hiç bilmeden, hiç dikkate almadan böyle bir karşılık vermemeliydi kendisine. Çünkü kendisi de bambaşka duygular içindeydi.

Geçmek bilmeyen bütün o sarsıntı anlarında, müthiş bir korku ile bir böcek, yıkıntılar içinde her an eziliverecek bir böcek gibi görmüştü kendisini!. Sarsıntı kesildikten sonraki o ölüm sessizliği içindeyse bir yanlış, çok büyük bir yanlış yaptığım düşünerek, derin bir pişmanlık hisset­mişti yüreğinde!. O halde neden, Sibel neden böyle bir cevap vermişti kendisine!.

Karısının cevabını tekrar tekrar düşününce, yavaş yavaş da olsa bu cevabı biraz hakettiğini kabul­lenmeye, bu cevabı veren karışma kızmadığını ve bunun da ötesinde karısının kendi gözünde daha bir değer kazan­dığını hissetmeye başladı. İnançlı, dürüst ve açıksözlü bir kimliği vardı genç karısının.

“Sibel, iyi misin?”

“İyiyim.”

“Çok şükür” dedi içinden. Sonra bu sözü karısının da duymasını isteyerek, yineledi.

“Çok şükür Allah'a!.”

Sonra balıkçı Ahmed geldi aklına.

“Ahmed usta sen nasılsın?”

“Elhamdülillah Hakan. İnşaallah sen de iyisindir!.”

“Çok şükür, çok şükür Allah'a!.”

Hakan'ın bu şükürlerini duyan Sibel, “Şimdi de Ha­kan Şükür oldu!.” dedi içinden. Fakat yine de hiç gülmedi, gülümseyemedi bu düşüncesine!. Balıkçı Ahmed'in iyi ol­duğuna sevinmişti. Kendisi de bu yaşlı balıkçının durumu­nu sormak istedi.

“Ahmed efendi, iyisiniz, gerçekten iyisiniz değil mi?”

“İyiyim, iyiyim Sibel hanım!.”

Balıkçı Ahmed “İyiyim” demesine rağmen belinin cid­di bir şekilde ağrıdığını hissediyordu. Herhalde Sibel'i çekerken; Sibel'i sürüklerken incitmişti belini. Arka tarafta duvar olmalı diyerek, arkaya doğru birkaç metre emekledi. Bir duvara geldiğini anlayınca, sırtını duvara vererek yeni­den oturdu.

Oldukça yorgun ve bitkin bir durumdaydı!. Hakan ile Sibel'in çok kısa konuşmasını duymasına rağmen, Sibel ile Hakan'dan ziyade kendisini ve kendi ailesini düşünüyordu balıkçı Ahmed!.

Acaba karısı, acaba kızları, damatları ve iki torunu nasıldı? Bunları düşünmesine rağmen hiç ama hiç evhamlanmadığını anla­dı. Çünkü hepsi Allah'ı bilen ve Allah'a kulluk yapan insanlardı. Karısının kocası, kızlarının babası olabilirdi. Fakat karısına ve kızlarına kendisinden çok daha yakın olan bir Allah, alemlerin Rabbi olan Allah vardı. Onla sahibi olan Allah (c.c), hiç kuşkusuz ki kendisinden daha şefkat­li, kendisinden daha merhametliydi onlara.

Bu düşüncelerle “Allah'dan ne gelirse başım gözüm üstüne, başım gözüm üstüne” dedi kendi kendine. Zaten hayrın gerçek sahibi olan Allah'tan, hayırdan başka bir şey gelmez, kesinlikle ve kesinlikle hayırdan başka bir şey gel­mezdi ki müminlere!. Peki kendisinin, kendisinin durumu neydi? Bu soru ile kendisine yö­nelmeye, kendisini düşünmeye başladı balıkçı Ahmed!. Zi­firi karanlıklar içinde olmasına rağmen kendisim uçsuz bu­caksız bir boşlukta, geniş bir açıklıkta oturuyor gibi hissediyordu. İçindeki ve dışındaki herşey orta yere seril­miş, Öylece oturuyor, Allah'ın huzurunda öylece oturuyor gibiydi!.

İçin için Allah'ı zikrediyor, fakat zikretmekten başka Allah'a ne diyeceğini, ne diyebileceğini bilemiyordu!. Nasıl bir olay yaşadığını yeni­den düşünürken “Başınıza gelenler, ellerinizle yaptıklarınız­dan dolayıdır” ayet-i kerimesi yankılandı gönlünde!. Kendi­si için bir suç duyurusu olarak algıladığı bu ayet-i kerime, bir anda korkmasına, korkudan büzülüvermesine neden oldu yaşlı balıkçının!.

“Ne yaptım ki, ne yaptım ki, ne yaptım ki..” sorula­rı, gönlüne acı veren dolu taneleri gibi birbirini takip ediyordu!. Her “Ne yaptım ki?” sorusu birden fazla cevap bulmasına rağmen tekrar yineleniyor ve her yinelenişinde yeni cevaplar buluyordu. Yaşlı balıkçı bu soru cevap silsile­sinin içinden sıyrılarak “En son, en son ne yaptım?” diye sordu kendi kendine.

Ve deprem anına, elini kapının tokmağına uzattığı deprem anına geldi düşünceleri!. Elini kapıya uzattığı ve kapının tokmağını tut­tuğu an başlamıştı deprem!. Yani bu evden ayrılacağı, ay­rılıp gideceği zaman, tam o zaman başlamıştı deprem!.

Peki yanlış olan, yapmaması gereken şey neydi ki!. Bu evden gitme­meli, Hakan ve Sibel iie konuşmalı mıydı? Bu düşünceler içinde donduğunu, donup kaldığını hissetti balıkçı Ahmed. Haktan ve hakikatten habersiz bu gençlerle tabi ki konuş­malı, konuşmaya çalışmalıydı. Düşünceleri bu noktada yoğunlaşınca “Yunus, Hazreti Yunus” dedi kendi kendine!.

Yunus (a.s.), kavmine ilk tebliğleri yaptıktan sonra, kavminin inkarcı ve zorba tavırlan karşısında onlardan umudunu kesmiş ve Allah'ın emrini belemeden o inkarcı kavmi terketmek isteğiyle bir gemiye binmişti. Gemi alışıl­mışın dışında bir fırtınayla karşılaşınca, geminin içinde bir uğursuz oiduğu düşüncesiyle yolcular arasında kura çekil­miş ve Allah'ın takdiriyle kur'a Yunus (a.s.)'a çıkınca, böyle bir şeyi hiç, ama hiç beklemeyen Yunus (a.s.) hemen deni­ze atılıvermiştü. Denize atıldıktan sonra büyük bir balık ta­rafından yutulmasına rağmen, balığın karnındaki karanlık­larda bile hala yaşadığını, her şeye Kadir olan Allah'ın kendisini hala yaşattığını farkeden ve bu farkedişle fendine gelen Yunus (a.s.), hatasını anlıyarak Allah'a tevbe etme­ye, Allah'ı tenzih ve takdis etmeye başlamıştı.

Kur'an-ı Kerim'de zikredilen bu kıssa, balıkçı Ahmed'in çok iyi bildiği, denizde avlanırken sık sık düşündüğü bir kıssaydı. Şimdi ise daha farklı, daha anlamlı geliyordu bu kıssa kendisine. Çünkü bu kıssayla arasında bir bağ, bir ilinti var gibiydi!.

Acaba kendisi de Yunus (a.s.) gibi aceleci davranmış, erken mi ayrılmak istemişti bu evden!. Bunu bilemezdi, bunu tam anlamıyla bilemezdi ama akıbeti sanki Hazreti Yunusun akibeti gibi olmuştu!. Hazreti Yunus (a.s.) balığın karnındaki karanlıklara düşerken, kendisi de ayrı fakat benzer bir karanlığa düşmüştü!.

Bu düşünceler içinde boynunu bükerek, karanlıklar içindeki Yunus (a.s.) gibi tevbe etmeye, Allah'ı tenzih ve takdis etmeye başladı.

Hakan mahzenin her yerini gezinmiş, elle yoklayarak da olsa içinde bulunduklan durumu anlamaya çalışmıştı. Her tarafı taş duvar olan mahzende herhangi bir göçük yoktu. Fakat merdiven boşluğu moloz­la dolmuş gibiydi. Orada bir-iki metre ilerleyebilmesi müm­kün olmamış, basamaklan bile bulamamıştı. Anladığı ka­darıyla üst kat çökmüş ve molozlar merdiven boşluğunu tamemen doldurmuştu.

Kapana yakalanmış bir fare gibi hissetti kendini!. El yordamıyla Sibel'in yanma giderken “Moloz merdivenleri doldurmuş. Buraya kapandık!” dedi ve sinirli birşekilde ekledi.

“Lanet olsun!.”

Balıkçı Ahmed'in irkilmesine, daldığı düşüncelerden bir anda çıkmasına neden olmuştu bu kelime!. Ve hemen müdahale etti.

“Hakan, bir daha o kelimeyi duymayayım. Lanete değil, rahmete muhtacız!.”

Balıkçı Ahmed'in bu çıkışından pek hoşlanmamasına rağmen yine de sustu, cevap vermedi Hakan. Sibel'in birkaç metre yanına oturup, sırtını duvara verdikten sonra bugün yaşadığı olayian düşündü ve gayriihtiyari olarak şu kelimeler, döküldü dudağından.

“Sibel, Allah bugün peşimizde!. Yakamızı bırakmı­yor!.”

Sibel şaşırdı, ne cevap vereceğini bilemedi bu söze!. Balıkçı Ahmed'e de biraz tuhaf ve biraz da salakça gelmişti bu söz!. Allah ne zaman peşinde değildi, ne zaman ilgisiz­di ki kullarından!.

Uzun süre bir sessizlik oldu.

Herkes tekrar tekrar ne olduğunu ve bundan sonra ne olacağını düşünüyordu sanki!. Hakan 17 Ağustos depremini, televizyonun karşısında çerez yiyerek izlemişti. Şimdi ise depremin göbeğinde, bir enkazın altındaki mah­zenin zifiri karanlıklarındaydı!. Fakat elden ne gelirdi, bek­lemekten başka yapılacak ne vardı ki!.

Üç-dört saat, kısa birkaç konuşma dışında sessizlik içinde geçti.

Bu süre zarfında balıkçı Ahmed teyemmümle abdest alarak oturduğu yerde yatsı namazını kılmış, Hakan ise her an birilerinin gelebileceğini umud ederek beklemeye devam etmişti. Ancak hiçbir ses, hiçbir soluk gelmiyordu dışandan. Sanki bir çöl, alabildiğine ıssız ve sessiz bir çöl gibiydi yukarısı!.

Bu duruma daha fazla dayanamadı Hakan. Çünkü sı­kılmış, rahatsız olmuştu bu sessizlikten!. Konuşmalı, ne olursa olsun konuşmalıydı.

“Acaba bizimkiler nasıl?”

Hakan'ın bu ani sorusu şaşırttı Sibel'i!. Çünkü o ana kadar depremin sadece orada, sadece bulundukları yerde olduğunu düşünüyordu!. Böyle düşünmesinin nedeni, bu cezaya kendilerini, sadece kendilerini müstehak gördüğü içindi!. Fakat doğru söylüyordu Hakan!. Bu deprem kimbi-lir daha nerelerde olmuş, daha nereleri yıkmıştı!.

“Ama onlara bir şey olmaz!.”

Hakan kendi sorusuna, kendisi cevap vermişti. Sibel bu sefer de Hakan'ın verdiği bu cevabı anlamaya çalıştı.

“Neden?”

“Canım onların oturduğu evi bilmiyor musun? Kale gibi sağlam!.”

Bütün konuşmaları dikkatle dinleyen balıkçı Ahmed “Hasbinallahuvenimelvekil” dedi kendi kendine. Deprem bir felaket, bu genç adam ise ayrı bir felaketti!. Bir yol olsa belki yine çıkmak, belki yine çıkıp gitmek isteyecekti bu evden!. Allah'a şükürler olsun ki Hakan'ın sadece sesini duyuyor, kendisini görmüyor, göremiyordu bu zifiri karan­lıkta!.

Hakan'ın “Kale gibi sağlam!” sözü, balıkçı Ahmed'e Semud kavmini hatırlatmıştı. Salih (a.s.) kendilerini Allah'a kulluğa davet etmesine ve bu daveti kabul etmezlerse Sün-netullah gereği helak olacaklannı bildirdirmesine rağmen, Semud kavmi inkarından vazgeçmemişti. Oysa kendilerin­den önce İlahi daveti reddeden Ad kavminin helak edildi­ğini biliyorlar, ancak bu helakin Allah'tan değil, birer put yerine koydukları tabiattan kaynaklandığına inanıyorlardı.

Nitekim bu inanışlarına göre gerekli önlemleri almışlar ve deprem sarsıntılarında en müstakim, en sağlam yerler ola­rak gördükleri dağlarda kendilerine güvenli evler yontmuş­lardı. Çok büyük kayaların içini yontarak edindikleri, kaya gibi sağlam bu evlerde, artık ne depremden ne de sarsıntı­lardan korkmalanna gerek vardı!. İşte bu güvenle Hazreti Salih (a.s.)'ın Allah'a kulluk davetini reddetmişler, işte bu güvenle Allah'ın bir azabıyla helak edilmekten korkmamışlardı!. Fakat kaya gibi sağlam evleri onlan Allah'ın azabın­dan kurtaramamiş ve bu inkarları nedeniyle kendilerini da­yanılmaz bir sarsıntı tutarak, yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahlamışlardı. Allah'tan korkmayan ve tarihten ib­ret almayan Semud kavmi, kendilerinden önceki Ad kavmi gibi helak edilmişlerdi.

Evlerin sağlam yapılması elbetteki bir tedbir, gerekli bir tedbirdir. Ancak Allah'a yönelmeden, Allah'a teslim olmadan, Allah'ı tekbir etmeden alman, tedbir, hiç kuşkusuz ki güvensiz ve boş bir tedbirdir. Tekbirsiz tedbirin ne anla­mı, ne değeri vardır ki!.

Balıkçı Ahmed bunları düşünürken Hakan'ın yine sesi duyuldu.

“Sibel, dünkü telefonu hatırlıyor musun? Annemler bizi çağırmışlardı!.”

Biraz sustuktan sonra devam etti.

“Gitseydik, şimdi burada olmayacaktık!.”

Kısık bir sesle “Sen, sen istememiştin!.” dedi Sibel.

Tamam, ben istememiştim ama, ben sana Fa­ruk'lara gidebiliriz demiştim. Oraya gitseydik de burada, bu evde olmayacaktık!.

Balıkçı Ahmed'in sıkıntısına sıkıntı katan konuşmalar­dı bunlar. Daha fazla sabredemiyerek biraz öfkeli bir ses tonuyla cevap verdi Hakan'a.

“Bak Hakan!. Allah dileseydi annenlere, Allah dile-şeydi Faruk'lara gidebilirdiniz. Allah dileseydi fay hattında biriken enerjiyi, bir başka yerden tetiklerdi. Allah dilesey­di, biriken bu enerji kısım kısım, küçük küçük ortaya çıkar­dı. Allah dileseydi ben bir balığın peşine düşmez, sizinle karşılaşmaz ve sizin kurtulmanıza vesile olmazdım. Allah dileseydi, biz denizde onbeş dakika gecikir ve deprem sa­hile ilk çıktığımız zaman olurdu. Fakat Allah bütün bunlan değil, şu an içinde olduğumuz bu durumu, bu durumu, bu, durumu diledi!. Anlıyor musun?” Balıkçı Ahmed'in bu sert çıkışı, Hakan'ın hem şaşırmasına ve hem de biraz kendine gelmesine neden olmuştu. Doğru söylüyordu ihtiyar balık­çı. Allah her şeye kadir olduğuna göre, içinde bulundukları bu durum hiç kuşkusuz ki bir tesadüf değil, Allah'ın istedi­ği, Allah'ın dilediği bir durumdu.

Hakan bunları düşünürken Sibel yumuşak bir sesle “Ben anlıyorum, ben anlıyorum Ahmed efendi” dedi. Gerçekten anlamış, yaşlı balıkçının bu söylediklerini çok iyi anlamıştı Sibel. Zaten hem denizde, hem de deprem esna­sında bu gerçeği çok yakından hissetmişti. Her iki olayda da Allah'ı kendisine, kendisinden daha yakın hissetmiş ve her şeyi O'nun yaptığını, sanki O'nu görüyormuş gibi anla­mıştı!.

Fakat Hakan'a, Hakan'a ne oluyordu ki böyle!. Neden anlamıyor, neden anlamak istemiyordu!.

“Sen anlamadın mı, sen hala anlamadın mı Hakan? Bu yaşadıklarımız sana yetmedi mi?”

Sibel'in kendisini küçümseyen bu sorusu, Hakan'ın yine hiç hoşuna gitmemişti. “Bu yaşadıklarımız sana yet­medi mi” sorusu, ne kadar küstahça bir soruydu!. Hiç dü­şünmeden dilinin ucuna gelen sözleri, sitemli bir ses to­nuyla söyleyiverdi.

“Ne o Sibel!. Sakarya depreminden sonra “7.4 yet­medi mi?” diyenler gibi konuşuyorsun!.”

Sibel kızdı, bir cevap vermek istemedi Hakan'a. Balıkçı Ahmed ise şeytanı düşünüyordu. Şeytan aleyhillane, son nefesine kadar insanın peşini bırakmaz gerçe­ği, ne kadar doğru bir gerçekmiş dedi kendi kendine!. Ayetel kürsi okuyarak “Ya Rabbi, şeytanı ve şeytanın dost­larını uzaklaştır buradan” duasında bulundu. Sonra söze girerek, Hakan'a konuyla ilgili biraz açıklama getirmek iste­di.

“Söylediğin olayı hatırlıyorum Hakan!. Medya bu olayı verirken bir tarafta “7.4 yetmedi mi?” pankartını açan kızı, diğer tarafta yıkılan evleri ve ölen çocukları gös­tererek, açıkça söylemedikleri, söyleyemedikleri bir mesaj vermek istemişlerdi.”

“Anlıyamadım, neydi vermek istedikleri mesaj?”

“Depremlerin Allah'tan olmadığı!. Şayet Allah'tansa bunun bir zulüm olacağı!. O haberler sende de böyle bir izlenim bırakmadı mı?”

İtiraz etmedi bu sözlere Hakan. Balıkçı Ahmed'in de­diği gibi biraz böyle anlamış, biraz böyle algılamıştı olayı!.

“O günleri hatırlıyorsan, “Bu deprem Allah'ın açık bir azabı, açık bir uyarısı” demek bile suç kabul ediliyordu bazı çevrelerce!. Peki geriye iki şık kaldığına göre ne deni­lecekti!. “Bu deprem, yaşadığımız topluma Allah'ın bir lutfu, bir nimeti, bir hediyesi!.” denilemeyeceğine göre, genye bir, sadece tek bir şık kalıyordu. Depremlerin Haydan değil faydan olduğu!.”

“Anlayamadım!.”

“Hay, Allah'ın bir ismi, bir esmasıdır. Ezelde ve ebedde diri, daima diri olan anlamına gelir. Dolayıstyle demek istediğim, bu şaşkınlar depremleri Hay olan Allah'tan değil, Allah'ın yarattığı faydan bilmek ve öyle göstermek istediler!.”

“Fayların etkisi yok mu?”

“Hakan, sözünü ettiğin faylar, depremlerin bilimsel veya fiziksel nedenleridir. Fakat herhangi bir olayın bilim­sel nedenini bilmemiz, bu olayı Allah'ın dışında gelişen bir olay olarak algılamamızı gerektirmez. Allah sadece mucize denilen olayların faili değildir. Allah'ın her işi, her fiili, elbetteki bazılarını bizim de bildiğimiz bir ilim içinde gerçek­leşmektedir.  Nitekim şanı yüce Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de “Allah'ın  ilmi dışında, bir yaprak dahi düşmez” buyuruyor. Dikkat edersen Rabbimiz bir yapraktan, belki de kurumuş bir yapraktan örnek veriyor ve kendisinin ilmi dışında o yaprağın, o kurumuş yaprağın bile düşmeyeceği­ni beyan ediyor.”

Balıkçı Ahmed, biraz sustuktan sonra devam etti.

“Şimdi Kur'an-ı Kerime, şimdi bu ayet-i kerimeye iman eden müminler, bu depremler Hay'dan değil faydan­dır” diyebilirler mi? Allah'ın yarattığı faylar, sadece ve sa­dece birer nedendir. Depremlerin bize göre birer fiziki nedeni olan bu fayları, dilediği yerde dilediği gibi yaratan, dilediği şekilde geliştiren, dilediği bölgede, dilediği zaman­da, dilediği şiddette kınlmasını takdir eden ise Allah, sade­ce ve sadece Allah'tır.

Hakan hem dikkatle, hem de hayretle dinliyordu ba­lıkçı Ahmed'i. İtiraz etmediği, itiraz edemeyeceği şeyler söylüyordu bu yaşlı balıkçı!. Zifiri karanlıklar içinde aydınlık cümlelerle konuşan bu balıkçı, hiç de bir balıkçıya benze­miyordu!.

Balıkçı Ahmed ise konuşurken Hakan'ın orada oldu­ğunu, kendisini dinlediğini biliyordu, biliyordu ama onu göremiyor, bakışlarında ve yüz ifadesinde bir değişiklik olup-olmadığını bilemiyordu. Bu durum çok tuhaf geldi kendisi­ne!. Karanlığa taş atıyormuş gibi hissetti kendisini!.

“Seni göremiyorum, hiç olmazsa bir cevap ver Ha­kan. Her şeye kadir Allah'a inanan bir insan olarak, bu olaylar Allah'ın ilmi ve izni dışında gerçekleşmiştir diyebilir misin? Meleklerin Allah'ın katına çıkarak “Ya Rabbi. Sen melekut alemiyle ilgilenirken yeryüzünde aniden bir dep­rem oldu ve yüzbine yakın kulun öldü. Bilim adamlannın söylediğine göre faydanmış!. Çok üzgünüz!” diyebilecekle­rini düşünebilir misin? İnandığımız Allah, böyle bir Rab olabilir mi?”                                             

“Kesinlikle hayır, hayır Ahmed efendi!.”

Hakan'dan önce Sibel'den gelmişti cevap. Balıkçı Ahmed'in söylediklerini pür dikkat dinleyen ve dinledikçe kendisini bulan, kendisine gelen Sibel, ani bir refleksle ver­mişti bu cevabı.

Sibel'den gelen bu cevap, balıkçı Ahmed'i tabi ki memnun etmişti. Duyduğu bu memnuniyetle “Teşekkür ederim Sibel hanım” dedi. Kısa bir süre sonra ise Hakan'ın sesi duyuldu.

“Biz teşekkür ederiz Ahmed usta!. Doğru söylüyor­sun!.”

Hakan böyle söylemişti ama yine de anlayamadığı şeyler vardı. Depremler Allah'ın takdir ve dilemesiyle oluyordu, bunda hiçbir şüphesi kalmamıştı ama bu depremlerde sadece büyükler değil, masum çocuklar da ölüyor­du!. Gelişi güzel vurulan İlahi bir tokat mıydı bu!, Böyle bir tokatla kurunun yanında yaşlar da yanıyor muydu?

“Ahmed usta!. Depreme İlahi bir tokat dersek, bu tokatla kurunun yanında yaşlar da yanıyor!. Mesela çocuk­lar, çocukların ne günahı var ki!.”

“Böyle düşünme Hakan!. Deprem, elbetteki bir böl­gede toplu olarak yaşanan bir hadisedir. Ancak toplu ola­rak yaşanmasına rağmen, herkes için ayrı bir hasarı, ayn bir zayiatı olduğu gibi, yine herkes için ayn bir önemi, ayrı bir anlamı, ayn bir mesajı vardır. Deprem esnasında müslüman olarak canveren bir mü'min, bir abid, bir zahid İçin dünya imtihanının bittiğini beyan eden İlahi bir müjde­dir. Allah'tan ve Allah'a kulluktan uzak bir yaşantı içinde ölen isyankarlar için “İşte hiç ummadığınız, hiç beklemedi­ğiniz bir anda cehennem vakti geldi!.” mesajıdır. Deprem­de ölmeyen diğer tüm insanlar İçin ise İlahi bir ikaz ve uyarı içeren yeni bir yaşama fırsatıdır!.”

Balıkçı Ahmed'i dikkatle dinleyen Sibel, bu yaşlı ba­lıkçının ne kadar sade ve ne kadar açık konuştuğunu düşünüyordu. Kendisine karmaşık gelen bir olayı hiç zorlan­madan tasnif etmiş, elma ile armudu çok rahat bir şekilde birbirinden ayınvermiştü. “Biz herhalde son söylediği bölü­me giriyoruz” dedi içinden. Sibel ile benzer düşünceler içinde olan Hakan ise az önce kafasına takılan soruyu tek­rar sordu.

“Peki ya çocuklar, depremde ölen çocuklar!.”

Meseleye sadece dünya hayatı gözüyle bakıldığı za­man dünya yaşantısını tadamadan ölen bu çocuklara sanki haksızlık edildiği sanılabilir. Ancak bizler müminiz. Kuranı Kerime iman eden müminler olarak, dünya yaşantısının ebedi ahiret hayatına göre bir saatlik bir yaşam olduğunu biliyoruz. Tabi ki bunu bilmemize rağmen deprem esnasın­da ölen bebekleri, ölen çocukları ve bunların gözü yaşlı ya­kınlarını gördüğümüz zaman gayet doğal insani duygularımızla hüzürleniyoruz.

Biraz sustuktan sonra devam etti.

“Fakat eli kanlı bir katilin bıçak darbeleriyle ya da deprem gibi müthiş bir felaket vesilesiyle de olsa, asıl itibariyle Rahman ve Rahim olan Allah'ın takdiriyle ölen bu ço­cukların cennete gittiklerini, kesinlikle ve kesinlikle cennete gittiklerini. dikkate alırsak, bir saatlik dünya yaşantısının tehlikelerle dolu imtihan salonundan Rabbimizin lütuf dolu emriyle çıkarak, ebedi kurtuluşa erişen bu bebekler, bu ço­cuklar için değil, geride kalanlar için endişelenmemiz ge­rektiğini anlıyoruz. Mesela depremde ölen çocuktan ön plana çıkarıp “İşte inandığınız Allah bunlan, bu masumlan, bu bebeleri öldürdü” diyerek Allah'ı zalim gibi göstermek isteyenler, hidayetle tanış olmadan 'ölürlerse hiç kuşkunuz olmasın ki “Keşke bizler, bizler de çocuk iken ölseydik” di­yeceklerdir. Fakat herkesin layık olabileceği bir fırsat, bir lütuf değildir bu!.

Ne Hakan'dan, ne de Sibel'den bir ses geldi!.

Her ikisi de balıkçı Ahmed'in söylediklerini düşünü­yorlardı. Anlattığı olayın arka planını açıklarken, insanlara korkulu bir endişe veren şimşek ve yıldırımlar arasındaki yağmur tanelerini, tüm yeryüzüne hayat veren milyonlarca yağmur tanelerini göstermişti sanki kendilerine!. O yaşına kadar yaptıklarından ve yaşantılarından hiç hoşnut olma­yan Sibel, böyle bir yaşantıyı sürmüş olmaktansa Allah'ın takdiriyle çocuk iken ölmenin güzel, gerçekten çok güzel olduğunu hissetti içinde!.

Balıkçı Ahmed'in düşünceleri ise bu ülkede yaşayan müslümanlara  yönelmişti.  Zalimlerin yaptıklarından çok, müslümanların yapmaları gerekirken yapmadıkları şeyleri hatırladı!. Yüreğine bir acı, içine ürperti veren buz gibi bir acı oturmuştu!. “Zalimlerin yaptıkları kadar, müslümanların yapmadıkları da bu depremlere bir neden!. Belki de müslümanlar daha suçlu!.” dedi kendi kendine. Müslüman­lardan bir müslüman olarak, bu itirafı da yapmaya zorunlu hissetti kendini.

“Ayrıca depremi bir musibet boyutundan ele aldığı­mız zaman, bu musibete din düşmanı zalim kimseler müstehak olduğu gibi, namazlarını kılan ve toplum içinde din­dar bilinen kimseler de müstehak olabilirler!.”

“Nasıl?”

“Şanı yüce Rabbimiz Enfal suresinde bütün müslümanlara “Sizlerden yalnızca zulmedenlere isabet etmekle kalmayan bir fitneden korkup-sakının..” buyuruyor. Her­hangi bir ülkede zalimler zulmederken, müslüman oldukla­rını söyleyenler bunlara karşı çıkmaz, güçleri nisbetince engellemeye çalışmaz ve bütün bunların gerisinde zalimle­re karşı kalpleriyle bile düşmanlık duymazlarsa, zalimlere gelecek fitne ve musibet bunlara da isabet edecektir. Çün­kü zulme rıza göstererek zulme ortak olan bu müslüman­lar da söz konusu azaba müstehak bir hale gelmektedirler.

Hakan, balıkçı Ahmed'in durumunu düşündü. Kendi­leriyle beraber o da buradaydı. Sormadan edemedi.

“Sen de bu söylediğin müslümanlardan olmayasın!. Balıkçı Ahmed'in beklemediği bir soru değildi bu!.”

Zaten için için o da bunu, bu soruyu soruyordu kendisi­ne!.

“Kesin bir ifadeyle onlardan olmadığımı söyleye­mem. Fakat umud ederim ki..”

Sustu, gözleri doldu yaşlı balıkçının!.

Bir türlü uzaklaşamadığı “Ya onlardansam!.” korkusu­nu hissediyordu yüreğinde. Ve gözyaşları yanağına süzülürken, yüreğindeki bu korku ile tamamladı sözünü.

“Umud ederim ki onlardan değilimdir!.”  

Saatin kaç olduğunu, kaç kere uyuyup, kaç kere uyandıklarını bilmiyorlar­dı. Allah bilir güneş doğmuş belki de epey yükselmişti!. Hakan üç-dört kez merdiven boşluğuna giderek, molozlar arasından bir ışık, küçük bir ışığın girip-girmediğini araştır­dı. Her seferinde hiçbir umud ışığı göremeyince “Lanet ol­sun” demek istemesine rağmen, balıkçı Ahmed'in sözünü hatırlayarak sustu, susmaya zorladı kendini.

Karanlıktan ve karanlıktan daha koyu bir çaresizlik­ten kurtulmak umuduyla molozlan biraz çekebilmek, biraz aralayabilmek için saatlerce uğraşüysa da, büyük parçalar­dan oluşan molozları değil çekmek, yerinden dahi oynata-mayacağını anlamış ve derileri yüzülen ellerinin acısıyla bu çabadan vazgeçmek zorunda kalmıştı. Ne yapacağını şaşır­mıştı Hakan!. Üstesinden gelemediği bir çaresizlik içinde “Bizim yapacağımız, bizim yapabileceğimiz bir şey yok” dedikten sonra umudlannı dış dünyaya salarak, iç dünya­daki karanlık yerine oturmaya mecbur hissetti kendisini!.

Ne düşüneceğini bilemiyor, belki de hiç düşünmek is­temiyordu!. Çünkü düşünmeye başladığı an aklına Allah geliyor ve her nedense kendisine korku, kendisine utanma duygusu veren bu düşüncelerden hemen uzaklaşmak isti­yordu.

Mahzendeki zifiri karanlık, yine aynı karanlıktı ama ilk zamanlardaki gibi bir te­dirginlik, bir rahatsızlık vermiyordu artık onlara!. Sanki alışmışlardı, ahşıvermişlerdi bu zifiri karanlığa!. Acıkmaları­na rağmen, açlıklarını bastıran bir susuzluk hissediyorlardı içlerinde!.

Sibel pek konuşmuyor, konuşmak istemiyordu. Her uyuyup uyanışında içinde bulundukları durumu ve balıkçı Ahmed'in söylediklerini tekrar düşünüyordu. Bu yaşlı balık­çı, “Deprem, depremde ölmeyen tüm insanlar için İlahi bir ikaz ve İlahi bir uyarı içeren yeni bir yaşam fırsatıdır!.” demişti. Bu sözün geniş anlamını ta içinde, ta yüreğinde yaşayarak hissediyordu Sibel. Ve düşünceleri belli bir nok­taya gelince sadece Allah'ı anmaya, sadece Allah'a dua et­meye başlıyordu.

Balıkçı Ahmed sakindi!.

Korku, endişe ve meraktan uzak bir sükunet içinde Allah'ı düşünüyor, her şeye kadir Allah (c.c.)'ın azameti gönlünde genişlerken, kendisi de dahil her şeyin küçüldü­ğünü, önemsizleştiğini hissediyordu. “Acaba bundan sonra ne olur, ne olabilir?” sorulan, iç dünyasında cevapsız ka­lan sorular oluyordu!. Kendisini ölüme yakın, oldukça ya­kın hissederek ölebileceğim düşünüyor, ancak bu ölüm dü­şüncesi kalbine bir endişe, bir korku vermiyordu!. Hazret-i İbrahim'in önüne yatan, Hazret-i İsmail gibiydi sanki!.

Boğazını kesecek bir bıçak darbesini bekleyen bir İs­mail, İsmaillerden bir İsmail idi balıkçı Ahmed!. Gönlüne hoş, çok hoş gelen bu düşüncelere dalıp gitti yaşlı balıkçı!.

Ne güzel, ne kadar güzel bir şeydi bu!.

İlahi bir emre tesîim olmak, bu teslimiyetle başı yere koymak, Allah'ın yarattığı başı, O'nun rızasını gözeterek O'na uzatmak, O'na sunmak ne güzel, gerçekten ne güzel bir şeydi. Bu duygular içinde bunları düşünürken, Hazreti İsmail'i daha çok anladığını ve daha çok sevdiğini hissetti!.

Ve ilk kez, ilk kez anladı ki, Hazret-i İsmail (a,s.) Rabbi tarafın­dan bir kurban gönderilişine ve Allah'a baş veremeden ba­şını yerden kaldırışına sevinmemiş, sevinememiştü. Allah için ölmenin, Allah'a baş vermenin eşiğinden dönen İsmail (a.s.), hiç kuşkusuz ki o an derin, çok derin bir hüzün his­setmişti içinde!. Balıkçı Ahmed bunlan düşünüp, bunları yaşarken, kalbinde peygamberlere karşı daha fazla bir sev­gi, daha fazla bir saygı hissederek “Salat olsun, salaî ve se­lam olsun bütün peygamberlere” dedi.

“Ahmed usta!.”                     

Balıkçı Ahmed, Hakan'ın bu seslenişini duymasına rağmen duygu ve düşüncelerinden hemen sıynlamadı, he­men cevap veremedi Hakan'a.

“Ahmed usta, uyuyor musun?”

“Hayır Hakan, uyumuyorum. Ne vardı?”

“Sen de çok susadın mı?”

Balıkçı Ahined susamasına rağmen susuzluğu pek hissetmiyordu. Fakat yine de Hakan'dan farklı bir durum­da olduğunu belirtmek istemedi.,

Evet Hakan. Susadım!.

Biraz sustuktan sonra tekrar sordu Hakan.,

Peki, ne olacak Ahmed usta?

Ne, ne olacak?

Hakan saatlerdir kendi kendine sorduğu soruyu, ba­lıkçı Ahmed'e de sordu.

“Allah bizi öldürmek isteseydi öldürürdü. Kurtulaca­ğız değil mi?”

Balıkçı Ahmed'e tuhaf bir soru geldi bu!. Bu çocuk onu ne sanıyordu ki, nereden bilebilirdi ne olacağını!.

“Bilmiyorum Hakan!.”

“Ne demek bilmiyorum. Ölecek miyiz!.”

Bir an durdu, ne söyleyeceğini düşündü balıkçı Ah-med. Fakat kısa bir an düşünse de bu genç adama nasıl bir cevap vermesi gerektiğini bilemedi.

“Belki de!.”

Hakan'ın hiç ummadığı bir cevap olmuştu bu!. Yaşlı balıkçının hiç olmazsa “İnşaallah kurtuluruz” demesini bekliyordu. Ne karamsar bir adamdı bu böyle!.

“O halde daha önce niye ölmedik!.”

Cevap vermedi balıkçı Ahmed. Hakan ise biraz sus­tuktan ve balıkçı Ahmed'in daha önce söylediklerini tekrar düşündükten sonra devam etti.

Depremlerin, depremde ölmeyenler için İlahi ikaz içeren bir yaşama fırsatı olduğunu söylemiştin.

“Evet, öyle söylemiştim.”

“Peki nerede o fırsat!.”

“İşte, yaşıyorsun ya!.”

“Sen buna fırsat mı, yaşama fırsatı mı diyorsun?”

Balıkçı Ahmed “Bu genç adam bazı şeyleri ya anla­mıyor, ya da anlamak istemiyor” dedi içinden.

“Dinle Hakan!. Her yıl tabii afetlerde, trafik kazalarında bir anda ölen, bir anda ölüveren milyonlarca insan var. Hiç beklemedikleri bir anda ölerek, hiç beklemedikleri bir akıbetle karşılaşan bu insanlar senin şu sözünü duysalar, hepbirlikte kabirlerinden kalkarak “Sen ne diyorsun be şaşkın!. Allah'a yönelebilecek, Allah'a tevbe edebilecek, Al­lah'ın rızasını kazanabilecek kadar yaşayabilen insanlara gerçekten büyük bir fırsat, büyük bir yaşama fırsatı veril­miştir” diye bağıracaklardır.

Sustu, cevap vermedi Hakan. Balıkçı Ahmed'in söy­lediklerini anlasa bile, pek hoşlanmadığı bu anlayıştan yine de uzaklaşmak istiyordu. Çünkü kendisi yaşama fırsatı der­ken, bir hayattan, bir ömürden sözetmişti. Bu ihtiyar ise, karanlık bir mahzende yaşadıklan bu saatleri gösteriyordu kendisine!. Hem burada Allah için, Allah'ı razı etmek için' ne yapabilirdi ki!. Hakan'ın aklına büyükbabası, namazsız niyazsız bir hayattan sonra Allah'ı razı edebilmek için hac­ca giden büyükbabası geldi ve hiç düşünmeden konuştu.

“Diyelim ki, şu an Allah rızası için hacca gitmek isti­yorum!. Söyle, nasıl gideceğim!. Var mı bir fırsat!.”

Balıkçı Ahmed'in yüzünde, hiç kimsenin göremediği bir gülümseme belirdi. Bir tuhaftı bu Hakan!. Acaba iç dünyasında Allah'a karşı da “Üstümdeki şu enkazı kaldırıver de, ben bir hacca gideyim!.” diyebiliyor muydu!. “Bu kadar saf, bu kadar çocuksu olabiliyor muydu!.”

“Hakan, hacc mevsimine daha dört ay var.”

“Şimdi gidilmez mi?”

Yine güldü balıkçı Ahmed ve içinde bulundukları du­rumu düşünerek “Bu şartlarda gitmen zor, çok zor Hakan” diyecekti, demedi.

“Gidilmez Hakan!. Hem şu an hacc ile mükellef de­ğilsin!.”

Beklemesine rağmen Hakan'ın sustuğunu, cevap ver­mediğini gören balıkçı Ahmed “Herhalde şu an hacca gitmekten başka bir şey istemiyor!.” diye düşündü. Allah kendisine nasib etmişti hacca gitmeyi. Oraların manevi güzelliğini tekrar hissetti içinde. Müslümanın dirilebileceği, dünya telaşında kendini kaybeden müslümanın, kendine gelebileceği yegane adres idi orası. Sibel ile Hakan'ı düşü­nerek “Ya Rabbi inşaallah bunlara da, bunlara da makbul hacc nasib et” duasında bulundu. Sonra yaptığı duanın, ileri bir dua olduğunu düşünerek “Tabi ki önce hidayet di­liyor, önce hidayet dileniyoruz ya Rabbi” dedi.

“Sibel!.”

“Ne var Hakan!.”

“Sen iyisin değil mi?”

Sibel biraz duraksadıktan sonra kısık bir sesle cevap verdi.

“Elhamdülillah.”

Hakan şaşırdı Sibel'in bu cevabına!. Modern biv kız olan kansı, İslamcı yazar Emine Şenlikoğlu gibi konuşmuştu!. Fakat biraz düşününce, bu sözün doğru ve güzel bir cevap olduğunu hissetti. Tabi ya, böyle bir durumda çok mersi, iyiyim mi diyecekti!.

“Elhamdülillah, ben de iyiyim Sibel!.”

İyiyim demesine rağmen pek iyi değildi Hakan!. Yaş­lı balıkçının “Belki, belki ölürüz” cevabı, tüm dünyasını alt üst etmişti. Oysa kurtulacaklarına, ne olursa olsun mutlaka kurtulacaklarına inanıyordu!. Çok susamasına rağmen su­suzluğa tahammül edebilirdi ama böyle bir umudsuzluğa tahammül edemez, kesinlikle tahammül edemezdi Hakan!, O halde uzaklaşmalı, bir an önce uzaklaşmalıydı bu umudsuzluktan!. Hem kocası olarak Sibel'e de umud vermeli, onu da rahatlatmalıydı!.

“Sibel!.”

“Efendim.”

“Hiç merak etme kurtulacağız hayatım!. Göreceksin birileri gelecek, mutlaka gelecek!.”

Sibel biraz duraksadıktan sonra yine kısık bir sesle cevap verdi.               

“Bilmiyorum!.”

“İnanmıyor musun, kurtulacağımıza inanmıyor mu­sun?”              

Sibel bu sefer hiç de kısık olmayan sert bir sesle ce­vap verdi.     

“Sadece Allah'a inanıyorum Hakan, sadece Allah'a!.”

“Tamam hayatım!. Hepimiz inanıyoruz, hepimiz ina­nıyoruz Allah'a.”

Hakan biraz sustuktan sonra sesini yükselterek de­vam etti.

“Fakat umudunu yitirme!. Kurtulacağız, kurtulacağız dedim sana!.”

Sibel sustu, hiçbir cevap vermedi!.

“Hakan ise Sibel'in bu durumunu, balıkçı Ahmed'in sözlerinden kaynaklandığını düşünüyordu. Kızdığını hissetti bu yaşlı balıkçıya!.”

“Ahmed usta, sen niye burada öleceğimizi söyledin!.”

“Ben öyle bir şey söylemedim!.”

“Belki, belki de ölebiliriz dedin!.”

O sözünü ettiğim belki, şu an yaşamakta olan her insan için geçerli bir belkidir. Her insan belki bir saat, bel­ki bir ay sonra ölümü tadacaktır!.

Fakat biz ölmeyeceğiz, biz kurtulacağız buradan!.

Balıkçı Ahmed “İnşaallah Hakan, inşaallah kurtula­caksınız!.” diyerek Hakan'ın biraz sakinleşmesini istedi. Hiç

kimsenin konuşmadığı bir suskunluktan sonra, yumuşak bir sesle sordu Hakan'a.

“Merak ediyorum Hakan!. Biraz daha yaşadığınız za­man ne olacak, ne değişecek, ne yapacaksınız?”

Hakan'a tuhaf bir soru geldi bu!. Sorunun tuhaflığını, bu balıkçının yaşlılığına yorumladı!.

“Biz senin gibi elli-altmış yaşına gelmedik Ahmed usta. Yaşayacağımız daha çok şey var. Hem biz yeni evli sayılırız!. Daha çocuğumuz bile olmadı!.”

Hakan'ın ne dediğini, ne demek istediğini gayet iyi anladı balıkçı Ahmed. Yine yumuşak bir sesle ve yavaş ya­vaş konuşmaya başladı.

“Biliyorum Hakan!. Sizin gibi milyonlarca genç, si­zin gibi onbinlerce yeni evli çiftler var!. Fakat ne yaptıkla­rını, nasıl yaşadıklarını hiç düşündün mü? Yaşanmaya de­ğer bir hayat mı yaşıyor bunlar? Ne olduklarının, ne için yaratıldıklannın bilincine vararak, yaratılış gayelerine uy­gun bir hayatın içindeler mi? Sağı solu, konu komşuyu ve sosyal çevreyi dikkate aldıklan kadar, kendilerini yaratan ve yaşatan Allah'ı dikkate alıyorlar mı? Çevreye güzel gö­zükmek kadar, kendilerini yaratan ve yaşatan Allah'a da güzel gözükmek kaygılan var mı? Yokluk ve fakirlik korku­su kadar, cehennem korkusu da var mı yüreklerinde? Ya­şam standartlarını yükseltmeye çalıştıkları kadar, yaşamla­rına bir anlam, tertemiz bir anlam katmak için çalışıyorlar mı? Bin dolarlara, milyon dolarlara duyduklan arzu kadar, cennet arzusu da var mı gönüllerinde? Sahip oldukları ya­şama fırsatının, asıl itibariyle bir cennet fırsatı olduğunun farkındalar mı bunlar? Bunu farketmiş insanlar olarak te­miz ve anlamlı bir yaşantıya mı talip oluyorlar? Kendileri­ne de çok kısa gelecek bir yaşam rüzgarı sonrasında ölüm anına gelip arkalarına baktıkları zaman “İyi ki böyle yaşamışız” diyebilecekleri, hiçbir pişmanlık duymayacakları bir hayat mı yaşıyorlar? Bu gençlerin, bu insanların yarınlarda gurur duyacakları dünler midir, yaşadıklan bugünler?

Balıkçı Ahmed, biraz sustuktan sonra tekrar devam etti.

Yoksa bu gençler, keşke günahlanmıza günah, yan­lışlarımıza yanlış eklemeden, önceleri, çok daha önceleri ölseydik diyecekleri, pişmanlıkla silmek isteyecekleri bir hayatın içindeler mi? Gerçeklere kapalı, ekranlara açık gözleriyle, çok T:ısa bir rüya görüyor, çok kısa bir rüyayı mı yaşıyor bu gençler? Pembe sandıklan bu rüyanın, aslın­da ateş kızılı olduğunu sonra mı, iş işten geçtikten sonra mı anlamak istiyorlar? Kendilerine verilen yaşam fırsatının, diskoda tepinmek, pislikte eşinmek, haramla geçinmek için mi verildiğini sanıyorlar? Allah'a kulluğu yaşlılığa bıra­kan gençler, yaşlanmadan ölenleri, yaşlanırken azanları görmüyorlar mı? Her an ölebileceklerini unutmalanna rağ­men ölümle karşılaştıklan, ölümü hissettikleri zaman içle­rinde kabaran yaşama arzusu, temiz bir anlamı olmayan bu yaşamlarını kirli bir müsvedde kağıdı ile çoğaltmak için midir? Yaşamak istedikleri bugünler, yannlarda hatırlamak bile istemeyecekleri dünler mi olacaktır? Bunun için mi kurtulmak, bunun için mi yaşamak istiyorlar?

Balıkçı Ahmed sustu.

Hakan'dan da hiçbir ses gelmiyordu. Dikkatle dinledi­ği balıkçı Ahmed'in sözleri dokunmuş, epey dokunmuştu kendisine. Bu yaşlı adam doğru ve güzel şeyler söylese de sözü döndürüp dolaştınp onlara getirmiş ve birçok genç insanın içinde olduğu pisliği eliyle avuçlayarak, Hakan'ın suratına sürüvermişti sanki!.

Nedendir bilinmez ama balıkçı Ahmed'den değil, karı­sı Sibel'den utandığını hissetmişti!.

İyi ama niye, ondan niye utanmıştı ki!. İkisi de aynı hayatın içinde, aynı yaşamı süren yetiş­kin insanlardı!. Bir yanlışı, yanlış bir hayatı yaşıyorlarsa, her ikisinin ortak bir tercihi idi bu!. Hakan bu düşünceler içinde duraksadı ve her şeye rağmen direksiyon benim elimdeydi dedi kendi kendine!. Yaşantılarında bir değişik­lik, iyiye ve güzele doğru bir değişiklik yapılması gereki­yorsa, bunu önce kendisinin, önce kendisinin teklif etmesi gerekiyordu!.  Bu nedenle  Sibel'den  daha sorumlu,  Si­bel'den daha suçlu hissetti kendisini!. Karanlık mahzende gözlerini kapatarak yaşlı balıkçının söylediklerini tekrar dü­şünmeye, kendisine acı, bir ilaç gibi acı gelen sözleri tek­rar tekrar düşünmeye başladı.

Sibel de balıkçı Ahmed'i dikkatle dinlemiş, onu din­lerken şimdiye kadar ki yaşantısı defalarca gözünün önüne gelmişti. Yaşadıklan hayata bu boyuttan bakınca, yaşlı ba­lıkçının söyledikleri elbetteki doğruydu. Fakat hayatın için­deyken, hayata bu boyuttan bakılmıyordu nedense!. Her genç gibi eğlenmek, mutlu olmak isteği, onları böyle bir yaşantının içine sürüklüyordu!. Çünkü bir toplum ve bir toplumsal baskı söz konusuydu. Dolasıyla meseleye bu boyuttan da bakmalı ve gençlere daha yumuşak, biraz daha yumuşak yaklaşılmalıydı!.

“Ahmed efendi!.”

“Buyur Sibel hanım!.”

Genç insanları bu şekilde değerlendirirken, yaşanı­lan toplumu ve toplumsal baskıyı da dikkate almalısınız!.

Sustu, hemen cevap vermedi balıkçı Ahmed. Sibel'in sözlerini düşündükten sonra az önceki üslubuyla yavaş yavaş konuşmaya başladı.

“Doğru söylüyorsunuz!. Özellikle genç insanlar için toplumun ve toplumsal baskının önemi büyüktür. Çünkü gençlik dönemleri demek, toplumun içine aktif bir şekilde girme dönemleri demektir. Aile yaşantısının dışına taşarak adım adım toplumur içine giren gençlerin, bu dönemler­deki en önemli sorunlan, kendilerini topluma kabul ettir­me kaygılandır. İşte bu noktada toplum ve toplumsal baskı gerçeğiyle karşılaşır gençler. İçinde yaşadıklan toplum, in­sanları iyiye ve güzele teşvik eden, iyiliği ve güzelliği takdir eden kaliteli bir toplum ise, bu toplumsal baskı genellikle hayra neden olur. Fakat durum böyle değilse, içinde yaşa­nılan toplumda haksızlıklara kurnazlık, çıplaklıklara moda, ahlaksızlıklara modernlik, dinsizliğe ilericilik, dindarlığa ge­ricilik deniliyorsa, böyle bir toplumun ve toplumsal baskı­nın hayra vesile olması, gençleri iyi, güzel ve onurlu bir kimliğe teşvik etmesi tabi ki mümkün değildir. Dolayısıyla böylesi toplumlarda yaşayan gençler, tabi ki Allah'a kullu­ğun en önemli eylemiyle karşı karşıya gelmektedirler.”

Balıkçı Ahmed'in sustuğunu gören Sibel, fazla bekleyemeden sordu.

“Nedir o en önemli eylem?”

“Tercih!. İyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çir­kin, isyan ile kulluk, hak ile batıl arasında bir tercihte bulunmalan!, Bu şaşkınlar ve sapıklar sürüsünün alkışları ara­sında bu sürüye, mi dahil olacaklar, yoksa bu sürünün tepkilerine, kendilerini hor görmelerine rağmen Allah'ın is­tediği tertemiz bir kimliğe sahip olarak, bu olumsuz baskı­ya direnecekler mi? Bunlardan hangisini, hangisini tercih edecekler?”

“Kolay tercih değil!.”

“Kolay olsa, karşılığı ebedi bir cennet hayatı olmaz­dı. Elbetteki zor, elbetteki kahramanlık isteyen bir iş!. An­cak alemlerin Rabbi olan Allah'ın nzasi gözetilerek ilk adım atılıp biraz sebat edildiği zaman, Allah yardım edi­yor, Allah kolaylaştırıyor bu zoru!.”

Derin düşüncelere dalan Sibel “Doğru, kahramanlık isteyen bir iş” dedi ve biraz duıaksadıktan sonra kısık bir sesle ekledi.,

“Biz ne yazık ki, o kahramanlardan değildik!”

Gece mi olmuştu, geceden sonra tekrar sabah mı olmuştu, bilemiyor­lardı!. Hakan ise zamanı hiç düşünmüyordu artık. Tüm dikkati yukarıdaydı. Birilerinin gelmesini, bir an önce gelmeşini bekliyordu.

Fakat yoktu, hala yoktu bir gelip giden!. Bu işin sonu ne olacak, nereye varacaktı? Tabi ki bu soruyu balık­çı Ahmed'e hiç sormuyor, hiç sormak istemiyordu.

Bir ara ya havasızlıktan ölürsek endişesine kapılmış, fakat soluduklan havada bir ağırlık, bir değişiklik hissedemeyince, belki de bir yerlerden hava alıyordur düşüncesiy­le kendini rahatlatmak istemişti. Susuzluk ise daha şiddetli bir şekilde kendini hissettiriyordu. Bu koskoca mahzeni niye kullanmamışlar, niye boş bırakmışlardı ki!.

“Sibel!.”

“Efendim!.”

“Bu mahzene biraz erzak, biraz su koysakdık, ne iyi olurdu değil mi?”

Biraz duraksadıktan sonra kısaca “Evet” diyen Sibel, Hakan'ın bu sorusuyla farklı düşüncelere dalmıştı!. Küçükken gittiği Kuran kursunda, herkesin bir amel defter; oldu­ğu öğretilmişti. Küçükken öğrendiği daha sonra unuttuğu bir gerçekti bu!. Zaten bunu unuttuğu için amel defterime ne yazılıyor, ne yazılmıyor sorusunu, o yaşına kadar hiç sormamıştı kendisine!. Şimdi ise o defterin ve o defterde yazılanların ne kadar önemli olduğunu düşünüyordu!.

Hakan mahzenden, mahzenin boşluğundan şikayet ediyordu!. Oysa depremi dikkate alarak mahzene su ve er­zak koyacaklarına, ölümü dikkate alarak amel defterlerine güzel şeyler koymalan daha önemli değil miydi?

Sibel geçmiş hayatlarını da bu mahzen gibi boş, bomboş gördü bir süre!.

Fakat sonra uzaklaştı, istemese de uzaklaştı bu düşünceden ve omuzlannı kaldırarak “Ne yazık ki boş değil, günahlarla dolu” dedi kendi kendine!.

Bu arada bir sarsıntı oldu!.

Önce birilerinin geldiğini zannedip sevinen, sonra ise bunun da bir deprem olduğunu anlayan Hakan, sarsıntılar kesilince sinirleri boşanmış bir şekilde konuşmaya başladı.

“Haksızlık, haksızlık bu!.”

Balıkçı Ahmed yine hoşlanmadı bu sözden. Bu genç adam yine ne, dediğini bilmiyordu.,

“Ağır ol Hakan!.”

Hakan'ın pek ağır olacak hali yoktu.

“Biz bunu haketmedik, haketmedik Ahmed usta!.”

“Haketmediğini nereden biliyorsun?”

Bir an sustu, ne cevap vereceğini düşündü Hakan.

“Peki sen, sen hakettiğimizi nereden biliyorsun?”

Balıkçı Ahmed “Hakedip, etmediğinizi bilmiyorum” diyecekti, demedi. Sustu ve kısa bir süre düşündükten son­ra “Size İsra suresinden iki ayet-i kerimenin önce metnini, sonra mealini okumak istiyorum. Lütfen iyi dinleyin” dedi ve besmele çekerek iki ayet metnini okudu. “Sadakallahulazim” dedikten sonra ise mealini vermeye başladı.

“Size denizde bir sıkıntı (bir tehlike) dokunduğu za­man, O'nun dışında taptıklarınız kaybolur gider, (sadece O'na dua edersiniz); fakat sizi karaya (çıkarıp) kurtarınca (siz yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür. Kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yığınları yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil de bulamazsınız.”

Balıkçı Ahmed'in ağır ağır okuduğu ayet meallerini pür dikkat dinleyen Hakan, adeta irkildiğini hissetti. Bu ir­kilme ile “Aynen böyle mi, böyle mi yazıyor Kur'an'da” dedi.

“Evet, aynen böyle Hakan!.”

Hakan'ın içindeki irkilme, yerini korkuya bırakmıştı. Karaya çıktıkları zaman ayette belirtildiği gibi kendisini güvende, denizdeki bot gibi sallanmayan, sağlam ve müsta­kim olan karanın güvenliğinde hissetmişti!. Şimdi görmüş­tü, görmüştü işte sağlam ve müstakim zannettiği karanın ne kadar güvenli olduğunu!. Sadece kendisinin duyacağı titrek bir sesle “Ne bok yimişim ben!.” dedi kendi kendine.

İyi ama nasıl, nasıl cesaret edebilmişti buna!.

Ne olduğuna, kim olduğuna hiç bakmadan, Allah'a karşı böyle bir cüreti nasıl gösterebilmişti!. Hiç korkmamış mıydı, hiç çekinmemiş miydi Allah'tan? Bu sorularla geç­mişe gitti düşünceleri!. Çoğu kez Allah'ı unuttuğunu, aklı­na geldiğinde ise pek önemsemediğini, tuhaftır ama her nedense pek önemsemediğini hatırladı!.

Peki şimdi, ne olacaktı? İlk kez umudunu yitirmeye başladı Hakan!. Şayet akıbetleri Allah'ın, sadece Allah'ın elindeyse onlara artık kim, Allah'ın dışında kim yardım edebilirdi ki!. Allah ise yardım etmez, kesinlikle ve kesinlikle yardım et­mezdi kendilerine!.

Sibel ise pek şaşırmadı, pek şaşkınlıkla karşılamadı dinlediği ayet meallerini. Zaten benzer şeyler düşünüyor, benzer suçlamalarda bulunuyordu kendi kendine. Sadece bunların bu kadar açık bir şekilde Kur'an'da yer almasını hayretle karşıladı!. Demek ki birçok olay ve insanların birçok durumu açık açık yazı­lıydı Kur'an-ı Kerim'de. Bu ayetler karşısında Hakan gibi susmak, suskunluğa saklanmak istemedi.

“Bu ayetler bizi, bizim durumumuzu anlatıyor Ah­med efendi!.”

“Sadece sizi ve sizin durumunuzu değil Sibel, birçok insanın durumunu anlatıyor. Tehlikeli bir durumun illa ki denizde olması gerekmez. Trafikte bir kaza tehlikesiyle, bir hastalıkla, bir sıkıntıyla karşılaşıp Allah'a sığınan, fakat bu tehlike geçince Allah'ı unutan herkesin, her nankörün du­rumunu anlatıyor Rabbimizi oysa ciddi bir kaza ya da ölümcül bir hastalıkla karşılaşmak değil, bunlarla karşılaş­mamak dahi, düşünen insanların ibret almalan ve Allah'a şükretmeleri gereken lütuf dolu birer işarettir. Allah'ın lutfuyla dolu bu işaretleri anlamayanlara, musibetle dolu işa­retler gönderiliyor fakat ne yazık ki onlar bunu da, bunu da anlamıyorlar!.”

“İçki içmek bu kadar büyük günah mı?”

Hakan'dan gelmişti bu soru. Balıkçı Ahmed'i dinler­ken kendi durumunu düşünüyor ve en büyük hatası olarak içkiyi görüyordu!.

“Hakan!. Allah'ın emrine, Allah'ın hükmüne rağmen içki içmek, elbetteki ciddi bir günahtır. Ancak “Az içmenin ya da adam gibi içmenin bir mahzuru yoktur!.” gibi sözler­le İlahi hüküm inkar edildiği zaman, Allah'ın haram kıldığı bir şeyi helal kabul eden bu sözler, söz sahibini ve bu söze inanan insanları dinden çıkarır.

Sibel de dilinin ucuna gelen soruyu soruverdi.

“Ya örtünmek veya örtünmemek Ahmed efendi!.”

“Allah'ın emri gereği örtünmek ve tesettüre girmek, birçok ahlaksızlığın moda olduğu günümüzde kadınlarımız için en Önemli bir kulluk farzıdır. Örtünmek, tesettüre gir­mek, birçok kadınımız için namaz kılmaktan daha zor, çok daha zor bir eylemdir. Dört duvar arasında örtünerek beş vakit namaz kılabilen nice kadın, aynı örtü ile dışarıya çıkabilme, kendisini tesettürlü bir kimlikle tanıtabilme cesa­retinden  uzaktırlar.  Tesettüre girmenin zor,  tesettürden çıkmanın ise daha zor olması, tesettür hükmünün hak ve hikmetler dolu bir hüküm olduğuna işaret etmektedir.”

“Son söylediklerinizi anlıyarnadım!.”

“Sibel hanım!. Yüz altın verseniz, tesettüre girmeyi kabul etmeyecek nice kızımız, Allah'ın lutfuyla tesettüre girip, bu tertemiz tesettürlü kimliğin hikmetlerini yaşayınca, bin altın verseniz tesettürden çıkmayı kesinlikle düşünmü­yor. Dikkate alınması ve düşünülmesi gereken hikmetli bir husus, öyle değil mi?”

Sibel biraz duraksadıktan sonra “Evet” dedi ve soru­sunun ikinci kısmını tekrar yineledi.,

“Peki örtünmeyenlerin durumu!.”

“Allah'ın örtünmeyle ilgili açık hükmünü kabul etme­sine ve “İslam'a göre hiç kuşkusuz örtünmemiz gerekir” demesine rağmen değişik nedenlerle henüz örtünemeyen bir kızımız ya da kadınımız, elbetteki dinden çıkmış olmaz. İçki içmek gibi bir günah, bu da ciddi bir günah olur.”

Balıkçı Ahmed kısa bir süre sustuktan sonra ilave etti.

“Tabi ki en büyük günah şirktir yani Allah'a eş koş­mak, Allah'tan başkasına tapmaktır. Oysa insanın fıtratına ters gelen, insanın yaratılışına uygun olmayan bir yöneliş­tir bu!. Zaten bunun içindir ki tehlike anında Allah'ın dışın­da taptıkları herşeyî unutmuşlar, fıtri bir gerçeklikle sadece ve sadece Allah'a yönelmişlerdir!.”

Sibel'in zihni, balıkçı Ahmed'in son sözlerine takıldı. Zaten ayette de dikkatini çekmişti. “Bir tehlikeyle karşılaştıkları zaman, Onun dışında taptıktan kaybolur gider” de­niliyordu. Bir süre düşünse de meselenin bu noktasını an­lamamıştı, anhyamamıştı Sibel.

“Ahmed efendi!. Tehlike anında sadece Allah'a yö­neldiğimiz doğru. Fakat tehlike yok iken biz Allah'tan baş­kasına tapmadık, tapmıyorduk ki!.    

Sibel'in sözlerini dikkatle dinleyen ve ona arka çık­mak isteyen Hakan da “Doğru söylüyor, Allah'tan başkası­na ben de tapmadım!.” dedi ve kısa bir tereddütten sonra ekledi.

“Açık söylemek gerekirse, değil Allah'tan başkasına, ben Allah'a bile pek tapmadım!.”

Hakan'ın bu açık sözlülüğü, balıkçı Ahmed'in hoşuna gitmişti. Sibel ile Hakan'ın bu itirazlanna ise hiç şaşırmadı. Çünkü tevhidin ne olduğunu bilmeyen, tevhid gerçeğiyle karşılaşmayan insanların, böylesi itirazları çok doğaldı!.

“İtirazınızı anlıyorum. Ancak Allah'tan başkasına tap­mak demek, sadece ve sadece bir putun önüne seccade koyarak, o putun önünde secdeye kapanmak değildir. İslam kelime-i tevhid ile, kelime-i şehadet ile başlar. Herhangi bir insanın İslam dinine girebilmesi için “La ilahe İlla Allah Muhammedun Resululah” buyruğu esas alınmıştır. Hakan “Biz zaten bunu söyleyenlerdeniz” dedi.

“Sizin ve sizin gibi milyonlarca insanın bu kelimeyi telaffuz ettiklerini biliyorum. Ancak yaşadığımız ülkede ifadesi malum, manası meçhul olan bu sözü söylemekle, söy-leyivermekle İnsan müslüman olmuyor!. Çünkü kelime-i şahadetin; insanların inançlarına, insanların yaşantılarına, insanlann fiillerine müdahale eden yüce bir anlamı vardır. Dolasıyla kelime-i şahadeti bu yüce anlamıyla kabul ve tasdik eden bir insan, ancak ve ancak böyle bir insan kur­tuluş yolcusu bir müslüman olabilmektedir.”

Balıkçı Ahmed daha sonra kelime-i tevhid gerçeğinin yani “Allah'tan başka İlah yoktur ancak Allah vardır” ifade­sinin ne anlama geldiğini anlattı. Bütün kainatta, bütün alemlerde Allah'tan başka bir İlah olmamasına rağmen, yaşadığımız dünyada kendilerini yücelterek yönettikleri in­sanlara ilahlık taslayan yöneticilerden, politikacılardan, emperyalistlerden söz etti. İnsanlann nasıl ve ne şekilde yaşayacaklarına dair mutlak hükümler vazetme yetkisinin sadece Allah (c.c.)'a ait bir yetki olduğunu belirterek, ilah olmakla ilgili böyle bir yetkiyi kendilerinde gören kurumla­rın, kuruluşların, şahısların veya devletlerin, insanlara ilah­lık taslayan ve insanİan Allah'a kulluktan uzaklaştıran birer tağut olduğunu, “La ilahe” buyruğu ile bütün bunların red­dedilmesi, inkar edilmesi gerektiğini izah ettikten sonra ekledi.

“Sonuç olarak, Allah'ın hüküm koyduğu bir mesele­de, bir şeyh, bir hoca, bir lider veya bir kurum farklı bir hüküm koyar ve diğer insanlar da Allah'ın hükmünü bir kenara bırakarak bu hükmün daha doğru ve daha güzel ol­duğunu kabul ederlerse, bu insanlar Allah'a değil, o şeyhe, o hocaya, o lidere veya o kuruma kul olmuş, onlara tap­mış olurlar!.”

Balıkçı Ahmed sustuktan kısa bir süre sonra Ha­kan'ın sesi duyuldu.

“Bunu, bu son söylediğini biraz açar mısın Ahmed usta!.”

Bir an durdu, ne söyleyeceğini, nasıl bir açıklama ge­tireceğini düşündü balıkçı Ahmed. Sonra, toplumdaki in­sanlara birçok kez anlattığı ve temiz vicdan sahibi samimi insanların hiç zorlanmadan anladıkları bir örneği, bu genç insanlara da anlatmak istedi.,

“Bak Hakan!. Rabbimizin namaz konusundaki hü­kümlerinden biri, dünyanın neresinde olursak olalım Kabe'ye yönelmemizdir. Şimdi herhangi bir kişi ya da her­hangi bir meclis, “Bundan sonra namaz kılarken Kabe'ye değil, İsviçre'ye yöneleceksiniz” derse, böyle bir kanun çı­karırsa ne yaparsınız?”

“Tabi ki kabul etmeyiz!.”

“Etmezsiniz tabi!. Bu konuda hüküm koymak Rabbi-min hakkıdır ve en güzel, en doğru hüküm, Rabbimin hükmüdür dersiniz!. Onların bu konudaki hükmünü ve hü­küm koyuculuğünu reddedersiniz, öyle değil mi?”

“Evet!.”

“İşte önemli olan, Allah'ın bu hükmünde gösterdiği­niz müslümanca tavn, Allah'ın diğer hükümlerinde de gös-termenizdir. Çünkü yüce Rabbimiz sadece namaz, sadece abdest, sadece oruç hükmünü vazetmemiş, kullukla ilgili olarak sadece bu hükümlerin gereğini yapmamızı emretmemiştir. Hüküm ve hikmet sahibi olan Rabbimizin bütün bir hayatımızı kuşatan, insan ve toplum ilişkilerinde bize yol gösteren hükümleri vardır. Bu hükümlerin bir kısmı önemli, bir kısmı önemsiz değildir. Namazla ve oruçla ilgili hükümler nasıl önemliyse, evlilikle, aile hayatıyla, işimizle, ticaretimizle, insan ve toplum ilişkilerimizle ilgili hükümler' de o kadar önemlidir. Çünkü İslam bir yaşam şekli, bir ya­şam biçimidir müslümanlar için. Bizlere nasıl ve ne şekilde yaşayacağımızı beyan eden bütün hükümler, Allah'a kullu­ğumuzun bir gereği olarak inanmamız ve yaşamamız gere­ken hükümlerdir. Allah'ın bu konulardaki hükümlerine zıt hükümler koyarak, insanlan bu hükümlere itaate davet eden her kişi ya da her kurum, insanlara ilahlık taslayan, insanları kendisine kulluğa davet eden birer put, birer tağuttur. Müslümanın görevi ise kendisine ilahîık taslayan tüm putları, tüm tağutlan “La ilahe” sözünün bir gereği olarak reddetmesi ve “İllallah” diyerek sadece Allah'a yö­nelmesi, sadece Allah'a kulluk etmesidir.”

Balıkçı Ahmed biraz duraksadıktan sonra sözlerini ta­mamladı.

“İşte İslam dininin en temel şartı olan tevhid budur. Denizde bir tehlikeyle karşılaştığınız zaman Allah'ı nasıl birlediyseniz, nasıl ki sadece Allah'a yöneldiyseniz, nasıl ki sadece Allah'tan yardım dilediyseniz, normal yaşantıda da sadece Allah'a yönelmeniz ve sadece Allah'a kulluk etmenizdir tevhid. Rabbime hamdolsun ki ben ve benim gibi milyonlarca müslüman, bu anlamda “La ilahe illallah” di­yoruz!. Kelime-i tevhidin bu anlamını bildiğimiz ve tüm kalbimizle kabul ettiğimiz için, zulüm ve sömürü düzenleri­ni reddediyor, zalimlerin ve emperyalistlerin küfür dolu dayatmalarına karşı çıkıyoruz!.”

Yaşlı balıkçı susmuştu, susmuştu ama onun bütün sözleri, bütün konuşmala karanlık mahzende duruyor, karanlık mahzende defalar­ca yankılanıyor gibiydi!. Herkes susuyor, herkes karanlık­taki bu yankılanmayı yeniden dinliyor, yeniden düşünüyor­du!.

Sibel ile Hakan, şimdiye kadar sadece telaffuzunu bildiklerini kelime-i tevhidin manasıyla, bu küçücük sözün, koskoca manasıyla ilk kez karşılaşıyorlardı!. Bu apaçık sözler karşısında şaşır­salar da, yaşadıklan bu şaşkınlık anlayışlannı örtmemişti. Anlamışlar, gayet iyi anlamışlardı bu yaşlı balıkçının dile getirdiği gerçekleri.

Demek ki İslam dini, bildikleri veya uzaktan gördükleri gibi sadece ahiretle ilgilenen, insanlan ahiretle ilgili birkaç ibadete davet eden bir din değildi!. Bir yaşam şekli, bir yaşam biçimi olan İs­lam, insanlara “Dünyaya gözlerinizi. kapatarak, süklüm püklüm camiye gidip-gelin” demiyor, onları sürüleşmiş di­ğer insanlar gibi zalimlerden korkarak, zalimlere itaate da­vet etmiyordu!. Hayata ve hayatta olup-bitenlere karşı tüm müslümanlan aktif bir tavıra davet eden İslam, Allah'a kul­luğun sadece bir itaat değil, zulüm ve haksızlıklara da bir karşı çıkış, bir direniş olduğunu açıklıyordu!. Zulme ve sö­mürüye karşı ayağa kalkarken, onurlu bir direniş verirken, bütün bunları bir insan, bir İider ya da bir parti adına de­ğil, sadece ve sadece Allah adına ve Allah için yapılmasını diliyordu İslam.

Yaşlı balıkçıyı dinledikten sonra bunları düşünen, bunları anlayan Sibel ve Hakan, depremi ve içinde bulundukları durumu unutmuşlardı sanki!. Çünkü Allah ve Allah'a kulluklanyla ilgili her şey, daha bir önem, daha bir anlam kazanmıştı iç dünyalarında!.

Ve suskunluğa çekilen, belki de bu suskunlukta ken­dilerinden bir yanıt, bir karşılık bekleyen yaşlı balıkçıyı düşündüler!.

Fakat ona ne diyeceklerini, ne söyleyeceklerini bilemediler!.

Zaman geçiyor, susuzluk bir yangına, insanın içini kavuran bir yangı­na dönüşüyordu!. Hakan ne düşüneceğini, ne düşünmesi gerektiğini bilemiyordu artık!. Bir dağ, bir buzdağı gibi olan umudu, ihtiyar balıkçının yaktığı ve zamanın körükle­diği ateşle erimiş, eriyivermiştü. Hiç kimse gelmediğine ve arayıp sormadığına göre, bu depremin bütün tanıdıklarına, bütün yakınlanna ciddi bir hasar verdiğini düşünüyordu!.

Herkes kendi telaşıyla, herkes kendi derdiyle uğraşı­yor olmalıydı. İnsanlara güvenip, insanlara tutunmak, bir ipliğe, ince ve kaygan bir pamuk ipliğine tutunmak gibi bir şey dedi kendi kendine!.

Her şeye kadir olan Allah'tı, Allah'tı ama, işte O'da yardım etmiyordu kendileri­ne!. Hem niye yardım edecekti ki!. Yaşlı balıkçının söyle­diklerini dinledikten ve anladıktan sonra, İslam'ın ve müslümanlığın ne olduğunu anladığı gibi, kendilerinin bu gerçekten ne kadar uzak ve bu gerçeğe ne kadar yabancı olduklannı da anlamıştı!. Fakat bunun geç, çok geç bir an­layış olduğunu düşündü!. Allah bize bir şans, bir fırsat ver­mişti ama, biz bunu farkedemedik, biz bunu kullanamadık diye fısıldadı kendine!.

“Ahmed usta!.”

“Evet, Hakan!.”

“Biz son şansımızı denizde kullandık, denizde yitirdik değil mi?”

Balıkçı Ahmed biraz düşününce, Hakan'ın ne demek istediğini anlamıştı. Karamsarlık içinde Allah'tan umudunu yitirmişti bu genç adam!.

“Ben öyle düşünmüyorum Hakan!.”

“Neden?”

“Denizde yaşadığınız o tehlikeden sonra eve geldiği­nizde, sizi böyle bir tehlike ile uyaran ve bir vesile ile kurtaran Allah'ı unuttuğunuz, Allah'a 'sırt çevirdiğiniz doğru olabilir. Fakat bütün bunlara rağmen ben Allah'ın da sizi unuttuğu, size sırt çevirdiği kanaatinde değilim!.”

Hakan şaşırdı ve bu şaşkınlık içinde yaşlı balıkçının söylediklerini anlamaya çalıştı. Konuşulanları pür dikkat dinleyen Sibel ise balıkçı Ahmed'in söylediklerini hemen anlamış fakat nedenini merak etmişti.

“Neden, neden Ahmed efendi?”

“Bakın Sibel hanım!. Size daha önce depremin her­kes için ayn bir anlamı, herkese ayn bir mesajı olduğunu söylemiştim. Şimdi bu sözümü dikkate alarak, meseleye benim boyutumdan bakmanızı istiyorum.”

Balıkçı Ahmed biraz duraksadıktan sonra devam etti.

“Ben sizinle konuşmak, size Allah ve Allah'a kulluk hakkında birkaç güzel şey söyleyebilmek niyetiyle evinize gelmiştim.   Fakat  evdeki konuşmalarınızı  duyunca,  sizin buna değmediğinizi, sizin konuşmaya değer insanlar olma­dığınızı düşünerek gitmek istedim. Bu niyetle kapının tok­mağını tuttuğum an olanlar oldu ve işte buradayım!.”

Sibel kısık bir sesle “Yani!.” dedi.

Yani bu bir hataydı!. Sizlerin konuşmaya değer in­sanlar olmadığınızı düşünmem, bir müslümana yakışmaya­cak büyük bir hataydı!. Bunun çok ciddi bir hata olduğu­nu, bu  karanlık mahzende yaşayarak anladım. Çünkü Firavun gibi bir zalime bile tekrar tekrar elçi gönderen, onu tekrar tekrar kurtuluşa davet eden Rabbim, daha önceleri bildiğim ancak yeterince anlamadığım ayet-i kerime­lerle bana bu yanlışımı gösterdi.

Hafif öksürerek, kupkuru boğazım açmaya çalışan balıkçı Ahmed, biraz kısık ve çatallaşmış bir sesle sözlerine devam etti.

“Demek istediğim şu ki, Allah benim gibi bakmadı sizin bu durumunuza!. Ben sizin durumunuzu umudsuz ve sizleri konuşmaya değmez insanlar olarak görsem de, Rahman ve Rahim olan Rabbimiz böyle bakmadı sizlere. Hiç kuşkum yok ki sizleri unutmadı, sizlere sırtını dönme­di!. Dolasıyla konuşmaya değer gördüğü sizleri hala kur­tuluşa, hala rahmete davet ettiği inancındayım.”

Kısa bir sessizlikten sonra ilave etti yaşlı balıkçı.

“Ve buna hiç sasıtmıyorum da!. Çünkü O, kullanna karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”

Sibel dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden kopmuş gibiydi!. Gönlüne bir rahmet damlası düşmüş ve yaşlı balıkçının ko­nuşmalarıyla çığ gibi büyüyen bu rahmet damlası tüm gönlünü bir anda doldurmuş, dolduruvermiştü. Önce tereddüt etmiş, önce pek inanası gelmemişti yaşlı balıkçının anlattıklarına!. Fakat biraz düşününce, inandığı Allah'ın za­ten böylesine rahmet ve şefkat sahibi bir Rab olduğunu hissetmişti tüm yüreğinde!.

Tabi ya böylesine rahmetli, böylesine merhametli, böylesine şefkatli bir Rab idi, inandığı Allah!. Kullannın şaşkınlığını, kullannı sapkınlığını, kullannın azgınlığını bilmesine rağmen yine de sabrediyor, onlara yine de bir fırsat, son bir fırsat daha veriyordu!. Demek ki Allah onlan unutmamış, demek ki Allah onlara sırtını dönmemişti!. Alemlerin Rabbi olan Allah tarafından dikkate alın­manın ve merhamet edilmenin verdiği duygular içinde ağ­lamaya başlayan Sibel, ne yapacağını, ne yapması gerekti­ğini bilemedi!. Gözyaşlarıyla yıkanan gözlerinde bir ışık, bir aydınlık hissedince, görmesi gerekeni görmek, yapması gerekeni yapmak arzusu yükseldi içinde!.

Yaşlı balıkçı “İslam, kelime-i tevhidle başlar” demiş ve bu yüce kelimenin ne anlama geldiğini anlatmıştı kendileri­ne!. O halde bu söz ile, bu yüce söz ile ilk adımını atma­lıydı İslam'a!. Artık duracak, artık bekleyecek ne vardı ki!.

“Şahit gerekiyorsa, şahit ol Ahmed efendi!. La ilahe illallah, la ilahe illallah Muhammedun Resulullah.”

Resulullah (s.a.v.)'in ismini duyunca, salavat getiren balıkçı Ahmed, Sibel'in hıçkırıklar içindeki bu samimi ikrandan çok duygulanmıştı.

“Şahit olarak Allah yeter, Allah yeter Sibel hanım!.”

Hakan hiç hareket etmeden öylece konuşulanlan din­liyordu. Sibel'den daha farklı duygular içindeydi!. Alemle­rin Rabbi olan Allah'ın rahmetini yüreğinde yakinen hissetse de, kendisini böyle bir şefkate, böyle bir merhamete layık görmüyordu Hakan!.

Yirmialtı yıllık yaşamımda böyle bir şefkati, böyle bir merhameti hakedecek bir şey yapmadım, ne yazık ki yapamadım diyordu kendi kendine!. Bu düşün­celer içindeyken tevbe etmek istiyor fakat tevbe de edemi­yor, tevbe etme hakkını da göremiyordu kendinde!. Bir parça peynir uğruna kapana yakalanmış bir farenin, bir daha peynir yemeyeceğim, peynirden uzak duracağım de­mesinin ne anlamı vardı ki!.

Ne olurdu birileri gelse, birileri gelse de buradan kurtulsalardı!..Hakan hiç bu kadar istememişti, o ana kadar hiç bu kadar çok isteme­mişti kurtulmayı!. Bu karanlık mahzenden kurtulmayı su içmek, yemek yemek ya da yaşamak için değil, tevbe et­mek, gerçekten tevbe edebilmek için istiyordu.

Enkazın altından kurtulan bir insan olarak enkazın üzerine çıkacak ve “Bak ya Rabbü. Kurtulmama rağmen Sana sırtımı dönmüyorum. Sana tekrar tekrar tevbe edi­yor, tekrar tekrar şükrediyorum!.” diyecekti. Böyle bir depremden sonra bazılarının söyiediği gibi depremle yaşa­mayı değil, depremlerin Sahibi olan Allah ile yaşamayı öğ­renmeye çalışacaktı. Ne olurdu birileri gelse, ne olurdu bu­radan çıksalardi!.

Fakat yoktu, yoktu bir gelen!.

Peki ne olacaktı, ne yapacaktı ki!. İçini kemiren bu düşüncelerden nasıl uzaklaşacak, nasıl kurtulacaktı!. Bir türlü yıkayamadığı kirli, çok kirli elbiseler içindeydi sanki!. Bu kirli elbiseler içindeki bedeni ise gerçek hayatla hiç tanış olmamış, gerçek hayatı hiç yaşamamış bir leş gibi kok­maya başlamıştı kendisine!. Oysa tevbe etmek, tekrar tekrar tevbe ederek temizlenmek isterdi bu pislikten!. Gururuna dokunsa da, utana utana sordu balıkçı Ahmed'e.,

“Ahmed usta!. Bu durumda iken tevbe etmenin bir değeri var mı?”

“Durumunda ne var ki!.”

“Kapana yakalanmış şey gibiyim!.”

Hakan'ın ne demek istediğini anlamıştı balıkçı Ahmed. Bu genç adam ölebileceğim düşünüyor ve can boğa­za geldiği zaman tevbe etmenin bir yaran var mı diyordu.

“Hakan!. Allah'ın emri yani ölüm söz konusu olduğu zaman, dünyada hiçbir kimse o kapanın dışında değildir!. Şu an dünyada yaşayan hiçbir insandan ne daha yakın, ne de daha uzağız ölüme!. Dolasıyla kırk saniyelik mi, yoksa kırk senelik mi ömrümüz kaldı bilemeyiz!, Allah'ın takdiri­dir bu!.”

Balıkçı Ahmed yine kesik kesik öksürdükten sonra devam etti.,

“Tevbeye gelince, vefat anına ulaşıncaya kadar her tevbe fırsatını değerlendirmemiz gerekir. Kırk saniye mi, yoksa kırk yıl mı yaşayacağımızı bilemediğimiz bir dünya­da, her olasılığı da dikkate alarak tevbe etmeliyiz. Burada önemli olan, burada çok önemli olan husus, yaptığımız 1 tevbenîn makbul bir tevbe olmasıdır!.”

“Nasıl makbul tevbe!.”

“Mesela Allah'a yönelerek “Ya Rabbi şu şu hatala-nmdan tevbe ediyorum, İnşaallah o hatalara bir daha dönmeyeceğim” dediğimiz zaman, bu dediğimize kendimizin inanmasıdır. Bize inandırıcı gelmeyen bir tevbe, bizleri biz­den daha iyi bilen Allah'a hiç inandırıcı gelmeyecektir. Fa­kat samimi bir gönülle yaptığımız tevbeye kendimiz inanıyorsak, bu gerçekten makbul bir tevbedir ve böyle bir tevbeye Allah yardımcıdır.”

Hakan git gide artan bir hayranlıkla dinledi yaşlı ba­lıkçıyı. Ne kadar açık, ne kadar güzel anlatmıştı teubeyi. 0 halde tevbe etmesi için bir engel, hiçbir engel yoktu orta­da!. Yaşlı balıkçının dediği gibi kırk saniyelik mi, yoksa kırk senelik mi ömürlerinin olduğunu sadece Allah bilirdi. Allah ne kadar ömür verirse versin, önemli olan o tevbeyi, o makbul tevbeyi yapmaktı.

Hakan bunun kendisi için son fırsat olduğunu düşü­nerek tevbe etmeye, tekrar tekrar tevbe etmeye başladı Allah'a. Yaptıklarından tevbe ederken ve o yanlışlara bir daha dönmemeye söz verirken, kendisi de, gerçekten ken­disi de inanıyordu söylediklerine. Çünkü Allah'a kulluk ka­ran, Hakan için kesin ve tartışılmaz bir karardı bundan böyle!.

Hakan ile balıkçı Ahmed'in konuşmalarını dinleyen Sibel, Hakan'da ciddi bir değişimin olduğunu farketmişti. Her nedense pek şaşmadı, pek şaşırmadı bu değişime. Çünkü ne kadar deli dolu olursa olsun, kocasının yine de iyi ve dürüst bir insan olduğuna inanıyordu Sibel. Hakan'ı kendisine yakın, daha yakın hissetmenin verdiği anlamlı bir sevinçle seslenmek istedi kocasına.

“Hakan!.”

“Evet, Sibel.”

“Niye konuşmuyorsun ki!. Kendisine kul olmamız için bizleri bu yaşımıza kadar bekleyen Rabbimizi, niye daha fazla bekletiyorsun?”

Sustu Hakan ve anlamaya çalıştı karısını!.

Ne kadar saf, ne kadar temiz bir yürekle seslenmişti kendisine. Kendisinden farklı düşünceler, farklı duygular içindeydi Sibel. Allah'ın rahmetini duyunca koşarak, koştu­rarak atıvermişti kendisini bu rahmetin içine. Şimdi de kendisinden, kendisinden aynı yaklaşımı bekliyordu. Ben de kelime-i şehadet getireyim mi, kelime-i tevhidin ne an­lama geldiğini bilerek ve bunu tasdik ederek kelime-i şeha­det getireyim mi diye düşündü bir an!. Kısa, çok kısa bir süre sonra gülümsedi bu tuhaf düşüncesine!.

Sonra dudaklarını, sonra dudaklarıyla beraber yüreğini açarak bir ses verdi alemlere.

“La ilahe illallah, la ilahe illallah Muhammedun Re­sullullah.”

Sibel sevinerek ve sevinç içinde emekleyerek gitti Hakan'ın yanına!. Onun yanına oturup elini tuttuktan son­ra kısık bir sesle “Seninle birlikte tekrar, tekrar söylemek istiyorum” dedi. Hakan yüreğinde kabaran duygularla Sibel'in elini kuvvetlice sıktıktan sonra, ikisi birden tekrar kelime-i şehadet getirdiler. Birlikte söyledikleri bu söz ile bir­birlerine hızla aktıklarını ve o zamana kadar ilk kez, ilk kez bir ve bütün olduklannı hissettiler!. İlahi bir lutfu yaşadıklarını bilerek, başını kocasının omuzuna yaslayan Sibel, alabildiğine geniş ve derin bir huzur duyuyordu içinde!. Karanlık bir mahzende değil, insanlan çok iyi görebildikleri bir tepenin üzerindeydi sanki!. İnsanlar bir alemde, kendibri ise bam­başka bir alemdeydi. Ve hiç kuşkusuz ki kurtarılmaya, ger­çek anlamda kurtanlmaya muhtaç olan kendileri değil, şu aşağı alemde koşuşturan, dünyanın hiç bitmeyen telaşı içinde Allah'ı ve Allah'a kulluğu unutan insanlardı!. Sibel'in düşünceleri deprem anına uzandı bir an!. Hakan “Aşağıya, aşağıya” diye bağırarak, bir yerde kurtulmalarına vesile olmuştu. Bunu düşünerek sımsıcak bir sesle fısıldadı Hakan'a.

“Hakan, deprem esnasında “Aşağıya, aşağıya” diye bağırışını hatırlıyor musun?”

“Öyle mi bağırdım?”

“Evet, öyle bağırmıştın!. Düşünüyorum da bir dünya­dan farklı bir dünyaya gelmişsek, buna sen de vesile ol­dun. “Aşağıya, aşağıya” diye bağırmasaydın, şimdi buralar­da, bu kadar yükseklerde olmayacaktık!.”

Hakan, kendisini onure eden bu sözleri sessizlikle karşıladı. Kurtulmaianna kendisinin değil, asıl itibariyle bu yaşlı balıkçının vesile olduğunu düşündü.

Nasıl bir insandı bu yaşlı balıkçı? Nasıl oluyor da bu kadar güzel, bu kadar açık konuşabiliyordu? Bu yaşlı balık­çının anlattıklarıyla gözlerindeki perdeler kalkmış, bu yaşlı balıkçının söyledikleriyle içleri aydınlanmıştı sanki!.

Deprem ne kadar korkunç olursa olsun, böyle bir adamın burada olması ne güzel, ne kadar güzel dedi içinden!. Zaman mefhumunu kaybetmiş gibiydiler!. Üç gün mü oldu yoksa daha fazla mı bilemiyorlardı. Balıkçı Ahmed belli belirsiz aralıklarda teyemmümle abdest alıyor, “Ya Rabbi kılmam gereken farza niyetleniyorum” diyerek iki, üç, dört rekatlık namazlar kılıyordu. Bu arada Sibel ile Hakan'a da teyemmümle nasıl abdest ala­caklarını anlatmış, onlar da oturduklan yerde namaz kıl­mışlardı.

Karanlık mahzende, geniş bir sakinlik ve sessizlik vardı. Birbirlerinin duru­munu öğrenmek dışında pek konuşmuyorlardı, Hakan iki-üç kez balıkçı Ahmed'in Kuran okumasını istemiş ve oku­nan ayetlerin meallerini büyük bir heyacanla dinlemişti. Ancak yaşlı balıkçının konuşurken epey güçlük çektiğini anladıktan sonra bir daha istememiş, isteyememişti.

Anlıyordu yaşlı balıkçının durumunu.

Çünkü kendisinin de ağzı kuru, kupkuruydu!. Bu kupkuru ağızdaki dili ise kalın ve kuru bir kösele gibi ağzı­nın içinde duruyordu. O dili hareket ettirerek konuşmak, artık gerçekten çok zordu.

Bu sırada ard arda iki sarsıntı daha oldu.

Hakan ikinci sarsıntının ardından Sibel'in omuzunu hafifçe sıkarak “Korkma hayatım. Bu sarsıntılar bizim için değil. Çünkü biz mesajı aldık, aldık artık!.” dedi. Sibel, Ha­kan'ın kısık ve çatallaşmış bir sesle söylediği bu sözlere hiç şaşırmadı!. Çünkü o da benzer düşünceler, benzer duygu­lar içindeydi. Onlar mesajı anlamışlardı, elbetteki anlamış­lardı!. Artçı denilen bu şoklar, belki de mesajı hala anla­mayanlar içindi!. Oysa hayatta karşılaşılan her tehlike, direksiyonu bir anda kırarak uzaklaşılan her kaza olasılığı bile, insanlara bir işaret, bir uyan değil miydi!.

Hakan'ın içten bir sesle “Biz mesajı aldık” sözlerini duyan balıkçı Ahmed, bu iki genç insanın, Allah katında kendisinden daha temiz, daha makbul birer kul olduklarını düşünüyordu!. Çünkü samimi ve içten duygularla tevbe eden bu insanlar, yaptıktan tevbe ile tertemiz olmuşlar ve bu temizliklerini hiç lekelememişlerdi. Hacca gitmekten bahseden Hakan, sanki hacca gitmiş ve makbul bir hac yapmış gibiydi artık!. Makbul hac, insanların geçmiş gü­nahlarının bağışlanmasına nasıl bir vesile ise, makbul bir tevbe de aynı vesilelerden biriydi!.

Bunlaro söylemek, bunları anlatmak istedi Hakan'a. Fakat ağzını dahi zor açabildiğim farkederek vazgeçti, vazgeçmek zorunda kaldı bu isteğinden. Vücudunun git gide artan tatlı bir hal­sizlikle hafiflediğini hissediyordu. Bir testi, git gide boşa­lan, git gide kuruyan bir testi gibiydi vücudu!. Fakat bütün bunlardan hiç yakınmıyor, bunlara hiç üzülmüyordu balıkçı Ahmed!.

Aklı fikri Allah'ta idi!.

Varlığını hayretle karşıladığı ancak varlığından hiçbir kuşku duymadığı Allah'ı düşünüyordu. Yaratılmış insan ak­lının, yegane Yaratıcı olan Allah'ın varlığını hayretle karşı­laması çok doğal, çok tabi bir şeydi balıkçı Ahmed için. Nitekim bazı sohbetlerinde bu gerçeği dikkate alarak “İn­sanlar varlık mucizesini düşünmeye “Yaratıcı olabilir mi?” sorusuyla başlarsa küfre, “Yaratıcı'sız olabilir mi?” sorusuyla başlarsa imana yaklaşırlar” demişti. Çünkü herhangi bir varlık nedenine muhtaç olmayan Allah'ın varlığı, aklın ufuklarını aşan muazzam bir gerçekti. Halbuki Allah'ın var­lığım hayretle karşılayan aynı akıl, küçücük bir taşın bile varlık nedenine ve bu nedeni yaratan Yaratıcıya muhtaç olduğunu idrak ederek, Allah'ın varlığından en ufak bir kuşku duymuyordu.

Balıkçı Ahmed'in de kuşkusu, hiçbir kuşkusu yoktu Allah'ın varlığı konusunda. Fa­kat ne kadar düşünürse, ne kadar tefekkür ederse etsin, bu muazzam ve muhteşem Yaratıcıyı çok az, çok çok az tanıyabileceğini de biliyordu. Çünkü dünya yaratılışındaki insan aklı ve bu aklın ufuklan, söz konusu İlahi gerçekliğin çok çok gerisindeydi. Oyse tanımak, pek az tanıyıp pek çok sevdiği Allah'ı, biraz daha tanımak istiyordu balıkçı Ahmed!.

İşte bunlan, bunlan düşünerek ölüm anını beklerken, kendisini perdelerin kalkacağı, duvaklann açılacağı zamanı bekleyen sevdalı bir geiin gibi görüyordu!. Çünkü ölüm anı gelip de perdeler kalktığı ve Allah'a dönüş gerçekleştiği zaman, hiç kuşkusu yoktu ki sevdiği, çok sevdiği Allah'ı daha iyi tanı­yacak, daha iyi tanıyabilecekti. Ve Rahman olan ve Rahim olan ve Rauf olan Ailah'ı tanıdıkça sevdaya boğulan gönlü, bu sevda ile çatır çatır çatlayacaktı!.

Sessiz dualar ile bunu istiyor, bunu bekliyor, bunu diliyor, bunu dileniyordu kendi yaşlı, gözü yaşlı bu garib balıkçı!.

Hakan hafif öne gelerek, vücudunu beton zeminin üzerine uzatıverdi. Beton artık eskisi gibi sert gelmiyordu ona!. Fiziki duyulan olduk­ça azalmış, körelmiş gibiydi. Susuzluğu da bir yangın değil­di artık. Yangın yakması gereken herşeyi yakmış, geriye ateşi hissetmeyen kalın, kapkahn bir kösele bırakmıştı!. Ayak parmaklannı kımıldatmak, ayaklannı hissetmek iste­mesine rağmen bunu da başaramadı. Başıyla ayaklan ara­sında uzun, çok uzun bir mesafe vardı sanki!. Hislerini yi­tirmiş bir et yığını gibi yerde yatan bedenini, açık bir kabire uzanmış gibi hissediyordu!.

Fakat korkutmuyor, fakat ürkütmüyordu bu düşünce onu!. Ölmekten korkmanın, asıl itibariyle Allah'tan, Allah'a dönmekten korkmak olduğunu yaşayarak anlamıştı!. Şimdi ise Aüah'a dönme düşüncesi bir korku değil, nedenini anlayamadığı bir ürperti, bir heyecan veriyordu ona!. Büyük bir hızla değiştiğinin, çok değiştiğinin farkındaydı Hakan. O yaşına kadar hiç bilmediği, hiç farketmediği kendi hakikatiyle yeni karşılaşmış gibiydi!. Uzun yılların çapaklarından kur­tulan göz kapaklan yeni açılmış, kendisi de dahil olmak üzere her şeyin hakikatini yeni yeni görmeye başlamıştı!.

“Lailahe illallah, la ilahe illallah” dedi içinden!.

Oysa burada değil, sokaklarda haykırmak isterdi bu sözü ve meydanlar­da anlatmak isterdi yüce manasını bütün insanlara!. Bilmi­yorlardı, hiç kuşkusu yoktu ki kendisi gibi onlar da bilmi­yorlardı bu sözün yüce anlamını. Bilseler, bu sözün yüce anlamını bilseler, politikacılara nefes, emperyalistlere kan verirler miydi hiç!.

Ah insanlar, ahh insanlar dedi içinden!. Bir kabire benzeyen bu karanlık mahzenden dünya insanlanna bakınca, onların durumunu ilk kez bu kadar açık, bu kadar net görüyordu!.

Artık hiç, hiç kuşkusu kalmamıştı ki bu insanlar, yaşadıklarının farkında değillerdi!. Dünyanın dört bir tarafını gezerek müthiş bir hayat sürdüklerini söyleyen maceraperestler dahi, bir et yığını olan cesetlerini oradan oraya sürükleyen birer zavallı idi!.

Sanki kabirlerden fırlamıştı bunlar!.

Akıllarını, fikirlerini, kalplerini ve gönüllerini kabıi- bırakarak yeryüzüne yayılmışlar, çılgınlar gibi oradan oraya koşuşturuyordu bu ölüler!. Nabızları attığı için kendi­lerini canlı sanan bu cesetler, sanki birer altın arayıcısı idi!. Dünyanın her tarafını gezerek, gezdikleri her yeri eşerek altın arıyorlar, bulabildikleri altınları üst üste koyduktan sonra tekrar kabirlerine dönüyorlardı!. Tabi ki kabirlere, kabirlere dönünce arılıyorlardı ne yaptıklannı!. Fakat dünyada, dünyada yine bir değişiklik olmuyordu!. Müzik çalıyor, içkiler içiliyor, politikacılar konuşuyor ve yaşayan ölülerin çılgınlığı yine devam ediyordu!.

“Düşünüyorum, öyleyse varım!.” sözü doğru ise ne olduklarını ve ne olacaklannı hiç düşünmeyen bu insanlar yoktu, gerçekten yoktu bu dünya aleminde!. Karşı cinsle ilişki kurabildikleri veya üstten yiyip, alttan edebildikleri için varolduklarını zanneden bu Ölüler, yaşamın ve yaşa­manın anlamını hiç, ama hiç bilmiyorlardı!.

Bunu bilseler, bunu birazcık bilseler Allah'ı hiç unuturlar, Allah'a hiç sırtlarını dönerler miydi hiç!. Kısa, çok kısa bir dünya ha­yatlarının olduğunu bilseler, yegane sermayeleri olan bu hayatı bu kadar ucuza satarlar mıydı hiç!.

Nefes nefese yaklaştıkları ölümü birazcık, birazcık dikkate alsalar, Allah'ın haram dediğini helal, helal dediğini haram kabul ederler miydi hiç!. Dönüşün Allah'a, kesinlik­te ve kesinlikle Allah'a olduğunu bilseler, Allah'a eş koşan leşler olurlar mıydı hiç!.

“La ilahe illallah, la ilahe illallah” dedi içinden!.

Şu an yiyip-içen, şu an gezip-dolaşan hiçbir insanın yerinde olmak is­temiyordu Hakan!. Çünkü kendisi şu an ölümün eşiğinde ise, nasıl olsa her insan çok kısa bir süre sonra geleceklerdi aynı eşiğe!.

Fakat nasıl geleceklerdi?

Nasıl bir kimlikle, nasıl bir yaşantıyla, nasıl bir inanç­la geleceklerdi? Bunu düşünmek bile korkuttu ve hüzünlendirdi Hakan'ı!. Oysa kendisine Allah lütfetmiş, ebedi bir hayatı ilgilendiren gerçeklerle karşılaşmasını nasib etmişti. Buradan kurtulsa dahi, her an ölümün eşiğinde olduğunu, ölümün eşiğinde yaşadığını hiç unutmayacak, Allah'ın iz­niyle hiç unutmayacaktı Hakan!.

Yüreğinde hissettiği şükran duyguları içinde “Elham­dülillah” dedikten sonra karanlığa bakmaktan yorulan gözlerini kapattı ve beklemeye devam etti Allah'ın takdirini!.

Sibel ise tam anlamıyla kendisini bırakmış gibiydi.

Vücud dengelerini alt üst eden susuzluğu yaşarken, kendisini bir yaprak, dalında kuruyan bir yaprak gibi hissediyordu!. Bedeninde bu bitkinliği, bu düşüşü yaşarken, duygulannda tam anlamıyla bir yükseliş vardı. O yaşma kadar hiç hissetmediği derin ve anlamlı duygular içindeydi. Bu duygularla Allah'a yönelmiş, bu derin duygularla "Ya Rabbi, bu açlığım ve susuzluğum, bir gaflet içinde tutama­dığım oruçlara bir kefaret oİsun. Ve bu kefaretim Sen razı oluncaya, Sen hoşnut oluncaya kadar devam etsin, devam etsin, devam etsin duasında bulunmuştu. Nitekim böyle bir duada bulunduktan sonra tüm yüreğinde açlığın ve su­suzluğun verdiği anlamlı bir hoşnutluğu hissetmeye başla­mıştı.

Allah'ı ve ebedi hayatı düşündükçe, dünya hayatının ne kadar küçük, küçücük olduğunu daha iyi anlıyor, daha iyi farkediyordu Sibel!. Dolasıyla bu dünya yaşantısında kalmak, illa ki kalmak gibi bir arzu hissetmiyordu içinde!. Şükürler olsun ki Rahman olan Rabbi ona bu kadar yaşama fırsatı vermiş ve bu karanlık mahzende dünyasının aydınlanmasına vesile olmuştu. Önceki yaşamı hiç olmamış, onu hiç ama hiç yaşamamış gibiydi!. Sanki bu karan­lık mahzende doğmuş, bu karanlık mahzende açmıştı dün­yaya gözlerini!. Birkaç günlük çocuk, masum bir bebek gibi hissediyordu kendini!. Yaşadığı bu duygulan düşünün­ce, bir gülümseme belirdi yüzünde!. Yaşlı balıkçı deprem­de Ölen çocuklan anlattığı zaman, kendi geçmiş yaşantısını düşünerek o çocuklann yerinde olmak, gerçekten o çocuk­ların yerinde olmak istemişti Sibel. Ve her şeye Kadir olan Rabbi, nasıi da, nasıl da gerçekleştirmişti bu duasını!.

Fakat yine de hüzünlendiğini, bu düşüncelerle soluduğu ölüm duygusunun onu hü-zünlendirdiğini hissetti!. Bir boşluğun,( garip ve büyük bir boşluğun verdiği bir hüzündü bu!. Durdu, düşündü ve anla­maya çalıştı bu durumun nedenini!. Ve anlamaya, yavaş yavaş anlamaya başlayınca, içinde hissettiği, hüznün hızla büyüdüğünü farketti!.

Evet, Allah'a dönecekti,

Allah'a dönecekti ama boş, bomboş bir valizle ger­çekleşecekti bu dönüş!. Allah için yaşamadan, Allah'ın razı ve hoşnut olacağı işleri hiç yapmadan, boş, bomboş bir valizle dönecekti Allah'a!. Oysa neler, neler götürmek is­terdi ki Rahman ve Rahim olan Allah'a!.

Ayağa kalkmak, ayağa kalkmak ve üzerindeki enkazı tutup bir kenara fırlatarak dünyaya dönmek, dünya yaşantısına dönmek is­tedi Sibel!. Allah'ın rızasına uygun temiz, tertemiz bir ha­yat yaşamadan, yasayamadan gitmek istemiyordu bu dünyadan!.

Hem bu zor da değildi!.

Allah'a eş koşmamak, hiç kimsenin hükmünü O'nun hükmüne tercih etmemek, alemlerin Rabbi olan Allah'ın göklerde ve yerde yegane hakim olduğuna inanmak ve bu inançla dosdoğru namaz kılarak tertemiz bir hayat yaşa­mak neden zor olsun ki!. Ahh bir yıllık, hiç olmazsa bir yıllık yaşama fırsatı olsaydı, bu koskoca bir yılda neler yapmazdı, neler yapmazdı ki Rabbi için!. Yüreğinde hissettiği hüzün, gözyaşlarıyla dışanya taşarken, şu an enkazın üzerin­de yaşayan, yeryüzünde gezip-dolaşan insanlan düşündü!. Kendisinin istediği, kendisinin delicesine arzu ettiği fırsat, bu insanların, bu gezip-dolaşan insanların elindeydi halbuki!.

İyi ama neden, neden farkında değillerdi ki bunun!. Oysa Allah'a ve ahiret gününe inandıkîannı söyleyen insanlardı bunlar!. Peki her an ölebileceklerini, her an ölümle burun buruna geleceklerini hiç bilmiyorlar, hiç dikkate almıyorlar mıydı? “Ölüm hak, miras helal” diyerek, ölen insanın bir adım ge­ride bıraktığı malı düşüneceklerine; “Ölüm hak, ahiret ya­kın” diyerek, ölen insanın bir adım sonraki durumunu dü­şünmeleri gerekmez miydi?

İyi ama bunu ben niye söylüyorum, onlan ben neden suçluyorum ki dedi kendi kendine!. Kendisi de onlardan biri, kendisi de onlar gibi değil miydi!. Allah'a ve ahiret gününe inanmasına rağmen, kendisi de onlar gibi yaşamı­yor muydu!.

Evet, doğruydu bunlar!. fendisi de bir gaflet, uyanamadığı bir gaflet içindeydi. Çünkü medyaya ve modaya kulluk yapan bir toplumsal baskının altında kalmak, böyle bir enkazın altında kalmak­tan kötü, çok daha kötü bir durumdu!. Bu toplumsal bas­kıya teslim olan, bu toplumsal rüzgara yelken açan insan­lar, hep birlikte aynı akıbete sürükleniyorlardı! Nitekim bir deprem öncesine kadar kendisi de bunlardan, kendisi de bu insanlardandı!. Allah'a ve ahiret gününe inanmasına, bu gerçekleri bilmesine rağmen; bilip de anlayamadığı, an­layıp da yaşayamadığı gerçeklerdi bütün bunlar!.

Şimdi ise anlamış, ölmenin ve Allah'a dönmenin ne anlama geldiğini ya­şayarak, nefes nefese yaşayarak anlamıştı Sibel. Anladığı bu gerçeklerin, dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha Önemli, çok daha önemli olduğunu da apaçık bir şe­kilde farketmişti.

İyi ama insanların, bu gerçeklere muhtaç olan diğer insanların durumu ne olacaktı? İnanmaları ve yaşamalan gereken bu gerçek­leri anlayabilmeleri, bu anlayışla diriiebilmeleri için illa ki bir enkazın altında kalmaları, ölümle burun buruna gelme­leri mi gerekiyordu? Duvara toslamadan önce, bu koskoca duvan görmek, görebilmek mümkün değil miydi?

Karmaşık duygular içinde insanian, toplumsal bir enkazın altında can çekişirken gülmeye, güîüp eğlenmeye çalışan insanlan düşündü Sibel!. Belleri­ne bir ip bağladıklarını zannederek yapmaya çalı­şan ve güle oynaya uçurumdan atlayan gençleri, genç evli­leri düşündü!. Üstündeki enkazdan daha ağır, çok daha ağır bir hüzün hissetti içinde!. Bu hüzün ile ağlamaya, dünyadaki insanlar, dünyadaki tüm insanlar için ilk kez ağlamaya başladı!. Başkaları için ağladıkça başkalaşıyor, bambaşka bir duygu iklimine giriyordu. Çünkü sevi­yordu, gerçekten seviyordu diğer insanları. Bu insanlar bir hainlik, bir ihanet içinde değil, sadece ve sadece bir gaflet içinde olmalıydılar!. Ebediyeti unutmuş, ebediyet unutturul-muştu bu insanlara!.

Oysa bir ses, peygamberlerin dillerinden, müminlerin gönüllerin­den yükselecek bir ses, temiz vicdanlardaki bu gaflet bulut­larını dağıtır, dağıtabilirdi!.

O halde bağırmahyım, var gücümle ben de, ben de bağırmalıyım dedi kendi kendine!. Çünkü insanlarla paylaşmak, insanlara duyur­mak istediği sözcükler yükseliyordu yüreğinden!. Ve yüre­ğinden yükselen bu sözcükleri gözyaşlanyla yıkayarak, isti­ridyenin içindeki bir inci gibi yerleştirmek istiyordu bütün gönüllere!.

İşte bu duygularla seslenmek, bir kişinin anlayacağı, bir kişinin anlayabileceği umu­duyla seslenmek istedi bütün insanlara!. Belki de onun bu sessiz haykınşını bir duyan, bir anlayan olabilir, belki de yeryüzünde bir kişi, sadece bir kişi bu sessiz haykırışla kendine gelebilirdi!.

Acaba duyarlar mı, duyması gereken insanlar acaba duyarlar mı endişesi­ne de hiç kapılmadı!. Çünkü her şeyi hakkıyle işiten, hakkıyle duyan Allah, duyurulması gereken insanlara da duyu­rurdu elbette!.

Ve bu umud ile, böylesine büyük bir umud ile ses verdi size, seslendi alemlere.

Şu an yaşıyor, şu an nefes alabiliyor, şu an beni duyabiliyorsanız, lütfen farkına vann bu yaşama fırsatınızın!. Ne zaman biteceğini hiç bilmediğiniz, hiç bilemediğiniz bu geçici yaşama fırsatının, ebedi bir ce­henneme dönüşmesine izin vermeyiniz!. Çünkü henüz eli­nizde, hala elinizde olan bu fırsat, bu yaşama fırsatınız, hiç kuşkusuz ki ebedi bir cennet fırsatıdır!.

Kullarına karşı çok şefkatli, çok merhametli olan Rabbimiz beni duymuş ve beni duyurmuşsa sizlere, ne olur, ne olur, ne olur farkına vann bu yaşama fırsatınızın!.