Kulliyatlar - Raporcilt2 - Nfk
Rapor Cilt2
HOCA ÜVEYS KÜTÜPHANESİ
b.d. yayınları
«b. d. Yayınlan» sahibi : Mehmed Ktsdkürek'
Kapafc, desen ve kompozisyonu : Mehmed Ktsdkürek
Her hakkı mahfuz ve «b. d. Yayınlanana aittir
Adres : Alayköşkü Caddesi 2-4 Cağaloğlu/îst.
Dizgi-baskı : Özkaya Matbaacılık, Ekim 1976
KARAR
«Rapor 1» çıkalı birkaç mevsim geçti. Bu arada köprü altından geçen sular bize nice (mesaj) lar
taşıdı ve «Büyük Doğu» mevzuunda şu son kararı telkin etti :
— «Büyük Doğu» çıkamaz!Onun, günlük, haftalık, aylık vesaire, bunca kötü özentileri ve
taklitçilerinin ortalığı marsık dumanına boğduğu ve bir türlü alevlenemediği hen¬gâmede, o,
mücerret bir ışık fıskiyesi ve münezzeh bir fikir çakıntısı gibi, bulutların üstünde ve kitaplık tecelli
plânın¬da kalmalı ve yere inmemelidir. Günlük hadiselerin, patla¬mış (kanalizasyon) boruları
halinde meydan yerini pisliğe boğduğu şartlara karşı da ana dâvanın müdafaalarını ve temizlik
işçiliğini işte bu «Rapor» larla yürütmeli ve sağlı, sollu, topyekûn verim gücünü kaybetmiş bu
diyarda, muh¬teşem bir (solo) ve sultanî bir inziva (yalnızlık) edasına bürünmekten başka yol
tanımamalıdır.
Evet; karar budur; ve artık müzminleşen bünyeleşen bu vaziyet karşısında başka her davranış helak
olmaya mah¬kûmdur.
BUZ DAİ» VE...
Teşbihimiz eski: Tam 33 yıl öncesinden başlayarak kü¬für buz dağını yepyeni bir nefes; ve
İslâmdan gayrı tek hüviyeti olmaksızın dünya çapında bir (ideoloji) havasiyle hohlaya hohlaya
eriten «Büyük Doğu», nihayet, dâva arsa¬sını çamur deryasının kapladığına ve her şeyi dibe çekici
bir bataklık ikliminin doğduğuna şahit olmuştur.
Acıların acısı'...
Vâkıâ bu bir hilkat kanunudur; safkan İngiliz atı Arap atından aldığı aşı tesiriyle kıvamını
buluncayadek nice ör¬nekleriyle bugünküler arasında, kerpiç ev ve billur köşk farkı vardır. Su
borusu ilk açılışında bulanık cereyana yol verir. Fakat bizim durumumuz öyle mi ya?..
Misallerimiz-deki hikmetler, bir oluşun, olduktan sonraki tekâmüllerine işaret... Bizdeyse oluş tam
yerine geldikten sonra onun (dejenere) edilişi, tereddiye uğratılışı... Bir nevi eski «Ta-vâif-i Mülûk»
şeklinde istiklâl ilân etmeler ve yol ameleli¬ğinden ayrılıp herbiri kendi yolunu çizme ve açma
gayre¬tinde mühendislik ve kâşiftik sevdasına kapılmalar...
TASLAKLAR
Taslaklarımız üç sınıf :
1 — Sâf fikir, ilim ve edebiyatta taslakları... Bu şube¬ye bağlı olmak da, ellerine (Don Kişot) un
uyuz atı şeklin¬de birer neşir organı geçiren yel değirmeni avcıları... Ana¬dolu'nun bazı
yerlerindeki masum, heveskâr ve iddiasız tecrübeler müstesna, İstanbul ve Ankara gibi büyük
mer¬kezlerde, güya bizden, bazı günlük gazetelerle birlikte sü¬rüngen hayatı yaşayan bu (argon)
lar arasında, kendilerini yeni bir nesil yuğurmuş olmak derecesinde görenler ve «bütün İslâmî
hikmet eserleri kaybolsa kendi tek sahiple-
rinin her şeyi ihyaya yeteceğini» iddia etmeye kadar giden¬ler vardır. Ruh tababeti, böylesine, vasıf
bulmaktan âcizdir. Vaktiyle «Büyük Doğu» ışığı etrafında, kanatlan tutuşasıya kavisler çizen bu
pervanelerin şimdi kara sinekler gibi ışık¬tan kaçmaları, kurbağa dilini Türkçe saymaları, insana
ancak sayıklamalarda musallat ruh ve mâna ihtilâllerinden kopma sesleri alt alta dizmeye şiir
demeleri, üstelik islâmî tefek¬kürde nefslerjne «yenileyici» payesini kondurmaları okur¬yazarları
çoğunlukla geri zekâlı bu memlekette tımarhane¬lik bir levhadır.
Bunlar arasında «Müçtehid Taslakları» bahsinde ayrıca dokunacağımız öyleleri vardır ki, ne Doğu,
ne Batı, hiçbir irfan sofrasından pay almadıkları halde «onbaşı kültü¬rü »nden ibaret kafa
hamulelerine bakmayıp üstüste kitap¬çıklar çırpıştırmakta, ruhen «amîk fakrüddem-derin
kansız¬lık» illetine giriftar olmalarına rağmen insanlığa kan dağıt¬maya kalkışmakta; «iktisadî,
içtimaî, şu, bu anlayışımız» edası makamı ifadesiyle islâm nizamına vekâletnamesiz ve icazetsiz
avukatlık etmektedir.
Ona ve benzerlerine demek lâzımdır ki :
— Ayol; sen bu dâvayı anlamak şöyle dursun, anlaya¬mayacağını anlamak için, büyük bir velînin
tabiriyle «top¬rak ve kepeği karıştırıp bütün bir ömür yemelisin!»
İradesiz hükümet, samimiyetsiz politikacı, jandarmasız edebiyat, bekçisiz dil, zabıtasız ilim,
inzibatsız mektep, bil¬gisiz profesör, murakabesiz piyasa, dizginsiz (enflâsyon), otoritesiz din
hükümleri ve her türlü ruhî, ahlâkî, idarî ve siyasî kargaşalık devrinde bu tip insanlar, eğer
muhitlerin¬de küçük de olsa menfi cereyanlara yol açma mevkiinde olmasalar ve cinslerini üretme
tehlikesini arzetVneselerdi, lepiska saçta bir kepek zerresi kadar kıymet dışı şahıslarını hatırlatıcı
herhangi bir işarete değmezdi:
Fakat!.. 33 yıllık bir kanal açma emeği sonunda bugün milyonluk bir gençliğe mal ettiğimiz büyük
akım ve akının
gün belediye dairelerinde kıyılan nikâhların çoğu — süt akrabaları arasında evlenmeler, iki şahidin
de kadın olması gibi bazı istisnaları bir tarafa — İslâm hukuku bakımından da muteber bir
evlenmedir.»
İçinde, Allah huzurunda, Allahın emri ve Resulünün kavli şuur ve ilânı bulunmayan her
evlenme İslâm indinde bâtıl ve herhangi bir çiftleşmeden farksız olduğuna göre, rejim hesabına
ne söylenirse söylensin, fakat din adına böyle bir fetva nasıl verilebilir?Öyleyse, çorap
üzerine mesh vermeyi caiz gören (El merdud) Mevdudî Efendi gibi, abdest almaya sadece manevî
bir temizlik gözüyle bakıp «serçe parmağını suya daldırmak kâfidir!» diye düşünecek¬lere, yahut
da her şeyi maddî temizlikte toplayarak niyet ve şuuru; iptal ve ayrı ayrı mâna ve sırların şifresi
abdest ve ibadet hareketlerini lüzumsuz addedeceklere yol açılmış ol¬maz mı? «Baîdullah» sıfatını
yakıştırdığımız Hamîdullah da aynı kafa yapısının adamı değil midir? O da, Allahın kud¬retini
pazarlığa çekercesine mîracı sadece rüya ve ruhanî bir seyahatten ibaret farzedip cismanî tarafını
inkâr eden¬lerden olmamış mıdır? Ruhlarında zerrece (mistik-sırrî) bir nasip bulunmayan bu
kafalara,şeriatın, içli ve dışlı tek cüz'ünü feda etmez bir bütün olduğu ve hiçbir aklî teftiş ve
muayeneye çekilemeyeceği nasıl izah olunabilir? Bu izahı İmam-ı Gazalî yapmış, ama ne çare ki,
nasipsizliği ortadan kaldıramamıştır. Ona ancak Allah kaadir... 3 — Şeyh ve mürşid taslakları...
Kısa keselim: Bunlar günümüzde (damping) halinde¬dir. Türk lirası kadar, ucuzlamış halde...
Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya sorarsanız, 40 lokma ekmekten 1 damla kan, 40 damla kandan 1
damla menî olur; 40 damla menîden 1 damlası tutar, 40 tutandan 1 damlası rahimde gelişir, 40
gelişinden 1 tanesi doğar, 40 doğandan 1 tanesi olgunluk yaşına erer, 40 erenden 1 tanesi istidatlı
çıkar, 40 istidatlı¬dan 1 tanesi tarikate girer; 40 girenden 1 tanesi orta, 40
ortadan 1 tanesi yüksek, 40 yüsekten de biri irşada salih...
Kurduğu nispeti aşağı yukarı ifadeye çalıştığımız İbra¬him Hakkı Hazretlerinin bu ölçüsünü sadece
bir çetinlik remzi diye ele almak ve 40 mürşidden de yalınız birinin kutup olabileceği hesabiyle
gerçek velînin kaç lokma ek¬mekten meydana gelebileceğini hayal etmek güzel olur.
Allah hiçbir devri boş bırakmamıştır ama, günümüzün, herbiri tasavvuf pazarında sergi kurmuş ve
göz plânına çıkmış şeyhlerini, en aşağı onda dokuziyle, kulaktan ve kitaptan kapma velîlik tavır ve
edaları içinde birtakım hok¬kabazlar kabul etmekte hatâ yoktur.
Asıl dâvamız bu gibiler olmadığı, içtimaî fikir meyda¬nında perende atmaya kalkışanlar olduğu
için, onları mane¬viyat ticaretlerinde inananlariyle baş başa bırakalım ve hük¬mümüzü basalım :
Biz tam 40, Büyük Doğu'dan beri 33 yıldır o zamanın parasiyle ayda 500 bugünün kıymetiyle de
50.000 lira gelir sağladığımız Banka müfettişliğinden ayrılıp ve hocalıktan kovulup, ekmeğimizi,
sağlığımızı, haysiyetimizi, babadan kalma eşyamızı, her şeyimizi feda ederek ve hiçbir zaman ve
mekânda maddî kazançla Allah tarafından imtihan edilme¬yerek, Allah ve ahlâk demenin resmen
yasak olduğu ve bugünkü (parazit) lerin tahtakurusu sürfeleri halinde de¬liklerinde uyuduğu
demlerde, çıplak tahtalı evimiz ve akrep yuvası zindan arası giriştiğimiz mücadeleyi ve gökdelen
şeklinde kurduğumuz ideolocya binasını, şu tereddî man¬zarasına şahit olmak için mi yaptık?
Hayır; asla ümitsiz değiliz; Hak bize ihsanını lütfetmiş ve yüzde yüz hasbî ve samimî, milyonluk
bir yüksek tahsil gençliğinin 24 ayar altun halinde kalıplarımızda şekillendi¬ğini dünya göziyle
göstermiştir. Bugün aralarında profesör¬ler, öğretmenler, yüksek mühendisler, memurlar ve mil¬let
vekilleri, hattâ Bakanlar bulunan bu gençliktir ki, özle¬diğimiz, ruhî, ahlâkî, harsî, siyasî, idarî
disiplini kuracak
8
içtimaî, iktisadî, ve aziz dâvamızı, parti olsun, kürsü olsun, meydan olsun, basın olsun, minber
olsun, kitap olsun, sefil
harcamalardan kurtaracaktır.
Bunun için de, kalbten başlayarak dil ve elle muaz¬zam bir aksiyona geçmenin yollarını aramaktan
ve uykuda bile onu düşünmekten başka usul yoktur.
İKİ KURTARIŞ VE KURTULUŞ
Dışımız
yük Mlu.dj™^ ,**.£ ^bu vatan,
bünyesi içinde bir silkinişi r yekpârelenış...
rinde oynatan f birler ve kadro a ak ar§, b, y p^ ^
Ondan sonra nöbet buyuk kurtuluş ^V
üşahedeyle başlayalım ...
mü
^M^I fikirde tek metod,
VAZDYET
Demin, «Taslaklar» bahsinde öz kadromuzu belirtmek için hep «nefy» edatlariyle giden uzunca bir
cümle kulla¬nırdık. ªİmdi de bu cümleyi, bazı ilaveleriyle, memleketi ifade etmek için rahatça
kullanabiliriz.
Bu cümleyi, her şeyi belirtmesi ve bütün eksikleri g^s-termösi bakımından, gözü iyice tırmalaması
için, son moda şiirler gibi alt alta ve majüskülle yazabiliriz':
SIHHATSDZ DEVLET (Uzunlar yanlış dikilmiş) OTORDTESDZ MECLDS (Kanun koyma hakkı
engelli) İRADESİZ HÜKÜMET (Hak ve kudretinden gafil) GÜDÜMSÜZ MDLLET (Seçimden
seçime hatırlanan) SAHDPSDZ CEMDYET (Hiçbir gayeye bağlı değil) TEMELSDZ PARTD (Ddeal
aşkı yerine iktidar h'ırsı) FDKDRSDZ BASIN (Fuhş albümü, hava-cıva panayırı)
ZABITASIZ İLİM (Şarlatanlık ve aparma marifeti)
BEKÇDSDZ DDL (Kurbağaları bile güldürür)
JANDARMAS1Z EDEBDYAT (Ne münekkit, ne ölçü)
İNZİBATSIZ MEKTEP (Yeniçerilik talimgahı)
11
10
GIDASIZ ÖİETMEN (Beslemeye memur aç adam) EHLDYETSDZ PROFESÖR (Sırmalı cehalet
cübbesi) SAMDMDYETSDZ POLDTDKACI (Hakikat kalpazanı demagog) MURAKABESDZ
PDYASA (Dhtikâr ve çapul üniversitesi) DDZGDNSDZ ENFLÂSYON (Masraf açığının karşılıksız
senedi) İSTİNATSIZ SANAYD (Makine ve ana temel anlayışı yok) HEDEFSDZ BANKA (Hedefi
halkın parası) ADALETSDZ PATRON (Servet birikim küpü) İNSAFSIZ ݪÇİ (En zalim
patronlardan daha zalim ellerde) MEMURDYETSDZ İNSAN GÜCÜ (Memuriyet dış ülkelerde)
HUDUTSUZ RÜŞVET (Vazifelinin tek geçim faktörü) KORUYUCUSUZ DDN (Dalkavuk
Başkanlar ve taslaklar meydanı) İDRAKSİZ MÜSLÜMAN (Agora'dan kovulmuş, camie
tıkılmış)
Herbiri kitaplık çapta tahlil ve teşrike muhtaç bu 24 adet terkibî ve telhisî maddenin tek cümlede
ifadesi de şöy¬ledir :
Ruh ve fikir, ilim ve irfan, ahlâk ve vicdan, zevk ve terbiye, fert ve cemiyet, kiyaset ve siyaset,
metod ve sis¬tem, idare ve inzibat, maliye ve iktisat, tarih ve anâne, din ve mukaddesat, her sahada
müthiş bir tereddî, çöküş ve eriyiş... Ve duvarlarda, Yedikule surlarından cami kapıları¬na,
Dolmabahçe sarayı cephesinden türbelere, bütün çalış¬ma ve oturma yerlerine, asfaltlara,
tabelâlara, kilometre ve mezar taşlarına, kurbağa diliyle (dikey ve yatay) nerede bir zemincik varsa
oralara kadar bu çöküş ve eriyişin Han¬cısı müstekreh yazılar... Yarın bu kusmuk yazılar idare
âmir¬lerinin alınlarına ziftle karalanacak olursa şaşmayın! ݺ bu hale gelmiştir!
LEVHALAR VE MÂNALAR
Bünye emrinde bünye kontrolü ve adaletsiz kuvvete toplu mukavemet cihazı sendika, bazı
istirmarcılar elinde.
bünye kaatili mikrop yuvası olmuştur.
Hak arama vasıtası grev, hakkı kökünden baltalayıcı siyasî şantaj davranışı haline getirilmiştir.
Allahın, zaman dairesi üzerinde incecik bir çizgiyle her ân dönüşü izleyerek ve nöbet değiştirerek
zamanı fethet¬mesi için yarattığı sonsuzluk bayraktarı gençlik, şimdi, iman, vecd ve heyecan
gıdasızlığı yüzünden birbirini yiyen yam¬yamlara döndüştürülmüştür.
Kimse bu neticenin mes'ullerini son 50 küsur yıl içinde aramaz, kabahati rejimde bulmaz ve solcu
fikir yamyamla¬rının tepesine kılıçla inilmez.
Hükümet sitesinde, idare merkezinin anahtarını kuşa¬ğına asmış ve halk hizmetlerinin
vekâletnamesini külahına takmış bir Belediye Reisi çıkar, resmen ve alenen Nâzım Hikmet'in vatan
dışı leşine vatan toprağını serper, «beni Stalin yarattı!» diyen adamın yaratığı olmayı kabul eder,
nihayet şehrini müzahfarat deryasında boğdurmaya kadar gider de hâlâ hak ve kanundan, selâhiyet
ve imkândan bahsedilir ve kulağından tutulup tek sorumlusu olduğu çöplerin içine atılmaz ve
lâklâkasında devam ettirirler.
Demokrasi anlayışını, mikrop, ilâç, ateş, su, küfür, iman, bütün zıtları bir arada çalkalayıcı bir
(kokteyl)e bağlayan devrin TRT'si, el değiştire değiştire, taraf tutmakla suçlandırdıkları ve zor-belâ
alaşağı edebildikleri mahut tipin idaresinden beter hale getirilmiştir.
O ve yoldaşları iman ve İslama (ekran) larını kapat¬mışlardı; bunlarsa açtıkları (ekran) üzerinde
iman ve İslâm adına ne kadar yanlış varsa hepsini birden yığınlaştıran ve tek bedî ölçüsüne,
(estetik) fikrine, telkin büyüsüne âşinâ olmayan ve iyi niyetten ileriye geçemeyen profesör
efen¬diler...
Parti, ilk kuruluşu «Genç Osmanlılar» örneğinden beri hep yerinde bayat bir folluk yumurtası gibi
«Batılılaşma, çağdaş uygarlık, ilkeler, ülküler, gerçekçilik, kalkınma, sa-
13
12
nayileşme, aşırı uçlara karşı koyma» gevelemeleri dışı, zır¬nık miktarı ideolocya haysiyeti
gösterememiştir. Aralarında, Batının işporta eşyası ve yerli bir mamul olmak değerini hayal ettiren
model ise «Taslaklarımız» bahsinin bu sahada «düşük çocuk» ve «dâvayı köstekleyici ve harcayıcı
teşek¬kül» olmaya doğru gitmenin bizce kara habercisidir. Dâva yolunda hiçbir çıkış yapamayan,
hükümete girmekle hükü¬metin bütün acz ve ihmalleri yanında yer almaya mecbur bulunan bu
Partinin,makina ve fabrika vakıası üzerinde hiçbir hikmet çilesi çekmeksizin işi hayalî
yatırımlara dök¬mesi ve 500 milyarlık yatırım programlarından dem vurması, eğer hayâl
gerçekleşecek olursa (enflâsyon) un nereye va¬racağının ilânıdır. O da değil!.. Yatırım boyunca
Türk parası derece derece düşeceğine göre bu projeye, en aşağı 20 mi¬sil ilâvesiyle on trilyon
(rakamla 10.000.000.000.000) lira lâzım. Çocuk uçurtmasiyle Merih'e mi gidiyoruz? Ne gün bir
nefs, memleket ve dünya murakabesine kavuşacağız?
Nihayet bu memlekette küfrü, Türk'ün ruh köküne ihaneti tunç kolonlar halinde rekzetmiş ve tam
27 yıl ruh ve ahlâk talancısı bir eşkıya çetesi rolünü oynamış malûm Parti... Onu solcu bir
(Voronof) aşısiyle gençleştirmek ve halkın unutkanlığından faydalanıp göze yeni ve taze
gö¬rünmek taktiğinde, acemi şair ve usta (demagog) bir lide¬rin idare ettiği,hak ve hakikat
bakiresinin ırzına geçme
müessesesi...
Bütün dolapların çıkrığı onun elindedir; ve bir talebe - yurdunu bile kapatırken ter döken hükümet,
hakkı kökün¬den kazınmak olan bu Partiye bir şey yapamaz.
Bir Partinin lideriyle hükümet Başkanı, şöyle bir (diya¬
log) tuttursalar yeridir;v
Her zaman söyledikleri gibi:
—Hükümet yok!
—Var!
—Yok!
—Var!
—Eğer olsaydı Halk Partisini, yani bizi kapatmanın
çaresini bulurdu!
Şimdi söylesin karga burunlu genç lider :
—Hükümet, olsun mu, olmasın mı?
Geçelim!
Öbürlerinden bahsetmeye değmez... Hükümet Partisiy-se, öteden beri mühürlediğimiz teşhis içinde:
Renksiz, rayi-hasız, tadsız, tuzsuz, şekilsiz, maksatsız, hamlesiz, gayretsiz gününü gün etme
tezgâhı...
Kanunların Anayasa modeline uygun olup olmadığını muayene vazifesinden öteye bir selâhiyeti
olmayan Mah¬kemeye niçin «kanun koyucusu sen misin, Meclis mi?» diye sorulmaz? Niçin;
sadece alt kademelere mahsus muamele haksızlıklarını düzeltmek memuriyetindeki Danıştay,
siyasî hükümet tasarruflarına kadar el atar da «devlet politikası sana mı, hükümete mi ait?» diye
bir ihtara hedef tutulmaz? Bu, zirvesi üzerinde tepetaklak muvazene ehramını kim ve ne gün yerine
oturttacak? Bu dünyada her şey sınır mese¬lesine bağlı olduğuna göre, hele 1960'dan beri her
türlü çiğneyen hadler ne zaman yerli yerine oturtulacak?.. Bu şudur ki, her sahada haddini bilen
hiçbir fert, teşekkül ve müessese kalmamıştır.
Gönüldaşlarımız görmektedir ki; bizim yanlısı olduğu¬muz ve hoşuna gitme gayretini beslediğimiz
veya teveccü¬hünü kaybetme korkusuna düştüğümüz hiçbir taraf yok¬tur. Biz, bütün insanılğı
kuşatıcı ve 21. Asır eşiğinde her meseleye devasını gösterici bir ideolocya çapında ve islâmı olanca
saffet ve asliyetiyle yeniden bulma dâvasında, sa¬dece Haktan yanayız ve onun ebediyen taze
kalacak genç¬liğini yuğurma ahdindeyiz.
15
14
BU ARADA
«Rapor 1»den beri aylar geçti. Bu arada, dış muhitimize ait hadiseler malûm... Devlet Güvenlik
Mahkemeleri mese¬lesine ait patırdılar, grevler, cehennemi fiat yükselişleri, canlı insan hedefli
poligon talimleri, banka soygunları, Bul¬garistan yoliyle Halk Kurtuluş Ordusuna bir orduluk silâh
kaçakçılıkları, Moskova'nın Türkiye'de ihtilâl ve iç harp ha¬zırladığından habersiz bir hava, falan,
filân... Bunların kıy¬met hükümleri, yukardaki hülâsadan süzülebilir. Hikâyele¬rine de ihtiyaç
yoktur.
Bize, kendi iç çerçevemize gelince: Şimdilik namluda ve emniyette bir kurşun gibi bekle¬yen ve
çok şükür, parça ve şımarık davranışlardan çekinen, Anadolu'nun 150 küsur yerinde teşkilâtlı
M.T.T.B. çevresin¬deki faaliyetler en başta...
Bu biricik, som ve halis, büyük ve merkezî gençlik te¬şekkülünün, İstanbul'dan Van'a kadar
tertiplediği «Gençlik Geceleri» ni bir bir dolaştık.
Namluda bir kurşun canlılığını muhafaza etmesine rağmen; evet, her seslenişte ürperdiği yırtındığı,
manen şahlandığı halde, lâfta ve nazariyede kalmak, aksiyon za¬man ve mekânını bulamamak,
vaziyete alışmak, tavsamak ve gevşemek tehlikesini de peşinden sürükleyen bu genç¬liğe şöyle
hitap ettik: Muazzez İmân Gençliği'.
Bugüne kadar çok lâf ettik!
Kelâm, İlâhî nimet... Ama her ilâhî nimet gibi bir de ters tarafı var... Ya gökleri iki şakkeder, yahut,
bir sineğin kanadını bile kıpırdatamaz. Ve işte o zaman, seviyesi lâf olur. Elverir ki, muhatabında,
gereken elektrik nâkiliyetini bulsun...
Benim bir tabirim var: «Artık söz yalama oldu!»...
16
!U
Aşınmış yivler üzerinde^şomtfnun, olduğu yerde dönmesi, hiçbir noktaya varamadan zaman
boyunca yerinde sayması... Bu hal, fikir, söz ve hareket arası muhteşem elektrik sey-yalesinin,
memleketimizdeki elektrik şebekelerine eş, her ân kesikliğini, kopukluğunu, kısırlığını ilân eden en
tehlikeli akıbet... Kanıksama hali... Hem fert ve hem cemiyet hesa¬bına, böyle! Gafilin ibadeti,
memurun rehaveti, cahilin inadı ahmağın rahatı gibi, her ân akamete uğratan fecî bir alış¬kanlık,
kabuk tutma, kendisini koyuverme hali...
Allahın, mahlûklarına kurduğu bir tuzaktır bu... İmti¬han tuzağı... Bu tuzağa düşmemenin şuurunu,
ruhumuzda, ateşten şekillerle billûrlaştırmadıkça ne yapsak, ne etsek, ne desek boş!..
Bu dikkat ve şuur, aşkla billurlaşır. Ve aşk yarasının kabuğunu her ân deşmek ve sızısını her ân
çekmekle ge¬lişir.
Ben Yunus-u biçâreyim,
Baştan ayağa yareyim;
Gel gör beni aşk neyledi?
Buraya kadar söylediklerim, esas derecesinde kıymetli usûl icâbı... Bu hayatî metod ölçüsünden
sonra askerî bir kumanda uslûbiyle «doldur ve kapa!» biçiminde ve en sert ve katı realite teması
içinde, esasa geçebiliriz.
Evet, «doldur ve kapa!»...
Kulağını, içindeki ve dışındaki göklere verip de bu sesi duymayana gerçek müslüman denilemez.
İslâmî 1396 yılının bu nâzik gününde, Türk yurduna ve İslâm âlemine avaz avaz haykırıyoruz ki,
artık silâhımızı
17
doldurup mekanizmasını kapamanın, daha doğrusu namlu¬da uyuyan kurşuna hedef aramanın ve
her ân tetikte bu¬lunmanın zamanı gelmiştir.
Bu silâh manevîdir ve en büyük aksiyonun eşiğinde maddeyle içiçedir. Ve artık ulvî «mücerret»ten
adî «mü-şahhas»a dönmenin, kıyılarda ve köşelerde âciz âciz derf yanmaktan büyük «ameliye»ye
geçmenin ve (Agora)ya çıkmanın hem zamanı gelmiş, hem de mekânı heykelleş-miştir.
Allah Sevgilisinin, Veda Haccinde, Kızıl Tüylü bir deve¬nin üstünde, akşam güneşi ufka yaslanıp
mercan rengi göz¬yaşlarını dökerken, yüzbin sahabîye karşı söyledikleri bir söz var... Bir İngiliz
tarihçisinin «insan kelâmı hiçbir devir¬de bu yüksekliğe varamadı!» dediği bir söz...
Şu söz :
«— ݺte zaman, devrini yapa yapa, çıktığı noktaya' ulaştı!»
Gerçekten kelâm bu noktaya çıkamaz. Bu noktada erir, ışık olur, ahenk olur. Bu sözde, kâinatın,
işte o gün, yara¬tılış gayesine vardığı, bu gayenin de İslâm ve Son Resul* olduğu hikmeti
pırıldıyor.
Ve işte, esas noktası, muazzez İmân Gençliği!
Şu nokta :
İslâm takviminin 15. Asrına 4; ve 21. Asra ?,4 yıl kala* bugün, zaman, ana gaye etrafında 1396
sene türlü hele¬zonlarla devrini yapa yapa, insanlığın maddede en marifetli, ruhtaysa en hafakanlı
demine, kurtarıcı bekleyen ikinci gaye noktasına, sana kadar geldi!
Fıkırdayan bir zift denizinde gövdeleri ve kafaları ka¬yıp, kolları göğe doğru imdat isteyici
insanlık ne bulursa^
İslâmın 15. Asrında bulacak ye bulduğu Türk kaynaklı ola¬caktır.
Kaynak tek ve mutlak... O... Kâinatın Efendisi... O'nun mukaddes emanetini asırlarca koruduktan,
zaman ve mekâ¬nın zirvesine çıkardıktan sonra, iki felâketli devre halinde, önce hikmetsiz yobaz
ve peşinden nasipsiz kâfir elinde pör-sütülmüş ve çöplüğe atılmış gören Türk, şimdi onu, bütün
saffet ve hakikatiyle ihya etmek ve bu muazzam hamlenin yeni kaynağı olmak memuriyet ve
mes'uliyeti altında bulu¬nuyor. Evvelâ kendisine, sonra İslâm alemine, en sonra da insanlığa
sunulacak kurtuluş iksiri...
Petrolden evvel, sondaj burgusunu beyin beyin ve yü¬rek yürek daldırıp bu iksiri bulmak... Burada
bozulup bü¬tün İslâm aleminde bozulanı, burada düzeltip bütün İslâm aleminde düzeltmek... Ve
sonra, Allanın Türk'e bahşettiği tarihî kader tecellisindeki imtiyazla, tek noksanı olmayan bir
tamamlık içinde Batının karşısına çıkmak ve ona yaşan¬maya değer hayatın örneğini vermek...
Türk, şu perişan haline rağmen bu kadar büyük bir teklif altındadır ve «Ya ol, ya öl!» çizgisinin
orta yerinde, şimdi, ölüm güdücülerinden sonra hayat güdücülerini bek¬lemektedir.
Türkten daha halli olmayan bazı İslâm ülkelerince Türk'e atfedilen İslâmı yitirmiş olma görüşü, üst
yapıdaki yapıştırma şekillere göre tam doğru, alt yapıda ve temel¬deki mânalara görede gerçeğe
yüzde yüz zıttır.
Mübarek kubbemizi, tersine çevrilen bir limon kabuğu gibi çukurlaştırıp sarhoşların kusmuk
hokkası haline geti¬renlere karşı, alt ve temel yapı, yepyeni, fakat İslâm ölçü¬lerinden zerre feda
etmez bir anlayış emrinde ta tepeye oturtmayı bilecek ve intikamını Allahın «Müntâkim» ismine
ısmarlayacaktır.
Duamız şudur:
— Yâ Müntâkim! Bizi intikamına memur et!
18
19
Günümüzde, düşe düşe bitpazanndaki çocuk lâzımlığı seviyesine kadar alçalan «inkılâp» vakıasının
ne demek ve nasıl birşey olduğu da o zaman anlaşılacaktır.
Buluştururlar bizi elbet birgün hesapta; Lâfını çok dinledik şimdi iş inkılâpta...
İslâmda her asrın bir yenileyicisi olduğuna göre 15. Asır yenileyicisine çevre teşkil etmek şerefi
tam kırk yıldır, suyu kan ve tuzu gözyaşından ibaret olarak teknemizde hamurlaşmasına
çalıştığımız ve şimdi, şükürler olsun, sayı¬sının milyonları aştığını gördüğümüz yeni nesle, Türk
ruh kökünün davacısı nesle, senin nesline, sana düşüyor!
Hâsılı, İslâmı, topyekûn genişliğinde madde; ve derin¬liğine ruh plânında sen temsil edecek,
sevdirecek, sindire-recek, yayacak, döşeyecek, cihazlandıracak nakışlandıracak ve dipsiz fezayı
ören bunca yol arasında sen tekleştire-ceksin!
Sen sen, sen; 15. İslâm Asrının eşiğinde bütün insan¬lığa karşı İslâmı ve Türk'ü sen örnekleştirecek
ye Allah Re¬sulünün mukaddes emanetini sen baş tacı edeceksin!
Dikkat! Bu bir hitabe değil, bir beyannamedir!
Ve işte yeri:
Yolun O'nun, varlık O'nun gerisi hep angarya Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya...
Mazi, hal ve istikbâl hükmünü sen getireceksin!
Tarihinden, sahtelerle gerçekleri ayıklamayı, bazı ölü¬ler üzerindeki kubbeleri yıkıp bazıları üstüne
altundan kub¬beler çekmeyi sen başaracaksın!
Bu zamana kadar kavanozunun camını yalayarak reçe¬lini yediklerine inandıkları Batı marifetini,
çilesini çekmek şartiyle nefsine sen maledeceksin!
Ruhî tahakküm boyunduruğundan sıyrılınca, insanoğ¬lunu burnundan yakalayan ve halkalayan ve
kendisini put-laştıran makinenin burnuna «Hâkimiyet ruhundur ve maki¬ne köledir» halkasını sen
geçireceksin!
İslama «çağdışı» diyen tarih öncesi hayvanların çağdışı diye anılacağı çağı sen açacaksın!
Allaha ve Resulüne yanaşır gibi olup da şeriatı reddet¬meye kalkışanların «güneşe evet ama ışığına
hayır!» dere¬cesinde bir abes temsil edici tımarhanelikler veya fikir yan¬kesicileri olduğunu sen
isbat edeceksin!
İnsanın bu dünya ve ötesine ait hesabını vermeyen herhangi bir rejimin, kubur farelerine gıda
hazırlamaktan başka bir iş yapmadıklarını sen yaftalayacaksın!
Peşinden Van... «Velîler Diyarında» ve «Vatanımı Bul¬dum!» isimli iki röportajımın, mânasını
belirttiği topraklar¬da, dünyamızı ve mânamızı sulayan iki âhriet ve rahmet çeşmesini ziyaretim...
Bunlardan ilki bir yıl önce, ikinciyse bu defa... Fakat bir gazetede tefrika edilen bu yazıların ikisi
birden «Rapor 2» de toplanmış oluyor, işte!..
21
20
Veliler Diyarında
VAN
Ağustos'un yirmiyedinci Salı sabahı... Şaban ay'ınının sekizi... Cildi, mavi ve yeşilin binbir tonuyla
ürperen Van gölü üzerindeyiz...
Bizi kanatlan üstünde götüren oyuncak kuş, gövdesinin altına büzdüğü lastik tırnaklı ayaklarını
indirerek Van Ha-vaalanı'na kondu.
Yanımda, birçok eserimde adı geçen ve mânâsı pırılda¬yan dostum Muhibbullah Işıklar... Efendim
ve mürşidim Abdülhakim Arvâşi Hazretlerinin yakınlarından... Benimle yaşıt... Ama, benim Büyük
Kapıya otuz yaşında bağlanışı¬ma karşılık, O, ondokuz-yirmi yaşlarında bu saadete ermiş... Yani
benden on-onbir yıl kıdemli... Son zamanlarda bütün hayatı seyahatlerle geçen, Hindistan'dan
şimali Afrika ülke¬lerine kadar hemen bütün İslâm âlemini dolaşan Avrupa ve Amerika'da bile
Müslüman toplulukların bulunduğu her tarafı gezen, hiçbir yerde mıhlanıp kalamayan, hattâ arada
bir vatanına dönünce de kendisine sabit bir mekân tuta¬mayan, kelebek gibi uçtuğu ve konduğu yer
meçhul, yalnız her hac mevsimi Mekke ve Medine'de yeri malum, İstan-
bul'da ise nerede akşam, orada sabah, içiyle hep yerli ye¬rinde, dışıyla daima başka yerlerde bir
insan...
Muhib, son seyahatinden döndü döneli haftalar geçtiği halde beni aramamış, hem de Erenköyüne
kadar gelmişken evime uğramamış, nihayet koca İstanbul'da ne kadar mu¬hiti varsa hepsine birden
ağ atmam üzerine elime geçmişti.
O'na sormuştum :
—Ramazan'i nerede geçireceksin? Bende kalsan ol-
-imaz mı?
—Niyetim şimdiden Van'a gidip Ramazan sonuna ka-
idar kalmak...
Kök olarak Vanlı olan Muhib'e dayatmıştım :
—Hiç olmazsa Ramazan'ın yarısını bende geçir!..
—Bakalım... Nasip...
—Van'da yakınlarından kimler var?
—Ablam var... Dostlarım var... Efendi Hazretlerinin
bağlı bulundukları koskoca Arvas ailesi var...
Birdenbire içimde infilâk eden bir buluşla sarsılmıştım:
—Aman Muhib; beraber gidelim! Bu Pazar sabahı
kara yolundan Ankara'ya gidip o akşam ve ertesi gece ora¬
da kalırız. Salı sabahı da uçakla doğru Van... Sabahın do-
kuzbucuğunda oradayız. Ertesi günü, ver elini, Arvas!..
Seni Van'a bırakır ve Perşembe uçağıyla İstanbul'a dö¬
nerim.
Her teklifi gönülsüz karşılayan Muhibbullah buna ba¬yılmıştı:
— Oldu! Pazar sabahı yola çıkabiliriz!
Öyle oldu! Pazartesi sabahı Ankara'da, Bağlum nahiye¬sinde, kaynağı Van ve Arvas köyü olan
müşterek Efendi¬miz ve Mürşidimizin mübarek toprağı karşısındayız. Ben merkadı çerçeveleyen
bir karış yüksekliğindeki beton şed¬din ayak ucu tarafına sağımı vererek ilişmiş, bir nur fıski¬yesi
karşısında bütün melekelerimin kamaştığını hisseder-cesine kendimden geçer gibi olmuşken,
Muhib, kelebek
22
23
gibi, ilerlerde yine aynı aileden bazı mezarların yanına konmuştur.
Bağlum'dan ayrılırken O'na soruyordum:
—Nçin benimle beraber mübarek merkadın yanıba-
şıra kadar gelmedin?
—Haya (utanç) hissimden...
Diyor ve yanındaki hayâsız adamla beraber ertesi günü uçağa atlayıp velîler diyarı Van'a uçuyor.
Cılk cılk, aralarında kendileriyle uyuşmaz gölcükler ve su birikintileri görünen, otsuz, ağaçsız,
koyu sarı gurbet renkli, vicdan azabı şekilli dağlar üzerinden uçup gittik.
MÜFTÜNÜN EVD
Muhib: «Sen Arvas'a kendiliğinden mi gittiğini sanı¬yorsun? Seni çekiyorlar oradan... Sen de tıpış
tıpış gidi¬yorsun!»
Dostumun uçaktaki bu sözü tâ ciğerime işlemiş ve en¬semden aşağıya doğru bel kemiğim üzerinde
kayan bir buz parçası gibi beni ürpertilere boğmuştu.
Evet, boynumda göze görünmez bir kement vardı: bu kemendin ucu, Van'ın Aryas köyünde,
mürşidimin mürşidi Seyyid Fehim Hazretlerinin nur yatağı başında, yine görün¬mez bir çıkrığa
bağlıydı. Çıkrık dönüyor, kemendin ipini sarıyor ve bizi, ister gökte, ister yerde, kendisine doğru
çekiyordu.
Böyle miydi?
Böyleydi!
Ve bu, sadaetlerin en üstünüydü.
Van Havaalanında, bana aynı sözü tekrarlayacak olan Van Müftüsü Seyyid Mehmed Kaasım,
Arvas ve etrafında Arvas ailesinin güzel mi güzel yüzleri tarafından karşılan¬dık.
Açık bir yaz gününün aydınlığı içinde başka bir aydın¬lıkla ışıldayan şehir...
Bu, dördüncü gidişim oraya... İlk ikisi konferanslar vesilesiyle ve bazı derneklerin davetiyle;
üçüncüsü, Mür¬şidimin Mürşidi Seyyid Fehim Arvâsi Hazretlerinin öz oğ¬lunun öz oğlu Van
Müftüsü Mehmed Kaasım Arvas'ı ziya¬ret kastıyla... Bu defaki de doğrudan doğruya Seyyid
Fe¬him Hazretlerinin nur süzgecinden geçme, mukaddes top¬rağına yüz sürmek gayesiyle...
Mehmed Kaasım Arvas'a daha önce bir mektup yaz¬mış, ziyaretimizin herkesçe bilinmemesini,
konferans veya şehir çapında tertipler ve karşılamalardan kaçınılmasını ve sadece Arvas ailesiyle
başbaşa kalınmasını dilemiştim. O da isteklerimi ayniyle yerine getirmiş ve beni, içinde hu¬susi
daire dışı kimse bulunmayan bir Arvasi halkası içine almıştı.
Dedesi Seyyid Fehim Arvasi'nin yeryüzünde çerçeve¬lenmiş cennet geçitine kılavuzluk etmesi için
evine indiğim Mehmed Kaasım Arvas, dünyaya bakan gözle de son de¬rece alâkaya değer bir
insan... Yirmi senelik müftü, 48 ya¬şında, fakat daha genç görünüşlü; gözleri, kaşları ve sac¬ları
simsiyah, fakat bembeyaz yüzlü, gayet vekarlı ve de¬rin bakışlı...
Öğle yemeğiyle kesilen ve sonra tekrar başlayan soh¬bet... Büyükçe salonda çepçevre «Arvas»
soyadını taşıyan Seyyid'ler topluluğu... Aralarında, tatlı, okşayıcı gözleriyle dikkati çeken Said Araş
ve daima gülümsemeli, dinledikle-diklerini öğütücü haliyle Şemseddin Arvas... Belli ki, Arvas
ailesinden, en yakınından en uzağına kadar her ferdinde, her ferdinin çehresinde tuğrası var...
Seyyid'likten gelen asalet arması...
Bahisler birbirini kovalıyor. Biri de, Ramazan ayının ve bayramının ilk gününü tespit etmekte
kullanılan usulün sakatlığı bahsi... Güya hesabi usul... Öyle ya; İslâm ve
24
25
Arap alemiyle hemen her defa bir, bazen de iki gün fark belirten bu usul, yiyip içmenin haram
olduğu günde Müs¬lüman Türklere henüz Ramazan'in gelmediği zanniyle bu haramı .irtikâp
ettirirken, bayram başlangıcında, yani yeme-menin ve içmemenin haram olduğu ilâhi ziyafet
gününde, bu defa da Ramazan'in devam ettiği zanniyle oruçlu olma¬nın haramını işletmektedir.
Ramazan'in girişi ayın görülüşüyle tespit edildiğine gö¬re, ayniyle görüleni inkâr edip ilim ve
hesapta görmeye çalışmaktaki cehalet, hakamat ve hesapsızlık nasıl anlaşıl¬maz ve bunun bizzat
ilim ve idrake hakaret olduğu nasıl kestirilmez? Böyle bir dava, gözle görülen bir limana gir¬mek
için ille pusula kullanmakta ısrar etmek gibi bir cinnet olmaz mı? İlmin erişme gayesini belirten
meçhul, malûm haline gelir de gayeyi bir tarafa bırakıp vasıtaya iltifat et¬mek, hangi kafaya sığar?
Dediler •.
—Bizim Müftü Efendi, ay'ı görmenin en müsait saha¬
larından biri olan Van dolaylarında yüksek noktalara iki
dikkatli ve sadakatli müslüman çıkartarak Ramazan'in tes¬
pit edilmesini teklif ettiği halde aldıran olmadı.
Dedim :\
—Türkiye'de ayrıca tespite ne lüzum var?.. Bütün
İslâm âlemi birlik olarak Ramazan'ı gözle tespit eder ve
bu telsiz radyo devrinde her tarafa yayarken, onlara uyu¬
lup Ramazan'ı başlatmaktan kolay ne olabilir?
Şu var ki, «Biz bize benzeriz!» ve ayna karşısında bile, gözle görülen bir güzelliği ayan-beyan bir
çirkinliğe inat için feda etmekten çekinmeyiz.
AKŞAM YEMEİDNDE
Müftü Kaasım Arvas, hazırlattığı^ her noktasından İs-
lâm rengi ve kokusu süzülen bir odada beni birkaç saatlik bir uyku ve istirahate terkederken dedi ki:
— Akşam yemeğine Said Arvas'a davetliyiz. Sizi saat beşe doğru uyandırır ve akşam üzeri Said
Arvas'ın evine gideriz. Allah rahatlık versin!..
Deniz seviyesinden 1700 metre yüksek Van'ın şerbet gibi havası ciğerimde, başım temizlik kokan
yastığa gömü¬lü, dalmışım. Ahmet Haşim'in mısralariyle:
Yarı yoldan ziyade mâha yakın, Yarı yoldan ziyade arza uzak...
Mücerret sesler, renkler ve çizgiler cümbüşü içinde uçu¬yorum. Ruhumda kelime üstü manâ
helezonları kaynaşıyor ve şöyle diyor:
— Mürşidinin mürşidi seni Arvas'ta bekliyor!..
İçimdeki o sese, renk ve çizgi cümbüşü, Seyyid Fehim Hazretleri ruhaniyetinin Van'dan Arvas'a
kadar uzanan ipek halısı... O büyüğü takdir edebilmenin şanı, dünyanın en sarp, dik, pürüzlü ve
engelli yolunda böyle bir halı üze¬rinden geçmeyi gerektiriyor.
Bunları düşünerek gidip geldiğim uykunun salıncağın¬da birdenbire gözlerimi açtım. Uykumda toz
duman haline gelmiş dış âleme döner dönmez bir anda bütün şekiller yerine oturuverdi.
Ben neredeyim? Van'da, öyle mi; İstanbul'dan 1000 küsur kilometre uzakta... Güneşin 1 saat evvel
doğduğu ve battığı bir iklimde... Saat 4'e geliyor. Van'ın ikindi saa¬ti... Pencerelerden süzülen
akşam güneşinin huzmeleri, uzaklardan, uzaklardan, ayrılıklardan ve hasretlerden bah¬sediyor.
Fırladım, giyindim ve salona geçtim.
Müftünün Ankara Üniversitesinde okuyan oğlu Vahi-düddin'in getirdiği sade kahveyi içiyorum.
Salonun açık ka-
26
27
pısından görülen taşlıkta da, herhalde Müftünün en küçük oğlu, nur yüzlü bir yavru Seyyid, üç
tekerlekli arabasını koşturmakta...
Müftü Kaasım Arvas geldi.
—Müftü Efendi Hazretleri! Duyduğuma göre, bizim
Şakir Van'daymış, Öyle mi?
—Evet; Gürpınar'ın bir köyünde...
—Mesafesi?...
—25-30 kilometre kadar...
—Getirtemez miyiz?.. Yarın o da gelsin Arvas'a...
—Getirtelim!.. Hemen şimdi bir araba gönderir ve
alıp getirtirim...
Bakışındaki tatlılığı pek az insanda gördüğüm Said Ar-vas'ın evinde, kocaman bir yer masasının
etrafındayız.
Mürşidimin ve yakınlarının sofralarında sık sık içtiğim yoğurtlu ve naneli Van çorbası, bıçakla
kesilebilecek kadar koyu Van yoğurdu, lif lif maydanozlu Van peynirinden, en nadide etlere, fıstıklı
pilâvlara ve baklavalara kadar, yer masasında bütün bir lezzet manzumesi... Bu sofra cömert¬liği,
Müftünün evinden Arvas'a kadar her uğrağımızda taş¬kın mı taşkın!.. Üsüste üç akşam olanca
iftarlıklarını kapı¬larında yiyecek isteyen birine verip su ile iftar eden Haz-ret-i Fatma evinin
çocukları...
Biraz sonra bazı öğretmenler de geldi ve 15-20 kişilik bir halka kuruldu.
Hep beni söyletiyorlar ve kendileri susuyorlar. Bilhas¬sa Şemseddin Arvas'ın beni dinleyişindeki
derinliği unu¬tamam.
Kapı açıldı ve gür bir ses «Esselâmü aleyküm» diye gürledi: Otomobille köyünden getirtilen
Şakir...
Şakir kim mi?
Efendim ve Mürşidimin tam 30 yıl, yanından hiçbir an ayrılmayan, onunla aynı odada yatan ve
kalkan, 1943'de beraber sürgüne gönderilen nedimi... Bir radyum madeni-
28
nin yanında 30 yıl kalacak bir teneke parçasının bile ne hale geleceğini düşünürseniz, Şakir'in ne
olması gerekti¬ğini anlarsınız. Portresi «O ve Ben» adlı eserimde çizili...
Şakir'le, Müftü Kaasım Arvas'ın evinde, karşılıklı iki somya üzerinde geceyi geçirdik ve Efendi
Hazretlerinin hu¬zurunda geçen anlarımızı yadettik. Bu hayat hep kesiklik, kopukluk, yetersizlik,
ayrılık... Hicran, hicran, hicran...
YOL
—Eeee Şakir ne dersin bu hallere?...
—Allanın hikmetleri derim!...
Van'la Araş arası 140 kilometre... 125 kilometre ileride Müküs diye bir nahiye... Müküs'ten 15
kilometre ötede de Arvas köyü...
Eski Van ziyaretlerimde şöyle demişlerdi:
—Kısa bir yol sonra atla gitmek lâzım... Arazi son
derece dik ve sarp... 2700, 3000 metrelere kadar yükseli¬
yor. Son derece yorucu ve zor... Hele kışın imkânsız gibi
birşey...
Bu defa da şöyle dediler:
—Yol biraz düzeldi. Otomobille, ine çıka, sarsıla tit-
reye, Arvas'a kadar gitmek mümkün... Ona göre şoför ve
araba lâzım...
Ve o yolun ustası Süleyman isimli bir şoförle, dayanıklı bir araba sağladılar.
Saat 10.00'a doğru yola çıktık. Şoförün yanında ben ve Muhib... Arkada da Müftü, Şemseddin
Arvas, Şakir ve yine Arvas'lardan yaşlıca bir zat...
Şakir'in köyüne yol veren Gürpınar kazası önlerine ka¬dar mükemmel bir asfalt... Derken asfalttan
sağa kıvrılış ve bu defa (stabilize )dedikleri, düzleştirilmiş ve pekleşti-rilmiş bir yol... Bizim
istikametimiz bu...
29
—Yol hep böyleyse, dedim; çok güzel, mesele yok...
—Biraz sonra görürsünüz, dediler; hep arıza, tümsek
ve pürüz...
Şehirden ayrılalı 30 kilometre kadar mesafe aşmıştık ki, birdenbire dağ eteklerinin kıvrıntılı, yarıklı
ve kabartılı patikasına düştük. Nihayet ova ve düzlük sahasını cendere içine alan dağlar arası bir
berzahta ilerlemeye başladık. Ha¬pishane avlusuna eş, iki yüksek duvar arasındayız. Dağla¬rın
tepesini görebilmek için başımızı kaldırıp 90 derece şa¬kuli bakmak lâzım...
—işte Tâhâ'nın soyulduğu yer!
Dediler.
Tâhâ, Efendimin torununun oğlu, çok sevdiğim 30 yaş¬larında bir genç... İstanbul'dan Arvas'a
gitmek üzere Van'a geldiği zaman bu yolda soyulmuş...
Çıktık, çıktık, çıktık... Dağların göğüs kısmındayız.
Arada bir lâfa karışan ve uyanık bir adam olduğu belli olan şoförümüz Süleyman, bizi, sağımız
uçurum ve solu¬muz açıkça bir noktada durdurdu:
—Araba yoruldu! Burada o da biz de dinleneceğiz.
İndik. Sol taraftaki açıklıkta bir su başı... Etrafına çö-
meldik. Vakit öğle... Hava Ağustos sıcağında hayli serin... Su da buz gibi... Paketler açıldı. Van
peyniri, türlü kahval¬tılar, üzüm, karpuz ve kavun...
Otomobille biraz ileride küçük bir virajı döner dönmez ne görelim? Müthiş bir hadise: Ancak bir
arabanın zorluk¬la geçebileceği dar yolda koca bir kamyon; biraz ilerisin¬de dağdan düştüğü belli
büyük bir kaya ve bir yığın taş, daha ileride de taş kırmaya veya yolaçmaya mahsus bir makine ve
birtakım adamlar... Kamyona yanaşıp durduk. Gördünüz mü şimdi işi?.. Yolun açılması saatler,
hattâ gün¬ler sürebilir. Geri dönmek de bence imkânsız... Zira dar, uçurumlu ve dönemeçli bir
yolda geriye manevra çok teh¬likeli... Hoş, geriye dönmek, nur yatağına giderken müthiş
bir engelle karşılanıp geriye dönmek, yani döndürülmek ne acı!.,
Ağlayacak gibi oldum. Bizimkiler koşup yolu açmaya çalışan Karayolları işçileriyle konuşmaya
gittiler. Otomobil¬de bir ben kaldım.
ݺçiler ve bizimkiler bir insanın kaldırabileceği küçük kaya parçalarını uçuruma yuvarlıyorlar ama,
büyük kaya olduğu gibi yerinde duruyor. Ne yapacağız? İlerideki taş kırma makinesine bağlı burgu
aletleri boyuna işliyor, fakat bu iş iğneyle kuyu kazmaktan öteye geçemiyor. Kırılan taş¬ları
uçurumdan atıyorlar. Müthiş manzara: Taşlar yuvarla¬nırken uçurumdaki taşlara çarpıp tekrar
havalanıyor ve ka¬nat açmış kuşlar gibi uçurumun dibine doğru süzülüyor. Taşları kanat açmış
binlerce kuş şeklinde gözümle gördüm desem yalan olmaz.
Birden şoförümüz arabaya geldi ve yerine atlayıp ma¬kineyi işletti.
—Hayrola! Nereye?
—Biraz gerileyeceğiz!
—Sebep?
—Kayayı dinamitle uçuracaklar.
Yolumuz açımlıştı ve tam nur yatağına giderken yolu¬muza dikilen engelin paramparça edilmesi,
ruhuma şu ma¬nâyı fısıldıyordu:
—Yolunuzdaki bütün engeller devrilecek ve zafer
yönü açılacak...
HELEZON HELEZON
Bir elmayı kabuğunu hiç koparmadan altından üstüne doğru soyunca elinize nasıl bir şerit geçer?..
Yiv yiv, hele¬zon, helezon, açılmış bir yay şekli... Belki en dik nokta, kayanın düştüğü yerden
ilerisi, koskoca bir dağ mahrutu-
30
31
nun kenarında, etekten tepeye doğru, helezon helezon kıvrılan böyle bir şekil belirtiyor. Çünkü,
dördüncü, beşinci büklümleri kat kat seyrediyor ve bazen 180 derecelik vi¬rajlardan
kıvrılıyorsunuz. Bir yılan gibi hayalinizi yutan uçu¬rumlar...
Bir şeye dikkat ettim: Bu yollarda otomobil, otobüs,
minibüs şöyle dursun yolu açmaya gelen işçilerin, kamyo¬
nundan başka hiçbir vasıtaya rastlanmıyor. Ne bir at, ne
bir merkep, ne' bir insan... ݺlek yolların trafiği buraya gel¬
sin de cinlerin kayalara verdiği trafik emrinden başka bir
hareket arasın!... Uçuruma düşmekten kurtulmak için sanki
bir çareymiş gibi otomobilin minderine tutunmuş,-yol' alır¬
ken, dikkat ediyorum: Telgraf direkleri'de yok!... O, bü¬
tün Anadoluyu örümcek ağı gibi saran, tepelerinde mün¬
zevi kartallar tüneyen ve tellerinden gurbet çınlamaları ge¬
len, kimi dik, kimi eğri, ihtiyar direkler... Onlardan da eser-
yok!.. Allah Allah; bir -feza yolunda mı ilerliyor ve bam¬
başka bir (plânet)e doğru .mu yol alıyorsunuz? Anadolu'ya
güya medenî dünya âletlerinden hiçbir şey girmemişken,
buraya, o sefil ve mahcup haliyle Anadolu bile girememiş...
Bu teşhis, içimde gitgide mânalaşıyor ve yarımyamalak
oluşlardan bu yoksunluğu, muazzam bir varlık halinde gör¬
meye başlıyorum..
İndik, indik, indik; ve bin metre üstüne çıktığımız Van seviyesinin daha da altına düştük. Artık
bütün cılk ve kel topraklar bitmiş, gayet gür ve cömert bir yeşillik başla¬mıştır.
Soruyorum:
—Hayli alçalmış bulunuyoruz değil mi?
—Evet, diyorlar; Arvas'a kadar hep böyle... Deniz se¬
viyesine doğru iniş... Şimdi Müküs'e varmak üzereyiz.
Nahiye merkezi Müküs, kayalar denizinde beklenme¬dik bir sahil gibi karşımıza çıktı. Her taraf,
çoğu ceviz, peh¬livan edalı ağaçlarla dolu...
'Ortasından, Fuzuli'nin:
Başını taştan taşa vurup gezer avare su
Diye anlattığı bir ırmak geçiyor.
Ben ertesi günü Van'dan uçağa atlayıp dönebilmek ' için acele etmekteyim. Vakit öğleyi bir
hayli geçmişur. Ar¬vas'a varıo ziyaretten sonra geceye kalmadan Van'a yetiş¬mek zor görünmeye
başlıyor vbana...
Buna rağmen Müküs'te bir çay molası veriyoruz. He-' men hepsi aydınlık yüzlü; . (klâsik) Anadolu
köylüsüne benzemeyen ve aralarında kürtçe konuşan Müküslüler, soy¬lu Arvas sülâlesinin
temsilcisi Müftü efendiye taşkın bir saygı gösteriyorlar. Su kenarında, beton bir set üzerinde öğle
namazı kılınıyor ve'otomobile biniliyor. '
—Arvas buraya kaç kilometre?
' — 15...- ?•
—Demek 15-20 dakikalık bir yolumuz kaldı.
—Ne münasebet! en aşağı 1 saat... •
—Nasıl olur? .
—Yolun bundan ötesi büsbütün berbad... Çok taşlı,
tümsekli ve kıvrımlı... 15 kilometreyi ancak 1 saatte ala¬
biliriz.
Yanımızda, pembe yüzlü, tıknaz, çehresi tebessüm yu¬vası, rejimle alâkası sadece kasketinden
belli bir zat soku-' luyor.
—Müküs'ün muhtarı...
Ona soruyorum :
—Kaç hane var Müküste?
İkiyüzün üstünde küsurunu unuttuğum bir rakam ve-• riyor.
—Nüfusu?
—1700...
—Arvas buradan daha mı kalabalık?
—Ne gezer? çok daha az!...
Önünde durduğumuz dükkânın bulanık vitrininde nö-
32
33
bet bekleyen petrol lâmbalarına bakıp sormayı faydasız', buluyorum :
— Tabii burada elektrik de yok? Değil mi?
Evet; Müküs'ten başlayıp Arvas'a doğru uzanan yolda» öyle bir şey var ki, asla elektriğe ihtiyacı
yok... Zira işs elektriğe kalsa, milyonlarca kilovat bile az...
SON 15 KDLOMETRE
Yolun onda biri olduğu halde aşılabilmesi için üçte-biri kadar zaman gereken son 15
kilometre üzerinde ilk-defa yeşillik... Ot ve ağaç, en zengin cümbüşleriyle yeşil... «Her şeyin suda
hayat bulduğu» hikmeti yanında,, yeşilin¬de bütün şekilleriyle sudan tüttüğü hakikati... Bu hakikat,
o, kangrenli yara kabuğuna benzer cılk dağlardan sonra* iniverdiğimiz saadet vadisine nakışlı...
Ve bu ,yolda, yine-ilk defa, hayatiyet ve faaliyet...Koyun ve keçi sürüleri, atlar, katırlar ve
sürücüler...
Otomobilimizi gören katırlar ejderha görmüşcesine ka¬çışıyorlar koyunlar ve keçiler birbirine
giriyor, biz de arala¬rından sıyrılmak için dakikada birkaç metre hızla kesik ke¬sik kesik
ilerliyoruz.
Dedim :?
—Bu hayvanlar hiç otomobil görmemişler mi?
Şemseddin Arvas cevap verdi :
—Acaba sahipleri görmüş mü ki, onlar da görmüş-
olsun?..
Müküs ve Arvas arası 15 kilometrelik yolu gördükten* sonra anladım ki, bu geçide yol adını
vermek ayıptır. Yol değil bu, âdeta ayakla gide gele ve hilkatten düzlükler)' ekleye ekleye
uzatılmış, kâh kopacak gibi incelen, kârv» kalınlaşan düğümlü bir uçkur... Ya bu yol üzerinde
otomo¬bille gidip gelebilmek?... Avrupalı otomobile göre yol dö-
serken, bizim şoförler, bu düğümlü uçkura göre otomobil kullanmaya mecbur... Düşünün aradaki
şoförlük mahareti farkını!
Şoförümüze dedim ki:
—Süleyman Efendi; siz otomobili katır gibi kullana¬bilmenin maharetine ermiş kimselersiniz.
Hendese kafalı Batılıda ferdi zekâ yok, içtimai dehâ vardır. Bizdeyse bir türlü
içtimaileştjrilemeyen ferdi buîuş...
. Ve nişan tertibatı bozuk bir tüfekle hatâ payını hesap ederek başka istikamette tetiği çekip avını
vuran Anadolu tipinden, denk pervanesi kırık bir makinenin o noktasına bir taş parçası veya bir
postal asarak onu işleten alaylı us¬taya kadar misaller verdim.
Yanımda oturan Muhibbullah, edilen ısrarlar üzerine, yanık ve içten sesiyle ilâhiler ve nağmeli
gazeller okumaya koyuldu. O anda gözümün önüne Mürşidimiz geldi. Eyüp sultan
Gümüşsuyundaki tekkede, hasır bir koltuğa otur¬muş, yanına çömelen Muhibbullah'ın saçını
okşayarak ona ilâhi ve gazel okutan Efendim... ݺte yaklaştığımız Arvas köyünde Efendisi yatan
Efendim...-
Vadinin iki dağ eteği ş/ası sıkıştığı, daraldığı ve muaz¬zam bir yeşil nur havuzu haline geldiği bir
noktaya vardık.
—ݺte Arvas!
Haşyetle doğruldum:
—Nerede Arvas? Hiçbir dam altı göremiyorum!
—Karşı yamaçta birkaç evden ibaret, dediler; sağ ya¬
maçta da Arvas ailesinin evleri ve mescidi... Yamacın iniş
üzerinde alt kısmına doğru da mübarek merkad ve etrafın¬
da birkaç mezar...
—O halde burada durup dikine mi çıkacağız?
—Hayır! Son derece dik yamacın, şoförümüzün ma¬
hareti sayesinde çıkıp aşağıya ineceğiz.
Görünürde, evet, yeşil nur havuzu iki yamaç arası bir sahadan başka, ne bir ev,
hiçbir şey yok...
ne bir mezar,
34
35
Sol yamaçta kocaman ağaçların arkasına saklanmış birkaç toprak damı güçlükle farkedebildim.
Tırmanılması imkânsız denilecek kadar müthiş kıvrılış¬larla, yokuş yukarı, sağ yamacın üstüne
çıkıyoruz.
Ben, ameliyat masasına uzatılmışcasına bir his iptali içindeyim.
NUR YATAİI
Nur Yatağı çevresinin üst kısmı... Dik aşağı yamaç... Yola 40-50 metre mesafede, ahşap ve kagir
karışımı, eski' ve şahsiyetli bir üsluba bürülü, birbirinin omuz başında iki bina... Daha iricesi ve
boylucası, Seyyid Fehim Hazretleri¬nin konağı... Öbürü de mescidi... Fıskiye fıskiye ağaç
fış¬kırtan bir toprak...
İniº çok dik... Nasıl ineceğim?... Sağ ayağımın bir parmağında 8-10 ay süren bir yaranın derdini
henüz atlat¬tığım için ona pek güvenemiyorum ve kendjmi dermansız hissediyorum.
— Sizi omuzumuza alalım1.
Dediler ve bir basamak inip arkalarını bana verdiler. Kabul etmedim ve yardımcılarımın
omuzlarına abanarak, kollarına tutunarak indim.
Birdenbire, ışık parlamış gibi bir hal... Devam eden ini¬şin üzerinde, düzleştirilmiş ve beton bir
çerçeveyle sınır¬landırılmış bir sed... Sed de, sınır duvarına bitişik, kenar¬ları mermer çizgili bir
kabir... Baş ucunda, yine saf mer¬merden, mermerleşmiş bir aydınlık saçan kitabe taşı... Ayak
ucunda da ayrı bir kitabe... Yazılar, taşların oyuğu içinde, yeşil zemin üzerine beyaz hatlı...
Çağlayan ahenkli Farsça mısralar...
Tasavvuf ehlinin iki büyük lisan üzerinde şöyle bir öl¬çüsü vardır :
«— Arapça, nebilir dili; ve Farsça velîler lisanı...»
Dostlarım, sed kenarındaki beton şerit üzerine sıra¬lanmış, diz üstü ve elleri kavuşturulmuş
vaziyette vecdle-rini belirtirken, ben de beton şeritten atlayarak veliler veli¬sinin ayak ucuna
ilişmiş öylece büzülüp kalmış bulunu¬yorum.
Bundan ötesi Allah'la aramda... Hiçbir şey anlatamam ve ne söylesem hakikati incitmiş olurum.
Şu kadarını söyleyeyim :
Bütün hayatımda bu kadar temiz, adeta elenmiş toprak görmedim. Bu manzara dışarıdan bir el işi
değil, içeriden bir yansıma işi...
Türlü temizlik ilâçları ve tozlariyle uğraşsalar, mermere oradaki aydınlığı veremezler..: Nur Yatağı
burası, Cennet¬ten bir pencere...
Seyyid Fehim Hazretlerinin yanında, yakınlarından bi¬rine ait kabirle, onun biraz yükseğinde bir
başka kabir daha var... Seyyid Fehim Hazretlerinin Birinci Dünya Sava¬şında Ermeniler tarafından
kırılan ilk kabir taşı, yanların¬daki mezarda...
Artık her biri müstakil hareket eden, irademin dışına çıkan ve ruhumu kendi haline terkeden ellerim
ve ayakla¬rımın yardımiyle yukarıya, konak binasına çıktım ve top¬rak zeminli loş ve büyük bir
sofadan geçip muazzam Veli¬nin madde hesabiyle kocaman salonuna, hücresine girdim. Üç tarafı
yer sedirleriyle kaplı, kapı tarafı da oymalı dolap¬lar ve raflarla sınırlı, pencerelerinden akşam
güneşinin, Van'daki gibi gurbet huzmeleri süzülen bir salon...
Salona bir örtü serdiler ve etrafına minderler atarak Van'daki yemeklere taş çıkartan bir sofra
düzenlediler. Bir de yanıbaşımızda koca bir semaver ve dolup boşalan çay bardakları...
Efendimin çile doldurduğu hücrede oradaymış... Son¬radan öğrendim ve yerinde göremedim.
36
37
Konağın sahibi, Van Müftüsü gibi Seyyid Fehim Haz¬retlerinin torunlarından İbrahim Arvas ve
delikanlı çocuk¬ları, yüzlerinde kutsi imzalar taşıyan, ne ikram edeceğini, nasıl yardım
göstereceğini bilemeyen gerçek Seyyidler...
Bunlardan birinin, otomobilimin yanına gelip, alabildi¬ğine derin çakır gözleriyle bana iltifat
edişindeki sahabet mânasını daima kalbimde nakışlı tutacağım.
Otomobilimize yerleştik. Etrafımızı alan Seyyid çocuk¬larının, küçük seyyidlerin nur damgalı
yüzleri görülecek şey...
Dönüyoruz.
GECELEYDN DAİLAR
Dönüş yolunda Müftü Mehmet Kaasım Arvas bana hi¬tap etti :
—Yamacın daha alt kısmında Seyyid Muhammed Ku¬
tup Hazretlerinin merkadi var. Ceddimiz ve Arvas'ın kuru¬
cusu Seyyid Muhammed Kutup.. Hicri 676 yılında Bağdat'¬
tan ayrılıp Anadolu'ya gelen Kaasım Bağdadi Hazretlerinin
oğlu... Sultan Orhan Gazi zamanında... İkinci Osmanlı Sul¬
tanı Orhan Gazi'den, tacını kendisine terketmeyi teklif
edesiye saygı görüyor ve dönüp dolaşarak Van taraflarına
göçüyor. Oradan Müküs ve Arvas'a geçip Arvas seyyidle-
rinin karargâhını kuruyor. Sizi onun merkadine kadar gö¬
türmek isterdik ama yorgunluğunuzu düşünerek cesaret ede¬
medik.
—Keşke götürseydiniz! Üzüldüm!
—Siz başka görülecek olanı gördünüz. Üzülecek bk-
şey yok!...
Yine Müftü Efendi, o gece Van'daki evinde bana diye¬cektir ki :
—Seyyid Fehim Hazretlerinin huzurunda, ayak uçla-
?çında,çehrenizin halini görünce haşyetler içinde kaldım. /Ben hiç böyle bir vecd hali
görmedim. Ben de şu cevabı vereceğim :
—Allah, insana, yüzünü karşısına alıp seyretmek im-
ikânını vermemiştir. O anda kendimin farkında değildim.
?Ne halde olduğumun takdiri size ait...
Dinamit patlatılan yüksek noktaya geldiğimiz zaman, dağlar ve kayalar üzerlerine gecenin
mantosunu çekmeye »başlamıştı.
Farlarımızı yaktık.
Şoför Süleyman Efendi Muhibbullah'a seslendi:
—Söylemezsen uykuya dalarım!
—Ne söyleyecekmişsin, Muhib?
Şoför cevaplandırdı:
—Gündüzki gazellerden ilâhilerden...
Şoförün bizi uykuyla korkutması uçuruma yuvarlanmak ^mânasına geldiğine göre hep birden:
—Haydi Muhib, dediler; başla!
Muhib'in sesi nağme, yollar da büklüm büklüm kıvrıla dursun; Şaban'ın dokuz günlük ayı gökte,
dağ kuyularının .tepesinde..
Bir düzlükte eda edilen akşam namazı...
Dişlerimizi zangırdatan soğukta, tam kıbleye dönece¬ğim anda sahibini birdenbire göremediğim iki
elin altıma serdiği ceket... Bu, kendi ceketini çıkarıp da o soğukta, sır¬tında tek bir gömlek namaza
duran Şemseddin Arvas.. Ve hareketi, Seyyidliğin ne demek olduğuna dair- en çarpıcı s misal...
Nihayet, tümsekli ve çatlaklılardan daha düzgün onlar-<dan da dahi iyice, yol isimli geçitlerden
sonra (Stabilize) de¬dikleri mahut yol ve peşinden asfalt.
Arvas, avuçta tutulmaz bir rüya gibi gerilerde kalmış ve 'büyük ışık âleminin kapı bekçisi petrol
lâmbaları, yerlerini, ^karanlıklar dünyasının ampullerine bırakmıştır.
38
39
Şakir'i köyüne bırakıp, son sürat Van yolunu tuttuk. -
Müftünün evindeyiz.
Kaasım Arvas, dedesine ait bir menkıbe anlatıyor:
—Seyyid Fehim Hazretlerine, üstadları Seyyid Tâha ile!
aralarında köprü vasıtalığı eden Seyyid Muhammed Salih'i,
nasıl buldukları hakkında sual sormuş.. Şu cevabı vermişler:
«Muhammed Salih Hazretleri kâmildi, mütekâmildi; fakat bir?
kusuru vardı, inkâı edicileri, kötüleyicileri yoktu.»
Bayıldım ve hemen not ettim.
Bir de Seyyid Tâhâ Hazretlerinin üç öğütlü duası:
—«Allah sizi şöhret belasından şeytan iğvasından ve-
düşman şerrinden korusun!»
Beni uğurlamaya gelenler arasında Muhabbullah'ı Van'¬da bırakmış, uçağa doğru ilerliyorum.
O kadar hafifim ki, uçak beni uçurmuyor, ben onu uçv--ruyorum, ben onu uçuruyorum!..
UÇAKTA BDR KEŞDF
Dağlar: yine o dağlar; gelişimizdeki koyu kahve rengi cılk dağlar... Korkunç.bir ıstırap tekallüsü
halinde Anadolu ruhunu remzlendiren kel ve keleş dağalr... Uçak, gökte, te¬reyağından kıl
çekercesine kayıyor. Ve ben not alıyorum:
— «Veliler diyarı Arvas, Nurlu Medineden sonra dün¬yanın en mübarek yerlerinden biri belki
başlıcasıdır.»
Van'da bana söylenen bu söz, Seyyid Fehîm Hazretleri¬nin torunu Müftü Kaasım Arvas'a aittir ve
en yüksek dağ' boyu yakalaşmış bir gerçeği abideleştirmektedir.
Mübarek merkad karşısında hayal edilemez bir gelin1 odasına girer gibi Önümde tül tül açılan
manalarını hatırla¬yınca Kaasım Arvas'a belirttiği ölçü bakımından hak verdim.;
Ve birdenbire bende bir dehşet!.. Müthiş bir keşif....
Aylarca, mevsimlerce evvel, evimde bir rüya görmüş¬tüm.
Dik, dik, dik bir dağ zirvesindeyim. Belki binlerce on-binlerce metre derinliklerde köyler ve
ağaçlıklar hurdebin camındaki noktacıklar gibi görünüyor. Bu ne yükseklik!.. Anlatılır gibi değil..
Yanıma, sol tarafıma doğru dönüyorum. Orada, tam zirve noktasında bir mezar... Toprağı elenmiş,
taranmış, tertemiz... Beton bir çerçeve içindeki mezarın ba¬şında, dörtköşe, toprağa yatırılmış bir
levha ve üzerinde is¬lâm harfleriyle iki kelime:
DERVDŞ MUHAMMED
Dehşet!
Bulunduğum nokta ve mezar, aynen Arvas dağlarında gördüğüm manzaraydı ve elenmiş, taranmış
toprağını yüzü¬me gözüme sürdüğüm mukaddes merkade tıpatıp uygundu.
O zaman bu rüyanın Seyyid Fehim Hazretlerine ait bir ruhaniyet belirtisi olduğuna dikkat
edememiş; ve Kâinatın Efendisine kadar varan «Altun Silsile» isimli ve 33 halkalı zincir üzerinde
bir de «Derviş Muhammed» adında bir kol¬başı bulunduğu için tecelliyi ona bağlamıştım.
Aynı Silsilenin her büyüğünde cezb hassası aynı oldu¬ğuna göre arada bir fark görülemezdi ama
rüyamın fiil halinde madde âlemine uyması istikameti Seyyid Fehim Hazretlerine bağlıyor ve hele
onun «Muhammed Fehim» adını öğrendikten sonra bütün Silsile boyunca Efendimden ve onun
Efendisinden yön aldığım belli oluyordu.
Ziyaretten sonra bende kalan ve en tesirli ilacın yerine getiremiyeceği intiba, müthiş, müthiş bir
hafiflikti. Aynı ha¬fiflikle karanlık iklim İstanbul'a dönüyor ve daha önce be-
40
41
lirttiğim gibi, uçak beni uçurtmuyor, ben onu uçurtuyordum.
Gözümün önünde artık son nefesime kadar benden ayrılmayacak olan o beyaz, o gelin odası beyazı,
o nur be¬yazı, o beyazlık mayası beyaz, mübarek çerçeve ve içinde baş ve ayak uçlarındaki iki
kitabeden manalar:
Hazret-i Seyyid Fehim, o irfan ve din merkezi ki,
Göçüşiyle topraktan eflake dek topyekun mekân ma¬temle doldu.
Ağlayan Gaipler alemi, ardından nida etti ve dedi:
Gitti.. Kâinatın O var diye var olduğu rahmet tacidarı-nın yanına..
Ve:
O ki, Mesih nefesiyle gönüllere ebedi hayatı üflerdi. Nakşilik mesleğinde Rabbani yolu, Halidi
tavrı ve Seyyid Tâhâ tasarrufu üzerindeydi. Gitti... Ve dört şey bıraktı: Rab-bi bilmek, hakkı
aramak, gönlü sefa land ırmak, vefa.
Beyazlar içindeyim... Beyaz, beyaz... Başı, sonu görün¬mez beyaz bulutlar... Sanki gökler, kara
dünyaya bembeyaz bir ihram geçirmek istiyor... Mücerredin rengi beyaz; için¬de hiçbir nispet ve
kıyas rengine yer vermeyen bir beyaz... Kesiksiz vefa, sonsuz safa beyazı...
Vatanımı Boldum
ÜÇGENDN DAYANAİI
Geçen yıl veliler diyarı Van havzasından dönerken şöy-
Je düşünmüştüm:
— Haritadaki idari ve itibari taksimat dışında Anadolu'¬nun doğu ve cenup doğusunu noktalayan
hususi ve manevi bir hudut çizgisi var... Bir ucunda Van'ın Arvas isimli meç¬hul bir köyü, öbür
ucunda da Hakkâri vilâyetine bağlı Şem¬dinli kazasının İran ve Irak sınırlarını birleştirici köşe
üze¬rinde Nehri mevkii... ݺte bu mevkide, geçen yıl Arvas'a gi¬dip nur eleğinden süzülmüş
toprağına kapandığım Seyyid Fehim Hazretlerinin mürşidi Seyyid Tâhâ Hazretleri...
irşad edicimin irşad edicisinin irşad edicisi... Yani ma¬nevi babamın, manevi babasının, manevi
babası. Kaç bin baba onların topuğuna yaklaşabilir. Ve işte, bu iki nokta arasındaki madde hesabına
göre 300 kilometrelik çizgi, An¬kara'nın Bağlum nahiyesiyle birleştirilince meydana bir üç¬gen
çıkıyor ve üçgenin dayanağını, eskilerin tabiriyle müsel¬lesin kaidesini teşkil ediyor. Kaidenin baş
noktası «Büzürk» en yüce unvanlı Seyyid Tâhâ Hazretlerini ziyaret ve nuruna
43
42
dahalet etmeden, Ankara'da zirvesine yol verilen üçgeni do¬lanmış ve tamamlamış olamam.
Ve düşüncemi şöyle mühürlemiştim:
—Nasip olursa gelecek sene tekrar Van'a döner ve bu
defa Cenub'a doğru sarkıp, çok meşakkatli diye duyduğum
sarp yollarına rağmen Nehri'ye ulaşırım.
İstanbul'da, Efendimin yakınlarından Nehri'yi ziyarete gitmiş olanlar, yolları ve araziyi başka başka
anlatıyorlardı. Kimi Şemdinli'ye ve Nehri eteklerine kadar otomobille gidi¬lebileceğini ve oradan
ileriye basit bir patika üzerinde, diki¬ne de olsa aşılması kolay bir yol bulunduğunu söylüyor;
ki¬mi de Şemdinli'den öteye Nehri eteklerine, «Köprü» denilen noktaya kadar uzanan yolun da
otomobille aşılamayacağını, hele ondan sonraki dik yamacın ancak tırmanma üslubuyle veya at
sırtında geçilebileceğini öne sürüyordu:
—Siz ancak atla çıkabilirsiniz! Nehri eteklerine kadar
da, Şemdinli'den mütehassıs bir şoför idaresinde hususi bir
vasıta bulamazsanız yaya gitmek, yahut yine ata binmek
zorundasınız. Yol köprü'ye kadar 7-8 kilometre, yamaçtan
yukarısı da yaya 90, atla 45. dakika çeker.
Birbirine uymayan bu tarifler karşısında hayalimin göz¬leri manzarayı billurlaştıramıyor; bir tarafı
duvar, öbür tarafı uçurum, keçilerin dikine tırmandığı, geçilmez geçitlerden dolambaçlı bir yumak
canlandırıyordu. Bu yumağın sonun¬da, iplikleri kördüğüm olmuş ruh yumağının çözüm ucu
var¬dı.
HAYDD, MUHDP!
Arvas ziyaretimde Van'a beraber gidip orada bıraktığım ve sonra İstanbul'a gelerek beni
misafirliğiyle mes'ut eden manevî kapı yoldaşım Muhibullah'la karşı karşıyayız.
— Ne dersin, Muhip, 7 Haziran günü münasip mi?
Tam zamanı... Sıcakların da henüz bastırmamış ola¬
cağı bahar mevsiminin son günlerinden biri...
Mayıs ayı içinde Milli Türk Talebe Birliğinin tertiplediği Gençlik gecelerinde, Ankara, Kayseri,
Eskişehir, Adapazarı, İzmit ve yeni gençliğin imân ve İslâm haykırışları karşısında beyaz sakalına
bucak bucak beni takip etmiş gözyaşlarından inciler dizmiş olan Muhibbullah karara pek sevindi ve
Van'¬daki Arvas çevresine haberi hemen iletti:
—7 Haziran günü oradayız!
Nehri ve Şemdinli dönüşü 11 Haziran gecesi de Van'da bir konferans tertiplenmesi için M.T.T.B.
Van Teşkilâtına ha¬ber...
Biz yine Muhibullah ile konuşmaya devam edelim:
Hac'da beraberdik; Arvas'ta beraber ve şimdi Neh-
ri'de beraber...
—İnºallah...
' — Biliyorsun ki, ben seni kelebeğe benzetiyorum. Ne zaman ve nereye, hangi çiçeğin, hangi
yaprağın üzerine ko¬nacağını ve ne kadar kalacağın belli değil... Ne zaman sabit bir mekânın
olacak?...
—Sabit ne var ki bu dünyada...
—Pakistan'dan Afrika'ya kadar bütün İslâm ülkelerini
döndün dolaştın, değil mi?
—Öyle!...
Almanya, Fransa ve Amerika'daki Müslüman mu¬
hitler de cabası...
—Öyle!..
Hiçbir kemal örneğine rastladın mı bu yerlerden bi¬
rinde?...
Hiç bir yerde, Efendi Hazretlerinin ayak tozu olabi¬
lecek bir ferde rastlamadım!...
Peki, gayen ne bu yerleri dolaşmaktan?
Gülüyor ve bir sırrı gizler gibi bir gülümsemeyle cevap veriyor:
45
44
ݺte öyle!...
İnsan senin sabit adresini tespit etmek istese, Haç—
mevsiminin muayyen günlerinde Kâbenin muayyen bir mev¬
kiinde diye gösterebilir. Arayan seni, tam bir mekân emni¬
yetiyle yalnız orada bulabilir.
Yine sıcak, bir tebessüm:
—Evet öyle...
—Seninle Mekke'den Medine'ye giderken yolda bir
arap çocuğunun bize bakıp «Mecânin-deliler» dediğini ha¬
tırlıyor musun?
—Nasıl hatırlamam! Keşke gerçek mânasıyle o deli¬
lerden olabilsek!...
Ve birkaç gün sonra:
—• Haydi Muhip! Yarın yola çıkıyoruz! Uçak biletlerimiz hazır...
AYNI EV
Van Havaalanında kum gibi insan... Bunlar, beni Van'¬da vereceğim konferans münasebetiyle
karşılayan gençler..
Evet; bu defa Van'a gidişimde, biri resmi ve açık, öbü¬rü hususi ve kapalı, iki sebep var... Van'a
güya konferans vermeye gidiyorum. Halbuki, malûm...
Muhib, karşılayıcıları görünce sevincinden uçtu ve beni geride bırakarak, adeta benim hesabıma
onlara teşekkür edercesine kalabalığa koştu. Başta, Van Müftüsü, Efendimin mürşidi Seyyid Fehim
Hazretlerinin oğlunun oğlu Seyyid Mehmed Kaasım Arvas, karşılayıclardan önde bulunanlarla el
sıkışmak, belki yarım saate mal oldu. Dostum Muhib, Van' in, hususiyle Van'daki Arvasiler ve
Seyyidler çevresinin ba¬na gösterdiği alâka ve yakınlıktan bahtiyar... Sanki hem onların gözüyle
bana, hem de benim gözümle onlara bakı¬yor.
Taksilere bindik. Herhangi bir parti genel başkanının zoraki karşılayıcılarından ve düzme
kalabalığından daha yo¬ğun bir gönüllü yığını ve onların «uzun eşek» konvoyların¬dan daha
yaygın bir kol... Yüze yakın arabanın korna çığ-lıklariyle Van'a girdik. Ana caddelerden geçerek,
hayretle dönüp bakan insanlara ve tezgahlarından fırlayan dükkan¬cılara sanki şöyle bir ihtarda
bulunuyorsunuz:
—Mukaddesatçı, yeni Türk gençliğinin tek temsilcisi
ve bütün Anadolu'yu ağı içine almış Milli Türk Talebe Birli¬
ği, Necip Fazıl Kısakürek'i takdim eder!
Burada Milli Türk Talebe Birliğine kendi hakkı ve yerin¬de vasıflarını söyletirken, onun bana
biçtiği, belki haksız ve yersiz sıfatları görmemezlikten görünmek istemem. Bu sıfat¬lar, bu
gençliğin, her yerde ve her vesileyle tekrarladığı bir klişe içindedir:
—Ruh hamurkârımız ve manevî babamız...
Coşkun alkışlar ve taşkın tezahürler geçidinden nihayet . tenha, bahçe içinde ve tek katlı evler dizisi
sokaklara kıvrı-labildik.
ݺte, Müftü Efendinin, Arvas ziyaretinde de misafir edil¬diğim sevimli evi... Bahçe, ağaçlar,
bahçenin bir köşesinde ve evden uzakça, yıkanma yeri... Kuş kafesi gibi, tek katlı, yüze güler,
duvarları süt beyazı «hoş geldin!» diye gülüm¬seyen bir yuva... Sokak kapısının yanında terasımsı
bir sed, içeride gıcır gıcır terlikler dizili. Bir avlu ve salon... Her şey öyle yerli yerinde ki, meselâ
geçen defa bir taburenin üstü¬ne bir kitap bırakmış olsaydım, onu da aynı yerde ve aynı vaziyette
bulacakmışım gibi bir muhafazakârlık ifadesi tütü¬yor yerden... Ağaçlar, yapraklar, çiçekler,
terlikler, bardak¬lar, fincanlar bile bir an sokağa çıkıp dönülmüşçesine halle¬rinin sadakati içinde...
Ne halis mekân, ne güzel ev... Ev demek, bu demek...
46
47
YEMEK ve SOHBET
Halı üzerinde diz çöküp oturanlarla beraber 20-30 ki¬şiyi rahatça alabilecek çaptaki salonda sade
kahvemi içerken belki 20-30 defa fincanımı taburenin üstüne bırakıp ziyarete gelenlerin ellerini
sıkmak için doğrulmam gerekti. Gelen¬lerin çoğu Müslümanca selâmdan sonra el öpmek ve
peşin¬den halıya çömelip sus-pus oturmak tavrında insanlar... Kol¬tuklarda oturanlar, Müftü
Efendi, kardeşi Şemseddin Arvas, akrabadan Said Arvas, tüccarlardan Kadri Perihanoğlu, Enver
Ekinci, Muhibbullah ve ben... Bunlar, yarınki Nehri kafilesi¬nin kadrosu...
Muhibullah'ın kıldırdığı akşam namazından sonra ye¬mek. Yandaki odada 8-10 kişinin etrafına
dizilebileceği bir yer masası ve üstünde pideler ve kocaman yoğurt çanak¬ları... tavuk, kuzu ve
koyun, etin her nevinden lenger len¬ger yemek.. Ayrıca üstü tarçın, fıstık ve kuş üzümü döşeli
pilâv... Böreği ve tatlısı da ayrı... Ya o, başta gelen yoğurtlu ve naneli... Van çorbası?... Âşığı
olduğum, 33 yıl evvel, Eyüp'teki eski tekke binasında Efendimle yanyana içtiğim ve onun
bütünxyakınlarına ait evlerde tattığım, o güzelim çorba...
Sonradan öğrendim ki, biz yemeğimizi bitirip salona çe¬kilince sofraya çöken çökene... Gelen
yemiş, giden yemiş, belki 40-50 vnsan bu Seyyid sofrasından nasibini almış... Seyyidlik şanı bu,
kolay mı; sadece kerem ve ikram... Cö¬mertlik onlara, üç akşam iftarlıklarını bir fakire verip su ile
yetinen, Allahın arslanı ve ilim beldesinin kapısı Hazret-i Ali'den geliyor.
Gece, salonda, geç vakte kadar devam eden sohbet... (Diyalog) değil de (monolog)... Hep ben
konuşuyorum ve onlar dinliyor. Sanki ben bir gramofon plâkıyım ve herkes beni dinlemeye
memur... Aradaki, Müftü Efendinin bir sö¬zü bahse yeni bir yön veriyor. Şemseddin Arvas'ın
devamlı
tebessüm içinde yüziyle, Said Arvas'ın devamlı bir iç düşün¬ce ve dalgınlık belirtici çehresi
alâkaların en deriniyle beni kolluyor. Muhip sadece dinlemekte, Van'ın ileri tüccarların¬dan Kadri
Perihanoğlu ile hizmet tavırlarının en titiziyle ha¬reketlerimi kontrol etmekte... Öyle ki, ben
sigaramı daha paketimden çıkarmadan onun çakmağı parlıyor ve ben daha koltuğumdan
kımıldamadan onun kolu uzanıyor.
Müftü Efendi, bundan evvelki Arvas ziyaretimizde ba¬na ait bir hali tasvir ediyor:
—Seyyid Fehim Hazretlerinin mübarek rnerkadierinde
ayak ucuna çekilip çömeldiğiniz zaman gözlerim size mıhlan¬
dı. Yüzünüz evvelâ kıpkırmızı kesildi, bütün kanınız başı¬
nıza çıkmış gibiydi. Sonra birdenbire kireç rengine döndü¬
nüz. Bu defa da vücudunuzda kan dolaşımı diye hiçbir şey
kalmadığı hissini veren bir yüz... Öyle oldunuz ki, ruhunu¬
zu teslim etmek üzere bulunduğunuz hissine vardım.
—Bir de bana sorun iç halimi!...
—Biliyoruz, yazdınız!
—Yaziyle, tarifle ne anlatılabilir ki!...
—Bakalım bu defa Seyyid Tâhâ Hazretlerinin merkadi
başında ne hale geleceksiniz?
—Allah bilir... Böyle bir ihtarın bana yapmacık tavrı
vermesinden korkarım.
Sohbet sürdü.
Benim ve Muhip için yanyana iki kabarık yatak... Ve «dağılırken karar:
—Sabahleyin erkenden iki arabayla yola çıkılacak...
Demin isimlerini saydığım 7 kişilik kadro, bir de müftü efen¬
dinin şoförü... O da yabancı sayılmaz; Van'da din görevli-
İ Jerinden biri.
48
49
TELGRAF DDREKLERD VE KARTALLAR
Sabahleyin mükellef bir kahvealtı... Yağından, peyni¬rinden, balından daha göz çekici bir unsur,
ortaya konulan yoğurt...
Muhip:
—- Ye şu yoğurttan, dedi; bakalım nasıl bulacaksın?
Sabah kahvealtında yoğurt yemeyi içime sindiremedi¬ğim halde bir kaşık aldım; ondan sonra da
kaşık kaşık git¬tim. Van'ın .yoğurdu bizzat kaymak...
Açık hava, masmavi ve lekesiz, hiçbir şüphe bulutuna yer vermeyen gök... Ağaçlar, yapraklar,
çiçekler bir ağızdan «Merhaba!» diyor.
Geldiler. Dörderden sekiz kişi arabalara yerleştik. Şehir dışındayız. Oh; şehir hasretinin en az
çöktüğü ve çöreklen¬diği saha olsa da Van'dan çıkıp yüzde yüz sâf havaya ulaş¬mak ve başıboş
yollardan başka hiçbir medeniyet bunalımr izine yol vermeyen bir bekâret ve olduğu gibilik
zeminine kavuşmak ne tatlı!...
Yolumuzda dört kaza merkezi var: Gürpınar, Başkale,. Yüksek Ova, Şemdinli... Yol, Yüksek
Ovaya kadar arızasız ve (stabilize) dedikleri, tesviye edilmiş de asfaltlanmamış, soydan...
Şimdilik saatte 70 kilometre hızın altına düşmeksizin gidiyoruz.
Yolların arması, kâh yaklaşan, kâh uzaklaşan, kâh sağa ve kâh sola doğru kıvrıntılar çizen telgraf
direkleri ve tepe¬lerindeki kartallar... Bu direkler, omuz başlarında tuttuklart iskelet elleriyle,
nereden başlayıp nerede bittiği belirsiz tel¬leri taşıyor. Bu tellerden geçen ürpertili çınlamaları
dinler gibi de bir edaları var... Kimlerden gelip kimlere gittiği ve neler mırıldandığı belirsiz esrarlı
mesajların ürpertili çınla¬malarını nakleden teller... Ve direklerin üzerinde, yalnızlı-
ğın ve kendi kendine yeterli olmanın remzî, muhteşem kar¬tallar... Her halde tellerin ürpertili
çınlamalarındaki musikiyi derinden derine anlıyorlar... Musiki durur gibi olunca da sultanî
kanatlarını yayıp yeni tellere, nağmelere ve ufuklara doğru süzülüp gidiyorlar... Gagaları, kendi
kendisini yiyen, fakat dışarıya hiçbir iz vermeyen büyük yalnızlıkların vahşi dişleri...
Aradabir, keçi, koyun, sığır ve manda sürüleri geçiyor önümüzden... Duruyor ve altımızdaki
makine hayvana bak¬maya bile tenezzül etmeyen sadece çekinme tavırlarıyle tik¬sintilerini ilân
eden bu hisli mahlukların geçip gitmelerini bekliyoruz.
Birden, arkamızdaki arabadan bir çığlık yükseldi:
—Eyvah! Geliyorlar!
Yanımdakilere sordum!
—Kim geliyormuş, ne geliyormuş?..
Güldüler:
—Hiç... Mandalar geliyormuş!...
—Çok tuhaf! Ne çıkarmış mandalardan?...
—Arka otomobildeki arkadaşlardan biri keçilerden,
öbürü de mandalardan korkar!.. Adi bir korku değil, sinir¬
lenme...
Mandalar, sinirlenince hak vermeyen bir cana yakınlık¬la masum gözlerini bize dikerek geçti.
Dikkat ettim: Yolumuzda, hilkatin bu taraflara hediye ettiği muazzam bir nimet var... Su... Yandan,
sağdan, soldan hep sular akıyor.
—Bu ne feyizli toprak, dedim. Her tarafından şu bo¬
şanıyor.
Muhip:
—Biraz daha ileride görürsün, dedi. Yolumuzu kesecek:
ve bizi hayli uğraştıracak kadar su... Anadolu'nun birçok ye¬
ri kavrulurken burası taşar, durur ve bütün bu (Enerji) heba
olur, gider.
50
51
Fuzuli'nin «Su Kasidesi»ni hatırladım.
İhtiyat ile içer.
Her kimde olsa yare, su...
TEPEDE BDR KALE
Dümdüz bir zemin üzerinde ilerler ve telgraf direkleri¬ni ufuk boyunca kovalarken birdenbire bir
tepe kenarından inişe geçtik ve seyrek, tek-tük birkaç evcikten ibaret köy gi¬bi bir yere vardık.
—Burası Hoşap, dediler; birkaç hanelik bir bucak mer¬
kezi. Suyu meşhur..;
Dedim:
—Hoşap «hoş âb-hoşsu» manâsına geldiğine göre her¬
halde lezzetli bir su bu içinden akan...
—Öyle!... Zaten yol boyunca hem lezzetli, hem de
buzdolabına taş çıkartacak sulardan geçeceğiz...
Daha ilk girişte insanı karşılayan bina, tek katlı bir jan¬darma karakolu... Boyası dökülmüş acemi
bir yazıyle ne ol¬duğunu belli eden bir de tabelâ var üzerinde... Ve yanı ba¬şında bir
bakkal...'Köyün eczahanesi, tuhafiyecisi, şekercisi, nalburu,kitapçısı, züccaciyecisi, hattâ
oyuncakçısı hep bu dükkân... Bir baraka penceresi kadar küçük vitrininde petrol lâmbaları, bilmem
kaç yıl öncesinden arta kalan çukulata ve bisküvi paketleri ve bunların üstünde köşe kapmaca
oyna¬yan sinekler...
Bir de başımı kaldırıp tepeye bakınca ne göreyim!... Bu sefalet dekorunun tepesindeki tepe
üzerinde bir kal'a hara¬besi...
Ama, öyle taş yığını halinde bir harabe değil... İçi çö¬küp de dışının bütün dantelâsı, mazgallarına,
pencere delik¬lerine kadar maziyi teşkilatlandıran harikulade bir kabuk
şekil... Hisar kısmının mazgallar gerisinde, elleri mızraklı ve başları miğferli nöbetçiler gezdiği
hissini veriyor ve köye nispet edilince sarayla tavuk kümesi arasındaki farkı ihtar ediyor.
Selçuklular zamanından kalma, yüzünün bütün çiz¬gileri belli bir mumyayı andıran Hoşap Kalesi,
şimdi telgraf direkleri üzerindeki münzevi kartalı armalaştırıcı ve burçla¬rına dikici fetihler
devrinin mahzun resmidir ve eteklerine serili köye karga yuvası gözüyle bakmaktadır.
Hoşap suyu boyunca ilerledik. Suyun sağ yakasında bir düzlük ve birkaç mezar...
Müftü Efendi:
—Burada Seyyid Abdurrahman Kutup yatıyor, dedi;
ziyaret etsek iyi olur.
Ve birden arabalardan inip, birkaç yüz metre ilerideki kabre gittiler. Ben Seyyid Abdurrahman
Kutup adında bü¬yüklerden birini tanımıyordum. Fakat isminin başındaki sı¬fat yeterdi.
Böyleyken olanca gücünü Nehri ziyaretine sak¬ladığım rahatsız ayaklarımı zorlayamadım ve
otomobilde ka¬larak bu büyüğe ithaf ettiğim sureleri uzaktan okudum.
Hoşap çukurundan çıktık ve tabak gibi dümdüz ufuklar kuşatan ovada geniş ve (stabilize) yolu
bulduk.
Muhibullah'ın bahsettiği ve yolumuzu dikine kesen su¬lar başladı. Küçük su kıvrıntıları, dere, çay,
ırmak derken ne¬hir... Üstünden bir köprü geçen nehrin yanında idik.
—Öğle oldu, dediler; namazlarımızı kılalım ve neva¬
lelerimizi yiyelim.
Eli yakacak kadar soğuk ve köpük köpük, taşlarla bir¬dirbir oynayarak akan sudan abdestlerimizi
aldık ve bir at: lama tahtası gibi suya uzanmış, tertemiz ve mücellâ bir ka¬ya üzerinde kıbleye
yöneldik.
Van'dan ne nevaleler almışlardı arabalara neler!...
Silip süpürdük...
52
53
TDTAN PALAS
Başkale'den geçerken, yolun sağında kalan ve ovaya doğru bir meyil üzerinde kurulu bulunan,
nazarımda kıymeti büyük —Efendimin dünyaya geldiği yer— bu kasabaya dik^-katle bakmış ve
onda Doğu Anadolu'nun şahsiyetli mimari¬sini okumuş, mânevi aristokrasi edasını hecelemiştim.
He¬men çoğu taş ve eski üslûpta binalarla bir yamaç üzerinde basamak basamak yükselen bu
kasabacık, «uygarlık» dedik¬leri kat kat ve arsız (Botenarme) bozuntusu özentilerden ne kadar da
ayrıydı. Belki uzaktan böyle görünüyor ve içinden kimbilir ne yeltenişlere yuva kuruyordu. Olsun;
güvelerin sardığı nadide bir kumaş, hiç olmazsa dış nakışlarını muha¬faza ediyordu ya... Bu hal,
denizde boğulanlar arasında bir tahta parçasına tutunabilmiş, en fazla mukavemet sahibi bir
kazazedeyi andırıyordu.
Onu, kendisinde doğup Arvas'ta yetişen efendimin mâ¬nâsına uygun bulmuştum.
—Muhib, demiştim; Efendi Hazretlerinin doğdukları
ev duruyor mu?
—Duruyor ama kimbilir ne halde?...
—115 yıl evvelki doğuma sahne olan eski ev... Ah o
eski ev; içi ve dışı misk gibi İslâm kokan ev...
İkindiye doğru, düpedüz bir zemin üzerinde, barakalar¬la dolu büyük bir (şantiye)ye benzer küçük
bir kasaba... Adı «Yüksekova»... Son derece şahsiyetsiz ve eğer mevcut idiyse geçmişten
kendisinde hiçbir iz kalmamış... Uzunca bir çarşı üzerinde malum köy dükkanları ve Hoşap
bakkalı¬nın türlü metalarını ayrı ayrı satan barakalar... Ve bir mey¬dancıkta, içi ve dişiyle en
bayağı üslûpta, bir Cumhuriyet devri camii...
Hiç de iyi bir intiba almadığım bu kasabada, gördüğüm bir manzara, menfi hissimi büsbütün
perçinleyiverdi: Tek katlı, gerçekten fakir bir gecekondu kılıklı bir çatının kapı-
54
sında şöyle bir yazı: «Titan Palas»... Evet, Hotel Titan Palas...
Gözlerime inanamadım. Göğsüne böyle bir yafta taka¬bilmesi için bir otelin, 80 katlı, yüzsüz
gökdelenlerden biri olması bile yetersiz... (Titan) dev manâsına; (Palas) ise, malûm, saray...
Avrupa'da (Titan) şöyle dursun, (Palas) adını takmak için bile Dolmabahçe Sarayı çapında binalar
gerek... Üstelik, bir de, eski Yunan efsanelerinden alınma bir isim; bir dudağı yerde ve bir dudağı
gökte, dev hazret¬leri... Hatırıma, artık tabiat kuvvetlerini yeneceği iddiasiyle denize indirilip ilk
seferinde bir buz dağına çarpıp batan meşhur (Titanik) vapuru geldi ve bu özentilerin en aşağısı
karşısında midem bulandı.
Bu teferruat üstünde duruşumun sebebi, üzerinde ne kadar durulsa az olan bir hikmete bağlı...
ݺte, Doğu Anadolu'nun bu ücra köşesindeki Yüksekova kazasının tek katlı (Titan Palas) ı
devrimler masalının olanca cevherini ve içyüzünü ifadede eşi bulunmaz bir misal...
Biraz ileride, camları kırık ve bomboş, kocaman bir bi¬na...
—Ya bu ne?
—Lise binası... Ama ne öğrencisi var, ne de öğretme¬
ni!...
Yüksekova'dan alçaklara ve olduğu gibi kalmış istika¬metlere doğru yükselirken, gözümün
önünde, sazdan ve ça-muıdan yapılmış bir kulübe ve kapısında bir levha:
Devrim Palas...
YILAN AİDZLARD
Yüksekova'dan sonra, yüksek mi yüksek, yüce mi yüce dağlar... Tepesi yıldızlarda bir mahrutun
etrafını, kopartıl¬madan kesilen bir elma kabuğu gibi çepçevre ve helezon helezon dolanıyoruz.
55
Anadolu bütün ruhiyle bu dağlardadır; ve onun, dev«-lete karşı ruhundan kopan
Ferman senin, dağlar benimdir! çığlığı işte bu dağlar üzerinedir:
Dağların ardında kalınca çile, Köroğlu yeniden gelmişti dile; Ak saçlı anadan geçilse bile
Dağlardan geçilmez derdi Köroğlu...
Bu mısralar da benim...
Uludağ'dan, İlgaz, Toroslar, Erciyes, Zigana, Koh, Ağ'rv ve nihayet Arvas ve Şemdinli eteklerinde
nöbet bekleyen
dağlar...
Vatanın içinde bulmak üzere olduğum vatanın nöbet¬çileri...
Ve uçurumlar... .
Uçurum; sâf ve gerçek türkçede bayıldığım kelimeler--den.. Uçmak filinin (antitez)ini veren
mekân ismi... Yer¬den göğe doğru değil de gökten yere doğru tepesi üstü uç¬mayı billurlaştıran,
insanı yükselmeye, yükselemezse diple¬ri boylamaya, tuz-buz olmaya davet ve mahkûm eden
uçu¬rumlar... Yükseldikçe o nispette alçalma ihtimalinin birara-da insanı takip ettiğine remz, İlâhi
azemeti şekillendiren dağ¬lar ve uçurumlar. Nitekim, belki 1000 metrelik bir uçuru¬mun
yanından kıl payı bir istinatla geçerken otomobildeki--lerden birinin sesi yükseldi:
—Allahü Ekber!...
Her biri yılan ağzı dehşetiyle insan yutmaya bakan uçu¬rumlar boyunca indik, çıktık. Soruyorum:
—Ziyaretine gittiğimiz Şeyh Büzürk (Seyyid Tâhâ)
Hazretlerinin merkadleri de böyle bir dağ üzerinde mi?...
—Hayır; o bir yamaç üzerinde... Fakat başka türlü iniş
çıkışları var... Kenarı da hayli dik bir yar...
İniºlerde berzahlar... Çıkışlarda 180 dereceye yakın dö¬nemeçler... Ve su, su, su...
Her su başında abdest tazelemek merakındaki Muhib-bullah; öyle oldu ki, bazılarını atlamak
zorunda kaldı.
Yolları sonu gelmez bir top kumaş gibi motorumuzun altında gizli bir silindire sarıp gidiyoruz.
Daha doğrusu, Şem¬dinli ötesinde Seyyid Tâtâ Hazretleri'nin nur yatağı üzerinde gizli bir çıkrık
bize bağlı bir ipi sara sara kendine çekiyor... Bu tarafların şoförleri, engelli koşu ustası atletlere
ben¬ziyor. Rastladığımız sulardan, tümseklerden, yarıklardan öy¬le bir geçişleri var ki, insan,
makinenin dümdüz hendesesini bu türlü bükümleştirmiş, âdeta makineye, canlılara mahsus bir
duygu aşılamış, makineyi mistikleştirmiş olmanın hüneri karşısında apışır kalır. Bunlar,
makineden matlup olan işin . kolayında değil de, matlup olmayanın zorunda hünerli in¬sanlar...
Tam Şark tipleri...Bir tüfeği, horoz ve nişangâh arası, hendese anlayışı yerine, çarpık
namlusunun hatâ pa¬yını garip bir hisle hesaplayıp hedefe uzak bir yönde kulla¬narak hedefi ta
merkezinden vuran Anadolulu karekteri... Bizi Batı tipinden ayıran çok ince bir farika noktası...
Öyle sulardan geçtik, öyle tümseklerden atladık, öyle çukurlardan kıvrıldık ki, arabamızda
Avrupalı bir şoför ol¬saydı derhal vereceği hüküm: — Buradan ileriye geçilmez!
Kararı olurdu.
İçtimai plânda lüzumlu kolayların acemisi ve ferdî çer¬çevede lüzumsuz zorların ustası
karakterimizin halis örneği şoförümüz geçilmezleri geçti ve bizi iki yamaç arası bir düz¬lüğe
çıkardı: Şemdinli...
57
56
ªEMDİNLİ
Evet, iki yamaç arası ağaçlıklı bir kavis üzerinde seyrek evler ve kavsin ortasında tek bir sokak...
Şemdinli budur. Başkale ve Yüksekova gibi kazaların 7-8 binlik nüfusuna karşılık 1300 nüfuslu bir
yer... Sonradan öğrendiğime göre bu nüfusa oradaki jandarma birliği de dahil...
Kavsin ortasındaki sokak, dedim. Nihayet 100 metrelik bu sokakta, eşlerini yoldaki örneklere göre
tarif ettiğim te¬ker katlı dükkânlar... Bakkal, tuhafiyeci, kahvehane, ma¬nav... Ve İstanbul'da
ezberlediğimiz bazı firmaların levha¬ları...
Otomobillerimiz sokağın orta yerinde durdu. Biri zayıf, öbürü semizce, zayıfı tam bir şehirli
kılığında ve öbürü şal¬varlı iki zat bize doğru ilerlemeye başladı. Müftü Efendi ve öbürleri bu iki
zata doğru atılıp karşılanışa ihtimamla muka¬bele ettiler... Müftü Efendi ikisiyle sarmaş-dolaş
öpüştü. Ben de arabadan indim ve kendilerine doğru ilerledim. Müftü Efendi:
— ݺte size bahsettiğim ve işlerini havale ettiğim sey-yidler, dedi; Seyyid Tâhâ Hazretlerinin
torunlarının torun¬ları...
Hayretle irkildim. Evet; Müftü Efendi bana mektup gön¬derip Irak'tan gelen iki seyyidden
bahsetmiş ve bunların Türk tebaalığına geçmeleri için ettikleri müracaatı destekle¬memi istemişti.
Ben de vazifemi yapmıştım. Fakat kendileri¬nin Seyyid Tâhâ soyundan geldiklerini bilmiyor,
sadece Ab-dülkaadir Geylâni Hazretlerine ulaşan neseplerinden bilgi sahibi bulunuyordum. Daha
doğrusu Seyyid Tâhâ Hazretle¬rinin Abdülkaadir Geylâni nesebinden gelme ve «Şerif»
ol¬duklarını bilmiyordum. Nur neslinden ve en büyük bir veli¬ye nispetleri yeterken şimdi
yolumun en büyüklerinden bi¬rine bağlantıları beni büsbütün heyecanlandırdı ve olanca alâkamı
üzerlerinde topladı.
Zayıf ve şehirli kılıklısı Mazhar Geylâni, tıknazca ve şal¬varlısı da Salih Geylâni... En küçük bir
azamet ve ağa tavrı takınmaksızın öyle bir vakar ve asalet tütüyordu ki, üzer¬lerinden, renk renk
yapma çiçekler arasında dışı şatafatsız bir yasemin kokusu neşrediyorlardı edalariyle... Bu hali
an¬lamak için bir kahvehanenin önündeki iskemlelerde yarım saat kadar oturmamız yetti.
Geceyi nerede geçireceğimizi bilmiyorduk. Fakat Sey-yidler bizi bırakmaz diye düşünüyorduk...
Akşam ezanı... Bizim grup ve Şemdinli'den iki Seyyid, yol boyunca ilerleyip biraz ileride çukur bir
yerde, basit, ki¬remit çatılı mescide girdik. Hayret!... 1300 nüfuslu Şemdin¬li'de akşam namazına
gelen 13 kişi yoktu. Bizim grubumuz ve iki Seyyid... Dönüşte bizi yine aynı kahvehanede
oturt¬tular ve biraz sonra evlerine gitmek üzere hoş-beş etmemizi
istediler.
Evlerinde bir hazırlık içinde oldukları belliydi. Fakaf ge¬leceğimizden önceden haberleri yok
idiyse bu kadar kısa za¬manda 8 kişiyi ağırlamak için ne yapabilirlerdi?...
—Zahmet ve külfete hiç lüzum yok, dedim; ağırlan¬
maya değil, muhterem ceddiniz Seyyid Tâhâ Hazretlerini zi¬
yarete geldik. Bize birer köşe gösterebilirseniz olduğumuz
yerde kıvrılır, sabahı bekleriz.
Cevaplan şu oldu:
—Estağfurullah...
BDR MESELE
Kalktık ve kasabaya girerken sol tarafta, gür ağaçlıklı ya¬macın üstündeki evlerine doğru yokuşu
tırmandık. Belki yüz metreyi geçmeyen yokuş ihtiyar dizlerimi öylesine yordu ki, yarınki, büyük
tırmanışa nasıl katlanabileceğimi düşünerek ürperdim. Ağaç dallarını tepemizden aşırarak her
tarafı yap-
59
58
raklarla peçeli küçük eve girdik. Küçük evde hemen bütün ev çerçevesini kuşatan büyük bir salon...
Çepçevre yer min-
derleriyle döşeli...
Orta yerde, etrafına 10-15 kişinin dizilebileceği koca¬man bir sini ve üzerinde ağız tadının her
türlüsüne cevap veren yemekler... Tatlı ve tuzluların birarada senfonisi... Bu kadar kısa zamanda
hazırlanan sofra, belliydi ki, seyyidlik ikramının musluklarından bir anda tabaklara boşaltılmıştı.
Yemekten sonra bana sigara kâğıdına sarılıp içilmek üzere uzatılan altın renginde hususi bir tütün...
— Şemdinli tütünüdür bu... Sultan Abdülhamid Hâna gönderilen tütün... Küçük bir sahada ekiliyor;
fazla bir şöh¬reti yok, fakat nefasette bir tane...
Sarmayı beceremedim, başkalarına havale ettim, ama tabakayı koklarken tüttürdüğü rayihadan
mest oldum.
Seyyidlerin derdi bana çok dokundu. Yerleri Irak tara¬fında kalan ve bu defa gördükleri tazyikten
ana vatanlarına geçip Türk tâbiyetine girmek isteyen, aslında kendilerine ait toprakların fırsatçılar
elinde yağma edildiğine şahit olan bu, maddede ve mânâda en büyük soy bağlıları, maddede ve
mânada haklarını istiyor ve:
—- Şu ayağımı bastığım toprak maddede benimken ona sahip olmanın mâna hakkından, Türk
vatandaşlığından da mahrum bulunuyorum! Gayem evvelâ mânanın iadesidir. Madde tarafı
değersiz ve zaten mânanın hakkı... Demek istiyordu.
Ben burada, şunun, bunun tebaalık veya mal hakkı gibi hasis bir mesele üzerinde değilim... Fakat
mesnedini kaybe¬den ulvi mânaların memleketimizde ne «Açmaz» lara yol açtığını göstermek için
bu hadiseyi en acıklı misal olarak ele alıyorum.
Irak ve İran sınırlarının Türkiye ile kavşak köşesi üze¬rinde, Şemdinli'den 6-7 kilometre ileride
Nehri tepesinden bütün Türk yurduna asli mânasını üfleyen bir ruhaniyetir.
torunları, imparatorluk sicillerinde kayıtlı topraklarının yağ-macılarca yutulduğunu görürler ve
«Ben Türküm ve Türke Türklüğünü veren sülâledenim; şimdi de, madde gayesi ol¬maz olsun,
mânamı, Türklüğümü tescil ettirmek mevkiinde bulunuyorum!» derler ve bu azametli hakka karşı
bir has¬sasiyet bulamazlarsa yuf bu hale!..
Dedim ya; benim miskin meselelerle alâkam yok!.. Bu sözleri bana Seyyid Tâhâ Hazretlerinin, işi
basit müşahhas¬tan büyük mücerrede yükselten ve ona göre mânalandıran ruhaniyeti söyletiyor.
Kâinatın Efendisi soyundan gelenlerin, oldum olası en büyük Türkler sıfatiyle Türkün kucağında
buldukları hakkı, şimdi Nehri'deki «Seyyid Tâhâ» imzası ta-pulaştırmaya yeterken onları ahmak
(Formalite) lerin ağı için¬de çırpındıran anlayışsızlık havasıdır ki, beni harap ediyor. Ve bu
havadan faydalanan çarıklı erkan-ı harpler, Nehri te¬pesindeki mübarek merkade kadar menfaat
tuzaklarını kur¬muş bulunuyor. Bunlar da sözde müslümanlar topluluğunun köylü sınıfından...
MUKADDES TERLDK
Müftü Efendi, Seyyid Tâhâ Hazretlerini ve onun naza¬rında para ve malın ne belirttiğini anlatıyor.
—Bütün bu Şem-dnili, Nehri ve etrafı, kabulü için padişahlardan gelen rica fermanlariyle Şeyh
Büzürk Hazretlerine aitmiş... Böyleyken mülklerine ve mülk sahipliğine zerrece değer vermezler,
ge¬lirlerini fakirlere ve misafirlerine harcarlarmış. Konakları zi¬yaretçilerle dolup taşar ve bazı
günler 400-500 kişinin bir¬den sofra başlarında toplandığı olurmuş... Devir Sultan Ab-dülmecid
Hân zamanı... O sıralarda sınır komşusu olan İran Şahı da Şeyh Büzürk Hazretlerine birkaç köy
hediye etmiş... ' Seyyid Hazretlerinin mübarek dudaklarından yalnız şu keli¬me dökülmüş.
Elhamdülillah... Kısa bir zaman sonra Acem
61
60
Şahı ölüyor ve yerine oğlu geçiyor. O da, aradaki mezhep aykırılığından mı nedir, babasının hediye
ettiği köyleri geri alıyor. Şeyhin karşılığı yine ayni: Elhamdülillah...
«Başbuğ Velilerden 33» isimli eserimin 31. halkası «Sey-yid Tâhâ» bahsinde bulunmayan bu
menkıbe beni fevkalâ¬de mütehassis etti ve gerçek bir ermiş gözünde malın ne de¬mek olduğuna
en keskin misallerden biri oldu:
İslâmda makbul zenginlik, sahibine hükmeden para de¬ğil, sahibinin hükmettiği ve alet diye
kullandığı şeydir. Yani gaye para değil, onun vasıtalık edeceği büyük ve ideal iş... Biı menkıbe
daha: Bir gün Şeyh Büzürk Hazretlerinin kethüdaları huzura
çıkıyor:
—Efendim; pencereden gördüm, bir kafile insan hâni-
kaha doğru geliyor!
—Kaç kişi kadar var?
—400-500...
—Peki, ambara inin de erzak adına ne bulunduğuna
bakın!
—Baktık efendim, şu anda fazla hiçbir şey yok...
—Siz yine bakın!
Gidiyorlar, bakıyorlar ve görüyorlar ki, çuvallar, tence¬reler ve taslar, bölük bölük askere yetecek
çapta dolu.
Bahis hep bu mihver, velîlik makamına mahsus harika¬lar etrafında sürüp giderken, ev sahibi
Mazhar Geylâni bir¬denbire yerinden fırladı ve çıkıp gitti. Birkaç dakika sonra dönen Mazhar
Geylâni'nin iki elinde, ihtiramla taşıdığı iş¬lemeli bir bohça... Bohça doğru bana getirildi ve
Cennetten gelen bir nişanın mahfazasıymış gibi uzatıldı. Meğer cennet¬ten gelen bir nişanın değil,
Kâinat Efendiliğine mahsus, tek ve mutlak bir makam sahipliğinin ayakkabılarıymış...
— Allah Resulünün terlikleri... Böyle dediler ve boh¬çadan üstleri gayet sanatkârca işlenmiş deri
bandajlı, san¬dal şeklinde bir çift ayakkabı çıkarıp uzattılar...
Bu mukaddes terlik veya ayakkabıyı sağ elimle alıp nasıl yüzüme, kafama ve kalbimin üstüne
sürdüğümü, na¬sıl öpüp kokladığımı, görmeyen göze anlatabilmek iktida¬rında.değilim...
Herkes, ayakta benim hareketlerimi tekrarladı ve bohça
eller üzerinde harem tarafına götürüldü.
Şimdi bir sual :
— Acaba bu terlik veya ayakkabı gerçekten Kâinatın Efendisine ait, O'nun mukaddes ayaklarını
gerçekten öp¬müş müydü, yoksa öyle gösterilmiş ve sanılmış, sonradan
yapılma bir şey miydi?...
Şüpheyi, Müftü Efendi, riyazi bir ifadeyle çözdü •. — Bu soydan, nesepleri kafi seyyidlerde,
Allah Re¬sulüne ait uydurma bir eşya bulunamaz!..
Seyyid Tâhâ Hazretlerinin toprağını öpmeye giderken, o büyük ruhaniyet bana Allah Resulünün
ayaklarına ait mukaddes kılıfı öptürdü.
İPLE GÖİE TIRMANIŞ
Seyyidlerin büyük salonunda at nalı şekli .üç duvara dayalı sedirler üstüne serilmiş yataklarda
uyuduk veya sa¬bahı bekledik. Sabah kahvaltımız geceki yemekten daha muhteşem oldu. Adeta bal
denizinde yüzdük... Şemdinli'¬nin balı da, tütünü gibi pek nefis... O da, hususi surette Sultan
Abdülhamid'e gönderilen yerli kıymetlerden... İsmi de «beyaz bal»... Hele peyniri!... Dünyanın
hiçbir yerinde
o lezzet kıvamlandırılamaz.
En erken saatte, cemaatsiz cami yolunda hiç kimsenin görünmediği anda hazırız. Bize arkası açık,
kamyonete ben¬zer bir araba verdiler. Şemdinli'den ileriye güven vâdet-meyen otomobillerimizi
orada bıraktık. Bizi Şemdinli'den takip edenlerle beraber kamyonete dolduk. Beni şoförün
63
62
yanına bindirdiler. Şemdinli ve Nehri etekleri arası, «Köp¬rü» denilen yerde biten 6-7 kilometrelik
yolu, canbaz şo¬förlerden en iyisi idaresinde belki 1 saatte kesebildik.
Yüksekova'ya kadar geniş ve (stabilize), Şemdinli'ye kadar da dar ve alabildiğine sarp ve dik
yollardan sonra artık makinenin araziye uyma takati sona eriyor ve iş, an¬cak bu tarafı karış karış
bilen, canbaz üst canbaz bir şoföre kalıyordu. Eğer bir kamyonette iki tekerlek arası faraza 1
metreyse, genişliği de o kadar olan bu yolu, sağımız tepe, solumuz çukur, tekerleklerimizin yarı
genişliği içeride, yarı¬sı dışarıda, geçtik; ve birkaç ark üzerinde eski zaman işi «Köprü»ye ulaştık.
Sağ, sol ve cephe istikametinde üç ya¬macın sınırladığı bir berzah... Karşı yamaç gayet dik, fakat
dümdüz ve arızasız... Sağdaki yamaç da, Nehri tepesinin kıvrım kıvrım âryalı yoluna geçit
veriyor.
—ݺte buradan başlıyor Nehri yolu, dediler; buradan
öteye artık makine müflistir. Yaya, yahut at...
Nehri tepesinin ilk meyli bana tatlı göründü; yaya gidebileceğimi sandım ve yürüdüm.
Arkadaşlarımsa, yaya devam edemeyeceğimi kestirdikleri için, karşı yamaçtaki köyden bir at
sağlamışlardı.
40-45 yaşlarında, kır sakallı, yalınayak, başı kabak güçlü kuvvetli bir adama hitap ettiler:
—Haydi git atı getir! Göster bakalım kendini, Sofu
Tahir!
Attığım her adımı avuçları içinde hafifletecek kadar şefkatli, nezaketli ve riayetli Kadri Perihanoğlu
koluma girdi ve ilk tatlı meyilden beni çıkarmaya başladı. Fakat uzvi olmaktan ziyade ruhi halim,
daha ilk adımlarda bütün gü¬cümü kesti. Kadri Perihanoğlu beni bir taşa oturttu ve:
—Atı bekleyelim, dedi; yürüyemeyeceksiniz.
Bir de baktık ki, Sofu Tahir karşı yamaca hücum dört nalıyle tırmanıyor ve yamacı ayaklarının
atlından storlu bir
perde gibi çekiyor. Arkadaşlar da etrafımı aldılar ve dedi¬ler :
— Atsız olmayacak! İleri çok sarp ve engelli... Anlıyordum! Yöneldiğim noktanın ruhumdaki
tesiri, mevcut gücümü de tüketmiş ve beni herkesin malik bulun¬duğu her kuvvetten yoksun
bırakarak semaya iple çıkmaya memur etmişçesine bir hale uğratmıştı. Başkaları hesabına pek ucuz
olan bu ziyaretin bana tayin edilen bedeli, bir¬denbire bu kadar ağırlaşmıştı. Tek adım atmama
imkân kalmamıştı. Bilmem ki, bu hali, lehime mi aleyhime mi yor¬malıydım? Yoksa gittiğim
yerden alacağım hazinenin kıyme¬ti, aciz şahsıma ait bir lütuf olarak böyle bir ilk ödemeyi mi
gerektiriyordu. Seyyid Büzürk Hazretleri beni bedavacılık¬tan kurtarıyorlar, bana bir çile hakkı mı
bahşediyorlardı?.
Sofu Tahir, kuş gibi tırmandığı yokuştan, bir at üze¬rinde, yıldırım gibi indi ve yanımıza geldi:
At ki, at... Yularlı, dizginsiz, gemsiz ve kantarmasız, üstünde semerimsi bir yastık, özengisiz ve
zahmetsiz, doru ve tıkız bir hayvan...
AT SIRTINDA BDR PAÇAVRA
Bir zamanların süvarisi, mania atlarken geçirdiği kaza-larden yüzünde yara izleri, 1934'den 1963
yılına kadar otur¬duğu yalılar ve köşklerde safkan atlar beslemiş ve at'a dair büyük bir eser yazmış,
karikatürleri bile çizmeli olarak çi¬zilmiş bu adam, şimdi at diye önüne getirdikleri bu beygire mi
binecekti?.. Hem de nasıl?.. Başkaları tarafından kaldı¬rılıp atın sırtına oturtulacak, semere benzer
yastığın ucun¬daki ip halkaya tutunması ihtarını alacak ve yuların ipi Sofu Tahir'in elinde, sürülüp
çekilecek...
Aynen böyle oldu. Sofu Tahir yuların ipini eline aldı
65
64
ve bana, atçılıkta en büyük ayıp olan, semere tutunmak¬tan başka iş kalmadı.
Anlıyordum! Öyle bir huzura gidiyordum ki, üzerimde nefs emniyetlerinin en küçüğüne bile yer
kalmaması gere¬kiyordu. Avrupa'da atlı müsabakalara giden (ekip) subay¬larının arkadaşı ve
meslektaşı ben, süvarilik gururunu bile taşa çaldıkları bir acze düşürülmüş ve at sırtında maskara-
laştırılmıştım.
Gözümün önünden şöyle bir levha geçti: 40 yıl kadar önce, ayağımda Londra'da krallık çizmecisine
yaptırılmış çizmeler, elimde bir kamçı ve altımda nefis bir İngiliz atı, yürüyüşe çıktığımız Sütlüce
tepelerinden bir fırsatını bulup Eyüb'e kıvrılmış ve dikine çıkan mezarlık yolundan Efendi¬min
oturduğu eski Kâşgari tekkesine çıkmıştım. At da tek¬kenin açık bahçe kapısından girmiş ve orada
rastladığım Efendime o vaziyette görünmüştüm. Mübarek yere böyle pervasızca atla girmenin
küstahlığını affettirecek bir hare¬kette bulunmayı da düşünememiştim. Efendim bana iğnefi
nazarlarla bakmışlar, ama ben yine bir şey anlayamamış ve at sırtında tekkeden ayrılmıştım. Bu
hadise, vefatların¬dan sonra kendilerine karşı uygunsuz hallerimi muhasebe eder ve kendimi adım
başında suçlarken bana ayrıca dert olmuştu. Nasıl oldu da o huzura atla çıkabildim, o huzurda at
sırtında durabildim diye dövünmüştüm. ݺte şimdi o edep yanlışımı ödüyor, Efendimin Mürşidinin
Mürşidi huzuruna at sırtında bir paçavra edâsiyle çıkmaya memur edilmiş bu¬lunuyordum.
Bu türlüsü de ne büyük kârdı benim için... Yediğim tokat af ve kabul edilişimin işaretiydi.
Ne güzel şeydir ceza... Ancak ödemeye lâyık gördük¬lerine, ödetmek istediklerine verirler...
İsrail oğullarından biri, ellerini ulvilikler âlemine kal¬dırıp Allaha hitap etmiş :
66
—Yarabbi, ben ne günahlar işledim, sana ne isyan¬
larda bulundum, cezamı vermedin!
Allah onun Peygamberine vahyetmiş :
—? Git ona de ki, ben kendisine en büyük cezayı verdim, ama farkında değil... Ondan gözyaşını ve
duayı kaldırdım!..
Atımın yuları Sofu Tahir'in elinde, sağım duvar misali dik bir yar, solum daha dik bir uçurum,
yolum da iki karış genişliğinde ve uçuruma meyilli bir geçit... Ellerim semer¬de ve yüreğim
çığlıklar içinde, bazen ortasından su akan ve ayak basılacak yeri 10-20 santimi geçmeyen mücellâ
ve kaygan taşlar arasında, işte mazideki şanlı süvarinin hali!..
Kimbilir yüzümde ne okumuş olacak ki, Sofu Tahir, geçilmesi çok zor bir yerde durdu ve bir
kumandan üslu-buyle haykırdı :
—Attan in!...
Ve bana sırtını dönüp emrini tamamladı :
—Atla sırtıma!...
Ben bu hareketi attan inmemi kolaylaştırmak için ya¬pılmış sanırken, Sofu Tahir, yedeğinde at,
sırtında da ben, yol almaya başlamaz mı?...
ZDYARET
Sofu Tahir'in sırtında, düşer gibi olduğum her defa onun beni hoplatıp omuzlarına çekmesiyle
dengemi bula¬rak, atlaya zıplaya küçük bir düzlüğe vardık. Burada dört yalçın duvardan ibaret,
üstü kapalı basit bir mekân... Bina¬nın önünde de, dört köşe, üstü açık bir giriş avlusu...
Sofu Tahir beni bu avlumsu yer önünde toprağa indir¬di. Bir de bakayım ki, arkadaşlar, burada
ayakkabılarını çıkarıyorlar. Ben de çıkardım.
67
Müftü Efendi :
—Burası, Seyyid Abdullah Hazretlerinin merkadi, de¬
di; Seyyid Tâhâ Hazretleri biraz daha yukarıda...
Seyyid Abdullah, büyük kol başı Mevlânâ Halid Haz¬retlerinden Seyyid Tâhâ'ya gelen irşad
çizgisinin lahikası halinde, alıcı ve verici olarak her iki tarafa da bağlıdır, ara yerdedir ve Seyyid
Tâhâ'nın amcasıdır. Yüzlerce halife ye¬tiştirmiş olan Mevlâna Halid'den gelen nur, doğrudan
doğ¬ruya Seyyid Tâhâ'dan geçerken, ayrıca ve aynı merkez yö¬nünde Seyyid Abdullah'a da
uğramaktadır.
Seyyid Tâhâ Hazretlerinin bir vasiyeti:
—Seyyid Abdullah Hazretlerinin arkasında beni öyle
bir yere defnediniz ki, ziyaretime gelenler önce Seyyid
Hazretlerine uğrasınlar; ziyaret yolu kendilerinden geçsin...
Çorapla toprağa basarak binaya girdik. Orta yerde, üstü parlak yeşil bir örtü kaplı merkad... Mezar
ziyareti edebine göre çevrelendik ve oturduk.
Bu noktada benim halim kelimenin üstüne çıkıyor. 45 yıl önce karaladığım ve sonunu
getiremediğim üç mısra:
Kelimenin üstünde, Cümlelerin altında, Benim büyük meselem...
Meğer bugünkü yangınımın kıvılcımlarını o günden taşıyormuşum.
Bir Fatiha ve onbir İhlâs okuyup Veli'ye ithaf ettikten sonra gözlerimi yumdum ve kala kaldım.
Sanki dondum. Anlatılabilecek hiçbir ihsasa malik değilim... Anlatabilsem veya anlayabilsem
başkalarından evvel kendime anlataca¬ğım.
Çıktık. Ziyaretimin asıl mihrakı Seyyid Tâhâ Hazretle-
. rine gidiyoruz... Sık ağaç dallarının içinden sıyrılır sıyrılmaz
muazzam bir saray harabesi... Ne o?... Periler diyarında
mıyız? Nedir bu içi çöküp dışı kalmış saray?.. Muhteşem kapısı gayet ince nakışlarla haleli
pencereleri ve heybetli duvarlariyle dış mimarisini olduğu gibi hiç yıpranmamış şekilde
âhenk[eştiriyor.
Sualime cevap verdiler :
— Seyyid Abdullah Hazretlerinin torunlarına ait ko¬nak...
Konak değil, gerçekten saray... Maneviyat sorguçları¬nın sarayı...
Öyle bir şahsiyet ifadesi içinde ki: «Dşte ben buyum ve Türk vatanı buydu!» diye haykırıyor; fakat
okyanus ortasında düdük çalan bir geminin çığlığı gibi kimse bir şey işitmiyor. Daha doğrusu
kendisi işittirmek istemiyor.
Dikine birkaç adımdan sonra, üstü açık bir toprak çer¬çevesi içinde üç kabir... Biri önde, öbürü
arkasında, daha öbürü de ikisi arkasında ve solda... Öndeki Seyyid Tâhâ, arkasındaki Seyyid
Muhammed Salih, yandaki de Seyyid Tâhâ Hazretlerinin çok sevdikleri oğlu...
Büyük bir muayede salonunda, binlerce sarıklı ve nur yüzlü, ayak üstü ve el-pençe divan
vaziyetinde insanlara karşı, muazzam tahtına yerleşmiş bir hakim huzuruna çıkar gibi, suçluların en
zavallısı edasiyle adımlarım dolaşa dola-şa yürüdüm ve merkadin ayak ucuna yığıldım.
VE ZDYARET
Aynı cümudiyeleşmiş hal... Şeyhimin şeyhinin şeyhi huzurunda, öyle bir boşluğa bulanmış
bulunuyorum ki, göğe mi kaldırılıyor, denizin dibine mi indiriliyorum, far¬kında değilim. Bildiğim,
hissettiğim şu ki, her şey benden uzaklaştırılıyor ve bir şey, anlatılmaz bir şey, bana
yaklaş¬tırılıyor. Ne şekil, ne renk ne ses... Her şeyin mücerredin¬den gelen bir davet...
68
69
Bu duygudan bir an kaba akıl hesabına inelim... Biri, kaba akılcılardan biri çıkıp da sorsa :
—Bu hali kendine sen mi veriyorsun, ziyaret ettiğin
büyüğün ruhaniyeti mi? Sakın kendi kendinin telkini altın¬
da birtakım hayallere giriftar olmuş olmayasın!...
Cevabı çoktan hazır:
—Bu hali bana o ruhaniyet veriyor ve ben de ona
istidadı yerinde buluyor. O çekiyor, ben de kendimi koyu¬
veriyorum. Emme-basma tulumba misali...
Akılla ruh arası münasebetlerde bundan başka söyle¬nebilecek söz yoktur; ve bu nokta imanın en
nazik düğüm merkezidir. Anlayanlar anlasın!...
Ayrılırken Seyyid Muhammed Salih Hazretlerine uğra¬dık. O da, Seyyid Abdullah gibi, Seyyid
Tâhâ ile baş hali¬fesi Seyyid Fehim arasında ayrı bir çizgi ve ana yolun yan lahikası mevkiinde...
Efendimin şeyhi Seyyid Tâhâ'dan alır¬ken Seyyid Muhammed Salih'den de gelen bir pay var
ken¬dilerinde...
Ayak uçlarında, ayak taşından kopma, lâhid çıkıntısı üstünde, sanki beni bekleyen yumruk kadar
bir parça gör¬düm.
Sarımtrak pembeye kaçan bir zemin üzerinde kırmı-zımtrak ve mavimtrak hareli bir taş... Taşı
aldım, öptüm, yüzüme ve bağrıma sürdüm ve cebime yerleştirdim.
Ayrıldık.
Seyyid Abdullah Hazretlerinin yanı başında gördüğü¬müz sarayın biraz daha küçüğü, yine
muhteşem bir bina harabesi...
—Ya bu?...
—Bu da, hânikah, dergâh...
Barbar saldırışlarına karşı söylenmiş ve sonra mesel haline gelmiş lâtince bir sözü hatırladım:
«— Harabeleri de harap ettiler!»
(Barbarizm) vahşetini ifadede müthiş bir söz... Neler düşündürmüyor: 70
Cumhuriyet devrine gelinceye kadar son birkaç asırlık macerasiyle İslâm gittikçe harabeleşme
yolundaydı; ondan sonra harabeleri de harap eden bir tahrip kasırgası çıktı. Ve işte her şey bu hale
geldi.
Dönüyoruz...
Biraz oturup dinlenelim ve birşeyler yiyelim dedik... Çimen üzerine serdiler nevaleleri... O sırada
bir delikanlı gelip, bizi biraz ileride, babasının evinde yemeğe davet «tti. Müftü Efendi bu daveti,
nefrete benzer bir tonla red¬detti. Meğer bu çocuk orada kamp kurmuş ve ziyarete ge¬lenlere güya
ikram yüzü gösterip onları haraca kesmek yo¬lunu tutmuş bir menfaat tipinin oğlu... Bu tip bir
vakitlerin ?mamuresi ve şimdi sahipsizlik örneği Nehri havzasının sey-yidlere ait arazisi üzerine
oturmuş, şimdi gelip geçene ma¬neviyat simsarlığı yapan bir nevi turist ajanı... İsmi «Allahın
Kulu», fakat işi Allah ehlinin istismarı... Böyleleri, Anado¬lu'da ve hele doğu illerinde pıtrak...
ÇIKARTMA KÂİIDI DÜNYA
Yuvarlanırcasma inişi, tırmanırcasına çıkışından daha çetin tepeden, yine at sırtında aşağıya doğru
yol alırken arkamdan bir ses duyuyorum... Türkçe mi, kürtçe mi, farsça mı bilmem nece bir şarkı...
Hep tek telin iki veya üçü geçmez perdeleri üzerinde gidip geliyor. Ve nakarat halinde şu seslere
benzer bir tekerleme :
—Bu-hâ-râ!..
Şu, veliler iklimi «Buhârâ» mı demek Sordum.
—Bu bir delidir, dediler, yahut bir meczup... Size at
getirdikleri köyden... Peşimize takıldı, geldi. Şimdi de
coştu.
71
Şarkısını boyuna aynı helezon üzerinden kıvırıp du¬ruyor :
—Bu hâ-râ!..
Sabit fikir, koğulmaz düşünce temposunu daha yakıcı şekilde hiçbir ahenk veremezdi :
—Bu-hâ-râL
Zaten sabit fikir ve koğulmaz düşüncelerin eski hasta¬sı, ben o hale geldim ki:
—Susturun şu adamı!.
Diye bağıracak oldum.
Sabır ve katlanma... Onu düşündüm ve dişlerimi bir¬birine kenetledim.
Bir zamanlar bir bankada müfettişlik yaparken Anadolu'nun kuytu bir kasabasının sefil bir oteline
inmiş, caddeye bakan bir odayı seçmiş ve :
—Bu oda fazla ses alır, rahatsız olursunuz. Bir de
burada bir deli vardır ki, sabaha kadar bağırır, durur!.
ihtarına kulak asmamıştım.
Gerçekten deli, sabaha kadar şu dört kelimeyi ağzın¬dan düşürmemişti:
—Beykoz'lu Ahmed; adam olamadın!
Küçük adım da benim «Ahmed» olduğu için, sadece «Necip»ini eksik bularak bu cinnet (laytmotif)
ini üzerime almıştım. Sağ elinin baş ve şehadet parmağıyle sol elinin üst derisini çekip bağıran deli:
—Zavallı Ahmed Necip; adam olamadın!
Tepeden indik indik. Atım (vals) yapar gibi bir sağ¬dan, bir soldan döndü, döndü; ve sanki kâinat
sırrından bir şifre aheginde «bu-hâ-râ»larla içim dolu, arabamızın bulun¬duğu yere vardık. Deli
dedikleri delikanlıya küçük bir bah¬şiş vermek istedim, etrafıma bakındım, yok!...
—Başını alıp gitti; burada işi bitti!.
Ciğerime kadar ürperdim. Bu, bir aralık görünüp yok¬lara karışan sabit fikir bestecisi, acaba ruh
burkuntularımı
72
da beraberinde alıp götürmüş müydü?... Keşke...
İkindiye doğru Şemdinli'deyiz. Seyyidler yola çıkmış, bizi karşıladılar. Otomobillerimiz de orada...
Bir dükkânda ballı, peynirli, kaymaktan daha kaymak yoğurtlu, etli, bö-rekli bir kahvaltı...
Van'a hareket...
ݺte şimdi büyük ruhaniyetleri ziyaretten bende kalan izleri noktalamaya başlıyorum. Şoförün
yanında, herkes derin bir sükut içinde, Şemdinli dağlarının keskin zikzakla¬rını dönerken dış
dünyadan hiçbir şey göremez halde oldu¬ğumu bir anda farkediyorum. Bir çıkartma kağıdı
üzerindeki hacimsiz şekiller... Dünya şimdi gözümde, bu... Çıkartma kağıdı üzerinde yollardan
geçiyor, derelerden atlıyor, du¬raklarda iniyor, kahvehanelerde çay içiyor, sorulanlara cevap
veriyor, her şeyi üçüncü buudunu kaybetmiş bir satıhtan ibaret görüyorum:
Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor; Mekânı bir satıh, zamanı vehim... Bütün bir kâinat, muşamba
dekor, Bütün bir insanlık yalana teslim...
Bu darlıktan kurtulmak istercesine irkildiğim zaman da, karşıma Seyyid Tâhâ Hazretlerinin
mezartaşı dikiliyor ve «Hadis» olmak şerefini kazanmış, şair Lebid'in bir mısraı kulaklarımda
çınlıyor :
«—? Söz odur ki, Lebid söylemiştir: Allahtan başka her şey bâtıl...»
İleride, «Şeytan Köprüsü» denilen çukur bir yerde ben¬zinimiz tükeniyor, sağa sola
yalvarmalarımıza kimse mete¬lik vermiyor, ertesi akşam Van'da vereceğim konferansın suya
düşme ihtimali beliriyor. İkinci araba önümüzden daha evvel gelip geçmiştir. Ne yapacağız şimdi;
«Şeytan Köp¬rüsü» çukurunda mı kalacağız?
73
Nihayet, bizi yakınca bir yere, meselâ Başkale'ye ata¬bilecek kadar benzin bulabiliyoruz.
Dış dünyanın itici, dürtükleyici tesirleri ne olursa olsun, asla üç buudlu dünya içinde karar
kılamıyoruz.
Gece... Öbür otomobildeki arkadaşlar kayıp... Başkale'¬den alınan benzin... Kapkaranlık yollarda
fenerlerimizin bir ân aydınlatıp karanlığa salıverdiği telgraf direkleri... Kar¬tallar uykuda... Bizse
otomobili iç ve dış fenerleriyle, kendi ışık kozamız içinde, bir kıvılcım gibi dipsiz karanlıkta
yu¬varlanıyoruz. Feza gemisinde miyiz, ne?...
Van... Her şey yerli yerinde, dünya yerli yerinde, ama ben yerli yerimde değilim.
Bu zamana kadar gördüklerimin belki en naziği, en fedakârı, en şefkatli ve riayetlisi Kadri
Perihanoğlu'nun evinde, türlü müvazişler içinde iki gece misafirlik... Muhip beraberimde... Herkes,
beşeri ünsiyet derecesinin son had-diyle beni halkalamakta, kucaklamakta, okşamakta... Bin¬lerce
gencin ve Van'lı gönüldaşın heyecanla dinleyip elle¬rini patlatırcasına alkışlar içinde beni havalara
uçurduğu konferans... Ama benim gözümde herşey çıkartma kâğıdı plânında... Konferanstan sonra,
ertesi günü uçağa atlamak üzere, kuş tüyü şefkatiyle insana sarılan yatağa girince, gözümün
önünde, bir karış yüksekliğinde taştan, muştaki! bir çerçeve, iki ucunda birer kitâbelik taş, toprak
bir ze¬min... Bu toprak, nefes alıp veren bir göğüs... İnip çıkıyor ve zamanı yürüten ahengi
besteliyor :
— Allah, Allah, Allah...
ve Medine kaynaklı, Şam, Buhara, Serhend ve^daha birçok mübarek yerle çerçeveli, bugün Türk'e
kalan pay olarak da en sağlam mekânlaşmayı işte bu müselles içinde perçinle¬yen ruh...
Ah, ah!..
Malik olduğumuzu sandığımız nice şey var ki, onları her an yeniden arayıp bulmadıkça sahiplik ne
mümkün!..
Evet, vatanım içinde vatanımı buldum!..
VATANIMI BULDUM
Ankara'nın Bağlum, Van'ın Arvas ve Şemdinli'nin Neh¬ri noktaları arasındaki müselles içinde
yoğunlaşıp, deniz¬leri ve karariyle bütün Türk sınırlarını çizen manâ... Mekke
75
74
Netice-i Kelâm
YOL
Bu şartlar altında biz, vatan ve insan kurtarıcılığının en hummalı ve çileli kadrosunu temsil eden
Büyük Doğucular, ne yapmak, nasıl bir yol tutmakla mükellefiz?
(Şekspir) in dediği gibi :
«— Olmak mı, olmamak mı; işte bütün mesele!»
Elbette olmak... Ama ne türlü?..
Evvelâ kendimi muayene edeyim:
Türkçede «yaş yetmiş, iş bitmiş» diye bir mesel var... Bu yaşın sınırı başında olduğuma göre işimi
bitmiş sayabilir miyim? Asla!.. Son nefesime kadar, elimden geldiğince memuriyetime devam
edeceğim! Yaratıcıya şükürler olsun, kendimi bu cehdin, hiçbir kırıklık ve düşüklük göstermeyen
ve 33 yıldır devam eden çizgisi üzerinde hisse gereğince, ruhumun ışık saçamaz ve maddemin ayak
atamaz olacağı hengâmede beni öbür âleme çağırır ve bu dünyada hare¬ketsiz kalmaktan kurtarır.
Ben,emekliliği olmayan ve bir kenara çekilip pineklemeye izni bulunmayan bir dâva üze-
rindeyim. Öyleyse ve dileğim hacet kapısından döndürül-76
mezse, beni ölünceyedek genç kabul edebilirsiniz. Bir Fran¬sız edibi; eserindeki ihtiyar kahramana
şu sözü söyletir :
— Mademki ıstırap çekiyorum, demek gencim!
Istıraba, yani ruh acısına ihyâkâr bir kuvvet tanıyorsa¬nız beni en genç yaşımda kabul edebilirsiniz.
Ama belli olmaz; Allanın bana ne gün «gel!» emrini vereceği biline¬mez. Elverir ki, yine onun
emir ve iradesiyle, son günüme kadar vazifeme devam edebileyim. Bugün için tamamiyle tecelli
etmiştir ki, mücadelemden dönmek şöyle dursun, herkesin hakkı olduğu üzere, bir kenara çekilip
başımı ya¬tığa koymayı ve susmayı bile küfür saydıracak bir mevzie gelmiş bulunuyorum.
Mücadele yolunda aldığım mesafe, aşdığım ve aşacağım engeller ne olursa olsun.
Bu millet, bu cemiyet, bu rejim, bu kanun, bu kadro, bu anlayışsızlık, bu seviyesizlik, bu zevksizlik
bu kabiliyet-sizlik, bu samimiyetsizlik bana engel olamaz. (Perikles) in üstün cemiyetinde bile
«meğer bir ömür katırlara saman yerine gül yedirmeye çalışmışım!» diyen şair (Pendar-Pin-daros)
acaba benim düştüğüm küskünlüğe uğramış mıdır? Böyleyken ben yoluma mâni kabul etmiyor ve
eğer katır¬lara çiçek yediremiyorsam suçu kendimde bulmaya hazır bir mizaç taşıyorum. Özrüm ne
kadar büyük olursa olsun, mazeret sevmiyor, mesuliyete bayılıyorum.
NE YAPMALI?
Sual bu!.. Tesiri yavaş, fakat sürekli, kitap yolunda mı gitmeli; ne olursa olsun, «Büyük Doğu»yu
mu çıkarmalı, «Büyük Doğu Cemiyeti» ni mi kurmalı?.. Yoksa hepsini bir araya mı getirmeli?..
İdeal olan, elbette hepsini biraraya getirmek... Her şekle rağmen yerini asla bırakmayacak olan da
kitap... Fa¬kat bazı kat'î imkânsızlıklar ve olumsuzluklar önünde öbür
77
iki yoldan birini, yahut ikisini birden feda etmek gerekti¬ğine göre hangisi?..
Büyük Doğu mecmuası, bin kere izah ettiğimiz gibi, bizden sayılan sözde olmuş ve yetişmiş
kalemlerin (profe¬sör, muharrir, şu, bu) mutlak kofluğu, ateşsizliği ve nefes-sizliği yüzünden ne bu
dâvanın mânada ve maddede vit¬rinini yapabilecek yardımcı el noksanlığından, şimdilik bu¬lutlar
üstünde bir mâna sembolü olarak kalmak, asla top¬rağa inmemek ve şanlı mazisini
gölgelememekle mükellef¬tir. Bu, kesin olarak böyle!.. Yeni nesil içinde, bu dâvanın, madde ve
mâna beraber, usta dökümcüleri, güdümcüleri, imalcileri ve teşhircileri yetişinceyedek böyle!..
Bu bahsi kapatalım!..
CEMDYET
Büyük Doğu Cemiyeti?.. Hemen her vilâyet ve birçok kaza merkezinde birer volkan ağızı halinde
her ân fıkırda¬yan, lâv püsküren, tavsamak ve gevşemek nedir bilmeyen, pencere camlarında
sineklerin dansı yerine birbirinin üstü¬ne abanmış hummalı kafalar görünen, mücerret kültürle
alan, büyük bir mâlî takat, fikrî güç, benzeri görülmemiş bir cemiyet...
Anadolunun 100-150 yerinde kurulursa ve ortalama he¬sapla her şubeye 100-150 kadro
billûrlaştırılsa büyük ümit kapısını açacak olan böyle bir cemiyet, yuğurucularından evvel
hamurunun şu anda hazır keyfiyetine bağlı bir iştir; ve henüz bu hamurun istidat belirtip
belirmediği bir (son¬daj) mevzuudur. Anadolu'yu, Büyük Doğu delegeleri genç¬lerle taramak ve
ona göre davranmak lâzım... Bu da "belki en kısa zamanda lâzım... Bu da belki en kısa zamanda ele
alacağımız bir teşebbüs; fakat vaziyete göre yüzde ellisi
78
«evet!» olduğu kadar yüzde ellisi «hayır!» olan bir tasav¬vur...
Ana Nizamnamesi hazır ve nurdan bir şehrâyin biçi¬minde bir teşekkül mimarîsine sahip bu
Cemiyet —ki enin¬de sonunda kurulmaya mahkûmdur— binbir hesap yüzün¬den belki bugünün
âcil meselesi değil, ancak çıtlatma ve seferberliğe hazır tutma mevzuudur; ve pek yakında ne nasıl
olacağını göstermek zorundadır. Şimdi o, iç ve dış (sondaj) âletlerimizin vereceği işaretlere göre, ya
toprak yarılmış da içine geçmiş, yahut yer çatlamış da içinden fır-lamışcasına bir tecelliye sahne
olmamak üzere, gözleri yu-mulu, uyku taklidi yapmakta ve rüyasını seyretmekte... Evet; maddede
olmasa bile, mânada çoktan beri şekillen¬miş olan bu Cemiyet, fiil ve aksiyon kalıplarına
dökümünü ya istikbalin ateş nesillerine havale edecek, yahut, fikircisi sağken hemen vücuda
getirecektir. İkisine de eyvallah... Bakalım mukaddesatçı ve kökçü yeni Türk gençliği elinde, kafası
buz ve sinirleri nasır tutmuş ve her türlü sahte vaad-lerden usanmış başıboş kalabalıklar ne nispette
ateş alma istidadı gösterebilecek?..
Bunu, bu eserin sonunda neşrettiğimiz Ana Nizamna¬me projesine verilecek cevaplar ve
takınılacak tavırlardan anlayacağız.
ݺte o zaman :
«— Olmak veya olmamak!..»
RAPOR
Bütün bu muhasebeden sonra «Cemiyet» fikri bir müd¬det için muallâkta tutulmak şartiyle, iş, «b.
d. Yayınları» nı hızlandırmak, genişletmek, Doğu ve Batı kaynaklarından büyük bir plâna
çıkarmak, (dinamik) fikir ve hadiselere
79
bakış sahasında da «Büyük Doğu»nun yerini «Rapor» iara havale etmeye kalıyor.
Şu var ki, sade benim imzam altında ve mazur bir (Solo) halinde ve neşir zamanları belirsiz
«Rapor»ları, bi¬rinci derecede gençlerin birinci derecede açık tutmak, aylık, iki veya üç aylık bir
zaman tahdidi içinde vermek en doğru ve en güzeli... Bu noktaları Kasım ayında çıkarmayı
düşün¬düğümüz «Rapor 3» belli edecektir.
Böylece, titizlik kaygısı ve etrafını bulamamak acısı yüzünden mazur bir (Solo) diye
ifadelendirdiğimiz şekil, yavaş yavaş orkestra olmaya doğru gidecek, işte o zaman (Filârmonik)
çapı kazanıp «Büyük Doğu» ya dönebilecek ve porsumuş, kokmuş imzalara kapılar kapatılırken
(kalite) humması diye aziz bir nefs murakabesine kapı açılacaktır.
Belki de özlediğimiz, kafası meşale ve yüreği ateş yu¬vası, eser vermeye başlamış genç nesil bu
suretle heykel-leşecek, kendisini, Cumhuriyet devresi mahsulü, yanık ve kavruk, hazım ve tenasül
cihazları işler nesillerden ayırd etmeyi bilecektir.
Emir Allahtan, tevfik Allahtan, takdir Allahtan...
Büyük Doğu Cemiyeti Ana Nizamnamesi
Fasıl 1
Bu Nizamname, 1949 yılında ilk defa kurulan «Büyük Doğu Cemiyeti» nin ana dayanaklarını
gösterir mahiyette kaleme alınıp,.Dçişleri Bakanlığına verilen şeklin aynı oiup, karara varıldıktan
sonra bazı değişikliklere açık vaziyette Büyük Boğucuların nazarlarına va'z olunmuş.
80
İSİM VE ªEKİL
1 — Siyasî, Harsî ve Ahlâkî Büyük Doğu Cemiyeti ku¬rulmuştur.
Merkezi İstanbul'dur.
Şimdilik hiç bir yerde şubesi yoktur.
Cemiyet dilediği zaman ve mekanda, vatanın her tara¬fında şube açmak hakkını mahfuz tutar.
81
2 — Cemiyet evvelâ bir çekirdek halinde teşekkül! edecektir. Hedef ruhunu bütün vatan ağacına
aşılamak için -, başlangıçta sadece fikrî ve harsî sahada faaliyet göstermek¬tir. Buna rağmen bütün
hak ve imtiyazlarıyle siyasî bir par¬tinin kanun çerçevesinde malik bulunduğu iş ve aksiyon -
yolunu da, dilediği zaman ve mekânda faydalanmak üzere.--elde tutar.
İkinci Fasıl
GAYE VE DÂVA
3— Gaye, belli başlı bir ruh tamamlılığına, ruhun ah-?•?
lâkta ve dünya görüşünde ana dayanağına bağlı Türk fer¬
dini yetiştirmek, erginleştirmek ve kadrolaştırmaktır.
Gaye, başkaca, şöyle hülâsa olunabilir.
Garp dünyasının müsbet bilgilerden ibaret madde ha¬kimiyetini ve akıl yoliyle maddeyi istismar
zaferini, tam bir şahsiyet ve ehliyetle Doğuya mal edip, Doğunun aslî ruh vahidine eklemek,
böylece doğunun eksiğini Batıda ve Ba¬tının eksiğini Doğuda giderici üstün bir cemiyet
mefkure¬sine bağlamaktır... «Büyük Doğu» adını işte bu temel ölçü¬den alan mefkurevî terkibin
fışkıracağı ana diyar olarak da, Türkiye'yi örnekleştirmek...
4— Kütüphanelik mikyasta bütün bir ideolocya ör¬
güsüne dayalı olan bu dünya görüşünü, teker teker yine ki¬
taplık çapta fikir inşaları belirten dokuz kutuplu bir inanış;
sistemi vardır:
Ruhculuk Ahlâkçılık
82
Milliyetçilik
Cemiyetcilik
Şahsiyetçilik
Keyfiyetcilik
Nizamcılık
Müdahelecilik
Sermaye ve Mülkiyette tetbircilik
5— Cemiyetin, sadece birer mevzu başlığı ağziyle bil¬
dirilen bu dâvalarına karşılık, düşmanlığını da ifadelendir¬
mek zorunda olduğu onbir tane aks-i dâvası vardır:
Her türlü Allahsızlık... Her türlü ahlâkî kayıtsızlık...
Bütün derece ve istihaleleriyle materyal ist I ik ve komü¬nistlik...
Kozmopolitlik...
Başıboş fertçilik...
Teftişsiz ve murakabesiz taklitçilik...
Fikir ve ilimde posacılık ve kışırcılık...
Sahte ve köksüz inkılâpçılık...
Züppe Garp hayranlığı...
Bütün ahlâk dışı tecellileriyle eyyam güderlik ve is¬tismarcılık...
Dehhameleşmiş (urlaşmış) sermaye istibdadı ve içtimai adaletsizlik...
6— Büyük Doğu mefkuresinin gözünde ölü mef¬
humlar simsarlığı eden beylik klişe ezbercisi ve orta malı
umde canbazı bir zamane tipi vardır. ݺte bu tipin mücerret
seciyesinden tiksinen Büyük Doğu ruhu, kendi farikasını or¬
taya koymak için, şu noktayı, bilhassa ve tekrar tekrar öl-
çüleştirmelidir.
Büyük Doğu gaye ve dâvalarının en kısa mevzu başlık¬ları halinde gösterilen esaslar, her biri
kitaplık cehtler tem¬sil etmiş, etmekte ve edecek olan ölçü manzumelerinin isim-
83
lerinden ibaret olup, bütün bu esasların düğümlendiği aslî nokta da, millî tefekkür ve tahassüs
mihrakıdır.
Üçüncü Fasıl
VASITA VE USÛL
7 — Büyük Doğu-Cemiyeti, gayesine varmak için, ka¬nun hükümlerine tam uygunlukla, iki vasıta
ve usûl kabul eder:
A: Maddî iş ve aksiyona kapalı, sadece fikrî, siyasî, harsî ve ahlâkî tebliğ ve telkin vasıtalarına açık,
mâna ve nazariye hedefi...
Bu hedefe giden yollar:
İhtiyaca göre birçok neşir organı kurmak... Mecmualar, broşürler, beyannameler, kitaplar ve her
sahada her türlü eserler yayınlamak..; Güzel sanatlardan nihaî derecede fay¬dalanmak...
Konferanslar, münazaralar, toplantılar, temsiller, müsamereler, şenlikler, tertiplemek.
B: Kanun çerçevesinde madde ve ameliye hedefi...
Bu hedefe giden yollar:
Dâvanın olgunlaştığı ve kadrolaştığı kanaati doğduktan sonra seçimlere girmek, millet temsilciliği
etrafındaki siyasî mücadeleye atılmak ve yalnız bu usûlle iktidarı elde etmeye çalışmak.
Dördüncü Fasıl
VASIF VE ŞART
8 — Büyük Doğu Cemiyeti kadrosuna girecek insan için gereken şartlar, umumî ve hususî
olarak iki kısımdır: 84
Umûmî şartlar:
A — Millî tefekkür ve tahassüs mihrakına pazarlıksız bağlı olacak...
B — Büyük Doğu Mefkuresini, bütün dâvaları ve aks-î davalarıyla kayıtsız ve şartsız,
benimseyecek...
C — Erkek olacak...
D — Yirmi iki yaşını doldurmuş bulunacak...
E — Millî ahlâk telâkkimizin ölçüleri içinde kötü kişi olmayacak...
Hususî şartlar:
F — Ruhî ve bedenî, kötü ve çirkin illetlerden uzak¬lık...
G — Hamle, fedakârlık, vecd ve heyecan seciyesi...
H — Belli başlı bir duygu ve düşünce istidadı...
İ — Her bakımdan üstün ahlâk...
Umumî ve hususî, biribirinden ayrılmaz ve müsâmahB kabul etmez olan bu şartlar üzerinde taktir
hakkı cemiyetin umumî idare heyetine aittir.
9— Yukardaki maddenin umumî şartlarındaki vasıf¬
larına malik bulunanlar, cemiyet merkezine baş vurarak,
«Büyük Doğu Cemiyeti» nin gaye ve şartlarını kabul ettik¬
lerine ve âzası olmak İstediklerine dair matbu teklif ve ta¬
ahhüt varakasını, doldururlar ve azadan iki şahsın her türlü
kefalet belirtici takdimi altında umumî reisliğe verirler. Umu¬
mî reislik de bu müracaatı umumî idare heyetinden geçirip
kabul veya red eder.
10— Her âza, zenginlik veya fakirlik derecesi ne o-
lursa olsun cemiyete her ay yalnız, on (10) lira aidat ver¬
meyi kabul edecek ve bu vecibeyi mukaddesatına ve şahsî
namusuna bağlı, ihmal ve tehir kabul etmez bir mükellefi¬
yet sayacaktır.
Aidat, ayda on (10) ve senede yüzyirmi (120) liradan fazla veya eksik olamaz.
Aylık aidatın sabit mükellefiyetinden başka, servet ve
85
iktidar ehlinin Cemiyete yapacağı her maddî yardım, teber¬ru ve hibedir.
11— Merkeze uzak yerlerdeki cemiyet âzası, aylık ai¬
datlarını, o yerde şube açılıncaya kadar, her aybaşı posta
havalesi ile «Büyük Doğu Cemiyeti Umumî Reisliği» adre¬
sine göndereceklerdir.
12— Her ayın ilk haftası sonuna kadar aidatı gelme¬
yen azaya merkezden matbu bir hatırlatma kartı gönderilir.
Bu kartın, adresini buluşundan itibaren bir hafta içinde gel¬
meyen aidatın sahibi, gayeye ve gaye ahlâkına arka çevir¬
miş sayılır ve Cemiyetten çıkarılır.
13— Büyük Doğu Cemiyetinde fahrî âza yoktur.' Âza-
lık bakımından her fert, öteki ile aynı derecede olmak üzere
Cemiyetin aslî âzasıdır.
Beşinci Fasıl
TEŞKDLÂT VE SELÂHDYET
14 — Büyük Doğu Cemiyetinin teşkilât ve selâhiyet basamakları şöyledir: A: Büyük Divan B:
Umumî Reislik C:Umumî İdare Heyeti D:Merkez Umumî Heyeti E:Şubeler Umumî
Heyetleri F: Şubeler İdare Heyeti G: Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisi H: Şube Haysiyet ve
İnzibat Meclisleri İr Muvakkat Mümessillikler.
BÜYÜK DDVAN
15— Büyük divan, parça parça âza ve şubeler arasın¬
da, bütünü temsil edici murahhaslar topluluğudur. Cemiye¬
tin, yekûn ifadesile, Umumî Heyeti mevkiindedir.
Ana dâvalarını müzakere, yapılan işleri murakebe, ya¬pılacak işleri tesbit etmek ve Umumî Reisle
Umumî İdare Heyetini seçmek üzere yılda bir defa toplanır. Ayrıca, Umu¬mî İdare Heyetinin
kararıyle, istenilen zaman ve mekânda toplanabileceği gibi, yekûn ifadesile Cemiyet âzasından en
az beşte birinin Umumî İdare Heyetine karşı toplu isteği üzerine de içtimaa çağrılır. En az on gün
önceden Büyük Divan içtimainin günü, saati, yeri, ruznamesi, iki gazeteyle ilân edilir ve hükümete
bildirilir. İçtimâ talik edilirse bu iş -ayni şekilde tekrarlanır.
16— Büyük Divanı terkip edecek murahhaslar sayısı,
daima (1) fazlasile yüzer yüzer hesaba tabidir. Murahhaslar
sayısı, en aşağı (101) olmak üzere, Umumî İdare Heyetin¬
ce tesbit olunur. Ona göre kaç azaya bir murahhas düştüğü
tayin ve alâkalılara tebliğ edilir.
17— Büyük Divanı bütünleştirecek olan murahhas¬
lar, Umumî İdare Heyetinden verilecek nisbet ve talimata
göre her yerdeki Büyük Doğucular tarafından seçilir.
18— Umumî İdare Heyeti âzası, Büyük Divanın ayrı¬
ca seçilmeye muhtaç olmayan tabii uzuvlarıdır.
19Büyük Divan, Cemiyetin, tek ve müstakil nefs
halinde, en üstün selâhiyet ve en yüksek irade merkezidir.
20— Büyük Divanın toplantısı etrafındaki idarî ve
usulî şartlar Dernekler Kanununun Umumî Heyetlere ait
hükümleri içindedir. Tesbit ve davet edilen murahhaslar sa¬
yısının üçte iki nisabı şarttır. İkinci davet ve talike rağmen
Büyük Divan adına içtimâ eden murahhasların, sayısı ne o-
lursa olsun, verecekleri kararlar, bütün Cemiyet kadrosunu
.temsil ve ifade etmiş olur. Şu kadar ki, Ana Nizamnamenin
86
87
değiştirilmesi veya cemiyetin feshi gibi hallerde, müzakere" ve karar nisabı, mevcut azanın en aşağı
yine üçte ikisidir.
21— Büyük Doğu Cemiyetinin Umumî Reisi, Büyük
Divan kararile ve gizli reyle, tek olarak doğrudan doğruya•
seçilir.
22— Umumî İdare Heyeti âzası Umumî Reis seçimin¬
den sonra Umumî Reis tarafından tesbit ve Büyük Divanın
tasdikine arzolunur. Bu şahıslardan herhangi birine veya?
hepsine itirazı olanlar söz alıp itirazlarını belirtirler ve uy¬
gun gördükleri şahsı veya şahısları teklif ve müdafaa eder¬
ler. İtirazların cevabını Umumî Reis verir. Umumî Reis, ne¬
ticede, bizzat tesbit ettiği Umumî İdare Heyeti âzası üze¬
rinde Büyük Divanı tatmin edemezse, onun temayül göster¬
diği şahısları kabule mecbur olur; yahut istifa eder. Umumî
Reisin böyle bir istifadan sonra tekrar seçilmesi, Umumî ida¬
re Heyeti âzası olarak tesbit edilen şahısların Umumî Di¬
vanca kabulü demektir.
23— Büyük Divanın müzâkere tablosu Umumî İdare
Heyetince tanzim edilmekle beraber, Divan dilediği mevzu'
ve dâvayı açmakta biricik selâhiyet sahibidir.
24— Umumî İdare Heyetinin çalışma raporunu tetkik,
hesaplarını teftiş ve bütçesini tasdik, maddî ve manevî zim¬
metlerini ibra, Büyük Divanın başlıca işlerindendir.
25— Büyük Divan, Umumî İdare Heyetinin hesapla¬
rını, seçeceği iki murakıp vasıtasiyle teftiş eder.
26— Cemiyetin feshi takdirinde mevcut mal ve pa¬
raların nasıl tasfiye edileceğini Büyük Divan kararlaştırır. .
UMUMÎ REDSLDK:
27 — Umumî Reislik, Cemiyetin ve Cemiyet ruhunun tek şahıs üzerinde tecelli ve temessül etmiş,
fikir,, dâva ve. hareket rehberliği makamıdır.
28— Umumî Reis bütün Büyük Doğuculara şamil bir
düstûr halinde, kendi hor nefsini aşan fikirler manzumesi¬
nin selâhiyeti bakımından hudutsuz bir tebaiyet merkezi
temsil ederken, fikirlerinin doğruluğuyla beraber, şahsî ba¬
kımından, cemiyette en küçük ferdin her türlü muayene ve
murakabesine tabi bir mânaya esirdir. Büyük Doğucular, bir
taraftan hak ve hakikat temsilciliğiyle Umumî Reislerine,
kendi nefsleri üzerinde nüfuz ve selâhiyetlerin âzamisini
verirler; öbür taraftan da hak ve hakikat dışı nefsanî bir
hale karşı Umumî Reisin nefsi üzerinde kendi nüfuz ve se-
lâhiyetlerini âzami derecede görürüler.
29— Umumî Reis, Cemiyetin, Cemiyette her fert ve
her topluluk ifadesinin, Umumî İdare Heyetinin ve Büyük
Divanın başıdır.
30— Cemiyetin temsilcisi Umumî Reistir. Cemiyet a-
dına söz söylemek, onun yahut Umumî İdare Heyeti âza¬
sından tevkil edeceği bir şahsın hakkıdır.
UMUMÎ İDARE HEYETD:
31— Umumî İdare Heyeti Umumî Reisin başkanlığı
altında, reis ve ayrıca sekiz azadan ibaret ve sadece Büyük
Divana karşı mes'ûl, Cemiyetin merkezî temsil karar ve fiil
cihazıdır.
32— Umumî İdare Heyeti, Umumî Reisin teklif ile âza¬
sından birini Umumî Reis vekili, birini umumî katip, birini
umumî muhasib, beşini de umumî haysiyet ve inzibat mec¬
lisi âzası olarak seçer ve dilediği gibi vazifelendirir.
33— Cemiyete ait bütün gelirler bir banka nezdinde
açılacak cari hesapta toplanır. Bu hesaptan para çekmek, bi¬
rinci derecede bizzat Umumî Reisin imzası ve ikinci dere¬
cede Umumî İdare Heyeti âzasından herhangi birinin imza-
sile ve çift imza marifetile olur.
88
89
Bu paranın lâzım olduğu kadarı cemiyet kasasında tu¬tulabilir.
34— Cemiyet parasının bütün sarf ve tahsis mevzu-
undan Büyük Divana karşı Umumî Reis mes'ûldür.
35— Umumî İdare Heyetinin yedek âzası yoktur. Her¬
hangi bir sebeple ayrılanların yeri boşalır ve işleri Umumî
İdare Heyeti kararile öbür azaya devredilir.
36— Umumî İdare Heyeti, Büyük Divana hesap ver¬
mek ve tasdikine iktiran ettireceği mes'ûliyetini üzerine al¬
mak şartile Ana Nizamname hükümlerine aykırılık müstes¬
na, Cemiyet teşebbüs ve teşkilâtı üzerinde fevkalâde her
kararı vermek selâhiyetindedir.
Umumî İdare Heyeti, alelade işler çerçevesinde her ka¬rara doğrudan doğruya mezundur.
37— Umumî İdare Heyeti en aşağı haftada bir kere
toplanır.
Umumî Reis her zaman Umumî İdare Heyetini içtimaa davet edebilir.
MERKEZ UMUMÎ HEYETD:
38— Merkez Umumî Heyeti ikâmetgâhları merkezde
olarak merkez nezdinde kayıtlı âza kadrosudur. Merkez
Umumî Heyetinin toplanması, ancak Büyük Divana murah¬
has seçmek içindir. Merkez Umumî Heyeti, kendi öz top¬
luluğu ile, uzaktaki Büyük Doğucular dışında hiçbir temsil
ve karar selâhiyeti ifade etmez. Fakat Umumî İdare Heyeti¬
nin daveti veya âzasından beşte birinin teklif ile istişarî ma¬
hiyette ve temenni sadedinde, Umumî İdare Heyetinin gü¬
dümü altına girerek toplanabilir ve dilediği bahsi açar.
ŞUBELER — UMUMÎ HEYETLERD:
39— Şube açmak ve o yerdeki Büyük Doğucuları bir
90
şube içinde kümelendirmek kararını Umumî İdare Heyeti verir.
40— Şubeler, sadece istenilen vilâyet ve kaza merkez¬lerinde açılacaktır. İcabında fert fert en
hücra noktalara ka¬dar ulaşacak ve her biri seyyar bir merkez ve şube temsil edecek olan Büyük
Doğucular, teşkilâtlarını, cemiyet plânın¬da küçüğe doğru büyütmekten müstağnidirler. Ruhların
ta-hammurunu temin eden ana merkezlerden her tarafa fert fert sirayet edeceklerdir.
41— Şubeler kendi aralarında müstakil ve tek tek
merkeze bağlı.
42— Şubeler «Büyük Doğu Cemiyeti Şubesi»
tarzında, yalnız yerinin ismini taşıyacak ayrıca vilâyet veya kaza merkezi olduklarına dair bir kayıt
ve kademe belirtme¬yeceklerdir.
43— Şube açılacak yerde Cemiyet âzası, Umumî İda¬
re Heyetince gösterilen bir veya birkaç murahhas vasitasile
ve kanunî icaplara uygun şekilde o yerin Umumî Heyeti o-
larak toplantıya çağrılır. Toplanan Umumî Heyetler, kendi
idare heyetlerini seçerler. Gereken kanunî formalitelerin ik-
malile beraber şube açılmış olur.
44— Şube Umumî Heyetleri o yere kayıtlı cemiyet
azasının yekûn ifadeleridir.
Şubeler açılıncaya kadar esasen merkez nezdinde ola¬cak olan bütün âzalık kayıtları, şubeler
açıldıktan sonra da o şube kayıtlarının ikinci nüshası halinde merkezde de yürü¬tülecektir.
ŞUBELER — İDARE HEYETLERD:
45 — Şube İdare Heyetleri umumiyetle beşer kişilik olacaktır.
91
46— Şube İdare Heyetinden biri reis, biri reis vekili
kâtip ve muhasip, üçü de şube Haysiyet ve İnzibat Meclisi
âzasıdır.
47— Şube İdare Heyetleri, reisini ve diğer iş bölüm¬
lerinin azasını kendi arasından seçer. Şube İdare Heyetleri,
Haysiyet ve İnzibat Meclisi azasına ayrıca başka işlerde ve¬
rir.
48— Her şube, kendisine bağlı azanın aidatından ve
başka yollardan temin edeceği geliri kendi hesabına topla¬
yıp, merkezden alacağı talimata göre hareket edecek ve ma¬
lî noktadan müstâkil olacaktır.
49— Şubeler, icap ve ihtiyaca göre kendilerine tahsis
edilecek masraf ve bütçe mevzuunda, gelirlerinin derecesi¬
ne bağlı değildirler. Vaziyete göre malî istiklâllerine rağmen
merkezden her türlü yardımı isteyebilirler.
Mânada ve maddede her şubenin faaliyetini Umumî İdare Heyeti tanzim eder.
50— Şube idare heyetlerinin selâhiyetleri o yerde
Umumî İdare Heyetini temsil etmekten ibaret ve Umumî
İdare Heyetinden aldığı nisbettedir.
51— Şube İdare Heyetleri Merkez nezdindeki usûl
ve şekil altında âzalık müracaatlarını tetkik ve doğrudan
doğruya kabul veya reddederler.
53— Umumî İdare Heyeti marifetile gaye yolunda
tedvin ve en hurda teferruatına kadar tesbit edilecek üstün
ahlâka en küçük riayetsizlik, Cemiyetten derhal çıkarılmak
için sebep teşkil eder.
Cemiyetten çıkarılmayı mucip her hareketin incelenme ve ihzarî mahiyette bir hükme bağlanma
mekanizması, Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisidir.
Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisi, ihtar ve tenbih mevzuunda her ceza şeklini müstesna
buluşlarla keşfeder.
54— Birbirleri vasıtasiyle mukaddes bir vazife halin¬
de daimî murakabe altında bulundurulacak olan Büyük Do-
ğuculardan birinin en basit ahlâkî inhirafı, Umumî Haysi¬
yet ve İnzibat Meclisince incelendikten sonra o mevzuda
Umumî İdare Heyetince mucip sebeplere dayanılarak veri¬
lecek ihraç veya ihtar kararı, tashih kabul etmez bir kaf'îlik
ifade eder.
Bir itham mevzuunda, itham edilene, Umumî İdare He¬yeti karşısında nefsini müdafaaya kadar
bütün korunma yol¬larını açacak olan Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisi, diler¬se, dayandığı
hadisenin ehemmiyet ve kıymetine göre, ih¬raç kararını bütün âza kadrosuna tamim ettirir. Dâvaya
her türlü ihanet, takdiri Umumî İdare Heyetine ait olarak, alenî tamimlerle teşhiri emreder.
UMUMÎ HAYSDYET VE İNZİBAT MECLDSD:
52 — Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisi, Umumî İda¬re Heyeti içinde, bir teşekküldür. Vazifesi,
Büyük Doğu Ce¬miyeti fikir ve ahlâk ölçülerinin, Umumî İdare Heyeti adına cezaî hüküm
hazırlayıcılığıdır. Umumî İdare Heyetinden al¬dığı işlerin tahlil, tertip, tesbit ve tahkik borcunu
yerine ge¬tirir ve raporunu Umumî İdare Heyetine verir. Rapordaki hükmü kabul, tasdik, temsil ve
icra edecek olan Umumî İda¬re Heyetidir.
92
ŞUBE HAYSDYET VE İNZİBAT MECLDSLERD:
55 — Şube Haysiyet ve İnzibat Meclisleri; yine o şu¬benin idare Heyeti içinde bir reis ve iki
azadan mürekkep ayrı bir teşekküldür. Şube İdare Heyeti tarafından seçilir. Reisini kendi arasından
intihap eder.
Küçük ihtar cezalarını, kendi idare heyeti marifetiyle doğrudan doğruya yerine getirecek olan şube
Haysiyet ve İnzibat Meclisleri, Cemiyetten çıkarılmayı mucip veya neza-
93
ket ifade edici vakaları, bütün unsurlarını tesbit ederek, Umumî Haysiyet ve İnzibat Meclisinden
geçirilmek üzere Umumî İdare Heyetine sevkettirir.
Herhangi bir Cemiyet âzası mahallî olarak kendisine ve¬rilen cezalan, Umumî İdare Heyeti
nezdinde temyiz edebi¬lir. Temyiz neticesinde haksız çıkan azanın siciline, aldığı cezadan daha
ağır olarak «nefsinin haksız müdafii» notu geçirilir; yahut davasını kazanan âza takdir edilir.
MUVAKKAT MÜMESSDLLDKLER:
56 — Muvakkat Mümessillikler, henüz şube açılmamış yerlerdeki Büyük Doğuculardan birinin,
Umumî İdare He¬yetince bu vazifeye seçilmesi suretiyle meydana gelecek temsil, teşkil, tavassut
ve irtibat makamlarıdır.
Şubeler açılıncaya kadar Büyük Doğu Cemiyeti, Mer¬kezde Umumî İdare Heyeti ve her yerde
muvakkat mümes¬siller vasıtasile idare olunacaktır.
Mümessilin nezdinde, kendisinin Mukavvat Mümessil olduğuna dair, Umumî İdare Heyetinin
kararını bildirir bir vesika bulunacaktır.
Merkeze uzak yerlerdeki şahısların Cemiyete âza olmak için müracaat merkezleri Muvakkat
Mümessillerdir.
Henüz hiçbir âzası olmayan veya muvakkat mümessili tayin edilmemiş bulunan yerlerdeki
istekliler, doğrudan doğruya Umumî Reisliğe, haklarında her türlü bilgi unsuru¬nu ihtiva edici bir
mektupla başvururlar.
Muvakkat mümessiller nezdinde Cemiyete ve giriş me¬rasimine ait her türlü unsur bulunacaktır.
Böyle yerlerdeki istekliler, teklif varakalarını muvakkat mümessilden alıp doldururlar ve aynen
merkezdeki müracaatlar tarzında ve iki azanın taktimi şeklinde tekliflerini Merkeze iletirler.
94
Altıncı Fasıl
ݪ VE FAALDYET:
57?— Umumî İdare Heyeti Cemiyet gaye ve dâvaları¬
nın devamlı bir vecd, heyecan ve hayatiyet plânında ruhları
kavraması, eşsiz bir dinamizma belirtmesi ve asla donmuş
kalıplar halinde sürüncemeye geçmemesi her an bir ibda ve
icat zekâsile çalışmak borcu altındadır. Bu çalışmalara, Ce-
kalıplar halinde sürüncemeye geçmemesi her an bir ibda ve
manevî her kıymeti getirecek edebî ve ahlâkî müsamereler
bilhassa dahildir.
Cemiyetin rehber unsurlarile yakın ve uzak azaları ara¬sında maddî ve ruhî temasın bütün
vasıtalarla, en hararetli ve şahsiyetli mikyasta, her an yenilik ve canlılığını muhafa¬za etmesi en
hassas noktadır.
Cemiyet merkezi en uzak yerdeki azasına kadar faali¬yetini, kararlarını, telkinlerini, buluşlarını,
fikirlerini, aynı zamanda Türk Umumî vicdanına aksettirecek tarzda, mali¬yeti bahasına veya
parasız broşürler ve tamimlerle bildire¬cektir.
58— Büyük Doğucuların dâva zaferi bakımından ifa-
desile mükellef oldukları şahsiyetli birlik ve bütünlük man¬
zarasında, kılıklardan, şahsî itiyatlardan, hususî zevklerden,
muaşeret edeplerine ve en kalın fikir kıstasından en ince
bedî ölçüsüne kadar keskin bir hususîlik tecelli edecektir.
Bütün Büyük Doğucuların tek bir mâna ve madde teknesin¬
de hamur haline gelmeleri ve tek lezzet belirtmeleri de baş¬
ta Umumî Reis bulunmak üzere hamurkârlar mevkiindeki
Umumî İdare Heyeti azasının ve ileride şube reislerile idare
heyetlerinin işidir. İç ve dış tecelli çerçevelerinde şahsiyet
ve asliyet, Büyük Doğucuların ilk fârikasıdır.
95
Büyük Doğu Cemiyeti, Ana Nizamnamesinin her nok¬tasından sezileceği gibi, ölü kalıplara bağlı
alelade bir ce¬miyet şeklinde değil, bütün bir ruh mimarisi işini üzerine almış bir ocak mahiyetinde
kurulmaktadır.
Yedinci Fasıl
PRENSDP VE SDSTEM:
59 — Bütün bir prensip ve sistem manzumesinden iba¬ret olan Büyük Doğu mefkuresinin baş
prensibi, prensiple¬rin klişe üstü ruhuna nüfuz etmek ve baş sistemi, dâvası ve âzası arasındaki
uzviyet birliğini sonsuz bir titizlikle ko¬rumaktır. Bu gözle, gayenin gerçekleşmesi yolunda yegâne
iktisadî vasıta olan ayda 10 liralık aidattan hiçbir sebep ve bahaneyle vaz geçememek prensipi
yanında, gerçekten muhtaç ve lâyık bir veya birçok Büyük Doğucuya, gerekirse Cemiyetin bütün
mevcudile imdat etmek prensipi de var¬dır. «Gerekirse» mefhumunun takdirindeki bütün hak ve
selâhiyet, Umumî Reisin teklif ve tasvibi altında Umumî İdare Heyetine aittir.
Umumî idare Heyeti, ayda 10 liralık aidatı bilfiil ve hiç bir vasıtayla veremiyecek azanın vaziyetini
tesbit ve belli.-başh bir zaman için, Cemiyet kasasından yine Cemiyet ka¬sasına yatırılmak üzere
kendisine borç olarak tediye selâhi-yetine maliktir.
Sekizinci Fasıl
program, zamanın akıcılığı ve mekânın yıpratıcılığına karşı, donuk ve deri üstü formüllere
dönmemek, köksüz ve mev¬zii ıslâh çarelerinden ibaret kalmamak için, eşya ve hadise¬lerin sabit
kanunlarını ve mahrem temellerini fethedici bir ideolocya örgüsü içinden tütmelidir. Bu yüzden,
şube şube her faaliyet sahası üzerinde bir ana teşkilât plânı ve iş prog¬ramına malik bulunan Büyük
Doğu mefkuresi, bunları, ba¬sit kemmiyet plânında ayrı ayrı saymaktan müstağni durur ve kendi
ideolocya örgüsü içinde teker teker çekip çıkarı¬lacak ipuçları halinde temsil ve ifade ettiğine
inanır. Büyük Doğu mefkuresinin bağlı olduğu Devlet ve İdare şekli Cum¬huriyetin en ileri, gerçek
ve mefkûreleştirilmiş nevidir.
Dokuzuncu Fasıl
TARDH VE KURULUŞ:
61— «Büyük Doğu Cemiyeti»nin tesis tarihi
günüdür. Bu tarih, tam bir yıl sonra, Umumî İdare Heyeti¬nin tayin ve tesbit edeceği yerde
toplanacak olan ilk Büyük Divana ve bütün teşebbüslere ait hareket noktasıdır.
62— Büyük Doğu Cemiyetinin, Umumî Reis ile bera¬
ber 9 kişilik Umumî idare Heyeti kurucular mevkiindedir.
63— Büyük Doğu Cemiyetinin 9 kişilik kurucuları,
isimleri ve adresleri aşağıda yazılı şahıslardan ibarettir:
PLÂN VE PROGRAM:
60 — Hükümetin bütün iş sahaları
96
97
üzerinde plân ve
«b. d. Yayınları» nın bugüne kadar neşriyatı ve sıra numa¬ralarına göre listesi:
1— ESSELÂM (Mukaddes Hayattan Levhalar;
Mevcudu pek az — Dağıtım: Abdullah Işıklar
2— HAC'dan Çizgiler, Renkler ve Sesler
Mevcudu az — Dağıtım: Abdullah Işıklar
3— TÜRKDYE'NDN MANZARASI (Cumhuriyetin
50 Yılında)
Mevcudu az — Dağıtım: Abdullah Işıklar
4— İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ
Dördüncü baskısı hazır — Hicret Yayınevi
5— ÇDLE (Şiirler;
Altıncı baskısı hazır — Çile Yayınevi
6— RABITA-D ªERİFE
Tükenmiştir.
7— BAŞBUİ VELÎLERDEN 33
Mevcudu pek az — Dağıtım: Abdullah Işıklar
8_ SON DEVRDN DDN MAZLUMLARI
Üçüncü baskı - Mevcudu az — Dağıtım: Çile Yayınevi
9— O VE BEN
Tükenmiştir.
10— SULTAN VAHDDÜDDDN
Üçüncü baskısı hazır— Dağıtım: Çile Yayınevi
11— BABIÂLD
İkinci baskı — Dağıtım Çile Yayınevi
12— HDTABE
Tükenmiştir.
13_ ÇÖLE İNEN NUR (Çöle ve bütün zaman ve
mekâna)
Dördüncü baskısı hazır — Dağıtım Çile Yayınevi
14— Müteakip baskı numarası
15— RAPOR 1
Mevcudu az — Dağıtım: Çile Yayınevi
26— Müteakip baskı numarası
17— İHTİLÂL
Dağıtım: Hicret Yayınları
I18— ULU HAKAN II. ABDÜLHAMDD HAN
Çıkmak üzere
19—- Müteakip baskı numarası
120— HAZRET-D ALD (Dlim Beldesinin Kapısı)
Dağıtım: Çile Yayınevi
21— VELÎLER ORDUSUNDAN 333 (Halkadan Pı¬rıltılar)
Dağıtım: Dergâh Dağıtım
98
99
Art* bu dâvay, e§ya ve hadiselere nakşetme yolunda nihaî
gelm.ft.r.
(aksiyon) a
girişmenin
zaman,
Henüz (proje) safhasında bulunan ve maddî ve manevî (son¬dajlara göre bir karara bağlanacak olan
"-Büyük Doğu» dâvası yo¬lunda Büyük Doğuculann şimdiden tek tek kendilerini mümessil kabul
etmelerini, harekete geçmelerini ve tespit ve temennilerini
bize yazmalarım dilerim.
101
RAPOR 1
Bu serinin başı ve az miktarda mev¬cudu olan «Rapor 1» ÇDLE YAYI¬NEVD, Beyaz Saray
Beyazıt, İstanbul adresinden istenebilir.
ILIM BELDESDNDN KAPISI Hazret - i Ali
Bir takım .istismarcı (editör) ler elin¬de tamamlanmadan basılmış, türlü uy¬gunsuzluklara
uğratılmış ve Büyük sa-habînin ancak halifeliğine kadar haya¬tım çerçevelemiş olan bu eser,
niha¬yet şehadetinedek bir misli ilavesiyle yayınlanmıştır. Dağıtım: ÇDLE YAYINEVD, Beyaz
Saray, Beyazıt, İST.
Başbuğ VeSlîerdan
333 — Halkadan Pınltılar —
Eski baskılarının iki misli çapında kafi ve nihaî şekliyle çıktı. DERGÂH DA¬İITIM A.Ş. Ankara
Cad. 85 İSTANBUL.
i, Başmuhasıp
LTD. STL10.-TL.
»al«1&lU - İST.
İslami Okul Okulların En Önemlisi