Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Tasavvufbahceleri - Nfk


Tasavvuf Bahçeleri

 

( Esseyyid Abdülhakim Arvasi - Riyazü't-tasavvufiye )

Takdim

Ğrºad Edicim, Kurtarıcım ve Efendim Abdulhakîm Arvasî Hazretlerine ait, dışından

öğretici mahiyette bu son asrın en büyük din eserini, en titiz sadakat, en derin dikkat ve en

keskin haşyetle sadeleştirirken, kendimden ekleyeceğim biricik ölçü, Büyük Velî'nin

muazzez ruhaniyetine sığınmak ve affını dilemektir.

NDSAN 1983

N.F.K.

Başlangıç

Zahir ilimlerinin, mevzu genişliği itibariyle tasavvuf ilmine nisbeti, bir damlanın bir

deryaya kıyası gibi olduğu, bazı tasavvuf büyüklerinin açıkladıkları hususlardandır. Zira,

tasavvufun mevzuu, yerinde de bahs ve zikrolunacağı gibi, meâl olarak, Allah’ın Zâtıdır.

Öbür ilimlerin, mevzûu, ne kadar geniş farzedilse de «mümkinât dairesi- olabilirler

âlemi»nden dışarı çıkamaz. «vücup âlemi- olması gerekenler âlemi»ne nisbetle «imkân

âlemi- olabilirler âlemi»nin ne olduğu, beyandan uzaktır. Şu halde, tasavvuf ilmi, zevkî ve

vicdanî olduğundandır ki, şanına lâyık bir şekilde kalemlerin diliyle yazılması ve insanların

diliyle ifadesi mümkün değildir. Bununla birlikte, bağlıları tarafından pek çok kitap ve

risaleler telif ve tertip edilmek suretiyle, imkân nisbetinde izahına gayret sarf edilmiş,

muazzam maksat ve meseleleri de onların sohbetleri esnasında beyan ve izah oluna

gelmiştir.

Bu hususta, değişik derecelerde olan tasavvuf adamlarının, çeşitli meşreplerde bulunan

büyüklerin her biri, muhtelif suretlerde kendi mizaçlarına göre beyanlarda bulunmuşlardır.

Bir kısmı, belki büyük bir kısmı, keşfe bağlı hakikatler ve ilhama dayalı incelikler

üzerinde, zeyli uzun, meâli bir, ibaresi değişik kitaplar yazmışlardır.

Şeyh-i Ekber, bu yolun öncüsüdür ki, rivayete göre, yazdıkları beşyüz kitaptan büyük bir

kısmı bu mevzu üzerinedir. Bu cümleden olarak, «Fusûs’ul-Hikem», «El- Fütûhât’ul-

Mekkiye», «Et- Tedbîrât’ül- Ğlâhiye», «Et-Tenezzülât’ül-Muvassalliyye», «El-Dsrâ-u Ğlâ

Makâm’il Esrâ», «Şerh-u Hal’in-Na’leyn», «Tâc’ur-Resâil», «Minhâc’ül-Vesâil»,

«Kitab’ül-Azame», «Kitab’ül-Beyân», «Kitab’ut-Tecelliyât», «Mefâtîh’ül-Gayb», «El-

Ecvibet’ul-Müsikke An Es’ilet’il-Hâkîm’it-Tirmizî», «El-Müsâmerât» gibi kitapları, bu

kutsî yolun hakikatlerini beyan mevzuundadır. Bu kısmın felsefeyle münasebeti vardır. Şu

kadar ki, felsefe, yalnız akla tâbi olurken; bu kısım tasavvuf, şeriat ve selim akıl dairesinde,

açık bir keşfe dayalı ve sıhhatli bir zevke mutabıktır.

Bu kitapların bir kısmı da, tasavvuf adamlarının derecelerini, keşif yoluyla mertebelerinin

beyanını ve kerametlerini, doğum ve vefat tarihlerini, memleketlerini, irşad havzalarını,

kimlerle çağdaş bulunduklarını, hayat tarzlarını, mübarek mezar ve merkadlerini ve buna

benzer meseleleri ihtiva eden kitaplardır ki, bu adeta bir tasavvuf tarihi teşkil eden bir ilim

koludur. «Tezkiret’ül-Evliyâ», «Tabakât-ı Şa’rânî», «Nefehât-ül Üns», «Ravzat’ur-Riyânîn

Fi’l- Hikâyât’is Sâlihîn» ve bunlar gibiler... Bu kısım tasavvuf kitaplarının da tarihle

münasebeti fazladır. Ancak bu kitaplar, Hadîs-i Şeriflerin an’aneleri gibi, güvenilir ve

muteber rivayetçilerin rivayetlerine dayalı olmak zorundadır. Böyle olan kitapların her

meselesinde, haber ve hadîs nakletmenin usûl ve an’anesine riayet olunmuştur.

Bu kitaplardan bir kısmı da, bu yola girme ve bu yola almanın edepleri hususundadır ki,

üstün velîlik makamlarına yükselmeye ve büyük insanların mertebelerine erişip, ilâhî

yakınlık menzillerine ve «Seyr fillâh-Allah’ta seyr», «Seyr billâh- Allah’ı seyr», «Seyr

minellah- Allah’tan seyr»e ve diğer kulları irşada vesile olan faaliyetlere ve batınî amellere

aittir. Tasavvufun özü de budur. Havas ve avama faydalı ve mühim olan da bu kısımdır.

Bunun bir yönü de fıkıh kitaplarındaki ibadet kısımlarının dörtte bir kadarıyla

münasebetlidir. Gazalî’nin «Dhyâ»sı, Gavs-ı Azam’ın «Gunye»si, Ğmam Rabbânî’nin

«Mektubât»ı ve diğer Ahmedî velîlerin kitap ve risaleleri gibi... Bu fakir ve âciz de işbu

risaleyi gösterdiğimiz bu üç kısım üzerine inşa etmeyi uygun görmüştür.

Bu kitapların bir bölümü de, velîlerin kerametleri ve menkıbeleri, bazı hususî kişilerin

faziletleri ve kemâlleri hakkında telif ve tertip olunmuş risalelerdir. Bu kısım risalelerin

faydaları, zikri geçen kısımlara nazaran daha az olduğu ve hususiyle bu risaleler,

ihlaslarında ifrata kaçanların şahsî fikirlerinden kaynaklanmış bulunduğu için, itibara değer

görülmemiş ve bu yüzden de risalemiz, bunların muhteviyatının pek çoğundan uzak

tutulmuştur. Bir kısmı da virdler ve zikirler, dualar, hizipler ve bir takım isimlerin

hususiyetlerine ait olup, ancak, sahiplerine yararlı; mürid ve sâliklere faydası sınırlı, âdeta

zahirî ibadetlerden kopmuş şahıslara mahsus olduğundan, risalemiz, bunu da içine almış

değildir.

Diğer bir kısım ise, Allah dostlarının, büyüklerin sohbetleri ve teveccühleri esnasında sükût

ettikleri ve murakabeye daldıkları zaman, Ğlâhî tecellî dairesinden yansıma ve dökülme

yoluyla aldıkları ilimler ve Ğlâhî marifetleridir ki, söz ve kalemle beyanı kabil

olmadığından, ancak bu meşrep için, sır ve hakikatlere ulaştırıcı bir melekenin

kazanılmasına hizmet edegelmiş bir haldir. Bu da ancak sahibine hüccet teşkil ettiğinden

risalemiz bu bahsin de dışında kalmıştır.

Kırk seneyi aşkın bir zamandan beri, vakitlerimi tasavvuf ilminin nazarî ve amelî yönüyle

meşgul olmaya tahsis etmiş olduğumdan, Allah’ın lûtfuyle, bu sır ve hakikatlere bir nisbet

kazanmışımdır.

«-Allah’tan başka kimse de, hiç bir davranış ve kuvvet yoktur!»

TASAVVUF KELDMESDNDN DOĞUŞU VE ĞSĞMLENDĞRĞLMESĞ

«Safa» kelimesi, her lisanda övülen; ve zıddı olan «kedûret- bulanıklık» ise kınanan

hallerden sayılmıştır.

Rivâyet edilmiştir ki, Allah’ın Resûlü, mübarek peygamberlik simalarında açık bir hüzün

ve değişiklik eseri olduğu halde, Sahabîler meclisini şereflendirmişler ve «Bu dünyanın

safası gitti, kederi kaldı» buyurmuşlardır. Bu Hadîs-i Şerif’te «tasavvuf», «sûfi», ve

«mutasavvıf» kelimelerinin, «safvet»den geldiğine bir remz ve işaret vardır. «safv»

kelimesinde «f» harfinin önce gelmesi, «sûfî»de ise sonra gelmiş olması, bu kelimelerin

değişik köklerden geldiğini gösterirse de, tasavvuf kelimesinin çokça kullanılmasından,

«f»nin «v»den önce söylenmesinin kelimeye hafiflik kazandırmak için olduğu, yani bir

telaffuz galatı bulunduğu bazı tasavvuf kitaplarında zikredilmiştir. Hattâ, peygamberlerin

«safvet»le vasıflanmış olmalarındandır ki, Kur’an’da «Istıfâ, Estafî, Yestafî, Mustafâ»

kelimeleri, onların üstün hallerini beyânda zikredilmiştir. Demek oluyor ki; tasavvufî

hakikatlerle vasıflanmak, topyekûn Resûller ve Nebîler boyunca görülmüş ve muteber

olagelmiştir.

Her nebinin zamanında, şeriatı yürürlükte olduğu, uygulandığı gibi, kendi mânevî

hallerinin üstün meziyetleriyle de donanmayı, ümmetinin seçkinlerine feyizleriyle ifade

buyururlardı. Mânevî safvet, Risalet ve Nübüvvetle başlamıştır. Tasavvuf, şeriatların

mânevî kıymetlerini kazandırıcı ve onlar ulaşmayı kolaylaştırıcıdır.

Üstad Ebul Kasım dedi ki: «Bu taife için sûfî (sofi) tabiri, galip halde, çokça kullanılmış;

ve filan kimse sûfidir, falan cemaat sûfiyye ve mutasavvifedir, denilmiştir. Yoksa bu isim

için, bu mânâda kullanılışına dair Arapçada herhangi bir işaret, bir kıyas ve bir kelime

türemesi sözkonusu değildir. Açık olan şey, bu ismin, yani sûfî isminin bu taifeye lakap

olarak kullanılmasıdır.»

Bazıları, «kamîs» giyenden bahsedilirken, «tekamus» denildiği gibi, bu taife de «sof-yün»

elbise giydiklerinden onlardan bahsedilirken, «sofî» denildiği görüşünü ileri sürmüşlerdir.

Bu çevrenin, yalnızca sof elbise giymediği biliniyorsa da, bu sebebin ileri sürülmesi,

hükmün çokluğa bina edilmiş olmasına göredir.

Şeyh Sühreverdi’nin «Avârif»inde şöyle denilmiştir: «Bazıları «sûfî» kelimesinin, isim

olarak kullanılmasındaki münasebeti tetkik ederken demişlerdir ki; kıymette en düşük ve

tevazua en yakın bulunan ve çok zaman Peygamberlerin giydikleri sof elbiseler

taşıdıklarından, onlarla Arapça kıyasa bakmayarak, «sûfî» lâkabı verilmiştir.»

Gerçekten, Kâinatın Efendisi de; yetmiş kadar peygamberin sof giydiklerini haber

vermişlerdir. Ğsa Paygamberin, softan elbise giydikleri malûmdur. Hasan Basrî; «Ben,

Bedir Eshâbı’ndan yetmiş kadarıyla görüştüm ki, hepsinin de elbisesi softandı.» demiştir.

Ebu Hureyre ve Feddal bin Ubeyd, Bedir Sahabîlerini anlatırken, bütün elbiselerinin softan

olduğunu söylemişlerdir.

Bazıları, nasıl «Kûfî», Kufe’ye mensup demekse, «sûfî» de «sûf»a mensuptur, demişlerdir.

Sûf (sof), bir çeşit yönden mamûl hırka demektir.

Bazıları ise, bu ismi ariflerin Ğlâhî Huzur’da «saf» olmalarına nisbet etmişlerdir. Bunlar,

mânâ bakımından tezlerinde doğruysalar da; lûgat bakımından «sûfî», «saf»a nisbet

edilemez.

Bazıları da, «sûfî»yi Mescid-i Suffe’ye nisbet etmişlerse de nisbetin, kaideye aykırılığından

dolayı bu görüş reddolunmuştur.

Hülâsa; «sûfî» kelimesi bir sebep ve münasebet aranmaksızın, kalp safâsına, gönlü, bütün

yabancılardan arındırma ve Ğlâhî zikirle ruhu donatmaya malik olanlara isim olarak

verilmiştir. Bu üstün taife ise, «ehemmi takdim» ölçüsüne riayetle, böyle kıyas ve kelime

iştikakiyle meşgul olmaktan kaçınmışlar ve kıymetli vakitlerini, pek az faydası olan bu gibi

şeylerle zayi etmemişlerdir.

TASAVVUFUN TARDFD

Sufî tâifesinin efendisi Cüneyd, buyurdular ki:

«-Tasavvuf, Hakk’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir.»

Muhammed Bin Ali El-Kassab tasavvufu:

«- Keremli zamanda, keremli insanlardan, keremli topluluklar içinde beliren keremli

ahlâk...» diye beyan etmiştir.

Cüneyd’e tasavvuf nedir, diye sorulduğunda:

«- Başkasına alâkasız kalarak Allah ile olmaktır.» cevabını aldılar. Bundan maksat,

«masiva-dış dünya»dan sevgi alâkasını kesip, ancak o alâkayı Allah’a hasretmektir.

Yine, Cüneyd:

«- Tasavvuf, içtima ile zikir, istima (dinleme) ile vecd, ittiba ile ameldir.» Yani, toplulukla

zikir, Kur’an dinlemekle vecd ve Peygambere uymakla amel etmektır.

Ruveym Bin Ahmed Bağdadî dedi ki:

«-Tasavvuf, yalnız, Allah’a acz ve ihtiyaçla sığınmak, mahlûkatın ihtiyaçlarına koşmak,

Şeriat yasakları dışında taarruz ve mücadeleyi terketmektir.»

Şibli, tasavvufu: «her türlü endişe ve düşünceden uzak, Allah ile olmaktır,» şeklinde tarif

etmiştir.

Ebu Muhammed Cerirî, tasavvufun tarifinde dedi ki:

«- Tasavvuf, her düşük ahlâktan çıkmak, her yüksek ahlâka ermek...»

Yine Cüneyd, başka bir yerde dedi ki:

«- Tasavvuf, şeriat yasaklarına ve kötü ahlâka karşı sürekli mücâhededir.»

Maruf Kerhi:

«- Tasavvuf, sevgilinin kapısından kovulunsa da orada yerleşmektir.»

Yine Maruf:

«- Tasavvuf, uzaklığın kederinden sonra, yakınlığın safasıdır.»

Şiblî:

«- Sûfî, kalple halktan kopan ve sürekli Hakk’la olandır.»

Yine Şiblî:

«- Tasavvuf, yakıcı şimşek...»

Cerirî:

«- Tasavvuf, hallerin murakabesi ve edep tavrı...»

Ebu Turâb:

«- Sûfî odur ki, hiç bir şeyden kederlenmez ve herşeyde safa bulur.»

Zünnun Mısrî:

«- Tasavvuf ehli, Allah’ı herşeye tercih eden, Allah’ın da onları herşeye tercih ettiği

topluluk...»

Ebu Yakup:

«- Tasavvuf, öyle bir haldir ki, bütün beşerî sıfatları yok eder.»

Ebu Hüseyin:

«- Tasavvuf, kalbe gelen nurların, Ğlâhî mânâların keyfiyetinden ibarettir; yoksa, Allah’ı

anmanın kemmiyeti değil...»

Ebu Sehl Sa’lûkî:

«- Tasavvuf itirazdan vazgeçmektir. Yani, mukaddes Şeriat’in yasakladığı şeyler dışında

itirazı terketmek...»

Bazıları da şöyle dediler:

«- Sûfî’nin hali değişmez; değişse de kederlenmez.»

Hasılı, tasavvuf, beşerî sıfatlardan çıkıp; meleklik sıfatlarına bürünmeye ve Ğlâhî Ahlâk ile

ahlâklanmaya hizmet eden bir haldir.

TASAVVUFUN BAŞLANGIÇ VE DOĞUŞU

En üstün Peygamberin saadet devirlerinde olduğu gibi, ondan sonra da Ğslâm’ın fazilet

örneklerine, Peygamber’e arkadaşlık yapmalarından daha üstün bir fazilet olmadığından

«Sahabî» ismi verildi. Hemen onlardan sonra gelenlere «tabiîn-uyanlar», onları takip

edenlere de «etba-ı tâbiîn-uyanlara uyanlar» denildi. Ğnsanlar arasında ihtilâflar başlayıp,

ayrılıklar doğunca, dinî mertebelerde de değişiklikler ve bozulmalar meydana geldi.

Ümmetin seçkinlerinden, dinî işlerde şiddet ve inayetleri olanlara «zühdâd ve ubbad- zühd

ve kulluk gösterenler» isimleri verildi ve böylece avamdan ayrılmaları sağlandı. Daha

sonra, bir takım bid’atler ve uydurmalar doğup fırkalar arasında ayrılıklar meydana

çıkınca, her fırka kendi havassına (seçkinlerine) «zahid» ve «abid» dedi. «Fırka-i nâciye-

Kurtuluş Fırkası»ndan olan Ehl-i Sünnet bağlılarından, kalplerini gaflet yollarından

koruyan, nefslerini Allah ile hıfz edip murakabe edenlerin bu vasıflarına «tasavvuf» ve

kendilerine de «sûfî» denilerek, bununla diğerlerinden ayrıldılar.

Bu isimler, Hicretin Ğkinci Asrının sonlarına doğru kullanıldı. «Sûfî» denilenlerin ilki;

«Ebu Haşim Sûfî»dir ve künyesiyle meşhurdur. Aslen Kûfe’li olup Şam’da irşâdla

meşguldü. Süfyân-ı Sevrî’nin de çağdaşı... Süfyân, Basra’da H. 161 senesinde vefat

etmiştir.

Süfyân dedi ki:

«- Ebû Haşim Sûfî olmasaydı, ben Ğlâhî incelikleri öğrenemezdim. Onu görmeden,

tasavvufun ne olduğunu da bilmiyordum.»

Ebu Haşîm’den önce, ümmete bazı büyükler vardıysa da O, kendi zamanında zühd ve Şer’î

hassasiyetlerde, tevekkül ve muhabbet yolunda emsallerini aşmıştı. Ondan evvel kimseye

«sufî» denilmemiştir. Ğlk tekke, Şam’da, Remle denilen yerde onun için inşâ edilmiştir.

Bu tekkenin yapılışının sebebi şöyle rivâyet olunuyor:

Emîrlerden birisi avda iken, Ebû Hâşim’in gönül ehlinden bir kişiyle buluşup birbirlerinin

ellerinden tutarak, derin bir sevgiyle görüşüp söyleştiklerini ve hemen oracıkta ellerinde

bulunan yemeği birlikte yiyip vedalaştıklarını görür. Onların, böylesine samimi bir

muamele ve ülfet içinde olmaları, emîrin hoşuna gider. Ebû Haşîm’e arkadaşının kim

olduğunu sorar ve «bilmiyorum!» cevabını alır. «Nereli?» sorusuna da cevap aynıdır. Emîr

hayretler içinde, böyle ciddi olarak görüşüp sevişmelerinin sebebini sorunca: «Bu bizim

meslek ve yolumuzdur, böylece emrolunmuşuz!» karşılığını alır. Bunun üzerine, Emir bir

içtimâgâh’ın, yani kendilerinin buluşmalarına mahsus bir yerlerinin olup olmadığını sorar;

buna da «Hayır!» cevabını alan Emir: «Öyleyse, size bir yer yaptırayım da orada

toplanırsınız!» dedikten sonra, «Remle» denilen yerdeki «hankâh-ı tekkeyi» inşa ettirir.

кte, gönül ve muhabbet ehline yapılan ilk tekke, bu bina olup ilk sufî de bu zattır. O, bütün

madde ve ruh ilimlerine vakıftı.

«Dağları iğne ile kazımak, kalplerden kibri kazımaktan daha kolaydır.» ifadesi, onun

büyük sözlerinden... «Fayda vermeyen ilimden Alllah’a sığınırım.» sözünü de dilinden hiç

düşürmezdi.

Tasavvuf ilmi, Ğslâmî faziletlerin, Şer’î ilimler kısmına aittir. Tasavvuf ehlinin yolu,

ötedenberi, Sahabî ve Tâbîlerden olan ümmetin büyüklerinin nezdinde hak ve hidayet

yoluydu. Bu bakımdan tasavvuf ehli, diğer Şeriat ehlinden fazla olarak, bir başka ilimle de

imtiyaz kazandılar. Bu yüzden Şeriat ilmi iki kısım oldu: Bir kısmı; fakihler ve fetva ehline

mahsus ilim ki; ibadetler, âdetler ve muamelelerde olan umumî hükümlerdir. Diğer bir

kısmı da, tasavvuf ehline mahsustur ve bu kısım ilim, nefs ile mücahede ve muhasebe

esnâsında, bu yolda, meydana gelen zevk ve vecd hallerinden, bir zevkten diğer bir zevke

yükseliş keyfiyetinde ve bunlara dair aralarında dolaşan ıstılahların şerhi mevzuundaki

kelâmdan ibarettir. Ne zaman, ilimler âlimlerin kafalarından, gönüllerinden satırlara

aktarılarak fıkıh, usûl-i fıkıh, ilm-i kelâm, tefsir ve sair ilimler telif ve tertip olununca, bu

yolun adamları da kendi yollarının edep ölçülerini kaleme alarak, eserler telif etmişlerdir.

Bazıları zühd ve takvaya; alacakları veya terkedecekleri şeyde Resul’e uymak yolunda nefs

muhasebesine dair kitaplar yazmışlardır. Nitekim, Muhasibî, «Kitâb’ur-Riâye» adlı

eserinde bu usûlü gözetmiştir.

Bazıları da tarîkat edepleriyle, tarîkat ehhlinin zevk, vecd ve hallerine dair kitaplar

yazmışlardır. Nitekim, Ğmam Kuşeyrî «Risale»sini ve Sühreverdi «Avârif-ul Maârif»in bu

usûl üzerine kaleme almıştır.

Ğmam Gazalî, «Dhyâ-ı Ulûm»unda iki kısmı bir araya toplamış; kitabında zühd ve takva ve

Peygambere tâbilik hükümlerini sonra da tarîkatin usûl ve ıstılahları da şerh edip açıklığa

kavuşturmuştur.

кte bu beyanlara bağlı olarak, tasavvufun başlangıcı, nübüvvet ve risaletin başlangıcıdır.

Tasavvuf, semâvî şeriatlerin hakikatleriyle vasıflanmaktan doğmuştur. Şeriatlerden murad,

semâvî kitaplar ve Ğlâhî Emir ve Yasaklardır ki, tasavvuf, her zaman, itikat mevzuu

hususları sabit olan bu şeriatlerin değişip yenilenmesiyle yenilenen amelî hususlarının da

tatbikini ve kolaylıkla yerine gelmesini sağlayıcı bir vasıftan ve vesileden ibarettir.

Şu halde, tasavvuf denilen sıfat, nübüvvet ve risaletle beraberdir.

Hakikatlar denizi olan ve pek çok incelikleri kuşatan tasavvufun, büyük bir meselesini

teşkil eden «Vahdet-i Vücud», Buda ve diğer batıl mezhep adamlarının kendi akıl ve

mezhepleri hükmünce bahsettikleri «Vahdet-i Vücud»tan meâl itibariyle büsbütün

başkadır. Çünkü, tasavvufun «Vahdet-i Vücud»u zevkî bir hadise; diğeri ise, aklî vâkıadır.

Bunların arasındaki farkı, ona, tam mânâsı ve bütün incelikleriyle vâkıf olanlar ve ancak o

üstün makama yükselme imtiyazını kazananlar bilir. Akıl ve zahir adamları, bu zevk

yönünden mahrum ve mahçup oldukları için, yürüttükleri akla göre, bu iki görüş arasında

bir münasebet bulurlar.

TASAVVUFUN GAYESD

Tasavvufun gayesi, kötü ahlâk ve maddî-mânevî düşük vasıflardan arınmak; iyi ahlâk ve

üstün vasıflarla donanmaktır. Şöyle ki:

«Ben üstün ahlâk değerlerini tamamlamak için gönderildim» meâlindeki hadisin

işaretlerinden, en üstün Peygamberin gönderilişi ve peygamberliğindeki gayenin, yüksek

ahlâkı tamamlamak olduğu anlaşılmış oluyor.

Bu yola bağlı olan taifenin de maksatlarının en yükseği ve isteklerinin gaye noktası, her

şeyde Peygamber’e tam anlamıyla ittiba (uyma)dır. Zahirde ve batında mahlûkatın en

faziletlisi olan Allah Resûlüne hakikatiyle vâris olmaktır. Demek ki, tasavvufun ve

dolayısiyle velâyetin de gayesi bu olmak lâzım gelir.

Biline ki, hakikat üçtür:

Birincisi; üstün, tek, faal olan mutlak hakikattir ki, bu bizzat «Vâcib’ul Vücûd»tur. Bu da

bizzat Mevlâ’nın hakikati...

Ğkincisi, süflî, münfail ve mukayyet hakikatlerdir ki, bunlar feyz ve tecellî ile «vacip

hakikat»ten bir lûtuf olarak sunulan, varlık halinde kalmaya müsteit hakikatlerdir. Bu da

küçük âlem olan insanın dışındaki âlemlerin hakikatidir.

Üçüncüsü; itlak (mutlak) ve takyit (bağımlı olma), fiil ve infial, tesir ve teessür arasını

birleştiren; bir yönüyle mutlak, bir yönüyle mukayyet, bir yönüyle faal ve bir yönüyle de

münfail olan hakikattir. Bu da insanın hakikati... кte bu hakikat, başlangıç itibariyle büyük

başlangıç; ve bu yola girdikten sonra da büyük netice mertebesini haizdir. Bu hakikat,

büyük âlemin bir nüshası ve bütün hakikatlerin toplayıcısı olmak bakımından Ğlâhî hilâfet

makamına istidat sahibi, küçük âlem olarak bilinen insandır ki, ilk hakikati itibariyle üstün

vasıflara, ikinci hakikati itibariyle de düşük ahlâka, süflî vasıflara sahiptir.

Görüldüğü gibi, avamdan insanda, iki itibar vardır. Birinci itibarın yüksek vasıfları, bu

çeşit insanda, zayıf ve örtüktür. Hattâ bazan avamlık o derece galip gelir ki, o insanda, iyi

ahlâka sadece bir istidat baki kalır. Ğnsan, avamlık derecesinden yavaş yavaş, ilâhî yakınlık

derecelerine yükseldikçe, ilk hakikati galip duruma yükselerek, düşük vasıfları ve iyi

ahlâkı eksilir; üstün vasıfları ve iyi ahlâkı da artar. кte bu terakkî derecelerine ulaşıldıkça,

avamlıktan kurtulup; havaslık, yani seçkinlik, üstünlük o derece galip gelir ki, bu kez

insanda, kötü ahlâka yalnızca bir istidat baki kalır. Büyük velîler gibi... Bazan isitidat bile

kalmaz. Peygamberlerde olduğu gibi...

Ğnsanın kendisinde topladığı hakikatlerin birincisi; «de ki, ruh, Rabbimin emrindedir» ve

«ona ruhumdan nefhettim» gibi, meâldeki âyetlerden anlaşılan ve Ğlâhî Zât’ın emrinden

olup O’nun tarafından insana nefhedilmiş olan «ruh»tur.

Ğkincisi ise, insanın çamurdan, topraktan yaratıldığını bildiren âyetlerin işaretinden ortaya

çıkan hakikattir ki, unsurları, âlemin parçalarından olması bakımından bizzat, süflîdir;

aşağı hakikattir.

Ulvî ve süflî... bu iki zıt hakikatten teşekkül edici birlik heyetinin azasından olan rûhun,

letâfetinden dolayı, unsurların kesâfetini alması üzerine, sözkonusu «birlik heyeti»nin kötü

ahlâka meyli artar -ve o zıt hakikatlerin birliği içinde mağlûu ruhun icâbından olan- iyi

ahlâka da meyli azalır. Heyetinde, zıt hakikatleri birleştiren insan, tasavvuf yoluna girip de,

ruhun hakikatine uygun zikirle meşgul olunca, «kim bir şeyi severse, onu çokça anar» ve

«im bir şeyi çok anarsa, onu daha çok sever» ölçüsüne göre, Allah Lafzı ve Tevhîd

Kelimesinin altı lâtifesi üzerinde, hayâl yoluyla gidip gelişinden, Ğlâhî aşk ve muhabbet

hissine yükselir. Bu, aşk ve muhabbeti artıran Ğlâhî zikir, Allah’ın emrinden olup insana

nefhedilmiş bulunan ruha da kuvvet verir ki, böylece ruh, teşekkülüne aldığı beşerî

alışkanlıkları terketmek sûretiyle, unsurların, yâni kesafetin gereği olan katılık ve şiddet,

zayıf düşer; böylece de ulvî hakikat galip ve süflî hakikat büsbütün mağlûp olur. Öyle ki,

avam, nasıl kötü ahlâkın gereği olan işleri yapmaktan geri kalmazsa, kendisinde ulvî

hakikatin galip geldiği havas da, seçkinleri de, öylece, iyi ahlâkın gereği olan işleri

yapmaktan asla geri kalmazlar ve onları tam bir mükemmellik ve kolaylık içinde vecdle

yaparlar. Yine o derece ki; nasıl avamın, nefsini ancak zorlayarak, bir iyi işi yapması

mümkün olabilirse, seçkinler de öylece nefslerini cebrederek, ancak kötü huylardan birini

işlemeye imkân ve istidat bulabilirler. Allah’ın lûtuf ve inayetiyle ondan da mahfuz

kalırlar.

Hakikat olan ruhun galebesiyle, insanın kazandığı, güzel ahlâktan bazılarının alâmetleri,

Ğbn-i Hacer Heytemî’nin «Zevacir»inde şöyle anlatılmıştır:

«Bazıları güzel ahlâkın alâmetlerini şu şekilde belirttiler: Hayâsı çok, ezası az; iyiliği çok,

kelâmı az; ameli çok, boş işi az; sözü doğru hatası az olmak; yine iyi, sabırlı, vakûr,

şefkatli olmak ve alaycı, söğücü, lâf taşıyıcı, gıybet edici, aceleci, kinci, cimri ve haset

edici olmamak; güler yüzlü ve hassas olmak, Allah için sevmek ve Allah için öfke duymak,

Allah yolunda her şeye rıza göstermek ve yerinde kızgın olmak... кte bunlar, güzel

ahlâktandır.

Kötü ve yerilmiş hasletler cümlesinden olan "hırs, haset, kibir, ucup-guru», gizli

düşmanlık, kin, buğz, adavet, haklı işlerde ölçüsüz ve gereğinden fazla inat, husumeti

riyakârlık, çekişme, sinsilik, gevezelik, sövmek, emanete hıyanet etmek, zem ve gıybet

etmek, lüzûmundan fazla medh etmek, kişiyi yüze karşı övmek, faydasız suâlin lüzumsuz

cevabını vermek..."

кte bu kötü vasıflar da süflî hakikatin galip olmasıyla insanda ortaya çıkarlar.

Övülmüş iyi hasletlerin kazanılmasını ve kınanmış kötü huy ve davranışların yok

edilmesini, bilhassa, tasvvuf yoluna girmekle daha rahat, daha kolay ve daha hızlı bir

şekilde gerçekleştirmek mümkündür.

Netice; tasavvufun gayesi kısaca, en üstün Peygamber’in ahlâkını kazanmak ve Ğlâhî Ahlâk

ile sıfatlanmak ve Şer’î amelleri kolaylık ve rahatlıkla ifa etmektir.

Şu kadar var ki, belirtilen gaye, bu yolun isteklileri ve yeni girenleri tabakasına ait olup

visale ermiş, kemâle kavuşmuş ve daha yukarı mertebelere erişmiş olanların bunlardan

başka olan yüksek gayelerine, yerinde işaret olunacaktır.

TASAVVUFUN MEVZUU

Tasavvufun mevzuu, keşf ve müşahede yoluyla; belki, vecd ve vicdan yoluyla; Zât, Ğlâhî

Sıfatlar, oluşlar, tecelliler; Allah’ın Ğsim ve filleridir.

Kâinatın Efendisi, vârisleri olan hakikî âlimlere iki çeşit miras bırakmışlardır: Bir zâhir

ilmi, diğeri bâtın ilmidir.

Zâhir ilmi, o faydalı ilimdir ki, üstün Sahâbiler, onu en yüce Peygamber’in söz ve

davranışlarından almışlardır. Tâbiler zümresi, müçtehidler ve salihlerin selefleri de o ilmi

araştırıp, öğrenmiş onunla amel kılmış ve insanları da ona memur etmişlerdir. Bu ilmin

çerçevesi, Kitap, Sünnet, Tefsir, haberler ve bunların dalları olan itikâdî ve fıkhî ilimlerdir.

Madenler ilmi, yer tabakalarını araştıran ilim, nebatat ve hayvanat ilmi, sulara dair ve

azanın faydalarına dair ilim, teşrih ilmi, tıp ilmi, hesap ilmi, hendese ilmi, riyaziye ilmi ve

diğer ilim kısımları zahir ilimlerinden olan hikmetli ilimlerdir.

Bunlar, Şeriat ve nakil yoluyla alınmış olmasalardı bile beşerin doğru ve sıhhatli aklı onları

meydana çıkarmaya kâfi gelirdi.

Kâinatın Efendisi’nin, bu gibi ilimlerde de tam anlamıyla bir bilgi sahibi olduğu,

«öncekilerin ve sonrakilerin ilmi bana öğretildi» sahih hadisiyle; yine Taberânî’nin rivâyet

ettiği, «Allah, beni dünyanın üstüne kaldırdı; böylece ben onu ve kıyamate kadar orada

olacakları gördüm, tıpkı şu elimi gördüğüm gibi...» Yine Ebû Davut’un meâlen:

«- Allah’ın Resûlü bir yerde bizimle birlikteydi ve Kıyamete kadar ne olacaksa, hepsini

bize anlattı.» haberiyle de sabittir.

Batın ilmine gelince; o, öyle bir mânâlar âleminin marifetleridir ki, hiç bir vasıta

olmaksızın gayb âleminden, «Makâm-ı evednâ- En yüksek makam»da, mahlûkatın en

bilgini olan Peygamberler Peygamberi’nin yüksek ruhlarına ilâhî bir lûtuf olarak

sunulmuştur.

«(Allah) kuluna vahyetti, vahyettiğini..» meâlindeki Ğlâhî ifadeden apaçık ortaya çıktığı

gibi, Resûller Resûlünün bilgisi, mahlûkattan gizli olan yüce bir bâtın irfanıdır.

Nübüvvet ve velâyet meşrebinin o dopdolu olan irfan kadehinden, Ğlâhî yakınlık talibi

olanların, vuslat aşkından yanmış yüreklerine bir yudumcuk dökülmüştür.

Malûm, yani mevzu, ne kadar şerefli ve yüksekse, ilim de o kadar yüksektir. Bunun içindir

ki, batın âlimlerinin nasibi ve mevzuu olan ve Allah’ın Zât’ından ibaret bulunan tasavvuf

ilmi,

zahir âlimlerinin nasibi olan aklî ve naklî diğer fenlerden daha şerefli ve daha üstündür.

Her ilmin, kitabı, öğretmeni ve öğrencisi de o ilmin malûmu, yani mevzuu derecesinde

şerefli ve üstündür. Ğnsanın, sonsuz hayat ve kurtuluşuna vesile olan batın ilminin üstadı,

onun şu sınırlı hayatına sebep olan ana-babasından daha önce gelir. Bu farklılık, zahir

ilimlerinin bazı sınıflarında da geçerlidir. Meselâ, kelâm ilminin kitabı, hocası ve talebesi;

sarf ve nahiv kitabından, onun hocası ve talebesinden rütbece daha şereflidir. Diğerlerini de

buna göre kıyas et...

Bazı Tasavvuf Istılahları Hakkında

Tasavvuf’un değişik tabakalarında bulunan büyüklerin bu yolda kullandıkları lâfız

ve ıstılahlar, sûfîlerin ilk tabakalarında Arapça olarak kullanılmıştır.

NEFS

Lûgatta, beden ve ruh; ve bir şeyin varlığı, aynı, mânâlarına gelir. Tasavvuf ıstılahında ise,

nefsten, kulun çirkin vasıfları ve kötü ahlâkı kastedilir.

Bu vasıfların bir kısmı Şeriat emirlerine karşı gelmek, onlara aykırı davranmak gibi, kulun

kendi kazancıyla olan şeylerdir. Bir kısmı da kulun, kötü ahlâkı, çirkin huylarıdır ki,

bunlar, kınanmış vasıflar olarak onda bulunur. Bu kısım, sıkı bir gayret ve mücahede,

aralıksız bir çalışmayla yok edilebilir ve Allah’ın lûtfuyla bunların yerine, iyi, güzel ahlâk

ve yüksek vasıflar kazanılabilir.

кte, «onların kötülüklerini Allah iyiliklere tedbil eder» meâlindeki ilâhî ifade buna

işarettir.

Birinci kısım; Şeriatte tahrimî ve tenzihî bir nehy ile yasaklanmış olan zina, şarap ve

benzeri şeylerdir ki, bunlar fıkıh kitaplarında anlatılmıştır.

Ğkinci kısım; kötü ve düşük ahlâk olan, kibir «nahvet-böbürlenme», gazap, «hıkd-gizli

düşmanlık», haset ve benzerliktir ki, bunlar da tasavvuf ve ahlâk kitaplarında genişçe

anlatılmıştır.

Nefsin düşmanlıklarından en şiddetlisi, ileri gelmek ve imtiyazlı olmak, gibi hususlarda

kendinde bir hak ve ehliyet bulunduğunu kabul etmektir. Bu da kemâle ermemiş zatların

eliyle bu yola girenlerde çokça görülür.

Nefsin, kötü ve çirkin ahlâka yuva olmak üzere insan kalıbına verilmiş lâtif bir şey olması

da muhtemeldir. Ruhun, yüksek ve iyi ahlâkın merkezi olmak üzere, insana verilmiş şerefli

bir «lâtife» olması gibi...

Bu şekildeki ruh ve nefs, her ikisi, insanda bir araya gelir. Göz, görme, kulak, işitme,

burun, koklama, ağız tatma mahalli olması ve bunların her biri diğerinden başka olmakla

beraber, «işitici, görücü, tadıcı, koklayıcı» olarak, hepsinin bir insanda toplanmış olması

gibi; iyi-güzel vasıfların mahalli olan ruhla kötü-çirkin vasıfların mahalli olan nefs de

insanda birleşmiş ve insan bunlarla insan olmuştur.

Nefs-i emmâre ve nefs-i levvâme bu ikinci kısımdandır

MUHALEFET-D NEFS

Allah, «nefsi, boş isteklerden nehyeti» meâlindeki âyette işaret buyurduğu üzere,

Rabb'inden korkan ve başıboş isteklerine uymamakla nefse karşı gelen kullarını cennet

makamlarıyla müjdelemiştir.

Derin bir şefkat örneği Peygamber'in «ümmetim adına en fazla korktuğum şey, nefslerinin

hevâlarına uymalarıdır.» meâlindeki sözleri bunu ifade eder. Zira nefsin hevâsına uymak,

insanı Hak'tan alıkor ve uzaklaştırır.

Nefs ve onun isteklerine karşı çıkmak, ibadetin başı ve esasıdır. «Nefsinin karanlığında

yıldızlar doğan kimsenin ufkundan, ilâhi dostluk güneşi guruba çekilir.» denilmiştir.

Nefsânî isteklere meyl, Rabbâni dostluk ve huzura manidir.

Bu yola yeni girenin, nefsinden razı ve hoşnut olması, nasıl makul ve doğru olur ki, Hazret-

i Yusuf, o üstün makama yükseldiği halde, «ben nefsimi temize de çıkarmıyorum. Çünkü

nefs gerçekten kötülüğü şiddetle emreder!» buyurmuştur! Bu kelâm, -Zeliha'nın da olsa-

nefsin emmârelik vasfını ispata kâfidir.

Bu üstün irfan yoluna girenlerin her an ortada olan kötülüklerden ve iki cihanın da kaybına

sebep olacak tehlikeli şeylerden kaçınmaları ve uyanık olmaları, selim akıl sahiplerince

yegâne makbul yol ve biricik kurtuluş istikametidir.

«Hikem-i Atâiyye» sahibinin, nefsin tuzaklarından bahseden bir eseri vardır. Orada der ki:

«Nefs, edep aykırılığına mahkûm ve kul da edepli olmaya memurdur. Nefsin seciyesi

gereği, sürekli sahibini isyan ve muhalefet meydanına çekme isteğine karşı, kul da onu,

kötü isteklerinden döndürmeye ve yıldırmaya cehdeder. Onun için nefsin yularını salan

kimse, onun kötülüklerine ortak olmuş olur.»

UBÛDDYET

Ubûdiyet (kulluk), ibâdetten daha geniş, daha kuşatıcıdır. Önce ibâdet, sonra ubûdiyet

denilmiştir. «Ubûdiyet" ile «ubûdet» lûgat mânâları olarak bir; kulluk, itaat etmek ve alçak

gönüllü olmak ifadelerinde müşterektirler. Ğbâdet, mü’minlerin avamına, ubûdiyet,

mü’minlerin seçkinlerine ve ubûdet de seçkinlerin seçkini olan yüksek zatlara mahsustur.

Yine ibâdet, ilm-î yakîn; ubûdiyet ayn-ı yakîn, ubûdet ise hakk-ı yakîn erbabına aittir. Buna

yakın bir ifadeyle, ibâdet, mücahede adamlarının, ubûdiyet güçlüklere göğüs geren yakîn

erbabının; ubûdet de müşahede ehlinin işidir.

Ubûdiyet, «Hakk’a tam bir yöneliş ve itaatla, kendinden sadır olan ibadetlere eksiklik

gözüyle bakmak ve onların murakabesinden doğan halleri, kaderin ifadesi olarak

görmektir.» denilmiştir.

Ubûdiyetten daha şerefli bir sıfat ve mü’mine bunu taşımaktan daha üstün bir mertebe

yoktur. Allah, dünyada en şerefli ân olan Miraç Gecesinde, Sevgilisi ve Ğnsanoğlunun

Efendisini, ubûdiyet vasfıyla anarak:

«Her türlü eksiklikten arınmış o Allah’dır ki, kulunu gece yürüttü...» buyurmuştur.

Yine:

«- Allah kuluna vahyetti, vahyettiğini...» buyurmuştur.

Eğer ubûdiyetten daha yüksek bir vasıf olsaydı, Allah, Sevgilisi’ni o en şerefli vakit ve en

yüce hal içinde onunla yâdederdi.

«Rabb’ine kulluk et ki, sana, yakîn gelsin» meâlindeki âyetin sırrı da büyüktür. Şöyle ki;

onda insanın varabileceği en üstün mertebe olan «Yakîn»in kazanılmasının, «kulluk et»

kelimesiyle ubûdiyete bağlı olduğuna dair bir işaret vardır.

Yedi sınıf insanın, Allah’ın himayesinde tam bir istirahat ve emniyet içinde olduğu ifade

edilmiştir:

1- Adaletten başka, gayesi olmayan hâkim...

2- Allah’a kulluk ve itaatla yetişen genç...

3- Çıkarken, tekrar mescide dönmek azmiyle çıkan ve kalbi daima mescidi arzulayan ve

ona bağlı kalan, hakiki mânâsıyla namaz tutkunu insan...

4- Allah yolunda sevişmek gayesi etrafında, toplanıp dağılan dostlar...

5- Kimsesiz, tenha yerlerde göz yaşı dökerek Allah’ı ananlar...

6- Güzel ve şuh bir kadının, kendisini arzulayıp visal’ine davet etmesine rağmen, esrar ve

gizlilikler âleminden hicap duyup-korkan ve bu daveti reddeden takva sahibi kişiler...

7- Sadaka verirken sağ elinin verdiğini, sol elinin bilmesini istemeyen, yani yaptığı iyiliği

gizleyen ihsan sahibi kişiler...

ĞRADE

Ğrade, lûgatte dilemektir. Tasavvuf ıstılahında, bu yola yeni girenlerin başlangıç halleridir

ki, başını Allah’a varma gayesine adamış olanların ilk menzilidir. Mürid, irade sahibidir,

derler. Ğrade için de âdeti terketmektir, dediler. Şöyle ki, pek çok halde insanlar, gaflet

meydanlarını doldurup, orada rahat ve huzurla vakitlerini geçirir ve şehvetlerine

uyarlarken; mürid, bu elbiselerden soyunmuş ve arınmıştır. Bu yüzden, onun âdetler ve

alışkanlıklar dairesinden dışarı çıkması, irade sıhhatine işaret olduğu için, bu hale «Drade»

denilmiştir. Hakikatte irade, Allah’ı istemekte kalbin çoşkunluğu ve şahlanışıdır.

«Drade, için yanışı ve gönlün sızlayışıdır ki, her korku ve zorluğu hafifletip kolaylaştırır.»

denilmiştir.

Cüneyd’e:

«- Salihlerin hikâyelerinden müridlere ne fayda vardır?» diye sorduklarında, Cüneyd:

«- Sâlihlerin hikâyeleri, Ğlâhî mânâ ordularının bir kısım askerleridir ki, müridlerin kalpleri

onunla kuvvet ve sebat kazanır.» buyurmuş ve «Peygamberlerin haberlerinden, onunla

kalbine sabit kılacağımız her şeyi, sana anlatıyoruz.» meâlindeki âyeti delil göstermiştir.

«Mürid» ile «murad» hakkındaki soruya da:

«- Mürid ilim siyasetini, murad da Hakk’a riayeti izleyendir. Mürid, yaya; murad da

uçuştadır ki, elbette yerde dolaşan, havada uçana yetişemez» buyurmuşlardır.

ĞSTĞKAMET

Ğstikamet, lûgatta doğruluk mânâsınadır.

Tasavvuf ıstılahında ise; tahkik ehline göre, bütün ahitlerde, hususiyle Allah ve Resulü’ne

olan ahitlerde, yemek, içmek, giyinmek gibi din ve dünya işlerinde ölçüye riayetle, «sırat-ı

müstakime- doğru yola» sımsıkı bağlanmaktır.

Allah, bir âyet-i kerimesiyle, kendi «rubûbiyetini-ilahlığını» ikrar ve «vahdaniyetini-

birliğini» tasdik ederek; «Rabbimiz, bütün noksan ve kusurlardan münezzeh, şanı yüce,

Allah’tır!» dedikten sonra; iman ve amellerinde, farzları edâ etmekte istikamet gösteren

kullarına, ahirette meleklerin geleceğini ve onlara korku ve kaygıdan emin, kavuşacakları

Peygamberle birlikte, vaad olundukları cennet nimetleriyle meshur olmalarını

müjdeleyeceklerini beyan buyurdular. «Hulefa-i Râşidîn’den- Dört Büyük Halife»den

istikametin mânâsı babında rivayet olunan ve «imanda sebat, amelde ihlâs ve farzları

edâ»yı istikametin unsurları olarak gösteren nakli, Kadı Beyzavî Hazretleri, yukarıda

mânâsına işaret ettiğimiz âyet’in tefsirinde beyan etmiştir.

Hülâsa, her işte istikamettin mühim olduğu ve bilhassa Din işlerindeki ehemmiyeti, Dört

Büyük Halife’nin hususî ifadelerinden de anlaşılır.

Ğstikamet, öyle yüksek bir derecedir ki, bütün makbul hedef ve gayelerin yerine gelmesi,

bütün hayırlı işlerin kemaliyle gerçekleşmesi ona bağlıdır. Hal ve gidişinde istikamet

olmayan müridin, bütün çalışması boş, sarfettiği bütün gayretler faydasızdır. Yöneldiği

yolda doğruluk adımlarıyla ilerlemeyen kimse için, gaye yolunda terakki yoktur; ve o, en

kötü, en bayağı, misâl halinde aşağı görülmeye mahkûmdur.

Yola yeni giren mürid için, başlangıçta istikamet, şart ve elzem olurken; yolun başında

olanların muamelâtının, her türlü miskinlik ve kopukluktan azâde olması; ortada olanların,

bulundukları yerleri kanıksayıp, hep orda kalmayı tercih etmemesi ve nihayet yolun sonuna

varmış olanların da vardıkları hedeflerde araya perde girmemesi, istikamet

alâmetlerindendir.

Ğstikametin üç derecesi vardır. Evvelâ doğrultmak; yani, eğrilikleri gidermek, sonra öylece

kalmak ve sükûna varmak, en sonra da istikamet kazanmak, yani tam doğruluğu bulmak...

Birinci derecede, nefsin terbiye edilmesi; ikincide kalbin güzelliklerle donatılması, üçüncü

kademede ise, sırlara erilmesi vardır.

Ebû Ali buyuruyor ki:

«- Ğstikamet sahibi ol, keramet talibi olma! Zira nefsin kerameti daha çok ister, hep ona

kayar. Allah ise, sen, istikametle imtihan eder!»

Hakikatiyle istikamete, bu yolun büyüklerinden başka kimse muktedir olamaz. Zira

istikamet, halk arasında bilinen ve cereyan eden alelâde işlerden, muamelât şekillerinden

ayrılıp, Allah katında doğru yol üzerinde olmaktır. Ğstikamet, ulaşılması zor bir üstünlüğün

devamlılığından ve muhafazasından ibarettir.

«Eğer onlar doğru yolda devam etseydiler, mutlaka onlara bol su verir, rızıklandırırdık...»

meâlindeki âyet’te, «su vermek» lâfzının müteaddî fiil olarak gelmesi, devamlılığına

işarettir. Yine âyette gelen «istikamet» kelimesindeki «sin» harfi, talep içindir ki, bundan

murat, tevhid üzere ikameti istemek ve ilâhî ahitlere riayetle ölçüleri muhafaza etmeye

devam etmekdir.

VAKT

Vakt, tasavvuf ıstılahında yerine göre bir çok mânâda kullanılır.

Tahkik ehline göre vakt, malûm olmayan mevhûm bir işin, meydan geliş ânını tayin eden,

gerçekleştirmeyi sağlayıcı bir hadiseden ibarettir.

Meselâ, bir kimse, borcunu ödemeyi, ilkbahara bağlamış olsa, ilkbaharın girmesi, yani

başlangıcı, onun borcunu ödeme vadesi olmuş oluyor. Ğlkbahar da işte bu ödemeyi

gerçekleştirici hadisedir.

Bir insan, herhangi bir şeyi elde etmek için, her hangi şeyle uğraşırsa, o şey, onun vakti

olmuş olur. Meselâ; dünya ile uğraşırsa, vakti dünya; ahiretle uğraşırsa, vakti ahirettir.

Sevinçte olanın vakti sevinç; hüzünde olanın vakti hüzündür. Hâsılı, bir insan üzerinde oluş

ve hallerden ne galip ve hâkim olursa, o şey, o kimsenin vaktidir.

Bazan, vakit ile, insanın içinde bulunduğı zamanı murad edip, mazi ve istikbâl arası olan

«hal» kastedilir.

«Sofî vaktin oğludur» derler... Bundan, müridin, içinde bulunduğu zamanın lüzum ve

icaplarını iyi muhafaza ettiği ve onlara dikkatle; ihtiyaca göre, yapacağı ve mes’ul olacağı

iş istikametinde hareket ettiği mânâsı kastedilir.

«Filân mürid vaktin hükmüne tâbidir» derler... Bununla, iradesi olmayarak kendisine gayp

perdesinden ne açılır, ne tecelli ederse, ona tâbi olur, demek isterler... Bu söz, övgü

makamında söylenmiş ve bununla, Şer’î hukuka aykırı olmayan şeyler kastedilmiştir.

Yoksa, emirleri ihmal, yasakları ve kötülükleri irtikâp etmek gibi, Şer’î hükümleri

çiğnemekle, bunları takdire yüklemek; ve nefsinden meydana çıkan günahlara kayıtsızlıkla,

(tolerans)lık zannına kapılmak, -maâzallah- dinden çıkmaktır. Bazı zındıkların, kendilerine

tasavvur süsünü vermek için gösterdikleri teslimiyet tavırları, işte bu kabildendir.

«Vakit, keskin kılıçtır» sözünden murat; kılıç, kesici ve delip geçici olduğu gibi; vakit için

de, Allah’ın o ânda olmasını emir buyurdukları takdir ve kazânın mutlaka yerine geleceği,

onun hakimiyetinden kaçılamayacağı ve artık kul için sabır ve teslimiyetten başka, hiç bir

çare bulunmadığını ifadeden ibarettir.

«Vaktin hükmüne teslimiyet, kurtuluş ve rahata, ona itiraz ve direnmek de helâk ve

meşakkate götürür» sözleri, bu mânâya işarettir.

Üstad Ebu’l Kasım, «vakit, insanı havanda gibi döğer, ezer» buyurdu. Yine Üstad, vaktin

insanı şu manzumede olduğu gibi bin türlü ezâ ve cefâ ile lırıp incittiğini buyururlardı:

(Arapça’dan: )

Her geçen gün, bir parçanı alır gider,

Kalbime bir hasret bırakır, geçer gider.

Yani vakit, insanı, türlü çeşit eza ve cefâ ile ezer, incitir. Büsbütün mahvedip yok etmez.

Eğer bir defeda yok etse, ondan kurtulmuş olarak insan, darlık ve sıkıntıdan da kurtulurdu.

MAKAM

Tasavvuf ıstılahında, müridin, tarikat menzillerinden kazandığı mânevî mertebesidir. Şu

kadar ki, bunun kazanılmasında kişinin gayret ve cehdi, tesirin varlığı şarttır.

Meselâ; «filan mürid, tevekkül veya hamd makamındadır, filan da fark ve cem’

makamındadır.» denilir. Hasılı, her müridin makamı, cehd ve gayretiyle kazandığı,

tevekkül ve benzeri mânâların meydana gelmesinde yerleşmiş olduğu mevki nisbetidir.

Sâlik’in, kazandığı makamı iyi muhafaza ederek, onun hükümlerini yerine getirmeden,

tamamlamadan başka makama geçmekte acelecilik yapmaması ve bir makamı, en ileri

hadde, kemâl haddine ulaştırmadan üstünde bulunan makama yükselmek için sabırsızlık

göstermemesi lâzım gelir. Zira kanaati olmayan harîsin tevekkülü sıhhatli olmaz.

Tevekkülü tam olmayan salikin teslimiyetinde sıhhat bulunmaz. Tıpkı tövbesi olmayanın,

Hakk’a yönelip bir mürşide bağlanması ve gönülden bağlı olmayanın da amelî hassasiyet

göstermesi doğruluk ifade etmediği gibi...

Bir makamda menzillerin sıhhati, ancak o makama Allah’ın, sırf kendi lûtfuyla saliki

yerleştirdiğini, o makam sahibi salikin müşahede etmesiyle olur. Ki böylece, salikin

menziller binâsı, sağlam bir temele oturmuş olsun.

Tasavvuf ehlinin büyüklerinden Vasıtî Hazretleri, Nişabur’a teşriflerinde, Ebû Osman’ın

bağlılarından bazılarına:

«- Şeyhiniz size neyle emreder?»

Diye sorunca onlar da:

«- Taat ve ibadetlerimizde eksikliğimizi görmekle!»

Diye cevap verdiler. Bunun üzerine Vasıtî Hazretleri:

«- Ya niçin ibadetlerinizi hiç görmemeyi emretmez?»

Buyurarak, taat ve ibadetlerin ezelî tevfik ve ilâhî imdattan doğduğuna işarette

bulunmuşlardır.

"Bulut gıdasını denizden alır."

Biline ki, Şeyh-i Ekber, Fütûhât’ın 334. Babında, «hitabî münazeleleri- menzilleri" kısaca

izah ettikten sonra, bütün menzilleri yetmişsekiz babda açıklamış ve delilleriyle anlatmıştır.

Münâzele, birlikte bir yere varmalarını (nüzûllerini) veyahut iki kişiden birinin diğerine

varmayı (nuzûlü) isteyenlerin, tarikatten muayyen bir mevzide toplanmaları, bir araya

gelmeleridir.

Hakikatte bu «nüzûl- iniş», «suûd- yükseliş» ise de buna nuzûl denmesi; kulun bu

yükselişle Hakk olan maksadına nazil ve vasıl olmasındandır.

«- Hoş sözler O’na yükselir» meâlindeki Ğlâhî ifade, buna işarettir. Şöyle ki, tesbîh, tehlil,

Kur’ân okumak ve benzeri hoş kelimelerle, salih ameller kulun burakı olup kul, bununla

Hakk’a nuzûl eder, gider.

Hakk’ı halk için nüzûlle vasıflamak, «O, her gece dünya semâsına nuzûl eder» meâlindeki

Hadîse dayalıdır.

Kul için nüzûl vasfı ise, kulu Allah’a fakr ve ihtiyacını göstermek içindir ki, bu da Allah’ı

zenginlik ve kibriyâ ile vasıflandırmaktır.

HAL

Halk dilinde en çok kullanılan lafızlardan birisi de hal tabiridir. Tasavvufta halden

kastedilen, katıksız ilâhî bağışlardan kalbe gelen sevinç, hüzün, darlık, genişlik, şevk,

heybet gibi mânâlardır ki; bunlar, meydana gelmelerinde kulun bir gayreti, bir kasdı

olmaksızın kalbe inerler. Bu yönden, hal ile makam arasında belirgin bir fark vardır. Öz

ifadeyle; hal, gaybden gelen bir bağış, makam da cehd ve riyazetle elde edilmiş bir

kazançtır. Haller, ilâhî lûtuf pınarından taşar dökülür; makamlarsa, sarfedilen cehd ve

gayretle elde edilir. Makam sahibi, makamında kaim ve sabit, hal sahibi de halinde sürekli

değişen ve renkten renge girendir.

Zünnûn, halin, devamlı zevâle maruz bulunduğuna işaret etmiştir. Bazıları, çakıp giden

şimşek gibi, halin, parıldamasının ardından, zeval karanlığına büründüğünü, onun

arkasında saklandığını ve değiştiğini söylemişlerdir.

Şeyh-i Ekber, «Fütûhât»ın 192. babında,

«- Hal, zatî bir varlığı bulunmayan, gelip geçici demek olan arazlara benzer. Varlığı

zamanından başka devamlılığı yoktur» demişlerdir.

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri de hâl ile ilgili soruya cevap olarak: (Arabîden:)

Doğunca, o aydınlık, nur yıldızları,

Açılır hep gizliler ve haber gelir cem’den...

beytini okumuş ve hal nurlarının doğmasıyla gayb âlemdindeki gizli mânâların ortaya

çıkacağını ve cem’ makamından haberler getireceğini ifade etmiştir.

KABZ VE BAST

Bu kabz ve bast, yani salikin darlık ve genişlik halleri, birbirinin mukabili olarak, sâlik

için, «havf-korku» ve «recâ- ümit» menzilesini geçtikten sonra meydana gelir.

Arifte meydana gelen «kabz- darlık» hali, bu yola yeni giren salikte görülen «havf-korku»,

«bast- genişlik» hali de yine başlangıçta vaki olan «recâ-ümid» menzilesindedir.

Korku, kalbin meyl ve arzu ettiği sevilen bir şeyin, elden kaçması endişesinden veya kalbin

ürküp çekindiği, istemediği bir işin olacağı düşüncesinden doğar.

Recâ ise, istenilen bir işin olmasını dilemekten veyahut sakınılan, nefret edilen bir şeyin

zevalini, ortadan kalkmasını beklemekten doğar.

Görüldüğü gibi, her iki halin de, yani, havfın da recânın da bağlı olduğu sebepler, istikbâle

dâir işlerdir.

Kabz ve bast ise, salikin, içinde bulunduğu anda meydana gelen mânâya aittir.

Havf ve recâ sahibinin kalp alâkası, vadeli ve gelecekteki bir işe dayalı iken, kabz ve bast

sahibi, halihazırda yüklendiği, altına girdiği varidat sebebiyle, zamanın esiri ve

mahkûmudur. Kabz ve bast, salikin hallerinin değişikliği nisbetinde farklı, o nisbette

değişik olur.

Bazen, kalbe gelen kabz, yetersiz olunca, sâlikte, az çok uyanıklık ve şuur hali baki kalır.

Bazen de gelen kabzın kuvvet ve şuurla alâkası kesilmiş olur. «Bizler, ezelde, eşyâ

köleliğinden hür ve azâde, kâinat alâkalarının izlerinden gönlü arınmışlarız,» demişler...

Kabzı gerektiren şartların en hafif ve en aşağısı, azarlama ve muâheze sebebi görülen veya

tekdir cezasını hak ettiğini imâ eden bir mânevî verimin, kalpte zuhur etmesiyle, salikin

içini darlık ve sıkıntının doldurmasıdır. Bunun aksi olarak da, bir nevi lûtufla rahatlık ve

bahtiyarlık müjdeleyen manevî verimlerle de salikin kalbi, genişlik ve feraha kavuşur. Her

şahsın kabzı bastına, bastı da kabzına uygun ve denktir.

Bazen kabzın sebebi malûm olmaz. Salik, kalbinde darlık ve sıkıntı hisseder ve sebebini

idrakten âciz kalır. Bunun giderilmesinin en emin yolu, o kabz halinin geçmesine kadar,

kalbin dizginini Hakk’a teslim etmek ve O’nun rızasına bağlanmaktır. Böylece, «Allah,

kabzeder ve basteder.» Ğlâhi fermanı üzere, çok yakın bir sürede kalpte genişlik ve ferahlık

meydana gelir. Şayet sâlik, kendi iradesiyle zorluğa girip, kabzı gidermeye uğraşırsa, onu

arttırmak ve şiddetlendirmekten başka bir şey yapmış olmaz. Bir şeyin zevâl vâdesi

girmeden, onu izaleye çalışmak, ayrıca bir edep hatası doğurur ve edebe aykırılık korkusu

verir.

Bazen bast hali de, bu şekilde, bir gaflet anında kalbe tesadüf etmiş olur da sâlikte, aşırı bir

gönül ferahlığı ile gülüp oynamaya karşı tabiî bir meyl ve istek meydana getirir. Bu halde

olan salikin yapacağı şey, tam bir sükûnet ve metanetle edebe riayettir. Zira bast sahibi,

dâima büyük bir tehlike üzerindedir ki, bilhassa görünmez tuzaklardan tam dikkat ve

hassasiyetle sakınması, korunması lâzımdır.

Bu makamda, edebi muhafaza, sükûnet, zühd ve bastın uluorta tesirlerinden korunmak

tavsiye ve tenbih edilmiştir. Bu yolun yolcularından niceleri, kendilerine bast halinden

küçük bir pencere açılmasıyla bunun cazibesine tutularak ayakları kaymış ve

makamlarından düşmüşlerdir.

кte bu anlattıklarımızdan dolayıdır ki, kabz ve bast, üstlerindeki derecelere, yani hakikatte

bitip tükenmeye nisbetle korunulucak ve Allah’a sığınılacak hallerden sayılmıştır.

Şeyh-i Ekber, «Fütûhât-ı Mekkiye»de, on fasıl halinde gösterdiği kalpten temizlenmesi

gereken yüzelli kadar hal arasında kabz ve bast’ı da zikretmiştir.

HEYBET VE ÜNS

Bu iki hâl kabz ve bast’ın üstündedir. Kabz, «havf-korku»nun, bast da «recâ-ümid»in

üstünde olduğu gibi; heybet kabz’dan daha yüksek ve üns de bast’dan üstündür.

Heybet’in lûgat mânâsı, vahşet duygusu, yani bir kimsenin haşmetinden korkup çekinme

hissidir. Onun mukabili olan üns de, ülfet demektir ki; alışkanlık halinden ibarettir.

Heybet’in hakkı gıybet, yani huzurdan uzak kalmaktır ki; her heybet’e düşen gaiptir, yani

huzurda değildir. Heybet’te olanlar, gaipte bulundukları farklılık nisbetinde, heybet’te de

farklı farklıdırlar. Heybet’in dereceleri, gaiplik zamanının uzunluğu-kısalığı, eksikliği-

tamamlığı nisbetindedir. Heybet makamında bulunanlardan kiminin gaiplikte kalma süresi

uzun ve tam, kiminin kısa ve eksiktir.

Üns’ün hakkı, Hak ile uyanık olmaktır. Her üns sahibi, şuurlu ve uyanık; fakt Üns’ten

aldıkları payın farklılığı nisbetinde birbirinden ayrıdırlar. Yani, şuur ve uyanıklıkları,

üns’lerinin dereceleri nisbetinde olup, bazılarında eksik, bazılarında fazladır. Uyanıklık

halinden murad, mânevî sarhoşluk halinin kalkmasıyla ayılmak, kendine gelmektir. Üns

noktasının en aşağı derecesini tasvirde şöyle denilmiştir:

«- Faraza, üns sahibini ateşe atsalar, üns’ünde en küçük bir bulanma ve değişme meydana

gelmez.»

Cüneyd :

«- Salikin hali, öyle bir dereceye ulaşır ki; kılıçla yarılsa ondan haberi olmaz.» demiştir.

Bu esrarlı keyfiyet, bende tereddüde sebep oldu. Fakat daha sonra, bu işin hakikati bana da

apaçık göründü.

Üns ve heybet, salikin büyük ve üstün hallerinden ise de, hakikat ehli, bunları, salikin

hallerinin yine de değişmesini ifade ettiğinden, kemâlde eksik saymışlardır. Zira, sabit bir

mekânda karar kalmış olanların hâl ve alâmetleri; topyekün değişiklik ve fark renklerinden

temizlenmiş ve arınmıştır. Onlar, Mutlak Varlık’ta boğuldukları ve yok oldukları için, artık

kendilerine dost olmuş, baştanbaşa saffet ve zarafetle kaplı nefslerinde, ne heybet ve üns,

ne de şuur ve his mevcuttur.

Salikin, üns ve heybet hallerinin üstünde bulunan celâl ve cemâl makamına yükselmesi,

ancak sebata varmakladır.

TEVÂCUD, VECD, VUCÛD

Vucûd, lûgatte, beş hasseden birisiyle veyahut şehvet ve gazap kuvetiyle vayahut da akıl

vasıtasıyla «bulmak» demektir.

Allah’a nisbet edilen vucûd, mücerret ilim mânâsınadır. Tasarruf ve iktidara da vucûd

denir. «Eğer su bulamazlarsa...» Ğlâhî ifadesindeki vucûd kökünden gelen «bulamazlarsa»

lâfzı, «suya muktedir olamazlarsa» şeklinde tefsir edilmiştir.

Vecd; aşk ve muhabbet mânâsındadır. Tasavvuf ehlinin kullandığı ıstılahlar arasında

bulunan ve «vecd» kökünden gelen vucûd, işte bu mânâdadır.

Tecavud ise; vecd’de, yani sevgi ve muhabbette kemâle ermemiş kimsenin, bir nevi

iradesiyle vecdi arzulaması, ona talip olmasıdır.

Vecd sahibine «vâcid» denilir, «mütevâcid-tevacüdde olan» denilmez. Zira, tevacud, vecd

sahipliği değil, vecd gösterişi mânâsında kullanılır.

Bir gün, şarkıların söylendiği bir mecliste, Ğbn-i Mesruk ve benzeri kişiler ellerinde

olmaksızın çoştular, harekete geldiler. Aynı mecliste Cüneyd’in, tam bir ciddiyet ve

sükûnet içinde halini olsuğu gibi muhafaza ettiğini görenler, ona:

«- Efendimiz! Sizde zikrin güzel âhenklerinden hiçbir infial ve teessür görünmüyor?»

dediler.

Cüneyd, onlara:

«- Sen, dağları yerinde sabit görünsün , oysa onlar bulutun yürüdüğü gibi yürüyorlar.»

âyetiyle cevap verdi.

Ve böylece kalbinin metanetini göstermiş oldu.

Şeyh-i Ekber, «Fütûhat»ın 182. babında; zikirden doğan sema’ yani, güzel âhenklerin

tesiriyle meydana gelen hareketlerin, tabiî, ruhânî ve ilâhî hareketler olarak üç kısma

ayrıldığını ifade eder.

Cüneyd; tasavvuf yolunda olanların ruhanî hareketlerden ilâhî hareketlere terakkisini

anlatmış ve saliklerin bazılarında hem hissî hem ruhanî hareketler, bazılarında ise yalnız

ruhanî hareketler bulunduğunu ifade ettikten sonra; tabiî sema’ın, sesli ve nefesli âletlerin,

dinlenilmesiyle insanda meydana gelecek hal ve hissin yalnızca sevinç, ferah veya

hüzünden ibaret olduğunu, bunu dinleyen için de bu yolla hiç bir şekilde tasavvufa intisap

hasıl olmadığını; ilim ve marifetin ancak ilâhî ve ruhanî âhenklerle meydana geleceği ve

gerçekleşeceğini delilleriyle anlatmış ve göstermiştir.

Halin başlangıcında, sailikin, zikrinden önceki vasfı, tevacüddür. Bundan sonrası da

vecddir. Vecd, hiç bir kasd ve kazanma gayreti olmaksızın, hüzün ve sevgiden sâlikin

kalbine gelen haldir. Büyük mürşidler, vecdi tevâcüdden ayırarak, vecdin; düşünme, isteme

ve zorlanma olmaksızın kalbe gelen bir teessür ve infial hali ve zikir emârelerinin erişilmez

neticeleri olduğunu, kat’î bir ölçü halinde ifade etmişlerdir.

Her kimde zikir vazifesi çoksa, Allah tarafından lûtufları da çoğaltılır.

Kalp feyizleri, zikir ve virdlerin meyvesi olduğundan, kalbinde vird ve zikri olmayan

salikin kalbi örtülü ve sırrı kör kalır.

Salikin görünen, zahirî amel ve gayreti, ibadetlerden tad alma ve zevk duymayı temin ettiği

gibi; görünmeyen, batınî amelleri de salik için bir vecd kaynağıdır. Kalbî zevk ve tatlılık,

ibadetin semerelerinden; vecd hali de batınî amellerin neticelerindendir.

Hâsılı vecd; Allah cemâlinin erişilmez nimeti ile coşan, ilâhî sırların keşf yolunu açan

katıksız aşk şarabından sevinç ve neş’eye boğulmuş ruhla, kalbin hayret ve heybet içinde

sînesinin parçalanmış olmasıdır. Mevzu ile alâkalı kaynaklarda vecd, zikir tatlılığının

doğması ve kalbe dolmasıyla, ruhun, aşk şiddet ve hücumuna tahammülden âciz kalması,

şeklinde açıklanmıştır:

(Arapça beyt:)

O kimse ki, vecdi çürük değilse eğer,

Şarkıcının sözlerine ihtiyacı olmaz onun.

Vucûd, vecdin üstünde olarak, onu geçtikten sonra hâsıl olur. Ve sâlik, Hakk’ın

Vücûdunda topyekün beşerî sıfatlardan tamamen sıyrıldıktan sonra ona ulaşır. Zira hakikat

sultanı ortaya çıkınca, beşeriyetin kalması tasavvur edilemez.

Netice; tevâcüd, başlangıç hali; vücûd da işin son mertebesidir ki, vecd, bu ikisi arasında

orta bir haldir.

Tevâcüd; sâlikin istiabını, yani alabildiğince almasını; vecd istiğrakını, yani kendini veriş

ve kendinden geçişini; vücûd da sâlikin istihlâkini, yani Hakk’ın Vucûdunda bitip

tükenişini belirtir.

Bu bahiste sâlikin halini; bir şahsın ilkin denizi görmesi, sonra gemiye binmesi, en son

olarak da denizde batıp boğulması... şeklinde misâllendirebiliriz.

CEM’ VE FARK

Cem’ ve Fark, tasavvuf ıstılahlarındandır. Farka, tefrika da demişlerdir. Kulluğun

devamına ve beşeriyet hallerine ait olan işlerden, salikin elde ettiği şeyler fark; gizli

mânâların tecellîsiyle izharı gibi Allah’dan gelenler de cem’dir. Ancak cem ve fark, şuhûd

hallerinden olması dolayısıyla, Hakk’a ermiş olanların en aşağı mertebesidir.

Taât ve isyanlarda Allah’ın fiillerini müşâhede eden sâlik, tefrika, yani fark vasfını

taşımaktadır. Taat ve isyanlarda kendi fiillerini gören sâlik ise, cem’ ile vasıflanmıştır.

Halkın isbatı, tefrika babından; Hakk’ın isbatı da cem’ nimetindendir ve cem’ de, fark da

sâlike mutlak lâzımdır. Tefrikası olmayan, yani fark ve ayrılık noktasını kaybeden sâlikin

kulluğu; cem’i olmayan sâlikin de marifeti muteber değildir. Fatiha sûresindeki «yalnız

sana kulluk ederiz» âyeti, fark makamına; aynı âyetteki «yalnız senden yardım dileriz»

ifadesi de cem’ makamına işarettir.

Sâlik, öz dili ve kalbiyle Allah’tan isteyerek, dua, şükür ve senâda bulunsa veyahut

günahlardan arınması, bağışlanması ve acınması için yalvarıp Allah’a hitapta bulunsa, fark

makamında olmuş olur. Sâlik, Rabbine sırrıyla yalvarıp yakarsa, yahut sâlik kalbiyle sırrî

hitabı işitebilse veyahut da sırrına gelen hitabın mânâsını Allah ona âşıkâre gösterse, sâlik

cem’ makamında bulunmuş olur.

«Allah’a kendi cehd ve gayretimle ibadet ediyorum» diyen sâlik ile, bunu sırf Allah’ın

eşsiz fazlından bilen, buna itimat ve itikat eden; bundan dolayı da tam bir acz ve şükran

ifadesi içinde bulunan ârif arasındaki fark, büsbütün beyan ve izah ihtiyacından uzaktır.

CEM’DN CEM’D

Cem’in cem’i, cem’ makamının üstündedir. Topyekün nefs ve halkı, Allah’la kaim gören

sâlik, cem’ makamındadır. Halbuki müşahededen gözleri kamaşıp şaşkınlığa ve nefsin

müşahedesinden de dehşete düşmüş halde, hakikat sultanının her yanı kaplamasıyla ondan

başka hiçbir şeyin varlığını hissetmeyen zat da cem’in cem’i makamındadır. Cem’in cem’i;

büsbütün tükenmek, yok olmaktır ki, hakikat hücumlarının şiddetinden, Allah’tan başka

herşeyden kesilmek ve Allah’ta fâni olmak derecesinde O’nu hissetmektir.

Bu mertebeden sonra bir makam, bir halet daha vardır ki; tasavvuf ehli, ona «ikinci fark»

tabir eder. Bu da fenaya ermiş sâlikin, farzları yerine getirirken istiğfar halinden uyanıklık

ve şuur haline gelmesidir ki, böylece Şer’î mükellefiyetlere ehil ve muhatap olarak, o

mükellefiyetleri yerine getirebilsin. Bu yüzden, onun uyanıklık ve şuur haline geri

dönmesi, nefsin hazzı için değil, Allah içindir ve O’na dönmesi mânâsındadır.

Bu halde, sâlik; nefsini, ilâhî marifet dairesinde görüp düşünür de kendini eşsiz ilâhî

kudretiyle yoktan var eden ve meydana çıkarananın; fiil ve hallerini de mutlak ilim ve

iradesiyle tasarruf ve takdir edici olanın, ancak Allah olduğunu, aynıyla müşâhede eder; ve

bir de «Mutlak Bir» olan Zat’ı, masivadan, yani O’ndan gayrı olan herşeyden alâkasızlık

içinde, tam bir tenzih ve tecritle mülâhaza eder.

кte bütün bunlardan dolayı, bu makama, «ilm-i mutlak», «hazret-i cem», «mertebe-i amâ»

ve «hakikatlerin hakikati» dendiği gibi; kendisinde Ğlâhî isim ve sıfatların yerleşmesi,

hakikat ve mahiyetlerin gizlenmesinden dolayı, «Cem’in Cem’i» de denilmiştir.

FENÂ VE BEKÂ

Tasavvuf ehli; fena tabiriyle, sâlikin kötü vasıflarının sukûtuna, düşmesine; beka tabiriyle

de iyi-güzel vasıflarının kıyamına, canlanmasına işaret ederler.

Sâlik, bunlardan birisiyle vasıflanmış olunca, kötü ahlâkından fâni olur. Kötü vasıflarından

fâni olan sâlikte, elbette iyi-güzel vasıflar ortaya çıkar. Bunun tersine olarak, kötü halleri

galip bulunan sâlikte, iyi-güzel vasıflar ortaya çıkar. Bunun tersine olarak, kötü halleri

galip bulunan sâlikte, iyi-güzel sıfatlar örtülür ve kaybolur. Ğnsan, fiilleri, halleri ve

ahlâkıyla vasıflanır. Kimse onların dışında değildir.

Fiillerde, o filleri işleyen iradeye mâliktir. Ahlâk ise, tabiî ve yaratılıştandır. Ahlâkına

aykırı bir âdeti itiyad edinen ve bunda devam edip gidenlerde, gittikçe mağlup olan eski

hal, galip olan halle değişir.

Hallere gelince onlar, tamamen Ğlâhî mevhibeler, Rabbani bağışlardır. Allah, başlangıçta

sâlike, binbir tecellî ve feyziyle gelir. Sonra sâlik, kemâl ve safa derecesinde Şeriatın

yasakladığı fiillerden tamamen temizlendikten ve arındıktan sonra, Allah, ona Zâtî

ahlâkıyla benzer olur. Ğhlâs sahibi sâlik, tam bir gayret ve çalışmakla düşük vasıflarını,

nefsinden, bütünüyle koparıp atmaya, yok etmeye muvaffak olursa, bu takdirde Allah onu,

güzel ahlâkıyla lûtuf ve ihsana nail kılar. Nefsini arındırma ve amellerini temizlemeye

sebatla devam eden sâliki, gerçek ihsan ve fazilet sahibi Allah; bütün kötülük ve

çirkinliklerden hallerini temizlemek ve kemâle yükseltmekle, engin ilâhî lûtuflarına mazhar

eder.

Dünya ölçüsüyle kötü bilinen fiilleri bırakanlara «şehvetinden fâni oldu,» denir. Şeriat

yasaklarından kaçınıp onlardan yüz çevirenlere de «rağbetinden fâni oldu,» derler.

Günahlara rağbetinden fâni olan, tövbesinden sadakatiyle baik kalır.

Kötü vasıflarını koparıp atmaya çalışan sâlik için, gizli düşmanlık, kıskançlık, cimrilik,

kızgınlık, böbürlenme, kendini beğenme gibi felâketlerden nefsini kurtarmaya muvaffak

olarak, «kötü ahlâktan fâni oldu» denilir. Kötü ahlâktan fâni olan da iyi, güzel, doğru

vasıflarla baki kalır.

Bütün hüküm ve iradelerin kullanılmasında, Ğlâhî kudretin cereyan ettiğini müşahede eden

sâlik için, «o, hüküm ve iradelerin halktan doğduğunu zan ve tahminden fâni oldu» denir.

Böylece de, hükümlerin, Allah’tan başkasından doğduğu vehminden fani olan sâlik,

Hakk’ın sıfatlarıyla baki kalır.

Yine sâlik, hakikat sıfatlarıyla kuşatılmış olarak, Allah’tan gayrı herşey demek olan

«ağyar-yabancılar» âleminden herhangi bir ayn, bir gayr, bir eser, bir resm, bir gölge

müşahede etse halktan fâni ve Hak’la baki olur.

Fenâ ve bekânın pek çok kısım ve çeşitleri olup; kalbin fenâsı, kalp ve ruh latifelerinin fenâ

ve bekası; sırrın fenâ ve bekası, gizlisi ve gizlinin de gizlisi olanın fenâ ve bekâları vardır.

Bunların her birinin başka başka alâmetleri, eserleri ve tecellîleri mevcuttur ki, bütün

bunlar; zaman, mekân, yollar, şahıslar, haller ve zikirlerin değişmesiyle de değişik olurlar.

Nefsin fenâ ve bekasının ardından, insanın vahdanî keyfiyetine ârız olan fenânın «etem- en

tamam, en ileri» ve bekânın da «ekmel- en mükemmel» derecelerine ulaşan, o makamla

müşerref olan kâmil insan, mükemmel ve ayrıca da kulları irşada ehliyet kazanmış olur.

Dikenli bir ağacın dikenlerini âdeta eliyle soymak kadar çileli olan bu makamın peşisıra,

ileri kemâl derecesine varmış olan kâmil zât, gavsiyet, kutbiyet, ferdiyet, kayyûmiyet,

hilâfet ve imamet şereflerine ulaşır; nübüvvet ve velâyet yolunun gölgesinde, o yolun usûl

ve inceliklerinden alınan payla, en yüksek kemâl derecelerine nufûz etmek, kendisine

müyesser olur.

Fenâ ve bekâ sıfatlarının birbirine karşı hallerdeki cereyanı bu şeklidedir ki, meselâ

cehaletten fâni olan, ilimle bakî olur; bütün gördüklerinden fenâya varan, Hakk’a

yönelişiyle ve O’nunla bakî olur.

Nefsî rağbetlerden fâni olan, zühd ve takva ile kendi emel ve arzularından fâni olan da ilâhî

murad ve dileklerle bâki olur. Böylece, fenâdan sonra, artık fenâyı görüp düşünmekten de

fani olmak mertebesine yükselmek mümkün ve müyesser olur.

Fenâ’nın ilk derecesi, sâlikin, nefsinden ve sıfatlarından fenâya ermekle, Hakk’ın

sıfatlarıyla baki olmasıdır.

Fenânın ikinci derecesi, sâlikin, Hakk’ı müşahedesiyle, O’nun sıfatlarından fâni olmasıdır.

Fenânın üçüncü derecesi de Hakk’ın varlığında tamamen tükenip yok olmak hasebiyle,

fenânın şuhûd ve şuurundan da fâni olmaktadır.

GIYBET VE HUZÛR

Gıybet, tasavvuf ıstılahında, kalbin, kendisine gelen mânâlarla meşgul ve onlarla dalmış

olarak, halkın sürüp giden hallerinden gâfil ve alâkasız olmasıdır. Yani, o hallerde meşgul

olmaktan hoşlanmamasıdır.

Bazan da gıybet, sevabın hatırlanması ve cezanın düşünülmesi gibi, bir mânânın kalbe

tesiri sebebiyle, sâlikin, nefsini ve başkasını hissetmekten gâfil olması, yani

hissetmemesidir.

Çok defa gıybet, Hak tarafından gelen mânâ keşiflerinden doğar.

Hal ehlinin, gıybet halleri, değişik ve farklı farklıdır.

Huzûr tabirinden, tasavvuf ehlinin kullanışında Hak ile hazır olmak mânâsı kastedilir. Orta

halli bir sâlikin Hak ile huzûru, halktan gaybûbetle, yani halktan ayrılmak ve birlikte

bulunmamakla olur.

Hak ile huzûr, sâlikin kalbine Hak zikri galip ve baştan başa onu kaplamış olarak, sâlikin

Rabbin huzuruna çıkmış gibi olmasından ibarettir.

Huzûr, sâlikin halktan çekilmesi ve gaybûbeti sebebiyle olduğundan, bütünüyle gaybubette

olanların huzûru, bu bakımdan tamlığa erer. Bazan, gerek nefsin gerekse onun dışında

olanların hallerini histen kesildikten sonra, o his geri döner ve tekrar doğar. Bununla,

gıybetten «sahv»e, yani şuur ve uyanıklık haline dönme, mânâsı kastedilir. Bu huzûr, halk

iledir; ilki ise Hak ile idi.

Gıybet hainde, müddetin, uzayıp uzamaması bakımından fark vardır ki, bazılarının gıybet

halleri uzun müddet sabit, bazılarınınki de yok olup gider.

SAHV VE SEKR

Tasavvuf ehli, sâlikin, gıybet halinden sonra his ve şuur haline geri dönmesine, «sahv»

derler. Sahvın mukabili «sekr»dir ki, kalbine doğan feyzin şiddeti yüzünden, sâlikin, eşya

ve hadiseleri hissetmekten tecritle, gıybetine, tasavvuf dilinde «sekr» denir.

Sekr ile gıybet arasında, fazlalık ve noksanlık bakımından fark ve değişiklik vardır. Sâlik,

kendisini sekre götürücü hallerin, kalbini baştanbaşa kaplamaması halinde, tam sekre

ulaşamaz; gıybetle his ve şuur dairesinde, binbir renk içinde tereddütte kalır. Bu halde olan

sâlik, gıybet mertebesinden eksik olarak, kendinde hisse yol bulan, sekr gösterişi içindeki

sâliktir.

Bazen sekre götürücü haller; güçlü ve sâlikin kalbini baştanbaşa kaplayıcı olur ki, bu tam

sekr halidir ve gerçek o ki, gıybet mertebesinin de ilerisindedir. Netice olarak, sekr

sahibinin, kalbine gelen sekre götürücü halleri, güçlü ve kaplayıcı olursa, bu takdirde onun

gıybeti, gıybet makamındaki sâlikin halinden daha şiddetli ve daha güçlü olur. Eğer sekr

sahibinin kalbine gelen sekre götürücü halleri zayıf ve kaplayıcı olmazsa, o takdirde de

gıybet makamındaki sâlikin hali, böylesi sekr sahibinin halinden daha ileri ve gıybet

yönünden daha tamdır.

Sekrin geliş kaynağı, bazab rağbet ve "recâ-ümit" bazan da "havf-korku" ve heybet sebebi

olan bir hususdur ki, kalp üzerinde galip ve onu kaplayıcı olur.

Sekr, ancak, vecd ve aşka ermiş kişilere mahsus bir haldir ki, ne zaman kul, cemâl vasfıyla

keşfe ulaştırılırsa, o zaman meydana gelir ve sekri Hak ile olan sâlikin, sahvı da Hak ile

olur.

Sekri, hazlarla karışan sâlikin, sahvı da hazla birlikte, ona karışmış olur.

Halinde doğru ve istikamet üzere olan sâlik, sekr anında sevinçli ve halini gizleyici olur.

Sekr ile sahv, bir yönden, "fark" haline benzer ki; her ne vakit hakikat sultanı meydana

çıksa, sâlikin sıfatı, tükenmiş ve yok olmuş olur. «Ne zaman Rabbi dağa tecellî edince, dağ

un ufak oldu ve Musâ dehşet içinde düşüp bayıldı» Ğlâhî ifadesiyle işaret buyurulduğu

üzere, ilâhî tecellî sırasında Tur Dağı, bütün salabet ve kuvvetine rağmen parçalanıp

dağılmış ve Hazret-i Musâ da «risâlet- peygamberlik» mertebesinin yücelik ve üstünlüğüne

rağmen, duyduğu korkunun şiddetinden düşüp bayılmıştır.

Sâlik, sekr halinde, hal ile müşahede, sahv halinde de ilim ve şuurla müşahede eder. Yine

o, sekr halinde, kendi gayret ve zorlaması olmaksızın mahfuz; sahv halinde ise, kendi

tasarruflarıyla korunmuştur.

ZEVK, ŞÜRB VE RDYY

Bu tabirler, tasavvuf dilinde geçen ıstılahlarındandır ki, tasavvuf ehli, nimetlerinin manevî

saadetlerine nâil oldukları tecellîlerin semereleri ve keşiflerin neticelerini; yine apaçık ve

apansız meydana çıkan kalbî verimleri bu tabirlerle ifade ederler.

Evvelâ zevk, yani tatmak... Sonra şürb, yani içmek... Daha sonra da riyy, yani kanıp

susuzluğu gidermek... Sâliklerin yapıp işlediklerinin safâsı, onlar için «zevk»; manevî

terakkî derecelerini menzil menzil geçmeleri, Rabbanî mânâları «şürb»; nihayet, gayelerine

varmalarıyla hararet ve susuzluklarını dindirmeleri de «riyy» ve daimi safâ sebebidir.

Zevk sahibi, sekr gösterişi içinde, şürb sahibi sekr halinde, riyy sahibi de uyanık ve şuur

halindedir.

Sâlikin aşk ve şevki kuvvetli olunca; şürbü, daimî ve kesintisiz olur. Bu bakımdan, böylesi

şürb sahibi, daima Hak ile her bir hazzından fâni olarak, kalbine gelen hal mânâlarından

müteessir ve mevcut halinde de bir değişme olmaz. Sırrı, berraklık ve parlaklık kazanan

sâlikin, meşrebi bulanmaz ve bozulmaz.

Şürbü, yani mânevî içkisi kendine gıda olan sâlik, ondan ayrılmaya sabr ve tahammül

gösteremez, asla onsuz olamaz.

(Arapça beytler :)

Aşk ve muhabbet şarabını

Kadeh kadeh içtim...

Ne hakikat meyhanesinin

Şarabı tükendi;

Ne de ben susamış gönlün

Yanıklığından kurtulabildim...

MAHV, ĞSBAT VE MEHDK

Tasavvufî ıstılahlardan olan mahv, sâlikin, nefsinin alışılmış kötü vasıflarını yok

etmesinden; isbat da sâlikin, kulluk sıfatını ve ibadetini kuvvetlendirmekten ibarettir. Kötü

sıfatlarını, iyi ahlâka dönüştüren sâlik, mahv ve isbat sahibidir.

Mahv ve isbatın üç derecesi vardır: Birincisi, zahirî fiillerden olan günahları ve

düşüklükleri imha ile zıtlarını ihyâ, yani isbat... Ğkincisi, sırların yuvalandığı kalblerden

gafletleri silip yok ederek, tevhid mertebelerine yükseltici menzilleri isbat... Üçüncüsü,

sırlardan geri bıraktırıcı topyekün bahaneleri imha; ve o sırları gaye noktasında isbat...

Ancak, bu şekilde olan mahv ve isbatta şer’î ölçülere riayet ve kulluk şarttır. Sâlikin bu

mevzudaki tasarrufta bir payı yoktur.

Mahv ve isbatın gerçek olanları, ilâhî kudretten gelenleridir. Zira mahv, Allah’ın örttüğü,

yok ettiği; isbat da meydana çıkardığı, var kıldığı şeydir. «Allah dilediğini mahv, dilediğini

isbat eder» meâlindeki âyette, mahv ve isbattan, ezelî kudret sahibi Allah’ın iradesi

kasdedilmiştir. Allah, irfan büyüklerinin kalplerinde «masiva- dış âlem» fikrini mahv;

sâliklerin kalplerinde de kendi zikrini isbat etmiştir.

Mehik ise, lûgatte gidermek ve iptal etmek mânâsında olup; tasavvuf ıstılahında, mahvın

üst derecesidir. Mahvda geçici sıfatlardan bir iz, bir eser kalırken, «mehik»de en küçük bir

iz, en hafif bir gölge bile kalmaz. Allah, sâliki, mânevî müşahedesinden mahv ve mehik’e

erdirdikten sonra, terkrar onu, müşahedesine geri döndürmez.

Arapça bir mısra:

Dönen, yoldan döner, gayeye eren dönmez asla!

Setr ve Tecellî:

Tecellî, «gayblerin nurlarından kalbe açılan, kalbe keşfettirilen...» şeklinde tarif edilmiştir.

Setr de, bunun mukabili olarak, gayb nurlarının açılıp meydana çıkmaması, örtülü

kalmasıdır.

Tarifte, «gayb» kelimesinin «cemi’- çoğul» olarak gelmesinden anlaşılıyor ki, kalbe gelen

tecellîler sayısızdır. Zira Ğlâhî isimlerin herbirinde, değişik vecihleri bakımından çeşitli

tecellîler vardır.

Perdesinde, tecellîler zuhûr eden gayblar yedidir. Bunlara, «ümmehat-ı seb’a- yedi ana»

derler.

Allah, sâlike Zâtî keyfiyetiyle tecellî etmez. O’nun ilâhî tecellîsi, isim ve sıfat

perdelerinden birinin verâsından, ötesinden gelir.

Başlangıç noktasının, zât ve sıfatlardan birine bağlı olduğunu düşünmek bakımından,

tecellî iki kısma ayrılmıştır. Birincisi, Zâtî tecellîdir ki; bu da sıfatlardan bir sıfat kabul

edilmeyerek, mücerred Zât’ın, tecellînin başlangıcı olarak alınmasından ibarettir. Ğkincisi,

sıfatların tecellîsidir ki, Zât’dan ayrı olarak, muayyen bir sıfatın, tecellî başlangıcı

sayılmasıdır. Aralarındaki fark, itibarîdir.

Avam derecesindeki sâlikler, perde altında karanlıkta; ileri derecedeki seçkinler de

kesintisiz tecellînin parıltıları içindedir. «- Allah, bir şeye tecellî ettiği zaman, ona boyun

eğdirir» hikmeti buna işarettir. Yani tecellî, sükûn ve itmi’nan vermekle huşû ve tevazû

sebebi olur.

Örtülü kalan sâlik, şuhut vasfıyla kaim, tecellî sahibi de daima huşû vasfıyla birliktedir.

Avam derecesindeki sâlike, örtülü kalmak, ceza; yüksek dereceli seçkinlere de rahmettir.

Allah, seçkin kullarına keşf buyurduğu, açtığı şeyi tekrar örtmezse; onlar, Hakikat

Sultanının önünde büsbütün telâşa ve dağınıklığa düşerler. Lâkin «Rahîm-çok acıyıcı» ve

«Raûf- çok esirgeyici» olan Hak, onlara nasıl apaçık tecellî eder, nimetlerini izhar ederse,

öylece de onları örter ve gizler. ( «mubdî-herşeyi başlangıçta yaratıcı» ve «Muid-sonunda

kendine döndürücü» olan Allah’ı tesbih ederim!..)

Bu şerefli taifenin avamının, saadetleri, tecellîde; belâları tecellînin kesilmesiyle örtülü

kalmakta iken; yüksek derecedeki seçkinleri de sakin bir saadetle çoşkun bir sevinç ve

neş’e, setr anında da huzur ve sukûnet içindedirler. «O sağındaki nedir, ey Musâ!»

meâlindeki, Musâ Peygamber’e hitap eden âyette, bu hale bir remz ve işaret vardır.

MUHÂZARA, MÜKÂŞEFE, MÜŞÂHEDE

Muhâzara, mükâşefenin başlangıcıdır ki, bundan murad, kalp huzurudur. Huzur, gıybetin

mukabilidir. Bir kimsenin huzur hali, yakınlık, ve yakınlıkta fenâya ermektir. Kalbin

huzuru, bazan istidlâl yolundan tevatür ve bürhanla hâsıl olur. Bu huzurla kalbi huzura eren

sâlik, her ne kadar zikir sultanının kalbini kaplamasına hazır ve amâde ise de henüz «setr-

örtü» halinden kurtulabilmiş değildir.

Mükâşefe, muhâzaradan sonra meydana gelir. Sâlik, bu makamda, delil bulma

düşüncesinden ve sebep arama ihtiyacından kurtulmuştur ki; artık gayb nimetlerine

kavuşmuş, zan ve şüphe hücumlarına da müsait olmaktan çıkmıştır.

Müşâhede mertebesine gelince, o, mükâşefe makamının da üstündedir ki, Zât’ı tenzihten

ibaret olan Hakk’ın huzuru, bu mertebededir. «Seyr ve sülûk» semâsı, «setr-örtü» sisleri ve

perde bulutlarından büsbütün sıyrılır ve apaçık meydana çıkarsa; baştanbaşa aralarındaki

perdeler kalkar ve basiret ufuklarına, şeref burcundan, müşâhede güneşi doğar.

Bu şeref taifesini efendisi olan Cüneyd, müşâhedeyi, şöyle tarif etmiştir:

"- Senin yokluğunla, Hakk’ın varlığı..."

Yani, sâlikin gayba ermesi, yok olmasıyla beraber; muhâzara ehli ilâhî işaret ve delillerle

bağlanmış, mükâşefe ehli ilâhî sıfatlarla ferah bulmuş, müşâhede ehli de en yüce Zât ile

karşılaşma şerefine ermiş olarak varolurlar.

Muhâzara derecesinde olanları akılları, mükâşefe dercesinde olanları ilimleri, müşahede

derecesinde olanları da marifetleri erdiricidir.

LEVÂDH, LEVÂMD, TAVÂLD

Bunlar lûgat bakımından birbirine yakın mânâlarda olup «zuhur- meydana çıkma»,

«lem’an- parıldama» ve «tulû-doğma» mânâlarındadır. Tasavvuf ıstılahında da aralarında

pek fark yoktur. Bunlar, kalp hallerinde terakkî gösteren, başlangıç halindeki sâliklerin

sıfatlarındandır. Onlara henüz marifet güneşinin ziyası, kesintisiz gelmeye başlamamıştır.

«Onlar için, cennette sabah- akşam rızıkları vardır» meâlindeki âyet gereği, Allah, onların

kalplerinin rızkını ihsan eder; böylece kalplerinin semâsı, hazların karanlık bulutuyla

simsiyah kaldığı esnâda «lâihler-zuhurlar» ve «tecellîyat- tecellîler» kalbe doğar ve ilâhî

yakınlık parıltıları parıldamaya başlar. Kalpleri, setr anında da ansızın gelecek «lâihleri-

zuhûratı» beklemeye koyulur.

(Arapçe beyt :)

Ey çakıp parıldayan şimşek,

Semânın hangi omuzundan doğuyorsun?

Ğlkin keşf ve «levâih- zuhurlar», sonra «levâmi- parıltılar», daha sonra da «tavâli-

doğuşlar» gelir. Lâihler, şimşeklerin, bulutlardan bir anda zuhûr etmesi gibi birden zuhur

eder ve parlamasıyla, hemen sis örtülerinin ardına kaçar.

(Arapça beyt :)

Ayrılırken güç ayrıldık

Tekrar karşılaştığımızda;

Bana veda oldu,

Onun selâmı!

«Levâmi- parıltılar», levâihten, yani zuhûrlardan daha aşikâr ve daha devamlıdır. Her ne

kadar o parıltıların zevali, zuhûrların zevali derecesinde sür’atli değil ve bir müddet kalıcı

ise de, sonunda zeval karanlığını bastırmasıyla, «bakmaya doymayan yaşlı göz» yine

hasretlere düşer. Yine «levâmi- parıltılar» bir an devam eden parıldamaları müddetinde

sâliki, yolundan alıkor ve kendisiyle birlik kılar. Gece, karanlık orduları hücum etmedikçe,

gündüzün aydınlığı zuhur etmez. Bundandır ki, levâmi ehli; kâh rahat, kâh sıkıntı, kâh

«bast- genişlik», kâh «kabz-darlık» arasında gizlenmiş ve tereddüde düşmüş olur.

«Tavâli’- doğuşlar» evvelkilere nisbetle, uzun süre kalması ve kesintisiz gelmesi

bakımından, daha kuvvetlidir. Onun uzun süre kalması ve devam etmesi, kalbe parıltılar

saçıp onu aydınlatmaktan ziyade; sâlike güç vermek, zulmeti gidermek ve nefsi, kabahati

altında ezmekte faydalı ve yardımcı olur. Tevâli’in doğuşu pek seri , batış hali ise, ufuk

boyu uzayıp giden ışıltı kuyrukları halinde, pek uzundur. Bazan âşikâr olan doğuşlar,

çoğunlukla gizli ve örtülüdür.

Şeyh-i Ekber, Fütûhât’ında «levâih- zuhurlar»dan kastedilen şeyi, şöyle ifade eder:

«- Bir halden, bir hale yükselişte meydana gelen sırlara işaret edici şeydir ki; bize göre,

maddî bir uzuv olmaktan yara almış olmayan göz için Zâtî nurlardan ve ilâhî vechin

ışıklarından parlayıp yansıyandır.»

Levâih, levâmi ve tavâli mânâ yönünden değişik hükümlerdir. Bazan saklandıklarında,

parlak yıldızların batışı gibi ufukta hiç bir parıltı izi bırakmazlar. Bazan da nurlarından

izler bırakırlar ki, hal sahibi ruhî çoşkunluk ve sükûnetinden sonra, nurdan volkan saçan o

yanardağın eteklerinde dolaşır ve tekrar nur saçmaya başlayıncaya kadar vakitlerini orda

bekleyerek geçirir ve tekrar bulduğunda da, o nur kaynağından kaybolmaz bir iz, bir

hatırayla muhabbet meclisinin aşk şarabını içme zevkine erer.

(Arapça beyt :)

Şu dipsiz ufuktan, şimşek midir parlayan,

Yoksa yüzünden, peçesi mi kalktı Leylâ’nın?

BEVÂDDH VE HÜCÛM

Bevâdih lafzı, lûgatta, bir kimsenin nam ve nişanı yok olacak şekilde helâka gitmesi

mânâsındadır. Tasavvuf ıstılahında ise, ilâhî bir nüzûl olarak, gayb âleminden; kalbe

birdenbire bastıran, ansızın zuhûr eden ilâhî vergiye denir.

Hükmü ise, ya kalbin ferahıdır, sahibini güldürür; yahut hüzün ve kederidir, sahibini

ağlatır.

Bayezid Bestamî buyurdular:

«- Bir zaman güldüm, bir zaman ağladım. (bevâdih halinden, azîmet haline geçtiğine işaret

olarak :) Ve şimdi, ne gülüyor ne ağlıyorum.»

Hücûm, lûgatta, gelmek mânâsınadır. Tasavvuf ıstılahında ise, hiç bir gayret ve zora

girmeksizin kalpte zuhur eden «varid- ilâhî vergi»dir. Öyle bir vergi, öyle bir mânâ ki,

vaktini kaçırmaksızın sahibinde bir teessür uyandırmaz. Bu hal sahibi, Allah tarafından

memur edilmiş olarak, pişmanlığı anında, kaçırdığı vaktin zaptına ve ıslahına sebep

arıyor...

Kalbe zuhur eden bu ilâhî vergiler, işte o sebepten ibarettir. Bu mevzu Fütûhat’ta tafsilatlı

olarak anlatılmıştır.

Kalbe gelen ilâhî vergiler, kuvvetli ve zayıf olmak bakımından çok değişik ve çok

çeşitlidir. Bazıları, geldikleri kişinin hallerini değiştirir. Bazıları da, kalbine geldikleri

kişinin kalplerinde hiç bir değişiklik yapmaz. Bu mertebeyi haiz olan zatlar, zamanın

efendileri, ileri gelenleridir.

Telvin ve temkin

Burada telvin ve temkin, «televvün» ve «temekkün» mânâsında kullanılmıştır.

Televvün, ıstılahta, halden hale geçiş; temekkün de bulunulan yere yerleşmek ve orada

kalmaktır.

Telvin, hal sahiplerinin sıfatı; temkin ise, hakikat ve kemâl erbabının sıfatıdır.

Sâlik, marifet yolunda seyrettiği müddetçe, telvin sahibi olarak, halden hale, vasıftan vasıfa

geçer ve menzillerden menzillere göçer. Yolun gaye noktasına varınca da temekkün ve

karar kazanmış olarak, «temkin» derecesine erer.

Telvin sahipleri, devamlı terakkî ve ilerlemede; temkin ehli de gayeye vardıktan sonra

«ittisâl-ulaşma» makamındadır. Ulaşma alâmeti ise, sâlikin büsbütün varlığından

vazgeçmesidir.

Fütûhât’ta, telvinin, eksik bir makam olduğu tasavvuf ehli bir cemaattan naklen

zikredilmiştir. Telvin sahibinin, kâmil olduğunu ve kemâlde bulduğunu söyleyenler de

vardır.

Şeyh Hazretleri de böyle diyenlerdendir; o, telvîn’de olanı kemâlde buluyor.

Bu makam daha açılmak ve genişçe anlatılmak isterse de, risâlemizin hacmi, bu tafsilâta

müsait değildir.

Kurb, bu’d:

Kurb derecelerinin ilki, taat ve ibadetlere yakınlaşmaktan ibarettir. Bu’d ise, mukaddes

Şeriat ölçülerine karşı alâkasızlık ve aykırılık içinde, taat ve ibadetten uzaklaşmak; yani

hidayet ve hakikate ermekten uzak düşmektir. Hidayet azığından hissesi olmayanın, gerçek

mânâda zevk edebilmesi mümkün değildir.

Mukarrabin, yani ilâhî yakınlığa ermiş olanların, «kurb- yakınlık»a en büyük vesileleri,

ilâhî farzları, vecibeleri yerine getirmektir. Nafile ibadetler de sevgi makamı için bir

kılavuzdur. Ğlâhî sevgiye mazhar olan yüksek zatlar, Hak ile görmek ve Hak ile işitmek

derecesi olan en son dereceye varmışlardır.

Sâlikin, Allah’a yakınlığı, evvelâ iman ve tasdik, sonra ihsanla gerçekleşir. Ğhsan:

«- Ğhsan, sanki O’nu görüyormuşsun gibi Allah’a kulluk yapmandır. Her ne kadar sen O’nu

görmüyorsan da, şüphesiz, O seni görüyor.»

Hadisiyle izah edilmiştir. Yani ihsan, Allah’ı görür gibi ibadetten ibarettir. Sâlik,

görmekten nasipli olmazsa da Allah onu görür ve sâlik, O’nun kuşatıcı ilminin şümul

dairesinden dışarı çıkamaz.

Allah’ın kula yakınlığı, onun için tahsis buyurduğu şeref, irfan, dünyevî nimetler, uhrevî

müşahedeler ve manevî lütuflarıdır. Hakk’ın, ilim ve kudretle yaklaşması, bütün kullarına;

lütuf ve nusretle yaklaşması mü’min kullarına hâs olup, yine Hakk’ın az önce zikrettiğimiz

ilâhî yakınlık hususlarıyla yaklaşması da izzet ve şerefe mazhar olmuş seçkin dostlarına,

evliyasına mahsustur.

Ğlâhî yakınlıkla tahkîke varmış olanların, yakınlıkta en ileri derecede olanı, Allah’a devamlı

murakabede olan sâliktir ki, Mevlâ, «siz nerede iseniz, O sizinle beraberdir» meâlindeki

âyetiyle işaret buyurduğu üzere, öylesi dostlarını daima gözleyicidir.

«Kurb- yakınlık», üç çeşittir. En yüksek derecesi, Zâtî yakınlıktır ki, bunun Allah’a

nisbetini düşünmek, muhal bir iştir. Kutsiyetinin gereğidir ki, O, her türlü sınır, yer, yön,

nihayet ve miktardan münezzeh ve yücedir.

Ne bir mahlûk O’nun Zâtı’na bitişik, ne de bir yaratık O’ndan ayrıdır. O’nun Zâtî kurbu ile

ulûhiyet şanına lâyık olarak yakın olması, meçhul bir keyfiyettir. Bu keyfiyetin izahı, zahirî

ve batınî ilimlerde mükemmel bir derinliğe varmış olan büyük ilim-irfan sahibi zatların

ilmine, ilâhî bir lûtuf olarak verilmiştir.

Ğkinci çeşit yakınlık, sıfatlarla yakınlıktır ki, bundan murat, ilmî yakınlıktır ve bu da Ğlâhî

sıfatlarda vacip ve sabittir. Üçüncü yakınlık, fi’lîdir ki, bundan murad, Allah’ın kullarından

dilediğine lûtf ile fazlıdır. кte ancak bu mânâda yakınlık ile Allah’ı vasfetmek, caiz ve

muteberdir.

ªERĞAT VE HAKDKAT

Şeriat, kulluk vazifelerine sımsıkı sarılma işinden; hakikat da Ulûhiyyetin müşahedesinden

ibarettir. Şeriatla doğrulanmış, teyit edilmiş olmayan hakikat, reddolunmuş ve kabul

dairesinden atılmıştır. Hakikate bağlı olmayan Şeriatın da yerine gelmesi muhaldir.

Şeriat, halkın mükellefiyetini; hakikat da halkın tasarrufunu belirtir. Şeriat O’na ibadet;

hakikat O’nu müşahededir. Şeriat emr ile kaim; hakikat kaza ve kaderi gösterici, herşeyden

gizli ve herşeyden açıktır.

«Yalnız sana ibadet ederiz» meâlindeki âyet, «Şeriat ölçülerinin korunmasına; âyetin

devamı olan «ve yalnız senden yardım isteriz» meâlindeki Ğlâhî ifade de hakikatın ikrarına

işarettir. Şeriat, emr ile yapılması gerekli kılındığı yönünden hakikat; hakikat da, Allah’ın

marifetini bilmekle memur kılınmak bakımından Şeriat’tır.

HAVÂTIR

Kalplere ve iç dünyalara gelen hitaptan ibarettir. Havâtır, melekler vasıtasıyla gelir. Bazan

şeytan onu kalplere atar; bazan da nefsin kendi başına sözlerinden ibaret kalır.

Havâtır, doğrudan Allah katından da gelebilir. Melekten olana «ilham», nefsten olana

«hevacis- nefsanî hitaplar», şeytandan olana «vesvese», Allah tarfından olana da «Hak

hatır-Hakk’ın Hitabı» denilir. Bunların hepsi, nefsin kelâmı kabilindendir. Yani bütün bu

hitaplar, nefs tarafından duyulur.

Melek tarafından olan «hatır- hitab»ın doğruluna alâmet, şeriata uygun olmasıdır.

«Şeriat’ın zahirinden şahidi olmayan hatır, bâtıldır.» denilmiştir. Şeytan tarafından gelen

hatırların, yani hitapların çoğu, günahlara, isyana davettir. Bazan şeytanî hatır, zahiniden,

bir taat ve ibadet gibi görünürse de, yine o, gizli bir günaha, görünmez tuzaklardan gizli bir

isyana davettir.

Tahkik derecesine varmış tasavvuf büyükleri; giydiği ve içtiği haram olan sâlikin, melekten

olan ilham ile şeytandan olan vesvese arasındaki farkı teşhise kadir olamayacağı görüşünde

birleşmişlerdir.

Ğlham meleği ile kalbe gelen hatıraya, sâlik bazan uyabilir, bazan da uymayabilir. Allah

tarafından ilham olunmuş hitaba ise, sâlikin muhalefeti tasavvur olunamaz!

ĞLM’EL-YAKÎN, AYN’EL-YAKÎN, HAKK’EL-YAKÎN

Yakîn, şek ve şüpheden arınmak mânasınadır. Ğlâhî isimlerin; aklın tasavvurundan uzak,

tamamen Allah tarafından bildirilmiş, değişmez isimler olduğu, en muteber görüş

olduğundan, Allah’ı vasfetmekte «yakîn» tabiri câiz değildir.

Ğlm-i yakîn, aklî delillerle sabit olup, akıl sahiplerine aittir. Hakk-ı yakîn, keşf ve

müşahedeye dayalı olup, beşerî sıfatların silinmesi, yok olmasından sonra; sâlik’in ilmi,

müşahedesi ve haliyle, Allah’la birlikte olmasından meydana gelen ilimdir.

Birinci yakîn, zahir ehlinin ilmi; ikinci yakîn, ümmetin seçkinlerinin ilmi; üçüncü yakîn de

seçkinlerinin seçkini olan Allah dostlarının ilmidir. Bu üç ilim tarzı, irfan yolunu ihtiva

eden seyr-i sülûk kitaplarında tafsilatıyla gösterilmiştir.

VÂRDD

Tasavvuf ıstılahında geçen bu kelimenin «cem’i- çoğulu» «varidat»tır. Varidattan murat,

sâlikin kast ve teammüdü olmaksızın, kalpte zuhur eden makbul ve güzel hatıra, yani ilâhî

hitaplarla; ayrıca, bu cinsten olmayan hüzün ve sevinç halleridir. Varidat, hatıralardan daha

umumî, daha kuşatıcıdır.

Hatıralar, yalnızca mânevi bir hitabı içine alırken; vâridat, yalnızca mânevî hitabı kuşatıcı

değildir. Bütün mânevî hitaplarla birlikte, kalbe gelen mânâlara da vâridat denir. Hüzün

vâridi, «kabz- sıkıntı» vâridi, «bast- ferahlık» vâridi gibi...

Fütûhât-ı Mekkiye’nin 264-266. bahislerinde havatır ve şevâhidi anlatan çok güzel tafsilat

vardır. Biz de bunu göstermekle yetiniyoruz.

ªÂHĞD

Şâhid, tasavvuf ehlinin kelâmında görülen bir tasavvuf ıstılahıdır. Filan ilim şahidi, filan

vecd şahidi, filan hal şahididir derler. Bununla, sâlikin kalbinde hazır ve mevcut olarak;

kalbin onun mülâhazasıyla meşgul olduğunu kastederler. Yani, kalbi kaplayan ilim ise, ilim

şahidi; vecd ise, vecd şahidi denir. Bir kimse, herhangi bir şahsa derin bir alâka duysa, işte

bu alâka duyulan sevgili kişi, o kimsenin şâhididir.

TÖVBE

Tövbe, lûgatte rücû, geri dönmek mânâsınadır. Şer’i ıstılahta ise, yerilmiş ve yasaklanmış

olan şeyleri işlemek, irtikâp etmekten rücû edip pişman olmak ve hayatta kaldıkça bir daha

yapmamaya azmetmekten ibarettir.

Tövbe, tasavvuf yolundaki menzillerin başlangıcı, hattâ giriş kapısıdır. Tövbe, bu yolun

isteklisi olanların varacakları ilk makamdır.

«Ey mü’minler, hepiniz Allah’a tövbe ile rücû ediniz; umulur ki, kurtuluşa erersiniz!»

meâlindeki âyet, ile bütün mü’min kullara, tövbenin kurtuluşa götüreceği müjdelenmiş ve

bir

âyette, meâlen: «Şüphesiz Allah tövbe edenleri ve günahlardan temizlenenleri sever»

buyurulmuştur.

Tövbe eden genç, yani henüz olgunluk derecesine varmamış olduğu halde, günahlarından

tövbe edip dönen mü’minden, daha sevgili kimse olmadığına, pek çok Hadis’te açık

işaretler vardır. Tövbe sahibi, tövbesini bozar ve tekrar iradesi, nefsini yeniden tövbe

etmeye teşvik eder, zorlarsa; bu durumda olanların, defalarca ahtini bozanların tövbesinden

dolayı, ümit kesmeleri doğru olmaz. Hattâ bunlardan hidayete mahzar olanların çokluğu,

en sıhhatli haberlerle malûm ve sabittir. Ceza korkusu ile günahtan dönen sâlik, yolun

başında olan sâlik, sevap düşüncesi ile günahtan dönen, yolun ortasında olan sâlik; sevap

rağbeti ve ceza korkusundan kalbi uzak olarak, sırf ilâhî emre riayet gayesiyle tövbe edip

dönen sâlik de yolun sonuna varmış olan sâliktir.

«Tövbe, Ulûhiyet yönüne, tam anlamıyla yönelmektir.» denilmiştir. Avamın tövbesi,

günahlardan; seçkin Allah dostlarının tövbesi de gaflettendir.

Tövbenin edâsı, yerine getirilmesinin şartları; fazilet ve semereleri, hüküm ve maslahatları,

fayda ve kazançları ve diğer hükümleri fıkıh, tasavvuf, ahlâk kitaplarında geniş ve açık

şekilde anlatılmıştır.

MÜCÂHEDE

Lûgatta, çarpışmak demektir. Şer’î ıstılahta ise, Ğlâhî bir memuriyettir ki, mânevî

hakikatlere düşmanlığı ile ayakta duran nefsin, meşakkatine sebep olacak şeyleri

yüklenerek yegâne alâmeti kötülük nefsle savaşmaya mücadele etmeye denir. Kısaca;

nefsi, Şeriat ölçülerine aykırı işlerden, onları irtikâp etmekten zorla çevirip Şer’î Şerif’e

uygun bir istikamete sokmaktır.

Tasavvuf ehlinin, alışkanlıkları terk etmesine de mücâhede denir ki, bu neftsen emniyetin,

kolaylıkla sağlanabilmesine yardım eden sebeblerdendir.

«Bizim yolumuzda mücâhede edenleri, elbette onları bizim yollarımıza hidâyet edeceğiz.

Şüphesiz Allah, iyilerle beraberdir» meâlindeki âyet, mukaddes Şeriat’a uygun hareket

edenlerin Ğlâhî Zat’a vardırıcı yolda yürüyüp, gerçek gaye olan Rabbanî yakınlık

derecelerine ve seçkin dostlar meclisine ulaştırılacaklarını müjdelemiştir.

Dışını Şeriat’la meşgul eden, ona bağlayan kimselerin Allah, sır, yani iç âlemlerini,

müşâhedesi ile süsleyip donatır. Dış hareketler, iç bereketlerin sebebi ve doğurucusudur.

Avamın hedefi, amelleri ifâ etmek; seçkinlerin maksadı da amelleri ifa ile birlikte, halleri

de tasfiye etmek, safaya erdirmektir. Hallerin safâsı ise, şer’î amellerin mânevî

verimlerinden, kazançlarındandır. Avamın kaçınması lâzım gelen, nefs âfetlerinden en

mühimi, medihten, övülmekten hoşlanmaktır. Övülmekten zevk almak, nefsin en büyük

felâketlerinden olup, bundan şiddetle kaçınmak lâzımdır.

HALVET VE UZLET

Bunların mânaları birbirine yakındır. Halvet, tenha bir yerde bütün yabancı düşünce ve

kaygılardan kurtulmuş olarak müsterih olmak; uzlet de, halktan ayrılmak ve bütün ülfet ve

alışkanlıklardan feragatı seçmektir.

Üstad Eb’ul Kasım:

«- Uzlet, saffet ehlinin sıfatı; halvet de vuslatın alâmetidir.» demiştir.

Şöyle ki; yolun başında olan sâlike, başlangıç halinde uzlet ve işin sonunda da Hak ile

ünsiyette olabilmek için halvet, istikamet yolunun gereklerindendir.

Sâlik için en mühim olan hasletlerden birisi ve belki birincisi, kendisinde, halkın üzerinde

herhangi bir yönden bir meziyet üstünlüğü görmeyip, gösterişsiz ve yapmacıksız olarak,

vicdanî bir zevk halinde nefsini küçük görmesidir ki, böylesi sâlik, uzletini de insanları

kendi şer ve zararından selâmette kılmak niyetine bağlı olarak yapar. Yoksa bunun tersine

olarak, bir sâlik, uzletinde, halkın şer ve zararlarından kendi nefsinin selâmeti itikadında ve

düşüncesi içindeyse; bu itikat, yerilmiş kötü hasletlerin en zararlılarından olup, kibir ve

gururun kaçınılmaz sebebidir.

Eski rahiplerden birine sormuşlar:

«-Rahip misin?»

O da :

«-Hayır değilim!Ben ancak bir köpek bekçisiyim.Zira nefsim kuduz bir köpektir; işte onun

halka saldırmasından korktuğum için halktan uzaklaştım ki, böylece şer ve

aldatmacasından emin olayım!» Hikmetlice cevabını vermiş.

Halvet ve uzletin faziletleri hakkında nakle ve akla uygun pek çok eserler, hatıralar varsa

da, bunlardan murat, avamın anlayışı gibi, sâlikin dış varlığının halvet ve uzlette olması

değildir. Halvet ve uzletin faziletlerinden murat, sâlikin, dışının halkla, içinin Hak’la

olmasıdır.

Uzletin hakikati, yerilmiş kötü hasletlere karşı itidalde olmaktır; yoksa ev, yurt, cemiyetten

uzaklaşmak değildir. Onun için arifin tarifinde, «arif hem birlikte bulunan, hem ayrı

olan…» denilmiştir.Yani dışıyla halkla beraber, içiyle onlardan ayrı demektir.

Üstad, insanlarla birlikte olmak mevzuunda buyurdu ki :

«- Onların giydikleri elbiseyi giy ve yedikleri yemekten ye de; sırrınla, yani kalbinle

onlardan ayrıl ve Allah’la ol..»

TAKVÂ

Lûgatta, korunmak; yani zarar ve ziyandan sakınmaktır. Tahkik ehline göre, Allah’a taat ve

ibadetle azabından çekinmek; yani cezayı hakketmeye sebep olan ahlâktan korunmaktır.

Haram şaibesi, haram kokusu olan şeyden sakınmak, kısa mânâsı ile tefsir edilmiştir.

«Şüphesiz sizin en üstününüz, Allah yanında en takvâ sahibi olanınızdır.» meâlindeki âyet,

takvâ sahibi kullar için bir müjdedir.

Takvâ ancak sırf helâldedir. Yoksa, zaten, haram ve şüpheli şeyleri terk etmek dinî bir

vazifedir ki, bu takvâdan sayılmaz.

VERA’

Haram olmasında şüphe bulunan şeylerden ve yakışıksız işlerden sakınmaktır ki, şüpheleri

terk etmek olarak tefsir edilmiştir. Şeriat hukukunda, tevilsiz ve şüpheden uzak bir şekilde,

helâlığına dair nakil ve delil getirecek derecede vukuf ve ilim sahibi olarak, şüphe ve

tevillerle şaibeli duruma gelmiş şeylere tecavüz etmemek, el uzatmamaktır.

Ğnsanın kendisine mühim ve gerekli, fayda getirici olmayan şeyleri terk etmesi,

müslümanlığın güzelliklerindendir.

ZÜHD

Zühdün mânâsı, bir şeye meyli terketmektir. Tasavvuf ıstılahında ise, ilâhî yasaklardan,

zevken ve vicdanen buğz ve nefret edip yüz çevirmektir.

Zühd, ancak haramda olur. Helâl, Allah’ın emriyle mübah kılınmış olduğu içindir ki, ondan

zühde varmak, yani helâlden yüz çevirmek caiz değildir. Ancak şu kadar var ki, zühd

sahibi, helâller, mübahlar dairesini darlaştırabilir; ve böylesi, farzlardan ve sünnetlerden

ibaret kalabilir. Yoksa zühd, mâlî kazancı ve mübah olan şeyleri terketmek demek değildir.

Cüneyd :

«- Zühd, elin boş olduğu şeyden, kalbin de boş olmasıdır», buyurdu.

Ahmed bin Hanbel de şöyle dedi :

«- Haramı terk, avamın zühdüdür. Seçkin kulların zühdü, mübahların fazlalarından

kaçınmaktır. Ğrfan ehlinin zühdü de kalbini, Allah’tan başkasıyla meşgul olmaktan çekip

çevirmektir.»

SAMT

Samt, lûgatta susmak mânâsınadır.

«- Susan kurtuldu…»

«- Susmak hikmettir.»

«-Kelamı çok olanın, düşmesi, yanılması da çoktur.»

Gibi pek çok söz gelmiştir. Susmak, dilin felâketlerinden kurtuluş ve selâmete götüren,

hikmete uygun, ciddiyet ve vakar sebebidir. Bunun aksine olarak, çok konuşmak, çok hata

ve yanılgı sebebi olduğundan, sonunda pişmanlık doğurur. Her şeyde olduğu gibi, bu

meselede de yegâne korunması gereken mihenk taşı, Mukaddes Şeriat’in itibarıdır. Emir ve

yasaklamaların gerektirdiği ölçüler içinde, Şeriat, konuşmayı gerektiriyorsa, konuşmak,

sükûtu gerektiriyorsa sükût etmek lâzımdır.

Çoğu zaman sükût, güzel vasıflardan olurken, bazen da konuşmak güzel alâmetlerden olur.

Hakk’ı söylemekten susan, dilsiz şeytan; Hakk’ın dışında sükût eden, huzurda olmanın

edebi içindedir. Bütün hikmet sahibi büyükler, sükût ve tefekkürle hikmet kazanmışlardır.

Bazan, olur ki, bir mecliste ince hikmetlerden, derin hakikatlerden bahsedip konuşan zat,

birden elinde olmaksızın sükût eder, konuşamaz. Bu keyfiyet, kendisinden daha bilgili,

daha ileri bir zatın o konuşulan meclise girmesi, o toplulukta hazır bulunmasındandır.

Onun gelişinden, konuşan zatın haberi olmasa da, manevi tesirleri ve hal büyüklüğünün

gücü makamından doğar ve belli olur. Bazen da yine, elde olmaksızın, insanın iradesi

dışında bir sükût meydana gelir ki; bu, mecliste, o konuşulanları dinlemeye, onun

mahremiyetine ehil olmayan bir kimsenin bulunmuş olmasındandır.

Anlaşılıyor ki, konuşanın dili korunuyor. Bu yolun mürşidleri, «bazen, mecliste, cereyan

eden konuşmaları dinlemeye ehil olmayan cisimlerin ve ruhların bulunmuş olması, sükûta

sebep olur.» buyurmuşlardır.

Avamın sükûtu dil ile, ariflerin sükûtu kalp iledir. Âşıkların sükûtu ise aşk sırlarından…

HAVF

«Havf – korku », ya çirkin bir şeyin işlenmesinden veya sevginin şiddetinden saklanmakla

olur. «ancak benden korkun», «…Rablerinden korkarlar», «Rablerine korku ve ümitle dua

ederler» meâlindeki âyetlerde de işâret edildiği gibi, korku, ancak Allah’dan olur.

Havfın, yani korkunun üç derecesi vardır. Birincisi, imanın şart ve gereği olan, «eğer

inananlarsanız korkarsınız.» meâlindeki âyetin işaret buyurduğu korkudur.

Ğkincisi, ilmin gerektirdiği korku olan haşyettir : «Şüphesiz, kullarından âlim olanlar,

Allah’dan haşyet duyar…» ilâhî ifadesi buna işarettir.

Korkunun üçüncü derecesi de; marifetin şartı olan heybettir : «Allah, sizi kendisinden

sakındırır» meâlindeki âyet, ezelî kudret sahibi Zât’ın sebebi olduğu heybet ve azamete

işaret eder.

Korku iki kısımdır. Biri «rehbet», diğeri «haşyet» tir. Rehbet sahibi olmak, ilâhî

yasaklamalardan korkup kaçmak, haşyet sahibi olmak da topyekûn mahlûkatı yaşatıp

besleyen Allah’a sığınmaktır..

Korkan, gözlerinden yaş boşalan ve gözlerini silen değil, belki azabı hak ettiren şeyleri terk

edendir.

RECÂ

Recâ, emel ve temennî mânâsınadır. Tasavvuf ıstılahında ise, arzu edilen makbul ve

sevimli bir işin elde edilmesine kalbin bağlanmasıdır. Eğer recâ, elde edilmesi mümkün

olan şeyde olursa, ona «tama’- şiddetli arzu» ve «tevekku’ - ümit ve şevkle bekleme»; eğer

bunun zıddı olursa ona da «ye’s - ümitsizlik» tabir edilmiştir.

Üç çeşit recâ vardır. Birincisi, yapılan iyiliklerden bir şeyin kabûlünü recâ etmek; ikincisi

günahlardan tövbenin kabûlünü recâ etmektir. Üçüncüsü de, yalancı recâdır ki, şer’î

yasakları işlemekte ısrar ve devam ederek, recâ ve mağfiret talep etmektir

HÜZÜN

Hüzün, sevincin zıddıdır. Ğnsanın kalbini, gaflet vadilerinde harap ve perişan olmaktan

koruyan hüzün, sâlikin vasıflarındandır. Hüznü olmayan sâlikin, senelerce katedemeyeceği

batınî mesafeleri, hüzün sahibi sâlik, kısacık bir müddetle, kolaylıkla kateder.

Allah, hüzünlü kalbi sever. Kâinatın Efendisi, Allah Rasûlü, hüzünle iç içe ve devamlı

tefekkürde idi. Kadın erenlerin büyüklerinden Râbia-i Adeviye; «ey hüznüm!» demekle bu

mertebeyi arzu ediyordu. Şüphesiz bu hüzünden murad, bahsettiğimiz hüzündür; yoksa

avam insanının hüznü değil…

CÛ’ VE TERK-D ŞÛHÜD

Cû, açlık demektir. Mutedil açlık, tasavvuf ehlinin çok arzuladığı bir şeydir ve

mücâhedenin de esaslarındandır. Bu tasavvuf yolunun adamları, açlığı itiyat edinmek

suretiyle yavaş yavaş hikmet pınarlarını bulmuşlardır.

Mutedil açlıkla, ilâhî yakınlık derecelerine varmak mümkündür.

Ebû Süleyman Darânî buyurdu ki :

« - Akşam, yemekte bir lokma eksiltmek, bana göre, geceyi ayakta, ibadetle geçirmekten

daha makbuldür. Şer’î yasakların anahtarı, tokluk; emirlerin anahtarı da açlıktır. »

Çoluk çocuk, aile meşguliyeti helâl şehvetin neticesidir. Buna kıyasla haram şehvetin

neticesi de anlaşılır. Tasavvuf ehlinden üç öğün yemeği alışkanlık edinenlerin, her

defasında dokuz lokmayı geçmeyecek şekilde yemeleri, istenilen mutedil açlığa aykırı

değildir. Açlığın en çok yerilmiş ve kötülenmiş olanı, açgözlü olmaktır.

HUŞÛ’ VE TEVÂZÛ’

Huşû, huzû ve tevâzû’ «müteradif – eş mânâlı» lafızlardandır. Bunlar insanın güzel

ahlâkının eseri olup, nefsini hakir görmesi, küçük görmesidir. Bu iş, Allah yanında da

insanlar yanında da makbul ve övülmüş hasletlerdendir. Huşû’, Hakk’a boyun eğmek;

tevâzu da O’na teslim olarak, hükmüne itirazdan kaçınmaktır.

Dinden en evvel kaybedilen şey huşû’dur. Huşû’da olan kimseye nefs ve şeytan

yaklaşamaz. Huşû alâmetlerinden biri, bir kimse, herhangi bir sebepten dolayı kızdırıldığı

yahut görüşüne muhalefet edildiği veya sözü reddedildiği zaman, kendi nefsi için müteessir

olmayıp, hakkı kabule yönelmesidir.

Cüneyd, şöyle buyurdu :

«- Huşû, kalbin bütün gizlileri bilen Mevlâ huzurunda küçülmesi, hakir olmasıdır.» Huşû,

ilâhî heybet ve azametle kalbin dolup taşmasının ilk basamağıdır.Süratli yürümek bile

huşû’a aykırıdır.

HASED

Nimet sahibi bir kimseden, nimetin gitmesini, yok olmasını istemektir. Eğer o kimse, sahip

olduğu nimete hak kazanmış biriyse, bu hased harap olur.

(Arapça beyt: )

Bütün düşmanlıkları kaldırırsın aradan;

Lâkin kurtulamazsın hasedçi düşmanından…

Yani, diğer bütün sebeplerden doğan düşmanlığın giderilmesi mümkünse de hased

mahsülü olan düşmanlığın yok olması mümkün değildir. O, dehşetli, korkunç, müzmin bir

hastalıktır. Hasedin devâsı, hased edilen kimsenin gıyabında, nimetinin artmasına dua

etmek ve yüzüne karşı da sevgi ve dostluk göstermektir.

GIYBET

Gıybet, kişinin din kardeşini, çirkin sayılan bir şeyle, gıyabında, ayıplamak maksadıyla

anmasıdır. Hz. Mûsa’ya şöyle vahyolundu :

« - Gıybetten tövbe edipte sonra vefat eden kimse, Cennet’e girecek mü’minlerin en

sonuncusu; gıybetinden tövbesiz göçenler de cehennem azabına düşeceklerin ilkidir.»

Yahya Muâz diyor ki :

« - Mü’minin senden nasibi üç haslet olsun. Şöyle ki, eğer bir kimsenin, faydalanacağı bir

şeyle gönlünü hoş etmeye gücün yetmezse, en azından onun zararına kasdetme. Bu şekilde

onu memnun edemezsen, üzüntüye ve teessüre sebep olacak bir şeyle onu kederlendirme.

Bir de onun methinde bulunmak istemiyorsan, bari zemmini, yerilmesini revâ görme!..»

«Yüzünden hayâ örtüsünü sıyırıp atanın gıybeti olmaz!..»

Yani, yüzünden hayâ ve namus örtüsünü kaldırıp atan hayâsız bir insan için, gıybet suçu

yoktur.; onun gıybeti olmaz! Zira, gıybet mefhumunda, hakkında söylenilenleri çirkin

kabul etme ve ayıplanmak kasdı vardır. Oysa bu hayâsızlar, aleyhlerinde söylenen ve kendi

hallerine denk düşen sözlerden asla müteessir bile olmayıp, iftihar ederler.

KANAAT

Kanaat, helâli, hırs içinde kazanmaya ve mutlaka, haramı sarfetmeye manidir.

Ebu Bekir Meraği der ki :

«- Akıllı olan kimse, güzel rızıkla kanaat eder. Güzel rızık da odur ki, ne dünya ne de

âhirette kazanılması ne yerilmiş ve kötülenmiş olsun…»

Kanaatkâr insan o kimsedir ki, halka yardımı çok; sıkıntısı, yani insanlara iş yüklemesi

azdır. Beş haslet vardır ki, şu beş yerdedir: Ğzzet ve şeref: Allah’a itaat ve boyun eğmekte.

Küçüklük ve düşüklük: Ğsyan ve itaatsizlikte. Heybet ve celal: Gece ibadette. Ğlim ve

hikmet: Boş karında. Zenginlik ve servet de: Helal kazançla yetinmek ve meşru olmayan

kazançtan çekinmekte...

TEVEKKÜL

Tevekkül, meşru sebeplere tevessül ile, bütün işleri Hakk’a ısmarlamak, O’na bırakmaktır.

Sehl bin Abdullâh Tüsterî dedi ki:

«- Mütevekkilin, tevekkül alâmeti, meşru sebeplerle helâlinden kazanmak, isteyicilik

yapmamak, gelen nimeti reddetmemek ve malını yerinde sarfetmekten sakınmamaktır. »

Tevekkülün üç derecesi vardır: Birincisi : Hakk’ın va’dine itimat. Ğkincisi; teslimiyet.

Üçüncüsü de; tefviz, yani işleri hakk’a havale etmektir.Tevekkül, işin başında; teslimiyet,

ortasında; tefviz de sonundadır.

Sehl bin Abdullah der ki :

« - Çalışıp kazanmayı kınayan, Şeriat ve sünneti kınamış; ona itiraz eden de îmana itiraz

etmiş olur.»

ŞÜKÜR

Allah, bir âyette :

«- Siz, eğer şükrederseniz elbette biz nimetlerinizi arttırırız.» buyurmuştur.

Şükür, nimeti arttırıcı; nankörlük de eksilticidir. Şükür, verilen nimetleri yerinde

sarfetmekten ibarettir. Âlimlerin şükrü sözlerinde; âbidlerin, yani ibadet ehlinin şükrü

fiillerinde; ariflerin şükrü de hallerinin doğruluğundadır.

YAKÎN

Yakîn; bir şey hakkında, ilmî bir delil getirmek suretiyle, o şeyden şüpheyi yok edip

kaldırarak kesin bir bilgi ve itminan hâsıl etmektir. Bütünün, parçadan daha büyük ve on

adedinin, üç adedinden daha çok olduğuna kanaattan ibarettir.

Yakîn, üç bölüme ayrılmıştır: Ğlm’el-yakîn, ayn’el-yakîn, Hakk’el-yakîn… Bunlar yerinde

izah edilmiştir.

SABIR

Sabır, tahkik ehlinin beyanına göre, Hakk’tan başkasına elem ve ıstırap zahmetinden

şikâyeti terk etmektir. Allah’a şikâyette bulunmak, sabra aykırı değildir.

Üstad dedi ki:

«- Sabrın bir kısmı, kulun kendi kazancı olan şeylere sabretmesidir.Meselâ Ğlâhi emirleri

yerine getirmekte veyahut Şer’î yasaklarda kaçınmakta sabretmek, kulun kendi gayreti ve

iradesiyledir. Sabrın diğer kısmı da kulun, kendi kazancı içinde olmayan, yani iradesi

dışında olan işlere sabretmesidir. Bu ise, Allah tarafından gelen şiddetli hallere ve zorlu

felâketlere, sabır ve tahammül göstermekle beraber, meşrû’ olarak, onları ortadan kaldırıcı

sebeplere tevessül edip, çalışmaktır.»

MURÂKABE

Dikkatle bakmak demektir.Tasavvuf ıstılahındaki mânası ise, sâlikin, bütün hallerinde

Allah’ı bilmek, O’ndan haberdar olmakta zevkî ilminin devamını arzulamak, o halin

sürekliliğini istemektir.

Murâkabe, oniki kısımdır. Hususi bahsinde anlatılacaktır.

Cerirî der ki :

« - Kendisiyle Allah arasında, takvâ ile murâkabe etmeyen sâlik, keşf ve müşâhedeye

ulaşamaz!..»

RIZA

Hoşlanmak mânâsınadır. Biline ki, büyük mürşidler, rızayı kendi meşrepleri çerçevesinde,

açıklamışlar, ona göre konuşmuşlardır

Hal, makam, sürekli zevk gibi tasavvuf ıstılahlarında görüşleri değişik olduğu gibi, rızada

da ifade ve tabirleri farklıdır. Rızada, sâlikin çalışmasının bir dahli olmadığı görüşü tercih

edilmiştir. Bazıları rızanın, başlangıçta, kulun makamlarından olup, sâlikin kazancıyla

meydana geldiğini; nihayette ise, rızanın, sırf mânevî bir feyz olarak kalbe indiğini

söyleyerek, rıza ile ilgili her iki görüşü de uzlaştırma ve birleştirme yolunu seçmişlerdir.

Razı olmak, kendisinden razı olunmuş olduktan sonra meydana gelir. Yani, Allah’ın

kulundan razı olması, kulun, kendisinden razı olmuş olmasından sonradır.

UBÛDDYET

«Ubûdiyet-kulluk», ibadetten daha tam, daha eksiksiz, daha kuşatıcıdır. Bahsinde, «Önce

ibadet, sonra ubûdiyet» tarzında genişçe anlatılmıştır.

ĞSTĞKÂMET

Ğstikâmet, lûgatta doğruluk mânâsınadır. Istılah mânâsı ise, tahkik ehline göre, bütün

ahitlerde vefa göstermek; yemek, içmek, giyinmek gibi, din ve dünya işlerinde ölçülü, orta

bir hali gözeterek, devamlı doğru yolda olmaya itinâ etmektir.

ĞHLÂS

Ğhlâs, şirk ve riyâdan kurtulup sâf hale gelmektir.

Üstad buyurdu ki:

«- Ğhlâs, halkı mülâhazadan sakınma; ve sadakatle, nefsi düşünmekten temizlenmektir.

Ğhlâslı kişinin riyası ve sadakatli kişinin de nefs şaşkınlığı, kendini beğenme hali olmaz.»

SIDK

Kur’an’da meâlen, «sadıklarla beraber olunuz!» buyurulmuştur ki, bunun ifade ettiği büyük

mânâ, sadakat sahibi, doğru kişilerle birlikte olmayı emir ve tavsiyeden ibarettir. Sâlik,

sözünde ve işinde sıdkı, yani doğruluğu itiyat ederek, daima doğruyu araştırmaktan geri

kalmazsa, hakikat o ki, Allah katına «sıddîk» adıyla kabul olunur. Sâlik, eğer yalanı huy

edinmiş olarak, daima yalan aramaktan boş durmazsa, o da Allah katından, yalancı olarak

kovulmuş olur.

Sıddîkın en düşük derecesi, içi ve dışı bir olmaktır. Sadık, sözünde; sıddîk de söz, fiil ve

halinde doğruluk olan kimsedir.

HÜRRDYET

Hürriyet, âzat mânâsında olup, kulluğun, köleliğin mukabilidir.

Üstad Eb’ul-Kasım Kuşeyrî’den nakledilmiştir:

«- Gerçek hürriyet, Allah’a kulluğun en ileri derecesidir ki, Allah için kulluğu sâdık olan

kimsenin hürriyeti, esaret kurtulmuş olur. Hürriyeti isteyen, hemen Hakk’a teslimiyete,

O’na kulluğa koşsun!»

En büyük hürriyet derecelerine göre mahlûkata hizmet etmektir. Allah, Hazret-i Dâvud’a

vahiyle: «Ne zaman bana talip birini görürsen, ona hizmet et!» buyurmuştur.

ZDKDR

Zikir, lûgatte, hatırlamak mânâsınadır. Istılahta ise, devamlı Allah’ı anarak, hatırlamaktan

ibarettir. Söz ve iş, hareket ve davranışında Şeriat ölçülerine uyan kimse, «zâkir-

zikreden»dir. «Zikrullah- Allah’ı anmak»a devam ve hep onunla meşguliyet, bütün hayırlı

işlerden daha üstün ve daha kıymetlidir. Hiç kimse, zikirde devamsız olarak, Allah’a

varamamıştır.

Zikir üç kısımdır: Birincisi; kalbin katılması ile beraber, dilin zikridir. Bunun mevki ve

itibarı düşüktür. Zira gafilin sözü, uyuyanın sözünden farklı değildir. Ğkincisi; dilin

katılması olmaksızın, yalnız kalbin zikri. Bu zikir, yolun başında olan mürid için en faydalı

zikir ve gayeye erdirici en yakın yoldur. Üçüncüsü de; kalb ve dilin birlikte zikridir ki, bu

zikir, en üstündür ve «nûrun alâ nûr- nur üstüne nur»dur.

FÜTÜVVET

Fütüvvetin aslı, daima, başkasının işlerini düzeltmeye çalışmak ve faydasına koşmaktır. Bir

mü’min kardeşinin meşru ihtiyacında yardımında bulundukça, Allah da onun yardımında

bulunur. Fütüvvetin kemâli; Kâinatın Efendisi, ceza günün şefaatcısı O Allah Resulü’ne

mahsustur ki; o günde, herkesin «nefsim! nefsim!..» diyerek kendi halleriyle meşgul ve

telâş içinde oldukları o dehşet ânında, «Ümmetim! Ümmetim!» niyazını, şefâat kapılarının

anahtarı yapacak ve kalplerin mahşer korkusuyla müthiş bir ıstırap içinde titrediği o

vakitte, asla kendi mübarek nefislerinin alâkası içinde olmayarak, ümmetinin başları üstüne

himaye kanatlarını açacak ve bütün mahşer arsasını fütüvvet gölgesinin muhafazasına

alacaklardır.

Cüneyd, buyurdu ki:

«- Fütüvvet Şam’da, lisan Irak’ta ve sıdk Horasan’dadır.»

Fütüvvet, sâlikin kendi nefsinde, başkasının üzerine, bir üstünlük ve meziyet

görmemesinden ibarettir. Yine fütüvvet, kulların, hatalarını itiraflarından sonra; onları

bağışlamak ve hiç bir kimseye şahsî bir husûmetle düşmanlık yapmamaktır, denilmiştir.

Ayrıca fütüvvet, ahlâk güzelliği ve nimetin izharı olarak da tefsir edilmiştir. Herkesin,

fütüvvetin semerelerinden takdir ettiği hususî bir eseri, fütüvvetin aynı olmak üzere

kendinde bulundurmak, dostların ayıbını örtmek ve husûsiyle düşmanlarına başına gelen

belâlara sevinmekten sakınmak da fütüvvetin gereklerindendir.

FERÂSET

Rey, zan ve idrâkte dikkatle nazar edip isabet etmektir. Çoğunlukla, deliller ve tecrübeler

vasıtasıyla olur. Hakikat ehlinin ıstılahında kerâmetlerden ve sevgiyle idrâkin

eserlerindendir. Şöyle ki, Allah, dostlarının kalplerine onu verir de, onlar için insanların

bazı halleri malûm olur. Alâmet sahibi, düzgün, intizamlı kişiler, feraset sahipleri olarak

izah edilmiştir. «Mü’minin ferasetinden korkunuz. Zira o, Allah’ın nuru ile nazar eder»

meâlindeki hikmet dolu peygamber kelâmı, buna işarettir.

Şeyh Hazretlerinin beyanı şudur: Feraset, kalbe doğan bir hatıra, bir düşüncedir ki, ansızın

kalbe hücum ederek, kalpde zıtlar ve muhalefetten yana ne varsa, hepsini siler, yok eder ve

kalbi baştanbaşa kaplamış olarak ona hükmeder.

Ferâset, iman kuvvetinden doğar, kimin imanı daha kuvvetli ise, o nisbette feraseti keskin

ve şiddetli, yani isabetli ve doğru olur.

Ebû Saîd Hazzaz dedi ki:

«- Feraset nûru ile nazar eden kimse Hakk’ın nûru ile nazar eder. Onun ilminde olanlar,

gaflet ve yanılmadan arınmıştır. «Hakk’ın nûru ile nazar»dan murad, Allah’ın bahis

mevzuu kul için tahsis ve ihsan buyurduğu basiret nûru ile nazardır.»

AHLÂK-I HASENE

Ahlâk-ı hasene, büyük Peygamber ahlâkına varis olmak demektir. O peygamber ki;

«mü’minlerin en üstünü kimdir?» diye sorulduğunda: «Ahlâkça onların en güzel olanıdır!»

Buyurmuş ve bu inciler saçan mübarek sözleriyle, güzel ahlâk sahiplerinin, diğerleri

üzerindeki üstünlük ve meziyetlerini ifade etmiştir.

Güzel ahlâk, kulluk menkıbelerinin en faziletlisidir ki, insanın cevherini meydana çıkarır.

Kestânî dedi ki:

«- Tasavvuf güzel ahlâktan ibarettir!»

Güzel ahlâkın alâmeti, eza ve cefaya katlanmak ve insanların ihtiyaçlarına meşru olarak

yardımda bulunmaktır.

CÛD VE SEHÂ

Allah; ihtiyaç halinde iken, diğer muhtaçları kendilerine tercih eden temiz ve seçkin

kullarını Kur’an’ında övmüştür.

Bişr bin Harb buyurdu ki:

«- Cimriye bakmanın kalbe kasvet verdiği, gerçekten, tecrübe edilmiştir.»

Esmâ Binti Harice de şöyle buyurdular:

«- Bir kimsenin, isteğini, bir ihtiyacını geri çevirmeyi sevmem. Zira, eğer o kimse, cömert

ve şerefli biriyse, onun şerefini, ırz ve namusunu esirgerim. Yok eğer, hasisin, cimrinin

biriyse o zaman da ondan, kendi ırz ve namusumu korurum…»

GAYRET

Hadis-i Şerif’de, hiç bir kimsenin Allah’tan daha gayretli bir vasfa sahip olmadığı ifade

edilmiş ve meâl olarak, bir âyette de «şüphesiz Rabbim, görünen ve görünmeyen

kötülükleri haram kıldı» buyurularak, zahirî ve batınî kötülüklerin, işte bu gayretle haram

bilindiği işâret edilmiştir.

Şiblî; «gayret, iki kısımdır» diyor: «Birisi nefsler üzerinde beşerî gayret ve diğeri de

kalpler üzerinde Ğlâhî gayret…»

VELÂYET

Velî, bütün hal ve işinin muradını Allah’ın üzerine aldığı ve yardımında bulunduğu

kimsedir. «O, salihlerin işlerini üzerine alır», «Uyanın! Muhakkak ki Allah Dostlarına

hiçbir korku yoktur.» meâlindeki âyetler, buna işarettir.

Velî lafzı, başka bir sigada da mübalâğa mânâsı ifade eder ki, o takdirde Allah’a itaat ve

boyun eğmeyi üzerine alan, kendisine lâzım kılan kimse demektir. Öyle ki, onun kalbî

bağlılığı kesintisiz devam eder ve asla isyan ile bozulmaz. Velîde bu iki vasfın bulunması

lâzımdır. Yine velî olan kimsenin, sonuna kadar ilâhî hukuku gözetmesi ve darda da rahatta

da «Allah lâfzını» devamlı zikretmesi lâzımdır. Velâyette, korunma; nübüvette, masumiyet

gibidir. «Nübüvvet-Peygamberlik»te masumiyet şart olduğu gibi «velâyet-velîlik»te de

mahfuziyet, yani korunma şarttır. Bir velînin; Şer’î yasaklardan ve büyük günahlardan bir-

ikisini kasden, bile bile irtikâp etmesi, işlemesiyle velâyetten düşmeyeceği hususu,

Cüneyd-i Bağdâdî’nin açıklamalarından anlaşılmıştır.

Kerâmet göstermek ve kerâmetin zuhuru velâyetin şartı değildir.

Velî; «Allah’ı tanıyıp bilen, taat ve ibadetlere devâmla, haramlardan yüz çeviren ve şehvet

düşkünlüğünden sakınan kimsedir» izahıyla ifade edilmiştir.

Velâyetin kısımları ve çeşitlerinin keyfiyetleri yerinde anlatılmıştır.

DUÂ

Allah, duâ ehli kullarına; ihtiyaçlarını, kendi sonsuz izzet ve ikram dergâhından duâ ile

istemeleriyle emretmiş ve duâların kabul ve icabetini vaadedip müjdelemiştir.

Duâ hâlis bir ibadettir. Ğhtiyaçların elde edilmesinde büyük tesiri olduğu, açıklanan ve

işaret edilen hususlardandır.

Şeyh-i Ekber Muhyiddin Ğbn’ül-Arabî, «Fusûs» adlı kitabında, duâyı geniş bir şekilde

anlatmıştır.

EDEB

Edebin hakikatı, bütün güzel hasletlerin bir araya gelmesidir. Edeb sahibi kimse, güzel

hasletlerin hepsini kendinde toplayan zattır.

Edep, hududa, ölçülere riâyet etmek demektir. Yani, Allah’a karşı, edep ölçülerini

muhafaza etmek, haddi bilmektir. Avamın edebi, Şeriat’ın dış ölçülerine muvafık amelde;

seçkin kulların edebi de bununla birlikte, iç dünyasını zikir nurlariyle aydınlatmak ve

Allah’dan başka her şeyi kalbinden atmaktadır.

SEFER

Sefer’in lûgattaki mânâsı malûmdur. Tasavvuf ıstılahında ise, sefer iki şekilde açıklanır:

Birincisi, afâkî seyirdir ki; «de ki: Dolaşın yeryüzünde, dolaşın da yalancıların

akibetlerinin nasıl olduğuna bakın» meâlindeki âyetten anlaşıldığı üzere, afâkî seyir, arzın

her vâdisini, her köşesini dolaşıp, görülen umran veya harap eserlerin, umranlık ve haraplık

sebeplerini tedkîk ederek, mücibiyle amel etmekten ibarettir.

Ğkincisi; enfüsî seyirdir ki, kendi nefsinin ve manevi kuvvetlerinin, varlık sır ve

hikmetlerinin tedkîk etmek suretiyle mutlak ve gerçek mânâsiyle Yaratıcı San’atkârın derin

hikmetlerini zevk ve vicdan halinde idrâk etmektir. Seçkinlerin seçkini, üstün Allah

dostlarının, enfüsî ve afâkî seyirleri, zevkî ve vicdanî olduğundan ifadeye sığamaz ve

ibareye dökülemez.

SOHBET

Arkadaşlık demektir. Tasavvuf ıstılahında ise; sâlikin, kendinin üstünde veya altında olanla

veyahut akranı ile birlikte olması halidir ki, görüldüğü gibi üç kısımdır. Kendinin üstünde

olanla birlikte olmasının hakikati, o zata hizmettir. Altında olanla sohbetinin gereği ise,

onun hallerinden bir noksanı gördüğünde, onu ikaz etmek ve kusurundan haberdar

etmektir. Eşit derecede olan sohbet arkadaşlarının sohbetlerinin hakikati de, yabancılar

nazarında ayıplarını görmemektir.

Bir gün Ğbrahim Ethem’e biri demiş ki:

«- Bende bir ayıp görürseniz, ikaz buyurmanızı isterim.»

Cevap vermişler:

«- Ben, sizi hoşnutluk ve muhabbet gözü ile görüyorum. Sizden, meşru olarak gördüğüm

her şeyi güzel buldum ve hiçbir ayıp ve kusurunuzu da görmedim. Eğer, kendinizce, bir

şüpheniz varsa başkasından sorunuz!»

Arapça beyt:

Hoşnutluk gözü, hiçbir ayıba ilişmez;

Lâkin hoşnutsuz, büker bütün doğruları…

TEVHDD

«Sizin ilâhınız tek Ğlâh’dır.» bu ve benzeri meâldeki âyetlerde beyan edilmiştir. Tevhidin

dört derecesi, vahdet-i vücud meselesinin girişinde anlatılacaktır. Tevhidin dördüncü

derecesine, yani «Tevhid-i Ğlâhî»ye ulaşan sâlikin, dünyadan göçüş anındaki hallerine dair

birkaç söz:

Ğyilik meleklerinin dolaştıracağı kimseleri anlatan bir Ğlâhî ifadede, onların o hallerine bir

işaret verilmiştir. Yani, ruhlarını hoş bir nefesle fedâ edip Mevlâ’larına dönmeleri asla

onlara ağır gelmez. Kâinatın Efendisi, bir gün, son nefeslerini vermek üzere vermek olan

bir gence sordular:

«- Kendini nasıl buluyorsun?»

«- Allah’a duâdayım ve günahlarımdan korkuyorum!»

Bunun üzerine Kâinatın Şefâatçısı şöyle buyurdular:

«- Bu halde, yani Ahiret’e göçüş halinde «Havf-korku» ve «recâ- ümit», kulun kalbinde bir

araya gelmez. Mutlaka Allah, o kulun dilediği şeyi ona verir ve korktuğu şeyden de onu

emin kılar.»

Üstad Eb’ul- Kasım buyurdu ki:

«- Allah dostlarının Ahiret’e göçüş ânındaki halleri değişiktir. Bazılarına heybet, bazılarına

da recâ galebe eder. Bazıları için, o hallerinde sükûn ve güven verecek güzellikler açılır.

Bazılarının da, Cemâl nurlarına iştiyaklarından süzülüp yükselen ruhlarıyla, gelen vecd

halleri artar, çoşkunluğa erer.»

Bu mesele Füsûs’un hikmetlerinde, bir kısmı Risale-i Kuşeyriye’de, bir kısmı da «Ravza-i

Riyâhîn»de anlatılmıştır.

MARDFET

«Allah’ı gerçek kadriyle takdir edemediler» meâlindeki âyet; «Allah’ı gerçek marifetiyle

takdir edemediler» şeklinde tefsir edilmiştir. Âlimlerin dilinde marifet, ilimden ibarettir.

Her ilim marifet ve her marifet ilimdir. Tasavvuf ıstılahında ise, marifet, Ğlâhî isim ve

sıfatları bilip, Allah’a karşı sadık olarak bütün kötü ahlâkı ve kötü neticelerini yok edip

hepsinden nefsini temizledikten sonra, ihlâs kapısından hiç ayrılmamak ve devamlı kalple

itikâfta bulunmak ve bütün hallerde de Allah’a sadakat ve doğruluğu vazife edinmektir.

Marifete ermekle, nefsin bütün hatıraları, vesvese ve vehimleri kesilmiş olur. Marifet, dış

dünya muhabbetine davet eden his ve düşünceleri duymayan kişilerin sıfatıdır.

Tasavvuf büyüklerinin her biri, kalplerine gelen «tulûat- doğuşlar»dan aldıklarına ve içinde

bulundukları hallerin mânâ ifadelerine göre, marifet meselesinde başka başka konuşmuşlar

ve kısaca marifeti, sahip oldukları makamlara göre anlatmışlardır.

Marifetin, alâmetlerinden birisi, marifet sahibinde Ğlâhî bir heybetin meydana gelmesidir ki

kimin marifeti artarsa o nisbette heybeti de artar.

Ğlim, sükûnet ve rahatlık sebebi olduğu gibi marifet de, istikrar ve huzur sebebidir. Marifeti

yükselen sâlikin istikrar ve huzuru da artar. Arifte alâmet; sevende, şikâyet; kulda dâva;

gezginde karar olmaz.

MUHABBET

Bir üstün haldir ki, Allah, kuluna muhabbetle bakmış ve muhabbetle müjdelemiş ve bir

âyette meâlen; «Allah yakında bir kavim getirecek ki, Allah onları, onlar da Allah’ı sever»

buyurmuştur. Ğlm-i kelâm’da muhabbet kelimesinden uzun uzun bahsedilmiştir.

Tasavvuf ıstılahında ise, muhabbet üzerine pek çok söz söylenmiştir. Bazıları, muhabbeti

kalbin hayret ve devamlı bir arzu içinde olması; bazıları, bütün sevilesi şeylerin üzerinde

bir sevgili tercih etmek, bazıları da; görünür görünmez her halde sevgiliye muvafakat

şeklinde tarif ve ifade etmişlerdir.

Bayezîd-i Bistamî buyurdular:

«- Muhabbet, nefsinden, sende çok olanı azaltmak ve sevgiliden az olanı çoğaltmaktır.»

Semnûn Rahmetullah, muhabbetten söz ettiği zaman, mescidde bulunan bütün kandillerin

kırılıp parça parça döküldüğünü Ğbn-i Mesrûk rivâyet etmiştir. Yine Semnûn, bir toplulukta

oturmuş muhabbetten bahsederken, bir ufak kuşun, yavaş yavaş kendisine elinin üstüne

konduğunu ve sonra gagasını yere vurmasıyla beraber kan akmaya başlayarak düşüp

öldüğünü de Ğbrahim Fânîk rivâyet etmiştir. Bundan anlaşılıyor ki; muhabbete dair olan

kelimelerin cemâdâta ve hayvanlara da tesiri vardır. Ancak, bütün cansız varlıklardan

hayvanlara kadar tesir eden muhabbet, gafil halka tesir etmiyor!

Gizli bir niyet ve maksada bağlı olarak duyulan muhabbetin, o niyet ve maksadın ortadan

kalkmasıyla birlikte yok olacağı şüphesizdir.

HIFZ-I KULÛB'DL MEŞÂYDH

(MÜRŞDDLERDN KALPLERDND MUHAFAZA)

Üstad Ebu'l-Kuşeyrî'den rivâyet edilmiştir ki; her ayrılığın başlangıcı muhalefettir. Tâbi

olduğu kişiye, hususiyle bağlandığı mürşidine muhalefette bulunanlar, maiyyet olmaktan

ve mensup oldukları tasavvuf yolundan uzak düşerler ve bu yoldaki bütün alâkalarından

kesilerek, feyz nazarlarından da tamamen mahrûm kalırlar.

Bir velînin, bir mürşidin sohbetinde bulunup da, kalbiyle ona itiraz eden kimse, sohbet

akdini bozmuş olur.

Üstad buyurdu ki:

«- Mürşidi kendisinden razı olan müride, mürşidi hayatta oldukça, onun rızasının mükâfatı

verilmez. Bu hal üzere, müridin kalbinde mürşidin tazimi, zail olmayarak devam eder ve

böylece mürid de mürşidinin rızasını sürekli olarak muhafaza eder. Mürşidin vefatından

sonra, Allah, o müridi, mürşidinin rızasını muhafaza ettiği için, mükâfatına nâil eder.

Bunun tersine olarak, mürşidi kendisinden kalben razı olmayan bir müride de, mürşidi

hayatta oldukça, aynı şekilde, cezası gelmez. Zira, büyük mürşidler, kerem ve şefkatle

vasıflanmış olduklarından, müride merhamet göstererek, onun lâyık olduğu cezadan

kurtulmasına sebep olabilirler. Şu bakımdan ki itibar, son ana ve son sözedir.

SEMÂ

Hoş âhenk ve güzel nağmelerden doğan semâ' ve aynı şekilde okunan şiir ve gazelleri

dinlemek; nefsine hâkim olan, onun isteklerine galip gelen ve her türlü gayrı meşru

işlerden sakınıp uzak kalan kişiler için mübahtır. Kâinatın Efendisi Allah Resûlü'nün saadet

huzurlarında şiirler okunduğu üzerinde, hiç bir ihtilâf vaki olmadığından, şiir dinleyen ve

okuyanları hakkında hiç bir men' ve inkâr gelmemiştir. Husûsiyle, nağmesiz okunan

şiirlerin dinlenilmesinin câiz olduğu kesin şekilde ortaya çıkınca, buna bir de nağmeyi

katmanın; yani şiiri bir nağme ve âhenkle okumanın bu hükme aykırı düşmeyeceği, bu

husustaki cevaz hükmünü bozmayacağı açıktır. Dinleyenlerin daha çok taat ve ibadete

şevklerini artıran ve Allah'ın, takvâ sahibi kulları için vaad ettiği ve hazırladığı dereceleri

hatırlatan, her türlü bayağılık ve kötülüklerden sakınmayı, arınmayı telkin ile gönüllere

safâ veren şiirlerin dinlenilmesi, makbul bir iştir. Selefin büyükleri, nağmeyle okunan

beytler dinlemişlerdir.

Kalplerin, güzel ve hoş seslerden zevk duyduğu, neş'e aldığı ve zarif, lâtif nağmelere karşı

meyl ve iştiyak içinde bulunduğu, ifadeye ihtiyaç duyulmayacak derecede kesindir. Süt

çocuklarından, atlara, develere, kuşlara kadar; hoş ve âhenkli seslerin, güzel nağmelerin

hepsinde görülen tesir alâmetleri, kalbin bu mevzudaki hassasiyet ve teessürünü açık ve

kat'î şekilde gösteren birer delildir.

Ebû Bekir Ed'Deynûrî anlatıyor:

«- Arap kabilelerinden birinde misafir olmuştum. Bulunduğum çadırın etrafında bir çok

deve lâşesiyle bir de bağlanmış, esir edilmiş bir köle gördüm. Yanaştım ve neden

bağlandığını sordum. O çadır sahibinin kölesi olduğunu söyledi. Ben tekrar, ne gibi

kabahat, nasıl bir suç işledin ki, bu şekilde bir cezaya maruz kaldın, diye sorduğumda,

bana; «Benim bağışlanmamı rica edersen, Arapların bozulmaz âdeti olarak, efendim beni

affeder ve işte ondan sonra ben de sana istediğin cevabı veririm.» dedi. Bunun üzerine,

çadır sahibinden onun affını dilediğimde, çadır sahibi bana, o çocuğun kendisini zarar ve

ziyana soktuğunu, söyledi. Meselenin izahını rica ettim. Şöyle anlattı: «Bu köle, harikulâde

güzel bir sese ve müthiş bir nağme gücüne sahip. Benimse bütün mâişetim bir kaç yular

deveden ibaret... Bu çocuk, kendisini, erzak nakli için gönderdiğim üç günlük mesafedeki

yerden, develere haddinden fazla yük vurarak, bu kadar mesafeyi, develere şarkı

söyleyerek bir günde katettirdi ve buraya vardıklarında da hepsi, görüldüğü gibi, helâk olup

yere serildi. Bizde, misafirin hakkına riayet, bir vecibe olduğundan, onu bırakıp

bağışlıyorum!» dedi. Ve bağını çözerek cezasını affetti. Sabah olunca ben de çocuğun, o

harikulâde sesini merak ettim ve ondan, sesini dinlemek arzusuyla birşey söylemesini rica

ettim. Şarkıya başlar başlamaz, suya götürülmüş olan develer yularlarından kurtularak

herbiri bir tarafa gitmeye başladı. Ben de yüzüm üstü düşüp derhal kendisini susturmaya

mecbur oldum...»

Hazret-i Davut, Zebur'u okuduklarında; insanlar, cinler, kuşlar ve hattâ yırtıcı vahşi

hayvanlar bile, o harikulâde mübarek seslerinin tesiriyle öylesine kendilerinden geçerlerdi

ki; bir keresinde onu dinleyenler arasında dörtyüz kadarının ölü düştüğü dahi rivâyet

edilmiştir.

KERÂMET

Lûgatte ikram demektir. Tasavvuf ıstılahında ise kerâmet; sâlih bir mü'minden âdet dışında

meydana gelen şeylerdir.

Kerâmet, «velâyet-velîlik»in şartı değildir. Yani, kerâmetin velîlerde mutlaka bulunması

şartı yoktur. Kerâmetin, bazan, halinde doğru olmayan kimseden zuhur edebileceği hususu

dahi caiz görülmüş ve düşünülmüştür ki, bu ancak, istidraç ve sihir yoluyla olur. Zira

kerâmetin zuhûru, Şeriat ölçülerine uygun amel işleyen kimselere mahsustur.

Velîden zuhûr eden kerâmet, tâbi olunan peygamberin mucizesidir. Kerâmet, ya kâinat

içindeki maddî oluşlara veyahut Rabbanî ilim ve marifetlere taallûk eder. Ğkinci kısım

kerâmet, daha yüksektir. Bu yükseklikte kerâmete, asla sihir ve istidraç bulaşamaz.

Birinci kısım kerâmet, sihir ve istidraçla karışabilir. Bunun için de, kerâmetin doğruluk ve

meşruluk ölçüsü, her doğrunun mihengi olan Şeriat'tır. Şeriat caiz görürse, kerâmeti kabul

ederiz; Şeriat caiz görmez, o kabul etmezse, yine onun harikulâdeliğini tasdik etmekle

beraber, bir sihir veya istidraç olduğunu söyleriz.

Bütün harikulâdelikler, ya isteyerek, iradî olarak zuhur eder; ya da istemeyerek, irade dışı

meydana gelir. Ğhtiyarsızca meydana gelenlerden kerâmet sahibi öylesine ürperir, mahçup

olur ki; bir kadının hayızlı çamaşırının apaçık gösterilmesinden utandığı kadar, o da

arkadaşları arasında o derece utanır ve nefsini gizlemeye cebreder. Ğhtiyarî olarak meydana

gelen kerâmet ise, eğer din için faydalı olacaksa izharı caizdir; eğer din için hiç bir faydası

yoksa, asla gösterilmesine teşebbüs edilmez.

Ğlim ve marifetlere dair olan kerâmet, daima dine faydalı olduğu için, bir Kur’an mucizesi

olması kabilinden, sahibi, izharına memurdur.

Evliyanın kerâmeti meselesi, Kelâm ilminde bütün tafsilâtıyla anlatılmış olmakla beraber,

ayrıca bu meseleyi Şeyh-i Ekber Muhyiddin Ekber Ğbn’ül-Arabî, Fütûhât’ın

yüzseksendördüncü babında genişce izah etmiştir.

Kerâmetin en üstünü, taat ve ibadete devamda muvaffak olmak, günahlardan ve Şeriat

Ölçülerine karşı muhalefetten mahfuz kalmaktır. Şeyh’e göre kerâmetin birinci kısmı, hissî

ve ikinci kısmı mânevîdir. Hissî kerâmet, halka, kalplerinde gizli olan düşüncelerden,

geçmiş, hal ve geleceğin bazı bilinmez yönlerinden haber vermek, suda yürümek, mekân

değiştirmek, insanların gözünden kaybolmak ve duâsı son derece sür’atle yerine gelmiş

olmak gibi, avam insanların bildiği cinsten olanlardır. Bu cins kerâmetin sıhhat alâmeti,

Şeriat Ölçüleri çerçevesinde doğru olmasıdır, yoksa o kerâmetten sayılmaz. Ğkinci kısım

kerâmet olan mânevî kerâmete gelince; Şeriat ölçü ve inceliklerini muhafaza etmekle

beraber, her türlü ahlâkî düşüklük ve kötülüklerden kaçınarak, üstün ahlâk vasıflarını

kuşanmak, mutlaka, vaktinde edâ edilmesi gerekenleri vaktinde edâ etmek ve Ğlâhî ibadet

ve taata koşmak; halk hakkında, içinden, topyekûn aldatıcılık ve kin gibi kötü düşünceleri

çıkarıp atmak ve derin bir nefs murakabesiyle, kalbi, bütün pisliklerden ve yerilmiş

sıfatlardan boşaltıp temizlemek, kendi nefsinde ve topyekûn eşyâda Ğlâhî hukuk ve kul

haklarına riâyet, kalbinde Ğlâhî lûtuf eserlerini kollamak, giriş ve çıkışında her türlü tavır ve

edâsında edep ve huzur ölçülerine uyup, inceliklerini gözetmek... кte bütün bunlar, ikinci

kısım kerâmet olan mânevî kerâmetlerdendir.

Bu ikinci kısım kerâmette, payı olan, ancak Mukarrabîn Melekler ile ehlullah’tır. Böylesi

üstün olan mânevî kerâmet, âriflerin ve seçkin kulların malûmu, avamın meçhulüdür.

Hazret-i Şeyh’in (Muhyiddin ib’ül-Arabî) bu meselede vermiş oldukları gayet nefis ve

mühim malûmatın özü, işte bundan ibarettir.

Ebû Bekir Dekkak Hazretleri buyurdu ki:

«-Tîh sahrasından geçerken, hakikat ilmi Şeriat’a aykırıdır, diye kalbime bir düşünce geldi.

Gelir gelmez bir ağacın altından gaipten gelen bir nida işittim: «Ya Ebû Bekr! Şeriat’ın

reddettiği her tarikat ve her hakikat, küfürden başka bir şey değildir!»

Kerâmet bahsinde, müçtehit tasavvuf adamlarının fikirlerini tamamıyla öğrenmek

isteyenler, Şeyh-i Ekber’in Fütûhât’ının yüzseksendördüncü babına müracaat etsinler!..

RÜYA, VAKIÂT VE MÜKÂŞEFÂT

Sâlikin, Allah tarafından kalbine gelen müjdeler üç kısımdır. Birinci kısım müjdeler; yolun

başında olan sâlike uykuda, yani rüyâ halinde, Ğkinci kısım müjdeler; yolun ortasında olan

sâlike vâkıalar halinde, üçüncü kısım müjdeler de yolun sonunda, gaye noktasına varmış

olanlara mükâşefeler halinde gelir.

Rüyâların ancak onda biri tevilsiz olarak doğru, geri kalan onda dokuzu ise, tevil ve tabire

muhtaçtır. Bunlarda hata da muhtemeldir. Vâkıalarda, tabir ve tefsire gerek olmaksızın

görülen doğruluk yarı yarıya ise de, diğer yarısı yine tabir ve tefsire muhtaçtır. Bununla

birlikte, hakikate aykırı olarak zuhuru da muhtemeldir. Mükâşefelerde ortaya çıkan

müjdelere gelince, bunun, yüzde doksanı hak ve hakikatte muvafık; yüzde onunun ise

hataya yakın olması muhtemeldir.

Hata ihtimalinden büsbütün uzak ve arınmış olan ancak «vahy»dir. Bunun kısım ve

çeşitleri hüküm kitaplarında; vâkıaları ve mükâşefelerin çeşit ve kısımları da geniş tasavvuf

kitaplarında aranmalıdır.

Nakşî Yolunun Husûsiyetlerinden

(Büyük Nakşî yolunda hususi olarak onbir kelime vardır ki bunlar Farisî’dir. Zira bu

yolun büyüklerinin çoğu Fars’tandır.)

HÛŞ DERDEM

Sâlikin, her nefesini şuur halinde ve uyanık olarak alması... Ğnsanın nefesleri «he» sesi ile

girip çıkıyor…Bu «he», «hüviyet»in, «he»sine işarettir. Demek ki, insan, her nefeste

zikredicidir; ancak bunun mânâsı ve şuurundan gafil olduğu için bu zikirden sayılmaz ve

zikrin faydasını temin etmez. Böylesi zikir, uykudaki konuşmaya benzer. Uyuyanın,

uykusunda konuştukları, nasıl, mânâsını düşünmekten uzak olduğu için, hiç bir kıymet

ifade etmezse; zikir de şuur halinde olmadıkça itibardan düşüktür.

Bu yola girmekten murad, her nefeste gerçek ihsan sahibi Allah’ın Zât’ına işaret edici

teneffüsî «he»yi, mânâsını sürekli hatırda tutarak teneffüs etmektir. Bu yola giren, bilhassa

içten gelen nefesinde huzur ve şuur halini korumalı, asla gaflete yol vermemelidir. Bir

nefesten diğerine geçiş, gafletle değil, huzurla olmalı ve nefesler, Allah’ı hatırlamaktan bir

an bile uzak olmamalıdır. Bu yolda nefesi muhafaza ve ona riayet etmeyi pek mühim

saymışlar ve nefeste şuur halini muhafaza etmeyeni de kayıp bilmişlerdir.

Bahâüddin Hazretleri buyurdular:

«- Allah’a varış yolunda işin aslı, nefes üzerindedir. Bütün himmet ve gayreti, nefesi

muhafazaya; ve her nefesi de huzûra hasretmek gerektir. Nefesin giriş-çıkış ânı ve iki nefes

arası, sakın ha gafletle geçirilmesin!..»

Necmüddin Kübrâ, «Fevâtih’ul-Cemâl» adlı risalesinde şöyle buyurur:

«- Zikrullah ki, teneffüs eden bütün canlıların zarurî nefesleridir. Nefesin girip çıkmasında

Allah’ın gayb haline ve hüviyetine işaret eden ve her teneffüs eden canlının, nefes alış

verişinde ses halinde teşekkül eden canlının, nefes alış verişinde ses halinde teşekkül eden

«ha» harfi; ister huzur ehli olan insanlar gibi, mânâsı bilinerek, şuurla olsun; ister gafil

insanlar ve sair hayvanlarda olduğu gibi şuursuz olsun, yine de, her alınan ve her verilen

nefeste sürer gider.

«Allah» lafzındaki son harf olan «ha» da bu «ha»dır. Kelimenin başındaki «Al» eki, tarif

için olan «elif-lâm» ekidir. Yine kelimede, «lâm» harfinin şeddeli oluşu, tazimi mübalâğalı

kılmak

içindir. кte «Allah» isminin hakikatı olan «h», nefeslerde sürüp giden ve O’nun ismine

işaret eden o «h»dır ki, onsuz hiç bir şey hayata hak kazanamaz.

Akıllı talip odur ki, Hakk’ı bildiği nisbette, bu harf-i şerîfi teneffüs ederken, O’nun, Ğlâhî

Zât’ın hüviyetini de düşünmüş olsun ve her nefes alıp verişinde o yolu takip ederek, huzura

varma, yani Allah’la olma gayesine erinceye kadar şuurunda o Zât’ın hüviyetini

muhafazaya gayret göstersin ki, bu nisbet, zahmetsiz olarak onun gönlüne yerleşmiş, onun

tek düşüncesi olmu olsun; öyle ki, artık o nisbeti, külfetsiz olarak gönlünden çıkarmaya

muktedir olamasın.

Tasavvuf ıstılahında, hüviyet, «lâ taayyün-belirsizlik» itibariyle Hakk’ın Zât’ından

ibarettir. O derecede belirsizlik ki, «hüviyet» ifadesi, hüviyet tabiriyle bile kayıtlı

değil...Bu mertebede O’na hiçbir ilim ve idrâk yanaşamaz; bu itibarla O, «Mutlak

Meçhûl»dür.

NAZAR BER KADEM

Nazar ber kadem, sâlikin bütün gidiş gelişlerinde; şehirde, sahrada, hasılı her yerde

bakışının ayakları üstünde olmasıdır ki, böylece kalbi kötü düşüncelerle perişan ve harap

olmasın ve baktığı şeye düşüncesi, gönlü takılıp kalmasın.

«Nazar ber kadem», sâlikin varlık mesafelerini katetmesi ve benliğin son derece muhataralı

geçitlerini sür’atle geçmesi, her nereye yetişse, halde, sâlikin ayakları o nazarın

müntehâsına yönelir. «Eğer misafir ayağını (haddini) aşarsa onu tedip et!» hikmeti buna

işarettir.

SEFER DER VATAN

«Sefer der vatan», sâlikin, kötü ahlâk ve beşer tabiatının sıfatlarından sefer etmesi; yani

beşerî sıfatlardan melekî sıfatlara ve yine kötü-çirkin vasıflardan iyi-güzel ahlâka

geçmesidir. Şahsıyla kötü olan bir kimse, nereye göçerse göçsün, kötü sıfatları ondan zail

olmaz; zira onların zail olması, yok olması ancak o kimsenin kötü sıfatlarından göçmesiyle

mümkündür; ancak bu şekilde onlardan kurtulur. кte sefer bu seferdir!

Bazı mürşitler; başlangıçta seferi, nihayette ikameti; bazısı her iki halde ikameti, bazısı da

her iki halde de seferi münasip görmüşlerdir. Hepsi de bu görüşlerinde makbul bir maksad

ve doğru bir niyeti gözetmişlerdir.

Nakşî Büyükleri, mürşid-i kâmili buluncaya kadar seferi münasip görmüşler ve ondan

sonra, o mürşidin hizmetinde devamlı olarak bulunmak lâzımdır, demişlerdir. Eğer onlar,

kendi vatanlarında, böyle kimseler bulsalar, seferi terkedip, onun hizmetinde meleke ve

basiret kazanmaya ve Ğlâhî marifetlerini tamamlamaya çalışır, ona gayret sarfederler. Bu

melekenin kazanılmasından sonra, ikamet ve sefer hakikatte eşit ve aynı şey olur. Sâlik,

büyüklere nisbet melekesini elde ettikten sonra, her ne tarafa giderse gitsin, artık onun için

bir mani yoktur. Sofîlerin yolunda, «sefer der vatan», hakikatte beş latifeden asıllarına ve

asıllarından da asılların aslına sefer etmektir.

«Nefslerinizde olanı görmüyor musunuz?» meâlindeki Ğlâhî ifade, işte buna işarettir.

HALVET DER ENCÜMEN

Hace Bahauddîn Nakşibend’den sordular:

«- Yolunuz hangi esasa bağlıdır?»

Şöyle buyurdular:

«- Halvet der encümen!»

Yani, zahirde halkla, batında Hakk’la olmak...

«O erkekler ki, onları hiçbir ticaret ve hiç bir alış-veriş, Allah’ın zikrinden geri

bıraktırmaz» meâlindeki Ğlâhî ifade, bu makama işarettir

Batın nisbeti, bu yolda şöyle meydana geliyor ki; gönül cemiyeti, halvetten daha çok halk

ile sohbettedir. «bizim yolumuz sohbettir!» buyurdular. Halvette şöhret ve şöhrette âfet

vardır. Hayr, cemiyettededir ve cemiyet de sohbettedir. Sohbetin tesiriyle, sâliklerin

birbirinde yok olmaları şarttır.

YÂDKERD

Hatırlamak demektir. Şöyle ki; mürid, önce kendi kalbini huzur halinde, mürşidin kalbi

karşısında tutmalı, gözlerini ve ağzını kapayıp dilini damağına yapıştırmalı. Sonra nefesini

de göbeğinin altında hapsederek, tam bir tazim içinde «kelime-i tevhîd»le Allah’ı zikre

başlamalı ve zikri diliyle değil, kalbiyle yapmalıdır. «Habs-i nefes- nefesi hapsetmek»inde

sabretmeli ve her bir nefeste «kelime-i tevhîd»i üç kez söylemeli, tâ ki, zikrin tatlılığı,

halâveti ve eseri gönlüne ulaşsın.

Zikirden murad, kalbin, devamlı surette, Allah’dan, muhabbet ve tazim vasfıyla haberdar

olması, agâh olması demektir. Zikrin özünden ibaret olan bu haberdarlık ve agâhlık, halkla

sohbette meydana gelir.

Kalbin hakikati, öyle bir müdrikeden, idrak kutbundan ibarettir ki, her tarafa uzanır:

Dünyayı ve dünya maslahatlarını o düşünür, bir anda yerleri, gönülleri, bütün âlemi

dolaşmak, seyretmek, ona müyesserdir. кte, böylesi bir idrak kutbu olan kalbi, bütün

düşüncelerden sıyırıp, zikirle meşgul etmek, şu yol iledir: «Kelime-i tevhîd»in «lâ»sını,

hayâlen göbeğinin altından yukarı çekiyormuş gibi başı, aşağıdan yukarıya kaldırmak,

sonra «Dlâhe» kelimesini alnı sağ yana çevirmek suretiyle söylemeli ve «ilellâh» kelimesini

de kalbe indirmeli ki, ateşi bütün âzaya ulaşsın ve bütün vücudu sarsın.

BÂZKEŞT

Zikirden ayrıldıktan sonra, zikirde uyanıklığı muhafaza etmek için, «Allah’ım! Gayem

sensin ve arzum da senin rızandır!» meâlindeki kelâmla kalbi meşgul etmektir. Ta ki,

zikredenin zikri halis ve kalbi de «masivâ-dış dünya»dan ayrılmış olsun.

NDGÂHDAŞT

Kalbe gelen düşünceleri, hatıraları murâkabe etmekten ibarettir. Şöyle ki: Çok defa

hatırından masivâyı geçirmemek suretiyle, «kelime-i tevhîd»i geçirmek...

Nigâhdaşt, bir sâlike bir saat vaya iki saat veya daha çok müyesser olduğu takdirde, artık

«masiva-dış dünya» onun hatırına, düşüncesine yol bulamaz.

YÂDDAŞT

Daima Hak’dan agâh olmak, haberdar olmak demektir. Bazıları bunu gıybette, yani gayb

halinde huzur diye ifade etmişlerdir. Hâsılı, yâddaşt, kalbin, Allah’ı yâd etmekle

kuvvetlenmesinden ibarettir.

VUKÛF-I ZAMÂNÎ

Vukûf-ı zamânî ile sâlikin işi tamam olur ve sâlik gaye noktasının sırrına erer. Vukûf-ı

zamânî, her an halinden haberdar olmaktır ki, hali şükür sebebi mi, yahut özür sebebi mi

bunu bilsin.

VUKÛF-I ADEDÎ

Zikirde adede riayet etmektir. Meselâ zikir, nefy ve isbat zikrinin günlük asgari haddi

binyüz ve celâl zikrinin asgarî haddi de beşbindir.

VUKUF-I KALBÎ

Kalbin Hakk’dan agâh olması, haberdar olması demektir. Öyle ki; artık kalp, O’ndan başka

hiç bir şey düşünemez. Buna şuhûd ve vusûl de derler: «Ne yana dönseler, Allah’ın vechini

bulurlar» Ğlâhî ifadesi de buna işarettir.

Tabir Farkları

SÛFÎ, MUTESAVVIF, MELÂMÎ, FAKÎR VE BENZERD TABDRLER VE

ARALARINDAKD FARKLAR

«Avarif» adlı kitabın, onuncu faslında, tasavvuf adamlarının dereceleri üç mertebe halinde

gösterilir. Birinci mertebe, «tabaka-ı ulyâ-yüksek tabaka»dır ki, kâmiller ve ermişler

tabakasıdır. Ğkinci mertebe, «tabaka-ı vusta- orta tabaka»dır ki, kemâl yoluna girmiş

olanlardır. Üçüncü mertebe de «tabaka-i süflâ- aşağı tabaka»dır ki, eksik makamlarda

kalmış olanlardır.

Kâmiller ve ermişler, yani marifet yolunda geyeye varmış olanlar, «sâbık- ileri geçmiş

olan»lardır.

«Sabıkûn- ileri geçenler», asıl itibariyle sahâbîler, tâbiler ve onların da tâbileri; vâris olmak

itibariyle de müçtehitler, müfessirler, muhaddisler ve tasavvuf ehlinin büyükleridir. Bu

derecede olanlar, Kâinatın Efendisi Alah Resûlüne ittibaları, yani her hallerinde O’na

uymaları vasitasiyle, zahirde ve bâtında vusûl mertebesine ve üstün ahlâk bütünlüğüne

yükseldikten sonra, o mertebeden geri dönmeye, aşağı inmeye ve böylece, insanları hakikat

yoluna davet etmeye mezun ve memur olmuş üstün kimselerdir. Onlar, kemâle varmış,

mükemmel zatlardır. Onlar, kemâle varmış, mükemmel zatlardır. Fazilet ve inâyet Rabbi,

onları seçmiş ve murad kılmıştır. Onlar, birlik cemiyetinin tükenmez kaynağında ve gerçek

tevhîdin engin deryasında boğulmuş, kendilerinden geçmişken; fenâ sahasından bekâ

meydanına yükseltilmişlerdir. Bu üstün topluluk, bütün insanları, iki cihan saadetine

erdirmek için ilmen ve zevken, yüksek derecelere terakki sırlarını ve düşük, kötü ahlâkı da

güzel ahlâka dönüştürme yollarını gösterir ve topyekün insanlara rehberlik ederler.

Sâlikler, kemâl derecesine vardıktan sonra, ahlâkı tamamlamakla emrolunmamışlardır.

Yani henüz şuhûd denizinde gömülü ve beka sahiline eriştirilmemişlerdir. Onlar, şeref

kubbesinin sâkinleri ve hayret denizinin yüzücüleri zümresinin yolunda olanlardır. Onlara

«evliyâ-yı müstehlikîn- benliklerini eritip tüketen, harcanmış velîler» denmiştir.

Bu makamda olanlar da iki kısımdır: Birincisi, en yüksek gayeye talip ve Allah aşkına

tutkun olanlardır. Bunlar, ahiret’i isteyen ve dünyayı terkedenlerdir. Dünyadan maksat,

şeriatın yasakladığı kötülüklerdir. Diğeri de cennet talipleri ve ahiret isteklileridir. Bunlara,

«sulehây-ı ümmet- ümmetin iyileri» de denir.

En yüksek gayeye, yani Hakk’a talip olanlar da iki kısımdır. Birincisi, tasavvuf ehlidir ki,

bunlar nefsin bazı düşük sıfatlarından kurtulmuş ve büyük sûfîlerin üstün hallerinden

bazısıyla vasıflanmış olanlardır. Onlar, bu hallerin son haddine yükselmeye ve onlara vâkıf

olmaya cehd göstermekle beraber, nefsî sıfatlarının kuyruğundan kopamamış ve bu yüzden

de Allah’a yakınlık kazanan büyük sûfîlerin gayesine erişmekten geri kalmışlardır.

Hakk’a talip olanların diğer kısmına gelince, onlar da «melâmiye-i Hakk»dırlar ki, ihlâsa

riayette ve doğruluklarını muhafazada olanca gayretlerini sarfederler, titizlikle ibadetlerini

gizlerler ve sâlih ameller cümlesinden tek bir sünnet ve müstehabbın dahi terkine rıza

göstermezler. Bütün faziletler ve nâfilelere yapışmayı bile kendi yollarının gereklerinden

sayarlar. Onların meşrebi, daima ihlâs üzere olmaktır. Onlar, lezzetlerini kendi amelleri ve

hallerinin Hakk’ın nazarında tekbaşına olmasında bulurlar. Asîlerin, isyânkarlıklarını

göstermekten kaçınmaları gibi, onlar da taat ve ibadetlerini izhar etmek, göstermekten öyle

kaçınırlar ki, asla ihlâs ölçüsüne en küçük bir gölge düşmüş olmasın…

Bazıları, «melâmî»yi şöyle tarif etmişlerdir: «Melâmî, o kimsedir ki, hiç bir hayrı

göstermez; hiç bir şerri de gizlemez...»

Melâmiler, vücutları aziz, halleri şerefli iseler de tevhîd müşahedesinden ve yalnızlık

kaynağını keşften mahçup kalmışlar, perdelenmişlerdir. Zira, onların bakışları, halktan

amelleri gizlemek ve hallerini örtmek suretiyle halkın varlığına ve kendi nefsine

ehemmiyet vermeyi gösterir bir görüştür ki, bu da tevhîdin mânâsına mani, ona aykırıdır.

Çünkü nefs, yabancılar dünyasındandır. Sâlikler, kendi hallerine bakışları bâki kaldıkça,

Hak ile muâmelede ve mutlak cemâli mütâleada yabancı şeyleri tamamiyle nazarlarından

çıkartamazlar.

Melâmîlerle, sûfîler arasındaki fark, odur ki, Ğlâhî inayet cezbesi, sûfîleri büsbütün o

hallerden koparıp ayırmış, halk ve benlik perdelerini, onların müşahede nazarından

kaldırmıştır. Dolayısiyle onlar, taat ve ibadetlerinde, kendilerini de, halkın varlığını da

ortada görmezler. Onlar, insanların görmelerine ehemmiyet vermediklerinden, hallerini

örtmek ve ibadetlerini gizlemek gibi bir düşünceyle meşgul olmazlar. Eğer, vaktin

maslahatını, yani zamandan yararlanmayı ibadeti göstermekle görürlerse, onu izhar eder,

gösterirler; eğer gizlemekte görürlerse onu gizler, göstermezler. Onun için, melâmiler

«muhlis-ihlâs kazanmaya çalışan» sûfiler de «muhles-ihlâsta devamlı olan» topluluklardır.

O ahiret yurdunu ananların, tam ihlâsta olduklarını bildiren Ğlâhî ifade, işte bu sûfîlerin hal

ve vasıflarıdır.

Ahiret isteklileri, dört zümredir: Zahitler, âbitler, fakîrler ve hizmetçiler...

Zâhitler: Ğman ve yakîn nuru ile Ğlâhî emirler ve Ğlâhî cemâli müşâhede ederler ve Şeriatın

yasakladıklarını da pek çirkin bulurlar. Onlar, yalancı ve fâni zevklere iltifat etmez, onların

sahte, iliştirme süslerinden yüz çevirir ve hakikat bâkî olan Ğlâhî Cemâle rağbet ederler.

Bu zümrenin sûfilerden farkı odur ki, zâhid kendi, nefsinin hazziyle Allâh’tan mahçup ve

gâfil kalır. Nasıl kalmasın ki, cennet, nefsin haz makamıdır. «Orada nefslerin arzuladıkları

şeyler vardır» meâlindeki Ğlâhî ifade, buna en büyük işarettir.

Sûfiler ise, ezelî Cemâlin müşahedesi ve ebedî Zât’ın muhabbetiyle iki cihandan da kopuk

ve gâfildirler. Öyle ki, onlar, Ğlâhî yasaklardan yüzçevirdikleri gibi, ahiretten de sarfınazar

etmişlerdir.

«- Dünya, ahiret ehline haram, ahiret de dünya ehline... Allah ehline ise her ikisi de

haram!..» Hikmeti, işte bu mânâya işarettir. Sûfînin zühd makamındaki derecesi, zâhidin

derecesinden daha yüksektir.

Fakîrler: Hakikatiyle zenginliğin, «Mutlak Mâlik» olan Allah’a ait olduğunu zevken ve

vicdanen bilenler... Onlar, her ne kadar, mecâzî mânâda zengin olurlarsa olsunlar, keşif

nazarlarında, gerek kendilerini ve gerek kâinatı, meydana getirmekte, devamlı kılmakta,

güç vermekte, yerince yerleştirmekte; hasılı, her hal ve şanda, her an ve zamanda, her

mevki ve mekânda Allah’a tam bir ihtiyaçla muhtaç gördüklerinden, cidden ve vicdanen

fakirliği, bütün dış dünya ve dış varlıklara; zenginliği de yalnız mutlak kemâl ve mülk

sahibi Allah’a isnat ve tahsis ederler.

«- Şüphesiz zengin olan Allah’tır, sizler fakirlersiniz...» Ğlâhî ifadesi, buna işaret...

Marifet yolunda, «fakir» olarak tanınan zât, kendi varlığını mâsivadan, yani, dış dünya

varlığından bildiği için, ona fakir denmesi, kendi nefsinden kinayedir. Fakir denilince, bazı

insanlar, büyük velîlerin, üstün sahabîlerin hal ve mal fakirliğini anlıyorlarsa, bu

anladıkları, bildikleri gibi bir fakirlik değildir. Böyle olsaydı, o büyük peygamberlerle, o

üstün sahabîler, hattâ o sahabîlerin önderleri ve reisleri olan Ebû Bekir Sıddîk, Osman

Zinnûreyn, Abdurrahman b. Avf ve benzerlerinin mal sahibi ve zengin olmamaları lâzım

gelirdi. Yine, Din âlimlerinin rehberi bulunan Ebû Hanife, ve tasavvuf ehlinin reisleri olan

Cüneyd, Gavs-i A’zam, Ubeydullah Ahrâr gibi büyüklerin de zengin olmamaları gerekirdi.

Görülüyor ki, bunlara, halk arasında bilindiği mânâda fakir denemez. Onlar, Ğlâhî Zât’tan

başka, kendilerini hiçbir şeye mâlik bilmeyip, daima Allah’a muhtaç olduklarını zevken ve

vicdanen bildiklerinden, tabiî olarak, kendilerine bu mânâda «fakir» denir. Keşf nazarında,

varlık yokluk birdir.

Zira, varlıkta bile varlığından faydalanabilmek için, sâlik yine Hakk’a muhtaçtır.

Dolayısiyle kalblerine, Allah ile olmak, bütün dış dünya alâkalarını kesmek ve gönül

huzuru içinde yaşamak gayesi hâkim olur.

«Fakir»in, melâmî ve sûfîden farkı, o dur ki, fakir cennet talibidir ve nefsin hazzını ister.

Melâmî ve sûfî ise, Hak talibidirler ve Hakk’a yakınlığı isterler. Fakirin, sûfîlik

makamında, bir ileri vasfı vardır ki, o da bütün haller, ameller ve makamları kendisinden

ayrı görmesi, onları sahiplenmesidir. Yani hiç bir amel, hal ve makamı kendisinde görmez

ve kendisine mahsus bilmez, o kadar ki, kendisini de görmez. Onun keşif ve nazarında ne

vücudu, ne zatı, ne sıfatı vardır. O, kendisini mahv ve fenâda fâni bulur. Yine o, Hakikî

varlığa nisbetle, mecâzî varlıkları yok sayar.

Böylesi fakir, o fakirdir ki, peygamberler ve velîler dilinde övülmüş, medhedilmiştir.

Allah, bazı dostlarını, izzet ve şeref kubbesinin altında, yabancı gözlerden gizlemek isterse,

onların zahirini, mal zenginliği ve ihtiyaçsızlıkla örter ki, böylece, dış dünyanın insanları,

onları, dış dünyaya arzulu ve Hakk’ı bilmez şekilde görürler. Onların bâtınî cemâli, yani iç

güzellikleri, gönül devletleri; gaflet ehli, sır yoksunu nâmahremlerin gözünden işte bu

sûretle örtülmüş ve gizlenmiş olur. Fakirliğin ve zühdün hakikati olan bu keyfiyet, sûfilerin

hususî vasfı ve hallerinin gereğidir.

Tasavvuf ehlinden bazı mürşidlerin fakir görünmeyi istemelerinden murad, kendilerini

kesretten, çokluktan muhafaza içindir. Bu mânâda onların istek ve iradeleri, Allah’ın

iradesine dayalıdır. Onlar, Şeriat’ta kötülenmiş olmayan her yola girerler. Bazıları, bütün

ömürlerini, o büyük mürşitlerin, ziraat ve ticaret işlerine onların hizmetlerine tahsis ederler.

Bu hizmet, onların iç dünyalarını aydınlatır. Bu hizmetten onlar, kalp safâsının ve bâtınî

terakkinin, nafilelerle uğraştıkları makamın üstünde olduğunu müşahede ederler. Bu

yoldaki hizmetçilerin, her şeyde bütün nazarları Hak’tadır ve onlar, halkı, sadece bir vasıta

ve Hakk’a yol veren bir bağ, bir rabıta bilirler. Bu makamın büyüklüğündendir ki, bu

makamda mürşid ve hizmetçisi, birbirlerine müsâvi bulunurlar. Ancak, bu makamda

hizmetçinin amelinin, iyiler ve sâlihlerin ameli; mürşidin de bâtınının, Ğlâhî yakınlığa

erenlerin bâtını olduğuna vukuf hâsıl olmaz. Hizmetçinin gözü sevapta, mürşidin muradı

ise, sırf Ğlâhî yakınlıktadır.

Âbidlere gelince; onlar, dâimî kulluk vazifelerine ve ayrıca pek çok çeşit nafile ve ecirli

amellere sarılan, onlara devam edenlerdir. Onların en büyük maksatları, Ahiret sevâbına

nail olmaktır. Dünyaya rağbet içinde bile, suretâ ibadet mümkündür. Bir kimse pek çok işle

meşgul olduğu halde ibâdet edebilir.

«MÜTEŞEBBDH- BDRBDRDNE BENZEYEN»LER:

Gayelerin gayesine ulaştırıcı tasavvuf yolunda olanların müteşebbihleri, benzerleri iki

kısımdır: Birincisi muhik, diğeri mubtil... Yani, bir kısmı hak, bir kısmı batıl... Sûfîlerin

«muhik olan benzerlerine «mutasavvıf » derler ki, mutasavvıflar, sûfîlerin hallerine,

araştırıp-öğrenerek, zorlukla vâkıf olanlardır ki, bunlar ermenin arzusunu yaşayanlardır.

(Yani, sûfî, tasavvuf hakikatlerini yaşayan; mutasavvıf da onları ilim halinde öğrenip bilen

ve arzusunu çekenlerdir). Mutasavvıflar, kendilerinde geriye kalan beşerî sıfatların

bağlarıyla, maksat ve gayeye erememişlerdir.

Sûfîlerin, mutbil olan benzerlerine gelince; onları sofî kıyafetine bürünüp, şekillerine

girmiş olanlardır ki, görünüşte bir oldukları sofîlerin, inançları, halleri ve bâtınî

amellerinden tamamiyle uzaktırlar. Onlar, boyunlarındaki Şeriat kemendini çıkarmış,

dizginsiz ve yularsız olarak, herşeyi mübah gördükleri «ibâhat-mubahlık» otlağında

otlarlar. Şer’î ölçüleri gözetmez, Şeriat hükümlerine bağlı kalmaz ve hep dış görünüşü

kollarlar. Onların gözleri yalnızca kabuktadır ve kıyafetine büründükleri sofîlerin gönül

halleri, amellerinden büsbütün uzak ve mahçuptur.

MECZÛPLAR:

Meczuplar: «Hakk’a ermek ve O’nun aşk ve muhabbetinde boğulup kalmaktan, halkı irşad

ve davet sahiline çıkamayanların», muhik, yani hak olan benzerleri Ğlâhî marifet yolunda

öyle bir tâifedir ki, onların seyri, henüz nefs sıfatlarının menzillerini katetmekte ve hararetli

arzularının gözkamaştırıcı şiddetinden darlık ve ıstıraptadır. Onlar, fenâ makamına

tamamiyle yerleşmeden ve henüz Zâtî keşfin müjdeci şafağı doğmadan evvel, zaman

zaman keşf şimşekleri onların nazarlarını aydınlatır. Yine zaman zaman, fenâ makamından

esen hayret ve korku rüzgârının getirdiği gaye ve vuslat kokularının eserleri onların

gönüllerinde buram buram tüter. Böylece nefslerinin karanlığı, o şimşeğin aydınlatıcı

nûrundan örtülmüş ve kapanmış; gönüllerine esen o vuslat kokusunun rüzgârından da

kalplerindeki arzu ve ıstırap ateşinin dayanılmaz elemleri, huzur ve sükûna ermiş olur.

Onların keşif nazarlarına çakan o şimşek kesilince, gönüllerine esen o rüzgâr da diner ve

nefsin sıfatları tekrar meydana çıkar ki, böylece, arzu, iştiyak ve ıstırap onlara geri döner.

Sâlik, bu halde, beşerî varlığının sıfatlarından sıyrılmak, maddî varlığın kesretinden

kurtulmak ve fenâ deryasında boğulmak isterse de, bu hal, sâlikin makamı olmadığından,

zaman zaman bu makama ulaşır ve gönlü de sınırlı olarak o makama vâkıf ve arzulu olur.

кte bu halde olanlara meczup denildiği gibi; gayelerin gayesine ermiş vuslat ehlinin

«muhik müteşebbih»leri, yani hak olan benzerleri de denilir.

Fenâ deryasında boğulmuş ve tevhîdin çoşkun kaynağında büsbütün eriyip tükenmiş

olmayanlara da, ermişler demek olan vuslat ehlinin «mubtil müteşebbih»i, yani bâtıl

benzerleri denilir. Bunlar, bu yolda söz söylerse de, bundan muratları, işledikleri kötülükler

ve Şeriat yasaklarına meşru bir özür uydurmanın girişini hazırlama, zeminini oluşturma ve

bu suretle de yaptıkları bütün işleri, Hakk’ın iradesine, Ğlâhî iradeye yükleyip, isyanlarının

icap ettirdiği tekdir ve azarlanmayı defetmektir. Bu taifeye, ayrıca, «zındıklar» da denir.

Sehl Ğbn Abdullah Tüsterî şöyle dedi:

«(Benim fiilimin, yaptıklarımın, Ğlâhî Ğrade’ye nisbeti, bir kapı hareketinin, onu hareket

ettirene nisbeti gibidir) diyerek, halini öğrenmek isteyenlere cevap olarak bu sözü söyleyen

insan, eğer Şeriat esaslarını gözetir ve kulluk ölçülerinin sınırlarını muhafaza ederse,

sıddîkler topluluğuna; eğer Şer’î hududa riayet etmez ve o hududu muhafazada da

dikkatsizlik gösterirse; bütün yapıp-ettiklerini Allah’a havale etmek, O’nun iradesine

yüklemekten muradı da halini sürdürmek ve halkın azarından kurtulmak olursa, o takdirde

de zındıklar topluluğuna girer.»

Ğbadet ehlinin hak benzerleri:

Ğbadet ehlinin hak benzerleri, vakitlerini ibadete dalmış olarak geçiren ve fakat

kendilerinde tabiat sebeplerinin kalmış olması ve nefs arınmışlığının kemâle ermemiş

olması sebebiyle, her zaman amellerinde, ibadet ve taatlarında bir kopukluk ve gecikme

görülebilenlerdir ki, henüz ibadetlerin lezzet ve tatlılığından haz almamış olduklarından,

güçlülüğünü çekerek, onu bir vazife bilerek ibadette bulunanlardır.

Ğbadet ehlinin bâtıl benzerleri:

Bunlar, ibadet ve taatlarında, gayeleri, halkın kabûlü ile sınırlı olanlardır ki, kalplerinde

Ahiret sevabına kesin bir inanış ve itibar yoktur. Halkın kendilerini görmeyeceklerinden

emin olsalar, asla ibadete kalkmazlar.

(Arapça dua)

(Allah, hepimizi gizli-açık bütün riyakârlıklardan sakınsın. Topyekûn belâlardan koruyucu

olan O’dur. Hatasızlık ve doğru yola sevk, O’na aittir. Bütün hakikatlerin ipleri O’nun

elindedir.)

VELÎ TABAKALARININ ÇEŞDTLERD:

«Allah’a kulların en sevgili olanı, sır ve takvâ sahibi olanlardır.» meâlindeki Hadîs’in, bu

üstün mânâsına mazhar olan sır ve takvâ sahipleri, çeşitli tabakalara ayrılmıştır.

Birinci tabaka: Himmetleri, gayeleri yüksek, kalpleri Allah’dan gayrısından arınmış,

herşeyden sevgi alâkaları kesilmiş ve mânevî derecelerinin yükselmesine mani bütün

engellerden kurtulmuş, bütün setleri aşmış olanlardır. Ğnsanlar, onların mânevî hallerine

vâkıf olmadığı gibi, girdikleri yolun ne olduğunu da bilmezler. Ğlâhî isimlerden herhangi

birinin tecellisine mazhar olarak, o yolda devamlı terakkî ederler.

«Dostlarım, benim kubbemin altındadır; benden başkası onları bilemez.» kutsî ifadesi,

onların hellerine bir remz ve işarettir.

Allah, o dostlarının, güçlü ve mübarek olan solukları sebebiyle bütün belâları defeder.

Ğkinci tabaka: Yüksek mertebeye yerleşmiş bulunan istikamet ehlidir. Onlar, seçkinlerin

de seçkini oldukları halde, makamlarından lûtfen inerek avam içinde görünürler. Öyle ki,

zahir ehli, onları kendi emsâli olarak görür.

Onların fiilleri, sözleri ve dış halleri avama; iç halleri de üstün vasıflı seçkin zatlara lâyık

şekilde meydana gelir. Meselâ; «bizim Allah katında bir derecemiz yoktur.» derler ki,

avam insanlar, bu sözden, «aşırı kötülük ve işlenmiş pek çok günahtan dolayı Allah katında

bir yer sahibi değilim.» mânâsını anlarlar. Oysa, onların hallerine vâkıf olan saffet ehli, bu

sözlerden, tecellîsine mazhar oldukları Ğlâhî isimde fâni olup, bütün makamlardan geçerek,

Allah katında yakının da yakınına erdikleri mânâsını anlarlar.

Onlar, gayret ve muhabbet saikasiyle gönül hallerini, halkın idrâkinden örtmek için, dış

yüz âlimleri gibi, amellerini sevap için yaptıklarını göstererek, hakikat sırlarını keşf

ettiklerini ve kendilerinin marifet ve muhabbet ehli olduklarını ortaya atıp iddia etmezler.

Yine onlar, mizah üslûplu ve taklit kokan sözler söylemezler; tertemiz bir ifadeyle, zarif bir

edâ ve hoş sözlü olarak asla meclisi sıkmaz ve cemiyete ağır gelmezler. Görünüşleri ve

anlattıkları, gayet makul ve makbul olup tevazu ve oturaklı bir ahlâk içinde bulunurlar.

Üçüncü tabaka: Öyle bir taifedir ki, Allah, onların kalplerini Zât’ıyla meşgul etmiş,

gönülleri herkese, hattâ kendilerine bile gizli bırakılmıştır. Ğlâhî Cemâlin parıltılarından

onların iç âlemlerine bir nur doğar ki, onları hayran bırakır ve bu hayranlık içinde kendi

makamları ve hallerinin müşahedesinde bile yanılmaya düşerler. Devamlı Ğlâhî Cemâl’in

müşahedesinde hayretleri sürer gider. Bununla birlikte yüksek makam sahipleri

olduklarında şâhit ve delilleri varolduğuna da kanidirler.

Onların, içlerinde bilinmez bir şey var ki; onları hep heyecan ve ıstırapta bırakmıştır. Ne

olduklarını, nerede bulunduklarını bilmezler. Kalplerinde aşk ve muhabbet ateşi

alevlenmiştir. O ateşin ne olduğunu, onu kimin yaktığını, alevlendirdiğini de bilmezler. Bu

tabaka, örtülmüş ve gizlenmiş olan «velâyet- velîlik» ehlinin en ince ve en lâtif derecesidir.

Bu kısım velîlere; «evliyâ-yı müstehlikîn- varlıkları Hakk’ta tükenip yok olan velîler»

derler. Bunlar irşâda memur değillerdir. Yani mürşit olmaya...

«Allah, hakkı söyler ve yolu gösterir!»

Hak, bütün bürhanını ve peygamberlik delilini Kıyamete kadar baki bırakmış, dostlarını da

o bürhan ve delillerin gösterilmesine sebep ve vesile kılmıştır. Zamanın son haddine kadar

Ğlâhî delil ve işaretleri ve Peygamberî hücceti onlarla izhar etmiştir. Ğlâhî nimet ve

ihsanların, ardı arkası kesilmeksizin devamı, onların kalp himmetlerinin bereketleriyle

meydana geliyor.

Bu her üç tabakanın mensuplarının sayısı, her zaman, takriben dörtbinden aşağı olmaz.

Onların gönül halleri, herkesin nazarından gizlidir. Birbirlerini ve ne halde olduklarını

bilmezler. Onların iç âlemleri «ahyâr- fazilet ve kemâl sahibi seçkinler»den de, bütün

halktan da gizli kalmıştır. Onlar, Sünnet Ehli’nin yolundan, inançlarından sapmaz ve Şeriat

Ölçüleri’ne aykırı davranmazlar. Pek çok haber ve Hadîs’te bunlara dair işaretler vardır.

Büyük Allah dostları da onların hallerini anlatmış ve hususiyle keşfe erenler, onları apaçık

bilmişlerdir.

Allah katının makbulleri ve mânevî işlerin âmillerine «Ahyâr- fazilet ve kemâl sahibi

seçkinler» denir ki, bunlar da üçyüz zat kabul edilir. Onlardan kırkına «ebdâl- dünya ile

alâkalarını kesenler ve Allah’a bağlananlar» denilmiştir. Yedisi «budelâ»dır ki bunlar,

kutba ikinci derecede yakın olanlardır. Üçü, «nükaba- nakîbler»dir ki, bunlar da Kutup

mürşidi birinci derece yakınlarıdır. Biri de tek başına Kutup’tur. Bunlar birbirlerini tanır ve

bilirler. Bütün işlerde birbirlerinin iznine muhtaçtırlar.

«Fütûhat-ı Mekkiye»nin 198. babında Muhyiddin Ğbn’ül Arabî şöyle diyor:

«Allah, yedi iklimden her biri için, kullarından birini seçmiş ve makbul kılmış ve o iklim, o

seçkin ve üstün zâtın himmet ve bereketiyle muhafaza buyurulmuştur. кte o seçilmiş üstün

zatlara «ebdâl» denir. Ben Mekke-i Mükerreme’de onlarla birlikte bulundum; selâmlaştık,

konuştuk ve sohbette bulunduk. Şimdiye kadar onlardan daha güzel ahlâk ve üstünlük

sahibi, daha çok Allah’la meşgul olan birini görmedim."

Feridüddin Attar da buyurdu ki:

«Evliyâdan bir gurup var ki, onlara, «Üveysî» derler. Onları, Kâinatın Efendisi, Allah

Resulü kendi kucağında, bizzat kendi lûtfuyla, zahiri bir vasıta olmaksızın besleyip

yetiştirir ve terbiye eder. Üveys El- Karanî onlardandır. Bu mertebe öyle büyük, öyle

yüksek bir mertebedir ki, o dereceye ulaşmak pek ender vâki olur. Abdulhâlik Gûcduvânî,

Bahâüddin Nakşiben ve Ahmed Farûk (Dmam Rabbanî) işte bu mertebeye erenlerdendir.

Onlar her ne kadar görünürde bu yolun nizamlandırıcısı iseler de hakikatte Üveysîdirler.»

Âyet meâli:

«Bu Allah’ın bir lafzıdır ki, onu dilediğine verir...»

Evliyâdan bazıları da Allah Resulü’ne her işte be her şeyde tam ittiba etmek suretiyle,

O’nun ruhaniyetinin tasarrufuyla terbiye olunurlar. Bunlar, marifet yolunun öncüleri değil

de din ilimlerinin büyükleri ve bütün mü’minlerin uydukları müfessirler, muhaddisler,

fakîhler, müçtehitler ve marifet yolunda bulunan velîler, seçkin Allah dostlarıdır. Şeyh

Ebu’l Kasım-ı Gürganî halkasından olan Ebû Saîd, Ebul- Hayr onlardandır.

Marifet yolunda olanların mürşidi, hakikat sırlarının kâşifi, zahir ve bâtın ilimlerinin

toplayıcısı olan Şeyh Muhammed Parisâ Bin Mahmud el-Hâfız el- Buhârî Hazretleri, Kitâb

Fasl’el-Hitâb’ında şöyle diyor:

«Şeyh Alâuddevle Es- Semnânî buyurdular ki:

«- Keşf yoluyla, gayb âleminde bir topluluk müşahede etmiş ve onları selâmlamıştım.

Makamlarının fevkalâde güzelliğinden ve hallerinin sıhhatinden hayrete düştüm.

Nisbetlerinin, sûfîye; yani bağılılıklarının, tasavvuf yoluna olduğunu ve yedi tabakadan

ibaret bulunduklarını söylediler ve bu tabakaları aşağıdan yukarıya saydılar. Talipler

tabakası, mürîdler tabakası, sâlikler tabakası, sâiller tabakası, sâri’ler tabakası, «vasıllar-

gayelerin gayesi Allah’a varanlar» tabakası ve onun da önünde kutuplar tabakası...»

Her zamanda, zamana mahsus bir kutup vardır ve onun kalbi, Allah Resulü’nün kalbi

üzeredir.»

Nakşî yolunun büyüklerinin hakikat olan beyanlarına göre, kutup iki kısımdır: Bir kısmı,

«kutb’ul irşad- irşad kutbu»dur ki, Mutlak ve Hakîkî Feyyaz’ın kurtuluş yoluna erdirmeye

ait feyz ve bereket ihsanına vasıta olan ve Ğslâm Âlemi varoldukça varolandır. Diğeri de

«kutb-ı medâr- etrafında dönülen kutup»dır ki, âlemin bekasıyla mevcut, yani âlemler

varoldukça vardır.

Ğrºad kutbundan feyz ve bereket alma üç türlüdür. Birincisi; sâlikin hâline müteveccihtir ki,

bu da kutup mürşidin, sâlikin bunu bilip, onun tevecühüne vâkıf olması lâzım gelmez.

Ğkincisi; sâlikin, ona, yani irşad kutbuna müteveccih olarak o mânevî erginlik ve hidayet

nurundan feyz ve bereket almasıdır ki, bunda da sâlikin, kutup mürşidin şahsını tanıması

gerekmez. Üçüncüsü de; «Allah» ismini pek çok tekrar etmekle kalbi meşgul iken; âlemi,

içinden, görünmez şekilde baştanbaşa kaplayan ilâhî feyz deryasının kaynağı olan irşad

kutbunun kalbinden sızan muhabbet, sâlikin ihlâsınca hâsıl olur ki, bunda sâlikin ve kutbun

birbirlerine vakıf ve muttali olmaları, birbirlerini tanımaları lâzım gelmez.

Salât ve selâmın üzerine olduğu Allah Resûlü, meâlen buyurdular ki:

«- Bu ümmetin ebdâlleri otuz kişidir ki, onların kalpleri Allah dostu Ğbrahim Halil’in kalbi

üzeredir. Ne zaman biri ölürse, Allah onun yerine bir başkasını ebdâl kılar.»

Ebdâlin sayısının kırk erkek, kırk kadından ibaret olduğu ve Şam’da bulundukları

rivâyetler arasındadır. Bu erkeklerden otuzunun kalbi Allah dostu Ğbrahim Halil’in kalbi

üzere; kırk kadının tamamı ile, erkeklerden geri kalan onunun kalpleri de diğer

peygamberlerin kalpleri üzere olduğu şeklinde tefsir edilmiştir.

Ebdâller, Ğlâhî marifetler dairesinde döner, değişirler. Zira, Ğlâhî marifetlerin neticeleri,

onların kalplerine ulaştıktan sonra, kalpleri, üzerlerinde olan, takip ettikleri yüksek

velîlerin kalplerine doğru coşar. Bu ileri derecedeki evliyanın kalpleri ile münasebetleri

çok olanlar da sâlikler mertebesine erer.

Onların, ebdâl diye adlandırılmalarındaki sebep, onlardan birisinin vefatıyla, aşağısında

bulunan velîlerden birinin veyahut Allah’ın ezelî iradesinin taallûk ettiği herhangi bahtiyar

insanın, onun makamına yükseltilmesidir. ( Yani vefat edenin yerine, ona bedel gelen

sebebiyle, «ebdâl- bedel gelenler» diye isimlendirilmişlerdir.)

Hakîm Tirmizî rivâyet eder ki; «arz küresi, peygamberliğin kesilmesinden dolayı, Hakk’a

şikâyet ve yalvarışta bulundu. Cevap olarak: «Yakında, sırtına ağırlaman için kırk sıddîk

göndereceğim. Onlardan ne zaman biri ölürse Allah onun yerine bir başkasını yerleştirir.»

Ğlâhî fermanıyla karşılaştı.»

Eb’ul-Abbâs Mürsî diyor ki:

«- Üstadım Eb’ul-Hasan Şazelî’nin karşısında oturuyordum. Bir topluluk içeri girdi. Üstad,

bunlar ebdâldirler, buyurdu. Ben de bunların ebdâl olmadıklarını biliyordum. Bu söze

şaşmıştım. Bunun üzerine üstâd; bunlar, kötülükleri, iyiliklere «tebdil» edilmiş,

dönüştürülmüş velîlerdir, dedi.»

Demek oluyor ki ebdâl iki kısımdır. Bu iki kısmın alâmeti de odur ki, bu makama

yükselenler, ebdâlliğe terakkî ettikten sonra, artık çocukları olmaz. Yüksek kutupluk

makamına terakkî eden ebdâlin çocuğunun olması mümkündür. Kutupluk makamında

bulunanların evlâdı, ailesi, nesilleri, malı, mülkü bulunur. Ğnsanlar onu çekemezler. Onları

inkâr eder, kendilerine zahmet verirler. Zira bunlar, peygamberlerin en yetkin vârislerinden

ve «hiç bir peygamber benim gördüğüm eziyeti görmedi» meâlindeki Peygamber Sözü’nün

sırrına erenlerdendir. Bu şerefli taife, peygamberlerin, halkı Hakk’a davet etmelerinde

halifeleridir. Onları, tam mânâsiyle kimse bilmez. Onların her biri, beşerî sıfatların kubbesi

altında ilâhî sırlardan yoksun ve gönül hallerine nâmahrem olan avam halkın nazarından ve

bilgisinden örtülmüş ve gizlenmişlerdir. Hakikat müridlerini, ancak onların sırlarından,

feyz aldıkları kadar tanıyabilirler.

Abdullah Bin Mes’ûd rivayet ediyor:

«- Allah Resulü’nün bir Hadisi, bize şunu haber verdi:

«-Allah’ın halkettiği üç yüz kişi var ki, kalpleri Âdem’in kalbi üzeredir. Onlardan kırkı var

ki, kalpleri Musâ’nın kalbi; yedisi var ki, kalpleri Ğbrahim’in kalbi; beşi var ki, kalpleri

Cibrîl’in kalbi, üçü var ki, kalpleri yine Ğbrahim’in kalbi, biri var ki, kalbi Ğsrafil’in kalbi

üzeredir. Ne zaman onlardan biri ölürse, Allah onun yerine halktan birini yerleştirir. Allah,

onlarla bu ümmetten belâyı kaldırır.»

Peygamberlerin saadet zamanlarında kayyumiyet makamı, onların yüksek ruhaniyetlerine

havale buyurulmuştu. Bu kutupluktan murad, irşad kutbu olmalıdır ki, Saadet Devrinde,

medarî kutupluk mertebesi, Üveys Karanî’nin amcası olan Ğsâm Karanî’ye aitti.

Üstün sahâbîler topluluğundan Huzeyfe’fül-Yemânî, Allah Resulü’nün sır arkadaşı idi.

Ğnsanların, Kâinatın Efendisi’ne olan maruzâtını huzura sunar ve Peygamber Fermanı’nı

onlara ulaştırırdı. Ondan başka bu hale muttali olan kimse yoktu. «Sır arkadaşı» künyesi ile

meşhurdu. Bu gibi sahâbîler, sürekli Peygamber huzurunda bulunurlar; O’nunla namaz

kılarlar, O’ndan Şer’î ilimlerde istifade eder ve peygamberî nurundan feyz ve bereket

alırlardı.

«Ben, Yemen tarafından Rahman’ın kokusunu duyuyorum» meâlindeki Peygamber

ifadesinin, Ğsam Karanî’ye ait olduğunu söyleyenler vardır. Saadet Devrinden itibaren,

Hicretin üçüncü asrına kadar gelen kutupların on dokuza ulaştığını keşf sahibi olanlar

rivayet ettiler.

Kutupların, beşeriyet halleri tıpkı bizim hallerimiz gibidir. Avamdan hiç bir farkları yoktur.

Burada avamdan murat, o üstün makama yükselmeden önceki hal ve davranış sahibi

olmasıdır. Herkes gibi yerler, içerler, evlenirler, ticaret, sanat ve ziraat işleriyle uğraşılar…

Büyük kısmı ders vermekle meşgul olurlar. Çoluk-çocuk, mal-mülk sahibi olurlar. Oysa

ebdâl tabakasında bulunan velîler, çoluk-çocuktan, aileden uzaktırlar. Yani, evlilik

münasebetinde bulunmazlar. Peygamberin üstün sünnetine tam mânâsıyla, eksiksiz riayet

ederler.

Ebdâl tabakasında bulunan velîlerin büyük kısmının kabirleri bile topraküstü plânda

değildir. Ayrıca kabirlerinde, hiçbir işaretleri yoktur. Yani, onların kabirleri, çoğunlukla,

herkes tarafından bilinmez, onlardan birbirlerinin kabirlerini ziyaret edenler de vardır. Alış-

verişte bulunurlar, sokakta ve pazarlarda dolaşırlar. Yiyecek, içecek, ilâç gibi şeyleri

evlerine götürmekten çekinmezler. Hastaları ziyarete gider, onlara bedenî yardımda

bulunurlar. Cenazelerde hazır olurlar. Kimseden yüz çevirmezler. Çokça hastalanırlar.

Ğlâçlar kullanır, hamamlara giderler.

Ebdâl mertebesinden kutupluk makamına yükselenler Hazret-i Hızır’la buluşurlar, Hazret-i

Hızır ve Ğlyas’ın hayatta oldukları, Müslümanlar arasında öteden beri yaygındır. Pek çok

müfessir, muhaddis, fâkih ve büyük sûfîlerden de mühim bir kısmı onların yaşadıklarına

kanidirler. Onlarla karşılaşıp buluşanların haddi hesabı yoktur. Öyle ki; kemâl

derecesindeki bütün velîler, velîlik mertebelerinin henüz ilkinde bulunanların büyük bir

kısmı ve bazı avamdan mü’minlerde onlarla karşılaşmışlardır. Karşılaştıkları esnâda, kim

olduklarını bilmedikleri, onları tanımadıkları halde, onların Hazret-i Hızır ve Ğlyas

olduklarını bilenler de çoktur.

Ebû Bekr En-Nakkaş, Tefsîr’inde, Ali Rıza Ğbn-i Musâ al-Kâzım’dan ve Muhammed Bin

Ğsmail en Neccârî’den «Hızır’ın öldüğü» görüşünü nakleder. Nakle göre, Neccârî’ye

Hızır’ın yaşayıp yaşamadığı sorulduğunda, o da, «yeryüzünde hiç kimsenin bakî

kalmayacağı»nı bildiren bir Hadis’i ileri sürüp, ona dayanarak yaşamadığını söylemiştir.

Neccâr’ın delil gösterdiği bu Hadis, Ğnb-i Ömer’den rivayet edilmiş ve Buharî’nin

Sahîh’inde de zikredilmiştir ki, Hazret-i Hızır’ın öldüğü görüşünde olanlar, ona

dayanmışlardır. Ebu’l –Hasan Ğbn’ül Münâvî Hızır’la, onun halleriyle ilgili görüşleri,

rivayetleri derlediği kitabında Ğbrahim el-Harbî’den naklediyor: «Hızır ölmüştür...»

Ğmam-ı Rabbanî Hazretleri mükâşefeleri esnâsında, Hazret-i Hızır ve Ğlyas’la karşılaşıp

konuşmuş ve her ikisi de kendisine buyurmuşlar ki; «biz âlem-i ervah (ruhlar

âlemin)’danız. Yaşayanların bütün işleri Allah’ın kudretiyle bizim ruhlarımızdan hasıl olur.

Medâr kutbunun (irşad kutbunun altındaki kutup) zor ve ağır işleri de bize gelir.» кte bu

söyledikleri de onların hayattta olmadıklarını isbata kâfidir.

Ruhların müşahedesi, kimi zaman misâlî suretler (mânâ suretleri) kılığında olur. Zira

herşeyin, misâl âlemi (kainatta mevcut topyekün eşya ve hadiselerin değişmez «lâtif

oluşlar»ının bulunduğu mânâ âlemi)nde bir «sûret»i vardır. Hattâ sadece nesnelerin değil,

mânâların bile o âlemde sûretleri vardır ki, mânâlar , o sûretleriyle keşf edilir. Ruhların

misâl âlemindeki bu müşahedesi, kesinlikle vehim ve hayalden uzak, tamamiyle onların

dışındadır.

Misâl âlemi, «şehâdet âlemi-görünen bu âlem» gibi varolan bir âlemdir. Ruhlar, bazan

beden halini alır da sûretler gibi bu âlemde, yani misâl âleminde ortaya çıkarlar. Bazan

sûretlerin tavassutu olmaksızın, ruhu müşahede etmek, rûhânî bir telâkî (karşılaşma)

şeklinde kabil olur. Bu da sufî tâifesinin büyüklerine çok vaki olmuştur. Bu türlü

müşâhedelerin ve karşılaşmaların varlığı; onların konuşmalarından, bakmalarından ve

birtakım sesler dinlemelerinden anlaşılmış ve böylece sâbit olmuştur.

TEVHDD MERTEBELERD VE ERBÂBI

Sühreverdî’nin «Avârif’ul- Maârif» adlı eserinin birinci bahis, ikinci kısmında şöyle

yazıyor:

«Tevhîdin dört mertebesi vardır. Birncisi tevhîd-i imanî; ikincisi tevhîd-i ilmî, üçüncüsü

tevhîd-i mâlî, dördüncüsü tevhîd-i Ğlâhî...»

Tevhîd-i Ğmânî (Dmanî Tevhîd): Şanı en yüce Zât’ın ferdâniyetini, tekliğini, ve yegâne

Mâbûd olma hakkının kendisine ait bulunduğunu; âyet ve hadislerin gösterdikleri üzere,

kalple tasdik, dille ikrardan ibarettir. Bu tevhid; getirdiği haber Mutlak doğru olan

Haberci’yi, Peygamberler Peygamberini tasdik etmenin neticesinden başka bir şey olmayan

bu tevhîd, kitaplarda yazılan, zahir ilminden elde edilmiştir. Açık şirkten kurtulma ve Ğslâm

yoluna, kurtuluş yoluna girme kazancı bu tevhidle hasıl olur. Tasavvuf ehli olsun, diğerleri

olsun, imanın zarurî olması sebebiyle bütün mü’minler bu tevhidde ortaktırlar. Ancak,

tevhidin, diğer mertebelerinde ayrı ve hususî yer sahibidirler.

Tevhîd-i Ğlmî (Dlmî Tevhîd): Bu tevhid, batın ilminden kazanılmıştır. Ona, «ilm-i yakîn»

derler. O mertebede, tasavvuf yolunun başlangıcındaki sâlik, yakînen bilir ki, topyekûn

varlık âleminin sahibi olan Allah’dan başka hakikî Varlık ve Mutlak Müessir yoktur. Bütün

zâtlar, sıfatlar ve fiilleri fâni ve yok bilir. Her bir zâtı, Mutlak Zât’ın Varlık Nuru’nun

parıltısından meydana gelmiş bulur. Ve her bir sıfatı da Mutlak sıfatın nurundan bir ışıltı

olarak idrak eder. Yine bu tevhid mertebesindeki sâlik, her kimde ve her nede ilim, kudret,

irade, semi (işitme), basar (görme) bulsa; bunların, Ğlâhî ilim, Kudret, Ğrade, Semi ve

Basar’ın eserlerinden bir eser olduğunu anlar ve herşeyi bu kıyas içinde kabul eder.

Tevhîdin bu mertebesi, tasavvuf ve sülûk ehlinin tevhîd mertebelerinin ilki olarak ortaya

çıkar. Bu mertebedeki tevhidin başlangıcı, avamın tevhidinin son haddine bitişiktir. Bu

mertebeye benzer bir mertebe var ki, bu yolda geri kalanlar, sülûk ilminde kısır nazarlar

bunu, «tevhid-î ilmi» sanırlar. Oysa, bu benzer, aldatıcı mertebenin bir kıymeti yoktur ve

itibardan düşüktür. Bunun meydana gelişi ise, bazı keskin zekâlıların felsefe kitaplarının

mütealasıyla çok meşgul olmalarından ve sûfilerin meclislerinde tevhitle alâkalı işittikleri

sözlerden tevhîdin mânâsına dair bir iz, bir sûretin zihinlerde şekillenmesinden olmaktadır

ki, böyleleri, münazara esnâsında, çoğu kez, tevhid ehlinden kendilerini bu hale bürünmüş

göstererek tevhidden çok söz ederler.

Ğlmî tevhîdin, «halî tevhîd»le birlikte ortaya çıkması, ancak, tamamiyle «imtizaç-

katışıklık»tan kurtulamayan sâlikte olur.

«Onun mizacı tesnîmdendir… Bir pınar ki, ondan, Allah’a yakınlaşmış olanlar içer…»

meâlindeki Ğlâhî ifade, bu katışık tevhid şarabının vasfıdır.

Bu tevhîd mertebesinin sahibi, ekseriya ruhî bir zevk duyar ve Ğlâhî bir neş’e, ve sevinç

içinde kalır. Bu mertebede hal katışık olduğundan, bu imtizaç vasıtasiyle, cereyan eden,

bazı tabiî âdet ve alışkanlık karanlıklarının bir kısmı kalkar. Bazen bu mertebedeki sâlik,

Ğlâhî fiillerin rabıtaları olan sebeplerin keşif nazarı takılır kalır. Bu sebepten, bu mertebede

olan, gizli şirk kokusundan büsbütün arınmış olmaz.

Tevhîd-i Halî (hâli Tevhîd): Bu mertebede, tevhid ehli sâlikin, tabiî âdet ve

alışkanlıklarının kaçınılmaz vasfı olan karanlıktan hepsi, tevhîd nurun doğuşunda yokluğa

karışır. Beşeriyet gereği, onlardan geride kalan küçük bir parça, bazen doğan nur güneşinin

parıltılarında saklıdır.

Bu makamda tevhid ehli sâlikin varlığı, «BDR» olan varlığın Cemâlinin müşahedesine

öylesine dalmıştır ki, o Mutlak Bir’in Zâtı ve sıfatlarından gayrısı, onun gözüne görünmez.

Öyle ki bu makamdaki tevhîdi bile, O Mutlak Bir’in sıfatından görür; kendi sıfatından

görmez. Hattâ bu görmeyi bile O’nun sıfatından bilir. Bu hal içindeki sâlik bu gidişle, bir

damla misâli, tevhid denizinin şiddetle çarpışan dalgaları arasına düşer ve o cem’ denizinde

boğulur kalır. Cem’ tasavvuf ıstılahındadır ve yerinde anlatılmıştır.

Sûfîler tâifesinin efendisi Cüneyd şöyle dedi:

«Tevhîd, bütün âdet ve alışkanlıkların kendisinde yokluğa gittiği, bütün ilimlerin içine

sığdığı ve Allah’ın ezelde olduğu gibi, tek başına düşünüldüğü bir mânâ…»

«Tevhid-i ilmî»nin menşei murakabe olduğu gibi, «tevhid-i halî»nin menşei de müşahede

nurudur. Bu tevhid mertebesinde, çoğunlukla beşeriyet alışkanlıkları söner. Ğlmî tevhid’de

bu alışkanlıkların büyük kısmı; halî tevhid’de ise küçük bir parçasının baki kalmasına

sebep; sâlikin bu fiilleri düzeltebilmesinin mümkün olmasıdır. Bu bakımdan, tevhid sahibi,

hayatında, tevhidin meydana gelmesi hususunda lâyıkıyla çalışamaz.

Ebû Alî Dekkak dedi ki:

«- Tevhid, öyle bir azimet halidir ki, onun borcu karşılanamaz ve öyle bir gurbet vasfıdır

ki, onun hakkı ödenemez…»

Varlıkların beşerî alışkanlıklar yokluğa eren tevhid ehli sâlikin tevhid hali, hayatlarında

«sırf tevhid»in hakikatinden bir iz, zaman zaman çakan bir şimşek gibi, bir çakıntı halinde

parıldar. Parıldar parıldamaz da kaçar gizlenir ve sâlikin beşerî varlığının âdet ve

alışkanlıklarından geriye, kendisine kalan parçaları, hemen ona döner gelir. «Sırf tevhîd»in

hakikatinden bir eser olan çakıntının, parıltısı anında ise, gizli şirkin geride kalan parçaları

olan o beşerî âdet ve alışkanlıklar, tümüyle kalkmış, yok olmuş olur.

кte, insana, halî tevhid’de bu mertebelerin ötesinde bir mertebe mümkün değildir.

Tevhid-i Ğlâhî (Dlâhî Tevhid): Allah, ezellerin ezelinde, -başkasının tevhidiyle değil-

kendi kendine, «vahdaniyet- birlik» vasfıyla ve «ferdâniyet-teklik» sıfatıyla vasıflanmıştı.

«Allah vardı ve O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu» «şu ân ezelde olduğu gibidir ve sonsuz

kerre sonsuza dek bu vasıf üzerine olacaktır.»

«Herşey yok olucudur, ancak onu vechi değil…» meâlindeki Ğlâhî ifade de «yokolmak»

kelimesinin Ğsm-i fail sigasında, yani «yokolucu» şeklinde gelmiş olmasından murad,

topyekûn eşyanın varlığı O’nun varlığında bugün bile yokolmakta olduğuna işarettir.

Bu halin ve bu hakikatin müşahedesini öteye, Ahirete bırakmak gafillerin ve Hk’tan

mahrum kalanların işidir. Yoksa, basiret sahipleri ve müşahede ehli olanlar için –ki onlar,

zaman ve mekân cenderesinden kurtulmuşlardır- içinde yaşadıkları bu müşahede ânı

kaçırılmaz, harcanmaz bir nakit kıymetindedir.

Bu Tevhîd-i Ğlâhî, öyle bir tevhîddir ki, bütün noksanlık vasfından uzak ve arınmıştır.

Mahlûkatın tevhidi ise, kendi varlıklarının eksikliği sebebiyle eksiktir.

Yezdî, «Kitâb-ı Fevâtih» adlı eserinin ikinci kısmında der ki:

«Her türlü işaret ve ibareden soyulmuş, bütün kayıt ve itibarlardan arınmış olan Zât’ın

kendisini ve hüviyetinin bilinmezliğini idrak, muhaldir…»

«O’nu hiç bir ilim kuşatamaz!» O, vasıflı olduğu rahmet ve şefkatinden dolayı, âşıklarını,

kendi Zât’ı üzerinde düşünmekten menetmiştir ki, vakitlerini bu muhal olan şeyler

harcamasınlar…

Kainatın Efendisi, Allah Resulü buyurdular ki:

«-Seni, marifetinin hakikatiyle tanıyıp bilemedik…»

Ve yine buyurdular ki:

«- Allah, bütün idraklerden gizlidir, gözlerden saklı olduğu gibi… Ve şüphesiz bütün

melekler de, sizin arzuladığınız gibi O’nu arzularlar.»

Ğbn-i Abbas’dan rivayet olundu:

«Bir grup sahabi, «Zât» hakkında fikirde bulundular. Bunu gören Allah Resulü: «Allah’ın

yaratıkları üzerinde tefekkür ediniz, Zât’ı hakkında değil!.. Zira siz, O’nu, kadrinin

hakikatiyle takdir edip, bilemezsiniz.» buyurdular.»

Sıddîk-ı Ekber de buyurdu ki:

«- Ğdrakin aczini idraktir ki, idraktir!»

Firavun, Hakk’ın Zât’ına dair:

«- Alemlerin Rabb’i nedir?» diye sorduğunda, Hazret-i Musâ, Hakk’ın, Zât hakikatini

bilmenin muhal olduğunu bildirmiş ve Hakk’ın sıfatlarını beyan etmek suretiyle ona cevap

vermiştir. Firavun da, Hazret-i Musâ’nın, bu sorunun cevabına gücü yetmediğini imâ

ederek, kavmine, onun deli olduğunu söylemeye kalktı. Bunun üzerine Hazret-i Musâ da

gayet açık ve berrak bir şekilde, asıl, Firavun’un deli olduğunu göstermiş ve sözünü, «eğer

aklınız eriyorsa, düşünüyorsanız bunu anlarsınız.» şeklinde bitirmiştir.

кin aslının bu olduğunu bildikten sonra; Hakk’ı idrak, «mümkünler»in muhal tablosunda,

yani varlıklar aynasında Nûrunun zuhuru itibariyle mümkündür. Bu da iki kısımdır : Biri

O’nun idrâkidir. Lâkin idrâk edilen şeyin, O’nun Zât’ı olduğundan gafil olarak idrak… Bu

türlü idrakte bütün insanlar müşterektir.

Emir’ül Mümin Ali Ğbn-i Ebî Talip buyuruyorlar ki:

«- Allah kullarına, kulları O’nu görmeksizin, bilmeksizin tecellî ettiği gibi, yine onlara,

tecellî etmeksizin de kendini bildirir.»

Ğdrakin diğer kısmı da, O’nun Zât’ını «tam şuurla» idraktir. Bu da üstün, seçkin insanlara,

belki, seçkinlerin seçkini olan yüksek zatlara mahsus bir haldir.

Hazret-i Kerrâr-ı Haydar (Hz. Ali):

«- Ben O’nu gördüm, bildim de O’na ibadet ettim. Ben görmediğim, bilmediğim bir

Rabb’a kulluk etmem etmem!» buyurdular.

Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî, «Füsûs’ul Hikem»in tevhid bahsinde der ki:

«- Hakk’ın topyekûn mahlûkatta hususî bir zuhuru vardır. Bu zuhurla O, her şeyin

mefhûmunda zahir ve her idrakten de bâtındır.» Yani, Allah’ın her şeyde hususî bir zuhuru

vardır ki, her mefhumda tecellî edicidir ve O, bu tecellîlerin idrakinden de gizlidir. Zira,

O’nun tecellîlerini hakikatiyle anlamakta beşer idraki âcizdir.

Kelâmcılar, Ğlâhî Zât’ın bilinmesi mümkündür, derler. Ğmam-ı Gazalî, Ğmam’ül Harameyn

ve bu sırra erenler, Zât’ın bilinmesinin muhal olduğu fikrinde sûfilerle birliktedirler.

Ebû Alî’den, Arapça beytler:

Marifetinin hakkıyle bilemedik seni,

Kâinat, senin marifetine varamadı.

Hep anlatanlar, âciz kaldılar senin vasıflarından,

Bağışla bizi Allah’ım, bizler beşeriz!

Hakk’ı ne şekilde tasavvur edersen, o tasavvur, O’nun perdesi olur.

Hakk’ın Zât’ını tasavvur, gizliliğin en son haddinde ise de varlığının tasdiki, açıklığın,

zuhurun en son haddindedir.

Bir âyet meâli:

«Yeri ve gökleri yaratan Allah’da bir şek mi var?»

Bazı tahkik ehli, Zât’ın tasdikinin bedahetini ifade etmişlerdir.

Cüneyd’e sordular:

«- Yaratıcıyı isbata delil nedir?»

Buyurdular:

«- Sabah’ın meş’aleye ihtiyacı yoktur!»

Açık olan odur ki, Hakk’ın Zâtının zuhurundaki kemâl ve şiddet, O’nun gizlenmesine

sebep olmuştur.

«Bir şey, haddinden öteye geçerse, zıddına döner.»

(Farisî beyt:)

Ondan gayrı yar, yar değil,

Onun visal gülşeninde diken bulunmaz.

Gizlidir, herkese O’nun hakikati,

O zâtında gizli değildir ancak.

Sûfî büyükleri dediler ki:

«- Yokluğun kendisi (kendinde yokluk), «sırf yokluk» halinden görünür plâna, varlık

plânına asla geçemez. Şöyle ki; «sırf yokluk», katiyen «varlık rengi»ni kabul etmez;

«hakikî varlık» da tersinden aynı şekilde asla, yokluğun rengine bulanmaz.»

( «An» içinde yokluk hissedilmez. Zira, her «ân»da yokluğu bir varlık takip eder ve bunun,

böyle uzun süre kesintisiz devamı, her şeyin varlıkta sürekli olduğu zannını verir.)

Vahdet-i Vücûd'a Anahtar

Varlık birliğine inanan Allah ehlinin sözlerinden şu anlaşılıyor: Bütün kâinat tek bir vücut

belirtir; o da Allah'ın vücudu... Allah'ın vücudundan başka hiçbir şeyin vücudu yoktur.

Eşyânın çokluğunda görünen her şey, varlığını tek «zât»tan alır. Şüphe yoktur ki, Allah, bu

kâinatın ne kadar zerresi varsa, hepsine kendi varlığını ve birliğini nakşetti. Onun içindir ki

kâinatın topyekün zerreleri, o Zât'ın varlık ve birliğine kesin delâletle işaret eder.

Zannedilmesin ki, kâinatın bu zerrelerinden birisi başlıbaşına vardır veyahut hepsi birden

hakikî varlık olarak mevcuttur. Bu eşyanın hiçbiri yokken, o, bir olan «zât» vardı. Var

olan, işte o «zât»tır ve ondan başka mevcut yoktur. Âlem denilen mahlûklar da o «zât»a ait

birlik ve varlığın işaretleridir.

Eşya ve hadiselerin çokluğunda, bütün kâinat, bir ânda var görünür; öyle müthiş bir

değişme hızı var ki, bu sürat, bize her şeyi var gösterir. Aradaki yokluk hissedilemez. Zira

her ân, yokluğun peşini varlık, varlığın peşini de yokluk takip edince, uzun bir müddet, her

şeyde varlığın sürekli olduğu sanılır. Her ân ve lâhzada, varlık ve yokluktan biri gelip bir

gittiği için, ne gelenin geldiği, ne de gidenin gittiği anlaşılır. Var sanılan her şeyin aslı yok

olduğundan, Ğlâhî nurdan bir kıvılcım olan iğreti varlığı yine yokluk takip eder; böylece

görünürde varlık, bir ışık ve bir sel gibi akar gider veya bir kıvılcım dairesi halinde döner,

durur. кte bütün âlem, hakikî varlık kıvılcımlarının dairesi içinde bir hayal gölgesinden

ibarettir.

Biri var ki, başında da, sonunda da, varolan O'dur; O'ndan başka var yoktur. Bu dünya «bir

varmış, bir yokmuş» meâlindedir. Yani ezellerin ezelinde bir zât vardı; ondan başka hiçbir

şey yoktu. O zâtın bilgisinde, bu âlemin böyle olacağı vardı. Kendi vücudunun ışığı ile, o

zât, bu âlemi var eyledi; bütün mevcutları, varlık çehresiyle apaçık ortaya çıkardı ve

görünür kıldı. Yani o zât, yine her ânda bütün mevcutları varlıkla yokluk arasında gezdirir,

varlıkla yokluk arasında sanatını gösterir. Ezellerin ezelinde yok olan yine yoktur; isterse

var gibi görünsün... Ezellerin ezelinde var olan zât, herşeyi kucaklayıcı ve kendisinde helâk

edici mânâsıyle, var olandır. Var ve bir olan O'dur. O, birliğiyle ve sınırsız kudretiyle her

şeye kadirdir. O kudretinin yetkinliğiyle kendi zıllî vücûdunu (varlığının gölgesini) sana ve

bana ve âlemin her zerresine verdi. Bu sayede sen ve ben, «senlik» ve «benlik»le seçilip

birbirimizden ayrılıyor ve farklı oluyoruz. Derinden derine kavrayabilmek lâzımdır ki, biz,

böylece, hayalî vücut taayyünüyle (belirişiyle) başka başka görünüşler sahibi olmuş

bulunuyoruz. Allah bu türlü, ezelî istidadımıza göre herbirimize, kendisine doğru yol

gösterdi.

«Herşeye yaratılışını verdi, sonra doğru yolu gösterdi» meâlindeki Ğlâhî ifade, bu sırra

işarettir. Evet; herbirimize, ezelî istidadımız gereğince, Allah, hidayet verip, kendi vücut

nuriyle kurtuluş nurunu bahşetti. Bu yüzden, «mutlak hikmet ve münezzeh adaleti» temsil

eden kaderden, herbirimiz için hoşnut ve razı olmak icap etti.

Bu mesele, bir akıl ve şuur işi değil, bir zevk ve vicdan işidir. Bu meseleyi sadece ve

vicdan işi olarak bildikten sonra, kendi varlığına itina eden ve senlik, benlik dairesinde

Hakk'ın varlığından başka bir varlığın olduğu düşüncesine sahip olarak, hakikî varlık

fikrinden uzak, o varlığın tahsiline çalışan, boş yere zahmete girmiş olur. Böyle bir

telâkkinin sonu, her işde felâket ve nedamet, sonunda da ateşi haketmektir. Kendi öz

varlığını görüp ona itimat edenin hali yamandır. Fakat, kendimizden o gölge varlığı

nefyederek, silip yok ederek, varı ve varlığı sahibine verecek, teslimiyet yoluna girecek,

yokluğa bürünecek ve bu hal içinde huzura kavuşacak olursak, Hakk'ın varlığı öyle tecellî

eder ki, o varlık tükenmez, genişliğinin nihayeti bulunmaz ve hudutsuzluğunun idrâki

olmaz. Bu öyle bir vahdet meydanıdır ki, onda işin çokluğundan zahmeti duyulmaz.

Mademki kendi varlığımızı görmedikçe bize hiçbir zahmet yoktur, o halde, Hakk'ın mutlak

varlığı sayesinde rahat ve huzur içinde bakî yaşarız. кte bundandır ki, tevhid mertebelerine

tam bir dikkatle riayeti tenbih etmek, vazgeçilmez bir ihtiyaçtır.

FDDLLERDN TEVHDDD (BDRLDĞD)

Fillerin tevhidi, (bir) halinde tecellîsi yoluna düşmüş olan ârif tevhitçiler için, insandsan,

melekten, hayvandan, vesaireden çıkan fiilleri vecd ve zevk ölçüsüyle Hakk'ın fiili bilip,

ilim ve irfan zaviyesinden vücut mertebelerini korumak ve mutlaka Şeriat ölçülerini

gözetmek lâzımdır.

Marifet yolcusu muvahhit, her şeyden evvel hakikatlere ârif olmalıdır:

Hakikatler, Ğlâhî ve kevnî olmak üzere iki kısımdır. Ğlâhî hakikatler, Allah'ın isimlerinde

tecellî eder. Meselâ «Rahman» ve «Rezzak» gibi adların isimlendirildiği, tek ve mutlak

hakikat olduğu halde, bunlardan herbirinin delâleti, mefhum yönünden, öbürünün

delâletine uymaz. Zât bakımından aynı olsalar da, akıl nazarında farklı hakikatleri ifade

ederler. Ârif olan, bunların ayrıldıkları ve birleştikleri noktaları bilip her iki ciheti

koruyarak Şeriatı gözetendir.

Kevnî hakikatler, yani yaratılmışlar sahasının hakikatlari de eşyanın isimlerinde tecellî

eder. Ğnsan, melek, hayvan ve cin gibi isimlerin sahipleri, yine «vâhidiyet» mertebesinde

(ki, bu mertebeye «taayyun-i evvel: ilk beliriş», «âlem-i ceberût» ve «hakikat-i

Muhammediye» de denir.) o dereceden inip de herbiri kendi mertebesinde taayyün edince,

varlık halini alınca başka başka olur. Kevnî hakikatlerden herbirinin taayyün etmiş olanları,

bu taayyün içinde, aklen ve hissen sabit ve gerçekleşmiş olurlar.

Şühûd ehlinin ârifleri, bütün Ğlâhî ve kevnî hakikatlerde, tek ve mutlak hakikati müşahede

edip bütün fiil ve sıfatları ona nisbet ederlerse de, herbirinin akıl nazarında farklı olduğunu

ve his nazarında taayyün ettiğini gözden kaçırmaz ve işte bu farklılık ve taayyün yönünden

vücut mertebelerini muhafaza ederler. Ayan kaşf veyahut keşfe iman suretiyle bu vahdete

inananlardan yanlışlık zuhuru tasavvur edilemez. Yanlışlık ve galat tasavvuru, ancak,

inkârcılar hakkında caizdir. Aynı zamanda da «Vahdet-i Vücûd" fikrine sahip olanların,

kelimeler ve ibarelerle muratlarını belirtmelerinde hata ihtimali vardır. Zira, onlar bu nevi

hakikatlerle tam ülfet sahibi olmadıklarından, meselenin inceliğine zihin yoluyla

erişemezler; ve nazik mânâlarda kullanılan lâfızları da bilmedikleri için, incelikleri mecazî

kelimelerle ifadeye kalkarlar; neticede muhabbet galebe edince, artık tabirlere de riayet

kabil olmaz ve böylece yanlışlıklara yol açılır.

Bu yüzdendir ki, son derece nazik ve hassas, insanı uçuruma yuvarlayacak derecede

tehlikeli olan bu bahiste, «Vahdet-i Vücûd»un ifadesinde, lisan ve kalemi hatadan

muhafaza etmeğe pek ziyade ihtimam ve itina göstermek icaebeder. Ve mutlaka bilmek

gerekir ki, «Vahdet-i Vücûd» meselesinde, sırf kelimeler ve tabirlerle bir şey çerçevelemek

ve tesbit etmek, kat'iyen mümkün değildir. Büyükler, ancak, pek uzun sözler sonunda bazı

işaretlerle bu işi ehline ifâde edebilmişlerdir. Bunun içindir ki:

«-Hakikat, tek; taayyünlerse, birçoktur.»

Buyurulmuştur. кte bütün sır, bu nokta üzerinde kümeleniyor.

Tahkik ehlinin irfan nazarına, birçok şekiller ve benzerlikler altında görünen tek bir

hakikattir. Zât'da değil, taayyünlerdeki çokluktur ki namütenahî görünür. Ğlâhî isimlerden

«Kadîr, Âlîm, Hâlîk, Râzık» gibi isimler, mefhum yönünden başka başka olmalarına

rağmen, hakikatte, delâlet ettikleri Zât bakımından birdirler. Ğlâhî isimlerin mânâlarındaki

bu ihtilâf, akıl cephesinin muhtaç bulunulan, zarurî bir kesret (çokluk) dolayısiyledir.

Onların, hakikatin aynı ve aslı bakımından, aralarında hiçbir kesret yoktur. Her ismin

suretinde görünen birbirine benzeyen müteakip tecellîler, hakikatte birdir. Böyleyken,

taayyünler perdesinde hakikatte bir olan tecellîler, pek çoktur. Tahkik ehlinin ârifleri

nazarında «Vahdet-i Vücûd»u idrak, ancak görünen kesretin zımnında ve bâtınında sabit

olur. Ve böylece onlara mutlak varlık mertebeleri zuhur eder.

Bu noktada bazı büyüklerin kurdukları aklî mimarîyi biraz tetkik etmek lâzımdır.

«Vahdet-i Vücûd» bahsinde derin nüfuzu ve mazbut sistemi olan büyükler arasında,

evvelâ, vücudun vahdetinde ve mertebelerinde ihtilâf vâki olmuştur.

Hak vücudunun en aşağı iki mertebesi kabul edilmiştir: Birinci mertebe, zât mertebesidir

ki, onda sıfat tasavvur olunamaz. Tâ ki, birbirlerine mukabil ve muhalif olsun... Bu

mertebeye «Zât», «Ehadiyet», «Lâhut âlemi», «Taayyünsüz âlem», «Hüviyetin gaybı» da

derler. Ancak zevk vasitasıyle hissedilir. Hiçbir bakımdan ölçüye, ibareye ve kaleme

sığmaz.

Ğkinci mertebe, zât ile beraber bütün sıfatların yeridir. кte o sıfatlar, birbirine karşı ve

muhalif görünür. Bu mertebeye de «Hazret-i Vâhidiyet» denir. Ve bu mertebenin iki yüzü

vardır: Bâtınî ve zahirî yüzler... Bâtınî yüze, «Hazret-i Ulûhiyet»; zâhirî yüze de «Hazret-i

Rubûbiyet» ismi verilir.

Ayrıca, vücut mertebelerinin zuhuru, üç, beş, yedi ve daha ziyade olarak kitaplarda

yazılıdır. Büyük Gavs Abdülkadir (Geylânî) Hazretleri'nin torunları Şeyh Abdülkerim

Hazretleri, teliflerinden «vücud mertebeleri»ne tahsis ettiği risâlede, varlık için kırk

mertebe beyan etmiş ve sonunda şöyle demiştir:

«- Vücut mertebeleri sayısız ve sonsuzdur.»

Vücudun vahdeti, yani varlığın birliği, mertebelerin sıhhatiyle malûm olur. Mertebeleri

bilmek, vücuddaki vahdeti zevk etmeğe, zevk yoliyle hissetmeğe bağlıdır ve bu zevk,

Allah aşkının bir semeresidir. Varlık mertebeleri, «Bir» olan varlığın, itibar ve cihet

vecihleridir. Güneşin ışığı, güneşin kendisinden ayrı bir varlık olmadığı gibi, bu vecihler de

«bir» ve «mutlak» varlıktan ayrı birer varlık değildir. «Her ne yana dönseler, Allah'ın

vechini bulurlar» meâlindeki Ğlâhî ifade bu makama işarettir.

кte, bu, «bir» olan varlığın mertebelerine erişenlerden ilimce kuvvetli olanlar, üç kısımda

toplanırlar:

1- Ğzmihlâl ehli...

Bunlar, bir olan varlıktan gayri kendilerinde vücut vehmettiklerinden, o mevhum vücudu

yok etmeğe, izmihlâle götürmeğe çalışırlar.

2- Ğn'idam ve fenâ ehli...

Bunlar, kendilerinde vehmettikleri vücudun izmihlâl ve fenâsını baskı altında tutup, tekrar

zuhura gelmemesine gayret sarfederler.

Birbirinin kademesinden ibaret olan bu iki sınıf, mutlak varlığın vecihlerini ve doğru

mertebelerini tam mânâsiyle bilmediklerinden, kendilerini zihnen ve ruhen «muzmahil-

izmihlâle ermiş» veya «mün'adim- yok olmuş» ve fâni kılmak kaydına düşmüş

olduklarından, pek çoğu gizli şirkten kurtulabilmiş değillerdir. Bunlar, bir olan varlığın

vecihlerini, O bir olan varlıktan başka vehmederler ki, bu vehimle gizli şirke düşerler.

3- Mutlak vücûdun vecihlerini doğru bilenler ve ona göre kendilerini teslim edenler...

Bu üstün zümrenin bilgisinde, bütün eşya bir ve mutlak vücûdun vecihlerindendir. «Nereye

dönseler, Allah'ın vechini bulurlar» meâlindeki âyet, bunu ima eder. Bu halde insanda

bulunan cehil ve bilgisizlik vecihleri bile, bir olan varlığın vecihlerinden bir vecihtir.

Birinci ve ikinci sınıfı teşkil edenler, bu cehil ve bilgisizlik vechini, giderilmesi ve yok

edilmesi gerekli bir vecih kabul edip, cehil perdesinin izalesini, giderilmesini isterler ki,

böylece o bir olan varlık, ilimle tecellî edici olsun. Her ne kadar, bu cehil ve bilgisizlik

vecihleri, hususî bir vecih olarak taayyün etmekte, bir ve mutlak varlığa aykırı görünüyorsa

da, hakikatte, o mutlak varlığın dışında, ondan ayrı bir varlığa sahip değildir. кte onu, bir

ve mutlak varlıktan ayrı bir varlık görenler, bu bakımdan gizli şirkten tamamiyle

çıkamamışlardır.

Bilinmesi lâzımdır ki, bütün yasaklar, bir ve mutlak varlığın vecihleri olduğundan, cehil

vechinin de zuhuruna sebeptirler. Cehil vechidir ki, «gayriyeti-ayrılığı» arttırıyor. Bu

itibarla, cehil ve gayriyet, bir ve mutlak varlığın «kahır» vechidir. Dolayısiyle, Şer'î emirler

de, O bir olan varlğın ilim vechidir ki, o da «gaybiyet» vechini arttırıyor. Bu itibarla da

ilim, ilmin sebebleri ve gaybiyet, bir ve mutlak varlığın lûtuf, afv ve mağfiret vechidir.

Birincisi cezâyı, ikincisi de mükâfatı gerektirir.

Sâliklere bu makamda lâzım olan, cehil veya ilim vecihlerinden hangisinde olduklarını

bilmektir. Cehil vechinde iseler, vaziyetleri zulmanî mi, nuranî midir? Eğer ilim vechinde

bulunuyorlarsa, bu tecellî, fiilî, sıfatî veya zâtî midir? Bilinecek ve araştırılacak noktalar

bunlardır.

Bu takdirde, meydana beş mertebe çıkıyor:

1- Cehil vechinin zulmanî mertebesi...

2- Cehil vechinin nuranî mertebesi...

3- Cehil vechinin fiilî mertebesi...

4- Ğlim vechinin sıfatî mertebesi...

5- Ğlim vechinin zâtî mertebesi...

Bir de altıncı bir mertebe vardır ki, bütün vecihleri, vâhit olan vücutta toplayarak hepsini

aynı «vâhid-bir»den bilip, hiçbir şeyi ondan ayrı görmemektir. кte Cem' mertebesi budur.

Sonuncu ve yedinci mertebe ise, hakikati, Cem' mertebesi içinden gördükten sonra, tekrar

farka varıp, ne tefrik ile Cem'e, ne de Cem' ile tefrika mâni olmıyacak bir anlayışa

yükselmektir. Bu da «Cem'ül-Cem» mertebesi... Ayrıca bu mertebeye «fark-ı sâni: ikinci

fark» ve «fark ba'del - Cem-Cem'den sonraki fark» da derler. Ğlkin, bu mertebeleri tefrik

edip, vâhit olan vücuda aykırı bilmemeye «fark» dendiği gibi...

кte gerçek ârif, kâmil ve mürşit odur ki, fark makamını, Cem' makamiyle birleştirmiş ve iç

âleminde, cismi, «fark etme» ve ruhu da «cemetme» makamındadır. Böyle bir şahıs, kısa

akıllara ve eksisk nefslere, Ğlâhî kemallerden haber verip, onları irşada ehliyetli ve

salâhiyetli olandır.

Cehlin hususiyetlerinden biri, vâhit olan vücudun, «vahdetini-birliğini» çokluk âleminde

görmektir ki, bu görünen eşyanın çokluğu sebebiyle, böylesi cehlin sahibi «hakikî

malûm»dan mahrum ve mahcup kalır. (Böylesi cehilden Allah'a sığınırım!)

Ğlim sahibi ise, görünen eşyanın kertesinde «vahdet-i vücudu» ispat eder.

Ğç âlemine «ayniyet» tecellî eden, ilim ve tevhid ehlidir. Bu makamda âlim veya câhil

olduğunu bilmen gerekirse, söylediklerine ve hayal ettiklerine itibar etme. Yani,

sözlerindeki güzelliklere ve hayalinde güzel ve çirkin gördüğün şeylere nazar etme.

Ğçindeki tecellî, «gayriyet» ile midir, «ayniyet» ile midir, ona dikkat et. «gayriyet» ile ise,

bütün kitapları ezberleyip yutmuş olsan, hakikatte âlim değilsin. Eğer "ayniyet" ile ise,

ümmî de olsan hakikatte âlimsin, Rabbânî âlim... Sen «Rabbim, ilmimi arttır!» duâsını

dilinden hiç düşürme.

Bâtınî tecellîler, kalp aynanda «nefs-i nâtıka»na yansıyan ve keşf olunan mânâ sûretleridir

ki, henüz zihinde düşünmeye ve lisan ile dışta ifadeye geçmeden evvel, onlara bakmalısın,

ayniyet ile mi, gayriyet ile mi tecellîdedir? Gayriyet ile tecellîde ise, nefsine (ruhuna)

aykırı ve Hakk'ın gayrı görünür. Ondan, sana gayriyet hasıl olduğundan, kesret ve fitneye

düşer, «vahdet-i vücûd» zevkini bulamazsın. Eğer ayniyet ile tecellîde ise, nefsine (ruhuna)

aykırı gelmez ve Hakk'ın gayrı görünmez. Ondan sana saffet ve muhabbet hasıl olur ki, bu

muhabbet sebebiyle, kesret ve vahşetten kurtulup «vahdet-i vücûd» zevkine erersin. Artık

bütün sır ve ilimler sana keşfolur.

Ğçindeki tecellî, gayriyet ile olan kimse vâhid olan vücûdun vahdetini, yani birliğini bu

tecellî içinde tasdik etse, cehil sebepleriyle vasıflı olduğundan, zındıklığa düşmesinden

korkulur. Zira cehil sebepleri varken, «vahdet-i vücûd»dan bahsetmek, büyük tehlikedir.

Yine, içinde gayriyet ile tecellî bulunan kimse, bu halde iken, «varlık birdir, birden fazla

değildir» şeklinde «vahdet-i vücûd»u ifade edip tasdik eder ve ilim sebepleriyle vasıflı

olarak, devamlı marifetullah yolunda terakkide görünürse, ümit edilir ki, böylesi kimse,

gizli şirkten kurtulmuş olarak tevhid ehli ve «vahdet-i vücûd» sırrına ermişlerden olur.

Daha önce ifade edildiği gibi, muzmahil ve mün'adim olanlar, zan ve vehim sahipleridir ki,

bunlar gizli şirkten tamamiyle kurtulabilmiş değillerdir.

Allah talibi olan kimsenin, iç âleminde ayniyet ile tecellî olmuş olsa, Hakk'ın fiilleri ona

hak görünür; yani, her gördüğünü Hakk'ın fiili bilir. Öyle ki, kendi içindeki tecellîler ve

topyekûn eşyayı zahirî ve batınî, zevkî ve vicdanî olarak Allah'ın fillerinden ve onlara

Hakk'ı müşahede eder. кte bu mertebeye «tevhid-i ef'âl- fillerin birliği» derler.

Bu mertebeye varan sâlik, ayniyet ile tecellî içinde, bâtınını çokça zikirle lâtifleştirir ve bu

letâfetin kemaliyle kesif cisimlerin hasselerini idrakten âciz kalırsa, yani sıfatlardan mânâ

denizine gaşy olup dalsa ve o anda Hakk'ı ancak ilimle bilmiş olsa, O'nun nûruyla «tevhid-i

sıfat- sıfatların birliği» mertebesine ermiş olur. Bundan sonra, o sâlikin bâtın cephesi,

ayniyette daha ziyade lâtif olup, bu letâfetin kemâliyle öyle bir gayeye ulaşır ki, onun zahir

hasseleri, idrakten ve aklı da kendi dâiresine girenleri bilmekten geri kalır. кte sâlik, bu

halde zevk ve vicdanında Hakk'ı Hak ile bulsa, «tevhîd-i zât'a- Zât birliğine» ermiş olur.

Bilinmesi gerekir ki, nefsâni ve şeytanî hatıralar, düşünceler zulmanî cehil mertebesinde

melekî hatıralar da nurânî cehil mertebesindedir. Kalbî hatıralar, «fillerin tevhidi» ve

Hakkanî hatıralar da «sıfatların tevhidi» mertebesindedir. «Zât tevhîdi»nde hiç bir hatıra ve

düşünce bulunmaz. Selâm hidayette olana!..

VAHDET-D VÜCÛD'A GDRDŞ

Vücut, her kemâl ve hayrın menbaıdır. Adem, yani yokluk da her noksan ve şerrin

kaynağı... Vücut, mutlak mânâsiyle yalnız Allah için sabit; adem de «mümkün»ü ifade

eden «Masivâ- Mahlûklar âlemi»ne mahsus bir nasib olduğundan, bütün hayr ve kemâl,

Hakk’a, bütün şer ve noksan da «mümkün»e aittir. «Mümkün»e vücut isbat etmek, hayr ve

kemâli ona tahsis eylemek, hakikatte onu Allah'a ortak saymak olur. Keza «mümkün»ü

Allah'ın aynı; sıfatlar ve fiilleri de Allah'ın sıfat ve fiillerinden aynı sanmak, en büyük edep

hatasıdır ve Allah'ın isimleri ve sıfatlarında ilhada (küfür) gitmektir.

Zâhir âlimleri, «mümkün»e vücut isnat etmişler, «mümkün»ün varlığını mutlak vücudun

fertlerinden saymışlardır. Nihayet, Alllah'ın vücudu için «evlâ ve akdem- en evvel ve en

önce» demişlerdir. Bu mânâ bile, vücuttan doğan kemâller ve faziletler babında

«mümkün»ün Allah'a ortaklığını gerektirir ki, tamamiyle yanlıştır. «Allah, bütün bunlardan

münezzeh ve yücelmiştir.»

«Kibriya benim dış giysim, azamet de iç...» meâlindeki bir Hâdis-i Kutsî'de bu inceliğe,

namütenahi derin bir edâ ile temas edilmiştir. Eğer, zâhir âlimleri bu inceliği tanısalardı,

hiçbir sûretle «mümkün» için vücut aramazlardı; Allah'a mahsus hayr ve kemâli, yalnız

sahibinde görürlerdi. ( «Ey Rabbimiz, eğer unutur ve yanılırsak bizi azarlama!» )

Tasavvuf ehli ve bilhassa bunların son nesilleri, yine «mümkün»ü «vacip»in aynı bilmişler

ve onun sıfat ve fillerini Allah'ın sıfat ve filleriyle bir tutmuşlardır. Bu zatlar, vücut

şirkinden münezzeh ve ikilikten uzak kalmışlarsa da mevcut olmayana vücut biçerler ve

noksanı kemâl kabul ederler.

Derler ki:

«Hiçbir şeyde şer ve noksan, zâtî değildir; nisbî ve izafîdir. Nasıl ki, zehir dışarıdan insana

nisbetle şerdir, hayatı yok eder; fakat bizzat vücudunda zehir taşıyan canlılar için devadır,

hayata yardımcıdır.» Bunların, bu işde uydukları şey, keşf ve müşahedeleridir ki,

kendilerine gösterildiği kadarına varabilmişlerdir. (Allah'ım, bize hakkı hak gösterip

uymayı ve bâtılı da bâtıl gösterip ondan sakınmayı nasibet!

Son derece girift olan bu meselede, önce, son devir tasavvuf ehlinin kendisine uydukları

Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî'nin Şeriat'ın zahirine aykırı görünen mezhebini beyan edip,

daha sonra «Müceddid-i Elf-i Sânî - Ğkinci bin yılının yenileyicisi» Ahmed Farûk-î

Serhendi (Dmam Rabbânî) Hazretlerinin Şeriat'a uygun olan açık keşf ve sahih ilhamını

yazmak gerektir. Ki, böylece, iki mezhep arasındaki fark, tam mânâsiyle görünsün ve

"vahdet-i vücût" gibi en ince ve en mühim mesele üzerindeki ana görüşler birbirine

karışmasın.

VAHDET-D VÜCÛD

Şeyh-i Ekber bağlıları diyorlar ki:

«- Ğsimler ve sıfatlar, birbirinin aynı olduğu gibi, Allah'ın Zâtının da aynıdırlar. Meselâ ilim

ve kudret, hem zatın, hem de birbirinin aynıdır. O makamda, sayı ve çokluk, isim ve resim

olmayıp, herhangi bir farklılık ve belirlilik de yoktur. Bütün isimler, sıfatlar, oluşlar ve

itibarlar; Allah'ın ilminde icmâlî ve tafsilî olarak birbirlerinden ayrılmış ve belirlilik

kazanmışlardır.»

Bu iddianın sahipleri, icmalî temayüze, yani bütün bu isimler, sıfatlar, oluşlar ve itibarların

icmalî olarak birbirlerinden ayrılıp belirlilik kazanmasına «taayyün-i evvel», tafsilî

temayüze de «taayyün-i sânî» ismini verirler. Yani birinci ve ikinci belirişler... Birince

belirişe «vahdet» adını verip, onu peygamberin hakikati olarak tanırlar. Ğkinci belirişe ise,

"vâhidiyet" deyip, onu da öbür «mümkün»lerin hakikati itibar ederler. «Mümkün»lere ait

bütün bu hakikatleri «ayân-ı sâbite» mefhumu içinde toplarlar.

Bu iki ilmî belirişi (vahdet ve vâhidiyet), vaciplik mertebeisinde görür ve derler ki:

«- Bu ayân, dış vücuttan hiçbir koku almamıştır. Dış âlemde mücerred ehâdiyetten başka

hiç bir mevcut yoktur. Olan, vücudun aksedişinden ve varlığın hayalî zuhurundan başka

şey değildir. Tıpkı, bir kimsenin aynaya yansıyan vücudu ve hayalî zuhuru gibi... кte

aynadaki o akis için, hayâlî olmaktan başka bir varlık sâbit değildir. Zira aynaya herhangi

bir vücut hulûl etmiş değildir. Aynanın yüzünde herhangi bir nakış yoktur. O nakış

hayaldedir, fakat aynanın yüzünde sanılır. кte vehim ve hayalle idrak olunan bu nakış,

Allah'ın öyle bir sanatıdır ki, onunla yakîn hasıl oluyor ve artık hayâl kalksa da o

kalkmıyor. Ahirette tahakkuk edecek ebedî sevap ve azap da işte, bunun üzerine terettüp

ediyor.»

«Allah'ın o sanatı ki, herşeyi mükemmelliğe ve yakîne erdirdi.» meâlindeki Ğlâhî ifade buna

işaretitir.

Onlara göre, dış âlemde görünen bu çokluk üç kısımdır: Ruhî, misâlî ve cismanî

taayyünler, belirişle ki, cismanî belirişler bu görünen âleme, şehadet âlemine taallûk eder.

кte bu üç belirişe «taayyûnat-ı hâriciyye-haricî belirişler» derler ve bu taaayyünleri

«imkân – olabilirlik» mertebesinde isbat ederler.

Yine onlar, nüzûl mertebeleri olan «tenezzülât-ı hamseye- beş tenezzül mertebesine»,

«hazarât-ı hams» derler. Zira, ilimde ve dış âlemde Allah'ın varlığından ve Zât'ının aynı

olan isim ve sıfatlarından gayrı hiçbir şeyi sabit ve var görmezler. Yine ilmî sûreti de,

sûreti olduğu şeyin bir benzeri ve misâlî kabul etmez, onun aynı bilirler. Tıpkı bunun gibi,

varlığın zahir aynasında görünen «ayân-ı sâbite»nin aksetmiş sûretini, o ayânın «aynı»

tasavvur ederler; benzeri olduğunu kabul etmezler. Nihayet bu hal içinde, çaresiz «ittihad-

birlik» hükmüne varmışlar ve «herşey O'dur!» demişlerdir.

кte «Vahdet-i Vücût» gibi en nazik bir dâvada, Şeyh-i Ekber'in mezhebi, hülâsa olarak

budur. Şeyh bu ilmi, velîliğin son mertebesine ve son gelenine mahsus kabul edip «Fusûs-

ül-Hikem» adlı eserinde der ki:

«- Nebîliğin son mertebesi ve son geleni, bu ilmi, velîliğin son mertebesinden ve son

geleninden alır!»

Bazı «Fusûs» tefsircileri, bu mânânın yorumunda çok zorlanmışlardır.

Hâsılı, Şeyh'ten evvel gelen tasavvuf ehlinden hiçbir fert, bu ilim ve sırra ait dudaklarını

açmamış ve bu meseleyi, bu lisan ve bu üslûpla anlatan olmamıştır. Vakıâ, mânevi

sarhoşluk ânlarında, onlardan tevhid ve ittihada dair sözler zuhur edip «ene'l-Hak» ve

«sübhanî» gibi sözler zuhur etmişse de, Allah'la kul arasındaki ittihat şeklini bu tarzda

beyan ve izah eden görülmemiş ve bu suretle tevhidin kaynağı onlara kapalı kalmıştır.

Şeyh, bu tâifenin ilk senedini ve son vesikasını teşkil etmiştir. Bununla beraber, bu

meselede pek çok incelikler gizli kalmış ve en girift esrâr düğümleri çözülememiştir.

Nihayet «Dmam-ı Rabbanî» Hazretleri zuhur buyurmuşlar; ve hakkında ciltler dolusu

yazıldığı ve neşredildiği halde, en ince noktaları ve esrar düğümleri gizli kalan bu çetrefil

dâvayı, tâ kökünden halletmeğe muvaffak omuşlardır. Bu derecede azîm bir dâvayı hal ve

fasletmek, ancak «Dmam-ı Rabbanî» çapında bir büyüğe nasip olmuştur.

Bir âyet meâli:

«Hakkı, Allah söyler ve doğru yola o erdirir.»

ĞMAM-I RABBANÎ HAZRETLERD'NE GÖRE VAHDET-D VÜCÛD:

Hak ehlinin görüşüyle, Allah'ın sekiz sıfattan ibaret olan subûtî sıfatları, hariçte mevcut

olduğundan, Zât'ından keyfiyetsiz bir temeyyüzle ayrıdırlar. Belki, Zât mertebesinde bile

keyfiyetsiz bir temeyyüz sâbittir.

«Şüphesiz O, keyfiyeti meçhul bir büyüklükle büyüktür.»

Bizim anlayış ve idrâkimizin kavrayabildiği temeyyüz ise, Zât mertebesinden uzaktır. Zira,

o mertebede «bütünü» cüzlere bölmenin, tasavvuru kabil değildir. Tahlil ve terkib, haliyet

ve mahalliyet, Allah'ı idrak bahsinde muhaldir. O Zât, «mümkün varlık» için mevzubahs

olan bütün sıfat ve ârazlardan münezzehtir. «Hiç bir şey O'nun gibi değildir.» Ne zâtta, ne

sıfatta, ve ne fiilde... Bu nasılsız temeyyüz ve keyfiyetsiz büyüklük meydanda iken, Ğlâhî

isim ve sıfatlar, yine de Allah için ilmin gizli derinliklerinde bir tafsil ve temeyyüz hasıl

etmiş ve O'ndan akisler vermiştir. Her mümeyyiz isim ve sıfatın, «adem-yokluk»

mertebesinde de bir mukabili ve zıddı vardır. Meselâ ilim sıfatının adem mertebesinde

mukabili ve zıddı ilmin yokluğudur ki ona «cehil» denir. Kudret sıfatının da karşılığı

kudretsizliktir ki, ona da «acz» denir. Diğerleri de bu kıyasa göre... кte bu mukabil adem

tecellîleri de Allah'ın vâcip ilminde tafsil ve temeyyüz kazanmışlar; onun isim ve

sıfatlarının mukabil görüntüleri olup onların akislerinin zuhur mertebeleri olmuşlardır.

кte Ğmam-ı Rabbanî Hazretlerine göre, bu adem mertebeleri, Allah'a ait isim ve sıfatların

akisleri ve «mümkün varlıklar»ın hakikatleridir. Şu kadar ki, bu adem mertebeleri, asıl

mahiyetlerin usûl ve maddeleri gibidir; ve o akislere bu maddeler hulûl etmiştir.

Binaenaleyh, «mümkün varlıklar»ın hakikatleri, Şeyh Muhyiddin-i Arabî'ye göre, ilim

mertebesinde temeyyüz eden isim ve sıfatların akisleriyle beraber, onların zıdları olan

adem mertebeleridir ki, bu adem görüntüleri de yine ilim dairesinde meydana gelmiş ve

birbiriyle karışmıştır. Allah murad ettiği anda, o birbirine karışmış olan mahiyetlerden

birisi, ancak «Mutlak Varlık»tan ışık olan «vücud-ı zıllî- gölge varlık» ile vasıflı olarak dış

âlemde bir varlık kazanır. кte bu katışık mahiyetler üzerine «Mutlak Varlık»tan gelen bir

ışık, bütün bu harici eserlerin kaynağı olmuştur. Demek ki «mümkün varlık», bütün sıfatlar

gibi, «Mutlak Varlık»tan ve onun tâbi' kemâllerinden bir ışıktır. Meselâ; «mümkün ilim»,

Allah'ın «vâcip ilmi»nden bir ışık ve bir gölgedir ki kendi mukabilinde akseder olmuştur.

«mümkün kudret» de bir gölgedir ki, muhabili olan «acz» de aksetmiştir. Bu şekilde,

"mümkün varlık" da, mutlak ve vâcip varlıktan bir gölgedir ki, kendi mukabili olan "adem-

yokluk" mertebesinde aksedici olmuştur.

Şimdi, Ğmam-ı Rabbanî'ye göre, bir şeyin gölgesi, o şeyin aynı değildir; belki bir benzeri, o

şeyin bir misâlidir ki, onu, aslı üzerine hamletmek yanlıştır. Dolayısiyle, Ğmam-ı Rabbanî

nazarında «mümkün» «vâcib»in aynı olamaz. Zira, «mümkün»ün hakikati adem

(yokluk)dir. Yine onun hakikati, Ğlâhî isim ve sıfatlardan bir akistir ki, o yoklukta

belirmiştir. Netice olarak, mümkünün hakikati, Allah'a ait isim ve sıfatların bir benzeri ve

misâlidir, aynı değildir.

Doğru olan, «herşey O'dur» hükmü değil, «herşey O'ndandır» ölçüsüdür. Zira,

«mümkün»ün zâtî vasfı adem (yokluk)dir ki, eksikliğin, şerliliğin ve kötülüğün kaynağıdır.

Kemâl cinsinden «mümkün âlem»de var görünen her şey, -gerek vücûd, gerekse onun

tâbi'leri olsun- bütünüyle o mutlak ve vâcip varlık'tan hasıl olmuş ve onun Zâtî

kemâllerinden bir ışık olarak yansımıştır.

Bütün noksan ve kusurlardan münezzeh olan Hak, topyekûn göklerin ve yeryüzünün

nûrudur. O'ndan gayrı herşey zulmettir ki, bundan da adem (yokluk)in keyfiyeti mâlûm

olmuştur.

Hâsılı, âlem, Şeyh-i Ekber'e göre, isimler ve sıfatlardan ibarettir ki, ilim dairesinde

temeyyüz etmiş ve bu görünen varlık aynasında, yani dış varlıkta zuhur etmiş, meydana

çıkmıştır. Ğmam-ı Rabbanî nazarında ise, âlem, «adem-yokluk» mertebelerinden ibarettir

ki, Ğlâhî isimler ve sıfatlar, ilim dairesinden o yokluk mertebelerine aksetmiş ve dış plânda

Allah'ın var kılmasıyla, o akis ve yokluk mertebelerinden «vücûd-ı zıllî» ile, yani gölge

varlıklar halinde mevcut olmuşlardır. Dolayisiyle, âlemde habâset ve kötülük, zâtî ve cibillî

olarak ortaya çıkmış, bütün hayır ve kemâl de Allah'ın Zâtına âit olmuş oldu.

«Dyilikten sana her ne gelirse, Allah'tan; kötülükten de sana her ne gelirse, nefsindendir.»

meâlindeki Ğlâhî ifade, işte bu marifeti teyid edicidir.

Bu tahkikten anlaşıldı ve malûm oldu ki, âlem hariçte aslî ve hattâ zâtî bir vücutla

mevcuttur ve fakat bu «hariç» de vücut ve sıfatlar gibi o haricin gölgesidir. Âlem için,

«Allah'ın aynıdır» demek kabil değildir. Zira, aralarında haricî bir ayrılık ve aykırılık

vardır. Tıpkı, bir kimsenin gölgesi, mecazî olarak, o kimsenin aynı ve zâtıdır, demek,

doğru olmadığı gibi...

Bir suâl:"

«- Şeyh- i Ekber ve taraftarları da âlemi Hakk'ın gölgesi bilirler. Öyle ise, Ğmam-ı Rabbanî

Hazretlerinin yolundan farkı nedir?»

Cevap:

«- Onlar, o gölgenin varlığını vehimden ayrı kabul etmezler ve onun için haricî vücutttan

bir koku mümkün görmezler. Zıllı (gölgeyi), aslı üzerine haml edip-etmemenin ölçüsü,

zıllın haricî vücutta isbat edilip-edilmemesidir. Onlar, zıll için bir haricî vücut ispat

etmediler ve zıllı (gölgeyi) aslı üzerine hamlettiler.»

Ğmam-ı Rabbanî'ye gelince; O, zıllın, haricî vücudu olduğunu, yani gölge varlığın, dış

varlık âleminde mevcut olduğunu kabul eder ve asla zıllı, aslına hamletmez.

Zıllî varlıktan aslî varlığı nefyetmekte ve gölge varlığı isbatta her ikisi de müşterek ve

müttefik olmakla birlikte, Ğmam-ı Rabbanî, zıllî vucudu hariçte isbat eder, Şeyh-i Ekber ve

taraftarları ise, onu vehimde tahayyyül ederler ve hariçte «mücerret ehâdiyet»ten gayrı,

hiçbir şeyi mevcut kabul etmezler. Yine, sünnet ve cemaat ehlinin görüşleri olarak da

hariçte vücutları sabit olan subûtî sıfatlardan, yalnızca, «ilm»in vücudunu isbet ederler ve

onun dışındakilerin haricî vücutlarını sabit görmezler.

Zahir âlimleri, her iki görüşün de dışında kalmayı tercih etmişlerdir. Bu meselede, hak,

ölçüyü hiç bir noktasından aşmayarak her tarafın hakkını vermiş olan Ğmam-ı Rabbanî'ye

nasib olmuştur. Eğer onlar da o zıllî varlığı hariçte bulsalardı, âlemin haricî varlığını inkâr

etmez, vehm ve hayalle kalmazlardı. Yine Ğlâhî sıfatların haricî vucudunu da inkâr

etmezlerdi. Eğer zahir âlimleri de bu sırra erselerdi, asla «mümkün varlık»ta aslî varlığı

isbata kalkmazlar ve zıllî vücut görüşünü müdafaa ederlerdi.

Ğmam-ı Rabbanî'nin bazı mektuplarında («mümkün»e «vücut» demek, hakikat yoluyladır,

mecazî değil) şeklinde yazmış olmaları, bu tahkike aykırı değildir. Zira, «mümkün»ün

hariçte zıllî vücutla mevcut olması, hakikat yoluyladır; yoksa onların zannettikleri gibi

vehim ve hayal yoluyla değildir.

Bir suâl:

«- Fütûhât-ı Mekkiyye'nin sahibi Şeyh-i Ekber, «ayân-i sâbite»ye vücudla adem, yani

varlıkla yokluk arasında berzahlar, diyor. Bu görüşe göre, «adem- yokluk», mümkün

hakikatlere girmiş oluyor. Böyle olunca yukarıdaki tahkikle Şeyh-i Ekber'in bu sözü

arasında ne fark vardır?»

Cevap:

«- Onun «berzah» demesi, şu itibarladır: Ğlmî sûretlerin iki yüzü vardır. Bir yüzü, varlık

yönündedir ve ilmî sübût vasıtasiyledir. Diğer yüzü de yokluk tarafınadır ve haricî yokluk

vasıtasiyledir. Zira ona göre, ayân, haricî vücut kokusunu hiç duymamıştır. Yine o tahkikte

görülen «adem- yokluk» fikri, mümkün hakikattir ki, aynı şekilde, bazı büyüklerin ifade ve

ibarelerinde de «mümkün»e, «adem-yokluk» denmiştir. Ondan muratları, haricî yokluktur;

yoksa yukarıda yukarıda tahkik olunan «adem» değildir.

Allah, ilimde, temeyyüz edip yokluk mertebelerinin aynalarına yansıyan ve mümkün

varlıkların menşei olan bütün isim ve sıfatların verâsında, verâsının da verâsındadır.

Allah'ın, âleme hiç bir vecihle münasebeti yoktur.

Bir ayet meâli:

«- Şüphesiz ki Allah, bütün âlemlerden ganîdir.»

Ğmâm-ı Rabbanî Hazretleri'nin bu mesele hakkındaki son sözleri aynen budur:

«-Allah'ı âlemle birleşmiş ve âlemin aynı demek, bu fakire ziyade girân geliyor.»

Sûfîlerin Kullandıkları Bazı Arapça Istılahlar

Ğttihâd: Mutlak Bir ve Hak olan varlığın müşahedesi…

Ahval (Haller): Kula, Rabbinden feyizle gelen mânâ bağışları...

Ğhsan: Basiret nuruyla Ğlâhî tecellîlerin müşahadesinden doğan ubûdiyet (kulluk)...

Ğrade: Kalpte, aşk ateşinden bir kor…

Erâik’ut- Tevhid (Birlik Tahtları): Zâti isimler...

Ğsim: Zât’ın kendi değil, «adlandırılan» zât…

Esmâ-i Zâtiye (Zâtî Ğsimler): Varlıkları, başkasının varlığına konamayan...

Ğsm-i A’zam: Zât’ın bütün isimlerini toplayan isim: «Allah» ismidir dendi

Istılah: Kalbe galip gelen şaşkınlığa yakın velvele…

Âyân-ı Sâbite: Allah’ın ilminde, «mümkün varlıklar»ın hakikatleri…

Efrâd: Kalp nazarında hariçte kalanlar…

Ufk-ı Mübin: Kalp makamının son noktası…

Ufk-ı A’lâ (En Yüksek Ufuk): Ruh makamının son noktası… Hazret-i Vahidiyet ve

Hazret-i Ulûhiyet makamı…

Aliyye: Melek veya ruhanî bir varlığa nisbet edilen bütün Ğlâhî isimler...

Umm’ul Kitap: Akl-ı Evvel… Ğlk akıl…

Ân-ı dâim: Ğçine, ezel ve ebedin sığdığı Hazret-i Ulûhiyyet’in kesintisizliği…

Enâniyye: Kulun bütün varlığının kendisine nisbet edildiği hakikat… Benlik… Ruhum,

Nefsim, kalbim, elim, denmesi gibi…

Umenâ: Ğçlerinde olandan, dışlarında hiçbir iz görünmeyenler...

Ğnziâc: Allah dostları velîlerin çarpıcı menkıbelerinin tesiriyle kalbin Allah’a doğru

hareketi… Kalbî çırpınış...

Ğnsıdâ-i Cem’: Cem’den sonra fark hali…

Evtâd: Kutuba ikinci derecede yakın olan büdelâ’nın üstündeki dört zât…

Eimme-i Esmâ (önde gelen isimler): Allah’ın yedi ismi, Hayy; Âlim, Mürîd, Kâdir, Semî’,

Basir, Mütekellim…

Bab’ul Ebvab (kapıların kapısı): Tövbe…

Bârika: Hakk’tan gelen parıltı…

Bâtıl: Hak’tan başka… O’ndan başka olan da yokluk… Yani hakikatte Hakk’tan başkası

yok; yani bâtıl…

Büdelâ (bediller): Kutba üçüncü derecede yakın olan ebdâl’in üstündeki Yedi zât…

Berzah: Ğki şey arasındaki perde…

Berzah-ı Cami (toplayıcı berzah) : Taayyün-i evvel…( ilk beliriş… Zuhur mertebelerinin

ilki… Hakikat-i Muhammediye… Vahdet makamı…)

Bast: Kalp makamında «recâ- ümit» mesabesindeki hal… Yani, gizlilik makamında

Hakk’ın zahirî ve Batınî olarak kulunu ferahlatması… Gönül genişliği…

Basîret: Eşyanın hakikatini gösteren Zât Nûru ile aydınlanmış kalbin gücü…

Bakara (sığır): Neftsen kinaye…

Beyt’ül Mukaddes: Yabancılardan temiz kalp…

Beyt’ül- Hikme: Ğhlâsın kapladığı kalp.

Beyt’ül-Mahrem: Yetkin insan kalbi.

Beyt’ül- Ğzze: Hak’ta fenâya ermiş halde cem makamına ulaşan kalp…

Cezb: Kulun Ğlâhî lütuf sebeplerine yaklaştırılması…

Ceres: Kalbe gelen kısa hitap.

Cilâ: Zât’ın zuhuru…

Celâl: Hakk’ın izzetiyle gizlenmesi… (Zâtının yüceliğinden bize perdelenmesi.)

Cemâl: Zât’ın vechî tecellisî.

Cem’iyye: Bütün cehd ve gayreti Allah’a yönelişte toplamak…

Cem’in Cem’i: Hakk’ın Hak’la müşahedesi… Cem’den sonra fark…

Cennet’ül ef’âl: Fiillerin cenneti. Sûrî cennet… Görünüş güzelliği…

Cennet’ül- vârise: Allah Resûlüne her iş ve her şeyde uymakla meydana gelen ahlâk…

Cennet’üs-sıfat: Ğlâhî isim ve sıfatların tecellîsinden doğan mânevî cennet…

Cennet’ul-endâd: Cemâlin müşahedesi…

Cenâiyye: Allah’a koşanlar…

Cevâhir’ül-ulûm ve’l enbâ ve’l maârif: (Marifetler, haberler ve ilimlerin özü): Ğlim,

marifet ve haberlerin çelişmesiyle, asla bozulmayan ve değişmeyen hakikatler…

Dürret’ül-Beyzâ: Akl-ı evvel… Ğlk akıl…

Ha: Zuhûr ve vücûd bakımından Zât itibarı…

Hevâ: Gaybet ve yokluk bakımından mümkün varlık itibarı…

Heyâ: Allah’ın âlemin sûretini ilk kendisiyle açtığı madde… Heyûlâ…

Himmet-i âfet: Fenâyı gidermek ve bekayı talebe sebep olan himmet derecelerinin ilki…

Himmet-i ânîfe: Amelde ecri talep ettiren ikinci derece himmet…

Himmet-i erbab-ı himmet’il-aliyye: En yüksek himmet derecesi…

Hevâ: Nefsî meyl…

Hevâcis: Nefsanî hatıralar, düşünceler…

Hevâcim (hücumlar): Vaktin kuvvetiyle kalbe gelenler…

Heyûlâ: Zât itibariyle «vâhidiyet- birlik» sûretinden meydanda olana nisbet edilen şeyin

ismi…

Vâhid (Ehad): Zât itibariyle Zat’ın ismi…

Vichet’ul-itlak: Bütün itibarların kendisinden sakıt ve yalnız onun sâbit olduğu zâtî itibar

cehdi…

Vech’ul-Hak: Bir şeyin hak ölçüsü… Yani hiç bir şey onsuz hakikat değil (onsuz hiçbir

şeyin hakikati yok…)

Veche-i inâye: Cezb ve sülûk…

Veche-i cemî-i âbid: Hazret-i ulûhiyyet…

Verkâ: Âlemin kalbi olan küllî nefs… Levh-i Mahfuz ve Kitâb-ı Mübîn…

Vasf-ı Zâtî lî’l-Hak: Cem’in birliği ve Zâtî vücûb… (Mutlak Bir ve Vâcib Zât vasfı…)

Verâ’ul-lûbs: Hazret-i Ahadiyet makamında hak…

Vasf-ı zâtî li’l-halk: Mümkün ve muhtaç zât vasfı…

Vasl: Bütün zahirleri ve batınları birleştiren hakîkî birlik…

Vasl’ul-fasl: Birlikte çokluk zuhûru…

Vasl’ul-vasl: Nuzûl (iniş)den sonra uruç (yükseliş, varış)…

Vefa bi’l-ahd: Ezeldeki, Rubûbiyeti ikrar ahdine vefâ…

Vefâ yahfazu an’it-teferruk (Ayrı düşmekten koruyan vefa): Ubûdiyetten (kulluk)

şaşmamak.

Vakt: Ğçinde bulunduğun hâl…

Vakt-i dâim: Ğki makam arasındaki duruş…

Vukûf-ı sâdık: Hakk’ın muradına vukûf…

Velî: Hakk’ın velâyetinde, O’nun kefâletinde olan…

Velâyet: Kulun fenâda Hak’la kıyamı…

Zâcir: Kalbin vâizi…

Zaman-ı mazî: Çağıran an…