Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Biradamyaratmak - Nfk

 

Bir Adam Yaratmak

 

bd yayınları

13. Basım / Ağustos 1999

b. d. yayınları- 48 Baskı- Eko Matbaası / İst.

b. d. yayınları Kurucusu: Necip Fazıl Kısakürek

Yayın sorumlusu: Sual Ak

Müessese müdürü: Emrah Kısakürek

Her hakkı mahfuz ve "b. d. Yayınları’na aittir.

b. d. yayınları, Ankara C. Vilâyet Han 10/S Cağaloğlu - İstanbul

Telefon. (0212) 5285551-5125922-5110873

ISBN 975-8180-31-2

 

BDR ADAM YARATMAK / PİYES

ESER

— Eser, ilk defa, 1937 -1938 kışında İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda temsil edilmiştir.

ŞAHISLAR

Husrev - Muharrir............................

(Muhsin Ertuğrul)

Ulviye - Annesi.............................

(Neyyire Ertuğrul)

Selma - Halasının kızı..................

(Samiye Hûn)

Mansur -Aktör...............................

(Talât Artemel)

Nevzat - Ruh hastalıkları doktoru...

38 yaşlarında

56

"

23

32

45 (7. Galip Arcan)

Şeref - Gazete patronu................

(Hüseyin Kemal)

Zeynep - Şerefin karısı....................

(Cahide Sonku)

Turgut - Gazeteci...........................

(Zihni Rona)

Osman - Emektar Uşak..................

(Sami Ayanoğlu)

36

"

33

24

65

"

Hizmetçi kız - Hükümet doktoru - Birinci sivil memur ikinci sivil memur –

Gardiyan.

OLAY

MEÇHUL BDR TARDHTE

İSTANBUL'DA

GEÇER

I

(Boğaziçinin Anadolu yakasında, büyük bir yalının taşlığı. Karşıda ve orta yerde rıhtıma açılan

camlı kapı. Kapının sağ ve solunda, baklava biçiminde, demir parmaklıklı iki pencere; sağda ve

ortada çifte koldan yukarı kata çıkan merdiven. Merdivenin iki kolu içinde bahçeye bağlı antre.

Solda, birbirinden uzak iki kapı. İki kapı arasında, üstünde çay takımları duran rönesans bir dresuar.

Her tarafta hasır koltuklar, tabureler. Orta yerde İngiliz stilinde, büyük, yuvarlak, maun masa.

Tavanda, masanın merkezine doğru sarkan billur avize. Duvarlarda tek tük yağlı boya resimler. İki

kanadı açık kapıdan çırpıntılı deniz ve Rumeli kıyıları görünür.)

BDRDNCD SAHNE

Husrev - Turgut

(Hasır koltuklara oturmuşlar. Turgut, elindeki deftere not alıyor. Bir iki sefer yazdıktan sonra

Husrev e bakar. Oturuş ve hareketler saygılı.)

11

HUSREV - Babası, kendisini bir incir dalına asmıştı.

TURGUT - Nitekim sonunda, o da kendisini bir

incir dalına asıyor.

HUSREV - Evet! Elinden çıkan kazaya kadar hiç düşünmediği bir şey, ondan sonra beynine öyle

yerleşiyor ki, o da tıpkısını yapıyor. Kendisini, evinin bahçesindeki ihtiyar incir ağacının dalına

asıyor.

TURGUT - Derler ki, bazı sanatkârlar eserlerindeki vak'aları, çok kere kendi hayatlarından alırlar.

Hiç olmazsa gördükleri, tesadüf ettikleri hâdiselerden çıkarırlar. Benim en çok merak ettiğim nedir,

biliyor musunuz? Acaba piyesinizin vak'asıyle hususî hayatınız arasında bir

yakınlık var mı?

HUSREV - (Düşünür, gülümser.) Lütfen ayağa

kalkar mısınız?

(Turgut elindeki defteri tabureye bırakır. Şaşkın,

ayağa kalkar.)

HUSREV - (Eliyle camlı kapıyı gösterir.) Şu kapıyı biraz geçin! Oradan rıhtımın sol köşesine

doğru bakın. (Turgut kapının eşiğini biraz geçer. Sola döner, bakar.)

HUSREV - Ne görüyorsunuz? TURGUT - Büyük bir incir ağacı! HUSREV - Her dalında bir insan

çekecek kadar iri bir incir ağacı, değil mi? TURGUT - Evet!

HUSREV - Demin rıhtıma çıkınca nasıl oldu da bu ağacı görmediniz? Sizden biraz evvel gelen

gazeteciler, sözlerine, bahçemdeki incir ağacından giriştiler.

(Turgut, Husrev'i dinlemiyor gibi, dikkatle ağaca bakmaktadır.)

12

HUSREV - Ne kadar da merakla seyrediyorsunuz! Noel ağacı değil bu, âdi bir incir ağacı. Gelin

artık yerinize!

TURGUT - (Gelirken) Üstadım, istihzanızı anlamıyor değilim. Fakat bu incir ağacı bence çok

manâlı. Bahçenizde böyle bir ağaç olmasaydı, piyesinizdeki kahraman herhalde kendisini bir incir

dalına asmıyacaktı. Babası daha evvelce aynı ağaca asılmış olmayacaktı.

HUSREV - Öbür gazeteciler sizin kadar ileriye gitmediler. Yalnız aradaki tesadüfe işaret etmekle

kaldılar.

TURGUT - (Yerine oturur.) Piyesteki incir ağacı buluşu, belki bir çoklarınca teferruattır. Bence

değil. Onda yaşanmışa, hayattan alınmışa benzer bir koku var. Daha bahçenizdeki ağacı görmeden

bunu sezdim.

HUSREV - Hele gördükten sonra...

TURGUT - Şüphelerim büsbütün dirildi.

(O anda, rıhtımın sağ tarafından, Ulviye, Mansur, Selma görünür. Camlı kapıya kadar gelirler.

Orada dururlar. Hüsrevle Turgut, gelenlere bakar..)

13

İKİNCİ SAHNE Ulviye - Mansur - Selma - Evvelkiler

ULVDYE - (Hüsrev'e) Sizi rahatsız ettik galiba?

HUSREV - Beyefendi gazetecidir. Kendisiyle piyesime dair konuşuyorduk. (Turgut'a Ulviye'yi

göstererek) Annem!

(Turgut ayağa kalkar, Ulviye'yi hürmetle selâmlar.

Ulviye kapıdan mukabele eder.)

ULVDYE - (Yine Hüsrev'e) Uzun mu sürecek konuşmanız? Canımız çay içmek istiyordu.

HUSREV - Bir iki dakikalık işimiz kaldı. Biraz daha dolaşın bahçede...

(Deminkiler geldikleri tarafa doğru yürüyüp kaybolurlar.)

HUSREV - (Turgut'u iyice süzdükten sonra) Bana

hulâsa edin bakalım yazdığım piyesi.

TURGUT - Piyes, «Babam kendisini bir incir dalına asmıştı» diye başlıyor. Piyesin kahramanı,

babası intihar etmiş bir tip. İhtiyar annesiyle beraber bir yalıda yaşı-

14

yor, yalının bahçesinde büyük bir incir ağacı. Babasının asıldığı ağaç. Efendim...

HUSREV - Devam edin!

TURGUT - Babası kendisini niçin asmış? Bilmiyoruz. Zaten kahramanımız da bilmiyor. O zaman

sekiz yaşında bir çocukmuş. Büyüdüğü vakit de kendisine esaslı bir şey söylenmemiş. Öyle değil

mi?

HUSREV - Dinliyorum.

TURGUT - (Heyecanlı) Günün birinde bu adam, sahnede gördüğümüz gibi, bir kaza neticesinde

annesini öldürüyor. Kaza isbat edildiği için serbest kalıyor. Fakat serbest kalmak mümkün mü?

Kendi kendisine öyle bir ceza vermiştir ki, ondan kurtuluş yoktur. Vicdan azabı, günden güne

pençesini beyninde derinleştiriyor. Birdenbire gözünde, o zamana kadar hiç dikkat etmediği bir şey

canlanıyor. Babasının akıbeti! İkide birde, babam kendisini bir incir dalına asmıştı, diye söyleniyor.

Muvazenesi gittikçe bozuluyor. Artık annesinin acısı onda mücerret bir ölüm korkusu halinde

tecelliye başlıyor. Ölüm; sağı, solu, önü, arkası, her tarafı ölüm. Piyes, baştan başa bu adamın ölüm

korkusu ile dolu. Zaten ismi de «Ölüm Korkusu.» Yanlış mı görüyorum?

HUSREV - Doğru görüyorsunuz. Netice?

TURGUT - Nihayet bu korku, bu görülmemiş korku onda o kadar büyüyor ki, ölümden kaçacağı

yerde ölümün kucağına atılıyor. Kendisini, evindeki incir ağacına asıyor. Babasının asıldığı incir

ağacına. Aynı ağaca. Piyes de bitiyor.

HUSREV -Yaşanmışa benzer bir koku, bu vak'anın neresinde?

TURGUT - İncir ağacında. Niçin herhangi bir ağaç değil de incir ağacı? Niçin sadece ağaç değil de

incir ağacı?

15

HUSREV - (Dalgın) Evet, niçin sadece ağaç değil de incir ağacı! Bunu bana değil, fikri

sabitlerimize sorun! Çocuk, babam kendisini bir incir ağacına astı diye diye aynı akıbete

sürükleniyor. Bu fikri sabiti sadece ağaç diyerek canlandırabilir miyiz? Fikri sabitlerimiz, bir şeye .

takıldığı zaman, o şeyin basit, fakat çok esrarlı hususiyetlerine âşık olur.

TURGUT - O halde bu incir ağacı hikâyesine bir

hayâl oyunu mu diyeceğiz?

HUSREV - Başka ne olabilir?

TURGUT - Hayâlinizin bu oyununa bazı hakikatler rehberlik etmiş olamaz mı?

HUSREV - Ne tuhaf! Farzedelim ki bu incir ağacı fikrini, bana bahçemdeki ağaç verdi. Böyle

olmakla piyesteki vak'a, yaşanmış bir vak'a mı olur?

TURGUT - Durup dururken de bir intihar fikrini

bir ağaç nasıl verebilir?

HUSREV - Siz zorla, yazdığım piyesi yaşamış olmamı istiyorsunuz. Sizin fikri sabitiniz de bu!

TURGUT - Vallahi üstadım, belki ifade edemiyorum, sebeplerini söyleyemiyorum; fakat neden

bilmiyorum, bana böyle bir his geliyor. Mantıklı, mantıksız bunu duyuyorum. Bu eserin her

tarafından hakikat sızıyor. Siz

âdeta onu yaşadınız.

HUSREV - Nasıl yaşamış olabilirim? Madem ki, piyeste olduğu gibi annemi kaza ile öldürmüş

değilim. Henüz kendimi, bahçemdeki incir ağacına da asmış bulunmuyorum.

TURGUT - Rica ederim, ben bunu demek istemedim.

HUSREV - Ya?

TURGUT - Bu incir ağacını saran öyle hatıralar

16

bulunabilir ki...

HUSREV - (Yarı alaylı, yan mahzun) Bulunabilir, elbette bulunabilir. Bu incir ağacı, bilseniz bana

neler neler hatırlatmaz. Bütün bir çocukluk, bütün bir geçmiş zaman. Eski İstanbul kadınlarını

bilmem hatırlar mısınız? Hayâl dediğimiz kudret işte onlardaydı. Benim bir büyükannem vardı ki,

bu incir ağacının dibinde, göze görünmez bir cin ve peri âlemi tasavvur ederdi. Çocukken, beni bu

incirin dibinde oynamaya bırakmazlardı. Bir gün, orada oynarken ayağım kayıp yere düştüm.

Sabahtan akşama kadar mutfakta, cinlerin öfkesini dindirecek şerbetler kaynadı. Sihirbaz

değneklerine benzer kepçelerle uzun uzadıya bir kazanı karıştırdılar. İncirin dibine döktüler.

Cinler tatlıyı severmiş.

TURGUT - İnsan istihzanızdan kaçacak yer bulamıyor.

HUSREV - Hâtıra sordunuz, ben de anlattım. Gazeteci değil misiniz? Sormak sizden, karşılığı

bizden.

TURGUT - Artık sizi rahatsız ettiğimi sanıyorum. Müsaadenizi alabilir miyim? Bana lütfettiğiniz

bir saatlik mülakat içinde, unutulmaz hayranlık dakikaları yaşadım. (Defterini katlar, cebine koyar)

Zaten sözlerinizi, ezbere tekrarlayacak kadar dikkatle dinledim.

HUSREV - (Ayağa kalkar) Güle güle dostum! Fakültedeki psikoloji derslerinize bilhassa

ehemmiyet verin!

Çok istidadınız var.

TURGUT - (Eğilerek) Allahaısmarladık efendim.

HUSREV - Durun, ben sizi geçireyim. Sandalınız bekliyor değil mi?

TURGUT - Evet efendim.

(Turgut önde, Husrev arkada rıhtıma çıkarlar. Turgut durur. Sol tarafa bakar.)

17

TURGUT - Her şeye rağmen bu ağaç gözümde çok esrarlı kalacak. Ne de ihtiyar bir ağaç!

HUSREY - Kırkbeş, elli yaşlarında var.

TURGUT - (Arkasında kalan Husrev'e âni bir dönüşle) Tek bir sual daha sormama izin verir

misiniz?

HUSREV - Buyurun!

TURGUT - Pederiniz öleli kaç sene oldu?

HUSREV - Bunu ne yapacaksınız?

TURGUT - Sizin gibi bir sanatkâra ait her şey bir? gazeteci için mühimdir.

HUSREV - (Biraz haşin) Mahremiyetime bu kadar girilmesini sevmem.

TURGUT - Affedersiniz. Allahaısmarladık.

HUSREV - Güle güle.

(Turgut, sağ taraftan kaybolur. Husrev, düşünceli içeriye girer. Soldaki dresuarın önüne kadar gelir.

Kaynayan semaveri seyreder gibi durur. Sonra döner. Denize bakar. O ânda camlı kapının sağından

Mansur'la Selma goru-nür.)

ÜÇÜNCÜ SAHNE Mansur - Selma - Husrev

MANSUR - (Husrev'e) Nihayet başbaşa kalabildik. Gazeteci gitti.

HUSREV - Giderken sana da bir şeyler sormak istemedi mi?

MANSUR - Bana ne sorabilirdi ki?

HUSREV - Şunu sorabilirdi: Siz ki, «Ölüm Korkusu» piyesinin baş rolünü yapmış aktörsünüz ve

muharririn en yakın dostusunuz, elbette bilirsiniz: Piyesteki vaka muharririn başından geçmiş bir

vak'a mıdır, değil midir?

MANSUR - O da ne demek?

HUSREV - Bunu bana sordu da.

MANSUR - Olur saygısızlık değil.

HUSREV - Saygısızlık-da lâf mı? O bunu bir hak diye yapıyor. Sen kendi cebini karıştmrsan

saygısızlık mı etmiş olursun? Biz onların ceplerinden farklı bir şey değiliz. Ellerini uzatıyorlar ve

bizi karıştırıyorlar. Ağzınızı açın, dişlerinizi sayacağım dese, ağzını açmaya, dişlerini

saydırmaya mecbursun.

MANSUR - Kuzum, neler söylüyorsun?

HUSREV - Elbette mecbursun. Onun elinde müthiş bir silâh var. Seni tanıması, seni meşhur kabul

etmesi.

MANSUR - Tanınmış olmak bir yüzkarası mı?

HUSREV - Tamamiyle aksi. Bir şeref. Öyle bir şeref ki alıcısı sen, vericisi o. Veren taraf bu işte,

farkına varmadan, vermiş olmanın selâhiyetiyle hareket ediyor. Seni merak ediyor. Yediğin

yemeği, giydiğin elbiseyi, yattığın yatağı... Daha devam edeyim mi?

MANSUR - Gazeteci buna benzer şeyler de mi

sordu?

HUSREV - Sormadı. Fakat sorabilirdi. O, bu merakın simsarıdır. Yarın gelip yine sorabilir. Yarın

gelip unuttuğunu isteyebilir. Tıpkı burada bastonunu unutmuş

gibi.

SELMA - (Demindenben dikkatle dinlediği Hus-

rev'e yaklaşır) Bunları niçin tabiî bulmuyorsunuz? Büyük adamları merak ederler.

HUSREV - (Selma ile karşı karşıya) Büyük adam ben miyim? Nasıl olur? Ben bir başıma, kendi

kendime, kendi gözümde büyük adam olabilir miyim? Araya bu farkı koyan başkaları. ݺte bu

başkalarıdır ki, bana büyüklüğü kondurduktan sonra beni en küçük insan haklarından uzak görüyor

ya. (Yan tarafta kalan Mansur'a döner). Bak sen: Bir adam çıkıyor, bir eser veriyor. Kimse onu

tanımayı aklından geçirmezken o kendi kendisini tanıtıyor. Artık yaptığı işin uğraşılacak yeri

kalmamıştır. Bütün alâka, bu adamın miskin taraflarına dönüyor. Suratımız, nüfus kâğıdımız, hayat

künyemiz... ݺte meraka değer şeyler. Benim için neler yazmadılar! Nelerimi merak

20

etmediler! (Dki elini, taaccüp ifade edercesine, iki tarafa kaldırır) Söyleyin Allah aşkına! Ben nasılsa

karaya vurmuş garip bir deniz hayvanı mıyım? Beni kalabalık bir sokakta, bir dükkânın çengeline

mi aşmalılar? Gelen geçen beni beş kuruşa seyir mi etmeli? Yosunlar, kayalar ve sessizlikler içinde

yalnız kalmaya muhtaç değil miyim? (Elleri yanına düşer) Ben de bir insanım. Hiç bir

fevkalâdeliğim yok. Bir kadere bağlıyım. Bir takım zaaflarla doluyum. Belki herkesten daha zayıf.

SELMA - Siz kuvvetlisiniz. HUSREV - (Yine Selma'ya döner) Ben çok zayıfım. Onun içindir ki

mahrem tarafımın hakkını müdafaa ediyorum. Mahremin cazibesini duyuyorum. Bu belki bir

kuvvet iştiyakıdır. Fakat temeli zaaf. Bir insanın yalnız kendisine mahsus, böyle bir gizlisi

olduğunu kabul etmez

misin?

(Selma önüne bakar. Cevap vermez.)

HUSREV - Söylesene Selma!

SELMA - Çok bağlı olduğum bir duyguya dokundunuz.

HUSREV - Bu, benliğimizin öyle bir tarafı ki, yaralı bir parmak gibi sargılar içindedir. En keskin

ağrıyı bu sargılar çözülürken duyarız. İnsan orada bütün bahtıyle yalnızdır. Eksikleri, fazlaları,

korkuları, enînleri, bezginlikleri, hasretleri, her şeyleri.

SELMA - Bana âdeta kendimi seyrettiriyorsunuz. (Husrev cevap vermez. Camlı kapıya doğru

gider. Eşikte durur. Mansur'la Selma yerli yerinde.)

HUSREV - (Uzakta kalan Mansur'la Selma'ya doğru) Bir piyes yazıyorum. Orada ölüm korkusunu

yaşatmak istiyorum. Evime gazeteciler doluyor. Bahçemde bir incir görüyorlar ve soruyorlar:

Piyesinizdeki kahramanın babası, kendisini bir incir dalma asmıştı. Bu fikri size

ağaç mı verdi?

MANSUR - Ne mânâsız sual!

HUSREV - Demek istiyorlar ki, sakın sizin asıl babanız kendisim bu ağaca asmış olmasın? (Sola

döner. Sanki ağaca bakıyor. Değişik bir tonla) Hakları var. Babam kendisini işte bu incir ağacına

astı. (Bir kaç saniye ağaç istikametinde bakar. Sonra orta yere doğru yürür.) Şimdi evin

pencerelerini açıp herkese bağırmalı mıyım? Ey ahâli, beni dinleyin! Ben kendisini işte bu ağaca

asan babanın oğluyum. Piyesimdeki vak'a buradan geliyor. Öğrenin! Merakınız geçsin.

SELMA - (Elleriyle yüzünü kapar) Aman susun,

susun!

HUSREV - Selma, babam, senin de dayın, öleli

otuz sene oluyor. Sen onu hiç tanımadın. Hoş, ben de tanımadım ya. Öldüğü zaman küçük bir

çocuktum. Tıpkı

piyeste olduğu gibi.

SELMA - Sizden rica ederim, boyuna piyesinizle

mukayeseler yapmayın!

HUSREV - Ben mi yapıyorum? Yapıyorlar. Piyesimi yaşamış olmamı istiyorlar. Şimdi onları

memnun etmek için ne yapmalıyım biliyor musun?

SELMA - Susun, susun!

(Camlı kapının sağından Ulviye gelir. Kapıyı birkaç adım geçer, durur).

22

DÖRDÜNCÜ SAHNE. Ulviye - Evvelkiler

HUSREV - (Annesini görür görmez) Nerdesin an-

ne?

ULVDYE - Gazeteciyle konuşuyordum.

HUSREV - Nasıl? O, daha gitmedi mi?

ULVDYE - Şimdi gitti.

HUSREV - Fakat bana veda ettiği zaman sandalına doğru yürüdü. Ben onu hemen gitti sandım.

ULVDYE - Hayır. Yanıma geldi ve benden birşey-

ler sordu.

HUSREV - Ne gibi?

ULVDYE - Babanı sordu. Öleli kaç sene oluyor,

dedi.

HUSREV - Ya sen ne dedin?

ULVDYE - Senin de bildiğini söyledim. Otuz seneye yakın, dedim.

HUSREV - (Heyecanla) Sonra?

ULVDYE - Bu ölüm tabiî bir ölüm müydü diye sor-

23

du. Birdenbire cevap veremedim. Sıkıldığımı gördü. Affını istedi. Bunu büyük bir sanatkârın

hayatını öğrenmek için yaptığını söyledi. Ben de anlattım.

HUSREV - Anne, böyle bir şeyi nasıl söylersin?

ULVDYE - Herkes bilmiyor mu?

HUSREV - Muhitindeki birkaç kişiyi herkes mi sanıyorsun. Bak gör, şimdi beni nasıl tefe

koyacaklar.

ULVDYE - (Bir koltuğa oturur) Oğlum! Ben bu insanların maksatlarını ne bileyim? Soruşu

tuhafıma gitmedi değil. Fakat cevap vermekten kendimi alamadım. Hali çok terbiyeliydi.

Maksadını temiz ve güzel gösteriyordu,

HUSREV - Kabahat senin değil, onu evime kabul

ettiğim için benim.

(Husrev, canı sıkılmış, bir koltuğa oturur. Bir iki saniye sükût. Mansur ona doğru ilerler.)

MANSUR - Oldu olacak, artık kendini üzme. Hem hatırımdayken sorayım. Hani senin piyesine

almadığını söylediğin bir takım tahliller vardı, onları bana verecektin. Nerdeyse misafirler gelecek,

yine unutulacak.

HUSREV - Kim bilir nerede? Şimdi arayamam.

MANSUR - Rica ederim bul onları. Bugün ala-mazsam ne vakit alabileceğim?! Sık sık

geçemiyorum bu

yakaya.

SELMA - (Husrev'e) Ben biliyorum kâğıtların nerede olduğunu, isterseniz vereyim.

HUSREV - (Kaşlar çatık) Nereden biliyorsun?

SELMA - Geçen gün kitaplarınızı ben düzeltmemiş miydim? Onları bir köşede buldum.

Çekmecenize

yerleştirdim.

HUSREV - Ver öyleyse Mansur'a! Mansur! Çık

yukarıya Selma ile beraber, versin.

24

(Selma önde, Mansur arkada, sağdaki merdivenden çıkarlar. Husrev hâlâ asık yüzlü, Selma ile

Mansur'un ayak sesleri kaybolunca Ulviye'ye döner.)

HUSREV - Sana bir haberim var. Mansur birkaç

gün evvel benden Selma'yı istedi.

ULVDYE - Yâ! Ne cevap verdin?

HUSREV - Cevabı ben vermiyeceğim. Selma verecek. Mansur çok iyi bir çocuktur... Yegâne

dostumdur diyebilirim. Sor bakalım Selma'ya! Mansur sabırsızlanıyor.

ULVDYE - Sen sorsan daha iyi değil mi? Selma seni çok sever. Elinde büyüdü gibi birşey. Babası

yerinde-

sin.

HUSREV - Benim bir genç kıza böyle teklifler

yapmak hoşuma gitmez. Sen kadınsın. Onun yengesisin. Senin söylemen daha yakışık alır.

ULVDYE - Eğer Selma'mn Mansur'u kabul etmesini istiyorsan sen söyle! Onun üzerinde, sen

hepimizden

daha tesirlisin.

HUSREV - Bu meselede Selma'ya tesir etmek istemem. Fakat söyliyeceğim.

(Merdivenden ayak sesleri gelir. Selma ile Mansur inerler.)

25

BEŞDNCD SAHNE Selma - Mansur - Evvelkiler

MANSUR - (Elindeki kâğıtları cebine yerleştirirken) Eğer Selma olmasaydı bugün de

alamayacaktım bu notları.

SELMA - (Mansur'a) Onları ben çok sevdiğim için sizin de okumanızı istedim.

HUSREV - (Selma'ya) Demek okudun da Selma!

SELMA - Evet, itiraf ederim. Eserinize ait bir parça olduğunu görünce okumak arzumu

yenemedim. Darıl-dınız mı?

MANSUR - (Husrev'e) Niçin almadın bu parçalan piyesine?

HUSREV - Bir piyes kadrosuna sığmayacak kadar uzun tahliller. Onları kendim için sakladım.

(O sırada, ön kısma yakın soldaki kapıdan hizmetçi kız girer.)

26

ALTINCI SAHNE Hizmetçi Kız - Evvelkiler

(Hizmetçi kızın elinde bir tepsi vardır. Tepsiden orta masasına, çayla beraber alınacak yiyeceklere

mahsus tabakları bırakır. Hizmetçi kız, işi yaparken onlar konuşmalarını kesmez.)

MANSUR - Notlarda neden bahsediyorsun?

HUSREV - Ölümden.

MANSUR - Kafan bir arı kovam gibi hep ölüm ih-tizazlanyle dolu. Hep ölümle meşgulsün.

HUSREV - Ondan başka meşgul olunacak ne var? (Hizmetçi kıza) Saat kaç kızım?

HDZMETÇD KIZ - Beş buçuk efendim.

HUSREV - (Kendi kendine) Ne de çabuk geçiyor saatler!

(Hizmetçi kız, geldiği yerden çıkar. Selma masayı tanzimle meşgul. Sağdaki antreden Osman

görünür.)

27

YEDDNCD SAHNE Osman - Evvelkiler

OSMAN - (Husrev'in önünde durur) Şeref Bey'le hanımı geldiler. Ne emredersiniz?

HUSREV - Nevzat Bey de beraber değil mi?

OSMAN - Hayır efendim.

HUSREV - Peki, al onları rıhtıma! (Ulviye'ye döner) Anne! Sen Mansur'la beraber misafirleri

karşıla! Daha erken. Çaydan evvel biraz rıhtımda oturursunuz.

(Ulviye ve Mansur, Osman'ın peşinden antre yoluyla çıkarlar. Selma, orta masasını düzeltmiş,

şimdi semaverle uğraşmakta. Husrev ayağa kalkar. Selma'ya doğru yürür. Selma Husrev1 e arkasını

vermiştir.)

HUSREV - Selma!

SELMA - (Geriye döner) Efendim!

HUSREV - Seninle konuşulması güç bir mevzua gireceğim.

SELMA - Buyurun efendim!

HUSREV - Dedim ya, konuşulması biraz güç. Mi-

28

zaçım bu işin alışılmış mukaddimelerine de yabancı. Görüyorsun ya, ne kadar beceriksizim.

SELMA - Mukaddimesizce söylemek istemez misiniz?

HUSREV - Senelerdir yanımdasın. Sana babalık ediyorum. Bu bakımdan, senin hakkında, benden

bir delâlet isteyen bir müracaatla karşılaştım.

SELMA - Çok kapalısınız.

HUSREV - Eğer bu müracaatı yapan, sevdiğim biri olmasaydı delâlet hakkımı kullanmak

istemezdim. Teklifini hiç duymamış gibi yapardım.

SELMA - Merak içindeyim.

HUSREV - Mansur, onu kocalığa kabul edip etmeyeceğini soruyor. Ne dersin?

SELMA - (Başını önüne eğer... Yüzünde rahatsız olmaktan başka intiba yok. Birden başını kaldırır.

Bulanık bir tebessümle Hursev'e bakar.) Bu, sizce münasip mi?

HUSREV - Bence münasip olacak veya olmayacak bir şey yok. Aranızda ben yoğum. Bence

münasip olan, iki sevdiğim insanı tamamiyle serbest bırakmaktır. Karar senin.

SELMA - Hiç bir fikrim yok.

HUSREV - Mansur hakkında mı?

SELMA - Hayır. Evlenme hakkında. Hiç düşünmedim.

HUSREV - Biz bir çok şeylere karşı kayıtsız olabiliriz. Fakat onlar bize lâkayıt kalmaz. Mutlaka

kendisini .düşündürür. Bir karar ister.

SELMA - Ben düşünmemekte ısrar ediyorum.

HUSREV - Selma, bilemezsin bu teklifteki rolüm ne sıkıntılı! Böyle bir vesileyle bir genç kızın

mahremi-

29

yetine hiç de sokulmak istemem. Sen de düşündüklerini bana söyleyemezsin. Fakat bir mevkiim

var. Senin veli-nim. Vazifemi yapmamak elimde mi? Onun için, sana hiç his ve fikir karıştırmadan,

gayet dürüst olarak meseleyi haber veriyorum. Sen de bana, benim kadar dürüst cevap

ver.

SELMA - Size sizin kadar dürüst, cevap vermek.

His ve fikir karıştırmadan.

HUSREV - Evet.

SELMA - O halde bana bu teklifi yapmamış olun!

HUSREV - Öyle mi Selma?

SELMA - Evet.

(Camlı kapının sol tarafından Zeynep görünür. Üstünde, itina edildiği belli yazlık bir kostüm.

Giyimi ve tavırları hoppa. Kapıda manâlı bir gülüşle durur. Selma'nın dikkat ettiğini görünce

Husrev de o tarafa bakar.)

30

SEKDZDNCD SAHNE Zeynep - Evvelkiler

ZEYNEP - Çağırılmadan geldim. Biraz uygunsuz amma, affedileceğimi umuyorum.

(Selma olduğu yerden vakarlı ve soğuk, Zeynep'e bakmakta devam eder. Husrev, Zeynep'e doğru

birkaç adım atar. Zeynep de ona yaklaşır. Elini uzatır. Husrev de bu eli kuru bir hareketle sıkar.)

ZEYNEP - Hem de başbaşa konuşurken rahatsız ettim. Çok yazık...

HUSREV - Ehemmiyeti yok.

SELMA - (Husrev'e) Ben müsaadenizle gidiyorum.

HUSREV - Peki Selma. Söyle misafirlere, artık çayımızı içebiliriz.

SELMA - Şimdi.

(Selma yürür. Zeynep onu durdurur.)

ZEYNEP - Selâm vermeden mi gidiyorsunuz, Selma Hanım?

31

SELMA - Affedersiniz. Safa geldiniz.

ZEYNEP - Çay için daha erken sanıyorum. Onlar denizi seyrediyorlar. Bu vakitler Boğaz o kadar

güzel ki. Hiç bozmayın rahatlarını! Kendileri gelirler.

(Selma, Husrev'e bakar. Husrev, kaşlarını çatmıştır.

Hiç bir şey söylemez.)

SELMA - (Zeynep'e) Nasıl isterseniz.

(Selma, camlı kapıdan çıkar. Zeynep, müstehzi, Selma'yi arkasından süzmekte. Selma, soldan

kaybolur. Husrev, olduğu vaziyette. Zeynep Husrev'e bakar.)

HUSREV - Nasıl kendi kendinize müsaade edersiniz, anlamam. Bir genç kız önünde bu hareket?

ZEYNEP - Nasıl hareket?

HUSREV - Evvelâ herkesi bırakıp buraya bir başınıza gelebiliyorsunuz. Sonra da Selma'ya,

benimle yalnız kalmak istediğinizi açıkça hissettirmekte mahzur görmüyorsunuz.

ZEYNEP - Ödeştik. Siz de benimle yalnız kalmamak için herkesi çağırttınız.

HUSREV - Bir cemiyet içindeyiz. Riayete mecbur

olduğumuz kaideler var.

ZEYNEP - (Birdenbire sinirli ve şımarık) Husrev,

ciddi mi bunlar?

HUSREV -Bu tarzda konuşmayalım.

(Zeynep bir koltuk çekip oturur. Husrev'e diktiği

gözlerinde kinli bir ışık.)

ZEYNEP - Her zamanki haşin tabiat!

HUSREV - Mizacım!

ZEYNEP - Bundan sekiz sene evvel böyle miydin?

HUSREV - Görüyorsunuz ki şu ân ve bu yer hissî olmaya, tahammül edecek gibi değil.

Görüyorsunuz ki senli benli konuşmaktan rahatsız oluyorum.

32

ZEYNEP - Aramızda resmîlik! Ne gülünç!

HUSREV - Belki bunun aksi gülünç.

ZEYNEP - (Heyecanla) Ne diyorsunuz?

HUSREV - Sizi bilemem. Fakat ben yaşımın kanunlarına uymaya mecburum. Benim yaşımda, bir

delikanlı gibi davranılamaz. Saçlarımızın aksine, o yaşta beyaz olan birçok şey vardır ki, bu yaşta

karadır.

ZEYNEP - İnsan hararetini kaybedince böyle düşünür.

HUSREV - Bu bahsi kapatalım, ister misiniz?

(Husrev, bir iki adım uzaklaşır. Zeynep'e yanını verecek surette bir koltuğa oturur. Zeynep,

Husrev'i her haliyle takip etmekte.)

ZEYNEP - Benimle konuşmaktan sıkılıyorsunuz.

Size, söz söylemek arzusunu bile veremiyorum.

HUSREV - Arzularım kendi kendisine ölüyor.

Suçlu siz değilsiniz.

ZEYNEP - Arzu ölür mü?

HUSREV - Onu can sıkıntısından bunalanlar bilir. Hayatla aralarında cama benzer şeffaf bir engel

vardır. Sinekler gibi çvrpmırlar, bu cam delinmez.

ZEYNEP - Açıkça söyler misiniz? Manzaram sizi

sıkıyor, öyle mi?

HUSREV - Manzaralar bazan sıkıntımızın elbiselerini giyer.

ZEYNEP - Devam edin, devam edin! Bütün hakaretlerinize razıyım.

HUSREV - Ben size hakaret etmiyorum. Çok faydalı bir şeyi anlatmak istiyorum. Aramıza bir

parça mesafe koymamız lâzım. Bu bir sanat meselesidir. Birbirimize bu kadar abanmamalıyız.

Abandığımız zaman da ne bileyim, birimizin ağırlığı öbürüne bir tüy kadar gelmeli. Ah,

33

bunlar anlatılmaz. Beni niçin konuşturuyorsunuz?

ZEYNEP - Konuşun, konuşun!

HUSREV - (Gözleri dalgın, orta yere doğru söyler, sanki Zeynep yok.) İstediğim şeyleri

söylüyorum. Bunları söylemek rahatsızlığımı büsbütün arttırıyor. Çok yalnızım. Yalnizlığımı

gidermek için aldığım her tedbir,

yalnızlığımı çoğaltmak oluyor.

ZEYNEP - Anlıyorum. Ben de bu tedbirlerden biriyim.

HUSREV - Siz tabiî şevklerini sıhhatle duyan bir

insansınız. Kendinizi kolayca onlara bırakabiliyorsunuz. Bense öyle değilim. İçim vehim,

zevksizlik ve hasta hesaplarla dolu.

ZEYNEP - Demek birbirimize bu kadar yabancıyız?

HUSREV - Bundan şikâyet niçin? Sekiz sene evvel bu yabancılık yüzünden yaklaştık. Şimdi onu

aşındırmaya bakmalıyız. Yabancılığın bir sırrı var. Kurcalanmaz, örselenmezse iki ayrı insan

arasında bir büyü bırakabilir. (Ayağa kalkar) Zaten her şey bir büyü işi. Büyülere dikkat etmeyi

bilmeliyiz.

(Husrev ayakta, Zeynep'e doğru. Zeynep Husrev'i

hain bir dikkatin içine almıştır.)

HUSREV - Bana bir düşman gibi bakıyorsunuz.

ZEYNEP - Muhakkak ki düşmanınızım.

HUSREV - Kimse bana kendim kadar düşman değil!

(Göz göze kalırlar. Sağdaki antreden Osman çıkar.)

DOKUZUNCU SAHNE Osman - Evvelkiler

OSMAN-(HH-v'e)DoktorNevzatBey geldiler.

HUSREV-Burayaal!

asabî, gözleri HusreVin

ZEYNEP-

HUSREV -(Başını geriye

ğiliz.

34

ONUNCU SAHNE Nevzat - Evvelkiler

HUSREV - (Nevzat'ı görünce) Merhaba doktor!

NEVZAT - (Gelirken) Merhaba dostum. (Hus-rev'in elini sıkar. Zeynep'i görür.) Nasılsınız

hanımefendi?

ZEYNEP - (Gülmeye çalışarak) Teşekkür ederim.

NEVZAT - {Zeynep'in elini öper. Husrev'e döner.) Herkes piyesinden bahsediyor. Görülmemiş

muvaffakiyet doğrusu!

HUSREV - Ben bıktım artık ondan.

NEVZAT - Sen bıkabilirsin amma biz bıkmıyoruz. Herkes onun bir cephesiyle alâkadar. Bense

marazı tara-

fıyle.

ZEYNEP - (Nevzat'a) Tabiî bir şey. Ruh hastalıkları doktoru başka ne tarafıyle alakadar olsun?

NEVZAT - Ciddî söylüyorum hanımefendi. Bu eser, içindeki marazî psikoloji bakımından

fevkalâde mühim. Ruh doktorluğu ondan birçok dersler alabilir. Zaten

36

üzerinde bir etüde başladım.

HUSREV - Sakın bu işi yapayım deme!

NEVZAT - Niçin?

HUSREV - Hilkat galatları, tımarhane tipleri gibi bir de tıp neşriyatına karışmayalım. ݺlettiğin

hususî klinikte deliler sana kâfidir. Bol bol mevzu ve unsur verebilirler.

ZEYNEP - (Nevzat'a) Öyle mi Nevzat Bey?

Hususî bir klinik mi açtınız?

NEVZAT - Evet hanımefendi! Dört aydan beri hususî bir kliniğim var. Gazeteler uzun uzadıya

bahsettiler. Duymadınız mı?

ZEYNEP - Hiç duymadım. Bu klinikte tabiî yalnız

sinir hastalarına bakıyorsunuz.

NEVZAT - Yalnız sinir hastalarına.

ZEYNEP - Bari çok mu hastalarınız?

NEVZAT - Sormayın efendim, sormayın. Her taraf asabî hastalarla dolu. Bunlardan bir çoğu da

hasta olduk- . larını bilmezler. Kendilerini dünyanın en sıhhatli insanı

farzederler.

HUSREV - (Zeynep'e doğru) Nevzat'a sorarsanız

dünyanın dörtte üçü delidir. Hele bütün birinci safta gelenler: Peygamberler, sanatkârlar, âlimler,

inkılâpçılar...

NEVZAT - (Husrev'e) İnsan durup dururken de tabiî saflardan çıkamaz. Böyle olması için tabiî

olmayan

bir sebep lâzımdır.

HUSREV - (Öfkeli) Boyuna tabiî olmayan insanı tarif edersiniz. Bir de tabiî insanı etsenize! Kim

bilir meydana nasıl bir tip çıkar? Vahşilerin putları gibi bir şey. İnsan şeklinde bir odun. Hafızası,

hayali, teessürü yok. İttiğin zaman gidiyor, bırakınca duruyor. Bu mu tabiî adam?

37

NEVZAT - Yooo! O kadar büyük bir iddiamız yok.

HUSREV - Sizin o kadar büyük bir iddianız var ki deli sandığınız hiçbir insan nevinde bu kadarı

bulunmaz.

NEVZAT - Neymiş o iddia?

HUSREV - Hükümleriniz! Hassasiyeti biraz taşkın insanlar hakkında kesip biçtiğiniz hükümler'.

Bütün insanlığın eşsiz bir manzara gibi seyrettiği bir başa, idrak ıstvraplarıyle alev alev yanan bir

başa, bir hükmünüzle takabileceğiniz yafta! Bu ne iddia farkında mısınız?

NEVZAT - Böyle deme Husrev! Bizim elimizde şaşmaz metodlar var. Şimdi senin ölüm korkusu

piyesin-deki tipi normal bir adam kabul edebilir miyiz? Babası ker dişini bir incir dalma asmış.

Marazîlik verasetle geliyor.

HUSREV - Demek babası intihar etmiş her insan marazîdir?

NEVZAT - Şüphe etme!

HUSREV - Hâdiseleri ne kaba çerçeveler içinde hapsediyorsunuz. Dünya umduğunuz gibi dört

köşe değil.

NEVZAT - (Parmağını Husrev'in ağzına doğru uzatır) ݺte bu mülâhazalar da anormal!

HUSREV - Zaten ben senin nazarında bir deliyim.

NEVZAT - Amma frenleri sağlam bir deli. Cemiyete faydalı marazîler de senin smıfındandır.

(Zeynep'e döner) Öyle değil mi hanımefendi?

ZEYNEP - Benim bu işlere aklım ermez.

HUSREV - (Zeynep'e) Madem ki akimiz ermiyor, merak etmeyin! Siz sıhhatli ve normal bir

insansınız.

(Camlı kapının solundan Ulviye ve Şeref görünür. Arkalarından Mansur'la Selma gelmektedir.)

ONBDRDNCD SAHNE Ulviye - Şeref - Mansur - Selma - Evvelkiler

(Nevzat, Ulviye'ye doğru ilerler. Elini öper. Şerefle el sıkışırlar. Selma ile Mansur'un da ellerini

sıkar. Şeref de Husrev'e doğru yürüyüp elini sıkar.)

ULVDYE - (Misafirlere) Buyurun efendim! Çayımızı içelim.

(Husrev'le Selma'dan başka herkes koltuklara oturur. Nevzat, Şeref, Zeynep sağ plânda. Ulviye,

Mansur sol plânda. Husrev masasının sağ kenarında, kollarını çaprazvarî göğsünde kavuşturmuş,

ayakta. Selma semaverin yanında. Fincanlara çay koymakta, servis yapmakta.)

ŞEREF - Husrev Bey! Size bugün gazetemden bir muharrir gönderdim. Nasıl memnun kaldınız mı?

HUSREV - Acaba o benden memnun kaldı mı diye sorsanıza!

ZEYNEP - (Eliyle Şerefi göstererek) Kocam böyledir. Kimin kime teşekkür etmesi lâzım geldiğini

bilmez.

ŞEREF - Hatâmı affedin! Maksadımı anlatamadım.

38

39

NEVZAT - (Şerefe) Gazete nasıl gidiyor Şerei Bey? Herkesin elinde onu gördüğüme göre çok iyi.

ŞEREF - Hakikaten çok iyi. Şimdilik yalnız «Ölüm Korkusu» piyesiyle meşgulüz. Ona dair en iyi

tenkitlerin, en canlı haberlerin bizde çıkmasını istiyoruz.

HUSREV - Çok naziksiniz Şeref Bey, fakat bu derecesi fazla. Okuyucunun alâkasını tek bir hadise

üzerinde bu kadar bekletmemeli. Dünyada meraka değer daha

neler var.

ŞEREF - Bu işi bize bırakın! Bir gazete bir ticarethanedir. Okuyucunun alâkasını bilmese bu gibi

şeylerle

uğraşır mı?

NEVZAT - (Fincan elinde) Günün hâdisesi bu piyestir a! Diyecek yok.

ZEYNEP - Ben bu kadar acıklı mevzuları sevmi-yorum. Hiç içim götürmüyor. Piyeste tam kaza

çıktığı vakit o kadar sarsıldım ki. (Ulviye'ye) Nasıl hanımefendi,

haklı değil miyim?

ULVDYE - Ben piyesi görmedim efendim. Husrev

görmemi istemedi.

ZEYNEP - Niçin? Kaza size dokunur diye mi?

ULVDYE - Bilmem.

NEVZAT - Hayatta kazanın her türlüsü var.

ZEYNEP - Evet, fakat bana piyesteki kaza vak'ası biraz tuhaf göründü. Bir insan tabancasını

karıştırırken

annesini nasıl vurabilir?

ŞEREF - (Karısına) Teferruatını sahnede görmedin mi, Zeynep?

ZEYNEP - Gördüm tabiî. Amma bana mantıksız

geldi. Tabancada kurşun olduğu bilinmez mi?

ŞEREF - Bilinmiyebilir.

NEVZAT - Benim bu hususta takıldığım bir nokta

yok. Ben zaten piyesin psikolojisiyle meşgul oldum. Başka taraflarda da aklımı çelen birşey

olmadı. Fakat bunu

muharririne soralım.

ŞEREF - Ne dersiniz, Husrev Bey!

HUSREV - Aktöre sormak daha iyi, oynayan o, bakalım o anda bir aksaklık hissetmiş mi?

MANSUR - Husrev cevap vermek istemediği için bana havale ediyor. Bence piyeste tabiî olmayan

hiç bir

nokta yok.

HUSREV - Herkes şu talihsiz piyesin bir tarafına

takılmak niyetinde. Üstünde durulacak daha değerli cepheler yok mu?

NEVZAT - (Husrev'e) İtirazları hoş gör! Bir

hâdiseyi herkes başka başka cephelerden alır. Dedim ya,

ben bu tarafını düşünmedim bile.

HUSREV - (Kızmaya başlıyor) Canım efendim! Bu taraf üstünde düşünülecek ne var? Piyesteki

kaza bir vesiledir. Büyük krizin bir vesilesi. Her şey bir vesileye

bağlı değil mi?

(ZEYNEP - (Husrev'e) Öyle amma, bakalım bu olabilecek bir şey mi?

HUSREV - Hayatta neler olur, olduğu için inanırız. ݺ hayale binince itirazlar üst üste yağar.

Çünkü sadece bir tasavvurdur, bir nazariyedir, hayatın kendisi değil. Ne kadar benzeri olursa olsun,

kendisi değil.

NEVZAT - Bu doğru.

HUSREV - Bu tıpkı manevrayla bir harp arasındaki farka benzer. Birinde tahta kurşun atılır,

öbüründe sahici; birinde ölü taklidi yapılır, öbüründe ölünür. Buna rağmen harpte aranmayan

mantığı manevrada ararlar.

ŞEREF - Öyle ya, harpte öyle şeyler olur ki, bir

manevrada olsa gülünçtür.

41

40

HUSREV - Hayat bir şeyi yapınca o şey tamamdır. Olur muşu, olmaz misi yoktur. Hayat yapar,

izah etmez ve kabul ettirir. Bütün sanatı burada. Bizse hayattan sora-madığımız hesapları bir

tasavvurdan isteriz.

NEVZAT - Mantıktan da büsbütün vaz geçemeyiz ya.

HUSREV - Kim diyor vaz geçin diye? Amma onunla her şeyi halletmeye bakmayın! Hâdiselerin

sırrı en az mantığmdadır. Nasıl ki tablonun kıymeti en az çerçevesindedir. Çerçeveyle ne

uğraşırsın? Tabloya bak! Korkarsın!

(Husrev herkesi süzer. Karşısındakiler tesiri altına girmeye başlamıştır. Birkaç saniye geçer.)

ŞEREF - Hayatta ne tuhaf şeyler oluyor sahiden.

HUSREV - Evet. kelimesi bu: Tuhaf. Bir kahraman düşünün! Dünyada atlatmadığı tehlike

kalmamıştır. Ne korkulu işleri kendi iradesiyle doğurmuş, kendi iradesiyle yenmiştir. Bir gün bu

adam evinden çıkarken ayağı bir taşa takılır, düşer ve ölür. Ne dersiniz?

ŞEREF - İnsan ne sefil, ne küçük sebeplere mahkûm!

HUSREV - Ben de eserimde hayatın bu tarafım göstermek istedim. Basit bir sebep temelinin

üstünde kocaman bir azap ve cinnet binası kurayım dedim. Binaya hayret edenler sebepten

şüphelendiler. Sebep dediğiniz de ne? Bir hiç, bir hiç!

NEVZAT - Zeynep hanımefendi, söz size düşüyor.

ZEYNEP - Ben sadece kazayı beklenmedik bir şey gördüm.

HUSREV - (Zeynep'e) Güneşli bir havada bir gök gürültüsünü bekler misiniz?

ZEYNEP - Beklemem.

42

HUSREV - Beklemezsiniz, fakat o gelir. Hayat beklenmediklerle doludur. (Başını tavana kaldırır,

par-mağıyle tavanı gösterir ve birden sesini yükseltir.) Şimdi şu tavan çöker ve hepimiz altında

kalabiliriz. Hiç de olamaz demem. Hiç de hayret etmem. (Etrafına bakınır. Gösterilecek bir şey

arıyor gibidir.) Ne bileyim, her şey olabilir. (Elini alnına götürür. Yüzünde ıstıraplı çizgiler belirir.)

Her zaman beynimi tırmalamış bir misal hatırlarım. Bakın nasıl! Meselâ bir gün, Eminönü

meydanında bir otomobil bir adamı çiğner. (Eliyle işaretler yaparak canlandırır.) Hâdiseden on

dakika evveline gidelim. Adam, meselâ Gülhane Parkının önündedir. Otomobil de faraza

Taksim'den geliyor. Manzarayı görüyor musunuz? Geliyor? Bin otomobil içinde bir otomobil ve

yüz bin adam içinde bir adam. Ne adam çiğneneceğini bilir, ne de otomobil çiğneyeceğini. İkisi de

bir sürü tesadüflerle bilmeden birbirine doğru yaklaşırlar. Meselâ adam bir dükkânın önünde durur.

Bir kutu kibrit alır. Bir iki adım atar. Bir arkadaşıyle konuşur. Bir vitrini seyreder. Bu masum

hareketlerin bile birkaç dakika sonra kopacak faciada hisseleri vardır. Bütün bu hisseler birbirine

esrarlı bir şekilde geçe geçe nihayet meş'um ânı doğururlar. O ân gayet basit bir son sebebe dayanır.

Bir dalgınlık, bir bilgisizlik, şu bu. Tesadüflerin kim bilir nasıl ve nereden idare I edilen son derece

girift ve içinden çıkılmaz bir riyaziyesi I vardır.

NEVZAT - Sen âdeta kadere inanıyorsun!..

HUSREV - Kadere inanıyor muyum, onu siz keşfedin! Fakat hayatın gizli bir şuuru olduğuna

inanmak istiyorum. Öyle bir şuur ki, kendisini, yok gösterecek kadar gizleyebilmiştir. Ben

hâdiseleri çok girift bulan bir insanım.

43

NEVZAT - Bir bakıma göre de onlar çok sadedir.

HUSREV - Elbette! Girift olduğu kadar basit. Biz de onları bu basit çehreleriyle görürüz. Böyle

görmeğe mecburuz. Gözlerimiz böyle görmek içindir. Piyesteki kazayı da böyle gördük mü soracak

bir şey kalmaz.

ŞEREF - (Kendi tarafında oturanlara doğru) Canım tier yerde, her gün kaza olmuyor mu?

NEVZAT - Oluyor tabiî.

ŞEREF - Zaten çocuk tabancasını karıştırırken vuruyor annesini.

HUSREV - ݺte en basit bir sebep. Belki sadeliğinden tuhaf geliyor insana.

ZEYNEP - Bütün bu tefsirleriniz çok güzel Husrev Bey! Fakat bunlar hep felsefe. Bir de vakayı

vaka olarak ele alalım.

HUSREV - Alalım. Ne var akla uygun gelmeyecek? (Mansur'a) Anlat şunun teferruatını Mansur!

MANSUR - Herkes tiyatroda görmedi mi?

NEVZAT - Gördük ama, her şeyi seçmek kabil olmuyor ki orada.

MANSUR - Çocuk eşyasını karıştırırken tabancasını buluyor. Derken...

HUSREV - (Mansur'un sözünü keser) Yok, yok öyle değil. Annesi odasının bir köşesinde, eğilmiş

bir iş yaparken o da bavulunu karıştırıyor. Tabancası eline geçiyor. Durun size o tarzda anlatayım

ki hiç şüpheniz kalmasın. (Nevzat'a) Tabancan yanında mı?

NEVZAT - Yanımda.

ULVDYE - Ne o! Nevzat Bey tabanca mı taşıyor?

NEVZAT - Evet hanımefendi! Meslek icabı taşıyorum. Malûm ya, işlettiğimiz hastahanenin binbir

sürprizi vardır.

44

HUSREV - (Gözlen Nevzat'ta) Delilerden korktuğu için tabanca taşır. Sorun hatıralarını! Başından

neler geçmiştir. Bir gün az kaldı boğazlıyorlardı onu. Ver tabancanı!

(Nevzat arka cebinden tabancasını çıkarıp verir. Husrev tabancayı sol eliyle alır.)

ULVÎYE - Husrevciğim bırak şu silâhı! Sırası değil şimdi.

NEVZAT - Görelim şunu hanımefendi. Korkacak bir şey yok.

HUSREV - Ne diyordum? Evet, çocuk tabancasını alır. Kurşunları boşaltmak için şarjörü çıkarır.

(Sağ eliyle şarjörü yerinden çıkarıp Mansur'a bırakır) Öyle değil mi Mansur?

MANSUR - Tastamam.

HUSREV - (Herkese) Kurşunları şarjörden boşaltır. (Sağ eliyle tuttuğu şarjörün kurşunlarını, aynı

elinin baş parmağıyle teker teker masaya dökerek) Şimdi şarjör kurşunsuzdur. Şarjörü bavulun

içine atar. (Şarjörü masaya bırakarak) Maksat namluda bir kurşun kalıp kalmadığım muayenedir.

(Aynı vaziyette tabancayı sağa sola göstererek) Bakın, bu kolu çekince bir kurşun daha varsa

dışarıya fırlar. Madem ki birşey fırlamamıştır, o halde yoktur. Artık emin. Kurşun yok.

Mekanizmayı yerine bırakır. (Mekanizmayı yerine bırakarak ve sert bir mekanizma sesiyle

tabancayı sağ eline geçirerek) Halbuki namluda bir kurşun kalmıştır. Ne bileyim ben. Şiştiği, yahut

paslandığı için çıkmamıştır. Olamaz mı? Dedik ya, hayatta ne aptal şeyler oluyor. Şimdi tabanca,

boş olarak kurulu. Tetiği düşürmek lâzım. (Tabancayı Ulviye'ye çevirerek.) Tabancayı bilmeden

annesinin bulunduğu yere çevirir. Annesini görmüyor. Annesi, bir masanın arkasın-

45

da, çömelmiş bir iş yapıyor. (Tabanca hep aynı vaziyette iken sesini birdenbire yükseltip) Çeker.

(Herkes taş gibi Husrev'i seyrediyor. Selma masanın camlı kapı tarafındaki sağ nısfına yapışık.

Husrev son kelimeyi söyleyince tetiği çekmez. Tabancayı masanın üstüne bırakır. Sağ plânda

oturanlara karşı hafifçe döner. Bir adım atar.) Ve tabancası patlar. Tam o ânda annesi eğildiği

yerden doğrulmuş. Birden bire kurşuna hedef olmuştur. Bu kadar...

(Selma o anda, artık Husrev'in sözü bitti zannıyle, boş fincanlardan birini almak için masanın,

camlı kapı tarafından dolaşarak sol nısfına geçiyor. Masaya âdeta yapışık yürür.)

NEVZAT - (Husrev'e) Çocuk tetiği çekmek üzereyken annesinin doğrulduğunu görmüyor mu?

HUSREV - Görmüyor. An meselesi, görse bile ne çıkar? Tabanca güya boş.

ZEYNEP - (Gülümsiyerek) Biraz tuhaf doğrusu.

HUSREV - (Birdenbire çileden çıkmış) Bunun neresi tuhaf?

(Selma o ânda eline boş bir fincan almış, masanın sol nısfından, aynı tarzda sağ nısfına geçiyor.

Husrev ağzından çıkmaya başlayan ilk kelimeyle beraber, şimşek gibi masanın üstündeki tabancayı

kapar. Annesine çevirir. Tetiği çeker. Selma attığı bir adımla Husrev ve Ulviye arasında. Müthiş bir

infilâk.)

ULVDYE - (Keskin bir çığlıkla) Allahım!

(Selma hafifçe sarsılır. Ne bir çığlık, ne bir şey. Herkes kaskatı. Nevzat insiyaki bir hareketle

ayakta. Mansur ileriye doğru uzanmış. Selma iki eliyle tuttuğu fincanı, kesik kesik hareketlerle

masaya bırakmak istiyor gibi. Bırakır. Hafifçe soluna döner. Camlı kapı tarafına yıkılıyor.

46

Mansur fırladığı gibi Selma'yi kucağına alır. Arka üstü iki koluna yatırır. Selma'nın başı, su gibi

akan saçlarıyle beraber sarkıyor. Ağzından ince bir kan yolu. Husrev, aşağıya indirdiği sağ elinde

tabanca, donmuş kalmıştır.)

NEVZAT - (Elleriyle yüzünü kapayan Ulviye'ye) Çabuk bir yatak, bir divan!

ULVDYE - (Fırlar. Eliyle sol taraftaki pencereye yakın kapıyı göstererek) Buradan buradan!

(Bir hamlede herkes vurulanın etrafında, Husrev daima aynı yerde, aynı donmuş vaziyette, kapıyı

Nevzat açar ve girer. Ulviye, Zeynep ve Şeref, dehşet içinde onu takip eder. Husrev yalnız. Sağdaki

antreden hızla Osman fırlar. Bir iki adım atar. Durur. Gözleri alabildiğine açılmış, Husrev'e

bakmaktadır. Birkaç saniye aynı hal. Birdenbire, Sel-ma'yı geçirdikleri kapı açılır. Ulviye, yüzü

şimşekler içinde, eşikte görünür.)

47

ONDKDNCD SAHNE Ulviye - Husrev - Osman

ULVDYE - (Osman'ı görünce) Koş! Telefona koş! Hastahaneye telefon. Telefon. Koş!

(Osman hızla sağdaki merdivenlerden pat pat çıkar. Ulviye Husrev'e bakar, Deminki şimşekler

yüzünden uçar. Çizgileri tathlaşır. Yalvarır bir hal alır. Husrev'e yaklaşmaya başlar. Husrev

gözlerini, Ulviye'nin açık bıraktığı kapıya dikmiştir. Ulviye Husrev'in bakışı istikametinde

yürüyemez. Gittikçe, kollarını Husrev'e doğru açarak, pencerenin önünden geniş bir kavisle

oğlunun sağ yanına geçer.)

ULVDYE - (Kolları Husrev'e doğru uzanmış) Husrev! Evlâdım! Kaybetme kendini!

(Husrev hep o. Cevap vermez. Kıpırdamaz. Ulviye kolları uzanmış bekler, birden Husrev'de bir

hareket başlar. Sağ eli oynar. Tabancayı yavaşça masaya bırakır. Aynı kol, bir ölü kol gibi yanma

düşer. Selma'yı götürdükleri odaya doğru, korkunç bir sükûnetle yürür.)

İKİNCİ PERDE

— PERDE —

48

(Maçka taraflarında bir apartmanın büyük salonu. Karşısında ve orta yerde, bir buçuk metre

genişliğinde, kapısız bir geçit. Bu geçit, salonun yarısı büyüklüğünde, son nısfa isabet eden bir iç

odaya açılır. Salonun ortasından, iç odanın yalnız sağ köşesi görünür. Bu köşede, kenarları

yastıklarla çevrili bir duvar, duvarın önünde, duvara bitişik bir tabure. Taburede bir abajur. Salonun

sağ duvarının ortasında bir kapı. Kapının bir adım ilerisinde, sağ duvara muvazi bir kanape;

kanapenin sağ yanı bir paravanaya dayalı. Salonun cephesinde ve sağ köşeye yakın bir yerde

antreye açılan ve paravananın arkasında kaldığı için görünmeyen bir kapı vardır. Her tarafa

serpilmiş koltuklar, iskemleler, sigara masaları vesaire. Salonun sol duvarı ortasında, kocaman bir

endam aynası.)

BDRDNCD SAHNE Husrev - Ulviye

(Husrev orta yerde, sağ dizini bir iskemleye dayamış garip bir vaziyette. Keskin bir «irapla yüzü,

artık eski

51

Husrev'inki değil. Saçları karma karışık, gözleri sabit, kemikleri çıkık. Hatları, mecnun kıvrımlarla

akıyor. Ulviye kanapede ezgin bir halde yüzünü elleriyle örtmüş.)

ULVDYE - (Ellerini yüzünden indirir) Oğlum, daha ne söyleyeyim? Ne söylesem o!

HUSREV - Bir kere daha söyle!

ULVDYE - Kırk kere söylesem yine o!

HUSREV - Kırk kere daha söyle!

ULVDYE - Oğlum yok, söylenecek bir şey yok.

HUSREV - (Tane tane) Babam, kendisini niçin

bahçedeki incir ağacına astı?

ULVDYE - Ah oğlum, o vakit yine böyle Maçka taraflarında oturuyorduk. Babanın halinde hiçbir

şey yoktu. Sevimli, soğukkanlı, tabiî. Bir kış gecesiydi. Eve gelmedi. Ertesi sabah haberini aldık.

İçinde in cin olmayan yalıya gitmiş. Geceyi orada geçirmiş. Sabaha karşı o işi yapmış. Günlerce

şaşkın gezdim. Günlerce ağladım. Daha ne

söyliyeyim?

HUSREV - Babam bir deli miydi?

ULVDYE - Dünyanın en sıhhatli insanıydı. Kendisine o kadar hakimdi ki...

HUSREV - O halde onu kim deli etti?

ULVDYE - Etme Husrev! Sen ne biliyorsan ben de

onu biliyorum.

HUSREV - (Sakin, fakat korkunç) Sen babamın

karısı değil miydin?

ULVDYE - (Birdenbire ürker) Husrev, o da ne demek?

HUSREV - Madem ki karışıydın, bir şeyler bilmen

lâzım. Benden biraz daha fazla bilmen lâzım.

ULVDYE - Bilmiyorum Husrev, bilmiyorum. Baban kendisini vermeyen bir insandı.

Düşündüklerini hiç

52

söylemezdi. Yüzünden, halinden de bir şey anlaşılmazdı.

HUSREV - Nasıl adam bu böyle? Bu adamı sever

miydin?

ULVDYE - Sorma bana bu sualleri! Görüyorsun

halimi, sorma!

HUSREV - Öyle ise babam, kendisini niçin bahçedeki incire astı?

ULVDYE - (Gözleri yaşarmış) Hep babam, babam diyorsun. Biraz da anneni düşün! Seni doğuran

kadını! Eskiden beni ne kadar severdin. Baban öldüğü zaman senin bir sözün olmasaydı ben

yaşıyabilir miydim? Hatırlıyor musun? Düşün bir kere! Sekiz yaşında var, yoktun. Felâketin ikinci

günüydü. Ben bir köşede çırpmıyordum. Yanıma geldin. Yüzüme saf gözlerle baktın. Anne,

kendini üzme dedin, ben varım, büyüyeceğim, sana bakacağım. Babamın yokluğunu

duymayacaksın. Hatırlıyor musun?

(Husrev, gözleri çok uzaklarda, bir ninni dinler gibi annesine kulak vermiştir. Ulviye lâfını bitirince

oğlunun cevap vermesini bekler. Husrev, gözleri aynı sabit noktada ve hafif bir yaşla kaplı, başını

sallar.)

HUSREV - Hiç hatırlamıyorum. (Ulviye mendiliyle yüzünü örterek ağlamağa başlar. Husrev başını

annesine çevirir, ağlayışını seyreder.)

HUSREV - Ne de kolay ağlıyorsunuz! Siz bir takım insanlar, ne de kolay ağlıyorsunuz!

Gözyaşlarınız olmasaydı neyle müdafaa edecektiniz kendinizi?

(Ulviye ağlamayı keser, eli çenesinde dikkatle Hus-

rev'e bakar.)

HUSREV - Bir takım insanlar da var ki, ağlamıyorlar. Ağlamak onlara zor geliyor. Bir incir dalma

asılmaktan daha zor.

ULVDYE - (Haykırırcasına) Husrev!

53

HUSREV - Ben odama dönüyorum. (Husrev ayağını iskemleden çeker. Paravanaya doğru yürür.

Paravananın arkasından geçer. Kaybolur. Ulviye Husrev'in arkasından baka kalır.)

ULVDYE - (Başı yukarıda, elleri dizinde, vücudu gergin.) Allahım, muhafaza et bu insanı!

Korkuyorum. Deli olacak diye korkuyorum. Babasının yaptığı işi yapacak diye korkuyorum.

(Ulviye hafifçe sağa döner. Başını kanapenin kenarına yaslar. Öylece kalır. Bir iki saniye geçer.

Paravananın arkasından hızla doktor Nevzat çıkar.)

İKİNCİ SAHNE Nevzat - Ulviye

NEVZAT - (Telâşlı) Hanımefendi! Otomobil kapıda. Derhal gidebiliriz.

ULVDYE - (Doğrulmuştur) Gidip de ne olacak

Nevzat Bey! Vazgeçsek daha iyi.

NEVZAT - Yapmayın, bunu yapmayın! Husrev aramızda kaldıkça, Allah vermesin, tedavisi

imkânsız bir hale gelir. Sonra pişman olursunuz.

ULVDYE - İçim götürmüyor. Oğlumu nasıl hasta-

hanelere kaldırayım?

NEVZAT - Bu, bildiğiniz hastahanelerden değil. Hususî bir klinik. Kendi kliniğim. Beni

düşünsenize bir kere. Husrev'in bu kadar yıllık dostuyum. Hiç ona fena bir şey tavsiye eder miyim?

Orada bir ay kalsa sapasağlam geriye döner. Hiçbir şeyi kalmaz.

ULVDYE - Olmaz Nevzat Bey, başka bir hastalık olsa ne ise, delilere bakılan bir yere oğlumu

göndere-naem. O deli değil. Çok ıstırap çekiyor, kuruntular getiriyor, o kadar.

55

54

NEVZAT - Hanımefendi! Siz benim hastahanem-de delilere bakıldığını sanıyorsunuz? Ümitsiz

hasta, orada ancak bir kaç kişi. Delilerin yeri başkadır. İsmini bilirsiniz. Oraya giren bir daha

çıkmaz. Eğer Husrev'i bana teslim etmemekte fazla ısrar ederseniz, bakın açıkça söylüyorum, sonra

oraya göndermeğe mecbur kalacaksınız. Benim hastahanemde hep tedavisi kabil krizlerden

yatanlar var. Gelin, görün bir kere!

ULVDYE - Ah Yarabbi! Zorlamayın!

NEVZAT - Eğer aklınız yatmaz,"içiniz götürmez-se, razı olmazsınız. Böyle kararlaştırmadık

mıydı? Bir kere görecektiniz. Şimdi niçin vaz geçiyorsunuz?

ULVDYE - Bugün hiç odasından çıkmadı. Bütün gün oradaydı. Artık korkmağa başladım. Odasına

gidilmiyor ki... Mansur'dan başka kimseyi görmek istemiyor. Demin kendi kendisine buraya geldi.

Öyle dokunaklı şeyler söyledi ki, aklımı altüst etti.

NEVZAT - (Yakın bir koltuğa otururken) Neler

söyledi?

ULVDYE - Hep aynı hikâye. Babası niçin kendisini

asmış!

NEVZAT - Gördünüz mü, bu fikri sabit onda nasıl

ilerliyor? Vallahi korkarım ki, tıpkı eserindeki gibi...

ULVDYE - (Nevzat'ın sözünü keser) Devam etmeyin! Yazılmaz olsaydı bu eser.

NEVZAT - Yazmış yazmamış hiçbir şey değişmez. Onun yazmış olması da, içinde aynı ukdeyi

gizlediğini gösterir.

ULVDYE - (Başını korku ve hayretle sallıyarak)

Ya o kaza, ya o kaza!

NEVZAT - Selma'yı soruyor mu?

ULVDYE - Hiç! Aradan beş ay geçti. Bir defa bile

56

bahsettiğini bilmiyorum. Yalnız bir kere biliyorsunuz.

NEVZAT - Mezarı nerede diye sormuştu değil mi?

ULVDYE - Evet, yerini söyledim. Bir daha sorma-

NEVZAT - Demek başka bir şey sormadı, Selma

di.

için

ULVDYE - Hiç!

NEVZAT - Acaba? Bir düşünün bakalım!

ULVDYE - Niçin bu kadar ısrar?

NEVZAT - Bugün olanları bilseniz.

ULVDYE - (Heyecanla) Ne olmuş?

NEVZAT - Şerefin gazetesinde bugün Husrev'e

dair yazılar çıktı.

ULVDYE - Yine ne yazılar yazıyorlar?

NEVZAT - Biliyorsunuz ki son vaka, bütün İstanbul'da çalkalanıyor. Hâlâ ardı arkası kesilmedi.

Öyle ya, meşhur bir muharririn tam piyes oynarken, tıpkı piyesteki gibi bir kaza çıkarması. Hem de

o kazadan bahsederken, kazanın felsefesini yaparken. Görülmüş, duyulmuş şey

değil.

ULVDYE - (Sinirli) Evet, evet?

NEVZAT - Tabiî iş her türlü tefsire yol açtı. Bu işte ilk defa Şerefin gazetesi önayak oldu.

Piyesteki incir ağacı vakasının geçmiş bir hâdise olduğunu yazdı.

ULVDYE - Bunları biliyorum.

NEVZAT - Fakat işin ruhunu bilmiyorsunuz. Gazeteler yalnız olanı biteni haber vermekle

kalmadılar. Her şeyi büsbütün esrarlı gösterdiler. Onlarca en meçhul taraf kazanın kurbanıydı.

Herkes Selma'y., sadece Husrev'in akrabası biliyordu. Sadece halasının kızı.

ULVDYE - (Heyecanla ayağa kalkar) Bilinecek

başka ne var?

57

NEVZAT - (O da ayakta) Bugünkü gazete, Sel-ma'nın Husrev'i için için sevdiğini yazıyor. Güya

kazadan biraz evvel Husrev Selma'yı Mansur'la evlendirmek istemiş de Selma razı olmamış.

ULVDYE- Aman Yarabbi! Böyle şeyleri mi yazıyorlar?

NEVZAT - Dahası var. Güya gazete, Selma'nın tuttuğu bir takım notları ele geçirmiş. Selma'nın

Husrev'i sevdiği ondan anlaşılmış. Bu notları yakında neşredecek-lermiş.

ULVDYE - (Elleriyle başını kavrar) Husrev bunları duyarsa ne hale gelir?

NEVZAT - Gazete okuyor mu?

ULVDYE - Hizmetçi kız her gün odasına bırakıyor. Hem kendisi istiyor, hem de bazan hiç

bakmıyor. Yazılanların çoğunu her halde hiç bilmiyor. Fakat belli olmaz. Bugün bakıverir.

NEVZAT - Demeyin! Gazetenin ilk sahifesinde onun da, Selma'nın da resimleri var. Görmemesi

kabil de-ğü.

ULVDYE - Ne yapacağız şimdi?

NEVZAT - Çağırın hemen hizmetçiyi, soralım!

(Ulviye hızla döner. Kanapenin kenarında zilin kordonunu bulur, zile basar. Uzak bir ses. Ulviye

kendisini ka-napeye bırakır. Nevzat eli çenesinde düşünür.)

ULVDYE - Ne insanlar var bu dünyada! Nasıl elleri gider, nasıl dilleri varır?

NEVZAT - Menfaatinden başka bir şey düşünen

var mı:

(Hizmetçi kız, paravananın arkasından çıkar.)

58

ÜÇÜNCÜ SAHNE Hizmetçi kız - Evvelkiler

ULVDYE - (Hizmetçi kıza) Kızım, bugün beyefendinin odasına gazete götürdün mü?

HDZMETÇD KIZ - Bir saat evvel götürdüm efendim.

ULVDYE - (Çok telâşlı) Okudu mu?

HDZMETÇD KIZ - Bilmiyorum efendim. Ben içeriye girdiğim zaman beyefendi yatağında

oturuyordu. Eliyle bırak diye işaret etti. Ben de bir iskemlenin üzerine bırakıp çıktım.

ULVDYE - Peki kızım!

(Hizmetçi kız geldiği yerden gider. Ulviye ayağa kal-jkar. Nevzat'a korku dolu gözlerle bakar.)

ULVDYE - Demin buraya geldiği vakit her halde | daha okumamıştı. Fakat şimdi odasında. Ya

okursa?

NEVZAT - Yapacak bir şey göremiyorum.

ULVDYE - Odasına girip belli etmeden gazeteyi alamaz mıyız?

NEVZAT- Büsbütün şüphelenir. Hem kimseyi istemiyor, demiyor musunuz ? biz gidelim

hastaneye kadar. Şuracıkta. Beş dakika sürmez. Hemen döneriz. Şu yeri bir kere görün kaybedecek

vaktimiz yok.

ULVDYE- Durun, şimdi durun! Gazete işini halletmeden bir yere gidemeyiz.

NEVZAT- Hatırıma bir şey geldi. Siz hemen giyinin. Zaten beraber çıkmayacak mıydık? Husrev’in

odasına gider, benimle sokağa çıktığınızı söylersiniz. Allahaısmarladık dersiniz. Bu bir vesile olur.

Gazeteyi okumamışsa yavaşça alırsınız.

ULVDYE- İyi fikir. Birkaç saniye bekleyin! Üzerime bir şeyler alayım.

NEVZAT- Bekliyorum.

( ulviye sağdaki kapıdan çıkar. İç odanın önüne kadar yürür. İçeriye girer, divana yaklaşır. O anda

paravananın arkasından Mansur fırlar. Çok heyecanlı. Geçidin önünde durur.)

DÖRDÜNCÜ SAHNE Mansur-Nevzat

(Mansur ve Nevzat, birbirlerini görürler. Nevzat yerinden kalkar. Mansur’a doğru yürür. Salona

girer. )

MANSUR- Nevzat Bey! Gördünüz mü Şeref’in yaptığı namussuzluğu?

NEVZAT-Sakin olunuz dostum, sakin olunuz. Biz de şimdi hanımefendiyle onu konuşuyorduk.

MANSUR- Fakat bu adamın kırdığı ceviz bini aştı. Gazetesini satmaktan başka bir endişesi yok.

Karşısında bir facia var. Bu faciaya en ufak bir saygı duymuyor.

NEVZAT- Ne yaparsınız ? herkesten yüksek duygular beklenmez.

MANSUR- Başka gazetelere baksanıza; onlar da yazıyor. Fakat lisanlarında, alaka tarzlarında bir

insanlık var. Bu adam güya Husrev’in dostu.

NEVZAT- Çok yazık !

MANSUR- Başından beri böyle. Husrev’in babasını, peşinden kazayı, sonra adliye safhasını, sizin

verdiğiniz rapor meselesini nasıl istismar etti biliyorsunuz. Hiç insan, asabiyeci Nevzat, dostu

hakkında muvazenesizlik raporu verdi diye yazabilir mi? Raporla kaza büsbütün mazur görüldü

diye bir mütalâa yürütülebilir mi?

NEVZAT - Bu hareket beni ne kadar müteessir etti bilemezsiniz. Halbuki ben onu gizlice iddia

makamına vermiştim. Şükür ki Husrev duymadı.

MANSUR - Husrev'in çıldırmak üzere olduğunu ilân etti. Yazdığı piyesi harfi harfine yaşıyor dedi.

Bütün bunlardan sonra da bugünkü? Ne yapacak şimdi Husrev görürse? Eğer büsbütün çileden

çıkmazsa ne iyi!

NEVZAT - Hakikaten çok feci şeyler. Ben bugün Şerefi göreceğim. İcap edeni söylerim.

MANSUR - (Yumruğunu eline asabiyetle vurarak) Söylenecek hiç bir şey yok. Olan oldu. '

(Sağdaki kapı açılır. Ulviye sokak kılığıyle görünür. Daha kapıyı kapamadan gözleri paravananın

arkasına mıhlanır, olduğu yerde taş kesilir. Husrev paravananın sol yanından meydana çıkar.

Elinde, ucundan taşıdığı bir gazete vardır.)

62

BEŞDNCD SAHNE Husrev - Ulviye - Evvelkiler

(Husrev orta yerde durur. Oradakiler uzun uzun ba-

kar.)

HUSREV - (Annesine orta yeri işaret eder. Tonu zehirli.) Gel, şöyle gel! Kanapenin arkasında

kalma!

(Ulviye, korku içinde kanapeyi dolaşır. Kuvveti kesilmiş bir halde kanapeye ilişir.)

HUSREV - (Herkesi süzmekte) Biliyorsunuz değil yazılanları? Sanki mesul sizmişsiniz gibi bir

korkunuz

mı var.

par.)

(Kimse cevap vermez. Mansur asabi, yere bakıyor. Nevzat bir lâf söyliyecekmiş gibi Husrev'e

eliyle işaret ya-

HUSREV - Daha neler gelecek başıma? Varsa bilen söylesin!

NEVZAT - (Tatlılaştırmaya çalıştığı bir sesle.)

Husrev, dostum.

HUSREV - (Gittikçe heyecanına mağlup) Bana dostum kelimesini söyleme! Ellerimde bir

karıncalanma duyuyorum. Bu kelimeyi işitmeyeyim. Parmaklarım bir şeyi sıkmak istiyor. (Elindeki

gazeteyi havaya kaldırıp birden bırakıverir.) Al sana dost! (Dili tutulmu§ gibi susar. Ortaya doğru

uzattığı eli titriyor) Dostlarım malûm! Düşmanımı tanımak istiyorum. Ben senin düşmanınım

diyecek kadar namus aptalı kim var? Onu bulmak, ayaklarına kapanmak istiyorum. (Şaşkın etrafına

bakınır. Sanki hitap edeceği kimseyi arıyor) Dostluk, o bir maymuncuk, o bir hırsız anahtarı.

Evimizin kapısını açıyor, ruhumuzun kapısını açıyor ne bulursa yakıp kül ediyor, ne bulursa

pazarda satıyor. (Tonu ve hareketi değişir) Beni upuzun bir tabuta yatıracakları gün, arkamdan

gelecek dostlarım değil, kefenimin hırsızlarıdır.

ULVDYE - (Kendinden geçercesine) Husrev, yetişir!

HUSREV - (Kendi âleminde) Kefen hırsızı yüz

para kazanmak için çalar. Fakat dost, hep müdafaasız bıraktığı insanı en müdafaasız anında bir kere

daha vurmaya muhtaç olduğu için çalacak. Kefenimi dostum çalacak. Bana üç arşınlık patiskayı

bile çok görecek.

ULVDYE - Oğlum, öldürme beni!

HUSREV - (Annesini duymaz, ona bakmaz) Nereye gideyim? Başımı alıp nereye kaçayım? Rahat

rahat çıldırmak için neresi var? (Nevzat'a bir adım sokularak) Sen tımarhaneler kâhyası! Delilerin

arkasından teneke çalınmayan, taş atılmayan bir mahalle ismi biliyor musun?

NEVZAT - (Son derece yumuşak davranır) Hus-revciğim. Ne söylediğini bilmiyorsun. Görüyorum

ıstırap içindesin. Fakat dişini sık! Herkesi düşman görecek kadar

kaybetme muvazeneni!

HUSREV - (Nevzat'ı korkunç bir dikkatle dinledikten sonra) Muvazenemi kaybediyorum, öyle mi?

Bana gözümden bir takım perdeler kalkıyormuş gibi geliyor. Hepinizi başka türlü görüyorum.

Hepinizden korkuyorum. Bütün münasebetlerimden ödüm patlıyor. (Annesine döner) Anam ki,

beni dokuz ay kanıyle besledi, yıllarca kediler gibi taşıdı; o bile bana eskisi gibi görünmüyor.

(Ulviye dehşetle yüzünü avuçlarına gömer. Nevzat dişlerini sıkıyor. Mansur endişe ile Husrev'e bir

iki adım

yaklaşır.)

HUSREV - Muvazenemi kaybediyorum, öyle mi? Muvazene dediğin ne? Dünyamı kaybediyorum.

Dünya benim için artık o dünya değil. Kırk sene içinde yaşadığım âlem, o âlem değil. Kırk sene

inandığım hakikatler, başımı bir yastık gibi dayadığım emniyetler, üstüne binalar kurduğum

nisbetler, avucumdan kayıp gidiyor. Hiç bir şey eskisini andırmıyor. Her şeyin içinden bir başka

yüz kıyor. (Titreyen parmağını eşyanın üzerinde dolaştı-

(r.) Şu koltuk, koltuğa; şu ayna, aynaya benzemiyor, angi dünya doğru, bu mu, evvelkisi mi?

NEVZAT - Husrev, Husrev, bırak şu vehimleri!

HUSREV - (Büsbütün parlıyarak) Bana hâlâ lâf söylüyorlar. Dünyam elimden gidiyor. Bir el,

altımdan bir şey çekiyor. Bir masanın örtüsü gibi bir şey. Onu çekiyorlar. Herşey devriliyor. Herşey

onunla beraber kayıyor. (Geri geri bir koltuğa doğru gidip koltuğun ayaklarına çarpar) Dünyam

elimden gidiyor. Yerine bir başka dünya geliyor. Nasıl bir dünya, anlatamam. (Koltuğa çöküverir)

Etimi cımbızla lif lif koparsınlar, bu dünyayı

görmeyim.

(Husrev yüzünü avuçlarının içine alır. Herkes dona kalır. Ulviye, birden metanetle ayağa kalkar.

Oğluna yaklaşır, yanı başında durur. Ne yapacağını bilemez. Nevzat da Husrev’in yanına gelir.

Husrev birden ellerini yüzünden çeker. Annesiyle Nevzat’a bakar. )

HUSREV- Ne var, niçin üzerime geliyorsunuz ? beni yalnız bırakamaz mısınız? Çok rica ederim.

NEVZAT- Husrevciğim! Zaten hanım efendi ile bir yere gidecektik. İzin verir misiniz ?

(Ulviye hakimane elini Nevzat’a kaldırarak susmasını işaret eder. Husrev, dalgın, bunları görmez.)

HUSREV- Gidin! İyi edersiniz, çok iyi edersiniz.

NEVZAT- Müsaade et de Mansur seninle kalsın.

HUSREV-Kalsın.

( Ulviye şaşkındır. Nevzat, gayet iradeli, Ulviye’nin koluna girer)

NEVZAT- ( Ulviye’ye ) Buyurun hanımefendi!

(Husrev koltukta, bazı yana eğilmiş, ürpertici bir tavırla oturuyor. Ulviye kendisini sürüklercesine

sevkeden Nevzat’ın kolunda oğluna baka baka yürüyor. Ulviye’nin omuz başında yürüyen Nevzat

eliyle, Mansur’a kalması lazım geldiğini anlatmak ister. Mansur başını hafifçe öne eğerek ve

gözlerini kırparak anladığını bildirir. Ulviye ve Nevzat paravananın arkasında kaybolurlar. Mansur

ayakta, gözleri Husrev’de. Saniyeler geçer. )

HUSREV- ( Tatlı ve hüzünlü bir sükunet içinde… Mansur’a bakmadan konuşur…) Mansur !

MANSUR- ( Tehalükle ) Kardeşim!

HUSREV- Sen benim dostumsun, değil mi?

MANSUR- Dostunum Husrev!

HUSREV- Mansur, sana inanıyorum.

( Mansur’un başı teessürle göğsüne düşer. Cevap vermez.)

HUSREV- Senin yanında gömleğimi yırtabilirim. Senin yanında ağlayabiliriö.

( Mansur büsbütün ezilir. Teessürünü göstermemek için arkasını döner. )

HUSREV- Mansur, çok fenayım. Düşüyorum.

( Mansur dehşet içinde tekrar Husrev’e döner. )

HUSREV- Dipsiz bir uçuruma sarkıyorum. Yakalayabildiğim bir iki ot tutuyor beni. Bu otlar

sökülüyor. Yumuşak toprağın içinden kökleriyle beraber geliyor. Düşüyorum.

MANSUR- ( İnandırmak isteyen bir gayret edası ile ) Husrev, sen dünyanın en kuvvetli

insanlarından birisin. Bu buhranı yeneceksin. Kendini kurtaracaksın. Eminim.

HUSREV- Hiçbir şeye yanmazdım, bu kadar gülünç olmasaydım.

MANSUR- Gülünç olmak mı? O sana göre değil. Herkes gülünç olabilir, sen olamazsın.

HUSREV- Alemin maskarası oldum. Zehir yutturulmuş sokak köpeklerinden farkım yok.

Kaldırımlar üstünde can çekişiyorum. Genç, ihtiyar etrafımda halkalanmış. Herkes beni seyrediyor.

( Parmağını uzatarak meçhul birini gösterir. ) ݺte yazdığını yaşayan adam! ( Eli kaskatı düşer.)

Beni bu gülünç kadere insan iradesi sokmamalı. Tepemde başka bir irade var. Onu bir kanat gölgesi

gibi, üzerimde duyuyorum. Fakat elimle tutamıyorum.. O böyle istiyor.

MANSUR- Ne söyliyeyim ? bilmem ki, ne söyliyeyim ? Sana kimse yardım edemez. Sana

kendinden başka kimse deva bulamaz.

HUSREV- ( Yerinden doğrularak ) Mansur! Alemden gizli tek bir sırrım kaldı. İçimdeki kıyamet.

Kimse bir şey bilmiyor. Bakma kıvranışlarıma ! bakma ağzımın dikişlerinden sızan hırıltılara!

Bakma beni çıldırıyor sanmalarına! Bilmiyorlar.. söyleyemiyorum. İstesem de söyleyemem.

Söylesem de bir şey anlaşılmaz.. (Bir hayalet gibi dimdik, ayakta kalır.) Mansur! O benim meğer

kurbanımmış. Gafletimin değil, en ahmak tarafımın, sanatımın kurbanı! Eserimi niçin yazdım! Onu

öldürmek için mi? Onu niçin öldürdüm? Eserimi yazdığım için mi?

MANSUR - Düşünme Husrev bu şeyleri.

HUSREV - Ben sanatı hayattan başka bir şey sanıyordum. Hürriyetlerin sonu. Âciz bahtımın

ulaşamadığı bir yer. Orası irademin bahçesiydi. Orada, oyuncaklarıyle oynayan bir çocuk gibi başı-

boştum. Orada kulluktan çıkıyor gibiydim.

MANSUR - Ah, Husrev!

HUSREV - Ben ne yaptım? Bir hududu zorladım. Kendimin dışına çıkmak isterken, kendime rast

geldim. (Bir adım atar ve bir mecnun haliyle gittikçe açılan gözlerini, Mansur'un korkulu gözlerine

diker.) Meğer kul olduğumu anlamak için Allahlık taslamalıymışım! Meğer nasıl yaratıldığımı

anlamak için bir adam yaratmaya kalk-malıymışım! (Yüzünün ifadesi büsbütün-mecnun, orta yere

döner) Ben ne yaptım? En sağlam basamağı ayağımdan kaydırdım. Körlüğü zedeledim. Şimdi

görünen şeye nasıl bakayım? İnsan kaderim bir rüya gibi uykuda bulur. Bu rüyayı uyanık nasıl

seyredeyim? Allahla kalabalık arasında kaldım. Boşlukta nasıl durayım?

MANSUR - (Dhtiyatla elini dostunun omuzuna koyar) Husrevciğim!

HUSREV - (Silkinir. Patlayışın son kademesinde Anlayın bu azabı! Bir azap ki, kul olduğum için

çekiyorum, çekmemek için Allah olmak lâzım. İnsana göre değil bu; yok bunu çekecek âza

insanda! (Birdenbire ok gibi fırlayıp kollarını iki yana açar) Yetişir! Gelsin artık her şey yerli

yerine! Verin bana artık dünyamı! Salıverin

beni kalabalıklara!

(Husrev son kelimelerde bir sandalyeye çöker. Yüzü paravanaya, arkası Mansur'a doğru. Suratı bir

yangın.)

MANSUR - (Husrev kadar ezgin) Husrev! Seni böyle gördükçe parça parça oluyorum. Ne

yapabilirim senin için?

HUSREV - (Gözleri paravananın arkasında)

Elinden gelirse beni bu insanlardan kurtar.

(Mansur da paravanaya bakar. Paravanadan sade bir kılıkla Zeynep çıkar. Bir adım atıp durur.

Azimli bir hali vardır.)

69

ALTINCI SAHNE Zeynep - Evvelkiler

ZEYNEP - (Husrev'e) Kimseyi kabul etmediğinizi biliyorum. Kapıdan âdeta zorla girdim. Kabahat

bulmayın hizmetçinize!

HUSREV - Ne istiyorsunuz benden?

ZEYNEP - (Hakimane bir tavırla Mansur'a) Man-sur Bey! Bizi bir lâhza yalnız bırakamaz mısınız?

(Husrev, yüzü değişmiş, sert ve hissiz, bekler. Man-sur paravananın arkasında kaybolur.)

HUSREV - Bekliyorum sizi.

ZEYNEP - (Heyecanla ilerler. Kelimeler ağzından birbirinden çabuk dökülür.) Husrev! Artık

tahammülüm kalmadı. Koğulacağımı bile bile geldim. Size her zamankinden daha bağlıyım.

Felâketiniz içinde, sizi, daha çok seviyorum. Eğmeyin başınızı, eğmeyin benden! Hiç beni bu kadar

düşkün gördünüz mü? Artık dönün bana! Bu dakikada yanınızda bulunmak istiyorum. Sizi teselli

edebileğime eminim. Belki size bir çok şeyleri unuttura-

bileceğim.

HUSREV - (Oturduğu yerden cebrî bir sükûnetle

Bana iyice bakar mısınız? 70

(Zeynep hayret ve korkuyla mendilini ağzına götürüp Husrev'e bakar.)

HUSREV - Hiç böyle sözler söylenecek bir insana benziyor muyum? Hatta insana benziyor

muyum? (Ayağa kalkar) Bir gün, genç ve sıhhatli bir anımda nasılsa oynadığım bir oyuna şu

halimle mi devam edeyim? Bunu

istemeğe mi geldiniz?

ZEYNEP - (Kızgın, fakat azimkar) Bana çok al-çalttınız kendimi. Artık yapmayacağım yok. İyi,

fena diye bir şey bilmiyorum. Doğru, yanlış diye bir şey bilmiyorum. Size tekrar mâlik olmak için

her şeyi yapacağım.

HUSREV - (Fena halde tahriş edilmiş) Zeynep! Sana ne söyliyeyim? Artık beni lüzumsuz ve

çaresiz kabul etmen için ne anlatayım? {Bir lâhza ne diyeceğini şaşırmış gibi durur) Sana bir şey

mi borçluyum?

ZEYNEP - Hiçbir borcun yok.

HUSREV - Farzet ki var. Borçluyum. Fakat veremiyorum. Acizim, müflisim. Çalma bir alacaklı

gibi kapı-n! Vazgeç, sıyrıl, çözül benden!

ZEYNEP - (Tesiri altına girmeden Husrev'i süzer

Bunun için tek çare var.

HUSREV - (Hakaret saçan bir hayretle.) Neymiş

o çare?

ZEYNEP - Bu karmakarışık lâfları, bu hastalıklı fikirleri bir tarafa bırakırsan. Onlardan hiçbir şey

anlamıyorum. Açıkça söylersin. Senden bıktım, senden tiksiniyorum dersin. O zaman seni anlarım

ve giderim.

HUSREV - Zeynep, konuşamıyorum, boğuluyorum. Beni, benden olmayan hareketlere zorlama!

Seni istemediğim bir tarzda kıracağım.

ZEYNEP - Kurabilirsin! Buraya her şeyi göze alarak geldim. Ya beni evinden kovacaksın, yahut

yanından

71

ayrılmıyacağım.

HUSREY - Seni evimden kovmıyacağım. Bunu yapamam. Fakat sana o hastalıklı fikirlerden bir

tanesini daha söyliyeceğim. Belki onu da anlıyamıyacaksın. Belki o sana kovulmaktan daha hafif

gelecek.

ZEYNEP - Haydi, söyle!

HUSREV - Sen o kadın tipindensin ki, yüzüne manevî bir kapı kapatıldığı zaman onu görmez,

kendisine mal etmez. İçeriye girmemesi için maddî bir kapıdan ve zorla itilmek ister. Bir sihirbaz

inceliği ile başlayan iş, bir hamal kabalığı ile bitirilmeli ki neticeye aklı ersin.

ZEYNEP - Teşekkür ederim Husrev!

HUSREV - Ben bu son hareketi yapamadığım için bana bu cezayı çektirdin. Memnun ol! Emeğin

boşa çıkmadı. Yıllardan beri içime gömdüğüm şeyi nihayet zorla ağzımdan aldın.

ZEYNEP - Çok memnunum.

HUSREV - Zeynep! Ben şehirleri, sokakları, kahveleri dolduran seri malı insanlardan değilim.

Keşke onlardan olsaydım. Onlar sıhhatli, tabiî, mükemmel mahlûklar. Benim en lâzım tarafım

sakat. Ben Allanın yalnız acı çeksin, yalnız kıvransın diye yarattığı bir aletim galiba. Kâinatı

dolduran her şey, her hâdise, her hareket, benim için bir işkence vesilesi. Bir türlü rolümü ve

rahatımı bulamıyorum. Tabiî zevkleriyle yaşayan hayvanlara bakıyorum da, ne güzel, ne emniyetli

bir vasıtanın öksüzü olduğumu anlıyorum. Ben, içindeki hayvanı ürkütmüş, incitmiş bir hastayım.

ZEYNEP - Ne demek bunlar?

HUSREV - Bak ne demek bunlar! Seninle aramda öyle bir başkalık var ki, bu başkalık ateşle suyun

arasında yok. Bu bir maya farkıdır. Bu kadar farklı iki şey uyuşa-

72

maz, anlaşamaz. Bir arada hiçbir ahenk kuramaz.

ZEYNEP - (Ürkek) Husrev! Nereye gidiyorsun?

HUSREV - Sen tam bir kadınsın. Cinsiyetinin kör hamlelerinden başka bir şey görmüyorsun.

Haklısın. Çünkü tabiatın çocuğusun. Bense...

ZEYNEP - Evet, ya sen...

HUSREV - En azgın bir hayvan bünyesinin içine oturtulmuş, öyle cellât bir ruh taşıyorum ki, bütün

insiyaklarımı körletiyor. Beni yiyor. Beni paçavra haline getiriyor.

ZEYNEP - (Dsyankâr) Anlamıyorum, anlamıyorum.

HUSREV - (Garip bir istihza âhengiyle) Bir dakika sabret! Birazdan hiçbir şey anlamıyacaksm.

Bendeki bu ruh her şeyin içyüzünü kurcalıyor, tırmıklıyor. Gözü bağlı hiçbir isteğe izin vermiyor.

En sevdiği şeylerden bir anda iğreniyor. En düşünülmeyecek yerde, birdenbire düşünmeğe, hesap

yapmağa kalkıyor. Kendisine göre, kanunları, ölçüleri var. Müthiş bir çirkinlik korkusu ve güzellik

kaygısı içinde çırpınıyor. Aradığını bulamıyor. Bulduğuna razı olamıyor. Saadetlerin yüzde yüzü

olan hayvanî saffetleri, bir sansarın pilici boğması gibi boğu-veriyor.

ZEYNEP - Durma, yürü artık!

HUSREV - Kadınla erkeğin yanyana gelmekle kurduğu bambaşka bir cihan tasavvur ediyor. Bu

cihanın hususî bir tabiatı, şartları, incelikleri var. O cihana erişememiş insanlardan daha kaba bir

şey bilmiyor. Fakat onların cezasını nefsine, kendi azasına çektiriyor. Öyle bir hâkim tasavvur et ki,

karşısına çıkarılan suçluların cezasını kendisi yüklensin. Ne tuhaf değil mi? Kendisi yükleni-

73

yor. Çünkü biliyor ki, o suçlular, elindeki kanunun hikmetinden hiçbir şey anlamazlar. Mesul

değillerdir.

ZEYNEP - Ne içinden çıkılmaz şeyler bunlar. Kendini bunlarla harap ediyorsun.

HUSREV - Doğru! Bu, ne kadar çok isteyen, verilemeyecek, bulunamayacak kadar çok isteyen,

doyurula-mayacak kadar aç, okşanamayacak kadar sinirli ve hodgâm bir ruh. Bu ruh insanın dış ve

ön benliği içinde öyle bir ikinci «ben» yapıyor ki, bu «ben», iyi kötü her şeye düşman ve yabancı

kalıyor.

ZEYNEP - Senden korkuyorum.

HUSREV - ݺte sen, bendeki bu ikinci «ben»le ihtilât edemedin. Onu yalnız, kendi başına, kendi

âleminde bıraktın. Benimle beraberleştiğin her defa, bana yalnızlığımın, çaresizliğimin derecesini

ihtar ettin. İki ten arasındaki uçurumu, bana öğreten sensin.

ZEYNEP - (Haykırarak) Ben ne yaptım Husrev, ne yaptım?

HUSREV - Dinle bak ne yaptın? Erkekle kadın arasında öyle hassas bir cazibe muhiti var ki, en

değersiz sebeplerle renk gibi uçar, duman gibi dağılır. Artık hiç bir fedakârlık ve gayretle iade

edilemez. Karşınızdakine hiçbir takip ve serzeniş hakkı vermez. Sen ne yaptın biliyor musun?

Ruhumuzun bu amansız kanunları önünde, kaybolan cazibeleri iade için en kaba vasıtalara baş

vurdun. Kanuna, jandarmaya, cemiyete müracaat eder gibi, âcizlere mahsus bir hak takibine

giriştin. Sen ne yaptın biliyor musun? Beni öldürdün.

ZEYNEP - (Elleriyle başını kavrıyarak) Hayret, hayretler içindeyim.

HUSREV - Hayret değil mi? Ben de karşına geçmiş neler karıştırıyorum! Hastalığımı ne ahmakça

teşhir

74

diyorum! Ben ne ahmağım ki, bunlardan hiçbirini anla-ladığını söyleyen insana, beni mazur görsün

diye bunlan ılatıyorum.

ZEYNEP - Seni anlamasam bile maksadını çok iyi | kavrıyorum.

HUSREV - Beni çok yalnız bıraktın, anlıyor musun? Üstelik ben bu yalnızlığı senden gizleyim

diye kıvranırken, sen beni avucunda tutmak azmiyle nelere el at-madm. Beni, benim ruhumun

hapishanesine tıkmak; beni, benim korkularım, benim utançlarımla bağlamak istedin. Seni ilk

tanıdığım zaman, bende bulduğun bir zaaf ânının hüviyetini, bana daimî mahkûmiyet elbisesi diye

giydirdin.

(Husrev bunları söylerken, Zeynep, onu bir umacıya bakar gibi seyretmektedir. Husrev bir ân bu

bakışa dikkat edip devam eder.)

HUSREV - Zeynep! Başı boş, gözü kör, dizginsiz isteklerimizin bizi ne kadar çirkinleştirdiğini gör

artık! Bak sana, ölüm terleri dökerken neler söyleyebiliyorum! Vazgeçmeği, istememeği bil. Beni,

sana hakaret eden bir adam diye alma! Artık, bir takım vasıflara malik olmadığı için kendi haline

bırakılması lâzım, değersiz bir mevzu diye al! Farzet ki ben, artık bir erkeğin vasıflarına malik

değilim.

ZEYNEP - Ben seni tanırım, Husrev!

HUSREV - Yalvarıyorum. Hayvanlığımın cezasını bana bu kadar pahalıya ödetme! Beni bu

cezaya, bu kadar istidatlı olduğum bir anda ve bu kadar merhametsizce davet etme!

ZEYNEP - Husrev, dedim ya, ben seni tanırım. Sen hâdiselerin mimarisini istediğin gibi

değiştirebilir, karşmdakine istediğin gibi kabul ettirebilirsin. Sen sihir-

75

bazlığa âşıksın. Samimî ve tabiî değilsin şu ânda.

HUSREV - (Elini göğsüne götürür) Ben mi samimî ve tabiî değilim? Ben samimî ve tabiî değilsem

şu ânda, o halde can çekişen bir hayvan, me.selâ başı taşla ezilmiş bir solucan da, kıvranışlarında

samimî ve tabiî değildir.

ZEYNEP - Beni kadınla erkek arasındaki büyü sanatından hiçbir şey anlamaz bir dişi halinde tasvir

ettin. Çünkü kadın mevzuunda bu kadar titiz olan sen, nihayet anlaşabileceğin, beraberce bir ahenk

kurabileceğin kadını bulmuştun. Onu buldun ve ben artık, bütün mevcutlarımla iflâs ettim.

HUSREV - (Kaşları ıstırapla çatılır. Çok fena bir şey beklercesine) Ne demek istiyorsun?

ZEYNEP - Husrev, kaldıralım peçelerimizi, ister misin? Madem ki samimîsin, o halde bana en

halis yüzünle görün, korkma!

HUSREV - (Öfke, nefret ve şiddetle) Ne demek istiyorsun, diyorum.

ZEYNEP - (Birdenbire Husrev'e sokulur, bükülü-verir ve bir yılan gibi ıslık çalarcasına) Çünkü

Selma'yı seviyordun. Öldürdüğün kızı. Halanın kızını, evlâdın yerindeki kızı.

HUSREV - (Yüzü müthiş bir tiksinti ifade eder) Zeynep, meğer sen ne yılanmışsın! Senin gibi

ancak kafası taşla ezilecek, pencereden maşayla atılacak bir yılana, ben de oturmuş bir takım ruh

oyunlarından, his dolanbaç-larından bahsediyorum. (Eliyle başına vurur) Ah, ben müstahakım bu

vuruluşa!

ZEYNEP - Husrev! Niçin inkâr ediyorsun?

HUSREV - (Zeynep'i ilk defa görüyormuş gibi gözlerini diker. Sesi yırtıcı bir tonla yükselir.)

Teşekkür

ederim zehrini döktüğün için, artık bana bütün mazeretleri verdin.

ZEYNEP - (Asabı parmaklarla çantasını açıp küçük bir cep defteri çıkarır.) Beni gözüm de

aldatamaz ya!

HUSREV - (Vurgun, şaşkın) Nedir o?

ZEYNEP - Selma'nın not defteri.

HUSREV - Nerede buldun onu?

ZEYNEP - Vurulduğu zaman elbisesinin cebinde.. Eliyle sımsıkı tutuyordu.

HUSREV - (Ağlar gibi) Demek ki ölünün parmaklarını açtın. İçine sırlarını gömdüğü en kıymetli

mahfazasını çaldın. Bir ölüyü soydun. (Perişan, etrafına ba-kınır. Yerdeki gazeteyi görür. Kaplan

gibi atılıp yerden gazeteyi alır.) Sonra da onu kocana sen verdin. (Gazeteyi Zeynep'e uzatarak) Beni

bütün cemiyet karşısında teşhir fikrini sen buldun. Kocanı sen teşvik ettin.

ZEYNEP - Gördün mü? Halbuki ben senden inkâr bekliyordum.

HUSREV - (Çıldıracak gibi) Artık sana hakaret Letmeyeceğim. Çünkü hiçbir hakaret senin kadar

alçala-aaz. Bırak o defteri masanın üstüne ve hemen çık evim-Iden.

ZEYNEP - (Elindeki defteri sımsıkı tutarak) Bı-Irakmıyacağım. Herkesin malıdır o.

HUSREV - O benim değil, senin değil, herkesin değil, yalnız o kızın malıydı. O kız ki, defterine

yazdıklarından hiçbirini, hiç bir ifade vasıtasına aksettirmedi. Kimseye, hiçbir şey sezdirmeyecek

kadar incelik ve mahremiyet gururu sahibiydi.

ZEYNEP - Sanki bilmiyordun değil mi, burada yazılı olanları?

76

77

HUSREV - İnan ki, ne onları biliyordum, ne de senin iç yüzünü! Bırak diyorum deften elinden!

ZEYNEP - (Elindeki deften göğsüne bastırarak)

Kocamdan iste! O sana versin.

HUSREV - Meğer bu dünyada yalnız değirmişsin. Senm mayandan erkekler de varmış. Onlardan

bin kocan senin. Ne de uygunsunuz birbirinize!

(Tam o anda sofadan karmakarışık sesler gelmeğe başlar. İki kişi birbiriyle münakaşa etmektedir.

Mansur'la

Şerefin sesi duyulur.)

MANSUR'UN SESD - Olamaz Şeref Bey, giremezsiniz. Kimseyi kabul edecek halde değil.

ªEREFİN SESD - Rica ederim müsaade ediniz! Kendisine izah edeceğim şeyler var. Müsaade

ediniz!

MANSUR'UN SESD - Israr etmeyin! Sizi bırakmı-yacağım. Hem sizi görmesi hiç de hayırlı olmaz

hakkınız

da.

(Husrev ve Zeynep dona kalırlar. Zeynep korku ve

heyecan içinde. Husrev başını paravanaya çevirir.)

ZEYNEP - (Elleriyle şakaklarını tutarak) Kocam!

Ne münasebet!

HUSREV - (Zeynep'in haline bakar Sonra tekrar

başını paravanaya çevirir. Dışarıya seslenir.) Mansur, bırak, Şeref Bey görsün beni!

(Zeynep birdenbire harekete geçer. Derhal yerinden fırlayarak iç odaya atılır. Çantasıyle not

defterini divanın ustune fırlatır, döner, iç odayı salondan ayıran kadife perdenin kordonuna yapışır

ve çeker. Kadife perdeler hızla Zeyneb'in ustune kapanır. Geçit baştan başa ortulur ve iç odadaki

herşey Zeynep'le beraber görünmez olur. Husrev dimdik, kımıldamaz. Paravanadan, önde Şeref,

arkada Mansur, girerler. Husrev'in elinde hâlâ gazete.)

78

YEDDNCD SAHNE Şeref - Mansur - Husrev

(Mansur paravananın yanı başında durur. Oradan gözleriyle takip eder. Şeref hızla Husrev'e

yaklaşır. Ellerini uzatıp bir şeyler anlatmak ister gibi durur. Husrev'in elindeki gazeteyi gorur.

Husrev, gazeteyi elinden bırakır. Şeref, |Husrev'in halinden ürkmüştür. Birşey söyleyemez.)

HUSREV - Ne yüzle geliyorsunuz buraya Şeref

S Bey?

ŞEREF - Teessürünüzü söylediler. Geldim. Neden

bu infial? İzah eder misiniz?

HUSREV - Anlamıyor musunuz?

ŞEREF - Anlamıyorum. Gazetede bugün çıkan şeylerden müteessir olduğunuzu tahmin ediyorum.

Fakat

hakkınız var mı?

HUSREV - Demek hakkım yok!

ŞEREF - Elbette yok. Sizin gibi, herkesin tanıdığı, herkesin sevdiği bir insan, ne kadar alâka çeker

bilirsiniz.

Biz de öğrendiğimizi yazdık.

79

HUSREV - (Kendisine gelmeğe çalışarak) Ben hiç bir okuyucu tasavvur edemem ki, başkasının bu

türlü mahremiyetine tecessüs duyacak kadar ruh iffetinden sıyrılmış olsun. İftira etmeyin

müşterilerinize!

ŞEREF - Okuyucu budur.

HUSREV - Hayır, okuyucu bu değildir. Siz busunuz. Bir kere okuyucuyu tanımıyorsunuz. Yüzünü,

biçimini, isteklerini bilmiyorsunuz. Onun seciyesi üstündeki kıyasları, kendinizde arıyor ve

buluyorsunuz.

ŞEREF - Farzedelim ki, böyle.

HUSREV - Böyle olunca mesuliyeti üzerine alacak kadar benlik ve haysiyet sahibi olmanız lâzım.

ŞEREF - (Drkilerek) Husrev Bey, çok ileriye gidiyorsunuz. Sizi mazur görüyorum. Çünkü...

HUSREV - Çünkü?

ŞEREF - Hastasınız.

HUSREV - Güzel, belki hastayım. Yalnız şu anda beni hasta bilmeyin! Bu sözlerde

hazmedilemiyecek bir şey buluyorsanız, onları sıhhatli bir adamdan, sıhhatli bir dakikasında çıkmış

farzedin!

ŞEREF - Husrev Bey, rica ederim.

HUSREV - Evet. Öyle farzedin! Mukabelenizi çok merak ediyorum. Hiç olmazsa mukabelenizde

biraz şeref

görmeğe muhtacım.

ŞEREF - (Bir adım geri çekilir. Mendiliyle terini siliyormuş gibi alnını uğuşturur) Hareketinize

şimdi mu-hakebele etmiyeceğim. Her şeyden evvel gösterin bana, suç bu hareketin neresinde?

HUSREV - (Nefret dolu gözlerle, Şerefi uzun uzadıya tartar) Bir adam ki, içinin cehenneminde

yanıyor; herkesin malik olduğu en basit müdafaa silâhlarım, maskelerini kaybetmiştir. Bu adamı,

şunun bunun keyfini

80

gıcıklamak için teşhir etmekte suç yok mu?

ŞEREF - Niçin olsun? Demek ki, herkes bu adamla alâkadar!

HUSREV - Herkesin bu adamla alâkası, onda yalnız kendisine ait bir taraf, manevî bir fert hak ve

mülkiyeti bırakmaz demek?

ŞEREF - Cemiyetin malı olan insanlar, şüphesiz ki biraz şahıs mülkiyetlerinden feda ederler.

HUSREV - Bu fedakârlık belki herkesle müşterek, dış çizgilere aittir. Onların ferdiyetlerindeki en

mahrem maktaları herkese göstermekten sizi alıkoyan hiçbir duygunuz yok mu?

ŞEREF - Yok!

HUSREV - (Sol elinin parmaklarıyle yüzünü taraklar. Suratı çatlayacak gibi) Yalnız bu tarzınız

beni çıldırtabilir. Ben demek kimseyle müşterek ölçüsü kalmamış bir zavallıyım. Demek ben bu

toprağın üstünde yaşamıyorum. Demek ki benim beynim, kimsede olmayan bir takım vehim

nebatları yetiştiren bir hastalık tarlası! Alla-hım! Ya ben bir deliyim, ya karşımdaki adam insanın

ba-kamıyacağı kadar düşkün bir yaratılış!

ŞEREF - Husrev Bey, siz hakikaten delisiniz ve yavaş yavaş bana mazur bir insan olduğunuzu

unutturacaksınız!

(Paravananın yanındaki Mansur, nefretle Şerefe bakar. Bir iki adım yaklaşır. Husrev omuzları

hafifçe bükük

Şerefe karşı.)

HUSREV - Ah, keşke unutturabilsem! Kuzum, bana bir kere daha söyleyin! Duygu cevherinden bu

kadar nasipsiz olmayı kavrıyamıyorum. Bir insan hayat ve hususiyetinde, yabancı gözlere

göstermiyeceğiniz sizce hiçbir nokta yok mu? Bunu görmekten ve göstermekten sizi

81

SEKDZDNCD SAHNE Zeynep - Evvelkiler

(Şeref neye uğradığını şaşırmış, karısına bakmakta. Mansur utancından sağ eliyle gözlerini

kapatmıştır.)

HUSREV - (Sağ elinde kordon. Sol elini Şerefe uzatmış) Karınız metresimdir. Bunu da yazın!

(Odadakiler donmuş, yerli yerinde. Zeynep olduğu yerde kaskatı, gözleri Husrev'de. Husrev

perdenin kenarında, yarı eğilmiş Şerefe doğru. Şeref karısına karşı bitkin ve şaşkın. Mansur elini

yüzünden çeker ve heyecanla bakınır. Bir kaç saniye geçer Şerefte bir kımıldanış başlar.)

ŞEREF - (Husrev'e dönerek) Bu hareketinizi size çok pahalı ödeteceğim, Husrev Bey!

HUSREV - Bugün ödettiğiniz gibi...

ŞEREF - Hayır! Bu defa sizi lâyık olduğunuz yere,

tımarhaneye tıktıracağım.

HUSREV - Ah, bunu sizden beklerim.

ŞEREF - Sade benden beklemeyin! Dostunuz akliyeci Nevzat'ın da fikri bu. Hattâ işlettiği hususî

tımarhane

84

için iyi bir reklâm olacağınıza da emin. Demin gördüm, şu dakikada annenize tımarhanesini

gezdiriyor. îyi bir yer olduğunu kabul ettirmek için.

(Husrev canı acımış gibi başını koluna dayar. Mansur yumruklarını sıkmış, Şerefin üzerine yürür.)

MANSUR - Şeref Bey! Sizin insanlıktan bu kadar uzak olduğunuzu bilmiyordum. Hâlâ nasıl da

durabiliyorsunuz bu evde? Nasıl da konuşabiliyorsunuz?

ŞEREF - (Soğukkanlı tavrını hiç bozmadan) Şunun için konuşuyorum ki, Husrev Bey yakınlarını

iyice tanısın. Kasıtlarını bilsin. Kendisini ona göre kollasın. Bense nişan alacağım yeri açıkça haber

veriyorum. Bu bir avanstır. Nevzat gibi gazete gazete gezip sizi tımarhanemde yatıracağımı

yazmıyorum. (Karısına) Zeynep! Ben eve dönüyorum. Davyamızı orada hallederiz. Yürüyünüz!

(Zeynep put gibi, kireç rengindeki yüzüyle ilerler. Kimseye bakmadan paravananın arkasından

kaybolur. Şeref de onu takip eder. Husrev, Mansur bir müddet öylece kalırlar. Mansur ilerler.

Husrev'i ihtiyatla kucaklayıp bir koltuğa doğru sürükler. Yavaşça oturtur. Yanı başında ve ayakta

durur. Husrev elleri dizinde, mütevekkil ve perişan, yüzü tam bir cinnet ifadesinde.)

HUSREV - Mansur!

MANSUR - Husrev!

HUSREV - Çıldırmak üzereyim Mansur! Elimi tut, bana dünyada, evimde ve senin yanında

olduğumu ihtar et!

MANSUR - (Hemen Husrev'in sol elini yakalayıp iki avucunun içinde kuyvetle sıkar.) Dostum,

Husrevci-

ğim. Tahammül!

HUSREV - (Elini çeker. Mansur'a bakmadan dal-

85

gin dalgın konuşuyor. Deliler gibi ağır ve acayip bir telâffuz ve bazı kelimeler üzerinde manasız

duraklayışları vardır.) Beni daima içimin rahatsızlıklarıyle başbaşa bırakmış bir kadın! Kolera gibi

zaafım ve tutulma istidadımla beslenmiş, içtiğim sudan yuttuğum havaya kadar etrafımı kıskaç

içine almış bir kadın! Yanıma geldikçe yalnızlığımı, bana bir şey verdikçe mahrumluğumu öğreten

kadın! En güzel şeyini teslim ettiği erkeği rezil etmek için, sonunda kocasıyle el birliği yapan

kadın! Son nefesini verirken, belli olmasın diye sırlarını avuçlayan ölünün parmaklarını açıp,

bulduğu şeyle beni avlamak niye-tindeki kadın! Sonra koca! Kırılan erkekliğini, beni tımarhaneye

attırmakla tamire kalkışan koca! Sonra, sonra, tımarhanesine dostunun ismiyle reklâm yapmak

fikrinde bir başkası! Evime benim kadar serbest girip çıkabilen arkadaşım, ruh hastalıkları doktoru!

Kadınımla, dostumla, ne güzel cemiyet içindeyim.

MANSUR - İnanma Husrev! Nevzat'a iftira etti.

HUSREV - (Daima aynı dalgınlıkla Mansur'a bakmadan, ağır ağır) Bunlar öyle adamlar ki,

birbirlerine edebilecekleri hiçbir iftira yoktur.

MANSUR - (Mahzun bir baş sallayışıyle) Sana hak vermemek elimden gelmiyor.

HUSREV - Dayanamıyacağım Mansur! Bunlara istediklerini vereceğim. O tarzda istiyorlar ki,

elimden gelmiyecek. Ne istiyorlar? Tımarhaneye mi gireyim? Gireceğim. Bu halimle mart kedisi

rolüne mi çıkayım? Çıkacağım. Arkamda tef, zurna ve bir alay mahalle çocuğu, sokak sokak mı

gezeyim? Gezeceğim. Babam kendisini bir incir dalma astı. Kendimi aynı ağaca, aynı dala mı

asayım? Asacağım. Daha ne istiyorlarsa yapacağım. Anlıyor musun Mansur? Bunlara karşı

müdafaaya mecbur

86

olmak bana çok çirkin geliyor.

MANSUR - Husrev! Yerin dibine geçiyorum.

HUSREV - Artık anlıyorum. Beni kendi kendimle, azabımla ve cinnetimle yalnız bırakmıyacaklar.

Kendi kendimle yalnız kalabilmek için ne lazımsa yapacağım.

(Mansur yumruğuyle alnına vurur. Husrev hep o. Birdenbire paravananın arkasından biraz evvelki

kıyafetiyle Ulviye çıkar.)

87

DOKUZUNCU SAHNE Ulviye - Evvelkiler

(Ulviye paravananın hemen önüne durur. Oğluna bakar. Halinde büyük bir teessür ve ıstırap.

Mansur, Ulviye'yi görür görmez geriler ve kadm oğlunun yanma yaklaşsın diye bekler. Ulviye

bulunduğu yerde kalır. Husrev annesine bakar.)

HUSREV - Nereden geliyorsun anne?

ULVDYE - Husrevciğim! Nevzat Beyle şurada yakın bir yere gitmiştik.

HUSREV - Nereye gittiniz?

ULVDYE - (Şaşalar) Ehemmiyet vermeğe değecek bir yer değil.

HUSREV - ݺlettiği hususî tımarhaneye gittiniz değil mi?

ULVDYE - Ah oğlum, sana nasıl yemin edeyim?

HUSREV - Ne diye yemin edeceksin? Ne çıkar

onun tımarhanesine gitmekle?

(Ulviye şaşkın halini bırakamaz. Ezilir büzülür. O anda paravanadan Nevzat çıkar. Odadakilere

şöyle bir bakıp Husrev'e doğru yürür. Husrev onu görünce ayağa kalkar. Nevzat Husrev'in

kalkmasıyle durur.)

ONUNCU SAHNE Nevzat - Evvelkiler

HUSREV - (Nevzat'a) Annemi ne diye götürdün

tımarhanene?

NEVZAT - (Şaşırır. Ulviye ve Mansura bakar. Bir şeyler anlamak ister. Anlıyamaz.)

Hanımefendiye hastanemi göstermek istedim.

HUSREV - (Tuhaf ve korkunç bir tonla) Niçin?

NEVZAT - Hiç, görsün diye.

HUSREV - Görsün ve münasip bulursa orada yatmama razı olsun diye, değil mi?

NEVZAT - Husrev, kim söyledi sana bu deli saçmasını?

HUSREV - Ben söyledim, madem ki ben deliyim,

deli saçmasını söyliyecek de benim. Kim olabilir?

NEVZAT - Husrev, aklını başına"devşir!

HUSREV - Devşiremem. O zaman senin işine gelmez. Beni kaçırmış olursun.

NEVZAT - Husrev, dostunu kırıyorsun.

(Ulviye bir çuval gibi yanındaki iskemleye çöker. Mansur da koltuğa oturup başını elleri içine alır.

Husrev

Nevzat'a sokulur.)

HUSREV - Artık dostuma yalan söyletmiyece-

89

ğim. Ne istiyorsan doğrudan doğruya iste! Benden iste! Belki veririm. Annemi kandırmana lüzum

yok.

NEVZAT - (Ulviye'ye) Hanımefendi! Bir şey söyleyin! Bakın arkadaşından neler umuyor?

(Ulviye yaşlı gözlerle Husrev'i arar. Husrev annesine bakmaz ve gözlerini doktordan ayırmaz..)

HUSREY - Hâlâ mı arkadaşlık? Hiç kaplanla yaban eşeği, engerekle saka kuşu arkadaş olabilir mi?

Ben senin avındım. Sen bana, avcı şikârına nasıl bakarsa öyle baktın. Tanıştığımız ilk günden

bugüne kadar beni çantanda keklik bildin. Sarmaş dolaş arkadaşlık ettiğimiz, beraberce tetkikler,

münakaşalar yaptığımız günler hatırında mı? ݺte o günlerde bile ben senin yanında, şimdilik

kesilmesine lüzum olmadığı için beslenen kınalı ve kordelâlı bir kurbandım. Sen bana şu deliyi

gösterip üzerinde fikir sorduğun zaman, bana beni gösteriyordun. Fikirlerini ve ilmini o kadar

beğendiğin arkadaşın, hakikatte bütün lâboratuvarınla hasretini çektiğin en güzel deli, en semiz

parçaydı. İğnelerin, deli gömleklerin, uyku ilâçların, duşların, bütün lâboratuvarlarınla! Hatırlıyor

musun, bana nasıl babamı sorardın? Niçin kendini astı? Niçin kendini astı? Şimdi ben soruyorum, o

zaman sen sorardın. Hatırlıyor musun, tanıştığımız ilk gün, eserlerimle alâkanı nasıl tasvir etmiştin?

Ruh doktorluğu için çok cazibeli şeyler... Sen her halde edebiyat heveslisi değildin. Bana o günden

beri yalan söylüyorsun. O günden beri bir ot yığınında yuvarlanıp koyun ağılına giren bir kurt hali

var sende. Bu hal bakışlardan, gülüşlerden, soruşlardan, oturup ve kalkışlardan tüten mânaların

yekûnu. Ne mantığı var, ne isbatı; ne zabıtası var, ne adliyesi! Bu hale seni ihtisasın sürüklemiyor.

İçin ve ahlâkın sürüklüyor. Eyvah senin tıynetinle senin ihtisasını bir araya geti-

90

rene! (Bir an durur) Delide akıl olsa senin elinden ilâç içer mi? Deli, dünyasını biraz tamsa, seni

tanırdı.

(Ulviye hıçkıra hıçkıra ağlamağa başlar. Mansur dehşetle ayağa kalkar. Husrev artık buhranın

zirvesinde, Nevzat'ın burnuna kadar sokulmuş, gözlerine dalmıştır.)

NEVZAT - (Soğukkanlılığını muhafaza azmiyle) lusrev, ne söylersen söyle, seni affedeceğim.

HUSREV - Yalan, bu da yalan! Söyle, annemi ni-Ijin götürdün hastahanene? Ne de olsa anadır,

oğlunun tı-larhaneye girmesine razı olmaz; görsün, aklı yatsın, razı lolsun diye değil mi? Ya bunu

niçin istedin? Ben hastaha-Inede yatayım diye. Yatmamı niçin istedin? İyi olayım di-j ye mi? İçin

götürmüyordu halimi değil mi, dostluk duygusu değil mi?

NEVZAT - Ya ne olabilir, Husrev?

HUSREV - Ne mi olabilir? Bana temin et ki kimse hastahanene girdiğimi bilmiyecek, geleyim,

yatayım istersen. Tabiî ertesi gün gazeteler yazacak, değil mi?

NEVZAT - Bunu gizlemeğe imkân mı var?

HUSREV - ݺte o zaman da senin emelin yerine gelecek. Bundan hem senin hem de hastahanenin

gururu beslenecek... Birinizin manevî, öbürünüzün maddî gururu.

NEVZAT - İstirham ederim Husrev, şunun bunun i altında kalma!

HUSREV - (Müthiş bir hayretle) Kimin meselâ?

NEVZAT - Meselâ Şeref gibi seciyesizlerin.

HUSREV - (Hızla Mansur'a döner) Gördün mü lansur? Bunlar iftira edebilirler miymiş

birbirlerine?

(Mansur'un gözleri kapanır. Yüzü ıstırap dolu. Hus-| rev yine Nevzad'a döner.)

HUSREV - Aziz dostum Nevzat! Seni tokatlamak

isterdim. Fakat hâlâ içimde bir şuur kırıntısı var. Elimi tutuyor. Farzet ki seni tokatladım. Git derhal

evimden ve bir gün öksene düşmem için beni uzakta bekle! Artık sokulmana hacet kalmadı.

NEVZAT - Bir gün vicdanın çok yanacak bu sözlerinden!

(Nevzat derhal geriye döner. Kimseyi selâmlamadan asabiyetle çıkar. Husrev onun çıktığı yere

doğru...)

HUSREV - (Kendi kendisine) Vicdanım mı yanacak? Şu anda her yerim yanıyor. Vicdanım nasıl

olmuş da kurtulmuş.

(Ulviye ayağa kalkar. Elindeki mendilin içine hıçkırarak yürür. Düşmemek için gayret sarfediyor.

Kanapeyi güç belâ döner. Sağdaki kapıdan kendisini dar atar. Kapıyı arkasından kapatır. Husrev

sola döner. Sol duvardaki aynaya doğru garip bir yürüyüşle ağır ağır yürür. Aynaya bir adım kala

durur. Aynadaki hayaliyle karşı karşıya. Bir mecnun hayretiyle kendisine bakıyor. Mansur,

Husrev'i arkasından takip etmiş ve aynanın solunda, sol yanını Hus-rev'e vererek durmuştur. Merak

ve korkuyla dostunu tetkik ediyor.)

HUSREV - (Hiçbir şeyin farkında değil) Bu ben miyim? (Mamura doğru) Söyleyin bana ben

kimim? (Yine aynaya doğru) Şu surata da bak! Kasap dükkânlarında meşeden bir kütük üzerinde,

meşeden bir çekiçle dövülmüş bayat bir et parçasına benziyor! (Eli yavaş yavaş alnına çıkar) Şu

kafaya da bak! Nasıl ezilmiş, nasıl hurdahaş olmuş. Kamyon altından çıkmış horoz ölüsüne

benziyor! (Parmaklarını uzaktan yüzünün üstünde gezdirir) Şu çizgilere de bak! Ne âciz, ne şaşkın

kıvrımlar içinde. Nasıl ağlamayı, nasıl boşalmayı arıyor da bulamıyor. Gözlerim! Gazsız bir idare

lâmbası halin-

92

deki ışığından ne de utanıyor. (Elleriyle elmacık kemiklerine vurur) Ya şu kemikler! Üşüyen bir

çocuk gibi incecik bir deri yorganına muhtaç! Nerede yorganı? Bu ben miyim? {Ani bir hayret

buhranıyle) Kim getirdi beni bu hale? Bu adamı ezmezler, süründürmezler, tımarhaneye sokmazlar

da ne yaparlar? (Ceketinin yakalarına yırtacak gibi yapışır) Bu elbiseler benim değil mi? Kim

kuşandı elbiselerimi, kim giyindi benim kalıbımı da çıktı karşıma? (Aynadaki hayâline, avazı

çıktığı kadar) Söyle diyorum, ben, bu ben kimim?

(Husrev'in elleri yavaşça düşer. Sol tarafa kayar. lOrada bulduğu bir iskemleyi arkalığından

yakalar. Yavaş I yavaş bir balta gibi kaldırır. Gözleri hep aynadaki hayalin-Ide. Hayalini

nişanladığı bellidir. Mansur dehşetten dehşete geçiyor ,fakat menetmeğe cesaret edemiyor. O anda

sağdaki kapı açılır. Eşikte Ulviye.)

93

ONBDRDNCD SAHNE Ulviye - Evvelkiler

(Ulviye ancak kanapeye kadar üerliyebilir. Orada kalakalır. Husrev'in aynayı kırmak üzere

olduğunu farket-miştir.)

ULVDYE - (Heyecanla haykırarak) Husrev! Ne yapıyorsun?

(Husrev arkasına bakmadan hareketini durdurur. İskemle havada, bir an tevakkufta, Husrev,

iskemleyi yerden aldığı tarzda, kesik kesik, aynı yavaşlıkla yere bırakır. Annesine döner.)

HUSREV - (Ağlayan bir sesle) Hiç, anne!

— PERDE

ÜÇÜNCÜ PERDE

94

(Yalıda Husrev'in kitap odası. Cephede, yerden bir karış yüksekliğinde üç pencere. Solda,

oturulacak yüzü ve iskemlesi sol duvar tarafında ve cephesi karşı duvara doğru, dört ayaklı, büyük

bir yazı masası. Yazı masasının üstünde, solda bir abajur, ortada hokka takımı, sağda bir kaç kitap.

Yazı masasının önünde, sol köşesine yapışık ve cephesi meydana doğru, geniş bir koltuk. Yazı

masasının ta karşısında ve sağ duvarda, içi odun dolu bir şömine. Şöminenin sağ ve sol yanında,

duvarın içi oyulmak suretiyle yapılmış iki açık kütüphane. Şöminenin üstünde, duvara mus-selles

bir kordonla asılı büyük bir yağlı boya portre. Husrev'in babası. Tıpkı Husrev. Şöminenin mermeri

üstünde altışar mumlu iki gümüş şamdan. Sağdaki duvarın ön kısmında ve şömineye bir kaç metre

mesafede sofaya açılan buyuk kapı. Şöminenin sağ ve solunda biri cephenin sol köşesine, öbürü sol

duvarın ön kısmına bakan iki koltuk daha. Şöminenin önünde ve iki koltuk arasında alçak ve

yuvarlak bir sigara masası. Sol duvarın ön kısmında, duvara bitişik "'e yazı masasına bir kaç metre

mesafede bir divan. Divanın yazı masası tarafındaki başına bir etajer bitiştirilmiş. Etajerin sağında

bir telefon, ortasında bir heykel, solunda bir abajur. Etajerle yazı masası arasında küçük bir kapı.

Sol duvarda ve etajerin üstünde, kalın ve siyah bir örtüyle ka-

97

palı bir çerçeve. Eşya baştan başa stil. Cephedeki üç pencere arasındaki iki boşluk kısmında, birer

sehpa üzerinde iki

abajur daha. Sağdaki kapıya yakın kütüphanenin önünde

de bir kolon abajur. Tavanda tenvirat yok.)

BDRDNCD SAHNE Kimse yok - Sonra Osman

(Perde açılır açılmaz kitap odası olduğu gibi görünür. Bomboştur. Pencerelerden gelen tek tük ışık

kırıntılarından başka meydanda hiç bir ışık yok. Mevsim kış, vakit gece ve oda karanlık. Uzaktan

rüzgâr uğultusu gelmekte. Birdenbire telefon çalar ve durur. Gelen yoktur. Peşinden bir daha, bir

daha çalar. Sağdaki büyük kapı açılır. Osman girer. Girince kapıyle kütüphane arasındaki elektrik

düğmesini çevirir. Bütün abajurlar yanar. Mavi, kırmızı, sarı, portakal rengi bir ışık demeti hasıl

olur. Osman telefona koşar. Ahizeyi kulağına götürür...)

OSMAN - Buyurun efendim! (Bir an sükût) Hus-rev Beyin yalısı! Evet, evet efendim. (Bir an

sükût) Hayır, kimse yok. (Bir an sükût) Beyefendi mi? Maçkadaki apartmanda değil mi? (Bir an

sükût) Hayır! Buraya hiç uğramadı. Ne bugün, ne dün. (Bir an sükût) Peki efendim. (Bir an sükût)

Ben mi? Ben uşak Osman!

(Osman ahizeyi yerine koyar. Müteessir bir tavırla geldiği yerden çıkar. Giderken abajurları

söndürmez. Rüzgâr uğultusu kâh yükseliyor, kâh alçalıyor. Rüzgârın duraklar gibi olduğu bir anda

telefon yine acı acı öter. Bir daha öter. Osman acele acele içeriye girer.)

98

İKİNCİ SAHNE Osman

(Osman telefona seğirtir. Ahizeyi alır.)

OSMAN - Benim efendim, Osman! (Bir an sükût. Heyecanla...) Siz misiniz hanımefendi? Buyurun

efendim! (Uzunca bir sükût) Beyefendi gelmediler efendim. Hiç uğramadılar. Demin başkaları da

sordu. Efendim? (Sükût) Ağaç kesildi. Evet, ben kestim. Dibinden testereyle kestim. (Bir an sükût)

Başüstüne efendim. Peki efendim. (Bir an sükût) Emredersiniz! (Hiçbir sey anlamıyor gibi telefonu

kapatır. Kendi kendisine söylenir.) Yarabbi, sen kurtar efendimi!

(Şömineye doğru yavaş yavaş yürür. Şöminenin önünde durur. Yere çömelir. Alçak masadan kibrit

kutusunu alır. Şömineyi yakmaya çalışır. Bir iki kibrit sarfeder. Rüzgâr arada bir duyulmakta. Tam

şömine alev almağa başlamıştır ki sağdaki kapı açılır. Sırtında paltosu, yakası kalkmış, başında

şapka, elleri cebinde, bir hayâl gibi, Hus-rev içeriye girer.)

99

    ÜÇÜNCÜ SAHNE

Husrev - Osman

(Husrev, Osman'ı görür. Şömineye döner. Şapkasını çıkarır. Eline alır. Osman farkında değil.

Odunlarla uğraşıyor.)

HUSREV - Niçin açıktı bahçe kapısı?

OSMAN - (Husrev'i görmüş, hayretle ayağa kalkmıştır.) Siz misiniz Beyefendi? Ben açık bıraktım.

Demin geldim de.

HUSREV - Ne arıyorsun burada? Kitaba meraklı

                             'değilsin sanırım.

OSMAN - Telefona cevap vermek için geldim.

HUSREV - Kim telefondaki ?

OSMAN - Hükümet doktoruyum dedi.

HUSREV - Ne sordu?

OSMAN - Sizi sordu. Yalıda mısınız diye sordu.

HUSREV - Ne cevap verdin?

OSMAN - Yahya hiç uğramadığınızı söyledim.

100

HUSREV - Âlâ! Git rıhtıma da beni getiren sanda-j lın parasını ver!

(Osman hızla çıkar. Husrev divana doğru yürür. Divanın önünde durur. Şapkasını divana atar.

Paltosunu çıkarır. Onu da atar. Hareketleri yavaş. Yazı masasına geçer. Oturur. Dirseklerini masaya

dayayıp başını elleri içine alır. Rüzgâr ıslıkları durmuştur. Ses şada yok. Husrev hep aynı vaziyette.

Bir kaç saniye geçer. Derinden bir piyano sesi gelmeğe başlar. Piyanoda ağır bir parça çalınmakta

ve kompozisyon icabı, ses bazan odaya dolmakta, bazan çok uzaklarda kalmaktadır. Piyano sesi

çok hafifler gibi olur. O anda telefon çalar. Sağdaki kapıdan soluk soluğa Osman gi-jrer.)

101

DÖRDÜNCÜ SAHNE Osman - Husrev

(Osman, odanın ortasında, şaşkın, kalır. Husrev yumruklarını şakaklarından indirir.)

HUSREV - Çıkar şu telefonun fişini!

OSMAN - (Anlamamış gibi) Efendim?

HUSREV - Çek telefonun kordonunu, çıkar duvardan!

OSMAN - Cevap vermeyim mi?

HUSREV - Verme!

OSMAN - Peki efendim.

(Osman telefona atılır. Telefon yine çalmağa başlar. Osman etajerin arkasından fişi çıkarır.

Telefonun zili yarıda kesilir. Sükût. Piyano sesleri canlanıyor. Osman yazı masasının önüne geçer.

Efendisine bakar.)

HUSREV - Nereden geliyor bu piyano sesleri?

OSMAN - Bitişik yalıdan efendim. Bütün gün çaldılar.

HUSREV - Susturamaz mısm?

102

OSMAN - İsterseniz gidip rica edeyim efendim?

HUSREV - Vazgeç! Sen ateşe bak! (Osman derhal geriye döner. Yürür. Şöminenin önünde

çömelerek ateşi düzeltir. Husrev yüzüne vuran abajur ışığı altında iyice görünüyor. Artık hakikî bir

deliye dönmüş. Yüzü ufalmış, kaymış, çok zayıflamış. Ateşi düzelten Osman'ı sinsi ve sabit

gözlerle seyrediyor. Osman ateşi düzelttikten sonra ayağa kalkar. Efendisine döner. Ellerini önünde

bitiştirir. Piyano sesleri hüzünlü bir tem üzerinde.)

HUSREV - Osman!

OSMAN - Buyurun beyefendiciğim!

HUSREV - Kaç yaşındasın?

OSMAN - (Şaşkın) Altmışbeş yaşındayım.

HUSREV - Kaç senedir bizdesin?

OSMAN - Kırk seneyi geçti.

HUSREV - Benim doğduğum zamanı hatırlıyor

musun?

OSMAN - Nasıl hatırlamam efendim? Sizi sekiz

dokuz yaşma kadar ben gezdirirdim.

HUSREV - Nerede gezerdik?

OSMAN - Yalının bahçesinde, dağda, kırlarda.

HUSREV - Nasıl bir çocuktum?

OSMAN - (Sıkıntılı bir hayretle) O kadar güzel, o kadar iyi kalpli bir çocuktunuz ki... Fakat

beyefendi! Niçin soruyorsunuz bunları?

HUSREV - Orasını geç! Sekiz dokuz yaşına kadar

dedin değil mi?

OSMAN - (Daima şaşkın) Evet efendim.

HUSREV - Yani babamın kendisini astığı seneye

.kadar.

OSMAN - (Çok müteessir) Allah rahmet eylesin!

(Piyano sesleri birden durmuştur. Derin bir sükût.)

1(

103

HUSREV - (Aynı sabit gözlerle ve bir fikri sabit

edasiyle...) Osman!

OSMAN - Efendim, beyim?

HUSREV - Allah var mı?

OSMAN - (Korkmuş, incinmiş) Elbette var, elbette var.

HUSREV - Ne biliyorsun?

OSMAN - (Adeta isyankâr) Bilmez miyim? Biliyorum.

HUSREV - Göster öyleyse!

OSMAN - Gösteremem. Fakat var.

HUSREV - Osman! Ben de gösteremem. Fakat bence de var. (Bir an, başı teessürle göğsüne düşen

Osman'a bakar.) Sorsana niçin diye?

OSMAN - (Hıçkırıktı) Niçin efendim?

HUSREV - Görünmediği için. Görünen şeylerden

olmadığı için.

OSMAN - (Başını göğsünden kaldırır. Yalvarır

gibi) Beyefendiciğim! Yatak odanıza bakayım mı efendim?

HUSREV - (Hiç kulak vermez) Osman!

OSMAN - Efendim!

HUSREV - Ben görünen şeylerdenim. Beni görüyorsun değil mi?

OSMAN - (Ağlar gibi) Evet efendim.

HUSREV - Ben neye benziyorum?

(Osman ıstırapla başını sağa çevirir. Cevap vermez.)

HUSREV - Söyle! Neye benziyorum?

OSMAN - Beyefendi! İhtiyar uşağınıza acıyın! Hiç böyle şey sorulur mu? Neye benzeyeceksiniz?

HUSREV - Beni bir şeye benzet! Herkes bir şeye

benzer. 104

OSMAN - Allah benzetmesin efendim, babanıza

benziyorsunuz.

HUSREV - (Eliyle şöminenin üstündeki tabloyu gösterir) Şu adama değil mi? Mademki

benziyorum, Allah niçin benzetmesin?

OSMAN - (Çok muztarip) Allah benzetmesin!

HUSREV - (Yavaşça ayağa kalkar) Osman, merak etme! Ben babama benzemiyorum.

OSMAN - (Dehşete batmış, elini ağzına götürür.)

Ya neye benziyorsunuz?

HUSREV - Ben bir deliye benziyorum.

OSMAN - Allah vermesin, Allah korusun!

HUSREV - (Yazı masasına döner. Parmağıyle havada garip bir daire çizer.) İnsan niçin deli olur

Osman?

OSMAN - Ah efendim, bağışlayın suçumu! İnsan

çok düşünmekten deli olur.

HUSREV - Osman, hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu? Benim de beynimden kan

akıyor. Ben düşünmüyorum, beynim kaynıyor. Görüyorum, gözlerimi yumunca görüyorum.

Beynimin etten yuvarlağı üstünde her düşünce bir damla siyah kan gibi yuvarlanıyor. Ben

istemiyorum Osman! Fakat hiç bıçağın deştiği yerden kan

akmaz olur mu?

OSMAN - Düşünmeyin beyefendi!

HUSREV - Herkesi düşündürmeğe çalış, düşündü-remezsin. Beni düşündürmemeğe çalış, yine

elinden bir şey gelmez! Ben başkalarının düşünmemeğe mahkûm olduğu kadar düşünmeğe

mahkûmum. Osman! Pencereleri açmak istiyorum. Başımı soğuk havaya uzatmak ve köpekler gibi

haykırarak halkı penceremin altına toplamak istiyorum. Düşünmek istemiyorum diye bağırmak,

ulumak istiyorum. Osman, düşünmek istemiyorum! Düşün-

105

mek istemiyorum.V

(Osman, gözlerini sildiği eliyle yüzünü kapamış. Artık tahammül edilmez hale gelmiştir. Husrev'in

nazarı babasının resminde. Bir iki saniye resme bakar. Piyano çok

uzaklarda tekrar başlar.)

HUSREV - Osman, çek elini yüzünden!

(Osman derhal elini yüzünden çeker.)

HUSREV - Dön geriye ve bak resmine babamın!

(Osman geriye donup resme bakar.)

HUSREY - Bu adamı tanıdın mı Osman?

OSMAN - Tanımaz mıyım efendim? Beni yalıya o

aldı, bana ekmeğimi o verdi.

HUSREV - Hiç babamın elini tuttun mu Osman?

OSMAN - Elbette beyim. Kaç kere tuttum ve öptüm.

HUSREV - (Deli edasıyle) Sıcak mıydı elleri?

(Osman cevap vermez. Başı kesik bir baş gibi göğsüne düşer.)

HUSREV - Ne sorarsam cevap ver!

OSMAN - Tabiî sıcaktı efendim.

HUSREV - Şimdi o eller nerede? Şimdi onlar belki bileğinden kopmuş, buzdan soğuk, beş tane

kemikten kalem!

(Müzik Husrev'in sesiyle mutabakat halinde. Cümle

duraklarında müzik^alnız kalır ve daha iyi duyulur. Cümle başlangıçlarında Husrev'le birleşir.

Husrev marazı tavırlarla resme doğru işaretler yaparak konuşuyor.)

HUSREV - Bu gözler, baktığı zaman gören, gördüğü şeyin hayâlini ayna gibi içine aksettiren bu

gözler nerede? Onlar birer fincan renkli suydu. Toprağa döküldü. Buhar olup bulutlara karıştı. (Sesi

birden coşar. Gitgide kendisini kaybediyor. )Nerede bu adam Osman? Gözünü, yüzünü, ellerini,

ayaklarını bırak bütün terkibiyle, terkibinin tek ve yegâne mânasiyle nerede bu adam? Eridi,

dağıldı, kurudu, ufalandı, silindi değil mi? Ya erimek, dağılmak, kurumak, ufalanmak, silinmek de

ne demek? Her şey erir, dağılır, kurur, ufalanır, silinir. Fakat bu adamın terkibinden çıkan,

terkibinin mihrak noktasından fışkıran hayat alevleri, varlık şevk ve kudreti, var olmak haz ve

emniyeti nasıl silinir? Bu haz ve emniyet iradesi nasıl olur da miskin eczamızı birbirine

lehimlemez? Leşimizi ensesinden kavrayıp ayağa kaldırmaz? Yoksa asıl giden, silinen o mu?

(Sükût, müzik.) Hayır! O silinmiyor. Belki değil, yüzde yüz silinmiyor. Çatlarım, yine inanamam.

Silinemez. Fakat nereye gittiğine, nerede gezdiğine, nasıl olduğuna aklımız ermiyor. Osman!

Aklımız yetmiyor. Onun için çıldırıyomz. Şu resme bak! Bir takım nebatlardan çıkarılmış

boyalarıyle, muşambası ve çerçevesi karşımızda. O bir şeyin kendisi değil, taklidi. O şeyin kendisi

yok, taklidi var. Bu nasıl güneş ki kendisi yok, dalgalarda aksi var? (Sükût, müzik.) Yaşamıyoruz.

Resimlerimiz, fotoğraflarımız kadar yaşamıyoruz. Mendilimiz, gömleğimiz, potinlerimiz kadar

yaşamıyoruz. (Hızla dönüp masasını gösterir.) Bir sigara kâğıdını şu masaya koy, üstüne bir taş

bırak, kapıları kapa ve git! Üçyüz sene sonra gel, yerinde bulursun. Belki sararmış, belki buruşmuş,

fakat yine o. Bir sigara kâğıdı kadar yaşayamıyoruz. Kefenimizden evvel çürüyoruz. Duyuyorum!

Kulak ver, sen de duyarsın! Toprak altında, milyarlarca kurdun, çıtır çıtır dut yapraklarım yiyen

milyarlarca ipek böceği gibi, milyarlarca ölüyü yediğini duyuyorum. (Çılgın) Ölüler! Gözsüz

kulaksız kurtların içtiği köpüklü şampanya damlaları! Tozun toprağm mezeleri! Korkunç bir

saklambacın korkunç oyuncuları. Kurtarın beni ebedilikten! Öldüm si-

107

zi araya araya...Kurtarın beni düşünmekten!

(Husrev susar. Müzik fevkalâde sürükleyici ve düşündürücü. Husrev tam bir deli. Dizleri üstünde

yere çöme-lir gibi yaylanmış, öliyle meçhul bir şeyi gösteriyor. Osman, efendisinin arkasında, başı

göğsünde, sessiz ağlıyor. Husrev hep o. Müzik devam ediyor.)

HUSREV - Allahım, ben yok olamam! Her şey olurum yok olamam. Parça parça doğranabilirim.

Nokta nokta lekelere dönebilirim. Tütün gibi kurutulabilir, ince ince kıyılır, bir çubuğa doldurulur,

içilir, havaya savrula-bilirim. Fakat yok olamam. Madem ki bu kadar korkuyorum, yok olamam.

Eczahane camekânlarmda, ispirto dolu bir kavanoz içinde, düşürülmüş bir çocuk ölüsü gibi,

yumruk kadar bir et parçasına inebilir, bir şişeye hapsedilebilirim. Fakat şişenin camından yine

dışarıyı seyreder, önümden geçenleri görür, kendimi bilir ve duyar, kendimi ve Allahımı

düşünebilirim. Razı değilim Allahım! Yok olmaya, kalmamaya, gelmemiş olmaya, mevcut

olmamaya razı değilim. (Sükût, müzik.) Bu dünyada bırakamayacağım hiçbir şey yok. Ne deniz, ne

ağaç, ne şehir, ne ev, ne kadın, ne de ben. (Eliyle göğsüne çarpar.) Bu kalıbım, bu zarfım, bu

kafesimle ben. Onların hepsini bırakabilirim. Fakat şuurumu, bilmek, duymak, var olmak şuurumu

bırakamam. Razıyım bir toz parçası olayım. İnsanlar üzerime basarak geçsin. Canım acısın,

duyayım. Canımın acıdığını duyayım. Razıyım bir kertenkele olayım. Kızgm yaz günlerinde bir

bahçe duvarına tırmanayım. Tırnaklarımı tuğlalara geçireyim. Yeşil ve ıslak sırtımı güneşe

vereyim. Fakat güneşle sırtım arasındaki öpüşmeyi duyayım. Tuğlaların incecik zerrelerini

sayayım. Kovuklardaki böceklerin, bir boru içinden bakar gibi bana baktıklarını göreyim ve

düşüneyim. Razıyım bir nokta

olayım. Fakat o noktaya bütün kâinat, bütün mevcudiyle dolsun. Ben yok olamam. Ağlarım,

tepinirim, çatlarım, çıldırırım, ölürüm, fakat yok olamam. (Sükût, müzik.) Her şey benim olsun,

vereyim, gökler, yıldızlar, gökteki samanyolu, ay, dünya vereyim. Fakat aklım bana kalsın! (Acı acı

ulur) Aklım bana kalsın! Aklım!..

(Husrev, birdenbire parmaklarının uciyle kafasını tutarak durur. Müzik yalvarıyor. Osman,

Husrev'in arkasından fırlar. Efendisinin sağ yanma geçer. Husrev, sanki beyninde bir bomba

patlamış gibi, tüyler ürpertici bir halde. Osman'ın yanına koştuğunu farketmiş, fakat tavrını

bozmamıştır. Gözleri yaş ve kan hücumundan pıhtüaşmış. Eliyle başını kavramış, bir şey keşfetmek

istiyor gibi. Müzik son ve kısa bir çırpıntıdan sonra durur. Husrev kaşlarını alabildiğine çatmış, bir

şey tutmak istiyor.)

HUSREV - (Osman'a hiç bakmadan) Osman, bu sözlerim benim değil!

(Osman, efendisinin maksadım anlayamaz. Korkuyla Husrev'e sokulur. Yüzüne baka kalır. Husrev

sanki çıldırıyor.)

HUSREV - (Sesi yırtıcı bir tonla patlar) Bu sözler benim değil, Osman!

OSMAN - Efendim! Anlıyamıyorum. Sizin değil de kimin?

HUSREV - Oradaki adamın sözleri!

OSMAN - Oradaki adam da kim?

HUSREV - Bir şeyler yazdım ya ben! Hemen oynadılar tiyatroda?

OSMAN - Evet?

HUSREV - ݺte oradaki adam!

OSMAN - Onun lâflarını siz yazmadınız mı, beyim?

108

109

HUSREV - Onun lâflarını ben yazdım. Benim lâflarımı dajjmdi o yazıyor.

OSMAN - Beyim, kurbanınız olayım, yatın artık!

HUSREV - Yataklar beni almıyor Osman!

(Derin bir sükût. Uzaklarda acı bir zil sesi.)

OSMAN - Sokak kapısı çalınıyor. İzin verir misiniz açayım?

HUSREV - (Deminden beri hiç bakmadığı Osman'a yine bakmaz) Aç açmaya! Fakat düşmanlarım

gelmişse alma içeriye!

OSMAN - Kim, beyim düşmanınız?

HUSREV - Herkes, herkes! Sen onları görünce tanırsın.

(Zil tekrar öter. Osman başım ıstırapla sallıyarak sağdan çıkar. Husrev sağa döner. Divana yürür.

Durur. Geriye döner. Divana oturur. Yüzü kapıya doğru arkası duvara dayalı. Yere değmiyen

ayaklan kapı istikametinde uzanmış. Başını duvara gömerek gözlerini kapar. Ani bir rüzgâr

uğultusu pencereleri sarsıp geçer. Birden merdivenlerden pat pat ayak sesleri. Bir ses kapının tâ

yanında bağırır.)

SES - Bırak beni mübarek adam! Anlaşana derdimi! Efendini, Beyefendiyi kurtarmaya geldim.

(Sağdaki kapı açılır. İçeriye heyecan içinde, sırtında paltosu, elinde şapkası Turgut girer. Arkasında

Osman.)

110

BEŞDNCD SAHNE Turgut - Osman - Husrev

(Turgut, Husrev1 i divanda görünce tevahhuşla durur. Hürmetle eğilir. Husrev gözlerim açmış,

fakat hiç telâş eseri göstermiyor.)

TURGUT - Üstadım, efendim, yalvarırım beni kovmayın! Bir saniye dinleyin! Tesadüf bana,

hakkınızda müthiş bir şey öğretti. Alçak bir düşman pususu. Nefretimden, kederimden ölüyorum.

Size onu haber vermeğe geldim.

HUSREV - Nasıl şeymiş o?

TURGUT - Üç gün evvel, gazetede, patron Şeref beyle asabiyeci Nevzat Bey buluştular. Patron

beni bir iş için çağırmıştı. Yanımda konuşmakta mahzur görmeden devam ettiler.

HUSREV - Size emniyetleri varmış demek?

TURGUT - Olmaz olsun böyle emniyet! Sizi, affedin söyliyemiyorum, bir yere kapatmak için

tertibat alıyorlardı.

111

HUSREV - Ne çekmiyorsunuz? Tımarhaneye desenize!

TURGUT - Evet üstadım! Nevzat icap eden raporu vereceğini söyledi. Hükümet doktorluğuna

müracaat işi için birbirlerine randevu verdiler. Fakat ailenizden bir şikâyet lazımmış. Nevzat bu

şikâyeti validenizden alacağını söyledi. Alamasam bile onun da normal bir insan olmadığını

bildiririm, umumun selâmet ve emniyeti noktasından resmî makamların dikkatini çekerim dedi.

HUSREV - Ah, ne güzel!

TURGUT - Öfkemden çatlayacak hale geldim. Patronumla meşhur doktoru tokatlamamak için

dudaklarımı ısırdım. Size derhal haber verecektim. Veremedim. Çünkü onları takip etmek,

plânlarını iyice öğrenmek istedim. Tam Maçkaya koşmak üzereydim ki sizin apartmandan

kaçtığınız haberi geldi. Bütün İstanbul haberi duydu. İki gecedir evinizde değilmişsiniz. Herkes

yalıya çekildiğinizi sanıyordu. Buraya telefonla soranlar bulamamışlar. Hanımefendi başta olmak

üzere kimse nerede olduğunuzu bilmiyormuş. Hanımefendi ile aktör Mansur Bey dün bütün

İstanbul'u aramışlar.

HUSREV - Neler olmuş, ne tuhaf şeyler!

TURGUT - Nihayet dün patronla asabiyeci buluştular. Sizin nasıl olsa yalıya gideceğinizi

söylediler. Bu bir fırsattır dediler. Bugün işimizi bitirir, yalıyı gözetletir, onu zabıta kuvvetiyle

götürürüz.

HUSREV - Annem şikâyet mektubunu vermiş mi?

TURGUT - Hayır! Patron, Nevzat'a, imzaladı mı diye sordu. Nevzat, ikna edemedim dedi. Nevzat

validenize demiş ki, eğer bir müddet için tımarhaneye kapatılmazsa oğlunuz kendisini, babasının

astığı ağaca asar. Buna rağmen valideniz mektubu imzalamamış.

HUSREV - Ya nasıl muvaffak olacakmış beni zorla götürmeğe?

TURGUT - Şikâyet olmadan da mümkünmüş. iğer hükümet doktorluğunca bir adamın deli olduğu

btbûl edilir, cemiyet içinde serbest kalmasında bir tehlike görülürse onun polis kuvvetiyle

tımarhaneye atılması ka-bilmiş.

HUSREV - Demek iş benim deli olduğumu isbata Icalıyor. Bu kolay.

TURGUT - Ah üstadım! Bütün bunları anahtar de-Iliğinden dinledim. Nevzat dedi ki: Ben

memleketin en ta-Inınmış akliyecilerinden biriyim. Bu sahada bir otorite-jyim, raporum hükümet

doktorluğunca reddedilemez.

HUSREV - Teşekkür ederim çocuğum. Tımarhaneye girsem de bu hareketinizi unutamam.

TURGUT - Efendim! Müsaade ediniz! Meseleyi her yere haber vereyim. Kıyametler koparayım.

Bu I ahlâksızları teşhir edeyim. Halkı ve hükümeti aydınlatalım. İsterseniz izin verin! Burada

kalayım. Sizi tırnaklarıma kadar her şeyimle müdafaa edeyim.

HUSREV - Tekrar teşekkür ederim. Bütün bunlara lüzum yok. Siz en güzel hareketi yaptınız. ݺi

burada bırakın!

TURGUT - Müsaade buyurun! Yanınızda kalayım. Korkuyorum.

HUSREV - Korkacak hiçbir şey yok. Siz gidin artık! Hem onları, hem beni serbest bırakın! Ricamı

kabul etmez misiniz?

TURGUT - Arzunuz bence bir iradedir. Gidiyorum. Allah yardımcınız olsun!

HUSREV - Teşekkür ederim.

(Husrev oturduğu yerden Turgut'a elini uzatır. Tur-

112

113

gut atılır, bu eli öper. Teessürden bunalmış, sağdaki kapıdan kaçarcasma çıkar. Osman olduğu

yerde ezgin. Husrev

doğrulur, yerinden kalkar.)

HUSREV - (Osman'a) Bahçe kapısı kilitli değil

ya!

OSMAN - Değil beyim! Fakat?

HUSREV - Ben rıhtıma kadar gideceğim.

OSMAN - Beyim hava çok fena. Zifiri karanlık.

Yağmur başladı. Üşürsünüz.

HUSREV - Ben bir şey yaptığım zaman önüme

geçme.

OSMAN - Beyim, efendim! Merhamet edin!

HUSREV - (Büyük bir telkin kuvvetiyle) Kal burada sen!

(Husrev ilerler. Sağdan çıkar. Husrev kaybolunca Osman şöminenin yakınındaki pencereye koşar.

Dışarısını görmek ister gibi alnını dayar. Öylece kalır. Yağmur sesi. - Peşinden rüzgâr uğultuları,

pencere ihtizazları. Saniyeler geçer. Sağdaki büyük kapı açılır. Ulviye, Mansur, Turgut girerler.)

114

ALTINCI SAHNE Ulviye - Mansur - Turgut - Osman

(Ulviye önde, Mansur arkada, Turgut en arkada bir kaç adım atarlar. Osman hâlâ camdan bakıyor.

Ulviye odaya girer girmez Turgut'a döner.)

ULVDYE - (Turgut'a) Beyefendi! Siz kalın bizimle! Şu anda hakikî dostlara ihtiyacımız

var/Husrev'i sevdiğinizi görüyorum. Bana anlatacağınız şeyleri birazdan

anlatırsınız, olmaz mı?

TURGUT - Emredersiniz efendim!

(Osman duyduğu sesler üzerine hemen döner. Ulviye'yi görür. Ellerini önünde kavuşturur. Bekler.)

ULVDYE - (Osman'a) Nerede Beyefendi? Çabuk

söyle!

OSMAN - Şimdi rıhtıma çıktı efendim. Görmediniz mi?

ULVDYE - Biz sokak kapısı tarafından geldik. Bu

havada nasıl bıraktın Beyefendiyi?

OSMAN - Nasıl bırakmayım Hanımefendi? Ne yapayım da bırakmayım?

115

MANSUR - (Ulviye'ye) hakkı var Hanımefendi! Ne yapsın?

ULVDYE – ( Osman’a) Bari kestin ya ağacı? Telefonda söylemiştin.

OSMan - kestim efendim. Testereyle tâ dibinden kestim.

ULVDYE - (Mansur'a) Gidelim mi dersiniz rıhtıma

MANSUR - Olmaz Hanımefendi! Sonra kızar. O

şimdi buraya gelir.

ULVDYE - Ya bizi burada görünce kızmaz mı?

MANSUR - (Osman'a) Ne âlemde Bey?

OSMAN - Çok fena efendim, çok fena!

MANSUR - (Ulviye'ye) Şimdi Hanımefendi! En iyisi başka bir odaya geçmek ve hareketlerini

oradan takip etmektir. Onu şimdilik Osman'la başbaşa bırakalım.

ULVDYE - Doğru! Çıkalım hemen buradan! (Turgut'a) Buyurun Beyefendi! Yandaki odaya

geçelim.

(Ulviye sola doğru yürür. Solda yazı masasının yakınındaki kapıdan çıkar. Mansur'la Turgut da

arkasından. Bir kaç saniye geçer. Osman mahzun ve düşünceli, alevleri seyrediyor. Sağdaki kapı

açılır. Husrev girer.)

YEDDNCD SAHNE Husrev - Osman

(Husrev tutuk bir yürüyüşle Osman'a doğru bir kaç

adım atar. Durur.)

HUSREV - Kim kesti bahçedeki incir ağacını?

OSMAN - Ben kestim efendim.

HUSREV - Kim söyledi kesmeni?

OSMAN - Hanımefendi emrettiler.

HUSREV - Ne çıkar bir âciz inciri kurutmaktan? Hanımefendiye söyle! Sana emretsin. İçimdeki

ağacı kes! O âciz değil, çok kuvvetli.

OSMAN - Ah beyim. Ben ne yapayım?

HUSREV - Hiç, ne yapacaksın? (Husrev yazı masasına doğru yürür. Etajerin arkasından geçer.

Soldaki küçük kapının aralık olduğunu görür. Aralık kanadı eliyle tutarak açacakmış gibi yapar.

Başını Osman'a çevirir.)

HUSREV - Bu kapı demin kapalıydı. Kim girdi

yatak odama?

117

116

OSMAN - Vallahi beyim, ne söyliyeyim? Ne söyleyeceğimi bilemiyorum.

(Husrev kapının kanadını açar. İçeriye dik dik bakar. Müzik gayet hafif yine başlamıştır.)

HUSREV - Kim o karanlıktaki gölge?

OSMAN - Valideniz efendim.

HUSREV - (Dçeriye seslenerek) Anne, gel buraya!

(Husrev geri geri çekilir. Odanın ortasına yaklaşır. Osman'ın iki üç adım önünde durur. Soldaki

kapıdan muz-darip bir hortlak gibi Ulviye yavaş ve vezinli adımlarla önüne bakarak girer.)

118

SEKDZDNCD SAHNE Ulviye - Evvelkiler

HUSREV - (Annesine divanı işaret ederek) Otur

şuraya anne!

(Ulviye etajere döner. Divana, ilişir gibi oturur. Osman, annesine korkunç bir tarzda bakan

Husrev'in yan tarafından hanımım telâşlı gözlerle seyrediyor. Ulviye Osman'a eliyle işaret ederek

çıkmasını bildirir. Osman sağdaki kapıdan çıkar. Müzik artık yükselmiş, duyuluyor.) HUSREV -

Anne! ULVDYE - Oğlum!

HUSREV - Niçin inciri kestirdin?

ULVDYE - İstemiyordum. O ağacı görmeni istemiyordum. Kabahat mi ettim?

HUSREV - Anne ben o ağaca baktığım zaman babamı görmüş gibi oluyordum. Babamı göreyim

diye rıhtıma çıktım. Aradım, aradım. Nihayet onu ta dibinden ve toprak hizasından kesilmiş

buldum.

ULVDYE - Yavrum! Bu kadar fena bir hâtırası olan ağacı niçin müdafaa ediyorsun?

119

HUSREV - Çünkü o babamdı. O bendim. O ço-cukluğumdu. O her şeyimdi. Küçükken onun

dibinde oynardım. Ona yaslanır, bulutları seyrederdim. Gölgesine sığınırdım. O benim dadımdı. O

senden sonra en sevdiğim şeydi. En sevdiğim şeyden en büyük fenalığı gördüm. Babam kendisini

ona astı. O benim yine en bağlı olduğum şey kaldı. Şimdi onu kestiniz. Ta dibinden, toprak

hizasından kestiniz. Böylece dünyamı kesmiş oldunuz. Artık anlıyorum ki, dünyam, ta dibinden ve

toprak hizasından kayboldu.

ULVDYE - (Ağlıyarak) Husrev, affet! Anneni affet! Bu işi bana bağışla!

HUSREV - Kendimi aynı yere asmayım diye korktunuz. Onu göre göre babamın yolundan

gitmeyim diye korktunuz. Vah akılsızlar! Başımı, üstünde bir ayva gibi kuracağım taş mı yok,

duvar mı yok? Deniz mi, dere mi, uçurum mu yok? Cam, kemik, odun mu yok? İnsanı ne öldürmez

ki? (Sükût, müzik.) Görüyorsun ya, insan ne çerden çöpten!

ULVDYE - (Bağırarak) Oğlum, beraberce ölelim de kurtulalım!

(Husrev yüzünü meydana ve arkasını yazı masasına döndürür. Soldaki küçük kapıdan, birer gölge

halinde Mansur ve Turgut girerler.)

120

DOKUZUNCU SAHNE Mansur - Turgut - Evvelkiler

(Mansur'la Turgut oracıkta, omuz omuza kalırlar. Husrev'e görünmek istemezler. Husrev de arkası

onlara doğru olduğu için görmez.)

HUSREV - (Annesine bakmaz. Yüzünde yeni bir fırtına.) Anne, beni nasıl doğurdun?

ULVDYE - (Çığlık basaıfcasına) Husrev!

HUSREV - (Hiç farkunda değil, Annesine döner. Mansur'la Turgut'u görmez. Müzik daima

Husrev'le ahenk içinde.) Anne, beni nasıl doğurdun? Siz analar, dünyaya bir evlât getirirken

düşünmez misiniz? Düşünmez misiniz insan nedir diye? İnsan kadar hassas bir cihaz var mı?

Boşluklara uzatılmış bir anten gibi sinirleriy-le, ağlayan bir surat gibi buruş buruş beyniyle, bir

firkete ucuna dayanamıyacak kadar ince bir insan! Bu cihazı dünyaya nasıl getirirsiniz? Onu

yeryüzüne ne cesaretle çıkarır ve yeryüzünün meseleleriyle nasıl da karşı karşıya bırakırsınız? Beş

yaşında bir çocuğu yılanlı bir kuyuya

121

sarkıtsanız daha az korkar. Bizi dünyaya getiren sizsiniz. Bu kudrete maliksiniz de imdadımıza

niçin gelmiyorsunuz? Haydi gelsenize!

(Husrev susar. Müzik derin. Ulviye sol kolunu alnına kaldırmış, ürkek bir çocuk gibi yana

büzülmüş, bayılmak üzere. Husrev annesine bir iki adım atar. Önünde durur. Yere diz çöker.

Ellerini annesinin dizine koyar. Annesi bu manzarayı görür görmez göz yaşlarını tutamaz.

Ağlayarak eğilir. Elini oğlunun saçlarına sokar. Mansur ve Turgut, oldukları yerden, omuz omuza,

endişeyle başlarını uzatırlar.)

HUSREV - Anne, beni affet! Ben seni değil, sen beni affet! Ben bir deliyim.

ULVDYE - Değilsin evlâdım, değilsin.

HUSREV - Deliyim anne! Yazık ki deliyim. Bir şey değil, senden utanıyorum. Seni elâleme

mahcup ettiğim için utanıyorum. Anne! Benimle mahcup oluyorsun değil mi?

ULVDYE - (Gizli gizli ağlıyarak) Hayır, ben seninle iftihar ediyorum. Mahcup olmuyorum. Keşke

her anne, senin gibi bir evlât doğurabilse.

HUSREV - Anne, sana beni niçin doğurdun dedim. Beni affet! Sen her anne kadar mübareksin.

Beni do-ğurmasaydın ben şimdi belki ölümden korkmıyacaktım, cinnetten titremiyecektim. Bu

kadar korktuğumuz şeylerin zıddı olan nimete sayenizde kavuşuyoruz. Sen her anne kadar

mübareksin. Ben deli olursam kabahat senin değil anne!

(Husrev, annesinin parmakları saçlarında, gözlerini kaldırıp Ulviye'ye bakar. Ulviye'nin

gözlerinden yaş iniyor. Husrev de annesinin dizlerine kapanır. Sarsılmağa başlar. Müzik

durmuştur.)

ULVDYE -(Kendi ağladığı halde) Ağlama yavrum!

122

HUSREV - (Başını kaldırır) Anne, ben ömrümde bir kere ağladım. Hiçten bir şey için, doya doya

kana kana ağladım. Bilmem hatırında mı? Bundan yirmi beş sene evvel. Sen büyük bir felâketten

yeni çıkmış genç bir duldun. Ben bir asker mektebinde okuyordum. Haftada bir çıkıyorduk. Sen

mektebe geldin. Kapıda beni görmeğe müsaade etsin diye bir zabitle konuşuyordun. Bense bahçeye

çıkmış, bir ağacın arkasında sizi tâ uzaktan gözetliyordum. Sen benim orada olduğumu

bilmiyordun. Yağmur yağıyordu. Seni uzaktan, bir çarşaf içinde, incecik hayâlinle görüyordum.

Zabit sana bir takım işaretler yaptı. Galiba görüşmemizin mümkün olmadığını söyledi. Sen de

döndün. Yağmur altında, evimize saatlerce uzak o yerde, tek başına, boynu bükük, uzaklaştm gittin.

Kim bilir nereye gittin? Geceyi nerede geçirdin. Sen giderken, ben de saklandığım ağaca başımı

dayadım. Belki bir saat, belki bir ömür ağladım.

(Husrev dizleri yerde, cephesini meydana döndürür. Kısık ve tiz bir tonla ve dalgın bir bakışla

devam eder.)

HUSREV - Seni hâlâ, gecenin karanlığında, yağmur altında ince ve mahzun hayâlinle mektebin

kapısında görüyorum.

(Husrev, cephesi daima meydana doğru, ayağa kalkar. Ulviye gözlerini oğlundan ayırmaz. Husrev

şömineye döner. Yürür. Kütüphanenin önünde durur. Ulviye başını önüne doğru sarkıtır. Turgut'la

Mansur oldukları yerde Husrev'e bakıyorlar. Husrev kütüphaneden siyah ciltli bir kitap çıkarır.

Kitabı karıştırır. Birden kitapta bir yer bulur. Bulduğu yerin içine parmaklarını geçirip kitabı sağ

eline alır. Döner. Döner dönmez Mansur'la Turgut'u görür.)

HUSREV - (Mansur'la Turgut'a) Vay! Siz de mi buradasınız? Demek ben artık tam bir deliyim.

İnsanlar

123

benden gizleniyor. Arkamdan lâflarımı dinliyor.

MANSUR - Canım Husrevciğim! Sana yakın ben de acı çekiyorum. Birdenbire görünmek

istemedim.

HUSREV - Keşke ben de görünmeyebilsem. Keşke ben de kendi kendimden gizlenebilsem.

Büzülme kapının yanında Mansur! Meydana çık!

(Mansur şaşkın, yürür. Turgut yerinde kalır. Mansur, ocak yanındaki cephenin sol köşesine bakan

koltuğa oturur. Husrev annesine döner. Elinde kitap.)

HUSREV - Anne, gel yanıma!

(Ulviye ayağa kalkar. Husrev'e yaklaşır. Husrev bulduğu yerden kitabı açar. Parmağıyle gösterir.)

HUSREV - Anne! Şu kurşun kalemiyle yazılmış not babamın yazısı değil mi?

ULVDYE - Belki Husrev.

HUSREV - (Cebinden bir mektup kâğıdı çıkararak kitabın açık sahifesine koyar.) ݺte babamın

vaktiyle sana yazdığı bir mektup! İki yazı da aynı değil mi?

ULVDYE - (Hıçkırarak) Aynı Husrev.

HUSREV - Görmüş müydün bu notu bu kitapta?

ULVDYE - Hayır.

HUSREV - Bak ne diyor: Aptal muharrir! Ölüme ilâç ölümdür.

(Ulviye irkilerek Husrev'den bir iki adım uzaklaşır. Husrev sükûnetle kitabı kapatır.)

HUSREV - Aptal muharrir! Ölüme ilâç ölümdür. Babamın bu üç kelimesini vaktiyle bilmiş

olsaydım hiç yazar mıydım eserimi? Sorar mıydım sana hiç, babam kendisini niçin astı diye?

ULVDYE - Baban da hep ölümü düşünürdü. O yüzden öldü.

HUSREV - O yüzden ölmedi. Söyleyemiyorsunuz.

124

Onun bütün ilâçlarını döktüler. İlâç şişelerini boşalttılar. Ona başka ilâç bırakmadılar.

ULVDYE - (Bağırır) Ben mi bırakmadım, Husrev?

HUSREV - Kim bilir, ya sen, ya başkası, farkınız ne birbirinizden?

ULVDYE - Husrev! Yine anneni unutuyorsun. Yine değişiyorsun.

HUSREV - Kâğıt yanar, bir kül yaprağı olur. Değişmiştir. Artık geçmiş ola! Bir daha eski haline

dönmez. Ben de bir kere değiştim. Artık geçmiş ola!

MANSUR - (Dehşetle Husrev'i dinlediği koltuktan fırlar) Husrev! Bu kadar yakınlarından şüphe

etme.

HUSREV - (Ortaya döner. Kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi. Tane tane.) Şüphe mi dediniz? Bu

bana göklerin cezası. Bir aralık öyle sandım ki gözlerime akrep kuyruğu gibi sivri bir mil sokuldu.

Zehirden bir damla akıtıldı. Bir de baktım ki hiç bir şey eski heyetinde değil. Bir de baktım ki

eskiye ait her şey yanlış. Ana, baba, dost, kadın hakkında bildiklerim yanlış. Su yüzüne çıkan bir

leş sırtı gibi bambaşka bir dünya, bambaşka iklimleri, bambaşka insanlariyle dünyamın yerini aldı.

Bir de baktım ki her şey, yeniden muayeneye, yeniden tahkike muhtaç! Doğrusu bu muydu? Ne

bileyim? Soğan gibi iç içe, gömlek üstüne gömlek giyinmiş sayısız dünyalar görüyorum. Hangisi

doğru? Ne bileyim? Tek bir şey mi doğru! Bana bu dünyayı, bu deliler dünyasını bir doğru

emniyeti içinde gösteren ceza, göklerin cezası. (Mansur'a döner) Hale bak! Bir incir dalına asılan

babanın oğlu, babası niçin kendisini asmış, otuz sene sonra yakalar gibi oluyor.

ULVDYE - 'Arkadan haykırır) Husrev. Çıkar babanı hatırından, gelmedi baban, yok baban!

HUSREV - (Ulviye'ye döner) Seni gördükçe anne,

125

hep babamı hatırlıyacağım. Bana görünme öyleyse!

(Ulviye şimşek gibi döner. Soldaki kapıdan hızla çıkar. Çıkarken kapının yanındaki Turgut'u da

çekip beraber götürür. Birbiri peşinden ikisi de çıkarlar. Husrev yazı masasına kadar gider. Kitabı

masaya bırakır. Masanın önüne geçer. Elleriyle arkadan yazı masasına dayanıp Mansur'a bakar.

Mansur neye uğradığını bilemez bir vaziyette, koltuğun yanında. Müzik yine canlanıyor. Teker

teker, tuşların üzerine basılıyormuş gibi kesik kesik sesler geliyor. Tam bir musiki cümlesi teşkil

etmeyen bu sesler, söz aralarında çıkmıyor. Sonlarda ve durak yerlerinde kısa su şarıltıları halinde

duyuluyor.)

HUSREV - Mansur!

MANSUR - Efendim!

HUSREV - Sen benim eserimi oynadm değil mi? Ölüm korkusu piyesini!

MANSUR - Evet Husrev.

HUSREV - Onu oynarken yaşadın mı?

MANSUR - Öyle yaşadım ki sahnede olduğumu unutuyordum.

HUSREV - Halbuki piyesimdeki adam kendisini asar. Babasının asıldığı ağaca asar. Madem ki

yaşadın, ne arıyorsun karşımda?

(Mansur birden parmaklarını ağzına götürüp ısırır. Sonra başını eğer. Cevap vermez.)

HUSREV - Mansur! Ben de biliyorum. Deliyim. Aldırma lâflarıma!

MANSUR - (Hemen başını kaldırarak) Husrev! Sen hiçbir an deli olmadın. Olmayacaksın.

HUSREV - Deli olmasam hiç başıma gelenler için kabahati annemde bulur muydum? Kabahat

bende.

MANSUR - Niçin sende olsun Husrev?

126

HUSREV - A! Bilmiyor musun?

MANSUR - Bilmiyorum.

HUSREV - (Tavırları tamamiyle delice. Kendisine mahsus işaretlerle.) Çünkü bir adam yaratmağa

kalkıştım. Bir adam yaratmak. (Müzik cümleleri noktalıyor. Husrev çıldırıyor.) Bir adam

yaratmak... Ona bir kafa, bir çift göz, bir burun, bir ağız uydurmak. Ona göre bir beyin yapmak ve

göğsünün içine bir kalb takmak. Saat gibi işlesin, kanını vücudunda döndüren bir kalb. Bir kalb,

anlıyor musun? Güya duyan, acılarına, sevinçlerine yataklık eden yer de orası. Bir kalb. Bitti mi?

Biter mi? Bu adama bir de kader çizmek lâzım. Bu adam yaşıyacak, gezecek, tozacak, başından bir

şeyler geçecek. Bu adamın meselâ bir babası olacak. O baba bir incir dalına asılmış bulunacak.

Sonra o da... Eeee? (Haykırır) Ben Allah mıyım?

MANSUR - (Sağ eli koltukta. Sol elini Husrev'e uzatarak.) Husrev, bırak!

HUSREV - Bırakmam Mansur! Ötesi var. Biz bu dünyada her şey, en sefil nebattan tut, en uzak

yıldızdan tut, en kudretli insana kadar bütün mevcutlar, bilerek bil-miyerek Allahtan gelen

cazibenin kasırgası içindeyiz. Sonbaharda yapraklar nasıl boranın çektiği istikamete çullanırsa,

hepimiz, her şey, Allaha doğru gidiyoruz.

MANSUR - (Dki eliyle koltuğunun arkalıklarına dayanarak) Husrev!

HUSREV - Deliyim dedim ya, bırak beni halime!

MANSUR - (Müthiş bir hayretle elini çenesine götürür. Koltuğa düşer) Bıraktım.

HUSREV - (Mansur'a adım adım yaklaşır. Tavırları büsbütün deli.) Biz, bu dünyada her şey,

Allanın birer meczubuyuz. O, Allah, kemâllerin kemâli. O noktaya

127

tutkun, bilerek bilmiyerek ondan onu istiyoruz. Bu yolu açan, bu ateşi bizde yakan da o, biz değiliz.

Biz Allanın muradı nisbetinde kemâline bürünebiliriz. Fakat o, Allah olabilir miyiz?

(Mansur, sur'at ve hayretle ellerini yüzüne götürür. Yüzünü kapar.)

HUSREV - Allah gayedir. Her varılan şey gaye olabilir mi? Yollar uzun, yollar sonsuz, yollar

açık... Bilerek bilmiyerek Allaha doğru yol almak vardır, varmak yoktur. Varabildiğimiz hiçbir şey,

hiçbir ufuk Allah değildir. Allah sonsuzluktur. Hiç sonsuzlukla boy ölçüşmek olur mu? Hiç adetler,

milyonlar ve milyarlar sonsuzlukla yarışabilir mi?

MANSUR - (Yerinden fırlar) Dikkat Husrev!

HUSREV - Ben değil, sen dikkat et!

MANSUR - Fenalaşmandan korkuyorum.

HUSREV - Artık hiçbir şeyden korkma! Az kaldı, rahata çıkıyorum.

(Mansur cevap vermez. Ezilir. Yine koltuğa oturur. Husrev'i bekler.)

HUSREV - Bir adam yaratmağa kalkıştım. Ona bir surat ve kader bulmak... Nerede bulayım?

Kendimi buldum. Suratsız ve kadersiz adam şahlandı. Zincirini kırdı. Elimden kaçtı. Ben insanım.

Beni arkamdan vurdu. Suratsız ve kadersiz adam benim suratımı takındı. Kalıbımı giyindi.

Kaderimin içine yattı. (Bir an sükût) Benim de kaderim buymuş.

(Mansur oturduğu yerde, çılgınlık geçiriyormuş gibi saçlarına yapışır. Öylece ayağa kalkar.)

HUSREV - Ben tırmanmak istediğim kayadan düştüm. Meğer çok ileriye gitmişim. Yasak ülkelere

girmişim. Gözü kör, yürürken, bir çiyan yuvasına basar gibi

128

bazı sırların üstüne bastım. Onlar gaipler âleminin bekçileriydi. Ürktüler ve beni çarptılar. (Taşar)

Yaratıcı neymiş, yaratmağa kalkışarak tamdım. Yalancı ilâh, doğrusunu tanıdı. Gölge artist öz

sanatkârı tanıdı. Ben şimdi, şu anda tanıyorum Allahı. İlminin, sanatının karşısında aklı mı

veriyorum. Aklım bir cephane deposu gibi patlıyor, kül oluyor. Bekle, az kaldı.

MANSUR - Husrev sus! Çıldırmak üzereyim.

HUSREV - (Mansur'un üzerine yürüyecekmiş gibi hareketle) Dur. Sana ikimizin de eserini

göstereceğim! (Şimşek gibi döner. Masanın çekmecesini açar. Kalın ciltli bir kitap çıkarır.

Mansur'a uzatır.) Bak, bu benim eserim! Ölüm korkusu. Nedir bu? Bir takım kelimeler, vücutsuz

hayâller, asılsız rivayetler... (Orta yerde ve dimdik durur. Kitap elinde.) îyi bak! Bu da onun eseri.

Ben! Elimdeki kitapla, bir yangına benziyen manzaramla, bu çırçıplak hakikatimle ben!

MANSUR - (Kendinden geçmiş, haykırır.) Husrev, kes sesini!

HUSREV - Al sana yaratmak!...

(Husrev son kelimesinde sağ eliyle kitabı havaya kaldırır. Ağır bir taş atar gibi geriler. Var

kuvvetiyle ortadaki pencereye fırlatır. Pencere şangır şangır kırılır. Âni bir rüzgâr çığlığı. Perdeler

uçuşuyor. Mansur elleriyle başını kavramış. Husrev'in karşısında iki büklüm. Husrev şangırtıdan

sonra Mansur'a döner. Avazı sıktığı kadar haykırır.)

HUSREV - Ölüm korkusu piyesimin baş aktörü! Piyesimi sen oynamadın. Oynayamadm. Ben

oynuyorum. Nasıl iyi mi oynuyorum?

(Gürültüyü duyan Ulviye koşarak soldaki kapıdan girer. Turgut arkasından. Müzik kesilmiştir.)

129

ONUNCU SAHNE Ulviye - Turgut -Evvelkiler

(Ulviye yazı masasına kadar koşar. Eliyle masanın sağındaki kitaba çarpar. Düşürür. Patırtıyı duyan

Husrev geriye döner.)

HUSREV - (Gelenleri görür görmez) Gelin, içeriye gelin! Oyun var! Yazdığım piyesi oynuyorum.

Gelin!

(Ulviye korkusundan kollarını iki yana açar. Geri geri gider. Turgut, sola, yazı masasının arkasına

kaçmıştır. Ulviye duvara çarpar. Sağa uzattığı sağ eliyle duvardaki örtülü levhaya tutunur.

Levhanın siyah peçesi düşeri Meydana Selma'nın büyük, agrandize resmi çıkar. Husrev resmi görür

görmez gözleri faltaşı gibi açılmış, resme mıhlanır. Artık kimseyi görmez. Ulviye korkuyla

Husrev'in önünden geçer. Divana ilişir. Turgut, gözleri Husrev'de, kendisirji yavaşça yazı

masasının iskemlesine bırakır. Mansur yanındaki koltuğa çöküp, koltuğun arkalığına dayadığı sağ

kolunun üstüne kapanır.)

HUSREV - Selma, öldürdüğüm kız! Ben seni

130

unutmuştum. (Annesine bakar) Ben bu resmin burada olduğunu unutmuştum. Ne de biliyorsunuz

bana ait şeyleri gömmeyi! Ne de biliyorsunuz! (Koltukta, yaralı gibi büzülen Mansur'a.) Mansur!

Kalk ayağa!

(Mansur ayağa kalkar.)

HUSREV - Mansur, bu kızı benden istedin. Onu sana verecektim. Şimdi ne yapacağım?

MANSUR - Husrev, kapa, ört, göm, artık maziyi!

HUSREV - Ya mazi her şeyse, her şeyi gömeyim mi?

(Herkes perişan. Husrev'in cinneti her an biraz daha keskin. Daimî deli edasıyle resme bakar.)

HUSREV - Mansur, söyle kardeşim! Seviyor muydun onu?

(Mansur herkese arkasını döner. Ulviye divana kapanır. Turgut başını yazı masasına çarparcasına

dayar. Husrev hep resme mıhlı.)

HUSREV - Müsaade edin de bundan sonra onu ben seveyim! Kırkına basan yaşımla, bu

tımarhanelik halimle, bir baba gibi değil, bir erkek gibi seveyim Sel-ma'yı. Müsaade etmez misiniz?

Bir ölüyü sevemez miyim? Günah mı, ayıp mı? Hani çıldırasıya sevmek derler. Çıldırasıya

seveyim. Görüyorsunuz, çıldırıyorum.

(Husrev gözleri resimde, susar. Müzik matemli bir bocalayış içinde. Saniyeler geçer.)

HUSREV - (Çok hazin, çok yavaş.) Hani bir deli, tımarhanede bir tahta parçası bulur. Onu sevgilisi

farze-der. Dizlerine yatırır. Ona hediyeler verir. Elbiseler giydirir. Onunla her an beraber, sonsuz

bir hayat yaşar. Bırakın, ben de Selma'yı yanıma alayım. Selma yanımda kalsın. Onun taze bir gelin

gibi incecik vücudunu kollarıma gömeyim. Kıyamete kadar onunla kalayım.

131

(Mansur herkese dönmüş, öbürleri oldukları yerde doğrulmuş, gözlerinde ve hallerinde dehşet,

Husrev'e bakıyor.)

HUSREV - (Resmin mıknatısıyetinde mahpus)

Selma, bekle beni deliliğin cennetinde! Geliyorum. Sensin benim kadınım! Bu güne kadar her

kadın bana senden bahsetti. Senin ihtiyacını bıraktı. Şimdi buldum seni! Benim elimle ölerek bana

tutturdun kendini!

(Husrev susar. Ulviye, Mansur, Turgut katalepsi halinde. Husrev hep resme bakarak dört beş adım

geri geri gider. Birdenbire bir şeye çarpmış gibi durur. Gözlerini resimden kurtarır. Ulviyeye,

Mansura, Turgut'a ayrı ayrı bakar.)

HUSREV - Artık hiçbirinizi göremem. Gidiyorum.

ULVDYE - (Avaz avaz) Husrev! Nereye gidiyorsun?

v HUSREV - Sakın kimse gelmesin arkamdan.

(Sağdaki büyük kapıya doğru yürür. Çıkar. Man-sur'la Ulviye yırtıcı bakışlarla göz göze. Turgut da

yazı masasında, Ulviye'ye bakıyor. Müzik sönmüştür.)

ULVDYE - (Mansur'a) Mansur Bey, oğlumun sözleri sizi incitmedi değil mi?

MANSUR - (Müthiş bir heyecanla),Ne diyorsunuz hanımefendi? Beni asıl bu sözünüz incitebilir.

Hus-rev'i konuşturan Selma'nın ruhudur. Selma'nın defterindeki şu satırları hatırlayın! Benim için

kaç yaşında olursa olsun, yeryüzünde bir erkek var. O da o! Ben de Selma'nın fikrindeyim.

(Ulviye gözlerini yumar. Turgut yerinden fırlıyarak

Ulviye'nin önüne geçer.)

TURGUT - (Ulviye'ye) Hanımefendi! Size her şeyi anlattım. Bir saniye kaybedersek mahvoluruz.

132

ULVDYE - (Ayağa fırlar. Fakat düşecekmiş gibi

sallanır) Mansur Bey!

(Mansur, atılır, Ulviye'yi tutar. Düşmesine mâni

olur.)

MANSUR - (Heyecanla) Ne var Hanımefendi? (Ulviye bayılmamak için kendine gelmeğe çalışır.

Cevap veremez.)

TURGUT - (Mansur'a) Anlatmağa vakit yok. Mansur Bey! Derhal Husrev Beyi zorla alıp buradan

ka-

çırmalıyız.

MANSUR - Neden?

(Ulviye ayakta duramaz. Divana çöker. Turgut Ulviye'ye yardım eder. Mansur kala kalır. Sağdaki

kapıdan hükümet doktoru, sonra gardiyan, daha sonra iki sivil memur, en arkada Osman, girer.)

133

ONBDRDNCD SAHNE Hükümet doktoru - Gardiyan -Birinci ve İkinci sivil memurlar - Osman

Evvelkiler

(Hükümet doktoru, Ulviye'ye doğru ilerler. Gardiyan, sivil memurlar ve Osman kapının yanında

kalırlar. Ulviye ve Mansur hayretten donmuş, gelenlere bakıyor. Turgut öfkeyle sokulur.)

HÜKÜMET DOKTORU - Muharrir Husrev Beyin valideleri siz misiniz efendim?

ULVDYE - Benim, ya siz kimsiniz?

HÜKÜMET DOKTORU - Hükümet doktoruyum.

ULVDYE - (Heyecanla ayağa kalkar) Ne istiyorsunuz?

HÜKÜMET DOKTORU - Beni af buyurun! Fakat oğlunuzun fen bakımından yanınızda ve cemiyet

içinde kalmasında mahzur görüldü. Onu götürmeğe mecburuz.

TURGUT - (Hükümet doktoruna) Beyefendi! Ben

134

her şeyi biliyorum. İnanın ki size haber verenler, sizden resmî tavassut istiyenler bir iki

namussuzdur. Husrev Beyin hiçbir şeyi yok. Müsaade edin, izah edeyim!

HÜKÜMET DOKTORU - (Turgut'a) Husrev Beyi müşahede altına alacağız. Eğer hasta değilse

derhal serbest kalacaktır.

MANSUR - (Hükümet doktoruna) Fakat ne yapıyorsunuz? Memleketin en şöhretli sanat adamını

âdi bir deli gibi nasıl götüreceksiniz?

HÜKÜMET DOKTORU - Ben vazifemi yapıyorum. Husrev Bey hakkında, yine memleketin en

şöhretli mütehassıslarından biri rapor verdi.

MANSUR - (Çıldıracak gibi) Hakikî namussuz işte o!

HÜKÜMET DOKTORU - (Birinci sivil memura) Memur bey! Çağırın Nevzat ve Şeref Beyleri alt

kattan. Cevap versinler bu söze.

MANSUR - Aman Yarabbi! Buraya kadar da mı geldiler?

BDRDNCD SDVDL MEMUR - (Hükümet doktoruna) Çağırayım efendim.

(Birinci sivil memur çıkar. Hükümet doktoru, Man-sur'a döner.)

HÜKÜMET DOKTORU - (Mansur'a) İtidalinizi elden bırakmayın! Eğer hakkındaki umumî

selâmet ihbarı yalansa birkaç güne kadar belli olur. İhbar çok müthiştir. Kendisini asması, annesini

öldürmesi, şuna buna saldırması ihtimali vardır. Ben vazifem icabı müşahede altına aldırmağa

mecburum. Beni mazur görün!

TURGUT - (Hükümet doktoruna) Siz tabiî mazursunuz. Fakat hakikati bilseniz; bir insan sıfatiyle,

nefretinizden çatlarsınız.

135

HÜKÜMET DOKTORU - Merak etmeyin! Her

şey belli olur.

MANSUR - (Başını tutmuş) Allahım! Kurbanlarının yuvasına kadar da gelebiliyorlar.

(Sağdaki büyük kapıdan Husrev, sakin fakat korkunç girer.)

ONDKDNCD SAHNE Husrev - Evvelkiler

(Husrev, kapının yanındaki gardiyan, ikinci sivil memur ve Osman'ın yanından geçer. Hükümet

doktoruna doğru yürür. Doktor, Ulviye'nin korkulu hareketlerinden birinin geldiğini anlar. Hızla

arkaya döner. Husrev'e heyecan ve teessürle bakar.)

HUSREV - (Hükümet doktoruna) Kim olduğunuzu sorabilir miyim?

HÜKÜMET DOKTORU - Hükümet doktoru!

HUSREV - Beni tımarhaneye götürmeğe geldiniz

değil mi?

(Hükümet doktoru başını eğer. Cevap vermez. Ulviye yüzükoyun divana düşer. Mansur'la Turgut

yumruklarını sıkıp atılmak isterler. Husrev onları görür.)

HUSREV - (Mansur'la Turgut'a) Yok! Telâşa lüzum yok! Her şey yolunda.

(Sağdaki açık kapıdan sırayla Nevzat ve Şeref girerler. Fazla ilerlemeden kapının yanında dururlar.)

137

136

ONÜÇÜNCÜ SAHNE Nevzat- Şeref - Evvelkiler

(Husrev, arkada kaldıkları için gelenleri görmez. Nevzat'la Şeref, hissiz birer put gibi, çatık

kaşlarıyle bekliyorlar.)

MANSUR - (Öfke ve heyecandan boğulmuş. Gelenlerden haberi yok.) Husrev! Bırak sana yardım

edeyim.

HUSREV - İstemem.

(Husrev geriye döner dönmez henüz mevki alan Nevzat'la Şerefi görür. Kaskatı kesilir. Mansur'la

Turgut da onları görürler. Hükümet doktoru şaşkın gözlerle hakikati soruşturmaktadır.)

HUSREV - (Elini Nevzat'la Şerefe uzatmış, hükümet doktoruna.) Ya bunlar kim?

HÜKÜMET DOKTORU - Biri meşhur bir akliyeci, öbürü gazete sahibi.

HUSREV - Niçin geldiler?

138

HÜKÜMET DOKTORU - Biri icabında nezaret etmek için!

HUSREV - Öbürü de icabında gazetesine yazmak

için.

(Hükümet doktoru, müteessir, cevap araştırır. Herkes kafasına bir taş düşmüş gibi cansız.)

HÜKÜMET DOKTORU - (Husrev'e) Beyefendi! Görüyorum ki büyük bir şeyiniz yok. Kısa bir

müşahede her şeyi halledecek.

HUSREV - Beni nereye götüreceksiniz?

HÜKÜMET DOKTORU - Müşahede yerine.

HUSREV - Hayır! Ben tımarhaneye gitmek istiyorum.

HÜKÜMET DOKTORU - Husrev Beyefendi! Kendinizi teessüre kaptırmayın! Çalışın, gösterin ki,

bir şeyiniz yok.

HUSREV - Var, bir şeyim var. Artık bu adamların gezdiği açık havada gezemem.

MANSUR - (Turgut'un kollarından fırlayarak Husrev'e sarılır) Husrev! Seni bırakmıyacağım.

HUSREV - Kendimi ben bırakıyorum Mansur! Sana ne düşer?

MANSUR - Husrev anana ve dostlarına acı!

HUSREV - (Hükümet doktoruna) Beyefendi! Halinizden belli ki, siz bir insan çocuğusunuz.

İçinizde belki ufak bir şüphe vardır. Bu adam ya deli değilse diye ufak bir şüphe. ݺte o şüpheye

hitap ederek söylüyorum ki, ben Nevzat Beyin hastahanesine gitmemek şartıyle ve kendi irademle

geliyorum. Temin edin bana! Hükümet hastahanesine gireceğim, değil mi?

HÜKÜMET DOKTORU - (Çok müteessir.) Size yemin ederim ki, devlet müessesesine gidiyoruz.

139

HUSREV - (Eliyle Nevzat ve Şerefi göstererek) Bu adamlara vazifelerinin bittiğini söyleyin!

Çıkarın evimden!

(Hükümet doktoru, Nevzat'la Şerefe doğru yürür. Onlar hiçbir şey yokmuş gibi hâlâ kaskatı. Doktor

yanlarına gider. Yavaşça kollarına girerek dışarıya çıkarır. Hus-rev, yarı mecnun bir halde,

divandan doğrulmuş olan annesine doğru yürür. Mansur, Turgut'un omuzuna dayanmış hıçkırır.

Sağdaki kapıdan birinci sivil memur girer.)

ONDORDÜNCÜ SAHNE Birinci sivil memur - Evvelkiler

140

(Birinci sivil memur, ikincisinin kulağına bir şeyler fısıldar. Husrev, annesine yaklaşmıştır.)

HUSREV - Allahaısmarladık anne!

ULVÎYE - Husrev! Sen gidersen öldürürüm kendimi.

HUSREV - (En hazin tonuyla.) Anne! Bırak beni bu cemiyet içinde yaşamayım. Bir kolumda sen,

birinde Selma, tımarhanede ölmek istiyorum.

(Husrev döner, sağdaki kapıya doğru birkaç adım atar. Durur, kapıdaki birinci, ikinci sivil

memurlara bakar.)

HUSREV - (Memurlara) Geçin iki yanıma, memur beyler!

(Memurlar Husrev'in iki yanma geçerler. Husrev zahmetle kapıya doğru yürür.)

141

ULVDYE - (Başını kaldırmış çığlık koparıyor) Evlâdım! Gitme! Gitme!

HUSRJEV - (Durur, başını arkaya çevirir.) Ne yapayım anne! Kestiniz incir ağacını!

(Ulviye başını duvara çarpıp arkaya düşerken Man-sur deli gibi gözlerini açar. Turgut elleriyle

yüzünü örter. Husrev sanki sırıtıyor.)

PERDE

8 Temmuz 1937... Gece yarısı..Perşembe.. 63 numaralı maden ocağı... Zonguldak..