Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Raporcilt2 - Nfk


Rapor Cilt2

 

HOCA ÜVEYS KÜTÜPHANESİ

b.d. yayınları

«b. d. Yayınlan» sahibi : Mehmed Ktsdkürek'

Kapafc, desen ve kompozisyonu : Mehmed Ktsdkürek

Her hakkı mahfuz ve «b. d. Yayınlanana aittir

Adres : Alayköşkü Caddesi 2-4 Cağaloğlu/îst.

Dizgi-baskı : Özkaya Matbaacılık, Ekim 1976

 

KARAR

«Rapor 1» çıkalı birkaç mevsim geçti. Bu arada köprü altından geçen sular bize nice (mesaj) lar

taşıdı ve «Büyük Doğu» mevzuunda şu son kararı telkin etti :

— «Büyük Doğu» çıkamaz!Onun, günlük, haftalık, aylık vesaire, bunca kötü özentileri ve

taklitçilerinin ortalığı marsık dumanına boğduğu ve bir türlü alevlenemediği hen¬gâmede, o,

mücerret bir ışık fıskiyesi ve münezzeh bir fikir çakıntısı gibi, bulutların üstünde ve kitaplık tecelli

plânın¬da kalmalı ve yere inmemelidir. Günlük hadiselerin, patla¬mış (kanalizasyon) boruları

halinde meydan yerini pisliğe boğduğu şartlara karşı da ana dâvanın müdafaalarını ve temizlik

işçiliğini işte bu «Rapor» larla yürütmeli ve sağlı, sollu, topyekûn verim gücünü kaybetmiş bu

diyarda, muh¬teşem bir (solo) ve sultanî bir inziva (yalnızlık) edasına bürünmekten başka yol

tanımamalıdır.

Evet; karar budur; ve artık müzminleşen bünyeleşen bu vaziyet karşısında başka her davranış helak

olmaya mah¬kûmdur.

BUZ DAİ» VE...

Teşbihimiz eski: Tam 33 yıl öncesinden başlayarak kü¬für buz dağını yepyeni bir nefes; ve

İslâmdan gayrı tek hüviyeti olmaksızın dünya çapında bir (ideoloji) havasiyle hohlaya hohlaya

eriten «Büyük Doğu», nihayet, dâva arsa¬sını çamur deryasının kapladığına ve her şeyi dibe çekici

bir bataklık ikliminin doğduğuna şahit olmuştur.

Acıların acısı'...

Vâkıâ bu bir hilkat kanunudur; safkan İngiliz atı Arap atından aldığı aşı tesiriyle kıvamını

buluncayadek nice ör¬nekleriyle bugünküler arasında, kerpiç ev ve billur köşk farkı vardır. Su

borusu ilk açılışında bulanık cereyana yol verir. Fakat bizim durumumuz öyle mi ya?..

Misallerimiz-deki hikmetler, bir oluşun, olduktan sonraki tekâmüllerine işaret... Bizdeyse oluş tam

yerine geldikten sonra onun (dejenere) edilişi, tereddiye uğratılışı... Bir nevi eski «Ta-vâif-i Mülûk»

şeklinde istiklâl ilân etmeler ve yol ameleli¬ğinden ayrılıp herbiri kendi yolunu çizme ve açma

gayre¬tinde mühendislik ve kâşiftik sevdasına kapılmalar...

TASLAKLAR

Taslaklarımız üç sınıf :

1 — Sâf fikir, ilim ve edebiyatta taslakları... Bu şube¬ye bağlı olmak da, ellerine (Don Kişot) un

uyuz atı şeklin¬de birer neşir organı geçiren yel değirmeni avcıları... Ana¬dolu'nun bazı

yerlerindeki masum, heveskâr ve iddiasız tecrübeler müstesna, İstanbul ve Ankara gibi büyük

mer¬kezlerde, güya bizden, bazı günlük gazetelerle birlikte sü¬rüngen hayatı yaşayan bu (argon)

lar arasında, kendilerini yeni bir nesil yuğurmuş olmak derecesinde görenler ve «bütün İslâmî

hikmet eserleri kaybolsa kendi tek sahiple-

rinin her şeyi ihyaya yeteceğini» iddia etmeye kadar giden¬ler vardır. Ruh tababeti, böylesine, vasıf

bulmaktan âcizdir. Vaktiyle «Büyük Doğu» ışığı etrafında, kanatlan tutuşasıya kavisler çizen bu

pervanelerin şimdi kara sinekler gibi ışık¬tan kaçmaları, kurbağa dilini Türkçe saymaları, insana

ancak sayıklamalarda musallat ruh ve mâna ihtilâllerinden kopma sesleri alt alta dizmeye şiir

demeleri, üstelik islâmî tefek¬kürde nefslerjne «yenileyici» payesini kondurmaları okur¬yazarları

çoğunlukla geri zekâlı bu memlekette tımarhane¬lik bir levhadır.

Bunlar arasında «Müçtehid Taslakları» bahsinde ayrıca dokunacağımız öyleleri vardır ki, ne Doğu,

ne Batı, hiçbir irfan sofrasından pay almadıkları halde «onbaşı kültü¬rü »nden ibaret kafa

hamulelerine bakmayıp üstüste kitap¬çıklar çırpıştırmakta, ruhen «amîk fakrüddem-derin

kansız¬lık» illetine giriftar olmalarına rağmen insanlığa kan dağıt¬maya kalkışmakta; «iktisadî,

içtimaî, şu, bu anlayışımız» edası makamı ifadesiyle islâm nizamına vekâletnamesiz ve icazetsiz

avukatlık etmektedir.

Ona ve benzerlerine demek lâzımdır ki :

— Ayol; sen bu dâvayı anlamak şöyle dursun, anlaya¬mayacağını anlamak için, büyük bir velînin

tabiriyle «top¬rak ve kepeği karıştırıp bütün bir ömür yemelisin!»

İradesiz hükümet, samimiyetsiz politikacı, jandarmasız edebiyat, bekçisiz dil, zabıtasız ilim,

inzibatsız mektep, bil¬gisiz profesör, murakabesiz piyasa, dizginsiz (enflâsyon), otoritesiz din

hükümleri ve her türlü ruhî, ahlâkî, idarî ve siyasî kargaşalık devrinde bu tip insanlar, eğer

muhitlerin¬de küçük de olsa menfi cereyanlara yol açma mevkiinde olmasalar ve cinslerini üretme

tehlikesini arzetVneselerdi, lepiska saçta bir kepek zerresi kadar kıymet dışı şahıslarını hatırlatıcı

herhangi bir işarete değmezdi:

Fakat!.. 33 yıllık bir kanal açma emeği sonunda bugün milyonluk bir gençliğe mal ettiğimiz büyük

akım ve akının

gün belediye dairelerinde kıyılan nikâhların çoğu — süt akrabaları arasında evlenmeler, iki şahidin

de kadın olması gibi bazı istisnaları bir tarafa — İslâm hukuku bakımından da muteber bir

evlenmedir.»

İçinde, Allah huzurunda, Allahın emri ve Resulünün kavli şuur ve ilânı bulunmayan her

evlenme İslâm indinde bâtıl ve herhangi bir çiftleşmeden farksız olduğuna göre, rejim hesabına

ne söylenirse söylensin, fakat din adına böyle bir fetva nasıl verilebilir?Öyleyse, çorap

üzerine mesh vermeyi caiz gören (El merdud) Mevdudî Efendi gibi, abdest almaya sadece manevî

bir temizlik gözüyle bakıp «serçe parmağını suya daldırmak kâfidir!» diye düşünecek¬lere, yahut

da her şeyi maddî temizlikte toplayarak niyet ve şuuru; iptal ve ayrı ayrı mâna ve sırların şifresi

abdest ve ibadet hareketlerini lüzumsuz addedeceklere yol açılmış ol¬maz mı? «Baîdullah» sıfatını

yakıştırdığımız Hamîdullah da aynı kafa yapısının adamı değil midir? O da, Allahın kud¬retini

pazarlığa çekercesine mîracı sadece rüya ve ruhanî bir seyahatten ibaret farzedip cismanî tarafını

inkâr eden¬lerden olmamış mıdır? Ruhlarında zerrece (mistik-sırrî) bir nasip bulunmayan bu

kafalara,şeriatın, içli ve dışlı tek cüz'ünü feda etmez bir bütün olduğu ve hiçbir aklî teftiş ve

muayeneye çekilemeyeceği nasıl izah olunabilir? Bu izahı İmam-ı Gazalî yapmış, ama ne çare ki,

nasipsizliği ortadan kaldıramamıştır. Ona ancak Allah kaadir... 3 — Şeyh ve mürşid taslakları...

Kısa keselim: Bunlar günümüzde (damping) halinde¬dir. Türk lirası kadar, ucuzlamış halde...

Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya sorarsanız, 40 lokma ekmekten 1 damla kan, 40 damla kandan 1

damla menî olur; 40 damla menîden 1 damlası tutar, 40 tutandan 1 damlası rahimde gelişir, 40

gelişinden 1 tanesi doğar, 40 doğandan 1 tanesi olgunluk yaşına erer, 40 erenden 1 tanesi istidatlı

çıkar, 40 istidatlı¬dan 1 tanesi tarikate girer; 40 girenden 1 tanesi orta, 40

ortadan 1 tanesi yüksek, 40 yüsekten de biri irşada salih...

Kurduğu nispeti aşağı yukarı ifadeye çalıştığımız İbra¬him Hakkı Hazretlerinin bu ölçüsünü sadece

bir çetinlik remzi diye ele almak ve 40 mürşidden de yalınız birinin kutup olabileceği hesabiyle

gerçek velînin kaç lokma ek¬mekten meydana gelebileceğini hayal etmek güzel olur.

Allah hiçbir devri boş bırakmamıştır ama, günümüzün, herbiri tasavvuf pazarında sergi kurmuş ve

göz plânına çıkmış şeyhlerini, en aşağı onda dokuziyle, kulaktan ve kitaptan kapma velîlik tavır ve

edaları içinde birtakım hok¬kabazlar kabul etmekte hatâ yoktur.

Asıl dâvamız bu gibiler olmadığı, içtimaî fikir meyda¬nında perende atmaya kalkışanlar olduğu

için, onları mane¬viyat ticaretlerinde inananlariyle baş başa bırakalım ve hük¬mümüzü basalım :

Biz tam 40, Büyük Doğu'dan beri 33 yıldır o zamanın parasiyle ayda 500 bugünün kıymetiyle de

50.000 lira gelir sağladığımız Banka müfettişliğinden ayrılıp ve hocalıktan kovulup, ekmeğimizi,

sağlığımızı, haysiyetimizi, babadan kalma eşyamızı, her şeyimizi feda ederek ve hiçbir zaman ve

mekânda maddî kazançla Allah tarafından imtihan edilme¬yerek, Allah ve ahlâk demenin resmen

yasak olduğu ve bugünkü (parazit) lerin tahtakurusu sürfeleri halinde de¬liklerinde uyuduğu

demlerde, çıplak tahtalı evimiz ve akrep yuvası zindan arası giriştiğimiz mücadeleyi ve gökdelen

şeklinde kurduğumuz ideolocya binasını, şu tereddî man¬zarasına şahit olmak için mi yaptık?

Hayır; asla ümitsiz değiliz; Hak bize ihsanını lütfetmiş ve yüzde yüz hasbî ve samimî, milyonluk

bir yüksek tahsil gençliğinin 24 ayar altun halinde kalıplarımızda şekillendi¬ğini dünya göziyle

göstermiştir. Bugün aralarında profesör¬ler, öğretmenler, yüksek mühendisler, memurlar ve mil¬let

vekilleri, hattâ Bakanlar bulunan bu gençliktir ki, özle¬diğimiz, ruhî, ahlâkî, harsî, siyasî, idarî

disiplini kuracak

8

içtimaî, iktisadî, ve aziz dâvamızı, parti olsun, kürsü olsun, meydan olsun, basın olsun, minber

olsun, kitap olsun, sefil

harcamalardan kurtaracaktır.

Bunun için de, kalbten başlayarak dil ve elle muaz¬zam bir aksiyona geçmenin yollarını aramaktan

ve uykuda bile onu düşünmekten başka usul yoktur.

İKİ KURTARIŞ VE KURTULUŞ

Dışımız

yük Mlu.dj™^ ,**.£ ^bu vatan,

bünyesi içinde bir silkinişi r yekpârelenış...

rinde oynatan f birler ve kadro a ak ar§, b, y p^ ^

Ondan sonra nöbet buyuk kurtuluş ^V

üşahedeyle başlayalım ...

mü

^M^I fikirde tek metod,

VAZDYET

Demin, «Taslaklar» bahsinde öz kadromuzu belirtmek için hep «nefy» edatlariyle giden uzunca bir

cümle kulla¬nırdık. ªİmdi de bu cümleyi, bazı ilaveleriyle, memleketi ifade etmek için rahatça

kullanabiliriz.

Bu cümleyi, her şeyi belirtmesi ve bütün eksikleri g^s-termösi bakımından, gözü iyice tırmalaması

için, son moda şiirler gibi alt alta ve majüskülle yazabiliriz':

SIHHATSDZ DEVLET (Uzunlar yanlış dikilmiş) OTORDTESDZ MECLDS (Kanun koyma hakkı

engelli) İRADESİZ HÜKÜMET (Hak ve kudretinden gafil) GÜDÜMSÜZ MDLLET (Seçimden

seçime hatırlanan) SAHDPSDZ CEMDYET (Hiçbir gayeye bağlı değil) TEMELSDZ PARTD (Ddeal

aşkı yerine iktidar h'ırsı) FDKDRSDZ BASIN (Fuhş albümü, hava-cıva panayırı)

ZABITASIZ İLİM (Şarlatanlık ve aparma marifeti)

BEKÇDSDZ DDL (Kurbağaları bile güldürür)

JANDARMAS1Z EDEBDYAT (Ne münekkit, ne ölçü)

İNZİBATSIZ MEKTEP (Yeniçerilik talimgahı)

11

10

GIDASIZ ÖİETMEN (Beslemeye memur aç adam) EHLDYETSDZ PROFESÖR (Sırmalı cehalet

cübbesi) SAMDMDYETSDZ POLDTDKACI (Hakikat kalpazanı demagog) MURAKABESDZ

PDYASA (Dhtikâr ve çapul üniversitesi) DDZGDNSDZ ENFLÂSYON (Masraf açığının karşılıksız

senedi) İSTİNATSIZ SANAYD (Makine ve ana temel anlayışı yok) HEDEFSDZ BANKA (Hedefi

halkın parası) ADALETSDZ PATRON (Servet birikim küpü) İNSAFSIZ ݪÇİ (En zalim

patronlardan daha zalim ellerde) MEMURDYETSDZ İNSAN GÜCÜ (Memuriyet dış ülkelerde)

HUDUTSUZ RÜŞVET (Vazifelinin tek geçim faktörü) KORUYUCUSUZ DDN (Dalkavuk

Başkanlar ve taslaklar meydanı) İDRAKSİZ MÜSLÜMAN (Agora'dan kovulmuş, camie

tıkılmış)

Herbiri kitaplık çapta tahlil ve teşrike muhtaç bu 24 adet terkibî ve telhisî maddenin tek cümlede

ifadesi de şöy¬ledir :

Ruh ve fikir, ilim ve irfan, ahlâk ve vicdan, zevk ve terbiye, fert ve cemiyet, kiyaset ve siyaset,

metod ve sis¬tem, idare ve inzibat, maliye ve iktisat, tarih ve anâne, din ve mukaddesat, her sahada

müthiş bir tereddî, çöküş ve eriyiş... Ve duvarlarda, Yedikule surlarından cami kapıları¬na,

Dolmabahçe sarayı cephesinden türbelere, bütün çalış¬ma ve oturma yerlerine, asfaltlara,

tabelâlara, kilometre ve mezar taşlarına, kurbağa diliyle (dikey ve yatay) nerede bir zemincik varsa

oralara kadar bu çöküş ve eriyişin Han¬cısı müstekreh yazılar... Yarın bu kusmuk yazılar idare

âmir¬lerinin alınlarına ziftle karalanacak olursa şaşmayın! ݺ bu hale gelmiştir!

LEVHALAR VE MÂNALAR

Bünye emrinde bünye kontrolü ve adaletsiz kuvvete toplu mukavemet cihazı sendika, bazı

istirmarcılar elinde.

bünye kaatili mikrop yuvası olmuştur.

Hak arama vasıtası grev, hakkı kökünden baltalayıcı siyasî şantaj davranışı haline getirilmiştir.

Allahın, zaman dairesi üzerinde incecik bir çizgiyle her ân dönüşü izleyerek ve nöbet değiştirerek

zamanı fethet¬mesi için yarattığı sonsuzluk bayraktarı gençlik, şimdi, iman, vecd ve heyecan

gıdasızlığı yüzünden birbirini yiyen yam¬yamlara döndüştürülmüştür.

Kimse bu neticenin mes'ullerini son 50 küsur yıl içinde aramaz, kabahati rejimde bulmaz ve solcu

fikir yamyamla¬rının tepesine kılıçla inilmez.

Hükümet sitesinde, idare merkezinin anahtarını kuşa¬ğına asmış ve halk hizmetlerinin

vekâletnamesini külahına takmış bir Belediye Reisi çıkar, resmen ve alenen Nâzım Hikmet'in vatan

dışı leşine vatan toprağını serper, «beni Stalin yarattı!» diyen adamın yaratığı olmayı kabul eder,

nihayet şehrini müzahfarat deryasında boğdurmaya kadar gider de hâlâ hak ve kanundan, selâhiyet

ve imkândan bahsedilir ve kulağından tutulup tek sorumlusu olduğu çöplerin içine atılmaz ve

lâklâkasında devam ettirirler.

Demokrasi anlayışını, mikrop, ilâç, ateş, su, küfür, iman, bütün zıtları bir arada çalkalayıcı bir

(kokteyl)e bağlayan devrin TRT'si, el değiştire değiştire, taraf tutmakla suçlandırdıkları ve zor-belâ

alaşağı edebildikleri mahut tipin idaresinden beter hale getirilmiştir.

O ve yoldaşları iman ve İslama (ekran) larını kapat¬mışlardı; bunlarsa açtıkları (ekran) üzerinde

iman ve İslâm adına ne kadar yanlış varsa hepsini birden yığınlaştıran ve tek bedî ölçüsüne,

(estetik) fikrine, telkin büyüsüne âşinâ olmayan ve iyi niyetten ileriye geçemeyen profesör

efen¬diler...

Parti, ilk kuruluşu «Genç Osmanlılar» örneğinden beri hep yerinde bayat bir folluk yumurtası gibi

«Batılılaşma, çağdaş uygarlık, ilkeler, ülküler, gerçekçilik, kalkınma, sa-

13

12

nayileşme, aşırı uçlara karşı koyma» gevelemeleri dışı, zır¬nık miktarı ideolocya haysiyeti

gösterememiştir. Aralarında, Batının işporta eşyası ve yerli bir mamul olmak değerini hayal ettiren

model ise «Taslaklarımız» bahsinin bu sahada «düşük çocuk» ve «dâvayı köstekleyici ve harcayıcı

teşek¬kül» olmaya doğru gitmenin bizce kara habercisidir. Dâva yolunda hiçbir çıkış yapamayan,

hükümete girmekle hükü¬metin bütün acz ve ihmalleri yanında yer almaya mecbur bulunan bu

Partinin,makina ve fabrika vakıası üzerinde hiçbir hikmet çilesi çekmeksizin işi hayalî

yatırımlara dök¬mesi ve 500 milyarlık yatırım programlarından dem vurması, eğer hayâl

gerçekleşecek olursa (enflâsyon) un nereye va¬racağının ilânıdır. O da değil!.. Yatırım boyunca

Türk parası derece derece düşeceğine göre bu projeye, en aşağı 20 mi¬sil ilâvesiyle on trilyon

(rakamla 10.000.000.000.000) lira lâzım. Çocuk uçurtmasiyle Merih'e mi gidiyoruz? Ne gün bir

nefs, memleket ve dünya murakabesine kavuşacağız?

Nihayet bu memlekette küfrü, Türk'ün ruh köküne ihaneti tunç kolonlar halinde rekzetmiş ve tam

27 yıl ruh ve ahlâk talancısı bir eşkıya çetesi rolünü oynamış malûm Parti... Onu solcu bir

(Voronof) aşısiyle gençleştirmek ve halkın unutkanlığından faydalanıp göze yeni ve taze

gö¬rünmek taktiğinde, acemi şair ve usta (demagog) bir lide¬rin idare ettiği,hak ve hakikat

bakiresinin ırzına geçme

müessesesi...

Bütün dolapların çıkrığı onun elindedir; ve bir talebe - yurdunu bile kapatırken ter döken hükümet,

hakkı kökün¬den kazınmak olan bu Partiye bir şey yapamaz.

Bir Partinin lideriyle hükümet Başkanı, şöyle bir (diya¬

log) tuttursalar yeridir;v

Her zaman söyledikleri gibi:

—Hükümet yok!

—Var!

—Yok!

—Var!

—Eğer olsaydı Halk Partisini, yani bizi kapatmanın

çaresini bulurdu!

Şimdi söylesin karga burunlu genç lider :

—Hükümet, olsun mu, olmasın mı?

Geçelim!

Öbürlerinden bahsetmeye değmez... Hükümet Partisiy-se, öteden beri mühürlediğimiz teşhis içinde:

Renksiz, rayi-hasız, tadsız, tuzsuz, şekilsiz, maksatsız, hamlesiz, gayretsiz gününü gün etme

tezgâhı...

Kanunların Anayasa modeline uygun olup olmadığını muayene vazifesinden öteye bir selâhiyeti

olmayan Mah¬kemeye niçin «kanun koyucusu sen misin, Meclis mi?» diye sorulmaz? Niçin;

sadece alt kademelere mahsus muamele haksızlıklarını düzeltmek memuriyetindeki Danıştay,

siyasî hükümet tasarruflarına kadar el atar da «devlet politikası sana mı, hükümete mi ait?» diye

bir ihtara hedef tutulmaz? Bu, zirvesi üzerinde tepetaklak muvazene ehramını kim ve ne gün yerine

oturttacak? Bu dünyada her şey sınır mese¬lesine bağlı olduğuna göre, hele 1960'dan beri her

türlü çiğneyen hadler ne zaman yerli yerine oturtulacak?.. Bu şudur ki, her sahada haddini bilen

hiçbir fert, teşekkül ve müessese kalmamıştır.

Gönüldaşlarımız görmektedir ki; bizim yanlısı olduğu¬muz ve hoşuna gitme gayretini beslediğimiz

veya teveccü¬hünü kaybetme korkusuna düştüğümüz hiçbir taraf yok¬tur. Biz, bütün insanılğı

kuşatıcı ve 21. Asır eşiğinde her meseleye devasını gösterici bir ideolocya çapında ve islâmı olanca

saffet ve asliyetiyle yeniden bulma dâvasında, sa¬dece Haktan yanayız ve onun ebediyen taze

kalacak genç¬liğini yuğurma ahdindeyiz.

15

14

BU ARADA

«Rapor 1»den beri aylar geçti. Bu arada, dış muhitimize ait hadiseler malûm... Devlet Güvenlik

Mahkemeleri mese¬lesine ait patırdılar, grevler, cehennemi fiat yükselişleri, canlı insan hedefli

poligon talimleri, banka soygunları, Bul¬garistan yoliyle Halk Kurtuluş Ordusuna bir orduluk silâh

kaçakçılıkları, Moskova'nın Türkiye'de ihtilâl ve iç harp ha¬zırladığından habersiz bir hava, falan,

filân... Bunların kıy¬met hükümleri, yukardaki hülâsadan süzülebilir. Hikâyele¬rine de ihtiyaç

yoktur.

Bize, kendi iç çerçevemize gelince: Şimdilik namluda ve emniyette bir kurşun gibi bekle¬yen ve

çok şükür, parça ve şımarık davranışlardan çekinen, Anadolu'nun 150 küsur yerinde teşkilâtlı

M.T.T.B. çevresin¬deki faaliyetler en başta...

Bu biricik, som ve halis, büyük ve merkezî gençlik te¬şekkülünün, İstanbul'dan Van'a kadar

tertiplediği «Gençlik Geceleri» ni bir bir dolaştık.

Namluda bir kurşun canlılığını muhafaza etmesine rağmen; evet, her seslenişte ürperdiği yırtındığı,

manen şahlandığı halde, lâfta ve nazariyede kalmak, aksiyon za¬man ve mekânını bulamamak,

vaziyete alışmak, tavsamak ve gevşemek tehlikesini de peşinden sürükleyen bu genç¬liğe şöyle

hitap ettik: Muazzez İmân Gençliği'.

Bugüne kadar çok lâf ettik!

Kelâm, İlâhî nimet... Ama her ilâhî nimet gibi bir de ters tarafı var... Ya gökleri iki şakkeder, yahut,

bir sineğin kanadını bile kıpırdatamaz. Ve işte o zaman, seviyesi lâf olur. Elverir ki, muhatabında,

gereken elektrik nâkiliyetini bulsun...

Benim bir tabirim var: «Artık söz yalama oldu!»...

16

!U

Aşınmış yivler üzerinde^şomtfnun, olduğu yerde dönmesi, hiçbir noktaya varamadan zaman

boyunca yerinde sayması... Bu hal, fikir, söz ve hareket arası muhteşem elektrik sey-yalesinin,

memleketimizdeki elektrik şebekelerine eş, her ân kesikliğini, kopukluğunu, kısırlığını ilân eden en

tehlikeli akıbet... Kanıksama hali... Hem fert ve hem cemiyet hesa¬bına, böyle! Gafilin ibadeti,

memurun rehaveti, cahilin inadı ahmağın rahatı gibi, her ân akamete uğratan fecî bir alış¬kanlık,

kabuk tutma, kendisini koyuverme hali...

Allahın, mahlûklarına kurduğu bir tuzaktır bu... İmti¬han tuzağı... Bu tuzağa düşmemenin şuurunu,

ruhumuzda, ateşten şekillerle billûrlaştırmadıkça ne yapsak, ne etsek, ne desek boş!..

Bu dikkat ve şuur, aşkla billurlaşır. Ve aşk yarasının kabuğunu her ân deşmek ve sızısını her ân

çekmekle ge¬lişir.

Ben Yunus-u biçâreyim,

Baştan ayağa yareyim;

Gel gör beni aşk neyledi?

Buraya kadar söylediklerim, esas derecesinde kıymetli usûl icâbı... Bu hayatî metod ölçüsünden

sonra askerî bir kumanda uslûbiyle «doldur ve kapa!» biçiminde ve en sert ve katı realite teması

içinde, esasa geçebiliriz.

Evet, «doldur ve kapa!»...

Kulağını, içindeki ve dışındaki göklere verip de bu sesi duymayana gerçek müslüman denilemez.

İslâmî 1396 yılının bu nâzik gününde, Türk yurduna ve İslâm âlemine avaz avaz haykırıyoruz ki,

artık silâhımızı

17

doldurup mekanizmasını kapamanın, daha doğrusu namlu¬da uyuyan kurşuna hedef aramanın ve

her ân tetikte bu¬lunmanın zamanı gelmiştir.

Bu silâh manevîdir ve en büyük aksiyonun eşiğinde maddeyle içiçedir. Ve artık ulvî «mücerret»ten

adî «mü-şahhas»a dönmenin, kıyılarda ve köşelerde âciz âciz derf yanmaktan büyük «ameliye»ye

geçmenin ve (Agora)ya çıkmanın hem zamanı gelmiş, hem de mekânı heykelleş-miştir.

Allah Sevgilisinin, Veda Haccinde, Kızıl Tüylü bir deve¬nin üstünde, akşam güneşi ufka yaslanıp

mercan rengi göz¬yaşlarını dökerken, yüzbin sahabîye karşı söyledikleri bir söz var... Bir İngiliz

tarihçisinin «insan kelâmı hiçbir devir¬de bu yüksekliğe varamadı!» dediği bir söz...

Şu söz :

«— ݺte zaman, devrini yapa yapa, çıktığı noktaya' ulaştı!»

Gerçekten kelâm bu noktaya çıkamaz. Bu noktada erir, ışık olur, ahenk olur. Bu sözde, kâinatın,

işte o gün, yara¬tılış gayesine vardığı, bu gayenin de İslâm ve Son Resul* olduğu hikmeti

pırıldıyor.

Ve işte, esas noktası, muazzez İmân Gençliği!

Şu nokta :

İslâm takviminin 15. Asrına 4; ve 21. Asra ?,4 yıl kala* bugün, zaman, ana gaye etrafında 1396

sene türlü hele¬zonlarla devrini yapa yapa, insanlığın maddede en marifetli, ruhtaysa en hafakanlı

demine, kurtarıcı bekleyen ikinci gaye noktasına, sana kadar geldi!

Fıkırdayan bir zift denizinde gövdeleri ve kafaları ka¬yıp, kolları göğe doğru imdat isteyici

insanlık ne bulursa^

İslâmın 15. Asrında bulacak ye bulduğu Türk kaynaklı ola¬caktır.

Kaynak tek ve mutlak... O... Kâinatın Efendisi... O'nun mukaddes emanetini asırlarca koruduktan,

zaman ve mekâ¬nın zirvesine çıkardıktan sonra, iki felâketli devre halinde, önce hikmetsiz yobaz

ve peşinden nasipsiz kâfir elinde pör-sütülmüş ve çöplüğe atılmış gören Türk, şimdi onu, bütün

saffet ve hakikatiyle ihya etmek ve bu muazzam hamlenin yeni kaynağı olmak memuriyet ve

mes'uliyeti altında bulu¬nuyor. Evvelâ kendisine, sonra İslâm alemine, en sonra da insanlığa

sunulacak kurtuluş iksiri...

Petrolden evvel, sondaj burgusunu beyin beyin ve yü¬rek yürek daldırıp bu iksiri bulmak... Burada

bozulup bü¬tün İslâm aleminde bozulanı, burada düzeltip bütün İslâm aleminde düzeltmek... Ve

sonra, Allanın Türk'e bahşettiği tarihî kader tecellisindeki imtiyazla, tek noksanı olmayan bir

tamamlık içinde Batının karşısına çıkmak ve ona yaşan¬maya değer hayatın örneğini vermek...

Türk, şu perişan haline rağmen bu kadar büyük bir teklif altındadır ve «Ya ol, ya öl!» çizgisinin

orta yerinde, şimdi, ölüm güdücülerinden sonra hayat güdücülerini bek¬lemektedir.

Türkten daha halli olmayan bazı İslâm ülkelerince Türk'e atfedilen İslâmı yitirmiş olma görüşü, üst

yapıdaki yapıştırma şekillere göre tam doğru, alt yapıda ve temel¬deki mânalara görede gerçeğe

yüzde yüz zıttır.

Mübarek kubbemizi, tersine çevrilen bir limon kabuğu gibi çukurlaştırıp sarhoşların kusmuk

hokkası haline geti¬renlere karşı, alt ve temel yapı, yepyeni, fakat İslâm ölçü¬lerinden zerre feda

etmez bir anlayış emrinde ta tepeye oturtmayı bilecek ve intikamını Allahın «Müntâkim» ismine

ısmarlayacaktır.

Duamız şudur:

— Yâ Müntâkim! Bizi intikamına memur et!

18

19

Günümüzde, düşe düşe bitpazanndaki çocuk lâzımlığı seviyesine kadar alçalan «inkılâp» vakıasının

ne demek ve nasıl birşey olduğu da o zaman anlaşılacaktır.

Buluştururlar bizi elbet birgün hesapta; Lâfını çok dinledik şimdi iş inkılâpta...

İslâmda her asrın bir yenileyicisi olduğuna göre 15. Asır yenileyicisine çevre teşkil etmek şerefi

tam kırk yıldır, suyu kan ve tuzu gözyaşından ibaret olarak teknemizde hamurlaşmasına

çalıştığımız ve şimdi, şükürler olsun, sayı¬sının milyonları aştığını gördüğümüz yeni nesle, Türk

ruh kökünün davacısı nesle, senin nesline, sana düşüyor!

Hâsılı, İslâmı, topyekûn genişliğinde madde; ve derin¬liğine ruh plânında sen temsil edecek,

sevdirecek, sindire-recek, yayacak, döşeyecek, cihazlandıracak nakışlandıracak ve dipsiz fezayı

ören bunca yol arasında sen tekleştire-ceksin!

Sen sen, sen; 15. İslâm Asrının eşiğinde bütün insan¬lığa karşı İslâmı ve Türk'ü sen örnekleştirecek

ye Allah Re¬sulünün mukaddes emanetini sen baş tacı edeceksin!

Dikkat! Bu bir hitabe değil, bir beyannamedir!

Ve işte yeri:

Yolun O'nun, varlık O'nun gerisi hep angarya Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya...

Mazi, hal ve istikbâl hükmünü sen getireceksin!

Tarihinden, sahtelerle gerçekleri ayıklamayı, bazı ölü¬ler üzerindeki kubbeleri yıkıp bazıları üstüne

altundan kub¬beler çekmeyi sen başaracaksın!

Bu zamana kadar kavanozunun camını yalayarak reçe¬lini yediklerine inandıkları Batı marifetini,

çilesini çekmek şartiyle nefsine sen maledeceksin!

Ruhî tahakküm boyunduruğundan sıyrılınca, insanoğ¬lunu burnundan yakalayan ve halkalayan ve

kendisini put-laştıran makinenin burnuna «Hâkimiyet ruhundur ve maki¬ne köledir» halkasını sen

geçireceksin!

İslama «çağdışı» diyen tarih öncesi hayvanların çağdışı diye anılacağı çağı sen açacaksın!

Allaha ve Resulüne yanaşır gibi olup da şeriatı reddet¬meye kalkışanların «güneşe evet ama ışığına

hayır!» dere¬cesinde bir abes temsil edici tımarhanelikler veya fikir yan¬kesicileri olduğunu sen

isbat edeceksin!

İnsanın bu dünya ve ötesine ait hesabını vermeyen herhangi bir rejimin, kubur farelerine gıda

hazırlamaktan başka bir iş yapmadıklarını sen yaftalayacaksın!

Peşinden Van... «Velîler Diyarında» ve «Vatanımı Bul¬dum!» isimli iki röportajımın, mânasını

belirttiği topraklar¬da, dünyamızı ve mânamızı sulayan iki âhriet ve rahmet çeşmesini ziyaretim...

Bunlardan ilki bir yıl önce, ikinciyse bu defa... Fakat bir gazetede tefrika edilen bu yazıların ikisi

birden «Rapor 2» de toplanmış oluyor, işte!..

21

20

Veliler Diyarında

VAN

Ağustos'un yirmiyedinci Salı sabahı... Şaban ay'ınının sekizi... Cildi, mavi ve yeşilin binbir tonuyla

ürperen Van gölü üzerindeyiz...

Bizi kanatlan üstünde götüren oyuncak kuş, gövdesinin altına büzdüğü lastik tırnaklı ayaklarını

indirerek Van Ha-vaalanı'na kondu.

Yanımda, birçok eserimde adı geçen ve mânâsı pırılda¬yan dostum Muhibbullah Işıklar... Efendim

ve mürşidim Abdülhakim Arvâşi Hazretlerinin yakınlarından... Benimle yaşıt... Ama, benim Büyük

Kapıya otuz yaşında bağlanışı¬ma karşılık, O, ondokuz-yirmi yaşlarında bu saadete ermiş... Yani

benden on-onbir yıl kıdemli... Son zamanlarda bütün hayatı seyahatlerle geçen, Hindistan'dan

şimali Afrika ülke¬lerine kadar hemen bütün İslâm âlemini dolaşan Avrupa ve Amerika'da bile

Müslüman toplulukların bulunduğu her tarafı gezen, hiçbir yerde mıhlanıp kalamayan, hattâ arada

bir vatanına dönünce de kendisine sabit bir mekân tuta¬mayan, kelebek gibi uçtuğu ve konduğu yer

meçhul, yalnız her hac mevsimi Mekke ve Medine'de yeri malum, İstan-

bul'da ise nerede akşam, orada sabah, içiyle hep yerli ye¬rinde, dışıyla daima başka yerlerde bir

insan...

Muhib, son seyahatinden döndü döneli haftalar geçtiği halde beni aramamış, hem de Erenköyüne

kadar gelmişken evime uğramamış, nihayet koca İstanbul'da ne kadar mu¬hiti varsa hepsine birden

ağ atmam üzerine elime geçmişti.

O'na sormuştum :

—Ramazan'i nerede geçireceksin? Bende kalsan ol-

-imaz mı?

—Niyetim şimdiden Van'a gidip Ramazan sonuna ka-

idar kalmak...

Kök olarak Vanlı olan Muhib'e dayatmıştım :

—Hiç olmazsa Ramazan'ın yarısını bende geçir!..

—Bakalım... Nasip...

—Van'da yakınlarından kimler var?

—Ablam var... Dostlarım var... Efendi Hazretlerinin

bağlı bulundukları koskoca Arvas ailesi var...

Birdenbire içimde infilâk eden bir buluşla sarsılmıştım:

—Aman Muhib; beraber gidelim! Bu Pazar sabahı

kara yolundan Ankara'ya gidip o akşam ve ertesi gece ora¬

da kalırız. Salı sabahı da uçakla doğru Van... Sabahın do-

kuzbucuğunda oradayız. Ertesi günü, ver elini, Arvas!..

Seni Van'a bırakır ve Perşembe uçağıyla İstanbul'a dö¬

nerim.

Her teklifi gönülsüz karşılayan Muhibbullah buna ba¬yılmıştı:

— Oldu! Pazar sabahı yola çıkabiliriz!

Öyle oldu! Pazartesi sabahı Ankara'da, Bağlum nahiye¬sinde, kaynağı Van ve Arvas köyü olan

müşterek Efendi¬miz ve Mürşidimizin mübarek toprağı karşısındayız. Ben merkadı çerçeveleyen

bir karış yüksekliğindeki beton şed¬din ayak ucu tarafına sağımı vererek ilişmiş, bir nur fıski¬yesi

karşısında bütün melekelerimin kamaştığını hisseder-cesine kendimden geçer gibi olmuşken,

Muhib, kelebek

22

23

gibi, ilerlerde yine aynı aileden bazı mezarların yanına konmuştur.

Bağlum'dan ayrılırken O'na soruyordum:

—Nçin benimle beraber mübarek merkadın yanıba-

şıra kadar gelmedin?

—Haya (utanç) hissimden...

Diyor ve yanındaki hayâsız adamla beraber ertesi günü uçağa atlayıp velîler diyarı Van'a uçuyor.

Cılk cılk, aralarında kendileriyle uyuşmaz gölcükler ve su birikintileri görünen, otsuz, ağaçsız,

koyu sarı gurbet renkli, vicdan azabı şekilli dağlar üzerinden uçup gittik.

MÜFTÜNÜN EVD

Muhib: «Sen Arvas'a kendiliğinden mi gittiğini sanı¬yorsun? Seni çekiyorlar oradan... Sen de tıpış

tıpış gidi¬yorsun!»

Dostumun uçaktaki bu sözü tâ ciğerime işlemiş ve en¬semden aşağıya doğru bel kemiğim üzerinde

kayan bir buz parçası gibi beni ürpertilere boğmuştu.

Evet, boynumda göze görünmez bir kement vardı: bu kemendin ucu, Van'ın Aryas köyünde,

mürşidimin mürşidi Seyyid Fehim Hazretlerinin nur yatağı başında, yine görün¬mez bir çıkrığa

bağlıydı. Çıkrık dönüyor, kemendin ipini sarıyor ve bizi, ister gökte, ister yerde, kendisine doğru

çekiyordu.

Böyle miydi?

Böyleydi!

Ve bu, sadaetlerin en üstünüydü.

Van Havaalanında, bana aynı sözü tekrarlayacak olan Van Müftüsü Seyyid Mehmed Kaasım,

Arvas ve etrafında Arvas ailesinin güzel mi güzel yüzleri tarafından karşılan¬dık.

Açık bir yaz gününün aydınlığı içinde başka bir aydın¬lıkla ışıldayan şehir...

Bu, dördüncü gidişim oraya... İlk ikisi konferanslar vesilesiyle ve bazı derneklerin davetiyle;

üçüncüsü, Mür¬şidimin Mürşidi Seyyid Fehim Arvâsi Hazretlerinin öz oğ¬lunun öz oğlu Van

Müftüsü Mehmed Kaasım Arvas'ı ziya¬ret kastıyla... Bu defaki de doğrudan doğruya Seyyid

Fe¬him Hazretlerinin nur süzgecinden geçme, mukaddes top¬rağına yüz sürmek gayesiyle...

Mehmed Kaasım Arvas'a daha önce bir mektup yaz¬mış, ziyaretimizin herkesçe bilinmemesini,

konferans veya şehir çapında tertipler ve karşılamalardan kaçınılmasını ve sadece Arvas ailesiyle

başbaşa kalınmasını dilemiştim. O da isteklerimi ayniyle yerine getirmiş ve beni, içinde hu¬susi

daire dışı kimse bulunmayan bir Arvasi halkası içine almıştı.

Dedesi Seyyid Fehim Arvasi'nin yeryüzünde çerçeve¬lenmiş cennet geçitine kılavuzluk etmesi için

evine indiğim Mehmed Kaasım Arvas, dünyaya bakan gözle de son de¬rece alâkaya değer bir

insan... Yirmi senelik müftü, 48 ya¬şında, fakat daha genç görünüşlü; gözleri, kaşları ve sac¬ları

simsiyah, fakat bembeyaz yüzlü, gayet vekarlı ve de¬rin bakışlı...

Öğle yemeğiyle kesilen ve sonra tekrar başlayan soh¬bet... Büyükçe salonda çepçevre «Arvas»

soyadını taşıyan Seyyid'ler topluluğu... Aralarında, tatlı, okşayıcı gözleriyle dikkati çeken Said Araş

ve daima gülümsemeli, dinledikle-diklerini öğütücü haliyle Şemseddin Arvas... Belli ki, Arvas

ailesinden, en yakınından en uzağına kadar her ferdinde, her ferdinin çehresinde tuğrası var...

Seyyid'likten gelen asalet arması...

Bahisler birbirini kovalıyor. Biri de, Ramazan ayının ve bayramının ilk gününü tespit etmekte

kullanılan usulün sakatlığı bahsi... Güya hesabi usul... Öyle ya; İslâm ve

24

25

Arap alemiyle hemen her defa bir, bazen de iki gün fark belirten bu usul, yiyip içmenin haram

olduğu günde Müs¬lüman Türklere henüz Ramazan'in gelmediği zanniyle bu haramı .irtikâp

ettirirken, bayram başlangıcında, yani yeme-menin ve içmemenin haram olduğu ilâhi ziyafet

gününde, bu defa da Ramazan'in devam ettiği zanniyle oruçlu olma¬nın haramını işletmektedir.

Ramazan'in girişi ayın görülüşüyle tespit edildiğine gö¬re, ayniyle görüleni inkâr edip ilim ve

hesapta görmeye çalışmaktaki cehalet, hakamat ve hesapsızlık nasıl anlaşıl¬maz ve bunun bizzat

ilim ve idrake hakaret olduğu nasıl kestirilmez? Böyle bir dava, gözle görülen bir limana gir¬mek

için ille pusula kullanmakta ısrar etmek gibi bir cinnet olmaz mı? İlmin erişme gayesini belirten

meçhul, malûm haline gelir de gayeyi bir tarafa bırakıp vasıtaya iltifat et¬mek, hangi kafaya sığar?

Dediler •.

—Bizim Müftü Efendi, ay'ı görmenin en müsait saha¬

larından biri olan Van dolaylarında yüksek noktalara iki

dikkatli ve sadakatli müslüman çıkartarak Ramazan'in tes¬

pit edilmesini teklif ettiği halde aldıran olmadı.

Dedim :\

—Türkiye'de ayrıca tespite ne lüzum var?.. Bütün

İslâm âlemi birlik olarak Ramazan'ı gözle tespit eder ve

bu telsiz radyo devrinde her tarafa yayarken, onlara uyu¬

lup Ramazan'ı başlatmaktan kolay ne olabilir?

Şu var ki, «Biz bize benzeriz!» ve ayna karşısında bile, gözle görülen bir güzelliği ayan-beyan bir

çirkinliğe inat için feda etmekten çekinmeyiz.

AKŞAM YEMEİDNDE

Müftü Kaasım Arvas, hazırlattığı^ her noktasından İs-

lâm rengi ve kokusu süzülen bir odada beni birkaç saatlik bir uyku ve istirahate terkederken dedi ki:

— Akşam yemeğine Said Arvas'a davetliyiz. Sizi saat beşe doğru uyandırır ve akşam üzeri Said

Arvas'ın evine gideriz. Allah rahatlık versin!..

Deniz seviyesinden 1700 metre yüksek Van'ın şerbet gibi havası ciğerimde, başım temizlik kokan

yastığa gömü¬lü, dalmışım. Ahmet Haşim'in mısralariyle:

Yarı yoldan ziyade mâha yakın, Yarı yoldan ziyade arza uzak...

Mücerret sesler, renkler ve çizgiler cümbüşü içinde uçu¬yorum. Ruhumda kelime üstü manâ

helezonları kaynaşıyor ve şöyle diyor:

— Mürşidinin mürşidi seni Arvas'ta bekliyor!..

İçimdeki o sese, renk ve çizgi cümbüşü, Seyyid Fehim Hazretleri ruhaniyetinin Van'dan Arvas'a

kadar uzanan ipek halısı... O büyüğü takdir edebilmenin şanı, dünyanın en sarp, dik, pürüzlü ve

engelli yolunda böyle bir halı üze¬rinden geçmeyi gerektiriyor.

Bunları düşünerek gidip geldiğim uykunun salıncağın¬da birdenbire gözlerimi açtım. Uykumda toz

duman haline gelmiş dış âleme döner dönmez bir anda bütün şekiller yerine oturuverdi.

Ben neredeyim? Van'da, öyle mi; İstanbul'dan 1000 küsur kilometre uzakta... Güneşin 1 saat evvel

doğduğu ve battığı bir iklimde... Saat 4'e geliyor. Van'ın ikindi saa¬ti... Pencerelerden süzülen

akşam güneşinin huzmeleri, uzaklardan, uzaklardan, ayrılıklardan ve hasretlerden bah¬sediyor.

Fırladım, giyindim ve salona geçtim.

Müftünün Ankara Üniversitesinde okuyan oğlu Vahi-düddin'in getirdiği sade kahveyi içiyorum.

Salonun açık ka-

26

27

pısından görülen taşlıkta da, herhalde Müftünün en küçük oğlu, nur yüzlü bir yavru Seyyid, üç

tekerlekli arabasını koşturmakta...

Müftü Kaasım Arvas geldi.

—Müftü Efendi Hazretleri! Duyduğuma göre, bizim

Şakir Van'daymış, Öyle mi?

—Evet; Gürpınar'ın bir köyünde...

—Mesafesi?...

—25-30 kilometre kadar...

—Getirtemez miyiz?.. Yarın o da gelsin Arvas'a...

—Getirtelim!.. Hemen şimdi bir araba gönderir ve

alıp getirtirim...

Bakışındaki tatlılığı pek az insanda gördüğüm Said Ar-vas'ın evinde, kocaman bir yer masasının

etrafındayız.

Mürşidimin ve yakınlarının sofralarında sık sık içtiğim yoğurtlu ve naneli Van çorbası, bıçakla

kesilebilecek kadar koyu Van yoğurdu, lif lif maydanozlu Van peynirinden, en nadide etlere, fıstıklı

pilâvlara ve baklavalara kadar, yer masasında bütün bir lezzet manzumesi... Bu sofra cömert¬liği,

Müftünün evinden Arvas'a kadar her uğrağımızda taş¬kın mı taşkın!.. Üsüste üç akşam olanca

iftarlıklarını kapı¬larında yiyecek isteyen birine verip su ile iftar eden Haz-ret-i Fatma evinin

çocukları...

Biraz sonra bazı öğretmenler de geldi ve 15-20 kişilik bir halka kuruldu.

Hep beni söyletiyorlar ve kendileri susuyorlar. Bilhas¬sa Şemseddin Arvas'ın beni dinleyişindeki

derinliği unu¬tamam.

Kapı açıldı ve gür bir ses «Esselâmü aleyküm» diye gürledi: Otomobille köyünden getirtilen

Şakir...

Şakir kim mi?

Efendim ve Mürşidimin tam 30 yıl, yanından hiçbir an ayrılmayan, onunla aynı odada yatan ve

kalkan, 1943'de beraber sürgüne gönderilen nedimi... Bir radyum madeni-

28

nin yanında 30 yıl kalacak bir teneke parçasının bile ne hale geleceğini düşünürseniz, Şakir'in ne

olması gerekti¬ğini anlarsınız. Portresi «O ve Ben» adlı eserimde çizili...

Şakir'le, Müftü Kaasım Arvas'ın evinde, karşılıklı iki somya üzerinde geceyi geçirdik ve Efendi

Hazretlerinin hu¬zurunda geçen anlarımızı yadettik. Bu hayat hep kesiklik, kopukluk, yetersizlik,

ayrılık... Hicran, hicran, hicran...

YOL

—Eeee Şakir ne dersin bu hallere?...

—Allanın hikmetleri derim!...

Van'la Araş arası 140 kilometre... 125 kilometre ileride Müküs diye bir nahiye... Müküs'ten 15

kilometre ötede de Arvas köyü...

Eski Van ziyaretlerimde şöyle demişlerdi:

—Kısa bir yol sonra atla gitmek lâzım... Arazi son

derece dik ve sarp... 2700, 3000 metrelere kadar yükseli¬

yor. Son derece yorucu ve zor... Hele kışın imkânsız gibi

birşey...

Bu defa da şöyle dediler:

—Yol biraz düzeldi. Otomobille, ine çıka, sarsıla tit-

reye, Arvas'a kadar gitmek mümkün... Ona göre şoför ve

araba lâzım...

Ve o yolun ustası Süleyman isimli bir şoförle, dayanıklı bir araba sağladılar.

Saat 10.00'a doğru yola çıktık. Şoförün yanında ben ve Muhib... Arkada da Müftü, Şemseddin

Arvas, Şakir ve yine Arvas'lardan yaşlıca bir zat...

Şakir'in köyüne yol veren Gürpınar kazası önlerine ka¬dar mükemmel bir asfalt... Derken asfalttan

sağa kıvrılış ve bu defa (stabilize )dedikleri, düzleştirilmiş ve pekleşti-rilmiş bir yol... Bizim

istikametimiz bu...

29

—Yol hep böyleyse, dedim; çok güzel, mesele yok...

—Biraz sonra görürsünüz, dediler; hep arıza, tümsek

ve pürüz...

Şehirden ayrılalı 30 kilometre kadar mesafe aşmıştık ki, birdenbire dağ eteklerinin kıvrıntılı, yarıklı

ve kabartılı patikasına düştük. Nihayet ova ve düzlük sahasını cendere içine alan dağlar arası bir

berzahta ilerlemeye başladık. Ha¬pishane avlusuna eş, iki yüksek duvar arasındayız. Dağla¬rın

tepesini görebilmek için başımızı kaldırıp 90 derece şa¬kuli bakmak lâzım...

—işte Tâhâ'nın soyulduğu yer!

Dediler.

Tâhâ, Efendimin torununun oğlu, çok sevdiğim 30 yaş¬larında bir genç... İstanbul'dan Arvas'a

gitmek üzere Van'a geldiği zaman bu yolda soyulmuş...

Çıktık, çıktık, çıktık... Dağların göğüs kısmındayız.

Arada bir lâfa karışan ve uyanık bir adam olduğu belli olan şoförümüz Süleyman, bizi, sağımız

uçurum ve solu¬muz açıkça bir noktada durdurdu:

—Araba yoruldu! Burada o da biz de dinleneceğiz.

İndik. Sol taraftaki açıklıkta bir su başı... Etrafına çö-

meldik. Vakit öğle... Hava Ağustos sıcağında hayli serin... Su da buz gibi... Paketler açıldı. Van

peyniri, türlü kahval¬tılar, üzüm, karpuz ve kavun...

Otomobille biraz ileride küçük bir virajı döner dönmez ne görelim? Müthiş bir hadise: Ancak bir

arabanın zorluk¬la geçebileceği dar yolda koca bir kamyon; biraz ilerisin¬de dağdan düştüğü belli

büyük bir kaya ve bir yığın taş, daha ileride de taş kırmaya veya yolaçmaya mahsus bir makine ve

birtakım adamlar... Kamyona yanaşıp durduk. Gördünüz mü şimdi işi?.. Yolun açılması saatler,

hattâ gün¬ler sürebilir. Geri dönmek de bence imkânsız... Zira dar, uçurumlu ve dönemeçli bir

yolda geriye manevra çok teh¬likeli... Hoş, geriye dönmek, nur yatağına giderken müthiş

bir engelle karşılanıp geriye dönmek, yani döndürülmek ne acı!.,

Ağlayacak gibi oldum. Bizimkiler koşup yolu açmaya çalışan Karayolları işçileriyle konuşmaya

gittiler. Otomobil¬de bir ben kaldım.

ݺçiler ve bizimkiler bir insanın kaldırabileceği küçük kaya parçalarını uçuruma yuvarlıyorlar ama,

büyük kaya olduğu gibi yerinde duruyor. Ne yapacağız? İlerideki taş kırma makinesine bağlı burgu

aletleri boyuna işliyor, fakat bu iş iğneyle kuyu kazmaktan öteye geçemiyor. Kırılan taş¬ları

uçurumdan atıyorlar. Müthiş manzara: Taşlar yuvarla¬nırken uçurumdaki taşlara çarpıp tekrar

havalanıyor ve ka¬nat açmış kuşlar gibi uçurumun dibine doğru süzülüyor. Taşları kanat açmış

binlerce kuş şeklinde gözümle gördüm desem yalan olmaz.

Birden şoförümüz arabaya geldi ve yerine atlayıp ma¬kineyi işletti.

—Hayrola! Nereye?

—Biraz gerileyeceğiz!

—Sebep?

—Kayayı dinamitle uçuracaklar.

Yolumuz açımlıştı ve tam nur yatağına giderken yolu¬muza dikilen engelin paramparça edilmesi,

ruhuma şu ma¬nâyı fısıldıyordu:

—Yolunuzdaki bütün engeller devrilecek ve zafer

yönü açılacak...

HELEZON HELEZON

Bir elmayı kabuğunu hiç koparmadan altından üstüne doğru soyunca elinize nasıl bir şerit geçer?..

Yiv yiv, hele¬zon, helezon, açılmış bir yay şekli... Belki en dik nokta, kayanın düştüğü yerden

ilerisi, koskoca bir dağ mahrutu-

30

31

nun kenarında, etekten tepeye doğru, helezon helezon kıvrılan böyle bir şekil belirtiyor. Çünkü,

dördüncü, beşinci büklümleri kat kat seyrediyor ve bazen 180 derecelik vi¬rajlardan

kıvrılıyorsunuz. Bir yılan gibi hayalinizi yutan uçu¬rumlar...

Bir şeye dikkat ettim: Bu yollarda otomobil, otobüs,

minibüs şöyle dursun yolu açmaya gelen işçilerin, kamyo¬

nundan başka hiçbir vasıtaya rastlanmıyor. Ne bir at, ne

bir merkep, ne' bir insan... ݺlek yolların trafiği buraya gel¬

sin de cinlerin kayalara verdiği trafik emrinden başka bir

hareket arasın!... Uçuruma düşmekten kurtulmak için sanki

bir çareymiş gibi otomobilin minderine tutunmuş,-yol' alır¬

ken, dikkat ediyorum: Telgraf direkleri'de yok!... O, bü¬

tün Anadoluyu örümcek ağı gibi saran, tepelerinde mün¬

zevi kartallar tüneyen ve tellerinden gurbet çınlamaları ge¬

len, kimi dik, kimi eğri, ihtiyar direkler... Onlardan da eser-

yok!.. Allah Allah; bir -feza yolunda mı ilerliyor ve bam¬

başka bir (plânet)e doğru .mu yol alıyorsunuz? Anadolu'ya

güya medenî dünya âletlerinden hiçbir şey girmemişken,

buraya, o sefil ve mahcup haliyle Anadolu bile girememiş...

Bu teşhis, içimde gitgide mânalaşıyor ve yarımyamalak

oluşlardan bu yoksunluğu, muazzam bir varlık halinde gör¬

meye başlıyorum..

İndik, indik, indik; ve bin metre üstüne çıktığımız Van seviyesinin daha da altına düştük. Artık

bütün cılk ve kel topraklar bitmiş, gayet gür ve cömert bir yeşillik başla¬mıştır.

Soruyorum:

—Hayli alçalmış bulunuyoruz değil mi?

—Evet, diyorlar; Arvas'a kadar hep böyle... Deniz se¬

viyesine doğru iniş... Şimdi Müküs'e varmak üzereyiz.

Nahiye merkezi Müküs, kayalar denizinde beklenme¬dik bir sahil gibi karşımıza çıktı. Her taraf,

çoğu ceviz, peh¬livan edalı ağaçlarla dolu...

'Ortasından, Fuzuli'nin:

Başını taştan taşa vurup gezer avare su

Diye anlattığı bir ırmak geçiyor.

Ben ertesi günü Van'dan uçağa atlayıp dönebilmek ' için acele etmekteyim. Vakit öğleyi bir

hayli geçmişur. Ar¬vas'a varıo ziyaretten sonra geceye kalmadan Van'a yetiş¬mek zor görünmeye

başlıyor vbana...

Buna rağmen Müküs'te bir çay molası veriyoruz. He-' men hepsi aydınlık yüzlü; . (klâsik) Anadolu

köylüsüne benzemeyen ve aralarında kürtçe konuşan Müküslüler, soy¬lu Arvas sülâlesinin

temsilcisi Müftü efendiye taşkın bir saygı gösteriyorlar. Su kenarında, beton bir set üzerinde öğle

namazı kılınıyor ve'otomobile biniliyor. '

—Arvas buraya kaç kilometre?

' — 15...- ?•

—Demek 15-20 dakikalık bir yolumuz kaldı.

—Ne münasebet! en aşağı 1 saat... •

—Nasıl olur? .

—Yolun bundan ötesi büsbütün berbad... Çok taşlı,

tümsekli ve kıvrımlı... 15 kilometreyi ancak 1 saatte ala¬

biliriz.

Yanımızda, pembe yüzlü, tıknaz, çehresi tebessüm yu¬vası, rejimle alâkası sadece kasketinden

belli bir zat soku-' luyor.

—Müküs'ün muhtarı...

Ona soruyorum :

—Kaç hane var Müküste?

İkiyüzün üstünde küsurunu unuttuğum bir rakam ve-• riyor.

—Nüfusu?

—1700...

—Arvas buradan daha mı kalabalık?

—Ne gezer? çok daha az!...

Önünde durduğumuz dükkânın bulanık vitrininde nö-

32

33

bet bekleyen petrol lâmbalarına bakıp sormayı faydasız', buluyorum :

— Tabii burada elektrik de yok? Değil mi?

Evet; Müküs'ten başlayıp Arvas'a doğru uzanan yolda» öyle bir şey var ki, asla elektriğe ihtiyacı

yok... Zira işs elektriğe kalsa, milyonlarca kilovat bile az...

SON 15 KDLOMETRE

Yolun onda biri olduğu halde aşılabilmesi için üçte-biri kadar zaman gereken son 15

kilometre üzerinde ilk-defa yeşillik... Ot ve ağaç, en zengin cümbüşleriyle yeşil... «Her şeyin suda

hayat bulduğu» hikmeti yanında,, yeşilin¬de bütün şekilleriyle sudan tüttüğü hakikati... Bu hakikat,

o, kangrenli yara kabuğuna benzer cılk dağlardan sonra* iniverdiğimiz saadet vadisine nakışlı...

Ve bu ,yolda, yine-ilk defa, hayatiyet ve faaliyet...Koyun ve keçi sürüleri, atlar, katırlar ve

sürücüler...

Otomobilimizi gören katırlar ejderha görmüşcesine ka¬çışıyorlar koyunlar ve keçiler birbirine

giriyor, biz de arala¬rından sıyrılmak için dakikada birkaç metre hızla kesik ke¬sik kesik

ilerliyoruz.

Dedim :?

—Bu hayvanlar hiç otomobil görmemişler mi?

Şemseddin Arvas cevap verdi :

—Acaba sahipleri görmüş mü ki, onlar da görmüş-

olsun?..

Müküs ve Arvas arası 15 kilometrelik yolu gördükten* sonra anladım ki, bu geçide yol adını

vermek ayıptır. Yol değil bu, âdeta ayakla gide gele ve hilkatten düzlükler)' ekleye ekleye

uzatılmış, kâh kopacak gibi incelen, kârv» kalınlaşan düğümlü bir uçkur... Ya bu yol üzerinde

otomo¬bille gidip gelebilmek?... Avrupalı otomobile göre yol dö-

serken, bizim şoförler, bu düğümlü uçkura göre otomobil kullanmaya mecbur... Düşünün aradaki

şoförlük mahareti farkını!

Şoförümüze dedim ki:

—Süleyman Efendi; siz otomobili katır gibi kullana¬bilmenin maharetine ermiş kimselersiniz.

Hendese kafalı Batılıda ferdi zekâ yok, içtimai dehâ vardır. Bizdeyse bir türlü

içtimaileştjrilemeyen ferdi buîuş...

. Ve nişan tertibatı bozuk bir tüfekle hatâ payını hesap ederek başka istikamette tetiği çekip avını

vuran Anadolu tipinden, denk pervanesi kırık bir makinenin o noktasına bir taş parçası veya bir

postal asarak onu işleten alaylı us¬taya kadar misaller verdim.

Yanımda oturan Muhibbullah, edilen ısrarlar üzerine, yanık ve içten sesiyle ilâhiler ve nağmeli

gazeller okumaya koyuldu. O anda gözümün önüne Mürşidimiz geldi. Eyüp sultan

Gümüşsuyundaki tekkede, hasır bir koltuğa otur¬muş, yanına çömelen Muhibbullah'ın saçını

okşayarak ona ilâhi ve gazel okutan Efendim... ݺte yaklaştığımız Arvas köyünde Efendisi yatan

Efendim...-

Vadinin iki dağ eteği ş/ası sıkıştığı, daraldığı ve muaz¬zam bir yeşil nur havuzu haline geldiği bir

noktaya vardık.

—ݺte Arvas!

Haşyetle doğruldum:

—Nerede Arvas? Hiçbir dam altı göremiyorum!

—Karşı yamaçta birkaç evden ibaret, dediler; sağ ya¬

maçta da Arvas ailesinin evleri ve mescidi... Yamacın iniş

üzerinde alt kısmına doğru da mübarek merkad ve etrafın¬

da birkaç mezar...

—O halde burada durup dikine mi çıkacağız?

—Hayır! Son derece dik yamacın, şoförümüzün ma¬

hareti sayesinde çıkıp aşağıya ineceğiz.

Görünürde, evet, yeşil nur havuzu iki yamaç arası bir sahadan başka, ne bir ev,

hiçbir şey yok...

ne bir mezar,

34

35

Sol yamaçta kocaman ağaçların arkasına saklanmış birkaç toprak damı güçlükle farkedebildim.

Tırmanılması imkânsız denilecek kadar müthiş kıvrılış¬larla, yokuş yukarı, sağ yamacın üstüne

çıkıyoruz.

Ben, ameliyat masasına uzatılmışcasına bir his iptali içindeyim.

NUR YATAİI

Nur Yatağı çevresinin üst kısmı... Dik aşağı yamaç... Yola 40-50 metre mesafede, ahşap ve kagir

karışımı, eski' ve şahsiyetli bir üsluba bürülü, birbirinin omuz başında iki bina... Daha iricesi ve

boylucası, Seyyid Fehim Hazretleri¬nin konağı... Öbürü de mescidi... Fıskiye fıskiye ağaç

fış¬kırtan bir toprak...

İniº çok dik... Nasıl ineceğim?... Sağ ayağımın bir parmağında 8-10 ay süren bir yaranın derdini

henüz atlat¬tığım için ona pek güvenemiyorum ve kendjmi dermansız hissediyorum.

— Sizi omuzumuza alalım1.

Dediler ve bir basamak inip arkalarını bana verdiler. Kabul etmedim ve yardımcılarımın

omuzlarına abanarak, kollarına tutunarak indim.

Birdenbire, ışık parlamış gibi bir hal... Devam eden ini¬şin üzerinde, düzleştirilmiş ve beton bir

çerçeveyle sınır¬landırılmış bir sed... Sed de, sınır duvarına bitişik, kenar¬ları mermer çizgili bir

kabir... Baş ucunda, yine saf mer¬merden, mermerleşmiş bir aydınlık saçan kitabe taşı... Ayak

ucunda da ayrı bir kitabe... Yazılar, taşların oyuğu içinde, yeşil zemin üzerine beyaz hatlı...

Çağlayan ahenkli Farsça mısralar...

Tasavvuf ehlinin iki büyük lisan üzerinde şöyle bir öl¬çüsü vardır :

«— Arapça, nebilir dili; ve Farsça velîler lisanı...»

Dostlarım, sed kenarındaki beton şerit üzerine sıra¬lanmış, diz üstü ve elleri kavuşturulmuş

vaziyette vecdle-rini belirtirken, ben de beton şeritten atlayarak veliler veli¬sinin ayak ucuna

ilişmiş öylece büzülüp kalmış bulunu¬yorum.

Bundan ötesi Allah'la aramda... Hiçbir şey anlatamam ve ne söylesem hakikati incitmiş olurum.

Şu kadarını söyleyeyim :

Bütün hayatımda bu kadar temiz, adeta elenmiş toprak görmedim. Bu manzara dışarıdan bir el işi

değil, içeriden bir yansıma işi...

Türlü temizlik ilâçları ve tozlariyle uğraşsalar, mermere oradaki aydınlığı veremezler..: Nur Yatağı

burası, Cennet¬ten bir pencere...

Seyyid Fehim Hazretlerinin yanında, yakınlarından bi¬rine ait kabirle, onun biraz yükseğinde bir

başka kabir daha var... Seyyid Fehim Hazretlerinin Birinci Dünya Sava¬şında Ermeniler tarafından

kırılan ilk kabir taşı, yanların¬daki mezarda...

Artık her biri müstakil hareket eden, irademin dışına çıkan ve ruhumu kendi haline terkeden ellerim

ve ayakla¬rımın yardımiyle yukarıya, konak binasına çıktım ve top¬rak zeminli loş ve büyük bir

sofadan geçip muazzam Veli¬nin madde hesabiyle kocaman salonuna, hücresine girdim. Üç tarafı

yer sedirleriyle kaplı, kapı tarafı da oymalı dolap¬lar ve raflarla sınırlı, pencerelerinden akşam

güneşinin, Van'daki gibi gurbet huzmeleri süzülen bir salon...

Salona bir örtü serdiler ve etrafına minderler atarak Van'daki yemeklere taş çıkartan bir sofra

düzenlediler. Bir de yanıbaşımızda koca bir semaver ve dolup boşalan çay bardakları...

Efendimin çile doldurduğu hücrede oradaymış... Son¬radan öğrendim ve yerinde göremedim.

36

37

Konağın sahibi, Van Müftüsü gibi Seyyid Fehim Haz¬retlerinin torunlarından İbrahim Arvas ve

delikanlı çocuk¬ları, yüzlerinde kutsi imzalar taşıyan, ne ikram edeceğini, nasıl yardım

göstereceğini bilemeyen gerçek Seyyidler...

Bunlardan birinin, otomobilimin yanına gelip, alabildi¬ğine derin çakır gözleriyle bana iltifat

edişindeki sahabet mânasını daima kalbimde nakışlı tutacağım.

Otomobilimize yerleştik. Etrafımızı alan Seyyid çocuk¬larının, küçük seyyidlerin nur damgalı

yüzleri görülecek şey...

Dönüyoruz.

GECELEYDN DAİLAR

Dönüş yolunda Müftü Mehmet Kaasım Arvas bana hi¬tap etti :

—Yamacın daha alt kısmında Seyyid Muhammed Ku¬

tup Hazretlerinin merkadi var. Ceddimiz ve Arvas'ın kuru¬

cusu Seyyid Muhammed Kutup.. Hicri 676 yılında Bağdat'¬

tan ayrılıp Anadolu'ya gelen Kaasım Bağdadi Hazretlerinin

oğlu... Sultan Orhan Gazi zamanında... İkinci Osmanlı Sul¬

tanı Orhan Gazi'den, tacını kendisine terketmeyi teklif

edesiye saygı görüyor ve dönüp dolaşarak Van taraflarına

göçüyor. Oradan Müküs ve Arvas'a geçip Arvas seyyidle-

rinin karargâhını kuruyor. Sizi onun merkadine kadar gö¬

türmek isterdik ama yorgunluğunuzu düşünerek cesaret ede¬

medik.

—Keşke götürseydiniz! Üzüldüm!

—Siz başka görülecek olanı gördünüz. Üzülecek bk-

şey yok!...

Yine Müftü Efendi, o gece Van'daki evinde bana diye¬cektir ki :

—Seyyid Fehim Hazretlerinin huzurunda, ayak uçla-

?çında,çehrenizin halini görünce haşyetler içinde kaldım. /Ben hiç böyle bir vecd hali

görmedim. Ben de şu cevabı vereceğim :

—Allah, insana, yüzünü karşısına alıp seyretmek im-

ikânını vermemiştir. O anda kendimin farkında değildim.

?Ne halde olduğumun takdiri size ait...

Dinamit patlatılan yüksek noktaya geldiğimiz zaman, dağlar ve kayalar üzerlerine gecenin

mantosunu çekmeye »başlamıştı.

Farlarımızı yaktık.

Şoför Süleyman Efendi Muhibbullah'a seslendi:

—Söylemezsen uykuya dalarım!

—Ne söyleyecekmişsin, Muhib?

Şoför cevaplandırdı:

—Gündüzki gazellerden ilâhilerden...

Şoförün bizi uykuyla korkutması uçuruma yuvarlanmak ^mânasına geldiğine göre hep birden:

—Haydi Muhib, dediler; başla!

Muhib'in sesi nağme, yollar da büklüm büklüm kıvrıla dursun; Şaban'ın dokuz günlük ayı gökte,

dağ kuyularının .tepesinde..

Bir düzlükte eda edilen akşam namazı...

Dişlerimizi zangırdatan soğukta, tam kıbleye dönece¬ğim anda sahibini birdenbire göremediğim iki

elin altıma serdiği ceket... Bu, kendi ceketini çıkarıp da o soğukta, sır¬tında tek bir gömlek namaza

duran Şemseddin Arvas.. Ve hareketi, Seyyidliğin ne demek olduğuna dair- en çarpıcı s misal...

Nihayet, tümsekli ve çatlaklılardan daha düzgün onlar-<dan da dahi iyice, yol isimli geçitlerden

sonra (Stabilize) de¬dikleri mahut yol ve peşinden asfalt.

Arvas, avuçta tutulmaz bir rüya gibi gerilerde kalmış ve 'büyük ışık âleminin kapı bekçisi petrol

lâmbaları, yerlerini, ^karanlıklar dünyasının ampullerine bırakmıştır.

38

39

Şakir'i köyüne bırakıp, son sürat Van yolunu tuttuk. -

Müftünün evindeyiz.

Kaasım Arvas, dedesine ait bir menkıbe anlatıyor:

—Seyyid Fehim Hazretlerine, üstadları Seyyid Tâha ile!

aralarında köprü vasıtalığı eden Seyyid Muhammed Salih'i,

nasıl buldukları hakkında sual sormuş.. Şu cevabı vermişler:

«Muhammed Salih Hazretleri kâmildi, mütekâmildi; fakat bir?

kusuru vardı, inkâı edicileri, kötüleyicileri yoktu.»

Bayıldım ve hemen not ettim.

Bir de Seyyid Tâhâ Hazretlerinin üç öğütlü duası:

—«Allah sizi şöhret belasından şeytan iğvasından ve-

düşman şerrinden korusun!»

Beni uğurlamaya gelenler arasında Muhabbullah'ı Van'¬da bırakmış, uçağa doğru ilerliyorum.

O kadar hafifim ki, uçak beni uçurmuyor, ben onu uçv--ruyorum, ben onu uçuruyorum!..

UÇAKTA BDR KEŞDF

Dağlar: yine o dağlar; gelişimizdeki koyu kahve rengi cılk dağlar... Korkunç.bir ıstırap tekallüsü

halinde Anadolu ruhunu remzlendiren kel ve keleş dağalr... Uçak, gökte, te¬reyağından kıl

çekercesine kayıyor. Ve ben not alıyorum:

— «Veliler diyarı Arvas, Nurlu Medineden sonra dün¬yanın en mübarek yerlerinden biri belki

başlıcasıdır.»

Van'da bana söylenen bu söz, Seyyid Fehîm Hazretleri¬nin torunu Müftü Kaasım Arvas'a aittir ve

en yüksek dağ' boyu yakalaşmış bir gerçeği abideleştirmektedir.

Mübarek merkad karşısında hayal edilemez bir gelin1 odasına girer gibi Önümde tül tül açılan

manalarını hatırla¬yınca Kaasım Arvas'a belirttiği ölçü bakımından hak verdim.;

Ve birdenbire bende bir dehşet!.. Müthiş bir keşif....

Aylarca, mevsimlerce evvel, evimde bir rüya görmüş¬tüm.

Dik, dik, dik bir dağ zirvesindeyim. Belki binlerce on-binlerce metre derinliklerde köyler ve

ağaçlıklar hurdebin camındaki noktacıklar gibi görünüyor. Bu ne yükseklik!.. Anlatılır gibi değil..

Yanıma, sol tarafıma doğru dönüyorum. Orada, tam zirve noktasında bir mezar... Toprağı elenmiş,

taranmış, tertemiz... Beton bir çerçeve içindeki mezarın ba¬şında, dörtköşe, toprağa yatırılmış bir

levha ve üzerinde is¬lâm harfleriyle iki kelime:

DERVDŞ MUHAMMED

Dehşet!

Bulunduğum nokta ve mezar, aynen Arvas dağlarında gördüğüm manzaraydı ve elenmiş, taranmış

toprağını yüzü¬me gözüme sürdüğüm mukaddes merkade tıpatıp uygundu.

O zaman bu rüyanın Seyyid Fehim Hazretlerine ait bir ruhaniyet belirtisi olduğuna dikkat

edememiş; ve Kâinatın Efendisine kadar varan «Altun Silsile» isimli ve 33 halkalı zincir üzerinde

bir de «Derviş Muhammed» adında bir kol¬başı bulunduğu için tecelliyi ona bağlamıştım.

Aynı Silsilenin her büyüğünde cezb hassası aynı oldu¬ğuna göre arada bir fark görülemezdi ama

rüyamın fiil halinde madde âlemine uyması istikameti Seyyid Fehim Hazretlerine bağlıyor ve hele

onun «Muhammed Fehim» adını öğrendikten sonra bütün Silsile boyunca Efendimden ve onun

Efendisinden yön aldığım belli oluyordu.

Ziyaretten sonra bende kalan ve en tesirli ilacın yerine getiremiyeceği intiba, müthiş, müthiş bir

hafiflikti. Aynı ha¬fiflikle karanlık iklim İstanbul'a dönüyor ve daha önce be-

40

41

lirttiğim gibi, uçak beni uçurtmuyor, ben onu uçurtuyordum.

Gözümün önünde artık son nefesime kadar benden ayrılmayacak olan o beyaz, o gelin odası beyazı,

o nur be¬yazı, o beyazlık mayası beyaz, mübarek çerçeve ve içinde baş ve ayak uçlarındaki iki

kitabeden manalar:

Hazret-i Seyyid Fehim, o irfan ve din merkezi ki,

Göçüşiyle topraktan eflake dek topyekun mekân ma¬temle doldu.

Ağlayan Gaipler alemi, ardından nida etti ve dedi:

Gitti.. Kâinatın O var diye var olduğu rahmet tacidarı-nın yanına..

Ve:

O ki, Mesih nefesiyle gönüllere ebedi hayatı üflerdi. Nakşilik mesleğinde Rabbani yolu, Halidi

tavrı ve Seyyid Tâhâ tasarrufu üzerindeydi. Gitti... Ve dört şey bıraktı: Rab-bi bilmek, hakkı

aramak, gönlü sefa land ırmak, vefa.

Beyazlar içindeyim... Beyaz, beyaz... Başı, sonu görün¬mez beyaz bulutlar... Sanki gökler, kara

dünyaya bembeyaz bir ihram geçirmek istiyor... Mücerredin rengi beyaz; için¬de hiçbir nispet ve

kıyas rengine yer vermeyen bir beyaz... Kesiksiz vefa, sonsuz safa beyazı...

Vatanımı Boldum

ÜÇGENDN DAYANAİI

Geçen yıl veliler diyarı Van havzasından dönerken şöy-

Je düşünmüştüm:

— Haritadaki idari ve itibari taksimat dışında Anadolu'¬nun doğu ve cenup doğusunu noktalayan

hususi ve manevi bir hudut çizgisi var... Bir ucunda Van'ın Arvas isimli meç¬hul bir köyü, öbür

ucunda da Hakkâri vilâyetine bağlı Şem¬dinli kazasının İran ve Irak sınırlarını birleştirici köşe

üze¬rinde Nehri mevkii... ݺte bu mevkide, geçen yıl Arvas'a gi¬dip nur eleğinden süzülmüş

toprağına kapandığım Seyyid Fehim Hazretlerinin mürşidi Seyyid Tâhâ Hazretleri...

irşad edicimin irşad edicisinin irşad edicisi... Yani ma¬nevi babamın, manevi babasının, manevi

babası. Kaç bin baba onların topuğuna yaklaşabilir. Ve işte, bu iki nokta arasındaki madde hesabına

göre 300 kilometrelik çizgi, An¬kara'nın Bağlum nahiyesiyle birleştirilince meydana bir üç¬gen

çıkıyor ve üçgenin dayanağını, eskilerin tabiriyle müsel¬lesin kaidesini teşkil ediyor. Kaidenin baş

noktası «Büzürk» en yüce unvanlı Seyyid Tâhâ Hazretlerini ziyaret ve nuruna

43

42

dahalet etmeden, Ankara'da zirvesine yol verilen üçgeni do¬lanmış ve tamamlamış olamam.

Ve düşüncemi şöyle mühürlemiştim:

—Nasip olursa gelecek sene tekrar Van'a döner ve bu

defa Cenub'a doğru sarkıp, çok meşakkatli diye duyduğum

sarp yollarına rağmen Nehri'ye ulaşırım.

İstanbul'da, Efendimin yakınlarından Nehri'yi ziyarete gitmiş olanlar, yolları ve araziyi başka başka

anlatıyorlardı. Kimi Şemdinli'ye ve Nehri eteklerine kadar otomobille gidi¬lebileceğini ve oradan

ileriye basit bir patika üzerinde, diki¬ne de olsa aşılması kolay bir yol bulunduğunu söylüyor;

ki¬mi de Şemdinli'den öteye Nehri eteklerine, «Köprü» denilen noktaya kadar uzanan yolun da

otomobille aşılamayacağını, hele ondan sonraki dik yamacın ancak tırmanma üslubuyle veya at

sırtında geçilebileceğini öne sürüyordu:

—Siz ancak atla çıkabilirsiniz! Nehri eteklerine kadar

da, Şemdinli'den mütehassıs bir şoför idaresinde hususi bir

vasıta bulamazsanız yaya gitmek, yahut yine ata binmek

zorundasınız. Yol köprü'ye kadar 7-8 kilometre, yamaçtan

yukarısı da yaya 90, atla 45. dakika çeker.

Birbirine uymayan bu tarifler karşısında hayalimin göz¬leri manzarayı billurlaştıramıyor; bir tarafı

duvar, öbür tarafı uçurum, keçilerin dikine tırmandığı, geçilmez geçitlerden dolambaçlı bir yumak

canlandırıyordu. Bu yumağın sonun¬da, iplikleri kördüğüm olmuş ruh yumağının çözüm ucu

var¬dı.

HAYDD, MUHDP!

Arvas ziyaretimde Van'a beraber gidip orada bıraktığım ve sonra İstanbul'a gelerek beni

misafirliğiyle mes'ut eden manevî kapı yoldaşım Muhibullah'la karşı karşıyayız.

— Ne dersin, Muhip, 7 Haziran günü münasip mi?

         Tam zamanı... Sıcakların da henüz bastırmamış ola¬

cağı bahar mevsiminin son günlerinden biri...

Mayıs ayı içinde Milli Türk Talebe Birliğinin tertiplediği Gençlik gecelerinde, Ankara, Kayseri,

Eskişehir, Adapazarı, İzmit ve yeni gençliğin imân ve İslâm haykırışları karşısında beyaz sakalına

bucak bucak beni takip etmiş gözyaşlarından inciler dizmiş olan Muhibbullah karara pek sevindi ve

Van'¬daki Arvas çevresine haberi hemen iletti:

—7 Haziran günü oradayız!

Nehri ve Şemdinli dönüşü 11 Haziran gecesi de Van'da bir konferans tertiplenmesi için M.T.T.B.

Van Teşkilâtına ha¬ber...

Biz yine Muhibullah ile konuşmaya devam edelim:

         Hac'da beraberdik; Arvas'ta beraber ve şimdi Neh-

ri'de beraber...

—İnºallah...

' — Biliyorsun ki, ben seni kelebeğe benzetiyorum. Ne zaman ve nereye, hangi çiçeğin, hangi

yaprağın üzerine ko¬nacağını ve ne kadar kalacağın belli değil... Ne zaman sabit bir mekânın

olacak?...

—Sabit ne var ki bu dünyada...

—Pakistan'dan Afrika'ya kadar bütün İslâm ülkelerini

döndün dolaştın, değil mi?

—Öyle!...

         Almanya, Fransa ve Amerika'daki Müslüman mu¬

hitler de cabası...

—Öyle!..

         Hiçbir kemal örneğine rastladın mı bu yerlerden bi¬

rinde?...

         Hiç bir yerde, Efendi Hazretlerinin ayak tozu olabi¬

lecek bir ferde rastlamadım!...

        Peki, gayen ne bu yerleri dolaşmaktan?

Gülüyor ve bir sırrı gizler gibi bir gülümsemeyle cevap veriyor:

45

44

ݺte öyle!...

         İnsan senin sabit adresini tespit etmek istese, Haç—

mevsiminin muayyen günlerinde Kâbenin muayyen bir mev¬

kiinde diye gösterebilir. Arayan seni, tam bir mekân emni¬

yetiyle yalnız orada bulabilir.

Yine sıcak, bir tebessüm:

—Evet öyle...

—Seninle Mekke'den Medine'ye giderken yolda bir

arap çocuğunun bize bakıp «Mecânin-deliler» dediğini ha¬

tırlıyor musun?

—Nasıl hatırlamam! Keşke gerçek mânasıyle o deli¬

lerden olabilsek!...

Ve birkaç gün sonra:

—• Haydi Muhip! Yarın yola çıkıyoruz! Uçak biletlerimiz hazır...

AYNI EV

Van Havaalanında kum gibi insan... Bunlar, beni Van'¬da vereceğim konferans münasebetiyle

karşılayan gençler..

Evet; bu defa Van'a gidişimde, biri resmi ve açık, öbü¬rü hususi ve kapalı, iki sebep var... Van'a

güya konferans vermeye gidiyorum. Halbuki, malûm...

Muhib, karşılayıcıları görünce sevincinden uçtu ve beni geride bırakarak, adeta benim hesabıma

onlara teşekkür edercesine kalabalığa koştu. Başta, Van Müftüsü, Efendimin mürşidi Seyyid Fehim

Hazretlerinin oğlunun oğlu Seyyid Mehmed Kaasım Arvas, karşılayıclardan önde bulunanlarla el

sıkışmak, belki yarım saate mal oldu. Dostum Muhib, Van' in, hususiyle Van'daki Arvasiler ve

Seyyidler çevresinin ba¬na gösterdiği alâka ve yakınlıktan bahtiyar... Sanki hem onların gözüyle

bana, hem de benim gözümle onlara bakı¬yor.

Taksilere bindik. Herhangi bir parti genel başkanının zoraki karşılayıcılarından ve düzme

kalabalığından daha yo¬ğun bir gönüllü yığını ve onların «uzun eşek» konvoyların¬dan daha

yaygın bir kol... Yüze yakın arabanın korna çığ-lıklariyle Van'a girdik. Ana caddelerden geçerek,

hayretle dönüp bakan insanlara ve tezgahlarından fırlayan dükkan¬cılara sanki şöyle bir ihtarda

bulunuyorsunuz:

—Mukaddesatçı, yeni Türk gençliğinin tek temsilcisi

ve bütün Anadolu'yu ağı içine almış Milli Türk Talebe Birli¬

ği, Necip Fazıl Kısakürek'i takdim eder!

Burada Milli Türk Talebe Birliğine kendi hakkı ve yerin¬de vasıflarını söyletirken, onun bana

biçtiği, belki haksız ve yersiz sıfatları görmemezlikten görünmek istemem. Bu sıfat¬lar, bu

gençliğin, her yerde ve her vesileyle tekrarladığı bir klişe içindedir:

—Ruh hamurkârımız ve manevî babamız...

Coşkun alkışlar ve taşkın tezahürler geçidinden nihayet . tenha, bahçe içinde ve tek katlı evler dizisi

sokaklara kıvrı-labildik.

ݺte, Müftü Efendinin, Arvas ziyaretinde de misafir edil¬diğim sevimli evi... Bahçe, ağaçlar,

bahçenin bir köşesinde ve evden uzakça, yıkanma yeri... Kuş kafesi gibi, tek katlı, yüze güler,

duvarları süt beyazı «hoş geldin!» diye gülüm¬seyen bir yuva... Sokak kapısının yanında terasımsı

bir sed, içeride gıcır gıcır terlikler dizili. Bir avlu ve salon... Her şey öyle yerli yerinde ki, meselâ

geçen defa bir taburenin üstü¬ne bir kitap bırakmış olsaydım, onu da aynı yerde ve aynı vaziyette

bulacakmışım gibi bir muhafazakârlık ifadesi tütü¬yor yerden... Ağaçlar, yapraklar, çiçekler,

terlikler, bardak¬lar, fincanlar bile bir an sokağa çıkıp dönülmüşçesine halle¬rinin sadakati içinde...

Ne halis mekân, ne güzel ev... Ev demek, bu demek...

46

47

YEMEK ve SOHBET

Halı üzerinde diz çöküp oturanlarla beraber 20-30 ki¬şiyi rahatça alabilecek çaptaki salonda sade

kahvemi içerken belki 20-30 defa fincanımı taburenin üstüne bırakıp ziyarete gelenlerin ellerini

sıkmak için doğrulmam gerekti. Gelen¬lerin çoğu Müslümanca selâmdan sonra el öpmek ve

peşin¬den halıya çömelip sus-pus oturmak tavrında insanlar... Kol¬tuklarda oturanlar, Müftü

Efendi, kardeşi Şemseddin Arvas, akrabadan Said Arvas, tüccarlardan Kadri Perihanoğlu, Enver

Ekinci, Muhibbullah ve ben... Bunlar, yarınki Nehri kafilesi¬nin kadrosu...

Muhibullah'ın kıldırdığı akşam namazından sonra ye¬mek. Yandaki odada 8-10 kişinin etrafına

dizilebileceği bir yer masası ve üstünde pideler ve kocaman yoğurt çanak¬ları... tavuk, kuzu ve

koyun, etin her nevinden lenger len¬ger yemek.. Ayrıca üstü tarçın, fıstık ve kuş üzümü döşeli

pilâv... Böreği ve tatlısı da ayrı... Ya o, başta gelen yoğurtlu ve naneli... Van çorbası?... Âşığı

olduğum, 33 yıl evvel, Eyüp'teki eski tekke binasında Efendimle yanyana içtiğim ve onun

bütünxyakınlarına ait evlerde tattığım, o güzelim çorba...

Sonradan öğrendim ki, biz yemeğimizi bitirip salona çe¬kilince sofraya çöken çökene... Gelen

yemiş, giden yemiş, belki 40-50 vnsan bu Seyyid sofrasından nasibini almış... Seyyidlik şanı bu,

kolay mı; sadece kerem ve ikram... Cö¬mertlik onlara, üç akşam iftarlıklarını bir fakire verip su ile

yetinen, Allahın arslanı ve ilim beldesinin kapısı Hazret-i Ali'den geliyor.

Gece, salonda, geç vakte kadar devam eden sohbet... (Diyalog) değil de (monolog)... Hep ben

konuşuyorum ve onlar dinliyor. Sanki ben bir gramofon plâkıyım ve herkes beni dinlemeye

memur... Aradaki, Müftü Efendinin bir sö¬zü bahse yeni bir yön veriyor. Şemseddin Arvas'ın

devamlı

tebessüm içinde yüziyle, Said Arvas'ın devamlı bir iç düşün¬ce ve dalgınlık belirtici çehresi

alâkaların en deriniyle beni kolluyor. Muhip sadece dinlemekte, Van'ın ileri tüccarların¬dan Kadri

Perihanoğlu ile hizmet tavırlarının en titiziyle ha¬reketlerimi kontrol etmekte... Öyle ki, ben

sigaramı daha paketimden çıkarmadan onun çakmağı parlıyor ve ben daha koltuğumdan

kımıldamadan onun kolu uzanıyor.

Müftü Efendi, bundan evvelki Arvas ziyaretimizde ba¬na ait bir hali tasvir ediyor:

—Seyyid Fehim Hazretlerinin mübarek rnerkadierinde

ayak ucuna çekilip çömeldiğiniz zaman gözlerim size mıhlan¬

dı. Yüzünüz evvelâ kıpkırmızı kesildi, bütün kanınız başı¬

nıza çıkmış gibiydi. Sonra birdenbire kireç rengine döndü¬

nüz. Bu defa da vücudunuzda kan dolaşımı diye hiçbir şey

kalmadığı hissini veren bir yüz... Öyle oldunuz ki, ruhunu¬

zu teslim etmek üzere bulunduğunuz hissine vardım.

—Bir de bana sorun iç halimi!...

—Biliyoruz, yazdınız!

—Yaziyle, tarifle ne anlatılabilir ki!...

—Bakalım bu defa Seyyid Tâhâ Hazretlerinin merkadi

başında ne hale geleceksiniz?

—Allah bilir... Böyle bir ihtarın bana yapmacık tavrı

vermesinden korkarım.

Sohbet sürdü.

Benim ve Muhip için yanyana iki kabarık yatak... Ve «dağılırken karar:

—Sabahleyin erkenden iki arabayla yola çıkılacak...

Demin isimlerini saydığım 7 kişilik kadro, bir de müftü efen¬

dinin şoförü... O da yabancı sayılmaz; Van'da din görevli-

İ Jerinden biri.

48

49

TELGRAF DDREKLERD VE KARTALLAR

Sabahleyin mükellef bir kahvealtı... Yağından, peyni¬rinden, balından daha göz çekici bir unsur,

ortaya konulan yoğurt...

Muhip:

—- Ye şu yoğurttan, dedi; bakalım nasıl bulacaksın?

Sabah kahvealtında yoğurt yemeyi içime sindiremedi¬ğim halde bir kaşık aldım; ondan sonra da

kaşık kaşık git¬tim. Van'ın .yoğurdu bizzat kaymak...

Açık hava, masmavi ve lekesiz, hiçbir şüphe bulutuna yer vermeyen gök... Ağaçlar, yapraklar,

çiçekler bir ağızdan «Merhaba!» diyor.

Geldiler. Dörderden sekiz kişi arabalara yerleştik. Şehir dışındayız. Oh; şehir hasretinin en az

çöktüğü ve çöreklen¬diği saha olsa da Van'dan çıkıp yüzde yüz sâf havaya ulaş¬mak ve başıboş

yollardan başka hiçbir medeniyet bunalımr izine yol vermeyen bir bekâret ve olduğu gibilik

zeminine kavuşmak ne tatlı!...

Yolumuzda dört kaza merkezi var: Gürpınar, Başkale,. Yüksek Ova, Şemdinli... Yol, Yüksek

Ovaya kadar arızasız ve (stabilize) dedikleri, tesviye edilmiş de asfaltlanmamış, soydan...

Şimdilik saatte 70 kilometre hızın altına düşmeksizin gidiyoruz.

Yolların arması, kâh yaklaşan, kâh uzaklaşan, kâh sağa ve kâh sola doğru kıvrıntılar çizen telgraf

direkleri ve tepe¬lerindeki kartallar... Bu direkler, omuz başlarında tuttuklart iskelet elleriyle,

nereden başlayıp nerede bittiği belirsiz tel¬leri taşıyor. Bu tellerden geçen ürpertili çınlamaları

dinler gibi de bir edaları var... Kimlerden gelip kimlere gittiği ve neler mırıldandığı belirsiz esrarlı

mesajların ürpertili çınla¬malarını nakleden teller... Ve direklerin üzerinde, yalnızlı-

ğın ve kendi kendine yeterli olmanın remzî, muhteşem kar¬tallar... Her halde tellerin ürpertili

çınlamalarındaki musikiyi derinden derine anlıyorlar... Musiki durur gibi olunca da sultanî

kanatlarını yayıp yeni tellere, nağmelere ve ufuklara doğru süzülüp gidiyorlar... Gagaları, kendi

kendisini yiyen, fakat dışarıya hiçbir iz vermeyen büyük yalnızlıkların vahşi dişleri...

Aradabir, keçi, koyun, sığır ve manda sürüleri geçiyor önümüzden... Duruyor ve altımızdaki

makine hayvana bak¬maya bile tenezzül etmeyen sadece çekinme tavırlarıyle tik¬sintilerini ilân

eden bu hisli mahlukların geçip gitmelerini bekliyoruz.

Birden, arkamızdaki arabadan bir çığlık yükseldi:

—Eyvah! Geliyorlar!

Yanımdakilere sordum!

—Kim geliyormuş, ne geliyormuş?..

Güldüler:

—Hiç... Mandalar geliyormuş!...

—Çok tuhaf! Ne çıkarmış mandalardan?...

—Arka otomobildeki arkadaşlardan biri keçilerden,

öbürü de mandalardan korkar!.. Adi bir korku değil, sinir¬

lenme...

Mandalar, sinirlenince hak vermeyen bir cana yakınlık¬la masum gözlerini bize dikerek geçti.

Dikkat ettim: Yolumuzda, hilkatin bu taraflara hediye ettiği muazzam bir nimet var... Su... Yandan,

sağdan, soldan hep sular akıyor.

—Bu ne feyizli toprak, dedim. Her tarafından şu bo¬

şanıyor.

Muhip:

—Biraz daha ileride görürsün, dedi. Yolumuzu kesecek:

ve bizi hayli uğraştıracak kadar su... Anadolu'nun birçok ye¬

ri kavrulurken burası taşar, durur ve bütün bu (Enerji) heba

olur, gider.

50

51

Fuzuli'nin «Su Kasidesi»ni hatırladım.

İhtiyat ile içer.

Her kimde olsa yare, su...

TEPEDE BDR KALE

Dümdüz bir zemin üzerinde ilerler ve telgraf direkleri¬ni ufuk boyunca kovalarken birdenbire bir

tepe kenarından inişe geçtik ve seyrek, tek-tük birkaç evcikten ibaret köy gi¬bi bir yere vardık.

—Burası Hoşap, dediler; birkaç hanelik bir bucak mer¬

kezi. Suyu meşhur..;

Dedim:

—Hoşap «hoş âb-hoşsu» manâsına geldiğine göre her¬

halde lezzetli bir su bu içinden akan...

—Öyle!... Zaten yol boyunca hem lezzetli, hem de

buzdolabına taş çıkartacak sulardan geçeceğiz...

Daha ilk girişte insanı karşılayan bina, tek katlı bir jan¬darma karakolu... Boyası dökülmüş acemi

bir yazıyle ne ol¬duğunu belli eden bir de tabelâ var üzerinde... Ve yanı ba¬şında bir

bakkal...'Köyün eczahanesi, tuhafiyecisi, şekercisi, nalburu,kitapçısı, züccaciyecisi, hattâ

oyuncakçısı hep bu dükkân... Bir baraka penceresi kadar küçük vitrininde petrol lâmbaları, bilmem

kaç yıl öncesinden arta kalan çukulata ve bisküvi paketleri ve bunların üstünde köşe kapmaca

oyna¬yan sinekler...

Bir de başımı kaldırıp tepeye bakınca ne göreyim!... Bu sefalet dekorunun tepesindeki tepe

üzerinde bir kal'a hara¬besi...

Ama, öyle taş yığını halinde bir harabe değil... İçi çö¬küp de dışının bütün dantelâsı, mazgallarına,

pencere delik¬lerine kadar maziyi teşkilatlandıran harikulade bir kabuk

şekil... Hisar kısmının mazgallar gerisinde, elleri mızraklı ve başları miğferli nöbetçiler gezdiği

hissini veriyor ve köye nispet edilince sarayla tavuk kümesi arasındaki farkı ihtar ediyor.

Selçuklular zamanından kalma, yüzünün bütün çiz¬gileri belli bir mumyayı andıran Hoşap Kalesi,

şimdi telgraf direkleri üzerindeki münzevi kartalı armalaştırıcı ve burçla¬rına dikici fetihler

devrinin mahzun resmidir ve eteklerine serili köye karga yuvası gözüyle bakmaktadır.

Hoşap suyu boyunca ilerledik. Suyun sağ yakasında bir düzlük ve birkaç mezar...

Müftü Efendi:

—Burada Seyyid Abdurrahman Kutup yatıyor, dedi;

ziyaret etsek iyi olur.

Ve birden arabalardan inip, birkaç yüz metre ilerideki kabre gittiler. Ben Seyyid Abdurrahman

Kutup adında bü¬yüklerden birini tanımıyordum. Fakat isminin başındaki sı¬fat yeterdi.

Böyleyken olanca gücünü Nehri ziyaretine sak¬ladığım rahatsız ayaklarımı zorlayamadım ve

otomobilde ka¬larak bu büyüğe ithaf ettiğim sureleri uzaktan okudum.

Hoşap çukurundan çıktık ve tabak gibi dümdüz ufuklar kuşatan ovada geniş ve (stabilize) yolu

bulduk.

Muhibullah'ın bahsettiği ve yolumuzu dikine kesen su¬lar başladı. Küçük su kıvrıntıları, dere, çay,

ırmak derken ne¬hir... Üstünden bir köprü geçen nehrin yanında idik.

—Öğle oldu, dediler; namazlarımızı kılalım ve neva¬

lelerimizi yiyelim.

Eli yakacak kadar soğuk ve köpük köpük, taşlarla bir¬dirbir oynayarak akan sudan abdestlerimizi

aldık ve bir at: lama tahtası gibi suya uzanmış, tertemiz ve mücellâ bir ka¬ya üzerinde kıbleye

yöneldik.

Van'dan ne nevaleler almışlardı arabalara neler!...

Silip süpürdük...

52

53

TDTAN PALAS

Başkale'den geçerken, yolun sağında kalan ve ovaya doğru bir meyil üzerinde kurulu bulunan,

nazarımda kıymeti büyük —Efendimin dünyaya geldiği yer— bu kasabaya dik^-katle bakmış ve

onda Doğu Anadolu'nun şahsiyetli mimari¬sini okumuş, mânevi aristokrasi edasını hecelemiştim.

He¬men çoğu taş ve eski üslûpta binalarla bir yamaç üzerinde basamak basamak yükselen bu

kasabacık, «uygarlık» dedik¬leri kat kat ve arsız (Botenarme) bozuntusu özentilerden ne kadar da

ayrıydı. Belki uzaktan böyle görünüyor ve içinden kimbilir ne yeltenişlere yuva kuruyordu. Olsun;

güvelerin sardığı nadide bir kumaş, hiç olmazsa dış nakışlarını muha¬faza ediyordu ya... Bu hal,

denizde boğulanlar arasında bir tahta parçasına tutunabilmiş, en fazla mukavemet sahibi bir

kazazedeyi andırıyordu.

Onu, kendisinde doğup Arvas'ta yetişen efendimin mâ¬nâsına uygun bulmuştum.

—Muhib, demiştim; Efendi Hazretlerinin doğdukları

ev duruyor mu?

—Duruyor ama kimbilir ne halde?...

—115 yıl evvelki doğuma sahne olan eski ev... Ah o

eski ev; içi ve dışı misk gibi İslâm kokan ev...

İkindiye doğru, düpedüz bir zemin üzerinde, barakalar¬la dolu büyük bir (şantiye)ye benzer küçük

bir kasaba... Adı «Yüksekova»... Son derece şahsiyetsiz ve eğer mevcut idiyse geçmişten

kendisinde hiçbir iz kalmamış... Uzunca bir çarşı üzerinde malum köy dükkanları ve Hoşap

bakkalı¬nın türlü metalarını ayrı ayrı satan barakalar... Ve bir mey¬dancıkta, içi ve dişiyle en

bayağı üslûpta, bir Cumhuriyet devri camii...

Hiç de iyi bir intiba almadığım bu kasabada, gördüğüm bir manzara, menfi hissimi büsbütün

perçinleyiverdi: Tek katlı, gerçekten fakir bir gecekondu kılıklı bir çatının kapı-

54

sında şöyle bir yazı: «Titan Palas»... Evet, Hotel Titan Palas...

Gözlerime inanamadım. Göğsüne böyle bir yafta taka¬bilmesi için bir otelin, 80 katlı, yüzsüz

gökdelenlerden biri olması bile yetersiz... (Titan) dev manâsına; (Palas) ise, malûm, saray...

Avrupa'da (Titan) şöyle dursun, (Palas) adını takmak için bile Dolmabahçe Sarayı çapında binalar

gerek... Üstelik, bir de, eski Yunan efsanelerinden alınma bir isim; bir dudağı yerde ve bir dudağı

gökte, dev hazret¬leri... Hatırıma, artık tabiat kuvvetlerini yeneceği iddiasiyle denize indirilip ilk

seferinde bir buz dağına çarpıp batan meşhur (Titanik) vapuru geldi ve bu özentilerin en aşağısı

karşısında midem bulandı.

Bu teferruat üstünde duruşumun sebebi, üzerinde ne kadar durulsa az olan bir hikmete bağlı...

ݺte, Doğu Anadolu'nun bu ücra köşesindeki Yüksekova kazasının tek katlı (Titan Palas) ı

devrimler masalının olanca cevherini ve içyüzünü ifadede eşi bulunmaz bir misal...

Biraz ileride, camları kırık ve bomboş, kocaman bir bi¬na...

—Ya bu ne?

—Lise binası... Ama ne öğrencisi var, ne de öğretme¬

ni!...

Yüksekova'dan alçaklara ve olduğu gibi kalmış istika¬metlere doğru yükselirken, gözümün

önünde, sazdan ve ça-muıdan yapılmış bir kulübe ve kapısında bir levha:

Devrim Palas...

YILAN AİDZLARD

Yüksekova'dan sonra, yüksek mi yüksek, yüce mi yüce dağlar... Tepesi yıldızlarda bir mahrutun

etrafını, kopartıl¬madan kesilen bir elma kabuğu gibi çepçevre ve helezon helezon dolanıyoruz.

55

Anadolu bütün ruhiyle bu dağlardadır; ve onun, dev«-lete karşı ruhundan kopan

Ferman senin, dağlar benimdir! çığlığı işte bu dağlar üzerinedir:

Dağların ardında kalınca çile, Köroğlu yeniden gelmişti dile; Ak saçlı anadan geçilse bile

Dağlardan geçilmez derdi Köroğlu...

Bu mısralar da benim...

Uludağ'dan, İlgaz, Toroslar, Erciyes, Zigana, Koh, Ağ'rv ve nihayet Arvas ve Şemdinli eteklerinde

nöbet bekleyen

dağlar...

Vatanın içinde bulmak üzere olduğum vatanın nöbet¬çileri...

Ve uçurumlar... .

Uçurum; sâf ve gerçek türkçede bayıldığım kelimeler--den.. Uçmak filinin (antitez)ini veren

mekân ismi... Yer¬den göğe doğru değil de gökten yere doğru tepesi üstü uç¬mayı billurlaştıran,

insanı yükselmeye, yükselemezse diple¬ri boylamaya, tuz-buz olmaya davet ve mahkûm eden

uçu¬rumlar... Yükseldikçe o nispette alçalma ihtimalinin birara-da insanı takip ettiğine remz, İlâhi

azemeti şekillendiren dağ¬lar ve uçurumlar. Nitekim, belki 1000 metrelik bir uçuru¬mun

yanından kıl payı bir istinatla geçerken otomobildeki--lerden birinin sesi yükseldi:

—Allahü Ekber!...

Her biri yılan ağzı dehşetiyle insan yutmaya bakan uçu¬rumlar boyunca indik, çıktık. Soruyorum:

—Ziyaretine gittiğimiz Şeyh Büzürk (Seyyid Tâhâ)

Hazretlerinin merkadleri de böyle bir dağ üzerinde mi?...

—Hayır; o bir yamaç üzerinde... Fakat başka türlü iniş

çıkışları var... Kenarı da hayli dik bir yar...

İniºlerde berzahlar... Çıkışlarda 180 dereceye yakın dö¬nemeçler... Ve su, su, su...

Her su başında abdest tazelemek merakındaki Muhib-bullah; öyle oldu ki, bazılarını atlamak

zorunda kaldı.

Yolları sonu gelmez bir top kumaş gibi motorumuzun altında gizli bir silindire sarıp gidiyoruz.

Daha doğrusu, Şem¬dinli ötesinde Seyyid Tâtâ Hazretleri'nin nur yatağı üzerinde gizli bir çıkrık

bize bağlı bir ipi sara sara kendine çekiyor... Bu tarafların şoförleri, engelli koşu ustası atletlere

ben¬ziyor. Rastladığımız sulardan, tümseklerden, yarıklardan öy¬le bir geçişleri var ki, insan,

makinenin dümdüz hendesesini bu türlü bükümleştirmiş, âdeta makineye, canlılara mahsus bir

duygu aşılamış, makineyi mistikleştirmiş olmanın hüneri karşısında apışır kalır. Bunlar,

makineden matlup olan işin . kolayında değil de, matlup olmayanın zorunda hünerli in¬sanlar...

Tam Şark tipleri...Bir tüfeği, horoz ve nişangâh arası, hendese anlayışı yerine, çarpık

namlusunun hatâ pa¬yını garip bir hisle hesaplayıp hedefe uzak bir yönde kulla¬narak hedefi ta

merkezinden vuran Anadolulu karekteri... Bizi Batı tipinden ayıran çok ince bir farika noktası...

Öyle sulardan geçtik, öyle tümseklerden atladık, öyle çukurlardan kıvrıldık ki, arabamızda

Avrupalı bir şoför ol¬saydı derhal vereceği hüküm: — Buradan ileriye geçilmez!

Kararı olurdu.

İçtimai plânda lüzumlu kolayların acemisi ve ferdî çer¬çevede lüzumsuz zorların ustası

karakterimizin halis örneği şoförümüz geçilmezleri geçti ve bizi iki yamaç arası bir düz¬lüğe

çıkardı: Şemdinli...

57

56

ªEMDİNLİ

Evet, iki yamaç arası ağaçlıklı bir kavis üzerinde seyrek evler ve kavsin ortasında tek bir sokak...

Şemdinli budur. Başkale ve Yüksekova gibi kazaların 7-8 binlik nüfusuna karşılık 1300 nüfuslu bir

yer... Sonradan öğrendiğime göre bu nüfusa oradaki jandarma birliği de dahil...

Kavsin ortasındaki sokak, dedim. Nihayet 100 metrelik bu sokakta, eşlerini yoldaki örneklere göre

tarif ettiğim te¬ker katlı dükkânlar... Bakkal, tuhafiyeci, kahvehane, ma¬nav... Ve İstanbul'da

ezberlediğimiz bazı firmaların levha¬ları...

Otomobillerimiz sokağın orta yerinde durdu. Biri zayıf, öbürü semizce, zayıfı tam bir şehirli

kılığında ve öbürü şal¬varlı iki zat bize doğru ilerlemeye başladı. Müftü Efendi ve öbürleri bu iki

zata doğru atılıp karşılanışa ihtimamla muka¬bele ettiler... Müftü Efendi ikisiyle sarmaş-dolaş

öpüştü. Ben de arabadan indim ve kendilerine doğru ilerledim. Müftü Efendi:

— ݺte size bahsettiğim ve işlerini havale ettiğim sey-yidler, dedi; Seyyid Tâhâ Hazretlerinin

torunlarının torun¬ları...

Hayretle irkildim. Evet; Müftü Efendi bana mektup gön¬derip Irak'tan gelen iki seyyidden

bahsetmiş ve bunların Türk tebaalığına geçmeleri için ettikleri müracaatı destekle¬memi istemişti.

Ben de vazifemi yapmıştım. Fakat kendileri¬nin Seyyid Tâhâ soyundan geldiklerini bilmiyor,

sadece Ab-dülkaadir Geylâni Hazretlerine ulaşan neseplerinden bilgi sahibi bulunuyordum. Daha

doğrusu Seyyid Tâhâ Hazretle¬rinin Abdülkaadir Geylâni nesebinden gelme ve «Şerif»

ol¬duklarını bilmiyordum. Nur neslinden ve en büyük bir veli¬ye nispetleri yeterken şimdi

yolumun en büyüklerinden bi¬rine bağlantıları beni büsbütün heyecanlandırdı ve olanca alâkamı

üzerlerinde topladı.

Zayıf ve şehirli kılıklısı Mazhar Geylâni, tıknazca ve şal¬varlısı da Salih Geylâni... En küçük bir

azamet ve ağa tavrı takınmaksızın öyle bir vakar ve asalet tütüyordu ki, üzer¬lerinden, renk renk

yapma çiçekler arasında dışı şatafatsız bir yasemin kokusu neşrediyorlardı edalariyle... Bu hali

an¬lamak için bir kahvehanenin önündeki iskemlelerde yarım saat kadar oturmamız yetti.

Geceyi nerede geçireceğimizi bilmiyorduk. Fakat Sey-yidler bizi bırakmaz diye düşünüyorduk...

Akşam ezanı... Bizim grup ve Şemdinli'den iki Seyyid, yol boyunca ilerleyip biraz ileride çukur bir

yerde, basit, ki¬remit çatılı mescide girdik. Hayret!... 1300 nüfuslu Şemdin¬li'de akşam namazına

gelen 13 kişi yoktu. Bizim grubumuz ve iki Seyyid... Dönüşte bizi yine aynı kahvehanede

oturt¬tular ve biraz sonra evlerine gitmek üzere hoş-beş etmemizi

istediler.

Evlerinde bir hazırlık içinde oldukları belliydi. Fakaf ge¬leceğimizden önceden haberleri yok

idiyse bu kadar kısa za¬manda 8 kişiyi ağırlamak için ne yapabilirlerdi?...

—Zahmet ve külfete hiç lüzum yok, dedim; ağırlan¬

maya değil, muhterem ceddiniz Seyyid Tâhâ Hazretlerini zi¬

yarete geldik. Bize birer köşe gösterebilirseniz olduğumuz

yerde kıvrılır, sabahı bekleriz.

Cevaplan şu oldu:

—Estağfurullah...

BDR MESELE

Kalktık ve kasabaya girerken sol tarafta, gür ağaçlıklı ya¬macın üstündeki evlerine doğru yokuşu

tırmandık. Belki yüz metreyi geçmeyen yokuş ihtiyar dizlerimi öylesine yordu ki, yarınki, büyük

tırmanışa nasıl katlanabileceğimi düşünerek ürperdim. Ağaç dallarını tepemizden aşırarak her

tarafı yap-

59

58

raklarla peçeli küçük eve girdik. Küçük evde hemen bütün ev çerçevesini kuşatan büyük bir salon...

Çepçevre yer min-

derleriyle döşeli...

Orta yerde, etrafına 10-15 kişinin dizilebileceği koca¬man bir sini ve üzerinde ağız tadının her

türlüsüne cevap veren yemekler... Tatlı ve tuzluların birarada senfonisi... Bu kadar kısa zamanda

hazırlanan sofra, belliydi ki, seyyidlik ikramının musluklarından bir anda tabaklara boşaltılmıştı.

Yemekten sonra bana sigara kâğıdına sarılıp içilmek üzere uzatılan altın renginde hususi bir tütün...

— Şemdinli tütünüdür bu... Sultan Abdülhamid Hâna gönderilen tütün... Küçük bir sahada ekiliyor;

fazla bir şöh¬reti yok, fakat nefasette bir tane...

Sarmayı beceremedim, başkalarına havale ettim, ama tabakayı koklarken tüttürdüğü rayihadan

mest oldum.

Seyyidlerin derdi bana çok dokundu. Yerleri Irak tara¬fında kalan ve bu defa gördükleri tazyikten

ana vatanlarına geçip Türk tâbiyetine girmek isteyen, aslında kendilerine ait toprakların fırsatçılar

elinde yağma edildiğine şahit olan bu, maddede ve mânâda en büyük soy bağlıları, maddede ve

mânada haklarını istiyor ve:

—- Şu ayağımı bastığım toprak maddede benimken ona sahip olmanın mâna hakkından, Türk

vatandaşlığından da mahrum bulunuyorum! Gayem evvelâ mânanın iadesidir. Madde tarafı

değersiz ve zaten mânanın hakkı... Demek istiyordu.

Ben burada, şunun, bunun tebaalık veya mal hakkı gibi hasis bir mesele üzerinde değilim... Fakat

mesnedini kaybe¬den ulvi mânaların memleketimizde ne «Açmaz» lara yol açtığını göstermek için

bu hadiseyi en acıklı misal olarak ele alıyorum.

Irak ve İran sınırlarının Türkiye ile kavşak köşesi üze¬rinde, Şemdinli'den 6-7 kilometre ileride

Nehri tepesinden bütün Türk yurduna asli mânasını üfleyen bir ruhaniyetir.

torunları, imparatorluk sicillerinde kayıtlı topraklarının yağ-macılarca yutulduğunu görürler ve

«Ben Türküm ve Türke Türklüğünü veren sülâledenim; şimdi de, madde gayesi ol¬maz olsun,

mânamı, Türklüğümü tescil ettirmek mevkiinde bulunuyorum!» derler ve bu azametli hakka karşı

bir has¬sasiyet bulamazlarsa yuf bu hale!..

Dedim ya; benim miskin meselelerle alâkam yok!.. Bu sözleri bana Seyyid Tâhâ Hazretlerinin, işi

basit müşahhas¬tan büyük mücerrede yükselten ve ona göre mânalandıran ruhaniyeti söyletiyor.

Kâinatın Efendisi soyundan gelenlerin, oldum olası en büyük Türkler sıfatiyle Türkün kucağında

buldukları hakkı, şimdi Nehri'deki «Seyyid Tâhâ» imzası ta-pulaştırmaya yeterken onları ahmak

(Formalite) lerin ağı için¬de çırpındıran anlayışsızlık havasıdır ki, beni harap ediyor. Ve bu

havadan faydalanan çarıklı erkan-ı harpler, Nehri te¬pesindeki mübarek merkade kadar menfaat

tuzaklarını kur¬muş bulunuyor. Bunlar da sözde müslümanlar topluluğunun köylü sınıfından...

MUKADDES TERLDK

Müftü Efendi, Seyyid Tâhâ Hazretlerini ve onun naza¬rında para ve malın ne belirttiğini anlatıyor.

—Bütün bu Şem-dnili, Nehri ve etrafı, kabulü için padişahlardan gelen rica fermanlariyle Şeyh

Büzürk Hazretlerine aitmiş... Böyleyken mülklerine ve mülk sahipliğine zerrece değer vermezler,

ge¬lirlerini fakirlere ve misafirlerine harcarlarmış. Konakları zi¬yaretçilerle dolup taşar ve bazı

günler 400-500 kişinin bir¬den sofra başlarında toplandığı olurmuş... Devir Sultan Ab-dülmecid

Hân zamanı... O sıralarda sınır komşusu olan İran Şahı da Şeyh Büzürk Hazretlerine birkaç köy

hediye etmiş... ' Seyyid Hazretlerinin mübarek dudaklarından yalnız şu keli¬me dökülmüş.

Elhamdülillah... Kısa bir zaman sonra Acem

61

60

Şahı ölüyor ve yerine oğlu geçiyor. O da, aradaki mezhep aykırılığından mı nedir, babasının hediye

ettiği köyleri geri alıyor. Şeyhin karşılığı yine ayni: Elhamdülillah...

«Başbuğ Velilerden 33» isimli eserimin 31. halkası «Sey-yid Tâhâ» bahsinde bulunmayan bu

menkıbe beni fevkalâ¬de mütehassis etti ve gerçek bir ermiş gözünde malın ne de¬mek olduğuna

en keskin misallerden biri oldu:

İslâmda makbul zenginlik, sahibine hükmeden para de¬ğil, sahibinin hükmettiği ve alet diye

kullandığı şeydir. Yani gaye para değil, onun vasıtalık edeceği büyük ve ideal iş... Biı menkıbe

daha: Bir gün Şeyh Büzürk Hazretlerinin kethüdaları huzura

çıkıyor:

—Efendim; pencereden gördüm, bir kafile insan hâni-

kaha doğru geliyor!

—Kaç kişi kadar var?

—400-500...

—Peki, ambara inin de erzak adına ne bulunduğuna

bakın!

—Baktık efendim, şu anda fazla hiçbir şey yok...

—Siz yine bakın!

Gidiyorlar, bakıyorlar ve görüyorlar ki, çuvallar, tence¬reler ve taslar, bölük bölük askere yetecek

çapta dolu.

Bahis hep bu mihver, velîlik makamına mahsus harika¬lar etrafında sürüp giderken, ev sahibi

Mazhar Geylâni bir¬denbire yerinden fırladı ve çıkıp gitti. Birkaç dakika sonra dönen Mazhar

Geylâni'nin iki elinde, ihtiramla taşıdığı iş¬lemeli bir bohça... Bohça doğru bana getirildi ve

Cennetten gelen bir nişanın mahfazasıymış gibi uzatıldı. Meğer cennet¬ten gelen bir nişanın değil,

Kâinat Efendiliğine mahsus, tek ve mutlak bir makam sahipliğinin ayakkabılarıymış...

— Allah Resulünün terlikleri... Böyle dediler ve boh¬çadan üstleri gayet sanatkârca işlenmiş deri

bandajlı, san¬dal şeklinde bir çift ayakkabı çıkarıp uzattılar...

Bu mukaddes terlik veya ayakkabıyı sağ elimle alıp nasıl yüzüme, kafama ve kalbimin üstüne

sürdüğümü, na¬sıl öpüp kokladığımı, görmeyen göze anlatabilmek iktida¬rında.değilim...

Herkes, ayakta benim hareketlerimi tekrarladı ve bohça

eller üzerinde harem tarafına götürüldü.

Şimdi bir sual :

— Acaba bu terlik veya ayakkabı gerçekten Kâinatın Efendisine ait, O'nun mukaddes ayaklarını

gerçekten öp¬müş müydü, yoksa öyle gösterilmiş ve sanılmış, sonradan

yapılma bir şey miydi?...

Şüpheyi, Müftü Efendi, riyazi bir ifadeyle çözdü •. — Bu soydan, nesepleri kafi seyyidlerde,

Allah Re¬sulüne ait uydurma bir eşya bulunamaz!..

Seyyid Tâhâ Hazretlerinin toprağını öpmeye giderken, o büyük ruhaniyet bana Allah Resulünün

ayaklarına ait mukaddes kılıfı öptürdü.

İPLE GÖİE TIRMANIŞ

Seyyidlerin büyük salonunda at nalı şekli .üç duvara dayalı sedirler üstüne serilmiş yataklarda

uyuduk veya sa¬bahı bekledik. Sabah kahvaltımız geceki yemekten daha muhteşem oldu. Adeta bal

denizinde yüzdük... Şemdinli'¬nin balı da, tütünü gibi pek nefis... O da, hususi surette Sultan

Abdülhamid'e gönderilen yerli kıymetlerden... İsmi de «beyaz bal»... Hele peyniri!... Dünyanın

hiçbir yerinde

o lezzet kıvamlandırılamaz.

En erken saatte, cemaatsiz cami yolunda hiç kimsenin görünmediği anda hazırız. Bize arkası açık,

kamyonete ben¬zer bir araba verdiler. Şemdinli'den ileriye güven vâdet-meyen otomobillerimizi

orada bıraktık. Bizi Şemdinli'den takip edenlerle beraber kamyonete dolduk. Beni şoförün

63

62

yanına bindirdiler. Şemdinli ve Nehri etekleri arası, «Köp¬rü» denilen yerde biten 6-7 kilometrelik

yolu, canbaz şo¬förlerden en iyisi idaresinde belki 1 saatte kesebildik.

Yüksekova'ya kadar geniş ve (stabilize), Şemdinli'ye kadar da dar ve alabildiğine sarp ve dik

yollardan sonra artık makinenin araziye uyma takati sona eriyor ve iş, an¬cak bu tarafı karış karış

bilen, canbaz üst canbaz bir şoföre kalıyordu. Eğer bir kamyonette iki tekerlek arası faraza 1

metreyse, genişliği de o kadar olan bu yolu, sağımız tepe, solumuz çukur, tekerleklerimizin yarı

genişliği içeride, yarı¬sı dışarıda, geçtik; ve birkaç ark üzerinde eski zaman işi «Köprü»ye ulaştık.

Sağ, sol ve cephe istikametinde üç ya¬macın sınırladığı bir berzah... Karşı yamaç gayet dik, fakat

dümdüz ve arızasız... Sağdaki yamaç da, Nehri tepesinin kıvrım kıvrım âryalı yoluna geçit

veriyor.

—ݺte buradan başlıyor Nehri yolu, dediler; buradan

öteye artık makine müflistir. Yaya, yahut at...

Nehri tepesinin ilk meyli bana tatlı göründü; yaya gidebileceğimi sandım ve yürüdüm.

Arkadaşlarımsa, yaya devam edemeyeceğimi kestirdikleri için, karşı yamaçtaki köyden bir at

sağlamışlardı.

40-45 yaşlarında, kır sakallı, yalınayak, başı kabak güçlü kuvvetli bir adama hitap ettiler:

—Haydi git atı getir! Göster bakalım kendini, Sofu

Tahir!

Attığım her adımı avuçları içinde hafifletecek kadar şefkatli, nezaketli ve riayetli Kadri Perihanoğlu

koluma girdi ve ilk tatlı meyilden beni çıkarmaya başladı. Fakat uzvi olmaktan ziyade ruhi halim,

daha ilk adımlarda bütün gü¬cümü kesti. Kadri Perihanoğlu beni bir taşa oturttu ve:

—Atı bekleyelim, dedi; yürüyemeyeceksiniz.

Bir de baktık ki, Sofu Tahir karşı yamaca hücum dört nalıyle tırmanıyor ve yamacı ayaklarının

atlından storlu bir

perde gibi çekiyor. Arkadaşlar da etrafımı aldılar ve dedi¬ler :

— Atsız olmayacak! İleri çok sarp ve engelli... Anlıyordum! Yöneldiğim noktanın ruhumdaki

tesiri, mevcut gücümü de tüketmiş ve beni herkesin malik bulun¬duğu her kuvvetten yoksun

bırakarak semaya iple çıkmaya memur etmişçesine bir hale uğratmıştı. Başkaları hesabına pek ucuz

olan bu ziyaretin bana tayin edilen bedeli, bir¬denbire bu kadar ağırlaşmıştı. Tek adım atmama

imkân kalmamıştı. Bilmem ki, bu hali, lehime mi aleyhime mi yor¬malıydım? Yoksa gittiğim

yerden alacağım hazinenin kıyme¬ti, aciz şahsıma ait bir lütuf olarak böyle bir ilk ödemeyi mi

gerektiriyordu. Seyyid Büzürk Hazretleri beni bedavacılık¬tan kurtarıyorlar, bana bir çile hakkı mı

bahşediyorlardı?.

Sofu Tahir, kuş gibi tırmandığı yokuştan, bir at üze¬rinde, yıldırım gibi indi ve yanımıza geldi:

At ki, at... Yularlı, dizginsiz, gemsiz ve kantarmasız, üstünde semerimsi bir yastık, özengisiz ve

zahmetsiz, doru ve tıkız bir hayvan...

AT SIRTINDA BDR PAÇAVRA

Bir zamanların süvarisi, mania atlarken geçirdiği kaza-larden yüzünde yara izleri, 1934'den 1963

yılına kadar otur¬duğu yalılar ve köşklerde safkan atlar beslemiş ve at'a dair büyük bir eser yazmış,

karikatürleri bile çizmeli olarak çi¬zilmiş bu adam, şimdi at diye önüne getirdikleri bu beygire mi

binecekti?.. Hem de nasıl?.. Başkaları tarafından kaldı¬rılıp atın sırtına oturtulacak, semere benzer

yastığın ucun¬daki ip halkaya tutunması ihtarını alacak ve yuların ipi Sofu Tahir'in elinde, sürülüp

çekilecek...

Aynen böyle oldu. Sofu Tahir yuların ipini eline aldı

65

64

ve bana, atçılıkta en büyük ayıp olan, semere tutunmak¬tan başka iş kalmadı.

Anlıyordum! Öyle bir huzura gidiyordum ki, üzerimde nefs emniyetlerinin en küçüğüne bile yer

kalmaması gere¬kiyordu. Avrupa'da atlı müsabakalara giden (ekip) subay¬larının arkadaşı ve

meslektaşı ben, süvarilik gururunu bile taşa çaldıkları bir acze düşürülmüş ve at sırtında maskara-

laştırılmıştım.

Gözümün önünden şöyle bir levha geçti: 40 yıl kadar önce, ayağımda Londra'da krallık çizmecisine

yaptırılmış çizmeler, elimde bir kamçı ve altımda nefis bir İngiliz atı, yürüyüşe çıktığımız Sütlüce

tepelerinden bir fırsatını bulup Eyüb'e kıvrılmış ve dikine çıkan mezarlık yolundan Efendi¬min

oturduğu eski Kâşgari tekkesine çıkmıştım. At da tek¬kenin açık bahçe kapısından girmiş ve orada

rastladığım Efendime o vaziyette görünmüştüm. Mübarek yere böyle pervasızca atla girmenin

küstahlığını affettirecek bir hare¬kette bulunmayı da düşünememiştim. Efendim bana iğnefi

nazarlarla bakmışlar, ama ben yine bir şey anlayamamış ve at sırtında tekkeden ayrılmıştım. Bu

hadise, vefatların¬dan sonra kendilerine karşı uygunsuz hallerimi muhasebe eder ve kendimi adım

başında suçlarken bana ayrıca dert olmuştu. Nasıl oldu da o huzura atla çıkabildim, o huzurda at

sırtında durabildim diye dövünmüştüm. ݺte şimdi o edep yanlışımı ödüyor, Efendimin Mürşidinin

Mürşidi huzuruna at sırtında bir paçavra edâsiyle çıkmaya memur edilmiş bu¬lunuyordum.

Bu türlüsü de ne büyük kârdı benim için... Yediğim tokat af ve kabul edilişimin işaretiydi.

Ne güzel şeydir ceza... Ancak ödemeye lâyık gördük¬lerine, ödetmek istediklerine verirler...

İsrail oğullarından biri, ellerini ulvilikler âlemine kal¬dırıp Allaha hitap etmiş :

66

—Yarabbi, ben ne günahlar işledim, sana ne isyan¬

larda bulundum, cezamı vermedin!

Allah onun Peygamberine vahyetmiş :

—? Git ona de ki, ben kendisine en büyük cezayı verdim, ama farkında değil... Ondan gözyaşını ve

duayı kaldırdım!..

Atımın yuları Sofu Tahir'in elinde, sağım duvar misali dik bir yar, solum daha dik bir uçurum,

yolum da iki karış genişliğinde ve uçuruma meyilli bir geçit... Ellerim semer¬de ve yüreğim

çığlıklar içinde, bazen ortasından su akan ve ayak basılacak yeri 10-20 santimi geçmeyen mücellâ

ve kaygan taşlar arasında, işte mazideki şanlı süvarinin hali!..

Kimbilir yüzümde ne okumuş olacak ki, Sofu Tahir, geçilmesi çok zor bir yerde durdu ve bir

kumandan üslu-buyle haykırdı :

—Attan in!...

Ve bana sırtını dönüp emrini tamamladı :

—Atla sırtıma!...

Ben bu hareketi attan inmemi kolaylaştırmak için ya¬pılmış sanırken, Sofu Tahir, yedeğinde at,

sırtında da ben, yol almaya başlamaz mı?...

ZDYARET

Sofu Tahir'in sırtında, düşer gibi olduğum her defa onun beni hoplatıp omuzlarına çekmesiyle

dengemi bula¬rak, atlaya zıplaya küçük bir düzlüğe vardık. Burada dört yalçın duvardan ibaret,

üstü kapalı basit bir mekân... Bina¬nın önünde de, dört köşe, üstü açık bir giriş avlusu...

Sofu Tahir beni bu avlumsu yer önünde toprağa indir¬di. Bir de bakayım ki, arkadaşlar, burada

ayakkabılarını çıkarıyorlar. Ben de çıkardım.

67

Müftü Efendi :

—Burası, Seyyid Abdullah Hazretlerinin merkadi, de¬

di; Seyyid Tâhâ Hazretleri biraz daha yukarıda...

Seyyid Abdullah, büyük kol başı Mevlânâ Halid Haz¬retlerinden Seyyid Tâhâ'ya gelen irşad

çizgisinin lahikası halinde, alıcı ve verici olarak her iki tarafa da bağlıdır, ara yerdedir ve Seyyid

Tâhâ'nın amcasıdır. Yüzlerce halife ye¬tiştirmiş olan Mevlâna Halid'den gelen nur, doğrudan

doğ¬ruya Seyyid Tâhâ'dan geçerken, ayrıca ve aynı merkez yö¬nünde Seyyid Abdullah'a da

uğramaktadır.

Seyyid Tâhâ Hazretlerinin bir vasiyeti:

—Seyyid Abdullah Hazretlerinin arkasında beni öyle

bir yere defnediniz ki, ziyaretime gelenler önce Seyyid

Hazretlerine uğrasınlar; ziyaret yolu kendilerinden geçsin...

Çorapla toprağa basarak binaya girdik. Orta yerde, üstü parlak yeşil bir örtü kaplı merkad... Mezar

ziyareti edebine göre çevrelendik ve oturduk.

Bu noktada benim halim kelimenin üstüne çıkıyor. 45 yıl önce karaladığım ve sonunu

getiremediğim üç mısra:

Kelimenin üstünde, Cümlelerin altında, Benim büyük meselem...

Meğer bugünkü yangınımın kıvılcımlarını o günden taşıyormuşum.

Bir Fatiha ve onbir İhlâs okuyup Veli'ye ithaf ettikten sonra gözlerimi yumdum ve kala kaldım.

Sanki dondum. Anlatılabilecek hiçbir ihsasa malik değilim... Anlatabilsem veya anlayabilsem

başkalarından evvel kendime anlataca¬ğım.

Çıktık. Ziyaretimin asıl mihrakı Seyyid Tâhâ Hazretle-

. rine gidiyoruz... Sık ağaç dallarının içinden sıyrılır sıyrılmaz

muazzam bir saray harabesi... Ne o?... Periler diyarında

mıyız? Nedir bu içi çöküp dışı kalmış saray?.. Muhteşem kapısı gayet ince nakışlarla haleli

pencereleri ve heybetli duvarlariyle dış mimarisini olduğu gibi hiç yıpranmamış şekilde

âhenk[eştiriyor.

Sualime cevap verdiler :

— Seyyid Abdullah Hazretlerinin torunlarına ait ko¬nak...

Konak değil, gerçekten saray... Maneviyat sorguçları¬nın sarayı...

Öyle bir şahsiyet ifadesi içinde ki: «Dşte ben buyum ve Türk vatanı buydu!» diye haykırıyor; fakat

okyanus ortasında düdük çalan bir geminin çığlığı gibi kimse bir şey işitmiyor. Daha doğrusu

kendisi işittirmek istemiyor.

Dikine birkaç adımdan sonra, üstü açık bir toprak çer¬çevesi içinde üç kabir... Biri önde, öbürü

arkasında, daha öbürü de ikisi arkasında ve solda... Öndeki Seyyid Tâhâ, arkasındaki Seyyid

Muhammed Salih, yandaki de Seyyid Tâhâ Hazretlerinin çok sevdikleri oğlu...

Büyük bir muayede salonunda, binlerce sarıklı ve nur yüzlü, ayak üstü ve el-pençe divan

vaziyetinde insanlara karşı, muazzam tahtına yerleşmiş bir hakim huzuruna çıkar gibi, suçluların en

zavallısı edasiyle adımlarım dolaşa dola-şa yürüdüm ve merkadin ayak ucuna yığıldım.

VE ZDYARET

Aynı cümudiyeleşmiş hal... Şeyhimin şeyhinin şeyhi huzurunda, öyle bir boşluğa bulanmış

bulunuyorum ki, göğe mi kaldırılıyor, denizin dibine mi indiriliyorum, far¬kında değilim. Bildiğim,

hissettiğim şu ki, her şey benden uzaklaştırılıyor ve bir şey, anlatılmaz bir şey, bana

yaklaş¬tırılıyor. Ne şekil, ne renk ne ses... Her şeyin mücerredin¬den gelen bir davet...

68

69

Bu duygudan bir an kaba akıl hesabına inelim... Biri, kaba akılcılardan biri çıkıp da sorsa :

—Bu hali kendine sen mi veriyorsun, ziyaret ettiğin

büyüğün ruhaniyeti mi? Sakın kendi kendinin telkini altın¬

da birtakım hayallere giriftar olmuş olmayasın!...

Cevabı çoktan hazır:

—Bu hali bana o ruhaniyet veriyor ve ben de ona

istidadı yerinde buluyor. O çekiyor, ben de kendimi koyu¬

veriyorum. Emme-basma tulumba misali...

Akılla ruh arası münasebetlerde bundan başka söyle¬nebilecek söz yoktur; ve bu nokta imanın en

nazik düğüm merkezidir. Anlayanlar anlasın!...

Ayrılırken Seyyid Muhammed Salih Hazretlerine uğra¬dık. O da, Seyyid Abdullah gibi, Seyyid

Tâhâ ile baş hali¬fesi Seyyid Fehim arasında ayrı bir çizgi ve ana yolun yan lahikası mevkiinde...

Efendimin şeyhi Seyyid Tâhâ'dan alır¬ken Seyyid Muhammed Salih'den de gelen bir pay var

ken¬dilerinde...

Ayak uçlarında, ayak taşından kopma, lâhid çıkıntısı üstünde, sanki beni bekleyen yumruk kadar

bir parça gör¬düm.

Sarımtrak pembeye kaçan bir zemin üzerinde kırmı-zımtrak ve mavimtrak hareli bir taş... Taşı

aldım, öptüm, yüzüme ve bağrıma sürdüm ve cebime yerleştirdim.

Ayrıldık.

Seyyid Abdullah Hazretlerinin yanı başında gördüğü¬müz sarayın biraz daha küçüğü, yine

muhteşem bir bina harabesi...

—Ya bu?...

—Bu da, hânikah, dergâh...

Barbar saldırışlarına karşı söylenmiş ve sonra mesel haline gelmiş lâtince bir sözü hatırladım:

«— Harabeleri de harap ettiler!»

(Barbarizm) vahşetini ifadede müthiş bir söz... Neler düşündürmüyor: 70

Cumhuriyet devrine gelinceye kadar son birkaç asırlık macerasiyle İslâm gittikçe harabeleşme

yolundaydı; ondan sonra harabeleri de harap eden bir tahrip kasırgası çıktı. Ve işte her şey bu hale

geldi.

Dönüyoruz...

Biraz oturup dinlenelim ve birşeyler yiyelim dedik... Çimen üzerine serdiler nevaleleri... O sırada

bir delikanlı gelip, bizi biraz ileride, babasının evinde yemeğe davet «tti. Müftü Efendi bu daveti,

nefrete benzer bir tonla red¬detti. Meğer bu çocuk orada kamp kurmuş ve ziyarete ge¬lenlere güya

ikram yüzü gösterip onları haraca kesmek yo¬lunu tutmuş bir menfaat tipinin oğlu... Bu tip bir

vakitlerin ?mamuresi ve şimdi sahipsizlik örneği Nehri havzasının sey-yidlere ait arazisi üzerine

oturmuş, şimdi gelip geçene ma¬neviyat simsarlığı yapan bir nevi turist ajanı... İsmi «Allahın

Kulu», fakat işi Allah ehlinin istismarı... Böyleleri, Anado¬lu'da ve hele doğu illerinde pıtrak...

ÇIKARTMA KÂİIDI DÜNYA

Yuvarlanırcasma inişi, tırmanırcasına çıkışından daha çetin tepeden, yine at sırtında aşağıya doğru

yol alırken arkamdan bir ses duyuyorum... Türkçe mi, kürtçe mi, farsça mı bilmem nece bir şarkı...

Hep tek telin iki veya üçü geçmez perdeleri üzerinde gidip geliyor. Ve nakarat halinde şu seslere

benzer bir tekerleme :

—Bu-hâ-râ!..

Şu, veliler iklimi «Buhârâ» mı demek Sordum.

—Bu bir delidir, dediler, yahut bir meczup... Size at

getirdikleri köyden... Peşimize takıldı, geldi. Şimdi de

coştu.

71

Şarkısını boyuna aynı helezon üzerinden kıvırıp du¬ruyor :

—Bu hâ-râ!..

Sabit fikir, koğulmaz düşünce temposunu daha yakıcı şekilde hiçbir ahenk veremezdi :

—Bu-hâ-râL

Zaten sabit fikir ve koğulmaz düşüncelerin eski hasta¬sı, ben o hale geldim ki:

—Susturun şu adamı!.

Diye bağıracak oldum.

Sabır ve katlanma... Onu düşündüm ve dişlerimi bir¬birine kenetledim.

Bir zamanlar bir bankada müfettişlik yaparken Anadolu'nun kuytu bir kasabasının sefil bir oteline

inmiş, caddeye bakan bir odayı seçmiş ve :

—Bu oda fazla ses alır, rahatsız olursunuz. Bir de

burada bir deli vardır ki, sabaha kadar bağırır, durur!.

ihtarına kulak asmamıştım.

Gerçekten deli, sabaha kadar şu dört kelimeyi ağzın¬dan düşürmemişti:

—Beykoz'lu Ahmed; adam olamadın!

Küçük adım da benim «Ahmed» olduğu için, sadece «Necip»ini eksik bularak bu cinnet (laytmotif)

ini üzerime almıştım. Sağ elinin baş ve şehadet parmağıyle sol elinin üst derisini çekip bağıran deli:

—Zavallı Ahmed Necip; adam olamadın!

Tepeden indik indik. Atım (vals) yapar gibi bir sağ¬dan, bir soldan döndü, döndü; ve sanki kâinat

sırrından bir şifre aheginde «bu-hâ-râ»larla içim dolu, arabamızın bulun¬duğu yere vardık. Deli

dedikleri delikanlıya küçük bir bah¬şiş vermek istedim, etrafıma bakındım, yok!...

—Başını alıp gitti; burada işi bitti!.

Ciğerime kadar ürperdim. Bu, bir aralık görünüp yok¬lara karışan sabit fikir bestecisi, acaba ruh

burkuntularımı

72

da beraberinde alıp götürmüş müydü?... Keşke...

İkindiye doğru Şemdinli'deyiz. Seyyidler yola çıkmış, bizi karşıladılar. Otomobillerimiz de orada...

Bir dükkânda ballı, peynirli, kaymaktan daha kaymak yoğurtlu, etli, bö-rekli bir kahvaltı...

Van'a hareket...

ݺte şimdi büyük ruhaniyetleri ziyaretten bende kalan izleri noktalamaya başlıyorum. Şoförün

yanında, herkes derin bir sükut içinde, Şemdinli dağlarının keskin zikzakla¬rını dönerken dış

dünyadan hiçbir şey göremez halde oldu¬ğumu bir anda farkediyorum. Bir çıkartma kağıdı

üzerindeki hacimsiz şekiller... Dünya şimdi gözümde, bu... Çıkartma kağıdı üzerinde yollardan

geçiyor, derelerden atlıyor, du¬raklarda iniyor, kahvehanelerde çay içiyor, sorulanlara cevap

veriyor, her şeyi üçüncü buudunu kaybetmiş bir satıhtan ibaret görüyorum:

Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor; Mekânı bir satıh, zamanı vehim... Bütün bir kâinat, muşamba

dekor, Bütün bir insanlık yalana teslim...

Bu darlıktan kurtulmak istercesine irkildiğim zaman da, karşıma Seyyid Tâhâ Hazretlerinin

mezartaşı dikiliyor ve «Hadis» olmak şerefini kazanmış, şair Lebid'in bir mısraı kulaklarımda

çınlıyor :

«—? Söz odur ki, Lebid söylemiştir: Allahtan başka her şey bâtıl...»

İleride, «Şeytan Köprüsü» denilen çukur bir yerde ben¬zinimiz tükeniyor, sağa sola

yalvarmalarımıza kimse mete¬lik vermiyor, ertesi akşam Van'da vereceğim konferansın suya

düşme ihtimali beliriyor. İkinci araba önümüzden daha evvel gelip geçmiştir. Ne yapacağız şimdi;

«Şeytan Köp¬rüsü» çukurunda mı kalacağız?

73

Nihayet, bizi yakınca bir yere, meselâ Başkale'ye ata¬bilecek kadar benzin bulabiliyoruz.

Dış dünyanın itici, dürtükleyici tesirleri ne olursa olsun, asla üç buudlu dünya içinde karar

kılamıyoruz.

Gece... Öbür otomobildeki arkadaşlar kayıp... Başkale'¬den alınan benzin... Kapkaranlık yollarda

fenerlerimizin bir ân aydınlatıp karanlığa salıverdiği telgraf direkleri... Kar¬tallar uykuda... Bizse

otomobili iç ve dış fenerleriyle, kendi ışık kozamız içinde, bir kıvılcım gibi dipsiz karanlıkta

yu¬varlanıyoruz. Feza gemisinde miyiz, ne?...

Van... Her şey yerli yerinde, dünya yerli yerinde, ama ben yerli yerimde değilim.

Bu zamana kadar gördüklerimin belki en naziği, en fedakârı, en şefkatli ve riayetlisi Kadri

Perihanoğlu'nun evinde, türlü müvazişler içinde iki gece misafirlik... Muhip beraberimde... Herkes,

beşeri ünsiyet derecesinin son had-diyle beni halkalamakta, kucaklamakta, okşamakta... Bin¬lerce

gencin ve Van'lı gönüldaşın heyecanla dinleyip elle¬rini patlatırcasına alkışlar içinde beni havalara

uçurduğu konferans... Ama benim gözümde herşey çıkartma kâğıdı plânında... Konferanstan sonra,

ertesi günü uçağa atlamak üzere, kuş tüyü şefkatiyle insana sarılan yatağa girince, gözümün

önünde, bir karış yüksekliğinde taştan, muştaki! bir çerçeve, iki ucunda birer kitâbelik taş, toprak

bir ze¬min... Bu toprak, nefes alıp veren bir göğüs... İnip çıkıyor ve zamanı yürüten ahengi

besteliyor :

— Allah, Allah, Allah...

ve Medine kaynaklı, Şam, Buhara, Serhend ve^daha birçok mübarek yerle çerçeveli, bugün Türk'e

kalan pay olarak da en sağlam mekânlaşmayı işte bu müselles içinde perçinle¬yen ruh...

Ah, ah!..

Malik olduğumuzu sandığımız nice şey var ki, onları her an yeniden arayıp bulmadıkça sahiplik ne

mümkün!..

Evet, vatanım içinde vatanımı buldum!..

VATANIMI BULDUM

Ankara'nın Bağlum, Van'ın Arvas ve Şemdinli'nin Neh¬ri noktaları arasındaki müselles içinde

yoğunlaşıp, deniz¬leri ve karariyle bütün Türk sınırlarını çizen manâ... Mekke

75

74

Netice-i Kelâm

YOL

Bu şartlar altında biz, vatan ve insan kurtarıcılığının en hummalı ve çileli kadrosunu temsil eden

Büyük Doğucular, ne yapmak, nasıl bir yol tutmakla mükellefiz?

(Şekspir) in dediği gibi :

«— Olmak mı, olmamak mı; işte bütün mesele!»

Elbette olmak... Ama ne türlü?..

Evvelâ kendimi muayene edeyim:

Türkçede «yaş yetmiş, iş bitmiş» diye bir mesel var... Bu yaşın sınırı başında olduğuma göre işimi

bitmiş sayabilir miyim? Asla!.. Son nefesime kadar, elimden geldiğince memuriyetime devam

edeceğim! Yaratıcıya şükürler olsun, kendimi bu cehdin, hiçbir kırıklık ve düşüklük göstermeyen

ve 33 yıldır devam eden çizgisi üzerinde hisse gereğince, ruhumun ışık saçamaz ve maddemin ayak

atamaz olacağı hengâmede beni öbür âleme çağırır ve bu dünyada hare¬ketsiz kalmaktan kurtarır.

Ben,emekliliği olmayan ve bir kenara çekilip pineklemeye izni bulunmayan bir dâva üze-

rindeyim. Öyleyse ve dileğim hacet kapısından döndürül-76

mezse, beni ölünceyedek genç kabul edebilirsiniz. Bir Fran¬sız edibi; eserindeki ihtiyar kahramana

şu sözü söyletir :

— Mademki ıstırap çekiyorum, demek gencim!

Istıraba, yani ruh acısına ihyâkâr bir kuvvet tanıyorsa¬nız beni en genç yaşımda kabul edebilirsiniz.

Ama belli olmaz; Allanın bana ne gün «gel!» emrini vereceği biline¬mez. Elverir ki, yine onun

emir ve iradesiyle, son günüme kadar vazifeme devam edebileyim. Bugün için tamamiyle tecelli

etmiştir ki, mücadelemden dönmek şöyle dursun, herkesin hakkı olduğu üzere, bir kenara çekilip

başımı ya¬tığa koymayı ve susmayı bile küfür saydıracak bir mevzie gelmiş bulunuyorum.

Mücadele yolunda aldığım mesafe, aşdığım ve aşacağım engeller ne olursa olsun.

Bu millet, bu cemiyet, bu rejim, bu kanun, bu kadro, bu anlayışsızlık, bu seviyesizlik, bu zevksizlik

bu kabiliyet-sizlik, bu samimiyetsizlik bana engel olamaz. (Perikles) in üstün cemiyetinde bile

«meğer bir ömür katırlara saman yerine gül yedirmeye çalışmışım!» diyen şair (Pendar-Pin-daros)

acaba benim düştüğüm küskünlüğe uğramış mıdır? Böyleyken ben yoluma mâni kabul etmiyor ve

eğer katır¬lara çiçek yediremiyorsam suçu kendimde bulmaya hazır bir mizaç taşıyorum. Özrüm ne

kadar büyük olursa olsun, mazeret sevmiyor, mesuliyete bayılıyorum.

NE YAPMALI?

Sual bu!.. Tesiri yavaş, fakat sürekli, kitap yolunda mı gitmeli; ne olursa olsun, «Büyük Doğu»yu

mu çıkarmalı, «Büyük Doğu Cemiyeti» ni mi kurmalı?.. Yoksa hepsini bir araya mı getirmeli?..

İdeal olan, elbette hepsini biraraya getirmek... Her şekle rağmen yerini asla bırakmayacak olan da

kitap... Fa¬kat bazı kat'î imkânsızlıklar ve olumsuzluklar önünde öbür

77

iki yoldan birini, yahut ikisini birden feda etmek gerekti¬ğine göre hangisi?..

Büyük Doğu mecmuası, bin kere izah ettiğimiz gibi, bizden sayılan sözde olmuş ve yetişmiş

kalemlerin (profe¬sör, muharrir, şu, bu) mutlak kofluğu, ateşsizliği ve nefes-sizliği yüzünden ne bu

dâvanın mânada ve maddede vit¬rinini yapabilecek yardımcı el noksanlığından, şimdilik bu¬lutlar

üstünde bir mâna sembolü olarak kalmak, asla top¬rağa inmemek ve şanlı mazisini

gölgelememekle mükellef¬tir. Bu, kesin olarak böyle!.. Yeni nesil içinde, bu dâvanın, madde ve

mâna beraber, usta dökümcüleri, güdümcüleri, imalcileri ve teşhircileri yetişinceyedek böyle!..

Bu bahsi kapatalım!..

CEMDYET

Büyük Doğu Cemiyeti?.. Hemen her vilâyet ve birçok kaza merkezinde birer volkan ağızı halinde

her ân fıkırda¬yan, lâv püsküren, tavsamak ve gevşemek nedir bilmeyen, pencere camlarında

sineklerin dansı yerine birbirinin üstü¬ne abanmış hummalı kafalar görünen, mücerret kültürle

alan, büyük bir mâlî takat, fikrî güç, benzeri görülmemiş bir cemiyet...

Anadolunun 100-150 yerinde kurulursa ve ortalama he¬sapla her şubeye 100-150 kadro

billûrlaştırılsa büyük ümit kapısını açacak olan böyle bir cemiyet, yuğurucularından evvel

hamurunun şu anda hazır keyfiyetine bağlı bir iştir; ve henüz bu hamurun istidat belirtip

belirmediği bir (son¬daj) mevzuudur. Anadolu'yu, Büyük Doğu delegeleri genç¬lerle taramak ve

ona göre davranmak lâzım... Bu da "belki en kısa zamanda lâzım... Bu da belki en kısa zamanda ele

alacağımız bir teşebbüs; fakat vaziyete göre yüzde ellisi

78

«evet!» olduğu kadar yüzde ellisi «hayır!» olan bir tasav¬vur...

Ana Nizamnamesi hazır ve nurdan bir şehrâyin biçi¬minde bir teşekkül mimarîsine sahip bu

Cemiyet —ki enin¬de sonunda kurulmaya mahkûmdur— binbir hesap yüzün¬den belki bugünün

âcil meselesi değil, ancak çıtlatma ve seferberliğe hazır tutma mevzuudur; ve pek yakında ne nasıl

olacağını göstermek zorundadır. Şimdi o, iç ve dış (sondaj) âletlerimizin vereceği işaretlere göre, ya

toprak yarılmış da içine geçmiş, yahut yer çatlamış da içinden fır-lamışcasına bir tecelliye sahne

olmamak üzere, gözleri yu-mulu, uyku taklidi yapmakta ve rüyasını seyretmekte... Evet; maddede

olmasa bile, mânada çoktan beri şekillen¬miş olan bu Cemiyet, fiil ve aksiyon kalıplarına

dökümünü ya istikbalin ateş nesillerine havale edecek, yahut, fikircisi sağken hemen vücuda

getirecektir. İkisine de eyvallah... Bakalım mukaddesatçı ve kökçü yeni Türk gençliği elinde, kafası

buz ve sinirleri nasır tutmuş ve her türlü sahte vaad-lerden usanmış başıboş kalabalıklar ne nispette

ateş alma istidadı gösterebilecek?..

Bunu, bu eserin sonunda neşrettiğimiz Ana Nizamna¬me projesine verilecek cevaplar ve

takınılacak tavırlardan anlayacağız.

ݺte o zaman :

«— Olmak veya olmamak!..»

RAPOR

Bütün bu muhasebeden sonra «Cemiyet» fikri bir müd¬det için muallâkta tutulmak şartiyle, iş, «b.

d. Yayınları» nı hızlandırmak, genişletmek, Doğu ve Batı kaynaklarından büyük bir plâna

çıkarmak, (dinamik) fikir ve hadiselere

79

bakış sahasında da «Büyük Doğu»nun yerini «Rapor» iara havale etmeye kalıyor.

Şu var ki, sade benim imzam altında ve mazur bir (Solo) halinde ve neşir zamanları belirsiz

«Rapor»ları, bi¬rinci derecede gençlerin birinci derecede açık tutmak, aylık, iki veya üç aylık bir

zaman tahdidi içinde vermek en doğru ve en güzeli... Bu noktaları Kasım ayında çıkarmayı

düşün¬düğümüz «Rapor 3» belli edecektir.

Böylece, titizlik kaygısı ve etrafını bulamamak acısı yüzünden mazur bir (Solo) diye

ifadelendirdiğimiz şekil, yavaş yavaş orkestra olmaya doğru gidecek, işte o zaman (Filârmonik)

çapı kazanıp «Büyük Doğu» ya dönebilecek ve porsumuş, kokmuş imzalara kapılar kapatılırken

(kalite) humması diye aziz bir nefs murakabesine kapı açılacaktır.

Belki de özlediğimiz, kafası meşale ve yüreği ateş yu¬vası, eser vermeye başlamış genç nesil bu

suretle heykel-leşecek, kendisini, Cumhuriyet devresi mahsulü, yanık ve kavruk, hazım ve tenasül

cihazları işler nesillerden ayırd etmeyi bilecektir.

Emir Allahtan, tevfik Allahtan, takdir Allahtan...

Büyük Doğu Cemiyeti Ana Nizamnamesi

Fasıl 1

Bu Nizamname, 1949 yılında ilk defa kurulan «Büyük Doğu Cemiyeti» nin ana dayanaklarını

gösterir mahiyette kaleme alınıp,.Dçişleri Bakanlığına verilen şeklin aynı oiup, karara varıldıktan

sonra bazı değişikliklere açık vaziyette Büyük Boğucuların nazarlarına va'z olunmuş.

80

İSİM VE ªEKİL

1 — Siyasî, Harsî ve Ahlâkî Büyük Doğu Cemiyeti ku¬rulmuştur.

Merkezi İstanbul'dur.

Şimdilik hiç bir yerde şubesi yoktur.

Cemiyet dilediği zaman ve mekanda, vatanın her tara¬fında şube açmak hakkını mahfuz tutar.

81

2 — Cemiyet evvelâ bir çekirdek halinde teşekkül! edecektir. Hedef ruhunu bütün vatan ağacına

aşılamak için -, başlangıçta sadece fikrî ve harsî sahada faaliyet göstermek¬tir. Buna rağmen bütün

hak ve imtiyazlarıyle siyasî bir par¬tinin kanun çerçevesinde malik bulunduğu iş ve aksiyon -

yolunu da, dilediği zaman ve mekânda faydalanmak üzere.--elde tutar.

İkinci Fasıl

GAYE VE DÂVA

3— Gaye, belli başlı bir ruh tamamlılığına, ruhun ah-?•?

lâkta ve dünya görüşünde ana dayanağına bağlı Türk fer¬

dini yetiştirmek, erginleştirmek ve kadrolaştırmaktır.

Gaye, başkaca, şöyle hülâsa olunabilir.

Garp dünyasının müsbet bilgilerden ibaret madde ha¬kimiyetini ve akıl yoliyle maddeyi istismar

zaferini, tam bir şahsiyet ve ehliyetle Doğuya mal edip, Doğunun aslî ruh vahidine eklemek,

böylece doğunun eksiğini Batıda ve Ba¬tının eksiğini Doğuda giderici üstün bir cemiyet

mefkure¬sine bağlamaktır... «Büyük Doğu» adını işte bu temel ölçü¬den alan mefkurevî terkibin

fışkıracağı ana diyar olarak da, Türkiye'yi örnekleştirmek...

4— Kütüphanelik mikyasta bütün bir ideolocya ör¬

güsüne dayalı olan bu dünya görüşünü, teker teker yine ki¬

taplık çapta fikir inşaları belirten dokuz kutuplu bir inanış;

sistemi vardır:

Ruhculuk Ahlâkçılık

82

Milliyetçilik

Cemiyetcilik

Şahsiyetçilik

Keyfiyetcilik

Nizamcılık

Müdahelecilik

Sermaye ve Mülkiyette tetbircilik

5— Cemiyetin, sadece birer mevzu başlığı ağziyle bil¬

dirilen bu dâvalarına karşılık, düşmanlığını da ifadelendir¬

mek zorunda olduğu onbir tane aks-i dâvası vardır:

Her türlü Allahsızlık... Her türlü ahlâkî kayıtsızlık...

Bütün derece ve istihaleleriyle materyal ist I ik ve komü¬nistlik...

Kozmopolitlik...

Başıboş fertçilik...

Teftişsiz ve murakabesiz taklitçilik...

Fikir ve ilimde posacılık ve kışırcılık...

Sahte ve köksüz inkılâpçılık...

Züppe Garp hayranlığı...

Bütün ahlâk dışı tecellileriyle eyyam güderlik ve is¬tismarcılık...

Dehhameleşmiş (urlaşmış) sermaye istibdadı ve içtimai adaletsizlik...

6— Büyük Doğu mefkuresinin gözünde ölü mef¬

humlar simsarlığı eden beylik klişe ezbercisi ve orta malı

umde canbazı bir zamane tipi vardır. ݺte bu tipin mücerret

seciyesinden tiksinen Büyük Doğu ruhu, kendi farikasını or¬

taya koymak için, şu noktayı, bilhassa ve tekrar tekrar öl-

çüleştirmelidir.

Büyük Doğu gaye ve dâvalarının en kısa mevzu başlık¬ları halinde gösterilen esaslar, her biri

kitaplık cehtler tem¬sil etmiş, etmekte ve edecek olan ölçü manzumelerinin isim-

83

lerinden ibaret olup, bütün bu esasların düğümlendiği aslî nokta da, millî tefekkür ve tahassüs

mihrakıdır.

Üçüncü Fasıl

VASITA VE USÛL

7 — Büyük Doğu-Cemiyeti, gayesine varmak için, ka¬nun hükümlerine tam uygunlukla, iki vasıta

ve usûl kabul eder:

A: Maddî iş ve aksiyona kapalı, sadece fikrî, siyasî, harsî ve ahlâkî tebliğ ve telkin vasıtalarına açık,

mâna ve nazariye hedefi...

Bu hedefe giden yollar:

İhtiyaca göre birçok neşir organı kurmak... Mecmualar, broşürler, beyannameler, kitaplar ve her

sahada her türlü eserler yayınlamak..; Güzel sanatlardan nihaî derecede fay¬dalanmak...

Konferanslar, münazaralar, toplantılar, temsiller, müsamereler, şenlikler, tertiplemek.

B: Kanun çerçevesinde madde ve ameliye hedefi...

Bu hedefe giden yollar:

Dâvanın olgunlaştığı ve kadrolaştığı kanaati doğduktan sonra seçimlere girmek, millet temsilciliği

etrafındaki siyasî mücadeleye atılmak ve yalnız bu usûlle iktidarı elde etmeye çalışmak.

Dördüncü Fasıl

VASIF VE ŞART

8 — Büyük Doğu Cemiyeti kadrosuna girecek insan için gereken şartlar, umumî ve hususî

olarak iki kısımdır: 84

Umûmî şartlar:

A — Millî tefekkür ve tahassüs mihrakına pazarlıksız bağlı olacak...

B — Büyük Doğu Mefkuresini, bütün dâvaları ve aks-î davalarıyla kayıtsız ve şartsız,

benimseyecek...

C — Erkek olacak...

D — Yirmi iki yaşını doldurmuş bulunacak...

E — Millî ahlâk telâkkimizin ölçüleri içinde kötü kişi olmayacak...

Hususî şartlar:

F — Ruhî ve bedenî, kötü ve çirkin illetlerden uzak¬lık...

G — Hamle, fedakârlık, vecd ve heyecan seciyesi...

H — Belli başlı bir duygu ve düşünce istidadı...

İ — Her bakımdan üstün ahlâk...

Umumî ve hususî, biribirinden ayrılmaz ve müsâmahB kabul etmez olan bu şartlar üzerinde taktir

hakkı cemiyetin umumî idare heyetine aittir.

9— Yukardaki maddenin umumî şartlarındaki vasıf¬

larına malik bulunanlar, cemiyet merkezine baş vurarak,

«Büyük Doğu Cemiyeti» nin gaye ve şartlarını kabul ettik¬

lerine ve âzası olmak İstediklerine dair matbu teklif ve ta¬

ahhüt varakasını, doldururlar ve azadan iki şahsın her türlü

kefalet belirtici takdimi altında umumî reisliğe verirler. Umu¬

mî reislik de bu müracaatı umumî idare heyetinden geçirip

kabul veya red eder.

10— Her âza, zenginlik veya fakirlik derecesi ne o-

lursa olsun cemiyete her ay yalnız, on (10) lira aidat ver¬

meyi kabul edecek ve bu vecibeyi mukaddesatına ve şahsî

namusuna bağlı, ihmal ve tehir kabul etmez bir mükellefi¬

yet sayacaktır.

Aidat, ayda on (10) ve senede yüzyirmi (120) liradan fazla veya eksik olamaz.

Aylık aidatın sabit mükellefiyetinden başka, servet ve

85

iktidar ehlinin Cemiyete yapacağı her maddî yardım, teber¬ru ve hibedir.

11— Merkeze uzak yerlerdeki cemiyet âzası, aylık ai¬

datlarını, o yerde şube açılıncaya kadar, her aybaşı posta

havalesi ile «Büyük Doğu Cemiyeti Umumî Reisliği» adre¬

sine göndereceklerdir.

12— Her ayın ilk haftası sonuna kadar aidatı gelme¬

yen azaya merkezden matbu bir hatırlatma kartı gönderilir.

Bu kartın, adresini buluşundan itibaren bir hafta içinde gel¬

meyen aidatın sahibi, gayeye ve gaye ahlâkına arka çevir¬

miş sayılır ve Cemiyetten çıkarılır.

13— Büyük Doğu Cemiyetinde fahrî âza yoktur.' Âza-

lık bakımından her fert, öteki ile aynı derecede olmak üzere

Cemiyetin aslî âzasıdır.

Beşinci Fasıl

TEŞKDLÂT VE SELÂHDYET

14 — Büyük Doğu Cemiyetinin teşkilât ve selâhiyet basamakları şöyledir: A: Büyük Divan B:

Umumî Reislik C:Umumî İdare Heyeti D:Merkez Umumî Heyeti E:Şubeler Umumî

Heyetleri F: Şubeler İdare Heyeti G: Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisi H: Şube Haysiyet ve

İnzibat Meclisleri İr Muvakkat Mümessillikler.

BÜYÜK DDVAN

15— Büyük divan, parça parça âza ve şubeler arasın¬

da, bütünü temsil edici murahhaslar topluluğudur. Cemiye¬

tin, yekûn ifadesile, Umumî Heyeti mevkiindedir.

Ana dâvalarını müzakere, yapılan işleri murakebe, ya¬pılacak işleri tesbit etmek ve Umumî Reisle

Umumî İdare Heyetini seçmek üzere yılda bir defa toplanır. Ayrıca, Umu¬mî İdare Heyetinin

kararıyle, istenilen zaman ve mekânda toplanabileceği gibi, yekûn ifadesile Cemiyet âzasından en

az beşte birinin Umumî İdare Heyetine karşı toplu isteği üzerine de içtimaa çağrılır. En az on gün

önceden Büyük Divan içtimainin günü, saati, yeri, ruznamesi, iki gazeteyle ilân edilir ve hükümete

bildirilir. İçtimâ talik edilirse bu iş -ayni şekilde tekrarlanır.

16— Büyük Divanı terkip edecek murahhaslar sayısı,

daima (1) fazlasile yüzer yüzer hesaba tabidir. Murahhaslar

sayısı, en aşağı (101) olmak üzere, Umumî İdare Heyetin¬

ce tesbit olunur. Ona göre kaç azaya bir murahhas düştüğü

tayin ve alâkalılara tebliğ edilir.

17— Büyük Divanı bütünleştirecek olan murahhas¬

lar, Umumî İdare Heyetinden verilecek nisbet ve talimata

göre her yerdeki Büyük Doğucular tarafından seçilir.

18— Umumî İdare Heyeti âzası, Büyük Divanın ayrı¬

ca seçilmeye muhtaç olmayan tabii uzuvlarıdır.

19Büyük Divan, Cemiyetin, tek ve müstakil nefs

halinde, en üstün selâhiyet ve en yüksek irade merkezidir.

20— Büyük Divanın toplantısı etrafındaki idarî ve

usulî şartlar Dernekler Kanununun Umumî Heyetlere ait

hükümleri içindedir. Tesbit ve davet edilen murahhaslar sa¬

yısının üçte iki nisabı şarttır. İkinci davet ve talike rağmen

Büyük Divan adına içtimâ eden murahhasların, sayısı ne o-

lursa olsun, verecekleri kararlar, bütün Cemiyet kadrosunu

.temsil ve ifade etmiş olur. Şu kadar ki, Ana Nizamnamenin

86

87

değiştirilmesi veya cemiyetin feshi gibi hallerde, müzakere" ve karar nisabı, mevcut azanın en aşağı

yine üçte ikisidir.

21— Büyük Doğu Cemiyetinin Umumî Reisi, Büyük

Divan kararile ve gizli reyle, tek olarak doğrudan doğruya•

seçilir.

22— Umumî İdare Heyeti âzası Umumî Reis seçimin¬

den sonra Umumî Reis tarafından tesbit ve Büyük Divanın

tasdikine arzolunur. Bu şahıslardan herhangi birine veya?

hepsine itirazı olanlar söz alıp itirazlarını belirtirler ve uy¬

gun gördükleri şahsı veya şahısları teklif ve müdafaa eder¬

ler. İtirazların cevabını Umumî Reis verir. Umumî Reis, ne¬

ticede, bizzat tesbit ettiği Umumî İdare Heyeti âzası üze¬

rinde Büyük Divanı tatmin edemezse, onun temayül göster¬

diği şahısları kabule mecbur olur; yahut istifa eder. Umumî

Reisin böyle bir istifadan sonra tekrar seçilmesi, Umumî ida¬

re Heyeti âzası olarak tesbit edilen şahısların Umumî Di¬

vanca kabulü demektir.

23— Büyük Divanın müzâkere tablosu Umumî İdare

Heyetince tanzim edilmekle beraber, Divan dilediği mevzu'

ve dâvayı açmakta biricik selâhiyet sahibidir.

24— Umumî İdare Heyetinin çalışma raporunu tetkik,

hesaplarını teftiş ve bütçesini tasdik, maddî ve manevî zim¬

metlerini ibra, Büyük Divanın başlıca işlerindendir.

25— Büyük Divan, Umumî İdare Heyetinin hesapla¬

rını, seçeceği iki murakıp vasıtasiyle teftiş eder.

26— Cemiyetin feshi takdirinde mevcut mal ve pa¬

raların nasıl tasfiye edileceğini Büyük Divan kararlaştırır. .

UMUMÎ REDSLDK:

27 — Umumî Reislik, Cemiyetin ve Cemiyet ruhunun tek şahıs üzerinde tecelli ve temessül etmiş,

fikir,, dâva ve. hareket rehberliği makamıdır.

28— Umumî Reis bütün Büyük Doğuculara şamil bir

düstûr halinde, kendi hor nefsini aşan fikirler manzumesi¬

nin selâhiyeti bakımından hudutsuz bir tebaiyet merkezi

temsil ederken, fikirlerinin doğruluğuyla beraber, şahsî ba¬

kımından, cemiyette en küçük ferdin her türlü muayene ve

murakabesine tabi bir mânaya esirdir. Büyük Doğucular, bir

taraftan hak ve hakikat temsilciliğiyle Umumî Reislerine,

kendi nefsleri üzerinde nüfuz ve selâhiyetlerin âzamisini

verirler; öbür taraftan da hak ve hakikat dışı nefsanî bir

hale karşı Umumî Reisin nefsi üzerinde kendi nüfuz ve se-

lâhiyetlerini âzami derecede görürüler.

29— Umumî Reis, Cemiyetin, Cemiyette her fert ve

her topluluk ifadesinin, Umumî İdare Heyetinin ve Büyük

Divanın başıdır.

30— Cemiyetin temsilcisi Umumî Reistir. Cemiyet a-

dına söz söylemek, onun yahut Umumî İdare Heyeti âza¬

sından tevkil edeceği bir şahsın hakkıdır.

UMUMÎ İDARE HEYETD:

31— Umumî İdare Heyeti Umumî Reisin başkanlığı

altında, reis ve ayrıca sekiz azadan ibaret ve sadece Büyük

Divana karşı mes'ûl, Cemiyetin merkezî temsil karar ve fiil

cihazıdır.

32— Umumî İdare Heyeti, Umumî Reisin teklif ile âza¬

sından birini Umumî Reis vekili, birini umumî katip, birini

umumî muhasib, beşini de umumî haysiyet ve inzibat mec¬

lisi âzası olarak seçer ve dilediği gibi vazifelendirir.

33— Cemiyete ait bütün gelirler bir banka nezdinde

açılacak cari hesapta toplanır. Bu hesaptan para çekmek, bi¬

rinci derecede bizzat Umumî Reisin imzası ve ikinci dere¬

cede Umumî İdare Heyeti âzasından herhangi birinin imza-

sile ve çift imza marifetile olur.

88

89

Bu paranın lâzım olduğu kadarı cemiyet kasasında tu¬tulabilir.

34— Cemiyet parasının bütün sarf ve tahsis mevzu-

undan Büyük Divana karşı Umumî Reis mes'ûldür.

35— Umumî İdare Heyetinin yedek âzası yoktur. Her¬

hangi bir sebeple ayrılanların yeri boşalır ve işleri Umumî

İdare Heyeti kararile öbür azaya devredilir.

36— Umumî İdare Heyeti, Büyük Divana hesap ver¬

mek ve tasdikine iktiran ettireceği mes'ûliyetini üzerine al¬

mak şartile Ana Nizamname hükümlerine aykırılık müstes¬

na, Cemiyet teşebbüs ve teşkilâtı üzerinde fevkalâde her

kararı vermek selâhiyetindedir.

Umumî İdare Heyeti, alelade işler çerçevesinde her ka¬rara doğrudan doğruya mezundur.

37— Umumî İdare Heyeti en aşağı haftada bir kere

toplanır.

Umumî Reis her zaman Umumî İdare Heyetini içtimaa davet edebilir.

MERKEZ UMUMÎ HEYETD:

38— Merkez Umumî Heyeti ikâmetgâhları merkezde

olarak merkez nezdinde kayıtlı âza kadrosudur. Merkez

Umumî Heyetinin toplanması, ancak Büyük Divana murah¬

has seçmek içindir. Merkez Umumî Heyeti, kendi öz top¬

luluğu ile, uzaktaki Büyük Doğucular dışında hiçbir temsil

ve karar selâhiyeti ifade etmez. Fakat Umumî İdare Heyeti¬

nin daveti veya âzasından beşte birinin teklif ile istişarî ma¬

hiyette ve temenni sadedinde, Umumî İdare Heyetinin gü¬

dümü altına girerek toplanabilir ve dilediği bahsi açar.

ŞUBELER — UMUMÎ HEYETLERD:

39— Şube açmak ve o yerdeki Büyük Doğucuları bir

90

şube içinde kümelendirmek kararını Umumî İdare Heyeti verir.

40— Şubeler, sadece istenilen vilâyet ve kaza merkez¬lerinde açılacaktır. İcabında fert fert en

hücra noktalara ka¬dar ulaşacak ve her biri seyyar bir merkez ve şube temsil edecek olan Büyük

Doğucular, teşkilâtlarını, cemiyet plânın¬da küçüğe doğru büyütmekten müstağnidirler. Ruhların

ta-hammurunu temin eden ana merkezlerden her tarafa fert fert sirayet edeceklerdir.

41— Şubeler kendi aralarında müstakil ve tek tek

merkeze bağlı.

42— Şubeler «Büyük Doğu Cemiyeti Şubesi»

tarzında, yalnız yerinin ismini taşıyacak ayrıca vilâyet veya kaza merkezi olduklarına dair bir kayıt

ve kademe belirtme¬yeceklerdir.

43— Şube açılacak yerde Cemiyet âzası, Umumî İda¬

re Heyetince gösterilen bir veya birkaç murahhas vasitasile

ve kanunî icaplara uygun şekilde o yerin Umumî Heyeti o-

larak toplantıya çağrılır. Toplanan Umumî Heyetler, kendi

idare heyetlerini seçerler. Gereken kanunî formalitelerin ik-

malile beraber şube açılmış olur.

44— Şube Umumî Heyetleri o yere kayıtlı cemiyet

azasının yekûn ifadeleridir.

Şubeler açılıncaya kadar esasen merkez nezdinde ola¬cak olan bütün âzalık kayıtları, şubeler

açıldıktan sonra da o şube kayıtlarının ikinci nüshası halinde merkezde de yürü¬tülecektir.

ŞUBELER — İDARE HEYETLERD:

45 — Şube İdare Heyetleri umumiyetle beşer kişilik olacaktır.

91

46— Şube İdare Heyetinden biri reis, biri reis vekili

kâtip ve muhasip, üçü de şube Haysiyet ve İnzibat Meclisi

âzasıdır.

47— Şube İdare Heyetleri, reisini ve diğer iş bölüm¬

lerinin azasını kendi arasından seçer. Şube İdare Heyetleri,

Haysiyet ve İnzibat Meclisi azasına ayrıca başka işlerde ve¬

rir.

48— Her şube, kendisine bağlı azanın aidatından ve

başka yollardan temin edeceği geliri kendi hesabına topla¬

yıp, merkezden alacağı talimata göre hareket edecek ve ma¬

lî noktadan müstâkil olacaktır.

49— Şubeler, icap ve ihtiyaca göre kendilerine tahsis

edilecek masraf ve bütçe mevzuunda, gelirlerinin derecesi¬

ne bağlı değildirler. Vaziyete göre malî istiklâllerine rağmen

merkezden her türlü yardımı isteyebilirler.

Mânada ve maddede her şubenin faaliyetini Umumî İdare Heyeti tanzim eder.

50— Şube idare heyetlerinin selâhiyetleri o yerde

Umumî İdare Heyetini temsil etmekten ibaret ve Umumî

İdare Heyetinden aldığı nisbettedir.

51— Şube İdare Heyetleri Merkez nezdindeki usûl

ve şekil altında âzalık müracaatlarını tetkik ve doğrudan

doğruya kabul veya reddederler.

53— Umumî İdare Heyeti marifetile gaye yolunda

tedvin ve en hurda teferruatına kadar tesbit edilecek üstün

ahlâka en küçük riayetsizlik, Cemiyetten derhal çıkarılmak

için sebep teşkil eder.

Cemiyetten çıkarılmayı mucip her hareketin incelenme ve ihzarî mahiyette bir hükme bağlanma

mekanizması, Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisidir.

Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisi, ihtar ve tenbih mevzuunda her ceza şeklini müstesna

buluşlarla keşfeder.

54— Birbirleri vasıtasiyle mukaddes bir vazife halin¬

de daimî murakabe altında bulundurulacak olan Büyük Do-

ğuculardan birinin en basit ahlâkî inhirafı, Umumî Haysi¬

yet ve İnzibat Meclisince incelendikten sonra o mevzuda

Umumî İdare Heyetince mucip sebeplere dayanılarak veri¬

lecek ihraç veya ihtar kararı, tashih kabul etmez bir kaf'îlik

ifade eder.

Bir itham mevzuunda, itham edilene, Umumî İdare He¬yeti karşısında nefsini müdafaaya kadar

bütün korunma yol¬larını açacak olan Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisi, diler¬se, dayandığı

hadisenin ehemmiyet ve kıymetine göre, ih¬raç kararını bütün âza kadrosuna tamim ettirir. Dâvaya

her türlü ihanet, takdiri Umumî İdare Heyetine ait olarak, alenî tamimlerle teşhiri emreder.

UMUMÎ HAYSDYET VE İNZİBAT MECLDSD:

52 — Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisi, Umumî İda¬re Heyeti içinde, bir teşekküldür. Vazifesi,

Büyük Doğu Ce¬miyeti fikir ve ahlâk ölçülerinin, Umumî İdare Heyeti adına cezaî hüküm

hazırlayıcılığıdır. Umumî İdare Heyetinden al¬dığı işlerin tahlil, tertip, tesbit ve tahkik borcunu

yerine ge¬tirir ve raporunu Umumî İdare Heyetine verir. Rapordaki hükmü kabul, tasdik, temsil ve

icra edecek olan Umumî İda¬re Heyetidir.

92

ŞUBE HAYSDYET VE İNZİBAT MECLDSLERD:

55 — Şube Haysiyet ve İnzibat Meclisleri; yine o şu¬benin idare Heyeti içinde bir reis ve iki

azadan mürekkep ayrı bir teşekküldür. Şube İdare Heyeti tarafından seçilir. Reisini kendi arasından

intihap eder.

Küçük ihtar cezalarını, kendi idare heyeti marifetiyle doğrudan doğruya yerine getirecek olan şube

Haysiyet ve İnzibat Meclisleri, Cemiyetten çıkarılmayı mucip veya neza-

93

ket ifade edici vakaları, bütün unsurlarını tesbit ederek, Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisinden

geçirilmek üzere Umumî İdare Heyetine sevkettirir.

Herhangi bir Cemiyet âzası mahallî olarak kendisine ve¬rilen cezalan, Umumî İdare Heyeti

nezdinde temyiz edebi¬lir. Temyiz neticesinde haksız çıkan azanın siciline, aldığı cezadan daha

ağır olarak «nefsinin haksız müdafii» notu geçirilir; yahut davasını kazanan âza takdir edilir.

MUVAKKAT MÜMESSDLLDKLER:

56 — Muvakkat Mümessillikler, henüz şube açılmamış yerlerdeki Büyük Doğuculardan birinin,

Umumî İdare He¬yetince bu vazifeye seçilmesi suretiyle meydana gelecek temsil, teşkil, tavassut

ve irtibat makamlarıdır.

Şubeler açılıncaya kadar Büyük Doğu Cemiyeti, Mer¬kezde Umumî İdare Heyeti ve her yerde

muvakkat mümes¬siller vasıtasile idare olunacaktır.

Mümessilin nezdinde, kendisinin Mukavvat Mümessil olduğuna dair, Umumî İdare Heyetinin

kararını bildirir bir vesika bulunacaktır.

Merkeze uzak yerlerdeki şahısların Cemiyete âza olmak için müracaat merkezleri Muvakkat

Mümessillerdir.

Henüz hiçbir âzası olmayan veya muvakkat mümessili tayin edilmemiş bulunan yerlerdeki

istekliler, doğrudan doğruya Umumî Reisliğe, haklarında her türlü bilgi unsuru¬nu ihtiva edici bir

mektupla başvururlar.

Muvakkat mümessiller nezdinde Cemiyete ve giriş me¬rasimine ait her türlü unsur bulunacaktır.

Böyle yerlerdeki istekliler, teklif varakalarını muvakkat mümessilden alıp doldururlar ve aynen

merkezdeki müracaatlar tarzında ve iki azanın taktimi şeklinde tekliflerini Merkeze iletirler.

94

Altıncı Fasıl

ݪ VE FAALDYET:

57?— Umumî İdare Heyeti Cemiyet gaye ve dâvaları¬

nın devamlı bir vecd, heyecan ve hayatiyet plânında ruhları

kavraması, eşsiz bir dinamizma belirtmesi ve asla donmuş

kalıplar halinde sürüncemeye geçmemesi her an bir ibda ve

icat zekâsile çalışmak borcu altındadır. Bu çalışmalara, Ce-

kalıplar halinde sürüncemeye geçmemesi her an bir ibda ve

manevî her kıymeti getirecek edebî ve ahlâkî müsamereler

bilhassa dahildir.

Cemiyetin rehber unsurlarile yakın ve uzak azaları ara¬sında maddî ve ruhî temasın bütün

vasıtalarla, en hararetli ve şahsiyetli mikyasta, her an yenilik ve canlılığını muhafa¬za etmesi en

hassas noktadır.

Cemiyet merkezi en uzak yerdeki azasına kadar faali¬yetini, kararlarını, telkinlerini, buluşlarını,

fikirlerini, aynı zamanda Türk Umumî vicdanına aksettirecek tarzda, mali¬yeti bahasına veya

parasız broşürler ve tamimlerle bildire¬cektir.

58— Büyük Doğucuların dâva zaferi bakımından ifa-

desile mükellef oldukları şahsiyetli birlik ve bütünlük man¬

zarasında, kılıklardan, şahsî itiyatlardan, hususî zevklerden,

muaşeret edeplerine ve en kalın fikir kıstasından en ince

bedî ölçüsüne kadar keskin bir hususîlik tecelli edecektir.

Bütün Büyük Doğucuların tek bir mâna ve madde teknesin¬

de hamur haline gelmeleri ve tek lezzet belirtmeleri de baş¬

ta Umumî Reis bulunmak üzere hamurkârlar mevkiindeki

Umumî İdare Heyeti azasının ve ileride şube reislerile idare

heyetlerinin işidir. İç ve dış tecelli çerçevelerinde şahsiyet

ve asliyet, Büyük Doğucuların ilk fârikasıdır.

95

Büyük Doğu Cemiyeti, Ana Nizamnamesinin her nok¬tasından sezileceği gibi, ölü kalıplara bağlı

alelade bir ce¬miyet şeklinde değil, bütün bir ruh mimarisi işini üzerine almış bir ocak mahiyetinde

kurulmaktadır.

Yedinci Fasıl

PRENSDP VE SDSTEM:

59 — Bütün bir prensip ve sistem manzumesinden iba¬ret olan Büyük Doğu mefkuresinin baş

prensibi, prensiple¬rin klişe üstü ruhuna nüfuz etmek ve baş sistemi, dâvası ve âzası arasındaki

uzviyet birliğini sonsuz bir titizlikle ko¬rumaktır. Bu gözle, gayenin gerçekleşmesi yolunda yegâne

iktisadî vasıta olan ayda 10 liralık aidattan hiçbir sebep ve bahaneyle vaz geçememek prensipi

yanında, gerçekten muhtaç ve lâyık bir veya birçok Büyük Doğucuya, gerekirse Cemiyetin bütün

mevcudile imdat etmek prensipi de var¬dır. «Gerekirse» mefhumunun takdirindeki bütün hak ve

selâhiyet, Umumî Reisin teklif ve tasvibi altında Umumî İdare Heyetine aittir.

Umumî idare Heyeti, ayda 10 liralık aidatı bilfiil ve hiç bir vasıtayla veremiyecek azanın vaziyetini

tesbit ve belli.-başh bir zaman için, Cemiyet kasasından yine Cemiyet ka¬sasına yatırılmak üzere

kendisine borç olarak tediye selâhi-yetine maliktir.

Sekizinci Fasıl

program, zamanın akıcılığı ve mekânın yıpratıcılığına karşı, donuk ve deri üstü formüllere

dönmemek, köksüz ve mev¬zii ıslâh çarelerinden ibaret kalmamak için, eşya ve hadise¬lerin sabit

kanunlarını ve mahrem temellerini fethedici bir ideolocya örgüsü içinden tütmelidir. Bu yüzden,

şube şube her faaliyet sahası üzerinde bir ana teşkilât plânı ve iş prog¬ramına malik bulunan Büyük

Doğu mefkuresi, bunları, ba¬sit kemmiyet plânında ayrı ayrı saymaktan müstağni durur ve kendi

ideolocya örgüsü içinde teker teker çekip çıkarı¬lacak ipuçları halinde temsil ve ifade ettiğine

inanır. Büyük Doğu mefkuresinin bağlı olduğu Devlet ve İdare şekli Cum¬huriyetin en ileri, gerçek

ve mefkûreleştirilmiş nevidir.

Dokuzuncu Fasıl

TARDH VE KURULUŞ:

61— «Büyük Doğu Cemiyeti»nin tesis tarihi

günüdür. Bu tarih, tam bir yıl sonra, Umumî İdare Heyeti¬nin tayin ve tesbit edeceği yerde

toplanacak olan ilk Büyük Divana ve bütün teşebbüslere ait hareket noktasıdır.

62— Büyük Doğu Cemiyetinin, Umumî Reis ile bera¬

ber 9 kişilik Umumî idare Heyeti kurucular mevkiindedir.

63— Büyük Doğu Cemiyetinin 9 kişilik kurucuları,

isimleri ve adresleri aşağıda yazılı şahıslardan ibarettir:

PLÂN VE PROGRAM:

60 — Hükümetin bütün iş sahaları

96

97

üzerinde plân ve

«b. d. Yayınları» nın bugüne kadar neşriyatı ve sıra numa¬ralarına göre listesi:

1— ESSELÂM (Mukaddes Hayattan Levhalar;

Mevcudu pek az — Dağıtım: Abdullah Işıklar

2— HAC'dan Çizgiler, Renkler ve Sesler

Mevcudu az — Dağıtım: Abdullah Işıklar

3— TÜRKDYE'NDN MANZARASI (Cumhuriyetin

50 Yılında)

Mevcudu az — Dağıtım: Abdullah Işıklar

4— İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ

Dördüncü baskısı hazır — Hicret Yayınevi

5— ÇDLE (Şiirler;

Altıncı baskısı hazır — Çile Yayınevi

6— RABITA-D ªERİFE

Tükenmiştir.

7— BAŞBUİ VELÎLERDEN 33

Mevcudu pek az — Dağıtım: Abdullah Işıklar

8_ SON DEVRDN DDN MAZLUMLARI

Üçüncü baskı - Mevcudu az — Dağıtım: Çile Yayınevi

9— O VE BEN

Tükenmiştir.

10— SULTAN VAHDDÜDDDN

Üçüncü baskısı hazır— Dağıtım: Çile Yayınevi

11— BABIÂLD

İkinci baskı — Dağıtım Çile Yayınevi

12— HDTABE

Tükenmiştir.

13_ ÇÖLE İNEN NUR (Çöle ve bütün zaman ve

mekâna)

Dördüncü baskısı hazır — Dağıtım Çile Yayınevi

14— Müteakip baskı numarası

      15— RAPOR 1

Mevcudu az — Dağıtım: Çile Yayınevi

      26— Müteakip baskı numarası

      17— İHTİLÂL

Dağıtım: Hicret Yayınları

I18— ULU HAKAN II. ABDÜLHAMDD HAN

Çıkmak üzere

      19—- Müteakip baskı numarası

120— HAZRET-D ALD (Dlim Beldesinin Kapısı)

Dağıtım: Çile Yayınevi

      21— VELÎLER ORDUSUNDAN 333 (Halkadan Pı¬rıltılar)

Dağıtım: Dergâh Dağıtım

98

99

Art* bu dâvay, e§ya ve hadiselere nakşetme yolunda nihaî

gelm.ft.r.

(aksiyon) a

girişmenin

zaman,

Henüz (proje) safhasında bulunan ve maddî ve manevî (son¬dajlara göre bir karara bağlanacak olan

"-Büyük Doğu» dâvası yo¬lunda Büyük Doğuculann şimdiden tek tek kendilerini mümessil kabul

etmelerini, harekete geçmelerini ve tespit ve temennilerini

bize yazmalarım dilerim.

101

RAPOR 1

Bu serinin başı ve az miktarda mev¬cudu olan «Rapor 1» ÇDLE YAYI¬NEVD, Beyaz Saray

Beyazıt, İstanbul adresinden istenebilir.

ILIM BELDESDNDN KAPISI Hazret - i Ali

Bir takım .istismarcı (editör) ler elin¬de tamamlanmadan basılmış, türlü uy¬gunsuzluklara

uğratılmış ve Büyük sa-habînin ancak halifeliğine kadar haya¬tım çerçevelemiş olan bu eser,

niha¬yet şehadetinedek bir misli ilavesiyle yayınlanmıştır. Dağıtım: ÇDLE YAYINEVD, Beyaz

Saray, Beyazıt, İST.

Başbuğ VeSlîerdan

333 — Halkadan Pınltılar —

Eski baskılarının iki misli çapında kafi ve nihaî şekliyle çıktı. DERGÂH DA¬İITIM A.Ş. Ankara

Cad. 85 İSTANBUL.

i, Başmuhasıp

LTD. STL10.-TL.

»al«1&lU - İST.