Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Raporcilt1 - Nfk


Rapor Cilt1

 

Çıkmayan Büyük Doğu'nun kapağı (bahsi sahife 14 - paragraf 3)

Bu Kitap

Kütüphanemize bağışlanmıştır.

Rapor

HOCA ÜVEYS KÜTÜPHANESD

. yayınları 15

ALFABE SIRASDYLE KADRO

Fethi GemukluoRiu Hasan Seyithanoğta

Ğbrahim Eken

Kadir Mıstrofclu

M. Akif Ğnan

Mehmet Soyak

Mustafa Müftüogl" Mustafa Miyasoğla Mustaia Yaisan Necip Fani K.saküre-k

Abdullah Saraçojta Abdurrahman Şeref Lâç Ahsen Batur Ali Biraderofclu Ayhan Songar (Prof.)

Bahri Zengin Bekir Oğazbaşaran Cahit Zarifoiln Cemil Meriç Dnrali Yılmai Emin Bilgiç (Prof.)

Erdem Bey and Ergim

Nuri Pakdil O^man Turan (Prof.) Rasün Öidenörcn Recep Doksat (Prof:)"

Reşat Aksoy Sahahattin Zaim (Prof)

Saffet Solak (Prof.)

Sezai Karakoç .

Selçuk Özçelik (Prof.)

Süleyman Yakm (Prof.)

atVa.çmt Karah«yü«ü (Prof.)

) Tana tCT*

Tahir Büyükkörukçü

Nnri

Zühcyir Yetik

Sahibi ? Mehmed Kısakürek 1^.1T1:ZJT^. vay.niar.na aittir

essen »c «„...,._

Adres: Alayköşkü Caddesi 2-4 __o_. _ Dizgi: Uğur Matba., Baskı: Diner Matba., 15.2.1976

Çıkmayan

Büyük Doğu'nun ilân ve kadrosu

Büyük Doğu

KARAR

Dört-beş yıldır ?.şi kitaba döktükten sonra ani bir zevkle kanatlandım ve yakınlarıma Büyük

Doğu'yu çıkarma kararında olduğumu bildirdim. Hattâ onun, son¬radan radyo, televizyon,

gazeteler ve afişlerle haberini du¬yurmak üzere, karton üstüne basılı, vitrinlik ilânlarını da

yaptım.

Bir ân için eski tecrübe ve hatıralarımı unutmuşcası-

na, büsbütün gençlerden, olgun gençlerden ve orta yaşlı¬lardan, hâsılı bizimle aynı kaynaktan su

içmiş kalbur üs¬tü kimselerden 35 kişilik bir de kadro tertipledim.

Daha ilk hazırlık tecrübelerimde aklım başıma geldi. Kanatlarım düştü, iç ve dış manzaramız bana

dehşet ver¬di. Altun dolu avuçlarımda birdenbire hiçbir şeyin kalma¬dığı hissiyle rüyadan uyanmış

gibi oldum. Bu defa hemen karar mührümü bastım:

— Büyük Doğu çıkamaz! Memleket ve meydan, Bü¬yük Doğu gibi, 30 küsur yaşımda ele alıp 60

küsur yaşıma kadar sürdürdüğüm mekteplik çapta ve tarihî değerde bir (organ) a lâyık şartların

topuna birden veda etmiş bulu-

—5—

nuyor. Bundan böyle sadece kitap yayınlarına devam et¬mek, iç ve dış halimizin korkunç bir

(Kakofoni) ve (anar¬şi) belirtici, düşük altı düşük seviyesinden korunmuş ve arınmış kalmak,

başlıca şart... Büyük Doğu'nun sânı böy¬le gerektirmekte... îslâmî Altun Ordu nizamının büyük

kurmayı Büyük Doğu, günümüzün, silâh, teknik, (strate¬ji) , ilim ve fikir yoksunu çapulcular

furyası içinde boy gösteremez! Ortalık duruluncaya, selim akıl vahitleri, bir parçacık olsun, yerli

yerine oturuncaya, içtimaî bünye cerrahî müdahele ve meydan dayağına tahammül kazanın-caya

kadar Büyük Doğu susmalıdır! Bugünkü vasat, mü¬cadelenin değil, kıvranma ve can çekişmenin

zeminidir; ve bu ana-baba günü zemininde Büyük Doğu, görünmeye te¬nezzül edemez.

BÜYÜK KITLIK

Tarihin efsanelik büyük kıtlık devreleri arasın¬da manevî ölçüyle «en büyüğü» diye kaydedeceği

bir «kaht» çığırı bu; (entellektüel-fikirci) kıtlığı...

Şöyle ki:

1971 de Örfî Ğdarenin ilâniyle beraber kapılarını ka¬payan Büyük Doğu, o son 15. devresinde,

birincisinden başlayıp kuvvetlene kuvvetlene gitmiş bir laboratuar mü¬şahedesi halinde bana, şu

cayılmaz hükmü telkin etmişti:

1— Olan olmuş, devrim dedikleri sam yeli ruh tar¬

lamızı kavurmuş, kurutmuş ve bu memlekette «aydın, ya¬

zar, düşünür» denebilecek hiç kimse kalmamıştır!

2— Ğlminin vecdini yaşıyan, hakikatinin namusunu

savunan bir dünya görüşü belirten, eli kalem tutar ve dili

samimilik kokar, tek profesör gösterilemez! Bu ehliyete

namzet üç-beş kişiyi ayırmaya değmez.

—6—

3— Politikacıda dâva, ahlâk, irfan ve çilesi diye bir

|şey mevcut değildir!

4— Tıpkı «makineyi yapan makineyi yapamadıkça

I makineleşmenin felaket olduğu» gerçeğine eş, Sultan Ab-

jdülaziz'den «Mekteb-i Fünun-u Bahriye-i Şahane» de sı¬

nıf arkadaşım, mektep künyesiyle «1033 Fahri Sabit

|: Efendi» (Korutürk) e kadar bütün devlet reisleri boyun¬ca, bütün partiler, Batının parti

işportacılığı dışına çıka¬mamış ve bu âdi kopya hokkabazlığı seviyesini aşacak ve gerçek partiyi

kuracak üstün ve aslî fikir temelini, inşa ve imal edememiştir.

5— Arada, bir neslî kopuntusu olmuş ve Büyük Do¬

ğu su şebekesinin musluklarından gelenler, ancak kendi¬

lerinden sonra gelecekleri vadedici bulanık bir cereyan ha¬

linde akmaya başlamıştır. кin en hazin tarafı şudur ki,

bunlar «tavâif-i mülûk-küçük beylikler taifesi» halinde

minik ve dar arazilerinin mutlak hükümdarları rolüne sev¬

dalanmışlar, istiklâl ve nattâ isyanlarım ilân »etmişler ve

günümüzün güya sağcı aceze basınına denk soluksuz ve

hareketsiz birer «cenin-i sakıt-düşük çocuk» mahiyetinde

kalmışlardır.

Evet; bugün 7-8'e varan dergileri ve Beyazıt meyda¬nının «esâfil-i şark» kahvehanelerindeki hırs,

haset ve dedi-kodu meclisleriyle, kimi veli, kimi müçtehit, kimi re¬formcu, kimi müceddit ve hepsi

birden mücahit geçinen bu kavruk gençler, buz dağlarını eritip elinde olmaksızın ortalığın çamura

döndüğüne şahit olan Büyük Doğu'nun hilkat kanunu icabı, ibtidaî oluş habercisi düşük çocukla¬rı

sayılabilirler. Bunların hiçbirinde dâvamızın gerektirdiği (ideolojik) bir dünya görüşünden, sanat ve

(estetik) an¬layışından, büyük irfan (kültür) edasından, soylu bir id¬rak çile ve hummasından,

hususiyle dâva aşk, ahlâk ve-

namusundan, hem de en basit komünistin bile sahip bulun¬duğu iş ve (aksiyon' zekâsından zerrece

alâmet yoktur. Öyle bir ruh karışıklığı içindedirler ki, konuştukları dil bi¬le Türkçe değildir. Hepsi

de, geceleri yorsan altında ken¬dilerini kendi kendilerine teselli ettirici ve şiltelerinin na¬sıl olup da

boylarını aştığına tahammül etmeyici, fikir ve şiir istimnacılarıdır bunlar... Ve zaferimizden doğma

ilk hayat başlangıcı, gizli bozgun bayraktarları... Her zaferin içinde gizli bir bozgun vardır. "Ve

bunlar odur!

Sade, tam alamadan ve olanımdan vermeye ve oldur¬maya çalışan böylelerini değil, bugün

Meclislerde elli kü¬sur âzası bulunan bir partiyi de aynı teşhisin, alamadan ve olamadan verme ve

oldurma yeltenişinin teşhis dairesi içine alabiliriz: Düşük çocuklar!...

Nihayet 6. madde:

Topyekûn, alet, yardımcı, işbilgisi yetersizliği ve ma¬nevî plânda, su, ekmek, şeker, tuz, hattâ çatal,

bıçak, bar¬dak, tabağa kadar, hailevî bir kıtlık, yokluk ve umumî ik¬tidarsızlık tablosu...

Büyük Doğu harp yaptı, bunlar çapulculuk peşinde...

BU VAZDYETTE

Bu vaziyet, ah bu vaziyet!...

Muharrir beyninin her noktası yamalı bir otomobil las¬tiği gibi her defa yeni yamalara ve

pompalamalara ihtiyaç belirttiği...

Profesörünün, kendisinde mevcut olmayan cevheri lütfen vermesi için, sizi, günde on defa kapısını

çaldırarak dilenciliğe zorladığı...

—8—

Bu dâvaya canına kadar her şeyini adamış, fakat pratik iş dehâsı bakımından bir çivi çakmaya bile

istidat¬sız, sâf ve masum Anadolu gençleri bir tarafa, hiç kimse¬nin dâvaya yardımcı olamadığı ve

palavracı kabadayılar gibi bol keseden atıp, daha zora gelmeden harp meydanın¬dan tüyüverdiği...

Ğslâmî neşriyatın, ağzındaki tiKaç sökülür gibi olur olmaz, esasta en mukaddes şeyleri tatbikatta en

mülevves seviyeye düşürücü bazı âyet ve hadîs esnaflarmca, şurada burada, beyaz veya kara

saraylarda pazarlandığı...

Matbaa, kağıt, şu, bu en hurda ve basit madde unsur¬larındaki sıkıntının bile insanı boğmaya

yettiği...

Bir vaziyet!!! Bu umumî akamet, iktidarsızlık, fesat ve çürüme vasatında, bu taaffün havasında,

tefessüh ikli¬minde ...

Büyük Doğu'ya ne düşerdi?...

Bütün bu menfiliklerle 40 yıl çarpışmış ve şimdi (fi¬lârmonik) orkestranın «artık notası benden,

çaldırılması sizden!» tarzında bir icracılar heyetine malikiyet hakkını kazanmış, fakat hâlâ

yardımcılarını bulamamış biri olarak bana ne düşerdi?..

Mevlanâ'nm teşbihiyle «bahçeyi kargalar sarınca bül¬büllere susmak düşer!» demek mi?..

Hayır! Ama muhakak ki, (kakafoni) panayırından uzaklaşmak, bir mahfaza içine ıçekilmek, sesini

orada (izo-le-tecrit) etmek ve ayrı bir (fonetizm) üslûbiyle aziz şar¬kıya devam etmek...

O, şeref ve hizmeti nispetinde belâlı ve metameli Bü¬yük Doğu sevdasından vaz geçmek... «b. d.

Yayınları» nı hızlandırmak... Vücut buluşu Büyük Doğu'ya göre pek

—9—

basit ,maddi geliri ise emin ve tesiri uzun vadeli bir fikir faaliyetinden ibaret kalmak... 33 yıl, trafik

memuru gibi kol salladığım ve düdük öttürdüğüm ana-baba günü! man¬zaralı meydan yerinden

fildişi kuleye çekilmek... Ayrıca «Rapor 1-2-3» ismiyle, neşir zamanları belirsiz kitapçıklar

çıkararak, müşahhaslar plânını ve günlük hadiseler çerçe¬vesini de, yepyeni bir tarz getirici şekilde

kucaklamak...

Yani, gırtlak veremi (kakofonik) korodan sultanî (solo) ya dönmek, Büyük Doğu musluğunun

yağmur su¬yu nesli zuhur edinceye kadar, sahtelikler dünyasından çekilmek, onun şamatasına

kulak tıkamak ve bu hal üze¬re gözlerimi yumacağım ânı beklemek...

O halde:

— Büyük Doğu çıkamaz! Ancak «Rapor 1-2-3» diye yeni bir tarz düşünülebilir!

«Babıâli» isimli eserimde faaliyet tarzım kısaca res¬mettiğim Fethi Gemuhbıoğlu... Bu zat; ortaya

çıkmaktan ve meydan yerinde görünmekten çekinir ve evvelce belirt¬tiğim gibi harp meydanının

üniformalı askerlerine sırtın¬da ne üniforma, ne birşey, levazım subayı vazifesini gö¬rür bir

mizaç... Çarpışanlara su, ekmek ve mühimmat ta¬şır, hattâ talim ettirici müstesna bir zevk ve idrak

sahibi ve bütün yarım oluşlardan tiksinici bu zat telefonla ken¬disine Büyük Doğu'yu çıkartmaktan

vazgeçtiğimi söyle¬yince öyle bir mukabelede bulundu ki, beni hayran bırak¬tı; başlıca hüzün ve

inkisarımın illetini keşfetmiş oldu.

Dedi ki:

— Elbette çıkarmayacaksınız! Çıkaramazsınız! Orta¬lığı bunca sahteliklerin ve satıh üstü

kopyacılıkların istilâ

10

ettiği ve hiçbirinin sizden «icazet-yeterince oluş diploma¬sı» almamış haylazların kapladığı bir

zeminde Büyük Do¬ğu görünemez! Bu sefalet ve akamet şartları altında, Bü¬yük Doğu, bir ideal

olarak hayallerde kalmalıdır.

Perçinlenmiş kararımı bir daha perçinledim:

—Büyük Doğti çıkamaz!

Fethi Gemuhluoğlu'nun gördüğü veya göstermek is¬tediği nokta, işin yalnız bir köşesiydi. Onun

gördüğü şey olma ve beslenme çığırını kapatıp kendisini verme ve bes¬leme devresine ermiş hayal

edenlerin sefaleti ve yolumuza engel oluşuydu; ve bu hal gerçekten akametlerin en kor¬kuncu... Ve

bütün sefaletler üstüste konulacak, çeki taşı kefesine oturtulacak olursa meydana çıkacak facia şu

bir¬kaç kelimeyle ifade edilebilirdi:

—Aman, fildişi kulene çekil, Büyük Doğu'yu helak

etme!...

Evet ama:

Büyük Doğu'yu çıkarmamayı emredici sebepler karşı¬sında, tamamiyle aksine, çıkarmayı emredici

sebepler de aynı olarak gösterilemez miydi?

Denilemez miydi ki:

—кte bu sebepleri ortadan kaldırmak ve maydanj

temizlemeye davranmak için Büyük Doğu'yu mutlaka çı¬

karmak lâzım!...

Bu davet fevkalâde kuvvetli bir mantık ifade etse de, 40 yıllık mücadele hayatımda her ân alçala

alçala giden keyfiyet ölçülerinin şimdi sıfıra indiği ve benim ihtiyarlık çağımda artık fikir

vermekten ve plân çizmekten başka hiçbir işe ve bilhassa amelelik ve kalfalık faaliyetine tâ-

— 11 —

katim kalmadığı düşünülecek olursa, menfi karar, billur çizgiler şeklinde riyazî bir hak ve hakikat

kazanıyordu.

Kulağımda acı bir ses:

—Büyük Doğu'yu çıkarına! Necip Fazıl bundan son¬

ra hiç kimseden birşey beklemek ve ümide düşmeksizin

birkaç yakını arasında yaşamak, (aksiyon) cu faaliyetini

suyun kendilerinde büsbütün duru hale geleceği büsbütün

yeni nesillere emanet etmeli ve bu gaye etrafında tarlası¬

nı kitaplık çapta bitkilerle donatmalıdır.

Yine Mevlânâ'nm bir sözü:

—«Katır iki ayağını açıp çukurumsu bir yere çişini

koyuverir. Çukurda ki birikintinin üstüne bir saman çöpü

düşer. Çöpe de bir sinek konar ve kendisini deyada farze-

der!»

кte, kendilerini deryaya çıkmış farzedenlerle, derya¬da oldukları halde nefslerini havuz darlığı

içinde gören ler arasındaki rahatlık ve ıstırap farkı!...

Neler vardı?

KIRILAN HEYKEL

Mecnun bir heykeltraşm acı bir sanat esefiyle tepesine bir yumruk indirip ezdiği balçıktan bir şekil

gibi, birkaç sayısını hazırladıktan sonra rafa kaldırdığım Bü¬yük Doğu'da neler vardı?

Evvelâ, günümüzün umumî manzarasını rnânalandırı-cı bir başyazı: Bir hal ki...

— 12 —

BDR HAL KD...

Birkaç ay kadar önce bir ara seçim yapıldı. 15 yıldan beri | çeşit çeşit hükümet bunalımlarından

sonra, netice, 1971 den bu yana, itam bir hükûmetsizlik, sahici bir hükümet kuramamak inkıbazı

doktor I diliyle «muannid inkıbaz» şeklini aldığı için, bu ara seçimden milletin |fikir ve temayülüne

ait bir işaret beklemek yerindeydi.

Oldu ve işaret geldi.

Seçimin değer ölçüsü, pratik plânda orta sahifelerimizdeki «Ha-Idiselerin Muhasebesi» sütununa

ait bulunduğuna göre, nisbeten mü-] cerret fikirlere mahsus bu yerde, o müşahhas çerçeveyi fazla

kurca¬lamayacak ve birer kitap başlığı halinde memleket meselelerini nok-ftalamakla kalacağız:

Manzara karşısında toplu hüküm:

Türk milletinin asıl aydın, yahut aydınca ve seçimpazarlarında [açık artırma lâfazanlığından

bezgin sınıfı ,daima olduğu gibi, seçime I katılmamış ve yüzde 40-45 lik, bence bazı mânalar

bakımından yüzde 50 nin üstündeki kitlesiyle,mevcutlardanhiçbirisine umut ve güven

beslemediğini göstermiştir. Aralarında «neme lâzım?» cı hissizler ve alâkasızlar da bulunsa bu

yığının gerçek vasfı, ümitsizler ve güven¬sizler... Türkün halis temsilcileri mevkiindeki bu yığın,

derin bir ses-I sizliğe bürülü:

— ÜMDTSDZDM!. HDÇBDRDNDZDEN BDRŞEY BEKLENEMEZ! Diye haykırmakta, fakat

seslisinden çok daha yırtıcı haykırışını [ kimseye duyuramamaktadır. Bu bezgin yığın yeni ve

tepeden inme bir «zuhur» beklemekte ve her ferdiyle kendi öz kabuğuna çekilmiş, öz başının

çaresine düşmüş, gününü gün etmeye bakmaktadır.

Bir hal ki, bir ha! ki, demeyin gitsin!

Bu hal, tarihin çöküntü sahifelerinde kendisine misâl aramanın değil, tarihe destanlık çapta yeni bir

felâket örneği vermenin mev¬zuu... Yine tıp tabiriyle (psikasteni-ruhî inhitat) hali...

Dış politikada manzara:

Zaten kendisi «muhtac-ı himmet bir dede» olan Doğu ve Ğslâm alemiyle, ruh muvazenesi allak

bullak Batı ve Hristiyanlık dünyaları gözünde, kendisine karşı aynı teşhis; Ğtibarsızlık, iktidarsızlık,

şahsi¬yetsizlik, ne olduğu ve ne olacağından habersizlik... Koptuğu âlemle, yapışmaya çalıştığı

dünyadan herbirince reddedilme, muallakta kalma, boşlukta yaşama haline katlanış politikası...

— 13 —

rağmen her sahada çö-

Ğç manzara: (Tek cümleyle) Her şehirde yükselen arsız gökdelenlere küş ve yere kapanış...

Iktisatta:

Açhktan ölmek üzere bir delinin, önündeki pilâvı kaşıklayıp ağzı¬na mı, kulağına mı, ne tarafa

götüreceğini bilmediği, ancak yatalak etmeye yarar hesapsız yatırımların saadet, montaj sanayiinin

de ma¬kineleşme sanıldığı doktorsuz bir tımarhane...

Ğdarede:

Ğç ve dış, şu veya bu darbeye en elverişli zemini besleyici; ve millet emrinde Meclis, Meclis

emrinde hükümet hükümet, emrinde icra kuvvetleri şeklindeki devlet ehramını hâlâ tepetaklak

tutma zorundan kurtulamayıcı kırık çark...

Partilerde:

Kel kafalara türlü saç üretme ilaçları veya akimlere «adem-i ik¬tidar» hapları satan, «sağ» ve «sol»

dan gayrı bir sınıflandırma ve (6) ile (9) arası maddelerle yaftalama hünerinden başka bir şeye aklı

yet¬meyen, sefil, cüce politika işportacılığı...

Maarifte:

ilk mektebinden üniversitesine kadar, insan memuriyetini, vazife¬sini, eserini, hedefini, gayesini,

kısaca vücut hikmetini en kaba tara¬fından bile göstermek liyakatinden mahrum yetiştiriciler

elinde, ecza-hane vitrînlerindeki «müstahzar» lar gibi yalnız etiketleriyle ezberlenen bandrollü bilgi

esnaflığı; ve ruhta nur yerine nefste çamur yuğurma zanaati...

Ya bütün sahaları içine alan ahlâk?.. Onda nasılız?..

Buyurun:

Emekli Hâdimünnâs Efendinin resmen ayda 1500 lira gelir belir¬ten, hakikatteyse gideri 15000

liraya varan evini, biri Gülây, öbürü Tülây adlı iki bekâr kızı karşılar... Hangisi dişi ve hangisi

erkek, far-kedilemez, üstüste binmiş gençler, havada, suda ve yerde pervaz eder, durur... Alâkalı

kişi, yüzlüğün ucunu görmedikçe dosyayı rafın¬dan indirmez... Üniversite giriş imtihanlarında

milyonlar döner ve ça¬lınmış veya alınmış sualler bakkal dükkanında satılır... Para basma

makinesi, elini uzatmadan ceplerdeki nakitleri insafı nishetinde (35 yılda bire 400 fark) eritmeyi

bilir... Bankalar loteryacılık yapar ve key¬fiyetten kaybetme pahasına kemmiyet köpürüşlerini

terakki diye gös-

terir... Kasap her sabah etiket değiştirir, dilenci bile sadakaya zam ister... Politikacı, doğruyu

söylemeyi, donuna etmişçesine bir ayıp sa¬yar... Profesör, güneş tepe noktasındayken «vakit gece

yarısı» fetva¬sını basar ve Batı ilim adamlarından arakladığı eserleri tertip yanlış-larıyle birlikte

adına mal etmekten utanmaz... Talebe, kopya çekme¬yi zekâ, boşluğa yumruk sallamayı da ideal

kabul eder... Gazete umumhane ve beyin yıkama işletmeciliğini döndürür; TRT ise, şiir sa¬nat,

fikir ve kültürü kendi nefsanî ölçüleriyle yerlerde süründürür... Köylü, şehirliye atmadığı madik ve

giydirmediği külah bırakmaz... кçi ve sendika, en zalim patrondan daha sömürücü ve kan emici

sah¬te hak simsarları marifetiyle eşkıya çeteciliğine zorlanır...

Neticede:

Fuhuş, şehvet, hırsızlık , rüşvet, sahtekârlık, kalpazanlık, yalan, riya, cehalet, şirretlik, küfür, gaflet,

yaftacılık, gözbağcılık, samimi¬yetsizlik, adaletsizlik, her işde rezalet ve her noktada kepazelik,

gün¬de 20 bin ton kazurat ve yılda 1 milyon baş nüfus fazlasından ibaret hasılayı yürütmekte ve bu

hal, başını almış 50 yıldır terakki ede ede gitmekte ve nihayet rekor seviyesine ulaımış

bulunmakta... Ve... Ve gün geçtikçe his ve anlayış kütleşmekte... Tek kelimeyle, idrak yok

olmakta...

Müslüman ağlar, yahudi güler, devrimci hırlar, politikacı havlar, komünist zıplar, tarih sızlar, fikir

inler. Ve bir ses: Büyük Türkiye!

Herbirî kitaplık çapta birer tahlil ihtiyacında acı hakikatlerin kuş¬başı terkibini ve öz olarak

demetlenişini gösteren bu hükümler öyle bir hal belirtmektedir ki, düzeltilmesi için hiçbir ümide

yer kalmadığı ve herşeyin millete sahip çıkacak yepyeni bir zuhura ısmarlanması gerektiğini ihtar

etmekte...

Ve bir makale daha... Nihat Erim'in başbakanlığı devrinde kaleme alınıp bekletilmiş ve o gün,

bugün asla (aktualite) sini kaybetmemiş bir yazı...

BAŞIMIZDAKD BELA

Bu belâ, kargaşalık, eşkıyalık, baskın, soygun gibi mefhum¬ların çok üstünde... Başımızdaki belâ

yarım asırdır birbirinden farklı olmayarak Türkiyeyi idare eden ve hep aynı çizgi üstünde gislevı

hü¬kümetlerin artık eşya ve hadiselere tahakküm kudretini topyekûn kay¬betmesinden doğma feci

netice...

— 14

15

Kolera salgınından mikrop mes'ul değildir; onu besleyen ve geliş¬tiren pislik vasatı sorumlu...

Bunun gibi, başımızdaki belânın küllî mes'ulü 27 yıllık şekavet idaresinden sonra, cebrî

(demokrasi) şırınga-siyle bütün recüliyet iktidarını kaybeden işte o ruh!.. Vatana sopayla

hükmettiği devirde ruhları ve mideleri aç bırakan, sonra da bu açlığı sadece maddeyle gidermeye

çalışmaktan başka bir tedbire akıl erdire¬meyen ve arada bazı göstermelik değişmelere rağmen

daima üzerinde gittiği sabit ve müşterek çizgiyi bir türlü kıramayan bu ruh ve onun rejimi, nihayet

demokrasinin kurbanı oldu. Batı dünyasının, güya mil¬let bahçesini sulaması için verdiği hortum,

onun elinde patladı ve bi¬çare, ne suyu kesebildi, ne de hortumu tamir edebildi. Halk Partisinin 27

yılda oraya yığdığı vebali teslim alan Demokrat Parti, onu temiz¬lik amelesine havale etmedikçe

bizzat yüklenmiş olacağını bilemedi; Adalet Partisi de, kendisine vücut veren milli inkisar ve

ıstıraba kıyar-casına bir tavır aldı ve muvazaacı bir lider elinde gününü gün etmek¬ten, her zaafı

beslemekten ve her mikroba giriş kapısı açmaktan baş¬ka birşey yapmadı; ve işte güneşlerin

Türkiye ufukları üstünde simsi¬yah doğmaya başladığı gün geldi! Yarım asır önce çekilmeye

başlayıp şimdi güneşi tamamiyle kapatan kara perde...

Bugünün küllî mes'ulü bilmem kaç koldan yürüyüşler gösterme¬sine rağmen hep aynı yön üzerinde

giden ve yekpareliğini daima mu¬hafaza eden ve ne kadar sulandırılırsa sulandırılsın, mutlaka dipte

kalan o ruh!... Hep o, daima o, mutlaka o!... Kaç kılığa bürünürse hü¬rünsün, birbuçuk asırlık sahte

Avrupalılaşma ve sonunda iflâsa sü¬rüklenip kalakalma cereyanının 50 yıllık mostrası fikir ve

mâna cel¬lâdı C.H.P. markalı ruh...

Demokrasi dediler, yalnız Allaha ve Resulüne sımsıkı kapadıkları kapı ve pencereleri başkalarına

açık bıraktılar. Giren de girdi! Ve ba¬şımızdaki belâ, dasitanı, efsanevî bir başsızlık, sahipsizlik

halinde te¬celli etti. Sopası kırılan rejim, onsuz idareyi bilmediği ve idrakine en uzak şey

demokrasi olduğu için, öz sopasiyle dayak yemeye başladı ve hükümet mefhumunun bu türlü,

yerlerde sürünmesini demokrasi sanmak dalâletinden kurtulamadı. Ve kimse farkına varmadı ki,

Cum¬huriyet devresini yirmibeşer yıllık iki çığıra bölecek olurlarsa görür¬ler ki; çürütülen ruh ve

ahlâkın ilk çığırda atılan tohumları, mahsulünü ikinci çığırda verdi ve büyük hasadını da son yıllara

sığdırdı.

Artık akıl, kültür, idrak, ahlâk, terbiye, anane, mantık, muvazene, her şey müflistir; dünyada eşsiz

bir keyfiyet olarak, Meclis kendisine rağmen getirilmiş hükümetlere itimat reyi vermekle mükellef

tutulmuş-

— 16 —

tur ve hükümet de alacağı tedbir ve çıkaracağı kanun üzerinde akıl almak için Avrupadan

mütehassıs getirmek ihtiyacındadırü! Bir zaman¬lar da Osmanlı devleti, kendi öz valisinden (Mısır

Valisi Mehmet Ali Paşa) yakasını kurtarması için Ruslara el açmıştı. Fark nedir acaba?..

Millî dehâya, millî kalkınış ve silkiniş hamlesine bu kadar uzak hükümetlerden isterlerse her

bankanın kapısı önünde bir manga, her. sokak başına da bir makineli tüfek bölüğü yerleştirsinler,

hiçbir şey beklenemez. Ve başımızdaki belâ müthiş bir yangın gibi alevlerini gö¬ğe yükseltirken

hemen işe başlaması gereken bir itfaiyenin işi yeni teslim aldığı ve biraz düşünmeye muhtaç olduğu

tarzında bir mazeret¬ten daha fecii hayal edilemez!!! Ve işte, görüldüğü ve olduğu gibi, giz¬li ve

sistemli kuvvetler, eski hükümetin zamanından daha atılgan ve gözükara şekilde ortaya çıkar ve

Süleyman Demirel'e «oh!» dedirtir¬cesine yapmadığını bırakmaz!

Biz, nasıl olup da Kandralı Nihat Beyin örtülü ödenek miktarınca bir fidye mukabili

kaçıramadığına ve Merkez Bankası banknot matbaa¬sının basılmadığına hayretteyiz! Hem de

nefrete kadar varan hayreti¬mizin şiddetinden, «bunca ele geçmez sığınağı, kimsede bulunamaz

silâhı, kimsece gösterilemez cesareti ancak devlet çapında bir teşki¬lâttan başka kim ve ne

sağlayabilir?» diye sormayı haysiyetimize ay¬kırı buluyoruz.

Bu evi, yalnız Türklük temelini yerinde bırakarak mahzeninden ça¬tısına kadar yıkıp yeniden

yapmadıkça, içinde kimseyi oturtamazsı-nız! Ya bunu yapacak ve herşeyden önoe hükümeti

kurtaracak hü¬kümet gelir; yahut Kandralı Nihat Beyin aradabir maharetle kullan¬dığı bir

samimiyet şîvesiyle «yapamıyoruz, millet başının çaresine baksın!» denilir ve elde siyah (fötr)

şapkalar, merdivenlerden tıpış tı¬pış inilir, gidilir.

Aslında 4-5 yıllık hadiseler bilançosunun ilk kayıtla¬rını çerçeveleyen ve o gün, bugün hiçbir şey

değişmedi¬ğini gösteren bu yazıdan sonra, işte çıkmayan Büyük Do-ğu'nun neşredilemeyen

«Hadiselerin Muhasebesi» sütunu:

16. DEVRE

кte 16. defa su yüzüne çıkıyoruz! Ama bundan böyle bir de¬nizaltı macerası sürmeye gönüllü

değiliz. Suların çekildiği bîr zemin

F:2

17 —

üzerinde 33 yıllık mücadele semeresi olarak haşmetli bir ada haline gelmek dileğindeyiz.

Zirvesinde Büyük Doğu kalesi yükselen ve büs¬bütün çekilecek suların meydana vuracağı ovayı

kontrol altında tuta¬cak bir tepe... Artık böyle olmalıyız!

12 Mart hadiselerinden sonra Örfi Ğdarenin ilân edilmesi ve ko¬münistlerle müslümaniarı, kurt ve

kuzuyu aynı kümeste toplarcasına işe girişilmesi üzerine sona eren 15. devremiz, ancak 4-5 yıl

sonra 16. devresine kavuşmuş bulunuyor. Bu 4-5 yıl içinde hadiseleri uzaktan we sesimizi

yükseltmeden ibret ve dehşetle seyrettik ve toplu kıymet hükümlerimizi gösterebilmek imkânını

ancak bugün elde edebildik. Ğn-ºaallah bu elde ediş bir daha elimizden çıkmaz.

TOSLAMALAR

Daha önce alt perdeden başlayıp gittikçe tonu yükselen ve niha¬yet (kreşendo-müzikte ses

yükselişi) ni son haddine vardıran hadise¬ler, işçi kışkırtmaları, banka soygunları, adam öldürmeler

ve kaçırma¬lar, türlü tedhiş ve tahripler, komünistlerin Moskova sevk ve idaresin¬de ihtilâl talim

ve temrini, prova ve manevralarından başka bir mâna¬ya yorulamaz.

Davranış, denizin dibini iskandil edercesine üzerinde mıhlanıp kalacağı son noktaya kadar

denemesini sürdürmüş, plânlı bir «taarru-zî keşif» hareketidir ve hangi noktada zaif, hangi noktada

kuvvetli ol¬dukları üzerinde bir tecrübe mahiyetindedir. Öyle bir ders ki, onlar¬dan fazla bize

nasip olmak gerekirken aksi oluyor.

Cevaplarını almak istedikleri, sualler, şunlar olmuştur:

—Bu memlekette mevcut olmadığını gördüğümüz hükümetten

eser ne kadardır? Tepeden inme bir komünist darbesine karşı, ordu ve

halkın tutumu ne olabilir? Ya işçilerin tutumu?

кte aldıkları cevaplar:

—Hükümet, gerçek (otorite) mânasına yok; Fakat ordu ve halk

Türk ruhunun izlerinden çok şeye malik... Dış destekle karışık, ordu

ve halktan ufak tefek istinatlara sahip bir yükleniş olmadıkça Türks-

yede «sob un zaferi hayal edilemez! кçi sınıfının ruh kıvamı henüz

istediğimiz ve beklediğimiz dereceye ulaşamamıştır. Kısaca Türkiye-

de bir komünist ihtilâli olamaz, sadece yıpratışı olabilir.

(Lenin) de Rusyada 1905 darbe teşebbüsünün kanla boğulmasr üzerine demişti ki:

— 18 —

— (Burjuva) ve başıboş işçi sınıfına dayanmayı istemekle ne bü¬yük hatâ işlediğimizi anladık. Bu

teşebbüs bizim için ilerisi bakımın¬dan bir manevra olmuştur!

Evet:

Emekçiler sınıfı ve sendika isimli, işçi hakkını mübalağa ve ser¬maye nefretini istismar ve bu

yalûan güdücülenne menfaat sağlama organları, hakikatte bir komünist darbesine destek olabilecek

kudret¬te değildir; dikkat edilirse 1973 umumî ve 1975 ara seçimlerinde so¬la verilen reyler,

Zonguldak ve Karabük gibi işçi havzalarından değil, Ğstanbul'da Beyoğlu, Şişli, Moda ve Kadıköy,

Ankara'da da Yenişehir, Çankaya gibi züppe, favorilî, keçi sakallı ve mini etekli veya (blucin)

pantolonlu gençler panayırı, kökünü kaybetmiş muhitlerden gelmek¬tedir.

Bilançomuza, usule ve dış görünüşe ait bu noktaları kısaca özleş¬tirdikten sonra içten ve esastan

devam etmek üzere, haber verelim ki, şimdiye kadar manevra sahasında boy gösteren komünist

tosla¬malarını asıl bundan sonra beklemek ve bu defa işe çok kanlı bir is¬tidat ve ihtimal biçmek

gerekiyor. Şimdiye kadar olanlarsa, Moskova-cian emir gelinceye kadar, yerinde sus-pus

oturamayan ve ihtilâlcilik oynayan haylaz çocukların henüz münferit ve merkezsiz davranışları¬na

benziyor. Moskova ise, elinde gong tokmağı, henüz hiçbir işaret vermeksizin bu hale uzaktan bakıp

gülümsüyor. Bu bir (prelüd-başlan-gıç) tır ve buradan Moskovaya işarettir; ve kafalarına bir

şahmerdan gibi inilmesi gereken saat, bu saattir!

PARTDLER

Son beş yıl arası birer yeni teşekkül belirten iki partiye şa¬hidiz: «Demokratik Parti» ve «Milli

Nizam» dan aktarma «Milli Selâmet Partisi»...

Değer ölçüsünü bundan önceki devremizin son sayılarında belirt¬tiğimiz «Demokratik Parti»,

milletin A.P. ye bağladığı ümidi ve onda tecellisini beklediği, ıstırap ve inkisarı ve bu ıstırap ve

inkisardan do¬ğacak hamleyi, mahut partinin ilkleri ve halisleri sıfatiyle üzerine çe-kemeyince ve

böyle bir çekiciliğin üstün (diyalektik) ve aksiyon ehliye¬tini gösteremeyince bir kör bağırsak

halinde çürümeye doğru gitmiş; ve frenklerin (frazeolog) dedikleri, lâf ebeliğinde ve «dır-tır»

zanaa¬tında hamarat ve h«r türlü nefs murakabesi ve müşahede haysiyetin-

— 19—

den mahrum, inat ve ihtirası delice davranışlara kadar giden bir Ge¬nel Başkan yüzünden, başına

taş bile dikilmesi lüzumsuz bir çukura gömülmüştür.

Cumhurbaşkanı seçiminde kendi sayı imtiyazını ille andıranlarını muvaffak kılmamak için silâh

diye kullanan, Halk Partisine karşı ya¬malı bohça şeklinde bile olsa bütünleşme teşebbüslerine

sadece ken¬disinin var olduğunu, hayatta bulunduğunu göstermek için ayak dire¬yen, inşaat

kalfalarından hükümet kurmak istercesine (teknotrat) lardan kabine kurma iddiasına dek

devirmediği çam bırakmayan ve nihayet sönüp giden bu Parti üzerine söylemeye değer tek söz,

kendi içinden bir grubun, tekne tam da batmaya başlarken birer can kur¬taran simidiyle kendilerini

selâmet sahiline atmış olduklarını kaydet¬mekten ibarettir.

Milli Selâmet Partisine gelince:

Büyük Doğu ideolocya ve idealinin (aksiyon) plânına geçirilişinde kendi başına haraket ettiği, bir

nevi düşük çocuk mahiyetinde kaldığı ve aynı ideolocya ve idealin fikir murakabesinden daima

uzak durdu¬ğu ve ancak «dirayet» ve «kiyaset» mefhumlarınca ifade edilebilecek olgunluk ve

erginliği gösteremediği kanaatinde olduğumuz bu Parti, mevkii ve hedefini tayin edememenin

kurbanı olmak yoluna girmiş ve bu acı hakikat son ara seçimlerinde bütün acılığıyle ortaya

çıkmıştır.

Bu Parti, 1973'de umulmadık şekilde meclise 50 mebusla gelince, Allanın kendisine meccanen ve

en ince bir imtihan cilvesiyle lütfettiği tepeciği müstahkem mevki haline getireceğine, aşılmaz ve

sarsılmaz istihkamlarla çevrili bir hisar yükseltip içine çekileceğine, hiçbir hü¬kümete

katılmayacağına ve zamansız hiçbir huruç hareketi yapmaya¬cağına, daima ve topyekûn

muhalefette kalacağına, bütün olamayış ve maydana gelemeyişlerin sırrını kendi (antitez) inde

göstereceğine ve gerçek oluş anahtarının rozet yerine kafasında bulunduğunu ima ede¬ceğine,

ortada ne kadar zaaf varsa dâvası lehinde semerelendireceği, asla küçük ve bücür oluşlara ve

erişlere yanaşmıyacağına, «hep» ci-likten vazgeçmiyeceğine, zerrece taviz vermiyeceğine, millet

tarlasını genç fidanlar ve yeni ekinlerle donatacağına, yepyeni bir (diyalektik) ve muazzam bir

kültür ve telkin savaşına girişeceğine, sır dolu bir (strateji) yolundan istikbalini hazırlayacağına ve

gününü bekliyeceği-ne ve böylece 1977 seçimlerini kollayacağına; evet, yalnız bunları

ya¬pacağına, en hasis şekilde hükümet payları koparmayı kâr saymış ve

— 20 —

nihayet beliren yıpranma ve harcanma eşiğine ayak basmıştır. Bu da, murakabesiz şekilde Büyük

Doğu çeşmesinden su içerek gelişmiş ve yetişmiş olan Milli Selâmet Partisinin yüreğimizde açtığı

en derin ya¬radır. Ğleride müstakil olarak ele alacağımız bu yaranın acısiyle, bu I sütunlarda

koparabileceğimiz çığlık, şu ân için bu kadar!...

41 MDLYON

Nüfusumuz, içeride sayılmıyanlar ve dışarıda bulunanlarla beraber 41 milyona ulaşmış kabul

edilebilir. 41 kere maşallah!.. Cum¬huriyetin onuncu yılında «on yılda onbeş milyon» insanın

yoktan var edildiği iddiasındaki teranelere karşılık, işte 52. yılındaki manzara!.. Şu var ki, bu 41

milyon, hakikatte «var» dan «yok» a giden bir yolun 52. kilometresindeki izdihamı ihtar ediyor ve

Cumhuriyetin onuncu yı¬lında yoktan var edilmiş olma iddiası, aradan 42 yıl geçtikten sonra «var»

dan «yoksa çevrilme hakikatine çarpmış bulunuyor. Lisanı, pa¬rası, nizamı, muvazenesi, ruhu,

ahlâkı yok edilsin diye kullanılmadık vasıta bırakılmayan bir milletin 52. kilometrede paramparça

edilmiş ve ondan sonra sayıma tabi tutulmuşcasıncs bu çoğalışı, aslında eksilmek¬tir; ve keyfiyetle

dengeli oldukça en mesut neticeyi verecek olan bu kemmiyet cümbüşü, her ân kaybetmekte devam

ettiği keyfiyet bakı¬mından felâketten başka birşey değildir.

Yüzde 45 küsuru şehirlerde ve ancak yüzde 50 küsuru köylerde bulunan ve kilometre kare başına

50 küsur kişi düşen bir memleket¬te, insan iş ve gücünü kıymetlendirememek yüzünden, nüfus

kesafeti 4-5 misli ülkelere ham beygir kuvveti olarak insan kiralama politika¬sı, yeni gelenlerin ve

yetişenlerin istikbalinden ve nihayet vatanın aki-betinden en aoı işaret!... Hangi dağdan iniyor ve

hangi ovada yerleş¬meye geliyor bu kalabalık?...

Yüzde yetmiş kadarı genç ve gerisi ihtiyar olduğu tesbit edilen Türk toplumunda, bu yüzde otuzluk

kısım sıfıra iner inmez (10-20 yıl¬lık mesele) bizi mazi ile istikbal arası köprüden geçirebilecek tek

fert kalmıyacağı besbelli!.. Bu korku yüreklere inmedikçe ve ona göre mahşeri bir şahlanma

meydana getirilmedikçe, kaydettiğimiz gibi, yı!-da bir milyon çocuk ve günde 20 milyon kilo

kazurattan ibaret bir toplum hasılası içinde boğulup gideceğimizden hiç şüphemiz olma¬sın!..

Bereket ki, biricik tesellimiz, sayısı bugünden birkaç milyonu aşan

1 __ o-ı

yeni ve Anadolulu Büyük Doğu neslintfedir. 1*16 yapılmak gefekecekse o düşünecek ne yapacaksa

o yapacaktır.

TRT VE...

Fiilî ve ruhî kadromuzdan Prof. Nevzat Yalçiniaş'ın TRT başına geçirilmesi, arkasını

dayayabileceği hükümet, emirlerini dinletebilece¬ği kadro, sesini duyurabileceği basın, derdini

anlatabileceği kanun mercii yokluğu ve nihayet bugün bu yokluklarla savaşabilecek zatî mizaç

eksikliği yüzünden beklediğimiz neticeyi verememiştir. Eski Mili Eğitim Bakanı bir Mustafa

Üstündağ ve Eski TRT Umum Müdürü bir Ğsmail Cem'in kendi iş çevrelerinde ne korkunç bir

gözükaralıkla hareket ettikleri düşünülecek olursa bizden veya bize yakın şahsiyet¬lerin bu yatalak

halleri karşısında küçük dilimizi yutmamız gerekir. Vâkıâ MDSli Eğitimde eskisinin ezdiği ve

dağıttığı mânaları toplayıcı ve yerli yerine oturîucu bir gayret görünmekte ise de, bu gayret

müsta¬kil ve şahsiyetli bir (tez) ve plân halinde mi, yoksa öbürünün yaptıkla¬rına karşı bir (ami

tez) olarak mı meydana gelmekle, daha belli de¬ğil... Halbuki bizim gözlediğimiz ve özlediğimiz,

(anti tez) olmak yeri¬ne, zıtiarını silip süpürücü muhteşem bir (tez) ve plân...

TRT ise bu kadarını bile yapamamış ve dostumuz ve ümidimiz Yalçıntaş's boşlukta tutucu ve belki

eskisinden beter şekilde «Bildiği¬ni okuma» ve güya yaklaşılan kıymetleri, içinden çürütme

havasını estirmeye başlamıştır. Başta Nevzat Yalçıntaş, kimse bu oyunların faikında olmamıştır.

En ince teferruatına kadar dosyalamış bulunduğumuz ve tam ih¬tisas dairemiz içinde kabul

ettiğimiz bu dâvayı, dostumuzu kırmamak için neticeyi alacağımız güne kadar erteliyor ve

Yalçıntaşa daha bir¬kaç ayhk mühlet tanıyoruz.

Başta kabul etme dedik, etti; sonda, istifa etme de¬dik, etti! Ğhtilâlci ve inkılâpçı bir ruh taşımayan

ve ancak medeni, yerli yerine oturmuş nizam dünyasında iş görebi¬lecek olan Yalçıntaş işi de

böylece bitti. Yenisini tam biz¬den biliyor, fakat bu i§in dehâsına ne nispette uyabileceği¬ni henüz

kestiremiyoruz.

— 22 —

ЪCĞ-SEMDĞKA

Kapalı bulunduğumuz devre içinde işçi ve sendika belâsı, türlü grevler, yürüyüşler, direnişler

destanlık derecelere ulaştı. Öyle ki, ken¬disi hiçbir şeyin farkında olmayarak istismarcı güdücüler

elinde işçi, zulüm gördüğü iddiasıyle en gaddar patronun bile erişemiyeceği bir zalim haline

getirilmek istendi. Bu hal, top saçlı, fovorili, karga bu¬runlu, yayvan ağızlı, belagat işportacısı,

şirret ve yüzsüz liderler elin¬de öylesine köpürtüldü ki, nasıl Anayasa Mahkemesi, Meclis;

Danış¬tay da hükümet rolündeyse, bunlar da kendilerini bizzat millet zan-nettirmeye kadar gittiler.

Böylece, sendikalizm denilen demokrasi aleti, bizde, masum ve mazlum iş zümrelerinin hakkını

arıyacak teşekküller olmaktan çıkıp bizzat bağlısı oldukları iş bünyesini tahrip edici içtimaî

suikastçılar olmaya doğru habire mesafe aldılar; bir türlü durdurulamadılar ve li¬derleri, Türkiye

Büyük Millet Meclisi azasını tayin edecek kadar bü¬yük bir se'ahiyet edasına bürülü, sömürülen

sınıfların hakkı adına, sömürülenler ardında, onlar, hakkı ve mânaları sömürmekte meydanı boş

buldular.

(Sendikalizm) in bu şekli, aynı uzviyet bütünü içinde elin boğazı sıkmaya ve topuğun kafayı

ezmeye davranmasından farksızdır. Bütün kıymet hükümlerinin yerlerinden oynatılmış ve hiç

kimsede hak ve ha¬kikat (barem)ine ait bir ölçü kalmamış bulunduğu bir hengâme, bu...

KIBRIS

Kıbrıs meselesi üzerinde M.T.T.B. organı «Millî Gençlik» dergisi¬ne, tam da hadisenin civcivli

zamanında verdiğim beyanat, o günle¬rin en ince düğümünü lif lif gösterirken, basın ve politika

dâhilerinden (!) hiçbirinin gözüne hiçbir hakikat çizgisi görünmemişti. Belki de bu dâhiler meseleyi

görmemezlikten ve onu ortaya atan şahsı gösterme-mezlikten geliyorlardı. Her zaman bir

sümüklüböcek seviyesinden sey¬rettikleri dünyaya karşı bilgiç görünme haysiyetleri böyle

gerektiriyor¬du.

кin özü şudur:

Kıbrıs Türkiye hesabına ne (Jeo-stratejik), ne (jeo-ekonomik), ne

— 23 —

de (jeo-etnik), yani sırasıyla askeri, iktisadî ve kavmi bakımlardan bir kıymet ifade edebilir. O,

sadece ve zoraki şekilde millî haysiyet hali¬ne getirilmiş (fantezik) bir hedef ve bugünkü şartlarda

altından kalkıl¬maz bir yük olmaktan başka mâna sahibi değildir.

(Stratejik) kıymeti yok; zira bağlı bulunduğumuz siyasî cepheye göre oradan Türkiyeye bir taarruz

düşünülemez. Kibrisin (stratejik) kıymeti ancak taarruz plânı gütmekle olabilir ki, bu da Türkiye

için çok uzak... Hem 12 Ada ve Ege kıyıları dururken müdafaa (strateji) si olarak Kıbrısı ele almak

(komik) olur. Kıbrıs müdafaa değil, ancak ve ancak Amerika ile Rusya arası taarruzî bir siyasetin

istinat taşı olabi¬lir ve hayatî kıymetini bu noktada toplar. Onlar için de, Kıbrıs, yük olmak yerine

erişilmez bir servet ifade eder; ve her fedakârlığa lâyık kabul edilebilir. Nitekim Amerikalıların

Kıbrısa «Batırılamaz bir uçak gemisi» gözîyle baktıkları malûm... Şu halde Kibrisin Türkiye ve

Yu¬nanistan arası bir bütünlük ve yekpareliğe erdirilmesi her iki ülkenin de bağlı bulunduğu

Amerikan politikası icabınca herşeyden evvel bir Amerikan dürtükleyişiyle olmak lâzım gelir ki,

bunun tamamiyle aksi olmuş ve Amerikalılar bu dâvada Yunan teşebbüsüne zemin açarken,

mukabil Türk teşebbüsünü kösteklemek durumuna geçmişler ve ne yapacaklarını bilemez hale

gelmişlerdir. Ve karşılarına som ve şahsi¬yetli bir Türk politikası çıkamayınca inatlarına devam

etmişler, duru¬mu sinsi sinsi takib eden Rusya karşısında açık verme vaziyetine düş¬müşlerdir.

Kıbrıs meselesinin başından bugünedek Sovyetlerin sükûtu Amerikan şamatasından daha manalı

olmuştur.

Gelelim yine Kibrisin iktisadî değer ölçüsüne:

Ğktisadî kıymet bakımından da sıfır... Zayıf bir narenciye mahsu¬lünden ve pek fakir maden

unsurlarından başka birşey yok...

Kavmî bakımından ise, 60 milyonu aşkın Türk, Rusyada, Çin şura¬da ve burada esir hayatı

yaşarken Maltızlaşmış ve Türk kavim cevhe¬rinden bir hayli uzaklaşmış 70-80 bin türkü

idealleştirmek «Dostlar alışverişte görsün!» tesellisinden başka birşey olamaz.

Bir zamanlar Moskova prenslerine kuklalık ettiren Altun Ordu cengaverleri, Ğstanbul fâtihleri,

Mohaç ve Mısır kahramanları soyun¬dan gelen bir ordunun boş ve müdafaasız bir arazi üzerindeki

başarılı hareketini zafer diye istismara kalkmaksa, tek kelimeyle ayıptır.

Bugün Kıbrıs meselesinin halli ancak haysiyet kırıcı olmayan bir — 24 —

fedakârlığa rıza şeklinde Amerikayı uyarmak ve onu kafa sahibi ol¬maya davet etmekle yerine

getirilebilir.

KURBANLAR

Viyana ve Paris elçilerimizin üstüste öldürülmelerindeki sır, poli¬tika dedi-koducularını meşgul

ede dursun... Bu işin bize muhakkak görünen tarafı, onda ne ermeni, ne de yunanû parmağının

bulunduğu¬dur. Ermeni ve yunanlı üslûbu bu değildir ve onların bu yoldan dev-şirebilecekleri bir

(avantaj) hayal edilemez. Böyle olunca mesele sa¬dece komünistlerle Amerikan C.D.A. teşkilâtına

kalıyor ki, ihtimal âle¬minde bütün ağırlık sonuncusunda tecelli ediyor. Çok defa kendi öz

^devletine karşı da hareket edebilen O.D.A. bu işi niçin yapsın?

Cevap-.

— Sırf manevra ve talim bakımından bile böyle şeyler yapmaya I hazır olan bu teşkilât, Türkiyede

bir dehşet havası estirip bizim Kıb-Irıs müzakere masasına sesi kısık ve kanadı kırık şekilde

oturmamızı l sağlıyabileceğini ürnid etmiş olabilir. Bu bir hayaldir; fakat hayâllerin

gerçeğe en yakın olanı... Nitekim görülecektir ki, bu hayâli yalanlıya-

biiecek hiçbir ipucu bulunamıyacaktır.

OLULER

Kapalı bulunduğumuz devre içinde ölenler... Ğsmet Ğnönü, Yakup Kadri, Fikret Âdil, Arif Nihat,

Reşat Ekrem, Nurettin Topçu, Bedri Rah¬mi, Nihal Atsız ve daha birkaç isim sahibi...

Muhterem eşi Mevhibe hanımefendi tarafından kefenine Tevhid Kelimesi yazılı bir hamail konulan

ve böylece Anıt Kabre lâyık görü¬len Ğnönü; ve son günlerinde televizyonda «Aerşeyi yendim

ihtiyarlığı yenemedim!» buyuran Yakup Kadri başta olarak o diyara gidenlerden bir haber gelseydi

oradaki rütbeleri ve halleri üzerinde tahminimizi doğrulayabilecek bir vesika gösterebilirdik. Ne

çare ki, hesap dünya¬sına göç edenlerin akıbetine dair vesika bu dünyada kalanlara göste¬rilmiyor.

Aralarında Arif Nihat, Reşat Ekrem ve Nurettin Topçu'ya ait iyi hâl vesikalarından söz edilebilirse

de gerisi hakkında sözümüzü lâtif bir (espri) ile mühürleyebiliriz:

— 25 —

Bir generalin cenaze namazında, imam «er kişi niyetine!» diye se¬sini yükseltince cemaatten biri

haykırmış:

— Ayol, imam efendi, o er değil, general! Bunlar da müslüman değil, şey...

NEFS MUHASEBESD

Evvelâ 24 sual ve cevaplan :

35 yıldır büyük bir ruh ve ahlâk çöküntüsü için¬de miyiz? (1) Mutlak! Şüphesiz!

Bu çöküntü, kökümüzü çürütmeye bıraktığımız son yarım asrın eseri mi? (2)

2 asırlık, satıh üstü garplılaşma gayretimiz, neti¬cede bizi, ne Batılı, ne Doğulu, ölü noktada mı

bırak¬mıştır? (3)Öyle!

Bugün dış politikada mahkûm edildiğimiz acı yal¬nızlık, kökümüzle Doğudan kopup dallarımızla

                                           Evet!Batıya ilişememekten mi geliyor? (4)

2 asırdır içimizden Doğu - Batı arası mahsup sır¬rını çözebilen gerçek ve soylu bir inkılâp kafası

yeti¬şebilmiş midir? (5)Asla!

Tanzimattan bu yana, olmak istediğimiz şeyin, hakikî maarifini, talim ve terbiye sistemini

kurabildik mi? (6)Ne gezer!

Tanzimattan bu yana, körpe ruhlara dünyasını anlatan özlü bir okuma kitabı, sahici bir tarih olsun,

Yazabildik mi? (7) Katiyen!

50 yıldır, sanki bir sam yeli esmiş de her şeyi kurutmuş gibi, fikir ve sanatta kavruk nesillere yol

açıldığı meydanda mı? (8) Açık!

Profesörlerimiz, umumiyetle, esersiz, çilesiz, şah¬siyetsiz, samimiyetsiz ve en aşağı seviyede

kopyacı tipler mi? (9) Tam!

Uydurma dil ve harfle millî kültür ve tefekkür barıştınlabiiir mi; Rus, Japon, Yunanlı ve Yahudi, dil

ve harflerini değiştirmiş midir? (10) Hayır! Hayır!

Öğretmen ve öğrencinin ruhu aç olduğu, çatış¬manın ideal açlığındanve gıdatercihi

savaşından geidiği bedahet mi? (11) Bedahet!

Neticede, devrimler, ilkeler, ülküler nesli diye or¬tada hiçbir şey kalmadığı ve olanca dâvanın sağ

ile sol arasına sıkıştığı hakikat mi? (12)Hakikat!

Devrimler, ilkeler, ülküler dedikleri kuru nakarata bir ideolocya kıymeti ve dünya görüşü mahiyeti

veri¬lemeyeceği aşikâr mı? (13)Aşikâr

Liberalizma ve demokrasinin, ömrünü doldurdu¬ğu ve insanlığın yeni bir nizam beklediği bu

dünyada her türlü varlık şuurundan yoksun muyuz? (14) Her şeyden yoksunuz!

Bir asırdır, Batılı ithal malı fikir işportacısı par¬tilerden ruh kökümüze dayalı tek örnek

gösterilebi¬lir mi? (15)Hayır!

Manzaramızın, giden, dehlenen ve yerine birşey getirilemeyen ruh sahasında; ve dizginleri

tutulama¬yan madde çerçevesinde çizdiği, tam bir iflâs tablo¬su mudur? (16) Kat'î Ğflâs!

Ruhi sefaletimiz yanında, iktisadî bilgi ve tedbir olarak, kaşığı kulağına götüren bir akıl hastasından

farkımız var mı? (17) Yok!

Montaj sanayiinin, asıl sanayii, endüstri dehâ ve istidadını öldüreceği, millî iktidarı hadım edeoeği,

bunun da Batılının bize son oyunu olduğu malûm mu? (18)Müthiş bir oyun!

Cüzdanlara el sürmeden çalmak mânasına ge¬len enflâsyon yoliyle, helakten başka bir yere

varıla¬bilir mi? (19) Ölüm yolu!

Enflâsyon parasiyle yatırım, mevhum bir istikba¬lin güreş şampiyonunu bugünden verem yatağına

dü¬şürmek olmaz mı? (20) Doğru!

— 26 —

— 27 —

Değerlendirilemeyen insan gücünün ham beygir kuvveti halinde Avrüpaya ihracını ve sonra onların

dövizlerine el açılmasını yüz karası bulmaz mısı¬nız? (21) Yüz karası!

Halkın iradesine tâbi olmaktansa, halkı iradesi¬ne tâbi kılacak bir hak ve adalet rejiminden başka

kurtuluş yolu düşünülebilir mi? (22) Olamaz!

Toprakla arası acılan köylü, şehirleri bozar, ziraî temeli sarsar, sınaî temel de kurulamazken bu hal,

bünye ihtilâline varmaz mı? (23)Oraya varır!

Allah demenin kanunla yasaklandığı (163) bir ül-k«de hürriyetten ve hattâ lâiklikten bile

bahsetmeye imkân var mıdır? (24) Nasıl olur?

Bu yaman sualler, aslında, öğrenilmek istenen basit şeylerin ba¬sit soruiarı değil, bütün bir dünya

görüşünün (tez) leri ve (anti tez) teriyle kendisini belirten, kabul edilmeye zorlayan ve zıt

düşünenleri meydana çıkmaya davet eden «Nefs Muhasebesi» şeklinde (manifest) dir; yanlarındaki

cevaplar da, zaten sual üslûbundan anlaşılacağı gi¬bi, Büyük Doğu kadrosunun topyekûn

karşılıkları... Soran da o, cevap¬landıran da... Şu var ki, sualler, cevaplarını öz kadromuzdan,

Büyük Doğu kurulandan beri a'.mış ve şimdi karşı taraf için, karşı tarafın perişanlığını göstermek

için tertiplenmiştir. Bu bakımdan, karşı tara¬fın hiçliğini ve yüzdeyüz fikirsizliğini göstermeye

yarar birer öksedir onlar, birer kepçe; ve bakın, bu kepçeye ne türlü balıklar dolmuştur!

Cevapları almaya memur arkadaşlarımıza dedik ki:

— Birçoğu bu suallere cevap vermez. Ama cevap vermezken yi¬ne birşey söyler veya bir tavır

takınır. O zaman, cevaplardan daha kıymetli olarak, siz, bu sözleri ve edaları kaydedersiniz. Daha

güzel ve zengin olur. Hattâ, cevap vermeleri imkânsız bazı makam sahip¬leri için «cevap

vermemiştir» diye yazmanız bile yeterlidir. Care yok; ya konuşacaklar, yahut sükûtlarıyla da olsa,

meydana çıkarılmaktan kurtulamayacaklar!..

sola yayıldılar ve zıt-

Arkadaşlar, ellerinde iğneli sualler, sağa

larımızdan kime dokundularsa onun dehşet içinde kaldığına ve hiçbi¬rinde fikrî bir tamamlık

bulunmadığına şahit oldular. Birini sathî solcu¬lar, öbürünü de havaî ilericiler diye

sınıflandırabileceğimiz iki zümre-li zıtlarımızdan, şaşkınlık geçirmeyen, sadece solcular oldu;

öbürleriy-se uykularında dürtülmüş olmanın öfkeli tavrını takındılar.

кte «Nefs Muhasebesi» dürtüklememiz, zıtlarımızı içyüzleriyle bel¬li eden bir (defile) şeklinde,

halk teftişi sahnesine çıkarılmış zümrele¬rin imtihanına güzel bir vesile oldu; ve Büyük Doğu'dan

vaz geçilince «Rapor» a sermaye teşkil etti. Bunlardan, sınıfının (prototip) i mev-kiindekilerden

numuneler derledik.

Ğcabında sükûtlarını da kıymetlendirme taktiğimizle suallerimizi yönelttiklerimiz arasında elbette ki

Cumhur Reisi bulunmalıydı.

Cumhur Reisinin alâkalı bürosundan gelen cevap: «— Sayın Cumhur Başkanımız, TRT'den başka

hiçbir neşir orga¬nına cevap vermiyorlar.»

M.S.P. Bakanları da dahil, Bakanlık seviyesinde kimseden cevap yok... Yalınız M.S.P. nin saffet

örneği Çalışma Bakanı Tevfik Pâksu aynen Büyük Doğu ölçülerini benimsemiş, bu arada eski

remziyle Şe-hadet parmağı, yeni alemiyle de Anahtar, kendi Partisini temize çı¬karmayı

unutmamıştır.

Prof. Fahir Armaoğlu:

«— Meşgulüm! Yakında yurt dışına çıkacağım! Sonra görüşürüz!»

Türk-Dş Genel Başkanı Halil Tunç'un sekreteri:

«— Vakti yok!.. Ğleride bir gün cevaplandırmaları mümkün...»

Eski Başbakan Nihat Erim:

«— Hele Dergi çıksın da görelim! Ondan sonra cevaplandırırım!»

«Millî Birlik Komitesi» âzasından ve ihtilâlin (1) numaralı bildiri¬siyle Büyük Doğu'yu

kapatanlardan Ahmed Yıldız:

«— Büyük Doğu'nun eğilimi nedir, bana bu konuda bilgi verir misiniz?»

Ankara Ğktisadî ve Ticarî Ğlimler Akademisi Başkanı: «— Üstadım, ne olur, beni affetsin!

Cevaplandırmaya fırsat bula¬mıyorum! Talebe hareketleri malûm... Onlarla uğraşıyorum!»

— 29 —

Danıştay Başkanının sekreteri:

«— Anketinizi Başkan Bey tetkik ettiler. Cevap vermeyeceklerini ifade ettiler.»

Anayasa Mahkemesi Başkanı:'

«— Böyle bir röportaj için size teşekkür ederim. Ancak bulundu¬ğumuz mevki herhangi bir

beyanat ve röportaja cevap vermeğe mü¬sait değildir. Bizim kanaaîlarımiz kararlarımızda tezahür

etmektedir. Size başarılar dilerim.»

Prof. Bülent Nuri Esen:

Tam da ve şüphesiz en menfi tarafından cevap vereceği gün, hesap verme dünyasına seyahate

çıktığı haberi gelmiştir.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Rektörü:

«— Özür dilerim efendim. Cevaplandırmak mümkün olmayacak!»

Senato âzası Bahriye Üçok:

«— Ankete verdiğim cevapların yayınlanmasında ve imzamın kul¬lanılmasında benim için hiçbir

mahzur yok. Ancak, yayın halinde bü¬tün cevaplarımın aynen yayınlanmasını rica ediyorum.

Cevaplarımın bir kısmının yayınlanması, bir kısmının yayınlanmaması gibi bir durum olmamasını

istiyorum!»

Bu Hanımefendi veya bağlı olduğu devrimlerin diliyle «Sayın Ba¬yan» suallere numara sırasıyla

aynen şu cevaplan vermiştir:

1— Değiliz! (Yani ahlâk buhranı çekmiyoruz!)

2— Bir çöküntü olduğu kanısında değilim. Tersine son yüzyılla¬

rın en güçlü dönemini Atatürk zamanında yaşadık.

3— Cumhuriyetten sonra sanat ve fikir hayatında Batılılaşmaya

başladık.

4— Politikacıların tutumlarından, ekonomik güçsüzlükten, ne za¬

man serbest düşünceye yeterince tahammül gösterirsek o zaman Ba¬

tı düzeyinde uygar bir ülke oluruz. Herhalde henüz o noktaya ulaşa¬

madık.

5— Atatürk'ü inkâr mı ediyorsunuz?

6— Kurduk ama siyasete kurban edildi.

7— Gerçek ve meipdjk tarihler Tanzimattan sonra yazılmıştır.

8 — Fikir ve sanat asıl 50 yıldan bu yana yeşermiştir. Yunus Em¬re gibi birkaç şairimiz ve Sinan

gibi bir iki mimarımızın dışında geç- aratan ne varki?

S — Bir ulusun kültür kaynaklarını besleyen değerlerine böylesi |bir iftirayı reva görenlere karşılık

vermek, ona bir gerçeklik tanımak I olur.

10— Yabancı sözcüklerle düşün yaşamı geliştirilemez. O sadece

jbir saray çevresi diliydi. Harflere gelince, Arabm harfleri bizim düşün

yaşamımıza, dil ve hançere yapımıza uygun olsaydı, bin yıldan bu yana j dünyanın en uygar ulusu

olmamız gerekirdi. Kaldı ki, Türklerin kendi alfabeleri de Uygur ve Orhun alfabeleridir.

11— Çıkarcıların zehirli tohumlar ekmelerinden...

12— Hayır!

13 — Bu sorunuzdan «uydurma dil» dediğiniz dili benimsemiş ol¬duğunuzdan başka birşey

anlamadım.

14— Sorunuz muğlak... Liberalizm, çağını çoktan doldurmuştur.

Ama demokrasi için bu hiçbir zaman söylenemez.

15— Parti de ithâl malıdır.

16— Son yıllarda devrimlere karşı yapılan suikastlerle gerçekten

bir iflâsa gidiş görüntüsü doğmuştur.

17 — Ruhsal çöküntüler her çağdakinden daha ilerde değil. (Ba¬kınız: Tesavir-i Rical)... Sorunun

ikinci bölümüne «evet karşılığını vermek de mümkün...

18— Doğru olabilir.

19— Ekonomistlerin ancak uzman olanlarının gerekli gördükleri

ve doğru uyguladıkları enflâsyon, söylediğiniz sonuçları doğurmayabi¬

lir.

20—? Doğru; olur!

21— Üzücü bulurum!

22— Önerdiğiniz kurtuluş yolu mümkün değildir. Halk iradesine

dayanmayan âdil bir rejim düşünülemez.

m—

31 —

23 — Önlemek için toprak reformu gerçekleştirilirse, varmaz!

24 — Allah demek hiçbir zaman kanunla yasaklanmamıştır. 163. maddeyi okumadığınız

anlaşılıyor. Ancak her türlü fikir özgürlüğünden yana olduğum için, bu özgürlüğü kısıtlayan bütün

maddeler gibi 163. ünde kalkmasına karşı değilim.

(Virgülü ve noktasına kadar aynen gösterdiğiniz bu cevapların be¬lirttiği anlayış zaaflarını

vasıflandırmaktan utanırım!...

* **

Müflis Demokratik Parti'den tam zamanında can kurtaran simidiy-le suya atlayıp kurtulmasını bilen

ve Adalet Partisinin kuruluşundan beri ümidimizi heykelleştiren Dr. Sadeddin Bilgiç ise, aynen

neşredil¬meye lâyık olarak madde madde şu cevapları vermiştir:

1— Maalesef evet!

2— Kökümüzden kopmağa çalıştığımız bir gerçek... Elbette bu¬

nun da milleti getirdiği nokta anarşi olmuştur.

3— Evet!

4— Dış politikadaki yalnızlığımız, ister Doğu, ister Batı olsun,

kendilerinin şahsî hesaplarından da ileri gelmektedir.

5— Ğki asırdır Doğu-Batı arası mahsup sırrını çözmüş bir inkılâp

yapılabildiğini kabul etmek mümkün değildir.

6— Kuramadık!

7— Yazamadık!

8— Maalesef, evet.

9— Zaman zaman içlerinde gayret gösterenler bulunmuştur. Fa¬

kat Millî bir maarif sistemini gerçekleştirememiş olmamız neticesi,

millî bütünlüğümüzü sağlamamıza yardımcı olacak kadroların' yetişme¬

sine imkân vermemiştir.

10— Türk dilinin asırlar boyu gerçek Türk dili olarak ifade edil¬

memiş olması, nesilleri sık sık birbirinden koparmaya ve mazisi ile

irtibatlanmaya imkân vermemiştir. Değiştirmemişlerdir!

11— Evet!

12— Evet!

13— Aşikârdır!

14— Liberalizmanın ömrünü doldurduğu fakat bütün kaideleri ile

tatbik edildiği takdirde demokrasinin bugün de en geçerli rejim oldu¬

ğu inancındayım.

— 32 —

15— Partilere vücut veren şahıslardır. Bu şahıslar millî ruh kökü¬

nüze dayalı olarak yetiştirilmediğine göre partileri suçlamak bizi he¬

defe götürmez.

16— Tam iflâs değilse bile iflâsa yakın bir durumdadır.

17— Ruh yapımız ve ekonomik bilgilerimiz yönünden millî bünye-

uygun bir kalkınma içinde olmadığımız gerçektir.

18—

19—

20— Enflâsyon baskısı altında kalmadan kalkınma sağlamak ter¬

ecine şayandır.

21— Memleket içinde Türk vatandaşlarına iş sağlamak elbetteki

şayan-ı tercih ve arzudur. Ancak ekonomik kalkınmasını sağlayama¬

mış memleketlerde işsizliği hafifletmek için dışarıda da olsa işçilerimi¬

zin istihdam zarureti vardır. Bunların döviz gelirlerini millî kalkınmada

çok dikkatli kullanmak gerekir.

22— Halkı iradesine tabî kılarak ortaya çıkan sistemler maale-

j sef daima halkın aleyhine neticelenmiş ve sonunda büyük mücadele¬

lerle uzaklaştırılmıştır. Halkın gerçek iradesi ile ortaya çıkan sistem-

] ler bütün zaaflarına rağmen diğerlerinden faydalı olmuştur. Şahsî inancım bu...

23— Maalesef varır.

24— T. C. K. dan 163. maddeyi, mutlaka kaldırması lüzum ve

zaruretine inanmaktayım.

Bakan, başkan, profesör, senatör vesaire, daha ziyade Ankara çevresi aydın bilinenlerinden gelen

bu (tipik) ve Cumhuriyet münev¬veri fikir seciyesini bütün yaralariyle teşhir eden cevaplardan

sonra, daha felâketli bir muhite, Ğstanbula döneiim:

PROF. TAKDYETTDN MENGÜŞOĞLU

1— Hayır! (Ruh ve ahlâk çöküntüsü yoktur!)

2— Hayır! Çürüme yok, sağlamlaşma var. Kendi kendimizi bul¬

muşuz.

3— Taklit yoktur. Ğki asır önce devlet olmamız bile söz konu¬

su değildi. Ğngiliz, kafası kırılsa.Türk mahkemesi değil, Ğngiliz mah¬

kemesine gidiyordu. Kopyacılık yok, yaratma vardır. Dil yok, tarih

yok; coğrafyayı Faik Sabri Fransızcadan tercüme etmiştir. Dil Tarih

Coğrafya Fakültesi... Eksik olan bunlar... Tarih, Ali Reşatın Fran-

F:3

— 33 —

sızcadan tercümesi... Hepsi böyle... Şunu ilâve edeyim: Atatürk'e dokundunuz mu ben orada

yokum! Benim için yakın tarihte iki bü¬yük devlet adamı vardır: Birisi inkılâpçı olan Atatürk

diğeri büyük bir devlet adamı olan Ğnönü. Prensibim şahıslarla uğraşmamak-Necip Fazıl Bey'in

şahsına birşey söylemiyorum.

4— Hayır!

5— Soru yanlış... Ğlim evrenseldir. 50 senedir çok... Evveli bize

ait değil...... -

6— 1950 ye kadar evet... Sonra dejenere olmuştur.

7—

8— Doğru değil, yanlış...

9— Hayır; inceleme ister.

10, 11, 12, 13, — Hayır! Onlar değiştirmemişler, fakat bizim değiştirmemizde büyük isabet vardır.

Bunun faydaları bugün görül¬düğü gibi, yarın daha fazla görülecektir. Bizdeki Arap harfleridir.

MÜSLÜMAN OLDUKTAN SONRA HERŞEYD KAYBETMDŞDZ. Durun, Osmanlının yaptığı

büyük işler de var. Mesela askerliği bizden almış¬lar Avrupalılar. Şimdi biz onlardan tekrar

alıyoruz. Ğslâmın, Türklük¬ten gelen asıl kıymetlerimizi kaybettirmesi birkaç asır sürmüştür.

Cumhuriyet Türklüğe geri dönüştür. Bugün Arap harfleri kalsa idi, okuma yazma bilen kalmazdı.

Türk dili büyük bir ilerleme ve geliş¬me kaydetmiştir. Uydurma dil diye birşey yoktur.

14— Dünyada demokrasi ve liberalizm ömrünü doldurmuştur.

Bizde ilk adımı atmıştır. Şuursuz da değiliz.

15— Atatürk ve Ğnönü devrindeki CHP, bugünkü CHP ve Ece-

vit...

16— Hayır!

17— Arıoloji yanlış... Evet!

18— Hayır!

19— Hayır! Batıda ve dünyada var!

20— Cok edebî...

21— Hayır! Ekonomiyle şimdiye kadar ilgisi olmayan bir millet

için lüzumludur bu... Ğngilizlerin ve herkesin işçileri var...

22— Evet. Bunun mânası diktatörlüktür.

23— Araştırma ister; cevap veremem...

24— Allah'ın Türkçe ismi Tanrı'dır. Ben de günde kaç kere Tan¬

rı diyorum. Dini insanlar yaratmıştır. Din insanların bir başarısıdır.

Dini, bütün kutsallıklarıyla insan yaratmıştır. Allah yok diyemem;

çünkü varlığını ve yokluğunu bilmiyorum. Felsefe, ne dinin yanında

        34 —

ne de karşısındadır. (Hegel) diyor ki: «Bir dinin halisliği devlet işleri¬ne karışmadığı orandadır.»

(Bu satırlar, Proföser sıfatını taşıyan birinde, sâf ve mücerret ilim, hattâ hadiselere karşı en âdi bilgi

kıymetinden tutun, ruh fey¬zine ve meçhule hürmet edasına kadar neler eksilebileceğine, hayal

yakıcı bir misal...)

MUHARRDR BEDDD FADK

—Beni mazur görün! Bu tarzda bir ankete cevap veremem! Evet

veya hayır demek Necip Fazıl'a katılmak veya katılmamanın cevap¬

ları olur. Bunlar benim için ne evet, ne hayır!..

PROF. MUHARREM ERGDN

Yalnız birkaç suale cevap:

15 — Fakat devam etmeyecek ve asıl sanayie geçilecektir. Baş¬langıçta montaj da zaruridir.

21 — Avrupadaki Türk işçileri Türk milletinin yüksek yaşama gücünün yeni ve değişik bir

tezahürüdür. Bundan Türkler mutlaka ga¬lip çıkacaklardır! Türk işçileriAlmanyayı

fethedeceklerdir.

ĞSMAĞL CEM

—Ğlginç sualler.. Sualleriniz gerçekten önemli... Toplumumuzun

birçok eksiğine, yanlışına işaret eden, onları ortaya çıkarmaya dönük

sualler, gene! özellikleri itibariyle... Bîr tenkidim var; bir çok doğru

noktaya temas etmenize rağmen bazı meselelere alâka az... Özel¬

likle ekonomik, Avrupaya işçi ihracını tabiî ki, yüz karası buluruz.

Ama bugünün dünya şartlarına göre gitmemiş olsalardı hakikaten

felâket olurdu. 500 bin işçi varsa hem 500 bin işsiz hem 150 bin kişi

işsiz kalırdı. Enflasyon sualleri çok doğru. Hür teşebbüsün kalkınma

modelinde enflasyon kaçınılmaz olarak var. Enflasyon kötü tesirine

rağmen Türkiyeyi kalkındırmada büyük rol oynamıştır. 1950-60 döne¬

mi... Batı konusundaki görüşlerinize katılıyorum. Bizim hedefimiz

Doğu-Batı arası köprü rolü idi. Sonra Batıya yamanmak istenildi. Bu

— 35 —

bana göre yanlıştır. 1960 tan bu yana daha sağlıklı bir dış politika içindeyiz. Özellikle 1965 ten bu

yana... Ruh ve ahlak çöküntüsü sa¬nayileşmeye çalışan bütün ülkelerde var... Ekonomik

değişmeyle alakalı...

Tanzimat yorumunuz çok doğru.

Katılmadığım, sağ ve sol arası sıkışma... Sağ ve sol, ekonomik ve sınıfsal bir meseledir.

Sol sizin yaptığınız bu tahlillere yıllar sonra gelebildi. Marksist kesim de öyle...

(Bir çok solcuda olduğu gibi «Büyük Doğu» fikir ve diyalektik ölçülerinin Ğsmail Cem gibi bir elde

müdafaası ibret vericidir. Unsur¬larımızı benimseyenler toplamı da bize uydursalar mesele

kalmaz.)

AZDZ NESDN

3— Bizi ölü noktada bırakmadı ama taklitçi yaptı. Bu endüst¬

ri medeniyetinin ortaya çıkardığı Batı kapitalist düzeninin zorunlu

bir sonucu idi. Batı kapitalist dünyası Türkiyeyi hem ekonomik, hem

stratejik alanda bir sömürü ülkesi yapabilmek için kendi düzenini bi¬

ze bazen zorla, bazen de benimseterek kabul ettirme yollarını aradı.

Bunun sonucu olarak, Türkiye Batı taklitçisi değil. Batının egemen

sınıfının sistemi olan kapitalizmin taklitçisi oldu. Kendisi kapitalist

olmadan, kapitalizmin taklitçisi olmak, Türk kültürünü kendinden

uzaklaştırdı, ve kendisini kendisine yabancı yaptı. Türk Aydınları bu¬

gün bunun acısını çekmektedir. Sevindirici olan şudur: Başka beşko

açılardan baksalar da, Türkiyede sağcısıyla solcusuyla aydınlar, kül¬

tür emperyalizminin etkisinde kalmalarının acısını çekmekte ve bu¬

nun bilincindedirler.

4— Yalnız bundan değil... Çağdaş gidişin rayı dışına çıkmış

bulunuyoruz. Türkiyenin tutarlı bir ekonomik ve politik düzeni yok...

Ne kapitalist yolu seçebiliyoruz - ki onu seçmek olanağımız yoktur

ne de sosyalist bir yöntem seçebiliyoruz. Bu nedenle dünya kampla¬

rına yabancı kalıyoruz.

5— Bu sorunun cevabı inkılâptan ne anladığımıza bağlıdır. Ber»

inkılâptan şunu anlıyorum: Bir toplumun toplumsal yapısının değişme-

— 36 —

sine inkılâp denir. Toplumsal yapı değişmedikçe inkılâp olamaz. Top-lumsa! yapının değişmesi de,

bilindiği gibi, üretim ilişkilerinin değiş¬mesi dsmektir. Türkiye'de bu değişiklik ne ikiyüz yıldır, ne

de daha önce olmuştur. Türkiyede inkılâp diye yapılanlar, Batı kapitalizminin eiKisinde kalınarak

ve taklit edilerek birtakım üst yapı değişiklikleri ¥3 biçimsel değişiklerdir.Temelde bir

değişiklik değildir.

S — Tanzimattan bu yana olmak istediğimiz şeyi zaten olamaz¬dık. GSamıyacağımız birşeyîn de

eğitim sistemi olamaz.

7— Bütüniyle yazamadık ama, parça parça, bölüm bölüm bu

yazılabildi ve çok belgeler ortaya kondu.

8— Hayır; hiç öyle değil... 50 yıl önce ne vardı da şimdi ondah

daha kötüyüz? 50 yıl önce büsbütün çoraktı o yönden. Örneğin, Ne¬

cip Fazıl, kendisi bile yoktu 50 yıl önce...

S — Bu öteden beri Büyük Doğu'nun iddiasıdır. Bir dönem için Büyük Doğu bu iddiasında nakli

idi. O dönemde Türkiyenin tek bir üniversitesi vardı. O üniversitenin de fakülteleri, kürsü sayıları

az¬dı. Gerçekten de yabancı dil bile bilmeyen, kitapsız proföserler var¬dı. Ama bugün durum

yeterli değilse bile eskiye göre çok umut veri¬cidir. Kaç üniversitemiz olduğu sorulsa birden cevap

verilemeyecek kadar sayıları çoktur. Bugün uluslararası araştırma profesörlerinin başında Türk

profesörleri var. Az şey değildir bu.. 20-30 senedir gelişme var.

10— Değiştirmeden amacınız ne? Arap harfleri de bizim değil

ki... Orhon kitabelerini Arap harfleriyle yazmadık. Öz Türk harfleri

olsaydı ve bu duyanın en kötü harfleri olsaydı ben onların değişme¬

sine taraftar olmazdım. Arapça okurken de Arap harfleri derdik. Yeni

kelimelerin eğer kökü bizdense... Zaten zorla olmuyor, toplum kabul

etmiyor. Bu boşuna bir çabadır. Sağcıların en boş iddiası budur. Biz

onları dipçikle kabul ettirmiyoruz. Halk benimsemezse kusar, atar.

Ben Türkiyede en çok satan yazarım. Buradan belli ki, bunu halk

benimsiyor da alıyor.

11— Gıda tercihi savaşından geldiğini kabul ediyorum. Manevî

gıda filân değil, tabi besini, kastediyorum.

12— Sorularınızdan öyle anlaşılıyor ki, önce bizim ortaklaşa

sözlüğümüz yok. Aynı kavramlardan ayrı ayrı' anlamlar anlıyoruz.. Bu

sizin sağ sol dediğiniz şey, ilkelerden, maddi temeldeki çıkar ayrılık¬

larından ve bunların doğurduğu çatışmalardan ortaya çıkıyor.

13— Hayır! Ğlkeler ideolojilerin formüle edilmiş yargılarıdır. Ba-

— 37 —

na göre Türkiyede devrim yapılmamıştır ki, yani toplumsal yapı de¬ğişmemiştir ki, bugünkü

ideolojilerin devrimlerin sonucu olduğu söy¬lenebilsin. Bugün sağ-sol kavgası, Türkiyenin

toplumsal yapısını de¬ğiştirmek ve değiştirmemek kavgasıdır. Sağcılar üst yapısal bir de¬ğişim ile

yetinmek isterler. Solcular temelden değişim, yani üretim ilişkilerinin değişmesini isterler.

14 — Bu, demokrasiye verilen anlama göre değişir, Liberalizmin gününü doldurduğuna ben de

katılıyorum; ama demokrasi için aynı şeyi söyleyemeyiz. Kaldı ki, Liberalizm ile Demokrasi

mukayese edi¬lecek iki kavram değildir. Oysa demokrasi bütün toplumsal düzendir. Politik bir

düzendir. Liberalizm doktrini tektir. Liberalizm iktisadi bir doktrindir. Oysa bugün dünyada çok

değişik demokrasi düzenleri vardır. Ben demokrasiye karşı değilim.

15 — Bizim ulusal kökümüze dayalı gerçekten Türk halkının çı¬karlarını savunan partilerimiz

olmuştur. Ama söylediğiniz partiler toplumsal yapıyı değiştirmeyi amaçlayan bu partileri kendi

çıkarları¬na aykırı buldukları için türlü bahanelerle onları boğmaya, yoketme-ye çalışmışlardır.

Bugün de olmakta olan budur. Bir asırdır Batı iş¬portacısı partilerden sözediyorsunuz. Daha

önceleri de doğu düşün¬cesinin işportacısı olanlar Türk halkına egemendi. Gerçekte Ameri¬ka,

Ğngiltere, Almanya bize ne denli yabancıysa, Arap ve Ğranlı da onlardan daha az yabancı değildi.

Her iki yandan da elbette alacağı¬mız, öğreneceğimiz çok şeyler vardır. Ama özümseyerek

almamız kendimizin yapmamız gerekir.

16— Hayır; iflas tablosu değildir. Böyle bir sorunun sorulabil-

mesi bile, bu düşüncenin olabilmesi bile iflâs etmediğimizi gösterir.

Bizden sonraki kuşaktan bilinçli gençlerden çok umutluyum.

17— Egemen sınıflar yani burjuvazi, kendi çıkarları açısından

çok akıllıdır. Bu sınıf kaşığı ağzı yerine kulağına götürüyorsa hattâ

—Lütfen kelimeyi aynen yazın— kaşığı ağzı yerine götüne götürüyor¬

sa bunda bir hesabı vardır. Bunu aptallık sanmak halkı yanıltmak olur.

18— O kadar belli ki, siz bunu Türkiyede ilk söyleyenlerden bi¬

riyle konuşuyorsunuz. Montaj sanayii dış kapitalizme bağlı araçların,

Milli olmayan burjuvazinin oluşturduğu emperyalizmin ve çok uluslu

şirketlerin Türk ulusunu sömürme oyunlarından biridir ve endüstri sah¬

teciliğidir. Bunu yapanlara biz (komprador burjuva) deriz. Halkı kan¬

dırmak için en çok din, iman, vatan, millet diyenler bunlardır. Bunlar-

— 38 —

dan hiçbiri kendi çocuklarını Ğmam-Hatip okullarında okutmadıkları halde Ğmam-Hatip Okullarının

durmadan artmasını, öğretmen okulların¬dan Sanat okullarından daha da çoğalmasını isterler.

Gerçek Müslü¬man olduklarından değil, Ğslâmlık ticareti yaparak, sahte MüsSüman olduklarından

böyle yaparlar. Montaj sanayii yaratıcılığı önler. Bunun için iki şart lazım: teorik ve pratik... Biri

enstitüler, diğeri makineyi yapan makine... Endüstride yaratıcılık montaj sanayii ile olmaz. Bu¬nun

için makine üreten fabrikalar, makine yapan fabrikalar olması ge¬reklidir. Bir ulusun gerçek

bağımsızlığı da ancak böyle kurulabilir.

19— Varılamaz!

20— Doğru! Fakat bundan daha kötüsü var: Şudur; Dış borçlan¬

malarla yatırımlar!... Sorun, aslında çok uzun!... Enflâsyonun nedeni

yatırılan yabancı sermayelerdir. Enflâsyonu bunlar yaratırlar, çünkü

dışarıya daha çok kazanç kaçırmak isterler. Diyelim, bir yerli sanayi¬

ciye 100 bin dolar yabancı kredi açıldı. Bunun belli bir faizi vardır.

Borçlu sanayici borç aldığı tarihteki kur üzerine borcunu öder. Yani

dolar on lira ise on lira üzerinden faiz ve borcu öder. Türkiyeyi enflas¬

yona zorlayan çoğunun sandığı gibi iç etkenler değildir, dış zorlama¬

lardır. Çünkü bir dolar 15 lira olunca, borçlunun faiz borcu ve ana

borcu kendiliğinden 1/3 artmış olur. Bu nedenle emperyalizm daha

çok sömürsün buradan daha çok kazanç dışarıya aktarsın diye...

Türkiye'de enflasyonun hızlanmasını ister. Elinde bunun için çok güç¬

lü bir müeyyide vardır. Türkiye Türk lirasının değerini düşürmek iste¬

mezse kredileri azaltıp, ya da keserek yarım yamalak Türk endüstrisi¬

ni baltalar.

21— Evet!

22— Benim düşündüğüm kurtuluş yolu bu söylediğinizin tam ter¬

sidir. Ancak halkı bilinçlendirmemiz, kendi gerçek çıkarlarının nerede

olduğunu kendisine anlatmamız gerekir. Dünya tarihinde halkı kurta¬

ran olmamıştır. Olanlar halkı kurtarıyoruz diye belli bir sınıfı egemen

kılmışlardır. Halk ancak kendi kendisini kurtarabilir. Namuslu aydınla¬

rın görevi bize göre halkı kurtarmaya kalkışmak değil, halkın kendi

kendisini kurtarmasına yardımcı olmaktır.

23 — Bünye ihtilâli ne demek? Topraksız köylü büyük kentlere akmak zorunda kaldıkça ve gerçek

endüstri de kurulamadıkça top¬lum benliğinden kişiliğinden durmadan yitirir. Bunun sonu devrime

varır mı? Sanmam! Çünkü bunu sefalet doğurur. Sefiller de devrim yapamazlar. Onların

yarattıkları ancak kargaşalıktır.

— 39 —

24 — Ne Allah demenin ne de başka herhangi bir kelimeyi söy¬lemenin yasak olduğu ülkede

özgürlük ve demokrasiden söz' edile-mez! кte eski dostum Necip Fazıi'ia ayrıldığımız yer burası...

O Allah denilmesinin yasak olmamasını özgürlük sayıyor. Ben de onunla birli¬ğim. Allah yolunda

her düşünce söylenebilmeli ki, özgürlük olabilsin. Ama bu, özgürlük için yeterli değildir. Tam

özgürlük olabilmesi için bu düşüncenin tam karşıtı olan düşüncelerin de özgürce söylenebiimesi,

savunulabilmesi gerekir. Necip Fazıl çok iyi bilir ki, karşıtı söylenilme¬den söylenmiş olan bir

düşünce eksik kalmış, yarım bir düşüncedir. Son sözüm: Her cevap ya olduğu gibi konmalı, ya da

olduğu gibi çı-karılmalıdır.

(Aziz Nesin'in, olduğu gibi koyduğumuz bu cevapları üzerinde kıy¬met hükmümüz, ismail Cem'e

ait teşhisimize denk ve nihayet ek ola¬rak, davet ettiğimiz dünyalarda tam zıt, fakat yerdiğimiz

dünyalarda beraber olduğumuzdur.)

BURHAN FELEK

1— Din ulvi bir meseledir; Allah'la kul arasında... Din meselesi

anlaşılmıyor. Genel olarak okuyucunun seviyesi, lise seviyesidir. Ba¬

kın bana şöyle yazan okuyucu var: «Eğer biz seni bilfiil bulamazsak

bUs manen mezarına sıçarız!» Kaç kişi için söylüyorsunuz, 40 mliyon

için mi? Ben nasıl cevap vereyim buna. Bütün dünyada bir keşmekeş

var. Bütün dünyada maddî ve manevî kargaşalık var. Türkiye de bun¬

dan payını alıyor. Ben zannedildiği kadar kötümser değilim. Dışta

(şehirlerde) görünen karışıklık derinlerde (köylerde) aynı değil. Dün¬

yanın bu kargaşası kalabalıktan...

2— Türkiye 908'denberi dört büyük harp, 10-12 ihtilâ! geçirmiş¬

tir ve cemiyetimiz bu yüzden kendisine çeki-düzen verme imkanı bu¬

lamamıştır. Biz Akdeniz halkıyız; mizacımız onun tesirinde... Üç yanar¬

dağı, bizim mizacımızda... Şimallerde bu görülemez. Bu muhtevaya iş¬

tirak etmemekteyim. Ğsveç'te 300 sene harp olmamış, biz 13 senede

bir harp yapmışız.

3— Batılılaşma yoktur. Medenileşme vardır. Coğrafî vaziyet ve

içtimaî büyük faktör olan din unsuru bazı noktalarda tam Batıya ben¬

zememize mâni olmuştur. Buna da lüzum yoktur. Batının ilim ve fen¬

ninden istifade edilmelidir. Buna da çalışılmıştır. Bizim gibi olan ülke-

— 40 —

terden ilerideyiz. Köylü ve şehirli uyanmıştır. Ğnkılâplarımızın tatbikatın¬da yanlışlıklarımız

olmuştur. Herkeste olduğu gibi... Dâva cehaletle mücadele davasıdır. Bilmediğimizi bilmektir.

4— Dış politika ile ilgim yok.

5— Ben kafaların ölçüsünü bilmem. Ben orta halli bir gazeteci¬

yim. Bazı liderler çıkmıştır. Ziya Paşa, Reşit Paşa, Agâh Efendi, Şina-

si... Mustafa Kemal yüzdeyüz kellesiyle oynamış adam... O'nu Fatih'le

kıyaslıyorlar. M, Kemal tek başına herşeye karşı çıkıyor. Dünyada en¬

der gelmiş adam. Fatih'ten büyük iş yapmış adam... O Ğstanbulu alî:,

Atatürk Türkiyeyi kurtardı. Ğnkılâpları tatbik edin diye verdi. Tatbikat¬

ta hata yaptılar. Ben sıra adamıyım, büyük meselelere karar veremem

ben...

6 — Ben eski bir hocayım. Okuttuğum şeyleri iyi okuttum. Talim ve terbiye ayrıdır. Talim

mektepte olur. Terbiye evde, camide, kahve¬de, her yerde...

Dil tecrübesi gazetelerde olmaz. Biz birbirimizi anlamaz olduk. Bu oldukça pürüzlü bir soru...

Üstüme gelme!... Buna cevap veremem!.. Ben ihtiyar adamım... Osmanlıca Enstitüsü kurmak

lâzım... Kütükler, crşiv!er, dolu... Haydi, git artık, yeter!...

(Yaş hastalığına müptelâ bir zatın cevapları...)

METDN ERKSAN (Rejisör ve Senarist)

1 — Çok büyük sualler... Ğddiası içinde... Ben, çöküntü tabirini kullanmayacağım. Bu duruma bir

buhran da demiyeceğim. Bence eili yıldır değerler kargaşası içindeyiz. Bilenler bildiğini söylemez.

Bilme¬yenler susmaz. Her nesil, kendi değer ve kavramlarını kendi yaratıyor ve bunları gerçek

sanıyor. кte kargaşalığın ta kendisi!... Gerçekler de değişir. Her zaman her kavrama karşı yararlı

bir şüphe içinde ola¬cağız. Fakat bu inkarcılık olmamalıdır. Bir toplumun bütün canlılığını

meydana getiren unsur, nesillerden nesile intikâl eden değer ve kav¬ramlardır. Bizim

toplumumuzdaki en belirgin kişi tipi bence şudur: Bir adam tasavvur edin; bu adam 1976 yılında

bir gemi ile Amerika'ya gi¬diyor. Geminin burnunda duran bu adam, Amerika toprağı görünür

gö¬rünmez «Dşte Amerika!» diye bağırıyor ve Amerika'yı keşfettiğini sanı-

yor. Halbuki Amerika kıtasını hiç bilmeden (Kristof Kolomb) 1495 de keşfetti. кte bence bizim

toplumumuzun en belirgin vasfı budur. Eğer nesiüer boyunca üzerinde düşünülüp, taşınıp, bilimsel

yönden incele¬nip ve ds Türkiyeli gibi düşünülüp bir ortak hükme varılmışsa sonra geien ües;I!enn

bu ortak doğruları kabullenmesi gerekir. Üçgenin ala¬nı (taban X yükseklik/2) dir. Artık bunun

tartışması olmaz. Bu mutiak bir doğrudur. Bazı toplumsal doğrular da bu matematik doğru gibi tar-

tışılmaz. Ancak öğrenilir ve ezberlenir. Şimdi çevrenize bir bakıyorsu¬nuz; her kafadan bir ses

çıkıyor. 50 yıldır çıkmış bu sesler ve de so¬nunda bu Sifır noktasına gelinmiş... Kestirmeden bazı

şeyler söylemek gerekirse şu örnekleri vermek isterim. Türk düşüncesinin bir bölümü Batı

etkisinde kalmış, Batılının kendi toplumu için söylediği doğruları Türk toplumu için de geçerli

sanmış... Bir kısım Türk düşüncesi de Doğunun etkisinde kalmış... Doğuluların kendi toplumları

için söyle¬dikleri doğruları da Türk toplumu için geçerli sanmış... Biz hem Ba¬tıyı hem de Doğuyu

bilmek zorundayız. Ama bilmek demek îakiid etmek demek değildir. Biz Türkiye meselelerine bir

Türk gibi bakmak zorun¬dayız. Daha doğrusu, metodumuz bu olmalıdır. Bence, bizim

toplumu¬muzdaki bütün değer ve kavram kargaşası buradan geliyor. Biz önce bir Türk gibi

düşünmek zorundayız. Ama bu sözde kalmamalı... Çok meşhur bir yazarımız, 1943 de neşrettiği bir

kitapta şöyle bir cümle yazmış: «Batıh olmanın ilk şartı, kendini, iliklerine kadar Türk

hisset¬mektir.» Yazarın bu cümlesinin bulunduğu kitap 1975 yılında ikinci bas¬kısını yaptı.

Baktım, kitapta aynı cümle aynen muhafaza edilmiş. Hal¬buki bu yazar 32 yıldır gâvurca

düşünüyor. Bir tek gün bile bir Türk gibi düşünmedi. Tabii ben böyle yalandan düşünmeyi

kastetmiyorum.

2— Hayır! Değer ve kavram kargaşası Tanzimatla başlamış...

3— Evet!

4— Evet!

5— Tabiî yetişmiştir. Kemal Tahir son derece özgür bir Türk dü¬

şüncesi getirdi.

6— Hayır! Korkunç güzellikte bir soru... Bütün kerametini içinde

saklıyor. Maalesef biz maarif olarak ilk öğretim meselesini bile halle¬

demedik!...

7— Hayır! Yazamadık!

8— Hayır! Bütün yollar Türkiye cinnet mustatilinin içindedir. Ben

başta olmak üzere...

9— Aralarında birkaçı müstesna, evet!...

10 — Dil inkılâbına karşı değilim, fakat dil inkılâbı eksik yapılmış¬tır, ve bu eksiklik bizi milli

kültürümüzden koparmıştır. Dil inkılâbıyla

— 42 —

birlikte bütün Türk ve Ğslâm düşüncesini, sanatını ihtiva eden kitapla¬rın yeni dile tercüme edilmesi

gerekirdi. Eğer, bu arada Türk dilini de kastediyorsanız; Türk Di! Kurumunu son zamanlara kadar

Agop Dilaçar yönetirdi. Agob'un uydurduğu dil bu kadar olur.

12— Evet! Kendilerine sağcı diyen bir gurupla, kendilerine soicu

diyen bir gurup arasında kaldı.

13— Aşikâr!

14 — varlık şuurundan yoksun olanlar aydın sınıf dedidiğimiz yö¬neticilerdir. Ben Türk milletinin

asli unsurunun son derece köklü bir varhk şuuru içinde olduğuna kesinlikle inanıyorum.

15— Hayır!

16—- Evet!

17— Yok!

18— Apaçık...

19 _ Cüzdanlara el sürmeden çalmak tabiri dünyanın en güzel ta¬birlerinden biri... Bunu ancak

büyük bir akıl bulabilir.

20— Öldürmek demektir.

21— Büyük bir yüz karası...

22— «Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?» Hadis-i Şerif... «Biri hay¬

van, biri insan» M. Akif...

23

— Varır!

2<Ş — Bahsedilemez!

DOÇ. DR, HÜSEYDN HATEMD (Hukukçu)

1_ Yalnız biz değil, bütün dünya bir «değerler bunalımı» içinde

sayılabilir. Fakat bizde müesseselerimizin devamlılığı kesintiye uğratıl¬

dığı için belki bocalama ve ne yapacağını bilememe hali daha bariz

bir şekilde görülmektedir. Sorudaki 35 yıl tahdidinin manasını iyi an¬

layamadım.

2— Bu «çöküntü» nün başlangıcı çok daha gerilerdedir. Son ya-

nm asrın eseri olduğu söylenemez. Olsa olsa yanlış tedavinin hastalık¬

ları daha vahim hale getirdiği söylenebilir.

3— Belki «ölü nokta» da kalmaya mahkûm değiliz, «ölüden diri

çıkarır» sırrı tecelli eder. Fakat iç açıcı olmayan bir durumdayız.

4— Ne olduğumuzu, ne yapmak istediğimizi bilememekten ileri

geliyor. Sorudaki «Batı» ve «Doğu» kavramları yeterince açık değil...

«Maşrık ve Mağrıp Allahındır». Fakat mesele şuradadır ki, dış siyase¬

tin tutarlı olması için iç siyasetin tutarlı olması gerekir. Başkaları bi-

— 43 —

ze niye güvensin; biz kendimiz ne olduğumuzu, ne yapmak istediğimizi bilemedikten sonra?...

5— Maalesef yetişmemiştir.

6— Raysrî

7— Hayır!

8— Evet! Fakat kesin bir ümitsizlik içinde değilim.

S — Kullanılan terimler biraz ağır! Fakat «umumiyetle» denilmesi, durumu hafifletiyor. Şunu da

unutmamak gerekir: Akif'in dediği gibi: «Hangimiz başka meta'ız? Hepimiz TırhaUı!»

10— Harf değişikliğinin, bir milletin ilerlemesi için etkili olacağı

kanaatinde değilim. Fakat harf değişiklği, bir milletin geçmişi ile ilgi¬

sinin kesilmesinde etkili olabilir.

11— Evet, bunun da büyük ölçüde etkisi var.

12— Eskiden de -istisnalar ve bir «nesil» teşkil etmeyen ferd-i

kâmiller bir yana bırakılırsa- yoktu. Bugün de yok! Eskiden başka şey¬

ler arasına, şimdi de«sağ» ile «sol» arasına sıkışmış olabilir.

13— Sorudan bağımsız olarak şunu söyliyeyîm: Dünya görüşü ala¬

nında hiç bağdaşmayan kişiler bile gereğinde kendilerini bu anlamda

«devrimci» görebildiklerine göre, bu kişiler tek bir dünya görüşünde

birleşmiş sayılamazlar. (Lâ palis) hakikati oldu amma ne yapahm!

14— Bocalama ve kargaşa içindeyiz. Fakat varlsk şuurundan bü¬

tünü ile yoksun değiliz.

15— Hayır!

16— Madde ve ruh Allah'ındır. Birisi mahlûku, birisi «emr» idir.

islâm için iflâs yoktur. Her «usr» da bir «yusr» vardır. Batıl yıkılıp gidi¬

cidir. Fakat Allah'ın kâinat için koyduğu kanunların ihlâli mutlaka mü¬

eyyidesini davet eder. Tam bir iflâs içinde olmasak dahi zarar etmek

iyi birşey değildir.

17— Yine sorudan bağımsız olarak şunu söyleyeyim. Bu sahada

da uzun vâdesi ve sadra şifa olabilecek bir tedbir alındığı kanaatinde

değilim.

18— Doğrudur!

19—20 — Acı tecrübeler ve seyahatlerden sonra belki kıyıya varı¬labilir. Kumar oynamak gibi bir

şey olur. Fayda umulsa bile, zararı da¬ha çoktur.

21— Evet, çok üzülünecek bir durumdur. Fakat düşünüp üzülme¬

ye bile pek halimiz kalmamıştır.

22— Hakk her şeyin üzerindedir. Hakk'ın dışında kurtuluş olmaz.

23— Yeni bir âmil işe karışmazsa, belli şartlar belli sonuçları do¬

ğurur.

24 _ «Allah» demek, ülkemizde yasaklanmış değildir. Fakat Ğsla¬ma yöneltilen iftiraları

cevaplandırmaya kalkışan kimselerin, müfteri¬lerden daha fazla dünyevî endişeler ve engeller

karşısında olduğu, ba¬zen (Demokles) kılıcı altında oturdukları vakıadır. Ğslâm'ın getirdiği

hü¬kümlerin beyan edilmesi ve üstünlüklerinin belirtilmesinin hiçbir za¬man suç olmaması

gerekir. «Laiklik» ne demektir iyi bilmiyorum am¬ma, aksi ihtimal fikir hürriyeti ile bağdaşamaz.

Şu notu ilâve ediniz: cevaplarımın olduğu gibi neşredilmesi uygun görülmezse neşrinden

ta¬mamen vazgeçilmesini rica ederim.

(Bir laboratuar tecrübesi halindeki bu cevaplar etrafında son ve toplu hüküm, bazı isnisnalara ve

köşelerinde kıvranan soylu anlayışla¬ra rağmen memleket (entellektüel) lerinin ne korkunç bir

sefalet arzet-

tiğidir.)

Doç. Dr. Hüseyin Hatemi'nin elyazısı ve imzası

ŞtMDt

Tam çıkmak üzereyken çıkmama kararını veren ve ye¬rini, neşredilecekleri zamanlar belirsiz —

belki ayda, bel¬ki üç, beDKD altı ayda bir— «RaDor» lara bırakan Büyük

— 45 —

Doğu'nun tasan halindeki ilk sayılarına ait muhtevasın¬dan bazı kısımlar gösterdik. Şimdi

doğrudan doğruya «Rapor» umuzun maddelerine geçebilir ve son oluşlarıyie hadiseleri ve

meseleleri ele alabiliriz.

GENÇLDK

Baş mesele, orta tahsil kademelerine kadar sirayet halkasını genişleten yüksek tahsil çevresi

içindeki, dur¬mak, dinlenmek bilmez «deprem»lerde...

Bunları, şu anda motoru tekrar işletilen bir iç ve dış teşkilâtın plânlı dürtüklemesine bağlamak

yersizdir. Bunlar, sadece 1971, den öteye Sıkıyönetim boyunca teşkilâtlı biçimde yürütülen (anarşi)

cereyanının başı¬boş çalkantılarından ibarettir. Bütün kuvvetlerini, orta¬da bir hükümet

bulunmadığı hissinden almaktadırlar ve favori, papas saçı ve sakalı gibi bir nevi moda gayre-t i n d

en gelmektedirler... Kendisiyle hiç¬bir şey değil; fakat memleket halini, her türlü otorite¬den

yoksunluğu, hiçbir inzibat ölçüsüne güven kalmadı¬ğını, fikirle pençeleşilecek her yerde sözü

bıçakların ve tabancaların aldığını göstermesi bakımından herşey!... Cemiyette tefessüh ve iğtişaşm

efsane çapma kadar vardırıldığını gösteren, iltihap kökleri 50 yıl öncesine kadar uzanan ve nihayet

tedavisini her ân biraz daha zorlasıcı şekilde yeni idarelere devreden, yangını bizzat yakmamışken

sön&ürememenin aczini en büyük mesuli¬yet halinde taşımaya mecbur, zavallı hükümetlere vücut

veren bu hal, gerçekte Aksaray geçidi yangınından da¬ha kısa zamanda bastırılması mümkün bir

ıçoluk-çoçuk oyunu... Tek maddelik bir kanun yeter:

«Her türlü mektep, üniversite ve talebe topluluğu mekânlarında her türlü çatışma ve fiilî hareket

yasak-

— 46 —

tır; ve böyle davranışları, uzaktan seyredenler de dahil benimseyen her fert derhal bağlı olduğu

tahsil ocağın¬dan koğulacak ve askere alınacaktır!»

Ne sağ, ne sol diye bir ayırım... Böyle bir kanun sağcıya:

«— Uyuyan fitneyi uyandırma! Kendini ve gayeni ıcuza harcama!» Solcuya da:

«— Kökünden kazınacağın şartlar doğuncaya kadar fsenden hiçbir kıpırdanış görmeyeyim!»

Demek olur.

Daha nice tedbir, nice tedbir!... Kuyucu Murat, j Köprülü Mehmet Paşalardan, II. Mahmut

hamlelerine I dek, şiddet tedbirlerinin en ağırları...

Bu satıh üstü, deri üstü tedbir alınsın, yeter!... 11-1 letin iç ve deri altı ilâcı, o büsbütün ayrı

mesele!... Şim¬dilik derinin üstü kurtulsun, razıyız?

SESEP

1968 den bu yana, gemi azıya almış, her ân artıcı bir hızla uçuruma doğru giden gençlik

hareketlerine, açık oturumlarda, şurada burada, sebep, kendi deyimleriyle «neden» arıyorlar!...

Bilmiyorlar, anlamıyorlar ki, bu girift ve çok çizgili hareketin sebebi son derece basit, tek bir

çizgiye irca edi¬lebilir. O da gençliğin «devrim» ve «ilke» dedikleri masalla¬ra artık karnı tok

olduğu, gerçek ideal ve onun vecdine öle¬siye acıkmış bulunduğu ve Samimiyetle inanacağı, başını

yarasalar gibi taştan taşa vurarak aradığı ve bu yolda birbirini yediğidir.

Öyleyse her taraf için sebep, açık ve bir: Yarım asır¬dan beri kepek ve talaşla doyurulmaya

çalışılan, çeyrek asırdan bu yana da ne türlü aç bırakıldığı kafalara dank etmeye başlıyan Türk

gençliğinin bu hale gelmesinde biri-

— 47 —

cik sanık ve «neden>>, hala kurtuluş çaresi diye gösterdik¬leri 52 yıllık geliş ve gidiş, tek

kelimeyle «devrim» efsane-sidir, ve artık kimsede (protein) yerine mideleri zehirli otla şişiren bu

masala en küçük inanç kalmamıştır. Hisle¬ri iptal ederek sürdürülen tokluk yalanı, son on yıllık

dev¬rede en yaralı açlık şeklinde patlak vermiş; ve cenneti arayanlarla cehennemi seçenler

arasinda, her iki tarafta gerçek ideale talip ve sahteliklerden nefret etmekte ortak olarak işte bu

kanlı boğuşma doğmuştur.

DEMAGOCYA

Nedir şu, içinde kıvrandığımız (demagoji) bataklığı; ve fikrin ırzına geçme diye tarif edilebilecek

demagocya zanaatı?... Ve onun becerikli hokkabazı, şiir ve fikirde kopyacılıktan bile âciz, yeni

CHP kahramanına gösteri¬len bu tahammül?...

Haya ve imanı «birbirinden ayrılmaz iki birleşik» di¬ye gösteren Kainat Efendisinin mukaddes

ölçüleri önün¬de bu yaratığa verilecek sıfat, kainatta hiçbir ferde nasip olmamıştır denilse yeridir.

Onu, geçen Ramazan ayında bir gazetede yayınladığı¬mız, (satirik-acı mizah) ve hiciv üsluplu bir

beyitte şöyle anlatmıştık:

Kıbrıs fatihidir o, ister mi, evet, ister! Irzını koruduğu anneden rüşvet ister!

Aslında bir yüzü zafer ve bir yüzü hezimet olan Kıb¬rıs hareketinin peşinden bu demagocya

ustasının hemen hükümet sofrasını devirmek MSP yi kadro dışı etmesi —neredeydi aklı MSP

nin?— ve iktidara geçeceği haya¬liyle erken seçim istemesi, ırzını koruduğu yahut öyle

zan¬nedildiği anneden rüşvet istemesinden farklı mıydı?...

Ne ilk, ne orta, ne de yeniçağ Türkünün tek kelime-

— 48 —

sini anlayabileceği bir dille konuşan; ve geniş bir duvara kurşun sıktıktan sonra kurşunun değdiği

yeri işaretleyip «işte hedefim bu noktaydı!» tarzında böbürlenebilen ve hadiselerin kendi

kendilerine getirdiği «olanak» ve «olasılık» lan bu türlü sömüren bu adam, bugün muazzez Türk

vatanındaki iğtişaşm —iğtişaş kelimesinin uyduruk-çasını bilmiyorum!— tek körükleyicisidir ve

Ulu Hakan Abdülhamid Han tarafından «henüz bu millet bu dâvanın rüşd çağma ermemiştir!»

hükmiyle kapattığı ilk meclis hikmetine zatiyle ve tüm kadrosiyle tam bir asır sonra parlak bir

«tesbit-saptama» unsuru mevkiindedir. Ve bugü¬ne kadar bütün bu mânaları gözden kaçırıcı ve en

aziz an¬lamlara kıyıcı mânevi katliâmların eski ve yeni CHP'ler halinde biricik sorumlusudur. 52

yılda çalkalanan denizin getirdiği ölü nesne...

Ama ne anlıyan, ne soran!...

PARTÎ VE DAVA

Parti meselesini tekrar ele almaya değmez. Bu mese¬le üzerinde, Batıdaki kaynağından

Türkiyedeki mansabı-na kadar, olan ve olması gerekenle, neler olduğu ve bizi nerelere götürdüğü

üzerinde fikirlerimiz malûmdur.

Fakat bunlar arasbıda bir tanesi var ki, vâdettiğiyle olduğu arasındaki uçurum, dâvamızı azîm bir

tehlike kar¬şısında bırakabilir ve «ya ol, ya öl!» ihtariyle ya Uludağ ağırlığındaki bu yükün altına

girmesini, yahut onu beda¬vaya harcamaktan vazgeçmesini meydan yerinde haykır¬maya bizi

mecbur eder.

Milli Selamet Partisi... Çıkmayan Büyük Doğu'nun

— 49 —F:4

«Hadiselerin Muhasebesi» sahifelerinde bu Partiye yö¬nelttiğimiz tenkitlere ilâve edilecek

noktalar şunlardır: Ne olmalıydı, ne oldu; ne yapmalıydı, ne yaptı?.. Bu Parti «Tanzimat-ı Hayriye»

isimli «Tanzimat-ı Şerriye» devrindenberi ilk defa Ğslâm hakikatini en derin planda görme,

gösterme ve getirmeye memur ve fevkalâ¬de sarp bir arazide yol almakla mükellef bir teşekkül

ol¬duğunu bilecek, birbuçuk asırlık, yoldan saptırma hareket¬lerinden sonra, en nazik çığıra ayak

bastığını ve ona göre muazzam bir fikir ve (Strateji) ye muhtaç bulunduğunu takdir edecekti. Bu

bilgi ve fikir olmaksızın zaten böyle bir parti kurulamazdı. Ğslama, dış ölçülerinden bağlılık

id¬dia etmek ve malûm cami halkına hoş görünmeye çalış¬makla Ğslâm kurtarüamazdı.

Milli Selamet Partisi, bu derin bilgi ve takdirdışın¬dan «alelacele» ve «sümmettedarik»

tabirlerinin ifade et¬tiği bir atılış olmak seviyesini aşamadı, ve işte bu yüzden¬dir ki. Meclise

girdiği andan bugünedek(strateji) sini maddeleştiremedi, dâvasını, (estetik), (diyalektik),

(ideo¬lojik) ve (politik) sahalardan hiçbirinde besliyemedi. oeaklaştıramadı; «eski» yi değil,

ebed boyu «yeni» yi gör¬me, gösterme ve getirme cehdini belirtemedi. Zira kabuk tarafından aldığı

Büyük Doğu gıda unsurlarının posasın¬da kaldı ve günlük, fani siyaset bataklığında çırpınmayı ve

kırmızı plâkalı otomobillerde boy göstermeyi marifet ve nailiyet saydı.

Başlangıçta hükümete asla girmeyecek, biteviye ku¬maş olamayınca yamalık olmayı da kabul

etmeyecekti. Da¬ha evvel belirttiğim gibi, korkutucu ve düşündürücü bir hifıar içinde kalacak,

bütün gücünü (tabire dikkat) üni¬formalı ve üniformasız bir gençlik yoğurmaya yöneltecek,

— 50 —

olamayışları kendi tezine zıt gidişlerde gösterecek, böylece (antitez) lerine ve hasımlarına kendi

kendilerini çürütme yolunu açacak ve gününü bekliyecekti.

Olamadı, yapamadı.

(Dlk koalisyon) da CHP kargasının fiat zamları nota¬sını bülbül gibi bizzat kendisi okudu. «Ben bu

anlayışta değilim, kendin oku veya kendi bakanlarından birine okut!» diyemedi. Milli Eğitimde

açıkça millî ruh katliamı¬na girişilirken sesini çıkaramadı. Nihayet iş, Kıbrıs hare¬keti gibi çöpçü

Durmuş Ağa bile olsa aynı şeyi yapacağı noktaya gelince arsızlığı ve şımarıklığı yeni seçim

isteme¬ye kadar götürenlere fiilde asla karşı çıkamadı. Hükümet sofrasını nasıl olsa devireceği

ortada olan kişiye tekad-düm edip sofrayı kendisi devireceğine, onun devirmesine ve kendisini

açıkta bırakmasına razı oldu.

Şu oldu, bu oldu, CHP kargası kendi oyununa geldi ve ağzındaki peyniri başka bir kuşa kaptırdı;

ayrı mese¬le...

Ara, seçimleri, umumi seçim şansının bu ikinci kuşa doğru istikâmet değiştirdiğini ve MSP'ye

1973'tekinden daha zayıf ihtimal düştüğünü, çünkü iki yıllık devresinde onun, şiar ve mahiyetiyle

ahenkli bir iş yapamamak ve gerekli tavrı takınamamaktan yıpranmaya, başladığını gösiterdi. Ama

yine anlıyan olmadı.

Bu defa MSP, saksağan kuşunun emrinde, kendisine ötekinden daha hasis ve tuzaklı bir yuva

verildiğinden habersiz ispinozlaşma durumuna geçti; ve daima açık veri¬ci tarzda bülbülvâri

ötmeyi maharet saydı.

Bu satırları MSP'yi kötülemek için değil, vazifeye da-— 51 —

vet etmek için karalıyor ve onu muhteşem ve mukaddes idealimiz önünde ne kadar cüce

bulduğumuzu, kaydetmek¬le, başkalarının sefaletini onun ulviyeti lehinde sebep diye kullanmak

gibi bir acze düşmeksizin, bir karga ve bir sak¬sağan arasında dâvamızı kartallaşmış görememenin

hüs¬ranını yaşıyoruz. MSP' nin mutlaka kavraması gereken kurmay sırrı:

— Ya dağda münzevi bir kartal gibi, kan rengi şafak vaktine ka¬dar Meclisteki köşene çekilip için

için çalışacak ve bekleyeceksin; yahut, hükümette rol aldıkça karga ve saksağandan birinin

hizmetçi¬si olarak kalacağını ve aziz dâvayı harcayacağını bileceksin! Gayrı sen sağ, ben

selâmet!...

VE DÂVALAR

«—Keşke herkes fikirlerimizden faydalansa da bize birşey kalmasa!...»

Böyle demeliyiz!...

Hükümet başkanının, aynen Büyük Doğu (diyalektik) maddelerinden faydalanarak, Danıştayı

hükümetin, Ana¬yasa Mabkemesini de Türkiye Büyük Millet Meclisinin ro¬lünde gösteren ve

bunların devlet bütününde başlıca, tezat ve yerine oturamama âmili olduğunu ima eden sözü,

be¬lirttiği canhıraş hak ve hakikate rağmen, dâvayı her çiz¬gisi ve köşesiyle görebilmekten uzaktır.

Size herşeyden önce «çıkartmadığımızBüyük Doğu'-nun, küçültülmüş şekilde kapağını

gösterelim.

— 52 —

Bütün demokrasilerde esas, iradesini milletten alan millet emrinde, millete tâbi meclis, meclise

tâbi hükümet, hükümete tâbi ve onun emrinde icra kuvvetleri manzunıa-si şeklinde dört kameli bir

ehram belirtir. Ğhtilâller bu kademeleri bozar ve halk ayaklamşı şeklinde olmayıp da sonuncu

kademeden gelecek olursk, ehram tepe taklak olur ve zirvesi üzerine oturmaya, zorlanmış bir

ehram man¬zarasındaki abes meydana çıkar. îcra kuvvetleri emrinde hükümet, böyle bir hükümete

tâbi meclis, ve böyle bir mec¬lise temsil hakkını kaptırmış bir millet...

1960 gece baskını bir müddet için böyle olmuş, sonra yavaş yavaş kademeler arası dengenin

kurulması için za¬man denilen büyük tesviyeciden imdat istenmiş, fakat şu ân için her kademenin

ayrı ayrı mevkiini kaybetmesinden ve ehramın bir döküntü haline gelmesinden başka bir ne¬tice

devşirilememiştir.

кte, her bahada ne kadar akamet ve felâket varsa, meydan nice istismarcılara, çıkarcılara ve millet

haini ajanlara kalmışsa hep bu yüzden...

Bugün bir elbisenin doğru dikilip dikilmediğini model üzerinde tetkik edip yanlışları belli etmekten

başka rolü bulunmayan Anayasa Mahkemesi, eğer elbisenin rengine, desenine, biçimine kadar el

uzatıyor; Danıştay ise idarî mahkeme sıfatıyle günlük hükümet muamelelerindeki hak¬sızlıkların

ötesinde hükümet tasarruflarının topuna birden kargı çıkabiliyorsa, bütün bunlar, birtürlü

düzelmeyen denge; ve yerine oturtulamayan ehram manzaralarından, tek kelimeyle rollerin

birbirine karışmasından ve sınırla¬rın bozulmasından doğuyor.

Bu arada Devlet Reisliği makamına ait bir dikkati de prtaya koymak lâzım:

— 53 —

Ba,zı kararnameleri yani hükümet tasarruflarını dur¬durup uzun süre tatbik mevkiine çıkarmadığını

duyduğu¬muz sayın Fahri Korutürk'e huzurunda saygıyla eğilip söylenecek bir söz vardır:

«— Bütün demokrasilerde kanunlardan daha kuvvetli bir örf ve âdet icabı ve bedahet derecesinde

emin bir anla¬yış gereği olarak, devlet reisleri, her kademeyi aşıcı millî bir mesele zuhura

gelmedikçe, ancak icra-yı devlet edebi¬lir, icra-yı hükümet edemez! Eğer hükümet varsa olanca

tasarruf haklâriyle vardır ve bu günlük ve tabii haklara müdahale düşünülemez. Sorumsuz bir

makam, sorumluları güdemez!»

Görülüyor ki, herşey, 15 yıl önce geçirilen bir zelzele¬nin getirdiği ve (demokrasi) derken

(demokrasi) yi, hür¬riyet derken hürriyeti, adalet derken adaleti zedelediği bir dengesizlik zemini

üzerinde, mes'ulleri ve sebepleri gözler¬den kaçırıp kakılmış, kalmıştır. Bu hava içinde ne devlet,

ne hükümet teneffüs edebilir!...

Türkiyeyi, devlet ehramını, demir elle, demirden bir elle kaidesi üzerine oturtacak ve asıl ondan

sonra inkılâp çapında yapılması düşünülebilir işlere iklim açacak yeni ve (dinamik) bir zuhurdan

başka hiçbir şey kurtaramaz.

Hükümet güya emrindeki icra manzumesine «bana tâbisin ve ne irade edersem onu yapacaksın!»,

Meclis hü¬kümete «teftiş ve murakabem altındasın!» Millet de Mec¬lise «mutlaka dileklerimin

tercümanı olmaya mecbursun!» diyemedikçe, ne devlet düşünülebilir, ne hükümet, ne icra

kademeleri, ne de millet...

DDYANET

Bu tabirin, onu temsil eden şahıs ve makam hususiye-

— 54 —

tine izafetle tarafımızdan «cinayet» diye sıfatlandırıldığı fecaat dolu devreler olmuştur. Bu

devrelerde, Allah için de¬ğil de Allah düşmanlarını memnun etmek için fetva veren¬ler, umumiyeti

teşkil eder. Hususiyette ise, ya bu vebalin altında ezilip ne yapacaklarını bilemeyenler ve nihayet

yüreği çatlayarak ölenler, yahut da böyle bir belâlı yükü, başlarına ne gelirse gelsin, omuzlamayı

reddedenler, tek-tük bile olda, görülebilmiştir.

Umumiyet plânının menfî örnekleri arasında, Hasan Âli Yücel maarifine tam da denk, ismi

tersinden mânalan-dırılmak üzere Şerefûddin Yaltkaya (1) numarayı tutar.

Mazlumlar kadrosu hususiyet plânına gelince, orada yalnız iki şahsı görüyoruz:

Ahmed Hamdi Aksekili ile Ömer Nasuhi Bilmen... Biri Mecliste bütçesini savunurken böyle bir

makam tem¬silciliği ıstırabiyle kalbine yıldırım düşerek ölüyor; öbürü ise «Millî Birlik Komitesi»

nin süngüs'ü altında davet edil¬diği halde buna «hayıf!» diyebilecek kadar hamiyet gös¬terebiliyor.

Gerisi, temsil etmekle mükellef bulundukları ebedî hayat rejiminin ebedî kanunlarını, gözle görülür

ve elle tutulur bildikleri fâni dünyaya feda edici ve «Hesap Günü» derken Hesap Gününe

inanmadıklarını gösterici seciye¬ler...

Bu seciyelerin (2) numaralı tipi de, şimdiki başkan...

Allah Resulünün mübarek kıyafetlerinden esasî bir unsur olarak özene bezene doladığı sarığını,

kokteyller, müsamereler, kongreler, konferanslar, türlü devlet mera-s'im ve toplantılarında kendince

bir mânâ ile göstermelik haline getiren, endamını arzetmek için hiçbir fırsatı kaçır¬mayan,

sırasında eski şeyhülislâmların beyaz cübbe kılı-

— 55 —

ğma da bürünebilen ve böylece «Dşte Türkiye Cumhuriyeti Diyanet кleri Reisi Böyle Olur!» demek

isteyen bu yeni tip, şu bakımdan en tehlikelisidir ki, gelip geçmişler ara¬sında nihayet «matluba en

muvafık» zat olduğunu ispat edebilme ve bu ispatını bazı devlet büyüklerine kabul etti¬rebilme

yolundadır.

Onu, üzerinden tüten bütün mânalarla, tavır ve edası¬nı çerçeveleyici bir (enstantane) olarak

takdim ettiğimiz (1) numaralı fotoğrafta tahlil etmeye çalışınız!

50 kûsür yıllık cumhuriyetin «Allahtan kork!» deme¬yi bile suç sayan ruh kurutucu iklimi

karşısında «biz ger¬çek sesimizi cumhuriyet devrinde bulduk!» diyecek kadar Allaha isyan ve

rejimine esaret halindeki bu kişi, bu defa da bir dergide okuduğumuza göre, kendisine defalarca

so¬rulan «Şeriatçı mısınız?» sualine, «ben müslümanım!» di¬ye cevap vermiş güneşi benimseyip

ışığını tanımamazlık-tan gelircesine, şeytanı bile çatlatacak bir tavır takınmak¬tan geri kalmamıştır.

Bu suretle, rejime, şeriatın müslü-manlıktan ayrılabileceği gibi bir muhale imkân veren bir marifet

sahibi olarak görünmeyi becermeye kalkmıştır.

M.T.T.B. VE JÜBDLE

Şu kıymet hükmünü tepeden inme bir eda ile ileriye sürmenin ve Müslüman geçinenlerin kafasına

dank diye çarpmanın günü gelmiştir ki, bugün Türkiyede ve gerçek mânada davamıza bir yuva

arayanlar, onu ancak Milli Türk Talebe Birliği mihrakında bulabilirler. Benim âciz şahsıma

«manevî babamız ve ruh hamurkârımız» diye ba¬kan bu teşekkül, Babıâli caddesinde, 6 OK'tan

kinaye 6 bütünlü binasında halk partisinin yıllarca yoğurduğu, öz kökünü inkâr edici sahte ve artık

tamamen silip süpürül-

— 56 —

müş gençliği, som ve halis Anadolu gençliği ile değiştir¬miş ; ve heybetli bir sükûn ve sükût içinde

her türlü ucuz-hareketlerden uzak kalarak vatana sahip olacağı günün çileli sabır ve tahammülü

içinde bekleme sırrını çöze¬bilmiştir.

Teşekkülünde ve gelişmelerinde 10 yılı aşan bir devre içinde en büyük payı Büyük Doğu'nun temsil

ettiği bu te¬şekkül, 2-3 ay kadar evvel manevî babası adına bir (Jübi¬le) tertipledi. Orada, olup

bitenleri hikâye etmektense be¬nim bir konuşmamı nazarlara sermek herşeyi gösterir:

«Mahcubum! Teşekkür ederim! Taşınmaz lûtuîlaruı yükü altındayım! Bu hallerde insan ruhu, aklı,

bir genç kızın, üzerine göz değmesinden çekindiği nisbette haya duygusuna gömülür. Öyle ama

vazife hissini, haya duygu¬suna takdim edeceğimiz yerler de vardır. кte şu anda mahcupluğumu

yenebiliyor ve konuşabiliyorum, bu saye¬de...

Vazife nedir ki?.. Gerçek gayesine bağlı ise Allah için vazife... Hazzımız veya menfaatimiz,

aklımız veya mantık kaygımız gereği değil... Eskilerin «Gâmıza» dedikleri bü¬tün incelik, olanca

sır bu noktada... Bu noktayı anlaya¬bilsek, ismine «Uludağ» diyebileceğimiz idrak tepesinin

zirvesine, ibadetlerimizin de gayesine yaklaşmış oluruz.

Sadece yaklaşmak; varmak nerede?.. Kulluklarını cen¬net için yerine getirenler cenneti Allah ile

aralarında perde, engel yaparlar. Bu inceliği işaret içindir ki, Allah'a erenler, şu ölçüyü

koymuşlardır : «Hasenât'ül-ebrâr, Sayyiat'ül-mukarrabîn - Cennetliklerin iyilikleri, Allah

yakınlarının kötülükleridir.»

Benim ellinci muharrirlik ve kırkıncı mücadele yıldö-nümüm münasebetiyle çatısında, nihayet 15

yıldır, ay-yü-dızlı bayrakla tevhid sancağının yan yana dalgalanışına

— 57 —

şahit olduğumuz, 6 oktan dönme 6 sütumîu şu binada, su tertiplediği, verimini de naçiz şahsıma

hediye ettiği mera¬sim, vazife hikmeti bakımından üç cepheli bir tezahür be-katzlmamış

mukaddesatçı ve milliyetçi Türk gençliğinin lirtiyor:

Birincisi, gençliğin kendi ruh harararkârlarıiia, hele tm iş çamur ve necaset hamurkâriığı haline

getirildikten son¬ra ORÎD çirkeften çekip çıkarmaya ve zemzemle çitilemeğe bakanlara karşı

vazifesi...

Bu vazife laiklere, dünyayı Allah'tan tahliye etmek isteyenlere değil, ancak lâyıklara yöneltilmesi

ve üstüne maldan, terden, göz yaşından, kandan sonra canın da ek¬lenmesi gereken bu vazifenin

şimdiden vesilecilik ve ih-tarcılık makamına lâyık görülebilirsem daha ne iste-rhn?..

Ğkincisi, hırsızlık malı gibi saklı, içine kapanık, her biri ayrı havada fertlere bölümlü ve

yekpâreleşmek meca¬linden yoksun, şüpheci ve yılgın Ğs(lâm sermayesine ve sö¬kük mü sökük,

pörsük mü pörsük Ğslâm içtimaî alâkasına diilşen vazife...

Heyhat! Bizdeki sermaye şuursuzluğu ve içtimaî alâka eksikliği, otopsi masasında bıçağa karşı ölü

hissiz¬liğinden beter! Yahudiye, komüniste bakın yeter!... Dik¬kat edin, kafiyeler bile beni

doğruluyor: Beter ve yeter!..

Ya üçüncüsü?.. O, vazifelerin, bana ve benim gibilere düşen en müthişi!..

Kaldırım taşına bile seslenilse onu sünger haline ge¬tirecek bir «Narı beyzâ» fışkırtmak borcu

'altında Kal¬dırımdan geçenlerin hiç birisinde taştaki kulak hassasiye¬tini bulamamak nasibi

önünde... Avrupa ansiklopedilerine «zindan hayatı, üniversitelerinden fazladır!» kaydını dü-

— 58 —

şürtücü, lafa sığmaz bir çile menkıbesi içindedir... Baba¬dan kalma eski keçesinden, sağlığına,

günlük nafakasına, çoluk çocuğuna ve haysiyetine kadar feda etmek memuri¬yeti karşısında...

Evet; belaların altında, önünde, içinde karşısında.. Asla yıîmamak, yetinmemek, özür ve emeklilik

tanımamak, ihtiyarlığa razı o'maraak; iki ezan arasında susmayı ve dinlemeyi bile küfür sayıcı bir

ruh zehabıyla bütün bir ömür kaynamak, fıkırdamak, her en deri değişti¬rerek tazeleşmek ve asla

dibe çökmemek mükellefiyeti... Yerine getirebildiğimiz diyemiyorum; getirilmesi gereken

vazife...

Bu üç vazife şekli arasında bir kıyaslama yapmak,

benden ve benim gibilerden başka herkese ait...

Vazifelerin en üstün ve çetiniyle, onu değerlendirmek hamlesinıdeki geceliğin üstün ve çetin

vazifesini iç içe ka¬bul edersek, bana ve benim gibilere şu sözden başkası düşmez; «Mukaddes

davanın aynadaki aksi, Ğslâm içtimaî alâkasını bir gün çağlayanlaşmış görmek veya böyle

gö¬recekleri, ona erişecekten yetiştirmek ümit ve duasına sımsıkı bağlayınız; ve kefenimi,

tabutumu, mezar taşımı ve o taşa bir nirengi noktası emniyetiyle uzanan yolumu, benim değil O'nun

yolunu kâinata ölümsüzlüğü getiren kâ¬inat Efendisinin yolunu size, Ğsîâmî vazife şuurunun ilk

kamçılayıcısı, yeni ve pak gençliğe ısmarlarım...»

Mahcubum! Lâyık değilim! Ancak liyâkatin ne de¬mek olduğunu anlamak makammdayım.

Teşekkür ede¬rim!...»

DÎN VE ĞDEAL

Dinin, (lâik) devlet plânında mes'ut temsilcisi, teo-risinki para gibi rejim aşkına harcayıcısı, hiçbir

lügat ki-

— 59 —

tabma haline sıfat bulunamaz. Diyanet кleri Başkanı bir

tarafa; ortadaki manzaraya bakalım :

«— Şimdi geç bakalım, geçebilirsen çamurdan!...» Bu tabir «Hesaplaşma» isimli

konferansımızdan...

Şöyle demiştik:

«— 30 küsur yıllık mücadelemizde, küfür, din adına, hem iyi ve doğruya, hem de kötü ve yanlışa

hayat hakkı tanımayan bir buz dağı mahiyetindeydi. Biz onu, soğuk¬ta avuçlarımızı hohlarcasma,

tek başımıza ve destanlık çileler pahasına nefesimizle erittik. Şimdi geç bakalım, ge¬çebilirsen

çamurdan!...»

Buz dağı eridi ama, hemen ardından, o zamana kadar tahtakurusu sürfeleri gibi deliklerinde uyuyan

birtakım haşarat peydahlandı. Bunlar, ortalık yumuşar yumuşa-maz, sanki meydan kendileri için

temizlenmiş gibi, nefs-lerine tezahür, hattâ nümayiş ve tasarruf hakkı arayan, kılavuzluk ehliyetini

yalnız nefslerinde gören cehalet ve hizmetlere ihanet grupları...

Başka eserlerimde, Büyük Doğu'larda, birçok kon¬feransımda ve «Rapor» un ba.şmda

dokunduğum bu grup¬lar, bugün, yeni doğmuş bir bebeğin sağlık rejimi bakı¬mından en tehlikeli

düşmanı sayılacak ve onu yatağa dü¬şürecek şekilde, dâvamızın, hikmet, hakikat, (estetik),

(diyalektik) cephelerini karartma; kısacası, bizim açtı¬ğımız ve en ince hendese dehâsı ve billur

taşlarla döşe¬meye çalıştığımız yolu tıkama rolünde...

Bunları, kendi içlerinde de türlü tezatlar ve ihtilâf¬larla dolu, dört zümreye bölebiliriz:

En başta çıkarcılar ve su katılmamış istismarcılar... Bunlar artık ellerindeki kelepçelerin

çözüldüğünü ve ne

— 60 —

yazılırsa sökeceğini gördükleri din mevzuunda ister hak, ister bâtıl, satış yapacak hangi kitapsa

onu basarlar, tür¬lü ticaret oyunları ve kıymet düşürme hilelerine girişirler ve okuyucunun fikir ve

bilgi midesini fesada uğratırlar. Bizzat Allahm, Kur'ân'mda «âyetlerimle ticaret yapanlar» diye

lanetlediği sınıftan olanak, üstünde hamalların ve ok¬kalık iade denklerinin yattığı sahifelerini, aslî

ve mukad-ides yazılariyle ve sırf «bera-i ticaret» âyet âyet süsle-|mekten haya etmezler...

Sırası gelmişken parmağımızı basalım: — Büyük Doğu'larda veya herhangi bir kitabımızda, aslî

yazmşiyle tek bir âyet, hadîs, hattâ mukaddes tek bir kelime gösterebilir misiniz? Bir zamanlar bazı

mu¬kaddesat esnafının yağmaladığı bazı kitaplarımızda, izin¬siz neşredilen âyet ve hadîsler

olarak meallerin asılları müstesna, yayınladığımız manzum öz harfleriyle hiçbir mukaddes ibare

yoktur.

Aslî harfleriyle olmayınca da, malûm harflerle, bir âyet veya hadîsi, meal dışı seslendirmek, biraz

evvel «cinayet» diye vasıflandırdığımız ürpertici iş olur. Ol¬sa olsa, hususî bir ihtimama bağlı

olarak bu işi levhalan-dırmak suretiyle yapmak mümkündür M, o da, şartları bambaşka ve

bildiğimiz kitaplara uyamaz mahiyettedir.

Fakat bu inceliklerden kim, ne anlar?.. Cami köşe¬lerinde yalancı dolma atıştırır gibi, şeriat

ölçüsiyle açık bir haram belirtmese de ittika ve hürmet borcu bakımın¬dan en ulvi bir yasak

ifadesiyle derin ve gerçek mümin' lere bırakılmış olan bu işlerdeki lâubalilik, tiksinti dere¬cesini

bile aşmıştır günümüzde... Edep uçup gitmiştir.

Sade bu türlü yüzsüzlük ve laubaliliklerle de kal¬maz bunlar... Gerçekten büyük din âlimlerine

ait eserler

— 61 —

yayınlarken, sadeleştirme ve tercümelerinde berbad eder¬ler o âlimi; ve şahsiyetlerini, ruhlarını, iç

dünyalarını gös¬termek kabiliyetine yaklaşamazlar... Meselâ bir «Dmamı Gazalî» serisi tuttururlar;

o büyük zatın şahsiyet ve mahiyetini süzüp çıkaramazsınız bu sadeleştirme ve ter-cümeleriyle de

yanlış ve kaba eserlerden... Ayrıca, doğ¬rudan doğruya dine aykırı, birtakım (reform) ve kuru akıl

budalalarının, her türlü ruh feyzi ve sır idrakinden yoksun ve ancak gençleri kendi başlarına

davranmaya ve hüküm basmaya davet edici kitaplarını da (fabrika -imal etme) ye kucak açarlar...

Eğer Büyük Doğu hizmetini bir kal'ayı fethe mu¬vaffak askerî birlik olarak vasıflandırmak

mümkünse, bunları da, yukarıda söylediğimiz gibi arkadan gelen «ça-pulcuLar» yığınından bir kol

diye gösterebilirsiniz.

Ğkinci zümre, sahte velîler furyası... Herbiri öbürü¬nün aleyhinde, herbiri muayyen bir içtimaî

sınıfa hitap ve istinat edici; ötelere şeriat fezasının üçüncü mevki biletiyle değil de, yataklı

vagoniyle gitmek hevesinde clanları bu umumî vasıtadan da yoksun kılıcı velî tas¬lakları ve

tasavvuf (damping) çileri... Gerçek makamla¬rını tenzih ve tebcil ettiğim ve gerçeklerinin

eteklerine tutunmaktan başka kurtuluş yolu tanırnadığm bu gibile¬rin dâvamıza zararı ise,

ölümsüzlük sevkiyatmda, müs-lüman geçinenleri ve bütün insanlığı şimdilik üçüncü mevki

vagonlara yerleştirmekten ve sadece şeriati ta¬lim etmekten başka yol mevcut değilken, bizzat

Peygam¬ber bâtını tasavvufu zedelemeleri ve Allah yolunu kes¬meleridir. Yarın ve yarınların son

yarınında en büyük ceza bunlaradır.

Üçüncü grup, Vahhabîlik, kuru akılcılık ve Ğbn-i Teymiyye taslakları... Şeriati, içi boş bir zarf

gibi ele

— 62 —

alıp içindeki nuru yani Peygamber bâtınını inkâr eden, böylece bir maddenin üç buudu halinde

Ğslâmm derin¬lik buudunu kaldırıp onu satıh haline getiren ve son yıl¬larda Ğlahiyat Fakültesi,

Enstitüler ve bazı mahfeller¬de kendilerine yoldaş bulanlar... Bu müfsid ve fâsidler, içi ve dişiyle

gerçek şeriatin kendilerine gayet iyi bilen¬miş kılıçtan başka mukabelesi olmayan muzahrafat

ör¬nekleridir; yerleri de, şadırvan taşları değil, kanalizas¬yon çukurları...

Dördüncü grup, üçüncüsiyle karışık şekilde, hem ve¬lilik ve tasavvuf, hem de mezhepleri inkâra

kalkanlar, , kendilerini müctehid ve müceddid sayanlar, (1) numara¬lı zümrenin bastıkları dalâlet

eserlerine uygun kitaplık faaliyetlere girişenler, carî fetvacılar, muvazaacı müftü¬ler, (form) nedir

bilmeyen (reform) cular... Yok (Ens¬titü), yok (akademi) diye tepinmekten başka dâvası

ol¬mayanlar... Yok «Kur'ân Kursu», yok «Dmam - Hatip» nârasiyle boğuşanlar... Birbirini

«es'sâmü aleykum-ölüm sana olsun!» şeklinde selâmlamayan ve rejim aley¬hinde şikâyet etmeye

kadaralçalanlar...Birinin başını öbürünün kafasında kırmak gereken bu tipler, bütün

an¬dıranları ve şu, bu farklara rağmen aynı mayadan yuğ-rulmuş bulunanlariyle beraber, Ğslâmm

memleketimizde ilk doğuşuna ait, «düşük çocuklar» tablosunun can tırma¬layıcı ibret unsurları...

MUKADDESATÇILAR KURULTAYI

Tam, yekpare ve teşkilâtlı küfre karşı Türkiyede Ğslâmî inkişafın bu ilk, zaif, soluksuz, vecdsiz ve

birbiri¬ne umacı göziyle bakan hiziplerini kaynaştırmak ve on¬ları tek bir ordu halinde

birleştirmeye çalışmak için ye-

— 63 —

gâne rnetod, aralarında büyük bir nefs muhasebesi top¬lantısına zemin açmaktır. Bu işi halis

Ğslâmlığından baş¬ka hiçbir taraflılığı olmayan M.T.T.B.'ye havale etmek, onun davetiyle ve

«Mukaddesatçılar Kurultayı» ismiy¬le tarihî bir kongre tertiplemek...

Kongreye şu gruplar çağırılacaktır:

1— îslâmî yayın sahipleri... (Kitap, gazete ve der¬

gi temsilcileri)...

2— Ğlahiyat Fakültesi, Enstitüler, Ğmam - Hatip ve

Kur'ân Kursları teşkilât temsilcileri...

3— Din görevlileri teşkilât temsilcileri...

4— Ğslâm mihrabı etrafında milliyetçi teşekküller,

fikrî ve ahlâkî dernekler, faaliyet gösterici münferit şah¬

siyetler, şu veya bu isimle çerçeveli zümre bağlıları...

(Nurcular, Süleymancılar vesaire)...

Bunlar her gruptan 10-15 kişi olarak M.T.T.B. va-sıtasiyle ve isim isim seçilecek, ayrıca Ğslâm

dâvasiyle alâkah aydın halk zümresinden ve gençlikten de dileyen¬lere bellibaşli bir had dahilinde

kapılar açık tutulacaktır.

Belki bir Cumartesi günü yatsı namazmdan başlayıp sabah namazına kadar sürecek olan bu

toplantıda her şey canhıraş bir aşk, saffet, samimiyet üslûbiyle konuşulup karara bağlanacaktır.

Toplantıyı (otorite) ve idaresine bedahet derecesin¬de inanılmış bir başkan güdecek; veya böyle bir

başkan «Fahrî Reis» sıfatiyle bir köşede, seçeceği herbiri söz sahibi hakemlerle oturup kongre

başkanlığını formalite noktasından herhangi birine, meselâ M.T.T.B. Genel Baş¬kanına

yaptıracaktır.

Kongrede konuşulanları harfi harfine teypler kayde¬decek ve sonra bu kayıtlar kitaplaştırılıp

maliyeti fiya¬tına bütün memleket umumî efkârına arzedilecek ve ha¬tiplerinöksürüşünden

kekelemelerine kadar her şey, olanca gerçekliği ve açıklığiyle bu kitaba aksettirilecektir. Böyle

bir kurultaydan ne çıkabilir ? Davetlilerden hangisi gelir, hangisi gelmez? Alâka¬lanan veya yan

çizenler kimler olabilir?

Birçoğu birbirinin zıddı ve düşmanı olan bu zümrele¬ri bir arada barındırmak ve birbirine söğüp

saymaktan alıkoymak ve Allah aşkı etrafında birleşme ümidiyle nefs-lerini ekmeye davet etmek ne

nispette mümkündür?

Bir karara varılsa bile onun zümrelerce kabulü nasıl garanti edilebilir ve bu bâbta hangi

müeyyideye baş vu¬rulabilir?

Nihayet, belki de Ğslâm safında bulunanların zaaf ve birbirini yemekten öteye topyekûn

iktidarsızlığını ortaya vuracak olan bu toplantıdan ne faide beklenebilir?

Öyle değil!... Bütün bu şüpheci suallerin ihtimal ale¬mindeki cevapları menfi de olsa, aziz dâvanın

en büyük çapta nefslerdeki muhasebesinden öyle bir şerrâre fışkı¬rtabilir ki, müzakere sonunda

tanzim edilecek protokol milyonlarca müslümana takip edilecek yolları ve kılavuz¬luk

iddiacılarından kimlerin hak ve kimlerin bâtıl temsil ettiklerini gösterebilir. Menfi ihtimali bile bu

kadar vait-kâr olan bir «Mukaddesat kurultayı» nın, biraz uzak olsa da müspet ihtimalle, Ğslâm

dâvası üzerinde, bu dâvanın bütün icapları mevzuunda tam birleşme olduğu takdirde de, zafer,

güneşten Ğslâm dünyasına bir elektrik kablosu çekilmişcesine muazzam olur.

Elverir ki, böyle bir kongreyi ister başkan, ister «Fah-

65 —

F: 5

rî Reis» sıfatiyle güdebilecek, kafa, ilim, irfan ve buluş¬ta, hakkı bedahet çapında bir şahsiyet

bulunsun...

Bizim aradığımız ve her zümreye başlıca şart olarak koştuğumuz, Allah ve Resulü huzurunda

yakıcı bir aşk ve her enaniyete veda ettirici ve kavurucu bir vecddir. Bu (kalite) lerin sahibiyse,

herhangi bir zümreden şu ve¬ya bu makamda sultanî bir fert değil, isterse basit bir it¬faiye eri

olsun, içi saffet ve samimiyet yuvası insandır.

işte, «itfaiye eri» teşbihinin bize kaynağını veren muhteşem tabloya geldi sıra... Hususî bir kağıt

üzerine basılı (2) ve (3) numaralı harikulade resimlere bakınız. Kitaba sığsın diye iki bölümlü

olarak verdiğimiz bu re¬simler aslında bir bütündü ve çıkmayan Büyük Doğu'nun ikinci sayısına

kapak resmi olacak ve belki de 15 dev¬resi içinde bütün kapak resimlerimizin en çarpıcısını teş¬kil

edecekti.

Bu, cidden harikalar harikası resme iki zıt göz za¬viyesinden bakılabilir...

Küfür gözü:

—Herife bak! Alevler göğe yükselirken adam yan¬

gına su sıkacağına, namaz kılıyor!

îman gözü:

—Aşkolsun, şu Anadolu müslümanı tipine!... Böyle

bir anda bile, çizmelerini önüne perde etmiş, namazım kıl¬

madan edemiyor!

Hakikat, iman gözünün gördüğü gibi olsa da, bu ka¬dar yetersizdir.

îman gözünün en nurlusu şöyle görür:

—Yangına karşı vazifesini en titiz ölçüde yerine

— 66 —

getirmeyi ibadet bilen bu itfaiye eri, vazifelerin vazifesi namazını aynı titizlik çerçevesine

sığdırırken belli etmek¬tedir ki, ondaki vecd, Boğazda birkaç yalının değil bütün insanlıktaki ruh

yangınını söndürecek kuvvettedir..

Ve işte bize lâzım olan aslî vâhid de, dâvamızı bö-|lüm bölüm dağıtanlar ve karıştıranlar yerine bu

basit litf aiye erinin tavrıdır. Asıl kesilecek ve birbirine iliştirilip ?duvara asılacak resim de,

gizlediği mâna bakımından, iş-|te bu tablo...

Evet, inanmak... îdeal... Ğnanılan şeylerin ulvi man-Jzumesi...

Efendim ve mürşidim, bir gün bana, inanmanın mut-| lak hedefini mahfuz tutarak, sade o hedef

hakkı için:

«— înan da istersen bir odun parçasına inan!» Buyurmuştu.

Bizimse halimiz, bağlılık iddia ettiğimiz, mutlak iman hedefine inanmanın değil, onun etraf mda

dedi - kodu ve türlü sahtekârlıklar yapmanın edası...

Evet, ideal!... Şu devrimler devresinin köküne kib¬rit suyu döküp de hiçbir köke hağlanamadığı ve

o yüz¬den bugünkü, hale düştüğü, her sahada bangır bangır iflâs ettiği, kendine göre bir (idealist)

olan komünistin bile kargısında tökezlediği...

Ğdeal... Türk vatanında doğrudan doğruya küfrün «rekzedicisi - dikicisi» Halk Partisinin, ayakta

durabil¬mek için sola kaymaktan başka çare bulamadığı, böylece kendi kendini, kendi

yetersizliğini ele verdiği ideal...

Düne kadar bir idealimiz vardı. Ğdeallerin ideali... Ölümsüzlük idealiydi bu... Dünyayı ve öteleri

fethetme ideali...

— 67 —

Bu ideal, Osmanlı devleti plânında 14 üncü Asrın ba¬ğından 16. Asrın ortalarına kadar ikibuçuk

asır, olanca rev¬nak ve haşmetiyle devam etti. Bu çığır içinde ve bu ideal yüzü suyu hürmetine, üç

kıt'ayı tevhid kıskaciyle bitiştir¬dik ve Ğslâm damgasiyle mühürledik. O devrin, nakil ve iaşe

vasıtaları gibi dar ve kıt teknik imkânlarına pes de¬dirtecek şekilde de, medenî dünyanın ancak

19 ve 20 nci asırlarda toplayıp yürütebildiği büyük ordulara vücut ve hareket verdik. Bu ordular,

evvelki ve sonraki orduların saçkıran gibi en kıymetli eserleri yerle bir etmesine karşı¬lık, geçtiği

yollara, ardından nakış nakış bir halı sererce-sine kal'aiar, hanlar, kervansaraylar, camiler,

medreseler ferşederek yol aldı. Öz vatanını işgal altında tutan sürü¬ler değil, o vatının maddî ve

manevî işgal ve istilâ hakkını temsil eden ulvi kuvvet manzumeleri...

Bizi dünya fâtihliğine erdiren ideal 17 ve 18 inci asır-laı boyunca gölgelendikçe gölgelendi, aşk ve

şevkini kay¬betti. Bu hal ile beraber bozgun çığırımız açıldı, aşk ateşi kabuk bağladı ve meydan

mukaddes ölçülerin kabuk teker-lemecilerine kaldı. Ve ordu, dışarıda düşmana mağlup, içe-rideyse

milletine galip bir şekavet ocağına döndü. YAND ĞDEAL SÖNDÜ.

Tanzimat sonrası, Batının madde dünyası üzerindeki nakışlarını, bu nakışları vücuda getiren ruhtan

ve onun oluş seyrinden habersiz olarak dışmdan kopya etmeyi ide¬al zannedici, sığların sığı bir

hareketti; ve dünyalar arası hiçbir muhasebe ve murakabeye girişemediği için, ideal ge¬tirici olmak

şöyle dursun, ideal götürücü, mevcut ve pör¬sük ideali büsbütün kaybettiricidir.

Bizde ideal ihtiyacının ilk sezildiği ve onauz hiçbir şey yapılamayacağı anlayışına varılır gibi

olduğu ân, Ğttihat ve Terakki hengâmesi...

—' 68 —

Ğttihat ve Terakki komitecilerinin Türkçülük mefku¬resi, topyekûn varlığımızı borçlu olduğumuz

Ğslâm idealiy¬le bir değiş - tokuş unsuru olarak, sırf onun yerini almak için getirilmiş; ve

milliyetçiliğin özü ruhî muhtevada aran¬mak ve dine dayalı olmak gerekirken, başta fikirlerini dev-

şirdikleri filozof (Dürkaym) bulunmak üzere bütün Batı mütefekkirlerine zıt yoldan ve tersine

yürütülmüştür.

Böylece, hem ustasının fikirlerini tahrib etmesi bakı¬mından ilmî, hem de zahirde saygılı

göründüğü Islâmiyete hakikatte düşmanlığı bakımından dinî iki büyük suç sahi¬bi Ziya Gökalp

milliyetçiliği, esasen bir (ideoloji) olmayıp bir (psikoloji) den ibaret bulunan ırkçılığın hiçbir zaman

engin bir ideal ufku açamayacak dar ve inkisara akameti bir tarafa, çocuk oyuncağı bir fantazyayı

aşamamış ve es¬ki «Mehmed»ler, «Ali» ler, «Osman» lar yerine «Alp» li, «Tekinli» li, «Mete» li

birtakım çeyrek aydınlaraĞslâm nefretini aşılamaktan başka bir şeye yaramamıştır. Yani

kavmiyetçilik (milliyet, ruh birliği keyfiyetine ait Islâmî bir mefhumdur ve posacılarm cevhere

bağlı kelimeyi kul¬lanmaya hakları yoktur) kendi basma bir ideal olamazken Ğttihat ve Terakki

Türkçülüğü, asıl kurtarılması gereken idealler idealinin batması olmuştur.

Derken Millî Kurtuluş hareketi ve Cumhuriyet... Türk milletinin, idealler idealinden kalıntı

halindeki Islâmî ruh¬la şahlanışı sayesinde mekân (madde) plânında kurtarılıp zaman (ruh)

plânında o idealden büsbütün koparılışı... Hattâ bazı devrelerde (Dkinci Dünya Harbi ve Sonrası)

maddede kurtarılmış bir milletin ruhta tam bir katliâma uğratılması ve batırılması... Cumhuriyet

ne getirmiştir?

Ğdare şekli: Bu bir ideal değil, (manüel - basit bilgile¬rin el kitabı) seviyesinde kuru bir çerçevedir

ve herşey onun içindeki mânaya bağlıdır.

— 69 —

Muasır Medeniyet seviyesine erişme dâvası: Bu, ger¬çek ve eksiksiz bir dünya görüşünün hedefi

olunca bir ide¬aldir, yoksa dıştan kopya işi kaldıkça basit bir heves...

Ğnkılâplar: Hiçbiri ruha sindirilememiş ve süpürüp attığı şeylerin yerini tutamamıştır.

Demokrasi: Bizdeki şekliyle, maddî ve manevî bütün (otorite) lerin papueunu dama atmış olarak,

en kanlı is-tipdatlardan beter bir başıboşluk felâketi...

Netice şudur ki:

BUNCA TARDHÎ ÇDLE VE MACERADAN SONRA ĞDEALSÎZLÎK, SON DEVDRDE

BÜSBÜTÜN ÜZERDMD¬ZE ÇÖKMÜŞ; SDYASÎ, ĞDARÎ, ĞÇTĞMAÎ, ĞKTĞSADĞ, AH¬LÂKÎ,

ĞNZĞBATÎ, HARSÎ VE RUHÎ BÜTÜN ĞFLÂSLA¬RIMIZIN, KÖKLERD DERÎNLERDE TEK

MÜESSDRD OLMUŞ VE BUGÜNKÜ MANZARAYI DOĞURMUŞTUR.

Efendiler! Bu ana - baba gününde artık şu hakikati kafalara dank diye çarpmanın zamanı gelmiştir:

Ğnkılâplarımızın hiçbiri, bir dünya görüşü, ideoloji, dolayısiyle ideal mahiyetinde değildir. Öyleyse,

balığın su ihtiyacı gibi hayatî eksiğinizi kabul edin de, ondan sonra bizim için millî idealin ne

olabileceğini konuşalım!..

Birbirine dost idealler olduğu gibi, düşman idealler de vardır. Fakat bunlar birbirinin ideal olmak

mahiyetini inkâr etmezler. Dünyanın en sefil insan ve cemiyeti, mide gurultusu ve apış arası

merakından öteye geçemeyen ve 24 saatlik hayatını «gününü gün etme» tesellisiyle yaşa¬yandır.

Bu bakımdan biz, bâtıla inanana, meselâ bir ko¬müniste şifası mümkün bir hasta göziyle bakarız

da, hiç¬bir şeye inanmayanı ve idealsiz yaşayanı sıhhatli bir leş kabul ederiz.

— 70 —

Bugünün devası bütün dünya demokrasilerinin aynı ideal yetersizliği illetini çektiğine ve ruhî

müeyyidesini ne¬rede bulacağını bilemez hale geldiğine göre, Batının hasta olmadan evvelki haline

özenmek ve bu hale ideal göziyle bakmak değil, öz cebinde kaybettiğini arayıp bulmaktadır.

Ğdeal sıfıra inince, yerine «behîmilik-kaba madde işti-hası» geçer. Ğdealsiz insan hayvandır ve onu

eezbedecek şey de, idealleştirilememiş maddesiyle kadındır.

Bugünkü (seks) faciamızı da böyle anlayınız!..

(SEKS) FACDAMIZ

Kadın bir fikirdir; erkekte fâtihlik sembolüdür, Ğslâ-miyette de bu bakımdan, yani öz mahiyeti

bakımından de¬ğerce büyüktür. Kâinatın Efendisi «dünyanızdan bana üç şey sevdirildi; namaz,

güzel koku ve kadın...» buyurmuş¬lardır. Muhammedi hakikatte kadının mevkii, Şeyh-i Ek-ber

Muhiddin-i Arabî Hazretleri tarafından değme idrakin ulaşamayacağı bir derinlikte

mânalandırılmıştır.

Bize düşense yalınız şu kadarını belletmek:

Şehvanî his, helâlinden tatmin edilmek ve sımsıkı bir kontrol altında tutulmak şartiyle Allah

Resulünün ulvi mizacına uygun ve dolayısiyle Ğslâmiyette makbuldür. Ka¬dının erkek üzerinde

rolü de Allaha erme yolunda yardım¬cıdır ve bizde, papasvârî bir riyazet ve kadından mahru¬miyet

rejiminin hiçbir değeri olmamak şöyle dursun, kös¬tekleyici ve tutucu bir tesiri vardır. Bütün dâva,

nefsin, şeriatle kayıtlı hakkını vermekten ibarettir; ve büsbütün mahrumluk şeytanî bir sevk olduğu

kadar, büsbütün ka¬dından ve hayvanca bir şehvaniyetten ibaret kalmak da aynı derecede

şeytanîdir.

— 71 —:

Şeriat ve tasavvufta derin bir sır belirten bu mücer¬ret noktayı bir kenarda bırakalım da müşahhas

dâvamıza bakalım:

кte şimdi ülkemizi köpürten kadın alâkası, bu ikinci neviden şeytanî şevkin son kertesini

gösteriyor. Öyle bir son kerte ki, onu gösterecek bir basınç aleti olsa, ibresi ye¬rinden fırlayabilir.

Bu hal, büyük ideal yolculuğunun helâlinden kadını mânalandırması ve kendisine yardımcı kılması

yerine, yüz¬de yüz imansızlık ve ahlâksızlığın hiçbir hicap ve mâni dinlemez cinnetinden ibaret

kalıyor; ve kedilerle köpekle¬re mahsus azgınlık devresinin topyekûn zaman ve mekânı kuşatması

bakımından eşşeklere bile parmak ısırtıcı bir mahiyet arzediyor.

Bu felâketin mikrobunu tayinde kat'î teşhis, riyazi bir emniyetle şudur:

Devrim dedikleri hadisenin, ulvi kıymetleri ezip tepe¬lemesi ve ruhları bomboş bırakması

yüzünden meydana gelen âfet!.. Artık susuz insana gaz içerek nefsini tatmin¬den başka yol

kalmamakta; muvazeneli aşk yerine kuduz şehvet, ulvi zevk yerine süflî ihtilâç, hâkim erkeklik

yeri¬ne mahkûm takallüs geçmektedir.

Bu vaziyette, her şeyden evvel kaybedilen, olanca mâna ve esrariyle kadındır.

Dünkü ve bugünkü nesillerin kadına ne gözle baktığı¬nı ve onda ne gördüğünü, dünkü ve bugünkü

ressamın çiz¬gilerinde açıkça okuyabilirsiniz.

Dünkü kadın, mahfaza içinde mahfaza, perde ardın¬da perde, binbir mefkûreleştirme vasıtasının

sakladığı sonsuz bir kıymet gibi, erkek ruhuna nakşedilmiş, çözül-

— 72 —

mesi gereken bir şifre, bir bilmece, bir sırdı. Bugünkü ise 50-60 kilo, derisi yüzülmüş cılk et ve

bütün tılsım nahiye¬leri galîz birer maddecik halinde, sadece gaseyan ettirme¬ye memur bir

cifedir. Böyle olduğu içindir ki, ressamın gözünde, eski muhteşem muamma olmak haysiyetini

kay¬betmiş ve bıçakla yarıla yarıla boş yere cevheri aranan bir tohum gibi (dekompoze - terkibi

altüst) bir mahiyet almış¬tır.

Bugün, devrim Türkiyesinde, büyük bir gençlik yığı¬nının yalınız hazmî ve tenasülî cihaziariyle

yaşamasmda-ki hiçbir şeyle kıyas kabul etmez müthiş felâket, çekilmiş bir su dibinden çıkan

pislikler ve leşler gibi, iman denizi¬nin neleri örttüğüne ve başını alıp gidince meydanı nelere

bıraktığına en canhıraş şahittir.

Bugün, güya gasbedilmiş haklarmı kendisine verdiği için herkesten fazla devrimci geçinen Türk

kadını bilmeli¬dir ki, aynı devrim, kendisine kadınlığını kaybettirmiştir.

Plâkalarında «Dslâm» yazılı itfaiye otomobilleri ve on¬ların gökdelenleri deviren hortumlariyle bu

yangının üze¬rine varmadan, Türkiye insan ormanlarmdaki yangını sön-

düremezsiniz!..

#

**

Döndürüp, dolaştırdılar; 52 yıllık Cummuriyetin son ikinci yarısında, mahsullerini kemaliyle elde

ettiler. Bugü¬nün delikanlısı, tarihine, ananesine, aile terbiyesine, müs-lüman anne sütüne, tek

kelimeyle îslâma bağlı bir zümre müstesna, devrim mümessili olarak hastahanelik bir ör¬nektir.

Şöyle:

Hazmî cihazı bir davul, onun altında tenasülî cihazı bir tokmak, hepsinin üstünde de dimağı

cihazı, nohut ta-

— 73 —

nesi büyüklüğünde, dumura uğramış bir uzviyet. O davul ve altındaki tokmak bir iplikle bu nohut

tanesine bağlı¬dır ; ve onları taşıyan, nohut tanesi değil, asıl nohut tane¬sini ardından sürükleyen, o

davulla o tokmaktır.

Bugün bütün dünyanın, kaybedilmiş idealler ve onun neticesi ruhî nizam buhranı yüzünden,

kaybettiklerinin bir nevi öcü olarak korkunç bir (seks) cinnetine düştüğü mu¬hakkaktır. Fakat

böyle hâile demlerinde milletler, kolera salgınına karşı aşı gibi, kendilerini millî sağlık (faktör)

leriyle, yani ananeleri, ahlâkları, imanları ve imanlarına bağlı kanunlarıyle müdafaa edecekleri

yerde, bütün bu kurtarıcı (faktör) leri kaybetmiş olmaktan gelen bir ko¬laylıkla hastalığın koynuna

düşerken, Türkiye, devrimle¬rinin bu şanlı mahsulü olarak mahut illet tarafından yu¬tulmuş, hattâ

illetin merkezlerinden biri haline getirilmiş¬tir. Devrimciler, memleketi yükselttikleri «çağdaş

uygar¬lık» seviyesinden ötürü, tokmaklarını davullarına vura¬rak böbürlenebilirler.

*

**

Bir, (Leonardo davinçi), (Mikelanj) gibilerinin resim¬lerinde, bir de (Pikasso), (Goya) ve

takipçilerinin tablola¬rındaki mücerret kadm yüzü çizgilerine bakınız! Eskilerin kadm portrelerine

nakşetmeye çalıştıkları ahenk ve ulvî-lik çizgilerine karşılık, yeniler, bu kıymetleri delik deşik eden

birer (Morg) araştırıcısı...

Yenilerde çehre bütünü darmadağın edilmiş, parçalan¬mış ve ondan sonra her uzvu

hakikattekinden başka tür¬lü bir terkibe sokulmak istenmiştir. Göz, o muazzam mâ¬na yatağı,

yerinden oynatılıp bir leke gibi şakağa sürül¬müş, ağız çarptırılmış, burun istikametsiz bir hedefe

dön¬dürülmüş, kafa önü, arkası ve yanları olmayan bir küreye çevrilmiş...

Bu, kaybedilen kadını kadında aramanın ve teselliyi ebedî bir kaybedişte bulmanın sanatıdır; ve

Viyanah ya-hudi Doktor (Eroyd) vâri bir kıyasla erkekte (seks) cin¬neti gözüne en çarpıcı misaldir.

Hayatta her hamleyi insan ruhunda gizli şehvet ihti-baslarına bağlayan ve ilk olarak memedeki

çocuğun anne¬sine duyduğu şehvet hissinden işe başlayan, ulvî insan iti-kadlarmı zedelediği için

de nice intiharlara yol açan bu hain yahudi, şimdi sağ olsaydı, mukaddesata vurduğu dar benin tam

semere verdiği bir hengâmeye şahit olur ve bu defa dehşetinden kendisi intihar ederdi.

ORDU

Ordu, milletin yumruğudur. Dimağ emrinde yumruk... Hem dışarıya ve başka milletlere doğru, hem

de dışarıdan gelecek saldırıya karşı... Birinci halde taarruz, ikinci halde müdafaa... Bu vazifelerin

ikisi de mübarek... Hat¬tâ, birincisi, ikincisinden daha aziz ve mübarek... Elverir ki, millî

menfaatlerle beraber, bütün insanlığa dağıtılma¬sını hedef almış bir ideal emrinde bulunsun...

Böyle bir ordunun, hattâ millî menfaat ve enaniyet hissini ayaklar altına alıcı, sırf insanlık hesabına

davranıcı ve dünyaya ölümsüzlük rejimini yayıcı en ulvi örneği îslâmda... Kâi¬natın Efendisi

arkasında, Avrupa ansiklopedilerinin «dün¬yanın en büyük generallerinden biri» diye, kaydettiği

Hâ-lid îbn-i Velîd'in ordusu...

Şimdiden kaydedelim ki, işte bu Halid Ğbn-i Velîd, en küçük bir nefs ve benlik edası gösterir gibi

olunca, Halife¬ler Halifesi Hazret-i Ömer tarafından yakasına yapışılmış ve nefer rütbesine

indirilmiştir.

Üstün gaye emrinde, ideallerin ideali ve erişilmez

— 74 —

— 75 —

ufuk noktası sahabîler ordusundan sonra, ordu yapısının ana dayanağı fikir alâkasını, o türlü veya

bu türlü, şu ve¬ya bu mikyasta, tarihte iz bırakmış bütün ordularda gö¬rüyoruz. Büyük Ğskender

sadece ordu için ordu kurmak¬tan ve ham kuvveti kendi içinde köpürtmekten başka dâ¬vası

olmayan deli bir fâtih değil, Aristo'dan ders almış ve Yunan (Attik) medeniyetinin fetih hakkını

harekete dök¬müş bir kahramandır. (Dmperium - Romanum) un, ardına Roma kaldırımlarını

döşeyen ve bütün yolları o merkezde düğümleyen orduları, (stoisizm - cevr ve cefaya taham¬mül)

ahlâkına bağlı ve bugünkü Batı dünyasına örnek bir nizam temsilciliği içinde, haşîn bir ırkî

nefsaniyet eseri ol¬sa bile cemiyetçe benimsenmiş bir üstünlük ve imparator¬luk mefkuresinin

dimağa bağlı yumruğudur. Nitekim bu yumruk, cemiyette fesat yüz gösterip merkezî fikir

ka¬rarmaya başlayınca, kendi kendisini ve ham kuvveti met-kûreleştirmeye koyulmuş ve malûm

generaller isyanı ve Roma üzerine yürümeler devri açılmıştır.

Evet; fikir kopunca herşey kopuyor ve ham kuvvet, otoritesini kuramayan dimağa karşı, eksikliği,

kendi mad¬dî imtiyaziyle giderme yoluna sapıyor. Ve herşey alt-üst oluyor. Dünyada hiçbir askerî

başarı gösterilemez ki, mil¬lî dimağ emrinde yumruk kadar itaatli ve aynı fikir teme¬li üstüne

istinatlı ordular dışı, başıboş ham kuvvet manzu¬meleri tarafından devşirilebilmiş olsun... Hattâ

alet ve malzeme, yani madde gücü bile bu mevzuda ikinci plân¬da... îşte Büyük Fransız Ğnkılâbının

derme -çatma yalına¬yak ve başı kabak orduları tarafından, mütereddi, fakat güya muntazam ve

zengin teçhizatlı istilâ ordularına karşı elde edilen zaferler... Ve işte, birçoklarmca fetih için fe¬tih

dîvanesi ve gayesiz bir aksiyon şairi sanıldığı halde, en doğru izahı, Fransız Ğnkılâbının ruhlarda

estirdiği yeni ha¬vadan dünyaya hâkim yeni bir Fransa çıkarmak olan Na-

— 76 —

poiyon; ve onun, millî dimağa sımsıkı perçinlediği ordu¬su!... Napolyon, 500'ler Meclisini

basarken, ham kuvvet¬ten başka dayanağı olmayan âsi bir general değil, bellibaş-lı bir ruhu

nefhedeceği bir cemiyet ve ordu idealine sahip ve bütün bir hamle sanatkârıdır. Eksikleri sezen ve

mu¬vazene sırlarını bilen böyle sanatkârlara ise can kurbân!...

Bizim tarihimizde de aynı kanun... Ğçtimaî dimağ, onun âbideleştirdiği güçlü devlet, sonra o devlet

emrinde, iki elin on parmağı kadar fikrî cihaza tâbi ordu... Bu mu¬vazene unsurları yerinde

kaldıkça şevket ve şehamet çığı¬rımız devam etmiş, muvazene bozuldukça da alçalma ve çürüme

halimiz derinleşmiştir.

Nihayet Yeniçeri!... Hudutta düşmanına mağlup, içe¬ride milletine galip, bütün içtimaî alâkalardan

azade, öz vatanının işgalcisi, tek dayanağı ham kuvvetten ibaret, hain ve rezil bir fikirsizlik ejderi...

Bir zamanlar dünyanın en büyük ve en nizamlı fikir ordusunu heykelleştirmiş olan Yeniçerinin,

sonradan, dünyanın en sefil ve denî şakîsi ha¬line gelip, Ğkinci Mahmut tarafından, yuvasında top

ate¬şiyle gebertilmesi, bize, Batılı ölçüde nizamî ve mutî ordu¬yu kazandırdıysa da, Cumhuriyete

kadar, millî idealin di¬mağ merkezine bağlı yumruk olmak haysiyetinde bir ordu yuğurabilmemize

imkân vermedi. Zaten Tanzimatla başlı-yan maymunvâri Batı taklitçiliği cereyanı böyle bir ideal ve

onun koruyucusu bir orduya mutlak engeldi.

Cumhuriyeti doğuran Ğstiklâl Savaşı, ordumuza, mil¬letin ölmemek iradesini en üstün çapta temsil

ettirdi ve sa¬vaş sadece bu yüzden kazanıldı. Fakat bu kadarı bir fikir ordusunu kadrolaştırmak için

yeterli değildi. Ölmemek fikrinden sonra orduya, yaşamanın, yaşanmaya değer ha¬yatın fikrini

benimsetmek ve o fikrin hendesî peteği içine bütün bir ruh balını doldurmak lâzımdı.

— 77 —

Ğnkılâplar bunu yapmadı mı?...

Ben, vatanı, mekân, yani madde sahasında kurtaran¬ların, onu zaman, yani ruh sahasında

kalkindırabildikleri-ni sananlardan değilim; ve itiraf etmek zorundayım ki, Ğs¬tiklâl Savaşı gibi

destanlık bir hamleden sonra Türk ordu¬su, özlediği ruhî teçhizata nail olamamış, için için acıklı

bir bunalım halinde süren bu hal, bilhassa Ğkinci Dünya Harbi devresinde su yüzüne çıkmaya

başlamış, Demokrat Parti merhalesinde büsbütün derinleşmiş, hiçbir manevî sahabete erememiş ve

nihayet yüzde yüz Halk Partisine ait bir vebalin Demokrat Parti üzerinde nişangâh teşkil etmesi

suretiyle 1960 senesi 27 Mayıs hareketine yol açıl¬mıştır.

Ordu mazurdur, bilerek veya bilmeyerek ruhunu ara¬maktadır; ve onu kendisine vermek borcunda

olanlardan hiçbir şey görmemekte, üstelik bir ucundan öbür ucuna kadar her sahada bütün hakları

ve istihkakları çiğnenen bîr vatana şahit olmaktadır.

1960'dan bu yana, 11 yıllık devre ise, sadece 24 saat¬leri kurtarmaya bakıcı eyyamgüder ellerde

yarayı o kadar azdırmıştır ki, usul ve şekil bakımından hareketlerini ten¬kit ettiğimiz kuvvet

kumandanlarının Eyyub sabrına hay¬ret etmemek mümkün değildir.

1960 hareketi, hakikatte idealsizliğin öcünü aldı ama, onun yerine birşey getiremedi, hattâ birçok

şey götürdü ve köksüz muvazeneyi büsbütün zedeledi. 1971 gayr-ı usu-lî, gayr-ı kitabî, fakat son

derece medenî ve insanî davra¬nışı ise aradığını bulacağa benzememekte ve orduyu, ister istemez,

millî iradeye emir verme makamında tutmaktadır. Millî iradeye emir verme değil, ondan emir alma

cihazı olan orduyu bu hale zorlamış olmanın suçu, ordudan baş¬ka her tarafın, her makamın ve her

devrindir. Orduya baş-

— 78 —

ka çare bırakılmamış ve kendi yumruğunu beyin kabul etmesi için ne kadar beyinsizlik varsa

gösterilmiştir.

Şimdi ne olacaktır? Bu vaziyet böylece sürecek ve devlet dimağına, yumruğu olan orduyu tasarruf

edebilme kudretinin kendi kendisine gelmesi mi beklenecektir?

Hayır!

Biz orduyu fikrin manivelası bildiğimiz, ideaîsiz ordu¬ya inanmadığımız, fikir ordusundan başka

birşey tanıma¬dığımız, kuru bir (demokrasi) tekerlemesini de ideal say¬madığımız için, muhtaç

olduğumuz fikir merkezini ve yum¬ruğa hâkim dimağı yine orduya ısmarlamak ve ondan

bek¬lemek mevkiindeyiz.

Yukarıdan beri belirttiğimiz şekilde, fikir ordunun sancaklarında tecelli etti mi, onun her hareketi

meşrudur.

Şimdi bütün mesele şu noktada toplanıyor:

Hangi ideal?,.

Ha şunu bilseydiniz!..

Bakın, ideal ordu mevzuunda dünya askerlik (otorite) leri ne düşünüyor:

«Biz harp fenni kaidelerini (harp tekniğini) askerlik ahlâkından zi¬yade kıymetlendirmeye

başladık. Bu hal, her zaman ve mekânda mil¬letlerin hezimetine sebep olmuştur.»

(Şamhörst)

«Bir hükümet, emniyet ürere olmayıp da fesat ve ihtilâller çıkma¬sından kuşkulanacak olursa ordu

kısımlarını toplu bulundurmaya ce¬saret edemez. Zira, lehine olduğu gibi bir anda aleyhine

çevrilebilecek bir silâhı, böylece, bizzat kendisi hazırlamış olur.»

(Von der Goltz)

— 79 —

«Prusya ordusunun ruhu subaylarındadır.»

(Rokel)

«Subaylar, ahalinin en yüksek sınıflarından alınmalıdır. Prusya subaylar manzumesini kuran Büyük

Frederik, bu manzumeyi o zama¬nın en kültürlü zadegan sınıfından seçmiştir.»

(Von der Goltz)

«Subayda yalınız tahsil cihetine değil, bilhassa terbiye ve ahlâk noktasına kıymet vermek lâzımdır.

Bir subayın, hizmet ve gayesi uğrun¬da olanca şahsî menfaatini, kazancını daima fedaya hazır

bulunması

şarttır.»

(Büyük Molteke)

«Subayın kalbi daima manevî bir şevk ile dolu olmalıdır. Başka türlü vazife yapılamaz.»

(Klâvzviç)

«Esir daima korkaktır. Geçim ve maişet esareti ise en fecii... Su¬baydaki vekar ve nefs emniyetini

ezer. Subay, paranın yetişemeyece-ği bir yerde olmalıdır.»

(Rokel)

«Askerin kudret ve liyakati kumandanların kudret ve liyakatine bağlıdır. Hangi orduda nizam ve

gayeye bağlılık varsa orada iyi generaller var demektir. Nerede himaye, iltimas, hatır ve gönül işi,

günlük politika, siyasî partilere temayül, samimiyetsizlik ve dalkavuk¬luk varsa, orada baş, yanî

general yok, yetişmesi de pek zor...»

(Klâvzviç)

«Klâvzviç'ln kalb kuvveti diye anlattığı subay hassası, vatan ve hamiyet duygusu, vicdan ve

âlicenaplık seciyesi, ancak müşterek bir imanla elde edilir ve erden generale kadar, orduda, kademe

kademe yerleşir.»

(Von der Goltz)

«Fransız miralaylarından (Düprel), bundan iki yıl önce (1880) neş¬rettiği eserinde, derin tarihî

incelemelere dayanarak, büyük kumandan¬ların kalblerinde, yüce duygularla beraber, aşağı

insanlara mahsus merhametsizlik, güvensizlik, kıskançlık, tahakküm hırsı, nefs sevgisi, istikbal

kaygısı gibi kötü ahlâka da yer bulunduğunu ispat etmiştir. Binaenaleyh, hazarda onları

yükseltirken kendilerini manevî bir mura¬kabe altında tutmak ve askerlik ilmi kadar bu noktalardan

da muaye¬neye tâbi tutmak lazımdır.»

(Prens Avgust) — 80 —

CERRAHÎ MÜDAHALE

Bu memleketi ancak cerrahî bir müdahale kurtarabi¬lir. «Cerrahî müdahale» den kastımız bir ordu

hareketi ve askerî ihtilâl değildir. Bu gibi hareketlerin «cerrahî» ol¬duğunu kabul ederiz ama, şifa

getirici bir «müdahale» ol¬duğunu kabul edemeyiz. Kafatasından içeriye ulaşan kılıç şeklinde her

neşter, oradaki uru temizleyemez; çok defa beyni büsbütün iptal eder, vücudu kötürüm eyler.

Bütün yeniçeri isyanları, tâ 1960 darbesine kadar böyle olmuştur. Yeniçeri misalinde, dış düşmana

karşı milletini korumaktan âciz hale gelen ordu, meydan muha¬rebesi kazanma hırsını öz milletine

kılıç çekmek suretiyle gidermeye bakmış, düşman ülkesi yerine kendi öz vatanı¬nı işgal etmeyi

marifet saymıştır.

Fakat bu hüküm, müşahhas misalini yeniçeride gör¬düğümüz, yumruk kuvvetinden başka bu

imtiyaza malik olmayan ordulara göredir. Yumruğunun içinde beyin, bey¬ninin içinde de yumruk

saklayan ordular bu hüküm dışın¬dadır.

Diyeceksiniz ki:

— Yumrukla beyin içice olunca, ikisi de öz keyfiyet¬lerini kaybederler, birbirinin hassalarını

tüketirler... Yumruğa lâzım olan, kendisini idare edecek kadar beyin, beyine lâzım olan da, sözünü

dinletecek derecede yum¬ruktur. Bunlarsa ayrı şeyler... Esasta ordu yumruk, be¬yin de millî

irade... Bu hassaların mükemmel bir (koor¬dinasyon) ahengi içinde ayrı ayrı işlemesi ve ânı gelince

bölünmez bir terkip ifadesiyle muazzam bir vahdet arzet-mesi lâzımdır. Onun içindir ki, orduya,

yumruğunun için-

F: 6

— 81

de bir nevi hükümet dimağı saklayarak, milletin siyasî, içtimaî, idarî, iktisadî, ruhî, ahlakî

murakabe ve kontro¬lü hakkını tanıyamazsınız!

Doğrudur; ve bu fikir, muarızımın değil, bizzat be¬nimdir.

Fakat aynı fikir, bellibaşlı bir ideolocya temeli üze¬rine oturtulmuş, her ferdinin tek kıbleye dönük

olduğu, bütün iş bölümlerinin bir Ğsviçre saati intizamiyle çalış¬tığı, herkesin ve her işin maddî ve

manevî hakkını tam aldığı, müesses ve mükemmel cemiyetler içindir. Yoksa Ğsviçre saati misalinde

olduğu gibi, çarkları kopmuş, di¬reği kırılmış, yayları fırlamış ve akrebi, yelkovanı düş¬müş,

bizimki gibi bir cemiyette, yumruk kuvvetinden, vaziyeti görecek kadar beyin isteyip, pilâv yerken

ça¬talı kulağına götüresiye şuursuz bir beyni yenisiyle de¬ğiştirmesini dilemek haktır.

Fakat ve yine, bu demek değildir ki, bizim özlediği¬miz «cerrahî müdahale», askerî bir darbedir.

Asla!

Çünkü böyle bir hareketin, 4 asırlık tecrübelerimize dayanarak tespit edebiliriz ki, beyni ıslah

etmek değil, büsbütün harap etmekten başka bizde bir verimi olamaz!

Öyleyse ne istiyor ve «cerrahî müdahale» tabiriyle ne murad ediyoruz?

?e

Açıkça ve riyazi bir ifadeyle bildirelim:

Ordu misalinden kastımız, onun, ideal şekliyle belirt¬tiği nizam ve kuvvet tasarrufunu

benimsememizdendir. Ordu ruhu, yalınız kendi içinde değil, her yerde olabilir. Her yerde ve her

zümrede... Hususiyle Büyük Doğu fi¬kirler manzumesinin madde nakışlarında...

— 82 —

O halde «cerrahî müdahale» den kastımız, ideal or¬du ruh ve nizamına malik bir fikir

topluluğunun, devle¬te kendi beynini (empoze - zorla kabul ettirme) hamlesi¬ne girişip, kanunun

verdiği olanca imkânı kullanarak iktidar kapısı önüne dikilmektir.

«Zorla kabul ettirme» tabirinden de dehşete düşme¬ye değmez. Bu zor, iktidara gelmeden, gelmek

için kulla¬nılacak bir metod değil, üstün kanunla, üstün kanun an-layışiyle elde edilecek bir

iktidardan sonra kullanılması gerekli usuldür.

Zorla, fakat yine kanun yoliyle:

Köylü zorla toprağına iade ve onu verimlendirmeye memur edilecek...

Üniversite, kitabı, sistemi, profesörü ve talebesiyle zorla adam edilecek...

îşçi zorla çalıştırılacak ve patron zorla adalete da¬vet edilecek...

Ahlâk zorla tatbik edilecek, her türlü ahlâk şubesin¬de kötülük vasatları zorla tasfiye edilecek...

însan gücü zorla tasarruf edilecek ve her istidat ve kaabiliyet, büyük iş manzumesinde, yerini zorla

alacak...

Hattâ zor vasıtası olan yumruk bile, ulvi mâna ve makamına zorla kavuşturulacak...

Hâsılı, hasta millete muhtaç olduğu ilaç zorla içiri-lecek...

Prensip dururken şube şube iş saymaya ne hacet; Türk milletini kurtarmak için «cerrahî müdahale»

den başka çare bulunmadığım bildirmek yeter!..

Gerisini alâkalılar düşünsün!. _ 83 —

BATI MURADINA ERDD!

Batı dünyası, muradına, ermiştir. Osmanlı Ğmparator¬luğundan bağlıyarak Türkiyeyi çürütmek,

Ğslâmî ruh nescinden ayırmak ve çökertmek muradı... Batı dünyası şimdiki netice meydana gelsin

diye bize hürriyet ve de¬mokrasiyi aşıladı.

Netice, en zengin mikyasta işte:

Din, ahlâk, aile, cemiyet, terbiye, anane, kanun, ni¬zam, ilim, idrak, hiçbir zabıta tanımayan

başıboş bir nefs hürriyeti...Birbirini yiyen, kemiren, mıncıklayan, tartak¬layan, yağmalayan,

parçalayan, hayvanî sürüleşmelerden öteye hiçbir içtimaî bağı ve hiçbir üstünlük kademesine

saygısı olmayanı, hakikatsiz ve samimiyetsiz bir kalaba¬lık... Bu kalabalık bu hale zorla getirildi;

üstündeki bas¬kı kalkınca da halini kolayca ortaya döktü.

Batı dünyası, hürriyetini, «devlet benim!» diyen ve milletinin canını, malını, ırzını, herşeyini mülkü

sayan istibdat idarelerine karşı elde etmişti. Halbuki ondan asır¬larca evvel «beni kime şikâyet

edebilirsin?» diye çıkışan padişahına «seriate!» cevabını verecek kadar olgun ve ger¬çek bir

hürriyet havası içindeydi Türk milleti... Bu ol¬gunluk ve gerçeklik, bir cemiyetin topyekûn bağlı

olduğu hakikat kutbu önünde her türlü tahakküm ve tasalluttan azadeliğini tespit edici ulvî bir

mîzan sahibi olmaktan ge¬liyordu. Batı dünyası, bir zamanlar Viyana önlerinde hak¬kını arayan bu

ulvî mîzan ruhunu zedeletmek için bize hürriyet ve demokrasiyi aşılamıştı; yoksa padişahları ve

padişahlığı devirtmek için değil... Nitekim Ulu Hakan Abdülhamîd Han'dan sonra gelen taçsız

sultanlar, Nem-rud'ları ve Piraun'ları bile gölgede bırakacak tahakküm

— 84 —

ve tasallut rejimleri kurdular ve böyleyken dudakların¬dan «hürriyet, müsavat, adalet» teranesini

düşürmediler.

Nihayet Tanzimattan beri hayat iksiri diye sinsi sin¬si bize içirdikleri ölüm şurubu, Borjiya'ların

yıllardan sonra tesir edici zehirleri gibi, tam bir asır ileride tesirini gösterdi (1839 - 1945); ve bu

defa Amerikalılardan dik¬te ile gelen cebrî hürriyet ve demokrasi (sanfransisko diktesi) tepemize

binince, çeyrek asır içinde, birbuçuk asırlık Batılı gayret semeresini vardı. Bu gayret, bize hürriyet

ve demokrasinin hakikatini getirmek yerine, Ğs¬lâmî nizamın ruhumuzdaki ulvî mizanını çiğnetmek

kas-diyle başlamış ve bu mîzan çiğnetilince de şekil olarak ge¬len hürriyet ve demokrasi,

başıboşluğumuzu ilân ve ifşa etmekten başka birşeye yaramamıştır.

Böyle oldu!

Zalim padişahlardan ve keyfî padişahlık rejimlerin¬den kurtulma dâvası, arada misli ve menendi

görülmemiş şekavet idarelerinden sonra, serbest kalır gibi olunca, maddî ve manevî tam bir

zabıtasızlık, (otorite) sizlik, merkezî bir iman disiplininden niiahrumluk ve ana - baba gününden

nişane bir (anarşi) noktasında sona erdi.

Batı dünyası, 9 uncu Asırdaki muradına ermiştir.

Ruh ve hakikatinden uzaklaştırılmış, Batı hesabına şifa, Doğu için ise zehir haline getirilmiş

hürriyet ve de¬mokrasi telkiniyle bu milleti, iç ve dış türlü ajanları, tam bir felâkete sürüklediler ve

ona bütün inzibat, istihsal ve ibda. gücünü kaybettirdiler.

Ve işte kurtarılması çok zor, düzinelerle millî kahra¬mana muhtaç bir vaziyet!...

— 85 —

Bu milleti, birşeye inandırmadan ve onun taş gibi disiplini ve alev alev ahlâkı etrafında toplamadan

kurta¬ramazsınız!

MAKDNE

Bir Başbakan şöyle bir lâf etmişti:

— Makineyi yapacak makineyi yapmak... Hedefimiz budur!

«Makineyi yapacak makine yapılmadıkça makinenin sömürücü ve öldürücü bir şey olduğu» tezi ve

«makineyi yapan makine» tabiri doğrudan doğruya göstermemiş ol¬masına rağmen Kandralı Nihat

Beyin bu iktibası bizce memnuniyete şayandır. Keşke bütün Büyük Doğu ideoloc-yasmı iktibas

etse de kaynak göstermese...

Şu var ki, felsefî mânada makineye ait bu kültüre ulaşmış olmak makinenin mahiyetini kuşatan

büyük kül¬türe sahip bulunmak manasına gelmez.

Makinenin mahiyetini kuşatan ve kökünü Birinci Dünya Harbiyle atan büyük kültür şudur:

19 uncu Asrın ikinci yarısından sonra makine terak¬kileri gitgide insan tahakkümünden çıkacak

ve aksine, insanı tahakkümü altına alacak bir mahiyet göstermeye başlamış; ve insanoğlunun azat

kabul etmez kölesi ma¬kine, hususiyle Birinci Dünya Harbinin arkasından., çelik¬ten o mankafa

haliyle efendiliktahtına oturtulmuştur. Bu edebiyatı da, makineyi azizleştirme mânasına

(mater¬yalist) Moskof dünyası körüklerken, makinenin getirdiği ruhî «dacret - sıkıntı» ve hafakanı

dile getirme ve ilâcı¬nı arama bakımından da (kapitalist) ve (spritüalist) âlem köpürtmüştür.

— 86 —

işte Nâzım Hikmet:

Trum, trum, trum Makineleşmek istiyorum!

Ve işte Fransız şairi (Süperviyel): Binbir başlı ejderha, Ğnsan beyniyle doyan

Hakikat şudur ki, makine, eski beşerî muvazeneleri silip süpürür, el işini ve sanat emeğini çürütür,

sınıflar batırır ve sınıflar çıkarır, bilhassa «mâverâî-ötelere bağ¬lı» itikatları porsuturken, şaşkın

insan ruhunda alabildiği¬ne putlaşmış ve insan yapısı olduğunu unutturarak yeni bir insan sahibi

zannedilmiştir.

Ğlâhî nur yoksunu cüce şair Tevfik Fikret'in, insanı anlatırken:

Putunu kendi yapar, kendi tapar.

Dediği şey, gerçektemakineden başka bir şey ola¬maz. Fakat o nasipsiz, bunu, Allah için

söylemektedir.

Makinenin doğurduğu buhran ona haddini bildirecek, onu zapt ve teshir edecek, hükmü altına

alacak bir iman hamlesini davet ettiği halde bu hamle gösterilemedi, gös-terilemeyinee de putun

şımarıklığı arttı; ve Almanyada filozof (Haydeger)e (Angst filozof i - buhran felsefi) mektebini

kurduran bu vaziyet Batı dünyasını bunalım¬dan bunalıma sürükleyerek Ğkinci Dünya Savaşma

kadar geldi.

Ğkinci Dünya Savaşı, faşizma ve nazizmanın, Batı dünyasını yeni bir ruh müeyyidesine kavuşturma,

(Greko - Lâtin) medeniyetini yeniden eserine hâkim kılma ham-lesidir ve basit siyaset plânında

nasıl başlayıp nasıl bitti¬ği malûmdur.

— 87 —

Buhran ise, bir yanda, kafası güya (anti materya¬list), hayatı buz gibi (materyalist) Amerika bir

yanda da kafası (materyalist) ve hayatı (mistik) Rusya, her iki ülkenin hem içlerinde hem de

birbirlerine karşı be¬lirtti 'eri korkunç tezat ve sahte teselli arasında, aya ka¬dar yak basma zaferine

rağmen en cılk bir müzminlik içip e bugüne kadar geldi.

tşte, en ince ve mahrem çizgisiyle, 20 nci Asrın kıy¬ın-ler tablosu, istinatsız (teknoloji) ve makine;

ve işte, (Greko - Lâtin) medeniyetinin son merhalesi, imanını arayan mustarip insanlık!...

Gök gürlerken yere kapanan vahşiler gibi önünde dize geldiğimiz ve birbuçuk asırdır balını

kavanoz camın¬dan yalamaya çalıştığımız Batı dünyası, en halis teşhi¬siyle budur; ve ne hazindir

ki, biz, başboş (teknoloji) ve makine bakımından da onun hayatına ortak olmak mevkiinde değiliz.

Şu halde?...

— Evvelâ makineyi yapan makineyi yapalım, mon¬taj sanayii maskaralığından kurtulalım ve

gerisini sonra düşünelim!

Demeye getirdiğimizi mi sanıyorsunuz?

Hayır!

Böyle bir düşünce, alıştığımız soylardan bir başba¬kanın görüşü kadar sığ ve basit olur.

Bize düşen ilk iş, makineyi yapan makineyi ezbere yapmak değil, bütün mes'ut ve bedbaht

macerasiyle çiz¬gi çizgi ve nokta nokta Batıyı tanımak, onun makineyi ve her şeyi nasıl yaptığını

ve sonra eserine nas'J mah¬kûm olduğunu bilmek, bugün içinde çırpındığı ruh buhra¬nını anlamak

ve mahrum olduğu iman müeyyidesine sa-

— 88 —

hip ve ilâcına malik olarak (teknoloji) ve makineye ku¬cak açmaktır.

Ğslâmm emrindeki (teknoloji) ve makine:

«— Ben insanı, eşya ve hâdiseleri zapt ve teshir et¬mesi için kendime halife olarak yarattım!»

Buyuran Allanın, kuluna, azat kabul etmez köle diye verdiği terbiyeli bir hizmetçidir ve

insanoğlunu burnun¬dan yakalayıp ruhuna putlaşma ihtimaline muhal dere¬cesinde uzaktır.

Ğslama nüfuz etmeden bu âlemde nüfuz edebileceği¬miz hiçbir şey yoktur.

YEND GENÇLDK

BÜYÜK DOĞU gençliğin dergisidir. Bulûğ yaşından kırkbeşine, hattâ aynı kan ve cana malik

olmak şartiyle seksenine kadar uzanan bir gençlik... Evet, fakat bu gençliğin madde ve kemmiyet

mikyasiyle sınırı, 20-45 yaşları arasıdır. Bizim, ihtiyarlarla, ruhu pörsümüşlerle alâkamız yok... Bu,

ruhu pörsümüşleri de, yine madde ve kemmiyet hesabiyle 45 yaşını aşmış bulunanlarda

görü¬yoruz. Bugün 65 lik bir ruhu pörsümüşle, 25 yaşındaki uyanık torunu arasında, ikisi de namaz

ve niyazlarında ol¬duğu halde âdi bir basma, ile, el emeği ince bir oya farkı vardır. Biri,

ecdadından basmakalıp aldığı Ğslâm çizgileri¬ni,ona reva görülen şu kadar yıllık meydan dayağına

rağ¬men üzerinde taşıyabilmekte fakat onu nefsinde muhafaza ederken cemiyette kaybettiğinin

farkına varmamakta, bu çizgiler cüzzam karhalarıymış gibi onları gizlemekte, göz ve hareket

plânından uzaklara kaçırmakta, böylece kuru bir ezbercilik tablosu halinde tuttuklarının hakkını

yitir-

— 89 —

miş, ruhunu feda etmiş ve Ğslâm düşmanlarını murada erdirmiş bulunmakta... Öbürü, yani uyanık

diye vasıf landırdığımız genç ise, yakın ecdadını, hattâ öz babasını bu hale getiren baskının

yamyassı eseri olmaktan kurtul¬muş, asırlar ve dünyalar arası muhasebeye geçmeyi ba¬şarmış,

dost ve düşman kutupları ayırd etmeyi, suikastçı¬larının karşısına dikilmeyi bilmiş; îslâmm

ezberleme ve g-eveleme klişe ölçüler üstü, bütün bu mukaddes ölçüler¬den tütücü bir ruh ve kâinat

murakabesi demek olduğu¬nu anlamaya başlamış, yepyeni bir örnek...

кte bu örnek, Allahın verdiği nimetleri dile getirmek borcu adına söyleyelim ki, yine Hakkın

iradesiyle, doğru¬dan doğruya bizim eserimizdir ve daima Hakkın iradesi icabı- biz olmasaydık,

omları, dış yüzünden «ilm-i hal» bilgileriyle uyandırmanın imkânı bulunamayacak ve hep aynı

yılgın, bitgin, süklünvpüklüm ve yamyassı, sözde iman nesilleri sürüp gidecekti.

кte bizim hesabımız, gözyaşı döke döke kayaları süngere çevirircesine bir yırtınışla meydana

getirdiğimiz bu gençlikledir; muhatabımız da yalnız onlardır. Yalnız onlardır ki, bizim, en küçük

cüzünü feda etmektense dün¬ya ve «mâfiyhâ»yı kaybetmekten çekinmeyecek derecede şeriat

bağlığımızı bilirler, bu zamana kadar iman ve iti¬kat bütünlüğümüzden (virgül) lük tâviz

vermediğimizi takdir ederler; ve hususiyle, îslâmın dış çizgilere mıhla¬nıp kalan bir göz yerine

aynı ölçülerden ışık alıcı ve bü¬tün dünya ve feıayı tarayıcı bir projektör istediğini, bu projektörün

de bizde bulunduğunu ve şimdi ucuz tarafın¬dan din satıcılığı gayretinde bazı kabalarla aramızdaki

farkın bu olduğunu sezerler.

Bu gençliğin tohumlarını atmaya başladığımız 1943 yılının «Allah» demeyi bile yasaklayıcı

şartlarını bilenler,

— 90 —

1

bugünün ruh ihtiyarları diye vasıflandırdığımız malıyla hasis, eliyle korkak, diliyle muvazaacı ve

gönlüyle halisi-yetsiz tiplerine bizi nispet edebilirler. Paltosunu bile rizi¬koya sokmadan milyonlar

kazanan müslüman tacir, ek¬meğinden haysiyetine kadar herşeyini verdikten son -ra boynunu da

ipin altına süren Büyük Doğu dâvasmda kazancının kaç meteliğini ona tahsis etmek insafını

gös¬terebilmiştir? Bugün bizim mücadele metodumuzu şeriat adına yerenlerse, o gün, bu

mukaddes kelimenin (ş) harfi¬ni olsun, dudaklarına alabilmiş midir?

кte ruhu pörsümüşlerin hali!.. Herşey ueuzladık-tan ve ayağa düştükten sonra boy göstermeye

kalkan bu tiplerle hiçbir işimiz kalmamış ve olanca takdir ve anla¬yış ümidimiz, yeni gençliğe

bağlanmıştır. Onlar yetişecek, gelişecek, kendilerinden daha hararetli çocuklara baba ola¬cak,

Ğslâm ateşiyle dolu ruhlarını dölleştirecek ve böylece yepyeni bir Ğslâm milletine tohumluk ve

fidelik kuracak¬lardır. Başka hiçbir yol yoktur!..

TAARRUZ

Meşhur askerlik yasası: «Düşmanı nerede ve ne vazi¬yette görürsen, hemen ve bütün gücünle

taarruz edecek¬sin!..»

Hayatta yalnız taarruz var; hayat yalnız taarruz.. Herşeyden evvel çocuk, erkeğin taarruz mahsulü..

Dünya¬ya bir taarruz eseri olarak ve taarruz etmek gayesiyle ge¬liyoruz. Amma bu derin manayı

anlamak ve onu kaba te¬cavüzden ayırd edebilmek lazım.

Fıtrat kanunu: Cemad cemada, nebat nebata, hayvan hayvana, insan insana ve herşey herşeye

taarruz eder. Gü¬zel san'atlar, şekle, sese ve manâya, taarruz, müsbet bilgi-

— 91 —

ler, eşya ve hâdiselerin birbiriyle münasebet sırlarına ta¬arruz; ve hikmet, meçhule taarruz işidir.

Bütün bunların müşterek âleti olan fikirse, insanda sadece taarruz ve fe¬tih manivelası ve onun

nimeti...

Şu halde, yapmak, etmek, olmak ve doldurmak yalnız taarruzla kabil... Herhangi bir şeye karşı

«01!» isteği, o şeye taarruzdur. Duvara çivi çakmaktan, «Arz cazibesi kanunu» nu keşfetmiye

kadar, böyle..

Şu kadar ki, hak ve hakikat yolunda getireceği yeni bir ifade, taze bir şekil, ayrı bir terkib olmayan

bir taar¬ruz hareketi; düşen çığ,-saldıran kaplan ve yurya eden güruh gibi, mezbuh bir yıkıcı olur.

işte, vakarla gurur ara-sindaki incecik hudud gibi, taarruzla tecavüz arasındaki minicik fark..

Taarruzun taarruz olabilmesi için, imanın ve fikrin emrine girmesi, sistemleşmesi lâzım...

Sistemli taarruz!. Birbirini toslıyan cemiyetlerin bu¬günkü dâvası!.. Bütün dünya, taarruza

kabiliyetli cemiyet¬lerle, kabiliyetsizler arasında iki bölüme doğru gidiyor. Zafer son taarruzu

yapabilecek olanın..

Müdafaa ki, başkasının «ol!» dediği şeye sadece «ol¬mam!» demektir; ne âciz silâh!. Onu olmak

istemiyorsan, ne olmak istediğini söyle ve yalnız taarruz et..

Şu neye saldırırsa onu suya, ateş neyi yalarsa onu ateşe çevirmek isterken, insan acaba neye

memur?.. Mut¬laka hakkı bulmaya, herkesi hak sofrasında halkalama-ya ve bunun için taarruz

etmeye...

Evvelâ buna inanalım: «Olmak mı, olmamak mı îş* te bütün mesele!» değil; mutlaka olmak ve

oldurmak.. Amma, ne olmak ve nasıl oldurmak?.. «Dşte bütün meşe" le!..»

Bu dâva taarruz ruhiyle zafere ulaştırılabilir. Bu dövizi unutmayınız!

— 92 —

AIXAHA ISMARLADIK!

«Rapor» için şimdilik bu kadarı yeter. Bu «Rapor» memleketin bütün meselelerini çerçeveliyor

kanaatinde¬yim.

Bütün bunlardan sonra, işi yine Büyük Doğu ile mü¬hürlemek isterim:

Büyük Doğu'nun çıkarılamayışını mantık hüccetleri nin en güçlüleriyle haklı gösterdik ya; beili

olmaz, ba¬karsınız, karlı bir günde ve beklemedik bir saatte güne¬şin birdenbire ışıldaması gibi

çıkıverir. Hattâ, dâvamı¬zın aksiyon ve fikriyatında en ince bir plân ve metod sa¬hibi olarak,

istikbale yol verici bir aşk, vecd, bilgi ve iş tekniği dehâsiyle «Büyük Doğu Fikir Ocağı» ismi

altında, bütün Anadoluyu kucaklayıcı bir dernek de kurulabilir.

Allaha ısmarladık! Her işde ve her şeyde...

— 93 —

ĞÇĞNDEKĞLER

ı

1— BÜYÜK DOĞU

Karar5

Büyük kıtlık6

Bu vaziyette8

2— NELER VARDI?

Kırılan heykel12

Bir hal ki.. ... 13

                         15Başimızdaki belâ

16. Devre...17

Toslamalar18

Partiler19

41 Milyon21

TRT ve22

кçi-Sendika23

Kıbrıs23

Kurbanlar25

Ölüler25

Nefs muhasebesi26

Prof. Takiyettin Mengüşoğlu

Muharrir Bedii Faik

Prof. Muharrem Ergin

Ğsmail Cem35

94

33

35

35

Aziz Nesin36

Burhan Felek40

Metin Erksan41

Doç. Dr. Hüseyin Hatemi (Hukukçu)

NELER VAR?

Şimdi45

Gençlik46

Sebep ... ... ...47

Demagocya48

Parti ve Dava49

Ve Dâvaiar52

Diyanet54

M.T.T.B. ve Jübile56

Din ve Ğdeal59

Mukaddesatçılar Kurultayı63

Seks Faciamız71

Ordu75

Cerrahî müdahale81

Batı muradına erdi84

Makine86

Yeni Gençlik ...89

Taarruz91

Allaha ısmarladık93

— 95 —

43

Öz dekoru içinde Diyanet кleri Başkanı. __ 1 —

Jübilede Adalet

Meşhur ressam (Goya) sanki Büyük Doğu adına taklit psikoiocyasını resimlendiriyor