Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mehmet Zahit Kotku _ Hadislerle Nasihatlar Cilt2 - Hadislerlenasihatlar

Hadislerle Nasihatlar Cilt 2

MEHMED ZAHİD KOTKU

SEHA NEŞRİYAT

 

İÇİNDEKİLER

Ö!üm Sonrası Ahval    ........: ..............................       3

1  — Amel defterini açık bırakmak-........................       3

2  — Kişi öldüğünde .......................................       5

3  — Ölüye âhıretteki yeri sabah ve akşam  urzedilir ...  ...       6

4  — Ölüye yapılan telkin ..................................     11

5  — Mümin öldüğünde namazı  başucunda,     sadakası  sağ

tarafında, orucu göğsü üzerindedir ..................     14

6  — Yer kendisine müminin gömülmesini, kâfirin gömül-

memesini isler .......................................     17

7— Ehli- cennetin cenazesinde bulunanlara Allah azab etmekten haya eder....................................     19

8  — Ölümü çok hatırlamak ..............................     28

9  — Kişi öldüğü vakit kıyameti kopmuştur ...............     26

10  — Ölüm gelmeden    önce tevbe ve Allah'ı     görürcesine

ibadet .....................>...........................     28

11  — Toprak, hamil-i Kur'an'ın  cesedine zarar veremez  ...     31

12  — Cenazenin  teyemmümle  defnedildiği  haller  .........     34

13  — Salih kişi yerine kavuşmak, kötü kişi    kavuşmamak

ister ................................................     35

Maddi ve Manevî Temizlik.................................     36

Namaz Nur, Sadaka    Burhan, Sabır ziya ve    Kur'ân Hüccettir........,.......................................     37

Temizlik...................................................     50

Zikrullah ......... ... .......................................     51

Dünya ve Âhiret Saadetine Eriştiren Şeyler ...............     60

Zikrin Nevileri....................................... ......     66

Toplantılardan Kalkarken Okunacak Dualar...............     83

Lâ İlahe İllallah Demenin Faziletleri........................     84

Din kardeşinin Avret Mahalline Bakmak ..................    103

Zulme ve Zalime Yardım Edenin Hali.....................    104

Emanete Riayet ve Ahde Vefa........................ ... ...    110

Tesbihatın Faydalan ......................................'.   111

Allah'ı, Resulünü ve Din Kardeşlerini Sevmek...............    115

Allah Sevgisini Kazanmanın Yollan ...... ..................    129

m.

1  — Yemek yedirmek ve selâmı yaymak..................    130

2  — Hediyeleşmek ..........................................    131

3  — Allah için Sevişmek ....................................    131

4  — Emanete riayet .......................................    132

5  — Ziyareileşmek .........................................¦    134

Muhabbetin Çeşitleri .......................................    135

İblisin Şerrinden Korunanlar..............................    155

Yer, Gök ve Melâikenin Mağfiret Dilediği Üç Sınıf İnsan ...    156

Allah İçin Ziyaretleşmek ve Birbirlerini Sevmek ............    158

Kişi Sevdiği ile Beraberdir .................................    181

Namaz......................................................    184

Oruç     .............................................. .........    205

Oruç Hakkında Nâbînin Söyledikleri ..................... ...    218

Zekât         ...................................................    220

Zekât Vermeyenler Hakkında...............................     235

Kadınların Zinetleri Hakkında ..............................    249

Allah'ın Sevdiklerini Sevmek   ...... ........................    265

Zenginler ve Zenginlik.......................................    276

Sabreden Fakirlerin Faziletleri ..............................    287

MÜELLİFİN KISA TERCEME-İ HALİ

Müellif rahmetullahi aleyh'in adı Mehmed Zahid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine göre babası ona: «Oğlum Mehemmed» diye hitap edermiş. Soyadının «mütevazi» mânâsına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi.

Tevellüdü 1315 hicrî kamerî (Rumi: 1313, Milâdî: 1897) yılında Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâ-de çıkmazındaki baba evinde vâki olmuştur.

Ailesi

Baba ve annesi Kafkasya'dan 1297'de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya'da Şirvan'a bağlı bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, hâlen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir.

Babası İbrahim Efendi Bursa'ya 16 yaşında iken gelmiş, Hamza. Bey Medresesinde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hz. Peygamber (s.a.v.) sülâlesinden bir Seyyid'dir: 1929'larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasmdaki Izvat köyünde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarik bir kimsedir.

Annesi Sabire hanım, Mehmed Zahid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanına gömülmüştür.

Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şakir (1308 -1335) subaylık yapmış, Kudüs'te, Çanakkale'de

bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme'de defnolunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış, birkaç aylık iken vefat etmiştir.

Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden, Fatma hanımla olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeş hâlen hayattadırlar. Bunlardan Pakize Hanım' in efendisi de, Bursa Ulu Cami imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmed Efendi (K.S.)'dir.

Tahsili, Askerliği

Mehmed Zahid Efendi (rh.a.) ilk mektebi Oruç Bey Ibtidaisinde okudu. Maksem'deki İdadî'ye devam etti. Sonra Bursa San'at Mektebine girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere cel-b olundu. 14 Nisan 1332'de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle İstanbul'a döndü.

10 Temmuz 1335 Cuma gününden itibaren de 25. K. 30 şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hâtıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülür.

Tasavvuf! Yetişme ve Dinî Hizmetleri

İstanbul'da bulunduğu esnada çeşitli dini toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü namazı Ayasofya Camiinde edadan sonra Vilâyet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gü-müşhaneli Tekkesine giderek Şeyh Ömer Ziyaeddin Efendi'ye intisab eyledi. Günden güne ahvalini terakki ettirdi.

VI

Bu zât-ı şerifin 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişîn-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Fevzî Efendi'nin yanında tahsil-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilûfetnameyi aldıktan sonra ondan Râmûzü'l-Ehâdis, Hizb-i A'zam ve Delâilü'l-Hayrât icazetnamelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dinî hizmet ifa etmiştir.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babası yerine Bursa ovasmdaki İzvat köyünde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade carni-i şerifinin imam - hatipliğine , tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46'dan 1952'ye kadar hizmet eyledi.

1952 Aralığında Gümüşhaneli dergâhı postnişîni ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülâziz Bekkine'nin vefatı üzerine, İstanbul'a naklolarak Fatih'te Bulvar'a nazır Ümmü Gülsüm Mescidi'nde vazife gördü .

1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa cami-i şerifine nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.

Vef atı

Mehmed Zahid Efendi rahmetullahi aleyh ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağ: men; şiddetli ağrılarından muzdaripti, 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz'dan, ağır hasta olarak 1980 Şubatında dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980'de ameliyata girdi ve. midesinin üçte İkisi alındı.

Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hattâ 1980 ramazanında hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih

VII

namazı kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca'ya, Çanakkale Ayvalık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz'a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüks etmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra 6 Kasım 1980' de çok ağır hasta olarak İstanbul'a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980de (.5 Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın, dualar, Yasinler, teşbih ve tehliler ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken âhi-rete irtihal eyledi.

Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camiinde muhteşem, mahzun, vakur ve edebli bir cemm-i gafîr tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanunî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhma defnolundu.

Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye'nin içi ve avlusu kamilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastahanesi'nin yanma kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu'nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa'dan gelenler de vardı. Uzukta bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişem emişlerdi.

Vefatı İslâm âleminde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan'da, Kabe'de, Kuveyt'te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp, dualar edilmiş, ajanslar bu elîm vefat haberini yayınlamışlardı.

Vefat tarihi.olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevafukan çok manidar ibareler yer alıyordu: Meselâ bunların birindeki şu parça ne kadar şâ-yan-x taaccüptür:

vra

Arkamdan Ağlama

Öldüğüm gün tabutum 3^ürüyünce

Bende bu dünya derdi var sanma.

Bana ağlama, «yazık yazık», «vah vah» deme.

Şeytanın tuzağına düşersen vah vahin sırası o

zamandır.

Yazık yazık asıl o zaman denir. Cenazemi gördüğün zaman «elfirâk, elfirâk» deme, Benim buluşmam asıl o zamandır. Beni mezara koyunca elveda demeğe kalkışma Mezar Cennet topluluğunun perdesidir. Mezar hapis görünür amma, Aslında canın hapisten kurtuluşudur. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret 'Güneşle Aya batmadan ne ziyan gelir ki? Sana batma görünür amma Aslında o doğmadır, parlamadır. Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi? Neden insan tohumu için

Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun? Hangi kova suya salındı da dolu olarak çekilmedi? Can Yûsuf'un kuyuya düşünce niye ağlarsın? Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç Çünkü artık hay - huy'un, Mekânsızhk âleminin boşluğundadır.

Ahlâk ve Şemaili

Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü sevimli; alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücudlu oldu-

IX

ğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına, tanımadığına selâm verir, güler yüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli, görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin manâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.

Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve sâfi-. yane idi. Çok kere halk telâffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır, kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mâ-nâh ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celalli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticalen konuşurdu.

özel hayatında, ev halkına karşı müşfik ve latifeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.

Fevkalâde mütevazi idi, kerametleri zahir ve şöhreti âlemgîr olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvanı arasında lalettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir maharetle gizlerdi.

Kendi üstadlanna fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlıiar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar.

Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir âyetin, bir hadîsin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.

Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı, ilk zamanlarda ku-

surlarına müsamaha ederdi.' Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.

Dostlarına vefası emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.

Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere gü-leryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.

Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rü'yal&ra tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücra, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve manevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.

Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri derecatını ulya eyleyip bu âciz ü nâçizleri de füyüzat ve şefaatından feyz-yâb u nasîbdâr buyursun, âmin bi-hürmeti seyyi-dilmürselîn (s.a.v.) ve âlihî ve sahbihi ve men tebia-hüm bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn ve'1-hamdü lillâhi rab-bi'1-âlemîn.

Halil Necatioğlu

XI

ÖNSÖZ

I

Dünyanın bütün nimetleri fâni! Bugün sağ iken bir de bakarsınız Ölmüş veya göçmüş, derler. Bugünün varının yarın yok olmakta olduğu apaçık hepimizin gözleri önündedir. Binaenaleyh, bu fâni dünyanın fâni olan nimetlerine aldanıp Hakk'm zikrini, fikrini, ibadet ve tâatını bırakmak kadar acı bir şey yoktur. İşte bunları bizlere duyurmak için Cenab-ı Peygamber Efendimiz, Allah Teâlânm zikrini çok çok yapmayı tavsiye etmektedir.

Cennetin anahtarı, «Şehadetü en lâ ilahe illallah» dır. Saadet ve selâmet, ancak, bu kelime-i tayyibeyi söylemek ve ona lâyık olduğu tazimat ve tekrimati ve saygıyı da elden bırakmadan ve âdabına uygun bir şekilde her zaman ve her yerde zevkle, aşkla, cân-ı gönülden zikredip emirlerine itaat etmekle beraber yasaklarından da son derece korkup, âdeta bir eidar-hanın ve bir aslanın önünden kaçar gibi kaçmakla olur.

Malumdur ki, anahtarların çeşitli dişleri vardır ve çeşitleri vardır. Bunların dişleri i>e, beş rekat namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehadetıir. Bu dişler olmadıkça cennet kapısını açmak ve anahtarı uydurmak mümkün değildir. Ve yine ma'lûmdur ki anahtarın elde olması da kâfi değildir. Zira yollarda bir takım eşkıyalar vardır ki insanın hem malını alır ve hem de

canına kıyarlar. Artık anahtar neye yarar. İşte bu âhı-ret eşkıyaları da günahlar, kötü huylar ve ahlâksızlıklardır. Bıı ahlâksızlıkların yegâne sebebi imansızlık veya zayıf bir iman ile nefse esir, nevasında esir, şeytanın da esiri ve oyuncağı oluşudur. Binaenaleyh, cennete kolayca girebilmek isteyen her müslümanm ilk vazifesi nefsin ve şeytanın elinden yakayı kurtarıp Hakk'm emrine münkad olmaktır. Başka çare yoktur. Bunun için en güzel çare tevhidi mümkün olduğu kadar çoğaltmak ve ehl-i sünnet akidesine mensup dindar, sâlih, zâhid, âbid, âlim ve fâzıl kimselerin sohbetlerine devamla beraber namazlarını mümkün oldukça cemaatla kılmağa çalışmak ve yine islâm cemaatının her türlü faydalan ve çıkarları için elinden geldiği kadar hem de yılmamak şartı ile çalışmak gerektir. Sonra müslümanm daima uyanık olması, dost ve düşmanını iyice belleyip, müslüman aleyhdan propagandaları hem dinlememek ve hem de onların ağızlarının cevabını pek iyi bir şekilde vermek ve «Ben müslümanım müs-lümanlar da benim kardeşimdir» demek lâzımdır. Ve yalnız, sahte uydurma, seçim müslümanlarma aldan-mamalannı da hatırlatmayı vazife sayarız. Menfaatleri için müslümanlara çamur atan müfterilerin şerlerinden Allah cümlemizi muhafaza buyursun.

Ahde vefa, emanete riayet ve saygı, dilin doğruluğu, kalbin doğruluğu hep birbirlerine bağlı hatlardır, birinin kopması ceryanın kesilmesine kâfi geldiği gibi dinin de, müslümanlığın da islâmlığın da, insanlığın da, böylece felce uğrar. Sonra bizi görenler müslü-manhğımızı, dolayısıyla da müslümanlığı tenkide kalkarlar. Halbuki müslümanlık başka müslümanım diyen kişinin hali başka. Bunu fark edemeyen zavallı bu sefer var kuvveti ile müslümanhğa çatmağa başlar. Bilmez ki kabahat müslümanlıkta değil, «müslü-

XIV        m

manim» diyen bizim gibi zavallılardadır. Müslümanlık her bakımdan çok güzel, çok sağlam, çok esaslı çok da muhkem kitab-ı ilâhi olan Kur'anı azimüşşanın gösterdiği yoldur. Sırat-ı müstakim işte bu İslâm yoludur.

Çok taaccüb olunur ki bugünkü insan, Allah kelâmını okumaktansa bir beşer kelâmını tercih etmektedir: Bunların ahiretteki yeri kim bilir neresi? Malûmu meçhule değişmekte. Memleket halkı arasında müslü-manlar arasında bir dağınıklık, bir perişanlık. Fakat yine herkes kendini beğenmektedir vesselam.

Şimdi her aklı eren de ermeyen de bu tarikatlar aleyhinde bir şeyler söyler dururlar. Kimi canım Peygamber aleyhisselamm zamanında böyle şeyler var mı idi, bunu nereden çıkardılar bunlar bid'atlardır, böyle şey olmaz, derler. Kimi de başka şeyler söyler. Lâkin insaf ile şöyle bir bakacak olsak; tam 30 adet çok zikir etmek-, 15 adet toplu zikir yapabilmek hakkında «et-Tergîb ve't-Terhîb» adlı hadis kitabının ikinci cildinin 393, 408 ci sayfaları arasında 45 hadis kime ve ne için zikredilmiştir? Diğer hadis kitaplarında ve hele Gaza-li'nin İhyasında ve sair kitaplarda zikrullah hakkında yazılan eserler ayrı bir bahistir. Şimdi bunların hepsini bırakıp da çalâ-kalem meydanı boş bulan tilkilerin arslan kesildiği gibi ağzına gelen her şeyi söylemekten, çekinmeyen kardeşlere deriz ki biraz insaflı olunuz ve iyi düşününüz. Haydi sen de eline teşbihini al da şu Peygamberin dediği teşbihleri çek bakalım. Çekmezsiniz, çünkü hem işinize gelmez ve hem de bu dünya saltanatını kim bırakacak.    .

Şimdi rica ederim söyle: Kabahat müslümanlıkta mı yoksa müslümanlarda mı? Ehl-i tarikatın da hatâları çoktur, kabahat tarikatta-mı, yoksa ehl-i tarikat-

XV

ta mı? Kabahat Allah Teâlânm zikrini yapmakta mı yoksa o zikri yapamayanlarda mı? O günahkârları görünce böyle müslümanlık mı olur, dersin de, haydi bakalım şu dünya sevgisini gönlünden çıkar ve nefs-i emmarenin elinden yakanı kurtar da göreyim seni. İşte ne kadar okursak ve ne kadar bilirsek bilelim bugünkü bilginler hep gözümüzün önünde, hepsi de nefislerine şehvetlerine ve şöhretlerine esir durumda. Bunu kim inkâr edebilir?

Cenab-ı Hak cümlemizi hakiki irfan sahiplerinden yani Hak celle ve âlâyı iyi tanıyıp bilenlerden ve emirlerine uyup yasak ettiği bütün günahlardan kaçıp daima Hakk'm zikri ile meşgul olup âhırette de şehidlerle beraber hasrolunan sevgili kullarından eylesin. Âmin.

XVI

HADİSLERLE NASİHATLAR

2. CİLD

ÖLÜM SONRASI AHVAL 1 — Amel Defterini Açık Bırakmak

 Jj jl ^u *âüj   Jtf. jl *j jU».

«insan öldüğü vakit amel defteri kesilir, yalnız üç şeyden kesilmez: Arkası kesilmeyen bir sadaka veya faydalanılan bir ilim veya ölene duâ edecek salih bir evlâd»

Hepimizin bildiği bir şeydir ki, bulunduğumuz dünya herkese olduğu gibi bize de muvakkattir. Vakit geldiğinde, daveti ilâhiyye vaki olunca herkes bilâiti-raz teslim olmak mecburiyyetindedir ki buna ölüm denmektedir. Bu ölümle artık her şey bitmiştir. Amel defteri kapanmıştır. Ne kazandı ise onunla haşr olacaktır, însan elbette istemez mi ki öldükten sonra da defter-i a'mâli kapanmasın. Hefgün bir çok sevaplar alıp hayır dualarla anılsın. O ne devlettir ki, kendi dünyayı terk edip gitmiş amma hasenatı kesilmiyor, bitmiyor. Binaenaleyh, insan gerektir ki şu yukarıda arz olunan üç şeyden birisini yapmış olsun.

Birincisi sadaka-i cariyesidir: Sadaka-i cariye çok geniş manâ taşıyan bir kelimedir. Cami, medrese, zaviye, yollar, köprüler, hanlar, hamamlar, mektepler,

4/HADlSLERLE NASÎHATLAR

kütüphaneler, sular, çeşmeler, bağlar, bahçeler, has-tahaneler ve saire gibi bir çok hayırlara sebep olan her şey bu sadaka-i cariyeden mâduttur. Ordu hizmetine vakfedilen fabrikalar, tayyareler, sair malzeme-i har-biyyeler yani cihada müteallik her şey de yine bu sadaka-i cariyeden mâduttur.

İkinci faydalanılan ilimdir. Lâkin bunların en mü-himmi insanlara dünyevî ve uhrevî, maddî ve manevî sahalarda faydası dokunan ilim ve eserlerdir. Bugünkü dünyanın tekemmülüne, terakkisine en büyük âmil, bırakılan ilimlerden erbabının istifadesi olmuştur. Bu hususta islâm ulemâsının bıraktıkları eserler doğrusu son derece şayan-ı takdirdir. Maalesef, bugün bile bu ilimlerden ve bizim kütüphanelerimizden en ziyade istifade eden Avrupalı mütefekkirler olmuştur.

Üçüncüsü, salih bir evlâd bırakmak ve o evlâdın yaptığı ibadet tâatın ve işlediği hayrat ve hasenatın sevabı hiç eksiksiz ana ve babanın defterine de yazılır. Bu suretle o, âhirete göçüp gitmiş fakat defteri kapanmadan bütün gün sevaplar almaktadır. Binaenaleyh, her mü'min muvahhide ve her müslüman kişiye yakışan en faydalı bir vakfı yapmak ve amel defterini kapamamaktır. Beşerriyyete ve bahusus mensup bulunduğu İslâm dininin terakki ve tealisine hem hayatta iken hem de hayatından sonra faydalı olabilmeğe çalışmak kadar doğru ve güzel bir iş olamaz. Onun için Allah Teâlânın verdiği servetten hiç olmazsa hakkın olan üçte bir servetini hayırlı bir vakfa vermekten kaçınma, geri kalan iki hisse de mirasçılarına yeter. Mirasçı eğer akıllı kimseler ise mirasa bile ihtiyacı olmaz; eğer akılsız ise ona miras ne fayda eder.

ÖLÜM  SONRASI  AHVAL/5

Bak bugün gözümüzün önünde gördüğümüz bir sürü vakıflar var ki bunlar hep ecdadımızın bıraktıkları vakıflardır, onlar da bu vakıflardan mütemadiyen faydalar görmekte ve sevaplar almaktadırlar. Vakfı bırakmak da kâfi gelmiyor, eğer o vakfı ayakta tutacak diğer akar vakıflar olmazsa bir vakit sonra yıkılıyor, kaybolup gidiyor. Onun için o vakıfları besleyecek arazi ve emlâki de o vakfın idamesine hizmet için bırak-mak gerekir. Mirasçıyı, ele bakacak derecede muhtaç bırakmamak şartı ile bu gibi vakıfları yapmayı ve yaşatmayı Cenab-ı Hak cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Âmin!

Bakınız bu kadar cami ve medreselerle birlikte bir de Vakıf Guraba-i Müslimin Hastahanesi vardır. Bir soğan bir altın dahi olsa, alınıp hastaya yedirilmesi için gereken parayı temin için çok büyük mallar tahsis edilmiştir. Hastanın iyi olduktan sonra evine veya köyüne kadar yol masrafının da verilmesi vakfında yazılı imiş. Allah celle ve alâ cümlesine rahmet eylesin. Âmin!

2 — Kişi Öldüğünde Melekler, «Ne takdim etti»? İnsanlar, «Ne Bıraktı» der:

 ol» İSI

 ,-

«İnsan öldüğü zaman melekler der ki; 'nesini takdim etti?' İnsanlar da der ki 'ne bıraktı?'»

Bugün gözlerimiz ile görüyoruz ki cenaze, bazan daha evden çıkmadan mirasçılar hemen gözlerini dört

6/HADİSLERLE NASÎHATLAR

açıp bir şeyler koparmağa çalışmaktadırlar. Halbuki melekler de, bu adam, amel-i salih ve hayır hasenattan neler takdim etti diyerek, onun âhıreti için hazırladığı hayır hasenata bakmaktadırlar. İnsanların gözleri mirasta, meleklerin gözleri de o mevtanın âhıreti için hazırladığı bir şeyinin olup olmadığına bakmaktadırlar. Ve eğer ibadât ü taattan, hayır ve hasenattan bir şey yoksa hele bir sadaka-i câriye, vakıf bırakmadan ve bir de vasıyyet etmeden gitmişse, o melekler kim bilir ne kadar üzüleceklerdir. Bırakılan mala mirasçılar her ne "kadar sevinseler de o da muvakkattir. Miras pek çabuk biter. Çünkü kıymeti bilinmez. Alın teri ile kazanılmamıştır ki kıymeti bilinsin. Onun için har vurup harman savururlar yine eski tas eski hamam kalırlar. Onun için mal da Cenab-ı Hakk'ın kullarına verdiği bir nimettir. Onda hem kendi hem de diğer mü'minlerin istifadesine çalışmak lâzımdır. Bunlar, anlayanlara çok güzel nasihâtlardır. Cenab-ı Hak cümlemize uyanıklık nasip eylesin. 'Âmin!

3 — Ölüye Âhiretteki Yeri Sabah ve Akşam Arze-

dilir:

 bU İSI

p\ jii

 iXL\

Sizden biriniz öldüğü vakit ona âhiretteki yeri sabah ve akşam arzolunur. Eğer o ölen kimse ehl-i cennet ise cennetteki yeri kendisine gösterilir ve eğer

ÖLÜM SOSRASI AHVAL/7

ehli cehennemden ise cehennemdeki yeri gösterilir ve kendisine «işte senin yerin burasıdır,» denir ve bu hal kıyamet günü ba's olununcaya kadar devam eder.»

Bu hadisi şerif Buhari ile Müslim'de de bulunduğuna göre hepimize şayan-ı dikkat ve hayrettir. Eğer ölümle her şey bitmiş olsa ne mutlu bizlere. Fakat bu hayatın bir mesuliyet günü taşıdığını bilmek ve inanmak iman ve Islâmm şartlarındandır. O âhıret ki herkesin burada yaptığı iyiliklerin mükâfatını ve yine yaptıkları fenalıkların cezasını göreceği ve çekeceği bir gün olduğunu da unutmamak gerekir. Evet öldükten bir müddet sonra bu canım vücuda bakılamaz, iğrenç ve korkunç, pis kokuların ve haşeratın üzerinde toplanıp herkes kısmeti kadar yeyip o güzel, kıyamadığımız nazenin, gül vücudu mahv ü perişan edip yok ederler. Bazan kemiklerden başka bir şey kalmaz. Fakat toprağa inkılâb eden yine o inşanın eczalarıdır, parçacıklarıdır, yine onlarda bizim bilemediğimiz yeni bir hayat vardır.

' Bizim koza böceklerini herhalde hatırlarsınız. Onlar da pek ufak tohumcuklardan dut yapraklarını yemek sureti ile dört hafta içerisinde ve dört uyku geçirdikten sonra kozasını yapar ve içinde kalırlar. İşte bu tam onun mezarıdır. Fakat Hakk'ın hikmetine bak ki o böcek şöyle uzunca bir böcek iken o yaptığı kozanın içinde onbeş günde akıllara hayret verecek bir durum alır. Onbeş gün sonra kozayı delerek dışarı çıkar amma hiç diyemezsiniz ki bu kozayı yapan böcek bu böcektir. Hayır o şimdi tam bir kelebektir. Yemeden içmeden kesilir, eş arar, evlenir, dölünü (tohumunu) bırakır ölür gider. O uzun böcek ne güzel bir şekil almıştır. Gayet güzel gözler, üstünde çok lâtif kaşlar, pek

8/HADİSLERLE NASÎHATLAR

güzel bir baş, iki adet kanat ve gayet güzel ayakları vardır. Artık sürünerek değil yürüyerek ve bazan da uçarak oyunlar yapar, artık yemesi içmesi de yoktur, işte bizim mezardaki hayatımıza bir numune olsa gerek. O toprağa inkılâb eden vücud bilâhare melekler gibi yemeden, içmeden kesilip âhıretteki kıyamet gününü bekler. O eczaların ve kemiklerin hepsinde bizim aklımızın ermediği bir hayat vardır. İşte bu hayattan dolayı mezarların üzerinde gezmek, oturmak ve onların çürümüş kemiklerini kırmak caiz değildir. Çünkü onları kırmak, diri bir adamın kemiklerini kırjmak gibidir. O kabirlerin üzerinde oturmaktansa ateş üzerinde oturmak daha iyidir, denmiş. Orası ibret mahallidir, gezme, yemek ve içmek yeri değildir. Oraya giden, bir kenarda oturup Kur'an-ı Kerimden bildiklerini okur. Sevabını orada yatan mevtaların ve akrabasının ruh-larma hediye eder ve ağlayarak hüzün ve kederle ayrılır. Yann bizim He halimiz böyle mi olacak diye intibaha gelir. Onun için mümkün oldukça her cuma günü insan, akraba-i teallûkatından âhırete göçenleri gidip ziyaret etmeli ve onlara Kur'an-ı Kerimden hediyeler vermelidir. Ve evlerinde dahi her cuma ve pazartesi geceleri Kur'anlar okuyup, mümkünse ziyafetler de yapıp hem onları sevindirmeli hem de kendisini de o âhırot gününe hazırlamalıdır.

Ne kadar mühimdir ki bu ölen kişinin ve hepimizin de hem cennette ve hem de cehennemde yerleri vakti ile yapılmış, hazırlanmıştır. Bu imtihan evinde bu ikiden hangisini kazandı isen işte ölür ölmez, evvelâ Azrail aleyhisselâm o canı alınca hemen o âhı-retteki yerini gösterir; «îşte senin yerin burasıdır,» der. Eğer cennetteki yerini gördü ise sevinç ile gözlerini dünyaya yumar ve maazallah, eğer cehennemdeki ye-

ÖLÜM SONRASI AHVAL/9

ri gösterilmiş; «îşte senin yerin de burasıdır,» denmiş ise, artık o mevtanın haline ne kadar acırsan, o kadar acı. Heyhat iş bitmiştir. İşte her sabah ve akşam bu yer kendisine arz olunup gösterilir. Eğer cennetteki yerini görürse sürür, sevinç içerisinde kabri de -bir cennet bahçesi olarak kıyamet gününe kadar bu hal devam eder ve maazallah eğer cehennemi hak etmiş, imansız, amelsiz gitmiş, hesapsız yaşamış, mesuliyet gününü idrak etmemiş ise kabrinde ona da cehennem yeri gösterilip her sabah ve akşam: «îşte senin yerin de burasıdır» dendiği zaman kabri de adetâ bir cehennem çukuru olarak tâ kıyamete kadar bu hal devam, eder, artık kurtuluş yak. Bunu iyi oku ve harekâtını buna göre tanzim et, hergün imanını tazele. Allah Teâlâ'nm emirlerini tut, yasaklarından kaç, Peygamberimizin yolundan, izinden, zerre kadar olsa dahi ayrılma. Her akşam ve sabah tevbe-istiğfarı unutma,

o# jiî \ş cjiı j j a/; ji

«ALLAHÜMME BARÎK Lt FÎ'L-MEVTÎ VE FİMA BADE'L-MEVT» de. 25 kere hergün oku. Sonra şu duayı da ezberle ve her namazın arkasından oku:

 «t

 -'• • •     -•

«İlahi, cehennem azabından, kabir azabından, hayatın ve ölümün fitnesinden, Mesih-i deccalın fitnesinin şerrinden sana sığınırım».

12/HADÎSLERLE NASÎHATLAR

jü İ^İ ifîj ^ kî İUÎ 'Jii 131 «!lî CUI piyiljî

Jjj Aj *JL-aj U IJl* Jüt ^>Ui £

 î  * î *        -*

 û ^' U

 /L* crtb v

«İhvanınızdan birisi öldüğü ve toprağı da üzerine örttüğünüz vakit sizden bir kişi onun başucunda kaim olsun ve sonra şöyle desin: "Ey falan oğlu falan" O işitir velakin cevap veremez. Sonra tekrar de-sinı "Ey falan oğlu falan". Muhakkak o kimse düz olarak oturur. Sonra yine desin: "Ey falan ibn-i fa-lane". O mevta hemen "Allah sana rahmet eylesin bizi irşad eyle" der, lâkin siz duyamazsınız. Sonra desin: Dünyada iken dediğin şehadet kelimesini ki: "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muham-meden abdühu ve Resûluh"ü hatırla. Muhakkak sen, Rab olarak Allah'tan (c.c.) nebi olarak Muhammed (s.a.s) den, din olarak İslâmdan ve İmam olarak da Kur'an'dan razısın. Bu telkin yapılınca münker ve nekir denilen melekler birbirlerinin ellerini tutarak' derler ki: Biz bu adamın yanından çıkalım, yapacak ve soracak bir şey kalmadı. Çünkü hücceti kendisine telkin olundu ve lâkin İnd-i ilâhiyyedeki hücceti ayrıdır. Bir kişi Peygamberimize sordu ki: Eğer anasını bilmezsek ne yapalım deyince. Efendimiz (s.a.v.) Haz-' retleri de cevaben» "Validenize nisbet ederek: Ey Havva oğlu falan, desin".»

ÖLÜM SONRASI AHVAL/13

Şimdiye kadar memleketimizde cari olan âdet üz-re yapılmakta olan telkine kimse bir şey dememiştir, diyenler olsa da kimse onların sözlerini dinlememiştir. Eğer ve şayet dersen ki: O kaim toprağın altında, o adam yukarda hafifçe söylenen bu telkini nasıl duyacak, bağırsa bile yine duyulmaz? Fakat hepimiz yine iyi biliriz ki insan ölmekle tamamı ile muattal bir hale gelmiyor, gece uyuduğumuz zaman adetâ ölü gibi oluruz. Hele bazı ağır uykulu kimseler vardır.ki sürük-leseniz bile duymaz ve uyanmaz. îşte o mevta hem duyar ve hem de sizden rica eder: «Aman beni irşad edin, bu sıkıntılı, korkunç halden kurtarın» diye yalvarır, yalvarır amma, onu da biz anlamayız. îşte o sırada verilen telkini o mevtaya sorguya gelen münker ve nekir adlı iki melek dinler ve bu adamın telkini yani soracağımız suallerin cevabı verildi, haydi gidelim derler, artık burada başka bir işimiz de yoktur der ve selâmetle çekilip giderler.

Cenab-ı Hak cümlemizin muini olsun. Bu hâdise hepimizin başına gelecek en büyük bir hâdisedir, kolayca, rahatça can vermek ve bu kabir sorgularından selâmet ile kurtulup, kabrinde cennetteki yerini seyr edip sürûrlara gark olunan ve kabri de cennet bahçelerinden bir bahçe gibi neşe ve sevinç içerisinde geçiren bahtiyar kularının zümresine cümlemizi ilhak buyursun. Âmin!

Fakat, hâzimüllezzat denilen bu ölümü unutmamak ve ona hazırlanmak hepimizin başlıca vazifelerin-dendir. Çünkü kurtulması mümkün olmayan bir vakıadır ve bu vakıayı çokça tefekkür edip düşünmek elbette her mümine borçtur. Çok düşünenlerin hem dün-

14/HADİSLERLE SASİHATLAR

yalan hem de âhıretleri ve hem de maişetleri çok rahat olur. Bir de günde yirmi kere hatırlayanın, şe-hidlerle beraber haşr olunacağı mevsuk rivayetler arasında geçmektedir.

Hemen Cenab-ı Hak yardımcımız olsun da hüsn-ü hatimelerle âhırete göçen ve sevdiği, razı olduğu zâkir, şâkir, sâbir, muhsin ve sâdık kullarının arasına kabul buyursun. Âmin.

5 — Mümin öldüğünde, Namazı Başucunda, Sadakası Sağ Tarafında, Orucu Göğsü, Üzerindedir.

 »>İ~aJI cJIT

 ISI

«Mümin öldüğü vakit namaz onun başı ucunda, sadaka sağ tarafında, oruç da göğsü üzerindedirler.»

ölüm, herkese gelecektir, fakat mü'minin ölümü ile imansızların ölümü hiçbir zaman müsavi olamaz. Azrail aleyhisselâm mü'minin canını almağa geldiği vakit gayet rıfk ile gelir, beşaret ile, sevindirici müjdelerle gelir, hem de elinde kelime-i şehadet yazılı olduğu halde gelir ve ona cennetteki yerini de gösterir. O zaman mü'min, ölümüne can atar, dünyadan tamamı ile nefret edip yüz. çevirir. Bir ân evvel Mevlâsına kavuşmayı cana minnet bilir ve bilir ki Peygamberimize, Sahabe-i Güzîn Efendilerimize ve sevdikleri âhı-ret dostlarına ve âhıret nimetlerine kavuşacaktır. Ar--

ÖLÜM SONRASI AHVAL/15

tık onun için en kıymetli saatler gelmiştir, yüzü güler, gözü güler, içi güler, dışı güler. En bahtiyar saatları-dır ve âhırette yani cennetteki yerini, sarayını, köşkünü, bağı, bahçesini ve hizmetkârlarını göre göre ve ce-malullahı müşahede ile bu fani âleme gözlerini yumar, artık o, bahtiyar kişi olmuştur, ölmüştür amma, en güzel, çok şahane bir âleme intikal etmiş, fani, olan bu âlemden baki olan âhıret âlemine göç etmiştir, artık saadet onun, selâmet de onundur.

Dâr-i dünyada Hâlik-ı Zülcelâlin emirlerine imti-salen kıldığı beş vakit namaz işte bugün imdadına yetişip başucunda yerini alır. Gerek sorgu meleklerine ve gerekse azab meleklerine karşı bu kişi dar-i dünyada bu kadar namaz kılmış, Allah Teâlâya kulluk etmiştir. Binaenaleyh, «buna hiçbir suretle dokunmanıza izin veremem» diyerek o kişinin bekçiliğini yapar ve korur. O nasıl dünyada namaz vakitlerini bekliyor ve gözlüyorsa, bugün de onu namazı yani namaz melekleri beklerler. Sağında ise onun yaptığı hayırlar, hasenatlar ve zekât ve sair sadakaları yer alıp o mevtayı azablardan, işkencelerden her çeşit ıztıraplardan korur muhafaza ederler. Göğsünde ise kocaman bir oruç kalkan olmuş onu muhafazaya memur bir asker gibi beklerler. Tabiî bu bizim bilmediğimiz, görmediğimiz âhıret âleminin mezardaki başlangıçlarıdır. Bunları bizlere bildiren, Cenab-ı Hakk'ın habibi sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)dir. İmanımızın iktizasıdır ki, onların haber verdikleri şeylerin hepsi haktır ve gerçektir. Onun için Allah ve Resulüne inananlara mü' min denmiştir. Bu «Lâ ilahe illallah Muhammedür Re-sûlullah» demekle tamam olur. îşte bu iman sahibi mü'min öldüğü vakit onun namazı, sadakaları, oruç-

16/HADİSLERLE NASİHATLAR

lan onu kabrinden, azabından ve âhıretin de azabından koruyacaklarının alâmetidir.

Bakınız, âhîret gününde kişinin en evvel namazından sorulacaktır. Eğer namazını dürüst ve tam olarak kılmış ise onun diğer hesapları da kolayca geçecektir. Binaenaleyh, ne mutlu o kimselere ki beş vakit namazını vaktinde güzelce ve cemaatla kılabilmişlerdir ve yine ne yazık o kimselere ki, bu fani âlemin pek çabuk geçen lezzetlerine aldanıp da namazlarını kaçıranlara ve kılmayanlara. Allah Teâlâ cümlemize intibahlar nasib etsin. Âmin!

«Sadaka belâyı defeder, ömrü artırır»

Az sadaka çok belâ defeder, tabirini hiç unutma. Sen yapacağın hayrı, Allah için yapacaksın ki, o da senin amel defterinde yazılsın. Kabirde ve âhıret gününde sana hem şefaatçi, hem de gölgelik olsun.

Oruca gelince, onun mevkii ind-i İlâhide. Cenab-ı Hak onun sevabını kimseye vermiyor. Binaenaleyh dünyada kalkan, âhırette kalkan, kabirde kalkandır vesselam.

ÖLÜM SONRASI AHVAL/17

6 — Yer, Kendisine Mü'minin Gömülmesini, Kafirin Gömülmemesini İsten

ısı

«Mümin kişi öldüğü vakit, yerler sevinirler, kendilerinde beşaret hasıl olur ve hiçbir yer parçası yoktur ki o mü'minin kendisine gömülmesini temenni etmesin (yani bütün yer parçalan: Onu bana, buraya gömünüz diye temennide bulunurlar). Lâkin kâfir, dinsiz öldüğü vakit yer kapkara karanr ve hiçbir yer parçası yoktur ki, o yer mutlaka kendisine gömülmesini istemez de Allaha sığınır, buraya gömmeyin diye.»

Bizim aklımız çok kısa ve dardır, hal lisanından hele hiç anlamayız. Halbuki bu da çok mühimdir, bun-lan hakikî veliler çok iyi anlarlar. Peygamberimiz (s.a.v.) e gelince O, Allah (c.c.)'ın sevgilisi, dostu kâi*-natı onun yüzüsuyu hürmetine yaratmış. Hiç bilmediği olur mu? İşte o güzel Peygamber diyor ki: Buradaki (el-meyyitten murâd) mümin kişi olsa gerektir Allahü a'lem. Böyle bir mü'min öldüğü zaman bütün yerler ölen mü'min aman bana defn olunsun, diye sevinir. Zira mü'minin güzel bir kokusu çok parlak bir de nuru

F. 2

18/HADtSLERLE  NAStHATLAR

vardır. Bu kokuya hemen herkes âşıktır. Fakat bizim gibi aptalların bundan haberi bile yoktur. Üstelik o mü'minin bir de gıybetini yaparlar. Hem diri iken hem de öldükten sonra. Bu çirkin huylardan bir türlü vaz geçemezler, sonra da kendilerini en iyi müslüman diye bilir ve âleme de ders vermeye kalkarlar. Allah Teâlâ cümlemizi bu gaflet uykusundan uyandırsın. 'Âmin!

Müslümana yakışan ayıp açmak mıdır, yoksa Set-tar ismine sığınıp ayıpları, kusurları örtmeğe çalışmak mıdır. Acaba başkalarının ayıplarını görürken, kendi kusurunu, hatâsını hiç de mi görmez? Kendi kusurları belki yüzleri de aşmıştır da hâlâ tevbe edip Hakk'a yönelememiştir. Hele hele «müslümanım» der de acaba kaç sabah, sabah namazına camie gitmiş, cemaatla namaz kılmış ve acaba kaç yatsı namazını camide kılabilmiştir. Halbuki bu iki namaza gelmeyenlerin ancak münafıklar olduğunu pek âlâ bilir de amma yine gelmez, gelse de herkeste hatâ, kusur görmekten geri kalmaz. Ve yine sabah ve yatsı namazlarının kıymetini eğer bilmiş olsalar güçleri yetmese bile yine sürüne sürüne, emekleye emekleye gitmeğe çalışırlar, nasıl ki dünya pazarlarındaki kazançları kaçırmadıklan gibi bu sabah ve yatsı namazlarının cemaatla kılınmasını da kaçırmazlar. Heyhat bugünün gafil müslümanlarma. Onun içindir ki ağzını açarken, kalemini çalarken, istediğin gibi yazarken hiç ve hiç de düşünmez misin ey muhterem kardeş?

Cenab-ı Hak cümlemizi doğru yoldan, dürüstlükten, Hakk'ın sevdiği hayırlı amellerden ayırmasın.

ÖLÜM SONRASI AHVAL/19

 Ehl-i Cennetin Cenazesinde Bulunanlara Allah Azab Etmekten Haya Eder,

 U 131

 ^J i$l Jiî

«Ehli cennetten bir kişi öldüğü vakit Allah celle ve alâ, onu taşıyanlara, cenazesine gidenlere ve onun namazını kılanlara azab etmekten haya eder.,

Bakınız, ne kadar şayanı dikkattir ki Cenab-ı Hakk'ın nazarında ehl-i cennet olan bir kimsenin cenazesinde bulunmak, ona herhangi bir yardımda bulunmak, cenazesini taşımak, cenazesinin arkasından yürümek ve cenaze namazını kılmak ne kadar makbul bir şey ki, Cenab-ı Hak bizleri de bu güzel hizmette bulunmağa teşvik ve gayretimiz olsun diye bu işleri, yapanlara afva vesile kılmaktadır. Böyle olunca bu hizmetlerden kaçmak kadar ayıp bir şey olamaz. Dünya işleri hiçbir zaman bitmemiştir, bitmesi de mümkün değildir. İşleri bahane edip müslümanh-ğın hakkı olan bu hizmetten kaçmak doğrusu hiçbir müslümana yakışmaz. Bugün ona yarın sana. öleceğini hiç hatırlamaz mısın? Hem cenazeyi götürenlerin her adımında bir günahı, hem de büyük günahının afv olunacağını muhakkak duymuş olman gerektir. Komşu hakkı, müslümanlık hakkı, insanlık hakkı nasıl olur? Buna ruhsuzluk derler, gönül karanlığından ileri gelir, umursamamak çok çirkin bir

20/HADtSLERLE NASİHATLAR

ÖLÜM SONRASI AHVAL/21

haldir. Allah celle ve alâ cümlemizi afvetsin de zengin, fakir, âlim, cahil demeyip dostlarının ve bahusus fakir kardeşlerin ve akrabâ-i teallûkatın cenazelerinde bulunmayı behemehal kendine borç bilmelidir. Cenazede ve kabristanda bulunduğu müddetçe kendini şöyle bir tefekküre, bir düşünceye vermeli ki, göklerde bile uçan bu güzel insan bak bugün ne âlemde. Hani kıyamadığımız o nazik ten ne hale gelmiştir, o sakırdayan dil bak artık bir ses çıkarabiliyor mu? O gören gözler, o bakmağa kıyamadığımız yüz bak ne hale geldi? Hele birkaç gün geçtikten sonra o kabre bir uğrasan da içine bir baksan herhalde yüreğin ağzına gelir. Nerede mezarına bakmak teneşir tahtasında yıkanırken bile görmekten yüreğimiz ürperiyor. Ah bu gafil insan ama ne de çabuk unutuyor, doğrusu hayret.

8 — Ölümü Çok Hatırlamak:

«Et-Tergîb ve't-Terhîb» in 4. cü cildinin 236. cı sayfasında Cenabı Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

«Siz hazimü'l-lezzat olan ölümü çok hatırlayınız» buyurmaktadır.

Hazimüllezzat; insanın ağzının tadını kesen, insanı hüzün ve kederlere gark eden, dünyasını hattâ kendisini bile unutturan ölümdür. Zira, haddi zatında evlerin ocaklarını söndüren, çocukları yetim bırakan, hanımları dul, beyleri de bekâr bırakan ölümü, iyice düşünecek olsak herhalde hiç olmasza birazcık bir

intibah, bir uyanma, bir silkinme olacaktır. Çünkü bunu tatmayan hiçbir canlı yoktur, her canlı er-geç ölüme mahkûmdur. Eğer ölüm olmasa dünya şimdiye kadar çoktan çökmüştü, zaten istiab da edemez. Şimdiki bu nüfus kim bilir kaç misli artacak, tarlalara ekin ekmek, meyve ağacı dikmek şöyle dursun dünyada insandan ayak basacak yer de kalmazdı. Allah'ın hikmeti ne kadar güzeldir. Herkes gelecek ve gideceği âhırete burada hazırlanıp cennetteki yerini almağa çalışacaktır. Bunun için en güzel çare ölümü çok düşünmek ve hattâ hatırdan çıkarmamaktır. Zira ölüm düşünüldükçe insanın herhalde tüyleri ürperir, iyi, salih ameller yapmağa çalışır ve bir de günah olan her şeyden hattâ süs ve saltanata müteallik her şeyden soğur, bütün gücünü âhıretine, Hakk'ın rızasına sarfetmeğe çalışır. Hayırlar yapar, herkese iyilikler yapar, kimseyi kırmaz, incitmez, darıltmaz, küstürmez, bilâkis, herkesi mümkün olduğu kadar sevindirmeğe çalışır.

Bu ölümü çok düşününüz, zira ne kadar dar geçimde olsanız dahi Cenab-ı Hak onlara bolluk ve genişlik verir, rahat ederler hem dünyada hem de âhî-retto. Eğer zengin ise o da ölümü çok düşünsün zira ölüm onun paraıarım, mallarını boş yerlere israflara, yaramaz yerlere, günah yerlere harcamasına mani olur ve bu suretle o zengin de, yine saadete ermiş olur. Bak kabirden her mevta için şöyle bir ses gelir, mümin için der ki: Sen benim üzerimde gezerdin de ben seni çok seviyordum, şimdi ise bana misafir geldin, bak ben sana ne hünerlerimi göstereceğim. Kabir manen açılır, gözü görebildiği kadar uzakları görür ve cennette bir kapı açılır. Oradaki insanları mest

22/HADİSLERLE NAStlIATLAR

eden nimetleri ve yaptığı ibadetlerin ve hayratının mükâfatını görünce artık kabri tam bir cennet bahçesi olur, sürür ve sevinç ve neşeler içerisinde kıyamet gününü bekler. Cesed çürümüş, çürüsün vatsın. O zaten topraktan halk olmuştu, elbet yine toprağa inkılâb edecektir. Asıl ise ruhun sürürü, Allah'ın lütuf ve ihsanı. Aman ya Rab, bizleri de kabri, cennet bahçelerinden olan kullarından eyle. Âmin. Bir de aksi olan bir kâfir ve bir fâcir öldüğü zaman kabir ona da söyler ve der ki: Sen benim üzerimde gezerken ben sana zaten çok kızıyordum, şimdi ise benim elime düştün, bak benim hünerimi sana göstereyim de gör bakalım der ve onu öyle sıkar ki kemikleri birbirine geçer ve onun için yetmiş de yılan halk olunup ona azab eder. Halbuki yine içine konanlara hergün der ki: Ben gurbet eviyim, gelenleri paramparça eder, darmadağınık ederim, ben yalnızlık eviyim, ben topraktan bir evim, ben kurtlar eviyim, dehşet eviyim darlık eviyim yalnız Allah Teâlâ'nın müstesna kıldığı kullar başka.

Ey muhterem kardeş! Bak sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bizlere ölümü çok düşününüz diye tavsiyede bulunmaktadır. Bir çok hikmetleri vardır. Bir kere nefsin hiç istemediği ölümü düşünmek evvelâ o nefse çok ağır gelir. Çünkü her istediğini yapmağa cesareti kalmaz sonra bir de kendisine bir korku gelir. Bu sefer de Hâlik'm emrine ve Resulüne ve Kitabına itaat edip hem günahlardan kaçmak ve hem de ibadet, tâata sarılmak ister, âhıret şevki artar, dünyadan da soğur, hak ve hukuka oldukça riayetkar olur, herkesle iyi geçinmek ve herkese de iyilik yapmak arzusu içinden doğar. Onun için sen de ölümü ve ölüm-

ÖLÜM SONRASI AHVAL/23

den sonraki âhıret hayatını hele hesap ve mizanı iyi düşün, cennet ve cehennemi hatırından çıkarma ki, kabrin, cennet bahçesi gibi olsun.

Cenab-ı Peygamber (s.a.v.)'e sormuşlar ki: «Mü*-minlerin hangisi efdaldir? Buyurmuşlar ki: Ahîâken en güzel olanıdır. Ve yine: Hangi mü'min akıllıdır? demişler. Ona da: «Ekyes» ölümü çok anandır ve ölümden sonrası için güzel istidad sahibi olandır ki «ekyes» de bunlardır». Ekyes: a'kal demektir yani akıllı olan ölümü ve ölümden sonraki ahiret âleminin hazırlığını yapan ve âhıretini mamur edip dünyada zühd ve kanâat sahibi olandır, onun için ölümden ve ölüm düşüncesinden uzak olan kimselere gafil kimselerdir denmiş.

Cenab-ı Peygamber Efendimiz (s.a.v.): «Allah Te-âlâdan hakkıyla haya ediniz» dediği zaman demişler ki: Allahtan hepimiz haya ederiz. O zaman buyurmuşlar ki: «Sizden lıayâ eden bir kimse amellerini sonra yaparım diye tehir etmez, hiçbir gecesi yoktur ki eceli gözleri önünde olmasın. Binaenaleyh karnına ve karnına giren herşeyin heialından olmasına dikkat eder, zinadan sakınır, dilini tutar, kimsenin gıybetini yapmaz, gözlerini muhafaza eder, haramlara bakmaz, kulaklarını haram şeyleri dinlemekten meneder ve haram lokma yemez. Ölümü ve ölümden sonraki çürüme ve mahvolmayı iyi düşünür, âhıreti isteyen de dünyanın zinetlerini terk eder. İşte bunları kim yapabilirse o Allah'tan hakkıyla haya etmiş olur.» Ölüm insanı gayr-i ihtiyarî ağlatır, hüzün ve kedere gark eder.

Dört şey vardır ki kalbin kasvetine, katılığına alâmettir ve şekavettendir. Bunlar, gözlerin ağlayama-

24/HADİSLERLE NAStHATLAR

ması, kasvet-i kalb (kalbin kasveti), tul-i emel, ve dünyaya haris olmaktır. Ve yine hayâsızlık alâmeti olan yiyemediklerini toplayıp biriktirmek, oturama-yacağı yerleri imar etmek, erişemeyeceği şeyleri ümid etmekten utanıp sakınmanın lüzumu belirtilmiştir. Hattâ Üsame radıyalahü anlı bir ay sonra vermek üzere yüz dinara bir deve almak istemişler de Peygamberimiz bunu duyunca Üsame'yi ayıplamış ve kınamışlar. Şayan-i taaccübdür ki bir ay müddetle nasıl pazarlık yapabilmiş, muhakkak Üsame tul-i emel sahihidir, buyurulmuş. Vah bizim halimize; O bonolarla, faizlerle iş yapıp para kazanmağa çalışanlara...

Buhari ile Tirmizî'nin Abdullah ibn-ı Ömer radı-yallahü anhümadan nakil buyurdukları şu hadisi şerif ne kadar şayan-i dikkattir.

Resulullah (s.a.v.) Hazretleri, Hz. Abdullah'ı omu-zundan tutarak şöyle buyurdular: «Dünyada garip gibi ol veya yoldan geçen gibi.» Hz. Abdullah (RA,) der ki: Akşam olunca sabahı bekleme, sabaha dahil olduğunda akşamı bekleme, hasta olmadan sağlığının kıymetini bil, ölmezden evvel de hayatının kıymetini bil.» (40 Hadis. İmam Nevevi).

Diğer bir rivayette şöyle denilmiştir: Resulullah (s.a.v.) cesedimden bazı yeri tuttu ve dedi ki: «Güya sen dünyada bir garîb misali veya bir yolcu misali ol ve nefsini, kendini mevtalar, ölüler arasında zannet.» Ey ömerin oğlu! Sabaha eriştiğin vakit senin akşama erişeceğine dair bir şey söyleme (yani işini hemen bitir de akşam üstü alırım veya akşam üstü veririm diye ümitlenme), akşam olunca da senin sabaha çıkacağına dair bir şey söyleme. (Akşamki işini sabaha bırakma,

ÖLÜM SONRASI AHVAL/25

sabaha çıkacağına güvenme ve ümitlenme). Hastalığından evvel sıhhatinin, ölmezden evvel hayatının kadr ü kıymetini bil. Çünkü yarın işinin ne olacağını bilemezsin. Yani hayatta mı kalacaksın yoksa mevtaların arasında mı yer alacaksın.»

Bunlar bize ne kadar güzel derstir. Cenab-ı Hak hemen cümlemize uyanıklıklar versin. Dünyanın fani, âhıretin ise bakî olduğunu bilerek ona göre hareket etmek nasib ve müyesser eylesin. Âmin!

Bir de sana Muaz b. Cebel radıyallâhü anh'den nakledilen hadisi de rivayet edeyim: Resul-i Ekrem efendimizden bir vasiyyet istemişler. O da buyurmuşlar ki:

«Allaha güya görürcesine ibadet et, nefsini mevtalardan say ve Allah Teâlâyı her ağaç ve her taş yanında zikr eyle (yani hiçbir vakit zikrullahtan gafil olma) ve bir günah işledi isen derhal bir hasene, iyilik hayır yap, gizli günaha gizli hayır, aşikâre günaha aşikâr hayır işle.»

Ölümü düşünmenin daha ne kadar çok faydaları vardır. Malûmdur ki buradaki hayatımız pek muvakkattir, elli sene, yüz seno pek çabuk geçmekledir. Bu arada dünyadaki işlere dalınca Allah Teâlâya lâyıkı ile bir ibadet, bir gönül uyanıklığı, kalb gözlerinin açılması, haktan haberi olması ve Resululahı müşahedesi ve bitmez - tükenmez esrardan bir şey anlamadan bir de bakarsın ki ecel gelmiş, artık bütün ümitler bir anda kesilir. İşte böyle bir acı güne gelip çatmadan Veysel-Karanî gibi adın cihanda bakî kalsın. Allah'a gel Allah'a. Yaptıklarımız, bütün emekler boşa gitmeden Allah'a dön Allah'a. Bak vazifemiz bu dünyayı

26/HADİSLERLE NASİHATLAR

imar etmek değil; onun için bu dünyaya gelmedin, bize bu âlemde Allah Teâlâ'yı tanıyıp O'na kulluk vazifelerini yapmak ve kullarına da şefkatle muamele etmek. Kulluğu bırakırsak Hakk'ın kullarına şefkat kendiliğinden kalkar. Halbuki merhamet edene ancak merhamet olunur. Merhametsizlere, şefkatsizlere elbette şefkat ve merhamet yakışmaz, ölümü düşünmek, ölümün neticesini düşünmek demektir. Âhıret mesuliyeti; dünyada iken kulluk vazifelerini yapamadığından ve Hakk'ın kullarına acıyamadığmdan, âhırette-ki sorgulan ve neticedeki cennet veya cehennem yollarından acaba hangisine sevk olunacağı kaygusunu taşımaktır; yoksa herkes ölür, gömülür, biter gider. Sakın böyle zannetme. Allah ve Resulünün sözlerine iyi kulak ver ve iyiler arasında yerini almağa çalış vesselam.

9 — Kişi Öldüğü Vakit Kıyamet Kopmuştur.

I

!^J)\S  4JÛİ   lfjL£İ*  A_r*\ı *  C-voLü  JtÂS nS Jk>ı  O>v»   Ijl

î   's  t    > ... -t   ¦''<•';

 0*

«Sizden biriniz öldüğü vakit onun kıyameti kopmuştur. Allah'a görür gibi ibadet ediniz ve her saat o Allah'a istiğfar ediniz.»

Kıyamet şu halde ikidir: Birisi büyük kıyamet ki dünyanın ömrü bitip âhıret kapısının açıldığı mahşer günü, hesap günü, mizan günü, cennet, cehenneme girilecek gündür. Buna kıyamet-i kübrâ denir. İkinci kı-

 SONRASI AHVAL/27

yamet ise: Öldüğümüz vakit her şeyin bittiği gündür, bize âhıretteki yerlerimiz gösterilir. Cennetteki yerlerini görene ne mutlu. Kabri, ravzatün min riyazılcen-net olarak rahatlıkla kıyamet-i kübrâyı beklerler.

Bir de imansızlardan biri öldüğü vakit ise ona da kabrinde cehennemdeki yeri gösterilir, tabiî kabri de bir cehennem çukuru olarak kıyametteki yerini bekler durur; artık ıztırabım ne tarif mümkündür ne de anlamak... Şimdi bunu bize duyurarak Allah Teâlâya ibadetin lüzumunu hissettirmek ve O'na lâyıkı vech ile ibadet yapılabilmesi için O'nu görüyormuş gibi ibadet etmek gerekir. Hakikaten biz O'nu her ne kadar göremezsek de onun bizi görmesi muhakkaktır. Allah Teâlâyı görmeğe bizim gücümüz, takatimiz kafi gelmez. Bizim güneşe bile devamlı bakmağa tahammülümüz yoktur. Allah Teâlânın mekandan da münezzeh olduğunu herkes de bilir. Lâkin insan Allah Teâlâyı tefekkür ederken O'nu cisimlendirmek, şekillendirmek, haramdır, günahtır. Çünkü Allah Teâlâ akla gelen her şeyden uzaktır, beridir, münezzehtir. O görür, bilir, işitir, söyler, gücü her şeye yeter, istediğini istediği gibi yapar, yaratan da O'dur. Ebedî bir hayat sahibidir. Fakat bunların hiçbirisi bizim ne hayatımıza ve ne de görüp - işitmemize benzer. O'nun huzuruna durulduğu zaman Allah Teâlânın kendisini gördüğünü hatırından çıkarmamalı. Velakin tecessüm ettiremez ve hiçbir şekli hatırına bile getiremez. Çünkü Allah Teâlâ bu gibi noksanlıktan münezzehtir. Bununla beraber çokça da istiğfar eylemesinin lüzumu da ayrıca tavsiye edilmektedir. Bu istiğfarın her zaman yapılması lâzım olduğu gibi bahusus namazların arkasından hiç olmazsa üç kere okunması da ayrıca tavsiye edilmektedir. Zira bizler Allah Teâlâya lâyık bir ibadet

28/HADİSLERLE NASİHATLAR

etmekten çok uzağız, hemen yaptığımız ibadetleri Allah kabul buyursun. Onun için her farz namazın arkasından üç kere istiğfar edip: «Aman ya Rab! Ben sana lâyık ibadet edemedim, kusurlarımı afvedip ibadetlerimi kusuru ile kabul eyle» diye tazarru ve niyazda bulunmak gerektir. Fakat bu niyaz yalnız namazlardan sonra değil belki (külle saat) yani her saatta istiğfara devam etmenin lüzumu bildirilmektedir. Buradaki saattan murad altmış dakikaya biz bir saat deriz. Bu öyle değil her an, hakikatta her zaman. Zaman ise su gibi akıp giden bir andır, yani her an her zaman istiğfardan hâli kalmayınız. Çünkü her an gaflet içindeyiz, gaflet ise en büyük günahtır. Binaenaleyh, her an için istiğfar etmek mecburiyyetindeyiz. Onun için büyüklerimizin bütün dertlere ve dertlilere istiğfarı tavsiye etmekte olduklarını pekala görüp okumaktayız.

10 — Ölüm Gelmeden Önce Tevbe ve Allah'ı Görürcesine İbadet

 t   -' * z    -ı   'ill'    *ı''î'      *îıı'*îı*' ,   Ajy   Aü\   J|   \My   I^Uİ   £jjj|   1^.1   L

«Ey iman edenler. Tam bir sıdk-u hulûsa mâlik bir tevbe ile Allaha dönün» (et-Tahrim: 8) buyrulmakta-dır.

Diğer bir ayette:

 ¦*.".

-Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok yar-lığayıcıdır.» (Nuh: 10)

ÖLÜM  SONRASI  AHVAL/-^

Tevbe etmesi kolaydır. Tevbe etmekten i tsat asıl günahlardan dönmek ve kaçmaktır. Bu ise yle kolay bir şey değildir, çok azim ve sebat ister. Oruç tutmak da kolaydır. Fakat günahlara karşı sabır ve metanet hepsinden daha zordur. Günahların başı ise gaflettir. Gafletten kurtulmak en büyük hünerdir.

Cenab-ı Hak lütuf ve keremi ile cümlemizi her türlü günahlar ve gafletlerden korusun. Âmin! Adem alayhisselâmın Cennetten çıktıktan sonraki duaları pek meşhurdur. O dualarla Hakk'a iltica edenler, Adem aleyhisselam afvolunduğu gibi afva mazhar olurlar. Bu dualar sabahlan okuduğumuz duâ kitabında mevcuttur. Hele baştan ikinci sayfada olan seyyidü'l-istiğ-far ne kadar mühimdir. İkinci ve üçüncü sayfada Âdem aleyhisselâmın duası içinde mevcut duaları mümkün olursa ezberlemek ve hergün sabah ve akşam okumak çok büyük bir ni'mettir, hem mağfirete vesile olur hem de cennete girmeğe sebep olur. Hattâ şu kadar ki çocuklan olmayan kadın ve erkeklerirt de candan istiğfara devamlan sayesinde çocukları olmuş. Bağ ve bahçelerde meyvelerin çokluğu ve bolluğu da bu istiğfarlara bağlıdır derler.

Ey muhterem ve aziz kardeşim! Senin de başlıca vazifelerinden birisi istiğfar olsun. O istiğfar da mutlaka peygamberlerin ve velilerin yaptıkları istiğfarlar olsun. Çünkü bu istiğfarlann bereketi de çoktur.

ALLAHÜMME   ENTE   RABBΠ  L   İLAHE   İLLÂ, ENTE (Sonuna kadar)

ALLAHÜMME ENTE'L-MELİKÜ LÂ İLAHE İLLÂ ENTE (Sonuna kadar)

30/IIADİSLERLE NASİHATLAR

ALLAHÜMMAGSİL ANNÎ HATÂ YÂ YE (sonuna kadar).

Bunlar, dört mezheb ehlinin Sübhaneke gibi namaza başlarken okudukları istiğfarlardır. Yalnız şu hadis-i şerifte şayan-ı dikkat bir nokta var ki pek mühimdir:

«Sizler, Allah'ı görüyormuşsunuz gibi ibadet ediniz.»

Allah celle ve âlâya öyle görür gibi ibadet etmek pek de kolay değildir. Bunun için en evvel Allah'ı en iyi bir şekilde bilmek lâzımdır, bu da ancak ehl-i sünnet mezhebinden olan ulema-i billâha mahsustur. Çünkü Allah'ı lâyıkı vech ile bilmek herkese nasip olmamıştır. Ehl-i tasavvuftan ehli sünnet mezhebinden olanlarla ve yine ehl-i sünnet ulemasına nasip olmuştur. Ve bir de bunların izlerinden giden bahtiyarlara nasib olmaktadır. Burada cümlemizi gayet güzel, ince vn kibarca ilme teşvik vard*r: Zira Allah Teâlâyı la-yıkt ile bilebilmek için, çok geniş bir ilme ve bir do tasavvufa ihtiyaç vardır. Tasavvufsuz ilim makbul olmadığı gibi ilimsiz tasavvuf da makbul sayılmamıştır (İmam Malik).

Binaenaleyh, hepimize bu hadis-i şerifte çok güzel nasihatlar vardır:

1  —¦ Ölmezden evvel ölüme hazırlanmak.

2  — Yaptığı her şeyi Allah Teâlânm rızasını kazanabilmek için yapmak.

ÖLÜM SOSRASI AHVAL/31

3  — İbadeti lâyıkı vech ile yapabilmek için ilmi tahsil etmek.

4 — İlmini sağlamlaştırmak için tasavvufa girmek ve tasavvufu tadmak.

5—Tasavvufu bugünün mukallid tasavvufcuların-dan değil Cüneyd'in, Bayezid-i Bistami'nin ve Gazali' nin, İmam Rabbani'nin, Nakşibend Bahaüddîn'in, Ab-dülkadir Geylanî'nin, İmam Ahmed Rüfaî Hazretlerinin ve sair, yolları ehl-i sünnet olan mutasavvıfların yolları olmalıdır. Bugün ise onların yolları takîb, ateşten gömlek giymek, demirden leblebi yemek gibidir, vani çok müşkildir ve zordur. Onun için bugün öyle •akiki mutasavvıf bulmak da mümkün değildir.

11 — Toprak, Hamil-i Kur'an'in Cesedine    Zarar Veremez:

 a aftfc îûZ 'J5TÎ -jü J\ cJü £

«Hâmili Kur'an olan öldüğü vakit, Allah Teâlâ yere vahy eder ki; onun etini yeme. Yer der ki: İlâhî senin kelamın onun içinde iken ben onun etini nasıl yerim?».

Hâmili Kur'an'dan murad, hakikî âlimlerdir, Kur'anın manasına hem âşinâ hem de Kur'an ile âmildirler. İşte bu bahtiyarlar da mev'ûd ecelleri gelip yere gömüldükleri zaman Cenab-ı Hak yere, vahy eder ki: Sakın bu âlimin etini yeme. Bu ne büyük bir iltifattır.

32/HADlSLERLE NASİHATLAR

Kur'an ile âmil olan her âlim bu lûtfa mazhar olacaktır. Kur'an-ı Kerîm Allah Teâlâmn kullarına, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem vasıtası ile gönderdiği bir kitaptır ki, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş olduğunda katiyyen şek ve şüphe yoktur. Bu kitab-ı azîm müttakilere hidayettir, o müttakiler ki, gayba iman eder ve inanırlar, aynı zamanda namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz nimetlerden muhtaçlara ve cihad yollarına infak ederler. Gerek Peygamberimiz ve Kur'an'a ve gerekse daha evvel geçmiş olan peygamberlere ve kitaplarına da iman ederler ve âhırete de inanırlar, bunlar Rablerinden bir hidayete nail olmuşlar ve felahı bulmuş kimselerdir.

işte sana bu âlim-i âhıret olan kimselerden gördüğüm bir canlı hâdiseyi anlatırken umarım ki yerlerin yiyemediği bu âlim kimseleri de öğrenmiş oluruz: İstanbul yollarının genişletildiği ve türbelerin etrafları açıldığı bir devirde bizim rahmetlik hocamız Tekfur-dağlı, Bayezit Camii şerifi müderrisi ve Gümüşhâneli dergâhı post-nişîni Hacı Mustafa Feyzi Efendi hazretleri de Kanunî Sultan Süleyman Camii şerifinin kıblesinde ve Kanuni Sultan Süleyman'ın türbesinin yanında dış tarafında sekiz-on kadar kabir vardı ki rahmetli Menderes bunların da kaldırılıp yanındaki boşluğa gömülmelerini istemiş ve bu suretle nakli kubur yapılmak üzere bizim de o merasimde murakıp olarak bulunmamızı istemişler. Biz de orada bulunduk. Mezarlar açıldı. İçinden çıkarılan kemikler hazırlanmış torbalara konarak hazırlanan mezarlarına naklediliyordu. Sıra bizim üstadımız Şeyh Hacı Mustafa Efendinin mezarına geldi. Mezar, zeminden hemen bir metre yüksek olduğundan bazı taşlar kopmuş ve me-

 

ÖLÜM  SONRASI  AHVAL/33

zarın içerisi gözükmekte idi. Nihayet mezar açıldığı zaman -defin de zannedersem otuz sene kadar bir zaman geçmiş olduğu hakle - rahmetlik Şeyh Hacı Mustafa Feyzi efendinin henüz sakalının bile bir kıh değişmemiş. Bütün bir cesedin sanki henüz, yeni-gömülmüş olduğunu hem biz hem bütün hâzirun, büyük bir cemaat kalabalığı tarafından görülmüş.. Toprpğm demek hakiki âlimleri yemediği hakikaten müşahedemiz olmuştur. Rahmetullahı rahmeten vâsia.

Halbuki Kur'an-ı azimüşşanda şehidler hakkında ve fi sebilillâh kati olunanlar hakkında (omvat) ölü demeyiniz diye bizleri ikaz etmekte (bel ahyaün) belki onlar hayati maneviyye ile haydirler, diridirler. Lâkin bizim onların hayatiyyetini anlayabilecek bir ka-biliyyetimiz olmadığından (ve lâkin la teş'urun) lâkin siz idrak edemezsiniz buyurulmuştur. Bundan anlıyoruz ki cesedler topraktan halk olunmuş maddi bir varlıktır. Asıl olan, topraktan halk olunan o maddi cesede can vermek sureti ile canlandıran ve onu bir müddet dünya yüzünde yaşatan, sonra da verdiği o canı alıp onu toprağa inkılûb ettiren, Allah Teâlâya bu yaşama müddeti içerisinde, yaratılış sebeblerini anlar da kendisini yaratana kulluk vazifesini güzelce yapar, ilim ve irfanla kendisini tezyin ederse inşaallah o, eti yenmez bahtiyarlar arasına girer. Etinin yenmemesi-nin başlıca sebeblerinderi birisi de ilmi ile âmil olmasıdır vesselam.

F. 3

34/HADÎSLERLE NASİHATLAR

12 — Cenazenin, Teyyümümle Defnedildiği Haller

 

«Erkekler arasında bulunan bir kadın vefat eder ve başka yıkayacak kadın bulunmazsa ve erkek de kadınlar arasında vefat eder ve başka erkek bulunmazsa o kadını erkekler, erkeği de kadınlar teyemmüm ettirir ve gömerler suyun bulunmadığı zaman gibL»

Bu hadisi şerifi kayd etmekten muradımız, kadınla erkek ve erkekle kadın arasındaki meşruiyyeti göstermek içindir. Diri olan kadınlarla ünsiyyetimiz malûmdur, her türlü sevişme, zevk-u safayı mubah sayarız da, günahına hiç dikkatimiz yoktur. Halbuki iyice dikkat edilecek olursa ölmüş, hayattan ayrılmış, söylemek şöyle dursun ona artık sokulmak bilo islemeyiz. Bu ölen kimseyi -ister İcadın ister erkek- birbirlerini yıkamağa müsaade edilmemiş de teyemmümle iktifa olunmuştur. Su bulunmayınca nasıl teyemmüm caiz ise, bunlar teyemmümle defn olunurlar.

Ölüye el sürmek ne kadına ne de erkeğe caiz olmayınca dirilerle oturup konuşmak, sevişmek, öpüşmek, kucaklaşmak nasıl caiz olur. Allah Teâlâ bugünün insanlarına insaf versin de o dans ve baloların ve buna benzer kadınlı erkekli her nevi oyunların insanlık üzerinde bırakacağı çok acı tesiri idrak edip, bu gi-

ÖLÜM SONRASI AHVAL/3i>

bi çirkin, Avrupa âdet, ananelerinden tamamı ile sıyrılıp kurtulmak nasib etsin. Bu ne pehriz ve ne biçim müslümanlık. Maalesef bu çirkin âdete müslümanlar nasıl kapıldı bilemem. Bu husus gençlerin elbette hoşuna gidecektir, arayıp da bulamadıkları fırsat. Fakat, birazcık müslümanhktan nasibi olan kimse tonlarla altın verilse bile katiyyen tenezzül edemez. Müslüman dediğimiz kimsenin Allah Teâlânın emirlerine muti, yasaklarından kaçan kimse olması lâzım değil mi? Bazı günahlar vardır ki onu sahibi gizlice yapar bunların ise afvı me'muldür. Fakat böyle ala melein-nas insanların ve hattâ ana ve babasının gözleri önünde erkekle kadının dans etmesi müslümanhkla hiçbir surette kabili te'lif değildir. Bir de bunu öğrenmek için uğraşanlara şaşmamak da mümkün değildir.

13 — Öldüğü Vakit Salih Kişi Bir An Önce Yerine Kavuşmayı, Kötü Kişi de Kavuşmamayı Diler:

 0s-

«Salih bir kişi tâbutuna konduğu vakit der ki: Çabuk çabuk, acele acele beni yerime götürünüz. Kötü bir kişi tâbuta konduğu vakit: Aman nereye götürüyorsunuz der.»

Yani ehl-i ilim, ehl-i Kur'an ve ehl-i takva, salih kimseler yıkanıp tabuta konduğu zaman -zaten ruhu kabz olunduğu zaman cennetteki yerini görmüş ol-

36/HADlSLERLE NASİIÎATLAR

duğundan bir an evvel oraya kavuşmak için- çabuk beni yerime götürünüz der. Çünkü kabri cennet bahçesidir, oraya bir an evvel gitmeği arzu ettiğinden: Kaddimûni, diye ruhen seslenir. Eğer ölen kimse günahkâr, fâcir, fâsık, münafık ise o da cehennemdeki yerini gördüğü için ve kabrinin de cehennem çukuru olduğunu bildiği için-. Aman beni nereye götürüyorsunuz, bırakın götürmeyin diye feryada başlar. Bunu er-bab-ı keşf olanlar hem duyarlar hem de görürler. Bu feryad ya ruhendir, veya hal ile tekellümdür. Hangisi olursa olsun ehl-i-cennet bir an evvel gitmeği istediğinden beni götürün! beni götürün! diye seslenir, öteki zavallı da yerinin cehennem oduğunu bildiği ve hatta gördüğü için oraya bir türlü gitmek istemeyeceğinden: «aman götürmeyin! nereye götürüyorsunuz yahu! görmüyormusunuz, aman götürmeyin» diye feryad ü figana başlar. Bunları sen sakın şaka sanma, yarın gözünü yumduğun vakit görürsün feryada başlarsın, amma kimse kulak asmaz. Onun için şimdiden tevbeni tazele ve Allah'a dön, başka fayda da yok çare de yok, son pişmanlık kâr etmez vesselam.

MADDİ VE MANEVÎ TEMİZLİK

Et-Tergîb ve't-Terhib (C. 2/427) de ki 23.'cü hadis meşhurdur. «Abdest (tuhur) imanın yansıdır» der. Tu-hur, taharet kelimesindendir. Malum taharet de iki kısımdır, iç ve dış taharetleri. Bundan murad ahlaken temizliktir. Malûmdur ki, her şeyin temizliği mat-lubdur. Bahusus yemek kablanmızm içinin temizliği çok mühimdir, dışı her ne kadar süslü ve yaldızlı olsa dahi içi pis ise hiç işe yaramaz olduğu malumdur. Binaenaleyh, insanın dışı her ne kadar temiz olsa da içi teiniz olmayınca işe yaramaz. O iç temizliği de iki

MADDİ ve MANEVÎ TEMİZLİK/37

kısımdır: Birisi ahlaken temiz olması biri de kalbinin itikaden ehl-i sünnet mezhebi üzere olmasıdır. Ahlaken temizlik ise günahlardan tamamen uzak kalmakla olur. Meselâ haram yiyen bir kimse hiçbir zaman ahlaken temiz bir insan ve müslüman olamaz. Onun için Günah Kitabı'nı çok oku. Vesselam.

İ'tikad'daki temizlik de akaid-i İslamiyeyi iyi okumak ve öğrenmekle ve bir de ehl-i sünnet mezhebi üzere yaşamakla olur. Bugün bir çok yanlış mezhebler var ki, onlardan son derece sakınmak ve kaçmak lazımdır. Şiilik, Rafızilik, Vehhabîlik, Kızılbaşlık ve saire gibi.

îmandan evvel yapılan hatalar iman edince nasıl afvolunuyorsa abdest de, abdestten evvelki günahları öylece mahveder, çünkü abdest zaten imansız olmaz. «Velhamdülillah» mizanı yarii teraziyi doldurur, «Süb-hanallahi velhamdülilahi» ise yer ile gök arasını doldurur, yani bunları teesim edecek olursak, sevabının büyüklüğüne ve çokluğuna işarettir.

NAMAZ NUR, SADAKA BURHAN, SABIR ZİYA, VE KURAN HÜCETTİR

Namaz, nurdur. Hem kendisi nurdur ve hem de sahibi için nur olur. Kıyamet gününde bu nur onun önünde, ardında, sağında ve solunda sahibi ile beraber hareket eder. Gönlünde de marifet-i İlâhiyye nurları zahir olur, kalbinde keşifler hasıl olur. Namaz sayesinde Allah Teâlâya dönülür; Her türlü günah Ve münker şeylerden muhafaza olunur. Bahusus melek gibi sessiz-sedasız, câmid bir şey gibi kımıldamadan, boynu bükük, sanki son namazı imiş gibi huzur içinde kıbnan namaz elbette nurdur, sahibi de nurlanır.

38/IIADİSLERLE   NASİHATLAR

SABIR/39

«Essadakatü bürhanün», Sadaka ise sahibi için burhandır. İnsana kıyamet gününde «malını nereye harcadın» diye sorulduğu zaman, sadaka verene bu sorgu olmaz. Çünkü sadaka verdiği için sadaka o kimsenin imanına alâmettir, burhandır, şahittir, delildir, hüccettir. Münafık ise parasının ne zekâtını ve ne de sadakasını vermez, çünkü imanı tam değildir, Allah Teâlânın bir verene on vereceğine inanmamıştır. Binaenaleyh, sadaka verenin imanına sadakaları alâmet olur.

«Essabrü ziyaün»: Sabır ise bir ziyadır. Sabır, evvelâ Allah Teâlânın emirlerine itaat etmeğe ve sonra da Allah Teâlânın yasaklarından men'e nefsini haps edip zabt etmektir. Hakk'm emirlerini ifaya alışmayan ve yine Hakk'ın yasaklarından kaçamayan nefis, sabırdan mahrumdur. Bu nefis, zahmet, meşakkat, derd, belâ ve mihnetlere de tahammül edemez. Bunlara tahammül, ancak, Allah Teâlânın emirlerine muti kullar için mümkündür. Binaenaleyh sabırlı insan her yerde memduh ve makbuldür. Düşman karşısında sabır ve metanet ise en büyük meziyettir.

İbrahim el-IIavass denilen büyük zat der ki: «Sabır, kitap ve sünnete uygıın amel etmektir.»

İbn-i Atâ ise: «Hüsn-ü edeple, belâlara   sabırdır»

demiş.

Ebu Alî ed-Dekkak ise (rahmetüllahı aleyhim): «Sabrın hakikati takdir-i İlâhiyyeye itiraz etmemektir» demiştir.

Belâ ve musibetleri şikâyet kasdı olmadan, anlatmanın sabra aykırı olmadığı da beyan buyurulmuştur.

Eyyûb aleyhisselâmın ibtilâsı çok büyük idi de hiçbir gün şikâyet etmediğinden Allah Teâlâ O'nu Kur'-an-ı Kerim'inde.

 ül

«Biz O'nu hakikaten sabırlı bulduk» (Saad: 44) diye medh ü sena etmiş. «Ne kadar güzel bir kul» diye tavsif buyurmuştur.

Eyyub aleyhisselamın çok mal ve çok da çoluk-ço-cuğu vardı. Kendisi de son derece sağlam bir vücuda sahipti. Elbette kulluğunu yapacaktır diye şeytan aley-hillâne hasede başladı ve dedi ki: «Bana müsaade et de O'nun malını, çocuklarını elinden alayım da bakalım sana kulluk edebilecek mi?» diye hile ve şeytanlığa başvurdu ve nihayet bütün malları yok oldu, çocukları da öldü. Kendi vücuduna çok acı arızalar geldi. Fakat Eyyûb aleyhisselâm bunların hiçbirisine iltifat etmeyip Allah Teâlâya ibadet ve taattan zerre kadar ihmal ve noksanlık yapmadı. Varlık zamanında, ibadeti ne ise hepsi elinden gittikten sonra yine aynı şekilde ibadetine müdavim idi. Hattâ memleketlileri onu memleketinden çıkardılar. Hastalığından korktukları için bu işi yapmışlardı. Amnîa Eyyûb aleyhisselâm bunlardan hiç müteessir bile olmamışlardı.

Kula lâyık olan sabır, sebat ve metanettir. Bu sabrın arkasında Hakk'm takdirine rıza vardır. Rıza ise en yüksek ve âli makamdır. Cenab-ı Hakk'm lûtfu geniştir. Bizleri de bu sabırlı ve takdir-i ilâhiyyeye razı ve müstakim kullarından eylesin. Şunu da unutma-

 

40/HADİSLERLE NASİHATLAR

KUR'ANI  KERÎM/41

malı ki, bir musibet karşısında Hakk'ın takdirine razı olmayıp da evinin kapısını ve elbisesini siyaha boyayıp matem tutanlar hakkında Allah Teâlânın hem gazabı ve hem de laneti vardır. Bunu beyan sadedinde Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali radıya'llahu anhüm Hazeratının siyah giyerek matem tutan kimseye Ebu Bekr hazretleri: «Ömründeki nefesleri adedince», Ömer radıya'llahu anh; «Nil nehrinin suyunun damlaları adedince», Osman radıya'llahu anh, «Dünya gün ve gecelerinin adedince», Ali radıya'llahu anh de, »meleklerin nefesleri adedince ona vebal vardır» buyurmuşlar. Verenin Allah olduğunu bilen ve alanın da Allah olduğunu bilen kişi, takdire rızadan gayrı ne yapabilir. İstediğin kadar feryad ü figan eyle, eline elbette günahtan başka bir şey geçmez. Hastayı ziyaret sün-net-i müekkededir, dost ve düşman demeyip ziyaret yapmak da müstehabdır. Hattâ ister tanıdığın olsun ister olmasın ve hatta kâfir dahi olsa onu ziyaret, müs-lüman için caizdir, demişler.

Hattâ Peygamberimize hizmet eden bir yahudi çocuğu hasta okluğunda, Resul-i ekrem onu ziyaret etmiş ve neticede çocuk müslüman olmuş ve ölmüş.

Hasta Allah Teâlâmn misafiridir derler ve her kim haştSİlğl GSn&sında «lâ ilahe illâ ente sübhaneke innî küntü minezzâlimin» teşbihini kırk kere okur ve ölürse Allah Teâlâ ona şehid sevabı verir, îyı olursa bütün günahları mağfiret olunur.

Muhasibi rahmetullahi aleyh der ki: «Her şeyin bir cevheri bir özü vardır. İnsanın cevheri de aklı ile sabrıdır.»  (Nüzhetü'l-Mecalis. C. 1.-sayfa: 49, 58).

«Ve'1-Kur'anü huccetün leke ev aleyke» (Ebu Malik el-Eş'arînin naklettiği hadisin mabadi) «Kur'an senin ya lehine veya aleyhine hüccettir».

Kur'an-ı Kerim Allah Teâlânın Peygamberimize 23 senede Cibril-i emin vasıtası ile gönderdiği kitabullah-tır. 6666 âyettir. Kullarına hak yolunu gösteren, müt-takilere hidâyet kaynağı olan Allah Teâlâyı bize bildiren, âhıreti tanıtan, cehennem ve cenneti gösteren ve bizlere dünya ve âhıreti öğreten ve ibadetlerin kime yapılacağını ve nasıl yapılacağını ve Hakk'ın rızasının nasıl kazanılabileceğini ve günahları ve Hakk'ın yasaklarını bize bildiren, Hak ile batılı ayıran bir kitabı mukaddestir. Bu kitapla amel eden herkes çok bahtiyar kişilerdir.

İmam Ahmed rahmetullah rü'yada Allah Teâlâ'yı görür ve: «Ya Rab, kulların Sana nasıl yakın olabilirler?» der. Buyurmuşlar ki:

«Benim kelâmımı (yani Kur'an'ı) okumakla.»

»Ya Rab, anlasalar da, anlamasalar da mı?» «Evet anlasalar da anlamasalar da benim ki la bun olan Kur'an-ı azîmüşşanı okumak suretiyle Bana yakınlık hasıl ederler.»

İbadetlerde her âzânın nasibi vardır. Gözün ibadetteki nasibi ise Kur'ân-ı aziBVüşsana bakmaktır. Kur' ana hürmetle bakmak bile göz ağrılarına şifadır. Günde 200 ayet-i kerimeyi bakarak bir kimse okursa kendi kabrinin etrafında bulunan yedi kabre şefaat eder. Şeytan aleyhillânenin en ziyade korktuğu şey Kur'ana bakarak okumaktır buyurmuşlar.

42/HADİSLERLE NASİHATLAR

KUR'AN-I KERÎM/43

Hz. Osman radıyallahu anh: «İki şifaya devam ediniz. Birisi Kur'an-ı azimüşşanı okumak, birisi de bal yemektir» buyurmuştur.

İmam Beyhaki der ki: «Bir kişi boğaz ağrısından    I Peygambere şikâyet eyledi. O da «Kur'an-ı Kerimi okumağa devam eyle» dediler. Kur'an-ı Kerimi okumanın sevabını tarife diller kâfi değildir. Sen hemen okumağa bak. Kur'an-ı Kerimi yüzünden okumak ezberden    \ okumaktan efdaldir buyurmuşlar. Bahusus bizim gibi    ! manaya âşinâ olmayanlar için şayan-ı tavsiyedir. Son-    I ra sakm tecvide riayet edemeyenlere veya tecvid bil-    j meyenlere: «Sakın okuma, günaha girersin» deme. Demir çalıştıkça parlar, durursa paslanır derler.  Okudukça açılırsın, okumazsan unutursun. Kur'an-ı hatm esnasında duâ müstehabdır. Zira bir çok melâike-i kiram bizlerle beraber duaya iştirak edip âmin derler. Kur'an kelâmullah,tır, onu okuyanı ve onunla amel edeni ise Allah sever, zira:

«Sizin en hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir.» buyurmuştur.

İlim - herkesin bildiği gibi-sayısı bilinmeyecek kadar çoktur, hepsi de mühimdir ve hepsine de ihtiyaç vardır. Bugün bildiğimiz doktorluk, mühendislik, kimyagerlik ve askerlik, idarecilik, iktisatçılık ve buna benzer cemiyetin muhtaç olduğu ilimler vardır ki hepsinin de bir çok şubeleri vardır. Meselâ: Bir doktorun her şeyi bildiğini zannederiz. Halbuki vücuttaki bütün

azalar ayn ayrı mütahassıslara muhtaçtır. Göz, kulak, burun, beyin, ciğer, böbrek, mesane, cild, dahiliyye, hariciyye, cerrahiye, filimci, fizikçi hep bunlar bir tıb Kelimesinin altındaki ilim dallarıdır. Mühendislik de öyle değil mi? İnşaatçı, elektrikçi, makinacı, kim bilir bunlar da kaç nevidir. Hele askerlik denince hergün değişen teknik usulleri, kara ordusu, deniz ordusu, donanması, tayyaresi, ikmal kuvvetleri, süvarisi, piyadesi, telsizcisi, telefoncusu, topçusu, makinah tüfekçisi, bombacıları daha bilemediğimiz ne kadar şubeleri vardır. Bunların hepsi de lâzımdır, hiçbirisine «buna lüzum yoktur» demeğe kimsenin hakkı yoktur. Bunları en iyi bir şekilde öğrenmek mecburiyyetindeyiz.

Lakin şunu da unutmamalıyız ki bunları bugün en iyi bilen ve yapan İslâm düşmanlarıdır. Vakti ile müslümanlar bu ilimlere pek güzel bir surette sahip iken muharebelerden, kendimizi düşmanlara karşı müdafaa mecburiyyetinden nâşi ilme lâyıkı vech ile hizmet edememişiz. Bilâkis düşmanlar da istilâ ettikleri memleketlerin servetlerinden fazlasıyla istifade etmişler. Altın, gümüş ve sair kıymetli madenleri elde etmişler ve bugünkü terakkilerine erişmişlerdir. Biz ise istilâcı değil İslâmı yaymak, İslâm medeniyyetini, ahlâkını öğretmek daha açıkçası insanları küfürden ve şirkten kurtarıp İslama ısındırmak, cehennemden kurtarıp cennete ulaştırmak için beş yüz sene zarfında 580'den fazla muharebe yapmışız. Durmadan yapılan bu muharebeler tabii insanlarda ne can bırakmış ne de mal. Bir vakitler dünyaya hâkim durumda iken bugün durumumuz mâ'lûm.

Avrupalı, Amerikalı, Asyalı gözünü dört açmış bizim kökümüzü bile kazımaya çalışıyor ve mütemadi-

44/HADİSLERLE NASI HATLAR

yen içimizden, bizi kemiren mikroplar bizi yok etmek için gayretlerini sarf etmektedirler. İşte gördüğün mason locaları; komünist partileri, solculuk mikropları hem bizim Türklüğümüzü ve hem de müslümanhğımızı sinsi bir surette elimizden almak için sarf ettikleri hilelerdendir. Topla yıkamadıkları İslâmiyye.ti ve Türklüğümüzü yıkan bu mason şebekesidir. Maazallah buna mübtelâ gençlerimiz pek de az değildir. Malûm ya koca Rusyayı idare eden yine mason şebekesinin oyunudur. Bu masonluk en korkunç mikroplardan daha korkulu bir ibtilâdır, mikroptan korkulur ve kaçıhr ve bilâkis masonluğa ve komünistliğe koşulmaktadır, bu ise çok taaccüb olunacak acı hâdiselerdendir ki bu da ancak müslümanlığı bilmemek ve Allah'ı tanımamak ve kitabına herhalde inanmamaktan neşet etse gerektir. Çünkü Allah'ını iyi bilen hiçbir müslüman böyle bir cinayeti katiyyen irtikâb edemez. Masonluğu kim medh ederse etsin bu münafıklığın tâ kendisidir, müslümanlığı sahtedir, camie Allah için değil adam kandırmak için giderler. Onun için masonluk müslüman-lığın baş düşmanıdır, çünkü yafoudi ve hıristiyan oyunudur. Onların dedikleri yardımlaşmanın en güzeli nıüslümanhkta zaten mevcuttur. Mason haddi zatında müslümanlığı bilmediği için mason olmuştur. Masonların dünyaları her ne kadar debdebeli, saltanatlı olursa olsun akıbetleri cehennem çukuru olacağında zerre kadar şüphe yoktur.

Ey aziz ve muhterem kardeş! Sana düşen vazifelerden en mühimmi bu masonu tanı ve bu nurlu şe-hid kanları ile yuğrulan temiz ülkemizde onlara yer venne ve onlara fırsat da verme. Ah ne kadar acıdır bugün masonları medh eden ne kadar meddah vardır

KURANI KERİM/45

ki bir lokma için onlara adetâ köle olurlar ve her fırsatta da onları desteklemeğe çalışırlar sonra da müs-manlığı kimseye vermezler.

Şimdi her ilmin bir çok dallan, şubeleri olduğunu yazmıştık. Bunları en iyi bilen ve yapan da Avrupalı kâfirler, dinsizler, komünistler, masonlardır. Biz de bu ilimleri onlardan öğrenmek için çalışmaktayız. O, aya ve yıldızlara giderken biz de seyirlerine bakarken onlarla boy ölçüşmemiz mümkün mü? Bugün ne kadar fabrika yaparsak yapalım bizi hiçbir zaman bulunduğumuz esaretten ve acı hayattan, zilletten kurtaramaz. Çünkü bizim onlara galebemiz ancak Allah Teâlâmn yardımıyla mümkündür. Biz dinimizi bırakıp da onlara uyarsak o zaman da Allah Teâlâ bize yardım eder mi dersiniz?

Bakınız hadisi şerifte: «Sizin hayırlınız Kur'anı öğrenip sonra da öğretendir.» Buyurulması da son derece calib-i dikkattir. Her ilim lâzım fakat Kur'an ilmi hepsinden ve her şeyden daha fazla lâzımdır. Bir insan her ilimden mahrum olsa dahi yine yaşayanlar gibi yaşar fakat Kur'an ilminden mahrum zavallı için hayat çok acıdır. Kur'an ilmi imana bağlıdır. İmansız insanlara kâfir de denir, müşrik de denir, yerleri hep cehennemdir. Ne kadar zengin, ne kadar bilgin olsalar da ve ne kadar elektriği, mikroplan keşfetseler de yerleri, karargâhları yine cehennemdir. Hüner, Allah Teâlâyı bilmek ve bulmaktır ve O'na kul-köle olmaktır. Emrini dinleyip cennete girmektir, Onun yolu da Kur'an-ı azimüşşam bilmek ve bildirmektir. İnsanın yalnız cennete kendisinin girmesi insanlık bakımından kâfi değildir. Hemcinsi olanlann

46/HADİSLERLE NASİHATLAR

KUR'AN-I  KERİM/47

da dalâletten, küfürden, şirkten, masiyyetten kurtulmalarına vesile olmak hayırlı insanların vazifesidir. Diğer ilimler dünya için ve ehl-i dünya içindir, ölünceye kadar o ilimleri ile faydalanırlar. Öldükten sonra ise hayatlarını boşa geçirdikleri ve asıl gayeden uzaklaştıkları için hem mesuliyet altında kalırlar hem de nihayet cehennemi boylarlar. Bunun da tabiî makbul bir şey olmadığı her akl-i selim sahibi için muhakkaktır. Binaenaleyh sizin hayırlınız fâni ilimleri değil, baki olan ebediyyet ilmini tahsil edendir. Kur'an ilmini öğrenmek diğer ilimleri öğrenmeğe mani de değildir. Bu suretle hem dünyanı hem de âhıretini kazanmış olursun vesselam.

Bakınız, Kur'an-ı azimi okudukça her harfe on se-vab aldığın gibi hatmettiğin takdirde alacağın sevabın hesabı bile sana yeter. Halbuki Müslim ile Ebû Davud'un Hz. Ebu Hüreyre'den rivayetleri şöyledir:

«Bir kavim, bir cemaat Allah Teâlâ'nm kitabını okurlar ve aralarında müzakere ve mütalâa ederlerse onların üzerine vakar ve saadet nazil olur ve rahmrt-i İlâhî onları gaşyeder ve melekler do onların meclislerini ziyaret edip zînetlendirirler ve Allah Teâlâ Hazretleri de onları Mele'i a'Iâ'daki meleklerine medh ü sena buyurur.»

Cenab-ı Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sel-

lem hazretleri, bizlere dualarımızın kabul buyurulma-sı ve her türlü felâket ve âfetlerden emin olmamız için en güzel çareyi gösteriyorlar: Kur'an-ı azimüşşam devamlı olarak okumak. Bu sayede hem nurlanır ve hem de gözünüz ve gönlünüz açılır, sahib-i keşf olursunuz .hem de sıhhatiniz yerinde olur ve hem de ba-kıruz Cenab-ı Hak ne kadar hoşlanıyor ki bizi meleklere bile övüyor. Yalnız şunu da unutma: Kur'an okunan eve şeytan giremez ve dertlerden kurtulmak isteyenler de muhakkak Kur'an-ı Kerîmi çok okumalı, gerek kendinin ve gerekse geçmişlerinin sevinmeleri için Kur'an-ı Kerîmi okuyup onların da ruhlarına he-diyye etmelidir. Bir de mühim bir ricam var, o da: çocuklarınıza muhakkak Kur'an-ı Kerimi okutunuz ve îslâmı en iyi şekilde öğretiniz; dünya bir araya gelse o yine dinine sahip ve hâkim kalsın. Sonra Kur'an okumanın sevabı nihayetsizdir. Kur'andah bildiği kadar Cennetteki derecelere nail olacak. En çok bilen en yüksek dereceye nail olacaktır. Kur'an okuyanların isteklerini, ihtiyaçlarını Cenab-ı Mevlâ, istemeden fazlasıyla verecektir. Kur'an-ı Kerîmi okuyanlarla okumayanlar arasında dağlar kadar fark vardır. Kur'an-ı Kerim nurdur, okuyanlar da nura gark olurlar. Sen bazı sapıklara bakıp da aldanma. Zira Kur'an, ehli takva için hem nurdur hem de hidayet kaynağıdır.

O'nun için Ebû Zer Hazretleri Peygamber Efendimizden bir nasihat istemişlerdi de, O da:

yer.

(1)   Mele-î âlâ: Büyük ve ileri gelen meleklerin toplandığı

«Allah'ın takvasına sarıl, çünkü o her işin başı (esası)dır.» buyurdular.        .        .«

48/HADİSLERLE NASİHATLAR

Daha ziyade etmesini istediği zaman Kur'an-ı Ke-rim'i okumayı tavsiye ettiler.

Zira Kur'an senin için yeryüzünde nurdur, semada yani âhırette de tükenmez sevaplara nail olmana ve yüzünün de nuruna ve Allah Teâlânın muhabbetine, seni sevmesine vesile olur, bu devlet sana yetmez mi dersin. Sonra Kur'an-ı Kerim, okuyan kimseye ayrıca şefaatçi da olacak ve hattâ okuyan çocuğun ana ve babasına da cennet elbiseleri ve taçları giydirilecek herkes ona hayran kalacak. Bunun için iki kişi vardır ki onlara herkes haset eder, yani gıbta eder, biri hâfız-ı Kur'an olan âlimlerdir ki gece gündüz okur, birisi de servet sahibidir o da gece-gündüz ikram ve ihsanda bulunur.

Şu hadis lbn-i Ömer radıyalahu anhümadan nakledilmiştir:

«Üç kişi vardır ki kıyamet gününün şiddeti onlara korku vermez ve onlar hesaba da çekilmezler ve aynı zamanda onlar büyük bir miskten, gayet güzel kokulu bir tepe üzerindedirler tâ bütün halk hesaptan kurtuluncaya kadar. Bunlardan birisi de Allah rızası için Kur'an-ı azimi okuyanlar ve kendisinden razı olan bir cemaata da imamlık edenler. Birisi de beş vakit fisebi-lillâh cemaatı namaza davet eden müezzinlerdir. Birisi de bir kuldur ki, halikı ile hem kendi arasını hem de kendi ile efendisinin arasındaki işleri güzelce yapandır, yani kölesi.»

Kur'an okuyanlar ve onunla amel edenler Allah Teâlânın has velileridir. Ona göre hareket et. Sonra

KUR'AN-I KERÎM/49

ehl-i Kur'an, etrafındaki yanan ve ehl-i beytinden cehennemi hak eden 10 kişiye de şefaatçi olacaktır. Bu ne büyük devlet ve ne büyük saadettir, başka ilimlere njsbet olunabilir mi?

îbn-i Mace'nin Ebu Hüreyre'den rivayetine ne dersiniz? «Kitabullahtan bir âyet okumak ve öğretmek için sabah vaktinde gitmek 100 rekât nafile namaz kılmaktan hayırlıdır ve yine sabahleyin ilimden bir bab (ibne taallûk eden meseleleri) öğrenmek için evden çıkmak ister amel etsin ister etmesin - bin rekât nafile namazdan hayırlıdır». Çünkü insanların hayırlısı insanlara faydalı olandır, bu da öğrendiği o ilimle kendisi faydalanmasa bile herhalde başkalarına faydası dokunacağından böylece ilme teşvik olunmaktadır. Allah Teâlâ bizleri bu ilimlere lâyık olan kullarından eylesin. Amin.

«Kur'an senin ya lehine veya aleyhinfe hücettir, delildir». Kur'an ile amel ettiğin müddetçe lehine, Kur'ana muhalif hareket edersen aleyhine hüccet olur. Binaenaleyh, bütün insanlar kendi nefisleri için çalışırlar. Kimisi çalışmasını Allah için yapar. Nefsini Allah satmış olur ve kendini azabtan, helakten kurtarır. Kimisi de çalışmasını şeytan için yapar yani şeytanın sözlerini dinler, ibadet ü taat yapmaz ve günah işleri işler ve bu suretle kendini şeytana satmış olur ve nihayet de helake kendini kendi eliyle atmış olur.

F. 4

50/HADİSLERLE NASİHATLAR

TEMİZLİK

«Temizlik imandandır.»

Bu hadis-i şerif lafzı itibarı ile pek kısa fakat mana itibarı ile bütün hayırları içine almaktadır.

1  — Nezafete, temizliğe davet eder ve  «nezafet imanın yarısıdır» der.

2  — Dış  temizliği  ile beraber  ahlâk temizliğini de emreder. Hased, kibir, kin, gazab ve bütün eziyyet verici şeylerden meneder.

3 — tyi, güzel ve salih amelleri işlemeyi ve Allah'ın emirlerine uymayı ve    beş vakit namaz ile zekâtı emreder.

4  — Malını hayırlı yerlere harcamayı, bahusus cihad hususunda titizlikle çalışmayı, fukara ve zua-fâyı himaye etmeyi emreder.

5  — Hor işin başı olan sabırla temayüz etmeyi, hatla cihaddaki moşakkatlara tahammül etmeyi, musibet ve ibtilâlara da ancak sabırla mukabele etmeyi emreder.

6  — Hepsinin de başı Kur'an-ı azimüşşana tamamı ile uymak ve emirlerine ittiba edip yasaklarından tam manası ile kaçmak ve uzak kalmaktır. Zira o Kitap çok mübarek bir kitaptır, okuyup anlayanlara ve korunanlara nûr ve hidayettir.

Mevlâ-yı Müteâl Hazretleri cümlemizi Hak yolun-

 

ZİKRULLAH/5!

dan Kur'an yolundan, Peygamber salallahu aleyhi ve selemin yolundan ve izinden ayırmasın. Âmin. Sallal-lahu alâ 6eyyidina Muhammedin ve âlihi ve sahibihî ecmaîn.

ZİKRULLAH

 Jli ÂİX

«Siz cennet bahçesine uğradığınızda cennet ni'-metlerinden yeyiniz» (duanızı istediğiniz gibi yapınız). «Cennet bahçesi nedir? Ya ResuluIIah» dediklerinde; zikir halkasıdır» buyurmuşlar.

 '  "*   I"    I   II-

 '^ju? 'Jli &\ >üj

Bu hadiste ise: «Siz cennet bahçelerine uğradığınızda cennet nimetlerinden yeyiniz.» «Cennet bahçesi nedir?» diye sormuşlar, «İlim meclisleridir» buyurul-muş.

il oUyl 'Jli 'çi)\ Uj 'J*J Jb-Lİl 'JÜ ilXl '^kj

«Siz cennet bahçesine uğradığınızda nimetlerinden yeyiniz, içiniz.» «Cennet bahçesi nedir, ya Resulul-

52/HADİSLERLE NASÎHATLAR

lah?» demişler. Buyurmuş ki «Mescidlerdir.» «Yemesi, içmesi nedir?» demişler. «Sübhanallah, velham-dülillah ve lâ ilahe illallahu vallahu ekber» buyurmuşlar.

«Allah Teâlâyı her taş ve ağaç yanında zikredi-

niz».

«Allah Teâlâyı zikr-i hâmil ile zikr ediniz». «Zikri hâmil nedir?» diye sormuşlar. «Zikr-i hafidir» buyurmuşlar.

Şu beş hadis-i şerifte Cenab-ı Peygamberimiz bizlerin Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin zikrinden gafil olmayıp, daima zikrullah ile meşgul olmamız için zikri, cennet bahçesine teşbih buyurmuşlar. (Ret') kelimesinin cennot bahçesindeki envai çeşit nimetlerden yeyip içmek değil, Allah Teâlâ'yı enva-ı çeşit elfaz, dualar ve tilâvet-i Kur'an ile zikretmek olduğunu pek güzel bir surette bizlere izah buyurmuşlar. Bazan halka-ı zikir, bazan da ilim meclisleri ve bazan mes-cidler ve mescidlerdeki tesbihat, tehlilât, tahmid ve tekbirler olduğunu, onların hepsinin de şu teşbihin içinde olduğunu beyan buyurmuştur. Teşbih şudur:

«Sübhânallahi velhamdü lillâhi ve lâ Uâhe illalla-hü vallahü ekber.»

ZİKRULLAH/53

Burada dört nevi zikir vardır: Sübhanellah diyerek Allah Teâlâ Hazretlerini her türlü noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif vardır. Ma'lûm-dur ki ehli küfür ve ehli şirk ve bâtıl mezhepler Allah'ı bilemedikleri için Hz. İsa Allah'ın oğludur demişler, Hz. Meryem'e lâyıksız isnadda bulunmuşlar, melekler hakkında kezalik münasebetsiz sözler söylemişlerdir. Ehl-i İslâm, bunların hepsini reddedip sübhanallah demişler. Allah Teâlâ evlâd edinmekten, hanım kullanmaktan, çoluk-çocuk sahibi olmaktan, ana-baba olmaktan münezzeh ve müberradır, bunların hiçbirisine muhtaç değildir ve bu gibi hallerden müstağnidir, mekâna da muhtaç değildir. Arş mahlûktur Allah ise haliktır. Hâlık ise mahlûka muhtaç olmaktan çok uzaktır, Arş yok iken de Allah var idi, şimdi de yine öyledir, mekândan, tecessümden münezzeh ve müberradır. Sübhanallah çok büyük bir teşbihtir, onu j.er namazın arkasından 33 kere söylediğimizin sevabını hemen Allah bilir demek en doğrusudur.

Buharî ile Müslim'in Ebu Hureyre'den yaptıkları şu rivayet de pek meşhurdur:

-Üll

«İki kelime vardır ki dile gayet hafif, kolay, mizanda, terazide çok ağırdır ve aynı zamanda Rahman'a

54/HADİSLERLE NASlHATLAR

ZÎKRULLAH/55

da çok sevgilidir». Rahman'ın sevgisi ona hayırlar isal eder. Hafifliği harflerinin suhuleti, telaffuzunun kolaylığı ye çabukluğu iledir. Fakat mizanda ise çok ağırdır. Bazan sevaplar cisimlendirilir de denmektedir, bu da ağır cisimlerdendir. Sübhanallah: Allah her türlü noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlan ile muttasıftır demek. Ve lisana hafifliği, mizanda ağırlığı, Hz. Allah'a sevgili olmasını beyan aynı zamanda bizleri bu teşbihe teşviktir. Çünkü çok kolay olmakla sevabı da o nisbette çok ağırdır, yani sahibinin kurtulmasına sebeb olur.

Ebû Zer radıyallahü anh'deıi: Resul-i Ekrem sal-lallahü aleyhi ve sellem Hazretleri buyurmuşlar ki:

«Sizlere, Allah Teâlâ'ya kelâmın en sevgilisini haber vereyim mi? Biz de:

— Ya Resulallah, Allah Teâlâ'ya kelâmın en sevgilisini haber ver, dedik. Buyurdular ki:

—  Muhakkak Allah Teâlâ'ya kelâmın en sevgilisi «Sübhanallahi ve bihamdihi»dir.  (Müslim. Noseî, Tir-mizî).

Allah Teâlâ'nın melekleri ve kulları için sevdiği ve seçtiği kelime kelâmın en efdali olan «sübhanallahi ve bihamdihi»dir. Bu teşbihe 124.000 sevabın yazılacağı da ayrıca bildirilmiştir. Fakat şunu unutmamalıdır ki, bu sevablar Cenab-ı Hakk'ın verdiği hesapsız nimetlerle karşılaştırıldığı vakit bütün sevabları nimetler alıp götürürler. Yalnız Allah Teâlâ'nın lûıfuna mazhar

olanlar müstesnadır. Bu va'd-i İlâhî zikrullahı çok yapmağa teşviktir. Şöyle bir hikâye naklolunur:

Vaktiyle bir deniz gezisi yapanlardan birisi kayıklarının batması neticesinde yakınlarında bulunan bir adaya yüzerek gider. Orada ikamet eden bahtiyar, adada başka kimse olmadığından, adadaki kendiliğinden biten meyvelerden yiyip, sulardan içip vaktini ibadetle geçirmiş ve nihayet ölmüş, hesap günü sorguya çekilmiş. Fakat Cenab-ı Hak bu kuluna hitaben: «Kulum seni cennetime lûtfum ile mi koyayım yoksa amelinle mi» diye sormuş. Âbid günah işlemediğini hesaba katarak: «Ya Rab amelim ile koy demiş.» Cenab-ı Hak meleklerine emretmiş ki: «Buna verdiğim göz nimeti ile bunun amelerini tartın.» Melekler de tartmışlar göz nimeti bütün amelerin sevabından ağır gelmiş başka ameli de olmadığı için cehenneme atılması icab etmiş fakat adamın aklı başına gelmiş de:' «Aman ya Rab amelimle değil rahmetin ile, lûtfun ile beni cennete koy» diye yalvarmağa başlamış.

Bu hadise bizlere ne güzel bir ibret dersidir. Görmo, duyma, idrak, akıl, zekâ, kuvvet, kudret, sıhhat, afiyet hepsi Allah Teâlâ'nın bizlere ihsanıdır. Bunlardan birisinin bile noksanlığı bizim bütün işlerimizi alt-üst eder, delilerden farkımız olmaz hattâ hayvanlardan da. Binaenaleyh, iki türlü, iki nevi ibadete muhtacız: Evvela Allah Teâlânm verdiği bu sıhhat, afiyet, akıl zekânın şükürlerini ifa etmek sonra da zikirlerimizi, ibadetlerimizi en iyi bir surette yapmağa çalışmak. Yoksa daima zararda oluruz. Sonra bu teşbihler adedince cennetteki yerlerimize ağaçlar ve hurmalıklar dikileceği de malûmdur.

56/HADİSLERLE NASİHATLAR

ZİKRULLAH/57

Ebû Ümame radıyallahu anh'den nakl edilmiştir: Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem nakil buyurmuşlar ki: «Gece ibadetleri sizlere meşakkatli ve zor gelirse veya malınızı Hak yolunda infak edip dağıtmakta bahillik ederseniz veya düşmanla dövüşmekten korkar ve kaçınırsanız (Sübhanellahi ve bihamdihiJyi çok zikr ediniz». Zira bu teşbih Allah Teâlâya daha sevgilidir, bir dağ altını fi sebilillâh inf ak etmekten.

Ve yine Ebu Hüreyre'nin rivayetinde. «Her kim günde yüz kere (Sübhanallahi ve bihamdihi) derse bütün günahları mağfiret olunur, günahları deniz köpükleri kadar çok olsa dahi». (Müslim, Tirmizî ve Ne-seî).

Bazıları bu teşbihlerin tevhid ve tehlilden efdal olduğuna da işaret etmişler.

Nuh aleyhisselâmın oğluna bir nasihati vardır: «Evlâdım, sana iki şey ile emrederim. Birisi: lâ ilahe illallah kelime-i tayyibesine devam, birisi de, sübhanallahi ve bihamdihidir». Bu teşbih bütün mahluka tın teşbihidir, bütün mahlûkatın rızıkları bu teşbih ve teh-lil iledir. Yani bunlara son derece ehemmiyet verip tevhid ve teşbihten hali kalmamağa çalışmalıdır. Zira yeryüzünde hiçbir şey yoktur ki Cenab-ı Hakk'ın zikri ve teşbihi ile meşgul olmasın, yalnız bunları biz idrakten acizizdir, her şeyde âciz olduğumuz gibi.

«Ve yine evlâdım seni iki şeyden menederim: Birisi şirk, birisi de kibirdir». Emrolunan iki şey zikir ve teşbihtir, menolunan iki şey de şirk ve kibirdir. Bu dört şey saadet ve selâmetin kökleridir ,dünya ve âhıretteki

saadet ve selâmet bunlara bağlıdır. Eğer sen de bu saadet ve selâmeti istiyorsan tevhid ile teşbihe devam eyle, şirk ile kibirden de kaç. Hergün 100 kere teşbih çekmekle defterine bin sevab yazılır veya bin günahın silinir (Müslim, Tirmizî).

Ve bu teşbih ki: «Sübhanallahi velhamdülillahi lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber» güneşin üzerine doğduğu her şeyden Allah Teâlâya daha sevgilidir. Sonra bu teşbihlerin her birisine mukabil cennetteki yerine bir ağaç dikilir.

Daha bakınız, yüz kere tehlil yüz kere teşbih yüz kere de tekbir getirmek, on köle âzad etmekten ve altı tane de deve kesmekten ve etini dağıtmaktan, ona daha hayırlıdır.

Bir adam gelip Rasulullah sallallahü aleyhi ve sel-leme şöyle dedi: «Ya Resulallah, muhakkak benim yaşım arttı, çoğaldı, büyüdü ben de zayıfladım» veya buna benzer bir şey dedi. «Bana bir amel öğret ki, ben onu oturduğum yerde yapayım.» Buyurdular ki «Yüz kere teşbih eyle. Bu sana îsmail evlâdından yüz köle azad etmişçesine sevaba muadildir ve yüz kere de Allahı tahmid eyle (Elhamdülillah) de. Bu da senin yüz atı, eğeri, gemi ve yükü ile fi sebilillâh vermişce-sine sevaba muadildir. Ve yüz kere de Allah'ı tekbir eyle bu da sana küadeli makbul yüz deveyi fi sebilillâh vermişçesine sevaba muadildir. Yüz kere de tehlil edersen yani (Lâ ilahe illallah) dersen bu da sana yer ve gök arasını sevabla doldurur ve hiç kimse yoktur ki bu kimsenin amelinden daha efdal ameli Allah'a ref oluna. Ancak bunun gibi yapanlar veya daha ziyade yapanlar müstesna.»

58/HADİSLERLE NASİHATLAR

Sübhanallah diyen kimseye 20 sevap yazılır ve 20 günahı silinir. Allahü ekber de böyle, Lâ ilahe illallah da böyle. Velhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn'i içinden derse ona da 30 cevap yazılır ve 30 günahı silinir.

«Sizler Cennet bahçelerine uğradığınızda onun nimetlerinden yeyip müstefid olunuz» tavsiyesine karşı; halka-i zikir, mescidler, ilim meclisleri ve «SübhanaJ-lahi velhamdülillâhi ve lâ ilahe illallahu vallahu ekber» diye dört nevi nimetten bahis buyurmuşlardı.

Tirmizî'nin Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh'den bildirdiğine göre.- Kullarının ind-i İlâhîde derece itibarı ile hangisinin efdal olduğu sorulmuş, cevaben «Allahı çokça zikredenler» buyurulmuş.

Hz. Ömer'in rivayetinde ise: «Her şeyin bir temizleyicisi ve parlatıcısı vardır kalblerin parlatıcısı da zik-rullahtır» ve Allah Teâlânın azabından kulları zikrul-lahtan başka hiçbir şeyin kurtaramayacağı da ilâve edilmiş. Demişler ki: Allah yolunda cihad da mı? Eğer, kılıcı kırılıncaya kadar dövüşse dahi zikrullah-ı kesir (Allahı çokça zikir) yine efdaldir.

Tabii bizim bu işlere aklımız ermediğinden herkes aklına geleni söylemekten çekinmez. Düşmanla dövüşmek, şecaat, bahadırlık ölümden korkmamak sureti ile saldırganlık her kavimde her millette görülegelen meziyyetlerdendir. Hattâ bu son devrin harblerinde korkak diye vasıflandırdığımız yahudilerin harblerde gösterdikleri meharet hepimizi hayretlere düşürdü dersek herhalde ayıplanmayız. îki veya üç milyon nüfusla, 30 milyon Mısır, 8 milyon Suriye, 2 milyon kadar

ZİKRULLAH/59

Ürdün, 10 milyon kadar Irak ordularına karşı galebe çalarak Kudüsü de işgal eden Yahudiye ne diyeceksiniz. Harblerdeki şecaat îslâmda makbul ve memduh-dur lâkin Allah Teâlânın zikrini çok etmek hepsinden daha âlâ ve daha da efdaldir. Zira böyle bir zâkir harbe girdiği vakit gözünü bile yummadan düşmanla çarpışır, eli kılıcında, dili de zikrullah'da, gönlü de tam manası ile Allahladır. Allah Teâlâ da; «Ben de kulumlayım, ilmimle her şeyi muhitim» der. Bu ne devlet ve ne saadettir.

İbn-i Mace'nin Ebu Hüreyre'den rivayeti ise şöyle: -Hadis-i Kudsidir-. Allah Teâlâ buyurur ki:

«Kulum beni zikrettikçe ve dudaklarını kımıldat-tıkça Ben onunlayım».

Hele Tirmizî'nin Abdullah b. Büsr'den rivayeti ise:

— Bir adam geldi ve: Ya Resulullah İslam şeriatı muhakkak çoğaldı (mesela 32 farz, 54 farz gibi) bana bir şey haber ver de ben de ona yapışıp kurtulanlardan olayım. Buyurdular ki: «Dilin, Allah Teâlânın zikrinden hali kalmasın, gönlün de Allah'ın zikrinden gafil olmasın» yani daima dilinle Allah Teâlânın zikrinden ayrılma, gönlünle de yine Allah'tan ayrılma, gönlün diline, dilin de gönlüne mutabık olsun.

Bu zikrullahm çokluğunun, imanın kuvvetinden ileri geldiğini unutmamalı.

60/HADİSLERLE NASİHATLAR

DÜNYA VE AHtRET SAADETİ/61

tbn-i Ebi'd-Dünyanm Ebü'l-Meharık radıyallahu anhüm hazretlerinden yaptığı rivayet pek hoştur: Mi' rac gecesinde Resul-i Ekrem salla'llahu aleyhi vo sel-lem hazretleri Arşın nuruna gark olmuş bir kişi gördüm. Bu kimdir, bir melek midir? dedim. Hayır dediler. Dedim ki: Peygamber midir? Hayır dediler. Öyle ise kimdir? dedim. Dediler ki: Bu bir kişidir ki dünyada dili Allah Teâlânm zikri ile rutubetli (yaş) idi, kalbi de mescidlere bağlı, her türlü imariyyete gayret eder ve cemaattan da ayrılmaz, valideynine de asi olmazdı sebbetmezdi, sebbettirmezdi. Yani sen başkasının anasına sövdü isen tabiî o da senin annene söveceğinden ne başkasının annesine söver ne de kendi annesine sövülmesine sebeb olur, bu suretle de âsi olmazdı.

Bunlar bizlere ne güzel bir ders ne kadar hoş, tatlı nasihatlardır. Cenab-ı Hak cümlemizi hakiki zâkir-ler zümresinden eylesin. Âmin.

DÜNYA VE ÂHIRET SAADETİNE ERİŞTİREN ŞEYLER

Sevban radıyallahu anh diyor ki:

gi mal hayırlıdır da onu saklayalım veya onları toplayalım. O zaman buyurdular ki:

iaMj LJbJJI 2)jj£>_

«Altını ve gümüşü yığıp biriktirenler» (Tevbe: 34). ayet-i kerimesi nazil olduğu zaman ben Resulullah sal-lallahu aleyhi ve sellem ile bir seferde beraber idim. Bazı Ashab-ı kiram dediler ki: Bu âyet altın ve gümüşün saklanması hakkında nazil oldu. Biz bilsek ki han-

«Saklanacak, toplanacak, elde edilecek şeylerin efdali Allah'ı durmadan zikreden bir lisan ve Allah Teâlânın verdiği nimetleri israf etmeden, zayi etmeden, günahlara girmeden şükreden bir kalb, kocasının imanına, iyi ameller işlemesine yardımcı bir kadın».

Cenab-ı Hak cümlemizi dili zakir, kalbi şakir olanlardan eylesin. îmana yardımcı olan bir hanımefendi ihsan buyursun. Dilin zikri, kalbin şükrü ne kadar mü-himse hanımın da erkeğine hem muti ve hem de mü' mine olup imanda, ibadet ü taatta kocasına yardımcı olması ne büyük ni'mettir. Mesela erkek gündüzleri ağır işlerde yorulur, gece ibadetine uyanamaz, hanım efendi ise evinde, oldukça da hafif işlerde ve istirahatı çoktur, geceleri kalkması mümkündür. İşte o zaman beyini de kaldırır, beraberce bir gece namazı kılabil-meleri ona bir yardımdır. Daha bunun gibi bir çok hadiseler vardır ki hanımlar beylerine yardımcı olurlar. Bundan dolayı üçüncü ni'met de kocasına imanda yardımda bulunmak demiş. Dünya işlerinde erkeklerine yardımda bulunan kadınlarımız çoktur, buradaki murad-i Peygamberi imanda yardımcı yani âhıret işlerinde, abdestinde, guslünde, ev hizmetlerindeki taharetlerde, gözünün dışarıda olmaması için onun dindar olmasına gayret eden hanım efendi ne güzel med-he şayandır.

62/HADİSLERLE NASİHATLAR

DÜNYA VE AHİRET  SAADETÎ/63

Taberanî «bi isnadin seyyidin» kaydı ile Hz. Ibn-i Abbas'tan rivayetinde ise Resul-i Ekrem saJlallahu aleyhi ve sellem hazretleri:

 ıiû

 çiî

 â; V

— Dört şey vardır ki her kime verilirse muhakkak ona dünya ve âhıret hayırları verilmiş olun

1  — Kalb-i şakin Nimetlere şükür pek mühimdir. Nimetler şükür oldukça artar. Şükrü ifa edilmeyen nimetler de elden gider. Komünist memleketlerde olduğu gibi hürriyetten mahrum köle gibi yaşarlar. Firavunlar devrinde yaşayan insanlar gibidirler. Gökte uç-salar ne kıymeti var.

2  — Lisan-ı zakir, insanları günahlardan   korur. Allah'ın yasak ettiği işleri irtikab edemez. Kimsenin ne malında ne de canında gözü olamaz.

3  — Belalara sabreden bir beden: Açlığa, susuzluğa ve bütün ibtilalara sabredip kimseyi rencide bile etmez. Hakk'm takdirine razı bir kul.

4  — Nefsinde ve erkeğinin maunda hıyanetlik etmeyen bir hanımefendi: Böyle bir hanımefendiye malik olmak en büyük bir bahtiyarlıktır. Onun için sen evlenirken veya çocuğunu everirken dikkat edeceğin mühim şey kadının dindar olması ve ailesinin de din-

dar olmasına çok dikkat etmek gerektir ki ömür boyunca senin ya saadetine veya felâketine sebeb olacak bir ocak kuracaksın. Şimdi istersen kendi aklınla amel et istersen Peygamberinin gösterdiği yoldan git.

Said el-Hudrî hazretleri rivayet ediyorlar: Resul-i ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdular ki:

«Dünyada bir takım kimseler vardır ki yumuşak yataklarında Allah'ı zikrederler de Allah da onları cennetin yüksek derecelerine eriştirir, bu da onların her zaman Allah Teâlâyı zikretmelerinin mükâfatıdır.»

Buharî ile Müslim Ebu Musa radıya'llahu anh'dan şöyle nakletmektedir: Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki:

p

«Allah Teâlâyı zikredenin ve bir de Allah'ı zikr etmeyenin misali diri insanla ölü insanın misali gibidir». Yani Allah Teâlâyı zikredenler diri, canlı insan ve yine Allah'ın zikrinden gafil, zikrinden mahrum olan kimseler de ölüler misalidir. Yani manen ölüdürler. Zikir dirilik, canlılık, zikirden mahrumiyyet ise cansızlık alâmetidir. Çünkü diride hareket olur faydalı da olur zararlı da. ölüde hareket olmaz faydası yok, zararı çoktur, müstâhıktır. Öyle ise diri kişiler Hakk'ı zikredenlerdir. Hakkı zikretmeyenler de ölüdürler, vesselam.

Ebû Said el-Hudrî radıyallahu anh nakleder ki: Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:

«Size deli deninceye kadar Allah'ın zikrini çok edi-

niz.*

64/HADİSLERLE   NASİHATLAR

DÜNYA VE AHİRET SAADETl/65

Çünkü herkesin gözü dünyada, böyle dünyasını bırakıp da Allah Teâlânın zikri ile meşgul olanlara insanlar tabiatı ile: «Şu deliye bak, herkes para kazanmağa koşarken, mal, mülk sahibi olmağa çalışırken bu da oturmuş Allah'ın zikri ile meşgul, ne deli adam, zavallı» derler, acırlar. Halbuki asıl acınacak kimse kendileridir, âhıretlerini yıkıp dünyayı yapmağa çalışıyorlar, halbuki bu yaptıklarının: hepsini bırakıp gidecekler. Âhirette ise ellerine bir şey geçmeyeceğinden o zaman çok pişman olacaklar amma ne fayda.

tbn-i Abbas radıyallahu anh'dan rivayet olunan hadis-i şerifte, cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:

«Her kim gece teheccüd namazı kılmaktan aciz olsa ve malını fi sebilillah hayırlara vermekten bahillik yapsa ve düşmanla cenk etmekten korksa Allah Teâlânın zikrini çok etsin». (Taberanî ve el-Bezzar).

Cabir radıya'llahu anh'ın hadisi ise çok şayan-i ehemmiyettir:

«Ademoğlu zikrullahtan başka bir amelle kendilerini azabtan kurtaramazlar, o zaman dediler kit fi sebilillah yapılan cihad da mı? Evet fi sebillâh cihad da kurtaramaz, ancak kılıcı kırılıncaya kadar dövüşürse»; «Taberâni Fi-s-Sağir ve'1-Evsat ve ricalühüma ricalüssahîh).

Beş şey vardır ki bütün insanların nazar-ı dikka-tma arz olunur:

1 — Allah Teâlâya hiçbir suretle şirk koşmamak-tır. Şirk şuna benzer: Bir insan bir hizmetkâr tutar parasını verir, karnını doyurur bir de mesken verir

kendisine yapacağı işler de gösterilir. Fakat bu adam işi başkasına yapar, yani başkasına çalışır. Buna hanginiz razı olursunuz? Muhakkak sizleri yaratan ve rızkınızı veren Allah'tır. Binaenaleyh, O'na şirk koşmayınız (oğlu vardır, kızları vardır, Aanımı vardır demeyiniz) .

2  — Namaza durduğunuz zaman sağa-sola başka şeylere iltifat etmeyiniz, bakmayınız, meşgul olmayınız. Zira siz Allah'a döndüğünüz müddetçe Allah da size yüzünü çevirmiştir.

3  — Size oruçla emreder. Bunun misali: Bir adam ki kesesinde koku vardır, hepiniz o kokuyu koklamak ister, halbuki orucun manevi kokusu ind-i İlâhîde misk kokusundan daha atyabdır kokuludur.

4  — Sizlere sadaka vermenizi emreder. Bunun da misali şöyledir: Bir adam düşman yakalamış, ellerini boynuna bağlamış, boyununu kesmek için yaklaşır, adam da kendini kurtarmak için çalışır ve elinde avu-cunda nesi varsa hepsini verip canını kurtarır.

5 —^ Sizlere Allah çok zikir ile emreder.   Bunun da misali: Bir adam ki onu düşman süratle kovalamaktadır. O da gayet kuvvetli bir kal'aya sığınarak kendini kurtarmıştır. İşte tıpkı bunun gibi kulu şeytandan ancak zikrullah ile kurtarmak mümkündür. Bu beş temsil hepimize güzel bir ders ve bir ibret levha-sıdır, gerek şirkin ve gerekse namazın ve orucun ve sadakanın ve zikrullahın insanlar için ne kadar lüzumlu olduğu çok açık misallerle pek güzelce belirtilmiş olduğundan Cenab-ı Hak bizleri de bu nasihat-lardan müstefid olan kullarından etsin. Âmin!

F. 5

66/HADİSLERLE NASİHATLAR

Said el-Hudri hazretleri şöyle nakletmektedir:

Resul-i Ekrem'den soruldu ki: Kulların hangisi ind-i İlâhide ve yevm-i kıyamette efd.. İdir? Buyurdular ki: Allah'ı çok zikredenler. Dedim ki:

— Ya Resulallah fi sebilillâh gazilerden de mi? Buyurdular ki: Eğer kılıcı ile kmlıncaya kadar vursa ve kana bulansa, yani ölümden korkmayıp düşmana şecaat gösterip saldırsa ve bu arada yara alıp kanlara bulansa yine Allah'ı zikretmek, derece itibarı ile bu cihaddan efdaldir, buyurulmuş.

ZİKRİN NEVİLERİ

Şunu da sana hatırlatayım da sen de kusura bakma: Düşmanla dövüşmek bir hünerdir, bir şecaattir, kahramanlıktır, bir fazileti vardır, bu şecaat herkeste elbette bulunmaz. Fakat bugün de görüjoruz ki nice kimseler vardır ki bütün emekleri boşadır ve yerleri yine de cehennemdir. Halbuki Allah Teâlâyı çok zikretmeğe çalışan ye her zaman ve her şeyde Allah Te-âlânın zikrini dilinden bırakmayan ve gönlünden çıkarmayan bahtiyarlar, her zaman ve her yerde mümtaz ve Allah Teâlânm sevgili, bahtiyar kullarından olması yetmez mi? Bu zikirlerden murad-ı Peygamberi: (Allahu a'lem bissavap)

 Ij 4)1 V!

 4i

 IJ -âl ^

ZÎKRÎN NEV'ÎLERÎ/67

\ vı y %

istiğfarların hepsi. Hele seyyidü-1-istiğfâr...  Duaların her nevi.

La ilahe illallah, Allah, Hû, doksan dokuz esma-i hüsnanın hepsi. Kur'an-ı kerimi tilâvet, hadis-i şerifleri mütalâa, ilm-i dini müzakere, nafile namazlar.

Işrak namazı: Sabah namazından ve güneş doğduktan 30 veya 45 dakika geçtikten sonra kılman iki veya dört rekât namaza denir.

68/HADİSLERLE NASİHATLAR

ZİKRİN NEVİLERİ/69

Duha namazı: Güneş doğduktan iki saat sonra ve öğle namazından bir saat evveline kadar dört veya sekiz veya oniki rekât kılınan namaza denir.

Evvabîıı namazı: Akşam namazı kılındıktan sonra kılınan 2 veya 4 veya 6 rekât namaza denir. Bir de yatarken taze abdest alıp dört rekât namaz kılıp öyle yatmalıdır. Ve gece namazları ki buna teheccüd namazı denir, bunlar nafile bir namaz olmakla beraber ,'j sevabı o kadar çoktur ki tarifine lüzum yoktur.

Bununla beraber zikir bazan sesli olarak lisan ile yapılır ve burada manasını kalbde muhafaza şart da değildir. Yalnız lisan  ile çok  zikretmenin sevabının haddi hesabı yoktur vesselam. Lâkin zikrullahın manasından gayri bir şey kasd olunmaması şarttır. Eğer | bu lisanla zikre kalb de iştirak ederse daha a'lâ olur ve manasını mülahaza ederse tazim ve tekrimini hür- J met ve saygısını da güzel ederse daha çok a'lâ ve ek-mel olur.

Herhangi bir salih, hayırlı işlerde,    ister   namaz,' ister cihad ve tedrisat ve sair bütün hayırlarda bu zikrolunan huzur-i  kalb ve  tazimat  ve Hakka  tam teveccüh ile bir de ihlâsı bulunursa o zaman nûruni alâ nûr olur. Ma'lnm ya herşeyde aranan kemâldir. § yiyeceğiniz zaman bir de bakarsınız ki bembeyaz, ham, da ibadetlerin olgunu  aranmaz 'mi: Meselâ olmamışj ham bir karpuzu yorula yorula eve kadar getirirsiniz, yiyeceğiniz zaman bir de bakarsınız ki bembeyaz, ham,| olmamış. Hem canınız sıkılır hem de bir sürü emek; ve masraf havaya gitmiş olmakla nefsiniz de o gün-i kü nimetten mahrum kalmış olacağı tabiîdir. Onun)

için her şeyin kemali matlubdur. İnsanın da kâmili matlubdur, olgunlaşmayan insanlar da ham meyveler gibi zayiattandır. Cenabı Hakk'm birliğine delâlet eden delilleri tefekkür, yarattığı mahlûkatı tefekkür ve bu mahlûkatm en güzeli olan insanı ve ondaki ilm ü irfanın hudutsuzluğu, gökte uçar ve uçurur, yıldızlara gider, füzeler yollar, bugünkü bütün teknik usuller, beyin makineleri ve saire hep bu insanın kafasının mahsulü değil mi? Lâkin insana bu kadar ni'met-leri, akıl ve zekâyı veren hep bu kâinatın ve mevcudatın sahibi bir Allah'tır bir Allah değil mi?

Bazı arifler zikir yedi nevidir demişler:

1 — Gözlerin zikri, ağlamakla ve ibretle bakmakladır:

«Bir göz ki olmaya ibret nazarında

01  düşmanıdır sahibinin başı üzerinde.»

Kitab-ı ilâhiyyeye bakmak ve bir de sanayii be-dîayı müşahede ve mütalâa gözün zikridir.

2  — Kulakların zikri: Hakk'ı ve hak sözleri dinlemekledir.

«Bir kulak ki almaya her dinlediğinden, nasihat Akıt kurşunu hemen deliğinden».

3  — Dilin zikri: Allah Teâlâyı hem zikir hem de sena iledir.

«Bir dil ki olmaya Hakk'm zikri yle mu'tad Ol et paresine dil diye urma hiç ad».

70/HADİSLERLE NASİHATLAR

ZİKRİN NEVİLERİ/71

4  — Ellerin zikri, ihsan ve ikramladır:

«Bir el ki olmaya anın ihsanı Verilmez ana cennet ehlinin derecatı»

5  — Vücudun zikri, sözlerinde durmakla odur.

6  — Kalbin zikri ise Allah'tan hem korkmak hem de ümidini kesmemektir.

7  — Ruhun zikri ise Hakk'a teslim ve rızadır.

Bu, cihaddan efdal olan zikir ise, zikr-i kâmildir. Zikr-i kâmil sahipleri; lisanen zikri, kalben tefekkür, azamet-i ilâhiyyeyi, havf ve haşyeti cami olan ve şu yedi zikri yapabilen zâkirlerdir. Çok zikredenler vardır ki, kendilerinde, ne tefekkür ne de sözlerinde vefa, ne havf u haşyet ve«ne de kaza-i İlâhij'yeye teslim ve rıza vardır. Böyle zikre zikr-i nakıs derler inşaallah, devamla zikr-i hakikîye nail olurlar. Devamının faydası çoktur, çok zikrin faydası da çoktur, ümidimiz inşaallah hepimizi hakiki zikre doğru götürür ve eriştirir. Bizde böyle bir kemal yok deyip zikri bırakmak en büyük bir hatâdır, sakınmak gerektir. Bir çocuğun bile kemale erişmesi kolay oluyor mu? Bir kere 15 yaşına kadar çocukluk devri; sonra olgunlaşması bulunduğu muhit ve tahsile bağlıdır. Resûlullah'a ancak 40 yaşında peygamberlik gelmiş olduğuna bakarsak insanlığın öyle kolay bir şey olmadığını anlarız. Onun için hem zikre devam hem de tekemmüle doğru çalışmak boynumuzun borcudur. Cenab-ı Hak cümlemizi kemal-i insaniyyete erişen bahtiyarlardan eylesin. Âmin!

Bir de zikrullaha o kadar çalışınız ki münafıklar

sizlere müraî desinler. Sen halkın sana diyeceğine bakma da Hakk'ın rızasını kazanmağa çalış, çünkü halktan sana ne fayda var? Bütün nimetleri veren Allah değil mi, seni de bütün eşyayı da yaratan O değil mi? Artık sen mahlûktan ne beklersin. Onun için Hak kapısından bir ân dahi olsa sakın ayrılma. Zira şeytan aleyhillâlenin bir hortumu vardır onu âdemoğ-lunun kalbinin üstüne koyup bekler. Onu zikreder bulursa çekilir, büzülür ve eğer gaflette bulursa onun kalbini yutar, yani tahakkümü altına, tasarrufuna alır, artık onu istediği gibi kullanır. Allah muhafaza buyursun. Ve yine Hak sübhanehu bizi korumak için her gün ve gece kutlarından dilediklerine sadakası vardır, en âlâ sadakası da ona Allah'ın zikrini ilham Duyurmasıdır. Zaten zikrullahtan daha efdal sadaka olmaz.

Muaz radıya'llahu anh'den rivayet edilmektedir:

—  Bir kişi gelip Resûlullaha sordu: Mücahidlerin ecir cihetinden hangisinin ecri büyüktür? Buyurdular ki. «AJlah Tebareke ve Teâlâyı çok zikr edenlerin».

—  Salihlerin hangisinin ecri büyüktür? «Yine Allah Tebareke ve Teâlâyı çok zikr edenlerin» buyurdu.

Sonra, namaz, zekât, hac ve sadaka hakkındaki sorgularına da aynı şekilde: Allah Tebareke ve Teâlâyı çok zikr edenler buyurmuştur. O zaman Ebu Bekr radıyallahu anh Hz' Ömer'e: «Ya Eba Hafz zâ-kirler bütün hayırları alıp gittiler,» deyince Resûlul-lah'ın da: «Evet» diye tasdik etmeleri bizlere ne kadar güzel bir deştir. Cenab-ı Hak cümlemizi gaflet uykusundan  uyandırsın  da şu  fâni  dünyadanm  aldatıcı

72/HADÎSLERLE NASİHATLAR

ZİKRİN NEVİLERİ/73

zevk u safasmdan yakayı kurtarıp daima Hakk'ın zikri ile meşgul ve rızasını kazanmağa çalışan ve her hal ve tavrı ile de müslümanlığı benimsemiş olan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin!

. Hz. Enes radıyallahu aruYm annesi, Resûlullah-tan bir vasıyyet istediler de ona cevaben «Measîyi terk et» buyurdular. Çünkü measiyi yani bütün günahları terk hicretin en efdalidir. Farzları muhafaza et ki bu da cihadın efdalidir ve Allah Teâlânın zikrini de çok et. Çünkü zikirden daha sevgili bir şeyle Allaha gelemezsin».

Diğer bir rivayette ise:

— «Allah'ı çok zikret çünkü ve muhakkak Allah Teâlâya amellerin en sevgilisi zikirdir». Fakat bu Enes'in annesi Enes b. Malik'in annesi değildir, bu da başka bir Enes'tir.

Binaenaleyh, Allah Teâlânın zikrini çok yapmayanların imanlarının muhafazasından korkulur. İnsanoğlu Allah Teâlânın zikri ile meşgul olduğu müddetçe Cenab-ı Hakk'ın vermiş olduğu nimetlere şükretmiş olur ve O'nun zikrinden gafil olup zikri unuttuğu vakit te küfran-ı nimet etmiş olur. Ni'metleri inkîır eden bedbaht kişiler gibi verirsin verirsin, yine senden ne gördüm der.

Hz. Allah Celle ve alâ bizleri de, cümle ümmet-i Muhammedi de Hakkı cân-ı gönülden, zikreden kullarından eylesin. Âmin! Saat kurulduğu vakit nasıl işlerse Hakk'a gönülden bağlı olan zâkirler de Hakk'ı öyle zikrederler. Abdülhalık Gucduvanl ve emsali gibi. Zikrullahtan daha başka faydalı hiçbir şey yoktur.

Çünkü fâni âlemin her şeyi de fanidir. Âhirette ancak senin salih amellerin ile zikruİlahın seninle beraberdir vesselam.

Şimdi biraz da toplu olarak yapılan zıkrüllahın fezailinden bahs edelim. Allah Teâlârun sayısız melekleri vardır. Bunlardan bir kısmı bizim muhafazamıza memurdurlar. Gözlerimizin, kulaklarımızın ve sair azalarımızın muhafazasına memur bir çok melek olduğu gibi sevap ve günahlarımızı yazan melekler de ayrıdır. Bu melekler ise ayrı bir takım meleklerdir ki bunların vazifesi de, zikrullah ile meşgul olan ehl-i zikri aramak ve bulmaktır. Zikir meclisini buldukları za: man hemen birbirlerini haberdar edip aradığımızı bulduk diye çağırırlar ve onların etrafında toplanıp otururlar ve böylelikle yerden göğe kadar doldururlar, onların zikrinden hasıl olan manevî kokulardan haz ve nasiplerini alarak evlerini zinetlendirir ve şereflerini artırırlar. Zikrin ve zikir meclislerinin ne kadar kıymetli ve faziletli olduğunu bize göstermektedir. Zira bunlarla oturan melekler - günahtan âri - ancak em-rolunduklannı yaparlar. Bu Allah Teâlânın zâkir kullarına dünyadaki ikramıdır. Âhirette nasıl olacağını artık kim bilebilir. Hem de bu meleklerin bahusus ehl-i imana karşı muhabbetleri olduğu da Aşikârdır. Bu lıa-dis-i şerifte işaret vardır ki insanoğlunun Allah Tea-la ve Tebareke Hazretlerini zikretmeleri, meleklerin Allah Teâlâyı zikrinden efdaldir. Zira insanların bir çok işleri vardır ki bunları yapmak mecburiyyetinde-dirler. Bir kere yemek için para, kazanmağa ve çalışmağa mecburdurlar, mesken sıkıntısı, maişet derdi, geçim sıkıntısı, bir çok haklara riayet, hükümetlere yardım, askerlik, ihtiyarlık, fakirlik, hastalık ve çeşitli ihtiyaçlarla birlikte bir de şeytanın, nefsin, sehve-

74/IIADİSLERLE NASİHATLAR

tin, din düşmanlarının, servet düşmanlarının, eşkıyaların, hırsızların, sarhoşların şerrinden de korunmak mecburiyyetinde oldukları halde Hakk'ıri zikri ile meşgul olabilmeleri elbette şayan-ı takdir ve takdistir. Meleklerde ise bunların hiçbirisi yoktur. Binaenaleyh, ehli imanın bu kadar meşakkati bir tarafa bırakıp, Hakk'm zikri ile meşgul olabilmesi, onun şerefine yeter ve artar.

Bu zikir meclisinde bulunanlar dağıldıklarında semadan bir münâdi nida edip, «Seyyiatınız mağfur ve hasenata tebdil olduğu halde kalkınız» diye tebşiratta bulunurlar.

Bu ne devlet ve ne saadet. Bak, aziz ve muhterem kardeş! Şimdi her aklı eren de ermeyen de bu tarikatlar aleyhinde bir şeyler söyler dururlar. Kimi canım Peygamber aleyhisselamm zamanında böyle şeyler var mı idi, bunu nereden çıkardılar bunlar bid'atlardır, böyle şey olmaz derler. Kimi de başka şeyler söyler. Lâkin insaf ile şöyle bir bakacak olsak; tam 30 adet çok zikir etmek; 15 adet toplu zikir yapabilmek hakkında «et-Tergîb ve't-Terhîb» adlı hadis kitabının ikinci cildinin 393, 408 ci sayfaları arasında 45 hadis kime ve ne için zikredilmiştir? Diğer hadis kitaplarında ve hele Gazali'nin İhyasında ve şâir kitaplarda zikrullah hakkında yazılan eserler ayrı bir bahistir. Şimdi bunların hepsini bırakıp da çala-kalem meydanı boş bulan tilkilerin arslan kesildiği gibi ağzına gelen her şeyi söylemekten çekinmeyen kardeşlere deriz ki, biraz insaflı olunuz ve iyi düşününüz. Haydi sen de eline teşbihini al da şu Peygamberin dediği teşbihleri çek bakalım. Çünkü hem işinize gelmez ve hem de bu dünya saltanatını kim bırakacak.

ZtKRİN NEVÎLERt/75

Bak muhterem kardeş şu 408. ci sayfada sarih,  kerimeleri ve hadisi şerifleri sıralamış, ve en nihayet de:

 

 f>

 

 . ~; ¦ -^»

 *1*

«Artık namazı bitirdiğiniz vakit ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde iken Allah'ı anın» (Nisa: 103) ayet-i kerimesini zikredip, İbn-i Abbas'ın bu ayeti şerhedip açıklamasını da zikretmiş. Bak, ne diyor:

«Gece olsun, gündüz olsun gerek karada gerek denizlerde gerek sefer halinde gerek hazar halinde, gerek zengin gerek fakirlik halinde gerek hastalık ve gerek sıhhat halinde, gizli veya aşikâre dâima Hakk'ı zikredenlerden olunuz.» Zira az zikir yapanların halini beyan sadedinde vaki olan âyet-i celilede şöyle denilmektedir - ki L unlar da münafıklardır-:

142)

«Allah'ı  ancak birazcık  hatıra getirirler»   (Nisa:

lı m?

Şimdi  söyle  bakalım  bunların  hangisinden  ola-

«Gafilerden olma» (A'raf: 265).

76/HADİSLERLE NASİHATLAR

ayetini herhalde okumuş olacaksınız. Kendi kendini aldatmak ayrı bir günahtır. Bir de başkalarını Hakk'ın zikrinden mahrum edercesine tarikat aleyhinde konuşmanın günahı çok fazladır. Şuna dikkatinizi çekerim. Bugün müslümahlık ma'lûm, herkes istediği isyanlara boğulmuş, adetâ günah tanımaz ve bilmez durumda. Faiz almış yürümüş, içki, kumar, hırsızlık, gasb, adam öldürme vak'aları, deniz âlemleri, danslar, balolar. Bugün bunlar hep serbestçe gözlerimiz önünde. Senin de başka işin yokmuş gibi: «hemen şu zâkirlere çatalım. Şimdi bak din elden gidiyor, zikr edip oturmak, dervişlik yapmak, tarikata girmek sırası değil, gelin şunun bunun yazdığı eserleri okuyalım da imanımızı kurtaralım» demen doğru mu? Pekâlâ muhterem beyefendi senin okuduğun eser kimindir? Afvet kusurumu, Allah'ın kitabını ve O'nun sevgili habibi Muham-med Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin kitabını bırak da ahad-i nastan hatası, günahı kim bilir ne kadar, «yazdığı eserlerdeki hatâlar ise hadsiz hesapsızdır.» Çok taaccüb olunur ki bugünkü insan, ALlah kelâmını okumaktansa bir beşer kelâmını tercih etmektedir: Bunların ahiretteki yeri kim bilir neresi? Malûmu meçhule değişmekte. Memleket halkı arasında müslümanlar arasında bir dağınıklık bir perişanlık. Fakat yine herkes kendini beğenmektedir vesselam.

Şimdi rica ederim söyle: Kabahat müslümanîıkta mı yoksa müslümanlarda mı? Ehl-i tarikatın da hatâları pek çoktur, kabahat tarikatta mı, yoksa ehl-i tarikatta mı? Kabahat Allah Teâlânın zikrini yapmakta mı, yoksa o zikri yapamayanlarda mı? O günahkârları görünce, böyle müslümanlık mı olur, dersin dp, haydi bakalım şu dünya sevgisini gönlünden çıkar ve

ZİKRİN  NEV'lLERÎ/77

nefs-i emmarenin elinden yakanı kurtar da göreyim seni. İşte ne kadar okursak ve ne kadar bilirsek bilelim bugünkü bilginler hep gözümüzün önünde, hepsi de nefislerine şehvetlerine ve şöhretlerine esir durumda. Bunu kim inkâr edebilir?

Şimdi nasıl olur da insana: Zikrullahı çok etmeği, tarikattır, bid'attır diye kim söyleyebilir? Bak tam 45 hadis-i şerif zikrullahm fezaili hakkında zikr edilmiştir.

Aynı kitabın 409. cu sayfasında îmam Gazali şöyle demektedir: «Allah Âzze ve Celle Hazretlerini zikretmenin şerefi, onu rütbe-i şehadete eriştirmesidir ki, bu zâkir ve arifler evlerinde yumuşak yataklarında iken ölseler dahi kendilerine yüzlerce şehid sevabı verilir». Halbuki şehadet öyle bir ni'mettir ki dünyadan ayrılan hiçbir kimse tekrar dünyaya dönmek istemeyecektir, yalnız hakiki şehidler dünyaya dönmeği ve tekrar muharebelere iştirak ile şehid olmayı isteyeceklerdir. Bu da şehadet mertebesinde gördükleri yüksek merte belere nailiyyetlerinden ve ölüm acısını dııymadıkla-vındandır. Cenab-ı Hak cümlemizi hakiki i t Tan sahiplerinden yani Hak celle ve âlâyı iyi tanıyıp bilenlerden ve emirlerine uyup yasak ettiği bütün günahlardan kaçıp daima hakkın zikri ile meşgul olup âhırette de şehidlerle beraber hasrolunan sevgili kullarından eylesin   Âmin.

Hz. Ömer radıyallahu anh askerlerine ve kumandanına şöyle bir hitabede bulunmuştur:

78/HADÎSLERLE NASİHATLAR

ZİKRİN NEV'ÎLERİ/79

«Size ve sizinle olan askerlerinize her hal üzre takva sahibi olmanızı, Hak'tan korkmanızı tavsiye ederim. Çünkü takva Hak'tan korkmaktır, bu da ancak emirlerine itaat ve yasaklarından kaçmak sureti ile olur. Bu ise düşmana galebenin ve harbteki hilelerin en takvası ve en güzelidir. Senin ve senin askerinin günahlardan kaçmakta en çok haris olanı olmanızı isterim.' Zira askerin günahkârları sizlere düşmandan daha ziyade korkuludur. Eğer biz muttaki, Allah'tan korkar olmaz da günahları işlersek biz onlara mağlûb oluruz, zira adet itibarı ile düşman bizden çoktur, malzemesi de harb âlât ve edevatı, topu tüfeği, cephanesi, süvarisi, her şeyi bizden çok fazladır. Günahlarda onlarla bir olursak elbetteki biz onların hakkından gelemeyiz çünkü kuvvetleri çoktur. Ancak, bizim onlara galebemiz ibadet ve tâatımızla mümkün olur, yoksa kuvvetimizin üstünlüğü ile galebe çalamayız. İyi biliniz ki, her zaman ve her yerde Allah Teâlânın hafa-za melekleri bizimledir. Yaptıklarımızı ve her şeyi bilirler ve yazarlar. Binaenaleyh, onlardan utanıp günahları terk ediniz ve Allah Teâlâdan nefisleriniz üzerine yardım isteyiniz düşmana karşı yardım istediğiniz gibi.»

İnsan olan bundan çok ders alır ve almalıdır. Bizim Türk askerleri de, kumandanları da ve hattâ halkı bile hak-hukuka son derece riayet ettikleri Sultan Fatih Muhammed'in teftişleri esnasında pek güzel müşahede edilmekte idi. Ne zaman ki bu emirleri unuttuk, kuvvetlerimize güvendik ve günahları da irtikâb ettik ondan sonra da mağlûbiyetler baş gösterdi. Numunesi meydanda.

İyi dikkatle bak ve oku-. Taberânî Evsat ve Saği-rinde Ebu Hureyre radıyallahu anh'tan rivayetinde:

«Allah'ı çok anmayan imandan uzaklaşır»

Aziz kardeş bak, tarikatın aslı nereden geliyor: «Allah Teâlâyı çok zikretmeyenler hakikî imandan uzaktır». Allah Teâlânın çok zikri ise ancak tarikatlarda vardır. Bugün bile en aşağı bir dervişin zikri beş binden başlar, sonra terakki ede ede yirmi beş bine kadar çıkar ve sonra da zikr-i daimîye erişir ve buna sultanî zikir derler. Buna herbir mü'min - muvahhidin erişmesini Cenab-ı Hak'tan temenni ve niyaz ederiz.

Hz. Ömer'in oğlu Abdullah (Allah onlardan razı olsun) der ki: «Ben Resûlullaha dedim ki:

—  Zikir meclislerinin ganimeti yani ecr ü mükâfatı nedir? Buyurdular ki:

—  Zikir meclislerinin ganimeti,  «ecr ü mükâfatı cennettir».   (İmam Ahmed ceyyid isnadla rivayet etmiştir).

Şimdi bunların hangisine itiraz edeceksin bilmem? Cemaatla namazlar, va'z ü nasihatlar, dinî ilim müzakeresi ve sohbeti, Kur'an-ı azimüşşanın mukabele sureti ile tilâveti, hep zikir meclislerinden sayılır ve bunların mükâfatı da cennet-i a'lâ ve oradaki hesapsız ni'-metlerdir. Gezici ve zikir meclislerini arayan melekler

80/HADİSLERLE NASÎHATLAR

ZİKRİN NEVİLERİ/81

böyle bir meclis bulduklan anda birbirlerini haberdar edip hemen oraya toplanıp doldururlar ve hattâ semâya kadar da yükselirler. Yer bulamadıklarından. Ellerini semâya ve Rabbü-1-izzete çevirirler ve:

Ya Rabb Senin kullarından bir cemaata rast geldik ki, bunlar Senin onlara vardiğin ni'metlere ta'zim ediyorlar, kitabını okuyorlar ve Senin nebin Muham-med sallâllahü aleyhi ve selleme salât getiriyorlar, dünya ve âhıretleri için muhtaç oldukları şeyleri senden istiyorlar. O zaman Cenab-ı Hak onlara buyuruyor ki:

Onları benim rahmetim ile gaşyediniz ve onlar öyle bir kavimdir ki, onların arasında oturanlar bile şaki olmazlar. Yani her ne kadar niyyetleri zikrullah değilse bile onların arasına girince onların günahları afvo-lur ve şekavetten de kurtulurlar.

Şu ni'mete bakın, bu ne lütuf ve ne ikramdır, bununla beraber melâike-i kiram hazretleri de bu mü'-min zâkirlerin zikirlerime, teşbihlerine, hamdlerine, tekbirlerine iştirak edip onlarla beraber Cenab-ı Hakk'ı zikir, teşbih ve tahmid ederler. Bu da yine Cenab-ı Hakk'ın o meleklere emridir. Sonra da meleklerine der ki:

— Ey meleklerim siz şahid olunuz, mağfiret eyledim. Melekler de derler ki:

Ben onları

—  Ya Rab onların içinde falan falan zâkir olmayan, hatâ ve kusur sahipleri de vardır, yani onlar da mı mağfiret olunacak? O zaman Cenab-ı Hak da:

—  Onlar, yani zakirler, bir kavimdir ki, onların arasında oturanlar şakî olmazlar.

Bu bir âdet-i llâhiyyedir. Kötülerin arasına giren her ne kadar iyi, salih kimse de olsa, yine, onların günahları kadar onlara da yazılır, zira ahlâklar saridir. İyilerle düşüp-kalkanlar iyi, kötülerle düşüp-kalkanlar da kötülerden olacağına şüphe yoktur. Binaenaleyh, sen de yolunu ona göre seç. İnd-i İlâhîdeki kadr ü kıymetinin ne kadar olduğunu anlamak istiyorsan senin Allah Teâlânm emirlerine verdiğin kıymet kadardır, bunu da unutma.

Hele şunu iyi dinle.- Taberanî biisnadin hasen kay di ile Ebıı'd-Derdâ radıyallahu anhten rivayet etmektedir:

y

«Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette bir takım kavim ba's eder ki yüzleri nur içinde. İnciden minberler üzerinde. Bütün insanlar onlara gıbta ederler, halbuki ne şehiddirler ve ne de enbiyadan» Bunu dinleyen bir a'rabî dizleri üzerine gelip:

— Ya Resulullah onları bizlere bildir de biz de onları bilelim. Buyurdular ki:

«Onlar müteaddid kabilelerden ve muhtelif beldelerden Allah'ın zikri için toplanan ve Allah'ın rızasını taleb için zikredip bir de birbirlerini Allah için seven bahtiyarlardır.»

Allah Teâlâ hemen kusurlarımızı afvetsin de mü-

: ¦                                                                  F. 6

82/HADİSLERLE  NASlHATLAR

TOPLANTILARDAN KALKARKEN/8.1

min ve müslümanları bu gibi hayırlara çağıran ve teş-vîk eden sevgili kullarından eylesin. Âmin!

Hele şu, Müslim ile Tirmizî ve İbn-i Mace'nin yine Ebu Hüreyre ile birlikte Ebu Said el-Hudri Hazretlerinden rivayet olunan hadis ne kadar güzel, bakınız.-

«Bir Kavim Allah'ın' zikri için oturduklarında hemen onları melekler ihata edip etraflarına toplanırlar ve o anda evlerini rahmet-i İlâhiyye gaşyeder ve üzerlerine sekînet, vekar nazil olur ve Hak sübhanehu ve Teâlâ onları yanında olan melâike-i mükarrebîne zikreder».

Yani bakın Benim, beğenmediğiniz kullarımın ha-j line, Benim zikrim ile nasıl meşgul oluyorlar ve bun- ¦ dan nâşi olsa gerek ki yeryüzünde Allah diyen bir kimse bulundukça kıyamet kopmayacaktır. Bundan anlaşılıyor ki bir defa Allah demek dünyaya bedeldir vesselam. Onun için bizim Mevlid sahibi Süleyman Çelebi, Mevlid'in başında ne güzel söylemiştir:

Aiiaîı âdın zikredelim evvelâ, Vâcib oldur cümle işte her kula.

Allah âdın her kim ol evvel ana. Her işi âsân eder Allah ana.

Bir kez AUah dişe aşk ile lisan, Dökülür cümle günah misli hazan.

AUah âdı olsa her işin önü, Hergiz ebter obuaya ânın sonu.

îsm-i pâk'in pâk olur zikreyleyen, Her murada erişir AUah deyen.

Her nefeste Allah adm di müdam, Allah adı ile olur her iş tamam.

vesselam.

TOPLANTILARDAN KALKARKEN OKUNACAK DUALAR

Toplantılar, zikir meclisleri olsa dahi, zikirden evvel veya sonra bazı sohbetler olmaktadır ve bu sohbetler esnasında bazı uygunsuz sözler, hatâlar, gıybetler yapüagelebilmektedir. Onun için, ¦(ki çeşit duaya ihtiyacımız vardır: Birisi yapılan gıybetten ve birisi de şâir hatâlardandır. Gıybet duası şöyledir:

— «Ya Rab beni ve benim gıybet ettiğim kimseyi mağfiret eyle».

Biri de, Davud, Tirmizi, Neseî, ibn-i Mâce ve Ha-kim'in Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri duadır ki, şöyledir:

 ÜİV 'J jLfiî İİJLİİyj J.41İI

Bu dua okunduğu takdirde, o meclisteki hatalar muhakkak mağfiret olunur, buyurulmuştur.   Tirmizi

84/HADİSLERLE NASÎHATLAR

Hazretleri de buna, «Hadîsün, hasenün, sahîhün» demiştir.

O mecliste konuşulan hayırlar zapt olunup, kıyamette eline verilir. Günaha ait sözler de, bu dua ile kef-faret olur ve bazı rivayetlerde fazlalar varsa da en, kısası bu olduğundan herkes okuyabilir ve ezberler ve üç defa tekrarlamak da tavsiye edilmiştir.

Bir de şu dua vardır:

cJİ VI ÜIV 'J 1#İ

 jJI & V *Jl

Cibril aleyhisselâm demiş ki:

«Ya Muhammedi Bunlar meclislerin kef fare tidir.»

 'Jl

rivayeti de vardır.

 aJ

LÂ İLAHE İLLALLAH DEMENİN FAZİLETLERİ

İmam Buharı, Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet etmektedir:

— Ben Resûlullah'a, «Nâsm yevm-i kıyamette se-

LÂ İLAHE İLLALLAH/85

nin şefaatma mazhar olarak saîd olanı kimdir?» dedim. Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:

—  Ya Eba Hüreyre! Ben zannederim ki, senden evvel bu hadis hakkında kimse birşey sormamıştır. Ben de senin hadise hırsını görüyorum. Yevm-i kıyamette nâsın şefaatime nail olacak es'adı, «Lâ ilahe illallah»  kelimesini,  «halisan min  kalbihi  ve  nefsihî» söyleyendir.

Şârih der ki: İtikadı sahih olduğu ve Allah Teâlâ' nın emirlerine de uyduğu ve bir de yine Allah Teâlâ' nın yasaklarından, menettiği bütün menahî ve mekru-hattan da ictinab ettiği ve şeriatla âmil ve istikamet üzere olduğu halde söylerse jjefaat-ı Muhammediyye' ye lâyık ve müstahak olur. Yoksa istikametten tamamı ile çıkmış, ibadet ve taattan uzak kalmış, günahları da irtikâb ettiği halde söylemenin elbette faydası olmayacaktır.

Yine Buharî ile Müslim'de Ubade b. Samit radıyallahu anh şöyle rivayet etmektedir:

—  Her kim Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine, şeriki olmadığına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sel-lem'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna ve İsa nleyhis-selâmın Allah'ın kulu ve Resulü ve Meryem'e iJkâ olunan bir kelimesi ve ondan ruh olarak (nefha) olduğuna; cennetin hak, cehennemin hak  olduğuna itikad ederek, söylese; her ne amel üzere ölürse ölsün-, Allah onu cennete idhal eder.

İbni Abbas'tan da, «Sekiz cennetin kapısının hangisinden istersen...» ziyadesi vardır.

86/HADİSLERLF, NASÎHATLAR

LA ÎLÂHE İLLALLAH/87

Müslim ile Tirmizî'de şöyledir: «Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden işittim:

—  Her kim «Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammederrasûlullah» diye şehadet eylese, Allah onu, cehenneme haram eder. (Yani cehennemden uzak eder, cehenneme girmez, demektir.)»

Buharî ile Müslim'in Enes radıyallahu anh'dan rivayetlerinde: Cenab-ı Peygamberin bineğinin arkasına Muaz binmişti. Peygamber Efendimiz:

—  «Ya Muaz!» diye üç kere seslendiler ve buyurdular ki: «Ya Muaz, hiçbir kimse yoktur ki, «lâ ilahe illallah Muhammedürrasûlullah» diye şehadet ederse ve «Muhammedürrasûlullah»ı kalbinden sıdk ile söylerse, muhakkak onu Cenab-ı Hak ateşe,   cehenneme haram kılar.

O zaman hemen Muaz radıyalahu anh:

—  Ya Rasûlallah bu müjdeyi nâsa haber verip tebşir edeyim mi? Buyurdular ki:

—  Hayır tebşir etme. Zira o takdirde bu habere dayanıp amelleri terk ederler».

Muaz radıyallahu anh Lse ancak ölüm halinde, bir ilmi ketm edip saklamaktan korktuğu için söylemiştir. İlmin ketmi haramdır, herkes bildiğini bilmeyenlere öğretmek mecburiyyetindedir.

Ulemadan bir takım kimseler, «Bu ve bu gibi hadisler îslâmiyyetin ilk devrinde idi. O zamanlar yalnız bu kelirne-i tevhidi söylemekle müslüman sayılıyorlar-

dı. Çünkü henüz namaz, oruç, zekât ve hac gibi feraiz gelmemişti. Ma'lûm, namaz ancak mîrac gecesinde farz kılınmıştır. Diğer feraiz de bunların arkasından birer birer gelmişti.» demişlerdir.                        •  ¦    .

Dahhak, Zührî, Süfyan-ı Sevrî ve ulemadan daha başkaları, gerek kelime-i tevhîd ve gerekse namaz, oruç, zekât, hac; bunların hepsi islâmın şartlarından ve' farzlanndandır. Kelime-i şehadeti söylemeden, diğer farzları işlemek sahih olmaz. Bir kimse kelime-i tevhîdi söyleyip de farzlardan birisini inkâr eylese biz de onun küfrüne hükmederiz, demişlerdir. Ve tabii cennete de giremez.

Zeyd b. Erkam radıyallahu anh der ki: «Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: Her kim «Lâ ilahe illallah»ı ihlâs ile söylerse, cennete dahil olur.,,

Dediler ki: «Bu kelimenin ihlâsı nedir?» Buyurdu

ki:

— Onu, Allah Teâlânın haram ettiği şeylerden menetmesidir. Bu da bize bildiriyor ki, tevhidin faydası, Allah Teâlânın emirlerine imtisal ile beraber, yasak ettiği bilumum ufak-büyük günahlardan ictiriab ile mümkündür. Yoksa yasaklardan ve günahlardan; hem manevî günahlardan kaçınmadan ve korkmadan dünya ve âhırette faydalanmak mümkün değildir. Münafıklar her ne kadar canlarını ve mallarını bu kelime-i tevhidi söylemekle kurtarmış olsalar da Allah Teâlânın çeşitli azablarından ne dünyada ve ne de âhırette kendilerini kurtarmaları mümkün değildir.

Onun için, ey aziz kardeşim, sen bu kelime-i tevhidi söylediğin müddetçe de kendini kontroldan hâli_

88/HADİSLERLE NAStlIATLAR

ve boş bırakma. Daima kendini ciddi bir şekilde kontrol eyle. Allah Teâlânın seni daima ve her yerde gördüğünü ve her yaptığım görür ve bilir olduğunu ve dâima seni gözlemekte olduğunu sakın unutma. Esma-i hüsnayı iyi oku ve onlann manasına dikkat eyle. İşte o zaman söylediğin «Lâ ilahe HIallah»ın seni meleklere ve meleklerin de üstüne çıkaracağına inan. Ebu Said el-Hudri radıyalahu anh'ın şu rivayeti ne kadar dikkate şayandır:

Sallâllahu aleyhi ve sellem hazretleri, Musa aley-hisselâmın Cenab-ı Allah ile mükâlemesini haber vermektedir:

—  Ya Rab, bana bir şey talim eyle ki, ben Seni onunla zikredeyim ve onunla Sana duâ edeyim der. Cenab-ı Hak da ona «lâ ilahe illallah» de, buyurmuş. Musa aleyhisselâm:

—  Ya Rab, bütün kulların bunu söylemektedir, demesi üzerine Cenab-ı Hak, yine «Lâ ilahe illallah» demesini emir buyurmuşlarsa da Musa aleyhisselâm:

—  Ya Rab, bana mahsus olan bir şey murad ediyorum, deyince, Hz. Allah celle ve âlâ: Ya Musa. eğer yedi kat semavat ve yedi kat yerler terazinin bir gözüne ve «lâ ilahe illallah» da diğer gözüne konmuş olsa «lâ ilahe illallah» onlardan ağır gelir. Gerek sevap bakımından ve gerekse kudret, kuvvet ve ağırlık bakımından eşi olmayan bir kelime-i tayyibedir. Onun için onu dilinden bırakma ve gönlünden çıkarma ve her işini ona göre ayarla. Bunu îmam Neseî ve tbn-i Hibban sahihlerinde zikretmişlerdir. Hakim de sahi-hü'1-isnad der.

LA İLAHE İLLALLAH/89

Baksanıza Cabir radıyallahu anh'in İbn-i Mace ve Neseideki rivayeterinde Cenab-ı Peygamber Efendimiz «zikrin efdali lâ ilahe illallah, duânm efdali de el-hamdülillâh'dir» buyurmuşlardır.

Cenab-ı Hak cümlemize tevfikını refik buyursun da bu kelime-i tayyibeyi daima ve çokça olarak zikrey-lemek nasib ve müyesser eylesin. Âmin.

Şu hadis-i şerif çok dikkate değer (Yala b. Şed-dad'dan). Şeddad b. Evs radıyallahu anh söylüyor: Ubade b. Samit radıyallahu anh de orada hazır olduğu halde söylenen sözü kasdediyor Şeddad diyor ki: «Biz Resûlullah Efendimizin yanında idik, buyurdular ki «îçinizde garîb (yabancı) ehl-i kitaptan kimse var mı?» dediler. Biz de «Yok ya Resûlullah!» dedik. Bunyn üzerine kapının kapanmasını emir buyurdular ve ellerinizi kaldırınız ve hep birden: «Lâ ilahe illallah» deyiniz, dediler. Biz de bir müddet, bir saat ellerimizi kaldırarak «lâ ilahe illallah» dedik. Bu kelime-i teyhid her ne kadar metinde yoksa da cümlenin gelişinden anlaşılmaktadır ve ehl-i ilim indinde malûmdur. Sonra Peygamberimiz «Elhamdülillah» dediler ve:

«Ya Rab, sen beni bu kelime-i tevhid üzerine ba's buyurdun ve bunu söylemekle emir buyurdun ve bu kelimo üzerinde olanları cennet ile va'd ettin. Son ki va'dinde hulf etmezsin». Ve bundan sonra bize dediler ki: «Sevininiz, muhakkak Allah Teâlâ sizleri mağfiret eyledi.» (İmam Ahmed ve sair raviler hasen is-nadla rivayet ettiler. >

O gün bu kelime-i tevhidi, yani «Lâ ilahe illallah» kelimesini söyleyenler nasıl mağfiret-i îlâhiyyeye maz-har oldu iseler, bugün de, yarın da kıyamete kadar-bu

90/HADİSLERLE . NASÎHATLAR

kelime-i tayyibeyi zikredenler her hal ü şanda muhakkak ve muhakkak mağfiret-i llâhiyyeye mazhar olacakları gibi, enva-ı çeşit İlâhî nimetlere de nail olurlar. Saadet ve selâmet, ancak, bu kelime-i tayyibeyi söylemek ve ona lâyık olduğu tazimat ve takrimaU ve saygıyı da elden bırakmadan ve âdabına uygun bir şekilde her zaman ve her yerde zevkle, aşkla, cân-i gönülden zikredip emirlerine itaat etmekle beraber yasaklarından da son derece korkup, âdeta bir ejderhanın ve bir aslanın önünden kaçar gibi kaçmakla olur.

Merkebi görmez misiniz? Kurdun kokusunu duyar duymaz kendini en tehlikeli yerlerden atıp kaçıp kurtulmağa çalışır. Halbuki vücud bir fanî ceseddir. Bugün olmazsa yarın ona ölüm gelecektir, ondan kurtulmak da yoktur. Fakat günahlar ve yaramaz kötü huylar ise birer manevî zehirli mikroplara benzer. Ce-sed ölmese de ruh denilen, gönül denilen Hak sarayından eser kalmaz. İsmi insan, kendi adetâ bir canavar.

Birgün, Ilgın kaplıcalarında iken gelen ziyaretçi misafirlerden kasabanın Müftîsi ile Askeri şu'be Âmiri, bir yarbay Beyefendi ikram edilen çayımızı içmediler. Israr üzerine oruçlu oldukları anlaşıldı. Çocukların süt emme meselesi konuşuluyordu. O sırada Yarbay Bey şöyle bir vak'a nakletti: «Bir hanımefendi çocuğunu el arabasına koyup çarşıya çıkmış, alış-veriş için çocuğu kapı önünde arabada bırakıp bir dükkâna girmiş. O sırada bir hâin kaçakçı kadın, çocuğu arabadan alıp kaçmış. Hanımefendi dükkândan çıkınca ne baksın; çocuk yok. Her ne kadar aratırsa da bula-

LÂ İLAHE İLLALLAH/91

madan evine dönmüş ve kocasına çocuğun çalındığını söylemiş. Koca da hiddetinden, senin artık burada işin yok, haydi git babanın evine, diye hanımı kovmuş. Hanımefendi ağlaya ağlaya babasının yanına gitmek üzere trene binmiş. Trende bir kadın mütemadiyen kucağındaki uyuyan bir çocuğu sallamakla meşgul. Her nasılsa bir aralık çocuğu oturduğu yere üstünü örtüp bırakıp def-i hacete gitmiş. Çocuğu kaybolan kadın da merakla fırsattan istifade çocuğun yüzünü açıp bakmış. Bakmış ama ne görse beğenirsiniz! Çocuk, kadının çalınan çocuğu. Hemen polise haber verip çalan kadını yakalamışlar. Fakat ne kadar acı bir hadise, çocuk öldürülmüş ve karnı yarılıp içine esrar doldurulmuş. Bak dinsizlik canavarlığına. Bu cinayeti, emin olunuz insan şuurunu taşıyan hiçbir kimse yapamaz. Yapamaz amma. İşte o günahları irtikâb ve kötü huyları itiyad, bak insanı ne hale getiriyor. İnsanların ceplerinden paralarını çalan yankesicilerle, ev soyan, dükkân soyan hırsızlarla cana kıyan katillere ne diyeceksin.

Hele şu seçim esnasında insanların birbirlerinin aleyhinde kullandıkları propagandalara şaşmamak mümkün değil. İnsanın, «Bu insanların müslümanlık-tan hattâ insanlıktan bile hiç nasibi yok!» diyeceği geliyor. Çünkü müslümanlık yalanı katiyyen istemez ve müslüman, ölür yine yalan söylemez. Hıyanetlik de müslümanlıkta yoktur.

Aynı zamanda müslüman, ayıp açmak için insanların şereflerini kırmaz ve onlarla istihzayı da hiç sevmez. Yalan, iftira, bühtan, hile, hud'a müslümanlıkta bulunmadığı gibi, müslüman, müslüman kardeşinin canını, malını, ırzını, şerefini, canı gibi muhafaza eder.

92/HADİSLERLE NASİHATLAR

Müslüman kardeşine başka birisi iftirada bulunsa onu derhal himaye edip; hayır öyle değil, diye onu tevil edip, korumağa çalışır.

»Jjj aJUJ  jV

 «»I»!

Sen bunları hiç mi okumadın veya dinlemedin? Yoksa senden başka müslüman mı yok? Sonra müs-lüman ayip açmak ve onu teşhir edip âleme rüsvay etmek için midir. Yoksa, Settar-i uyub olan Hz. Allah'ın ayıplarımızı her an örttüğü gibi bizim de ayıpları örtmemiz lâzım gelmez mi? Müslümanlık bunu icab ettirmez mi? Bunları bir hıristiyan yapsa hiç ayıplanmaz. Nasılsa küfrü iktizası, yeri cehennemdir. Ne yazık, bu kadar fenalıkları hep müslümanlık davasında bulunup müslümanlığı da başka bir kimseye lâyık görmeyen insanlar yapıyor. Hem kör hem sağır, adı müslüman, kendisi yaman (kötü) bir canavardan da-

«Mü'min; insanların, elinden ve dilinden emniyette olduğu kimsedir.» değil mi? Söyle bakalım bu kadar yalanı ne cesaretle söyleyebildin? Bir mü'mine kâfir demenin ne kadar günah olduğunu bilmez misin? Sonra, o kâfir değilse kâfir, o sözü söyleyen olur. Bunu da bilmez misin? Pek çabuk geçecek olan bu dünyanın nesine aldandın da bu denaeti ve bu kötü çirkinliği yapabildin.

«Müslim, müslüman kimdir?» denince Peygamber sallallahu aleyhi ve selem bak nasıl tarif ediyor:

LA İLAHE İLLALLAH/93

ha yaman. Adeta insan yiyen yamyamlar gibi yapıyor. Aman ya Rab! Sen bizleri böyle insanlığımızı, İslâmlığımızı, dinimizi, imanımızı elimizden alacak olan kötü huylardan çirkin ahlâklardan, çirkin ve yaramaz hareketlerden fazl u keremin ve lütf u inayetin ile hıfz u himaye eyle.

Çok şükür Cenab-ı Hak tevbe kapılarını açık bırakmış, nedamet ve pişmanlıklarla kendisine iltica edenleri afvedip kabul edeceğini beyan buyurmuş. Fakat hukuk-ı nâsm öyle kolayca afvı mümkün değildir. Zulmedip iftira ettiğin, ırz ve şerefini ayaklar altına aldığın kişinin de seni afvetmesinin lâzım olduğunu herhalde bilmen gerek. Bu suretle imanımız eskimektedir. Eskiyen elbiseler gibi, bunu da tazelemek lâzımdır. Bu hususta Ebu Hüreyre radıyallahu anh et-Ter-gîb-vet-Terhîb»deki 12 nolu hadiste şöyle demektedir: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki:

«Sizler imanlarınızı tazeleyiniz» demişler ki: —¦ İmanımızı nasıl tazeleriz? Buyurmuş ki: — «Lâ ilahe illâllah-ı çok söyleyiniz.

Bu kelime-i tayyibeyi çok söylemek hem imanın tazelenmesine ve hem de imanın kesb-i kuvvet etmesine sebeb olur. Bu kuvvet sayesinde hem günahlardan kaçmasına ve hem de kötü huylann tedricî bir şekilde

94/HADİSLERLE NAStHATLAR

iyi huylara çevrilmesine sebeb olur. Ve bu sayede gayet güzel ve örnek bir müslüman olur.

Cenab-ı Hak cümlemizi, Hak sübhanehu ve Teâlâ Hazretlerini çok çok zikreden ehl-i tevhidden eylesin. Âmin! Dünyanın bütün nimetleri fâni! Bugün sağ iken bir de bakarsınız ölmüş veya göçmüş, derler. Bugünün varının, yann yok olmakta olduğu apaçık hepimizin gözleri önündedir. Binaenaleyh, bu fâni dünyanın fâni olan nimetlerine aldanıp Hakk'm zikrini, fikrini, ibadet ve tâatını bırakmak kadar acı bir şey yoktur, tşte bunları bizlere duyurmak için Cenabı Peygamber Efendimiz, Allah Teâlânın zikrini çok çok yapmağı tavsiye etmektedir.

Ebu Hüreyre radıya'llahu anh'ten; Resûlullah sal-lâllahu aleyhi ve selem buyurmuşlar ki: «Sizler şeha-det kelimesi olan «EŞHEDÜ ENLÂ İLAHE İLLALLAH»ı ölmeden veya hasta olmadan önce çok söyleyiniz.»

Ma'lûmdur ki, bir gün gelip o güzel canım yüzler solacak ve konuşan güzel diller susacak. Ve bunlara ilâveten bazı fitneler de vardır ki, insana dünyası dar gelir, şaşkın bir halde ne yapacağını da şaşırır. İşte sizler böyle hadiselere düşmeden Cenab-ı Hakk'm zikrini çok yapınız ki, size fayda ancak bu zikrullahta vardır. Zira Allah Teâlâ Hazretleri, kendisini zikreden ve emirlerine muti olan kullarını her zaman ve her yerde hıfz u himaye eder. Cenab-ı Peygamberi ve Ashab-ı kiramı koruduğu gibi.

«Allah seni insanlardan koruyacaktır.» (Maide: 67) ayet-i celilesi mucibince...

LA İLAHE İLLALLAH/95

Cennetin anahtarı, «şehadetü en lâ ilahe illallah» dır.

Malumdur ki, anahtarların çeşitli dişleri vardır ve çeşitleri vardır. Bunların dişleri ise, beş vakit namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehadettir. Bu dişler olmadıkça cennet kapısını açmak ve anahtarı uydurmak mümkün değildir. Ve yine ma'lûmdur ki anahtarın elde olması da kâfi değildir. Zira yollarda bir takım eşkıyalar vardır ki insanın hem malını alır ve hem de canına kıyarlar. Artık anahtar neye yarar. İşte bu âhı-ret eşkıyaları da günahlar, kötü huylar ve ahlâksızlıklardır. Bu ahlâksızlıkların yegâne sebebi imansızlık veya zayıf bir iman ile nefse esir, hevasına esir, şeytanın da esiri ve oyuncağı oluşudur. Binaenaleyh, cennete kolayca girebilmek isteyen her müslümanın ilk vazifesi nefsin ve şeytanın elinden yakayı kurtarıp Hakk'ın emrine münkad olmaktır. Başka çare yoktur. Bunun için en güzel çare tevhidi mümkün olduğu kadar çoğaltmak ve ehl-i sünnet akidesine mensup dindar, sâlih, zâhid, âbid, âlim ve fâzıl kimselerin sohbetlerine devamla beraber namazlarını mümkün oldukça cemaatla kılmağa çalışmak ve yine islâm cemaatının her türlü faydalan ve çıkarları için elinden geldiği kadar hem de yılmamak şartı ile çalışmak gerektir. Sonra müslümanın daima uyanık olması, dost ve düşmanını iyice belleyip, müslüman aleyhdarı propagandaları hem dinlememek ve hem de onların ağızlarının cevabını pek iyi bir şekilde vermek ve «Ben müslü-manım, müslümanlar da benim kardeşimdir» demek lâzımdır. Ve yalnız, sahte, uydurma, seçim müslüman-lanna aldanmamalannı da hatırlatmayı vazife sayarız. Menfaatlan için müslümanlara çamur atan müf-

96/HADİSLERLE NASİHATLAR

terilerin şerlerinden Allah cümlemizi korusun. Müslü-man bir delikten iki defa sokulmaz derler. Yani mazisi belli zararlı insanlardan korunmak ve sakınmak lâzımdır. Yılan her zaman yılan, arslan her zaman arslan, kurt da her zaman kurttur. İnsanların içinde yılan gibi sokucu, arslan gibi parçalayıcı, kurt gibi saldırıcı, insan kılıklı fakat kurt tabiatlı mahlûklar vardır ki, her nevi hayvandan daha çok zararlıdırlar.

Kelime-i tevhid o kadar mübarek bir kelimedir. Her ne zaman-gecede ve gündüzde-candan sıdk ile «La ilahe illallah» zikrini söylese, o gün ye gece yapmış olduğu seyyiatlar silinir, yerlerine sevaplar yazılır. Bu ise sırf Allah Teâlânm mü'min-muvahhid kullarına bir lûf.f u ihsanıdır. Bizlere düşen vazifelerin başında, Allah Teâlâ Hazretlerini her an ve zamanda can u gönülden çeşitli zikirlerine devam ederek bu nihayetsiz lütuf ve ihsanlarına nail olabilmeğe çalışmaktır. Bunun için de gece ve gündüz Hz. Allah'a duâ ve iltica edip: Aman ya Rabbi, bizi bize, göz açıp kapayacak az bir zaman dahi olsa kendi halimize bırakma!» diye duâ ve ilticada bulunmak da şarttır. Çünkü Hakk'ın lûtfu, tevfikı ve ihsanı olmadan hiçbir şey olamaz.

Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh'den olunan şu hadisi şerife bakınız:

rivayet

«Cenab-ı Hakk'ın nurdan yarattığı bir amud, yani bir direk vardır ki, Arş önündedir. Kul, «lâ ilahe illallah» dediği zaman bu direk titrer. Cenab-ı Hak, buna, «Dur sakin ol!» der. Bu amûd, cevaben der ki: «Nasıl durayım, bu Kelime-i tevhidi söyleyen mağfiret olunmadıkça», Cenab-ı Hak da buyurur ki: «Ben onu

LA İLAHE İLLALLAH/97

mağfiret eyledim.» O zaman o amûd sakin olur.» Bunlar birer cilve-i Rabbanidir, ihlâs ile can-ı gönülden söylemek şarttır. Zira bunların sonunda yazacağım yine tevhide âid bir hadis-i şerif vardır ki ona dikkat eyle.

Hz. Ömer'in oğlundan rivayet olunan hadisi şerifte ise ehl-i tevhid hakkındaki müjde pek güzeldir. Şöyle ki, ehl-i tevhide, yani, «lâ ilahe illallah» zikrine devam edenlere kabirlerinde hiçbir korku olmadığı gibi, kabirlerden çıkışlarında yani, mahşer gününde ikinci bir hayat günü, herkesin yaptığını göreceği, ya cennet veya cehenneme sürükleneceği el-ba'sü ba'de'l -mevt günü dahi bir korku, hüzün ve keder yoktur. Adeta ben onların, yani «lâ ilahe illallah» diyenlerin, başlarından toprakları silkerek ve

 lit LJbiİ

 «i

«Bizden tasayı gideren Allah'a hamd olsun»

rek kalktıklarını görmekteyim.

diye-

Bu korku hem son nefeste imanın muhafazası veya rızık ve bu husustaki fitnelerin korkusu, haramların karışmasından nâşî korku olsa gerek veya nefsin ve şeytanın fitnelerinden korkması ki korkuların en büyüğüdür. Zira bu nefis ve şeytan insanda ne insanlık ne de müslümanlık bırakır. En büyük düşmanımız ise bu ebedî ve ezelî olan nefs ile şeytandır. Bunları iyi bilmek vazifelerimizdir. Bütün sermayemizi elimizden alıp götüren ve bizi çırılçıplak bırakan gaddar düşmanları tanıyıp şerlerinden kurtulmak şart değil mi-

F. 7

98/HADtSLERLE NASÎHATLAR

LA İLAHE İLLALLAH/99

dir? Zira ihlâssız tevhidin faydası olamayacağı da aşikârdır.

Nuh aleyhisselâmın oğluna yaptığı nasihat da şöyledir:

— «Ey oğlum! Sana iki şeyi işlemeni ve diğer iki şeyi de terk edip işlememeni vasıyyet ederim. Vasıyye-timin birisi, «Lâ ilahe illallah» kelimesidir. Zira bu ke-lime-i tayyibe terazinin bir gözüne, yer ve gök de, o kadar büyüklüğüne rağmen, terazinin diğer gözüne konmuş olsa, «lâ ilahe illallah» sözü onlardan çok ağır gelir. Sakın sen deme ki bu nasıl olur? Buna senin ve bizim aklımız ermez. Zaten aklımızın erdiği ne var ki? Bir vücud ki, farzedelim 100 kilodur. Bir de aklımızın varlığını teraziye koysak elbette 100 kiloluk vücud ağır gelecek deriz. Fakat aklı olmayan 100 kiloluk vücudun ne kıymeti vardır. Belki akılsız o vücud baştanbaşa zarardır. İşte tımarhaneler, ibretle bakacak olsak bizlere ne büyük dersler ve ibretler vardır. Bizim vücudumuzun aynı, bazan da kuvvette üstündürler fakat akıl nimetinden mahrum oluşları o güzelim canım vücudu hiçe indirmiş ve nihayet tımarhanelere haps edilerek, halkı onların şerrinden korumak mecburiyyetinde kalınmış. Bu yer ve gök de -Allahu a'letn- buna benzer. Bu kâinatın halk edilmesinin başlıca sebebi, bu varlığın sahibi olan Allah Teâlâyı tanımak ve bilmek ve emirlerine uymaktır. İşte bu kelime-i tayyibe olan «lâ ilahe illallah» bu tanıma ve bilmenin tâ kendisidir.

Her kim ki bu tevhidi diline vird eder, gönlüne de nakş eder, amelini de buna göre uydurursa, yer ve gök onun emrine müsahhardır. Yani yer ve gök tevhidin mahkûmudur. Hâkim «lâ ilahe illallah» mahkûm da yer ve göktür. Elbette hâkimin sözü câri ola-

cak. O zaman yer ve gökte hiçbir kuvvet ve kudret kalmamıştır. Binaenaleyh, tevhid hepsinin fevkındedir. Ehl-i tevhidin de Allah Teâlânm en sevgili ve bahtiyar kullarından olduğu kendiliğinden meydana çıkmış olur.

Nuh aleyhisselâmın oğluna ikinci nasihati «sübha-nallahi ve bihamdihi» teşbihine devam etmektir. Zira bu teşbih bütün mahlûkat ve mevcudatın salâtı ve du-asıdır. Bu teşbih sayesinde bütün mahlûkat nzıkla-nır. «Sübhanallah» demek mizanın yani terazinin yarısını doldurur.

El-hamdülillah da o ölçüyü tamamı ile doldurur. «Lâ ilahe illallah »in önüne hiçbir şey geçemez. Onun sevabına yine hiçbir şey mani olamadan Cenab-ı Hakk'a ulaşır. Onun için sen de durmadan gecede-gündüzde dâima hakkı tavsiye ve teşbih eden kullarından olmağa bak. Başka hiçbir şeyde de fayda olmadığını unutma.

Şimdi sana bir de Konya'da medfun bulunan Ce-lâlüddîn Rumî Hazretleri'nin oğluna vasiyyetini yazayım. Cümlemizi bu nasihatlardan ibret alan kullarından eylesin. Âmin!

24 Haziran 1977 Sönmez Takviminden alınmıştır:

— Ey Bahaüddin! Dâima cennet yerinde olmak istersen herkesle dost ol, hiçbir kimseye gönlünde kin tutma.

Eğer diler, Hakka gitmek istersen, zahirde hiç kimseden ileri olma, kimsenin önüne geçme.

Eğer merhem olmak istersen diken olma. Hiç kimseden sana kötülük gelmemesini istersen kötü sözlü, kötülük öğreten, gönül yıkan olma.

100/HADİSLERLE NASİHATLAR

LA İLAHE İLLALLAH/101

Gönül bir sırça saraydır, tamiri çok müşküldür. Bıçak yaraları iyi olur ve unutulur, lâkin gönül yarası iyi olmaz, derler.

Ey Bahaüddîn cümle evliya bunu istediler ve bu sîreti surete getirdiler. Bütün insanlar onların güzel ahlâklarının mağlûbu, insanî nazlarının mahkûmu oldular. Eğer dostlarını yâd edersen boşhâne derûnun (yani iç, gönül bahçesi) safaya açılır. Gönül gülistanında güller görür ve onların kokularını duyarsın. Eğer düşmanlarını zikr edersen, derûnun yılan ve dikenle dolar, hâtıran gönlün perişan olur. Bu da ceza olarak hepimize yetmez mi dersin?

Şimdi sana buraya kadar bir çok hadislerin meallerini gücüm yettiği kadar açıklamağa çalıştım. Zik-rullah elbette en efdal bir ameldir. Namaz, Kur'an, hadis, tefsir, ahlâk kitaplarını mütalâa ve dinî sohbetler hep zikirden ma'duttur. Fakat herkesin bîr evradı vardır ki onu ihmale gelmez. Namazlarını kıl, Kur'an-ı oku, tefsir ve hadis kitaplarını da oku. Oku amma dersini katiyyen bırakma. înşaallah bu zikirler sayesinde hem olgunlaşır hem de Cenab-ı Hakk'm rızasını kazanmağa çalışırız. Asıl gaye de bu rıza-i ilâhiyyeyi kazanmaktır. Bu da ancak emri ilâhiyyeye itaatla, ma-siyyetlerden, günahlardan, kötü huy ve ahlâklardan kurtulmağa bağlıdır. Zira kötü huylar bir insanın yaptığı enva-ı çeşit zikirler, teşbihler, kıldığı namazlar okuduğu Kur'anlar, Allah korusun hep onun aleyhine olur.

Bak şu Ramuz-i şerif hadisinin metnine sayfa: 463 Lâ kelimesi ile başlayan hadisler.

iJg JJU «SI J

 SLü!

 Si h\

 Sı

 Sı vı iiıv \j\î

«Lâ ilahe illallah, kulları Allah'ın gazabından me-neder dünyayı dinleri üzerine tercih etmedikleri müddetçe. Her ne zaman ki dünyalarını, dinleri üzerine tercih ederler de sonra yine lâ ilahe illallah derlerse bu sefer bu tevhid onların üzerine reddolunur ve Hz. Allah celle ve alâ buyuruyor ki: Siz yalan söylüyorsunuz».

Buna ne diyeceksiniz ve ne diyebiliriz. Çünkü bu kelime-i tevhid olan «lâ ilahe illallah»ın içinde, Allah Teâlânın görür, bilir, işitir olduğunu herkesin bilmesi gerektir. Bu üç sıfat pek mühimdir. Bir müslümanm hem «Allah» demesi hem de bir çok günahları işlemesi acaba hiç mümkün müdür? Maalesef hepimizin başında olan büyük hem de çok büyük bir ibtilâ. Artık bu, bizim şuursuzluğumuzdan mı, yoksa nefsimizin galebesinden mi? Her nedense bir taraftan Allah Te-âlâyı zikreder, diğer taraftan da bir çok günahları ir-likâb ettiğimizi inkâra imkânımız da yoktur. Bana kalırsa bu hal bizim ihlâsımızın zafiyyetinden olsa gerek. Lâkin ne de olsa bu hadiseler tabiatı ile hepimizi son derecede üzmektedir. Cenab-ı Hak cümlemizin muini olsun bir taraftan ihlâsımızı, bir taraftan da imanımızı kuvvetlendirsin de zikri ile meşgul olup gönüllerimizi uyandırsın. Hakk'a tam manasiyle sarılıp emirlerini dinleyip bütün yasaklarından da arslandan kaçar

102/HADİSLERLE NASİHATLAR

gibi kaçmak ve herhalde bütün emirlerine muti ve münkad olmak devlet ve şerefine nail eylesin. Âmin.

Bakınız bugün, 86 yaşında Hacı İbrahim efendi isminde bir ziyaretçi geldi ve bana şöyle dedi: Biz Peygamberimize «Ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh» demekteyiz. Abd bir kuldur ki, onun hiçbir şeyi yoktur, bütün kazancı, efendisine aittir. Binaenaleyh bu yokluk denilen fena fillâh mertebesidir ki, kulun Allah yolunda tam manası ile Hakk'a teslimiy-yetini ieab ettirir. İşte bu halin tahakkukundan sonra beka billâh hâsıl olur ve o zaman hem kendisi ve hem de hemcinsi olan beşeriyyete faydalı bir kimse olur. Artık sözü sohbeti dinlenir ve kendisinden maddî ve manevi istifadeler hâsıl olur. Onun için senden ricamız şudur ki: Allah'ın zikrini dilinden bırakma ve gönlünden sakın çıkarma ve iyi bil ki, bütün saadet ve selâmet bu zikrullahtadır. Onun için Cenabı Peygamber Efendimiz, bütün eşyanın gün geçtikçe eskimekte olduğunu, bir taraftan da kirlenmekte olduğunu beyan buyururlarken eskimişlerin yenilenmesi için tecdidi iman dedikleri «lâ ilahe illallah»ı çokça tekrar etmek ve kirlenen gönülleri de zikrullaha devam ile parlatmak gerektir.

Zira bütün eşyanın hep kirlenmek ve paslanmakta olduğunu her zaman görmekteyiz. Aynı zamanda bunların temizlenmesi için çeşitli usuller ve ilâçlar vardır. Meselâ: Çamaşırlarımız kirlenince sabunla yı-

LA İLAHE ÎLLALLAH/103

kanır, lekelenince, lekeciye veririz tertemiz olur, evlerimiz kirlenince badana yapılır. Vücutlarımız kirlenince de hamama gider yıkanır tertemiz oluruz, diğer şeyler de hep böyle. İşte bunlar gibi iç âlemi olan gönüller de kirlenince onun temizlenmesinin, ancak zikrullah ile mümkün olacağı beyan buyrulmaktadır.

DİN KARDEŞİNİN AVRET MAHALLİNE BAKMAK

Ramuz'un 445. sayfasının son hadisi, bakınız ne kadar şayan-ı dikkattir:

 '-'   •  t   I* - ' '*          .  \   .' "    ' II   'î. <  '

«Bir insanın müslüman bir din kardeşinin avret mahalline kasten bakması onun kırk günlük namazı* nın kabul olmamasına sebeb olur».

Acaba bu ne demektir? Bu bakış gönlün kararmasına başlıca sebobtir. Onun için çok dikkatli olmak gerektir. Gerek sokaklarda ve gerekse hamamlarda ve gerekse deniz ve yüzme yerlerindeki günah ve çirkinlikleri tasvire bile imkân yoktur. Binaenaleyh lüzumsuz yere bu gibi mahallere gitmemekten "daha iyi çare olmaz. Fakat hepimizin meçhulü olan ve gönüllerimizin berbad, perişan olmasına sebeb olan ve hattâ islâmdan bile çıkmasına sebeb olan Haccacı Zâlim gibi zalimlerle düşüp kalkmak ve onlara yardımcı olmak kadar korkunç ve tehlikeli bir şey olmasa gerek.

104/HADİSLERLE NASİHATLAR

ZULME VE ZALİME YARDIM EDENİN HALİ

Ramuz'un yine 445. ci sayfasının ikinci hadisi; Taberaninin, Ziya-i Makdisinin, Buhari'nin tarihinde, Bagavî, Ebû Nuaym, İbn-i Kaniin Evs b. Şüreyhbil'den veya Şüreyhbil b. Evsed'den nakl edilen hadis-i şerif hepimize bir ders-i ibrettir.-

 *

 «i»

«Her kim zâlime yardım için ve onun zâlim olduğunu bilerek onunla yürürse o kişi muhakkak İslâm -dan çıkar.» Yani artık onun islâmda yeri yurdu yoktur. Bu ise, bizim için ne kadar acı ve ibrete değer. Zira o gönül karanlığı ne kadar fena ki artık insanı insanlıktan da çıkarıp zalimlerin yardımcısı kılmaktan kaçınmaz bir hale getiriyor. Halbuki insana yakışan zâlime değil mazluma yardım etmektir ki, Hakk'ın da kendisine yardımına nail olsun. Çünkü mazluma yardım eden kişinin kıyamet gününde büyük lûtuflarn uğraması ile beraber bir de o sırat köprüsünden geçerken Allah Teâlâ onun ayaklarını kaydırmaz. Bununla beraber bir müslüman kardeşinin hacetlerini bitirivermek için yürüyüşe çıkanın hatvesine (adımına) 70 sevap yazılır ve yetmiş günahı silinir olduğu gibi ve yine kardeşinin hacetini bitirmek için yürür ve buna muvaffak olursa, yani işlerini görüp-bitirir ise, ona on senelik itikâf sevabı verilir olduğu da hadislerde sabittir.

ZULME VE ZALİME YARDIM/105

Şimdi gerek mazlum ve gerekse bir müslüman kardeşine yapılan hizmetlerin mükâfatı nerede; bilâkis zalimlere yapılan yardım nerede? Şüphesiz her akıl sahibinin zalime değil, belki mazluma yardım etmesi icab ederken bunu yapmayışı, işte onun kalbinin tam manası ile kararmış olmasının alâmetidir. Kalbin ve gönlün kararmasının ne kadar fena bir şey olduğunu görüp anlamak ve sonra da onu temizleyip parlatmak, her müslümanın ve hattâ her insanın en mühim vazifelerinden biridir. Çünkü Allah Teâlâya gidiş cesedle değil bu gönülle olacaktır. Onun için gönlün kıymetine bahâ olmaz, derler. Binaenaleyh gönül bu cesedle kaimdir, cesedin yapacağı bütün günah ve kabahatlar gerek iç ve gerekse dış günahların tesiri hep gönülledir. Öyle ise ey aziz kardeş, günahlardan son derece kork ve kaç, her ne kadar ufak da olsa bilirsin ki ufak kıvılcımlar büyük yangınlara sebeb olmaktadır. Senden yine ricam şudur ki: Günah Kitabı'nı iyi oku ve muhakkak tekrar tekrar oku tâ ki içine işlesin ve sen de o günahları incele bak altında ne kadar zararlar vardır. Zâlimlere yardım ise bu felâketlerin en mü-h i mlerindendir.

«Zulm» kelimesi haksızlıklara, haddi tecavüz etmeğe, yapılan işi yerli-yerinde yapmamak ve bunlara benzer şeylere derler. En büyük zararı gönlü karart-nıasıdır. Ma'lûmdur ki, gönül bir havuz gibidir, gözün gördüğü ve baktığı hayır ve şer gönle gider, hayır ise nurlatır ve parlatır. Şer ise gönlü karartır. Kulağın işittiği sözler de gerek hayır ve gerek şer yine gönle gider. Hayırlı sözler, va'z ü nasihatlar, zikir, fikir, tes-

106/HADÎSLE RLE NASİHATLAR

bihler gönlü nurlandırır, parlatır. Bilâkis kötü sözler, çirkin sözler, günaha taallûk eden her söz, her kelime kalbe tesir eder, gönül berbad, perişan olur. Onun için masiyyet olan, günah olan yerlere ne uğra ve ne de onlara bak. Evdeki radyo ve televizyonun da iyisi iyi, kötüsü de kötüdür, artık sen işini ona göre ayarla. Evinizdeki havuza akan sular eğer pis, çamurlu ve lâğım suları ise, sizin o havuzunuzun hali ne ise işte gönülleriniz de tıpkı böyledir. Onun için gözlerine hâkim ol, gayr-i meşru olan hiçbir şeye bakma ki, gönlüne pislikler akmasın. Öyle ise bu gibi yerlere de girme ve uğrama ki, gözlerin onları görmesin gönlün de selâmette kalsın. Diğer azaların hepsi de böyledir. Onun için Cenab-ı Hak Zülcelâl Hazretlerinin emirlerine uymaktan başka çâremiz de yoktur. Hele bizim, pencere önünde oturup da gelen-geçeni seyretmemiz de kâfi. Onun içindir ki, eski zamandaki evler hep bahçe içerisinde yapılırdı. Sokağa ancak evin kapısı bakardı, evdekiler dışarısını hiç göremezler. Bu sebebten evde rahatlık, evde huzur, evde itaat ve bereketler dolu imiş. Çalışan ise yalnız babadır; ne kadın ve ne de kız, ne sokak, ne mağaza ve ne de fabrikalarda çalışmak bilir. Şimdi ise kız fabrikada, hanım memuriy-yette, bey de ayrı bir memuriyyet veya ticarette. Yine de feryad ü figan, geçinemiyoruz efendim, pahalılık çok fazla, ev kiralan, içinden çıkılmaz bir dert. Hele o mobilya derdini sorma artık felâketi.

ZULME VE ZALİME YARDIM/107

A

Sana ufak bir misal:

KAFADAKİ DÜŞÜNCELER

İşte gönlün, gözün, kulağın, ağız ve burnun, el ve ayakların bütün kazançları hep gönle indirirler. O zaman gönül ya cennet bahçesi belki cennetin kendisi, huzur ve neşe içinde veya cehennem çukurları veya cehennem gibi azab evidir. Sahibi hiçbir surette rahat yüzü görmeden sıkıntılar içerisinde gözlerini yumup çekilip gider. Onun için sen sabah ve akşam'da istiğfara deyam eyle ve hem de zikrullahı dilinden bırakma ve içinden de çıkarma. Umulur ki cenab-ı Hak bizlere lûtf ve ihsan edip gönlümüzü hakka açar ve ibadet ve taatında devamlı kılar.

108/HADÎSLERLE NASÎHATLAR

 

 UUİİ

«Bu kelime-i tayyibe ki «lâ ilahe illallah»dır. Bunu her kim cân ü gönülden ve Allah'ın sıfat-ı zatiyye ve sübutiyyesine de inanarak söylese bu tevhidi söyleyenden belâlardan tam doksan dokuz belâyı defeder. Bunların en ufağı ve ehemmiyetsiz gibi görüneni «gam» dır». O da refolunur ve bu tevhidin sahibi safa ve sürür içinde adetâ cennette imiş gibi imrar-ı hayat eder, ömrü azizini rahatlık ve neşe içinde geçirir. Lütfün da hoş, kahrın da hoş. Mevlâm görelim neyler neylerse güzel eyler mısraını terennüm eder, Mevlâdan gelen her şey onun hoşuna gider. Bu kelime-i tayyibe Allah Teâlâmn indinde o kadar makbul ve kıymetlidir ki bunu söyleyenlerin hiçbirinin cehennemde kalmasına razı olamayacağından «lâ ilahe illallah» diyen herkesi cehennemden âzad edeceğini Hz. Enes'in rivayetinden anlamaktayız. Fakat şunu da unutmamalı ki, bu tevhidin şartları vardır. Birisi: Muhammedürrasulullah'ı söylemedikçe müslüman sayılmaz. Sonra bu tevhidin icabıdır ki emanete riayet, ahde vefa da şarttır. Zira emanete riayet etmeyenin imanı tam bir iman değildir. Ahde vefa da böyledir yani tam bir dindar sayılmaz. Bak, kulun dini doğru olmaz, ta dili doğru olmayınca, dili de doğru olmaz tâ kalbi doğru olmadıkça. Komşusu şerrinden emin olmayan kimse de cennete giremez.

Bakınız müslümanlık ne kadar incedir, her şey de böyle ince değil mi? Elektriğin ufacık bir teli kopuyor

ZULME VE ZALtME YARDIM/109

lâmbalar yanmaz, makinalar işlemez, dolaplar da soğutmaz oluyor. Din de böyledir, iman da böyledir, İslâm da böyledir. Ahde vefa, emanete riayet ve saygı, dilin doğruluğu, kalbin doğruluğu hep birbirlerine bağlı hatlardır, birinin kopması ceryanın kesilmesine kâfi geldiği gibi dinin de, müslümanlığm da islâmlığın da, insanlığın da, böylece felce uğrar. Sonra bizi görenler müslümanlığımızı, dolayısıyla da müslüman-lığı tenkide kalkarlar. Halbuki müslümanlık başka müslümanım diyen kişinin hali başka. Bunu fark edemeyen zavallı bu sefer var kuvveti ile müslümanlığa çatmağa başlar. Bilmez ki kabahat müsîümanlıkta değil, «müslümanım» diyen bizim gibi zavallılardadır. Müslümanlık her bakımdan çok güzel, çok sağlam, çok esaslı, çok da muhkem kitab-ı ilâhi olan Kur'anı azimüşşanm gösterdiği yoldur. Sırat-ı müstakim işte bu İslâm yoludur. Cenabı Hak cümlemizi bu İslâm yolundan ayırmasın, vaki olan kusur, kabahatlarımızı da fazl u keremi ile af buyursun, sevdiği ve razı olduğu kullarından eylesin. Âmin!

Bakınız şu hadis-i şerif bize ne güzel bir ders ve ibrettir:

jû

 ü <i.ı ji 'xı

 «i i h\

 

İ c^ jM al) jGM VI '4^ ûft

«La ilahe illallah, Allah katında çok kıymetli ve yüce bir cümledir. Her kim omi ihlasla söylerse cen-

110/HADlSLERLE NASİHATLAR

neti hak eder. İnanmayarak söyleyen de dünyada malını ve canını kurtarır. Fakat varacağı yer cehennemdir.»

Malını ve canını korumak için, ben de müslüma-mm, demek kolay. Fakat müslümanlığın inancı olan âhıret âleminde yerinin cehennem olacağı ne güzel belirtilmiştir.

Şimdi sen ve ben kendimizi bir teraziye koyup tartarsak, ne kadar müslüman olduğumuz o zaman meydana çıkar, fakat bu teraziyi kullanacak adam lâzım. Yoksa herkesin kendi tarafına yontmakta mahir olduğu, her zaman görülegelen şeylerdendir. Sana bir terazi daha. îyi ve dikkatle oku. Ramuz'un 462. ci sayfasının beşinci hadisi, Taberanî'nin Evsatında Hz. İbn-i Ömer'den rivayet olunan şu hadis hepimize bir ders ve ibret levhasıdır:

EMANETE RİAYET VE AHDE VEFA

 S'

 ^ J

«Emanete riayet etmeyen kimsenin imanı, iman sayılmaz. Yani tam, kâmil, olgun bir iman değildir. Bunun gibi abdesti olmayanın, temiz olmayanın namazı da namaz değildir.»

Abdest namazın şartlarındandır, şart olmayınca meşrut olmaz. Yukarıda, imanı kâmil değildir, dedik. Yani imanı var amma çok zayıf. Halbuki burada öyle bir şey tasavvur olunamaz zira, abdestsiz namaz hiç-

EMANETE RÎAYET/1I1

bir zaman sahih olamaz. Bak dini yoktur o kimsenin ki namazı yoktur. Yani namazı olmayanın dini de yoktur demek. Şu halde dinin yeri vücuttaki başın misalidir, yani baş olmayınca hayat nasıl olmazsa, namaz olmayınca din de öylece olmaz denmiş. Bununla beraber «Lâ ilahe illallah» diyen kimselere sallâllahû aleyhi ve sellem Hazretleri şefaat hususunda ısrarlı olmalarına rağmen Cenab-ı Hak ne Peygamberimize ve ne de daha evvelki başka peygamberlere vermeyip ehl-i tevhidi cehennemden ihraç edip «lâ ilahe illallah» diyen hiçbir kimse cehennemde ebediyyen kalmayacaktır. Bu hadîsi, imam Deylemî Hz. Enes'ten nakil buyurmuşlardır ki, ehl-i imanın, ehli tevhidin her ne kadar çok kabahatları olsa dahi bu lûtf-ı İlâhî sebebi ile nihayet afvolup cehennemden çıkıp cennat-ı âliy-yelere dahil olacaklardır. Binaenaleyh sen dilini her nevi zikir ve teşbihlerden ve Kur'an okumadan hâli kılma, lüzumsuz boş sözlere iltifat edip ömr-i azizini zayi eyleme.

TESBİHATIN FAYDALARI

İyi dikkat eyle: İmam Mâlik ve'ş-Şeybe, Ahmed b. Hanbel, Buhari, Tirmizî, İbn-i Mâce ve İbn-i Hıbban Hz. Ebu Hüreyre'den müttefikan naklettikleri şu ha-dis-i şerifi iyi oku vo istersen ezberle:

i;. İîÜİi ÎJ İJ

 ÂİN

«Her kim bu teşbihi günde yüz kere söylese on köle âzad etmişçesine ona yüz sevap yazılır ve yüz sey-

112/HADİSLERLE NASİHATLAR

TESBİHATIN FAYDALARI/113

yiesi silinir ve o gün şeytanın şerrinden ve her mekruhtan korunur tâ akşama kadar ve onun yaptığından daha efdal kimse gelmez. İllâ ancak o kişi ki ondan daha çok söylemiş, teşbih etmiş ola».

Yine aynı raviler şu hadisi de zikretmektedirler:  -

«Her kim bu teşbihi günde yüz kere derse günahları dökülür. Her ne kadar deniz köpükleri kadar çok olsa dahi.»

Bir tane daha yazayım da kâfi gelsin. Çünkü bu teşbihler hakkında pek çok teşvik vardır. Allah Teâlâ insaf versin, o tarikatlar aleyhinde atıp-tutanlara. Bak bunlar ne şu tarikatın, ne de bu tarikatın pirleri tarafından, şeyhleri tarafından söylenilmiş değildir. Raviler d,e meydanda, kitaplar da meydanda. Bunların zikrini tavsiye eden iki cihan serveri Resûl-i Ekrem sal-la'llahu aleyhi ve sellemdir:

'aıiı '<iı

 £. i

 cul îj

«Bunu söyleyen, fakirlikten emin olur, fakir olmaz ve kabrin vahşetinden üns hasıl olur ve zenginliği celbeder ve bununla cennetin kapısını açar.»

(Zünnunî Hazretleri Selem-i Havas'tan, Dârekut-nî, Hatîb, Deylemi, Rafiî ve Îbnü'l-Buharî, Hz. Ali'den. Ebu Nuaym Hılye'de îmam Mâlik'ten rivayet etmişlerdir).

Aynı zamanda bunları söyleyerek hem Hakk'ı zikretmiş oluyoruz ve hem de buna mukabil Cenab-ı Hak da bak bizlere neler ihsan ediyor. Fakirlik çok iyi bir şey olmakla beraber mahzun, gönlü kırık, âciz, zayıf biçaredir. Hakk'ın yanında her ne kadar kıymeti çok ise de bizim Türkçemizdeki darb-i meselleri de unutulmamalıdır. Fakirlik ateşten gömlek, demirden leblebi, derler. Ateşten gömlek tabiî giyilmez bir nesne, demektir. Leblebinin de demirden oluşu hiç yenilecek bir şey değildir. Öyle ise sen fakirliğe özenme ve fakirlikten kurtulmak için Hakk'ın emrini tut ve tavsiye olunan zikirlere devam eyle. Eğer sen dersen ki, bazı dervişler görüyoruz ki son derece perişan? Ben. sana bir vak'a anlatayım da iyi dinle:

— Biz hocamızın evinde ders okuyorduk, bir fakir geldi hâlinden şikâyet etti. Hoca efendimiz ona biraz bir şeyler verdi o da onları alıp gitti. Sonra hoca efendi bizlere dönerek şöyle dedi: Eğer bu adam ihlâs ile zikrullaha devam etse idi böyle kapılara gelip di-lenmezdi. Bir hikâye anlattı: Bir tilki bir kuyuya saklanmış, onu gpren bir arslan da bulduğu kısmetlerden getirip tilkiyi kuyudan beslermiş. Sakın siz böyle ol-

F. 8

114/HADİSLERLE NAStHATLAR

mayın, tilki olup kendini besletmektense arslan olup başkasuıı beslemek daha güzel ve evlâdır demişti. Bu söz de bizim kulağımızda yer etmiş. Tam elli küsur sene evvelki bir nasihattir.

Deylemî ile tbn-i Asakir'in Ebi Hind ed-Dârimi' den nakledilen şu hadisi kudsiyi de yazmadan geçemeyeceğim. Ne güzel bir derstir:

 'Jlî

 fO*\s-   J j-*j

 '»/il ijİ Ji

Allah Teâlânın zikri günahlardan ve haramlardan kaçınıldığı müddetçe Allah Teâlânın lûtuflarına ve aynı zaman mağfiret-i ilâhiyeye sebeb olur aksi takdirde isyan, günah ve haramlar irtikâb edildiği müddetçe de yapılan zikirler kişinin aleyhinde tecelli edip lütuf ve merhamete mukabil gazab-ı ilâhiyyeye müsta-hık olacağı pek açık bir şekilde belirtilmektedir. Evet: «Lâ ilahe illallahu'l-melikü'l-hakku'l-mübîn» zikri ve diğer zikirlerin de kişiyi her ne kadar fakr ü zaruretten kurtaracağı beyan buyurulmuşsa da, şart olarak isyan, günah ve haram şeylerden korkup kaçmak gerektir. Eğer bir kişi ki hem günahkâr hem âsi, bununla beraber çok müreffeh bir hayata malik ise sen sakın buna aldanma. Çünkü bu, gazab-ı ilâhiyyenin alâmetidir, âhırette hali haraptır. Bir ni'met ki, sonu

ALLAH'I  SEVMEK/115

zarardır elbette akl-i selim sahibi ona iltifat etmez. Bize, hem dünyada hem de âhırette faydası olacak servet lâzımdır.

 -f. j J*î U Jlîl 'j±

«Malın hayırlısı fi sebilillâh infak olunan maldır.»

Bu fisebilillâh infak olunan malın bugün en güzel şek-]i Allah sevgisinden nâşi, Hakk'm da seni sevmesine vesile olacak yerlere verilmesi en ma'kul bir şeydir.

ALLAH'I, RESULÜNÜ VE DİN KARDEŞLERİNİ SEVMEK

*      1-

 !"      - I    -" *l -

 -> Jb»)

Bu hadîsi şeriften anlayabildiğimiz şudur ki: Allah Teâlâ'nın kulunu sevmesi, saadetlerin en büyüğü ve devletlerin başıdır. Yapacağımız enva-ı çeşit fba-detler Hakkı'n sevgisini celb içindir. Bizim Hakk'ı sevdiğimiz nisbette de Hak bizi sever. Hakk'ı sevmek de onu bilmek nisbetindedir, onu bilmek de kolay bir şey değildir. Onu da ancak Hakk'ın kendisine bildirdiği

116/HADİSLERLE NASİHATLAR

bahtiyarlar bilebilirler. Bizler de o bahtiyarlardan istifade edebilirsek ne mutlu bizlere. Bak şu derse:

Cenab-ı Hak Tebareke  ve  Teâlâ Hazretleri  bu-j yürüyor ki:

«Allah   için   birbirlerini   sevenlere   benim   muhabbetim hak olur ve yine birbirlerine benim içil sıla yapanlara da muhabbetim vacip olur ve yine be-| nim rızam için birbirlerine nasihat eden nâsıhlara dî muhabbetim hak olur. Ve yine birbirlerini benim rı-1? zam için ziyaret edenlere de muhabbetim hak olur ve yine benim rızam için birbirlerine (mallarını) bezle-denlere de muhabbetim vacip olur. Allah için sevi-şenler, birbirlerini sevenler nurdan minberler üzerin-l de olup bunların nail olduğu bu saltanata, bu devle-1 te, bu izzete ve bu şerefe nebiler, sıddıklar ve şehidler| bile gıbta ederler.»

Şimdi buna ne diyeceğiz? Bütün saadet, selâmet,! rahatlık hep bu sevgilerin altında toplanmış olmakla bunu elde etmek, kişinin en büyük sermaye ve saadetidir. Dünya kavgaları ne biter, ne de tükenir. Ve en nihayet eli boş olarak kara bir yüzle Hakk'm huzuruna çıkmak ne kadar çirkin olacağını tasavvur acaba mümkün mü?

Bu muhabbet, hak yolundaki âyet-i kerimelerin inceliklerini ve derinliklerini tefekkürle doğar. Bu tefekkürler kulu, Hakk'ın zikrine sevk eder. Artık kul, aldığı zevk ve neşe nisbetinde Hakk'm zikrine, fikrine, emirlerine uymağa yasaklarından da korunmağa başlar ve bu suretle kendisinde bir de «TAKVA» denilen devlet zuhur eder. Binaenaleyh, her kim Allah Teâlâ-dan ittika eder, korkar ve işlerini ona göre tanzim ederse Allah Teâlâ da onu her darlıktan, her zorluk-

ALLAH'I SEVMEK/117

tan ve her sıkıntıdan kurtarıp çıkarır ve ummadığı yerlerden rızıklar ihsan eder, boluk ve rahatlık içinde ömr-i azizini geçirir.

Sf '*

«Kim Allahtan korkarsa Allah ona bir çıkış yeri ihsan eder, onu hatır ve hayaline gelmeyecek bir cihetten de rıziklandmr.» (Talak: 2-3)

Bu ittika, yani Allah korkusu Allah'ı bilmekten doğar. Binaenaleyh, Allah'ı bildiği kadar Onu sever, O'ndan korkar ve O'na kendini kaptırır. Artık dünya ve dünya saltanatları onun gözünde, hiç mesabesinde kalır, bütün sa'y ü gayreti Allah Teâlânın sevgisini artırmak ve onun emrinden katiyyen zerre miktarı ayrılmamaktır. Muhabbetine, sevgisine mani olur korkusu ile bütün günahlardan da öyle kaçar ve öyle sakınır ki tarifi mümkün olamaz O, hak sevgisi ile içi dışı dolu olan bahtiyarlardan bir misal olarak Veysel Karan'i Hazretlerini göstermek yeter zannederim. Bakınız, 1400 seneye yakındır ki ismi dillerde destan olmuş gezer, kendisi mektep, medrese görmemiş, ömrü de çobanlıkla geçmiş, fakat anasına itaati sebebi ile Peygamberimizi bile bekleyip görmeye tahammülü olmamış, yalnız onun Hendek Muharebesinde kırılan dişini görünce onunla iktifa edip anasının yanına dönmüş, ömrü boyunca da dilinden Allah'ın zikrini, gönlünden de hakkı tefekkürü, bedeni ile de ibadet ü tâ-attan geri kalmayan Veysel Karanı (K.S.) en nihayet

118/HADİSLERLE NASİHATLAR

Peygamberimizin hırkasını da giyerek, mümtaz bir zat olmuş. Bugün bu Hırka-i saadet istanbul'da Hır-ka-i Şerif Camiinde her sene Ramazan-ı şerifin 15. gününden itibaren öğle namazlarından sonra halkın ziyaretine açık bulunmakta ve yüzbinlerce müslüman tarafından ziyaret edilmektedir. Bu lûtfa mazha-riyyet kişinin Hakk'ın emirlerine imtisal ile beraber, nafile ibadetlere karşı son derece haris olup kalbine dünyayı sokmaması ve gayesinin Hak rızası olarak başka bir emeli olmadığına delâlet eder.

Bir hadîs-i kudsînin beyânına göre:

JilyJL SJJ

 Uj

Hakk'ın, kulunu sevmesine en güzel bir delil ve bir yoldur ki, hem Hakk'a tekarrüb, hem de Hakk'ın kendisini sevmesine yegâne vesile nafile ibadetlerdir. Zira farz ibadetler borcumuz, onları ifa ile zaten mükellefiz, yapamadığımız zaman elbette mesul oluruz. Fakat nafile ibadetler, fazla namaz kılmak meselâ iş-rak, duha, evvabîn, yatarken abdest alıp namaz kılarak yatar, gece teheccüd namazlarım kılarak öğle ve yatsı namazlarının son sünnetlerini dörder rekât kılmak gibi.

Fakat Cüneyd ve emsali gibi 400, 600 ve 1000 rek'at kadar namaz kılan bir çok bahtiyarlar vardır. Bununla beraber her gün ve gecenin de ayrı ayrı namazları da vardır ki, İmam Gazali'nin ihyasında namaz bahsinde ve Hazinetü-1-Esrar'da kılma tarzı beyan edilmiştir.

ALLAH! SEVMEK/119

Sonra Kuran-ı azimüşşam çok okumalı, hiç olmazsa yedi günde bir kere hatim yapmalı, Ihlâs sûresini günde 100 kere okumalı ve daha sonra da; «Allah» ve «Lâ ilahe illallah» zikirlerini ihmal etmeyip devam etmeli. Daha sonra Resûlullâhın beyan buyurduğu sair teşbihlere devam etmeli:

>j jCJLİ 'Jj Ulİİl id id dL 'ji V \'S>j 41 VI ÜIV

% 'JŞ\ 4lj 41 VI İİI % k JÛİIJ 41 b^

 . vjâ »"

'i I   »

- I    '.      '

 4i

 auı 4t

Ve kalbinin hayatı için de hergün kırk kere:

 ^      te  cJi vı 'Jıv ^i < î> ^

(Nüzhetül-l-Mecâlis cilt: 1/45/satır 20).

120/HADİSLERLE NASÎHATLAR

Cüneyd'in talebesinden Kenanî (Vefatı, 328): «Ben üç gün devam ettim. Allah da benim kalbimi ihya buyurdu. «Güneşin bir doğuşu ve bir de batışı vardır. Eğer böyle olmasa âlem fesada yani felce uğrar. Kalbin de doğuşu reca (ümit), batışı da havfullahtır, Allah'tan korku üzere olmaktır. Bir kimsede havf ile reca bulunmazsa o kalbin sahibi de fesada uğrar, kendisinde hayır kalmaz. Şeytan, malûm top-tüfek'ten korkmaz, onun korktuğu şey, ancak mü'minin kalbindeki nurdur. Binaenaleyh, sen de kalbindeki nuru kuvvetlendir ki, şeytan sana zarar vermesin. Ve bunun gibi «Duâ Kitabında yazılı olan duaları da vird edinip sabah-akşam okumak ve yine hergün Resûlullah sal-lâllahu aleyhi ve selleme çokça salât ü selâm getirmeyi de unutmamalı. Bu devamlar sayesinde inşaallahu Teâlâ Cenab-ı Hakk'ın o kulunu sevmesine vesile olur. Bir kere o sevgiye nail oldu mu bütün dünya ve âhıret ni'metlerine nail olmuş demektir. Bundan daha büyük bahtiyarlık tasavvur olunamaz. Şunu da iyi dinle, ha-dîs-i kudsîdir.

juwj 'fî ÜL»"!—ili C%J İ cJİ oiÜ î)tf %

 Jl*

üî ^ t;

 j a& üi «ı

Musa aleyhisselâmın Cenab-ı Hak'la tekellümü sı-

ALLAH'I SEVMEK/121.

rasmda Musa aleyhisselâmın sorgusuna cevapla kendisinin mekândan münezzeh olması ile beraber. «Ya Musa ben. kulumun yanında celisim, o beni zikrettiği ve bana dua ettiği zaman ben onunla beraberim.»

Burada anlamak istediğimiz şey, Hâlık-ı Zülcelâlin, kulunun O'nu andığı, zikrettiği gerek namaz gerek Kur'an gerek duâ ve gerek teşbih, hamdler, tekbir ve tevhidler ile meşgul olduğu an ben Hâlik-ı Zülcelâl, ilmimle nusretim, kudretim ile güya onun yanında oturan ve onun her istediğini, her söylediğini, hattâ içinden geçirdiği gizli emellerini de duyar, bilir, işitir, istediklerini ve muhtaç olduğu her şeyi o istemeden bile fazl ü keremimden lûtf ve ihsan ederim. Yine şuna dikkat eyle ki: Her neyi seversen sev, muhakkak o sevdiğinden ayrılacaksın. Binaenaleyh, öyle bir zatı sev ki, ondan ayrılmak olmasın. Şüphesiz o da kâinatın ve bütün varlıkların sahibi Allah Teâlâ Hazretleridir. Görüyoruz ki bütün eşyanın yaratılışında bazı sebebler vardır ve hepsinin de bir yapıcısı vardır. Öyle tabiatın eseri deyip geçme, yine kâinatın boşlukta durmasına ve yüzmesine de hemen cazibe kuvvetlerinin işidir, deyip geçme. Bak sen, kâinatın en şerefli en aziz bir mahlûkusun, Cenab-ı Hak sana ne büyük nimetler vermiş: görme, işitme, sezme, idrak, fehm, akıl, zekâ, konuşmak, anlamak, anlatmak... Bunların hepsi bize nıeccanen verilmiş sayısız ve baha biçilmez ni'metlerdir. Sen bunların hepsine tabiatın eseridir, deyip nasıl geçersin, biraz tefekkür et ve iyi düşün. Bak bakalım bu âlemin hılkatında, yaratılışında ne kadar güzel bir ahenk var. Güneşin, ayın doğuş ve ba-tışlanndaki intizamı görünce hayretlere    düşmemek

122/HADİSLERLE NASİHATLAR

mümkün mü, muntazaman günler birer-ikişer dakika gibi fasılalarla uzar ve kısalır, eğer birdenbire uzasa veya kısalsa elbette çok sıkıntı çekeriz, mahsuller ya yanar veya hiç olmaz. Görmüyor musunuz, bazan yaz erken gelir gibi olur, ağaçlar açar, tam çiçekte iken bir soğuk başlar, zavallı ağaçların meyveleri hep yok olur gider. Bu intizam, muhakkak bunun bir sahibi olduğuna delâlet etmez mi? Bir izi gördüğümüz vakit o izden oradan geçeni anlıyoruz. Bu at izi, bu da deve izi, bu da kedi izi gibi. Bugünkü parmak izlerine ne diyeceksin, bak bu kadar insan var da parmak izleri hep ayrı, kendileri de ayrı. Bunlara sen, hep tabiatın eseri deyip duracak mısın? Başına giydiğin takke veya şapkasının, ayağına giydiğin bir ayakkabının -ki gayet basittir- bunlara tabiat eseridir, diyebilir misin? Bu ufacık bir misal sana yetmez mi? Bunlar birer yapıcıya muhtaç olurlarsa koskoca kâinat nasıl sahipsiz olur.

Bu dünya ister güneşten kopsun ister başka yerden gelsin, koparan, gönderip tam kıvamında durduran ve yanıp kömür haline gelen hayattan mahrum bu dünyada bak neler oluyor, ne kadar canlılar bu cansız dünyada bizim hayatımıza yarayan bütün nebatat yine hep bu ölmüş, yerinden kopmuş ateş parçasının içinde ne güzel ceryaıı etmektedir. Bunları bildiği gördüğü halde hâlâ bu varlığın sahibi bir Allah' tır deyemeyen insanlara kâfir denir ki, cehennemde ebediyyen kalmağa mahkûmdurlar. Buna şaşmamak da mümkün değildir. Her şeyin bir sahibi vardır der de, bu koskoca mülkün sahibini inkâr eder. işte bu kafasızlıklarından nâşi de ebediyyen cehennemde kalacaklardır. Her şeye aklı erer, mikrobu bulur, elekt-

ALLAH'I  SEVMEK/123

riği bulur, çeşitli atomları bulur keşfeder de varlıkların sahibi Allah'ı bulamazsa ve ona bir Allah'tır, hem görür, hem işitir, hem bilir, hem her şeye kudreti yeter, artar, hem yaratır, hem de öldürür, murad ettiği şeyi yapar kimse de mani olamaz, hem söyler hem de icad eder, madde-i asliyyesini de icad eder, evveli olmadığı gibi sonu da yoktur, hayatı daimidir, bizim gibi muvakkat bir hayata değil daimî bir hayata maliktir, birdir, tektir, eşi yoktur, ehaddir, sameddir. Herkes ona muhtaçtır, bütün nimetleri veren de odur, akla gelen her şeyden münezzehtir, hiçbir şey benzemez ve benzetilemez, yere ve göğe, arşa ve    kürs'e muhtaç değildir, bunlar mahlûktur yani sonradan yaratılmışlardır. Halbuki bunlar yok iken Allah var idi, Allah Celle ve alâ bunların hepsini muhittir kimseden doğmamış kimseyi de doğurmamıştır, ona denk, kü-füv bulunmaz, birdir, onun dengi hiçbir şey yoktur tasavvur da olunmaz, hem her şeyi her yerde görür. Saklı, gizli ne varsa hepsini görür ve hem işitir. En gizli fısıltıları hattâ içten geçen vesveseleri dahi hem işitir, hem görür, hem de bilir, bilmediği ve görmediği hiçbir şey yoktur. Dünya onun mülküdür, âhıret de onun mülküdür, cenneti cehennemi vardır, hesabı vardır, terazisi vardır, sırat köprüsü de vardır. Kul her yaptığından sorulur, iyiliklerine mükâfat, günahlarına ve kötülüklerine de ceza verilir, afvı mağfireti boldur, dilediklerini afvedip cennete kor,  dilediğini de afvetmez, cezasını verir, işine kimse karışamaz, dilediğini dilediği gibi icra eder. Rahmeti pek bol bir padişahtır ki,  bu kadar günahlarımızla  isyanlarımızla beraber yine ni'metlerini başımızdan aşağı yağdırmaktadır.

Şimdi sen doğru söyle: Sana ufacık bir iyilik ede-

124/HADlSLERLE NASÎHATLAR

RESÛLULLAH'I   SEVMEK/125

ni seviyorsun da bu kadar lûtfu bol Allah'ı sevmeyecek misin? Halbuki senin, hayatın sağlığın, varlığın, bilgilerin, kuvvet ve kudretin daha nelerin varsa hepsi O'nun sana ihsanıdır. Bunu iyi bil de sevgiye lâyık olan bu zatı ecelli a'lâyı sev, O'nun uğrunda her şeyini feda eyle ki sevgindeki sadakatin belli olsun. Hayatta her şey muvakkat, neyi seversen, ne işle meşgul olursan ol, hepsinden ayrılacaksın. Hani dünyaya hükmeden Süleyman, hani Iskenderler, hani o güzelim peygamberler, hani o firavunlar, şeddadlar, nemrutlar. Hani Haccac-ı Zâlimler? Bunlar bize ibret olarak yetmez mi, dersin. Bak, baban da annen de, bütün dostların da hep gözünün önünde, omuzlarımızla taşıyıp mezara gömerken yarın da bizi böyle gömeceklerini hiç düşünmez misin? öyle ise ey aziz kardeş! Günahları bırak, bir Allah'a kul olup O'nu sevmeye ve sözlerini dinlemeye bak, başka hiçbir şeyden fayda yok, iyi düşün, sonra pişmanlığın fayda veremeyeceğini de iyi bil vesselam. Bu kadar yeter, dersimize dönelim.

Kulda, Allah Teâlânın sevgisi, O'nun Resulü olan bizim de Peygamberimiz bulunan Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerini sevmekle başlar, Resûlüllahı lâyıkı veçhile sevmeyende Hak sevgisi tecelli edemez. Onun için hadisi şerif pek açıktır:

«Sizden biriniz iman etmiş sayılmaz, tâ ki ben ona evlâdından, ana ve babasından ve bütün insanlar-

dan daha sevgili olmadıkça». Olgun olmak, kâmil olmak öyle kolay olsa ne mutlu bizlere. İmandaki kemal ancak Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini bize bildiren ve bizim islâm olmamız için her türlü fedakârlıklara, zahmet ve meşakkatlara göğüs geren Peygamberimizi cân-ü gönülden sevmek ve O'nun sünnetinden zerre kadar ayrılmamak, bir dediğini bir daha söyletmemek şartı ile O'na tam manası ile uymak ve teslim olup hayatında ve -âhırete göçüşünden sonra da aynı hayatta imiş gibi O'na lâzım olan saygı ve hürmeti ifa ile beraber hiç olmazsa hergün O'na yüzlerce salât ü selâm okuyup ruhunu şâd etmeğe çalışmak ümmetlik vazifelerinden maduttur. Ashab-i kiram Hazeratı Resûl-i ekremin her harekâtını taklid edip O'nun yediği, giydiği, gezdiği, oturup kalkmasını hattâ konuşmalarını bile O'na uydurmağa çalışırlardı. O sayede, fakr ü zaruretleri ile beraber kuvvet ve kudretleri de düşmanlanna karşı pek zayıf olduğu halde zaferleri gözleri kamaştıracak derecede sür'atle ve pek az zamanda dünyanın her tarafına yayıldığı hepimizin gözleri önündedir.

Resûlüllahı nasıl sevmek lazımsa O'nun ashabını da aynı şekilde sevmek. Bu da imanın icabıdır. Çünkü onlar Resûlullahın dostlarıdırlar, can ve başla Kesûlullaha hizmet etmişlerdir, şehid olmuşlar, gazi olmuşlar fakat hiçbir zaman düşmanlardan yılmamışlar ve onlarla cenk etmekten geri kalmamışlar ve islâm ülkesinin büyümesine ve müslümanların çoğalmasına sebeb olmuşlardır. Onun için onları' sevmek de bizlere borçtur. Daha sonra islâm büyüklerini de sırası ile severiz ve bu sevgiler hep Allah rızası içindir. Çünkü bunlar bizlere islâm dinini öğretmişler ve Al-

126/HADlSLERLE NASÎHATLAR

DİN KARDEŞLERİNİ SEVMEK/127

lah Teâlâ Hazretlerini bir olarak sıfatları ile birlikte tanıtmışlardır. Bu büyük devlete mazhariyyetimizden dolayı onları da sevmek üzerlerimize borç olmuştur.

Bizlere ufak-tefek hediyyelerde bulunanları sevmeği vazife biliriz de hele hele eğer hediyye biraz da hatırı sayılacak derecede büyük ve çok olursa artık politikanın bini bin para. Bu verilen hediyyeler ne kadar büyük ve çok olursa olsun, Cenab-ı Hakk'in kuluna verdiği nimetlerin yanında hiç kalmaz mı ne dersiniz? Bir gözün, bir kulağın, bir gönlün, bir akıl ve zekânın ve bir iradenin kıymetini, pahasını ölçmek mümkün müdür? Onun için ey aziz kardeş! Sevilmeğe lâyık ancak Allah Teâlâ ve Onun Resulüdür, sen bunları sevmek için çalış. Çünkü bu fâni âlem pek çabuk geçip-gitmektedir, başka sevgilere kendini kap-tırırsan sonra işin içinden çıkamaz ve âhırete de eli boş gidersin. Halbuki ibadetlerin en efdali Allah sevgi-sidir sonra da Allah'ın sevdiğini sevmek, sevmediğini de sevmemektir ve buna:

«Hubbün fi'Hâh, buğzun fi'llâh» derler ki sair ibadetlerin kıymeti buna göre ölçülür.

Cenabı Hak İsa aleyhisselâma buyurmuş ki: «Ya İsa, eğer amelin yer-gök dolusu olsa da yani yer ve gök ehlinin amelini yapsan hubbün fi İlâh ve buğzun fillâh olmasa bu kadar amelin sana hiç faydası olmaz». Onun için bid'at sahipleri ile münafık kimselerin yüzlerine gülmek, onlarla sohbet etmek çok tehlikelidir. Bunlardan yüz çevirenler de kıyamet gününde azabtan emin olurlar ve bilâkis bu gibi bid'at sahiplerini güleryüzle karşılamak Allah Teâlânın Resulü-

ne gönderdiğini hafife almak demektir (yani Kur'an-ı azimüşşan). Allah için sevişmeler, ziyaretler, ikramlar, ihsanlar, hep muhabbeti ilâhiyyenin cezbine vesiledir. Bununla beraber müminler arasındaki rabıtayı kuvvetlendirmekle fevkalade bir iş işlemiş olurlar. Halbuki müminler, bazan bir binaya benzetilmiş ba-zan bir cesede benzetilmiş. Bütün vücuddaki ufak -büyük âzâlar hepsi birbirleri ile ilgili ve bağlantılıdır. Bir baş ağrısı veya bir ayak ağrısı bütün vücudu rahatsız eder ve uykusuz bırakır. Binaenaleyh müminler de böyledir: birinin rahatsızlığının bütün mü'minleri rahatsız etmesi icab ederken maalesef bugün bunu çok acı bir şekilde görüjyoruz ki birbirlerimiz ile alâkasızlık ve daha acısı birbirlerimizin aleyhinde bulunmak çok çirkin bir halde gözlerimizin önünde ceryan etmektedir, bu da bizim imanımızdaki za'fiyyetimizi ne güzel göstermektedir.

Bu, şöyle izah etmekle belki daha iyi anlaşılacaktır: Meselâ ameliyat yapılacak bir hastanın bıçak acısını duymaması için ona bir morfin yapılmaktadır. Hattâ, bizim sünnet çocuklarına da bazı sünnetçiler morfin yaparak çocuğa hiç acı hissettirmeden güzelce kesip yerine yatırırlar. Çocuk, tabi acı duymadığı için hiç te ağlamaz. Bizim de dişlerimizi dişçiler çıkarırken bir morfin yaparlar, biz hiç acı duymadan dişlerimizi rahatlıkla çıkarırlar. Halbuki o morfin olmasa idi vay halimize. Şimdi iyi dikkat et ve iyi düşün. Biz kardeş olalım da biribirimizin aleyhinde bulunalım ve bunun acısını, ıztırabını da hiç çekmeyelim acaba tmümkün mü?

Hayır hiç de mümkün değildir. Fakat bizdeki İslâm ruhu sönmüş ve kararmış, dünya galebe çalmış

128/HADİSLERLE NASİHATLAR

ve yediğimiz manevî ahlâksızlık ve dinsizlik morfinlerinin tesiri ile artık acımak, utanmak, islâm terbiyesi, hilim, sekinet, vakar, hasletlerini yitirmişiz. Daha doğrusu ruhî bunalıma düşmüşüz. Havf, haşyet kalkmış. Bunların yerini kibir, gurur, azamet, benlik, hased, şöhret, şehvet, azab ve şâir yaramaz kötü huylar almıştır. Bütün bunların başı hep dünya sevgisi ve hubb-i riyasettir, yani baş olma sevgisi ve sevdasıdır. Bunlar hastalara vurulan morfinlerden çok kuvvetli ve tesirlidir. Görüyoruz ki hasta bir müddet sonra açılıyor ve rahatlıyor. Halbuki ahlâksızlık morfinleri gittikçe kuvvetlerini artırıp, zavallı insanı insanlıktan bile çıkarıp en korkunç canavarlar gibi birbirlerine saldırmaktadır.

İslâm kanunlarına ve ahlâkına göre, bir müslü-manın canı ne kadar kıymetli ise, ona dokunulmaz ise, onun izzet, şeref, haysiyyet ve namusuna leke düşürmek de katiyyen yakışmaz ve caiz olmazken ona dinsiz demek, ona hakaret etmek, onu dövmeğe kalkmak, onun haysiyyet ve şerefini haleldar etmek hiç caiz olur mu? Sen, kendi kendine fetvalar verip hem kendini hem de başkalarını aldatma. İnsanın bu gibi hareketleri mü'min, müslüman kardeşini katletmek, öldürmek gibidir. Belki katilden, öldürmekten daha fenadır. Çünkü ölümle her şey bitmektedir. Halbuki kardeşin ölmemiştir, yaşadığı müddetçe bu acıyı ve bu ız-tırabı çekecek. Sen de ben de bunun vebalini çekecek ve âhırette halimiz kim bilir ne olacaktır. Cenab-ı Hak cümlemizin gönüllerini uyandırsın da hak ve hakikati gören kullarından eylesin. Âmin!

İbadet etmek, alışan insanlar için zor değildir, kolaydır. Hatta ibadet vakitlerini şayet kaçıracak olsa

DİN KARDEŞLERİNİ SEVMEK/129

çok ağlar, sızlanır tevbeler eder. Fakat günahlardan, haramlardan korkmadıkça ve kaçmadıkça ibadetler şayan-ı makbul olamaz. İbadetlerin makbuliyyeti ancak ve ancak günah ve haram olan şeylerden kaçmağa bağlıdır. Onun için ibadetleri öğrendiği gibi, ibadetlerine engel olan günah ve haramları da öğrenip onlardan kaçması gerekir. Bu korkup kaçmaya takva derler ki, Cenab-ı Hakk'm indinde pek makbuldür. Onun içindir ki bu takva, kişileri her türlü darlık ve sıkıntılardan kurtarıp ummadıkları yerlerden kendilerini nzıklandırır. Hatta rızık bunların peşinden koşar. Onların rızık aramaları için zorlanıp dolaşmalarına ve yorulmalarına ihtiyaç yoktur, kolaylıkla nzık-ları ayaklarına hem bolca gelir ve hem de günahsız ve haramsız helâl yollardan gelir.

ALLAH SEVGİSİNİ KAZANMANIN YOLLARI

>•-'

tjîi

•Kim Allah'tan korkarsa, (Allah) ona bir (kurtuluş) çıkış yeri ihsan eder, onu hâlır ve hayaline gelmeyecek bir cihetten de nzıklandırır». (Et-talâk: 2, 3).

V r>: iiuiiı

F. 9

130/HADÎSLERLE NASİHATLAR

Allah Teâlâ Hazretleri: «Celâl sıfatım hürmetine sevişenler benim (rahmet) gölgemden başka gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Arşımın gölgesindedir-ler» buyurur.

Bu lûtf-u ilâhî ne büyük bir lûtuftur. O kıyamet gününün şiddet ve dehşetini tarife kimin gücü yeter. Hak için Hak yolunda sevişenlerin nail olduğu şu devlete bak, hayran olmamak acaba mümkün mü? Dünyada bile sıcak mevsimlerde hele Arabistan gibi bir memlekette oturanlar gölgenin ne demek olduğunu pek iyi anlarlar. Bir ağaç gölgesi dahî olsa o da pek makbule geçer. Halbuki âhıret âleminde Hakk'ın Ar-şı'nın gölgesinden başka gölge bulmak mümkün değildir. O da.Hakk'ı sevenlere ve Hakk'ı sevenleri sevenlere mahsus bir gölgeliktir.

Bu sevgiyi celbeden şeylerden birisi yemek yedirmek, infak ve ihsanda bulunmak. Birisi de bol bol sevgi ile birlikte tatlı selâmlardır. Sen sakın bunlara itiraz edip yemek yedirmekle, infak ve ihsanlarla ve bir de selâmlarla nasıl sevgi hasıl olabilir deme. İmanda hayırlı ameller nelerdir? diye sorulduğu vakit:

1 — Yemek Yedirmek ve Selâm'ı Yaymak

buyrulmuştur. Yani: «Yemek yedirmek ve selâm'ı yaymaktır».

Zira cibilliyet-i insaniyye kendisine ikram ve ihsanda bulunanları sevecek bir fıtratta   yaratılmıştır.

ALLAH SEVGİSİNİ KAZANMAK/131

Süleyman aleyhisselâm bile o kadar varlığına rağmen yine hediyeyi sever olduğunu söylemiştir.

Sallâllahü Teâlâ aleyhi ve sellem hazretleri de: 2 — Hediyeleşmek                                            ,

«Birbirinize hediyye veriniz ki sevişmenize vesile olur» buyurmuşlardır.

Sevişmeler aynı zamanda tevâzudan neş'et eder. İnsanların birbirleri ile kaynaşması birbirleri ile alâkasının, rabıtasının kuvvetlenmesi, hep bu yemek yedirme ve infaklara bağlıdır. İnsan ölür gider de adı .unutulmaz, gönüllerde yaşar. Onun için sevginin kıymeti pek yüksektir, bu da ancak, islâm yolunda bulunur. Zira gayelere matuf sevgiler pek çabuk söner ve hiçbir mükâfatı da yoktur. Hele şu lûtfa bakınız: İmam Ahmed, İbn-i Mesud tariki ile Sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden rivayet ediyor.-

3 — Allah İçin Sevişmek

 ;ı

 ı>

iki «I   J CrJ^l\ Jl Uf iJÎÜıîl İİJLI ^»İ

132/HADİSLERLE NASÎHATLAR

«Allah için sevişenler kırmızı yakuttan nur tepeleri üzerinde bulunurlar. Bu amudlarm her birisinde yetmiş bin oda vardır. Bu odalardakilerin nurları cennet ehlinin üzerine akseder ve onları nura garkeder. Güneş'in yer ehlini ziyalandırdığı gibi bunlar da ehl-i cenneti böylece ziyâlandırırlar ve ehl-i cennet der ki: Şu Allah için sevişenlere gidelim. Onlara yaklaştıkları vakit onların güzellikleri ehl-i cenneti de güzelleş-tirir. Bunların esvapları (elbiseleri) sündüs denilen bir kumaştan mamul olup alınlarına da (EL-MÜTEHAB-BUNE Fİ'LLÂHl Bunlar Allah için sevişeriier'dir diye yazılıdır».

4 — Emanet'e Riayet

Bununla beraber şu hadîs-i şerif de çok şâyân-ı dikkattir:

«Sizler Allah Teâlânın ve Resulünün, sizleri sevmesini severseniz emanet olunan şeyi yerine veriniz (yani Allah'ın emirlerini ifa ediniz). Konuştuğunuz vakit doğru söyleyiniz, komşularınızla iyi komşuluk ediniz».

Malûmdur ki, emanet kelimesi umumî bir kelimedir, bütün emanetleri içine alır. «İnna 'aradna'1-emâ-nete» âyet-i kerîmesindeki emanet: İman, İslâm, Kur' an, namaz, oruç, hac, abdest, gusül, doğruluk, doğru söz hattâ komşulara karşı en güzel şekilde muamele etmek, komşuluk haklarına riayet fetmektir. Daha açıkçası, islâm dininin istediği her şey bu emanet kelimesinin içerisine girebilir, 54 farz ve 32 farz da bu

ALLAH SEVGİSİNİ KAZANMAK/133

emanetlerin içerisindedir. Sen de ben de bu dünyada birer emanetiz. Vatan da emanet, millet de emanettir, evin de emanettir, eşyaların da emanettir, servetin de emanettir. Bunları iyi ve dürüst yerli-yerinde kullanamadığımız takdirde mesul olacağımızda şüphe yoktur.

İnsan kıyamet gününde dört sorunun cevabını vermeden yerinden kımıldayamayacaktır: Ömrünü nerelerde yok ettin, gençliğini nerelerde çürüttün, servetini nereden kazandın ve nerelere harcadın? diye sorulduğumuz zaman acaba ne diyeceğiz?

Haramlardan, günahlardan, ihtikârlardan, fahiş f'yatlardan, aldatmalardan, faizlerden, gasb, çalma, zorla alınan ve kazanılan paraların cevabını nasıl verebiliriz. Bir emanet kelimesi amma, ne kadar mühimdir. Onun için kısacık bir ibare ile: «Emanete riayeti olmayanın imanı yoktur» denilmiş. Doğru söylemeye-nin, verdiği sözde durmayanın da imanı öylece yoktur, denilmiş. Sen bunları nasıl tevil edersen et, hakikat meydanda. İmanı olgun değildir, demektir. Pekâlâ olgun olmşyan hangi şey makbuldür. Lütfen söyler misiniz olgun olmayan kavun-karpuz ve herhangi bir meyve bile işe yarıyor mu? İnsandan beklenen şey de kemaldir. Bu kemale ulaşmadan âhırete göç eden kişilere ister gül ister ağla. Bu sebebtendir ki tarikatlara girmek farzdır denilmiş. Zira orada insanı olgunlaştırmağa sebeb olan vasıtalar, riyazatlar, çileler, halvetler vardır ve bunfarın terbiyecileri de vardır. Bu terbiyeler sayesinde peyderpey insandaki ha-kikatlar tezahür etmeğe başlar, keşiflere nail olur, >r-fan sahibi olur. Artık Hak rızasından gayri bir şey

134/HADİSLERLE NASÎHATLAR

düşünmez bütün hatt-ı hareketi ümmet-i Muham-med'in hayırlanna matuftur. Bundan daha iyisini bul-.mak mümkün mü?

Cenabı Hak cümlemizi  bu hakikata ulaşan  ve emanetlere riayetkar kullarından eylesin. Âmin!

5 — Ziyaretleşmek

 ij ısı'

(Nüzhetü'l-Mecalis: C: 1/Sh: 40)

 

(Nüzhetü'l-Mecalis: C. 1/Sh: 40-41).

«Bir müslüman kardeşini ziyaret eden müslüma-nı, yetmiş bin melek teşyi eder ve ona duâ ederler ve derler ki: Ya Rab bu senin için nasıl sıla yaptı ise sen de ona ihsanını, ikramını artır».

 V   Elbetteki meleklerin duaları bizim dualarımız gi- bi olmaz, onlar her nevi isyan, kusur ve kabahattan

ALLAH SEVGİSİNİ KAZANMAK/135

ârî, emrolunduklannı yapan mahlûklardır. Hem böyle yetmiş bin meleğin duası ne demek? Bu meleklerin duaları sebebi ile birbirlerini Allah (cc) sevgisi için ziyaret eden müminler lûtf-i ilâhiyyeye mazhar olup olgun, kâmil müslümanlardan olma şerefine nail olurlar. Cenab-ı Hak zül'-Celâl Hazretleri müslüman kullarının böyle birbirlerini sevmeleri ve ziyaretlerde bulunmalarından çok memnun olduğunu ve bunu bize bildirmek için de tam yetmiş bin meleği duâ için vazifelendirdiğini bildirmektedir.

Öyle ise ey müslüman kardeş, sen de bundan dersini al, müslüman kardeşini daima ziyaret edip onların hatırlarını hoşnut eyle, tatlı konuş, fakat boş konuşma. Şaka katiyyen yapma, hatır kırmaktan çok sakın, muhtaç iseler yardımlarına koş, hizmetlerinde kusur etme.

MUHABBETİN ÇEŞİTLERİ

«Avârifü'l-Meârif» adlı kitapta der ki: «Muhabbet dört kısımdır: Birisi mubahtır bütün insanları sevmek. Çünkü hepsi Allah Teâlânın yarattığı mahlûklardır, ikinci mekruhtur: O da dünya muhabbetidir çünkü bütün günahların başıdır. Üçüncüsü nafiledir: O da efrâd-ı ailesini ve çocuklarını sevmektir. Dördüncüsü ise farzdır: O da Allah ve Resulünü sevmektir.»

Resûlullahı sevmek Allah Teâlâyı sevmeye vasıta olduğundan farz kılınmıştır. Zira Allah Teâlâyı bize bildiren odur.

Ma'lûm Resûlullah gelmeden önce ilâhlar pek çok idi. Hattâ Kâ'be-i Muazzama'da 360 put vardı. Menât,

136/HADÎSLERLE NASİHATLAR

Uzzâ gibi büyükleri de var idi, bunların hepsi insanlar tarafından yapılıp her birisine bir ad vermişler ve bunları Allah olarak tanımışlardı. Elhamdülillah islâm geldi, hak geldi, nur geldi. İslam geldi putlar gitti, mülkün hakikî sahibi olan Allah bilindi ve O'nun emri câri oldu. Onun için biz müslümanlara lâyık olan, benlikleri bırakıp Allah'ın kitabına sımsıkı yapışmak ve Resûlullahın sünnetinden de zerre kadar ayrılmamaktır.

 v.

Â

 4.1 ;îîİ ISI

Bu hadîs-i şerîf ve bunun emsali tam 40 hadîs-i şerif, Allah ve Resulünün sevgisinin ne demek olduğunu bizlere pek açık bir şekilde göstermektedir.

İmandaki halâvet, tad sıhhatin alâmetidir. Yemeklerin tadını ancak sıhhatli, sağlıklı, olan in.sanlar anlayabildiği gibi imanın tadını da, ancak, imanda sıhhat ve selâbet-i diniyye sahibi olan olgun, kâmil, dürüst, müttakî mü'minler anlar. Bunun da üç yolu vardır:

Birisi, Allah ve RasCılünü her şeyden fazla sevmek. Sevginin, insanın içinden doğması gerekir. Bu ise geniş tefekkürlere ve bilgilere vabestedir. O zaman

MUHABBETİN ÇEŞİTLERİ/137

kimin sevileceğini idrak eder ve o sevgiyi her sevginin fevkinde tutar ve o sevgi için her fedakârlığı yapmaktan zerre kadar kaçınmaz. Çünkü dünya ve âhıretin bütün nimetleri, sıhhat, afiyet, varlık, akıl, zekâ, idrâk gibi namütenahi nimetlerin sahibi, hep Allah Te-âlâdır. Bunlar olmasa insanın sair hayvanlardan ne farkı olur. öyle ise sen seveceksen Allah'ı sev. Seve-miyorsan -ki bu sevgi itaatla tahakkuk eder- itaatin ve ibadetin yoksa, insanlıktan da islâmlıktan da nasibin yoktur demektir.

İkincisi: sevdiğini sırf Allah için sevmektir. Başka gaye ve maksatlara dayanan sevgiler hem makbul değildir hem de o sevgi katiyyen yaşayamaz. Onun için, sevginin sırf Allah rızası için olması lâzımdır. Bu Allah nzası için olan sevgilerin mükâfatının da. Hz. Allah tarafından hudutsuz olarak verilmekte olduğu malûmdur.

Üçüncüsü: Bu sevgi iman mahsulüdür ve hem de imandaki olgunluk, onun ateşe atılıp yanmasından daha çok acıdır. Onun için iman sahipleri küfürden, şirkten, insanları (müminleri) küfre sürükleyen günahlardan da son derece korkar ve kaçarlar. Bu halleri, onların Allah Teâlâyı sevdiklerinin yegâne alâmetidir. Zira sevenin samimiyyeti sevgilisine olan bağ4 lılığı ile anlaşılır. Bunun da alâmeti sevdiğinin sözünden ve isteklerinden dışarı çıkmamaktır. Vesselam.

Bak aziz kardeşim, bu muhabbetullah'ın ve Resulünün sevgisine nail olmak istersen, eriştiğin ve nail olduğun bütün nimetlerin sana erişmesi ve senin görür, işitir, duyar, anlar, düşünür, idrak eder, zekâ, akıl ve sair bütün insanda bulunan meziyyetler bu meziyetler sonucu, bugün gökte uçan füzelerin, enva-i

138/HADİSLERLE NASİHATLAR

çeşit makinaların ve eserlerin sahibi olan bu insana bunların hepsi Allah Teâlânın ihsanı ve ikramıdır. Binaenaleyh evvelâ, bunları kendisine bahşeden Halik-ı zü'1-Celâl Allah Teâlâ Hazretlerine teşekkür etmesi ve O'nun sözlerini dinlemesi gerekmez mi? Zira bu azalarımızdan bazıları olmasa bize kimse iş vermez. Meselâ gözümüz olmasa ne yaparız, kulağımız olmasa yine öyle değil mi? Hele aklımız olmasa halimiz nice olur. Gözlerimiz önünde gördüğümüz bir çok sakat, hastalıklı, körler, sağırlar, dilsizler ve akılsız bir.çok kimselere rast gelmekteyiz ki bunlar bizler için hep birer canlı ibret levhalarıdır. Bunları görüp Hakk'a sonsuz şükürler gerektir ki, bizler de maazallah öyle olsaydık ne gelirdi elden.

Gerek bütün bedenimizde ve gerekse nzık esbabında asıl olan Allah Teâlâ Hazretleridir. O, Rezzak-tır. Diğerleri esbab-i âdiyyedendir. Binaenaleyh bize, bu hilkati, bu bedeni noksansız veren ve rızıklandıran, akıl, zekâ ile tezyî edip süsleyen ve bizi: «Biz beni âdemi muhakkak mükerrem kıldık» diye medh ü sena buyuran Allah Celle ve âlâyı sevmek ve O'nun her sözünü dinlemek ve hiç itirazsız O'na tam manası ile itaat edip emrinden dışarı çıkmamak yaraşır. Çünkü bütün emirleri ve yasaklan haktır hem de beşerin menfaati icabıdır.

Hakikatta bütün nimetleri veren Allah Teâlâ olduğu gibi, O'nu sevmek mümin-muvahhidin şanıdır. Rasûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem'i sevmek de üzerimize borçtur. Çünkü bir kere Allah Teâlânın sevdiğini sevmekle mükellefiz. Sonra da Allah Teâlânın varlığını, birliğini, bütün sıfatı zatiye ve sübutiyesini bil-direrî ve Allah yolunda cihad edip bize imanı, islâmı

MUHABBETİN ÇEŞtTLERt/139

öğreten O değil mi? Şimdi Allah'ın bu sevgili kulunu sevmek müslümanlara borç olmaz mı? Farz olan sevgiyi tatmak isteyenlerin Hakkın emirlerine uymakla beraber bilumum yasaklarından da uzak kalmaları şarttır. Bununla beraber nafilfe ibadetlere de son derece önem vermeleri ilim ve zikir meclislerine devam etmeleri hem muhabbet-i İlâhiyeyi artırır ve hem de kuvvetlendirir.

Peygamber sallâllahu aleyhi ve sellem'in sevgisi de kezalik, O'nun sünen-i seniyyesine uymak, her nevi yasak ve şüpheli şeylerden uzak kalmakla elde edilir. Bununla beraber O'nun güzel ahlâkı ile ahlâk-lanan, cömertlikte, tevazuda, hilim ve sair ahlâkını kendisine örnek edip nefsinin hevasını, arzularını terk edip Hakk'ın ve Resulünün arzularına tebaiyyet için nefsi ge mücahede eden kimseler, imanın tadını, lezzetini pek iyi bir şekilde bulurlar, işte müslümanlar arasındaki farklar, bu sevginin az veya çokluğu ile husule gelmektedir.

Muhyiddîn Arabi Hazretleri der ki: «Bu hadisi şerifin usul-i dinde pek büyük yeri vardır. İmanın tadı ibadât ü tâatın lezzetidir ve bir de bu husustaki me-şakkatlara tahammüldür. Dinini dünya işlerine ve lezzetlerine tercih etmelidir. Çünkü dünya lezzetleri muhakkak fânidir, arkası yoktur. Binaenaleyh muhabbet-i llâhiyyeyi celb için Allah Teâlâ'nın emirlerine itaat ve yasaklarından kaçmakla olur. Resûlullahm muhabbeti de böyledir».

Bir de hadis-i şerifte «mimma» diye «ma» harfi ile işaret buyurup «Men» dememiştir. Bundan anlaşılıyor ki canlrcansız, para-pul, ev-eşya, saltanat - ser-

140/HADİSLERLE NASİHATLAR

vet, çoluk-çocuk hepsi dahildir, yani sevilecek yalnız Allah Teâlâdır vesselam.

Müslim ile Buharî'nin diğer bir rivayetlerinde, hadisin ikinci kısmı olan: «Sevdiğini ancak Allah için sevmek» yerine (sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğine buğzettîğine de Allah için buğz etmek) tir denilmiş. Bu da bize: Allanın sevdiğini sev, sevmediğini de sevme demek olduğunu anlatır (Hubbün fi'llâh, buğzun fi'llâh). Dinde bu da pek mühimdir. Müslümanların buna son derece riayetkar olmaları da şarttır.

 H\

.      '        î- >      ''î-'ı'''        i ı     ¦' ı'                   •      î- ±i    ¦      i',*     ' ı    I'll

~ I    '    »i î   î       Tl    "* il »"•

JİL U J^ JL*; X (_5^>- L*u».l9 AiJt«aj JX-aJ J^-j

«Yedi kişinin, gölgelerin bulunmadığı o âhîret gününde, arşın gölgesinde gölgeleneceği beyan buy uru I-maktadır, jmam-ı âdil, gençliğini ibadetle geçiren genç, kalbi mescide bağlı kimse, Allah için sevişen iki kişi ki Allah için toplanır ve dağılırlar, zengin ve güzel bir hanımın kötülüğe davetine icabet etmeyip ben Allahtnn korkarım diyen kimse, gizlice sadaka verip sar, elinin verdiğini sol eli duymayan bir bahtiyar ve Allah Teâlâyı gizlice zikr edip gözlerinden sular akan, yani ağlayan kimse.»

MUHABBETİN ÇEŞÎTLERÎ/14İ

Bunlardan birincisi imam-ı âdildir. Bundan mak-sad müslümanların işlerini gören herkesdir. Mahalle muhtarından tutun da, tâ Reis-i cumhura kadar her memura şamildir. Sonra o reis, anne ve babalar da evlerinin imamı olduklarından onlara da şâmildir.

Âdil insan bulunur amma reis olan zatın âdil olması matlûbdur. Zira gerek milletlerin gerek cemiyetlerin payidar olması hep idarecilerin âdil olmasına bağlıdır. Cenab-ı Hak aynı zamanda âdil hükümdarların yardımcısıdır.

İkincisi: «Çocukluğundan beri Allah Teâlânın ibadetine devam eden gençtir.» Yani bulûğ devrinden itibaren ibadete devam edip mâsıyyet ve günahları irti-kâb etmeyen gençlerdir. Zira gençlerde şehvet galip olduğundan onu muhafaza edip günahlara girmeyenler elbette arşın gölgeliğine lâyık kimselerdir.

Genç yaşında ibadetine devam eden sâlih, âbid kimselerin nuru, ışığı, ziyası ay veya güneş gibidir, faydaları etrafındâkileri de irşad eder, herkes ondan utanır ve onun gibi olmaya çalışır. Çünkü huylar birbirine geçer, fena kimselerin huyları da geçer. Onun için fena, günahkâr, ahlâksız, terbiyesiz, dinsiz kimselerin yanında oturma ki, onun ateşi seni de yakmasın.

Üçüncüsü: Kalbi mescidlere bağlı gönülleri dâima namaz vakitlerini gözleyip duran bahtiyarlardır ki namaz vakitlerini geçirmesinler ve mümkün oldukça o namazları mescidlerde cemaat ile kılsınlar. Çünkü cemaatla kılman namazın 25 veya 27 kat daha fazla sevabı olmakla beraber cemaatla kılınan namazlar indi ilâhide makbul olur, feyiz ve bereketi de çok olur.

142/HADİSLERLE NASÎHATLAR

Mescidîer, ufak-büyük, Allah'a ibadet edilen evlerdir. Allah evi, beytullah tabirinin manası: Allah celle ve âlâya ibadet edilen evler demektir. Müslümanlar günde beş vakit mescidlerde buluşur ve tanışırlar, birbirlerinin ihtiyaçlarını öğrenir, onlara merhem olmağa çalışırlar, mescidlerde ibadetin nasıl yapılacağını öğrenirler.

Daha önceleri ilim de mescidlerde öğrenilirdi. Hatta mescidîer kadıların, hâkimlerin, müftülerin hüküm ve fetva verdikleri yerler idi. Bursa'daki camilerde hâlen yerleri mevcuttur.; Kapıdan girince sağ ve soldaki odalar, onlara mahsus idi.

Mescidlerde cuma günleri umumi toplantı olup veciz hutbelerle halk irşad olunur, mescidlerde cihadın fezaili anlatılır ve cihada teşvik edilir. Askere şehid-lik ve gaziliğin ehemmiyeti ve indi ilâhî'deki mevkii anlatılır. Mescidlerde büyük-küçük herkese islâm âdabı terbiyesi ve komşu hakları ve herkesle güzel geçinme yolları öğretilir. Mescidlerde devlete itaat, millete sadakat, va'de vefa, ahde vefa, doğruluğun ehemr miyeti tebarüz ettirilirdi.

Mescidlerde âhiret hayatı denilen ölümden sonraki hayat, cennet, cehennem, terazi, mizan, hesap, mesuliyet, yaptıklarından sorguya çekileceği,    ömrünü, gençliğini nerelerde harcadığı, zayi ettiği,  kazandığı paraları nerelere harcadığı, helâl veya haram, günah, yerlere sarf edilip-edilmediğinin cevapları istenir. Müs-' lümanlann uyanık ve müteyakkız olmaları tavsiye edilir. Hak sevgisi aşılanır, zikrullah yapılır,    kur'anlar okunur, mevlidler okunur, bunların fezailinden bahsedilir.

MUHABBETİN ÇEŞÎTLERÎ/143

Peygamberimizin sevgisi ve O'nun varisleri olan ûlema-i zevi'l-ihtiramın sevgisi ve muhabbeti öğretilir. Daha nice nice saymakla bitmez fezaili vardır. Hele insanların gaflete düştükleri anda müezzin efendilerin «Allahü ekber Allahü ekber» nidaları ile o ezan-ı Muhammedi'nin tadına, zevkine acaba doyum mu olur? Bunlar hep mescidlerde yapılır, ne kadar çok olursa o kadar bereket hâsıl olur.

Malûm ihtiyarlar, zuafa-yı ümmet, uzak yerlere gitmeye kadir olamazlar, onun için camilerin sıklığı da bir vecibedir. Ezan-ı Muhammedi'lerden korkma, ürkme! Yoksa çan sesi mi hoşuna gider. Ezan-i Muhammedi okunmayan yerlerde oturmak bile caiz değildir. Fıkıh kitaplarında bir memleket halkı ezan-ı Muhammedi'nin okunmasını istemezlerse devletin onlara askerlerini gönderip te'dîp etmesi de borçtur denmiş vesselam.

Ezan, şeair-i Islâmiyyedendir. O okunurken ne bahasına olursa olsun durup dinlemek adab-ı islâmiyye-dendir. Hem duaların makbul olduğu zamanlardan birisi de, ezan-ı Muhammedinin okunduğu zamandır. Bahusus yangın gibi âfetlerde ezan-ı Muhammedi okunan mahalle, eve yangın gelmez. Ezanı Muhammedi" nin okunduğu yerde şeytan da duramaz, kaçar. Zira ezanı Muhammedinin nuru onu yakar. Onun için kaçmaktan başka çare bulamaz.

Sonra hastalar bahusus sabah ezanları ve yatsı namazının ezanları okunduğu vakit Hakk'a iltica eder, duâ edip yalvarırlarsa biiznillâh şifa bulurlar. Ezan-ı Muhammedi'yi güzelce dinleyip müezzinin dediklerini tekrar edenler de müezzinin aldığı sevabı alırlar. Yal-

144/HADİSLERLE NASİHATLAR

nız «hayye alessalâh ve hayye ale'l-felâh» da (lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh) denilmelidir. «Eşhedü en-ne Muhammederrasûlüllah» deyince (ve ene eşhedü enne Muhammederrasûlüllah) der ve iki baş parmağının tırnaklarım gözüne sürersen göz ağrısı görmezsin. Şöyle dersin:

il    '

 

«Ya Resûlullah sen benim gözümün bebeğisin».

Ezandan sonra şu duayı okumalıdır:

oî â-jUJI

 Sı iıîı ^j

jjı

Bu duâ Ebubekr es-Sıddîk Hazretlerinin sözüdür. Ezan-ı Muhammedi'yi güzelce okuyan ve dinleyip tekrarlayanlara da ayrıca şefâat-i Peygamberi vardır.

Dördüncüsü: «Allah rızası için sevişen iki kişidir ki her ne zaman toplansalar Allah sevgisi üzerine toplanırlar ve dağılırken de yine bu sevgi üzerine dağılırlar». Mutlaka gayeleri Allah sevgisidir, konuşmaları görüşmeleri, toplantıları hep bu gayeye matuftur. O-nun için birbirlerinden ayrılırken de toplantı dağılırken de muhabbetin kendilerine verdiği zevk ve safa-mn neticesinde sürür ile ve ağlaya ağlaya kendilerinden geçmiş oldukları halde ayrılırlar. Ve bu muhabbet onlarda daimîdir, hemen toplantılarına münhasır

MUHABBETİN ÇEŞİTLERÎ/145

değildir. Huzurlarında ve gıyaplarında birbirlerine sevgi, saygı, hürmet, ikram, ihsan son derecededir. Bundan dolayı işte gölgelerin olmadığı âhıret gününde Cenab-ı Hak da bunları, hususi bir lütuf ile Arşın gölgesinde yani hıfz-u himayesinde bulunduracaktır. Bahtiyarlığın en güzel ve en büyüğüdür ki, herkese nasib olmayan bir devlet-i uzmâdır. Binaenaleyh, her müslümanın en büyük hedefi, gayesi Hak sübhanehu ve Teâlânın bu lûtfuna mazhar olmak için gece ve gündüz sıdk ile çalışıp böyle hakiki Allah dostlarım bulup onunla sevişmeğe çalışmalıdır ki, bu büyük lût-fa nail olabilsin.

Sevişmelerin dünyevî bir maksada ve bir gayeye matuf olmayıp doğrudan doğruya Allah rızası için olması şarttır ki devam etsin. Allah rızası için olmayan sevişmeler bugün varsa yarın da yoktur, devamı olamaz, tadı da olmaz. Bunları bilmek pek de kolay olmaz, kurnazdırlar, yaltaklık yaparlar, seviyormuş gibi görünür, halbuki içi bambaşkadır. Allah bu gibilerin şerrinden saklasın, âmin. Binaenaleyh, sevişenle-rin gayeleri Allah Teâlânın rızasını kazanmak için elbirliği yapmak sureti ile sevişirler ve bu sevgi ile toplanıp muhabbetler ederler, zikirler yapar, dualar eder, birbirlerine nasihatta ve yardımda bulunurlar. Dağı;, lırlarken de yine tatlı tatlı ayrılır. Sevgi ve muhabbet içlerine siner, tadları damaklarında kalır, acaba bir daha nerede bulunabilir, toplanabiliriz diye içlerinde aşk, şevk hâsıl olur. Zikir meclislerinde, Kur'an meclislerinde, mevlid meclislerinde büyükler (âlimler) meclisinde bulunmak gibi.

F. 10

146/HADİSLERLE NASİHATLAR

Beşincisi ise: Genç, güzel, zengin bir hanımın gayr-ı meşru davetine; ben Allahtan korkarım diye gitmeyen ve Hakk'uı hıfz u himayesine layık olan bahtiyar genç. İster kadın, ister erkek gayr-ı meşru olan her günah işten arslandan korkup kaçar gibi kaçması lâzım gelir. Zira bu günahlar insanı insanlıktan çıkarır, gönlü öldürür, artık hayn-şerri seçemez, gözü göre göre bataklığa saplanıp kalır. Binaenaleyh günah, yalnız kadınla münasebet değil ki herhangi günah olursa olsun onlar birer öldürücü zehirdir. İnsan farkına bile varamadan gönül elden gider. Gönülsüz cesed ise cansız vücud gibidir. Onun için her müslü-man günahları iyice o'.'.uyup bellemeli ve sonra da onlardan kaçıp-kurtulmak için Allah Teâlâya sığınıp, aman ya Rab deyip feryad ü figanı basmalı, en mühim kurtuluş ise yalnız Allah ile kalabilmektedir.

Bu günah işi, işlemekten korkup-kaçmak tabiî her babayiğidin işi değildir. Gerek gençlik âleminde ve gerekse yaşlılık halinde, gerek bu zina gibi ve gerekse Hakk'ın yasak ettiği bütün günalüar bir kısmı ahlâkı zemimelerdir ki, bunlara necaset-i ma'neviyye derler. Maddî necasetlerden daha fenadır. Zira maddi necasetler ne kadar çok olursa olsun gerek evde ve gerek hamamlarda yıkanır, çamaşırlarım değiştirir (ertemiz olur. Fakat manevî pislikler kibir, haset, buğ/., kin, şehvet, gazab, şöhret, riya ve emsali 70 kadar necasetler vardır ki bunlardan kurtulmak çok müşküldür. En iyisi bu gibi hastalıklara tutulmamaktır. Tutulduğu takdirde derhal tedavisine başvurmak ve büyüklerimizin yaptığı gibi çarelere tevessül etmektir. Bazan para cezası, bazan da riyazetlerle gece uykusundan kısıtlamalarla, bazan da Hz. Ahmed er-Rüfai'

MUHABBETİN ÇEŞİTLERİ/147

nin ve emsalinin yaptığı gibi âhır hizmetlerinde bulunmak, kendisini tedip ve terbiye edebilecek büyüklere başvurmak ve herhalde tevazu, hilim, sekînet, cömertlik ve emsali iyi huylara kendisini alıştırmak ve daha kısası Peygamberimizin sünen-i seniyyesine tam manasıyla uymağa çalışmak ve gayret göstermektir. Bunun için de dinî, ahlâkî ve siyer kitaplarını çok okumak ve kendi nefsinde tatbik etmeğe çalışmaktır.

Burada zikr olunan günahtan kaçmak kişinin Allah Teâlâdan korkmasına bağlıdır bu korku da Allah Teâlâyı bildiği nisbette tecelli eyler. Allah'ını iyi bilen Ondan çok korkar. Çünkü o Allah her şeyi hem görür, hem bilir, hem işitir. İlmiyle kulunu muhittir, her şeyini çok iyi bilir, içini de bilir, dışını da, bilmediği, görmediği hiçbir şey yoktur. Onun için imanın efda-li kişinin nerede olursa olsun Allah'ın kendisi ile beraber olduğunu bilmesidir. İşte bu bilgi tahakkuk ettiği takdirde kul, her fenalık ve kötülüklerden son derece uzak olur. Bu bilginin tahakkuku pek de kolay değildir. Okumak ve bilmek kâfi değildir. Hakk'm zikrini çok yapmak, Kur'an-ı azimüşşam çok okumak, manalarına âşinâ olmağa çalışmak, sonra Hak Teâlâ-nın lûtfuna, ihsanına mazhar olmak gerekir. Bu hususla «Tasavvufî Ahlâklın güzelce ve tekrar tekrar okunması ve üzerinde durulması pek yerinde olur. Bu korku, kulda tecelli etmedikçe kulun emeklerine yazık olur. Zira günahların her birisi semmi katil olan (adam  öldüren)   birer  zehirdir,   ibadetlerin  sevabını mahveder. Hased, kibir, gazab gibi. Hased; hasenatı, iyilikleri yer, bitirir. Ateşin odunu yeyip bitirdiği gibi. Diğer günahlar ve mezmum ahlâklar da böyledir. Günah Kitabı'nı yani günahları bildiren    kitabı

148/HADİSLERLE NASİHATLAR

I

iyice oku. Günahlardan ve mezmum huylardan kendini kurtarmağa çalış. Az konuşmağa dikkat eyle, dâima Hakk'ın huzurunda olduğunu da unutma, Bir de şunu iyi bilmek, çok hem de çok gerektir ki, imarı sahibi olan müminler ve müslümanlar her ne kadar günah sahibi olsalar dahi küfre gitmedikçe, onlar, hürmete, saygıya şayan kimselerdir. Aynı zamanda müs-lüman, ayıp açan değil, ayıpları örten kimsedir, onların aleyhinde yapılan her çeşit iftira ve bühtanın cezası pek büyüktür. Onların canları gibi malları da, şeref ve haysiyetleri de kıymetlidir. Kişi iki şeyin arasındadır: Birine saadet diğerine de şekavet denir. Bunlar indi ilâhî'de malûmdurlar hiç değişmez Kimin saadet ehli olduğunu kimin de şekavet ehli olduğunu Allah'tan gafil kinişe bilemez. Bugün çok beğenilen bir sofu kimse, yarın ehl-i şekavetten olarak cehennemi boylarsa ve aksi olarak bugün hiç beğenilmeyen bir bedbaht kişi, yarın tevbekâr olur ve ehl-i saadet olarak gözlerini dünyaya yumar ve cennetteki yerini alırsa buna kim ne diyebilir? Bu şu demektir: Bütün müslümanlar, ehl-i iman, imanları sebebi ile muhterem kimselerdir. Sen sevmeyeceksen dinsizleri sevme, ası], sevilmeyecek olan işte bu dinsizler ve kitapsızlardır. Sen de bu dinsizleri sevdiğin müddetçe, onlara yardım ettiğin müddetçe onlardan Sfcyılacağmı unutma. Çünkü:

«Kişi sevdiği i\e beraberdir.»

Bak Cenab-ı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ne güzel bir düstur buyurmuş. Kişi şunun-

MUHABBETİN  ÇEŞİTLERİ/149

la veya bununladır dememiş. «Kişi sevdiği kişi ile haş-rolunacaktır». Firavunları, nemrutları, şeddatlan daha açık tabiri ile dinsizleri sevenler ve onları destekleyenler onlarla beraber haşrolunacaktır. Zira:

i 4Üİ',1

«Allah Teâlâ dinsizi sevmez», dinsizlerin yerleri tâ cehennemin dibidir.

 ^ H ^Ij

«Zâlimleri de sevmez», zira zâlimler de kâfirlerin yardımcısıdır.

4)1 ÜÜ-  Ju

«Hikmetin başı Allah korkusudur.» Bu korku olmadıkça, ne bilgi, ne nasihat ve ne de başka şeyler fayda etmez.

Altıncısı: Gizlice sadaka veren sâdık, sâlih kimselerdir ki sadakaları ile hem öğünmezler hem de kimseye duyurmak istemezler. Zira sadakadan murad fakiri sevindirmek, giyindirmek ve yedirmektir. Bunları Cenab-ı Hak hem görür ve hem de bilir olduğundan başkalarının bilmesine ve görmesine lüzum görmeyen bir bahtiyardır. Farz olan zekâtları herkesin gözü önünde yapmak bir cihetten efdaldir. Çünkü hem

150/HADİSLERLE NASİHATLAR

I

kendisi töhmetten kurtulur, kimse zekâtını vermiyor diyemez ve hem de zekât vermeyenler de özenir, onların da zekât vermesine sebeb olurlar. Yoksa haddi zatında sadakaların sağ elin verdiğini sol el duymayacak kadar gizli olanı efdaldir. Bu ne demek, yani müs-^ lüman insan, zekât verirken sadaka verirken kendıj ni bile ortadan çıkarmalı ve «ben kimim ki, mülk Al] lah'ındır, ben de O'nun malının bekçisiyim. Ver, diysr O, ben de O ver dedi diyerek veriyorum, yoksa benim canım bile benim elimde değil. Burası bizim için durak, bizim de değil ki, her gelen gitse gerek. Onui için sadakanın son derece mahviyyetle verilmesi mat| lûbdur. Sonra o fakir-fukarayı da üzmemek gerekir] herkesin yanında ve herkesin gözü önünde ona bil hediye vermemek lâzımdır. Bazı kimseler için bu ha] reket onu öldürmeğe kasdeden katilin bıçağı sanki boğazına saplanmış gibi zor gelir. Hiç olacak şey de| ğil, sakın kardeşim sen öyle yapma, halkın gözler önünde verme. Allah Teâlânm bilmesi kâfidir vesse-j lam. Zira âhirette o gölgelerin olmadığı günde Arşu hususi gölgelerinde oturmak kolay mıdır? Allah Teâlâ cümlemize nasib eylesin. Âmin.

Bu saklama ancak nafile sadakalarda cari olupj farz olan sadakalarda ki ona zekât adı verilir. Aşikâr vermek efdaldir. Gizli sadakalar riyadan, gösterişter uzak olur. Halbuki farzların aşikâre olması ile her zekât sahibi su-i zandan kurtulur, hem de başkalan-l nın; zekâtını veriyor veya vermiyor gibi bir dediko-j dudan kurtulmuş olur. Bizim farz namazlarımız dt böyle aşikâr değil mi? Fakat nafile namazları evleri-j mizde kılarız. Kimse de bilmez. Bizim nafile sadakate ra da çok ehemmiyet vermemiz lâzımdır. Farz sada-j

MUHABBETİN ÇEŞİTLEIÜ/151

kalar ne kadar mühimse nafile sadakalar da o kadar mühimdir. Nafile sadakalar nafile ibadetler gibidir ki, Cenab-ı Hakk'm sevgisini ve rızasını celbeder. Bütün vücudumuzdaki azaların hergün için bir sadakası vardır. Bunları ya para olarak veya yemek yedirmek sureti ile veya kılacağımız namazlar ile ödeyebilmek mümkündür. Fakat vakti olanların herhalde para olarak ödemeleri daha evlâdır. Vakti olmayanlar da namazı fazla kılmak sureti ile bu borcu yerine getirmiş olurlar.

Bu sadakalar görülüş itibarı ile şu veya bu fakirlere verilen paralar diye görülmekte ise de hakikatta bu alışveriş, kul ile Halik-ı Zü'1-Celâl arasındadır. Zira fakirlere verilen sadakaların mükâfatını Allah cel-le ve alâ bizzat çok fazlası ile birlikte vermekte olduğu hepimizin bildiği bir sırr-ı ilâhidir. Sen de bundan istifade etmek istersen fakirlere vereceğin sadakayı gizlice ver. Çünkü malının muhafazası, sıhhatinin muhafazası, servetinin çoğalmasına yegâne sebeb bu gizli sadakalardır.

Öyle ise sadaka bahislerini, cömertliğin anlatıldığı dersleri iyi oku, tekrar tekrar oku ve nefsinde tatbik etmeğe de çalış. Bahusus müslüman kardeşini candan sev, onda kusur görmeğe çalışma. Zira senin kusurun ne kadar çok ve daha büyük olduğunu bilmemek en büyük kusur ve kabahattir. Kusursuz insan da bulmak hiç mümkün müdür? Hepimiz âciz, zayıf kullarız, kusurlarımız da aczimiz nisbetinde pek çoktur. Biz başkalarının kusurları ile muahaze olunmayacağız ki onunla uğraşalım. Herkesin kendi kusur ve kabahati ile müâhaze olunacağını bilmeyen de yok-

152/HADÎSLERLE NASİHATLAR

tur zannederim. Hal böyle iken nasıl olur da müslü-manlığı müdafaaya çıkan müslümanlara envai çeşit küfürler, iftiralar, bühtanlar, tasavvur olunamayan akıl ve fikrin dışında taarruzlar yapılır. Bunu yapanlar da bunu islâmiyyet namına yaptıklarını söylemekten çekinmemektedirler. Allah Celle ve alâ cümlemizin, muini olsun da hakikî, birbirlerini candan seven ve birbirlerinin yardımına koşuşan, olgun, kâmil müs-lümanlar zümresine ilhak buyursun. Menfaatperest müminlerin şerlerinden de muhafaza buyursun. Amin!

Yedincisi ise, gizlice ağlayarak zikrullah yapan ve gözlerinden yaşlar akıtan zâktrlerdir. Bahusus gece vakitlerinde yapılan zikruUahm tadına doyum olmaz. Kur'an-ı Kerim okumak âlimler için pek efdal-dir. Bizim gibilere ise zikrullah efdaldir. Namaz kılmak, çeşitli teşbihleri çekmek, ilme çalışmak ilim müzakeresinde bulunmak, okumak ve okutmak, öğrenip sonra da öğretmek hep zikirden ibarettir. Kuranı Kerim âyetleri, hadisi şerifler, zikrullah hakkında fai-deler pek çoktur. Hele harb esnasında «Allah Allah diye düşmana saldırmak yok mu, bunun sevabına kimse erişemez Zâkirlerin indi İlâhîde öyle bir makamları vardır ki, onlara özenmemek,.imrenmemek kimsenin elinden gelmez ve bunu hepimiz pek iyi bilin dilimizden, gönlümüzden hiç çıkarmamağa çalışmalıyız, ki o hakiki zâkirler arasına Allah Teâlâ bizleri de kabul buyursun. Allah Teâlâ birdir ve dâima bizimledir ve bize bizden yakındır. Her şeyi görür, bilir, işitir. Ondan saklı bir şey olmaz yaptıklarımızı da bilir yapacaklarımızı da bilir. Herşeyin dâima O'nun murakabesi altında olduğunu hiçbir vakit unutmamak lâzım.                                                                               „

MUHABBETİN ÇEŞİTLERİ/153

Allah Teâlâyı zikr etmek büyük bir ni'met, sonra gizli zikir, o da ayrı bir nimettir. Zikrin tesiri ile ağlayabilmek ayrı bir ni'mettir. Ağlamak kolay bir şey değildir. O içeriden gelen havf ve haşyetin bir eseridir. İnsan ne kadar olsa da âciz bir mahlûk olduğundan çok büyük kusur ve kabahatların sahibidir. Halbuki kendisine verilen nihayetsiz ve sayısız nimetleri gözlerinin önünde canlandırdığı vakit tabiî olarak bir utanma hasıl olarak bir de kendisini havf haşyet istilâ eder ki, o zaman bi'1-mecburiyye gözlerden kendiliğinden gelen bir ağlama hasıl olur. Bu hal ind-i İlâhî'de pek makbul olacak ki sahibini kıyamet gününde arşının gölgesinde kemal-i saltanatla ehl-i mahşeri seyr eder. Kendilerinde hiçbir korku ve hüzün de bulunmayacağı da başka hadislerde beyan edilmiştir.

Tefekkür her zaman lâzımdır, bahusus zikir tea-manlarında tefekkür daha lâyıktır. Çünkü bunca ni-zam-ı İlâhiyyeye karşı kusurlarını görür ve bu nimetlere mukabil amellerini çok az görür. Bir de ne baksın âhiret yolculuğu; kim bilir bu yolculuk ne zaman ve nasıl bitecek. Âhirette sualler çok şiddetli, hesap çok zor, ameli de az. Şimdi ağlamasın da ne yapsın ve hem de hakikî müminler Allah Teâlânın ismi şerifi anıldığı zaman kalblerini havf, haşyet istilâ eder olduğu «Sure-i Hac» da beyan buyurulmuştur:

 4Ûİ Jfh

« (Habibim) sen muti ve mötevazi olanları müjdele (ki) Allah anılınca onların kalbleri kork (u ile oyn)ar» (El hacc: 34, 35).

154/HADlSLERLE NASÎHATLAR

Zikrin fezâili hakkında zikre âid eserlerde ve bahusus Zikrullah'm Faydaları'nda oldukça geniş malûmatlar vardır. Bir kitabı bir kere okuyup bırakmayınız her okudukça ayrı ayrı feyizler bereketler hâsıl olur. Bak mevlid kitabımız 500 küsur sene önce yazılmış ama hâlâ mevlidhanlanmız tarafından her zaman okunmakta ve dinlenmektedir. Cenab-ı Mevlâ cümlemizi afv ve mağfiretine mazhar olan sevgili ve bahtiyar kullarının arasına fazl u keremi ile kabul buyursun. Zekâtlarım vakti ile ve hakkı ile edâ edip fakir, fukara, miskin ve komşu haklarına ve sâif haklara da riayet edip akraba-i taallukatını daima ziyaret edip onları sevindirmek ve onlarla alâkasını oldukça kuvvetlendirmeğe çalışmak her insanın ve her müs-lümanın başlıca vazifelerinden maduttur. Hele şu arşın gölgesi altında kemal-i saltanatla sürurlar içerisinde mahşer halkım temaşa eden yedi zümrenin halini hiç unutma:

1  — îmam-ı âdil.

2  — Gençliğini ibadetle geçiren genç.

i

3  — Gönlü mescidlere bağlı kimse.

4  — Allah sevgisi.ile toplanıp dağılanlar.

5  — Şehvetine hâkim olup günahlardan    kaçan kimse.

6  — Sağ elinin verdiğini sol eli görmeyen sadaka sahipleri.

7  — Bir de gizlice ağlayarak zikreden zakirler. Allah Teâlâ bizleri de bunlardan eylesin. Âmin.

İBLİSİN  ŞERRİNDEN  KORUNANLAR/155

İBLİSİN ŞERRİNDEN KORUNANLAR

«Üç kimse vardır ki bunlar da iblis'in ve askerlerinin şerrinden masumdurlar (yani Hakk'in himaye-sindedirler): Birinci gece ve gündüz Allah Teâlânm zikrini çok edenler. İkincisi seher vakitlerinde (yani sabahın erken saatlerinde) istiğfar edenler (günahları olmasa dahi). Üçüncüsü de Allah korkusundan ağlayanlardır».

Bu hadis-i şerif lbn-i Abbas'tan rivayet edilmiştir. Bundan anlaşılıyor ki Cenabı Hakk'm lûtf u inayeti, hıfz u himayesi şu üç sıfatı cami olan bahtiyarlara mahsustur.

Zikrin lüzumu hakkında zikir bahsinde oldukça malûmat verilmiş olduğundan tekrarına lüzum yoktur. Ağlamak pek güzel olduğu halde bizim gözlerimizden bir yaş bile çıkmamaktadır. Halbuki Allah korkusu ile ağlayan gözlerin sahibini Hz. Allah cehennemde yakmayacağını Hz. Ebu Hüreyre ile beraber Hz. Enes bir hadis-i şerifin içinde zikr etmektedirler. Bu ağlamak, ekseriya kırık kalbli, mahzun ve çeşitli ibtilâ sahiplerinde pek görülmektedir. Bazan bazı riyakârların ağlar gibi olmaları bizleri aldatmamahdır.

156/HADİSLERLE NASİHATLAR

Haşyetullah ile içleri dolu olan mü'minlerin zikrul-lah da bunlara ilâve edilince gayri ihtiyarî ağlamağa, başlamaları tabiîdir. Cehennemin ateşini denizlerin, bütün dere ve nehirlerin sularını dökseniz söndürmek mümkün değildir. Fakat âşıkların, sadıkların gözlerinden akan inci damlası gibi göz yaşlarının, bu ateşi söndürmeğe kâfi olduğu sabittir. Cenab-ı Hak bizleri de, havf u haşyet ile Hakk'ı zikredip hem de içten ağlayan ve yaptıklarına nedamet edîp seherlerde istiğfara devam eden sevgili kullarının arasına kabul buyursun.

YER, GÖK VE MELAÎKENİN MAĞFİRET DİLEDİĞİ ÜÇ SINIF İNSAN

 V     l^Ul

 l^Ul fi jjJLj İİSÜ*

«Üç sınıf insan vardır ki yer, gök, gece, gündüz ve melekler bunlar için Allah'tan (cc) mağfiret dilerler. Bunlar: Âlimler, ilim tahsil edenler ve bunlara yardım edenler.»

Ne büyük bir bahtiyarlıktır ki, yer-gök, gece-gün-düz, bütün melekler onlar için Allah'tan mağfiret dilerler. Halbuki o üç sınıf insan evinde yemekle veya uykusu ile meşgul. Lâkin Hakk'ın ilmini tahsil edenlere, tahsil için uğraşanlara bir de bunları yetiştirmeğe çalışan cömertlere.

ÜÇ SINIF İNSAN/157

Âlim olmak, ilme çalışmak bir de sahi dediğimiz zenginler ki, paralarını hem helâlden kazanırlar hem de helâl yerlere en güzeli ilim evlerine bol bol yardımda bulunurlar. Bak şu dünyanın haline bu kadar kıymetli bir ilmi insanlar ne hale getirdi. Herkes koşuyor doktor olayım, canları kurtarayım, mühendis olayım memleketi güzelleştireyim, elektrikçi ve sair meslekler de böyle. Fakat buradaki ilim, ilm-i Kur'an âhîret ve ilm-i tevhiddir. Buradaki gaye beşeriyyeti küfürden, dinsizlikten, kitapsız yaşamaktan kurtarıp Hakk'a ve Hak yolunda tevhide ve dolayısı ile cennete sokmak ve cemal-i ilâhiyeyi müşahede devletine ulaştırmaktır. Yoksa fâni olan dünyadaki saadetler insanlara ne verebiliyor. İşte hepimizin gözü önünde. O ölüm yok mu? Ondan paçayı kurtaran kimse de yok. O canım, güzel, kıyılmaz gül gibi koklamaya bile kıyamadığın cesedin halini bir görsen yetip artar, o güzelim cesed, nasıl darma dağınık olmuş. Etler çürümüş, dökülüyor, kemikler darma dağınık, artık tanımak bile mümkün değil. Bir müddet sonra ise hepsi toza-toprağa inkılâb etmiş, bir kaç parça kemikten başka bir şey görmek mümkün değil. Senin hayat diye feryad-figanın bak nasıl boşuna. Sen aklını başına al. Bu mülkün sahibi Allah Teâlânın sözünü dinle, cennetteki yerini al vesselam.

158/HADlSLERLE NASÎHATLAR

ALLAH İÇÎN ZİYARETLEŞMEK VE BİRBİRLERİNİ SEVMEK

«Muhakkak bir adam başka köydeki kardeşini ziyaret etti. Allah Teâlâ da o ziyaretçinin yolu üzerine gözleyîci bir melek koydu. Vaktaki ziyaretçi meleğe yakın oldu, melek ona dedi ki:

—  Nereye gidiyorsun? Adam:

—  Bu köyde bir kardeşim var, onu murad ediyorum (yani onu ziyaret etmek istiyorum) dedi. Melek omu

—  Senin ondan alacağın bir1 ni'metin ıslahı için mi gidiyorsun? deyince.

— Hayır yalnız ben onu Allah için seviyorum da (onun için gidiyorum).

O zaman melek dedi ki:

— Ben Allah'ın sana gönderilmiş bir   resulüyüm, sen onu Allah için sevdiğinden nâşi muhakkak Allah da seni sevdi. (Et-Tergib vet-Terhib c. 4. sh. 17».

Sevgilerin Allah rızası için olması şarttır. Her-

ALLAH İÇİN SEVMEK/159

hangi bir gayeye ma'tuf sevgiler, indi ilâhi'de makbul olmadığı gibi insanların yanında da makbul değildir. Zira maksad ve gaye için olan sevgiler, ister gayelerine erişsinler ister erişmesinler devam etmez. Sevginin ise devamlısı matlûbdur. Bugün sevip yarın sevmemek hem insanlığa hem de islâmlığa mugayirdir.

İnsanın sevdiğini sırf Allah için sevmesi, imandan sayılır. Kendisine yapılan ikram ve maldan dolayı sevmeler doğru değildir. Allah için sevgi imandandır. Bahusus bu sevgiler arkadan olursa, daha makbuldür ve bu Allah için olan sevgi kişilerin beraberce cennete girmelerine vesile olur, sevgisi fazla olan ise cennete evvel girer.

«Kıyamet gününde Arşın sağında minberler üzerinde oturmuş, yüzleri nurlu kimseler vardır. Halbuki ne nebidirler ne de şehiddirler, sıddıklardan da değildirler». O zaman:

— Ya Resûlullah kimdir onlar? diye sordular. Buyurdular ki:

—  Onlar, Allah rızası için sevişenler, Allah rızası için sevişenler».

Ebu Hüreyre Hazretlerinin rivayetlerinde ise: Allah Teâlâ Hazretlerinin kullarından öyle kullar

vardır ki peygamber değildirler lâkin   peygamberler

ile şehidler bunlara gıbta ederler.

—  Onlar kimlerdir? Umulur ki bizler de onları severiz. Buyurdular ki:

—  Allah'ın verdiği nur ile birbirlerini - akraba ve hısım olmadıkları halde - sevenlerdir. Yüzleri nur, nurdan minberler üzerindedirler. Herkes korku içerisin-

160/HADİSLERLE NASÎHATLAR

de iken onlara korku yoktur, insanlar hüzün içinde iken onlara hüzün de yoktur. Sonra şu âyeti okudular:

£ jjfrj 'f&. Li>v ti ;g;i y *f

«Haberiniz olsun ki Allah'ın veli kullan için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir» (Yunus: 62).

Ebü'd-Derdâ'nın rivayeti de şöyle:

«Cenab-ı Hak, kıyamet gününde bir kavmi ba's eder ki yüzleri nur, gayet kıymetli incilerden kurulmuş minberler üzerinde oldukları halde bütün insanlar bunlara gıbta ederler, halbuki bunlar ne peygamber ve ne de şeh idlerdendirler.

Bunu dinleyen bir a'rabi dizleri üzerine çöküp:

—  Ya Resûlulah, bunları    bize bildir de, biz de bunları bilelim. Buyurdular ki:

—  Onlar müteaddid kabilelerden,    başka başka beldelerden (oldukları halde) Allah Teâlânm zikri için toplanıp zikrederler».  (Taberanî Hasen'ün isnadıyla).

Bunları okudukça insanın hem içi açılıyor, hem de gönlü. Bu ne lûtf-ı ilâhî. İnsanların muvahhidleri, müminleri birbirlerini seviyorlar, toplanıyorlar, yeyip-içip dağılıyorlar veya Kur'an okuyorlar, mütalâalarda bulunuyorlar veya gerek camilerde ve gerek evlerde toplanıp «Allah» veya «Lâ ilahe illallah» diyorlar, zikrediyorlar. Nur üstüne nura gark olup ayrılıyorlar fakat tekrar toplanmak üzere. Bu toplantılara mani olmak isteyenlerin vay haline!..      ı

Aziz ve muhterem kardeş sen de bu zikrullah mec-

ALLAH İÇİN SEVİŞMEK/161

üslerine, topluluklarına karşı, iştirak et, korkma zarar görmezsin, muhakkak fayda göreceksin. Sarhoşları, kumarbazları, oyuncuları, sinema ve emsali günah yerlerine gidip toplananları görüyorsun ve elbet-teki üzülüyorsundur. Öyle ise sen de bu zikrullah yapılan meclislere koş ve bu nurlardan nur al, âhırette-ki yerin de herkesin gıbta edeceği nur meclisleri olsun. Hem o âhıretin en korkunç, kötü, herkes korku, hüzün, gam ve keder içinde bunaldığı bif anda öyle hususi gölgelikler ki görenlerin gözleri kamaşır ve ağızlarının suları akar. Her türlü korkulardan emin, ne hüzün, ne gam, ne keder, hepsinden selâmette. Ne mutlu bu bahtiyarlara. Acaba bunlar ne gibi fedakârlıklar yapmışlar ki bu dereceye nail olmuşlar diye akla bir şey gelse nasıl cevap vereceğiz ki, onlara harblerde şehid olan şehidler bile gıbta ediyorlar. Halbuki bunlar, ne fisebilillah harblere girmiş, ne de paralarını Allah yolunda harcamış ve ne de cami yapmış veya başka hayırlarda bulunmuşlar. Bütün işleri, hünerleri Allah'ın sevdiklerini sevmek, Allah Teâlânın sevmediklerini sevmemek. Bu sevgi üzerine toplanırlar, muhabbet ederler, zikirler yaparlar, nur alıp nur satarlar, içleri de nur, dışları da nur, her şeyleri de nurdur. Hasedlik bilmezler, birbirlerine karşı katiyyen kin de tutmazlar, buğz da bilmezler. Zira imanın as-lındandır: Lâ ilahe illallah diyene dillerimiz de ellerimiz de bağlıdır, onlara hiçbir suret ile dil uzatmamaya bak.

Şunu da unutma ve dikkat ile üzerinde dur. «Lâ ilahe illallah» diyen kimsenin günahları ile onu tekfir edemeyiz ve onu islâmdan çıkaramayız.                  .

F. 11

162/HADİSLERLE NASİHATLAR

Binaenaleyh, sakın müslüman kardeşinin kusurunu açıcı, gözleyici veya bulucu olma. Sen kendi kusurlarını ara, kendi kabahatlarmı ara. Bak hem de iyi bak, yaptığın işlerin ne kadar çirkindir ve ne kadar yanlıştır. Sen kimin kulusun iyi düşün, ey aziz kardeş bak kime hizmet ediyorsun, senin bilgin senin olsun, sen insan isen insanca hareket et. Eğer müslümanım diyorsan o zaman bu çirkin hareketler ne? Müslümanları kinci, birbirlerine düşürücü, birbirlerine düşman edici, arka çevirici hareketlerden son derece sakın, kendini beğenip durma, bu hareketin Allah'ın hiçbir zaman hoşuna gitmez* o zaman sen, kimin kulu olduğunu anlarsın.

Bak beraat gecesi (şa'banın 15. gecesi) nde said olanlarla şaki olanlar bildirilmiştir. Said kimsede de hata, kusur, günah olur. Fakat netice, hüküm Allah'ındır, said olan yine kendini toplar, Hakk'a döner. Onun için bak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ne dedi: «La ilahe illallah diyene hemen şu günahı işledi kâfir oldu, bu fenalığı yaptı gâvur oldu, demeyin». Onu islâmdan çıkarmayın, senin de kim bilir ne kadar günahın ve ne kadar kabahatin var, onları görmüyorsun da hemen müslüman kardeşine envai çeşit iftiraları yapıp müslümanları birbirinden soğutmağa çalışıyorsun, senin bu günahın sana yetmez mi?

Yine iyi bak, müslümanları biribiri ile barıştırmak için o kimsenin beğenmediğimiz yalanı bile söylemeğe izin verilmiştir, yoksa sen bunu da bilmiyor musun?

Sevgi hakkındaki hadisler yalnız et-Tergib ve't-Terhib'de kırk tane. Bunlar hep bize birer ders ve ibret.   '

ALLAH ÎÇİN SEVİŞMEK/163

Ebu Hüreyre radıya'llahu anh'den rivayet olunmuştur: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

 

ijjL^üjIi  JÎU l|i\w  /p* HJJI  oyj   - ^^ w     iSJ"

«Muhakkak cennete bir amud vardır ki yakuttan ve zebercedden yapılmış, kapıları daima açık bir köşk vardır, ziyası dürri denilen yıldızın ziyası gibi parlaktır.

Dediler ki:

—  Ya Resûlullah burada kim sakin olacaktır? Buyurdular ki:

—  Allah için birbirlerini sevenler, Allah için birbirlerine bezledip ihsanda bulunanlar, Allah için birbirlerine mülâki olanlar,  toplananlar,     Allah'a taat, ibadet ve zikrullah için gelenler».

İnsan bunları okuyunca aklı başından gidiyor. Biz nasıl müslümanız diye şaşmamak mümkün değil. Bu lûtf-ı ilâhi, bir fedakârlığın karşılığı değil, yalnız müslümanların birbirleri ile hoş geçinmeleri, birbirlerini darıltmadan, incitmeden, aynı zamanda severek yardımda bulunmalarına karşılıktır. Burada zikir de mevzu-i bahs olunmamıştır.

Cennette fevkalâde pek yüksek bir mevkide bulu-

164/HADİSLERLE NASİHATLAR

nan yakut ve zeberced denilen gayet pahalı ve nadide eşyadan ma'raul, ziyası gözleri kamaştıran ve kapıları < da daima açık, aydınlığı, bizim gökte gördüğümüz en parlak yıldızlar gibi, hem gök, hem yer, hem de cen-^ net ehlini mest edercesine parlayan evlerde, köşklerde, saraylarda oturacak olan bahtiyarlar ise işte şu dünyada birbirlerini sevip, birbirlerinin    kusurlarına bakmadan ziyaretlerde ikramlarda, ihsanlarda bulunan, tatlı dilli,  güleryüzlü kimseler olacağını unutmamak lâzımdır.

Peygamberlerin ve şehidlerin bile gıpta edip imrendikleri ve hakka olan kurbiyyeleri dinleyenleri hayretlere gark etmiş olacak ki, diz üzerine gelip kollarını da açarak sanki uçacakmış gibi:

—  Aman ya Resûlullah bu bahtiyar, mümtaz kimseleri bize vasfet, anlat nasıl kimseler olduklarını anlayıp onları bulalım ve bizler de onlar gibi olalım da bu büyük lûtf-ı ilâhiyyeye bizler de nail olalım demek istediklerinde,

—  Onlar bir takım insanlardır ki, şuradan, buradan  muhtelif  kabilelerden  toplanmış  ve   aralarında hısım ve akrabalık gibi bir bağlantı da olmadığı halde Allah için birbirlerini severler hem de riyasız saf bir sevgi. İşte Cenab-ı Hak kıyamet gününde nurdan minberler üzerine oturtur, bunları nur kılar. Giydikleri esvapları da riurdur. O, kıyamet gününde herkes korku içerisinde iken bunlara hiçbir korku da yoktur. Çünkü bunlar Allah Teâlânın dostlarıdırlar. Tabii bunlara ne korku ve ne de hüzün vardır, yani her korkudan her keder ve hüzünden emindirler. Çünkü: «Dikkat edin Allanın velî kullan var ya; bunlara ne bir

ALLAH  İÇİN  SEVÎŞMEK/165

korku vardır, ne de üzüleceklerdir.» sırrına mazhar-dırlar.

iş böyle olunca ey muhterem kardeş sevilecek kardeşini iyi seç ve ondan ayrılma. Kardeş, bir vücudun müteaddid azaları demektir. Vücud onlarla teşekkül eder. Şayet onlar olmazsa vücud noksan kalır. Meselâ göz, kulak, ağız, burun, el-ayak, kalb, ciğer, mesane, mide, böbrekler, bağırsaklar hepsi ayrı ayrıdır. Bunlardan birisi bile eksik olsa vücud hasta olur hiç yaşayamaz. Meselâ kalbin yokluğu veya çalışamaması gibi. Bazan da yaşar amma kıymeti yoktur. Gözsüz ve kulaksızlar gibi. îşte dostlar da böyledir. İyi dost güzel işleyen bir kalb gibi sıhhati yerinde bir vücud gibidir. Maazallah insanı günahlara sokan dost, bozuk kalb, ciğer, mesane, mide gibi insanı son derece rahatsız eder. Sonra da insan çok pişman olur amma iş işden geçmiştir. Çok uyanık ol, iyi dost bul da seni cennete götürsün, selâmete eriştirsin vesselam.

Büreyde radıyallahu anhten:

 ö\

 *a\ jliİ

«Muhakkak cennette bir köşk vardır ki onun içinden dışı ve dışından da içi görülür. Bu cenneti Allah, Allah için birbirlerini sevenlere, Allah için birbirlerini ziyaret edenlere ve Allah için birbirlerine bezledenle-re, verenlere ikram ve ihsanda bulunanlara hazırlamıştır».

166/HADİSLERLE NASİHATLAR

Bu güzel, nadide, emsalsiz, gayet şeffaf, duvarları dışarısının görülmesine dışarıdan da içerisinin görülmesine mani değil. Ne kadar güzel dersen o kadar güzel. Bu güzel cenneti işte sırf Allah rızası için birbirlerini sevenlere, birbirlerini ziyaret edenlere ve muhtaç oldukları anda birbirlerine yardım edip onlan darlıktan ve sıkıntıdan kurtaranlara lütfedeceğini Peygamberinin lisanından haber vermektedir. Yani demek istiyor ki, siz birbiriniz ile adabı muaşerete riayet ile güzel geçinin, birbirlerinizi sevin, birbirlerinizi kardeşçe ziyaret edin, hediyyeler ikram edin, ben de size bu güzel cennetimi vereyim, diye bizleri bu güzel ahlâka teşvik etmektedir.

Ma'lûm insan yalnız yaşayamaz, cemiyet hayatına muhtaçtır, toplu yaşamalarda da pek çok aksaklıklar olagelmekte olduğu görülen hadiselerdendir. Binaenaleyh, birbirlerinin yardımına muhtaçtırlar ve bu yardımlar ve kaynaşmalar sayesinde rahatlıkla yaşanır ve cennetteki bu güzel evlere sahip olunur vesselam.

Enes'in oğlu Muaz radıyalahu anh'den rivayet olunan şu hadis-i şerif de çok mühimdir:

U \h\fi

 4Û [y*       i*    f

 

«Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinden imanın efdali nedir? diye soruldu. O da ceva-ben:

ALLAH İÇİN SEVÎŞMEK/167

—  Allah için sevmen ve Allah için sevmemendir ve dilinin de Allah'ın zikri ile meşgul olmasıdır.

—  Bundan sonra nedir, hangisidir? Denildi.

— Nefsin için istediğin sevdiğin şeyi, insanlar için de sevip istemendir, nefsin için kerih görüp istemediğin şeyi, diğer insanlar için de kerih görüp istemenindir», buyurmuşlardır. (İmam Ahmed rivayet etmiştir).

Bu hadis-i şerif öyle zannediyorum ki, iman ve is-lâmm tam can noktasıdır. Bugün müsîümanlarda görülen hırs, hased, kin, gazab, iftira, yalan ve her türlü hile, dolap herhalde hem imandaki zafiyyet ve hem de din bilgisindeki eksikliklerden ileri gelmekte. Bunların hadis ilminden nasipleri olmayan kimseler olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu hadisleri görüp bilen insanın artık melek gibi olması lâzım gelirken başkalarını rahatsız edercesine çirkin sözlerin ve hareketlerin yapılması artık nasıl tasavvur olunabilir. Halbuki yukarıdan beri arz olunan bir çok hadislerin mealleri bize çok şeyler öğretmekte olduğu halde bunlar bizim içimize hiç de tesir etmemiş, yine kendi bildiğimizden şaşmamaktayız, eski tas eski hamam dedikleri gibi hep yerimizde saymaktayız.

Arar b. el-Cümuh radıyallahu anh'den rivayet edilen hadisi şerif:

«Kul imanın halisine erişemez, sevdiğini Allah için sevmedikçe ve buğz ettiğine de Allah için buğz etmedikçe. Severse Allah için sever, buğz ederse Allah için buğz eder. îşte o zaman muhakkak olarak Allahın velisi olmağa müstehak olur.

Muaz radıyallahu anh'ın rivayetinde ise: «Evlenirse Allah için evlenir» ziyadesi vardır. O zaman muhakkak imanı tekemmül eder.

168/HADİSLERLE NASÎHATLAR

Verdiği vakit Allah için verir. Vermez meneder-se yine Allah için - lâyık olmadığı için, Allah razı olmaz diye - vermez. Sevince Allah için sever. Sevmediği, buğz ettiği vakit de yine Allah için buğz eder, sevmez. Evlendiğinde keyfi için değil Allah'ın emri ve rızası için evlenir. îşte o zaman iman kemale ulaşır.

Bakınız bunlar altın çerçevelerle yazılıp odalarımıza hem de gözlerimizin önüne asılması lâzım gelen levhalardandır. Halbuki evlerimizde hiç de lüzumu olmayan bir çok resim ve manzaralar vardır ki bunlar bizim içlerimizi karartmaktan başka işe yaramazlar. Çünkü resimler ufak - büyük hiç de lüzumu olmayan fazla kalabalık ve evin meleklerden mahrum kalmasına ve yerlerini şeytanların doldurup evlerde bir sürü huzursuzlukların hasıl olmasına sebebtirler. Onun için evini günahlara sebeb olan şeyler ile değil, gönlüne huzur getiren güzel, dinî, ahlâkî nasihatları havi levhalarla süslesen daha iyi edersin. Bak şu canlı hadiseyi iyi oku ve kendini ona göre hazırla.

Bizim Süleymaniye camimizi gezmek için Nato kumandanı maiyyeti ile gelmişler. Kendilerini gezdirmek ve cami hakkında geniş ma'lumat vermek üzere Mimar Ömer Kirazoğlu Bey görevlendirilmiş. Ömer Bey'in bi'1-münasebe verdiği malûmattan aklımızda kalanları yazmayı münasib gördüm.

Camiin irtifaı 45 metre, boyu şu kadar, eni şu kadar dedikten sonra bu hadisin içinde yazılan:

 

ALLAH  İÇİN  SEVİŞMEK/169

«...Ve kendin için sevdiğini insanlar için de sevmen, kendin için hoşlanmadığını onlar için de hoşlanmaman...» hadisi şerifi gözlerine çarpmış, Onu izah eden Ömer Kirazoğlu diyor ki adamın hemen her tarafı kulak kesildi. Şöyle bir can kulağı ile dinleyişi vardı ki onu o sırada görmek lâzımdı. Sonra Nato kumandanı sormuş:

—  Bu Allah kelâmı mı? Tercüman:

—¦ Hayır efendim. Peygamberimizin kelâmıdır, deyince, o zaman:

—  Lütfen bunu bana aynen yazıverir misiniz diye ricada bulunmuşlar.

Levha da aynen yazılıp kendilerine takdim edilmiş. Nato kumandanı demiş ki:

—  Bütün dünya nizamları alt-üst olup yok olsa beşeriyyetin kurtulmasına bu hadisi şerif kâfidir.

Müşarün ileyh, memleketinden on beş gün sonra gönderdiği bir mektupta:

—  Hâlâ o hadisin tesiri altındayım, diye teşekkürlerini bildirmiş.

Dinimizin lehü'1-hamd insanlığa yaptığı hizmeti kimse yapmamış ve yapamamıştır. Biz böyle pek ulvi bir dine salik olduğumuz halde bugünkü gençliğimiz maalesef dinini bilmemekte ve dinine lâyık olan hizmet ve hürmeti ve saygıyı da yapmamaktadır. Yine özür dileyerek şunu da arzedeyim ki dinimiz temizliğe çok önem vermiş: «Temizlik imandandır» demiş.

170/HADİSLERLE NASİHATLAR

Bir de Ramuz'un 258'ci sayfasının son hadisini yazmağı münasib gördüm. Şöyledir:

«Gücünüz yettiği kadar temizlenmeğe çahşmız. Çünkü Allah Teâlâ islâmiyyeti temizlik üzerine bina etmiştir ve cennete ancak temiz olan girecektir.»

Eğer bu temizlikten murad, üst-baş temizliği ise vay halimize, o zaman biz çok geride kalırız. Allahu alem bu temizlikten murad, hem üst - baş, vücud temizliği hem itikad temizliği ve hem ahlâk kazanç temizliği gibi dört temizliktir.

Evet bizler çok şükür beş vakit abdest alır, sık sık gusl eder bütün vücudumuzu yıkarız. Lâkin itikad cihetinden zayıf olduğumuz belli ki, sevdiğimizi Allah için sevemiyoruz. İstediğimizi seviyor ve bununla da iftihar ediyoruz. Halbuki bizim sevdiğimizi eğer Allah sevmiyorsa bu sevgi neye yarar. Binaenaleyh sevecek-sen Allah Teâlânın sevdiğini sev ki Allah da seni sevsin o zaman sen de mesud ve bahtiyar olasın. Halbuki sen müslüman kardeşini hiç de sevmiyorsun, onun aleyhinde açtığın kampanya meydanda. Müslümanların vazifesi —İsa aleyhisselâmın dediği gibi— ayıpları örtmektir. Ayıp açmak çok çirkindir, müslümana değil, kimseye yakışmaz. Biz de bu hususta ne kadar geri imişiz. Allah celle ve alâ kusurlarımızı afvetsin ve sevgili kullan arasına kabul buyursun. Âmin!    '

ALLAH   İÇİN  SEVİŞMEK/171

Şimdi bu sevgi dersimizi şu vak'a ile bitirmiş olacağız:

Nafile olarak oruç tutan bir kimse kardeşinin bir ziyafetine davet olunur veya o davette hazır bulunur, o ziyafet yemeğinden yemek üzere ev sahibi tarafından ısrar olunur da, o da o kardeşinin hatırını hoş etmek, memnun etmek üzere orucunu bozarak yemek yerse bu hareketinden naşi Cenabı Hak orucu bozana tam bin oruç sevabı ve o orucunu da kaza ederken o orucun yerine tam iki bin oruç sevabı vermektedir. Şu lûtf-ı ilâhi'yi bilmem siz nasıl izah edersiniz:

Ebu Ümame radıyallahu anh'den rivayet edilmiştir: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

JLA?   4İ)

«Her kim sevdiğini Allah için sever buğz ettiğine de Allah için buğz eder, verirken Allah için verir, me-netliği vakit de Allah için meneder, vermez ise muhakkak o imanını kemaline ulaştırmıştır».

Bu hadis-i şerif hepimize pek güzel bir düsturdur. Sevdiğini Allah için sevmek, başka garazlara mebni değil, yani zenginin zenginliğinden, kuvvetlinin kuvvetinden, bilginlerin bilgilerinden naşi olan veya güzellerin güzelliklerinden naşi sevgiler hep boştur. Çünkü bunların hepsi muvakkat şeylerdir. Zenginlik olsun, kuvvet olsun, bilgi olsun, güzellik hep bir vakt-i

172/HADİSLERLE NASİHATLAR    •

ALLAH   İÇİN   SEVİŞMEK/173

muayyen içindir. Zenginin bir vakit sonra fakir olduğu, kuvvetlilerin de bir vakit sonra kuvvetlerinin kayb olduğu, güzellerin ise ğüzeliklerinin pek çabuk geçmekte olduğu hepimizin gözleri önünde ceryan ettiği görülegelmektedir.

Ey aziz kardeş şimdi sen seveceksen gücü, kuvveti, varlığı, güzelliği, bütün saltanatı hiçbir zaman gaib olmayan, bu varlıkların sahibi, hepimizin halikı, eşi olmayan ve bizi dâima nimetlerine gark eden bir Allah'ı sev ki, sana dünyada da âhırette de faydası olsun. Sonra seveceksen onun sevdiği müminleri, ehl-i imanı ve bize bu dini ve islâmı ve kitabımız Kur'an-ı azimüşşanı bildiren, getiren, Allah'ın sevgilisi, insanların baş tacı Peygamberimizi ve onun dinine yardımda bulunan Ashab-ı kiramı ve bu güne kadar da dinimizin yaşamasına sebeb olan ulema-i zevi'l-ihtira-mi; maddî ve manevî yardımlarda bulunan muhterem, mübarek kimseleri sev ki Allah da seni sevsin. Hiç şüphesiz ki bu sevgi farzı ayındır. Hepimize namaz, oruç, zekât, kelime-i şehadet nasıl farz ise, Allah'ı sevmek de öylece farzdır. Allah'ı sevmek kuru lâf ile olmaz, O'nu sevmek için O'nu bilmek lâzım. Bilmek için de hem dinî malûmat sahibi olmak ve hem de bu hususta çok düşünmek, tefekkür lâzımdır. Bir saat, bir müddet tefekkür bir sene nafile ibadetten hayırlıdır buyurulmuş. tnsan gözünün gördüğü şeylerden ve izlerden nasıl anlıyorsa gözümüzün önünde duran dünya ve semavatı görünce bunun sahibini nasıl aramazsın, tabiatın eseridir deyip nasıl geçiyorsun? Bu söze deliler bile inanmaz, sen nasıl inanıyorsun? Tabiat dediğin şey aslında hiç değişmeyen bir şeydir, sıcak ise daima sıcak, soğuk ise daima soğuktur. Yaz ise yaz-

dır, kış ise kıştır. Bak bugün hava 33 derece evin içerisinde. Halbuki dün 27 derece idi. Bu değişiklik nereden geldi diye hiç düşünmez misin? Hemen, Avrupalı böyle demiştir de öyledir mi diyeceksin, yoksa: «Bunları istediği gibi çeviren, döndüren, yapan, yaptıran bir kuvvet sahibi vardır» mı diyeceksin? Bir de gökte görülen sayısız ecram, mevcudat hep birden Allah'ın varlığını bizlere hal dilleri ile söylerlerken sen hem gözünü kapamış hem de kulağını. Firavun ve Ebu Cehillerin inadı gibi hem âhıreti inkâr edersin hem Allah'ı. Çünkü Allah vardır diyen insan öldükten sonra dirileceğine ve âhıret gününün hesabına, mizanına, cennet ve cehennemine de inanan kimse demektir. Bilakis âhırete inanmayan, mesuliyet gününü, sorgu ve mizanı münkir olan Allah'ı inkâr eden münkirdir. Sen onun sözlerine katiyyen inanma, o ne kadar ben de müslümanım derse desin. Kur'anın baş sayfasından 10 ayeti oku. Bak Allah onlara ne diyor:

 Uil

 -

 ÜJt

«İnsanlardan bir kısmı vardır ki biz Allah'a ve kıyamet gününe inandık derler. Halbuki onlar iman edenler değildirler.»

 di \j\i

 'M

«Onlara: yeryüzünde (küfür ve günah işleyerek, müminleri de aldatarak) fesad çıkarmayın denildiği zaman; bizim işimiz ıslah etmektir, derler».

174/HADİSLERLE  NASİHATLAR

«İyi bilin ki onlar ortalığı ifsad edenlerdir, lâkin, şuurları yoktur farkında değildirler.

 y'ıî

«Onlara, inananların iman ettiği gibi siz de iman edin denildiği zaman (kendi aralarında): Biz akılsız cahillerin iman ettiği gibi iman eder miyiz derler. Doğrusu akılsızlar, sefihler onlardır ve lâkin bilmezler».

'jı

 ijJıı

 ı>'

 f  ı«ı

«Bir de müminler ile karşılaştıkları, vakit, biz de sizin gibi iman ettik derler. Halbuki şeytanları ile (kendilerini aldatan dostları ile) yalnız başlarına kaldıkları zaman biz (dinde) sizin ile beraberiz, biz ancak mü'minler ile istihza edicileriz derler».

Bu âyetleri iyi oku ve iyi düşün bakalım biz ne tarafın kuluyuz. Böyle sahtekâr, müslüman kılıklı, fakat henüz iman içine işlememiş zavallıların halini ne güzel açıklamaktadır.

Bizde: «Her gördüğün sakallıya baba deme» demişler. Bu da bugün bize güzel bir ders. Yalnız şu âyet-

ALLAH  İÇİN, SEVİŞMEK/175

lerde iki nokta var ki pek mühim; biri şuursuzluk bir diğeri de bilmemezliktir. Şuursuzluk bilgisizliğin, dertlerin en büyüğüdür. Bir insan Hak ile batılı ayıramaz-sa artık ona ne demek lâzım. Ak ile karayı ayıramayan insana; olsa olsa kör bir insandır», demekten başka bir şey diyemeyiz. Bu körlük ise insanın kendi için bir noksanlıktır, fakat şahsına münhasırdır. Lâkin bir kavim ve bir milet içjn düşündüğümüz takdirde de o millet için en büyük felâkettir. Çünkü hak ile batılı ayıramamak, beyaz ile karayı ayıramamak, iyi ile kötüyü seçememek gaflet ve uykunun tâ kendisidir. Onun için Cenab-ı Hak, Kur'an-ı azimüşşânın hem de ilk sayfasında on âyet-i kerime ile bu sahtekâr ve münafığı bi' ze öğretmektedir ki, bunların tatlı sözlerine aldanıp da bu gibi münafıklara bel bağlamayasınız. Çünkü diğer âyeti kerimelerde bu münafıkların kâfirlerden daha tehlikeli olduğunu ve âhırette de cehennemin en aşağı tabakasına atılacakları beyan buyurulmuştur.

Halbuki mevzumuz olan Allah sevgisi -ki her mümine ve daha doğrusu her insana- farzdır. Namaz, oruç ve iman nasıl farz ise Allah Teâlâyı sevmek de öylece farzdır. Allah Teâlâyı sevmek için evvelâ O'nu bilmek lâzımdır ki O'nu bilince O'nun hayranı olmamak mümkün değildir. Zira her ni'meti ve bütün varlığı hayatı, sıhhati, aklı, zekâyı, kuvvet ve kudreti, ilim ve irfanı ve nihayet sayısız ni'metleri bahşeden hep o bir Allah'tır. Bu günün ihsanının gösterdiği terakkiler, tayyareler, füzeler, telgraf ve telefonlar ve daha bilmediğimiz nice hünerler hep Allah Teâlâmn kullarına talim ve ihsanının neticesidir. Sen bal arısının yaptığı balı arının hüneri olarak görürsen çok aldanırsın. Zira o arıya o kabiliyyeti ve o sanatı talim eden yine Allah Teâlâ'dir. Niçin diğer arılar aynı cins-

176/HADlSLERLE NASİHATLAR

ten oldukları halde böyle bir sanata ve hünere sahip değildirler. Hayvanatın her birisinin ayrı ayrı hünerleri, meziyetleri ve faydalan vardır. Fakat bizler henüz bunları idrak etmiş değiliz. İlm-i hayvanatı okursan hayretlere düşersin. Ve biz insanları en üstün meziyyetlere nail kılarak ekrem-i mahlûkat olarak yaratmış olmasına rağmen hak ile batılı seçemeyecek kadar gaflete düşen insan için elbetteki pek büyük azab-ı elim olacağında şek ve şüphe kalmaz. Öyle ise ey aziz ve muhterem kardeş rica ederim çok iyi düşün, bu mülk kimseye kalmamış sana da kalmaz bana da. En iyisi aklını başına al da bu mülkün sahibi ve bizleri hiç yoktan yaratan hem de ekrem-i mahlûkat diye öven Allah Teâlâmn verdiği ni'metleri düşün ve ona layık bir kul olmağa bak. Yoksa yarın o teneşir tahtasında ve sonra da mezardaki halimiz hepimize en iyi bir derstir. Bu kadar gurur ve benliğin sonunu unutma.

Cenab-ı Hak bizlere münafıkları iyice tanıtmak için Tevbe sûresinde onların vasıflarından "bazılarını şöyle beyan etmektedir:

«Münafık erkekler ile münafık kadınlar birbirlerine benzerler onlar kötülüğü emreder, iyilikten de alıkoymağa çalışırlar. Ellerini sıkı tutar (hayır yapmazlar) Allah'ı unuturlar, Allah <Ja onları unutur. Doğrusu münafıklar hep fasıktırlar».

ALLAH İÇİN SEVİŞMEK/177

Altındaki ayette ebedî cehennemde kalacakları bildirilmektedir ki insafı olan insan böyle acı, vahim bir akıbete düşmeyi elbette istemez.

Münafıkların halini böylece bildirirken aynı sûrede diğer bir âyeti kerimede de mü'minlerin halini ve nail olacakları ni'metleri beyan etmektedir:

 

 -¦*

 

«Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerine yardımcıdırlar, iyiliği emrederler, fenalıklardan da ahko-yarlar. Namazı doğru ve dürüst kılarlar ve zekâtı da verirler, Allaha ve Resulüne de itaat ederler. İşte bunları muhakkak surette Allah rahmeti ile bağışlayacakta*, gerçekten Allah aziz ve hakimdir».

Alttaki âyette de bunların nail olacağı cennet ve nimetleri ve rıza-i ilâhiyyenin hepsinden büyük olduğu da en büyüfc saadet olarak tavsiye edilmekledir.

Şimdi senden çok ricam şudur ki: Şu iki âyeti iyi oku, iyi düşün. BakaJjm hangisini tercih edeceksin. Münafıkların akıbeti en kötü yer olan cehennemdir. Artık o hususta bir şey söylenmeğe lüzum yok zannederim, Mü'minlerin halini de arz et*j ve onların yerlerinin cennet olduğunu, en büyük saat?e*- ve selâmete

F. 12

178/HADtSLERLE NASÎIIATLAR

ALLAH İÇİN SEVİŞMEK/179

nail olacaklarını da pek açık bir şekilde beyan etmek-tedir. Artık yol aşikârdır, sen de hangisini istersen onu a tercih etmekte serbestsin. Küfrün ve münafıkların ar-f kasından gidersen yerinin cehennem olacağını sakmj unutma.

Yine sûre-i Enfal'in başındaki:

->. r^j Jt-j LU] p+a\j aJLJ p

âyet-i celilesinde   mümini bize ne güzel tarif etmekte. Hem de edatı tahsis olan (innema) ile. Meal-i şerifi:

«Ancak müminler (gerçek, hakikî müminler) o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri korkarak ürperir, titrer. Onlara âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler».

Tevekkül bahsi geniştir. «Tasavvuf! Ahlâk» ta bu ma'lûmatı bulabilirsiniz. Âyetler nüzul ettikçe onlara iman, imanın artması diye tavsif edilmektedir. Kur'an tamam olduktan sonra bu ziyadelik olamayacağından artık imanın ziyadesi imanın kesb-i kuvvet etmesinden naşidir denilmiş.

Altındaki âyette mü'mirılerin namazlarını dürüst ve doğru olarak kıldıkları ve kendilerine verilen ni'-metlerden de Hak yolunda harcadıkları belirtiliyor. İşte hakikî gerçek müminler. Bunlara Rableri tarafından dereceler vardır, mağfiret ve cennette sayısız tükenmez hi'metler vardır.

Binaenaleyh, Allah'ı tanıyan, bilen ve «lâ ilahe illallah» deyip islâmı kabul eden her mü'min muvah-hid Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı azimüşşam ve onun içindeki hükümleri, emirleri ve yasakları da kabul etmeğe mecburdurlar. Yoksa, hem «lâ ilahe illallah» demek, hem de Kur'an'm emirlerini ve hükümlerini kabul etmemek elbetteki iman ve islâma muhalif ve mugayirdir. Çünkü iman bölünmez bir parçadır. Onun bazısına inanıp, bazısına inanmamak mümkün ola^ maz. Birisine iman etmemek insanın küfrüne kâfidir. Çok dikkat etmek lâzımdır. Bakınız hem de çok dikkat ile okuyunuz:

 j L3 iiU

 

«Allah'a ve âhıret gününe iman eden hiçbir kavmi Allah'a ve Peygamber'ine muhalefete kalkışan kimseler ile sevişir bulamazsın velevki o muhalifler babalan veya oğulları veya kardeşleri veya hısımları ve hemşehrileri olsun. İşte Allah böyle kimseleri sevmeyen bir kavmin kalblerine imanı tesbit buyurmuş ve kendilerini yüce katından bir ruh, bir rahmet ile kuvvetlendirmiştir. Onları, altından ırmaklar akan cen-

180/HADİSLERLE NASlHATLAR

ALLAH İÇİN SEVİŞMEK/181

netlere koyacak içlerinde ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razı. tşte bunlar Allah taraftarlarıdır. Dikkat edin ki, Allah taraftarı olanlar, gerçekten onlar zafer bulanlardır.»

Artık saadet, selâmet ne varsa hepsi onlarındır, her şey de onların emirlerine amadedir. Dünyada da rahat ve huzur içinde âhırette de saadet ve selâmet içindedirler. Ne mutlu böyle müslümanlara.

Allah Teâlâyı ve Resulünü her şeyden ziyade sevmedikçe, hattâ canından ve malından ziyade sevmedikçe bu mümkün olamaz. Ve bu sevgi tahakkuk etmedikçe imanın tadını, lezzetini bulmak mümkün olamaz. Tad ve lezzeti ancak sıhhatli kimseler anlarlar. Malûmdur ki, hasta en tatlı bir şeyi bile beğenmez tâ iyi olmadıkça. Şu halde biz de manen hastayız demektir ki, imanın lezzetini idrak edemiyoruz. Çünkü Allah'a ve ahkâmına ve emirlerine teslim olmamışız. Çünkü Allah'ı tam manası ile bilip iman eden kimse artık onun hiçbir emrinden dışarı çıkamaz. Bir vakit namazın terki ve hattâ tehiri onun için adetâ ölümdür. Orucu ve sair ibadetleri de böyle. O bilir ki bu vücudu, sağlığı, havass-i hamse denilen beş hissi, görme, duyma, konuşma, koklama, idrak anlama-fehm eyleme, akıl, zekâ, şuur hep Allah Teâlâ'nın kuluna lûtf-u ihsanıdır. Öyle ise evvelâ hizmet O'na yakışır, .Onun verdiği gönlü de O'nun sevgisi, muhabbeti ve aşkı ile doldurmayı başlıca vazife bilir. Çünkü bütün sermaye O'nundur, O'ndandır. Nasıl olur bu kadar sayılmakla bitmeyen ni'metleri tepip O'nun emirlerine itaatsizlik etmek, hangi müslümana yakışır. Belki bu itaatsizlik deliliktir. Onun için en büyük azab da şuursuz ve hayasızlara olacaktır. Nasıl ki kendisini seven-

lere, itaat edenlere cennetin o güzel ni'metleri va'd olunmuştur, rıza-i ilâhiyyesi vardır.

Bilakis, Hak sevgisinden, Allah muhabbetinden mahrum, dünyaya dalmış, ni'metleri unutmuş hattâ kendini, benliğini unutmuş gece-gündüz dünyası ile meşgul ne ibadet, ne itaat, ne sevgi, ne aşk. Hepsinden mahrum, para sevgisi, dünya saltanatı derken ölüm gelip çatar bütün arzuları gırtlağında kalır, hüsran içinde gözlerini dünyasına yumar. Artık onu mezarında bir görün. Âhırette onun yeri cehennem olmasın da ya neresi olsun?

Öyle ise ey aziz ve muhterem kardeşim! Sen Allah Teâlâ Hazretlerini sevmeğe ve Onun sevdiklerini sevmeğe gayret sarf eyle ki Allah celi e ve ala da seni sevsin. Emin ol ki Allah Teâlânm seni sevmesi senin müslüman kardeşini sevmene bağlıdır, bunu da unutma.

KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR

ü!

 {jt   KA   c

İbn-i Mes'ud radıya'llahu anh'in rivayet ettiği bu hadisi şerifte:

«Bir adam Resûlullah sallallahu aleyhi ve selle-me geldi ve:

— Ya Rasûlallah bir kavmi sevip de o kavme lahik

182/HADİSLERLE NASÎHATLAR

olamayan kişi hakkında ne buyurursunuz, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem cevaben:

— «Kişi sevdiği ile beraberdir» buyurdular.

Bu, muhtelif rivayetlerde müteaddit kimseler tarafından sorulan sorgulara verilen cevaplardan bir tanesidir ve bunlardan aldığımız ma'lûmata göre -hulasaten- kişinin sevdiği ile beraber haşr olunacağıdır. Her ne kadar sevdiği kimsenin derecesine erişmiş olmasa dahi.

Ma'lûmdur ki, herkes bir kuvvet ve kudret sahibi değildir. Bazı kimseler çok kuvvetli oldukları halde bazısı da çok zayıftır ve kuvvetsizdir. Diğer durumlar da aynen böyledir. Bazı mü'minler vardır ki, Allah'a karşı çok saygılı Allah'ı çok sever, ibadeti de o nis-bette çoktur, geceleri pek az uyur, vakitlerini ibadet ile geçirir, gündüzleri oruç tutar, elinden gelen maddi ve manevî yardımları esirgemez, olgun ve kâmildir. Bazıları da tam tersinedir. Fakat bununla beraber kendisi bir şeyler yapamadığı halde o olgun, bahtiyar, âlim, âbid zâhid kimseleri sevmekten de geri kalmaz. Halbuki belki kendisi ihtiyardır, hastadır veya iş sahibidir vakitleri müsaid değildir. Belki de çok yorgundur. Böyle bol bol ibadet edemiyor ve oruç da tutamıyor amma bunları, yani olgun müslümanlan, kâmilleri seviyor. İşte bu sevgi sayesinde yarın kıyamet gününde de Cenab-ı Hak bu kimseleri o sevdiği iyi kimseler ile beraberce haşredecektir.

Onun için yine buyurulmuş ki, iyi, sadık, salih, muttaki kimselerden ayrılma ve yaptığın hayırları yediğin ve yedirdiğin yemekleri de ancak muttaki kişilere yedir ki, emeklerin ve masrafların boşa gitmesin. Zira Ebu Zer radıyalahu anh efendimiz Hazretleri bu hususta sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine.

KİŞİ  SEVDİGΠ İLE BERABERDÎR/183

— Bir recül ki, bir kavmi sever fakat onların yaptıklarını yapmağa gücü yetmezse? dediğinde. Resülullah:

—  Ya Eba Zer sen sevdiğinlesin, buyurdu. O zaman Eba Zer dahi:

—  Ben Allah ve Resulünü seviyorum. Cevaben Hz. Peygamber de:

—  Muhakkak sen sevdiğin ile berabersin.

Eba Zer de herhalde aşkın tesiri ile bu kelâmı bir kaç defa tekrar etmişler ve Resûlullah Efendimiz de cevabını aynen tekrar buyurduklarını Ebu Davud Hazretleri rivayet etmektedir.

Demek ki iyileri sevenler Allah celle ve âlâyı ve O'nun resulünü, sahabe-i kiramını ve bu dine maddî ve manevi yardımda bulunan mücahid ve şühedayı ve ulemasını sevenler onlarla beraber haşrolunacağı gibi bilâkis din düşmanlarım sevenler, dinsizleri sevenler hele zâlimleri sevenler her ne kadar kendileri iyi kimseler olsalar dahi onlar da aynı kaideye göre o zâlim fâsık, fâcir, günahkâr veya dinsizler ile haşrolunacak-tır. Birisinin yeri ki Allah ve Resulünü ve onların yolunda olanları sevdiği için cennet olacaktır. Diğeri de firavunları, zâlimleri, dinsizleri, kâfirleri sevdiği İçin kendisi ne olursa olsun bunun da yeri a/ab evi olan, cehennem olacaktır vesselam.

Şimdi sen hangisini istersen onu sev ve sevdiğin ile haşrolunacağmı hatırından çıkarma. Cenabı Hak bizlere yardım buyursun da sevilmeğe lâyık kimseleri bizlere bildirsin ve aynı zamanda sevilmeye lâyık olmayanları da bildirsin ve onlardan bizleri uzak eylesin.

Allan esirgesin her zaman görülegelen bir haki-

184/HADÎSLERLE NASÎHATLAR

kat var ki, inkârı da kabil değildir. Her devirde bulunabilen zâlimlerin de yine ma'lesef bir çok dalkavuk, menfaatperest yardımcıları da olmaktadır. Hattâ meşhur Haccacı zâlimin bile etrafında ne kadar dindarların bulunduğuna şaşmamak mümkün değil. Ben onların kimler olduğunu yazmağa utandım.

Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:

«Allah Teâlâya iftira eden, yalan söyleyenden daha zâlim kim vardır».

Hz. îsa'ta.s.) ya Allah'ın oğlu, meleklere Allah'ın kızları, Hz. Meryem'e Allah'ın hanımı demek ne büyük yalan ve iftiradır ve hâlâ da bu yalanları sürdürmekte devam ederler. Bunlar akılsız değil de ya kimdir?

İkinci zâlim olarak da şunlardır ki: Allah'a ibadet için yapılan evlere mü'minlerin girip ibadet etmesine mani olan ve o ibadethanelerin boş kalıp harap olmasına sebeb olanlardan, daha zalim kim olabilir?

Bizim de ibadete yasak edilip, kapatılıp bilâhere satılan cami, mescid medreselerin adedini bilenlerden sorulursa çok acı rakamlar görülür. Bir de camiler her ne kadar açık olursa olsun onların içine girip ibadet edecek kimselerin inançlarım bozmak veya dinlerini lâyıkı vech ile öğretmemek camilerin kapanmasına manen en büyük bir darbedir vesselam.

NAMAZ

İmam Ahmed'in Hz. Aİşe validemizden rivayet buyurdukları hadis-i şerifte:

«Üç şey üzerine yemin ederim ki, Allah islâm'da bu üçten nasibi olanı islâmda nasibi olmayan gibi kılmasın:

NAMAZ/185

1  — İslâm'daki nasibi üçtür, üç şeydedir: Namaz, oruç, zekât.

2  — Allah Teâlâ dünyada tevelli ettiği kulunu kıyamette başkasına bırakmaz.

3  — Herhangi kavmi severse mutlaka Allah onlarla beraber kılar, onlar ile hasreder».

Namaz dinin direği. Oruç da ruhun direği. Zekâtın da cemiyyetin direği olduğu cümlece ma'lûmdur. Namaz kılmamak veya yalnız cumaları veya bayramları kılmak sureti ile direğin durması mümkün değildir. Namaz aynı zamanda kul ile Halık-ı Zül'-Celâl arasında en mühim bir rabıtadır. Rabıtaların dünyâ işlerinde bile kesilmesi ne büyük vehametlere sebeb olur. Meselâ harbde askerlerin ordusu ile rabıtası kesilmesi, ya onların esir olmalarına veya mahvolmalarına sebebtir. İkincisi devletler arasındaki rabıtanın kesilmesi bilâhere felâketlere ve harblere sebeb olduğu da görülegelen hadiselerdendir.

Allah Teâlâ ile rabıtanın kesilmesi, kulun yardımsız ve tek başına kalması demektir ki, bu da onun manen ölümüdür. Ma'lûmdur ki, insan iki şeyden müteşekkildir: Birisi maddî, toprak, ateş, su ve hava gibi. Bunlardan cismimiz hasıl olmuştur. Diğeri de manevî kısımdır; ruh, akıl, zekâ, idrak ve emsali şeylerdir ki, bunlar olmazsa insanın hiçbir kıymeti olmaz.   "

Kur'an-ı Kerim'de a'mâ diye vasıflandırılan bedbaht kimseler onlardır, gözleri olduğu halde hakikatleri görmezler. İşte bunlar Hak Sübhanehu ve Teâlâ ile rabıtası kesilen zavallılardır ki, bazan bunların, hayvanlardan daha aşağı oldukları bildirilmektedir,

186/HADİSLERLE NASÎHATLAR

NAMAZ/187

ne kadar doğrudur. Zira hayvanların sütlerinden, et-   if lerinden, yünlerinden, derilerinden hattâ kemiklerin-   V" den, bağırsaklarından da istifade edildiği halde; Hak ile alâkasını kesen zavallının bir de üstelik beşerriye-te zararlı oluşu gerek hırsızlık, kumarbazlık, yankesicilik, yol kesicilik, katillik hep bu nev'e girseler gerek, însanlar bunların yüzünden çok zarar görmektedirler. Hattâ senin gibi insan olacağına keski olmasa idi diyenler de vardır. Bu da insanlık namına büyük bir lekedir.                                         '

Evet, namaz, oruç, bir de zekât, bunlar üç kal'adır, iç içedir. Birinci kal'a namazdır. Bu gidince kal'anın yeri sukut etmiş, düşman eline geçmiştir.

İkinci kal'a ki oruçtur. Şimdi düşman hedefini bu kal'aya çevirmiştir. Lâkin bu kal'ada da namaz gidince gedikler açılmış, ramazan biter bitmez bu kal'a da ilk kal'a gibi namazda olduğu gibi düşmana teslim olmaktan başka çaresi kalmaz. İş zekâta kalır. Fakat kal'anın iki mühim kısmı harap olup düşmana teslim olduğunu görünce bunun da maneviyyatı kırılıp düşmana teslim olmaktan başka çaresi kalmaz ve bu suret ile islâm kal'ası da yıkılmış olur. İşte bu vahim hadise namazın terki ile başlar. Bazan namaz kılanlarda da hatâ ve kusur olabilir. Fakat günde beş defa yıkanan bir adamın üzerinde nasıl kir kalmazsa beş vakit namazını - kusurlu dahi olsa-edâ eden kimsede günah diye bir şey kalmaz. Yalnız zina ve hırsızlık gibi büyük günahlardan sakınmak şartı iledir ki lehü'1-hamd müslümanlarda da bunların bulunması mümkün değildir. Çünkü günde beş defa Hak divanına duran bahtiyarın bunları işlemesine imkân verile-

mez. Eğer yapıyor denir ise biz de ona şuursuz müs-lümandır deriz, bunlar da nadirattandır.

«Nadirat ise yok demektir». Onlar ile hakikî müs-lümanlar muahaze olunamazlar. Her kavmin, milletin içinde bazı müstesnalar olabilir. Bununla beraber kusur müslümanlıkta değil belki kusur müslümanım deyip de müslümanlığı hakkı ile tatbik edemeyendedir. Yoksa müslümanlık her bakımdan tam ve mükemmel hiçbir noksanı olmayan bir dindir. Hatâ ve kusur, hep bizim gibi zuafâ-i ümmettedir. Onun için dinin direği olan namazı doğru ve dürüst kılabildiğimiz takdirde bizler de günün birinde pek güzel, herkesin imreneceği bir müslüman olacağımızda şüphe yoktur. Zira tekemmül denilen olgunluğun birdenbire olması mümkün değildir, bütün eşyada tekemmül hep tedricîdir. Meselâ bir altının altın olabilmesi için 36 bin senenin üzerinden geçmesi lâzımdır derler. En basit olan taş kömürümüz bile hemen taş kömürü mü olmuştur? Öyle ise hemen bir insan müslüman olur -olmaz ondan kemal beklemek de doğru olmasa gerektir. O da namaz kıla kıla, oruç tuta tuta, zekât da vere vere bakarsınız ki, bir gün o da «Mü'mlnler muhakkak felah bulmuştur. Ki onlar namazlarında huşua riayetkardırlar. Onlar boş ve faydasız şeylerden yüz çeviricidirler. Onlar zekâtlarını verirler.» sırrına maz-lıar olmuş ve melekler sınıfına dahil olmuştur.

Bize lâzım olan Allah Teâlânın emirlerine iınti-salen ibadetlere devamdır. Namaz, bahusus insanların olgunlaşmasına en büyük âmildir. Onun için Kur'an-ı azimüşşanın tam otuz iki yerinde -diğer bir rivayete göre yüzden fazla yerinde- namazın güzelce kılınmasından, tekrar tekrar bahs edilmiştir. Bu da namazın ehemmiyetine mühim bir işarettir.

188/HADİSLERLE NASİHATLAR

m

NAMAZ/189

Aynı zamanda namaz vücuddaki başa da teşbih edilmiş, namazın dindeki yeri başın vücuddaki yeri gibidir denilmiş. Meselâ elsiz, ayaksız, gözsüz, kulaksız bir çok kimseleri görürüz de fakat başsız bir kimseyi görmek mümkün değildir. Çünkü başsız vü-cud. elbette yaşayamaz. Bunun gibi namazsız insan da manen yaşayamamıştır. Bu da, o kimseye felâket olarak yetip artar. Fakat zavallı insan, bunu bir türlü idrak edememektedir. Ramazan-ı şerifte başladığı namazı bayramdan sonra kılan ve namazına devam eden kaç müslüman bulursunuz. Bu da bizim tevfikati süb-haniyyeden mahrum oluşumuzun yegâne alâmetidir. Meselâ değirmene su geldikçe değirmen döner, su kesildiği zaman ise değirmen durur, dönemez, sebebi su gelmiyor. Niçin gelmiyor dersen su arkları bozulmuş, su yollarda başka yerlere kaçıyor ve değirmene kadar gelemiyor. Sebebi arklardaki delikler. Bizim de rama-zan-i şeriften sonraki namazlarımızın kesilmesi, işlediğimiz günahlardandır. Eğer ramazan-ı şerifteki orucumuzu lâyıkı vech ile tutmuş olsaydık ve mak-bul-i ilâhi olaydı, şüphesiz ramazandan sonra ne namazımızı ve ne de sair günlerdeki nafile oruçlarımızı artık bırakmak mümkün olamazdı. Hemen evvelce kılamadığımız namazları ve tutamadığımız oruçları kazaya yani ödemeğe başlar ve bir de ihtiyaten 01 gün-lük-aralarını açmadan - keffaret orucu tutar, üç ayları, pazartesi, perşembeyi kaçırmaz oruç tutardık. Bir de işrak, duhâ, evvabin ve gece namazlarını doğrusu hiç bırakmazdık.

«Âkil isen kıl namazı, çün saadet tacıdır, Sen namazı şöyle bil ki, mü'minin mi'racıdır, Ol Hûda'nın kullarına, ulu ihsanı namaz, Menzil-i a'lâya çün, Refeder insanı namaz.

Var ibadatın beğim çün gerçi envai veli, Anların pes cümlesinin şems-i tâbân-i namaz.

Anda cemetti nice a'mali Cebbar-ı Celil,

Bil muhakkak ki kamunun oldu sultanı namaz.

Hak buyurdu isteînû sabr ile salat ile, Çaresiz dertlilerin bir özge dermanı namaz,

Dedi şah-ı enbiya dinin direğidir ana, Şüphesiz eyler ikamet din-i imanı namaz,

Şer'i Ahmed hısn-i a'zamdır giren bulur necat. Bil ki ol hısnm esası dahi hıtan-ı namaz,

Pes huşu ile anı ta'dili erkân ederek. Kılar isen meneder fahşa'dan bilsen namaz.

Eyle Kuddusi, namaza gece gündüz sen müdam, Artırır iklîm-i dilde nûr-ı irfanı namaz.»

Son beyitte (iklim-i dil) gönül âleminde. îrfan: bilmek, anlamak bir nur ile olacağından namaz haddi zatında bu nurun artmasına sebeb olur da kul Hâlik'ma son derece şiddet ve kuvvet ile bağlanır ve bir daha O'nun emrinden dışarı çıkmanın imkânı olmaz. Onun için namaz dinin direğidir denilmiş. Halbuki asıl olan, namazın yeri vücuttaki baş gibidir baş olmayınca vücudun kıymeti kalmaz, gömmekten başka çare kalmaz.

Öyle ise ey aziz kardeş bunları iyi dinle ve namazına çok dikkat eyle ve onu hiçbir vakit kaçırma, tehir etme vakti vaktinde kıl. Namazlarını vaktinde kılmayanlar hakkında çok ağır ve şiddetli hükümler vardır. Âhırette ise azablarmın daha şiddetli olacağı şüphesizdir.

190/HADİSLERLE NASÎHATLAR

Bak sana şimdi biraz da «Nüzhetü'l-Mecâlis» denilen kitabın birinci cildinin 84. cü sayfasından başlayarak bir kaç mesele yazmağı münasip gördüm. Namaz hakkında 750 küsur satır yazı yazmış.

Muhakkak namaz kişiyi fuhuş ve münkerattan meneder. Vakt-i saadette bir adam varmış, namaz kıldığı halde bazı kötü işler de yaparmış. Efendimize şikâyet etmişler. Peygamberimiz de:

—  Namaz onu bir gün meneder buyurmuş. Hakikaten az bir müddet sonra adam kendiliğinden bütün kötü huylarını terk etmiş. O zaman Cenab-ı Peygamber Efendimiz:

—  Ben size söylemiştim: Bir gün, namazı onu her kötülükten menedecektir.

Bakınız yukarıdaki baş söz «muhakkak» ile başlar. Bu Kur'an-ı azimüşşanm sözüdür. Demek ki biz namazı dürüst kılamıyoruz ki ramazandan sonra camilerimiz boşalıyor ve sonra yine herkes kendi âleminde. Senelerden beri bu böyledir. Bu da bize anlatıyor ki, biz namazı şuurla kılamıyoruz. Halbuki namaz oruçtan efdaldir, denmiş. Zira bir orucun ancak iki rekath namazdan efdal olup dört rekât veya daha fazla namaz bir günlük oruçtan efdaldir, derler.

Bir yaramaz kişi bir kadına musallat olmuş, kadın da kocasına, söylemiş. Kocası demiş ki, ona söyle; kırk gün imam efendinin arkasında beş vakit namazı kılarsan ben de sana teslim olurum demiş. O da peki demiş. Lâkin kırk gün sonra adamcağız tevbekâr olup bu fikrinden vaz geçmiş olduğunu kadına bildirince onlar da Allah'a teşekkür etmişler.

NAMAZ/191

Namaz müminlerin bayram ve düğünleridir. O gün nasıl çeşitli yemekler ve ziyafetler yapılırsa Cenab-ı Hak, iki rekât namaz kılan bir mümine: Sen namazında ayakta durdun, okudun, rükû yaptın sonra bir de secde ettin, teşbihler getirdin, salât-selâmlar yaptın. Sen ki, bu acizliğin ile bunları yaptın ben de seni envai nimetler ile dolu cennetime koyarım der.

Namaz Rabbin rızasıdır, meleklerin sevdiği bir ibadettir, peygamberlerin yoludur, marifet nurudur. Namaz imanın aslidir, duaların kabulüne sebebtir, amellerin de kabulüne delâlettir, rızıklara berekettir, namaz düşmana karşı silâhtır, ölüm anında meleklere karşı şefaatçidir, kalbe nurdur. Namaz sual meleklerine de cevabtır. Kabrinde kıyamete kadar kendisinin yoldaşıdır. Kıyamet gününde namaz sahibinin başı üzerinde gölgedir. Namaz önü sabra giden bir nurdur, cehennem ile sahibi arasında perdedir ve Cenab-ı Hakk'a imanın alâmetidir, mizanda sevabın ağır olmasına sebebtir. Sırat köprüsünden sürat ile ve rahatlık ile geçirir. Cennetin de anahtarıdır, zira namaz amellerin efdalidir. Bu faziletler hep vaktinde kılman beş vakit namazın içindedir.

Namaz kılmak için evvelâ Allah Teâlâya sağlam bir iman lâzımdır. Onun için fıkıh kitaplarını çok oku, Allah'ı iyi öğren ki, yanlış iş yapmayasm. En kısası:

 UJ   «ÜJİ

 JA   tj^J

192/HADİSLERNE NASÎHATLAR

Yani, Allah'ın varlığına, birliğine, benzeri olmadığına, evveli âhiri olmadığına her şeyi görür ve bilir olduğuna ve işitir olduğuna ve her şeye gücü yeter olduğuna, bütün varlıkları yaratanın Allah olduğuna, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhıret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna, öldükten sonra dirileceğimize, hesaba, mizana, cennet ve cehenneme seksiz şüphesiz inandım, iman getirdim der ve şehadet kelimesini sık sık getirirsin.

Namaz kılmak için abdest almak da lâzımdır ve şarttır, abdestsiz namaz olmaz. Abdest ve gusul vücudun temizliğidir. Namaz kılacağı yerin de temiz olması şarttır, giydiği elbisesinin de temiz olması lâzımdır. Onun temizliği de aynı zamanda giydiği ve yediği şeylerin helâldan olması demektir. Haramlardan kazanıp giyilen ve yenilen şeyler ile Allah'a ibadet ve tekarrüb mümkün değildir. Abdest alırken niy-yeti unutma: Niyyet ettim farz olan abdesti almağa dersin bu da kâfidir. Sonra abdest dualarını mutlaka öğren. Abdest alırken de konuşma, Hakk'ın divanına çıkmağa hazırlandığını unutma. Bahusus yüzünü, kollarını ve ayaklarını yıkarken çok dikkatli ol ve abdes-te her halde besmele ile başla ve bu suretle güzelce aldığın abdest ile emin ol bütün ufak günahların dökülmüş ve afvolmuştur. Büyük günahları da işlemezsen o zaman melek gibi tertemiz bir müslüman olursun. Böyle bir abdest ile kıldığın namaz da ind-i ilâhide makbul olur.

88. ci sayfada der ki: Cenab-ı Hakk'ın gönderdiği bazı kitaplarda namaz kılmayanlar hakkında (Mev'ı-za kısmında): «Her kim namazı terk eder ise Tevrat,

NAMAZ/193

İncil,   Zebur ve Kur'anda mel'un olarak yâd edilmektedir».

Namaz kılanlara namaz nur, burhan ve hüccettir ve kıyamette de necata eriştirir. Bilakis namazı vakitlerinde kılmayanlar için ne nur, ne burhan ve ne de yevmi kıyamette necat, kurtuluş vardır. Aynı zamanda bu imansızlar Firavun, Haman, Karun ve Übcy b. Halef gibi dinsizlerin reisleri ile haşrolunacaklardır. Mülk edineceğim diye uğraşıp namazlarını terk edenlerin Firavun ile, mal için terk edenlerin Karun ile, riyasetten dolayı terk edenlerin Haman ile haşroluna-cakları yazılmıştır.

Melekler de, sabah namazını terk edenlere, ya fâ-cir; öğle namazını terk edenlere, ya haşir; ikindi namazını terk edenlere, ya âsi; akşam namazını terk edenlere, ya kâfir; yatsı namazını terk edenlere, ya mudi zayyaakellah derlernfiş.

MES'ELE:

Bir kâfirin kâfirliği sırasında şehadeti makbul sayılmaz, fakat bu şehadeti müslüman olduktan sonra yaparsa makbuldür de bir târikü's-salât yani namaz kılmayan adamın şehadeti hiçbir zaman kabul olunmaz demişler.   (Nüzhetül'-Mecalis: sayfa 89-salır 13).

Âdem aleyhisselâma ilk secdeyi yapan İsrafil aley-hisselâmdır. İsmi Arapçada Abdurrahman demektir. Allah Teâlâ, bu secdesine mükâfat olarak, Kur'an-ı azi-müşşanı onun alnına yazmıştır. Bir secde ile bu mükâfata nail olununca bütün ömrünü ibadet ile geçiren

F. 13

194/HADİSLERLE NASlHATLAR

NAMAZ/195

müslüman muvahhidin halini tasavvur bile mümkün olamaz. Kalbi nur, gönlü nur, her âzası iman ve ma-rifetullah ile dolu olacağından, yerinin de cennet ve cemalullahı müşahede olacağında hiç de şüphe yoktur. Bundan dolayı şeytan aleyhillâne der ki:

«Vay benim halime! Adem oğulları secde ile emrolundular secde ettiler, cennete girdiler. Ben ise secdeden mahrum oldum, yerim de cehennem oldu».

Onun böyle hayıflanmasının kendisine hiçbir fayda vermeyeceği ma'lûmdur.

Binaenaleyh ey aziz kardeşim sen bunları iyi dinle de yolunu ona göre düzelt. Bak buraya gelen hiç kimse kalmıyor, burası âhıretin bir geçididir ona göre ayağını denk al. Âdem aleyhisselâma meleklerin secde edip şeytanın secde etmemesi ile kovulan o şeytana bak.'Cennetin de hâzini olduğu halde tam kırk bin sene meleklere hocalık yapmış, kırk bin sene yeryüzünde de cihad etmiş, kırk bin sene de (ayrı) bu kadar hizmetine mukabil Allah Teâlânın «Âdeme secde et» emrini dinlemediğinden Allah da onun o kadar yaptığı ibadeti reddetmiş, geri çevirmiş, yaptığın ibadet senin olsun demiş ve lanet ile birlikte kovulmuş-tur. Vay bizim halimize. Şeytanın böylece 120 bin senelik emekleri boşa gitmiş.

Bunları yazmaktan maksad, hadislerden ibret almak içindir. Allah Teâlâ insanı bunca sayısız ni'met-lere gark etmiştir. Şu gördüğümüz varlıkları mahlû-katın en güzeli ve en mümtazı olan insan için ve insanın da en mükemmeli olan mümin-muvahhidler için yaratmıştır. Bunları pek iyi düşün ve Halik-ı Zül-

celal Hazretlerinin emirlerine ve yasaklarına son derece ehemmiyet ile, riayet etmeğe çalış. Çünkü bulunduğumuz bu dünya, bizim karargâhımız değil burası bir geçittir. Hem sen burada kavga ve gürültülere hiç kulak asma. Sen bu dünyaya Allah'ı bilmek ve O'na kulluk etmek için geldiğini de unutma. Bu kulluk sende olmadan dünyaya hakim olsan ne fayda. Yine îs-kender gibi elin boş gidersin, öyle ise sakın ha ne pahasına olursa olsun emrolunduğun namazı ne terk et ve ne de tehir eyle. Hem de ilk vaktinde hem de muhakkak cemaat ile kılmağa çok gayret eyle.  îyi bil ki yalnız kıldığın namazlar makbul-i ilahî değildir her ne kadar borcunu ödemiş olsan dahi. Çünkü ilk müslümanlar cemaat ile namaza çok ehemmiyet verdiklerinden şayet bir vakit namazı cemaat ile kı-lamasalar o gün oruç tutmayı ve geceleri de uyuma-yıp ibadet ile geçirmeği nezr ederlermiş. Ve bazıları da 25 defa o namazı tekrar jkılarlarmış. Biz ise bunları yapamayacağımızdan    namazları vaktinde cemaat ile kılmağa çalışmamız gerekir. Çünkü cemaat rahmettir. Çok sular, büyük sular pislik kabul etmez daima temizdirler, cemaat da böyledir. Hele sabah ve yatsı namazlarını mutlaka, camide cemaat, ilo kılmağa dikkat eyle ve bahusus sabah namazından sonra işrak vaktine kadar camide oturur zikir ve  teşbihler ile meşgul olup işrak namazını kılıp çıkar isen ona hem nafile bir hac ve ömre sevabı verdiği gibi rı-zıklannı da ayağına hem de pek bol olarak getirir inanınız.

Sonra duhâ namazını da bırakma. O da işraktan bir-iki saat sonra öğle namazına bir saat kalıncaya kadar kılınır. Öğle ve yatsı namazlarının son sünnetle-

196/HADİSLERLE NASÎHATLAR

rini de dörder rekât olarak kılarsın. Akşam namazından sonra evvabin namazını da unutma, altı rekât kılmak efdaldir, iki veya dört de olur. Yatarken muhakkak abdestini tazele ve dört rekât namaz kıl da öyle yat. Hele gece namazları çok makbuldür. Onu da kılmağa gayret et ki, yerin cennetin en âlâ yerleri olsun. Sakın evvelce kılamadığın namazlarını ihmal etme. Mutlaka hergün hiç olmazsa bir günlük namazını kaza eyle ki Hakk'm sevgili kularından olursun. Daha çok kılıp borçlarını erken bitirmek daha a'lâ olur.

Cennetin anahtarı namaz olduğu gibi kıyamet gününde ilk sorgu da namazdan olacaktır. Dürüst, doğru, havf ve haşyet ile ve huzur-ı tam ile kılınan namaz, makbul-i ilâhi olacağından sair amelleri de buna göre makbul ve dürüst olur. Eğer namazı makbul olmadı ise diğer amelleri de öylece reddolunur. Namaz aynı zamanda saadet köprüsüdür. Bir insanın namazı onu kötü ve fuhuş şeylerden korumuyorsa onun namazının makbul olmadığı anlaşılır.

Ramazan-ı şerifte camilerimizi şenlendiren ve dolduran cemaatın ramazandan sonra namazı terk etmelerinden oruç ve namazlarının makbul-i ilâhi olmadığı anlaşılmaktadır. Namazı ve orucu ne için tutup kıldıklarını, daha doğrusu Allah'ı bilmediklerine alâmettir. Eğer Allah'ı bilerek namaz kılsalar bir daha onu bırakmağa imkânları olmaz. Çünkü iyi bilmiştir ki, bütün varlığı, sıhhati beş haşsayı-ki göz, kulak, burun, el ayak, akıl, idrak, fehm, anlama sezme daha neler var ise onları - veren hep Allah'tır. Artık böyle bir zatı ecelli âlâyı sevmeyecek ve sözlerini dinlemeyecek de ya kimin sözlerini    dinleyeceksin.

NAMAZ/197

Sonra bu sözleri dinleyenlere de, âhırette çok geniş, akla hayale gelmeyen cennet ve cemalullah ile ikramlar izzetler var. Bak kul kıyamet gününde ilk önce namazından sorulur ve namazına bakılır: Eğer güzel ise felah bulur, eğer doğru ve dürüst değilse hüsranda ve azabtadır.

«Efdali amal namaz, namaz, namaz sonra da ci-haddır» buyurulmuş. Hele gece kılman iki rekât nafile namaz ve sabah namazının sünneti dünya ve dünyanın içindeki her şeyden, altını, gümüşü ve sair madenleri de dahil olduğu halde hepsinden efdaldir. Zira dünya ve dünyanın içinde neler varsa hepsi fânidir amma ibadetlerin hepsi de bakidir. Baki olan; elbette fânilerden efdal ve âlâdır. Onun için sen mutlaka namazını cemaatla kılmağa gayret et. Hele sabah ye yatsı namazlarında bulunmayanlar münafıklardan addedilmiştir. (et-Tergîb-vet-Terhîb: C: l/s. 261 kesreti cemaat).

İyi bak, Hz. Ömer gibi âdil bir hükümdar bir namazı cemaatla kılmayı kaçırmış da yüz bin dirhem kıymetindeki arazisini tasadduk etmiş. Oğlu Abdullah da eğer bir vakit cemaatı kaçınrsa bir pün oruç tutnr ve bir gece de sabaha kadar ibadet eder ve bir köle âzâd edermiş. Bazı bahtiyarlar da eğer bir cemaatı kaçırırlarsa onu tam yirmi beş kere tekrar kılarlarmış ki aynı cemaat sevabını alabilsinler.

İlk safta yer almağa çalış yani camie erken gir ve ön safta yerini al. Çünkü meleklerin duasına mazhar olursun. Hem sabah namazını cemaatla kılmak «dünyadan ve içinde neler varsa hepsinden efdaldir».

198/HADİSLERLE NASÎHATLAR

Bir de evlerde cemaat ile kılınan namazlarda cemaat her nekadar çok olsa dahi camide kılmak daha evlâ ve lâyıktır. Bir hikâye naklederler ki:

Ebu Bekr Hazretlerinin dört yüz devesi ile kırk kölesini hırsızlar, eşkıyalar almışlar. Huzur-ı Peygam-ber'iye gelince:

— Ya Eba Bekr seni mahzun görüyorum, deyince o da vak'ayı haber verir. Resûlullah cevaben:

—  Ben zannettim ki ya Eba Bekr namazın ilk tekbirine erişemedin kaçırdın: ,Hz. Ebu Bekr:

—  Ya Rasûlallah o ilk tekbiri kaçırmak o kadar şiddetli mi? deyince.

Buyurmuşlar ki: - Yeryüzü deve ile dolu olsa - diğer bir rivayette: Namazın ilk tekbirini kaçırmak 999 genç cennet develerini zayi etmek gibidir, denmiş. (Nüzhetü'1-Mecalis/C: 1/95).

ibrahim Edhem Hazretleri cennetteki refikini görmek istemiş. Rüyasında Selâme isminde siyah bir kadın olduğunu ve yerini de söylemişler. Gitmiş bulmuş, koyun güdüyormuş. Selâm vermiş. O da aleykesselâm ya İbrahim Edhem demiş. İbrahim Edhem:

—  Benim İbrahim Edhem olduğumu sana kim bildirdi? deyince kadın;

—  Benim âhırette  senin  zevcen olacağımı sana bildiren Allah, seni de bana bildirdi demiş. O zaman İbrahim Edhem ondan bir nasihat istemiş. O hâtûn da:

—  Gece namazına devam eyle demiş. Çünkü gece namazları kulu Halikına îsâl eyler, muhabbet iddia eden kişiye geceleri uyumak haramdır demiş.

NAMAZ/199

Cemaatı kaçırmak ve gece namazlarına devam edememek işlediği günahlar sebebi iledir demişler. Gece ve seher vakıtlarında uyanık olup ibadet ile meşgul olanların gönüllerini nur ile doldururum buyurmuş.

İbn-i Şirin diyor ki: «Eğer ben cennet ile iki rekât namaz arasında muhayyer kılınsam iki rekât namaz! ihtiyar ederim. Zira namazda Hakk'm rızası ve mu-habbetullaJı var. Cennette ise benim nefsimin rızası ve muhabbeti var».

Onun için gerek gece namazları ve gerekse işrak, duha ve evvabin namazlarının fezaili pek çoktur, Bir tanesini Ebu Bekr radıyallahu anh rivayet eder:

— Akşam namazından sonra iki rekât, nafile namaz (ki, evvabin denir) konuşmadan kılanları Allah hazire-i kudste iskân edecektir. Dört rekât kılarsa hacdan sonra tekrar haccedenler gibi. Eğer altı rekât kılarsa elli senelik günahları mağfiret olunur buyurul-muş. Sen sakın bunlara itiraz edeyim deme.

Ebu Süleyman ed-Dârani der ki, eğer geceler olmasa ben dünyada kalmak istemezdim. Yani gece namazları için dünyada kalmayı istediklerini anlatmak istemişler.

Süleyman aleyhisselâm'ın annesi, Süleyman aley-hisselâma diyor ki: «Ey oğlum geceleri uykuyu çok etme. Çünkü geceleri çpk uyumak kıyamette insanı fakir bırakır. Onun için hiç olmazsa geceleri iki rekât namaz kılmayı ihmal etme».

r

200/HADİSLERLE NASÎHATLAR

Cenabı Hak Musa aleyhisselâma vahy buyurmuş] lar: «Şu koca dağların sana duâ etmesini sever mi-j sin?

—  Evet.

—  Öyle ise duha namazını terk etme».

, Hz. Enes'in Efendimizden rivayetinde ise: «Heıi kim duha namazının ilk rekâtında fatiha ve ayete'İ Kürsi'yi on kere okur ikinci rekâtta ise Fatiha ve su re-i İhlası on kere okursa Allah'ın rızasını kazanmış olur».                                  ı

Sonra duha namazı rızkı da celb eder. Şakîki Bel-hî der ki:   «Biz beş  şeyi,  beş  şeyin  içinde  bulduk:

1  — Kabirdeki nuru gece namazlarında bulduk.

2  — Münker, ve Nekire cevabı, Kur'an okumakta bulduk.

3  — Sırattan geçmeyi, sadakada bulduk.

4  — Kıyametteki   susuzluktan    kurtulmayı    da, oruçta bulduk.-

5  — Rızıklarımızdaki bereketi de, duha namazında bulduk.»

Duha namazının efdali sekiz rekât olup ekserisi 12 rekât kadar kılar. Vakti, işrak vaktinden öğle namazına bir saat veya kırk beş dakikaya kadar devam eder. Bakınız nafile namazlar için kaza olmaz, lâkin, bu duha namazının kazası müştehab olur, demişler. İster gecede, ister gündüzde, hattâ ikindiden sonra da kıhnabilir diyenler de olmuş. Her halde ehemmiyeti-

NAMAZ/2M

ne binaen denmiştir. Yoksa ikindiden sonra nafile namaz olmaz. (Nüzhetü'l-Mecalis: C-İ/101).

İmam Ahmed Hz. bu namazı 38 rekât olarak kı-larlarmış. Vay bizim halimize Cenab-ı Hak fazl-ı keremi ile bizleri de sevdikleri âbid, zâhid, muttaki kullarından eylesin. Âmin!

Bunları okumaktan ve yazmaktan maksat, okunan şeyleri tatbik edebilmektir. Yazmaktan gaye de, tabii kardeşlerimizin de bu faziletleri iktisab edip Hakkın sevgili kulları arasında yer almalarını temine vesile olmaktır. Zaten bu bahis Hak sevgisinin ..lüzumuna ait idi. Fakat hadisi şerifin bahsettiği namaz, oruç, zeknt da yine bu sevgiyi celb içindir. Ormanlı yerlere ve ek-seriyyetle yüksek dağlara her zaman yağmur ve kar çok yağar hattâ yaz zamanlarında bile bol bol kar bulmak mümkündür. İşte ibadetler de insanların yükselmesine böylece sebeb olurlar da daima rahmeti ilâhiy-yenin gönüllerine inmesi dolayısı ile nur olurlar ve bu suretle hem kendilerine ve hem de başkalarına faydalı olurlar. Bu nur sayesinde, hakkı görmek ve bilmek ve sevmek devlet ve şerefine de nail olurlar. O zaman Hakk'ın en bahtiyar kullarından olurlar. Tabii bunu hepimiz isteriz lâkin bu istenilen ibadetleri lAyıkı vcch ile yapmak pek de kolay bir şey değildir. Bizlerin ek-seriyyetle ibadetleri hep taklide dayanmaktadır. Meselâ, anamız, babamız ve etrafımızdaki insanlar kılıyorlar biz de kılalım der ve kılarız. Pek güzel lâkin, asıl insan kendini her işde olduğu gibi din işlerinde , de taklitten kurtarıp, Hakk'a ibadetin lüzumuna tanı bir bilgi ve kanaata sahip olarak inanmalıdır. Böyle bir ibadet daimî olur. Sahibinin gerek ibadetlere ve

202/HADİSLERLE NASİHATLAR

gerekse Hakk'ın yasaklarına karşı çok saygılı olduğu görülür. Halbuki taklidciler ramazanlarda olduğu gibi orucu tutarlar, namazları da kılarlar bayramdan sonra da hepsi biter. îşte bu tam bir taklitçiliktir. Zavallı henüz Allah'ını tanımamış ve bilememiştir onun için sevgisi de dilindedir, içine işlememiştir. Biraz zihnini yorsa, kafasını işletse okumuş olmasa bile Veysel Karani, Behlüller, Kars vilâyetindeki Ebu'1-Hase-ni'1-Harkani ve emsali veliler, kutuplar gibi -ki bunlar ekseriyyet ile okuma yazma bilmezler,, ümmidirler-hep Hakk'a ibadeti gönüllere doğan ışık ve feyiz ile yaparlar. Bunlar da başlıca tefekkürler ile Hakk'ı idrak ve bilerek severek, aşk ve muhabbet ile yapılan ibadetlerdir. Hak Teâlâ o zaman onları, âbidler, zâhid-ler, müttakiler zümresine dahil eder ve sever. O da sevdi mi iş bitmiştir. Cenab-ı Hak cümlemizi sevilen ve Hakk'ı seven ve ona can-başla muti olan kullarından eylesin. Âmin!

Namaz günde beş defadır,

Namaz bütün dinlerde vardır,

Namaz, Hak ile mahlûkun arasında bir bağdır,

Namaz başta olarak Allah'a ref olunan bir ibadettir,

Namaz aynı zamanda sıladır, Namaz farzların en ehemmiyetlisidir,

Namaz Allah'ın kullarına ilk farz kıldığı bir ibadettir,

Namaz dinin de direğidir,

Namazdan  ilk sorgu  olacaktır,  o  iyi  ise  diğer ameller de kabul olunur,

NAMAZ/203

Namaz hatâları yok eden, dereceleri yükselten, en hayırlı ameldir.

Namaz dertlere şifadır.

Namaz kılana Allah'ın vadi vardır. Cennete kcy-mak.

Namaz ile Allah Teâlâ meleklerine mübahat eder ve Allah Teâlâya kurbiyyet vardır.

Namaz Allah Teâlâya münacattır. Namazda Allah Teâlâyı zikir, teşbih, salât, selâm, ta'zim ve tekrim vardır.

Namazdaki âmin'e melekler de iştirak eder.

Namaz musalliyi fenalıklardan ve günahlardan korur.

Namaz musalliyi kötü huy ve ahlâklardan ve mez-mum sıfatlardan da temizler,

Namaz kılanın başına bütün hayırlar, iyilikler, rahmetler yağar,

Namaz musalliyi kurbiyyet makamlarına hazırlar, Namaz, dünya ve âhırette sahibine nurdur,

Namaz, kabirde dahi sahibinden ayrılmaz sahibine aşıktır,

Namaz, sahibini cehennem ateşinden de korur.

Namaz, kıyamette halâık (mahlûkat) secde için emrolunduklarında hemen secde eder,

Namaz kılan Resul-i Ekrem Efendimize refik olur ve Rabbü'l-izzeti görmeye müstehak olur.

204/HADİSLERLE NASİHATLAR

Namazda huzur ve huşua çok dikkat lâzımdır,

Namazı takliden değil, Allah'ın emridir diyerek kılmalıdır,

Namazı terk edenlere veya tehir edenlere acı azab-lar vardır,

Namazın nafileleri de vardır: İşrak, duha, ewabin, gece yatarken, gece vakti teheccüd. Sakın bunları da bırakma.

Namaz, Halikı Zü'1-celâlin kulunu sevmesine se-bebtir.

Teravih namazı, 20 rekâttır. Medineliler kırk iki rekât kılarlarmış.

İstihare, namazı iki rekâttır. Kıl ve duasını okuyarak yat. Lâkin istiharem iyi çıktı veya iyi çıkmadı diye .işini bırakma. İstihare yapmak sünnettir. Bugün ef-dal olan müşaveredir.

Hacet namazını kıl ve Allah'a yalvar.

Teşbih namazı dört rekâttır. 300 teşbih ile kılınır. Muhakkak öğren ve kıl.

Tevbe namazını da bırakma.

Abdest aldıktan sonra da iki rekât namaz kıl.

Camie girince «Tahiyyetü'l-Mescid» denen iki rekât namazı terk etme.

Sefere giderken ve seferden gelince ikişer rekât namazı unutma.                                    *

NAMAZ/205

Cuma namazına çok ehemmiyet ver. Mutlaka gu-sül abdesti al ve temiz çamaşır ve elbise giy, kokular sürün. Namazdan sonra dualarını iyi ve dikkatli yap.

Sabah ve ikindiden sonraki zikirleri unutma ve ihmal de etme. Diğer vakitlerdeki zikirlerin de ayrıca olsun. (Bu kısım Halebli Siracüddinin kitabından kısmen ihtisar edilerek nakledilmiştir).

Rabiatü'l-Adeviyye Hâtûnun bir gün namazının secdesinde yuğurduğu hamurun mayası olup - olmadığı hatırına gelmiş de gece rüyasında cennetteki köşkünün kubbesini yıkılmış görmüş.

İmam Gazali, İhyâu ulûmlddîn'de der ki: Bir kişi bahçesinde namaz kılarken meyvelerin güzelliğini hayran hayran seyrederken namazın rekâtlarını şaşırmış ve bunun için o bahçesini vakfetmiş. Osman b. Affan da 50 bin dirheme bey etmiştir.

Her kim namazını huzursuz kılarsa, gafil musal-lidir, derler. «Allahu ekber kebîran, velhamdülillâhi kesîran, sübhanallahi bükreten ve asilan» teşbihini de dilinden eksik etme.  (Nüzhetü'l-Mecalis; cild: 1-/103).

ORUÇ

İslâmın ikinci sehmi, nasibi ise oruç idi. Şimdi biraz da ondan bahsedelim. İslâmın şartı ma'lûm olduğu üzere beştir: Namaz, oruç, hac, zekât, kelime-i şe-hadettir. Bunların farzıyyeti Kur'an ile sabittir. İnkâr eden Islâmdan çıkar, mürted olur. Artık kestiği bile yenmez, nikâhı da batıl olur, bütün ibadetleri de yanar, kendisi tevbeye davet olunur. Şayet tevbe etmezse katli de vacip olur diyenler olmuş.

206/HADİSLERLE NASİHATLAR

ORUÇ/207

Yukarıdaki hadisi şerifin ikinci kısmı oruç ile ilgili idi:

 *

(Terğîb-Terhîb: C: 2/85).

îslâmın binası beş esas üzerinedir: Hadis-i şerifte ise bunların üçü zikr edilmiştir. Hac, herkese ııâsib olmaz, bir çok şartlan vardır: Zengin olmak, sağlam olmak, yolların emin oması. Bunlar da her zaman mümkün olmayan şeylerdir. Kelime-i şehadet ise müslü-manlığm şartıdır. Müslüman olduktan sonra en mühim şey namaz sonra oruç sonra da zekâttır. Namaz dinin direği, oruç ruhun direği ve gıdası, zekât cemiyetin direğidir. Yani namazsız din duramaz, oruçsuz da ruh duramaz, zekâtsız da cemiyet duramaz, yıkılır. Direksiz binalar yıkıldığı gibi. Burada direk tabirleri teşbihidir. Oruç, ruhu besler, yemeklerin cesedi beslediği gibi. Yemek yenmeyince yaşamak nasıl mümkün olmazsa, oruçsuz ruhlar da böylece yaşayamam manen yıkılır ve ölür artık işe yaramaz olur belki de zararlı olmağa başlar. Zira manen ölüp işe yaramayınca hayvan misali bir mahlûk olur ve belki daha düşük olur; zira âyet-i celilede «belhüm edall» tabiri kullanılmaktadır. Halbuki orucun maddeten de vücutlara faydalan, «lâyûad ve lâ yuhsâ» kabilinden sayılmakla bitmeyecek kadar çoktur. Evvelâ; insan ve müs-lüman, sabra alışır. Sabır ise dinin yansıdır. Sonra

i

ni'metlerin kadrini öğrenip iftar edince de şükr eder, bu da, dinin yansıdır. Sonra kanaata alışır, bu da, tükenmez bir hazinedir. Sonra yiyemeyen zuafayı düşünür, merhamete gelir, onlara yardımı borç bilir. Bu da insanların dolayısı ile birbirlerini sevmeğe vesile olur.

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl Muhammedsiz muhabbetten (dinden) ne hasıl?»

Sonra oruçlunun sıhhati daha muntazam ve daha dayanıklı olur, vücudunda pis mikroplar yaşayamaz.

Vakti ile Cezayir'de çıkan bir sâri hastalıkta hep dinsizler ve kâfirlerin öldüğü görülmüş, buna makabil orada yaşayan müslümanlann bundan muaf olduk-lan ve sebebinin de oruç olduğu bilâhere hayvanlar üzerinde yaptıkları tecrübelerden anlaşılmıştır.'

Bugün bile sigaraya mübtelâ olanlann hastalıkla-nnm tedavisi çok müşkül olmakta, sigara içmeyen müslümanlann da bundan müstesna oldukları tahakkuk etmiştir. Halbuki ne yazık bugün bu sigara vo içki kulanan müslümanlara. Cemiyete ve devlete yaptıkları zarardan başka sıhhatlanna da en büyük za-ran kendi elleri ile işlemiş olmaktadırlar. Ne kadar ta-accüb olunacak bir şeydir ki bugün Amerika'da bulunan ve dört milyon kadar Hormon dedikleri millet, kavim, İsevi oldukları yani hıristiyan oldukları halde meşrubattan hiçbirisini hattâ ne çay ye ne de kahveyi kullanmamakta olduklan şayan-ı dikkattir. İçki-

208/HADİSLERLE NASİHATLAR

lerin her nevi onlarca da yasaklanmış ve haram kılınmıştır. Bu Hormonlar buna çok dikkat ederler ve hattâ kazançlarından yüzde onunu kendi arzulan ile -kanunen değil- dinî vazife bilerek kiliselerine teberru etmekte oldukları da işitilmektedir.

Buna mukabil biz müslümanların dinimize olan riayetsizliğimiz doğrusu çok açınılacak bir haldir. Ce-nab-ı Hak hepimize uyanıklık versin. Dinimize saygı, hürmet ve bilgilerimizi de artırsın. Bu saygısızlığın başlıca sebebi ise Halikımız olan AUahımızı bilmemekten neşet ettiği pek aşikârdır. Zira Allahını bilen bir müslüman bunların hiçbirisini yapamaz ve yapmasına da imkân yoktur.

Cesed, bu âlemin mahsulü ruh da mânâ âleminin mahsulüdür. Ruhsuz cesedin hiçbir şeye yaramadığını bilmeyen yoktur. Binalenaleyh asıl itibarın ruha olması lâzımdır ki, cesedin varlığı ancak ve ancak onun ile kaimdir. Oruç da bu ruhu besler ve gelişmesine sebeb olur. Onun için senin en mühim vazifen cesedi değil, bu ruhu beslemek olsun. Sana bir ufak numune vereyim:

Ashab-ı kiramdan Talha radıyallahu anh-ki he-irnen her camide ismi vardır - bütün sene oruç tutar, yalnız bayramlar müstesna olmak üzere. Harplerde de en büyük şecaati gösteren bu zattır. Hatta Uhud muharebesinde tam seksen yerinden yara aldığı halde:                                          '.      .

ORUÇ/209

«FEDAKE EBÎ VE ÜMMİ YA RESULULLAH» deyip Cenab-ı Peygamberin önünde O'nu müdafaa etmiştir. Bunu bugün kim yapabilir. îşte bu fedakârlık ancak, imanın kuvvetinden ileri gelmekte olduğunda hiç şüphe yoktur. Eğer oruç insanı zaif düşürür diye düşünürsek pek büyük hatâ etmiş oluruz.

Evet belki oruç insanı biraz zayıflatmış olsa bile imanı ve maneviyyatı çok kuvvetlendirir ve bu saye^ de çt>k kuvvetli bahadırların, pehlivanlann yapamayacağı işleri yapmağa muvaffak olurlar. Onun için sen sakın oruçtan korkma ve hem orucu yalnız cesedine tutturma, ruhun da oruçlu olsun. Yani oruçlu olduğun vakit kimse ile kavga, gürültü etme ve kimseyi de incitme ve darıltma. Oruçlu olduğun zaman ibadeti artır. İşrak, duha, evvabin ve gece namazlanna da çok ehemmiyet ver. Malûmdur ki, vakitler yel gibi, su gibi akıp gider. Binaenaleyh, en mühim ömrün boşa gitmesi kadar günah ve gaflet tasavvur olunamaz. Bak mevlid sahibi Süleyman Çelebi ne diyor:

«Her nefesde Allah adın di müdam Allah adı ile olur her iş temam»

Bu sözler ns kadar değerli sözlerdir. Fakat biz mevlidi dinleriz de ne demek istediğine ehemmiyet vermeyiz.

Jşte yalnız ramazanda değil sair günlerde de oruç tutmak çok faydalıdır. Meselâ: Haftanın pazartesi, perşembe; ayların 13, 14, 15, ci günlerini ve mübarek kan-

F. 14

210/HADlSLERLE NASİHATLAR

dil günlerini fırsat bilip oruç tutmalıdır. Günün uzun ve kısalığı hiç fark etmez. Çünkü gün 24 saattan ibarettir. Günde bir kere veya azami iki kere yemek insana hem kâfidir, hem de faydalıdır. Binaenaleyh her zaman oruç tut ve Hak huzurundan ayrılma.

Şayet birisi senin canını sıkacak bir şey yaparsa, onu sükûnet ile ve sabır ile karşıla, cevap verip başına belâyı satın alma ben oruçluyum de geç. Böyle bir orucun sevabını takdir etmek kimsenin elinden gelmez. Zira oruç aynı zamanda kalkandır. însanı dünya ve âhıret azablarından korur. Bir de oruçlunun ağzının kokusu bile kıyamet günü ind-i İlâhide misk kokusundan daha güzeldir. Bunun ne demek olduğunu ancak ehlullah anlar.

Yemeğini, içmesini, uykusunu, zevkini, ailesi ile cinsi münasebetlerini terk ve herkese hüsn-i muhabbet ve meveddet ve muavenette bulunması hep Allah Teâlânm rızasını kazanabilmek içindir ve bundan daha büyük ne olabilir?

Bir de iftar vakti orucunu bozarken ve ruhunu Hakk'a teslim ederken veya kıyamet gününde Hakk'a mülâki olduğu zaman göreceği lütuf ve ihsanların hayranı olarak kim bilir artık ne kadar sevinecek ve keşke her günümü oruç tutsa idim diyecek. Sonra cennetin bir kapısı vardır ki adına: «REYYAN» denir. Oruçlular cennete bu kapıdan girerler, başkalarını buradan sokmazlar ve kapılar kapanır ve bu kapıdan giren kimseler bir daha susuzluk görmezler. Zira içtiği su artık onun susuzluğunu gidermiştir, bir daha suya ihtiyacı olmaz. Gazalara gidenler ganimet sahibi, mal

ORUÇ/211

sahibi olurlar. Oruç tutanlar da sıhhat sahibi olurlar. Ticaret için sefere çıkanlar da zengin olurlar. Bir de oruç, sahibi ile cehennem ateşi arasında bir kal'adır. O, sahibini cehenneme girmekten de korur.

Oruç, oruçlular için kıyamet gününde şefaat edip: «Ya Rabbi bunlar senin rızan için yemelerini, içmelerini, şehvetlerini terk ederek oruç tuttular bunları bize bağışla» der.

Kur'an da Kur'an okuyanlara: «Ya Rab bunlar gece uykularını ve gündüz işlerini bırakıp senin kitabını okumak ile meşgul oldular bunları da bize bağışla» diye şefaat edecekdir. Bunların şefaati da, Peygamberimizin şefaati gibi reddolunmaz, kabul olunup mağfireti ilâhiyyeye mazhar ve cennete dahil olurlar.

Hele şu lûtfa bakınız: Bir kimse nafile olarak bir oruç tutsa sonra yer dolusu altını tasadduk etse, bu orucun sevabına erişemez, denmiş. Bu söz orucun kıymetini bize anlatabilmek için olsa gerek.

Hz. Ümame'den rivayet olunduğuna göre:

—• «Ya Rasulallah bana bir amel buyurunuz, demişler. O da:

—  Oruca devam ediniz,  muhakkak     onun misli yoktur buyurmuş. Tekrar ben dedim ki:

—  Ya Rasûlullah bana bir amel buyurunuz. Buyurdular ki:

—  Oruca devam ediniz çünkü onun misli, dengi yoktur. Yine ben tekrar:                        '

212/HADİSLERLE NASİHATLAR

— Ya Rasûlallan bana bir amel buyurunuz dedim. Buyurdular ki:                  •    .              .                     '

—  Oruca devam ediniz, zira orucun misli yoktur».

Bunun için Ebu Ümame'nin evinde ocak yanmaz ancak misafir" bulunduğu zaman ocakları yanardı. Yalnız dikkat edilecek mühim bir şey varsa, o da orucu lâyıkı vech ile tutmaktır. Böyle tutulan - gerek farz ve gerekse nafile - oruçlar sahibini hem cehennemden korur ve hem de cennete idhal eder.Şayet böyle oruç tutamazsa bu orucu ona ancak aç kalma yönünden fayda sağlar. Zira:

 öf

«Nice oruç tutanlar vardır ki ona sadece açlığı kalmıştır, nice gece ibadet edenler vardır ki yanma sadece uykusuzluğu kalmıştır». Duyurulmuştur.

Güzelce tutulan her bir orucun iftarı anında yapılan dualar da katiyyen reddolunmaz.

Hele ramazan ayında bir gece vardır ki ona «Kadir Gecesi» denir. «Her kim bu gece orucunu tutar teravih namazını da diğer namazlar ile birlikte kilar ve bunu da iman ve sevabını da Allah'tan bekleyerek yaparsa geçmiş günahları mağfiret olunur» diye Buharî, Müslim, Ebu Davud, Nesaî ve İbni Mace de muhtasar fan nakil buyurmuşlardır.

ORUÇ/213

Ramazanda oruçlu kimseye beş haslet verilmiştir ki, bunlar başka ümmetlerin hiç birisine verilmemiştir:

1  — Oruçlunun ağzının kokusu ind-i İlâhî'de misk kokusundan daha güzeldir.

2  — îftar edinceye kadar melekler bile ona istiğfar ederler, mağfiret taleb ederler.

3  — Cenab-ı Hak cennetin hergün ziynetini artırır.

4  — Şeytanların inadkârları bağlanır.

5  — Son gecesinde bütün oruçlular mağfiret olunurlar.                                              ^

Rahmet-i İJâhiyye o kadar geniştir ki, onu tasavvura beşerin gücü yetmez. îşte Allah Teâlâ Hazretlerinin yine rahmetindendir ki: «Beş vakit namaz aralarındaki hataları, cumadan cumaya olan hataları da cuma günü, ramazandan ramazana kadar o sene içinde işlenen günahları afv eder. Yalnız şu kadar var ki bu mümin ve müslim kişi büyük günahlardan sakınmış olsun».

Kâ'b b. Ucre radıyallahu anh der ki: «Hesulullah sallallahu aleyhi ve sellem hutbe irad etmek üzere minberin hazırlanmasını emrettiler. Biz de hazırladık. Birinci basamağa çıktıkları vakit «Âmin» dediler. Sonra ikinci basamağa çıkınca yine «Âmin» buyurdular. Vaktaki hutbeden indiler. Ashab:

— Ya Rasûlallah biz senden bugüne kadar işitmediğimiz bir şey işittik? Buyurdular ki:

214/HADtSLERLE NASİHATLAR

— Cibril aleyhisselâm bana arzeyledi ve dedi ki: Uzak olsun o kimse ki ramazana erişir de mağfiret olunmaz. Ben de âmin dedim. İkinci basamakta ise: Uzak olsun o kimse ki senin ismin anılır da sana sa-lât ü selâm getirmez. Ben de âmin dedim. Üçüncü basamağa çıktığım zaman: Uzak olsun o kimse ki yaşlı ana ve babasına veya birisine erişir de cennete dahil olmaz. Ben de âmin dedim».

Yani ana ve babasının rızasını ve hayırlı dualarını alamaz ve belki onları incitir de bu suretle cennete giremez.

Bunlar duâ mesabesindedir. Yani ramazana dahil olan mutlaka mağfiretine vesile olacak hayırlı işleri işlesin ve hayırsız işlerden de uzak olsun. Ben de tabiî bu duaya âmin dedim.

İkincisi de Peygamberimizin ism-i şeriflerinin anıldığı her zamanda ona salât ü selâm getirmek ümmetin vazifesi iken bunu yapmayanı Allah uzak etsin dedi ben de âmin dedim.

Üçüncüsü ise, ana ve babaya son derece saygıyı izah şeklinde olup, gaflete düşüp onları incitmekten Cenab-ı hak cümlemizi muhafaza buyursun. Âmin!

Üç sınıf insan vardır ki, bunların duâlan katiyyen reddolunmaz:

1  — Oruçlunun iftar vaktine kadar yaptığı dua.

2  — Mazlumun duası, ta ki kendisine yardım olununcaya kadar.

ORUÇ/215

3 — Misafirinki, evine dönünceye kadar. Bunların duaları ind-i ilâhide makbuldür. Fırsatı kaçırmamak büyük bir kazançtır.

«Ramazan-ı şerifte zikrullaha devam edenler hem mağfiret-i llâhiyyeye mazhar olurlar, hem de ihtiyaç sahipleri Cenab-ı Hak'tan ne gibi ihtiyaçlarını isterler ise onlara da istedikleri kamilen verilir» buyurulmuş-tur.

Sonra ramazan orucunu tutup gece teravih namazlarını da ifa eden iman ve ihlâs sahipleri günahlarından analarından doğdukları gün gibi günahsız çıkarlar.

Bir hadiste' şöyle bir vak'a var pek hoş. Bir adam salallahu aleyhi ve selleme gelip:

—  Ya Rasûlallah sen görürsün ki ben Allah Te-alânın birliğine ve senin risaletine şehadet ederim.

«Eşhedü enlâ ilahe illallah ve enneke Rasûlallah» dersem, beş vakit namazı da kılarsam, zekâtımı da verirsem, ramazan orucunu da tutarsam ve gece teravihlerini de kâim olursam ben kimler ile olurum? deyince.

Resul-i Ekrem Efendimiz cevaplarında:

—  Sıddıklardan ve şehidlerden olursun buyurdular.

«Leyle-i Kadr» bizim kadir gecesi dediğimiz gecedir. Kim o geceyi iman, ihtisab ve ibadet ile geçirir ise geçmiş günahları mağfiret olunacağı gelecek günah-

216/HADİSLERLE NASlHATLAR

larının afvına da işaret buyurulmuştur. Ayrıca ayet-i kerimede «kadir gecesi bin aydan hayırlıdır» buyurulmuştur. Bir ömür boyu demektir. Herkes bu kadar yaşayamaz. Bu büyük devleti gaflet edip kaçıran ve ra-mazan-ı şerifte orucunu yiyen bedbaht kişi sonra aklı başına gelip de bütün ömrü boyunca oruç tutsa özürsüz ve hasta olmadan yediği bu bir orucun ödenmesi mümkün değildir. Halbuki oruç tutup da güneş batmadan oruçlarını bozanların azabları da çok şiddetli olacağından bahusus şehir dışında köy veya yaylalarda yaşayanların çok dikkatli olmaları lâzım gelir. Sa-atlar ve takvimler her ne kadar varsa dahi, itibar güneşin gaybubetinedir, ihtiyatı elden bırakmamak lâzımdır. Bununla beraber herhangi bir kişi ramazan-ı şerifte, gerek misafir ve gerekse hasta olsun orucunu alenen yemesine katiyyen cevaz yoktur. Malesef bugün müslümanım deyip de orucunu alenen yiyen kimsede acaba iman bulunur mu? Heyhat! Bir vakitler hıristiyanlar bile müslümanlarm oruç ayları gelince kendileri de sokakta ve müslümanlarm yanlarında bir şey yemezler, sigaralarını dahi içmezler ve çocuklarına da sıkı sıkıya tenbih ederlermiş ki: «Sakın müslü-manlar oruçlu olduğu zaman terbiyesizlik yapıp da onların yanlarında bir şey yemeyiniz.»

r

Bir gün bir hıristiyan çocuğu nasılsa ramazanda müslümanlarm bulunduğu bir mahalde bir şeyler yemiş. Bunu gören babası çocuğunu terbiye için dövmüş ve bir hafta sonra da zavallı adam ölmüş. Bir cemaat görmüşler ki adam cennette. Demişler ki:

Nasıl oldu da cennete girdin? Cevaben demiş

ki:

ORUÇ/217

— Oğlumu ramazanda müslümanlarm yanında bir şey yerken görmüştüm de kendini ikaz için dövmüştüm. Bunun üzerine Allah bana iman nasib etti ve şimdi de cennete koydu.

Mide aynı zamanda hastalık, dert evidir. Açlık ise ilâcın başıdır. Bütün dertlerin başı mideyi doldurmaktan ve bir de soğuktan ileri gelir olduğu herkesçe ma'lûmdur. Açlık ile zaman zaman mideyi dinlendirmenin en iyi yolu oruç tutmaktır. Tecrübeler ile sabittir ki ilâçlar ile şifa bulamayan zavallılar eğer oruç tutsalar veya pehriz edip çok az ve hafif sebzeler ile idare etseler çok çabuk iyi olacaklarını kitaplarda yazmışlar. Hatta Almanya'ya kadar giden bir hastaya Alman doktorunun orucu tavsiye ettiği ve hastanın da az bir zamanda iyi olduğu «Terğîb-Terhîb»in ikinci cildinin 109. cu sayfasındaki şerhte kayıtlıdır. Tabii, bazı hastalıklar beslenmek ister, onlar da müstesna olanlardandır.

İkinci bir oruç da: Ramazan'dan sonraki Şevval ayında tutulan altı gün orucudur.

Üçüncü bir oruç da: Kurban Bayramının ilk dokuz gününün orucudur ve bu orucu kurban eti ile bozmalıdır.

Dördüncü oruç da: Muharrem ayının ilk on günü-

dür.

Kurban bayramının arefesinde tutulan oruç, bir evvelki bir de sonraki iki senenin günahlarına kef-faret olur.

218/HADİSLERLE NASİHATLAR

Muharrem orucu da geçmiş bir senenin günahla- \ rina kefarettir.

Sonra arefe günü tutulan orucun bin oruca bedel olduğunu da unutma.

Sonra üç ayların orucu gelir ki, bunları da tutmaktan kaçınma. Hem de keffaret orucuna niyyet edersen daha iyi etmiş olursun.

Beşinci oruç ise: Her haftanın pazartesi ve perşembe günlerinin oruçlarını tutabilmektir ki, pek ef-daldir. Hele ayın 13, 14 ve 15.'ci günlerini mümkünse hiç bırakma.

Sonra kandiller gelir. Arkasından üç aylar gelir. Ramazan gider amma oruçlar gitmez. Hemen Cenab-ı Hak cümlemize hidayet ve tevfik ihsan buyursun da dâima huzurda edep ile oturup kalkmak, görüşüp-ko-nuşmak nasip eylesin.

İnsan hayvanın gemini bıraktığı zaman nasıl başını alır giderse insan da tıpkı böyledir. İbadetlerden ayrılır ayrılmaz kudurmuş bir canavar gibi iki tarafına saldırır. Binaenaleyh sen oruca iyi sarıl. înşaallah günün birinde sen de teke,mmül eder hem beşerriyyete faydalı bir kişi olur hem de Cenab-ı Hakk'm makbul bir kulu olursun.

ORUÇ HAKKINDA NÂBÎNİN SÖYLEDİKLERİ:

Savm'dır afv-ı Hüdanın sebebi Savm'dır her amelin müntahabı

ORUÇ/219

Savm ise saim olur ehl-i visal Samediyyette bulur hüsn-i hısal

Tard olur savm ile İblis-i lain Râm olur serkeş olan nefs-i haşin

Savm'dır şehvet-i kat'ın kılıcı *    Sâimin nefsine malik kılıcı

Savm sâimden eder sarf-i heva Her işin dâine savm oldu deva

Savm eder tenkih cümle cesedi Savm eder tezkiye her nefs-i bedi

Savm ile etse teşeffi merdâ Verir Allah ona elbette şifa

Meleğe benzer savm ile saim Olur ol taatı Hakk'a dâim

Fahr eder sav m-i ibad ile hüdâ Eder ecrini nihayetsiz eda.

Savm'dır bende'nin a'lâ âlemi Hak anın için der: «Savmüke lî»

Savm ile sâim olur nefse gaza Olur anın ile keramete seza

Ere her taata dest-i husema Savm'dan almaya bir şey gurema

Hıfz eder savmı kıyamette hüda Eder ashabına ecrini atâ

Feth olur saim için bab-ı rıza Reddolur nazil olan hükm-i kaza

Saime savım olur nâre hicab Savm alır saim için cennette bab

220/HADİSLERLE NASİHATLAR

Savm ile terk-i siva iki cenah Bu yola bunlar ile oldu revah

Oruç hakkındaki ma'lûmatları her halde ilmihal kitaplarından okumak-öğrenmek lâzımdır. Oruç Allah Teâlânm emridir namaz gibi. Biz ancak orucun bazı faziletleri ve tutulmasının lüzumundan bahsettik. Tutmayanların günahları çok büyüktür. İnanmaz da tutmazsa ona o zaman müslüman demek doğru olmaz. İnandığı halde özrü de.hastalığı da ve misafirliği de yok iken tutmayanların cezalan çok ağırdır.

İslâm dini baştan sona kadar hep edeptir. Edepli bir müslümanm ramazanı şerifte velev ki özrü dahi olsa hasta da olsa, yolcu da olsa her halde orucunu açıkça yemesine imkân yoktur. İnsan yemek vaktini kaçırmak ile veya terk etmek ile hiçbir şey zayi etmez ve insana hiç de zararı olmaz. Onun için sabırlı ol, korkma, mülkün sahibi Allah sana görülmedik lûtuflar ve ihsanlarda bulunur da, sen de hayran olursun.

Oruç ruha safa, akla gıda, cesede şifadır vesselam.

ZEKÂT

Hadisin üçüncü kısmı olan zekâttan biraz bahs edelim :

«Zekât İslâm'ın köprüsüdür.»

Namaz, oruç gibi zekât da farzdır, inkân küfrü muciptir namaz ve oruç gibi.

ZEKÂT/221

Zekat aynı zamanda cemiyetlerin de direğidir namaz dinin direği, orucun da ruhun direği oldukları gibi. Namazsız din olmadığı gibi namazsız müslüman-lık ta olmaz. Oruçsuz da müslümanlık olmaz. -

Binaenaleyh, zekâtsız da hem müslümanlık olmaz hem de zekâtsız cemiyetler de yaşamaz, payidar olmaz. Müslümanlık fertlerin dini olduğu gibi aynı zamanda cemiyyet ile yaşanan bir dindir. Onun için namazların teker teker herkesin kılması ile değil toplu ve cemaat ile kılınması emrolunmuştur.

Cemaat için cami hızım, cami için imam ve müezzin lâzım. Bunların yetiştirilmesi için okullar lâzım, bunları yapacak mühendisler lâzım. Cemiyetin sıhhatini koruyucu doktorlar, hekimler, cerrahlar lâzım, hastahaneler lâzım. Bunları yetiştirecek okullar lâzım. Memleketin müdafaa ve muhafazası için ordular lâzım bu orduların ihtiyaçları olan âletler ve silahlar, top-tüfek, uçak ve saire lâzım. Bunların tedariki için para lâzım, bu paraların tedariki için cemiyetler lâzım ve bu cemiyete yardım edecek kimseler lâzım ve saire. İşte müslümanlık, bunların hepsini zekâtta toplamış. Hem fakir fukarasına el açtırmaz, onların her zaman yardımında bulunmayı vazife sayar. Hem de daha bunun gibi binlerce ihtiyacı karşılayacak müessesenin zekât müessesesi olduğu malûmdur.

Halbuki bugün bunların yerlerini çeşitli vergiler almak sureti ile karşılamak ise bunun da matlûba kâfi gelmediğini ve bu sebeb ile Avrupa veya Amerika' ya milyonlarca değil milyarlarca borcumuz olduğu anlaşılmaktadır. Bu da bizler için doğrusu hem ayıp hem de çok çirkin ve hem de pek büyük silinmez bir lekedir.

222/HADİSLERLE NASİHATLAR

Peygamberimizin kimseden bir şey istenmemesini emrettiğini duymayan yoktur. Bu dilencilik, isteme, hem âr hem de tembellik alameti değil de nedir. Bakınız hepimizin bildiği bir şey: Bizim bağlarımız vardır, orada her çeşit meyve ile bir de üzüm yetişir. Her kütük'bir çok salkım üzüm yapar ve bazan da eylerde asmalar olur, yüzlerce salkım üzüm olur ve etrafa dalları da uzanır. Köylü kardeş üzümleri topladıktan sonra bir de onların budama zamanı vardır. Bahçelerine dağılır, o canım üzüm kütüklerinin uzayan dallarından bilgileri nisbetinde keser budarlar. Onlara birisi:

—  Amca niye kesiyorsun, bırak ta gelecek sene daha çok üzüm alırsın dese. Cevaben:

—  Oğlum eğer şimdi bunları budamaz ve kesmez isem gelecek seneye hava alırız. Zira bu kök bu kadar dallan besleyemez ve dolayısı ile hem üzüm az olur ve hem de işe yaramaz, ufak taneli ve çürük olur. Binaenaleyh iyi olması için bunu budamak mecburiy-yetindeyiz.

Ey muhterem kardeş sftn de, bundan ders alabilir-seıı ne mutlu sana. Allah'ın emri olan zekâtı her sene muntazaman ehli olan fukaraya ver ki Allah da sana daha çok ve daha iyisini versin.

Şimdi sana biraz da hadis kitaplarında zekât hakkında yazılan bilgilerden bazılarını bildirmeğe çalışacağım, «Terğîb-Terhîb»in birinci cildinin 512. ci sayfasında «Kitabü's-Sadaka» bahsinde Buharı, Müslim ve sair muhaddislerin beyanına göre Hz. îbn-i Ömer radıyallahu anhüma şöjle buyurmaktadır.-

ZEKÂT/223

«Cenafo-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki: îslâm beş esas üzerinde kurulmuştur:

Birisi şehadet kelimesi ki: Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulü-hü'dür.

İkinci, namazı ikamedir. Üçüncüsü, zekâtı ikamedir. Dördüncüsü, haccı ifadır.

Beşincisi, ramazan orucunu tamamı ile tutmaktır».

Bu beş esas îslâm kaidesinin temelleridir. Namaz hakkında namaz bahsinde lâzım gelen ma'lûmat verilmiş ve namazın adab ve erkânını namaz kitaplarına bırakmıştık.

Zekât meselesine gelince: Bu hadisi şerifte zikredilen üçüncü kısımda zekât da mümkün mertebe anlatılmağa çalışılacaktır. Ma'lûm olduğu üzere zekât dinen mali bir ibadettir. Onun için Kur'an-ı azimüşa-nm bir çok yerlerinde zekât bahsi hep namaz ile birlikte zikredilmektedir.

Paradan 40 lirada bir lira, 100'de iki buçuk. Ekinden, meyvelerden ve saireden üşür namı ile alman şeyler, onda bir.

Hayvanattan koyunda 4O'ta bir, sığırda 30'da bir hep zekâta aittir yani zekâttır. Zekâtın lügat manası: Malını temiz etmek için malından çıkarıp infâk ettiği miktarı muayyen sadakaya denilir. Paklık, temizlik,

224/HADÎSLERLE NASİHATLAR

büyümek ve ziyadelenmek, ziyade olmak, artmak, çoğalmak manalanna olup hayvanın yenmesi için temiz :olması, onun kesilip kanının akıtılması ile olur. Binaenaleyh hayvanın kesilip kanının akıtılması onun zekâtıdır. Kanı akıtılmadan öldürülen hayvanları yemek caiz olmadığı gibi zekâtı verilmeyen paralar da kesilmeyen hayvan gibi murdar olur buna çok dikkat lâzım. Zekâtı verilmeyen paralar hem çoğalmaz hem de bereketi olmaz. Lâkin toplanan paralar şayet haram ise o zaman iş çok müşküldür, günah kat kat artar ve o servet o kimsenin netice itibarı ile felâketine sebeb olur.

Ey aziz - muhterem kardeş! Hem haramlardan kork ve kaç ve hem de zekâtını ihmal edip kendi felâketini kendi elin ile hazırlama. Sonra aile efradının bütün felâketlerinin sebebi senin zekâtı vermeyip onlara yedirdiğin yemeklerde ne sana ne de onlara hiç faydası olmadığı gibi ne dinen ne de ahlaken bir güzellik ve hüsn-ü hal görmek mümkün olmaz. Kan bozukluğu nedeni ile her nevi maddî ve manevî hastalıklardan kurtulmak mümkün olmaz, sonra ölümü de o kadar çirkin ve acı olur. Hırsızlık, yan kesicilik, fuhuş, zina, her çeşit ahlâksızlık kendilerini istilâ eder ki, bu ne büyük bir fecaat ve ne büyük bir felâkettir. İbadetlerden uzaklaşma, hakkı inkâr, küfür yolunu tercih hep bu haramlardan doğar. Bugünkü anarşinin en büyük failinin haramlardan doğan kimseler olduğunda hiç de şüphen olmasın.

Bakınız bir gün Resul-i Ekrem Efendimiz bir hutbe irad buyurmuşlar. Hutbe esnasında üç kere: «Nefsim elinde olan Allah'a kasem ederim,» di-

ZEKÂT/225

yerek yere kapandı, biz de kapandık ve ağlıyordu. Biz ne diyeceğini bilmiyorduk. Sonra başını kaldırdı ve gülümser bir yüz ile -ki o bize çok maldan ve develerden daha sevgili idi- buyurdular ki:

— Beş vakit namazı kılan ve ramazan orucunu tutan ve zekâtını çıkaran ve yedi büyük günahtan sakınan, kaçınan kula, cennet kapıları açılır ve oniara: selâmet ile, her türlü korku ve felâketlerden, azablar-dan salim olduğunuz halde selâmetle girin denir».

Bu hadisi Nesai, lbn-i Mace, tbn-i Huzeyme ve İbn-i Hıbban sahihlerinde zikretmişler. Hakim de bunlara, sahihü'l-isnad demiş. Ravileri de: Ebu Hüreyre ve Ebu Said raclıyallahu anhüma hazretleri beraberce zikr etmişlerdir.

İmam Şafiî:

—  «Cömertlik ile bir çok ayıplar örtülürse de bazı ayıplar da vardır ki cömertliği örter» demiştir.

Zekât hicretin ikinci senesinde emrolunmuş şev-yal veya şaban aylarında olduğu da zikredilmiş ve bu yalnız bu ümmete değil eski devirlerde Musa ve İsa aleyhimesselâmın kavimlerine de zekât farz kılınmıştır. Zira zekât, insanın nefsini kirlerden, pisliklerden temizler ve o kulu Allah Teâlûnın emrine inkıyad ve taatma sadık kılar.

Bir büyük der ki: «Nefsinin sana olan nasihatini aklının kemalinden olduğunu bil de onu ganimet bil. Ayıplarını saklayıp düşmanını sevindirme. Zira o hal-

F. 15

226/HADİSLERLE NASİHATLAR

de düşmanının nefsini terbiye etmesi sebebi ile senden iyi olduğunu da unutma».

Bazıları buyurmuşlar ki:

«Nefsini ıslah edenler düşmanlarının burunlarını yere sürtmüş olurlar.»

Eğer nefsinde kendisine nasihat edecek bir kuvvet olmazsa, diğer vaizlerin ona fayda vermiyeceğini bilmelidir.

Yedi büyük günah ise şunlardır:

1  — Allah'a şirk koşmak,

2  — Sihir yapmak, ve yaptırmak,

3  — Allah'ın haram kıldığı bir cana haksız yere kıymak. Ancak hak ile olursa -ki kısas veya hakimin hükmü gereği- bu müstesnadır.

4  — Faiz yemek,

5  — Yetim mallarını yemek,

6  — Harpte düşmandan kaçmak,

7  — Namuslu mü'mine kadınlara iftirada bulunmak.

Diğer bir rivayette de büyük günahlar dokuz olarak gösterilmiş. İki fazla da şunlardır: «Anaya babaya âsî olmak ve beytullah'ta haramları işlemek».

Ana baba hakkı çok mühimdir, onlara son derece hürmet ve saygı her evlâdın en mühim vazifelerinden biridir. Saygı ve sevgi Türk milletinin hassalanndan-

ZEKAT/227

dır. Bu sevgiye en lâyık olanlar ise aile reisleri olan ana ve babadır. Kardeşler, amcalar* dayılar, hala ve teyzeler ve bunların çocukları ilk sevginin kaynaklarıdırlar. Onun için sıla-i rahm denilen şey evvelâ işte bu akraba-i teallûkat ile alâkasını hiçbir zaman kes-nıeyip sevgi ve saygı icabı daima ziyaretlerinde bulunmak, muhtaç oldukları vakitte yardımlarına koşmak. Şayet çok uzak yerlerde iseler bile bahusus bayram günleri ve sair kandil ve mübarek günlerde ziyaretlerini bırakmamak. Kusuru hep kendinde görüp başkalarında ve bahusus akraba-i teallûkatında kusur görmemek hep bu sevgi ve saygının icabıdır.

Hem kusur görme kapısını kapamak ne olursa olsun iyimser olmak, iyiliklerini görmek hem insanî, hem de İslamî, hem de akrabalık bağlarının kopmaması için de şarttır. İnsan kendinde ne kadar kusur olduğunu bilmez değil. Fakat bunlarla ilgilenmez de hep başkalarının kusurları ile meşgul olursa bu, kusur üzerine kusur kabahat üzerine kabahattir.

Enes radıyallahu anh rivayet eder ki:

Temim kabilesinden bir adam gelip Resulullah efendimize dediler ki:

—  Ya Resulullah benim çok malım ve çok ta çoluk çocuğum var ve aynı zamanda yerim de bir su uğrağıdır bir subaşıdır, bir kuyu yanıdır, bu nedenle çok misafir ve yolcu gelir. Ben ne yapayım ve nasıl hareket edeyim ve nasıl infak edeyim? diye sordu. Peygamber Efendimiz de:

—  Malından zekâtını çıkar, çünkü bu temizliktir seni temizler. Akrabanı sıla eyle. Miskinin, komşunun ve isteyenlerin haklarını da tanı buyurdular.

228/HADİSLERLE NASÎHATLAR

ZEKÂT/229

Demek evvelâ malın zekâtını çıkarmak şarttır. Zekâtı ayrılmayan ne servetten, ne maldan ve ne de mahsulden kimsenin yemeğe hakkı yoktur. Bunu dikkat ile oku. Yemeğe hakkı olmadığı gibi başkalarına da hediye edemez. İyi dikkat et çünkü «zekât tslâm köprüsüdür». Dünyada bile köprüden geçmek için nasıl para almadan geçirmiyorlar. Âhırette de zekâtı vermeyenler köprüden geçemez demektir ki cehenneme düşer ve cennete de giremez.

Peygamberin âhırete intikalinden sonra bazı be-devî köylüler zekât vermek istemediler de Ebu Bekr Sıddık'ın onlarla harb ettiğini herhalde duymuşsunuzdur.

Buna binaen zekâtlarını vermeyenlere karşı devletin harekete geçmesi gerektir demişler. Eğer bu işi devlet yapmazsa bu sefer bunu Allah yapar. Yani servet sahiplerinden zekâtını vermeyenlere akıllara gelmedik belâlar verir, paralar gider boşa, onlar da bilmezler neye uğradıklarım. Bu sefer de kabahati soygunculara atar, tokadın nereden geldiğini bilemez. Şöyle bir levha görmüştüm:

«HAK TOKATININ SESİ OLMAZ

BİR VURDU MU DEVASI BULUNMAZ»

Islâmı sekize bölmüşler: îslâm, namaz, zekât, oruç, hac, emr-i maruf, neyhi anil münker ve fi sebillillâh cihad.

Müslüman demek: Allah Teâlânın bütün emir ve yasaklarına tam manası ile inkıyad edip teslim olan, Allah ve Resulüne inanmış, iman etmiş ve kendi ku-

surlarını arayıp düzeltmeye çalışan kimsedir ki diğer yeri bölümü de noksansız yapmağa çalışan bahtiyarlardır. Bunları yapamayan kişilerin ise ancak isimleri müslüman ise de fiilleri müslümanlığa uymayınca artık onlara müslüman demek caiz olur mu bilemem.

Cabir radıyallahu anh'in rivayeti ise şayan'i dikkattir:

—  «Bir adam Resulullah Efendimize gelipj

— Ya Resulullah bir kişi malının zekâtını verir ise onun hakkında ne buyurulur? Cevaben:

—  Kim mahnm zekâtını verir ise muhakkak onun şerrinden kurtulur yani malı muhafaza olunur, çalınmaz, kaybolmaz. Fena, kötü, günah yerlere harcanmaz.

Zekât veren kimse, kabirde azaba duçar olmaz, bununla beraber bu servetle âhıret nimetleri, cennetler alınır. Hayırlara harcanır, tatlı ve güzel ibadetler yapılır. Bilâkis zekâtı verilmeyen paralar kabrinde vücuduna ateş olarak vurulur. Bu paralar kıyamet gününde kel başlı bir koca yılan olup boynuna dolanarak ona ezâ eder ve «ben senin amelinim» der. «Sen dünyada bu paralan sakladın, fakir fukarayı inlettin; şimdi de ben sana musalat kılındım» der.

Bu sözler âyât-i kerime ve ehadis-i şerif ile sabittir. Onun için sen sakın paraların, malların, mahsullerin saklanmasını, zekâtlarının verilmemesini iyi ve hayırlı bir şey sanma. Belki onlar sahipleri için bir felâket ve bir hüsran olacağında hiç te şüphen olmasın^ Bak dikkat et:

«Sîz malınızı, zekâtlarını vermek sureti ile muhafaza ediniz.»

 

230/HADİSLERLE NASİHATLAR

Gerek sirkattan ve gerek kaybolmasından kork-mayınız. Yani zekâtı verilen mallar ne çalınır ve ne de kaybolur ve ne de ondan bir zarar gelir.

«Hastalarınızı da sadakalar ile tedavi ediniz.» Yani hakikî fakirlere vereceğiniz sadakalar dolayısı ile Allah Teâlâ sizin duanıza icabet eder ve hastalarınıza şifa bahşeder, elem ve kederlerinizi giderir.

Camiu's-Sagir'de denmiş ki.- «Bu sadakalar maddî ilâçlardan daha faydalıdır».

«Gelen belâları da duâ ve tazarru ile karşılayınız».

Yani dualarınızı çok yapınız ve Hakk'a tazarru ve te-zellül edip yalvarıp belâları defediniz.

Bir başka hadisde ise:

— «Sizin islâmiyyetinizin, müslümanlığınızın tamamı, mallarınızın zekâtını vermek ile olur».

Öyle ise her ne gibi mal, para, mahsul, ekin hepsinin hesabı üzerine zekâtlarınızı, üşürlerinizi, hem eksiksiz veriniz hem de geri kalan para ve mallarınızdan da nafile sadakalar veriniz, hayırlar işleyiniz, aş evleri açınız, fukaralara meskenler yapınız ve bu suret ile de Hakk'ın sevgisini ve rızasını kazanınız hem isminiz unutulmaz hem sevabınız kesilmez. Sizin kemikleriniz çürür fakat ecriniz bitmez-tükenmez.

Herhangi bir malın, ki zekâtı verilir, o mal hiçbir zaman (kenz) olmaz. Yani yedi kat yerin altında dahi olsa saklanmış sayılmaz ve yine her hangi bir mal, ki zekâtı verilmemiştir, o meydanda olsa yine kenz'dir, yani saklanmış, gizlenmiş sayılır.

ZEKAT/231

Sarihler diyor ki: Allah Teâlâ kuluna malı verir ve ona bakar ki nasıl harcayacak. Zekâtını verir, hayrat ve hasenatta harcarsa onu Allah Teâlâ her türlü afetlerden muhafaza eder.

Şöyle bir şey aklıma geldi: Bir adam Abdulkadir Geylanî Hazretlerini ziyarete gitmiş. Bakmış ki her tarafta göz alıcı bir saltanat var. Şeyh Efendi'nin önünde gayet güzel bir mangal. Şeyh Efendi adamın fikrini anlamış ve önündeki mangalı gönderip denize attırmış. Bir müddet sonra bir adam elinde güzel bir mangal ile gelmiş ve:

— Efendim biz denizde büyük bir fırtınaya tutulduk bir yere demir atıp bekledik. Sonra deniz durdu. Demir alırken bu mangal da demirle beraber çıktı. Biz de size münasip gördük, kabulünü rica ederiz deyip bırakıp gitmiş.

Sen şimdi buna ne diyeceksin? Hak verince böyle verir, koruyunca da böyle korur vesselam.

Sonra bu mal zenginlerin eline emanet olarak verilmiştir. Fukara ve zuafanm hallerini görsünler gözetsinler, hastalarına, ilâçlarına ve bahusus cahillerin kendilerini ve çocuklarını okutmak) dini bilgilerini vermek, mektepler, medreseler yapmak ve onların da refahına çalışmak ve bu suretle de onların hayırsızlık yapmalarına, adam öldürmelerine ve sair fenalıkları işlemelerine mani olmak ile beraber, hayırlı ve olgun birer müslüman olmalarına, abdest, namaz oruçlarını layıkı veçhile ifa edebilmelerine ve Cenabı Hakk'a ve Peygamberimizi, kitabımızı, âhıret, hesap

232/HADiSLERLE NASİHATLAR

ve mizanı, cennet ve cehennemi güzelce öğretebilmeğe çalışmak hep Allah Teâlânm verdiği ni'meti, serveti güzelce yerli yerince harcamak ile olacağından bunları ihmal edip zevk-u safalanna ve bir çok israflar ile bu ni'metleri zayi edenlerin de, çok acı ve elim bir azab göreceği ve bu ni'metlerin de ellerinden gidip hüsran içinde kalacakları çok açık bir dil ile beyan buyurulmaktadır.

Bu cezalardan kurtulup cennet ni'metlerine kavuşmanın en güzel ve kolay yolu; dinî bilgileri güzelce öğrenmek, fıkıh kitaplarım, ilmihal kitaplarını, ahlâk kitaplarını, günah kitaplarını daima çok çok ve tekrar tekrar okumak ve bilmeyenlere de güzellik ile ve tatlılık ile öğretmeğe çalışmak, her müslümanın, bahusus zenginlerin başlıca vazifelerindendir. İhmalinin hem kendimiz hem de milletimiz için bir felâket kaynağı olacağında şüpheye bile lüzum yoktur.    .

Altından 20 miskal altın, gümüşten 200 miskal gü- : müşe sahip olan herkese zekât vermek farzdır. Bu kadar bir servete malik olana zekât almak da caiz olmaz.

Paralarda ise kırkta bir. Ticaret mallan ise maldan da olur. Malını paraya çevirip para da verebilir. Ekin sahipleri ise tarlalarından çıkan bütün mahsulâttan zekâtını ya aynen mahsulden verir veya paraya tahvil edip para da verebilir. Fakat zekâtı ayırmadan mahsulü satmanın da caiz olmadığını unutma.

Tohumu tarlaya atarken iyi düşün. O kuvvet ve kudreti sana verenin Allah Teâlâ olduğunu unutma.

ZEKÂT/233

Sonra o tohumu tarladan, toprağın içinden çıkartıp yeşillendiren, büyütüp bire on, yirmi, otuz, kırk, elli veren hep Allah'ın kuvvet ve kudretidir. Allah dilemezse bir âfet, kuraklık, bir dolu, bir yangın ve bir sel baskını verir hepsini alt-üst eder.

Binaenaleyh bu ni'metleri sana veren Allah'a hamd ve şükür için emrettiği zekâtı ver hiç korkma. İhlâsm nisbetinde sana daha çok ve daha güzelini ve iyisini vereceğinde şüphen olmasın. Yalnız şuna da dikkat ediniz: Mahsul kemale gelmeden henüz çiçek veya tomurcuk halinde iken bazı açık gözler gelip tarlada satın alırlar. Köylü kardeşin de ya paraya ihtiyacı vardır veya hırsı ve tamaı dolayısı ile satıve-rirler ki bu katiyyen caiz değildir. Zira mahsul ya gayet güzel ve bol olur satan mal sahibi pişman olur gözü de kalır veya bir afet gelip mahsul elmaz veya çok az olur bu sefer de satın alan adam zarar görür. Onun için vaktinden evvel mal toplanıp anbara veya piyasaya gidecek hale gelmeden satmak caiz değildir. Bunları hep fıkıh kitaplarından okuyup Öğreniniz veya sorup öğreniniz.

tbn-i Ömer radıya'llahu anhüma'dan rivayet olunduğuna göre müşarünileyh şöyle demiştir:

Ben Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden işittim, buyurdular ki:

«Her kim Allah Teâlâ ve Resulüne inanır iman eder ise malının zekâtım versin ve yine her kim Allah ve Resulüne iman eder ise doğruyu söylesin (hakka irşad etsin, adaba uygun ve $eriata muvafık söylesin* ve yine her kim Allah'a ve Resulüne iman eder ise misafirine ikram etsin».

234/HADÎSLERLE NASlHATLAR

Ebu Eyyub radıyallahu anh'den vaki olan rivayette: Bir adam Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme:

— Beni cennete koyacak bir ameli, haber verir misin? dedi. Resulullah da:

— Allaha hiç bir şey ile şirk etme, ibadet eyle, namazını ikame eyle, zekâtını ver ve sıla-i rahm eyle buyurdular.  (Buharı ve Müslim).

Üç şeyi işleyen imanın tadını tadar:

1  — İbadeti yalnız Allah'a yapmak.

2  — Allah'tan gayri olmadığını bilmek.

3  — Malının zekâtını severek vermek.

Zekâtı her sene isteyerek memnuniyet Ne vermek. Verir iken kötüsünü, yaşlısını, hastasını, zayıfını vermemek ve lâkin malının orta kısmından vermek.. Çünkü Allah Teâlâ iyisini emretmez; zayıfı, işe yaramaya nı da istemez.

Zekâtı verilen malın hakkı ödenmiş olur. Her kim haramdan mal cemeder sonra ondan tasadduk eder ise ondan ona hiçbir ecir yoktur. Günahı ise o haram malı toplayanadır.

İslâmiyetteki derecelerin hangisi efdaîdir? diye sorulmuş. Cevaben de.-

— Evvelâ namaz, ondan sonra da zekât buyürul-muştur.

Onun için müslümanlık iki şeyden ibarettir derler:

Birisi Hakk'a kulluk, ibadet. Diğeri de mahlûka şefkat ve merhamettir.

ZEKÂT VERMEYENLER/235

Bu hadisi şerif bize bunları anlatmaktadır.

Hz. Ömer radıyalahu anh'in rivayeti ise şöyledir:

—¦ «Hiçbir mal ne karada ve ne de denizde telef olmaz ancak zekâtın hapsi ile olur (yani zekâtı vermemek ile olur)».

ZEKÂT VERMEYENLER HAKKINDA

Ebü Hüreyre şöyle rivayet ediyor: «Altın ve gümüş sahiplerinden zekâtlarını vermeyenler kıyamet gününde ateşte kızdırılmış demir levhalar ile dağlanacaklar ve her levha soğudukça tekrarlanacak ve bu kızgın levhalar ile yanları, alınları ve arkaları vurulur. Bir günün ellibin sene olduğu bir zamanda. Hattâ kulların hesabı bitinceye kadar. Sonra yolları ya cennet veya cehennem olur».

Bu hususta develer, sığırlar, koyunlar, atlar hakkında da sualler sorulmuş zekâtı verilmeyen hayvanların sahiplerini kıyamet gününde nasıl ısırıp yiyecekleri uzunca ve açık bir şekilde belirtilmiş olmakla Cenabı Hak cümlemizi ve cümle mal mülk ve servet sahiplerini bu pek acı ve şiddetli azablanndan korusun da dünyada iken vermiş olduğu nimetlerinin kadr ü kıymetini bilip fakir-fııkaraya hem tasadduk etmek, hem de onları fakirlikten kurtaracak çalışma yerleri hazırlamak sureti ile dertlerine deva olacak her çeşit muaveneti toplu olarak yapmağa gayret etmek, hem islâmlık ve hem de insanlık vazifesi olduğu unutulmamalı.

Bugün Amerika gibi küfür diyarında oturan kimselerin işsiz ve fukaralarına devlet yardım etmektedir.

236/HADİSLERLE NASÎHATLAR

Hiç kimsenin el açıp dilendiğini veya aç kaldığını gören olmazmış. Bununla beraber dinsizliklerinden nâşi geceleri de yalnızca sokağa çıkma imkanı da olmazmış. Sözde medeniyyet ülkesi!.

Başka bir hadisin meali de şöyle:

 u

 '-*

 "r-

 ' 'W

«Hiçbir kişi yoktur ki malının zekâtını vermez ona muhakkak yevm-i kıyamette ateşten koca bir yılan onun alnına, yanlarına ve arkasına dağlanır. Öyle bir günde ki, o günün süresi elli bin senedir. (Bu işkence) nas beyninde hüküm bitinceye kadar devam eder».

Allah Teâlâ'mn zekâtı farz kılmasının sebebi, verilecek zekâtın fukaraya kâfi geleceğini bildiğinden zenginlere bu zekâtı vermeği borç kılmıştır. Şayet fukara açlık, çıplaklık ve zaruret çekiyorlar ise bu, zenginlerin zekâtlarını vermediklerindendir ki muhakkak Allah Teâlâ bu zekât sahiplerini şiddetli bir hesaba çekecek, elim, acı bir azab ile de azab edecektir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyorlar:

 

«Mallarında sâil ve mahrum için belli bir hak tanıyanlar». (El-Mearic: 24, 25)

ZEKÂT VERMEYENLER/237

Hz. Ali Efendimizden bir rivayette, Resulullah sa-lallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şunlara lanet etmiştir:

«Faiz yiyenler, faiz alıp-verenler, şahidleri kâtipleri ve vücudlarına döğme denilen şeyleri yapan ve yaptıran, sadakalarını vermeyenler ile bir de kadınlarım üç talâk ile boşadıktan sonra boşamak şartı ile başkasına nikâh edip tekrar alanlara ve varanlara». Hatta bunları recm ederim diyenler de olmuş.

O zenginlere yazıklar olsun ki kıyamet gününde fukaralar:

— Ya Rebbena bu zenginler bizlere verilmek üzere farz kıldığın zekâtı vermeyip haklarımıza zulüm, gasb ettiler derler de Cenab-ı Hak da o fukaraya:

—  İzzet ve Celâlim hakkı sizlere nimetlerimi yakın kılar, bugün çok rahat içinde olursunuz. Onları da ni'metlerimden uzak eder, fukaranın haklarını yediklerinin cezasının veririm.

Abdullah Mes'ud radıyallahu anh diyor ki:

«Namaz ile emrolunduk ve zekât vermekle de emrolunduk. Her kim zekâtı vermezse onun namazı da yoktur, noksandır.»

Helâl malın zekâtı verilmeyince pis olur. Pis, ha-

v

ram kazanç ise zekât ile temiz olmaz.

Namaz kılıp da zekâtı vermeyen müslim değildir. Yani ameli fayda veren müslim değildir, amelleri makbul değildir.

238/HADİSLERLE NASİHATLAR

Dört şeyi Allah müslümana farz kılmıştır. Üçünü yapar birisini yapmazsa bina yıkılır. Muhakkak dördünü de işletmek şarttır: Namaz, zekât, oruç, hac.

İbn-i Ömer radıyallahu anhüma'dan rivayet edilmiştir: Resûlullah sallalahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:

 ''   * îs t   *      '?'''!'•   'il-         I"        '*î''*îl*l''i-''-îl

«Muhakkak şol kimseler ki malının zekâtını vermezse o mal ona yevm-i kıyamette çıplak başlı yılan olarak hayalinde canlandırılır. O yılanın gözleri üstünde iki nokta vardır. Bu adamın peşine takılır yahut (raviye ait bir sektir) boynuna dolanır ve ona der ki Ben senin bıraktığın hazinenim, ben senin bıraktığın hazinenim». (Tergib Terhîb, Nesaî sahih isnad ile rivayet etmiştir).

Neticede bu adamı yakalar evvelâ ellerini, yanaklarını ve bütün cesedini yemek sureti ile azabı sürer, devam eder. Binaenaleyh sen saklanan ve zekâtı verilmeyen paraları, malları hayır zannetme, insan kendi felâketini kendi eli ile hazırlıyor demektir.

Terğib-Terhîb'in cild: l/520'de şerh'te der ki: Sen şöyle bil:

«Sadakanın efdali fakirlikten korkarak ve zenginliği umarak sahih, sıhhatli olduğun, haris ve sıkı ol-

ZEKÂT VERMEYENLER/239

duğun halde verdiğin sadakadır. Zira hiçbir mal zekâtı vermek ile eksilmez, belki artar da artar, vücuda faydası olur, bereketi çok olur. Adamın karnı da doyar gözü de.

Şunu iyi bil: «Zekâtı verilmeyen mal haram gibi, zor ile alman, eşkıyaların malları veya çalınan mallar gibidir». Acaba bu ne demek, acaba zekât vermeyen ve ben de müslümanım diye gezen insan buna ne cevap verecek.

Ey aziz kardeş, zekâtın hikmetleri pek çoktur. Bugün dinlediğim bir hadise vardır ki cümleye şayan-i ibrettir: Bir kardeşimiz komşusuna zekât vermiş. Zavallı fakir sevinmiş. Sonra o komşu komünist imiş. Zekâtı alınca Allah Teâlâ ona bir uyanıklık vermiş düşünmüş düşünmüş eski fikrinden dönerek müslü-manlığa hizmete başlamış. Onu gören komünist arkadaşı:

¦— Sen ne yapıyorsun, camilerde ne işin var? diye o müslümanhğa hizmete başlayan kardeşine çatmış. Çatmış amma müslüman kardeşi onu da ikna ederek o da namaza başlamış. Kız arkadaşları varmış uzun mücadelelerden sonra onların da ve ailelerinin de müslüman olmasına sebeb olmuşlar. İşte bugünün canlı bir misali.

Buna iyi inan, helâl olarak kazanılan paralardan verilen zekâtlar da böyle cemiyetlere faydalı olur. Memlekette herkes de rahat eder vesselam.

Hile, desise, dolandırıcılık, faiz ve sair günah yollardan kazanılan paralar kazananlara ve başkalarına fayda getirmez.

¦ '!

!

IH

,!¦ ¦

!   ı

240/HADİSLERLE NASİHATLAR

ZEKÂT VERMEYF.NLER/241

Enes radıyallahu arih'den: Resul-i Ekrem sallalla-hu aleyhi ve sellem hazretleri:

«Zekâtı vermeyenlerin kıyamette yeri cehennemdir» buyurmuşlar.

Bu hususta Kur'an-ı azimüşşanın bir çok âyetlerinde: -Sûre-i Kehf'te, sûre-i Kalem'de- çok canlı misaller vardır. Bir kere zekâtı veren sırf Allah rızası için vermelidir. Hesabını iyi yapmalı, fukaranın hakkını yememelidir. Verirken tevazu ile vermeli sonra da katiyyen başa kakmamahdır. Ben sana bu kadar iyilik ettim de sen benim şu işimi yapıvermedin gibi. Bu gibi hareketler, sözler insaniyyete de yakışmaz is-lâmiyyete de hiç yakışmaz. İnsan dâima ağır başlı, temkinli ve terbiyeli olmalıdır ve bilmelidir ki bu mülk her şeyi ile beraber hepsi Allah'ındır. Bize kuvvet, kudret, zekâ, irade gibi nimetleri veren ve bizim tam sıhhatli ve dindar oluşumuz hep yine o bir Allah'ın lütuf ve ihsanıdır. Bizim fukaralara verdiğimiz ufak -büyük her şey yine O'nun lûtfu sayesindedir. Binaenaleyh hem riyadan, gösterişten kaçmak, hem de verdiğini başa kakmamak gerektir; sonra bütün sevaplar elden gider de haberin bile olmaz. Nasıl ki kayaların üzerinde zaman itibarı ile biraz toprak birikmiştir fakat yağan yağmurlar o toz-toprağı giderip kaya çıplak kalır, işte sevaplar da elden gidince insan da çıplak kalır.

Sûre-i Kehf ile Kalem sûresini tekrar tekrar oku. Cömerdin hali ile bahilin, cimrinin halini pek güzel açıklamaktadırlar. O gün ne ise bugün de odur yarın da öyledir. Cömerdi hem Allah sever hem de kullar, fakirler, miskinler sever. Cömertlik sayesinde memleket mamur olur, camilerin cemaatı çok olur ve, dolup taşar.

Bugün Kuveyt'ten bir misafir geldi ismi Abdullah, meşhur zenginlerden. Kaç sene evvel kendisinin yirmi milyon zekât dağıttığını işitmiştim. Şimdi bizim memleketimizde fabrikatörleri ve fabrikaları gezerken yaptığı tavsiye şu imiş:

«Ben çok büyük işler yapmaktayım fakat katiyyen faiz kullanmam sizlerin de faiz kullanmamanızı tavsiye ederim. Bir de ben namazlarımı mutlaka camilerde cemaat ile kılarım sizlerin de bahusus sabah ve yatsı namazlarında camilerinizde bulunmanızı tavsiye ederim».

Kâfirlerin bütün gayeleri islâmiyyeti ortadan kaldırmaktır. Bunun için gece-gündüz çalışıp çabalarlar, bizleri dinimizden ayırmağa gayret ederler. İcabında harbler ile, top, tüfekler ile tayyare ve bombaları ile bizleri perişan edip kendilerine uşak etmek isterler. İktisaden de boğmağa çalışırlar. Mâlesef her memlekette de onların emellerine hizmet edecek bedbaht kişiler çıkmaktadır. Topu, tüfeği, tayyareyi hep onlardan aldırırlar. Sonra da onlar vasıtası ile bizleri zevk u safaya daldırıp paralarımızı boşuna harcatır ve bizi

F. 10

242/HADİSLERLE NASİHATLAR

dinimizin emirlerine uymaktan alıkor ve düşmanlarımıza karşı lakayt ve hazırlıksız olarak avlamağa çalışırlar. Onun için aziz kardeş dinini hem öğren, hem de herkese de öğretmeğe çalış ve islâmın kalkınmasına gayret eyle. Zira bütün saadet, selâmet her şey islâmdadır. Huzur arıyorsan islâma gel, rahatlık arıyorsan yine islâma gel. Fakire yardım eyle, yalnız zekâtını vermekle kalma, onları ve çocuklarını sevindir kendi çocuklarını sevindirdiğin gibi.

Sakın ha Hakk'ın verdikleri ile çalım satma, mağrur olma dâima Hakk'a şükreyle, tevazu eyle, «bunları veren sensin ya Rabbi» de. Ve o servetinden, mahsulâtından muhtaçlara bol bol ver ki, Hak da sana bol bol versin. En az bire on vereceğine şüphen olmasın. Senin çocukların Avrupalarda çalışsın onlara hizmetçi olsun sen de burada zevk u safaya bak, düşmanına karşı hiçbir tedbir düşünme sonra bizim onlardan ne farkımız kalır.

Hani müslümanlık bir ceset gibidir diyoruz. Biz her ni'metten istifade ederken o fakir- fukaralar aç susuz meskensiz, mektepsiz ocağı yanmaz bacası tütmez iken müslüman olanın gözüne nasıl uyku girer bilemem. Sonra memlekette asayişsizlik, hırsızlık diye feryad eder dururuz sebebini hjç de araştırmayız. Zira işimize gelmez. Sebebi ne olacak bizim düşüncemiz, vicdanımız, ruhumuz gayet koyu bir gaflet uykusunda ki tarifi bile mümkün değil, ne kadar söyleseniz kimsenin kulağına girdiği yok.

Ey aziz muhterem kardeş! İşte en büyük tehlike, bu tehlike. Bunun da sebebi, dinde samimiyyei, ihlâs

ZEKÂT VERMEYENLER/243

say ü gayret yok. Namazlar ihmal edilmiş, oruçlara kıymet veren pek az cihad hissi âdeta sönmüş. Artık zekât vermek, uşur vermek kimin aklına gelir. Çocuklarını dinî mekteplere vermekten korkar kaçar. Çocuğum sen ölü yıkayıcısı mı olacaksın, ne işin var orada, doktor ol, mühendis ol, şu ol bu ol. Fakat din olmayınca ne oluyor? Maalesef dinsizlerin hem kendilerine hem de cemiyete büyük zararları vardır. Sen bugün Rus ve Çin gibi dinsizlere bakıp aldanma. Zira en büyük ni'met olan hürriyyetten mahrum bir sürü insanın ne kıymeti vardır. Vakti ile firavunlar da insanları böyle esiı gibi kullanmışlardı fakat bugün ancak isimleri tarihlere geçmiş ve bir de vahşetlerinin numunesi olan yaptırdıkları ehramlar ile anılmaktadırlar.

Sûre-i Kalem'deki hadiseyi tekrar tekrar oku. Bak o fakir miskinlerden korkup erkenden o canım güzel hurma bahçelerine meyvelerini toplamağa gitmişlerdi.

Onları yanmış, simsiyah üzerlerinde meyve denilen bir şey kalmamış olduğunu görmüşlerdi. Yaptıklarına pişman olarak ve kabahati da birbirlerine yükleyerek elleri boş dönmüşlerdi. Bunların emsali bugün de pek çoktur. Yangınlarda yananlar hareketlerde mahvo-lanlar işlerini beceromeyip iflâs edenler... Hem Hakk'ın ve hem de fukara halkın haklarım yediklerim bilmeyenler.. Faizi Allah haram kılmış içkiyi de öyle değil mi? Domuz eti de öyle değil mi? O nasıl akıl ki bu haramları zengin olacağım diye irtikâb eder. Zengin olacaksın da ne olacak. İşte şu kadar kimse bizim işimiz sebebi ile geçiniyor fena mı ediyoruz der. Ey muhterem kardeş! Pek güzel amma sen Halik mısın yoksa Rezzak mısın? Onların rızıklarını Allah Teâlâ ne-

244/HADİSLERLE NASÎHATLAR

rede olsa verecektir. Sen haramları irtikâb edip günaha girmeden, Allah'ın emirlerine, verdiği rızka razı olup bu fâni dünyaya firavunlar, şeddadlar, nemrud-lar gibi değil de peygamberlerin salihlerin, velilerin, şehidierin yolunda olarak gözlerini yumsan daha iyi

olmaz mı?

¦  ı

Bak sana canlı bir misal daha: Resûlullah sallalla-hu aleyhi ve sellem zamanında Sa'lebe isminde bir fakir var idi. Camiden çıkmaz, beş vakit namazını cemaat ile kılar idi. Adını da, cami güvercini koymuşlardı. Bir gün sabah namazını kılınca hemen camiden çıkar iken Resûlullah gördü de:

—  Ne o münafıklar gibi hemen çıkıyorsun diye hitapta bulundu. O da:

—  Ya Rasulallah evde hanım efendinin de gömleği yok ikimizin bir gömleği var. Acele edişimin sebebi gömleği hanım efendiye vereceğim de o da kılsın. Dua buyurun da Allah Teâlâ bizlere bolluk versin de ben de şöyle ikram ve ihsanlarda bulunurum, dedi. Cenab-ı Peygamber de ona: Haline şükretmesini tavsiye.buyurdular ve:                                                                •

—  Ya Sa'lebe azının şükrünü edâ, çoğuna güç ye-tirememekten hayırlıdır, dediler. Fakat bundan ders alamayan Sa'lebe:

—  Vallahi, ya Rasulallah seni hak olarak ba's eden Allah'a kasem ederim ki Allah bana mal verir ise hak sahibinin hakkını ifa edeceğim.

Cenab-ı Peygamber Efendimiz de duâ buyurdular koyun aldı. Üredi, üredi Medine civarı almadı, diğer uzak yerlere gitti. Evvelâ cemaattan sonra da cuma-

ZEKÂT VERMEYENLER/245

dan dahi kaldı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sordu. Dediler ki:

—  Malı çoğaldı buraları kâfi gelmedi    uzaklara gitti. O zaman Resûlullah Efendimiz:

—  Yazıklar olsun ya Sa'lebe! buyurdular. Sonra da zekâtlarını almak üzere adamlar yolladı ise de Sa'lebe verdiği sözü -unutup:

—Bu cizyedir veya cizyenin kardeşidir, deyip vermedi.

Bakınız sonra götürüp Peygamberimize vermek istedi ise de Resul-i Ekrem Efendimiz:

—• Allah senin sadakanı (zekâtını) almaktan beni men eyledi deyip sadakasını kabul etmediler.

Salebe'nin bu halini nifak addettiler. Evvelâ verdiği sözü tutmadı sonra da Allah'ın emri olan zekâta cizye dedi. Bu nedenle sadakasını ne Ebu Bekr radı-yallahu anh, ne Ömer radıyalahu anh ve ne de Osman radıyalahu anh hazeratı kabul ettiler. O da gözlerini dünyaya hüsran ile yumarak gitmiştir.

Yine şu sözü dikkat ile okuyunuz ve iyi düşününüz. Cenab-ı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yemin ederek buyuruyorlar ki:

— «İsteseydim dağlar benim emrimde altın ve gümüş olarak seyr ederler idi.»

Yani taşı toprağı emrine amade altın ve gümüş olarak hizmetinde bulunurlardı. Fakat bunlara tenezzül bile etmemişler idi. Kaside-i Bürde'de bu vak'a çok canlı olarak zikredilmektedir.

246/HADÎSLERLE NASÎHATLAR

İnsanın haline şükretmesi kadar güzel bir şey var mıdır? Hele şu Karun'a ne dersiniz:

Hesapsız mala sahip. Musa ale'yhisselâmın da akrabası olduğu halde zekâta itiraz edip vermek istememiş ve bunun ile kalmayıp bir de iftiraya kalkması Itırsın ne kadar zararlı bir şey olduğunu göstermektedir. Sıkılık, bahillik haddi zatında herkes tarafından mezmum, yaramaz bir huydur. Allah'ı bilmemekten ve O'na itimad etmemekten ve daha doğrusu aç gözlülükten neş'et eder. Karunun hali, malûm. Bütün serveti ile birlikte hâlâ yerin altına doğru gitmektedir. Cenab-ı Hak cümlemizi böyle âkîbeti çirkin ve korkunç kimselerin durumuna düşürmesin. Âmin!

Mü'min Allah'tan korkar, küfrü mucip olan şeylerden kaçar, her nevi measîden uzak olur. Sen nimetlere nail olduğunda haklara riayet eyle. Çünkü günahlar senin nail olduğun ni'metlerini yok eder. Ne kadar kavim vardır ki, öldükleri halde güzel ahlâkları olmaz. Bir kavim de nas içinde yaşar amma ölü gibi. Cehenneme girenlere sorulur:

—  Ne için bu ateşe düştünüz? Cevaben derler ki:

—  Biz namaz kılmazdık, miskinlere de yardım etmezdik.

«Dini tekzib edenleri gördün mü? Onlar yetimleri gözetlemez miskinleri yedirmeğe halkı teşvik etmezlerdi.» (el-Maun: 1, 2, 3).

İşte insanların cehenneme girmelerine bunlar kâfidir. Kıldığı namazı doğru ve dürüst kılamadığı için zekâtını da vermediği için münafık sıfatını alır. Halbuki münafık ahbesü'l-kâfir'dir.  En fena kâfir,  dışı

I

ZEKÂT VERMEYENLER/247

müslüman içi inanmayan yalancı müslüman. Acaba mason da müslüman mıdır veya komünist, müslüman mı? Masonu veya komünisti destekleyenler de müslüman mı? Bunların cevabını sen verirsin.

Bununla beraber muhtaç olmadığı halde zekât alanların ve bunları kendi paralarına karıştıranların hali de tıpkı zekâtı vermeyenler gibidir. Bu da ayrı bir dert. İnsanın karnı doyar ve lâkin gözü doymaz. Dünyayı versen yine doymaz. Allah korusun.

Cenab-ı Hak, cümle ümmet-i Muhammedi ve bahusus biz âciz kullarını bahillikten sıkılıktan, cimrilikten ve şâir fenalıklardan muhafaza buyursun da Allah'tan korkan, emirlerine itaat eden kullarından eylesin.

Müslüman namazını kılmalı, orucunu tutmalı, mümkünse hacca gitmeli hele hem malının zekâtını bol bol hem de ayrıca hemen hergün sadakalar vermekten geri kalmamalı. Ana-baba ve hısım akrabalarına ve sair komşularına seve seve hem de ihlâs ve hüsnü niyyet ile dâima her türlü malî, bedenî, ilmî yardımlardan geri kaîmamalıdır. Ve bu suretle hem Hakk'ın rızasını kazanır, hem de halkın kendisini sevmesine sebeb olur.

Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği ve Buhari ile Müslim'in naklettikleri hadis-i şerifte, bir a'rabî Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelip:

— Ya Rasûlallah bana bir amele delâlet et ki ben onu işlediğim vakit cennete gireyim. Efendimiz buyurdular ki:

248/HADİSLERLE NASÎHATLAR

—  Allah'a hiçbir şey ile şirk koşmadan ibadet eyle, beş vakit farz namazını kıl, farz olan zekâtını ver, ramazan orucunu tut. A'rabî dedi ki:

—  Nefsim elinde olan Allah'a    yemin ederim ki ben bunlara bir ziyade yapmam ve noksan da yapmam. Adam ayrılıp giderken Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem buyurduar ki:

—  Her kimi elh-i cenneti görmek sevindirir ise bu adama baksın».

Yani bu adam sözünde durur bunları eksiksiz yapmağa devam eder ise ehl-i cennettir.

Cennet ile tebşir olunan on sahabî'den maada daha bunun gibi bir çok ehl-i cennet, cennet ile tebşir olunmuştur. Cenab-ı Hak bizleri de fazl u keremi ile o ehl-i cennet olanlardan eylesin. Âmin!

Zekât hususunda fıkıh kitaplarımızda, ilmihal kitaplarımızda lâzım gelen malûmat fazlası ile mevcuttur. Zekâtı kimlerin alacağı ve kimlerin alamayacağı ve kimlerin zekât vermesi lazım geleceği ve ne gibi şeylerden zekât verileceği ve ne gibi eşyaya ve zinete zekât lazım olmadığı hakkındaki malûmatları mutlaka okuyunuz. Hem tekrar tekrar okuyunuz ki ruhunuza yerleşsin. Zira zekât ibadeti maliyyedir yani malî bir ibadettir. Çünkü müslümanlık şu iki şeydendir: Birisi Hakka ibadet, diğeri de mahlûkuna şefkattir. îş-te zekât da mahlûkuna şefkatten ibarettir. Cesed, mal, mülk hep emanettir. Mülkün sahibi yalnız Allah'tır.

Ve sallallahu alâ seyyidina Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmain velhamdülillahi Rabbil-âlemin.

249

KADINLARIN ZİNETLERİ HAKKINDA

4İ j^ cJlİj ^   ^Jl

Amr b. Şuayb radıyallahu anh'tan, o da babasından, o da dedesinden yaptığı rivayete göre:

«Bir kadın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gelmişler. Yanında kadının kızı varmış. Kızın kollarında altından iki kalın bilezik de varmış. Cenab-ı Peygamber Efendimiz kadına hitaben:

—  Bu bileziklerin zekâtını verdiniz mi? diye sormuşlar. Kadın da:

—  Hayır demiş. Peygamber Efendimiz:

—  Sen sevinir ve memnun olur musun ki Cenab-ı Hak kıyamet gününde bunlara mukabil ateşten iki bilezik taksın, deyince kadın onları çıkarıp Resûlullah Efendimizin önüne koymuşlar ve demişler ki:

—  Bunlar Allah ve Resulüne aittir» (Ebu Davud, Tirmizî ve Dârekutnî).

Bu hadisi şeriften anlaşılıyor ki kadınların da kullandıkları altın ve gümüş gibi eşyalarından da zekât verilmesi icab etmektedir. Bunların her ne kadar nisab

250/HADlSLERLE NASİHATLAR

miktarı 20 miskal altın veya 200 dirhem. gümüş ağırlığında yoksa da insanın daima cömertlik yapıp madem ki böyle iki kaim bileziğe sahip olmuştur. Buna da şükredip zekât namıyla sadakasını vermesi hem efdal olur hem de cimrilik sıfatından kurtulmuş olur. Veya böyle bileziklere sahip olan kimselerin başkaca altınları olup da nisab miktarı olursa, o zaman, tabiatı ile zekâtını vermek mecburiyyetindedir.

Sonra bu hadisler bir tane değil üç beş tanedir. Mevkufat denilen «Mültaka'l-Ebhur» şerhinde bu vak'-ayı Cenabı Peygamber tavaf esnasında gördüğünü nakletmektedir.

Sonra kadının, peki ya Resulullah zekâtını vereyim demeyip bilezikleri kızının bileğinden çıkarıp Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme takdim etmeleri bize çok ders ve ibret vermektedir. Bugün böyle fedakâr kadınlara rast gelmek acaba mümkün müdür, sıkışırsa belki verir. Amma öyle kendiliğinden verecek babayiğitlerin bulunmasını gönül elbette çok arzu eder. Bugün Türkiyemiz bahusus çok dar durumdadır. Din düşmanları, millet düşmanları, vatan düşmanlarının hep gözlerini bizim canım topraklarımıza dikmiş olduklarını artık bilmeyen yoktur zannederim. Lâkin buna karşılık bizim müdafaamız ne ile olacak? Evvela Allah'tan yardım olmadan muvaffak olmak mümkün değildir. Onun için ilk vazifemiz bir taraftan dinimizi iyi öğrenmek sonra da bilmeyenlere de iyice öğretmek. Daha sonra düşmanlara karşı müdafaamızı hazırlayabilecek, fabrikaların kurulması, hem kendimizi kuvvetlendirmek hem de islâm memleketlerini kuvvetlendirmek üzere yapabildiğimiz alât-i harbiy-

KADINLARIN ZÎYNETLERÎ/251

yelerimizi onlara da satarak malî bütçemizi de kuvvetlendirmenin bizim başlıca vazifelerimizden olduğunu artık kimsenin inkâra hakkı yoktur. Yarın bir harp vukuunda düşmanlarımız bize silâh mı satarlar. Daha ellerinden gelse ellerimizdekini de almağa çalışacaklarını bilmeyen yoktur. Sonra halimiz ne olur. Artık bugün dünyanın nasıl terakki edip ilerledikleri hepimizin gözleri önünde iken bu kadar uyku ve gaflet bizlere yakışır mı? Dünyânın eski uyuyan milletleri bile gözlerini açmış hepsi kendilerini esaretten kurtarmağa çalışırlar iken bizim de hâlâ bu gâvurcuklardan medet beklememiz doğrusu afvolun-mayacak kabahatlardan olsa gerektir. Bugün onlar çeşit çeşit alât-ı harbiyye icad edip dururlar iken ve yine insanları yok edecek ve makinalan durduracak çeşitli âletler yaparken biz onlara seyirci mi kalacağız? Bak şu ufacık yahudinin, Mısır gibi 30 milyondan fazla Suriye gibi 10 milyon nüfuslu bir devlete, Ürdün gibi 4 milyonluk ve Irak gibi 8 veya 10 milyonluk devletlere duman attırıp hepsini mağlûp edişi, arazilerini ve Kudüs gibi Hz. Ömer'in devrinden beri müslümanlann elinde bulunan bu mukaddes şehri zab-tedip içinde yaşayan araplara da adetâ yaşamak hakkını kaldıran, evlerine bir çivi bile çaktırmayan o yahudinin yarın oynayacağı rolü acaba keşfetmeyen var mıdır?

Yazık o petrollerin sahibi olup da paralarını Avrupa, İsviçre bankalarına ve bir de sefahatlarına harcayan zavallılara. İster gül, ister ağla. Yarın emin olunuz ki yahudinin önünde hiçbiri dayanamayacak o canım gaz, petrol menbaları korkarım ki hep yahudinin eline geçmesin. Amerika veya Rusya'nın bugün-

252/HADİSLERLE NASİHATLAR

kü dostlukları hiç kimseyi aldatmamak. Dedelerimizden kalan nasihati unutma. «Gâvurdan dost ayıdan post olmaz» demişler. Onun için altınları kadınların kollarında, boyunlarında, ayaklarında, sandıklarında, bankalarda saklamak delilikten başka bir şey değildir. Bugün yapmak istediğimiz fabrikalar için lâzım gelen döviz ve parayı bulmakta ne kadar müşkilât çektiğimiz hemen herkesçe ma'lûmdur. Bir de üstelik Avrupalılara çok da borcumuz olduğundan adetâ onların kölesi haline düşmüş ne derler ise onları yapmak mecburiyy e tindeyiz. İstersen yapma da görelim bakalım neler olacak.

Onun için ey muhterem kardeşlerim, hemşerile-rim bu ziynetleri topla, faydalı işlere yatır. Hem kazancından istifade et hem de bir altının iki olsun, sonra memleketin de yüzü gülsün. Onun, senin elinde kalışı günahtan, gururdan övünmekten başka neye yarar.

Bak Karun'un ve önün emsalinin halini Sa'lebe' nin halini ve daha bunlara benzerlerin halini bir düşün. Yarın mezara giderken bunları götüremiyeceğini sen de biliyorsun. Fakat o mezarda bunlar ateşte kızdırılıp vücuduna vurulacak. Sen misin bunları saklayıp da memleketi, fakir fukarayı bunaltan ve sağa -sola çalım satan, erkekleri imrendiren, düğünleri altüst eden; sen misin, bakalım. Şimdi çek azabı. Allah muhafaza buyursun. Onun için Cenab-ı Peygamber ne güzel irşad buyuruyor bunları. Kollarında salma salına dolaşan kimsenin âhîretteki durumuna düşmek ister misin, hoşnut olur musun, sevinir misin? Bu altın bileziklerin yerine, cehennemin ateşinde kızdı-

KADINLARIN ZÎYNETLERt/253

rılmış bileziklerin kollarınıza  takılmasını  arzu  eder misiniz?

O kadınlar ne muhterem kadınlar imiş ki, derhal çıkarıp Resulullahın hemen önüne bırakıp, bunlar Allah ve Resulünün emrine verilmiştir, emirlerinize bırakılmıştır, nasıl isterseniz öyle yaparsınız.

Hani çocuklarımızı okutacak kur'an kursları hani her köyde bir din mektebi, camisinin yanında mektebi, medresesi, hoca efendilerin oturacakları evleri? Köyün suyu köyün lâğımları, kuyuları, elektriği ve sair ihtiyaçlarının yapılması ile beraber köyün kadın ve erkeği ne diye kâfir memleketlerine gidip onlara köle hizmetkâr olurlar. Kadınlar altınlar içinde erkekler de kazanç peşinde. Vay halimize vay!..

Hz. Aişe radıya'llahu anha validemizden şöyle rivayet edilmiştir:

—  ResuluHah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bana geldi ve elimizdeki İki gümüşten mamul fet-haları (bazan ayaklara ve bazan da ellere taktıkları yüzük ve bilezik gibi şeyin adıdır) gördüler de:

—  Bu nedir? Ya Aişe dediler. Ben de:

—  Size zinetlenmek için yaptım dedim.

—  Zekâtını verdin mi? dediler. Ben der

—  Hayır dedim veya inşallah dedim. O zaman:

—  Bu da sana ateş olarak yeter buyurdular. (Ter-ğîb-Terhîb: 1/556. Hadis no: 27. Ebu Davud ve Dâre-kutni rivayet etmişlerdir)

254/HADİSLERLE NASİHATLAR

KADINLARIN ZtYNETLERt/255

Yezid'in kızı Esma radıyalahu anha nakl ediyor:

—¦ Teyzem ile beraber Resullullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanma girdik. Kollarımızda altından bi^ lezikler vardı. Bize dedi ki:

—  Bunların zekâtını verdiniz mi?

—  Hayır dedik. O zaman buyurdular ki:

—  Korkmaz mısınız ki Allah kolunuza ateşten bilezikler taksın, öyle ise bunların zekâtını    veriniz. (Imam Ahmed ceyyid isnad ile rivayet etmiştir).

Hele şu hadis ne kadar şayan-i dikkat. Siz de dik-. kat ile okuyun, Sevban radıyalahu anh naklediyor:

—  Hübeyre'nin kızı Hind radıyallahu    anha'nm elinde bileğinde altından kalınca bir «fetha» yani bilezik veya yüzük vardı. Onu gören ResuluUah sallallahu aleyhi ve" sellem hazretleri elini vuruyordu (yani teessürünü    böylece    karşısındaki    kimseye duyuruyordu). Kadın oradan kalkıp hazret-i Fatıma radıyallahu anha'ya uğradı ve ResuluUah sallallahu aleyhi ve sellem'in yaptığını ona anlattı. Bunun üzerine de Fatıma radıyalahu anha boynunda olan altından zinciri çıkardı ve «bunu bana Hasan'in babası hediyye etti» dedi.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem kızına:

—  Ya Fatıma elinde ateşten bir zincirin bulunması ve nasın sana: Resulüllah'ın kızma bakın! demesi seni aldatıyor mu? (seni aldatmasın). Bunun üzerine Fatıma radıyallahu anha o zinciri çarşıya gönderip sattırdı ve parası ile bir gulam veya köle alıp onu

da âzad eyledi. Bu durum ResuluUah Efendimize duyuruldu. O zaman Genab-ı Peygamber Efendimiz: «Allah'a hamd olsun ki Fatımayı ateşten kurtardı» diye Cenab-ı Hakk'a hamd eyledi.

Halbuki bunların hiçbiri yirmi miskal gibi nisaba dahil olacak şeylerden değildif. Onun için bunun zekâtım verdiniz mi diye bir şey söylemediler. Şimdi bunun altındaki hadise iyi kulak ver:

Zeyd'in kızı Esma radıyallahu anha nakl ediyor: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki:

«Herhangi bir kadın boynuna altından bir gerdanlık takarsa onun bir misli de kıyamet günü onun boynuna ateşten bir gerdanlık asılacaktır. Herhangi bir kadın kulağına altından bir küpe takarsa kıyamet günü de o küpe gibi ateşten bir küpe takılacaktır». (Ebu Davud ve Neseî ceyyid isnad ile rivayet etmişlerdir).

Altınlar insanların dünya hayatında alış-veriş hususunda en çok muhtaç oldukları bir nesnedir. Bunları zînetlere sarf edip gerek el ve boyunlarında ve gerekse sandıklarında saklamak sureti ile bu altınların ortadan eksilmesi dolayısı ile ticaretimizi aksatmaktadır. Bu suretle memlekette doğacak bir çok buhranların meydana gelmesine de sebeb olmaktadır. Bunların kullanılmaması tavsiye edilmektedir.

Hele bazı zengin ailelerin medar-i iftiharı olarak takındıkları altın zînet takımları ile yine bazı köylerimizin adet ve an'aneleri olarak başlarına takıp sıralanan altınlar ile boyunlarına taktıkları beşibirlikle-rin sayısını Allah bilir demekten başka çaremiz, yok -

\

''i

256/HADİSLERLE NASİHATLAR

KADINLARIN ZİYNETLERİ/257

tur. Kadınlara her ne kadar zînet helâl kılınmış ise de bunları tevazuan kullanmamak hem diyanet hem göze gelme, nazar değme hem fakir fukaranın gözü kalması hem de hırsızlara eşkiyalara hedef olmak, daha sonra da memleketin ahengini bozmak bakımından iyi değildir. Bugün bu hal maalesef bu altınlara göz diken köy ve kasabalarda evlenmek isteyen gençlerin çok acı ve zor bir duruma düştükleri de görülegel-mektedir. Çünkü, nişanda bu kadar altın isteriz, düğünde bu kadar altın isteriz diye kız evlerinin tutturdukları yolun çok da yanlış olduğunu anlatmak çok da kolay olmasa gerektir. Çünkü adet ve an'ane-lerin bozulması kadar müşkil bir şey yoktur derler. Halen devrimizde bile bazı ailelerin matem diye tutturdukları 40 günlük ağlamalar devam etmektedir. Hem de bir sürü yalan ve uydurmalar da katılarak: «Merhum âh şöyle idi vâh böyle idi» diye söylediklerini bilmeyen de yoktur. Onlar da bu halden memnun olmasalar dahi yine âdet yerini bulsun diye yaparlar.

Bugün de Arabistanda Arapların eski an'anevi kılıklarını bırakmadıkları ve memleketimize de aynı kılık ile geldikleri görülegelmektedir. Onun için Resul-ullah Efendimiz de bu adetlerden birisi olan başlara ve - alınlara kadar geçirilen altın halkaların yerine, yarın kıyamet gününde ateşte kızdırılmış altın halkaların geçirileceği korkusunu duyuyarak bu çirkin ve masraflı adetlerin önüne geçmeğe çalışmıştır. Maalesef bugünkü israfların ise o günkünden daha çok fazla olduğunda da şüphe yoktur. Buna binaen Ce-nab-ı Peygamberin Terğib'in 558.'ci sayfasında Hz. Hu-zeyfe radıyallahu anh'm kızkardeşinden vaki rivayetleri hadisleri güzelce açıklamaktadır.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu rivayette kadınlara şöyle hitap ediyor:

*JI Ul  «O {fXs£  U  ÂÜİ    ,j  ^sJU  eU-İJI J^jCa  U

«Ey kadınlar cemaatı size ne oluyor ki gümüş ile zînetleniyorsunuz. Amma muhakkak sizden hiçbir kadın yoktur ki altın ile süslenir, zinetlenir ise ve bunu izhar edip başkalarına gösterir ise muhakkak bu halinden naşi azab olunur».

Ebu Hüreyre radıyallahu anh'in rivayetinde ise:

—  Ben Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında oturuyordum. Bir kadın geldi ve dedi ki:

—  Ya Resulullah altından iki bilezik hakkında ne buyuruyorsunuz? Resulullah Efendimiz de:

—  Ateşten iki bilezik! dedi. Kadın:

—   Altından gerdanlık? dedi.  Peygamberimiz:

—  Ateşten gerdanlık diye cevap verdi. Kadın:

—  Altından iki küpe? diye sordu? Cevaben:

—  Ateşten iki küpe buyurdu. Bunun üzerine kadın altından olan bileziğini çıkarıp Peygamberimizin önüne koydular.

F. 17

iki

î.'il

258/HADİSLERLE NASİHATLAR

Yani bunu Allah ve Resulü için hediyye ediyorum, istediğiniz hayır yerine harcayabilirsiniz demek istedi.

Bu iki hadisten de pek açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki bu altınları süs için kullanmak çok yanlıştır. Gümüş ile süslenmek daha evlâdır çünkü gümüş altın kadar kıymetli değildir. Onun için onu kullanmağa müsaade edilmiş. Altından zînet kullanmakta ihtiyata riayet edip yukarlarda zikredilen sebeblerden nâşi kullanmamak daha evlâdır denmiş. Her ne kadar müsaade edilmiş ise de yine insanın tevazu sahibi olup fakir-fukaranın hallerine acıyıp bu süs ve saltanattan vazgeçmesi o zatı ind-i llâhî'de yüksek makamlara ve devletlere nimetlere mazhar eder «Tevazu göstereni Allah yüceltir.» sırrına nail olur.

Bu zikrolunan hadis-i şeriflerin hepsi şu ayet-i kerimelerden iktibas olunmuştur ki, onların hepsini yazmağa gücümüz yetmez. Yalnız zekât kitaplarında ve bahusus «Tergîb-Terhîb»in birinci cildinin 545.'ci sayfasından 554.'cü sayfasına değin ve 520'den 532'ye kadar sahifelerdeki âyet-i kerimeleri okumak da çok faydalıdır. Bu âyet-i kerimeler zekâtlarını vermeyenler hakkındadır:

 u la»

 ı**?-**

KADINLARIN   ZİYNETLERİ/259

«Bir de altını ve gümüşü biriktirerek saklayıp on-Ian Allah yolunda harcamayan kimseleri. İşte bunları acı bir azab ile müjdele.»

«Kıyamette o biriktirilen altın ve gümüşlerin üzerine cehennem ateşinden kızdırılacak da bu mal toplayanların alınları yanları ve sırtlan bunlarla dağlanacak onlara şöyle denecek: «İşte bu nefsiniz için kasalara yığıp sakladığınız. Artık topladıklarınızın acısını tadın bakalım». (et-Tevbe: 34, 35).

">    I'.'-'     'il

* **-** öf 'u)1

 ör»*-

 

«Allah'ın fazlından kendilerine verdikleri şeye ba-hillik edenler hiçbir zaman onu kendilerine hayırlı sanmasın belki bu cimrilikleri onlar için serdir. Onların cimrilik ettikleri şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır». (Al-i îmran: 180).

Zekâtlarını verenler hakkındaki ayet-i kerimelerden bir kaç tanesini yazayım:

ili-

 «il

 ^   J

 

 i'  ' -1' ¦* ı'i'

260/HADİSLERLE NASİHATLAR

«Mallarını Allah yolunda harcayanların hali yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohumun hali gibidir. Allah kime dilerse ona kat kat verir. Allah, ihsanı bol olan, hakkı ile bilendir». (el-Ba-kara.- 261).

«Müminler muhakkak felah bulmuştur. Ki onlar namazlarında huşua riayetkardırlar. (Öyle müminler) ki, onlar boş (lâkırdılardan) ve faydasız şeylerden yüz çeviricidirler. (Öyle müminler) ki onlar zekât (vazife) lerini yapanlardır». (el-Müminun: 1-4).

 j-i

 \ı

 Lj-İ ü

 j iÜ-

«Ey iman edenler, içinde ne bir ahş-veriş ne bir dostluk, ne de bir şefaat (imkânı) bulunmayan bir gün gelmezden evvel size verdiğimiz rizıktan (hak yolunda)  harcayın. Kâfirler zulmedenlerin tâ kendileridir».

(el-Bakara: 254).

SADAKA HAKKINDA NÂBÎ'DEN:

Zimmetinde koma bir habbe zekât, Ver ki ola mâye-i hayr ü berekât.

Hakkıdır Hazret-i Hakk'ın ol mal, Sen dahi etme edada ihmaL

KADINLARIN ZÎYNETLERl/261

Çünkü seni etmiş Hak ehl-i nisab, Sen de et tezkiye-i mâle şitab.

Fukara hakkıdır etme imsak. Pak iken, malını etme nâpâk.

Emr-i Hak^üzere sen ettikçe edâ, Birine on verir anın Mevlâ.

Vermez isen berekâtı kalmaz. Nimetin sende sebatı kalmaz,

Bî-zekât olmaktadır malı telef. Nâibana olur elbette hedef,

Eyleyen fakr ü gınayı tekvin. Etmiş anı fukaraya tayin

Seni iğna eden Allah Kadir Eylemiş anı da hikmeti ile fakir

Eyleme ketm-i hukuk-ı fukara Senesi geldiği dem eyle eda

İstemekten niceler şerm eyler Müstahakkmı ara bul sen gönder

Sadâkat ile et itmamı zekât Feridir asîl-i zekâtın sadakat

Fazlına yok sadakatin gayet Çok manayı müeyyed âyet

Ağniya âyinesidir fukara Zıddı ile münkeşif olur eşya

Defe kadir mi olurdun, takdir Seni ânın yerine etse idi fakir

Fakirsiz hüsn-i gınadır zayi Böyle anı vazeylemiş Sâni

262/HADİSLERLE NASÎHATLAR

Fakirdir bâis-i şükr-i nimet Fakirdir zebur-i hüsn-i servet

Fukaraya nazar-i merhamet et Ünf etme sakın mekremet et

Ana şükret ki anın yerine sen, Olmuş olsan ne gelirdi elden.

*

«s

Kimseye baki değildir mülk-i dünya, sim ü zer, Bir harab olmuş gönlü tamir etmektir hüner, Çarh-ı dünya bir değirmen durmayıp dâim döner, Cism-i insan bir fenerdir akıbet bir gün söner. Bak saata ki dakika fevt eylemeyüp, Oynatmaktadır rakkas-i derûnun her kâh. Dil saatini bisavtı Allah, Allah, Bitince saatin zinciri dimez asla tık tık! Nazik ömrün hitamında denir ruha hemen çık çık! Bu vücudun yok iken mülk-i fenada eseri Var idi Hazret-i Allah ki yarattı beşeri. Rızkını verse gerektir ne çekersin kederi, Hakka tefvîz-i umur et düşün hükm-i kaderi Çünkü bir fâide vermez bu yerin sün ü zeri Akıbet, semt-i bekaya kılacaksın seferi Anda akdem sorula ettiğin isyan haberi Var mıdır kişi ki dehr'de baki kalacak Kangı merdaneyi gördün feleke yâr olacak Katre kat re cem olup kâse-i ömrün dolacak Bunda hayr işleyen âdem yine anda bulacak Hayra dâir amelin yoksa hâlin ne olacak? Resul ullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

 «jftİ-

 j  Ijûfr  4)1 [

KADINLARIN ZÎYNETLERÎ/263

«Allah Teâlâ hazretleri dünyada bir kulunu tevelli ederse kıyamet gününde o kulunu başkasına bırakmaz». (Terğîb: 4/28).

Yani dünyada iken himayesinde bulundurduğu o kulunu yani Hakk'a tam bağlı ibadet ve taatına son derece düşkün, günahlardan, haramlardan, mekruhlardan hattâ mubahlardan bile kaçınan, korkan ve dâima Hakk'a sığınan, peygamberler, veliler, ,şehidler, sıddıklar gibi sevgili kullarını dünyada iken nasıl mümtaz kılmış ve onları her türlü fenalıklardan, taarruzlardan, fitnelerden masun kılmış Hakk'a ve halka kendilerini sevdirmiş olan bu -bahtiyar kullarını aynı zamanda âhıret aleminde de hıfz u himayesinde kılıp onları başkalarının himaye ve şefaatlarma muh-. taç etmeden «lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenun» sırrına mazhar kılıp her türlü korku ve hüzünden emin oldukları halde ve bir de dostlarına ve efrad-ı ailesine de şefaatçi kılması hep bu «tevelli» kelimesinin deruhte ettiği manalar meyanındadır.

Tevelli: Karabet, dostluk, yakınlık ve ö kulun işini deruhte etmek, üstüne almak onun işlerini yapıver-mek.

Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi ilk zamanlarında muhafızlar "beklerler idi. Vakta ki: «Allah seni insanlardan koruyacaktır». (el-Maide: 87) mealindeki âyet-i celîle nazil oldu, o zaman muhafızlarına izin verip:

— Haydi işinize bakınız artık Cenab-ı Hak beni koruyacağına dair vahy buyurdu dedi.

264/HADİSLERLE NASİHATLAR

Bu korumak Peygamber sallallahu aleyhi ve sel-leme has olmakla beraber ulema-i kiram hazeratı, Peygamberin yolunda bulunan ve O'nun sünnet-i se-niyyesine tam manası ile mütabaat edip uyan her müslüman bu ayeti kerimenin ifade ettiği himayeye, dostluğa lâyık olup dünya ve âhıret saadetine nail olur. Bu sebebtendir ki Hz. Abdulkadir Geylâni, Hz. Ahmed er- Rüfaî, Hasen Şâzeli, Muhammed Bahaüd-din Nakşibendî, Ankara'daki Hacı Bayram Veli, Bur-sa'daki Emir Sultan hazretleri, Üftade Muhammed Muhyiddin hazretleri, Veysel Karanî ve Ashab-i Güzîn rıdvanullahi Teâlâ aleyhim ecmaîn hazeratı, müfessi-rîn, muhaddisin, müctehidîn-i kiram hazeratı ile kur-ra-i kâmilin olan zevatı muhteremler hep bu sırra nail olmuş bahtiyarlardandır.

Onun içindir ki, binlerce sene geçtiği halde hâlâ isimleri dillerde destan, sevgileri gönüllerde yaşar ve her gün milyonlarca müslüman, onların ruhlarına fa-tiha-i şerifler, hatmi şerifler, tehlil ve teşbihler hediy-ye edip gönderirler. Bu ne bahtiyarlıktır ki, biz bugün onları görmüş değiliz, lâkin onların sevgisi ve muhabbeti kalblerimizi doldurmuş olduğundan babalarımıza yaptığımız saygı ve sevgiden daha çok mühimini onlara yaptığımız pek aşikardır.

Meselâ: Ankara'daki Hacı Bayram Veli'yi kim gördü? Fakat, bugün onun türbesi önünde eğilip hürmet ve saygılarını gösterip ruhuna okuyanların sayısı bile ma'lûm değildir. Diğer velilerin türbeleri hep böyle. 'Âşıkların ziyaretleri ile dolup boşalmaktadır. Hele Konya'daki Mevlâna hazretlerinin eserleri ve türbesinin ziyareti. Yalnız Türkler değil, bütün dünya milletleri tarafından da ziyaretleri herkesin gözü önünde

ALLAH'IN SEVDİKLERİNİ SEVMEK/265

Hiç şüphesiz ki, yarın kıyamet gününde herkesin yardımına koşacakları gibi Hak subhânehû ve teâlânın onlara, geniş bir şekilde salâhiyyet ve şefaat imkânı vereceği de muhakkaktır. Cenab-ı Hak bizleri de bu sevgili ve himaye-i îlâhiyyeye mazhar olan kullarının arasına kabul buyursun, âmin bi hürmeti seyyidi'l-mürselin.

ALLAH'IN SEVDİKLERİNİ SEVMEK

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu:

' '   'iı  * i' ¦•   İti "i* • i *\* ' *'   *'j, vj' JU* <UI  4X*>   3(1  U>9  .l>j <_-^   J«

«Bir kimse hangi kavmi severse Cenab-ı Hak o kişiyi muhakkak o sevdiği kimseler ile kılar». (İmam Ahmed ceyyid isnad ile rivayet etmiştir).

Yani o sevdiği kimse iyi, âbid, zâhid müttakî, hayâlı, edepli, terbiyeli, namuslu, dindar bir kimse ise bunları seven kişide her ne kadar bu meziyyetler bulunmasa dahi, yine de onlarla haşrolunacaktır. Onun için bu sevgi pek mühimdir, insanın akıbeti, saadeti, selâmeti bu sevgiye bağlıdır. Maazallah insan bir de aldanıp dünya şehvet ve saltanatlarına imrenip zevk-u safaya dalan ibadet ve taattan mahrum, içki, kumar, zina, rüşvet, faiz ve sair bunlara benzer kötü âdetleri itiyad etmiş bedbahtları severse işte o zaman da o kimse saadet yerine felâket, saadet yerine nedamet daha açıkçası cennet yerine cehennemi, Hakk'ın rızası

266/HADİSLERLE NASİHATLAR

yerine de gazabını kazanmış olur ki felâketlerin felâketi de işte bu yanlış yoldakilerini sevmesidir.

Halbuki insanın ilk vazifesi kendisini yaratan Allah Teâlâ hazretlerini bilmek ve O'nu sevmektir. Sevgi ise tabiatı ile Hakk'ı bilmekten sonra doğar. Sevmek için biraz düşünmek lâzımdır. Bu mülkün sahibi kimdir, bu kadar güzellikleri, mahlûkları ve bizleri yaratan kimdir? Hele şu bizdeki güzelliklere hayran olmamak mümkün mü? O göz, kulak, ağız, burun hele o yüzdeki letafet, gözlerin süzümü, sözlerdeki ahenk, tad, cazibeler. Hele hele o akıl, idrak, şuur... Bunlar nerden gelip nereye gider? Bir de tenasüb-i endam denilen güzellik üzerine güzellik.

Sonra bir de bu insan denilen mahlûkun yaptığı harikalara şaşmamak mümkün mü? Bu yerden kalkan koskocaman bir makina, bir de içinde iki insanla beraber aya kadar gitmek, oraya bayrak dikmek. Gökyüzünde parçalar birbirinden ayrılıp bir müddet sonra yine birleşmek. Televizyonlar, radyolar, radarlar. O koca koca gemiler, tanklar, tayyareler, toplar, bü-yük-küçük otomobiler hep bu ufacık insan emeğinden ve insan kafasından çıkmış hünerler değil mi? Acaba bu kadar kuvvet ve kudreti insana veren kimdir? O insan ki, bu üstünde yaşadığımız topraktan nasıl olmuştur o topraktan yaratılmıştır. Bugün de yine bu topraktan nasıl olduğumuza hip şüphemiz yoktur. Bütün yediklerimiz hep bu topraktan değil mi? îşte yediğimiz yemekler, içimizde bir taraftan kan olup cesedimizi, hayatiyyetimizi idame ettirir, diğer taraftan da meni dediğimiz evlâd tohumlarını hazırlar. Halbuki bunların hiçbirisinden bizim haberimiz bile yoktur. ¦

ALLAH'IN SEVDİKLERİNİ SEVMEK/267

Allah Teâlânın yaptığı nizam dahilinde her şey yerli yerinde ceryan etmektedir.

Bunları biraz daha genişçe düşününce Allah Te-âlâyı bilmek, bulmak, anlamak ve sonra O'na tam manası ile teslim olup O'nu can ve başla sevmek lazım gelir. Zira böyle bir kuvvet ve kudret-i kâmile sahibini sevmemek elden gelmez, meğer ki insan deli ola. Zerre kadar aklı olan muhakkak Allah'ını sevecek Allah'ın sevdiklerini ve sevdiği her şeyi de sevecektir. Onun için Peygamberini de, Ashab-ı Kiramı da ulemasını da sever. Bunları sevmek de Allah Teâlâyı sevmek gibidir. Namaz kılmak farzdır, namaz kılmak için abdest almak da farz değil mi? öyle ise ben Allah'ımı severim başkaları ne oluyor deme, onları da sevmek boynunun borcudur. Zira Hakk'ı seven mutlaka Hakk'in emirlerine muti ve münkad olur, aksi takdirde sevgisine inanılmaz. Çünkü bütün bilginler der ki, seven sevdiğine mutidir. Sevgilisine itaat etmeyenin sevgisine kimse inanmaz. O sevgi olsa olsa. şeytani oyundur. Sevgi ihlâs ile bir de candan olursa o sevgiye can kurban. Sevginin tabiatı ile böyle olması lâzım. Zira sevdiğimiz Allah Teâlâ başka sevgililere benzemez. Bizim sevdiğimiz sevgililer hep bizden bir şeyler beklerler ve isterler. Vermediğimiz vakit bizden yüz çevirirler. Halbuki Allah Teâlâ bizlere her şeyleri vermektedir isyanlarımız her ne kadar çok olsa dahi yine vermektedir. Böyle lûtfu bol, ihsanı bol, keremi bol, afvı, mağfireti bol, kusurlarımızı daima örtmekte olan Allah'ı sevmeyeceksin de ya kimi seveceksin? İşte bu büyük Allah'ı sevenler ancak O'nun sevdiğini severler ve sevmediğini sevmezler. Yani Allah Teâlâ, kendisini sevenleri sever, O'nu se-

268/HADİSLERLE NAStHATLAR

venler de O'nun her emrine muti ve münkad. Namazlarım da muntazaman, erkânına da riayetle kılarlar, oruçlarında hiç de kusur etmezler, hem de nafile namaz ve nafile oruçları da bırakmazlar, zekâtlarını sadakalarını bol bol verirler, haclarını da ihmal etmezler. Hem de Allah'ın mahlûkuna karşı çok şefkatli ve merhametlidirler. Kimseyi incitmezler onun için Allah Teâlâ da onları sever öyle ise sen de onları sev ve onlan sevenleri de sev. O zaman dünyan güzel ve rahat olur âhiretin ise daha fazlası ile güzel olur. Böylece sevdiklerin ile beraber olursun cennet içinde cennet, nimet üstüne nimet.

Cenab-ı Hak cümlemizi Hakk'ı seven ve emirlerine uyan ve buytırduğundan dışarı çıkmayan ve Hakk'ı sevenleri de seven, sevgili kullarından eylesin. Âmin!

Hakk'ın sevmediği kimseler ise, başta Allah tanımayan dinsizler, peygamber tanımayan, kitap tanımayan, öldükten sonraki hayata, âhırete inanmayan, terazi sorgu, mesuliyet, cennet ve cehennemi tanımayan dinsizler. Sonra Allah vardır deyip de zat ve sıfatında ifrat ve tefrite düşenleri, Allah'a oğlu, kızı, kadını var diyen müşrikleri, kâfirleri münafıkları, müminim deyip de ibadet taattan mahrum, isyan ve günah vadilerinde dolaşanları, emirlerini tutmadıkları gibi yasaklarından da korkup kaçmayan haram yiyenleri, kumar oynayanları, hırsızlık yapanları, zina ve liva-tada bulunanları, anne ve babalarına zulm edenleri, sıla-i rahm yapmayanları, içki içenleri, adam öldürenleri, bunlann hiçbirisini Allah sevmez, öyle ise Allah'ın sevmediğini sevmek elbette' hiçbir müslümana yakışmaz. Onun için İslâm dini iki şeyden ibarettir demişler:

ALLAH'IN SEVDİKLERİNİ SEVMEK/269

Birisi: «Hubbün fi'llah» = Sevdiğini Allah için se-

ver.

İkincisi: «Buğzun fi'llah» = Buğz ettiğine Allah için buğz eder.

Daha açık tabir ile: Allah'ın sevdiklerini sever Allah'ın sevmediklerini de sevmez. İslâmın yaşamasına, ayakta kalmasına yegâne sebep, bvı muhabbet ve buğz'dur. Yerine göre kullanmak pek büyük bir hünerdir vesselam.,

Bu sebepten Cenabı Peygamber Efendimiz Allah'ı sevmeği, Allah için sevmeği imanın şartından kılmıştır. Şart olmayınca meşrut olmaz derler ya, bu sevgi olmayınca iman da hakiki iman olmaz. Duâlannda da şöyle buyurmuştur:

--*    I-

 A\ '& J! U

 > 'Jl

«Ya Rab beni senin muhabbetinle ve seni sevenleri sevmekle ve senin muhabbetine beni yakın eden şeyi sevmekle de beni merzuk eyle ve muhabbetini bana soğuk suyu sevmekten daha sevgilisi kıl».

Malum ya, Arabistanda bahusus yaz aylarındaki sıcak günlerde soğuk suyun kıymetini ancak o yananlar anlar. Onun içindir ki soğuk suyun kıymeti pek müstesnadır. Binaenaleyh Hak sevgisi ise insanların

270/HADİSLERLE NASÎHATLAR

sıcaktan bayılacağı zaman imdadına yetişen bu soğuk sudan daha evlâdır.

Bu muhabbet, insanda kendiliğinden hasıl olamaz mutlaka ilim, irfan ve sohbetlere muhtaçtır. Yalnız tefekkür kâfi gelmez, maazallah insan yanlış yollara sapabilir. Bak müslümanlann yetmiş iki fırkaya bölünmesinin sebeblerinden biri de kendi akılları ile hareket etmeleridir. İnsanın aklı, bir dereceye kadardır, onun ötesine gidemez. Onun için mutlaka ve muhakkak Peygamberimizin yoluna ve o yolu bizlere gösteren kâmil, olgun âlimlerin, ariflerin sohbetlerine pek muhtacız.

Muhabbet, insanların zihinlerini açıp aşk ve neşelerini artırıp Hakk'a doğru götürür, bize Allah'ı tanıtır, bildirir. O'na sevgi ve aşkımızı arttırır, bizleri O'na ibadete sevk eder ve O'nun azamet, kuvvet ve kudretinden korkup yasaklarından uzak eder. Aşk ve muhabbetinden gözlerine uyku girmez. O kadar ağlar yazar ağlar, konuşur ağlar... Namazda ağlar, yatakta ağlar. Kusurlarını, günahlarını, eksikliklerini düşünür aczi, za'fı galebe edip ağlar da ağlar.

İmam Sevrî rahmetullahil-Bari Rabiatü'l-Adeviyye hâtûna sormuş:

—  Sen bu yüksek makama ne sayede eriştin? Demiş ki:                       '    ¦        '     *        '

—  Ben Allah'a ibadeti ne cennet sevgisi ve ne de cehennem korkusu için yapdım. Kötü bir işçi gibi yalnız ibadetimi, ancak O'nu sevdiğimden ve O'na aşk ve şevkimden naşi yaparım, demiş.

Bak bir kadın amma, ne sultan kadın. Tezkiretü'l-evliya'yı oku da âşıkların hallerine vâkıf ol.

ALLAH'IN  SEVDİKLERİNİ   SEVMEK/271

Ebu Bekr es-Sıddîk radıyallahu anh'in sevgisi üç şeydedir:

1 — Cenab-ı Peygamberin mübarek cemalini, yüzünü seyretmek, O'nun yüzüne bakmaktan doymamak.

2 — Vannı-yoğunu Resûlullah'ın yolunda etmek, feda etmek.

infak

3 — Kızının Peygamberimizin nikâhında bulunması. Ebu Bekr hazretleri demiş ki: Benim en büyük isteğim ve en büyük emelim bunlardır!.

Bak büyüklük nasıl olur. öyle kuru lâflar fayda eder mi? Her sevginin bir alâmeti vardır. Hakk'ı sevmenin alâmeti de O'nun sözlerini dinlemek ve O'nun gönderdiği Peygamberi ve kitabımız olan Kur'ân-ı azimüşşanı sevmek ve o sevgiyi bilfiil göstermektir.

Münebbihatta Süleyman ed-Daranî der ki:

«Dünya ve âhırette bütün hayırların başı Allah'tan korkmaktır.»

Yine Münebbihat'ın 12.'ci sayfasında da şöyle dediği yazılıdır:

«Tevbe insanlara farzdır. Lâkin günahları etmek de vaciptir».

terk

.    Hâtem-ı Esam da der ki:

«Her kim Allah'ı severim der de, haramlardan kaçmazsa, davası bâtıldır ve yine, her kim Resûlullah'ı seviyorum der de, fukara ve miskinleri hoş görmezse davası batıldır ve yine, her kim ben cenneti seviyo-

272/HADİSLERLE NASİHATLAR

rum der de tasaddukta bulunmazsa onun da davası batıldır ve yine her kim, ben cehennemden korkuyorum der de günahları terk etmezse onun da davası batıldır».

Yine Münebbihatta Eba Zer'e Rasûllullah sallalla-hu aleyhi ve sellem'in bir nasihati var, pek hoştur:

«Ya Eba Zer gemini yenile zira deniz çok derindir. Yol azığını tam al çünkü yol çok uzaktır. Yükünü de azalt ki yol çok yokuştur. Amelini, işini de ihlâs ile yap ki hazreti Allah görmektedir».

Gemini yenile; yani iman gemisini yenile, her an tecdidi iman et, «lâ ilahe illallah»! dilinden bırakma, kalbine gönlüne Allah'ın zikrini iyi yerleştir. Çünkü zikrullah müminin en muhkem kalesidir onunla imanını korur ve kuvvetlendirir.

Denizin derinliği burada nefis, şeytan ve şehvet; insanın da yaramazları var. Bunlar da insanı nefis ve şehvet deryasında boğmak, yok etmek isterler. İmanın kuvvetli olmazsa dünyanın çeşitli fitneleri, şehvetleri insanı mahveder hele reislik sevgisi ve hele va>, ve nutuk sevgisi yok mu ya..

Güya insan bir şey yapıyorum zanneder de çok büyük dertlere girer Allah korusun.

Yol azığını kamilen al; buradaki azık kelimesi yenilen ve içilen maddi gıdalar değildir. Bu misal olarak söylenmiştir. Buradaki azıktan gaye âhîret azığıdır. O da Cenab-ı Hakk'ın Kelâmı Kadiminde buyur-

ALLAH'IN SEVDİKLERİNİ SEVMEK/2İ3

duğu: «Azığın en hayırlısı takvadır.» (El-Bakara: 197) Takva olmayınca hiçbir şey olmaz. Çünkü: «Hikmetin başı Allah korkusudur» buyurulmuş. Takva ise Allah korkusundan naşi bütün büyük-küçük günahlardan hattâ mubahlardan bile kaçmaktır. Onun için gemini yenile yani imanım yenile, sağlam et, kuvvetli olsun. Öyle her dalgaya mukavemetli olsun da gideceği âhî^ ret gününe kadar seni selâmetle götürsün, dünyan da mâmur âhîretin de mâmur olsun.

İmanın kuvveti, Allah Teâlâyı bilme nisbetinde kuvvetli olur. Çünkü O'nu bilen muhakkak ve mutlaka O'nu sevmektedir. Bu sevgi de yine bilme nisbe-tindedir. Yani bilebildiği kadar sever, sevdiği kadar da muti olur. Hakk'a teslim olur. Hakk'ın sözünü dinler, yap dediklerini tamamı ile yapmağa çalışır ve yapma dediklerini katiyyen yapmaz. Zira yapma dedikleri şeyler hep günahlardır. Bu günahlar ise gönlü karartır ve Hak sevgisine mani olur. Sevgi kalkınca ibadet de kalkar. İbadet kalkınca da müslümanlık zayıflar ve bir gün bakarsın ki ne din kalmış ne de iman. Allan muhafaza buyursun.

Ebu Talib Mekki'nin «Kûtü'l-Kulûb» adlı kitabının kenarının ikinci kısmı «Hayatü'l-kulûb fi keyfiyyeti'l-vusul ile'l-mahbub» bölümünde şöyle der:

«Her ihsan edeni, her vereni herkes sever, hatta köpekler bile. Ne kadar severler kapılarından ayrılmaz, hele çoban köpekleri, çobanlar ile birlikte koyunların arkasından nasıl giderler ve kurtlara karşı koyunları nasıl korurlar. Sebebi, yedikleri bir lokma ekmek.»

F. 18

274/HADİSLERLE NAStHATLAR

Cenab-ı Hak bizlere bilvesile neler vermiyor ki, vücudumuz, vücudumuzdaki tenasüb, kuvvet, kudret, konuşma, görüşme, sevişme, topluluk, san'atlar, hünerler, süsler, saltanatlar hepsinden daha güzeli o canım elâ gözler ile o kulaklar, hele o akıl, zekâ, acaba bunlara baha biçmek mümkün olur mu dersiniz? Bir lokma ekmek için efendisinin kapısından ayrılmayan, koyunları gece-gündüz bekleyen köpek kadar da mı olamayacağız? İnsaf, insaf!.

Onun için hem düşünmek hem de âhiret ilimlerine aid kitapları çok okumak, sonra da gönül açan, insanlara hakkı tanıtan ilim adamlarını ve meclislerini ve bahusus zikrullah meclislerini arayıp bulmak ve bunlara devam etmek.

Yalnız şunu da unutmamalı ki bugün bu davayı yayanlar pek çok. Fakat çok uyanık olmak lâzımdır ki hak ile batılı seçebilesin. Bidatların olduğu yerlerde, sigaraların içildiği meclislerde, kasideler ile, ilâhiler ile dünya muhabbetleri ile semaverleri yakıp çayların kahvelerin içildiği yerlerdeki sohbetlerden fayda gelmez dersem acaba ayıplar mısınız? Çünkü bugünkü toplantıları görüyoruz ki biraz ilâhi ve kaside okurlar sonra arkasından sohbet derken ondan sonra da birbirlerini çekiştirme ve gıybetler başlar. O zaman hem sevaplar gider, hem de bir sürü günahlara girilir. Hele bazı yerlerde bir şakalaşma olur ise vay halimize. O zaman bizim gibi sofulara herkes güler. İşte bunların hepsinin bir sebebi var, hattâ bir çok sebebleri var:

Evvelâ, dervişlik ne demektir? Bunu bile bilmeden hemen rastgele, aramadan,  taramadan bir ders alırız.

ALLAH'IN SEVDİKLERİNİ SEVMEK/275

Onu da lâyıkı ile yapabilsek ne mutlu! Halbuki dervişliğin birinci ve en başlıca gayesi; nefsi yenmek, emmarelikten, lewamelikten, mülhimeden kurtulup nefsi mutmainneye erişebilmeğe çalışmaktır. Bunun ilk çaresi, yemeği ve yemek öğününü azaltmak, Re-sûlullahın ve ashabının yolunu tutmaktır.

O Peygamber-i ahir zaman her şey emrine âmâde iken yemez ve açlığını birazcık giderebilmek için mübarek kannlanna taş bağladıklarını bilmeyen yoktur zannederim. Kızı Fatıma'nın bir gün yaptığı ekmekten babasına da ikram için getirmiş olduğunu bunun üzerine Resûlullah'm:

«Kızım üç günden beri ağzıma bir şey koymadım» dediğini de herhalde duymuşsunuzdur.

Ashab-ı kiramın hali bile hepimize bir ders-i ibrettir. Hele o Ebu Hüreyre'nin hali çok acaib! Hele Bu-harî'de zikrolunan bir gazaya gönderilen bir kıt'a-i as-keriyyenin yanlarına almış oldukları erzak yolda bitince ellerinde kalan tek bir hurmayı emmek Sureti ile su içe içe gidecekleri yere kadar gitmeleri ve orada denizin attığı bir balığı yemekle iktifa ettikleri... Kitaplarımızda böyle yüzlerce canlı hadiseleri  okuyup gördüğümüz halde hâlâ nefislerimize o kadar düşkün oluşumuz bir değil, iki değil üç öğün yemek hem de nasıl; tatlısı, tuzlusu, yağlısı, ballısı üstüne de envai çeşit meyve suları ve hazm ilaçlan, tozlan. Sonra gece yanlarına kadar sohbetler, cemaatı terk, gece na-mazlan, teheccüdler kılmamak... Sabah namazlan ise ya uyku ile veya dan danna kılınan namazdan ne hasıl olur. Bunlar hep yemeklerin verdiği gaflet eseri-

276/HADİSLERLE NAStHATLAR

dir. Yemekler kuvvetli olunca insanda şehvet de kuvvetlenir, hakkından gelinmez hale gelir, o zaman pek çok günahlara girilmiş olacağında şüphe yoktur. Sonra insanın gözleri dünyaya dikilir, ya memuriy-yet arar veya kazanç yollarına gider. Bunlar tabiî fena bir şey değildir. Amma şehvet insanı burada bırakmaz gözü daima yükseklerde gezer ve bunun için çareler arar. Bunun için arkası kesilmeyen dedikodu, gıybetler, iftiralar hepsi hoş görünür. Ondan sonra da dervişlik kim bilir nerede kalmıştır?.

Cenab-ı Hak yardımcımız olsun. Âmin!

ZENGİNLER VE ZENGİNLİK

Fâkih, âlim, âbid, zâhid bir zat olan Semerkandlı Nasr b. Muhammed b. İbrahim'in yazmış olduğu «Ten-bihü'l-gafilîn» ve «Bustanü'l-ârifin» adlı iki eserinde müslümanlara çok faydalı, ahlâkı ve kemalât-ı islâ-miyyeyi mucib meseleleri pek güzel bir şekilde ve arapça olarak yazmışlar. Kendileri Semerkand türk-lerinden olduğu halde arabca ibaresine araplar bile hayran olacak derecede. Ârabistanda bol bol satılmaktadır.

Bu zat «Bustanül-ârifin» adlı eserinin 108.'ci sayfasında yetmiş ikinci bâb'a «Fakirin zengin üzerine fazileti ve üstünlüğü» unvanını vermiştir. Lâkin zen^ ginliğin fezâilini de yine güzelce izah etmiştir ve şöylece söze başlamaktadır:

İnsanlar bu hususta ihtilâf edip bazı kimseler fakir efdaldir demiş ve bazıları da zengin efdaldir demişler. Fakat buradaki fakir ve zenginden murad sâ-

ZENGİNLER VE ZENGİNLÎK/277

lih ve şâkir olmaları şartıyladır, yoksa her fakir veya her zengin demek değildir. Biz de fakir şalinin efda-liyyeti taraftarıyız demişlerdir. Zenginin efdaliyye-tine kail olanlar Allah Teâlânm şu emrine dayanırlar:

«Seni, bir Fakir olduğunu bilip de zengin yapmadı mı»., (Ed-duha-. 8) mealindeki âyet-i kerimedir ki, Cenab-ı Peygamber Efendimiz ana rahminde iken pederleri vefat etmişlerdi. Babalarından bir miras almadıkları gibi ancak bir deve ve bir de cariye kalmıştı. Sonra Cenab-ı Hak ona ticaretten kazançlar ihsan etti ve hammı Hz. Hatice'nin vefatı ile çok servete nail oldu ve hattâ Hatice radıyallahu anha ona çok servet hediyye etmişti ve bu suretle Cenab-ı Hak habibini zengin eyledi. Bundan dolayı Cenab-ı Peygamber Efendimiz pek çok infak ve ihsanlarda bulunurlardı ve hattâ bazan kendileri aç kalarak varlıklarını fakirlere infak edip aç yatarlardı ki, bunları peygamberlerden başkasının yapmasına imkan olmaz.

O muhterem alim efendiler de derler ki: «Eğer zenginlik efdal olmasaydı Cenab-ı Allah peygamberini bu zenginlik ayeti kerimesi ile övmezlerdi.» Yine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyorlar ki:

«İttika ile birlikte zenginlik ne güzeldir.»

Dikkat ederseniz ittika şart kılınmıştır. Zaten Al-

278/HADİSLERLE NASİHATLAR

lah korkusu olmayan bir şeyde hayır olmayacağı cümleye malûmdur.

Şu hadis-i şerif ne kadar canlı ve caziptir. Bu ha-dis-i şerifi Bursa'da Hudavendigâr camii şerifi denilen sultan birinci Murad'm yaptırdığı altı cami üstü de medrese olan çok hoş ve latîf bir camide, zannedersem altın veya altına benzer bir yaldızla yazılmış büyücek bir levhada görmüştüm ve o zaman da ezberlemiştim. Şimdi burada aynen zikredilmektedir:

•ûıl

Mal ve mülk, gerek altın ve gerekse kâğıt paralar kabahatsiz, günahsız birer eşyadır, bunların iyiliği veya kötülüğü, kullanan insanın kullanma şekline bağlıdır. Evvelâ malın salih olması şart kılınmıştır, malın salihliği ise, onun helâl olmasına helâldan kazanılmasına bağlıdır. Bu da yalansız, hilesiz, ihtikârsız ve aynı zamanda namaz vakitlerine riayetle, mümkün oldukça namazları camilerde cemaatla kılmağa çalışması ve faiz gibi haram ve yasak olan kazançlardan da son derece korkup kaçması şarttır. Böyle olmadıkça o mal medhe lâyık değildir, ne kendisine ve ne de cemiyyete faydası olur. Belki günah yerlerinde, zevk u safa uğrunda, şehvet ve şöhretin de esiri olarak mahv u perişan olup gider. Böyle olunca da o mal mülk sahibi için hayır değil, hemen şer olmuş demektir.

ZENGİNLER VE ZENGİNLİK/279

İkinci şart da, o malı kullanan adamın da sâlih olması. Zira mal ne kadar iyi ve sâlih olursa olsun onu kullanan kimse eğer o helâlden kazanılan temiz malı çirkin ve günah yerlere ve israflara harcıyorsa o zaman bu güzel ve temiz mal zayi edilmiş olur. Hele Cenab-ı Hakk'ın razı olmadığı ve olmayacağı cemiyetleri desteklemek için verilen paralara, mallara acımamak ve ağlamamak da elden gelmez. Onun için bir taraftan mâlın sâlih olması diğer taraftan da o malı kullananın sâlih olması şart kılınmıştır ki ne kadar doğru ve isabetlidir.

Malın sâlih olduğu harcandığı yerlerden de anlaşılıyor, hayır yerlere, hayır cemiyetlere, cami, medrese, çeşme, köprü ve bahusus düşmanla mücadele uğrunda Allah rızası için kara, deniz, hava kuvvetlerine yapılan yardımlar ne .güzel mal ve bu yardımları yapanlar ne güzel kimselerdir. Onun için malın hayırlısı fi sebilillâh harcanan mallardır, paralardır, servetlerdir.

İçki, zina, kumar, sigara, deniz âlemlerine ve sair bunlara benzer bütün günah işlere ve yerlere harcanan paralar, mallar, servetler de bilâkis hem sahibi için, hem de cemiyet için birer felâket kaynağıdır.

Binaenaleyh imanı kuvvetli olmayan zayıf müs-lümanlann kazandıkları paralar helâldan olsa dahi tayyib değildir. Cenab-ı Hak ise Kur'ân-ı kerîminde:

«Sjze rızk olarak verdiğimiz şeylerin en temiz olanlarından yeyin.» (El-Bakara: 172) buyurmaktadır. Tayyib olarak yenen yemeklerden tayyib ameller sadır

280/HADİSLERLE NASÎHATLAR

olur. Paraların günah yerlerden ve günah şeylerden kazanılıp yenmesi, hem kendi için hem de efrad-ı ailesi için çok büyük bir bedbahtlıktır. O çocukların asi olmaları, ana-babaya itaat etmemeleri, devlet ve miî-lete baş belâsı oluşlarının en baş sebeblerinden birisinin kazancın ve lokmanın helâlden olmamasından ileri geldiği unutulmamalıdır. Helâl para ve helâl lokmalar, sahibini mutlaka iyiliğe ve cennete doğru götürür. Haramdan kazanılan paralar ve haram lokmalar da sahibini mutlaka kötülüğe ve cehenneme m<: türür. Onun için zenginin şükredici olması ve kazancını günah yerlere harcamaması için de Cenab-ı Hakk'ın yardımını cân-ü gönülden istemesi lâzımdır.

Zira her insan kıyamet gününde, kazandığı parayı nereden kazandığının ve nerelere harcadığının cevabını vermedikçe, olduğu yerden kımıldayamaz. Bu da bize bir ders-i ibret olarak yetmez mi dersiniz? Bunun yanında ömrünü ve gençliğini nasıl harcadığı ve zayi eylediği de bu paralara eklenir ^ insanoğlunun ve bahusus müslüman kişilerin ne kadar uyanık olması lâzım geldiği ortaya çıkar.

Bu sebebten olsa gerek Hz. Ömer, ticaret sahiplerim; islAnuİM. licarol usullerini öftıonmolnrini l.avsi-yo odor, fıkıh Uil.ııplnnmı/dıı yır/ılı oldııftu vorh ilo. Bu ticaret ilmini bilmeyenleri fıkıh bilgilerini öğreninceye kadar ticaretten menederlermiş, ki günahlara, haramlara düşmesinler.

Alış-veriş dindendir. Kitaplarımızdaki muamele kısmı bunları anlatır. Din kaideleri beş esas üzerinedir.

1  — Akaid.

2  — İbadet.

3  — Nikâh.

ZENGİNLER VE ZENGİNLtK/281

4  — Muamelât.

5  — Mücazat.

Bunlara ilm-i hal denir. Her müslümanın bu beş esası çok iyi bilmesi lâzımdır. Bugün mâlesef bunları bilenler bile pek az bulunmaktadır.

Akaid ilmi köktür, bütün ibadetlerin başıdır esasıdır. Evvelâ onu çok iyi bellemeli yoksa yalnış yollara sapılır.

İkincisi ibadet kısmıdır. Bu da dört mezheb üzeredir, herkes kendi mezhebine ait mesâil-i diniyyesini öğrenmelidir yoksa maazallah bütün emekleri boşa gider.

Üçüncüsü olan nikâh meselesi de pek mühimdir. Hemen iki çiftin birbirlerini beğenip evlenmeleri ile bu iş olmaz. Evvelâ iki taraf birbirlerinin dini inançlarına vâkıf olmaz. Ehl-i sünnet mezhebinin dışındaki kimselerle evlenmek caiz değildir. Evvelâ iyi düşün araştır sonra pişmanlığın fayda etmediği malûmdur. Gelelim dersimize:

Hz. Ömer radıyallahu anh'ten şöyle rivayet edilmiştir:

«Sizin kereminiz takvanızdır. Şerefiniz zenginliği-nizdir. Hasebiniz (nesebiniz) de ahlâkınızdır».

Ne kadar güzel bir nasihat. Takvanız yani Allah' tan lâyıkı vech ile korkunuz yoksa, o zaman bir kerem sahibi olmanız mümkün değildir. Zira takva olmayınca insan çok çirkinlikleri hattâ kerem sahiplerinin değil bayağı, âdi kimselerin yapamayacağı fenalıkları, terbiyesizlikleri yapar ki bu hali kereme tamamı ile muhaliftir.

Şeref, bugünün insanları nazarında servetlere göredir. Servetten mahrum olan insan her ne kadar sa-

282/HADÎSLERLE NASİHATLAR

yılamayacak kadar çok meziyyetleri olsa dahi hiç kimsenin gözüne bile görünmez.

Sonra insanın hasebi, nesebi ancak ahlâk ile ölçülür. Ben falanın oğluyum demek para etmez. O zat her ne kadar büyük kimse ise de evlâdının ahlâkı islâm ahlakına uymuyorsa onunla övünmesi ona hiçbir şey kazandırmaz. İnsanın insanlığı başka şeylerle değil ancak ilim, irfan ve ahlâk-ı kâmilesiyle olur.

Bazı geçmiş büyükler de şöyle demişler: «Mal, gurbette dahi olsan orasını sana vatanın gibi yapar, çünkü malın ve servefin sayesinde hemen herkes senin emrine amadedirler, bir dediğin iki olmaz. Lâkin fakirlik, vatanında bile olsan orası sana gurbet gibidir, yani orada da garibsin, zira hiç kimse gelip hatırını bile sormaz, istediğin bir hâcetjn olsa ona da nail olamazsın. Fakirliği isteyenler her yerde hattâ evinde bile gariptir.»

Muhammed b. Kâ'b el-Arazi der ki: «Muhakkak zenginlik ittika ile birlikte olursa, onun sevabı kat kat olur.» ve şu âyeti okudu:

 .j v.i ^

«Sizi bizim huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınız ne de evlâtlarınızda*. Ancak iman edip de iyi amellerde bulunanlar müstesna. Çünkü, onlar için yaptıklarına mukabil kat kat mükâfat vardır ve onlar emîn ve en yüksek makamlardadırlar., (Sebe: 37).

ZENGİNLER  VE  ZENGİNLİK/283

Saîd b. el-Müseyyeb hazretleri de şöyle der:

—  Helâldan mal cem etmeyende hayır yoktur çünkü o mal ile sıla-i rahm yapılır, hayırlar işlenir, zekâtlar verilir, haclara gidilir, şeref ve haysiyyetini muhafaza eder.

Hz. Aişe validemizden nakl ediliyor:

Zübeyr b. el-Avvam'ın mirası kırk milyon dirhem idi. Abdurrahman b. Avf'ın üç hanımından yalnız birisine -sekizde bir olmak üzere- hissesine seksen üç bin düşmüş.

Süfyan b. Uyeyne der ki:

—  Talha b. Abdullah'ın gündelik geliri bin ukye idi.

İmam A'zam, İmam Şafiî ve Abdulkadir Geylânî, Ahmed er-Rüfaî, Nakşibend Muhammed Bahaüddîn, LJbeydullah el-Ahrar hazeratının servetleri ve cömertlikleri âdeta dillere destan olacak derece akıl, fikir ve hayalimizin dışında dersek pek de mübalâğa etmiş olmayız. Bu hususta «Cömertlik» kitabını istersen tekrar tekrar oku ve onlara benzemeğe çalış.

Bahusus dün, bugün ve yarın düşmanına her zaman her yerde ve her şeyde galib olabilmek, hep paralara, servetlere bağlıdır. Bugünkü bir tayyare kim bilir kaç milyon lira. Halbuki yüzlerce değil binlerce tayyareye muhtacız. Deniz kuvvetleri, kara kuvvetleri hep tükenmez bir servete muhtaçtır. Bunlar yapılmaz veya alınmazsa düşmanlarla sonra nasıl başa çıkarız? Halbuki Hz. Allah celle ve âlâ da Kur'ari-ı Me-cîdinde onlara karşı ve hattâ onları korkutacak derecede hazırlıklı olmamızı emretmiyor mu? Mal sahipleri, cömert zenginler olmasa bunları nasıl yapabiliriz.

Bir seferde Hz. Osman radıyallahu anh    orduya

284/HADİSLERLE NASÎHAfLAR

yaptığı büyük yardımdan dolayı Cenab-ı Peygamberin nasıl iltifatına nail olmuştu.

Ebu Bekr es- Sıddîk ve Ömer el-Faruk radıyalla-hu anhüma'nın ihsanları yazmakla bitmez.

Kâ'be-i muazzama'yı ziyaret için kapıdan girilirken yapılan duâ reddolunmaz, mutlaka kabul olunur, denir. Orada edilen dualardan birisi de şudur:

«YA RAB KÜFÜRDEN VE FAKİRLİKTEN SANA SIĞINIYORUM!»

Sonra Cenab-ı Peygamber Efendimiz müteaddid dualarında bunları izhar ederek dualarda bulunmuşlar. Bahusus sabahları okuduğumuz evradın içinde ve perşembe günkü kevn duasında ve cumartesi günün duaları içinde:

«Yâ Rab beni mağfiret eyle ve rızkımı geniş eyle» diye duâ buyurdukları da mervidir. Şu duaya dikkat ediniz:

 a^

 ^fj

 j\

Cehennem ateşinden cenab-ı Hakk'a sığınırken küfürle, fakirliği de beraber zikretmiştir. Çünkü fakirlik için, ateşten gömlek, demirden leblebi demiş, ecdadımız. O ne kadar güzel olursa olsun herkesin tahammül edip yapabileceği bir şey değildir. Mamafih başa gelince çekilir amma bir de çekenden sormalı. Ondan dolayı çocuklarının ve efrad-ı ailesinin ele bakmaması ve rızklarının helâldan temini için çalışan kimseler, yarın kıyamet gününde yüzleri ayın ondördün-cü gecesi gibi parıl parıl parlayacaktır. Aynı zaman-

ZENGİNLER VE ZENGİNLİK/285

da ticaretinde doğru hareket eden emniyetli tacirler Allah Teâlânın habibidir, buyurulmuştur.

Bakınız Ebu Şeybe'nin Ebu Zer'den ve ibn-i Ab-bas'tan rivayet ettiği ve Ramuz-u şerifin 161-.'ci sayfasının ikinci hadisi olarak zikredilen hadiste:

 ÎIİI

«Doğru tacir, emin bir tacir cennete girenlerin ilki olacak» buyurulmuştur.

Ne mutlu bu gibi tüccarlara. Lâkin bugün belki böyle sadık, sadâkat sahibi, doğru, emin bir tüccarı bulmak mümkündür amma çok nadir olduğu herkese malûmdur.

Hazret-i Enes'in rivayetinde ise-.

«Sadık bir tacir, yarın kıyamet gününde arşın gölgesi altındadır» buyurulmuştur.

Onu, âhıretin ateşinden korumaktan kinayedir veya hakikaten arşın gölgesi altında mahfuz ve seyircidir. Zira gerek kendini ve gerekse efrad-ı ailesini dünyanın acılarından ve açlıklarından korumak için yaptığı sa'y ü gayretin semeresine nail olmuştur.

Buraya kadar yazılan zenginlik faydalarını hepimiz takdir ederiz. Belki daha çok ve pek çok fayda ve faziletler de zikretmek mümkün. Lâkin dikkat edilmesi lâzım gelen bir şey varsa, o da yukarda zikrolûn-duğu vech ile malm helâl olmasına, günahlardan ve her nevi hile ve dolaplardan ârî, islâmın istediği şekilde olması şart olduğu gibi bu paraların sahibinin de ehli imandan tam mümin ve tam müslüman olma-

i ı

j I

I1, i1 !,  ı

I

286/HADİSLERLE NASİHATLAR

ZENGİNLER  VE   ZENGİNLlK/287

sı, helâlden kazanılan bu paraların tek kuruşunu bile haksız ve boş yerde israfa ve günah yerlere, işlere ve emellere harcanmamasına son derece dikkat etmesi ve bunun yanında namazına niyazına, orucuna, zekâtına, haccına, sadakalarına, mürüvvetlerine, cömertlik ve sehavetine itina göstermesi gerekir. Helâlden olmayan, günah yerlerinden gelen kazançlardan, günah yerlere ve işlere verilen paralardan ne fayda vardır, ne de sevab. Belki bu paralar ile olsa olsa cehennem azabı kazanılır ve nihayet mezarı da bir cehennem çukuru olur. "Onun için ey muhterem kardeşim, sakın haram işlerden ve günahlardan para kazanmağa heves etme. Sonra bunların acısı burnundan fitil fitil gelir de çok pişman ve nadim olursun. Fakat son pişmanlık kimseye fayda vermemektedir bu da herkesçe bilinen bir hakikattir. Malesef hepimiz o nefsi emmare ve levvamenin esiri olduğumuzdan gözümüzün önündeki hakikatları da görememekteyiz. Onun içindir ki yukarda yazılan o sevgi ve muhabbetin ne tadını ne de lezzetini bulmağa imkânımız yoktur.

Şu yemek meselesi bizim ne adam olduğumuzu pek açık bir şekilde meydana koymaktadır. Peygamberimizin • sabah yemeği yedikten sonra bir daha akşam yemeği yemeyişleri ve sahabe-i kiramın da keza-lik günde bir kere yemeleri, Cenab-ı Peygamberin Hz. Aişe validemize, «günde iki defa yemek israftandır» buyurması ve daha sonra da insanın canının istediği her şeye imrenip yemesi ve giyinmesinin de israftan sayılması ne kadar haklı ve doğru olduğu pek aşikârdır.

Yine maalesef ki bizler bugün çok kötü bir âdet ve itiyada kapılmışız ki âdeta bunlar bize olmaz şeyler gibi gelmektedir. Eğer bugünkü bu eski selef-i sa-

lihin denilen zatların eserleri olmasa belki hemen hemen inkâra kadar gideceğiz. Yine maalesef, bu kitaplar elimizde olduğu ve daima da okumakla olduğumuz halde, onların hallerinden, bizlere hiçbir hal ve âdet geçmemektedir. Bununla beraber korkarım ki bunları ayıplamağa da kalkarız. Çünkü ruhlarımız da ce-sedlerimiz de hep birbirlerine uygun. Yeyip içip yaşamak sevdası, bizi bu hale getirmiştir. Allah Teâlâ muinimiz olsun da bizleri insanlığın yüksek kademelerine ulaştırsın ve bu husustaki mücahedelerde bizlere yardım eylesin. Âmin!

Zenginlik iyi ama insanın ruhu sönmeğe yüz tutunca o servetler ve o varlıkların ne kıymeti olur. Zenginlikte fayda çok, bunu kimse inkâr edemez. Fa-. kat kibir, gurur ve çalımdan kendisini kurtarabil irse sonra da varlık dolayısıyla boğazına düşkünlükten kendini koruyabilirse, seha ve cömertlikte etrafına örnek olabilirse bir de tevazu sahibi olup fakirlerin hizmetinde bulunabilirse, onlara şefkat ve merhamet edip hacetlerini görüverirse ve bu esnada Allah Teâlâya kullukta katiyyen kusur etmeyip gece ve gündüz ibadetlerini lâyıkı veçhile yapabilir ve cemaatı da kaçır-mazsa, zikrini, teşbihini ve Kur'an okumasını da devamlı olarak yapabilirse, o zaman bu gibi zenginlere ağniya-i şâkirînden denir. İnd-i İlâhîde makamları o nisbette yüksek olur. Cenab-ı Hak cümlemizi böyle ağniya-i şâkirinden eylesin. Âmin!

SABREDEN FAKİRLERİN FAZİLETLERİ

Biraz da fakirliğin kıymetinden, iyiliğinden yazmağa çalışacağım. Sen fakirlikten korkma. Bütün insanlar zaten fakirdirler. Hepimiz her an Hakk'a muhtaç durumdayız. Yağmuru vermese, bizim ektikleri-

288/HADİSLERLE NASÎHATLAR

miz çıkmasa, derelerimizde su bulunmasa halimiz ne olur? Şimdi motorlarla yeraltı sularından istifade ediliyorsa da yarın onu da bulamazsık halimiz nice olur? Onun için, güzel kardeşim sen söz dinle evvelâ helâlinden yemenin çarelerini ara. Devlet malına göz dikme. Fasık, facir ve zalimlerle ne otur, ne konuş ve ne de onları sev. Ancak onların iyiliğine duâ et. Zenginliğe sakın katiyen özenme. Hedefin Allah'ın rızası olsun. Yolun da Peygamberinin gittiği yol olsun, Allah Teâlâ buyurdu:

 - I     '

 5"I (

 'il    ••

 4ü) ö^

«(Bilhassa o fey') hicret eden fakirlere aittir ki onlar Allah'tan fazl (u inayet) ve hoşnutluk ararlar ve Allah'a ve Peygamberine (mallarıyla, canlan ile) yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından (mahrum edilerek) çıkarılmışlardır. İşte bunlar sadıkların ta kendileridir». (El-Haşr: 8).

Allah Teâlâ buyurdu:

«Sadakalar, Allah yolunda kendilerini vakfetmiş fakirler içindir ki onlar yeryüzünde dolaşmaya muk-

SABREDEN FAKİRLER/289

tedir olmazlar. (Hallerini) bilmeyen, iffet ve istiğnalarından dolayı onları zengin (kimse) ler sanır. Sen (Habibim) o gibileri simalarından tanırsın. • Onlar insanlardan yüzsüzlük edip de (bir şey) istemezler. Siz Hak yolunda) ne mal harcarsanız şüphesiz Allah onu hakkıyla bilicidir». (El-Bakara: 273).

Mevzu ile alâkalı bir kaç hadis-i şerif:

Ulu %

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ashabına:

—  İnsanların hangisi hayırlıdır? diye sordu. As-hab:

—  Malca zengin olup Allah'ın, onun nefsinde (ca-nmda) ve malındaki hakkını veren kimse, dediler. Resûlullah:

—  Bu (vasfettiğiniz) ne güzel adamdır! (Fakat) o değildir Ashab:

—  Peki ey Allah'ın resulü nâs'ın hayırlısı kimdir? Resûlullah:

-- Sıkıntıda olmasına rağmen infakta bulunan fakir, cevabını verdi.

Mevzu ile ilgili hadislerden biri de Bilal radıyal-lahu anh'in rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir:

F   19

290/HADİSLERLE NASÎHATLAR

SABREDEN FAKİRLER/291

«Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Bilâl'e şöyle diyor:

— Ey Bilâl! Allah azze ve celle'nin huzuruna fakir olarak çık zengin çıkma.»

Bir diğer hadis de şöyle:

Halinden hoşnut olan fakirden daha üstün kimse yoktur.                                                      ¦                  '

Diğer bir hadis de şöyle:

JL«J üî UJuûil JüiJI L*ç JUjj i)JU: «İl ol

«Allah Tebareke ve Teâlâ, ailesi kalabalık, iffetli fakiri sever».

Haber-i meşhurda şöyle vârid olmuştur:

 İS

«Ümmetimin fakirleri, zenginlerinden beş-yüz sene önce cennete girecekler».

Bir diğer hadisde şöyle buyurulmuştur:

«İlâhî, beni miskin yaşat, miskin öldür, miskinler zümresiyle hasret.»

Bir diğer hadis:

 .ii

«Bu ümmetin hayırlısı fakirleridir.»

Haberde varid olduğuna göre Hz. Mûsâ aleyhisse-lâm, Cenab-ı Hakka şöyle iltica etmiş:

 jüî

—  Ya Rab! Seni nerede arayayım? Cenab-ı Hakk: — Benim için gönülleri kınk olanların yanında.

Mûsâ aleyhisselâm:

—  Kimdir onlar? Allah Teâlâ:

—  Sadaka gösteren fakirlerdir, diye buyurdu. Sabreden fakirlerin efdaliyyeti hakkındaki deliller şöyledir:

Allah Teâlâ buyurdu:

«Çünkü insan muhakkak azar, kendisini (mal sebebiyle) ihtiyaçtan vareste gördü diye.» (El-Alâk: 6, 7).

Yani zenginlik insanları tuğyana, günahlara, isyanlara, haddi tecavüzlere doğru sürükler. Bunu bugün bilfiil müşahede etmekteyiz. Bütün fenalık ve günah yerlerini dolduran bedbahtların hemen hemen yüzde doksanı zenginlerdir. Hattâ zengin sofular bile kibir, gurur* azamet, benlik gibi insanların insanlığını mahveden manevî hastalıklara mübtelâdırlar zaten bu da yetip artar.

islâm tarihine bir bakacak olsak peygamberlerin etrafına toplananlar hep fakirlerdir. Zenginlerin söy-

292/HADÎSLERLE NASİHATLAR

ledikleri ise: O fukara ve mesakin sizin etrafınızdan uzaklaşsınlar da o zaman biz de senin yanma gelir sözlerini dinleriz demeleri olmuştur. Bunun üzerine Cenab-ı Hak sure-i Kehf'in 28.'ci ayetini inzal ile Ha-bibine şöyle buyurdu:

«Sabah-akşam Allahın rızasını dileyerek Rableri-ne dua eden kimselerle beraber nefsini sabırlı tut».

Yani o zengin mağrurların sözlerine bakma, o abid, zahid olan fukara-i müslimînden sakın ayrılma. Zira o fukara-i müslimîn her zaman ve her yerde senin emrine amadedirler. O mağrur zenginlerse zikirden gafil, nefs-i hevalanna tabi kimselerdir onlara uymak kimseye yakışmaz ve hem de hiçbir zaman onlara söz de dinletemezsin, harbe çağırsan paraları bırakıp gidemezler ve hem de canlarına da kıyamazlar. Harbe girseler bile onlarla zafer kazanmak mümkün de olmaz böyle olunca canla-başla Allah Teâlâya tazarru ve niyazda bulunan fukara-i sabirîn olan müslüman-lardan sakın ayrılma.

Bu ders bugün bile hepimize başlı başına bir ders-i ibrettir. Eski harbleri tarihlerde görüyoruz. Fakat bugün gözümüzün önünde ceryan eden bir kaç harb gördük. Evvelce askerlik yapmamak için yetim çocuklarla evlenirlermiş. Bunları ordular da askere almaz-larmış onun için bir çok asker kaçağı vardı. İkincisi, askere gitmemek için bedel verilirdi. Askerden kaçanlar hemen bedel parasını verip askerlikten kurtulurlardı. Daha sonra o zengin tabaka hep geri hizmetle-

SABREDEN FAKİRLER/293

ri ihtiyar eder. bilfiil harbe gitmemeğe çalışırlardı. Köylülerimiz ile fakir ve orta tabaka da canla başla harbederlerdi. Bak bugün bile Suudi Arabistanda ve sair zengin ülkelerde askerlik parayla yapılmaktadır. Halk ve zengin tabaka askerlikten uzaktırlar böyle olunca da cihad denilen ni'met elden gitmiş oluyor. Mallar ve canlar kıymetli olunca din tehlikeye düşmüş vatan elden gidiyormuş bunlar artık kimsenin kulağına girmez oldu. Çünkü «vatanım rûy-i zemin» demişler. Yeryüzü, her yer benim vatammdır. Din, millet olmayınca da bütün beşer Hz. Ademin evlâdı ve benim de kardeşimdir diye hiç umurlanmaz bile. Bu sebebten Peygamber-i âhır zaman buyuruyor ki:

«Herkesin bir sanatı vardır, benim de sanatım iki-din Biri fakirlik, biri de cihad. Beni seven bu iki şeyi de sever bu iki şeyi sevmeyip buğzeden bana da buğ-zetmiş olur».

Hayatın idamesi için, herkes yeyip içmek mecbu-riyyetindedir. Bunu temin için ziraat, sanat ve ticaret gibi mesleklerden birisine ihtiyaç vardır. Cenab-ı Peygamber fakir değildi, muhtaç değildi, fakat varlığını hiçe sayarak daima fakirliği ve fakirler tarafını tercih etmiştir. Elindekileri ve avucundakileri yedirir kendisinin aç yattığı zamanlar olmuştur. Onun için dualarında da:

«Ya Rab, beni sevenlere iffet ve kifayet miktarı nzık ve bana buğz edenlerin mallarını ve çocuklarını çok eyle» demeleri de şayan-ı dikkattir.

Mücahid'in İbni Ömer'den rivayetinde:

«Kula dünyalık bir şey isabet ederse muhakkak Allah Teâlâ indindeki dereceleri noksanlaşır o zat Allah Teâlâya her ne kadar kerim dahi olsa».

294/HADÎSLERLE NASİHATLAR

¦ft

SABREDEN  FAKİRLER/295

Herhalde kullar arasında da bir fark olsa gerektir ki Allah Teâlâya kerim olarak gösterilen zatlar bile paralara ve servetlere kavuşunca dereceleri eksiliyor. Ben fakir öyle zannediyorum ki, bu kullar kâmil ve olgun ve nefsi razıye, marziyye ve safiyyeye henüz erişmemiş olsalar gerek. Çünkü bu kâmiller indinde servetin, malın varlığı ve yokluğu müsavidir, altın ile çakıl taşı da müsavidir. Servetler onların bilâkis derecelerini artırır, makamlarını yükseltir. Fakat bunlar pek mahdut kimselerdir, herkes değil. Çok çalışan nice bahtiyarlar vardır ki bu devlet onlara da nasib olmamıştır. Bu ancak Hakk'ın bazı kullarına olan lû-tufları ve ihsanlarıdır.

Cenab-ı Hak bizleri de bu makamlara ulaşan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin!

Binaenaleyh, nasın ekserisi cahil ve gafil olduklarından paralar, servetler muhakkak onları baştan çıkarır, hem de çırılçıplak bırakır. İsa aleyhisselâm diyor ki: Fakirlik dünyada meşakkattir, lâkin âhıret âleminde meserrettir, sevinç ve sürürdür. Zenginlerin ise işleri iş, zevk-u safaları yerinde istedikleri gibi yaşarlar amma âhıretleri de berbad ve perişan, meşakkat üstüne de meşakkat.

Hz. Enes" radıyallahu anh'in rivayetinde Cenab-ı Peygamber Efendimiz, miskin olarak yaşamağı, miskin olarak ölmeği ve miskinlerle beraber haşrolmağı Ce-nab-ı Hak'tan istemişler. Bundaki esrara akıl erdirmek pek de kolay bir şey olmasa gerek. «Niçin böyle diyorsunuz ya Rasûlullah?» demişler. Resûlullah da cevaben:

— Çünkü onlar, cennete zenginlerden kırk yıl-di-ğer bir rivayette ise beşyüz yıl önce gireceklerdir, buyurur.

Zenginler ölürken mutlaka-. Ah keşke biz de fakir olarak ölseydik diyecekler. Fakirin hiçbir üstünlüğü ve meziyyeti olmasa bile âhıretteki hesabının çok az ve hafif olması yetmez mi dersiniz? Bana kalırsa hem yeter hem artar. Fakirlik zenginlikten hayırlıdır çünkü malın azlığı çokluğundan hayırlıdır.

Ey fakirliği ayıplayan zavallı insan, görmüyor mu-J sun zenginin aybı eğer düşünsen daha büyüktür. Seı Allah'a asi olarak günahlarla birlikte zenginlik iste/-sin halbuki fakir olsan bu günahı ve isyanı yapamj sın. Müellif, fakih Semerkand'lı der ki: «Fakirlik ginlikten efdaldir» ve bunu Gazali ve sair büyükler' de söylemişlerdir lâkin zenginliği  kimse ayıplamamıştır ve zenginlik ayıp da değildir. Görmez misin Res/ulte sallallahu aleyhi ve sellemin Ashabının içinde/okr zenginler vardı onların hiçbirisi ayıplanma mişm". ~" zenginlik ayıp olsaydı. Rasûlullah onları bunu yapmadığı için zenginlik mezmum ayıp da değildir. Ayıp olan sahibinin o haram ve günah yerlerde kazanıp yine gf*1.... bu_ ram yerlere harcamasıdır. Lâkin burada^/!1 \f   ,    ve gün için değil belki evvelki müslüman/1^11 ?r   bu_ yine o devirdeki müslüman kafirler ı-^'nda ır> gün ise zenginlerin de hali malûm : günkü fakir hem sabırlı hem irfanl/"' bı gl ,' „ vp üç-beş gün açlıkla kimseye halleri/ anlatf    fLL kimseden de bir şey istemezlerdi. *attâ ° ^n ür ki bir şeyh efendi müridleriyle seahat ederlerken uç gün olduğu halde kendilerine bi^afaka ve bıt *   , !. gelmemiş. Fakat onlar yine yoıarına devar" f  ."  „ ken dervişlerden birisi buldu^ bir karpuz kabuğunu almış. Şeyh bunu görünce on/meclislerinden kovmuşlar: «Haydi sen çahş, karnı/ü doyur. Bu iş senin har-

'gıldır

296/HADİSLERLE NASlHATLAI^

cm değildir» demişler. Yani beş günlük açlığa tahammül edemeyeni derviş bile almazlarmış. Sonra pek acıkıp takatsiz kalırlarsa ancak sabah veya akşam ekmeğini isterlermiş.

Orta tabaka fakirler için ise kırk günlük bir ihtiyatları olması caizdir, demişlerse de Hz. Ömer radı-^yalahu anh'in dilenen bir fakirin koltuğu altındaki topladıkları ekmekleri görünce elinden alıp develerin lüne döktürmüş ve «Sen fakir değil belki ekmek tüccarısın», demiş. Fakat ne de olsa saile, dilenciye çirkin muamele etmeyiniz, onu kovmayınız, azarlamayınız. Güzellikle onları uzaklaştırmak, az bir şey olsa da vererek gönlünü almak herhalde onu azarlayıp kovmaktan ijıidir.

I

^Sti^ûı

«SâilV gelince: (Onu) da azarhyıp kovma» mealindeki ay^ti unutma.

Eğer bh de öyle fakr u zarurete düşsek acaba halimiz nice olurdu. Evet dilencilik hem ayıptır hem de günah. Baksanıza yarın kıyamet gününde onlar yüzlerinde et olmkdığı halde âdeta bir iskelet gibi haşro-lunacaklar. Oriun için Cenabı Peygamber Efendimiz böyle dilenen^A satılacak bir şeysini sattırıp, onunla bir balta aldırmA sapını da mübarek kendisi tedarik edip bir iple birü'i«te eline vermiş ve şöyle buyurmuş:

— Senin şu dağdan odun kesip getirip satarak iaşeni temin etmen, denmenden daha âlâ ve efdaldir.

Böylece işe alışaı^adam az zaman sonra zengin olmuştur.

İNDEKS

Abdullah b. Bûsr : 59 Abdullah İbn-i Ömer : 24, 79 Abdulhahk Gucdüvânî: 72 Abdulkadir Geylânî: 231 Abdurrahman b. Avf: 283 Adem (a.s.): 29,, 193 .Ahmed b. Hanbel: 111

Aişe (r.a.) : 184, 253, 283

Ali (r.a.): 40

Altın: 258

Amerika: 235

Amr Ibn-i Şuayb : 249 . Amr b. el-Cümûh: 167

Arabistan : 130. 256

Arş: 53

Avarif'ül-Mevârif: 135

B

Bahaüddin Veled: 99, 100 Begavi: 104 Bchlül : 202 Berât Gecesi: 162 Beytullah: 142 Buhârî : 7, 104, 140 Bustan'ül-Arifîn: 276 Büreyde (r.a.) : 165

N —

Câbir (r.a.): 64. 89. 229 Celâleddin Rûmî : 99

\

298/HADİSLERLE NASİHATLAR

Cezayir; 207 Cibril (a.s.): Cüneyd: 118

84, 214

D

Dahhâk: 87 Darekutnî: 113 Deylemî : 113

E

Ebî Hind ed-Darimî¦:  114

Ebû Ali ed-Dekkak : 38

Ebûbekir (r.a.) : 40, 71, 271

Ebû Cehil: 173

Ebü Dâvud : 46, 183

Ebû Eyyûb : 234

Ebu'd-Derdâ : 81. 160

Ebû Hafz (r.a.) : 71

Ebû Hureyre (r.a.): 49, 56. 79, 82. 84, 93, 96, 155, 163, 257

Ebû Hasan'il-Hatkânî: 202

Ebû Nuaym: 104 113

Ebû Malik : 41

Ebû Musa'l-Eşa'rî : 63

Ebû Said'il-Hudrî: 58, 88

Ebû Süleyman ed-Darânî : 199

Ebû Şeybe: 285

Ebû Talib Mekkî : 273

Ebû Ümamc : 56, 171

Ebû Zer : 47. 54, 285

Enes (r.a.): 72, 86, 108. 111, 155, 240, 28S, 294

Emir Sultan -.264

Esma Bintî Yezîd: 254

Esma binti Zeyd : 255

Et-Terğîb ve't-Terhîb: 74

Eyyûb (a.s.) : 39

Firavun: 173

İNDEKS/299

Gazali: 31, 74, 77, 118. 205 Gümüş : 258

H

Haccac-ı Zalim :  103, 184 Hacı Bayram Velî: 264 Hacı Mustafa Feyzi ef. : 32 Hâmân: 193 Hasen Şâzelî: 264 Hatem-i Esâm : 271 Hatice (r.a.) : 277 Hazînctü'I-Esrâr: 118 Hırka-i Saadet: 118 Hırka-i Şerif camii: 118 Hilye: 113

Hind binti Hübeyre: 254 Hüdâvendigâr camii : 278

1

lbn-i Atâ: 38

İbn-i Abbas : 62, 75, 85. 155, 285

lbn-i Asâkir: 114

lbn-i Hıbban : 88, 225

lbn-i Kaniin: 104

îbn-i Mcs'ııd : 131

lbıı-i Ömer: 48, 110

İbrahim Edhem: W8

lbn-i Şirin: 199

İbrahim El-Havass: 38

İmam Ahmed: 41, 79, 131, 254

lmam-ı A'zam: 283

İmam Beyhâkî: 42

İmam Buhârî: 84

İmam-Deylemî: 111

İmam Mâlik : 30, 111

İmam Neseî: 88

300/riADISLERLE NASİHATLAR

İNDEKS/301

tmam Nevevî : 24

tmam Sevrî: 270

tmam Şafii: 225

tsa (a.s.): 53. 85, 126, 184

İskender: 124

tsmail (a.s.): 57

İsmail Hakkı Bursevî : 10

İsrafil: (a.s): 193

K

KaTj b. Ucre: 213

Kanunî Sultan Süleyman : 32

Kânın: 193. 246

Kenânî -.120

Kızılbaşlık: 37

Kudüs: 59

Kûtü'l-Kulûb : 273

N

Nakşibend Bahaüddin : 31 Nasr b. Muhammed b. İbrahim : 276 Nuh (a.s.): 56. 98 Nüzhet'ül-Mecâlis : 40, 190'

O. Ö

Osman (r.a.): 40, 42, 283

Ömer (r.a.) : 40, 58, 71, 77, 97, 197, 235, 279. 296

Rabiatü'I-Adeviyye : 205, 270 Rafızîlik: 37 Ramazan-i Şerif: 215 Râmuz : 100 Reyyân: 210

Leyle-i Kadr: 215

M

Masonluk: 44

Menderes : 32

Meryem: 53, 85

Mevlânâ: 264   .    .      ,

Mevlid: 82

Muaz: 71, 86

Muazb. Cebel: 25

Muaz İbn-i Enes : 166

Muhammed b. Ka'b : 282

Muhasibi: 40

Muhyiddîn Arabi: 139

Musa (a.s.) : 88, 200, 246

Mücâhid: 293

Müslim : 7, 46, 57, 82, 86, 140

Sadaka-i câriye : 3 Said'il Hudrî: 63, 66 Said b. El-Müseyyeb : 283 Salebe: 244 Sevbân: 60, 113, 254 Suudi Arabistan: 293 Süryan b. Uycync : 283 Süfyaıı-ı Sevrî: 87 Süleyman (a.s.): 124, 131 Süleyman Çelebi: 82, 209 Süleyman ed-Darânî: 271

Şiilik: 37 Şureyhbil : 104

•**•;.

302/HADlSLERLE NASİHATLAR

Taberânî : 62. 64, 79, 110 Talha (r.a.): 208 Talha b. Abdullah : 283 Tenbîh'ül-Gafilîn : 276 Tevelli: 263 Tirmîzî : 57, 58, 86

U

Ubâde b. Samit: 85 Uhud muharebesi: 208

Ü

Obey b. Halcf : 193

üftâde Muhammed Muhyiddin : 264

(İmame (r.a.): 211

üsame (r.a.) : 24

V

Vchhabilik: 37

Veysel Karânî: 25, 202, 264

Yâlâ b. Şeddad : 89

Zeycl b. Erkâm : 87 Zulm : 105 Zünnunî : 113 Zübcyr b. el-Avvâm : 283

Dünyanın bütün nimetleri fâni! Bugün sağ iken bir de bakarsınız ölmüş veya göçmüş derler. Bugünün varının yarın yok olmakta olduğu apaçık hepimizin gözleri önündedir. Bu fâni dünyanın fâni olan nimetlerine alda-mp Hakk'ın zikrini, fikrini, ibadet ve tâatını bırakmak kadar acı bir şey yoktur. Binaenaleyh, cennete kolayca girebilmek isteyen her müslümanın ilk vazifesi nefsin ve şeytanın elinden yakayı kurtarıp Hakk'ın emrine mün-kad olmaktır. Başka çare de yoktur.

Bunun için en güzel çare tevhidi mümkün olduğu kadar çoğaltmak ve ehl-i sünnet akidesine mensup dindar, sâlih, zâhid, âbid, âlim ve fazıl kimselerin sohbetlerine devam, namazları cemaatla kılmaya çalışmak ve yine İslam cemaatının her türlü faydaları ve çıkarları için elinden geldiği kadar hem de yılmamak şartı ile çalışmak gerektir.

Sonra müslümanın daima uyanık olması, dost ve düşmanını iyice belleyip müslüman aleyhdarı propagandaları hem dinlememek ve onların ağızlarının cevabını iyi bir şekilde vermek lâzımdır. Yalnız, sahte, uydurma seçim müslümanlarma aldanmamalarmı da hatırlatmayı vazife sayarız.