Kulliyatlar - Babiali - Nfk
Babıâli
BÜTÜN ESERLERİ Cilt 19
ISBN 975-8180-57-6
HOCA ÜVEYS KÜTÜPHANESİ
BABIÂLİ / OTOBİYOGRAFDİBDR İZAH
8 Basım / Şubat 1999
b d yayınları 11 Baskı 1 ko Matbaası / 1st
b d yayınları Kurucusu Necip Fazıl Kısakürek
Yayın sorumlusu Sual Ak
b d yayınları Ankara Caddesi Vilayet Han Nu 10 Kat 3 Cağaloğlu İstanbul
Her hakkı mahfuz ve b d yayınlarına aittir
"Bâbıâlı"yı okuyan bazı Müslümanlık taslayıcıların ondan gocunduklarını haber aldım Onlar,
eserin, fikir ve sanat kıymetine dikkat ettikleri halde şahsıma ait günah dolu bir hayatın açığa
vuruluşunda ayrıca günah bulunduğu kanaatinde imişler
Yazıklar olsun1
Eğer benim gayem İlâhı rıza olmasaydı da bu çeşit insanları kurtarmak olsaydı onları kurtuluşa asla
ehil saymaz, bir köşeye çekilir, "Allah’tan başka kelime etmez, yalnız nefsimin tezkıyesıyle uğraşır
ve işte bu kabil marka Müslümanlarından el etek çekerdim
Bakın, ben ne yapmaktayım
30 küsür yıldır canımı dişime takarak ve küfür kilerinden ekmek yemektense İslâm çılehanesmde
aç kalmayı tercih ederek, bu soydan Müslümanların kurtuluşa istihkakları noktasından değil de, bir
gün bu dâvayı en geniş çapıyle temsil edecek yeni gençliğin hakkı bakımından ve o hak yolıyle
İlâhı rıza için didinmekte, çırpınmakta, yırtınmaktayım Verdiğim iki cepheli muharebede de,
düşmanlarım, Islama dışından saldıranlarla onu içinden pörsütenler Yânı kâfirler ve kabalar
Şimdi esefle görüyorum ki, verimlerim arasında en mümtaz yerlerden birini almak istidadındaki bu
eser, gençler ve hikmet sahibi gerçekler müstesna, işte, kurtuluş istihkakından mahrum ve ruhu küt
bir sınıf tarafından anlaşılamamış, baştan aşağı sırlar ve incelikler manzumesi İslâm her zaman
olduğu gibi bunlara yine kapalı kalmıştır.
Bilinmesini isterim ki, ben, şeriatin en küçük cüz'üne feza dolusu hazineleriyle bütün kâinatı feda
etmekte tereddüdü olmayan, mutlak pazarlıksız ve muvazaasız biriyim; ve hakikatten seriate değil,
şeriatten hakikate giden, yolcusu seyrek caddenin üstündeyim. Bence peşin, esas, asi olan yalınız
şeriat...
Böyle olduğu için de, günahın açığa vurulmasındaki ayrı günahı eserimin başında kaydetmiş ve akıl
almaz derecede cesur davranışımın hesabını vermiş bulunuyorum. Ama kim okur, kim dinler, kim
anlar?..
Ben bu eseri sadece İslâmî gaye ve bu gayeye ilişik iki hedef üzerinde kaleme alıyorum.
Birincisi:
Benim hangi noktadan yola çıkıp işi hangi durakta bitirdiğimi ifade; ve en korkunç (anti tez)den
gelerek (tez)i ispat etmek... (Metod)ların en kuşatıcısı...
İkincisi:
Kurtuluş istihkakını kabul etmediğim malûm, kısır idraki sınıfını bir asırdan uzun bir zaman
ipliğiyle sımsıkı bağlayan, boğan ve sesini kesen ve "Babıâli" dedikleri fesad mihrakında yuvalanan
küfür (klik)inin şahıs röntgen camını teşhir etmek...
Bu da taktiklerin en inandırıcısı...
Böylece İslâm, Şeyh-i Ekber Hazretlerinin, "Müslüman küfür kaynağını tanımak borcundadır"
hikmetine imtisal yoliyle, usûllerin en güçlüsüyle düşürülmez bir hisar içine alınmış olur. Günah
açığa vurmaktaki ayrı günah ise Hak için bir katlanma ve yüklenme zarureti olarak meydana çıkar.
Bu noktada İslâm tasavvufunun "hakkı hak için iptal caizdir" hikmetinden de pay bulunduğunu
gözden kaçırmamak lâzım; ve işi, asıl suç üstü suç olan günahla böbürlenici, yahut onun maksatsız
hikâyesinden keyflenici, yahut da riyanın ta kendisi
olarak günah itirafında güya ihlâs vehmedici sefil ruh haletinden ayırmak gerek...
Ben, hastalık derecesinde günah kuşkusu taşıyan, ondan her dem ürperen, fakat gayenin izzet ve
muvaffakiyeti adına, İslâmı savunmaktaki ihlâsımı en canhıraş celâdet ve fedakârlıkla göstermek
için icabında günaha katlanmaya da razı olan, İslâm edebine ve bazı hallerde yine İslâm için
uyamamakta hikmet arayan, bu bakımdan ve her bakımdan İlâhî affa sığınan bir Müslü-manım; ve
bu incelik idrakinden yoksun insanlara karşı sadece mahzunum.
Veli çapında ve şeriati canından fazla sevmek mevkiinde |bir zat, bu satırlar kendisine okunurken
şöyle demiştir:
- Hak ve fazilet gayesiyle günahını tespit etmekten büyük hak ve fazilet olamaz. Bunu anlamamak
ise denaet ve sefalet...
Ben bu eseri, gerçek İslâm savunucularına karşı yöneltilecek küçük düşürme davranışları önünde
en tesirli müdafaanın ne demek olduğunu göstermek ve İslâmın üstünlüğünü, ona zıt taklit
maymunlarının otopsisini yaparak belirtmek için yazarken, lâfta Müslümanlardan gördüğüm asık
suratı Allaha havale ve bu havaleden korkulması gerektiğini ilân ederim.
İslâm uğrunda, İslâmın şevket ve muzafferiyeti uğrunda, metodların her neviyle, şiirleriyle,
hikâyeleriy-le, piyesleriyle, fikrî ve tarihî etüdleriyle, konferanslarıyle meydana atılmış bu çilekeş
adam hakkında bu suçlama', onu derinden yaralamış, kalbini kırmış ve emeklerine küser hale
getirmiştir.
Bereket ki, bu çilekeş adam, fikir ve sanat zevkinden mahrumluk içinde şeriat inceliklerinden de
yoksun böyleleri için çalışmıyor ve yine böylelerinin tükenmelerini ve yerlerini yeni gençliğe
terketmelerini Hak'tan diliyor.
1975
N. F. K.
BU ESER
• Bu eser bir insanın, kendisini kendisinden süzüp, ayırıp, çıkarıp, türlü dekorları, eşyası, etrafiyle
bir arada dışarıdan
seyredişini çerçeveliyor.
• Kendi öz şahıs plânında da mümkün mertebe (objektif - âfâki) olmaya çalışan bu eser,
uzanabildiği mahrem maktaların insana vereceği hayret ve dehşet bakımından memleketimiz ve
edebiyatımızda görülmüş ve alışılmış şeylerden değil... Korkmadan söylenebilir ki, Tanzimat
sonrası taklitte bile beceriksiz Türk edebiyatında böylesine bir soyunup dökünme cesareti kimsede
görülmemiştir.
• Allanın "Settar - Örtücü" isminden bir tecelli halinde,
İslâm ahlâkındaki günahlarımızı örtme emri ve onunla beraber maddemize kadar şâmil örtünme
kaydı, bu eserde, deşilip ortaya dökülen iç plânların mahremliği noktasından acaba zedelenmiş
midir? Hayır! Şu hikmetten ötürü ki, vücudumuzda bazı mahrem malûmları örterken hayatımızda
yine bazı mahrem meçhulleri malûm hale getirmek, ancak o malûmun neye hizmet edeceği ve ne
gibi bir kıyasa temel olabileceğine göre, hükme bağlanabilir. ݺte o zamandır ki, pislik, temizliğin
tersinden ifadecisi olarak
değer kazanır. Yoksa kendi başına istiklâl belirtir de temizliğin yerine geçmek isterse, felâket!..
• Edebiyatımızda böyle "canhıraş-ruh tırmalayıcı" nefs muhasebelerine, Batıda olduğu gibi bir
alışkanlık ve zevk alma fakültesi yoksa da, Batıda bu soydan eserlerin çoğu pislik için pislik şuuru
ve bir nevi pislik aşkiyle yazıldığı için örnek sayılamaz.
• Temizi ve iyiyi görmeksizin, pislik ve iç bulantısı şehveti içinde çırpınmanın ihtilâç şiirini getiren
(Bodler) ve (Rem-bo)dan evvel bir (Jan Jak Ruso) ve sonra (Dostoyevski) misalleri vardır ki,
bunlardan ilki "Dtiraflarında bir papazın kendisine tasallutunu anlatırken hiç de ahlâki bir kaygıya
sahip değil, öbürle-riyse kötülük ve karanlığa battıkça batmanın ve teselliyi boyuna batmakta
aramanın (mistik) zevkinde ve mesleğindedirler.
• Orta malı bir yoldan iyi gelip hep iyi gitmektense, dikenli patikadan fena gelip ve hep fena gidip
birdenbire tepeden inme bir doğruluşla kötülüğü ve karanlığı yenerek iyiye ve aydınlığa geçmek,
bin kere üstün... Zira bu şekilde, iyiyi, zıtların silip süpürme yolundan büsbütün kuvvetlendirmek
gibi bir sır vardır. Zıtlar arasındaki sır... Şeyh-i Ekber diyor ki: "Zıtlar birleşebilseler bir daha
ayrılmazlar..." Onun içindir ki, bu eseri okuyan iman sahiplerinin bu sırra âşinâ takımdan olmaları
lâzım...
• Velilerin "günaha hor bakmaktan büyük günah olamaz!" ve "hakkı hak için iptal caizdir!"
hikmetleriyle, Kâinat Efendisinin "hesaba çekilmeden nefslerinizi hesaba çekiniz!" fermanları, bu
esere anahtar...
• Her şeye rağmen hududu muhafaza etmesine titizlikle dikkat edilen eserde, ne Babıâli'yi
batırmak, ne de şu veya bu şahsı hedef almak ve onları onlar için vitrine dizmek gibi bir gaye
aranabilir. Eserde Babıâli, Tanzimat sonrası, her ân oluş veya bir türlü olamayış buhranları içinde
kıvranan Türk cemiyetinin boğaz anaforu; şahıslarsa aynı damga altında gelip geçen ve akıp giden
dalgacıklar; çırpıntı ve çalkantı unsurları... Hâkim olan, anafor...Yani daima cemiyet...
10
• Eserde şahıslara söyletilen sözler ve takındırılan tavırlar, ya aynen kendi lâfları ve edaları, yahut
da ana fikirlerine ve temel mizaçlarına göre dile getirmeleri ve tavra dökmeleri gereken şeyler...
Olmuşu ve olmaksızın olabileceğiyle tam hakikat... Vâkıalarsa yüzde yüz doğru... Eseri yazanın da,
içinden süzüp, sıyırıp, çıkarıp meydan yerine diktiği gölgesiyle beraber, bütün olup bitenleri, bağlı
bulunduğu dünya görüşü zaviyesinden hesaba çekmesi, hakkıdır. Tarafsızlık, ancak hak adına
olandır.
• "O ve Ben" ile bu eserde iki hayat anlatışı arasındaki fark, ilkinde merkez dururken muhit
üzerinde fazla gezinmekten kaçınılması ve haya kaygısı beslenmesi, bundaysa muhitini yine
merkez aşkına olduğu gibi resmedilmek ve samimiyetle belirtilmek istenmesi... Aynı hayat hikâyesi
bütününün, birbirinde tekrarlanmayan ;ki ayrı dilimi...
• Neticede her şey yine merkez fert etrafında toplanıyor ve O'nun kimi ve nereden alıp nereye ve
neye götürdüğü anlatılmak isteniyor.
• Hepimiz, en uzak yıldızdan en küçük toz zerresine kadar, bütün canlılar ve cansızlar, türlü
şekiller ve tavırlarla aynı cezbenin akışı içindeyiz; Allahtan geldik, Allaha gidiyoruz; tek yolumuzu
bilelim ve bir hal üzerinde takılıp kalmayalım.
N. F. K.
11
LOKANTA
"- BÜTÜN yollar Roma'ya çıkar. Cihana hâkim bir imparatorluk nizamının tarihte mihrak
noktasıdır çünkü Roma... Bizde de bütün yollar Babıâli'den geçer. Fikir, sanat, ilim, politika, pafta
pafta, bu memlekette duygu ve düşünce kıvranışı belirten kim varsa, çarşısını, pazar yerini
Babıâli'de bulur zira... Bu kabîl insanlar nerede ve neyle uğraşmakta olurlarsa olsunlar, Babıâli'den
sayılabilirler. Rakısını tavuk göğsü mezesiyle içen bestekâr tanbu-racı, sanatını ağzından mı,
göbeğinin altından mı devşir-diği belirsiz, yırtık ve pişkin kadın şarkıcı, Batı mektep kitaplarından
aşırdıklarını öz ismiyle yayınlamak marifetinde, esersiz ve çilesiz profesör, karton adamlar
kuklacısı, hummâsız ve mesleksiz romancı, aynı kaynaktan aynı şeyi çalmış görünmemek için
meslekdaşlariyle pazarlığa girişen ve kaynakları bölüşen, makas ustası gazeteci, yeni bir ağız
getirdiği vehminde hokkabaz şair, (devr-i daim) makinesi kâşifi Con Ahmet Bey serisinden akıl
hastası, niyet kuşlarının puslaları halinde vatanın kurtuluş formülünü reçeteleştirici fikir ibişi, daha
şu, daha bu, kıymet hükümlerini ve kahramanlık şehadetnamelerini hep Babıâli'den bekler." Stop!
Babıâli'den Sirkeci'ye doğru iniyorsunuz. Sol taraftaki işkembeciden birkaç dükkân ileride, o
zamanki ismiyle ݺtaynburg lokanta ve birahanesi... İçinde, sigara
13
dumanından göz gözü görmüyor. Üstleri mermer iki masayı bitiştirip etrafında halkalanmış Babıâli
figürleri... Genç Şairin buruşuk bir kâğıt üzerinden okuduğu satırları dinliyorlar... Halkada Peyami
Safa, Mesut Cemil, Mustafa Sekip Hoca, Fikret Âdil, Burhan Ümit (Toprak), Bu-runsuz Tevfik,
Şeyh Nureddin - nam-ı diğer Topluiğne-veGenç Şair...
Ruhiyat Profesörü Mustafa Sekip, Genç Şair'e hitap etti:
- Sen dehâ yolundasın! Yürü! Peyami Safa atıldı:
- İmtihanı kolay!.. Söyle Şair, Lâtin harflerine taraftar mısın; tayyare piyangosu aldığın oluyor mu?
Genç Şair, elinde sonunu getiremediği buruşuk kâğıt, apışmıştır:
- O da ne demek?..
- Bu benim, dehâ şöyle dursun, sadece orta zekâyı ölçmek için icat ettiğim bir test... Bu iki suale
'evet' diyen bence ahmaktır.
Gülüşmeler... Burhan Ümit acı suratlı... Kadehler kalktı:
- Şerefe!..
- Şerefe, şerefe!.. Burhan Ümit haykırdı.
- Durun yahu; yazının gerisini de okusun!..
- Okusun, okusun!.. Genç Şair okuyor:
"- Babıâli insana, ilk bakışta basit bir mekân hükmü içinden görünür. Bakırcılar, hasırcılar gibi bir
mekân... Halbuki o, bir mekân değil, zamanın gayet hususî bir tecelli noktasıdır. Onu, kokmuş da
olsa, asrının asırlarca gerisinde de olsa zaman ölçüsü gözlüğünden seyredebiliyor musunuz?.. O
zaman görürsünüz, görülmeye değer olanı... Dedik ya, o, madde yerine ruhun çö-
14
reklendiği bir yuva... Başka bir mekâna nakledilemez. Nereye taşmsa ve üzerine ne püskürtülse
zaman kepçesinin onda çalkaladığı mayonez tutturulamaz." Burhan Ümit:
- Harika, harika!
Peyami Safa, Burhan Ümit adını "Buhran Nevmit" diye kafiyeye vurarak, bu hep içini yiyen
delikanlıyı izah iddiasında bir Hariciyecinin nüktesinden yararlanmaya kalkıştı:
- Yine mi buhran, Burhan?.. Ve Genç Şaire döndü:
- Devam et, şairim!
"- Babıâli, eski aşk ve ahengini kaybetmiş düşkün bir cemiyette, türlü tezatların hazin ruh haletini
yaşatıcı, doktoru, güllâbicisi, ilâcı olmayan bir tımarhanedir. Ve işte yarım asırdır (1928 yılındayız)
bu halin renk renk ve çizgi çizgi mizaç, meşrep ve seciyelerini panoramalaştır-makta... Bu,
ıstırabından bile habersiz hasta cüceler panayırından kimler geçti, kimler!.. Şinasi'ler, Namık
Kemâl'ler..."
Peyami Safa okumayı kesti:
- Meşhur gazeteci şantaj ustası Lâstik Kemâl'ler, Âli Kemâl'ler, Mahmut Kemâl'ler, Yahya
Kemâl'ler... (Henüz Behçet, Yaşar ve Orhan Kemâl'ler ortada yoktur.)
Şeyh Nureddin dikkâtle kulak verilmesini isteyen bir doğrulma ve yutkunma edasiyle bahse girdi:
- Önceleri, Babıâli'nin belirttiği mâna herhalde Sahaflar çarşısındaydı. İlk önceleri Şair Baki'nin,
Sahaflar çarşısında "Bezmgâh" isimli bir dükkânı olduğunu biliyoruz. Zamanın arif ve zarif
kimselerinin toplandığı bir yer... O devir aydınlarının can attığı bir sohbet köşesi... Hattâ Hulusi
adlı gayet çirkin bir adamın "Bezmgâh"a kabul edilmek için, koluna, Nazmi isimli ve son derece
güzel bir delikanlıyı takıp oraya dadandığını da rivayet
15
ederler. Bir gün şair Baki, etrafı arif ve zarif kimselerle halkalı, Hulusi'yi, Nazmi ile birlikte eşikte
görünce şu beyti söyleyivermiş:
Hulusi Naztni'yi âlur da bezmgâha gelür;
Bana gelürse de devlet maalkerahe gelür.
Kahkaha tufanı... Burhan Ümit gülmüyor. Peyami Safa:
- Mevzuu değiştiriyorsunuz! ݺi yine espriye döküyorsunuz!
Burhan Ümit:
- Hangi mevzu üzerinde kalabiliyoruz ki, bunda da kalabilelim? ݺimiz gücümüz espri...
Mustafa Sekip:
- Espri gıda değil, lezzettir. Genç Şair:
- Meselâ biber... Biberi tabağa doldurup kaşık kaşık yiyebilir misin?
Fikret Âdil:
- Yine acılaşıyor meclis... Bıktım bu zoraki fikirlerden... Öf be! Mesut Cemil'in mızrabından başka
hiçbir şey dinleyemem! Ne dersin Burunsuz Tevfik?..
Mesut Cemil "aman efendim, iltifat buyuruyorsunuz!" diye mırıldanırken, Burunsuz Tevfik, iri bir
kaşık içinde fasulya pilâkisinden hürmetlice bir parçayı tabağına aktararak cevap verdi:
- Üstadlar dururken bana lâf düşmez. Genç Şair:
- Beyler! Gazete muhbiri Burunsuz Tevfik, Babıâli'nin hepinizden üstün temsilcisi... Bu
şamatasız ve iddiasız, rakı ve pilâki düşkünü adamın içeriye doğru basık burnu da Babıâli'nin sanki
tuğrası... Kimine dilsizliğini, kimine gözsüzlüğünü, kimine de kulaksızlığını ihtar ediyor. Ve
hepinize kafasızlığınızı...
16
Burhan Ümit:
- Aman, ne doğru!.. Cüceler panayırını Burunsuz Tevfik'ten daha keskin belirtici bir tip
bulunamaz!
Genç Şair:
Tevfik, mareşal üniformalı cüceler arasında, halinden rahat ve kaderinden razı, apaçık ve
çırılçıplak, burunsuz cüce... Keşke cüceler panayırının, burunları havada cüceleri onun kadar
samimi olabilselerdi...
Mustafa Sekip:
- Bakın, çocuklar her zaman söylüyorum; samimilik, oluşun başlıca şartı... Olamayanlar
samimî de olamıyor. Hakikatin büyük cümle kapısı samimîlik...
Şeyh Nureddin:
- Büyük cümle kapısı, yani Babıâli...
Peyami Safa, bir ân evvel cevap verebilmek için, diktiği rakısının acılığı dudaklarında, her zamanki
formülünü tekrarladı:
- Hakikat bildiğiniz her şey, yüzde elli doğru, yüzde elli yanlıştır.
Fikret Âdil, patlayan bir kazan:
- Öf, öf!! Yeter bu tekerlemeler!.. Bana düşünce değil, duygudan bahsedin! Hayır bahsetmeyin, bir
duygu verin! Duyurun!
Peyami Safa:
- ݺte bu da yüzde elli doğru, yüzde elli hatalı bir görüş!...
Fikret Âdil:
- Ya senin yüzde elli formülün de yüzde elli doğru, yüzde elli yanlışsa?...
Peyami Safa afallar gibi olduğunu belli etmemek için kaşlarını çatmış, Mustafa Sekip de "gık!"
diye, işin ölü noktaya geldiğini belirtici bir hayret sesi çıkarmıştır. Burhan Ümit (dramatik) bir eda
içinde:
- Fâsid daire üzerinde başsız ve sonsuz raks... Ne güzel cüce işi!...
17
Genç Şairin dudaklarında yeni şiirinden mısralar: Azap kuleleri cüceleşmiş devlerin... Öyle evcikler
ki, tepesinde evlerin, Kopuyor içinde görünmez facialar...
Bacalar...
MECMUA
BABIÂLD de "Hayat" mecmuası idarehanesi... Hani şu 1927 - 28'lerde Maarif Vekâletinin
patronluğu altında çıkarılan ve Edebiyat Fakültesi profesörlerinden bir grupu merkezinde toplayan,
"Yeni Mecmua" ve "Dergâh" sonrası meşhur dergi... Tatar Osman isimli, yüzü Kırım mühürlü,
ciddî görünüşlü bir maarif çinin idaresinde... Tatar Osman, şahsiyle bir mücevher değil ama,
zamanenin mücevher sanılan elvan elvan boncuklarını, daha doğrusu sahte taşlarını vitrinlemeye
memur bir idareci...
Atlas Okyanusunu uçakla ilk defa geçen Amerikalı (Lindberg)in marifetine destanlar yazıldığı
çığır... Köprü -lüzade'leri, Mehmet Eminleri, Mustafa Şekip'leriyle bir çok profesör, asrın,
makineyi harikalaştıran bu adamını büyük bir kahraman saymakta, övmekte, yüceltmekte...
O sıralarda Babıâli'nin kendi öz sınırları içinde de, bir sanat hadisesi sayılan, övülen, yüceltilen bir
iş var... Bir şiir... Evet, bir şiir: "Kaldırımlar"...
İsviçre'de tedavide bulunan Yakup Kadri "Alp Dağlarından" başhğryle yazdığı yazılarda Genç Şairi
kah-ramanlaştırır, Sekip Hoca onun için "yalnız bu şiir büyük bir sanatkâra yeter" diye hüküm
verir, Peyami Safa da "Yeni Türk şiirinin şairi" yazısına hazırlanır. Bir de Nu-rullah Atâ dedikleri
sinir kumkuması bir zat vardır ki, işi gücü, derdi meramı bu şairi övmekten ibaret... O da, yazıda
olsun sözde olsun, yalnız, fikir bağından yoksun keli-
18
melerle... Cümlelerle bile değil... Parlak, güzel, yeni, keskin, diri, derin... Prens Hamlet'in Ofelya'ya
dediği gibi, kelimeler, kelimeler... İncisi düşmüş istiridye kabukları halinde bomboş sıfatlar...
Bunlar Genç Şairin hoşuna gitmiyor. O izah istiyor; taşları fikir gücüyle yükseğe kalkan ve yerine
oturan bir fikir ve tenkid binası... Ve boyuna tekrarlıyor:
- Şu Babıâli'de ne gün gerçek bir tenkitçi peydahlanacak, bir fikir ve edebiyat jandarması
kurulacak?.. Bir (Lesing), bir (Rasin), bir (Fage), bir (Jül Lömetr)den ne gün göklerimizde
çakıntılar görülecek?.. Şu benim herkese parmak ısırtan şiirim "Kaldırımlar" ı göklere çıkarıyorlar.
Bense yerin dibine indirdikleri fikrindeyim. Zannediyorlar ki, o şiir, kaldırımlarda geceleyen evsiz
barksız, sefil bir sınıfın destanı... Halbuki o, belki şato sahibi, en nadide ağaçtan yontulu
karyolasında gözü uyku tutmaz, mustarip fikir prensinin, çilekeş (entellektüel)in şiiri... Yirminci
asır (entellektüel)ine bağlı, ruhunu ve gayesini yitirmiş bir cemiyette bunalımlar yaşayan öncü
kişiliğin şiiri... Bu kadarını bile anlayan yok... İnsan, çürümez, pörsümez, lif lif dağılmaz da ne olur
bu cemiyette?..
"Hayat" mecmuası idarehanesinde, Tatar Osman'ın çay ve kahvelerle ağırladığı heykelvâri
profesörler, "Baykuş" şairi baykuş suratlı Hâlit Fahri, his kumkuması tonton yanaklı kekeme
Nurullah Atâ, en marifetli hececi ve (ondüle) saçlı Faruk Nafiz... Ve kaş göz oynatma (tik)ine
giriftar Genç Şair...
Saatlerdir konuşuyorlar...
Genç Şair, en girift meselelerin bu çeyrek (entel-lektüel)ler eliyle ne acıklı bir sığlıkta süründüğünü
görerek, alelusul bunalıyor, kapanıyor, kilitleniyor ve çenesi yerine boyuna gözlerini oynatıyor.
Onun bir sözü vardır:
- Babıâli dâhileri öyle ahmak şeyler ki, herhangi
19
biriyle karşılaştığım zaman, ahmaklaşmaktan, onun maiyetine girmekten, tesirine kapılmaktan
başka çare bulamıyorum. Bunların kör nefs emniyetleri beni âdeta büyülüyor. Dilimi yutuyorum!
Mustafa Sekip, pervanesi olduğu filozof (Berg-son)un dünyasından dem vururken felsefe tarihi
hocası Mehmet Emin (Skopenhavr) diye hecelediği (Şopen-havr)dan misaller getirmektedir.
Nurullah Atâ bu yanlış telâffuzdan ilham alarak Tanzimat boyunca sahte oluşlarımızın seviyesini şu
alaylı hikâyede belirtiyor:
- Frenkçe ıstılahların hançere ve dudak ifadesini bile yerine getiremiyor, dış mânalarına bile
giremiyoruz. Mütercim Rüştü Paşa aynen (Reglâman dö l'enfantörü -Reglemet de l'infanterie)
şeklinde seslendirilecek "Piyade Talimatnamesi"ni, çocuk mânasına (anfan - enfant)dan geldiği
zanniyle "Tıfliye Talimatnamesi" diye tercüme etmiştir. Bir profesörümüz "nazik ânlar"
mânasındaki (Moments critiques - Moman kritik) tabirini "ezmine-i tenki-diye - tenkid devirleri"
olarak çevirmiştir.
Bu noktada Nurullah Atâ etrafına bakmıyor ve bu-haltı işleyen hocanın orada olup olmadığına
dikkat ediyor. Bahis mevzuu profesör, Köprülüzade Mehmet Fu-
ad... Ve devam ediyor.
- Bu kadar mı?.. Ya "siyasî evrak, dosya, çanta" demek olan (serviette diplomatique) klişesini
(serviyet) kelimesinin aynı zamanda peşkir mânasına gelmesinden "diplomatik havlu" diye tercüme
edenler?..
Biri sesleniyor.
- O da kim yahu?
- Meşhur politika bilgini ve yazarı Falih Rıfkı
Bey...
Genç Şair dayanamıyor:
- Batılıdan fazla Batılılık taraflısı Falih Rıfkı...
Bir profesör:
20
- Eskiden bu gibi hallere çok dikkat edilirdi. Lisan allâmeliğiyle meşhur bir şair, "Lâyık mı ki,
şairim diyen zat -Farketmeye mahrec-i hurufat?" demişti. Bu nokta göze basit ve esasa tesirsiz
görünüyor ama, fark pantalonu-nu düşüren bir düğme kopması gibi bir şey oluyor. Bir başka
profesör:
- Evet ama, hep bu cins, satıh üstü yanlışlar peşinde koşanlardan da bir şey beklenebilir mi? Sanki
onlar meselelerin köküne inebilmiş insanlar mı?
"Baykuş"cu, ânî ve fikirsiz bir sezişle ağzını açtı: - Satıhta çırpınan da, onun yine satıhta yanlışını
çıkaran da aynı mal... Fikret'in dediği gibi "aynı çamurdan
bu yığın..."
Nurullah Atâ:
- Ya Fikret?.. Gül suyu ile ıslatılmış balçıktan mı? Sen tut, hisarda Amerikalıların yaptırdığı ayrı bir
hisara çekil, Arapla, İranlıya bile parmak ısırtacak kelimelerle davulculuk et, sonra da adın büyük
şaire çıksın!..
Bir ses:
- (Fenelon) "budalaların sayısı namütenahidir" diyor. Bunu söylerken de ilhamını herhalde kendi
dünyasının sefil kafalarından alıyor. Eğer başta Tevfik Fikret ve Halit Ziya olarak "Edebiyat-ı
Cedide" maskaralarını görseydi, şiirde (Bodler) ve (Rembo), romanda da (Balzak) ve (Zola) gelip
geçmişken (Sülli Prüdom) ve (Gonkur Biraderlerden ileriye geçemeyen muhteşem budalalığın ne
demek olduğunu anlardı. "Edebiyat-ı Cedide" baştan başa bir geri zekâlılar meşheridir.
Başlar dönüp bakıyor. Her zamanki âsî şivesiyle
konuşan Genç Şair... Faruk Nafiz:
- Aralarında hiç de mi akıllısı yok?..
- Var!.. Hüseyin Cahit... O da akıllı değil de açık gözce... Nitekim edebiyatta barmamayıp işi
politikaya
21
döküyor ya... Bir de "Eylül"den "Zambak" ve "Kaymak tabağı"na atlayan Mehmet Rauf u
hatırlamak lâzım...
Mustafa Sekip meşhur (giki)lerinden birini salıverirken Genç Şair, Tatar Osman'a dönüyor:
- Sizinle içeri odaya gidelim de şu son verdiğim şiirin hesabını görelim!..
Herkes, fikirde ve harekette hudutsuz cesur Genç Şairin arkasından bakadursun...
Tatar Osman'ın emriyle içeride ona 10 lira veriyorlar... O zamanki yazı piyasasında en tanınmış
imzalara ve en geniş makalelere verilen para sadece 3 lira... Demek ki, o, 3, virgül 333 ve artık
kâğıt alabildiği kadar 3 kıy-metindedir.
- Böyle telâşın ne şair, güzel güzel hasbıhal ediyorduk.
- Bir toplantımız var da... Yetişmek zorundayım.
- Yoksa Paris'teki hayatını burada da sürdürmekte misin?
- Paris, ha?.. Sus, sus, açma!.. O da bir devirmiş...
VAPUR
GALATA rıhtımından, uzakta, şamandıraya bağlı, şamandıranın ancak bir kaç misli, bücür mü
bücür bir vapuru gösterdiler:
- ݺte sizi Marsilya'ya götürecek gemi!.. Adı (Bor-mida)...
Sandalda giderken beklenmedik bir davranış...
Fesini başından çekip sulara fırlattı. Fes şimdi sularda, boğulan bir adamın su yüzünde tek nişanesi,
dikine yüzüyor.
Kim mi, Avrupaya gidişinin daha ilk basamağında fesini hakaretle denize atan bu züppe?..
22
Dört yıl sonrasından birkaç çizgisini seyrettiğimiz Genç Şair... O ki, olmanın ne demek olduğunu
anlamaya başlayacağı 1934'den sonra başına bir daha şapka geçir-meyecek, şapkaya içi necaset
dolu bir lenger gözüyle bakacaktır.
Onu, 1934'e kadar hep Genç Şair diye görecek, 1934 -43 arası komünist ağzından Mistik Şair diye
gösterecek, 1943'den bu yana, Fikret Adil'in tabiriyle Sabık Şair diye belirteceğiz.
Genç Şair, 1924'deki adiyle "Darülfünun"un Felsefe Şubesi talebelerindendir ve hükümetin lise ve
Darülfünun mezunları arasında Avrupa'da tahsile gönderdiği ilk öğrenci grupu içinde... Yaşı da tam
yirmi... Sırtında Mah-mutpaşa taraflarından alınmış spor bir elbise, elinde basit bir iki çamaşırdan
ve Yenice paketlerinden başka bir şey olmayan küçücük bir çanta, cebinde de aziz dostu şair Ahmet
Kutsi (Tecer) vasıtasiyle son dakikada sarraflara çevirttiği birkaç yüz frank...
Genç Şair açıkgözdür; gemide tek kişilik ve daracık bir kamara kapmasını bildi ve çantasını
yatağına fırlatıp salona çıktı. Salon dediğiniz, Haydarpaşa - Eminönü arası işleyen bir dolmuş
motorunun alt kat kamarası kadar bir şey... Ortada, büyük, beyzî bir masa ve etrafında yere perçinli
döner iskemleler... Cumhuriyet idaresinin Avrupa'ya gönderdiği ilk talebe grubunun çeşitli tipleri,
paketlerini, çantalarını, bavullarını, hattâ bohça ve çıkıntılarını bu masaya yığmış, aynı yere açılan
kamaralarına yerleştirmekle meşgul...
O da nesi?..
Büyük bir paketin uçlarından fırlamış kocaman francalalar... Paketin yanı başında, şaşı gözlü,
çökük yanaklı, talebelerin en küçüğü Genç Şairden en aşağı 10 yaş büyük biri var... Şaşılığını
doğrultamayan gözlüğünü pakete çevirmiş, söyleniyor:
23
6OH
e- 'o *
a
S3
O P-
? (JO<
3 §:
o sû
tt a C; a
p. 2 g. 3
*• 03
3 3 ft
^ E- 5> 3 ^ ps
V CD
sû "Q et
9r O
P- a*
s: &-.
g er. • »o
2,
J »oo o E.
Sû P
O ft
S"
Sû P-
S Ct U^ N.
& -• s- s
ft ps
o3
3 P- PU
^ ft 51
1-3B
3 03,
O
O ç;- »O
!="• a
3- O
09.
5'
."2 P-
S". S
?-i p
&oa
S. Pj' CTQ
S2
g3
2 r- a.
%
«S. N
Sû
2. ft 3
aO
3 e 03
E-3
5Ş
3. H ft Sû
| 3.
ps rL 3-3 : Sû
2 P5
S2.8
Sû 00
3S
ps ps
q
B,
s
p. 3
Sû p.
p. (1 rt
p= er »o
oe
Sû
3 p-
2-
Sû
•Q. —•
0 ps
a 3"-
&§2. ^ ss. p
° 3^
et 5 2 3 ff 3-
O
f3
2. o
s
cak kadar Batı esirliğine kapılmış bulunduğunu akıl edemiyor. Hoş, Genç Şair de bunu akıl
edebiliyor mu ki?..
Gemide talebe grupundan ayrı, iki yolcu daha vardır. İtalyan sefaretinden, sarı saçlı, mavi gözlü,
zaif ve hariciye memuru çapında zarif bir kâtip; ve Şeyh Şâmil'in torunlarından olduğunu söyleyen
bir Türk hanımefendisi... Sarışın İtalyan diplomatiyle bizim Galatasaraylılar bu hanımefendiye
Standard Avrupa zerafet baremine göre (kur) yaparken bizim Anadolulular beyzi masayı
çevrelemiş oyun oynuyorlar. Ellerinde pirinçden yapılmış, 6 sa-tıhlı, her sathının üzerinde bir yazı,
topaç gibi bir şeyi döndürüp duruyorlar:
- 3 al, 1 koy, hepsini al, birer koyunuz! Burhan Ümit:
- Hallerine bak şunların! Nereden yola çıkıp nereye gittiklerinden bile haberleri yok! Denize,
karaya, göğe, buluta göz atıp bir ân düşünen bile yok aralarında...
Genç Şair:
- Yarım asırdır Avrupayı bu memlekete getirmek için gönderilen talebelerin hali!.. İki sınıf:
Bönlük veya züppelik fidanları... Artık ağaçlarını düşün! Ava çıkan, önceden avlanmışlar...
Hallerinde göze çarpan şeyler küçük (detay)lar ama bütünün sızıntıları...
İzmir Lisesinden mezun ve Genç Şairden üç yaş büyük Burhan Ümit, ta kalbinden bir ok
yemişçesine yüzünü kanatan çizgilerle burkuldu. O, daha ilk gençlik çağında belli etmektedir ki,
içini patlatasıya tazyik eden, fakat bir türlü billûrlaşamayan, kanallarını açamayan bir fikir sıkıntısı,
ıkıntısı içindedir. Aradan 16 yıl geçtikten sonra, Genç Şairin de hocası olacağı Güzel Sanatlar
Akademisinde müdürlük edecek, masasının camı altına "ya ol, ya öl!" diye eski harflerle, etrafı pırıl
pırıl tezhipli ve menevişli bir yazı yerleştirecek, daima "olmak" isteyecek, fakat olamayacaktır.
26
UÇURUM
GENÇ ªAİR'in 1924 ve 1925 yıllarında çilelerin en can yakıcısiyle hayat sürdüğü Paris'i, çok kısa,
çok hızlı, teker hecelerden örülü kısa ve hızlı, fakat uçurum uğultusuna benzer bir şiir üslûbu
içinden dile getirmek
lâzım...
Paris...
Üniversite muhiti (Sen Jermen) bulvarı üzerinde, İstanbul'un en dar sokağından daha dar (Rü dö
l'ansiyen komedi - eski komedi sokağı) isimli çarpık çurpuk bir sokakta, camlı kapısında "Diyep
Oteli" yazılı, köhne ve sefil, ama her odasında sıcak ve soğuk su, bir otele indiler... Genç Şair ve
Burhan Ümit...
Pasaportlarını inceleyen otelci onlara hayretle baktı:
- Siz soylu kişiler misiniz?
- Neye sordunuz?
- Pasaportlarınızda "Bey" yazıyor da...
- Öyleyiz...
İlk öğrendikleri, aynı bulvarın biraz ilerisinde (Türketi) isimli bir kahvehane... Türklerin toplandığı
yermiş orası... Ve günün her saatinde Türklerle dolup boşa-lırmış... Türkler burasını ocaklaştırmış...
Tıpkı bazı Beyazıt ve Babıâli kahveleri gibi hususî bir havanın yerleştirildiği, ocaklaştırıldığı
çerçeve...
(Türketi)ye damladılar.
O zamanlar hukuk doktorası yapan Ali Fuat (Baş-gil) başta, bir sürü Türk... Gençliğinde bile saçları
kır Ali Fuat, öbür delikanlılara göre, büyük ağabey değil de, erken evlenmiş bir baba yaşında...
Konuşurken de boyuna saçlarını eliyle arkaya atmak zevkinde... Yüzü bir kızılde-riliye benziyor.
Tuğla rengi ve acı...
Daha kimler ve neler?.. Bunlar hususî isimlerden
27
ziyade cins isimleriyle anlatılacak tipler. Abdülhamîd devrinin İttihat ve Terakki kaçaklarından
olup da Paris'e yerleşmiş politika maceracılarından tutun; Paris'te iş aramaya muhtaç, bulaşıkçılığa
kadar razı, garip garip insanlar... Hanedandan kişiler ve biçim biçim talebeler...
Bir masada, yeşil çuha kaplı bir tahta üzerinde poker oynayan birini gösterip dediler:
- Şu gördüğünüz adam 30 yıldır Paris'te (Garson ön şokola - Garson bir kakao!) demekten başka
bir cümle bilmez Fransızca olarak...
Genç Şair cevap verdi:
- Korkunç! Başları üzerinde en renkli ve manalı Batı şehirlerinden birinin kapkara çatıları ve
esrarlı bacaları yükselirken, bunlar, her meseleye uzak, bu kahvehanede sıkışıp kalmışlar, öyle mi?
- Tam mânasiyle öyle...
- Ya niçin bu kahvehaneyi seçmişler?..
- Herhalde rastgele...
- Yoksa, (Türketi) eski Yunan mitolojisinden bir isim olduğuna göre ondan haberleri yok da,
telâffuzu bakımından "Türk'le arasında bir münasebet olduğunu mu sanmışlar?
Güldüler:
- Belki de... Bakın, biz buna dikkât etmemiştik! Herhalde öyle...
- Kabuk üstü seyircileriyiz biz, Batının... Artık hızlı hızlı gidelim:
Genç Şairle Burhan Ümit, birbirine kenetli iki dost... Burhan, Genç Şairin öylesine tesiri altında ki,
Yunus Emre'yi ondan, onun bir şiirinden tanıdığı için ideal-leştiriyor:
Rüzgâra bir koku ver ki, hırkandan,
Geleyim, izine doğru arkandan...
Bırakmam, tutmuşum artık yakandan;
Medet ey dervişim, Yunus'um, medet!..
28
Ve (Oskar Vayld)ı ondan öğrendiği için benimsi-
yor
(Oskar Vayld)ın bir sözü vardır:
"- Ben dehâmı hayatıma sarfettim; eserime ise yalnız istidadımı..."
Burhan bu söze bayılıyor ve ömrünün sonuna kadar devam edeceği bir tekerlemedir tutturmuş,
gidiyor:
- Hayat mı, eser mi; işte bütün mesele!..
Genç Şairi Paris'te müthiş bir illet yakalamıştır: Kumar... Bir lokantada bir Türkten nazariyesini
öğrendiği pokere o türlü kapılıyor ve peşinden bakara oynanan bir klübe öylesine dadanıyor ki,
"şehrin, başları üstünde yükselen kapkara çatılarını ve esrarlı bacalarını mânalandıramayanlar" diye
anlattığı Türklerden en zavallısı kendisi oluyor. Belki de, çatılardan ve bacalardan süzdüğü gizli
mâna yüzünden (vis)lerin en zehirlisine yakalanmış bulunuyor.
- Bütün bir mevsim, paris'te gündüz ışığını görmedim. Paris'te gündüz nasıldır; haberim olmadı.
Gün doğarken yatıyor, gecenin başlangıcında da hafakanlarla yatağımdan fırlayıp klübe
koşuyordum.
Bu söz, Paris dönüşü, Babıâli'de onun her edasını hayranlıkla seyreden kuklalara Genç Şairin kendi
kendisini tarif edişi...
Bütün yiyip içtiği, sabahları otelin kahvaltısı... Bir de geceleri klüpte bedava tarafından verilen
çerezler...
Parası olmadığı zaman yine klüpte, herhangi bir oyuncunun arkasına geçip kendisini onun yerine
koyuyor, onun kazancıyla seviniyor, kayıbıyle üzülüyor, yani bir yabancıda fâni oluyor. "Fena fil
kumar - kumarda fâni olmak" demeli bu hale... Halbuki o, fâni olmanın kimde ve nasıl olduğunu,
belki klişe şeklinde, fakat bilenlerden... Boyuna ideal hayatı arayan Burhan Ümit onun bu halini
gördükçe, bakışlariyle olsun, şöyle düşünüyor:
29
- Yoksa ideal hayat bu mu; nefsi azgın bir at gibi başıboş bırakmak mı?
Hattâ Genç Şairin klübe âza olabilmesi için, polisçe verilen kendi (kart d'idantite - kimlik belgesi)ni
ona teslim etmiştir. Zira Genç Şair (burjuva) teamüllerini sevmemekte ve polise kadar gidip kimlik
kartı almayı külfet saymaktadır. Klüpte ismi de, Fransız ağziyle (Mösyö Burham)... Burhan ona
kimlik kartını ve iç kimliğini teslim etmiştir ama, hayatına ortak olmak deliliğini gösterememiştir.
O, hudutta durmuştur. ݺi "hayat mı, eser mi? ݺte bütün mesele" nakaratiyle lâfta bırakmıştır.
Genç Şair hangi otele, hangi semte taşınsa ertesi günü Burhan da orada, yanındaki veya üstündeki
odada... Genç Şair bıyık bıraksa o da bırakıyor; hattâ bıyığının sağ tarafım kesip solunu traş etse o
da aynı şeye hazır... Ama hayatını yaşamaya, hayır!
1924 ve 1925 yılları boyunca böyle... Ya üniversite, şu namlı (Sorbon) üniversitesi?.. Sormayın!..
Karşısında ve "Sorbon Sokağı"ndaki Ermeni lokantasını tanıyor ama (Sorbon) diye içinde nefes
aldığı bir mekândan haberi yok...
Bir gün, Berlin'de oturup da Paris'e teftişe gelen talebe müfettişi Zeki Mesut beyin kendisini
aradığını bildirdiler, Genç Şaire... Gündüz olmasına rağmen uyandı; üst kattaki Burhan'dan (metro)
parasını aldı ve doğru Zeki Mesut beyin oteline... Mareşal (Ney)in heykeli karşısında, orta halli bir
otelde müfettiş bey... İlk defa gördüğü müfettişi o kadar alelade buldu ki, (Oskar Vayld)ı hatırladı:
"- Filân adam o kadar siliktir ki, onu, bir daha hatırlamamak için yüzünü bir kere görmek yeter."
Müfettiş Bey, ona, kısaca:
- Vekâlet, sürdüğünüz hayat bakımından tahsisatınızı kesiyor dedi; işte son aylığınız ve memlekete
dönüş paranız!..
30
Genç Şair, babasının ölüm haberini aldığı halde mirasına konmuş olmaktan tnesut bir hissiz...
Hiçbir şey sormadı, hiçbir müdafaaya kalkışmadı. Parayı, parmaklarının şekline dikkât ettiği vahşi
bir eda ile çekip aldı ve odadan çıktı.
Halı döşeli merdivenlerden başı önünde, iniyor.
Cebinde bir iki bin frank var... Bununla kumar sermayesi yapacak, tahsilini devam ettirecek,
Paris'teki fikir ve sanat muhitlerini fethedecek ve bir koca (Metropolis)i satın alabilecek bir servet
kazanacak!..
Bu hayal şimşeği altında otel kapısından çıkarken kaskatı bir vakıa ile karşılaştı. Bardaktan
boşanırcasına yağmur... Yanaklarından seller akan mareşal (Ney)in heykeline bakıp bir ân düşündü:
- Acaba mesut muyum, bedbaht mıyım? O müthiş ânı asla unutamaz.
Burhan Ümit ile karşı karşıya... Burhan ağlamaklı:
- Bırak şu kuman, kuzum; derslerine sarıl!.. Yeni ihtiraslar ara kendine!.. Seninle, tiyatro, sanat
sergileri, müze, konferans, konser, kütüphane, bohem kahveleri, serseri meyhaneleri, dansig,
kabare, bütün Paris'i delik deşik edelim... Ama şu öldürücü illeti silk, at üzerinden!.. Kendine
acımıyor musun?..
- Kendime acımak için böyle yapıyorum!
- Öyleyse?..
- Eğer benim o dipsiz uçuruma düşmemdeki sırrı buseydin yakamı bırakırdın!
-Neymiş o sır!..
Söylemedi. Sırrını dile getirmekten kaçındı. Bunu sırrına bir nevi ihanet saydı. Talebe müfettişiyle
macerasını da tam anlatmadı. Bastı, klübe doğru uçup gitti.
Kime karşı olduğu meçhul, öyle bir hınç içindeydi ki, klüpte ve bir defada cebindeki paraya eşit bir
kâğıt çekebilmek için, ayakta, saatlerce bekledi. (Krupye) denilen
31
kumar idarecisi tam da onun parası kadar bir miktarı ilân edince haykırdı: - Banko!
Masadakiler hayretle "müthiş oyuncu" diye lâkaplandırdıkları Genç Şaire döndüler. Bu sefil
delikanlının cebinde böyle bir para bulunabilir miydi?
(Krupye) Genç Şairden (deklârasyon) istedi. Yani para göstermesini... O, bir tomar yüzlük frangı
masaya attı. Paralar masa üstünde yelpazevâri yaygın... Paletle kendisine uzatılan çift kâğıdı aldı:
- Kâğıt almaz!
Parayı satan pişkin Fransız kâğıtlarını açtı:
- Bankoda 9...
Yeşil çuha üstünde bir yürek kıziyle bir ispati dokuzlusu...
Aynı paletle parasını çekip aldılar. O da arkasını
döndü, hiçbir şey olmamış gibi kapıdan süzülüp çıktı.
Pırıl pırıl cadde... Paris kaynıyor... O, Genç Şair, şehrin kapkara çatıları, esrarlı bacaları ve her ân
göz kırpan ışıkları ortasında, kaybolmuş bir çocuk gibi kimsesiz ve on parasız... Ve "Işık Beldesi"
diye anılan Paris'te, hiçbir yerden hiçbir ümit kıvılcımı göstermez bir karanlıkta...
Gözleri kaldırımlarda, "Kaldırımlar" şiirini içinde
biriktire biriktire saatlerce, yayan, oteline gitti. Odasına çıktı, aynanın karşısına geçti, uçları
simsiyah tırnaklariyle yanaklarını kanatırcasına tarayarak ağlamaya başladı: - Allahım beni kendi
kendimden kurtar!
NEFSE EZA
MARSDLYA treninde... Bileti üçüncü mevki... Cebinde de, birkaç gün sonra Marsilya'dan
İstanbul'a kalkacak lüks bir vapurun ikinci mevki kamara bileti... Biletle-
32
ri kendisine arkadaşları sağlamış ve gara kadar gelerek tren kalkıncayadek beklemişlerdir. Çünkü
ne olur, ne olmaz; tren kalkmadan fikir değiştirip atlayabilir ve yine eski uçuruma düşebilir o... Bu
şüphe, arkadaşlarının hallerinden okunmaktadır.
Tahsisatının kesildiği ay üstüne aylar geçtiği halde yerinden kıpırdamamış, İstanbul'daki dayısından
gelen paraları hep aynı sadakatle yürek kızına yedirmiş ve işin tuhafı, Burhan Ümit de dahil, bütün
Türk arkadaşlarından büsbütün kopmuştur. Onlar, topyekûn, nazarında bozulmasından korktukları
cüce muvazeneleri içinde suların sürüklediği çöpler... Hiçbirinde, kötü yolda da olsa, kendi
kendisini aşma hasreti yok... Başlangıçta, Burhan Ümit ile Paris'in sanat ve kültür çevrelerinde boy
gösterirken bile Türkelere, yeni Türkiye'ye, Tanzimattan beri başını almış giden maymun
makyajlarına, hattâ topyekûn insanlığa (aforizm)ler savurduğunu, bütün oluşları sahte kabul ettiğini
bilen arkadaşları, bir gün onu yatağında bastılar
ve:
- Haydi İstanbul, her şey hazır! Diyerek trene bindirdiler.
Yine bir gün, (Türketi) kahvesinde geniş bir talebe
halkasına şöyle demişti:
- İnsanlık derin bir buhran yaşıyor ve ruhunu, kurtarıcısını arıyor. Elebette zamanı gelecek ve
büyük bir zuhur doğacak... Büyük bir zuhur... Köşebaşlarını tutacak bir heyûlâ şahsiyet, kollarını
açarak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye haykıracak!..
Arkadaşları, karınca kararınca, boşluklarım ve tesellilerini içki ve kadında ararken, o, bunlardan
hiçbirinde ıstırabının merhemini bulamamış ve yürek kıziyle ispatı dokuzlusunda karar kılmıştı. Bu
işde bir sır vardı ama neydi?..
Onu biraz sonraya bırakalım...
İlâve katar olduğu için bomboş trende, bir uçtan
33
öbür uca gidip geldi; sonra en uygun yer olarak, ışıkları pörsük bir vagonun tahta sıralarındlan
birine çöktü. Tren o kadar boş ki, kendisini devlet reislerine mahsus hususî bir katarda hayâl
edebilir.
(Dostoyevski)yi düşünüyor.
O da kumar hastası... Berlin'ıde saatini satıp kumara giden, öz nefsine hakaret ihtiyacında bu
(mujik) ruhlu romancının cesareti bütün Avrupa (b'urjuva)larını hayret ve dehşete düşürmüş ve
dehâsına, ukdeli seciyesine dair kasideler söyletmişti.
Hey gidi, hey, dedi kendi kendisine; eğer benim yaptıklarımı, nefsime ettiklerimi bilselerdi o
ahmak burjuvaların çeneleri dizlerine düşerdi.
Eza... O, ezayı seviyordu, niefse ezayı... Ve bunu şeytanî yolda, hep nefsine inanarak, çalışarak ve
aldana-rak arıyordu.
Bu dâva çetinlerin çetini...
Paris'te pek az gördüğü bir sahne olarak, Marsilya'ya sabahın iş saatlerinde indi. Kumarsız uyanık
geçen bir geceden sonra... Doğru, biletini cebinde taşıdığı vapur kumpanyasının bürosuna...
- Vapur ne zaman hareket ediyor?
- Bilette yazılı...
- Bakmadım.
- Üç gün sonra...
Bak sen şimdi işe!.. Marsilaıy'da üç gün kalmaya mecbur... Halbuki cebinde, arkadaşlarının tren
kalkarken uzattıkları zarf içindeki para pek az bir şey...
Marsilya, her dilin konuşulduğu bir Bâbil kulesidir. Dört beş arşın genişliğinde veya darlığındaki
pis sokaklardan en şatafatlı caddelere kadar her renkten örnekler...
Parasına göre, çöp deresi en pis bir sokakta en pis bir otel buldu. Burada üç gün kalabilir ve
pazardan alınma kuru yemeklerle idare edebilir. 34
Genç Şaire, ancak (Bodler) gibi mücerret pise âşık bir sanatkârın hoşlanabileceği bir oda
gösterdiler. Ölü, ölünün son nefesi kokan bir oda... Teneşire benzer bir yatak ve bir köşede yarı
açık çekmecesi şişmiş ve çarpılmış bir konsol.... Bir koltuk mumyası ve kan izlerine benzeyen
lekelerle benekli sararmış, patiska perdeler... Yarı açık çekmecede, belki 19'uncu asırdan kalma,
betonlaş-mış bir francalanın uç kısmı...
Bağırsakları paslı yaylar halinde dışarıya fırlamış koltuk ölüsünün dizlerine oturdu.
Şeytanın kulağına kadar eğilmiş, fısıldadığını işitir gibi:
- İnsan bu hale gelince mutlaka kumarda kazanır. Senin şu andaki şartlarına göre şansın büyük!..
Ne yap yap, bir çare ara! Şans böyle ânları gözler.
Ürperdi. Fısıltı devamda:
- Acenteye gider, kamara biletini güverteyle değiştirebilir, farkı olan parayı alabilirsin!.. Olmadı;
konsolosluk da var... Çarene bak, biraz para bul! Durma!
Geceliğini peşin aldıkları otelden çıktı; kumpanyaya gitti ve şeytanın dediğini kolayca yerine
getirdi. Birkaç yüz frankla Marsilya'yı hoplatacak... Ne kadar mutlu!..
Telefon rehberi... Klüp isimleri... Paris'te âzası olduğu kulübün kartiyle giriş, yolunuş ve 10 parasız
çıkış... Ertesi günü otelde kalacak parası bile yok..
Türk Konsolosluğunun adresini öğrendi. (Avenü Prado) dedikleri şahane cadde üzerinde... Gitti.
Bütün konsolosluklar orada ve önleri bahçeli şirin villâlar içinde... Bir hayli arandı. Baktı; içinde
ısırganların türediği bakımsız bir bahçe... İçeriden de cızbız köfte kokusu geliyor... Başını kaldırdı:
Türk Konsolosluğu...
Konsolos feleğin çemberinden geçmiş, gayet pişkin bir kırnata... Hemen ziyaretin gayesini anladı
ve dedi:
35
- Vatana iade tahsisatımız bitmiştir. Size yardım edemem!
- Fakat ben hükümet talebesiyim: (Röpatriyaj - vatana iade)sini isteyen herhangi bir serseri değilim.
- Bir şey yapamam!
- Ya ben ne yaparım?
- İsterseniz intihar edin! Biz alışığız böyle manzaralara... Bu kadar!..
Çıktı. Akşam oluyor. Karnı da aç... Konsolosa, kokusu gelen köftelerden küçük bir ikramda
bulunmasını rica edemezdi. Haydi, açlık çekilsin; ya geceleyeceği yer?... Yürüdü. Bir meydanlık...
At yarışı sahası... Bir tarafta, iri ağaçlardan sonbaharın silkelediği yapraklarla kabarık bir şilte...
Uzanıp yattı ve sinir yorgunluğundan hemen sızdı. Yüzünde bir sıcaklık... Gözlerini açtı. Güneş...
Kalktı, silkelendi. Biraz ileride bir kumsal... Ayakkapları-nı çıkararak dizlerine kadar suya girdi.
İleride ağ atan balıkçılar ve kıyıda karaya çekilmiş kayıklar... Bu kayıklardan karaya çekilmiş
birinin önünde, kumlara dökülmüş kara kara şeyler... Bunlar keçi boynuzu, kayık da keçi boynuzu
yüklü bir mavna... Oturdu, zil çalan karnını kumlardan topladığı keçi boynuzlariyle tıkabasa
doldurdu; balıkçıların şarkılarını dinledi ve güneş orta yere yaklaşırken doğruldu, yarış yeri
istikametinde yürüdü. Meydanlıkta bir bankoya oturdu ve güneş altında biraz kestirdi. Uyanınca
gördü ki, yarış sahası insanlarla dolu... En cicili bicili kılıklarıyle, tahta bir parmaklığın sınırladığı
dış yol üzerinde cevelân halindeler... Aman!... Aralarında, silindir şapkalı, dolama ipek kravatlı,
göğsü dürbünlü, bizim konsolos cenapları!.. Parmaklığa koştu. Konsolos tam önünde... Elini uzattı
ve konsolosu omuz başından kavradı.
Konsolos dehşetle:
- Siz misiniz?.. Ne yapıyorsunuz?.. Yabancılardan çekinmiyor musunuz?
36
- İsterseniz beni polise teslim edin! Sizi asla bırakmam!
- Ne istiyorsunuz? -Para!
- Çekiniz elinizi yakamdan!..
- Çekmem! Para!
- Akşama doğru konsolosluğa gelin de görüşelim: Konsoloslukta bir makbuz, imza ve 1000 frank...
O da gitti, o da kumar vergisine yatırıldı ve üçüncü geceyi mahut otelde geçirdikten sonra vapur...
Vapurda, şu bir aralık Dışişleri Bakanlığı yapan Feridun Cemal (Erkin)... O da talebe ama, hali
vakti iyi olanlardan... Birinci mevki kamarasında seyahat ediyor ve lüks düşkünü yolcular arasında,
daha o zamandan bir "sefir-i kebir" edasiyle boy göstermeyi biliyor. Genç Şair, geceleri kamarasına
çekiliyormuş gibi yaparak güverteye iniyor da gündüzleri onun yanından ayrılmıyor; böylece
kendisini birinci mevki yolcusu diye gösterebiliyor.
İkinci gece miydi, neydi, güvertede, iyi kalbli bir Türkün şiltesinde bulduğu sığınakta fena halde
üşüdü, kalktı, lüks kamaraların bulunduğu hususî güverteye çıktı, dışarıdan görülmemesi için
camları beyaz boyalı bir kamara gördü. Kapısında "banyo salonu" levhası... Girdi, kapıyı kilitledi,
banyoyu sıcak suyla doldurdu ve sabaha kadar orada kaldı.
Bir gece de, yine aynı hususî güverteden geçerken garip bir hadise... Battaniyelere sarılı başı
kukuleteli bir adam, iki yanında iki izbandut, denize doğru işaretler çakıyor, yumruk sallıyor ve
anlaşılmaz homurtularla söyleniyor. Saldırgan deli halinde bir adam... Şezlongtan doğrulur gibi
olunca iki yanındaki izbandutlar onu kavrıyor ve şezlonguna yatırıyorlar... Tevekkeli değil; iki gün
önce vapur, gayet yakından takip ettiği Fransa kıyılarından geçerken birdenbire durmuş ve bir
motorla gemiye dört ya-
37
nı kapalı bir sedye getirilmişti... Yolculara karşı bahane şu olmuştu:
- Geminin doktoru hastalandı ama telsizle yeni doktor ve hastayı nakletmek için sedye ve bakıcı
istedik...
Derken geminin lüks kamaralar salonunda "Feridun Paşa" adlı, Mısır Kral ailesi yakınlarından
(lord)vârî bir insan... Etrafında da koca bir maiyet...
Genç Şair, çok geçmeden öğrendi ki, kimsecikler görmesin diye gece yarıları güverteye çıkarılan
mecnun halli adam, meşhur Mısırlı Prens Seyfeddindir; deli olmadığının ispatı için İstanbul'a
götürülmektedir, zira Prensin akıllılığı ispat edilecek olursa muazzam bir mirasa konacaktır ve
miras dışı bırakılması maksadiyle İngiltere'de bir akıl hastahanesine yerleştirilmiş, deli olduğu iddia
edilmiş ve işte taraflılarından Feridun Paşa eliyle kaçırılmıştır.
O zaman, dünyayı birbirine katan hadise... Bütün neşir vasıtaları bu işle, bu Mısır saray entrikasiyle
meşgul ve Prensi kimin ve nasıl kaçırdığı, nereye götürdüğü, ne halde olduğu meçhul... Hattâ
meşhur (Tayms) gazetesi Prensi bulacak, yerini haber verecek ve röportaj yapacak ilk gazeteciye
1000 İngiliz lirası vereceğini ilân etmiş...
Genç Şair bu son ikramiye vaadinden habersiz; fakat işin gazetecilik kıymetini biliyor ve İstanbul'a
varır varmaz, Darülfünun talebeleği boyunca kadrosunda çalıştığı "Vakit" gazetesine bu mevzuda
parlak bir röportaj hazırlamayı düşünüyor. Öyle ya; bundan sonra hayatı ne olacaktır?... Babıâli'den
başka çimleneceği bir yer var mıdır?..
İleride, yine Babıâli'den bir deli doktorunun kimbi-lir kaç para karşılığında akıllı raporu vereceği
zır deli, nefis bir fırsat...
38
"VAKDT" GAZETESD
VAPUR Galata rıhtımına yanaşmakta ve Genç Şair, şanlı bir yolcu gibi, Feridun Cemâl'in
yanındadır. Rıhtımda, bekledikleri yolculara, el, kol, mendil sallayanlar... Garip şey!.. Herkes
şapkalı... O sene Türkiye'de şapka kanununun çıkarıldığını biliyordu ama böyle bir manzara
göreceğini ummuyordu. Şapkalar başlarda, bir İngilizin hindû kavuğu giymesi gibi duruyor. İçten
tepeye çıkma bir şey değil de, tepeden kafaya oturma... Develere de giydirseniz böyle olur.
Bir fransız muharriri "Türkler şapkayı ruhlarına değil, kafalarına geçirdiler!" diye yazmıştı. Ne
doğru! Bu muydu Fransa'ya giderken denize attığı fesin karşılığı?..
Birden, İstanbul'u bir köy, Galata köprüsünü de gaz tenekeleri üstünde bir sal zanneder gibi oldu.
Sonra başını Babıâli istikametine çevirip camileri görünce mâna değişti. Ayıldı ve Avrupa
haşmetinin tesirini silkeledi üzerinden...
Doğru "Vakit" gazetesine... "Vakit", o vakit, yirmi-beş bini aşan tirajiyle İstanbul'un yani
Türkiye'nin en büyük gazetesi... Birinci sahifeyi dağıttılar ve dünya çapındaki röportajın haberini
bir yandan bir yana manşetledi-ler... Ona da hürmetlice bir para verdiler... (Tayms)ın 1000
sterlingine karşılık galiba 25 Türk lirası... Gece de "Vakit" sahibi Hakkı Tarık (Us)un küçük kardeşi
Rasim, Genç Şairi, gazetenin üst katındaki patronların hususî ikamet dairesinde misafir etti. İçi,
ipler üstünde kurumaya terkedilmiş bir sürü çamaşır dolu ve duvarlarında Gördes'ten gelme dal dal
elmalar, sandık odası gibi bir yer... Rasim onun, önceden, Avrupaya gitmeden tanıdığı akran
arkadaşıdır ve şiir meraklısıdır.
Fakat gazetenin merkez şahsiyeti, Rasim'den 14 -15 yaş büyük, ağabeyi Hakkı Tarık... Bir de en
büyükleri:
39
Mehmet Âsim bey... Mehmet Âsim güya başmuharrir, fakat her şey ve bütün ipler Hakkı Tarık'da...
Edebiyat hocalığı etmiştir. Babıâli'yi dolduran birçok insan onun İstanbul Lisesinden talebesidir,
gazetesi de bir ocak, kimsenin sürünmeden ve bir müddet çilesini çekmeden Babıâli rengene
bulanamayacağı bir nevi tekke... Hüseyin Rahmi, Reşat Nuri, Mahmut Yesari, Hakkı Süha, Şeyh
Nureddin -nam-ı diğer Toplu iğne-, Ömer Rıza, Refik Ahmed hep o tekkeden... Ama her şey Hakkı
Tarık'ta... O hiç bir şey olmadığı halde her şey... Çaldığı bir alet olmayan orkestra şefi... Bir pirinç
tanesi üzerine koca bir ibare yazar gibi, dar bulutlara olmayacak şeyler yüklemeyi bilen, orta çapta
bir odayı ancak bir divanhanenin alabileceği kadar iş kısımlarına bölebilen, başarısını boyuna
maliyet hesaplarını düşürmekte arayan, cesur atılış ve maceralara asla aklı yatmayan, her işde kılı
kırk yarıcı, gayet ciddî, temkinli, her şeyden evvel lisan âlimi ve hastalık derecesinde mantık
düşkünü, yalçın bir bekâr hayatı sürmekte bir zat... Bir müddet sonra Türkiye'de ve resmî mahiyette
ilk Basın Birliğini kuracak ve hep başında kalacak olan bu zat, Babıâli'nin o vakitler en çarpıcı ve
düşündürücü renklerinden biri... Şinasi, Agâh Efendi ve Namık Kemâl'den beri umumiyetle
ermeniler, köksüzler, suyun öte tarafındakiler elindeki Babıâli'ye ilk defa Anadolu çocuğunu
getiren, fakat bu dâvayı şuurlandıra-mayan yarım bir ana vatan aydını... Genç Şairin yattığı odadaki
yemişler için söylediğimizden de anlaşılacağı gibi Gördes'lidir, mebustur, herhangi bir dünya
görüşüne sahip değildir ve sadece dışından geniş bir Şark ve edebiyat kültürü içinde, Avrupalıya
kaçmamış, şarkı da kucak-layamamış bir "fasl-ı müşterek - iki renk arasındaki çizgi" adamıdır.
Genç Şairi, Darülfünun sıralarındayken gazetesine "muhbir" almış, işinden memnun kalmış ve
sonunda, Av-
I
rupaya gidiş muamelesini tamamlaması için de gazetenin Ankara muhabiri yapmıştır.
Paris yolculuğuna birkaç ay kala, köhne bir vagonun yamalı ve soluk kırmızı kadife oturma
yerlerinde, Hakkı Tarık'la karşı karşıya, 30 saatte varabildiği Ankara... Bastonla dibi ölçülüp, eğer
baston bir sertliğe değecek olursa basılabilecek bir çamur, yahut gökleri tutan bir toz dumanı... Ulus
Meydanında, aralarında Yahya Kemâl'in de bulunduğu kara kalpaklı adamlarla dolu lokanta, biraz
ileride de, İstiklâl Savaşı kodamanlarından altun sızdırmanın günü geldiğine inanmış bir yahudinin
işlettiği ve macar dilberleriyle vitrinlediği Fresko - Bar...
Genç Şair bir yandan duvarlara asılı dallardaki Gördes elmalarını yerken bir yandan da düşünüyor.
Birden gözünün önüne annesi geldi. İstanbul'a döner dönmez, bütün hayatı bir cefa destanı bu
mübarek kadına koşması gerekirken, bakın nerelerde?.. Dayılarının yanında ve himayesindeki
annesi acaba ne âlemde? Ona Paris'ten tek bir mektup yazmış ve halinden haber almış değil... 26 -
27 yaşlarında dul kalan ve o gün bugün, nikâhı düşer bir erkek yüzüne bakmamış olan, başörtüsü
mis kokulu anne... Çemberlitaş'taki kocaman konağın (hikâyesi O ve Ben'de) herkesçe hor tutulan
gelini olanca ümidini oğluna bağlamışken, görüyor musunuz şimdi oğlunun halini?..
- Giderim ona, Beylerbeyine, yarın...
Diye kurdu ve ıslak çamaşırlarla elma kokuları içinde uyudu.
Sabahleyin, bir gün sonra kendisine:
- Odadaki okkalarla elmayı sen mi yiyip bitirdin? Diye soracak olan Rasim'in yanından ayrılıp
Babıâli'ye düştü. Doğru İkbal kahvehanesine...
Babıâli'nin tarihinde, ışıldattığı mâna renkleri bakımından iki mühim kahvehane vardır: Biri,
yokuşun ba-
40
41
şında ve sol köşedeki Meserret, öbürü de, Nuruosmaniye caddesinin solunda ve Çemberlitaş'a çıkan
sokağın kestiği köşede İkbal...
İkbal, Babıâli'de kahramanlaşmaya bakan, dehâ hasretlisi mustarip cücelerin yatağı... Ortasında
kocaman bir bilardo masası, etrafında nargilelerini fokurdatan türlü memur ve emekli tipleri, vitrine
yakın masalarda da nam-sız ve gizli gamlan içinde gamsız, bedbaht yüzlü, ekşi suratlı dâhicikler...
Hakkı Tarık'ın dostu, tarih hocası ve Babıâli'nin şeref konuğu, her yere girer çıkar, Emin Âli, bu
dâhiciklere "Esafil-i Şark: Şarkın Sefilleri" adını koymuştur.
Kahvede, öğle zamanına hayli vakit olduğu için kimsecikler yok... Yalınız Nurullah Atâ, kirpi
saçları kabarık ve bir perçemi kaşına düşmüş, tavla oynuyor. Yanında da Genç Şairin Darülfünun
talebeliğinde şiir kutbunu temsil ettiği Anadolu Mecmuası yürütücülerinden folklorcu Halit
(Bayrı)...
Biraz sonra "Esafil-i Şark" teker teker sökün etti kahveye... "Dergâh"çı Mustafa Nihat, Ahmed
Hamdi (Tanpınar), Ahmed Kutsi (Tecer), Hilmi Ziya (Ülken), Mükrimin Halil... Teker teker Genç
Şair'le öpüştüler ve sordular:
- Ne zaman geldin Paris'ten?.. İzinli misin?.. Ne zaman döneceksin?..
- İzinli mizinli değilim... Büsbütün geldim. Artık aranızdayım!..
Kutsi, acıklı bir hayret içinde:
- Eyvah!.. Mükrimin:
- Neye eyvah?..
- Hükümete karşı kefalet senedini o imzaladı da ondan... Kefilim, o... Şimdi ondan bana edilen
masrafları isterler diye korkuyor!
42
Oturdular... Nurullah Atâ tavla oyununa dalmış, kendisini yolmak sanatında mahir ve "Esafil-i
Şark" budalaları dışında pratik bir adama karşı, kan ter içinde savunmaya çalışıyor.
Bir ses işitildi:
- Yanlış oynuyorsunuz, Nurullah Bey, şeş oraya gitmez! Ayağıma gelin bakayım!
- Ben doğru oynadım!
- Nurullah Bey, çamura yatmayın!..
Nurullah Atâ, dört bir kaybetmek üzere bulunduğu tavlayı çat diye kapattı, ayağa kalktı ve saçları
dimdik, haykırdı:
- Namusunuz varsa bana bir tokat vurun! Profesyonel kumarbaz usulca yerinden kalkıp kapının
yolunu tutarken Genç Şair mırıldandı:
- Borçlu olduğun parayı ben vereyim de tokatı ben patlatayım! Seni, nefsine hakaret ettirmek
hastası (Dosto-yevski) mukallidirseni!..
Nurullah Atâ:
- Sende insan tokatlayacak erkeklik ne gezer, "Örümcek Ağı" şairi!
Çat!... Genç Şairin beş parmağı Nurullah Atâ'nın tombul yanaklarında... Siyah bağa kenarlı gözlüğü
de uçup gitmiş...
Araya girdiler, kahramanları yanyana oturttular, öpüştürdüler. Mükrimin Halil, kalın bastonunun
kıvrık başını eliyle sağa sola döndürerek "Esafil-i Şark" hikmetlerinden birini savurdu:
- Kavga etmeyi de bilmiyorsunuz! Ah şu düello! Tarih yapraklarını kılıçlariyle parlatan
şövalyelerin her aykırılıkta anahtar diye baş vurdukları düello!.. Yirminci Asır medeniyetinin, güya
insanlık adına en zavallı yasağı düellodur.
Kutsi ile çıkıp Meserret'e gittiler... Gazete muhbirleri kafa kafaya vermiş, birbirinden haber kopya
eJiyor.
43
"Ajans Meserret" bu... On kişi onda bir porsiyon çalışır, on porsiyonla gazetesine döner. Burunsuz
Tevfik de aralarında...
Genç Şair Burunsuz'a sordu:
- Peyami nerelerde, gördün mü?
- Gazetede olsa gerek... Birazdan düşer.
Kutsi, Genç Şairin, Yüksek Muallim Mektebinden arkadaşı... Yatakları yanyana ve şiir zevkleri
içice... "Kır-tipil Hamdi" diye lâkaplandırılmış Ahmet Hamdi ise, onlar ilk sömestrlerindeyken
Edebiyat Fakültesini bitirmiş, yeni tayin olunduğu Erzurum'a gitmek üzere... Tarih allâmesi
Mükrimin Halil, Vilâyet konağının alt katında, Vakanüvis Abdurrahman Şeref Beyin idaresindeki
tarihî araştırma ve evrakı inceleme bürosunda çalışıyor. "Esa-fil-i Şark" dâhilerinin her birinde
olduğu gibi, hiçbir zaman kaleme alamayacağı bir eser olarak "Anadolu Tari-hi"ni yazmaya
çabalıyor. Anadolu Mecmuası'mn Anado-lucu gençleri, omuzlarını, şeyhleri Mükrimin Halil'in bu
hayalî şaheserine dayamış bulunuyorlar... Hilmi Ziya muallimdir ve muazzam bir felsefe mektebi
kurmak cehdin-dedir. Bir de, sık sık âşık olup sabaha kadar sevgililerinin pencereleri önünde
beklemekle tanınmıştır.
Hepsinden önce yayın dünyasına çıkmış ve daha 18 yaşındayken, en kıdemli kalemlerin bile kabul
görmediği Yeni Mecmua isimli (Ziya Gökalp devresi ardından Yakup Kadri ve arkadaşları
tarafından çıkarılan) dergide boy göstermiş olan Genç Şair, onlara göre, 1925'lerde bile bir şöhret...
Peyami Safa'yı Paris'e gitmeden beylerbeyinde tanımış, Hocası Mustafa Şekib'in de, henüz talebesi,
yani (medyum)u vaziyetindeyken, telkin edicisi, yani (manye-tizör)ü mevkiine geçmiştir. Fakat
bütün bu adamlardan içinde kalan öz şudur:
- Hava; bir baştan bir başa hava!.. Olamayan bir
44
cemiyette, anafor noktası Babıâli ve uzak, yakın her ferdi hava, daha doğrusu tıknefes...
Meserret'e Ahmed Hamdi girdi, Genç Şairin karşısına geçti ve hemen sordu:
- Biliyorsun ki, ben Erzurum'a gidiyorum. Sen darülfünundan evvel bulundun orada... Nasıl yer?..
- Ne bekliyorsun ki, nasıl diye soruyorsun?
- Meselâ içinden geçerken piyano sesi duyulan bir sokağı yok mu?..
SIR
GENÇ ŞAÎR, hayatında ilk ve son defa, peşinde gezmediği, hattâ haberi olmadığı bir mirasa
konmuştur. Çemberlitaş'taki büyük bir aile konağı... Genç Şairin "cici anne" diye çağırdığı
babaannesine ait... Konak, bu haşmet ve debdebe meraklısı hanımefendinin bir gözdesi tarafından,
o daha hayattayken parça parça iç edilmiş, hanımefendi, Genç Şair Paris'teyken ölünce de artığın
artığı halinde torununa bir pay kalması gerekmiştir.
Genç Şairi notere götürdüler, dünyanın en gülünç hesabı olarak hissesini 500 lira diye tespit ve
parayı eline toka ettiler. Konağın dörtte bir hissesine göre çok küçük, fakat o zamana göre çok
büyük para...
Annesinin geçirdiği bir zaafiyet yüzünden Heybe-liada'da istirahatta olduğunu öğrendi, Adaya
gitmek cesaretini gösteremedi ve bir köşesinde tarihçi Emin Ali'nin dünyayı alaya çektiği bir
Şehzadebaşı kahvehanesinde, plâka ile oynanan ve alacak, verecekler tebeşirle yazılan bir pokere
girdi. Uzaktan ona alaylı gözlerle bakan ve nargilesini tokurdatırken "hasta adam!" der gibi sesler
çıkaran Emin Âli'nin seyircisi olduğu kumar kâğıtlarını kasabın gırtlak kısmından ciğeri tutmasına
eş şekilde kavrayan ellere, bir hafta içinde bütün parasını teslim etti.
45
Alaycı Emin Âli, onu her gün uzaktan seyrediyor ve yanındakilere bir eşya dersi gösterircesine
tavırlar takmıyor. Teşrih masasında bir profesör sanki... Bir cesedin hangi uzuvlarından ve nasıl
kesilip doğranacağını, bu ameliyeyi yapan ellerin meslekî teknik ve maharetlerini, kesilip
doğrananın da, en küçük tepkiden uzak, bir madde teslimiyeti içinde kendini verişini takip ediyor.
Genç Şair, bir akşam oyun bitip de Emin Âli'nin yanına gelince şöyle karşılandı:
- Ne haber, doktor, kaç para kaldı cebinde?.. Emin Âli, şuna buna, "doktor, şoför!" diye hitap
eder.
- Hepsi bitti. 40 - 50 liram var, yok...
- Onu da biz alalım bari!..
- Hani taraftar değildin oyun oynamama!..
- Tabiî değilim; ama mademki dinlemiyor, oynu-yorsun, seni kurtarabilmek için paranı bizim
almamız lâzım... Hiç olmazsa sana borç da verir, yatacağın yeri de düşünürüz.
Emin Âli'nin başlıca zevki, idarehane idarehane dolaşıp Babıâli Esafil-i Şark'ına borç para
vermektir. Bunların başında Akbaba'cı Yusuf Ziya ve Orhan Seyfi vardır. Ama birine 10 lira borç
verdi mi, 1000 liralık senet alır. Günü gelince de 10 lirasını alır ve gerisini istemez. Vermezlerse
senedi icraya koyar, bütün masraflarına katlanır ve yine 10 lirasını aldıktan sonra orada durur,
takibe devam etmez. Cebi, meselâ hepsi 500 liraya karşılık 50 bin liralık senetlerle doludur. Senet
defteri de hep cebindedir.
Pantalonunu şalvar gibi giyen, kravatım da fındık büyüklüğünde bir kördüğüm gibi taşıyan Emin
Âli, hiçbir yerde hiçbir yazı yazmadığı ve hiçbir Babıâli tezgâhından olmadığı halde, bu tezgâhtan
en renklilerin en nadide tonu... Meserret, İkbal, Şehzadebaşı kahvehaneleri arası
46
mekik dokur, ciddiye aldığı hiçbir mesele yokmuş gibi görünür, fakat umumiyetle alaycı bir üslûp
içinde bütün ruhî ve içtimaî dâvaları damgalar... İleride bir nüktesini göreceksiniz ki, ruhçuluk ve
maddecilik meselesinin yüzde yüz çözümünü veren bu (espri) çapında bir buluşa dünya şahit
olmamıştır.
- Oldu mu doktor bu akşam bizdeyiz değil mi; bildiğin apartmanda... Yusuf Ziya ve Orhan Seyfi
çiftleri de orada oturuyor. Kareyi kurarız.
Bahsettiği Lâleli'deki bu meşhur "Harikzadegân" apartmanı... İstanbul'un hemen hepsi kül olan
ahşap evler devrinin sonunda kagir binalara geçmenin ilk acemi ve kaba eserlerinden...
Toplandılar, Genç Şair cebindekini kaybetti; üstelik bilmem kaç bin liralık senet karşılığında Emin
Âli'den aldığı 100 lirayı da verdi.
Koltuklara geçmiş kahve içiyorlar... Emin Âli, gözleri Genç Şairde, gülümsüyor:
- Ameliyat kolay oldu değil mi, hiç acı çekmeden yüzüldün, gitti!
Akbaba'cılar kahkaha atarken Genç" Şair somurtuyor.
Emin Âli:
- Şimdi söyle bakalım, şu kumarı sen niçin oynu-yorsun?
- Paramı aldıktan sonra bir de sorguya çekmek mi?
- Biz öyleyiz; hem alır, hem sorguya çekeriz.
- Benim kumar oynamamdaki sır, kumar masasın-dakilere anlatılabilecek bir şey değil...
- Öyle mi, doktor, ya kime anlatılabilecek bir şey? Yusuf Ziya, günün modasına göre uçlarını
sipsivri
kestirdiği şakak saçlarını dudaklarına yaklaştıran bir gülüşle atıldı:
- Herhalde bir ruh doktoruna anlatılabilecek bir sır... Meselâ Mazhar Osman'a...
47
Genç Şair, Yusuf Ziya'ya nefretle baktı. Hani Genç Şairin "bazı ahmaklarla konuştuğum zaman
elimde olmadan ahmaklaşıyorum, onların iradesine kapılır gibi oluyorum, dilimi yutuyorum!"
dediği tipler var ya; işte Yusuf Ziya böyleleri arasında en parlak örnek... Gayet şık ve telâkatli,
kelle - kulak yerinde bir kofluk... Halbuki pratik zekâca üstün ve işbilirlikte usta...
O, Ziya Gökalp devri sade Türkçeciliğinin ve sinsi sinsi eski kültürden kopma cereyanının, Orhan
Seyfi ve daha bir kaç arkadaşiyle beraber ilk devşirmelerinden biridir; ve bu bakımdan, "Edebiyat-ı
Cedide" ahmaklarına karşı ana diline dönmenin elbette güzel davranışı yanında bu yeni âleti sadece
maddede kullanmaya ve bu şiire keyfiyet getirecekleri kendisinden sonraki nesillere devretmeye
mahkûmdur. Yani sadece madde mostracısı, şekil cambazı, şiirde de kafa yakıcı derinlikler yerine
sığlıkta kalan ve onda da açıkgözlülüğünü, kurnazlığını gösteren bir piyon... Genç Şairin ölçüsüne
göre bu teşhis Yusuf Ziya'ya değil, onun topyekûn nesline aittir ve aralarında onları bir milimetre
aşan, yalnız Faruk Nafiz... Şiirde böyle olan Yusuf Ziya, hayatiyle, Tanzimattan bu yana bir türlü
olamayışımızın ufunet merkezi Babıâli'de bu (enfeksiyon) muhitini ifade noktasından biriciktir.
Şiirde kalama-mış, sâf şiire geçememiş, onu hasis menfaatler uğrunda bir âlet diye kullanmaktan
ileriye atılamamış ve sonunda çıkar yol olarak Orhan Seyfi ile beraber, işi fikirsiz gül-dürücülüğe
dökmüş, Akbaba'yı çıkarmaya başlamıştır.
Genç Şair, şimdi kendisini deli doktoruna lâyık gören ve hiçbir mücerrede aklı yatmayan bu adama
ne desin?..
- Hakkın var, dedi; gerçek bir deli doktoru bulsam, hiç durmaz baş vururdum.
Emin Âli, sabaha karşı eliyle pişirdiği çayı Genç Şaire sundu ve yanına çöktü.
48
- Burada biraz kestirirsin... Sabahleyin beraberce
çıkarız.
- Olabilir.
- Anlat bakalım, şu Yusuf Ziya'ya anlatmaktan çekindiğin sırrı!..
- Hangi sır?..
- Şu, kumara bu kadar düşkünlüğünün sırrı...
- Alışkanlık işte...
- Olamaz; sende, ruhunda bir düğüm var...
- Oynayanlar niçin oynuyor?
- Onların hesapları basit... Para kazanmak için, en kıymetli şey bildikleri parayı başka bir rizikoya
kabiliyetleri olmadığından (riske) etmenin heyecanını tadmak için, vakit öldürmek, bunalımlarını
gidermek için, filân, falan...
- Beni bunlardan hangisine yakın görüyorsun?
- Hiçbirine... Sende kendini feda etmek, zorla ıstıraba gitmek gibi bir hal var...
- Demin, kumar saikleri arasında bunalım diye bir kelime kullandın; o küçük bir kapıdır; bu
kapıdan girip büyük kapıyı bulman gerek...
- Gördün mü; işte ben de senin ruhunda o kapıyı arıyorum. Paranı, pulunu, sıhhatini, haysiyetini,
istikbâlini, sanatını hep kumara feda ettiren sır kapısını...
- Emin Âli; seni böyle ciddi ve derinlere inmek isteyen bir mizaç içinde ilk defa görüyorum. Ben
maddî ve manevî neyim varsa kumara, eczahaneden ilâç alır gibi veriyorum.
- Hoppala!..
- Dedim ya, anlayamazsınız! Miskin akıl hesapla-riyle çıkamazsınız bu işin içinden...
- Ne ilâcıymış o, her şeyini vererek satın aldığın...
- Haydi, kenarcığından biraz göstereyim: Düşünmemenin, acıya battıkça daha fazla batmak
ihtiyacının ilâcı...
49
- Anlayamıyorum!
- Anlayamazsın!
- Çıkar yol mu bu?
- Tam aksi... Gittikçe daralan ve düğümlenen bir yol... Yangına, itfaiye hortumiyle su yerine gaz
sıkar gibi bir şey...
- Sende irade diye bir şey yok mu?
- İnsan bu kadar hassas bir yerinden yakalanınca, bilmem, irade diye bir şeyi kalır mı?
- Marifet, bu noktada iradeyi göstermekte...
- Doğru... Ama nasıl?..
- O hassas noktanın ne olduğunu hâlâ anlayamadım. Şu dediğin kapıdan hâlâ içeriye giremedim.
İçeri almıyorsun beni...
- Girebildiğin kadarı yeter. İçerisi insanı yakar. Anlayamayana da, kartpostaldaki yangın gibi
görünür.
- Söyle!
- Cevap Hamlet'te: "Ne söyliyeyim Efendimiz?" Emin Âli yerinden kalkıp bitişik odaya geçti ve
sırtında bir şilteyle döndü:
- Sana bir yatak sereyim de biraz istirahat et!.. Ve yine alaycılığına döndü:
- İlâç istiyorsan kâğıtları getireyim, karşılıklı maç yapalım...
- Maç da ne demek?
- Başa baş oynanan poker...
- Uyku tecrübesi yapsak daha iyi...
- Allah rahatlık versin!
Genç Şair yatakta düşünüyor. Yumulu gözlerinin önünde, büyüyüp, küçülen, keçi kafalı, kaplan
dişli, gözleri haşlanmış, burunları urlaşmış çehreler... Biri ona diyor:
- Yalan söylüyorsun; sen bir yalancısın!.. Sefil âdetine bir özür tedarik etmek için el-âleme ruh
incelikle-
50
rine dair masallar uyduruyorsun... Asıl yalanı da, sırrını güya kendine saklıyarak nefsine
söylüyorsun... Sabit fikirlerden kurtulmak için kumar oynuyorsun, öyle mi?.. Mutlak olanı arayan,
aradıkça kaybeden, kaybettikçe bütün dayanaklarını yitiren, yitirdikçe cımbız cımbız lifleri sökülen
beynini susturmak için, öyle mi?.. Aslında bu da bir yalan... Sen yalnız meçhulü kurcalamak
şehveti yüzünden kumara yakalandın. Sabit fikirlere gelince onların ateşine bir ân için bir keçe
atmışsın, ne çıkar... Kumar bitip keçe de tutuşunca, düşün, halin ne olur? Emsalsiz bir sıhhat ve
hastalık arası insanlara kurum satma! Kendi kendini aşmaya bak!
"DÇTDHAT"
KENDD kendini aşmak, bu nasıl olur? Frenklerin (serenite) dediği bir nevi ermişliğe varmak...
Telâştan, hercümerçden, didinmekten, çekişmekten, boşuna aramaktan, dış dünyanın her dikeninde
ciğerinin kanlı yırtıklarını sarkmış görmekten nasıl kurtulunabilir?
Yolunu ve çaresini bilmiyor değil... Ama kuru lâfta, boş kelimede: Tasavvuf... Velîler çerçevesi
tasavvuf... O günedek tasavvuftan bildiği, Bahriye Mektebindeki edebiyat hocası İbrahim Aşkî
Beyden aldığı küçük bir işaretten ibaret... Bir de Sarı Abdullah Efendi'nin "Se-merat-ül Fuat" adlı
kitabından... Gönül verimleri mânasına bir isim taşıyan bu kitap, ona eşyanın ötesinden birtakım
kıvılcımlar göstermiştir ama, bu dâvaların dâvasını, kelimenin üstünde zevk edebilmenin,
yaşayabilmenin usûlünü öğretememiştir. 14-15 yaşlarındaki bu ruh macerasından sonra da, içinde
bir isim ve işaretten başka bir şey kalmamış ve işte 22 yaşına ayak bastığı şu demde, öz eliyle
başına sardığı belâ sarığı altında kimsesiz ve kılavuzsuz kalmıştır.
51
"Harikzadegân" apartmanından çıktıktan sonra Beyazıt'tan geçti. Sahaflara uğradı ve turşuluk
kitapları köhne sandıklar ve sinekli camekânlar içinde seyredip, Babıâli'ye uzandı ve Yusuf Ziya -
Orhan Seyfi çiftinin yazıhanelerine uğradı.
Orada kendisine birini takdim ettiler:
- Salih Zeki Bey; Eski Yunan tutkunu, (Helen) şairi!..
Yusuf Ziya'nın olanca zevk ve ifadesi, nasıl gıcır gıcır iskarpinlerinde ve kalın ayak bileklerini
peçeleyen şeffaf ve gergin ipek çoraplarında toplanıyorsa, Salih Ze-ki'ninki de benek benek papyon
kravatında... Aradabir (monokl - tek gözlük) taktığı da bilinen Yunancı şair, Genç Şaire, kerpiç
evden (Akropol)e duyulan özenti gibi göründü ve ileride (Persefon) adlı bir eser neşretmesi üzerine
Orhan Seyfi'nin söyleyeceği söz şimdiden hazır bir intiba verdi:
- Onun (Persefon)u bizim gözümüzde Merzifon'dur.
Şu var ki, Salih Zeki, Merzifon'lu değil, Isparta'lı-dır ve Orhan Seyfi bunu bildiği halde işi kafiye
oyuniyle ispata kalkmakta ve "ha orası, ha şurası, Anadolu değil mi?" gibilerden arada bir fark
görmemektedir. ݺin alâkaya değer tarafı şu noktada ki, bu İsparta çocuğunun ortadan aşağı bir
Fransızca ile bir anda Eski Yunan'a kadar gidip oraya yapışıvermesi, dünyayı Yunan Mitolocya-sı
gözlüğünden seyretmeye başlaması, Eski Yunanın da kabuğunun kabuğunda kalması ve onu, bir
turistin Bedestenden aldığı uğur taşı gibi boynunda taşıması, kökünü kaybetme yoluna giren, yeni
bir kök bulayım derken en uyuşmaz maddeleri havanında dövmeye ve barıştırmaya yeltenen bir
cemiyetin dramından Babıâli sahnesinde bir komiklik ifadesiydi.
Onun İsparta'da muazzam bir şatosu vardır. Bugün harabe halindeki bu şatonun mahzeninden,
dikkatle kulak
52
verilse, vaktiyle bey tarafından boğdurulup öldürtülen âsilerin kemik çatırdıları duyulur.
Elinde, ceketi ve kravatı gibi kıyafet (aksesuar)ına girmiş bir eşya unsuru halinde yaldızlı, maroken
kaplı Fransızca bir kitap taşır ve besbellidir ki, bunu okumaktan ziyade göstermeye isteklidir.
Bütün bu hallerini gördükten ve kendisine gösterdiği taşkın sevgiden ötürü dostu olmaya mecbur
kaldıktan sonra Genç Şair, bir gün ona soracaktır:
- Kuzum Salih Zeki, sen Yunan mitolocyasındaki uydurmalara, (estetik) bir anlayışla mı bağlısın,
yoksa gerçekten mi inanıyorsun?
- Elbette inanıyorum!
Salih Zeki, kuvvetli gördüğü insanlara sırf hatırları için inanmakta o kadar cömertti ki, eğer
inanılacak yerin neresi olduğu kendisine bildirilse hemen kabul eder ve Is-parta'daki şatosunun
harabesinden hâlâ yankıları tüten tekbir seslerine bağlılığını ortaya atardı. Nitekim kısa zaman
içinde pekleşen dostlukları boyunca hep böyle oldu.
Salih Zeki, Genç Şair'in 4 formalık minicik şiir kitabı için hararetli medhiyeler yazdı ve onları
Abdullah Cevdet'in meşhur "Dçtihat" mecmuasında yayınladı. Mecmuanın kapağına Genç Şair'in
resmini koydurdu ve hakkında şu hükmü verdirdi: "Türkiye'nin Bodler'i..."
Ve bir gün onu Abdullah Cevdet'e, Cağaloğlu'ndan Sultanahmed'e doğru Yerebatan tarafında,
kapısında "Dçtihat" yazılı binaya götürdü. Bu yazı, talik dedikleri İran üslûbu eski harflerle; altında
da Fransız diline uysun diye (Ddjtihad) şeklinde Lâtin harfleriyle... Ve yeni değil, Meşrutiyetten beri
böyle...
Abdullah Cevdet, ileride bazı müslüman aydınlarının "Adüvvullah Cevdet" adını takacağı, çiçek
bozuğu suratlı ve derisinin altı sanki için için iltihaplı bu adam, iki tarafiyle meşhur: İslama
düşmanlığı ve çingenece hasisliği...
53
Türkiye'de, vatan kurtuluşunu Batı kazanına 'cup' diye atlamaktan ve özünü inkâr etmekten ibaret
bilen Mustafa Reşit Paşa cereyanı üzerinde satıhçı ve gözükara aydıncıklar plânı İttihat ve
Terakki'nin ilk kurucuları arasında... Sonra onlarla geçinemeyen, anlaşamayan, onlara bile sapık ve
sapıtık görünen, kendisine göre bir fikir yolu tutturup bu yolda en küstah ve mecnun formüllere
bayrak açtıran bir küfür kuduzu... Türk ırkını ıslah etmek için Macaristan'dan damızlık erkek
getirmek fikrini ortaya atar, Allaha inanmaz, İslâmı her türlü oluş ve yükselişe engel bir müessese
sayar; üstadı 10'uncu sınıf Fransız fikir adamı (Güstav Löbon)un dar ve sınırlı hükümlerini bütün
insanlığı kurtarıcı hayat iksiri bilir.
Doktor (Duzi)nin "Dslâmiyet Tarihi"ni Kâinatın Efendisini küçük düşürme yeltenişiyle Türkçeye
çevirmiş ve bu yüzden itikadı sarsılan bir tıp talebesinin intihar etmesine sebep olmuştur. Kendince,
Meşrutiyet ve Cumhuriyet hareketlerinin getirdiği bütün yenileşme şekilleri ondan kopyadır ve o,
daima ve her devirde hakkı ödenmemiş bir alacaklı olarak kalmıştır.
Süleyman Nazif in:
O suretten hayayı Dest-i Hak tırnakla yırtınıştır.
Diye, çiçek bozuğu içinde ruh bozukluğunu ilân ettiği ibret misalidir o...
Bir gün Babıâli'den aşağı doğru iniyormuş... Aşağıdan da yukarıya doğru Süleyman Nazif çıkıyor.
Karşılaşmışlar...
- Sorma, sorma, demiş, Abdullah Cevdet; bugün çok üzgünüm!
- Neden?
- "Ben vatanın bir öksüzüyüm!" şeklindeki bir mıs-raım, mürettip hatâsı yüzünden "Ben vatanın bir
öküzüyüm!" diye çıktı.
54
- Ayol, ona mürettip hatâsı değil, sevabı demek lâzım!..
Şairdir de... Hikmetlerini şiirle savurmaya bayılır ve şiir adına bütün anlayışı, birtakım tezadları
aynı kâse içinde çalkalama gayretinden ileriye geçemez. Meselâ "yükseğe çıktım!" yerine "yükseğe
alçaldım!" demek gibi âdi hokkabazlıklara düşkün... Misafirlerine bir kahve ikramına bile
yanaşmaz ve işçisine para verirken "Servet-i Fünun"cu Ahmet İhsan'ın yaptığı gibi, silik kuruşları
seçer.
Genç Şair, Abdullah Cevdet'i görür görmez irkildi, ondan cehennemlik bir odun, daha doğrusu
tezek kokusunu aldı, onun "bütün yapılanlar ve yapılacak olanlar benden kopya!" iddiasını dinledi,
nasıl dibe yükseldiği ve tepeye alçaldığı mevzuunda mısralar dinledi ve bu, kalbiyle kesesi
birbirinden hasis adamın, belki de misafirler tarafından getirilen bisküilerine bile el sürmedi.
Şark ve Garp hesaplaşmasında, oltanın ucundaki solucan ölüsüne koşan avanak balıklara eş,
çurçurlar zümresi içinde Abdullah Cevdet, üstelik sırtı dikenli ve dişleri zehirli bir topyekûn inkâr
ve batıya teslim olma örneğiydi; ve o kadar benimsediği Batının hiçbir çilesini görmez ve hiçbir
derinliğine inmez ve yalnız genişliğine bir takım kuru akıl hesapları peşinde gezer ve deri üstü
sahte nispetler kurar, içini boğmuş ve bütün ulvî ses deliklerini tıkamış bir mizaç temsil ediyordu.
Bu da, geçirdiği sarsıntılar yüzünden, ulvî olandan çok daha fazla süflî olana kucak açan Babıâli'nin
İkinci Abdülhamîd sonrası manzarasını belirtmekte, ona (prototip - baş örnekler arasında yer
veriyordu. Ve Cumhuriyet başlarına kadar aynı çizgi üzerinde yürüyenlerin, tam ortaklıkları
halinde Abdülhamid düşmanlığında birleştiklerini gösteriyor ve anahtar şahsiyet olarak Ulu Hakanı
büsbütün yüceltiyordu. İslâmiyet düşmanlığı, Abdülhamîd düşmanlı-
55
ğiyle bir arada yürütülmüş ve yürütülecekti. Genç Şairin, Sabık Şair çığırında meseleyi ilk defa ve
tek başına ele alacağı güne kadar... Fakat yaşı 22'lerdeyken Genç Şair, Babıâli manzarasını
heceleyebilmekten uzak ve yalnız (estetik) bir seziş idrakiyle çirkin ve sahteyi hissetmek
makamındadır.
Küfür müçtehidi Adüvvullah Cevret'in yazısı Fransızca (Ddjtihad) evinden ayrılırken Genç Şair,
böyle bir adamın kalemiyle övülmektense yerilmeyi tercih ettiğini söyledi ve (Olemp) dağının
iklimini toroslara nakletmek sevdasındaki şair kırıntısının her kuvvetli fikre "hû!" diyen yalpalı
tabiatından bir tasdik işareti aldı.
Genç Şair:
- O, senin inandığın efsane dünyasına bile inanmayan kâbus suratlı bir (kaos)... Sen hiç olmazsa
efsaneden gerçeğe geçebilirsin; ama böyleleri nereden nereye geçebilir?.. Ebedî (kaos)...
Salih Zeki:
- Öyle; leşleriyle toprağın birbirine katışamayacağı insanlardan... Ama biz ona kendimizi
övdürelim, yeter!..
Bir müddet sonra Abdullah Cevdet ölecek, namazını kılmak üzere etrafında müslümanlıktan
habersiz marka müslümanlan toplanacak ve o sırada bir ses yükselecektir:
- Bu adam dinsizdi, İslâm dışındaydı, namazı kılınamaz!
Ne tecellidir ki, bu sesin sahibi bir komünisttir ve bu sözü Abdullah Cevdet adına değil, cenaze
namazının lüzumsuzluğu adına söylemektedir. Ve ne hazindir ki, eğer bu sözü, cenaze namazının
kıymeti uğrunda Abdullah Cevdet'e tahsis edecek olursak, komünistin sözü yerindedir.
56
TEKDNSDZ EV
- SEN Babıâli'yi kötülüyorsun ama, unutuyorsun ki sen de onun içindesin...
- Unutmuyorum! Evvelâ, benim de içinde olmam ille o yerin temize çıkmasını gerektirmez. Hattâ
kendimi de aynı kötülükler zincirine bağlı bir halkacık telâkki etmeme mâni olmaz. İkincisi, benim
görüşüm, her tez nasıl antiteziyle, her dâva nasıl aksiyle at başı beraberse, öylece, bir gün iyi ve
güzelin de fışkıracağı ümit ve bekleme merkezi olmak haysiyetinden Babıâli'yi düşürmez. Evet,
bütün kötülükleri içinde ve çapında iyiyi ve güzeli yine Babıâli'den beklemeli...
- Ama sen onun boyuna kötüye gittiği kanaatinde-sin...
- Öyleyim ve bu kanaatim, cemiyette muazzam bir ferdî zuhur ve kıymetleri yenileme şahlanması
oluncaya kadar "âzam-ı nâmütenâhi"ye doğru hep böyle gidecek... Fransızlar, nesilleri, tepeden
inme inkılâplar olmadıkça yirmi beşer senelik bölümler içinde sıraladıklarına göre, şimdi 1925,
kimbilir 1950'de nasıl ve 1975 ve arkasından 2000'de nasıl olacak Babıâli?...
Bu konuşma, Meserret kahvehanesinde Peyami Safa ile Genç Şair arasındadır ve karnı aç Genç
Şair, farkında olmadığı bir fikir hinciyle devam etmektedir:
- Babıâli'nin filiz vermeye, kıvam tutmaya başlamasını 1875 diye noktalayacak olursak, 1900'e
kadar, karakter, iptidaî bir saffet ve zoraki nezahet halinde tespitle-nebilir. 1900'den öteye ve
bugüne kadar da murakabe sargılarının birdenbire çözülmesi yüzünden ağzı bozuk bir cesaret ve
arkasından İttihat ve Terakki yumruğu altında kuyruğu kısık bir korkaklık, daima aslıyetten,
halisiyet-ten, tefekküriyetden, samimiyetten mahrumiyet...
Genç Şair'in, üçüncü ve dördüncü devrelere ait tam
57
esaret ve mahkûmiyet, peşinden de som enâniyet ve körü körüne menfaat çığırlarından bir işaret
göstermesine elbette imkân yoktur; fakat mayadaki bozukluk yönünden her şey onca o günden
bellidir.
Genç Şair, birdenbire en ince mücerretten en kaba müşahhasa, en hummalı içtimaîlikten en yalçın
ferdîlik plânına iniverdi:
- Sen şunu, bunu bırak da haber ver; cebinde kaç para var?
- Bozuk paralar... 50 - 60 kuruş çıkar çıkmaz... Niye sordun?
- İlerideki köftecide birşeyler yiyebilir miyiz diye...
Çıktılar, Rumeli usûlü minik köfteler yapan Balkanlı ustanın dükkânında, tanesi birer kuruştan
onbeşer köfte ve tabağı on kuruştan iki piyaz yediler; ekmeği ve bahşişiyle 60 kuruş verip yokuş
boyunca çıkmaya başladılar.
Peyami Safa:
- Seni çoktandır Beylerbeyinde görmüyorum. Annenle beraber değil misin?
- Hayır; Aksaray taraflarında, iki odalı, ahşap, tekinsiz bir evde oturuyorum.
- Neden?
- Dayılarımla aram açık da ondan... Annem, biliyorsun, dayılarımın yanında...
- Kim tuttu sana bu evi?
- Annem!..
- Ne olacak senin halin yahu?..
- İyi olur, iyi olur inşallah... Ayrıldılar.
Evet, annesi ona, Çemberlitaş'taki saltanatlı konağın eski emektarlarından bir kadına ait,
Aksaray'da, eğri büğrü bir sokakta, eğri büğrü ahşap evler arasında, eğri
58
büğrü tahtalarla kaplı ve iki odalı bir ev tutmuştur. Yanında küçük bir bahçesi olan ve içeriye bahçe
kapısından girilen bir ev... Cin yuvası... Anne, erkek kardeşlerinin Beylerbeyi'ndeki kurumlu
köşkünden oraya bir şilteyle bir örtü ve bir yastık taşımış ve oğluna:
- Burada barın ve artık bir baltaya sap ol! Deyip, kale kapısına benzer bahçe kapısı anahtarını
uzatmıştı.
Ah onun burada geçirdiği birkaç ay... Yine annesinin himmetiyle bakkaldan satın alınan bir petrol
lâmbası ve bir deste mum... Yer yatağının başucu tarafında ve cılk tahta üzerinde, petrol lâmbasına
bitişik bir kitap, sigara tablası ve yağlı kağıt içinde zeytin taneleri... Sokağa bakan pencere kâğıt
kaplı, bahçeye bakanın da camı çatlak ve çıplak... Bahçede ısırganlar, türlü yabani otlar ve
ağlamaktan büzülmüş ve küçülmüş hissini veren bir incir ağacı... Bir de çıkrıklı bir kuyu...
Cinlerin bütün gece kuyudan iniltili çıkrık sesleriyle su çektiği vehmi içinde sabahı bulur bulmaz
tekinsiz evden çıkıyor, doğru Babıâli'ye damlıyor, hiçbir yere uğ-ramazsa ilk şiir kitabını basan
Kitapçı Abdülaziz'e can atıyor ve orada bir çay içip sabah kahvaltısını etmiş oluyor.
Hiç kimsenin şimdi en küçük izinden bile haberli olmadığı Kitapçı Aziz, Babıâli'nin en hususî renk
ve çizgilerini üzerinde toplamış bir "yanık kafa" tipi... Şark Anadolusundandır ve basit bir okur -
yazar olmaktan ileriye geçememiştir. Fakat şairdir ve neşrettiği her kitapta şiir kitabının yakında
çıkacağını ilân etmektedir: "Hicran Demeti - Şiir - Abdülaziz"...
Basit okur - yazarlığı içinde ruhunu nasıl bir deprem hoplatmış olmalı ki, eline (Donkîşot) kargısını
aldığı gibi küçük bir sermaye merkebine atlayıp Babıâli'yi fethe gelmiştir. Şiirleriyle boy
gösteremeyince de kitapçılığa geçivermiş ve Abdülhak Hâmid'den başlayarak Halide
59
Edip, Süleyman Şevket, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, nicelerinin kitaplarını basmıştır.
Ama, kalın kaşlı, neredeyse ağlayacak hissini veren ceylân gözlü, küçücük burunlu ve ağızlı bu
adam, bir (Donkişot) değil de (Sanşo Pansa) olmakla yetinmiş, hiçbir zaman işinin esnafı
olamamış, yarım idealistliğin cezasını iflâsla ödemiş, kitabe-vini kapamış, sakal bırakmış,
kıpırdayan dudaklarıyla sokaklara düşmüş ve sonunda, Babıâli (Donkişot)larına (Sanşo Pansa)lık
etmenin acısını belki de gizli bir iç âlem cezbesiyle dünyadan kesilerek, hiç kimseye kabahat
bulmayarak ve gık demeyerek ruhunda yaşatmış ve silik geldiği dünyadan büsbütün silinmiş,
gitmiştir. Ermeni rakipleri karşısında gerçek bir feragat ve esere inanma tipi olan Abdülaziz,
Babıâli'nin gerçekten meçhul askeri denilse yeri...
Abdülaziz, son derece tatlı ve mahcup bir tebessümle adetâ Genç Şair'e yalvarıyor:
- İzin ver de çayını içinceye kadar sana şiirlerimden birkaçını okuyayım!
- Şimdi olmaz, çok acelem var, başka vakit...
Ve zavallı Abdülaziz, kendisinin şair olmadığı ve olamayacağı hükmünü getiren bir baht tecellisi
karşısında kalmışcasına, sakin ve mütevekkil, susuyor ve eserini çok ucuza aldığı Genç Şair'e "nasıl
olmuş da olabilmiş?" gibilerden hayretle bakıyor:
- Bir çay daha içmez misin?
- Hayır Abdülaziz Bey, gitmeliyim, Allaha ısmarladık!
Genç Şair, bir tanıdığı rast gelir de onu yemeğe götürürse gidiyor, olmazsa hiç umursamıyor,
Paris'ten kalma, açlığa tahammül idmanı sayesinde akşamı ediyor.
Aç adamın görüş galatı bakımından dikkate değer bir sahne:
Bir gün yine Babıâli caddesi üzerinde, tanıdığı bir
60
doktorun evine uğradı. Kapısı açıktı doktorun ve kapıda bir seyyar satıcıdan öteberi alan doktor
annesi ona "buyur!" etti. Salonda doktorun annesi ve karısı... Hasbihal ediyorlar... O kadar aç ki,
sarhoş... Birden içeriye bir hizmetçi girdi. Hizmetçi elinde bir tabak ve tabakta kalıplaşmış şekilde
sarımtrak bir madde... Genç Şair kendisine doğru getirilen bu maddeyi görünce:
- Yerim!
Diye bir ses çıkardı.
Meğerse tabakta tel kadayıfı var zanniyle istinasını' ilân ettiği madde, yanı başındaki kâğıda sarılıp
içilmek üzere getirilmiş, kalıp şeklinde tütün değil miymiş!..
Akşamları, eski hocası ve şimdi talebesi denilecek bir tavır içinde yakın dostu Mustafa Şekip'in
Süleynıani-ye taraflarındaki ahşap evine gidiyor, yemeği orada yiyor ve geç vakte kadar, söz hep
kendisinde, Mustafa Sekip ve karısının çenelerini bir hayli düşürdükten sonra haydi Aksaray ve
tekinsiz ev... Cılk tahtalar üzerindeki şilteye uzanıyor, petrol lâmbasının şişesinden bir sigara
yakıyor ve düşünüyor. Kendisini saraylarda, ipek halılar ve elmaslı tahtlar üzerinde gördüğü
rüyalara dalabilmek için bir hayli çırpınıyor. Genç Şair, ömrü boyunca, uykuyu, sonsuz bir
ormanda ele geçmez bir av avlarcasına büyük zahmetlerle elde edebilmiştir. Yatar yatmaz
horlamaya başlayanlara:
- Elektrik düğmesini çevirir gibi nasıl da kafalarını karartıveriyorlar, karartabiliyorlar?
Der ve uyku ile uyanıklık arasındaki son ve ilk noktayı şuurla tespit etmek isteyince büsbütün
uyuyamaz.
Bir iş tutmayı düşünmüyor; "Vakit" gazetesi Genç Şair'e davet tavrı takınmamakta, o da Hakkı
Tarık'a baş vurup iş istemeyi hoş görmemektedir. Böylece, herhangi bir işi zorlamak cehdinden
uzak bir ruh haleti içinde gidip gelmekte... Kâh Vilâyet binasının altındaki "Tari1" bncü-
61
meni" odasında Mükremin Halil'in yanında, kâh Meserret kahvehanesinde Peyami Safa ve Emin
Ali'nin arasında...
Bir gün, Karaköy'de o zaman "Felemenk Bahr-i Sefit Bankası" isimli Hollanda Bankası'nda küçük
bir memur olan Salih Zeki'yi görmeye gitti. Holde konuşurlarken Salih Zeki bir ân ayaldi ve
hemencecik döndü:
- Düş peşime, müdür seni görmek istiyor!
Genç Şair afalladı. Salih Zeki, bugünkünden tam 100 misli değerli o zamanın parasiyle ayda 50 lira
maaş aldığı bankaya, Paris'ten çiçeği burnunda dönen Genç Şa-ir'i tavsiye etmiş ve müdürden
"gelsin, görelim!" cevabını almıştır. Ecnebi müdür, Genç Şair'i baştan aşağı inbikten geçirip sordu:
- Bu zamana kadar hiç bir yerde çalıştınız mı?
- Gazetecilikten başka hiçbir yerde....
- Resmî dairelerde?..
- Hayır! Zaten hükümet kapısında çalışmayı sevenlerden değilim.
- Niçin?
- O bana kalıplaşmak gibi gelir.
- Sizi, arkadaşınızın aylığı olan 50 lirayla bankaya alıyorum. Başta birkaç servis dolaşır, sonra size
uygun düşeninde kalırsınız.
Birkaç gun sonra onu kimsesiz bir hücreye soktular ve yüzerlik paketler halinde önüne o zamanın
Sovyet Rusya parası (Çervonets)lerden çuval dolusu bir yığın verdiler:
- Bu paralar sayılmıştır. Her pakette 100 tane... Bir de sizin saymanız lâzım... Paraları saydıkça
bandlarına sokar ve yine paket paket ayırırsınız. Eğer bir şey görecek olursanız müdüre
bildirirsiniz.
Saydı, saydı; hep 100, hep 100... Bilmem kaçıncı pakette 107 tane çıkmaz mı? O paketi bir tarafa
ayırdı ve belki başka bir pakette 93 çıkar diye saymaya devam etti.
62
Hayır, hepsi yüzerlik... Tekrar ve yeni baştan saydı. Tamam!.- İngiliz lirasından daha değerli
"Çervonetz"lerden 7 tanesi fazla... Bitişik odadaki müdürün yanına gitti ve elindeki paketi uzattı:
- 7 tane fazlası var... Öbürleri hep tamam... Müdürde hiçbir hayret tavrı yok... Hattâ yüzüne
bakmıyor ve önündeki dosyayı tetkikle meşgul:
- Peki, teşekkür ederim. 107'lik paketin bandı üzerine kırmızı kalemle fazlayı yazın ve paraları kasa
şefine teslim edin!
Nükteyi Salih Zeki çözdü:
- Ayol, seni tecrübe etmişler... Fazlayı cebine mi atar, bankaya teslim mi eder diye... Aferin,
imtihanı kazandın!
- Bu ne aptalca tecrübe!.. Bunun bir tecrübe tertibi, bir olta olduğunu en beyinsiz hırsız bile anlar.
îşte hesap adamı geçinenlerin bilhassa hırsızlığı üreten namus kontrolleri!..
Artık o, bankacıdır.
HEP ÖYLE, HEP ÖYLE
PEYAMD SAFA:
- Sen eğer zeminini bulsan ve kendini sistem altına alabilsen, dünyanın en büyük sanatkârı, yahut
filozofu olabilirsin... Bak, 1926 yılında, sen yirmiiki ve ben yirmi-yedi yaşında, Cenyo
birahanesinde, ihtiyar garson Mavra-ki meze tabaklarını taşırken söylediğim şu sözleri unutma!..
Dünyanın en büyük şairi, yahut filozofu... Bir gün gelecek, şöhretin tâ Samsun'dan bilmem nereye
kadar uzanacak (demek Peyami Safa için uzunluk buudu Samsun'a kadarmış)... Niçin bu hazır
geleceğe sen şimdiden hazırlanmıyorsun?..
63
Genç Şair:
- Ne yapmamı istiyorsun?
- Onu ben de bilmiyorum ama, bir şey yapmanı istiyorum.
Kapıdan, üstlerindeki karları silkeleyerek Mesut Cemil ve Elif Naci geldi. Elif Naci ressamdır ve
gazetecidir. Genzinden konuşur ve aradabir burnundan dışarıya doğru sesli bir nefes koyuverir.
Elini Peyami'ye uzattı:
- Nasılsın Peyami, iyi misin?
- Hep öyle, hep öyle!..
Hatır soranlara bu karşılık Peyami'nin damgasıdır; fakat o, bir damgayı şuursuzca basmaz, hisle
vurur:
- Hep öyle, hep öyle!..
- Ya sen Genç Şair?
- Aynı şey... Hep öyle...
Oturdular. Hoş beş... Peyami Safa şüphecilikten bahis açıyor:
- İstihzası olmayan, hadiseleri alaya alamayan adam ne kadar kuru ve yavansa, şüpheciliği
olmayan da o kadar eksik ve kısır... İki tekerlekli bir arabanın tek tekerleği üzerinde yol almaya
kalkması gibi bir şey... Ben her şeyden şüphe ederim; bana anlatılan, öğretilen, gösterilen, bildirilen
her şeyden...
Genç Şair:
- Meselâ?..
- Meselâ senin Paris'e gidip geldiğinden... Başta sen, bence bütün insanlar (mitoman - yalan
hastası)dır. Sığamadıklan bir dünyayı yalanla genişletmek isterler ve yalanlarına once kendileri
inanırlar... Sen Paris'e gidip geldin mi sahiden?
- Gittim ama, gördüğüm Paris miydi, ben de ondan şüphe ediyorum.
- Bravo! Seninki benimkini aşıyor.
- Ben şüpheci değilim. Senin gibi müşahhas plân
64
şüpheleri üzerinde kalmıyorum. Ben eminim.
- Neden eminsin?
- Gördüğüm şeyin o olmadığından...
- Demek sende mücerret fikir burguları hep işliyor.
- Hep öyle, hep öyle!..
Elif Naci ve Mesut Cemil, konuşmanın bu seyrinden rahatsız...
Peyami Safa vaziyeti sezdi ve lâfı değiştirdi: •
- Bu akşam nereye gidelim, çocuklar?.. Mesut Cemil:
- Sizi bizim saz yerine çağırmak istemiyorum. Aşağı takım ve renksiz bir yer...
Elif Naci:
- Garden Bar'a gidelim. Mesut işini bitirince gelsin...
Peyami Safa:
- Paran var mı?
- Eh, birer viski içilebilir.
- Bende de biraz var...
Garden Bar... Avrupalı ve artist maskeli fahişe kokan küçük bir eğlence yeri... Fakat banka
marifetini gösterirken memleket iktisadi takatini emen Osmanlı Bankası, mektep hünerini
öğretirken de Şarklı kafalara kendi ruhunu unutturmaya ve Garp kültürünü istiflemeye çalışan
"Mekteb-i Sultanî - Galatasaray Lisesi" gibi fikrî hedef sahibi büyük müessisler yanında aynı
yoldan küçük ve hissi bir kıvrım... Avrupalı artistlerle doldurduğu salonunda Türklere kadının ne,
eğlenmenin de nasıl olduğunu belletirken maddî ve manevî gayesi meydanda bir ocak...
İsmi ne olursa olsun, bu ocakta bizimkiler mesut ve şarklı asıllarından adetâ mahcup...
Peyami Safa, numaraya çıkan kıza bakıp diyor ki:
- Şu âfetin belini kırıp başını arkaya attığı bir nokta var ki, yalınız onu görmek için buraya belki
yirminci defa
65
geliyorum. Kadın diye, kadınlık sihrini bilmek diye buna derler.
Biraz sonra, Elif Naci'nin para kesesini biraz daha boşalttırması üzerine o kadını masalarına davet
ettiler. Çat - pat birkaç Fransızca tekerlemeden sonra Peyami, kadına, diz kapaklarına doğru öyle
bir saldırış saldırdı ki, kadın dehşetle gözlerini açmış, haykırdı:
- Ne yapıyorsunuz, diz kapaklarımda ne arıyorsunuz? Böyle bir şeye ihtiyacım olduğunu mu
sanıyorsunuz?
Peyami, sarhoşluktan alt çenesi gidip gelerek edebî bir cevap vermeye hazırlanırken, eli aynı
noktaya gider gibi olunca kadın dayanamadı:
- Yoksa siz kadını, tabakta elinizin uzanmasını bekleyen bir söğüş mü zannediyorsunuz? Yalınız
istemek mi sizin bildiğiniz, kendinizi istetmek sanatından hiç mi haberiniz yok?
Avrupalı kadının verdiği bu (estetik) dersinden hayli utandılar ve yarıda bırakıp kalktığı
şampanyasını birkaç kırmızı karanfille arkasından gönderdiler...
Mesut Cemil:
- Güzel ders doğrusu!..
Dedi, Elif Naci gülümsedi, Genç Şair somurttu ve Peyami Safa kadın ruhiyatına ait bir nutuk
geçmeye dav-randıysa da dinleyen olmadı; ayağa kalktılar ve kapıya doğru yürüdüler...
Genç Şair mırıldanıyor:
- Biz, Babıâli vahşileri, ne kadar da kadından anlamayan mahlûklarız, ne kadar da kadınsızız!
Elif Naci:
- Öyle... Mesut Cemil:
- Öyle ki, öyle!.. Peyami Safa:
66
- Hep öyle, hep öyle!..
Genç Şair onlardan ayrıldı ve içinde helezonlu . yankılarla yiv yiv dolaşan "hep öyle!" sesinin
arkasından, biraz ileride, Aşmalı Mescid tarafından daracık bir sokağa saptı. Burada, bir sed
üzerinde, erenlerden birine ait olduğu söylenen, taşı yeşil sarıklı bir de mezar... Ürpere-rek mezarın
önünden geçti, dört-beş katlı eski bir binanın açık kapısından girdi ve ahşap, gıcırtılı
merdivenlerden çıkmaya başladı. Birtakım Macar pansiyonlarının bulunduğu katların giriş
kapılarından, başlıca hususiyetleri, iğrenç bir koku geliyor: Sidik kokusuna karışık âdi parfüm
rayihaları... Mutfak kokusiyle sıfır numara ve orospu saçı kokusunu birleştiren karanlık koridorlar...
Son kata çıktı ve kapıyı hususî bir işaretle çaldı. Gizli gözden bakış ve hürmetle açılan kapı...
Burası Terlikçi Rahmi isimli bir İstanbul kabadayısının, rakibi, kendi cinsinden Çerkeş Kâmil'e
karşı daha lüks bir donatımla açtığı, (tripo) dedikleri kumarhanedir; ve büyük salonundaki uzun
masa etrafında bir düzine insan, şeytanî bir vecd halkası kurmuş, ters tarafından emsalsiz bir iş
sadakatiyle belli başlı bir faaliyet mihrakında birleşik, habire çalışmakta... Masada, demirbaş
müşterilerden Çolak Panayot, Çingene Ekrem, Saatçi Artin, Tütüncü Mehmed, Yüzbaşı Hasan ve
meşhur çirkinlik kraliçesi Matmazel Fofo ve gerçeklikleri içinde mücerret birer renk ifadesiyle
saydığımız bu isimlerden başka daha neler ve kimler...
Şanjör Selânikli İsmail, önünde, sağlı sollu cepleri fiş dolu siyah gömleği, Genç Şair'i görünce
fişlerini şakırdatmaya koyuldu. Bu, aç kediye ciğer kokusunu veren ses...
Patron Rahmi Bey Genç Şair'in yanında:
- Bir yer açalım da otur!
- Hayır, bu akşam oynamayacağım! Şöyle bir bakayım dedim.
67
- Yoksa paran mı yok! Öyle ya, ayın 28'i...
- O değil canım; zaten oyun da cansız...
- Sen asıl yarın para bulmaya bak!.. Bizim Çolak Panayot'un (benefis)i var burada yarın... Büyük
oyun, büyük muamele, büyük şans, büyük ümit...
- Ayın son günü yapamaz mıydınız? Müşteriler maaşlarını almış olurdu.
- Bizde maaş bekleyen müşteriler pek azdır. Böyle-denk geldi. Hem öbür gün tatil... Ne yap, yap
gel!..
Ertesi günü bankada Genç Şair'in ne yaptığı "Hasta Kumarbaz" serisinden bir hikâyede yazılı...
Avans istedi, vermediler, "banka nizamında böyle şeyler olmaz, her memur bütçesini denk tutmakla
mükelleftir!" dediler; o da "çaresi ne?" diye sorunca, sırf alay olsun diye "istifa edersen 29 günlük
hakkını alırsın!" cevabını verdiler ve 3 - 5 dakika sonra istifa mektubunu alır almaz, Avrupalı kafası
icabı dehşetler içinde kaldılar.
Daha ertesi günün sabahı, Genç Şair, Terlikçi Rahminin (tripo)sunda son meteliğine kadar
yutulmuş, Yüksek Kaldırımdan inerek yaya geldiği Karaköy'de bankanın önünden geçerken ne
parası kalmıştır, ne de mesleği...
Bir hafta sonra onu Haydarpaşa garında Adana trenine binerken görüyoruz. Yanında, annesinin
yaptığı kuru köfte ve sigara börekleriyle dolu bir paket...
Ceyhan'a gidiyor. İlk defa Anadolu'ya çıkıyor.
Hollanda Bankasından sonra Osmanlı Bankasına baş vurmuş, Anadolu'da bir memurluk istemiş, iyi
Fransızca bildiğini söylemiş; ve İstanbul'da aldığı 50 liraya karşılık 80 lira aylıkla Ceyhan'a tayin
edilmiştir.
Tek ümidi şudur:
- Belki Anadolu, illetime deva olur.
Telgraf telleri ay-yıldızlı camlarda inip çıkarken tekerleklerden, sabit bir fikir halinde sabit bir ses
geliyor:
- Hep öyle, hep öyle!
68
ANADOLU
BANKADA çalışma odasının baktığı meydan yerindeki kahveden bir ses geliyor:
Kadifeden kesesi, Kahveden gelir sesi; Oturmuş kumar oynar Ciğerimin köşesi...
Bu, Anadolu'da, tahammül ve mukavemet sınırlarının çok ötesine kadar kullanılan hayvan ve eşya
gibi, ömrü 100 devirlikse 100 bin kere döndürülmüş ve artık ölmüş, bitmiş, cıcığı çıkmış bir plâktır
ve borulu bir grama-fondan gelmektedir. Sabah onu çalarlar, akşam onu, gece onu... Cızırtılar,
hırıltılar içinden hep o ses:
Oturmuş kumar oynar Ciğerimin köşesi...
Halbuki ciğerimin köşesi bir masa başına oturmuş, muhasebe defteri tutmaktadır. Ve bu sesten o
kadar sinirlenmektedir ki, veznedara şöyle dert yanmakta:
- Bu ses beni deli edecek!.. Kurutma kâğıdı tamponunu kaldırıp gramofonun borusu içine atasım
geliyor.
- Sen daha dün geldin; bir de bize sor aylardır çektiklerimizi...
Ceyhan'daki Osmanlı Bankası, 1926'da, altı mağa-j za, tek katlı taş bir binada ve bu katın önü
banka faaliyetine, arkası da memurların ikâmetlerine ayrılmış vaziyet-
Genç Şair, tatlısu frengi veznedarla beraber yattığı S odada, onun, zevkine göre Avrupa
mecmualarından kesip 'duvarlara yapıştırdığı açık saçık resimler arasında... Fransız müdürün karısı
tarafından pişirtilen yemekleri, ay so-• nunda masrafı bölüşülmek üzere bir arada yiyorlar. Mü-
69
dür yardımcısı bir yahudiyle 5 kişilik bir kadro... Fransız müdür, karısı, yahudi müdür yardımcısı,
Yugoslav kırması veznedar ve Türk muamelât memuru...
Sokaklarda siyah şalvarlı ve ipince yemenili adamlar ve adım başında bilmem kaç bininci devrini
yürüten kusmuk şarkılı ve cinnet gıcırtılı plâklar...
Sütlü kahve rengi, genişçe bir nehir; nehir üstündeki bir gazino müsveddesinde, gelsin rakı, gitsin
rakı; ve daha ilkbaharda müthiş bir sinek ve haşere seferberliği; uçsuz bucaksız bir ova; ve uzakta,
uzakta, "aradığın yer benim arkamda, hangi dağa rastlarsan onun da arkasında" diye homurdanan
dağlar...
Bu muydu "Anadolu" mecmuasında dâvasını güdenlerle çalıştığı Anadolu?..
Genç Şair'e diyemezsiniz o vakit ki:
- Anadolu şekil ve hacim halinde görünen tarafiyle değil, bütün bunların ötesinde ruh ve mâna
olarak görünmeyen, gösterilemeyen, şekil ve hacme dökülemeyen iç cephesiyle Anadoludur.
Bankanın Fransız müdürü Birinci Dünya Savaşında Fransız ordusunda onbaşılık etmiş, Fransız
tabiriyle "onbaşı kültürlü"bir adam, karısı tam ona denk bir köylü, yahudi müdür yardımcısı
gözlerinin içi gülen bir işbilir, tatlısu frengi veznedar da kravat takmasına itiraz edilemez, havaî bir
haylaz... Ne konuşsun bunlarla bizimki?..
Karşı kahvenin plâğı, Genç Şair'i bir (obsesyon) gibi sardıkça sardı, yahut ondaki (obsesyon)ları
uyandırdığı ve bütün bunların, boğucu dekorunun yekûnu kendisinde dayanılmaz bir sıkılma
şeklinde patlak veriverdi.
At...
Genç Şair'de at merakı, at sevdası Ceyhan'da başlar.
Ceyhan'da çiftliği olan Maraşlı, eski bir defterdar tarafından davet edilmişti. Düpedüz ovada çiftlik
binası-
nln çardağında otururlarken, kahveyi, başörtülü, kolları altun bileziklerle kaplı, çok genç bir kız
getirdi. Bunun mânası açıktı. Eski defterdar kızını, babalarının kökü Ma-raş olan Genç Şair'e
göstermek istiyor, belki de onu dâmad edinmek arzusunu besliyordu. Genç Şair, çiftlikte, etrafında
gördüğü alâkadan bunu sezdi ve hiç düşünmediği bu mevzu karşısında, alacağı tavır bakımından
biraz şaşırdı.
Çiftlikte nefis bir de arap atı... Doru, alnı akıtmalı, üç ayağı sekili, boylu boslu bir kısrak... Gayet
uysal ve koyun kadar yavaş kısrağı o kadar beğendi ki, söylemeden duramadı:
- Ah, keşke böyle bir atım olsaydı da kasabada kendime ahırı olan bir ev tutup ona baksaydım!
(Senyör) tavırlı eski defterdar Genç Şair'i hemen karşıladı:
- Buyrun, alıp götürün, bıkıncaya kadar biner ve istediğiniz ân iade edersiniz! İsterseniz de hiç iade
etmeyebilirsiniz!..
At bahsinde Anadolu ağalarının "at, avrat, pusat" şekliyle ne kadar hassas ve müteassıp olduğunu
bilen Genç Şair, bu büyük ikramın altında Defterdarın kızına ait bir mâna bulunup bulunmadığına
dikkât etmiyerek hediyeyi kabullendi.
Artık onun bankadaki yatak odasından ayrı bir evi var... Dikenli bir çitle çevrili küçük bir bahçe
içinde tek katlı ve iki odalı bir ev... Bitişiğinde de bir ahır... Bütün eşyası bir seyyar karyola, bir
yatak, bir masa ve iskemlesinden ibaret... Masada bir petrol lâmbası ve birkaç kitap...
Her sabah ilk işi ahıra girmek, "Cemile"yi (kısrağın ismi) bahçeye çıkarıp bir güzel tımar edip,
tüyleri pırıl pırıl, yulaf dolu yemliğine teslim etmek, otunu da tepesindeki kafese doldurduktan
sonra bankaya gitmek...
70
71
Öğleyin ata küçük bir göz atış, akşam da biniş... Yolu Ceyhan - Adana toprak şosesi...
Her akşam bir iki saat binişten sonra masajını yaptığı, tuvaletini tamamladığı, ot yatağını
hazırladığı ve suyunu yemini en titiz temizlik şartlariyle verdiği "Cemile" artık onun hasta
bakıcısı... Cemile'ye bakan o değil de ona bakan Cemile... Zira o sayede vehimlerini, sabit
fikirlerini, iç burkuntulanm unutur gibi oluyor, "dünya varmış da benim haberim yokmuş!"
gibilerden bir huzur duygusuna geçebiliyor. Yahut öyle sanıyor.
Bir gün, Cemile'nin sırtında uçsuz bucaksız ovada giderken içini korkunç bir fikir akrebi ısırdı:
- İnsan üç beş katlı bir binadan yere bakarken baş-dönmesi hissine kapılıyor da, yere yatmış bir
duvar gibi düpedüz bir zemin üzerinde ufka bakarken niçin aynı hissi duymuyor? Eğer mesele
düşme korkusundan ibaretse, Arz cazibesi diye izah ettikleri düşmeyi, cazibenin bir ân ufkîleştiğini
hayâl ettiler mi, ufka doğru bir uçuş şeklinde de kabul edebilirler... Ufka doğru düşmek; korkunç
hayâl!..
Genç şair bir ân için beynini yakan bu hayâli, Cemile'nin başını kasabaya çevirerek ve onu dörtnala
kaldırarak savmak istedi; ve aradan 10 yıl geçtikten sonra aynı hayâle (Şekspir)in "Kral Lir"inde
rastladı:
"- Ufka doğru düşüyorum!"
Fakat ifadesi ve fikir yivleri kendisindeki kadar düğümlü görünmeyen ve sadece edebî bir teşbihe
benzeyen bu hayâli gereğince yakıcı bulamadı.
Olmuyor, olmuyor; at da onu nihayet bir dereceye kadar avutabiliyor. Denebilir ki, yarasını
sargılamakta hiçbir şey, yürek kızının yerini tutamıyor. Onu da zaten bu Anadolu köşesinde
bulabilmesine imkân yok... Ya kumardaki esmerli sarışınlı dört kızın yerine koyabileceği gerçek
kadın?.. O hiç olmuyor. 11-12 yaşlarında Heybe-
72
liada'da, bir kaya üstünde (Pol ve Virjini)yi okurken sevdiğini zannettiği, aynı yaştaki kızdan sonra,
çekici, kömür gibi başa vurucu kadından henüz hiçbir işaret almış bulunmuyor. O âna kadar Genç
Şair'de, kadın, misil misil büyütülmüş olarak yalınız kendisini seyrettiği, kibrini ışıldattığı bir dev
aynası... Belki de bir tenkiye âleti... Aksine, kendisini olduğundan çok daha küçültecek, onu
nefsiyle ihtilâfa düşürecek, onu iki parçaya bölüp her parçayı öbürüyle savaştıracak kadını henüz
tanımış değil...
Ceyhan'da özenti bir (sosyete) var... Türk ordusunda ilk dönme paşa, oralarda çiftlik sahibi bir zat
ile, Paris yolculuğunda tanıdığı Şeyh Şâmil'in torunu hanımefendiden birkaç yaş büyük
kızkardeşinin çevreleri... Bu hanım Ceyhan'da fabrikası olan bir Mısırlı ile evlidir ve bir de kendisi
gibi (modern) ve gayet kıvrak, esmer güzeli, en küçük kızkardeşi vardır. Paşanın da sarışın, ağır
başlı, fildişi tenli ve zengin çizgili bir kızı... Bazı geceler, banka müdürü eski onbaşı ve köylü
bozması karısiyle, yahudi ve tatlısu frengi ile beraber, bunlara gidiyorlar, gramofondan yeni moda
(Çarlston) havalarını dinliyorlar, fasülya taneleriyle poker oynuyorlar, "ahval-i âlem"den
bahsediyorlar ve ayrılıyorlar... Kızlarsa koca bekliyorlar ve hiç
( bir (espri)den anlamıyorlar.
Genç Şair, Anadoluyu bulacağına kaybettiği
I Ceyhan'da öyle manevî bir göğüs darlığına düştü ki, ec-zahaneye baş vururcasına müdürün
camekânlı odasına daldı, ona, İstanbul'a naklini isteyen bir istida uzattı; Ce-mile'yi, kızını alma
ihtimaliyle birlikte sahibine iade etti
j ve işte Haydarpaşa garı!..
1927 yılı... Genç Şair'i İstanbul'da tayin edildiği
I Umumî Muhasebe Servisinde yine hafakanlar basmış, soluğu yine Anadoluda almak sevdası
sarmış ve bu defa Karadeniz sahilleri çekmeye başlamıştır.
Giresun'a tayin ettiler, gitti. Hayatında kısacık olsa
73
da oğlunun mürüvvetini görmek ve ekmeğini yemek isteyen annesini de anneannesiyle beraber
getirtti, onlara ancak yaz mevsimi boyunca katlanabilip acı sonbahar rüzgârları esmeye başlarken
İstanbul yolunu, dayısının Beylerbeyi'ndeki evini gösterdi; kendisi de deniz şırıltıla-riyle dolu yaralı
kafasının "hiçbir yerde sırları çözüldükten sonra kalınamaz!" hükmüyle, arkalarından İstanbul'a
düştü, bankadan ayrıldı, Babıâli'ye kucak açtı ve işte "Hayat" mecmuası idarecisi Tatar Osman'ın
ona 10 lira ve-rir.ken işaret ettiği noktaya geldi.
BOHEM
1928 ve 29, Genç Şair'in, Babıâli palamarına bağlı, (Bohem) hayatını son kertesine kadar çıkardığı
devre...
Giresun'da, işleri güçleri kumar, bazı fındık tüccar-lariyle öylesine oyuna dalmıştır ki, nihayet
bankaya haber bile vermeksizin evinde iki gün, iki gece uyuya kalmış, dehşetle ayağa kalkınca da
aynaya her bakışında suratına tükürmek için saçlarını sıfır numarayla kestirmiştir. Ama
düşünememiştir ki, saç tohumundan iptal edilmedikçe yine çıkar, yine büyür; bu illetse aç
bırakıldığı kadar iştahı ve hıncı artarak, tepesine gülünç bir tıkaç oturtulmuş yanardağ gibi patlar,
lâvlarını kusar.
Onu, içinden söndürebilmek... Neyle ve nasıl?... O günler için bu, cevapsız ve her tedbir faydasız...
Mustafa Sekip ona:
- Kadına dal, diyor; ve istersen gece gündüz içkiye... Fakat şu, her türlü kıymet ve sıhhatinin
düşmanı kumarı bırak!..
Arkadaşları, Genç Şair'in kumar iptilâsını ne kadar pestpaye görüyorlarsa, o da, kendilerinin içki
düşkünlüğü ve güya kadın fâtihliğini o kadar aşağılık buluyor. Kör
74
kandile yağ doldurur gibi, içki yoliyle dışarıdan tedarikle-me sun'î heyecan ve fikirlere tüküresi
geliyor. Kadın bahsinde de "fetih" tabirinin yerini bulamıyor, rastladığı örneklere göre kadını bir
mesele olmak seviyesine çıkaramıyor, onda, erkeğe kendi kendisini beğendirmeye yaramaktan
ötede bir mâna kabul edemiyor, kadını zaptedici beylik metodları gayet sahtekârca buluyor, kadına
yenilmeyi de onun gözünde erkeği iptal etmek gibi küskün bir neticeye bağlıyor.
Hele "Edebiyat-ı Cedide" ve takipçilerinin eserlerindeki âdi zamparalık dışı kadın problemi
eksikliğinden tiksiniyor. Bu adamların eserleri karşısında bir "Leylâ ile Mecnun", "Ferhad ile Şirin"
ne kadar manalı ve muammalı!.. Mecnun'a Allah'ı bulduran ve Ferhad'a dağı deldiren kadını nerede
bulmalı?..
Neticede yürek veya ispati kızları, boyuna ezen, ezdiren ve hep başka kucaklara kaçan fettan ve
hain mizaçları; ve açlığı afyon yutturarak giderircesine, Genç Şa-ir'e kendisini unutturmakta
gösterdikleri büyücülükleriyle galip çıkıyor.
ݺte bu 1928 - 29 devresi, Genç Şair'in, içki ve kadına karşı bu tavrı ve kumara bu teslimiyeti
içinde, çoğu içgüdülerinin fikirsiz kölesi Babıâli kahramanlariyle yanyana ve diz dize yaşadığı
(Bohem) hayatım çerçeveler.
Karargâh, Fikret Âdil'in Beyoğlunda, Tünel tarafında, Asmalımescit sokağındaki pansiyon odasıdır.
Eski bir binanın tavan arası katı... Tavanı kubbeli ve basık, dört tarafında gizli hücrelere benzer
girintiler, penceresi mazgal deliğinden farksız bir oda... İki, hattâ, üç dört kişilik, üstü renk renk
ipek kumaşla örtülü ve çevreleri kordonlanmış iri yastıklarla sıralı bir divan... Bir konsol, bir yer
masası ve minderler, yer yastıkları, tabureler...
75
Bu odaya Babıâli'den uğramadık kimse kalmamıştır. Fakat devamlı müşterileri, Genç Şair, Peyami
Safa, Çallı İbrahim, Mesut Cemil, Eşref Şefik ve bazı ressam, dekoratör ve seramikçiler... Bir
köşede Fikret Âdil'in kitaplığını istifleyen etajerde, edebiyat ve sanat üzerine bazı Fransızca eserler
ve en başta (Kiki dö Monparnas - Paris'te sanat muhiti Monpamas'ın kadın kahramanı Kiki) ve
(Henri Mürje)nin meşhur eseri (Lâ vi dö Bohem - Bohem Hayatı)...
Eşref Şefik, bir ayağiyle girdiği, öbür ayağiyle de kendi (sosyete)sini mahfuz tuttuğu bu
(bohem) karargâhının, kaytan bıyıklı şık adamıdır. İngilizlere hayranlığı ve aşk başarılariyle
meşhur... Ona, bazı tipik kadınlara verilen sıfatla "meş'um kadın" yerine "meş'um erkek" demek
yerinde olur. Harap ve türab ettiği kadınların sayısı bir hayli... Hepsine bellibaşh, fakat daima aynı
(strateji)yi takip eder, gizli bir hakaret ve ezici bir tavırla işe başlar, kadının dünyasından hiçbir
şeye katılmaz ve hiçbir şeyi yerinde bırakmaz, nihayet onun bütün zırhlarını düşürür ve mutlaka
avlanmasını sağlar. Bu, tabiî olmaktan ziyade sun'î ve (prosede - tertip)ci karakterin üniforması
halinde hususî bir giyimi vardır. Yakasının yatık kısmı gayet dar, göze görünmez derecede ince
puntolu, çok hafif belli, kolları tek düğmeli, umumiyetle koyu kumaştan ve spor ceket, düğümü çok
sıkılmış, nefti zemin üstüne acem armudu hareli, şal desenli ipek kravat ve koyu kurşunî (flanel)
pantalon... Bir de etrafı münhanî çizgili ve zımbalı, İngiliz stili bir çift koyu kırmızı iskarpin... Bu
kılık, lâtince (odora di femina - kadın kokusu)na hassas iri burunlu Eşref Şefik beyin (kart dö
vizit)idir; ve bir salona girer girmez bu (kart dö vizit)in arkasından onun kadın bombardımanı
başlar. Gülüşü gayet gevrek ve edası (blâze - pişkin ve bıkkın)dır. Babıâli'den olduğu halde o
muhiti yadırgar, yerer ve kendisi gibi usta taklitçiler du-
76
nırken acemileri sevmez. Güreş ve boksta ihtisas sahibidir; İngilizlerin iç ve dış hayatına
imrenmekte de idealist...
İngilizleri ve salonlarda kelâm sihirbazlığını o kadar sever ki, İngiliz edibi (Oskar Vayld)a ait şu
müşahedeyi anlatır:/'
- Salonlarda, hayranlar halkası içinde durmadan konuşurdu. Öyle konuşurdu ki, sabaha karşı
herkes onun başı etrafında bir (oreal - ışık hâlesi) görmüş gibi olurdu.
ݺte, Paris'te (Oskar Vayld)ın:
"- Ben dehâmı hayatıma verdim; eserime ise yalınız istidadım kaldı."
Sözünü ele alıp "hayat mı, eser mi?" diye çırpınan Burhan Ümid'i yakıp kavurucu nokta!..
Eşref Şefik de, iyi konuşmak, insanları başkalarını karikatürleştirerek güldürmek ve apıştırmak
sanatında usta... "Gülünç"ü affetmez, hemen yakalar, kendi "gü-lünç'lerini de peçelemeyi gayet iyi
bilir; ama en büyük "gülünç"ün kendisinde yaşadığından haberi olmaz.
Genç Şair hakkında teşhisi şudur:
- Bir piç kadar zeki!..
Yoksa meşru yoldan gelenin zeki olamayacağı kanaatinde midir?
O da değil...
Kaim, gayet kalın, kırılamayacak kadar kalın kabuğuna ve asla gözyaşı uğramaz hissini veren
yüzüne rağmen, içinde gizli bir kıvılcım noktası yaşattığı, onu de-şenlerce muhakkak... Hayatın bu
hayat olmadığına ve her şeyin insanoğlunu verâların verâsında beklediğine inanmıştır. Ve bu
inanca bağlı, Türk vatanmı, Türk cemiyetini son zamanlarda baştan başa sahte cümbüşlerin
kapladığı fikrindedir. (Estetik) bir idrak belirten Eşref Şefik, her şeyde ve cemiyet sathında sahtenin
üstüne çıkıp da tam hakikiyi bulamamanın ve eserini verememenin hazin ör-
77
neklerinden biri... O, boks ve güreş tenkitçisi olmak yerine sanat ve edebiyat münekkidi olsaydı,
büyük bir boşluğu doldurabilirdi. Fakat kader, bakın, insanı nereden alıp
nereye götürüyor!..
Kendisiyle olmaktan ziyade delâletleriyle mühim Eşref Şefik, Bohem karargâhında göründü mü
herkes susar ve onun iri burnunda pırıl pırıl beyaz zerreler bulunup
bulunmadığına bakar.
Beyzâ Hanımefendi meselesi... Beyzâ Hanımefendi, adı ve saniyle (kokain)... Küçük bir şişe içinde
(naftalin) gibi pırıl pırıl, ince ve beyaz bir toz... Bu şişenin içine ruhu hapsedilen bir kadındır ve
ismi Beyzâ Hanımefendi... Beyazlığından kinaye...
Beyza Hanımefendinin etrafında beş kara sevdalı... Eşref Şefik, Fikret Âdil, Mesut Cemil, Peyami
Safa, Elif Naci... Onu ellerinin üst kısmında baş parmaklariyle şe-hadet parmağı arasındaki çukura
gömerler ve burunlarına . götürüp sağlı ve sollu çekerler... Hattâ ellerinde Beyzâ'dan en
küçük bir zerre kalmasın diye o noktayı yalarlar, Beyzâ'dan bir zerre kaybolmasına razı olmazlar...
Bunu onlara, tanıdıkları ecazıcılar temin ettiği gibi, Fikret Âdil'in alt katlarında Macar bar artistleri
de bulur. Eğer bulamazlar da bohem halkasından birinde görecek olurlarsa karşılığında
vermeyecekleri şey yoktur.
Genç Şair, içkiden sonra bohem halkasının tepesine binen ve onları deve gibi güden Beyzâ
Hanımefendiden ne anladıklarını merak etmiş ve şu izahı almıştır:
- Müthiş bir şey!.. Burnunda ve yanak adalelerinde hafif bir donma hissi ve peşinden dipsiz bir
huzur, sulhçu mizaç ve her şeyi bağışlama, oluruna bırakma zevki... Bu bir hal; lâfla anlatılamaz.
Bir kere, iki kere çekmekle de anlaşılamaz; devam etmek ve onunla ünsiyet kazanmak lâzım...
Tecrübe edersen anlarsın ve Beyzâ'nm sırlarını bizden daha güzel dile getirirsin...
- Ben buna cesaret edemem! (Bodler)in "Sunî Cen-net"i, ruhu öksüz bırakıp uzviyet ahengini
dışarıdan bozarak elde edilen bir görüş galatından, üzerine hacim gölgeleri çekilmiş bir dekor
yalanından ibaret, bence... Dekordaki yollarda yürünemez, saraylarda oturulamaz. Kimyevî
saadetlerden anlayamam! Bu türlüsüne uzak benim yaratılışım...
- Ama kumara yakın... O da bize uzak...
- Olabilir; o da dışarıdan dürtüklenmeye muhtaç olmadan nefsimirr bir hali... Haller üzerinde
kıyaslamalara ne hacet!.. Herkes kendi hali içinde... Herkes, farkında olmadığı bir şeye çok yakın
ve farkında olduğunu sandığı her şeye çok uzak...
- Sen kafanı, dumanlar ve kıvılcımlar içinde bir makine gibi çalıştır, dur! Biz Beyzâ
Hanımefendiyle visal halindeyiz ve kelimelerin üstündeyiz. Lâf anlamıyoruz.
Fikret Âdil; her şeye his ve seziş açısından bakan, şahsiyet olma değil de şahsiyetler arası
münasebet kurma, vitrinleme merakında, patlak gözleriyle bir koyun kadar sâf bakışlı, gece hayatı
üniversitesinden doktoralı bu adam, sahibi olduğu (bohem) karargâhının ikinci plânda figürü, fakat
birinci plânda tertipçisidir. İyi seçmeyi bilen bir antikacı... O olmadı mı antikaların da kıymeti
olmaz. O, olma yolunda değil, olmaya çabalayanları toplama ve aralarında görünme, fırsat
buldukça da kendi oluş nazariyelerini sâf duygu yolundan serpiştirme gayretindedir; ve Babıâli
şööhretlerinden her birini, kendinde olmayan bir Şeye malik görmekte, fakat sakatlıklarını iyi
sezdiği bu malikiyetleri nefsinde bütünleştirmeye doğru hiçbir cehd iktidarına geçememekte... O,
bir boşluk karşısında kendisini önceden mahkûm etmiş, hâkimiyet rolündekileri ise vitrinine eşya
diye yerleştirmiş mahrem bir zevk... Her tipten ayrı bir tad alır, onları aynı tabakta mayonez gibi
Çalkalamaya bayılır, sivrilme yolunda birini görür görmez
79
78
hemen yakasına yapışır; ve bunların arasına kendisini ko-yamadan, küçük gördüklerinin
büyütücüsü olmakta devam eder, adetâ Babıâli cücelerinin "sen bizim kadromuzdan değilsin!"
demelerinden korkar bir tip... En doğrusu, sonradan görme efendilerinin köşkünde onların
adiliklerini göre göre hizmette kusur etmeyen bir uşak...
1928 - 29 devresi, Genç Şair'in ikinci şiir kitabı "Kaldırımlar"in çıktığı, ortalığı takdirle karışık
hayret seslerinin bürüdüğü ve Fikret Adil tarafından (bohem) karargâhına ait ikinci anahtarın bir
şehir teslim edercesine Genç Şair'e toka edildiği hengâme...
HENGÂME
TARDHDND koyduğumuz hengâme Genç Şair'in hayatında çok renkli ve hareketli... "Millî Oto" diye
fransız otomobilleri satan bir şirkete "ticarî servis" şefi olmuş, Cumhuriyet gazetesinin Peyami Safa
idaresindeki edebiyat sahifesinde yazılar yazmaya başlamış, Peyami'nin "Yeni Türk şiirinin Şairi"
ve "Birsamlı (gözüne hayalet görünen) Şair" adlı makalelerine mevzu teşkil etmiş, daha nice
kalemde tecelli etmeye yüz tutmuş ve parmakla gösterilir hale gelmiştir.
Bir davette, kadınsız Babıâli'nin kadın romancısı Suat Derviş, ona, güzel olduğuna inandığı elini
uzatır ve
şöyle der:
- Büyük Şair!..
(Hohenzolern) hanedanından bir prensin "bu eli öpebilmek bir kadına bütün bütüne malik olmaktan
üstündür!" dediği, Suat Derviş'çe rivayet edilen ince uzun parmaklar... Bu eli çekecek olursanız
karşınıza, mavi gözleri birbirinden hayli uzak, zaif ve nahif bir kadın çıkar ve onun beş on kelimeyi
geçmeyen lûgatçesini ezber-
lemeye beş on dakika yeter. Suat Derviş'in Hamiyet isimli, kendisinden daha akıllı veya daha az
akılsız bir kız kardeşi vardır ki, hiç olmazsa roman yazmıyacak ve elinden geldiğince onun hayatını
yaşayacak derecede sezişli-dir ve kardeşine (koketri) ve (strateji) dersi verenin kendisi olduğu
bellidir.
Bu hengâme, Nâzım Hikmet'in Babıâli'de, Karagöz'ün beyaz perdede tepeden yere şamatalarla
inmesi gibi peydahlandığı zaman... Ortada, Nâzım Hikmet ve kumpanyası "Resimli Ay"cıların
(Zekeriya ve Sabiha Sertel'ler) kopardıkları bir nâra: "Putları deviriyoruz!"... Yakup Kadri ve
Ahmed Haşim'e kadar, Namık Kemâl'i, Abdülhak Hâmid'i, Tevfik Fikreti ve Halit Ziya'siyle
eskilere hücum, eskilerin kerpiç şatolarını yıkma davranışı... Bir de "taktak"lı "tuktuk'lu, davul sesi
şiir:
İniyor kayık
Çıkıyor kayık...
İniyor ka...
İn!
Çık
Tık!
Pik!
Bütün (burjuva)ların çenesi düşmüş ve bu Moskova mamulü apıştırma şiiri karşısında, Eşref Şefik,
Peyami Safa ve Genç Şair'den başka büyülenmeyen kalmamıştır. Ucuzcu Babıâli, turistlere sahte
eşya satan ve geçmiş yerine güya gelecekten haber veren bu şaşırtmaca ve kandırmaca şiirini
hemen vitrinine yerleştirmekte tereddüt göstermemiştir.
Keman sesini ayakları altında çiğneyen davulun zaferi...
Nâzım Hikmet'i gırizî hararet mesafesinden, yani j;ok yakından tanımayan, onun ne heykelleşmiş
bir ah-
81
80
mak olduğunu anlayamaz ve bu hükmü, derin bir anlayışı yoksa, eserlerinden çıkaramaz.
Nâzım Hikmet, uzun boyu, altun renkli saçları, çakır ve çiğ gözleri, çilli ve tozpembe yüzü, şapşal
çehre hatları ve küçük ve yusyuvarlacık kafasiyle, insana ilk bakışta yakışıklı hissini veren, bilhassa
maymunvârî içeriye doğru tuttuğu sarkık elleriyle bu halini mühürleyen bir aptaldır. O kadar aptal
ki biraz sıkışırılınca "ben sizin yanınızda şahsiyetimi ve kafamı kaybediyorum!" diyecek ve yağlı
kasketini altun saçlarına oturtup kaçacak derecede... Her şey onda, geri, ileri, sınıf, zümre, burjuva,
köylü, patron, işçi gibi tabirlerle, Moskova tertibi ezberleme bir lûgaritma çerçevesi içinde ve
birkaç kelimelik leke sabunu (prospektüs - târife)leri halinde... Genç Şair onu, kendisinden iki üç
sınıf yukarıda olarak Bahriye Mektebinden tanır ve şiire ne bebekçe başlayıp onu bir Rusya
seyahati sonunda ne kartalozca bitirdiğini bilir. Ağzı süt kokan ve "Ben de müridinim işte
Mevlânâ!" diye mısralar heceleyen bebekten, "Hâfız-ı Kapital olmak istiyorum!" narasını basmaya
memur, iki eli belinde ağzı bozuk kartaloza kadar...
Ona bir gün Genç Şair demiştir ki:
- Sen komünist şair Mayakofski'nin mukallidisin! O, komünist rejiminin Rusya'ya nakşından sonra
"bu beni tatmin etmiyor ve ben, artık buna inanmıyorum!" deyip kafasına bir kurşun sıkarak intihar
etti. Ya sen niçin ustanı sonuna kadar takip etmiyorsun?
- Onun sonunda sapıttığına inanıyorum da ondan...
- Ya sonunda sapıtanın başındaki haline nasıl güvenebiliyorsun.
- Ben (burjuva)ların mantık palavralarına metelik
vermem!
Ona en güzel cevabı, öldürücü, yakıp yıkıcı, yerle bir edici karşılığı, başta işaret ettiğimiz ve
İstanbul'lu
karakterini çizdiğimiz tarihçi Emin Âli vermiş-
tlr:
Meserret kahvehanesinde oturuyorlar... Emin Âli, Nâzım Hikmet, Peyami Safa, şu, bu... Nâzım
maddeciliği müdafaa ediyor ve insanda her şeyin madde elem ve hazzına bağlı olduğunu, ruhî
hadise, ruhî ölçü diye bir şey olmadığını ileriye sürüyor.
Emin Âli, dudaklarında gayet zarif bir tebessüm:
- Öyle mi, diyor, öyleyse sana 5 lira vereyim ve maddî ırzına talib olayım... Razı mısın?...
Nâzım Hikmet ne de olsa çocukken aldığı terbiye ve duyduğu erkeklik haysiyetinden, bu teklife
"olabilir! Bir şey lâzım gelmez!" diyemiyor, fakat işi namus ve haysiyet gibi ruhî bir ölçüye
bağlayamayacağı için de, mazeretini ahmakların ahmağı şu cevapla izaha kalkıyor:
- Razı değilm, çünkü maddî sızısı vardır. Ve Emin Âli hedefi 12'den vuruyor:
- Öyleyse ikibuçuk lira vereyim de badana edeyim... Razı mısın?
Fikir ve dâva uğrunda hiçbir galiz ve müstehcen tarafını görmeden göz önüne serdiğimiz bu tablo
her çizgisiyle gerçektir ve bu son mukabele karşısında hebenneka Nâzım Hikmet gık diyemeden
apışıp kalmıştır. İstanbul efendisinin (mistik) ruhuna yenilen (materyalist) mantık!..
Burhan Ümit de o sıralarda Paris'ten dönmüş hemen Babıâli'ye düşmüş ve bir gazetede, selâhiyetini
(Sor-bon) Üniversitesinden devşirici, bir münevver sıfatiyle şu nidayı koparmıştı:
(Rate - erememiş)ler!..
Bütün Tanzimat edebiyatı, peşinden "Edebiyat-ı Cedide" ve onun arkasından gelenler hep (rate)...
Burhan Ümit, kaleme aldığı veya sadece derlediği "Yunus Emre" eserinin önsüzünde "Yunus
Emre'den...........'a (Genç Şa-
82
83
ire) kadar diye iki kutuplu bir çizgi kabul ediyor bu hattın son kısmını, ucundaki yeni çıkış
müstesna, çökük ve batık buluyordu. Nâzım Hikmet'ten farkı şuydu ki, o, putları devirmiyor, oysa
ölüler, mahşeri Türk edebiyatında bir diriliş bekliyordu.
O sıralarda Gülhane Parkının Alay Köşkü binasında edebiyatçılara mahsus bir dernek kurma
teşebbüsü...
Genç Şair, kongre reisi seçilen Halit Ziya'yı bu dernekte tanıdı; ve şairleri, romancıları,
münekkitleri, mütercimleri, politikacıları, başmuharrirleriyle bütün bir Babıâli... Hatipler, kimi bir
Türk akademisi kurulmasını ister, kimi bir edebiyat mükâfatı konulmasını diler ve dâva üç nalla bir
at'a kalmış görünürken Genç Şair'le Nâzım Hikmet bir köşeye çekilmiş, etraflarında kadınlı erkekli
bir meraklılar kalabalığı, fısıldaşıyorlar...
Genç Şair:
- Senin şiir okuyuşun da bir aldatmaca... Fındık kabuğu kelimelerin tepesine şahmerdanla vurup
onları gırtlaklarında olmayan bir sesle bağırmak, böylece tesirlerini artırmak çabasındasın! Kuru
tebliğ hokkabazlığı, münadi-lik esnaflığı... Muhteva yokluğunu peçeleme açıkgözlüğü...
- Ya seninki...
- Senin tebliğci olmana karşılık ben telkinci olmaya çalışıyorum. Şiirimi kırbaçla kafalara çarpmak
değil, nefes edercesine içeriye sindirmek metodu... Yani muhtevasına güvenen bir ifade tarzı...
İstersen bir denemeye girişelim seninle... Sen benim bir şiirimi kendi ağzınla oku; ben de senin bir
şiirini kendi üslûbumla... Göreceksin ki, benim şiirim özünden bir şey kaybetmeyecek, se-ninkiyse
ölecek, sıfıra inecek...
- Haydi...
Boş bir odaya geçtiler ve arkalarında aynı meraklılar, denemelerini yaptılar.
84
Nâzım, Genç Şair'den, kelimelerin lâstiğini koparırcasına gererek okuyor:
Bir odaaah,
yerrrde bir mummm. Perrdeler indirilmişşş...
Ve Genç Şair, ondan, süklüm püklüm bir nesir diliyle birkaç mısra:
"Ufuklardan ufuklara -ordu ordu- kopuklu mor dalgalar koşuyordti.44—
Havada müthiş bir boşluk... Genç Şair'in şiiri her neyse ondan ibaret kaldığı halde Nâzım'ınki
sönüp gitmişti.
O günlerde Genç Şair, Peyami Safa'nın Firuzağa tarafında tuttuğu ufak apartman katında kalıyor.
Peyami, annesi ve Genç Şair... Henüz radyo yeni bir keşif halinde ve kulaklıkla dinleniyor.
Kulaklığı bir Peyami kapıyor, bir de Genç Şair...
-Peşte, Peşte!..
- Ne diyorsun, Peşte'den de ses mi gelirmiş...
- Al sana Bükreş!..
- Ver kulaklığı!.. Bükreş ha! Harika!..
Bu "harika!" nidası da aralarında günlük naralarından biridir. Güzel bir şey gördüler mi nâra hazır:
- Harika! Haaarika!
Sabahlan apartmandan çıkıp Babıâli'ye doğru yollanırken ilk işleri, o vakitler "haaarika" bir alâka
uyandıran edebî bir anketi, gazetesinden, yercesine, yutarcasma okumak... Bakalım, kim ne demiş;
Genç Şair'den, Peyami Safa'dan bahsedilmiş mi, edilmemiş mi?.. Peyami'yi edebî şahsiyet olarak
henüz ciddiye alan yoktur. Fakat Genç Şair göklere çıkarılmakta... Genç Şair aynı ankete verdiği
cevapta bu meseleyi ele alıyor ve Peyami'nin edebî barem derecesini şöyle tespit ediyor:
85
- Dostum Peyami Safa çeşitli mahsûller veren bir tarladır. Onda, sadece âdi ve beylik çiçekler
yetiştiren küçük bahçelerin dar sınırları dışında bir şey var... Onda hem katırların yemesine mahsus
yabani otlar, hem de ceylânların emmesi için baharlı filizler birarada...
Genç Şair'in o yıllarda Peyami'de kurtarmaya çalıştığı, onun Server Bedi tarafı... Bu imza ile polis
hafiyesi (Cingöz Recai) hikâyeleri yazar, romanlar tefrika eder ve o sayede geçinir; Babıâli'den
başka bir âlemden de kazanç sağlamayı asla düşünmez. Bütün unsurlarına malikken, henüz fıkracı,
fikirci ve romancı Peyami Safa tepesine tırmanabilmiş değildir.
- Bir gün Genç Şair'e sordular:
- Nerede kalıyorsun?..
- Peyami'de...
- O nerede oturuyor.
- Server Bedi'nin evinde...
AHLÂK
BU hengâmede; yani Genç Şair'in Babıâli ile tam haşrüneşrini yuğuran 1928 - 1929 hengâmesinde,
dikkât ettiği başlıca hususiyet Babıâli ahlâkı... Fikirle ahlâk birbirini doğurduğuna, hattâ ahlâk his
plânını kuşattığı için önceden sezilir bir şey olduğuna göre, vecd ve iman kay- • binin panayır
yerinde nasıl bir ahlâk tablosu şekillenebi-lirse Babıâli, işte, sadakatle onu çizmektedir.
"Sahibinin Sesi" markasındaki etikete eş, rejime köle bir matbuat... Düşünme ve söz söyleme hakkı,
ancak rejimin düşündüğünü düşünme ve söylediğini söyleme kaydiyle temsil edilebilir; ve işin en
hazin tarafı, esirlere "hürüm ve mesudum!" diye kazığa oturtularak bağırtıl-ması gibi, gazete
çıkarana mutlaka böyle bir temsil tavrı
86
mecburidir. Hiç kimsenin vicdanında söylediklerinin hakikati yatmadığına, yani samimîlik kanat
açıp Kafdağına kaçmış bulunduğuna bakılırsa, bu halin doğuracağı ne olabilir diye de düşünmeye
lüzum yoktur.
Meddahlık!.. Ve aşk ve değer hükmünden yoksunluğun doğurduğu binbir dallı bir felâket ağacı...
Ahlâksızlık...
Dedikodu, hased, hırs, iftira, taklit, gammazlık, kalpazanlık, iffetsizlik, halisiyetsizlik...
Istırapsızlık, kalitesizlik...—^
Genç Şair "Millî Oto" şirketinde çalışırken, şirketin bilgisi altında % 25 komisyonla ilân verdiği
Akba-ba'cılara uğrar ve hakkını isteyince şu cevabı alır:
- Siz şirketten çıktınız; hiçbir hakkınız olamaz! Eğer orada kalıp da bize, yeniden ilân verebilecek
vaziyetiniz olsaydı hakkınız da olurdu.
Bu kadarı hiç; sadece ticarî ahlâk ve taahhüt namusu...
"Babıâli'nin (1) numaralı dedikodu ve gizli dosya ustası Salih Zeki, gece-gündüz düşüp kalktığı,
öpüşüp koklaştığı ve (espri)lerine hayran göründüğü, şiirde ve nesirde bir komiklik yazarı için
şöyle der:
- Bütün gençliği boyunca sermayelik etmiş olan bu adam, menfaati için, gerekirse kızının
yorganını açıp (mağnizyum)la çıplak resmini çeker ve satar. Dahası da var... Bu adam sefalet
devrinde ve pek genç yaşında bir gece Ömer Seyfettin'e misafir olmuş... Sabahleyin evden çıkarken
ceketinin kabarık göründüğüne dikkat eden Ömer Seyfettin, elini atınca görmüş ki, mahut tip, eski
zaman işlemesi nadide bir örtüyü beline sarmış, götürüyor. Çekip almış... O zaman bizimki
yalvarmaya koyulmuş: "Aman kimseye bir şey söyleme, duyulmasın!" Ömer Seyfettin de şu cevabı
vermiş: "Deli misin; geceyi bende geçirdiğini hiç söyler miyim? Irzıma tasallut etti der de beni rezil
eder misin?"
87
Dikkat edilirse bu karşılıkta, Ömer Seyfettin'in mahut şaire tasallut etmediğine ve onu sırf iyilik
olsun diye evinde misafir ettiğine dair bir teminat yoktur.
O zamanlar Osmanlı Bankasında çalışan Ahmet Haşim'i görmeye gidersiniz... Sizi koridorda
karşılar ve bir aşağı, bir yukarı gidip gelerek sadece Yahya Kemâl'i yermekle dehâsını göstermeye
bakar:
- O, burun delikleri huni gibi açılan ve her şeyi içine çeken öyle bir esâtirî hayvandır ki, kocaman
bir sebze hali veya et sergisinin çöplüğünden geçse yerde toz bile bırakmaz. Şair değil, zemin
üzerinde ne bulsa midesine indirici bir elektrik süpürgesi, Nişli Âgâ Bey... (Güya Yahya Kemâl'in
ası adı)... Şiiri ise âdi bir (pastiş - dıştan kopya)...
Yahya Kemâl'e gidersiniz; sizi (Serkl d'oryan) kulübünde kabul eder ve yumar gözünü, açar ağzını:
— Hâ şu bağdat fellâhı, öyle mi; "Âlûsî'lerdendir o... (Halbuki Alûsî'ler Bağdatta adlarına âbideler
dikilmiş ve bilhassa dinî eserleriyle meşhur, soylu bir familya); nesebini unutuyor da bir de Türklük
satmaya kalkışıyor! Şiirine gelince, o ne sun'îlik, zorakilik ve özenti (sembolizm).,. Ve o ne çetrefil
ağdalı, dolambaçlı dil!..
Ahmet Haşim hakkında ve bazı (polemik - yazıyle döğüş)ler sonunda bir Araplık - Türklük
meselesi o kadar alevlenecektir ki, babasının Rum dönmesi olduğu söylenen Türkçülük kuyumcusu
Hamdullah Suphi'den, Ha-şim'in tam ayar Türk olduğuna dair bir "bilirkişi" raporu istenecektir.
Bir gün gelecek, muayenehanesi Babıâli'de bulunan ve Babıâli'den olan bir ruh doktoru, şu, Genç
Şair'in Marsilya'dan dönerken vapurda keşfettiği zırdeli Prens Seyfettin'in mirasa konmayı hak
edici bir akıllı olduğuna dair rapor vermekte tereddüt göstermeyecektir. Nasıl göstersin ki, aynı
doktor, Ankara silâhşorlarından ve cezaî
88
ehliyeti tam yerinde, yani aklı başında bir haydut adına, metresini edep yerinden tabancayla vurup
öldürmesine karşı, onu adlî takipten kurtarmak için de deli raporu vermiştir. Deliye akıllı
dedirtmekte âmil, para; akıllıya deli dedirtmekte de Ankara korkusu...
Genç Şair'le, Peyami Safa ilim namusu adına bu çifte cinayetten o kadar7 üzüleceklerdir ki,
tanıdıkları olan Doktor Beyin muayenehanesine koşacaklar ve;
- Bu işi nasıl yapabildin? Diye onu hesaba çekecekler...
Ve mini mini ellerini göğsüne, iman tahtasına kaldırarak doktorun verdiği şu cevaba muhatap
olacaklar:
- Ben ilmî ve vicdanî kanaatimi belirttim. Başkaca söyleyebileceğim bir şey yok!.,
Komünist dönmesi ve fıstık - üzüm soyundan eğlencelik muharriri Vâ - Nû (Vâlâ Nurettin),
"Akşam" gazetesinde yazdığı ve her birine 3 lira aldığı hikâyelerden bir çoğunu birerbuçuk liraya
Genç Şair'e yazdırmıştır. Hem de şöyle:
- Vâlâ! On param yok!
- Geç şu masanın başına ve bana tam 5 tane hikâye yaz! Ve yedibuçuk lira kazan! Ve hep devam
et!
Peyami Safa'ya sorarsanız Reşat Nuri'nin "Çalıkuşu" romanı, (Leon Frapye)nin (Instutitrice de
Province -Taşra Muallimesi) romanından aparma... Yahya Kemâl'in "Leylâ"sı bir Fransız
şairindendir ve asıl ismi (Solange -Solânj)... Halbuki Yahya Kemâl onun Fransızcasım da azizlik
olsun diye kendisinin yazdığını ve böylece bizzat davet ettiği bir ithama karşı tuzak kurmak
istediğini iddia eder. İftira eden hesabına da, iftirayı davet eden ve ona tuzak kuran adına da ne
şeref, ne şeref!..
Oysa kimse farkında değildir ki, onun: "Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin..."
89
Mısraı, tevil kabul etmez biçimde (Omeros)un (Odiesus) destanından...
Dahi nice edebi hırsızlıkların dosyası Peyami Sa-fa'da; sanat tarihi, estetik, felsefe gibi ilmi
olanlarının da Burhan Ümit'de... Hırsızın hırsızı polisten iyi tanıması gibi Babıâli hafiyelerinin, ele
verdiklerinden büyük bir farkı yoktur; ve Genç Şair böyle şeylerle uğraşmaya içi yatmadığı için bu
mevzuda cahildir. O insanları dışından görmekle hemen tanır gibi olmakta ve som olanla kof olanı
bir fiske vuruşiyle ayırd edebileceğini sanmakta... Sadece zan, malihulya belki...
Bakın, Babıâli hafiyeleri nasıl çalışır?
Peyami Safa anlatıyor:
- Ertuğrul Muhsin'in, "Dngilizcesinden, Almanca-sından, Fransızcasından karşılaştırılarak" diye
tumturaklı bir meydan okuma diliyle takdim ettiği, kendisinin (Hamlet) tercümesi, aslında
Abdullah Cevdet'in yıllarca önce eski harflerle bastırdığı tercümenin, gayet ufak sadeleştirmelerle
kopyası... İspatını ve/ey im: Abdullah Cevdet tercümesinde "tecrübe destgâhlarıdır; eski harflerde
"tecrübe" ve "bahriye" kelimeleri yalnız noktalama farkiyle aynı yazıldığı için mürettip yanlışı
olarak "bahriye" kelimesi "tecrübe" diye dizilmiş, kitabın sonundaki hatâ sevap cetvelinde de
düzeltilmiştir. Fakat Ertuğrul Muhsin yan-lış-doğru cetveline bakmadığı için kopyasında eseri yan-
lışiyle beraber kendisine mal etmek gafletine düşmüştür. Ne buyrulur?..
Aynı Peyami Safa, bir zaman sonra ortaya, en yakın dostu Genç Şair hakkında da bir iddia atacak
ve onun "Kaldırımlar" şiirinin, kendi romanlarından birinin bir (pasaj)ından aktarma olduğunu
ileriye sürecektir.
O zaman da Genç Şair diyecektir ki:
- Ayol, Peyami'nin romaniyle benim şiirim arasındaki neşir tarihi farkını bir tarafa bırakalım: sırf
keyfiyet
90
ayrılığı bakımından öyle uçurumlar vardır ki, ondan çaldığım bile kabul edilse, iki mâden arası
nispet, neyin kime ait olduğunu göstermeye yeter. Onunki altun, benimki teneke ise, demek bir şey
çalabilmiş değilim. Aksine, benimki altun onunki teneke ise onun da benden ilham aldığını kabul
edemem; zira kendiminkini tenekeleştirmiş olurum. Örnekler sırf "kaldırımlar" kelimesinde aynı,
ruhta bu kadar ayrıyken "yok, sen benden aldın, hayır, sen benden apardın!" didişmesi neye?.. Sen
bana kaldırımların ismini ver, ben onu âbideleştireyim, sonra da sen "benden çaldı!" diye iddiaya
kalk; ne çirkin kıskançlık tezahürü bu!.. Biçare Peyami, nice cins ve ulvî taraflarına rağmen
nefsindeki bu lekeleri silememiş, kazıyamamış bir adam... Hattâ o, küçük kurnazlıklara ve insanın
kendi ağziyle verdiği avanslara abanmayı o kadar sever ve istismara kalkar ki, ben Ahmet Kutsi'yi
ona hararetle medhet-tiğim için şiirde üstadımın Kutsi olduğuna inandırmıştır kendisini... Demek
ben sükût etsem ve Ahmet Kutsi bahsinde kayıtsız görünseydim asıl onun ustası ve modeli ben
olmuş olacaktım. ݺte Kutsi, işte ben; kumaşları karşılaştırır ve hükmedebilirsiniz. Bakınız; Kutsı'de
(metafizik - madde ötesi) bir atılım, bir beyin kanaması, ruh yırtılması gösterebilir misiniz?.. O
yalnız (plâstik) bir zevk ve ince bir şekillendirme, billûrlaştırma ustalığında Kut-si'den geri
olmadığı, muhtevadan yana da ileri olduğu halde, hiç kimse beni, muhtevayı başa alan ve şekil
sanatkârlığını ona tâbi kılan şiir kumaşım bakımından Ahmed Hamdi ile kıyaslamaya ve kim kimin
ustası diye hüküm çıkarmaya sebep ve lüzum görmemiştir. Ah, şu Babıâli; eser veremeyen ve
eserinin vecdini yaşayamayan küçük yaratılışların, ancak dedikodu ve birbirini yeme plânında
hayat gösterebildiği sefil cümbüş plânı..
91
ANKARA
GENÇ ªAİR Ankara'ya gitti ve içinde 9 yıl çalışacağı ve müfettişliğe kadar yükseleceği ݺ
Bankasına Umum Muhasebe Şeflerinden biri olarak girdi. Hem de şu veya bu nüfuzlu edebiyat
hamisinin tavsiyesiyle değil, açılan şeflik imtihanını kazanmak yoliyle... Aynı serviste de "Bir
Gemi Yelken Açtı" şairi, 150 kiloluk Ali Mümtaz... O da Genç Şair gibi bir ecnebi bankasından
gelmekte ve mütehassıs muhasebeci...
Şiir nerede, muhasebe nerede, öyle mi?.. Genç Şair bu fikirde değil.... Şiir onun için kaba ve şapşal
bir iş değil, üstün idrak vasıtasıdır ve bizdeki "tavuk pazarı şairi" ifadesini aşarak şiiri üstün idrak
seviyesine çıkarabilen şahıs, mücerret zekâ kalitesi noktasından her meslekte onun en iyisi olabilir.
(Sofales)e donanma kumandanlığı veren eski Yunan cemiyetinin anlayışı... Dram yazarlığı nerede,
donanma kumandanlığı nerede?.. Böyleyken bazı ihtisas şubelerinin oluş kanunlarına da riayet şart,
tabiî...
Genç Şair, Hollanda ve Osmanlı Bankalarından sonra sırf zekâsının bir köşesiyle iyi yapabileceğine
inandığı bankacılık mesleğine girmiş, bunda da şu düsturu öne sürmüştür:
- Ben sırf şiirimi korumak, onu geçim vasıtası (zaten imkânsız) olmaktan uzak tutmak, itibar sahibi
kılmak için bankacılığı seçtim ve bir himaye şekliyle değil, kılıcımın hakkiyle bu yolda ilerledim.
Hattâ şair bilinmem, terakkime uzun zaman engel oldu ve daima, şairlikle he-sapçılık arasındaki
tezat benim vesilemle göze battı ve şüphe çekti.
Ankara'da sık sık uğradığı iki ev var... Babıâli asıllı, sonradan mebus ve rejim bağlısı Yakup Kadri
ile Falih Rıfkı'nın evleri... Yakup Kadri'yi "Yeni Mecmua"dan, ilk şiirlerinin neşrinde gösterdiği
alâkadan tanıyor. Falih Rıf-
92
kı'yı da eşi Şefika Hanımefendi'nin tavassutiyle, tanımış bulunuyor. Şefika Hanımefendi, "Fecr-i
Âti" şairlerinden Tahsin Nâhid'in eski zevcesidir, kocası öldükten sonra Falih Rıfkı'ya varmıştır ve
seviyeli İstanbul hanımefendileri arasında zekâsı, kültürü, (espri)si, fikir zevkiyle ön plândadır.
Hâsılı, hissî şair Tahsin Nahid'i sanatkâr, insiyakı (içgüdülerine bağlı) muharrir Falih Rıfkı'yı da fi-
kirci zannetmekten ve inkılâplara inanmaktan başka kabahati yoktur. Eski bir hastalık yüzünden
şişmanlamaya mecbur tutulduğu için dubalaşma mahkûmluğu neticesinde (fizik) bir çekiciliğe
malik bulunmamaktan ötürü gençlere karşı iyi bir abla rolüne geçen ve onları salonunun dışarıdan
cezbettiği renklerle oyalamaya ve bu oyalamaları kolaylaştırmaya bakan, hizmet zevkinde bir
insan... Gerçekten şefkat sahibi ve kendi öz nefsinin mura-kibi... Vakarlı ve iddiasız...
Genç Şair, sabah, öğle, akşam, ne vakit olursa olsun, bu evin öylesine müdavimi ki, ev sahibi
politika muharriri Falih Rıfkı evine geldiği zaman bu garip ziyaretçiyi, sanki ev sahibi kendisi
değilmiş de Genç Şair'miş gibi hayli serin bir nezaketle selâmlıyor ve hep beraber masaya geçip
akşam yemeğine oturuyorlar...
Falih Rıfkı'nın, karısına, Genç Şair hakkında bir sözü:
- Bir gün gelecek, ben eve döndüğüm zaman bu delikanlıyı benim pijamamı ve terliklerimi giymiş,
"bana bir kahve yapar mısınız?" derken göreceğim!
Bu söz, Genç Şair'in jestlerinden tüten mânayı Falih Rıfkı'vâri bir tefsirden başka hiçbir hakikate
dayalı değildir.
Şefika Hanımefendi Genç Şair'in (paradoks - hakikat şeklinde gösterilen saçma) diye tabirlendirdiği
konuşmalarına bayılır, fakat onun tezlerinden hiçbirini kabul etmez. Demek ki, o, hakikate değil
(paradoks)a âşıktır. Ve boyuna tekrarladığı bir dövizi vardır.
93
- "Niçin"i bırakın, "nasü"a bakın! Ben hiçbir şeyin "niçin"ini araştırmam ve kabul etmem,
"nasıl"ına bakarım!
Yani "esas" yerine "usûl"e bağlı... Güzel ve tesirli bir usûlle red veya kabul edilecek bir vakıa,
onca, varmış veya yokmuş, gerçekmiş veya değilmiş, müsavi...
Genç Şair, Falih Rıfkı'nın evinde, Şefika Hanımefendi ve misafirlerince (paradoks) sayılan
(aforizm - reddiyelerini savurur ve bütün gücünü bilhassa inkılâp sayılan temelsiz oluşlar üzerinde
toplarken, ev sahibesi bu ye-rişlerin "nasıF'ına hayran oluyor da "niçin"ine karşı çıkmaktan geri
kalmıyor.
- Hayır, diyor; biz bu dâvayı güdenlerin ekmeğini yiyoruz. Ekmeklerini yediğimiz sofrada onları
yereme-yiz!
- Öyle mi, hanımefendi, demek millet de onların ekmeğini yiyor! Onlar milletin değil de, millet
onların ekmeğini, öyle mi?
- Yine bir (paradoks)...
Şefika Hanımefendinin yakınları kadrosunda, Ya-kup Kadri, eşi Leman Hanım ve kayınbiraderi
Burhan Asaf (Burhan Belge) vardır.
Yakup Kadri, kansız hissini veren fazla beyaz yüzü, kapkalın ve simsiyah kaşları ve açık alniyle,
sükûtu kelâmından fazla bir temkm tavrına bürülü, heyecanı kontrollü ve "alelâde"den çekingen...
Burhan Asaf, kocaman bir balık kafası münhanisi resmeden yüzü ve sık sık kırışıklık basan alniyle,
tıpkı bir balık gibi, suda ağız açıp kaparcasına fikir habbeciklerıni kovalamakta ve satıhcı akıl
taklaları atmaktadır. İnandığı dünyaya o türlü mıh-lanmıştır ki, 5 dakika içinde bütün insanlık tarih
ve devrelerini kıymet hükümlerine bağlayabilir, basamak basamak yaftalayabilir, beşeriyetin
sonsuz ve dipsiz oluş maceralarını işporta metâları şeklinde tezgâhlayabilir ve ci-
handa (causalite - sebeplik) olarak ne gelip geçmişse bel-libaşlı iktisadî ve içtimaî dürtüklemelere
iliştirip etiketleyebilir. O, bir "dırtır"cıdır, her şeyin, izahtan başka her şeye benzer birer tarifine
maliktir; yerinde şüphe ve "acaba?" diye hiçbir kuruntu ve burkuntusu yoktur, esrar idrakinden
zerrece nasip almamıştır; böyleyken kendisininki-ne zıt dünya görüşlerine cevap yetiştirmekten
kaçınmaz, mücerret ve seviyeli fikri sever gibi görünür; ama kendisinden, kendi fikir (enâniyet-
benlik hali)nden vaz geçmez. Yıkmak istediği sistemleri tezat köşelerinden yakalamaya hevesli bu
adam, aslında bizzat, susturduğu ruhu ve gevezeliğe kadar vardırdığı aklı arasında bir tezat nü-
munesidir ve sezişlerinden arta kalmış bir zevk kırıntısiy-le (antitez)lerine yumuşaklık gösterirken
cıvalı tavla zarları gibi yine ve daima muayyen bir sayı üstünde durur ve (tez)ine bağlı kalır. O,
ince ve zarif tarafları olan bir yobazdır ve kafadarları, Uludağ büyüklüğünde bir çekiçle kırılmaz
solcu kellelerden yalnız bu tarafiyle ayırd edilebilir.
Şu meşhur "Kadro" mecmuası davranışı sırasında, Ankara'da Türk Ocağında tertiplenen bir
toplantıda rejimin sözde (ideolog - fikriyatçı)larından İncedayı ona so-
l^racaktır:
IH- Görüşlerinizi dayadığınız temel fikir ve mezhep
Htedir?
HPBurhan Âsaf cevap verecektir:
'- Tarihî Materyalizm...
Yani (Marks), (Engels) ve (Lenin)den ibaret üç ayaklı komünizma sehpasının ortanca ayağı... Fikir
dayanakları budur ve bu açık itirafa devrim avukatınca yutkunmaktan başka cevap verilememiştir.
(Marks)'da iktisadî, (Engels)'de fikrî ve (Lenın)'de amelî şekilde ör-güleşen komünizma, ana fikir
dayanağının adı ve saniyle ortaya vurulur da hiç bir karşılık görmezse, Burhan
94
95
„k; ded
i Mi nü
Emin
nüktesine
komün,s*er,n habis v^J *, ygutturma,a
*3££S5
hissedilmektedir ki, onda da her şey bir özenti plânında, çile ve ıstıraptan ve doğum sancılarından
uzak...
"Kadro" mecmuasında Yakup Kadri, Burhan Âsaf ve öbürlerine fikir şefliği eden Şevket Süreyya
ise sesi pek çıkmayan, henüz saydıklarımızın (sosyete)lerinde pek görünmeyen, öğle yemeklerini o
zamanın ukalalar sofrası Maarif Vekâleti tabldotunda yiyen bir lise müdürü... Ankara Ticaret Lisesi
Müdürü... Ne tesadüftür ki, Genç şair, onun müdür olduğu lisede birkaç ay hocalık da etmiş ve
Şevket Süreyya'yı çok yakından, kirpik mesafesinden, en mahrem edalarına kadar müşahede altına
alabilmiştir.
Müşahedesi tek cümlelik:
- Yalnız ve yalnız kendisiyle dolu, kafasının her köşesi kendisine göre bellibaşlı bir mahsûle inhisar
ettirilmiş ve başka hiçbir nebata yer verilmemiş tek çeşitli bir tarla, bu bakımdan hiçbir tezadı
olmayan ve (antitezlerine karşı acı bir dudak büküşünden başka bir tarafı bulunmayan, zıtlarını
teftiş ve muayene zevkinden âzâde, cesur, hattâ küstah, incesine, kabasına bakmadan nizamcı,
Moskova üsluplu grafik oyunları mantıkçısı, keleş mi keleş bir vuzuh ve satıh üstü aydınlık
taktiğiyle adam avlamakta hünerli, som ve yekpare bir, evet, körü körüne inanmış insan...
Ankara'nın o çığırda, İstanbul'daki tkbâl ve Meserret kahvehanelerine denk, tam "esafil-i şark"
karakterinde ayrı ve çok alâkaya değer bir muhiti de, Ulus Meydanında bir köşe teşkil eden İstanbul
Pastahanesi... Genç Şair buraya "efkâr-ı umumiye" köşesi adını takmıştır. O zaman Ankara Erkek
Lisesinde edebiyat muallimliği eden Ahmet Hamdi, Basın ve Yayında çalışan Sadri Ethem (Ertem),
Maarifte memur Nahit Sırrı (Örik), tarihçi Enver Behnan (Şapolyo) ve daha ileride Yaşar Nabi,
Feridun Fazıl, Nurullah Atâ, Ahmed Kudsi, filân, falan, yumurta-
96
I
larının kabuğunu delememiş nice şair, mütefekkir ve âlim taslağı hep bu köşede... Bir de aralarında
sarı çizmeli, göbeği dizlerine sarkık, mavi gözlü ve ablak suratlı, şair Eşref meraklısı, kalın
bastonunu, kılıç gibi taşıyan, İzmirli, efe bozması bir zat var ki, adını hatırlayamadığımız bu zata
faraza Mehmet desek, "Sarı çizmeli Mehmet Ağa" tabiriyle, tam da Türk efkâr-ı umumiyesinin
timsali sayılabilir.
Ankaradakiler, yine ve daima, kendilerine Ameri-
kavârî yeni bir dünya arayan Babıâli sızıntıları... Oradayken bile Babıâli dışında değiller...
• KARAVANA
GENÇ ªAİR'in "Bay Mistik" veya "Mistik Şair" diye anılmaya başlayacağı 1934'e 3 yıl kala, onun
27'nci yaşında, karavana... Askerlik... Taksimdeki meşhur tarihî bina, Taşkışlanın 5'inci Alayında,
İhtiyat Zabiti Kıtasında... Orada 6 ay neferlik, sonra Harbiye'de 6 ay talebelik, peşinden de 6 ay
subaylık...
5'inci Alayda afyon kokulu karavananın buğusundan mıdır, nedir, bir nevi sarhoşluk havası içinde...
Talimlere çıkarken, şu bu askerlik işini görürken, sanki kurgulu bir oyuncak, bir (otomat)... Ne
yaptığının, nerede olduğunun farkında değil... Bir nevi his iptaline benzeyen bu halinden de
memnun... Başka türlü nasıl çekebilir bu yeni hayatı... Geceleri bütün koğuş uzun horultularla
zamana tempo tutarken, o, uyanık... Kapalı gözlerinden (bohem) hayatının sahneleri geçiyor; kâh
elinde rakı kadehi, Çallı İbrahim'in "vicdanımın bayrağı!" diye seslenişini işitiyor, kâh Peyami
Safa'yı, hasta ve dirseğinden gönye şeklinde perçinlenmiş, uzanamaz kolu göbeğinde, burun
delikleri Beyzâ Hanımefendi tarafından tebeşirlen-
98
miş "yüzde elli" nazariyesini savunurken görüyor; derin bir kuyu dibinde bir kedi yavrusunun kuyu
ağzına bakışındaki mânayı kendisine mal ediyor. Ve hayâllerini o kadar yakından görüyor ki, elini
uzatsa onları tutacağı geliyor. Hayâllerinin fiilde yaşanması gibi bir halet... Bu haletten zahmetle
kurtulabiliyor ve dış hayata çok zor geçebiliyor. Bakın, nasıl bir halet?.. Bir sabah uyanıp da, yahut
hâlâ uykuyu bulamayıp da yüzüne su serpmek için uzun, alabildiğine uzun, malta taşı döşeli
koridora çıkınca, hayret ve dehşet içinde gördü ki, uzaktan, gayet şık, sırtında boz renkli bir
astragan manto, korkunç bir kadın kendisine doğru gelmektedir. Birkaç adım atınca gözleri yerine
geliyor. Gördüğü, ayak bileklerinden bağlı uzun bir don içinde, sırtında kaputu, bir nefercik...
Haline kahkahalarla gülmeyi de ihmâl etmiyor.
Harbiye'de (o zaman İhtiyat Zabit Mektebi orada) biraz ayılır gibi oldu ve ayağını toprağa
basabildi. Onu, bölüğünün başçavuşu yaptılar. Takımlara çavuş seçmek ve mangalara onbaşı
atamak selâhiyetini de ona verdiler... Bölük tatbikata çıkıp Şişli istikametinde yürürken, Genç Şair,
at üstünde ve bölüğün önünde... Yolda kızların kendisine hayranlıkla bakıp bakmadıklarına dikkât
ediyor ve içinde Büyük İskender'den de bir şey yaşadığını seziyor ve kendi kendisini alaya alıyor.
Ama ordu, ama halisi ve mükemmeliyle, fikrin manivelası ve eşya üzerinde nakkaşı olarak, onun
gözünde çok güzel bir şiir nizamı veya nizam şiiri... Genç Şair, bando muzıka geçerken önünde
koşan mahalle çocuğu heyecanını daima muhafaza etmiştir.
İyi ve müsamahalı bir yüzbaşı kumandasında başçavuş olmak sıfatiyle her selâhiyet elinde...
Dilediğine izin vermek, dilediğini hapsetmek, sofralarda dilediğini dilediği yere oturtmak, ihtiyaç
maddeleri dağıtımında istediğine istediğini yakıştırmak, hep ona vergi...
99
Hâkimiyet zevkini o hadde çıkarıyor ki, aslında arkadaş-lariyle arasında hiçbir rütbe farkı yokken
bezgin yüzbaşıdan daha faaliyetli ve selâhiyetli bir şekle bürünmeyi başarıyor ve müsavileri olduğu
insanlardan "Başefendi" aşağı "başefendi" yukarı, müthiş bir boyun eğme tavrı devşiriyor.
Kocaman yatakhanede, güzel olmayan kokulardan uzak kalmak için etrafına, yüksek aile çocukları,
kendi tayin ettiği çavuş ve onbaşılardan bir kordon çevirmeye kadar gidiyor ve için için şöyle
düşünüyor:
- Devlet dediğin, şu minicik maket misali halin milyonlarca defa büyütülmüşünden başka nedir
ki?.. ݺ, tepe noktasını tutabilmekte ve bu dâvanın bedava denilecek kadar ucuz taraflarını
kestirebilmekte...
Genç Şair iltimaslarını nefsine kadar şümullendir-meyi bildi ve haftada birkaç gece kaçıp gün
doğmadan mektebe dönmeyi ihmâl etmedi. Yatsı vakti başlayıp fecre kadar süren bu kaçışlar
sırasında mahut (bohem)lik kendisini yeniden ısırdı ve askerliği çekilmez hale getirdi. Fikret Adü'in
tavanarasından iki kat aşağıda pansiyon sahibesi, sabık artist, Macar kokanasına ait süslü odada,
Genç Şair, sırtında boz renli aba asker elbisesi, ayaklarında kaba çizmeler, gece yarısından sonra
numaraları bitip de odalarına dönen artistler arasında... Bu haliyle onlara hoş ve yepyeni göründüğü
de besbelli...
Bu vaziyette askerlikteki talebelik devresini tamamlatacak (enerji) ve sabrı gösteremedi,
hastaheneden bir rapor alıp askerlik sınıfını değiştirdi. Uzunca bir tep-dilhava aldı ve mektep
devresinin ikmâlini gelecek seneye erteledi.
Açıldı mı yeni bir "nerede akşam, orada sabah" çığırı... Bir gün Peyami'nin Harbiye taraflarındaki
yeni apartmanında otururken kapı çalındı ve içeriye yeni bir hanımefendi girdi. Bu hanımefendi ona
öyle sokuldu, onu gözleriyle öyle yedi, çehre ifadesiyle öyle davet etti ki,
100
Genç Şair kendisini dayanılmaz bir miknatisiyet kutbuna yakalanmış hissetti. Kılığı, edası ve her
şeyiyle düşürül-mez bir istihkâm siperi arkasında gururlu bir nefs emniyeti püskürten, bu,
kendisinden 7-8 yaş büyük kadım, kafasından ve ruhundan kuşatmak, fethetmek hırsına düştü ve
kısa zamanda onu, "dur, kalk, otur, yürü!" her emre tâbi bir (medyum) haline getirdi. Bu defa da bir
gururu kırmanın gururuna kapılan Genç Şair, Fikret Âdil'in (bohem) karargâhında, Peyami Safa'nın
evinde, Çallı İbrahim'in Güzel Sanatlar Akademisine bitişik dairesinde, lokantada, barda, gazete
idarehanesinde kadın görüşünü şöyle anlatmaya başladı:
- Kadın, bütün bir problemdir; ince bir mesele, bir dâva... Kadın ve erkek birbiriyle sevgi ve
fedakârlık tezahürleri içinde devamlı bir harp, gizli bir mücadele halindedirler. Bu harbin (strateji)
ve (taktik) hususîlikleri, ruh kanunları yönünden en büyük harplerdekinden daha girift, dolambaçlı
ve çetin... Şahsiyetini bir manto gibi kadınına giydiremeyen erkekse daima mağlûp... Bu bakımdan
erkekte kadına hakimiyet fizik ve fizyolojik kudretinin çok üstünde bir şey, bir kafa ve ruh
unsurudur. Kadını, kafanız ve ruhunuzla kafasından ve ruhundan yakalayacaksınız. Fizik ve
fizyolojik kuvvetiniz de işte bu kudrete refakat edecek... Bizde kadını yalınız madde cephesiyle ele
alanlar, sadece "zampara" tabirine müstehak, sefil bir sınıftır ve aralarında mânaya dikkât eden
hemen hemen yoktur. Zaten romanımızda da kadın, ya erkeği yıkan, yahut erkek tarafından yıkılan
bu "mesele" cephesiyle yoktur. Sadece bazen hissî ve (dramatik) âdi çapkınlık hikâyeleri... Bu
noktadan hem edebiyatımızdaki roman, hem de cemiyetimizdeki kültürlü kadın seviyesindeki
düşüklüğü anlayabilirsiniz. Kadın, ezmekten çok, ezilmekten hoşlanır. Bu kaba bir eziliş değil,
erkeği böyle bir fethe memur etmekte derin bir haz ve fahr payı arayan, göz-
101
yaşı içinde mesut bir sarsılış... Erkek, saadetini ve şahsiyetini işte bu, zarif ve rakik sarsmada, kadın
da zevkini ve hüviyetini bu sarsılmada bulur. Erkeği erkek, kadını da kadın yapan hilkat sırrı...
Manevî mânada ipek bir halı üzerinde yürür gibi kadın cenazelerine basarak geçemeyen erkek,
cinsinin memuriyetini bütünleştirebilmiş ve kadına kadınlığını öğretebilmiş değildir. En küstah bir
kadına gardrop şaşkınlığı verecek ve çorabın nasıl çekildiğini bile unutturacak bir dalgınlık havası
aşılayamazsa-nız, kendinizi başarılı sayamazsınız!,
Tamamiyle Çallı İbrahim'in atölyesinde inşad edilen bu tirad Peyami Safa'yı o kadar coşturdu ki,
istikbalde "Bir Tereddüdün Romanı" muharriri haykırdı:
- Bravo! Öyle bir portre çizdin ki, erkek ve kadına, (Mösyö do Kamur)un muharririne lâyık...
Çallı İbrahim:
- O da kimmiş? Fikret Âdil:
- Meşhur bir Fransız romanı... İkinci sınıf bir romancının eseri ama, kadına hakimiyetin bütün
sırlarını çözen bir roman... Peyami bu romana tutkundur.
Çallı:
- Ben öyle şey anlamam! Kadın dediğini bu kadar ince eleyip sık dokumaya değer görmem...
Peyami:
- Çallı'nın gözünde yaşayan kadınla gemicilerin lâstik kadını arasında fark yoktur.
Genç Şair:
- Bir de butun sırları göre göre, lâstik kadından üstün değer verilmeyecek çeşitler de vardır. Ne
dersin Şeref
Bey?
Eşref Şefik, kendisine bazı bazı "Şeref!" diye hitap eden Genç Şair'e yalnız (Mefisto) vâri bir
tebessümle mukabele ederken, onun yerine Fikret Âdil cevap verdi:
- Eşref, senin gibi, kadın üzerinde ukalâlığı sevmez; yaşamayı sever... O, bu bahiste, nazariyede
kalmayı (Don Juan)lık tutumuna aykırı görür.
Genç Şair yeni bir tirada hazırlandı:
- Siz (Don Juan) nedir, onu da bilmezsiniz. Sanırsınız ki, (Don Juan) hiç kimsenin biriktiremediği
kadar kadın derlemiş bir kolleksiyoncudur. Lâstik kadınlarla dolu bir deponun sahibi... Hayır; (Don
Juan) dünyanın kadından yoksun belki en ıstıraplı erkeği.'.. Onun kolleksiyonculuğu, kemmiyetteki
kahramanlığı ise, boyuna keyfiyette arayıp asla bulamadığı kadını ne yapıp yapıp yakalayabilmek
gayretinden... Hiçbir zaman bulamaz, bulamayacağını bildiği halde de daima arar; sayılar üzerinde
seker durur, fakat sonsuzluk ihtarcısını ele geçiremez. Böylece çokluk içinde yokluğa düşer.
Avrupalı anlayışiyle (mistik) bir yaratılış, malikiyetleri arttıkçajnahrumiyetleri çoğalmış bir
hüviyettir o... Ve mustariptir, ıstırap çeker, bir türlü doyamamanın acısına kaptırmıştır kendisini...
Mustafa Sekip, felsefî bir şapşallık içinde dinlediği Genç Şair'e hitap etti:
- Demek istiyorsun ki, kadın da dışımızda bir mevcut değil, içimizde...
Genç Şair:
- Belki... Fakat ben böyle âlimâne sınırlamaları sevmem... Kadın, içimizle dışımız arasında
muhteşem bir mevcut... Onun dış dünyadaki payını inkâr edemem... Ama anahtarı, her şey gibi
içimizde... Bizim bugün sürüngen hayatı süren edebiyatımızın haşmet devrinde (Don Juan)ın
varamadığı seviyeye ermiş bir eser vardır: "Leylâ ile Mecnun"... Bu eserde kadını herhangi bir
kem-miyet cümbüşünde aramaya tenezzül etmeyecek kadar üstün ve kemâlli âşık tipi "Mecnun",
onu tek bir örnek üzerinde didikleye didikleye nihayet öyle bir noktaya varır ki kadınlığın ufuk
çizgisidir orası; orada kadın biter,
102
103
dış dünya kapanır ve iç âlem açılır. İlâhî tecelli noktası... Mecnun Leylâ'sını kaybetmiş ve
Mevlâsını bulmuştur. Avrupalı bu sırra çok uzak olduğu için, taşıdığı hendese kafasiyle, ancak
(Don Juan)daki kadar sokulabilmiştir gizli mıntıkaya...
- Öf!!! Nerede o kadın; gelse de kurtulsak şu naza-riyecilikten!..
Çallı:
- Bir asır beklesek o gelmez! Biz gidelim onu bulmaya!..
Teklif, en çok, meclisin en ağırbaşlı unsuru Mustafa Sekip tarafından alkışlandı. Mevzuun sükûtî
kahramanı Eşref Şefik ise böyle bir kadın arayıcılığını çirkin buldu ve dayattı. Fikret Âdil, "Esafil-i
Şark"ın haline güldü, Pe-yami Safa da bir lahzada fikre top attıran bir tatbikat heyecanına düştü ve
yeni meşhur dövizlerinden biriyle saadetini ilân etti:
- Hay yaşayasın, Çallı, hay yaşayasın! Genç Şair seyirci...
Yolda Fikret Âdil, Genç Şair'in koluna bütün ağırlığını bindirmiş (âdetidir) fısıldıyor:
- Arada bir Avrupaya gidip parayla kadın tedarik eden Ahmet Haşim'e sormuşlar: Böyle en kaba
menfaat karşılığı bulduğun ve senden hazzetmediğini bildiğin bir kadına nasıl yanaşabiliyorsun?..
Şu cevabı vermiş: Ben tavuk yerken ona benden hazzedip etmediğini sormam!
Ve Genç Şair gülerken ilâve ediyor:
- Böyleleri de var. Halbuki erkeğin tek ölçüsü, tek hazzı, kadının kendisinden hazzettiğini görmesi
değil midir?
- Evet, Fikret Bey, senin gibiler de var; kadını ancak senin basamağına kadar çıkartıp, (Evreka!)
diyenler, buldum sananlar da var...
Arkadan Peyami'nin sesi geliyor:
- Hay yaşayasın!
104
KAN İÇEN KEDD
MAREŞAL Fevzi Çakmak'ın:
- Boyuna uzattığı askerlik hayatı benimkine yakındır!
Diye Genç Şair hakkındaki bir latifesi nakledilir. Mareşal, Burhan Ümid'in kayın babasıdır ve bu
bakımdan Genç Şair'i yakından tanımaktadır.
Genç Şair, fasıla üstüne fasıladan sonra nihayet askerliğinin talebelik ve subaylık safhalarını
tamamlamak üzere, artık Harbiye'den Halıcıoğlu'na kaldırılan "Dhtiyat Zabit Mektebi"nin ilk
kafilesine katıldı.
Mektepte Mehmet Ağustos bey isimli bir kumandan vardır ve Genç Şair'in disiplin dışı
hareketlerinden öyle tedirgindir ki, talebeyi saf nizamında karşısına alıp emir ve öğüt verirken, hep
Genç Şair'e bakar ve bütün kıtaya hitabını, "siz!" diyeceği yerde "sen!" diyerek onda
mihraklandırır. Sanki 1000 kişi Genç Şair'de timsallen-miş, nizama raiyetsizlik istidadı onda
kümelenmiştir.
Halıcıoğlu'nun ilk kafilesinde kimler var, kimler!.. 10 yıl kadar ilerideki istikbalin Maarif Vekili
Reşat Şemsettin, aynı sıralarda İnhisarlar Vekili ve 30 küsur yıl ileride başbakan Suad Hayri,
yüksek dereceli memurlar, iş adamları, şunlar, bunlar... Halıcıoğlu'nun ilk kafilesi, büyük bir ağ
içinde en nadidesinden en hâyîdesine kadar bir balık yığını... Hepsinin de ismi, muvazzaf
Harbiyelilerin taktığı lâkap olarak (potas)... Üniforma taşımayı becere-memekten gelen bir açıkta
kalma vakıasının kimya diliyle ifadesi...
Genç Şair, sohbetleri, hikâyeleri, (espri)leri, aforiz-malariyle (potas)ların alâkalarını çekmekte, boş
zamanlarda herkes onun etrafında halkalanmakta... Gündüzleri derslerde sol gözünü öğretmene
gösterip, ön sıradaki arkadaşının ensesine sakladığı sağ göziyle uyuyor, geceleri
105
de kuvvetli bir ampulün altına isabet ettirdiği ranzasının üst katında Napolyon'a ait Fransızca
eserler okuyor. Sabahleyin, mahsus çukurlaştırılmış yatağında, üstüne boylu boyunca bir örtü
çektirip yatakta kimse yok hissini verdirerek teftişten kaçıyor ve yoklamayı arkadaşlarına idare
ettiriyor, uyumakta devam ediyor.
Mektepte hapis odasının açılış töreni Genç Şair vesilesiyle yapılmıştır. 5 - 6 karyolalı, yüksek
tavanlı, iki büyük pencereli nefis bir oda; kapısında bir delik ve bir süngülü nefer; hepsi o kadar...
Hapis odası değil bu, konforlu bir revir... Oku okuyabildiğin, yaz yazabildiğin kadar...
Evet, buraya ilk giren Genç Şair oldu. Peşinden de,
odanın sanatoryumluk keyfinden mi, Genç Şair'le sohbet zevkinden mi, nedir, birçokları suç işleyip
odaya dolmaya
başladılar.
Birgün, bilmem kaç hafta tatil izninden mahrum
Genç Şair, Mehmet Ağustos Beyin kumandanlık odasına çıkıp bazı gazetelerde görülecek işi
olduğu bahanesiyle, gece dönmek üzere müsaade kopardı ve doğru Babıâli... Cağaloğlu
yokuşundan inerken Peyami Safa ile karşılaştı:
- Hayrola, Peyami, neden böyle suratın karmakarışık...
- Annem ölüyor; koma halinde!..
- Ne diyorsun; peki ne arıyorsun Babıâli'de?..
- Gazeteye uğrayıp döneceğim!
- Beraber gidelim!
Galatada bir hana uğradılar... Genç Şair, akşama döneceğine söz verdiği kışlayı unutarak, arkadaşı
ve kendisiyle beraber askerlik yapan, hattâ mektebi bitirebilmesinde biricik âmil, bir avukatın
yazıhanesinde saklı sivillerini giydi ve fırladılar...
"Valide Sultan" diye andıkları ihtiyar hanım, "şa-ir-i mâderzad - anadan doğma şair" İsmail
Safa'nm (kolay
106
şiir söylediği için ismi böyle çıkmış) zevcesi ve romancı peyami Safa'nın annesi, yatağında...
Gözleri yumulu, es-jner teni elma çürüğü renginde, yanakları soluma gayretiyle lâstik şırınga gibi
boşalıp şişmekte, upuzun yatıyor, karyolanın altında, gözden kaçırmayı düşünmedikleri bir tas
içinde hastadan alınan pıhtılaşmış kan... Koridorda konuşuyorlar:
- Üremi koması... Kurtulması ihtimali zaif...
- Hangi doktorlara gösterdiniz?
- Birçoğuna... En namlılara... Hepsi aynı teşhiste, aynı âkibetin habercisi ve aynı tedavide... Ayağa
yakı ve sıcak bez ve kan alma... Başka bir yol gösteren yok...
- Kaç gündür bu böyle?..
- Üç gün..
- Ne kadar sürermiş?..
- Ölünceye kadar...
- Korkunç!..
- Her defa doktor gelişinde soracağım şeyleri unutuyorum. Bir Fransız doktorunu sağlık verdiler...
Birazdan gelecek... O gelmeden masamın başına geçeyim de hep kursağımda kalan suâlleri bir
kâğıt üzerinde toplaya-
yım.
Peyami Safa odasına çekildi, Genç Şair hastanın
yanma gitti.
Bu hanım, elma çürüğü yüzlü bu ihtiyar hanım, bütün temaslarında ve günlerce evine misafir
oluşlarında hepsi hepsi yarım saate sığacak kadar kısa lâflarına muhatap olabildiği müthiş bir sükût
ve katlanma timsali bu hanım, hiçbir sevgi ve alâka tavrı göstermemiş, bir şaire nasıl zevcelik ve
bir romancıya nasıl annelik yapabildiği belirsiz bu hanım, ölüm yatağında da sağlığında
olduğundan daha az yalçın değil... Evet, yalçın; adetâ vahşi denilebilecek bir sağlığın nihayet
ölümle hesaplaşma ânında bağladığı ünsiyetsizlik rengi... Bu dünyada ünsiyetsiz ve Öbür dünyanın
eşiğinde de aynı buzlu hal...
107
Genç Şair bunları düşünürken, birden, bir tıkırtı işitti. Baktı ve tüyleri diken diken oldu: Bir kedi,
karyolanın altına sokulmuş, çanak içinden hastanın pıhtılı kanını yalıyor!.. Kedi, yediği tekmenin
arkasından ağzı ve bıyıkları kan damlalariyle boncuklu, kapıya doğru koştu.
Peyami Safa, biraz sonra gelen Fransız doktoruna, elinde bir kâğıt, nota okurcasına suâllerini
yağdırıyor ve ânın dehşeti önünde tavrındaki gülünçlüğü görmüyor. Doktor kısa kesti:
- Bakan doktorlar, hem teşhis, hem de tedavilerinde doğru... Vaziyet ümitsiz... Aynı tedbirleri
yerine getiriniz ve bekleyiniz!..
Bu noktadaki "bekleyiniz!" emri müthiş!.. Neyi bekleyecekler; hastanın komadan uyanmasını mı,
yoksa dünya göziyle uyanılması muhal bir uykuya geçmesini, toprak şilteli beşiğe girmesini mi?
Hastanın nefes alma zoriyle inip çıkan, çukurlaşıp kabaran yanakları gittikçe yavaşlar ve oluk oluk
kan gelen bir yaraya sigara kâğıdı yapıştırırcasına alınan her tedbire sanki gülerken, bu, vahşeti
içinde dikkat çekici manzara Genç Şairi öyle büyüledi ki, görünmez bir el göğsüne dayanıp ona
"kaç, durma!" diye seslene dursun, başka bir el arkasına dayanıp "gidemezsin, bu cazibeden
kurtulamazsın, mıhlanacak ve burada kalacaksın!" emrini verdi. Ve Genç Şair, belki bir hafta, gazı
bitip de isler içinde yalınız fitili yanan ve bir türlü sönemeyen idare lâmbası hastanın evinde kaldı.
Bu arada, hastanın zehirli kanım içen kediyle, vahşi bekâr evinde ve şaşkın erkekler arasında
bakımsız hastaya imdat için gelen bir komşu kadına bağlı iki çarpıcı levha: Kedi, kan içtiğinden iki
gün sonra gözlerine birer beyaz perde inmiş, tekrar göründü ve "bakın, içtiğim kandan ne hale
geldim!" sözünü acı miyavlamalarla heceleyip, gizli bir köşede can vermek üzere bastı, gitti.
Komşu
108
kadın, ermeni dilberi de, hemen hemen gecelik kılığı içinde, her tarafı açık haliyle, hasta başında
kimsenin kendisiyle meşgul olmayacağından güya emin, fakat haline bakarsanız, felâket ânında
bastırılmaya çalışılan bir hissin büsbütün şahlanacağı kanunundan sanki haberli, her gidiş gelişinde
daha açık saçık, fedakâr fedakâr, dört döndü, dolaştı. Ve Genç Şair, en ciddi yerde gülme, en acıklı
manzara karşısında tükürme, en ulvî vecd noktasında sövme telkin eden canavar nefsin, ölü başında
şehvet telkin edici bu halinden dudaklarını ısırdı, durdu. Bu sırrı her şey olup bittikten, ölü
gömüldükten ve (bohem) hayatına tekrar dönüldükten sonra Peyami'ye açınca onun da aynı duygu
içinde, şeytanı kovmaya çalışmış olduğunu öğrendi:
- Sorma, Şair'im, sorma; ne karanlık ve tezatlı iklimleri var ruhumuzun!..
Mektebe döner dönmez hapis ve muhakeme... Alay Mahkemeleri kanunu o sene yürürlüğe girmiş
ve ilk tatbikatında (1) numaralı hedef olmak şerefi Genç Şair'e düşmüştür. Nasıl olacağı,
muhakeme usûlünün ne olduğu henüz tecrübeye konulmamış mahkemeyi, kanun metnine bakarak
kurdular... Binbaşı bir reis, sağında yüzbaşı bir âza, solunda da bir nefer, ikinci âza... Savcı
makamında da bir subay...
Muhakeme başladı; ve Genç Şair'i 15 yıldan 35 yıl ilerisine kadar binbir muhakemede dinlemeye
koşacak olan gönüldaşlarına karşılık yüzlerce gönüllü talebe takip etmeye can attı. Salon yırtılacak
hale geldi ve koridorlar taştı.
Genç Şair'in, sivil elbiselerini yazıhanesinde sakladığı avukat, ona sözlerini gayet aşağıdan almasını
ve fazla lügat paralamamasını tenbih ettiği halde, o dinlemedi; müdafaasını üst perdeden tutturdu
ve yakın arkadaşı bir kalem adamının annesi bir ölüm hastasının başında geçirdiği ruh hallerini
özür diye kabul ettirmeye çalıştı.
109
Bu esnada bir ses:
- Bana bir bardak su getir!
Bir de ne görsün: reisin solundaki âza nefer yerinden kalkmış, reis binbaşıya su getirmek üzere
kapıya koşuyor.
Güldü.
- Ne gülüyorsunuz?
- Aman efendim, yanınızdaki nefer şu anda basit bir er değil, kaza hakkı sahibi bir hâkimdir.
Ondan su getirmesi nasıl istenilebilir?
Müdafaanın acıklı bir noktasında da başka bir nâra:
-Yaşa!!!
Bu da kendinden geçen savcının haykırışı...
Çok şükür, edebiyattan anlamayan mahkeme, Genç Şair'in edebî özrünü kabul etmedi ve onu 3 ay
hapis cezasına çarptırdı.
Cin gibi bir tip olan mahut avukatla beraber, iki satırlık bir temyiz istidası vermek bahanesiyle
kumandanın odasına gittiler. Avukat mahkemece tutuklama kararı verilmediği için, daha fazla
devam edemeyecek olan disiplin hapsinin kaldırılmasını istedi, kabul ettirdi ve ilâve etti:
- Kararı temyiz ediyoruz. Fakat unuttuğumuz bir nokta olup olmadığını görmek için dosyayı bir
kerecik gözden geçirmemiz lâzım...
- Peki, geçin şu masanın başına da okuyun! Avukat dosyayı okurken bir yerde durdu. Eliyle o
satırı bir baştan öbür başa sıvazladı ve bir kelimesinden yukarıya doğru kurşun kalemle bir çıkıntı
yaptı.
- Nedir o yaptığın?
- Sonra anlarsın! Şimdi sus!
Ve dosya Askerî Temyiz'e gitti ve en kısa zamanda hüküm bozalarak dosya iade edildi. Genç Şair
kurtulmuştu.
110
Avukata soruyor:
- Askerî Temyiz'e bu ne çabuk gidiş ve oradan ne abuk dönüş!.. Kimin marifeti bu?..
- Benim!..
- Ya mahkûmiyet kararını bozma sebebi?..
- O da kurşun kalemle çıkıntı yaptığım noktaya bir "kelime ilâvesi yüzünden...
- Neymiş o kelime?.. Kim ilâve etmiş onu...
- Reisten rica ettim. Kelimeyi ilâve etti ve altını imzaladı.
- Kelimeyi öğreneyim!
- Öğrenmesen de olur. Zaten öğrensen de bir şey anlayamazsın... Reis Bey de bir şey anlayabilmiş
değil... Onu yalnız Temyiz anladı ve hükmü bozdu.
Bu yaman avukatlık dehâsı Genç Şair'i kurtarmışken bir de Cumhuriyetin 10'uncu yıl affı geldi ve
ileridekilerin öncüsü olarak Genç Şair'i yoklayan bu ilk hapis böylece savuşturulmuş oldu.
Şimdi Genç Şair, ayağında, İngiltere'den gelme bir çift çizme, yakasında boz renkli sınıf alâmeti ve
bir sırma çizgi, İstanbul'da Ortaköy sırtlarında subaylığını yapmaktadır.
ªİªLİDEKİ SALON
GENÇ ªAİR Beylerbeyinde, annesi ve dayısının yanında... Sabahları erkencecik kalkar, her defa
pek beğenerek eline aldığı, koncunun içinde "Dngiltere Krallık Çizmecisi" yazılı çizmelerim
ayağına geçirir, saçlarını ihtimamla tarar, rıhtıma çıkar, orada abone olduğu sandala atlar ve
Ortaköy... Orada da, sahile 40 - 50 adım mesafede, sırtlara tırmanan yolun başında, doru Macar atı
beklemektedir. Ve yanında seyisi... Atına fatihvâri atlar, evle-
111
rin pencerelerinden kendisini seyredenler bulunup bulunmadığına dikkât etmeyi ihmâl etmez, paket
taşları bitip toprak yol başlayınca da kısa dörtnalla kışlaya doğru kanat açar. Denilebilir ki, işin
içinde at olmasaydı subaylık devresinden de sıkılacak ve hizmetine devam edemiye-cekti. Öbür
subaylar, talim ve tatbikattan dönüp, yorgun ve bezgin, atlarını seyislerine teslim ederken, o, attan
inmeye kıyamaz, bir süre birliğin manej sahasında dolanır ve onun bu halini gören meslekten
subaylar "bu ne biçim potas?" gibilerden bakışırlar.
Akşamları ise, ekseriyetle yolu başka... At üstünde, ardında seyisi, o devirde bomboş araziden
geçer, seyrek villâlarla benekli Mecidey Köyünden kıvrılır, Şişli meydanına çıkar. O zaman mevcut
olmayan, camiin sağında, içerlek bir apartmanın önünde durur, attan atlar ve seyise emir verir:
- Gidebilirsin!
Kendisininki gibi iri atlı seyis, yedeğinde subayının atı, şanlı şanlı kışlanın yolunu tutarken, Genç
Şair, apartmanın beşinci kat pencerelerine bakmaktadır. Bu pencerede onu gözleyen, bir (Anna
Karenina) değil, yalnız boynuzlan ve kuyruğu eksik, frenklerin şeytan tasviri bir genç... Âbidin
Dino... Ev, ortanca ağabeyine ait... Büyük ağabeyi Arif Dino da beraber...
Bu apartman dairesi o zamanlar Babıâli sivrilmiş-lerinin fikir ve edebiyat mahfelidir; ve "esafil-i
şark"ın kolay kolay sokulamayacağı bir (sosyete) çerçevesi sanki... Başlıca gelip gidenleri,
Hariciyeci Sedat Zeki Örs, Eşref Şefik, Peyami Safa, Fikret Âdil, Burhan Toprak, sefaret mensubu
birtakım ecnebiler ve Avrupalılardan ziyade Avrupacılık gayretinde modern hanımefendiler...
Ev sahibi ortanca ağabey Ahmed Dino, acem minyatürlerine benzeyen kırışıksız ve ince yüzüyle,
voltajı daima sabit ve ipek üstüne işlemeli bir abajur gibi hep
112
gülümseme halindedir ve hoş-beş etmek, en cömert tarafından misafirperverlik göstermekten başka
bir derdi veya fikir sıkıntısı, herhangi bir dâvayı savunma gayreti yoktur. Küçük kardeşi Âbidin
Dino ile büyüğü Arif Dino apayrı tipler... Ya eşi?..
Eşi Nermin Dino Hanımefendi tam bir (Madam Rekamye)... Hani şu, (Luvr) müzesinde, Ressam
(Da-vid)e ait şezlong üzerine uzanmış bir kadını gösteren meşhur tablo var ya; salonu, edebiyat
halkası, (esprileriyle ün yapmış kadın; işte o!.. Nermin Dino Hanımefen-ii, Genç Şairin tanıdığı
sanat alâkası ve salonunu edebiyatçılara açık tutuşu bakımından üç (Madam Rekamye) >enzerinden
ilkidir. İkincisi Lüsyen lAbdülhak Hamid, içüncüsü de (Nokta Nokta) hanımefendi...
Nermin Dino daima bir şezlong üzerindedir. Ço-ukluğundan beri çektiği, halk dilinde "ince
hastalık", yani verem, aşağı yukarı durdurulmuşken onun, hesaplı bir zerafetle şezlonga uzanmış
vaziyette misafir kabul etmesi için sanki bahanedir ve bu vaziyette (Madam Rekamye) vâri uzatılan
eli öpmek gelenlerce mecburî gibi bir şey...
İçlerinde meraka değer tek tip, Âbidin Dino'nun, aynı familyadan çocuk düşürmüş bir kadın
hakkında (espri)si:
- Çocuğun elleri çok güzelmiş!..
Âbidin bu alaylı (espri)yi savurmuştur ama, narin parmaklı ince ve uzun ellerinin güzelliğinden pek
emindir ve böyle bir dikkâte sahip değilmiş gibi görünerek hep ellerini konuşturur. Zaten yaptığı
(desen)leri bir nevi el ve parmak senfonisi saymak yerinde olur. Yahudi filozof (Froyd)ün
(libido)su ve her ukdeyi insan uzviyetinde bel-libaşlı bir noktaya bağlayışı, Âbidin'in resimlerine
bakarsanız parmakta tecelli eder. Parmak... Esrarlı uzuv... Kalbin iradesine göre, iyi ve kötü her
şeyin yapıcılık memuriyeti onda... Sadakayı veren o, parayı çalan o, Allah is-
113
mini yazan o, kumar kâğıtlarını dizen o; okşayan, tokatlayan, diken, söken, cerrah, cellât, yol
gösterici, yön kaybettirici, o, o...
Parmak, temas hassemizin, temas idrakimizin başlıca uzuvlarından biri olduğuna göre, bakın, Genç
Şair, bu noktada güzel elli Âbidin Dino'da nasıl bir sahneye şahit oldu. Öyle bir sahne ki, Batılı
muharrirlerin kâbus ve ihtilâç dehâsına sahip hiçbir örneğinde bu kadar yakıcı bir hayâle
rastlanamaz:
Âbidin Dino da, (Bodler)in "Sun'î Cennet" adını verdiği cehennem yemişlerinden birine tutkundur:
Esrar... "Aşmalı Mescit" kadrosundaki (bohem)lerin "Beyzâ Hanım" tutkunluklarına karşılık,
esrar... Esrara argosiyle "mal" ismini verir ve cebindeki olanca malını birkaç dirhem esrara feda
etmekten geri kalmaz.
Bir gün, Şişli'deki evde, salona bitişik küçük bir o-dadaki sedir üzerine uzanmış, göz kapakları yarı
açık, yarı baygın, yatıyor. Karşısında da bir tabureye ilişmiş, onu hayretle seyreden Genç Şair.
Odada kesif bir sigara dumanı ve keskin bir esrar kokusu...
A!.. Âbidin, sağ elinin baş parmağiyle şehadet parmağını birbiri üzerinde kaydırmakta, sanki bir
şeyi uğuş-turmakta, yuğurmakta... A!.. Parmaklarının arasında, minicik, düğmeye benzer, beyaz bir
şey... Bu şeyi ha bire uğuşturuyor, sanki öğütüyor.
- Âbidin?
- Efendim!
- Nedir o, parmaklarının arasındaki?
- Yasemin yaprağı...
- Ne yapıyorsun onunla?..
- Gerdeğe giriyorum! -O da nesi?..
- Hiç bir kadın cildi bu çiçeğinki kadar duygulu ve dokunaklı olamaz.
- Anlayamıyorum! 114
- Nazik mi nazik, nermin mi nermin; bir o kadar da çekici, yutucu, bayıltıcı... İki parmak arasında
bütün usaresini salıveriyor, eriyor bitiyor.
Genç Şair, Âbidin Dino'nun, gözleri tavanda, kendi kendisine hitap eder gibi mırıldandığı bu
lâflardan dehşete düşmüş:
- Sen diyor, adetâ bir çiçekle visale ermiş haldesin!
- Ne visali?.. Hangi kadın gerçekleştirebilir bu visali?..
- Esrar mı atıyor seni bu cinnet dünyasına?..
- Ne oluyorsa oluyor; ben bu gizli dünyada bulduğumu hiçbir şeyde bulamıyorum!
- Temasın sırrı, temas idrakinin dehâsı, öyle mi bulduğun?..
- Öyle, izahçı şair, kuzum izaha girişme, izaha kal-Ikısayım deme!
^^- Ayol; izahtan başka ne derdimiz, ne işimiz var
?ki?..
^H- Gel, bir iki nefes çek de gör, izahı olmayan iş
HPneymiş?
p- Yapamam, cesaretim yok!.. Anladığıma göre es-
rar, hayâl tutuşturucu bir nesne... Zaten bendeki azgın hayâl içimi aleve boğarken bir de esrar
çekecek olursam çıldırmaktan korkarım.
Âbidin doğruluyor, Genç Şair devam ediyor: - Siz, (burjuva)ların muvazeneli dünyasiyle
yetinmeyen, kendisine yeni bir dünya arayan tipler, hakikatte ne sahtekâr yaratılışlarsınız, bir
bilseniz!.. Selim yoldan değil de, bataklıktan dünyayı aşma gayreti, ölü ruhunuzu sun'î vasıtalarla
şahlandırma yeltenişi bu... Benim böyle vasıtalara ihtiyacım yok... Yumruğumu sıkınca ben, bu
dünyanın, gözün gördüğü, kulağın işittiği, damağın tattığı, burunun kokladığı, parmağın dokunduğu
şeylerin ötesinde bir arayıcılığa geçebiliyorum. Mısır Çarşısında ot aramaya muhtaç değilim...
15
- Güzel tirad... Ya seni kumarın nedir? Onu nasıl
izah edersin?..
- Demek iş yine izaha geldi. Benim kumarım, senin esrarla davet ettiğin cinnet dünyasından
kaçmak için... Tam tersi... Ben cinnetten kaçıyorum, sen cinnete
gidiyorsun...
Âbidin Dino'nun gözleri açılıyor. Hislerini (Romantik) ve (dramatik) edalarla dışarıya vurmayı
teslim bayrağı çekmekten daha aşağılık bir hareket sayan, her şeyi alaya alan, içindeki mahrem
dehşeti alayla bastıracağını sanan, bu elleri güzel, yüzü çirkin delikanlı, ilk defa, gözleri fal taşı gibi
açık, ruhundan bir ses koparabildi:
- Benim çıldırmaktan korkum, seninkinden çok
fazla...
- Bunun için mi esrar içiyorsun?
- Uçurumların nasıl çektiğini bilmez misin?
- Nasıl bilmem!.. İzah edeyim mi?
- Etme!
O zaman 20 yaşlarında bir genç, Âbidin Dino, kendisinden 7-8 yaş büyük Genç Şairin en yakın
dostudur. Önce Ahmed Kutsi, peşinden Peyami Safa, Burhan Toprak, derken Fikret Âdil ve Âbidin
Dino... Tamamiyle (estetik) planda, etraflarını saran adilikler ve çirkinliklere, gülünçlükler ve
kofluklara karşı tam iştirak belirtici, fakat bağlanılacak ulvîlik ve güzellik kutbundan mahrum biı
dostluk...
Âbidin Dino her şeyin (anti tez) tarafındandır. Hiçbir (tez)e yanaşmaz; âdeta yanlış bağlanmaktan
ve donup kalmaktan korkar. Daha doğrusu inanmaktan ürker. Hiçbir dâvaya, mukabil dâva ile karşı
çıkmaz, onu kendi içinde, kendi çürüklüğü âleminde ve tamamen hib plânında çökertmeye bakar.
Bu ruh haletinin verdiği insiyakla da hiçbir isteğe zıt tavır takınmaz, mübalâğalı bir | uysallık
gösterir, nereye çekseniz gider ve ne derseniz ya- t par. Elverir ki, o iş (estetik) ölçüsüyle hoşuna
gitsin...
116
Birkaç yıl sonra bir Moskova seyahati dönüşü hayvan derileri gibi mühürlenecek, ruhunun duman
saçan kaynar suları donacak, betonlaşacak ve işi komünizmada bitirecek olan Âbidin Dino, işte,
delikanlılığında ve sâf sanat çığırında bu tip... Çizdiği resimlerde eşyanın ruh iskeletine kadar
sızmaya çabalayan ve dış biçimler içinde iç şekiller arayan yanık kafa, kavruk istidat!..
Dino'ların apartman dairesinde salon kısmı, nazik ev sahibi Ahmed Dino'nun ikram ettiği çay ve
pastalar etrafında ağır siyasî, içtimaî ve edebî meselelerle dolup taşmaktadır. Eski Tophane Müdürü
Zeki paşanın oğlu, Hariciyeci Sedat^Zeki Örs, ortaya bir takım tarih nazariyeleri atmakta, bazı
büyük hadiseleri beklenmedik sebeplere iliştirmekte ve "iyi" bir tarafta dursun, "kötü"yü
belirtmekte şaşırtıcı bir hüner göstermektedir. Burhan Ümid'e (Toprak), başlarda işaret ettiğimiz
"Burhan Nevmid" adını yakıştıran Sedat Zeki, sanki ispat yerine geçen kafiye mantığı içinde
insanları ve hadiseleri yaftalamaya bayılır:
"Harab-ı Umumî"... Bu, Harb-ı Umumî denilen Birinci Dünya Savaşına verdiği isimdir.
Bazı Babıâli kodamanlarının uğrağı, Galatasara-ymdaki (Degüstasyon - tad alma) lokantasına,
tiksintiden kinaye (degutasyon) der.
Peyami Safa, onca Seyamî Pefa'dır...
Ankara mı? En kara!..
DONDURULMUŞ ÂN
GENÇ ªAİR, sırtında subay üniforması, sandalla Ortaköy'e geçerken karşısındaki 75'lik Rum
sandalcıya bakıyor. Bu adam 93 Türk - Rus (1877) seferinde Yeşilköy'de potin boyacılığı eder ve
Rus zabitlerinin çizmelerini boyarmış... O güne nispetle 56 yıl önceki hadise...
117
Çok az konuşan ve geçmişin bereket ve ucuzluğundan bahseden sandalcı:
- O da bir zamandı, diyor; bir varmış, bir yokmuş!..
Korkunç cümle: Bir varmış, bir yokmuş!..
Genç Şair, denize ve dalgacıkların çırpıntısına bakıyor: Bir varmış, bir yokmuş!..
Kendisi henüz 30'una varmış değildir. Öylesine gençtir ki, geçmek, bitmek, pörsümek, tükenmek
diye bir şey kabul edemez. Fakat her şeyin sıhhat idrakini gençlikte bildiği için, en sıhhatli ve
kudretli zaman düşüncesini de gençlik şartları içinde buluyor ve düşünüyor; ölümü ve zamanı
düşünüyor.
- Zamanı nasıl durdurabilirim?
Bunu düşünüyor, muhale çare düşünüyor.
Onca, idrak ıstırap, ıstırap ise idraktir. Bu da ancak genç adama mahsus bir (fakülte)... Pelteleşmiş
ihtiyar ne duyabilir, ne düşünebilir ki?.. Pelteleşmenin, ihtiyarlamanın da ıstırabı gençte...
- Zamanı nasıl durdurabilirim?..
Ve gözlerini dikiyor, bir silinip, bir çizgileşen dalgacıklara... Şu ânı ciğerine mıhlayabilse yeter...
ݺte Rum sandalcının traşı uzamış bembeyaz kelle suratı ve fersiz gözleri; işte Ortaköy Camii,
"Şirket-i Hayriye" vapurunun savrulan dumanı ve zıp zıp silinip kabarıveren dalgacıklar!.. Bunları
bir (tuval) üzerinde sabitleştirircesine tek ân içinde dondurabilir mi?.. Dondurduğunu, bir daha
unutulmamak üzere beynine kazıdığını farzet!.. Zaman durmuş mu olur?.. O dondurulmuş ân, eski
yıllardan kalma bir duvar lekesi halinde, geçip gitmiş ve yenisi gelmiş bir teahhüt mühründen gayrı
ne belirtir? Korkunç teah-hüt: Zaman durmadan akacak ve her şey geçecektir!
Genç Şair, Âbidin Dino'nun, izaha tahammülü olmayan, zaman ve mekân üstüne tırmandırıcı sun'î
laboratuarını hatırladı ve kendisi de tabiî bu laboratuarın
118
potasında erimemek için silkindi, üstündeki marazî vehim ve hayâl sineklerinin kara bulutunu
dağıttı, hem Ortaköy, hem de dünya toprağına ayak bastı. Ama o dondurulmuş ânı da hiç unutmadı.
Bir iki yıl sonra, onun ancak ucunu tutabildiği bu zaman çizgisi üzerinden hangi cehennem ateşine
kadar uzanacağını göreceğiz.
Akşam yine Dino'larda... Bu defa Arif Dino'nun odasında...
Bu oda apartmanın hizmetçi hücresi gibi Dir yer... Avluya bakan kör bir pencere ve yerde iki kişilik
bir şilte, bir yer yatağı... Şiltenin iki yanında bir sürü resim malzemesi ve kitaplar... Boyu iki
metreye yakın ve gövdesi asırlık çınarları kıskandıracak kadar kalın Arif Dino, hep bu şiltenin
üstünde, onu bir kedi yavrusuna bile yer bırakmayacak şekilde kaplayarak, beyaz kâğıtlara incecik
çizgiler çekmekle meşguldür.
Küçük kardeşi Âbidin Dino gibi, seri malı dışında, eşyanın nabzını arayan bir ressamdır Arif Dino
ve biricik sanat derdi de ince, kılı kırk yarıcı incecik çizgi... Bilmem nerede yetişen bilmem ne
bitkisinin dikeninden, bilmem ne kuşunun tüyünden kalemler yontmaya ve fırçalar yapmaya bayılır
ve minyatür sanatının dehâsı peşinde âletler keşfetmeye çalışır.
Şairdir de...
Küçük kardeşiyle bareber (Rembo) âşıkı olan Arif Dino, mantıklı ve nizamlı şiirden bir şey
anlamaz.
Şiir ölçüsü şöyledir:
"- Mantıki süreksizlik ve hissî zincirleme."
Fransızcayı Türkçeden daha iyi bildiği için de bu |)rmülü:
"- Discontinuıte logique, suite sensitive..."
Şeklinde kalıplaştırır.
Ve döktürür:
" Geceler vapurla dönmez;
"Ey telli pullu gelinler..."
119
uygun.
Yahut:
"Döner kebap dönmez olsun..."
Şiirlerinin çoğu Fransızcadır ve tam da formülüne
t...
Âbidin'le aralarında müthiş farklar:
Biri vücutça incecik, öbürü kapkalın...
Biri her formülden nefret eden, öbürü formül arayan.
Biri her şeye gülüveren, öbürü en basit hissi tecelli karşısında göz yaşını tutamayan...
Biri içinden pazarlııklı ve perdeleri çekik, öbürü kâğıt bir fener gibi besbelli ve duvarları şeffaf...
Arif Dino o kadar hissidir ki, Peyami Safa ile arası açılan Genç Şairi birbirleriyle kucaklaşmaya
davet etmiş, manzarayı görünce de ağlamaya başlamıştır.
Eski eşyaya, sanat eserlerine, hatlara, yazma kitaplarda kullanılan kâğıtlara, tezhip renklerine,
çinilerdeki tonlara tutkun ve bunların meydana geliş tekniğinde bilgili... Meselâ Burhan Toprak'ın
derlediği "Yunus Emre"yi "şekeri kâğıt" dedikleri bir kâğıda bastırmak için yapmadığını
bırakmamıştır. İleride, Mareşal Fevzi çakmak'ın zevcesi hanımefendinin, damadı Burhan Toprak
hakkında ve bu mevzuda yapacağı müthiş bir (espri) vardır. Edebiyatla, sanatla, fikirle, ilimle en
küçük alâkası olmayan bu asker karısı hanımefendi, eser çıkınca demiş ki:
"- Yâhû, herkes bizim damadın (Yunus Emre) diye bir eserinden bahsediyor. Meğer Yunus Emre'yi
ona Necip Fazıl aşılamış, tefsirini Kilisli Rıfat yapmış, kâğıdını Arif Dino tavsiye etmiş... Meğer...
Meğerse şiirlerin sahibi de Yunus Emre'ymiş!.. Ya ne kalıyor bizim damada bu eserden?.."
Bu bon anlayış ve anlatıştaki hakikat payı Burhan Toprak'ı çılgına çevirecektir.
120
Arif Dino, sol elinde kallâvi kahve fincanı ve sağ inde uzun, yasemin çubuk, tatlı tarafından
konuşmayı ok sever, hususiyle dedesi, Mesnevi şerhedicisi Âbidin Pa«aya ait bildiklerini
anlatmaktan zevk duyar:
- Uzun kış geceleri ocağm karşısında yere diz çöker, Kıbleye döner ve sabaha kadar zikredermiş...
Yanakları körük gibi çukurlaşıp kabarırmış...
Bir gün Genç Şair ona diyecektir ki:
- Allaha inanmayanlara ben ne yapardım, bilir misin, kudretim olsaydı?..
- Ne yapardın?.".
- Her şehrin kenarında büyük birer tımarhane yaptırır ve hepsini birden oraya tıktırırdım.
- Ya vicdan hürriyeti?
- Vicdanın yaratıcısından kendisine zıt vicdan hürriyeti istemek delilik değil de nedir?
- Ama sen inandıktan sonra tertipliyorsun bu mantık ölçüsünü...
- Sen inanmıyor musun?
Arif Dino göğüs geçirerek cevap verecektir.
"- İnanmıyorum! Bir kere inansaydım bir daha kaldıramazdım başımı secdeden..."
Allaha inandıklarını söyledikleri halde onun kanunlarına karşı inkâr tavrı takınanlar, eğer
inansalardı, o kanunlara sımsıkı bağlanacak olduklarım bildirenlere, yani inanabilmek şartiyle bu
kanunları hak bilecek olanlara nispet, ne kapatılmaz bir tezat içindedirler...
Genç Şair, Arif Dino'yu ölüm yolundan kuşatmak isteyince de şu cevabı alacaktır:
- Öleceksin!.. Ölünce nereye gidecek ve ne olacaksın?.. Hiç düşündün mü?..
Arif Dino:
- içinde yokluk ve boşluk acısı da olmayan bir yokluk ve boşluğa gideceğim!
121
Tarzında, maddecilerin hazırlop formüllerine rıza ve tenezzül göstermeyecek kadar kafaca
haysiyetlidir. O halde ne cevap versin? Allaha inanmadan beka âlemine inandığını mı iddia etsin?
Diyecektir ki:
- Ben ölmeyeceğim; kim ne derse desin ve bu âna değin ne olmuş olursa olsun, ben ölmeyeceğim!
Ve kapana düştüğünün farkında olmadığı bu noktada, saçmaların en saçmasına sığınarak, 2 metreye
yakın boyu ve iri bir çınar heybetinde cüssesiyle, kendisine dünyada kazık kakacağı vehmini
yutturacak, tesellisini onda bulacak ve gerisini kurcalamıyacaktır.
Ne tuhaftır; Allahın "zalûm ve cehûl" dediği şu insanoğlu; ve hususiyle birazcık düşünür gibi
olanlar... Hele, "Babıâli esâfil-i şark" kütüğünün kayıtlıları...
Arif Dino, Genç Şair'e, yarı şaka, yarı ciddî, göz-bağcı, hokkabaz, hilekâr mânasına (farsör) sıfatını
yakıştırmış, onu bu sıfatla lâkaplandırmıştır. Genç Şair'in bütün fikirleri, edaları, (dramatik) tonları,
beklenmedik ve görülmedik sürpriz davranışları, kendisince birer (fars), oyun, numaradır. O
hakikatte topyekûn dünya, her şeyi alaya alan ve pinti (burjuva)ların çenelerini düşürmeyi gaye
edinen aşırı zekâda bir perendecidir ve gerçeklik, samimilik, içtenlikle alâkalı değildir.
- Sen beni teneşirde, sapsarı ve upuzun yatıyor görsen de yine numara yaptığıma hükmedersin!..
Bana ne kadar kudret bağışladığının, beni ne kadar büyüttüğünün farkında mısın?..
- Sen kendinde, benim sende gördüğümden daha fazla kuvvet hayâl ediyorsun; (farsör)lüğün de
buradan geliyor.
- Susuyorum; ben kendimi yiyen bir adam olduğum için bu anlayışında bir hak payı görüyorum!
Biliyor musun ki, kimse beni kendi kendimi zemmettiğim kadar yeremez. Kimse de...
122
- Ben devam edeyim: seni, kendi kendini medhe-dilmeye lâyık gördüğü kadar övemez!
- Doğrudur!
- Sen muhteşem bir iddiacısın! Hangi dâvada, meselede, işde olursa olsun!.. İsterse basit bir madde
üstünlüğünde... Meselâ ben 2 metreye yakın boyum ve 130 kilo ağırlığımla sana güreş teklif etsem
sen onda da üstün geleceğini iddia edersin!
- Bu da doğru!.. Al sana bir teklif... Ben bugün saatlerce at sırtından inmedim, bir hayli de
yürüdüm, yoruldum. Ben çizmeliyim, sense cin ayakkabısı gibi incecik bir Arnavut çarığı
giymektesin... Bu nispetsiz şartlara rağmen, haydi, seninle Şişli'den yaya yola çıkalım, Taksim,
Galatasaray, Şişhane, Unkapanı Köprüsü, Aksaray, Topkapı üzerinden Bakırköyü'ne, İncirlik'teki
Mustafa Şekib'in köşküne kadar yürüyelim!.. Var mısın?
Arif Dino, gecenin saat 11 'inde söylenen ve en aşağı 5 - 6 saat yürümeyi gerektiren çılgınca bir
maceraya ait bu söze cevap vermedi; bir zıplayışta yatağından doğruldu, ceketini sırtına attı, cin
ayakkabılarını giydi ve haykırdı:
- Haydi bakalım, düş önüme, hiçbir yerde durmak, dinlenmek, birşeyler yemek, içmek yok!.. Yürü
bakalım, oraya ölün mü varır, dirin mi?..
Sabahın ilk saatlerinde Mustafa Şekib'i evinin terasında çay içerken buldular.
Mustafa Sekip bu iki amansız ziyaretçiye ancak sanatkârlardan beklenecek bir garabet nazariyle
bakarken Arif Dino da aç bir boğa gibi kahvaltıya saldıra dursun... Genç Şair içeri odaya kadar zor
- belâ sürünüp kendisini çizmeleriyle beraber sedire atmıştır.
Ancak bu kadar yorulmalıdır ki, dondurulmuş ân ifadesiyle zaman vehmini unutabilsin; muharebe
meydanına benzeyen kafasını karanlığa boğabilsin...
123
ZÜPPELER ÇERÇEVESD
BEYOİLU'NDA, Tünel'e doğru giderken sağ taraftaki meşhur pastahane, Babıâli kibarlariyle
sosyete siv-rilmişlerinin bitişme noktasıdır. Duvarlarında okuma kitaplarındaki manzara
resimlerine benzer, herbirinin altında fransızca, ilkbahar, yaz, sonbahar, kış diye yazılı, dört
mevsimi gösteren mozaik tablolarla süslü bu (lokal)i züppeler çerçevesi diye isimlendirmek yerinde
olur. Galatasaray, Osmanlı Bankası, Düyun-u Umumiye ve Reji müesseseleriyle başlayan Fransız
kültürü tesirinin muaşeret ocağı gibi bir yer... İnce belli acem kadehi yerine kulplu zarflar içinde
kocaman bardaklarla gelen çayı, özenilmiş ve elvan elvan renklendirilmiş pasta ve şekerlemeleri,
seyrek masalarında daima tektük, kibar edalı tipleriyle tam da teşhisimize uygun... Şu masada, eski
sadrazamlardan bilme ne paşanın torunu, bıyıklarının ve kılığının stili bakımından sinema artisti
(Adolf Menju) diye anılan mirasyedi züppe... Bu masada, eski "sefir-i kebîr"lerden, kırbıyıklı, titrek
elleriyle fransızca bir gazeteyi kavramış, edası sinirli ve küskün, geldiği yönden habersiz,
sürüldüğü istikametten de ümitsiz, İstanbul beyefendisi... Biraz ileride, musiki kültürü (Puçini) ve
(Verdi), edebiyat anlayışı da (Viktor Hügo) ve (Alfred do Müse) ile sınırlı, isminin sonunda (Dö
Leon), (Dö Levi) gibi özenti bir asalet eki bulunan yahudi asıllı tatlısu frengi madam... Bu hava
içinde tam iklimini bulmuş olmak edasını, takma bir pişkinlik ve sahte bir tabiîlikle ifade
gayretinde, "Jak, Jü-lide, Pervin, Perran" soyundan "Edebiyat-ı Cedide" isimli gelinlik kız vesaire...
Adı da fransızca bu (lokal)in Babıâli kibarları arasında, başlıca müdavimleri, Abdülhak Şinasi ile
Süleyman Nazif, ismail Habip, Mithat Cemal, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi, İzzet Melih,
filân, falan... Yah-
124
ya Kemâl ile Ahmed Haşim'in de, ayrı masalarda oturmak şartiyle uğradıkları olur. Fakat duvardaki
mozaikler gibi en sabit eşyası Abdülhak Şinasi (Hisar)... O, hususî bir reçete tertibi içinde
yaptırdığı veya yapılmış sandığı çayını yalınız burada içer, başka bir yerde ne bir çay içer, ne de
ağzına bir şey alır.
Bu halin korkunç bir sebebi vardır: Abdülhak Şinasi (mikrobofob)dur; yani mikrop korkusu
hastalığı... Öylesine ki, Birinci Dünya Savaşında, yarı körler, topallar ve kolsuzlar bile askere
alınırken, Abdülhak Şinasi, cinnet derecesine vardırdığı bu hastalığı yüzünden kurtulmayı bilmiştir.
Yemeğini, bazı hususî ve huyunu bilen lokantalar müstesna, umumiyetle evinde yer, ekmekleri
kızartılmış ve operatör pensiyle tutulmuş olarak önüne gelir, çatal-kaşığı ise kaynar su
banyosundan sonra buğulu buğulu tabağına bitiştirilir. Kadınların elleri öpülmez, fakat sıkmakla da
kalmaz, öpüldüğü mânasına alın hizasına kadar çıkarılır.
Bu hal, temizlik tedbirinde mübalâğacı bir adamın titizliğini değil, vehmin illete dönmüş felâketini
göstermekte ve her işde, itidal emredici hikmeti taşırarak, sıhhatli bir adamın korkusuzca yerine
getirebileceği madde nazlarından, şeytanî bir dürtüşle mahrumluğa kadar gidildiğini
resmetmektedir. Nitekim Güzel Sanatlar Akademisi Müdürü Ressam Namık İsmail, bir gün onun
yanında bir bardak limonata içti diye kendisiyle selâmı ve sabahı kestiği ve günlerce konuşmadığı
dillere destan...
Halbuki, ileride göreceğiniz gibi bu adam bizzat pis ve o kadar korktuğu mikrobun bizzat kendisi...
Onun bu halini yakından bilenler, manzarasını ko-|ik üstü komik bulurlar ve hakkında (espri)ler
savurur-
ݺte bir tanesi:
Abdülhak Şinasi mahut pastahanede Süleyman Na-
125
zif ile karşı karşıya... Garsondan bir çay istiyor. Süleyman Nazif garsonu durduruyor:
- Dur oğlum, suyu çaydanlığa koymadan bir temiz
yıkasınlar!...
Aynı hastanın, bütün bu marazı hallerine denk bir de alabildiğine gülünç nezaket merakı...
Münekkit geçinmesine rağmen arada bir şiir de kırpıştırırken sevgilisine hep "siz!" diye hitap eder.
Meselâ gökten renk mi yağıyor; sorar:
" Size midir, bana mı?"
Siz kelimesinin ihtiram yeriyle, saygı üstü bir sevgi edasının mutlaka gerektireceği "sen!"
hitabındaki yer
farkını anlayamaz.
Birgün Paris'in (Sen) nehrinden bahsedilirken bu kelimeyi değiştirememiş olan kahramanımıza
Süleyman
Nazif şöyle demiş:
- Ona (Sen) nehri değil, (Siz) nehri derler! Kendisi de (espri) yapmaya meraklıdır. Bir gün mahut
züppeler çerçevesinde oturuyorlar... Şairleri konuşuyorlar... Kim kimin fevkinde (üstünde), kim
kimin tahtında (altında)?.. Meselâ Baki Nefi'nin fevkinde, Hâmid, Namık Kemâl'in, şu bunun, bu
şunun fevkinde... Biri sormuş:
-Ya Faruk Nafiz? - O, tahammülün fevkinde... Ve her (espri) patlatışmda olduğu gibi, tombul
yanaklarını şişirerek başlamış kesik kesik kahkaha atmaya... Bir gün yine o yerde, hayli kalabalık,
oturuyorlar... Genç Şair, Abdülhak Şinasi, İsmail Habip, Yahya Kemâl, Peyami Safa ve Fikret
Âdil...
Genç Şair İsmail Habib'e doğru, konuşuyor: - Edebiyatımızın münhal mareşallik makamı, ciddi ve
bir temele dayalı münekkitliktir. Gelişlerin ve oluşların en sahtesi, köksüzü olan Tanzimattan
bugüne, çeyrek
münekkit diyebileceğimiz tek adam bile yetişemedi. Muvazene çığırımız olan Divan Edebiyatı
devrinde her şair, ayrıca bellibaşlı ölçülere bağlı bir cemiyetin irfan sahibi ileri gelenleri birer
hakikî münekkitliler. Ölçüler o tüürlü yerleşmişti ki, faladan münekkit diye bir şeye ihtiyaç yoktu.
Fakat Avrupai mânada bir oluş gayretinin muvazene devrinde bile lâzım, hele yeni bir oluş içinde
mutlaka şart, kıymet hükmü temsilcisi münekkit, bizde bir türlü peydahlanamamıştır. İsmail Habip
Beyin "Teceddüt Edebiyatı Tarihi", bazı alaylılara karşı bir mektep - medrese kokusunu verecek ilk
kıpırdanış mahiyetinde olsa bile dâvanın çapını doldurmaktan uzaktır. Orada bana verdiği mevkie
teşekkür ederim. Fakat eserde, asırlık ruhî, içtimaî bunalımlar içinde edebiyatımızı ve kendimi bir
ana mihrakta billûrlaştırılmış görmediğimi gizleyemem. Bize Alman edebiyatının tam oluş
devresindeki (Les-sing), filozof estetikçi İngiliz (Raskin), Fransız tefekkür adamı (Emil Fage) gibi
bir zuhur ancak temel atabilir. Halbuki her gün bu zuhur ihtimalinden, istidadından yoksun bırakıcı
şartlara doğru itilmekteyiz. O ne o, bir Nurul-lah Atâ Bey çıkar, sadece, medih vasıflarını "iyi,
güzel, derin, parlak, kıyak, yaman" şeklinde donanma fenerleri gibi övdüğünün kafasına asar,
"niçin?"den, "neden?"den, "nasıl?"dan habersiz bir his mayonezidir çalkalar, sonra da adı
münekkide çıkar; olamaz böyle şey, azizim! Biri atıldı:
- İyi ama, o yalınız seni övüp duruyor!
- İyi ya, demek ben hissime mağlûp olup onu değerlendirmekten kaçınacak kadar hak adına
davranmayı
biliyorum.
- Sen kimseyi beğenmezsin!
Genç Şair bu çıkışı yapan Fikret Âdil'e dönüp haykırdı:
- Fikret Bey; işi gücü meşhurla ahbaplık etmekten ibaret zat-ı sanatkâraneleri sussunlar da bizi
dinlesinler!
127
126
Ve dikkâtle konuşmayı takip eden Peyami Safa'yı
işaretleyip devam etti:
- Peyami'ye sorarsanız, yeni harfleri beğenen ahmaktır; bu da söz mü?.. Yeni harfler bu memleket
kültürünü, zekâ inkişafını sıfıra indiren bir (stüpefiyan - uyuşturucu zehir)dir, temel kültürümüzle
aramızı açmaktan başka bir şeye yaramayacak, eski Yunan ve Lâtin kültürüne de yol açamayacak,
millî tefekkür istidadını karartarak; ve iş, kelime aleti harften başlayarak, fikir aleti kelimeye ve
oradan dimağ ve zihne kadar sirayet edici bir gidişle millî bir ruh inhitatına zemin teşkil edecektir.
Yeni harflerin eskilerine kıyasla lehinde gösterilebilecek hiç bir tarafı yoktur. Kolaylığı ve fertlere
kolayca öğretilebil-me avantajı bile onun en kaattl cephelerinden biri... Ah şu sefil kolaylıklar!,.
Onlardan ne zaman sıyrılacak ve ulvî
zorluğa kucak açacağız?..
Yahya Kemâl, ağzının iki yanından pastasının çu-
kulatası sızarken doğruluverdi:
- Altunla yazılacak sözler bu...
- Ama yeni harflerle değil... Siz de üstad, Divan edebiyatının onlardan daha usta ve zarif bir (pastiş
- benzetmelisi olmanıza ve sade türkçeyi de harikalaştırmış bulunmanıza rağmen (plâstik - dış
manzara) sınırını delemiyor ve hakkını savunduğunuz kandilleri sönmüş kubbenin ruhunu dile
geüremiyorsunuz. Abdülhak Şinasi Bey şair olamayacağını belki anlıyor, fakat birtakım ruhî
kamaşmalar içinde dünya muhasebesine yanaşamaz ve bundan ötürü münekkitteki kumaş örgüsüne
uymaz, sun'î ipekliye benzer bir bünye taşıyor, İsmail Habip beyin nefesi büyük ölçüye çok uzak,
bir noktada tükeniyor. Peyami Safa, maskara 'Edebiyatı Cedide" romanına ilk defa mesele katmaya
savaşanlardan biriyken yine muhteşem tahlil ve terkibe sokulamıyor; ve işte böyle, bir cüceler
panayırıdır gidiyor.
128
Abdülhak Şinasi mırıldandı:
- Bunlar, belki güzel, fakat indî, toplu bir iştirak payı bulmak şansından yoksun sözler... Saat 5'e
geliyor. Siz bizden Abdülhak Hamide tanıştırılmanızı istemiştiniz. Bugün kabul günü... Gidebiliriz.
ªAİRİ ÂZAM
"ŞADR-D ÂZAM" lâkaplı Abdülhak Hâmid'i görünce insan, bunca İngiliz soylusu arasında Kraliçe
Viktor-ya'yı hayran bırakan Bâlâ rütbeli bu Osmanlı Beyinin kıyafet ve tavır asaletine tutulmaktan
kendisini alamıyor. Sultan Abdülaziz'inLondra'yı ziyaretinde kravatına âşık olduğu ve kendisine
hediye edilmesini istediği genç sefaret kâtibi, işte 60 yıl sonraki haliyle!..
80 küsurluk yaşına rağmen dökülüp gitmemiş ve beyazları arasında siyah telleri kalmış, yatık ve
taralı saçlar... Açık, ferah, saygı ve güven verici, saray cephesi gibi bir alın... Sağdaki yukarıya
kalkık ve çatık, bir çift hid-idetli kaş... Göz kapaklarının ve göz altlarının kıvrımlarında şahsiyet
mühürü çizgiler... ݺtihâ habercisi irice bir burun, büyükçe kulaklar ve gayet zarif, rengi saçlarına
denk bir sakal... İpekli ve (Fantezik) bir yelek etrafında gayet biçimli ve ağır başlı bir (desen)den,
henüz ütülenmiş ve hiç yorulmamış hissini veren bir kostüm ve harikulade bir çift potin... Sahibinin
incecik, taraksız ve son derece endamlı ayaklarını sıkı bir eldiven gibi teşhir edici, (potisu-et)
konçlu ve düğmeli potinler...
Maçka Palas'ın ilk katındaki dairesinin büyükçe salonunda, (Goblen) desenli, (berjer) dedikleri
uzun arkalıklı koltuğunda, tek gözlüğü kalkık kaşının altında, Abdülhak Hâmid; ve ziyaretçileri,
kadınlı, erkekli bir grup... Ayakta da, taburenin üstündeki tepsiden misafirlerine ik-
129
ramla meşgul, Lüsyen Abdülhak Hamid Hanımefendi... Hamid'den en aşağı 35 - 40 yaş genç, ona
65 yaşlarındayken Brüksel sefirliği zamanında ve kendisinin en taze çağında âşık olup zevceliğine
giren kadın... Abdülhak Şinasi, sözü:
- Yeni neslin en kuvvetli şairi...
Diye takdim ettiği gence getirip, biraz evvel mahut züppeler çerçevesinde onun yeni harflere dair
aforizmala-rını anlattı ve:
- Genç Şaire göre, dedi; bu harflerle zekâ terbiyesi bile yerine getirilemez.
Hâmid, dikkatli anlarında daima yaptığı gibi (monoklünü gözünden düşürdü ve Genç Şaire döndü:
- Aferin oğlum, fikirlerine tamamiyle katılıyorum! Ve sonra (d) sesi veren bazı kelimelerin (t) ile
ya-
zılrnasındaki sakilliğe işaret ederek dedi ki:
- Ömrümün sonunda, ismimin sonuna bir "it" ilâve ettiler.
Misafirler halkasından İsmail Hami Danişmend ellerini çırpmaya kadar giderken zevcesi, gül dalı
misali incecik Nâzân Hanımefendi, en keskin nefret ifadesini acı bir tebessümle gösterdi; biraz
önceki pastahane halkasının sükûtî figürü Mithat Cemal ise bahse el attı:
- Bu, cesur bir ameliyat, doğrusu... Bilmem ki, bünyemiz bu operasyonu benimseyebilecek mi?
İsmail Hami sinirlendi:
- Yani benimserse iyi mi olacak? Siz her zamanki şüpheci tavrınızı bırakın da açık hükmünüzü
koyun ortaya!..
Genç Şair, kendi açtığı mevzu başkalarım akıntısına almış götürürken, Lüsyen Hanımın yanı
başında öbür hanımlarla ve apayrı şeyler üzerinde konuşmaktadır. Alevlenen münakaşayı uzaktan
dinliyorlar:
Fazıl Ahmed:
- Yeni nesiller sizin gibi düşünmeyecek... Hele 50
130
yıl geçsin 1928'in üzerinden ve eski harfleri bilen tek kişi kalmasın; kimsede böyle bir dâvaya
mevzu diye bir şey dekalmıyacak?.. Biri:
- Bu mu yeni harflerin üstünlüğü?.. Mahzene tıkılıp da karanlıkta kalmak ve ona alışmak, ışığa
karşı zafer midir?
Başka biri:
- Fazıl Ahmed Bey; biz sizi Enver ve Cemal Paşalara bile ayak diremiş ve hicviyeler yazmış, zevk
ve irfan sahibi bir kalem tanıyoruz. Samimî olduğunuzu iddia edebilir misiniz bu bahiste?..
Fazıl Ahmed:
- Vâkıâ Millet Meclisi âzısındanım ve bu gibi kültür inkılâplarına memur kadrodanım; bu
bakımdan da şüphe çekebilirim; fakat inanınız ki, yüzde yüz samimî olduğum kanaatindeyim.
Şimdi bir şimşek hıziyle birkaç ay ilerisine zıplayalım:
Genç Şair Abdülhak Hâmid'le artık içli dışlıdır. Biri 20 küsurlarda, öbürü 80 küsurlarda, torun ve
dede yerinde bu iki şair, aralarındaki müthiş iklim ve hava farklarına rağmen sarmaş - dolaş ve sık
sık beraber bir dostluk çemberi içindedirler...
Cumhuriyetin Onuncu Yıl dönümü... Sabahın erken saatinde Harbiye'den Maçka'ya doğru yürüyen
ve sokak şamatalarından kaçmayı Hâmid'in evine sığınmakta bulan Genç Şair, yolda bir
"Cumhuriyet" gazetesi alıyor ve yürüyüşünü kesmeksizin gazeteye bir göz atıyor... Ne görse iyi?..
Birinci sahifede Fazıl Ahmed'in, kafiyeli, şiir olmak iddiasında bir yazısı... İnkılâbı metheden
şairlik iddiacısı "Tevrat'ı yırttım, İncil'i yaktım, Kur'ânı attım!" gibi, (gibisi fazla, aynen böyle!)
lâflar etmiyor mu?..
Genç Şair iliklerine kadar tiksintiyle doluyor, Ab-
131
dülhak Hâmid'e kapağı atıyor ve karısiyle karşılıklı sabah kahvesini içen "Şari-i Âzam"a rezaleti
gösteriyor:
- Bakın siz, bir fikir adamında tecelli edebilecek, hiç bir vasıf bulamıyorum, ruh düşkünlüğü
derecesine bakın!..
Hâmid ve Lüsyen, donmuş vaziyette... Tam o sırada kapı çalınıp da Fazıl Ahmed sökün etmiyor
mu?..
Yılışık yılışık, Hâmid'le karısının ellerini öpüyor ve Genç Şair'e dönüyor, elini uzatıyor.
- Vay Genç Şair, burada miydin?
- Ben sizin elinizi sıkmam!
- Sebep?..
- Nedir bu gazetede çıkan küfümameniz?..
Fazıl Ahmed sırıtıyor, ellerini Genç Şair'in omuzlarına koyuyor ve harfi harfine, virgülüne ve
noktasına kadar aynen şu cevabı veriyor:
"- AYOL, SEN O LÂFLARI SAMDMD MD SANDIN?"
Genç Şairin bu noktada, Fazıl Ahmed'e özrünün suçundan daha çirkin olduğuna dair verdiği cevabı
belirtmeye hacet yoktur. Ruhunda iffet ve halisiyetten tek zerre taşıyan herkes Fazıl Ahmed'in
cevabındaki felâket derecesini takdir eder.
Bütün mesele şu noktada:
- Bu inanılmaz, akıl ve hayâl almaz cevabı gerçekten Fazıl Ahmed vermiş midir, yoksa bu, onun
ağzından yeni bir uydurma mıdır?
Hadiseden yıllarca sonraya kadar Genç Şair'den bunu dinleyenler apışıp kalırken Lüsyen Hanım her
defasında:
- Ben şahidim; ayniyle böyle!
Diye mukabele etmiş, ne var ki, kendisinden bu mevzuda imzalı bir şahitlik vesikası istemeye
ihtiyaç duyulmamıştır. Zira iş uydurmaya binerse Lüsyen Hanıma da uydurma bir kâğıt
imzalatılabileceği imkân ve ihtimâl
132
sınırları içindedir. Uydurmayı imkân ve ihtimâl sınırları içine almayacak tek ve kat'î vesika, bu
eseri kaleme alan nıü'min kişinin Allah üzerine edeceği yemindir. Bunu, Allaha inananlar da,
inanmayanlar da, ortaklaşa doğrulla-nıakla mükellef... Biri, tek zerre tâviz kabul etmediği tecrübe
edilmiş bir müslümamn yalan yemin etmeyeceğini içten takdir etmesi, öbürü de yeminin bir
inananda ne büyük bir müeyyide olduğunu dıştan bilmesi yüzünden...
O halde Yaradanın akdes ismi üzerine yemin ediyoruz ki, hadise noktası noktasına bildirdiğimiz
şekildedir; ve onun üzerine bu kadar düşmemizin sebebi de, Cumhuriyetin Onuncu yılına mukabil
10 ciltlik bir kitapta basit bir virgül kadar değersiz herhangi bir şahıs değil, işte o kitabın umumî
kadro ve kanavasına ait, o şahısta bir (sembol), bir remz yakalamış olmaktır. Hadisenin tek başına
aidiyetini belirten basit şahıs, yerde, kurumuş ve pıh-tılaşmış bir damlacık kandır; fakat içinden
geldiği cinayet kadrosunun habercisi olarak deryalar dolusu kana verilecek değer çapında...
Aynı Fazıl Ahmed, Genç Şaire, yıllarca sonra ve onun (Mistik Şair) veya (Bay Mistik) diye
anılmaya başlayacağı devrede, Ankara'da, Millet Meclisinin önünde pstlayacak ve aynen diyecektir
ki:
- Azizim; tamamiyle ve vicdanımın en mahrem sekiyle inanıyorum ki, topyekûn bütün eser müflis
ve yenilen ele alınmaya muhtaçtır.
Abdülhak Hâmid'in evine, başında siyah satenden Itakkesi İbnülemin Mahmud Kemâl ile, Ekrem
ve Cemâl IReşid'in babaları, "Nazariyat-i Edebiye" müellifi eski 'nazırlardan Reşid Rey de gelir ve
bunlar "Şairi Âzam" ile "yâd-ı mazi - geçmişi anma" kılıklı, tatlı tatlı konuşurlardı. O zaman,
Hâmid'in, tiryakisi olduğu Genç Şair, bu muhterem adamların meclislerini bomba mizaciyle
örselememek için bir kenara çekilir ve Lüsyen Hanımefendi
133
ve bazı ecnebi kadın misafirler arasında otururdu. Lüsyen Hanım, onu, ecnebi ziyaretçilerine şöyle
tanıtırdı:
- Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..
Bu "otuzundan eksik" sözü, o zamanlar moda, Fransızca bir tabir...
Genç Şair için bomba mizaçlı dedik. Evet, bu mizaç onda o derecede keskindi ki, kimsede ve hiçbir
oluş üzerinde tek kıymet tanımaz aforizmalarla ortalığı yakıp yıkar, kırıp geçirir ve bazı kıymetlerin
bile görülememiş, ölçülememiş, anlaşılamamış olmasından yakınıp dururdu.
Meselâ, en gülünç bir yaftaydı, o, Hâmid'in kuyruğuna takılan "Şair-i Âzam" tenekesi... Şairlik
masonluk muydu ki, "üstad- âzam" dercesine "en büyük" mânasına bir sıfatla ifade edilmiş olsun?..
Eğer Süleyman Nazif bu tenekeyi Hâmid'in kuyruğuna takmamış olsaydı, kim, neyin farkında
olacaktı ve takıldıktan sonra da kim, neyin farkında oldu?..
Hâmid bu bombalardan öyle zevk alırdı ki, bir hayli güldükten ve dehşetle kulak verdikten sonra
sinir yorgunluğuna uğrar, en büyük derdi olan uykusuzluğun dermanını bu bombalarda bulur ve
koltuğunda sızıp kalırdı.
O zaman Lüsyen Hanımın, elini dudağına götürüp verdiği "sus!" işaretiyle sükûta geçen Genç
Şair...
Biraz sonra uyanır ve mahmur gözleriyle etrafı araştırır ve seslenirdi:
- Ey zekâ!.. Neredesin?
"Ey zekâ!" Hâmid'in Genç Şaire sık sık tekrarladığı hitap şekli...
- Buradayım! Diyebilir mi?
Yani kendisini mücessem zekâ yerine koyabilir mi?
- Zekâ sizde, dizinizin dibinde efendim!
134
Gibilerden bir lâf ederdi.
Hâmid, hoşlanmadığı ve beylik nakaratlarından usandığı ziyaretçilerini savmak için eğer içeri
odada veya yakınlardaysa Genç Şairi çağırtır ve onu ileri geri konuşturarak, saçtığı bombaların
gürültüsü ve dumanı içinde bu rahatsız edici ziyaretçilerin sıvışıp kaçmalarını sağlardı.
Bir gün Genç Şaire demişti ki:
- Tanzimatı yaşayan benim de mânasını senden öğreniyorum!
Gerçekten ve her şeye rağmen öyle bir Tanzimatçı ruhu taşıyordu ki, meselâ satranç oynarken
taşını, yalandan titrettiği eliyle dört karenin merkez noktasına koyuyor, böylece o taşın hangi
karede olduğunu belli etmiyor ve hasmının oyununa göre hangi kare işine gelirse oradan hareket
etmek (strateji)sini kolluyor. Siz de bu muhterem ihtiyara taşın asıl yerini ihtar ve itiraz
edemiyorsunuz.
Lüsyen Hanıma sorarsanız şaheseri bilinen "Mak-ber"i, ilk sevdiği ve evlendiği kadın, meşhur
Fatıma hanım ölmeden, onu ölmüş farziyle yazmıştır. Korkunç sanatkâr hokkabazlığı!..
Arif Dino'nun Genç Şairde bulduğu (farsör) mizacın ta kendisi!..
Şiirde büyük lâf ve büyük üniformalı mâna düşkünlüğüne, iç dünyalara hülûl edemeyişine ve en
çetrefil giriftlerin sırrını basitlerde bulamayışına rağmen (metafizik - madde ötesi) bir kıvranışın
yarım yamalak da olsa Tanzimat ötesi şiirde ilk haysiyetli örneği... Onun, ömrünün sonuna kadar
aradığı irşad ediciye ait sözü ve hasretiyle, Müslüman, Bizans ve Fars noktaları arasında bir
müselles çeken ruhunun istihzalı tecellileri ve nükteleri, Genç Şairin Hâmid'e dair konferansı ve "O
ve Ben" adlı eserinde...
Öleceği güne değin Genç Şairden uzak yaşayamayan Abdülhak Hâmid'e bundan böyleki 5 yıl
boyunca sık sık rastlayacağız.
135
AKŞAM FECRD
ASKERLDİD bittikten sonra yine Ankara ve ݺ Bankası...
Ankara'dan hiç hazzetmiyor, yeni ve özenti binalarını bir Amerikan sinema şirketinin 24 saatte
kurabileceği tezini ileriye sürüyor ve her şeyi çıkartma kâğıdı plânında görüyor. Bayıldığı,
Ankara'nın eski ahşap ve taş yapıları, bir; bir de çok uzun süren gurub manzarası... Şu, Fransız-cası
(krepüskül), akşam fecri denilen renk ve ışık cümbüşü... Ufkun ilerisinde, nereye varsan onun da
ilerisinde görünmez bir kimya laboratuarında sihirli inbiklerden süzülüp, sarı, kırmızı, mor,
erguvan şurubunu göklere döken güneş, en cömert payını, bu en hasis noktaya ayırmıştır. Dakilarca
süren ve gittikçe eriyici bir çığlık halinde renklerle ışıkları ağlatan bir gurub...
Genç Şair, eskiden kalma, ilk Büyük Millet Meclisi ve sonradan Halk Partisi merkezi, şarkkâri taş
binanın önünden istasyona doğru inerken bu müstesna gurub manzarasının şurubunu yudum yudum
içer ve yükselmeye başlayan yeni binalara bakıp düşünür:
- Bu gidişle güneş de, her akşam ufukta çaldığı renk ve ışık senfonisini Ankara'ya çok görmeye
başlayacak ve batmasiyle zift renkli gecenin çökmesi bir olacak galiba...
Gökdelenlerden sonra öyle olmamış mıdır?
Bugün kemmiyette köpürmüş olmasına rağmen keyfiyette hâlâ teşekkül edememiş olan Ankara, o
zamanlar, dükkânları seyrek ve yapıştırma, asfaltı ham ve göstermelik Yenişehir muhitiyle,
gerçekten Amerikalı bir sinema kumpanyasının bir günde kurabileceği "ben de yapabilirim!"
iddiasının özenti plânından öteye geçemiyor, büyük kültür (site)lerine mahsus mâna bucaklarından
yoksun oldurmaya çabalayışın kısır gayretini ihtar ediyordu.
136
Bugün, merkezliğinin 50 küsur yıllık tarihine rağmen, Ankara, hâlâ idealist bir mâna etrafında ve
kemmi-yet köpürtülüşü dışında bir içten oluş devrine ulaşabilmiş değildir; ve eğer madde
yontucusu sadece ruh ise bu gidişle de böyle bir kıvama ermesi kabil olmayacaktır. İstanbul,
Londra, Paris, Roma ve hattâ Moskova'yı, belirttiğimiz mâna bucaklarına cömertçe malik kentler
olarak gösterebilir ve ne demek istediğimizi, eşya dersi üslûbiyle anlatabiliriz. Yok, eğer gaye
sadece kemmiyet köpürtücülügünde usta ve keyfiyette yaya Amerika'ya benzemekse buna bir
diyeceğimiz yok...
ݺte o zamanın büsbütün keleş Ankarasında, Genç Şair, yine Babıâli artıkları arasında... İki grupla
alâkalı: Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Burhan Belge, Şevket Süreyya bir tarafta; Ahmed Hamdi
(Tanpınar), Ahmet Kutsi (Te-cer) ve bahsini ettiğimiz "efkâr-ı umumiye" salonu İstanbul
Pastahanesi gediklileri bir tarafta... Hattâ Genç Şairle Ahmed Hamdi ve Ahmed Kutsi, isimlerinin
baş harfleri olan N.F.A.H.A.K.'yi bulamaçlaştırarak "Kafhan" isimli bir mecmua çıkarmayı bile
düşünmektedirler. Sâf şiir ve sanat mecmuası; ve kendilerinden başka her kaleme kapalı... Onlar,
Ziya Gökalp devşirmeleri ilk posacı hececilerden sonra gelen ve bu vezne ilk defa keyfiyet getiren
şairler oldukları kanaatindeler...
Ahmed Hamdi bir gün Genç Şaire şöyle dedi:
- Seni edebiyat hocası olduğum liseye götüreyim de çok genç bir istidatla tanıştırayım.
- Taleben mi senin bu istidat?..
- Evet...
Gittiler. Çok genç istidat çağırıldı. Muallimler odasına giren, zarif, ince ve güzel yüzlü bir genç...
Ahmed Hamdi ona hitap etti:
- Muhip; kim var yanımda biliyor musun?..
Ve Genç Şairi ismiyle bildirerek Ahmed Muhip Dranas'ın hayret dolu gözlerine karşı devam etti:
137
- Seni tanısın diye buraya kadar getirdim.
Delikanlıyı oturtup biraz konuşturdular... Gerçekten 18-19 yaşının, ekşi bir genç teke kokusu saçan
fırça saçlı talebe tiplerinden değil de, ince çizgiler içinde bir
genç...
Dönüşlerinde Genç Şair Ahmed Hamdi'ye sordu:
- (Oskar Vayld)ın (Lord Duglas)ına benzeyen bu çocuğu sahiden istidatlı buluyor musun?
- Hem de çok...
O sıralarda, Ankara'da, "Ulus" gazetesinde, ikinci sınıf politika simsarları muhitinde, aradabir de
mahut pastahanede boy gösteren ve her halinden borsasını aradığı, sürücüsünü bulmaya çalıştığı
belli olan bir rejim med-hiyecisi şair peydahlanmıştır. Bu bir şair değil, zoraki kafiye davulcusu ve
hece sayıcısı... Şiiri âdi bir bildiri diye kullanan nice davulcuya nispetle de teneke öttürücüsün-den
daha aşağı ve ismi Behçet Kemâl...
Hiçbir sanat ve fikir tasası olmayan, Anadolunun "çarıklı erkân-ı harp" tipinden güya mürekkep
yalamış bir numune... Zonguldak'taki yüksek mâden mektebini bitirdiği halde ortaokul seviyesinde
bir dünya izahını aşamamıştır, şiirde modeli Faruk Nafiz'dir. Genç Şair ise onun için, sesini ve
renklerini nereden tedariklediği meçhul, imrenerek seyrettiği bir muamma... Bazen ݺ Bankasına
gelir, "Umumî Muhasebe" katına çıkar ve Genç Şairi ziyaret eder. Böyle yaparken, kendisini şiir
kadrosuna kaydettirmek için gayret sarfettiğini gizleyemez. Halbuki ileride rejim meddahları
kadrosunda baş köşelerden birini tutacak, fakat asla şiir kadrosuna giremeyecektir.
Yıllar sonra, hem de öz ağziyle, gerçek bir şair gözünde kendi aşağılığına ait bir tezahürü, hem de
ballandıra ballandıra, şöyle anlatacaktır:
- Çankaya'da yemekteyiz... Malûm sofra ve malûm davetliler... Yahya Kemâl de orada... Bana yeni
yazdığım
138
bir şiir okutuldu. Peşinden Yahya Kemâl'e soruldu: "Behçet Kemâl'i nasıl buluyorsunuz?"... Yahya
Kemâl cevap verdi: "Harika!"... Köşkten ayrılırken Yahya Kemâl ile bareber çıktık. Yolda ona
sordum: "Kemâl Bey, nasıl oldu da benim için (harika!) diyebildiniz?"... Ne cevap verse iyi: "Şair
demedim ki, harika dedim!"...
Ve (espri)ye bayılmışcasına, onu harika kabul etmişçesine kendi kendisine gülmeler, sırıtmalar...
Behçet Kemâl mesleğini ve usta olduğu işleri gayet iyi tanıdı, fakat içinin gizli bir köşesiyle hiçbir
zaman şair olduğuna inanamadı, kendisini şevketlû Rejim Hazretlerine kabul ettirdi ama, bütün
çabalamalarına rağmen sanata kabul ettiremedi.
1950 yılında, Genç Şair"in "Sabık Şair" devrinde onun "Sakarya Türküsü" şiirini görünce
diyecektir ki:
- Ayol, biz de şair miyiz; Şair diye bunu yazana derler!.. Bak, sosyal dâva ile ferdî hassasiyet, bu
şiirde
nasıl içice!..
O, böyle diyecek ama, Genç Şaire, yeni sesini çekemeyenler "Sabık şair, şiirine yazık etti!"
demekte devam edecekler.
Üçüncü şiir kitabının da çıkmış olduğu o devirde Genç Şair şöhret denilen belâyı artık tadma
mevsimin-
le...
(Bodler)in:
Riyakâr okuyucu; benim benzerim, benim kardeşim!
Dediği insanlar ne tuhaf şeylerdir! Sanırlar ki, sivrilttikleri, yükselttikleri, cüce ruhlarındaki
hasretin dev aynasından seyrettikleri isim sahipleri, kendileri gibi değildir; onların hazım cihazları
yoktur, yemezler, içmezler, tuvalete çıkmazlar ve beşerî sefaletlerin ötesinde yaşarlar.
139
Evet, adetâ böyle sanırlar ve onların nebatî, hayvanı ve eğer bulabilirlerse insanî hayatları üzerinde
türlü meraka düşerler; bazıları da böylelerini kendi hayâlinde renklendirir, biçimlendirir, bellibaşlı
bir fon ve dekor içine alır.
Bu görüşü Gene Saire, ilk defa, istikbâlin güçlü bir şair kabul edeceği, o zamanlar Galatasaray
talebesi ve henüz şiir tüyleri yeni çıkmaya başlamış, Cahit Sıtkı (Ta-rancı) ilham etti. Genç Şair
sağdan ve soldan sık sık almaya başladığı mektuplar içinde "Cahit Sıtkı" imzalı bir tanesinde,
kendisini göklere çıkaran bayağı övme lâflarından sonra şu satırları gördü:
"- Siz bugün Türk sanat tahtında heybetle oturan bir şiir kralısınız!"
"Dşkembeciler kralı", "gazinocular kralı", "şişmanlar kralı" tarzında bu bayağı yakıştırma Genç
Şaire öyle bir adilik hissi verdi ki, şiir yazmaya başladığını haber veren bu gence hiç ümit
bağlayamadı; ve onun "gece bir sebeb mi, bir netice mi" şeklinde metafizik ukalalıklarının dehâ
sanıldığı günlerde bile ümitsizliğini muhafaza etti. Bilerek, bilmeyerek, mâden cevherini
kendisinden devşirdiklerine şahit olduğu kimselerin bu madeni "mamul eşya"ya çevirme zaaflarına
da, Cahit Sıtkı'yı, en olgun ve ergin zamanında bile örnek kabul etmekten cayamadı.
5 - 6 yıl sonra, Babıâli'de, bir mecmua idarehanesinde, o zaman ve ilk defa "Senfoni" ismiyle çıkan
"Çile" şiiri üzerinde görüşülürken aralarında şu konuşma geçecektir:
- Nasıl buluyorsun, Cahit, "Senfoni"yi?..
- Büyük şiir!.. Ama baş şiiriniz diyemem... Meselâ "Kaldırımlar" ayarında değil.
- His kumaşı ne kadar nadide olursa olsun, kolay anlaşılan ve sevilenden nefret ediyorum! Benim
(poetik) anlayışımda sanat, Allanın sırlarına doğru ebedî bir arayı-
140
elliktir. Allah ki, mücerredin mücerredi, iş onu gayeleşti-ren şiirde...
Sükût... İlerideki Mistik Şair yine soracak:
- Allah'a inanıyor musun?
- Bazen, zetin şartlar altında kaldığım, sıkıştığım, bunaldığım zamanlarda...
Gerisi ve şiirinde atmaya çalıştığı kuru akılcı mücerretler perendesi bir oyun, bir özeniş, Cahit
Sıtkı'da... O, hiçbir zaman hususî bir tahassüs ve büyük ürpertiye ulaşamadı. Çağdaşı Muhip ise
(desen)i kendisine mahsus bir dil ve duygu kumaşı örebildi.
Eski payitaht İstanbul'u Ankara kadar küçültecek olursanız aynı nispetle Babıâli'nin küçülmüşü
olarak bulacağınız mekân neresi olabilir? Mahut İstanbul Pastaha-nesi ve akşamlan (Karpiç)
lokantasının akşamcılar köşesi... Faltaşı gözleriyle, önünde beyazlaştırılmış rakısı, cin
çarpmışcasına kaskatı ve somurtkan, (lâkonik - az konuşur) Aka Gündüz, elinde ince ve uzun
çubuğu, kıvrak, hareketli ve oynak çeneli, sırıtkan Sadri Ertem ve daha niceleri... Bunlar,
Babıâli'nin Ankara'ya aksedişi halinde "nizam-ı âlem" dedikoduculuğunu yaşatırlar ve her türlü
fikir çilesinden uzak yaşarlar... Gerilerde de, onlarca bilmecesini çözmeye değmez bir fon...
Boyuna büyüyen, fakat bir türlü şehirleşemeyen Ankara... Lâstik tekerleklerin yağlayamadığı,
parlatamadığı ve şehir caddelerine mahsus cilayı çekemediği keleş asfalt ve bir yafta: İnkılâp
Birahanesi...
Bu defaki Ankara Genç Şair'i öyle bir bunaltış bunalttı ki, selâmeti Anadolu'nun iddiasız bir
bucağına can atmakta arattı.
Banka patronunun karşısına çıktı ve Anadolu'da bir yere tayinini istedi.
- Hemen!
Dediler ve herkesin sivrilme fırsatı bulmak için can attığı Ankara'dan kaçmak isteyen ve şair
olduğu için
141
elbette garip ve muvazenesiz de olması gereken adamı Trabzon şubesine muhasebeci tayin ettiler.
Akşam fecrinde, kır yollarında, kendi kendisine, yahut Ahmed Hamdi ve Kutsi'yle birlikte, şiirin
tılsım hesaplarını yapmak nerede, iç dünyasının büyük defteri dururken "Defter-i Kebir"
karalamalarına gömülmek nerede?...
SOSYETELER
ANKARA'dayken aradabir, cebinde birkaç yüz lira, bugünün parasiyle birkaç kere onbin lira, izinle
veya memuriyetle İstanbul'a gider ve geleceğini haber verdiği Babıâli vatanlı (bohem)ler tarafından
Haydarpaşa garında karşılanırdı. Ondan sonra ver elini Beyoğlu; o (lokal) senin, bu (lokal) benim,
sabaha kadar sürtmeler... Bir defasında, yine Babıâli dâhilerinin Beyoğlu karargâhlarından biri olan
(Petrograd) pastahanesinde, sabaha karşı hesap
görürken, garsona:
- Pastahanede ne kadar insan varsa hepsinin birden
hesabını al!
Diye hürmetlice bir para uzatmış, bu ahmak, hattâ terbiyesiz jesti marifet saymış ve Peyami Safa
tarafından şu karşılığı görmüştü:
- Sanatkâr cömerttir. Hasisten sanatkâr çıkmaz. Cemiyet ise âdildir, ona ne verirsen fazlasiyle sana
iade
eder.
Bu defa daha başka oldu; Dino'ların sosyetesi, onu, içinden Babıâli korkusu gelmeyen ve çoğu
ecnebilerden, Taksim taraflarında üslenmiş bir sosyeteye attı.
Fransız sefaretinden bir tatlısu frengiyle evli, Beyaz Rus bir madam ve etrafı... Rus ihtilâli sırasında
küçük bir kızken uğradığı saldırı üzerine kendisine bir erkek
142
tevahhuşu gelen bu madam, bellibaşlı bir mesafeye kadar erkek alâkasını çekmek için her şeyi
yapıyor, alâka biraz ciddileşir gibi olunca da kaçaklık numaralarının her çeşidini beceriyordu.
Kocası ise, eski şövalyelerin karılarına taktıkları bekâret halkası gibi bir engeli, karısının ruhundaki
ukdede gördüğü için midir, yoksa kendince medenîlik icabı saydığından ötürü müdür, nedir, bu
hallere karşı en küçük rahatsızlık göstermiyordu.
Bu kocayı ilk defa rahatsız eden adam, öbür aşık-daşlara nispetle hiçbir ileri adım sahibi olmadığı
halde, Genç Şair oldu. Bu rahatsızlık nereden geliyordu?.. Karısının, Genç Şair mevzuunda hisarını
koruyamayacağı şüphesine düşmüş olmaktan mı, yoksa sadece Genç Şairi (antipatik) ve medeniyet
duygusundan mahrum görmekten mi?..
İkinci olsa gerek...
Bir sürü, Amerikalı, İngiliz, Fransız elçilik memurlarının ve bunlarla beraber Kandilli'de yalı sahibi
bir (kont) ailesinin, Güzel Sanatlar Akademisi müdür ve bazı (monden) hocalarının devam ettiği bu
sosyeteye Âbidin Dino, mahut "mal"ı, esrarı sokabilmiş ve birkaç kadını, kocalarından gizli, esrara
bend edebilmişti.
Bu iş için en uygun yer de, İstanbul'da bir şirket müdürü Fransızın apartmanı. Fransız madamla
Beyaz Rus madam, (mösyö)nün evde olmadığı bir gecede âlemlerini tertip ve kadrolarını tespit
ediyorlar: İki madam ve üçüncü bir arkadaşları... Erkeklerden de Âbidin Dino, Galatasaray lisesi
muallimlerinden (baron) lâkaplı genç bir Fransız ve Genç Şair...
İçinden hizmetçinin de savıldığı apartmanın salonunda kısık ve mahcup ışıklar, (Bodler)in "mezar
kadar derin" dediği divanlar ve uzaklarda, çok uzaklardaymış hissini veren gölge insanlar...
Âbidin Dino'nun sesi geliyor:
143
- Size, şarap, kokain ve esrar arasındaki farkı gösteren bir masal tablosu çizeyim: Üç sarhoş, biri
şarap, öbürü kokain, daha öbürü de esrar sarhoşu üç kişi, surların dışından İstanbul'a doğru
geliyorlarmış... Masal bu ya; bakmışlar ki, sur kapısı kapalı, arkasından kilitli... Ne yapsınlar?..
Şarap sarhoşu, tam da şarabın tesirini belirten şu sözü söylemiş: "Ne duruyoruz; kocaman,
mocaman, kapıyı devirip girelim!"... Kokainin sulhçu ve katlandırıcı tesiriyle de, öbürü "şuracığa
çömelip sabahı beklesek olmaz mı?" demiş... Sıra üçüncüye gelince, esrarın tam ifadesi olarak
verdiği cevap müthiş "Kuzum, ne diye boş yere çekişiyorsunuz; anahtar deliğinden süzülüp
girelim!"... Anlıyorsunuz ki, esrar sarhoşu için, realite âlemi, imkânlı imkânsız diye bir şey yoktur.
Esrarkeşler (mezar kadar derin) divanlarda sızdılar; Genç Şair ise hayatının bir iç murakabeden
mahrum o demlerinde, sırf muhayyilesinin tahriş edilmesinden korktuğu için, kimse görmeden âdi
bir sigarayla değiştirdiği esrar sigarasını bir tarafa bırakıp usulca apartmandan kaçmayı başarabildi.
Buna rağmen Âbidin Dino, ona bir kere çektirebil-di esrarı...
Nurullah Ataç'in (artık ismi Nurullah Atâ değil) en büyük rütbede bir askere dâmad olmasından
kinaye:
- Yazılarını okuyamıyorum; bana askerî makaleler gibi geliyor!
Dediği Burhan Toprak'a (o da artık Ümit değil) davetliler... Maçka'da, Mareşal Fevzi Çakmak
tarafından kızına tutulan apartman... Âbidin Dino esrarı anlata anlata bitiremiyor ve (tirad)ımn
sonunda cebinden bir sigara çıkarıp Burhan'a uzatıyor. Parlayan kibrit; ve yanan, sarma, kapkalın
esrar sigarası... Burhan Toprak, çocukların mama yemesi gibi sigarayı üstüste çekiyor, çekiyor ve
sanki önceden tanıdığı bir tesiri hızla bekler gibi aceleci tavırlar gösteriyor...
144
Âbidin ona:
- O kadar üstüste çekme, diyor; belki fenalaşırsın!
- Hiçbir şey anlamıyorum, hiçbir şey anlamıyorum! Hava - cıva...
- Şimdi anlarsın, şimdi anlarsın! Görürsün; hava mı, cıvamı?..
Birden Burhan Toprak, başına bir balyoz inmişce-sine kaskatı kesildi. Sanki, bir sürü ötüp
çırpındıktan sonra, boynu şimşekten bir ustura hıziyle kesilmiş bir horoz... Gagası apaçık kaldı ve
iskemlesine yığılır gibi oldu. Onu aldılar, yatağına götürdüler ve hâlâ dumanları tüten, sarma,
kapkalın esrar sigarasının yanına geldiler.
- Hiç olmazsa sen de hayatında bir nefesçik olsun, çek!..
Genç Şair dayanamadı, sigarayı alıp birkaç nefes çekti ve Âbidin'e teslim etti. Âbidin onu alıp
sevgilisinin halini ve huyunu bilen bir ihtisas edasiyle çekerken Genç Şair'de bir hal... Başı
dönüyor! Feci!... Başının gerçekten dönüp dönmediğini anlamak için, salonun Maçka caddesine
bakan penceresini açtı. Aman, ne görüyor? Cadde aparmanın beşinci kat penceresiyle bir hizada
değil mi? İsterse ayağını atabilir ve caddeye çıkabilir...
Üsküdar tarafına baktı. Üsküdar odanın içinde ve ışıkları, altında bulunduğu eğik bir kiraz dalının
meyveleri kadar yakın... Elini uzatsa toplayabilir. Artık o, kendisinde değil, hayâlinin zaman ve
mekân tanımaz füzesinde...
- Deli mi oluyorum yoksa?...
Ancak bu kadar düşünebildi ve şeytan suratlı Âbidin kıs kıs gülerken kendisini kanapeye zor attı ve
beyninin motorunu durdurmayı becerebildi.
Sabahleyin, yanyana, Âbidin'le Beşiktaş'a doğru inerken diyor ki:
- Esrar müthiş şey! Fakat aynen korktuğum gibi...
145
Yakıcı bir hayâl sahibi olanlara cehennem azabı... Yoksa onun için mi benimsiyor esrarı, hayâli
güdük, aşağı sınıf
halk?..
Âbidin'in hiçbir şeye gülmekten başka cevabı yoktur.
Abdülhak Hâmid ve Lüsyen Hanım sosyetesinin
deminkilerle alâkası yoktur. Lüsyen Hanım onlara doğru bazı kaçamaklar yapıyorsa da, daima
evinin merkeziyetinde tecelli etmeyi ve ayrı bir kutup teşkil etmeyi tercih ediyor. Ziyaretçileri
arasında İsmail Hami Danişmend ve eşi Nâzan Hanımdan bahsetmiştik. Bunlara, Tanzimat
sefirlerinden ve edebiyatçılarından Sadullah Paşazade ve yine sefir Nusret Beyle evli Münevver
Ayaşlı Hanımefendiyi de eklemek lâzım... "Fındık kurdu" tabirine tam uygun, ufak - tefek, fakat o
tabirin gizlediği şuhluk ve uçarılık karakterine uzak, hep gülümseyen ve dışına dikkât eden,
kendinden ziyade dışı ile alâkalı bir karakter... Tanzimat mamulü Şark ve Garp tahin - pekmezinde
kendisine göre bir kıvam sahibi, ama kendisinden de hayrette ve çabucak hayran olmak istidadında
bir bünye...
Son zamanlarda bazı sağ iddialı gazetelerde fıkralar yazan, bir de "Dşittiklerim, Gördüklerim,
Bildiklerim" diye bir eser neşreden (1973) Münevver Ayaşlı Hanımefendi bu eserinde kendi
dünyasını, fikirden ziyade (plâstik) plânda bir kadın anlayışiyle resmederken Abdülhak Hâmid ve
muhitini şöyle anlatır:
"Bu kabul günlerine kimler gelirdi?.. Hatıra ilk gelenler, Maçka Palas müdavimlerinin başında,
büyük tarihçimiz İsmail Hami Danişmend ve çok âsîl ve kibar refikası, Fethi Ahmed Paşa
torunlarından Nâzan Hanımefendi... Sami Paşazade Sezai Beyefendi merhum, İsmail Habib Bey
merhum. Fazıl Ahmed Bey merhum... O zamanlar daha pek genç olan mütefekkir şairimiz Necip
Fazıl Bey de Ab-dülhak Hâmid Beyin ziyaretine sık sık gelenlerden idi. Ne-
146
cip Fazıl Beyi, Abdülhak Hâmid Bey pek severdi; hattâ Necip Fazıl Beyin gelmediği veya geç
geldiği günler, Abdülhak Hâmid Beyin gayet mahzun bir ifade ile: " - Ah, gelmedi, niçin gelmedi?
Dediğini bilirim."
Abdülhak Hâmid ve Lüsyen Hanım sosyetesinin bazı karton adamlar ve kibarlık figüranları serisini
yine Münevver Ayaşlı Hanımefendiden seyredebiliriz:
"Şaire Şükûfe Nihal Hanım ve eşi Limancı Hamdi (Bayar) Bey de sık sık gelirlerdi. O zamanlar
Şükûfe Nihal Hanım çok şık, daha doğrusu çok süslü... (Süslülüğün şıklık demek olmadığına işaret
ediyor)... Kaşlarım (Marlen Ditrih) modasına uygun olarak kalemle yukarı doğru çekerdi. Şükûfe
Nihal Hanım - Hamdi Bey çifti geldikten sonra, Abdülhak Hâmid Beyefendi, hiç unutmaz, her
defasında:
Şükûfe Nihal, Bu ne hal, ne hal?
derdi."
'Merhumb ve "büyük tarihçi" gibi, mutlaka bir emniyet ve ilme dayalı ol}ası gereken tevcihlerde
pek cömert, hattâ Lüsyen Hanımın hem katolik, hem de müslü-man olarak öldüğünü iddia edecek
kadar müsamahalı Münevver Ayaşlı, muhakkak ki, Şark vitrinini Avrupalıya, Garp vitrinini de
Türk'e arz ve izah etmekte seziş ve (estetik) anlayışına sahip bir selâhiyet olmuş; sonradan Osmanlı
Haneden azasına ve (Masinyon) gibi Avrupalı edip şarkiyatçılara açtığı yahşiyle, Babıâli kadın
kolunun en haysiyetli numunesini vermiştir. Fakat daima, kadın ve hissi.. Öyleyken, hiç olmazsa
"çirkin"i teşhiste, erkeklerden daha hassas ve nüfuzlu...
ݺte bu Münever Hanımefendiden sonra, Abdülhak Hâmid sosyetesinin her dem hâzır unsuru İsmail
Hami Danişmend'e geliyor sıra...
147
Kâinatın Efendisi ve topyekûn zaman ve mekânın Peygamberinden söz ederken "Efendimiz" diye
konuşan ve O'nun "Kibirliye kibretmek sadakadır" mealindeki hadîsini sık sık kullanan bu zat,
hakikatte müthiş kibirli... Halini bu mukaddes hadîse sığınarak mazur göstermesi için de,
kendisinden başka herkesi kibirli farzetmekten
başka çaresi yok...
Büyük bir Fransız edibi (Viktor Hugo) için şöyle
der:
- (Viktor Hugo) öyle bir deliydi ki, kendisim (Viktor Hügo) zannederdi.
ݺte İsmail Hami Danişmend öyle bir kibir hastasıydı ki, kendisini kendisine kondurduğu büyük
hüviyet, İsmail Hami adlı, gelmiş ve gelecek en büyük tarihçi mütefekkir bilirdi. Hattâ tarihin sabit
zaman ölçülerini bile alt-üst etmeye kalkar, Osmanlı Henadamnın kökü rumlar-dan gelme diye
iddia ettiği bile olur, kendi soyu olarak Dânişmendlerin en büyük ve su katılmamış Anadolu
prensleri olduğuna inanırdı. Son zamanlarda, refikası Nâzan Hanımın ölümünden sonra, evlendiği,
büyük ada meraklısı Anadolu kibarı bir hanımın Harbiye'deki apartmanında o da bir sosyete
kurmuş, bir kabul günü tayin etmiş ve Hanım Sultanlar ve Sultan Hanımlarla Babıâli kibarlarını bu
aparmanda kabul etmeye başlamıştı. Sosyetesinde çay getirip götürmekten başka rolü olmayan
Anadolu kibarı alçak gönüllü ve gayet nazik ve tabiî tavırlı zevcesi bu cemiyet içinde bahislere en
uzak fert kendisiy-miş gibi durur ve İmam-ı Rabbânî hazretleri misaliyle "Gassal yedinde meyyit -
yıkayıcı elinde ölü" misali, kocaya teslimiyetin en sadık ifadesini canlandırırdı.
İsmail Hami, bu hanımdan sonra, bir kere daha bir öğretmen hanımla evlendi ve aynı sosyeteyi
devam ettirdi ama, o devirde Sabık Şair ve Büyük Doğu kurucusu, oraya hiçbir defa ayak basmadı.
İsmail Hami, İslâm tarihine ait nübüvvet ve risalet zamanlar1111 bile yanlışlayıcı (kronolojik)
iddialar savurur ve herşeyden müthişi şu iddiaya kadar varırdı:
"- Türklerin İslâmiyeti kabul etmelerinde başlıca sebep, onu kendi dinlerine benzetmiş olmalarıdır."
Gel de şimdi bu zata dindar demeye kalk!.. Bir kâsedir alev dolu gö.lüm yana yana... Men tâ senin
yanında dahi hasretim sana!
Bir zamanlar ağızdan ağıza dolaşıp geçen ve İsmail Hami tarafından Selçuklu bir prensese ait
olduğu rivayet edilen, sonra da karısı Nâzan Hanıma mal edilmeye çalışılan ve en sonunda
kendisinde kalan bu iki mısra gerçekten onun ise, Danişmendoğlu İsmail Hâmi'ye edebî bir kredi
açılabilir.
BU YAİMUR
ARTIK "Genç Şair" devresinin son yılını yaşayan kahramanımız, ancak birkaç ay katlanabileceği
Trabzon'da... Onu "Yeşil Yurt" isimli bir otele indirdiler. (Son konferanslarından birini vermek için
Trabzon'a giden kahramanımız, bu oteli, odasını, hattâ dökük beyaz boyalı karyolasını yerinde
bulmuş ve 40 yıllık bu hatıralar eşyası karşısında çarpılıp kalmıştır)... Büyük bir taş merdiven;
lokanta hizmetinde, at koşturacak kadar kocaman bir salon ve deniz ve park tarafında karşılıklı
yatak odaları... Onunki, otele girer girmez, solda, park tarafındaki ilk oda... Ah, bu odada geçirdiği
aylar!..
Birkaç gün hasta yattı. Otel penceresine bitişik gibi duran, henüz ilkbaharın giydiremediği bir ağaç,
bir ağaç iskeleti... Her istikamette dalları ve dallarının üstünde daha küçük, derken küçük üstünden
en küçük dallariyle, bu ağaç, ateşi 39'u aşan ona şöyle diyor:
149
148
- Bak, ben tek ve sabit bir gövde üzerinde sayısız bir dağılışın ve bu dağılışı merkezinde
düğümleyen "tek" ve "bir"in ne ihtişamlı mimarîsini heykelleştiriyorum! Bak ve düşün!..
Deniz tarafından gelen şimal rüzgârının çıldırttığı bu dallar, her yöne doğru gidip gelir ve fezadaki
istikamet ihtimallerinin, yahut ihtimâl istikametlerinin ayrı ayrı kapısını çalarak ıstırap dolu eller
gibi bir yalvarış senfonisi bestelerken, o, yatağında ve beyin kıvranmaları içinde...
O günlerde ona müthiş tesir eden bir hadise olmuştur:
Ahmed Hâşim'in ölümü...
Birkaç gün gecikmeyle gelen İstanbul gazetelerinden hasta yatarken öğrendiği bu haber, tesirini
Genç Şa-ir'in en zaif ve hassas ânında onu kalbinden bıçaklarcası-na göstermiş ve günlerce peşini
bırakmamıştır.
Bu hassasiyette, içinde kıvrandığı gurbet dekorundan ve hastalığından daha dokunaklı bir müessir
var:
Birkaç yıl evvel, Güzel Sanatlar Akademisi balosunda, Peyami Safa'ya en iğrenç küfürleri basan,
Sanat Tarihi Hocası Ahmed Haşim'i tokatlamıştı.
Akademi Müdürü Namık İsmail'e Peyami Safa ile Genç Şair'i göstererek:
- Namık, bu serserileri buraya neden çağırdın?
Diye haykıran Ahmed Haşim, karşısına Peyami çıkınca ona en galiz tarafından sövmeye başlamış,
bunun üzerine Genç Şair, Haşim'e sağlı ve sollu iki tokat atmış ve balo birbirine girmişti.
ݺin Babıâli ahlâkı bakımından en hazin tarafı şu ki, Ahmed Haşim gibi bir şaire sırf arkadaşı
Peyami Safa'ya ettiği hakaretten ötürü darılan Genç Şair, kısa bir müddet sonra onu, Peyami ile kol
kola Babıâli'den aşağı doğru inerken görmemiş miydi!!! Olur şey değil!!! Sen
dostun için birini tokatla, sonra o gitsin, senden önce onunla barışsın!.. Peyami, dış görünüşüne,
hattâ içindeki bazı celâdet ve hak asabiyeti noktalarına rağmen bu sadakatsiz adamdı ve hep bu
adam kalacaktı.
ݺi gücü, banka işleri dışında okumakla ve düşünmekle geçiyor, aradabir de İstanbul'daki civelek
Beyaz Rus Madama Fransızca mektuplar yazıyor.
Trabzon'da bir hal, ebedî bir yağmur... Yağmur değil, pudra gibi ipince bir çiseleme... Vicdan
kıvranışı, ter döküşü gibi bir şey... Bir gün, on gün değil, hep böyle, gece ve gündüz böyle...
Bir gece sinemaya gideyim dedi. Yazın ilk günleri geldiği için bir açık hava sineması bu... Ve
yağmur... Sinemanın kapısında filmin ismi: "Bir millet uyanıyor!" İlerde göreceğiz "Deli Nizam",
Nizameddin Nazif'in İstiklâl Harbine ait, -sözüm ona-eseri... Yağmur rutubet pudrası halinden su
püskürtüsüne döndü.
Kapıdan megafonla bağırıyorlar:
- "Bir millet uyanıyor!" Gelin!.. Ve bir çocuk bağırmakta:
- Bir millet uyanıyor! Gidin!
Gerçekten, filmin içinde de, dışında da ahmak ıslatan altında bir millet...
Bu yağmur, bu Trabzonlu yağmur onu adetâ hasta etti, cebine birtakım sinir ilâçları yerleştirmesine
yol açtı veona "acaba kalb hastası mı oluyorum?" gibilerden bir korku aşıladı.
İyi havalarda oturduğu parka gelen askerlik arkadaşı bir maliye müfettişi ve yanındaki vergi
müdürü onu teselli ediyorlar:
- Yok canım, otuzundan önce umumiyetle kalb hastalığı olmaz.
Orada "Bu Yağmur" şiirini yazdı.
Ankara'dan bir mektup almıştı. "Yaşar Nabi" imza-
151
h... Yaşar Nabi, Ankara'da "efkâr-ı umumiye" karargâhı İstanbul pastahanesinden tanıdığı, onuncu
sınıf bir şiir figüranı... Fizik tipine pek uygun olarak, Nahid Sırrı'nm dâhice bir buluşla "teneşir
horozu" ismini verdiği, gözlüklü, dikine tuğla suratlı, yüzünde hiçbir tahassüs çizgisi bulunmaz,
soğuk neva...
Diyordu ki, mektubunda Yaşar Nabi:
- Yakında Nahid Sırrı ile "Varlık" adlı bir mecmua çıkaracağız. Her şey şimdiden hazır... Bize bir
yazınızı gönderiniz.
"Bu yağmur" şiiriyle, Trabzon'da hafakanlar içinde yazdığı bir hikâyesini gönderdi. "Varlık"
mecmuasına... 40 yılı aşkın bir zamandanberi çıkan hiçbir fikrî ve edebî temel kuramayan, sadece
inatçı bir sabrın eseri olan, sonunda da mutluluğunu solculukta bulan, dampingvâri ki-taplariyle
fâni hayatını sağlayan ve hattâ müessiseleşen ve "Teneşir Horozu"nun elende kalan, işini ve
hesabını bilir, (anti kapitalist) ticarethane dergi... Ona ve sahibine tekrar dokunacağımız devreler
gelecektir.
Genç Şair'in Trabzon tesellileri arasında, at, o güzel hayvan... Bir askerî dişçi doktor, ona nefis arap
atını, istediği kadar binsin ve hattâ terbiyesini sağlasın diye emanet etmiştir. O da, Londra malı
çizmeleri ayaklarında, uzun ve yırtmaçlı at ceketi sırtında, (monokl)ü gözünde ve bej rengi
(pötisüet) eldivenleri ellerinde ata binmeye bayılıyor. Sahil boyunca ilerleyip Soğuksu denilen
tepeciğe çıkmak ve alaca karanlıkta yine sahil yoliyle dönmek en büyük zevki...
Denize bakarak düşündüğü oluyor:
- Ufkunda hiçbir kara parçası olmayan deniz... Enginlere doğru her şeyi küçültüp mesafe
mefhumunu bir daire içinde sıkıştıran, ölçü dışı bırakan cüssesiyle ne muazzam bir varlık!.. Ve
başını kayalara çarpıp uzaklıklardan ağlayan sesiyle... Ve üstünde, uçsuz bucaksız bir çölü
152
aşmaya bakan karıncalara benzer gemiler... Hele isli ve puslu Karadeniz... Birden tiyatroda bir fon
perdesi düşmüş gibi meydana çıkıveren bir gemi; sonra, yine bir fon perdesi kalkmışcasına
kayboluş... O, nerededir; dünya ile ulaşımı olan bir yerde mi, yoksa, dünyadan kopmuş ve bir sal
gibi bu noktada durmuş bir adada mı?..
Hatırına, askerdeyken okuduğu "Dmparatorun son günleri" isimli, Napolyon'a dair eser geliyor. Bir
Fransız (akademisyen)inin yazdığı eser... (Sent Helen) adasında, kendisine ancak bir manej yeri
kadar ata binme sahası bırakılan, at sırtında korkunç okyanus sularına bakıp içlenen, aylarca
gelmeyip sis içinden birdenbire boy gösterici ve sonra aynı şekilde silinici gemileri kollayan
(Napol-yon)...
O zaman kendi kendisine:
- Haydi be, diyor; (Napolyon)la aramda hiçbir münasebet aramaya niyetli değilim... İstendiği kadar,
at, deniz ve uzaklara düşmenin ortak unsurları bulunsa da arada... (Napolyon) benim gözümde bir
aksiyon şairidir; bense şiirin iç aksiyonunu yuğurmaya bakıyorum ve fildişi kulemden çıkmak
istemiyorum!
Ona sorsalardı:
- Ya ne diye fildişi kuleye bu kadar uygun bir deniz ve kayalar âleminde hafakanlar geçiriyorsun,
huzursuz kalıyorsun? Riyakâr, (Bodler)in okuyucusu değil, sensin!
Bu suâli ona sormuyorlar değildi; fakat o, işitme-mezlikten geliyordu ve iki ayağını iki tarafa açan
ve gittikçe genişleyen tezatlar uçurumunun ağzında, bir taraftan bir tarafa atlayamaksızın sahte bir
muvazene arayıcıh-gı içinde çırpınıyordu. Şehir adamıyken şehirden kaçıyor, uzlet - yalnızlık"
adamı değilken uzleti arıyordu.
Bir akşam atla gezintiden döndü, atı ahırına bıraktı ve eldivenini sıyırarak avucunun içindeki şekeri
ata ye-
153
dirdi. Sonra, atın salyası bulaştığı için elini yemliğin tahtasına sildi, mendiliyle kuruttu ve oteline
gitti. Otelde elbise değiştirir ve yıkanırken gördü ki, ata şeker verdiği elinin üzerinde hafif bir kan
izi... Her halde yemliğin tahtasından bir kıymık batmıştı eline... Yemekte karşısında oturan bir
doktora vaziyeti anlattı.
- Aman, demesin mi doktor; aman hemen tedbir alalım, tetanos mikrobu geçmiş olabilir. Ahır, bu
ihtimalin en korkulu yeri!..
Hoppa!.. Genç Şair gibi bir vehim kumkumasına söylenir mi bu söz?..
- Tedbir ne olabilir?
- Tetanos (serum)u... J)aha evvel hiç yapıldı mı size?..
- Askerdeyken yapılmış olduğunu sanır gibiyim.
- Sanır gibi olmak ne demek...
- Hatırlamıyorum.
- O halde (serum) yapılmış olsa bile numara ve serisini hatırlamayacaksınız!
- Tabiî...
- Neticeyi beklememiz lâzım... Bu nokta bilinmeden (serum) yapılamaz!
Gördün mü şimdi belâyı?.. Genç Şair tıp kitabı olarak eline eski yazılı bir kitap geçiriyor ve oradan
şu bilgiyi ediniyor:
Halkın kazıklı humma dediği hastalık... Gerilmelerle başlar, bilhassa çiğneme adalelerinde
takallüsler belirtir, peşinden vücuda demirleri bükecek derecede gerginlik verir ve son hüküm: Şu
kadar gün sonra "Mevt mü-şahade olunur."
Mikrobun geçmediğini anlamak için de en aşağı 15 gün beklemek lâzımdır.
Bu 15 günü Genç Şair nasıl geçirebildi? Teta-nos'un maddî azabını aşan manevî bükülmelerle...
154
Trabzon'a Ertuğrul Sadi Tek'in tiyatrosu geldi. Er-tuğrul Sadi, Peyami Safa ile beraber aktör
Burhaneddin mihveri etrafında sahneye kapılananlardan... Sonradan o, adı tersinden Muhsin
Ertuğrul'a uymuş olarak, yine tersinden, Muhsin'in (akademik) yoluna mukabil derme-çat-ma, yarı
tulûatçı ve ancak (turne)lerde boy gösterebilici salaş tiyatrosu yolunu tutmuş ve adaşının onda
açtığı yara yüzünden içindeki küçüklük ukdesini hep gülünç taklitlerle Muhsin'e karşı çıkma
şeklinde gösterir olmuştur. Ertuğrul Muhsin Hamlet'i mi oynar? O da aynı roldedir ve ondan üstün
oynadığına kaanîdir. Aradaki farksa, onca, sahne, dekor, (aksesuar), kadro farkından başka bir şey
değil...
Peyami Safa da evvelâ çerden çöpten muharrirlik, derken edîplik yolunda ilerliyor, isim yapıyor ve
kendi emekleme çığırındaki Ertuğrul Sadi'yi hiç unutmuyor. Peyami'nin, Ertuğrul Sadi ile
paylaştığı sahne heveskârlığı demlerine ait şöyle bir hikâyesi var:
- (Lâ dam o Kamelya) oynanıyordu. Ben de kumar sahnesinde görünecek figüranlardandım. Sıram
gelince sahneye dalıverdim. Fakat tepemdeki fesi çıkarmaya akıl erdirememiştim. Evet, Parisli
(kont)ların, (baron)ların arasına, başımda fes, daldım. Ertuğrul Sadi, şaşkın bakışan aktörlere ve
seyircilere karşı, vaziyeti, müthiş bir buluşla kurtararak: "Buyursunlar prens hazretleri!" diye beni
aktörlere Mısır prenslerinden biri olarak takdim etti.
Evet, Trabzon'da (Şekspir)in Hamlet'i...
Genç Şair'e sahnenin kulis tarafına bir koltuk yerleştirerek en mahrem noktada yer gösterdiler; ve
astariyle yüzü arasında fark olmayan elbisenin iç tarafını ona teşhir etmekten çekinmediler.
Ertuğrul Sadi, kalçalarına kadar siyah çoraplı Prens Hamlet rolünde, elinde bir iskelet kafası
haykırıyor:
155
- Horaçyo, bana bir şey söyle!
- Ne söyleyeyim efendimiz?
Artık kelâmın son hudut taşma gelip de ondan öteye bir söz isteyen (melankoli) prensinin isteğine,
arkadaşı
Horaçyo'nun cevabı:
- Ne söyleyeyim efendimiz?
Peyami Safa'nın bayıldığı ve (Şekspir) dehâsına en keskin misâl saydığı bu söz, salaş tiyatrosu
sahnesinde bile Genç Şair'i sarstı.
"Kıldan ince" ve "nefesten yumuşak" bir yağmur
altında oteline giderken mırıldanıyor:
- "Horaçyo, bana bir şey söyle!"... "Ne söyleyeyim efendimiz?"... "Ben burada daha fazla
yapamayacağım, Horaçyo!"... "Nerede yapılabilir ki, efendimiz?"...
Ve bankadan kovulmasını gerektirecek bir lisanla istediği izinin cevabını beklemeden, tiyatro
perdesinde ve sisler içinde bir vapur resmine benzeyen gemiye atlayıp İstanbul'a kapağı attı.
(Odora di femina) KADIN KOKUSU
BU KOKU, kadının dışarıdan süründüğü değil, içeriden gelen öz kokusu, mâna kokusu, cinsiyet
kokusu, mücerret kadınlık kokusu...
Kadın bir fikirdir; heykelleşmiş ve erkeğin mukabili cinsiyete bürünmüş ulvî bir fikir... Ulviyetine
mukabil de, istidadını yaşattığı süfliyet, meydanda...
Onun içindir ki, kadın, gerçek mânası ve mahiyetiyle yalınız İslâmiyettedir ve yine onun içindir ki,
kadın, İslâmiyette, üzerine titremlen bir hicap mevzuu... Örtünmesi de bu sır yüzünden... Fakat
ahmak batı adamı bu sırrı anlayamaz ve kadının hakikatini onu çırçıplak soymakta ve meydan
yerine çıkartmakta bulur. 156
Batı adamının bağlılık iddia ettiği, kendi zaman ve mekânı içinde hak ve münezzeh İsâ dininde, hak
ve münezzeh Resulünün melekî meşrebi icabı, kadın siliktir. Fakat Peygamberler Peygamberinin
beşerî meşrebinde, kadın, Allaha erme yolunun başlıca hedeflerinden ve yardımcı vasıtalarından
biri...
"- Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi; kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz..."
Meâlli Hadîs, işte, tohumunda bu sırrı gizler. Ve bu yüzdendir ki, İslâmiyette, Allah huzurunda
akid şartiyle kadın, vaz geçilemez bir nimet, geri bırakılamaz bir sünnet, fâtihliğe memur erkeğe
fetihlerini kendisinde remzlendirici bir işaret, aslî gaye olan İlâhî marifet yolunda da kayıtsız
kalınamaz bir davettir. Ve kadını fethetme vasıtaları, erkekte, Allah Resulünün pâk ve mukaddes
mizacına uygun olarak büyük kıymet...
Fakat Hıristiyanlık bağlısı -ki İsevîlik Hıristiyanlıktan münezzehtir- nispet iddia ettiği ve tamamiyle
tersine gittiği İsâ Peygamber yolunda, kadını, mânasındaki (mistik - sırrî) inceliğe zıt olarak ele
alır, ya onu hayat perdesinden büsbütün siler, yahut yüzülmüş koyun halinde vitrininin çengeline
asıp sadece dış cepheden en süslü eşyası diye teşhir eder. ݺte Batılı (mistik - sırrî)lik iddiasının sırrı
satıhta arayıcı ve açıkta gezdirici idrak kütlük ve kabalığını gösteren düğüm noktası... O ki, sır
olmak iddiasıyla açıktadır, sır değildir; ve o ki üstünde "sır" yazılı bir torbanın içindedir; açıkta
demektir. Cebir ilmini icad eden İslâm ruhunun bu tasavvufî inceliğini, hendese kafalı Batılıya
anlatamazsınız. O kafa ancak bir noktaya kadar gider ve o noktada, haşmetli bir satıh dünyası
uğrunda iç dünyasını feda etmekten gayrı çare bulamaz. İslâmiyetteki ve Allah Resulünün
sonsuzluk kaynağı ruh yapısındaki (gizliyi de gizlemek) şiarı öylesine baş döndürücü bir keyfiyettir
ki, ondan bir zerreyi büyük bir
157
velînin, arkadaşı bir velîye yazdığı şöyle bir mektuptan
süzebiliriz.
"- Bizi açık zikir yaptığımız için suçluyorsunuz! 'Açık zikir yaptığınızı duyduk, bu ne hal?'
diyorsunuz! Biz de sizin gizli zikir vaptığınızı işittik. Mademki işittik, o halde sizinki de açık,
gizlinin açığa vurulmuşu oluyor. Farkımız nerede kalıyor?"
Yine bir velînin ifadesiyle, anlayabilmek için yıl-' larca "toprağı kepekle karıştırıp yemek icap eden
" ve İslâmiyetin iç bünye sırrını pırıldatan nokta...
Cilt cilt kamusluk bir dava olan kadındaki hikmet bahsini burada durduralım da, Garplının bu
mevzuda hangi noktaya kadar yol alabilmiş olduğuna müşahhas plânda bir göz atıp kadın
zaviyesinden Genç Şair'e dönelim:
Avrupalı, kadın bahsinde en sırrî erkek telâkkisini, meşhur (Don Juan) tipinde tecelli ettirmiştir.
(Don Juan), bizde sokak ve (pavyon) küçükbeylerinin sandığı gibi, sadece kemiyette kadın avcsı,
âdi bir çapkın, basit bir zampara, mağrur bir madde şampiyonu değildir. O, kemmi-yette
kazandıkça keyfiyette kaybettiğine şahit olduğu kadını, nihayet erişilmez bir fikir olarak görmeye
başlayan ve kendisini en şanlı malikiyetler içinde mahrum gören mahzun bir idealisttir.
Fransızların "münevverler münevveri" diye etiketledikleri (Andre Süares), (Don Juan) isimli
(etüd)ünde bu hudut noktasına kadar vardı; ama ilerisine geçemedi. Ge-çebilseydi, kadında kadını
kaybetmenin ötesinde İlâhî tecelliyi görür ve kadını bu tecellideki yardımcıhğiyle kıymetlendirip
yine kadına döner, ona Allanın biçtiği hudut içinde sahip çıkardı.
Tekrar edelim; İslâm Tasavvufçularından başka kimsenin erişemediği öyle bir sırdır ki, bu,
fizikçilere dördüncü buuddan, bestekârlara ve ressemlara da sekizin-
158
ci ses ve renkten bahsetmek gibi bir muamma belirtir ve ondan en az, tatbikatları dış ölçüleriyle
yerindeyken kadını tek fiilli mekanik bir âlet haline getirmiş olan marka müslümanları anlar. Vah,
hikmetlerden ve sırlardan haberi olmayanlara; Varlık Nurunun mukaddes ruhaniyetin-den bir koku
almamış olanlara!
Islâmiyette ve şartları içinde gayet makbul, Hıristiyanlıkta ise papas prensibi bakımından mutlaka
ezilmesi ve yok edilmesi lâzım şehvaniyet, (Don Juan)ın burnunu cins bir aygır gibi şişirir, fakat
gayesini bulamazken acaba Genç Şairde nasıl bir tecelli zemini bulmuştur?
Kadın, o günedek Genç Şair'e, içinde endamını seyrettiği bir boy aynasından başka türlü
görünmemiştir. iskambildeki yürek kızından müsaade alabildiği zamanlarda da, kadını, kendisine
bir şey verebilmek, katabilmek kudretinden mahrum bir mahlûk; bütün değeri fâtihlere esir alma
hırsını verici ve yalnız bu hırsı tatmin etmeye yarar, ruhî bir spor vasıtası saymıştır. O güne kadar,
hep kendisinden 5-10 yaş büyük, olgun ve yetişkin tiplerde mevzuunu bulabilen Genç Şair, bilhassa
çok kolay muharebe ve muhasaralarla elde ettiği zaferlerde hâkimiyet zevkinden başka bir şey
duymamış; sonunda kadının kadın olarak silinip aradan çıkacağı, büyük gayeden haber vereceği ve
yalnız o gayeye yardımcı vasıta diye kalacağı bir ilk mahkûmluk merhalesine ayak atamamıştır.
Evet o, 30 yaşına kadar kadın dâvasında mahkûmluğu tatmamış-tır.
29'uncu yaşını sürüp doğduğu ay olan Mayısa doğru 30'uncu yaşına ilerlerken, 1934 kışının
başlarında, sessiz sedasız, hayatının en büyük kasırgasına çatıverdi. Bu kasırga ehemmiyetsiz bir
esintiyle başladı.
Lüsyen Abdülhak Hamid; onu bir gün yanına aldı
- Haydi yürü, dedi; seni benden sık sık bahsini du-ı, son derece (tipik) bir hanımefendiye
götüreceğim!
159
Ve Lüsyen Hanım, Genç Şair'i, onu göstermek için değil de, belki onun yanında kendisini
göstermek için, Taksim taraflarında bir apartmana götürdü.
Gayet zevkli döşenmiş, iki üç odadan ibaret, (gar-sonyer)imsi, kuş kafesine benzer bir dairecik...
İki yanı kadife yastıklarla çevrili bir divanda, upuzun, üzerinde ipekli bir örtü. Genç Şair'den en
aşağı 7 - 8 yaş büyük, kır saçlarında siyahımtrak perçemler, (Nokta Nokta) Hanımefendi...
Soğuğa karşı tahammülsüz bir yaratılışın sahibi bu hanım, Boğazın karşı kıyısında, şato
denebilecek büyük ve haşmetli bir yalıda oturur ve soğuğa hiç dayanamadığı için, her ân buz gibi
ve ürpertili tenine sıcağı içirmek üzere birkaç kış aynı Taksim'deki bu hususî dairesinde geçirir.
Kafkas ırkının en ince ve soylu çizgilerini taşıyan, Osmanlı paşalarından birinin kızı, isim yapmış
bir ilim adamiyle, sonradan evlendiği, ecnebi, fakat müslüman bir sefirin eski zevcesi bu hanım
üzerinde daha fazla kafa kâğıdı bilgisine ihtiyaç yok... Onu da, deminki kadın tahlilimize denk
olarak kolay bir müşahhastan ziyade, çetin
bir mücerret saymalıyız.
Genç Şair'le (Nokta Nokta) Hanım, ilk ânlarda birbirlerini tepeden ayağa süzgeçten geçirdiler ve
birbirle-rinde ne aramak gerektiğini yine birbirlerinde aradılar... Lüsyen Hanım, hem de pek ânî, iki
taraftan tüten mânaları yadırgadığı ve hele ona eliyle zemin açmış olmaktan birdenbire inkisara
düştüğü için midir, nedir, kendisine silikliği seçti, tutuk ve seyirci kaldı.
- Mayıs başından itibaren Boğazdaki yalımıza geçeceğiz. Sizi orada sık sık beklerim.
(Nokta Nokta)nın bu davetine Genç Şair şöyle mukabele etti:
- Biz de Beylerbeyi'nde bir yalıda oturuyoruz, yakın sayılırız. Rahatsız etmeye çalışırım.
160
1934 kışının başında, bir gece "Şirket-i Hayriye" vapurunun salonunda, Genç Şair'in rastladığı ve
adetâ onu zorla konuşmaya mecbur eden esrarlı adamı hatırlıyor musunuz?.. "O ve Ben" kitabında
uzun uzadıya hikâyesi anlatılan, Hızır benzeri esrarlı adam...
Hani, Genç Şair'in:
- Devrimizde irşada kabiliyetli bir yol gösterici tanıyor musunuz?
Suâline:
- Bir Cuma günü, öğle vakti, Beyoğlu'nda Ağaca-miine gidiniz! Orada ders veren bir zata rast
geleceksiniz. Halk için konuşan bu zatın sözlerindeki gizli hikmetlere dikkat ediniz ve eteğine
yapışınız! Umarım ki, dileğinize erersiniz!
Cevabını veren Hızır benzeri esrarlı adam...
ݺte ona, kendisinde (Odora di Femina)mn alev almaya başladığı bu hengâmede rastladı ve aldığı
ilk tesiri çabucak unutup yine kendi âlemine daldı ve kimbilir aradan kaç Cuma gelip geçti.
O zamanlar Genç Şair, bankanın İstanbul merkezinde muhasebe müdür muavinidir ve
Beylerbeyi'nde annesi, anneannesi ve dayısiyle mükellef bir yalıya taşınmışlardır. Yalının ilk
katında, kendisine mahsus bir daire-ciği vardır. Bu dairenin, ev halkına görünmeden girilen ,
çalışma odasında, bir divan, stil koltuklar, acem halıları ve bir çini soba... Odaya gelen elektrik
kablosu mahsus kesik ve her tarafta, tekli, üçlü ve beşli antika şamdanlar... Raflarda bir sürü kitap,
Boğaza bakan büyük pence-]re, kurşunî sular ve sobada, geçen dakikalarm kâh sakin,
I kâh öfkeli şarkısını tutturmuş, boyuna çıtırdayan odunlar... Ve nefis bir (Meypıl) koltukta, başı
elleri arasında düşünceye dalmış bir adam...
Genç Şair her zaman derdi:
- Dış dekor kaygısı bende o kadar köklü ve derin-
161
dir ki, tek kuruşum olmasa ve imzaladığım maddî ve manevî senetler yüzbini aşsa, derdimin
çaresini ipekli bir halı veya şahane bir koltuk üzerinde düşünmek isterim. Çareyi ancak böyle
bulacağımı sanırım. İlle de dış dekor,
ille de konfor...
Genç Şair, hele (Nokta Nokta)dan sonra bu kadar titizlikle bezediği dış dekor ve konforunun bir
hamlede başına yıkılması için ancak birkaç ay kalmış olduğundan
habersiz...
Yalının kocaman bahçesinde, eskiden mutfak diye yaptırılmış bir damalımı ahıra çevirdi; ve bir de
nefis arap atı... Minyatürdekiler kadar güzel bir at...
Ve yansın şamdanlar, gelsin arkadaşlar, pissin yemekler, eğerlensin at, çınlasın Beylerbeyi
tepeleri!.. Burhan Toprak'in: - Hayat mı, eser mi?
Narasının belirttiği ilk ışık bu muydu yoksa?..
Yalıda sık sık, Peyami Safa'sı, Fikret Âdil'i, Âbidin
Dino'su, Arif Dino'su, Burhan Toprak'ı, İstanbul'a uğra-
yışlarında Ankara dâhileri ve hattâ komünizmanın baş
yobazı ve etrafında kızlı ve erkekli müridleriyle Babıâli
yaranı...
Yalıda bir gece, sabaha karşı müthiş bir çığlıkla yerinden fırlamıştır. Kapıyı açıp da sofada gördüğü
annesinden şu bilgiyi alıyor:
- Seninkilerden bir sarhoş, zemin katına inip 14 yaşındaki beslemeye saldırmış! Kız da basmış
çığlığı... Adam birdenbire beni karşısında görünce bahçe kapısından kaçtı. Her halde şapkasını da
portmantoda bıraktı.
Doğruydu; portmantoda bu meşhur muharririn inkılâp remzi, çürümüş limon kabuğu biçimli ve
renkli şapkası ahmak ahmak sırıtıyordu.
Bu meşhur muharririn ismine ne -hacet; ismi
Babıâli...
162
KASIRGA
BANKADA fiş imzalarken, bir toplam yaparken, kendisiyle konuşanları dinler gibi dururken hep
onu düşünüyor. (Nokta Nokta)yı...
En şiddetli bir zehir gibi, en kısa zamanda bu ne tesirdir, böyle!.. Hali, masallarda dünya güzelini
görür görmez tutuluveren, arkası üstü düşüp bayılan, yatağa düşen şehzadeninkinden daha
(romantik), daha iptidaî, daha gülünç... Artık (Nokta Nokta), Genç Şairde, dinmez bir diş ağrısı,
silinmez bir sabit fikir...
Sen misin, o zamana kadar kadın cenazeleri üstünde yürüdüğünü sanan; şimdi de yürüsünler
bakalım, senin cenazenin üstünde!.. Onca kadın, erkeğinin şahsiyetini bir manto gibi giyen, onun
kafasiyle düşünüp onun gözleriy-
Ile gören, bütün hâkimiyetlerini kaybeden, saadetini mahkûmlukta bulan, hattâ süs ve giyim
iradesini bile yitiren, kılığını bile şaşıran bir tesir hedefi değil miydi? Şimdi irade kaybı, şaşkınlık
ve perişanlık kendisinde...
Bir yanda, Genç Şair "O ve Ben"de anlatıldığı gibi, bir gün, bir Cuma günü Ağacamiine gitmiş, o
büyük zatın elini öpmek saadetine ermiş, Eyüp'te Gümüşsuyu'ndaki eski dergâha davet edilmiş,
fakat birdenbire kasırgaya tutulunca, ancak imdat istemek için gideceği mübarek yere henüz demiri
atamamıştır.
Öbür yandan da, (Nokta Nokta)nın (nokta noktadaki muhteşem yalısı, salonları ve garip bir
bulamaç belirten muhiti... Bu muhitin içinde Babıâli kahramanlarına yer, yalınız Genç Şairle
Dino'lara, bir de Yahya Kemâl'e verilmiştir. Gerisi, tatlısu veya acısu frenklerin-de... Beyaz Rus
Madamın her şeye razı Fransız kocası (Nokta Nokta)nın adamı... Erkekliğiyle değil de
hizmetleriyle... Beyaz Rus Madamla Lüsyen Hanım yalıda pek boy gösterenlerden değil... (Nokta
Nokta)nın kendilerini
163
ezdiği ve merkeziyetlerini dağıttığı hissindeler... Nitekim Genç Şair onu tanıdı tanıyalı, öbür
sosyetelerden uzaklaşmış ve yalıya mıhlanmıştır.
Kandilli'de yalı sahibi, asılları Polonyalı iki bekâr ve kardeş (kont), kâh kendi yalılarında, kâh
(Nokta Noktacın yalısında, onun pervanelerinden...
Daima divan üstünde uzanmış vaziyette, (Nokta Nokta), kendisine lâzım olanından biraz fazla bir
edebî kültür sahibi... Bu kültür, Fransızcada 19'uncu asır sonuna, Türkçede de "Edebiyat-ı
Cedide"ye kadar gelip dayanır ve Fransızcada Birinci Dünya Harbi sonrası şiiriyle, Türkçe'de
Tevfik Fikret'ten ilerisini itibarsız sayar. Yalnız Yahya Kemâl'e kıymet verir ve Genç Şair'i pek
beğenir. Gece, abajurları boğuk salonunda onun gölgesine "Sayıklama" şiirini sık sık okutmak
âdetidir.
Sussun, sussun uzakta ölümüme ağlayan; Gencim, ölmem, arzular kanımda bir çağlayan...
Şırıl, şırıl... Şırıl, şırıl...
Bu noktada nefesini çekerek heyecanını açığa vurmaktan çekinmez. Ve Fikret'in şu mısralariyle
mukabele
eder:
Mısrın o şivekârına benzer ki tıyneti, Öldürmedikçe vasimi etmezdi râyigân...
Yani, kadın dediğin, onca, visalini ancak ölüm pahasına bahşedendir. (Kleopatra)nın, âşıklarına
yaptığı gibi...
Genç Şair bir gün ona şöyle demişti:
- Siz akreplerin aşk hayatını biliyor musunuz?
- Hayır! Nasılmış?
- Erkek akrep, hayatında yalnız bir kere visal zevkini tadıyor. Sonunda dişisi, bir kıskaçta genç
akrebin ka-
164
fasını kesip düşürüyor. Böylece erkek akreplere pek kısa bir hayat payı düşüyor. O, gördüğümüz,
kartoloz, yıllanmış akrepler, hep dişileri...
- Çok enteresan!.. Hangi eserden öğrendiniz bunu?..
- (Moris Meterling)den... Onun "Arıların Hayatı", "Karıncaların Hayatı" gibi, hayvanlara ait
(etüd)lerini herhalde gördünüz.
- Ben insanları tetkik etmekle meşgulüm. Asıl tetkike değer hayvan, bence insan...
- Evet; insan, iki ayağı üzerinde şaha kalkmış, düşünce iddiasında ve hazmedilebilecek bütün
hayvanları mideye indirme sevdasında korkunç bir hayvan...
Halbuki açmazların, şaşırtmacaların, hem de hiç emek sarfetmeksizin, en yamanlarını (Nokta
Nokta) yapmış ve en bayat, malûm (prosede - tertip)ler içinde Genç Şair'i büyülemişti.
- Yine mi açmazlar, şaşırtmacalar peşindesin? Bu sihir nereden, hangi noktadan geliyordu? Gayet
basit:
Üzerine gelenden, ufuklar gibi, kaçmayı uzaklaşmayı bilmeden...
O, şahane manzaralı bir ufuk... Böyle görününce, yahut böyle göründüğünü anlayınca, bir hamlede
onu yakalamak isteyen elden kaçmış, o el de hiç alışmadığı, en hararetli davetkârlık içinde firarî bu
kaçaklık tarzına büsbütün atılganlıkla karşılık vermiş, (klâsik) hilenin sonunu sezememiş, onu fikir
güciyle yeneceğini sanmış, yerinde oturup ufkun bütün haşmetli eşyasiyle ayağına gelmesini
bekleyememiş, o atıldıkça öbürü kaçmış, öbürü kaçtıkça o atılmış ve bir kere böyle başlayan savaş,
müthiş bir kadın (strateji)si olarak hep ricat eden yararına sürmüş, hep böyle gitmiş ve işte Genç
Şair'i dehâya taş çıkartıcı bir hamakat oyunu neticesinde yenik duruma düşürmüştür. .
165
- Bana bir şey söyleyin de bir hafta onunla yaşayayım!
Bir veda ânında Genç Şair'e söylenen bu söz, onun kelâmına ve kelâmla zaptediciliğine ait işaret...
Fakat bu zaptedicilik ve fikir yönünden kıskıvrak bağlayıcılık o kadar ileriye gitmiştir ki, kadında
cazibeyle karışık, büyük bir tevahhuş doğurmuş, belki (Nokta Nokta)ya, her yandan kuşatılacağı,
esir düşürüleceği ve bütün hesaplarının alt - üst edileceği korkusunu vermiş; çare olarak sımsıkı
kapanmaktan ve geriye doğru zıplamaktan başka yol kalmayınca da aynı akıbet, aynı taktiği
mizacına yediremeyen Genç Şair'in başına gelmiş ve ona, kendi güciyle kendisini hırpalamak,
didiklemek, ezmek, parçalamak nasibi düşmüştür.
Erkeği kendi kendisiyle ihtilafa düşüren, savaşa tutuşturan kadın...
Kuvvetli kadının tarifi budur ve bu tarifte, erkek iradesinin hangi noktadan çelindiğine bağlı bir sır
vardır. Açık söylemek lazımsa, bu basit noktayı belki basitliği yüzünden göremeyen, yahut ihmâl
eden Genç Şair'in kuvvet üstü zaafını sömürerektir ki, (Nokta Nokta) Hanımefendi ustalığını
gösterebilmiştir.
Artık o, boyuna kaçan bir hayâl, Genç Şair'se "kaldırımlarda geceyi kovalayıcı" mizaciyle, et ve
kemikten bir kalıp...
Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de, Tutmak, tutmak isterim, onu koynuma alıp. Bir türlü
yetişemem fecre kadar yürür de, Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp
Arada düşünüyor:
- Ölüm var... Biliyoruz... Öyle bir biliş ki, bilmemenin ta kendisi...
Ve nefsine soruyor:
- Ya o ölürse?
166
Bütün bir kâinat elinden çıkmış, ölümün dehşetini güya anlamış gibi oluyor. Ve çarpılıp kalıyor.
Duygularını ve kadın - erkek savaşında düşüncele-| rini anlatabildiği yalınız Peyami Safa...
Peyami Safa Genç Şair'i dinlerken:
- Not alınacak kadar derin ve güzel söylüyorsun! Fakat bu savaştan, sen de bir geri çekilme
metodiyle muzaffer çıkmaya mecbursun!
- Mecburum ama yapabilir miyim? Dünyada en acı hal, uçuruma bile bile düşmek, kasırgaya göre
göre tutul-
I mak değil mi?
Dino'lar da vaziyeti uzaktan uzağa kokluyorlar ama, Genç Şair onlardan en yakını olmasına rağmen
Âbidin'e işin (dramatik - hâilevî) tarafını gösteremiyor, (fantezi) cephesi üzerinde kalıyor, âdeta
Âbidin Dino'nun I istihzalı bakışından kuşkulanıyor, utanıyor.
Boğazın Anadolu yakasında, saydığımız yalılardan bir dördüncüsü var ki, anlattıklarımızdan belki
en haş-I metlisi...
Bu yalıda bir kabul resmi... Davetlilerin başında (Nokta Nokta) Hanımefendi var; ve İstanbul'un her
dalda I bütün ileri gelenleri ve kibarları... Genç Şair'le Âbidin I Dino da davetliler arasında ve
(Nokta Nokta)nın sosyetesi I içinde...
Büyük fırsat... İstanbul'un pek az gördüğü bu yüz-I lerce kişilik kabul resminde, Genç Şair, (Nokta
Nokta)nın I özüne, maddede ve mânada bir kahramanlık heykeli gibi görünmek istiyor ve bunun
formüllerini Âbidin Dino ile [ müzakere ediyor:
- Burjuvaları şaşırtmak ve çenelerini düşürmek için bak ne yaparız?.. Harikulade biçimli
fraklarımızı giyeriz.
I Frakların kuyruklarına birer otomobil (straponten)i gibi I yerleşir, ellerimizde uzun yasemin
çubuklar, sandalla ya-1 linin bahçesine çıkar ve aralarına dalarız. Gerisi, bakalım j nasıl gelir?..
167
Hayâlleri güzel... Fakat ne frakları var, ne sivri yakalı kolalı gömlekleri, ne rugan papuçları...
Geceye de birbuçuk gün var...
Beyoğlunun en meşhur terzisine koşuyorlar ve tepeden inme ferman ediyorlar:
- Şimdi sabahın saat 10'u... Size yarın akşam saat 6'ya kadar müsaade... Bize iki frak hazırlayabilir
misiniz?
Terzi bu iki deliye gülümseyerek bakıyor ve:
- Evet, hazırlayabilirim, ama şu kadar para isterim. Bu akşam birinci, yarın öğle vakti de ikinci
provaları yaparız; gecenin ilk saatlerinde frakları teslim alırsınız!
Genç Şair derhal parayı tosluyor, geriye kalanlar da hemen satın alınıyor, Âbidin'in güzel elleriyle
Genç Şair'in küt ve kare şekilli ellerine bir de manikür çektiriliyor, biçimlerini harika buldukları
fraklar sırta geçiriliyor; Bebek'ten sandal, karşı yaka ve yalı... Ellerde de uzun, yasemin çubuklar...
Arif Dino'nun alay için, biraz da kıskançlığından (Dülsine dö Tobozo - Don Kişot'un sevgilisi) diye
çerçevelediği (Nokta Nokta), büfenin önünde, yanında Yahya Kemâl ve (kont)lardan biri...
Nasıl olup da Türk millî sanat marşiyle karşılanmadıklarına hayret edercesine böbürlenici bir eda
içinde Genç Şair ve yanında alaycı (Sanşo pança)sı, (Nokta Nokta) hanımefendinin yüksek
huzurlarında boyun kırıyorlar.
(Dülsine dö Tobozo) her zamanki haline eş, bir ve-kar ve azamet makyajı içindedir ve böyleyken
Genç Şair'i görmekten gelen heyecan ve alâkasını gizlemeye ihtiyaç duymamaktadır.
Sabaha kadar süren, bu, birbirlerine perçinleniş Yahya Kemâl'in gözünden kaçmıyor ve bir ara,
Genç Şair'in kulağına eğilip fısıldıyor:
- Yahu, biz bu hanımın sadece elini öpebilmek için
168
ne yapacağımızı bilemez ve alâkasını çekemezdik. Sende hangi tılsım var ki, bizim 10 yıldır
alamadığımız mesafeyi birkaç ay içinde devşirebiliyorsun?
"Dışı seni, içi beni yakar" kabilinden, Genç Şair acı acı gülümsemekte ve bu dış yüz şairine iç
yüzlerden bahsetmeyi lüzumsuz görmektedir.
Başkalarına meltem görünen kasırga onu harap etmiş, esiyor.
Artık Genç Şair kendisini beğenmez olmuştur. Bir sürü fraklı, smokingli ve tualetli insanların
dizildiği masalarda, küt ve kare ellerinden mahcuptur. En kolay insiyaklar, içgüdüleri içinde rahat
rahat gidip gelenlere karşı her hareketini şuurla tanzim etmeye mecbur olmak gibi korkunç bir
rahatsızlık içindedir. Bir sabah uyandığı zaman, lisanım bile unutmuş olacağı gibi bir vehim
kıskacını ruhunda hissetmektedir.
Ya bu hâlin mânası nedir? Erkeğini kadın kuvvetiyle değil de, yine tersine çevrilmiş kendi
kuvvetiyle enmek metodu... Bu mudur?
ENSE KOKÜ'NDE FEZA
- BENÎM malûm fikrim; Türk romanı yoktur. Çünkü Türk romanı denilen, evvelâ Batı örneklerine
nispetle ilk okul yazı emeklemelerinden daha iptidaî eserler son yüz yıl içinde, ola ola, meselesiz,
çilesiz ve ukdesiz, kartondan adamların gidip geldiği, yollarında eğlencelik yemişler satılan bir
panayır yerinden başka bir şey olamamıştır. Tanzimat devrinin, çocuklara giydirilen paşa
elbiselerine benzer biçare romanı, "Edebiyat-ı Cedide" çığırında güya ilerileye ilerileye, nihayet
zavallılıktan ahmaklığa terakki edebilmiş; Halid Ziya başta olmak üzere bu Çığırın romancıları,
yeni moda Batı taklitçiliği enayileri-
169
nin âdi sokak zamparası ve "onbaşı kültürü"yle techizatlı tiplerinden öteye geçememiştir. Düşünün
ki, bu roman, Garp edebiyat ve felsefesinin en olgun demlerini kadro-laştıran ve kördüğüm halinde
giriftleştiren 19'uncu Asır sonları ve 20'inci Asır başlarında, Fransız romanı bir taraftan cihana
hâkimiyetini sürdürür, bir taraftan da Rus romanı Fransız romanını ezmeye başlarken, Batının her
türlü ukdesinden gafil, seri malı roman temsilcisi (Gon-kur Biraderler)i model diye ele almış, ne
(Zola)yı, ne (Mopasan)ı, ne (Prust)u, ne (Dostoyevski)yi, ne (Tols-toy)u, ne (Gorki)yi, ne (Göte)yi,
ne (Oskar Vayld)ı, ne de son Batı fikir cereyanlarını görebilmiştir. Ondan sonraki "Fecr-i Âti"
zemininde ve biraz ilerisinde romana ilk defa mesele getirir gibi olan bir Yakup Kadri varsa da
onun fert ve cemiyet üzerinde açabildiği, derinlik, "Edebiyat-ı Cedide"nin açtığı, küçük su
birikintilerine mahsus oyuklara nispetle ancak diz kapağına gelen çukurları aşmaz. Ömer Seyfeddin
ve Refik Halid birer usta satıhçı; Halide Edip ise zaten büyük mesele ve idrake istidatsız; başta işe
zarif bir kadın mizaç ve üslûbiyle girişip sonda işi feci bir ukalâlıkta bitiren ve -dönmeliği icabı-
içinde yaşadığı cemiyetin bütün ananelerine karşı nefretini kusan, sanatta hiçbir zaman küçük çapın
üstüne çıkamayan kişi veya dişi... Türk romanında mesele ve ukde ilk defa Pey ami ile
kımıldamaya başlıyor denilebilir. Fakat bu kımıldama, yürüyüş ve çığ haline gelemiyor, bu
gelemeyişte Türk cemiyetine ait duygu kütlüğünün de elbette tesiri bulunuyor. Peyami Safa da o
nazik zarı delemiyor. Onun nesli, Batıda en nadide çiçeklerin yetiştirildiği limonluklar yanında,
çürümüş gübre karışımı çerçöpten başka bir şey olamıyor ve Türk romanı, Cumhuriyetle beraber
artık deva kabul etmez bir akamet bataklığında çırpınıp duruyor. Bu feci manzaranın verdiği
tepkiyle, çirkini hissedip de güzeli bulamayan ve roman gibi büyük bir cehd isteyici
170
mimarî yükünün altına giremeyen bazı dehâ özentisi tipler de, gelmeyecek bir istikbalde yazacağı
eserin yalınız adını ve ilk cümlesini kâğıda dökmüş, ıkınıp duruyorlar.
- Beni mi kasdediyorsun?
Genç Şair'in mahut kasırga nöbeti içinde ve Peyami Safa ile Burhan Toprak'in da bulunduğu bir
halkaya karşı söylediği sözler ve kasdettiği adamın suâli...
- Evet, seni kasdediyorum! Hergün asabî karalamalarla çizgilerle boğduğun kâğıtların üzerine
"Miraç" diye bir isim kondurmuş, altına da tek bir giriş cümlesi yazmış, kendini şimdiden
istikbâldeki Türk romanının müjdecisi hayâl ediyorsun; dört yıldan beri de ıkınıyor, sıkmıyor,
ikinci cümleyi getiremiyorsun!.. Parmak boyunda cüceler arasında acaba en acınacak cüce sen
misin,
jonlar mı?.. "Eser mi, hayat mı?" diye bir terane tuttur-Imuş, gidiyorsun!.. Ne esere girebiliyorsun,
ne de hayata!.. ["Mesele, mesele!" diye bağırıyorsun ama, hiçbir meseleyi I omuzlayamıyorsun!..
Peyami Safa atıldı:
- Hakkımdaki görüşünden bahtiyarım. Ama benim delemediğim zarın ne olduğunu bilmeliyim.
Meseleye yaklaşır gibi olduğumu söylediğin bende hangi mesele eksik?..
- Her mesele!.. Ve bu arada sende ve Türk romanında kadın meselesi... Kadın, romanın vaz
geçilemez unsuru... Âdi çapkınlıktan öteye, erkekteki kadın ukdesini yiv yiv işleyici hangi eser
var?..
- Ya şiirimizde?
- Şiirimizde bal gibi var... Kadını, bütün (patetik -hissi) çekiciliği içinde ele alan ve sonunda onu,
erkeği Allaha erdirici bir atlama taşı sayan, muazzam ve muhteşem bir Fuzulî var... O devirdeyse
roman zaten kökünden yok... Olsaydı, o da "Leylâ ile Mecnun"unu, bulurdu.
laik edebiyatımızın romana çekirdektik edebilecek ne
171
güzel, ne ince örnekleri var."Ferhad ile Şirin", "Kerem ile Aslı" nedir?.. Fakat iş, Avrupalılaşmaya
dökülüp şehir hayatını insanlar yerine maymunlar doldurunca her şey değişiyor. Mazisi dev bir
milletin sahte aydınlarından (mikroskobik) döller çıkıyor, romanımız da, işte böyle, sürüngenlerin
hayatını yaşıyor.
- Buna ne sebep gösterebilirsin?
- Tam iki sebep... Tanzimattan sonra büyük fikri kaybetmiş ve her şeyi taklit plânında aramaya
kalkmış olmak... İkincisi de, ıstırapla kaydedeyim, büyük tefekkür adamı yetiştirmekteki ırkî
istidatsızhğımız...
Peyami Safa mevzu üzerinde ısrarcı:
- Çaresi?..
- Çaresi, bu millete, kaybettiği şahsiyet hummasını yenileyici ve ileriletici bir sanat ve fikir zuhuru
yolundan meydan açmak ki, bu da devlet işi ve bugünkü devlete göre tersinden gidiş... Olmaya
doğru değil, olma imkânını büsbütün kaybetmeye doğru bir gidiş...
Yanında Âbidin, bir gün, Eyüb'e gittiler... Genç Şair yine malûm kasırganın üfleyişiyle
darmadağınık... Bütün pencereleri ve kapıları açılmış, küt küt vuran, eşyası ve kitapları uçuşan,
bacaları ve kiremitleri havada savrulan ahşap bir köşk sanki...
Gittiler ve öğle vakti gittikleri o yerden güneş batarken ayrıldılar. "O ve Ben"de yazılı bu gidiş,
ilerideki efendisini ilk ziyaretidir; fakat henüz onu efendisi ve kurtarıcısı görme makamına
erebilmiş değildir. Bu makam, kendisine fezayı ense kökünde gezdirme memuriyeti verilmeden
evvel sadece bir merak, alâka ve uzaktan müşa-hade mevkii...
İlerideki efendisinin, uçları kızgın çiviler gibi değdiği yeri delen nazarları yüreğinde göz göz,
yalısına döndü ve her ân, nereden geldiğini anlayamadığı ruhî bir iklim değişikliği içinde, yine eski
hayatını sürdürmekte devam etti. 172
(Nokta Nokta) ile mücadelesinin en azgın zama-... Onu hayran bırakmak, dize getirmek,
cenazeleştir-ek için neler düşünmüyor, neler!... Meselâ (D) grupu sim sergisinin Taksim Belediye
salonunda açılışına bidin Dino vasıtasiyle (Nokta Nokta)yı davet ettiriyor e toplantıda "Beklenen
Sanatkâr" başlıklı konuşmasını apıyor; alkışlanıyor, yüceltiliyor, hattâ kendisinden sonra kürsüye
çıkan Peyami Safa tarafından, beklenen sanatkârın o olduğuna dair işaretlere kadar takdir topluyor,
fakat gayet ciddî ve temkinli bir tavır takınan (Nokta Nokta)nın yüzünde sinsi ve "boşuna
çırpmıyorsun!" gibilerden bir tebessümü aşkın bir ifade yakalayamıyor.
Dedik ya; artık o kovalanan ve hiçbir durakta ele geçirilmesine imkân bırakmayan usta kadındır ve
bu mâna, ikisini de seyreden gözlere açık...
Peyami Safa, ortadan aşağı bir fransız romancısının (Mösyö dö Kamur) adlı eserine âşık... Ortadan
aşağı derecede olmasına rağmen kadın - erkek ukdesini mesele-lendirmiş olan bu eserde (Kont dö
Kamur), pişkinlik, olgunluk, güngörmüşlük, hattâ kanıksama derecesinde kadını hor görürlük ve
nefsine hâkimlik bakımından Peyami Safa'nın gözünde ideal erkektir ve Genç Şair'e şu öğüdü
vermektedir:
- Sen her cephenle (Kont dö Kamur) olmaya lâyıksın! Niçin kendini böyle en ucuz tarafından
kaptırmaktasın?.. Her halde sevdiğinin penceresi dibinde sık sık sabahlamaktan gayrı bir aşk
aksiyonuna aklı ermeyen Hilmi Ziya (Ülken) cinsinden bir adam değilsin!..
Ve şu cevabı almakta:
- Senin, en ucuz tarafından dediğin nokta, benim en pahalı tarafım... Ben, kuvvetin karşı tarafta
değil, kendimde olduğunu biliyor ve kendi ihtirasım yüzünden kendimi getirdiğim bu halin
muhasebesini yapabiliyorum. İçtiği zehirin tesirlerini bizzat kendi üzerinde müşahadeye
173
girişen doktor... Ben buyum ve her halde sonunda ölüme teslim olacaklardan değilim...
Muhasebe ve müşahade... Kendisini-ve hasmını hesaba çekiyor ve hangi kıymetlerde hangi taraf
üstün; bunun hesabını yapmaya çalışıyor:
Gençlik: Genç Şair üstün...
Sağlık: Genç Şair üstün...
Fikir: Genç Şair üstün...
Kültür: Genç Şair üstün...
Kelâm: Genç Şair üstün...
Para: Kıyas unsuru olamaz.
Cazibe: Kolayca teşhis edilemez.
Sonra bu kaba kıyaslardan utanıyor ve (Rafael)in bir tablosunda her renkten kaçar gram olduğunu
hesaba yeltenmek gibi bir abes buluyor bu tahlilde... Büyü bir terkip sırrıdır ve unsurlara
bölünmekle zaptedilmiş olmaz. Yedi rengin her birinden şu kadar gram kullanmakla hem bir kadın
resmi yapılabilir, hem de bir merkep... Bütün unsurlar eski ve basittir; yeni ve "muğdil - girift"
olan, sadece terkip...
Bir lise çocuğu hainliğiyle onun karşısına başka kadınlar çıkarmayı deneyecek kadar küçüldü.
Sökmedi. Kendisinden memnun ve nefsinden razı olmadığı buluşmaların hıncını çıkarmak için ona
mektuplar yağdırmaya başladı. Muradına eremedi; ve dilekçe üzerine dilekçeyle iş takibine
benzeyen edebî bir takdirden ileriye bir başarı kaydedemedi. ݺi mektuba döken erkek zaten
meydan muharebesini kaybetmiş demektir. Kendisi, tavrı, edası, fizik bütünlüğü dışında dâvayı
postacı elinde fikre havale etmek, ne zaaf, ne zaaf!..
Böyleyken bir gece, yine mektupla son bir taarruza geçmeyi denedi.
Evet, bir gece... Oturduğu yalının yemek odasında, büyük yemek masasının başında, ona yazıyor.
Herkes
174
tatmış--- Bitişikteki musluktan su sesi geliyor. Teheccüd ıazına kalkan anneannesi abdest almakta...
Vakit, ge- yarısını hayli geçmiş... En kanlı bir nefs muhasebesinin dökümünü yaptığı mektupta öyle
bir noktaya geldi ki, birdenbire beyni donuyor, bütün nispet ölçüleri, bedahet duyguları ruhundan
uçup gidiyor gibi geldi ona... Tam da |şu satırları yazarken:
"Artık siz benim için lüzumsuz bir şeysiniz! Size erişememenin inkisarı içinde asıl erişilmesi
gerekenin ikim olduğunu dehşetle görüyorum. Siz bana ne verseniz 1 neticede verebilmek
kudretinde olmadığınızın ihtarcısın-'dan başka bir şey olamazsınız! Siz bana istediğimi
veremezsiniz! Siz bir hayâl, bir gölge, bir benzeyiş, bir remz-den ibaretsiniz. Siz, mutlak
yokluğunuz içinde, malikiye-tin mahrumluğa dönen şekliyle karşıma mutlak varlığı, Allahı
çıkardınız!"
Ve tam o anda, hem de bir darbenin maddî sesiyle ensesine bir balyoz indiğini duydu, kâğıdı,
kalemi fırlattı, yatağına koştu:
Ensemin örsünde bir demir balyoz, Kapandım yatağa son çare diye. Bir kanlı şafakta, bana çil
horoz, Yepyeni bir dünya etti hediye.
Bu şiirin başlangıcı:
Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam, Gezdirsin boşluğu ense kökünde! Ve uçtu tepemden birdenbire
dam; Gök devrildi, kimde üstüne künde...
Genç Şair içinde köpek gibi titremeye başladığı yatağında gözlerini yumar yummaz, hançer dişleri
meydanda, kurt cinsinden bir köpeğin ona hırladığını görüyor ve sonradan nefsi diye yorumladığı
bu köpekten kurtul-
175
mak için kendisine öyle bir "uyu!" emri veriyor ki, bayılıp kalıyor ve ertesi sabah önüne serdikleri
dünyaya ayak basıyor.
Onu bu hale getiren ve bu son halde teslim alan, ne (Nokta Nokta) Hanımefendidir, ne de virgül
veya noktah virgül, şu veya bu hanım...
Sadece onun, o büyük zatın, yaşanmaya değer hayat kapısı anahtarını elinde tutan veliler velisinin
küçük bir nazarı...
METAFDZDK BUHRAN
"O ve BEN", Genç Şair'in kurtarıcısını göstermek için yazılmıştır. Onda Genç Şair'in hayatı,
mahcup bir serpinti halindedir. Bundaysa, ele alınan başıboş hayat bakımından, sonunda her şey
yine o kurtarıcıya bağlansa da, madde ölçüsiyle daha fazla Genç Şair'e yer verilmiştir. Bu eser, o
başıboşluk âleminde, Genç Şair'in efendisini mümkün olduğu kadar yüksekte ve münezzeh tutmak
için, bu defa serpintiyi kendilerine ve ana aksiyonu kendisine bağlıyor.
Zira ilkinde, balçığa karşı güneş ele alınmıştı; görülmesi gereken güneşti ve balçığa daha fazla
dikkât edilmesi istenemezdi. Şimdi güneşe karşı balçık konuşuyor ve konuşturuluyor. Öyleyse esas
daima güneşte olarak o büyük zattan bahsi serpinti halinde göstermek doğru oluyor. Anlayana bu
bir edep tâbiyesidir. İlkinde serpinti çamura aitken, bunda, altun tozu halinde nura... İlkinde mevzu,
güneş ve güneşin vatanı, ikincisinde de çamur ve çamurun mekânı... Yani, biri (tez) halinde güneş,
öbürü de (anti tez) olarak çamur, yani gaye yine güneş...
Genç Şair (Nokta Nokta)yı, kabzasına kadar ciğerine girmiş bir bıçak gibi öz eliyle sökerek
çöplüğe atmış,
176
fakat şimdi o yaranın yerinde bambaşka bir iltihap pey-dahlanmıştır. Avrupalının (kriz entellektüel)
veya (kriz metafizik) dediği, korkunç üstü korkunç bir buhran, madde ötesini kurcalama buhranı...
Her şeyin künhünü, dibini, dayanağını, aslını, zatmı arama belâsı... Belâ ki, belâ; insanda bedahet
duygusu diye bir şey bırakmayan ve ona zorla Mutlak'ı aratan belâ... Zaman nedir, mekân nedir,
aydınlık nedir, karanlık nedir, var nedir, yok nedir, "ne" nedir?
Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.
Ve işte Genç Şair'in (Senfoni) diye başlayıp "Çile" adında karar kılan şiirine kaynak:
Evet, her şey bende bir gizli düğüm; Ne ölüm terleri döktüm, nelerden! Dibi yok göklerden yeter
ürktüğüm, Yetişir çektiğim, mesafelerden!
Ve her biri keneler gibi beyin zarının altına yerleşmiş sabit fikirler, yakıcı kurcalayışlar.
Niçin küçülüyor eşya uzakta? Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl? Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?
İnsana, ensesinde işleyen kör bir destereden daha ziyade azap verici bir fikir olabilir mi? ݺte: Bir
fikir ki, sıcak yarada kezzap, Bir fikir ki, beyin zarında sülük Selâm, selâm sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.
177
Bu bir hal ki, izahına hiçbir lisanda kelime yoktur: Lügat bir isim ver bana halimden; Herkesin
bildiği dilden bir isim! Eski esvaplarım, tutun elimden; Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?
Ruhu, vücudunu öyle törpülemiştir ki, 65 kilo gelirken 40 küsura düşmüş, midesi bir lokma ekmeği
bile hazmetme iktidarını kaybetmiş, bir bardak su içse acıdan kıvranacak hale gelmiştir. Uyku:
Uyku, kaatillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.
Aylardır uykusuz... Bir uyuyabilse, evet bir uyuya-bilse, bir gece ve tam uyayabilse ertesi gün
hiçbir şeyi kalmayacağını sanıyor. Tasavvufta ve bazı hallerde nimet kabul edilen gaflet;
neredesin?..
Bir köşede, efendisinin, ilk buhran günlerinde sobaya atıp sonra dirseğine kadar elini ateşe sokarak
kurtardığı, kenarları yanık eseri, çareyi din ve tasavvuf kitaplarında bulmaya çalışıyor. İlk
okudukları "Marifetname" ve "Nefahat""... "Marifetname"de aşkın Allaha mahsus olduğuna ve
mecazî aşk diye vasıflandırılan kadın sevgisinin, hududu taşırılacak olursa "cünun - delilik"
olacağına ait satırları okurken iliklerine kadar titriyor ve bizzat yaşadığı ve kelimelere döktüğü bir
gerçeği birdenbire karşısına dikilmiş buluyor. "Nefahat"da da, fânî dünyanın ölümü yenmiş
kahramanlarını ve onların sürdüğü "yaşanmaya değer hayat"ı görüyor. Onlar, şimal kutbu, yahut
Amerikanın kâşifi değil, insan ruhunun en varılmaz derinliklerine erişmiş, insan ruhunun
topografyasını çıkarmış, insanın nerden gelip nereye gittiğini yıldızdan kandillerle
178
nıahyalaştırmış gerçek kahramanlar... Ve ermişlikleri içinde, yakıcı hakikate karşı ateş üstünde
oturanlar... Hızlı hızlı teşbihini çeken veliye soruyor birisi:
- Teşbihte ne arıyorsun?
- Gafleti arıyorum!
Gömleğinde diktiği yeri söken, sonra söktüğü yeri yine diken, yine söken ve yine diken veli de
"niçin?" suâline şöyle cevap veriyor:
- Nefsim beni meşgul etmeden ben onu meşgul etmek için...
Aynaya bakıyor ve kendisinden korkuyor. Gözleri iki çapraz hat üzerinde başka başka istikametlere
dikilidir ve nereye baktığı belli değil... Onun bu halini, atın etle alâkasız olduğu kadar fikirle ilgisiz
bir at arkadaşı, kendi üslûbiyle tespit etmektedir:
- Ne o, şeşi beş mi görüyorsun?
Mustafa Sekip de, her şey geçip gittikten sonra
şöyle diyecektir:
- O zaman gözlerinden korktum. O ne haldi öyle?.. Kasırga deminde konuşabildiği tek adam
Peyami
Safa, kasırga dindikten ve yerini ateşi yakan bir ateşe bıraktıktan sonra, yine muhatap olmak
haysiyetini kendisinde bulduğu arkadaş... Ona rastladığı kurtarıcıdan söz etmeksizin son halinden
bahsederken, gözleri sabit bir noktaya saplı, nereden geldiğini kendisinin de bilmediği cümlelere
Peyami'nin ne büyük bir dikkat ve hassasiyetle eğildiğini, şeşi beş gören gözlerinden kaçırmıyor.
- Bu hal, diyor Peyami Safa, Batı edebiyat ve felsefesinin nice büyüklerinde görülmüştür. (Bodler),
(Mo-posan), (Nice)...
- Onlar benim gözümde, bazı doktorların (paralizi jeneral) diye frengi cinnetine bağladığı,
doğrudan doğruya hasta ve illetleri içinde tek çizgili tipler... Onlara madde ötesi tasa, yani (susi
metafizik) diyebileceğimiz bir
179
teşhisi yakıştıramıyorum. Asıl salım bir ruh ve bünyenin fezada hakikat arayıcılığına giriftar
(Göte), (Rembo) ve (Tolstoy) gibi, devre devre bunalım yaşayanlar bence daha alâka çekici...
Hepsinin başında, nihayet bir erginliğe kavuşmuş olsa da fikir buhranından geldiği ve madde ötesi
tasayı daima muhafaza ettiği belli (Sokrates)... Fikirlerini, gaipler âleminden kendisine tecelli edici
bir ışıkla imtihana çektiğini iddia eden (Sokrates); ve -bak az kaldı unutuyordum- Paskal... (Paskal)
işi dinî inançta bitirmiş ve bir gece, odasında parlayıveren, fışkıran, patlayan bir ışık karşısında
kapağı dine ve kiliseye atmıştır. Bu müthiş adam, insan aklının kendi kendisini tekmeliye-cek kadar
ileri hamlesini getiren, akılla aklı yenen ve "bana filozofların bahsettiği değil, peygamberlerin
haberini verdiği Allah gerek" hikmetini yine akılla dile getirebilen kafa...
- Ama biliyorsun ki, o kafanın içinde, öldükten sonra yapılan otopside kocaman bir ur buluyorlar.
- Olabilir; dokuz yaşındayken bazı riyaziye kanunlarını keşfeden adama, bu fikirleri bir beyin uru
veremez. Belki beyni patlatacak kadar yakıcı fikirler o uru doğurmuştur. Maddeden ruha değil,
ruhtan maddeye... Hani sen ruhcuydun?
- Evet ama maddenin de hakkını vermek isterim. Bu, içinden çıkılmaz bir dâva!..
- "Her şey yüzde elli doğru, yüzde elli yanlış" meselesi, değil mi? Ah, Peyami Safa, muvazaacı
olma!..
ݺin garip tarafı, Genç Şair'in bütün bu şartlar altında, kocaman potalardan dökülen erimiş demir
madenini kontrol edici bir mühendis rolünü başarabilmesi, kendi kendini murakabe edebilmesi...
Üzerindeki küçük madde işaretlerine rağmen halinden hiç renk vermemeyi biliyor, insanların
karşısına onların muvazene ölçüleri ve bedahet inançlariyle çıkabiliyor, yüzüne bir çift takma göz
takmış
180
ve bütün uzuvlarını memur oldukları işlere sahteleriyle zorlamışcasına dışına hiçbir sır alâmeti
sızdırmıyor, her şeyi içinde saklıyor. Annesi bile, oğlunun bir ruh bunalımı içinde olduğundan
başka bir şey bilmiyor, ona fazla bir şey soramıyor ve sabahlara kadar dua ediyor.
Genç Şair'in bavulunda küçük bir tabancası vardır. Bir sabah bir şey almak için bavulunu açınca
görüyor ki, annesi silâhı kaldırmış... Gülüyor ve mırıldanıyor:
- Yahu, benim din hislerim engel olmasaydı ölüm benim için yaz günü içilen buzlu bir şerbet kadar
iştah verici olurdu. Ne lüzum var böyle tedbirlere?.. Ölebilsey-dim, ölmeye izinli olsaydım,
boynumda bir ip, ayaklarımı yerden kesmek şekliyle ve en korkunç iradeyle ölmeye kadar
gidebilirdim.
Yaz sabahı... Boğaz suları dipsiz bir ayna... Annesiyle bir sandala binip karşıya geçtiler... Araba,
Haliç vapuru ve Eyüp... Camiin önünden kıvrıldılar ve Gümüşsu-yuna tırmanan yokuşu çıkmaya
başladılar... Genç Şair, Efendisinin kapısına yaklaştıkça fenalığının arttığını ve nihayet dayanılmaz
hale geldiğini hissediyor. Bir mezar taşına oturdu. Tek adım atmaya mecali yok... Annesinin,
ayakta, mahzun ve korkulu gözlerle oğluna bir bakışı var...
- Buraya.sık sık geliniz! Sohbet sizi açar. Bu halin ilâcı ziyaret ve sohbettir. Ne zaman isterseniz
buyurun!
O temkin, vekar ve sır heykelinin, istenilen imdada karşı bütün karşılığı bu kadar...
Ana - oğul yine mezarlık yolundan iniyorlar... Ne cilve... Genç Şair ferahlar gibi... Birkaç dakika
önce çıldırmak üzereydi. Artık katiyetle inanmıştır ki, çocukluğundan beri gördüğü renklerin,
işittiği seslerin ötesinden alâmetler çaktığına şahit olduğu gizli hayatın anahtarı bu zatın ellerinde
ve (pasaparola)sı dudaklarında... Onda, alışılmış hoca tavırlarından hiçbir eser yok... Ne okuma,
üfleme, ne yersiz dua, ne telâş, ne iddia... Sadece:
181
- Buraya sık sık geliniz! Bu halin ilâcı ziyaret ve
sohbettir.
Ve inanma fakültesinin en emin ve kuşatıcı hükmiyle teşhisini koydu.
- Beni bu hale getiren ne geçirdiğim kasırga, ne şu veya bu fâniye bağlanışım, ne bir şey... Onlar
hep miskin vesileler... Ben, O'nu ilk gördüğüm ve sonra uzun müddet yine eski havama daldığım
günlerden beri manevî bir tasarruf altındayım. Beni bu hale getiren, O'nun tek bir nazarı... Dünyamı
yıkan O, bana yeni bir dünya hediye edecek olan da yine O...
Çalıştığı bankanın Edirne şubesi açılmak üzere... İstanbul'daki imrenilecek vaziyetine rağmen bu
şubeye talip... Hemen tayin ve şubeyi açmaya memur ediyorlar... Gözlerinden ayaklarına kadar
aynı takma uzuvlarla, kendisinden hararetli bir faaliyet isteyen bir işin başına geçmekte tereddüt
göstermiyor. Fakat içinde yeni tepmeler, yıkıntılar... Hususiyle uykusuzluk... Bir yahudi doktora
gidiyor: - Kuzum doktor, tıpta bir insanı zorla uyutacak bir ilâç var mı?.. İsterse bayıltarak olsun...
Yalnız bunun cevabını verin!
Doktor ona camekânlı ilâç dolabından bir ilâç kutusu çıkarıp veriyor:
- Tarifesini dikkâtle okuyup ona göre hareket ediniz! Tehlikelidir.
Tarifede bir ölü kafası vardır ve iki (tablet)den fazla alınırsa ölüm tehlikesi belirtilmektedir.
Yatağında ve iki (tablet) yutmuş... Demirden bir el göz kapaklarını zorla indirmeye çabalarken, o,
yine kendisini kaybedemiyor, deli gibi zıplıyor, fırlıyor, giyiniyor ve saatlerce Meriç kıyılarında
gidip gelme... Emniyet duygusunu öylesine kaybetmiştir ki, ayağını bastığı her noktada arzın kışrı
çökecek gibi geliyor ona... Biraz evvel
182
de yatağında, arzı, arz küresini belinin altında bir portakal gibi küçülmüş ve kendisini onun
üzerinde boşluğa yuvarlanıyor vehmetmişti.
Anlıyor:
Burada da yapamayacaktır. Kurtuluşunun ilâcı "ziyaret ve sohbet"tir, o eteğe yapışmaktır.
İstifa... İstanbul... Beylerbeyi'ndeki yalı... Eyüpteki eski tekke...
KAPILANMA
İSTANBUL'a dönünce Efendisine kapılanma yo-iında, sık sık Eyüp Sultan yolunu tutar oldu.
Saatlerce |üren sohbet ve her ayrılışında aynı davet:
- Dilediğiniz her zaman geliniz! Burada açılırsınız. Sonradan öğrendiğine göre, tekkeden her ayrılı-
ıında Genç Şair'in içini yiyen daralma kendilerine geçer 'e Efendi Hazretleri cezb tarziyle üzerlerine
çektikleri sı-cıntıyı defetmek için odalarına çekilip saatlerce meşgul )lurlarmış... Yine sonradan
öğrendiğine göre, yakınlarının uzvî ve ruhî acılarını üzerlerine çekmek ve bu yoldan onları
hafifletmek büyük velîlerin hususiyetlerinden biri olduğu gibi, ruhlarındaki en temiz aynadan daha
sâf ve berrak alıcılık yüzünden müridlerine ait bazı halleri fotoğraf camı gibi zaptederlermiş...
Meselâ düştüğü havuzdan çıkıp tiril tiril titremeye başlayan müridinin haline eş, aynı titremelerle
sarsılış ve ancak müridi kurulanınca sükûnet buluş... Herhangi uzvî bir vecaı, uzaktan, aynı noktada
ve aynı şiddette hissediş...
Karşılarındakilerin gizli düşüncelerini ve ruhlarını okumak kudreti de bu yoldan geliyor velîlere; ve
bu kudret veliliğin daha ilk basamaklarında gerçekleşiyor.
Efendi Hazretlerine bağlı olarak burada verilen bil-
183
giler "O ve Ben" kitabında bulunmayanlardan ve sadece serpinti halinde olmak gerek...
Belirtmiştik. Fakat Genç Şairin (sembol - remz) ifadesiyle "Bâbıâli"ye bağladığı ikinci devre
hayatını bir mihraka oturtabilmek ve artık "Babıâli"de tecelli etmeye memur o mihrakın, dışından
olsun, mahiyetim anlatabilmek için "O ve Ben"de kısaca dokunulan bir noktayı burada
ehemmiyetle ele almalı:
Gerçeklik ve sahtelik ölçüsüyle, Genç Şair'in o mihraka, o yola, Efendi Hazretlerine kapılanma
şekli bakın nasıl:
- Seni yola kabul ettim! Kütüğe yazıldın! Bundan böyle şu, bu vazifelere başla! Şu, bu toplantılara
katıl ve âyinlerde, merasimlerde bulun!
Bugünün bilhassa yüzde yüz sahtelerine ait bu lisan ve hareketlerden eser yok!.. Yakınları,
etrafında, bir kısmı iskemlelerde, bir kısmı diz üstü, sadece sohbet... Bu yakınlardan çoğu o kutup
şahsiyete doğrudan doğruya suâl yöneltmekten çekindikleri için, bu hususta biraz serbest davranan
ve serbestliği hoşa giden Genç Şair'in, Efendi Hazretlerini konuşturmasını gözlüyorlar... Zaten
konuşmasalar da, o huzurda sessiz geçen her saniyenin taşıdığı gizli feyz yeter... Ne tören, ne
âyin... Her şey manevî bir plânda geçiyor ve ruhun beyaz kâğıdı üzerinde kelimeler beyaz
mürekkeple yazılıyor. Zahirde hiçbir şey belli değil... Ve dediğimiz gibi birinci derecede sahtelik
alâmeti "aldım, verdim, oldun, girdin!" gibilerden manevî sicil muameleleri hokkabazlıklarından ne
bir iz, ne bir eser!.. Yola aldıkları "mensup ve mahsup - bağlanmışlar ve hesabı görülmüşler"
üzerinde ilk alâmet, ilk hüviyet varakası, günü gelince onlara verilen "Rabıta-i Şerife" risalesi...
Orada yola girmenin ve alınmanın bütün ölçüleri nakışlı... Yola giren, haberi olmadan da kabul
edilmiş olabiliyor, kendisini yola girmiş sanan da, böyle vehmetmesine rağmen dışarıda ve içerinin
yalınız dış eşyası-
184
nı gösteren şeffaf bir engel önünde kalabiliyor, Veliliğinden haberi olanların yanında haberi
olmayanlar, yahut bazı alâmetlere güvenerek kendini ermiş hayâl edip gayeden büsbütün
uzaklaşanlar gibi... Efendi Hazretleri, her türlü alâyiş ve herkesçe yalandan tatbiki kabil dış
merasim ihtiyacından "müstağni-arınmış" öyle bir tavır içindeydiler ki, kendilerini bir kerecik
gören derince bir göz hemen şu hükmü vermek zorundaydı:
- Üstünde oturduğu feza çapında bir cevher kayasını etekleriyle gizleyen bir büyük velî tavrı...
Kapılanmasının ilk vesikası "Râbıta-i Şerife" risalesi kendisine biraz ileride, tam sıhhate
kavuşacağı günlerde verilmek üzere, Genç Şair 1934 sonbaharında, her ân biraz daha İslâm hakikat
ve hikmetlerine perçinlenerek, yalısının bahçesinde dolaşmaktadır. Bitişikteki yalıdan bir cenaze
çıktığı için Kur'ân sesleri geliyor. Genç Şair bir ağaç kütüğünün üstüne oturmuş, her harf ve
kelimesinden esrar ışıkları püskürdüğünü görür gibi Allanın kelâmını dinliyor. Birdenbire bir âyet...
Meali kafasında hemen cümleleşiyor:
"- Allah hiçbir nefse çekebileceğinden fazla yük yüklemez."
Başına bir yıldırım düşmüş gibi oluyor. Bu bir yıldırım mıdır, yoksa bir vuruşta yarasını kesip
temizleyen ve geride birkaç aylık küçük sızlamalardan başka bir şey bırakmayan bir mâna neşteri
mi?.. Bir anda artık iyi olduğu, belâyı atlattığı, bütün nefs emniyetlerine kavuştuğu hissine
geçmiştir. Kollarını havaya kaldırmak, kendi ses borusiyle değil, göklerin gırtlağiyle haykırmak
istiyor:
- Allah "hiçbir nefse tahammülünden fazlasını yüklemem" diyor! Bunu Allah söylüyor! Demek ki,
bana buz yüklense onu lâv haline getirecek olan bu ateşe karşı gereken tahammül verilmiştir! Bu
müjde karşısında daha ne istiyorum? Dayandır beni, Allahım, dayandır bu ateşe!..
185
Ve gözyaşları içinde secdede...
Gözyaşı... Nimetlerin en büyüklerinden... Yazıklar olsun ağlayamayanlara!.. İlâhî ceza, ağlayanlara
değil, ağlayamayanlara verilmiştir. Ama farkında değiller...
Şu menkıbeye dikkât:
İsrail oğullarından biri Allaha hitap etmiş:
- Yârab, ben ne günahlar işledim; cezamı vermedin!
Allah onun peygamberine vahyetmiş:
- Git de ona de ki, ben ona en büyük cezayı verdim, ama farkında değil... Ben ondan duayı ve
gözyaşını kestim!
1934'ün son güniyle 1935'in ilk gününü, bitiştirdiği farzedilen gece, yalıdaki odasında, tek başına
ve gözyaşları içinde... Şamdanlarda eski züppe mumlar sönük, boyunlarını bükmüş, onunla beraber
ağlıyor. Önünde bir radyo... Zaten yaşarken ölüsünü sürükleyen insanlık, gerçek hayatı bulmak için
dünyaya gelişinden 1 yıl daha uzaklaştığı ve elleri bomboş, ölüme 1 yıl daha yaklaştığı için hora
tepiyor ve radyonun hoparlörü bu horalarla çatırdıyor.
Ve o ağlıyor. Buz gibi soğuk gözyaşlariyle... Ahşap merdivenlerde de bir çatırdı. Anneannesi;
Allah ve Resulünden gayrı hiçbir şey bilmeyen, anlamayan, düşünmeyen, onları da sadece ezbere,
fakat ilk çıkış duygu-siyle bütün damarlarına işletmiş olan mübarek kadın, namaza kalkmıştır.
Gözyaşları içinde, hikmetiyle yana yana, bir hadîsi hatırlıyor:
"- Size kocakarıların dini lâzım!"
Yeni senenin ilk ayları içinde kendisini gayet iyi hissetmeye başladı. Eyüp, Babıâli, Beyoğlu,
Maçka Palas... Ortalara çıkabilmekte... Yeni fikirlerini dikkâtle dinleyen Abdülhak Hâmid, Genç
Şair'in kapılandığı zatı öğrenince:
186
- Ah, demekte; ben de bir irşad ediciye muhtacım.. İrºad edici, bir irşad edici!...
- Götüreyim sizi irşad edicinin huzurlarına...
- Hiç durma götür!
Genç Şair Efendi Hazretlerinin huzurlarında: .
- Abdülhak Hâmid bir irşad edici arıyor. Getirmeme izin verir misiniz?
- Hayır, buyuruyorlar; o bizden daha yaşlı... Biz gideriz.
Fakat kısmet değilmiş... Karşılaşamadılar...
Abdülhak Hâmid, 80 küsur yaşında, pelteleşmiş haline rağmen, hâlâ ruhunun (metafizik)
adalelerinde düşünme gücü bulundurabilmektedir. Genç Şair de, kapılanma devresinde, onu hep bu
noktadan kamçılamakta:
- Biliyorsunuz ki, Batıda nefs muhasebesi, varlık murakabesi geçirmemiş, bunun buhranını
yaşamamış olanlara adam diye bakmazlar... Bizim Tanzimat sonrası
tedebiyatımız ise bu bakımdan yavan altı yavan... Gençliğinizde böyle bir muhasebeye hiç
yanaştığınız oldu mu... Abdülhak Hâmid, Genç Şair'in iki yıl sonra Zonguldak'ta vereceği
"Abdülhak Hâmid ve Dolayısiyle"
|konferansında gösterilen cevabını veriyor:
- Oldu! Gençliğimde bu humma beni tuttu. Rize'deydim. Dağlara çıktım ve şehre inemez oldum.
Sonra I baktım ki, işin içinden çıkamayacağım; kalabalık nereden
gidiyorsa oradan gideyim, dedim ve şehre indim.
ݺte cins yaratılışına rağmen işi muvazaacılıkta bitiren Hâmid'in, büyük oluş zirvesi eteğinde geri
çekilmekle kendisini gösteren yarım adam olma kaderi!... Ne-sildaşlarıysa, bu yüzde ellinin
yanında yüzde bir bile de-gil...
Kedinin, kuyruğuna takılan makara etrafında fırıl fırıl dönmesi gibi "hayat mı, eser mi?"
probleminin dolap beygiri Burhan Toprak, Hâmid'i yakından tanısaydı,
187
muhteşem bir hayatın göğsü zafer nişanlariyle süslü bu temsilcisi karşısında şöyle düşünürdü:
- ݺte hayattan kastettiğim şeyin heykeli!.. Eseri de bu hayatın; bu görünüşün çok gerisinde... Şimdi,
"dâva işte böyle olmaktır!" diyebilir miyim?...
Bu bahis üzerindelerken bir gün Genç Şair, Bur-
han'a şöyle dedi:
- Hayır, Burhan, hayır; senin anladığın mânada ne hayat, ne eser!.. Sadece hayat, ama gerçek
hayat...
Ve (Rambo)dan bir mısra okudu:
"Gerçek hayat, burada olmayan..."
(Rembo), Genç Şair'in gözünde büyük mustariplerden... Hattâ Afrika dönüşü Marsilya'da ölürken
aynen de Arapça aslıyla "Allah Kerim..." diyebilmiş bir insan... Ama bu sözün ötesinde nasıl bir
itikada sahip?.. Yalınız Allanın malûmu... Muhakkak olan şu ki, Batı fikir mustaripleri arasında en
ileri safı tutuyor ve kendi kendine yaklaşabildiği tevhid ufkunda İslâmiyete tutunabildiği ümidini
veriyor. Tek teşbih yapsa çıldırabileceği fikir hummaları içinde kıvrandığım söyleyen ve
ömrünün sonunu Afrika'da araplar arasında geçiren bu şair, Garplı düşünce çilekeşinin en
dokunaklı örneklerinden biri...
Fakat Genç Şair onunla yetinmiyor. Nefs muhasebesi meydan muharebesinin en şanlı örneğini
İslâmiyette
arıyor ve buluyor:
İmam-ı Gazalî... Ve bütün büyük velîler...
Şu farkla ki, İmam-ı Gazalî akıl makamında iken büyük çileye yakalanmış ve her şeyi Resulün ruh
feyzinde bulmuş ve orada huzura geçmiş bir kahraman... Tasavvuf büyükleriyse, kemâl potasında
eridikten sonra tuğla-laşmış, gökdelen boyu hisarlarını yükseltmiş, huzura ermiş ve ıstıraplarını
iptidaî malzeme haline getirmiş, kahraman üstü kahramanlar...
Bu yüzdendir ki, gözün göremeyeceği kadar ileride
188
olan o büyüklere nispetle, Genç Şair, İmam-ı Gazalî'nin göze görünür ıstırap çığırını kendisine daha
yakın buluyor ve ona abanıyor.
"- Aklımı gerdim, gerdim, kopacak kadar gerdim; ve gördüm ki, akıl sınırlıdır ve ötesine yol verici
değildir. Resulün ruh feyzine sığındım, teslim oldum ve kurtuldum."
Kahraman, işte bu noktaya varmış olandır.
MDSTDK ªAİR
İYİDİR. Tek tek sökülen uzuvları yeni baştan ve yenileriyle değiştirilerek yerine oturtulmuş
gibidir. Gökten yere düşen ışık huzmesine benzer bir soluk altında, solgun yapraklarına kan
gelmeye başlayan çiçek... Şimdi durumu budur.
Hemen Ankara... Eski Umum Müdürü, o zaman İktisat Vekili Celâl Bayar'la karşı karşıya:
- Gel bakalım, şair, nerelerdesin? Duyduğuma göre bankadan istifa etmişsin!..
- Öyle oldu. Bir mevsim, suların dibinde yatan bir denizaltıya döndüm. Şimdi su yüzüne
çıkabiliyorum.
Celâl Bayar, fazla tafsilât istemeksizin, "şair!" diye hitap ettiği insanın her (kapris)ini kabule hazır
ve gülüm-semeli:
- Tekrar bankaya girmek ister misin?
- Onun için geldim.
Bir telefon ve her şey tamam... O zamana kadar mütehassıs (eleman) olarak çalıştığı ve külüstür
şairler, muharrirler arasında himaye görmek küçüklüğünden uzak kalmaya hassasiyetle dikkat ettiği
bankada şimdi yeni bir hava... Kendisine, bankanın göziyle bakılıyor, fazla ve yorucu iş verilmiyor
ve "teftiş heyeti" kadrosuna alınmış
189
bulunuyor. Bu kadroda teftiş vazifesi verilmedikçe merkezde yapılacak hemen hiçbir iş yoktur.
(Sinekür-gel keyfim, gel!) hayatı... Fakat keyf nerede, o nerede?..
Yeni ismi "Mistik Şair"... 1924'den 1936'ya kadar işi gücü, derdi tasası Mistik Şair'i savunmaktan
ibaret Nurullah Ataç, (mistik) sıfatını ona, henüz ayrılıklarının başlamadığı bu sıralarda
kondurmuştur. Bir aralık Hüseyin Cahit Yalçın'in çıkardığı "Fikir Hareketleri" dergisinde:
- Kimdir ve nedir bu derecede pohpohlanan, göklere çıkarılan, şiirinde esrarlı sesler ve mânalar
vehmedilen bu adam?.. Şair, hiç (fosfor) kelimesini şiirinde kullanır mı? Doğrusu ben şu şairden
hiçbir şey anlayamadım!
Gibilerden lâf edilmesi üzerine Nurullah Ataç, Pe-yami Safa ve bazı kalemlerden gelen salvo
ateşini tasavvur edebilmek lâzım... Şöyle:
- Kafası ve kültürü ihtiyar politikacı! Sen ne anlarsın şiirden, şiir dilinden ve iç ahenkten!..
Küçümsediğin ve kumaşındaki örgüyü göremediğin şair, tek mısraiyle bir millete şeref verecek bir
sanatkârdır. "Edebiyat-ı Cedide" hikâyeceliğinden politikaya geçen edebiyat kaçağı sen, gizli ve
mistik mânalardan ne anlayabilirsin?
Bu karşılık, sahiplerinin adları, gazeteleri ve neşir tarihleriyle aynen göz önüne serilebilir. Onlara
dokunuşumuz da, övmeleriyle böbürlendiğimiz için değil, bütün bu Babıâli sahtekârlarının
sonradan dil değiştirmelerine karşı asıllarını ve tohumlarının ne olduğunu tespit zorunda
olduğumuz için... Bu tespit, onun bilhassa Efendi Hazretlerini tanıyışından sonraki Mistik Şair
çığırında başlıca dayanak noktalarından biri... O güne kadar bütün eseri bir-buçuk kitapçıktan ibaret
Mistik Şair, sadece o büyükden aldığı feyzle 80 - 90 cilt esere doğru yürür, şiirde, fikirde ve ilimde
en üstün verimine tırmanırken bu verimi
190
kernâllendirdiği üçüncü devresinde de "Sabık Şair" diye anılacaktır.
Abdülhak Şinasi Hisar... Ankara'da ve Mistik Şa-ir'le sık sık karşılaşmakta...
ݺte şimdi onun portresini tam çizmenin zamanı: Ne tuhaf adam!.. Delâlet ettiği yekpare içtimaî
hava içinde kendine mahsus ve değişik hususiyetler taşıyan... Göbeğini hoplata hoplata, arı sokmuş
gibi şiş yanaklarını sarkıta sarkıta mikroptan kaçırırken mikrop menfezi haline getirdiği dudaklarını
büze büze kahkaha atan... Uzun zaman münekkit geçindikten sonra 40 - 50 yaşı arası romancılığa
başlıyacak, bedesten eşyası kabilinden eski zaman renk ve çizgilerini dışından vitrinleye-cek, ama
hiç bir ruh ve meseleye inemeyecek; üstelik Türk romanının kısırlık dünyasında bir şey sanılacak
adam... Mikrop korkusundan başka haşyeti olmayan, en sonunda da isminin başındaki "Abdülhak"
sıfatını atacak kadar, şahıs plânında da olsa, İslama nefretini ilân edecek adam...
Bir gün Abdülhak Hâmid'in evinde, ellerini kolon-yalamak için tuvalete gitmiştir. Mecliste
bulunanlardan biri, Fikret Âdil, Hâmid'e sorar:
- Efendim! Şu Fransızca (snob) kelimesi ne demektir? İzahını lütfeder misiniz?
- Şimdi kapı açılıp da tuvalete giden zat dönünce (snob) ne demekmiş anlarsınız!
Bu adam...
Bir telefon konuşması:
- Alo! Abdülhak Şinasi beyle mi teşerrüf ediyorum?
- Hayır; Şinasi Beyle konuşuyorsunuz! Burada "Abdülhak" isimli kimse yok!
Bu adam...
Kültürü de, yapmacıklığı, yani (snob)luğu da,
191
efkârı da, inkârı da çilesiz, mikrop dehşetinden ileri bir ruh ukdesi olmayan... Tanzimat aydını
tipinin son ve hasta modeli Şinasi Başefendi... tik model de Şinasi değil miydi?..
Şinasi Beyefendi o zamanki Ankara'nın güllerin-dendir ve Mistik Şair tarafından henüz içyüzü
deşilmemiş olduğu için buluşabilmektedirler...
Bir gün Osman Yüksel'in (Kerpiç) ismini taktığı (Karpiç) lokantasında, o ve Mistik Şair, yemek
yiyorlar... Mistik Şair, bir türlü masalarına uğramayan garsona sesleniyor:
- Kardeşim; bir dakika!.. Lütfen gelir misiniz? Şinasi Bey kıpkırmızı kesilmiştir. Sanki dünyanın
en galiz sahnesi karşısında... Hicapla önüne bakıyor:
- Nedir bu haliniz, ne oldu?
- İnsan hiç garsona "kardeşim!" diye hitap eder mi? Ne ayıp, ne ayıp!...
- Siz asıl, nispet iddia ettiğiniz Batı terbiyesini de bilmiyorsunuz! Batı muaşeret edebinin kaynağı
İngiltere'de şato sahipleri, hizmetçilerine "çocuğum, evlâdım!" diye hitap ederler ve daima "lütfen",
"siz" diye konuşurlar...
- Ama "kardeşim!" demezler. Burada böyle bir hitap, ters tarafından galîz oluyor.
- Siz, mikrop ve "galîz" korkusu içinde mikrobun ve "galîz"in ta içine düşmüş bir tipsiniz!
Tabiîlikten ve rahat tavırlı olmaktan hiç haberiniz yok! Batı anlayışınız da böyle... Aşağılık
korkusiyle, ustaca taklide yeltendiğiniz Batının bağırsak ifrazı olup çıkıyorsunuz! Belki nadide bir
yemeğin ifrazı... Fakat, onu değiştiremiyorsu-nuz! Okuduğunuz Galatasaray Lisesi tam da sizin
gibileri yetiştirmek için kurulmuş bir Garp tezgâhı... Tabiî, her meşrebe göre ayrı tipler... Fakat
esasta, kökünü pörsüt-mekte ve köke sahip çıkamamakta aynı... Siz üstelik bu
192
modellerin hastalıklı bir çeşidisiniz! Daima aynı içtimaî oluş ikliminin, fert çerçevesinde ve hususî
renklerle dolu bir ifadesi olmaktan kurtulamıyorsunuz!
Şinasi Beyefendi fevkalâde hiddetlendiler; öyle ki, masayı devirip fırlamak ve çekip gitmek yerine,
ürkek mizacı icabı, sıkıntılı kahkahalar atmaktan başka bir şey yapamadılar. Biraz sonra da
sakinleştiler, işi kendilerince alaya dökmek istediler, Mistik Şair'in uzun uzadıya yüzüne dalıp
buyurdular:
- Siz neye benziyorsunuz, biliyor musunuz?
- Hayır! Neye benziyormuşum?
- Arıya...
- O da ne demek?
- Evet tıpkı bir arı, kumral suratlı bir arı...
- İnsanları soktuğum için mi? İğneli bir mizaç taşıdığım için mi?..
- Şu veya bu sebep diye bir şey yok... Yahut ben sebep aramıyorum. Siz bir arıya benziyorsunuz; o
kadar...
- Yoksa yeni şiire mi özeniyorsunuz?
Şimdi biri çıkıp da, Genç, Mistik ve Sabık Şair'i o zamanki halleriyle konuşturan ve arada, bugünkü
haliyle de kendisi konuşan kuklacıya dese ki:
- Yâhû; sen bütün bu zahmete yalınız zemmetmek, yermek, küçümsemek ve bu işi yaparken ister
istemez kendini yükseltmek için mi giriyorsun? Boşuna zahmet... Emeğin tersine işleyebilir.
Cevabı zor değildir:
- Ben bu zahmete, her dili dönenin ve kalemi cızır-dayanın kıymet hükmünü mutlaka Babıâli'den
devşirmeye muhtaç olmasındaki kuşatıcı mâna noktasmdan (sembol) mahiyetinde ele aldığım şâmil
bir muhiti resmetmek için katlanıyorum. Yüz yılı aşkın bir zamandır bütün girip çıkanlariyle
memleket çapında aslî bir muhit ve onun arızî mekânı... Dedik ya, Babıâli bir sembol... İsmi ve ye-
193
ri Tavuk Pazarı da olabilir. ݺte o mekân içinde şahısları ele alırken bütün hakikatiyle kendimi de
içlerine katarak şahıs üstü bir gayeye hizmet etmek kaygısına sımsıkı bağlı kalıyorum. Gayem,
Tanzimattan bugüne bir türlü olamayışımızın Babıâli cephesinden ispatıdır. Şahısların belirttiği,
gerçeğe tam uygun hikâye tarafı ise, o mücerret gayeyi kolayca canlandırabilmek için kaba
müşahhaslardan faydalanmak işi... Ben Allahı şahit tutarak, en başta kaydettiğim gibi gerçeği
resmedeyim de, isteyen istediğini hatırsın ve istediğini yükseltsin... Tabutumu onlar taşı-mıyacak
ki, beni bir çöplüğe atarlar diye korkayım. Bu eserde roman tarafı mutlak vakıa olarak bahanedir;
bütün mesele fikirde ve her şeyin başlanacağı son hükümde...
Bu, üçüncü Ankara safhasında bütün eski fotoğraflar, biraz daha gelişmiş ve palazlanmış olarak
hazır...
Şevket Süreyya, Vedat Nedim, Burhan Belge ve Yakup Kadri, "Kadro" tecrübesindeler... Fransızca
(Plân) dergisinin dış ve iç üslûbuna bürülü ve alışılmış tarzlar dışı, dikine bir çıkış belirten bu
mecmuada (Mefisto) rolü Şevket Süreyya'da, reklâm diyalektiği hüneri Vedat Nedim'de, (sentez)
yoksunu mavalvâri dâva fikriyatı Burhan Belge'de, zoraki hissiyatı da Yakup Kadri'de...
Bunlardan, Vedat Nedim dışı üçü, hattâ İsmail Hüsrev'le dördü, Mistik Şair'in düşüp
kalktıklarından... Fakat kendisinden hiçbir edebî yardım istenmiyor, zira onun (mistik) olduğu
biliniyor, kendileriyse (realist) geçiniyor.
Şevket Süreyya, aralarında, yegâne vuzuh, açıklık, berraklık, kolay ikna, ucuz avcılık ve zaafları
istismarda satıh perendeciliğini çok iyi bilen (sofistik) mantık adamı... Fiat etiketi sökülüp
atılmamış bir mintan gibi de, ne olduğu, nerede dikilip biçildiği ve nasıl bir giyim- kuşam talim
ettiği besbelli... Her şeye rağmen, içlerinde, olduğu ve oldurmaya çalıştığı şey bakımından yegâne
tezatsız ve "efradını cami ağyarını mâni" adam, o...
194
Basın Yayın Umum Müdürlüğüne kadar çıkan ve orada birtakım diri ve keskin hamleler
oyuncakçılığı yapan ve "Kör" piyesiyle de tiyatro muharriri olamayan Vedat Nedim Tör, her zaman
her yana dönebilecek, patron değiştirebilecek, sadece (mekanik) marifetlere tutkun ve bunlarla
çeneleri düşürmeye meraklı bir grafik numaracısı...•
Hisli ve zevkli tarafları olan Burhan Belge, Mistik Şairle (Materyalizm historik) bağlısı Şevket
Süreyya arasında "yarı yoldan ziyade mâha yakın-yarı yoldan ziyade arza uzak", istikbâlin
Demokrat Parti ideologu, fikriyat kuyusundan bir türlü kovasını çekemeyen akamet...
Yakup Kadri mi? O da bunların büyülediği üstad pay eli (medyum)...
Vedat Nedim Mistik Şair'e bir gün şöyle der:
- Sen bu kafayı değiştir!
- Seninkiyle mi?.. Ben senin o bücür gövden üzerinde bir kafa görmüyorum ki, değiştireyim!..
Aradan 5 - 6 yıl geçecek, Büyük Doğu tezgâhlanma devresine yaklaşacak, "Kadro"cular ufalanıp
gidecek, aralarındaki toy adam İsmail Hüsrev de eski yolunun ne boş olduğunu anlayacak ve Mistik
Şair'e:
- Ben artık dindarım, tasavvufla meşgulüm! Diyecektir.
- Öyle mi?.. Pek memnun oldum. Namaz da kılıyor musun?
- Ben namaz kılmam! Zikrederim!
- Yâââ?.. Demek sen tasavvufu böyle anlıyorsun?.. Yani sen kanat takmaz, sadece uçarsın, öyle
mi?.. Ey idrak, "sen bir kelimeden ibaretmişsin!"...
195
TDYATRO
ERTUGRUL MUHSDN'D Rus Konsolosluğunda Babıâli şövalyelerine verilen bir çayda tanımıştı.
Daha evvel de Giresun Osmanlı Bankasında çalışırken onu bir eczahanede görmüş, eczahane
sahibiyle şöyle konuştuğuna şahit olmuştu:
- Dünkü "Cehennem" temsiline doğrusu bayıldım. O ne harikulade iktibas ve bilhassa temsil!.. Aslı
"Baba", değil mi o piyesin?..
- Evet...
- Çok cesur bir eser!..
- Öyle!.. Benim anladığım, cesur ve küstah sanattır.
Mistik Şair de o temsilde bulunmuş ve Muhsin'in piyes kahramanını canlandırışında, bel
kemiğinden aşağı bir yılan kaymışcasına ürpertilerle dolmuştu. Bu adam, sahnede, hususiyle
yırtınan rollerde fevkalâde, eşi görülmemiş bir şeydi.
"- Küstah sanat..."
Bu lâfı unutmuyordu.
Daha sonra onu, İstanbul'da (Hamlet)de de seyretmiş ve ilk kıymet hükmünü, hem de daha
derinden sürdürmüştü: Büyük aktör!..
Ellerinde çay kadehleri, Sovyet Konsoloshanesinde konuşuyorlar... Yanlarında üçüncü bir adam...
Elçiliğin kültür ateşesi (Mihailof)...
Muhsin, Mistik Şair'e hitap etti:
- Niçin tiyatro eseri yazmıyorsunuz? Neden bizi yerli eserden mahrum bırakıyorsunuz?
- Nazım Hikmet'in "Kafatası" piyesiyle Vedat Nedim'in "Kör"ü var ya elinizde...
- Onlar ayrı... Siz niçin yazmıyorsunuz?
- Yazarsam, bizzat oynar mısınız?
196
- Beğenirsem elbette oynarım.
- Yazacağım öyleyse!..
(Mihailof), ince bir İstanbul Türk'ünden daha kıvrak bir şiveyle araya girdi:
- Bekleriz böyle bir hamleyi sizden...
Türkçeyi değme* Türkten daha iyi bilen ve hattâ Türkçe bir "Külhanbeyi Lügati" hazırlamakta olan
bu (Mihailof) korkunç bir adamdır; Mistik Şair ve Pey ami Safa'ya göre Sovyetlerin İstanbul ve
Ankara'da baş devşi-ricisi ve gizli servis idarecisidir ve Babıâli'yi içindekiler-den daha iyi tanımış
ve oraya dört çile sarılmıştır. Sanatı ve (strateji)si böyle gerektirmektedir. (Mihailof) çok iyi
bilmektedir ki, komünizmanın göz diktiği yerlerde evvelâ ruh birliğini harap etmek olan usûlü,
Türkiye'de, Babıâli tepesini ele geçirmekle zafer kazanabilir. Babıâli'de zaten harap halde bulunan
bu birlik, usta bir (strateji) ve (taktik) mütehassısmca ele alındı mı, mesele yoktur. (Mihailof), kapı
kapı dolaşan basma satıcıları gibi Babıâli'yi kolaçan eder ve bu arada en büyük ehemmiyeti, Genç
Şair çığırında, Mistik Şair'le Peyami Safa'ya verirdi. Bir gün ona demişti ki:
- Nâzım Hikmet Türkiye'yi ne kadar şaşırtırsa şaşırtsın, bizim gözümüzde (orijinal) ve Anadolulu
ruhunu fethedebilecek bir sanatkâr değildir. Biz onun hangi Rus şairinin tesiri altında olduğunu
biliyoruz. Bize sizin gibiler lâzım!
Ve komünizma düşmanlığını yakından bildiği ve gördüğü sanatkârı şöyle avlamak istemişti:
- Siz kapitalist misiniz, anti kapitalist mi?
- Biri sermaye istipdadı, öbürü de mülkiyet yağmacılığının rejimleri olan bu sistemlerden hiçbirine
bağlı değilim.
- İyi ama bugün dünya yalınız bu iki sistem arasında bocalıyor. Ya birinden olacaksınız, ya
öbüründen...
197
- ݺte bu kaba tasnif; hayvanları et yiyenlerle ot yiyenler şeklinde bu kuş bakışı ayırış, her inceliği
donduran komünizma yobazlığının en katı misallerinden biri... Et yiyenler arasında arslan da var,
yılan da... Ot yiyenler arasında da hem serçe, hem katır... Benim dünya görüşümde bunların hakkını
âhenkleştiren ve etle ot ihtiyacını aynı bünyede birleştiren bir mâna var... Ne fert hakkını cemiyet,
ne de cemiyet hakkını ferde kaptırmak... îki tarafı da koruyucu sistem...
- Bu lâflar sadece edebiyat... Kapital tediyeli kalem sahipleri tarafından da niceleri piyasaya
sürülmüş mistik tekerlemeler... Siz Moskova'ya gidin de gerçek sanatkâr ve fikir adamına nasıl
muamele edildiğini, onların ne türlü himaye gördüğünü anlayın!
- Size Pey ami Safa'nın bir söziyle mukabele edeyim: "Sanat ve fikrin mahvedildiği bir diyarda,
sanatkâr ve fikirci himaye görmüş, ne çıkar?" Heykelin mecburî kalıplardan döküldüğü yere,
yüksek aylık veriyorlar diye hangi cins heykeltraş iltifat eder?
Ve (Mihailof), Çarlar zamanından kalma Elçiliğin yine o zamandan kalma, yüksek arkalıklı ve
oymalı muhteşem koltuğuna yaslanıp, kelimesi kelimesine şöyle demişti:
- Siz komünist olsanız, misal bu ya, size (Krem-lin)in yarısını verirdik. Ama zırnık vermeyiz;
çünkü olmayacağınızı biliriz!
Ve solun merkezi böyle düşünürken aynı merkezin emriyle Babıâli solunun yaftası:
- Mistik Şair... Bay Mistik!
Geçirdiği kanlı fikir buhranından sonra, ruhunun, suları sığ barajına gökten feyz yağmuru inmeye
başladığını hissetmişti. Bütün melekelerini taşıran, onlara sulayacak tarlalar aratan, hayat getiren
bir yağmur... Kitaplık çapta eser verme devri açılmıştır.
198
İlk tiyatro eserini işte bu sıralarda yazdı: "Tohum"... Millî Kurtuluş Hareketini ilk defa ve hususî
plânda başlatan Maraş, aile kökünün bağlı olduğu bu som ve sâf Müslümanlık ve Türklük yatağına
ait bir kahramanlık destanı... Avrupa'da okumuş ve Avrupayı bütün dış tesellileri ve iç
bunalımlariyle aydın bir Batılıdan daha iyi tanımış soylu bir Maraşlının ruhçuluk aksiyonu ve
maddeye ruhla karşı çıkma hamlesi... Ve Millî Kurtuluş Hareketi ve bu hareketi yürütenlerden ne
bir iz, ne bir isim... Her türlü pohpohlayıcılıktan uzak, tam hasbî ve samimî eser...
Eseri Muhsin'e okudu. Göz yaşları içinde bir çift kelime:
- Çok güzel!
Komünist olduğu söylenen, hattâ birtakım vesikalarla tespit edilmeye kadar gidilen Ertğrul Muhsin,
hiç de zannedildiği gibi değildir. Onun (ideolojik) plânda komünizma ile hiçbir alâkası yoktur. O,
"güzel"i ve "çarpıcı"yı gördüğü her yerde kendisini teslim eder. Yalnız bu bakımdandır ki, ihtilâl
sonrası Rusya, onu, sapık gayesine eklediği birtakım cesur, açıkgöz ve çene düşürücü sanat
buluşlariyle mestetmiştir. Yoksa Ertuğrul Muhsin'in komünizma fikriyatiyle en küçük alâkası
bulunsaydı, Mistik Şair'in ruhçu, maddeciliğe hücumcu ve Allah gayesine perçinleyici eserini kabul
eder ve bizzat oynar mıydı? Hele ondan sonraki, doğrudan doğruya İlâhî tevhid gayeli ikinci eseri
"Bir Adam Yaratmak"...
Mistik Şair, Sabık Şair devrinde ve Büyük Do-ğu'nun günlük gazete devresinde kendisine getirilen,
onun komünist olduğuna dair vesikayı değerlendirdiği için, Muhsin'in hatırı bakımından değil,
hakikat noktasından bugün üzgündür.
"Tohum" tutmadı. Sahneye konulmadan Sedat Si-mavi'nin "7 Gün" dergisinde ve birçok gazetede
bazı par-
199
çaları hararetli takdimlerle neşredilen, tiyatro münekkitliğine hevesli Selâmi İzzet'in evinde
birtakım Babıâli esnafına okunan ve ve hayranlıklarını kazanan eseri halk beğenmedi. Piyes
başkasının olsaydı da Mistik Şair seyirciler arasında bulunsaydı o da beğenmezdi ve derdi ki:
- Bu piyes dinamik hayat akışına ters, küçük hareket bahaneleri etrafında, hep mücerret fikirlerle
örülü (diyalog) manzumelerinden ibarettir ve tiyatro eseri değildir. İçindeki fikirlere gelince, onlar
makalelik şeylerdir ve kıymetleri ayrı bir mevzu...
O zamanlar, Peyami Safa'nın, çalıştığı günlük gazetede habire medih yazılarına ve "işte, gerçek
eser budur!" diye çığlık koparmalarına, Ahmed Hamdi Tanpı-nar'ın da "mücerret fikri sahnede
dondurabilmek sana-tı"nı, (elit - seçkin ve üstün) zümreye mahsus olarak ön plânda savunmasına
rağmen halk bu işten hiçbir şey anlamadı. Başta nisbeten (elit) bir zümrenin doldurduğu ve Mistik
Şair'i defalarla sahneye davet ettiği tiyatro birkaç gece sonra fena halde tenhalaştı. Sırf kemmiyet
ölçüsiyle benzetelim ve aradaki keyfiyet farkını tenzih ederek belirtelim ki, piyesin her bitişinde
tiyatrodan çıkan halk, cemaati birkaç kişilik bir mescit boşalıyormuş hissini veriyordu insana... Ve
Mistik Şair, bir köşede, acıklı gözlerle bakıyordu bu manzaraya...
Eseri nazariyede "şaheser" kabul etmiş olan Selâmi İzzet, ameliyedeki bu iflâsı görünce, kulu kölesi
olduğu Ertuğrul Muhsin hesabına, bir temsil gecesi, Mistik Şa-ir'in kulağına eğilip fısıldadı:
- Yaktın adamı... Yazık oldu Muhsin'e!..
Bu söz Mistik Şair'in ciğerine işledi. O, halkın ne demek olduğunu ve olta balıkları gibi hangi yeme
koştuğunu pekâlâ bildiği halde suçu topyekûn ona yüklemedi, üzerine aldı; ve Çin (mandaren)leri
kadar nadir bir topluluğu tatmin etmenin keyfiyet cevheri içinde halkı da do-
200
uracak hamur terkibini sanat sırlarının başında görmeye iaşladı. Efendi Hazretlerini tanıdıktan
sonra ruhunda zu-ıura gelen büyük inkılâp, ona, içinde çöreklendiği fildişi jleyi yıkıp yerle bir
etmeyi ilham etmişti. Balının gölün-Je ölüp giden ve peteğinin bir hücresinde kıvrılıp kalan 'bir arı
olmak sefaletti artık onca...
O da kim oluyordu?.. Peygamberlerin bile, en üstün idraklerin, sırrına erişmekten âciz olduğu
mucizeleri halk için değil miydi?..
Elveda fildişi kule!.. ݺte, o nurdan üzerine ilk akis düşer düşmez vardığı ilk merhale bu olmuştu.
Yerle gök arası köprüyü kurmak; ne bulutlar üstünde bir gök şa-mandrasına oturup muallâkta
pineklemek, ne de yerde, bataklıklara saplı, sürüngen hayatı yaşamak... "Tohum" bu dâvanın, iyi
ayarlanamamış ilk verimi oldu. Bu ayarla-yamayışm üzüntüsü de Mistik Şair'e öyle işledi ki, adetâ
hınç haline geldi. Seyirciyi (fizik) acıya boğacak bir (metafizik) örgü içinde aksiyon şartlarının en
dinamikleriyle bir arada bir piyes yazmayı düşündü. Öyle bir piyes ki, kendi buhranının mücerret
plânda hem en yırtmıcı fikir irtifaına çıkacak, hem de müşahhas kadroda saik ve sebeplerin en hak
vericileriyle su sızmaz bir mantık ve görülmemiş bir entrika değerini kendinde toplayacak...
Kısacası, hem vaka, hem fikir, birbiriyle tam barışık ve kıvamlı, (elit) zümreyle aşağı tabakayı bir
arada kucaklayacak... Yazılış, oynanış, topladığı alâka ve taşıdığı mâna şekli ileride gösterilecek
olan bu eser, "Bir Adam Yaratmak", dâvayı halletti ve Mistik Şair'in "Tohum" piyesinde
öldürdüğünden bahsedilen Muhsin'i diriltmeyi, halktan ve münekkit geçinenlerden de hıncım
almayı bildi. Bu defa da daha garip bir tecelli... Halk piyesi öylesine tuttu ki, tiyatroca her esere
konulan temsil süresi içinde kalabalık mahşerî bir kesafet bağladı. Harbiyeliler yerleri numarasız
(pulâye) veya (paradi) denilen yere çıkabilmek
201
için, biri öbürünün omuzunda, uzun bir kaputa bürülü, tek adam görüntüsü içinde içeriye dalmaktan
başka çare bulamadılar. Böylece, meselâ 200 kişi alan (paradi)ye 300 -400 kişi çıkmış oluyordu.
Mistik Şir, (metafizik) düşüncelerinin vakaya nak-şiyle elde etmek istediği fizik tesiri öyle
sağlamıştı ki, piyesin İstanbul temsillerinde ruhî hafakanlar geçiren ve perdelerin kapanmasını
bekleyemeden çıkıp gidenler olmuş, Ankara temsillerinde de Falih Rıfkı Atay'ın yeni zevcesi
Mehruba Hanım fenalık geçirerek bayılmıştı.
Mistik Şairle beraber hıncını alan Ertuğrul Muhsin de bu defa başka bir (kompleks)e düşecek, piyes
belki bütün bir yıl sahnede kalacağı halde, onu en imrenildiği safhada, resmî süresini tamamlayıp
sahneden kaldıracak, bir daha tekrarlamayacak, (röpriz - tekrar ele alma) ya asla yanaşmayacak,
Mistik Şair'in başka hiçbir piyesinde rol kabul etmeyecek; böylelikle bir defa nasılsa "To-hum"a
inanmış olmayı telâfi etmek zannına düşecektir.
"Bir Adam Yaratmak" piyesi etrafındaki bazı hikâyeleri ileriye ve 1937 devresine ısmarlarken
kaydedelim ki, bu defa da, akliyle olmasa bile sezişiyle bazı sırları çözen orta aydınların büyük
tutkunluğuna rağmen, üstün aydın rolündekiler, ondan, bir sürü yağcılık sözlerine rağmen hiç bir
şey anlayamamışlardır.
Meselâ güya tiyatro münekkidi Selâmi İzzet'in "Akşam" gazetesindeki yazasında hüküm şudur:
"- Bu eser bir kafa ıstırabının hikâyesidir?"
A benim efendim; ne ıstırabı, neden, nasıl, ne sebeple ve ne uğurda... Hiç bahsi yok...
Peyami Safa ise, "Tohum"u şiddetle tuttuğu halde herkesçe tutulmadığını görüp bu defa herkesin
tuttuğunu gördüğü esere zerrece iltifat etmeyecek ve hakkında tek kelime yazmayacaktır.
Ah, Babıâli; sen öyle bir yokuşsun ki, mayanı tut-
202
turmaya başladığın 1875'den 1975'e kadar gazete (tiraj -baskı)sını 600'den 600 bine yükseltecek,
fakat hakikatsizlik ve samimiyetsizlik tirajını yine 600'den ele alıp sıfır altı 600 milyona indirmeyi
ihmâl etmeyeceksin!
AİAÇ
TUTMAYAN "Tohum"dan sonra tutmayan "Ağaç"...
İktisat Vekili Celâl Bayar'ın evine gidiyor ve teklifini yapıyor:
- Yedi yıldan beri ݺ Bankasındayım ve kendimi fikir ve sanat faaliyetlerine ancak dağınık şekilde
verebilmekteyim. Halbuki artık o yolda merkezleşmek ve bankaya pratik bir ihtisasla ait kalmak
istiyorum. Emelim haftalık bir fikir ve sanat mecmuası çıkarmaktır. Memleketin buna ihtiyacını
takdir edersiniz. Eğer emrinizdeki bankalardan ݺ Bankası ve Sümerbank bana bir senelik peşin ilân
karşılığı muayyen bir para verirlerse mesele kalmaz.
Celâl Bayar, teklifi gayet müsait karşılıyor ve Mistik Şair'in eline o zamanın parasiyle 1600 lira
toslanıyor. Bugünün 200 bin lirası denilse yanlış olmaz. Bir mebusun ayda 200 küsur lira aldığı
devir...
Başlıyor "Ağaç"ın hazırlığı...
Sıhhiye Vekâletinin bulunduğu taraflarda bir apartmanda oturmaktadır. Etrafında da iki nesildaşı
Ahmed Kutsi Tecer, Ahmed Hamdi Tanpınar; ve bir sürü, kanatları yeni çırpınmaya başlayan piliç
şair... Şevket Rado, Feridun Fazıl Tülbentçi, Ahmed Muhip Dranas vesaire... Hikâyede Sait Faik,
Sabahattin Ali, Samet Ağaoğlu vesaire... Tetkik ve tercümede o zamanlar Maarif Müfettişi Burhan
Toprak, Abdülhak Şinasi, Salih Zeki Aktay vesai-
203
re... Mecmua mihrakının aydınlattığı fikir ve sanat soh-betlerindeyse kadrodan olmadıkları halde,
Hasan Âli Yücel, Muslih Fer, Nahit Sırrı Örik, Teneşir Horozu Yazar Nâbi Nayır, Suut Kemâl
Yetkin, Adnan Saygun vesaire... Ayrıca İstanbul'dan yardımcı birkaç kalem arasında, Büyük
Doğularda da oldvgu gibi, Mistik Şair'den hiç ayrılmayacak olan eski hocası Mustafa Sekip Tunç...
Çoğu mahut "efkâr-ı umumiye" merkezi İstanbul Pastahanesinde geçen sohbetlerde 14 yıl
sonrasının Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu, Mistik Şair'in karşısında sesini pek fazla
çıkaramayan bir heveskârdır; bugünün Devlet Bakanı ve dünün bilmem kaç yıllık, suya sabuna
dokunmaz Başvekâlet Müsteşar Muavini Muslih Fer de, can çekişir gibi gülen ve boyuna felsefe
hamurları açan, Osmanlı kültüründen yana hamuleli bir genç... Mistik Şair, ona (metafizik)den
kinaye (Meta) lâkabını takmış, bununla onun (metafizik) zevkine işaret etmekle beraber "fizik
ötesi" madde yapısına da dokunmak istemiştir. Resmî makamlar dışı, hususî verim ve eser
yönünden kendisini tanıtamamış, daha doğrusu o mecal ve iradeyi nefsinde bulamamış olan Muslih
Fer, yemişsiz bir ağaç halinde kalan yazık olmuş bir istidat... Onun "fizik ötesi" madde yapısındaki
hususîlik de şudur ki, çocukken sanki müthiş bir korku geçirmiş de suratının uzuvları birbirinden
kopmuş ve sonradan birleştirilmiş gibi, ağzı, burnu, gözü ayrı diller konuşan ve bir irtibat
merkezinden haber vermeyen bir ifade sahibidir. Meselâ, gözlerine birdenbire irade ve kararı davet
ettiği anda, ağzı ve burnu bundan habersiz ve sarkıktır.
Meşhur İttihatçı Ağaoğlu Ahmet Beyin oğlu Samet, babasından sık sık bahsetmekten hoşlanır.
Mistik Şair, Peyami Safa'nın yakından dostluk ettiği Ağaoğlu Ahmet beyi birkaç kere görmüşse de
şahıs plânında tanıyamamıştır. Bütün bildiği, onun, mahut İttihat ve Terakki
(ideolog) geçinenlerinden ve kabuk milliyetçiliği bayraktarlarından biri olduğu... Pratik zekâsı ve
(espri)leri kuvvetli bir politikacı... Fizik görünüşiyle de dehşet!.. Yani çirkin mi çirkin!.. Bir
zamanlar, Türk nesillerini ıslah etmek için Macaristan'dan damızlık erkek getirmeyi öne sürecek
derecede, mânevîsiyle beraber maddîsiyle de kök düşmanı Abdullah Cevdet veya Adüvvullah
Cevret, eğer eşşeklerin bile güleceği ve katıra dönmektense eşek kalmayı tercih edeceği bu teklifi,
Ağaoğlu Ahmet Beyi misal tutarak öne atmışsa "acaba?" diye düşünülmesi bir ân için mümkün
görünecek kadar çirkin...
Peyami Safa, Ağaoğlu'nun çirkinliğini şöyle anlatırdı:
- Ağaoğlu Ahmet Bey tramvayda... İki üniversiteli genç de yakınında ve arka sahanlığın sıkışık
kalabalığı içinde... Gençlerden biri, arkadaşına fısıldamış: "Bak, şu çirkin adama; Allah onun
karısına acısın!"... Bu lâfı işiten Ahmet Bey hemen cevabını basmış: "Siz benim karımı
görseydiniz, bana acırdınız!"
Bu hikâye Peyami Safa vâri mübalâğalardan bir örnektir; ve Samet Ağaoğlu, birbirinden üstün iki
çirkinlik kutbundan geldiği hissini verici bir sakalette değildir. Amma ki, o yetersiz fiziğiyle (Don
Juan)hk rolüne çıkmakta tereddüt göstermeyen Samet, o dar ruhiyle sanatkârlığa özenmesindeki
cesarete nazaran daha mazur...
Mademki "Ağaç" mihveri etrafındakilerle beraber Samet Ağaoğlunu ele aldık ve ondan babasına
intikâl ettik; Babıâli'nin en renkli ve İttihat ve Terakki ruh mayasını ifşada en zengin tiplerinden
biri olan Ağaoğlu Ahmet Bey hakkında harika üstü bir nükteyi belirtmeden geçmi-yelim:
Bir gün Şair Mehmed Akif, Ağaoğlu Ahmet Beyi, Eyüp Camiinin şadırvanlarında abdest alırken
görüyor.
204
205
Hayretle manzarayı seyrediyor ve yanına sokulup elini omuzuna koyuyor:
- Ayol, Ahmet Bey, meğer sen küfründe de samimî değilmişsin!..
Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, topyekûn geliş ve gidişimizi hâleleyen müthiş (espri)...
Hikâyecilikte sanat değerini veya değersizliğini belirttiğimiz, ileride de günlük politikacılığını
öveceğimiz, hattâ Adnan Menderes'in Büyük Doğu'ya uzatacağı himaye eline, Tevfik İleri'den
sonra üçüncü el olarak yapışacağına şahit olacağım Samet Ağaoğlu'nun peşinden sıra Sait Faik ve
Sabahaddin Ali'ye geliyor.
"Ağaç" tezgâhlanırken Sait Faik İstanbul'dadır. Mecmua çıkar çıkmaz Mistik Şair'e bir mektup
gönderiyor. Şiddet ve nefretle reddi ve sırf hakkı ifade için nakli bile, Mistik Şair'e gök başına
yıkılmışçasına giran gelen bir mektup... Bir mektup ki, lûgatlarda ve halk dilindeki en yakası
açılmamış küfürlere muhatap olmaktan daha acı... Kelimesi kelimesine şöyle:
"- Sen bir peygambersin!"...
Sadece insanların ve içlerinde Sait Faik'in ne olduğunu ve bir takdir bahsinde nereyedek vardığını,
ölçüsüzlükte mesuliyet duygusuna ne türlü kıydığını göstermek için, kendimizi zorlayarak
kaydedebildiğimiz mektup... Babıâli meddahlığı seciyesinden bir numune... Geçelim.
Sait Faik, fevkalâdeyi bir kenara bırakalım, alelade olsun, bir hikayeci midir? Hayır; o (klâsik)
mânada bir hikayeci değildir. Sadece tek tonlu bir dünyadan, hususî renkler, çizgiler, sesler ve
kokular devşirici bir şiir meraklısı... Onda (Mopasan), (Oskar Vay İd) ve daha niceleri, hattâ Ömer
Seyfeddin ve Peyami Safa ayarında bir hikâye (batiman - bina)sı ve ona göre bir tahlil ve terkip
örgüsü yoktur. O halde doğrudan doğruya romana, en uzak noktada... Zira küçük şiir kalfalığından
büyük roman mimarlığına geçmek onca en imkânsız iş... O kendi-
206
sini, ince bir cam çubuk üzerindeki (esans) misali, ancak küçük hikâyecilikte yutturabilir. Evet,
onda yalnız küçük şiir zevki; ve en iptidaî içgüdüleriyle gidip gelen ve nebatî bir hayat panayırının
belki renkli, fakat sefil şahıslarından ibaret tek dekor ve tek ton... Kumral saçının perçemleri
uçuşan, yalınayak, mintanı yırtık pırtık, suratı leke ve tırmık izleri içinde, ağzında yerden aldığı bir
izmarit, 15-16 yaşında bir balıkçı çocuğu; ve arkasında vecd ve aşka gömülü, bu çocuğu takip eden
Sait Faik... Bu manzara, onun hikâyelerinden mülhem bir tasvir değil, Mistik Şair'in göziyle
gördüğü bir vakıa...
- Nereye gidiyorsun, Sait Faik?
- Görüyorsun!
- Dur bir dakika, konuşalım!
- Duramam! Kaçırmamalıyım!
Sait Faik budur; belki bu halin bir nevi bunalımı içindedir; fakat ne bir ulvî fikir, ne bir çile, ne
isteklisi olduğu yeni bir dünya, ne bir iddia, ne bir dâva; ve en hazini, ne de kafa sancısı plânında
üstün bir ıstırap\. Yalınız arada bir onu tutan, nereye döneceğini bilmemekten doğma ihtilâç ve
hafakan...
Büyük Doğu'nun 1954 devresinde, "Doğan Nail" imzasiyle çıkan şu satırları okuyalım...
Buradaki "Üstad" Mistik Şair!..
" İJstadtan bir hâtıra dinledim. Sait Faik ile arasında geçmiş bir hâdise... Şu anda belki kendisinin
de unutmuş olduğu bu hatırayı, Üstad, umarını ki, aynen kalemimden çıktığı gibi Büyük Doğu'da
neşreder.
Sene 1936... Üstad otuzunda... Sait Faik de o kadar bir şey... Bir gün Ustad, beyoğlundan geçerken
bir pastaha-ne vitrininden kendisine doğru (makberî eller), mezardan fırlamış gibi korkunç eller
uzanıyor. Vitrine dönen Ustad, içeride Sait Faik'i görüyor. Bitkin, perişan, gözleri faltaşı... Üstad'ı
içeriye çağırıyor; ama imdada çağırır gibi bir tavırla...
207
İçeride bir konuşma:
- Çıldırmak üzereyim, beni bir sen kurtarabilirsin; çareme koş!
- Neyin var Sait?
- Hiçbir şeyim yok! Müthiş vehimler, sabit fikirler, kâbuslar içindeyim, o kadar...
(Bir Adam Yaratmak) isimli piyesin muharriri ve ruh âleminin bütün çilelerine âşinâ Üstad, hemen
oturuyor, Sait'i karşısına alıyor, gözlerini onun çivit renkli gözlerine dikiyor; ve sabit fikirlerin,
sinek kovar gibi nasıl kovulaca-ğından, nefs telkininden, ruhtan, Allah'tan ve en ince hikmetlerden
bahsediyor ve sonunda şöyle diyor:
- Sinirlerini takma diş takar gibi söküp yerleştirmeyi bileceksin! Tasavvuf büyüklerinin dediği gibi;
(yere emniyetle basacağım!) diyeceksin ve gerekirse bulutların asfaltı üzerinden, rap, rap
geçeceksin!..
Sait muazzam bir nefes alıp şevkle doluyor. On yıl sonra Sait Faik'in Üstad'a sözü:
- Ben senin dünya görüşüne bağlı bir insan değilim ama, muhakkak ki, sen beni delilikten
kurtarmış adamsın!"...
Sait Faik'e mukabil Sabahaddin Ali, hikâyenin bina, yapı işinde ustaca, vakıalara bağlı iç kumaşı
kaba çuval bezinden ileriye geçmez ve şiirden zerrece nasibi olmayan kupkuru bir amele...
Sabahaddin Ali'yi bu kadar kısa keserken, her şeye rağmen mühim bir problem teşkil ettiği için
uzun tuttuğumuz Sait Faik, Mistik Şair'e alâkaların en taşkınını göstermiş, ona misafir olmuş, onu
misafir etmiş, sabahlara kadar dinlemekten geri kalmamış, fakat gayesiz ve huzursuz olmanın
neticesi halinde Babıâli fırınında yanarak kavrulup gitmiş, birtakım cevhersiz krema lezzetleri
bırakmış olsa da aziz ekmek olamamış, bir gıda yuğurama-mıştır.
"Abasıyanık" değil, kafası yanık...
Onun, günümüzde, ilk defa görülen ve adına pey üstüne pey sürülen bir bedesten eşyası gibi
kıymetlendiri-lişi, sanat boşluğumuzu ve edebî "muhammin" yoksunluğumuzu gösterici anlayış
galatlarından biridir.
YALNIZ ADAM
BDRKAÇ sayısı Ankara'da ve bir o kadarı İstanbul'da çıkan "Ağaç", Mistik Şairin ilk mecmua
tecrübesi olarak onda müthiş bir darbe tesiri yaptı. Ruh doktorlarının (trauma) dediği tesir... Fena
halde kırıldı, inkisara uğradı; ve madalyonun yüziyle tersi halinde, hem Türk fikir ve sanat
adamının verim akameti, hem de okuyucunun alâka sefaleti önünde bir laboratuar tecrübesi
katiyetiyle, yanıldığını ileride göreceği hükmünü verdi:
- Bu memlekette ne duygu ve düşünce vericisinden bir nişan var, ne de alıcısından.!.. Kaybedilen
bir (kozmos - dünya) arkasından (kaos - hiçlik)...
Ahmed Kutsi artık o eski Kutsi değildir. Bir saatçi ustasının kulağını çarklara verip makinesinin
nabzını dinlemesi gibi, kelimeler ve bağlantıları arasındaki iç âhenge dikkat eden ve bu noktada
Mistik Şair'e muvazi yürüyen Kutsi, şimdi, Anadolu çiçeğini emerek devşireceği tahassüsü yepyeni
bir imal süzgecinde ham madde diye kullanacağı yerde, ham maddenin bizzat içine düşmüş, ondan
ibaret kalmış, arılar gibi çiçeğiyle kendi laboratuarı arasında öz şahsiyetini esas tutucu sihirli terkip
(fabrikasyonunu unutmuş ve işte ince bir kalıp ve ruh nakkaşlığından yola çıkıp bu kısır noktada
kala kalmıştır.
Nitekim başta istidatlısı göründüğü üstün şiire bu kıyışını dâva ve ideâl adamlığına da kıymış
olmak şeklinde gösteren, Halk Partisine inanan ve kapılanan, her
208
209
mânanın kaynağı (metropolis - büyük kent) ruhunu, kerpiç köye feda eden ve aradığı köyü
Halkevleri çerçevesinde bulacağını uman, hattâ ikbâlini bu yolda arayan, aynı Kutsi değil midir?
Mistik Şair, Ahmed Kutsi Tecer ve Ahmed Hamdi Tanpınar mayonezinin üçüncü unsuru Ahmed
Hamdi, kendi âleminde, kozası içinde, dışariyle teması seyrek, gayet yavaş ve pasif, ama muhakkak
ki, soylu bir tekâmül içinde mesafe almakta, titiz ve zevkli mizacını hikâye ve romanda da
gösterme yolunda ilerilemekte... Ne var ki, şiir adına nakış yerine kütük, yani muhteva kıymetini
başa alamadığı ve hünerli bir nakışçı olan Yahya Kemâl'e bu bakımdan bağlı olduğu için
tıknefeslikten kurtulamıyor ve bu hal içinde, tıpış tıpış, son durağına doğru yürüyor. Bu durak bir
tükeniştir.
Mistik Şair, sanatına en güvendiği iki şiir arkadaşı ve hiçbir eşya yapımına gelmez birtakım koflar
arasında, kendisi de onlardan biri ve belki en kofu olarak yapayalnızdır; ve hiç olmazsa bu yakınlık
hissini duyabilmektedir. Onun bütün ümidi, kendisini aşan bir şeydedir; kalbine üflenen manevî
solukta...
Bu soluğun ilk eserlerinden biri "Ağaç" dergisinde çıkan"Bendedir" şiiri oldu:
Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan,
Kime ne, aşılmaz duvar bendedir.
Süslenmiş gemiler geçse açıktan,
Sanırım gittiği diyar bendedir.
Yaram var, havanlar dövemez merhem; Yüküm var, bulamaz pazarlar dirhem. Ne çıkar, bir yola
düşmemiş gölgem; Yollar ki, Allaha çıkar, bendedir.
Şiirin yayınlandığı gündü. Mistik Şair bir iş için Suadiye tarafına gitti. Vakit öğle... Suadiye
gazinosunun
210
[terasında, denize karşı yemek yemeyi arzuladı. Bir de Ibaktı ki, Yahya Kemâl orada... Gayet
beşaşetli, keyifli... Mistik Şaire kollarını açtı:
- Vay, efendim; ne güzel tesadüf... Bir masaya geçip karşılıklı yemek yiyelim...
Oturdular.
- O ne şiir öyle, bugün "Ağaç" mecmuasında gördüğüm?..
- Beğendiniz mi?
- Sorma! Oku bakayım o şiiri, bir de senin ağzından dinleyeyim!
Şiir okumayı, hem de (teatral) jestler ve âhenklerle, hiç sevmeyen Mistik Şair, düşünür ve yutkunur
gibi yaparken, Yahya Kemâl onu bir baştan bir başa ezbere okumaz mı? O yayvan, dalgalamak ve
titremeli sesiyle... Genç Şair dondu.
Yahya Kemâl ve neslinin bir âdeti vardır. Kendilerinden sonrakilerle alâkalı görünmek istemezler.
Bunu küçüklük say arlar... Iftattâ isimlerini belirtmek gerekince onu, kasten ters söylerler:
- Hani bir şair var ya; Kutsi Ahmed midir, nedir?.. Hele onlardan bir mısraı hafızalarına nakşetmiş
görünmeyi asla kabul edemezler.
Yahya Kemâl'e ne olmuştu ki, küçüklükten başka bir şey olmayan mahut büyüklük taktiğini bir an
için unutmuş ve meftunluğunu ağzından kaçırmaya razı olabilmişti. Ah, Mistik Şair, ah; büyüğü ve
küçüğüyle şu Babıâli ikliminde, her bakımdan ne de yalnızdı!.. Kendisini büyük bir (akvaryum)
içinde, ayrı bir camlı bölmede mahpus bir balığa benzetiyordu. Bütün tanıdıkları, bildik-leriyle
teması, bir cam duvarın iki yanında burun buruna vermiş balıklar şeklinde... Derinden derine
anlıyordu ki, o, bunların dünyasından değildir; ve türlü makiyajları, düzgünleri, hokkabazlık
edevatı, sahtelik (prosede - ter-
211
tip)leri ve yalancı ra'şe, hafakan veya iğreti vekar ve tem-kinleriyle bu adamlar, üstüste eklenecek
olurlarsa bir yekûn kıymeti vermeyen piyonlar...
Misal:
Bir gün Burhan Toprak, boyuna, ermenin şamatalı edebiyatını yapan, fakat rejimine katlanamayan
sadece dıştan ihtilâçlı adam. Ahmed Kutsi ile bir (lokal)de geç vakitlere kadar yırtma yırtma içini
döktükten sonra, Kut-si'nin o meşhur, sükût ihtikârcısı temkin tavrı karşısında onu lanetleyeceği
yerde kendisini suçluyor ve şöyle haykırıyor:
- Ben ne tahammül edilmez adamım, değil mi Kutsi?
O da, sahteliğinin bu zaferini Burhan Toprak'ı büsbütün ezmek şeklinde istismar ediyor:
- Yooo! Pekâlâ tahammülü kabil bir insansın!
Yani Kutsi, Burhan Toprak gibi yırtınan bir seciyeye tahammül etmemeyi bile zaaf sayıyor. Üstelik
bu hikâyeyi, Kutsi'nin jestine bayılmış olmak edasiyle, öz nefsine tükürür gibi, bizzat Burhan
Toprak anlatıyor.
ݺte, neslinin birbirine tam zıt, biri yırtınışında temelsiz, öbürü (Sfenks) tavrında bomboş iki tipi ve
aralarında renk renk öbürleri.. Ve bu arada Mistik Şair...
Mistik Şair, bir aralık Bey oğlunda bir (garsonyer) kiralamıştı. Yemekleri, Abdülhak Hâmid'in reisi
olduğu ve onun zoriyle âza kaydedildiği (Serkl d'Oryan - Büyük Kulüp)ten geliyor. Dört odalı, iyi
döşenmesine dikkat edilmiş bu dairede, İngiliz (Valeleri) biçiminde üsluplu bir uşak ve kendisi...
Gelip gidenleri de bu zamana kadar tanıttığımız Babıâli "esafil-i şark"ı.B Ayrıca sık sık Abdülhak
Hâmid ve Lüsyen hanım... Bir de yeni bir sima... Güzel Sanatlar Akademisi Müdürü, şık ve
yakışıklı salon adamı Namık İsmail... Namık İsmail alâkalılanacak bir tiptir. ݺi, Türkiye'de ilk
komünizma cereyanının başında,
212
Ertuğrul Muhsin ve bazı arkadaşlariyle beraber bu akıntıya kapılmakta bulmuş ve neticede hiçbir
sanat çilesi çekmez bir el alışkanlığiyle ressam, göğsünde sanatkâr rozeti, parlak bir sosyete adamı
olmakta bitirmiştir. Böylece, Tanzimattan beri, ruhu havuz vâri boşaltılan ve dibinde dışarıdan
atılma türlü pislikler yatan alafranga Türk aydınının, tesellisini (plâstik) çerçevede arayıcı "bugün
var, yarın yok; sen yaşamana bak!" haline en canlı bir misal çizmiştir. Akademideki hususî dairesi
müstesna bir (plâstisite - dış görünüş) kıymetinde, kendisi, kaba mânasiyle (Don Juan) şöhretinde
ve (plâstik) hayat çerçevesi en zengin madde ziynetleriyle dolu... "Korsan" adlı bir kotrası ve
(Lançiya) markalı, biçimi bile bambaşka bir otomobili var... Şüphesiz ki, Babıâli "esafil-i şark"ını
kıskançlıktan çıldırtan ve onlara, kedi ciğere bakar gibi uzanamadıkları hayatı ihtar eden adam...
Ahmed Haşim onun için şöyle derdi:
- Devlet gibi adam... Kara ve deniz kuvvetlerine kadar herzeyi var!..
Onu şiddetle kıskananların başında Peyami Safa, biraz da Burhan Toprak... Hele Çallı İbrahim?..
Zorakili-ğini ve sanat vecdinden uzaklığını sezdiği, fakat ifade edemediği müdürüne (Çallı da
Akademide hoca) bir hiç göziyle bakan, o da başka türlü kavruk bir sanatkâr...
Namık İsmail, Burhan Toprak'm "hayat mı, eser mi?" problemini, âciz ve fâni malikiyetlerle en
acıklı tarafından "hayat" olarak temsil eder ve buna rağmen Bur-han'ın ağzını sulandırırken,
Peyami Safa, tanıştığı bir dilberin vaktiyle Namık İsmail'e kotrasında hizmetçilik etmiş bir kadın
olduğunu öğrenince şöyle haykırmıştı:
- Yâhû, bu ne adam ki, biz onun hizmetçilerini ideâl kadın diye görüyoruz!..
Namık İsmail'in daha ellisine varmadan Kadıköyü vapurunda kalb sektesinden ölmesi üzerine Çallı
İbra-
213
him'e haberi koşturan Mistik Şair ve Peyanıi Safa, rakı masasında buldukları Çallı'dan şu karşılığı
almışlardı:
- Öldü mü; doğmadı ki ölsün! O zaten mevcut değildi!
Ve ölüm karşısında bu hissizlik ve nefsanîlik, habercilerin ikisini de tiksindirmişti.
Mistik Şair, bir efendi, bir uşak ve kavanozda bir balıktan ibaret üç canın yaşadığı loş apartmanında
yalınız kaldığı her zaman, kalbinden beynine doğru bir tütsünün yükseldiğini hissediyor ve bu tütsü
kafasının kara tahtasına, kelimesi kelimesine şöyle yazıyordu:
- Yazıklar olsun sana!.. O büyük zatı tanıdın, onun eliyle buhrana düşüp onun eliyle kurtuldun, ama
adam olamadın.. Belki fikirlerinde "iyi, doğru ve güzel"e karşı yön tutmaya ve eğrilikleri,
sapıklıkları anlamaya başladın ama, yeter mi?.. Bu anlayışla beraber büyük kurtuluşun rejimine
bağlanmak gerekmez mi?.. Hem yalnızlığını anlıyor, iki ten arasındaki uçurumu görüyor, hem de
yalnızlığını, su yerine gaz içercesine dış dünya ile hallihamur olmakta gidermeye bakıyorsun!...
Tuh sana, bir elini cemiyete uzat, öbüriyle öz nefsini kavra, boğ ve topyekûn
Allaha ver!
Ve sağır - kör nefsinin kaplan pençesi eli hemen uzanıyor, ruhunun kara tahtasındaki bu yazıları
siliyor ve
şöyle diyordu:
- Sana verilen kitapta okumadın mı; tarikatte tövbe yavaş yavaştır, birden değildir. Şimdilik fikir
yolu sana yeter! Daha gençsin, hele kırkını bul, o zaman kendini Allaha topyekûn verirsin!..
Nefs, nefs; üstüne hangi boya sürülse altından sırıtan, Mistik Şair'in bir teşbihiyle, gölgenin, üstüne
dökülecek kumla örtülemeyeceği gibi hep tepeye çıkan, ezildikçe kuvvetlenen ve yeni numaralar
hazırlayan korkunç varlık...
214
Mistik Şair'in dairesiyle tam karşı karşıya oturan bir İtalyan kızı vardır ki, daima açık tuttuğu
penceresinde sık sık görünür, sokağa öteberi silkelemek gibi bahanelik işler yapar, bazen de
piyanosunun başına geçer ve şarkısını söyler:
"- Fakat ben (Karmen), seni hâlâ seviyorum!"
HAYAT BU MU?
BEYOGLU'ndaki apartman dairesini, içinde sürdüğü ve tehlikesini sezmeye başladığı hayata
paydos demek için, eşyasını haraç - mezat satarak tasfiye etmişti. Bu işi yaparken, gözü, çıplak
duvarda, tabloları kaçırılmış çivilere takılı, bir hatırasını anmıştı: Bedri RahmrEyüboğlu...
Bedri Rahmi, o zaman genç ve eşyayı tefsirde gerçek ressam..'. Sık sık (garsonyer)ine
uğrayanlardan biri... Derinliğine duygu püskürtülü kelimeleri, cümleleri de
var...
Bir gün ona bir haber vermişti Bedri Rahmi:
- Yarın Romanya'dan karım gelecek...
- Öyle mi, hiç haberim olmadı.
- ݺte haber!..
- Nasıl bir insan karın!.. Bir iş ve meslek sahibi mi?
- O da benim gibi ressam...
- Peki, ne yapacaksın?
- Ben de onu düşünüyorum? Ne yapacağım? Onu
nerede barındıracağım?
- Buraya getir! Hayatınızı kuruncaya kadar bende
kalırsınız!
Ve beraberce Galata rıhtımına, deniz yoliyle gelen
Romanyalı hanımı karşılamaya gitmişlerdi.
215
Kendi halinde, sesi kısık çıkan, ağırbaşlı bir kadın...
Günlerce Mistik Şairin apartmanında kalmışlardı. Bedri Rahmi de apartmanı, Mistik Şair'e hediye
ettiği en gözde tablolariyle süslemişti. Onlar, karı - koca, aynı dairede, Mistik Şair'e uzak ve kendi
başlarına; Mistik Şair de dışının dışarıya çekişiyle, için içeriye çekişi arasında yalpalamakta...
Efendi Hazretlerinin bir üfleyişte kaba pisliklerini aldığı ruhunda büyük bir şahlanma kaynıyor ama
henüz o dâvanın ne (epik - dasitanı) çapta şiirini, ne de gerçek tiyatro eserim verebilmiş değil...
Hattâ ilerideki büyük fikriyata doğru ilk emekleme denilebilecek "Ağaç" mecmuasına da birkaç
mevsim uzakta... Maddenin ruha tahakkümü gibi mekânın zamana tasallutunu belirten şu apartman
dairesinden kopmak ve yeni ufuklar aramak lâzım... Kolay!.. Fakat misafirlerini ne yapacak?..
Bir sabah salona girdiği vakit, Bedri Rahmi'yi, koltuğuna gömülü, duvardaki tabloya deli gözlerle,
sabit ve hareketsiz bakarken görmüştü:
- Hayrola, Bedri! O ne bakış öyle, kendi eserine?
- Düşündüğüm bir şey var!
- Neymiş o düşündüğün?
- Göz ve görmek... Görmek nedir diye düşünüyorum!
Mistik Şair birdenbire donup kalmıştı. Bedri Rahmi'de, kendi ruhiyle akraba, (metafizik) bir dibe
inme humması mı vardı yoksa?.. Türk sanat ve fikir adamlarında o zamana değin asla şahit
olamadığı soylu ıstıraptan bir pay... Böyle bir şey var mıydı acaba Bedri Rahmi1 de?..
- Bedri, demişti; vaz geç, ruh burgusu bu fikirlerden... Bu noktada benimle tam beraberlik
halindesin; ama senin takat getirebileceğin bir iş değil bu... Vaz geç! Al-
216
tından kalkamazsın! Eğer altından kalkabileceğini ve oradan, eşiğine ayak atacağın dünyaya
geçebileceğini ümit etseydim, devam etmeni isterdim; ya çıldırır, ya ererdin!
Mistik Şair, gayet mahrem tuttuğu ve meccani iç-güdüleriyle yaşayan insanlara açmaktan çekindiği
iç bur-kuntularından Bedri Rahmi'de bir şey vehmederken yanılmıştı. Ondaki, bir anlık bir şimşek
çakıntısından ve hemen kulak tıkanabilmesi mümkün bir tıkırtıdan başka bir şey değildi, "ya
çıldırır, ya ererdin!" sözü üzerine içeriye seslenmişti:
Nitekim
- Eren, haydi çıkıyoruz!
"Eren", karısının (Dren)den dönme ismidir ve Bedri Rahmî bu ismin delâleti kadar bile ermekle
alâkalı değildir.
Birkaç gün sonra, artık apartmanı tasfiye kararında olduğunu Bedri Rahmi'ye bildirmiş ve:
- Kendinize bir yer bulmanız gerekiyor, demişti; ben buradan çıkıyorum!
Bedri Rahmi, başını eğip susmuş, hiçbir şey söylememiş; bu sözü, koğulduğu mânasına alan bir
tavır takınmıştı. Mistik Şair akşam üzeri apartmana gelince ne görmüş olsaydı iyi?.. Bedri Rahmi
öteberisini toplamış, çekmiş, gitmiş!.. Giderken de, Mistik Şair'e hediye ettiği resimleri, ipleri
çivilerde asılı kalacak şekilde koparmış, almış, götürmüş...
Badri Rahmi, koğulan bir adamın bilhassa hediyesini geri almaması ve hakarete asıl bu en büyük
hakaretle mukabele etmesindeki soylu mânayı anlamayacak bir adam değildi. Her halde
koğulduğuna inanmamış olacak ki, böyle bir davranışa tenezzül etmiş olsun!!!
Anlaşılması çok zor, ince nokta...
Namık İsmail'den sonra Burhan Toprak Akademi müdürü... Ölen Müdürden kalma hususî daire,
şimdi tatar baskınına uğramış bir Çin sarayı gibi alt üst ve bakım-
217
sız... Burhan'ın yazı masasında da kalın camın altında, Akademinin tezhip hocalarından birine
yaptırdığı bir çerçeve içinde eski harflerle bir yazı: "Ya ol, ya öl!"
- Sen bu yazıyı, Burhan, Kandillideki (Ostrorog)lar yalısının duvarlarına asılı levhalar gibi, şarkkâri
bir nakış diye mi koyuyorsun buraya?..
Gülerken yüzünde ameliyat yaraları açılan Burhan Toprak kahkahalarla seslendi: -Alçak!..
Bu bir takdir çığlığı... Ve devam etti:
- Söyle ne yapayım, ne yapmalıyım? Bir Fransız muharririnin Hazret-i İsa hakkında söylediği gibi,
bana elle tutulur, gözle görülür, kulakla işitilir, ağızla tadılır bir metod bildir!
- Bildireyim: Dinin bütün emir ve yasaklarını, doktor reçete ve tenbihlerine baş eğercesine tatbik
edecek ve bir hastanın doktora sormaya nefsinde selâhiyet görmemesi gibi "niçin?", "neden?" ve
"nasıl?"ları bir tarafa bırakacaksın!.. Ölçüleri, sonsuzluk kapısını açan bir şifre kabul edecek ve
şifrenin rakamları üzerinde şekil ve mantık hesapları yapmayacaksın! Sır tablosu, şeriat... Onu sır
idrakiyle anlayacak ve seveceksin! Seni günde 24 saat ayağının altına alıp tepeleyen, sonra tövbeye
koşturan, derken tövbeni bozduran huylarından vaz geçeceksin! Fransız şairi (Rembo)nun bile
anladığı ve "gerçek hayat burada yok!" dediği anlayış noktasına, ancak, olana yok denilebileceği
hikmetiyle ve İslâm yoliyle ulaşmaya bakacaksın !
- Müthiş!
- Müthişi filânı, bu... Var mısın?
- Varım!.. Ama bana bunları tavsiye eden , dediklerini yerine getirebiliyor musun?
- Beni bana bırak! Öyle bir yol üstündeyim ki, ben, eninde sonunda, ayaklarım kan içinde ve
göğsüm şerha
218
şerha, kaç kere yuvarlanırsam yuvarlanayım, gayenin ancak böyle devşirileceği imanından zerre
feda edemem. Umarım ki, bu iman yüzü suyu hürmetine, sonum, bütün din edeplerine sımsıkı
bağlanmak suretiyle hayrolur. -Bir Kur'ân getir, ona el basıp yemin edeyim!
- Sakın etme! Senin ve benim, yeminimize sadık ölebilmemiz için, ahdimizi eder etmez hemen
başımızın kesilmesi lâzımdır.
Kahkaha ve çığlık:
-Alçak!..
Akademi Müdürlüğüne ait dairenin ilerisinde camekânlı bir köprüyle geçilen, Çallı İbrahim'in
yeri... Orada da, bir rakı masası etrafında malûm tipler... Çallı birdenbire karşısında Mistik Şair'i
görüyor:
- Gel bakalım, şairim, vicdanımın bayrağı! "Vicdanımın bayrağı" sözü onun nakaratıdır; ve
gündüzleri taksiye binerken, sırsıklam sarhoş şoföre şöyle hitap eder:
- Gece zammı yok, hâââ, vicdanımın bayrağı! Çallı elini rıhtımda oynaşan dalgacıklara uzatmış,
anlatıyor:
- Geçen gün sular bizim rıhtıma bir leş sürükledi. Herkes bu lâfın altından ne çıkacak diye baka
dursun:
- O kadar büyüktü ki, leş, İngiliz donanması gelse kaldıramazdı.
Mecliste bulunanlardan kuru mantık hastası bir profesör soruyor:
- Ne yaptınız?
- Leşi kancayla Dolmabahçe sarayına doğru ittik. Sular götürdü oraya... Kaldırdılar!
Dolmabahçe sarayı, yaz mevsimi olduğu için doludur; ve bu hikâyeyi anlatırken, Çallı hadise
büyüklere dokununca nasıl harekete geçildiğine dair, aklınca, dalkavukluk gayretini belirtici bir
misal vermektedir.
219
Fakat mantık hastası susar mı? Soruyor:
- İyi ama, İngiliz donanmasının kaldıramayacağı leşi oradan nasıl kaldırabildiler?
Peyami Safa, mübalâğaların şiirinden anlamayan bu küt kafalı profesöre:
- Canım, efendim, diyor, bu bir söz gelişi... Mantık hastalığınızı yenip anlamaya çalışmasamza!
O zaman Çallı, ince seziş idraki önünde debelenen bu küt kafaya karşı, en anlayamayacağı çıkışı
yapıyor:
- Nasıl kaldırabildiler, öyle mi?.. Sizin anlayacağınız, vali beye emrettiler, o da rıhtıma çömeldi ve
leşi yedi! Anladınız mı?..
Mistik Şair Abdülhak Hâmid'in evinde... Mevzu ölüm... Tanınmış biri öldükçe Hâmid'in daimî
suâli:
- Nasıl kalktı, cenazede kaç kişi vardı; cenaze ara-basiyle mi, eller üstünde tabutla mı? Çelenk,
çiçek, hitabe, nutuk vesaire?..
Mistik Şair ateş püskürmekte:
- Şu cenaze arabaları var ya, Belediyenin?.. Yaldızlı çatısının tepesinde bir de madenî delik... ݺte,
ölü hıristiyansa oraya bir put geçiriyorlar, müslümansa bir hilâl... Ve müslüman tabutunu, gâvur
cenazeden domuz yağı sızmış bir zemin üzerine sürüveriyorlar!..
Abdülhak Hâmid'in iki yumruğu sıkılı, kollarını titreterek nefretinden "ay, ay, ay!" diye çırpmışım
hiç unutamaz.
Abdülhak Hâmid; Burhan Toprak'm "hayat mı?" dediği şeklin belki en şanlı temsilcisi, ölünce
kendisine ne yapılacağını, nasıl kaldırılacağını merak etmekte, ölümü tevekkülle beklerken hâlâ
geride ne olup biteceğini anlamak istemekte, sağ ayağını ölüm denizine atarak sol ayağını karada
bırakmayı düşünmekte ve dış hasselerinin dünyasından vaz geçememektedir.
220
Salonunda, duvara, asılı, çok eskiden Paris'te açılmış "Mekteb-i Osmanî"deki talebeler arasında
kendi çocukluk resmini gösteriyor ve renkleri duman olup uçmuş bu resmin, herbiri kendisinden
yaşça büyük fertlerini gösterip mırıldanıyor:
- Şimdi bunların hepsi duman...
Mistik Şair'in "hayat bu mu?" diye diye düştüğü bir macar pansiyonundaki oda kapısı bir sabah sert
sert vuruldu ve bir ses:
- Kalk, dedi; Abdülhak Hâmid öldü!
Koştu. Maçka Palas'in önünde bir kalabalık ve bir top arabası... Ve içeride, kadınlı erkekli,
(mondanite - kibar sınıf) âzasından bir grup... Lüsyen Hanım, vakarlı bir ıstırap tavriyle, onu,
cenazenin erkek sahibi gibi karşıladı. Hadîse birdenbire olmuş, Hâmid bir gün önce ânî bir
fenalaşma neticesi ölmüş, her tarafa haber yayılmış. Mistik Şair aranmışsa da bulunamamış ve
ancak bir gün sonra, hazırlıklar bitince haberdar edilebilmişti.
Hâmid, ata binercesine, ayaklarını iki yandan sarkıtarak tabuta binseydi de görseydi:
Çoğu gençlik, belki elli bin kişi... Top arabasının, vaziyetten ürkmüş, tabuta doğru çifte atmaya
kalkan, mahsus seçildiği belli, simsiyah kadanaları... Müslüman olduğu bilinen Lüsyen Hanım da
siyahlar içinde...
Doksanına yakın bir ömür, şiirinden daha şaşaalı bir görünüş. Kraliçe (Viktorya)yı ve İngiliz
lordlarını büyüleyici bir zarafet ve olanca (lüks)leriyle iştihalı bir dünya tadımı...
Bu mu Hayat?.
221
ESER MD, ŞAHESER MD?
"TOHUM"dan sonra "Ağaç" mecmuası faaliyeti içinde tasarladığı eseri Zonguldak'ta yazmaya
başladı. Burhan Toprak'in tabiriyle eli yakacak, onu tutan eli ateş tutmuşa döndürecek eser... Bu
defa gözü ve kulağı yakacak, ateşle dolduracak bir piyes... Önüne diktiği atlama engeli budur ve bu
eserde, olanca Babıâli, muharriri, aktörü, ruh doktoru, ahlâkı ve her şeyiyle billûrlaşmalıdır.
Hikâyesi de, mâna da kendi macerası... Tezi, insan idrakinin ufuk noktasındaki hakikat ve Allah...
Onu, bankadan, Zonguldaktaki 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapan heyete kattılar; o da
bunu zevkle kabul etti ve dağ tepesinde, çam ağaçlariyle çevreli müfettişlere tahsis edilen köşkte
eserini yazmaya koyuldu. Teftiş heyeti reisi ona demişti ki: - Bu (konfor)lu köşkte otur, emrindeki
hizmetçiye her ihtiyacını gördür ve rahat rahat piyesini yaz! Biz senin teftiş işini üzerimize
alabiliriz. Merak etme!
Artık köşke çekilmiş, salondaki büyük yemek masasının başına geçmiş, çay, kahve, yemek, ne
isterse hazır, çalışıyor. Aradabir başını kaldırıp pencereden dışarıya baktıkça da gür meşe ve
çamların süslediği tepelerden fevkalâde güzel bir (peyizaj) görüyor. Büroya seyrek iniyor, dışarıya
ve şehre pek iltifat etmiyor ve yalınız eserinin humması içinde yaşıyor.
Şehre epey uzak bu tepelerin en çarpıcı manzarası, ocaklarda çalışan kömür işçileri... (Kübik), dört
köşe resim tipleri... Başlarında dört köşe miğferler, dört köşe omuzlar, gözleri yere takılı, suratları
belirsiz, dört köşe pantalon ve tahta ayakkabılar... Hiçbirinde bir kimlik ifadesi yok... Ne acıları
belli, ne rahatları... Bir kemmiyet çerçevesi içinde erimiş ve tek modele dönmüş keyfiyetler...
Korkunç!.. Yürüyüşleri de, sağ ve sol iki pistonla
222
çahşan bir makine gibi iki tarafa yalpalı ve dört köşe...
Aradabir, hem de sık sık, uzaklardan bir patlama duyuluyor ve büroda çalışan kırtasiyeci memur,
halsiz ve isteksiz, başını kaldırıp, deftere bir kayıt düşer gibi (monoton) bir muamele bıkkınlığı
içinde mırıldanıyor: - (Grizu) infilâkı... Bakalım ölü sayısı kaç?.. Mistik Şair, 63 numaralı ocağın
(envanter)lerini incelerken, birden yüreğini hoplatan bir şey gördü: İki İngiliz atı... Belki ata
binmek imkânı bulunur diye çizmelerini ve külot pantolonunu beraber getirmişti. Hemen ahıra
koştu ve atları gördü. Al renkli, yüksek boylu, iki nefis İngiliz kısrağı... Ama binen olmadığı için
hırçın ve huysuz...
- Bu atları niçin tutuyorsunuz?
- Ankara'dan bir büyük gelecek olursa binsin diye...
- Gelenlerden binen oluyor mu?
- Hayır; otomobili tercih ediyorlar... Otomobil çıkmayan tepelere de yaya tırmanıyorlar... Herkes
binemez
ki, bu atlara...
- Demek bu atları (lüks) diye tutuyor, üstelik seyisleri de bindirmeyip onları huysuzlaştırmış
bulunuyorsunuz!
- Öyle...
- Benim zevkim ve askerlikten mesleğim süvarilik... Onları hem terbiye eder, hem de zevkimi
tatmin etmiş olurum.
- Pek güzel olur.
Ve programını çizdi! Sabahleyin bir iki saat büro... Ahırda tımar ve bakıma nezaret... Öğle
yemeği... Akşama kadar piyese çalışmak... Akşam üstü atla tenezzüh, atları çalıştırma... Gece yine
köşk, yine piyes...
Piyese o kadar dalmıştır ki, vilâyet kibarlarının, yerli ve yabancı mühendislerin davet toplantılarına
katıla-nıamakta ve köşkte, şafak vaktinedek çalışmaktadır.
223
Bir gün piyesin öyle patlayıcı bir noktasına geldi ki, Beylerbeyindeki yalıda, buhranının başında
geçirdiği hallere düşer gibi oldu. Hemen atını istedi ve dağlara sürdü. Şatosunun korusunda, at
sırtında ölümden kaçmaya kalkışan (Tolstoy)u hatırladı. Ama o, ölümden değil, yine beynini
burgulamaya gelen sabit fikir ve yırtıcı hayâlden kaçıyor.
Dağ başında zarif bir köşk... Bahçe kapısı ardına kadar açık... Tuhaf şey!.. Evin kapısı da açık...
'Fransız mühendislerinden birine aittir' diye düşündü. Bahçeye girdi. Atı bağladı. Eve girdi.
Kimsecikler yok... Camlara, tahtalara vurdu. Ne ses, ne seda... Salona daldı. Bir masada, akşamdan
kalma, yağları kurumuş yemekler... Suları dökülmemiş bardaklar ve bir gramofon... Üstünde bir
plâk... İğne de plâğın bitim yerinde, kaldırılmadan bırakılmış... Belli ki, ecnebi mühendislerden
birinin evi... Herhalde bir tanıdık... Kartını çıkarıp masaya bırakırken, 'acaba şu plâkta ne var' diye
düşündü. Gramofonu kurdu ve işletti. Bir operadan koro... Öyle bir ses sarmaşığı ki, toprak yarılmış
da milyarlarca kemik kol fışkırmış ve Allah'tan azabının kaldırılmasını istiyor gibi bir şey...
Çarpılıp kaldı; bir daha, bir daha çaldı ve içindeki duanın verdiği hafiflik ve saadet hissi içinde
atına atlayıp dörtnala köşküne döndü. Dağdaki esrarlı evde, kendisini bekleyen esrarlı musikî onu
kurtarmıştı.
Müfettiş arkadaşlarının ısrarı üzerine bir akşam mühendislerin tertiplediği bir baloya da gitti.
Vaktiyle (Nokta Nokta) hanım vesilesiyle bir gecede yaptırdığı (frak)ı Fikret Âdil'e hediye etmişti.
Getirtti, giyindi ve haşmetli olmasına çalıştığı bir eda ile balo salonuna girdi.
Gür bir ses:
- Ayağa kalkın, şair geliyor!
Bu ses Behçet Kemâl'indi. Kendisi de mühendis olduğu için Ankara'dan baloya gelmişti; ve gayet
tabiî,
224
WPra
dalkavukluk sanatını göstermeden yapamazdı. Şair bildiği ve bilindiğini gördüğü bir insandan
şairlik mazbatasını alabilir miydi başka türlü?..
Bir de konferansı var Zonguldak'ta... İktisat vekili elâl B ayar'in da hazır bulunduğu ve salonunun
kapısın-a, halk gelsin diye bando - müzika çalman bir konfe-ans: "Abdülhak Hâmid ve
Dolayısiyle"...
Bir de at kazası... Yıllardır üstüste boşaltılan ve (şist) denilen kömür yığınından bir tepe üzerinde
bazı sporlar yapılan bir düzlük... Bu düzlükte atına mâni atlatırken hayvan düştü ve Mistik Şair
altında kaldı. Şimşek gibi gelen kapkara bir âlem... Başka hiçbir şey bilmiyor. Bu âlemde rüya gibi
bir şey... Muayede salonu biçimli büyük bir yerde, bir sedir üzerinde, yan yana, iki haşmetli
koltukta, sırtlarında "bâlâ" üniformaları, büyük babasiyle Abdülhak Hâmid oturuyorlar... Büyük
babası, sol eli kılıcında, sağ elini Mistik Şair'e uzatıp "gel, gel!" diyor. O zaman Abdülhak Hâmid
ona dönüp:
- Hayır efendim, diye karşılık veriyor; gelemez, cemiyette yapılacak daha birçok işi var!..
Saatlerce baygın yattı; ayıldığı zaman Zonguldak valisini ve daha birçok hatırı sayılır kimseyi
başucunda buldu. Kendisini meçhul bir işçinin, sun'î teneffüs yaparak ve sırtlayıp köşke getirerek
kurtardığını söylediler. Aradı, taradı, bağırttı, çağırttı, fakat Hızır'ı andırır bu adamı bulamadı.
Hadîse İstanbul'a ve gazetelere aksetmiş ve çilekeş annesi bir taksi tutup Zonguldak'a kadar
gelmeye bile kalkmıştı. Gelen telgraflar arasında, onun Zonguldak'ta eserini yazmakta olduğunu
bilen Ertuğrul Muhsin'inki... Hâlâ, sol gözünün kenarında, dikiş yeri halinde kazanın izi...
Bir sabah, uyanıp aşağıya inen müfettişler, Mistik Şair'i, önündeki kocaman kristal tablayı sigara
ölüleriyle
225
doldurmuş, eseri bitirmiş ve deftere"son" kelimesini kondurmuş buldular.
Ertuğrul Muhsin... Şehir tiyatrosundaki küçük odasında, yanında zevcesi Münire (Neyire Neyir)
hanım, Mistik Şair'den eseri dinliyor. Kurumuş gözyaşlarından suratı kabuk kabuk... Öyle bir
teslimiyet ki, eşsiz... İsviçre'ye gidecek, her şeyle alâkasını kesecek ve rolünü orada ezberleyecek,
piyesteki tipini orada yoğuracaktır.
Vaktiyle "TohunV'un hıncı içinde Mistik Şair ona şöyle demişti:
- Sana, yeni eserimde, takat getirilmez şekilde abanabilir miyim?
- Abanabilirsin!
Şimdi de Muhsin'in gözleri şöyle diyordu:
- Abandığın kadar varmış!..
Tiyatro... İlk temsil gecesi... Görülmemiş bir kalabalık... Gişeler kapalı ve kepenkleri
yumruklanmakta... Bütün Babıâli orada... Ahmed Emin Yalman'a kadar... Çoğu, Mistik Şair'in
davetlisi...
Eserde yerin dibine geçirilen gazete patronu bir tip vardır ki, temsilden önce basın tarafından haber
alınarak, gazetecilik haysiyetine dokunulduğu iddiasiyle bazı homurdanmalara yol açmıştır. Bunun
üzerine Ertğurlu Muhsin, eserde umumî bir gazetecilik tecavüzüne yer olmadığını göstermek için,
kısık sesli ve tutuk edalı bir provayı basına göstermişti. Budala basın belâlıları, gördüklerinden
nefslerine pay çıkarmaksızın susmuşlardı. Anlayamamışlardı ki, bizzat bir Babıâli mensubu olan
Mistik Şair, teşhir ettiği levhanın vicdan köşesini belirtmekte ve bu kıymeti de yine Babıâli'ye
maletmektedir.
Şimdi hepsi orada ve hayran, gazete patronu tipinde, kendi öz seciyesini seyretmekte... Eserin
kahramanı ise, Mistik Şair ve onun şu andaki kuklacısı gibi, dedik ya, bizzat Babıâli'den olduğu
halde, ferdî bir vicdan
226
infilâkiyle kendi öz çevresinin ahlâkına nefret kusmakta...
Perde aralarında, İstanbul'un profesör, doktor, muharrir, mebus, tüccar, müdür en yüksek
sosyetesinden bir kalabalık, bir kaynaşma; ve görülmedik bir hadise karşısında kalınmışçasına
hayret tavırları, sesleri...
Muhsin'i, defalarla sahneye çıkardılar ve muharriri istediler. Bunun üzerine Muhsin aktörlere
perdeyi açtırmadı ve Mistik Şair'i bekledi. Bizimki, sahnede, yüzünde seyirciyi göstermeyen kör
edici bir ışık, o türlü bir alkışa tutuldu ki, kulaklarına sanki çivi sokulmuş gibi oldu.
Eser her gün alâkasını bir derece daha artırarak devam ediyor. Muhsin bir harika... Mistik Şair de
her gece tiyatroda, locaların arkasında, lâmbalar yanar yanmaz kaçmak ve göze görünmemek
şartiyle eserini seyrediyor. Su gibi akan eserde bir virgül yanlışı olsa hemen sahneye koşuyor ve
yanlışı haber veriyor. Bir akşam yine böyle bir şey için sahneye koştu ve Muhsin'i locasında,
üzerinde beyaz bir bornozla gördü. Tenkidini yaptı. O zaman Muhsin bornuzunu açtı ve koltuğunun
altındaki dereceyi gösterdi: 38 ateş...
- Bak, dedi Muhsin; ben bu ateşle oynuyorum senin eserini... Hasta da değilim!
Âdeta ateşi eserin verdiğini îma eden bu tavır karşısında Mistik Şair, düştüğü hasis hesaplardan
utandı ve af diledi.
Efendi Hazretleri, eseri seyretmeye, yakınlardan Muhib ile ayrılmaz nedimi Şakir'i göndermişlerdi.
Eser hakkında bu lûtuftan daha büyük bir takdir nişanesi düşünülebilir miydi?..
Bir akşam da Galatasaray lisesinde mütehassıs hoca (Berjo), karanlıkta, locaların arkasından
sahneye dalmış Mistik Şair'e, elini omuzuna dayayarak şöyle fısılda-yacaktı:
- Senin yerin burası değil, dostum, sen Fransada olmalıydın!..
227
Eser İstanbul'da bir Rum lisesi müdürü, Demokrat Parti mebuslarından (Papadopulos) tarafından
Yunancaya çevrilip Yunan Devlet Tiyatrosuna gönderilecek, fakat bazı siyasî gerginlikler
yüzünden sahneye konulamayacak, öylece kalacak; Fransızların meşhur (Komedi Fran-sez)i de,
İkinci Dünya Savaşının patlaması üzerine, eserle meşgul olamayacaktır.
İlk temsil gecesi, eseri seyrettikten sonra, Burhan Toprak, Peyami Safa, Mustafa Sekip ve daha
birkaç Babıâli rütbelisi, Beyoğlu'nda (Petrograd) pastahanesinde oturuyorlar...
Burhan atılıyor:
- Bu bir eser mi, şaheser mi?..
Peyami susuyor, Mustafa Sekip düşünüyor.
Bir cevap verilemiyor, bir teşhise varılamıyor. Eser olmaya, hayır; bu bir sıradan eser değil..
Şaheser olmaya gelince, acaba o da ne demek?.. Şaheserin tarif ve şartlarını biliyorlar mı ki, arada
vasıf uygunluğu bulsunlar veya bulamasınlar?..
Burhan Toprak, Mareşal Fevzi Çakmak'ın Avrupa'da tedavide bulunan kızına bir mektup
göndermiş ve sonradan ayniyle Büyük Doğularda neşredilen bu mektupta günün hadisesi olarak
"Bir Adam Yaratmak'tan bahsetmiştir. Kızı, Burhan Toprak'in zevcesi de, kocasından aldığı ve
piyesi çekiştirici satırlarına dikkat ettiği bu mektuba tek kelimeyle mukabele etmiştir:
- Kıskanma!"
Mektubu Mistik Şair'e gösteren de, her zamanki kendi kendine levmetme huyu ile bir nevi itiraf
edasiyle Burhan Toprak...
Temsil esnasında bir gün Ahmed Emin Yalman ݺ Bankasına gelecek, Mistik Şair'e kartını gönderip
kabul edilecek ve suratında vasıflandınlması çok zor bir tebessüm, Mistik Şair'e diyecektir ki:
228
- Herkes piyesinizdeki gazete patronunun beni hedef tuttuğunu, misal aldığım söylüyor. Karısı da
benim karımmış... Doğru mu?
Mistik Şair nefretle dolacaktır:
- Ahmed Emin bey; böyle bir şüpheniz olsa bunu nasıl sorabilirsiniz?.. Türklük anane ve
ahlâkında, karısına bu türlü dil uzatan bir adama karşı, ya anlamamazlık-tan gelme, yahut o adamı
çekip vurma vardır. Fakat böyle bir şey, sizi ve karınızı bir kere bile görmemiş bir adama nasıl
sorulur ve hangi haya ve iffet duygusuna sığdırılabi-lir?.. Siz Babıâli'yi ne kadar da renklendiren bir
insansınız!
YA OL, YA ÖL!
OLMAK... Üç türlü... Biri, İslâmın bütün ölçülerine bağlı, ihtirassız ve emelsiz, sessiz ve
hareketsiz, fikirsiz ve çilesiz, bu dünyadan isteksiz ve öbür dünyadan ümitli, hayvandan insana
geçmenin ilk basamağım tutma şeklinde olmak... Bu, olmanın en aşağı derecesi... Boyuna
olamayan, hep sıfırın altında terakki eden insanların yukarıya doğru çıkarken uğrayacağı (1)
noktası...
Öbürü, ebedî hayat dâvasının bu dünyadaki nakışlarını koruma, onları eşya ve hadiselere kazma,
maddî ve manevî şekillere sindirme ve bunun büyük cihadını verme işinde, yani üstün fikir ve
duygu plânında, olmak... Bu da ortanca makam... Bu dünyaya göre en büyük, ötelere nispetle de
orta...
Daha öbürü, tam olmak, fertte insan emanetinin tam hakkiyle olmak, Allah ile olmak, İlâhî marifete
ermek, yokluk perdesini delmek, ölümü yenmek ve yaratılıştan tek murad, ebedî oluşla olmak... Bu
da her dereceyi kuşatıcı zirve noktası... Her derece de kendi içinde ayrıca
229
sayısız dereceye bölümlü... Son derece, velilerin... Ötelere göre orta, bu dünyaya göre en yüksek
derece ilim ve hikmet sahiplerinin... İlk derece ise sadece ve satıhtan inananların... Velîler yalınız
üstün derecede kalırken, nebiler ve resuller, en üstünün erişilmez en üstün noktasında, dış plâna ait
orta dereceyi de yine en üstün temsil makamında ve halka tecellilerini bu makamdan
göstermektedirler.
Şimdi kendisine soruyor:
- Sen, bu derecelerin kul ve ümmet çerçevesine mahsus olanlarından hangisine isteklisin?
Hangisine istekli ve hangisinin yolunda gayretli?.. İlk dereceden ibaret kalamayacağın açık
olduğuna göre o derecenin temel hakkını sımsıkı koruyarak, açıkçası bütün din ölçülerine su sızmaz
şekilde perçinlenerek yukarıya doğru kanat açmaktan başka ne vazifen olabilir? Orta yeri, ayrıca
bölümlü olduğu derecelerin yükseklerinden biriyle tutabilirsen korkma! İslâmın, 21'inci Asır
eşiğinde bunca keşif ve madde marifetlerine rağmen bunalımdan bunalıma yuvarlanan ve
kaybettiği ruh hâkimiyetini bir daha ele geçiremeyen mustarip insanlığa biricik deva olarak takdimi
ve her meseleye tatbiki işinde, fânilere mahsus şeref ve yüceliğin en büyüğü vardır. Bu yolda çalış;
bir gün seni ötelere göre olmak gayesi, gayelerin gayesi uğrunda davet edecek olurlarsa, işini
gençliğe teslim et, ortalardan çeki-liver, siliniver, eriyiver ve gaflet içinde bir yaprağa bakmayı bile
küfür sayıcı bir vecd içinde sonunu bekle!
Olmak budur; ve isteyen istediği kadar tepinsin ve yırtınsın, gerçek oluşun bu belirtişden daha açık,
daha toplu, daha merkezî ve billur gibi, daha aydınlık ve daha keskin bir ifadesi olamaz.
Bu yüzdendir ki, Burhan Toprak'in "ya ol, ya öl!" formülüne, belki soylu bir ıstırabın, fakat sadece
kelimede bir oyunu göziyle bakıyor ve büyük dâvanın her açılışında onu tersliyor:
230
- Bu iş lâfla olmaz! Hele lügat kitabı bilgisiyle, hiç!.. Şişli sosyetesi züppeleri gibi, irade cehdini
kilitleyip işi fala dökmekle de gaye büsbütün kararır. Sen bu dâvanın lâfında ve falındasm!
Evet, falında; zira Burhan Toprak, eline, Şeyh-i Ekber'in "Satranc-ı Urafâ - Ariflerin Satrancı"
isimli meşhur levhasını geçirmiş; ve en aşağı dereceden en yukarısına kadar konak konak kemâl
merhalelerini gösteren, bazı yerlerinde yılan başına rastlanarak aşağıya düşülen, bazı yerlerinde de
kuş sırtında uçulan bu levhanın haneleri üzerinde düşüneceğine, zar atarak ve ona göre zıplayarak
"visal" noktasına erişme oyununa girmiştir.
Burhan Toprak soruyor:
- Nasıl olur?
- Şeriatı şaşmaz mîzan kabul ederek ve "mâsivâ-dış dünya" dan el etek çekerek...
- Dünyayı bırakarak, öyle mi?
- Asla!.. Bizde "târik-i dünya"hk, yani dünyayı ter-kedicilik yoktur. O papaslara göre... Dünyayı
ruhundan, ruhunla gaye edinmekten çıkaracaksın; dışınla dünyada ve onun bütün vazifeleri
üzerinde, içinle de öbür tarafta olacaksın...
- Peki, sen de bu kelimelerle işin lâfında değil misin?
- Hakkın var, Burhan, ben de işin lâfındayım. Ne yapayım ki, büyüklerin düsturlaştırdığı gibi, bu iş
ne akılla olur, ne de akılsız... Senden farkım şurada ki, ben aklı patlatasıya, ağlatasıya gidiyorum,
sense hoplatasıya, gül-düresiye...
Peyami Safa ve Mustafa Şekip'le bu işin görüşülebilir tarafı yoktur. Peyami, akıl isimli budalayı
biraz zeki-leştirmiş olmasına rağmen onun mahkûmu olmaktan kurtulamamış; Mustafa Sekip de
akıl ötesi felsefesinde (Bergson)a yüzde yüz bağlı geçinirken, aynen ustasına eş,
231
aklın ötesinde varacağı bir yer bulamamıştır. Biri, sâde iman iddiasiyle şeriati, kaderi,
peygamberlik tavrını inkâr eder; öbürü de, ister imanda, ister inkârda, üstün kafaların aynı
kıymette, eşit derecede olduğunu iddiaya kalkar ve kıymetler arası tercih yapmaz. Mustafa Sekip
de, Peyami Safa gibi mukaddes şeriati hazmedememekte korkunç bir ruhî inkıbaz hastasıdır. Kaba
softa ve ham yobaza bakıp "bu senin halin şeriat değildir!"" diyeceği yerde seriate bakmadan kaba
softa ve ham yobazın halini şeriat sanma felâketi... Bu öyle bir illet ki, Kanunîye kadar süren vecd
ve aşk devrinden sonra şeriati anlamamak ve kendi dar nefsinde hapsetmek mânasına hâkimiyeti
kaba softa ve ham yobaza bırakırken, Tanzimattan bu yana da mahkûmiyeti seriate yüklemek gibi,
dallarda ters, fakat kökte birbirine eş bir seyr takip etmiş ve her iki çığırın tipi de, biri din, öbürü
küfür adına ham yobazlıkta birleşmiş oluyor.
Bu görüş, Mistik Şair'in tarih ölçüsüdür ve artık (sosyal) plâna geçmek kararını veren onun ruhu,
bütün geliş ve gidişimizi bu kıstasa bağlamaktadır.
Ankara'da en fazla teması Burhan Belge ile... "Tarihi Maddecilik"ten hareket ettiği iddiasındaki
Burhan Belge, kafaları en güçlü şahmerdan altında bile sertliğinden feda etmez, mahut komünizma
yobazları arasında yine en incesi veya en az kabası... Sanat ve şiir zevki vardır, "güzel"i anlar,
(estetik)ten çakar, kuru mantık çizgileri üstünde hakikat kıvrımlarını sezer, "Tarihî Maddecilik"
tekerlemeleri üstündedir ama bazı şeyleri idealleştirmeyi bilir, meselâ (Odora di Femina)yı
derinden duyar ve kadını bir nebzecik fikirleştirmeyi başarır. Bilmem kaçmçı karısı olarak,
kendisinden sonra Amerika'da parlayan ve televizyon yıldızları arasına giren (Zisa Gabor)u
kendisine eş olmaya ve kasvetli Ankara'da oturmaya razı edebilmiştir. O zaman çocuk denilecek
kadar genç (Jojo), Mis-
232
tik Şair'e, onun iç dünyasından habersiz, Avrupalı, nâdir bir (dandi-sosyete zarifi) göziyle
bakmaktadır. Bu bakış Burhan Belge'de de aynı... Mistik Şair ise bu bakışları tekzibe
yanaşmamakta, hattâ dış renk ve çizgilere tutkun Avrupalı bir kadından takdir kazanmayı
benimsemektedir. Hattâ bu halini, Avrupalıya tepeden bakma ve onu küçümseme tezine uygun ve
yardımcı saymaktadır.
Mistik Şair, (Jojo)nun yalınız kadınlara ayırdığı bir kabul gününde evlerine düşüverdi. Gözünde tek
gözlüğü... Niyeti, kapıdan birkaç kelime söyleyip dönmekti. (Jojo) onu giriş yerinde gördü ve
haykırdı:
- Gözündeki o (monokl) da nesi?.. Yeni bir züppelik mi?
- Hayır, madam, bilirsiniz ki, benim gözümde (tik-istemeden yapılan ve alışılan hareket) var... Onu
önlemek, tedavi etmek için takıyorum bu gözlüğü... Gözümü oynatmaya mâni olduğu için
takıyorum.
Burhan Belge çalışma odasından geliverdi, Mistik Şair'in cevabını duydu ve dedi:
- O, vaktiyle züppelik olsun diye bir (tik) icat etmişti. Şimdi onu tedavi bahanesiyle yeni bir
züppelik icad ediyor!
Burhan Belge'ye sorarsanız, Mistik Şair, sarp ve yalçın bir benlik kayasıdır. O, majüskülle yazılmış
bir "BEN"dir. Başka bir muharrir de, onun eskiden kasalardaki el harfleriyle dizilen bir yazısında
boyuna "ben" demekten b.e.n. harflerini tükettiği ve yazıya devam imkânı bırakmadığı nüktesini
savurmuştu.
"Babıâli" şaklabanlarına bu görünüşü de ayrıca hoşuna gidiyor. Kendisi en aşağı derecede bir
müminin ayağındaki toz olmaya razıyken bu toz adamlara Uludağ görünmekten, yahut bu kanaatte
olduğunu zannettirmekten saadet duyuyor.
Onun, "Ağaç" mecmuasında çok hafif perdeden
233
başlayan, sonra bazı yazılarından ve anketlere cevaplarından sızdığı görülen İslâm bağlılığı da, ilk
belirtilerde, bir-çoklarınca züppelik ve (orijinal) görünme özentisi diye yorumlanmış ve bu
yorumcuların başında Nurullah Ataç boy göstermişti. Mistik Şair'le bağlarının koptuğu ve "Ağaç"
mecmuasında yediği tokat üzerine artık onu med-hedemez olduğu hengâmede, Babıâli sefilleri:
- Nasıl olur, böyle bir sanat ve fikir adamı nasıl Müslümanlığa kucak açabilir?
Gibilerinden hayret sesleri çıkarırken, Allahın nur yerine en dipsiz karanlığa boğduğu, Ataç, hali
şöyle tefsire çalışıyordu:
- Onunki (snob)luk, züppelik... Fransa'daki (Klo-del), (Morua) ve (Moryak) tarzında ediplerin
sosyete salonlarında takındıkları edaya eş... Samimî olamaz ve insanları hayrete düşürmek
sevdasından ileriye geçemez bu
hal!.. Şaka yapıyor!
Bu yorum, Büyük Doğularda bütün peçeler düşünceye, Mistik Şair'in şeriatten başka mîzan tanımaz
ruhu meydana çıkıncaya, yani şaka, onlarca "kaka"ya dönün-ceye dek devam etmişti.
"Ağaç" çıkınca, Mistik Şair hakkında görüşler:
Burhan Belge:
- İslâm komünisti!.. Falih Rıfkı:
- İslâm faşisti!.. Yakup Kadri:
- (Neo - müzülman)...
Mistik Şair de şu karşılığı vermişti:
- Bunlar, beni değil, İslâmı hangi şartla kabul edebileceklerini ilân ediyorlar...
Ve katıksız, pazarlıksız İslâmı anlamıyorlar... Cemiyete atıldığı zaman, hali bu; insanlar onu
törpülüyor. Cemiyetten uzaklaşınca o, kendi kendisini dişli-
yor. Hâsılı, ufkundan şafak renkleri gülümser gibi olan, sonra asık suratlar peydahlanan, derken
tekrar açılıp yine kapanan bir yolda ama neye, nereye ve nasıl varacağını henüz bilemiyor. Kime ve
neye "gel!" veya "git!" diyeceğini hâlâ kestirememiş bulunuyor. Bir "uzaklık - yakınlık"
bilmecesidir, beynini güveler gibi kemiriyor:
- Yanıma gel!
- Yanına gelmekle yakınlaşmış olmuyoruz. Yanya-
na gelen maddelerimiz...
- Git öyleyse!..
- Gitmekle de uzaklaşmış olamayız. Benim gözüm
sende, seninki bende oldukça...
Seziyor ki, ne yakınlık var, ne uzaklık; sadece ruh--ların birbirine kenetlenmesi ve ayrılık,
kesiklikler, eksiklikler âleminden, ana vatanına doğru kurtulmaya çabalaması var...
"Ya ol, ya öl!" budur işte!..
DOLAP BEYGDRD
O GÜNLERDE artık Mistik Şair'den elini çeken Ataç, yapışılacak elin, Orhan Veli; şiirin de, alt
alta dizili mide gurultusu olduğuna inanmıştır. Biraz da eski gözdesi tarafından tekmelenmiş
olmanın hinciyle mahut üçlü kumpanyaya bağrını açış...
ݺi gücü aşşağılık (espri) ve ucuz duygu nümayişleri olan ve sâf fikirden, yüzüne sigara dumanı
üflenmiş kediler gibi kaçan bu adam herkesten fazla kendisinin güldüğü (espri)lerle, gülünç bir
"takdir-i kıymet" pazarını işletmekte ve üstelik matahlarına bol bol müşteri bulmaktadır.
Meselâ, aslında şiir ve fikir kıymeti sıfır, fakat sı-
fırlığı izaha muhtaç Tevfik Fikret hakkında, o da kendisi gibi bir din düşmanı olduğu halde şöyle
konuşuyor.
235
234
- Sen tut, Boğaziçinde bir köşke, hisara çekil, kabuğunun içine saklan ve oradan, hodbin hodbin,
ukalâlık tekerlemelerine giriş!.. Bu mu şiir?..
Profesör Ziyaeddin Fahri için şöyle der:
- Hasanpaşa fırınından bir boğaca alır, üstüne bir bardak da limonata içe*, geceleyin yatağında
kendi kendisiyle visale girer ve sabahleyin "dün gece sefahat yaptım!" diye elâleme caka satar.
Orhan Veli üzerinde kıymet hükmü, bu anlatışlardan üstün değil...
Ankara'da şiir, hususiyle şair meraklısı, edebiyat hocası bir hanım vardır ki, salonunda sık sık
edebiyatçı ve fikriyatçı geçinenler toplanır. Evi, Mistik Şair'in de uğrağı... Hanımın maarifci kocası,
umumiyetle asık suratında hassas bir barometre ifadesi, gelip gidenler arasında karışınca kime
teveccüh gösterildiğini hemen kaydeder; iltifata mazhar biri gelince bu surat hemen kararır,
alâkasız adamlara karşı da açık havayı gösterir.
Orhan Veli, yüzü çiçek bozuğu gibi ergenlik çu-kurlariyle pörtük pörtük, hiçbir iddia ve şamata
tavrı ta-kınmaksızın, gülümsemelerin en ahmağı içinde bu evin baş köşesine kurulmuştur. O,
kendisini ve sanatını izah edeceğine, herkes ona çözülmez bir Hitit yazısı göziyle baksın ve onu
izaha çabalasın, yeter! Mizacının gerektirdiği taktik...
Fakat arkadaşlarından Melih Cevdet öyle değil... (Melih Cevdet Von Anday) diye belirtilebilecek
biçimde eski bir Prusya subayı edalı bu (2) numaralı zat, konuşkan, "günlük emir"ler tarzında
keskin ve hendesi hükümler çıkaran şair...
Bir gece, şiir ve şair meraklısı hanımın evinde, üçlü kumpanyayı yeren Mistik Şair'e şöyle karşılık
vermiştir.
- Olabilir!.. Sizin fikirleriniz!.. Sizce olabilir! ݺin
236
gerçeği şu ki, şiir bir bayrak yarışıdır. Onu kimi eller filân noktaya getirir, oradan da kimi eller
bayrağı teslim alıp ilerilere götürür.
İnandığı ve içinde donup kaldığı şeyler arasında, Prusyalı bir subayın mahmuzlu çizmelerini
birbirine çarpması gibi emin ve rahat görünüşlü bu zata, söylenmemiş, fakat söylenmesi gerekli
sözler şunlar olabilir:
- Bayrak yarışı tasviri güzel... Fakat onu teslim alacak elin bir atlet olması şartiyle... Yoksa, fikrî ve
edebî jandarması olmayan bir diyarda, lise çağındaki çocukları kandırıcı ve münekkit yokluğunu
sömürücü bir davranışla gerçek atletleri çelmeye getirip düşürmek ve bayrağı kapıp kaçırmak
şekliyle değil... Bu bir!.. İkincisi, siz, kendinizden dokuduğunuz, örgüsünü öz ruhunuzdan aldığınız
bir kumaşa sahip bulunmuyor, aslî nüshası (Süper-viyel) isimli bir Fransızm elinde bir oyma işinin,
en ucuz tarafından alçıya dökümünü yapıyorsunuz. Yani taklidin de en kolay noktasında bulunuş...
(Süperviyel), bizzat (form - şekil) macerasını tamamladıktan sonra onun bıkkınlık ve tepkisiyle,
ömrü çok kısa devreli bir maceraya girişirken siz, insanların ancak tuvalette veya ateşli hastalıkta
hayâline getirebileceği hezeyanları alt alta dizmek kolaylığına şiir ismini verebiliyorsunuz. Böylece
ancak mecnunlara mahsus fikir ve hayâl kazuratını hiçbir tasfiyeye tâbi tutmadan olduğu gibi
vermeyi yenilik sanıyorsunuz. İçinde, kıvrım kıvrım tüplerin renk renk mayiler kaynattığı şiir
laboratuarı dehâsına, imâl cehdine kıyarak, bu işi işportacılıktan daha aşağı bir seviyeye düşürmüş
bulunuyor ve önüne gelenin şair olmakta hiçbir sıkıntı çekmeyeceği bir (damping) pazarına meydan
açmış oluyorsunuz. Vücutta iskelet gibi şekli gizleyeceğinize, onu örtememek, et ve deriyle
giydirememek aczinizi, vücudu paramparça etmek ve uzuvlar arası vezin ve ahengi bozarak
gidermeye kalkıyorsunuz.
237
Bir de üçüncüsü var: (Süperviyel) gibi derinliğine muhtevası olan ve nesir diye okunsa da şiiriyeti
kabul edilmek gereken bir sanatkârı, yalınız düzensizlik şekliyle taklide kalkıp, onun külçe altun,
yani muhteva tarafını becerememek; bu işin Birinci Dünya Harbinden beri takip ettiği seyri
bilmemek, (dada)lar, (empresyonist)ler, (sürrealist)ler boyunca gelip gidişinden ve aradaki (Neo -
Klasizm)den gafil ve bir (poetik) ölçüsünden mahrum bulunmak... Falan, filân...
Mistik Şair'in o gün Melih Cevdet Anday vesilesiyle söylemek istediği bu sözler ve billûrlaştırdığı
ölçüler, arada hiç kimse bulunmaksızın, mahut ve sâri mide gurultusu şiirine karşı asıl bugün
belirtmek ihtiyacında olduğu şeylerdir. Bir de şu var ki, bizde "Edebiyat-ı Cedide", "Fecr-i Âti",
"Hececiler", "Yedi Meşale" ve nihayet Orhan Veli üçüzlerinin temsil ettiği (grupman - topluluk) ve
edebî mektep hareketlerinden, dünyanın hiçbir yerinde (1) numaralı sanatkâr çıkmamıştır. Bu
şekilde birçok hareket bu (1) numaralılardan doğmuş olsa da, onlar daima (1), yalınız ve büyük fert
olarak kalmışlardır. Buna dünya edebiyatında ve millet millet bin misal...
Babıâli üstün muvazene ve nizam devrinin son şairi Şeyh Galip'ten teslim aldığı şiiri, onun: Bir
şulesi var ki şem'-i canın Fanusuna sığmaz asumanın
Dediği hikmetten düşürerek ve can şem'ini karartarak bağırsak sesine kadar indirmiştir.
Mistik Şair kendisini artık bir dolap beygirinden farksız buluyor. ݺ Bankasının Galata Şubesini
teftiş etmekte, tüm yaşayışiyle bir şeyler yapmaya memur bulunduğunu sezmekte, ama bir türlü ne
yapacağını heceleye-memekte... Kaleminin iffet ve şerefini korumak, yani onunla geçim zorunda
kalmamak için seçtiği bankacılık
238
mesleği, şimdi sırtında, Firaun'un ehramına taş taşımak gibi bir şey... Ege dolaylarındaki bir teftiş
sırasında, aylarca çalışarak yazdığı, sonradan adı "Çile"ye dönen (Senfoni) şiiri, atlattığı ruh
buhranının, tiyatroda "Bir Adam Yaratmak"tan sonra şiirde ilk verimi olmuş, fakat "Kaldırımlar"
gibi kolay umumiyetler dururken bu çetin hususiyeti anlayan olmamıştır. Ama, hele bir Rusya
seyahatinden sonra kızılı sütbeyaz gösterecek kadar kızülaşan Âbidin Dino, (Senfoni) şiiri için bir
dergide uzun ve düşünce zahmeti çekildiği hissini verici bir yazı neşretmiş ve komünizma
istismarcılığı gereğince: Yandı sırça saray, İlâhî yapı, Binbir avizeyle uçsuz maddede...
Mısralarını maddeciliğe bağlamaya kadar gitmişti. Şiir, galiba Âbidin Dino eliyle fransızcaya da
çevrilmiş ve Paris'te, (Tur Eyfel) radyosundan okunmuştu.
Mistik Şair, bütün şiirleri bir kefeye konulsa, öbür kefede tek başına (Senfoni)nin ağır çekeceği bu
sanat hamlesi ve ona değer biçecek, bizpazarı eşyasiye dolu sanat pazarı önünde o kadar mahzundu
ki, Eski Yunanda Lirizma kurucusu nakkaş şair (Pindaros)a yakıştırdığı şu
cümleyi tekrarlamaktadır.
- Meğer ben, katırların yemliğine, saman yerine
sümbül dökmüşüm!
O kemâlli Yunan cemiyeti için bu hüküm verilirse, ya bizimki hakkında ne düşünülebilir? Şu farkla
ki, bizim katırlarımız, harika olan her şeyi sezici halk değil, Babıâli
hayvanatıdır.
O senenin başlarında bir hadise olmuştur. Mehmed Akif in "Dstiklâl Marşı" beğenilmiyor ve yerine
bir "Millî Marş" yazdırılmak isteniyordu. Hattâ Ulus gazetesi bu iş için bir de müsabaka açmıştı.
Gaye açıktı: Akif in manzu-mesindeki İslâmî hava, sonu lâisizmada karar kılan bir re-
239
jimin kaynağındaki heyecana, daha doğrusu maksada uygun sayılmıyordu. Yazana o zamanın
parasiyle onbin lira mükâfat verilecek ve şiir Büyük Millet Meclisince kanunla kabul edilecekti.
Teklifi Mistik Şair'e ettiler ve şu cevabı aldılar:
- Millî marş denilen, ısmarlama ve âdi kalıplardan dökümlü işleri sevmem. Dünyada, zoraki tarih
ve politika şöhretleri bir yana, millî marş halinde bir şiir harikası tanımıyor, beşeriyet... Onbin Lira
o kadar tatlı ki, gerekirse Halk Partisi Genel Sekreterinin (recep Peker) Keçiören'deki evinin
bahçesini bu para karşılığında çapalamayı kabul edebilirim; fakat bu rejim havası içinde ve
birtakım şahıs pohpohlamaları uğrunda şiirimi alçaltmaya razı olamam!
Başta Falih Rıfkı Atay, Mistik Şair'e o kadar asıldılar, abandılar, her şartını kabul edecekleri
teminatım verdiler ki, o da şöyle dedi:
- Peki, yazayım; ama içinde hiçbir hâs isim bulunmayacak ve sadece milletimden aldığım heyecan
ve o heyecana vereceğim yön görünecek...
Ve yazdı. Sonunda "Büyük Doğu Marşı" olarak kalan şiir... Burhan Belge'nin okuyup da zevkinden
çıldırır gibi olduğu ve "aman, bu keşke bizim marşımız olsa!.." diye haykırdığı şiir... Âkifte hoşa
gitmeyen İslâmî hava, asıl bu şiirde, gizli bir iklim kokusu halinde mevcuttu; ve kaba tebliğ
plânında değil, ipince ve herkesin dilediği yere çekebileceği bir telkin ifadesine bürülü olarak
veriliyordu.
Meselâ:
Nur yolu izinden git KILAVUZ'un!
Mısraındaki "Kılavuz" Falih Rıfkı anlayışınca kim olursa olsun, Burhan Belge'ye göre de isterse
(marks) veya (lenin) olsun; Mistik Şair ve mutlak hakikat nazarın-
240
da, kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Peygamberler Peygamberinden başka kimse olamazdı.
Şiiri yuttular, şiire bayıldılar; onu asıl kabul makamına sunmak üzere, bir kadın aracıya verdiler.
Fakat araya hastalık girdi, o makamın sahibi dünyadan ayrıldı ve şiir "Büyük Doğu Marşı" olarak
kaldı. Ne cilvedir ki, Mistik Şair'in o günedek düşünmemiş olduğu "Büyük Doğu" adı da bu şiir
münasebetiyle ele geçmiş ve mahya-laşmış oluyordu.
Galata Şubesini teftişteyken, onu, Yenicâmi merkezinden Umumî Müdür Muammer Eriş'in
çağırdığını bildirdiler.
Apar topar gitti. Asık suratlı Umumî Müdürün karşısına geçti:
- Buy run efendim!
- Bazı dedikodular dönüyor. Geçenlerde bir gün Büyükada Yat Kulübünde birtakım lâflar
etmişsiniz!
- Ne gibi efendim.
- Sizi kulübe öğle yemeğine davet eden, Akbabacı Yusuf Ziya ve Orhan Seyfi'nin masasında
Cumhur Reisinin sağlık durumu konuşulurken siz vaziyetin ağır olduğunu söylemişsiniz!
- Masada bir gazete duruyordu. Onda, aceleyle Ankara'dan gelen Başvekil Celâl Bayar'ın fotoğrafı
vardı. "Bak, hali ne kadar perişan ve yüzü nasıl ıstıraplı!" dediler. Ben de "bu resim gösteriyor ki,
vaziyet ciddi" dedim. Hepsi bu kadar...
- Teftişi bırakın, hemen Ankara'ya dönün ve piyes yazmakla uğraşın!
Artık tam maaş ve yevmiyeyle havyar kesmeye memur ediliyor ve bankada 9 yıla varan dolap
beygirliği vazifesini, ahırda yem yiyerek veya sınırlı bir çit içinde çifte atarak görmeye memur
ediliyordu.
Yapamazdı! Kapısının önünde emir bekleyen sırma elbiseli hademe, cebindeki açık hesap müfettiş
çeki,
241
onu, her ân yaklaştığını sezinlediği asıl hizmetinden alıkoyamazdı.
Bir gün bankadaki odasında çalışırken onu hafakanlar tuttu:
- Seri, kutuplarda hurma ağacı, Üstüvâ Hattı (Ekvator) üzerinde de kutup ayısı yetiştirir gibi,
varlığını ikiye bölen ve iki ayağından kafatasına kadar iki parçaya ayıran bu tezatlardan ne gün
kurtulacaksın?.. Başının üstünden gelip geçen güneşler kaydırak hıziyle akıyor ve sen nefsine
mühlet üstüne mühlet veriyorsun!.. Kalk, dem bu dem, zaman bu zaman, yönüne dal ve yürü! Ve
hemen istifayı basıp bankadan çıktı!
POLDTDKA
ARTIK "Sabık Şair" devrine doğru ilerileyen Mistik Şair, dakika geçirmeden politika bataklığına,
yani Babıâli kanalizasyonuna daldı ve o zamana kadar etrafında gezindiği ve pis kokusundan
korunmak için burnunu tıkadığı bu kanalizasyonun, kendi mukaddes gayesi adına, bu gayenin (anti
septik) tesirini Babıâli'ye sindirmek vazifesi adma tam 36 yıl (1939 - 1975) necaset denizinde
çırpınmaya razı oldu.
Onun asıl yolu, irşad edicisini bulduktan sonra tutmaya mecbur olduğu istikamet ve sürmekle
mükellef bulunduğu hayat bakımından bu tarihte başlar ve daha ne kadar ve ne şekilde devam
edeceği belirsiz olarak safha
safha bugüne kadar gelir.
Hakkı Tarık Us'un küçük kardeşi Rasim Us idaresindeki "Haber" gazetesine, o zaman kadar pek
görülmemiş, yalnız Ahmed Haşim'de rastlanmış olarak birinci sa-hife fıkracüığiyle girdi. Bir de
papasların idare ettiği bir Fransız mektebinde hocalık... Aylık kazancı, bankadan
aldığının üçtebiri değil... Ne çıkar; dolap beygiri olmaktan kurtulmuş ve kavga meydanına
çıkmıştır.
O sıralarda Nâzım Hikmet hapiste, Sultanahmed
Cezaevinde...
Bir akşam Mistik Şair, Rasim Us'a teklifte bulunuyor:
- Gel seninle hapishaneye kadar gidip Nâzım Hik-
met'i ziyaret edelim!
- Vakit geç... Bırakmazlar...
- Gazeteci olduğumuzu söyler, kim olduğumuzu
belirtir, girer ve görürüz.
Gittiler, hürmetle karşılandılar ve tel örgünün arkasında Nâzımla karşılaştılar:
- Nâzım, dedi Mistik Şair; benim rejimim olsaydı seni asardım ve bu, adaletin ta kendisi olurdu.
Fakat hiçliğin rejiminden gördüğün mesnetsiz zulmü asla kabul edemeyeceğim için seni görmeye
geldim!
Nâzım Hikmet, parmakları bir maymun kavrayı-şiyle tel örgünün deliklerinde, çivit rengi gözleri
yaş dolu, şu cevabı verdi:
- Benim rejimim de olsa, ben de seni asardım. Ama inanmış olmanın haysiyetini ve sanatta
"eski"nin en yükseği olmandaki değeri inkâr etmezdim.
Nâzım şuydu, buydu; hususiyle Mistik Şair'in gözünde kurgulu bir (robot), muhteşem bir ahmaktan
başka bir şey değildi, ama inanmış bir adamdı. Bu bakımdan bir dinsize düşebilecek kadariyle
samimiydi, Babıâli ahlâkından uzaktı; ve kendisine "sen komünist misin?" diye soran hâkime
"topuğumdan saçıma kadar!" diyebilecek derecede inancının kahramanıydı. Hattâ bu cephesiyle,
fırıldak tarafları pek çok olan Peyami Safa'ya tesir etmiş ve onun en iyi eseri kabul ettiği bir
kitabını kendisine ithaf ettirmeye muvaffak olmuştu. Etrafındakilerse, Moda'da kâşane sahibi, dört
köşe Amerikan kafalı Zekeriya Sertel
243
242
ve karısı, (Marks) ve (Lenin) gibi papaların elinde rahibe Sabiha Sertel'den şair pisliği Nail V'ye ve
bilmem kime kadar hep gübre...
Yakup Kadri'nin Zekeriya Sertel hakkında yakışıklı bir sözü vardır.
- Ben o adamın yüzüne her bakışımda, sanki ipi kopmuş da yaşamasına müsaade edilmiş bir idam
mahkûmu görmüş gibi oluyorum.
1939 sonbaharına doğru, başta Zekeriya Sertel olarak, Babıâli'nin bütün kara cahil başmuharrirleri,
ikinci bir dünya harbi kopmayacağı, buna imkân olmadığı kana-atindedirler...
Yalnız Mistik Şair'dir ki, "Çerçeve"lerini naklettiği "Son Telgraf gazetesinde beşerî bir kıyametin
mukadder göründüğü tezini savunmakta ve Türkiye'de "başmuharrir" denilen tipin, bütün meziyeti
kasasındaki üç - beş kuruştan ibaret bakkal Bodos'tan kültür ve idrakçe farksız olduğunu iddia
etmektedir. Buna rağmen fıkraları, gazetesinin de bir başmuharriri olmasına rağmen hürmetle
öpülerek neşredilmektedir. Zira, o yazmaya ve savaş büyümeye başlıyalı 7 - 8 binden 35 - 40 bine
fırlayan gazete, istenirse başmuharririne sövülsün, kâfi saadeti sağlamaktadır.
Gazetenin patron ve başmuharriri Ethem İzzet Benice... Şu, Esat Mahmut, Burhan Cahit, Suad
Derviş, Nezihe Muhiddin ve daha kimler ve kimler misillû, bedava tarafından romancı...
Bedavacıların en (karakteristik) modeli...
Bir hikâye anlatırlar:
- Ethem İzzet, "Milliyet" gazetesinde yazı işleri müdürüyken Nurullah Ataç'a 25 lira borç vermiş...
Bir romanı çıkıp da Nurullah Ataç'dan eserini övmesini isteyince, 25 lira borç verene mukabil, şanlı
tenkit otoritesi ona boş vermiş... Bunun üzerine de Ethem İzzet verdiği 25 lirayı Ataç'tan geri
istemiş...
244
Ethem İzzet uzun boyludur ve Babıâli piyasasında "Uzun Ahmak" diye lâkaplı...
O, Mistik Şairle karşı karşıya... Türlü şaklabanlıklardan sonra ana bahis açılıyor ve Mistik Şair'in
en titiz olduğu noktaya geliniyor. "Uzun Ahmak" bu noktada, aklınca şahane fikrini ortaya atıyor:
- Ben Allaha inanırım ama arada vasıta kabul etmem!
- Peygamberi de mi kabul etmezsin?
- O başka...
- Yani?
- Yani, ondan başka hüküm çıkaranları kabul etmem!
- Bu sözün altında, sahabîleri, müçtehitleri, din âlimlerini topyekûn reddetmek gibi bir mâna
sırıtıyor. Eğer vasıta dediğin bunlarsa, sen onlar olmadan dinin ve Resulün hakikatine ait ne
anlayabilirsin ki?.. A, uzun boylu dâhi, sen buradan Üsküdar'a geçmek için bir sürü vasıtaya
muhtaç bulunurken ebedî hayata erme yolunda nasıl olur da tek başına hareket etmekten
bahsedebilirsin?..
Mistik Şair, elleri cebinde, başmuharrir odasını bir ileri, bir geri dolanır ve bu arada Ethem İzzet
Benice'ye başmakalelerini dikte eder; o da bunu minnetle kabullenip altına imzasını basar ve
mürettiphaneye gönderir.
İki yıl sonra evleneceği sözlüsü yanında, Mistik Şair, kapısı açık duran başmuharrir odasının
önünden geçerken, Ethem İzzet'i gösterip:
- ݺte, demiştir; başmuharrir dedikleri (fuar)lık ahmak budur!
Ve bu söz üzerine Uzun Ahmak, uzun boynunu uzatıp masasına kapanırcasına, Mistik Şair ve
sözlüsünü hürmetle selâmlamıştır.
İkinci Dünya Savaşının ilk yıllarında Babıâli üç
245
kampa bölümlü... Kendi tabirlerince "hak ve hürriyet cephesi" demokrasileri tutanlar, Nazi'lere
yapışmaya kalkanlar ve Sovyetlere ümit bağlayanlar... Mistik Şair, bu üç grupu, hava - civacılar,
muhteris köleler ve dirilişsiz ölüm davetçileri diye vasıflandırıyor; bunlardan herbiri-nin rakibinde
keşfettiği marazın tek devasını İslâmiyette buluyor; ve buna rağmen İslâmın zaferi noktasından,
Batı âleminde faydalanılacak zaaf plânını elden kaçırmamak için biricik politikayı demokrasilere
destek olmakta görüyor ve ona göre, çalakalem, yazıyor, yazıyor.
Uzun zaman (liberal) geçindikten sonra sola kayar gibi olup şimdi doğrulan ve bu defa iki büklüm
Nazizma-ya eğilen, gazetesinin mirasyedi küçük beyini de peşinden sürükleyen Peyami Safa, sırf
İslâm dâvasının encamı bakımından demokrasilere destek olucu eski dostu Mistik Şair'e bu
politikasından ötürü düşman... İleride bir mesele çıkaracak ve "Para" piyesinin (Oro Puro) adlı
İtalyanca bir eserden çalınma olduğunu, Şehir Tiyatrosunda hınçlı bir serseriyle ele ele verip iddia
edecek, arkadaşiyle mahkemelik olacak, ispata davet edilecek ve mahkemede kemküm ettikten
sonra bu iftirayı aradaki siyasi görüş farkından yaptığını itirafla ve Mistik Şair'in dâvasından vaz
geçmesiyle kurtulacaktır.
Mistik Şair bir akşam, Galatasarayındaki tokatlı-yan'a girince, orada, Amerikan - bar tezgâhına
oturmuş, Peyami'yi bağrına basan gazetenin mirasyedi küçük beyini görüyor. Küçük Bey bir "Son
Telgraf" gazetesi getirtmiş ve hiçbir yerine bakmadan "Çerçeve"ye eğilmiştir. Eme eme, içe içe,
bayıla bayıla okuyor. Getirdiği yeni üslûp, şekil ve ifade çatısı bu kadar cezbedici; ama itirafı
imkânsız... Sonraları ve şimdi azad kabul etmez bir solcu olan bu Küçük Bey, o zaman (alkol pür)
halinde bir Nazi'dir; ve Hitleri radyoda dinlerken düşüp bayılan Peyami Safa'nın müridi...
246
İngiliz, Alman ve Moskof sefaretlerinin kasaları boyuna işliyor ve Babıâli, deliğine para atıldıkça
işleyen şarkı makinelerine denk, bunlara ait marşları habire çalıp duruyor.
Maarif Vekili Hasan Âli Yücel bir kitabını "hakkında her vasfın âciz kaldığı şaire" diye ithaf ettiği
sanatkârı Dil Tarih Fakültesi kadrosundan Ankara'da Yüksek Devlet Konservatuarına tayin etti.
Tiyatro, Opera ve Kompozisyon bölümlerinin bir arada ders alacağı, konferansımsı Batı edebiyatı
kürsüsü... Haftada üstüste iki saat... Mistik Şair her hafta sabah treniyle gidip trende dersini
hazırlamakta ve Ankara'da yalnız bir gece kalarak ertesi günü derslerini vermekte ve akşamı
İstanbul'a dönmektedir.
Geçirdiği gece veya gündüz saatlerinde de Hasan Âli'nin evine uğrar ve (utûfetlû) Vekil Beyle hoş
beş eder. Hasan Âli, apartman dairesinin sofasında yanan büyük kömür sobasına yaklaşıp, ayağında
sadece bir don ve üstünde bir atlet, bacağındaki kılları kavururcasma ısınmayı pek sever. Bu haliyle
"Talim ve Terbiye Heyeti"ni kabul ettiği olur ve bu, evine her gelen üzerinde (şok) tesiri yapar. O
kadar ki, heyetin reisi, gerçekten içli ve kafalı, halis Osmanlı tipi ve beyefendisi Kadri Bey bir gün
Mistik Şair'e:
: - Kuzum,demiştir; Beyefendiye söyle, bizi bu kılıkta kabul etmesin... Sizi sever ve nazınız ona
geçer. Fena halde mahcup oluyoruz!
İyi ama, (rate - kavruk) şair ve ezberleme felsefeci Hasan Âli, bu hallere, büyüklük, büyüklere
mahsus hususiyetler göziyle baktığı için özenmekte, o yüzden kaşlarının ucunu yukarıya doğru
fırçalamakta ve öğüt dinler gibi görünmemektedir. Apartmanın alt katında oturan ve Hasan Âli ile
el ele, Kur'ânm Türkçe mealini resmî ibadet dili olarak kanunlaştırmak için İnönü nezdinde her
çabayı
247
sarfeden Diyanet veya Denâet ݺleri reisi Şerafettin Yalt-kaya, bir gün Hasan Âli'nin evinde Mistik
Şair'e rastlamış ve şu hitap karşısında kalmıştır:
- Duyduğuma göre, Allahın kelâmını, kendi tabirinizle, Türkçeleştirmek ve camilerde okutmak için
bir teşebbüsünüz varmış... Kuvvet bakımından devlet bir tank-sa ben de bir pilicim. Fakat böyle bir
şey olursa, haberiniz olsun, kendimi tankın paletleri altına atmakta tereddüt göstermeyeceğim!
Bunun üzerine Efendi cenapları, bu işin caiz olduğuna dair İmam-ı Âzam'dan fetvalar getirmeye ve
kendi ilim ve fazlından bahsetmeye başlamış ve cevabını almıştı:
- Siz sadece İlâhî Kelâmı bozmak küfriyle kalmıyorsunuz; koca Mezhep sahibine de iftira
ediyorsunuz! O işin fetvası, bildiğiniz ve istismara kalkıştığınız gibi değil, şöyle ve şöyledir. İlim
ve fazlınıza gelince, size "kitap yüklü merkepler"e dair İslâm ölçüsünü hatırlatırım.
Hasan Âli ise, inanılmayacak derecede sert ve acı, ama Allahın şahit olduğu bu sözlere, evinde bir
dram çıkmasın diye kahkahalar atarak mukabele etmişti.
Bir gün Hasan Âli'yi sobasının başında, tüylerini kızdırırken gördü:
- Siz beni profesör değil, trenlere kondüktör tayin ettiniz! Bıktım, haftada iki gün trenlerde gidip
gelmekten...
- Ankara'da otur öyleyse!..
- Oturamam! Havası beni boğar.
- Ne istiyorsun?
- Meselâ İstanbul'da, Güzel Sanatlar Akademisinin Yüksek Mimarî kısmında bir kültür dersi...
- Âlâ! Yapsınlar tayinini!
Bir de (Robert Kolej)in son üç sınıfında edebiyat hocalığı...
248
BÜYÜK DOİU'YA DOİRU
ANKARA'da, profesörlüğe veya kondüktörlüğe ' benzer işini görürken, bir gün. Hasan Âli Yücel'in
Hususî Kaleminde... Oda dolu ve (şevketlû) Vekili görmeye gelen gelene... Aralarında Profesör
Sadi Irmak da var... Sadi Irmak, Mistik Şair'e alâka gösteriyor ve onunla bir kenara çekilip, Vekil
Beyefendi çağırıncaya kadar konuşmak arzusunu belirtiyor. Artık Mistik Şair'in yazılarından,
İslâmı, halis, aslına tam uygun ve yepyeni bir anlayışla benimsemenin günü geldiğine ait pırıtılar
çıkmaya başlamıştır.
Sadi Irmak, kelimesi kelimesine diyor ki:
-......Bey! Bu devirde insanların secdeye varıp
başlarını yerden 250 gram tozla kaldırmalarını nasıl savunabilirsiniz? Olur şey mi bu?
- Siz bir ilim ve fikir adamısınız. Bir "Müşahhas"ı bir "mücerret"ten ayırmayı en iyi bilecek vasıfta
olmanız gerekir. İslâmda namaz tıp tabiriyle (aseptik) ve (anti septik), sanki bulutlar üzerinde
kılınırcasına temiz bir zemin üzerinde yerine getirilir. Bu, işin mücerret hakikati... Eğer namazı
kendi nefslerinin kirine bulayarak kılanlar ve öylece modelleştirenler varsa, bu da müşahhas bir
tatbikat hatâsı ve mücerret hakikate aykırı... Ders verdiğiniz fakültenin hademesi tarafından bile
kestirilecek bu inceliği, siz, koca profesör nasıl kavramazsınız?
Aradan tam 35 yıl geçecek, Sadi Irmak Beyin, Başbakan olacağından habersiz ve tayinine iki gün
kala Ankara'ya gitmek üzere havaalanına gelişinde o ve Mistik Şair karşılaşacaklar; Sadi Irmak her
hafta salı günleri yaptıkları toplantılara Mistik Şair'i davet edecek, "meselâ bu salı!" diye de ısrar
gösterecek, ama arada Başbakanlığı çıktığı için toplantı olamayacak, Mistik Şair Maarif
Vekâletindeki eski hatırayı anlatınca da hatırlamıyormuş
249
görünecek, fakat İslâm ve ruhçuluk gayretini kendince elden bırakmayacaktır. Uçakta da Mistik
Şair'in yanında onun bugünkü toplumu ve Tanzimattan , hele Cumhuriyetten beri bütün yapılanları
acı acı yermesine kavuk sallamaktadır.
Yüksek Mimarî bölümünde ilk dersine girince talebesine şöyle hitap etti:
- Siz mimar olacaksınız; yani fikri taşa nakşetme, şekil ve hacim nispetleri içinde yuğurma sanatı...
Bence (plâstik) sanatların en güzeli... O halde bu sahada fikir sahibi olmanız için, derinliğine,
içtimaî ruhî ve daha nice şubeleri kaplayıcı bir irfanınız olmak lâzım... ݺte bu gözle sizi,
Tanzimattan beri gelen sahte inkılâplarımızın doğrudan doğruya mimarî plânında çizgileşen
mânasını okumaya davet ediyorum. Eski şahsiyetli, içine kapanık Top-kapı Sarayına bitiştirdikleri
(Barok) ve (Rokoko), kantocu donu gibi dantelâlı Mecidiye Kasrı arasındaki fark... Bu kıyaslamayı
size tahrir vazifesi olarak veriyorum. Bir hafta sonra isterim.
Ve ilâve etmişti:
- Vazifelerinizi sakın uydurma kelimelerle yazmayınız! Peşin olarak da biliniz ki, bu türlü yazanlar
benden
not alamaz.
(Robert Kolej)deyse başka manzara: Zengin ve şımarık, Amerikan terbiyesi almış, ayaklarını üst
üste atan, ellerini enselerinde kavuşturan ve sedire uzanırcasına arkasına yaslanan delikanlılar...
- Ayaklarınızı indiriniz ve mum gibi, dimdik, terbiyeli terbiyeli oturunuz. Burası Amerika değil,
Türkiye... Türk terbiyesi içinde yetişmek zorundasınız.
Sınıfta hayret, dehşet!.. Bu kadar tepeden konuşan bu adam da nereden çıkmıştır?..
- Siz lise talebesisiniz. Bense yüksek tahsil gençliğine ders veriyorum. Benden faydalanmaya
niyetiniz
250
varsa ölçülerime uyarsınız. Hoş, gerekirse ben sizi sopayla da uydurmayı bilirim. Ve ilk vazife:
- Bir tahrir vazifesi hazırlayınız? Amerikalı, her tarafı harika olan İstanbul'un bunca yeri dururken
ve hepsi birer manevî müstemleke olan ecnebi mektepler Beyoğ-lu'nu ve şehir merkezini seçerken
niçin bu mektebi Fatih'in hisarı yanında kurmuştur? Batı ve Hıristiyanlık dünyasını toslayan
Fatih'in kilit noktası olarak seçtiği yere bitişik (Robert Kolej) arması ne ifade eder?
Bu arma, şüphesiz, Protestanlıktı; ve teneffüshane-sinde Türk mukaddesatını Amerikalılara satmış
Tevfik Fikret'in büstü bulunan bir müessisede, yine bir sanat ve fikir adamı tarafından bu tavrın
alınması korkunç bir şey,
müthiş bir cesaretti.
Öğle yemeklerinde, Mistik Şair, vazifesi ilmî olmaktan ziyade siyasî olduğu şüphesiz, (Kollej)
müdürü veya reisi (Dr. Rayt)ın sağında oturtuluyor, süklüm - püklüm yemek yiyen ve sükûtu
çiğneyen Türk hocalar arasında yalınız o konuşuyor ve mektebe karşı aldığı tavrın büyük bir
(şoking) teşkil ettiğini görüyordu.
Tam bir gizli ajan eda ve çehresini taşıyan (Dr. Rayt) bir gün onu (ofis)ine davet edip zevcesinin
hâmile olduğunu haber aldığından ve doğum masrafına karşılık olarak yaz mevsiminin maaşlarını
şimdiden ve peşin olarak vermeye hazır olduğundan bahsetti ve altın çerçeveli gözlüğünün
arkasında kırpışan siyah gözleriyle şöyle demek istedi:
- Tek, sınırları geçmeyiniz ve politikamızı altüst
etmeye çalışmayınız.
(Kollej) Mistik Şair'e, onun, hoca olduğu için yalınız 45 gün müddetle askere çağırılacağı ve
Erzurum'a gönderileceği güne kadar tahammül edecek ve dönüşünde kapılarını kapatacaktır. Oraya
en uygun hoca tipi Behçet Kemâl'dir; ve nitekim öyle olmuştur.
251
17 yaşındayken polis müdür dayısının yanında bulunduğu, maddesi ve mânasiyle sâf Erzurum'da
şimdi, 37 yaşında 45 günlük askerlik stajını yapıyor. Askere siyasî yazı yazmak yasak olduğu için
gazetedeki "Çerçeve'leri-ne yalınız "N. Kısakürek" imzasını atıyor ve icabında bunları zevcesi
Neslihan Kısakürek tarafından kaleme alınmış göstermenin müdafaa taktiğini muhafaza ediyor.
Almanlar, Fransa'dan sonra Rusya'ya çullanmışlar; ve bu suretle, Mistik Şair'in en keskin hıncına
hedef bir dünyaya kılıçlarını çevirdikleri için artık onun nazarında bir dokunulmazlık
kazanmışlardır. Yazılarında, demokrasileri tutmakla beraber Nazi'lerin eskisi kadar aleyhinde
değildir.
Akademide Hasan Âli Yücel'in reisliğinde profesörler heyeti toplantısı... Vekil, şimdiye kadar
seleflerinden hiç birinin bu makamda kendisi kadar kalmadığını, Köy Enstitüleri, klâsiklerden
tercümeler, ansiklopedi gibi büyük hamlelere girişileceğini, akademiden de sanat plânında büyük
işler beklendiğini anlatmakta ve sözü o zaman birdenbire modalaşan ve göze girme vasıtası haline
getirilen "Millî Şef" heykellerine getirmektedir.
İnönü heykeli... At üstünde Millî Şef... Akademinin bir pavyonunda yapılmaya başlamış ve
yüksekliği damı aştığı için çatıyı delmek zoru doğmuştur. Akademiye girerken sol taraftaki hangar
biçimli binanın tepesinde garip bir manzara... İnönü'nün, denizden başını çıkarması ve "ce!" demesi
gibi, çatının içinden fırlama kafası... Gövdesi ve atı içeride kalıyor.
Anlattıklarına göre, yerini aldığı zata ait, nerede ve ne şekilde heykel varsa o da aynım istiyor.
Meramı Taksim âbidesinin arka plândaki ikinci, üçüncü adamlar kadrosundan çıkmak, başı
doldurmak... Nitekim, işte banknotların üzerindeki eski resim de kaldırılmış ve yerine onun kellesi
oturtulmuştur. Selefine "Ebedî Şef" ünvanı-
252
tun yakıştırılmasına karşılık ona "Millî Şef" yaftası uygun görülmüş, fakat bu az gelmiştir.
Profesörler meclisinde heykel meselesi konuşulurken Mistik Şair, önündeki kâğıt üzerine birtakım
sıkıntı karalamaları döküyor ve bu hareketi vekil Beyefendinin dikkâtini çekiyor:
- Ne karalıyorsun kâğıda, şair?
- Sıkıntımı karalıyorum!
- Bu bahis sana sıkıntı mı veriyor?
- Bir şey veriyor ama, sıkıntı mı, yıkıntı mı, bilemem!
- Söyle açıkça fikrini, çekinme!
- Birazdan, müdür odasında arzederim.
Hasan Âli, Mistik Şair'in, fikrini bildirmesi için mahremlik aradığını sezdi ve toplantı bitince
müdür odasında, beraberlerinde yalınız Burhan Toprak, onu konuşmaya davet etti.
- Söyle bakalım!
- Efendim, yabancılar arasında siz bir Maarif Vekilisiniz ve bu sıfatla pek dik çıkacak olan sesime
tahammül edemiyebilirsiniz. Fakat aramızda bir arkadaşlık tarafı olduğu için, tenhada,
müsamahanıza güvenerek size fikrimi söylebilirim.
- Dinliyorum.
- Şu heykel işini şöyle yapsak: Avrupaya, ayakta, at sırtında, şu veya bu biçimde şanlı gövdeler
ısmarlasak; boyun yerlerini de burgulu yapıp, ölen ölünce kafasını çıkarsak ve yenisinin başını
oraya burgulayıversek; nasıl olur?
Burhan Toprak, kahkahadan kırılmamak için ağzını eline gömmüş, sarsılırken, Hasan Âli
kıpkırmızı; ve yüzünün sol tarafiyle resmî, sağ tarafiyle de hususî olarak, ağlamaklı ve
gülümsemeli!..
O, kendisine "sıfırla nâmüntenâhi arasında ne fark
253
var?" diye sorulunca "benimle sizin aranızdaki fark!.." cevabını vermekle mebus olmuş, sonra da
bu "nâmütenahi"den yeni gelene bir bölüm ayırmayı becerdiği için yıllarca Maarif vekilliğinde
kalmıştır. Köy Enstitüleri, onun, komünist olmasından ötürü kurduğu mües-siseler değil, sırf yeni
ve cesur görünmek için, etrafındaki koyu komünistlerin dürtüklemesiyle çatılmış küfür ve Anadolu
çocuğunu piçleştirme mekânları... Klâsiklerden tercümeler, ansiklopedi, filân, falan da, Mistik
Şair'in "Aksiyon Serisi" başlığı altında yayınladığı Maarif kalkınması plânından anlayışsız
kopyalar...
"Para" piyesinin sahneye konulacağı sıralarda Mistik Şair'i kabul eden, sohbetinden haz duyan ve
ona her gün ilk işinin "Çerçeve'leri okumak olduğunu söyleyen, (A)dan (Z)ye kadar her şeyin
bozuk ve yeniden yapılmaya muhtaç olduğu sözünün sahibi Başvekil Refik Saydam, açık bir kaç
mebusluk için gösterdiği namzetler araşma Mistik Şairi de katmış, fakat ve çok şükür"Millî Şef"
tarafından listenin başındaki ismi kırmızı kalemle çizilerek, o zamanki Meclise göre, düğmeye
basanın elinde bir rey makinesi olmaktan kurtarılmıştır. 1941 seçimlerinde de aynı işi Mistik Şair'e
Parti Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal yapıyor. Bir takım hikâyeler yazmış ve Mistik
Şair'in amcalarından eski İttihat ve Terakki kodamanı Kara Kemâl'in yetiştirmesi olan Memduh
Şevket, onu, namzetler listesine alıyor, fakat ismi yine çiziliyor ve o anda huzuru hümayunda
bulunan Hasan Âli güya şu lâfı ediyor:
- Kürsüye çıkınca nereye kadar varacağı belli olmayan tek adam!..
Ve böylece Mistik Şair, bağlı olduğu yolun ruhani-yetiyle sırf İlâhî hıfz halinde masun ve Büyük
Doğu'ya doğru yol almakta serbest kalmış oluyor.
254
"SABIK ªAİR"
SENE 1943... Mistik Şair 39 yaşında... O zamana 'kadar gazetelerde giriştiği İslâmî mücadele
yüzünden siki ve sanatı ihmâl ettiği sanılan kahramanımızın yeni ismi Sabık Şair... Bu adı Fikret
Âdil takmış; ve kavgasını be-nimsemeyenlerce bu yeni ismi zevkle benimsenmiştir. Onlar istiyor
ki, göğsündeki tahta çubuk sıkılınca ellerini çırpan ve zillerini öttüren kuklalar tarzında, Sabık Şair
yalnız "Kadın Bacakları" soyundan şiirler yazsın ve politikadan uzaklaşsın... Bilmiyorlar ki, onların
"politika" dediği, günlük menfaat (strateji)si hesaplarından ibarettir; Sabık Şair'inkiyse, yeni ve
bütün bir cemiyet inşası ve ilk modeli 1839 markalı sahte inkılâpların ürettiği mesnetsiz cemiyeti
taş üstünde taş bırakmaksızın yıkma, yerle bir etme dâvası... Buna politika değil, dâva hamlesi
derler; ve politika dedikleri tenkiye aleti kabilinden cüce vasıtalar böyle bir gayeye hizmetçilik bile
edemez. Bu kof adamlar, şiirin üstün idrak, tahassüs haline gelmiş fikir olduğunu da bilmedikleri
ve onu bir nevi kör dilenci armoniği saydıkları için Sabık Şair'i hep (solo)sunu icraya devam
yolunda görmek istiyorlar ve kendilerine yön habercisi davulculuk işi gibi gelen faaliyetinden ötürü
onu yeriyorlar... Bu güne kadar hâlâ devam eden bu telâkki, hem şiiri, hem de cemiyet inşacılığını
anlamama neticesidir; ve bâtıllar arasında en bâtılı... Düşünmelidir ki, şiir yine esastır, orkestrada
birinci keman mevkiindedir; ve o kemanı dinleyebilmek ve tesirini tadabilmek için davulların haber
verdiği yönde bir düzlüğe çıkmak, o düzlükte dâvanın (metropolis - büyük belde)sini kurmak, o
dünya görüşünün maddî ve manevî iklimini mayalandırmak lâzımdır. Yani, dön, dolaş, yine şiir...
Şiir yine merkezde... Bir tefekkürün tahassüsü, yahut bir tahassüsün tefekkürü gibi, içice ve sarmaş
- dolaş... Eğer Sabık Şair'e
255
dâvanın yalnız tahassüs cephesi düşmüyor da fikir ameleliği de yükleniyor, zira işin bu cephesinde
kimsecikler görünmüyorsa, bundan cemiyet utansın; veya mutlak kudret sahibinin bu hususta da
Sabık Şair'e verdiği fikir payına dikkât edilsin!.. Böyle düşünen yoktur!
Eğer şiir Kafdağındaki billur şatoda soylulara ziyafet demekse, şatonun mutfak ve bulaşık işinin de
şaire düştüğü diyar, burası... Ve eğer şato sahibi, salonunda arandığı zaman mutfakta bulunuyorsa,
bu da, muayede saloniyle mutfağı denk tutma borcunun hakkı, yoksa şato sahibini atıcılığa indirici
bir iş değil...
ݺte bu "Sabık Şair" ifadesi bu kadar bâtıl!.. O kadar bâtıl ki, doğrudan doğruya fiil bakımından
bile... Sabık Şair "Çile"den başlayarak "Sakarya Türküsü", "Zindandan Mehmet'e Mektup" ve daha
niceleri gibi, şiirde ve her şeyde ön eserlerini bu Sabık Şair çığırında yazmış ve belirttiği gibi "lâhik
şair" devrinin birbuçuk ciltlik verimini bu devre içinde 80 cilde ulaştırmıştır. Ne çare ki, Babıâli
katırlarına saman yerine (orkide) verilirse, katır onu tükürür ve "nerede benim samanım ve
samanımın şiiri?" diye anırır.
(Parkinson) hastalığı diye korkunç bir illete tutulup, eli, ayağı ve dili tutmaz hale gelen ve 1974
yılında ölen Fikret Âdil, son günlerinde kendisini görmeye gelen Sabık Şair'in, o yıl yazılmış
"Perdeler" adlı şiirini dinlerken gözyaşlarına boğulmuş ve hafakanlar içinde, kelimesi kelimesine
demjıştir ki:
- "Sabık Şair" ismini sana ben taktım! Şimdi de bu isabetsizlikten utanıyor ve senden af diliyorum!
Meğer seh lâhik şairmişsin!..
Dönelim yine 30 küsur yıl öncesine:
Evlendikten sonra Vaniköyü'nde "leb-i derya" dedikleri, suyla toprağın öpüştüğü çizgi üzerinde bir
yalıyı mekân edinmiş, deniz şırıltısı, martı kuşu gakgakları ve
256
"Şirket-i Hayriye" vapurlarının düdük sesleri arasında, şehir homurdanmalarından uzak, kitaplarına
abanmış ve Büyük Doğu plânına dalmış, oturuyor.
Öğle yemeğine davet ettiği Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, yanında Vekâlet Müfettişi Osman,
yalıda... Sabık Şair'in annesi gayet nadide yemekler hazırlamış ve onları Beylerbeyi'ndeki
yalısından sandalla Vaniköyüne göndermiştir. Yemekler Hasan Âli'nin o kadar hoşuna gidiyor ki, o
sırada Florya köşkünde bulunan İnönü'ye tattırılmak üzere bir sefertası içinde onlardan birer miktar
rica ediyor. Hemen takdim...
Bu müfettiş Osman, Bedri Rahmi'nin ağabeyi, Talim ve Terbiye âzası Sabahattin Rahmi
Eyüboğlu'yla beraber Ankara'nın Yenişehirinde, bir apartmanın giriş katında oturur. İki bekâr bir
arada... Paris'te Genç Şairle Burhan Toprak arası, bir müddet kalmıştır. Hoşsohbet ve işgüzar...
"Horasanlı" soyadını taşır ve hiçbir iddia sahibi görünmez. Ama işini ve mizaçları idare etmeyi,
başı ağrı-dıkça ona iyi gelecek otu kırlarda buluveren kediler gibi, mükemmel bilir. Sık sık bekâr
evlerine uğramayı ve orada tatlı dakikalar geçirmeyi seven Vekilin de "yâver-i ek-rem"idir. Bekâr
apartmanının öbür üyesi, sonradan profesör, Sabahattin Rahmi'ye gelince, asıl mühimmi, o... Tatlı
yüzlü, bal rengi gözlü, zevkli, kültürlü, sanat idraki yerinde, zehir gibi bir komünist... Hasan Âli'yi,
alınlığı ay-yıl-dızlı ve tepesi sorguçlu sultan beygirleri gibi solculuk arabasına koşup, habire süren
ve Köy Enstitüleri hareketini Tonguç Babayla el ele idare eden odur. Sabık Şair'i Ankara
yakınlarındaki Hasan - Oğlan Köy Enstitüsünü görmeye çok davet etmişse de muvaffak
olamamıştır. Nurullah Ataç fırıldağının döndürücüsü ve nihayet belli-başlı bir noktada
durdurucusu, Orhan Veli şiirinin (emprezaryo - sanat simsarı) odur. Gayet tatlı ve çekingen bir dille
ruhları kuşatmayı bilen ve ric'at (strateji)siyle, taar-
257
ruzdan daha emin verimler devşiren tehlikeli adam... Sabık Şair'e birkaç kere, boğalara gösterilen
kızıl mantoyu uzatmaya kalkmıştır ama her defasında boğanın onu zıp-kmlama ve kızıl mantosunu
parçalama tehdidi belirtmesi üzerine, bir kenara çekilmeyi ve yalınız (estetik) plânda görünmeyi
tercih etmiştir. Sadece, elinden şu gelmiştir: Vaktiyle Mistik şair'in "Ağaç" mecmuasında
neşredilen "Bilmecelerin Cennetinden" başlıklı çok güzel bir yazısını Şair, Büyük Doğu'da tekrar
yayınlayınca, anasının başörtüsü gibi Müslümanlık kokan bu mecmuaya nefretinden ve o yaziyle
İslâm dâvasına kuvvet kazandırılacağı kuruntusundan, yazının Sabık Şair'e eskiden verilmiş ve
onun yeni haliyle hiçbir yakınlığı kalmamış olduğuna dair bir protesto kaleme almak... Tıpkı
kardeşi Bedri Rahmi... O nasıl hediye tablolarını kaçırdıysa bu da yazısını kaçırıyor.
Hiçbir meselede "hayır!" diye ortaya çıkmak ve Nâzım Hikmet gibi kollarını iki yana açıp "ben
buyum!" demek cesaretinden mahrum ve komünizmaya aklınca ve belki yalınız (estetik) cepheden
meftun bu adam, hayatında sadece tersinden bir (dogm - nas) sahibi olmuştur; iliklerine kadar
işleyici bir İslâm nefreti...
Leş hayatının sonuna doğru, dinî bayramlarda kapısına "müslümanların gününde ziyaret kabul
etmiyorum!" diye yafta asacak kadar kuduz İslâm düşmanı Nu-rullah Ataç, denilebilir ki,
Sabahattin Rahmi ile, birbirine zehir aşılayan ve birbirinden zehir alan iki "sevici" manzarası
arzeder.
Yalıda yemek yedikten sonra ellerini yıkamak üzere, eski yalıların bugünkü banyolardan daha
büyük, mermer döşeli helasına giren Hasan Âli Yücel, orada, musluğun üzerindeki rafta, Mustafa
Şekib'in kara kalem bir portresini gördü:
- Bu da nesi?.. Hani bu adam senin yakının ve dostundu? Resmini nasıl helaya asarsın?
258
- Benim dostum dâvamın dostudur. Ötesi (fante-zik) ve iğreti yakınlıklar... Kendisinden ilk defa
gerçek fikir adamı üstün profesörü beklediğim halde bir türlü olamadığını gördüğüm bu adama,
vaitkârlığma rağmen zarını delememesi karşısında ancak helayı lâyık görüyorum! O resmi de
oraya, yalıya gelsin de bizzat görsün diye koymuş bulunuyorum.
Hasan Ali salonda, bir kitap getirmek üzere dışarıya çıkan Sabık Şair'in arkasından, iki elini tekbir
getirir gibi kulaklarına kaldırarak Neslihan Kısakürek'e soruyor:
- Namaz da kılıyor mu?
- Evet, beş vakit namazını kılıyor. Vaniköy'ünden sonra Taksim'de zemin katı bir
apartmana geçti. Karikatürist Cemâl Nadir de aynı cadde üzerinde ve birkaç adım ilerisinde...
Karikatüre, çizgiden ziyade düşünce ve meşrep getiren ve tıpkı yeni şiir gibi (modern) olmak
iddiasındakilere hoş görünmeyen, içli ve tatlı karakter... Her meselede Sabık Şair'in karikatürünü
çizmek ve ona dair (espri)ler yumurtlamak âdeti... Meselâ "Bir Adam Yaratmak" piyesindeki incir
dalma asılan adamı, bizzat Sabık Şair olarak tasvir etmiş ve onun at merakından kinaye, eline bir
kamçı vermeyi ve ayaklarına mahmuzlu bir çift çizme geçirmeyi ihmal etmemiştir.
Taksim;deki evinde ziyaretçileri, o zamanlar galiba asistan şimdiki Profesör Cahid Tanyol, Abidin
Dino, Celâleddin Ezine, filân..
İleride profesörlüğünde "Sosyalizm Evliyası" başlıklı yazılar çırpıştırarak birbiriyle karışmaz
nesnelerin (kokteyl)ini yapmaya kalkışacak ve katranı süte yamamaya davranacak olan Cahid
Tanyol, delikanlılığmdaki o demlerde Sabık Şair'in pervanesi ve sonunda nereye dönmüş olursa
olsun, asla bırakamadığı ve bırakmayacağı (mistik) zevkinin ona borçlusu...
Tiyatroda boy gösteren Celâleddin Ezine, tahsilini
259
yaptığı Almanya'dan hendesi bir kafayla dönmüş kolalı fikirler ve hazır cevap hükümler sahibi,
oldukça zengin
bir satıh adamı...
Abidin Dino ise "el'malûm"... Alman ordularının kazayağı yürüyüşüyle Berlin istikametine
döndürüleceği günü kollamakta, (Stalin) aşkı ve (Hitler) nefreti içinde
tutuşmakta ve:
- Kuzum; komünizma ile dindarlık birleşebilir mi,
birleşemez mi?
Suâline, tereddütsüz cevap vermekte:
- Asla! Birleşemez! O zaman komünizma diye bir
şey kalmaz!
Bir sabah, şafak vakti, Sabık Şair'in kapısı vuruldu:
- Kim o?
- Polis!
- Ne istiyorsunuz?
- Bu sabah Cumhur Reisi Hazretleri, Güzel Sanatlar Akademisini ziyaret edecekler... Orada
bulunmanız
emrediliyor!
- Bu daveti, şafak vakti polisle mi emrederler?
- Biz emir kuluyuz efendim; tebliğin yapıldığına
dair, şu defteri imzalayınız!
Akademide, ak sakallı hat ve tezhip hocalarından, düdük kılıklı, resim ve salon adamı biçimli
mimarî profesörlerine kadar bütün öğretim üyeleri, esir kampında yemek sırasında dizilmiş gibi,
dümdüz bir çizgi üzerinde... İnönü, kalın camlarından ve hususî surette yaptırılmış çelik
(karoser)inden kurşun geçmez siyah otomobili dışarıda, arkasında Burhan Toprak, görünüyor.
Burhan Toprak, bir kulağı işitmeze hitap ettiğim ilân edercesine, hocaların bir bir derslerini ve
isimlerini haykırıyor... Adetâ tiksintiyle uzanan ve ateşe değmiş gibi hemen geri çekilen devlet
reisliği eli... Sıra Sabık Şair'de: - Filân dersin hocası, falan!
Sabık Şair elini uzatmıyor. Muaşeret kaidesince Devlet Resinin el uzatmasını bekliyor. Sabık
Şair'in adını, ilk söylenişinde duymamış gibi görünen, böylece ona karşı alacağı tavrı kestirmek
için, elini kulağına götürüp ismi tekrar ettiren İnönü, el uzatmadan geçip gidiyor.
Akşam, bütün üniversiteler ve yüksek mektepler hocaları, Dolmabahçe sarayında ve çay
ziyafetnide... Çıkış zamanı herkes tekerli kol, huzurdan geçmekte... Ateşe dokunurcasına,
uzatılmasiyle geriye çekilmesi bir olan
el...
Sıra yine Sabık Şair'de... İnönü'nün dudakları kıpırdıyor:
- Filân dersin hocası, falan, değil mi?
- Evet efendim, ta kendisi!
İnönü ile bütün teması bu kadardır.
DOİUM
TAKSDM'den Beylerbeyi'ne geçmiş ve "Mustantı-ğın evi" diye isimlendirilen, ayda 15 lira kiralı,
hem de oldukça büyük bir eve taşınmıştır.
O evde bir gece, etrafında gençler, sabaha kadar süren bir sohbet... Zevcesi, misafirlere çay üstüne
çay hazırlamaktan sabaha kadar uykusuz... Sabık Şair tarih ölçüsüyle dünya görüşünü anlatıyor,
Doğu ve Batı kıyaslamaları içinde Türk Cemiyetini safha safha kıstasa vuruyor ve konuşuyor,
durmadan konuşuyor. Ve etrafındakiler, kupkuru bir süngere su damlatıhyormuşcasına, bu
konuşmayı içiyorlar, durmadan içiyorlar...
Sabah... Pencerede bir mavilik püskürtüsü... Gençler ayakta... Biri atılıp Sabık Şair'in elini öpmeye
davranıyor. Onları iskeleye kadar uğurluyor, vapura bindiriyor ve arkalarından sesleniyor:
261
260
- Büyük Doğu, inşallah çok yakın!..
Zevcesinin kürk mantosunu rehin götürdüğü, fakat kabul ettiremediği Maraşlı bir pirinç tüccarının
yardımiy-le ilk Büyük Doğu...
Henüz ceberut ve şakavet çığırı devamdadır ve henüz Amerika'nın "ille demokrasi ve hürriyet!",
yani bir zorla hür rejim emri gelmemiştir. Türkiye harpten korunmuş fakat ruhî, ahlâkî, iktisadî,
idarî, her sahada sıfırın altına düşürülmüştür. Harbe girilmiş veya girilmemiş ne çıkar? ݺte ateşe
atılıp da yanık çıkan milletlerin, başta Almanya, İtalya ve Japonya, bugünkü mes'ut manzaraları!..
İnsan, hangi müessirlerden ötürü doğduğunu, hangi içtimaî buhranlar yüzünden ve nasıl bir dünya
uğrunda patlak verdiğini bilmediği bir savaşa girmek veya girmemekle nefsini koruyabilmiş
olamaz. Hattâ, "tahayyüz hassası" dedikleri, boşlukta mekân işgal etme ve yeryüzünde söz
söylemek hakkına malikiyet olarak savaşa girmenin bile üstün bir tarafı düşünülebilir. Harp bir
yangındır, itfaiyeyle söndürülebilir; ama kav gibi için için yanan, eriyen bir bina nasıl
kurtarılacaktır?
ݺte, bu suâllerin suâlini, ne Babıâli (Don Kişot)la-rı, ne de hükümet bunakları çözmeye
davranabilirken ilk devre Büyük Doğularında mecburî bir kekemelik, baklayı dil altında gizleme
gayreti ve peçesini topyekûn atacağı güne doğru vaziyeti idare mecburiyeti vardır. Ceberut ve
şakavet çığırı devamda...
Babıâli o günlerde fikir veya fikirsizlik piyasası değil, doğrudan doğruya kara borsacılık pazarı...
Bazı gazeteler (prim)le aldıkları kâğıdı misil misil eklemelerle karaborsada satıyor ve sahiplerinin
soyadını taşıyan iş hanlarını yükseltme yolunda ileriliyor. Niğdeli hammal-lardan kurulu, beyaz
kâğıt, okkalık iade kâğıdı piyasası o kadar hareketlidir ki, bu çarıklı "erkân-ı harp"ler idaresinde
ticarî bâbıâli ile fikrî Babıâli birbirine tam uygun...
262
Hakkı Tarık Us, gazetesini satmakta değil, iadelerini depo edip kıymetlendirme ve pahalıya sürme
dehasında maruf... Bu vaziyeti gören ağabeyi, zekâca orta insanların hayli gerisinden gelen Asım
Us, ona, Girid'e karadan asker sevkeder gibi bir teklifte bulunmuştur.
- Peki, madem, iadeler bu kadar kıymetli, niçin fazla basmıyoruz?
Daha, aptalı, akıllısı, delisi ve açıkgöziyle binbir çizgili bâbıâli panayırında ne renkler, ne renkler;
"Vakit" gazetesinin, Bâbıâli ezmesi veya çiğnemesi, meşhur topal Gayyur Beyi!.. Hakkı Tarık'ın
odasına küt diye girer ve sorar:
- Siz, Basın Birliği Reisi olarak, ben ölünce cenazeme bir çelenk gönderecek misiniz?
-Elbette!..
- Öyleyse yarı parasını peşin ödeyin de, ziyanı yok, çelenksiz kalayım ve biraz daha yaşayayım!
Cumhuriyet'in meşhur ihtiyar musahhihi ermeni vatandaş... İsmi Dikran, Mihran, Agop gibilerden
bir şey...
Peyami Safa ona takılıyor:
-.......Efendi! Yüzünde tek çizgi yok... Hiç ihtiyarlamıyorsun!
- Yaşamıyoruz ki, ihtiyarlayalım...
Peyami Safa bu cevaba bayılmıştır; sık sık onu tekrar, nefsine ve muhitine tatbik eder;
- Yaşamıyoruz ki, ihtiyarlayalım...
Halbuki o, yasayamadan ihtiyarlayanlardan.
Büyük Doğu'nun ilk sayısı çıkınca, Sabık Şair hemen onu eline alıp Eyyüpsultan'a koştu. "O ve
Ben"de anlatıldığı gibi, bomboş bir mekân ve rüzgârdan kanatlan açılıp kapanan kapılar... Artık
Efendisini dünya göziyle bir daha göremeyecektir. Kısa bir zaman sonra Mürşidinin gerçek âleme
göç haberi; ve Efendi tarafından, bir
263
mektubunda kendisine "kerime-i âliyyem" diye hitap edilen zevcesinin gözünde yaşlar...
- Ağlama! O şimdi saadetlerin zirvesinde... Biz kendi halimize ağlayalım!
Büyük Doğu'nun bu ilk devresinde bomba gibi patlayan bir anket...
Suâllerine kısaca "evet!" veya "hayır!" isteyen bu ankette ilk suâl "Allaha inanıyor musunuz?"...
Onu takip eden suâller de, memlekette ruhî ve ahlâkî bir inkılâba lüzum bulunduğunu itirafa
zorlayıcı mahiyette... Cumhur ve Hükümet Reislerinden, gazeteci, muharrir, edip, şair, profesör, iş
adamı, politikacı, sahasında sivrilmiş her şahsiyete yöneltilen ve cevap vermeyenlerin hizasına
"cevap vermemiştir!" diye yazılan meşhur anket...
"Allaha inanıyor musunuz?" suâline hararetle "evet!" diyenlerin dışında üç çeşit, inkâr edalı cevap:
Doğrudan doğruya "hayır!" damgasını vuranlar, "o suâli noktalayıp müspet veya menfi bir cevap
vermediğimi belirtiniz!" diye karanlığa çekilenler ve "sadece vicdan meselesi, inanan inanır!"
şeklinde yan çizenler... En vahşi eda ile inkârın başında, Zekeriya Sertel, karısı, Falih Rıf-kı, Sedat
Simavi, Hüseyin Cahit, Sadri Ertem; güya medenîce reddedişin veya kenara çekilişin serisinde de
Necmeddin Sadak, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Reşat Nuri Güntekin gibiler...
Ama memleketin ruh ve ahlâkta batışı ve yeni bir inkılâba muhtaç bulunuşu üzerinde, Falih
Rıfkı'dan başka herkes birlik... İlk suâle "Ulus" gazetesindeki odasında tereddütsüzce "hayır!"
diyen Falih Rıfkı, bir kaç gün sonra Ankara'dan telefon etmiş ve cevabının çıkarılıp yerine nokta
nokta konulmasını istemiştir. İnananlar arasındaysa Profesör Salih Murad Uzdilek'in cevabı
harikadır: - Bal gibi inanıyorum! Bu anket Babıâli'nin röntgen filmi...
264
"Ddeolocya Örgüsü" daha ilk ve acemi ilmiklerinde... Mecmuanın kadrosu da, Sabık Şair'in
porsumuş şöhretlerden artık bir şey beklenemeyeceği kanaatine uygun olarak hep gençlerden... Faik
Baysal, Özdemir Âsaf, Fahri Erdinç, Salâh Birsel, Emin Ülgener, Fikret Akdora, Hasan Çelebi gibi
şairler ve hikayeci Oktay Akbal... Bunların hepsi, daha saksılarının toprağını delemeden silinip
gitmiş; aralarından, sarmaşığını uzata uzata işi sosyaliz-mada bitiren Oktay Akbal kalmıştır. Fikret
Âdil ve Bedri Rahmi, kendi isteğiyle mecmuada bir sahife sahibi; ve şekilsizlik şiirine ilk defa bir
muhteva ve hususî bir duygu silsilesi getirebilmiş olmanın ifadecisi... Ahmed Kutsi ve Ahmed
Hamdi uzaklarda, maiyet içine girmekten çekinir gibi durmakta, Peyami Safa kendi âleminde,
Burhan Toprak da, hâlâ "hayat mı, eser mi?" dâvasını çözümleyeme-miş, Akademisinin başında...
Yazıların hemen hepsi Sabık Şair'in tashihinden geçiyor. Sabık Şair Babıâli'ye sızmaya başlayan
genç istidatların (kalite) düşkünlüğü karşısında ürperiyor ve bu ürperişinde (1) numarayı, doğru
dürüst tek cümlesi bile olmayan ve her hikâyesi yeniden yazılan Oktay Akbal muhafaza ediyor. Bu
paşazadenin yazarlıkta henüz ilk mektebi bitirebilmiş olduğuna inanılamaz.
Büyük Doğu'nun ilerideki projektöre karşılık bu idare lâmbası devri, "inkılâp" dedikleri rahimden
ne kavruk ve düşük çocuklar gelmeye başladığını gösteren (etap - kademe)yi nişanlar. Eskilerden
ümit yok, yenilerdense hiç bir vaad...
Şükrü Saraçoğlu imzasiyle basına "Allah ve ahlâktan bahsetmek yasaktır!" emri o sıralarda gelir,
Hasan Âli Yücel Sabık Şair'e "Akademideki hocalığınızla Büyük Doğu'dan birini seçmenizi ihtar
ederim!" fermanını o sıralarda yazar ve "elli kişilik bir smıftansa bütün vatana hitap edici kürsüyü,
yani Büyük Doğu'yu seçtiğimi
265
ihtarınıza karşı ihtar ederim!" cevabını o sıralarda alvr, bunun üzerine Sabık Şair o sıralarda
Akademiden koğu-lur, "Allaha itaat etmeyene itaat edilmez!" mealinde bir hadîs neşrettiği için
Vekiller Heyeti karariyle mecmuası o sıralarda kapatılır ve kendisi, hocalık dolayısiyle eksik
yaptığı ikinci askerliğini tamamlamaya o sıralarda davet edilir ve Eğridir dağlarına sürülür.
Bu, bir yıla varmayan yarımyamalak intişar devrinde Büyük Doğu'nun verimi ne olmuştur?
Daha ilk (sondaj) girişiminde petrol bulunmuş ve onun, bütün yurda ve oradan bütün İslâm âlemine
yön ve yol gösterici alev sütunları halinde bir gün fışkırmak istidadı, en iptidaî şekliyle de olsa
belirmiştir.
Bu istidadın aksiyon plânında ilk kımıldanışı
"Tan" gazetesi baskını...
Bu gazetede karargâh kuran komünizma, "Zincirli Hürriyet" ve türlü isimler taşıyan atılışlarla
kendisine tecelli zemini ararken, birdenbire Anadolulu ve kökçü üniversite gençliğinin pençesine
düştü; eşyası toz gibi havaya savruldu ve makineleri makarna gibi didik didik edildi. Hiçbir resmî
ve ısmarlama sevk ve idareye tâbi olmaksızın kendi öz vicdanlarının dürtüşü peşinden harekete
geçen bu gençler Büyük Doğu idarehanesinin önüne gelerek tezahürlerini göklere çıkarmışlar,
Sabık Şair'i pencereye çağırmış ve hitabını çılgın alkışlar içinde dinlemişler ve yara berelerini aynı
idarehanede tedarik edili-veren pansuman malzemesiyle sarmışlardır.
Hadiseden bir kaç gün önce "Tan" gazetesinde bir fıkra çıkıyor. Bu fıkrada, Sabık Şair'in Eyüp'te
bir şeyhe bağlı olduğu, o şeyh tarafından ağzı açılıp içine tükürül-düğü ve arkası sığanarak "haydi,
yürü!" diye bu yola sürüldüğü, istihza ve hakaret dolu bir lisanla yazılıyor. İmza: Aziz Nesin... Bir
zaman sonra Sabık Şair'e en keskin alâka ve takdir göziyle bakacak olan Aziz Nesin...
266
Sabık Şair, bu defa Erenköyündeki evinde, yatağa uzanmış kucağında birkaç aylık oğlu Mehmed,
içi yana yana elini hacet dergâhına kaldırıyor:
- Allahım, benim hiçbir kıymetim ve şahsım adına , istediğim yok! Fakat Efendime edilen bu
hakaretin cezasını senden bekliyorum! Tez cezalandır, Allahım!.. Ey yolumun büyükleri!.. Allanın
izniyle ve ruhaniyetinizle
yetişin!
Ve işte, hemen, başlarına yıkılan "Tan" gazetesi...
Ve işte, o gün boy göstermeye başlayan ilk Büyük Doğu gençliği! Şimdi onlar ellinci yaşını
sürerken bu günün 20 - 30 yaşları arasındaki tam teçhizattı milyonluk gençliği
düşünmek lâzım...
Sene 1944, Mayıs ayı... Bu Mayıs ayı onun hayatında pek manalı... 40 yıl evvel mayıs ayında
doğmuştur. 10 yıl önce büyük buhranını Mayıs ayında yaşamaya başlamış ve işte şimdi, Eğridir'e
doğru trende giderken aynı buhranın nüksedişine şahit olmuştur. (*)
1944'deki bu nüksediş on yıl evvelki ilk sillenin
ikincisidir ve mânası şudur:
- İçtimaî hayat yolunu bulmaktasın ama ferdî hayat çizgini henüz dosdoğru tutamamaktasın! Hele
biraz yan,
piş ve yeniden başla!..
Doğum hayli sancılı olmuştur.
SDLLE
EVET, yeni bir silledir bu; yolun büyüklerinden gelen ve Efendisinin sonsuzluk âlemine
geçişlerinden tam 1 yıl sonra ruhunda patlayıveren...
Efendisinin bir notundan öğrendiğine göre, suçlu mürid, eğer gerçek mürid ise, cezasını mürşidi
dünya ha-
(*) Vefatı
da Mayıs ayındadır
267
yatındayken görmez de vefatından sonra yüklenir. Eğer gerçek mürid, yani seçilmiş ve kütüğe
nakşedilmişlerden değilse bu dünya çerçevesinde kahra uğramayabilir; hesa-. bı ötelere kalmıştır.
Bu bakımdan Sal>:k Şair, silleyi yer yemez, her şeyden önce seçilmişlerden ve kütüğe
nakşedilmişlerden olmanın saadetiyle içice, büyük acıyı tekrar yaşamaya başladı. Kovulmaz
fikirler, ruhunu bir deliğe tıkıp önüne nöbetçi diken idrak burkuntuları altında öyle kıvranıyordu ki,
bir gün bu hale âdeta haykırarak şöyle hitap etti:
- Nedir, güveler gibi beynimin kıvrımlarında yuvalanmaktaki bu ısrar?.. Kim ve ne üflüyorsa bu
sabit fikirleri ruhuma, sıkıysa gelsin imanıma musallat olsun, bakalım onu sarsabilir mi?
Sanki üzerine zırhlı tank kuvvetleri saldırıyordu da, o, "sıkıysa hava kuvvetleri gelsin, bakalım,
çatımı ve temelimi sarsabilir mi?" demeye getiriyor, en emin sığınak içinde "hodri meydan!"
diyordu.
Sen misin böyle meydan okuyan?.. Bir anda ruhunun gökleri korkunç bir filo nizamiyle uçan ve
tam tepesinden dikine dalan uçaklarla dolmuştu. Adetâ şeytan, olanca güciyle seferber olmuş, onun,
mutlak olarak inandığı ve mutlak şekilde bağlandığı hakikatleri tepe-taklak etmeye gelmişti. Birbiri
ardından öyle küfür telkinleri, dürtüşleri ki, anlamayanlara, ruh topografyasını tanımayanlara, Sabık
Şair'i, dünya yaratıldı yaratılalı gelmiş ve geçmiş kâfirlerin en korkuncu gösterebilir. Onlar, Sabık
Şair'in kendisini ikiye bölüp her parçasını öbürüne yediren bu halini, rahat bir vicdanın öz
iradesiyle davet ettiği bir şey sanabilirler ve gafletlerin en dipsizine düşmüş olurlar. Bilmezler ki,
ruh topografyasının en şanlı mühendisleri tasavvuf kahramanlarınca bu hale "havâtır, hata-rat"
denilir ve onun, kuvveti nisbetinde imana delil olduğu, yani bu dürtüşlerin imandan geldiği
teşhisine varılır.
268
iş ki, galebe nefste değil, ruhta kalsın ve bu hal kalbte sabitleşmesin... Onları emniyetle defetmek
ve iğnelemelerine, yahut bombalamalarına zerrece değer vermemek lâzım...
Fakat kendi hali her sınırı aşıyor ve hastalık çapına yaklaşıyordu.
Erenköy'ündeki evinde bir sabah kalktı, ev halkı gaflet salıncağında gayet rahat solumalarla kolan
vururken abdest aldı, namazını kıldı ve şöyle dua etti:
- Allahım, bu kanlı meydan muharebesinde eğer küfür bütün müdafaa hatlarımı yaracak, kalelerimi
yıkacak ve iman şehrimi işgal edecekse, yine namütenahi ince ve girift kaderin icabı, hemen, şimdi
ruhumu kabzet ve bana mümin olarak mezarı nasib eyle!..
Musallat fikirlerdeki "abes" derecesine ve muhaller arası köşe kapmaca oyununa bakın ki, Allaha
bu türlü hi-tab eden bir kul, hiç kimsenin olamaycağı kadar imanlı ve imanından yana korkusuz
olmak gerekirken... Böyleyken... Nitekim ikinci sillenin acısı dinip de İstanbul'a döndüğü zaman,
Sabık Şair, Efendi Hazretlerinin en fazla sevgi ve güvenine mazhar Dr. Halit Bakır'a hikâyesini
anlatınca, şu karşılığı aldı:
- Sadece iman taşkınlığına işaret, haliniz! Ve zekâ kuvvetinden... Efendi hazretleri size "keşke bu
kadar zeki yaratılmamış olsaydın!.." dememişler miydi?.. ݺte o sözdeki hikmetin tecellisi!..
Eğridir'de göl kenarında bir ev tutulmuştur. Sabahleyin erkenden suya giriyor, kahvaltısını ediyor,
atını bekliyor ve zevcesine veda edip dörtnala, 3-5 kilometre ileride Dağ talimgahına... Talimgah
kumandanı, Ömer bey isimli yaşlıca bir zat... Yarbay... Eski nesilden olduğu her halinden belli...
Babacan, lâtifeci, şefkatli... Sabık Şa-ir'e her vesileyle iltifat ve himaye gösteriyor ve "Büyük
Doğu" ile (Serkl d'Oryan)dan çevirme "Büyük Kulüp" sigarasını birbirine karıştırmaktan zevk
alıyor.
269
Meselâ:
- Demek "Büyük Kulüp" kapatıldı, öyle mi? Yahut:
- Ve bir "Büyük Doğu" sigarasını da içelim!
Ateş içinde dans numaraları yaparcasına ıstırabını belli etmeksizin askerlik vazifesini görmeye
çalışan, garnizonda hiç kimseyle temas ve lüzumsuz tek lâf etmeyen Sabık Şair'i yüzbaşıdan öte
üstün rütbeliler tutuyor ve genç subaylar şüphe ve tevahhuş göziyle seyrediyor.
Bir gün, kumandan onu odasına çağırdı ve üzerinde mahrem işareti iki kırmızı ay bulunan bir
kâğıdı uzattı:
- Oku bakalım şu tezkireyi! Genelkurmaydan gelen bu tezkirede, Sabık Şair'in
nasıl bir tip olduğu anlatılıyor, gericiliği ve devrim düşmanlığı belirtiliyor, gayet tehlikeli ve
insanları kolaylıkla ağına düşürebilecek bir insan olduğu kaydediliyor ve adım başında kontrol ve
hususî hayatının takip edilmesi, kimlerle düşüp kalktığına dikkât olunması ve sıkı bir murakabe
altında tutulması emrolonuyordu.
- Ne dersin?
- Bana bu mahrem tezkireyi göstermenizdeki asıl duyguyu anlıyor ve minnetle karşılıyorum. ݺin
kıymet hükmüne gelince: ordu siyasî polis midir ki, benim bir nevi göz altına alınmam için ona
emir veriliyor, adetâ bu yüzden askere alındığım itiraf ediliyor ve orduya zindan-cılık rolü
oynatılmak isteniyor? Bu, orduya hakaret değil midir?
Yazm ilk aylarına rağmen kardan sorgucunu muhafaza eden Toroslarda tatbikat... Çadırlı ordugâh...
Geceleri rüzgâr, çadırı direğinden gagalayıp havaya uçurmaya çalışan bir kartal... Çadırda, yüzde
yüz gönül birliği içinde bulunduğu bir yüzbaşiyle yan yana... Ne hazin! Bu yüzbaşı, uyuzunu saklar
gibi Müslümanlığını gizlemeye mecbur...
Tatbikat sırasında 90 dereceye yakın diklikte ve 2 -270
3 bin metre derinlikte uçurumlardan, herkes belleri ve omuzlarından birbirine iple bağlı, inişler ve
çıkışlar... Bu iş Sabık Şair'i öyle bir ruh tırmıklanmasına uğratıyordu ki, her taşın dibine bir
şeytanın çömelip:
- Hâlâ mı bırakmayacaksın şu iman kuruntusunu?.. Onu bırak ve kurtul!.Her şey boş, boş, boş!..
Diye dil çıkardığını görür gibi oluyordu. Ve cevap veriyordu:
- Beni şu uçurumdan atıp tuz - buz etseler ve sonra diriltip bu işi ebediyet boyu tekrarlasalar yine
imanımdan zerre kaybetmem! •
Kumandan onun, iğneli fıçıda yuvarlanmaktan-beter bu halini, dışından okuyabildiği kadariyle
sezinledi ve garnizona dönüp kışla işleriyle meşgul olmasını emretti.
Eğridir'de çepçevre dağlar ve tepeler, ideâl ülkeyi arkalarında bırakmış, idam ipinin ilmiği gibi
boynunda onun... Sıkılıyor, sıkıldıkça sıkılıyor. Bir tepeye çıkışında her dafa, aradığı yerin onun
gerisinde kaldığı hissine düşüyor. Nerede bir tepe görse deniz onun ardındadır; nerede gözü bir
binaya değse, sahil, onun arkasında... Ah o ne sahil, o ne ele geçmez kıyı!.. Sonbahara doğru,
sahilde bir kıt'aya nakli gerektiğine dair aldığı rapor üzerine İzmit'e nakledildi. Emrine, karargâh
hizmeti olarak, binek atlarına mahsus bir tavla ile bir fırın idaresini verdiler. Karargâhta küçücük
bir oda, bir somya, kırk yerinden yamalı ve çivili bir masa, bir saç sobası ve abdest almaya mahsus
musluklu bir teneke ve kova.. Bu odada, dışarıya her çıkışında (normal) insanlara mahsus çehre
makiyajını yapmak, odaya her kapanışında da yüzündeki boyayı söküp atmak, saatlerce ağlamak ve
ibadet etmekten başka işi yok... Her hafta da, Erenköyünde oturduğu köşke gidip gelebiliyor.
Yemeklerini, eski mektep akradaşları deniz subayları arasında Deniz Üssünde yiyor ve
yemeklerden sonra, onlarla, gazino kısmında konuşuyor.
271
Bir ordu muhasebecisi vardır ki, kaba softa ve ham yobaz tipinin su katılmamış örneği olduğu için,
mücerret mânası bakımından ele alınmaya değer. Beş vakit namazında ve geceleri teheccüdünde
olduğu için Sabık Şair'in alâkasını çeken ve onun ayrılmaz dostu olan bu tip, hakikatte ibadetinin
hiçbir sır ve hikmet noktasına varamamış, ince idrakine yükselememiş ve adetâ, ibadet içinde
açılacağına, büsbütün kapanmış ve mahpus kalmış... O da Deniz Üssünde yemek yiyor ve Sabık
Şair'in sohbetlerine katılıyor. Ve bazen öyle çıkışlar yapıyor ki, Sabık Şair'in gayet ince bir
metodla, albayından teğmenine kadar telkin altına almaya çalıştığı subayları birdenbire soğutuve-
riyor.
Bir gün, önüne gelenin işine geldiği gibi içtihat edemeyeceği; içtihadın esasta serbest, fakat
gerektirdiği şartlar bakımından kapalı olduğu mevzuunda konuşulurken Muhasebeci Bey atılıverdi:
- Adamın biri eşeğine binmiş ve filân işi olmazsa eşeğinden inmeyeceğine yemin etmiş... ݺi
olmamış, fakat eşekten inmeye mecbur... Ne yapsın?.. Alçakça bir ağaç dalına tutunmuş ve oradan
inmiş... Yani eşekten inmiş ve yeminini bozmuş olmuyor. İmam-ı Âzam Hazretleri de hadiseyi
haber almış, hareketi doğru bulmuş, ama adam, kendi kendisine içtihat etti diye idamına fetva
vermiş!..
- Muhasebeci Bey; şurada oturmuş, pervasızca konuşuyorsunuz! Sus-pus oturup konuşulanları
dinlemek ve namazlarınızın sizden istediği din hikmet ve irfanını yükseltmeye çalışmak dururken,
nedir bu gösterdiğiniz cahillik ve kabalık?.. Anlattığınız hikâye tam üç noktadan bâtıldır. Birincisi,
"abes"e yemin olmaz. İkincisi, edilen yemin bile bile bozulsa da cezası, yani "keffaret"i ödenir ve
hükmü kalkar. Üçüncüsü ise büsbütün ağız tıkayıcı ve bâtılı gösterici; İmam-ı Âzam Hazretleri
böyle bir "abes"i asla doğrulamayacakları gibi, kaza makamında bulunma-
272
dıkları için idam fetvası veya hükmü vermekten uzaktırlar ve esasen böyle bir hareketin şeriatte
ölüm cezasını gerektirici hiçbir tarafı yoktur. Biz burada ve her yerde, günümüzün buz döşediği
sıcak iman nefesini üflemeye çalışırken, sizin ve benzerlerinizin buza buz katan soğu-tuculuğunuz,
acaba imana mı, küfre mi hizmettir? Soğutmamak, ısındırmak, zorlaştırmamak, kolaylaştırmak,
korkutmamak, müjdelemek emrini veren hadîs'i de mi bilmiyorsunuz?
Ve Sabık Şair, genç deniz subaylarına dönüp devam etti:
- Tababette (aseptik), (anti septik) diye iki tabir vardır. Biri, mikrobu içeriden temizleyici, öbürü de
mikroba dışarıdan mâni olucu iki tedbir... Elimde olsaydı, ben, İslâmı içinden bozanları, ona
dışından taarruz edenlerden önce temizlerdim.
Sabık Şair'e bir de "tasavvufa inanmaz, evliyayı inkâr eder!" kaydiyle İzmit Müftüsünden
bahsettiler. Bir namaz çıkışında caminin kapısında Müftüyü bekledi ve ona şöyle dedi:
- Hakkınızda, tasavvufu inkâr ettiğinize dair bazı şeyler duydum. Ne dersiniz?
Ve Müftünün bin dereden su getirmeye çabalamasını görünce kısa kesti:
- Şunu biliniz ki, tasavvufu inkâr etmek, Allah Resulünün bâtını ve ruhaniyetini reddetmeye varır.
Bu iş şuurlaşınca da küfrün ta kendisi olur.
Bir de işin, şeriati inkâr edici sahte tasavvuf ve yalancı evliyalık tarafı var. Bu noktada da
mukaddes ölçülere sımsıkı sarılmak ve her iki tarafın sahtelerine karşı "Sı-rat-ı Müstakîm"i
göstermek borcundayız:
Şöyle ki; İzmit'teki yedek subaylardan biri, Sabık Şair'e, Kadıköyünde Mardinli Feyzi veya Fevzi
isminde, keramet satıcısı, velilik iddiacısı, fakat kendisince kâmil bir şahıstan bahsediyor:
273
7?
3
L/l
C:
VO
01
01
o
3
3
S' o-
o>
S? »—t
O*
3
3-
4^ Ul
dir
33
r-t-
3
<
G
a
G
3*
J»
>-^
pr
V
s"
&
Cd
01
1—K
%
era
>
p
jetire
esap
r-* S»
VI
W
3'
Ol
G
p.
üyük
G (W
is biı
, der
etirm
0>
8
^"
ıdah
«o
Cr
medi.
günü
iflen-
üyük
ünde
1
CD Ol
Do-
üçlü
rdi-
hal,
eye
»T
O-
1
»-t
1
e-3. 3
3 C S- 3
c oB 2
c o- s
3O
CTQ
P. ct
era
3 O-
?-* »-t *\\
e-II
3?
5
3 O^
&5
"S S.»
E" B.8
O O J!
NC
t- 3 J
5^ 3
U*
3 i»
GJc/ı
3S
3 Oı
C- o*
3C
CO'-' 0<5<
N CT3 C:
< 5s 3-
Ol (=• C-
^ o-
3 Ol
m
- Efendiler; Anadoluda ekmek almayıp bu gerici dergiyi satın alanlar var! İrtica hortluyor! Dikkât!
İzmir ve havalisi bayii idarehaneye geliyor ve bugüne göre en aşağı 100 misli kıymetli binlik bir
banknotu avans olarak masaya atıyor ve haykırıyor:
- Teslimatınızı bir misli artırınız! 2000 yerine
4000...
Sabık Şair'le aynı askerî mektepden, fakat bir kaç
sınıf ileride olduğu için kendisini oradan tanımayan deli Nizam (Nizameddin Nazif) küt diye
idarehane kapısını açıyor ve her zaman dağınık saçları kirpi gibi dimdik, güya şaka toniyle basıyor
çığlığı:
- İhtilâlimizi ne zaman yapacağız?
Ve sükûnet bulması için oturması, bir kahve içmesi tavsiye edilince işi başka bir vadiye döküyor:
- Yahu, şu Bahriye Mektebi ne ocak, be!.. Yetiştirdiği üç adam var ki, hepsi birbirinden zehir...
- Kim onlar?
- Sen, Nazım Hikmet...
- Ya üçüncüsü?..
- Ben!
Deli Nizam, sonuna kadar Halk Partili, fakat içinden en fazla ona düşman, bir türlü yönünü tespit
edemeyecek, nerede "güzel" veya şahlandırıcıya benzer bir şey bulursa hemen ve o gün için
kapılanmakta mahzur görmeyecek bir asabı manzume... Öyle ki, arada bir, uykuda olsun,
vicdanının kuyusundan su sesleri gelip onu sokağa fırlatmış gibi tepeden inme ve dayanağı belirsiz
şekilde mazinin kıymetlerini müdafaaya ve devrimleri iptale kalkıştığı da olabilir. Bir garip tip,
Bâbıâlinin yanık kafalarından biri...
Peyami Safa, Burhan Belge, Kâzım Nâmi, Ziya Şakir, Reşat Ekrem Koçu, Prof. Kâzım İsmail,
Prof. Şükrü Baban, Prof. Muhiddin Dileğe ve daha niceleri de, ya-
276
zanlardan... Mustafa Sekip hocaya gelince, o zaten, pazarlıksız İslâm bağlılığı müstesna, Sabık
Şair'in (manyetik) şuan içinde bir (medyum)... Bedri Rahmi, Fikret Âdil ve kanatları yeni
çırpınmaya başlamış gençler, bu defa peçe düşünce altından çıkan "mutlaka İslâm, en gerçek asliyet
ve saffetiyle İslâm" ifadesinden rahatsız ve uzaklaşmış vaziyetteler... Yalnız Sait Faik bundan
rahatsız olmamış ve bir uzun hikâyesinin tefrikasını Büyük Doğu'ya
vermiştir.
Bu ne tezad?.. İslâmdan rahatsız olanlar da, olmayanlar da, Büyük Doğu'ya yazı verenlerin hiçbiri,
nakışları ruhlarına mutabık şekilde, (ideolojik) bir tahlil ve terkip halinde dâvaya bağlı değil ve
Sabık Şair, buna rağmen (kakofoni)ye meydan vermeksizin orkestrayı idare edebilmekte... Metod,
(strateji) (taktik) ve politikası açıktır: Büyük Doğu ideâlini tezatsız bir fikriyat halinde ve
"Ddeolocya Örgüsü" başlığı altında gergefleştirirken, bir şey sanılan çoğu kof şöhretlerden
faydalanmak, bunlara dâvanın kıyıcığmdan, köşeciğinden, (anti tez) tarafından olsun, roller
vermek; komünist olsalar bile, gizli içleriyle değil, açık dışlarıyle ideâle ters düşmeyecek yazılarını
memnunlukla neşretmek, böylece onlara Büyük Doğu'yu teslim etmek yerine onları
görünebildikleri kadariyle teslim almak ve istikbâlin yeni neslini, o tarihten en aşağı 20 yıl sonraki
Büyük Doğu neslini beklemek...
ݺte, Büyük Doğu'nun bugün tam 32 yıllık kadro politikası sadece ve sadece bu olmuştur. Ve
bugün, yetişmiş bulunanlardan hepsi, Büyük Doğu mihrakında toplu bulunmasa ve bazıları kendi
başlarına maceralara girişmiş bulunsa da, partisi, ocağı, gazetesi, dergisi ve yayıne-viyle hepsi, o
mihraktan gelmektedir. Bu bahse tekrar dokunacağız.
Evet; Sabık Şair bu dâvaya tek başına ve yapayalnız atılmış ve bunca zaman ve emeğe rağmen
yalnızlığını
277
tam giderebilmiş değildir. Hakkın bir cilvesidir bu; nice kullarına biçtiği nasip ve o nasibin şanlı
rütbesi, yalnızlıktır. "Halvet der encümen" denilen toplulukta yalnızlık...
Büyük Doğu'nun başarısı ve zıt cephede uyandırdığı dehşet büyük oldu. İstanbul'da Halk Partisi
güdücüsü, Sabık Şair'in Paris'te talebelik hayatından arkadaşı Alâettin Tiridoğlu onu parti
merkezine davet etti ve elini Büyük Doğu'nun kapağı üzerindeki kandil resmine götürüp şu teklifte
bulundu:
- Bu kandili çıkar, sana mükellef bir matbaa kuralım!
Büyük Doğu haşmetle devam ederken, aralarındaki
keskin ve törpülenmez aykırılıklara rağmen hâlâ (bohemdik devrinden kalma bazı ruh ve zevk
yakınlıkları, hiç olmazsa "çirkin"i teşhis beraberlikleri süren Peyami Safa ile Sabık Şair, bir
çelmeye getirilme ve gelme mevzuunda karşı karşıya geliverdiler.
Eski Maarif Vekillerinden, o sıralarda Roma büyükelçisi Cemal Hüsnü, eşine sarkıntılık ettiği bir
İtalyan opera artisti tarafından tokatlanmış, bunu ilk defa Büyük Doğu ifşa etmiş ve mesele
yapmıştı. Bunun üzerine Cemâl Hüsnü, rezaletini temizlemek için ne yapmak gerekirse ardına
bırakmaması hususunda emir almış, Büyük Doğu'yu dâva etmiş, onunla da kalmayarak, Peyami
Safa ve Hakkı Tarık vasıtasiyle Sabık Şair'i oyuna getirme, bir tavzih neşrine zorlama yolunda
elinden geleni yapmıştı. Henüz toy ve hiçbir mahkeme ve hapis macerası bulunmayan Sabık Şair'e
türlü telkinler:
- Hapse girersin; çoluğunu çocuğunu düşün! İspata talip olsan ve ispat etsen de, hakaret hakarettir.
Buna karşılık Cemâl Hüsnü de memuriyetinden ve siyasî mesleğinden olabilir. Merhamet duyguna
da başvuruyor. Hem bu mesele senin büyük gayene hiçbir faide getirmez, ak-
278
sine hapse girecek olursan mecmuayı sekteye uğratabilir. Gel, hiç de tarziye vermeye benzemeyen
bir tevzih neşret
ve kurtul!..
Tavzihi kendi dilleriyle kaleme aldırdılar, henüz çiy ve toy mücadele adamını kandırdılar,
neşrettirdiler. Cemal Hüsnü'yü de daha ilk celsede dâvasından caydırdılar. Bu, kabulündeki olanca
suç, Sabık Şair'e ait. hazin bir numaraydı; ve kavga vecdi içinde ahmak denilecek kadar saffetli
Sabık Şair, oynanan numarayı ve oynayanların tıynetini şuradan anladı ki, dâvanın düştüğü gün onu
Ankara Palâs'ta gören Cemal Hüsnü kimsesiz bir köşeye çekerek şöyle dedi:
- Her şey olup bitti. Teşekkür ederim. Şimdi benden ne istiyorsanız takdim edeyim! Ne
emrediyorsunuz?
Cihan, Sabık Şair'in başına yıkıldı. Birdenbire kâbus uykusundan uyanmış gibi oldu. Cemâl
Hüsnü'ye yüzüne tükürmekten ağır bir kelime sarfederek yanından uzaklaştı; bu hadiseyi de Büyük
Doğu sütunlarında neşretti, fakat dinletemedi, alıcılarını büyük mikyasta kaybetti. Şimdi, kendi
gaflet ve zaafı da işin içinde, Babıâli seciyesine ait bu tabloyu, bütün vebal daima ve kendi şahsı
üzerinde olarak teşhir etmekle tesellisini buluyor; ve ondan sonra yıllarca hapis yatarak dâva
ahlâkına ne derece sadık olduğunu göstermiş olsa bile hepsinin birden bu ilk ayak sürçmesini
affettiremeyeceği kanaatini besliyor.
"Viran olası hanede evlad ü iyâl var"
Asıl viran edilmesi gereken bir Şark ve Bizans mazeretidir bu... İslâm bu sahte Şark ahlâkından
münezzehtir ve dâva ahlakında "evlâd ü iyâl" geberse de rizikoya katlanmak borcundan kaçınma
yoktur. Bu noktaya kadar aydınlatalım ki, Babıâli'ye çevirdiğimiz projektörün sadece gerçek eşyaya
dönük olduğu ve (mizansen) hilelerinden münezzeh bulunduğu kabul edilsin... İmanın yüzde
279
Artık Büyük
n,Bâbıâlideyseyüzde yuV
lak
Ma
ir'e bakıp".
Şair'e
postahanedenalm!
280
Tebliğ koçanında 400 lira yazılı... Bugüne göre en aşağı 20 - 30 bin lira... Ama gönderen kim?..
Tek olarak hiç bir bayiden bu kadar alacağı yok... Zaten nerede vicdanı tepecek olan böyle bir
bayi?.. Sakın bir yanlışlık olmasın?.. Hayır, hayır, açık olarak kendi ismi yazılı... Gidiyor
postahaneye, havale kâğıdını çıkartıyor ve dehşetler içinde göndereni görüyor: Başvekâlet Hususî
Kalem Müdürü Fuat Bayramoğlu... Bugünün Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri... Demek
gönderen Başvekil Recep Pe-ker... 1946 seçimlerinde İstanbul'da tanıştığı Recep Peker kabinesinde
Bayındırlık Bakanı ve mütemadiyen kendisini Recep Peker'le görüşmeye zorlayan ve bu işi üzerine
alacağını söyleyen Cevdet Kerim İncedayı'nm acaba rolü
ne?*
Eve gelir gelmez mesele çözülüyor. İncedayı'dan
telefon:
- Lütfen hemen Ankara'ya geliniz! Başvekil sizinle
teşerrüf etmek istiyor!
Ankara... O ve İncedayı, şimdiki Maliye Bakanlığı, Başvekâlet binasında... Akşamın geççe bir
saati... Hususî Kalem Müdürü Fuat Bayramoğlu masasında ve bekler vaziyette... İçeriye haber... -
Buyursunlar!..
Recep Peker'in odasında garip bir (mizansen)... Kocaman odanın lâmbaları sönük; yalınız çalışma
masa-Isının üstünde belki 1000 mumluk maskeli bir abajur...
Recep Peker, Sabık Şair'i masasının abajur tarafına oturttu ve abajuru yüzüne çevirdi. Gözleri
kamaşan Sabık Şair, ameliyat masasına yatırılmış bir hasta vaziyetinde... Herkes onu apaydınlık
görüyor, o kimseyi görmüyor. İncedayı ise, uzakta bir koltukta, süklüm püklüm... Vazifesini
yapmış, neticesini bekleyen bir memurcuk...
Sabık Şair abajur hilesini anladı ve elini uzatıp lâmbayı Recep Peker'e çevirdi. Başbakan
gülümsüyor.
281
Düellonun başında ilk hamle Sabık Şairin yararına... Recep Peker hemen söze başlıyor ve:
- "Bir adam yaratmak" piyesini yazan siz değil misiniz? Sizin gibi bir adam nasıl şeriatçı olabilir?
Diye, tepeden aşağıya bir bomba koyuvererek
hamlesine girişiyor:
- Şimdi sizden çetik papuçlu bir softa, kandilinden yağ kokusu gelen bir yobaz manzarası tütüyor!
Sabık Şair ayağa kalktı:
- Beni buraya, karşılıklı konuşmak ve bir anlaşma yolu bulmanın imkânı olup olmadığını aramak
için mi getirttiniz, yoksa doğrudan doğruya suçlamak ve emir vermek için mi?.. Bana emir verme
makamında değilsiniz! Yekpare gayemden de ben, zerre feda etmek imkân ve istidadında değilim!
Sırtınızda taşıdığınız hükümet yüküne, faydasız yere ben de bir yük eklemeyeyim! Allaha
ısmarladık!
Sert bir el hareketi ve en acı bir küfür toniyle çınlayan ses:
- Lütfedin, oturun!
Sadece Demokrat Partinin aleyhinde cephe almak ve İslâm dâvasını haddinden fazla açığa
vurmamak şar-tiyle, üstünde Merkez Bankasının bandı, bir paket binlik banknotu (o günün yüzbin,
bugünün on milyonu) ihsas eden bir teklif... Olamadığı takdirde, bütün devlet kuvvetleriyle
kuşatılma tehdidi... Evet, ya saray, ya zindan!..
Sabık Şair, hicabından tırnaklarına kadar kıpkırmızı kesildiği hissinde, kısa bir zaman sonra
açılacak zindan kapısına doğru Başbakanlık kapısından çıktı.
PARTD
DEMOKRAT PARTD kurulmuştur. Cebrî hürriyet ve demokrasi diktasının hemen peşinden...
Emirle gelen hürriyet... Yani Halk Partisi rejimine:
- Milletin ağzına tıkadığın şu yumruğu çek ve oradan çıkacak sesi serbest bırak!
Denilmiş ve yumruk çekilir gibi olunca, ses, hepsi esasta Halk Partili birtakım şahısların geğirtisi
halinde çıkmıştır. Mideden gelen ses, ciğerden değil...
Sabık Şair, manzarayı görür görmez hükmü basmıştır:
- Muvazaa partisi!.. Peşin bir pazarlık ve danışıklı
döğüş işi olmasa bile, tabiatten, yaratılıştan muvazaa eseri olmaya mahkûm... Aynı kök ve ana
gövdeye bağlı dallar arasında, biri şifalı, öbürü zehirli iki zıt meyva ve her birinin kendi verimini
öbürüne karşı müdafaa imkân ve
istidadı hayâl edilemez.
Nitekim Sabık Şair'e sadece Demokrat Partiye aleyhtarlık pahasına dünyaları vâdeden Recep Peker,
farkında değildi ki, o, (forseps) dedikleri lavta aletiyle ve zorla doğurtulan bu partiyi zaten
benimseyemezdi. Bu benimseyemeyişi de, Halk Partisi hesabına değil, kendi hak anlayışı
noktasından göstermek ve mânaları birbirine sirayet ettirici kolaylık ve ucuzluk plânından
korunmak borcundaydı. Bu bakımdan Halk Partisine bir vururken Demokrat Partiye iki, sonra
dönüp Halk Partisine üç vurmakla mükellef...
Türkiye'de parti, Büyük Fransız İnkılâbından tam yarım asır sonra (1789 - 1839) Tanzimat
hareketiyle zeminini bulur ve Abdülaziz devrinde "Genç Osmanlılar" adlı bir hücrecik halinde
protoplazmalaşır. Bu, Batıdan sıçrama, frengi gibi bir mikroptur. Bir mikrop ki, memleketin iç
halini, kendi içinden fışkırma, kendi öz nefs mu-
283
282
hasebesine dayalı bir vicdan tepkisiyle düzeltmek ve aslî cevherine döndürmek cehdi yerine,
dışarının ve düşman dünyanın bu hale bakışını, güya deva ve yol gösterişini böylece Türk'ü
kökünden ayırmak ve boşluğa düşürmek gayretini kukla şuursuzluğu içinde temsil eder. Türkteki
İslâm birlik ve bütünlüğü karşısında Batı adamının beş asırdır yapamadığını bir asra, evet, tam bir
asra sığdırmak ve bunda da muvaffak olmak gibi bir yörünge belirtir. Bizde parti, kendi öz
hakikatimizin koruyucusu olarak içimizden doğma değil, düşmanımızdan gelme ve onun öz
hakikatini bize yamamak bahanesiyle bizi öz hakikatimizden mahrum bırakma (strateji)sinin
"veled-i zina"sidir. Avrupalı bu "veled-i zina"yı büyür büyümez, kubbesini, sütunlarını, dört
duvarım ve temelini yıkması memu-riyetiyle cami kapısı önüne bırakmış ve muradına bal gibi
ermiştir.
"Genç Osmanlılar" bu sahte oluş dâvasının ilk "rü-şeym - çekirdek" dokusu ve kapı aralayıcısı
olarak mühim... Yoksa kendi zatiyle hiçbir şey değil... Yalnız sonradan İttihatçıların birer kahraman
haline getirdiği karton adamlar kadrosunu çerçevelemesi bakımından ayrıca menfi tarafından
kıymet sahibi...
Ondan sonra, menfi kıymeti hudutsuza doğru terakki ettirmeleri, aksiyona ulaştırmaları noktasından
birer aslî vâhid halinde "Dttihat ve Terakki" ile "Cumhuriyet Halk Partisi" geliyor. Gerisi hep küçük
"iştikak - dilim-lenme"ler şeklinde, muvafıkı ve muhalifiyle, hiçbir temel fikre malik olmayan cüce
davranışlar... Temellerin temeli ulvî dâva ise, bunların karşısında mahcup, kahramanından mahrum
ve getirildiği elçabukluğuna mukavemetten âciz, elsiz, dilsiz ve yılgın...
"Dttihat ve Terakki"nin satıhçı çeyrek münevver elinde en kuduz hamlelerle koca İmparatorluğu iç
ve dış temelinden yıkmaktaki başarısına karşılık "Cumhuriyet
284
Halk Partisi"??? Eski varlığı yalınız kuru koçan kısmiyle maddede kurtarmış olmasına mukabil
ruhta batınsın, böylece parti yoliyle bizi içimizden infisaha sürükleyici Batı plânını gerçekleştirişin;
ve "Genç Osmanlılar"ca atılıp "Dttihat ve Terakki"de ilk meyvesini veren zakkum tohumunu
kendisinde yamyam ağacı haline getirişin korkunç ocağı!!!
Göğsünde, kimsenin tam heceleyemediği böyle bir yafta bulunan, maddesi ve mâna'siyle Türk
milletini kemirici böyle bir partinin karşısında şimdi de, yeni ve "Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası" ve "Serbest Fırka" oyuncaklarından güya daha ciddi ve halis bir parti...
Partiler de gazete, dergi ve kitaplar gibi, mekân ölçülerini Babıâli'de ararlar... ݺte "Cumhuriyet"
gazetesinin, içinde yuvalandığı, İttihatçıların "Merkezi Umumî"si meşhur kırmızı konak!.. Yalınız
boyası değiştirilmiştir. ݺte, Halk Partisinden devredilme, altı ok karşılığı altı sü-tunlu, bugün
mayası tutmuş gerçek yeni neslin yuvası, eski Halkevi!.. Ve şu ve bu... Demiştik ki, Babıâli bir
remz-dir ve Çemişgezek'te bile bir fikir kımıldanışı olsa, yanaşacağı ve palamar atacağı rıhtım
Babıâli'dir.
Sabık Şair "Demokrat parti" davranışının halisliği-ne inanmıyor ve apaçık bir zulüm altında
kıvranan milletinin şimdi "Egemenlik Ulusundur" kabilinden yalan üstü yalanlarla ümide
düşürülmesini cellât satırından daha canyakıcı buluyor. Bu, komaya geçmiş bir yaralının hafifçe
uyandırılıp yeniden ve yeni bir işkenceye uğratılma-sıdır ve zulümlerin destanhk bir örneğidir.
Sabık Şair, Babıâli'de Acımusluk yokuşundan inerken, oradan, tatlı su sakaları edasile yukarıya
çıkan Celâl Bayar ve Fuat Köprülü'yü gördü, görmemezlikten geldi ve Babıâli'yi fethe koşan, o ân
için yaya ve halk içinde silik bu kahramanlara bakıp düşündü:
- Bunların, yıllar yılı eşiğini öptükleri Halk Partisi-
285
ne karşı, elbisenin kumaş ve biçimini asla ele almaksızın basit (desen) ihtilâflarından başka ne
çıkışları olabilir?
Ve hemen, oracıktaki Büyük Doğu idare yerine gidip birbiri üzerinde tersine duran iki el resmi
buldu ve ressama uzattı:
- Şu iki el resminin biriıie C.H.P., öbürüne de D.P. yaz ve ilâve et. "Ha Ali Hoca, ha Hoca Ali..."
Sabık Şair'in 1946 sıkıntısı devresi, baştan başa zimmet bakıyeli hesaplarla 1947'ye devredilmiş,
Recep Peker'in İstanbul Örfî İdaresi Mahkemesinde açtırdığı "halkı kanlı ihtilâle teşvik" dâvası
beraetle neticelenmiş ve bir tüccarın yardımıyle 59'uncu sayıdan başlayarak üçüncü devre Büyük
Doğular meydan yerine çıkmıştır. Kadro hep o... Birtakım pörsük şöhretler ve onlara ait, içine ne
kadar canlılık üflense yine pörsük yazılar; çoğu İslâm kokusunu alınca (flit)den kaçan sinekler gibi
başını alıp gitmiş, kalanlar da ruh kovalarına ne doldurulsa çatlaklarından koyuverme bünyesinde
gençler...
Bu nokta, neticede eser ve tesirlerin en keskin ve kamçılayıcı havasını getiren Büyük Doğu'nun,
üzerinde bilhassa durulması lâzım bir yanı, hattâ cephesidir. Her şey Sabık Şair'e kalmış, her şey
onun parmaklarına ve dudaklarına bağlı... Etrafındakilerden hiçbiri "zat-ül-hareke - zatiyle
harekette" değil... (Otomobil) tabirinin yeri: Kendisiyle, önünden bir çekiş ve arkasından bir itiş
olmaksızın harekette... Böyle biri yok... Dışarıda sağnaklar koparan orkestranın şefi o, birinci
kemanı o, flütü o, borusu o, davulcusu o, zilcisi o, hattâ çalgıcılarca oturulacak yerlerin süpürücüsü
o...
Hakkında bir suçlama:
- Profesöründen heveskârına kadar her yazıyı tashih eder! Olur mu böyle şey?...
Evet olmaz, ama bu işi yapmasa acaba meydana nasıl bir (kakofoni) çıkar; maddesinden mânasına
kadar
286
çürük, bitik, çökük, düşük yazılar seviyesinin üstüne çıkmış bir kalem gelse de istiklâl ve şahsiyet
hakkını o arasa; razıyız, burnumuzu yere sürtelim!
Sabık Şair, dışariyle bu mücadele halindeyken, içeriyle, kendi takımının (kalite) zaafiyle
boğuşmaktan hafakanlar geçirmekte ve bu hali, artık, su yolları kesilen kavruk nesillere yataklık
etmeye başlaması bakımından yine Babıâli'ye bağlamaktadır.
Netameli Babıâli: ya, üstün seviyeye hiçbir zaman ulaşamayacak menfilerin, yahut menfi bile
olmaktan âciz ve keyfiyet cevherinden mahrum bîçarelerin kuluçka yatağı!... Ve eğer bir gün bir
zuhur olur da, Babıâli'den büyük çapta bir kafa peydahlanırsa, ne yapıp yapıp kendi fikir dölünü
yetiştirmek ve ancak ondan sonra içinden Babıâli'yi yıkmaya mecbur...
Nuru kaybetme devriyle maya tutmaya başlayan Babıâli bugün fikirde, yetiştirdiği ilk sahtelerden
sonra dünyanın kanını verseniz kurtaramayacağınız bir (lösemi - kan kanseri) çekmektedir.
Denilebilir ki; Halk Partisi iktidarının sonuna kadar yalınız kalp para işletmeciliği halinde ve hep
nefesi kesile kesile gelen Babıâli, son çeyrek asır içinde deri ve kemik değiştirmiş ve işi
kalpazanlıktan fuhuş simsarlığına, kaba heyecan esnaflığına ve renk bohçacılığına dökmüştür.
Bellidir ki, son devirde bir sam yeli ve Tanzimattan beri hep menfi ve pısırık fikir hüviyeti bile
Babıâli'ye çok görülmüştür. ݺte bugünün devrimci basınındaki hal bu devrimin veledi olmak
halidir.
Sabık Şair o yıllarda bile bu hali ve onun hazırladığı istikbâli görmüyor değil. Kötülük merkezi
Babıâli'yi bile nefsine kurban eden "kötü"yü pekâlâ görüyor, biliyor, isimlendiriyor ve zaten bütün
mücadelesini bu nokta üzerinde kümelendirmiş bulunuyor. Ama; ah bu "ama"lar. "işin aması var!"
noktaları!..
Aynı sene, onu ve derginin sahibi görünen zevcesi
287
Neslihan Kısakürek'i hapsettiler. Parti denilen şeyin ne demek olduğunu bütün hayatiyle
misallendiren meşhur İttihatçı, sonra İtilâfçı, 31 Mart hadisesi rejisörlerinden, doktor, pehlivan,
şair, filozof ve tabiî bunlardan hiçbiri değil, fakat tam ve halis Babıâli mamulü Rıza Tevfik'in ilk
defa Büyük Doğu'da boy gösterici, Ulu Hakan Abdül-hamid Hân'a hiyanetinden af dileyici ve
kendi öz dünyasını inkâr ve iptal edici bir şiir yüzünden...
ݺte, aynen Büyük Doğu'da çıkmış ve bazı yerleri noktalanmış şekliyle "Sultan Hamid'in
Rûhaniyetinden İstimdat" isimli şiir:
Nerdesin, şevketli Sultan Hamid Han Feryadım varır mı bârigâhına? Ölüm uykusundan bir lâhza
uyan, Şu nankör milletin bak günahına!
Tarihler ismini andığı zaman Sana hak verecek, hey koca Sultan; Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyasî Padişahına!
Divâne sen değil, meğer bizmişiz. Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz! Sade deli değil edepsizmişiz!
Tükürdük atalar kalbigâhma!
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena, Bir sürü türedi, girdi meydana. Nerden çıktı bunca veled-i zina? Yuh
olsun bunların ham ervahına!
Bunlar halkı didik didik ettiler, Katliâma kadar sürüp gittiler.
288
Saçak öpmeyenler secde ettiler. ..............................pis külahına.
Bugün varsa yoksa.....................
Şöhretine herkes fuzulî dellâl, Âlemi mânada bak da ibret al, Uğursuz talihin şu kemrahına
Haddi yok, açlıkla derde girenin Sehpayı kazaya boyun verenin. Lanet ile anılan cebâbirenin Bu,
rahmet okuttu en küstahına.
Milliyet davası fıska büründü, Rıdayı diyanet yerde süründü; Türkün ruhu zorla âsi göründü, Hem
Peygamberine hem Allanma...
O devrin adaleti, rejim putlarını korumaya mahsus sihirli bir (tabu) diye kullanan savcısı, şiirdeki
"nankör millet" tabirine Rıza Tevfik ve zümresinden başka mâna verilemeyeceği halde ondan aziz
Türk milletine hakaret kastını çıkarıyor ve su katılmamış Anadolu çocuğu Sabık Şair'i kendi öz
evine söğmüş olmakla suçlandırıyor.
İstanbul ve Anadolunun birçok yerinde Büyük Doğu ve Sabık Şair aleyhinde mitingler... Bu işe o
zamanın parasiyle tam 110 bin (bugünün 10 milyon) lira harcanıyor.r
Babıâli'den aşağıya doğru, çoğu dönmeler ve kanı karışıklardan, tediyeli bir grup, sözde gençlik
grubu, yokuşun başına geldikleri ân, genç bir teğmen kumandasında askerî bir kıt'aya rastlıyor ve
bir ses duyuyor: - Süngü tak!
Bu kumandayı veren subay, halis bir Anadolu çocuğudur ve Örfî İdareden aldığı emirle "huryâ"yı
durdu-
289
rurken, hakikatte Anadolu gençliğine tercüman olmakta, Mehmetçiğin süngüsünü sahtelere
çevirtmektedir.
- Süngü tak!
Ve Sabık Şair kendisine polis tarafından saklanması söylendiği halde, açıkta, bu teğmenin yanı
başında manzarayı seyretmekte... Bu teğmenin kendisine, heybet, vecd ve aşk dolu askerî selâmım
unutamaz; ve onu, o zaman, henüz teşekkül halindeki Büyük Doğu gençliğinin habercisi sayar.
GAZETE
YDNE o zaman, Babıâli'nin yöneldiği yeni istikamet üzerinde, bu istikametin nasıl ve kim
tarafından keşfedildiğine ait, fevkalâde bir sahne:
"Dersaadet" isimli gazeteden bilmem ne dergisine kadar, elinde avucunda ne varsa harcayan,
bunların hiçbirini tutturamayan, nihayet "7 Gün" dergisiyle okuyucuyu avlayabilen ve Sabık Şair'e
daima sahifelerini açık bulundurmuş olan Sedat Simavi "Hürriyet" gazetesi hazırlığında...
Sabık Şair, bu gazeteyi dağıtma imtiyazına konabilmek için (Babıâli'de en rahat sınıf, bayiler ve
okkalık iade veya beyaz kâğıt alım - satımcılarıdır) didişen umumî bayilerden birinin yalvarıp
yakarması üzerine Sedat Simavi'yi görmeye gitmiştir. Mecmuası "7 Gün" Babıâli'de, küçük, fakat
(vitray - renkli cam)larla süslü bir bina sahibi olmakla, gazetecilik işinde gizli bir petrol kaynağı
bulunduğunu ispat edici bir tecrübe olmuştur. Ve artık Sedat Simavi, bunca denemeden sonra bir
kimya formülü halinde, okuyucunun istediği, yahut ona istetilecek macunun terkibini bulmuş
olmanın zevki içindedir. Gel keyfim, gel!
290 •
Konuşuyorlar. Sedat Simavi (Napolyon) gibi, eli yeleğinin düğmelerinde, bir aşağı, bir yukarı,
dolaşıyor ve mükellef bir koltuğa oturttuğu Sabık Şair'e:
- Göreceksin, diyor; fikri idam edeceğim! Sadece resim ve göze hitap! Yazıya göre resim değil,
resime göre yazı...
O zaman Sabık Şair, iki dudağı arasından, istihza fiskesine benzer bir hırıltı koparıyor.
- Sedat Simavi hayrette:
- İnanmıyorsun, öyle mi?
- Yahu! Gazete fikir demektir. Hadise ve ona bağlı fikir, kıymet hükmü... Bu ihtiyacın âletidir
gazete... Fikri idam iddiası, gazete için portakalın suyunu çekip posasını satmaya kalkışmak kadar
gülünç olmaz mı?
- Misali tersinden koyuyorsun!.. Halk portakalın suyunu ister, posasını değil... Halbuki istikbalin
gazeteciliğinde asıl posa fikirdir; portakal suyu da hadiselerin dış yüzü ve göze hitap eden şeyler...
- İyi ama o zaman gazete meydana gelmez ki... Gazete ismi altında o ismin hakikatine aykırı,
manzara resmi, şehvet albümü gibi bir şey vücut bulmuş olur. Buna hakkın var mı?
- Dâva, satmakta, halkın istediğini yapabilmekte...
- İrade halkın değil, hakkındır. Halk istemez, halka istetilir. Sen ona evvelâ istemeyi, isteyeceği
şeyi öğret ve ondan sonra halkın istediğine uymak yolunu tut!
- Bunlar edebiyat!.. ݺte ben bu edebiyat yolunu tıkayacağım ya!.. Göreceksin; ve gazete satmak ne
demektir, anlayacaksın!
Evet, Sabık Şair gördü. Bugün yüksek tirajlı bütün gazeteleri sadece batı taklitçiliği işine bağlayan
"Hürriyet" gazetesinin Babıâli'de yaptığı dehşet verici inkılâbı gördü. Bu gazete, hakikî kâşif
haysiyetiyle, 100 yıllık Babıâli'nin, fikri hiç olmazsa fikirde iflâs ettiren sahteli-
291
ğine karşılık, onu, baş tarafına Türk bayrağını oturtarak, sarıklı bir hocanın "bahname - açık saçık
kitap" yazıp sergilemesi gibi, kendi mevzuu dışına çıkarmayı ve buna rağmen gazete adını
muhafaza etmeyi bildi.
ݺte inkılâp!.. Fikirde sefil Babıâli'yi bu sefaletten kurtarıp doğrudan doğruya fikrin sefaletini ispata
kalkmanın, hattâ zahirde ispat eder gibi olmanın kaatil inkılâbı...
Bu gazete, kardeşi öbür gazete ve emirlerindeki üç - beş (afrodizyak - şehvet kamçılayıcı) dergi,
yekûnu ortalama 2,5 milyonu bulan Türk basınının tam 1,5 milyonunu temsil eder ki, bu da
mevcudun yüzde 63'ü, yani Babıâli Millet Meclisinin, "çoğunluğa dayalı" hükümeti demektir.
Bunlar maden gibi halkın boşluğunu, gafletini, şehvetini işletir; bu maden işledikçe onları semirtir,
onlar semirdikçe halkın ruhu pörsür; ve böylece yumurta tavuktan ve tavuk yumurtadan türeyerek,
taraflar, yüzünden ve tersinden orantılı şekilde gelişir. Onların tirajı yükseldikçe halkın ruh seviyesi
düşüyor, halkın ruhu düştükçe de onların kâr seviyesi yükseliyor demektir.
Habeş İmparatorunun menevişli oturağından, Yunanlı milyarderin sevgilisini memnun etmek için
içtiği gençlik iksirine, falan semtteki dişi merkebin doğurduğu buzağıdan, filân şarkıcının iç
çamaşırındaki lekelere kadar, sefil ve rezil çöp tenekesi unsurlarını vitrinlemek, artık Babıâli'de
birinci sınıf marifet olmuş ve — büyüklerden tek gazete müstesna — hemen bütün basın bu yeni
marifetin beyinsiz taklitçiliğine düşmüştür. Böylece, gıda yerine Amerikan fıstığı ve seks
gazetciliği, basının yüzde doksanını tutmuş, her cinsten umumî fikre yüzde sekizden fazla pay
kalmamış ve sağ basına ancak yüzde ikilik bir hisse düşmüş bulunuyor. O sağ basın ki, hasret
çektiğimiz gazete ve gazeteciliğin binde ikisi derecesinde bile ehliyet ve kabiliyet sahibi değildir.
292
Demin müstesna olarak gösterdiğimiz gazete, küfrün, devrimbazlığın ve solculuk davranışlarının
karargâhı, yâni bizim baş düşmanımız olduğu hâlde, gazete kalmanın haysiyetini kaybetmemiş,
aynı vasıflara sahip ve güya münevver 100 binlik okuyucu kadrosiyle yetinmiş, fikri (B.B.)nin
külotuna iliştirmeye tenezzül göstermemiş, lotaryacılıktan ve her türlü adilikten uzak durmayı
bilmiş ve muhkem, vekârlı, rahat bir vitrin içinde, bâtıl ve kaatil fikriyatının namuslusu.
Bütün bir iman ve ahlâk katletmeye mahsus ve dişleri meydanda bir kaplan olarak, verdiği müdafaa
imkânı bakımından, sinsice kana karışmak metodundaki öbür mikroplardan bin kere daha az
zararlıdır.
Bu eski "Kırmızı Konak" işgalcisinin kim olduğunu keşfedin!
Şimdi gel de, yarım milyondan fazla bastığı ve ma-iyetiyle beraber 1 milyonun üstünde satış
kaydettiği için mahut başıboşluk ocağını "efkâr-ı umumîye" temsilcisi kabul et!.. Satışı 10 bini
geçmeyen öyle neşir vasıtaları vardır ki, sattığı her nüsha başına her fert onun fedaisidir de, beriki 1
milyon insan, çatısı altında 1 milyon adet sermaye barındırıcı bir hanenin işleticisi kadar olsun ona
vicdanını teslim edemez. Milyonların girip çıktığı helaları kimse muhterem tanımaz.
Din ölçülerini açıkça incitmeden, vicdanları ters fikirlerle kanatmadan, mahfazalarını tahrib etmek
yoliyle ruhumuzu çürütücü bu ocak, dünya ahlâkını bozmak için yılda 4 milyar dolar harcayan
Sovyet dünyasının Büyük Yıldız nişanına lâyık ve asırlık Mason ve Yahudi tesirinin baş tacı
olmaya ehil, verimi hiçbir kötülük şebekesiyle kı-yaslanamaz öyle bir hiyanet merkezidir ki, hem
kendisini ve hem tenasül aleti yolundan halka nüfuzunu iptal edebilmek, ne savcının, ne kanunun,
ne de şunun ve bunun, ancak ve ancak milliyetçi ve mukaddesatçı gençliğin işi olabilir.
293
Hele bunlardan birinin, son son zamanlarda, (striptiz) resimleri etrafında Kâinatın Efendisine
mahsus mukaddes hayatı, güya modem bir tarz getirdiği iddiasiyle resimlendirmeye ve kaba teşhis
plânına sokmaya kadar varması???
Bütün bir iman ve ahlâk katletmeye mahsus ve üstelik kurbanlarından seyircilik parsası toplamaya
mezun bir mezbaha şeklindeki bu ocağı anlayacağı ve tebaasını 1 buçuk milyondan 1 buçuk kişiye
düşüreceği gündür ki halk, uyanış yoluna girmiş olacaktır.
İsim ve cismiyle teşhis ve teşhirine kadar gittiğimiz mahut gazete ve "uydu"ları, bizim doğrudan
doğruya hedefimiz olmak haysiyetine sahip değildir. Hedef, topyekûn mâna ve bu mânanın tütsü
çanağı Babıâli... Eğer bu tütsüyü ilk yakanlar onlar olmasaydı, ele almma-ya değmezlerdi.
Cumhuriyet devri boyunca tam 27 yıl fikre susta durdurmaktan başka marifet göstermemiş, daha
evvel de ekalliyetler, suyun öte yanındakiler ve iç suikastçılar elinde ahmak kalemlere
"muharrireilik" oynatmış ve asırlık hayatında hiçbir defa halis Türk ve Anadolu sesine megafonunu
teslim etmemiş olan Babıâli, nihayet 1950'den bu yana, fikri her çeşitiyle çöp tenekesine atmak,
onun iyi veya kötüsü diye bir şey kabul etmemek ve halkın belden aşağı duygu cihazlari üzerinde
"icra-i ticaret" etmek sanatında karar kılmıştır. Fikirse umumî satışın onda biriyle sol, yüzde biriyle
de (ne hazin!) sağ kanatlara havale edilmiştir. O sol kanat ki, ancak (manüel - el kitabı) seviyesinde
malik bulunduğu fikrin bandrasını çekmek samimiyetinden mahrum; ve o sağ kanat ki, isteklisi
bulunduğu fikrin irfan ve eşyaya nakşı kıymetinden yoksundur.
ݺte, tıpkı partiler gibi, işe, Türk ruhunu tahrip me-muriyetiyle başlayan Babıâli, önce Tanzimat,
sonra Meşrûtiyet ve daha sonra Cumhuriyet devirlerinde Türk
294
cemiyetine tutturulan yolun vardırdığı son iklim gereğince böyle olmaya mahkûmdu ve böyle oldu.
Sabık Şair, 1975 yılında, konuşturucusunun söylediği bu sözleri çeyrek asır evvel de söyleyebilecek
kıvamda ve en büyük inkılâbın ancak Babıâli'de olabileceği kanaatindeydi. Bu mevzuda kaleme
aldığı yazılar birkaç cilt tutar.
Bir dâva ve gayeye bağlı olmaksızın hâs isimler üzerinde durmak istemediğimiz için bahsini
açarken ıstıraba düşmekten kurtulamadığımız bir zuhur olmuştur ki, Babıâli'de, ona, erkeğini hiçbir
örneğinde bulamadığımız, dişisini ise yatağa hâkim gördüğümüz Babıâli'nin "Hünsâ"lık mostrası
diyebiliriz. Satışı, zift ocağı kurucusu gazeteden sonra gelen bu organ, halis Anadolu çocuğu
sahibinin iş dehâsiyle hamurunu yuğurur, lezzetlendirir ve zenginleştirirken, halkın iltifatını elde
tutmak için te-zadlı bir bulamaç yapmak zoruna düşmüş, Mişon ve Hacı Ali Efendileri aynı
tabaktan yemeye davet etmekte ortalama bir vâhid bulunacağına inanmış, yahudinin ihtimâl hesabı
ve müslümanın ümit temayülünü bir arada pişirmekten geri kalmamış; ve nihayet, bir ameliyat
neticesinde büsbütün dişiye mi, erkeğe mi döneceği meçhul, fakat her tarafa ümit verici "hünsâ"
bünyesini değiştirmemiştir.
Başkaları, Sabık Şair'e karşı, yardım şöyle dursun, ellerinden gelse bakkal ve fırıncıya tesir edip
rızkına engel olmaya kadar gidecek bir çehre takınırken bu gazete, onu, karşılıksız, sadece bir zarf
içinde muhafaza ettiği ve çok sonra ısrar üzerine neşrettiği şiirlerine servetçik denilebilir paralar
vermek ve nihayet kitabevinin sermayesini bir kalemde ödemek suretiyle tutmuştur.
Sabık Şair'in şahsından ziyade sanatına ve Bâbıâlice menfur ve menhus gayesine hürmetten gelen,
her şeye rağmen bu yüzde yüz erkek ve (senyör) tavra mukabele ise, ancak ümit, temenni, hasbîlik,
gerçeklik ve iyi niyet ifadesi, yukarıdaki tenkit olabilir.
295
Bu gazeteyi de, milletinin ruhuna ve gerçek gazeteye tam TERCÜMAN olacağı günü özleyerek
tahmin edebilirsiniz.
Günümüzde esef ve hicranla kaydetmek gerekir ki, kırıntı derecesine düşürülmüş olan fikir, hortum
hortum sıktıkları fuhuş şurupları yanında, bir damlalıktan üç kat-recik halinde sol, tek katre bile
sayılamaz bir köpük şeklinde de sağ basında kalıyor. Sabık Şair'in de en büyük hıncı, çağlayanlar
gibi gürlemesi gerekirken bu kuraklığa düşmüş sağ basın üzerinde toplanıyor. Bunlar, Büyük
Doğu'nun, ihtilâl sonrası belirsizlik ve kekemelik iklimi içinde, ana rahminde olmayı beklemeden
fırlamış, ilk mektepde okumadan üniversite hocalığına yeltenmiş düşük çocuklarıdır ve Sabık Şair,
onlar hakkındaki hükmünü son devre Büyük Doğularında vermiştir:
- 1943 yılında, "Allah" demenin bile Basın ve Yayın Umum Müdürlüğünce yasak edildiği devirde,
din ölçülerini papağanvâri gevelemek yerine o ölçülerden tütü-cü bütün bir dünya görüşü
hamlesiyle (agora)ya çıkan... Bilhassa Halk Partisine ve eser dediği şeye amansız bir mücadele
açan... Zindandan zindana sürünen, derken günlük gazeteye inkılâp eden, sonra ayrı darbeler
neticesinde yaralanıp (koma)ya giren, 1952'de yahudi öciyle 1 sene 3 gün zindanda ölüm ve cinnet
terleri döken... Yine dergiye dönen, yine günlük gazeteye çevrilen yine (sabotaj), yine dergi, yine
kapanış... İhtilâl ve ölüyü tekrar öldürmek ister gibi, kapalıyken kapatılan, peşinden birkaç-zuhura
rağmen aradığı geniş fikir zümresini bulamayan, fakat bugün Türkiye'de İslâm dâvası adına ne
varsa hepsinin birden annesi olduğunu bilen, ama çocuklarının daha bulûğa ermeden rüşd iddia ve
istiklâl ilân etmeleri karşısında dudaklarım ısıran Büyük Doğu'yu bir kenarda tutacak olursanız,
hükmedebilirsiniz ki, bugünkü örnekler, dâvayı kuvvetlendirme değil, harcama yolundadırlar.
296
Netice:
Babıâli'de gazete, hiçbir zaman gerçek, hasbî ve samimi bir ideâle bağlı olmaksızın, sadece, millî
ruha kast yolundan şahsî ve zümrevî çıkarların cer vasıtası olmuş ve devir devir değişik bünyeler
içinde bu çerçiliğini sabit tutmuştur. Başından itibaren asırlık kademeler halinde, ecnebiye ajanlık
yolundan cer, nüfuzluya şantajcılık yolundan cer, zalime dalkavukluk yolundan cer, Fira-un'a
kölelik yolundan cer, korkağa kabadayılık yolundan cer ve nihayet fuhşa tellâllık yolundan cer...
Ve onun ya-nıbaşında, inanana inanmadan inanç satma yolundan cer...
Cerre çıkan eski softalar, bu yahudi takkeli, silindir şapkalı, palyaço külâhlı, külhanbeyi fesli, tellâl
bereli ve sırasında orak - çekiç kalpaklı veya sahte sarıklı çerçilere nispetle ne kadar masum ve
samimî!
Babıâli'nin, gazeteyi nasıl başlatıp her devrin mizacına göre nasıl yürüttüğünü ve nereye getirdiğini,
kezzap gibi mermeri oyan bir gözle görmedikçe gazeteyi kurtarmak, gazeteye Türk'ü ve Türk'e
gazeteyi kazandırmak, kurbağaların diliyle (olanaksız)dır.
Gerisi dır, tır, dır, tır...
OTESI
BAZI yerlerini Sabık Şair'in adesesiyle pek yakından filme aldığımız, bazı noktalarını da uzaktan
ve toplu halde çektiğimiz Babıâli'yi artık büsbütün kuş bakışı resmederek bu kapıyı kapamalıyız.
1949'da "Büyük Doğu Cemiyeti"... En büyük alâka Kay seri'den... Büyük Doğu ideâlinin, bu,
teşkilâtlanma ve artık aksiyona sarkma hamlesini tek cümleyle mânalandırmak mümkündür:
Sadece şakasına izin verilen
297
ve kendilerince kakanın kakası olan mukaddes ölçülerin en halis, pazarlıksız, ezel kadar eski ve
ebed boyu yeni ve bütün insanlığa rehber bayraktarlığını temsil edici bir (ide)ye bağlı bu cemiyet,
ne kendi iç, ne de rejim ölçüsüyle dış şartları bakımından tutunabilirdi; vakitsiz bir doğum ifadesi
belirtmekte ve talihini, ileride, ancak milyonlara nakışlı bir ideolocya bütünlüğünden devşirebilme
mevkiinde bulunmaktaydı. Yani pişirilmesine ses çıkarılamayan yemeği aksiyon pazarında
topyekûn, lezzet duygusu kör cemiyete kepçe kepçe dağıtmaya kalkmak yerine geliştireceği
milyonluk zümreyi yalnız ruhta beslemek ve dâvanın maddeye nakşı işini bu temel kadroya havale
etmek... Tersine bir misalle (Marks) ve (Engels)in 10'uncu asır ortalarında yaptıkları işin 20'inci
Asır başlarında (Lenin) eliyle gerçek işe geçirilişi gibi...
"Büyük Doğu Cemiyeti"ni iki saik yıktı: Kadro zaafı ve kurmay heyeti yoksunluğu; ve "hürriyet"
nârasiyle gelen, Halk Partisine taş çıkartacak derecede yalan - dolanda mütehassıs tiplerce, Sabık
Şair'i müslümanların gönlünden düşürmek için tertiplenmiş kumar komplosu... Dayandıkları ve
faydalandıkları tek nokta da, müslüman geçinen içi geçmişlerin, küfürden gelen senetlere itibar
açacak kadar gaflette olması ve nihayet, dön, dolaş, dâva etrafındaki kadro zaafı...
1949 - 1950 kışının başında, bilmem kaçıncı devre, küçük boy Büyük Doğular... İnönü şiir
armağanına istekli olmadığını kaydeden "Sakarya Türküsü"... Kayseri "Büyük Doğu Cemiyeti"nin
volkan patlayışıyle açılışı... Sabık Şair'in Kayseri'den yola çıkıp İstanbul'a ayak basar basmaz
tutuklanması... Günde belki on kere hâkim huzuruna çıkarılış, şeker hastalığı sebebiyle Guraba
Hastaha-nesine yatırılış ve Mayıs 1950, Demokrat Partinin lüpten iktidara geçişi...
Sürprizlerin en büyüğü!.. İnönü gafil avlanmış, uy-
298
kuşunda basılmıştır. Gelen, Demokrat Parti değil, giden Halk Partisi... Bir davet edilen yerine, bir
koğulan vardır ve mecburî davetliler bu koğuluştaki millî nefreti heceleyebilmek ve gereğini
yapmak; kısacası, gökten zenbille inen İlâhî lûtfu değerlendirmek, hak etmek, şakavet hizbini
hesaba çekmek; ve inkılâp çapında olmak iktidarına, iktidar içinde uzaktır.
Demokrat Partinin, tabiatten, yaratılıştan bir muvazaa dölü olduğu, üç yıl önceki Büyük Doğu
teşhisiyle sabittir. Yamalı bohça iktidarının, piyangoda kazanmak için bütün biletleri almak ve
bütün numaralara oynamak mi-zacındaki Başvekili, "devr-i sabık yaratmayacağız!" demekle
(misyon)unun farkında olmadığını göstermiş ve Tanzimat yadigârı "idare-i maslahat" ve "telif-i
beyn" ekolünün mükemmel bir (akrobat)ı olduğunu ispata başlamıştır. İktidarının başında, İzmir'de
"bu memleket müs-lümandır ve müslüman kalacaktır; müslümanlığın bütün icapları yerine
getirilecektir!" der ve Büyük Doğu'dan "bu sözleri samimî olarak mı söylüyorsun; böyleyse seni
başımıza tâc kabul etmeye hazırız!" cevabını alırken, iki yıl sonra Malatya hadisesi dolayısiyle,
Antep'de ve şurada, burada, dini zedeleyici beyanlardan kendisini koruyamayacaktır.
1951'de Aksekili bir tüccarın külah giydirme oyunu... Sabık Şair'in merkeziyetinde, Profesör Alı
Fuad Başgil, Raif Ogan, Abdurrahman Şeref Lâç gibi fikir dostlarının kalem yardımları, bu gerçek
tüccarın da sahipliğini üzerine alarak sermaye koyuşiyle çıkarılan ilk defa günlük gazete Büyük
Doğu, öz babasından kaçırılıyor ve öldürülüyor. Babıâli ahlâkının bile eşini görmediği bir tertiple,
karar defteri, sonradan eklenecek bir maddenin yeri boş bırakılarak Sabık Şair'e imzalatılıyor,
kalpazanlıkların en haini biçiminde, oraya, Sabık Şair'in Büyük Doğu üzerinde hiçbir hakkı
kalmadığı ve her şeyi ortakla-
299
rina devrettiği yazılıyor, hadiseyi haber alan Abddurrah-man Şeref Lâç, öfkesinden çılgın,
mürettiphaneye inip bir tekmede yazıları dağıtıyor. Sabık Şair, Aksekili'ye, Abdurrahman Şerefin
yazıhanesinde "kelp!" diye bağırıyor, Aksekili susuyor, gazete bir müddet daha Büyük Doğu
ismiyle süründürülüp sonra "Hilâl"e çevriliyor. Sabık Şair himayesinde ve onun düzelttiği
yazılariyle isim yapmış Raif Oğan, tertibin baş rejisörü sıfatiyle baş köşeyi alıyor, ama en kısa
zamanda gazete, ilk sermayesinin misillerce fazlasını yediği halde yürünemiyor, babasından
kaçırılan çocuk kahrından ölüyor ve bir yahudinin ortağı, beş vakit namazmdaki Aksekili,
Babıâli'ye yeni bir ahlâk getirmiş olmak zaferi içinde müthiş bir para hezimeti tadarak
karaborsacılığına dönüyor. İbret!..
Demokrat Partinin iktidara gelişine birkaç ay kala, Sabık Şair, aile kökünün toprağı, fakat ilk defa
gördüğü Maraş'ta... Şu bir türlü kurtuluştan kurtulamamak illeti icabı... Maraş'm kurtuluşu
kutlanıyor ve Samet Ağaoğlu ile Fevzi Lûtfi Karaosmanoğlu, Demokrat Partiyi temsil vazifesiyle
orada bulunuyor.
Sabık Şair zorla götürüldüğü ziyafette onları bir kenara çekmiş ve demişti:
- İkiniz de benim eski ahbabım ve nesildaşımsınız; rahat konuşabiliriz. Halk Partisine muhalefete
davranırken siz onun oynadığı satranç oyununda "Şah" ve "Ve-zir"e mi karşısınız, yoksa küçük
piyon hareketlerindeki yanlışlıklara mı? Bu işin bir "müzakere usûlü" tarafı vardır. O da, Halk
Partisine yöneltilecek mes'uliyetin mihrak noktasını seçebilmek ve işe oradan başlamaktır.
Muhalefetinizin ve onun içinde getirdiğiniz program isimli deva reçetesinin, kanserliye düzgün
sürmekten farklı olmayacağı korkusundayım!
Bu iki zat Sabık Şair'i, meseleye boş verici ve atla-tıcı sözlerle oyalamaya bakmışlar ve işin hal
yolunu kendi üstlerinde bir şahsa bağlamışlardı:
300
- Seni Menderesi tanımaya, onunla görüşmeye davet ediyoruz. Ankara'ya gel, görüşelim. Çok
beğeneceksin!
Adnan Menderes... Onun için girift bir problem... Kâh yamalı bohça iktidarının aslî kumaşı gibi
görünüyor, kâh küçük yamaların boğuntusu altında kendinden hiçbir renk vermeden ve kendi
rengini hâkim kılma yolunda hiçbir kımıldanış göstermeden soluk ve mahcup kalıyor. Hususiyle
daima baş yamaya katılıyor. Bukalemun gibi renk değiştiriyor, ama yine andıranlarını feda etmiyor.
Kendisi nedir ki, andıranının ne olması gerektiği belli olsun?.. ݺte bu düğümü çözmeye imkân
yoktur. Onun ne olduğu, bâtınında ve kendisinden bile gizli bir yerindedir; ve o, kendisinden değil
de ancak andıranından nefsine intikal zorundadır. Allah, namütenahi kudretiyle böylelerini de
halketmiştir. O, sabit karakteri olarak kararsız, ebediyen "Bir Tereddüdün Romanı"na kahraman
olmaya lâyık, Başvekâletteki odasının taban deliğinden aşağıdaki mâbeyn dalaşmalarını seyretmeye
âşık, son derece zarif ve bir (estetik) idraki içinde "kaba" ve "çirkin"i sezmeye müstaid, fakat zerre
miktarı olsun, dünya görüşü ve aksiyon zekâsından nasipsiz biridir; ve işte Sabık Şair için biricik
yol; bu adamı feth ve kendi istikametine perçinlemek şeklinde meydana çıkmaktadır. Kendisini ona
kullandırmak değil, kendisinin onu kullanması; ve onu, yamalı bohçayı yepyeni bir ipek kumaş
haline getirmesi... ݺte politika!.. Sabık Şair'le Adnan Menderes arasında, 1952 günlük Büyük
Doğularından 1958 haftalıklarına kadar bütün münasebet, aktifliğini doğrudan doğruya Sabık
Şair'in temsil ettiği bu politika dairesi üzerinde seyretmiş, Menderes hiçbir defa ve hiçbir vesileyle
Sabık Şa-ir'e yön göstermemiş, daima zarif bir tebessümle susmuş, her fikrini dinleyip hiçbir
fikrine ameliyede yer vermemiş; Sabık Şair de onu kullanabildiği kadar kullanmış ve
301
kullanılamaz olduğunu kaç defa gördüyse o kadar defa tarafından terkedildiğine ve sırt çevrildiğine
şahit olmuştur. Ve bütün bunları Sabık Şair, dâva ve gayesinin izzeti adına yapmış, maşa
kullanmayı bilmiş, fakat maşa olmamıştır. Menderes ve Sabık Şair münasebetenin sırrı ve içyüzü
budur ve bu sırrı anlayanlar, anlamayanlara anlatmalıdır.
Gerisi hikâye... Ankara... Tevfik îleri... Tevfik İleri aralarında, Sabık Şair'in en ümitli olduğu ve bu
ümidinde hiç aklanmadığı adam... Maarif Vekâletindeki odasında, etajerinin alt katı, Büyük Doğu
koleksiyonlariyle dolu... Arada tam bir ruh akrabalığına istidat havası... Tavassut... Adnan
Menderes'le karşılaşma... Sabık Şair'in, dikkâtle, öğütülerek, emilerek dinlenilen sözleri... Ve
Büyük Do-ğu'yu günlük gazete olarak çıkarma kararı... Bu işi tertiplemeye Maarif Vekili Tevfik
İleri'yle Başvekil yardımcısı Samet Ağaoğlu memurdur.
O Samet Ağaoğlu ki, iktidarlarının ilk safhasında, Meclis kürsüsünden "Büyük Doğu Cemiyeti"
hakkında en ağır suçlamalarda bulunmuş, Sabık Şair'in kanaatince, kumar baskını komplosunda
perde gerisinden baş rolü oynamış ve Sabık Şair'i birdenbire Menderes'in kapısında görür görmez
ona teşebbüsünü teşvik yerine:
- Sen bir müddet, köşeye çekilip kendini unuttur-san iyi edersin!
Demiş; şimdi de emir bâlâdan gelince, Büyük Do-ğu'nun baş himayecisi kesilmiştir. Bütün bir kalb
ve ileri atılış gayretiyle baş himayeci, daima Tevfik İleri...
İttihatçılar devrinin Babıâli çiçeklerinden, bir İsmail Müştak (Mayakon) vardır. Ona güzel bir
(espri) atfederler: İttihat ve Terakki komitacılarının sokak başında, köprü üstünde, muharrir ve
gazetecileri yere serdikleri hengâmede, biri, İsmail Müştak'a asılmış:
- Yâhû, gazetecileri bir bir yere seriyorlar, fikre kurşun sıkıyorlar! Yazsana!.. Ne diye
yazmıyorsun?
302
Cevap:
- ݺte onun için yazmıyorum ya!..
Bizde Babıâli, ya kendisinin hakikate kurşun sıkması, yahut hakikat korkusiyle kendisine rejim
Babıâli'si tarafından kurşun sıkılması suretiyle karakterlidir. Bu sebepledir ki, o, umumiyetle iki
kutup arasında gidip gelmiştir; ya köledir, yahut kabadayı...
Adnan Menderes çığırı, bir veya iki devre önceki kölelerin anîden "Ali kıran, baş kesen"liğe dümen
kırdıkları geçit... Bir tarafta, yıllardır iğneyle kuyu kazan, fakat sabırla kazmayı bildiği için hem
para, hem de adam kazanmayı ve sinsi sinsi kocaman bir solculuk kütüphanesi kurmayı beceren
"teneşir horozu" Yaşar Nabi ve onun üslûbuna zıt ve çığırtkan şekilde organ çıkaran komünistler,
öbür tarafta da, Menderes'e, kâh demokrasiden yana, kâh ilkeler, ülküler, devrimlerden yana, atıp
tutan, evet, dünün, kalemleri prangalı ve günün, hançerleri destereli efeleri...
Büyük Doğu bütün Menderes düşmanlarını cephe-leyerek, ama hakikatte kendi öz dâvasına onda
istinat noktası arayarak, "besleme" basın arasında apayrı bir hüviyetle zuhur ediverdi.
Adnan Menderes'in bu "zuhur" kelimesi üzerinde, Sabık Şair'e telefonda söylediği söz:
- Hayır, zuhur etmediniz, zahir oldunuz!
ݺte bu mizaçtır ki, Adnan Menderes'i yakmıştır. Eğer o, yıldırım gibi zuhur etmeyi bilseydi de,
zahir olmak için baharı bekleyen ateş böceği bünyesine "yuf!" diyebilseydi, her şey bambaşka bir
şekil alabilirdi.
Büyük Doğu, zahir olma değil, tepeden inici bir zuhur etme hadisesiydi ve ona en şiddetli hücum,
yeni Cumhur Reisini, aslî kaynağına sadakat göstermesi tavsiyesiyle kışkırtıcı şekilde Falih Rıfkı
Atay'dan geliyordu. Ardından da, Demokrat Partiyi kalemiyle iktidara getir-
303
miş olmak iddiasında, (Vatan) satıcısı ve "güzellik müsa-basakası" yaftasiyle müslüman - Türk
kızlarına dünya çapında "avrat pazarı" tertipleyicisi Ahmed Emin Yalman... Bu adam da, yeni
iktidarın dayanağını, Türk'ün ruh köküne bağlı olanlardan inhiraf ettirmek, onu demokrasi peçeli
kendi kozmopolit dünyasma bağlamak gayretinde ve bu noktadan Büyük Doğu düşmanlarına
"mühimmat - silâh malzemesi" dağıtmakta... "Milliyet"çi, milliyeti malûm Ali Naci Karacan da,
"örtülü ödenek" kuyruğunda birden bire Sabık Şair'i görmekten ve onun en büyük payı haket-mesi
ihtimâlinden ürkmekte ve ona göre bir dil kullanmakta...
Bir gün, bir yemekte, Sabık Şair'e "Dslâmiyet deyince benim burnuma ayak kokusu gelir!" sözünü
söyleyen ve "o senin burnuna gelen, İslâmiyetin değil, ciğerin-deki ufunetin kokusudur!" cevabını
alan Falih Rıfkı, bu defa şu karşılığa muhataptır:
- Vücudunda, kalemini sokacağın ve gizleyeceğin ve onu kullanmayı gençliğinde pek iyi bildiğin
bir menfez ara ve sus! Yoksa, seni, ruhî ve uzvî bütün fuhş menfezlerinle beraber ve çırılçıplak,
ressam eline ve muharrir kalemine teslim etmek boynumuza borç olsun!
Falih Rıfkı Bey susmuştur.
O sırada bir mesele!..
Büyük Doğu, casusunu Mason Locasına sızdırmış, gizli dosyaları elde etmiş ve hükümetteki en
nüfuzlu azasına kadar onları bir bir yayınlamaya başlamıştır.
İzmir'den telefon... Samet Ağaoğlu:
- Çok fena yaptınız!
- Ne yapmışız?
- Böyle ifşalar yersiz ve lüzumsuz.
- Ben gayem ve politikam neyse o yolda giderim. Fincancı katırlarını güdenlerin nabızlarına göre
ses çıka-ramam! Adnen Bey ne düşünüyor bu mevzuda?
304
- Ankara'da görüşürüz.
Bir müddet sonra Ankara'ya davet ve Başbakanlık Yardımcılığı odasında Samet'ten talimat:
- Gazeteyi kapatacaksın! Büyük politika... Anlıyor musunuz?.. Yakında sana muazzam bir
müessise kurulacak... Bugün için böyle...
Besbelli; Demokrat Parti kumaşının baş yaması Devlet Reisi, kumaşın aslî dokusu olmak gereken
Hükümet Reisine, eski komitacı sıfatiyle emir vermiştir:
- Bu gericinin sesini kesiniz ve artık ona yardımdan vaz geçiniz.
Hiçbir işde, Yassıada muhakemelerinde görüldüğü gibi, taarruz imtiyazını kestiremeyen, en iyi
müdafaanın taarruz olduğunu bilmeyen ve en miskin, "höt!" sesi karşısında dizlerinin bağı
çözülüveren Adnan Menderes bu emre boyun eğmiş ve esasen başından beri "ya sen, ya ben"
demesi gereken Celâl Bayar'a iradesini teslim etmiştir. Ve artık, Sabık Şair tarafından büsbütün
kullanılamaz olmuş; çünkü oynadığı kumlukta suç üstü yakalanan bir çocuk ürkekliğiyle
kaçıvermiş, ortadan kayboluvermiştir.
Ötesi Malatya hadisesi, sonu beraet, tam 1 yıl, 3 gün, ölüm ve cinnetten ötede zindan acıları ve...
Burada "ve" var; onu ve daha nice "ve"leri ("Ve"ler)de göreceksiniz.
"VE"LER
VE, olanca hikâyesi Sabık Şair'in başka kitaplarında yazılı Malatya meselesinin duruşması
sırasında, sonradan Demokrat Parti iktidarı Devlet Bakanı, o zaman savcı ve dört kişilik maiyetiyle
duruşmada hazır, Cemil Bengü, ilk iddianamesinde şu iddiada:
- Sanık, askerî Bahriye mektebinden, ahlâksız hareketlerinden dolayı koğulmuştur!
305
Ahlâksız hareketin ne olduğunu tasrih etmeden onu hayâl ve tahminlere bırakan bu denî üstü denî
isnat, onun bir duruşmada ileri sürülmesiyle ne kazanılacağı rezaleti bir tarafa, Savcmm dönme ve
yahudi tesiriyle itildiği namussuzluk deryasında, mahkeme dışı ve memleket içi, müthiş bir tesir
tabiyesi belirtmektedir: Suçu Müslümanlıktan ibaret bir adamın, çocukluğunda bir "mef ûl -ırzını
veren erkek" olduğu ve bu yüzden mektepten ko-ğulduğu şüphesini, hattâ kanaatini uyandırmak,
böylece İslâm müdafaasının hangi ellerde bulunduğunu göstermek, Hayber'de Kâinatın Efendisine
tattırılan zehirli keçi misali, yahudi eliyle İslâm tesirini iptal etmek...
Duruşmada Sabık Şair bu isnadı duyunca hemen yerinden fırlamış, reisin söz vermemesine rağmen
savcıyı
göstererek:
- Bu kaytan bıyıklı, muhabbet tellâlı adam bana üstü kapalı şekilde "mef ûT'lük isnat ediyor! Bense
üstü ve her yanı açık olarak söylüyorum ki, ruhta ve maddede en şenî mef ûl'kendisidir!
Diye avaz avaz bağırmış ve Bahriye Mektebinden aldığı tahsil vesikasını getirtip gözlere sokmuşsa
da, o zaman düşman gazetelerin bile kullanmaya tenezzül etmediği, kullanmaya tenezzül
edilmeyecek derecede çürük ve sakat bulduğu, kubur farelerini kusturacak kadar alçak bu iddia,
oracıkta kalıp silindiği için Sabık Şair'e işi topyekûn ele almak lüzumunu hissettirmemiş, onu
necasete parmak sokmaktan çekindirmişti. Fakat yıllar sonra bu mesele, Türkçülük iddiasında bir
dergide ve yahudi dürtüşiyle bir şantaj gazetesinde ele alınınca, Sabık Şair'e iki yol görülmüştü: Ya
bunları dâva edip ispata talip olmak, yahut o günlerde hiçbir patırtı çıkarmadan, bütün haşmetiyle
karşılığını bizzat vermek üzere gününü beklemek...
ݺte günü geldi; ve Babıâli'nin anasının ard tarafın-
306
dan doğma ne veletlere yataklık ettiğini, bizzat Sabık Şair'e kurulan tuzakla göstermenin, mahkeme
ilâmından daha emin ve kat'i bir ispat şeklinde tezahürüne, tam 23 yıl sonra bugün meydan açıldı.
Mahkeme ilâmından daha emin ve kat'i ispat unsuru TÜRKDYE CUMHURBAŞKANI FAHRD
KORU-TÜRK'tür; ve henüz hayatta birkaç emekli amiral gibi,o, Sabık Şair'in Bahriye
Mektebinden özbeöz sınıf arkadaşıdır. Kendisinin 5, Sabık Şair'in ise 4 sene okuduğu "Mek-teb-i
Fünun-u Bahriye-i Şahane"... Sabık Şair, Fahri Sabit (Korutürk)le beraber, Mektebin Nanızed
sınıfını bitirmiş, oradan harp sınıfları olan üç sınıftan ibaret birinci, ikinci ve üçüncü sınıfları ikmâl
etmiş ve tam mezun olacakken bir sınıf daha ilâve edilmesi üzerine, "Darülfünun - Üni-versite"ye
geçmek için dördüncü sınıfı okumamış, imtihan kâğıtlarını boş olarak vermiş ve bu yüzden kaydı
terkin edilerek Bahriye'den ayrılmış ve Üniversiteye geçmiştir. Böyle bir tasdikname ahlâksızlıktan
koğulma bir adama verilemeyeceği gibi, memleketin Devlet Reisini şahit gösteren bir adam,
alnında en küçük bir leke bulunsa böyle bir davete cesaret edemez; kaldı ki, insan Bahriye
Mektebinden böyle bir lekeyle koğulmuş olmaz da yine "mef ûl" olabilir. Hattâ Sabık Şair'in
talebeliğinde yaptığı gibi, "mef ûl'leri şikâyet eden ve koğduranların içinde olur da, lekesi gizli
kalarak o fiilden kendi üzerine de bir pay sıçramış bulunabilir. Dünyada hiç kimseye, ihtimal
âleminde var diye böyle bir şüpheyle bakılamayacağı, buna din ve selim aklın cevaz vermeyeceği
hikmetine asla baş vurmaksızın, memleket çapında bir narayla ilân edelim ki, Sabık Şair, böyle bir
fiili, bugün yetmişe varan hayatı boyunca en kâbuslu rüyasında bile görmüş değildir. Bu tonla
konuşabilecek biri varsa çıksın; ve Allanın şahitliği altında "ben de rüyada bile görmedim!" desin!..
Bu bahsi bu kadar uzun tutmamızın tek sebebi,
307
bahtları çile dolu İslâm savunucularının, İlâhî hikmet icabı, nelere karşı olduklarını göstermek, bu
ince nokta üzerinde müslümanları uyandırmak, yarın Sabık Şair Allanın toprak altı rahmetine iltica
edeceği zaman çıkması muhtemel sesler önünde verilecek cevabı bugünden sağlamak ve nihayet
Babıâli'yi tam belli etmektir.
Ve, ve, ve...
Ve Malatya hapsinden çıktıktan sonra, Basın Yayın Umum Müdürlüğünde tanıdığı Çetin Altan'la
Ankara Palâs'tan Ümit Yaşar Oğuzcan...
Çetin Altan, ruhunun bütün girinti ve çıkıntılariyle Sabık Şair'e ters düştüğü ve onun her tatlı
dediğini ekşi bulduğu halde ondan garip bir lezzet almış olmalı ki, uzun zaman, Ankara Palâs'ta,
şurada, burada, eteğini bırakmadı; ve ileride, Haydarpaşa Lisesinde okuyan oğluna, hocasının, 8
heceli ve 19 harfli ismiyle "Sabık Şair büyük adamdır!" demesi üzerine "Milliyet" gazetesinde
çırpıştırdığı isyan yazısına kadar onunla yakın dostluğunu devam ettirdi. Sonraki marifetleri, Sabık
Şair'den gördüğü tepkiler ve buna rağmen mukabele etmeyişindeki gizli his, ortada... Çetin Altan,
muhakkak ki, filimlerde otomobil tekerleklerinin ters dönmesi gibi, burnunu çevirdiği istikamete zıt
görünüşleri gözden kaçamaz bir "yazık olmuş" ve inşa yerine sadece tahripte ve yaramazlık
hareketlerinde kalmış ve rüşde erememiş çocuk istidat... Sol-culuğuyla da, zoraki kahramanlık
taslamalariyle de, fikirden ziyade tuhaflık meraklısı bir fantazyacı... Ciddiye alınamaz.
Sabık Şair, "ekâbir" defile sahnesi Ankara Palâs'ta, kendisini bir tutan, bir bırakan, sonra yine tutan,
yine bırakan, en sonunda tekrar tutacak, tekrar bırakacak ve böylece 1950 - 60 havasına girecek
olan Adnan Menderes'e tünel açmaya uğraşırken geçirdiği hafakanlı saatlerin insan ve ahbap
kadrosunda Ümit Yaşar da vardır. Ma-
308
sasına gelir. Sabık Şair'in bizzat unuttuğu şiirlerini ona ezbere okur, kendi şiirlerinin bilmem kaç
baskı yaptığını anlatır, böylece Sabık Şair'e aşk kartpostallarından fazla sürebilmiş olmak
marifetinin hayretini aşılar ve son derece edepli tavrile de, temsil ettiği (erzats) ve (damping) malı
sürümüne rağmen hoşa gitmekten geri kalmaz. İleride radyo reklâm şirketleri ve boyacı küpü şarkı
bestecilerinin, değerini çok iyi anlayacakları bir kaynak haline gelecek olan Ümit Yaşar, bir gün,
âlemini pek sevdiği Hipodromda, gözünde bir damla yaş, Sabık Şair'e şöyle diyecektir:
- Beni siz zehirlediniz!
Eğer Sabık Şair'in şiirindeki kimyevî madde, ümit Yaşar'ın maddesiyle birleşip zehir olduysa, bunu
Sabık Şair, elinde olmayan bir halin mazereti diye ilân eder. Zehirleneceğine keşke beslenseydi.
Ve...
Ve şimdiki Devlet Bakanı, o zaman Başvekâlet Müsteşar Yardımcısı Müslih Fer'in odasında,
onunla girip onunla çıkacak kadar sıkı - fıkı halleşmeler... Aradabir Burhan Belge ve onun şu sözü:
- Şahıslara değil, fikirlere inanmak gerek... Yoksa, işte şimdi olduğu gibi, şahıslar gümbürdeyince
ortada fikir diye bir şey kalmıyor!
Eski solcu Burhan Belge, artık bütün gece uykusuz, sabahlara kadar (espri) savurmakla meşgul,
sonra yatan, akşama doğru uyanan; ve Adnan Bey rejiminin iş vâhidlerini alt alta dizip yekûn
çıkarmak yerine, peşinen verdikleri hazırlop yekûna göre adet aramaya memur bulunan tam bir
burjuva...
Akşama kadar uykuda kalışını da şöyle tefsir eder:
- Herkesin türlü ahlâksızlık tertipleriyle geçirdiği saatlerde uykuda olmak ne güzel!..
Madde rahatı onu yutmuş ve komünizmada zaten
309
bulamayacağı ruh rahatı hayâlinden döndürmüştür. Ulvî ruh rahatsızlığından da zaten nasibi yoktur.
Ve Osman Yüksel...
Ankara'da, (step) şehrinin Denizciler caddesinde, hem idarehane, hem yatakhane, bir tarafında
rastgele yığın yığın kitap ve dergi, bir köşesinde yorgun - argın yatak ve yorgan, yerde yağları
donmuş bir yemek tabağı ve giyildikten sonra atılmış yün çoraplar, çarpık - çurpuk ayak
parmaklarını konuşturan düşünceli bir çift eski potin, garip ve hazin bir mekân zarfı içindeki, kirpi
saçlı ve katran kuyusu gözlü adam... Gayet içli, tabak gıcırdasa zıplayacak kadar zaif sinirli,
hudutsuz evhamlı, (metafizik) fikirlere karşı "yangın var!" diye bağırasıya beyni sancılı, ama kafiye
hatırı için hakikatlere kıyasıya insiyaklarına tâbi, (espri) düşkünü ve kelime oyunu tiryakisi, eski
Türkçü ve yeni İslamcı, her şeyin üstünde de mayası tertemiz ve ruhu ipince, "Serdengeçti" iddialı,
dağınıklık ve perişanlıktan geçemez bir tip... Aksekilidir; ve Sabık Şair'in o günedek tanıdığı
Aksekililerden apayrıdır. Akse-kili modelinin tamamiyle yabancısı olduğu bir iç dünyaya kapalı,
belki o dünyayı başına yıkarak, ihtilâçlar ve irtiaş-larla dolmuş, marazi çapta bir hassasiyet...
Şöyle der:
- Akseki birçok zahirî din adamı yetiştirmiştir ama evliyalık kokusandan mahrumdur.
Yakın akrabası, Diyanet ݺleri Başkanı Aksekili Ahmed Hamdi'ye otomobil tahsis edildiğini
duyunca ya-pıştırıvermiştir:
- Sıratı bu otomobille mi geçeceksin!
İnönü resimli pulları abone bantlarına yapıştırırken onların tutmadığını görüp haykırmıştır:
- Koltuğuna yapıştığın gibi yapışsana!
Sabık Şair'e "üstad" yerine "ustad" der ve o konuşurken çok defa başını elleri arasına alıp uzak bir
köşeye
310
çekilir. Hâsılı, binbir zaaf içinde cins bir adam... O da Sabık Şair'in Ankara dekorundan bir renk...
Ve...
Ve Mükerrem Sarol... Sabık Şair'e Büyük'Doğu'yu ihya ettirmek için, çocuğunun kalb
ameliyatından daha fazla didinen, Adnan Menderes dağıtım tepesinde ve eteklerinde gidip gelen,
felçliler koğuşunun atılgan adamı... Bu yüzden ve (romantik) karakterinin ânî med ve cezrinden,
tek kelimeyle sahte vekar tavırlarına tenezzül göstermeyişinden biraz "hafife alınan ve piyasaya
göre kendisini ayarlamayı bilmeyen zat...
Ve Tevfik İleri... Demokrat Parti kadrosunda Büyük Doğu ideâlinin mührüne, bazı silik noktalarına
rağmen malik, tek adam...
- Tevfik Bey, sizin vekar ve temkininizle Mükerrem Sarol'un heyecan ve atılganlığı birleşse, işte o
zaman, istediğimiz şahsiyet meydana çıkar.
- Ne yapayım, Allah beni böyle yaratmış...
Ve... Ve... 1956 günlük Büyük Doğuları, Mükerrem Sarol kuzusunun Demokrat parti kurtlarına
karşı müdafaası, devlet sırtlanının hırlayışı ve hükümet arslanının hareketsizliği, Örfî İdarece
kapatılış ve 1958'e kadar tünel içi çalışmalar...
1959'de sırf Mükerrem'in Menderes dışı çabalayı-şiyle bir sermayecik; ve büyük kıtada haftalık
Büyük Doğu... Ve Sabık Şair'in var kuvvetiyle Adnan Beyi eteklerinden çekişi:
- 1960 son vâde!.. Ya ol, ya öl!.. Vaktin kalmadı.
Bir hayâl zevkinden başka bir şey olmasa da, denilebilir ki, İhtilâl dedikleri gece baskını, tarihini
Büyük Doğu'dan almıştır.
Mahut gece baskınından tam 12 saat önce, Sabık Şair, Bayındırlık Bakanlığında Tevfik İleri'yle
karşı karşıya... Telefona ve içeriye girilmesine müsaade yoktur.
311
Tevfik İleri:
- ݺte o vekiller heyeti toplantısında Celâl Bayar'a, "biz kendi gençliğimizi kendi elimizle
boğmasaydık bunlar başımıza gelmezdi!" dediğim zaman sordu: "Boğmasaydık ne olurdu?"
Dedim: "Halk Partisine karşı ayakta bulunmaları yeterdi!" Dedi: "Ben onların Halk Partisine karşı
oldukları her noktada Halk Partisiyle beraberim!"...
Korkunç değil mi?..
- Korkunç değil, bütün sırları çözen tarihi bir vesika... ݺte Demokrat Partiyi yıkacak olan şey,
onun, aslî kumaşiyle baş yaması arasındaki bu tezadıdır!
Ve o akşamın gece yarısından sonra mahut baskın: - Aziz Türk milleti! Özlediğin Silâhlı Kuvvetler
idareyi eline almıştır!!!
.-VE"LER BOYUNCA
YDNE "ve"ler boyunca gide gide son noktaya doğru ilerliyoruz.
İHTİLÂL:
27 yıllık Halk Partisi idaresinin gönüllerde beslediği gizli hıncı ve onun kötülükler tablosunu
farkına varmadan Demokrat Partiye çevirip asıl mesullerini görmeyen ve işi Halk Partisi yararına
döndüren yüzde yüz fikirsiz ve bilgisiz hareket... Niçin geldiğim bilmediği için neden gittiğine de
cevap bulması imkânsız, devlet mekanizması üzerinde bütün anlayışı, Afrika sahillerine düşmüş bir
gemiyi ağızlarında bıçaklar, işgal eden bir kabilenin, pusla, dümen ve makine bilgisi derecesinde
bir ham kuvvet nümayişi... Nümayişi onlar yapmış, onlara, yaptıklarının komik fikriyatını da
Babıâli ruhlu, çıkartma kâğıdı profesörler tedarik etmiştir.
312
YASSIADA:
Sadece, yapılan işe bir mazeret göstermek ve "asamazsınız!" denildiği için ipe çekilmek oyununa
kurban üç masum; ve anayasayı çiğneyenler tarafından anayasayı bozmakla suçlanan, kanun
koyucusu bütün bir Türkiye Büyük Millet Meclisi...
TUTUKLU:
' 1957'de, Adnan Menderes müdafaası yolunda kaleme aldığı hücum yazılarında, bilmem kaçıncı
defa Topta-şı Cezaevine giren ve oradan Haydarpaşa Numune Hasta-hanesine kaldırılıp jandarma
muhafazasında aylarca yatan Sabık Şair, şimdi de Davutpaşa kışlasında, peşinden Balmumcu
garnizonunda... 1959 Büyük Doğularından da yüklendiği, parça parça 100 yıla yakın mahkûmluk...
Bir türlü basın affına yanaşmayan Menderes'çe Niğde'de hazırlatılmış konforlu bir zindan
dairesinde "icabı düşünülerek" geçirt ilecekken, ihtilâlin umumî basın affiyle topyekûn kurtuluş...
Fakat Atatürk'e hakaret isnadı altında bunlardan birisi, acele acele Yargıtaya tastik ettirilip, af dışı
tutulmadığı halde görülmedik bir kanun çiğneyici-liliğiyle yürürlüğe konulmuş ve Balmumcu'dan
tahliye edilen Sabık Şair birbuçuk yıl yatmak üzere yine Toptaşı Cezaevini boylamıştır. Bu
cezaevinde çektiği çile destan-lık ve hikâyesi başka bir eserinde... Balmumcu garnizonunda,
tüccarı, valisi, gazetecisi, susu ve busu ile Demokrat Parti yârâm olarak gördüğü sefil manzara, aynı
yerde tutuklu Sinan Omur'a, söylediği sözde:
- Şu, gömlekleri, donları ve bütün nikapları düşmüş, telâş ve korku içinde adamlara bak ve
hükmünü ver: 10 yıl süreyle ve ideal idare edasiyle bizi idare edenler
bunlar mıydı?..
Fakat sonradan gelenler ve zindan denilen kimya kâğıdiyle muayeneye tâbi tutulmadıkları için
mahiyetleri
gizli kalanlar, onları mumla aratacaktır.
313
Bu yârân sınıfı, orada, muhafızlariyle birlikte, havyarına kadar yer, şampanyasına kadar içer ve iki
rejim şaklabanı Bal Mahmud'un (espri)lerini dinlerken, Sabık Şair, asker karavanasından yemekte,
terkos suyu içmekte ve er sigarası tüttürmektedir. Şiltesi de, içi makara, tel, postal eskisi, teneke
parçası ve kırpıntı dolu bir iğneli fıçı... Fakat namaz üstüne namazla duraksız gözyaşlarının his
iptali içindeki adamı bunlar rahatsız edemez.
Oradan güya şahit diye gönderildiği Yassıada Mahkemesi... Reis soruyor:
- Size istismarcı diyorlar; ne dersiniz?
- Bu, şahide değil, sanığa sorulacak bir suâl, ama cevap vereyim: Asıl bu suâlin gerisindeki
istismar itham-cılarıdır ki, istismar mefhumunun ırzına geçmekte ve insandaki idrak zaafını
istismar etmektedir. İstismarın ilk şartı samimiyetsizlik, inanmış görünmenin sömürücülüğü
olduğuna göre, inanan istismar etmez; suyun eritmesi, ateşin yakması gibi fiilini icra eder. Hiçbir
şeye inanmayanların inananlara istismarcı demesidir ki, istismarcılığın en iffetsiz misalidir. Devam
edeyim mi?..
- Hayır! Gençlik sizin aleyhinizde diyorlar; ne dersiniz?
- Hangi Gençlik?.. Bando muzika geçerken önünde koşan sümüklü mahalle çocukları gibi,
tedarikleme ve te-diyeli üç - beş kopil mi, yoksa 32 dişini birbirine gömmüş, ıstırap içinde susan ve
gününü bekleyen Anadolu gençliği mi?.. Devam edeyim mi?..
- Hayır! Büyük gazeteler sizin aleyhinizde deniliyor; ne dersiniz?
- Büyük gazeteden murad ne?.. Satışı yüksek fuhuş albümleri mi, yoksa fedaîlerinin, göze
çarpmasın diye tenhalarda okuduğu ateşten sahifeler mi?.. Misal göstereyim mi?..
- Hayır? Ya örtülü ödenekten aldığınız yüzbinler?..
314
- Bakın, bu nokta çok mühim!.. Bunu sormakla bir inceliğin belirtilmesi fırsatını bana verdiğiniz
için şükranlarımı takdim ederim. Benim örtülü ödenekten aldığım para, nefsim, rejime
dalkavukluğum veya "hakk-ı sükût" olarak susmam için değil, Türkün ruh köküne bağlı aziz ve
mukaddes dâva ve gayem içindir. Adetâ baç gibidir ve her verilişinde başka tesirlerle yarım
bırakıldığı için evimde halı, keçe, ne varsa satıp savmama sebep olmuş, beni aldığımdan fazla
borca sokmuştur. Böyleyken (Menderes'i göstererek) bu aziz ve mukaddes dâvayı, yarım -yamalak
da olsa tutan ilk Başvekil bu zat olduğu için huzurunuzda ona minnettarlığımı bildiririm.
Reis - (Adnan Menderes'e) Ne dersiniz?
Adnan Menderes - Bu necabet karşısında ne diyebilirim?
Reis - (Savcı Egesel'e) Söyleyeceğiniz, soracağınız bir şey var mı?
Her akşam radyoda "Said Nursî'den daha tehlikeli bu adam!.." diye Sabık Şair'den bahseden savcı,
şimdi onunla karşi karşıya gelince, ayağa kalkmış ve:
- Hayır! Söyleyeceğim ve soracağım bir şey yok!.. Demiştir.
Yarım saat mola... Dinleyiciler, bazı vazifeliler ve şahitler, dışarda sigara içiyor. Yassıada'nın
meşhur kumandanı, paketlerini çıkaran subaylara sesleniyor:
-Bana bir sigara veriniz!
Uzatılan bir sürü paket... Sabık Şair de o esnada paketini çıkarmış, sigarasını almak üzere ve
kumandanın yanı başında... O da paketini kumandana uzatıyor.
Kumandan, gülümseyerek:
- Örtülü ödenekten alalım, diyor; o daha tatlı...
- Siz eğer örtülü ödenekten ve benim şartlarımla alsaydiniz, ne acı olduğunu görürdünüz!
Bu zat o tarihten 10 yıl kadar sonra, hatıralarına
315
kucak açacak gazeteyi Babıâli'de ve "Hürriyet" gazetesinde bulacaktır.
Yassıada muhakemelerinin muhakeme veya muhasebesi henüz yapılamamıştır.
Son olarak şahit kanapesinde gördüğü Tevfik İle-
ri'ye fısıltısı:
- Allah... Aldığı cevap:
- Allah...
TÜRKEŞ:
27 Mayıs 1960 gece baskını, eğer fikirde plânlı ve menfi ve müspet bütün hedeflerini seçici, her
şeyi kafasındaki kıyas vahidine bağlayıcı ve hesaba çekici bir hareket olsaydı onu ilk tebcil edecek,
Sabık Şair olurdu. Hattâ o, Malatya hapsindeki hücresinde, yatağında, yarı baygın, yarı uyanık, yarı
hayâl, yarı ciddi, bulutlar üzerinden tank paleti sesleriyle gelecek bir ihtilâli bekliyor ve
özlüyordu... Demokrat Partiye ve onun arkasında topyekûn Halk Partisine karşı, Demokrat Parti
halislerini de kurtaracak bir ihtilâl... Hattâ bu ihtilâli, sabaha karşı, Ankara'da, oteldeki odasının
kapısını yumruklayarak haber aldığı zaman, onu, Adnan Menderes'in, devlet içinde devlet darbesi
olarak yaptırdığını sanmış, sevincinden uçmuş ve fikrini hemen telefon hatlarını kesmeyi unutacak
kadar acemi ihtilâlcilerin gafletinden faydalanarak, dostu, İzmir Mebusu Sadık Gız'e bildirmişti.
Henüz süngülü Harbıyelilerin, kapısına dikilmemiş olduğu Sadık Giz
şöyle demişti:
- Sanmıyorum! Biraz önce Konya Mebusu Bibioğ-lu da telefonda aynı şeyi söyledi ama,
zannetmiyorum. Ben, yakın akrabam Adnan Menderes'in mizacını tanırım! Zannetmem!
İhtilâlin imzası radyoda Orgeneral Cemâl Gürsel
316
olarak çıkınca da yine telefona sarılıp sağa, sola sormuştu:
- Nasıl adam bu, tanıyor musunuz?
- Gayet namuslu ve dürüst, maneviyatçı, beş vakit namazında bir adam...
Başka biri:
- Bezik oynamaktan başka zevki olmayan, fikir ve
maneviyatla alâkasız, seri malı bir tip... Neredesin (Şekspir)?
- Polonyüs, şu bulut neye benziyor?
Ve onu, (Hamlet)in değişik görüşlerine uydurmaya çalışarak gelincikten fareye kadar bin şeye
benzeten Polonyüs...
Ve Türkeş'in radyodan, gür ve kalın sesi: - Özlediğiniz ve güvendiğiniz Silâllı Kuvvetler... Toptaşı
Cezaevinde tam birbuçuk yıl kaldıktan, arada, çıkardıkları her suça şâmil af kanunundan bu defa
Atatürk'e hakaretin istisna edildiğini gördükten, Türkeş Ve birkaç arkadaşının da öteye beriye
sürüldüklerine şahit olduktan sonra, zindana veda, bir gazetede başmakale,fı-kra ve tefrika; ve
Türkeş'le evvelâ Sabık Şair'in Erenkö-yü'ndeki ve sonra Türkeş'in Ankara'daki evinde buluşma...
- Türkeş Bey! Sizin yaptığınız ihtilâl değildir; yoğurttan bir hükümete mukavvadan bir hançer
sokmaktan ibaret... Eğer en küçük bir direniş görseydiniz bükülür,
çarpılır, kırılır, giderdiniz!
Bu teşbihi çok seven Türkeş harekete katüışındaki
saiki şöyle açıklıyor.
- Ben sonradan katıldım ve sırf ihtilâlin Halk Partisi yararına bir yön almaması, buna engel olmak
için... Başını almış giden bir tertibi dağıtamayacağıma göre, onun, ters istikamete saptırılmaması
fikriyle içine girdim.
- İyi ama siz halk nazarında ihtilâli yapanlardansı-
317
nız, sanıksınız! Öbür baskıncılarla ortaklaşa kapısını kırdığınız bir ev mevzuunda sonradan
öbürlerine sırt çevirmiş olmanız sizi temize çıkaramaz! Bunun, inandırıcı, güven verici izahını nasıl
yapabilirsiniz?
- Yaptık ve yapmaktayız!
- Bu, lâf işi de^ll, kelâmla beraber hareket işi... Partiniz bu işi ifade ve teahhüt etmiyor. O, birtakım
pör-sümüş partilere hulul yoliyle elde edilen, sonra adını değiştiren ve sizden ibaret kalan, seri
mallarından biri... Yeni bir nefes, dünya görüşü, mazi hükmü, istikbâl ölçüsü getirebileceğinizi,
bunu gerçekleştirmek için ihtilâle katıldığınız ve arkadaşalarınızla anlaşamayıp uzaklaştığınızı ve
işte şimdi parti yolundan bu (misyon)u yerine getirmek yolunda olduğunuzu iddia edebilir misiniz?
Türkeş yerine, yanındaki, dinleyişi ve söyleyişiyle olgun bir kafa taşıdığı besbelli; Dündar Taşer
cevap verdi:
- Bu yoldayız ve gün geçtikçe bu yolda olduğumuzu göstereceğiz.
- Bu, yavaş yavaş olacak, oluşturulacak bir iş değil... Bütün (statik) gidişleri biryana bırakarak
(dina-mizm)e geçmek ve infilâk halinde zuhur etmek lâzım... ݺte o zaman birkaç gün içinde
bayatlayan, kokan ve sadece devirmek için devirdiği belli olan harekete katılışınız mazur
görülebilir. Sizin en zaif tarafınız, başta müdir fikre malik olamamak, inkılâpların üslûp ve ruhunu
kesti-rememek ve tepenize mânâsız bir rütbe taassubiyle bir orgeneral getirmek olmuştur. Bu,
fikirsizliğin, aslî hareket kadrosuna ait fikir hakkım kullanamayışın delilidir. Millî Birlik
Komitesinde rütbelerinizi söküp generallere emredici ihtilâl şefleri sıfatiyle davranmayı bilseydiniz
hiç olmazsa dâvanın hâkimiyet üslûbunu olsun sağlamış ve muhkem bir kadro halinde dayanağınızı
bulmuş, en kısa zamanda apışıp kalmak ve pörsümeye başlamaktan kur-
318
tulmuş olurdunuz. Kendinizi en sağlam zırh içine alır, hava - cıvacılar tarafından sınır dışı edilmek
felâketine uğramazdınız. Evet, Türkeş Bey, ben sizi ihtilâle katılmış olmaktan değil, sonradan sizi
tasfiye etmeye kalkanları peşinen tasfiye edememekten ve kendinizi gösterememekten kabahatli
buluyorum.
- Bu noktada haklısınız! Fakat memleketin sosyal ve ruhî şartlarını düşünecek olursanız böyle bir
atılış için insanların ne kadar yalınız kaldığını anlarsınız. Güvenilecek arkadaş ve kadro
bulamazdım. Sebep budur.
- Sebebini, memleketin sosyal ve sizi takip edecek insanların ruh şartlarından önce ters bir misalle,
kendinizde, veba gibi sâri bir fikir hamulesi olup olmadığında aramak gerekir. Ne mutlu fikir
vebalılarına; ve yazıklar olsun, eşek sıhhati içinde, günübirlik hayat çayırında otla-y anlara!..
Türkeş ve dostu Dündar Taşer'le Ankara'da bir lokantada ve Türkeş'in evinde bir iki buluşma daha
oldu. Hattâ Büyük Doğu'cularla aralarında, belki bütün Anadolu gençliğini kuşatıcı ve kaynaşma
olup olmayacağı noktasına kadar varıldı. Sabık Şair bu dâvanın protokolünü madde madde yazdı;
Ankara'da tenha bir lokantanın büsbütün tenha bir köşesinde Türkeş ve Taşer'e okudu. Protokolün
mihrakında, yerden en uzak yıldıza kadar varan harflerle "Dslâm" kelimesi ışıldadığı için cevap,
Taşer tarafından gayet kestirme oldu:
- Biz bu protokolü imzalarsak partimizi kapatırlar.
- Öyleyse kapatılmayacak partiyi sürdürmekte devam edebilirsiniz!
Sabık Şair "sürdürmekte" derken, içinden "sürün-dürmekte"yi kasdediyor; fakat bu insanları,
değerli bir maden gibi üzerine fikir kazınması mümkün nadirlerden saydığı için kalblerini
burkutmak istemiyordu.
Türkeş bir defasında Sabık Şair'e demiştir:
319
- Ah, ben sizi niçin ihtilâlin başında tanımadım?
- Aman Albayım; ihtilâlin başında, tanınmayan, meçhul bulunan sizdiniz! Bense, komitenizin (1)
numaralı emriyle, zaten kapalı gazetesi kapatılan, üstünde esrarlı hiyeroglifler yazılı Dikilitaş gibi
ortada ve malûm şahıs!.. Niçin siz beni aramadınız? Hattâ size bir mektup da gönderdim ve sizi
cedlerimizin "sahib -üs-seyf vel'kalem" dediği, kılıçlı bir fikir adamı bildiğimi ve tarafınızdan
kabulümü istediğimi yazdım.
- Böyle bir mektup almadım
- Olabilir. Belki arkadaşlarınız almış ve sizden kaçırmışlardır. Sizin ve onların, kaçırdığınız nice
şey gibi...
Bu kadarı, Sabık Şair'in Alparslan Türkeş'e ne gözle baktığını, ondan ne beklediğini ve ne
beklenebileceğini göstermeye yeter.
ŞEN OLASIN!
SABIK ªAİR'in not defterini, geriye ve ileriye doğru, bazen de rastgele karıştırdığımızı hayâl
edelim:
"- Adalet Partisi, 27 Mayıs gece baskınından doğma millî ıstırap ve inkisarın, rehberi ve güdücüsü
olmadan, kendi kendisine çizdiği daire merkezine bedava bir sıçrama ve konma işi... Bu parti, ilk
Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala'nın evinde, bana (fikirlerinizi hayranlıkla dinledim, fakat kendime
tatbik edemedim. Ben, işinden ötesine aklı ermeyen bir askerim ve ideolojik stratejilerden
anlamam. Darbecileri sevmedim ve gel dediler, geldim!) deyişindeki mânaya uygun olarak bir
düşünce mihrakı değil, bir tepki eseri ve içgüdü merkezi..."
320
"- Saadeddin Bilgiç, muhterem din adamı babası, bembeyaz bir tülbent gibi temiz annesi ve öbür
kardeşleriyle halis ve örneklik bir Anadolu ailesi temsilcisidir ve bir cephe zekâsı olmaktan ziyade
yan istikamet kabiliyeti... Yani toplulukları cepheden karşılayıp fikir ve kelâm güciyle fethedemez;
ancak kulislerde fert fert yakalayıp teşhir edebilir. Evet, kulis zekâsı... Halbuki bana büyük
alâkasını gördüğüm bu adamdan bir cephe kumandanı çıkmasını beklerdim."
"- Adalet Partisi, 197 l'e kadar, iktidarı boyunca, millet emrinde Meclis, Meclis emrinde
hükümet, hükümet emrinde ordu ehramını tersine çeviren ve sivri noktası üzerine oturtan, yani ordu
emrinde hükümet, hükümet emrinde Meclis, Meclis emrinde millet haline getiren ihtilâli tasfiye
edememiş, (klâsik) devlet ehramını kaidesi üzerine oturtamamıştır. Aksine sivillik itibarını
zedeletmiş, 12 mart hadisesinde kendisini düşürmeye gelenleri Meclise çağırıp oracıkta tutuklamak
rizikosuna girememiş, canını dişine takamamış ve topyekûn millete 'nerede?' diye haykırarak
şahlanamamıştır. Bütün işlerinde de, karanlık sermayeye meydan açmak, mahdut şahıslar elinde
büyük sermaye birikimine yol vermek, (enflasyonu tek çare olarak modalaştırmak, öteden beri
kıvam sırrı çözülemeyen yatırımları azdırmak, ziraî ve sınaî temeller arasındaki muvazenesizliği
büsbütün bozmak, Millî Eğitime hedef ve sistem verememek, üniversiteler üzerinde millî ruh
sultasını kuramamak, gençlik fesatçısı solcu gençliği kılıçtan geçirtircesine gerçek Türk gençliğine
havale edememek, baş döndürücü bir hızla mesafe alan ahlâk sükûtu arabasının tekerleklerine bir
taş koya-
321
mamak, boyuna Demokrat Parti'nin mirasçısı geçinmek, sonra da mirasın hakiki sahiplerine sırt
çevirmek, zaten miadını doldurmuş ve tükenmiş olup da gördüğü zulüm sayesinde kıymet kazanan
bu partinin üstüne çıkamamak, yepyeni bir mâna ile gelememek ve asıl Demokrat Partinin yapmaya
memur iken yapamadığını kendisinin yapması gerektiği hikmetine uzak kalmak, bu partinin şiarı
olmuştur. Hesabı bu kadardır!"
"- Ben size bir şey söyliyeyim, bir sır haber vereyim mi?.. Demirel'in, ortada hiçbir lüzum ve tazyik
mevcut değilken şuraya buraya gidip de 'bu memlekette teokratik idareye kimsede özlem yoktur!'
tarzında konuşması beni ürpertiyor. Bu kelime Allaha bağlı, dinî mânasına geldiğine göre, kast,
elbette ki, Papa cenaplarının teokrasi ölçüsü değil, aziz ve mukaddes İslâm şeriatidir. Durup
durduğu yerde, insan, hem de milliyetçi ve maneviyatçı olmak iddiasında bir insan, bu sözü nasıl
söyler ve ondan sonra kendisinden millî ruh hayrına ne umulabilir?.."
•
"- Sadeddin Bilgiç ve 8 - 10 arkadaşını Sadeddin'in evinde topladım ve onlara Adalet Partisinin
güme götürdüğü kıymeti ve halkın onda görmek istediği mânayı üzerlerine devşirmeleri ve parti
içinde her ân, bir huruç hareketine hazır bir hisar kurmalarını, partiden kopmak ve ayrı bir
teşekküle bağlanmak zamanı gelince de hiç te-reddüd göstermemelerini, saatlerce süren (ideolojik)
bir konuşmayla teklif ettim... Bu mevzuda ve yeminli taahhüt şeklinde yazdığım bir protokolü de
okudum. (Protokol metni 1967, 13'üncü devre, 1 sayılı Büyük Doğu'da aynen yayınlanmıştır.)
Bayıldılar, bütün eksikliklerini an-
322
ladılar, fakat imzalamaya cesaret edemediler. Protokolün el yazısı aslî metnini Sadeddin Bilgiç
istedi, verdim: Şüphesiz ki, bu yazı da, onun çuvallar dolusu evrakı içinde turşu oldu. Gayeyi,
dâvayı, yolu, vasıtayı, usûlü, politikayı ve ruhu, bilhassa ruhu ve ahlâkı en ince çizgilerine kadar
belirten bir yazı..."
"- İstediğim, istediğim değil de dediğim ve mukadder gördüğüm, oldu. Sadeddin Bilgiç ve
akradaşları Adalet Partisinden ayrıldılar; ve hâlâ medet umdukları (D.P.) markasından ve eski âciz
modele benzeme gayretinden kurtulamayarak Demokratik Partiyi kurdular. Esastan mevcut
olmadıklarının ne hazin misali!.. Başlarına da Ferruh Bozbeyli'yi geçirdiler. Daha ilk beyanatında
'tek adam' olma hakkının kime ait olduğundan bahseden, beni Ankara toplantılarında sabahlara
kadar dinleyen, şiddetli bir Büyük Doğu'cu olduğu söylenen, fakat son tutumu üzerine bu tarafı
kendisine hatırlatılınca 'o bir gençlik he-vesiymiş, gelip geçti!' dediği işitilen Ferruh Bozbeyli...
Fransızların (frazeolog) dediği, sadece muhtevasız cümle ve kelime ambalâjcısı, heyecana gelince
de hakikate yumruk sıkarcasına en iptidaî hırslarının akıl dışı nümayişçisi, acaip yaratılış...
Demokratik Parti, Adalet Partisinden üzerine devşireceği, millî ıstırap ve inkisara mihrak olmak
mânasını oradan aktaramadı, bir lahika, kör bağırsak mevkiine düştü ve oh oldu "oh olsun!"
hitabına müstahak oldu."
"- Millî Nizam'dan beri gelişiyle Millî Selâmet Partisi üzerinde kaydedebileceğim şeyler, bir sigara
paketinin arkasına sığacak kadar kısa... Bu parti, doğrudan doğruya Büyük Doğu ideâlinin, yüksek
tahsil devresini
323
çeyrek asır önce tamamlamış bir nesil grupu elinde acele ve murakabesiz bir doğuş belirtici eseri...
Kendisine kadar hep dış ve sahte hakikatlerden gelen partilere karşılık, ilk defa iç ve som
hakikatten yola çıkmanın temsilcisi; fakat bu temsilin telif hakkına, büyük idrakine ve üstün
(strateji)sine henüz uzak... Kadrosunda en halis ve katıksız, katışıksız, ama teçhizatça zaif
insanların yuvalandığı bu parti, bizim 30 küsur yıllık çırpınışımızın, kendi başına ve kendi
kendisine mahsûlüdür; ve bu bakımdan, aramızda, ister istemez bir sütnene ve çocuk münasebeti
vardır. Şimdilik çocukça giden ve namzet olduğu büyük heybetin, edasına kavuşamamış olan bu
varlık, ne yapsa, hattâ kendisini denize bile atsa, onu kurtarmak için sulara atlamaya mecburuz.
Samimîlik ve halisliği, gazetesinde bizim en acı tenkitlerimizi neşretmesiyle sabit bulunan bu
partiyi, ruhumuzu tercüme ve maddeye nakşetmekte iflâsa düşmüş görmedikçe, var kuvvetimizle
desteklemek boynumuza borçtur. Aksi halde, onu denizden kurtarmak yerine göğsüne kancayı
basıp büsbütün sulara gömmekten başka çaremiz kalmaz. Dâvamızı harcanmış görmeye tahammül
edemeyiz."
"- Bütün, topyekûn, tüm ümidimiz, 30 yıldır Büyük Doğu'nun mayalandırmaya çalıştığı yeni Türk
gençliğinde... 'Ne şundadır, ne bunda; helvacının kızında'... Helvacının kızı, şu anda, nesil
bölümleri, Avrupalı hesabiyle yirmibeşer yıl hesap edildiğine göre, 20 yıl 45 yaşı arasında... Biraz
öncekiler, yani 45 - 55 yaşı arasındakiler, demin belirttiğimiz acele ve murakabesiz doğum
çerçevesine girebilir ve 'düşük çocuk' vasıflarında kalabilir. Elbette ki istisnalar daima mahfuz... Bu
bakımdan halis ve tam sıhhatli zuhuru, istikbale ve sınırını çizdiğimiz gençliğe ve arkasından
geleceklere ısmarlamak vaziyetin-
324
deyiz. Her ân şanlı süvarilerinin nal seslerini beklediğimiz bu gençliğin fideliği, bugün, Babıâli'de,
Cağaloğ-lu'nda, Halk Partisinin 6 okundan kinaye 6 sütun üzerindeki binada, çatısında "Türkün ruh
kökü" yazılı bir sancak dalgalanan Millî Türk Talebe Birliği'dir. Büyük Doğu gençliğinin maya
tutmaya, billûrlaşmaya ve ilk merkeziyetini M.T.T.B.'de kurmaya başlaması, ihtilâlden,
1965'den ve telgraf şebekesi halinde gezilip verilen Anadolu konferanslarından sonradır. Şu ihtilâl,
istemeden ve farkına varmadan bir çok şey getirmiş, (kronik - müzmin) yaraları ya tam iyi olması,
yahut bütün bütüne helake götürmesi mümkün ne imkânlar açmıştır ne imkânlar!.. İlâhî hikmet; ve
anlamayı, faydalanmayı bilene büyük fırsat... Komünistler, solcu (Voronof) aşısiyle dirilmeye
çalışan yeni Halk Partililer, renksizlik ve köksüzlük bünyesini tutturmaya bakan hava-cıvacılar da
aynı fırsat yalağının etrafında halkalı... Fakat bu arada maşrapasına en az su düşen, bizimkiler..."
"- Bizimkiler; ah bizimkiler, vah bizimkiler!.. Fikirde, sanatta, politikada ve aksiyonda onları kısa
bir muayeneden geçirelim: Şevket Eygi; kendisine hiç bir tecelli zemini aramayan bir tevekkül
zarfına bürülü, sessiz ve sedasız, ortada görünenlere su taşıyıcı fikir sakası Fethi Gemuhluoğlu...
Profesörlerden, başta, Anadolu konferanslarımızın başlatıcısı sağlam ve emin, Dr. Ayhan Son-gar,
içli ve idrak sancılı Dr. Saffet Solak, dirayetli ve zevkli Nevzat Yalçıntaş, kendi âlemlerinde ve
(forum)a sarkmaktan kaçınır bir ruh haleti içinde Sabahaddin Zaim ve Selçuk Özçelik...
Dâva ağacımızın en cevherli tomurcuklarından bir Zübeyir Yetik, bir Ali Haydar Öztürk...
325
Daha hatırıma gelmemiş ve kalemime sızamamış olanlar da bulunabilir.
Aralarında, "nâtık hayvan - konuşan hayvan" diye bilinen insanı "konuşmayan, hayvan", yani
doğrudan doğruya hayvan derekesine indirici uydurma Türkçe meraklılarından, büyük keyfiyet
hummasına yabancı ve hareket mizacına küskün tiplere kadar nice kusurluları bulunan bu örnekler,
her şeye rağmen ümit dağarcığımızın ana unsurlarıdır; içlerinden ilk yemişlerini yeni yeni vermeye
başlamış Mustafa Miyasoğlu ve Bekir Oğuzbaşaran gibi filizler de fışkırma yolundadır. Ne
çıkacaksa bunlardan, yüzleri ve adları bize ulaşamamış olanlardan ve aynı tohumun mahsûlü olarak
şu anda ana rahminde bekleyenlerden çıkacaktır.
" - Anadolu ruh topografyasının, Büyük Doğu dâvasını tutmakta Himalaya dağı, Kayseri... Bu dağ
etrafında, Erzurum, Van, Elâzığ, Konya ve bazı Ege bölgesi kasabaları varsa da, tepe noktası
(Everest), Kayseri'de kalıyor. Ben havzacı değil, şahsiyetçi ve ferde inanmış biriyim; ama
havzaların ve toplumların da Allahın mahlûku olduğunu ve ferdi tezgahlamakta rolü bulunduğunu
bilenlerdenim. Itırlı Amasya elmasiyle ebediyet lezzetli Medine hurması, öz keyfiyetlerindeki
cevheri mekânlarına bağışlarken, mekânlarından da bağış almak gibi bir ahenk ifade ederler. ݺte
ben bu gözle ve fert hakkını hiçbir mekâna tahsis etmemek kaydiyle bildiriyorum ki, divanesi
olduğum dâvanın en sağlıklı anlayış, vecd ve aşkını, en gür çapta Kayseri'de buldum. Bazı kıskanç,
dar ve pısırık seyircilerin Kayseriliye 'eşeği boyar ve satar!' diye kondurduğu teşhis, aksine
'Kaysen'li boyanmış eşekleri ilk
326
bakışta anlar!' şeklinde tashih edilmelidir. Kayserililer halkasında, bir müftü Abdullah Saraçoğlu,
bir öğretmen Ali Biraderoğlu, bir mühendis Refet Çıngıl, ilk bağlılardan ve Büyük Doğu Cemiyeti
Umumî Merkez Heyeti âzasından Ömer Karamehmedoğlu, öğretmen Mehmed S oy ak; ve bugün
etrafımı saran, herbirinin alnında yarınki şafak aydınlığını seyrettiğim nice genç, bu dâvanın
emanetçileridir. Sultan fikir, hassa ordusunu Kayseriliden kursa yeridir."
"- Davamızın batırıldığı ve (damping) pazarına döküldüğü istismarcı (Beyaz Saray) kitapçılarından,
aceze sağ basına, bazı hükümet makamlarındakilerden profesör ve parlamenterlere kadar, iyisi ve
kötüsü, bulanığı ve durusu il® nerede bir kımıldama varsa hızını Büyük Do-ğu'dan aldığı, öz
yetersizliğini ise şahsında topladığı ve nefsinde yaşattığı hikmet ve hakikati bir tarafta dursun; bu
ulvî gerçeğin Millet Meclisinde temsilcilerinden, hem de C.H.P. dışı her partiden öyleleri vardır ki,
nasıl olup da kimyevî alâka (afinite şimik) cazibesiyle birleşeme-dikleri, beyin kanatıcı bir suâl...
Fakat izahı da o nispette basit: 27 yıllık şevaket devrinden sonra bu dâva, kanun koyucuların
duvarına (Egemenlik Ulusundur!) yerine (Hakimiyet Hakkmdır!) yazacak olanların kendilerini
bulma çığırına daha ayak basamamış, düne kadar uyuz nedbeleri gibi yaka içinde saklanan ruhu
ortaya çıkarma celâdetine erememiş; ve partisi, derneği, kitapçısı, gazetecisi, muharriri,
mütefekkiri, profesörü, âlimi, şairi ve sanatkâriyle hâlâ (düşük çocuklar) safhasını aşamamış
olmalarından..."
327
"- İhtilâlin getirdiği, yahut getirme şuuruna da malik olmayarak ruhlarda açtığı ihtilâl yüzünden
gelen yeni modalara ne buyrulur?.. Milyarder Onasis'in yuttuğu gençlik hapları gibi her derde deva
sanılan, İslâm ve Arap dünyasından, bazı sözde dindar Türk mütefekkir mukallitlerine kadar
çemberleyici, asrımızın Moskof nezlesi (sosyalizm)... Gerçek sakalı sakal içinde kaybettirici çep-
çevre züppelik kılları... Yetmişine varmışlarda bile favori ve kurbağa dili... İslâm gövdesi içinde
İslâmm kalbi, tasavvufu bıçaklayanlar... Tasavvuf simsarı sahte velîler, bıyıkları yeni terlemiş
müçtehitler... Sucular, bucular... Bölünmeler, ufalanmalar, yırtılmalar, dağılmalar doğranmış bir
solucan gibi kopuk parçalar halinde kıvranmalar ve dâva merkezine karşı istiklâl ilân etmeler...
Babıâli'de eski sadrazamlık binasının remzlendirdi-ği hükümetten başlayıp, dönme gazeteci ve
Niğdeli kâğıtçıda sembolleşen fikrî ve ticarî iklimiyle, hükümet Babıâli'si ve Babıâli hükümeti
üzerinde toplu hüküm: Kiminin saçını yolduğu, kiminin ne yapacağını bilemez olduğu, kiminin
eşya adına ne bulursa çaldığı ve üzerine konduğu, kiminin de sırtında şerbetçi tulumiyle maşrapa
maşrapa sersemlik ve gıcıklayıcılık ilâcı sattığı bir yangın
yeri manzarası...
Bu, ne hükümet, ne fikir; memleket Babıâli'sinin
manzarası... Babıâli; hakikat avcılığı adına, hilâlin suda aksini yutmaya çalışan balıkların
akvaryumu..."
"- Düşünüyorum da, acı acı hayıflanmaktan kendimi alamıyorum. Bugün eğer hafif bir terleme ve
İslâm ideâline doğru damlama istidadı gösteriyorsa, bunu da Büyük Doğu'nun 32 yıllık aç ve susuz
mücadelesine borçlu olan İslâm sermayesi, ne gün yahudilerin ve komünistlerin kapitallerine denk
bir şuur kazanacak?.. Hırsızlık malıymış gibi paralarının üstüne çöreklenenler ve İslâmda o da
ellerinden geldiğince para kazanmaktan başka her atılımın imkânsız olduğunu sananlar!.. 328
Bir gün İslâm sermayesi temsilcilerinden bir grupa dedim ki: 'Dslâmda makbul servetin tarifi,
paranın şahsa hâkim olması yerine şahsın paraya hâkim olmasıdır. Siz, muhakkak ki, bu dâvaya
yardım etmek istersiniz; fakat elinizden ne gelir, paranız size müsaade etmez!'... Bu lâfımdaki acı
alayı anlamadılar ve güldüler..."
"- Büyük Doğu ideâlinin en bereketli yağmur gibi Anadolu yaylasını bir ucundan öbür ucuna
sulamasından sonra, taşla tıkalı kör kuyu hâline gelen kabuk ve posa milliyetçiliğini, hâlâ ele ve
dile alanlara şaşıyorum! Gerçek milliyetçiliğin, ancak, Anadoluculuk ismi altında mazrufuna lâyık
zarf, ruhuna uygun madde alâkası olabileceğini anlamayanlar; ve onun, artık yerleşmiş bir Batı
kanaatiyle, bütün insanlığa dağıtımı kabil bir ideolocya değil, insanî visal yerine ferdî istimnaya
benzer bir hodbinlik psikolocyası olduğunu bilmeyenler komünistlerden sonra asrımızın en kaba
softalarıdır."
"- Bugün bana, çatısındaki bandrada hilâl yerine orağa, yıldız yerine çekice benzer şekiller sırıtan
resmî Türk tiyatrosu kapalı... Gazete, kuvvetlisi düşmanlığı, za-ifi de aczi yüzünden, kapalı... Parti,
hiçbirinde ruhumun tercümesini bulamayacağım ve hiçbiri bende basmakalıp tipini bulamayacağı
için kapalı... Bana, kala, kala "b.d. yayınları"yle konferanslar kalıyor. Büyük Doğu'nun da, benden
yalınız fikir ve yazı isteyecek ve gerisini üzerine alacak bir kadroya ne zaman kavuşacağı meçhul...
Daha ne isterim?.. Kâinatın Efendisine pazarlıksız köleliğim, beni, şu bir avuç balçık üzerinde
yönünü kaybetmiş mil-
329
yarlarca insanı kaynaştıran sefil dünyada bunca zorluğa, yoksunluğa uğratmış ve fâni
lüpçülüklerden, ucuzluklardan korumuşsa daha ne isterim?.."
•
"- O öldü, bu öldü, şu öldü. Neslimden 'hayat mı, eser mi?' diye dört dönen, ama son nefesinedek
zarını de-lemeyen bir Burhan Toprak vardı, öldü. Kâh kırmızı, kâh siyah, kâh tek, kâh çift, zıplayıp
duran ve asla hanesini ve numarasını bulamayan, fakat örgüsünde kaliteli nakışlar bulunan bir
Peyami Safa vardı, öldü. Keyfiyet iklimlerinden geçip de salladığı çiçeklerin kokusunu yutamamış
bir Ahmed Kutsi, bir Ahmed Hamdi vardı, öldüler. Babıâli havasının aşıladığı ihtilâç hastalığına
misal, bir Deli Nizam, bir âsi Celâl Sılay vardı, öldüler. İki İstanbul efendisi, (Dstanbolin)li eski
Babıâli tipi, güzel ve çirkini tayinde usta, bir Ziya Osman Saba, bir Asaf Halet Çelebi vardı,
öldüler. Akbabacılarından tenekeci münekkitlerine, dü-dükçü şairlerinden yankesici fikriyatçılarına
kadar, öldüler, öldüler.
Ben kaldım! Eşyası taşınmış bomboş bir odada, kırık bir sandalyeye ilişmiş, kare kare renkli
camlardan, batan güneşin ışıklarını seyreder gibiyim. Keşt-i ümit lenger aldı, Ben kaldım o söz
lebimde kaldı. Diyen büyük usta Şeyh Galip gibi düşünemem. Al-lahın, âyetiyle (sana verdiğim
nimetleri dile getir!) emrine sığınarak, bir tohum attığıma ve bu tohumun şimdiki ahlatları yarın,
ışıklı ve cevherli meyvelere çevireceğine inandığımı söyleyebilirim.
Gerisini emanetçilerim düşünsün!.." ݺte geldik gidiyoruz, Şen olasın Halep Şehri!
330
EK
Kısa zamanda tükenip ikinci baskısı için üzerime abanılan eserimi matbaaya vermeden, şöyle bir
gözden
geçireyim, dedim.
Zaman öyle bir hızla akıyor ki, geride bırakılan bir şeyi tekrar muayeneden geçirmek için herhangi
bir (viraj) çizmeyi kabul etmiyor; "yeni"yi, daima "yeni"yi istiyor. Ama "eski"nin de "yeni"
kalmaya lâyık taraflarını ihtar edince iş değişiyor, "geri" ve "ileri" birleşiyor, "geri" ile "ileri"
arasında bu ince helezonları anlayamayandır ki, kemmiyette ne kadar yenilik ve ilerilik numarası
yapsa da, keyfiyette eski ve geridir.
Okuyucularını, daha ziyade, yetişmesinde — ham-dederim— bilfiil amil olduğum yeni gençlikte ve
müslü-man aydınlarda bulan ben, tam bir Avrupalı (estetik) öl-çüsiyle kaleme aldığım bu eserin bu
türlü bir rağbet bulacağını ummazdım. Zira dört asra yaklaşan islâmî vecd duygumuzdaki zaaf, bizi
alet, ifade ve telkin usûlü dehasından mahrum etmiş ve İslâmm hakikatte renk, çizgi, ses ve ince
duygu pırıltılariyle dolu fezasını nefslerimizde karartmıştır. Bu bakımdan, bizde, müslüman
geçinenlerin veya marka müslümanlarının zevkine, bu eserle hizmet edebildiğim kanaatinde
değildim. Ama gayem yeni gençlik olduğuna göre (fosil) dedikleri bu "müstahase"lere kıymet
vermek mevkiinde değilim. Nitekim kıymet verdiğim genç topluluğun bu kıymete ne kadar lâyık
olduğu meydana çıktı ve eserim birkaç ay içinde tükendi.
Eserimi "Babıâli" ye verdiğim mânanın genişliğine ve derinliğine daha hacimli bir plân
çerçevesinde gözden geçirince anladım ki, eksiklikleri pek çoktur ve eksiklikler bilhassa müşahhas
kadroda alabildiğine gideceğine göre de ondan benim seçtiklerim veya belirtilmeye lâyık
gördüklerim yeterli sayılabilir. Bu bakımdan, bir devrin
331
Abdülhak Hâmid taklitçisi ve "Zeyl-i Makber" şairi Filo-rinalı Nâzım isimli yarı deli tipinden,
yakın senelerin yarıdan fazla delisi Celâl Sılay'ına kadar nicelerini ihmâl zorunda kaldım. Fakat ilk
baskı ile ikinci baskı arası ölen "Babıâli" kaldırımını çiğnemişlerden üç kişi var ki, onları, hem
yakından tanımış olarak, hem de ifade ettikleri müspet veya menfî misâl olarak ihmâl edemezdim.
Bunlar, Arif Nihat Asya, Nureddin Topçu ve Nihâi Atsız...
Arif Nihat Asya:
Şair... Taşıdığı soyadı, Batı dünyası dışında bir âleme istekli olduğunun işareti... Ama sadece
işaret... Bu davanın fikrî yapısı üzerinde bir çilesi olabileceğini sanmıyorum. Üniversiteden ve
uzaktan arkadaşım... Sonradan temasım az oldu. Hep acımtrak güler yüzlü, gözlüğünün altında açık
kestane renkli gözleri daima mahzun, iddiasız ve takdirkâr bakışlı... Şiiri de, kenarda ve köşede,
kendi kendine küçük bir meşguliyet çapında...
"Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!" nakaratlı manzumesi, çeşidinin güzellerinden... Arif Nihat
bizden miydi, bilemem ama, bizden olmayanlardan değildi.
Nurettin Topçu:
1950 Büyük Doğuları zamanında tanıştık. O sıralarda ölen eski kolordu kumandanlarından
Selahaddin (Çolak Selaheddin) Paşaya dair bir yazısını getirmişti Büyük Doğu'ya... Selahaddin
Paşa'yı ben de tanımış, onun sahtelerce yerilen ve başarıları gizlenen gerçek bir
332
kahraman olduğunu işitmiştim. Hattâ Harbiye'deki evine gitmiş ve Büyük Doğu'ya hatıralarını
yazmasını ve bazı sırları ifşa etmesini istemiştim. Şu cevabı vermişti:
- Sizi takdir ediyorum Necip Fazıl Bey, cesaretinize hayranım! Fakat benden ömrümün son
yıllarında bu işi istemeyiniz!
- Niçin Paşam?
- Hakikati söyleyenleri bu memlekette yaşatmazlar... Devrimiz malûm (Dnönü devri)... Çoluğumu
çocuğumu düşünmeliyim!.. Ben öldükten sonra ne yaparlarsa yapsınlar!..
Merhum Paşa'nın bu sözlerini istikbâlin tarihçisine duyurur ve yakın tarihimize ait en canlı
vesikaları Paşa'nın ailesinde bulacaklarını haber veririm.
Nureddin Topçu'nun Paşa'ya dair yazısını okuyunca pek beğenmiştim. Üniversite profesörlerine
kadar hemen herkesin cümle kurmaktan bile aciz kaldığını gördüğüm ve bütün yazıları yeniden
kaleme alırcasına tashih ettiğim bir vasatte Topçu'nun bu yazısı bana harika görünmüş ve tek
noktasına bile dokunmadan dizgiye verdiğim belki ilk yazı olmuştu.
1950 de onu Büyük Doğu Cemiyetine girmesi ve Umumî İdare Heyetinde faaliyet kabul etmesi için
evinde ziyaret ettim. Gedikpaşa taraflarında basit bir ev... Giriş kapısı önünde dizilmiş terlikler,
temizlik kokan bir avlu, gıcır gıcır tahtalar, eski zaman sedirleri ve her taraftan buram buram tüten
bir müslümanlık havası...
Büyü Doğu Cemiyetine girmeyi kabul etmedi. Sinirli, vehimli, şüpheci ve aksiyon mizacına
yabancı bir hâli vardı. Kamaşık ve kanalını bulamamış bir ruh... Uzun zaman temasımız olmadı.
Fakat uzaktan ve yazılarından bu insanın, mücerret (kalite) bakımından, karaya vurmuş ve çürümüş
hamsi yığınları arzeden bir memle-
333
kette müstesna bir seviye belirttiğine inanır gibi olmuştum.
Kısa zamanda inkisara uğradım. Topçu, tasavvuf anlayışı içinde, sırlarım çözemediği bir "vahdet-i
vücud" fikrine inanıyor, pek sevdiği Yunus Emre'yi kendi vehmi yolunda görüyor; üstelik bir de
"Dslâm Sosyalizmi" diye bir dâva tutturmuş gidiyordu.
1961 de son hapsimden çıktığım zaman evime gelmek nezaketini gösterdi. Kendisine bu taraflarını
tenkid edici sözler söyledim ve dedim ki:
- Cihanda hangi mezhep varsa, isteklisi olduğu cennet hayâlinin hakikatini İslâm'da bulsun, kötü
taraflarının ilâcını da yine onda arasın; kendinden, sisteminden, adından da vazgeçerek ve nefsinde
hiçbir istiklâl tanımı-yarak İslama sığınsın! Sizse öyle yapmıyorsunuz! Esası ve istiklâli
(Sosyalizm) de görüyor ve İslâm'ı bu esasa uydurabildiğiniz için benimsiyorsunuz. Yani siz,
İslâm'a değil (Sosyalizm)e inanıyorsunuz! Sizin için lokomotif (Sosyalizm), vagon da İslâm... Asla!
İslâm topyekûn fezayı kuşatan bir ray manzumesi üzerinde tek lokomotif ve geride ne varsa hep
ona bağlı vagon... Bu nokta din usûlünün ana maddesi...
Nureddin Topçu ile ayrılığımız ve aykırılığımız bu nokta üzerinde olmuş, gittikçe büyümüş ve
benim bazı konferanslarımda ona şiddetle çatışımdan ötürü adetâ koyu bir nefrete dönmüştü.
Öleceğine yakın onun liseden talebesi, benim de Büyük Doğu'cu gençlerden bildiğim bir delikanlı
tüccar, evime geldi ve telâşlı haber verdi:
- Nureddin Topçu çok hasta... Hastahanede... Sizi görmek istedi. Belki son nefeslerini alıp veriyor.
Hemen gidebilir miyiz?
Hemen fırladım. Son nefesleri hengâmesinde beni görmek istemesini, seriate sığmaz fikirlerinden
dönüş di-
334
ye yorumladım. Hastahanede onu, yatağına upuzun serilmiş, fakat iyi, rengi yerinde, berrak şuurlu,
hatta neşeli buldum. Ziyaretimden çok memnun ve mesud olduğunu söyledi, aramızdaki ayrılık ve
aykırılığa hiç değinmedi, dereden tepeden konuştu ve şöyle dedi:
- Artık kendimi tabiate vereceğim. Ondan başka kucağına atılacağım hiçbir şey tanımıyorum!
Yolda aramızı bulmaya çalışan üzüntülü gence dedim ki:
- Hocanızın ruhî halini pek beğenmedim. Son anların onda beklediğim ruhiyatım bulamadım. Allah
hidayet nasib etsin...
İki gün sonra bir haber: Nureddin Topçu öldü!.. Cenazesine gidecek ruhî takati kendimde
bulamadım ve Nureddin Topçu'yu murad ederek ancak şöyle dua edebildim:
- Allah her mü'mine rahmet etsin... O da böyle gelip gidenlerden...
Gelelim Nihâi Atsız'a...
Sene 1950... Büyük Doğu idarehanesine gelmiştir. O zamana kadar tanıdığım ve yüzyüze geldiğim
biri değil. Yalınız koyu ırkçılığı ve (Hitler) vâri sağ kaşı üzerine uzattığı saçlariyle
(karikatür)leştirdiğini bildiğim, Dr. Rıza Nur yetiştirmesi bir adam... Peyami Safa onun için, Nâzım
Hikmet'e koyduğu teşhis ile "tam bir ahmak!" derdi:
- Havası, esprisi, mizaç renkleri olmayan biri...
Konuştuk. Büyük Doğu'ya hayranlığını ve hele "îdeolocya Örgüsü"ne diyalektiği bakımından
büyük alâka duyduğunu belirtti. Onunla komünizma ve belli başlı bir şahsa düşmanlık mevzuunda
birleşiyorduk; fakat bu (antitez)lere karşılık asıl (tez) bahsinde apayrıydık. O,
335
Türkçülük hissinden geliyor, bizse îslâm fikrinden yola çıkıyorduk. O, ideolocyalaştırılması
imkânsız bir duygunun adamıydı; bizse her hissi potasında eriten bir düşüncenin bağlısı...
Bir gün onu evime çağırdım. Tam bir nefs ve dünya muhasebesine girişelim diye... Yanına iki
arkadaşını alıp geldi: Fethi Tevetoğlu ve Nurullah Banman... Sabaha kadar konuştuk. Kafa ve ruh
çilesine sahip bir insan olmaktan çok uzak göründü bana... Bir milletin hayrı diye bir dâva
olamazdı. Ancak bütün insanlığa dağıtımı kabil, beşeriyet çapında bir dâva...
Ona sordum:
- İslâmiyet hakkında ne düşünüyorsunuz? Hemen cevap verdi:
- Milletimin dinidir; hürmet ederim!
- Ya milletinizin dini Samanlık olsaydı?..
İslama böyle bir iltifat, onu topyekûn reddetmekten beterdi. Kıymet, millete verilmiş ve İslâm tâbi
mevkiine düşürülmüş oluyordu. Halbuki biz, Türk'ü müslüman olduğu için sevecek ve
müslümanlığı nispetinde değerlendirecek bir milliyetçilik anlayışı peşindeydik ve bu anlayışa
"Anadoluculuk" ismini veriyorduk. Bir konferansımızda, 15 yıl sonra söyleyeceğimiz gibi, "eğer
gaye Türklükse mutlaka bilmek lâzımdır ki, Türk müslüman olduktan sonra Türktür!" tezini
güdüyorduk.
Nihâi Atsız'ı budalalığı ve ezberci kültürü içinde son derece sığ bir insan olarak böylece
yaftaladıktan sonra, onunla ortak olduğumuz nefret kutupları üzerinde 1950 ve 1958 Büyük
Doğu'larında bazı yazılarını da neşrettik. 1958 Büyük Doğularında beni, Adnan Menderes'in
sermayelendirdiğini zanneden Nihâi Atsız, isminin imlâsını Etnan Bey diye yazdığı Adnan
Menderes'in güya bize yağdırdığı nimetlerden pay istediğini bana mektupla
336
bildirmeye ve yazılarına ödenen paranın azlığından şikâyet etmeye kadar gitmiştir.
Onunla asıl ayrılığımız ve karşılıklı nefrete kadar giden aykırılığımız, ismine ihtilâl dedikleri 1960
gece baskınından sonradır. Hadisenin ikinci günü telefon başındayım ve onunla konuşuyorum:
- Atsız, ne dersin bu hâllere?
- Ne diyeceğim, pekâlâ derim. Seni hâlâ tevkif etmediler mi?
- Niçin tevkif etsinler beni?
- Şeriatçiliğinden ve Etnan Bey'e bağlılığından ötürü...
- Ya seni niçin tevkif etmiyorlar?
- BEN DDNDAR DEİDLDM KD!..
Telefonu nefretle yüzüne kapattım ve ölünceye kadar yüzünü bir kere bile görmedim.
İhtilâlden sonraki Büyük Doğu'lar ve bütün Anadolu'yu telgraf hatları gibi ören konferanslarım,
onun temsil ettiği, ruhî muhteva dışı posa Türkçülüğünün iflâsını bana gösterdi; ve Nihâi Atsız
Bey, "Ötüken" ismiyle çıkardığı dergide Kâinatın Efendisine, hiç bir rezilin kullanamıyacağı sövme
kelimeleriyle saldırırken, O'nun ümmetinden en hakîr fert olmanın üstüne şeref tanımayan beni de
ihmâl etmedi ve şahsî hayatıma ait türlü iftiralarla leklemeye davrandı. Nihayet, davasının, türlü
sulandırılma ve diriltilme tecrübelerine rağmen silinen izleriyle beraber hiçbir iz bırakmadan silinip
gitti.
Bir gün büyük Doğu neslinin pırıltılı neşterini saplayacağı ümidini muhafaza ettiğimiz "Babıâli"
ufunetini göstermek için bu kadar misâl yeter.
Türkiye'nin birbuçuk asırdır beklediği gerçek ruh ve kültür ihtilâli, önce "Bâbıâli"nin
millileştirilmesi, ahlâkîleştirilmesi ve temel görüşe oturtulmasiyle başlayacaktır.
337
İÇİNDEKİLER
Lokanta....................................................... 13
Mecmua...................................................... 18
Vapur..........................................................22
Uçurum.......................................................27
Nefse Ezâ....................................................32
Vakit Gazetesi.............................................39
Sır................................................................45
İçtihad.........................................................51
Tekinsiz Ev.................................................57
Hep Öyle, Hep Öyle....................................63
Anadolu.......................................................69
Bohem.........................................................74
Hengâme.....................................................80
Ahlâk...........................................................86
Ankara.........................................................92
Karavana.....................................................98
Kan içen Kedi............................................. 105
Şişlideki Salon............................................ 111
Dondurulmuş Ân.........................................117
Züppeler Çerçevesi..................................... 124
339
340
Şâir-i Âzam................................................. 129
Akşam Fecri................................................ 136
Sosyeteler....................................................142
Bu Yağmur..................................................149
Kadın Kokusu.............................................156
Kasırga........................................................ 163
Ense Kökü'nde Feza....................................169
Metafizik Buhran........................................ 176
Kapılanma................................................... 183
Mistik Şâir...................................................189
Tiyatro.........................................................196
Ağaç............................................................203
Yalnız Adam...............................................209
Hayat Bu Mu?.............................................215
Eser mi, Şaheser mi?...................................222
Ya Ol, Ya Öl!............................................. 229
Dolap Beygiri..............................................235
Politika........................................................242
Büyük Doğu'ya Doğru................................ 249
Sabık Şair....................................................255
Doğum.........................................................261
Sille.............................................................267
Büyük Doğu................................................275
Parti.............................................................283
Gazete..........................................................290
Ötesi............................................................297
"Ve'ler.........................................................305
"Ve"ler Boyunca.........................................312
Şen Olasın!..................................................320
Ek................................................................331
NECDP FAZIL KISAKÜREK
İslami Okul Okulların En Önemlisi