Mehmet Zahit Kotku _ Tasavvufi Ahlak Cilt2 - Tasavvufiahlak
Tasavvufi Ahlak Cilt 2
MEHMED ZAHİD KOTKU
İÇİNDEKİLER
TASAVVUF RİSALESİ...............................................1
Mürşidin Gerekliliği.......................................................1
Seyr ü Sülûkda Başarı Şartları .....................................2
Sâdıkların Vasıfları....................................................4
Hazret-i Üftâde ile Aziz Mahmûd Hüdâî (k.s.)'nin
sülûklerindeki sohbetten parçalar...................................7
İstiğfar ve Tevbe......:..................................................7
Eâzım-ı Halvetiyeden Dede Örner-i Ruşenî Hazretlerinin
vuf u Ta'rifi.......................................................21
Tasavvuf ve Mutasavvıf .....,..............................r........22
Ahlâk Dersi ............................................................25
Üstâz-ı Muhterem Gümüşhaneli Dergâhı Son Post-Nişîni Mustafa Feyzî b.^Emrullah-ı Tekirdâğî'nin Esnâ-yı Halka-yı
Zikirde Söyledikleri İlâhî............................................27
Tasavvufun Hakikatleri.............................................30
Cennet ...................................................................35
Kabil* .....................................................................37
Zikrullanın Lüzum ve Faydaları ..................................38
Zikir Kelimesinin Ma'nâları........................................40
Kitab-ı İlâhî'de ve Sünnet-i Seniyye'de Zikrullaha Ait Bazı
liller........................................'.'...........................41
Zikirle İlgili Sünnet-i Seniyyedeki Deliller .....................41
Sadaka :'.................................................................46
Zikrullahm Efdaliyyetine Dâir Ulemâ-i Zev'il ihtiramın Sözleri 50
Zikr-i Cehrî ve Zikr-i Hafî .........................................53
Cemâatle Zikir ile, Münferid Zikrin Farkı .....................57
Yalnız Başına Yapılan Zikrin Faydaları.........................60
Zikrin Edebleri......___:....'.......................................61
El Öpmek Hususundaki Hüküm .........................•........63
El Öpmek bahsine*<; Dört Mezhep İmamlarının Kavilleri ...66 Ulemâ veSutehâya, Ana ve Babaya Hürmeten Ayağa Kalkmak 68
Zikrullahm Vakitlere ve Mekânlara Mahsus olanı ...........69
Her Namazdan Sonra Okunan, Adedi Muayyen Olan Zikir,
Teşbih, Tahmîd ve Tekbirler ........................................71
Allah İsnvi Şerifi Hakkındaki Sözler ...........................72
Zikrin Terkinden Sakınmanın Lüzum ve Ehemmiyeti .......74
Zikrullahm Hulasaten Faydaları..................................76
İbnü Kayyim El-Cevzî Hazretlerinin Zikrin Faydaları
Hakkın da. Verdiği Ma'lûmat ......,................................79
Zikrullahm Kısımları................................................88
Zikirde Teşbih Kullanmak .......................................İ89
Sabah Namazından sonra olan Zikrullahm Hükmü.........90
Zikrin Nev'ileri........................................................92
Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerinin Bir Adı da Resûl-i
Melhame'dir............................................................97
Göz Göre Göre Tehlikeye Atılmak .................:.............101
Şehîdlik ve Gaziliğin Ecir ve Mükâfatı ........................103
Büyük Günahlar .....................................................105
İbret Verici Bir Vak'a...............................................107
Cihâd Ruhundan Uzak Bir Nesil ................................110
Serbest Meslek ve Devlet Kapısı .................................112
Halvetlerin Lüzumuna Dâir......................................122
Zikrin ve Halvetin Faydalan .....................................138
Eş-Şeyh El-İmâm İmâd-üd-dîn El-Vâsıtî'den İktibaslar ...150
Hülâsa ...................................:.............................156
ÂDÂB RİSALESİ...................................................159
TARÎKAT-İ ALİYYE-İ NAKŞİYYE ÂDABI VE SÂDAT-I
NAKŞIBENDİYE ....................................................161
Neseb-i Ma'neviye...................................................171
Silsile-i Şerif..........................................................176
Sâdat-i Kiramın Şemailleri, Vasıfları, Sözleri ................179
Seyyid-i Kâinat Hazret-i Muhammed Mustafâ ..............181
Ebû Bekri'n-is-Sıddîk..............................................181
Selmân-i Fârisî.................,.....................................182
Kasım İbni Muhammed...........................................183
Cafer Sâdık...........................................................184
•Bâyezîd Bestâmî.......................-..............................18^
Ebü'l Hasan-ı Harkânî.............................................185
Ebû Aliyyini'l Fâremedî...........................................185
Yûsuf Hemedânî....................................................186
Abdülhâhk Gucdüvânî.............................................186
Ârif-i Revgirî ......................'...................................187
Mahmûd-üFağnevî.................................................187
Alî Râmitenî...........................................,..............188
Muhammed Baba Es Semmâsî..................................188
Emîr Külâl.............................................................189
Mehmed Behâeddîn Nakşibend .................................190
Alâeddîn Attâr ..........,............................................190
Yâkûb-u Çerhî .......................................................191
Ubeydullah-ı Ahrâr.................................................191
Muhammed Zâhid Parsa ..........................................192
Dervîş Muhammed..................................................192
Hâcegi Emkenekî .....................................................193
Nluhammed Bakî ...............................•.....................193
İmam-ı Rabbânî Ahmed Fârûk Serhendî............-.........193
Urvetü'l Vüskâ Muhammed Ma'sûm ....................,___194
Şeyh Seyfüddîn......................................................194
Seyid Nûr Muhmmed Bedvânî...................................195
Habibullah Mazhar Cân Şemsüddîn ...........................195.
Alî Dehlevî Şâh Abdullah.........................................196
Mevlânâ Hâlid Ziyâeddîn-i Bağdadî...........................196
Mevlânâ Hâlid (k.s.) Hazretlerinin Bazı Beldelerdeki
Halifelerine Vasiyyeti .......................................e.......202
Mevlânâ Hâlid (k.s.) Hazretlerinin Mürîdlerine Vasiyetleri 204
KİTÂBÜL-EDEB....................................................206
Edeb, aklın dıştan, huzur içden görünüşüdür ................206
Mürîde Lâzım Olan Âdâb ve Şerait ............................218
Müridin İhvânıyla Olan Hâlât ve Âdabı ......................222
Meşîhat Âdabı.................................................'......225
KİTÂBÜ'L-EZKÂR.................................................233
Kalb.....................................................................235
Sohbet ve Rabıta....................................................239
Ezkâr.................:.................................................244
Zikrin Başlıca Âdabı ...............................................244
Nefy-ü Isbât...........................................................248
Murakabe .............................................................250
Silsile-i Serhalka-i Hâcegân Hoca Abdülhâlık Gucdüvânî
Hazretlerinin kelimât-ı kudsiyeleri ..............................251
(k.s.) Tefrika, Vesvese, Kabz......................................255
Teheccüd ve Nafile İbâdet ........................................256
Fena ve Beka.........................................................261
Âdâb-ı Zahire Maa Hak Sübhânehû ve Teâlâ .263
Hazret-i Peygamber (s.a.s.) Efendimizin Hazret-i Alî (k.v.)'ye Vasiyetleri...............................# 264
TASAVVUF RİSALESİ
* İt
s » -
TASAVVUF RİSALESİ
(Azîz Mahmûd Hüdâî Hazretleri'nin eserlerinden)
Besmele, hamdele ve salveleden, Resûlullah'ın edebiyle edeb-lenen âl ve ashabına salât ü selâmdan sonra:
Mürşidin Gerekliliği
Tarîk-ı Hak'ka sâlik olmak isteyenlere, kısa beşer aklı kâfî gelmediğinden, talibi, matlûba ulaştıracak bir mürşid-i kâmil ve müeddib-i hâzik (mahir terbiyeci)'nin lüzumu hakkında, Resû-lullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri:
"Beni Allah u teâlâ terbiye buyurdu ve terbiyemi güzel eyledi." buyurmuşlardır. Ayrıca (men sebete nebete) demekle de, sebat edenin muvaffak olacağına işrâret edilmiştir.
TASAVVUF! AHLÂK II
Ashâb-v güzînden Âvf b. Mâlik (r.a.) buyururlar ki: Birkaç kişi Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin yanında idik. Bize
hitaben:
- Allah ve Resulüne biy'at etmez misiniz? buyurdular. Biz de:
- Yâ Resûlallah, sana biy'at etmedik mi? dedikse de kelâm-ı şeriflerini tekrarladılar. Biz de elimizi uzatarak:
- Ne üzerine biy'at edelim? diye sorduk. Buyurdular ki:
- Allah'a ibâdet edesiniz, şirkden sakınasınız, beş vakit namazı kıtasınız, hak sözü dinleyip itaat edesiniz ve kimseden bir
şey istemeyesiniz.
Râvî der ki: "Cemâat o akd ve biy'ate o kadar ehemmiyet verdi ki, birinin at üzerindeyken elinden bir şeyi düşse, kimseden alıvermesini istemedi."
Ve dahî, mürîd mürşidinden sırrını saklamayıp, buyurduğu emirden başka şeyle ve telkin ettiği zikirden gayri zikirle meşgul olmaya. Bulunduğu tarîki en hayırlı tarîk i'tikad edip, âdabına riâyette ihtimam ede. Açlığa, susuzluğa, uykusuzluğa, sükûnete ve halktan uzlete devam ede.
Seyr ü Sülûkda Başarı Şartlan
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) sülûkden fayda tahsili için sekiz şart
koşmuştur:
1 - Daima abdestli olmak,
2 - Halvete devam,
3 - Oruca devam,
4 - Sükûnete devam,
5 - Zikre devam,
6 - Hayır ve şer bütün hatıraları gidermek,
7 - Temiz i'tikad ve tam bir teslimiyet ile kalbini mürşidine
bağlamak,
8 - Allah'a ve mürşidine i'tirazı terk edip, kabz ve bastı Hâ-
lık'tan bilerek teslîmiyyet göstermektir.
Mürîd halvet ve inkiyad vaktinde kimseye kapı açmamalı, sohbet ve ziyaretten son derece sakınmalıdır.
Necmeddin-i Kübrâ (k.s.) der ki: Aynayı düşünelim. Onu
TASAVVUF RİSALESİ
yapacak âlât ve esbâb hazır olsa da ustası olmasa, o ayna vücud bulmaz. Kezâlik, Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)'nin dediği gibi, mü-rîdde yedi şart bulunsa da mürşidine rabt-ı kalb olmasa, o mü-rîdin kalbi safa bulamaz, yâ'ni matlûbu hâsıl olmaz.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri ibtidâ-i hallerinde Hak ile ün-siyet için halktan ayrılıp Hıra Dağında tenhâ olurlardı.
Tâlib, mücâhede ve azîmet yoluna teveccüh etmeli, müsâade ve ruhsat tarafını tutmamalıdır. Zîrâ terakkiden kalır. Haklı dahî görünse müridin üstâzma i'tirazı haramdır. Ahkâm-ı Şerî-âte hıyanet eden, esrâr-ı ilâhiyeye emîn olamaz, ya'ni lâyık olamaz.
İmâm-ı Ali (k.v.) buyurdular ki: "Kullan Hak'ka götüren bütün yollar kapalıdır, ancak Resûlullah (s.a.s.)'in izi üzerine gidenler müstesnadır!'
Bazı evliya, şarabı ağızlarına alsa bal şerbeti olurmuş derler, amma, büyük velîler, bu zaitlerin hâlidir diyorlar. Kâmil olan insanlar her şeyi yerli yerinde yaparlar.
Tarik-ı Hak, mücâhede ve müzayaka yoludur. Yoksa tarîk-ı müsâade ve rahat yolu değildir. Zîrâ seferdir. Seferse ateş azabından bir parçadır:
Âdaba riâyet etmeyenin sohbete hakkı yoktur.
Vecd alâmeti şudur ki, ne nefsini, ne meclisini, ne de söylediğini bilmez ve işitmez ola. Dilini gıybetten, kötü sözlerden ve bilhassa faydasız sözlerden sakına. Zîrâ zikrullah yeri olan kalb ve dil lâyıksız sözlerle kirlenmeye ki zikrullahdan mahrum
olmaya.
Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlar ki: "Dilini lüzumsuz sözlerden sakınan ve malının fazlasını infâk eden kimseye müjdeler olsun."
İmâm Gazâlî (k.ş,): "Şimdi insanlar bu hadîsin aksi ile amel
ediyorlar" demiştir.
Ebû Bekir (r.a.) da çok zaman mübarek ağızlarına çakıl taşları koyar, "Bunlar benim fazla konuşmama mâni olurlar" derdi.
Dilini boş ve lüzumsuz sözlerden koruduğun gibi, gözlerini
TASAVVUF! AHLÂK II
mubah olan şeylere bakmakdan dahî o derece korumak lâzımdır, denilmişdir.
Sâdıkların Vasıfları
(Âhiret için hazırlananlar, bu evsaflardan hisselerini alsınlar diye yazılmışdır.)
Sözlerinde sâdık olmakla beraber yalandan son derece sakınırlar ve "Yalan olarak insana her duyduğunu nakl etmesi kâfidir" derlerdi. Nefislerini ahlâk-ı zemîmeden temizleyip, ahlâk-ı hasene ile tezyîn ederlerdi. Nefisleriyle mücâhede edip, açlığa, susuzluğa ve şâir buna benzer şeylere sabr ederler, kimseye sû-i zan etmezler ve hakaret gözüyle bakmazlardı. Nefsin hoşlandığı kötü yerlere gitmekten ve arzularına uymaktan son derece sa-
kınırlardı.
Cûd ve sehâ, bezi ve atâ sahibidirler; yâ'ni çok cömerd olup iki cihanı kalblerinden çıkarırlardı ;ödünç para isteyen ihtiyaç sahiplerine geri almamak niyyeti ile verirler, eğer getirirse almazlar; zorlarsa, alıp başka bir fakire verirlerdi. Yolda bir şey dü-şürseler (ister para, ister kıymetli mal) dönüp almazlar, ancak düşen şeyin ziyanı ihtimâli olursa, orada bir müddet beklerler, ilk geçen bir fakire, "Bunu al" diye emrederler, bu suretle düşen malı geri alıp da kendi mallarına katmazlar ve ayrılırken de arkalarına dönüp bakmazlardı.
Fakr ve zillet, meskenet, huzû', huşu' ve tevazu' sahibi olarak dâima ve her işte adaleti gözetirlerdi. Münkirlerle oturmazlar, onlardan giyecek, yiyecek ve para kabul etmezlerdi. Vazifelerini tam vaktinde îfâ ederlerdi. Yarın kaygısıyla evlerini bakkal dükkânına çevirmezlerdi.
Hâtem-i Esam (k.s.) Hazretleri'ne, birisi, geçimini nasıl temin ettiğini sormuş; cevaben buyurmuşlar ki:
'¦ '--'M O 31aflı j
TASAVVUF RtSALESİ
"Yer gök Allah tt teâlâ'nın hazîneleriyle doludur, lâkin münafıklar bunu anlamazlar." (2/1).
Ma'rûf-ı Kerhî (k.s.) Hazretleri de, bir imâma iktidâ ettiler. Namazdan sonra imam efendi: "Bunlar tasavvuf ehli oldukları için husûsî bir gelirleri yoktur" düşüncesiyle, mumaileyhe, "Nereden yersiniz?" diye sorunca; cevaben: "Yazık senin arkanda kıldığım namaza" diyerek, "Namazı iade edeyim" buyurmuştur.
ŞİİR
Râh-i Hak gâyetile inceyimiş, Liyki, güçlük Hak'ka erinceyimiş.
İstediğini, Hak kolay götürür, Az zamanda muradına yetirür.
Nakd-i ömr-i azîzi verme yele, Her zaman fırsatı bil, geçmez ele.
Nefs bâdiyesinde kalma beyim, Türlü türlü nevaya dalma beyim.
Cem'u farkı ola kim anlayavuz, Hâtem-i enbiyâ yolun güdevüz.
Niee lûtfun görüldü ey Mevlâ, Eyle dahî ziyâdeler i'tâ.
***
Maârifden dem urur ba'zî eşhas, Geçinür bâde-nûş-ı meclis-i hâs.
(2/1) Sûretü'l-Münâfıkûn, âyet: 7
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
Velî, nefsi onun su'bâna (yılana) benzer, Dışı insan içi kaplana benzer.
Giyer gerçi çoğu kimesne sûfu, Velî, her hırka-pûşu sanma sûfî.
Tasavvuf nefsini pâk eylemektir, Fena ile onu çâk eylemektir.
Sakın bir lem'aya etme kana at, Çalış kim keşf ola nûr-ı hakıykat.
Huda'yı isteyen uysun imâma, Ki, ol irşada geldi hâs ü âma.
Delil Ol'dur Sırât-ı müştekime, İletür kişiyi dâr-ı naîme.
Kaçan gâlib ola hubb-ı Peygamber, Kemâle erer îmân ey birader
Azîz Mahmûd Hüdâî
Hazret-i Üftâde ile Azîz Mahmûd Hüdâî (k.s.)'nin sülûklerindeki sohbetten parçalar
İstiğfar ve Tevbe
İstiğfar, ahlâk-ı zemîmenin terkiyledir. Mertebe-i rûhda istiğfar, cehaletten kurtulmakladır. Mertebe-i sırda ise, Hak'tan gayrıdan halâs olmaktadır. İstiğfarın en yüksek derecesi, "Cümleyi bildim" demekten de istiğfardır. Zîrâ, ma'rifet iddiasında enâniyet mevcûddur. Lâyık olan cümleden fânî olmaktır. Bu da enbiyâ ve kümmel-i evliya mertebesidir. Halvetîler yedinci makamda bu mertebeye ulaşırlar. Celvetîlerde ise ehl-i sülük, her mertebede fena üzeredirler. Çünkü sülûkümüz tevhîd iledir. Tev-hîd ise vücûd vermez.
insan bir nüsha-i kübrâdır ki, envâr-ı ilâhiyyeye kabiliyyet-lidir. Onun için cemâlullah va'd olunmuştur.
Cenâb-ı Hak, Yüce Peygamberimiz (s.a.s.)'e hitaben:
"Beşeriyyet ile me'lûf olan Habîb-iEkremimîBeşeriyyet elbisesini nûr ile temizle" (2/2) buyurmuştur.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri duâ-yı şeriflerinde de, "Yâ Rab beni nûr eyle" buyururlardı. Bununla murâd, tevhîd-i hakîkiye vusuldür. Nitekim hakîki tevhîdde olan kimse, cümle eşyayı kendi ile beraber tevhîdde görür. Hazret-i Hüdâî buyurdular ki: "İştigâl zamanımda her şeyi kendimle beraber tevhîd eder görürdüm. Bir gün güya kalbimi yardılar, içinde olanı çıkardılar. Ondan sonra eski hâlim gitti. Ne keşf olunduysa, ondan sonra oldu, tevhîd ettikçe, mâsivâ nazarımdan gayb olurdu. İştigâl zamanımda her eşyanın tesbîhini işitirdim. Hattâ bevlimi haps ederdim ki, tes-bîh edenlerin üzerine vâkî olmasın.
(2/2) Müddessir Sûresi, âyet: 4
tasavvuf! ahlâk ıı
Bir gün Hazret-i Şeyhe dedim ki: - Bana bir halet vâkî oluyor ki cümle eşyayı mebde-i kadîminden görürüm. Buyurdu ki:
"Şu halet senin sıfatın değildir. Belki, hasiyyet-i tevhîddir; lâkin zuhuru, makam ve kabiliyyetine işarettir!' Yapraklar, kâğıtlar ve yeşillikler fena bulur. Lâkin onların hakîkati vardır ki, o fena bulmaz. Lâyık olan cümlesi tevhîd ile nefy oluna ve nazar hakîkate ola. Havâss-ı hamsenin en a'lâsı gözdür. Sonra kulak, dil, koku alma, temas ve yapışmaktır. Her ne zaman ki, gözüne tevhîd müyesser ola, sakın onu mertebe-i lisâna indirme ve kimseye açma. Sonra büyük zahmete düşersin. Hallâc-ı Man-sûr (k.s.), o sırrı keşf ettiği için başına gelenler geldi. Zîrâ keşf-i Rubûbiyyet haramdır, meğer ki irşâd için izin verile. O dahî ehline tekellüm eyleye. En iyisi orada muzmahil ve fena ola. Orada ancak bakî kalan, hayy u kayyûm olan Allah teâlâ'dır.
Dil ile tevhîd güzeldir. Fakat daha güzel olan tevhîd-i ef âl-dir. Tevhîdi, işlerinde, sıfatında ve zâtında kalbinden çıkarma, ona manî olan hâtıraları evvelâ terk, sonra nefy eyle; tabiî ferâ-iz ve sünnetten gayrisini... Ne zaman ki bir emir veya bir işi işleyip işlememekte şüphen olsa, hemen tevhîde baş vurup iştigâl eylemeyince o işi işleme. Tevhîdle iştigâl eyle ki, sana hakîkat aşikâr Ola ve müşkülâtın hallola. Zîrâ tevhîd zorlukların anahtarıdır. Meşâyih katında da iskât-ı izafettir. Lâyık olan mâsivâ-dan da sıyrılıp Hak'ka kul olmaktır.
Bâyezid-i Bistâmî (k.s.) buyururlar ki: "Her gün zikr ederdim, amma huzur bulamazdım. Kulağıma bir ses:
"Kul ol huzur bulursun. Kalbin hâli semânmki gibidir, semâ ba'zan açılır, ba'zan da kapanır. Kalb de böyledir" dedi. Fakat düşündüm ki, Arabistan gibi sıcak ülkelerde hava pek az kapalı olur, ekseriyetle açıktır. Şimalde ise ekseriyetle kapalı, hattâ çoğu zaman güneş, aylarca kendini göstermez, gündüzler gece gibi karanlık olurmuş. Böyle olunca, her kalb bir olmasa gerektir. Bazınım zulmeti çok, bazısının da nuru çokdur. Sâlike lâyık olan safâya şükür, kederlere sabretmektir.
Ya'kûb aleyhisselâm'm ağlaması, Yûsuf aleyhisselâm için de-
TASAVVUF RİSALESİ
ğildi. Yûsuf'a kavuşduktan sonra yine ağlardı. Hakîkaten terakki lütuf ile değil, kahr iledir. Hûd Sûresi'nin 112. âyetinden murâd "Emrolunduğun gibi hereket et" demektir ve cümle mâsivâdan geçmektir; hattâ ruhundan bile. Rûh safa mertebesinde mahcûb suretinde görünür. Maârif-i ilâhiyyeye kâbiliyyeti suretinde görünür. Hattâ Hazret-i Peygamberin sıfatında görünür.
îmân mertebesinde olan Cehennem'den halâs olur. Ayan mertebesinde olan Cehennem'i görmez. Şühûd mertebesinde olan Cenneti görmez. O Cennet içinde Cennet'te olur.
Rûh dâima taze yiğit şeklindedir. Âlem-i Zât'ta zaman, mekân, gece, gündüz yoktur. Bir kimse o âleme vâsıl olsa, kemâl-i letafetinden, Âlem-i Sıfat ef âlini beraber görür. "Allah'a vuslat yollan, mahlûkâtının nefeslerinin adedincedir" sözünün ma'nâsı kemâl-i mülk ve melekût mertebesindedir, demektir. Seyr-i tevhîd, mâverâ-yı ekvânda makbuldür. Enbiyânın seyri onda olmuştur. Yûnus Emre'nin seyri ekvânda olmuştur. Hallâc'ın seyri ise, melekût ve ekvân'da olmuştur. "Ekvân da basit değildir" sözü, vücûddan nâşîdir. Lâkin ahsen olan cümlesini nefiydir. Kemâl, fena ile olan iştigâldedir. Maksûd, fena ile hâsıl olur. Her şahsın mülk-i vücûdunda sülük için bir mahsûs yol vardır. Onu ancak ehl-i irşâd bilir. Tevhîdle iştigâl bu yolu. açar. Sana mürşid olur. Faraza, ben dünyâdan gitsem, sen de başka mürşid bulma-san, sana tevhîd yeter. Bir kimse haliyle:
(Yâ hû ve yâ men hû, lâ ilahe illâhû) bu teşbihle meşgul olsa, tasarrufa kadir olur. Kul ne zaman acze düşerse, hakikatin te'yîdi zuhur eder. Kemâl kudretiyle bütün belâları defeder. Enbiyânın ümem üzere zuhuru ve kudreti, acz-i küllî izhar için olmuştur.
Nâsm ayıplarına bakmakdan şikâyet ettim. Cevaben:
- "Her şeyin bir kemâl tarafı vardır, sen onu bilmezsin, kemâline nazar eyle" dediler.
Ondan sonra bütün halkı kutub gibi görür oldum. Sen de halâsım istersen hakîr gördüğün kimsenin elini öp, halâs olur-
tasavvuf! ahlâk ıı
sun. Her şeye hakikat yönünden bakmak lâzımdır.
Vahdetin ma'nâsı budur ki; Sâlikin vücûdu tecellî ile muz-mahil ola. Yoksa kul, Allah ola demek değildir. Melâike, her ne kadar zevkde de olsalar terakkileri yoktur. İnsanda olan mele-kiyyet ruhtan ibarettir. O, terakkî ve tedennîye kâbiliyyetlidir. Sırda terakki ve tedenni olmaz; beşeriyyet, melekiyyet ile muttasıf olmaz. Onun Hak'la münâsebeti vardır. Müşabehet yoluyla değil, belki rü'yet ve vuslat cihetindendir. Bir kimse Hak yolunu bilse de ona sa'y etmese, şiddetli azâb ile muazzeb olur. O da firkat azabıdır.
Terakkî zevkde olmaz, belâ ve mihnette olur. Tok olan taam istemez, aç olan ister.
Hak'kı iyi bilenler, niyyetierini tashih etmedikçe hiç bir amele
mübaşeret etmezler.
Mürşid-i kâmil olunca, hakikate, ölümsüz ulaşmak mümkündür. Şeyhin kemâli, mürîdi ol sultâna îsâl eder, o hazret de, bir anda Hak'kaulaştırır.İlâç, hazret-i aliyyesinden istimdâd ve
istişfâdır.
Fukara cümleten bir uğurdan kat' ederler. Belâ ve mihnete, ibtilâdan sonra bir uğurdan açılır. Ben de çok zaman mübtelâ oldum, defaten açıldı. Ancak lâyık olan odur ki, sâlik tevhîdsiz bir adım dahî atmaya. Bunu yaparsa ölünceye kadar huzûr-u kalb
ve teselli hâsıl olur.
Tabîat ıslâhında meyl-i nefsânî, kalb ıslâhında muhabbet, dkm^ olur. Vâdî-fhay-
lk^teTlîI mkTîn"olmaya On-
juhusj^yimdaask^snTm^ olur. Vâdîfhay
ret şüdurTriTsâlik KâBEını blk^teTvlîsuI mumkTîn"olmaya. Ondan sonra vücudunu ifna lâzımdır ki, vusule müsteîd olsun.
Nefsin ayıblarmın münkeşif olması, yer ve göklerin inkişafından yeğdir, ejdâjhr...
Keşf-i zamâir, tahliye-i kalb kabîlindendir. Yanındakinin kalbinde olan ona mün'akis olur. Amma, ehl-i vuslat bunlara iltifat etmezler. Seyyid Buhârî tarîkinde, rü'yâya ve havâtıra riâyet
ve amel etmezler.
Merâtib tamâm olunca, Cenâb-ı Hak enbiyâya mu'cize, evliyaya keramet ihsan eder. İstikâmetleri hasebiyle bu ihsan zail
TASAVVUF RİSALESİ
11
olmaz. Şuğülle hâsıl olan kerâmâtın bekası yokdur. Kâmillerin kerametleri kendilerinden zail olmaz ve lâkin izhar etmezler, zarurete düşmedikçe. Belki işleri Hak'ka tefviz eder ve mülkü sahibine teslim ederler.
Havâriyyûna nüzul eden sofra (Mâide), terk-i edeble ref' olundu. Biz ise her gün terk-i edeb ederiz de ref olunmaz. Onlarınki sıfattan, bizimki ise zâttandır.
İbâdet, suver (şekil) ile olmaz, ancak vücûd-u mutlak ile olur.
Nefsi, ahlâk-ı mezmûmeden tasfiye Hak katında makbuldür. Kalbi küdûrâttan saykallansa (cilâlansa), onda her şeyi görür. Lâyık olan odur ki, o zaman Hak'dan gayrıya kalbini tev-cîh etmeye.
Eşref-zâde der ki: On sekiz şeyhe vâsıl oldum, dördünü kâmil buldum ve birinde kemâle vâsıl oldum. Kâmiller, kemâlden evvel mürîde izin vermezler. Ehl-i taklidin iznine i'tibar yokdur,-izn-i hakîkî, âlem-i ma'nâdan "min indillâh" verilir. Hakikatte "Ülül-emr", mürşid-i kâmildir. Ehlinden izin, emîr-i Hak'dan izin gibidir. İrşâd ve va'z, ilm-i zahir ile değildir. Lâyık olan tev-hîdle iştigâldir. Hâzırûnun hâline münâsip olan tulü' eder. İmdi sen bu üslûb üzere eyle.
Zâhid, insanlar indinde mahbûbdur; arifi ise, halk pek sevmez. Hak Sübhânehû ve teâlâ'nın gayreti, halkı, arifi sevmekten men' eder.
Meczûblar, bir şahsı irşada kadir değillerdir, Avam seviyyesine iniş, terakkiye mâni' değildir, Seyrin iktizâsı, mâsivâdan alâkaları kesmektir, Tabîat afatında asıl, açlığa sabr eylemekdir.
Hazret'i Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, Mi'râc'da Cenâb-ı Hâ-hk'dan haber verdi, mahlûku olan ruhu niçin bilmeye? Binâenaleyh, ruhu ve kıyametin ne zaman kopacağını da bilirdi.
Âlem-i mülkde riyâzat, ifratla tefrît arasında i'tidâl-i gıda iledir. Sâlik âlem-i mülkde havâtırdan halâs olamaz, ancak tev-hîd ile define kadir olabilir. Melekûte vâsıl olunca, yâ'ni kendisinde melekiyyet hâli hâsıl olunca havâtırdan ve ahlâk-ı nefsâ-
12
TASAVVUF! AHLÂK II
niyeden tamamen kurtulur ve nazarında mâsivâ kaybolur. İşte ancak o zaman, tâlib vartadan ve yolda kalmakdan kurtulur.
Nefis ayıplarının bilinmesi, arz ve semâyı keşifden hayırlıdır. "Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz" sözü bir hakikattir. Yer ve göklerin keşfi, seyr-i mahzdır. Bu anda faydası yok-dur ve nefsi ıslâh etmeden devamı da, boşunadır.
Tabiat ve nefis mertebesine keşif olmaz. Keşif mertebe-i ruh1 tadır. Mertebe-i Sır ise, fena ve tecellî makamıdır; zîrâ seyr-i acâib, talibin matlûbu olan hakîkate vusulüne manîdir. Nebiy-yi zîşân (s.a.s.) seyr-i İlallahta melekûte iltifat etmedi, tâ Hak'ka vâsıl oluncaya kadar. Ba'de'l-misâl Cenneti şey'en-fe-şey'en gördü. Seyr-i melekût gerçi makbul ise de, müşahedeye nisbetle bir şey değildir. (Hasenât-ül-ebrâr seyyiât-ül-mukarrebîn) buyurulmuşdur. Ya'ni: Ebrârm iyilikleri, mukarrabîn indinde seyyiât sayılır, de-
mekdir.
Nefis çoğu zaman açlığa aldırmaz. Onun kaygısı hubb-ı riyasettir. Fırsat bulsa, fir'avunluk da'vâsı peşine düşer. Acz, inâyet-i Hak'la, nur-i tevhîd ve zikrullah ile hâsıl olan bir hassadır. Tasavvuf, başından sonuna kadar iki şeyden ibarettir: Biri: Lâ ilahe illallah ile Cenâb-ı Hak'ka terakkî, diğeri de Muhammedü'r-Resulullah ile şol âleme tenezzüldür. Terakkî rûh ve sırra aittir. Âlem-i mülkde tenezzül, şeriat ve tarîkate riâyetle olur. Bütün ulûm-u evvelîn bundadır. "El-ilmü noktatün kesserehü'l-câhilûn" (İlim bir noktadır, onu cahiller çoğaltır) buy-
rulmuştur.
Şeyh, müridin riyâzâtında ifratını görürse, onu durdurur, ihmâl ederse mürîd ilhâda düşer.
Zikrullahta olan âsâr, ıslâh-ı riefsle zahir olur.
Süleyman aleyhisselâmm yüzüğünde tevhîd-i şerîf yazılmıştı. Parmaklarına takınca, halkın gözünden kaybolurdu. Halk görmek isteyince, "Allah'ı zikr edin" buyururdu, zikr edince görürlerdi.
Riyazet de, kulu Hak'ka ulaştıran bir yoldur. Lâkin terk edilince o hal ondan gider. Terk-i dünyâ, terk-i cisim, terk-i nefs, terk-i rûh ve terk-i sır demekten murâd şudur ki: Cenâb-ı Haktan bir te'sîr gelince, sâlikin vücûduna nefste, rûhda, sırda yer-
TASAVVUF RİSALESİ
13
leşir ve her biri salâh bulur. O demek değildir ki yok olur.
Mevlânâ'nın oğlu Divâne Çelebi'nin keşif ve kerâmâtı zahir idi. Vefatı esnasında, "Meğer biz sırât-ı müstakimden gafil imişiz" diyerek, çok âh edip nedamet etmiştir.
Keşif ve emsalini görmek, yoldan çıkmağa sebep olur. Amma alâ vech-i kemâl, tecellî-i Zât ancak ehl-i tevhîddedir. Kalbe safa gelse uyanıklıkta da görür, keşf-i zamâirde ya'ni içleri keşif de hâsıl olur. Bizim tarîkimiz erbabı bunu işlemezler ve murâd dahî etmezler. Zîrâ enbiyâdan sâdır olmamıştır; meğer ki lâzım gele. Bu ancak evliyâullahm hassalarındandır. Kendi halleri olmadıkça söylemezler. Fakat bunların dışında öyleleri vardır ki, akıllarına ve dillerine ne gelirse söylerler. Bilhassa taklîd yoluyla hezeyana düşerler. İşte bunlar, maazallah, küfre düşerler de haberleri bile olmaz.
Sâlike lâyık olan, evvelâ nefsini tabîat muktazâlarindan son derece men'e çalışarak, şerîate tevfîk hâsıl oluncaya kadar tev-hîdle iştigâl etmek ve keşif hâlini kimseye söylememektir.
Taamını âdet üzere ye. Zîrâ ben Hak'ka riyâzat ile vâsıl olmadım. Kazancım helâlde ara ve geceleyin fukaranın taamına sarf et. Gerçi dört imâm sülük yolundan Hak'ka vâsıl olmadılar; belki, akıl ve ma'rifet yolundan vâsıj-ı Hak oldular.
Lafza-i Celâl'in telkîninde cemîrjujıâ^ivâ kalbten çıkarılmak
~~**~"~Ku?ân, mazhar-ı sırdır. Hadîsjl_kudsî, mazhaf-ıjrûhdur. Hjidjs-i ^^ajrAejrîIjrj^h^r^^^mdir, "
Oğul! Allah'a tevekkül eyle. Tevekküle lâyık olana tevekkül eyle. Onsekiz yaşımda iken Şeyh Hızır efendi âhirete intikâl etti. Bana rü'yâda birkaç damla vâki' oldu. Her ne gördümse ondan sonra gördjim ve âkm-i istiğraka düşüp, yedi günde seyr eyledim. Bu fetih bana her gün kaplıca yolunda iki kere gidip gel-, mek yüzünden açılmıştır. İhsan rûrui gelip gider bir nesnedir ki, kalbe teveccüh yoluyla zahir olursa, o keşiftir. Hak teâlâ dâima hâlikıyyet üzeredir. Beş avalim zahir olur. İnsan gelir, enbiyâ gelir, belki vâriddir ki, onda, birçok Mahmûd Hüdâîler ve Üftâdeler söyleşirler.
Bir gün Mevlânâ (k.s.)'ya Mesnevî'yi bilmem dedim, bana
TASAVVUF! AHLÂK II
ma'nen ta'lîm buyurdu. Yedi mertebeden ma'rifet hâsıl oldu. Te'sîr olmasa olur muydu? En azı budur ki, tâlib-i Hak'ka büyükler tarafından duâ edilse, duaları sebebiyle Allâhü teâlâ ona yardım eder. Fukaraya muhabbet, talibi, matlûbuna eriştirir.
Sülûkum zamanında bana bir hâl ânz oldu. Nazarımda bütün mahlûkât kayboldu. Ben o halde istiğraka vardım. Yedi günde birçok işler bana açıldı. Bu hal ba'zı ehl-i sülûke menâmında (uykusunda), bazısına beyne'n-nevm ve'1-yakaza (uyku ile uyanıklık arasında), bazısına da yakında hâsıl olur. Nitekim bana ya-kînda müyesser oldu. Halk içinde yürürdüm, fakat halkı görmezdim.
Bir gün Câmi-i Kebîr'de bu hal. ânz oldu; Azametullah tecellî etti. Nefsim öylesine hakîr oldu ki, güya hiç bir şey olmadı. Ondan sonra muzmahil oldu ve âlem benden kayboldu. O zaman dedim ki: "Sultân-ı celîl ile, abd-i zelilin ne münasebeti vardır ki, ben Hak'ka visale lâyık olayım?""
Hazret-i Şeyh buyurdular ki: "Bu hâl tevhidin hediyesidir, şükret'.' Burada şükür demek Eşşükrü-lillâh demek değildir, belki
tevhidini artırmakdır.
Hatırat (Havâtır) dört kısımdır: Şeytanî, nefsânî, melekî ve rahmânî. Rahmanı değişmez ve yanlış olmaz. Amma şimdi bizden sâdır olan nefsânîdir. Rûh mahlûkdur, kadîm değildir. Allâhü teâlâ'nın beka vermesiyle beka bulur. Bu da demek değildir ki, Allâhü teâlâ'nın bekası gibi ola. Zîrâ onun bekâsını ta'ri-fe hiçbir kimsenin kadir olamayacağına inananlardanız. Umarız ki, bizim ruhumuz da Allâhü teâlâ'nın beka verdiği kullardan ola. Beka tecellî eyleyince maslahat yeter.
Avamın ruhu kurt şeklinde, kurt gibi görünür. Ehl-i takvanın civan şeklinde, kâmillerin ise gayet ahsen suret üzere görünür. İnsan ruhu, beden habsinden kurtulsa, dünyayı doldurur.
Kayser-i Rûm'un elçisi, Hazret-i Ömer b. Hattab (r.a.)'a gelip huzurunda titremesi ve ruhun keyfiyetinden suâli üzerine, Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdular ki: "İnsanın bir ruhu vardır, dünyâyı doldurur". Elçi dedi ki: "Bu azîm cüsse bu dar bedene nasıl sığar?" Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdular ki: "Cenâb-ı Hak ruhu esmâ-i şerîfinden bir isimle dürdü, bu bedene yerleştirdi. Kud-
TASAVVUF RİSALESİ
15
retini de bu suretle izhâr etmiş oldu!' (Bugün gözle göremediğimiz atom zerrelerinden ne büyük hârikalar meydana gelmekte olduğu hepimizce bilinen ve görülen şeylerdir. Ruhun bedende saklanması, artık akla sığmaz bir iş olmasa gerektir). Şu dediklerimiz evliyalara aittir. Enbiyâda ise, ne mertebeler olmak gerektiğinin idrâki zor değildir sanırız.
Allah hakkı için bütün âlem, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin ruhuyla dolar. Rûh-u şerifleri işitir ve cevap da verir. Ancak şol kimse gerek ki, onu duyacak kulağı ola, Abdülaziz Deb-bağ (k.s.) Hazretleri gibi. (Mumaileyhin el-İbrîz adlı eserini okumayı tavsiye ederiz).
Eğer Şerîat tarafında feyz olmasaydı, asla bir şeye kadir olmazdık. Ne ben söylemeye, ne de siz dinlemeye muktedir olamazdık. İmdi onun kereminden istimdâd eyleriz.
Rûh ile sır arasında bir mertebe vardır ki, ona Vâdî-i Hayret derler. Tâlib, ruhu ile matlûbunu bilir, lâkin ona vâsıl olamaz. Hele mürşid-i kâmil yanında olmazsa, nice belâlara müb-telâ olur. Kâh mecnûn olur, kâh uygunsuz hareket izhâr eder. Hâlen bizim belâ saydığımız şeyler ona gelenlerin yanında hiçbir şey sayılmaz.
Velî odur ki, hakîm ola ve fitneye müeddî olandan kaça. Cömertlikte deniz gibi, Hak'kın tâatında esen yel gibi ola.
Vahdet-i vücûdun ma'nâsı; sâlik ne zaman mertebe-i tabia-ti, nefsi, ruhu ve sırrı kat'eylese ve cümleyi fânî eylese, ancak vücûdu zâtından olan Vâcib'ül-vücûd kalır. Bütün mümkinât, hattâ nefsi bile yok olur. Cümlesi mün'adim (yok) olunca, vücûdu zâtından olan Vâcib-ül-vücûd kalır. İşte vahdet-i vücûdun ma'nâsı budur. İlhad (inkâr) ehlinin zan ettiği gibi hulul ve itti-had yokdur. AJUahjnejçâgdjfl^münezzeh^^ Vâdbde mümkin olmak, mümtenİ'dTrT Mümkinde vâcibohnak, muhaldir. Ben dedim ki: "Sâlikte vücûd kalmasa Hak'kın cemâlini ne ile görür?" Buyurdular ki: "İnsanda bir vücûd-ı ma'nevî vardır, onunla görür, asıl vücûd fena bulsa nutfe-i imkân kalır, o gitmez!'
Nice günler beni bir halet ihata etti ki, gözümden eşya kalktı. Etraf-ı âlemden her ne varsa cümlesini görür oldum, ya'ni bu âlemdeki eşya kalkdı. Diğer âlemlerde her ne varsa cümlesini gör-
16
TASAVVUF! AHLÂK II
düm. Her neyi ki haber verseydim, vakıaya mutabık bulunurdu. Lâkin gördüm ki onun arkasında, onun gibi yetmiş makam daha var. En büyük mertebe ve makam fenâ-fillâh'dır. O ise, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin şefâatleriyle olur, riyâzâtla olmaz. Hattâ bir kimse kırk günde bir badem yese, asla bir şeye
kadir olamaz.
Enbiyâ-yı izam hazretleri, izhâr-ı havârık'tan (mucize göstermekten) kaçarlardı. İzhâr-ı havârık'ta izzet vardır; onlar ise dünyâ izzetine meyi etmezlerdi. Eğer hârika ve keramete kadir olup da izhâr ve iltifat etmezsen, sana yetmiş bin mertebeden fazla mertebe hâsıl olur. Rü'yâ ta'biri de ancak Allahü teâlânın nuruyla olur.
Tevbe ile murâd istiğfar değildir. Belki tedenniyi mûcib olan şeyi terk edib terakkiyi mûcib olanı işlemektir.
Lütuf kahr ile karışdıkda, cümlesi lütuf olur. Zîrâ lütuf kahra
gâlib olur.
Kalbin inkişâf ve inkıbazı, semâ gibidir. İnkişâfına şükr eyle,
inkıbazına da sabr eyle.
Havâtırı nefy etmek mahz-ı îmândır. Tevhîd o havâtırı izâleye yardımcıdır. Hattâ tevhîd, ağır yemekleri bile hazma yardım eder.
Ahlâkî mücâhededen bahs etmek, keşif ve keramet sohbetinden hayırlıdır.
Ba'zan sâlike bir hâl ânz olsa da, kendini tutamayıp sayha atsa, yâ'ni yüksek sesle bağırsa, bu hale, Resul-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri razı olmaz, men' ederlerdi. Onun için Eshâb-ı kirâm'dan bir kısmı, müşkülâtla kendilerini tutup seslerini çıkarmadılar.
Müşâhede-i Cemâl -bebeksiz- göz ile olur. O gönül gözü de
değildir.
Nefisle bir kere mücâhede, on yıl gündüz sâim gece kâim
olmaktan ve nafile ibâdetten efdaldir.
Tecellî sâlike vâkî olsa, onun ravhı (yani, letafet ve lezzeti), dimağı-ı ma'nevîsinden gitmez; hattâ vücudu çürüse bile.
Ben çok istiğfar ile emr olundum. Sen de istiğfara devam et. Tarîk-ı Hak'ta olmak üzere ölsen, kaza-i Hak'ka razı ol. İşini Hak'ka tefvîz eyle. Maksud budur. Buna makâm-ı teslîm derler.
TASAVVUF RİSALESİ
17
Mü'minin üç kalesi vardır: Biri zikrullah, biri Kur'ân-ı kerîm okumak, biri de mescidlerdir. Murada eren, mü'minin mu-sallîsidir. ,
Ne vakit ki, tevhîd kalbe vâsıl olsa, sahibi muvahhid olur, hattâ uyku halinde bile. Lâkin sünnet üzere uyumak lâzımdır. Tevhîde devam, bütün a'zâya tevhidin sirayetine sebeb olur. Öyle kimseyi Cehennem ateşi yakmaz; Halîlullah'ı yakmadığı gibi. Böyle olunca, nerede kaldı dünyâ ateşi yaksın?
Eşyanın tesbîhini işitmek iç âleminde tevhidin galebesidir.
Allahü teâlâya yol, mahlûkâtının nefesi adedincedir. Her biri bir yolla Hak'ka erişir.
Enbiyânın ruhu insilâhda olurlar ve bedenlerinden istedikleri zaman ayrılabilirler. Muhyiddîn-i A'râbî (k.s.) hazretleri ve şâir kümmel buna muvaffak olmuşlardır. Sofilerin: (Dil be-dest âver ki hacc-ı ekber est) dedikleri bundandır. Ya'ni gönüllerine sahip ve hâkim olan ve onları istedikleri gibi kullanabilen kimse, en büyük haccı yapmağa muvaffak olmuş demektir.
Anâsır-ı erbaadan mürekkeb olan insandan büyük kimya olmaz. İmdi insanın bir ruhu var. O kimse ruhunu vücûduna hâkim eylese, o zaman çok şeye kadir olur.
Vefk, gizli ve eseri zahir olan bir şeydir. Herkes bilmez. Bu vefk, bana da arz olundu, kabul etmedim.
Âşık ile ma'şûk arasında, gayet yakın bir yol vardır. Kur-biyyet ondan hâsıl olur. O yol muhabbet yoludur. Gerçi biz kadir değiliz amma lütf-i ilâhîden ümid ederiz ki, o yakın yoldan bizi kendine kavuştura.
Mülk ve melekût kişinin üstünde değildir, belki hemen yanı başındadır. Bir kimseyi nûr ihata etse zulmeti görmez, güneşe bakanın etrafındakileri göremediği gibi.
Hızır aleyhisselâmı görmek de herkese müyesser değildir. Her camide ve her duada hazır bulunur ve olup bitenleri görüp işitir. Fakat onu gören pek enderdir, gören de ekseriya teşhis edemez. Bazı ehlullah aynı anda on yerde görülebilir. Bu mümkündür.
Hazret-i Peygamber (s.a.s.) Sfendimiz, sekiz Cenneti bir habbeye almazdı. Zîrâ sekiz Cennet dahî mâsivâ-yı Haktandır. Bir
TASAVVUF! AHLÂK II
ûm sırrı tecellî etse, o
kimsede Lâ ilahe illâ hüve'1-hayyu'l-ka; kimse niâjıy^y^jıazaT_etmezr ~* "HNefse ağır gelenTÂTîâhüTeâlâ indinde makbul olur. Her acıda şifâ vardır. Ben şüğûl ile fariğ oldum ve çok zaman sıkıntı çektim. Bir kimse zahirde bir mahbûb sevse ve o mahbûbdan cefâ görse, ondan vazgeçtim der amma, kalbiyle demez. İmdi kalbinle Hak'ka teveccüh et, kâbiliyyet ihsana şart değildir.
Bir gün şeyhim bana duâ ısmarladı. Bu hareketi, bundan sonra benden âlî olursun demek değildi, belki bazı mertebelere vâsıl olursun demek istedi.
Teaddüd-ü enbiyâ tegayyür-ü zaman içindir ve vaz-ı ibâdet içindir. Şeriat ve tarîkatte kâmil olmayana hilâfet verilmez. Şeriat ve tarîkate riâyet edene, irşada izin verilir; fakat hakîkatden haber verilmez, ancak vuslat ile haber verilir.
Kadınların cum'a namazına gitmelerine mâni olunması, ancak kocanın hizmetinden kalmaması içindir, ondan başka mâni' yokdur. Onların âhiretteki tecellîsi erkekler gibi olmaz; yanlarında olsalar bile, hattâ bir makamda olsalar bile. Sâlik olmayan sâlik gibi göremez. Resûl-ü Ekrem'in (s.a.s.) ravzası yanında görünen nûr dahî böyledir. Kalbi açık olan o nuru görür. Hattâ duvarları ve kabri şerifi, safî nûr görür.
Kahve, tütün, tönbeki, afyon, esrar denen şeyler şarabdan daha kemdir. Zîrâ hamr, kırk günde gider, amma ötekilerden sıyrılmak çok müşküldür. Beras (kendir yaprağından yapılan bir nev'i afyon) da böyledir. Bu esrar denilen madde içildikte, insanı bir nevi' sekir veya cinnet-i muvakkateye dûçâr eder ki, bir takım akla sığmaz hâlâtı tahayyül ve kendini büyük bir kudret Sahibi farz eder ve eşyayı gayet büyük görür.
Bir kimse sıdk ile tasavvufa azimet etse, Allâhü teâlâ bizatihi onu kimseye muhtaç etmeden, katLı mesafe ettirerek vuslatı yaklaştırır. Ehl-i irşâd belli yerden zuhur etmez. Ak Şemseddin, Hacı Bayrâm-ı Velî, Emîr Sultan (k.s.) hazretlerinin seccadelerinde, evlâtlarından ehl-i irşâd gelmemiştir. İrşâd ehli, kâh mağ-ribden, kâh maşrıkdan zuhur etmişdir. Rical de böyledir.
Şeriat mutlak okuma yazma bilene münhasır değildir. Te-
TASAVVUF RİSALESİ
19
rakkî ve tenezzül hâlinin bilinmesi vâcibdir. Ulemâ, .nertebele-rince kemâldedirler. Zîrâ onlar ancak mücerred akıl ve ma'rifet ile tevhîde vâsıl olurlar. Sülük ve hal ile vâsıl olmazlar. Bütün kemâller makâm-ı ma'rifettedir, makâm-ı tevhîdde değildirler. Tevhîd makamının muktezâsı orada gayrı görünmeye, zîrâ mu-vahhid, muvahhade vâsıl olsa, o mahalde merâtib fena bulur.
Bir kimse reğâib namazı kılsa, kabirde o kimseye güzel insan suretinde gelirler. Tevhîde sa'y etmek gerektir. Bir veçhile ki, o tevhîdı sahibinden işide: Lâ ilahe illâ ene gibi.
Bize sûrî hac müyesser olmadı. Ma'nevî haccı Hak'tan umarız. Kâ'be'nin şerefi Hazret-i Peygamber'in şerefiyledir. Zîrâ o Sultan o topraktan gelmişdir.
Evvelce Hisar kapısından Kaplıca'ya inerdim. Bana sar'a üslûbu üzere insilâh olurdu. Amma yine aklım başımda olarak yürürdüm. Lâkin biz tez geçdik.
Tarîk-ı tevhîd lisân ile olmaz. Ehl-i irşada lâyıktır ki, vakıflarını evlâdına tahsîs etmeye. Belki irşâd mertebesinde olan kimseleri ta'yin ede. Gerekse o kimseler şark'ta veya garb'ta olsun. Meğer ki evlâdı sâlih ola. Eğer irşâd kabul eylese, onu Allah'tan bilsin, benden bilmesin ve beni ortadan kaldırsın. Bana, "Biz seni saadet veya şekavette bırakmağa kadir değil miyiz?" dedi. "Belî (evet)" dedim.
Ebdâl'm ma'nâsı: Ahlâk-ı zemîmeyi, ahlâk-ı hamîdeye teb-dîl demek olur. Bir kimse tasfiye-i kalb eylese, onun kalbinde İrâdetullah mün'akis olur.
Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) buyurmuşlar ki: "Yerler demir, gökler bakır olsa, rızkımın nereden geleceğini düşünmem!'
Ricâl-i gayb ve ervâh-ı kâmile sahipleri hayvan eti yemekten sakınırlar.
Maksûduna vâsıl olan kişi, vusûldan sonra bir pâdişâh olur ki, her mertebede lezzet bulur.
Hacı Bayrâm-ı Velî (k.s.) ilk şeyhliğinde, on kimseyi ücretle tuttu. Bunlar iki sene sonra aşere-i mübeşşere mesabesinde oldular. Sen öyle olma, nâsın eziyetine tahammül et ve çalış ki, enfâsından bir nefesi tevhîdsiz bırakmayasın. Bir zaman ben "Lâ ilahe illallah" derdim, tenezzülât nazarımdan gâib olurdu.
20
TASAVVUF! AHLÂK II
Cemaattan murâd, cemâat-i evliyâullahdır, ya'ni kalblerin içtimâidir. Kalbinde cem'iyet olmasa Câmi-i Kebîr sana fayda vermez.
Şeyhim akşam yemeklerini yatsıdan sonra yerdi. Pilâv pişirirken, etini, yağını, pirincini birden koyardı, gayet te leziz olurdu. Senin yanında taamın vücûdu ve adem-i vücûdu müsâvî olsun.
Vasilinin çok büyük belâsı vardır. Hattâ cümle ariflerin belâsı, onsekiz bin âlemin belâsı yanında bir nokta gibidir. Sıhhat-i mizacını gören onu zevk ve sefada sanır. Lâkin o büyük belâdadır. Fakat o belâda büyük zevk vardır. Onu ancak zevk ehli idrâk eder.
1
TASAVVUF RİSALESİ
21
Eazım-ı Halvetiyeden Dede Ömer-i Rüşenî Hazretlerinin Tasavvufu Ta'rifi
Tasavvuf, terk-i da'vâdır.
Tasavvuf, terk-i kıyl-ü kâldir.
Tasavvuf, hıfz-ı evkattır.
Tasavvuf, bâb-ı bezl-ü atadır.
Tasavvuf, hidâyet-i Haktır.
Tasavvuf, kitmân-i meânîdir.
Tasavvuf, vecd-i semâ' hâlidir.
Tasavvuf, terk-i tâmmât (2/3)dır.
Tasavvuf, beyt-i mihrü vefadır.
Tasavvuf, terk-i evtân, hecr-i ihvandır.
Tasavvuf, zamanı murakabe ve istikbâli muhasebedir.
Tasavvuf, Cenâb-ı Hak'ka rabt-ı kalbdir.
Tasavvuf, hüsn-i hulk ve edebdir.
Tasavvuf, yâr olup, bâr olmamaktır.
Tasavvuf, irâdettir.
Tasavvuf, bezl-i nefs ve rûhdur.
Tasavvuf, vakti ganimet bilmektir.
Tasavvuf, kabûl-i şer' ve terk-i tekellüfdür.
Tasavvuf, taarrüfdür, sâhib-i irfan olmaktır.
Tasavvuf, tevbe ve telkindir.
Tasavvuf, kalbi saf etmektir.
Tasavvuf, ulûm-ı enbiyâdır.
Tasavvuf, bütün ilimlerin zübdesidir.
Tasavvuf, içtihadın esâsıdır.
Tasavvuf, vahdet yolunu gösterendir.
Tasavvuf, bâtın-ı ilm-i şeriattır.
Tasavvuf, Cenâb-ı Hak'ka tevekküldür.
Tasavvuf, tarîk-i ehl-i vahdettir.
Tasavvuf, terk-i hubb-ü mâsivâdır.
(2/3) Tâmmât: Saçma sapan, iddialı sözler.
TASAVVUFÎ AHLÂK II
Tasavvuf, temennây-ı likâ-ı Kibriya'dır. Tasavvuf, terk-i âdettir. Tasavvuf, terk-i tasalluf (2/4)dur. Tasavvuf, rızây-ı Hak'kı celbdir. Tasavvuf, etvâr-ı kalbi bilmektir. Tasavvuf, Hak'kın bir şem'-i şu'ledârıdır. Tasavvuf, inâbettir.
Tasavvuf, kerâmet-furûşluk etmemektir. Tasavvuf, geçen ömür için teessüfdür. Tasavvuf, tahalluk ve telâttuftur. Tasavvuf, mâsebakdan sükûn-u kalbdir. Tasavvuf, zühd ve takvanın özüdür.
Tasavvuf, tarîkate muhkem bağlanmaktır.
Tasavvuf, havf ve heybeti def ile üns ve kurbdur.
Tasavvuf, mâye-i evliyadır.
Tasavvuf, fünûn-u kümmelînin umdesidir.
Tasavvuf, i'tikâdın kuvvetidir.
Tasavvuf, terk-i tealluktur.
Tasavvuf, dâima Hak'kı düşünmek ve zikr etmektir.
Tasavvuf, her halde ehlullaha tebettüldür. (Ehlullahla inzivadır.)
Tasavvuf, tenvîr-i kalbdir.
Tasavvuf, mâsivâyı görmemektir.
Tasavvuf, nefis ve şeytana esir olmamaktır.
Tasavvuf, varlıktan mürde, Hak'km varlığında zinde olmaktır.
Tasavvuf ve Mutasavvıf
İlk şeriat ile tasavvufu cem' eden, İmâm Kuşeyrî'dir. İlk söfî, Ebû Hâşim es-söfî el-Kûfî'dir. İlk söfî lâkabım veren Hasan-ı Basri Hazretleri ve Ahmed b. Hanbel b. Muhammed Şeybânî'dir.
Tasavvuf kitablarında görüp, onlardan toplayabildiğim malûmat ile mytasavvıfı tanımak isteyenlere şöyle târîf etmek mümkündür:
(2/4) Tasalluf: Öğünmek, yaltaklanmak.
TASAVVUF RİSALESİ
23
Hem de derler ilm-i ahvâl-i butun
İlm-i ahlâkdan ibarettir bütün.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretlerinin şu ta'rîfleri çok dikkate şayandır:
"Tasavvuf, kalbin Hak teâlâdan gaynsıyla alâkasını kesme-sidir ve gönül topluluğuyla zikruilah ve kendinden geçip Hak1 ki dinlemek ve emr-i ilâhîye ve sünen-i seniyyeye ittiba' ile ameldir."
Söfî "yer" (toprak) gibidir. Her çeşit pislik atılır. Fakat buna mukabil ondan hep iyi şeyler çıkar. İnsanların böyle kâmil olabilmesi ne kadar arzu edilen bir şeydir.
Tasavvufta mürîd, sâhib-i vakt olan kişidir; mutasavvıf ise, hal sahibi olandır. Müntehiye gelince, nefsine sahip ve hâkim olan kişidir. Bunların indinde en makbul olan şey, nefeslerini boşa kaçırmamaktır, denilmiştir.
Mübarek bir zât şöyle diyor:
"Tasavvuf üç hasletten ibarettir: Fakr-ü ihtiyâca temessiik, bezl-ü îsâr ile tahakkuk, arzu ve ihtiyarını terk etmektir!'
Tasavvuf, halkdan kaçmağa derler, Özü için Hak'ka yol açmağa derler.
Tasavvuf, satmamaklıktır keramet Keramettir denilmiş terk-i âdet.
O sofinin ki, vardır lâf-ı lûfi, Onu bil kim değildir merd-i sofi.
Dervişlik olaydı taçla hırkada, Ben de alırdım otuza da, kırka da.
Dervişlik başdadır, tacda değildir, Kızdırmak ateşdedir. sacda değildir.
Ararsan Mevlâyı kalbinde ara, Kudüs'de, Mekke'de, Hac'da değildir.
24
TASAVVUF! AHLÂK II
Ey tâbi-i nefs ü hevâ, Olmaktadır ömrün heba. Geçsin de artık mâsivâ, Gel halka-i tevhide gel.
Lâzım değil Leylâ sana, Elzem fakat Mevlâ sana, Evlâ bu yol evlâ sana, Gel halka-i tevhîde gel.
Artık uyan Allah için, Aşk-ı Habîbullah için, Boş durma zikrullah için, Gel halka-i tevhîde gel.
Tut şeyh-ı kâmil destini, Dest-i Hüdâ peyvestini. Gör sırr-ı vahdet mestini, Gel halka-i tevhîde gel.
Gir sen sarây-ı vahdete, Bak sırr-ı Vahdâniyyete. Ermek dilersen izzete, Gel halka-i tevhîde gel.
Kulluğunu her dem takın, Terk-i edebden çok sakın. Allah sana senden yakın, Gel halka-i tevhîde gel.
İsm-i A'zam hem dahî Esmâ-i Hüsnâ hürmeti, Yâ ilâhî, kıl kabul benden bu cüz'î hizmeti.
Ahmedü Mahmudu Muhammed Mustafâ'nın aşkına, Def'ü ref et hem kulundan cümle derd-ü nikbeti.
TASAVVUF RİSALESİ
25
İş bu na't-i pâki tahrîrden bu abd-i âcizin, Lütfü ihsanına yol bulmak durur hep niyyeti.
Çünki her bir kalb-i mü'min mu'tekiddir şöyle kim, Ol Resulün hürmetine müstecâbdır da'veti.
İşte ben de ism-i pâkine tevessül eyledim, Bana ihsan olsun için dû cihanın ni'meti.
Öyle Vehhâbu Kerîmsin sen ki ya Rabhe'1-ibâd, Cûduna nisbetle zerredir cihanın devleti.
Bahusus tuttum şefi' Dâreynde ben Peygamberi, Umarım hâsıl olur bu gönlümün her münyeti.
Hâsılı cümle günahdan eyle mahfuz bu kulun, Çünki yâ Rab pek zaîftir bu fakirin tıyneti.
Ahlâk Dersi
Sen usandırma eli, el de usandırmaz seni, Hilekârlık eyleme kimse dolandırmaz seni, Düşman elinden su içme, ol su kandırmaz seni, Korkma düşmandan ki ateş olsa yandırmaz seni, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
Hep geçer âlemde hiç bir hâlete yokdur sükûn, İstikâmet şerr-i a'dâdan seni eyler masun, Hak'ka bak, değmez teessüf etmeğe dünyâ içün, Halk eder esbabını Hak, hasmını eder zebûn, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
İster isen hıfz ede ırzın Hüdâ-yı lemyezel, Irzına a'dâyı bedhâhın bile verme halel, Tâ ezelden söylenir halkın dilinde bu mesel, Celb eder elbette insana mükâfatı amel,' Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
26
TASAVVUF! AHLÂK II
Kibre düşmez rûz-i ikbalin görüb ehl-i hired, Her günü bir leyi eder ta'kîb, her sebt'i ehad. Şeyl-i mevt ettikde berbâd ömrü, baht etmez meded Öyle âteşmeşreb olma hâk olur bir gün cesed, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni..
Halkı tahrib eyleyip de kendin âbâd eyleme, Bu cihanda ev yapıp ukbâyı berbâd eyleme, Nef'in için zâlim-i bîrahme imdâd eyleme, Âlemi tenfîr eden hâlâtı mu'tâd eyleme, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
Seyyiât, insana nefs-i kemterîninden gelir, Her hacâlet âdeme sû-i karîninden gelir, İzzet ü zillet mekâna hep mekîninden gelir, İstikâmet müstekîmü'l hâle dîninden gelir, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
At riyayı elden, ıslâha çalış ef'âlini, Boşboğazlık etme, tebdil eyle kıyl ü kâlini Sen ne türlü saklayım dersen de sû-i hâlini, Hak teâlâ senden a'lemdir senin ahvâlini, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
Hâline şeytan güler gördükçe sende gafleti, Üstüne güldürme öyle düşmân-ı bed-sîreti, Hâin olma ver emânetle cihâna şöhreti, Herkesin elindedir âlemde züll ü rif ati, Müştekim ol Hazreti Allah utandırmaz seni.
Zâmin-i kâmil olan erzaka, Hâlık'tır sana, Mâsivâya serfürû etmek ne lâyıktır sana, Iztırâbı celb eden meyl-i alâyıktır sana, Gayr için düşme lisân-ı nâsa yazıktır sana, Müştekim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni.
Gerek tasavvuf ve gerek ahlâk hakkında, ahlâkçıların söz-
TASAVVUF RİSALESt
27
lerini gördük. İyi insanın, kâmil ve olgun bir mü'minin nasıl olması lâzım geldiğini açık ve güzel bir şekilde dile getirmişler ve bizlere hem bilgi, hem de örnek vermişlerdir. Cenâb-ıHak(cc) Hazretleri hepsinden razı olsun. Bizlere de onların yollarından ve izlerinden gidebilmek şeref ve saadetini bahş etsin.
Müslümanlığın ne kadar büyük bir nîmet olduğunu bilmek ve gelecek nesillere bildirmek için, bizim de onlara birer örnek ve nümûne olmamız gerektiği cümlece malûmdur. Müslümanlığın kökü öyle başlar, sonu da öyle biter. İşte bu edebin sahibi olabilmek için büyüklerimizin sözlerine lâyıkıyla kulak verip, mû-cibiyle de amel etmek lâzım gelir. Bizden çalışmak; Cenâb-ı Hak da tevfîk, inayet ve hidâyet ihsan buyursun, âmîn, bihürmeti seyyid-il-mürselîn salâvâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn.
Üstâzı Muhterem Gümüşhaneli Dergâhı Son Post -Nişîni Mustafa Feyzî B.Emrullah-ı Tekirdâğî'nin Esnâ-yı Halka-yı Zikirde Söyledikleri İlâhî
Ey derde derman isteyen! Yetmez mi derd derman sana. Ey râhat-ı cân isteyen! Kurban oladır cân sana.
Yağma edersin varlığın, Gider gönülden darlığın, Mahv eyle sen ağyarlığın, Yâr olısar mihmân sana.
Sermâye bu yolda hemân, Teslim olur, buna inan, Sıdk ile Allah'a dayan, Etmez mi gör ihsan sana.
28
TASAVVUF! AHLÂK II
Tevhide tapşur özünü, Kimseye açma razını, Şeyh izine tut yüzünü, Şeyhin yeter burhan sana.
Yalnız kişi yol alamaz, Maksûdunu tez bulamaz, Bekle maârif kapısın, Yüz göstere irfan sana.
Dünyâ ile Ukbâyı ko, Ûlâ ile Uhrâyı ko, Var o kuru sevdayı ko, Matlab yeter Sübhân sana.
Candan özge kıl yârını, Ver canı bul dîdârını, Yok eyle kendi varını, Ki vâr ola cânân sana.
Çürüklerin hep sağ olur, Zehrin kamu bal yağ olur, Dağlar meyvalı bâğ olur, Cümle cihan bostan sana.
Güçtür katı Hak'kın yolu, Dergâhı hem gayet ulu, Sıdk ile olmazsan kulu, Etmez yolu âsân sana.
Kulluğa bel bağlar isen, Şâm ü seher ağlar isen, Sular gibi çağlar'isen, Tez bulunur umman sana.
TASAVVUF RİSALESİ
29
Bülbül oluban ötegör, Gül gibi açıl tütegör, Aşk oduna can atagör, Gülzâr olur nîrân sana.
Yüzün Niyâzî eyle hâk, Derdiyle bağrın eyle çâk, Kalbin sarayın eyle pâk, Şâyed gele Sultân sana.
Niyâzî-i Mısrî
30
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
31
Tasavvufun Hakikatleri
Gerek tasavvuf kitaplarında ve gerekse mutasavvıf âne söylenmiş olan, bu ve bunun emsali sözlerden anlıyoruz ki, insanın iç âlemi, vücudunun iç kısmı gibi, hattâ ondan fazla ve daha mühimdir. Hepimizce malûm olduğu gibi, meselâ, insanın dış a'zâsmdan herhangi birisine bir arıza olsa, bu her ne kadar bir noksanlık ise de, yine insan pek a'lâ yaşayabiliyor. Meselâ, do-ğuşdan körler veya sonradan göremez olanlar, doğuşdan sağırlar veya sonradan sağır olanlar, elleri veya ayaklan kesik veya sakat olanlar, v.s. gibi nice zavallılar görüyoruz ki, hepsi de yaşıyorlar, zor ve güç de olsa yaşayabiliyorlar; velâkin, iç âlemin a'zâlarında maazallah bir noksan olursa, o zaman yaşamak imkânı da kalmadığı cümlenin ma'lûmudur.
İşte tıpkı bunun gibi, insanın gönül âlemi, ruhu, kalbi, aklı, fikri, dimağı irâdesi bozulursa, büyük bir felâket olur. İşin sonu nereye varır artık onu siz tasavvur ediniz. Çünkü, vücûdun ister dış, ister iç uzuvlarında vâki' olacak bozukluk sebebiyle nihayet iş ölümle biter. Kişi îmanla göçmüşse âhirette ra-^ Jıata_er£L_Ama iç âlemi, mânevi hayaITTi5stiIiğâ~duçSf olursa âhirette ebedî azaba uğrar. Halbuki hayat öyle gafil mi geçirilecekti?.
Hayır, hayır, onun bu dünyaya getirilişinde pek çok hikmetler vardır. Evvelâ onu yoktan yaradan Hâlık-ı zü'1-Celâl Hazretlerinin kuvvet, kudret ve namütenahi saltanatını görüp, îmân ve İslâmiyyetini kat kat kuvvetlendirecek, âhirete hazırlanmış olarak göçecek, Cennet ve içindeki hadsiz, hesabsız nimetlerle birlikle, bir de cemâlulîahı müşahede devletine erecekti.
İşte bunların hepsi o gönül âleminin, akıl, fikir ve ruhun Mevla'ya olan itaat ve ta'zimlerinin mükâfatlan olacağı için, saydığımız iç âleminin vücudsuz uzuvlarının da sıhhatli ve sağlam olması şarttır ve bu cihet, büyüklerimizce çok üzerinde durulan ve tefekkür edilen mühim mes'elelerden olmuştur.
Bunların sıhhatlannın muhafazası hususunda büyük gayretler sarf etmişler, bu meyanda az yemek, az içmek, az uyumak ve kanaatkar bir yaşayışa rızâ gösterip hemen bütün güçlerini
gönüllerinin ihyâsına bağlamışlardır. Böylece de, Muhammed (s.a.s.) ümmeti arasında isimleri bugünlere kadar (bütün erbabı yanında) hürmetle anılmakta ve her gün ruhlarına Kur'ân nurları hediyye edilmektedir ki, bu onların daimî surette âhiret âleminde de terakkilerine ve yüksek derecelere nail olmalarına ve-sîle ve sebeb olmaktadır.
Şimdi, bir insana yetmez mi ki, öldükten sonra da böyle sâlih amellerle anılıp, her gün taze taze sevinçlere nail ola? Bu büyük mutluluk ve bahtiyarlık değil midir? Bu sebebden biz insanlara düşen en büyük vazife, gönüllerimizi Mevlâ'nın razı olacağı güzel bir gönül hâline getirmekdir.
Onun için gönüle keder veren kötü huy ve ahlâklardan, bâ-husûs şeytanın bile hâlimize güleceği, kibir, hased, riya, ucüb, gazab, hırs, tama', istihza, tahkîr, gıybet, nemîme, hasislik, sabırsızlık, hayâsızlık, kanaatsizlik, şehvet, tefrika, tecessüs, gamsızlık, korkusuzluk ve şâire gibi kötü ve mezmûm huylardan (ki 60 kadar sayarlar) işte bunlar ve emsallerinden iç âlemimizi son derece sakınmak ve korumak lâzımdır. Bunların yerine makbul ve memdûh olan güzel huyları (ki 60-70 kadar sayarlar) yerleştirmek, büyüklerin halleriyle hallenmeğe çok çalışmak lâzımdır.
Meselâ, kibrin yerine tevâzû. hasedin verine gıbta; riyanın î^ hır-
i kâ iiha i h hkii"
lın ve tama'ın yerine kanâat, istihzanın yerine hoşgörü, tahkirin" yerine sayjı, şehvetin yerine sab^r^J^ajişliğinj^nne^öinertlik, tefrikanın (ayntîk") yerine birlik, ittifak, sabırsızlığa tahammül, hayâsızlığa_kax5l iffet, gamsızlık, korkusuzluk, kanaatsizlik yer-*
Terme, havjyhaşyet ve İslâmî hususlara son derece alâka göste-THmHrîazanılrnalıdır. İşte bunlar ve benzeri güzel huylar ve aE-
~Tâklar, hep o gönülün güzelleşmesine ve olgunlaşmasına sebeb olur.
İnsanı topraktan halk eden ve yine topraktan çıkan çeşitli
, gıdalarla hayatımızı idâme ettiren Hâlık-ı zü'1-Celâle şükran borcumuzu ödemekten âciziz. Bu hakîkat inkâr kabul etmez bir surette gözümüzün önündedir.
Biz topraktan yaratılmakla beraber, rûh-u sultanî ile madde âleminin dışında, âlem-i emirden gelen bir rûh ile ancak ya-
32
TASAVVUF! AHLÂK II
şayabilmekteyiz. Bu ruhun aynı zamanda birçok yardımcıları ve askerleri vardır. Bunlar vasıtasıyla ruhumuz, vücûdumuzda hükmünü icra edebilmektedir. Onlar da ahlâk kitablarında yazıldığı gibi 70 kadar güzel ahlâktır ki, başlan ve mühimleri yukarıda sayıldı. Hilim, sabır, şecaat, cömertlik, ilim, ihlâs, tahammül, havf, haşyet, haya, takva, tevâzû, kanâat, zühd, teslimiyet, tevekkül, rızâ, muhabbet, adalet ve şâire gibi makbul ve memdûh olan ahlâkların yardımıyla, insan üzerinde ruhun saltanatı hüküm sürer ve nihayet ruhun makamı, Cennet ve cemâlullah olduğu için oraya doğru gider.
Buna mukabil şeytan da insana musallat olarak yaratılmıştır. Halbuki, şeytanın hilkati ateştendir. Bunun da kendisine yardımcı 70 kadar askeri vardır. Onlarda hep ateşten yaratılmışlardır. Ahlâk kitaplarında bunların fenalıkları hakkında uzun uza-dıya ma'lûmât verilmiştir.
Fakat ne yazık ki, bugün münevver geçinen ve bir sürü bilgilere sahip, nice âlim, fâzıl beyefendiler vardır ki, hep şeytanın ve askerlerinin esiri olmuşlar, şehvet ve nefislerinin elinde oyuncak haline gelmişlerdir. Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak ve Rabbü'l-felak Hazretleri cümlemizi ve cümle Muhammed (s.a.s.) ümmetini, bu mel'ûnun tuzağına düşmekten korusun, âmîn.
Fakat şurası şâyân-ı dikkat ve tavsiyedir ki, Cenâb-ı Hak'-kın, bizleri korumak için peygamberleri, bugün de onların izinde olan erbâb-ı kemâli yaratmasındaki hikmet, ümmetler dâima bunlardan kuvvet alsınlar ve bunların himayesinde, o melundan korunsunlar diyedir; onlardan yardımlarını istemezsek, o zaman kabahat tamamıyla bizim olmuş olur. Zîrâ, Hazret-i Allah'ı (c.c.) bilebilmek, evvelâ insanın kendisini bilmesine bağlıdır. Yâni kendinin nasıl ve neden yaratıldığını ve o topraktan süzüle süzüle hilkat-i insâniyenin nasıl başladığını ve ondaki incelikleri bilmelidir. Meselâ: Aslî maddesi toprak, su, hava ve ateş olduğu halde, şu gözdeki kuvvet, kudret, güzellik ve cazibeye hayran olmamak kabil midir? Onu ayrıca, kaş ve kirpikle de nasıl süslemiştir!
İnsan hadd-ı zatında ufak bir yaratıktır. Fakat Hâlık-ı zü'l-Celâl Hazretleri, onun içine, koca bir kâinatı, ayıyla, güneşiyle.
TASAVVUF RİSALESİ
33
yıldızlarıyla, dağlarıyla, denizleriyle, topyekûn hepsini pek güzel bir şekilde yerleştirmiştir ve bu yerleştirme işi, o karanlık ana rahminde, en güzel surette "ahsen-i takvîm" ile olmuştur. Biraz insafla bakılacak olursa, görülür ki, her a'zâ ayrı ayrı hizmetlere göre tanzim edilmiştir. Hele şu parmakların taksimi, üzerlerindeki çizgilerin her insanda başka şekilde oluşu, yalnız bu ben-zemeyişdeki kudret, Cenâb-ı Hak'kın varlığına ve büyük kudret ve kuvvet sahibi olduğuna delâlet etmez mi? Artık diğer a1 zâların mütenâsipliğindeki güzelliği takdîri size bırakıyorum.
Bir de iç âleme bakarsak, akıllarımızın durduğunu görürüz. O ne intizâm, ne san'at inceliği, ne çok yönlü bir makine ki ta'rife sığmıyor. Meselâ, sezme, idrâk, akıl, fehim, ilham, vahiy, dış âlemden haber almalar, bunlar hep bu ufacık vücûdun hünerleridir. "Acaba bu kadar paha biçilmez ni'metleri bize bahş eden kimdir?" diye insan hiç düşünmez mi? Dünyamıza nazaran binlerce defa büyük olduğu söylenen güneşe bakın. İnsan cüsse itibarıyla güneşe nisbetle bir atom bile olamaz. Böyle iken, güneş ziyasını ancak 9 dakikada dünyâya ulaştırabiliyor. Halbuki Cenâb-ı Hak'kın şu insan oğluna bahş ettiği kudrete bak, ne güneş gibi yanan ve yakan ateşi var, ne de büyüklüğü onunla nisbet kabul eder. Böyle iken bir anda âlemleri cevelân eder.
İşte bu kuvvet ve kudreti sana lütuf ve ihsan eden ve günden güne tekâmüle ulaştıran ve bugün fezalarda dolaştıran, ay- . lara kadar götüren, o havasız semâ tabakalarını aştıran, kudret sahibi Hâlık-ı zü'1-Celâl Hazretlerini hiç düşünmez misin? İşte bu kudretin sahibine Allah (c.c.) derler. O öyle Allah'tır ki, bu kadar ucu bucağı bulunmaz âlemleri yarattığı gibi, bugün gözle göremediğimiz ve elle tutamadığımız, ancak mikroskopla onbin veya yüzbin defa büyütüldüğü zaman görülebilen, mikrop dediğimiz o ufacık canlının karşısında, dünyaya sığmayan insan nasıl âciz kalıyor ki, korkusundan ne yapacağını bilemiyor. Birçok hallerde ne aşılar ne de çeşitli tedbirler, insanoğlunu bu ufacık âfetin şerrinden korumaktan âciz kalıyor. Meselâ, kanser, veba, kolera ve şâire gibi felâketleri her zaman müşahede etmekteyiz. Bütün buniara ve aczimize rağmen, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini inkâra yeltenip, O'nun kanunlarını bırakıp, kendi kendilerine kanunlar îcâd eden insanoğluna artık ne demeli bilmem!
34
TASAVVUF! AHLÂK II
İnsafla düşünebilenler için izlenecek bir tek yol vardır: O da, Allah (cc.) ve Resûlullah'ın yoludur. Başka yol yoktur. Dünya ve âhiretin saadet ve selâmeti de ancak bu yoldadır.
Binâenaleyh, insan ancak kendini bilip anladığı zaman insan olabilir. Yoksa yeryüzünde, Allah'ın mahlûkunun sayısı sonsuzdur. Yalnız âdemoğlu 4 milyarı bulmuştur. Kaldı ki, denizde, havada, karada yaşayan mahlûklarının sayısını ancak kendi bilir. İşte Cennet ve cemâlullâhm müşahedesi, bu kadar mahûka-tın içinden îmanla, ihlâsla Allah'a dönebilen bahtiyarlara nasîbdir. Aynı zamanda Rabbını büyük aşk ve muhabbetle seven; yoluna, can, baş, mal, mülk feda edebilen; mümtaz ulüvv-ü himmet sahipleri; evliyalar, kâmiller, sâlihler, arifler gibi olgun kullarının nasibidir ki, onlar medâr-ı iftihârımızdır.
Hak'kı bilmek, insanın kendisini bilmesine bağlı ise de, Allah'ın kâmil ve hâlis kullarından himmet almak suretiyle faydalanmak, imkân buldukça onların hizmetlerine koşmak, hayır dualarını almak, elbette insanı onlar gibi yapabilir.
Görmez misin ki, bir demir parçası bile, hem soğuk hem de sert bir madde iken, ateşin içine konduğu zaman nasıl onun gibi kıpkırmızı bir ateş oluyor, hem de huyunu değiştirip yumuşuyor. O hâlinde artık demirci onu istediği kılığa sokabiliyor. Şüphesiz ki bir insan, hiçbir vakit bir demirle kıyâs olunamaz. O demir iken, işe yarar hale gelsin de, insan iyi bir terbiyecinin elinde neden terbiyecisinin hâlini kazanmasın?
Sakın sen demeyesin ki, "işte bak göklerde uçuyoruz, tel^ sizlerimiz, telefonlarımız, televizyonlarımız, füzelerimiz ve daha nice hünerlerimiz yetmiyor mu?" Ben de derim ki:
Bütün bunlarla işimiz yoktur. Asıl hüner, bu muazzam varlıkların mucidi, halikı, sânii ve mürebbîsi olan Hazret-i Allah celle ve alâ Hazretlerine güzel bir kul olabilmek ve âhiretin nâ-mütenâhî ni'metlerine ve c^aıâJulMyjı^uj|âhgd£sjne mazhar .olabilmektir. Yoksa üç beş günlük ömür içerisinde sürülen safâya, safa mı denir? Bir ni'met ki, arkası yokdur, ona hiçbir zaman nimet Jenmez. Ni'met odur ki, bitmez ve tükenmez ola. İşte bu sebebdendir ki, bu fânî ni'metlerle meşgul olup, âhiretin ni'met-
TASAVVUF RİSALESİ
35
lerinden mahrum kalmak kadar cahillik olmaz. Öyle ise, şimdi sen iyi düşün. İhlâsla, îmânla Allah'a dön. Başka çıkar yol yoktur. Asıl hayat ölümden sonra başlayacaktır. Çünkü insan, bu dünyaya gözlerini yumup o karanlık mezar denen çukura konulduğu zaman, orası onun için yâ Cennet bahçesi veya Cehennem çukurlarından bir çukur olacağından hiç şüphemiz yoktur. Mezarın, Cennet bahçesi veya Cehennem çukuru olması, insanın dünyadaki kazanç veya zararına bağlıdır.
Eğer insan, îmân ve İslâm'ın icaplarına itaat ve saygı gösterir, vazifelerini lâyıkı veçhile îfâ eder ve bilhassa kendi nefsinde adalete riâyet ederek insafla yaşar ve her a'zâsını halk olunduğu gayeye göre kullanabilirse, o zaman görevini yerine getirmiş sayılır. Meselâ, gözün hakkı Allah'ın âyetlerini okuyup ibret almaktır. Kulağın hakkı Allah'ın ve Resulünün emirlerini dinleyip ona göre amel etmektir, kötü ve günah olan şeylere bakmamak ve dinlememektir. El ve ayaklar keza, ibâdet ve tâat yollarını kollayıp, isyan ve haramı mucib olan yerlerden uzak olmalıdır. Dili kötü sözlerden korumalı,ağzı ise haram lokmadan sakındırmalıdır. Helâl kazancını helâl yerlere sarf etmekle, dâima her şeyde Hak'kın rızâsını gözeterek hayatını idâme ettiren zevât-ı muhteremenin kabirleri, hiç şüphe yoktur ki, muhakkak Cennet bahçesi olacaktır ve Cennetteki yeri her gün sabah akşam kendisine gösterilecektir. Bu saadete erişen bahtiyarların sevinçlerini artık tahmin etmek pek zor olmasa gerektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi Cennetine giren, cemâlini müşahede eden mes-ûd ve bahtiyar kullarından eylesin, âmîn.
Cennet
Aziz kardeş! Cennet o kadar güzel bir yerdir ki, ta'rife imkân yoktur. Muhakkak olarak bilinen bir şey varsa, o da, Cenâb-ı Hak'kın Cenneti, ancak mü'min kullarına mükâfat olarak yaratmış olduğudur. Onun vasıflarını Allah ve Resulünden başka kim ta'rif edebilir? Oradaki bir hûrî dünyaya bedeldir. Hiçbir ni'metine bozulmak ve tükenmek gibi bir şey ânz olmaz. Her zaman her istediğin, hemen yanında hazırdır. Onu aramana lü-
36
TASAVVUF! AHLÂK II
zum yokdur. Oradaki bir metre karelik yer, bütün dünya ve için-dekilerden hayırlıdır. Orada hastalık, huzursuzluk gibi bir şey bulunmaz. Hele Adn Cenneti, onu Cenâb-ı Hak eliyle yaratmıştır. O Cennetlerden bir kadın dünyaya baksaydı, dünyanın her tarafı nura gark olur da güneşin ziyası sönük kalırdı; güneş doğunca yıldızların görünmediği gibi. Hem de dünya öyle bir güzel kokuya gark olurdu ki, o kokudan bütün canlılar mest ve hayran olurlardı.
Cennet kapısına gelen ehl-i Cennet, orada akan iki sudan içer ve yıkanırlar. Sonra Cennet'e girerler. İşte o yıkanma esnasında kendilerine öyle bir güzellik bahş olunur ki, ta'rifi mümkün değildir. Orada bütün emraz ve noksanlıklardan arınıp ölümsüz ve arızasız bir hayata kavuşurlar ve her Cum'a günü de husûsi olarak Cenâb-ı Hak'kın ziyafetine nail olurlar. Evlerine dönüşlerinde, onların bu güzelliklerine hanımları da hayran olurlar. Cennet kapılarında kendilerini istikbal eden ehl-i Cennet hatunları, onları evlerine götürdükleri vakit, gördükleri o muazzam manzara ve hayale sığmayan bir saltanatın karşısında hayran hayran etraflarını seyrederlerken görürler ki, birbirinden güzel hûrî kızlarının eşsiz güzellikleri ve yüzlerinden lemeân eden nurlar her tarafı ihata etmiş. Misk, anber kokuları içinde inci, mercan, yakut ve zebercet gibi gayet kıymetli mücevheratla süslenmiş, hâlis altın ve gümüş tabaklar içindeki envâ-ı çeşit yemek ve meyvala-rı görünce gayr-ı ihtiyarî, Allahü teâlânın bunca nimetlerine maz-har kılındıklarından dolayı hamd ü senalar ederler. O hûrî hanımlar ki, giydikleri gayet ince elbiseler, ne kadar çok olursa olsun, onların içlerindeki iliklerinin bile görülmesine manî olamazlar. Yânî o kadar şeffaf bir vücuda mâliktirler.
İşte Cennet denildiği zaman hatıra öyle alel'âde bir şey gelmemelidir. O, misli bu dünyada bulunmayan güzellikte ve nâdî-de bir yer olmakla beraber, herkese o kadar geniş arazî ve mülk verilir ki, istenildiğinden çok fazla, adetâ gözün görebildiği kadar uzakta olduğu halde, en uzak1 yerlerini bile, sanki hemen önünde imiş gibi görür. O nehirlerin ki, herkesin sarayının bahçesinden akar, menbâı birdir, bir kaynaktan çıkar. Fakat birisi buz gibi ve billur kadar berrak ve lezîz, birisi bembeyaz hâlis süt,
TASAVVUF RİSALESİ
37
birisi gayet nefis süzme bal, birisi de insanları hiç sarhoş etmeyen gayet lezîz şarab olarak, daimî surette, hiç kesilmeden, hep bir kararda akarlar.
İşte bu Cennetler ne kadar vasf edilse evsafını tam ta'rif ve tavsîf mümkün değildir. Bunlar, hep dünyada îmân, İslâm ve ih-lâsla Hak'kın rızâsını kazanmak için çalışan, haramlardan ve günahlardan korunup sakınan ve Hâlık-ı zü'1-Celâl'in emirlerine ve Resûlullah (s.a.s.) Hazretlerinin sünen-i seniyyelerine hakkiyle uyan ve itaat eden bahtiyarlara va'd edilmiştir. Ne mutlu bu fâ-nî dünyanın pek çabuk geçen lezzetlerine aldanmadan, îmân ve İslâm'la âhirete göç edip gidenlere!.. Cenab-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i bu güzel Cennetlere giren ve cemâl-i ilâhîsini müşahede eden kullarından eylesin, âmîn. Bihürmeti seyyidi'l-mürselîn.
Kabir
İşte sonu ölüm olan bu dünyadan ayrılıp da mezara girdiği dakikadan i'tibâren, mü'minler için kabir bir Cennet bahçesi hâlini alır. Cesed orada her ne kadar çürüse de, ruh, Mele-i a'lâ'da istediği gibi cevelân edip, dolaşır ve Cennetdeki yerlerini müşâ-hade ettikçe de nail olduğu sevinç ve sürûru ta'rîfe imkân yokdur. Lâkin ne yazık ki, bu fânî dünyânın pek çabuk geçen lezzetlerine aldanıp da, îmân ve irfandan mahrum olarak bu âleme veda edip, mezara girenlere, dünyaları da zindan, âhiretleri de zindandır. O hâle düşdüklerini görünce bu bedbahtların ilk diyecekleri söz şu olacakdır: "Ah kâşkî toprak olsaydık da herkes bizi çiğneseydi, bu azabları, bu felâketleri görmeseydik!' Böyle diyerek, hüsranlarını izhâr edecek ve havf ü haşyetlerini dile getirecekler, amma ne fay#a, bir kere olan olmuştur. Bu dönüşü olmayan yoldan, pişmanlık, nedamet, feryâd ve figânın hiçbir faydası yoktur. Artık herkes dünyada iken işlediği amelleri ile başbaşadır. İşlediklerinin ya mükâfatını, ya da cezasını çekecektir.
Evet, mü'minin mezarı nasıl bir Cennet bahçesi olacaksa, Allah'ı unutup, dünyaya ve onun yalancı, muvakkat lezzetlerine aldanan gafiller de, mezara girer girmez, kabri ona bir Cehen-
38
TASAVVUF! AHLÂK II
nem çukuru olacak ve kendisine Cehennemdeki yeri gösterilecektir. İşte o zaman dünyada iken para, şehvet ve sair dünya zevklerinin esiri olduğuna bin kere pişman olacak amma iş işten gec-mişdir. Nedametin hiçbir faydası kalmamıştır. Bu arada nedametin verdiği ızdırapdan dolayı kendini aldatan şeytana ta'n edecek, lâkin şeytandan hemen cevabını alacakdır:
-Niçin beni levm ediyorsun? Sen Allahü teâlânın emirlerini, va'dlerini bırakıp, benim arkama düşdün. Kendini levm et. Bu işte kabahat bende değil, kendindedir. Çünki Allahü teâlâ size akıl, fikir, idrâk vermişti. Siz onları iyiye kullanmadınızsa kabahat benim mi?
Halık-ı zü'l- Celâlin verdiği akıl ve idrâki yerinde kullanmayan ve kuvvet-i kudsiyye sahibi Hak teâlâ ve tekaddes Hazretlerine îmân ve itaat etmeyenlerin âkibetleri böyle husrân ve felâketlerle ebediyen devam edeceğinden, her gün mezarlarında Cehennem'deki yerleri kendilerine gösterildikçe, o kabir bir Cehennem çukurundan başka bir şey olmadığı gibi, habîs ruhu da, esfel-i sâfilînde mahbûs ve muazzeb olacaktır. İşte kullar, böyle akıbetlere düşmemeleri için, Peygamberimiz (s.a.s.)'in emirlerine uyup, gösterdiği doğru ve hak yoldan ayrılmamalı; Cennet ve cemâlullah ile müşerref olmanın saadet ve bahtiyarlığını tatmaktan daha iyisi olmadığını idrâk etmelidir. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun da, böyle felâketlere düşmekten ve îmânsız gitmekden bizi korusun, âmîn ve bihürmeti seyyidil mürselîn sa-lavâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn.
Zikrullâhm Lüzum ve Faydaları
Aziz ve muhterem kardeş! Cenneti ve Hak sübhânehû ve teâlânın rızâsını kazanmanın en güzel ve kestirme yolu, Hak celle ve âlânın zikrini çok yapmak suretiyle, onun muhabbetini kazanmağa çalışmak olacağını, ilim ve irfan sahibleri bildirmişlerdir. Zîrâ kişinin, sevdiğini çok andığı herkesçe ma'lûm bir ha-kîkattır. Zikrullaha ihlas ile devam ederek Hak'kın sevgisini kazandıktan sonra her şey kolaylaşır. Bu sebeple zikrullâhm lüzum ve faydalarına dâir gördüklerimizi ve bildiklerimizi sizlere du-
TASAVVUF RİSALESİ
39
yurmağa çalışacağız biavnihî teâlâ.
Azîz kardeş! Evvelâ şunu bildirelim ki, bütün makam, maârif, ahvâl, uyanıklık ve hakîkî tevhîde insanları ulaştıracak yol, ancak zikrullah yoludur. O her aslın aslı ve makamların köküdür. Nasıl ki binalara temel lâzımdır ve temel sağlam olmadıkça üzerine kurulan binanın sonu felâkettir, ergeç yıkılmağa mahkûmdur. Binâenaleyh, kul kendini zikrullaha devam ederek gafletten kurtarmadıkça tarikat yolunda, seyr-i sülûkünde ilerleyemez ve hilkatinin sebebi olan ma'rifet-i ilâhiyyeden haberi olamaz. Çünkü insanın gafletten kurtulması ancak lâyıkıyla yapılan zikrullahdan sonra mümkün olabilir, zîrâ gaflet kalbin uy-kusudur veya ölümüdür.
Zikir ehlinin, Hazret-i Mevlânın emirlerine imtisâlen, zik-rulâha çok devam edişleri, onların meleklerin hayatı gibi hayata nail olmalarına sebep olur. Kalblerinden dünyayı çıkarıp, yalnız Rablarıyla kaldıkları bu celseleriyle, nefislerini de unutup Hak'tan gayrısıyla meşgul olmazlar. Bundan buldukları lezzet, gönül rahatlığı, kalblerinin sükûneti ve aldıkları rûh ve gıdây-ı ma'nevî sayesinde erişdikleri saadetin hududu yoktur.
Arifler, hadd-i zâtında Allâh'u teâlâ ve tebârek Hazretlerinin zikrine devam ile beraber dünya metâından yüz çevirmiş olmaları hasebiyle, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri, taraf-ı süb-hâniyyesinden onların bütün iş ve ihtiyaçlarını fazlasıyla ihsan buyurmakla, kendilerini başkalarına muhtaç etmemekle taltîf buyururlar. (Men sabere zaîere)(2/5)
Hadîs-i şerifinin sırrına mazhar kılarak, onları sabırlarıyla zafere ulaştırır. Öyle ise, "Siz kapılarını çalmağa devam edin; elbette bir gün bu kapı açılır" sözü meşhurdur ve çok yerindedir.
(2/5) Meşhur hadîs
40
TASAVVUF! AHLÂK II
Zikir Kelimesinin Ma'nâları
Kur'ân-ı azîmüş-şan'da "zikir" kelimesiyle müteaddid ma1 nâlar murad olunmuştur. Evvelâ, Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ın inzalini bildiren âyet-i Celîle'de bizzat Kur'ân-ı kerîm "zikir" diye yâd edilmiştir. Ba'zı yerde Cum'a namazı murad olunmuştur, Sûre-i Cum'a'da olduğu gibi. Ba'zan da ilim murad olunmuştur, Sûre-i Enbiyâ âyet 7'de olduğu gibi. Zikir kelimesiyle de umumiyetle, zikr-i lisân, tesbîh, tehlîl, kırâat-i Kur'ân, tekbîr ve salavât-i şerîfeler murad olunur, Sûre-i Nisâ'nın 102'ci, Sûre-i En-fâl'in 45'inci, Sûre-i Müzzemmil'in 8'inci âyetlerinde olduğu gibi.
Hazret-i Allah (c.c.) "Ben kulumla beraberim, o beni zikr için dudaklarını kımıldattığı müddetçe" ya'ni, "Beni zikr etmek için dudaklarını kımıldatır, kımıldatmaz, ben o kulumlayım" buyurması büyük bir taltîf, ihsan ve ikramdır, ki kulunun bu harekâtından razı olduğunun alâmetidir. Bir kul için Allah'ın kulu olabilmek ne büyük bahtiyarlıktır. Fânî dünya hükümdarlarından birinin maiyyeti olmak ve ona arkasını dayamak bile bugün en büyük bir şeref ve itibar vesîlesi sayılmaktadır. Bu hâle sahip olanlar, her fırsattan faydalanarak, kendi ikballerini âleme iftiharla duyurmakta ve övünmektedir. Halbuki, Hak teâlâ Hazretlerine kul olmak şerefinin yanında, bunların adları bile anılmaz. Bu büyük ni'metin kadrini bilip, dâima dilimizi zik-rullah, salâvât ve tesbîhât ile meşgul ettiğimiz takdirde, eltâf-i sübhaniyenin de o kadar çok olacağından şüphemiz olmamalıdır.
Abdullah b. Bişr (r.a.) der ki: Efendimiz (s.a.s.)'in huzuruna bir adam geldi:
-Yâ Resûlallah, şüphesiz şerîat-i İslâmiyye her gün çoğalmaktadır. Binâenaleyh bunlardan birisini bana bildir de ben onunla meşgul olayım" dedi. Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri:
-Sen dilini dâima Allah teâlânın zikriyle meşgul eyle, buyurdular. Tîrmizî buna, hadîs-i hasen demiştir. Bu hususta yüzlerce hadîs-i şerîf vardır. Ne hacet, zikr eden kul, zikr olunan da bütün varlıkların sahibi ve mucidi Hâlık-ı zü'1-Celâl Hazretleridir. Ne mutlu bu zâkirlere ve bu bahtiyarlara, Cenâb-ı Hak cümlemizi, kendini candan zikr eden kullarından eylesin, âmîn.
TASAVVUF RİSALESİ
41
Kitâb-ı İlâhîde ve Sünnet-i Seniyye'de Zik-rullaha Ait Bazı Deliller
Sûre-i Bakara 114, 152; Sûre-i Ahzâb 35, 41, 43; Sûre-i Âl-i İmrân 41; Sûre-i Ra'd 28; Sûre-i Dehr 25; Sûre-i Müzzemmil 8; Sûre-i Ankebût 45; Sûre-i Nisa 23; Sûre-i Cum'a 11; Sûre-i Nûr 32, 36; Sûre-i Münâfikun 9'uncu âyetlerinde Cenâb-ı Vâcib-ül-vücûdu zikr etmenin lüzumu ve faydası ve bu zâkirlerin Hak teâlâ indinde makbul ve memduh kullar olduğu bildirilir. Hattâ, bunlar Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretlerini, herhalde, ayakda, otururken ve yatarken dahî zikrederler, zikrullahdan hiç bir veçhile gafil olmazlar, beyanı vardır. Hem de Cenâb-ı Hak kullarının her zaman kendisini zikr etmelerini murâd buyurduğundan, namazda olduğu gibi hiç bir şart koşmamıştır. Bilindiği gibi namaz, abdestsiz, rükû'suz, secdesiz, kırâatsız, ka'desiz ve kıblesiz olmaz. Hattâ şahıs cünübse, hayızlıysa, lohusa ise, bunlardan gusl etmedikçe namaz kılamaz. Halbuki zikir her hal üzere yapılır. İster dille, ister kalble olsun yapılması caizdir. Her çeşit zikir, tesbîh, tehlîl, salâvât-ı şerîfeler ve dualar söylenebilir. Zik-rullah hangi nev'i ile olursa olsun kalbin cilâsı, Hak kapılarının açılmasına ve tecelliyât-ı ilâhiyyenin kalblere inmesine sebeb olduğu gibi, ahlâk-ı hasene hasıl olmasına da vesiledir. Kötü ahlâkların iyilerle tebdili ve güzelleşmesi de ancak zikrullah ile mümkün olacağı bildirilmiştir.
Zikirle İlgili Sünnet-i Seniyyedeki Deliller
Buhârî Hazretlerinin rivayetlerinde; "Allah teâlâ Hazretlerini zikr edenlerle etmeyenlerin misâli, diri ile ölünün misâlidir"
buyurulmuştur. Canlı ile cansızın aralarındaki fark ne ise, Hak'kı zikr edenle, etmekten mahrum olanlar da öyledir. Ya'ni zikrul-lahtah gafil ve mahrum olan kişi, ölü gibidir. Ancak, yiyip içen bir ölüdür. Diğer ölülerden, bundan başka farkı yoktur. Tesbîh çok dikkate şayandır. İnsan ile hayvanı misâl vermeyip de ölü ile diriyi vermesi nedendir? Çünkü bütün canlı şey, ne varsa hepsi,
42
tasavvuf! ahlâk ıı
TASAVVUF RİSALESİ
43
Hak sübhânehû ve teâlâyı zikr ederler. Hattâ yerde, gökte ne varsa hepsi, lisan-ı halleriyle zikr ederler. Hiç bir yaratık yoktur ki, kendi hal diliyle yaradanım zikirden gafil olsun. Fakat bunu bizler anlayamayız. Bu hal İsrâ Sûresi'nde, 44'üncü âyette açıkça bildirilmektedir.
Allâhü teâlâ Hazretlerinin ba'zı melekleri vardır ki bunların vazifeleri, ehl-i zikrin bulundukları yerleri aramaktır. Böyle zikir meclisini buldukları zaman, hemen birbirlerine seslenip toplanırlar, arzdan semaya kadar o meclisin üzerini doldururlar. O zaman Cenâb-ı Hak (c.c.) -her şeyi bildiği halde- onlara sorar:
- "Kullarım ne diyorlar?" Melekler:
- "Zât-ı ecellü a'lânızı tesbîh, tekbîr, tahmîd, temcîd ediyorlar" derler. Tekrar:
- "Onlar beni gördüler mi?" deyince:
- "Hayır, vallahi görmediler" derler. Tekrar sorar:
- "Ya görselerdi ne yaparlardı?"
- "Evet yâ Rab, eğer görselerdi, sana olan tahmîdleri ve ibâdetleri çok şiddetlenir, teşbihleri artardı". Yine sorar:
- "Pekiyi, benden bir şey istiyorlar mı?" Melekler:
- "Evet yâ Rab, Cenneti istiyorlar" diye cevap verirler. Cenâb-ı Hak yine sorar:
- "Onlar Cennet'lerimi görmüşler mi?" Melekler:
- "Hayır yâ Rab, görmediler. Eğer görmüş olsalardı, onu istemeğe hırsları artar, rağbetleri çoğalırdı!' Tekrar sorar:
- "Bir sıkıntıları var mı?"
- "Evet yâ Rab, Cehennem ateşinden korkuyorlar, ondan sana sığınıyorlar" derler. Cenâb-ı Hak yine merhametle sorar:
- "Onlar Cehennemi görmüşler mi?" Melekler:
- "Hayır yâ Rab, görmediler, eğer görselerdi daha çok sakınırlar ve daha çok sığınırlardı" derler. O zaman Erham-ür-râhimîn olan Hazret-i Allah buyurur ki:
- "Ey meleklerim, siz şâhid olun ki, ben onları muhakkak mağfiret ettim!' Meleklerden biri:
- "Yâ Rab, onların arasında falan kimse de kendine ait bir iş için bulunmuştu. O, bu mecliste devamlı bulunanlardan değildir" deyince, rahmet ve mağfireti bol olan Hazret-i Allah buyurur ki:
- "Onlar öyle bir cemâattir ki, onların arasında bulunanlar şakî olmazlar!' Ya'ni kötü kimseler onların arasına giremezler (veya üzerinden şakî vasfı kalkar).
- Bu iltifât-ı sübhâniyenin ehemmiyet ve kıymeti böylece bütün müslümanlara ve hattâ bütün insanlara duyurulmuş oluyor ki, meleklerin bile arayıp bulduğu zikir meclislerini, müslüman-ların da arayıp bulmaları lâzım olduğuna işarettir. Burada ince bir nokta daha vardır: Meleklerin aradıkları ehl-i zikir değil, zikir meclisidir. Bilindiği gibi, insan kendi kendine ne kadar zikr etse, cemâatle olan zikrin feyzini bulmasına imkân yoktur.
Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, da-necikleri hemen birleşir, toplanırlar, derken dereler, nehirler meydana getirirler. Neticede barajları doldurur, enerji santrallarım işletir, araziyi sular, şehirlerin elektriğini te'min eder. Bu ni'met sayesinde insanlar ve hayvanlar rahata ve huzura kavuşur. İşleri kolaylaşır. Bu ne bahtiyarlıktır. İşte bütün bu saadete sebep olan şey topluluktur; birlik ve beraberliktir. Bundan ibret almalı ve birliği te'mine çalışmalıyız. Yoksa tek tek hareket edersek, hepimiz helake müstehak oluruz. Sen ne kadar sofu ve dindar olursan ol, birlik ve beraberliği her işin üstünde tutmadıkça noksanın vardır. Asıl sofuluk ve dindarlık, toplulukta ve birliktedir. Bunun bir emr-i ilâhî ve emr-i Peygamberî olduğunu da hiç hatırdan çıkarma.
Bu konuda, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin bir buyrukları daha vardır:
"Sizler Cennet bahçesine uğradığınız zaman onun ni'met-lerinden faydalanınız."
Ashâb-ı kiram Hazerâtı:
- "Yâ Resûlallah, Cennet bahçesinden muradınız nedir?" diye sordular, (s.a.s.) Hazretleri cevaben:
- "O Cennet bahçesi, ehl-i zikrin toplandıkları zikir meclisleridir" buyurdular.
Bundan anlıyoruz ki, zikir meclisleri, adetâ bir Cennet bahçesine müşabih ve muâdildir. Zîrâ o zikrullâhin verdiği lezzet, aşk ve muhabbet sayesinde, insanın îmânı kuvvetlenir, ahlâkı güzelleşir, istikâmetten ayrılmaz. "Bir istikâmet, bin kerametten
44
TASAVVUF! AHLÂK II
hayırlıdır" sözünü boşuna söylememişlerdir.
Hele şimdi bir de şunu dinle: Cenâb-ı hak kıyamet gününde birtakım kimseleri ba's buyuracak ki bunların yüzleri nur gibi ve her tarafları nurdan, inciden kurulmuş kürsüler üzerinde oturmuşlar, rahat ve huzur içinde etrafı seyr ediyorlar. O gün öyle bir gün ki, herkes kendi başının derdine düşmüş, korku ve endîşe içinde, her taraftan yükselen feryâd ve figânların verdiği dehşet arasında bocalarken, halk bu saltanatlı kürsülere kurulmuş bahtiyarları görüp onlara gıpta ile bakacaklardır.
- Acaba bu bahtiyarlar kimlerdir? Peygamberler mi? Evliyalar mı? Şehîdler mi? Hayır, bunların hiç biri değil. O hale bütün mahşer ehli gıpta ile bakıp, "Ah, keşke biz de bunlar gibi olsaydık..!' diye imrenip üzülecekler. Resûlullah (s.a.s.) bunları söyleyince, hemen bir A'râbî iki dizi üzerine çökerek:
- "Aman yâ Resûlallah, bunlar kimlerdir? Bize de bildir de, biz de bilelim" deyiverdi. O zaman Resûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:
- "Bunlar Allah için birbirlerini sevenlerdir. Her biri ayrı beldeden ve ayrı ırktan veya ayrı kabileden oldukları halde, Allah teâlâ ve tekaddes Hazretlerini zikr etmek için toplanıp zikr edenlerdir" buyurmuşlardır. Aynı zamanda, "Hiç bir dünya menfaati gözetmeden, sırf Allah rızâsı için birbirlerini ivazsız ve garazsız sevenlerdir" buyurdular.
Burada zikrullâhın ehemmiyet, kıymet ve fazileti bildirilmekte, müslümanlar, cinsiyyet, kavmiyyet, milliyyet gibi mefhumlarla ayrılmaksızın, hep bir vücûd gibi, her yerde ve her işte ve bahusus dînî dâvalarda ve zikir meclislerinde toplanmaya teşvik edilmekte, birliğin lüzum ve ehemmiyeti bir kere daha bildirilmiş bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak, hepimizi birbirlerini seven ve sayan, küçüklerine şefkat ve muhabbeti esirgemeyen, Hak'km daimî surette ve her şeyde rızâsını gözeterek hareketlerini tanzim eden kullarından eylesin, âmîn bi hürmeti Seyyid-il-mürselîn.
Azîz kardeş! Bu zikrullah çok mühim ve kıymetlidir. Bunu büyükler şöyle dile getirmişler:
Peygamber Efendimizin (s.a.s.): "Ey insanlar, agâh ve mü-tenebbih olun ve iyi bilin ki, sizin amelce en hayırlınız, derecesi
TASAVVUF RİSALESİ
45
en yükseğiniz, Hak sübhânehu ve teâlânın indinde en temiz, liyakatliniz kimdir? Sizin altın ve gümüş infak etmenizden veya düşmanınızla karşılaşıp da onlann boyunlanm kesmenizden veya onların sizin boynunuzu kesmesinden veya sizi şehfd etmesinden daha hayırlısı nedir, haber vereyim mi?" diye sordukları suâle, Ashâb-ı kiram Hazretleri, "Buyurun yâ Resûlallah!" dediler, Resul-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz de, "İşte o zikrullahdır!" buyurdular. Halbuki, bu hadîs-i şerîfi birçok kimseler yanlış anlarlar ve i'tirâz edip helak olurlar. Fakat bilmezler mi ki bu hadîs-i şerif, Müslim'in rivâyetiyle Hakâyık an-it-tasavvuf adlı eserin 69'uncu sahifesinde zikr olunmuştur.
46
TASAVVUF!AHLÂK II
Sadaka
Sadakada, fukara ve zuafânın menfaati ve hayatlarını idâme sebepleri vardır. Onların duasını almak ve onlara yardım etmek lüzum ve ehemmiyetini herkes müdriktir. "Şüphesiz insanın başkalarına yaptığı, faydalı bir hayırla, kendi nefsi için yapılan hayır bir olamaz" derler ve yine, "Düşmanla muharebe ve mücâdelede, âmmenin fayda ve salâhı vardır. İslâmın şevket ve saltanatım idâmeye îmân ve İslâmın şark ile garb arasında yayılmasına sebep olacağı gibi, mücâhid, kalırsa gâzî, ölürse şe-hîd olur, gerek gâzînin, gerek şehîdin mertebelerine ulaşmak mümkün değil" derler de bir türlü Allah yolunda, din ve vatanın selâmeti uğrunda lüzumu kadar maddî fedakârlık yapmanın, hepsinden üstün bir mücâhede olduğuna akıl erdiremezler. İşte bunu anlamak için basiret, feraset denilen, iç nurunun ve gönül gözünün açılması lâzımdır. Ma'lûm ya insan, hadd-i zâtında küçük bir varlıktır. Amma kâinatın ve bütün âlemlerin bir zübdesi, onun içine durulmuş ve yerleştirilmiştir. Ondaki o bitmez tükenmez hazinelerin meydana çıkması, ancak bütün varlıkların sahibi olan Allâhü zül-Celâl ve'1-cemâl Hazretlerine mü-lâkî olması, "Nerede olursanız olunuz O dâima sizinle beraberdir" (2/6) sırrına mazhar olması ile mümkündür. Yer, gök kapılarının, dünyâ ve âhiret hazînelerinin açılmasının, oturduğu yerden bütün âlemleri seyr etmenin ne demek olduğunu idrâkten âciz olan zavallı, her şeyi kendi cılız aklıyla ölçmeğe kalkınca, tabiî işin içinden çıkamaz, helâk-i ma'nevî ile helak olur. Hak sübhâ-nehû ve teâlâ cümlemizi korusun.
Azîz kardeş! Sadaka vererek cemiyete yardım etmek, fukarayı, zuaf âyı sevindirip sevap kazanmak veya muharebelerde şe-hîd olup bütün günahlardan kurtulmak ve bu sayede de Cennette o güzel makamlara nail olmak başka; Hak sübhânehû ve teâlânın insana verdiği kemâl, kemâl-i insanî, îmândaki kemâl, İslâmdaki kemâl, insanın iç âlemi, insan ruhu ve insan gönlü
(2/6)Hadîd Sûresi, âyet:
TASAVVUF RİSALESİ
47
gibi hususlar başka, hem de bambaşka şeylerdir. Bak, Cenâb-ı Hak ne diyor:
- "Ben kulumun şöyle güzel veya böyle iyi olmasına veya çok hayır işlediğine, çok muharebeye gittiğine bakmam. Bunlar hepsi çok iyi şeyler olmakla beraber, size göre işlerdir. Benim için lâzım olan kulumun gönlüdür. Ben ancak onun gönlüne bakarım. Çünkü ben, hiç bir yere sığmam. Ancak mü'min kulumun gönlüne sığarım."
Bunun ne demek olduğunu bilmem anlayabilir miyiz? Bunu anlamağa kafa ve gönül lâzımdır. O kafa ve gönül de ancak zikrullah ile elde edilir. Bahusus geceleri herkes mışıl mışıl uyurken, mü'min kulun Hak ile oluşu ve kendinden geçişine, o ânda Hak'kın o kuluna olan tecellîsine, dünyadaki her şey feda olsun. Hak'kın o tecellîsine mazhar olamayan ve nefsinin esîri olan zavallı, dünya ve âhireti hiç anlayamadığı için zanneder ki, işte dünya bu, âhirette ise hemen cennete girmek ve yaşamak var. Heyhat! Nerede yer, nerede gök? Hemen Cenâb-ı Hak cümlemizi hakîkî zâkirler zümresine ilhak buyursun. Buradaki zikirden, ilimden ve Kur'ân'dan murâd, ilm-i hakîkî, ilm-i Kur'ân-dır. Bunlar da hiç bir zaman sadaka, şehâdet vesâir faziletlerle ölçülemez. Bütün hizmetler, hakîkat-i ilme ve Hakîkat-i Kur-ân'a ulaşmak için birer vesileden ibarettir. Netice Allah'tır. Öyle ise insaf eyle de, zikrullahdan hiç bir an gafil olma. Hele şu Muâz ibni Cebel (na.)'ın rivayeti ne kadar dikkate değer:
Resûlullah'ın, âdem oğlunu Allah'ın azabından en ziyade kurtaran amelin zikrullah olduğunu beyan buyurmaları üzerine, Ashâb-ı kiram Hazretleri:
- Fî sebîlillah yapılan cihâddan da mı? diye sorunca, Resû ¦ lullah (s.a.s.) Efendimiz:
- "Evet, yalnız üç kılına kınlıncaya kadar (ya'ni: Biri kıni-dıkça yenisini almak suretiyle) düşmanla çarpışmak müstesna" buyurdular.
Dahası var: Hâlık-ı zü'1-Celâl ve tekaddes Hazretleri buyuruyorlar ki: "Ben kulumun zannı üzereyim. O, beni zikr ettiği zaman ben onunla beraberim. Eğer kulum beni kendi nefsinde, içinden zikr ederse, ben de onu gizlice anarım. Eğer o beni cemâat içinde zikr ederse, ben de onu, onun içinde zikr ettiği ce-
48
TASAVVUF! AHLÂK II
mâatten daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. Eğer o, bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.
Burada karış, arşın, kulaç ta'birleri anlayabilmemiz için birer işarettir. Bunlardan murat, kul biraz Hak'ka döndü mü, hemen Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri, onun o dönüş ve yaklaşmasını memnuniyetle kabul edip kuluna iltifat eder ve "Leb-beyk kulum ne istiyorsun? İşte ben yanındayım. Söyle ve iste" gibi iltifatlarla kulunun Hak'ka bağlılığı nisbetinde ona, o nis-betten çok daha fazla alâka gösterir ve çok daha fazla iltifatlara mazhar kılar, demektir. Allâhü a'lem bis-sevâb.
İmâm Ahmed'in (rh.a), Hazret-i Enes (r.a)'den rivayet ettiği hadîs-i şerîf de çok şâyân-ı dikkattir. Resûl-ü ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri buyurmuşlar ki:
"Birtakım insanlar, Allah teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin rızâ-yı şerifini kazanmayı murâd ederek, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretlerinin zikri için toplandıkları zaman, semâdan bir mü-nâdî o kavme şöyle nida eder: "Artık sizler mağfiret olundunuz, kalkınız. Biliniz ki seyyiâtınız da hasenata tebdîl olunmuştur!'
Bu müjde bir mü'min ve müvahhid için yetmez mi? Bu, Cenâb-ı Hak'kın kullarına karşı ne kadar lütufkâr olduğunu, Erham-ür-râhimîn olduğunu açıkça göstermiyor mu? Hemen Cenâb-ı Hak cümlemizi, kendisini hatırından çıkarmayan ve gece gündüz zikrine devam eden bahtiyar kullarından ayırmasın, âmîn.
İmâm Tirmizî (rh.a) Hazretlerinin hadîs-i hasen olarak, Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) Hazretlerinden yaptıkları şu rivayet de ne kadar güzeldir:
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri şöyle buyurmuşlar:
"Allah'ü teâlâ Hazretleri buyururlar ki:
"Herhangi bir kulum, çok Kur'ân-ı azîm-üş-şân okumaktan veya zikrime fazlaca devamdan ötürü benden bir şey istemeğe fırsat ve vakit bulamazsa, ben o kuluma, her gün bana el açıp yalvaran, çeşitli ihtiyaçlarını arz eden, diğer kullarımdan daha a'lâsını ve efdahnı veririm!'
TASAVVUF RİSALESİ
49
Bu müjde ne kadar sevindiricidir. Çünkü, bütün yerlerin ve göklerin hazîneleri O'nundur. Bu sebepten en bahtiyar insanlar, böylece hem Hak'kın zikriyle meşgul olurlar, hem de hatır ve hayâle gelmedik eltâf-ı sübhâniyyeye mazhar olurlar,-onların âhi-retleri de hiç şüphesiz o nisbette güzel olacaktır.
İşte bunlar hep zikrullahın, gerek cehren ve gerekse sırren meşrûiyyetinin delilleridir.
50
TASAVVUF! AHLÂK II
Zikrullahın Efdaliyyetine Dâir Ulemâ-i Ze-v'il İhtiramın Sözleri
Cenâb-ı Vâcib-ül-vücud Hazretlerinin kullarına farz kıldığı ibâdetlerin hepsinin bir had ve hududu vardır. Bunların ancak özür halinde terki caiz görülmüşdür. Meselâ: Hastaların ve ihtiyarların tutamadıkları oruçları fidye vermek suretiyle afva mazhar olmuştur ve yine özrü sebebiyle hacca gidemeyen kimsenin yerine başka bir şahsı, bedel vererek vekil göndermesi; namazlarında ayakda durmaya muktedir olmayanların oturarak kılmaları caiz görülmüşdür. Fakat zikrullahdan geri kalmağa ve terke, hiçbir surette ve hiçbir kimseye müsâade edilmemiş ve bu se-beble, gecede gündüzde, ayakda veya oturarak, cehren veya sır-ran, abdestli veya abdestsiz her halde ve her yerde zikr-i ilâhînin kesretle yapılmasını emir ve tavsiye buyurmuşlardır.
tbni Atâullah el-tskenderî Hazretleri buyururlar ki: "Zik-rullah, kalbin huzurda ve dâima Hak'la olmak suretiyle, mümin ve müvahhidi gaflet ve nisyandan koruyub halâs eden bir ni'metdir ve Cenâb-ı Hak'kın Esmâ-ü Hüsnâ'sını veya bunlardan birini, kalb ve diliyle çok çok tekrarlamasıdır ki, bu suretle devam neticesi zikrullah, bütün vücuda ve a'zâlara sirayet eder de (elektrik neşr eden makineler gibi) gerek sahibini ve gerekse etrafmdakilerini nura gark eder!'
İmâm Eb-ül-Kâsım el-Kuşeyrî (rh.a) buyurur ki: "Zikrullah, velîlik payesinin verilmesine sebeb olur ve vuslat alâmetini ve irâdesini tahakkuk ettirir ve kulun iptida ve intihasının sıhhat ve safâsına işarettir. Bütün iyi huyların mebdei ve menşei zikrullahdır" buyurmuşlardır. "Hak'ka vuslat yollarının en ka-vî ve metini zikrullah yoludur. Binâenaleyh, hiç bir kimse yok-dur ki zikrullahsız Hak'ka vâsıl olmuş ölsün. Ancak ve ancak Hak'ka vuslat zikrullah iledir" demişlerdir.
İbnü Kayyim-el-Çevzî de şöyle buyurmuşdur: "Hiç şübhe yokdur ki, eşyanın ve bilhassa bakırların kirlenip paslandığı cümlece ma'lûmdur. Bunlar, erbabları kalaycılar tafafından nasıl temizlenip parlatılıyorsa, kalblerin de cilâsı, ancak usûlü dâire-
TASAVVUF RİSALESİ
51
sinde ve edebine riâyetle yapılan zikrullah iledir. Bu cila sayesinde kalb gayet parlak bir ayna gibi olur. Kalbin kirlenmesi, zikrullahdan gaflet ve nisyân neticesinde görülür ve ancak zikrullah ile cilalanıp parlatılır. Bir de günahlar sebebiyle kirlenmesi vardır. O zaman günahların kirini tevbe ve istiğfarla temizlemek lâzımdır. Şu halde, kalbin cilâsı iki şeyle mümkündür: Biri tevbe ve istiğfar, biri de zikrullah'dır. Gaflet ve günahlar üst üste birikince, o zaman kir ve pas da kesafet peyda eder ki temizlenip cilâlanması da güçleşir. Kalb bu kir içinde iken artık, Hak ve hakikati göremez. Neûzübillâh, bâtıla hak der, hak'ka da bâtıl... Kalbin kararması sebebiyle gönülde hak ve hakîkat kalmaz. Binâenaleyh, hakkı kabul ve bâtılı da inkâr edemez. Böylece felâket çukurlarında helak olur gider. Bunun asıl sebebi, kalbin gafleti ve nefsin arzularına ittibâdır. Bu hâl ise kalbin nurunu söndürür ve gözlerin, ya'ni iç gözü denilen basiretin körlüğüne sebep olur. Baş gözünün görmesi bu işde fayda vermez. Onun için Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı kerîm'inde, "Kalbleri benim zikrimden gafil olanlara ve nefs-i nevalarına uyanlara sakın uymayınız" diye, birçok âyetlerle bizleri îkâz etmektedir.
Müfessir Fahreddin er-Râzî (rh.a.) Hazretleri şöyle buyuruyor: "İnsanların Cehenneme girmelerinin birinci sebebi, Allahü teâ-lâ ve tekaddes Hazretlerinin zikrinden gafil olmalarıdır ve şüb-hesiz onları Cehennem azabından kurtaracak şey de zikrullah-dır. Zîrâ kalb zikrullahtan gafil olub dünyaya daldığı zaman kendilerine hırs kapıları açılır, artık dünyanın peşinde koşarak, gafletten gaflete, zulmetten zulmete duçar olurlar. Kazandıkları da hiçbir şeye yaramaz. Onu hayırlara da sarf edemezler. Sarf etseler bile hayırlardan menfaat hâsıl olmaz. Belki zarar ve zulmet hâsıl olur. Ne zaman ki, gönüllerin kapısı açılıp, zikrullah başlarsa, ma'rifetullah hâsıl olur, helak ve hüsrandan kurtulurlar. O zaman mülkün sahibi olan Hazret-i Allah sübhânehu ve teâ-lâ'yı idrâk ederler ve selâmete ulaşırlar!' (2/7)
Zikrullah kaidelerini va'z eden Ahmed Zeruk Hazretleri di-
(2/7) Haşiye-i İbn-i Âbidîn c. 4, s. 472
52
TASAVVUF! AHLÂK II
yorlar ki: "Her eşyanın kendine mahsus havâssı vardır. Meselâ: Gülde koku hassası, biberde acılık, üzümde tathhk,kardasoğuk-Juk^ateşde sıcaklık ve yakma, mıknatısta kendine çekme, bun-larabenzer hesabsız hassalar vardır. Binâenaleyh insanın Cehen-nem'den halâsı da hâssa-i zikrullahdadır" buyurmuşdur. "Tatmayan bilmez" derler, her halde bundan olsa gerektir. Eşyadaki hâssaları inkâr nasıl mümkün değilse, Esmâ-ü Hüsnâ'daki tesirleri de inkâr öylece kabil değildir.
Azîz kardeş: İnsanların bile birbirlerine karşı söylemiş oldukları iyi ve kötü sözler, insan üzerinde te'sirini derhal gösterir de, kötü sözler için ne kavgalar ve kıyametler kopar. İyi sözlerden ise her insan hoşlanır, içi ferahlanır ve sürura gark olur da, hiç Hâlık-ı zül-Celâl'in kelâmının te'sîri olmasın olur mu? Be-yefendilçrden biri (okumamn) te'sîrini inkâr ederek: "Böyle şeylere hâlâ inanıyor musunuz?" demiş. Onun bu sözlerini dinleyenlerden biri de ona ağır bir dille cevab vermiş. Bu sefer o beyefendi fena halde kızmış. Onun bu kızgın hâlini görenlerden bir başka zat, söz alarak demiş ki: "Efendi, Kur'ân'ın tesirini şimdi inkâr ediyordunuz, halbuki muhatabınız olan zât sizi ne döğdü, ne de bir silâh çekdi. Buna rağmen onun size i'tirâzı sizi çileden çıkarmağa kâfi geldi. Bu demektir ki, insanoğlunun birkaç sözü bile te'sîrden hâlî değilken, Allah ke'".-m olan Kur'ân'ın te'sîri nasıl inkâr kabul eder" deyince, adamcağız yaptığından tevbe ederek hatâsını i'tirâf etmiştir, derler.
Hak sübhânehû ve teâlâ'nın toplu olarak, cemâat hâlinde zikrinin fazileti o kadar büyükdür ki, rahmet-i ilâhiyyeye maz-hariyyetten başka, bir de o cem'iyyetten dağılırken, seyyiâtların bile hasenata tebdil olunmasını, melekleri vasıtasıyla bildiren Allah celle ve alâ Hazretleri kullarına karşı ne kadar Erham-ür-râhimîn olduğunu bildirmekle beraber, bize de bir tenbîh vardır ki, hiç bir zaman cemâatten ve bahusus zikir meclislerinden geri kalmamayı birer ganimet biliniz, sakın gaflet edib ayrılık yapmayınız demekdir. Binâenaleyh, benlik yapıp şunu bunu beğen-mezlik yapmayınız. Her sınıf müslümanlarla iyi geçinmeğe bakınız ve birbirlerinizi seviniz ve saygı gösteriniz ki, Hak'kın lüt-funa ve ihsanlarına mazhar olasınız.
TASAVVUF RİSALESİ
53
Zikr-i Cehrî ve Zikr-Hafî
Ulemâ-i Kiram hazretleri zikr-i cehrinin efdaliyyetine de, zikri hafî'nin efdaliyyetine de hüküm ve karar vermişlerdir. Zîrâ ikisi hakkında da, âyet-i kerîmeler ve ehâdîs-i şerîfeler pek çokdur.
İbni Abbas (r.a) Hazretlerinin rivayetlerinde, "Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretlerinin zamân-ı saadetlerinde nâs, farz namazların arkasından yüksek sesle zikr ederlerdi. Biz de bundan, namazdan ayrıldıklarını, ya'ni namazın bittiğini anlardık" demişler ve bu hadîsi de İmâm Buhârî (rh.a) sahihinde zikr etmiştir.
Yine Buhârî Hazretlerinin Ebû Hureyre (na.)'den bir rivayetinde, kulun gerek zikr-i hafisi ve gerekse zikr-i cehrisi hakkında, Hak sübhânehû ve teâlâ, "Kulum beni gizli zikr ederse ben de onu gizlice anarım. Eğer cehr ile, cemâatle zikr ederse ben onu, ondan daha hayırlı bir cemâat içerisinde zikr ederim" diyerek her ikisini de taltif buyurmuşlardır.
Ebû Dâvûd ve Tirmizî (rh.a)'nın zikr ettikleri ve İmâm Su-yûtî'nin de sahîh dediği bir hadîs-i şerîfde, bir gün Cebrail aley-hisselâm gelib dediler ki, "Yâ Resûlallah, eshâbına emret de yüksek sesle tekbîr alsınlar" buyurmuşdur.
Celâleddin Suyûtî (rh.a) Hazretlerinin bu hususta (Netîce -tül-fikir) adlı eserinde, 25 kadar hadîs-i şerîf zikr ettikleri bildirilmiş olmakla, gerek camilerde toplu halde ve gerek münferid olarak yapılan cehrî zikirlerde hiç bir kerahet olmadığı bildiril-mişdir. Yalnız şu var ki, bu, okuyanları, namaz kılanları veya uyuyanları rahatsız etmemek şartıyladır. Bu gibi hallerde riya korkusu me'mul olduğundan, gizli zikir efdaldir denilmişdir. Şöyle yapmak da caizdir: Cehrî olarak baladığın halde, hâlinde bir yorgunluk veya başka sebeble hafiye dönüp devam veya bunun aksine hafî ile başladığın halde bir manî görmeyip cehriye çevir-mekde hiç bir mahzur yokdur. Gerek Kur'ân okuma ve gerekse zikirde, her ikisine riâyetle, ba'zan cehrî ve ba'zan da gizli yapmanın faydalı olacağ* beyân buyurulmuşdur. Bahusus vesvese ve hâtıraları defetmekte cehrî zikrin faydalan da çokdur.
Muâz ibn Cebel (r.a)ın rivayet ettikleri bîr hadîs-i şerîfde, Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, "Sizden herhangi biriniz gece na-
54
TASAVVUF! AHLÂK II
maz kıldığı zaman kıraati cehren okusun. Çünkü muhakkak onun namazına melekler de iştirak ederler ve kıraati dinlerler. Mü'min cinnîlerden havada ve evde olan komşuları da onun namazına katılırlar ve kıraati dinlerler. Bu suretler evinin ve etrafındaki evlerde bulunan cinnîlerin fâsıklarım da, inatçı şeytanları da tard ve defedib kovarlar!' (2/8)
tmâm Nevevî (rh.a) Hazretleri fetâvâsında, zikr-i cebrînin meşrûiyyetine ve mendub olduğuna fetva vermiş ve belki de zikr-i hafiden efdaldir, demişdir.
Abdullah ibni Zübeyr (r.a) der ki; "Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz namazdan selâm verip çıktıktan sonra yüksek sesle:
*\ Vl
Mı 2\
\*°<
"Lâ ilahe illâllâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü velehü'I-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh ve lâ na'büdü illâ iyyâh, lehü'n-ni'metü ve lehü'l-fazl) derlerdi" buyurmuşdur.
Allâme Tahtâvî (rh.a) de gizli zikrin efdaliyyetini tasdikten sonra, zikrin hayırlısı gizli olanı, rızkın hayırlısı kifayet edeni olduğunu beyan ile, gizli zikirde İhlasın daha çok ve icabete daha yakın olacağını söylemekle beraber, zikr-i cehrinin faziletine dâir de birçok ehâdîs-i şerife olduğunu söyler. Meselâ, biraz evvel Abdullah ibni Zübeyr (r.a) Hazretlerinin bildirdiği vak'a ile, Kur'ân-ı azîmü'ş-şân okurken, sesli okunmasını tenbîh ve emir buyurmaları gibi. Cehr ile olan zikir ve Kur'ân'ın, dinleyenler üzerinde daha büyük te'sîrler meydana getirdiği ve bilhassa güzel sesli ve edalı, tecvidli, yanık yanık okuyanları dinlemeye doyulmaz olduğu cümlece ma'lûmdur.
(2/8) Hakâyık an-it-Tasavvuf s. 77
TASAVVUF RİSALESİ
55
Binâenaleyh, şahıslara ve yerlerine göre, gerek gizli ve gerek aşikâr zikrin faziletleri vardır. Bazı ilim sahihlerine göre, zikr-i cehrinin amelî faydası daha çok başkalarına şâmil olmakla beraber, zâkirin kalbini uyandırır. Uykuyu giderir, neş'eyi artırır, dimağı tefekküre sevk eder. Bu sebeplerle zikrullahın mescidlerde toplu olarak yapılması, ulemâ-i zevi'l-ihtirâm Hazerâtı tarafından müstahsen görülmüştür (2/9).
Yine, İmâm Nevevî (rh.a) Hazretleri, zikrullahın kalb ve lisanla birlikte yapılması efdaldir. Yalnız biri ile yapılacaksa kalb tercih edilmelidir. Ancak kalb ile birlikte dilin zikrini, riya korkusu ile terk etmek lâyık olmaz. Çünkü riya korkusu ile amellerin terki insanları birçok hayırlardan alıkor ki, bu da doğru bir hareket değildir, demişlerdir. Ulemânın cümlesi, kalb ve dil ile, abdestsiz, hattâ cünüb, hayız ve loğusaların dahî, zikir, tesbîh, tahmîd, tekbîr ve dualarına cevaz vermişlerdir.
Gafil insanın kalbinde bir perde vardır ki, sahibi bir türlü zikrin tadını alamaz. Bunun için denilmiştir ki, "Gafil kalble yapılan zikirde hayır yokdur", amma bu demek değildir ki gafil zikri terk ede. Belki lâyık olan nefsiyle mücahede edip, kalbini de gözleyerek gafleti gidermeye çalışır ve zikrini huzur ile yapmağa gayret eder. Görmez misin ki, silâh atmağa alışan insanın, hemen ilk atışta hedefi vurması mümkün olmaz, fakat ata-ata bir gün usta olur ve her attığını vurabilir.
Huccet-ül-tslâm İmâm Gazâlî (k.s.) buyururlar ki: "Efdal-i a'mâl zikrullahdır. Lâkin bunun, cevizin kabuğu gibi kabukları vardır. Zikrin hakikatine erişmek için dört mertebe vardır. Evvelâ dilin zikridir ki, evvel olan budur. Çünkü zikrin hakikatine buradan gidilir. İkincisi: Kalbin dil ile olan zikre, muvafakatidir. Bu .nuvafakat olmazsa, fikir deryalarında perişan olur gider. Üçüncüsü: Zikir kalbde karar kılıb onu istilâ etmesidir. Zikir artık onun tabiî hâlidir ve hiç bir türlü ayırmak mümkün olmaz. Dördüncüsü de: Mezkûr olan Zât-ı eceli ü a'lâ'nın kalbde tecellîye devamıdır ki, artık zikirden fariğ olunur ve zikre dö-
(2/9) Haşiye-i İbn-i Âbidîn c. 5, s. 263
56
TASAVVUF! AHLÂK II
nülmez. Bu gayb hâline, fena fillah denir ki, zâkirin bu halde iken zikre dönmesini hicab addetmişlerdir. (2/10).
İşte bu, zikrin meyvasıdır. Lâkin evvelâ dilin, sonra kalbin, zikirde tabiî hal alması, daha sonra zikr olunan Allah celle ve âlânın kalbi ve vücûdu kaplaması, istilâsı, eşyanın gözden kayb olması, Hazret-i Hak sübhânehû ve teâlâdan başka bir şey kalmamasıdır.
Zikrullahın cemâatle yapılmasında pek çok mühim faydalar vardır. Evvelâ kalbler birleşir, birbirlerine yardımcı olurlar, zaifler kavilerden faydalanırken, zulmette kalanlar, nurlulardan istifâde ederler, katı kalbli olanlar, yumuşak, ince ve latîf kişilerden, câhiller âlimlerden faydalanırlar. Daha birçok faydalar hâsıl olacağı şübhe götürmez bir hakikattir.
(2/10)Kitab-ül-Erbaîn fî Usûl-id-Dîn lil İmâm el-Gazâlî.
TASAVVUF RİSALESİ
57
Cemâatle Zikir ile, Münferid Zikrin Farkı
Ma'lumdur ki, cemaatla kılınan namaz ile, münferid kılınan namaz arasında 25-27 derece ecir farkı vardır. Cemaatla kılınan namazlar, çok büyük sularda pisliklerin kaybolduğu gibidir; büyük cemâatle kılınan namazlarda secde-i sehivler bile ma^ fûdur (affedilmiştir). Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, "Sizler Cennet bahçelerine uğradığınız zaman onun mey valarından yiyiniz" buyurmuşlar. Bunun üzerine, eshâb-ı kiram, "Cennet bahçesinden murâd nedir?" diye sormuşlar; Efendimiz (s.a.s.), "Zikir halkasıdır. Yâ'ni, zikir meclisleri, adetâ birer Cennet bahçesine benzetilmişdir ve bu zikir meclislerine uğradığınız vakitlerde behemehal sizler de onlara uyup zikirlerine iştirak ediniz veya dinleyiniz. Zîrâ orası, hâlen ve meâlen tıpkı bir Cennet bahçesidir" buyurmuşlardır.
Bu bizler için en büyük bir ni'met değil midir? Çünkü Cenâb-ı Hak'kın ba'zı seyyar melekleri vardır ki, vazifeleri zikir meclislerini arayıp bulmaktır ve birbirlerine haber vermektir. Sonra, "Aradığımızı burada bulduk" diyerek, hemen toplanıp onların etrafında pervane gibi dönmeğe başlarlar. Bakınız şu lütf-u
ilâhiye ki, biz Mekke-i Mükerreme'yi ziyaretimizde Kâ'be'yi nasıl tavaf ediyorsak, işte Allah'ın, bu emirlerine muti' ve günahsız melekleri de, yeryüzünde, tıpkı öyle, zikir meclislerinin etrafında dönmekte ve onlara ziynet bahş etmektedir. Bu da cemâatin, topluluğun faydalarından biridir. Bu sebebden, "Cemâ-atde rahmet, aynlıkda ise azâb vardır" buyurulmuştur. Fakat maalesef, bizim henüz kulaklarımız açılmamış olacak ki, hâlâ müs-lümanlar, birbirlerinden bölük bölük, ayrı ayrı parçalar halinde, hem de hep birbirlerine tenkîd, tezyif, istihfaf ederler ve daha ne istersen hepsi mevcuddur. Herkesde bir benlik, bir gurur almış gidiyor, Kimse kimseyi beğenmez, varsa yoksa kendileri. "Neûzü billahi min şürûrihim" (Şerli kimselerin şerrinden Allah'a sığınırız).
Bu hâlin sonu insanları zillete mahkûm ve müstehak etmekle beraber, milletleri mahva, perişanlığa ve helâka sürükleyeceğin-
58
TASAVVUF! AHLÂK II
den, bir an evvel bu hâlimize tevbe edip el ele verirsek, müslü-manhğın istediği gibi yek vücud olarak yaşarsak ne zarar görürüz bilmem? Hattâ müslümanlıkda kavmiyyet, ırkiyyet, milliyet olmadığı gibi, hepsinin Allah'ı bir, Peygamber'i bir, Kitabı bir, dini birken ne yazık ki, "Sen Türksün, sen Acemsin, sen Arab-sın, sen Boşnaksın", gibi ayrılıklar, İslâm'ın mahvına sebeb olmaktadır. Aslında müslümanlık bir vücud, bir bina gibidir. Muhtelif kavimler, milletler bir araya gelir, hepsi Müslüman adı altında birleşir ve yaşarlar. Halbuki, yabancıların menfaatleri icâbı, aramıza sokdukları, milliyetçilik fikriyle, bizden ayrılarak kendi kendilerine devlet kurma hevesine kapılan Arab kardeşlerimiz, bugün kaç devlet halinde, yüz milyonu bulan nüfuslarıyla Yahudiye karşı birleştikleri halde, iki milyonluk Yahudi devletinin karşısında ne hâle düşdükleri henüz unutulmamış bir vakıadır. Irkları bir, dilleri bir, dinleri bir olduğu halde, imânlarının zayıflığı sebebiyle ittifaklarına bile tam bir vefa göstermedikleri, birlik ve beraberlikte sebat etmedikleri için dünya muvacehesinde iki paralık oldular. İşte bu hâdise, bize dînen ne kadar za-îf olduğumuzu açık bir şekilde göstermiştir.
Cemâat arasında her nasılsa bir iş dolayısıyla bulunanlar bile, bu mağfiret-i ilâhiyeden istifade edeceklerdir. Cenâb-ı Hak müşâhid meleklerine, "Onlar öyle bir kavimdir ki, onların arasında şakî bulunmaz. Binâenaleyh onları da afv ettim" buyurması bunun te'minâtıdır. Zâkirlerin yüzü suyu hürmetine, onlar da mağfiret-i ilâhiye mazhar olurlar.
Müslim ve Tirmizî (r.a)'mn Ebû Hureyre ve Ebû Saîd-el-Hudrî Hazretlerinden rivayetlerinde: "Hiç bir zikir meclisi yok-dur ki, Allâhü teâlâ Hazretlerini zikirleri esnasında, melekler onları tavaf edip şereflendirmiş olmasınlar. Rahmet-i ilâhî onları ihata ve gaşy eder de, üzerlerine bir sekine nazil olur ve Cenâb-ı Hak onları kendi nezdindeki meleklerine göstererek, bakın benim şu kullarıma, diyerek onlarla iftihar eder."
Müslim (rh.a)'in Muâviye (r .a)'den rivayetinde Resûl-ü ek-rem Efendimiz, Eshâbdan bir cemâate uğradılar ve onlara niçin böyle toplandıklarını sordular. Cevablarında: "Allâhü teâlâ Hazretlerini zikr ve hamd etmek için toplandık" dediler. O zaman
TASAVVUF RİSALESİ
59
Efendimiz (s.a.s.) buyurdular ki: "Şimdi Cebrail (a.s.) geldi ve bana haber verdi ki, Allah tebâreke ve teâlâ Hazretleri sizlerle meleklerine mübâhât etmektedir."
İbni Âbidîn (k.s.) Hazretleri, cemâat hâlinde zikrin faziletini beyân sadedinde, "Bir kişinin sesi ile bir cemâatin hep bir ağızdan seslenmeleri bir olur mu? Cemâatin hep bir kalb üzere olan zikirlerinin, hicabların ref i hususunda çok büyük te'sîri vardır!' buyurmuşdur.
60
TASAVVUF! AHLÂK II
Yalnız Başına Yapılan Zikrin Faydaları
Yalnız başına olan zikirde safâ-yi kalb, yâ'ni kalbin uyanıklığı ve Hak sübhânehû ve teâlâ ile ünsiyyete alışması ve yalvarma ni'meti, Hak'ka yakınlık şuuru gibi, birçok faydalar vardır. Rı-yâdan uzak, ihlâsa karın olması hasebiyle, cemaatle cehri olan zikre de 70 derece üstünlüğü mevcuddur.
Her mü'min ve muvahhide lâzımdır ki, gecede, gündüzde, hâlî ve tenhâda kendisini hesaba çeke. Ayıb ve hatâlarına muttali olup, gördüğü günahlarına tevbe ve istiğfar ile, o hatâ ve günahlarının izâlesi için nefsiyle candan mücâhede ederek hakîkî hürriyetini elde ede. Bilindiği gibi: "Yedi kişi vardır ki, Kıyamet gününde hiç bir gölgeliğin olmadığı mahşer yerinde, Allah teâ-lânın hususî gölgeliklerinde gölgeleneceklerdir. işte onlardan biri de, tenhâlarda gizlice Allah teâlâ Hazretlerini zikr ederek gözlerinden yaşlar akıtan kimsedir" (2/11) diye medhu sena buyrul-muşdur.
(2/ll)Buhârî ve Müslim'de hadîsin tamamını bulmak mümkündür.
TASAVVUF RİSALESİ
61
Zikrin Edebleri
Zikrin edepleri, Âdâb risâlesi'nde her ne kadar zikr edilmiş ise de (Tasavvuf ani'I-hakâyık) adh eserde yazılan edepleri de teberrüken buracığa kaydetmeyi gönül arzu etmektedir.
Evvelâ, zikr edecek kimseye lâyık olan ve yakışan, en güzel bir hal ile abdestli olarak kıbleye karşı oturmaktır. Yahut aks-i teverrük denilen sağ inciğinin üzerine oturup, sol tarafından ayaklarım çıkarmak veya iki diz üzerinde oturmaktır. Ma'zeret hâli elbette müstesnadır. O zaman nasıl mümkünse öyle oturur. Boyun bükük, baş öne eğik, sekîne ve vekâr ile temiz, tenhâ, hattâ kimsenin bulunmadığı bir halvet odasında, zikr olunanın Allah celle ve alâ olduğunu tefekkürle beraber, ağzını da her çeşid kokulardan misvak ile temizler ve güzel kokular sürünerek zikrine başlar. Fakat evvelâ istiğfarını yapar. Sonra hediyelerini Peygamber (s.a.s.) Efendimizden başlayarak bütün peygamberlere ve cümlesinin evlâd, ezvâc, eshâbının ve bugüne kadar gelmiş geçmiş meşâyıhın kâffesine hediye eder. Sonra güzelce ölümü ve kabri tefekkürle rabıtasını, sonra mürşidinin rabıtasını, daha sonra da râbıta-i huzurunu yaptıktan sonra, zikrine devam eder. Büyükler en aşağı beş bin zikri tavsiye etmişlerdir. Amma senin gücün ne kadara yeterse o kadar yaparsın. Yalnız şunu unutma ki, bu dünya seni aldatmasın. Şu mezarlıklarda yatan nice kişiler vardır ki, bu fânî dünyayı kazanmağa gayret etmişler, fakat neticede hepsini bırakıp gitmişlerdir. Bugün ne kadar pişman olsalar da, artık hiç bir faydası yoktur.
Zâkir, zikr ederken üstünün ve zikr ettiği yerin temiz olmasına dikkat ettiği gibi, asıl Hak'kın nazargâhı olan kalbin de temiz olmasına çok dikkat etmelidir. Kalbin temizliği bütün günahlardan, gafletten arınması; hased, kin, kibir, ucüb, riya, şehvet, gazab, hırs, tama', buhl, yalan, hîle, hud'a, gıybet, nemime ve mâlâya'nî gibi dünya alâkalarından, ağyar ile meşgul olmaktan ve bunlara benzer günahı hattâ keraheti mûcib her şeyden, bilhassa haram lokmadan temizlenerek zikr etmek, elbette daha efdal ve daha hayırlı olacağında hiç şüphemiz yoktur.
Zikirden asıl murâd, huzur-ı kalb olup, zikreden, kimi zikr
62
TASAVVUF! AHLÂK II
ettiğini mülâhaza, tefekkür ve tedebbür ile zikr ede ve Hak ile ünsiyyet etmeğe kendini alıştıra, esnâ-yı zikirde ve tevhîdde bütün meşgaleleri gönlünden çıkarmağa gayret ede. Hiç bir zaman zikri, dilinden ve kalbinden eksik etmeye. Çünkü zikirden gaflet, Allah teâlâdan i'râzdır (yüz çevirmek), maazallah! Her ne kadar gafleti gideremese bile zikrin dildeki mevcudiyyeti yine Allah teâlâ'ya teveccüh ve ikbâlin bir alâmeti olur. Dilin zikrullah ile meşguliyyeti, Allah teâlâ'ya olan her çeşit tâatın da, tezyini olur. Zikrullahdan mahrumiyyet, pek büyük bir ma'sıyettir. Zikrullah esnasında gözleri kapamayı da unutmamalıdır.
İbni Atâullah el-İskenderî (k.s.) derki: "Sakın kalbimde huzur yok" diye Allah'ın zikrini terk etme. Zîrâ zikrullahtan gafil oluşun, gaflet ile yaptığın zikirden daha eşeddir. Umulur ki, o gaflet ile zikr ederken bir gün uyanıklık gelir de, gafletsiz zikr etmeğe başlarsın. Bakarsın ki, daha sonra hem huzur hasıl olur ve hem de, gayb (fena fillâh) hâli de zuhur ederek kâmilîn zümresine dâhil oluverirsin. Bu suretle de saadet ve selâmete ulaşırsın. Her halde zâkir, zikir esnasında ve şâir ahvalde, kardeşlerinin vaz'iyyetlerine ve hallerine muvafakat ede, onlardan hiç bir sebeble ayrılmaya. Meselâ: Bir kenara çekilip oturmak gibi. Bu hal bir büyüklenme ve gurur alâmetidir. Onun için mü'min kimseye lâyık olan, zikrullaha devamdır. Hattâ kalb açılır ve zikrullah bütün a'zalara yayılıp, Huzûr-Meallah (Allah'la beraber olma) kendisine nasîb olur. Cenâb-ı Hak cümlemizi lâyıkıyla zikrinde devam eden kullarından eylesin, âmîn!
Zikrullâhın sonunda bir aşr-i şerîf okuyup, bir de salavât-i şerife getirmeli, biraz da şeyhin nasihatlarını dinledikten sonra, dünya işlerine âit sözlerden de son derece sakınıp, ihvanına selâm ve duâ edib, şeyhinin de elini öperek meclisden ayrılmalıdır.
TASAVVUF RİSALESİ
63
El Öpmek Hususundaki Hüküm
Bu hususda birçok kitablarımızda hamd olsun hükümler vardır. Bunları görmeden, bid'attır diyerek gaflete düşmek büyük hatâdır. El öpmek, memleketimizde bir âdet ve an'ane hâline gelmişdir. Bu, büyüklere karşı bir hürmet ve saygı alâmeti olarak yapılagelmektedir. Bu hususdaki el öpme hükümlerini şöylece beyan ederler:
Sahîh hadîslerde, eshâb-ı kiram Hazretlerinin eserlerinde ve mezheb sahihleri olan imamlarımızın ve fukahânın kavillerine göre ulemâ-i kiramın, sâlîh kişilerin, ana ve babaların, âdil hükümdarların, şer'an ellerinin öpülmesi caiz görülmüşdür. Bu sebeple bazı vak'aları burada zikr etmeği muvafık gördük.
1 - Safvân ibni Assal'dan rivayet olunur ki:
Bir yahudi, arkadaşı olan diğer bir yahudiye, "Kalk, beraber şu peygamberin yanma gidelim" dedi ve Resûlullah (s.a.s.)'in huzuruna vardılar. Ona dokuz alâmetten sordular. Efendimiz (s.a.s.) de bu konudaki hadîste geçtiği üzere cevap verdiler. Bunun üzerine kalkıp Efendimiz'in el ve ayaklarını öperek, "Biz senin Nebiyyullah olduğuna şehadet ederiz" dediler (2/12).
2 - Ebû Dâvûd (rh.a.) Hazretleri de, Ümmü Eban bintü'r-Râzî'den rivayetle, Abdü'1-Kays cemâatiyle elçi olarak gelmiş olan Zârî der ki, "Biz develerimizden inip, eşyalarımızı yerleştirmek-de acele ediyor ve hemen koşup, Resûlullah (s.a.s.)'in el ve ayaklarını öpüyorduk!' Beyhakî bunu Siyret-i-Şâmiye'sinde şöyle zikr etmiştir: "Cemâatin reisi ve seyyidi olan Münzir el-Eşec geldi. Resûlullah (s.a.s.)'in elini aldı ve öpdü"
3 - Şerh-ul-Buhârî de Hafız ibni Hacer el-Askalânî (rh.a.) der ki: "İbnü Ebî Lübâbe, Kâ'b ibni Mâlik ve arkadaşları (r.a) Tebük Gazâsı'na gidemediklerinden dolayı 40-50 gün kadar cezalandırıldılar ve evlerinde, haps gibi idiler. Nihayet tevbeleri kabul
(2/12) Ahmed İbni Hanbel, Tirmizî, Neseî ve diğer hadîs kitapları.
64
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
65
olundu. Bunun üzerine gelip, Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin mübarek ellerini öptüler!'
4 - Sahâbe-i kiram zamanında olan bir vak'a da şöyledir: Taberânî, Beyhakî ve Hâkim'in rivayetlerine göre, eshâb-ı
kirâm'ın fakîh âlimlerinden Zeyd ibni Sabit (r.a.) bir cenaze namazını kıldılar. Şa'bî der ki: "Mumaileyhin binmesi için katırını getirdim. O sırada Abdullah ibni Abbâs (r.a.) gelip hayvanın üzengisini tuttu ve kolay binmesi için yardım etmek istedi. Fakat o zat buna muhalefet ederek, "Olmaz öyle şey" diye ihtarda bulundu ise de, İbni Abbâs (r.a.), "Bize Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz, (âlimlere ve büyüklere karşı hürmette bulunmaklığımızı) emir buyurdular" deyince, Zeyd ibni Sabit (r.a.) Hazretleri de, Hazreti Abdullah'ın elini öptü ve "Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri bize de, böylece Ehl-i Beyt-i Resûlullaha karşı hürmet ve tâzîm ile emir buyurmuşlardır" dediler.
5 - Buhârî (rh.a.) Hazretleri El-edeb ül-müfred adlı eserinde, Abdullah ibni Rüzeyn Hazretlerinden rivâyeten şöyle buyururlar: "Ekvâ oğlu Seleme bizim yanımıza çıkageldi. Bu zâtın gayet büyük elleri ve avuçları vardı. Hemen kalktık elini öptük" demişlerdir (2/13)
6 - Sabit (r.a.) Hazretlerinin de Hazreti Enes (r.a.)'in elini Öptüğü rivayet olunur ki, Hazreti Enes (r.a.) tam on sene Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin canla başla hizmetinde bulunmuşlardır.
7 - Hazreti Ali (k.v.)'nin, Hazreti Abbas (na.)'ın elini ve ayağını öptüğü mervîdir.
8 - Diğer bir rivayette, Mâlik el-Eşca'(r.a.), Ebû Evfâ'nın oğluna hitaben: "Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz ile mubayaa ettiğin elini uzat da öpeyim" dediği, onun da uzattığı ve öptürdüğü aynen orada zikr edilmektedir.
9 - İbn-i Kesîr, el-Bidâye ven-nihâye adlı tarihinin 7. cildinin 5. sayfasında; Kuds-ü Şerifin Hz. Ömer (r.a.) tarafından fethinden sonra, Hazreti Ömer (r.a.) Şâm-ı Şerîfe gelince, Ebû Ubeyde (r.a.) ve Hâlid ibni Velîd gibi bütün ümerâ karşıladılar. Ebû
Ubeyde (r.a.) Hazretleri, Ömer (r.a.)'ın elini öpmek istedi. Bunu gören Hazreti Ömer (r.a.) de Hazreti Ebû Ubeyde (r.a.)'ın ayağını öpmeyi kasd etti ise de, her ikisi de birbirlerine tevazuan öptürmediler.
10 - Şerh-i Manzûme-i Âdâb'da der ki, şehvetten emin olunduğu zaman kucaklaşmak, el ve başdan öpmek mübâh olur.
11 - Şerh-i Hâfız-ibn-il-Cevzî, eshâb-ı hadîsin menkıbelerinde der ki: "Tâlib-i ilim için âlime karşı tevâzu'da mübalağa etmesi ve huzurunda zelîlâne oturması gerekdir. Elini öpmek de tevazu' alâmetidir" demiştir. Ebû Süfyân ve FudayPın birbirlerinin ve Hüseyin ibni Ali (r.a.)'ın, göz, el ve ayaklarını öptükleri mevsuk kitaplarda mukayyettir!' (2/14).
12 - Eb-ul-Meâlî Şerh-i Hidâye'sinde, âlimin ve kerîm kimsenin elini öpmenin caiz olduğunu, fakat zenginin, zenginliğinden dolayı elini öpmenin caiz olmadığını bildirmiştir.
(2/13) Şerh-i Buhârî, ibn-i Hacer el Askalânî, c. 2, s. 48
(2/14) Manzûme-i Edeb, c. 1, s. 287
66
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
67
El Öpmek Bahsinde Dört Mezheb İmamlarının Kavilleri
Çünkü Hak'kın rahmet çiçekleri kâmil kullafındadır. Kokusu ise onların pamuk ellerindedir, vesselam.
1 - Hanefî mezhebinde, İbni Âbidîn (k.s.) Haşiye'sinde, "Âlim ve müttekî kimselerin teberrüken ellerini öpmekde beis yokdur" demişdir. Bazı rivayette ise, "Sünnettir" denilmiştir. Şü-rünbülâlî (rh.a) de:
"Hadîs-i şerîfte el öpmenin, sünnet veya mendubiyeti anlaşılmaktadır" (2/15) buyurmuştur.
Merakıyu'l-Felâh haşiyesi'nde: "Âlimin ve âdil sultanın elini öpmek caizdir" denilir. Bunlardan anlaşılıyor ki, Hanefî mezhebinde el öpmek mubahtır (2/16).
2 - Mâlikî mezhebinde, İmâm Mâlik (rh.a) Hazretleri, tâ-zîm ve tekbîr kasdıyla el öpmenin tahrîmen mekruh olduğunu, ilmine, dînine, şerefine hürmeten, tekarrüb ilallah kasdıyla el öpmenin ise caiz olduğunu beyân buyurmuşlardır (2/17).
3 - Şâfi'î mezhebinde, İmâm Nevevî: "Zühd, salâhı-hâl, ilim ve şerefe mebni kişinin elini öpmek mekruh olmayıp, belki müs-tehabdır velâkin, zenginlikten veya mevkî ve saltanattan dolayı öpmek ise, kerâhet-i şedîde ile mekruhdur" (2/18) buyurmuşdur.
4 - Hanbelî mezhebinde ise, İmâm Ahmed ibni Hanbel'den sorulmuş; o da: "Eğer dîninden, ilminden nâşî ise beis yokdur" demişdir ve Hazreti Ebû Ubeyde (na.)'ın Hazreti Ömer ibn-il-Hattâb (r.a)'ın elini öptüğünü de beyan buyurmuş ve dünya menfaatleri için el öpmeğe cevaz vermemişlerdir (2/19).
Sen ehli hayrın ve müttekîlerin ellerini öp. Düşmanların bu hususda ta'nlarındari korkma.
(2/15) İbn-i Âbidîn Haşiyesi c. 5, s. 254
(2/16) tbn-i Âbidîn Haşiyesi c. 5, s. 209
(2/17) Şerhul-Buhârî İbni Hacer-el-Askalânî c. 2, s. 48
(2/18) Şerhul-Buhârî İbni Hacer-el-Askalânî c. 2, s. 48
(2/19) Şerhul-Buhârî İbni Hacer el Askalânî, c. 1, s. 287
fi i
68
TASAVVUF! AHLÂK II
Ulemâ Ve Sulehâya, Ana ve Babaya Hürmetten Ayağa Kalkmak
Gerek Ulemâ-yı kiram hazretlerine ve gerekse, müttekî, sö-fî, sâlih ve fazîlet sahibi kimselerin ellerini öpmek ve onları gördükçe ayağa kalkmak suretiyle selâmlamak, hürmet ve saygı göstermek, İslâm edeblerindendir. Bunların sünnetden olduğu hadîs kitaplarında zikr edilmiştir.
lbn-i Âbidîn rahimehullah Vehbâniye adlı eserinde, buna caiz ve belki de mendubdur demişdir. Gelen bir kimse için ayağa kalkarak, "Buyurunuz" demek lüzumuna da işaret buyurmuş; hattâ diğer bir kitabında ise, "Camide oturan bir kimsenin bile, gelen bir âlime ta'zîmen ve hattâ, Kur'ân okuyan bir hafızın, gelen bir ziyaretçiye ta'zimen ayağa kalkması mekruh olmaz" denilmiştir (2/20).
(2/20) Tasavvuf an-il-Hakâyık c. 5, s .254
TASAVVUF RİSALESİ
69
Zikrullahm Vakitlere ve Mekânlara Man sus Olanı
Her namazın arkasından çektiğimiz 33 tesbîh, tahmîd, tekbîrlerle; misafirliğe giderken, yemek yerken, su içerken, nikâh kıyıhrken, şiddet ve felâket ve kuraklık zamanlarında, hastalık ve ölüm hâlinde, cum'a günü ve gecesi, yeni ay görülünce, iftar zamanında, Hac ve Umre zamanında; bir marîz, bir felâket görüldüğü ve buna benzer hallerde yapılan zikirlere (zikr-i mukay ¦ yed) derler. Yani, bu zikirler öyle zamanlara mahsusdur. Lâkin mutlak zikrin hiç bir zaman, mekân ve hâdiselerle alâkası yoktur. Onu kişinin Hak'ka kurbiyyet kasdıyla her yerde, her zaman yapması matlubdur. Yolda yürürken, otomobilde, trende, vapurda, otururken, yatarken, hattâ uyuyuncaya kadar yatakda bile zikrullah ile meşgul olmağa zikr-i mutlak derler.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin âdet-i seniyyelerinden idi ki, her yerde, her zaman ve her halde zikrullahdan hâlî kalmazlardı.
Abdullah Büsr Hazretleri buyururlar ki, "Bir adam huzur-1 seâdete geldi ve dedi ki:
- "Yâ Resûlallah, İslâm'ın emirleri bana çok geliyor. İhtiyarlığımdan mı? Yoksa, kudretsizliğimden mi? Bunların hepsini yapmağa gücüm yetmiyor. Meselâ, çok nafile namaz kılamıyorum. Çok nafile oruç tutmak, Kur'ân okumak, sadaka vermek ve şâire gibi, bana bir şey bildiriniz de ben onu yapayım" dedi. Efendimiz (s.a.ş.) Hazretleri de:
- "Dilin zikrullahdan kesilmesin. Yani, daima Allah celle ve âlâyı zikirden gafil olma. O sana yeter" buyurmuşlardır.
Hazreti Âişe-i Sıddîka validemiz, rivayet olunduğuna göre, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin daimî surette Hak sübhanehû ve teâlâ Hazretlerim zikr etmekde olduklarım beyân buyurmuşlardır. (Buhârî hadîslerinden).
Resûl-ü Ekrem Efendimiz (s.a.s.) bizlere de her zaman çeşitli zikir, tesbîh, tehlîl ve istiğfarlara devam etmemizi tavsiye buyurmuşlardır.
tbn-i Abbâs (r.a.) buyururlar ki: Cenâb-ı Hak, farz kıldığı
70
TASAVVUF! AHLÂK II
bütün ibâdetleri birer vakitle ve birer hudutla ta'yin ve tesbit buyurmuşlardır. Meselâ, namazlar, ne kadarsa o kadardır: İki rek'at, üç olmaz; dört rek'at da beş olmaz; beş vakit namaz da altı vakit olamaz. Hac başka vakitte olmaz; farz oruç Ramazan'dan başka ayda tutulamaz. Sonra bunların özür hâli kabul olur. Ayakta duramayan oturarak kılar, buna gücü yetmezse yatarak kılar. Su olmazsa teyemmüm eder. Orucu tutamayacak kadar özrü varsa fidye kabul olunur. Yani, tutamadığı her gün için fukaraya muayyen mikdar bir sadaka verir... v.s. Lâkin Allah teâlâ zikrulla-ha hiç bir vakit hudut ta'yin etmeden dâima her zaman zikrini îfâ etmeyi emr etmiş, onu terke hiç bir suretle izin vermemiştir; meğer ki aklı olmaya. Zikir, denizde, karada, havada, seferde, hazarda, zenginlikde, fakirlikde, sağlıkda, hastahkda, gizlide, aşikârda, hâsılı her hal ü kârda yapılabilir.
TASAVVUF RİSALESİ
71
Her Namazdan Sonra Okunan, Adedi Muayyen Olan Zikir, Tesbîh, Tahmîd ve Tekbîrler
Müslim (rh.a)'in Ebû Hureyre (r.a)'dan rivayetinde: "Her kim namazlarının arkasında 33 tesbîh, 33 tahmîd, 33 tekbîr getirip, sonunda yüzüncü olarak, lâ ilahe illallahü vahdehû lâ şerike leh, leh-ül-mülkü ve leh-ül-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr" derse onun günahları ve hatâları denizlerin köpükleri kadar dahî olsa mağfiret olunacağı bildirilmişdir.
Yine Müslim'in, Sa'd ibni Ebî Vakkâs (r.a.)'dan rivayetinde: "Biz Resûlullah (s.a.s.) Hazretlerinin huzurlarında oturuyorduk. Buyurdular ki: "Her gün bin hasene kazanmaktan âciz mi olursunuz?" Bu soru üzerine cemaattan biri: "Bin hasene nasıl kazamlabilir?" diye sordu. O zaman: "Yüz kere tesbîh etmek suretiyle, yani yüz kere Subhânallah diyen kimseye bin hasene yazılır ve bin günahı da afv olunur" buyurdular.
Yine Müslim (rh.a)'den, Resûlullah Hazretleri:
- "Ey insanlar, Allâhü teâlâ'ya tevbe ve istiğfar ediniz. Muhakkak ki ben de günde yüz kere istiğfar ediyorum" buyurdular. Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri günde yüz kere istiğfar ederse, artık bize nasıl davranmak lâzım geldiğini siz takdir edin, azîz kardeşlerim. Mümkün oldukça sakın dilinden istiğfarı bırakma. Şâirin dediği gibi: ^
, -» 4JUI .m ; i!
"Ve men zade zâdallahü fi hasenâtihî" (2/21). Bu teşbihleri ne kadar çok yaparsak, sevabın da o kadar çok olacağını söylemeğe hacet yokdur. Binâenaleyh, mü'min kişinin himmeti âlî ve yüksek olacağından, dâima çok yapmağı murâd eder ve o nisbette muhabbetullah kendisinde çoğalır. Zîrâ, "Kim bir şeyi çok severse, onun adını çok anar" sözü meşhurdur.
(2/21)Ma'nâsı: Kim daha ziyade yaparsa, Allah da ecir ve hasenatını arttırır.
72
TASAVVUF! AHLÂK II
Allah lsm-i Şerîfi Hakkındaki Sözler
İbni Âbidîn Haşiye'sinde İmâm-ı A'zam (rh.a.) Hazretleri ve ulemânın birçoğuyla, arifler; Tahtâvî Allâme'l-Hâdimî, el-Kisâî, eş-Şa'bî, İsmail ibni İshâk ve Ebû Hafs ve şâir ulemâ, "Allah" Lafza-i Celâlinin İsm-i A'zam olduğunu ve bununla yapılan zikirden daha üstün ve a'lâ makam olmadığını bildirmişlerdir. Çünkü Hazreti Allah celle ve alâ da, "Allah" ism-i şerîfi ile zikri emir buyurmuşlardır. Malûmunuzdur ki, "Allah" lâfz-ı şerîfinin içinde Esrtıâ-ü Hüsnâ'da yazılı olan 99 İsm-i Şerifin mânâları mevcuttur. Bu sebeble İsm-i A'zam denilmişdir. Fakat diğer esmâ-i şeriflerde bu mânâ genişliği yokdur. Meselâ: Gaffar, Settâr, Kerîm, Rahîm... İsm-i Sentlerinin ayrı ayrı hâssaları vardır; fakat bütün isimlerin hâssalarını cami' değildir. Amma "Allah" İsm-i Şerîfi böyle değildir. Allah denildi mi, Gaffar, Settâr, Rahman, Rahîm, Kerîm, Tevvâb, Vehhâb, Hak, Mübîn, Rauf... Velhasıl bütün isimlerin mânâlarını şâmil ve hâmil olduğundan, zikr edilmekde diğerlerinden daha evlâ ve daha a'lâdır. Allah İsm-i Şerîfiyle zikr edilmesinin bir hâssası daha vardır; meselâ: Allah kelimesinin başındaki (elifi) kaldırırsanız (lülâh) kalır ki, yine Allah demekdir. Eğer (lâm) harfini de kaldırırsanız (hû) kalır ki,- yine Allah demekdir. Bunun için Allah dediniz mi, Cenâb-ı Hak'kın ne kadar ismi varsa, onların hepsiyle bir-likde zikretmiş olursunuz ve sevabınız da, feyziniz de o kadar çok olur. Cenâb-ı Hak cümlemizi, bu güzel ismi durmadan zikreden kullarından eylesin, âmîn.
Cüneyd rahimehullah buyurur ki: "Allah İsm-i Şerifini zikr edenler nefislerinden geçerler, Hak'ka vuslata yol bulurlar. Bütün haklara riayetkar olmakla kalb gözüyle dâima Hak'kı gözlerler. Bu zikrin nuru, onların beşeriyyet sıfatlarını yakar, mahv
eder!'
Eb-ül-Abbas Mürsî Hazretleri der ki: "Zikrin, Allah Allah olsun; çünkü bu ism-i şerîf, esmaların sultânıdır ve bu zikirden ilim ve nur hâsıl olur. Keşif, keramet ve basiret gözlerinin açılmasına sebep olur."
TASAVVUF RİSALESİ
73
Allah İsm-i Şerîfi'nin zikrine çok devam edilmesi ve diğer zikirler üzerine tercih edilmesi tavsiye olunmuşdur. Gerek Lâ ilahe illallah ve gerek şâir zikirlerin bütün mânâlarını muhtevidir; akâ-id, ulûm, âdâb ve hakikatlerin hepsini şâmildir. Gaflet etme, fânî dünyaya aldanıp da Hak'kın zikrinden mahrum kalma, ey güzel kardeş!
74
TASAVVUF! AHLÂK II
Zikrin Terkinden Sakınmanın Lüzum ve Ehemmiyeti
Cenâb-ı Vâcib-ül-vücûd Hazretleri, bir tarafdan kuluna çok zikir yapmasını emr ederken, diğer tarafdan az zikr etmenin zararını ve münafıklık alâmeti olduğunu bildirip gafillerden olmamayı teşvîk ederek, münafıkları zem ile, az zikir edenlerin onlar olduğunu beyân eder (2/22).
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri de: "Hiç bir kavim yokdur ki, bulundukları meclisden Allâhü teâlânın zikrini yapmadan kalkarlarsa, muhakkak bir merkeb cifesi etrafında toplanıp dağılan insanlar gibi dağılmış olurlar ve o meclis, kıyamet gününde onlar için bir zikr meclisi değil, bir hüsran mahalli olacakdır (2/23) buyurmuştur.
Ebû Hureyre (r.a)'ın şu rivayeti de şâyân-ı dikkattir: "Bir cemâat bir meclisde oturur da, orada zikrııllah olmazsa veya Re-sûlullah Efendimize salavât-ı şerife getirilmezse, o mecliste oturanlar için ancak noksanlık, husrân ve nedamet olur" buyurul-muştur. Hattâ ehl-i Cennet'in bile tehassüsleri, gussaları, nedamet ve pişmanlıklarından biri de, dünyada iken zikirsiz geçirdikleri saatler ve zamanlar için olacakdır. Buna binâen, Sehl Hazretleri der ki: "Bu kadar ni'metleri veren Allâhü teâlâ Hazretlerinin zikrini terk etmekden daha kötü, kabîh, fena bir ma'siyet bilmiyorum ve tasavvur da edemem." Dillere zikrullahın zor ve ağır gelmesinin, münafık alâmeti olduğunu bildirerek, "Derhal tevbe et, tazarru' ve niyaz eyle ki, Allâhü teâlâ zikrini sana kolay ve hafif eylesin ve sana tevfîk ve hidâyet eylesin."
Onun için âkil kimseye lâyık olan, Hak'kın zikriyle kalbini uyandırmak ve mü'minlerin sıfatıyla sıfatlanmak ve Hak'kın zem ettiği münafıklardan ayrılıp, medh ü sena buyurduğu mü'min-lerden olmağa sa'y ve gayret göstermesidir. Saadet ve selâmet
(2/22) Ahzâb Sûresi, âyet: 36, 37; Nisa Sûresi, âyet: 142 (2/23) Ebû Dâvûd ve Hâkim'in sahihlerinde zikredilmiştir.
TASAVVUF RİSALESİ
75
ancak bundadır. Çünkü Hak sübhânehû ve teâlânın zikriyle zâ-kir olan kul, öyle bir feyz-i ilâhîye ve lütf ü ihsana mazhar olur ki, onu tarife imkânımız yoktur. Hele bütün âzâ ve zerrelerin zikrullahdan lezzet almağa başladığı vakitler yok mu, artık insanın gözüne hiç bir şey görünmez, vesselam. Cenâb-ı Hak hemen cümlemizi, Hak'kı candan ve ihlâsla zikr eden, âşıkîn ve müflihîn zümresine ilhak buyursun, âmîn.
76
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
77
Zikrullahın Hulasaten Faydaları
l-Hiç bir kavm (Cemâat) yoktur ki, Allahu teâlâyı zikr ettikleri vakitte, melâikeler o zikir meclisini tavaf etmesinler ve rahmet-ilâhiyye onları ihata etmesin ve üzerlerine sekîne nazil olup, Hak sübhânehû ve teâlâ cemâati kendi indindeki meleklerine öğ-mesin; bu mümkün değildir.
2-Her kim ki, Kur'ân okuması veya zikrullah ile meşgul olması sebebiyle hacetlerini istemeğe vakit bulamazsa, Allahu teâlâ o kimseye, diğer dua edip yalvaranların istediklerinden daha fazla ve efdalını, istemeden verir.
3-'Kıyamet gününde toplanan halkın arasında kerem ehlinin bilinmesi, murâd-ı ilâhî olarak emr olunur" diyen Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerine, ashab-ı kiram: "Bu kerem ehli kimlerdir yâ Rasû-lallah?" diye sordular. Cevaben: "Onlar camilerde Allah'ın zikri için toplanan mü'minlerdir" buyurmuşlardır.
4-Resul-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz bir topluluk (cemaat) üzerine uğradılar. Onlara niçin toplandıklarını sordular. Cevaben: "Allahu teâlâyı zikir ve tahmîd için" dediler. Efendimiz o zaman, "Şimdi Cebrâîl (a.s.) geldi, bana haber verdi ki, Allahu teâlâ sizlerle meleklerine mübâhât etmektedir!' (Yani, makam-ı iftiharla siz kullarını yâd eder; meleklerine över) buyurmuşdur.
5-Bir cemaat ki, Allahu teâlâmn zikri için toplanırsa, muhakkak semâdan münâdîler nida edib, "Mağfiret olunduğunuz ve seyyiâtınız hısenata tebdil olunduğu halde dağdınız" derler.
6-Selmân-i Pâk (r.a.) bir cemaat ile beraber Allahu teâlâmn zikriyle meşgulken, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz onlara uğradılar. Oııltic, Efendimizi görünce zikri bırakdılar. Efendimiz (s.a.s., _». '¦"•: "Ne diyordunuz?" Onlar cevaben: "Allahu teâlâyı zikr edıyoıd.' uccRer. O zaman Efendimiz: "Rahmet-i
ilâhiyenin nazil olduğunu gördüm de sizlerin aranıza girmeği istedim" buyurdular ve ilâve ettiler: "Bana ümmetimden mütte-kî bir zümre ile beraber bulunmayı ve nefsime onlarla birlikte sabr etmesini emr eden Allah celle ve âlâya hamd ederim ki, bana ümmetimin zâkir ve sâbirleri arasında olmamı emir buyurdular; lütuf ve ihsan ettiler." Bu vakıa ne kadar şâyân-ı dikkat desek de yine azdır. O büyük Sultan-ı Enbiya Efendimizin şu hâli, ümmet-i Muhammed'e bir örnek olabilse! Lâkin, âh o bilgiler, âh o servetler! İnsan nerede ise, "Böyle bilgi ve böyle servet olmaz olsun veya kahr olsun!" deyeceği geliyor. Bir bakıma da haklı oluyor. Çünkü, bunlara sahib olanların kibir ve gururları, hem kendilerinin hem de bulundukları İslâm camiasının mahv ve perişanlıklarına sebeb oldukları görülmektedir. Birbiriyle kaynaşmayan cemiyetlerin her zaman yıkılmaya mahkûm olduğu da görülegelmektedir. Tabiat da bunu bizlere her zaman pek güzel olarak göstermektedir. Meselâ, bugünün bütün me-deniyyet vasıtaları denilen uçak, vapur, otomobil ve sâiredeki hareketler hep onların teknik kaidelere bağlılıkları ve birbirleriyle sımsıkı irtibatlarının neticesi olduğu elbette inkâr edilemez. Tayyareyi uçuran haddi zatında o pervaneler görünüyorsa da, o pervaneyi çeviren motor ve âletlerden biri bozulsa derhal irtibat kesilir. "Tayyareyi ben havalandırıyorum" diyen mağrur pervane ise hiç bir işe yaramadan soluğu yerde alır. Her şey de buna kıyas edilebilir. Onun için aziz kardeş! Paraların, bilgilerin, senin olsun. Sen, Peygamberinin yaptığı gibi yap. Sakın paralarına, bilgilerine güvenip de Müslümanları, bilhassa fukara ve zuafâ-yı hor görme! Onları öyle yaratan Allah celle ve âlânın hikmetini düşün. Eğer seni de öyle yaratsaydı, sana bu akıl, zekâ, kuvvet ve kudreti vermeseydi, acaba elinden ne gelirdi? O tımarha-nelerdeki delileri, hastahane köşelerinde ıztırabdan kıvrananları, biraz insafla düşünmeni çok rica ederim. Allahu teâlânın bu lütfunu inkâr etme! Bu hususu göz önünde tutarak alçak gönüllü ol ve tevazu ile hareket et; tavsiye ederim.
Fakat ne yazık ki, insanoğlu alıştığı ve edindiği huylardan pek kolay vazgeçemez. Hattâ bundan daha zor bir şey yoktur, dersem beni ayıplama. Bu sözlerim hep tecrübelerin mahsulü-
78
tasavvuf! ahlâk ıı
dür. Onun için "Kötü huyları ancak teneşir temizler" diyen atalarımız bunu boşuna söylememişlerdir. Atalarımız bunu daha açık anlatmak için, "Dağların yer değiştirmesi mümkündür derlerse, inan. Fakat, ahlâkların, bilhassa kökleşmiş huyların değişmesi mümkündür derlerse pek inanma; çünkü bu nâdirâttan-dırî' demişlerdir. Buna binâen, kişinin iyi huy ve ahlâka sahib olabilmesi için, mutlaka iyi ahlâklı, edîp, terbiyeli, hayâlı kimselerle arkadaşlık etmesi, ilim ve fazîlet sahiplerini bulup onlarla hemhal olması lâzımdır. Böylelerini bulmak, bulunduğu yerde mümkün değilse, bulacağı yerlere kadar gitmek ve bu uğurda her türlü zahmete katlanmak, kendi saadeti icabıdır. Böyle yapmazsa Allah katında mes'uldür. Zîrâ, insanlık denilen o büyük devlet, öyle hemen kolayca elde edilsin, bu mümkün değildir. Her kıymetli şeyin elde edilmesi de böyle değil midir? Bu sebebden insana yakışan tavır, kibir, gurur, benlik değil, gördüğü her şeyden ibret almağa çalışmaktır.
Eşref-i Rûmî Hazretleri bunu şöylece dile getirmişdir:
Bir göz ki olmaya ibret nazarında. Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.
Bu bir hakikattir. Cenab-ı Hak'kın bahş ettiği bu göz nimeti pek büyük'bir nimettir. Fakat göz, her hayvanda vardır. Asıl hüner, bu gözle kâinata ibret nazarıyla bakıp, eşyanın vücuduyla Hak'ka intikal etmektir. Yoksa, hemen dünya menfaatlerini temin için gözün nurunu zayi' etmek akıl kân değildir. O güzel gözlerin ancak ebedî saadeti, âhiret saadet ve selâmetini, Cennet ve Cemâlullâhı kazanmak için verilmiş olduğunu bilmemiz gerektir. Bütün a'zâlarımızı da aynı gayeyi te'min için çalıştırmamız lâzım olduğunu unutmamak gerektir. Dünya ve dünyadaki her şeyi Cenâb-ı Hak, bizim âhiret saadetini kazanabilmemiz için yaratmış olduğunu da hatırdan çıkarmamak lâzımdır. Allah celle ve alâ cümlemizin muini olsun; Cennet ve cemaliyle de ikram etsin. âmîn.
TASAVVUF RİSALESİ
79
İbnü Kayyim El-Cevzî Hazretlerinin Zikrin Faydaları Hakkında Verdiği Maiûmat
1- Zikir şeytanı kovar. Onun belini kırar. İşe yaramaz hale getirir.
2- Allahü teâlâ, zâkir kulundan razı olur.
3- Zikir kalbden gam, kaygı, gussa ve kederleri giderir.
4- Zikir kalbe ferah, sürür ve genişlik verir.
5- Kalbi ve yüzü nurlandırır.
6- Kalbi ve bedeni kuvvetlendirir.
7- Rızkı celb eder. Cenâb-ı Hak esbabını halk edeceğinden, kolaylıkla merzuk olur.
8- Zikir, sahibine mehabet, halâvet, güzellik ve parlaklık verir.
9- Ruhu İslâm olan zikri yapan zâkire, Allahü teâlâ sevgisini ihsan eder.
O muhabbet ki saadet ve necattır.. Her şeyin bir sebebi vardır. Muhabbet-i ilâhiyyeye sebeb de zikrullah dil ve kalble devamıdır. Her kim muhabbetullaha nail olmak isterse zikrullaha devam etsin. Zikrullah muhakkak ki, muhabbetullahın kapısıdır.
10- Zikir, murakabeyi, tefekkürü, düşünmeyi getirir, kulu tâ, ihsan kapısından içeri sokar. İhsan ise en yüksek makamdır. Zâkir, sanki Allah celle ve âlâyı görüyormuş gibi ibadet eder. Zikrullahdan gafil kalanların, ihsan makamına yükselmelerine yol ve nasibleri yoktur.
11- Zikrullah sebebiyle zâkirin kalbinde büyük bir marifet-i ilâhiyye kapısı açılır ve zikrini artırdıkça, ma'rifetullah da o
nisbette artar.
12- Zikir, zâkirin kalbinde Allahü azîm-üş-şâmn heybet, azamet, iclâl ve ta'zîmini artırır. Bu hal, zikrin, kalbi ve bütün vücudu istilâsı sebebiyle hâsıl olur.
13- Zikir, Allah'a tevbeyi îrâs eder. Bu ise Allah celle ve âlâya rücu'dur. Kalbe te'sir eder. Sığmağı, ilticâgâhı ve kalbin kıblesi olur.
14- Zâkir, zikri kadar Allah teâlâya kurbiyet hâsıl eder.
80
tasavvuf!ahlâk n
15- Zâkir, Allah teâlânın kendisini zikrine sebeb olur. Zik-rullahdan başka bir fayda olmasa dahî, Hak sübhânehû ve teâ-lânm kulunu zikr etmesi ni'meti ve şerefi, o kul için kâfî ve vâfîdir.
16- Zikir kalbin hayâtiyyetini artırır. Zikir kalb için çok lâzımdır ve kalb ona muhtacdır. Balığın suya muhtaç olduğu gibi.
17- Zikrullah kalbe cila verir. Paslarım ıgiderir. Kalbin pası, gaflet ve nevasına uymakdır. Cilâsı da, tevbe, istiğfar ve zikrul-lahdır.
18- Zikrullah hatâ ve günahları siler. Çünkü: înnel hasenat yüzhibnes-seyyiât T**
(şüphesiz ki güzel ameller, kötülükleri giderir) buyurulmuştur. (2/24)
19- Zikir, kul ile Hâhk arasındaki haşyeti ve korkuyu giderir ve Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleriyle ünsiyyet peyda eder.
20- Kul, Allah'ı genişlik ve rahatlık zamanında zikr ederse, sonra ona bir darlık veya sıkıntı gelip, Hak'ka yalvarmağa başladığı zaman, melekler ona yardımcı olurlar.
21- Zikir, kulu ilâhî azabdan kurtaracak yegâne ibadettir.
22- Zikir, sekîne, vekâr ve rahmet-i ilâhiyenin, zâkiri gaşy etmesine, meleklerin de kendisini ziyaret ve tavaf etmelerine sebeb olur.
23- Zikir, dilin gıybet, nemîme, yalan, fuhuş, boş ve faydasız sözlerden, korunmasına sebeb olur. Zikirden mahrum olanlar ise, elbette bu günahlara düşerler. Bunlardan kurtuluş, ancak zikrullah ile kabildir. Her kim dilini ve gönlünü zikrullaha alıştırırsa, kendisini her türlü felâketlerden korumuş olur.
24- Zikir meclisleri, meleklerin de bulundüğumeclislerdir. Gaflet içinde boş ve faydasız sözlere sahne olan meclisler, şeytanların meclisleridir. Sen hangisini seçersen âhirette de onlarla haşr olursun.
25- Zâkir, zikriyle saîd olur ve onlarla oturanlar da saîd olurlar. Bu, her yerde mübarek olan bir şeydir. Gaflet ve lağv meclislerinde oturanlarsa şakî olurlar.
TASAVVUF RİSALESİ
81
26- Zâkirler kıyamet gününde hasret ve nedametten emin olurlar. Zîrâ zikrullah olmayan meclislerde bulunanlar, kıyamet gününde hüsranda kalırlar.
27- Zâkir, zikr ederken (bilhassa tenhâda) ağlarsa kıyamet gününde arşın gölgesinde olur. Onun için, aman kardeş, zikrullah olmayan, günah yerlerine sakın gitme ve oralarda kat'iyyen oturma.
28- Zikr ile iştigâl edene istemeden, isteyenlere verilenden daha a'lâsı ve efdalı verilir. Bu, hadîsle sabittir.
29- Zikir ibadetlerin en kolayıdır ve en efdalıdır. Dilin ve günlün hareketi kadar, vücudun ve a'zâların da hareketi olsa, elbette insan çok yorulur ve dayanamaz.
30- Cennetin ağaçlan, yapılan zikir ve teşbihlerle vücuda gelir.
31- Zâkir kullara verilen atâ ve ihsanları, başka amellerle elde etmek mümkün değildir. Her kim günde yüz kere:(2/25)
** -
2jı \\
"Lâ ilahe illallâhü vahdehû lâ şerike leh, lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr" derse, on köle âzâd etmiş gibi, yüz hasene yazılır ve yüz seyyiesi silinir. O gün akşama kadar şeytanın şerrinden muhafaza olunur. Ondan daha ef-dal amelli kimse olmaz. Ancak yüzden fazla teşbih ve tevhîd yapanlar müstesna.
Ve yine her kim her gün yüz kere:(2/26)
"Sübhânallahi ve bmamdihi
(2/24) Hûd Sûresi, âyet 114.
(2/25) Râmûz, 432/7 (2/26) Râmûz, 432/8
82
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
83
derse, günahı deniz köpükleri kadar çok da olsa, yine afv ve mağfiret olunur. Bu ne büyük ni'met ve bahâ biçilmez bir lütuf ve ihsan-ı ilâhîdir. Aman kardeşim, dilini ve gönlünü Allah'dan ayırma, Bu dünya kimseye kalmamış. Kanâat, sabır, istikâmet ve zik-rullah ile iştigal bahâ biçilmez ni'metlerdendir. Onun için kim ne derse desin, sakın Allah celle ve âlâyı unutanlardan olma ki, yarın kıyamet gününde sen de unutulanlardan olmayasm. Hattâ hiç şüphen olmasın ki, Allah teâlâyı unutup, zevk ü safaları-na esir olanların, kendi sıhhatlerini bile koruyamadıkları gibi, dünya işlerinde de çok kere muvaffak olamadıkları görüle gelen hallerdendir.
İşte zamanımızda münevver geçinen birtakım zavallılar, ellerinde birçok da imkânlar olduğu halde, kendi işlerinde de, memleket işlerinde de başarı kazanmaları şöyle dursun, isabetsiz davranışlarıyla milleti büyük zararlara uğratarak, dostlarımızı ağlatıp, düşmanlarımızı güldürmüyorlar mı? Nüfusumuzun 45 milyon olması ne mânâ ifade eder; içimizdeki üç buçuk yahudinin iktisadî esareti altında yaşadıktan sonra. Henüz onbeş yıllık bir mâzîsi olan şu İsrail devletine bakıp da utanmamak mümkün mü? Onu Amerika destekliyorsa, biz de 600 milyon müslüma-nız diye neden övünüyoruz? En büyük ma'rifetimiz, Müslümanları birbirinden ayırmak, hattâ birbirlerine düşürmek, sonra da bundan istifadeye kalkmak mıdır? Bu ise, ne müslümanlığa ne de insanlığa yakışır. Bir taraftan Müslümanız diye iftihar ederken, diğer tarafdan, Allah'ın emirlerini yerine getirmeğe çalışanları ve öğretenleri zindanlarda çürütmek ne oluyor? Hangi din, bu zulme cevaz verir? Artık müslümana bu kadar gaflet yeter. Uyanmalısın, yoksa sen susdukça daha ağır hakaretlere mâruz kalacaksın. Bunda şüphen olmasın. Çünkü, çalışmayanın hakkı kötektir. Senin dinine yapılan bu hakaretlere göz yumduğunun cezasını muhakkak çekeceksin. Üç kuruşun elinden gidince kıyameti koparıyorsun da, dinin elinden gidince, dilsizler gibi susuyorsun. Geçen günleri insafla bir gözden geçirsen, muhakkak, "Bunlar bize az bile!" dersin.
32- Zikrullah, insanı muhakkak Allah'a doğru seyr ettirir. İster sokakda ister yatakda, her zaman her yerde, dilde ve gö-
nülde Allah ve rızâullah olmalıdır.
Hikâye olunur ki, bir âbid, bir adama misafir olmuş. Âbid geceyi ibadetle geçirmiş. Ev sahibi ise uyumuş. Sabahleyin âbid demiş ki: "Kafile gitti, siz hâlâ uykudasınız". Ev sahibi cevaben şöyle söylemiş: "Sabaha kadar sefer ede de sonra gene kafile ile beraber ola, bu bir şey değildir. Hüner odur ki, sabaha kadar yata ve sabahleyin kafileyi yolda bırakıp geçe" Buna seyr-i fil-lah ve seyr-i ilallâh derler ki, bu gönüllerin Allah celle ve âlâya tam manâsıyla bağlılığının sonucudur. Cenâb-ı Hak, cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammedi, uyanık kullarından eylesin, âmîn.
Lâkin bu demek değildir ki, tembel tembel yatıp uyuya, sonra da kafileyi geçe. İşte bu mümkün olmayan bir şeydir. Esasen bu yatışların, ya bir rahatsızlık veya bir mazeret sebebiyle olduğunu unutmamalı ve böyle yapan mübareklerden de şüphe etmemelidir.
33- Şu muhakkaktır ki, zikrullah, her tarîkatta ve tasavvuf ehlinin indinde, bütün usû 1 ve kaidelerin ve edeblerin başıdır; velayet alâmetidir. Her kime ki, zikrullah kapısı açılır, hiç şüphe yoktur ki ona, Allahü teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin huzuruna dahil olunacak bütün kapılar açılır. Öyle ise, sen de temizlen de Rab'binin huzuruna gir. Her istediğini orada bulursun. Rab'bini bulan her şeyi bulur ve Rab'bini unutan her şeyden mahrum kalır.
34- Zikrullah, muhakkak bir ağaca benzer ki, ondan irfan ve diğer haller yetişir. Binaenaleyh, irfan sahibi olabilmek ve halinde karar kılabilmek, ancak zikir ağaçlarından elde edilebilir. Ağaç ne kadar büyür, kökleşirse, meyvalan olan ma'rifet-i ilâ-hiyye de o nisbette güzel, sağlam ve kuvvetli olur. Zikrullah bütün makamların temelidir. İnsanı gafletten uyandırır. Tevhîde sevk eder. Binalar için yer ve temel ne ise, ibadet, irfan, velilik ve sair bütün makamların başı ve temeli de zikrullahdır. Bundan gaflet, kalbin ya uyuduğuna veya ölümüne alâmettir.
35- Zikreden, zikrettiğine yakındır. Yani Allah celle ve âlâya karîbdir. Zâkir, Hak sübhânehû ve teâlâyı zikr ettiği müd-
84
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
85
detçe onunla beraberdir. Bu beraberlik, husûsî bir iltifât-ı süb-hânîdir. Kurbiyyet, velayet, muhabbet, yardım ve tevfîk-ı ilâhî, zikr edene husûsî şekilde tecellî eder. Bunlar Nahl Sûresi 128, Enfâl Sûresi 66, Tevbe Sûresi 40. âyetlerinde sabittir.
İmdi zâkir için bu husûsî ni'metlerden çok daha geniş na-sîbler vardır; bundan gaflet olunmaya.
Buhârî ve Müslim'de beyân olunduğu gibi: "Kulum beni zikr ettiği ve benim zikrim için dudaklarını kımıldattığı müddetçe ben kulumla beraberim" buyrulmuştur.
Bir eserde de: "Ehl-i zikir benim meclisimde oturanlar, ehl-i şükür ni'metlerini artırdığım kimseler, ehl-i tâat ise, kerametime nail olanlardır. Ma'siyet sahihlerine, rahmetimden ümidleri-ni kesdirmem ve onları rahmetimden mahrum etmem. Tevbe ettikleri takdirde ben onların dostuyum ve ben tevbekârları ve temizlenenleri severim. Eğer tevbe etmezlerse, ben onları çeşitli ip-tilâ ve musibetlere dûçâr ederim ki, ayıp, kusur ve günahlarını idrâk ederek temizlensinler" buyrulmuşdur.
tmâm Ahmed (rh.a.) Müsned'inde şunları zikreder: "Alla-hü teâlânın zâkir kuluyla beraber oluşu, başka hiç bir mâhiyyet ve beraberliğe teşbih olunamaz. Meselâ: Allahü teâlâ Hazretleri, muhsinlerle, sâbirlerle, müttakîlerle beraber olduğunu Kur'ân-ı kerîm'inde bildirir ve lâkin bu beraberlik, bunların hiçbirine benzemez. Bu beraberliği ta'rife ve tavsîfe ne dil ne de ibareler kâfi gelir. Bu, ancak zevk ile tadılır ve bilinir!' Hemen Cenâb-ı Hak cümlemizi, candan ve ihlâs ile zikrine devam eden kulların eylesin, âmîn.
36- Allahü teâlânın müttakî kullarından en çok ikrama lâyık olanı, dilleri Allahü teâlânın zikriyle meşgul olanlardır. Zî-râ bunlar Allahü teâlânın emir ve nehiylerine herkesden çok dikkatli olmakla beraber, onun zikrini de dillerinden bırakmamayı kendilerine şiar edinmişlerdir. İşte takva böyle olur. Takva ise, insanın Cennete girmesine ve Cehennem'den kurtulmasına se-bebdir. Zikrullah ise kulu, Allahü teâlâya yakınlığa erişdirir; mertebelere ve derecelere ulaştırır. Onun için aziz kardeşim, mümkünse hiç durmadan hemen zikrullaha başla ve dilinden bırakma. Gönlünden hele hiç çıkarma ki, hem selâmete eresin, hem
de derecelere nail olasın.
37- Muhakkak ki, beşeriyyet iktizâsı kalblerde kasvet (katılık), zulmet, merhametsizlik gibi arızalar olur. Gerek hatâ ve kusurlarımızdan ve gerekse başka bilmediğimiz sebeblerden ötürü arız olan bu kasveti, zikrullahdan mâada hiçbir şey giderip yu-muşatamaz ve nurlandırıp parlatamaz. Bu sebebden her gün, hattâ her an üzerlerimize çöken çeşitli kâbuslarla, gerek cem'iyyet ve gerek kendi işlerimizden dolayı yapageldiğimiz hatâlarla kararan kalblerimizi temizlemek, parlatmak ve nuruna kavuşdur-mak, ancak ve ancak zikrullah ile mümkündür.
Aziz dostum, sabahda, akşamda, yatarken, işine gitmezden evvel muhakkak zikrullah ile meşgul ol. Amma öyle azıcık değil, Allahü teâlânın istediği çok zikirdir. Az zikirhem münafıklık alâmetidir, hem de ruha ve gönüle te'sir etmesine kâfi gelmez. Görmez misin ki, az ateş kışın evlerimizi hiç ısıtır mı? Azıcık ekmek karnımızı doyurur mu? Azıcık su hararetimizi keser mi? Hele sıcak havalarda.
Yezîdin oğlu Hammâd'a biri, kalbin kasvetinden şikâyet etmiş. O da, ona zikrullaha devamını tavsiye etmiş. Zîrâ kalbde gaflet, kasvet-i kalbi mûcib olur. En iyi ilâcı da zikrullahdır. Çünkü, zikrullah hem gafleti giderir, hem de gönlü cilalandım ve yumuşatır. Kalay ateşde nasıl erirse, kalb de zikrullahla böylece erir; pamuk gibi olur. İşte o zaman tecellî-i ilâhiye mazhar olur.
38- Zikrulla'hda kalblere şifâ vardır. O, kalbin yegâne ilâcıdır. Gaflet ise kalbin hastalığıdır. Binâenaleyh, hasta kalblerin devası ve şifâsı ancak zikrullahdır. Çünkü kalb, nûr mahallidir. Dâima nûr ister. Zikrullah da en güzel bir nurdur. Nura nûr ile gidilir.
Mekhûl ismindeki zât demiş ki: "Zikrullah şifâdır. Nâsin zikri de derttir. Yâ Rab biz hasta olduğumuzda ancak senin zikrinle tedavi oluruz."
39- Muhakkak zikrullah, Hak teâlâ Hazretleriyle olan dostluğun başı ve esasıdır; nasıl ki gaflet, Hak'kın buğzunun sebebi ve esası ise. Kul, Hak'kın zikrine devam ettikçe, Hak teâlânın da o kulu sevmesine ve ona dost olmasına sebeb olur. Gaflet ise, bil'akis Hak'kın buğzunu celb eder ve ona yardımını ve tevfîkı-nı kesmesine sebeb olur.
I
86
TASAVVUF! AHLÂK II
Hassan ibni Atiyye der ki: "Bir kul, gerek kendi zikrini ve gerekse başkalarının zikirlerini kerîh görmesi kadar hiçbir şeyle Allah'ına adavet edemez." İşte bu adavetin yegâne sebebi gaflettir. Kulun üzerinde gaflet bulundukça Hak'km zikrini ve zikr edenleri kerîh görmekde devam eder. Bu sebebden Hak sübhâ-nehû ve teâlâ da onu düşman ittihaz eder; zâkir kulunu dost ittihaz ettiği gibi. Aman yâ Rabbî! Sen bizleri böyle kötü ve felâketli gaflete düşürme!
40- Muhakkak Allah sübhânehû ve teâlâ kendini zikr eden kulunu, sevinç ve sürura gark etmiş olduğu halde Cennetine koyar.
Hazret-i Ebu'd-Derdâ'dan şöyle bir rivayet zikr olunur ki: "Dilleri Allâhii teâlânın zikriyle devamlı meşgul olan kimseleri, Cenâb-ı Hak, yüzleri güler olduğu halde Cennetine koyacağını beyan buyurmuşdur."
41- Zikrullah muhakkak, kul ile Cehennem arasında bir sed ve bir maniadır. Kul yapmış olduğu bazı kusurlarından ötürü Cehennem yoluna konulsa bile, yapmış olduğu zikirler hemen o yolları kapatır ve o zâkir kulun Cehennem'e girmesine mâni' olurlar.
42- Şeriatın emr ettiği ne kadar ibâdet varsa hepsi, zikrul-lahın ikâme ve icrası için emr olunmuşdur. Kezalik, namazın kılınması da, zikrullahın ikâmesi içindir (2/27).
Bu kadarını yazmakla iktifa olunmuşdur. Daha fazla malûmat almak isteyenlerin, İmâm Nevevî'nin Kitab-ül-Ezkâr'ı ve Celâlettin-i Süyûtî'nin gündüz ve gece yapılacak zikirler hakkındaki ve <tmâm Gazâlî'nin bu konudaki eserlerine müracaat etmelerini tavsiye ederiz.
Bazı haberlerde vârid olmuşdur ki, Cenâb-ı Hak: "Evliyalarım, ehibbâlarım, dostlarım benim zikrimle tena'um ederler, yani benim zikrimden ma'nevî gıdalarını alırlar ve benimle ün-siyet ederler. Çünkü ben, sizler için dünya ve âhirette en güzel
(2/27)Tâ-hâ Sûresi, âyet: 14
TASAVVUF RİSALESİ
87
mürebbîniz, ma'bûdunuz ve maksüdunuzum" buyurmuştur.
Ebû Saîd (k.s.) der ki:
Şeyhim benim elimden tutup kütübhanesine götürdü ve bir kitab çekerek okumaya başladı. Ben de o güzel sözleri can kulağıyla dinliyordum. Bana iltifat edib dediler ki: "Yâ Ebâ Saîd, Cenâb-ı Hak'kın gönderdiği 124 bin peygamberin, gönderilme-sindeki hikmet ve sebeb, şu "Allah" kelimesini kullara öğretmek içindir. Her kim bu "Allah" lâfzını yalnız kulağıyla dinlerse, bu kelime orada durmaz, hemen öbür kulağından çıkar gider. Eğer bu kelime-i tayyibeyi ruhuyla, can kulağıyla dinleyip, içine (kalbine) güzelce yerleştirir ve zevkini alıp, tâ kalbinin derinliklerine ve bütün a'zâlarına ve vücudunun zerrelerine kadar yerleştirirse, aynı zamanda ruhuna ve mânâlarına vâkıf olarak sevgisini kasd ederse, hiç şübhe yokdur ki, ona her şey münkeşif olur; perdeler açılır ve sırlar bildirilir!'
İmâm Şa'rânî der ki: "Ben bu tarîka girdiğim zaman zikrim her gün ve gecede 24 bin idi. Zîrâ insanın 24 saatteki nefesi takriben 24 bindir. Bu sayede hiç bir nefesi zikrullahsız geçmemiş olanlardan olayım diye zikrime devam ederdim."
Hasan-ı Basrî (k.s.) Hazretleri de: "Allâhü teâlânın en sevgili kulları, kalbleriyle ittikâ eyleyen ve çok zikir yapan müttekîlerdir" buyurmuşdur.
Zünnûn-u Mışrî (k.s.) Hazretleri de derler ki: "Dünyanın bütün güzelliği ancak O'nun (Allah'ın) zikriyle; âhiretin güzelliği de, Cenâb-ı Hak'km affıyladır. Cennetin güzelliği ise cema-lullah'ı rü'yetledir".
Cenâb-ı Hak fazl ü keremiyle cümlemize dünyada zikrini, âhirette afvını, Cennet'te cemalini müşahede eden kullarından eylesin, âmîn.
88
TASAVVUFf AHLÂK II
Zikrullahın Kısımları
Zikrullah iki kısımdır: Birine zikr-i âmme (umumun zikri), diğerine akr-i hâssa derler. Bir kimse, sevab kazanmak için herhangi bir zikri yapar, fakat bununla beraber bütün kötü ve fena huylan da üzerinde durursa (Meselâ: Kibir, gurur, ucüb.ri-yâ, hased, hırs, tama yapan, şehvet, gazab, buhul, cimrilik ve saire gibi), bu kimsenin yaptığı zikir, zikr-i âmmedir.
Zikr-i hâs yapan ise, malûm olan bir zikirle, huzûr-ı kalble, sıfat-ı mahsusa ve âdâb-ı mezkûresiyle, irfân-ı ilâhîye erişebilmek gayesiyle ve aynı zamanda, tahâret-i ılefsle birlikte taharet- i mekâna da çok dikkat eder. Bütün mezmûm huylan ve kötü ahlâkları terkle, yerlerine güzel huylan, iyi ahlâkları yerleştirmeğe çalışır ki, nefsin zulmetlerinden bir ân evvel kurtulup rû-hânî sırlara erişebilsin. Buna lâyık olan, zikrin adedlerini bilmek için teşbih kullanması evlâdır.
TASAVVUF RİSALESİ
89
Zikirde Teşbih Kullanmak
Zikirde tesbrh kullanmak caizdir ve bid'at de değildir. Ibnü Cevzî, teşbihin müstehâb olduğunu beyan eder. Safîyye (r.a.) validemizin rivayet ettiği bir hadîste, "Teşbihleri çekerdik ve taş ile sayardık, Peygamber (s.a.s.) Efendimiz bu hareketimize i'ti-raz etmeyip, kabul ve tasvib etmişlerdir." demiştir.
Cüneyd-i Bağdadî (rh.a.) de elinden teşbihi bırakmazdı ve derdi ki, "İptida halimizde biz bununla yetiştik. Son zamanlarda elimizden bırakmak lâyık olmaz" buyurmuşlardır.
"Camilerdeki kandillerin yanışı gibi, teşbihlerin de istf mali caizdir." buyrulmuştur.
Hazreti Ali (k.v.) Efendimizin mahdumları Hazreti Hüseyin (na.)in kızı Fâtıma (r.a.)da düğümlenmiş iple teşbih ederlerdi.
Ebû Hüreyre (r.a.)m da ipinin bin düğümü vardı. Onları bitirmedikçe yatmazlardı. Bu hususlarda Celâleddin-i SuyûtTHaz-retlerinin fetvasına müracaat olunabilir. Halbuki, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Neseî, İbni Mâce ve İbni Hıbbân ve Hâkîm'in Sahîh ül-tsnâd rivayetlerinde, Sa'd ibni Ebî Vakkâs (r.a.) der ki: Resû-lullah (s.a.s) bir kadına uğramışlardı. Kadının önünde bir takım taşlar veya hurma çekirdekleri vardı. Onlarla tesbîh çekiyordu. Efendimiz kadına: sana bunlardan daha efdahnı haber vereyim iri? diyerek söze başladılar ve zikrini ta'lim buyurdular, kadı-mn taş ve çekirdeklerine birşey demediler.
Böylece sükutları kabul ve ikrar sayılır. Eğer mekruh olsaydı herhalde nehy ederlerdi, denilmiştir. (2/28)
imdi, zikrullah, mürîdin kalbinin temizleyicisi ve parlatıcı-sıdır ve bu suretle, kalblerin tecelliyât-ı ilâhiyyeye mazhar olmasının yegâne yoludur. Zikrullah sayesinde ahlâk-ı Muhammedi-ye ile tehalluk tahsil olunabilir. Evradla tilâvet ise, mübtedî sâ-liklerin sânı olup, erbab-ı sülük için, sülüklerinde mühim vâci-bâttan birisidir.
İbn-ü Atâullah (k.s.) der ki: "Her mübtedînin iki vakitte zikri lâzımdır: Biri sabah namazında, biri de ikindi namazından sonra olması gerektir."
(2/28) tbn-i Âbidîn haşiyesi, c. 1 s. 457
90
TASAVVUF! AHLÂK II
Sabah Namazından Sonra Olan Zikrullahm Hükmü
Sabah namazından sonra efdal-i a'mâl, yani amellerin en efdah, işrak vaktına kadar zikrullah ile meşgul olmaktır. Halbuki, bazıları Kur'ân okumayı efdal saymışlarsa da, bu hususta vârid olan hadîs-i şeriflere muhalifdir.
1- Hazret-i Ebû Ümâme (r.a.) rivayet eder ki: Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz buyurdular ki: "Her kim, sabah namazını cemâatle kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar zikrullah ile meşgul olarak namazgâhda oturur, sonra kalkıp iki rek'at namaz kılarsa, o kimse hac ve umre sevabına nail olarak r(2/29)
arr(2/29)
2- Enes İbn-i Mâlik (r.a.) den rivayet olunur ki:
"Her kim sabah namazım cema atle kılar da, sonra güneş doğuncaya kadar (yani, işrâk vaktine kadar) Allahü teâlâyı zikr eder, sonra kalkıb iki rek'at namaz kılarsa (ki buna, işrâk namazı denir) o kimse tam bir hac ve umre sevabı kazanır." Bu hadîs-i, Tirmizî hasen olarak zikr eder.
3- Ömre Hatun der ki: Hazreti Âişe (r.a.)dan işittim. O da Resûlullah (s.a.s.) den duymuşlar:
"Her kim sabah namazını kılar, sonra namaz kıldığı yerde oturur ve dünyaya aid bir şeylerle meşgul olmayıp, dört rek'at duhâ namazını kılıncaya kadar zikrullahla meşgul olursa, anasından doğmuş gibi hiç günahsız olarak camiden çıkar." (2/30)
4- Mu'âz İbni Enes (r.a.)den:
"Her kim sabah namazını kılar, sonra güneş doğuncaya kadar zikrullah yaparak oturursa, ona Cennet vâcib olur." (2/31) buyurmuştur.
5- Hazreti Ali KerramallShü vechehin oğlu Hazreti-Hasan
. (2/29) Taberânî ve Mecma'uz-Zevâid, c. 10, s. 104 (2/30) Mecma'üz-Zevâid, c. 10, s. 105 (2/31)Mecma'üz-Zevâid, c. 10, s. 105 Ebû Ya'lâ rivayet etmiştir.
TASAVVUF RİSALESİ
91
(r.a.)dan: Ben ceddim Resûlullah (s.a.s.) den işittim, buyurdular ki: "Hiç bir kul yokdur ki, sabah namazını kılar, sonra Allahü teâlâyı zikr ederek güneş doğuncaya kadar oturursa, muhakkak onun bu hali Cehennem ateşine hicâb (sed) olur." (2/32)
Hanefî fukahâları hüküm ve karar vermişlerdir ki, sabah namazından sonra zikrullah ile iştigal etmek en efdal ameldir. Dürr-ü Muhtar sahibi de: "Fecirden işrak vaktine kadar zikrullah ile iştigal, Kur'ân-ı kerîm okumakdan evlâdır." (2/33) demiştir.
İbn-ü Atâullah der ki: "Sâlik sülûkünde hiç bir zaman mu-tâd olan ve şeyhinden almış olduğu zikri kat'iyyen terk etmemeli. Başka şeylerle meşgul olup da, aldığı zikir dersini ihmalden çok sakınmalı".
Mürid için, nefsi hevasına düşüp, gerek tenbellik ve gerekse dünya işleriyle iştigalle veya daha başka şeylerle vakit geçirip dersini bırakmak kadar tehlikeli bir şey olamaz. Zîrâ, dersi olan zikrullah, kendisinin mütekarrib ilallah olması için, ondan istenilen vazîfedir. Bu vazifeyi bir tarafa bırakıp da, başka bir ibâdetle de meşgul olsa, virdini ve dersini hakîr görmek demek olacağından, çok sakınmalı, böyle bir hatâya düşmemeğe çalışmalıdır. Virdlerini ancak câhiller hakîr görürler. Bu virdlerin mey-vaları ahiret evinde görüleceğinden, ölünceye kadar bırakmamak gerektir. Senden istenilen evradını çekmektir. Evrâd virdin cemidir; vazîfedir. Gerek Kur'ân okumak ve gerek şâir ibâdetler gibi söfiyyûn indinde vird, şeyhin talebesine emr ve ta'lîm ettiği zikirlerdir ki, sabah-akşam vakitlerinde yapılması lâzımdır. Bu usul, muhaddisînin birbirinden rivâyetiyle, şeyhinden şeyhine ve nihayet Peygamber (s.a.s.) Hazretlerine kadar uzanan bir silsile ile sabittir.
(2/32) Mecma'üz-Zevâid, c. 10, S. 106. (2/33) İbn-i Âbidîn Haşiyesi, c. 5, S. 280
92
TASAVVUF! AHLÂK II
Zikrin Nevi'leri
Her şeyde matlub olan temizlik, zikrullahda daha evlâ ve mühimdir. Namaz için abdest ne kadar mühim ise zikrullah için de, her ibâdet için de istiğfar, o kadar mühimdir. İstiğfar iç temizliğidir ve bütün temizliklerin başıdır. Abdestsiz namaz olmadığı gibi, istiğfârsız da gönül temizliği olmaz. Gönül temiz olmayınca da, zikrullahın tesiri olmaz. İstiğfarın azı yoktur. Çoğuna da hudud yoktur. Fakat yüzden aşağı kalmamak lâzımdır. İstiğfarı emr eden, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleridir. (Sûre-i Müzzemmil, âyet 20). Diğer birçok âyet-i kerîmeler de vardır ve bahusus, Resûl-ü Ekrem Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin bilfiil kendilerinin yapması ve yapılmasını da tavsiye etmeleri istiğfarın ehemmiyetine delildir.
Ebû Hüreyre (r.a.) tarafından gelen rivayette, Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri (Allahü celle ve âlâya kasem ederek), "Ben günde yetmiş kereden fazla Allaha tevbe ve istiğfar ediyorum" buyurmuşlardır. Buhârî, Sahîh'inde böyle zikr etmiştir.
İbni Mâce de, "Defterlerinde çok istiğfar bulunanlara müjdeler olsun." buyrulduğunu rivayet etmektedir. Bazı kimselerin günde beşyüz ilâ beşbin kadar istiğfar ettiklerini duymuştum. Herhalde istiğfar pek güzel bir iç temizliğidir. Gerek dille ve gerekse kalble yapılan istiğfarların neticesinde bakarsınız ki, insan bir gün gelir, tertemiz olmuş, bütün günahlardan arınmış, gayet güzel bir müslüman olmuştur. "Günahlardan kendimi kurtaramadıkça istiğfarın ne faydası olur?*' diye sakın düşünme. İstiğfar, bir pişmanlık ve nedamet alâmetidir. Elbette ki günah işlememek matlubdur. Fakat kuluz; kusursuz olmamıza imkân var mıdır? İşlenen her günah için yeni bir tevbe ve istiğfar lâzımdır. Bunu behemehal yapmalıdır. Sen istiğfara devam ettikçe, hem zikir sevabı alırsın, hem de Cenâb-ı Hak'kın sana yardımını celb edersin. Sonra gönlünüz yumuşar. Hareketlerinize nedamet ve pişmanlık gelir. Zamanla, o fena ve günah şeyleri tedricen bırakmış olursunuz.
Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri hiç bir günahı olmadığı halde, günde yetmişden fazla tevbe ve istiğfar etsin de biz oturalım hiç
TASAVVUF RİSALESİ
93
olur mu?
İstiğfar, evinize, gönlünüze, çocuklarınıza, aile ferdlerini-ze, ticaretinize, san'atınıza, devlet ve milletinize devamlı bir huzur ve rahatlık ve bolluk getirir. Yalnız sizin ihlâs ile istiğfara devamınız kâfidir. Hiç şüphe etmeyin ki, bir gün, Allah teâlâ1 ran pek güzel bir evliyası olabilirsiniz vesselam. Cenâb-ı Hak cümlemizi ihlâsla istiğfara devam eden kullarından eylesin, âmîn.
İkinci olarak, salâvât-ışerîfeleredevâm etmektir. Malûm olduğu üzere, feyzin kaynağı Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizdir. Ona ne kadar çok salavât-ı şerfre getirilse yine azdır. Ne kadar çok ve ihlâsla salavât-ı şerife getirilirse Efendimiz (s.a.s.)le o kadar çok münasebet peyda edilmiş olur. Bu sebepten bazı bahtiyarlar, günde bin veya daha fazla salavât getirmişlerdir. Salâvât-ı şerîfelerin nevi'leri de pek çoktur. Bir rivayette 12 bin salâvât-ı şerife olduğunu öğrenmiştim. Bütün büyük zevat, Hazret-i Peygamber (s.a.s.)e irtibatları dolayısıyla, gönüllerinden doğan ve çok derin mânâlar ifâde eden salavât-ı şerîfeler yazmışlardır. Delâil-i hayrat gibi pek çok salavât-ı şerif eleri ihtiva eden kitab-lar vardır.
Delâil-i Hayrat sahibi bu kitabı yazdıktan sonra, o zaman müslümanların olan İspanya'ya gitmiş ve orada irtihâl-i dâr-i beka eylemiştir. Bilâhere İspanyollar tekrar ayaklanıp, maalesef müslümanların tefrikaya düşmelerinden istifade ederek, müslümanları İspanya'dan çekilmek mecburiyetinde bırakmışlardır. Bu Şeyh Muhammed Cezûlî Hazretleri'nin kabri bir rivayette, vefatından 23 sene geçdikten sonra, Fas vilâyetindeki Merâkeş şehrine nakli*" edilmek üzere açıldığı zaman, mübarek cesedi taptaze, sanki canlı gibi bulunmuştur. Zâten mü'minler için ölüm yoktur. Ancak bir âlemden diğer bir âleme göç vardır. Burası ilk Cenneti1 dir. Burada gözlerini yumduktan sonra, hakîkî ve ebedî Cennet ve Cemâlullah vardır. Bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak, şehîd lere bile "öldü demeyiniz" diye bizlere tavsiyede bulunmaktadır. Çünkü onlar* bu hayat mücâdelesinin mükâfatı olarak, Allah tarafından çeşitli ni'metlerle taltif edilmektedirler. Öyle ise, azîz kardeş, sen de salavât-ı şerîfelere çok devam et ki, şehîdlere olan ihsanlardan sana da hisseler olsun. Zîrâ, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimize bir kere salavât-ı şerife getirene, Cenâb-ı vâcib-
94
TASAVVUF! AHLÂK II
ül-vücûd Hazretlerinin taraf-ı Sübhâniyesinden on misli ile mukabele edeceği, (Müslim'in hadîs-i sahihinde) zikr edilmiştir.
İmâm Neseî'nin hadîsinde ise, bir salavâta on rahmetle beraber, on seyyiesinin silineceği ve derecesinin on kat artırılacağı beyan olunmaktadır.
Tirmizî'nin rivayetinde ise, "Kıyamet gününde O'na en yakın ve şefââ tine evleviyetle nail olacak kimsenin, O'nun üzerine en çok saiavât getiren kimse olacağı" bildirilmiştir. Böyle olunca, ne kadar çok salât ü selâm getirirsek, o kadar çok bahtiyar olacağız demektir. Cenâb-ı Hak hemen cümlemizi o Resûl-ü Pâk (s.a.s.) Efendimize bol bol ve son derece ta'zîm, hürmet ve edeb-le salât-ü selâm getiren kulları arasına idhal buyursun, âmîn.
(2/34)
TASAVVUF RİSALESİ
95
J-
js"
denilirse daha a'lâ ve efdâl olur.
İşte bu salavât-1 şerîfeyi güzelce ezberleyerek günde yüz kere okumaya devam etmenizi tavsiye ederim. Bu salâtü selâmlar, menbâından alınan enerjiye benzer dersem acaba hatâ eder miyim? Salât ü selâmı ne kadar çok yapabilirsek, o kadar çok fey-ziyâb olacağımıza şüphe yoktur.
Evet, bir salât ü selâmın bile, Hak sübhânehu ve teâlânın ve meleklerinin, mukabil selâmlan ve iltifatları ile karşılanması elbette bulunmaz bir devlettir. Binâenaleyh salât ü selâmlar ne kadar çok olursa, Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin iltifatlarına o kadar çok mazhar olunacağında şüphemiz yoktur.
Bir de Cenâb-ı Hak'kın husûsî olarak yarattığı melekleri vardır ki, bunların vazîfesi, dünyanın neresinde olursa olsun, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerine getirilen salât ü selâmları, nerelerden
(2/34)
ve kimler tarafından getirildiyse, derhal Efendimiz'e ulaştırmaktır. Fahr-i âlem Efendimiz de, bunlara mukabelede bulunurlar. Aman yâ Râb! Bu ne büyük bir lütuf ve ihsandır. Ayrıca, Hâlık-ı zü'l-Celâl Hazretleri, kulun bir salât-ü selâmına mukabil on rahmet ihsan eder. Binâenaleyh, dünya ve âhiret saadetine nail olmak ve bütün işlerinde Cenâb-ı Hak'kın sana yardımını istiyorsan, Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.s.)Hazretlerine durmadan salât ü selâm getir. Günde bin kere salât ü selâm getirenin, Cennetteki yerini görmeden ölmeyeceği gibi, kalbi ferah ve sürür içinde, bütün zulmetlerden salim olduğu halde, sayısız ilâhî nimetlere mazhar olacağı da ayrıca bildirilmektedir. Bilhassa Cum'a günü ve gecesini hele hiç unutma. O günlerde yapacağın sâlât ü selâmların, diğer günlerdekinden çok daha feyizli ve bereketli olacağından şübhen olmasın.
Sadaka vermeye gücü yetmeyen, şâir hayırlara iştirake imkânı olmayan kimseler için, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerine salât ü selâm getirmek en büyük fırsattır. Bir de bizim Cum'amız çok müstesna ve efdal bir gündür. Cum'a günü Adem (a.s.)in yaratıldığı, ruhunun kabz olunduğu, Kıyametin de kopacağı ve birçok depremlerin olacağı rivayet edilen bir gündür. Cum'a günlerinde Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerine çok salât ü selâm getirilmesini tavsiye eden Efendimiz: "Çünkü sizlerin salavâtlarınız o gün bana hemen arz olunur" deyince,
Eshâb-ı kiram:
- "Yâ Resülallah, bizim salât ü selâmlarımız size nasıl arz olunur? Siz de irtihal buyurduğunuzda çürüyüp toprağa inkılâp etmeyecek misiniz?" demek istemişler.
O zaman Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri:
- "Allah ü azze ve celle Hazretleri, Peygamberlerinin cesed-lerini yemesini toprağa haram kıldı" buyurmuşlardır.
Hattâ duaların kabulü de bu salât ü selâmlara bağlıdır. Salât ü selâm getirilmeden yapılan duaları Cenâb-ı Hak kabul etmeyeceği gibi, salât ü selâm arasında yapılan duaları da red etmeyeceği ve kabul buyuracağı ayrıca bildirilmiştir. Şunu da unutmamalıdır ki, (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin mübarek ism-i şerifleri anıldığı yerde, derhal salât-ü selâm getirilmesinin lüzumu
96
TASAVVUF! AHLÂK II
pek aşikârdır, gaflet olunmaya!
Salât ü selâmlar hakkında pek çok fevâid ve fezâil bildirilmiştir. Burada hepsini yazmağa gücümüz yetmez. Her mü'min ve muvahhide yakışan şey şudur ki, (s.a.s.) Efendimiz'in emirlerine ve sünnet-i seniyyelerine son derece ve kemâl-i hürmet ve itâatla sarılıp, nehy ettiği bütün umur ve hususlardan da son derece sakınmağı kendine şiar edine. Yoksa, onun emirlerine itaat etmeden ve sünnet-i seniyyelerine uymadan yapılan salât ü selâmların ne kadar şâyânı kabul olacağını erbâb-ı insafın takdirine bırakmak, zannederim daha doğru olur. Bu salât ü selâmlardan matlûb olan asıl gaye, (s.a.s.) Efendimiz'e hâs ve makbul bir ümmet olmaktır. Bunlar, dünya ve âhirette onun şefâat-i uz-mâsına nail olmak için vesiledir. Yoksa dünyanın iyi olması, âhirette de şefaatine mazhar olması, onun emirlerine itaat etmeden nasıl mümkün olur bilmem? Onun için sen yine durmadan salât ü selâm getir ve Allah ü celle ve âlâdan bu salât ü selâmlar hürmetine, emr ettiği istikâmete seni muvaffak kılmasını, cân ü gönülden iste. Eğer Cenâb-ı Hak duanı kabul ederse, hem günahlardan kurtulur, hem de matlûb olan istikâmete nail olursun, inşâallahü teâlâ. Bu salât ü selâmların en güzeli, Delâil-i Hayrat denilen kitabı okumaktır. İçinde hemgâyet güzel dualar vardır, hem de Hizb-i A'zam diye pek güzel ve şâyânı tavsiye, duaları hâvî bir kitap vardır ki, ikisi birden okunursa pek güzel bir iş işlenmiş olur.
TASAVVUF RİSALESİ
97
Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerinin Bir Adı da Resûl-i Melhame'dir
Büyük ve müdhiş muharebelere, şiddetli cenk ve kavgalara, büyük meydân muharebelerine, şiddetli kıtallere "melhame" derler.
İşte Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin bütün hayâtı, hep bu mücâdele ve muharebelerle geçmiş olduğundan kendilerine bu isim takılmıştır.
Ümmetin en birinci vazifesi, peygamberinin yolunu ta'kîb etmekdir. Nasıl ki, o icâb ettiğinde evini, yurdunu, vatanını terk edib hicret ettiyse, ümmetine düşen vazîfe de, evvelâ ma'siyetle-ri terk etmek, sonra icâb ederse dinini korumak için hicreti göze almaktır. Halbuki paralara ve servetlere esîr olanlar için bunu yapmak pek mümkün olmaz. Çünkü ne parasını ne de mülkünü bırakabilir. Hele rahata fazla düşkün olduğu için, böyle sıkıntı ve külfetlere hiç katlanamaz. Halbuki cihâd denilen mücâdelede, başdan sona kadar sıkıntı ve meşakkat vardır. Bunlara alışık olmayan insanlara muharebe ve mücâhede çok zor gelir. O gibiler ancak, rahat, para ve keyfinin yerinde olmasına bakarlar. Dünyası elinden gitmesin de, dîni giderse gitsin, hiç umurunda olmaz. İşte o zaman zillet, esaret, meskenet yakasından yakalar ve dînine rücu' etmedikçe bu fecaatten kendini kurtaramaz. Bizlerin böyle bir zillete düşmememiz için Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin ne güzel irşadları vardır. Fakat dünyasına düşkün olanların kulakları duymaz ve gözleri görmez. Eğer bilmiş olsalar ki, Cennet'teki ufacık bir yer, dünyaya ve bütün içindekilere bedeldir. Lâkin bilmezler. Bunun için hududlarda düşman karşısında, İslâm'ın muhafazası için bir gün nöbet beklemek bile, dünya ve içindekilerden daha hayırlı olduğu bildirilmekle bizlere ne kadar güzel bir ders verilmektedir.
Dünya ni'metleri ne kadat çok, bol, güzel olsa da, hepsi fâ-nîdir; onlara sâhib olanların da fânî olduğu gibi. Âhiretin niL metleri ise hem bakîdir, hem de sahibi olan Hâlık-ı zül'Cel T Hazretleri bakîdir. Orada fânîlik yokdur. Onun için dünya ni'metle-riyle kıyâs mümkün değildir. Baksanıza, bir gün bir gece hudut-
TASAVVUF! AHLÂK II
larda nöbet beklemek, bir ay nafile oruç tutup, nafile namaz kıl-makdan hayırlı olduğu ve eğer bu -.öbet bir ay devam ederse, yüz sene nafile olarak gündüzleri sâim, geceleri kâim olanların sevabından daha hayırlı olduğu bildirilmekle beraber, bu halde iken ölüm nasîb olursa, o zaman kıyametin dehşetinden emîn olmak saadet ve bahtiyarlığa erişmek müjdesi de vardır. Böyle bahtiyarlar kıyamete kadar, sabah akşam manevî azıklarla mer-zuk olacakları gibi, Cennet'in dünyada misli olmayan güzel ko-kularıyla mest oldukları halde, kendilerine şehîdlik payesi ve şefaat hakkı verilerek, durmadan amel defterlerine hayırlar yazılır. İşte bu pek yüksek olan devlet ve nimeti, bu gafil insan bırakır da, fânî olan altın, gümüş, mal, mülk sevdasına kendini kaptırır. Sonra helâl ve harama da dikkat etmeden, zevk ve sa-fâsı için şeytanın peşine düşer. Bu suretle de, hem Haklan rızâsına, hem de İslâm'ın saadet ve selâmetine arkasını dönmüş olur. Şimdi sorarım size, bu akıl kârı mıdır? Dünya malına tapan bu zavallılara din ve millet adına ne kadar bed-duâ etsen yerindedir. Çünkü bunlar dâima kendi çıkarlarını düşünürler. Din, millet, vatan için hiç bir fedâkârlığa katlanmazlar. İşleri, çıkarları yolunda olduğu zaman keyiflerinden, bozuk ve zararda oldukları zaman da, öfke ve gazablanndan yanlarına varılmaz. Böyleleri İslâmiyyet için bir lekedirler. Olmaz olsunlar. Düşmanlar, bunlardan istedikleri gibi istifâde ederler. Çünkü çıkarları için düşman hesabına çalışmakdan da kaçınmazlar. Cenâb-ı Hak cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammedi böyle şeytana tapanların elinden ve dilinden muhafaza buyursun, ârnîn.
İşte bugün gözlerimizle göregeldiğimiz hâdiselere bir bakın. Ezelî düşmanlarımız hesabına çalışan birtakım soysuz, sütü bozukların memleket zararına durmadan ve yılmadan nasıl çalıştıklarını görüp bildikleri halde, adetâ seyirci kalıyorlar. Hattâ onları destekledikleri dahî saklanamaz bir gerçek değil midir? Eğer göremeyecek kadar basîretsiz iseler, bir diyeceğimiz yoktur bu nasîbsizlere.
Bir de şimdi saadet ve selâmetle müjdelemeğe lâyık şu kişilere bakınız ki, atına binmiş, dizginleri eline almış, Allah rızâsı için, saç baş darmadağınık, ayaklar toz toprak içinde, nereye is-
TASAVVUF RİSALESİ
99
tenirse oraya koşar, ister düşman karşısında nöbet, ister cephede düşman kurşununa hedef olsun, hiç gözünü kırpmadan gider. Din, millet ve memleket uğrunda canını vermekden asla kaçınmaz. Ne yazık ki, insanlar arasında bir kıymeti yoktur. İzin istese vermezler. Birine şefaat edecek olsa şefaatini kabul etmezler. Amma ind-i İlâhîdeki kıymetine bahâ biçilmez. Sevâblarını ölçmeğe güç yetmez. Bununla beraber namazından, orucundan, zekâtından hiç bir fedâkârlık yapamaz. Onun bu hâli bir gün veya bir müddet için değil, ölünceye kadar böyle devam eder. İşte bu bahtiyarlar sayesinde ümmet-i Muhammed de, rahat ve huzur içinde yaşar.
Azîz kardeşim, iki göz vardır ki, bunları Cehennem ateşi yakmaz. Bunlardan biri, Allah korkusundan ağlayan, biri de, Allah rızâsı için hududlarda nöbet bekleyen kimselerin gözleridir. Bunlar İslâm'ı küfürden muhafaza için günlerce uyku yüzü görmeyen gözlerdir. İşte bu gözlerin bir gecesi, bin gecenin ibâdetinden dahî efdal olan Leyle-i Kadirden de efdaldir. Kıyamet gününde her göz ağlayacak, dünyada yaptıklarına nadim ve pişman olacak, yalnız yukarıda sayılanlar müstesna, Allah korkusundan nâşî haramlara bakmakdan gözlerini koruyanlar (yumanlar) ve fî sebîlillah ibâdet ve nöbet beklemekden geceleri uykusuz kalan gönül bekçileri de buraya girebilir. Biri de, Allah korkusundan ötürü az da olsa damlatılan yaşların sahibi olan gözdür.
Muhterem kardeş, sen bu dünyaya, âhiretin ebedî saadet ve selâmetine kavuşmak için geldiğini unutma. Bu dünya her şeyiyle senin olsa ne faydası var? Biraz kendine gel ve düşün. Bu gökleri bütün ecrâmıyla boşlukda tutup tam bir intizam içinde hareket ettiren kuvvetin sahibini iyi düşün. Hemen şöyle cazibe kuvvetine bağlayıp da geçme. Dünyayı düşün, güneşi düşün. Onları hiçe sayan sayısız ecramlan (yıldızları) küreleri düşün. Bu kadar ağırlıkları bildirmeğe, hesaplamağa rakam bile bulunur mu? Cazibe kuvveti demek kolay, fakat o kuvveti de yaratan kudsî kudret sahibini idrâk edip ona teslîm olmak, ona kul olmak, onun rızâsını kazanabilmek, ne demektir anlayabilirsen, işte o zaman hem insan, hem de müslüman olursun. Ömrünü boş yere zevk ü sefa ile, para pul budalası olarak mahv etme. Son pişmanlık
100
TASAVVUF! AHLÂK II
kimseye fayda vermemiştir.
Artık bugün eskisi gibi harb usulleri kalmamış, şimdi kaP-aların içinden feth edildiğini hâlâ mı anlamayacaksın? Şimdi cephelerde döğüşmeye pek lüzum yok. İş hemen paraya dayanıyor. İktisâden paralara hâkim olan, dünyâya da hâkim. Öyle ise sen şimdi istersen paralarını sakla. İstersen günah yerlerde ye. İstersen de âhiret için harca. Bire on veren Allah böyle yerde bire 700 verir. Bu suretle seni teşvîk eder ve buyurur ki, ebedî saadet evi olan Cenneti bulasın. Bunun en kolay ve kestirme yolu da düşmanlarının tatbik ettikleri usullerin daha güzel ve iyisini senin de yapmandır.
Asîl, temiz ibâdetlerinden biri de şudur: Sâdık ve ihlâslı müs-lüman çocuklarını bulup onları yurdlara yerleştir. Tahsillerini, hattâ en yüksek derecesme kadar yaptır. Sonra devlet makine-sindeki yerini alıncaya kadar onları destekle. Her türlü tehlikeden ve fitnelerden icâbında tehlikeyi dahî göze alarak koru. İşte sana o zaman Cennet müstahakdır. Bu takdirde senin yerin dünyada da Cennet, âhirette de Cennet'tir. Sen de vazifeni yaptığından ötürü ma'nen ve kalben mes'ud ve huzurlu olursun. Bu işde harbe gitmek, aç susuz kalmak, tehlikelere ma'ruz bulunmak, hattâ şehîd olmak gibi bir şeyler yoktur, amma, paralarını Hak yolunda harcamanın büyük ecri ve zevki vardır. Yoksa hiç yorulmadan müslümanlık olmaz.
TASAVVUF RİSALESİ
101
Göz Göre Göre Tehlikeye Atılmak
Allahü zül-Celâl Hazretleri, Kur'ân-ı kerîm'indeJ'Kendini-zi ellerinizle tehlikeye atmayın" buyuruyor.
Bir muharebede düşman, adet i'tibârıyla müslümanlardan çoktu. Buna rağmen müslümanlar düşmanın karşısına çıktılar ve bir müslüman mücâhid yalnız başına düşman saflarının içine daldı. Herkes hayret içinde birbirine"Bakın şu adama, kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor!" diye bağrıştılar. O zaman bizim bugün Eyyûb Sultan diye bildiğimiz, Hâlid bin Zeyd Hazretleri, hemen ayağa kalkıp uzunca bir konuşma ile yukarıdaki âyet-i kerîmenin nüzul sebebini anlattıktan sonra, "Asıl tehlike, malların muhafazası ve elden çıkmaması için gazayı terk etmekdir" diye buyurdular. Kendileri de bu gazalar peşinde İstanbul'a kadar ihtiyar haliyle gelmiş ve burada, Mevlâ-yı müteâl Hazretlerine teslîm-i ruh etmişdir. Amma bak bugün kabri, hiç bir sultana, padişaha, hükümdara nasîb olmayan bir devlete ermiş, müslüman, hâttâ hıristiyanların bile ziyâretgâhı olmuştur. Binâenaleyh, bizler paraların peşinde koşup hîleli ticaretler ve ziraatler-le uğraşıp, cihâdı terk ettiğimiz zaman öyle bir zillete yakalanırız ki, tâ dinimizin emirlerine dönmedikçe, bu zillet ve meskenetten imkânı yok kendimizi kurtaramayız. İşte târihi aç da bugünkü dünya milletlerine bir kere bak. Cihâdı terk eden kavmin azabı, bu sebebten umûmî olur. Cenâb-ı Hak çeşitli âfetler, felâketler, ıztırablar, hastalıklar, yangınlar, seller, zelzeleler ve şâire gibi korkunç belâlar verir, hattâ komünistlik belâsı da bunlardan biridir ve belki hepsinden beteridir. Binâenaleyh, "Gazalara gitmeyen ve gazalara hazır olmayan ve niyyet etmeden ölen insan, münafıklıktan bir şube üzerine ölür" buyurulmuşdur. Sen kendin gidemezsen hiç olmazsa gazaya gideceklere yardım et. Onları günün silâhları ile dektekle. Geride bıraktığı aile efradını gözet. Bunları yapmadığın takdirde gelecek belâlara elyak olursun. Gazaya gitmeyenler, gidenlere de yardım elini uzatmayanlar, acaba yarının görünen tehlikesini görmezler mi? Yoksa, görmezden mi gelirler? Her nasıl da olsalar bu gibiler, hem kendileri için za-
102
TASAVVUF! AHLÂK II
rarlı yoldadır, hem de mensûb oldukları islâm camiasının çökmesine ve düşmanların elinde oyuncak olmasına sebeb olacaklarından, mesuliyetlerinin ne kadar büyük olduğunu idrâk etmelerinin ve ona göre çalışmalarının gerekli olduğunu hatırlatmak isterim.
TASAVVUF RİSALESİ
103
Şehîdük ve Gaziliğin Ecir ve Mükâfatı
Muharebede şehîd veya gâzî olarak dönmenin ecri, mükâfatı saymakla bitmez. Evvelâ bir şehîde yedi devlet verilir:
1- İlk kanının damlamasıyla bütün günahlarından sıyrılır.
2- Ruhunu teslim ederken, hemen kendisine Cennetteki yeri gösterilir.
3- îmân hil'atlan (esvabları) giydirilir.
4- Kabir azabından masun kılınır (korunur).
5- Kıyametin şiddetinden ve ızdırablarından korunur.
6- Kıymeti, dünya ve içindekilerden daha yüksek ve hayırlı bir tac giydirilir ve Cennet hûrîleriyle evlendirilir.
7- Akrabalarından yetmiş kişiye şefâatına izin verilir. Böyle olmakla beraber, âhirete göçenlerin hiç birisi, artık
dünyaya dönmeyi istemezler. Yalnız şehîdler bundan müstesnadır. Şehîdler, kendilerine şehîdlik mükâfatı olarak verilen Cen-net'teki hesabsız ni'metlere imrenerek, dünyaya dönüp tekrar tekrar şehîd olmağı isteyeceklerdir. Hattâ Efendimiz (s.a.s.) de bunu arzuladıklarını beyân buyurmuşlardır. Zîrâ Cennet denilen ni'met ve müşâhede-i Cemâl evlerinin anahtarları, gazalar ve şe-hâdetlerdir. Tehlikeler, felâketler, mahrumiyetler, esaretler ve zilletler de hep mücâdeleden, mücâhededen, harbden, darbdan korkup kaçmak veya malının, mülkünün, zevk ü sefasının, rahatının düşkünü olmakdır ki, neticesi, milletin, memleketin ve efradının izmihlaline sebeb olagelmekte olduğu, dâima görülen ve târihin kaydettiği hâdiselerdendir.
Bir muharebede bir İslâm mücâhidi kılınanı çekerek, düşman içerisine dalmış. Bunu gören eshâb-ı kiram, "Vah vah, kendisini eliyle tehlikeye attı" dediler. Çünkü, Allâhü teâlâ şöyle ferman buyurmuştu: "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın." (2/35). Eshâb-ı kiram da bu hâdiseyi tehlikeden saydılar ve o mücâhide acıdılar. Orada bulunun Hâlid ibni Zeyd (r.a.) Hazretleri ise, asıl tehlikenin bu değil, dünya hayatı için cihâdı terk etmek
(2/35) Bakara Sûresi, âyet: 190
104
tasavvuf! ahlâk ıı
olduğunu bildirdiler ki, yukarıda da zikr etmişdik.
Uhud muharebesinden sonra, Ebû Süfyân, gelecek sene için tekrar harb etmek üzere buluşmak için söz vermişti. Bu maksatla yola çıktılar. Fakat her nedense, içlerine düşen bir korku sebebiyle geri döndüler. Bu defa, bir adam bulup müslümanlar arasına göndermeyi tasarladılar. Bundan maksatları da, hem müs-lümanların durumunu öğrenmek, hem de kendi askerlerinin çokluğunu yayarak müslümanların içine korku salmaktı. Giriştikleri bu harb hîlesine müslümanlar ehemmiyet vermediler. Ancak "Hasbünallah" "Allah bize kâfidir" (2/36) demekle mukabele ettiler ki böyle: "Biz ne onların çokluğundan, ne de başka kuvvetlerinden korkarız. Bizim Allah'ımız bize yeter" diyerek îmânlarının kuvvetini bilfiil isbât etmişlerdir.
Esasen müslümanın harbden kaçmasının en büyük günahlardan olduğunu, onlar, Efendimiz (s.a.s.) den defalarca duymuş ve inanmışlardı. Beş vakit namazı kılan, büyük günahlardan da sakınanların, Cennet'in hangi kapısından isterse girmeğe hakkı olduğunu beyân buyurmaları üzerine, büyük günahları saymışlardır. Bunlar, Haccet'ül-Veda' hutbesinde şöylece zikr edilmişdir:
(2/36) Tevbe Sûresi, âyet: 59
TASAVVUF RİSALESİ
105
Büyük Günahlar
1- Allah'a şirk koşmak.
2- Mü'min bir kişiyi haksız yere öldürmek.
3- Muharebe meydanından kaçmak.
4- Namuslu bir kadına iftira etmek.
5- Sihir yapmak.
6- Yetim malı yemek.
7- Faiz yemek.
8- Müslüman olan ana ve babaya âsî olmak.
9- Beyt'-i Haram (Kâ'be) da yasak olan şeyleri yapmak.
Bir rivayette de, başkasının malını alabilmek için yalan yere yemin etmek. Diğer bir rivayette de, müslüman olduktan sonra tekrar kâfir olan bâdiye halkının arasına dönmek. Bunlar günah kitaplarında yetmiş kadar zikr edilmişdir. Bunları okumanızı ve öğrenmenizi hem rica, hem de tavsiye ederim.
Bir de Hac vazifesini yapmış olan bir müslümanın, bir gazaya gitmesi kırk nafile hacca bedeldir. Yani, kırk kere hac etmiş kadar sevaba nail olur. Fakat farz olan haccını yapmamış ise, onun bir haccı kırk gazaya bedel olur.
Müslim ve Tirmizî hadîslerinde rivayet edildiğine göre, Hay-ber muharebesinde şehîd düşenleri, Peygamber (s.a.s.) Efendimize haber verirlerken, filân şehîd, filân şehîd, filân şehîd, filânca da şehîd deyince, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz: "O şehîd değildir. Ben, onu ganimetten gizlice aldığı bir aba ile Cehen-nem'de görüyorum" buyurdular. Müteakiben de Hazret-i Ömer (r.a.)'a hitaben: "Yâ Ömer, Cemâat-i müslimîne bildir ki, Cen-net'e yalnız mü'minler girecektir." dediler. Bunlar ne kadar güzel örneklerdir. Günahlardan kaçmadıktan, hemen nefis ve şeytanın iğfâlâtına aldanıp, çeşitli günahları irtikâbdan, haramdan, faizden sakınmadıktan sonra: "Ben de filân tarîkdenim, benim de şöyle uçar şeyhim var" diye öğünmek, insanın kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Hele zamanımızda kaç göç yok; içki, kumar, faiz ve şâir günahları hiçe sayıp da dervîşlik taslamak! Oh ne a'lâ memleket!
106
TASAVVUFÎ AHLÂK II
Şeriatın bulunmadığı yerde tarikatın olmasına imkân yok-dur. O şeyhler, dervişler, göklerde uçsalar bile sinek kadar kıymeti yoktur. Hadîs-ı şerifler ne kadar açık ve sarih bakın. Bîr sahâbî, düşmana göğüs gere gere harblerde çarpışıyor. Birçok mahrumiyetlere katlanıyor, sonra da şehîd oluyor. Efendimiz'e (s.a.s.) arz ediyorlar: "Filân da şehîd olmuş" denince, Efendimiz (s.a.s.)in: "Ben onu ganimetten çaldığı, (ya'ni taksim edilmesi lâzım olan ganimeti, kumandanına teslim etmeden, kendi kendine hüküm vererek bir aba almış, işte bu yüzden çaldığı diyor.) "Ben onu çaldığı aba ile Cehennem'de görüyorum" demesi ne kadar manâlıdır. Demek ki, insanın yaptığı günahlar yanında kâr kalmıyor. Hele kul hakkında, mutlaka helâllaşmağa veya aldığını sahibine iade etmeğe mecburiyet vardır. Öyle ise, çok derin düşünüp, kimsenin hakkını üzerine geçirmemeğe dikkat etmelidir.
Vurmalar, dövmeler, sövmeler, gıybetler, iftiralar, istihzalar, alaylar, hakaretler ve daha bunlara benzer şeyler hep kul hakkına dahildir. Malını alıb vermemek, borcunu ödememek, emâneti iade etmemek veya geciktirmek, etrafındaki muhtaç olan fukara ve zuafâ-yı müslimînin, imkânı olduğu halde yardımına koşmamak ve şâire gibi haller de bir ne i, kul hakkı olmakla beraber, bunları yapmağa koşmak aynı zamanda hem müslüman-lık, hem de insanlık vazifesi ve icablarındandır.
TASAVVUF RİSALESİ
107
İbret Verici Bir Vak'a
Bakın sizlere (Mûte) gazasından biraz bahsedeyim: (2/37) Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, askerî bir kıtayı, Zeyd, Ca'fer, Abdullah isimlerinde üç kumandanla birlikte Mûte'ye gönderdi. Müslümanların karşılarındaki düşman askeri, kendilerinden kat kat fazlaydı. Müslüman mücâhidler bu durum karşısında tereddüde düştüler. Ba'zıları, Resûl-ü Ekrem'e haber gönderip takviye istemeyi teklif ettilerse de, kumandanlarının şöyle bir hitâbesiyle karşılaştılar: "Biz buraya mutlak zafer kazanmak için gelmedik. Gayemiz, Resûlullah'ın emrine itaatle şehîd olmak ve o canım şehâdet şerbetini içmekdir" diyerek, onları ikna' ettiler ve harbe girdiler. Sancak-ı şerifi Zeyd (r.a.) almıştı, O şehîd oldu. Bunun üzerine Ca'fer (r.a.) aldı. Bu zat, Efendimiz (s.a.s.)'in amcası Ebû Tâlib'in oğludur. Fakat bunun da bir eli kesildi. Sancağı hemen öteki eline alıp harbe devam etti. Bir müddet sonra o da şehîd oldu. Bunun üzerine sancağı, Abdullah (r.a.) aldı. Bu zat, Revâhanın oğludur. Cilve-i Rabbâniye bakın ki, bir müddet sonra o da şehîd olmuştur. Bunun üzerine, kendisine Seyfullah (Allah'ın kılına) lâkabı verilen Hazret-i Hâlid ibni Velîd (r.a.) sancağı eline geçirmişti. Mumaileyh aslen çok güzel harb usûlü bilen, kıymetli bir tâbiyeci olduğundan, tatbik etmeğe başladığı taktiğiyle düşmanı şaşkına çevirdi. Gece olup da iki taraf da istirahate çekilince, mücâhidleri geniş bir sahaya dağıtarak, her tarafta büyük ateşler yaktırdı. Bunu gören düşman, müslümanlara yeni imdat geldi zannederek harb meydanından sıvıştılar ve bu üç kumandanın şehâdetlerini, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz daha ordudan hiç bir haber gelmeden, Medîne-i Münevvere'de eshâb-ı kirama, "Mu'cize-i Peygamberi" olarak birer birer bildirmiştir ve Hazret-i Ca'fer (r.a.)'ın kesilen iki eli yerine Cenâb-ı Hak tarafından iki kanat verilerek semâda meleklerle beraber uçmakta olduğunu ayrıca bildirmişlerdir. İşte o eshâb-ı kiram, Resûlullah (s.a.s.) Efendimize böyle muti'
(2/37) Et-Terğîb ve't-Terhîb, c. 2, s. 315
108
TASAVVUF! AHLÂK II
idiler ki, şehâdet onların en büyük zevk-ı ma'nevîleri idi. Bu sebeple az zamanda Arabistan'dan başka, şarkdan garba kadar birçok kavimler müslümanhkla müşerref olmuşlardır. Daha sonra da İslâmiyyetin nuru Türkistan, Çin, Hindistan, Endonezya gibi diyarlara, müslümanların güzel ahlâk ve doğrulukları sayesinde, harbsiz, darbsız, kılınçsız yayılmışdır. Çünkü İslâmiyet, aklın kabul ettiği tabiî bir dindir ve bu dînin sahibi de Allâhü zül-Celâl'dir. Kitabı Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'dır. Bize tebliğ edip bildiren de, elçisi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.s.)'dir.
Kılınçlar Cennet'in anahtarı olup, Cennet de kılınçların göl-gesindedir. Gerek kılınç, gerek top, tüfenk, tayyare, atom, füze ve daha ne kadar silâh varsa, hepsinin bir hududu vardır. Fakat asıl olan ilimdir. Ancak ilmin hududu yoktur. Onun için İslâm'ın sür'atle yayılmasının yegâne sebebi, ilim dîni olan İslâm'ın, ilme ve âlime çok ehemmiyet vermesindendir.
Şehîdlik, yedi mertebe üzerinedir ve herkesçe bilineni harb meydanında ölenlerin şehâdetidir. Bundan başka, daha yedi kısım şehîd vardır:
1- Karın hastalıklarından ölenler.
2- Denizde veya suda boğulanlar.'
3- Zâtülcenb denilen hastalıktan ölenler.
4- Tâûn hastalığından ölenler.
5- Yangında yanarak ölenler.
6- Yıkıntı altında kalarak ölenler (zelzele veya başka türlü kaza ile).
7- Çocuk doğururken ölen kadın.
Ayrıca, iffetini, namusunu, dînini, ailesini, malını, canını muhafaza veya müdafaa ederken ölenler de şehîdler meyâmnda zikr edilmiştir. Yalnız bir emr-i Peygamberi daha vardır ki, tâûn, veba, kolera gibi hastalıkların bulunduğu yerlere girmemek, eğer bulunduğu yerde bu hastalıklar zuhur ederse, korkup oradan kaçmamak hususundadır. Şunu bilmek gerektir ki, eceli gelmeyen kimse ölmez. Ölüm birdir. O da Allah'ın emir ve takdi-riyledir. Bir dakika evvel ölmek mümkün olmadığı gibi, ecel gelince de bir dakika te'hîre imkân yokdur. Buna böylece îmân etmek lâzımdır.
TASAVVUF RİSALESİ
109
Sonra Hac yolunda ölenler, gazaya niyyetle beraber, gitmeden evinde ölenler, ilim tahsili için yola çıkıp, gurbette ölenler, hükmen şehîd sayılırlar. Hakîkî şehîd harb meydanında vuruşarak şehîd olanlar olup, diğerlerinin hepsi hükmen şehîddirler. Hakîkî şehîdler, yıkanmadan namazları kılınıp hemen defn edilirler. Ayrıca kefenlemek istemez. Üzerindeki elbisesiyle, üçden fazla bir şeyi varsa o ve silâhı alınır. Pamuklu hırkası varsa o da alınır; öylece defn olunur. Hükmen şehîdler ise, hem yıkanır, hem de kefenlenir, öyle gömülür. Hükmen şehîdleri otuza kadar çıkaranlar olmuştur. Bunlar hep Cenâb-ı Hak'kın lütufları-dır. Lâkin irfan ehlinin, yatağında vefat ettiği halde şühedâ mertebesini kazanması, çok düşündürücü bir üstünlük değil midir?
110
TASAVVUF! AHLÂK II
Cihâd Ruhundan Uzak Bir Nesil
Cihâd emrini veren Allâhü teâlâdır. Bunda kimsenin şüphesi olmaz. Kur'ân-ı kerîm'de birçok âyet-i kerîmelerle beraber (ve câhidû fillâhi hakka cihâdihî) (2/38)
emri şerîfi ne kadar açıkdır. Fakat maal'esef bugün, bu cihâdlar hep dünya menfaatleri ve saltanatları için olmaktadır. Asıl cihâd, ilk İslâm devirlerinde olan cihâdlardı ki, "İ'lâ-yı kelimetullah" için yapılan bu cihâdlarda, müşriklerden, evvelâ İslâm'a gelmeleri istenir veya cizye (haraç) vermeye mecbur edilirdi. Bunlardan hiç biri olmadığı takdirde harb edilirdi.
Halbuki bugün elimizde olan evlâtlarımız, dinden ve İslâmL dan çıkıyor, sırf dünya saadeti uğrunda komünistlik veya masonluk peşinde koştuğu yetmiyormuş gibi, bir de üstelik, dînine, an'anesine, ecdâdından göregeldiği örf ve âdetlere düşman kesiliyor. Çarşaf, ferace, örtü istemez, sarığa, takkeye kızar, görmek istemez. Ezanı dinlemeğe tahammül etmez, onu tebdil veya tağyîre kalkar, hattâ camilere de göz diker. İcâbında eline fırsat geçince alır, depo yapar veya satar. Parasını, istenmeyen günah yerlere harcamaktan korkmaz ve kaçınmaz. Sonra da, işlerimiz bir türlü ileri gitmez. Umûmî harbten mağlûp çıkan devletler, bugün çok mümtaz bir duruma gelmesini başardılar. Bizse, harbe girmediğimiz halde, şu borçlarımıza bakın. Şu perişan halimize bakıp da, nedamet ve pişmanlık da yok. Hâlâ küfür ve isyanca inâd etmekte devam ediliyor. Bu hâle de ses çıkaran kimse yok. Demek ki herkes hâlinden memnun. Kazançlarına dokunmasınlar da, memleket ne olursa olsun. Kâfirlere hizmetin ve onların küfürlerinin temadisi için çalışan budalalara ne demek lâzım bilmem?
Tahsilli gençlik, ömrünün en güzel ve kudretli devirlerini,
(2/38) Hac Sûresi, âyet 78
TASAVVUF RİSALESİ
111
dînine arkasını dönmek ve ona düşman kesilmek için mi okuyor? Onun bu dîne yaptığı zararı, hiç şüphe yok ki kâfirler bile yapmamıştır. İşte bugün diyâr-ı küfürde yaşayan müslümanla-nn halleri gözlerimizin önünde. Senden daha hür, daha serbest. Başına ister sarık sarar, ister kalpak giyer, ister manto giyer, ister çarşaf giyer, kimse karışmaz. Fakat memleketimizde, insan hakları beyannamesinin mer'iyyette olmasına rağmen, giyim hürriyeti yokdur. Kisve kanunu vardır. Hele bir zamanlar ezan okumak, Kur'ân öğretmek bile yasaktı. Bu yüzden ne kadar zavallılar mahkemelerde ve hapishanelerde inlemişlerdir. Halkı en tabiî insan haklarından mahrum bırakan, bu duruma göz yuman iktidarlara ne kadar teessüf edilse yeridir.
112
tasavvuf! ahlâk ıı
Serbest Meslek Ve Devlet Kapısı
Çalışmak, ticâret ve san'at erbabı olmak, el ele verip şirketler kurmak, güzel güzel, büyük fabrikalar tesis ederek, iç ve dış ticarette büyük işler başarmak dururken, muayyen bir maaşa razı olup, pasif bir köle gibi çalışmak, aklı başında, kafası çalışan bir insan için reva mıdır? Vâkıâ me'muriyette bir şeref, bir saltanat var gibi görünürse de hadd-i zâtında hiç de öyle değildir. Bir taraftan aşağıya emir verirken, diğer taraftan yukarıdan aldığı emrin ağırlığı ve tahakkümü altındadır. Bu suretle hürriyetine de tam sahip sayılmaz. Bütün hayatı boyunca işleri, başındaki âmirin emirlerine itaatten ibarettir. Amma haram, amma günah, maişet kaygısı, hepsini hoş gördürür.
Fakat ticâret veya san'at, belki biraz zordur ve korkusu, iflâsı, ziyanı, yangını, hırsızı ve saire gibi tehlikeleri vardır. Velhâsıl pek kolay bir iş değildir. Hele bugün işçi ile uğraşmak başlı başına bir da'vâdır. Lâkin bütün bu zorluklara rağmen, bir insanda azim, sebat, kanâat ve kendisine güven varsa, bu zorlukların hepsini yenmek mümkündür. Örnek mi istersiniz? İşte Almanya, işte Japonya, daha dün ikisi de mahv ve perişan oldular. Fakat bu gün dünyaya ferman okuyacak kadar, ticârette ve san'atta ileri gittiler. Bunlardan daha yakın örnekler, her gün içimizde olan ekalliyetler değil midir? Onların hiç devlet kapısına başvurduğunu, ya'ni me'muriyet aldığını gördünüz mü? Herhalde hayır. O halde bu, bize bir ders olmuyor mu? Bütün bunlara bakıp da büyük dersler almamız gerekirken, hâlâ uykudayız. Post kavgasıyla, particilikle uğraşalım bakalım akıbetimiz ne olacak? Bu konuda hiç derdimize bir çâre arayan da yoktur. Artık işimiz Allah'a (c.c.) kalmışdır. Fakat O'na da yalvarmak kimsenin aklına gelmiyor. Kâfirlerin Cumhurbaşkanları bile memleketimizde, kilise arayıp, pazar günü kiliseye gidiyor da, bize ne oldu bilmem? Bu millet nereden geldi diye insan şaşıyor. Kimi hoca oğlu, kimi müftü oğlu, kimi şeyh torunu amma, ne yazık ki dinlerine karşı saygıları yokdur. Mübarek Ramazan'da alenen oruç yerler, gündüz ziyafetler verirler, hiç bir Cum'a ve Bayram na-
TASAVVUF RİSALESİ
113
mazına gitmezler. Artık bu müslüman millet de bunlardan medet beklesin. İşte asıl cihâd, bu felâketlerden Ümmet-i Muham-med'i kurtarıp, İslâm'ı din hürriyetine kavuşturmaktır.
Ey müslüman, sen Allah celle şânühü'nun verdiği bütün imkânlardan faydalanıp, uyku ve zevki terk ederek, gece-gündüz Rab'bine yalvar ki, O da sana yardım etsin; çıkar yolu göstersin. Eğer bütün gayemiz rahat yaşamak olursa, o zaman bu zillete katlanmaktan başka ne bekleyebiliriz?
Şehîdlik, yalnız harb meydanında, düşman silahıyla ölmek değildir. Bunun yanında, suda boğulan, ateşde yanan, yıkıntı altında kalan, kolera, veba gibi sârî hastalıklardan ölmek gibi daha yedi, sekiz nevî şehîdlik olduğu gibi, buna paralel olarak mü-câhede de sekiz nevîdir... Meşhur olanı hudutlarımızın dışındaki küffâr ile mücâhede olup farzdır. Cenâb-ı Hak bu husustaki Kur'ân âyetleriyle, bizleri mücâhedelere teşvik etmekte ve mukabilinde büyük mükâfatlar va'd buyurmakta, bunlarla beraber, hayatın, hürriyetin, saadet ve selâmetin de bu mücâhedelerin arkasındaki muvaffakiyyetlere bağlı olduğunu bildirmektedir. Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz tarafından, Cennet'in de kılınçlarm gölgesi altında olduğu beyan edildiğinden, dâima hazırlıklı ve hattâ düşmanları korkutacak derecede hazırlıklı olmamızı Kur'ân-ı mübîn'de Tevbe Sûresi'nde pek açık bir şekilde bizlere duyurmaktadır. Hal böyle iken, gaflet içinde rahatımıza dalıp, mücâhedelerden soğumamız veya kaçmamız veya önem vermememiz yüzünden lâyıkı veçhile hazırlanmayışımız, afv olunmaz bir hatâ, hem de, pek büyük kabahat olduğunu unutmamak gerekdir. Hele bu günün harblerindeki teknik usûlleri bilmemek ve öğrenmemek ve üstün duruma geçmemek, harb malzeme ve silâhlarını düşmanlardan tedârik etmek durumu ne kadar yanlış ve acıdır. Halbuki bunların en iyilerini ve üstünlerini bizim yapmamızı, dinimiz bize emr ederken, bakın biz nasıl gaflete düşmüşüz. Bütün gücümüzü zevk ve rahatımıza vakf ederek, bunların hiç birini yapamaz hale gelmişiz. Topu, tankı, tayyareyi ve bunların muhtaç olduğu çeşitli malzemeyi, hattâ benzin, mazot ve saireyi düşmandan alıp da muharebe edeceğiz, çok yazık; ve yine esefle kayd etmek lâzımdır ki, karnımızı doyura-
114
TASAVVUF! AHLÂK II
cak ekmeğimizin buğdayının bile mühim bir kısmını dışarıdan getirmek durumundayız. Bu hale ağlamamız lâzım gelirken, biz hâlâ ve hâlâ kendi sevdalarımızın peşinde ve keyfimizce yaşamanın, duygusuzlar gibi gülüp oynamanın yolundayız. Bu hu-susda ne kadar acı söylesek azdır.
Baksanıza bizim hacı efendinin bir gazası kırk hacca bedeldir. Acaba bu ne demekdir? Efendi, gayet açık. Bir gazada kırk hac sevabı vardır. Şimdi bu, gaza için uğraşmanın, çalışmanın ne kadar lüzumlu olduğunu bizlere açıkça anlatmıyor mu? Öyle ise, hani, nerede tayyare fabrikalarımız? Ve nerede tank ve top fabrikalarımız? Hani nerede o cihad aşkı?...
Bak bak, düşmanların senin kanını taşıyan genç çocukları nasıl kandırmışlar da, dindar ve sağcı kardeşlerini nasıl öldür-tüyorlar, inançları uğruna kıyametler koparıyorlar. Yalanlar ve iftiralar yayarak, devlet otoritesini ve kanunları hiçe sayarak, korkmadan bir şeyler yapıyorlar. Boykotlar icad ediyorlar, okumak isteyen arkadaşlarını mektebe sokmuyorlar, hattâ hocalarını tehditle mektepten uzaklaştırıyorlar da, bütün bizler hep karşıdan seyrine bakıyoruz. Ne paralarımıza kıyabiliyoruz, ne de canlarımıza. O zaman elbette ne hürriyet kalır, ne de îmân. İşte bolşevik memleketindeki müslümanların hâli? İbret almak için bunlara bir göz atmak kâfi değil midir?
Azîz ve muhterem kardeş, mezarlıklara bir bakmak, basireti olanı düşündürmek için yeter de artar bile. Bir zamanlar onlar da bizim gibi kuvvet, kudret, saltanat, mal, mülk, servet sahipleriydiler. Nasıl bırakıp gittiler. Şimdi hiç sesleri bile çıkmıyor. Çıkmıyor amma, lisân-ı hâl ile bize nasihat ediyorlar. Sanki, "Biz aldandık, uyuduk, çalışmadık, birbirimizle boğuşduk, birleşme-dîk, hased, kin, kibir, bizi mahv etti, dünyaya daldık, âhireti unuttuk, düşmanların oyuncağı olduk. Siz bizim bu halimizden ibret alın" diyorlar.
Allâhü azîm-üş-şân Kur'ân-ı kerîm'inde, "Küffâra yardımcı ve zahîr olmayın" buyurduğu halde biz mason olduk. Güya dünyamızı te'mîn edelim derken, kâfirlere yardımcı olarak onların hesablarına çalıştık. Babalarımız daha dün memlekete düşmanı sokmamak için açlığa, çıplaklığa göğüs gererek, binlerce şehîd kanı bahasına, azim ve sebatları sayesinde bu vatanı kur-
TASAVVUF RİSALESİ
115
tardılar. Çünkü ecdadımız hayatı ölümde bulurlardı. Vatan için ölmeyi şehâdet bilir, gözünü kırpmadan savaşa atılırlardı. Fakat bu gün bizler, düşmanlara kapılarımız açtık. Onların bütün âdet ve an'anelerini aldık. Onlarla dost olduk. Her hâlimizi onlara benzetmek için canla başla çalıştık. Onların yaptıkları bütün çirkin ve günah işleri benimsedik. Daha fazlasını yapmaktan kaçınmadık. Tesettürü kaldırdık. Yerine, mini eteği giydik.
Ey müslüman, müslümanlık acaba nerede? Merhum Meh-med Akif in dediği gibi, gâlibâ göklerde. Herkes şimdi kendi fetvasını kendisi vermek yolunda. "Sen benim içime bak, belki namaz kılamıyorum, amma benim kalbim temizdir. Kimsenin iyisinde kötüsünde değilim. Merhametim de var. Elbette Allah beni affeder" diyor.
Ne yazık ki, bu gibilerin ya müslümanlıkdan haberleri yok veya amelin dindeki yerini idrâkten gafiller. Böyle olunca, amel yok, îmân zayıf, yalnız bol bol lâf var ortada. Şimdi bu halle biz nasıl cihâd edebiliriz? Cihâd ise, ancak kuvvetli bir îmân ile olur. Bakın küffâr bile emeline nail olabilmek için nasıl çalışıyor ve nasıl döğüşüyor.
İşte 1330 yılının Çanakkale'si; İngiliz, Amerikan, İtalyan, Fransız, Yunan, bu beş devletin muazzam donanmaları, 32'lik büyük toplarıyla Çanakkale mevkî-i müstahkemlerini günlerce dövüyorlar, hattâ bir saatte 60.000 top mermisi yağdırarak, dağlan, tepeleri, pamuk tarlası haline getiriyorlar, ya'ni hiç bir canlının yaşamasına imkân bırakmadıkları halde, bütün kuvvet ve cesaretini îmânından alan Mehmedçiğin süngüsü, onlara cevap vermekde yetip artıyor bile.
İşte bu bir avuç ve her çeşid teknikden mahrum, fakat mü1 min ve müslim, "şehîd olamadım" diye ağlıyor. Memleketine düşman ayağının basmasını istemiyor. Bu uğurda ölmeyi cana minnet biliyor. Bir taraftan Çanakkale gibi mühim bir yerden düşmanın vatana girmesini önlerken, diğer taraftan Romanya, Ga-liçya, Kafkas, Filistin cephelerinde tam dört sene çarpıştı. Fakat neticeyi maal'esef alamadık. Bunun sebeblerini bir gün târih elbette yazacakdır. Harbi kaybettik, mağlup olduk, boğazları açtık, düşman orduları donanmalarıyla İstanbul'a girdi. Bu yetmezmiş gibi, Yuhan'ı Anadolu'ya musallat ettiler. Neticesi
116
TASAVVUF! AHLÂK II
ma'lûm.
İşte bu kadar can ve mal bahasına düşmandan temizlediğimiz vatanda, bugün yine düşmanlarımızın iktisadî hükümranlığı saltanat sürmektedir. Yukarıda denildiği gibi, Avrupa taklitçiliği o kadar yaygın hale geldi ki, bitli turist veya hippilerle kendi evlâtlarımızı aynı giyim, aynı traş ve hattâ aynı zihniyyet içinde görüyor ve tabiî olarak da bundan son derece üzüntü duyuyoruz. Her türlü rezalet serbest. Müslümanlık ise ancak camide, ihtiyarlara münhasır durumdadır.
Sözde Yunan'ı kovduk. Kovduk amma, halimize yerdekiler de ağlar, gökdekiler de. Müslümanlığımıza şâhid lâzım: Zina, kumar, içki, faiz, hepsi bizde. Emânete riâyet, istikâmet, dînî emirlere itaat ise, ancak dillerde. Ramazan-ı şerîfde bile apaçık, sokaklarda (eskiden gayri müslimlerin bile saygı duyarak yapmakdan utandıklarını) bu gün bizler serbestçe yapmakdan hiç sıkılmıyoruz. Yavaş yavaş baştan örtüyü, ayaktan çorabı attık-dan sonra, haya denilen o ni'met-i uzmâ da elden çıkmış oldu. elbette hayanın olmadığı yerde îmânın da bulunmayacağı aşikârdır. Bundan sonra ne desek hep kendimizi aldatmış oluruz. İşte mini etek, işte dans, işte plaj, bunların hangisi müslümana yakışır? Bu haller, îmânın yokluğuna veya çok ağır hasta olduğuna alâmet değil midir? Bir ağaç ki, artık meyva veremiyor, ya kurumuşdur veya kurumağa yüz tutmuşdur. Kesmekden başka bir işe yaramaz. O zaman sen bunların birisin razı olmak mec-buriyetindesin. Bu da cihâdı terk etmenin cezası olarak bize kâ-fîdir. Amma âhiretteki mes'ûliyyeti acaba nasıl ödeyeceğiz? Bu sebeptendir ki, düşmana karşı cihâd nasıl farz ise, memleketimizin içinde bulunan gerek gayri müslim ve gerekse dinsiz, ahlâksız, i'tikatsız kimselerle mücâhede edip, ilmî şekilde onları kötülüklerinden ve mazarratlarından men' etmeye ve ıslâhlarına, gerektiği gibi çalışmak da farzdır.
Meselâ; memleketimizde Alevî denilen zümreyi ne kadar ihmal etmişiz. Bunların çocuklarını daha küçük yaşlarda iken yatılı mekteplere alıp okutmak, dînini dünyasını iyi ve gerçek bir eğitimle öğretmek ve bunlara vakt-i saadette olduğu gibi, müellefe-i kulûb'a verilen yardımlara benzer yardımlarla ehl-i sün-
TASAVVUF RİSALESİ
117
net i'tikâdına ısındırıp bağlamak mümkün iken, hiç alâka gösterilmemiş, onlar da ecdadlarından gördükleri gibi kalmışlardır. Halbuki vaktiyle birçok Hıristiyan çocuklarından bile ne kadar istifâde edilmiştir. Bu gün ise bizler, başkaları şöyle dursun, kendi evlâdlarımızı bile ihmal etmiş haldeyiz. Onlar için, "Dünya istikbâlini temin etsin de gerisi ne olursa olsun" gibi bir câhil zih-niyyeti taşımakdayız.
Bu sebebten cihâdın ikinci kısmı, bu gibi dinlerinden habersiz, îmânsız ve îtikadsızlarla mücâhede etmektir. Küffâr ile mücâhedeyi terk ne kadar günah ise, bunlarla mücâhede etmemek de o kadar büyük günahdır, vesselam.
Müslümanlığın gayesi vahdet (birlik) dir. Çünkü, vahdet en büyük kuvvettir. Bunu iyi bilen düşmanlarımızın gayesi, müs-lümanları bölük bölük parçalamak, onların böylece kuvvetlerini zayıflatmak, sonunda da asıl emelleri olan kendi dinsizliklerini rahatça yaymaktır. İşte bu oyuna gelen müslüman hâlâ uyanmaz ve toplanmazsa, milletine ve dînine karşı en büyük düşmanlığı kendi eliyle yapmış olacaktır. İşte misâli, Nurculuk, Süley-mancılık, Işıkçılık, Mücâdele Birliği ve şâire gibi ayrıntılar meydana getirmek, hepsinin gayesi İslâm'a hizmet olduğu halde, ayrı ayrı, hattâ birbirine zıd fikirlerle parçalanmak neden? Hani müs-lümanlar bir vücud gibi, bir bina gibi olacaktı?
Evet parçalan çok olabilir, amma hepsi bir dîne, bir gayeye hizmet ederler. Birbirlerini tenkid değil, ancak yardım ederler. El, ayak, göz, kulak, ayrıdırlar; fakat hep o vücudun hizmetin-dedirler.
Keza, binalarda taş, tuğla, demir, kereste, kum, kireç hep ayrı şeylerdir. Fakat hep o binanın meydana gelmesine hizmet ederler. Devlet teşkilâtları da öyle değil mi? Birçok teşekküller, gerek askerî ve gerek mülkî hep aynı gayeye hizmet ederler de, ne yazık ki, iki müslüman gurubunu, bir araya getirmek, birleştirmek adetâ mümkün olmaz. Bu ne hâl? Bu ne bencillik? Bu ne kibir ve gurur? Biz bu memleketi parçalamak için mi yaratıldık? diye insan düşünceye varıyor. Cenâb-ı Hak bizleri afv ve mağfiret buyursun da İslâm'a hizmet eden hakîkî müslüman-lardan eylesin, âmîn.
118
TASAVVUF! AHLÂK II
Cihâdın üçüncü kısmı ise: İnsanları Hak yoluna davet ve onların ilâhî kitab ile amellerini ve sünnet-i seniyye'ye ittiba'la-rını te'mine sa'y ve gayret göstermekdir. Tabiî bu da hem ilme ve hem de ilmiyle amele muhtaçtır. Çünkü bilgisi olmayan veya bildiği ile amel etmeyen kimselerin, bu yolda muvaffak olmaları mümkün değildir. Bu konuya güzel bir örnek olan şu hikâyeyi derede fayda umarız:
Belh şehrinin şeyhlerinden biri vefat etmiş. Halk, talebelerinden birini daha olgun görerek onun, şeyhin yerine oturmasını istemişler. Fakat o zât, "Bir sene bana müsâade verin" diyerek izin istemiş, halk razı olmuşlar ve bir sene beklemişler. Sene tamam olunca vazifeye davet etmişler, yine bir yıl daha izin istemiş. Halk yine kabul edip beklemişler. İki sene sonunda derslere başlamış. Halk memnun olmuşlar ve demişler ki: "İki senedir bizi niçin ilminizden mahrum ettiniz?" Cevabı şöyledir: "Ben iki senedir kendimi tecrübe ediyordum. Son zamanlara kadar bütün hayvanlar ve kuşlar benden kaçıyorlardı. Şimdi ise artık kaçmaz oldular. Ya'ni artık benden emindirler. Bundan anladım ki, artık dersimin vakti geldi!'
İşte insanlar, bu hâle gelmedikçe yaptıkları va'z ve nasihatler taşlara çarpan top gibi geri gelir ve lâkin kemâle ulaşınca yaptıkları nasîhat, insanların kulaklarında küpe gibi kalır. Çamura atılan taş ve topların gömüldüğü gibi. Bu sebebten, insanları Hak'ka davet edici olan zevât-ı muhteremelerin, hemen öyle edebiyatın belagat, fesahat ve şâir inceliklerini bilmekle ve birtakım Arabî, Fârisî kelimeler karıştırarak konuşmaları ile bu işlerin hallolunamayacağını şu hikâyecik bize pek güzel açıklamaktadır:
Gavs-i A'zam Abdülkadir Geylânî (k.s.) Hazretlerinin mahdûm-u âlîleri, yüksek tahsilim bitirdikten sonra, cemâate yaptığı va'z ve nasihatin hiç te'sir etmediğini görünce çok üzülmüş. Çünkü va'z esnasında halkı adetâ bir gaflet uykusu basmış. Onu müteakip babası Abdülkadir Geylânî (k.s.) Hazretleri kürsüye çıkmışlar ve pek basit bir ev hâdisesini nakl ederken, halk fer-yâd ü figân içinde kendini yerden yere atmaya başlamış. Oğlu bu halden hayretlere düşmüş. Eve gidince hayretini babasına açmış ve hikmetim sormuş. O da, "Oğlum, eğer sen de Bağdâd
TASAVVUF RİSALESİ
119
çöllerinde 25 sene nefsinle mücâhede etseydin, semeresini görürdün" buyurmuşlardır. Bu sebeble dördüncü mücâhede kapısı açıldı.
Mücâhedenin dördüncüsü ise: Nefisle mücâhededir ki, bu da yüksek İslâm ahlâklarıyla ahlâklanmak ve bütün kötü, mez-mûm, fena, çirkin ne kadar huylar varsa onların hepsini terk etmekle mücâhede etmektir. Bununla beraber din işlerini de güzelce öğrenip, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin hat ve harekâtını, "Siyer" ve gazalarını, mu'teber tarih kitablarından okuyup, sünnetine kendini uydurmağa çalışmak ve bu hususda elinden geldiği kadar mücâhede etmekden bıkmamaktır. Bu yolda din büyüklerinin yardımlarından faydalanmak ve onların sohbetlerine devamla, nasihatlerinden istifâde etmek suretiyle, nefsine hâkim olmağa çalışmak da farzdır.
Bahusus ana ve babaların haklarına riâyetle beraber, hanımı ve çocukları da İslâmî esaslara uygun olarak terbiye ve tedris ettirip, İslâm cem'iyetine yararlı bir nesil bırakmağa çalışmak da vazifelerimizin başında gelir. İnsan, kendisi ne kadar iyi olursa olsun, yetiştirdiği nesil kendine benzemez ve onun yolunda gitmezse; tabiî zayiattandır. Bu da bizim, için felâket olarak yeter de artar bile. Onun için çocuğunu» okuduğu kitapları ve okutanların kimler olduğunu bilmek, zararlı kitab ve bilgilerden ve bu bilgileri verenlerden çocukları korumak da, ana ve babaya düşen vazifelerdendir. Yine gece-gündüz Hak teâlâdan hayırlar istemek, bilhassa küçük yaşlarda onlara dînini öğretip ibâdete alıştırmak, hele sabahları ezân-ı Muhammedi okunmadan kalkmağa alıştırmak da, ihmâli caiz olmayan bir husus ve cihâdın dördüncü nev'indendir.
Cihâdın beşinci nev'ine gelince; şeytanın iğfâlâtıyla mücâhededir. Bunlar, şeytanın şehvetleri tezyini, günah yollarına teşviki, fuhşa şevki, gıybet, nemîme, gazab, kibir, hased, kin, hırs, riya ve bunlara benzer iftezmûm hareketlerden son derece sakınmak, hele faiz ve yetim malı yemek, muharebeden kaçmak gibi haram şeyleri irtikâbdan kaçınmakdır. Bilhassa insan hakkına taalluk eden her türlü hareketten son derece sakınmak, başka-
120
TASAVVUF! AHLÂK II
larına zulüm, haksızlık ve hakaret etmekden ve kendine gurur ve büyüklük verici şeylerden son derece kaçınmak, bunun yerine tevazu', sabır, tahammül, fedâkârlık, hayırlara azim ve sebat, ibâdetlere harîs olup (bilhassa gece ibâdetlerine) çok dikkat etmek, hattâ ağlayıp sızlanmakla, Cenâb-ı Hak'dan tazarru' ve niyaz ile yardımını istemek, her hal ve harekâtını Peygamber (s.a.s.) Efendimizin sünnetine uygun olarak yapmağa çalışmak, çok yemek ve çok konuşmakdan, akşamları çok oturup gece te-heccüd namazına kalkamamaktan, sabah namazlarında camiye gidememekden son derece sakınmalıdır. Mühim zaruretler olmadıkça cemâatten kalmamak ve namazlarını dâima bulunduğu mahallenin camiinde kılmaya çalışmak, mümkün olduğu kadar komşularıyla sohbetler edip güzel geçinmek, her zaman onların hatırlarını sorup gönüllerini almak, muhtaç olanlara her bakımdan yardım etmek ve bunlara benzer güzel huylarla huylanmak, kötü huy ve alışkanlıklardan kurtulmağa çalışmaktır. Cihâdın altıncı nev'i: Bütün günah meclislerini, hattâ boş lâflarla geçirilen "Mâlâya'nî" sohbetlerini terk etmek, bunun yanında günahtan korkmayan ve sakınmayan kimselerle dost ol-makdan son derece kaçınmak (ancak iş icabı zaruret halleri müstesna), dalâlet ehli olan fâsık ve fâcirlerle mücâhede ve mücâdeleyi her zaman göze almak, onlara müdânâ ve muvafakat etmemeğe çalışmak, çocuklarını ve ailesini de bu gibi muzır yerlerden, fâsık, fâsıka, fâcir, fâcirelerden korumak, onlarla sohbetlerine katiyyen müsâade etmemek gerektir. Çünkü huylar, hastalıklar gibi sâridir, geçicidir. Bu sebeble büyüklerimiz nasîhat-larında bu hususlara çok dikkat etmişler, "Günahkârlarla sohbet, aynı günahları işlemeye sebep olur" demişlerdin
Mücâhedenin yedinci nev'i ise: Din âlimlerini çok yetiştirmek ve mümkün olduğu kadar bunları dünyaya meyilden, mideleri için çalışmakdan kurtarıp, Allah rızâsı için ve Resûlullah (s.a.s.) in yolunu ta'kîb ile, en ufak köylere varıncaya kadar yollamak, oraları irşâd, va'z ve nasîhatlarla aydınlatmak, ahkâm-ı Kur'âniyye'yi onlara öğretmek, her köyde Kur'ân kursları açarak kız ve erkek çocuklara Kur'ân okumasını öğretmek, bu ara-
TASAVVUF RtSALESÎ
121
da hadîs, fıkıh, İslâm tarihi gibi devlet mekteblerinde okutulmayan bilgilerle çocukları bilgi sahibi yapmaktır. Aynı zamanda Kur'ân'ın yasakladıklarını güzelce anlatıp, halkı haramdan, günahlardan ve bilhassa içki, kumar, faiz ve zinanın zararlarını açıkça anlatıp, bunlardan kurtarmağa çalışmak ve halk ile güzel geçinmenin, birlik ve beraberliğin, sevginin, birbirine karşı hürmet ye saygının ehemmiyetini ve lüzumunu anlatmak ve bunlara kendisi de nümûne olmağa çalışmaktır.
Mücâhedenin sekizinci nev'i de: Hemen bütün bunların mecmuu denebilir. Salih ve müttakî zevatı sevmek, nasîhatlarına ikbâl ve onlarla âmil olmak, onları ziyareti ihmâl etmeyerek, nûr ve feyizlerinden istifâde etmeğe çalışmaktır. Ma'lûmdur ki, insan doğuşta bilgisiz ve güçsüz, âciz bir mahlûktur. Eğer ailesi ve başkaları tarafından bakılmaz ve gözetilmezse, yaşaması bile mümkün değildir. Bunun için, onu yetiştiren kim ise, çocuk ona tâbîdir. Hıristiyanların çocukları Hıristiyan, Yahudilerin çocukları Yahûdî olurlar. Diğer akidelere sahip insanların çocukları da onlara tabî olurlar. Binâenaleyh, müslüman kişinin yetiştirdiği çocuğunun da, elbette müslüman olarak kalmasına dikkat ve ihtimamın ne kadar gerekli olduğunu îzâha lüzum yoktur, sanırım. Bu hususda cem'iyyetin (toplumun) pek büyük rolü vardır. İnsanlar ekseriyyetle içinde yaşadıkları topluma uyarlar. Binâenaleyh İslâm cem'iyyetinin ne kadar mühim olduğunu, her müslüman hiç şüphesiz en iyi bir şekilde idrâk eder. Bir müslüman ne kadar salâbet-i dîniyye sahibi olsa dahî, İslâm topluluğunun bulunmadığı bir yerde, dîninin lâyıkiyle muhafızı olamayacağı gibi, belki bir müddet sonra tamamıyla kaybeder. Belki de çocuklarına ve ailesi efradına bile dînini öğretemez. Artık olgun ve kâmil olmayı tamamen unutarak, bulunduğu muhîte ayak uydurmaya başlar ve maazallah bir müddet sonra ne kendinde, ne de ailesi efradında hayır kalır.
122
TASAVVUF! AHLÂK II
Halvetlerin Lüzumuna Dâir
Yine hepimizce ma'lûmdur ki, bir cem'iyet içinde muhtelif fikir ve akidelere sahip, çok çeşitli insanlar bulunagelmektedir. Bir kısmı mü'min, bir kısmı fâsık, bir kısmı münafık, mason, komünist; inançsız, akîdesiz, bir kısmı da kâfir ve müşriklerdir. Böyle bir toplum içinde yaşayan insan, elbette bunlardan birine takılacak ve o zümrenin malı olacaktır. Bugünkü maârif sistemi de buna çok müsait olduğundan, gerek yetişenin ve gerekse evlâdlarını yetiştirmek isteyen ebeveynin ne kadar uyanık olması lâzım geldiği pek aşikârdır. Yalnız dünya refahını ve midelerini düşünenlere sözümüz yokdur. Kendileri kemâl sahibi ve uyanık olmayan babaların, kendileri de evlâdları da dâima tehlike içindedirler. Bu sebeble kemâl, herkes için matlûb ve lâzımdır. Kemâle gelmeyen her şey hattâ meyveler, mahsuller hiç bir şeye yaramazlar. Meselâ, aldığınız bir kavun veya karpuzu yorula yo-rula eve getirir, kesersiniz. Ham çıkarsa bir işe yarar mı? İşte insan da böyledir. Sakın kardeş sen böyle olma. Bütün kâinat ve içindeki her şey senin için yaratılmış ve senin emrine verilmiştir. Yerdekilerden başka gökler, ay, güneş ve yıldızlar hepsi senin hizmetindedir. Artık sen kendinin ne büyük ve ne kıymetli bir varlık olduğunu düşün de, öyle işe yaramaz ham bir halde kalma. Bunun en güzel yolu Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerinin gösterdiği yoldur ve onun bizzat bizlere örnek olarak kendinde tatbik ettiği sünnetleridir.
Yine ma'lûmdur ki, nefis dâima fena ve günah da olsa, hep kendi arzularının meydana gelmesini ister. Bunu önlemek ve mâni' olmak kolay bir iş değildir. Hele bir kere alıştı ise, artık "o kudurmuştan beterdir" derler ya, "öylesini ancak teneşir temizler" denilmiştir ki, acı da olsa bir hakikattir. Ne yazık ki, öylelerin zararı yalnız kendine değil; aynı zamanda cemiyet içinde bir tehlikedir. Bu hale düşmemek, iyi ve kâmil bir insan olarak kendisine ve yaşadığı topluma faydalı olabilmek için Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin yaptığı gibi, hiç olmazsa her sene bir ay bir köşe-i vahdete (inziva) çekilip, insanlardan tecerrüdle kendini Hak'ka verip, gönül aynasını temizlemeye ve parlatma-
TASAVVUF RİSALESİ
123
ya çalışmalı ve Hak'dan gelecek olan envâr-ı ilâhiyye-i kudsiye ile içini ve dışını pâk etmelidir. Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin ma'nevî huzurlarında bulunarak, feyz-i ma'nevîlerinden istifade ile, Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretlerine gece gündüz ilticada bulunmak suretiyle ve biraz kanâatkârâne bir çorbaya razı olarak, hem de oruçlu olmalıdır; icabederse, bunu istediği kadar da uzatmak mümkündür. Yalnız şu var ki, başlangıçda muhakkak bir mürebbînin, bir mürşidin idaresi altında olmak lâzımdır. Sonra kendi kendine yapmak mümkünse de, yine te-nezzülen ve tevâzuan bir mürebbî veya bir mürşidin huzurunda yapmak daha lâyık ve evlâdır. Halvet, güzîde ve hâlis insanların sıfatıdır. Onlar dâima yalnızlıktan hoşlanırlar. Çünkü yalnızlık hâlinde murakabe ve tefekkür daha güzel ve daha a'lâ olacağından, hemen halveti ihtiyar ederler. Mümkün oldukça insanlardan kaçarlar. Uzlet haliyle vakit geçirmeye çalışırlar. Zîrâ uzlet, vuslat alâmetidir ve her sülük sahibi için, bahusus iptida hallerinde uzlet şarttır. Alışageldiği kötü ve çirkin huy ve âdetlerin terki de başka türlü mümkün olmaz. Hak ile ünsiyyet peyda edebilmek için muhakkak halvet ve uzlet gereklidir.
Görmez misin? Av kuşlarını yakalamak için ellerine geçirdikleri doğan, atmaca denilen kuşları, erbabı nasıl terbiye ediyor? Onları tutup karanlık bir yerde hapsediyorlar. Akşam, sabah et ve sularını veriyorlar. Bir ay veya kırk günde eski yabanî hayatını unutup, kendini besleyene itaat ediyor ve onunla ünsiyyet peyda ediyor. Artık onun emrinden dışarı çıkmıyor. Omu-zunda kırlara gidiyor ve gösterilen kuşun üzerine hücum edip yakalıyor, sahibine getiriyor. Halbuki bu kuş evvelce insandan kaçar ve tuttuğu kuşu hemen parçalar, yerdi. Bak bir halvette nasıl mutî' oldu. İnsan, elbette hayvanla kıyas edilemez. Onun kemâli ve ma'nevî lezzetlere ve feyizlere nail olması, kâmil insanların idaresindeki halvetlere muhtaçtır. Ba'zı kimseler, bunda şöhret vardır diye i'tjraz etmek istemişlerse de bu iddialar, Resûlullah (s.a.s.) in fiilleriyle red olunur. Biz Resûl-ü Ekrem'e uymaya mecburuz. Şöhret âfettir ve lâkin Resûlullah'ın sünnetlerinde değildir. O zaman sakal da , bıyık da, ulemâ kisveleri de, va'z ve nasihattaki edebî ifadeler, (belagat, fesahat) da, evlerdeki mobilya ve lüks eşya, atlar, arabalar, otomobiller ve da-
124
TASAVVUF! AHLÂK II
ha nice şeyler var ki, hep şöhreti mûcibdirler. Bunlara i'tiraz edilmeyip de insanların kemâline vesile olan ibâdetlere ve bahusus, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin sünneti olmak hasebiyle halvete dil uzatmak, elbette iyi bir netice vermez. Halbuki, insanlarla ünsiyet, iflâs alâmetidir, demişlerdir. İbrahim Hakkı Hazretleri bir beytinde: Alâmet-ül-iflâs, el-isti'nâsü bin-nâs (İnsanlarla kaşnaşmak, iflâs alâmetidir) demişler ki pek doğrudur.
Görüyoruz ki, insan bir şeye alıştı mı, ne kadar kötü de olsa bırakması kolay olmuyor. İşte en basit misâli: Sigara, vücuda zarar, keseye zarar, fakat ne olursa olsun kolayca bırakılmıyor. Başkalarını da buna kıyas edebiliriz. Meselâ, kahve ve gazinolara, sinemalara, içkiye alışan kimselerin hâli ma'lûm, hele kumara alışanların hâli yürekler acısıdır. İşte bu sebeplerden'nâşî iyilere de, kötülere de halvet lâzımdır. Halvet sebebiyle iyilerin iyiliği artar, kötülerin de kötü huylarını bırakmalarına sebep olur. Bir gün görürsünüz ki, o kötü sandığınız adam, ıslâh-ı nefis ederek ne güzel huylu bir adam olmuştur. Bunların numuneleri de pek çoktur. Ondan dolayıdır ki, halvet yalnız sülük ehline değil, bütün âmân ehli için adetâ şarttır. Bahusus tarîkat ehline muhakkak şarttır. Zîrâ Hak yolunda mücâhedenin başlangıcıdır. Çünkü nefsine esîr ve mahkûm olan kimselerden tam bir mücâhede beklenemez. Mücâhidlere Cenâb-ı Hak'kın lütuf ve ihsanı ve hidâyeti çok ve mebzûlen verilir. Zîrâ, insan hakîkaten nefs-i emmârenin elinden kurtulmadıkça rahat yüzü görmesine imkân yoktur. Bundan dolayı iptida hallerinde nefsiyle mücâhede edemiyen zavallıların, zon zamanlarında tarîkate girmekle bir şeyler elde etmesi muhaldir. Ya'ni, hâlini tedbîl ve tağyîr etmesi, ma'nevî feyizlere nail olması ve hakikî bir ehl-i tarîk olması adetâ mümkün değildir, diyeceği geliyor insanın.
Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretlerinin ve diğer emsallerinin mücâhedesine bakınca insan hayretlere düşüyor. Risâle-i Kuşey-rî'nin 57'nci sahifesinde yazıldığına göre, 12 sene nefsiyle mü-câhededen sonra ancak dışını ıslâh edebilmiş. Nefsinin iç arzularını yenmek için de 5 sene çalışmış, ayrıca bir sene de mütemadiyen içini gözetlemiş, fakat ne görsün? Yine iç âleminde Hak1 kın rızâsına mugayir puta benzer hevâ, heves var. Onların da yok
TASAVVUF RtSALESİ
125
olması ve içindeki pisliklerin ve fenalıkların gitmesi için tam 12 sene daha mücâhededen sonra hakikatlere âşinâ oluyor ki, (12 + 5 + 1 + 12 = 30) cem'an 30 sene nefsiyle mücâhede ile ömrünü geçirmiş demektir.
İnsanın ömrü ise re's-ül-mâli (sermayesi)'dir. Onu boşa zayi' etmek gibi cahillik olmaz. Maazallah bir de günâh yerlerde zayi' ederse, ona ne demek lâzım bilmem?
Büyükler demişlerdir ki: Bu tarîk, üç esas üzere kurul-muşdur:
1- Yemeği ancak zaruret mikdarı ve iyice acıkınca yemek,
2- Uykuyu ancak uyku galebe edince uyumak,
3- Konuşmayı da ancak ihtiyaç duyulduğunda zaruret miktarı konuşmak.
Bilinmelidir ki, sözler amelden addedilecek ve amel defterine geçecekdir.
Mücâhedenin asli ve gayesi, nefsi alışmış olduğu kötü âdetlerden kesmek ve kurtarmaktır, dâima onun arzuları hilâfına hareket etmekdir. Avâm-ı nâs, çok amel yapmayı isterler. Havas ise, hallerinin, içlerinin tasfiyesini kasd ederler. Aç durmak, geceleri uyumamak zor bir şey değildir. Alışma işidir, alışınca kolay olur. Fakat hallerin tasfiyesi, iyi ahlâk sahibi olmak, kötü huyları bırakmak, dâima Hak'kın rızâsını gözetmek ve hareketlerini ona göre tanzim etmek, ne kadar makbul ve medh ü senaya şâyeste ve lâyıktır. Zîrâ, diyanet aslında şu üç şeyden ibarettir:
1- Emânete riayetkar olmak,
2- İstikâmetten ayrılmamak,
3- Tâat-i ilâhiyyeye, ubûdiyyete devamdır.
İnsan kendini şu ölçülere vurunca, kendi numarasını, kendisi pekâla verebilir. Hele îmân bahsinde zikr olunduğu gibi, îmânı kâmil olan mü'minleri, îmânları hatâ ve günahlardan men' eder, korur. Günah işlemelerine mâni' olur ve onu dâima hayırlara sevk eder: Kâmil mü'minler, ibâdete ve tâate son derece riayetkar olmakla beraber, hak ve hukuka da o kadar dikkatlidir. Günahlardan da çok korkar ve kaçar. Maazallah haram bir lokmayı ağzına almasına kat'iyyen ihtimal verilmez. Sözlerine de çok sâdıkdır. Kat'iyyen boş ve fuzûlî bir sözü ağzına almaz. Hatır yıkmak, gönül kırmakdan son derece kaçınır. Kimsenin gıybeti-
126
TASAVVUF! AHLÂK II
ni yapmaz. Lâf getirip, götürmek gibi adîlikleri irtikâb etmez. Sabırlı, mütehammil, gayretli, metanetli, cömerd, dâima ve dâima Hak'kın rızâsını gözetmekle, yani yaptığı bütün işleri, Hak sübhânehü ve teâlânın razı olacağı veçhile yapar. Bütün iyi ahlâkları elde etmeğe ve kötü huylardan da uzak kalmağa gayret eder.
İşte böyle olgun ve kâmil bir müslüman olmak hepimizin istediği ve sevdiği bir şeydir. Lâkin iyi bir meyvayı elde etmek için ne kadar çalışmalar oluyor. Öyle hemen istemekle olmadığı da ma'lumdur Öyle ise, o güzel ahlâk ve kâmil îmânın da, öyle yalnız istemekle olamayacağı bilinmelidir.
Bu hususda en kısa ve güzel yol da, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin rehberlik edip, bilfiil gösterdiği yoldur. Halbuki, Peygamberimiz (s.a.s.) böyle halvetlere muhtaç da değildirler. O, ancak bizlere örnek ve nümûne olmak, bizim de öylece hareket etmemizi temin kastıyla, hal ve fi'lini bizlere göstermekte ve söylemektedir.
Yalnız, halvete girecek insanın, "İnsanlar benim şerrimden halâs olsunlar" diye niyyet etmesi lâzımdır. Bu niyyeti tevâzuu-na delildir. Bu takdirde (men tevâdaa refeahullah:
-"ılı *'.' ''| 'i ' '
Allı a**j
Kim tevâzû gösterirse Allah onu yükseltir) sırrına mazhar olur. Eğer, "Şu insanların şerrinden kurtulayım, emin olayım" diye, halvete girerse, bu da onun kibrine alâmettir. Bir kimse diğer bir kimseye karşı kendisinde bir meziyyet görürse, bu tekebbürden ileri gelir, demişler.
Halvetlerde olan ba'zı âbidlere sormuşlar ki: "Sen râhib misin? Ya'ni, Hak'dan korkan mısın ki, böyle köşe-i vahdete çekilmişsin, halka karışmıyorsun!' Cevaben: "Hayır, ben rahip değilim, belki köpeğin bekçisiyim. Benim azgın ve herkese saldıran köpek gibi bir nefsim var. Onun için böyle bir kenara çekilip hal-
TASAVVUF RİSALESİ
127
(2/39)Râmûz, 515/6
kın benden emin ve rahat olmasını istediğimden halvete girdim"
demesi şâyânı dikkattir.
Uzlet ve halvetin şartlarından biri de kişinin; akâid-i dîniy-yesini iyi bilmesi gerekdir. Onun için evelâ ilim ve fıkıh tahsil etmelidir ki, halvette hatâlara düşmesin. Hakikatte uzlet ve halvetten gaye, ahlâk-ı mezmûmelerini terk etmesidir. Yoksa, memleket terk edip hâlî yerlerde kalmak kâfî değildir. Asıl hüner cis-miyle, cesediyle halk arasında olup, rûh ve gönlüyle Hâhk ile olabilmesidir. Fakat bunu her işine gelen söyler amma, muvaffak olabilen pek nâdirdir. Bu hususda büyüklerimiz, "Halkın giydiğini giy, yediğini ye, lâkin iç âlemi olan sırrınla onlardan ayrı ol" demişlerdir. Bazı uzak yerlerden ziyaret kasdıyla gelip: "Efendim çok uzak yerlerden ziyaretinize geldim" diye ricada bulunanlara: "Nefsinden ayrıl, maksadına nail olursun" demişlerdir.
Hikâye olunur ki: Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretleri, rüyasında Cenâb-ı Hak'kı görmüş: "Yâ Rab, sana nasıl geleyim?" demiş. Cevaben: "Nefsinden ayrıldığın zaman gelir beni bulursun" buyrulmuş. Ne kadar değerli ve kıymetli söz! Aman yâ Rab, sen bizleri şu nefsin elinden halâs eyle!
Halvette en ziyâde dikkat edilmesi lâzım gelen bir şey de, şahsın, kendisine verilen zikirden başka bir şeyle meşgul olmamasıdır ve bütün nefsin arzularından sıyrılıp, Hak'kın rızâsına tâlib olmasıdır. Böyle olmadığı takdirde halvetden çok zarar görür ve fitnelere uğrar. Halvetlerde çok hoşluk ve iyilik vardır. Fakat halvette ünsiyyeti, halvet ile oluyorsa, o halvetten çıkınca onda bir şey kalmaz. Eğer halvetteki ünsiyyeti Cenâb-ı Hak'la ise onun için şehir de, çöl de müsâvîdir. Ya'ni kalabalık, tenhalık onun için artık fark etmez. Halk ile olmakta birtakım hayırlar olduğu inkâr edilemez. Fakat uzlette, halvette selâmet vardır.
Bazı büyükler şöyle demişler: "Dostun halvet, yemeğin açlık, sözlerin de Hak'ka münâcât olsun". Yalnızlık sıddıkların sevdiği bir haldir.
Şeyh Şiblî, "Nâs ile ünsiyyet iflâsdır" demiş. Mâlik ibn-i Mes'ûd, evinde dâima yalnız başına otururmuş. Ebû Bekir isminde bir zâta sormuşlar, "İflâsın alâmeti nedir?" diye. O da, şeyh Şiblî gibi, f'Nâs ile ünsiyyettir" demiş. Mâlik ibn-i MesL
128
TASAVVUF! AHLÂK II
ûd'a: "Böyle yalnız başına oturmaya korkmaz mısın?" demişler, cevaben: "Allah ile olan kimsenin korkduğu hiç görülmemiştir" demiştir.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri de: "Dîninde selâmet, bedeninde ve kalbinde rahat isteyen, uzleti ihtiyar etsin" demiştir. Bahusus fitne zamanlarında mutlaka vahdet ve uzlet iyidir. Hattâ, bazı büyüklere Hızır aleyhisselâm arkadaşlık teklif etmişse de, tevekkülümüze manî olur diye, Hızır'la arkadaşlığı kabul etmemişler. Fakat bunlar tabiî herkesin harcı değildir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, bir kuluna hayır murâd ederse, onu ma'siyet zilletinden kurtarıp, tâat ve ibâdetlerle ve yalnızlıkla azîz eder ve kanâatle zengin edip, kendi nefsinin ayıplarını kendisine gösterir. Bu hasletler kime verilirse, dünya ve âhiret nimetleri ona verilmiş demektir.
Halvet hakkında Abdülkâdir îsâ'nın Hakâyık ani't-tasavvuf adlı eserinin 128'nci sahifesinden 148'inci sahifesine kadar geniş tafsilât verilmişdir.
Halvet bir bakımdan bir nevi' i'tikâfdır. Yalnız "şu var ki, i'tikâf mutlaka beş vakit namaz kılınan mescidde olur. En efda-lı, Kâbe-i Muazzama, Mescid-i Nebevi ve Kuds-i Şerîf'deki Mescid-i Aksâ'da olanlardır. Bununla beraber her beş vakit namaz kılınan mescidlere de müsâade edilmiştir, fakat halvette bu şart yoktur.
Sakin ve hâlî yerler halvetlere müsâiddir. İ'tikâfda oruç nasıl şartsa halvetlerde de oruç öylece şarttır. Hattâ daha iyisi, biraz da neni kanâatkârâne, hem de riyâzatkârâne olmalıdır. Meselâ, sahurda ancak 21 dâne kuru üzümle bir parçacık ekmek, akşam iftarlarında da, kezâlik biraz ekmekle biraz da mercimek çorbası ihtiyar edilmiştir ki, çok muvafıkdır. Yalnız yirmi günden sonra bir akşam yemeğinde etli pilav, biraz da yoğurt verilir ki, gayrimüslim riyazet sâhiblerine benzememek içindir.
Sûre-i A'râf in 142'nci âyetinde beyân olunduğu gibi, halvet 30 gün olarak zikr edilmiş, sonra 10 gün daha ilâve olunarak kırka iblâğ edilmiştir. 10 gün veya 20 gün olarak da yapılırsa da, efdali iki sene kırkar gün devam etmektir.
TASAVVUF RİSALESİ
129
Merhum üstadımız hacı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri 24 halvet yaptığını söylemişti. İlk ve gençlik devirlerinde yapılan halvetler, teberrüken hakîkî halvetlere hazırhkdır. Zîrâ halvette, hemen kapanıp zikirle meşgul olmak kâfî değildir. İnsanın dış ile alâkasının tamâmiyle kesilmesi ve gönlünde Hak'dan başka bir şey kalmaması gerekdir. Bu halvet, kâmil ve olgun kimseler için hallerinin artmasına, diğerlerinin de terakkîsine sebep olur.
Halvetten maksad ise, kalbi tamâmiyle bütün çirkin ve kusurlardan ve ma'nevî pisliklerden temizleyip, kalb aynasını güzelce dolandırmak ve vâhid-i hakîkî olan Allâhü zül-Celâlin zik-riyle meşgul etmektir. Bu suretle Hak ile ünsiyyeti artırmak, halvetten çıkdıktan sonra da bu halfmuhafaza edebilecek hale gel-mekdir. Dikkat edile!
Halvet insanlardan ve kendini meşgul eden her amelden bir müddet kendini ayırarak, bitmek tükenmek bilmeyen dünya kaygılarından, sıyrılarak, kalbi dünya meşguliyetlerinden kurtarıp,, huzû' ve huşu' ile Cenâb-ı Hak'kın türlü ni'metlerini düşünerek, şeyhinin vereceği zikre ve murakabelere dikkat ve ihtimam göstermek ve hiç bir dakikasını, hattâ hiç bir nefesini bile boş geçirmeden zikre devam etmektir. Yoksa halvetlere kapanıp çeşitli hayallerle veya, "ben de şeyh olacağım" diye yapılan halvetler birer zayiattır. Onun için evvelâ niyyetleri tashîh edip, kendisinin ıslâh-ı nefs edebilmesi ve bil'umum kötü ve mezmûm huyları terk ederek adetâ bir kuzu, insan kılığında bir melek olabilmeyi azim ve kast etmelidir ve zikrullaha o kadar devam etmelidir ki, ancak ve yalnız kalbde zikrin hakîkati kalmalıdır ve artık kalbden her şey çıkmış, silinmiş, yok olmuş, yalnız zikrin hakîkati ve mânâsı kalmıştır.
Hiç şüphe yoktur ki, kalb bir şeyle meşgul olunca, başka şeylerle meşgul olamaz. Binâenaleyh, zikrullah ile meşgul olduğu vakitlerde de tabiî başka birşeyle meşgul olmasına imkân yoktur. Dünya ve hattâ âhiret hâtıralarıyla meşgul olduğu an, zik-rullahdan, velev bir lâhza da olsa mahrum kalmış olur. Zîrâ, bir anda hem zikrullah hem dünya-âhiret havâtırı cem' olamaz. Bu bir noksanlıktır. Dikkat edip her havâtırdan gönlünü muhafaza ederek yalnız zikrullah ile meşgul olmaya çalışmalıdır. Gerek net-
130
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
131
sin ve gerek şeytanın getirdiği bütün vesvese ve hâtıralara hiç kulak asmadan hemen zikrullaha devam etmelidir. Çünkü onların vesvese ve hâtıralarıyla meşgul olmak, bitmez, tükenmez hayâlât ile insanın ömr-ü azizini mahvetmektir. Adetâ esrarkeşlerin ha-yâlâtı gibi. Binâenaleyh, feyz veya varidat diye böyle hayâllere kendini kaptırmak çok tehlikelidir. Meselâ, "Artık sen, oldun, kâmilsin; senin gibisi bulunmaz" ve buna benzer daha nice aldatıcı sözler, hayâller, rü'yâlar hep insanı zikrullahdan alıkoymak için nefsin ve şeytanın hiylelerinden ibarettir. Bunlara hiç ehemmiyet ve kıymet vermeden ve bir ân bile meşgul olmadan zikre devam etmelidir. Şeytan, ba'zan parlak nurlar göstermek suretiyle de aldatmaya ve meşgul etmeye çalışır. Bunlar hiç bir zaman matlûb ve maksud değildir. Bunlara aldananlar ancak çocuklardır. İçe gelen bu gibi hayâlât ve vesveseleri şeyhden gayriye söylememelidir.
Halvet, sofiler tarafından icad edilmiş bir şey değildir. Belki Allâhü teâlânın emrine imtisal ve Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin efâline iktidâdır. Ma'lûmdur ki, Efendimiz (s.a.s.) Hirâ dağındaki mağarada, ma'lûm olan günler ve gecelerde, kendisine vahiy gelmezden önceleri de halvetler yapar, ibâdetle meşgul olurlardı.
Sûre-i Müzzemmil'in sekizinci âyeti halvete delildir. Allâhü teâlânın ism-i şerifini zikir bahsinde, Ebussuûd Efendi, "Kula gereken gece gündüz zikrullaha devamdır" dermiş. Şüphesiz bu da, dünyadan ilgiyi kesmeden ve Hak'ka tam mânâsı ile dönmeden mümkün olmaz. Öyle ise, hiç olmazsa muayyen bir zaman, her şeyden alâkayı keserek nefsin ıslâhı ve gönlün açılması için halvetlere devam etmelidir.
Halvet, yalnız dervişlere veya tarikat ehline mahsus değildir. Her mü'min ve müvahhidin, kendini yetiştirmesi ve Hak süb-hânehû ve teâlânın kendisinden razı olacağı bir kul olmasına dikkat ve gayret göstermesi, îmânının kemâli bakımından muhakkak lâzımdır. İhmâlinden dolayı mes'ûliyet vardır. Zîrâ bu âlem boşuna yaratılmamıştır. İnsanlar halk olunsun, büyüsün, birbirleriyle canavarlar gibi boğuşsun, zevk ve safa âlemlerinde ve gü-
nah vadilerinde ömürlerini tüketip gitsinler diye halk olunmamışlardır. Elbette bu hilkatte büyük hikmetler ve gayeler vardır. Peygamberlerin gelmesi, kitapların indirilmesi, evliyaların yaradılışı, bizlere çok şeyler öğretmekte.ve duyurmaktadır.
Çeşitli mu'cizeler, (Mi'râc, Şakk-ı kamer gibi) ve kerametler bize bu âlemin dışındaki, âhiret ve ebediyyet âlemini ve bu âlemden daha mükemmel olan, Cennet ve cemâlullahı müşâha-de âleminin varlığını haber vermekte ve ona göre hazırlanmanın lüzumunu bildirmektedir. Bunun için, her ne bahasına olursa olsun, bu dünyaya öyle bel bağlayıp da, o ebediyyet âlemini ihmal etmenin caiz olmıyacağım, her akl-ı selîm sahibi idrâk etmelidir. İlimlerle meşgul olan âlim ve fâzıl zevât-ı muhteremeye ise, halvet herkesden daha fazla lâzımdır. Zîrâ, dünya işleriyle meşgul kişilerin kafaları nasıl o işlerle dolu ise, ilim ehlinin kafası da, çok çeşitli bilgilerle meşgul olduğu cihetle, o da, kendisini lâyıkıyla Hak'ka verebilmesi için, halvete herkesden daha çok muhtaçdırlar. Binâenaleyh, hiç olmazsa her gün, ya sabah veya akşamları, ya ibâdetlerin arkasından veya yatmazdan evvel muvakkat bir zaman için, az da olsa kendisini Hak ile baş-başa kalmağa alıştırmalıdır. Yoksa bu dünyanın ne işi biter ne gücü.
Onun için azîz kardeş! Sen peygamberlerin izinden ayrılma. Onların sözlerine dikkat et. İbâdet vakitlerini kat'iyyen kaçırma. Hele zikrullahı mümkün olduğu kadar gizlice, kimsesiz ve hâli yerlerde çokça yapmaya bak. Her şeyin fânî olduğunu unutma, Hak'ka iyi sarıl.
Hazret-i Ayşe validemiz (r.a.) Resûlullah (s.a.s.) Efendimize gelen vahyin, rü'yâ-yı sâliha ile başlamış olduğunu, sonra da yalnızlık hâlinin ona sevdirildiğini bildirmiş olmakla, Fahr-i Kâinat Efendimizin Hıra dağındaki mağaraya çekilerek, orada tek başına ibâdetle meşgul olduğunu, ancak azıkları tükendikçe evine Hazret-i Hatice (r.a.) validemizin yanına dönerek azığını alıp, hazırlığını yaparak, tekrar mağaraya döndüklerini ve bu hâlin "Vahy" gelinceye kadar böyle devam ettiğine işaret buyurmuşlardır.
Bu hadîs-i şerîf'de halvetin, insanların ibâdet edebilmeleri-
I
132
TASAVVUF! AHLÂK II
ne ve salâh-ı hal sahibi olmalarına yardımcı olduğuna delîl vardır. Bir kimse ki, Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin hâline ve ef âli-nelmtisâl ederse, makâm-ı velayetten ona bir nasîb verilir; ve yine bunda delîl vardır ki, müptedîlere muhakkak halvet ve uzlet lâzımdır. Bidayet hallerinde bunlardan mahrum olanlar son zamanlarında bunun lüzumunu anlasalar da artık tatbik edebilmek imkânını bulamazlar. Zîrâ, azim, sabır ve metanetleri buna müsâid değildir.
Bu sebeble, tasavvuf ehli derler ki: "İnsan bir makama nail olduktan sonra ona edep dâiresinde devam ederse, daha a'lâsı-na nail olur." Bak, Peygamber s.a.s. Efendimiz, o Hıra dağındaki ibâdetine devamı neticesi, makamdan makama terakkî ede ede nihayet sübût makamına, oradan da "Kabe kavseyni ev ednâ" tecellîsine mazhar olmuşdur. Ona tabî olan ümmeti de, makâm-ı velayette Allah teâlânın dilediği yüksek makamlara (makâm-ı sü-bûtdan gayrı) nail olurlar ve kendilerine hikmetler ihsan olunur.
Halvet, kendisinden gayri insanlardan hâlî olmaktır. Belki Rabbı ile meşguliyetinden kendini de unutmalıdır. İşte o zaman vâridât-ı ilâhiyye ve ulûm-ı gaybiyyeye müsteid olur ve kalbi bunlara mahal olur. ResûlullaMs.a.s.) Efendimiz halveti, nübüvvetten sonra da bırakmamıştır. Ramazan-ı şerifteki son on günlük i'tikâfını kat'iyyen bırakmamıştır. Hattâ Ramazan-ı şerifte bazı sebeblerden dolayı i'tikâfını bırakmışsa, bunu Şevval ayında kaza buyurmuşlardı. Bu i'tikâf ile halvetler birbirine yakındır. Şu insanlara taaccüb olunur ki, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin hiç terk etmedikleri i'tikâfı nasıl terk ediyorlar. (2/40)
İmâm-ı Nevevî, bu hadîs-i şerifin şerhinden, "halâ" kelimesini halvet ile şerh etmiş ve "sâlihlerin sânı ve ariflerin ibâdeti bununla kâimdir" demiştir.
Süleyman el-Hattâbî (rh.a) de: "Uzletin, Resûlullahfs.a.s.j Efendimize sevdirilmesinde, kalbin dünyadan fariğ olması ve tefekküre muin ve zahir (yardımcı) olması, alışılan beşeriyyet hal-
(2/40) Haşiyetü-Tahtâvî alâ Merâkı'l-Felâh, s. 463
TASAVVUF RİSALESİ
133
[erinden ayrılması ve kalbin huzû' ve huşû'a kavuşması vardır"
der.
Şehâbettin Ahmet ibni Hacer el-Askalânî (rh.a) de, bu hadîsin şerhinde, "Halâ" kelimesini halvet ile izah etmiş ve, "Bundaki sır, teveccüh olunan şeye kalbin ferağı vardır ve halvetin aslı bilindiği gibi bir aydır, bu da Ramazan ayıdır" ûem\ş\h.(2/41)
Allâmetü'l-Kebîr, bu hadîsin şerhinde "Halvette kalbin boşalması vardır, destinin suyunu boşaltmak gibi. Kab boş olunca içine her şey konabilir, dolu kaba bir şey koymak mümkün değildir" diyor. Binâenaleyh, kalb de boş olunca tefekkür ve dü-şenceye imkân hâsıl olur. Bir de beşeriyyeî iktizâsı alışılan huylardan ancak bu gibi riyazetler ile kurtulmak mümkün olur; eski âdetler unutulur.
Kirmânî Hazretleri de, Buhârî'nin Şerh'inde bu hadîsi aynı şekilde şerh buyurmuşlardır. (2/42) Bütün bunlar selef-i sâlihî-nin halvete olan i'tinâlarına delildir. Artık i'tiraz etmek isteyenler, istedikleri kadar i'tiraz etsinler.
Muhammed ibni Ahmed Benîsî ibni İshak (r.a) ve gayrıla-rından rivayet ederek, "Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri Hıra dağındaki mağaraya her sene bir ay gider, orada ibâdetle meşgul olurlardı" buyurmuşlardır.
Münâvî Hazretleri de, Efendimiz(s.a.s.)Hazretlerinin halvetleri hakkında, "Efendimizin her şeyden ayrılıp Cenâb-ı feyyâz-ı m ut lakın zikrine gark oluşu ve buna mâni' olabilecek her şeyden uzaklaşmasıyla, yalnız halvete iltifat ederek, günden güne Hak ile ünsiyyeti artarak, kalb aynasının gayet cilâlı ve parlak bir ayna haline geldiğini, kemal derecelerinin en yüksek kısmına erişdiğini, bu suretle saadet ışıklarının, yüzlerinde belirdiğini, hattâ bütün taşlar ve ağaçlar, O geçerken fasîh bir dille, "Es-selâmü aleyke yâ Resûlallah" dediklerini" beyan etmişlerdir. (2/43)
(2/41) Feth'ul-Bâri, c. 1, s. 18 (2/42) Şerh-i Buhârî, c. 1, s. 32 (2/43) Levâmi'al-Kevâkib, s. 48-49
134
TASAVVUF! AHLÂK II
Süleymân-ı Cemel de, "Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, Hıra dağında her sene bir ay ibâdetle meşgul olurlardı ve oradan indikleri vakit, Kâbe-i muazzamayı tavaf etmeden hâne-i saadetlerine girmezlerdi. Hırâ'daki ibâdetleri, zikrullah ve tefekkür idi. Kezâlik Hirâ'dan gayrı zamanlarında da yine halvetlerini çok yaparlardı" demiştir. (2/44)
Kâmûs sahibi Muhammed bin Yâkûb el-Fîrûz-Âbâdî, bu hususda der ki: "Resûlullah (s.a.s.) Efendimize vahy gelmeden evvel kendisi halvet ve yalnızlığı severlerdi. Hıra dağına çıkar, oradaki mahalde yalnız başına Cenâb-ı Hak'ka ibâdet ederdi. Hıra dağı Mekke-i Mükerremeye üç mil mesafededir. Mağaranın uzunluğu dört, genişliği de üç zira' (arşın) kadar ufak bir mağaradır. Halvet için burasını seçmişlerdi" demiştir.
Ulemâ-yı kiramın, Resûlullah'ın halvetteki ibâdetinde iki kavil vardır. Bazısı, "İbâdeti, tefekkür idi" dediler. Bazısı da, "Zikrullah idi" dediler ki, bu esahdır.
Halvetler, ya Hak'dan, Hak ilminin ziyâdeliğini talebdir ki, bu Hak ehlinin asıl maksad ve gayesidir. Yoksa halvetlerde, boş tefekkür, boş düşünceler, halvet hâline münâsib değildir. Bu gibi şeyler halvetten sayılmaz. Çünkü bazı büyüklere halvetlerde, "Bizleri de duadan unutmayın efendim" demişler de, cevaben: "Ben seni düşünüp, seninle meşgul olduğum takdirde Allah'ımla halvette olmuş olamam" buyurmuşlar. Bu cevabda: "Ben, beni zikr edenin yanındayım. Onun hâmîsi ve yakınıyım. Beni zikr ettiği müddetçe ben onunlayım" sözünün esrarı anlaşılmaktadır. Bu.devlet (saltanat) kadar acaba başka bir devlet bulunur mu?
"Halvetin şartlarından biri de, Allah teâlâyı nefsi ve ruhuyla zikr etmektir. Yoksa nefes ve lisanıyla değildir", demişler. Onun için halvete giren kimselerin öyle birbirlerini kontrol edip, onların halleriyle meşgul olması ve onlara akıl dersi vermeğe kalkması, edeb öğretmesi, hiç olacak şeylerden değildir.
Ders ve edebler evvelce öğrenilmelidir. Halvette ise her şeyi
(2/44) El-Fütûhât'ül-Ahmediyye, s. 31
TASAVVUF RİSALESİ
135
unutup yalnız Allah teâlâmn zikrinin bakî kalması, velev bir an da olsa zikrullahdan hâlî kalmaması gerektir. Hem de çok dikkat lâzımdır.
Bazı halvetler ise, fikirlerin safâsı içindir ki, bazı ma'lûmat-ları elde etmek için yapılır. Bu ise, Hak ehline hiç yakışmaz. Hak ehli, bu gibi halvetlere tenezzül etmezler. Onların gayesi ancak zikrullahdır. Halvetlerde tefekkürle vakit geçirenler, ehl-i halvetten sayılmazlar. Binâenaleyh, gayeye uygun olmadığı için halvetten çıkmaları veya i'tikadlarını tashîh ile yalnız ve yalnız şeyhinin emri olan zikrullah ve murakabelerle meşgul olmaları gerekir.
Bir üçüncü halvet de, halkdan uzaklaşmak içindir. Halk-dan gördükleri korkunç şeylerden nâşî, halkı gördükçe kendilerinde darlık ve sıkıntı olur. İşte o zaman, o da halveti ihtiyar eder. Lâkin bu da matlûb olan halvetten değildir.
Bir dördüncü halvet daha vardır ki; onu yapan, her çeşit muhâletâttan, hattâ çoluk çocuk, mal, mülk ve her türlü tefekkür ve meşguliyetten hâlî olarak yalnız kalbin zikrine dalmış, zikrullahm zıddı neler varsa hepsinden külliyyen ayrılmış ve halvet ettiği Zât-ı Ecellü A'lâ'nın zikriyle ünsiyyet hâsıl etmiş olur da, artık bir türlü zikrullahdan ve halvet kalmakdan ayrılamaz. Bu ünsiyyet sayesinde kendisine hakîkî ilhamlar artar ve gönlünün safa ve cilâsı ziyâdeleşdikçe ziyâdeleşir. Bu sebeble de kemâlâtın en yüksek noktalarına erişir. (2/45)
İşte şu bir mikdar, ulemâ ve efâzılın kavillerinden bizlere aşikâr bir şekilde beyân olunuyor ki, halvet, sünnet-i Resûlullah'ın amelî bir yoludur ki; insanlar böylece îmânlarını takviye, nefislerini ıslâh ve saf etsinler, ruhlarını da kuvvetlendirsinler, kalblerini temizleyip tecelliyât-i ilâhiyyeye mazhar olabilecek hâle gelsinler diye yapılır.
Yine halvet, Efendimiz (s.a.s) Hazretleri tarafından yer ve gökleri, bütün varlıkları yaratan Hâlık-ı zü'1-Celâlin bilinmesi için bizlere tevcih olunmuştur. Bütün zevklere, vecdlere, keşif, keramet ve feyzlere esâs olmuştur.
İmâm Buhârî (rh.a) Hazretlerinin Sahîh'inde bildirdiği, yedi
(2/45) Sâhib'il-Kâmûs, Seferi's-Saâde, s. 3-4
136
TASAVVUF! AHLÂK II
tabaka kimse ki, gölgelerin olmadığı o mahşer âleminde, Arş'ın gölgesi altında gölgeleneceklerdir, onlardan biri de, hâlî yerde Allah teâlânın zikriyle meşgul olup, gözlerinden yaşlar akıtan kimseler olduğu o hadîste zikr edilmiştir.
Bunların hepsi zikrullah kasdıyla halvetin meşrû'iyyetine de-lîl değil midir? Bu maksatla yapılan halvetlerde söfîler, Allah teâlâyı zikr ederek Hak'kın nuruna gark olurlar, içleri de dışla-rıda nûr olur. Nurun alâ nûr (Nur üstüne nur olur.) olurlar.
İmâm Ahmed (rh.a)'in Müsned'inde, uzunca bir hadîste ihraç olunduğuna göre, "Ehl-i zikir benim meclisimin ehlidir" buy-rulmuştur. Bu taife, Allah-ü teâlânın zikriyle o kadar meşgul olurlar ki, Huzür-u ilâhîde kendilerini bile unuturlar. Gözleri yaşla dolar. Hak'kı bilmesi nisbetinde kendinden geçer. Huzû' ve huşu' ile Hazret-i Hak'kın huzurunda Hak ile celîs ve enîs olur. Ömer ibni el-Fârız'ın bu hâli bildiren şu beyitleri ne güzeldir: (2/46)
LU^j « ',_ ¦•**II «^4 ı^j d3"" Juü •
' * & * 4.
II. lil
"Sevgiliyle tenhada kaldım, aramızda esen meltemden daha ince bir sır vardı." (2/47)
14 i ^ in
o i,.
"Allah dostlarının ondan başka can yoldaşı yoktur. Onlar için Rahmân'dan başka hepsi boştur."
Ey ömrünü gafletle geçiren zavallı! Sen de bu gibi bahtiyar ve kâmil zâkirlere uymak ve yetişmek istersen, şu seni çeşitli gü-
(2/46) Arap şâiri (2/47) Aynı şâirden
TASAVVUF RİSALESİ
137
nahlara sokan ve Hak'dan uzak kalmana sebeb olan nefs-i em-mâreni artık bırak da yola gel, onu ta'yîb et, ayıpla. Sen, bunun için mi yaratıldın? diye düşün ve Rabbına dön. Koş, git, kalbini yak, yık; ömrünü boşa zayi' ettiğin ve kıymetli vakitlerini lehiv ve lağviyatla yok ettiğin için gece gündüz ağla. Hem durmadan ağla ki, zaman artık çok kısalmışdır. Geçmişleri telâfi için çalış. Sonraki nedamet ve husrân kimseye fayda vermemiştir, vermeyecektir.
Muhakkak Hak'ka döneceksin. O zaman Hak sana, "Gel tevbekâr kulum" diye iltifat edecek, alâka gösterecektir ve seni kıyametin dehşetli ve hararetli ânında, Arş'ın gölgesi altında gölgelendirip, mes'ûd ve bahtiyar kullan arasına ilhak edecektir.
Aman yâ Rab! Sen bizleri afv ve mağfiretinle, hidâyet ve tevfîkinle, rahmet, ihsan ve ikramlarınla taltîf buyurarak, o zor günde Arş'ın gölgesinde gölgelendirdiğin bahtiyarlara bizi de ilhak buyur. Dünyada iken de o bahtiyarlarla dost eyle, halvetlerde ve aşikâr hallerinde dâima senin zikrinle meşgul olup, rahat ve sükûn bulan kimselerden ayırma. Yâ Rabbe'I-âlemîn yâ Erham-er-râhimîn.
138
TASAVVUF! AHLÂK II
Zikrin ve Halvetin Faydalan
Halk ile ihtilâtın bazı dünyevî ve uhrevî faydalan olduğundan şüphe edilemezse de, birçok zararları olduğu da muhakkaktır, bahusus, harîs ve tamâhkâr kimseler için. Halkla ihtilâtın bu gibilerini hem zikrullahdan alıkoyduğu ve hem de günahları irtikâba sürüklediği görülegelmektedir. Bir kere de alışıldı mı artık ayrılmak ve kurtulmak pek zor ve güç olur. Lâkin halvetlerde bunlar bulunmadığı gibi, ya'ni günahlara sürüklenmek ve irti-kâb mümkün olmadığı gibi, dâima huzû' ve huşu', rahat ve sükûn içinde Allah zü'1-Celâl vel-cemal Hazretlerine ibâdetlerini daha güzel bir şekilde yapma imkânları vardır. Halvet ehlinin Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleriyle ünsiyyetleri o nisbette kuvvetli ve sağlam olur. Bunu müdrik olan insanlar ve bu tadı tadanlar, artık halvetten kovulsalar da çıkmak istemezler.
Büyüklerimizin birçoğu, halvet esnasında kendilerine verilen sayısız ni'metleri anlatmakla bitiremezler. Bahusus İmâm Ga-zâlî (rh.a) Hazretleri halvetteki istifâdesini şu suretle hülâsa etmektedir: "Ben, muhakkak ve kafi olarak anladım ve bildim ki, Allah teâlânın yoluna sâlik olanlar, hassaten ehl-i tasavvuf-dur. Ahlâkları, hâl ve hareketleri en güzel olan kimseler bunlardır. Yollan en doğru yoldur. Edeb, terbiye ve huyları en güzel ve temiz ve takdire lâyık olanlar da bunlardır. Belki de bütün akıllıların akıllısı, ulemânın hikmetlerine, şerfatın esrarına vâkıf olan bahtiyarlar ancak bunlardır. Bunların hatt u hareketlerinin hiç birisinden daha iyisini bulup, tebdil ve tağyir etmek mümkün değildir. Çünkü, bütün iç ve dış harekâtları nûr'ü nübüvvet ışığından iktibas olunmuştur. Esasen kâinatta nübüvvet nurundan başka faydalanacak bir nûr mevcud değildir ve olamaz. (2/48)
Halvetin faydalarından biri de: Nefsi, kötü âdetlerden kurtarıp tertemiz bir hâle gelmesine ve yüksek meziyyetlere sâhib olmasına, emmârelikten, mülhimelikten, nefsi mutmeinneye ki,
(2/48) El Münkız-ü min'ed-Dalâl, s. 131-132
TASAVVUF RİSALESİ
139
kemâlâtın başlangıcıdır ve oradan râdıye, merdıyye sırrına ve devletine ulaştırmasıdır. Bu hasletler halvetsiz ancak "Üveysî" denilen bazı büyüklere nasîb olur. Bu, mahzâ lütf-u ilâhîdir. Bizler içinse, muhakkak mücâdele, halvet ve uzletlere devamla mümkün olabilir. Bahusus âhir zamanın fitne devirlerinde, bir fitne çıkmasına meydan vermemek için dillerini tutup, bir şeye karışmadan köşesinde oturmanın efdal olduğu bildirilmiştir. Zîrâ, nefsi dâima hem-cinsiyle sohbet ve muhabbet etmek ister. Neş'eli ve safâlı yerleri arar ve sever. Oralardan vazgeçip halvetlere girmek istemezler, yalmzhkdan korkarlar, hattâ kaçarlar, saadet ve selâmetin halvette olduğunu idrâk etmezler. Lâkin biraz mücâhe-de ederek onları bu halvetlere alıştırabilsek, evvelâ nefse zor gelen ve belki de hoşlanmadığı bu halvetten, zamanla aldığı lezzetler sebebiyle ve dâima Hak ile ünsiyyetten nâşî, artık halvetleri kendisi aramağa başlar.
Çocuklar da böyle değil midir? Önceleri zorla emdikleri annelerinin memelerini sonraları kolay kolay bırakmak istemezler. Lâkin çeşitli yemeklerin lezzetlerini almağa başlayınca artık memeyi verseniz de almazlar.
Nefisler dâima arzularına nail olabilmek için koşar, hep istediklerini yapmağa çalışırlar ve alıştıklarını bırakmak da istemezler. Nefis bir çocuğa benzetilmiştir, onu küçük iken memeden kesmedikçe nasıl kendi terk etmiyorsa, tıpkı bunun gibi, günahlardan da kurtulmağa azm etmedikçe kendi kendine kesilmezler. Velhâsıl muhakkak mücâdele şarttır. Yoksa, kendi hâline bırakılırsa, sizi de, cem'iyyeti de felâkete sürükler. Pek çok nefis Halîk-ı zü'1-Celâl ve'1-cemâla inkıyadı istemez. Hep şehe-vânî ve nefsânî nevalarında yaşamak ister. Onun için Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı kerîm'inde: "Nefsinin nevasına tabî olma, zîrâ seni Hak yolundan saptırır, şaşırtıp helake götürür" (2/49) buyurmuştur.
Bugün dünyadaki bütün hapishanelerde inleyen zavallıların hep çektikleri, nefislerine uymak yüzündendir. Öyle ise azîz kardeş; sen de nefsin arzularına uymamak için halveti ihtiyar
(2/49) Sa'd Sûresi, âyet: 26
140
TASAVVUF! AHLÂK II
et ve nefsini kemâle doğru şevke çalış. Yukarıda geçen doğan kuşunun hikâyesini unutma. Cenâb-ı Hak cümlemizi gördüklerinden ibret alıp Hak'ka dönen ve O'na tam manâsıyla teslim olan kullarından eylesin, âmîn.
Eşref-i Rûmî (k.s.) Hazretlerinin şu beyti ne güzel bir dersdir:
Bir göz ki ibret olmaya anın nazarında,
Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.
Halvet, kalbi, fikri, aklı, bedeni, bitmez tükenmez dünya kaygularından, kederlerinden, dertlerinden kurtarır ve bu hal üzere sebatı neticesinde îmânın tadını tadar. Nefsinde kemâl-i itminan hasıl olur. Hem dünyası, hem âhireti ma'mûr olur.
İmâmı Şafiî (rh.a) buyururlar ki: "Her kim Allah teâlâ-dan kalbinin acıtmasını ve ilmin hakikatına nail olmayı isterse halvete devam etsin. Az yesin, fâsıklar meclisinden uzaklaşsın, ahlâk ve edepden ârî ilim meclislerine bile gitmesin."
İmâm-ı Gazâlî (rh.a) Hazretleri de halvetin faydaları hakkında şöyle demiştir: "Halvet, meşguliyetlerin gitmesine, göz ve kulağın muhafazasına en güzel perdedir." Çünkü göz ve kulak ve diğer hasseler, hepsi, kalbin yollarıdır ve damarlıdır. Kalbe inen şeyler, hep bunlar vasıtasıyla girer. Kalb bir havuz gibidir. Bahusus göz, kulak vasıtasıyla bütün günah ve fena olan şeyler kalbe vâsıl olur. Kalb havuzuna bu yollardan akan sular pis ve çirkin sular ise; artık bu havuzun durumunu siz tasavvur ediniz. Hem pis kokar, hem de içindeki sulardan kat'iyyen istifade edilmediği gibi etrafını da mutazarrır edeceği aşikârdır. İşte halvetlerden maksad, bu havuzlarda biriken pis ve kokan suları boşaltıp, havuza menba'dan fışkıran tertemiz, berrak ve tatlı suları akıtmaktır. Halbuki, mütemadiyen hâriçden gelen pis sular havuza 'aktıkça pislikler içeri atıldıkça, onu temizlemeğe imkân olmaz. Ya'ni gerek göz ve kulak ve gerekse şâir havas dolayısıyla gönüle gelen günah ve yaramaz haller, tıpkı akan pis suya benzetilmiştir. Bir suyun temizlenmesi ancak başından akışı kesip, yolları ve havuzu ondan sonra temizlemekle mümkün olur. Kalb-deki fena alışkanlıkların temizlenip giderilmesi için de, halveti ihtiyar edip,nefislemücâdeleyigöze almak gerekir. Bu iş, halvet-
TASAVVUF RİSALESİ
141
ten gayri yerlerde pek mümkün olmaz. Çünkü, dışarıda bulunduğunuz müddetçe her ne kadar çalışsanız da hakkından gelemezsiniz. Zîrâ, arkası gelen bir suyu zabt etmek pek kolay bir şey değildir. Bunun en kolayı, halvetlerdir. İşte kalb, kendini meşgul eden uygunsuz hallerden ve vesveselerden, şeytanın hâtıralarından, gözlerin günah şeylere bakmasından, kulakların günah şeyleri işitmesinden ve diğer hastalıklardan kurtulduğu zaman, Cenâb-ı Hak'kın kendisine bahş etmiş olduğu ezelî ni'met-leri, hikmetleri, ilm-i ledünnîsi, feraset ve kemâlâtı birer birer meydana çıkar, hem gönül, Hak'kın tecellîlerine mazhar olur; hem de kul, etrafındaki cem'iyyet efradına son derece faydalı olmaya başlar. Bunun yegâne sebebi, gönlün temizlenmesi ve ci-lâlanmasıdır. Zîrâ, bu sayılan ni'metler, hikmetler, ilimler zâten gönülde mevcud idi. Gönüle akan pisliklerle kapanmış bulunuyordu. Temizlenince, tabiatiyle hepsi meydana çıkacaktır. Onun için böyle kırkar gün halvet usullerine riâyetle yapılan halvetler, bu cevherlerin meydana çıkmasına sebeb olur. Kurbet-i ilâhiy-yeye, tlm-i ledünnînin telâkkisine, esrâr-ı Rabbâniye nurlarının gönüle inmesine müstehak olur, istihkak kesb eder. Yani, çalışan bir adamın akşam üzeri gündeliğini almağa hak kazanması gibi, bu halvetler de gönüllerin nurlanmasına ve Hak'kın tecellisine mazhar olmaya vesîle olur. Halvette hele şöyle bir duâ: (Yâ Rab, senin rızâ-yı şerifine talip bir kulunum. Gmâ-i Rubû-biyyetine merbut bir miskfnim. Bâb-ı merhametin etrafında bir sâilim. Hazîne-i keremine boyun bükmüş bir f akîrim. Senin kapının kölesiyim. Yüzüm kara, elim boş geldim kapına.) diyenlerin duaları muhakkak red olunmaz " buyurulmuştur.
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Hazretleri de şöyle buyururlar: "Allah teâlâ Hazretlerinin ni'metlerinin ziyâdeliği-ni isteyen, esrâr-ı ilâhiyyenin, Hak'kın cömertlik hazînelerinden gelecek olan mevcudattaki namütenahi sırların kendisinde tecellî etmesine tâlib olan kimsenin, halvet ve zikrullaha mülâzemet etmesi lâzımdır."
Zîrâ bu sebeble gönlü tamâmiyle dünya işlerinden ve dü-şüncelerindenboşalmışolduğu halde Hak kapısında boynu bükük bir fakir gibi otursa da, diliyle demese bile haliyle, "Yâ Rab! İşte ben senin kapına geldim. Hem de eli boş, yüzü kara olarak.
142
TASAVVUF! AHLAK II
Lütuf, kerem ve ihsanını ummaktayım." dese, artık Cenâb-ı Hak, hazîne-i ilâhiyyesinden o kuluna, bilmem neler lütfetmez! En azından ilim deryası kılar.
Azîz kardeşim ve muhterem evlâdım! Esrâr-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyyeye mazhar,ârîfbillâh bir kul olmak istersen halvetlere devam et, nefsini yen. Nefse kul değil, Allah'a kul ol ki, Hızır aleyhisselâma verdiği ilmi sana da versin. Çünkü o, müt-takî kullarına, mektebsiz de ilim verir. Onlara hem basîret, hem feraset, hem de görülmemiş nûr verir. Ona kul olan dünya ve âhirette rahat yürür, karanlıkda kalmaz, tehlikelere düşmez.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretlerine,
- "Sen bu derecelere nasıl eriştin?" diye sormuşlar, cevaben: "Otuz seneden beri devam etmekde olduğu nefsiyle mücâhe-desinin bereketiyle erişdiğini, fakat öyle iken kendisi de erbâb-ı ticâretten olduğu halde, 400 rek'at namaz kılmadan dükkânını açmadığını" söylemiştir.
Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) Hazretlerinin şu sözü de ne kadar ehemmiyetlidir: "Siz ilmi ölenlerden (fânilerden) alıyorsunuz. Biz ise ilmi, kendisine ölüm erişmeyen Hayy ve Kayyûm olan Zât-i eceli ü a'lâdan alıyoruz. Onun için aradaki farkı bulmak mümkün olmaz." (2/50)
Binâenaleyh, himmet sahiplerinin Allah rızâsı için yaptıkları halvetlerde Hak sübhânehû ve teâlânın onlara olan ihsan, ikram ve i'zâzını ta'rife bile gücümüz yetmez. Hepimizin meçhulü olan çeşitli ilimler vardır ki bunlar herkese nasîb olmaz, o bir gönül cevheridir ve dünyanın bütün cevherlerinin fevkın-dadır. Ne yakuta benzer, ne de inciye. Bunlar gönül incileridir ki, Allah teâlâ, insanı yaratırken vermiştir. Kur'an'da: (2/51)
TASAVVUF RİSALESİ
143
(2/50) Fütûhât-ı Mekkiye, c. 1, s. 31 (2/51) İsrâ' Sûresi, âyet 70.
buyurduğu o nâmütenâhî kerametler, hikmetler, ilimler hep bu gönülde, Cenâb-ı Hak'kın ezelde koymuş olduğu cevherlerdir. İşte Peygamberân-ı i zâm Hazerâtı, işte evliyâ-yı kiram . Bunların ilimleri, hikmetleri, mu'cizeleri, kerametleri, kemâlleri hep Hak'kın ezeldeki ihsanının kuldaki tecellîsinden başka nedir? Sen de o Allah'ın kulusun. Sende kim bilir ne cevherler vardır? Fakat, üstü örtülmüş, gömülmüş, kararmış; senin himmetini bekliyor. Artık uyuma devri geçti. Kalk, halvete gir. Hak'ka yalvar. Zîrâ, sen bu âlemin malı değilsin, burada misafirsin. Senin yerin, Cennet ve cemâlullahın müşâhedesidir. Bu büyük ni'meti, bu fânî âlemin geçici zevk ve safâsına feda etme. Günahlara dalıp, Hak'kın rızâsını kazanma fırsatını elden kaçırma. Sonra sana çok yazık olur.
tbni Uceybe, İbni Atâullahın, "Kalbe uzletten başka bir şey fayda vermez" sözünü şerh ederek der ki: "Uzlet, kalbin Allah teâlâ ile yalnız başbaşa kalmasıdır."
İşte bu yalnızlıktan halvet murâd olunur ki cismin de kalbin de Allah ile başbaşa kalması demektir. Zîrâ, kalblerin Allah ile yalnız kalması, ancak kalbin cesedinden ayrılmasıyla mümkün olabilir. Tefekkür ise, kalbin Hazret-i Allah (c.c.) ye gidişidir. Bu gidiş de iki kısımdır: Birisi, îmân ve tasdik hususundaki tefekkürdür. Birisi de, şühûd ve ıyân tefekkürüdür. Binâenaleyh, kalbe en faydalısı, bu tefekkürle beraber olan uzlet ve halvettir. Çünkü uzlet ve halvet adetâ birer perhiz gibidir. Tefekkürler de bunun ilâcıdır. Perhiz olmadan ilâçlar fayda vermeyeceğinden, doktorlar evvelâ hastalığın nev'ine göre, "Filan ve filan şeyleri kat'iyyen yemeyeceksin" derler, sonra da ilâçları verirler. Perhizlere dikkat edilmediği zaman ilâçlar nasıl fayda vermezse, tefek-kürsüz, düşüncesiz halvetler de fayda vermez.
Bunun için halvet perhiz, tefekkür de ilâç mesabesindedir. Biz bunlara "mürâkebe" deriz. Bir halvette on murâkebe vardır. 40 makam üzeredir. 40 günde tamam olur. 20 veya 10 günde olanlar kâfî değildir.
Halvetten maksad, kalbin içindeki pisliklerin boşaltılması-dır. Kalbdeki pisliklerin boşaltılıp temizlenmesinden maksad da, kalbin Mülk, Melekût ve Ceberut âlemlerinde cevelân edib do-
144
TASAVVUF! AHLÂK II
laşmasıdır ve oralardan alabildikleri ma'lûmatları, feyîzleri, nurları, ilimleri, esrarları, âlem-i mülke dönünce etrafındaki müs-te'id kimselere duyurması ve bildirmesidir. Tefekkürle murakabelerin meşguliyetlerinden maksad da, tahsil olunan ilmin kalbde yerleşmesidir. İlm-i ledünnî denilen, ilm-i billâh'ın kalbde yerleşmesi, kalbin en güzel devası ve ilâcıdır; sıhhat ve selâmetidir. Allah teâlâ böyle kalpleri "kalb-i selîm" diye isimlendirmiştir ki, "Kıyamet gününde, hiçbir şeyin fayda vermediği (mal, mülk, evlâd, ıyâl, şöhret ve saire gibi) o günde; ancak böyle bir selîm kalb ile gelenler müstesna" (2/52) buyurulmuştur.
Öyle ise azîz ve muhterem kardeş! Şimdi sen hiç olmazsa her gün akşam olup da evine geldiğin zaman, yatmazdan evvel bir saatcik olsun kendini murakabeye çek. Kendini bir yokla. Hattâ bu yoklamayı her an hatırından çıkarma. Kendini dâima kontrol altında bulundur. Bak, gör, bakalım nefsin, Hak'kın rızâsı yolunda mı? Yoksa rızâsı dışına mı çıkmaktasın? Eğer rızâsı yolunda isen, buna şükretmek gerektir. Yok, rızâsı haricinde isen -ki bu gazabı mûcibdir- bundan derhal dönüp, tevbe ve istiğfarla, nedamet ve pişmanlıklarla bir daha yapmamağa çalışmalıdır. Kendisini kontrol altına almayan insan ise ebedî hüsrandadır.
Yine kalbi bir mideye benzetmişler. Nasıl ki, mide haddinden fazla ve çeşitli şeyleri yiyince, hazımda çok güçlük çeker ve fesada uğrar. Artık yediklerini hazm edemez hale gelir ve belki de çıkarmağa başlar. Hattâ bu yüzden sıhhati bozulur ve yatağa düşer. Bunun tedavisi, içindekileri boşaltıp bir müddet perhiz etmek ve bir daha böyle fazla şeyler yememektir. Nasıl ki, midenin lüzumundan fazla doluşu hastalıkların başı ise, perhiz de ilâçların başıdır. Kalb de tıpkı mide gibidir. Hâtıralar, meşguliyetler, hayâller, vesveseler ve çok iş sebebiyle mide gibi hasta .olur. Hattâ bazan bu gidiş ölümle bile neticelenir. Midenin ameliyyâtı, temizlenmesi bir dereceye kadar kolaydır; kalbe benzemez. Kalb ameliyatları zordur, güçtür. Bahusus ma'nevî hastalıklar ve ameliyatlar... Binâenaleyh, en güzel ve kolay çâre, kalbi bu gibi hâtıralarla, meşguliyetlerle doldurmamak, hayal, vesve-
(2/52)Şyarâ Sûresi, âyet: 88-89
TASAVVUF RİSALESİ
145
se ve şeytanî kuruntulara kaptırmamaktır. Aksi halde, bakarsınız ki, insandaki ma'neviyat ölmüştür. Cesed yaşarsa, varsın yaşasın. Artık ona va'z, nasîhat kâr etmez. Ne yazık ki, kendisi de düşünüp tevbe etmez. Zîrâ, bilinen şeydir ki, dolu kabın için-dekini boşaltmadıkça ona bir şey koymak mümkün olmaz. İşte gönül de böyledir. Dünya sevgisi ve meşguliyeti ile dolu olunca, artık ona Hak sevgisi, âhiret sevgisi, Peygamber ve kitap sevgisi denilen şeyler hep dilde kalır, içeride ise bû şey yokdur. Halbuki kalbin rahatı, terazi gibi iki tarafı denk bir halde olmasına bağlıdır. Onun için muhakkak lâzım olan şey, bir mürebbî, mürşid bularak onun himayesinde halvetlere devamdır. Öyle, hemen bir iki halvette işi oldu sanmak da büyük bir hatâ ve noksanlık olur.
Eşref-i Rûmî (k.s.) Hazretlerinin 18 halvet yapdığı, şeyhi-mizinde24 halvet yapdığı, Gümüşhaneli (k.s.) Hazretlerinin de hemen hemen bütün ömürlerini halvette geçirdiği bilinmektedir, o mübarek zât geceleri uyumaz, ancak öğle namazından evvel oturduğu yerde biraz kestirirmiş. İmâm-ı A'zam(rh.a.) Hazretleri de öyle değil mi? Bunlar gibi zevatın riyâzâtının sayısını ancak Allah teâlâ bilir, demek daha doğru olur sanırım.
Üftâde (k.s.) Hazretlerinin çilehânesi, Somuncu Baba demekle meşhur zâtın, zamanının kutbu İsmail Hakkı-i Bursevî-nin, Emîr Sultân (k.s.) Hazretlerinin çilehâneleri ve bahusus Hacı Bayrâm-ı Velî (k.s.) Hazretlerinin camisinin altındaki çilehâne-sindeki, o daracık ve ufacık hücreler, hep ma'nen bu hasta kimselerin tedavisi için yapılmış şifânânelerdir. Buralarda yetişen o zevât-ı mulueremelerin her birisi bir dünyaya bedel, eşi ve emsali nadiren bulunan kimselerdir. Bu devlet, muvakkat bir zaman halkdan uzaklaşıp, Hak ile başbaşa (ta'birde hatâ olmaz inşâallah) kalmaları neticesi İlâhî lûtfa mazhar olmalarının ne-tîcesi ve semeresidir. Bu halvetler birer hastahâneye benzetilebilir. Hastahâneye girmek, ölmek için değil, muvakkat bir zaman tedavi olup, daha sıhhatli ve daha sağlam olarak vazifesini yapabilmek içindir.
Hasta oldukları zaman, bahusus ameliyata muhtaç olduklarında hastahânelere gitmeyen ve kendini tedavi ettirmeyen kimselerin sonları çok defa ölümle bittiği gibi, ma'nen de, fikirleri,
146
TASAVVUF! AHLÂK II
gönülleri, elleri işlerle dolu iş sâhibleri de, tedavi olmak için manevî ölümlere mahkûm olurlar ki, bu ölüm ötekinden daha tehlikelidir. Zîrâ, maddî ölümde, îmânı olan bir insan, kolera veya iç hastalıklarından biriyle ölürse hükmen şehid sayıldığı da mer-vîdir. Fakat, ma'nen gönül hastası, kalb hastası, ruh hastası olanların hiç de böyle bir mazhariyyeti yoktur.
Bu hususda Ca'fer (rh.a.) Hazretleri buyururlar ki: "En şerefli meclis tevhîd meydanlarında tefekkür ve murakabe ile oturmaktır."
Ebü'l-Hasan (k.s.) Hazretleri buyurur ki: "Halvet ve uzletlerin meyveleri, halvet ehlinin, Cenâb-ı Hak'kın ihsan ve ikramına mazhar olmalarıdır ki, bu da dörttür:
1- Gözlerinden perdeler kaldırılıp, basîret rahibi olurlar. Hazret-i Ömer (r.a.)'ın, Medîne-i Münevvere'den İran'daki ordusunu görüp sesini duyurduğu gibi.
2- Rahmet-i ilâhiyenin inmesine nail olurlar.
3- Hakîkî muhabbet-i ilâhiyyeye nail olurlar.
4- Dilinde artık doğrulukdan başka bir şey bulunmaz. Peygamberimiz (s.a.s.)'e herkesin Muhammedü'1-Emîn dediği gibi bu da, sadâkatiyle şöhret bulur.
Halvetteki faydalar ise 10 adet diye zikr olunmuştur:
1- Lisan afatından emîn ve salim olur. Çünkü yalnız olan bir kimse, konuşmak istese de kimseyi bulamaz.
2- Göz afatından emîn ve salim olur. Çünkü bakmak istese de görecek ve kendisini günaha sokacak kimse yoktur.
3- Aynı zamanda kalbin, riya ve müdâheneden masun ve mahfuz kalmasına sebeb olur.
4- Dünyada zühd denilen ni'mete mazhar ve tükenmez hazîne olan kanâate nail olur. Zühd ve kanâatte ise, kulun şeref ve kemâli vardır.
5- Esrarın (şerli kimseler) sohbetinden selâmettedir. Çünkü bunlarla sohbette çok büyük fitneler vardır.
6- Zikre ve ibâdete meydan kalır. Birr ü takva, azm ü sebat hâsıl Bİur.
7- İçinin, sırrının ve gönlünün başka şeylerle meşgul olmayıp tamamıyla Hak'ka teveccüh edişinden nâşî, her iyi şeyin ta-
TASAVVUF RİSALESİ
147
dini alan kimse gibi; ibâdetinin ve münâcâtının lezzetini ve tadını duyar da artık o halden ayrılmak istemez.
Ebû Talip el-Mekkî (rh.a.) Hazretleri, 10 seneden fazla şehre inmemiş. Mekke dağlarında ot yemekle taayyüş etmiş. Bu yüzden, vücûdu adetâ yeşile boyanmış. Sonra şehre gelmiş; Kût ül-Kulûb adlı eserini yazmıştır, onda der ki: "Kişi sâdık mü rid olamaz, tâki, halvetteki ibâdetinin halâvet, tad, lezzet, kuvvet, kudret ve neş'esini duymadıkça ve arttırmadıkça." Yani, dış âlemde iken duymadığı lezzet ve neşâtı, halvet hâlinde mutlaka duyması lâzımdır.
8- Halvette hem kalbin, hem de bedenin rahatı vardır. Dış hayatta ise hem bedenin yorgunluğu, hem de kalbin üzgünlüğü...
9- Halvette hem nefsini, hem de dînini sıyânet ve muhafaza, aynı zamanda esrarın şerrinden ve husûmetlerinden emniy-yet ve selâmet vardır.
10- Halvette tefekkür ve murakabelere ve ibretlere imkân hasıl olur ki, halvetteki en büyük maksad ve faydayı elde etmiş olur (2/53).
Halveti en çok medh edenlerden birisi olan Muhammed Se-fârîn el-Hanbelî der ki: "Yalnızlığa alıştım. Vâhid-i Mutlak olan Hazret-i Allah (cx.) ile ünsiyyet eyledim. Ünsiyyetim devam etti. Zevk ve sürürüm arttıkça arttı." Bu suretle bizi de Hak celle ve alâ ile ünsiyyete teşvik ve tergîb ediyor.
Doktor Mustafa es-Sibâi der ki: "Allah aşkıyla gönülleri yanan kimselere vâcibdir ki, her gün ve her zaman, saat ve saat, yani her fırsat bulduğu ve boş olduğu zaman, derhal ruhunu Allah celle ve alâ canibine seyir ettire. Seyr-i billâh ede. Nefsini ahlâk-ı mezmûmelerden, sâf, temiz ve katıksız kıla. Kötü ahlâklardan tamamiyle sıyrıla. Üzerinde kötü huy ve ahlâklardan hiç biri kalmaya. Ahlâk kitablarını okuyup iyi, kötü ahlâkları öğ-rene. İnsanları ızdırâblara düşüren hayattan uzak kala."
İşte bu saydığımız fenalardan kurtulmanın en kısa yolu halvettir. Halvetler insanı, nefis muhasebesine sevk eder de, gerek
(2/53) İbn-i Uceybe, c. 1, s.30
148
TASAVVUF! AHLÂK II
ibâdetlerdeki noksanlarını ve gerekse hayırlara iştirak edemediğinin hesabını; va'z, nasihat ve hikmet meclislerinden mahrum kaldığını veya yapmış olduğu hatâlarını veya insanlarla münâkaşalarını düşündürür -ki bunlar gönlü hasta eden, hattâ ölümüne sebeb olan şeylerdir- bütün bunlardan kurtulmasına se-beb olur. Allah'ını hatırlatarak onunla ünsiyyetini te'min eder. Hem de Cennet'i, Cehennem'i, mizân'ı, ölüm hâlini, ölümün ız-dırablarını, ölümden sonraki kabir hâlini, sorgu meleklerini, verilecek cevabları düşünmeğe fırsat verir ki, işte bunlar, hep birlikte tefekkür ve murakabe hududları içindedirler.
Bu sebebden Cenâb-ı zü'1-Celâl vel-Kemâl Hazretleri, Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerine teheccüd namazını farz kılmıştır. Çünkü herkes uykuya dalmış , ses seda kesilmiş, elbette o sırada Mevlâ ile bulunabilmek, O'na ibâdet edebilmek ve O'nu zikr etmek herkese nasîb olan bir fırsat ve bir ni'met değildir. Cenâb-ı Hak'kın da o kuluna yapacağı in'âm, ihsan ve ikramlarını kim takdir edebilir? Binâenaleyh, biz ümmetine de yakışan, tıpkı onun gibi erkenden yatıp geceleri kalkarak teheccüd namazını kılmak, zikrullah ile meşgul olmak ve kendimizi şöyle bir teraziye koyup tarttıktan sonra, hayırlı işlerimize şükür etmek; yaramaz, kusurlu ve rızâ-yı ilâhîye muhalif bulduğumuz hareketlerimize de tevbe edip, ıslâha çalışmaktır, zannederim. Zî-râ, bu gece tâatlerinde ve zikirlerinde Hak'ka, vuslata imkân daha fazla ve kolaydır. Bu suretle de Şerîat-i Garrâ-yı Ahmediyye'ye daha sıkı sarılınır ve Cennet'e de daha liyâkat kesb edilir.
Halvetlerde, bahusus gece namazlarında ve zikirlerinde öyle lezzetler vardır ki, bunu ancak erbabı ve Hak'kın ikram ettiği kullan bilir. Gündü/ akşama kadaı zirâat, ticâret ve san'at gibi işlerle yorulup kafası şişen ve dinlenmek için hemen yatan kimselerin tabiî bu lezzetlerden hiç haberleri olmaz. Söyleseniz de kulağına girmez. Çünkü gönül kabı dünya ile dolmuştur. Testiyi boşaltmak kolaydır. Fakat öyle dünya ile dolu olan bir gönü-lü boşaltmak pek de kolay bir şey değildir. Senelerdenberi kafasına yerleşmiş olan dünyanın fânî de olsa, bitmek tükenmek bilmeyen meşguliyetleri, hemen bir anda gönülden çıksın da, zikrini, fikrini, ibâdetini lâyıkıyla yapabilsin, elbette bu kolay ol-
TASAVVUF RİSALESİ
149
maz. Testideki veya herhangi bir kabdaki suyu veya bir mayii (sıvıyı) boşaltmak kolaydır. Amma bazan koyu ve bulaşık şeyler vardır ki, bir türlü kabınızı boşaltıp temızieyemezsiniz. Ne kadar uğraşsanız, bakarsınız ki, ya kokusu duruyor veya içindeki yerleşmiş ve paslanmış bulaşıkları. Artık o kabı atmaktan başka çâre yokdur. İşte bunun gibi paslanmış, kararmış kalblerin ve gönüllerin cilâsı da, temizlenmesi de böyle zordur. Bundan dolayı: İbrahim İbni Edhem (k.s.) Hazretleri, ibâdet ve teheccüd namazlarının arkasından dermiş ki: "Eğer melikler ve hükümdarlar ve hattâ servet sahihleri, beyler, paşalar bizim nail olduğumuz lezzetleri bilmiş olsalar, bizim elimizden almak için, bizimle muharebeye kalkışırlardı." (2/54).
(2/54) Müzekkerât fî Fıkhı's-sîret s. 18
150
TASAVVUF! AHLÂK II
TASAVVUF RİSALESİ
151
Eş-Şeyh El-İmâm İmâd-üd-dîn El-Vâsıtî'den İktibaslar
Her gün bizim için geceden ve gündüzden bir saat olsun ki, o saatte biz, bütün maksad ve gayelerimizi huzûr-ı Rabb-il-âlemînde toplayıp, bizi meşgul eden bütün dünya işlerini kalb-lerimizden çıkarmağa, yalnız Hak sübhânehû ve teâlâdan gayri gönlümüzde bir şey bırakmamak için çalışmaya fırsat bulabilelim. Zîrâ, bu saatte insan kendini güzel bir muhasebeye çeker. Rabbi ile olan hâlini anlayabilir. Her kimde biraz hâl vardır, o hâl derhal kendisini o saatte harekete getirir. Pilde cereyan varsa düğmeye basınca nasıl çalar ve çalışır? Kendisinde biraz îmân ve İslâm kokusu olan zâtı da, bu yalnızlıkla yapdığı tefekkür ve düşüncesi, harekete getirmeğe kâfidir. Eğer pil bitmişse veya cereyan yoksa, ne kadar da düğmeye hassanız bir ses çıkmayacağı gibi, ölmüş gönüllerden de bir şey beklenemez. Hak ile biraz yalnız kalan gönül, beliren muhabbet ve ta'zîm ile, yüksekliklere doğru göğsünü kabartarak kükremeye, şahlanmaya başlar. İşte bu hâlin, gözünü yumup da her şeyinden, malından, mülkünden, evlâd ve ıyâlinden ayrılıp, kabre girdiğin hâline misâldir. Yani bu hâli gözünün önüne getirip, bundan ibret almaya çalışdığın zamanlar, gönül harekete gelip istikâmetini düzeltmeğe gayret eder. Muhabbet ve ta'zîmi artar. Yoksa dünya işlerinden kurtu-lamayıp, böyle bir saatini Hak'ka ayıramıyorsa, o kimse bilmelidir ki, kendisinde ne ulvî bir rabıta ve ne de sevmek ve sevil-mekden bir nasîb vardır. O halde artık onun, nefsine ağlamaktan başka çâre yoktur. Zîrâ, ne kurbiyyet ne de Hak ile ünsiyyet ni'metlerinden haberi vardır. Fakat bir saatlik tefekkür, murakabe ve muhasebede, halisane hareketi sebebiyle diğer vakitlerde kıldığı beş vakit namazlarında da, huzû', huşu', muhabbet, ta'zîm bulunacağından, secde ve rükû'ları son derece sevgi ve ta'zîm ile edâ edeceğinden, bu 24 saatinden bir saatini, kendini bulunmaz ni'metlere ulaştıran ve Vâhid-i Kahhâr olan Allah (c.c.) için ayırmakta, hiç bahîllik etmeğe gelmez. Bu hâl, devam ettikçe dâima terakkî ile hâli de değişir. Kemâle doğru yükselir ve
ibâdetlerinde daimî surette muhabbetin lezzetini duyar, aşikâre bir surette. Cenâb-ı Hak cümlemize böyle huzû', huşu' içinde ibâdetler nasîb ve müyesser kılsın, âmîn.
Ey muhterem okuyucu kardeşim! Bütün ulemânın ittifakıyla halvet, İslâm'da meşru' bir yoldur. Sonradan ihdas olunan bir bid'ât değildir. Halvetler muhakkak hasta ve marîz kalblerin şifâsı için vesiledir. Halvetler sebebi ile, Hak'km istediği gibi kalb-i selîm sahibi olanı, Cenâb-ı Hak, kıyamet gününde hesâb ve mî-zânda necata kavuşturup, Cennet ve Cemâlullâhı müşahedeye nail eyler. (Sûre-i Şuarâ, âyet 88-89) buna delildir.
Halvet ve uzlet daimî olan bir şey değildir. Zâten daimî olanı da makbul değildir. Öylesi, hayat mücâdelesinden kaçan bir asker kaçağına benzer. Çeşitli mikroplarla aşılanmış insan, mücâdelede ekseriyetle muvaffak olur.
Mikroplarla mücâdeleye idmansız ve bu gibi aşıları da almamış insanların, pek çabuk bu hastalıklardan birine tutulup mücâdelesinde muvaffak olamayacağı, kâbil-i inkâr değildir.
Selâmet deyip, halvetlere çekilen kimselere biraz da acımak lâzımdır. Halbuki hayatın tadı ancak bu mücâdelelerle anlaşılır. Eğer bu mücâdelelere lüzum olmasaydı, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri hepimizi melek gibi yaratırdı. İşte bu muvakkat zamanlardaki halvetlerin müdavimleri hastahânelerden tedavi olarak çıkan, sıhhati tam, sağlam bünyeli kimselere benzerler ki, mâlik oldukları neş'e ile hayatta daha güzel ve daha lâyıklı hizmetler yapmağa muvaffak olurlar. Eğer öyle hasta kalsalardı, ne kendilerine, ne de cem'iyyetlerine zararlarından gayri bir faydaları olamazdı.
Halvetlerden sonra kalbi ma'mûr, îmânı gür ve kuvvetli, ya-kîn ehli, hayâtının kıymetini bilir, hiç bir zaman onu Hak'km razı olmayacağı bir işe ve bir yere bırakmaz, kahvehane, gazino, sinema, plaj ve emsali yerler ki, bunlar en sağlam insanların bile hayatlarını, ruhlarını öldürür; kat'iyyen öyle yerlere kendini bırakmaz ve hiç bir müslümanın da oralara uğramasını istemezler. Çünkü buralar ma'nevî bulaşıcı mikrop yuvalarıdır.
Halbuki, birçok kimseleri görüyoruz da sıhhatları için birçok masrafa katlanarak kaplıcalara, deniz banyolarına, orman-
152
TASAVVUF! AHLAK II
lı dağlara, suyu havası güzel yerlere giderler. Oralardan hem şifâ ararlar, hem de istirahat ederler. Sonra da, "Şu kadar kilo aldım" diye övünürler. Lâkin heyhat, o kilo aldığı ve her gün dikkat ve ihtimamla bakdığı cesedi bir gün musalla taşında görünce, bilmem aklı başına gelir mi? Gelse de artık ne faydası var? Her şeyin fânî olduğunu vaktiyle anlayıp, dünyaya geliş ve gidişin hikmetini düşünüp, kendini yaradanı bulmak ve bilmek; emirlerine son derece itaat ederek, ölüme mahkûm cesedini değil, Cennet ve CemâFe müştak, azîz canını, ruhunu, gönlünü, kalbini yaşatmağa, nurlandırmağa, yükseltmeğe gayret göstermenin lâzım olduğunu idrak etmek lâzımdır. Gönlünün ma'mûr olması için sessiz, tenha, halvet yerlerini seçip, Hâlık-ı zü'1-Celâl olan Allah teâlâ Hazretleriyle bir müddet beraber kalmayı tercih etse ve nefsini kötü ve fena huylardan kurtarıp, Hak'kın sevdiği ve Peygamber'in de tavsiye buyurduğu güzel ahlâklarla ah-lâklansa, şübhesiz hem dünyada, hem de âhiretde rahat edenlerden olurdu. Mezarı da, kabri de Cennet, âhiretteki yeri de Cennet olurdu. Bunu dile getiren şâirler pek güzel sözler söylemişlerdir:
Fânî cisminin yaşaması için onu her gün temizler koklarsın da;
Asıl bakî olan kalbini niçin hasta olarak terk edersin?
İnsan, hakîkat-i İslâm'ı biraz olsun anlasa, bedeniyle beraber kalbinin ve gönlünün de ıslâhına çalışırdı. Cisim, cesed nasıl fânî lezzetleri isterse, muhakkak gönül de ebediyyetin ma'ne-vî lezzetlerini isteyecekdir. Bunu bilmemek kadar büyük gaflet olmaz sanırım. Yine şâir bu gerçeği şöyle dile getirmiş:
(2/55)
TASAVVUF RİSALESİ
153
Mânâsı: "Ey cisminin hizmetkârı; daha ne zamana kadar bu cisme hizmet edeceksin? Sen sonu zarar olan meta'dan (şeyden) kâr ve kazanç mı umuyorsun? Bu ne kadar gaflet? Binâenaleyh, hemen fırsat elde iken nefsinin ıslâhına ve faziletleri kazanmaya ve onu kemâle ulaştırmaya bak. Çünkü sen cisminle değil, ruhunla insansm.'Y2/55j
Bundan nâşî mü'minve müvahhid olan herkese bu halvetler şarttır. Hem her sene mümkün oldukça, yani ölünceye kadar devam etmek kendi menfaatlerinedir. Zîrâ, îmânda kemâl, ilm-i yakîn ve ma'rifet-i ilâhiyye ancak ve ancak bu suretle mümkün olabilir. Hiç şübhe yoktur ki, insanda kemâl, îmânda kemâl, İs-lâmda kemâl, ahlâkda kemâl her müslümanın başlıca vazîfele-rindendir. .
Tarîkat, tasavvuf, şerî'at, bunlar, kat'iyyen birbirinden ayrılmaz parçalardır. Aralarındaki fark, yalnız şudur: Bilindiği gibi yaradılışta herkes bir değildir. Kimi zayıf, kimi kavî; kimi bilgin, kimi câhil; kimi zengin, kimi de fakirdir. Binâenaleyh, Hak yolu da buna göre ayarlanmıştır. Kavî bir insan yüz kilo yükü rahatça taşıyor diye, aynı yükü bir zayıfa da yükleyemeyiz. Bunun gibi âhiret yolcularının kavîsi olduğu gibi, zayıfı da vardır. Bu sebeble, âhiret yolu, "Ruhsat" ve "Azîmet" diye ikiye ayrıl-mışdır. Ruhsat ile amel zuafâya mahsusdur. Azîmet ile amel de kavilerin halleridir. Meselâ:
Namaz abdestsiz olmaz. Bir mü'min namaz vakitlerinde ab-dest aldı mı, ruhsat ile amel eder; erbâb-i şeriattır, kat'iyyen mü-âhaze olunmaz. Kavî müslüman ise hiç bir vakit abdestsiz gezmez. Abdesti bozulunca hemen tazeler. Buna da erbâb-ı tarîk derler. Meselâ, ruhsat ile amel eden, gece yatsı namazından gelince, uykusu gelinceye kadar oturur, konuşur, sonra yatıverir. Müâhaze olunmaz. Fakat, erbâb-ı tarîkat yatsı namazından geldikten sonra zaruret olmadıkça oturmaz. Taze bir abdest olarak hiç olmazsa dört rek'at namaz kılar. Birinci rek'atta Âyet-ül-kürsî ile iki âyet daha ilâve ederek okur. İkinci rek'atta âmene'r-
(2/55) Bu beyitler edebiyatçılar arasında meşhurdur.
154
TASAVVUF! AHLÂK II
resûlü'nün başından bir âyet daha alarak okur. Üçüncü rek'atte ise, Sûre-i Hadîd'in başından altı âyet okur. Dördüncü rek'atte de, Sûre-i Haşr'in sonundaki üç âyet-i kerîmeyi okuyarak kılar. Sonra uykusu galebe edinceye kadar sessiz bir yerde zikrullaha devam eder; işte fark budur. Zayıflar sabaha kadar uyuyarak sabah namazına kalkarlar. Müâhaze olunmaz iseler de, efdal, ek-mel ve âlâyı terk ettiklerinden ötürü elbette zararda oldukları söylenebilir. Takva ehli, tarîkat ehli ve tasavvuf ehli ise gece, biraz uyuyup dinlendikten sonra, ses seda kesilmiş, herkes tatlı uykuya dalmış olduğu zaman yatağından kalkar, güzelce bir ab-dest alıp, Mevlâ'nın, Hak sübhânehû ve teâlâ'nın, Hâlık-ı kâi-nât'ın, Rab'bil-âlemî'nin huzuruna el bağlayıp gözlerinden yaşlar akıta akıta kıldığı namaz ve yaptığı zikrin acaba tadına doyulur mu? Her tadın, her zevkin, her neş'enin fevkinde, hem de tasavvur olunmaz derecede bir taddır bu. Şimdi sen hangisini istersen onu yap artık.
Meşâyıh ve evliyâ-yı ızâm Hazretlerinin menkıbeleri okundukça insan hayran kalıyor. Onlar da bizim gibi bir âdemoğlu; fakat Cenâb-ı Hak'kın onlara ne gibi lütuflar ihsan ettiği herkes tarafından pek aşikâr bir suretde görülegelmektedir. Bundan dolayıdır ki, O evliyaların isimlerinin bile anıldığı yerlere bol bol rahmet-i İlâhiye nazil olur. Kalbler yumuşar. Gözler sulanır. Gönüller neş'e ile dolar. Bunlar, hep azîmet yolunu ihtiyar eden akviyânın, müttekî ve sâlih kulların nail oldukları devletlerdir. Bunları hiç bir zaman para ile, mal ve mülk ile elde etmek imkânı olmadığını da herkes pek iyi bilir. Dünyada iken bu lütuflara ve bu kerametlere nail olan bahtiyarların âhirette nail olacakları ni'metleri ta'rîfe ve tasvîre gücümüzün yetmez olduğu ma'lûmunuzdur.
Ey azîz ve muhterem kardeşim! Onun için sen, bu fânî dünyanın kıymetini iyi bil. Âhiretin bitmez, tükenmez ve eşi bulunmaz ni'metlerini, Cennet'i, cemâlullah'ı müşahede devletini, hep burada kazanacaksın. Kıymetli vakitlerini boş yere gafletle geçirip, bu ni'metlerden mahrum olmak kadar acı bir akıbet olamaz. Öyle ise, aklını başına al da, fırsat elde iken, bu halvetleri, mürebbî ve mürşidlerini ara bul, onlara teslim ol. Teslim ol ki,
TASAVVUF RİSALESİ
155
ancak onların izinleriyle bu halvetlere girip azgın nefislerimizi ıslâha gayret edelim. Çünkü asıl olan kalbin salâhı, hastalıklardan şifâ bulması ve kemâl sıfatlarıyla muttasıf olmasıdır.
Makâmât-i kalbiyye, tevbe, muhasebe, havf, recâ, mürâka-be, sıdk, ihlâs, sabır ve şâire gibi ki, sâlik ma'rifetuüah yoluna bunlarla girer ve ma'rifet-i İlâhiyeye ve zevkiyyeye ve makâm-ı ihsana bunlarla vâsıl olur ki, en üstün mertebedir ve mertebesinin hududu yokdur.
Allah teâlâ ve tebâreke Hazretlerine vâsıl olmanın mânâsı, Allah teâlâyı bilmeğe yarayan ilme erişmekdir. İlme'l-yakîn, Ayne'l-yakîn, Hakk'al-yakîn'dır.
Bunların ta'rîfi: Bir baklavayı size birisi ta'rif eder. Siz de anlarsınız ve bilirsiniz ki, baklava böyle olurmuş. Buna "İlme'l-yakîn" derler. Sonra baklavayı yapılırken görürsünüz ve bilirsiniz. Buna da "Ayne'l-yakîn" derler. Daha sonra baklavayı bizzat yersiniz. O zaman baklavanın ne demek olduğunu tam olarak anlamış olursunuz ki, buna da "Hakk al-yakîn" derler. Yoksa Allah teâlâ Hazretlerine ittisal hiç bir suretle tasavvur olunamaz. Allah teâlâ bunlardan münezzehtir. Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri cümlemizi afv ü mağfiret buyurup, bütün büyüklerimizin gittikleri güzel ve hakîkî îmân ve İslâm yolundan ayırmasın. Nefis ve şehvetin ve şöhretin esîri olup, dünyası için âhiretini terk eden veya ihmal eden zavallılardan etmesin; âmîn, bi-hürmeti, Seyyidi'l-Mürselîn.
156
TASAVVUF! AHLÂK II
Hülâsa
Bu cildde, Azîz Mahmûd Hüdâî Hazretlerinin eserinden başlanıldı. Bu zat evvelce müteaddit yerlerde ve hattâ Mısır'da da kadılık yapmış âlim bir zattır. Eğer tasavvufa, tarîkate intisap etmemiş olsaydı, daha o zamanlarda unutulurdu. Birçok eserleriyle beraber, asıl onu bizlere tanıtan, Hazret-i Üftâde'ye intisabıdır. Evvelce kendileri tarîkate karşı her nedense muhalif gibi imişler. Fakat Bursa'da kadılığı esnasında şöyle bir da'vâ ile karşılaşmış:
Bir adam hacca niyyet ettiği halde, müteaddit seneler bir türlü gitmek nasîp olmamış. Bu halden üzülen hanımı, adamcağıza: "Her sene böyle niyyet edersin, bir türlü gidemezsin. Ben de konu-komşuya mahcup olurum. Eğer bu sene de gidemezsen ben seni artık eve almam, başının çâresine bak!" diye çıkışmış. Bütün hacılar gidip de adamcağız yine kalınca, kadın dediğini yapmış, eve sokmamış. Sokakta kalan zavallı adam bir tavsiye ile Hazret-i Üftâde'ye hâlini anlatmış. O da dervişi Eskici Ba-ba'ya havale etmiş. Fakat hacılar çokdan gitmişler; bayrama da birkaç gün kalmış. Her ne ise, Eskici Baba'nın himmetiyle adam kendini Mekke'de bulmuş. Bütün Bursalılarla birlikte haccım yapmış. Dönüş başlayınca yine Eskici Baba vasıtasıyla Bursa'ya dönmüş. Evine gidip: "Hanım, ben hacdan geldim, hacı oldum. Artık aç kapıyı" demişse de hanım bir türlü inanmamış.
Çünkü o devirde hacdan gelmek birkaç aylık mes'eledir. Kadın kapıyı açmayınca, adamcağız, kadı olan Hüdâî Efendi'ye gi-dib vak'ayı anlatır. Bu harikulade durum karşısında kadı efendi düşünmeye başlar ve adama: "Sen benim misafirim ol. Hacılar gelince da'vânı isbat için şâhidler getirirsin, ben de hükmümü veririm" der. Vaktâ ki hacılar gelir. Adam hacda görüşdükleri kimseleri toplayıp kadı efendinin huzuruna getirir. Kadı efendi hacılara sorar:
"Sizler bu adamı hac esnasında, tavafda, sa'yde, Arafat'ta veya şeytan taşlarken gördünüz mü?"
TASAVVUF RİSALESİ
157
Şâhid hacıların hepsi de:
"Efendim! Bütün hac merasimini beraberce yaptık, tşte şu zemzemi, hurmayı ve teşbihleri de bize Bursa'ya getirmemiz için emânet etmişti. Bunlar onundur." deyince Hüdâî Efendi şâhid-leri salıverir, derin derin düşünmeye başlar. Biraz sonra adamı çağırır: "Senden çok rica ederim, bu iş nasıl oldu, lûtf et bana anlat?" diye çok ısrar eder. Hacı efendi de mecburen, Hazret-i Üftâde vasıtasıyla Eskici Baba'nın bu işi başardığını anlatır. Bunun üzerine kadı Hüdâî Efendi'nin aklı hakîkatlara erişir. Böyle kadılık yapmaktansa, Hazret-i Üftâde'ye mürîd olmak daha iyidir, hükmüne varır ve Hazrete müracaat eder.
Birçok ve uzun hâdiselerden, halvetlerden ve riyazetlerden sonra gidip Üsküdar'daki Azîz Mahmûd Hüdâî dergâhını inşâ ederek orada İstanbul halkının irşadına başlar. Böylelikle de mübarek isimleri, bugüne kadar hürmetle anılmakta devam eder. Ayrıca, zamanın padişahı olan Sultan Ahmed de kendisine mürîd olmuşdur. Eğer Hüdâî Efendi bir kadı olarak kalsaydı, şimdiye kadar çokdan unutulmuş gitmişdi. Adları hürmetle anılan bütün büyüklerimiz, hep zikrullah yoluyla, hem Hak'ka kurbiyyet kesb etmişler, hem de halk arasında isimlerinin bakî kalmasına vesîle olmuşlardır. Bugün dillerimize destan olan o büyükler işte hep bu zaviyelerden ve bu halvethânelerden yetişmiş bahtiyarlardır.
Erbâb-ı ilmin makamları çok yüksek olmakla beraber, birçoğunun ismi bugüne kadar yaşamış değildir. Ancak isimleri eğer varsa mezar taşlarında vardır ki, büyük bir mânâ ifâde etmez.
Ey azîz ve muhterem kardeş! Öyle ise sen de dînini, kitabını, bil ve öğren. Sonra da güzel bir derviş ol, Hak'ka yönel, Hak'la hak ol, Hak'da yaşa, Hak ile yaşa, Hak'kın yardımcısı ol ki, Hak da sana yardım etsin ve Hak üzerine bu dünyaya gözlerini yum. Kabrinde de Hak yardımcın olsun. Kıyamette de Hak'kın Arşının gölgesinde olursun. Âhiretteki yerin de Cennetin en güzel ve a'lâsı olan Firdevs-i A'lâ ve Cennet-i Adn olur. Oralarda cemâl-i İlâhi'nin müşâhedesiyle müstağrak olur, her günün ve her saatin "nurun alâ nûr" olur vesselam.
Ey muhterem okuyucu! Bizleri de dualarında unutma, ku-
158
tasavvuf! ahlâk ııi
surlarımızla bizi müâhaze etme. Eksiklerimizi, gücün yeterse telâfi eyle. Biz de beşeriz, hatâdan salim olmaya imkânımız yokdur. Her ilim sahibinin fevkinde bir ilim sahibi olduğunu da unutma. Biz gücümüz yettiği kadar kardeşlerimize faydalı olmağa ça-lışdık. Cenâb-ı Hak cümlemizin kusurlarını, günahlarını afv ü mağfiret ile Cennet ve cemâlıyla ikramda bulunsun. Dünyadaki kaldığımız müddetçe de tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar kılıp, tevfîkini refik etsin. İçimizi, dışımızı, etimizi, kemiğimizi, iliklerimize varıncaya kadar her yerimizi nuruyla nurlandırsın ve nurunu dâima artırıp, "nurun alâ nür" eylesin; ana, baba, ecdat, kardeş, akraba u taallukâtımızı ve bütün mü'minîn ve mü'mi-nât kardeşlerimizi de afv u mağfiretine mazhar buyursun. Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin de şefâat-i uzmâla-rına nail kılıp, dühûl-ü evvelîn ile Cennât-i âliyâtına dâhil olan bahtiyarlar zümresine bizleri de kabul buyursun, âmîn.
Bi-hürmeti seyyidi'l-mürselîn vel-hamdü lillâhi Rabb-il-âlemîn. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sah-bihî ecmaîn.
NOT: Hürmetle andığımız ulemâlarımızdan da Allah teâlâ (c.c.) razı olsun ki, onlar bizleri okuttular. Dînimizi, diyanetimizi, îmân ve İslâmiyetimizi, fıkhımızı öğrettiler. Allah (c.c.) makamlarını aliyyü'1-a'lâ eylesin. Cennet ve cemâliyle de ikram buyursun. Her an ruhlarını şâd eylesin. Kabirlerinde istirahatlarını her an ziyade kılsın ve Cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin. Âmîn.
ÂDÂB RİSALESİ
ÂDÂB RİSALESİ
161
TARÎKAT-İ ALİYYE-İ NAKŞİYYE ÂDÂ BI VE SÂDÂT-I NAKŞİBENDİYE
Ma'rifetullâha tâlib olan din kardeşlerim bilmiş olsunlar ki, sâdât-ı nakşibendiye kaddesallâhü esrârehümü'z-zekiyye'nin i-tikâdı ehl-i sünnet vel-cemâat i'tikâdımn aynıdır.
Sâdât-ı İzamın tarîkinin mebnâsı, Şerîat-ı Mutahhere'nin ahkâmını hıfz üzeredir. Bu hususta Gavs-i Samedânî Kutb-ı Rab-bânî Müceddid-i elf-i sâni, şeyh Ahmedü'l-Fârûkî kuddise sir-ruhû Hazretlerinin şöyle buyurdukları veçhile:
"Ey İhvân-ı dîn! Ma'Iûmunuz olsun ki, bizim tarîkimizde İslâm âdabından bir edebe riâyet etmek, yahut bir kerahetten kaçmak -velev ki kerâhet-i tenzîhiyyeden olsun- zikirden, fikirden, murakabeden ve teveccühden birkaç mertebe daha efdaldir."
Evet, edebe riâyet ve kerahetten ictinâb ile beraber, zikir ve fikir de birlikde bulunursa, o zaman "Nurun âlâ nûr" dur; fevz-i azîme nail olur. Hak'ka ubûdiyyete devam etmezse bu şerefe nail olamaz. Zîrâ Cenâb-ı Hak'km insanı halk etmesinden muradı, ubudiyet vazifesini îfâ içindir.
Amma bidayette aşk ve muhabbetin insana taalluku Cenâb-ı Hak'kın mâsivâsından alâkasını kesmesi içindir. Çünkü aşk muhabbet maksûd-u aslî değildir. Belki ubudiyet makamını tahsil içindir. - ---- _--------.
(2/56)Kitapların başlangıcında hiçbir âlimin ihmal etmediği hamd, salât ve selâm'ı ihtiva eden (hamdele-salvele) girişi.
162
TASAVVUF! AHLÂK II
Bir insan, mâsivâdan alâkasını kesmedikçe Hak teâlâ Hazretlerine kul olamaz. Aşk ve muhabbet ise bu alâkayı kesmeğe vesile olur. Buna binâen "ubudiyet" velayet mertebelerinin nihayetidir. Ubudiyet 'in üstünde makam yokdur. Bu saâdet-i azî-me ise Cezbe-i İlâhî ve sülük tarikiyle ma'nevî terbiyenin husulüne tevakkuf eder.
Arif Bili âh Şeyh Ebû Ali Ed-Dakkâk (k.s.) buyurdu ki: "Kendi kendine biten bir ağacın meyvesi olsa da cılız ve lezzetsiz olur. Âdetullah öyle carî oldu ki, sebebsiz bir şey olmaz. Nitekim tevâlüt ve tenasül de anasız babasız olmaz."
Şeyh Muhyiddîn (k.s.) Risâle-i Mekkiye'sinde: Men lâ şey-ha lehû fe'ş-şeytânü şeyhuhû (Kimin ki şeyhi yoktur, onun şeyhi şeytandır) buyurdu.
Hadîka'da zikr edilmiştir ki, mühlikâttan, münciyâttan ve âdâb-ı sülük ve muamelâttan ilm-i bâtını taallüm farz-ı ayn'dır. İlm-i bâtını taallüm etmeyen kimseler kalb-i selîme vâsıl olmamışlardır.
Gerçi, Cezbe-i İlâhi, İlm-i-ledünnî ve fıtrat-i kudsiyye ile kalb-i selîme vasıl olmuş olanlar varsa da nâdirattandır. Ahkâm-ı dîn işe ekser ve ağleb üzerine mebnîdir.
İlm-i zahiri taallüm eden İlm-i bâtın 'in taallümünden müs-tağnî olamaz. Nitekim, Mezheb-i Hanefî'den olan ulemâ-i mü-tekaddimîn ve müteahhırînin ekâbirinin çoklarından sabit olduğu gibi.
Bazı ulemâdan menkuldür ki; sahrada İmâm Gazâlî'yi üzerinde yamalı bir hırka, elinde bir asâ ve bir ibrikle gördüm ve dedim ki: "Yâ imâm! Bağdat'ta ders okutmak bundan efdal değil miydi?" Bana gadabla baktı ve buyurdu ki: "İrâdet feleğinde saadet ayı tulu' edip akıl güneşi vuslat meferrine meyi ettiği için böyle oldu."
Ulûm-ü şer'iyye ve hakîkıyyede mütekemmil, Şeyh Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, Meşânku'l-Envâri'l-Kudsiyye fi'1-Uhûdi'l-Muhammediyye'sinde nakl eder ki:
"Kalbi huzûr-ı ilâhiye duhûlden men' eden sıfat-ı mezmû-meden halâs edecek bir şeyhi, mürşid ittihaz etmek, insan için vâcibdir diye icma' ve ittifak vâkî'dir." Şeyh denilince, arif, âlim,
ÂDÂB RİSALESİ
163
kâmil, mükemmil bir zât hatıra gelmelidir. Bu evsâfı hâvî hakîkî şeyhin, ileride ta'rifi gelecektir.
Şübhe yoktur ki, insan için hubb-ı dünyâdan, kibirden, ucüb-den, hasetten, gill u gışdan, nifâkdan hâsıl olan emrâz-ı bâtı-nıyye'ye (ma'nevî iç hastalıkları) ilâç yapmak vâcibdir. Şu kötülüklerin tahrîminde ve bunlar üzerine ikâbın terettübünde vârid olan Hadîs-i şerifler şehâdet ettiği gibi, bunlar ve emsali fena sıfatlardan kurtulmağa vesîyle olan bir şeyhi mürşid ittihaz etmeyen kimseler, Allah teâlâ'ya ve Resûl-i zi-şânına isyan etmiş olurlar. Zîrâ hak bir tarîka sâlik olmayan kimse, mürşitsiz bu sıfatlardan kurtulamaz. Her ne kadar ilimden binlerce kitab ezberinde olsa dahî, kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye hususunda bir faydası olmaz.
Ey kardeş! Seni esirgediğim için derim ki: Kâmil ve mütekemmil bir mürşide teslim ol ve "Tarîk-ı Sofiye hakkında Kitab ve sünnet gelmedi" demekten sakın. Çünkü bu sözün hemen altında küfür yatmaktadır. Zîrâ tarîk-ı söfiyyenin cümlesi ahlâk-ı Muhammedî (s.a.s.) üzerine kuruludur.
Şeyh Şa'rânî (k.s.), Meşârık-ı Envâr'ında der ki: "Amelsiz ilim ile mağrur olma. İlmiyle amel murad eden bir âlim, bir şeyh-den sülûke muhtaçtır ki, murakabe derecâtına vâsıl olsun ve Cenâb-ı Hak'kın azabından kurtulsun."
Şeyhü'I-İslâm Zekeriyya el-Ensârî buyururlar ki: "Bir kimse ehlullah ile içtimâ' edip kendini meşâyıha teslim etmezse, o kimse katıksız ekmek gibidir."
Seyyid Aliyyü'l-Havâss (rh.a) buyururlar ki: "Tâlib-i ilim kemâle ermez, tarîk şeyhlerinden biriyle içtimâ' etmedikçe ki, o şeyh, tâlib-i ilmi nefsânî arzuların sürükleyeceği tehlikelerden kurtarsın."
Ey Kardeş! Bir mürşid-i kâmil ve mükemmile teslim ol ve hizmetine canla başla devam et. Cefâsına tahammül et. Seni kendinden uzak kılmasına sabr et. Zîrâ şeyh seni, sence en kıymetli olan şeye muttalî' kılmak ister. Bu ilimde nefsin çok desiseleri vardır ve bu desiseler, ilm-i meşâyih'te gizlenir. Bunun de-lîli olarak şu âyet-i kerîme kâfidir: "Allah dilediği kimseyi doğ-
164
TASAVVUF! AHLÂK II
ru yoluna, sırât-ı müstakime hidâyet eder." (2/57)
Bu hususda Şeyh Abdü'1-Ganî en-Nablûsî (k.s.) bir kitabında: "Bir kimse, Allah yolunda kendini teslîm alan bir şeyhe tes-lîm olursa, şeyhini Cenâb-ı Hak'kın kapılarından birkapı i'ti-kâd etmesi lâzımdır. Şeyhi bu mertebede görmek, mertebelerin en ednâsıdır. Şuna da inanmalıdır ki, şeyhden kendine ne gelirse onu Cenâb-ı Hak'dan bilmeli, şeyhden bilmemeli. Eğer hayır gelirse Cenâb-ı Hak'kın ona hidâyetidir, şer gelirse O'nun imtihanıdır. Şu halde, sâlikin şeyhini bâbullah bilmesi birinci derecedir.
İkinci derece: Sâlik şeyhini mazhar-ı Esmâullah ve Sıfâtul-lah bilmeli. Cenâb-ı Hak'kın emir ve nehiyleriyle mükellef olan kimse nasıl teeddüb ederse o da şeyhinin yanında öyle teeddüb etmelidir ki, bu derece orta derecedir.
Üçüncü derece: Sâlik şeyhini asla görmemeli (Ma'nevîdir), onun yerine Cenâb-ı Hak'kın sıfatlarını görmelidir. Şeyhi, arada fânî bilmeli, Allah'ı bakî bilmelidir, doğrusu da budur. Bu. hal üç derecenin a'lâsıdır."
Sıddîk-ı ekber radıyallâhü anh, Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellemle beraber oldukları zaman üçüncü derecede idiler.
Nitekim Sultan-ı Enbiyâ (s.a.s.)'in irtihallerinde Sıddîk-ı ekber buyurdular ki: "Her kim Muhammed (s.a.s.)'e ibâdet ediyordu ise, Hazret-i Muhammed (s.a.s.) vefat etmiştir. Her kim Cenâb-ı Hak'ka (c.c.) ibâdet ediyordu ise ibâdetinde dâim olsun, zîrâ Cenâb-ı Hâlık Hay'dır. Onun için ölüm tasavvur olunamaz."
Şunu da bilmek lâzımdır ki, mürîde sureti, nefsi, ruhu ve aklı ile zahir olan şeyh, (hâşâ) Allah değildir. Tilmize şeyhin suretinin, nefsinin ve aklının ötesinden zahir olan şu âyet mealidir: "O öyle Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur." (2/58)
Şeyhin sureti, nefsi, ruhu ve aklı ve bunların hepsi Cenâb-ı Hak'kın asarından bir eserdir, başka bir şey değildir. Şeyh için
(2/57) Nûr Sûresi, âyet: 46 (2/58) Haşr Sûresi, âyet: 21-22
ÂDÂB RİSALESİ
165
bir te'sir, hareket ve sükûn yokdur. Te'sir ve hareket Cenâb-ı Kibriya'ya mahsusdur.
Hülâsa, bir sâlik bu üç mertebeden hâriç bir harekette bulunursa, irâde mertebesinden çıkar. Eğer Cenâb-ı Hak'kı murâd etmeyip şeyhin suretini murâd ederse, onun şeyhi yok demektir. O vakit onun şeyhi şeytan olur. Çünkü şeytan onu huzûr-u ilâhîden gafil kılarak kendine tâbi' kılmışdır.
Şu halde o kimse üç mertebeden de hâriç kalır ve Cenâb'ı Hâlık dan uzak olur. Şeytan onun şeyhi suretine girerek onu id-lâl eder.
Ey kardeş! Ma'lûmun olsun ki, mürîdleri kendine intisaba çağıran sahte şeyhler olduğu gibi, irâdesinde sâdık ve îmânında samimî mürîd de pek azdır.
Şunu da iyi bil ki; halkı Cenâb-ı Hak'ka vâsıl kılan Cenâb-1 Hâlık'ın fi'ilinden başka bir şey değildir. Her şey ancak O'nun irâdesi ile mümkündür.
Hakîkî şeyh, Cenâb-ı Hak'kın emirlerine hakkıyla inkıyâd, Resûlullah'm sünnetlerine tam ittibâ' edendir.
Şeyh-i ekber Muhyiddfn-i Arabî kuddise sirruhû, Rûhu'l-Kudüs adlı kitabında der ki: "Hayvanâtın ibâdetlerinin derecesini vasf etmeğe kadir değilim. Halbuki ben ibâdetimi bir vakit yaparım ve diğer vakitte yapmam. Fakat hayvanların ibâdeti her lâhza devam etmektedir. Cenâb-ı Hak'ka yemîn ederim ki, Rab1 bımın ibâdetinde, bende bir noksan görürlerse bunların gadap ve şiddetleri artıyor. Bâzan da bana gadap ediyorlar. Ben ise Cenâb-ı Hak'ka karşı olan sû-i muamelem sebebiyle tâatim zail olduğu için onların ihlâslarını teslîm edip, kendilerini ma'zûr görüyorum."
İşte buna binâen Ebû Bekri's-Sıddîk (r.a.): "Ey insanlar ben Allah'a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin, ben isyan ettiğim vakit, siz bana itaat etmeyin" buyurdular. Bir kimse, Hak'kı dilemede sâdık olmazsa bin mürşid-i kâmili olsa Hakka vâsıl olmaz.
Sultân-ı Enbiyâ (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, ekmel-i mür-şidîn olduğu ve insanların hepsini aynı akvâl ve ef'âl ile irşâd buyurdukları halde, bazıları sâdık ve ihlâs sahibi olduklarından
166
TASAVVUF! AHLÂK II
Hak'ka vâsıl oldular. Bazıları ise kâzib olduklarından münafık oldular. Bir kısmı da Hak'dan yüz çevirdiklerinden dolayı helak oldular. Zîrâ Cenâb-ı Hak istediklerini doğru yola iletir. "Allah dilediği kimseyi doğru yola, sırat-ı müstakime hidâyet eder." (2/59) âyeti buna delildir.
Müceddid-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî (k.s.) "Mektûbât'ın-da buyururlar ki: "Tarîk-ı Nakşibendî'nin seyr-i iptidaîsi "Âlem-i ^mTr" dendir. "Âlem-i halk" dan değildir. "Âlem-i halk" m seyri, "âlem-i emr" in seyrinde mündemicdir."
Şu halde ma'lûm olsun ki, bu tarîkde seyr-i iptidaî, seyr-i intihâîde mündemicdir. Bu ise, seyr-i intiha'daki bir sâlik, seyr-i iptidâ'ya tenezzül eder, demek değildir.
Nakşî tarikatının hassasından biri de, akrebu tarîk (en yakın yol) olmasıdır. Şâh-i Nakşibend kuddise sirrühû Hazretleri buyurdular ki:
"Bizim tarîkimiz akreb-i turukdur. Cenâb-ı Hak'dan mû-sılı olmasını istedim, Cenâb-ı Hak kabul buyurdu."
Bir kimse bu tarîke girib de müstakim olmazsa, o kimse için tarîkden nasîb yoktur. Görecek göz olmazsa, güneşin ne kusuru vardır. Bir mürîd de noksan bir mürşide düşerse tarîkin ne kabahati vardır. Mürşit kâmil olmazsa müridin ne kusuru olur bunda. Talibin bu hususta çok dikkatli olması lâzımdır.
Tarîk-i Nakşînin hassalarından biri de, iptidasında halâvet ve vicdan bulunup, intihasında lezzetin gaybıyla yerini ye'se bırakmasıdır. Diğer tarîkler bunun aksinedir. Tarîk-ı nakşînin iptidasında kurb ve şuhûd vardır. İntihasında ise bu'd ve hırmân (uzaklık ve mahrumiyet) vardır. Bu cihetten aralarında fark zahir oldu. Tarîk-i Nakşînin sânının ulviyyeti de zahir oldu. Zîrâ kurb ve şuhûd, zevâl-i halâvetden ve hicrandan, uzaklıkdan haber verir ve adem-i lezzet ve fıkdan ise, nihâyet-i kurbdan haber verir. Bu kelâmı anlayan anladı. Arife bir işaret kâfîdir.
Nakşibendî tarikatının ekâbiri, ahkâm-ı mevâcidi, ahkâm-ı şer'iyyeyetâbi' kıldılar. Çocuklar gibi cevâhir-i nefîse-i şer'iyye-
(2/59) Nûr Sûresi, âyet: 46
ÂDÂB RİSALESİ
167
yi vecd cevizine ve hâl üzümüne değişmezler ve türrehât-ı (abes, saçma) söfiyeye mağrur olmazlar ve meftun da olmazlar. Bunun için semâı ve raks'ı tecvîz etmezler. Hattâ zikr-i cehriye de iltifat etmezler. Bunların hâli tecellî-i zatî uğrunda zikre devamdır. Gayrılar için hâsıl olan hâl, şimşek gibi gelir geçer." İmâmı Rabbânî'nin kelâmı burada bitti.
Hadîka adlı eserde yazılıdır ki; sâlikler iki kısımdır. Biri sâlik-i meczûb, diğeri de meczûb sâlikdir.
Sâlik-i meczûb: Evvelâ âsâra şehâdet eder. Âsâr ile Esmâ'-ya istidlal eder. Esma ile de sıfât'ın sübûtuna istidlal eder. Sı-fât'ın sübûtu ile de Vücûd-ı Zât'a istidlal eder. Zîrâ vasfın bi-nefsihî kıyamı muhaldir. Umûmun hâli budur. Kur'ân ve sünnet de buna işaret eder: "Muhakkak göklerin ve yerin yaradılışında, Allah'ın birliğine, kudret ve yüceliğine delâlet eden elbette birçok alâmetler vardır." (2/60) âyetinde olduğu gibi.
Meczûb sâlik: Evvelâ Zât'e şehâdet eder; isti'dâdına göre kendine lâyık olan şey inkişâf eder. Sonra sıfât'ın şuhûduna ve ondan Esmâ'ya, esmadan âsâr'ın şuhûduna varır ki, sâlik-i meczubun aksinedir. Şu halde sâlik-i meczubun nihayeti meczûb sâ-likin bidayetidir. Böyle olunca meczûb sâlik, sâlik-i meczûbdan üstün oluyor demekdir. Menzilleri ve ubûrda iştirakleri olduğu için, meczûb sâlikin üstünlüğü eşyaya (Allah) ile şâhid oluyor. Bir de sâlik-i meczûb fenaya müntehî olur, meczûb sâlik ise bekaya müntehî olur. Fenadan sonra ayıklık zuhur eder. Bu ise evvelkinden ekmeldir. Çünkü bu makam enbiyânın vârisleri olan mürşid-i kâmillerin makamıdır.
Makâm-ı İrşâd, ancak fenadan sonra beka ile tahakkuk eden kimse için sahîh ve salim olur.
Ey kardeş! Nakşîlerin hallerini edinmeğe çalış ki mülûkden olasın.
Sâdât-ı Nakşıbendiye buyurmuşlar ki: Sülûkünâ müstedî-rün ve sülûkü gayrinâ müstatîlün (Bizim sülûkümüz, kısa ve aydınlıktır, fakat bizden başkalarının sülûkü uzundur.)
(2/60) Bakara Sûresi, âyet: 164
168
TASAVVUF! AHLÂK II
Hâtime-i fetâvâ'da şeyh tbn-i Haceri'l-Heysemî rahimehul-lah: "Tarîkat-i Nakşibendiye, cühelâ-i söfiyenin küdurâtından âlîdir." buyurmuşlardır.
Allâme Şeyh Aliyyü'1-Kârî Şerh-i hadîs'de: "Bir kimse çarşıya girdiğinde ihlâs ile: (2/61)
ijj-j 2iı
<Üj tiJLJUÜ! <Ü Ai it _^
derse, Cenâb-ı Hak bunu okuyan için bir milyon hasene yazar ve bir milyon günahını mahv eder ve derecesini bir milyon derece yükseltir. Bu faziletin ihrazına sebeb, çarşının gaflet mahalli olmasındandır. Çarşıda zikr etmek, gâzîlerle muharebeye gitmek gibidir. Bu söz delâlet ediyor ki: "Ekâbir-i söfîyeden sâdât-ı Nakşibendiye indinde: "El halvetü fil-celveti, vel-uzletü fil-haltati" prensiptir.
Bir kimse, Ehâdîs-i Resûlullahı tetebbu' ederse ve Peygamberinin ahbâr ve ahvâlini araştırırsa o kimse görür ki, bu tarîk aynıyla Peygamber (s.a.s.)'in ihtiyar buyurduğu ve sahâbe-i kiramın ekâbirinin yoludur.
Ârif-i muhakkik şeyh Muhammed Murâdü'l-Özbekî (k.s.) risalesinde buyurur ki: "Cenâb-ı Hak'kın insanı yaratmasındaki sırrının nihayet derecesi, insanların kemâl-i îmân, İslâm ve ihsan ile tahakkukudur ki, buna, "Hakka'l-yakîn" denir. Kemâl-i îmân ile tahakkuku sabit olan zatlann sohbetlerine muhabbetle devam ve ittiba' ve rabt-ı kalb ile onların hâl tecellîlerinden in'ikâs ve insıbâ' (boyanmak) tarikiyle "Hüsnâ"ya nail olmak lâzımdır ve umumiyetle söfiyenin silsilesi bu suretle teselsül ede-gelmektedir. Hâsılı, Sâdât-ı Nakşıbendiyenin boyası ile boyanmak ve halleriyle hallenip ziyâlanyla aydınlanmak lâzımdır. Sün-
(2/61) Allâme Aliyyü'l-Kârî, Şerh-i hadîs.
ÂDÂB RİSALESİ
169
net ve azîmet ile amel ederek tezeyyün edip, bid'atlerden ve ruhsatlardan ictinâb etmek lâzımdır. Zîrâ saâdet-i uzmâ bu sâdâte kemâliyle muvafakattedir. Çünkü bu tarîk-ı aliyyenin yolu, artık ve eksik olmayarak aynen sahâbe-i kiram rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn hazrâtımn yoludur ki, Sıddîk-ı ekber (r.a.) ve-râsetiyledir.
Bu tarîkin istifâzesinde şeyh ile sıbyan, ölü ile dirinin îfâ-zasında müsavidir. İptidası intihasında ve intihası iptidasında mündemiç olup, talibin muhabbet-i zâtiyyeye incizâbı hâsıl olur.
Bu tarîkda iki asıl vardır. Her kim bu iki asla vâsıl olduysa her şeye nail oldu. Bu asıllardan biri, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretlerine kemâl-i ittibâ', diğeri de Şeyh-i kâmile muhabbettir. Lâkin bu hâl tekellüf ile bulunmaz. Belki bu hususda tekellüf zen-dekadır. Bu da ancak Cenâb-ı Hak'kın dilediği kuluna mevhibe-i ilâhîsidir."
İmâm-ı Rabbânî (k.s.) sünnet-i seniyyeye mütâbaati teşvik hususunda buyurur ki: "Tarîkat-i Nakşibendiye'nin ekâbiri, sünnet-i seniyyeye mütâbaat ve azîmet ile ameli ihtiyar ve iltizâm ettiler. Bununla beraber ahvâl ve mevâcîd de bulunursa, bu da ni'met-i uzmâdır. Eğer bu iltizâm ve ihtiyarda fütur bulurlarsa, onların indinde ahvâl ve mevâcîd makbul ve menıdûh değildir. Onu noksan ve kusur sayarlar. Çünkü Hind'in Brahman-ları ve Hıristiyan Papazları, Yunan'ın felasifeleri gibilerde de tecelliyât-ı suveriye ve mükâşefât-ı misâliye ve ulûm-ü tevhîdiye çok bulunur. Fakat bunların neticeleri fesat ve fezâhattan başka bir şey olmadığı gibi, Cenâb-ı Hak'dan uzaklık ve mahrumiyetten başka nasîbleri yokdur."
Yine İmâm-ı Rabbânî (k.s.) buyurdu ki: "Ey kardeş, fazl-ı İlâhî ile bu büyüklerin silkine (yoluna) girdinse, onlara tam mütâbaat lâzımdır. Onlara muhalefetten son derece sakınmalısın ki, onların «kemâlâtıyla saadete erip halleriyle şereflenesin"
Şimdi evvelâ: Sana lâzım olan Eh!-i sünnet ve'1-cemâat üzerine i'tikâdını tashih etmek lâzımdır."
"İkincisi: Ahkâm-ı şer'iyyeyi iyi bilmek gerekdir. Ahkâm-ı şer'iyye: Farz, vâcib, sünnet, mendub, helâl, haram ve mekruh-
170
TASAVVUF! AHLÂK II
dur. Şübehât ise fıkıhda mezkûrdur!'
"Üçüncüsü: Bu ilmin muktezâsıyla amel etmekdir."
"Dördüncüsü: Tarîki söfiyeye sülûkda iki kanad vardır. Bunlardan biri zahir, diğeri de bâtın kanadıdır. Bunlar olmayınca âlem-i kudse tayrân muhaldir. Bunları tashîh şarttır. Bunlar sıhhatli olmayınca ahvâl ve mevâcid müyesser olup, ele geçmez. İşte sen harabını ahvâl ve mevâcidde bil ve helakini ondan anla. Öyle ise ahvâl ve mevâcidden istiâze etmek gerekmektedir."
Hadîka'da mufassal olarak der ki: "Bu tarîkat-i aliyyenin sânı yücedir ve emri muhataralıdır. Zîrâ tarîkin binası, sünnet-i seniyyeye ittibâ' ve bid'at-i redî'eyi men'dir."
Ey kardeş! Zikr olunan menâkıb ve mefahiri çoğaltmak ve hassalarını uzatmaklığımdan ötürü levm etmeyeceğini umarım. Çünkü kıymettar olan bu târîk-i Nakşıbendiye, öyle bir cevherdir ki, kıymetini takdir çok güçtür. Bunu ancak i'timâda şâyân, hazık, insaf ehli olanlar bilirler. Zîrâ bu tarîkin müessisi, ale't-tahkîk enbiyâdan sonra efdal-i ümmet olan Ebu Bekri's-Sıddîk (r.a.)'dir. Bu tarîkin esâsı, keşf-i sahîh ve nakl-i sarîh ile bidayeti nihayettir ve nihayetine son yokdur. Cenâb-ı Hak bizleri şarâb-ı kevseriyle sulasın ve şol kimseye rahmet etsin ki, Hak'kı bildi ve insaf etti ve hudûd-u İlâhîde sebat etti, yolundan sapmadı. Zîrâ Hak, ittibâ' olunmağa, ziyadesiyle lâyıkdır. Bâtıl da bu saadetten uzakdır.
Tarîk-i Nakşî, tarîklerin aslıdır. Sıddîkiyedir. Hakîkat sırlarının ma'denidir. (2/62)
(2/62) Kitabın bitiş duası.
ÂDÂB RİSALESİ
171
Neseb-i Ma'neviye
Ey kardeş! Tarîk hakkında zikr edilenlere muttali' oldunsa şunu da bildirelim ki, her mürid-i sadık için neseb-i ma'nevîsini bilmek lâzımdır. Nitekim, Şeyh Abdü'l-VehhâbŞa'rânî (k.s.) Medâricü'l-Sâlikîn adlı kitabında buyurmuşlar ki: "Ey tâlibolan mürîd Sen bil ki, bir tarîkde babalarını ve ecdadını bilmeyen mü-rîd a'mâ sayılır. Bir kimse babasından gayriye intisâb ederse, "Allah, babasından başkasına neseb iddia eden kimseye lanet eder." hadîs-i şerifinin ma'nâsına muhatap olur. Ma'nevî nesebimiz, zahirî nesebden daha akreb ve akvâdır. Zîrâ sana daha ziyade muttasıldır. Ruh babası seni velî eder, cisim babası ise onun gerisindedir. Öyle ise ruhun babasına intisâb elyaktır. Selef-i sâlihîn, mürîdlerine babalarının âdabını ve neseblerinin ma'rifetini bildirmişler ve ittifak etmişler ki, bir kimsenin ehl-i tarîk ile nisbe-ti olmazsa o kimseye (lakıt) derler ki, düşük demektir. O kimsenin babası yoktur. Böyle olan bir kimsenin mürîdleri irşâd için cülusu (Halîfe olması) caiz değildir. Ancak tarîkde celâleti üzerine ittifak olunan bir şeyh-ı kâmilden âdâb-ı tarîki aldıktan sonra olur. Sarahaten telkîn-i irşâd için izin verilir."
Yine buyurdu ki: "Bu telkinde sır şudur: İrtibât-ı kulûb lâzımdır ki o da, silsile-i meşâyıh-ı kiram hazerâtından Resûlul-lah (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerine ve ondan da feyyâz-i mutlak Hâhk-ı zü'1-Celâl ve'1-cemâl Hazretlerine rabt-ı kalb etmek demektir!'
Mevlânâ Şeyh Hâlid (k.s.) Hazretlerinin hulefâsından musannif Şeyh Muhammed ibni Abdullah Hânî(k.s.) buyurdu ki: "Cenâb-ı Hak'km ihsan buyurduğu ni'metlerine çok hamd ederim ki, bizi bu tarîkat-i aliyye-i Nakşıbendiye (kaddesallâhü es-rârahüm) ile şereflendirdi!'
Hadîka'da beyan olunduğuna göre, musannif şeyhi, şeyh Hâlid-i Bağdadî (k.s.) tarafından beş tarîka hilâfet-i tâmme ile me'zûn kılınmıştır. (Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî Çeştî).
Esasen mumaileyh şeyh Hâlid-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri
172
TASAVVUF! AHLÂK II
kendisi de beş tarîkden feyz almış nâdirattandır. Bu beş tarîkda da yollar (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerine müntehî olurlar.
Kutbü'l-Aktâb zü'lcenâheyn şeyh Hâlid-i Bağdadî (k.s.) Bağ-dat'da tedrîsât-ı ulûm-ü zahire ile meşgul iken, bunu terk ederek, Hindistan'dan me'muren gelen Abdullah Dehlevî (k.s.) Hazretlerinin halîfesiyle birlikte Hindistan'ın merkezi olan Cihanâ-bâd nâmıyla ma'ruf (Delhi) ye varmış, orada câmi-i kemâlât şeyh Abdullah Dehlevî (k.s.) Hazretlerine sûrî ve ma'nevî hizmetle hilâfet alarak memleketine avdet etmişlerdir.
Şeyh AbdullahDehlevî(k.s.)de, müzekkî, muallî, Mazhar-ı Şemsüddîh Habîbullah Mazhar-ı Cân-ü Cânân (k.s.) dan hilâfet almışlardır.
Şemsüddin Mazhar-ı Cân-ü Cânân (k.s.) da tecellî-i zatî ve sıfâtî ile müşerref olan seyyid Nur Muhammed el-Bedvânî'den hilâfet almışlardır.
Seyyid Muhammed Bedvânî de, Hak'kal-yakîn deryasında müstağrak sultânü'l-evliyâ şeyh Seyfeddin (k.s.)dan hilâfet almışdır.
Şeyh Seyfeddin de, şeyhi ve pederi (Emîn sırrühü'l mektûm) şeyhü'l meşâyıh el urvetü'l-vüskâ Muhammed Ma'sum (k.s.) dan hilâfet almışdır.
Şeyh Muhammed Ma'sum (k.s.)da, şeyhi ve pederi mazharü'l-acâib ve menba-ı'l esrar ve'1-meânî eş-şeyh Ahmedü'l-Fârûkî es-Serhendî el-ma'rûf bi'1-İmâmi'r-Rabbânî ve müceddid-i elfi sânî (k.s.)den ahzü feyz etmiştir.
İmâm-ı Rabbânî (k.s.)de, hubbü zatînin sehbâsını sâkî olan, kutub müeyyidü'd-dîn şeyh Muhammed Bakî (k.s.) dan hilâfet almışdır.
Şeyh Muhammed Bakî dahî, veliyyü kerîm sünnî Mevlânâ Hâcegî es-Semerkandî el-Emkenekî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Hâcegî el-Emkenekî dahî, şeyhi ve pederi şeyhü'l-meşâyıh Derviş Muhammed (K.s.)den hilâfet almıştır.
Dervîş Muhammed (k.s.)de, şeyhi ve dayısı şeyhü'l-meşâyıh Muhammed Zâhid (k.s.)den hilâfet almıştır.
Muhammed Zâhid (k.s.)de, mürevvicü'd-dîn mukavviyü'l-meşreb en-Nakşibendî el ma'ruf Hâce Ubeyduilah Ahrâr es-
ÂDÂB RİSALESİ
173
Semerkandî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Hâce Ubeyduilah Ahrâr dahî, Ya'kûb-ü Çerhî el-Hısârî (k.s.)den feyz almışdır.
Ya'kûb-ü Çerhî de, miftâh-ü Hazâinü'l-esrâr kutbü'l-aktâb eş-şeyh Muhammedü'l-Buhârî el-ma'ruf bi Alâeddini'l-Attâr (k.s.)-dan hilâfet almıştır.
Alâeddin Attâr (k.s.)da, İmâmü't-tarîka ve gavsü'l-halîke ve şemsü'l-feleki'l hakîka zi'1-feyzi'l-cârî ve'n-nûrü's-sârî el-ma'rûf bi Şâh-i Nakşibend bedâü'1-Hak ve'1-hakîka ve'd-dîn eş-şeyh Mu-hammedü'l Üveysîyi'l-Buhârî (k.s.)dan hilâfet almıştır.
Şâh-i Nakşibend (k.s.)dahî, menbau'l-meârif ve'lkemâl Haz-reti Emîr Külâl (k.s.)dan hilâfet almışdır.
Emîr Külâî (k.s.) de, kutbü'l-evliyâ şeyh Muhammed Baba Semmâsî (k.s.) den feyz almışdır.
Muhammed Baba Semmâsî (k.s.)de,Hazreti azîzân ile ma'ruf Hâce Aliyyü'r-Râmitenî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Hâce Aliyyü'r-Râmitenî (k.s.)de, şeyhü'l-meşâyıh Mahmû-dü'l İncir Fağnevî (k.s.)dan hilâfet almıştır.
Mahmûdü'l İncir Fağnevî (k.s.)de, hıcâb-ı beşeriyetten soyulmuş kutbü'l-evliyâ Arif Rivgirî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Arif Rivgirî (k.s.)de, kutbü'r-Rabbânî ve gavsü'l-halâik eş-şeyh AbdiTI-Hâlik Gücdüvânî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Abdü'l-Hâlik Gücdüvânî (k.s.)de, gavs-i Samedânî eş-şeyh Yûsuf-ü Hemedânî (k.s.) den hilâfet almıştır.
Yûsuf-ü Hemedânî (k.s.) Ebû Alî Fâremedî (k.s.)den hilâfet almıştır.
Ebû Alî Fâremedî (k.s.)de, mahbûb-u Sübhânî gavsü'l-vâsılîn Ebü'1-Hasen-i Harkânî (k.s.) den hilâfet almıştır.
Ebü'1-Hasen-i Harkânî (k.s.) de, Sultânü'l ârifîn Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) den hilâfet almıştır.
Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.)de, İmâmü'l-eimme Hak ile nâtık Ca'fer-i Sâdık (k.s.) den hilâfet almıştır.
Ca'fer-i Sâdık (r.a.)de validesinin pederi fukahây-ı seb'anın pîri Kasım ibn-i Muhammed ibn-i Ebî Bekri's-Sıddîk (r.a.) den feyz almışdır.
Kasım (r.a.)da sahâbîden ve âl-i Resûl'den ma'dûd Selmâni
174
TASAVVUFÎ AHLÂK II
Fârisî (r.a.)den feyz almışdır.
Selmân-ı Fârisî (r.a.) ise, efdalü'l-eimme alet-tahkîk halîfe-i Resûlullah (s.a.s.) ve gâr-ı şerîfde refik olan Ebû Bekri's-Sıddîk (r.a.) den hilâfet almıştır.
Ebû Bekri's-Sıddîk (r.a.) de, menbei's-sıdk ve's-sefâ, efdalü'l-halâik Muhammedü'I-Mustafâ (s.a.s.) Hazretlerinden ahz-i feyz eylemiştir.
Sultân-i Enbiyâ (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri Ebû Bekri's-Sıddîk (r.a.) hakkında, "Allah, benim göğsüme ne ilham vah-yetmişse ben de onu Ebû Bekir'in göğsüne döktüm" buyurmuşlardır.
Ya'kûb-ü Çerhî'den i'tibâren silsilenin nihayetine kadar olanlara Nakşibendiye derler.
Ebû Alî Fâremedî, Ebu'1-Hasen-i Harkânî'den nisbet aldığı gibi bir diğer nisbette şeyh Ebu'l-Kasım el-Kerkânî'den ahz-i feyz eylemişdir.
Kerkânî de, şeyh Ebû Osman Mağribî'den, Osman-ı Mağribî de şeyh Ebû Alî Kâtib'den, Ebû Alî Kâtib de, şeyh Ebû Alî Ruzbârî'den, Ruzbârî de şeyh Cüneyd-i Bağdâdî'den, Cüneyd de Sırriyy-i Sakatî'den, Sırriyy-i Sakatî de Ma'rûf-u Kerhî'den, o da İmâm Alî Rızâ'dan, Alî Rızâ da babası İmâm Mûsâ Kâzımdan, o da Ca'fer Sâdık'tan, Ca'fer Sâdık da İmâm-ı Bâkır'dan, İmâm-ı Bakır da babası Zeyne'l-Âbidîn'den, İmâm-ı Zeyne'l-Âbidîn de pederi İmâm-ı Hüseyin (r.a.) den, İmâm-ı Hüseyin de pederi Emîrü'l-Mü'minîn Alî ibni Ebî Tâlib (r.a.) den, Alî ibni Ebî Tâlib de Seyyidü'l-Mürselîn Muhammed Mustafâ (s.a.s.) den ahz-i feyz eylemiştir. Bu sonraki zikr olunan silsileye (silsiletü'z-zeheb) derler.
Hadîka'da der ki, elkâb silsile-i kurunun tebeddüliyle değişir. Hazret-i Sıddîk'dan Bâyezid'e kadar (Sıddîkiyye), Bâyezid-den Abdülhâlik Gücdüvâni'ye kadar (Tayfûniye), Abdülhâlık'-dan Şâh Nakşibend'e kadar (Hâcekâniye), Şâh Nakşibend'den Ubeydullah Ahrâr'a kadar (Nakşibendiye) derler. Nakşibendî-nin mânâsı: Rabt-ı nakş demektir. Yani şeyhde bulunan kemâ-lât hakîkî müridin kalbine nakş olmaktır.
ÂDÂB RİSALESİ
175
Şâh Nakşibend'e kadar bu meşâyıhın zikirleri yalnız iken hafi, toplu halde cehri idi. Lâkin Şâh Nakşibend, Abdülhâlik Gücdüvânî'nin rûhâniyetinden zikr-i hafi ile me'zûn kılındığı için cemiyet ve infirad hallerinde de zikri ihfâ ederlerdi. Onun için bu zikr-i hafinin mürîdlerde te'sîri ziyade olduğundan sanki kalbe nakş oluyordu.
Bu silsile-i aliyye'den bazı meşâyıhın keşf-i sahîhiyle tebşir edilmişdir ki, bu silsile ilâ âhiri'l-eyyâm devam eyleyecektir.
Şâh Nakşibend Hazretleri, Abdülhâlik Gücdüvânî Hazretlerinin rûhâniyetinden zikr-i hafiyi almışdır. Cismaniyetiyle gö-rüşmemişdir. Çünkü aralarında silsile-i ricalden beş vasıta vardır.
Şeyh Ebü'l-Haseni'l-Harkânî de Bâyezîdfi Bestâmî'nin rûhâniyetinden almışdır. Zîrâ arada uzun zaman vardır. Bâyezid (261) de ve yahut (234) de irtihal etmişdir. Ebü'l-Hasan Harkâ-nî ise Bâyezîd'in vefatından çok zaman sonra dünyaya gelmiş-dir. İşte böyle ruhâniyetten alınan tarîka (üveysî) derler.
Ill
176
TASAVVUF! AHLÂK II1
Silsile-i Şerîf
Hâlık-ı arz u semâya eyleriz hamd-ü sena
Ahmed-i Muhtarı kıldı âleme nûr-i hüdâ Hâlık-ı kevn ü mekânını ins-ü cân Peygamberi
Ahmed ü Mahmûd, Muhammed cümle pîrânin pîri. Nakşîde Sıddîk-ı Ekber hâcegâna pîşevâ.
Pîr Selmânî Fârisî'dir evliyanın serveri. Kâsım-ı mülkü vefa serdâr-ı cemîu'l evliya.
Etti istihlâf pür feyz İmâm-ı Ca'ferî. Xutub Bestâmî cenâb-ı Bâyezîd rehnümâ.
Zât-i pâki Ebii'l-Hasen Harkânî feyzin masdan. Mahzen-i nûr-i hidâyet, bu Alî Fâremedî,
Yûsuf-ü Hemedânîdir çarh-ı tarîkat mihveri. Gücdüvânî Hâce Abdülhâlık oldu kân-i feyz.
Pîşevây-i ârifândır Hâce Arif Rivgirî. Gıbta fermây-ı süreyya Şeyh Mahmûd Fağnevî.
Şeyh Alî Râmitenî mürg-u hakikat şehperî. Şems-i Hak Baba Sem mâsî ol Muhammed Hâcedir.
Seyyid-i Sührevî mir Külâlin rehberi. Pirimiz Seyyid Bahâeddin Şâh-ı Nakşıbend.
Şeyh Alâeddin-i Attâr el-Buhârî rûperi. Hazret-i Ya'kûb-ü Çerhî el Hisârî kutbü'd-dîn.
Hem Ubeydullâh-i Ahrâr-i Semerkandî pîri. Ol Muhammed Zâhid fânî bedahş-i Parsa.
Hazret-i Derviş Muhammed Hâcegân sır defteri. Şeyh Muhammed Hâcegî Emkenekî pür kerem.
Kâbilî Hâce Muhammed Bakî Hakkın mazhan. Ahmed Fârûk-i Serhendî müceddid fi't-tarîk.
Urvetü'l-vüskâ Muhammed Ma'sûm'un destgîri. Şeyh Seyfeddin bahr-i hikmet feyz-i Hüdâ.
Seyyid Nûrî Muhammed şehr-i Bedvânın pîri. Mazhar-ı Cânân Habîbullâh Şemsüddîn Cân.
Şâh Abdullah Pîr-i Dehlevî cân güheri. Ebu'1-Behâ Hâlid Ziyâeddîn-i Bağdadî ile.
ÂDÂB RİSALESİ
111
" Birbirin ta'kîb edib neşr ettiği feyz her biri. Dergâh-i sâdât-i nakşiyân medâr-i feyzimiz.
Feyz-ı sâdâttan Hüdâ dûr etme biz kemterleri. Her dem Allah Allah olsun zikr-i fikrin (Gavsiyâ)
Nakş edersin kalbine İsm-i Celâl-i Ekberi.
Sâdât-i Kirâmm Şemailleri, Vasıfları, Sözleri
ÂDÂB RİSALESİ
181
Seyyid-i Kâinat
Hazret-i Muhammed Mustafâ
(Sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem)
Mübarek vücudları yaratılmışların en güzeliydi. Siyahı beyazından çok sakalları, mübarek yüzünün nurunu bir kat daha artırırdı. Kirpikleri uzunca, gözlerinin akı iyice beyaz, siyahı da iyice siyahdı. Boyları uzuna yakın ve mevzundu. Mübarek göğüsleri geniş, başları büyüğe yakın, boyunları gümüş gibi par-lakdı. Esasen tenlerinin rengine beyaz demek daha doğru olurdu. Konuşduğu zaman kelimeleri tane tane söyler, herkes kolayca anlardı. Sözleri şiddet ve hiddet taşımazdı. Herkese karşı hilm ile muamele eder, kimseyi incitmezdi. Sükûtu da konuşması kadar sevimli ve manâlıydı. İnsanlara Allah'ın emirlerini duyuran ve zatî sünneti ile de selâmet yolunu gösteren O'dur. O'nun vasıflarını ta'rifden diller âcizdir. O, yaradılmışlann en güzeli (cismen ve ahlaken) âlemlerin rahmeti, ins ve cinnin Peygamberidir.
Ol Muhammed varlığın bir tanesi; Bir aceb nûr kim güneş pervanesi. Dünyâ, âhiret, arz u semâ Olamaz denk ayağının tozuna.
Ebû Bekri'n-is-Sıddîk
(Radıyallâhü anh) İrtihâii: Medîne 13
Uzunca boylu, beyaz yüzlü, ak sakallı (iki tarafı seyrekçe) çukurca gözlü idi. Elleri genişçe ve bedenleri zayıfça idi. Duruşları hüzünlü ve kalbleri aşk-ullah, haşyet'ullah ve muhabbet-i Resûiullah ile dolu idi. Enbiyâdan sonra insanların efdalıydı.
Hicrette Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimize arkadaşlık eden
182
TASAVVUF! AHLÂK II
ve gizlendikleri (Sevr) mağarasında dadandıkları zaman, meâ-len, "ikinin ikincisi" diye Cenâb-ı Hak tarafından tavsif edilen yâr-ı gâr-ı Resûlullah'dır. Orada Resûl-ü Ekrem'e bir ziyan olur diye korktuğunda, "meâlen" (Mahzun olma Allah bizimledir) âyet-i kerîmesi onun için nazil olmuştur. Resûl-ü Kibriyânın, Hak celle ve âlânın izniyle Ebû Bekir (r.a.)'e teveccühü, İlâhî feyz ve esrarın kalbine nakşına vesîle olmuş ve nakşîlerin (zikr-i hafî)si orada telkin ve tevdî' edilmişti.
Resûlullah'a malıyla, canıyla, bütün vanyla hizmet etmiş ve ondan hiç ayrılmamışdır. İlk örnek halîfe o'dur. Sâdâtın sey-yididir.
Selmân-ı Fârisî
(Radıyallâhü anh) İrtihâli: Medâyin 35
Uzun boylu, güler yüzlü ve buğday benizliydi. Sakalının çoğu siyah, azı beyazdı. Munis tabiatlı, herkese karşı mültefit ve hürmetkardı. Bu sebebden, yaşadığı her yerde herkes tarafından sevilirdi. Gayet hafif giyinir, bütün elbisesi bir izâr (eteklik), bir ridâ (uzunca gömlek), bir de amâme (sarık)dan ibaretti. Ömürleri oldukça uzun olmuştur. Çok gazaya katılmışdır.
Aslı İranlı, ateşe tapan bir beldenin beyinin oğluydu. Hak dîni ararken çok din değiştirdi. Nihayet İslâm'la müşerref olduk-dan sonra, aradığını bulanların sevinci içinde adını (Selmân ib-ni İslâm) koyarak öğünürdü. Hazret-i Ömer (r.a.)da, ona bakarak kendisine, (Ömer ibni İslâm) denilmesinden zevk duyardı.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, onun için: "Selmân ehl-i Beyttendir" buyurarak onun sahâbe-i kiram arasındaki yerini tayin etmişdir. Mumaileyh halîm, selîm, saf, mütevekkil ve sevimli idi. Sadâkati, samimiyeti ve becerikliliğiyle örnek bir insandı. Bu yüksek meziyyetleriyle herkes tarafından sevilirdi.
Bir gün Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz, Selmân (r.a.)'ın omu-zuna elini koyarak, eshâb-ı kirama hitaben: "Bunlardan öyle erler vardır ki, îmân, Süreyya yıldızında olsa, muhakkak ona ye-
ÂDÂB RtSÂLESt
183
tişirler ve bulurlar" buyurmuşlardır ve ayrıca, "Selmân'a doyasıya ilim verilmişdir" ve "Herkes Cennet'e âşık, Cennet de, Alî, Ammâr ve Selmân'a âşıktır" hadîs-i şerifleri meşhurdur.
Geceleri Resûlullah (s.a.s.)'le pek çok sohbet eylerdi. Haz-reti Ömer zamanındaMedâyin'de valilik yaptı ve o zaman dahî zühdî hayatını devam ettirdi. Bir hırkası, hem döşeği, hem de yorganı idi. Kendisini tanımayanlar, ona yüklerini taşıtırlar, ücret verirler almazdı. Yük taşırken vali olduğunu anladıkları zaman, kendisinden özür dilerler, yüklerini almak isterler fakat o dinlemez, gideceği yere kadar götürürdü. Çok kıymetli sözleri vardır. Bunlardan bir kaçı:
"Fazilet, hilmin kesretinde ilmin menfaatlisindedir."
"Kul, Hak'ka tam itaat ederse, Hak da onun isteğini muhakkak verir."
"Üzerinde Rabbinin, kendinin, ailenin, komşularının hakları vardır. Sâhiblerine vakit kaybetmeden haklarını vermelisin. Meşru olarak ye, iç, oruç tut, namaz kıl, uyu, hayat yoldaşın ile seviş" buyururdu.
Kasım İbni Muhammed
(Radıyallâhü anh) İrtihâli: 102 Kadid
Uzun boylu, esmer renkli, iki tarafı seyrekçe siyah sakallı ve siyah gözlü idi. Haşyetullâh'dan başı dâima bir tarafa eğik dururdu. Gözlerinin yaşı durmaz, akardı. İlmiyle âmil ve tahkîk ehliydi. Ebû Bekir (na.)'ın torunu idi. Fukahây-ı seb'adandı. Kibâr-ı tâbiîndendi. Sahâbe-i kiramdan birçok zevata yetişerek kendilerinden hadîs zabt etmiş ve kendileri de kibâr-ı tabiînden birçok zevata hadîs rivayet etmişlerdir.
Takva ve verâ'da dahî zamanının fendi idi. Valideleri (Yezîd-i Çerh'in kızı) olduğundan, İmâm-ı Zeyne'l-Abidîn (r.a.) ile teyzezade idiler.
184
TASAVVUF! AHLÂK II
Cafer Sâdık
(Radıyallâhü anh) İrtihâli: 148
Yüzünün rengi, beyazla pembe karışımı olup, çok güzel bir yüze sahibdi. Hazreti Alî (r.a.)'ın torunu idiler ve ona çok benzerlerdi. Başı büyükçe ve cismi nurluydu. İlmi, zühdü ve takvası yüksek ve hakîkat ehliydi. Fukahâ-yı seb'adandi. Cümle ulûma âşinâ, tarîkat, hakîkat ve ma'rifet içinde kemâl sahibiydi. Kavmine ve akrabalarına dâima birliği, karşılıklı sevgiyi ve saygıyı tavsiye eder ve "Gelin birbirimize biy'at edelim, doğru yola gidelim, din gününde şefaat küahm"derdi ve yine, "Muti', ucbe düşerse âsîdir. Âsî tevbe ederse mutî'dir. Tevbe ibâdetten ma-dûttur. Beş kimseden sakının: Yalancıdan, ahmakdan, câhilden, mürüvvetsizden ve fâsık'dan" buyururlardı.
Bâyezîd Bestâmî
(Kuddise sirruhû)
Doğumu: 136, İrtihâli: Bestâm 231
Boyu uzun ve bünyesi zayıfdı. Beyaz yüzlü, ak sakallı ve çukurca gözlü idi. Teni beyaz ve sakalı seyrekti. Ebû Bekir (r.a.)'e çok benzerdi. Ariflerin sultânı, muhakkıkların serdârıydı. Esrâr-ı Hakâyık ve dekâyık âlimleri içinde benzeri yoktu. Dâima kurb- ü
vuslat makamında idi. Ömrü boyunca 113 şeyhe hizmet etmiş olduğu tevâtüren bilinmektedir. Şöyle buyurmuşlardır:
"Rabbından bir şey dileyeceksen, üstün derecelisini dile. Sen de himmetini yüksek tut. Zîrâ Hak'kın dergâhı uludur. Az nesneye razı olursan yükselemez, olduğun makamda kalırsın!'
Menâkıbı arasında bir köpekle mükâlemesi meşhurdur. Bir gün rastladığı bir köpek haldiliyle, "Ey Bâyezîd, ezel ilminde bana it derisi giydirdiler. Bundan bana ne eksiklik geldi? Sana da Sultânü'l-Ârifîn hıl'atını giydirdiler, ondan da sana ne artıklık geldi?" demesi üzerine köpeğe hürmetle yol verdi.
ÂDÂB RİSALESİ
185
"Din: Halika şükr ve ta'zîm, mahlûka şefkat ve merhamettir" buyururlar. (Daha geniş bilgi için Tezkiretü'l-Evliyâ'ya bakınız.)
Ebü'l Hasan-ı Harkânî
(Kuddise sirruhû)
İrtihâli: 419 Harkân (Kars)
Uzun boylu, güler yüzlü, geniş alınlı, kumral renkli, büyükçe gözlüydü. Hazreti Ömer (r.a.)'e çok benzerdi. Zevcesinin hırçınlıklarına karşı çok sabırlıydı. O yüzden, "Evdeki arslana riâyetimizden dolayı, ormandaki arslanlar hizmetimize koyuldular" buyururlardı. Zamanının kutbu, devrinin gavsı -idiler. Hayâtında ve vefatından sonra da her anıldıkça mutlak te'sîri görülür ve himmeti erişirdi.
Buyururlardı ki, "Gönüllerin rûşeni, onda halk olmayandır. Amellerin rûşeni ve güzîdesi, onda mahlûk fikri olmayandır. Ni'metlerin atyebi (en iyisi), cehd (çalışma) ile hâsıl olandır. Arkadaşın hayırlısı, Hakkânî hizmetlerde sıhhatli, gayretli ve becerikli olandır."
Ebû Aliyyini'l Fâremedî
(Kuddise sirruhû) İrtihâli: 447 Tavs
Orta boylu, esmer renkli, çatık kaşlı, göz ve kirpikleri siyah, ağzı genişceydi. Mürîdlerine bir babadan daha şefkatli ve herkese karşı muhabbet ve saygısı fazlaydı. Horasan meşâyıhı-nın şeyhi ve zamanının gözdesiydi. Gençliğinde yorulmak bilmeden büyüklere hizmet eder ve herkesin başaramayacağı güç işlerin üstesinden gelir, bu suretle de büyük teveccühlere maz-har olurdu. Bir gün üstadının boy abdesti alacağını tahmin ederek, o bir şey istemeden ve kendisi de sormadan^ bir kova suyu kapısının önüne bırakıp çekilir. O anda hakîkaten bu kadar suya ihtiyacı olan üstadı, suyu memnuniyetle alır ve çıktıktan sonra, Ebû Alî'yi çağırarak: "Ey oğul, benim yetmiş senede ihraz etti-
186
TASAVVUF! AHLÂK II
ğim mertebeyi sen bir kova su ile kazandın. Allah senden razı olsun" der.
Yûsuf Hemedânî
(Kuddise sirruhû)
Doğumu: 441 (Hemedân), Vefatı: 535 (TeYu)
Vücudça zayıf ve küçükdü. Rengi buğday benizli, sakalı siyah, tek tük beyazı vardı. Zühd ve takvası îmâm-ı A'zam (k.s.) gibiydi. Teveccüh ettiği zaman, mükevvenâtı feyz-i ilâhî ile doldururdu. Bağdat'ta ilm-i fıkıh, hadîs ve tefsîr tahsil etmişlerdir. Mezhebi Hanefî'dir. Abdü'l-Kâdir Geylânî (k.s.) Hazretlerinin muhiblerinden müstefid ve müstefiz olmuşlardır. Bağdat, Isfahan, Irak, Horasan, Semerkand ve Buhâra'da ne kadar Pîrân varsa hepsinden feyz almışlardır. Kendileri de, sâhibü'1-kâl ve'l-hâl olan evliyâ-yı kâmilîndendi. Va'z ve nasîhat ederek halka feyz saçarlardı.
Abdülhâlık Gucdüvânî
(Kuddise sirruhû)
İrtihâli: Gucdüvân 575 (Buhara)
Uzun boylu, büyükçe başlı, çatık kaşlı, beyaz renkli ve güzel yüzlü idi. Göğsü ve omuzlan genişdi. Hocası Hızır Aleyhis-selâmdır. Ebeveyni Malatya'dan Buhâra'ya hicret etmişlerdir.
Kendileri İmâm-ı Mâlik neslindendir. Hâcegânm sır defteridir. Tarikat erbabının pîşvâsı, ilim ve ma'rifet sahihlerinin önderiydi. Kendisi henüz doğmadan babasına Hızır (a.s.), sâlih bir oğlu olacağını ve adının Abdü'l-Hâlık konmasını bildirmişdi. Sonra Hızır (a.s.) kendisine hem hoca hem arkadaş oldu.
Oğluna vasiyyetleri meşhurdur.
Nakşî tarîkinin binası olan, sekiz veya onbir esas vaz' et-mişdir. (Vukûf-ü zemânî, vukûf-ü adedî, vukûf-ü kalbî gibi.)
ÂDÂB RİSALESİ
187
Ârif-i Revgirî
(Kuddise sirruhû) İrtihâli: Rivger 715
Orta boylu, ay yüzlü, büyük gözlüydü. Kaşları hilâl gibi ince, rengi pembe beyaz karışımı bir çiçeği andırırdı. Mübarek vücud-larından misk ve amber kokuları yayılırdı. Türk velîlerinin etkı-yâsıydı. İlirn, hilim, zühd, takva, riyâzât, ibâdet ve sünnet-i se-niyyeye tam mütâbaat üzere idi. Yüz elli seneden fazla yaşadı. Senelerce Abdü'l-Hâlık Gucdüvânî (k.s.) Hazretlerinin hizmetlerinde bulundu. Evliyâullahın ulularındandır. İrtihâli sıralarında ser halîfesi Mahmûd-ü Fağnevî (k.s.)ye (alenî zikri) ta'lim buyurmuşlar ve bu hal öyle bir zevk ve şevk-ı ma'nevîye müncer olmuş ki, kendilerinden sonra sâdât-i kiram, mescidlerde topluca alenî zikir yaparak, cümlenin istifade ve istifâzesine imkân verilmiş ve zikir zevki halka duyurulmuştur.
Mahmûd-ü Fağnev!
(Kuddise sirruhû)
İrtihâli: Fağnev 717 (Buhara)
Orta boylu, güzel yüzlü, güzel burunlu, genişçe ağızlı, siyah sakallı ve beyaz renkliydi. Beyaz sarık sarardı. Cehrî zikre devam ederdi. Kerametleri saymakla bitmezdi. Maişetlerini tüccarlık ve dülgerlik yaparak te'min ederlerdi. Zamanında âlimler, Mahmûd-ü İncir Fağnevî'ye, mescidlerde neden toplu olarak cehrî zikir yaptıklarını sormuşlar da cevaben, "Gafiller uya-nalar, agâh olalar, tarîk-ı Hak'ka müteveccih bulunalar, istikâmet ile şerîata ve tarikata girerek tevbe ve inâbe eyleyeler ki, hakikate ereler. Zîrâ zikir, hayırların anahtarı, saadetlerin başlangıcıdır. Açıktan olsun ki halk rağbet etsin" buyururlardı. Ulemâ bu sözü tasdik ettiler ve yine buyururlardı ki, "Alenî zikir yapan bir kimseye müsellemdir ki, dili yalandan ve gıybetten, boğazı haram ve şüpheden, gözü hıyanetten, gönlü riya ve süm1 adan, kalbi mâsivâdan pâk ola!'
m
188
TASAVVUF! AHLÂK II
ÂDÂB RİSALESİ
Alî Râmitenî
(Kuddise sırruhû)
Doğuşu: Râmten, İrtihâli: Havârizm 721
Yüzü güzel, boyu mevzun, bütün a'zâları endâmiyla müte-nâsibdi. Çulhacıhk san'atıyla maîşetini temin ederdi. Dünyalığın her türlüsüne iltifat etmeyip, fakirliği dünya ni'metlerinin refahına tercih etmişti. Ülfeti, halkın avam tabakasıylaydı. Hallâc-ı Mansur (k.s.) hakkında, "Zamanımıza veya Abdü'1-Hâhk Guc-düvanî (k.s.) Hazretlerinin mürîdlerinden birine ulaşmış olsaydı, onu "Vahdet-i Vücûd" makamından uruç ettirir, kurtarırdı"
buyururlardı.
Nakşî meşâyıhının küberâsındandır. Hâcegân silsilesinde (azîzân) lakabıyla meşhurdur. Zikr-i kesîr, cehrî mi olmalı? su-aline"Müptedîler için cehrî, müntehîler için hafî" buyururlar- J di. Yüz otuz sene yaşadılar. *
Sözleri:
Hizmeti minnet bil, minneti hizmet bilme.
Kul Hak'ka âşık olursa, Hızır da kula âşık olur.
"Zikr-i hafî erbabı meşhur olursa, zikr-i cehrî yapıyor demektir." "Hâlet-i nezi'de, son nefeslerinizde birbirinize tevhîd tel-kîn ediniz" sözleri, "Cehrî zikir yapınız" olarak te'vîl edilmiştir. Zîrâ derviş her nefesini son nefes kabul etmeli ve insan daima hayır işlemeli de, "işlemedim" sanmahdır.
"Dilin dâima zikirle meşgul olması (zikr-i kesîr)dir, nazar-ı rahmettir. İki yerde çok dikkatli olun: Biri yemek yerken, biri de söz söylerken. Bu, tâlibler için bir gönüle girmenin en kısa yoludur. Hiç günah işlememiş bir dille (lhlâsh bir tevbeden sonra) duâ edin ki red olmasın." Dostun dosta duası böyledir.
Muhammed Baba Es Semmâsî
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: Semmâs 755
Boyu orta, yüzü güleç, rengi esmerdi. Nûr-u sübhânîye maz-
189
har olduğu yüzünden belliydi. Şâh Emîr Külâl'ı, erler meydanında bir nazarla ma'nevî hizmetine almış ve Şâh Nakşibend henüz ana rahmindeyken (Kasr-ı ârifânîyi işaret ederek, "Bu beldeden bir er kokusu geliyor" buyurmuşdur.
Vaktaki, Bahâeddin Nakşibend (k.s.) doğdular. Baba Semmâsî (k.s.) Hazretleri oradan geçerken, "Koku ziyadeleşdi. Pişvây-1 tarîkat meydana geldi" diyerek Emîr Külâl (k.s.) Hazretlerine hitaben: "Yâ Emîr Külâl, bunun terbiyesi sana aittir. Zinhar kusur etmeyesin" buyurmuşlardır ve hakikaten de öyle oldu. Bahçesinin ağaçlarını kendisi budardı. Bazen o esnada (hâl) galebe eder, bıçak elinden düşerdi.
Dört büyük halîfesi vardı. Bunlardan Bahâeddin Nakşibend (k.s) evlenme çağına geldiğinde, Baba Semmâsî (k.s.) Hazretlerinin ziyaretine giderken kalbinden tazarru' eder ve şöyle niyazda bulunur: "İlâhî, bana, belâ ve mihnetlere sabır ve tahammül ve takat ihsan et" diyerek huzura vardığında, vehleten: "Ey oğul, duada nzây-ı İlâhîyi istemelidir.Belâ talebinde bulunmak küstahlıktır. Belâyı Hak gönderirse, sevdiğine tahammülünü de ihsan eder" buyururlar.
Emîr Külâl
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: Sühar 772
Boyu uzun, kollan geniş ve uzunca idi. Kaşları çatık, rengi esmer, sakalının pek az beyazı vardı. Çok mütevazı ve mahvi-yetkârdı. t'tirâz ve inâd bilmezdi. Gençliğinde pehlivandı. Şerî-at, tarîkat ve ma'rifeti nefsinde cem'etmişdi. San'atı çömlekçiydi. Ana rahmindeyken, anası şüpheli bir lokma yediği zaman deprenerek îkâz edermiş. Dört oğlu ve dört halîfesi vardı. Oğullarından her birinibirhalîfesinin yanına hizmet ve terbiyeye ver mişdi ve hakikaten dördü de pek güzel yetişdiler.
Bunlardan Emîr Burhân'ı, Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretlerinin yanma verirken, "İşte sana taze bir delikanlı, bunu kendi yetiştiğin gibi yetiştir ve hakikatlere eriştir ki, senin bu işde rü-sûhunu göreyim" buyurdular. Hakîkaten de öyle oldu. Emîr Bur-
190
TASAVVUF! AHLÂK II
hân hakkında, " Bu oğlum hakikatte burhanımız, tarîkatte hüccetimiz'dir" iltifatına mazhar kılmışlardır.
Şâh Nakşibend (k.s.) yetiştiğinde "Oğlum Behâeddîn, göğsümde ne varsa sana aktardım, tsti'dâdın yüksektir. Var ulu kişi ara, me'zûnsun." buyurdular.
Mehmed Behâeddîn Nakşibend
(Kuddise sırruhû)
Doğumu: Kasr-ı Ârifân 718, Vefatı: Kasr-ı Ârifân 791
Uzunca boylu, buğday benizli, büyükçe sakallı, güler yüzlüydü. Boynu nur gibi parlar, herkesi istikâmete zorlar ve cümlenin irşadını kollardı. Zahiren halk, bâtınen Hak ileydi. Mü-rîdlerine âid hüccet almışdı. Neseben Seyyid idi. Buhâra'ya yakın (Kasr-ı Ârifân)da dünyaya gelmiştir.
Yetişdiğinde, Abdülhâhk Gücdüvânî'nin ruhâniyetinden çok istifâde ve istifâza etmişdir. "İsti'dâdını tahrik edesin. Şerîatten bir an ayrılmayasın. İstikâmette sehât, sünnetlere mütâbeat edesin!" emrini ma'nen Abdülhâhk Gücdüvânî (k.s.) Hazretlerinden almıştır.
Yaralı hayvanlara, sokakların temizlenmesine bizzat hizmet eder ve her fırsatta irşâd vazifesini de ihmal etmezdi.
Alâeddîn Attâr
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: 802
Orta boylu, güler yüzlü, esmer renkliydi. Büyükçe sakalı vardı. Dâima huzû' ve huşu' üzere bulunurdu. Aslen Buhâra'lıdır. Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretlerinin biricik damadıydı. Babası zengin olmasına rağmen kendileri fakre meyyaldi. Feraset, dirayet ve hizmeti yüksekdi. Gençliğinde kuru hasır üstünde tahsil-i ilm-i zahir eyledi. O haldeki, ihlâs ve temizliğinden dolayı, Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri biricik kızlarını teklif eyledi ve, "Allah rızkınızı verir. Siz birbirinize müyesser ve mukaddersiniz" buyurdular. Nikâhlarını kendi mübarek elleriyle kıydılar. Bu mü-teyemmin birleşmeden dört evlâd meydana geldi.
i
ÂDÂB RİSALESİ
191
Şâh Nakşibend (k.s.) hayatlarında bütün talebe ve mürîd-lerinin terbiyesini Hoca Alâeddin Attâr'a havale buyurmuşlardı ve "Alâeddin bizim yükümüzü hayli hafifletmiştir" buyururlardı. Sohbetleri te'sirli, terbiyeleri yetiştiriciydi.
Yâkûb-u Çerhî
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: 851
Boyu orta, rengi beyaz, yüzü güzeldi. Sakalının etrafı seyrek ve beyazdı. Mübarek alnında beni vardı. Zahir ve bâtın ilimlerinde âlim idi. Sûrî ve ma'nevî (Rumuz)u cem' etmişdi. Aslen Gazne'nin (Çarh) karyesindendir.
Kendilerine, tarîkate kabul için istihare tavsiye edildiğinde, geceyi, acaba kabul edilmezsem ne yaparım? diye korku içinde uykusuz geçirmişdir ve sabahleyin, bizzat Hoca Hazretleri, "Kabul olundun" buyurmasıyla hakikat ehli yoluna girmiştir. Alâeddin Attâr'ın terbiyesinde yetişti.
Ubeydullah-ı Ahrâr
(Kuddise sırruhû)
Doğumu: Dağıstan 806, Vefatı: Semerkand 895
Uzun boylu, esmer renkli, güler yüzlü, sakalı büyük ve beyazdı. Nurlu yüzünü gören duâ ve sena ederdi. Mürîdlerini bir baba şefkatiyle sever, saadete gark ederdi. Zahirî ve bâtınî ilimlerle mücehhezdi. Herkes tarafından sevilmesine ve aranmasına güzel ve samîmî sözleri birer hüccettir. Neseben Hazret-i Ömer (r.a.)e mensuptu.
Taşkentte zirâatle meşguldü. Sayısız geliri vardı. İkbalde külfeti kaldırmıştı. "Yâr çün yanındadır; beyhude feryâd eyleme" derdi.
Doğduğunda, valideleri nifâs halinde iken sütünü emme-mişdir. Tafîkat büyüklerinin birçoklarının sohbetleriyle müşerref olmuştur. Alâeddin Attâr'ın ruhâniyyetinden istifâze etmişdir. Aşağıdaki beyit onundur:
"Âdemi bir görmedir bâkfsi post,
Görmek odurkim göre dîdâr dost."
192
TASAVVUF! AHLÂK II
buyururlardı ve "Çok açlık, çok uykusuzluk, dimağı yorar. Ha-kîkatlare ve incelikleri idrakden alıkor. Riyâzat ehlinin keşfinde hatâ vâkî olur. Ferah ve sürür bünyeye kuvvet verir. Uyku dimağı hatâdan korur" buyururlardı.
Muhammed Zâhid Parsa
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: Medine 822
Zayıf cüsseli, beyaz tenli, güler yüzlü, seyrek sakallıydı. İlim, takva ve verâ'da zamanının fendiydi. Hâl ve hareketleri, kelâm-ı kibarları hâcegâmn indinde hüccet ve burhan idi. Edebinden, üstâzı Şâh Nakşibend (k.s.)in kapısında beklediğinden "Parsa (Derviş)" denilmiştir. \
Üstâzı, "Neyim varsa hepsini aldın. Fakat zuhurun ancak üfûlümüzden sonradır ve bizim vücûdumuzdan murâd Muham-med'in zuhurudur" buyururlardı.
Muhammed Parsa, sıcak bir yaz gününde havuza ayaklarını sarkıtıp vecde geldiğinde, üstâzı Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretlerinin suya dalıp, yüzünü Parsâ'nın ayakları altına koyarak, "Yâ Rab, bu ayaklar hürmetine bu yüzü yakma" diye duâ ettiği meşhurdur.
Derviş Muhammed
(Kuddise sırruhû) İrtihâli: Eseferad 970
Orta boylu, güler yüzlü, buğday benizli, beyaz sakallıydı. Mükemmel bir tenâsüb-ü a'zâya sahibdi. Zahir ve bâtın ilimlerine vâkıfdı. Sûrî ve ma'nevî cezbe, istiğrak, zevk ve şevk ile mev-sufdu. Sehâ ve atâ ile ma'rûf, kâmil ve mükemmil bir şeyhdi. Mürîdleri terbiye ve irşâdda hârik'ul-âde bir melekeye ve kuvve-kudsiyeye sahibdi. İntisâbdan evvel, onbeş sene kadar zühd ve riyazetle, tecdîd ve tefrîdde bulunarak, aç ve uykusuz, harabelerde zikir ve fikir ile meşgul olmuşlardır. Bir gün açlığın şiddetinden çaresiz kalınca, yüzünü semâya kaldırdı. Derhal Hızır aley-hisselâm geldi. "Eğer sabır ve kanâat istiyorsan Muhammed Zâhid (k.s.) Hazretlerinin hizmetine koş. O, sana sabır ve kanâati
ÂDÂB RİSALESİ
193
ta'lim ederî' buyurdu. O da gitti teslim oldu. Sultânlar serisine katıldı.
Hâcegi Emkenekî
(Kuddise sirruhû)
Doğuşu: Emkenek Semerkand 918
Vefatı: Emkenek 1008
Rengi esmer, yüzü nur ile münevverdi. Sakalı azdı. Deniz gibi feyze mâlikdi.Derviş Muhammed (k.s.)Hazretlerininhemha-lîfesi hem de oğluydu. Âbid, zâhid ve hârik'ul-âde kerâmâta sahibdi. Sırrını gizler, kendini dinlerdi. Zahir ve bâtın ilimlerini ve terbiyesini babasından aldı. Kendini ve ahvalini insanların gözlerinden setr eder, kendini bilmeğe çalışırdı. Gayet intizamper-verdi. İrtihâllerinden biraz evvel, halîfeleri Hoca Muhammed Bâ-kî'ye vasiyyetlerini mektubla bildirmişlerdir.
Muhammed Bakî
(Kuddise sirruhû)
Doğuşu: Kabil 973 Vefatı: Delhi 1013
Orta boylu, pembe renkli, az sakallıydı. Sakalının bazı yerleri beyaz, çoğu siyahdı. Her zaman uzlet ve riyâzâtı ihtiyar ederdi. Semerkand'a Kabil'den gelmişdir. Az yer, az uyur, az konuşurdu. Her gece iki defa Kur'ân'ı hatm ederdi. Sonra teheccüd kılar, tulû-ü fecre kadar yirmibir Yâsîn-i şerif okurlardı. Güneş doğunca, "Yâ Rab, geceler niçin böyle sür'atli geçiyor?" diye sızlanırdı. Zamanının ekâbir-i ulemâsındandır. Zahir ve bâtın ilimlerinde kemâlat sahibiydi. Cezbe ve aşk-ı İlâhîsi gâlibdi. Şâh Nakşibend (k.s.)in rûhâniyyetinden istifâde ederdi. Kırk yaşında irtihal etti. Oğluna, "Aynada kendine bak" derdi.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk Serhendî
(Kuddise sirruhû)
Doğumu: Serhend 971 Vefâtı:Hind 1034
Uzun boylu, buğday benizli, güler yüzlü, kırmızıca gözlü ve siyah sakallıydı. Zahirî ve bâtını ilimlerde hârik'ul-âde bir vu-
194
TASAVVUF! AHLÂK II
kûfa sahibidi. Bu yüzden Müceddid-i elf-i sânî unvanına müstahak kılınmıştır. Zamanındaki ve kendinden sonraki devirlerde, ulemâ ve meşâyıhın emîr-i âdili ve ehl-i hakikatin muktedâsı idi. Nakşiye, Kâdiriye, Ceştiye Sühreverdiye, Şetâriye, Bedâriye, Kübreviye tarîklerinin imamıydı. Üstâzı Muhammed Bakî (k.s.) imâm-ı Rabbânî'nin meclis, sohbet ve teveccühlerine devam ve istifade ederlerdi.
Peygamber-i Zîşân (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, onun bin senesi başında geleceğine işaret buyurmuşlardır. Kendine tevessül edeceklerin mağfiret olunacağı tebşirâtını ma'nen almışdı. Mektûbâtı meşhurdur. Neseben Hazret-i Ömer (r.a.) neslindendir.
Urvetü'I Vüskâ Muhammed Ma'sum
(Kuddise sirruhû)
Doğumu: Serhend 1009 Vefatı: Serhend 1080
Uzun boylu, buğday benizli, güler yüzlüydü, Gözünde biraz kırmızılık vardı. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretlerinin hem halîfesi hem ortanca oğludur. Babasına çok benzerdi. Havf ve haşyeti gâlibdi. Daimî bir huzura mâlikdi. On altı yaşında ilim tahsilini ikmâl etmişdi. Riyaziyede üstâddı. Pederleri hayatta iken mürîdlerin terbiyesini ona havale etmişti. Yüzbinden fazla (Velî) yetişdirmişdir. Müntesibleri Hind, Arab, Acem olarak he-sabsızdı.
Zamanının kutbu, devrinin mürşidiydi. Meşreb-i Muhammedi üzere idi. Pederleri irtihâlinden evvel ona, câhillerden sakınmasını tavsiye buyurmuşlardı. O da bu tavsiyeye tamamen riâyet etmişdir.
Şeyh Seyfüddîn
(Kuddise sirruhû) trtihâli: 1098
Boyu uzunca, rengi esmer, gözleri büyükçe, sakalının iki tarafı seyrek ve güler yüzlüydü. Zahir ve bâtın ilimlerini cami', zühd, takva ve sünnete ittibâ' hususunda eşsizdi. Küffâr, füccâr ve füs-sâkdan onu her kim görse, tevbe eder, hidâyetle müşerref olurdu. Dâima varidata hazır otururlar ve hayran hayran bakarlar-
ÂDÂB RİSALESİ
195
di. (Ney ve semâa) dayanamazlardı. Hele o sırada tsm-i celâl işitti mi, cezbeden kuşlar gibi çırpınırlardı. Kesret-i tena'ume ehemmiyet verirlerdi. "Az yemek, vücuda meşakkat vermek, hârik'ül-âde hallerin zuhurunu icabettirir, biz bunları işten saymayız" buyururlardı.
"Tarikatımız, devâm-ı vukûf-ü kalbî ve sohbet-i şeyh üzerine müessesdir."buyururlar, riyâzâtı ve vücûda meşakkati men' ederlerdi. "Bize havârık-ı âdât değil, devâm-ı zikir ve teveccüh-ü
Hallah, ittibâ-i sünnet ve kesret-i envâr ve berekât lâzımdır" buyururlardı.
Seyyid Nur Muhammed Bedvânî
(Kuddise sirruhû)
İrtihâli: 1135
Boyu orta, rengi esmer, kaşları çatık, sakalı seyrek ve yüzünde nûr alâmeti vardı. Huzû' ve huşûundan dolayı dâima gözleri yaşlıydı.
Mantık, maânî, hadîs, tefsir ilimlerinde asrının yegânesi, hakikat ve ma'rifetde ise, zamanının bir tanesiydi. Müşâhedet-i Cemâl-i Ahadiyyet ile onbeş sene mest ve medhûş kalmışlardır. Verâ' ve ittibâ-ı sünnette kemâl derecesindeydi. Ekmeğini kendi yapar ve kuru olarak yerdi. Dünyaperestlerden ve ehl-i kasvetten ifrâd derecede ictinâb ederdi. Çok kuvvetli tasarruf âta sa-hibdi. Murakabenin çokluğundan beli iki kat olurdu. Mürîdle-rine ve suâl soranlara gönülden cevab verirdi.
Habîbullah Mazhar Cân Şemsüddîn
(Kuddise sirruhû) Doğumu: 1111, İrtihâli:1195
Heybet, mehabet ve celâl sahibiydi. Buğday benizli, güler yüzlü ve sakalı siyahdı. Dört ricalden biriydi. Muhammed Hanefî (r.a.) neslinden Seyyid idi. Büyükbaba ve anaları (Velî) idi. Büyük anaları cemâdâtın teşbihini zahir kulağıyla işitirdi. Nakşiye, Kâdiriye, Müceddidiye, Çeştiye ve Sühreverdiye tarîkların-dan dahî icazetliydi. Onsekiz yaşında Muhammed Bedvânî (k.s.)
196
TASAVVUF! AHLÂK II
Hazretlerine intisâb etti. Dört sene sohbetlerinde bulunarak hırkayı giydi. Keşf ve tasarrufu zahirdi. Hanımlarla görüşmezdi. Gâibden teveccüh ederdi. Âsârı da derhal görülürdü. İmtihan kasdıyla gelenlere de türlü iç dersleri verirdi. Bir Cum'a namazından sonra Fatiha okuyup, Allah Allah diyerek irtihal ettiler.
Alî Dehlevî Şâh Abdullah
(Kuddise sirruhû)
Doğumu: Pencab; Delhi 1158
Vefatı: Delhi 1240
Boyu orta, rengi esmer, sakalı seyrekçe, yüzü güleç ve nurluydu. Zamanının allâmesiydi. Nesebleri Hazret-i Alî (k.v.)ye varır, seyyid idi. Yirmi iki yaşında Cân Cânân (k.s.)a mazhar oldu ve o mübareğin, "Oğlum, burası tuzsuz taş yalamak gibidir. Zevk ve şevk istersen başka yere başvur" buyurması üzerine, Alî Dehlevî, "Benim için de makbul ve merğûb olan, tuzsuz taş yalamaktır" cevabını verince, üstâzı, tarîk-ı nakşiye âdabını talîm buyurdular. Onbeş sene sohbetleriyle müşerref olduktan sonra dört tarîkden icazet almışlardır.
Mumaileyh, tarîk-ı nakşî, dört mes'eleden ibarettir buyururlardır. Bunlar: Defi havâtır, devâm-ı huzur, cezebât ve vâri-dât'dır. Âşık tâliblerin bâtınlarına tasarruf eylerdi. Binlerce mü-rîdânı bir lâhzada feyz ve berekât-ı sübhâniyye ile cezebât ve vâ-ridâtı İlâhiye'ye vâsıl eylemişlerdir.
Mevlânâ Hâlid Ziyâeddîn-i Bağdadî
(Kuddise sirruhû) İrtihâli: Şam 1242
Boyu uzun, cüssesi büyük, rengi beyaz ve pembe karışımı, gözleri iri ve siyah, burunlarının ortası yüce, dişleri seyrek, yüzü nurlu ve güleçdi. Sakalı siyah ve büyükçe, göğsü geniş, kolları uzuncaydı. Vekâr ve mehabeti görenleri hemen hürmete sev-kederdi. Zamanının allâmesiydi.
Hadîs, fıkıh, mantık, mutavvel, kelâm ve hikmet gibi ulûm-u âliyeye, usûl-ü hendese, ilm-i hey'et ve diğer fünûn-u zahire ve
ÂDÂB RİSALESİ
197
ulûm-u nâfiaya vâkıfdı. Erbâb-ı kulûb, sohbetine can atardı. Nakşiye, Kâdiriye, Sühreverdiye, Çeştiye, Kübreviye Tarîklerinden icazetli mürşiddi ve müceddiddi.
Çok hadîs okurdu. Binlerce adam yetiştirdi. Divânı ve te'lifâtı meşhurdur. Hazret-i Osman (r.a.) neslinden Hasan ibni Ahmed'in oğludur. Nesebi; veliyyü'l-kâmil pîr Mikâîldir. Halk arasında alt» parmak denilmekle ma'rûftur. Âlimü'l allâme şeyh Hâlid (k.s.) zahirî ve bâtınî bütün ilimlerde yed-i tûlâ sahibidir. Sarf, nahiv, fıkıh, mantık, hendese, hadîs ve tasavvufa derin nüfuz ve bilgileri vardır. Kendileri ehl-i sükûtdur.
Validelerinin nesebleri, veliyyü'l-kâmil Fâtımîdir. Kürtler-ce pîr Hızır denmekle ma'rufdur. Tevellüdü takriben 1190'dır. Baban sancağımn Karabağ kasabasında doğmuştur. Süleymaniye'ye beş mil mesafededir. Bu kasabada büyümüş ve Kur'ân-ı kerîm sarf, nahiv okumuş, henüz âkil, baliğ olmadan, nesirde, nazımda akranına kat kat faik olmuşdur. Daha gençliğinde zühde, açlığa ve tecrîde kendini alıştırmış, sonra ulûm-ü nâfiayı tahsil için uzak memleketlere gidip, okudukdan sonra memleketi civarında, âlim ve âmil ve ahlâk-ı hamîdeye mâlik şeyh Abdülkerîm Ber-zencî (k.s.) den ve âlim-i muhakkik Salih ve Molla İbrahim-i Beyân ve Şeyh Abdürrahîm-i Berzencî'den ilim tahsil etmişdir. Daha sonra Süleymaniye'ye dönerek orada Mutavvel, hikmet okumuş bilâhare Bağdad'a gitmiş, orada da, ilm-i usûlden muhtasar mün-tehâ'yı okumuş, sonra memleketine avdetle meydân-ı tahakkukda cümlesini sebkat etmiştir.
Müşkül ve suûbetli ibarelerden her ne sorulsa derhal cevap verir bir kuvve-i hafızaya ve hâriku'1-âde zekâya mâlikdi. Normalin üstündeki ilmiyle iştihar edip, şöhreti bütün aktâr-ı arza yayıldı. Bazı medrese müderrisliği teklif edilmişse de, zühdünden nâşî: "Ben bu makama ehil değilim" diyerek kabul etmedi.
Bilâhare Sündüc taraflarına giderek, hesap, hendese, usturlab-ı felekiyeyi, Sündü^de âlim müdekkik ve her derdin şifâsı, o zatın işaretinde olan Şeyh Muhammed Kâsım-ı Siindü-cî'den ikmâl-i ilim ederek vatanına dönmüştür. Süleymaniye'deki âlim şeyh-ı muhterem Abdülkerîm 1213 taundan vefat edince,
198
TASAVVUF! AHLÂK II
ÂDÂB RİSALESİ
199
onun medresesine müderris olarak tâliblere neşr-i ulûma başladı.
Dünyaya ve ehline meyil vermeyip, ibâdetini Cenâb-ı Hak'ka hasr etti. Hak yolunda tebliğ-i ahkâmda, lâimin levminden korkmazdı. Sözleri te'sirli, sîreti makbul ve mahmûd idi. Her husus-da azimetle amel eder, akranı kendisine hased ederlerdi. Fakr, kanâat, sabır ile muttasıf ve azîz idi. Bütün vaktini istiğrak halinde îfâya ve tâata hasr etmişdi.
1220'de Beytullahi'l-Harâm'a haccm şevki cezb etti ve hayrü'l-enâm aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimizin Ravza-i münevve-resini ziyaret muhabbeti düştü. Bütün alâkalardan sıyrılarak Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.s.)'in yoluna muhaceretle Musul, Diyarbakır, Reha, Şam, Halep, Hicaz'a azimet etti. Mezkûr beldelerde meşhur muhaddisînden Şeyh Muhammed Küzberîye uğrayak sohbetde bulundular. O zâttan hadîs dinledi ve hadîs aldı. O zât Mevlânâ Hâlid'i (k.s.) kendine yakın kıldı ve onun husûsî tilmî-zi şeyh Mustafa Kürdî'den, şeyhine inâbeten Kâdirî'den icazet aldı.
Mevlânâ Hâlid (k.s.) Medîne-i Münevvere'ye vâsıl olunca, Resûlullâh (s.a.s.)'i bir kaside ile farisî olarak belîğ bir methiye ile övdü. Orada huccâcın kaldığı kadar kaldı. Mescid-i Nebevinin devamlı bir güvencini gibiydi.
Mevlânâ (k.s.) buyurdu ki: Medîne-i Münevvere'de nasihati ile teberrük etmek için sâlihlerden bir kimse aradım. Gördüm ki, bir adam abdest alıyordu. Fakat evvelâ ayağını, sonra kolunu yıkadı ve daha sonra yüzünü yıkadı. Kalbime, "Bu adam abdest almasını bilmiyor" diye geldi. O anda bana doğru döndü ve sert sert bana bakdı, dedi ki: "Mekke'ye varınca böyle şeylere karışma!" Büyük adam olduğunu hemen anladım. Özür diledim ve sordum; Yemenliymiş. Bir câhilin bir âlimden isteyeceği nasihati istedim. Birçok nasihat ettikten sonra buyurdu ki: "Mekke'de zahir şeriata muhalif bir kimsenin hareketini görürsen inkâra tasaddû etme!'
Vaktaki Harem-i Şerife vardım ve o zatın ettiği nasihat ile amel etmeği tasarladım. Bir deve kurban etmenin sevabını almak için erkenden Harem-i Şerife vardım. Kâbe-i Şerîfe karşı oturdum. Delâil okumaya başladım. Karşımda siyah sakallı avam
kıyafetinde Beytullah'a arkasını dönmüş, aramızda hâil olmayarak bana yüzünü çevirmiş bir adam gördüm. İçimden dedim ki: "Şu adamın terbiyesizliğine bak!' Hemen bana dedi ki: "Mümine hürmet Kâ'beye hürmetten indallah büyükdür. Neden benim arkamı Kâbeye dönüp de sana teveccüh ettiğime itiraz ediyorsun? Sana Medine'de söylenen sözü ne çabuk unuttun?" dedi. Ben o zatın evliyâullahdan olduğuna şüphe etmedim, Halk-dan bu gibi tavırla kendini gizlemiştir, diye eline kapandım. Kusurumun afvını rica ettim, beni Hak'ka irşâd etmesini istedim. Buyurdu ki:
"Senin fütuhatın bu diyarda değildir1.' Ayağını kaldırdı, "Delhi'ye bak" dedi. Baktım, o anda Delhi'yi ayan beyân gördüm. Şu anda hâlâ gözümün önünden gitmedi. Yine buyurdu ki, "Senin fütûhun, arzın o kutrundadır. Sana oradan işaret gelir" dedi. Haremeyn'de beni maksûduma irşâd eden bir zâtın tahsilinden me'yûs oldum. Menâsik-i Haccı ifâ ettikden sonra Şam-ı şerîfe döndüm. Şam'a bu ikinci gelişimde buluşduğum ulemâ ile sohbetimizden, onların kalblerinde muhabbet uyandı!'
Bundan sonra vatana avdet edip zühdünü artırmış, evvelki seyyiâtını da hasenat etmişdir. Bir gün, Abdullah Dehlevî (k.s.) Hazretlerinin dervişlerinden bir Hindli geldi. Mevlânâ (k.s.) ile görüşdü ve tendi şeyhinin nakşî tarikatından ve ahlâk-ı Muhammedi ile mütehallık, hakikat ilmine âlim ve âmil bir mürşid-i kâmil olduğunu, Cihânâbâd'a gidip onun hizmetine sülük ederse muradına nail olacağını söyledi. Bu Hindlinin sözleri kalbinde nakş oldu ve gitmeğe karar verdi. Tedrisât vazifesini terk etti. Beyaz develerle ıssız sahrayı tay' ederek Tahrân'a vardı. Orada İsmâîl Kâşî isminde bir müctehidle tanışarak uzun mübâhase-lerden sonra İsmâîl Kâşî'yi mebhût etmişdir.
Sonra Bestam'a gitti. İmâm-ı tarikat Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretlerini ziyaret etmiş ve bir Fârisî manzume ile medh etmişdir. Harkan, Semman ve Nişabur'a uğramış oralardaki evliyâul-lahı ziyaret etmişdir.
Oradan (Tavs)a varmış, orada bulunan Seyyid Celîli'l Menus, İmâm Alî Rızâ'yı ziyaret etmiştir. O beldede bid'atler çok olduğundan, durmadan yoluna devam etmişdir. Oradan Herat'a
200
TASAVVUF! AHLÂK II
varıp ulemâsıyla sohbet, mübâhase ve muhavere etmi&dir. Ef-gan ulemâsı Hâlid-i Bağdadî (k.s.)yi, sahili olmayan bir denize teşbih etmişler ve cümlesi fazlını i'tirâf etmişlerdir.
Oradan vedâından, birkaç mil gittikden sonra, acâib haller görmeye başladı. Yol esnasında Kandehar, Kabil ve Dârü'l-ilim'de müşavere ettiler.Bu beldeler ulemâsı da, mumaileyhi korkunç bir sel ve şiddetli fırtına gibi tavsîf ettiler. Oradan Lahor'a ve daha başka bir kasabaya vardılar. Orada âlim-i tahrîr, veliyy-i kebîr şeyh Muammer Senâullah en-Nakşıbendî'nin yanına varıp, ondan dua ve imdâd istediler. Mevlânâ (k.s.) buyurur ki: "O gece vakıamda yüzüme mübarek dişlerini geçirdi ve beni çekmeğe başladı. Fakat ben çekilmedim. Sabah olunca huzuruna vardım. Ben rü'yamı söylemeden dedi ki: "Sir alâ bereketillâhi teâlâ ilâ hizmet-i ahînâ ve seyyidinâ eş-şeyh Abdullah"; O'nu işaret ederek, "Senin fütûhun ve maksûdun şeyhinin yanındadır. Oradan vesîka alınır ve ahidler dahî oradandır" dedi.
Ben anladım ki, şeyhimin kuvvetli câzibe-i himmeti beni kendine çekmişdir. O kasabadan da ayrılarak Cihânâbâd ismiyle ma1 rûf (Delhi)ye gittim. Delhi'ye tam bir senede varabildim. Kırk konak kala nefâhat ve işârâtı gelmeğe başlamışdı. Ben varmadan havassı eshâbma benim geleceğimi haber vermiş!'
Şeyhma kavuşduğu zaman, Mevlânâ (k.s.) bir Arapça ka-sîde ile şeyhini medh ve himmetini taleb ve Cenâb-ı Hak'dan kabulünü rica ile, matlûbuna vâsıl olduğu için Hâlık-ı zü'1-Celâle hamd ve senada bulunmuşdur.
Delhi'ye varıp şeyhine kavuştuktan sonra, havâyic-i seferi-yesinden artan her nesi varsa hepsini müstahaklarına dağıttı. Ondan sonra Hind diyarı meşâyıhının şeyhi, tarîkler kutbu, hakikatler ma'deni, kâmil ve mükemmil şeyh Abdullah Dehlevî (k.s)den ahz-i feyz etmişdir. Orada telkîn olunan zikir ve mücâ-hede ile beraber, bir zaviyenin hizmetiyle de meşgul olmuş, beş ay içinde ehl-i huzur ve müşahede sahibi olmuşdur. "O, Allah in ihsanıdır; onu dilediği kimselere verir" (2/63) ve "Allah çok
(2/63) Bakara Sûresi, âyet: 247
ÂDÂB RİSALESİ
201
büyük ihsan sâhibidir.'72/64J
Cenâb-ı Hak'kın bazı sevgili kullarına bahş ve ihsan ettiği bu devlet için, kulun iftihara hakkı yoktur. Hâlık-ı zü'1-Celâl istediğini bir lâhzada vâsıl-ı gaye kılar; bazılarını da birkaç senede. Nitekim, Minhâcü'l-Âbidîn'de, Abdullah Dehlevî Hazretleri (k.s.) eshâbına mübarek elleriyle yazdıkları mektubunda, Mevlânâ Hâlid (k.s.) Hazretlerinin, evliya indinde meşhur olan (Fena ve Bekâyı-etemmeyn) ile nâil-i meram olduğunu beyân buyurmuşlardır.
Bir sene şeyhine hizmet ettikdeh sonra müsterşidini irşâd ve sâlikini terbiye için, vatanına avdet etmek üzere izin çıkdı. Şeyhi, Abdullah Dehlevî (k.s.), Mevlânâ Hâlid Hazretlerini dört mil mesafeye karar teşyi' ettiler. Elli gün süren kara ve deniz yolculuğundan sonra memleketine vâsıl oldular. Fakat yol esnasında yiyip içmeyi terk edip, yalnız zikir ve ibâdetle gıdâlandılar. Avdetinde Şirâz ve Isfahan taraflarında da irşâd kasdıyla va'z ve nasihatte bulunduysa da, Rafızî ulemâsı çekemediler. Karşılıklı münazaraya girişdiler ve neticede âciz kaldıkları için mumaileyhi katle tasaddî ettilerse de bir şey yapamadılar. Hattâ keskin kılıçlarını sıyırarak üstüne yürüdülerse de muvaffak olamadılar ve geri dönüp kaçtılar.
Ondan sonra Hemedâna (Sündüc)e geldi 1226'da Süleymâ-niye'ye vâsıl oldular. Vatanının ileri gelenleri, ikram, i'zâzla karşıladılar. Şeyhinin işaretiyle o sene (Zor) beldesine gitti. Evliyayı ziyaretten sonra, Gavs-i a'zam Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Hazretlerinin zaviyesine indiler. Orada halkı ahkâm, esas üzere irşâd etmeğe başladı. Beş ay bu hizmete devamdan sonra tekrar vatanına avdet ettiler. Fakat memlekette muasırları hased ede-jek adavet ve iftira ile hücum etmeğe başladılar. Onların yaptıkları çok çirkin iftiralara karşı hüsn-ü muamele ile dua ederdi. Süleymâniye'de ikinci defa olarak 1228'de münkirler, iftiranın büyüğünü ele alan ehl-i garaz, Cenâb-ı Hak'kın şiddetli ikâ-bından dahî korkmadan, Bağdâd valisi, Safd Paşa'ya içerisi kü-
(2/64)
202
TASAVVUFÎ AHLÂK II
für ve dalâlet ile dolu bir mektubu mühürleyip gönderdiler. Bununla Mevlânâ (k.s.)nın Bağdad'dan çıkarılmasını istediler.
Bağdat valisi, mektubu sabık müftülerden Mehmed Emîn Efendiye gönderdi. Bu arada Bağdat ulemâsı da idâre-i maslahat için, Mevlânâ Hâlid Hazretlerine: "Siz yine eski vatanınıza teşrîf edin" diye tavsiyede bulundular. Bunun üzerine tekrar vatana döndüler. Bu seyahatte, Kerkük, Erbil, Musul, Amâdiye, Ayıntab (Antep), Halep, Şam, Medîne-i Münevvere, Mekke4 Mü-kerreme ve Bağdat halkı çok istifâde ettiler. Mumaileyh (k.s.) Hazretleri gayet cömert, ahlâkı hamîde sahibi, ezaya mütehammil, lisânı belîğ ve tatlı idi. Allah yolunda kendini levm edenlerin levminden sakınmaz, azîmet ile amel eder, eytâm ve erâmili korur, kendi yemeğini yer, kimseden taam kabul etmezdiler.
Makâmât-ı Harîrî üzerine te'lifi varsa da tekmil olmamış-dır. Cibril'in hadîsi üzerine şerhi vardır ki, orada akâid-i İslâm'ı cem' etmiştir. Farsça yazılmıştır. Esasen ekseri eserleri Farsça-dır. Bir de divânı vardır ki, onu 1235'te tertib etmiştir. Usûl-ü hadîs, tasavvuf ve rüsum tedris eder ve hastaları tedavi ederlerdi.
Mumaileyh ehli ıyâlıyla Bağdad'dan Şam'a geldiler. Kınvat Mahallesi'nde yüksek bir ev alıp bir kısmını camiye vakf ettiler. Beş vakitte namazı orada kılarlar, haraba yüz tutmuş eski camileri ta'mîr ve ihya ettirirlerdi. Bu haller 1238'de olmuştur. Muhitine cûd ve senasını, ilim, hikmet ve faziletlerini neşr etti. Çok mürîdlerini başka beldelere göndererek tarîkat-i Aliyye-i Nak-şîbendiye'nin nurlarını dünyaya yaymışlardır.
Mevlânâ Hâlid (K.S.) Hazretlerinin Bazı Beldeler deki Halîfelerine Vasiyyeti
"Besmele, hamdele ve salveleden sonra size vasiyyet ederim-ki;" "Sünnet-i Seniyyeye şiddetle temessük edin. Rüsûm-ü câhi-liyeden i'râz ve merdûd bid'atlerden sakının. Şatafât-ı Söfiyeye aldanmamanızı emr ederim. Vezîr, emîr, paşa ve birtakım avam kimselerle sohbeti terk ediniz. Zîrâ, kötü ittihamlara uğramanıza sebep olur. İki fesâd taarruz ettiğinde ehvenini seçmeniz gerektir. Gayrın nasihati ile ittihaz eden kimse saîddir. İhvanın ihtiyaçlarım görmek ibâdetten olduğu, sizi tevehhümde bırakma-
ÂDÂB RİSALESİ
20?
sın. Zîrâ, bu kaza daha büyüğü bulunmadığı takdirdedir. Me-lîkler, emîrler ve zâlim kimselerle beraber bulunmayın. Çünkü, sizde onları ıslâh edecek kuvvet yokdur/ve onları gıybet ve seb etmeyin. Kendinizi büyük sanıp da gururlanmayın. Onları zulme nisbet edip de, kendinizi sulehâdan saymayın. Zîrâ bu zan, cehil ve ucübdür. Onlara ıslâh ve tevfik ile duâ etmeniz lâzımdır. Peygamber (s.a.s.) Efendimizden, İmâm-ı Taberânî (Mu-cem)inde, bu hakka dâir bir hadîs rivayet etmiştir ve bu hadîs-i şerîfde: "Ümmete sövmeyiniz, onları ıslâha çağırınız, çünkü onların salâhı sizin salâhınızdır." buyurmuşlardır.
Bugünden sonra onları tarîkate almayın. Şehvet-i dünyaya dalıp hep dünyadan bahs eden tüccarları ve ulemâdan, talebe-i ulûmdan, ilimlerini şöhret ve câh için vesiyle kılanları da almayın. Bir de, batâlet ve tembelliklerini tarîkate isnâd edenleri ki, bunlar halkın yanında salâh-ı hâl gösterip de yüklerini halka tah-mîl ederler, böylelerini de almayın ki, bunlar dünya mansıbla-rından bir rütbe gördükleri vakit, kaplanın avına sıçradığı gibi atılırlar. Onlar hulefâdan biriyle müsâvî sayılsalar, hoşlanmazlar. Hele bir mürîdle denk tutulsalar, gazaplarından kükrerler. Şöhret için hilâfet arzu ederlerse, onlardan kaçının. Zîrâ onları görerek halkdan bazıları da hilâfet hevesine kapılırlar ve bu vâsıta ile para toplama çabasına düşerler.
İyi bilin ki, sizin bana en ziyâde sevgiliniz.etbâınızın pek az olanıdır ve ehli-dünyaya alâkası olmayanıdır. Zahmet ve meşakkati fazla olandır. Fıkıh ve hadîsle meşgul olanınızdır. Bir hadîs-i şerîfde meâlen, "Bir kimse sultâna ne kadar yakın olursa Cenâb-ı Hak'ka o nisbette uzak olur" buyurulmuşdur.
Bir kimsenin etbâı ne kadar çok olursa, şeytanı da o kadar çok olur. Şu halde, dünya malı, şöhret ve câh için tama' etmek, dîni verip dünyayı almakdan başka bir şey değildir. Böyle olanların fesadı beyandan müstağnidir. Şeytan sizi aldatmasın. Hem sizin etbâmız çoğalırsa her gün Kur'ân-ı kerîm'i hatim etmek kolay olmaz. Zikr ettiğimiz zemîmelerden ârî, tâlib ve sâdıklardan bir tanesi, binlerce battâlînden ahsendir. Hatm-i Kur'ân için otuz mürîd kâfidir. Komşulardan muhlisler ile de mümkün olur. Eğer kolay olmazsa, "Allah bir kimseye ancak gücü yettiği kadar teklif
204
TASAVVUF! AHLÂK II
eder." (2/65) ilâhî hitabı hatırlanmalıdır.
Mevlânâ Hâlid (K.S.) Hazretlerinin Mürîdlerine Vasiyetleri
"Besmele, hamdele, salveleden sonra Cenâb-ı Hak'dan havf ve haşyet etmeği size vasiyyet ederim!'
"Sonra insanlara eziyyet etmemelisiniz. (Hassaten Haremeyn-i Şerîfde.) Sonra hiç kimseyi gıybet etme. Her ne kadar başkaları sizin gıybetinizi ederlerse de. Nefsin için dünya menfaatlerinden bir şey alma. Alırsan şer-i şerife uygun al ve aldığını da hayra sarf et. Mü'min kardeşlerin aç ve muhtaç iken, şehevât-ı nefsâniyene sarf etme. Bir kimseyi tahkîr etme. Nefsini hiç kimsenin fevkında tutma. İbâdât-ı kalbiye ve bedeniyede içtihadını bezi ile hayır ameli yapmadığını hesâb et. Niyyet, ibâdetin ruhudur. İhlâssız niyyet olmaz. Senden büyükde ihlâs olmazsa sende olmayacağı aşikârdır. Eğer sen kendini her hayırda müflis görmezsen, bundan büyük cehalet olmaz. Kendini müflis gördüğün vakitte, Hak'kın rahmetinden ümidini kesme. Zî-râ, Cenâb-ı Hak'kın fazlı ve rahmeti kul için ins ve cinnin ibâdetinden hayırlıdır. "De ki: Allah'ın ihsanı ve rahmeti ile, ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların tapmakta olduklarından dünya menfaatlarından daha hayırlıdır." (2/66) (İbn-i Abbas (r.a.) da "Kazandıkları her şeyden hayırlıdır" demişlerdir.)
Cenâb-ı Hak'kın fazlını, ibâdâtını terke sebeb kılma ki, şeytan, insanın aklıyla oynayıb da aldatmış olmasın. Zikr-i kalbe devam et. Sana zikirden bıkkınlık gelmesin. Yürürken dahî olsa, Cenâb-ı Hak'kın havi ve kuvvetine temessük et. Sâdât-ı kibar (kaddesallahü esrârehüm) Hazrâtımn rûhâniyetlerinden is-timdâd et. Hamele-i Kur'ân, ehli-ilim ve hafaza-i Kur'ân'a ikram et. İmkân oldukça kırâet ile iştigâl et. Fıkıh ilmine başka ilimlerden fazla önem ver. Huzûr-u kalbî sizi fıkıh ilmiyle uğ-
(2/65) Bakara Sûresi, âyet: 286 (2/66) Yûnus Sûresi, âyet: 58
ÂDÂB RİSALESİ
205
raşmakdan alıkoymasın. Zîrâ bu hal, meşrebin darlığından ve tabiatın adem-i vüs'atindendir. Hükümetin işlerine karışma, velev seni taleb etseler dahî. İmâm-ı Müslimînin, vüzerâmn ve ümerânın ıslâh-ı hâline dua et. Cenâb-ı Hak'dan İslâm'ın küfr üzerine gâlib gelmesi için dua et. Vücûdunu terke, mevcudunu bezle âmâde ol. Bulunana kanâat göster. Sâhib-i makâm-ı Mahmû -d'un sünnetine temessük et.
Nafile namaz, teheccüd, işrâk, evvâbîn, duhâ namazlarına devam et. Dâima abdest üzere ol ve: (2/67)
teşbihini (bu tesbîh hakkında hadîs-i şeriflerde yüz defa söylenmesi tavsiye buyurulmuştur) üç kerre okumağa devam et. Sal-lallâhü teâlâ ve selâmühû aleyhi ve alâ âlihî ve sahbihî ebede'l-ebedeyn vel hamdülillâhi Rab'bi'l-âlemîn"
Mevlânâ Hâlid (k.s.) Hazretlerinin irtihâli yaklaşınca Cenâb-ı Hak ona irtihâlini münkeşif kıldı. Kabr-i mübârekinin hazırlanmasını emretti. Salihiyye'de kabrinin mekânını ta'yîn etti. Samın hâricinde, (Kasiyon) dağının altındaki tepede, kırklar makamının karşısındadır. Kabrin kazılması tamam olunca, üçüncü günü hastalandı ve 1242 yılı Zilka'de'sinin onbirinci günü Cum'a gecesinde irtihâl ettiler. Tâûn salgınının ondördüncü gününe tesadüf etti. Cenâb-ı Hak, şehâdet-i müteaddideyi cem' etti. Vefatından evvel halifeliğine şeyh İsmail Kürdî'yi vasiyyet ettiler.
Her yaptığın işde maksadın Hak'ka yaklaşmak olsun. Yaşadığımız her dakikanın hesabını mutlaka Allah (C.C.)'a vereceğiz.
(2/67) Râmûz ve Tirmizî'den muhtelif rivayetler.
206
TASAVVUF! AHLÂKJJ_
KİTÂBÜ'L-EDEB
Edeb, aklın dıştan, huzur içden görünüşüdür.
Sâdât-ı Söfiye'ye göre, edebden murâd, kendinden üstüne bakmamak, kendinden dûn olanı tahkir etmemektir. Bu pren-sib içinde, mürîd için birçok edebler vardır. Başta gelenlerden birincisi; nefsinde olan edeb, ikincisi; şeyh ile ve şeyhe karşı olan edeb, üçüncüsü; fakir ihvan ve başkalarıyla olan edebtir. Mürî-din nefsiyle olan edebi, hepsinden çoktur. Bunlardan ilki; îmân ve i'tikâdının binasının sıhhatli olabilmesi için, evvel emirde Cenâb-ı Allah ile olan işlerini doğruluk üzerine bina etmesi lâzımdır. Bu hususta, meşâyıh-ı ızâm kaddesallâhü esrârehüm Ha-zerâtı buyurdular ki, "Vüsûldan mahrum olmalarının sebebi, usûlü kaybettikleri içindir." Mürîd başlangıçta, kendi ile Rabbi arasında olan i'tikâdını tashîh etmeli, zandan ve şübheden safî, dalâlet ve bid'atden hâlî, berâhîn ve hucecden sâdır olmalıdır.
"Muhakkak ki ameller niyetlere göredir" Hadîs-i şerîfine mâsadak olması için, i'tikâdının sıhhati edille-i sahîhaya iktiran etmesi, şerîat ilminden bilmesi, bilmediklerini de öğrenmesi lâzımdır. Hak'ka yaklaşmak için, emirlerine imtisal, nehiylerinden kaçınmak ve Habîbine ittibâ' etmek şarttır. Tabiî ferâizi muhafazayla beraber nafileleri de artırmak icâbeder. Ulemâyı âmilin ile sohbetle, bilinmesi vâcib olan şeyleri öğrenib bellemesi kâtı-ı tarîk olan ulemâi sû'den kaçınmak elzemdir. Bir mes'elede fu-kahâ beyninde ihtilâf vâki' olduysa, ihtiyatla amel etmek gerekir. Meselâ, bir yeneceğe, biri helâl, diğeri mekruh dediyse, şübheden kurtulmak için ikinci söz ile amel doğrudur. Bir kimse, tarîki ister de Cenâb-ı Hak'kın rızâsı olmayan şeylere iltifat ederse, o kimse tarîki istihza ediyor demektir.
İmâm-ı Rabbani (k.s.) buyurur ki: "Ey din kardeşlerim, bizim ve sizin üzerinize lâzım olan evvelâ: Ehl-i Hak âlimlerinin anladıkları şekilde kitab ve sünnetin muktezâsma göre akaidimizi tashîh etmek lâzımdır. Eğer bizim ve si/in anlayışımız din büyüklerinin anlayışlarına uymazsa mu'teber değildir. Zîrâ, ni-
KİTÂBÜ'L-EDEB
207
ce dalâlet ve bid'atte bocalayan kimseler vardır ki, bâtıl hükümlerini kitab ve sünnetten aldıklarına i'tikâd etmişlerdir!'
İkincisi: Helâl, haram, farz, vâcib olan ahkâm-ı şer'iyyeyi bilmelidir.
Üçüncüsü: Bildiğinin muktezâsıyla amel etmelidir.
Dördüncüsü: Söfiye-i kiram kaddesallâlahü esrârehüm ha-zerâtına hâs olan tezkiye ve tasfiye yolunda, sahîh akâid üzerine sülük etmeli. Akâid-i sahîha olmadıkça ahkâm-ı şer'iyyeyi bellemenin faydası yoktur. Onları bilip, öğrenmedikçe de amelinden menfaat olmaz.
Bu dört rükün ki: Doğru i'tikâd (akîde-i sahîha), şer-i şerî-fi bilme, ilim ile amel ve tezkiye-i nefistir. Bu dört erkân beraberinde, mâlâya'ni kabilinden olan şeylerin de terki lâzımdır. Bir hadîs-i şerîfte: "Mâlâya'niyi terketmek İslâm'ın güzelliklerinden-dir." buyurulmuştur.
Tarîkat edeblerinden biri de: Günahlarından tevbe etmek lâzımdır. Zîrâ ehl-i tarîk temiz bir kavimdir, kazurat ile mülevves olanı kabul etmez. Gerek gizli ve gerekse aşikâr her türlü zelle-den tevbe etmek lâzımdır ve eğer üzerinde kul hakkı varsa, vermeli, eğer alacaklı öldüyse veresesine ödemelidir. Böyle yapmazsa bu tarîkden kendisi için istediği kapı açılmaz.
Cenâb-ı Hak, "Kim de tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerin tâ kendisidir." (2/68) buyurmuştur. Bilmelidir ki; Cenâb-ı Hak tevbe edene zulüm yapmakdan müstağnidir. Şu üç şeyi bilip inanmadıkça tevbe sahîh olmaz. İşlediği günâhı Cenâb-ı Hak'km bildiğine, işlediği günâhla fena bir şey yaptığına ve ismetini gayb ettiğine ve işlediği günâhı terke kadir olduğunda ferahlık duyacağına kail olmalıdır.
levbenin üç şartı vardır. Biri nedamet, biri i'tizâr, biri de günahtan tecrîddir. Tevbenin hakikati üç şeye dayanır: Yaptığı günâhı küçümsemeyip büyük görmek, kendini itham etmek ve hulkî olan özürlerinin ıslâhını istemek.
Tevbenin hakikatinin sırları da üçdür: Takvasını izzetten te-
(2/68) Hucurât Sûresi, âyet: 11
208
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EDEB
209
mizlemek, günah ve hatâlarını unutmaktan kurtarmak ve daimî ettiği tevbesinden de tevbe etmekdir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, "Ey mü'minler! Hepiniz Allah'a tevbe ediniz ki, dünya ve âhiret saadetine kavuşasınız." (2/69) buyurmuşlardır ki, bu âyet-i kerîmede tâibe tevbe ile emr ediyor.
Tevbenin esrarının letâifi de şudur: Evvelâ işlediği günaha bakmak, sonra: Cenâb-ı Hak'kın bu kaziyyede olan murâd-ı ilâhîsini bilmek, zîrâ Cenâb-ı Hak'kın kulunu günahıyla muâteb kılması iki ma'nâdan hâlî değildir. Birincisi: Cenâb-ı Hak'kın kazasında izzetini, setrinde ihsanım, günahı ihmalde hilmini, özrü kabulde keremini, mağfiretinde fazlını, kulun bilmesi lâzımdır. İkinci ma'nâ: Kulunun üzerine, adlini, hüccetini ikâme edip, hücceti ile kulun günahı üzerine ikâb etmesidir.
Mürîde lâzım olan, zaruretinden gayri dünyadan alâkasını kesmesidir. Evvelâ kalbini, mal ve makam sevgisinden temizlemeğe çalışmalıdır. Çünkü, mal ve câh insanı Hak'dan uzaklaştırır. Bir müridin yanında, halkın kabul ve reddi müsâvî olmadıkça, tarîkde bir şeye nail olamaz. Hattâ mürîd için en zararlı şey, "Halk beni sevib bana hürmet ediyor mu?" diye düşünmektir. Bu fikirde olan müridin henüz irâdesi sabit ve sahîh olmamış-dır. Eğer mürîd mal ve câh sevgisinden kurtulduysa, yine de dünyada zâhid olmanın kendisinde tevlid edebileceği riya ihtimâli, bakî demektir. Çünkü halk zâhidler için mütevâzî olub ellerini öperler ve onlarla teberrük ederler. Böylece zâhid de halkın ikbâl ve teveccühünden hoşlanır da kendini bu âfetten kurtaramazsa onun telefinden korkulur.
Bişr-i Hafî (k.s.) buyurur ki: "Fakirin ganimeti, halkın ondan habersiz oluşu ve mekânını gizlemesindedir. Zîrâ halkın çoğunun görüşmesi hüsrana yol açar. Hangi mürîd ki, kalbinde dünya metâından bir mikdar bulunursa, onun irâdesi mecazîdir; hakîk; değildir. Mürîdin irâdeden maksûdu, kalbini dünya alâkalarıyla meşgul eden şeylerden temizlemek, Rabbı ile kalbini doldurup onunla kendi arasına başka bir mâni' sokmamak-
(2/69) Nûr Sûresi, âyet: 31
tır. Mürîde kabîh olan bir şey de, zarurî olmayan san'at-ı dünye-viyeye esîr olmaktır. Çünkü bu da kalbi Allah'dan gayrı ile meşgul ederi'
Mürîde lâyık olan, sermayesinin varlığı ile yokluğu müsâvî olmaktır. Ne bir fakirden nefret etmeli, ne de bir kimseyi sıkıntıya sokmalıdır. Velevki, o kimse mecûsî dahî olsa. Mürîdin indinde evlâ olan, sabra mülâzemet etmek ve sabrı sermâye bil-mekdir.
Şeyh Muhammed Mağribî (k.s.) buyururlar ki: "Bir kul üç menzili kat' etmedikçe seyr-i ilallâha ayağını koymak sahîh olmaz. Bu menzillerden biri: dünya ni'metlerini, ikincisi: âhiret nimetlerini gönülden çıkarmak, üçüncüsü de: kemiklerini kıracak derecede bir belâ ile dövüldüğü vakitte dahî, Cenâb-ı Hak'dan razı olmaktır. Ancak bu mertebeden sonra mübtedî mürîd, ta-rikde seyr-i ilallâha başlar!'
Tarîkat edeblerinden biri de; öyle i'tikâd etmeli ki, kendinin tarîki eşref tarîkdir. Eğer böyle i'tikâd etmezse mürîdin nefsi başka bir tarîka meyi eder. Halbuki nakşî tankından şereflisini bulamaz.
İmâm-ı Gazâlî rahimehullah Hazretleri (El münkızu min'ed-dalâl) adlı kitabında buyururlar ki, "Ulûm-ü zahirenin tahsilinden sonra himmetimle tarîk-ı söfiyeye ikbâl eyledim. Tarîk-ı ilâhiy-yeye sâlik olanlar ancak sofiyedir!'
Söfiyenin sîretleri ve tarîkleri ahsen siyer ve tarîkdir, ahlâkları güzel ahlâktır. Eğer faraza, bilcümle ukalâ, hükemâ ve ulemâ ittifak etseler ki, ehl-i tarîkin âret ve ahlâklarını tebdile uğraşsalar, asla onu tebdil edemezler. Zîrâ, söfiyyenin bütün harekât ve sekenâtı, zahiren ve bâtınen mişkât-ı nübüvvet nurundan alınmıştır. Yeryüzünde nübüvvet nurunun ötesinde bir nûr yoktur ki, o nûr ile ziyalansın. Bunun için şeyh Ebü'l-Mevâhib Muhammed Şâzelî rahimehullah buyurdu ki, "Bir kimse, söfiyenin âdabı ile teeddüb etmezse edîb olamaz."
Tarikatın birinci şartı: Kalbi mâsivâdan (Allahdan gayriden) tamamen temizlemektir.
İkincisi: Namazda tahrîme makamına kâim; mecrasına câri olan kalbin zikrullah ile istiğrakıdır.
210
TASAVVUFÎ AHLÂK II
Üçüncüsü: Cenâb-ı Hak'kın muhabbetinde tamamen fânî olmaktır.
Dördüncüsü: Zaruret olmadıkça konuşmamalı; âf ât-ı lisan pek çokdur, gıybet, nemîme, hümeze, lümeze, kizib, iftira, istihza gibi.
Hikmetin başı sükût olduğunda hükemâ ittifak etmişlerdir. Bu hususda, Fudayl-i îyâz (k.s) buyurdu ki: "Dili tutmak, hacca gitmek, hududda nöbet beklemek ve cihâd etmekden daha müşküldür."
Hazret-i Lokman, oğluna nasîhatında buyurur ki: "Eğer sözün gümüşse sükûtun altındır." Abdullah ibni Mübarek buyururlar ki: "Bunun ma'nâsı şöyledir: Cenâb-ı Hak'ka tâat ile kelâm gümüşdense, ma'siyetten sükût da altındandır. Ma'siyyet-ten sakınmak tâat ve amelden efdaldır." Dil kalbin tercümanıdır. Zelleden selâmet-i kalbin sebatını istilzam eder.
Zünnûn-i Mısrî (k.s.)'ye sormuşlar ki: "Nefsini en ziyâde muhafaza eden kimdir?"
Cevaben: "Dilini en ziyâde kim tutarsa odur." demiştir. Büyükler, dili yırtıcı arslana benzetmişlerdir; eğer arslanı bağlamazsanız üzerinize hücum eder.
Âdabın şartlarından biri de, her nefesini kibrit-i ahmerden kıymetli bilmeli, nefesini zayî' etmiyerek işe yarayan şeylere sarf etmelidir.
İkincisi: Halkın ayıbına bakmamalı ve görmemelidir.
Üçüncüsü: Ne kadar terakkî ederse etsin, kendini ilk kademede bilmelidir.
Şah Bahâeddin Nakşibend (k.s.) Hazretlerinin vasiyyetle-rinde buyurulmuşdur ki, "Bir sâlik sülûkünde en yüksek mertebeye vâsıl olsa dahî, kendi nefsini fir'avundan yüz derece aşağı bilmesi lâzımdır. Eğer böyle bilmezse sülûkde nasibi yoktur!'
Nitekim Sultân-ı Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz: "Üç şey vardır ki kurtarıcıdır (münciyât), üç şey de vardır helak edicidir (müh-likât)" buyurmuşlardır.
Münciyât: Gizli ve aşikârda Allah'dan korkmak, rızâ ve ga-zab hâlinde Hak'kı söylemek, zenginlikte, fakirlikte iktisâda riâyet etmektir.
KİTÂBÜ'L-EDEB
211
Mühlikât ise, ittibâ'ı hevâ (nefsin arzularına tâbi' olmak) ve şuhh-u muta' (Hasisliği tabiat edinmek) ve i'câbü'l-mer'i bi-nefsihî (kişinin kendini ve ibâdetini beğenmesi) dir. Bu üçüncü hâl hepsinden fenadır. Cenâb-ı Hak, hepimizi münciyâtına uygun, mühlikâtından uzak olan ameller işlememize muvaffak buyursun, âmîn.
Mübtedîlere bidayette ameline i'timâd, vehim ve hayâli arız olur. Bu vehimden ancak halkın amellerini halk edenin Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak olduğunu keşif nuru hasıl olursa kurtulur. Sâli-ke ma'rifetullah nasîb olursa amelinin azlığına, çokluğuna bakmaz.
Âdâb-ı tarîkdan biri de: Kötü arkadaşdan kaçınmaktır. Fakat sâlik bundan evvel kendi fena huylarından sıyrılması icâb eder. Âsîlerin yüzüne bakmak dahî basar-ı basîreti perdeler, kalbe ' kasvet verir. Ehli-i salâh ise bunun aksinedir. Bu sebeble küffâr yüzüne bakmakdan, şarab içilen, gazab edilen yerlerde ve zâlimlerin kabirleri olan mevkı'lerde ve her türlü ma'siyet işlenen mekânlarda bulunmakdan sizleri tahzîr ederim. Şayet yolunuz bir zaruretle oralara düşerse koşarak geçmenizi tavsiye ederim.
ÂJâb-ı tarîkden biri de: Kendi zamanındaki sâlihler zikr olunursa, tenkîd etmeyip hayırla yâd etmelidir. Kendi nefsi için başkalarından gelen noksan işlere isyan etmeyip, tahammül etmeli ve zararlarına ve fukaralığa sabır etmelidir. Kendinin sevdiği ve haz ettiği şeylerde muâraza ve suâli terk etmelidir. Eğer bu hallerde razı olmazsa, maazallah maksûdu elinden gider ve tarîkden yüz çevirir.
İmânı-ı Şâzelî (k.s.) buyururlar ki: "Bir mürîdin kalbinde şehvet olursa, o kalbe melekût ve ma'rifet kapısının açılması muhaldir. Nefsânî hazzına tâlib ve mail olan mürîd yalancıdır. Eğer bir mürîd, ahvâline riâyetten ve kalbini muhafazadan gaflet ederek ma'rifetullâha işaret ederse, o mürîd kezzâbdır. Eğer bir mürîd, medh ile zemmin, kabul ile reddin beyninde fark gözetirse ve bununla da ma'rifetullâhı iddia ederse inanılmaz!'
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) buyurdular ki: Eğer zikr olunan alâmetler olmasaydı, herkes sülük da'vâsı yapardı. Zîrâ Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı kerîm'de Habîbine hitaben: "Dilesek biz onları sana gös-
212
TASAVVUF! AHLÂK II
teriverirdik de kendilerini bütün simaları ile tanırdın. Fakat mutlaka sen onları lâkırdılarının edasından tanırsın." (2/70).
İrâdenin bir şartı da mübâha meyi etmemekdir. Zîrâ bu, vaktin ziyâıdır.
İmâm-ı Gazâlî rahimehullah (İhyada) zikr etmiştir ki, mü-rîdin iptida hâlinde nefsini izdivaçla meşgul etmesi doğru değildir. Zîrâ bu sülûke mâni'dir. Çünkü, zevce ile ünsiyyet, Cenâb-ı Hak'dan uzaklaşmağa sebeb olur. Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin kesreti nikâhı sizi aldatmasın. Sultân-ı enbiyânın kalbini hiç bir şey Cenâb-ı Hak'tan alıkoyamaz. Hakîkî mürîd-liğin şartı, ma'rifetullah temekkün edinceye kadar evlenmemekdir. Ancak bu şehveti gâlib olmayanlar içindir. Eğer şehvet gâlib olursa, çok oruç tutmak lâzımdır. Eğer oruçla da şehvetini yenemezse o vakit nikâh evlâdır.
Nikâhda edeb: Mürîd hiç bir zaman zengin olmak için değil, ancak sünnet ve muhâfaza-i iffet için evlenmelidir. Bunda da gücünün yettiği kadar kâfî mikdarıyla yetinmelidir. Zevcesi takatinin fevkında şeyler teklif ederse, o zevcesini muhayyer kılmalı, benim takatim bu kadara müsâid, "Fazlasını istersen ayrılmakta serbestsin:' demelidir. Cenâb-ı Hak, kadınların muhayyerliği hakkında şu âyeti inzal buyurdu: "Ey Peygamber! (Senden süs elbiseleri isteyen) hanımlarına de ki:
- "Eğer siz dünya hayatını ve onun süsünü arzu ediyorsanız, haydi gelin size boşanma bedellerini vereyim ve sizi güzel bir şekilde boşayayım." (2/71).
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz de, ezvâc-ı tâhirâtı muhayyer kıldılar. Evvelâ, Hazreti Âişe (nanha.)'dan başladılar. Hazret-i Âişe, Allah'ı ve Resulünü ihtiyar ettim dediler ve diğer ezvâc-ı tâhirât (nanhünne) de Allah'ı ve Resulünü seçtiler. Cenâb-ı Hak bunları sena etti ve, "(Dünya süsünü terkedip seni seçen ve dokuz kimseden ibaret olan) bu zevcelerden sonra, başka kadınlar sana helâl olmaz." 2/72) buyurdu.
(2/70) Muhammed Sûresi, âyet: 30 (2/71) Ahzâb Sûresi, âyet: 28 (2/72) Ahzâb Sûresi, âyet: 52
KİTÂBÜ'L-EDEB
213
Âdâb-ı tarîkden biri de: Mürîd geçirdiği vakitleri muhasebe etmeli, sabah olunca, gece Hak'ka yarar ne yaptığını, akşam olunca da gündüz rızây-ı Bârî'ye muvafık ne ameller işlediğini
düşünmeli, zâyî' olan vakitleri ve hatâları için der'akab, lisân-ı müftekir ve kalb-i münkesir ile istiğfar ederek Cenâb-ı Hak'dan hıfzını ve mağfiretini istemelidir.
Âdâb-ı tarîkden biri de: Kibir ve ucübü terk etmelidir.
Ebû Alî Ruzbârî (k.s.) buyurdu ki, "Senin fevkinde olan kimseye hücum etmen sırf levmdir. Senin dengine hamle etmek sûi edebdir. Madununa savlet etmek de âcizlikdir. Kişinin ucbü, aklının fesadının aslıdır!'
Cenâb-ı Hak (azze ve celle) Kur'ân-ı Kerîm'inde buyurur ki, "Şu âhiret yurdunu (Cennet'i), biz yeryüzünde ne bir zulüm ne de bir fesat istemeyen kimselere veririz. İyi akıbet (Cennet, Allah'ın razı olmadığı şeylerden) sakınanlarındır." (2/73).
Aliyyü'I-Havâs (k.s.) buyurdu ki: "Bir haslet vardır ki, o hasleti kul kendine tahsis ederse, Cenâb-ı Allah (azze ve celle) indinde ve mahlûkât yanında herkesten aşağıdır. O haslet ise, kişinin nefsini ilimde ve salâhda akranından yüksek bilmesidir. Eğer bu kimsenin üzerinde Cenâb-ı Hak'kın fazlı olmasaydı, hâli onlardan daha kötü olurdu. Hattâ kendi hâlinin bir fâsıkdan daha güzel olduğuna i'tikâd ve tahatturdan bile sakınmalıdır. Nerede kaldı ki; kendini ehl-i hayır ve salâhdan fazla beğenmek? Velhasıl nâsı tahkir etmek, tedâvî kabul etmez büyük bir hastalıktır.
Âdâb-ı tarîkden biri de: Her namaz vakti yaklaştıkça zahir ve bâtın kusurlarım araştırıp, kibir, hased, gıl, mekr, hubb ü dünya gibi sıfât-ı habîse ve efâl-i kabîhadan temizlik için namaza kıyamdan evvel tevbe ve istiğfar etmek lâzımdır. Kalb-i selîm ve beden-i tâhir ile Rab'bına münâcât et ki, meleklerin de o namaza duhûlü mümkün olsun. Zîrâ melekler, Hazret-i Hûda'nın kapısında dururlar, eğer namaz kılan kimsede batınî maraz bulunursa o namaza duhûl etmezler.
Ebû Bekr-i Kettânî rahimehullah buyurur ki: "Hak teâlâ
(2/73) Kasas Sûresi, âyet: 83
214
TASAVVUF! AHLÂK II
Hazretleri buyurmuş ki, bir kimse sabah olunca kalbinde iki şeyi kasd ederse, ben o kimseden uzağım. "Bu iki şeyden biri, me-âsî, diğeri mal kaygısı"dır. Böyle plan kimse namazı cesedi ile kılıp Hak huzurunda kalb-i selîm ile hazır olmamıştır. Zahire riâyet edip bâtına aldırış etmeyenin misâli şöyle bir hastaya benzer ki, kendisinde çıban çıkmış, doktor bir merhem, bir de içilecek ilâç vermiş, o yalnız merhemi sürmüş, fakat ilâcı acıdır diye içmemiştir. Halbuki içeriden illeti giderecek asıl o ilâçtı. İşte namazın zahirine önem verip de bâtınını ihmâl edenin hâli buna benzer."
Âdâb-ı tarîkden biri de: "Huzûr-u İlâhîye tekarrübü derecesinde ayıblannı düşünmeyi artırmakdır. Halbuki bazılarının ilim ve ameli arttığı nisbette nefislerinde kemâl da'vâları da artar. Ehlull âhiri ilimleri ise kalb ve ruhlanndadır. Bunların ilimleri arttıkça tevâzü'ları da o nisbette artar. Ehl-i zahirin ilimleri çoğaldıkça, kalblerinde zulmet de çoğalır. Selefde geçen ulemânın ilmi artarsa havf-i ilâhî de o nisbette artardı.
Şeyh Abdülkâdir Geylânî (k.s.) buyurdular ki: "Ey benim kardeşlerim, ben Allah'a, geceleri kıyam, gündüzleri oruç ve tedrîs-i ilim ile vâsıl olmadım. Kerem, tevâzû ve selâmet-i sadr ile vasıl oldum. Terakkide kerem esasdır; tevâzû' ise sâlikin te-rakkîsine sebebtir. Bu iki şey tamam olunca, sâlikin sadrı alâkalardan salim olur. Bunun için hadîs-i şerîfde vârid oldu ki, "Cennette birtakım saraylar vardır. Dışından içi, içinden de dışı görünür. Allahü teâlâ onları, dâima hakkı konuşan kelâm sahibine, ihtiyaç sahiplerini doyuranlara ve oruç tutanlarla, bütün insanlar uykuda iken gece namaz kılanlara hazırladı." Sözün yumuşağı takdim kılındı; bu da tevâzu'a işarettir. Sonra it'âm-ı taam da kereme işarettir. Bunlardan sonra salâtı ve siyamı zikr ettiler!'
Âdâb-ı tarîkden biri de: Sülük devam ettiği müddetçe, nefsine çokça muhalefettir. Makâm-ı kemâle vâsıl olunca nefsine hayır ile emr eder. O vakit Cenâb-ı Hak'kın sevdiğini sever, sevmediğini sevmez. Bu mertebeye gelince nefsine muvafakat caiz olur.
Şeyhü'l-İslâm Zekeriyâ (k.s.) (Şerh-i Münferice) beyan eder
KİTÂBÜ'LrEDEB
215
ki: "Ulemâ, muhâlefet-i nefse, ilmin başı demişlerdir." Şeyh Ab-dulkâdir Cebeli (k.s.) de, "Efdal-ü a'mâl, nefsine ve arzuya muhalefettir ve mâsivâdan ı'râz ile beraber Allah-ü teâlâ Hazretlerine teveccühün devamıdır" buyurdular.
Âdabın şartından biri de: Makâmât-ı tarîkde seyirdir ve ley-lânın çadınna varıncaya kadar makâmâttan hiç bir makamda durmamakdır. Leylânın çadırına vâsıl olmadığı müddetçe sâlikin seyri cisim ile olur. O zaman rûh cisme tâbi' olur. Vusulünden sonra sâlikin seyri rûh ile olur. O zaman cisim ruha tâbi' olur. Bu yüzden bazan da sâlikinden o arife tilmiz olmuş, sâlih olmayan birini arif üzerine takdim ederler. Zîrâ sâliki, ibâdette çok mücâhede eder görürler. Arif ise amelini göstermeğe yaklaşmaz. Arifin, kalbî ameline, Cenâb-ı Hak'dan başkası muttali olamaz. Onun için arifin amelinin zerresini kantarlar çekemezler.
Şeyh Aliyyünü'l-Havâs (k.s.) "Halkın çoğu nefis ile seyr ederler, lâkin bunlardan bazısı seyrini bilir, bazısı da bilmez" dediler.
Şeyh İbrâhîm Desûkî (k.s.) buyurdular ki, "İki nefesin hiç olmazsa biriyle zikrullah ile meşgul olmayan evlâdlar benim evlâdım değildir!'
Ehl-i tasavvuf üç tabakadır. Birinci mürîde tâlib denir, sahibi vakittir. İkinci mürîde mütevassıt, üçüncüye müntehi derler. Mütevassıt sâhib-i hâldir. Müntehi, sâhib-i nefesdir. Ehli hâl katında eşyanın efdalı enfâsı saymakdır. Mübtedî mürîd, sülûk-de kendinin vücûdunu ve amelini görür, murâdını talebde zahmet çeker.
Mütevassıt ise: Âdâb menzillerine tâlib olmakla beraber hâli mütelevvindir. Yâni, bir tecellîden diğer tecelliye geçmekten ibarettir.
Müntehiye vâsıl olan mürîd ise, makâmâtı tecâvüz etmiştir. Zîrâ müntehî, kavim indinde keşf-i hakîkînin devamından ibarettir. Zîrâ, Cenâb-ı Hak'ka yakınlık sebebiyle kendisinde itmi'nân-ı kalb hâsıl olmuştur. Ahvâlinde tagayyür olmadığı gibi, zahmet ve meşakkatlerinin de kendinde te'sîri olmaz. Mün-tehînin makamı sahv (uyanıklık hâli) ve temkindir. Onun için şiddette, rahatta, men'de, atada, cefâda, vefada icabet hâli mü-
216
TASAVVUF! AHLÂK II
sâvî olur. Yemesi, yememesi; uyuması, uyumaması gibidir. Nef-sânî hazlarda fânî, hukuku bakîdir. Zahiri halk ile, bâtını Hak iledir. Bu ahvâlin cümlesi Nebiy-yi zişân (s.a.s.) Efendimizin ahvâlinden ve eshâb-ı kiramın hallerinden menkuldür.
Sultânı Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz (Gâr-ı Hirâda) tehallî ettiler. Sonra halk ile oldular. Eshâb-ı Suffe de temkin üzere olduklarından ümerâ, vüzerâ oldular. Eshâb-ı Suffe'ye de halkla ihtilât zarar ve te'sîr etmedi.
Şeyh İbrâhîmü'd-Desûkî (k.s.) buyurdular ki, "Tarîkatte nefsini teşhir edip, tarikatın hakkını vejmeyen ve bizi istihzâjden-Terin hasmı Cenâb? Hak'dır. Bu târîkde hıyanet yapâiTkimse ""faydâ~ğorînez. Bizim sözlerimizi esas ittihâz etmeyen bize yaklaşmasın ve bizi levm etmesin; tarîka fenalık etmesin, yaptığını ihlâs ile yapsın ki, halâs ola. Tarîkimizi zem edib bulandırmasın. İyi bilin ki bu emirler benim değildir. Rabbimizin emirleridir. Eğer ahdinizi bozarsanız, bu ahid Allah'ın ahdidir. Bizim size ihtiyacımız yokdurî' buyurdular.
Fahri Âlem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri çok vakit aç olurlar, mübarek karınlarına taş bağlarlardı. Bilhassa gece namazlarında, o derece kıyamda dururlardı ki, mübarek ayakları şişerdi. Ekâbir-i sahabe (r.a.)hüm de, Resûlullah (s.a.v.)'e ittibâ' ederlerdi. Ebu Bekrini's-Sıddîk (r.a.) teneffüs ettiği vakitte, ağzından pişmiş ciğer kokusu gibi koku gelirdi. Bu mübarek zât, malının hepsini fî-sebîlillah infâk etmiştir.
Ömer ibnü'l-Hattâb (r.a.), hak yolunda çok zahmet çekti. Hattâ esvabını deri parçalarıyla yamardı. Başının sarığı bir bez parçasından ibaretti.
Osmân-ı Zinnûreyn (r.a.) ayakda olduğu halde, her gece Kur'ân-ı kerîm'i hatm ederdi.
Hazret-i Aliyyul-Murtazâ (r.a.) sahâbe-i kiramın zâhidlerin-den ve mücâhidlerindendi. Fethedilen beldelerin çoğunu bu mübarek zât feth etmiştir.
İşte bu zikrettiğimiz havâss-ı sahabe rıdvânullahi aleyhim ecmaîn hazerâtı Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin akrabaları oldukları halde, bunların içtihadlarını, zühdlerini, açlıklarını, şerîat ve hakikate ne derece ehemmiyet verdiklerini iyi
KİTÂBÜ'L-EDEB
217
bilmeli ve bizim hâlimizle onların hâlini kıyaslamalıyız. Eğer bu muhterem zevata iktidâ etmek istersek, onların halleriyle hallenmemiz lâzımdır. Ancak bu yolda olursak şerîat denizinde ha-kîkat cevherini bulabiliriz.
Âdâb-ı tarîkden biri de: Halkın gösterdiği hürmet ve iltifata da teklif ettikleri câh ve mansıba da iltifat etmemektir. Ancak Cenâb-ı Hak'kın emirlerine riâyet etmektir. Hâhk-ı zii'l-Celâli her şey üzerine tercih ve îsâr etmedikçe mârifetullah nuru, bir kalbden bir kalbe girmez.
Ebû Abdullah ibn-i Menâzil rahimehullah, "Eğer bir kulun kendisinde riyasız, seksiz bir nefes sahîh olduysa, dünyanın sonuna kadar o kula yeter" buyurdu.
I
218
TASAVVUF! AHLÂK II
Mürîde Lâzım Olan Âdâb ve Şerait
tbni Hacer-i Heytemî buyurdu ki: "Teberrük için ayrı ayrı şeyhlere inâbe etmekde bir sakınca yoktur. Fakat sülük için olursa mahzurdan salim değildir. Mürîd şeyhinin terbiyesinde, gassalin elindeki ölü gibi olmalıdır ki, o şeyh, mürîde istediği gibi hareket edebilsin. Eğer şeyhin hâli o müridi cezb etmezse, verâ' ve takvada, şeriat ve hakikatin ahkâmına daha ziyâde arif olanı arasın. Eğer evsâf-ı hakîkiyye ile mevsûf bir şeyhe evvelce intisâb ettiyse, ikinciyi aramak ve intisâb haram olur.
Eğer mürîd şeyhin huzur ve gıyabında sû-i edebde bulunursa, feyzine mâni' olur. Nuru zulmete ve hicaba, ma'nevî uzaklığa ve zarara tebeddül eder. Öyle ki, şeyhin tab'mda tagayyür bulunsun, bulunmasın müsavidir. Nitekim, nakl olundu ki, İmâm-ı Züfer rahimehullah abdest alıyordu. İmâm-ı Â'zam rahimehul-lah, îmâm-ı Züfer'in üzerine geldi. Mumaileyh ta'zîmen ayağa kalkmadı. Bu sebebden mezhebde İmâm-ı Züfer'in rivayeti zayıf oldu. Halbuki mumaileyh İmâm-ı Â'zam'ın en yakın ashabından idi.
(Hadîka)da beyan olunduğuna göre, mürîd için başlıca lâzım olan şartlardan biri: Kalbinde şeyhin ef'âli üzerine i'tirâz etmemesidir. Böyle bir durumda kalırsa te'vîl etmeli, değilse nefsinde olan kusuruna hami etmelidir.
Hazret-i Mûsâ ile Hızır aleyhisselâm kıssasına iktidâen, şeyhe i'tirâz çok çirkindir. Mu'teriz ma'zûr olamaz. İ'tirâzdan neş'et eden hicabın ilâcı yoktur. Bu i'tirâzın zararı, mürid üzerine câri olan feyzin kapanmasıdır. Ey kardeş, devası olmayan bu derd-den çok sakınmalısın.
Şartlardan biri de: Mürîd, kendi ahvâl ve hatıratını gerek hayır ve gerek şer, şeyhine açmalıdır. Zîrâ, şeyh tabîb gibidir. İlâcı onun elindedir. Şeyhin keşfi var diye güvenerek ahvâlini izhârda lâkayd kalmamalıdır. Çünkü keşif bazan televvün eder, bazen de hatâ eder. Evliya katında hatây-i keşff, hatây-ı içtihadı menzilesindedir. Şu kadar var ki, hatây-i keşfi, sahih olsa bile
KtTÂBÜ'L-EDEB
219
onunla amel edilemez.
Mürîde lâzım olan şartlardan biri de: Şeyhin emrettiği şeyleri tevîl etmiyerek ve geciktirmeyerek yapmalıdır, Zîrâ, tevîl ve gecikdirme büyük kesintiye sebeb olabilir.
Şartlardan biri de: Şeyhin telkîn ettiği zikri, teveccüh ve murakabe ile amel edip, terk ettirdiği evradı bırakması iktizâ eder. Zîrâ, ferâset-i şeyh Cenâb-ı Hak'kın nûrundandır.
Şartlardan biri de: Mürîd nefsini halâıkın cümlesinden ha-kîr görüp, nefsi için bir kimsenin üzerinde hak görmemelidir. Her hususda şeyhine son derece hürmet ve ta'zîmde (telkîn ettiği zikirde, kalbini ta'mirde ve gafleti ve havâtırı tardda) kusur ve hıyanet etmemelidir.
Şartlardan biri de: Zât-i ehadiyyetten başka*, dünyevî ve uh-revî bir arzusu olmamalı, hattâ halden, makamdan, fena ve ba-kâda bir muradı olmamalıdır. Eğer Hak'dan başka bir arzusu olursa, o mürîd nefsinin kemâline ve ahvâline tâlibdir.
Şartlardan biri de: Mürîd şeyhinin emrine mutî' ve mün-kâd olmalı, hulefâya ve kendisinden kıdemli olan mürîdâne itaat etmelidir. Her ne kadar kendinin ilim ve ameli, onların ilim ve amelinden artık dahî olsa. Hiç kimseye gazab etmemelidir. Çünkü gazab zikrin nurunu öldürür. Münazara, mübâhase ve cidali terk etmek lâzımdır. Münazara, nisyân ve küdürâtı arttırır. Şayet bir gazab vâki' olur veya biriyle mübâhase ederse istiğfar etmelidir ve o kimseden özür dilemelidir. Her ne kadar kendisi haklı dahî olsa. Bir kimseye hakaret nazarıyla bakma-malı, belki gördüğü kimseyi Hızır aleyhisselâm veya bir veliyul-lah sanıp ondan duâ taleb etmelidir.
Şeyh Tacüddîn-i Hindî en-Nakşıbendî (k.s.) (Nâciye-i Küb-râ) adlı eserinde buyururlar ki: "Ey kardeş, iyi bil ki, şeyhin hukukunun bazısı ancak güzel edeb ve riâyetle teyessür eder. Tarî-kat şeyhlerine ta'zîm, şeyhlerin hukukunun büyüklüğündendir. Ta'zîmde ihmâl, hüsrana götüren bir kusurdur. Zîrâ şeyh için ma* nevî babalık nisbeti vardır.
Musannif (k.s.) buyurur ki: "Bu nisbet, muhabbet-i İlâhiy-ye ehlinin indinde, nübüvvet-i zahiriye nisbetinden daha şereflidir. Zîrâ ehl-i muhabbetin nisbeti Bilâl-i Habeşî, Selmân-i Fâri-
220
TASAVVUF! AHLÂK II
sî, Suheyb-i Rûmî'yi (r.a.) hum ehli beytden addetti. Fakat Ebû Tâlib'i, ehl-i beytden uzak kıldı.
Meşâyıh indinde müttefik olan, mürîd üzerine taayyün eden âdâb, icmal yoluyla şunlardır: Mürîdin i'tikadı şeyhi üzerine şöyle maksûr olmalı ki, ben ancak intisâb ettiğim şeyhim ile matlûbuma vâsıl olurum, demeli.
Âdâbdân biri de: Şeyhinin sevmediği ve tab'an kerîh gördüğü şeylerden kaçınıp, şeyhinin hüsnü hulkuna ve hilmine mağrur olup da sevmediği şeyleri irtikâb etmemelidir.
Bir de mürîdin, mükâşefât ve rü'yâ vakıalarının ta'bîrine muttali' olmaması evlâdır. Eğer ıttıla'ı zahir olursa rü'yâsını şeyhine arz ile talebsiz cevabına intizâr etmelidir. Şeyhe bir kimse bir mes'eleden suâl ettiğinde, mürîd, şeyhin huzurunda cevaba girişmekden kaçınmalıdır. Bir de, şeyhin meclisinde sesini kısarak konuşmalıdır. Zîrâ ekâbir indinde yüksek sesle konuşmak sû-i edebdir. Şeyh ile beraber olduğu zaman, sözünde ve fiilinde laubali olmamalı ki, bu inbisât mürîdin kalbinden şeyhin ihtişamını izâle eder. Füyûzattan mahrum olur. Bir de, ketmi vâcib olan şeyin esrarını muhafaza etmekdir. Lâkin Cenâb-ı Hak'kın ihsan ettiği küşûfât ve hallerden hiç birini şeyhinden gizlememelidir. Bir de nâsın yanında şeyhin sözlerinden nakl etmemeli, ancak halkın anlayabileceği ve akıllarının erebileceği kadar söylemelidir.
Bir de şeyh mürîdi kabul etdikde, seve seve ve rağbetle hizmet etmeli ki, o mürîd için şeyhin indinde kabûl-ü tam husule gelsin. Şeyh, mürîde bir şey telkin ettiğinde, devamlı olarak onunla meşgul olmalı ve kalbine hayır ve şer havâtır getirmemelidir.
Âdâbdan biri de: Gayrın selâmını şeyhine emaneten tahmil etmemelidir ki,' bu da sû-i edebdir. Bir de şeyhin meclisinde tük-rük ve sümük atmamalı ve huzurunda farzlardan gayri namaz kılmakla meşgul olmamalı, şeyhi kılarsa birlikte kılmalıdır.
(2/74)
KİTÂBÜ'L-EDEB
221
(2/74) Peygamberimiz (s.a.s.) in terbiye kaynağını çok güzel açıklamaktadır.
(Bizi Allahü teâlâ edeplendirdi. Hem de terbiyemizi ne güzel yaptı! Aynı zamanda nezdinden bize bol bol rızık ihsan etti.) Şeyh Abdülvehhab Şa'rânî (k.s.) (Nefehâtü l-Kudsiyye) sinde
İbrahim Desûkî (k.s.)den naklen buyururlar ki, "Bir mürîd ha-fiyyen Allah'ıyla muamelesinde sâdık olursa Cenâb-ı Hak (azze ve celle) o mürîdi gizli ve aşikâr olan şeylere vâsıl kılar. Akisden salim olursa nüküsden salim olur. Eğer bir mürîd, nazîf ve şerîf olmazsa, o benim evlâdım değildir; sulbümden dahî olsa. Bir mürîd, tarîka, dine, zühde, verâa ve kıllet-i taama riâyet ederse, o benim evlâdımdır!'
Yine İbrahim Desûkî (k.s.) buyurur ki: "Amelden farzını, vacibini ve nafileyi edada, ilimden alması vâcibdir. Fesahat ve belagat ile iştigal lâyık değildir. Çünkü matlûbuna mâni' olur. Mürîd-i sâdıkın alâmeti, şerîatte ve hakikatte münâkaşa ve ci-dâh terk etmektir!'
Yine buyurdu ki: "Sâdık mürîdin alâmet ve şartındandır ki, tarîka ilk girişinde, nefsinden ve nazlarından alâkasını kesip, darlığa vetelefâta razı olmalıdır. Zira bunlarsız felah ve matlûbuna ermek mümkün olmaz. Ancak zafer, hazzı terk, ezaya sabır, şer ve hayra tahammül ile mümkündür!'
Yine buyurdu ki: "Sâdık mürîd, bedeni ve kalbiyle amel eder. Sözle şakşafa etmez. Zamanımızın mürîdleri şakşafayı alıb, ameli terk ettiler!' (Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyiPazîm.)
Ve yine buyurdu ki: "Lokmada helâlini aramalıdır. Dili haramda oldukça ameli vefa etmez. Ameli harama bulaşmış olan dilini temizleyemez!'
"Sâdık mürîdin alâmetlerinden biri de: Nâsın kendisini tezkiye etmesine iltifat etmez. Belki nefsini teftiş ile tezkiyeye dikkat eder!'
Yine buyurdu ki: "Mürîdin sadâkati ma'lûm olmak için ölçü şudur. Cenâb-ı Hak'ka vâsıl eden yol, sâdık mürîdin cildini ifna eder, ciğerini yaralar, cesedini zayıf kılar, uykusunu kaçırır, kalbini hasta eder ve gönlünü eritir. Sâdık mürîdin sermayesi, muhabbet ve teslimiyettir. İnadlık asasını, muhalefet sevdasını bırakıp, şeyhin emri altında sükûnettir. Tarîka muhabbet ve şeyhine teslimiyeti artan mürîd, tarîkde kalmaktan emin olur!'
tasavvuf! ahlâk ıı
Müridin İhvânıyla Olan Hâlât ve Âdabı
Mürîd, ihvanında zahir olan kusurlara bakmaz ve sebkat eden kusurlarını nazar-ı i'tibâra almaz. Eğer ihvanının böyle bir kusuruna bakıp çok görürse, bir gün o hâle kendisinin de düştüğünü görmek ihtimali vardır.
Arifler demişler ki: Bir fakîr ki, nâsm ayıblarından biri kendisine münkeşif olursa, böyle oları keşif şeytanîdir. Bir kimse halkın kusurunu görüp de, onun kötü yolda olduğuna hamlederse, o kimsenin nef i az olur, sırrı da harâb olur.
İhvanına karşı müridin âdâbındandır ki, Cenâb-ı Hak'dan kendisine bir fütuhat olacağı vakitte nefsine ve jhvânına infâk
etmelidir.
Müridin edebinden biri de, hayırlı vakitlerde, seher vakti, Cum'a gecesi, Bayram ve Kadir geceleri gibi mübarek gecelerde, ihvanını ikâz etmek gerektir. Müride lâyık olan, ihvanından evvel uyanıp ibâdet ederse, hiç bir suretle nefsini onlardan efdal görmesin. Hattâ onların uykusunu kendi ibâdetinden üstün ve hâlis görsün. Zîrâ uyuyana kalem câri olmaz. Her meşakkatli amelde ihvanından ileri gitmesi müridin vazifelerindendir. Yakınlarında bulunan hastalara hizmetten gaflet etmemek de müridin vazifelerindendir. İhvanın biri diğerine zulüm edince, mazlumu zâlimin elinden kurtarmak ve sabır tavsiye ederek teselli etmek de vazifelerindendir.
Müridin edebinden biri de: Kalbinde kardeşlerinden birine karşı bir değişiklik olduysa, onu gidermeye çalışsın ve din kardeşine dâima hüsn-ü zanda bulunsun, sû-i zandan sakınsın. Bir de gece kalkdığında ihvanı için mağfiret ve duayı unutmamalıdır. Yazıcı melek de onun için (ve leke mislü zâlik) desin. Ya'ni sen ihvanına ne şekil duâ ediyorsan bir mislini Cenâb-ı Hak da sana ihsan etsin diye melek de duâ eder. Bir de ihvanının mühim ihtiyaçlarını ve hizmetlerini ifâyı, nafile ibâdete takdim etmelidir. İhvanından birine veya şeyhine sû-i edebde bulunduysa, derhal nedamet ederek kusurunun affını mütezellilâne istemeli ve ben size zulm ettim diye i'tirafla beraber Cenâb-ı Hakka karşı da istiğfar etmelidir.
KİTÂBÜ'L-EDEB
223
Müridin edeblerinden biri de, ihvanın hepsini edebe tergîb etmelidir. İhvanını ma'siyette görürse, nasihat etmeli ve o ma'si-yetten kurtarmağa çalışmalıdır.
İmâm-ı Şafiî (rh.a.) buyurdular ki: "Bir kimse din kardeşine gizlice nasihat ederse onun nasîhati hâlis olur. Eğer alenî na-sîhat ederse, onu rezîl ve ona hakaret etti demektir!'
Hazret-i Ömerü'l-Fârûk (na.)'ın Şam'da bir Allah kardeşi varmış. Şam'dan gelen bir kimseye onu sormuş. O da şeytanın kardeşidir deyince, Hazret-i Ömer (r.a.) o adamı azarlamış ve: Sus, çok büyük günah mı işledi? demiş. Bunun üzerine arkadaşına şu mektubu yazmış: "Bismillâhirrahmânirrahîm, Hâmîm, bu kitabın indirilişi azîz, alîm olan Allah'dandır. O, günah bağışlayan, tevbe kabul eden, azabı şiddetli olan ihsan sahibi Allah'dandır ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş ancak O-nadırî' (2/75). Bu mektubu alan arkadaşı okuyunca ağlamış ve tevbe etmiş.
Ebu'd-Derdâ (r.a.) buyurdular ki: "Eğer ihvanının hâlinde bir değişiklik görürsen, hâli değişti diye onu terk etme." Zîrâ ihvanlar da insandır, bazan düşer, bazan da kalkar. Eğer ihvanına bir keder ve âfet olursa ve bu âfet de dinde vâki' olursa, onu murakabe ile riâyeti ihmal etmemelidir. Başına gelen bu belâdan kurtarmağa gayret etmelidir.
Mâzîden menkuldür ki, birbirini çok seven iki ihvandan biri yolunu şaşırıp kendini havaiyata kaptırmıştı. Bu hâli görenler, diğerine: Bu kardeşin hâli seni üzmüyor mu? Hâlâ onu bırakmayacak mısın? O, cevaben dedi ki: "İhvânhk böyle günde belli olur. Onun elinden tutup, eski hâline gelmesi için ona duâ etmezsem, benim arkadaşlığım neye yarar? Ezasına katlanıp onun kusurlarını af ile, doğru yola gelmesine yardım etmem lâzımdır." demiş ve arkadaşlığa vefanın ne demek olduğunu güzelce belirterek onlara bir ders vermiştir.
Ârif-i Şa'rânî (k.s.) Hukûk-u İslâm adlı kitabında der ki: İhvanın zeilesi için yetmiş kadar ma'zeret ve ihtimal bulmalı ve eğer kalbi o ma'zeretleri kabul etmezse, o zaman kendi nefsine
(2/75) Mü'min Sûresi, âyet: 1-2-3
224
TASAVVUF! AHLÂK II
levm ederek, "Ey nefis, muannid sensin" demelidir.
Musannif rahimehullah buyurur ki: Şimdi öyle bir zamandayız ki, bizden yetmiş türlü iyi amel sadır olsa da, bir tek fâsid amel muhtemel olsa, yetmiş iyi ameli bir tarafa atarlar da bir tek muhtemel olan fâsid ameli dillerine dolarlar ve tahkir için bunu bir fırsat sayarlar ve ganîmet bilirler. Bu ise şeytan aley-hillânenin teşvikidir.
Sultân-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri buyurdular ki: "Bir kul, bir Allah kardaşıyla karşılıklı muhabbete muvaffak olduysa, Cenâb-ı Hak o kimseye Cennet'te bir derece halk eder."
İbnü Mübarek (k.s.) buyurur ki: "Asıl fütüvvet, ihvanın zel-lesini affetmektir."
Sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadîsinde buyurdular ki, "Kötü komşudan Allah'a sığının ki, o sizden hayır görürse setr eder, şer görürse ifşa eder."
KtTÂBÜ'L-EDEB
225
Meşîhat Âdabı
Muhakkikin katında şeyh üç kısımdır. Hırka şeyhi, zikir şeyhi, sohbet şeyhi'dir. Hırka ve zikir şeyhi mecazîdir. Hakîkî şeyh sohbet şeyhidir.
Meşîhatın âdabı: Şeyhe lâyık olan niyyeti hâlis olmak ve halkın kendisine tâbi olmasına muhabbet etmemektir. Zîrâ insanın cibilliyeti bundan hoşlanır.
Kendisini irşâd isteğinde bulunan bir kimse, şeyhe geldiği zaman, şeyhe lâyık olan, ona hemen telkinde bulunmaması ve onun ma'rifet-i İlâhîde olan sıdkının zahir olması için, o talibi men' etmesidir. Bir müddet onun isti'dâdını tecrübeden geçirdikten sonra isti'dâdma göre ta'lîm-i tarikat eder. Eğer tâlib eb-râr sımfındansa, ona Cehennem'in yollarını kapar, Cennet'e namzet kılacak ibâdete sevk eder. Eğer Cenâb-ı Hak bir kimseye irşadın mebnâsı olan şeylere isti'dât vermemişse, ona zikir ta'lîm etmek haramdır.
Hoca Ubeydullah Ahrâr (k.s.) buyurdu ki, "Kim ki, evvel nazarda müridin isti'dâdını bilemez ve hangi hal ve makama varacağını anlamazsa ona şeyhlik caiz değildir!'
Şeyhlik âdabından biri de; şeyh için müridin malından ten-zîh lâzımdır. Müridin malından bir şeyde tamâı olmamalı ve mülke asla iltifat etmemelidir. Müridin hizmetiyle de alâkalanma-malıdır. Zîrâ makâm-ı irşâd her makamın fevkindedir. Âdi bir ivaz ile o makamı izlâl etmemelidir. Sâdık bir mürîd gelir de malının tamamından huruç etmek isterse, şeyh ona izin vermemelidir.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)'nm yanına bir mürîd geldi. Malının cümlesinden sıyrılmak istedi. Cüneyd (k.s.) onu men' ettiler. Vaktaki o mürîdde hâl ve kuvvet hâsıl oldu, o vakit buyurdu ki, "Evvelce senden emin değildim, eğer şimdi malının cümlesini tasadduk etmek istersen sana bir şey lâzım gelmez!' Eğer sâdık müridin himmeti âlî olursa bu uğurda malının cümlesini tasadduk caiz olur.
Ebû Bekrini VSıddîk ve Ömerü'l-Fârûk (r.a.) ümânın hallerine nazaran meşîhât âdabından biri de, (îsâr) dır. Bir şeyhde,
1
226
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EDEB
227
hazlarını (îsâr) ve taalluk-u zahirîsini kat' gâlib olursa, bu hâlini gören mürîdlerin sıdkı artar ve îtikadları ziyâde olur. Bu hâli gören mürîdin de taallukâtını kat'a ve hazlarını (îsâr)a rağbeti hâsıl olur. Mürîdin bâtınından töhmet akideleri çözülür. Feyz kapısı kapanmaz.
Şeyhlik vezâifinden biri de, evâmir ve nevâhîdir. Müstehabbât ve mekrûhât şeyhin nefsinde tahakkuk etmediği takdirde, bunların biri ile emr etmesi, şeyh için lâyık değildir. Çünkü kendi nefsinde olmayan şeyle emr etmenin te'sîri olmaz.
Risâle-i Kuşeyrî'de zikr edildiğine göre; Hallâc-ı Mansûr (k.s.)a (Fakr)dan suâl olunmuş. Cevab vermeden hemen evine girmiş ve çıkmış, ondan sonra fakirliği ta'rif etmiş. Demişler ki, "Yâ şeyh, önce niçin cevab vermedin?" deyince, "Önce bir dirheme malikdim. O vakit benim fakirlik hakkında bahs etmem yerinde olmaz diye eve girdim. O dirhemi tasadduk ettim çıktım da, şimdi fakirlikten bahs etmek benim için mübâh oldu" demişlerdir.
Meşihat âdabından biri de, tarîkin zayıflarına rıfk ile muamele etmek lâzımdır. Mürîdin hâlinde ülfeti terk ve nefse muhalefet gibi hallerde, kadir olmadığım ve za'fını görürse müsamaha eder. Tarîkden red etmez. Bu gibi mürîdlere ruhsat ile ameli emr eder. Onu meşakkatli riyâzâttan men' eder ki, süadâ zümresinden nefret etmesin. O mürîdi lütuf ve kerem ile süadâ ile oturtup, onlarla muhâlatât ve ünsiyet sebebiyle muhabbet hâsıl eder ki, ibâdet ve mücâhedeye tahammül edebilsin.
Meşîhate müteallik vezâifden biri de, mürîde telkin-i zikr ettiği vakitte, mürîdin kalbinde olan hicâblarm zevaline niyyet etmelidir. Mürîdin kalbine, hal ve varidatın vürûdu niyetiyle teveccüh etmemeli ki, belki o hâle tahammül edemez ve mürîdin karşısına oturur ki, isti'dâd ve kabiliyetine göre mürîdin kalbinde hal ve feyz intiba' eder. İsti'dâdlı mürîdin süratle sülûkünü men' ile, isti'dâdını gölgeleyip sülûkünü tehir ederse, daha ah-sen ve evlâ olur. Şeyhe lâyık olan zaruret olmadıkça dizlerinin üzerine edeb ile oturmaktır ve edeb ile tekellüm edip, mâlâya'nî-den ve hevâ ve hezelden ârî olarak fuzûli sözlerden tevakkî etmek lâzımdır. Şeyh, mürîde hitabında, Cenâb-ı Hak'dan fehim
ve idrâk taleb eder. Eğer şeyh gazab ederse, mürîd bunda bir manâ murâd olunduğunu teemmül etmelidir.
Şeyh Muhammed Ma'sûm (k.s.) gazab ettiği zaman (Yahri-bujlâhü beyteke) buyururlardı. Bunun ma'nâsım soranlara, "Cenâb-ı Hak enâniyetini harab etsin demekdir" derlerdi. (2/76)
Alî ibni Hâmid der ki: Sırriyy-i Sakatî (k.s.)'yı ziyarete gittim. Kapısında durdum. İçeriden: (2/77)
dediğini işittim. Ma'nâsı: "Allahım, beni senden meşgul eden kimseyi sen kendinle meşgul et ki, beni bıraksın" demektir. Bu duâ berekâtıyla Cenâb-ı Hak bana tevfîkini ihsan etti de, Haleb'den kırk kere hacca gittim.
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri gazab hâlinde (te-ribet yedâke) buyururlardı. Nitekim âyet-i kerîmedeki (Fahla' na-leyk)den (2/78) murâd; (2/79)
ıL'iı
Cft
Yâni: "Dünya ve âhiret muhabbetini çıkar" demektir.
Şeyhe lâyık olan:
Mürîdin kelâmına müsamaha yapmamak ve i'tiraz da etmemek-dirki, mürîdde her taraftan yeis ve inkisar hâsıl olsun. Eğer bir mürîdde bir ma'siyet zahir olursa, şeyh ona işaret ve kinaye ile nasihat eder ki, şeyhin mehabeti mürîdin kalbinden zail olmasın. Yalnız mürîdin i'tikâdı sâdık olursa, şeyh ma'siyetini sarahaten zikr ederek itâb eder.
Şeyhe lâzım olan, hal galebesiyle zahir amelleri terk etmemektir. Belki sâlih amellerle evkâtını muhafaza etmek lâzımdır.
(2/76) Nefehâtü'l-üns.
(2/77) Sırriy-yi Sakatî'nin Ali İbni Hâmid için duası
(2/78) Tâhâ Sûresi, âyet: 12
(2/79) Yukardaki âyetin tefsiri.
228
TASAVVUF! AHLAK II
Yoksa, "Amele ihtiyacım yoktur" diye tahayyül etmemelidir. Çünkü zahirde evkâtım zayi' etmek bâtınında tehâvün ve keselân husule getirir.
Tarîkat-i Nakşibendiye'nin i'tikâdı, ehli sünnet velcemâat i'tikâdıdır. Ubudiyetin ve huzurun devamında, târiklerin hepsi birdir. Yalnız fark, surettedir.
Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerine bilâ ittiba' ve ibâ-detsiz olarak devâm-ı ubudiyet ve huzur mutasavver değildir. Şeyhe lâyık olan nefsinin hukukunda müsamaha yapmak, ya'ni, tâ-zîm ve tevkîr gözetmemektir. Fakat mürîde lâyık olan, hizmetini îfâda kusur etmemektir. "Ben şeyhime şöyle hizmet ettim" diye hatırına bir şey getirmemeli ve bütün hallerde zahir ve bâtınından gaflet etmemelidir. Şeyh, müridi bazan keyflendirir, ba-zan da kederlendirir. Müridin bütün esrarına muttali olur, rüyalarını ve hallerini dinler, fakat makâmâtta bildiği şeylerin hepsini izhâr etmez. Bazan da teşvîk için izhâr eder ki, Cenâb-ı Hakkın ni'metlerine şükrünü artırsın için, "Yemin olsun ki, eğer şükrederseniz elbette size ni'metimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz, haberiniz olsun, gerçekten azabım çok şiddetlidir." (2/80) buyurulmuştur.
Şeyh için, "Bu hâl evvelki hâlinden güzeldir" demek caiz olur. Bir halde dâima kalmak uzaklık ve hicâbdır. Gurur ve sü-rûrda sebeb ukdedir. Bu tarîkde kalbin inkisarı ve aczi gerekdir.
Nitekim, Ebü'1-Hasan-i Harkâni (k.s.) (fî hazânetî şey'ün. leyse fi hazâne till ahi teâlâ) buyurdular. Ya'ni, "Benim hazînemde olan Allahü teâlâ Hazretlerinin hazînesinde yoktur" demektir. Buna karşı demişler ki: Bu nasıl sözdür? Buyurmuş ki, "İnkisar ve acizdir. Cenâb-ı Hak azze ve cel, Kadir, Ganî, münezzeh ve mukaddestir!'
Şeyhe lâyık olan şeyhinin gayriye, hâle ve makama teveccüh etmemektir. Bunlardan hiç birini arzu etmez. Ancak Cenâb-ı Hak'kı murâd eder.-Nitekim Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretlerinden ahvâl, makam ve mükâşefeden sorulmuş, buyurmuşlar ki: "Ben (lâ) kelimesiyle cümlesini nefy ettim. Şimdi maksûd ve mat-
(2/80) İbrâhîm Sûresi, âyet: 7
KİTÂBÜ'L-EDEB
229
lûbum Hak teâlâ'dan başka yoktur. Ancak zât-ı ilâhî kaldı!' Talibe lâyık olan mükâşefâtta zahir olan şeylerin hepsini nefy etmeli, dünya ve ahirette yalnız maksûdu, ehadiyet sıfatıyla mev-sûf olan Vâhid-i Kahhâr Cenâb-ı Hak azze ve cel olmalıdır. (Hüvallahü'l-Vâhidü'l-Kahhâr) "Ortağı olmayan tek Kahhâr, her şeye gâlib Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur." (2/81)
Şeyhin vazifelerinden biri de, müridi meclislerde ve sohbetlerde çok görürse ona halveti emr etmektir.
Hafız Habîbullah der ki: "Hoca Muhammed Bakî (k.s.) nin yanına halvette iken izinsiz girdim. Maksadım bir rü'yamı söylemekti. Hoca (k.s.) buyurdu ki, "Yâ Hafız, benim indimde ne hâl var ne de makam var!' Hemen çıkdım. Fakat ahvâl ve zikirden bende bir şey kalmadı, belki kalbimden zikir de zail oldu!' Mürîd şeyhin kerem ve lütfuna i'timad etmemeli, hattâ bir yabancı gibi korku ve edeb ile hizmet etmesi lâzımdır. Fakat zamanımızda böyle mürîdlerin bulunması, kibrît-i ahmerden ve zümrüd-ü ankâdan daha nâdirdir.
Denildi ki, sohbet-i şeyh zikirden ahsendir. Amma edebe ve hukuka riâyet edilirse. Fakat edebe ve hukuka riâyet edilmediği takdirde, zararı faydasından çoktur. Eğer mürîdin kalbinden şeyhin hürmeti sakıt olacağını şeyh bilirse, o mürîdi yanından uzaklaştırmalıdır. Şeyh üzerine vâcib olur ki mürîdi, zahiri şerîat ve sevimli ibâdetle meşgul etsin. Tevhîd-i mutlak babında kelâm kapısını mürîde kapar. Şayet mürîd tevhîd hakkında kelâm kapısını açarsa o zaman mürîd muattal kalır. Bazan da tezanduk eder. O vakit dâreynde hüsranda kalır.
Râzî rahimehullah der ki: Mürşîd olan şeyh daimî surette evliyâullah içinde mesturdur. Bu sebeble avamdan mahfî olacağı daha açıktır. Bunları ancak bâtın erbabı bilir. Nitekim hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak, (Velîsini O'ndan başkasının bilemiyece-ğini; başkalarından gizlediğini) beyan buyurmuştur. Kümmelîn mertebesine vâsıl olanların sebeb-i ihtifâsı, tâliblerin sıdkımn az-lığmdandır.
Râzî rahimehullah yine buyurdu ki: Mâlik ibni Dînâr (k.s.)a
(2/81) Sâd Sûresi, âyet: 65
230
TASAVVUF! AHLÂK II
bir adam, "Dün gece seni Cennet'te gördüm. Salına salına gidiyordun" demiş. Mumaileyh cevaben: "Şeytan seninle benden başka maskara edecek kimse bulamamış mı ki?" demiş ve ilâve etmiş: "Cenâb-ı Hak bizi, bu fena zamanda yerin dibine batırsa müstehakız" demiştir. Ve yine Rahimehullah buyururlar ki: "Bu asırda meşihat da'vâsı yapan kimselerin çoklarının sohbeti fenadır. Yalnız Cenâb-ı Hak'dan ilham ile yahut ehl-i ta-rîkden sâdıkların şehâdeti ve sıdkının emmâresi zahir olursa, onunla musâhabetde fayda olur. İzinsiz şeyhliğe başlayan kimsenin ifsadı, ıslâhından çok olur. Bu gibi şeyhlere kuttâ'ı târık-ı ilâhî günahı yazılır. Böylelerinden kaçınmak lâzımdır. Çünkü bunlarda, insan kılığında şeytanlık vardır ki onu bilmek çok zordur.
Babadan veya dededen mevrûs, müteşeyyih evlâtlarla, ilimsiz ve amelsiz şeyh kıyâfetindeki kimselerle musahabe! caiz değildir. Her kim ki, Cenâb-ı Hak ile, "Zamîrim hâlisdir. Hakîkî rütbeye erdim" diyerek zahirî şerîatla mukayyet olmaz ve tekâlif-i şer'iyenin kendinden sükûtunu iddia ederse, iyi bilsin ki, böyle olan kimseler, dinde meftundur. İlhâd, zındıka ve ibâhiyeden-dir. Böyleleriyle musâhabetten sakınmanızı tavsiye ederim, zîrâ semmi katildir. Böyle câhiller bilmelidhier-ki, "şeriat, hakikatin tohumunun kabuğudur. Kabuk yardım etmezse tane nema bulmaz ve büyümez. Halbuki, ehl-i hakikat ittifak ve ittihad ettiler ki, bir hakîkat ki, şerîat o hakîkati red ederse, o hakikat değildir; zındıkadır. Her kim teklif-i İlâhî ipini boynundan atarsa bâtına meyil, tahrîf ve dalâlete düşer.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) buyurdular ki, "Bir kimse havada bağdaş kurup otursa dahî iltifat etmeyin. Ancak şer-i şerifin emri ve nehyi ile tekayyüd etmiş ise o başkadır. Eğer bir adam aklı başında olarak, "Ben ehlullahdanım, benden hitâb-ı şer'î sakıt" derse, o adam yalancıdır. Hattâ, hırsız, cânî ondan ahsendir."
Şeyh için Rab'bıyla bir huzur vakti olmak lâzımdır ve huzurun kuvvetinden kendisi için husule gelen hâle i'timat etmemelidir.
Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri buyurdular ki: "Benim için bir vakit var ki, ben o vakitte Cenâb-ı Hak ileyim. Başkalarıyla meşgul olamam!' Huzur hâlinin istimrarı, zahir ve bâ-
KİTÂBÜ'L-EDEB
231
tında (Mâsivâllahi teâlâyı) terke kuvvet husule getirir. Sonra ne-fisde, yine âdetine rücû' eder. Buna binâen şeyh kendisinde olan temkîn hâlini her gün teftiş etmezse aldanmış olur.
Şeyh Muhyiddîn (k.s.) buyurdu ki; "Çok şeyhleri gördüm ki, kendi hallerini teftiş etmedikleri için mertebelerinden sükût etmişlerdir. Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı kerîm'de buyurdu. "Gerçekten insan harîs ve cimri yaratılmıştır. Kendine bir zarar dokundu mu feryadı basar. Ona hayır (mal) isabet edince de kıskanç olur." (2/82) Bu âyette Cenâb-ı Kibriya nefisde olan her rezâili cem' etmiştir ve şunu da izhâr etmiştir ki, nefsin hilkatinde mev-cud olmayan fezâili, nefsin iktisâb etmesini izhâr buyurmuştur. Öyle ise nefsi terbiye etmek lâzımdır ve nefsin cibilliyetinden korunmak vâcibdir vesselam. Ve yine (k.s.) buyurdıı ki: "Şeyhe mahsus bir zaviye ister ki kendisinden başka gerek mürîd ve gerekse gayrisi girmemelidir. Yalnız yanında olan havas girer. Dahî şahsa mahsus bir zaviye daha lâzımdır ki, ona havas dahî giremez. Üçüncü bir zaviye de eshâbı ile içtimâ' etmek için lâzımdır.
Kendi esrar ve harekâtını izhâr etmemek şeyh için vâcibdir. Çok yemek için müride müsamaha etmemelidir. Zîrâ mürîdle-rin ekserisi mi'delerinin köleleridir.
Başka şeyhlerle temaslarına da mâni' olmalıdır. Çünkü bu içtimâin zararı çok kuvvetlidir. Ancak, mürîdlerin muhabbeti kuvvetli ve sabit ise, onların tezelzülünden korkulmaz. Şeyh daimî mürîdlerinden hazer etsin. Çünkü mürîdlerin çoğu yalancı-dır.Oldukça eski de olsalar yine de şeyhlerinden müfârakat edebilirler ve dünya oğullarıyla ülfet ederler ve ihvanının aleyhinde bulunurlar."
Yine Şeyh Muhyiddfn (k.s.) buyurdu ki: "Bir şeyh kendisinin fevkında bir şeyh gördüğünde, nefsinde feragat edip, tilmiz-leriyle birlikde o şeyhe ittiba' etmesi vâcib olur. Bu gibi zevata hizmeti terk etmek, hubb-ü riyasete işarettir ki, baş olmak sevgisi tarîk-i ilâhide noksanlıktır!'
Sultân-ı Enbiyâ (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, "Eğer Mûsâ (a.s.) sağ olsaydı bana tâbi olurdu." buyurdular. İlyâs ve îsâ aley-
(2/82) Meâric Sûresi, âyet: 19-20-21
232
TASAVVUF! AHLÂK II
hisselâm Hazerâtı da, el'an şerîat-ı Muhammediye (s.a.s.) hükmü altındadırlar. İşte bu taifenin şeyhleri de böyle olması lâzımdır. Lâkin ma'lûmdur ki, bu teklifler makamı zahir olan şeyhler hakkındadır. Yoksa zahir olmayan şeyhlere inkıyâd ile teklif olunmaz. Ârif-i Şa'rânî (k.s.) (Nefehâtü Kudsiye)sinde buyurdu ki, "Ümerâ ve hükkâmın yanına varmakdan kaçınmak şeyh üzerine vâcibdir. Sonra müridler de şeyhlerini görerek, bu gibilerin yanlarına varırlarsa, onların günahı da şeyhin üzerinedir. "Kim ki kötü bir yola delâlet ederse ondan hâsıl olan günah ona aittir" hadîs-i şerifinin mazmununa mâsadak olur!'
Resûlullah (s.a.sv.) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurdular: "Bir kimse Kur'ân okur ve dînî olan ilm-i fıkhını bilir de, sonra sultandan bir menfaat olur amacıyla, sultanın kapısına varırsa, kaç adım attıysa o adımlar kadar Cehennem'e adım atmıştır." Bu hadîs Deylemî'den alınmıştır.
Bir mürîd, tarîka ilk adımını attığında, dünyadan ve helâ-lından, zühd etmesi lâzım gelirken, şübehâttan ve haramdan sa-kınmaklığı evleviyetle sabit olur. Zîrâ haram ve şübheli şeylerden, avamın bir kısmı da zühd yapar. Nerede kaldı ki, sâdât-ı kiram tarîkına sülük eden zühd yapmasın. Muvaffak olan için bu kadar kâfidir.
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
233
KİTABU'I^EZKÂR
Zikir kalb ve dil ile olur. Kalb ve dil ikisi birlikde olursa daha efdal olur. Yalnızlıkda kalbin zikri efdaldır. bunların her-biri için kitab ve sünnette şâhidleri vardır.
Sâdât-ı Nakşibendiyye kaddesallâhü teâlâ esrârehümü'l-aliyye'nin tercih ettikleri zikir, zikr-i hafi (zikr-i kalbi) dir Âyet-i Celîlede delil, Cenâb-ı Hak, "Sabah ve akşam, içinden yalvara-rak ve korkarak, aşikâreden (içten, hafif) bir sesle Rab'bini an (duâ ve zikret). Gafillerden olma!' (2/83) "Rab'binize yalvara-rak ve gizlice duâ edin!' (2/84)
Sünnetten olan delîl, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizden sahîhde vârid olan hadîsdir. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular, "Allah teâlâ bir hadîs-i kudsîsinde: (Ben, kulumun zannı üzereyim ve beni zikrettiği zaman dâima onunla beraberim. Eğer beni kendi kendine zikrederse, ben de onu kendi nefsimde zikrederim. Şayet kulum beni bir topluluğun içinde zikredecek olursa, ben de kendisini onun zikretmiş olduğu toplulukdan daha hayırlı olan bir topluluk arasında zikrederim) buyurdular." (2/85)
Yine Hz. Âişe (r.a.) hadan ve ebeveyninden rivayet edilen bir hadîs-i şerîfde Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: "Zikr-i hafî, zikr-i cehrî'ye göre sevap bakımından yetmiş derece daha fazladır."
Tasavvufî ölçülere göre ise hadîsin ma'nâsı: Allahü a'lem bimurâdi nnebî (s.a.v.); kıyamet günü olub da Cenâb-ı Hak mah-lûkâtı hesaba çekdiği vakıtta, hafaza melekleri kulun hasenat ve seyyiât defterlerini getirirler. Cenâb-ı Hak buyurur ki, "Kulumun amellerinden bir amel kaldı mı?" Melekler de: Yâ Rab: "Biz bir şey bırakmadık. Bildiğimiz şeyleri saydık ve yazdık." O vakit Cenâb-ı Hak buyurur ki, "Benim yanımda kulumun bir
(2/83) A'râf Sûresi, âyet: 205 (2/84) A'râf Sûresi, âyet: 55 (2/85) Buharı ve diğerleri.
234
TASAVVUF! AHLÂK II
hasenesi vardır; ben o hasene ile o kuluma mükâfat ederim.O da kulumun beni haf î olarak zikridir ki o, meleklerimin işitmediği bir zikirdir." buyurur.
Câmiü's-Sağîr'de zikr olunan hadîs de şudur: (2/86)
Zikr-i hafinin fezâili hakkında çok hadîs-i şerîf vürûd et-mişdir.
Kâdî İyâz rahımehullah buyurur ki, "Zikrullah iki kısımdır. Biri zikr-i kalbî, biri de zikr-i lisânî'dir. Zikr-i kalbî de iki nev'idir. Birisi er fa' ve ecel ezkârdır ki, Allâh-ü zü'1-Celâl Hazretlerinin azamet ve celâlini, ceberut ve melekût âyâtını ve arzını tefekkürdür. Eş-şeyh İmâmü'lHümâm ibni'l-Ahmedil-Hanbelî rahimehullah fıkıh kitabında der ki: Tefekkür, namazdan ve oruçtan efdaldır. Zikir kalblerin râyihası mesabesindedir. Zikir sebebiyle mahbûba ünsiyet hâsıl olur. Allah-ü teâlâ buyurdu: "Evet, bilin ki, ancak Allah'ı anmakla kalbler yatışır ve huzur bulur."
İnsanların kaibleri ancak zikrullah ile mutmain olur. Zikrullah ile Allâmü'l-guyûb olan Cenâb-ı Hak'dan kalbin gafleti zail olur. Ne zardan ki, kalbin sânına i'tinâ ve ağyardan tecrîd ve ıslâhına ve çok zikir ile de pasını temizlemeye dikkat edilirse, Allah-ü teâlâ'mn da yardımıyla, kalbde bir hassa-i fâikiyyet ve itmi'nan hâsıl olur. Zîrâ, kalb, nazargâh-i ilâhî ve mevzi-i îmân ve menba-i envârdır. Kalbin salâhıyla cesedin tamamı sâlih olur; nitekim yukarıdaki hadîsde buyurulduğu gil... Nasıl olur da kalbin salâhına gayret olunmaz ki? İ'tikâd ve amele sebeb olan ibâdetlerin sıhhati, kalbin salâhına bağlıdır. Öyle ise kul, vâcib olan şeye kalbini bağlamadıkça mü'min-i tâm olamaz. Keza maksûd ve matlûb olanibâdetde sahîh olmaz. Ancak kalbindeki niyyet ile sahîh olur. İbâdet, ister oruç ve namaz gibi bedenî, ister zekât gibi mâlî, ister hac gibi hem mâlî, hem de bedenî olsun, bu ibâdetlerin cümlesi kalbin hâlis niyyet ve ihlâsına tevakkuf eder.
(2/86) Câmiussagîr. (2/87) Ra'd Sûresi, âyet: 28
KtTÂBÜ'L-EZKÂR
235
Kalb
Kalbin, haşyet, inâbe, zikir, takva ve selâmet ile tahsisi hakkında âyet-i celîleler vârid olmuşdur. Allah-ü teâlâ, "İşte Allah, böyle (zâlim) kimseleri sevmeyen bir kavmin kalblerine îmânı tesbit buyurmuştur..." (2/88)
"Allah size îmânı sevdirdi ve onu kalblerinizde güzelleştir-di." (2/89)
"Gaybda, Rahrnan'a iç saygısı duyan ve hâlis bir kalb ile gelen kimseler için..." (2/90)
"Muhakkak ki, bu sûrede anılanlarda, aklı olan, yahut kendisi huzurlu bir kalb içinde olduğu halde (nasihatlara) kulak veren kimse için bir ihtar, (bir ibret dersi) vardır." (2/91)
"Gerçekten Allah'ın peygamberleri yanında seslerini kısanlar, bunlar o kimselerdir ki, Allah kalblerini takva için imtihan etmiştir. Onlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır." (2/92)
"O gün ki ne mal fayda verir, ne de oğullar. Ancak Allah'a hâlis ve pâk ile varan müstesna..." (2/93) buyrulmuştur.
Haris rahimehullah, "Kulun belâsı, kalbini Cenâb-ı Hak1 dan ta'tîl ve gafletindedir" demiştir.
Allah-ü teâlâ, "Bizi anmak husûsusunda kalbine gaflet verdiğimiz kimseye itaat etme ki o, keyfinin ardına düşmüş ve işi de, haddini aşmak olmuştur." (2/94) buyurdu. Selefi sâlihîn, kalbdeki alâıkın kat'mda ve şevâgılın refinde cehd ve gayret ederlerdi.
Râbia-i Adeviye rahimehullah buyururlardı, "Nâs kalble-
(2/88) Mücâdele Sûresi, âyet: 22 (2/89) Hucurât Sûresi, âyet: 7 (2/90) Kâf Sûresi, âyet: 33 (2/91) Kâf Sûresi, âyet: 37 (2/92) Hucurât Sûresi, âyet: 3 (2/93) Şuarâ Sûresi, âyet: 88-89 (2/94) Kehf Sûresi, âyet: 28
236
TASAVVUF! AHLÂK II
rini Cenâb-ı Hak'dan uzak tutarak dünya ile meşgul olurlar. Eğer bunlar dünya muhabbetini terketselerdi kalbleri melekûtteceve-lân edib daha kıymetli faydalarla dönerlerdi!'
Hâlid-ibni Mu'dân rahimehullah'dan nakl olundu ki, "Hiç bir kul yoktur ki, yüzünde iki gözü ve kalbinde de iki gözü olmasın. Yüzündeki gözleriyle dünyayı, kalbindeki gözleriyle de âhıreti görür!' "Gerçek şudur ki, gözler (görmemek sureti ile) kör olmaz, fakat asıl sinelerin içindeki kalbler (ibret gözleri) kör olur." (2/95) Cenâb-ı Hak bir kuluna hayır murâd ederse, kalbindeki gözlerini açar. Gaybından dilediğini gösterir. Eğer bu kuluna hayır murâd etmezse, olduğu hal üzere bırakır. "Yoksa (münafıkların) kalbleri üzerinde üst üste kilitleri mi var?" (2/96)
Ahmed-i Huzreviye rahimehullah buyurdu ki: "Kalbler bir kaba benzer. Eğer o kalb Hak ile dolmuşsa, o kalbin nurunun ziyâdeliği diğer a'zâlarda zahir olur. Yoksa (Neûzübillâh) bâtıl ile dolmuş ise, o kalbin zulmetinin ziyâdeliği bütün a'zâ ve cevâ-rihde zahir olur!'
Ebû Türâb Bahşî buyurdu ki, "İbâdetler esnasında kalbleri havâtırdan kurtarmakdan daha faydalı ve zor bir şey yokdur!'
Sehl ibni Abdullah Düsterî rahimehullah buyururlar ki, "Bir kalbde Cenâb-ı Hak'dan başka ve O'nun sevmediği bir şey varsa, öyle kalbe nurun dolması muhaldir!'
Zünnûn-ü Mısrî (k.s.), "Kalbin bir saat salâhı, ins ile cin-nin ibâdetinden efdaldır. Bir evde canlı resmi veya heykeli bulunursa, o eve melek girmez. Bir kalbde de Cenâb-ı Hak'dan gayri bulunursa, o kalbe Hak'kın şâhidleri girmez!'
İbni Ömer (r.a.) hüma bir deve satmış. Ona, "Satmayıp imsak etseydin olmaz mıydı?" demişler. Buyurmuş ki, "Olurdu, fakat kalbimde bir takıntı kalacakdı. Kalbimin onunla meşgul olmasını kerîh gördüm de sattım" demiştir.
Müceddid-ielf-î sânî (k.s.) Hazretleri buyurur ki, "Bir tâlib sülük murâd ederse şeyh ona istihare emr eder ki, Resûlullah (s.a.s.) Hazretlerine iktidâ etmek içindir ve istihareyi üç veya ye-
(2/95) Hac Sûresi, âyet: 46 (2/96) Muhammed Sûresi, âyet: 24
KİTÂBÜ'LEZKÂR
237
di defaya kadar vardırır. Eğer kalbde tereddüt olmayıp da it-mi'nân hâsıl olursa, Cenâb-ı Hak'ka sığınarak şeyh-i kâmilden tarikat dersini alır. Eğer istihare de muvafık çıkarsa o zaman (nû-rün alâ nûr) olur!'
Şeyh, evvelemirde tarikatı telkinden önce, tevbeyi talîm eder, sonra âdâb ve şerâit-i tarîki beyan eder; kitab ve sünnete mütâ-beatı tergîb eder ve kitâbullah ve sünnet-i seniyyeye mütâbeat olunmadıkça matlûba vusulün mümkün olamayacağını kat'î olarak beyân eder. Eğer kitab ve sünnete muhalif olarak mükâşefe ve hâl zuhur ederse i'tibâr olunmaz. Ulül'ebsâr indinde kıymeti yokdur.
İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî (k.s.) Hazretlerinden sormuşlar ki, "Erkek ve kadın bazı kimseler tarîka girmek istiyorlar. Halbuki, yemelerinde ve giymelerinde şübheden hâlî değiller. Faiz yiyorlar. Hîle-i şer'iyye ile alıyoruz diyorlar. Bunlar ta'lîm-i tarîkate ehil midirler?" Cevabında buyurdu ki, "Zikri telkîn ve ta'lîm edin. Bununla beraber haramdan içtinâbı da tergîb edin." Bir tâlib ibâdetinde, tâatında riya ve siinı'a gibi bâtınında bir halecan duyarsa, ibâdetini terk etmez, belki Allah tebâreke ve teâlâ Hazretlerine tevbe ve istiğfar eder.
Yine İmâm-ı Rabbânî (k.s.) den, kadınlara ta'lîm-i tarikat hakkında sormuşlar. Cevabında, "Kadın eğer mahrem değil de yabancı ise perdenin arkasında oturur, dersini alır" buyurmuşdur.
Muhammed Ma'sûm (k.s.) buyurdu ki, "İrşada tâlib olan ne kadar erkek ve kadın varsa, vezâif-i tâatta ve edebe riâyette bunları teşvîk ve tergîb etmek lâyıkdır. Asıl maksûd, bu nisbet-i şerîfenin husulüdür. Bu nisbet-i şerife de ancak Allah sübhâne-hû ve teâlâ Hazretlerinin fazl ve kereminden bir lütufdur. İhsan etmezse bir zararı yokdur!'
Urvetü'l-vüskâ yine buyurdu ki, "Bu nisbet-i şerife sür'atle teyessür ve acele ile husule gelirse, çok kere, kasır olan bu nisbe-tin kıymetini takdir edemez. Bir tâlib bu nisbetin husulünde is-ti'câl ederse, o tâlib değildir ve sohbete de ehil değildir. Zîrâ dünya tâlibleri uzun müddet vatanından ve ehl ü ıyâlından iftirâk ile, ömürlerinin çoğunu seferlerde geçirerek, ne kadar zahmet ve meşakkate dûçâr oluyorlar. Halbuki, Hak'ka tâlib olanlar zahmet
238
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
239
ve meşakkat çekmeğe daha ziyade lâyıkdırlar. Selefde geçen tâ-libler bu yolda ömürlerini ifna ve vatanlarını terk ettiler!'
Yine müceddid-i elf-i sânî (k.s.), talibin adem-i istikâmetinden dolayı bu tarîkden soğuduklarını ileri sürüb, sâdık talibin bulunmamasından şikâyet edenlere cevâb olarak buyurdu ki "Tâlib-i tarîk olanlara lâyık olan, istihare ve itmi'nân husulünden sonra tarîkati ta'lîmdir. Eğer müstekîm olurlarsa nâil-i meram olurlar. Müstekîm olmazlarsa zararı kendilerine râci'dirî'
Yine İmâm-ı Rabbânî (k.s.) bazı mektublarında buyurur ki, "Şeyhe lâyık olan sekînet ve vakar ile tâliblere muamele yapmaktır. Eğer tâliblere inbisât ve ihtilât kapısını açarsa, bu inbisât şeyhin mehabetini, tâliblerin kalblerinden izâle eder ki, bu hâl mü-rîdin hüsranım mûcib olur. Şeyh kendini mürîdleri nazarında ce-mîl göstermeli ki, mürîdlerin edeb ve ta'zîmlerine sebeb olsun. Bu da felahı mucibdirî'
Müceddid-i elf-i sânî (k.s.) Hazretlerinin halîfelerinden gelen bazı mektublar, "Emr-i âlînize imtisâlen tarîkati talîm ediyorum. Tâliblerde teveccüh ile müteessir olmayan bir ferd kalmadı. Belki çoklarında ilk himmet ve ikbâlde te'sir zahir oldu!' Cevab olarak: "Cenâb-1 Hak'ka hamd ettim. Bu ni'met-i uzmâ-ya şükür, senin üzerine vâcibdir. Gurur ve huyelâdan içtinâb, ku-sur-fütûrunuzu ikrar ve 'itiraf etmeniz lâzımdır. Tâliblerin istek ve teveccühlerinde ihmâl etme. Zîrâ bunlar için sa'y ve gayretiniz büyük ibâdetlerdendir. Ta'lîm ve tebliğden fariğ olursanız, Allah için tedrîs ve ibâdet vazîfelerine gayret edin. Kulların Cenâb-ı Allah'a sevgilisi, kullarını Allah'a sevdirendir."
İşte bu âdâb, Cenâb-ı Hak'kın (s.a.v.) e buyurduğu bir edeb-dir. Nitekim, Kur'ân-ı kerîm'de, "O halde (memur bulunduğun bir işi bitirip) boşaldın mı, (yine başka bir iş ve ibâdet için) kalk yorul ve yalnız Rabbine rağbet edip (O'ndan) iste." Q/97) buyurdu. !
(2/97) İnşirah Sûresi, âyet: 7-8
Sohbet Ve Rabıta
Sâlikin, mürşid-i kâmil ile sohbeti evlâ yoldur. Tefeyyüz için sohbette iki asıl vardır. Biri (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerine kemâl-i ittibâ', diğeri de şeyhe muhabbettir. Bununla beraber şeyhin ef-âlinden birine zahiren veya bâtinen i'tirâz ve inkâr etmemek lâzımdır. Olabilir ki, şeyh o fi'ilini bir hikmet tahtında veya imtihan maksadıyla yapmışdır. Şeyhin huzurunda kendi nefsinin arzusuna tâbi' olmamak gerekdir. Bir mürîd sıdk ve ihlâs ile sohbet-i şeyhe müdavim olursa, bi iznillâhi teâlâ kalbden kalbe ilham ve in'ikâs tarîkıyla hâl mün'akis olur.
Bir hadîs-i şerîfde, "O kimseler ki, görüldüklerinde Allah'ı hatırlatırlar" buyurulduğu veçhile istifâde ve istifâza husule gelir. Mürîdin ihlâs ve edebe riâyet ve isti'dâdına göre tefeyyüzün-deki sür'at ve batâette tahallüf eder.
Şeyh, mîzâb (Oluk) gibidir. "Elmer'ü maa men ehabbe" (Kişi sevdiği ile beraberdir) hadîs-i şerîfi muktezâsınca, şeyhin ahvâl ve evsâfından mürîdde hâl zuhuruna başlar. Bu hâlin kemâli fenâ-fişşeyh hâlidir ki, fenâ-fillah hâlinin mukaddimesidir.
Eğer bir mürîdde sekir ve gaybet hâli olursa rabıtayı terk ile kendi hâline müteveccih olur. Nitekim, Makâmât-ı Nakşiben-diye'den nakl olunmuşdur ki, söfiyeden biri meclisde rabıta ile meşgulken, onda gaybet eseri zuhur etti. Mürîd o gaybete iltifat etmedi. O vakit Hoca Nakşibend (k.s.) Hazretleri, "Beni bırak da o gaybete müteveccih ol" buyurdular.
Bir mürîd eğer Cenâb-ı Hak'dan istifâzaya kadir olursa, o mürîdin rabıtayı terk etmesi vâcib olur. Bu takdirde rabıta ile iştigâl, terakkîden tenezzüldür. Şühûd makamı üzerine, hicâb mertebesini tercih demek olur. Bu ise Cenâb-ı Hak'dan i'râz de-mekdir.
İmâm-ı Rabbânî (k.s.) buyurmuşdur ki, "Tarîkimiz sahâbe-i kiram rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn Hazerâtının tarîkidir. Bu tarîkde şeyh kemâl-i ma'rifet ile mütehakkık olursa, ifâza-da, ölü ile diri müsâvî olurlar ve istifâzada şeyhler ile sıbyan beraber olurlar!'
İnsân-ı kâmil mir'ât-ı Hak'dır. Her kim kâmil insanın ru-
240
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
241
hâniyetine basîret gözüyle bakarsa, onda Cenâb-ı Hak'kın tecellîsini görür. Sıfatının zuhurunu idrâk eder. Rabıta sebebiyle şeyhler, sıbyan-ı kâmilden feyz alırlar. Velînin velayetinde, ilmi şart değildir. Râbıta-i muhabbetle ve şeyhin teveccühüyle mak-sûdlarına vâsıl olurlar. "O Allah'ın ihsanıdır. Onu dilediği kimselere verir. AHah çok büyük inşân sahibidir." (2/98)
Mevtadan rabıta ile feyz almak keyfiyeti: Mürîd nefsini dünya alâkalarından sıyırıp, kuyûdât-ı tâbiîyyeden içini boşaltır ve kalbini ulûm ve nükûşdan ve havâtır-ı kevniyyeden temizler, sonra o meyyitin ruhâniyetinden feyz alıncaya kadar o nuru, kalbinde saklar; muhafaza eder. Eğer rabıta meyyitin kabrinin yanında olursa, o kabrin sahibine selâm vermek lâzımdır. Kabrin sağ ayak tarafına yakın durur, bir Fatiha, üç ihlâs ve bir âyetü'l-kürsî okuyup, sevabını o mevtanın ruhuna hediye eder. Sonra ruhâniyeti-ne teveccüh edip istifâze eder. Nitekim (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri (İşlerinizde güçlükle karşılaştığınız; kararsız olduğunuz zaman, kabir ehlinden yardım isteyiniz) buyurdular.
Bir kimse kendi yerinden, Nebiyyi zîşân (s.a.s.) Efendimizin kabri saadetlerine teveccüh ederse, bi iznillâhi teâlâ müste-fîz olur. Şu kadar ki, kendisinde istifâza kabiliyeti olsun. Mü-rîdde rabıtadan istifâde hâli başlarsa, bütün ahvâlde rabıtaya devam ile o hâli muhafazaya dikkat etmelidir, asla rabıtadan ayrılmamalıdır. Bu durumda rabıta edilecek şeyhin, finâ fillâh ve beka billâh ile mütehakkık olması şarttır. İşte burası ayakların sürçeceği bir menziledir. Kendisine rabıta ettirmeye me'zûn olmadığı halde, "kemâle erdim" diye kendine rabıta ettirirse eden de, ettiren de neûzü billâh teâlâ hüsranda kalır.
Şeyh Hâlid-i Nakşibendî (k.s) Hazretlerinin eshâbına yazdığı bir mektubun tercümesini derede fayda umuyoruz:
"Besmele, tahmid ve tasliyeden sonra, hidâyette yıldızlara benzeyen arif, iktidâda kandillere müşabih olan mürşid-i kâmiller buyurdular ki, "Mütene'ımın ni'metiyle iştigal sebebiyle miin'ımı
(2/98) Hadîd Sûresi, âyet: 21
unutması küfrân-ı ni'mettir. Tarîkimiz muhakkıkları tasrîh ettiler ki, vücûdundan fânî olmayan sâlike, rabıta fena îrâs etmez. Bu hâl belki sâliki, vartaya düşürür. Sizlerden umduğum benden selâmı ve kelâmı kesin. Belki mürüvvetin ve vefanın kemâli budur. Sizler vakit vakit nefsinizle muvacehe yapın, ancak zaruret hâlinde biz fakîr kıtmîre tahriren müracaat edin"
"Bize hizmet edenlerden bazı kimseler vardır ki, meşakkat cihetinden sizden uzak, sohbet cihetinden sizden akdem, hizmet cihetinden sizden çok olduğu halde, bizim işaretimiz olmadan hareket etmezler. Bu tarikat, asrımızda bulunan müteşeyyihle-rin oyuncağı değildir. Hiyle ve hud'a sahihlerinin bâtıl sözleri de değildir. Hakîkî şeyh, mürîd ile Rab'bı arasında bir vâsıtadır. Hakîkî şeyhden yüz çevirmek Cenâb-ı Hak'dan yüz çevirmek gibidir. Mürîdlere kendiniz için rabıta ettirip suretinizi ta'lîm etmeyin. İsterse suretiniz zahir olsun. Aslında sizin bu ta'lîminiz şeytanın telbiyesindendir. Bizim emrimiz olmadan hiç kimseyi istihlâf etmeyin. Nerede kaldı ki, etrafa halîfe olmak için müzâ-hame etmeniz? Eğer bu düştüğünüz gaflette devam ederseniz, sizden tamamen yüz çeviririz. Bir kere de sizden yüz çevirirsek bir daha muvafakatimiz güçtür. Dikenli ağacı vücuddan çekip çıkarmak sizinle barışmakdan kolaydır. Bizim kalbimiz bir kere kırılırsa bir daha doğrulmanın ihtimâli yoktur. Bir kimse ki i'ti-zâr ile ma'zur olur, bizden vebal kalkdı demektir. Selâmlar!' Bu kelâmı, abd-i miskin Hâlid Nakşibendî el-Müceddid el-Kürdî el-Osmanî kendi diliyle söyledi ve eliyle yazdı.
Şehy Abdullah-i Dehlevî (k.s.) Hazretleri, Şeyh Hâlid-i Bağdadî (k.s.) Hazretlerine rabıta ile emr ettikden sonra, Şeyh Hâlid-i Bağdâdî'de rabıta yapdırdı. Bil'âhare mumaileyh de fena ile bekanın ehemmiyetini müşâhade ettikten sonra rabıtaya izin verdi. Her kim bu dereceye vâsıl olursa kendine rabıta yaptırsın. Bazı müridin rabıtadan men' ve zecr edildiği halde kendisine rabıta yaptırması fazlasıyla teaccübü mûcibdir. (Ve lâ havle ve lâ kuvveta illâ billâhil aliyyil azîm.) Bazı mürîd de, şeyh vefat ettikden sonra kendisine rabıta yapdırmışdır. Bazısı da, meyyit âhi-rete intikal ettikten sonra dünyaya iltifatı kalmaz demişdir. Bu kanâat, nefsinde kemâl iddia edenlerin hatâsından da büyük-
242
TASAVVUF! AHLÂK II
dür. Bu söz evliyâullah indinde, tasarrufâtı inkârdır. Bunda ittifak vardır.
Evliyâullahın tasarrufâtı, âhirete intikal ettiklerinde de bakîdir. Onun için Hazreti imâm-ı tarîkat el ma'rûf Şâh Nakşibend (k.s.) Şeyh Abdül-Hahk Gücdüvânî (k.s.) nin rühâniyetinden feyz almışdır. Halbuki, bu iki zât-ı muhteremin arasında beş adet vâsıta vardır.
Kezâlik Ebü'l Hasen Harkânî (k.s.) Hazretleri, Bâyezîd-i Bes-tâmî (k.s.) Hazretlerini idrâk etmediği halde, onun rühâniyetinden feyz almışdır. Belki Bâyezid'in vefatından sonra dünyaya gel-mişdir.
Ey kardeş, bilmelisin ki, şeyhimiz Zıyâeddin Hâlid en-Nakşibendi'l-Müceddid (k.s.) hayâtında, eshâbından hiç birinin kemâline şâhid olmadı ve hiç birine rabıtaya izin vermedi. Hattâ şiddetle nehy ederdi. Mürîdlerinden soranlara da, "Benim yanımda mürîd yokdur, yalnız İsmâîl yarım mürîddir" derdi.
Şeyh İsmâîl de Hâlid (k.s.) Hazretlerinin vefatından sonra kâim-makâmı oldu. Ondan sonra şeyh Abdullah Herevî (k.s.) kemâl mertebesini buldu. Fakat kendi suretine kimseyi rabıta yaptırmadı.
Hazreti şeyhin bazı eshâbına, noksanlarıyla beraber irşada izin verilmişdir. Nitekim, Hoca Behâeddîn (k.s.) Ya'kûb-ü Çer-hî'ye, kemâl-i vusulünden evvel, "Yâ Ya'kûb! Benden sana ne vâsıl olduysa, sen de onu nâsa ilet" buyurdular. Bundan sonra Ya'kûb-ü Çerhî Şeyh Alâeddîh (k.s.) Hazretlerinin elinde tekemmül etti. Eğer mükemmilin izin ve icazeti ile, nakıs olan irşada meşgul olursa, kâmilin yerine kâim olur. Yânî nakısın eli kâmilin eli olur. Zarara uğramaz. Allâh-ü a'lem bissevâb.
Müfessirler topluluğu, "Eğer Yûsuf, Rab'binin burhanını (ilâhî ihtarı) görmemiş olsaydı, olacak olan olurdu." (2/99) âyet-i kerîmesinde, rûhâniyyûnun imdâd ve tasarrufunu tasrîh ettiler. Müfessirînden sahib-i Keşşaf (burhan) kelimesini tefsîr etti ve dedi ki: Ya'kûb aleyhissalâtü vesselam, Yûsuf aleyhissalâtü ves-
(2/99) Yûsuf Sûresi, âyet: 24
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
243
selâma (Iyyâke ve iyyâhâ) yani, "Yâ Yûsuf, seni Züleyha ile ol-makdan ve Züleyha'nın sözünü tutmakdan tahzîr ederim" dediğini, Yûsuf aleyhisselâmın da bunu işittiğini ve hattâ Ya'kûb aley-hisselâmın temessül ile mübarek parmağını ısırarak göründüğünü de zikr etmişdir.
Evliyâullah, ruhâniyetlerinin cismâniyetleri üzerine galebesi sebebi ile, çeşitli suretlerde zahir olurlar. Nitekim, hadîs-i sahîhde, Sultânü'l-Enbiyâ (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, bazı ehl-i Cennet'e, Cennet'in her kapısından çağırılacağını buyurdular.
Ebû Bekrini's Sıddîk (r.a.) dedi ki:
- "Bir adam nasıl olur ki Cennetin her kapısından girsin?" Cevaben:
- "Evet umarım ki, o da sensin!' buyurdular.
İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretlerini, mürîdlerinden on ikisi bir akşam iftara da'vet etmişler ve aynı zamanda onikisinin iftar sofrasında da hazır bulunmuşlardır. Kaddesallâhü sırrühü'1-azfz.
244
TASAVVUF! AHLÂK II
Ezkâr
Şeyh-ı Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Hazretleri buyurdular ki: "Ey zâkir, senin zikrin tsm-i Cami' olsun ki, O (Allah, Allah, Allah) ism-i şerifidir. Bu zikirden başkasına tecâvüz etme. Dilin ve kalbinle söyle, kulağınla da işit ki, sırrında da nâtık-ı zâhir olsun. Sende zikr ile nâtıkın zuhurunu hissettiğin vakitte, kendinde olan o hâli terk etme. Zîrâ hâl arızîdir, zail olabilir.
Zikrin Başlıca Âdabı
Zâkir zikre başlamazdan evvel, hevâ, hırs, ittibâ-ı şehvet, gayre meyil gibi bilcümle menhiyattan tevbe ve istiğfar ile bedenini ve kalbini temizlemeye dikkat etmesi lâzımdır. Abdest aldıktan sonra mümkün ise, halvet bir yerde oturmak evlâdır. Kaza namazı borcu varsa, önce kaza namazını kılar. Yoksa şükür ve abdest namazını kılar. Duadan sonra tevbe ve istiğfara başlar. İnkisar ve huzûr-u kalble bütün kusurlarını ve ahlâkî fenalıklarını düşünerek Cenâb-ı Hak'kın huzûr-u ma'nevîsinde bulunduğunu kemâl-i edeble teemmül ile afv ve mağfiretine iltica eder. Tevbesinde nedamet ve bir daha yapmamağa azim ve niyet de şarttır. Tevbeden sonra, diğer muayyen evradını ikmâl ettikten sonra, tefekkürü mevt ile meşgul olur.
Vukuu muhakkak olan mevtin nasıl vuku bulacağını, kabre defn edildikde, sorulacak suallere nasıl cevap verebileceğini ve mahşere kadar kabirde ne hal üzere bulunacağını, ba's olunduğunda ne sıfatta dirilip, nasıl haşr olacağını, Huzûr-u Rabbi'l-âlemînde ne cevab verebileceğini ve, "O kıyamet gününde toplananlardan bir kısmı (mü'minler) Cennet'tedir, bir kısmı da (kâfirler) Cehennem'dedir." (2/100) manzumu celîlince hangi fırkadan olarak ayrılacağını derin düşünce ile teemmül eder.
Biiznillâhi teâlâ Sultân-ı Enbiyâ (s.a.s.) Efendimiz Hazret-
(2/100) Şârâ Sûresi, âyet: 7
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
245
lerinin şefâat-ı uzmâsına iltica eyler ve sonra da silsile-i Nakşibendî meşâyıh-ı kiram hazarâtının şefaatini istirhamda bulunur. Ondan sonra dünyada dahî bi-iznillâh rûhânî himmet ve teveccühe nail olursa, kalbin tathîr ve tasfiyesine ve düşman nefsin tezkiyesine muvaffak olabileceğini düşünerek, mikdar-ı kâfî intizâr ve istifâzadan sonra dersi olan, lâfza-i Celâle; (Allah, Allah) ism-i şerifine başlar ve ihfâya geçer. Bu letâif-i hamsenin mahalli ehline ma'lûmdur. Letâif-i hamse, âlem-i emirdendir.
Bundan sonra zikr lâtîfe-i nefs de âlem-i halkdandır. Âlem-i halkdan olan letâif de beşdir. Nefis, ateş, hava, su, toprakdır.
Zikr hâli ile mürîdde, âlem-i emirden olan letâif-i hamse tekemmül ederse, dersi lâtîfe-i nefse verilir. Bu da tekemmül ederse, zikir hâli cesede intikal eder. Eğer zikir hâli cesedin her zerresinde uyanırsa buna zikr-i sultanî denilir. Zikir esnasında eğer sâlike gaybet hâli arız olursa, o hâli amden terk etmek doğru değildir.
Mübtedî sâlik, dersinin hal ve vaz'iyyetine göre Cenâb-ı Hak'kın birliğini, kudret ve azametini düşünerek kalben (Allah) demeğe başlar. Eğer zikr-i kalbîyi tatbik edemezse, yalnız lisâ-nen veya lisan ve kalbi ile (Allah) ism-i şerifini zikr etmeğe başlar. Kalbine havâtır hücum ettikçe (İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî) der, vazifesi olan zikir mikdârını tamamlar. Eğer zik-rullah kalbde rüsûh ve kuvvet bulursa, mezkûrun gayrisi kalbine hücum etse de, yine Hak'dan gayrisi kalbine girmez. Sâlikin hâl ve isti'dâdına göre kalbinde zikir hâli uyanır ve daimî bir hâl alırsa, o zaman zikir kalbden ruha, rûhdan sırra, sırdan hafîye geçer ve hafîden zikre devam hâlinde, maksûdda mezkûr olan Cenâb-ı Hak'dır. Huzûru-kalbîyi de muhafaza etmek lâzımdır.
İmâm ı Rabbânî (k.s.) bazı mektubunda buyururlar ki, eğer kalbin zikr etmesiyle hareketi murâd olunursa, ne hâlet-i fenada, ne de hâlet-i gayir'de, zikrin devamı şart değildir. Devamı istenen ancak huzûr-u kalbdir ve Cenâb-ı Hak'ka teveccühdür. Kalbin hareketi ister bulunsun, ister bulunmasın.
İmâm-ı Şa'rânî'nin (Nefahât)ında bu tarîk ehline tergîb ettiği başlıca adâb-ı zikir şunlardır: İlki tevbedir. Tevbenin hakî-kati: Kavilden, fiilden, veyahut irâdesinden mâlâya'nînin tama-
246
TASAVVUFÎ AHLÂK II
KÎTÂBÜ'L-EZKÂR
mından kulun tevbe etmesi şarttır. Kim ki bu tevbeyi yapmaz da ruhsat cihetine giderse, öyle olan kimseden hakîkî bir netice husule gelmez.
Zünnûn-U Mısrî (k.s.), "Eğer bir kimse dünyaya muhabbe-tiyle beraber zikrin halâvetini iddia ederse, o kimseyi tekzîb edin" buyurdular.
Zikir için ikinci edeb: Abdest ve gusüldür. Bâyezîd-i Bestâ-mî (k.s.) Hazretleri, abdest alır ve ağzını gül suyuyla yıkardı.
Üçüncü edeb: Sükûn ve sükûttur. Bu sükûnet sebebiyle kalbini Cenâb-ı Hak'kın fikriyle daimî surette meşgul kılar. Hattâ sâlikin kalbinde (Allah) ism-i şerifi bakî kalıp, başka bir şey kalmamalıdır.
Dördüncü edeb: Ruhâniyetten biiznillâhi teâlâ istimdâd et-mekdir. Diğer edebler de: Temiz bir yerde dizi üzerine oturmalı ve güzel koku sürünmelidir. Elbisesi ve lokması tayyib ve helâ-hndan olmalıdır. Gözlerini kapamalı, mümkünse karanlık mahalleri tercih etmelidir. Göz kapalı olursa havassı zahire de kapanır. Baş gözü kapanmayınca kalb gözü açılmaz. Sâlik zikrine, gerek hafi ve gerekse cehrîde, ıhlâs üzere devam etmeli ve küdûrattan amelini tasfiye etmelidir. Bütün amellerinde ihlâs üzere hareket etmek lâzım gelir ki, devam ve istikrar ile sıddîklik derecesine yaklaşmış olabilsin.
Mürîd, tarikat edeblerinden riâyet edemediği noksan ve kusurlarını şeyhinden gizlememelidir. Şeyhin ihtiyar ve telkîn ettiği mikdardan fazla veya başka zikirlerle meşgul olmamalıdır. Zikrullaha devam hâlinde, Cenâb-ı Hak'dan gayri kalbinde mevcud olan şeylerin cümlesini nefy etmelidir. Zîrâ, Cenâb-ı Hak gay-yûrdur. Kulunun kalbinde kendinden başkasını görmeyi sevmez. Zikrullaha devamla nail olduğu hal ve müşahedesini şeyhine arz etmelidir. Zikirden fâri' oldukdan sonra şu üç hal üzere bulunmalıdır:
Evvelâ: Sükût edib huşu' ile zikirden vârid olan hâli kalbinde huzurla muhafaza etmelidir. Bazan me'mûldur ki, sâlike vârid olan hâl otuz sene yapılan riyâzât ve mücâhededen hâsıl olan varidattan ziyâde, bâtınını ve vücudunu ma'mûr eder. Amma zikirden fâri' olup da sükûnet bulmazsa, gelen varidat sü-
247
kûn bulmaz, zail olur.
Saniyen: Sâlik, nefsini zem eder. Zîrâ nefsi zem, tenvir-i ba-sîrette keşf-i hıcabda ve nefsanî, şey tanî havâtırı gidermede süratlidir.
Sâlisen: Zikrin hemen bitiminde su içmemelidir. Zîrâ zikirde zevk, baygınlık ve heyecan vardır ki, maksûd da budur. Eğer zikrin akabinde su içilirse hâsıl olan zevk ve heyecanı söndürür. Zâkir bu üç edebe harîs olmalıdır. Çünkü zikrin neticesi bilhassa bu üç edebe riâyet ile zahir olur. Allahü âlem.
Lâtîfe-i kalb: Seyyidinâ Âdem aleyhisselâmın ayaklan altındadır.
Lâtîfe-i rûh: Seyyidinâ Nûh ve İbrahim aleyhisselâmın ayakları altındadır.
Lâtîfe-i sır: Seyyidinâ Mûsâ aleyhisselâmın ayakları altındadır.
Lâtîfe-i hafî: Seyyidinâ îsâ aleyhisselâmın ayakları altındadır.
Lâtîfe-i ahfâ: Seyyidinâ Muhammed el-Mustafa (s.a.s.)-ve alâ sâir-il enbiyâi vel mürselîn ve âli küllin ve sahbi küllin ecmaîn-Efendimizin mübarek ayakları altındadır. Burada ayak altı de-mekden kasd, onların makamlarına işarettir.
t
I
il
248
TASAVVUF! AHLÂK II
Nefy-ü İsbât
Nefy-ü isbâtın şartı dokuzdur:
1-Habs-i nefes,
2-Lâilâhe illallah zikri,
3-Nakşi mülâhaza,
4-Ma'nâyı mülâhaza,
5-Darb,
6-Cümlesiyle vukûf-u kalbî,
7-Vukûf-u adedî (tek olmak şartıyla),
8-Zikr-i Muhammed Resul ullah (s.a.s.),
9-Rücû ilâllah (İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî).
Bu zikri Abdülhâlık Gücdüvânî (k.s.) Hazretleri, Hızır aley-hisselâmdan almışdir. Ona suyun içine dalmayı emr etti ve bu zikri ta'lîm etti. Umulur ki, suya dalma emri, nefesi zabt ve ha-pisde, ihtiyat içindir. Dil ile olmayıp yalnız kalb ile telkin olunan (Lâilâhe illallah) zikri, nefy ile isbâttadır. Evvelâ dilini damağına yapıştırır ve nefesini toplayarak göbeğinde haps eder. Lâ kelimesini, göbeğinden i'tibâren dimağına kadar uzatır. (İlahe) kelimesini, sağ omuzunun küreği üzerine yazar. (İllallah) kelimesini de kalbe şiddetle indirir. Ma'nâ i'tibârıyla da kelime-i tev-hîdin şıkk-ı evveli ile muhdesâtı nefy eder. İkinci şıkkı ile de, beka nazarıyla Cenâb-ı Hak'kın zâtını isbât eder. Mahal-li letâifin hepsini mülâhaza eder. Merkezi de kalb olur. Nefes daraldığında, son adet tek olmak üzere yirmi bir kadar söyleye. Fakat bazan da 7, 11, 15, gibi tek adedde de kalabilir. Nefesini yenilemeden evvel, Muhammed Resûlullah lafzının nakşını ve ma'nâsını da mülâhaza eder. İki nefes arasında gaflete fırsat vermemek için (İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî) der, tekrar nefes alarak yeniden nefy-ü isbâta başlar. Yalnız bu halde adede riâyet etmek işi, tefekkür ile olmak lâzımdır. Yoksa parmak veya tesbîh-le saymak doğru değildir.
Habs-i nefes hakkında Urvetü'l-vüskâ Muhammed Ma'sûm (k.s.) dan suâl edilmiştir ki. "Habs-i nefes ile amel bid'at midir, değil midir? Eğer bid'at ise hasene midir? Müceddidîn indinde
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
249
bid'atte hasen yoktur. Şu halde bid'atten halâsa çâre nedir? Zikir ise hadd-i zâtında hasendir ve mesnundurT denilmiştir. Cevaben; "Zikirde habs-i nefes, sadr-i evvelde sabit olmamış ise de, sonra, habs-i nefes ile zikri, Hızır aleyhisselâm, Hoca Ab-dülhalık Gücdüvânî (k.s.) ya ta'lim ettiler ki, Hızır aleyhisselâ-mın ameline bid'at ile hükm olunamaz!'
250
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
251
I
Murakabe
Murakabe iki nevîdir: Biri avamın mürâkabesidir ki, Hakka tâlib olan kimse, Hak teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin emir buyurduğunu işleyip, nehyinden kaçına ve her hâlinde, Hak teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin bütün ahvâline agâh ve muttali' olduğunu düşünüb, bu mülâhazadan gafil olmaya. Nitekim, Re-sûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, (İmânın efdali, kişinin her halinde muhakkak Allah'ın kendisiyle olduğunu bilmesidir) ve (İhsan, Allah'ı görür gibi ibâdet etmekdir. Sen Allah'ı görme-sen de O seni görür.) buyurmuşlardır.
Biri de, mürâkabe-i havâsdır ki; sâlik olan kimse cezbe-i muhabbetle Hak teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin sırr-ı ehadiyyetini, devam üzere görür gibi cemî' eşyada mülâhaza ide ve o mülâhazada, eşyadan ona unutmak gele. Nitekim, Hoca Behâ-eddin Nakşibend (k.s.) (Murakabe, Halika nazara devamla, mahlûku görmeyi unutmakdır.) buyurdular.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) den menkuldür ki, "Zâkir, murakabede kedi gibi olmalıdır. Zîrâ bir gün tarîkde bir kediyi gördüm. Farenin deliğinde müstağrak bir halde öyle oturmuş ki, bir kılı bile hareket etmiyordu. Bu kedinin hâlinden bana bir hayret ve mülâhaza hâsıl oldu. Sırrımdan bana nida olundu ki: "Yâ deniyyii- himmet: maksûdun hakkında beni fareden dûn kılma ve sen de kediden az olma?" diye sadâ geldi. O vakit müte-nebbih oldum. Mürâkebe yoluna devam ettim ve benim için hâsıl olan oldu" buyurdu.
Murakabe ile meşgul olmak arzu eden kimse, temiz ve tenhâ bir yerde tahâret-i kâmile üzerine oturup; bütün mevcudatı, arşdan ferşe dek yok farz ede ve hatırını da bütün kuyudattan tecrîd ede. Hak celle ve alâ Hazretlerinin ehadiyyetini tefekkür ede, noksan sıfatlardan münezzeh bile. Havâtır hücum ederse nefy-ü isbât zikriyle meşgul olarak havâtırı defe çalışa. Daimî huzûr-ü maallahı bulmağa gayret ede ve ehl-i gafletten uzlet ede ve lisânından istiğfarı eksik etmeye. (Kuşeyrî risalesinden)
Silsile-i Serhalka-i Hâcegân Hoca Abdülhalık Gûc-düvânî (k.s.) Hazretlerinin kelimât-ı kudsiyyeleri:
1- Vukûf-u zamânî: Sâlikin kendi üzerinden devamla geçen zamanına ıttılâıdır ki, eğer vakti, şükrü mucip olan huzur ve zikirle geçmişse veyahut gaflet ve ma'siyet cihetinden nedameti mucip bir hâl ile geçmişse, onu bilmesidir. Tâlib, cehd-i küllî ve hakîkî ile öyle gayret etmelîdir ki, vakitlerden bir an bile boş yere geçmemelidir. Ancak kendi matlûbu ve maksûdu üzerine geçmelidir. Öyle müteyakkız olmalıdır ki, Alîm ve Habîr olan Cenâb-ı
Hak celle ve âlânın ilmi kendini muhît olduğunu, bir an hatırdan çıkarmamalıdır. Cenâb-ı Hak, talibin hayır ve şer işlediği her amele muttalîdir. Gözleri ile dahî hiyanet yapanları bilir, gönülde olan şeyler dahî ona hafî değildir.
Arz ve semâdaki cemi' zerrâttan bir ân gaflet, Cenâb-ı Vâcibü'l- Vücûd için tasavvur olunamaz. Her şeyin anahtarı onun elindedir. İşte sâlik bunu iyi bilmeli; akvâlini, efâlini ve bütün ahvâlini, gece ve gündüzde, her saat ve her ânda, ne keyfiyette cereyan ettiğini hesâb etmelidir. A'mâl-i hasenesine şükr etmeli ve daha ziyâde yapmağa çalışmalıdır. Amellerinin kabîh-lerine de nedamet ederek tevbe ve istiğfar edip, ma'siyet ve gafletten sakınmaya cehd ve gayret etmelidir.
Yine yakînen bilmelidir ki, Hak teâlâ ve tekaddes Hazretleri, her zaman hâline nazır ve yanında hâzırdır. Buna gafil olmayarak ubudiyet haddini tecâvüz etmemeli ve ma'bûduna mü-lâkî oluncaya kadar gayret etmelidir.
2- Vukûf-u adedî: Yani sâlikin zikr ettiği evradının adedine vâkıf olmasıdır. Bilhassa nefy-ü isbâtta vukûf-u adedî, hatırını tefrikadan muhafaza ile huzura müyesser olmak içindir. Bazı ekâ-bire göre, zikirde çok sayı şart ad edilmemişdir. Asıl zikirde mak-sûd olan, zikrin fâide ve te'sîri husule gelmek için zâkirin kalbinin mezkûr (Hak celle "ve alâ) ile huzurudur.
3- Vukûf-u kalbî: Gönlün Hak Sübhânehû ve teâlâ'dan agâh olmasından ibarettir. Öyle ki, gönülde Hak Sübhânehû ve teâlâ'dan gayri hiç bir şey olmaya. Zâkirin kalbi mezkûr ile meşgul olup, Hak'ka ıtttla'ı o derece olacaktır ki, murakabesinden, bel-
252
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
253
ki de müşahedesinden de gaybubet etmelidir. Diğer bir ma'nâya göre zâkirin zikir esnasında, sol memesinin altındaki kalb mahallini mülâhazasıdır. Gönül, et parçası olan kalb sanövberîsi-nin vasatında teşekkül eden bir damla kandır. Bu kan damlasına kalb tesmiyesinin sebebi, idrâk ve tedbîrinin ve tefekkürünün, ihtilafıyla münkalib olmak kâbiliyyetini hâiz olmasındandır.
Kalbe vukuf demek, kalbin hâline ıttıla' ve zikr ile iştigâl,
zikrin ma'nâsını mülâhaza ile kendisini gaflete düşmekten ko-rumakdır. Bu silsile-i celîle kaddesallâhü teâlâ esrârehümü'l-aliyye hazerâtı, bu vukûf-u kalbiyi mühimmattan ad etmişlerdir.
4- Hoş derdem: Hoş Fârisî lisânında akıl, derdem de nefis ma'nâsınadır. Bu kavmin indinde murâd olunan ma'nâ, nefesin her giriş ve çıkışında gafletten nefsi muhafaza içindir. Zîrâ, cemi' enfâsda (Allah) ile beraber, kalbinde huzurunu muhafaza etmek lâzımdır. Nisyân ve gafletten sakınmakla Cenâb-ı Allah azze ve cel ile huzuru müeddî olur ve huzûr-u kalb ve taât ile de nefesleri ihya etmiş olur. Bir nefes ki, gaflet ile girip çıkıyorsa o nefes ölüdür. Cenâb-ı Hak'dan munkatı'dır ve bir nefes ki, huzur ile alınıp yine huzur ile verilirse o nefes diridir. İşte (Hoş derdem)in ma'nâsı budur.
Hoca Behâeddin Nakşîbend (k.s.) Hazretleri buyurmuşlardır ki: "Bu yolda, kâr binasını nefes üzerine ikâme eylemek ge-rekdir. Yâni, himmeti, nefesi hıfza kasr ve her nefesde huzura hasr etmek gerekdir ki, bu meşguliyet sebebiyle mâzîyi tezekkür ve müstakbeli tefekküre fırsat bırakmaya!'
Necmeddin-i Kiibrâ (k.s.) buyurmuşdur ki, "Her nefes girip çıkışında Hak Sübhânehû ve teâlâ'mn gaybet hüviyyetine işaret olan harfi, haliyle demiş olur. Şu kadar ki, nefesini gafletlerden hıfz etmek, sâlikler için çok zordur. Fakat sâlikin gafletinden dolayı Cenâb-ı Hak'ka istiğfar etmesi lâzımdır.
5- Nazar der kadem: Sâlike lâyık olan yürürken ayağının ucuna bakmasıdır. Tâ ki, etrafa bakışı kendini tefrikaya düşürmeye ve kalbi müştehâttan ve müstahsenâttan birini görüb de alâkalanmaya. Kalbde zikrin temkin hâli za'fa uğradıkça, tefrika da kuvvet bulur ve hicaba sebeb olur. Bu sebeble de kalb, zikirden geri kalır. Hakdan münkatî olur. Çünkü (Kim düşünce-
sini çoğaltırsa, hüsrandadır) denilmişdir. Yürürken ayağının ucuna bakmak tevazu' alâmetidir. Zîrâ, kibir sâhibleri yürürken kafalarını yukarı kaldırırlar. Sultân-ı Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri, yürürken çukura iniyor gibi yürürlerdi. Nazarın bir manâsı dahî budur ki; sâlik varlık mesafelerini kat' ve hodperest-lik ukbelerini tay ede, mâsivâdan (Allah'dan başkasından) el çekerek Hak'ka sülük edip, âfâka nazar etmeye.
6- Sefer-dervatan: Ehlullah indinde sâlikin âlem-i halkdan, âlem-i Hak'ka seferidir. Nitekim, âyet-i celîlede: "Ben Rabbi-me (bana emrettiği yere) gidiyorum, o bana yolunu gösterir." (2/101) buyurulduğu veçhile bu ma'nâya Hazret-i İbrahim Ha-lîlullah (a.s.) işaret etmişlerdir. Yahut sefer-dervatan demek; sâlikin kötü halden iyi hâle seferidir. Ebû Osman Mağribî (k.s.) buyurdu ki: "Sefer dervatanın ma'nâsı: Sâlikin hevâ ve şehevâ-tından ve nefsinin arzularından sefer etmesidir. Yahut, bir mürşid-i kâmile vuslat için bir beldeden diğer beldeye seferidir!'
Şeyh Tirmizî (k.s.) sâliki zahirî seferden men'ederdi ve derki ki: "Her hayır ve bereketin anahtarı olan irâdet, sıhhatjbu-luncaya kadar, irâde mevkiinde sabırdır. Irade_senin,İcin.sahîh oldugıfvâTatten^reketiri başlangıcı şenin için o zaman zahir olmuş olurlcı, bundan" böyle sen (Sefer-i ilâlİah) dasın. İstersen zarurin sefer edersin, istersen etmezsin!' ~ JVteşâyıh-fİzâm kâa3esâlİâhü ervâhahüm Hazerâtı, sâlik-leri sefer-i zahirîden men' etmişlerdir. Zîrâ, zahirî seferde meşakkat ve mihnetler vardır ki, ehli-bidâyet bunlara tahammül edemezler. Çünkü makâm-ı ubudiyet ve makâm-ı şühûd:".. temkinleri olmadığı için, sülük yolunda muhalefet ye inkârlarını mû-cib ve farzların» ve sünnetlerini terke sebep olur ve bu suretle kalblerinde tefrika husule gelir. Fakat kâmiller seferin zahmeti ne ve meşakkatine tahammül etmekle beraber ahvâl-i kalbiyele-rine bir zarar îrâs etmediği gibi, belki terfî-i derecelerine de ve-siyle olur.
7- Halvet der encümen: (Bâtında Hak ile meşgul olup zahirde halk ile muhâlata etmek) den kinayedir. Sâlikin kalbinin
(2/101) Sâffâi Sûresi, âyet: 99
254
TASAVVUF! AHLÂK II
zikri o dereceye varmış oluyor ki, çarşı ve pazarda dahî kalb durmayıp zikre devam ediyor. Halk ile mu'amelesi onu Hak'dan geri bırakmıyor. Zahiri halk ile, bâtını Hak ile olmuş oluyor. Fakat, bu hâl müntehi olan sâliklerin hâlidir. Zira mübtedî sâlikler ehl-i gaflet ile ihtilât ederse tefrika verir ve nisbetlerine uzlet haliyle rücu' edip Hak ile ünsiyet tahsil etmek gerekdir. Nitekim, şâir turuk-u aliyyede, halvet-i bâtımyyeyi tahsil için zahirde halvet ettikleri gibi.
Hoca Behâeddin Nakşibendi (k.s.) Hazretleri buyurdular ki, "Bizim tarîkimiz sohbet tarîkidir. Bir mü'min ki, nâsa karışıyor ve ezalarına sabr ediyor, böyle olan mü'min, nâsa karışmayan mü'minden hayırlıdır. Nitekim, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin zamân-ı saadetlerinde, eshâb-ı kiram rıdvânullâhi te-âlâ aleyhim ecmaîn Hazerâtı da, sohbet yoluyla irşâd buyurul-muşlardır."
Şeyh Ebû Saîd-i Harrâz (k.s.) buyurur ki, "Kendisinden keramet sâdır olan kâmil değildir Kâmil odur ki, halkın arasında oturur, onlarla alış-veriş eder, fakat bir lâhza Cenâb-ı Hak'dan gaflet etmez. Nitekim Cenâb-ı Vâcibü'l-vücûd ve tekaddes Hazretleri, onların vasıflarım şu âyet-i kerîme ile ta'rif buyurmuş-dur: "Nice kullarım vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir alış-veriş, Allah'ı anmaktan (O'na ibâdet etmekten ve emirlerine bağlanmaktan), namazı gereği üzere kılmaktan ve zekât vermekten kendilerini alıkoymaz." (2/102)
8- Yâd gerd: Kelime-i tevhidi habs-i nefes ile zikr etmekdir. Nefy-ü isbâttan mürekkeb kelime-i tevhîd gibi kalbe cila veren zikir olmaz.
9- Bâz geşt: İki nefes arasındaki fasılada (ilâhî ente mak-sûdî ve rıdâke matlûbî) kelâmını mülâhaza etmekdir. Bu mülâhaza sebebiyle zâkir kendini havâtır hücumundan korumuş olur ki, gafletten kurtularak huzura devama müyesser olsun.
10- Nigâh dâşt: Kalbi havâtırdan korumakdır. Bu ma'nâ vukûf-u kalbî ile müttehiddir. Havâtır altı nevîdir.
1- Hevâcis: Nefis tarafından kalbe zuhur eder.
(2/102) Nûr Sûresi, âyet: 37
KtTÂBÜ'L-EZKÂR
255
2- Vesâvis: Şeytan tarafından kalbe ilkâ olunur.
3- İlhâmât: Melek tarafından kalbe ilkâ olunur.
4- Varidat: Cenâb-ı Hak'dan kalbe ilkâ olunur.
5- Suver-i kâinat: Havassı a'zâ tarafından kalbe duhûl eder.
6- Ma'kûlât: Akıl canibinden kalbe hutur eder.
11- Yâd dâşt: Vücûdu Ehadiyyet-i Hak teâlâ'ya murakabenin devamından ibarettir. Murakabede kalbini bilcümle kuyudattan tecrîd ve havâss-ı zahiresini ta'tîl ve bütün mevcudatı fâ-nî mülâhaza ile, vücûd-u vahdet-i zât-ı İlâhîyi cemi' mevcudatı muhît ve; keyf ve kemden, şekil ve renkden, cihet ve mekândan münezzeh bir tecellf-i nûrânî ve bir vücûd-u hakkânî olduğunu mülâhaza eder.
Tefrika, Vesvese, Kabz
Zâkire esnâ-ı zikirde bir tefrika yahut vesvese veya kabz hâli olursa, mümkünse soğuk su ile, değilse sıcak su ile gusl etmelidir. Şayet gusül mümkün olmazsa, abdest almalıdır ve temiz elbise giyerek halvete girmeli, iki rek'at namaz kılarak kemâl-i tazarru' ile tevbe istiğfar etmeli, rabıta ile meşgul olmalıdır. Bununla da gideremezse (yâ fa'âl) ismi şerîfiyle, huzurla, mikdâr-ı kâfî meşgul olmalıdır. Bazan bu tefrika bilâ sebeb Cenâb-ı Hak-dan gelir. Nitekim, Hak sübhânehû ve teâlâ, "Allah, kimini daraltır (da hayra koşmaz),kiminin de kalbini genişletir.'Y2//03y buyurmuşdur. Bazan da, bir kusur sebebiyle ânz olur ki, her suretle Cenâb-ı Hak'ka iltica ve tazarru' ve niyazda bulunmak lâzım gelir. Eğer hevâtır, nefsânî ve şeytanî ise def ve nefy etmek lâzımdır. Hakkânî ise isbât etmek lâzımdır. Bu havâtırı tefrîk ve temyîz güçtür. Şer'an mubah olan havâtır, amellere müteallik ise, onu kalbden çıkarmağa müsâreât eylemek lâzımdır. Zîrâ bu gibi havâtır sâlike bir düşman gibidir. Definin çâresine bakmak lâzımdır.
(2/103) Bakara Sûresi, âyet: 245
IP
256
TASAVVUF! AHLÂK II
Teheccüd ve Nafile İbâdet
1. Hoca Ali el-Râmitenî (k.s.) Hazretleri buyurdu ki, "Bir kimse
üç kalbi bir araya getirebilirse onun muradı hâsıl olur. Biri müminin kalbi, diğeri Kur'ân'ın kalbi (Yasin sûresi'dir),üçüncüsü de gecenin kalbidir."
Teheccüd namazı oniki rek'attır. En azı ile dört rek'attır. Yasin sûresini ezbere bilenler için bu sûre ile kılmak efdaldir. Değilse, İhlâs, Kâfirûn gibi diğer sûrelerle de kılınır. Teheccüdün vakti, gecenin sülüsü ahiridir; yani geceyi üçe bölersek, üçüncü bölümün başlarıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak"Gece(nin) birazından gayri (saatlarında) kalk. (Gecenin) yarısı miktarınca, yahut ondan birazını eksilt. Yahut (o yarının üzerine ilâve edip) artır. Kur-ân'ı da açık açık, tane tane oku." (2/104)
"Onlar geceden pek az (bir zaman) uyuyorlardı.'Y2/705> buyurdu. (Hücûd) uyku ma'nâsınadır. Teheccüd namazı uykudan sonra olan bir namazdır.
Nebiy-yi zîşan (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinden rivayet olun-muşdur ki, teheccüd namazı kıldığında, sabaha kadar kıbleye karşı oturur, murakabe ve zikrullah ile meşgul olurlardı. Eğer uyku galip gelirse, uyur, fakat sabah namazından evvel uyanırlar, abdest alıp sabah namazının sünnetini hâne-i seâdetlerinde kılarlardı. Bir müddet mahfîce istiğfar ile iştigâl eder, sonra farzı cemâatle edâ için mescid-i şerîfe giderlerdi.
Bu tarîkat-i aliyye silsilesine mensup olan sâlikler de, gece ibâdet ve teheccüdünü ve sabah namazını ve evradını edâ ve îfâ-dan sonra, kerahet vakti çıkınca iki rek'at işrâk namazı kılarlar.
İstihare ye yatmak arzu ediliyorsa, iki rek'at istihare nama-,-ırta niyyet ederek kılar. Eğer sâlikin iktisâb-ı maîşet gibi dünyevî bir niyyeti varsa, huzur ile uyku veya uyanık halde ona teveccüh eder ve şu duayı okur: (2/106)
(2/104) Müzzemmil Sûresi, âyet: 2-3-4 (2/105) Zâriyât Sûresi, âyet: 17 (2/106) İstihare duası.
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
257
öl^ J?
j
Sâlik, sabahki mühimmât-ı dünyeviyyesinden fârî' olduktan sonra taze abdest alır, halvete girer, Murakabe ve zikir vazifesiyle meşgul olur. Sonra kuşluk namazını kılar. Azı dört, çoğu oniki rek'attır. Kuşluk namazı günün dörtte biri geçesiye kadar kılınır. Akşam namazından sonra altı rek'at evvâbîn namazı kılar. Yatsıdan konra da, Sûre-i Bakara'nın ve Sûre-i Haşr'in sonlarını ve Sûre-i Mülk'ü okuyarak dört rek'at şükar namazı kılar. Velhasıl söfî olan gecede ve gündüzde Hak sübhânehû ve teâlâ ve tekaddes Hazretlerine zikir ve fikirle müstağrak ve müs-tehlek olmak lâzım gelir. #Jitekim, Ebû Abbâs Kassâb (k.s.)'ın dediği gibi, "Benim indimde ne akşam var ne de sabah vardır. Bâtını fena deryasında mağrûk, zahiri de hazarda sâdır olan ef al iledir.
Ehl-i fena, makam ve kerâmâtı hicâb görmüşlerd'r. Haz-zı cismânînin ve ruhanînin hepsinden kendilerini uzaklaştırmışlardır. Mertebe-i fenaya vüsûl ise, o da ancak mevhibe-i ilâhîdir. Fena mertebesine erişemeyenlerde evsaflarına rücû çoktur. Fakat, El fânî lâ yureddü ilâ evsâfihî (Fenaya varan için evsâfına rücû' yoktur) denilmiştir.
Zünnûn-u Mısrî (k.s.) buyurdu ki: "Rücû' eden. rüeû' etmedi, o ancak tarîkden rücû' etti, eğer vâsıl olsaydı rücû' etmezdi!'
Sâdık mürîd ihlâs üzerine zikrullah ile iştigâl ederse, o mü-rîdde fazl-ı ilâhî olarak acîb ve garîb haller zuhur eder. Bu acâ-ib hallerin zuhuru, yâ o mürîdin kalbini tatmin veya te'nîs için veyahut Cenâb-ı Hak tarafından imtihan ve iptilâ içindir. Öyle
258
TASAVVUF! AHLÂK II
ise o kimseye vacip olan o gibi havârika iltifat edib de, aldanmamak lâzımdır ki, maksûdundan uzak kalmasın. Bu sebebden arifler dediler ki, mürîdlerin çoğunun geri kaldıkları, keramete tâlib olmalarındandır.
Kerâmet-i uzmâ, ancak şerîat-i garrânın hududu dâhilinde hareketle sünnet-i vâzıhaya ittibâ'dadır.Kerâmet iki kısımdır. Biri hissî, diğeri ma'nevîdir. Hissî olanı, âmmenin bildiği keramettir ki, su üzerinde yürümek, havada uçmak, duanın filhâl kabulü ve gözden gayb olmak gibi ki, bunlara mekir (hîle) girebilir. Kerâmet-i ma'niveyye ise, onu ancak havas bilir. Bu da şer-i şe-rîfîn edebini muhafaza ve hayırlara koşmak, kalbinden insanlar hakkında gıl ve gışı izâle etmek, hased, kin, gıybet, nemime, ucüb, kibir ve şâire gibi mezmûm sıfatlardan kalbini temizlemek ve nefesin duhûl ve hurucunu muhafaza etmek, kalbinde Cenâb-ı Hak'kın asarını aramakdır. İşte bu gibi haller kerâmât-ı ma'ne-viyyedir ki, buna istidrâc ve mekir girmen Buna mekir girmese bile istikâmet şarttır. İstikâmetsiz hareket edenin hâli asla keramet olamaz. Ona istidrâc denilir ki, Jkıyâmet gününde Cenâb-ı Hak'kın huzurunda muhasebe edilir.
Kuvvet-i ilim ile hudûd-u şer'îye vâkıf olunursa, mekr-i ilâhî ipi kopmaz. Kalb ucübden^kurtulursa Cenâb-ı Hak'ka vâsıl olur ve Cenâb-ı Hak'ka itâ'atten ve hudûd-u ilâhîyi muhafazadan hâsıl olan şeylerin cümlesi, Cenâb-ı Allah'ın hidâyet ve tevfîki ile olduğunu, ilim sana i'lâm eder. Eğer evliyâ-yı ma'nevî olanlarda âmmenin kerametinden bir şey zahir olsa, feryâd-ü figân ederek Cenâb-ı Hak'ka yalvarırlar. "Bu keramet üzerimizden kalkarsa rahat ederiz" derler veyahut bu kerametin setrini taleb ederler. Halk arasında şöhret bulup da, kendilerinin avamdan temayüzlerini arzu etmezler. Onlar yalnız ilim ve ma'rifet taleb ederler. Zîrâ hakkı bilenlerle, bilmeyenlerin müsâvî olmadıkları hakkında Cenâb-ı Hak, "(Ey Resulüm, onlara) de ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (2/107) âyet-i celîlesinde beyân buyurmuşdur.
(2 /10 7) Zümer Sûresi, âyet: 9
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
259
Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) dan: Havada uçmak ve buna mümasil kerametten sormuşlar, cevaben, "Havada kuş da uçar, in-
dellah mü'min. kuşlardan efdaldir. NasîToIûr dâTOIşlnsana şe^" rîk olabilir? Cenâb-ı Hak'kın indinde bunlar keramet değildir" demiş. Sonra Cenâb-ı Hak'ka iltica ederek, "Ya Rabbî, kavim senden başkasını istediler, istediklerini verdin, o şeylerle meşgul kıldın. Eğer beni bir şeye vâsıl kılarsan esrarından bir şemmesi-ne ehil kıl" diye duâ etmişdir. Zîrâ ma'rifet-i ilâhî, keramet ve tuhfe cihetinden daha a'lâ ve a'zamdır.
Şeyh Hâlid Ziyâeddîn (k.s.) Hazretleri, dâima ihvana şu na-sîhatte bulunurdu: Akâid-i İslâmiyyesini tashih, fıkıh ilmini ta-allüm, cidali terk ve ihlâs ile ifâza ve istifâdesini artırmak, ulemâya ta'zîm, fukarayı tatyîb, kavmin kitaplarından istifâde etmek. İ'tisâfı terk etmek> zühd ve kanâatle muttasıf olmak, mâ-sivâdan yüz çevirmek. Ahlâk-ı hasene ile müteeddib olmayı ter-gîb ile, zıddı olan şeylerden nehy ederdi. (2/108)
«UP
Şeyh Hâlid en-Nakşıbendî (k.s.) Hazretleri, akşam, sabah üç kere ve Cum'a günleri de yüz kere şu salavâtı okumakla emrederdi: (2/109)
* ' *
U
* ' *
ü15
* s ılı - ' • ' '
(2/108)Mânâsı: Allah, kavuşma gününde bizi ve onları en güzel
bir şekilde mükâfatlandırsın ve ondan razı olsun. Âmîn. (2/109)Hâlid-i Bağdadî Hazretlerinin tavsiye ettiği salavât-ı şerîfe.
260
TASAVVUF! AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
261
Açlıktan emân olmak için her gün kırk kere, (Yâ Samed) dememizi emretti ve edilen gıybeti mahv için her gün yirmiyedi
kere: (2/110) ' #
Fena ve Beka
duasını okumakla emrettiler.
^
Hazret-i Hoca Nakşıbend (k.s.) den, (Fena) hakkında sor-^ \s/ muşlar. Cevaben: "Fena, iki kısımdır" buyurdular. Her ne ka-î dar bazı büyükler ikiden fazla dedilerse de, biri vücud-u zulmâ-(, ;'-tiî tab'mdan fânî olmaktır. Diğeri: Vücud-u nûrânî ve ruhanî-
t
den fânî olmaktır. Nitekim, hadîs-i Nebevide, (Muhakkak, Allah için nurdan ve zulmetden yetmiş perde vardır) buyurulmuşdur.
Cenâb-ı Hak'kın zuhuru sebebiyle sâlik, p derece fânî olur ki^Hak'kın mâsivâsındanjuûra kalmaz. Mâsivâdan murâd, mevcûdât-ı âlem-i zulmânîdir! "" "
İkinci fenaya, fenanın fenası derler. Yani, fânî olur, fakat fânî olduğunu bilmez. Vücûd-u rûhânî için şuuru kalmaz. İşte bu makamda rjih^ikj^ed^L^ajb^e_je^dfL£deL_Sâlikin bu ma-
kamda sohbeti sahîh olur. Fakat müridin terbiyesi talebi sahîh olmaz. Ruhun zikrinde huzur, Hak ile gâlib olduğu halde, hem de halk iledir. jCenâb-ı Hak'dan gaynyla sırrın zikriJıuzÛ£bul- nıazA mükevvenâttan haberi olmaz. İhfâda tamamiyle gayır maz. İşte bu makamda seyr-i fillâh tehakkuk eder.
Kul, fenâ-i mutlakdan sonra terakki eder. Fenâ-i mutlak de mek, fenâ-i zat ve fenâ-i sıfattır. Sâlik bu fenâ-i mutlakta vücûd-u * Hakkânî hıl'atını giyer. Hattâ sâlikin vücûdunda evsâf-ı ilâhiy- ye ittisâf eder ve ahlâk-ı Rabbânî ile tehalluk eder. Nitekim bu v&* makamda hadîs-i kudsîde, (Benimle işitir, benimle görürJbenimle v konuşur jenimle tutar benimle^üj^^fLbeniaüe düşünür) bu
konuşur, jenimle tutar,
düşünür) bu-
"yurulmuşdur ki, bu_hadîs-i kudsînin sırrı tahakkuk edjer. ç ~"Bü makamdaHnî olan zât ve sıfat, vücûdürTbekâsıyla tebeddül eder. (Hafâ) kabrinden çıkarak (zuhur) mahşerine vâsıl \rOİur. Bu takdirde, Cenâb-ı Hak'kın cezebât-ı tasarrufâlykulun v fbâtmı üzerini istilâ eder. Bu suretle kulun bâtınından bütün ves-
(2/110) Bağdadî Hazretlerinin gıybet'ten tevbe için tavsiye buyurdukları duâ.
^-»v^^i^üiti^ Yalnız Cenâb-ı Hak'kın tasarrufu kalır. Bu makâm-! «da kul, emir ve nehiyde, vezâif-i şer'iyyeyi tRggyji/Hen mahfuz : olur-kiy-bii-hâl fena yg_bgkâ_hâlinin sıhhatine delil olur.
Şeyh Ebû Saîd Harraz (k.s.); "Her bâtın ki, zahire muhâ-lifdir, o bâtıldır" dedi. Kul, beka ve fena ile tahakkuk ettikten sonra yani, seyr-i ilallâh, seyr-i fillâhi teâlâ tahakkuk ettikden
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
263
TASAVVUF! AHLÂK II
'sonra, seyr-i anillâh ve seyr-i billâh tahakkuk eder ki, bu makama, makâm-ı tenezzül derler. Yani, halkı Hakka da'vet makâ-mıdrr. işte bu makam enbiyâ ve mürselîne âit makâm-ı hasdır. Bu makamda enbiyâ ve mürselîn her bir emirde Cenâb-ı Hak1 ka rücû ile tazarrû ve niyaz ve istiğfar ederler. Bu makamda enbiyâ ve mürselîne, mütâbaat sebebiyle evliyanın da nasîbi var-dır. Allahu teâlâ, ^Eyjtesûlüm, de ki: -fşte_benim ^olumjbudur
^AllaifnTdlnineJavettir)^ Ben, Allah'a bir görüş ve anlayıp jüze-reinsanları davet ediyorum. Ben ve banatâbî olanlar böyleyiz.^." "^guvûrmuştur. (2/111)
Zîrâ Şeyh, kavminde irşâd vazifesine nisbeten, ümmetinde nebî gibidir. Bu makamda müridi taleb ve terbiye sahîh olur. Amma şeyhiîi icazeti şarttır. Bu makama vâsıl olan, ef'âlinde mutasarrıf gibidir. Her ne kadar mutasarrıfa mensup ise de, hakikatte mutasarrıf değildir. Zîrâ tasarrufât-ı beşeriyye, hakikatte tamamen ma'züldür: "Ev Resulüm düşmanların gözlerine birjvuc_ toprak attığınjzaman da sen atmadın, ancak Allan kttı.lT~ (2/112) âyet-i celîlesi bu ma'nâya delâlet eder. ' ~~~
(2/111) Yûsuf Sûresi, âyet: 108 (2/112) Enfâl Sûresi, âyet: 17
Âdâb-ı Zahire Maa Hak Sübhânehû ve Teâlâ
(Behcetü's-Seniyye) müellifi buyurur ki: "Başlıca âdâb-ı zahire şunlardır: Evvelâ, mürîd daimî surette şerîatın emirleriyle kâim olub, dâima taharet üzere olmalıdır.
Kalbin tahareti: Allahü teâlânın, gayrîsinden men'idir.
Sırrın tahareti: Rü'yet ve müşahededir.
Ruhun tahareti: Haya ve heybettir.
Sadrın tahareti: Recâ ve kanâattir.
Karnın tahareti: Helâl yemek ve iffettir.
Bedenin tahareti: Şehveti terk ve kesr-i hevâdır.
Elin tahareti: Verâ ve ictihâddır.
Ma'sıyetin tahareti: Hasret ve nedamettir.
Lisânın tahareti: Zikir ve istiğfardır.
Taksirin tahareti: Havf ü'l hatemedir.
Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) buyurdu ki, "Nasıl ki kadın hayız hâlinde namazdan men olunduysa, ma'siyet necasetine mübtelâ olan da, hizmetten men olunmaktan şiddetle korkması lâzımdır!'
Mürîde lâzım olan âdâbdan biri de, daimî surette istiğfar etmeli ve ihtiyat ile amel etmelidir. Aynı zamanda selef-i sâlihî-nin eserlerini tetebbu ederek kalbini hayır ve şer havâtırdan korumalıdır. Hayır havâtır da hicâbda müsavidir.
Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin ahlakıyla mütehallık, âdâbıyla müeddeb olmalıdır. Zîrâ, evliyâ-yı ızâm dahî bu yoldadır. Meşâyıhın huzurlarında mürîdler yüksek sesle konuşmamalı ve onlar konuşurken sözlerinin arasına girmemelidir. Eğer suâl ederlerse o vakit cevabını vermeli ve onların kerîh gördüklerini kerih görmelidir. Onların evlerinde es-vablarına ve sair eşyalarına bakmamalı, huzurlarında, şeyhe varsam da feyz alsam" gibi bir şey hatırına^ getirmemejı-~ciır. Zira, bu havâtır perişanlığa seb"eb~olür. VeTRasıI, insanir ında olan nefsânî şeylerin hepsinden sakınmalıdır.
Ey^şâlik: Sana lâzım olan, kalbinde Hak'dan başka ve Hakkın isminden gayrı bir şey bulunmasın, dâima Hak ile ol. Gaflete düşmekten son derece sakın. Sülük esnasında, elvan ve eş-
264
TASAVVUFÎ AHLÂK II
KİTÂBÜ'L-EZKÂR
265
kale bakmak, kitab okumak da zamanında havâtırdır.
Şeyh ile sohbetten saâdet-i rûhânî hâsıl olur. Cemiyet ve huzur melekesi bereketiyle, huzûr-u tâm husul bulur. Bir sâlik huzura vâsıl olunca, teslim ile rızâ hâsıl olur. Teslim sahibinin boynuna, la'net halkası dahî geçirilse, bu Hak'kın kazası diye razı olur.
îmân ile İslâm'a nasıl razı olduysa, öylece takdire de razı olur. SâdıLgjjnd. Cenâb-ı Hak'kın kaza ve kaderine razı olursa, o "zaman kendi nefsine razı olmaz olur.
Mürîd için bir mekruh veya bir sevmediği şey vâkî olsa, eğer onun indinde tefâvüt olursa, o mürîd nefsinin kuludur. İşte bu hal her işin aslı ve esâsıdır.
Sâlike lâzım olan dâima Cenâb-ı Hak'kın kulu olmalı ve Cenab-ı Hak da onun Rab'bı olmalıdır. Hak'dan gelen jyjlik_ve-ya_kötülük onun yanında müsâyj olmalıdır. Bütün turuk-u aliy-yede ekâbiri-havâs bu hususda ittifak etmişlerdir.
Hazret-i Peygamber (s.a.s.) Eîe'ndimizin r Hazret-i Ali- (k.v.)'ye Vasiyetleri
Ey Allah'ın arslanı olan Alî! Şecaat ve kuvvetine sığınma, seni yoldan şaşırtmayacak bir akl-ı kâmilin eteğine sarıl. Onun gölgesi altında yürümekle Peygamberlere vâris ol. Kıyamete kadar o akl-ı kâmilin evsâfını sana söylesem bitmez. Çünkü onun vasfı, nâmütenâhî olan Allah'ın vasfı demektir.
Ey Alî! Akl-ı kâmilin gösterdiği vp^gn sakın dışarı çıkma. Çünkü onun yolu Allah'a vuslat yoludur. Her kim ki, akl-ı kâmilin gösterdiği yoldan sapar, kendince yaptığı tâata i'timâd gösterirse Allah'ın kahr ve gazabına kendini teslim etmiş olur.
Ey Alî! Sen kendine, kendi ilmine, kendi büyüklüğüne güvenmeyip, koca ülü'1-azm Mûsâ aleyhisselâmın, Hızır aleyhis-selâma tabî olduğu gibi, akl-ı kâmile himmet ve itâatla ondan istifâdeye calıs.
Ey Alî! Zâtını, zât-ı Hakda, sıfatını, sıfât-ı Hakda, ef âlini, ef'âl-i Hakda fânî kılmak üzere akl-ı kâmile sarıl! Onamü-bâyaa eden kimse, Allah'a mubayaa etmiş olacağına dâir Fetih
,'/•
C
Süresindeki: "Ey Resulüm gerçekten sana bîat edenler (ölünceye kadar emrine bağlılık ve teslimiyet sözü verenler) ancak Al-JaJh^Jbttet^tn^oJkıriar^AIIah'ın kuvvet ve yardımı, o bîat edenlerin vefa ve sadâkatlarınin üstündedir. Onun için kim (bîattan, verdiği sözden) cayarsa, ancak kendi aleyhine caymış olur (Bunun cezası, kendine aittir). Kim de Allah'a söz verdiği şeyi yerine getirirse, Allah da ona büvük bir mükâfat verecektir." (2/113) âyetini dâima oku. Zinhar kendi varlığına kıymet "verme.
Ey kardeş, bu vasiyetlerden anlaşıldığı veçhile, uyulması tavsiye edilen akl-ı kâmil, bizzat Resûlullah'ın gösterdiği yol, yani (sünnet-i seniyye) den ibarettir.
Bi hürmeti seyyidi'l-mürselîn ve'l hamdülillâhi Rab'bil-âlemîn. Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sah-bihî ecmaîn.
(2/113) Fetih Sûresi, âyet: 10
mm
I- 1005
ıştfi-
YENİ ÇİKAN
KİTAPLARINIZIN
DAĞITIMINI SEHA
NEŞRİYAT'a VERİNİZ
SÜRATLİ GÜVENİLİR SÜREKLİ YAYGIN DAĞITIM SEHA NEŞRİYAT A.Ş.
Adres: Feyzullah Efendi Sk.
No: 6
Fatih / İSTANBUL
Tel: 524 16 00 521 08 81 521 37 31 521 70 99
SEHA NEŞRİYAT YAYIN NO: 1
seh'a neşriyat a.ş.
merkez: feyzullah efendi sokak no: 6
fatih-istanbul tel: 524 16 00
şube: hacıbayram caddesi no: 12
ulus-ankara tel: 312 63 28
Y MÜSLÜMAN, MÜSLÜMANLIK ACABA NEREDE? MERHUM MEHMED
_____AKİF'İN DEDİĞİ GİBİ, GALİBA
GÖKLERDE. HERKES ŞİMDİ KENDİ FETVASINI KENDİSİ VERMEK YOLUNDA. "SEN BENİM İÇİME BAK, BELKİ NAMAZ KILAMIYORUM, AMMA BENİM KALBİM TEMİZDİR. KİMSENİN İYİSİNDE KÖTÜSÜNDE DEĞİLİM. MERHAMETİM DE VAR. ELBETTE ALLAH BENİ AFFEDER" DİYOR.
NE YAZIK Kİ, BU GİBİLERİN YA MÜSLÜMANLIKDAN HABERLERİ YOK VEYA AMELİN DİNDEKİ YERİNİ İDRÂKTEN GAFİLLER. BÖYLE OLUNCA AMEL YOK, ÎMÂN ZAYIF, YALNIZ BOL BOL LÂF VAR ORTADA. ŞİMDİ BU HALLE \BİZ NASIL CİHÂD EDEBİLİRİZ? CİHÂD İSE, ANCAK KUVVETLİ BİR ÎMÂN İLE OLUR. BAKIN KÜFFÂR BİLE EMELİNE NAİL OLABİLMEK İÇİN NASIL ÇAL " DÖĞÜŞÜYOR.
İslami Okul Okulların En Önemlisi