Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Yeniceri - Nfk

Kulliyatlar - Yeniceri


Yeniçeri

 

b d yayınları

BÜTÜN ESERLERD Cilt 58

HOCA ÜVEYS KÜTÜPHANESİ

YENDÇERD / FDKDR

6.Basım / Ekim 1998

b d Yayınları Kurucusu Necip Fazıl Kısakürek

b. d. yayınları Ankara Caddesi Vilayet Han Nu. 10 Kat 3 Cağaloğlu – İstanbul

528 55 51 - 511 08 73 - 512 59 22

ISBN 975-8180-55-X

 

BAŞLARKEN

Bu eser, sadece Yeniçeriyi anlatmak için yazılmış değildir. Bu eser, en fakir bedahet duygusunun

bile kestirebileceği şekilde, tarihimizdeki Yeniçeri rezalet ve fecaatlerinin satıh üstü hikâyesi olarak

kaleme alınmış bulunmaktan uzaktır.

Bu eser, dünyada ilk teşkilâtlı, meslekî orduyu temsil eden Yeniçerilerin işe nereden başlayıp işi

nerede bitirdiğini göstermek ve bunun ruhî ve içtimaî müessirlerini çerçevelemek gayesiyle yazıldı.

Bu müessir, İman ve İslâm nurunun gönüllerde sararıp solması, İman ve islâm vecd ve aşkının uçup

gitmesi, İman ve İslâm ruh ve ahlâkının porsuyup kurumasından ibaret; ve Yeniçeri, bu korkunç

tecelliyi göstermekte sadece bir vesile...

Bir devirde, kal'anın tepesinde, başını kestiği prensin mızrak ucunda kafasını teşhir ederek "Dşte

verdiği sözü tutmıyan beyin akıbeti!" diye bağıracak ve üzümünü yediği asmaların dibine parasını

bırakacak kadar devlet gaye ve ahlâkına bağlı Yeniçeri, daha sonra Halife ve Padişahına hamam

oğlanlarına mahsus muameleyi yaparken namütenahi, ulviyetten namütenahi süfliyete düşmekte ve

bu halini sadece İslâm nurunu kaybetmiş bulunmaktan almaktadır.

Türk'ün bütün millî düşmanlarından beter ve şenaat çapında bir tasallutla, öz vatanını işgal altında

tutan, sınırların kaçağı ve kendi yurdunun alçağı Yeniçeri, bu millete, hemen her devrin en büyük

ibret ve dikkat dersini ihtar etmek mevkiindedir.

N. F. K.

BDRDNCD FASIL

GENÇ OSMAN

SARAY

Topkapı Sarayında, Harem Dairesinin padişahlara mahsus istirahat odalarından birinde, heybetli bir

delikanlı... İlk bakışta yirmisini aştığı hissini veriyor; halbuki sadece onsekizinde... Kollarını

çaprazvâri göğsünde kavuşturmuş, heykel gibi dimdik, ayakta... Odanın oymalı ve kakmalı

nakışlarla süslü kapısına bakıyor.

Sabırsızlıkla birini beklediği belli...

Pehlivan yapılı bir vücut... Uzunca bir boy ve ince kolluğunun üstüne sızmış sert adaleler... U-zun

ve gür kirpikli, açık elâ, iri, derin, dibinden gizli bir hüzün cereyanı geçen gözleri var... Genişçe bir

alın ve ortası hafif kabarık, son derece vezinli bir burun... Ya dudakları?... Ahenkli kavislerin

çizdiği asalet ve zarafet arması...

İlk görenin vereceği hüküm:

— Erkek güzeli dediğin bu kadar olur!

Başında, sorguçlu, yüksek ve ince bir kavuk; ve bir ipekli mintanla şalvardan ibaret, gayet sade bir

kılık...

Bu, halkın «Genç Osman» diye andığı onaltm-cı Osmanlı Padişahı İkinci Osman'dır.

Evet, gözleri kapıda, sabırsızlıkla birini bekliyor.

Dışarıdan, telâşlı ökçe sesleri içinde bir kadın nidası:

— Osmanım, arslanım!

Kapı açıldı ve içeriye Valide Sultan, Mâh - Fi-ruz Kadmefendi girdi. Geçkince yaşı içinde,

çürümeye başlamanın sınır noktasında, birkaç yerinden çatlamış, balları akan bir incir hali... Ötesi

ihtiyarlık olan olgunluğun son haddinde Valide Sultan...

Delikanlı Padişah, annesini görünce, sinirlendiğini belli eden bir eda ile kaşlarını çattı:

— Sabahın bu saatinde işin ne burada, valide, dedi; ben şu anda Hoca Ömer Efendiyi bekliyorum!

Valide Sultan kararlı:

— Onu beklediğini biliyorum! Ama benim sana önceden söyliyeceğim bir çift söz var... Hoca

Ömer Efendiyle konuşmalarında da sana dayanak olur bu bir çift söz...

— Söyle!..

— Gece yine tebdil gezmişsin!.. Galata meyhanelerini basmış, birkaç yeniçeriyi oralarda

boğdurmuş, birkaçını da taş gemisine ve denize attırmışsın!.. Hatta birini elinle öldürmüşsün!..

Genç Osman'ın kaşlarında âni bir öfke düğümü:

— Bunları kim haber verdi sana?

— Yerin kulağı olduğunu bilmez misin? Hem böyle bir şey olur da bütün İstanbul duymaz olur

mu?

— Bu kadar çabuk?

— Ne farkeder?

— Yoksa benim arkama hafiyeler mi salıyorsun?

8

— Hayır; halkın görüp işittiğini ilk haber alan ben olmak istiyorum!

— Neymiş söyleyeceğin bir çift söz? Ona gelelim!..

Valide Sultan, canını dişine takmış bir tavırla, çığlık koparırcasına atıldı:

— Osmanım, arslanım! Ocaklı kullarını böyle ezme! Sana sevgi ve bağlılıklarım örseleme! Bir

fitneden, ayaklanmadan sakın! Bu genç yaşında kendini padişahlıktan, beni de padişah analığından

yoksun bırakma! Bilmiyor musun yeniçerilerin dillerindeki pelesengi: «Osmanoğulları taht'a

geçemez; meğer ki, kılıçlarımızın altından geçe!»

Genç Osman, birden, öfkesini zaptetme ve sakin görünme gayretinde... Sesi müthiş, fakat pest

perdeden:

— Sen çekil valide, şimdi buraya erkekler gelecek. Keyfine rahatına bak!.. Devlet işleri nene gerek

senin?..

Valide Sultan, pırlantalı elini ağzına götürmüş, oğlunun ilk defa gösterdiği, Valide Sultan nüfuzunu

köstekleyici celâdet ve şahsiyetten hayrette, hattâ dehşette, geri çekilerek dönüp çıktı.

Valide Sultan dönüp çıkarken, topuklarına doğru sarkan, çift örgülü açık kumral saçları oğlunun

gözünden kaçmamıştır.

MESELE

Sabah güneşinin ışıkları, odanın yüksek penceresinden süzülüp, içinde minicik toz zerreleri

kaynaşan bir huzme şeklinde, çinili duvarın renk renk menevişlerini aydınlatmakta...

9

Genç Osman, yukarıdan aşağıya doğru düşen ışık sütununu arkasına almış, hâlâ dimdik, fakat

sırtına kurşundan bir yük binmiş gibi ağır düşünceler altında ezgin...

Genç Osman, sırtı atlas kaplı sedirin arkalığına dayalı, karşısında el-pençe divan duran Hoca Ömer

Efendiye seslendi:

— Otur hocam karşımdaki mindere geç, otur! Seni sabahın bu erken saatinde rahatsız ettiğim için

de kusurumu bağışla! Otur!.

Padişah hocası Ömer Efendi, derin bir saygı tavriyle emri yerine getirdi, karşı mindere çekilip

hafifçe ilişti.

Padişah hemen sözü açtı:

— Bütün gece gözlerime uyku girmedi, hocam, sabah namazına kadar hep aynı şeyi düşündüm:

Ne olacak şu yeniçerilerle halimiz?

Hoca Ömer Efendi, elleri dizlerinde, yavaşça eğildi:

— Bu husustaki fikirlerim Efendimizce malûmdur.

— Valide Sultana kadar herkes bana engel olmaya .bakıyor! Adamlarımı avlıyorlar, arkama adam

mı takıyorlar, ne?.. Her an «Bakalım Yeniçeriye daha ne yapacak?» gibilerden hareketlerimi

kolluyorlar! Sonra da aynı günün şafağında karşıma çıkıp «Aman etme, aman yapma!» diye ayak

diremeye kalkıyorlar! Paşalar, ağalar da aynı fikirde... Ağzı kilitli halktan ve senden başka beni

doğrulayan yok!

Genç Osman derin bir göğüs geçirip devam etti: 10

— Gece, arkamda birkaç bostancı, şehre yine tebdil çıktım. Galata taraflarında bazı meyhaneleri

bastım. Oralarda herkes küçük dilini yutmuş, yalnız Yeniçerilerin naraları yükseliyordu. Millete,

devlete küfür, ırza, namusa sövme, mala cana saldırma; daha neler neler! Gelsin şarap, gitsin esrar!.

— Halkın Yeniçeriye karşı ne mal, ne can, ne ırz emniyeti kaldı, Sultanım!

Genç Osman sedirden zıplarcasma doğruldu:

— Halbuki bunlar, halkın malını canını, ırzını korumaya memur asker... Asker bu demek değil mi,

hocam?

Hoca Ömer Efendi başını büsbütün eğerek ıstırapla sustu. Genç Osman'ın açık elâ, iri, derin

gözlerinde şimşekler çakıyor.

— Önüme geleni oracıkta boğdurdum. Kimini zindana, kimini de Taş Gemisine attırdım. Ama bu

kadariyle temizlenmiyor ki, iş!..

Yavaşça doğrulan Hoca Ömer Efendide, artık büyük ve nazik anın geldiğini kestiren bir eda:

— Sultanım, temizlenmek şöyle dursun, büsbütün kirleniyor! Büsbütün azıyorlar ve Sultanıma diş

biliyorlar! Arpalıkları kesilen hocalar da peşlerinde... Kötülük, kötüler, bir, iki, on bin değil ki,

birkaçını öldürmekle, boğdurmakla, Taş Gemisine atmakla iş bitsin!.

Hoca Ömer Efendi sustu, Padişahın sesi gürledi:

— Devam et, hoca!

— Çıban bürümüş, baştan ayağa, cerahat kaplı bir vücud, birkaç küçük sivilceyi sıkmak ve

kanatmakla temizlenemez. Hastalığı bütün bütün

11

azdırmaktan, şahlandırmaktan başka ele ne geçer? Başka bir yol düşünmek gerek.

Genç Osman yerinden fırladı, ayağa kalktı. Hoca Ömer Efendiyi gözleriyle hançerlercesine bağırdı;

— Ne demek istiyorsun? Açık söyle hoca, neymiş o başka yol?

Hoca Ömer Efendi, Topkapı Sarayında, Harem dairesinin padişahlara mahsus istirahat odalarından

birinde, kubbeyi ürpertilere boğan cevabını tane tane verdi:

— Yeniçeri ocağını yıkmak, kökünden kazımak, yele vermek, arsasını dümdüz etmek, sonra o

arsaya yepyeni bir bina çıkmak, yepyeni bir asker tertiplemek lazım, Sultanım!..

Genç Osman Hoca Ömer Efendiyi uzun uzun süzdükten sonra, onu, sedirde yanma oturttu. Öğle

vaktine kadar konuştular.

Hoca Ömer Efendi ayrılırken sağ elini göğsüne sokup oradan, boru biçiminde ve ortasından

fiyonglanmış bir tomar kâğıt çıkarıp yerlere kadar eğildi:

— Kulunuza, büyük cedleri Orhan Gazi'den başlayarak bugüne kadar, Yeniçerinin gelişi üzerinde

yazılı bilgi emretmiştiniz. Devir devir bütün faziletleri, sadakatleri, denaetleri ve hikayeleriyle

yeniçeriye ait bir tarih tomarı. Buyursunlar Sultanım!

Genç Osman bu tomarı, elini yakacakmış gibi bir korku içinde aldı.

12

TARDH

Buraya kadar, en sağlam tarih bilgileri üzerine dayalı, o bilgilere uyan ve tiplerimize yakışan bir

roman üslûbiyle geldik. Bundan sonra ilim şivesiyle tarih, derken yine roman, yine tarih... Ve hep

böyle...

Genç Osman zamanında hayatı 300 yılı aşmış bulunan (ömrünün tam yarısında) Osmanlı devleti,

artık illetini açıkça ortaya vurucu bir buhran içindedir. Üç kıtanın kilit noktaları üzerine yayılmış ve

dağ, boğaz, nehir, deniz halinde üç kıta arası bütün bağlantı noktalarını tutmuş olan koca

İmparatorluk, her şeyini borçlu olduğu İslâm vecd ve aşkını, ahlâk ve nizamını, bir asırdan beri

kaybetme yoluna girmiştir. Kaybolan vecd ve aşkın yerinde, ham ve kaba softa, ahlâk ve nizamın

yerinde de vahşi ve deni yeniçeri peydahlanmış-tır. Henüz bir dış yıkıntı ve iç çöküntü

görünmemekle beraber, bunları 17'nci asrın başlarında bir iki asır ileriye erteleyen hastalık, Genç

Osman-devrinde artık bünyeye yerleşmiş ve teşekkülünü tamamlamış bulunuyor.

Aklın kilise istibdadına karşı intikam ve istiklâl hareketi diye çerçevelenmesi mümkün (Rönesans)

hamlesi, Fâtih Sultan Mehmed'in İstanbul'u zaptetmesiyle kendisine tarih düşürür; ve Fatih Sultan

Mehmed, aslında İslâmm emri olan bu uyanıştan birtakım pırıltılar gösterirken, bir iki kuşak sonra

(Kanuni'nin arkasından) ham ve kaba softa, Allahm «ben kulumu eşya ve hâdiseleri teshir etmesi

için kendime halife olarak yarattım!» emrine rağmen yolu kesmiş, İslâm nu-

13

runu bir nevi kara papaz cübbesiyle örtünmüş, karanlığa boğmuş ve bunca büyük sultan, vezir,

kumandan, mimar, sanatkâr, din âlimi arasından, mahrem gerçekleri ve mahzun incelikleri

kavrayıcı bir fikir şahsiyeti çıkmamıştır.

ݺte tarihimizin (Sfenks) sükûtu içinde çözülmesini beklediği büyük muamma!..

Yeniçeri ise, Türkün ruh köküne ait bu çürüme, satıhta kazıklama, kabuk geveleme, yeni oluşları

içinde dünya ve insanı gözden kaçırma ve neticede kâinat muhaseb esiyle din hikmetlerinden

uzaklaşma devresinde en çarpıcı tereddi unsuru, madde ve alet planına çökmüş, taş gibi sert ve

müşahhas bir vakıa...

Cemiyet binasının bahçe duvarı makamındaki yeniçeri, kendi yıkık, dökük, çürük, sökük, yanık,

ezik, bitik, yenik haliyle, artık Türk cemiyetinde dışarıya doğru herhangi bir taarruz, içeriye doğru

da herhangi bir müdafaa gücü kalmadığına şahitlik etmeye başlamıştır.

Fakat bu, cemiyet ölçüsüyle yeniçeri... Bir de kendi içinde, kendi nefsi zaviyesinden bir yeniçeri

var: Yıkık duvarındaki taşları kendi öz bahçesine yağdırmakta, kendi öz milletinin başına taş gibi

yağmakta, gelmiş ve geçmiş bütün insanlık tarihi boyunca eşi ve benzeri olmayan ve yüreğinde

hiçbir ulvî duyguya yer vermeyen saldırgan kuduz...

Yeniçeriyi ancak şu mana çerçevesi içinde öz-leştirebiliriz:

Düşman yurdu yerine kendi vatanını işgal altında tutan asker... Alçalış ve çürüyüş devrimizin ordu

unsuru yeniçeri budur; ve kökü kazandıktan sonra istihaleleri ve şekil değiştirmeleriyle hep bu

olmuştur.

14

Sınırlarda ve cenklerde birbirini çiğnercesine kaçan, düşmanın yapmadığını ve yapamayacağını

milletine reva görmekte de hudutsuz alçak...

Halbuki Kanuni'ye kadar süren vecd ve aşk çığırında o, başını bir ideale bağlamış ve onun ahlâk ve

nizamiyle nakışlanmış olarak, bal peteği gibi, ne parlak bir hendesî ahenk belirtir!..

Çürüyüşü, gönül bağladığı idealin mizaç ve hassasiyet ocağına ait çürüyüşle beraberdir...

BEKTAŞDLDK

Başlangıçta, Allaha erdirici hak yollardan biri olarak kurulup birkaç kuşak sonra bozulan, derken

ruhları zehirleyici bir nefsaniyet ve dalâlet mihrakı haline gelen bektaşilikle, Yeniçeriliğin gidişi,

sağlı sollu iki araba tekerleği muvazisine eştir.

Orhan Gazi zamanında, derin ve gerçek velî Hacı Bektaş tarafından azizleştirilen yeniçeri, ilk

bozuluşu Fatih Sultan Mehmed çağında başladığı halde, Kanuni devri sonuna kadar, devletin iman

ve ruh, yani dimağ emrinde sert yumruğu olmakta devam etmiş sonra bu sert yumruk iman ve ruh

merkeziyle, yani dimağla alâkasını kesmiş ve bağlı olduğu vücudun kafatasım parçalayarak beynini

ezmek rolüne geçmiştir.

Devletin Tanzimata kadar beş asrı aşkın hayatında Yeniçeri, iki asırlık bir süre içinde ideal asker...

Ondan sonraki üç asırda da devlet yıkıcısı. Bektaşilik de aynı muvaziler boyunca, evvela din

aydınlatıcısı, peşinden Şeriat karartıcısı-dır.

15

PANORAMA

Genç Osman sedire yaslanmış, hoca Ömer Efendinin getirdiği tomarı kelime kelime yudumlarken,

gözlerinin önünde bütün bir âlem canlanıyor:

Suluca Karahöyük... Ne kadar Türk, ne kadar güzel bir ad... Anadoluda birçok yer isimleri gibi renk

ve çizgi dolu...

Suluca Karahöyük, Amasya taraflarında, Ye-şilırmağın tatlı bir kıvrımıyle çevrili, kırlarda

kaybolmuş izbe bir bucak...

Orada her şey yeşil. Su, ağaç, dağ, taş, kuş, böcek, her şey...

Yeşilliklerin bir çardak sonra çatı biçiminde kümelendiği bir nokta... Bu, mekân hissini veren bir

şeydir: bir ev...

Yeşilırmağın öte yanından ve uzaktan geçenlerin, bu noktaya bakarak şöyle konuştukları hayal

edilebilir:

— Ne var, şu sarmaşıkların kuşattığı yerde?

— Bir ev...

— Kim oturuyor orada?

— Erenlerden biri...

— «Erenler» ne demek?

— Kendilerini Allaha verenler, Allahta mu-radlarma kavuşanlar...

— Nasıl bir insanmış bu erenlerden biri dediğin?

— Yeşil sarıklı, süt beyaz sakallı, başı secdeden kalkmaz, gözünden yaş dinmez, ağzından Allah

ismi düşmez bir pîr...

Hayal ettiğimiz konuşma, Hacı Bektaş Velî'yi

16

dış çizgileriyle ifade etmekte gerçekten yerindedir; ve bu mübarek pîr, Amasya'nın Suluca

Karahöyük bucağında, kemalin tek mizanını şeriatte bulan bir züht dairesi içinde Bektaşiliğin ilk ve

sağlam bağlılarını erginleştirmektedir.

Bundan 643 yıl evvel (1326) bir gün, Suluca Karahöyük bucağının baktığı ovada bir toz bulutu...

Toz bulutu, Hacı Bektaş Velî dergâhına doğru ilerliyor.

Bulut yaklaşınca her şey belirdi:

40-50 atlı... En önde, yağız atlara kurulmuş tuğ taşıyan birkaç öncü... Arkalarında ve beyaz bir

küheylan üzerinde, haşmetli ve başbuğ kıyafetli biri... En arkada da maiyet atlıları...

O anda, dergâhın içinde, kubbeye karşı zikirle meşgul Hacı Bektaş Velî'nin hiç bir şeyden haberi

yok...

Alay dergâhın kapısına gelince öncüler hemen attan inip tuğları yere diktiler.

Bir nida:

— Sultan Orhan Gazi, Hacı Bektaş Velî'nin ellerinden öpmeye geldi!

Hacı Bektaş Velî, kapıda... Dudaklarında ince bir tebessüm, genç devletin ilk teşkilâtçı ikinci

Padişahına bakıyor.

Orhan Gazi, Besmeleyle sağ ayağım atarak içeriye girdi. Uzun, etraflı, derin ve içten bir konuşma...

Orhan Gazi, Şeyhin ışık saçan yüzüne bakıp dedi:

— Bu uzun yoldan, size, devletimize ve ordumuza dua etmenizi dilemek için geldim. Yanıma da

yeni teşkil ettiğimiz askerlerden birkaçını aldım.

17

— Dualarım sizinle... İnºallah zahmetiniz boşa çıkmaz. Göreyim, beraber getirdiğiniz yeni

askeri...

Dışarıya çıktılar. Orhan Gazi'nin işaretiyle, kılıkları ve edaları öbürlerinden ayrı, bir arada duran

birkaç asker koşup Şeyh ile Sultanın karşısında saf bağladılar.

Şeyh bunların yüzüne baktı:

— Maşallah!. Ne güzel, ne civan kişiler!.

Ve ilerleyip sağ elini bunlardan bir tanesinin başına koydu:

«— İsimleri «Yeniçeri» olsun... Allah yüzlerini ak, pazılarını güçlü, kılıçlarını keskin, oklarını

vurucu, kendilerini daima düşmana galip eylesin...»

Yeniçeri böyle kuruldu ve ruhunu Bektaşi ocağından devşirdi. .

TEŞKDLÂT

Eski Türkler gibi her ferdiyle cenkçi olan, ayrıca askerî teşkilâta ihtiyacı bulunmayan ve ordu-

millet karakterini yaşatan bir oymak, istiklâle erip de devlet haline gelmeye ve millet-ordu

keyfiyetinden haber vermeye başlayınca askerlik sınıfını kurmak zorunda kalınmış ve ilk iş olarak

«Yaya» adiyle bin neferlik bir grup asker teşkil edilmişti. Muharebe zamanında kendilerine 1 akçe

gündelik verilen bu asker ayrı bir sınıf çerçevesine alınınca, başında fikrî bir disiplin bulunmadığı

için, işi hemen ceberut ve kuvvet imtiyazına dökmüş ve sivil halk üzerine baş belası kesilmeye

başlamıştı. 18

Bu hale karşı Çandarlı Kara Halil (Osmanlı Devletinde ilk kaadi-yi asker) düzenli ve kışlalarda

oturur, yeni bir sınıf asker teşkilini düşündü ve projesini, veziri sıfatiyle Padişaha arzetti. Hatıra ilk

gelen, Osmanlı tabiiyeti altındaki rumlar oldu. Bunların ihtida edenleriyle saf Türkler arasında

hiçbir fark gözetilemeyeceğinden, ordunun bu yeni unsurlar sayesinde daha sıkı bir disiplin altına

alınabileceği sanıldı. Ve işte bu gayeyle «devşirme» usulü Orhan Gazi tarafından kanun-laş tırıldı.

İlk olarak 1000 rum delikanlısı devşirilecek-tir.

Bunlardan herbirine, eski «yaya»lar gibi günde 1 dirhem maaş verilecektir.

Devşirmeler süresiz olarak vazifede kalıp kışlalarda oturacaklar ve evlenemeyecekler. Sakat ve

ihtiyar oluncaya ka*dar bu halleri devam edecek... Gösterecekleri yararlılıklara göre lûtuflan-

dırılacaklar ve mesleklerinde ilerleyecekler...

Bazı tarihçiler Orhan Gazi'nin devşirmecilik buluşunu dahice bir keşif ve usul sayarlar. Onlara göre

bu teşebbüs, mağlûptan faydalanma ve kuvvet kazanma politikasmdandır. Yine onlara göre,

Osmanlılar boyuna muharebe etmek zorunda oldukları için, sağ Müslüman ve Türk unsurunun

korunması için bundan daha yerinde bir çare düşünülemezdi.

Bu görüş bellibaşlı bir şart altında doğru, o şart yerine getirilemeyince de hataların en kaati-liyle

yanlıştır. Yabancı unsur ve kan, İslâm ve Türklük havanında dövülüp kendisinden tek istiklâl

zerresi kalmamacasına bünyeleştirilmedik-

19

çe, elde edilecek netice, hayat değil ölümdür. Nitekim pek kısa bir devre sonra, gereken maddî ve

manevî baskıyı üzerinde bulamadığı için, rum kanı, Türk ordusu içinde Türkten intikamını almaya

başlamıştır.

Yevmiye 2 ekmek, 2000 gram et, 100 gram pirinç ve 30 gram yağdan ibaret tayın ve bir dirhem

gündelikle devşirilen yabancı unsur kadrosu, yeniçeri ismiyle orduda yüzüğün ana taşı mevkiine

oturunca evvela etrafını saran öbür taşlara örnek olacak bir cevher değerini göstermiş sonra da,

ruhunu pençe içine alıcı, sistemli ve usullü bir terbiye ve murakabeden mahrum kalan aslına

dönmeye, cemiyeti bozmaya, cemiyetle beraber bozulmaya ve bütün bozuluşların temsilcisi olmaya

başlamıştır. Fakat ilk devrinde yani vecd ve aşk çığrmda (ideolojik) çapta olmasa bile resmî ve

içtimaî bir güdüm altındadır. Cenkten uzak kaldıkları «hazar» vaktinde kürsü şeyhlerinin ders

halkasında yetiştirilirler, ahlâk ve din inceliklerini öğrenirlerdi.

Tütünün Türkiye'ye girmesiyle beraber çubuk içmeleri ve «Bektaşi tarikatında şaraba bile izin

vardır!» diye, ayılması olmayan bir sarhoşluğa düşmeleri bir oldu.

Başta tertemiz ruhu doğru bektaşi tarikatına, hem o tarikatın sözde bağlılarından, hem de

yeniçerilerden gelen bir ihanet, daima Türk cemiyetinin için için güdücülerini bulamamasından

meydana gelir ve karşılıklı birbirini tamamlarken nihayet hastalık, devlet yarı ömrüne basar basmaz

(Genç Osman Devri) bütün dehşeti ile patlak verdi. Bektaşiğilin şeriata tam uygun zamanında,

20

Hacı Bektaşi Velî, yeniçerinin başını sıvazlarken cüppesinin kolları gayet geniş enli ve sarkık

olduğu için külahına aynı şekilde sarkık bir parça ilave edecek kadar ocak ruhuna bağlanan ve

şeklini o ruhtan alan yeni Türk askeri, eğer o ruhu hem Bektaşilik ocağında ve hem kendisinde

mahfuz tutabilse ve tarihi intikallerini bu bütünlük içinde yerine getirebilseydi, Türk tarihi,

bambaşka bir seyir takip ederdi.

İLK TEŞEKKÜL

Her şey zaman ve mekânı zabt ve feth etmek kudretinde büyük bir fikir adamıyla, devlet adamının

içice vücut bulmamasından ve bilhassa Türk Cemiyetinin üstün tefekkürden yana yoksun

kalmasından...

Böyleyken yeniçerilik Avrupada ilk askeri teşkilât olmak şerefine de mâliktir. Fransa Kralı VII.

Şarl, ancak onbeşinci asrın ortalarında (F-rancs-Archers) adiyle okçu-piyade birliklerini ayrı bir

sınıf olarak teşkil etmişti ki, yeniçeriliğin meydana getirilmesinden tam 122 yıl sonra...

Ondördüncü asrın başlarında ve bütün dünyada ilk olarak teşkilâtlandırılan ve ilk zamanlarında

akşam namazlarından sonra kışla imamının karşısında kendisine ruh ve ahlâk üflenen yeniçeri,

cemiyetiyle beraber vecd ve aşkını kaybet-meseydi de yeni zaman ve mekânın verimlerini din emri

ve kendi öz malı bilip benimseyebilse ve büyük aksiyonunu sürdürebilseydi -biraz evvelki

dikkatimize ek olarak bildirelim- bugün topyekûn İslâmın ve Türkündü.

21

İÇTEN İSLAH

Bizim kavrayamadığımız ve henüz muhasebesini yapamadığımız bu hakikati Avrupalı çoktan

kavramış bulunuyor.

1942 yılında, kendi kurmay dairesindeki makam odasında Mareşal Fevzi Çakmakla karşı

karşıyayım.

Mareşal masasında duran bir kitabı bana uzatıp:

— Bunu gördün mü? dedi, İngilizlerin yeni bir eseri...

Kitaba baktım:

— Hayır paşam, haberim yok!! Yeniçerilik üzerinde bir tetkik ve fikir eseri...

— Çok alâkaya değer bir kitap.

— Evet çok alâkaya değer. Her şeyden evvel sana sorayım; Yeniçeriliğin lağvını doğru mu

bulursun, yanlış mı?

— Bu fevkalâde derin ve girift bir dava paşam, dedim; ben her şeyden önce Yeniçeriliğin malûm

hale getirilmesinin, o hale mani topluca fikriyat ve murakabesini doğru bulurum. ݺ o hale gelince

de Ocağı kökünden kazımayı zaruret kabul ederim.

Mareşal kitabı uzatarak şu cevabı verdi:

— Bu kitap diyor ki, Türkler en büyük hatalarını yeniçeriliği kaldırmak suretiyle göstermişlerdir.

Ocağın içine girip ruhuna nüfuz edecekler ve onu yıkmak değil, düzeltmek yolunu arayacaklardı.

Son derece alâka uyandırıcı bir tez kitabı... Tercüme ve neşrettireceğim.

Mareşale dedim ki:

22

— Bu tezleriyle İngilizler, demek istiyor ki: Türklere düşen borç, Tanzimat arifesinde kör bir taklit

hareketiyle Batılıları benimsemeye kalkışıp tereddiye uğramış kendi eski müesseselerini yıkmak ve

böylece mesnetsiz kalmak yerine, öz bünyelerini zaman ve mekânın aydınlığında ıslah etmektir.

Bu zaten bizim tezimiz... Fakat köklü bir din görüşüne mâlik olunmadan böyle bir hareket

yapılamaz ve Yeniçeriliğin top atışıyla yıkılmasından başka çare bulunamazdı. İngilizlerin işi

sadece Yeniçerilik planında ele alıp fazlasını itiraf edemedikleri büyük hakikati görelim ve

şahsiyetimize dönmekten başka çaremiz olmadığını anlayalım

İLK ÖRNEK

Şimdi Yeniçeriyi manası ve maddesiyle başından ele alarak hızlı şimşek aydınlıkları içinde takip

edebiliriz.

Evvelce işaret ettiğimiz gibi, Hacı Bektaş Velî'nin ruh ve mana aşıladığı Yeniçeri, temel harcmdaki

çürük ve yabancı kan felâketine rağmen, o devirde dipdiri ve sapasağlam Türk ruhundan aldığı

kuvvet sayesinde hemen bir saadet unsuru haline gelir; ve bu hal, cemiyetin İslâm vecd ve aşkını

sürdürdüğü merhale boyunca devam eder. Türk cemiyetinde zaaf eserleri başladığı hengâmelerde

de ilk belirti, bellibaşlı uzuvlar üstünde tecelli edici hastalıklar gibi, tezahür çerçevesini daima

Yeniçeride bulur.

İlk Yeniçeri, gayesini, davasını, ahlâkını, ni-

23

zammı, vücut hikmetini tam kavramış ve bu ölçülere gönülden bağlanmış bir saffet örneğidir. Öyle

ki, dalkılıç olarak burçlarına tırmandığı kalenin tepesinde, ahdine hiyanet etmiş prensin kafasını

kesip mızrağına yerleştirir ve mızrağı havaya kaldırıp nida eder:

— ݺte, İslâm padişahına verdiği sözü tutmayan kâfir beyi! ݺte, böylelerini bekleyen âkibet!

Bu levhada, şuur ve ahlâkın, içice en mükemmel tecellisine şahidiz.

Osmanlı devletinin kuruluşundan öteye iki-buçuk asır devam eden vecd ve aşk çığırma bağlı

Yeniçeri, Kosova'da, Niğbolu'da, İstanbul'un fethinde, Çaldıran'da, Mohaç'ta, Viyana önlerinde

yazdığı şehnamelerle insanlık tarihinin ruh ve madde bakımlarından en üstün ve en ulvî askeridir.

Sonra da aynı bakımlardan, yine insanlık tarihinin en alçak ve sefil askeri olacaktır.

Onun üstünlük ve ulvilik devresine ait destanlar, mevzuumuzun dışında... Ulvîliklerin ulvî-

liğinden, süflîliklerin süflîliğine düşebilmenin belirttiği, insan idrakini yakıcı, muhal çapında

vakıayı sadece kötülük planında ele alırken, ilk devreye ait kısa bir nisbet unsuru göstermekle

kalıyoruz.

Hızını Sultan Osman, Orhan ve Murad'dan alan Türk devlet ve cemiyeti, ilk buhranını Yıldırım

Beyazid devrinde kaydeder. Niğbolu kahramanı koca Yıldırım, ne hazindir ki, devlet reisliği

planında ilk bozulma örneğidir. Babasının naaşı soğumadan öldürdüğü şehzadeyle, sarayda kardeş

katilliğini yaygmlaştırırken, yabancı kadın alarak hanedan kanma ilk zehirleyici kanı aşıla-

24

yan, ilk defa içki içen ve kılığından edasına ve deli saçması fermanlarına kadar kör bir azamet tavrı

takman, hep o ... Yıldırım Beyazid zamanında, bütün bir meziyet ve fazilet ve radaet yemişleri

tomurcuklanmaya başlamıştır.

Yıldın m'm bu tezatlı hali, şevk ve hayatiyetinin en verimli anlarını yaşayan Türk cemiyetini, az

kaldı kökünden kazıyıp yokluk kuyusuna atıyordu. Timurlenk karşısındaki bozgun ve ondan sonra

devletin kapaklanması, yıkılması ve «Fetret Devri» nin açılması, ancak bu hal ile izah edilebilir ve

Padişahın bahtsızlığına yorulamaz.

Ancak, kötülük sadece devlet reisi ve fert planında kaldığı, cemiyet ise henüz saffetini muhafaza

ettiği için yıkılım gerçekleşemedi, tam bir çöküşe dönemedi ve taptaze Türk cemiyeti, biraz sonra

içinden Fatih'leri, Yavuzları fışkırtmak üzere ayağa kalkmayı bildi.

İLK TESDR

Timurlenk karşısında Ankara bozgununun, yabancı unsur yeniçeri kanındaki fesad mikroplarını ilk

defa harekete getirmiş olduğu bugüne kadar dikkat edilmemiş bir keyfiyettir. Ankara bozgununda

ilk kaçaklar, Anadolu beylerbeyi, Şehzade Mehmed Çelebi, peşinden onları çevirmek bahanesiyle

kaçışı tamamlayan ve güya Türke bağlı ecnebi kanının ne demek olduğunu gösteren Sırp Kralı

olduğu ve Padişahın çevresinde yeniçeri ve kapıkulu askerinden başka birlik kalmadığı halde,

yeniçerinin bütün bunlardan, ileride gösterilmek üzere derin ve gizli bir teessür almamış olmasına

ihtimal verilmez. Bu ilk teessür, ye-

25

niçerinin üstündeki iman ve nizam baskısını hafifletmeye yetmiş, Fatih'den Kanuni'ye kadar bu

baskı hep hafifleye hafifleye, kuvvetli başbuğ yumruğu altında ve zorla devam etmiş ve Kanu-

ni'den sonra çatı birdenbire yıkılarak, yeniçeride, eski ideal asker vasıflarından hiçbir şey

kalmamıştır.

Yeniçeri, bütün tarihi boyunca yalnız zaferlerde gurur ve sadakat heykeli tavriyle boy göstermiş,

bozgunlardaysa fedakârlık ve bağlılık örneği olarak hiçbir defa ortaya çıkmamıştır. Nasıl çıkabilsin

ki, o taşıdığı ve bir türlü cevherini değiştiremediği yabancı kan icabı, zaferlerin baş paycısı

geçinirken, bozgunların bizzat kaçağı ve baş sebebidir.

İLK TEZAHÜR

Osmanlı ordusunda askere karşı ilk şüphe tavrı, asker tarafından da ilk defa emre mukavemet ve

itaatsizlik tezahürü «Fetret Devri»nin kurtarıcı ve devleti yeniden kurucu Padişahı Meh-med

Çelebi'nin ölümiyle başlar. Çelebi Mehmed, at üstünde ölünce vezirler apışıp kalırlar. Fatih'in

babası Şehzade Murad Amasya'dadır.

Ona haber gönderip yetişmesi sağlanıncaya kadar en aşağı bir aya ihtiyaç vardır.

Kafalarda istifham:

— Ne yapmalı?.. Ya asker vaziyeti haber alır da bir fesad çıkarırsa?..

Türk tarihinde orduya karşı ilk şüphe, yola çıkmış ve ortaya tam dökülmesi için iki asır kalmış olan

felâketi o zamandan haber vermektedir.

26

Bu şüphe üzerine vezirler kafa kafaya verirler ve orduya şu bilgiyi yayarlar:

— Padişahımızın İzmiroğlu Hamza bey üzerine seferi var... Bazı birlikler Gelibolu Boğazı'n-dan

geçirilerek Biga'ya gönderilecektir!

Ve yeniçerilerle sipahileri gemilere yükleyerek karşı sahile geçirmeye başlarlar.

Devlet askerinden şüphe edince elbette ki, asker, bu şüpheyi gerçekleştirme yoluna girecektir! Öyle

bir hikmet ki, bu idare ve politika sırlarından en nazik olanı... Böylece devlet, ordusundan emin

olmadığını ilan ediyor demektir. Bu ilandan da büyük teşvik olamaz. Açığa vurulan şüphe, çe-

kinilen ve korkulan şeyin vücuda gelmesinde başlı başına müessirdir.

Nitekim asker vaziyetten hemen kuşkulanıyor ve sesini yükseltiyor:

— Pekala, gidelim! Ama yola çıkmadan Padişahımızın yüzünü bir kere daha görelim!

Bütün bunlar henüz gayet masum bir planda cereyan ettiği halde, ilerideki büyük ayaklanmaların

ilk tohumları mahiyetindedir. Asker, Padişahın hayatta olduğuna inanmıyor ve ille onu gözleriyle

görmek istiyor.

Devlet emrine itaat ölçüsiyle bağdaşabilir mi bu istek?.. Padişahın yüzünü görüp de ne olacak?..

Asker onun hayatta bulunmadığını anlayınca isyan mı edecek?..

Evin sahibi ölüp de mirasçısı gelinceye kadar bekçiler evi talan etmekle mi mükelleftir? Bu mu

devlet nizamı ve asker edebi?..

Devletle ordu arasında ruhlara yerleşmiye başlayan bu zehirli ukde o saffet günlerinde ne

27

kadar manalıdır ve ileriye doğru korkunç bir felaket habercisidir.

Yeniçeriler arasında bir homurdanmadır başlıyor:

— Mutlak Padişahımızın yüzünü göreceğiz! Padişahımız hayattaysa hemen emrine baş eğip sefere

çıkacağız! Değilse vaziyeti öğrenip ona göre davranacağız! Padişah tahtına geçsin ve zabitleri-

MABEYN DEHASI

Nihayet hekimbaşmm rejisörlük dehası imdada yetişiyor. Padişahın cesedini giyindiriyorlar, başına

haşmetli kavuğunu oturtuyorlar ve onu tahtına yerleştiriyorlar. Zabitlerden bir heyet, loş, hatta

karanlık hale getirilmiş salona girip tahtın karşısında diziliyorlar. Tahtın arkasına bir kuklacı

geçiriyorlar. Kuklacı, Padişahın sağ eliyle başını hareket ettirince zabitler bu hareketi «se-lam-ı

şahane» sanarak yerlere kadar eğiliyor, «E-fendimiz meğer sağmış!» diye çıkıp gidiyorlar.

Hazin komedya!

Tarihimizde yeniçeri direnişinin ilki budur.

İkinci tezahür, Sultan Murad'la oğlu Fatih Sultan Mehmed arasında tahtı alıp vermeler, birbirlerine

devretmeler sırasında... İkinci Murad, i-kinci defa oğlunu taht'a geçirip Manisa'ya gittiği zaman,

yeniçeriler, Edirne'de, ya elleriyle çıkardıkları, yahut kendi kendisine çıkan büyük bir yangını

vesile ederek ayaklandılar:

«— Terakki isteriz!»

«Terakki» bir nevi ihsan manasına ek ücret... 28

Zorbalara yarımşar akse «terakki» verilip ayaklanmanın önüne geçiliyor.

Asıl terakki yeniçerinin içine düşen mikroptadır ve kötülük gittikçe gelişmekte...

Fatih Sultan Mehmed çocuk yaşında olduğu ve fenalık devletin zaafından faydalanmak yoluyla baş

kaldırmaya doğru gittiği için, bu hale, demirden bir pençeyle ordunun tepesine inmek yerine

hükümdar değiştirmekten başka çare bulamıyorlar.

Sultan Murad'a

__Gel tahtına geç! Oğlun çocuk ve henüz devlet idaresine güçsüz!

Demekle yetiniyorlar.

Fatih'in Karaman seferinden Bursa'ya dönüşünde daha edepsiz bir direnme oldu.

Yeniçeriler:

— Cülus bahşişi isteriz!

Diye bağırdılar.

Ve bu hareketlerini toplu halde, Padişah huzurunda ve o kadar rezilce yaptılar ki, ya üzerlerine

silahla varmak, yahut istediklerine boyun eğmekten başka çare kalmadı. Birinciyi yerine

getiremeyince ikinciyi kabul etmek zorunda kaldılar. Yeniçerilere 10 kese akçe dağıtıldı. Fakat

hadise genç Padişah ile vezirlerine çok giran geldi. Bahşiş dağıtıldıktan sona Yeniçeri Ağası

Kazancı Toğan Beyle öbür ileri gelenler «Huzur-u Hümâyun»da kamçiyle döğülüp ordudan

kovuldular.

29

FATDH DEVRD

Bu ani devlet tepkisi üzerine yeniçeriler afalladı; çıt çıkaramadılar. .Şiddet hemen sindirici tesirini

göstermişti. Fatih Sultan Mehmed bu kada-riyle de yetinmedi ve «kapukulu» dedikleri hassa

askerinden 7000 neferi yeniçerilere katarak çürümeye başlayan bünyeyi bir müddet için ıslah

etmeye ve yeniçerileri boyunduruk altına almaya çalıştı. Bunda da biraz muvaffak oldu. Fakat kan

kanseri dışarıdan temiz kan vermekle iyi edilebilir mi ki?. Eğer bu şiddet hamlesi o zaman köklere

kadar inmeyi bilseydi, evvelce kaydettiğimiz gibi, tarihimizin seyri bambaşka olurdu. Doktorların

(palyatif) ismini verdikleri mevziî ve erteleyici deva şekillerinden biriydi Fatih'in tedbirleri... Basit

bir yama... Kumaşı nesiç nesiç elden geçirmek ve usta bir dokuyucu elinde yepyeni ve sapasağlam

bir örgüye, ruha kavuşturmak lazımdır. «Mufassal» isimli tarihte şu satırları görüyoruz: «Yeniçeri

için böyle bir te'dibe (edebe davet etmeye) ihtiyaç gösteren şey, yalınız şu bahşiş arsızlığından

ibaret zannolunmama-lıdır. Varna muharebesi henüz bir kaç senelik vaka olup o muharebede

bulunanlardan bazılarının göstermiş oldukları alçaklık Sultan Murad'ı fena halde gazaplandırmış ve

o alçakları karı kıyafetinde sokaklarda dolaştırmak gibi terziliye (rezil edici muameleye) tertip

eyledikleri halde mücerret edilen ricalar üzerine vaz geçmiş idi. Halbuki işin bundan daha evvelini

(evveli) vardır. Ankara vak'asmdan sonra Fetret'in uzayıp get-meşine sebep bu değil midir? Kâh bir

şehza-

30

deyi, kâh bir diğerini iltizam ile (tutmakla) yeniçeriler, mülkün selametini değil, kendi çıkarlarını

aramaya başlamışlar idi. Binaenaleyh Hazret'i Fatih'in bu te'dibi pek becâ (yerinde) oldu ise de, ne

çare ki, her cülusta bahşiş arsızlığı dahi yeniçeri için bir âdet-i kat'iyye (kesin âdet) oldu, kaldı...»

Görülüyor ki, Varna Muharebesinde tek başına Padişahın canını kurtaracak ve düşman başbuğunun

kafasını kesip mızrağına takacak, sonra onu düşman saflarına göstererek panik doğurtacak kadar

kahramanlık ve fedakârlıkta ileri giden yeniçeri, aynı zamanda alçaklıkların da en korkuncuna

düşmüş, olmayacak yerde sancağım ve mukaddeta-sını düşmanına teslim edercesine kaçaklık

levhaları göstermiştir. O halde, ufak-tefek başlangıçlardan sonra yeniçeriliğin ilk ve büyük çürüyüş

tezahürünü Varna muharebesinde kabul edebiliriz. Altı üstüne gelmeye başlayan bir bünyenin

ulvîlikle birlikte öyle bir süflîlik tezahürü ki, her iki kutbu daha dört padişah süresince atbaşı

götürüp nihayet ikincisini hakim kılacak ve ulvîlikten kendisine zerrecik bile kalmayacaktır.

«Mufassal» isimli tarih, yeniçerinin ruhuna düşen fesad ukdesini «Fetret Devri»nde ve şehzadeler

arası taraf tutarak ve politika yaparak meydana gelmiş göstermekle, asıl müessiri Timurlenk

önünde Yıldırım Beyazid bozgununa bağlıyor demektir.

Her ne müessire bağlanırsa bağlansın; kötülük İkinci Murad ve Fatih devrinde deri üstüne çıkmaya

başlamış ve şarkî Roma İmparatorluğunun büyük fatihi, ne yazıktır ki, kendi öz askerini tam

fethedememiştir!

31

BDR LEVHA

Fatih'in 200 bine yaklaşık ordusu Topkapı'-dan İstanbul'a girmekte... Üzerinde Tevhid Kelimesi

yazılı yeşil sancak Fatih'in önünde, Fatih beyaz atının üstünde ve tuğlar havada... İstikamet, çarpıcı

bir düzen içinde, Ayasofya...

Fatih, sanat harikası büyük mabedi hayranlıkla seyretti ve sonra ferman eyledi:

— Bir müezzin duvara çıkıp ezan okusun

Bu fermanda «Feth-i Mübin» gayesine bağlı bütün bir mana... Gür sesli müezzin, Bilâl Habeşî

Hazretlerinden şu kadar asır sonra Allah adını kokmuş Bizans havasına yayarken, ebediyet

davasının dünyaya ve dünyanın kilit noktası istanbul'a ait büyük aksiyonu karşısında herkes vecde

batmış...

Hiç kimsenin hasis ve nefsani bir şey düşünemeyeceği bu anda Fatih ne görse iyi:

Bir yeniçeri, Fatih'in gözleri önünde, heybesine atmak üzere mâbed duvarından kıymetli bir çiniyi

söküyor.

Fatih, yeniçerinin başına topuzla vurdu ve haykırdı:

— Ben size, şehirde ganimet malına el uzatmanız için izin verdim ama, unutmayın ki, mülk

hazinenindir!

Ne kadar tekrarlasak yeridir ki, Fatih'den Kanuni sonlarına kadar yeniçeri hep bu topuz altında

yürüdü; sonra da topuzu eline aldı ve gerisi malum...

Yukarıdaki basit levha, hilâle esir düşen salibin belirttiği mana önünde başını yükseklere kal-

32

dıracağı yerde o salibin mekanındaki maddeyi aşırmaya bakan yeniçeriden, gizli yeniçerilik

tıynetinden ne müthiş işaret!..

İLK İSYAN

Yıldırım Bayezid'in arkasından başlayıp gittikçe azan, gittikçe daha acıklı çaplara doğru gelişen ve

son haddine Genç Osman devrinde ulaşacak olan Yeniçeri faciası, arada Fatih'in oğlu İkinci

Bayezid tahtı teslim alır almaz, birden o zamana kadar olanları gölgede bırakıcı bir mikyasa vardı.

Fatih Sultan Mehmed, ordusunu Üsküdar'a geçirip Gebze'ye kadar ilerlettikten sonra «Hünkâr

Çayırı» denilen yerde esrarlı şekilde ölünce, hemen, Amasya'da vali bulunan oğlu Bayezid'e haber

uçurdular. Sadrâzam Karamâni Mehmed Paşa ölüm haberini askerden sakladı ve İstanbul'la ordu

arası haberleşmeyi kesti.

Maksat açık;

— Yeniçeri bir fitne çıkarmasın?..

Artık her an ve her vesileyle yeniçeriden fitne beklemek âdet olmaya başlamıştır.

Padişahın naaşım kapalı bir arabaya yerleştirdiler ve:

— Sultan rahatsızdır; hamam yapacaktır! Bahanesiyle İstanbul'a geçirmeye teşebbüs ettiler. Ve

geçirdiler.

Fakat yeniçeri haberi aldı ve ordu bir anda çözülmeye başladı. İstanbul istikametinde karmakarışık

bir asker akını... Sanki padişah ölümü, orduya isyan ve kargaşalık emrini vermektedir.

33

Yeniçeriler Pendik iskelesinden ve başka yerlerden gemilere, kayıklara binerek İstanbul'a baskın

yaptılar. Sadrâzam Mehmet Paşa'nm konağına dalıp eşyasını yağma ettiler ve Mehmed Paşa'-yı

öldürdüler. Bununla da kalmadılar; şehirdeki zengin evleriyle yahudi dükkan ve hanelerini bastılar,

soydular, şunu bunu kestiler, biçtiler.

Buna da rezil bir ihtilâl çapında ilk büyük yeniçeri isyanı diyebiliriz.

İstanbul muhafızı İshak Paşa'nm yeniçerileri çembere alması, bir taraftan korkutması, bir taraftan

da türlü yalvarmalarla itaate davet etmesi sayesinde vaziyet düzelir gibi oldu.

Birkaç gün sonra, siyahlar giyinmiş olarak yeni Padişah İstanbul'da... Üsküdar'dan İstanbul'a

geçerken saltanat kayığının iki yanında yeniçeri sandalları... Görülmemiş kepazelik... İlk istekleri...

— Vezirlerinizden mutemediniz Mustafa Pa-şa'yı geri gönderiniz!

Bu, Mustafa Paşa'dan kuşkulanan İshak Paşa'nm yeniçerilere telkini neticesidir.

Saraya ayak basılınca yeniçeriler yeni Padişahın Huzurunda saf bağladılar.

Dilekçeleri:

— Sadrâzam Mehmed Paşa'nm Öldürülmesinden ve evlerin yağma edilmesinden yeniçeriyi suçlu

tutmayınız! Bizi bağışlayınız ve maaşlarımıza uygun zamlar yapınız! Zam yapılmamayacak

olursa fevkalâde hediyeler ve bahşişler veriniz!

Ne acıdır ki, çapı bakımından ilk büyük isyan diye vasıflandırdığımız bu hâdisede yeniçerilere

hiçbir türlü karşı konulamadı; aksine baş eğildi ve zorbaların bütün istekleri kabul edildi.

34

Artık devlet onlarındır.

Bu hâdiseden sonra yeniçeriye hâkim olma davası, Yavuz ve Kanuni çığırlarında, kuvvetli devlet

şahsiyetleri sayesinde yalancı ve kısa süreli olarak gerçekleşmiş görünse de, artık ileriye doğru ne

devlet, ne de ordu tamamlığmdan bir va-ad beklenebilir. Osmanlı devleti kendisini kısa bir merhale

içinde bekleyen büyük fetihlere rağmen ilk inkıraz alâmetini İkinci Bayezid devrinde kaydetmiştir.

TALAN

Beyazid ve Sultan Cem kavgalarında, Cem a-skerlerine olduğu gibi, Ayaş Paşa kumandasındaki

İstanbul ordusuna da kapılarını açmayan Bursa, Cem'in yenilmesinden sonra yeniçeriler tarafından

topyekûn ırz ve mal talanı tehlikesine düştü.

Bursa kapılarında canavarlar gibi böğürmeye koyuldular:

— Ayaş Paşa'ya kapılarını açmadılar! Bu yüzden arkadaşlarımız yenildi ve canlarını kaybetti! Biz

de şimdi gösteririz onlara!.. Her şeylerini talan etmeliyiz!

Apaçıktır ki, yeniçeride kendi öz vatanını işgal, kendi öz milletinden intikam alma karakteri o

zamandan teşekkül halindedir,

Velî lâkaplı İkinci Bayezid, yeniçerilere ordunun bütün topraklarını çevireceği yerde, ah etti vah

etti türlü bahşişlerle atiyyeler vererek onları niyetlerinden vaz geçirdi.

35

YAVUZ

Yavuz'un zorla tahtı zaptetme ve öbür şehzadelerle debelleşme teşebbüslerinde, yeniçeriyi, devlet

politikasına doğrudan doğruya müdahele rolünde görüyoruz.

Yavuz gibi, Osmanlı tarihinin kudret ve haşmette belki en üstün şahsiyetini desteklerken, yeniçeri,

her şeye rağmen haddini aşmakta, ve tarihimizde padişah hal'ine ilk defa zemin hazırlamaktadır.

Öbür şehzadeleri tutanların evlerini yağma eder, canlarına kıyar ve siyaset meydanında yalnız onun

narası çınlar. Artık devletin de tereddi alâmeti gösteremediği bu şehzadeler kavgası hengâmesinde

yeniçeri, doğruyu yerine getirirken bile eşkiya metodu içindedir.

YAVUZ'A RAİMEN

Kardeşlerini ve kardeşlerinin çocuklarını birer birer öldürerek şehzadeler kavgasına nihayet veren

ve devletle orduyu yepyeni bir hedefe yönelten Yavuz devrinde bile yeniçeri, sırtına geçirdiği sahte

nizam gömleği altında hep aynı fesad bünyesini yaşatır. Bu fesad bünyesi bir anda dışarıya taşmak

için devletin tepesinde zaif bir baş beklemektedir. O da çok geçmeden gelecektir.

Çaldıran seferinde, Padişahın yakınlarından, Hemdem Paşa'yı kandırıp huzura çıkarttılar:

— Yeniçeri kullarınız bunca zamandır düşmana tesadüf edilmemesinden üzgündürler. Sefer

yorgunluklarına artık dayanamaz hale geldiler.

36

Hemdem Paşa, daha teklifini tamamlamad cevabını cellattan aldı.

Yeniçeriler, demirden pençesini boyunlarında hissetikleri, bu hiçbirine benzemez Padişaha hayret

ve dehşetle baka dursunlar... İran hareketinde, disiplinden bezme, seferden yorulma ve geriye

dönüp İstanbul kaldırımlarında efelik taslama temayülü askerde öylesine kabardı ki, nihayet Yavuz

gibi bir Padişaha bile kendilerini göstermeye kalktılar. ݺe, evvela yeniçerinin manasını ihtar edici

imzasız bir mektupla başladılar. Bu Hünkârın çadırına kimin attığı belirsiz bir kurşundur. Fakat

bunu atan tek bir tiptir ve ismi yeniçeridir. Evet, istirahat halinde bulunan Padişahın çadırına bir

kurşun sıktılar. Kurşun, gecenin sessizliğinde yırtıcı bir tarrakayla patladı, çadırı delip öbür

tarafından çıktı.

Korkunç!

Bir padişaha, hem de Yavuz gibisine «Seni vururuz» kabilinden ilk meydan okuyuş!

Yavuz, sabah namazından sonra, güneş ufukta pırıldarken yeniçerileri topladı. Yüksekçe bir yere

çıkıp, askere hitap etti:

— ݺittik ki, seferin yorgunluğu canınıza tak etmiş. Evleriniz çoluk-çocuğunuz gözlerinizde

tütmeye başlamış. Doğru mu?..

Yeniçeriler bu suale «evet!» derecesine, tutuk bir tavır aldılar.

Yavuz, sesini bütün bütün yükseltti:

— Ben size, cedlerimin tahtına çıktığım gün artık rahat yüzü görmeyeceğinizi söylemedim

mi?.. Peşimden geleceklerin çile çekmeye hazırlanmaları gerektiğini, gaye yolunda nefs ve şahıs

37

arzusu diye bir şey tanımadığımı bildirmedim mi? Halbuki, siz, aylardır gezip tozduğunuz halde

düşmana rastlamadığınız için birden bire gevşemiş, pelteleşmiş, artık cefaya katlanamaz hale

gelmiş bulunuyorsunuz! Üstelik, sizi bu cefaya süren Padişahınızı baş tacı edeceğiniz yerde, o-nun

çadırına kurşun sıkacak kadar alçalıyorsu-nuz! ݺte, size emrediyorum!

Yeniçeriler, kulak kesilmiş, Yavuz'un kelimelerini tek tek içiyor:

— Size emrediyorum! Yol açık, siz de serbestsiniz! Evine dönmek, karısının yanma gitmek isteyen,

kadın etekliğinin dibine çömelmek dileyen, buyursun, dönsün! Benimle beraber gelmek isteyen,

gaye uğrunda her fedakârlığı göze alan da

ardımca gelsin!

Naralarla karışık öyle bir alkış koptu ki, gök

yırtılıyor sanılabilirdi.

Yavuz'un tam bir aksiyon adamı halinde tepeden inme işe el atması ve doğrudan doğruya hastalığın

üzerine varması, yeniçeriyi bir an için kurtarmıştı.

ÇÜRÜYÜŞ

Yeniçeri artık o kadar yüzsüzleşmisti ki, Azerbaycan ve Tebriz fetihlerini içine alan muazzam bir

zafer devresinde, Padişah harekete devam etmek için kışı Karabağ'da geçirecekmiş diye bir haber

alır almaz mızrağını çarıklarını takarak meydan yerine dikilmiş ve başbuğ iradesine karşı: — Artık

evime dönmek istiyorum! Demeye getirircesine ayak diremiştir.

38

Yeniçerilerin bazı vezirler tarafından kışkır-tıldığmı öğrenen Yavuz, nazik anı savar savmaz, bu

vezirleri, birer bahaneyle devlet ve hayat defterinden silmeyi ihmal etmedi.

ORDUYA GÜVEN

Yavuz'dan sonra sıra, oğlu Kanuni'de...

Artık yeniçeri, ısırmaması için ağzına meşinden, kafesli bir torba takılan canavar...

Yavuz'un öldüğü ve biricik varisi Süleyman'ın yola çıktığı an, padişah hizmetinde bulunan ağalar,

çığlık çığlık ağlamaya, dövünmeye başladılar. Hazinedar Başı Süleyman Ağa (sonradan Sadrazam

Süleyman Paşa) karılar gibi çığlık basanlara haykırdı:

— Ne yırtınıp duruyorsunuz? Yeniçeriler Padişahın ölümünü duyacak olurlarsa hazineyi yağma

ederler!

Devletin, ordusuna güveni, yahut ordusu hakkındaki fikri bundan ibarettir.

RODOS'TA

Rodos muhasarasında itaatsizlik ve isyan... A-çılsm hazinenin kapıları!.. Kaçak yeniçerilerden ve

ordunun öbür sınıflarından 25 bin ölü...

İSTERÜK!

Mısır'ı teşkilâtlandırmak üzere debdebeli bir donanmayla İskenderiye'ye giden ve arkasında

39

haşmetli bir alay, fâtihlere mahsus bir eda içinde oradan Kahire'ye yönelen ibrahim Paşa, henüz

Mısır'da, Padişah da Edirne'deyken ani bir yeniçeri ayaklanması... İbrahim Paşa, Ayaş Paşa ve

Defterdarın konaklariyle yahudi mahallesi ve gümrük yağmalanıyor. Yeniçeriler saraya kadar

uzanıp «atiyye isteriz!» diye bağırıyorlar. Ağaları ve Sipahi ağası idam ediliyor.

Gel de mide kanserini dudak kesmekle iyi et!

CDNAYET

Bizzat yeniçerinin eseri olmasa da onu alet diye kullananların marifeti olarak, Kanuni Sultan

Süleyman'a müthiş bir cinayet işletildi. Öz evladı ve Osmanoğulları içinde belki en kıymetli ve

faziletli örnek Şehzade Mustafa'yı Padişahı tahrik yoliyle boğdurdular. Bazı tarihçilere göre

hadisenin tertipçisi Şehzade Selim'in annesi Hürrem Sultan...

Sadrâzam Rüstem Paşa İran Seferindeyken İstanbul'a gelen Sipahi Ağası ortaya bir haber attı:

— Yeniçeriler ayaklanmak üzeridir! «Padişah artık kocadı; Rüstem Paşa'nın boynunu vurmalı,

Şehzade Mustafa'yı tahta çıkarmalı, Padişahı da Dimetoka'ya sürmeli!» gibi laflar ediyorlar!

Haber hemen tesirini gösterdi. Rüstem Paşa İstanbul'a çağırıldı ve Padişahın baharda bizzat İran

seferine çıkacağı ilan olundu.

Ertesi sene Padişah İran seferine çıkınca Konya Ereğli'si taraflarında, ismet ve sadakat timsali

oğlunu boğdurdu. Halkı mateme boğan ve

40

zamanenin şairine en yanık mersiyesini söyleten bu facia, saray fırınının, bozuk yeniçeri ma-yasiyle

yuğurduğu ilk zehirli hamurdur ki, tadanı, öz ve masum evladına kıymaya kadar götürmüştür.

Şehzade Mustafa, Kanuni'den sonra delilere açılan saltanat yolunu en üstün vasıflarla devam

ettiricek ve zafer merhalesini en ileri haddine ulaştıracak ehliyet ve kabiliyette bir insandı. Fakat

yeniçeri dolabı şeklinde Padişaha edilen telkin, onun başa geçmesine ve Türk milletini insanlığın

başına geçirmesine mani oldu.

KANUND'DEN ÖTEYE

Kanuni ölür ölmez, yeniçeri kuvvetli ellerin baskısiyle devam eden çığırından bir anda çıktı ve

olduğu gibi meydana döküldü. Bundan sonraki devir, yeniçerinin, tepesindeki baskı topuzunu eline

alıp onu devlet ve milletin kafasında işletmeye başlıyacağı felâket merhalesidir.

Evet, Kanuni'den sonra Yeniçerilik, vatanı koruma yerine batırma işletmesi olmuştur. Ve işte,

Kanuni'nin oğlu ayyaş ve sefih Sarı Selim'le beraber, o merhalenin açılma ve o işletmenin

çarklarını döndürme safhasına çatmış bulunuyoruz.

Zigetvar seferinde Kanuni Sultan Süleyman, Kal'anın yakıldığı ve lağımlarla havaya uçurulduğu

gün öldü. Vezirlerde dehşet büyük... Sadrâzam Sokullu Mehmed Paşa hâdiseyi gizledi. Askere,

Padişahın nezleden rahatsız bulunduğu, bu yüzden dışarıya çıkamadığı ve Zigetvar Camimin

41

inşası biter bitmez ilk Cuma namazını orada kılacağı söylendi... Bir taraftan da Kütahya Valisi

Şehzade Selim'e haber:

— Babanız Allah'ın rahmetine kavuştu! Hemen yetişiniz!

Saltanat hırsına bakın ki, o nazenin Sarı Selim, Kütühya'dan Üsküdar'a 250 kilometreden fazla

mesafeyi üç günde aldı.

Sarayda bütün devlet ileri gelenleri el öpüp yeni Padişah'a biy'at ettiler.

Sokullu'dan haber geldi!

— Orduyu şereflendirdiğiniz takdirde yeniçeriler cedlerinizin kanunu gereğince Efendimizden

cülus bahşişi isteyeceklerdir. Halbuki hazinede yetecek kadar para yok... Zaten mevsim sona erdi,

sefer nihayetlendi ve Zigetvar'm tamirinden başka iş kalmadı, Üç güne kadar ordu dönüş hareketine

başlayacaktır. Uygun olan, Belgrad'ı şereflendirerek bizi orada karşılamanızdır.

İkinci Selim bu tavsiyeyi dinleyerek Belgrad'a gitti ve orduyu orada beklemeye başladı.

Kısa bir müddet sonra Sokullu, askere ulufelerini dağıttı. Rumeli ve Anadolu Beylerbeylerine de

emir vererek fethedilen yerlerin sıkı sıkıya korunmasını ve bellibaşlı bir süre içinde askere izin

verilmemesini tenbih etti. Peşinden sancak açılarak ordu dönüş yolculuğuna geçirildi.

Ön saflarda altın yaldızlı ve fildişi kakmalı saltanat arabası ve içinde, perde arkasına alınmış,

Kanuni Sultan Süleyman'ın oturma taklidi yaptırılan naaşı...

42

CENAZE

Vezirler, paşalar, ileri gelenler, arabanın önünde ve yanlarında yürüyorlar... Arabanın çevresini

hassa askerleri sarmış... Tabii, nakkare, zurna, nefirler çalmıyor; ve ordu, şanlı başbuğunun

cenazesini takip ettiğinden habersiz bütün sancaklarını açmış ve tuğlarını kaldırmış, zafer alayı

haşmetiyle Belgrad'a doğru yol alıyor.

«Solakzade» tarihine göre, yeniçerilerden bir fesad çıkması ihtimalinden korkan Sokullu, arabanın

yanında, hazin olduğu kadar gülünç bir rol oynamaktadır. Padişahın hayatta olduğunu göstermek

için, arada sırada perdesi aralanan araba penceresine doğru hürmetle eğilmekte, dudaklarını

kıpırdatmakta, sanki birşeyler arzetmekte, bazen de aynı pencereden, karaların ve denizlerin

Hakanını hayâlmeyal askere göstermektedir.

Tahiçi bu levhayı şöyle kaydediyor:

«— Merhum Hüdavendigârın meyyitini kâh libas-ı hayat ile numayan eder ve kendisi bazu umur

arzetmek üslûbunda arabanın yanınca söylenerek gider idi.»

RUHU İÇİN FATDHA!

Belgrad'a dört menzil mesafedeler... Sokullu birkaç hafız istiyor. Arabanın iki yanma sıralanan

hafızlar yüksek sesle Kur'ân okumaya başlayınca bütün ordu yüce Padişanm ölümünü anlıyor ve

herkes donuyor. Bu vaziyette «ruhu için Fatiha» diye bir ses yükselir yükselmez, orduda bir

kaynaşma, bir ağlaşmadır gidiyor.

43

Sokullu'nun yeniçerilere hitabından birkaç kelime:

— Oğlu Sultan Selim Hazretleri Padişahımız-dır! 17 gündenberi Belgrad'da sizi beklemektedir.

Babasının vasiyeti gereğince bütün en'âm, terakki ve maaşlarınızı ödemeye hazırdır.

Öbür taraftan da Sokullu, Belgrad'da bekleyen yeni Padişaha bir name gönderiyor: «Ordu

cenazeyle Belgrad'a geldiği zaman cennetmekânm seferde beraberinde götürdüğü altın taht

üzerinde cülus buyrulacak... Bütün bendeler ve yüksek rütbeliler tahtın saçaklarına yüz sürecek...

Yeniçeri taifesi eski kanunun gereğince en'âm ve terakkilerini padişah ağzından işitmeye alışkın

oldukları için «hepsi verilsin, makbulümdür!» diye irade buyurmaları lazımdır. Hususiyle

yeniçeriler el kaldırıp çavuşları Osmanoğlu padişahlarına dua edince herkes tarafından «amin»

denilmesi âdet olduğundan buna da müsaade buyrulmalı-dır.»

Yakınlarına danışıp da bütün bu merasimi ve hele yeniçerilere hitap etmeyi lüzumsuz bulan yeni

Padişah, kararını Sokullu'ya bildirince, Sadrâzam bir mahremine şöyle dert yandı!

— Kul taifesi her cülusta, Padişahlarının sözlerini ve bahşiş vaadlerini işidegelmişlerdir. Dilerlerse

konuşmasınlar... Yeniçeriler, ister istemez konuşturmasını bilirler.

Sokullu çapında bir vezir ağzından bu söz, yeniçerinin devlet tasarrufu altında bulunduğuna değil,

devletin yeniçeri tagallübü altında kıvrandığına ait affedilmez bir itiraftır.

Ordu, yüksek rütbelilerin matem kılıklariyle

44

belgrad önünde... Belgrad halkı da aynı kılıklara bürülü, orduyu karşılamakta...

Kanuni'nin naaşım taşıyan saltanat arabası yeni Padişahın otağına yaklaşınca örtüler kaldırıldı ve

artık tabuta konulmuş olan cenaze meydana çıktı. Padişah otağından çıkarak herkesi uzaktan

selamladı, cenaze namazına durdu, namaz bitince de yine herkesi selamlayıp tek laf etmeden

otağına çekildi.

REZALET

Tam o anda yeniçeri saflarından bir haykırış:

— Âdete saygı gösterilmedi! Bize verilmesi vacib olan en'âmm lafı bile edilmedi! Vezirler, neye

böyle ettiniz? Padişahı siz kandırdınız! Suçlular elimizden kurtulamayacaktır! Biz sizi de, Padihaşı

da Edirnekapı'da yahut saraya girerken ot arabasının yanında bulmayı biliriz!

Gürültü ve haykırışmalar sürüp giderken, Padişah, hiçbir şeye aldırmadan, otağında, vezirlere el

öptürmekte ve tebrikleri kabul etmektedir. Dışarıdaysa kıyamet kopmakta ve söğüp saymalar,

Padişaha kadar uzanmakta... Fakat, o muhteşem Süleyman'ın pısırık ve beyni kamaşık oğlu, afyon

çekmişçesine donuk ve habersiz...

Lala Hüseyin paşa bu kargaşalık içinde cenazeyi gizlice İstanbul'a nakletme emrini veriyor; yeni

Padişah da Sokullu'nun telkiniyle, birkaç yeniçeri zabitini huzura çağırıp askere, bekledikleri

paraları, beş güne ve bir dereceye kadar olsun, vereceğini vâdediyor.

Ve ordu, halden küskün, İstanbul yolunu tutuyor.

45

Ordu İstanbul önlerinde... Sarı Selim, ordu şehre girerken alay tertibinin tamamlanması için gece,

Halkalı köyündeki köşkte kalıyor. Gece, yeniçerilerden bir güruh, meşaleler yakıp çevresinde

meclis kuruyorlar. Artık tepkilerini göstermek zamanı gelmiştir ve gecikmek doğru değildir. Göz

önünde, korkusuz ve sakıncasız isyan planlarını müzakere ediyorlar, kararlarını veriyorlar ve:

— Yarın görüşeceğiz ve gösteririz! Deyip dağılıyorlar.

Sabahın erken saatinde şehirden Kaymakam ve Kaptan paşalar, Şeyhülislâm ve ulema efendiler

Padişahı karşılamaya geliyorlar.

Alay yola çıkıyor.

Bütün İstanbul, alayı seyretmek için sokaklara dökülmüştür. Yeniçerilerde garip bir manzara;

Safları sıkıştırıyorlar ve öne geçmek isteyenleri çeviriyorlar...

Alay Şehzade Camiine gelince ani bir duruş... Yol tıkalı... Padişah o sırada Edirnekapı

yakınlarında... Bütün ordu, bulunduğu yere mıhlı... Alayın bir ucu Çekmecede, bir ucu şehrin

göbeğinde, Bayezid Meydanı'nda..

Bir saat geçti.

Vezirlerden biri Yeniçerilere soracak oldu:

— Ne duruyorsunuz, yiğitler, yolu tıkamaya sebep nedir?

— Önde bir ot arabası devrildi, dediler; bizi yüremekten alıkoyuyor.

• Bu açık bir isyan işareti... İkinci Vezir Pertev Paşa atıldı:

— Bu hareketiniz yakışıksızdır, Yeniçeriler!

46

Pertev Paşa'yı bir vuruşta atından düşürdüler ve kükrediler:

— Vay, sen kendini seferde mi sanıyorsun? Kaptan Paşa hadiseye burnunu sokacak oldu.

Ona da aynı muamele:

— Sen ne istersin, züğürt gemici?..

Vezirlerden birkaçı, kaplana et atarcasma Yeniçerilere altın serperek, tatlı diller dökerek vaziyete

çare ararken, Yeniçeri Ağası boynuna mendilini dolayıp güya emrindeki yiğitlere yalvarmaya

başladı:

— Ben sizin elinizdeyim, tosunlar! İsterseniz boynumdaki şu bağı sıkıp beni öldürün! Fakat biraz

dinleyin! Arslanlarım, şehbazlarım, yiğitlerim, şahinlerim!

— Söyletmen, vurun!

Gulgulesi göklere yükseldi. Yeniçeri ağasına bağırdılar:

— Bize su yerine şekerli peksimet verirsen sen yanılırsın! Eğer böylelikle Padişahın ve

Sadrâzamın hazinelerini kurtarmaya bakıyorsan sen de yandın demektir! Ot arabasının nasıl

devrildiğini sana da gösteririz! Haydi, omuzdaşlar, yolu açalım!

Alay zor-bela harekete geçti. Saraya varıldı. Yeniçeriler sarayın birinci avlusuna girerek kapıları

kapattılar. Vezirleri atlarından al aşağı ettiler. Yakalarına yapışıp Haseki Sultan hamamına

yaklaşmış olan Padişahın önüne getirdiler.

Padişaha haykırdılar:

— Eski âdeti kabul ve ikrar et!

47

MANZARA

Bu ne manzaraydı? Osmanlı Sarayını işgal ve Padişahı topyekûn hükümetiyle beraber adeta ke-

lepçeleyenler, Türk ordusu mu, Bizans askeri miydi?

İkinci Selim, şaşkın, Sokullu'nun yüzüne baktı. Sokullu'nun yüzünde «kabul ediniz!» ihtarını

imzalayan çizgiler...

Padişah mırıldandı:

— En'âm ve ulufeniz bana ecdadımdan gelen âdet mucibince ihsan kılındı!

Böylece mesele kapanıyor ve devletin en şevketli zamanında Yeniçeri felâketi, olanca dehşe-tiyle

meydana dökülmüş olarak bir an için örtünüyor, gözden saklanıyor.

Sarı Selim, yeniçerilerden başka, ulema sınıfına da cülus bahşişini icad etmez mi? Bundan böyle

artık iki sınıf el ele verecekler, bir de mukaddes şeriati nefslerine alet etmek gibi, cinayetlerin en

korkuncuna yol açacaklardır. O güne kadar sadece zorbalık adına hareket eden yeniçeri, bundan

böyle kuduz nefsaniyetini, özürlerin en sahte ve hilekâriyle maskelemeye bakacaktır:

«— Şeriat isterük!»

İlk defa Yeniçeri Ağasına koparılan nara da artık (slogan)laşacaktır:

«— Söyletmen, vurun!»

Alçalma devrimizin tarihini baştan başa uğultulara boğucu bu nara derecesinde, kuduz bir ruh

haletini gösteren ve hatta suçunu açığa vuran bir ses hayal edilemez! Evet, söyletmeyin, vurun; zira

söyleyecek olursa hakikat meydana çıkacak

48

ve karşı taraf kendisini savunamıyacaktır. ݺte mukaddes şeriat maskesi altında hayvani nefsâ-

niyetlerini korumak isteyen sınıflar, Yeniçeri ve onlarla el ele ham yobaz ve kaba softalar, bu

(sloganın, suçunu bizzat itiraf edici kalkanı arkasında din ve devleti, din ve devlet adına yerin

dibine geçirip gidecektir.

Ulemaya da verilen cülus bahşişinden sonra hazinede tek kuruş kalmadı. Bunun üzerine Yen-

çerilerle sipahiler tekrar bahşiş istemeye kalkarak ayaklandılar. Vezirlerin yollarını kollayıp onları

taşa tuttular. Sokullu artık dayanamadı. İsyancıların ağalarını azl ve ön-ayak olanlarını idam etti.

Derken, kanser karhasının üzerine pudra dökülmüş olarak bir süre sükunet, hatta fütuhat..

SARI SELDM

Kanuni'nin tarih mahkemesi önünde beraat edemeyeceği iki suçtan "biri olarak Yahudilere kucağım

açması (ikinci suç da şeyhülislâmları âdi vezirler gibi keyfi tayinlerle getirmeye başlaması)

neticesinde, karısı Yahudi Nurbânû Sultan ve nedimi (Yasef Nassi)ye kadar Yahudi Nüfuzuna

giriftar, sarhoş ve sarsak Sarı Selim elbette ki, kendi devrinde patlak veren Yeniçeri çıbanını neşter-

leyip şifaya kavuşturmak kudretinden mahrumdur. Her şeyi Sokullu gibi bir başvezirin eline

bıraktığı için vaziyet zorbaların omuzlarını sıvazlamak ve yollarına altın serpmekle idare edilir. Ve

arada, Yahudi (Yasef Nassi)nin telkiniyle Kıbrıs seferi (Yahudiye oranın krallığı vadedilmişti) açıl-

49

dığı, Kıbrıs pek ağır kayıplar neticesinde fethedil-diği, İnebahtı açıklarındaki deniz çenginde

korkunç bir bozgun verildiği, peşinden Tunus yeniden fethedildiği halde, bütün bu med ve cezirler,

herhangi bir Yeniçeri hiyanetine rastlamaz.

Vaziyet böylece 8 yıl sürdü; ve Hicrî 981 yılında, Padişah, içkili olarak girdiği hamamda ayağı

kayıp mermerler üzerine düştü ve onbirinci günü 53 yaşında öldü. Yerine geçen Üçüncü Murad,

babasının ölüm haberini aldığı Manisa'dan son sür-'at İstanbul'a koşup kardeşleri beş şehzadenin

öldürülmelerini ferman etti.

Saraydan çıkarılan Sarı Selim'in tabutu arkasında beş şehzadenin tabutları...

Yeniçeri bu manzaraya bulanık gözlerle bakar ve beş masum şehzadeye kıyılmış olmasını «ra-hat-ı

âmme ve âsayiş-i âlem» tesellisiyle şeriata uygun görürken derhal ikinci ferman yetişti:

— Askere en'âm ve avâit olarak 1 milyon duka altını dağıtınız!

Vezirlere ve ileri gelenlere de türlü hediyeler...

Tabiî, bütün dudaklar kilitlendi.

DEVLET

Hicri 998 tarihine kadar Yeniçeride aldatıcı bir nizam ve sahte bir itaat devamdadır. Fakat Üçüncü

Murad'm saltanatı hengâmesinde asıl çürüyüş, merkez Yeniçeri olduğu halde devlet kadrosunu

sarmakta ve oradan etrafa duman saçmakta...

Sokullu esrarlı bir şekilde hançerlenerek öl-

50

durulmuş, devlet recülleri arasında, fikir ve şahsiyet, dava ve basiret sahibi kimse kalmamıştır.

Yahudi Nurbânû'nun oğlu Padişah ise şahsiyetsizlerin şahsiyetsizi... Nedimleri diledikleri an huzura

girmekte, hükümet işlerine burunlarını sokmakta, eskilerin arpalıklarını kestirip kendilerine mal

ettirmekte... Payitahtta keyfî iş, zulüm ve gadr, başını almış gitmekte... Bu hal taşraya da sirayet

etmiş bulunmakta, beylerbeyiler ve defterdarlar, rüşvet yoliyle keselerini doldurmakta...

Kudüs sancak beyi olan bir hırsız, oranın Süryânî papazını binbir işkenceyle öldürüp kilisesini

camie çeviriyor ve aynı şeyi yapacağı tehdidiyle öbür manastır rahiplerinden 12 bin duka altını

rüşvet alıyor. Yeniçeri kanunlarına da riayet edilmiyor ve onların yedi senede bir değiştirilmesi

gereken bölüklerine, yeniçeri, cebeci, topçu ocaklarından er almak yerine Ocağa rastgele serseriler

yığılmaya başlıyor ve bunlar yaranın üzerine tuz biber ekmekten gayrı bir şeye yaramıyor.

YAHUDD PARMAİI

Ve hepsinin üstünde, Türkün bünyesine fesad vermekte en tesirli âmil, Yahudi parmağı... Yahudiler

bir okka gümüşün karşılığı 500 akça iken bunu 1000 akçaya çıkararak paranın değerini

düşürüyorlar. Paranın güdümü doğrudan doğruya yahudilerin eline geçiyor. Hatta bir yahudi, hafif

ve değeri düşük bir akçanın askere verilmek üzere resmen kabul edilmesi için Rumeli Beyler-

51

beyi Toğancı Mehmed Paşa'ya 200 bin akça rüşvet veriyor. Sinan ve Damat İbrahim Paşaların

entrikaları da dillere destan...

Devşirmelikten başlayan asliyle çürük, bir de tereddi alâmetleri gösterince içine yığılan aşağı takım

yüzünden büsbütün çürüklüğü teslim edilmiş olan yeniçeri, bu manzara karşısında, üstelik ilk defa

hak kazanırcasma kendisini göstermek üzeredir.

Eğer devletin bu hazin bozukluğu önünde tereddüt gösteriyorsa, yeniçeri, bu hal, kendisinin de

bozuk olmasından ve o zamana kadar haklı bir hareketin ne olduğunu bilmemesindendir.

Toplandılar, sarayı bastılar ve Beylerbeyi Mehmed Paşa ile Defterdar Mahmud Efendi'nin kellerini

istediler.

Üçüncü Murad, usul icabı, yeniçerileri parayla yola getirmek istedi.

Fakat bu defa yeniçeriler bir dava ve ga\e ahlâkına mâlik bulunuyorlarmış gibi davranıyorlardı.

ilan ettiler:

— Kim para kabul ederse evvela onun kellesini düşüreceğiz!

KELLE

Ve böyle yapacaklarına Allah üzerine yemin ettiler. Altına açılan avuçlar kapandı.

Seslerini daha da yükseltiler:

— Ya Beylerbeyi ile Defterdarı bize veriniz, yahut Padişaha kadar yolumuzun açık olduğunu

biliniz!

52

Bu açık hakaret ve tehdit karşısında Padişah Enderun ağalarıyle saray bekçilerinin silahlanmalarını

emrediyorsa da, Divandan gelen karar üzerine boynunu eğmeye mecbur oluyor:

— İstedikleri kelleleri veriniz!

Mehmed Paşa ile Mahmud Efendi'nin boyunları vurulup kelleleri isyancılara atılıyor.

Yeniçeri bununla da yetinmiyor, şehirde yangın çıkarıyor ve balta kesmez bıyıklariyle sokaklarda

şuna buna etmedik sarkıntılık bırakmıyor.

Yeniçeriler arasında azılı ve dişli olmada en hamarat görünenler, eski kabadayılar değil, sonradan

ocağa katılan karakulak (arslanm dalkavuğu çakal, sırtlan, domuz gibi adi hayvanlar) soyundan

tipler...

Meşhur Koçi Bey «Risale»sinde, Yeniçerinin içine bu tiplerin girmeye başlamasını 909 tarihi

olarak gösterir ve manzarayı şöyle tasvir eder:

«— Töhmeti (suçu) sabit olmayan nice emektar ve iş görmüş adamları bîveçh (se-bebsiz) kaldırıp,

ahval bilmez, rüzigâr (dünya) görmemiş, âlemin kermü-serdini (dert ve acısını) çekmemiş nice

tazeleri yerine getirip ocağı harap ve yebâp ettiler. Ve bilcümle her zümreye tarih-i mezburdan (o

tarihten) beri millet ve mezhebi nâmalûm şehir oğlanı ve Türk ve çingene ve tatar ve kurt ve ecnebi

ve laz ve yörük ve katırcı ve deveci ve hamal ve ağdacı ve kuta-ı tarik (eşkiya) ve yankesici ve sair

ecnâs-ı muhtelife (muhtelif cinsler) mülhak olup (katılıp) âyin ve erkân bozuldu.»

Şu harikulade tasvirde, esastan bozuk Yeni-

53

çeri kokteylinin sonradan içine neler karıştığı ve bozukluğu nerelere kadar götürdüğü, üslûb ve

ifadelerin en renklisiyle belirtilmektedir. Artık yeniçeri isyanları üstüste...

Mısır'da askeri isyan... Güçlükle bastırılıyor...

Macaristan'daki asker de altı aylık maaşlarını alamadıkları için Budin Beylerbeyini öldürüyorlar...

İran'daki askerin hali daha feci... İstanbul'da ayarı bozulan Yahudi icadı parayı kabul etmiyorlar,

hazineyi yağma ve kendi ağalarından birini idare başına geçiriyor, vezir tayin ediyorlar... Fakat

tebriz Beylerbeyi Cafer Paşa celâdet ve siyaset sahibi bir adam... Şehirden bir bahaneyle çıkıp kurt

beyleriyle uyuşuyor, onlardan bir kuvvet toplayıp Tebriz önlerinde pusuya yatıyor; asker Paşa'yı

karşılamak için şehir dışmca çıkınca da kürtleri pusudan çıkarıyor ve yeniçerilerden 1500 kişinin

kellesi düşer düşmez ortalık süt liman oluyor.

Artık Yeniçeriler nasılsa birkaç yıl süren hareketsizliklerini bırakmış ve tam manasiyle yüz

bulmuşlardır. İki üç kere daha ayaklanıyorlar. Her ayaklanma, bir sadrâzam veya Yeniçeri ağası

değiştirilerek yatıştırılıyor.

SDPAHD

Her sabah Yeniçerilere çıkan 3000 tas buğday çorbasından, gelenekleri icabı tek kaşık bile

almadıkları oluyor. Arsız çocuğun annesine kızıp yemek yememesine benzeyen bu hareket şu

manaya gelir:

54

— Padişaha kırgınız!

Sene Hicri 1001... Bütün bunlara bir de sipahi rezaleti eklendi.

Siyavuş Paşa Sadrâzam olunca dünyada mevcut gafların en büyüğünü yapmıştı. Yeniçeriye maaşını

son kuruşuna kadar ödettiği halde, para yokluğundan sipahilere hiçbir şey verdirmemiş, sarayın iç

hazinesinden de imdat gelmeyince onlara':

— Sonra veririz!

Lafından başka bir şöy söylenememişti.

Şüphesiz bu bir gaf... Ya, iç hazineden para çekilip bütün ordu sınıflarının faydasına tahsis

edilecek, yahut mevcut para müsavi hisselerle dağıtılacak...

— Vay, sen misin Yeniçeriye iltimas edip de sipahiyi aç bırakan?..

Sipahiler ayaklandı. Divana saldırdılar. Ellerinde eğri süvari kılıçları... Baş Defterdar Emir Paşa'nm

kellesini istediler.

— Biz de kelle almasını biliriz! Hiç Yeniçeriden aşağı kalır mıyız?

Demek istiyorlardı.

Vaziyet Padişaha bildirilince iç hazinenin kapıları açıldı, 100 yük akça çıkarıldı. Ama sükûnet

bulan kim?

— İlle de Defterdarın başı!..

Kazasker Bostanzade, isteklerini reddetmekte ısrar gösterdi. Divanda «istedikleri verilsin!»

diyenlere:

— Defterdar seyyiddir. Resulün nesebinden-dir. Burada Allah Resulünün âlinden hiç kimsenin

başı yuvarlanamaz! Yezid'in divanında değiliz!..

55

Cevabını verdi.

O sırada asker temsilcilerinden birkaçı Divana çağrıldı ve bir ses işitildi:

— Bre vurun!..

Divan haddemnesiyle, alıcılar, hiçmetçiler, bekçiler, yani sarayın hizmet kadrosundan birkaç yüz

kişi, ellerinde odunlar, mutfak bıçakları, baltalar, şişlerle sipahilerin üzerine çullandılar. Ve sahte

kabadayıları bir anda perişan ettiler, kaçanlar birbirini çiğnedi ve yalnız 357 kişi ayaklar altında

ezildi.

Bu ne azamet sonra ne zillet. Bu ne belalı hastalık, sonra da tedavisi ne kolay iş!..

Ama, soran, anlayan nerede?

KADINA MÜPTELA

Üçüncü Murad 1003'de, 20 yıl 8 ay saltanat sürmüş olarak 50 yaşında öldü. Din alimleriyle

şairlerin hâmisi ve lûtufkarı, kendisi de özenti şair olan bu Padişah, bir Avrupalı tarihçiye göre, o

zamana kadar gelen hükündarlar arasında kadınlara ve kadın nüfuzuna mağlup sultanların

ikincisidir. İlki babası Sarı Selim, ikincisi de o..

Kadınlar saltanatı, tarihimizde, İkinci Selim ve oğlu Üçüncü Murad devirlerinde başlar. İkinci

Selim'in karısı ve Üçüncü Murad'm annesi Nurbânû Sultan, kız kardeşi Esma Sultan, ilk zevcesi

Venedikli Bafo (Safiye Sultan),yine Üçüncü Murad'm Harem Kâhyası Canfeda Hatun, devletin

iradesini incecik parmaklarında oynatan ve yeniçeri zorbalıklarını saray ihtiraslarına alet

56

diye kullanan tipler... Padişah adına sürülen peylerle cariye alım-satım piyasası misillerle

yükseltilirken, bîçare Üçüncü Murad her an visal hayatı yaşamanın neticesi, sar'a illetine tutuluyor

ve bütün bunları idare eden Harem Kâhyası Canfeda Hatun, beynini genç kızlara sülük gibi

emdirdiği bomboş ve posalaşmış bir Padişah arkasından koca İmparatorluğu dilediği ellere teslim

ediyordu.

Böyle bir zamanda Üçüncü Mehmed Mudanya yoliyle Manisa'dan İstanbul'a geldi ve ilk iş olarak,

112 kardeşinden artakalan 19 erkeği birer birer öldürttü.

Askere, her kesesinde 10 bin duka altını yatan 130 keselik (1.300.000 altın) atiyye verildi.

ADET

Her cülusun arkasından bir yeniçeri fitnesi beklemek âdet olmuştu. Bu defa da aynı âdet hükmünü

yerine getirdi:

Ferhat Paşa sefer hazırlıklarıyle uğraşırken Divandan çıkıp saraya yöneldi bir gün, Dîvan kapısında,

kul oğlu dedikleri askerden binlercesine rastladı. Bunlar eskiden «Gence» kalesinde üç sene

muhafaza hizmetinde bulunup, sonra Sipahî bölüklerine bağlanmış olarak İstanbul'a

gönderilmişlerdi. Paşa'yı görünce selam durdular ve dediler:

— Biz muhafaza hizmetini yerine getirdik. Şartımız gereğince isimlerimiz Payitaht defterine

geçirilsin ve ulufelerimiz oradan verilsin! Beklemekten harap olduk!

57

Fakat hava büsbütün azdı. Kuloğlu taifesi, bağlı oldukları sipahilerle ve eski Sadrâzam Sinan Paşa

taraftarlariyle birleştiler. Ertesi günü ortaya yığılıp narayı bastılar:

— Paşa, bizi üç sene muhafaza hizmetinde bulunduk diye küfürle suçlandırdı. Böyle serdardan ne

beklenir? Ferhat Paşa'nm başı kesilmeyince ulufe almayınız!..

O zaman Kazaskerlik makamında bulunan meşhur Şair Bâki'ye kadar, ağa, vezir, çavuşbaşı,

kapucular kethüdası, hoca, molla, kimsenin nasihatim dinlemediler.

Naraları ayyuka çıkıyordu:

— Ferhat Paşa'nm başını isteriz!

Ferhat Paşa yeni Padişahın huzurunda eğildi:

— Ben, devlete, devletin başına itaat etmemek dine zarardır, dedim. Bu sözde ne hata olabilir? Bu

kulunuz dünyadan gitmekle Padişaha vezir eksik olmaz. Fakat bunların dileği yerine getirilecek

olursa ağızları bir daha gem tutmaz. Yeniçeri Ağasına tenbih edilsin, Bostancıbaşı kulları da

emrindekileri toplasın; bizden işaret beklesinler.... Zorbalar vezirlere saldırdılar mı onlar da hemen

üzerlerine çullansınlar!..

Fikir beğenildi; zorbalığın ana-yatağı yeniçerilik bu defa ikinci derecede zorbaları tepelemek

emrini aldı ve nizam hürmetine değil de, daha büyük zorbalık aşkına küçük zorbalar tepelendi.

Ne hazin!

58

ŞENAAT VE NECABET

Üçüncü Mehmed devrinde, hasta bünyenin, bir nevi ölüm sıhhati halinde fetih gayretleri görüldü.

Birtakım seferler ve bu arada bilhassa «Eğri» fethi... Padişah bizzat ordunun başındadır ve «Eğri

Fâtihi» unvanını kazanmıştır.

Bu zoraki fatihlik gayreti içinde, yeniçeri kanının kanserleştirdiği ordu, (Kereç) dedikleri Ha-çova

çenginde tarihin belki eşini görmediği bir rezalet kaydetti; ve bu yeniçeri rezaletini onların

dışındaki birkaç hamiyetli müslüman Türk, koca bir düşman ordusunu paniğe düşürerek

önleyebildi.

Akıl almaz tezat...

Haçovada yeniçeriler birdenbire çözülüverdi-ler ve kaçmaya başladılar. Padişah, sırtında

Peygamber hırkası ve yanında Peygamber sancağı, dehşetle manzaraya bakıyor ve ne yapacağını

bilemiyor. Bu hali gören düşman, pervasızca ordugâha saldırdı. Çadırları yağmaya başladılar. Artık

önüne geçilmesi imkansız görünen bu vaziyette, birdenbire, adeta gökten inme bir imdat...

Ordudaki at oğlanları, ahçı, saka, deveci, seyis gibi hizmetçiler, ellerine geçirdikleri balta, kılıç,

mızrak, sopalarla düşmana yüklendiler. Mucizeye benzer bir tecelli... Düşman kaçmaya başladı. «-

Düşman bozuldu!» narası göklere yükseldi. Kaçmak üzere bulunanlar döndüler, kaçanlar yüz-geri

ettiler ve hep beraber düşmanı tosladılar. Üç beş hamiyetli insanın hamlesi bütün bir orduyu

kurtarmıştı. Takip... Naimâya göre düşman 100 bin ölü verdi.

59

Yeniçeri yapacağını yapmış, fakat müslüman-Türkün saf kanı son dakikada, vatanını, Padişahını ve

Peygamber Sancağını kurtarmıştı.

CELALILER

Böylece, bir anda nehrin ters akıntıya geçmesi şeklinde bozgundan zafere dönen Haçova

muharebesinden sonra sadrazamlığa getirdikleri Cağa-lazade asker sınıfları arasında bir yoklama

yapınca 30 binden fazla kaçak tespit etti ve bunların tahsisatını kesip aranmalarını ve boyunlarının

vurulmasını emretti. Hatta kaçıp da cenk içinde dönenleri bile affetmedi ve öldürmekten çekinmedi.

Müteferrika Yunus Ağa'nm bile kellesini uçurdu.

Bu ani ve haddini aşgın şiddet, bir sürü aç, işsiz serseri çapulcu insanın Anadoluya akmasına sebep

oldu ki, işte bir Yeniçeri ihtilâtmdan başka bir şey olmayan Celâli eşkıyası bu döküntülerden

meydana gelmedir.

Alçalma devrinin bu başlangıç hengâmesinde birdenbire devletin damarlarına dolan (enerji) eğer

sonuna kadar götürülebilseydi, Türk tarihinin yolu felâket dönemecinden yeni bir yükseliş

istikâmetine dümen kırabilir, her şey değişebilirdi. Meşhur Tarihçi Peçevî, davayı; «Eğri» zaferinin

daha ileriye götürülmemesi şeklinde ele alıyor ve diyor ki:

«— Eğer o kış Padişah Budinde ve yahut Belgrad'ta kalıp da ilk baharda tekrar hücum edilseydi

Viyana'mn teshiri ve istenildiği gibi musalâha akdi mümkün idi. Ne çare

60

ki, âkib-i gazada (cenk sonunda) İstanbul'a dönüldü ve umur (işler) gevşek tutularak düşmana

tedarikât-ı harbiyesini (muharebe hazırlığını) ikmal için meydan ve zaman verildi»

DERS

Eğri seferinden sonra, hadiseler devlete müthiş bir ibret dersi hazırladı. Yanık Kal'ayı zapte-den

düşman, zaaf ve ahlâksızlığımızın dersini, bizzat, Türk başbuğuymuş gibi verdi. Kal'ada yeniçeri

ağası olan bir ayyaş, tulum tulum şarap getirtir ve muhafızlarla beraber kafayı tütsülürdi. Bu

bakımdan Kal'anın bedenleri ve kapıları gereği gibi bir koruma disiplininden yoksundu. Yeniçeri

ağası Kal'anın sağlamlığına güveniyor, asla keyfini bozmuyor ve Beylerbeyinin ihtarlarına

aldırmıyordu.

Bir gece, düşman, birkaç bin piyade ve iki bin A kadar Süvari ile Kal'a kapısında görünüverdi. Ama

Kal'a muhafızlarınca görüldüğü yok... Vakit de gece yarısı zifiri karanlık. Kal'a nöbetçileri tahta

kapıyı kapamışlar, fakat çekme köprüyü kaldırmamışlardı. İçerideki nöbetçiye seslendiler:

— Hey, arkadaş! Kal'aya zahire getirdik. Yolda düşmana rastladık ve kaçtık. Arabalar arkamızdan

geliyor. Açın kapıyı!

Nöbetçi kapıcıya haber vermek üzere ayrılınca bir toslayışta kapıyı kırdılar ve kal'aya daldılar.

Muhafızları baştan başa kılıçtan geçirdiler. Yeniçeri Ağası düşman kumandanının karşısına '

çıkarıldı. 20 bin kadar da altını bulunmuştu.

61

Düşman kumandanı ona bağırdı!

— Bu altınları ne yüzle sakladın! Kal'anın korunmasına sarfetsen daha iyi olmaz mıydı? Böyle

Kal'a mı beklenir?

Ve dönüp etrafındakilere emir verdi:

— Kesin şu hainin başını!

Halbuki o, kendi vatanının haini ve düşman kumandanının bir nevi yardımcısıydı. Fakat haysiyetli

düşman, kendi öz vatanının hainini de tespit etmekten kaçınmıyordu. Nitekim düşman kumandanı,

yeniçeri ağasının başını bir mızrağa geçirterek:

— KaPasını korumakta ihmal gösterenin âki-beti budur!

Diye munadileri bağırta bağırta yollarda dolaş tırttı.

ANADOLU

Avusturya seferi 15 yıl sürmüştü. Bu uzun sefer Anadoluyu sahipsiz bırakmıştı.

Yeniçerilik müessesesinin çürüyüşiyle beraber anavatanda da inhilâl ve tam bir herc-ü--merc...

Vaziyeti fırsat bilen Sekban bölükbaşıla-rından ve Haçova çenginden kaçtıkları için öldürülmeleri

emredilenlerden Karayazıcı isimli ser-kerde Urfa taraflarında isyan bayrağını açtı.

Karayazıcınm macerası uzundur. Kâh takip affedilir, sancak beyliklerine getirilir, fakat tekrar isyan

eder ve bu hep böyle gider. Ve nihayet Ka-rayazıcı'nm etrafındaki eşkiya 20 bine kadar çıkar.

Sonunda da, Bağdat Beylerbeyi Hasan Paşa

62

kuvvetlerine yenilir ve eşkiyadan 20 bin kişi öldürülür. Karayazıcı da Canik taraflarına kaçar ve

oralarda ölür. Öldükten sonra vücudunun ateşte yakılacağı korkusunu beslediği için şöyle vasiyet

eder:

— Naaşımı parça parça ediniz ve her parçasını ayrı yere gömünüz!

Böyle yaparlar.

Fakat Celâli hâilesi sona ermemiştir. Bozulan yeniçeri, Celâli eşkiyasında, ayrıca vatanına musallat

ve yine kendisi tarafından takip edilen bir kadro teşkil etmeye doğru ilerler. Karayazıcı yerine

kardeşi Deli Hüseyin, Şahverdi, Yularkıstı, Tavil gibi tipler bu yeni zuhurun kumandanlığına

geçerler, devlet kuvvetlerini her yerde kırmaya ve Anadoluyu kasıp kavurmaya başlarlar.

Tam bir yeniçerilik ihtilâtıdır Celâli hareketi... Arada, Kanije müdafaası gibi, ihtiyar bir paşanın

sadece ruh kuvvetiyle, bir an için yeniçeriyi adam eden ve eski saffet ve kahramanlığına iade

eyleyen destanlık bir hamlesi de vardır.j

Ordu çapında eşkiya felaketi Anadoluyu harap ededursun...

Bu hususi yeniçerilere karşılık İstanbul'un j resmî yeniçerileri vatan-millet çığlıklarıyle ayak-]

landılar ve sarayın önünde kümelendiler:

— Padişah görünsün!

Padişah göründü ve önlerine Kapu Ağası Ga-I zanfer'le Kızlar Ağası Osman'ın başları atılarak

dağılmaları sağlandı.

63

EŞKIYA

Serdar-ı Ekrem (başkumandan) sıfatlı Sadrâzamın İstanbul'a dönüşü sırasında kocaman bir fitne

kaynatılmaktaydı. Sadaret Kaymakamı Güzelce Mahmut Paşa, hileyle Şeyhülislâm San'ul-lah

Efendi'den Serdarın öldürülmesi için fetva aldı. Kazaskerleri topladılar ve davranışı sipahi

zorbalarını tasdikine sundular. Ve kararlarını Padişaha arzettiler. Güzelce Mahmut Paşa eğer

Serdarın boynu vurulmazsa muazzam bir fesad doğacağını söyledi. Fakat iş tersine döndü. Paşa'nm

sipahilere 30 bin filori altın vererek böyle bir tertibe yeltendiği meydana çıktı. Kapucular

Kethüdası, bu defa onun başını kesmeye memur edildi.

Paşayı konağında bulamadılar. Öbür taraftan Sadrâzam da zorbalar tarafından baskına uğrayacağını

bildiği için evinden kaçtı ve kılık değiştirerek Yeniçeri Ağası Kapısına sığındı. Bundan da o,

padişaha bir «telhis.» gönderdi ve karşılık olarak Şeyhülislâmın öldürülmesini, olamazsa Rodos'a

sürülmesini istedi. Bu hadise yeniçeriyle ehalin-den bir kısmını bir tarafa, sipahileri de bir tarafa

itmişti. Nihayet sipahiler yenildi ve başları olan Poyraz Osman ile Öküz Mehmed'in başları

düşürülerek vaziyet yatıştırıldı.

Şeyhülislam da Rodos'u boyladı ve serkerde-ler birer birer kellelerini vermeye başladılar; Tepegöz

Rıdvan, Gazaz Ali, Burnaz Mehmed, Hüseyin Halife ve isimlerinden cisimlerine ve ruhlarına kadar

benzerleri...

Şu var ki, hayal ile aynadaki aksi gibi birbirinden farkı olmayan (tabi esas madde yeniçeri)

64

taraflar arasına büyük bir düşmanlık girmiş oldu. Kim kimi tenhada bulursa silahını çekip

öldürüyordu.

Bir ordunun iki ana sınıfı arasında, birbirinin kanma susatıcı kin ve husumete dikkat!

Bu arada daha acıklı bir hadise baş gösterdi. Celâli serkerdesi Deli Hasan, İstanbul'a kethüdasını

göndererek bağışlanmasını ve devlet hizmetine alınmasını diledi. Devlet hainini hemen affettiler ve

kendisine hemencecik, Bosna eyaletini ve-riverdiler. Serkerdenin omuzdaşlarından Turna-cıbaşı ile

Şahverdi'ye de en büyük rütbeleri sundular. Deli Hasan emrindeki eşkiyayı dağıtarak Gelibolu'dan

geçti ve Belgrad'ta serdar Lala Mehmed Paşa emrine girdi. O zaman Belgrad'ta bulunan Kırım

Hanı, manzarayı görünce iliklerine kadar tiksindi ve:

— Ben eşkiyalıktan gelme bir güruh ile aynı sancak altında muharebe edemem!

Deyip bastı gitti, memleketine çekildi.

14' LÜ PADDŞAH

Sene hicri 1012... Üçüncü Sultan Mehmed 38 yaşında öldü. 9 yıl, 2 ay padişahlık etmiş, taht'a çıkar

çıkmaz 19 kardeşini öldürtmüş, dizginleri Valide Sultanın ellerinde olarak tek başına hükümet

icrasına özenmiş, birtakım zaferlere ermiş, fatihlik unvanını almış, fakat çatırdamaya başlayan

İmparatorluk binasına destek getirememiş ve Celâlilerin zuhuruna kadar yeniçeri ihtilât ve

facialarının boyuna gelişmesine boş gözlerle şahit olmuş bir hükümdar...

65

Arkasından 14 yaşında ve hayatı (14)lülerle dolu (14'üncü padişah, 14 yıl padişahlık, 14 Şere-feli

cami) Birinci Ahmed henüz sünnetsiz olarak taht'a çıktı. Cülusundan 1 ay sonra Süleymaniye

Camiinde Cuma namazını kıldıktan sonra, akşam sünnet edildi.

İran ve Avusturya seferleri derken, Celâli eş-kiyası Anadoludaki rezalet ve cinayet baskısını

arttırdı. Kalenderoğlu ve Kara Said, Aydın ve Sa-ruhan taraflarını, Tavil Halil ve Saçlı lâkaplı şaki

de Konya ve Karaman dolaylarını berbat etmekte... Devlet kuvvetleri Celâlîlere, ordu da İranlı ve

Avusturyalılara mağlûp...

1014 de Avusturya ile sulh teşebbüsleri ve ilk defa olarak tütünün Türkiye'de yayılması...

Şimdi yeniçeri, belinde taşıdığı hançer boyunda, kuşağına bir de çubuk geçirmiştir.

Anadoluda huzur ve âsâyiş o kadar bozuk ki, bir kasabadan öbürüne sağ salim gidebilmek muhal...

Celâli eşkiyası türedikçe türüyor, ve şu elebaşıların kumandalarında koca bir ordu teşkil etmiş

bulunuyor.

Karayazıcı ve Deli Hasan'dan sonra, Kalenderoğlu Mehmed, Sekban Tavil, Yusuf Paşa, Deli

Derviş, Beyzade, Arnavut Hüseyin, Kumkapılı Ahmed, Kedoslu Ali, Konyalı Tavil, Mustafa

Çelebi, Kerzedüvandar, Arnavut Süleyman, Tepesi Tüylü Deli Arslan, Deli Kaplan, Kör Hüseyin,

Kara Mirâhur, Büyük Halil, Yağmur Ağa, Canbola-doğlu Ali Bey... Bunlar arasında Canboladoğlu

o kadar şımarmıştı ki, Lübnan dağında Dürzü ser-kedesi Fahreddin ile birleşmiş, Şam valisini vila-

yet merkezinde muhasara altına almış, onu da kendisiyle birlik olmaya zorlamış, istiklâlini ilan

etmiş, adına hutbe okutmaya başlamış ve bütün bunlar yetmiyormuşcasma, Avrupa devletleriyle

ittifak kurmaya kadar teşebbüs etmişti.

Devletin haline bakın!..

ݺte meşhur Kuyucu Murad Paşa'nm zuhuru o zaman...

Kendisini eşkiya tepelemeye, yani bütün ana vatanı kaplayan yılanları temizlemeye memur

ediyorlar.

Katı kalbliliği derecesinde ince hilelerde de kuvvetli Kuyucu Murad, Ankara taraflarında bulunan

Kalenderoğlunun orduyu engellememesi için ona lütuf çehresi gösteriyor ve sonra Konya'ya varıp

birden yüzündeki politika maskesini atıyor.

KUYUCU

Kuyucu Murad Paşa, Konya'ya varır varmaz Mmkırcı diye anılan şakiyi cellâda teslim ettiği gibi

Saraçzade Ahmed Bey isimli 30 binlik bir kuvvete mâlik zorbayı da öldürüp cesedini kuyuya attı

ve böylece onun kuyuculuk san'atı başladı. Silifke'de Musalli Çavuşu, Adana'da Cemşid'i tepeledi

ve ondan sonra Kalenderoğlu üzerine gönderdiği kuvvetle onu da Ankara'da yendi. Derken asıl

hedefi olan Canboladoğlu üzerine yürüdü. Canboladoğlu, Serdarı, 20 bin piyade ve 20 bin atlı ile

hendekler ve metrisler gerisinde bekliyordu. Kuyucu, yolunu değiştirerek Oruç Ovası adlı yerde

66

67

Canbolad kuvvetleriyle karşılaştı. Kanije kahra-mm Tiryaki Hasan Paşa'nm himmet ve gayretiyle

eşkiya güruhu bozuldu ve bir günde tam 26 bin şaki idam edildi. Kuyucu Murad Paşa'nm çadırı

önünde 20 cellât duruyor ve yakalanıp getirilenlerin durmadan başları kesiliyordu. Demek ki, cellat

başına 1 günde 1800 baş insan... 1 günde 1800 karpuz kesemiyeceğine göre (mekanik) bir hızla

insan başı kesmekteki hissizlik derecesini düşünün!

Canboladoğlu kaçtı. Murad Paşa halep'te kışladı. Her gün huzuruna 100-200 şaki getiriliyor ve

boyunları vurularak cesetleri kuyulara atılıyordu.

Bağdat'ta da Celâli isyanı ve Kuyucu Murad Paşa kuvvetleri tarafından bastırılması...

Ankara'da bozulan Kalenderoğlu, Murad Paşa'nm uzaklaşmasından faydalandı, avanesini yeniden

toplayarak Bursa'ya saldırdı ve devletin ilk payitahtını yaktı ve yağmaladı. Kmalıoğlu adındaki şaki

ile birleşti ve Saruhan, Hamideli, Karaman taraflarına yüklendi; oralarda da Ağaçtan Piri isimli

çapulcuyu kendisine katarak büsbütün kuvvetlendi ve Antakya'ya yöneldi.

Artık Celâli eşkiyası, Yeniçerinin Yeniçeriye karşı bir şubesi halinde Türk vatanını hiçbir düşmanın

beceremeyeceği şekilde helak etmeye memur...

Kalenderoğlu'nun hayali şu; Kara Said, Göy-nüklü Halil, Kör Hüseyin, Genç Mehmed, Ağaçtan

Pirî, Köse Ahmed, Kedoslu, Lâz Hüseyin, Kâfir Murad, Şakloz Ahmed, Dağlar Delisi, Tanrıbil-

mez, Baldırıkısa, Kör Mahmut gibi hempâlariyle

68

Kuyucu Murad Paşa üzerine varıp resmi yeniçeriyi yenmek ve bütün Anadolu'ya sahip çıkmak...

Kalenderoğlu,' 20 bini aşkın bir ordunun başında, Göksün derbendi ağzında mevzi tuttu. Kuyucu

var kuvvetiyle asiler ordusu üzerine çullandı ve şakileri perişan etti. Takiplerine de 10 süvari

memur etti. Süvariler ot keser gibi insan doğraya doğraya ilerlerken âsiler İran istikametinde

kaçtılar, Revan şehrinde Şah Abbas'm kumandanlarından Emirgûne Han'a sığındılar. Bununla da

kalmadılar ve bozulmuş Yeniçeri kanının düşebileceği son namussuzluğa kadar vardılar: Dinlerini

feda ettiler! Sakallarını keserek ve bazı mübarek sahabilere söğerek Şiî mezhebini kabul ettiler...

Şiîlik kuduzu Şah Abbas, bunları, bölük bölük İran'da sağa sola dağıttı.

Anadolu Celâlilerin büyük kısmından temizlenmiş, sıra Tavil Mahmud'un kardeşi Meymun'a

gelmişti. Sadece azim ve enerjisiyle emrindeki yeniçerileri süt dökmüş kediye çeviren ve

yeniçerinin kötü ihtilâtmı temizlemeye süren koca vezir, 90'lık Murad Paşa, Sivas'tan kalkarak 6

gün 7 gece at üstünde yol aldı, Kara Hasan Gediğinde Meymun'u kıstırıp mahvetti. Murad Hanlılar

isimli şakileri de bu arada silip süpürdü.

ݺlesin kılıçlar ve açılsın kuyular!.. Murad Pa-şa'nın kestiği eşkiya kafaları ortalama 80 bin... Celâli

eşkiyası illeti, artık ileride nüksetmeler kaydetmek üzere kökünden kazınmıştır. Bu işi ancak, çivi

çiviyi söker hesabiyle, Yeniçerininkine eş bir vahşet halletmiş; fakat yerine kabul edilmesi gereken

bu vahşi şiddet fikirle beslenemedi-ği için mesnetsiz kalmış, yani vahşiliğini örteme-miştir.

69

80 BIN KELLE

Kuyucu Murad Paşa, İstanbul'a bir fatih gibi girdi ve üzerlerinde Celâlilerin adları yazılı 400 kadar

sancağı başağı ederek Padişahın önünden geçti. İstanbul Yeniçerilerinde çıt yok...

Kuyucu Murad Paşa gibi, zulme kaçar ve fikirsiz de olsa büyük bir şahsiyet belirtici bir vezir

karşısında Yeniçerinin bir anlık şaşkınlığına bakmayın; o, için için fıkırdamakta ve Osmanlı

tahtından 80 bin Celâli kellesinin hesabını istercesine bütün insanlık tarihinde eşsiz bir denaet ve

fazahate hazırlanmaktadır.

Sedirine gömülmüş, bütün bu tarih seyrini gözlerinde canlandıran Genç Osman'ın ise, bu denaet ve

fazahatin kendi devrine isabet edeceği ve en genç çağında hayatına mal olacağı üzerinde hiçbir

kaygısı yoktur.

Kuyucu Murad Paşa, büyük bir kuvvetle İran üzerine yüklenmeye hazırlanırken vefat etti. Böylece,

devlet idaresindeki fikirsiz, fakat yıldırıcı ve kötülükleri engelleyici yumruk kalkmış oldu. Artık

yeniçeriler yeni rezaletlere hazırlanabilir, Celâliler de yeni zuhur imkanları peşinde gezebilir.

Murad Paşa'nm yerine, tarihçi Naimâ'nm:

«— Katl-i insan (insan öldürmek), yanında tavuk kesmekten ehven (ucuz) ve can kırmaktan eshel

ve ahsen (kolay ve güzel) görünürdü.»

Diye tarif ettiği, sadece hunhar ve her bakımdan ahlâksız Nasuh Paşa geçti ve 4 yıl sonra Padişah

tarafından:

70

— Seni hain, seni! Demek Murad Paşa lalamı sen zehirledin!

Hitabiyle, binbir kötülüğü yüzünden boğduruldu.

FIKARA DEVLET VE ZENGDN VEZDR

Nasuh Paşa'nm boğdurulması hazinede para sıkıntısının giderilmesinde rol oynadı. Paşa'nm el I

konulan malları arasında 1 milyon duka altını değerinde kileler dolusu inci, yine 1 milyon duka

altını meskukât, altın ve gümüş kaplı ve mücevherle süslü 1018 kabza kılıç... Bunlardan elmas ka-

kılı bir tanesi tam 50 bin duka altını değerinde... Depolar dolusu Acem ve Mısır halıları, sırmalı

kumaşlar, atlas ve kadife denkleri, 400 tanesi soylu kısrak olmak üzere 1100 at 400 çift altın

özengisi, 18 bin deve 4000 koşum beygiri, 6000 inek ve öküz, 500 bin koyun...

ݺte darlık çeken devlet ve işte onun herhangi bir hırsız vezirinden çıkan servet!..

Suiltan Ahmet, yeniçerinin itici kuvveti haline gelen içkiyi kaldırmak maksadiyle «Emanet-i

Hamir» isimli şarap gümrüğünü kaldırdı ve ortalık yeniçeri homurdanmasiyle doldu.

Sultan Ahmed 10Şj6 da, 28 yaşında öldü ve en büyükleri Genç Osman, 7 şehzade bıraktı.

Saltanatı süresince gösterdiği birkaç şiddet ve irade tavriyle Kuyucu Murad Paşa'ya bağlılığı, ne

çare ki, kendisinde tam bir şahsiyet ifadesine çı-jkamamış ve delikanlılara mahsus bir gözükara-

jlıkta ileri geçememişti.

Nitekim 1014 yılında, Yeniçerilerin:

71

— Ulufe ve çuha alamadık!

Nidasiyle ayaklanma emareleri göstermeleri ve buna sipahilerin aynı bahaneyle

— Divana girmeyiz, çorba içmeyiz!

Diye horozlanmaları üzerine, Sultan Ahmed, sırtına kırmızı elbise geçirerek bölük ağalarını,

kâtiplerini, ihtiyarlarını vezirlerle beraber huzuruna davet etmiş ve onlara şöyle demişti:

«— Ben size Hat gönderip tahsile giden defterdarın birkaç günedek geldikte ulufeleriniz çıkarılıp

ve kanun üzere haraç defterleri dahi tevzi olunur demiş iken itimat ve isga olunmayıp kapım

önünde bîedeblik ni-çindir? Aranızda bu makule küstahlığa cür-'et edenleri çıkarın!

Ve Silahtar Ağası Şehbaz'ı, Sipahiler kâtibi Kargazade'yi, Yeleçesim Mahmud'u daha birkaç

yardımcılariyle cellâda teslim etmişti.

ULUFE

Yeniçerinin ağzından düşmeyen şu ulufe sözünün ifade ettiği hadise ve bu hadisenin bağlı olduğu

merasimi, bu münasebetle yakından görelim:

Ulufe çıkacağı gün Divan kuruluyor... Sadrâzam ve devlet büyükleri kubbealtmda... Padişah da

merasimi seyretmek üzere kafes arkasında... Kockocaman bir tahta masa üzerinde, meşin torbalar

içinde, yeniçeri ortalarına (Birlik teşkilâtına) ait ulufeler ayrı ayrı dizili... Her ortanın neferleri,

zabitleriyle beraber, sarayın orta kapısı önünde mevki almış... Saray mutfağından büyük 72

kazanlarla getirilen çorba, pilav ve zerdeler ayrı masalar üzerinde... Kul Kethüdası üniformasının

eteğiyle işaret verir vermez yeniçeriler koşup yemekleri alıyor ve saray meydanında kaşıklamaya

başlıyorlar... Bir taraftan da yüksek tekbir sesleriyle kurbanlar kesiliyor.

ݺte yeniçerilerin «çorba içmeyiz, yemek yemeyiz!» dedikleri yer burasıdır. Mesele çıkarmaya niyet

ettiler mi, ilk sözleri şudur:

— Çorba içmeyiz, kazana kaşık salmayız! Yemek bitince yine eski tertip... Orta kapıya

çekilip saf saf dizilmek...

Bir münadi çıkıp haykırıyor:

— Birincinin Ağa bölüğü!

Hemen o bölüğün alâkalıları koşup keselerini alıyor ve bölük, dağıtım işini yapmak üzere kışlasına

çekiliyor; bu iş de Birinciden Altmış Dördüncüye kadar böylece gidiyor.

65' İNCİ ORTA NEREDE?

Nihayet bir ses;

— Altmış Beşinci Ortanın erleri!

Fakat davete koşan kimse yok... Çünkü 65'in-ci Orta diye bir şey de görünürde mevcut değil...

Sebep?

İki rivayet vâV: Üçüncü Mehmed'in idam ettirdiği şehzadelerden Mahmud, bu bölüğe sığınmış da

onlar şehzadeyi korumayıp teslim etmişler; bu yüzden lanetlenmişler ve sınır boyuna sürülmüşler...

İkinci rivayet daha acı... Genç Osman'ın öldürülmesi faciasında, ondan beter olarak delikanlının

vücudunu çimdikleyen yeniçerilerden biri

73

65'inci Ortaya bağlıymış ve bu yüzden bu orta ta-mamiyle dağıtılmış...

65'inci Ortanın daveti üç kere devam ediyor. Her davet verilen:

— Yoktur! Cevabından sonra:

— Yok olsun!

Mukabelesinde bulunuyor, ondan sonra 66'ya geçilerek gidiliyor ve dağıtım bitiriliyor.

Keseler kışlada açılıp para sergi halinde ortaya dökülüyor ve tek tek hak sahiplerine dağıtılıyor. Her

ulufeden yüzde üç veya beş «Tas parası» alınıp bu para Ortanın sandığına konuluyor, Ortanın bazı

ihtiyaçları ve süsleri bu parayla karşılanıyor.

Padişahlar da ulufe alanlar arasında, ulufe almanın belirttiği şeref kadrosu içindedir. Onlar Birinci

Ortanın Birinci Bölüğüne mensupdurlar; ve ulufe dağıtımının ertesi günü, yeniçeri ağası kılığında

birinci Orta kışlasına gidip adi bir yeniçeri olarak akçeleri alırlar.

Topyekûn ulufeyi ihsan eden bir padişahın yeniçeri elbisesiyle kışlaya gidip birkaç mangırdan

ibaret ulufesini alması ne kadar manalı... Sadece, yeniçeriye verilen kıymet ve şerefin büyüklüğüne

işaret... Ayrıca, bu mesleğin ne türlü mefkûreleştirilmiş, ideali eştirilmiş olduğuna delil...

Heyhat ki, işte böyle başlayan ve bu kadar derin ve köklü bir ideal ordu fikrine çekirdeklik eden

yeniçeri, şimdi, bütün bir millet ve devlet ormanını kurutacak kuvvette bir tefessüh tohumluğudur.

74

Birinci Ahmed'in en büyük ve güzel işi, saray cinayetlerinin önüne geçmesi, kardeş kaatilliğine

tenezzül etmemesi ve saltanat verasetini yeni bir usûle bağlamasıdır.

KARŞIMIZDA

Osmanlı tarihinde yeniçeriliğin seyrini kendisinden başlatıp bütün maziyi kuşatan bir kavisle yine

kendisine kadar getirdiğimiz Genç Osman, gelip geçmiş 14 padişah devrinde bütün yükseliş ve

alçalışımıza ait manaları en iyi heceleyid bir hükümdar olarak işte karşımızdadır.

MUSTAFA

Saltanat sırası tam kendisine gelince taht veraseti usûlü değişmiş ve en büyük oğul yerine

Hanedanın en büyük şehzadesine taht yolu açıl-ııştır. Böyle olunca da, Birinci Ahmed'den sonra,

sardeşi Mustafa taht'a çıkarılmış, fakat birkaç aydan fazla tahtta kalamamıştır.

Mustafa zır delidir!

Ve Tarihimizde Mustafa ismini taşıyan, adamına ve yerine göre kötülük veya talihsizlik şeklinde

tecelli edici menfi örneklerin ilkidir:

Padişahlar arasında tereddi timsali Deli Mustafa...

«Vezir-i âzam»lar ve «serdar-ı ekrem»ler içinde, bozgun devrimizi açan Merzifonlu Kara Mustafa

Paşa...^

Serseri isyancılar manzumesinde, en tipik numune Kabakçı Mustafa...

75

Vatan kurtarıcılığı iddiasiyle Rumeli boyundan Anadoluya karşı harekete geçen ilk satıhçı tesirin

sahibi olarak payitaht basmaya gelip aynı payitahttaki sefahat kucağında iradesini kaybetmenin

temsilcisi Alemdar Mustafa Paşa...

Sahte inkılâplar ve inkılâpçılar fabrikasiyle, maymunvârî Batı hayranı ve öz kökünün haini çeyrek

aydınlar harasının kurucusu Mustafa Reşit Paşa.

Arada, işi divaneliğe, maskaralığa, sarhoşluğa vurmaktan başka çare kalmadığının sembolü, bir de

Bekrî Mustafa var...

Genç Osman'ın zamanında Saray ve Kubbeal-tı öyle bir tereddi çığırma girmiştir ki, balıklara altın

serpmeye kadar gösterdiği türlü muvazenesizlik arasında, yemek yerken nasıl olup da kaşığı ağzına

götürebildiği başlı başına mesele teşkil eden bir deliye, bir an için olsa bile halifelik makamı ve

padişahlık tahtı teslim edilebilmiştir.

VE...

Deli Mustafa'nın birkaç ay padişahlıkta tutulup yerine mecbur kalınarak Genç Osman'ın

geçirilmesi, sadece yeniçerilerle onların istihkaklarını çalan hırsız vezirlere yaramıştır. Hazinenin o

darlık günlerinde birkaç ay aralıkla dağıtılan çift cülus bahşişi tam 6 milyon altındır.

Genç Osman'ın ilk yıllarında Devlet idaresi, Valide Sultan mahfiruz ile Padişahın hocası Ömer

Efendi'nin ellerinde... Böylece birkaç yıl, iç ve dış planlarda büyük çapta hadiselere sahne

olmaksızın geçer. ,

76

İlk yıllardan birtakım sadrazamlık rekabetleri ve nihayet Güzelce lakaplı Ali Paşa başve-zir...

Yakışıklı, son derece sert ve hazineye, bu arada kesesine gelir sağlamaktan başka derdi olmayan bir

adam... Hemen, toy Padişahla Valide Sultan üzerinde nüfuz kurmayı bildi; hatta nüfuzunu o kadar

ileriye götürdü ki, Kızlar Ağası Mustafa ile Padişahın akıl hocası Ömer Efendi'yi uzaklara

sürdürmeyedek gitti. Kızlar Ağasının el konulan malından iki buçuk milyon duka altını çıktı.

Defterdar Baki Paşa'dan da 2 milyon...

Ali Paşa'nm, zenginleri soyup soğana çevirmek ve hazineden alacaklı olanlara her müşkülü

göstermek hususundaki hırsına bakın ki askere et verip parasını yıllardır alamıyan bir müteahhide

şu cevabı veriyor:

— Hesabını istediğin koyunların derilerini gösterirsen parasını alabilirsin !!!.

Rum Patrikhanesinden, sefaret tercümanlarına kadar nakdi mükellefiyete bağlamadığı kimse

bırakmadı. Hersekzadelerden birini hapsedip 100 bin altın fidye aldı. Mısır valisi Cafer Paşa'nm da

terekesini zaptedip 200 bin altınına el koydu.

Bu paralarla, bir taraftan yeniçerilere ait ödenekleri zamanında tesviye etmek, öbür taraftan da

sarayı hediyelere boğmak işini yerine getirdi ve bir müddet vaziyeti oyaladı. Nihayet, Genç

Osman'ın taht'a çıkışından 2 yıl sonra (1029) öldü. Hoca Ömer Efendi de sürgününden hemen

dönüp saraydaki eski yerini aldı.

77

YEND BDR GENÇ OSMAN

Ali Paşa'nın ölümünden evvel Genç Osman, kendisini toparlamaya, düşünen bir delikanlı olmaya

ve devlet işlerine yavaş yavaş el atmaya başlamıştır.

Her tavır ve hareketinden, ulvîyet, asalet, zarafet ve azamet sızan delikanlı... Başlangıçta

gördüğümüz gibi de, güzellikte eşsiz ve adale kuvvetinde müstesna...

Kendisini toparlayışm ve parlak bir şahsiyet olmaya doğru gidişin onda ilk tezahürü, geceleri tebdil

gezmesi ve şimdilik pusuda olsalar bile edepsiz hayatları içinde yapmadıklarını bırakmayan

yeniçerileri, münasebetsiz hareketlerini gördüğü her yerde tepelemesidir. İçki ve esrar çeken ve

etrafına tecavüzlerin en vahşisiyle saldıran yeniçerileri, ya eliyle öldürüyor, ya hemen cellâda

havale ediyor, yahut da denize attırıyor.

Halk, bütün ümidini ona bağlamış bütün nazarlar onun üstünde, gönüller onu desteklemekte...

Genç Osman, şahsına henüz hiçbir şey yapılmadığı halde, hocası Ömer Efendi'den aldığı telkinler

neticesinde müthiş bir yeniçeri düşmanı olmuştur; kendisini yeniçeriye düşman etmekte de elinden

geleni yapmaktadır.

Yeniçeri kazanının ateşi olan ulema efendiler de Genç Osman'a kırgın... Zira devleti kurtarmak için

her şeyden önce lüzumsuz masrafları kısmayı düşünen Genç Osman, ulema sınıfının israf haddine

varan arpalıkları üzerinde indirmeler yapmış ve menfaatlerine dokunduğu bu sınıfın, zorbaları ne

türlü körükleyeceklerini hesap edememiştir.

78

KAATIL

Artık kendi kendisini idrak etmeye doğru giden Genç Osman, müstesna bir şahsiyetin pırıltılarını

göstermeye başladığı gelişme anında -belki o da hocasının telkiniyle- korkunç bir suç işledi; yaşça

kendisine denk, Şehzade Mehmed"i öldürdü. Böylece babasının kaldırdığı kardeş kaatilliği

geleneğini yeniden kurmuş oldu. Tarihin, hususi kıymet ve meziyetlere malik gösterdiği Şehzade

Mehmed, üzerine cellâtlar saldırırken seslerin en acıklısiyle haykırdı:

— Osman, Allahtan dilerim ki, beni bu genç yaşımda nasıl hayattan mahrum ediyorsan, sen de

aynı akıbete uğrayıp hayata doymayasm!

Allah'ın ayniyle kabul edip tez vakitte ayniyle yerine getirdiği müthiş dua...

Biraz sonra Genç Osman'ın ilk defa halktan zevce almış bir padişah olarak kızını nikahlayacağı

Şeyhülis- lâm Esat Efendi, şehzade Mehmed-'in öldürülmesi için istenen fetvayı vermemişti:

— Babanızın kaldırdığı bu kötü usulü yeniden ihya ve bir masumu katletmek, hiçbir şeriat ölçüsüne

sığdırılamaz!

Bunun üzerine fetva «müzayedeci» güruhundan, Rumeli Kazaskeri Kemaleddin Efendi'den alındı

ve Şehzade Mehmed, ağabeyinin merhametsiz gözleri önünde boğduruldu.

SEFER

Ali Paşa'nın Padişah üzerinde bütün gayreti, ona Leh seferini açtırmak... Muradına erdi, Genç

79

Osman Hotin seferini açmaya ve sefere bizzat katılmaya karar verdi. Fakat, muradına eren

Sadrâzam, gayesini idrak edemeden sefer hazırlığı içinde hastalanıp ahiret seferine çıktı.

HOTDN

Genç Padişahın, başında bulunduğu Hotin seferi açılmıştır. «Otağ-ı Hümâyun» Davud Paşa'-da...

Mayıs ayının 9'unda hareket... Tuğlar ve sancaklar havada ve çürümüş yeniçerinin dış görünüşüyle

büyük bir heybet verdiği ordu, dalga dalga ilerlemekte...

Yeniçeriler arasında bir fiskos: — Padişah bizi sevmiyor; devlete musallat bir bela sayıyor! Bu

sefer, bizi imtihandan geçirip kökümüzü kazıyacak!

Gerçekten bu fiskostan daha doğru bir teşhis olamazdı. Genç Osman'ın bütün sefer boyunca

yeniçeriye ettiği muamele, gönlünün ondan top-yekûn sıyrılmış olduğunu gösterir. Seferin siyasi

gayesi ikinci planda kalıyor ve başlıca hedef, yeniçeriyi tam bir müşahedeye tabi tutmak, son bir

imtihandan geçirmek ve bu davayı bir karara bağlamak fikrinde toplanıyordu.

Genç Osman'ın yeniçeriyi bütün çıplaklığıyle meydana çıkarmak fikri, 10 günlük yoldan sonra 10

gün istirahata çekildikleri Edirne'de belli oldu. Meriç kıyılarına nişanlar dikildi ve askere top ve

tüfek talimi için emir verildi. Yeniçeriler, homurdanarak girdikleri bu talimde, sancak erleri ve

gönüllülerden aşağı kaldılar ve maharet gösterenlere dağıtılan mükâfattan pek azını alabildiler.

80

YEMLDK

Yine bir fiskos:

?—, Padişahın muradı nedir? Bizimle eğleniyor mu?

Artık, 18 yaşını doldurmuş bulunan Padişahın «yeni» bir dava, alışılmamış bir «yeni» peşinde

olduğu, en basit halinden bile sızıyordu. Bu «yeni»ye tahammülü olmayanların başında ise Genç

Osman'ın müstakbel kayın babası Şeyhülislâm Esat Efendi... Halbuki Genç Osman en büyük

yeniliği Şeyhülislâmın kızını istemekle gösterecek ve Esad Efendi başına konan bu devleti bile

takdir etmeyip kızının Kadın Efendi Sultan olmasına bir hayli mukavemet edecektir.

Şeyhülislâm, Genç Osman'ın yenilik tavırlarına dayanamayıp ordudan ayrıldı ve devlet işlerini

bahane ederek geriye döndü.

Ordu Tuna kıyılarında... Nehrin deniz gibi en geniş yerinde Genç Osman karşı kıyıya doğru bir ok

çekti. Ok harikadan bir başarı olarak Tunayı aştı ve karşı sahilin ileri noktalarından bir yere

saplandı. Yeniçeride hayret... Kollarında bile mecal kalmayan bu çürümüşler yığınının başındaki,

kalbi ve kolları enerji yüklü Padişaha ve onun, or-dusiyle yanyana belirttiği tezada bakın!

MUAYENE

Genç Osman, hastanın laboratuar muayenesi gibi, yeniçeriyi her bakımdan teftiş ve murakabe

altında tutmayı ihmal etmiyor. Mesleklerini kaçaklığa dökmüş ve yolda çoğu başını alıp İstan-

81

bul'a savuşmuş olan bu sefilleri tespit etmek için hemen bir usul buluyor:

— Askere ihsan dağıtılacaktır! Fakat bu ihsan toptan verilmeyip defter gereğince isim isim

sahiplerini bulacaktır. Muayene ve tevzi işi, köprü geçilirken fert fert yerine getirilecektir.

Bu fevkalâde buluşa, adiyle saniyle «yoklama» ismini vermek gerekir. Yeniçeriyi doğrudan

doğruya yoklamaya tabi tutulabilmek kimin haddine düşmüş!.. Bu iş için hala bir cevaz göstermek

zoru var...

İhsan dağıtımı vesilesiyle yoklama yapılmış oluyor ve görülüyor ki, paranın yarısı elde kalmıştır;

yani yeniçerinin yarısı harp görmeden kaçmıştır.

Yeniçeriler arasında yine bir gulgule:

— Bütün bu bid'atler (yenilikler) ne demek ola?.. Padişahlar cömert olmalı, hasislikten uzak

kalmalı!.. Bu kadar ince hesap, sıkı teftiş ve kul taifesini sıkmak, padişahlara yakışmaz!

Tuna geçildikten sonra yeniçeri daha da seyrekleşmeye başladı. Dağıtılacak yarımşar akçe yemiş

parası bahanesiyle ikinci bir yoklama...

Artık yeniçeri, aslî maksadı kavramaya ve Padişahta kendisine amansız bir kin yaşadığını görmeğe

başlamıştır.

Harp meydanında yeniçerinin gösterdiği rezalet daha büyük oldu. Hotin önlerindeki düşman

hatlarına edilen hücumlar, ya Tatarların, Nogay-ları, yahut Sadrâzamın filan veziri kıskanması ve

imdatsız bırakması, fakat hepsinin üstünde yeniçeri bozgunculuğu ve kaçakçılığı yüzünden

muvaffak olmadı; fakat her şeye rağmen Padişah,

82

ancak zaferle elde edilebilecek bir sulh sağlayarak memleketine döndü. Bir «Ehl-i Salîb» topluluğu

halindeki düşman, henüz iç zaaflarımızı okuyabilecek göze malik bulunmuyordu. Bu bakımdan,

Hotinde galip gelemeyen ordu, taarruza devam ederse galip gelecekmiş gibi, zafer sahiplerine

mahsus şartlar kabul ettirerek, başyazarlar, düzensizler, çapulcular güruhu halinde İstanbul yolunu

tuttu.

GENÇ OSMAN VE KADIN

Ateşli gençliği, tam sıhhati, büyük gücü ve kuvveti içinde, Genç Osman'ı hayvani şehvet ve harem

esaretinden kurtulmuş buluyoruz. O, türlü macunlarla tahrik edilip hayat cephesi emilen ve

posalaştırılan sarsak padişah tipine uzaktır.

Annesinin, boynuna attığı seçme cariyeleri bir türlü kabullenemez ve nikahlı zevce ister.

Genç Osman'daki yenilik karakteri, daha bu halinden bellidir. O, sarayda doymak bilmez ve başka

şey görmez bir aygır rolü oynayanlardan olmak istemez.

Kuyucu Murad Paşa tarafından manevi evlad edinilmiş, sonra sarayda aynı vasıfla kızlar ağasına

geçmiş, muhteşem güzellikte Rusyalı bir cariye azadlasmı padişaha nikahlarlar. Fakat Genç Osman

bu Rus dilberinde, hayalindeki zevceyi bulamaz. Kadın, Rusluk gayretindedir ve Hürrem

Sultanların, Venedikli Bafo'larm yolunda gitmek istemektedir. Kafasında yeniçeriliğin eksiksiz bir

muhasebesini taşıyan Genç Osman, Haseki ökçeleri altında çiğnenen padişah kafalarının halini

83

bilenlerdendir. Yeniçeri de işin içinde, devlet çapındaki çürüyüşün en büyük amillerinden biri c e

işte padişah kafalarını ezen bu ökçeler...

Genç Osman Rusyalı Kadın Efendisine bı, gözle bakarken, ondan sıyrlmak için beklediği fırsatı

birdenbire kucağına düşmüş buldu. Bu kadından doğan çocuğu, yine bu kadının ihmali yüzünden

bir kaza sonunda öldü. Genç Osman da Rus dilberini boşadı.

Şimdi Genç Osman ileri bir yenilik peşinde... Halktan ve İstanbul'un kibar ailelerinden nikahla kız

alacak ve saraya yabancı kan deposu damızlık kadınlar an'anesinden kurtulacak... Böylece, sarayın

kadınlar âlemine şahsiyet ve milliyet girmiş, kadın efendiler de köklü bir hüviyet belirtmiş olacak...

Ve yabancı kanın türlü gizli menfaatlere yardımcı tesirinden doğma saray entrikaları önlenmiş

olacak...

Genç Osman'ın halktan kız alma kararı bir anda etrafa yayıldı ve İstanbul'da bir kıyamettir koptu.

Yeniçeri kışlalarında, devlet dairelerinde, kahvehanelerde, meyhanelerde hep aynı dedikodu:

— Vay! Padişah halktan kız alıyor ha!. Bu da ne demek?

Yeniçeriler bu dedikoduyu ayaklanma vesilesi halinde bir itiraz sebebine bağladılar.

— Böyle şey olmaz! Hiçbir padişah, cedlerinin gittiği yoldan, koyduğu usulden ayrılamaz!

Kaba softalar, işe ilim ve fikir katmaya yeltendiler.

— Padişahın halktan kız alması şunun için caiz değildir ki, böyle bir hal, Hanedan dışı aile-

84

lere, taht üzerinde hak iddiasına kalkışmak için bir heves verebilir ve bundan fitne doğabilir.

Halbuki Genç Osman'ın niyeti, başta ulema sınıfı bulunmak üzere herkese tam manasiyle İslâmi ve

ahlâki görünmeli, bu niyetin sarayı temizleyici manası anlaşılmalı ve tepkisi takdirden başka bir şey

olmamalıydı. Ama, Genç Osman'ın sade giyinişini bile «hafiflik ve düşüklük» telâkki eden yeniçeri

zihniyeti bu davayı tam tersinden aldı ve hükmü bastı:

— Bu civan padişah ecdadının kanunlarını laha nerelere kadar bozmak ister?

Bu hükmün içinde açıkça zehirli bir şüphe tütüyordu:

— Yoksa yeniçeriyi de mi kaldırmak, Ocağı da ıı yıkmak ister?

Genç Osman, Allahm emri ve Resulünün sün-Inetiyle nikah ve düğün şartları altında, Şeyhülisl-lâm

Es'ad Efendi'nin kızını istedi. Es'ad Efendi, İPadiºah kaymbabası olmak gibi bir nimeti, Genç 1

Osman'ın yenilik fikirlerine zıt olduğu için evvela (tereddütle karşıladı ve netice birçok bahane ve

ıs-jrardan sonra 200 bin altın cihaz karşılığında kı-jzını padişaha verdi.

Şeyhülislâmın tereddüt ve boyuna bahane I arama gayreti pek manalıydı. Denilebilir ki, o, Genç

Osman aleyhinde hazırlanan fesad tertibinin yabancısı değildir ve bu tertip muvaffak olursa

mevkiini kaybetmekten korkmaktadır. Buna karşılık padişah kayın babası olmak ve 200 bin I çil çil

altın...

İnkılâb çapında bir hadise olarak, halktan bir kız, Osmanlı sarayına Kadın Efendi ünvaniyle girdi.

85

PLAN

Genç' Osman'ın kafasında bütün bir plan... Ruhî müeyyidesi zayıflayınca devşirmeciliğin çü-rütücü

tesirini her sahada göstermeye başlayan yeniçeriyi kökünden kazımak... Bu nasıl olabilir?

İmparatorluk içinde bir seyahatle, dairenin muhitinden devşireceği yeni bir kuvvetin başına geçip

onu İstanbul üzerine yönelterek...

Bunun da en elverişli yolu hac... Mısır askerinin düzen ve üstünlüğünü duymuştur. Halep ve Şam

askerinin de halini yakından görmek ihtiya-cmdadır. Hacca gider ve oradan dönerken bütün bu

askerlerle saf Anadolu çocuklarından bir kuvvet toplayabilir ve yeniçerileri topyekün teslim

alabilir.

RÜYA

Padişah, kılı kırk yararcasma hesaplardan sonra kararını verdi: Hacca gidecek...

Padişahın bütün gönlüyle benimsediği bu dava, esas bakımından Hoca Ömer Efendi'nin tezidir.

Padişah hocası, tezini aylardır genç hükümdarın kafasına bir gergef gibi işlemektedir.

Genç Osman, Hacca gitmek kararından az önce, henüz tereddüt devresindeyken bir rüya görüyor:

Taht üzerinde, Kur'an okumakta... Sırtında zırhı... Birdenbire Allahm resulü geliyorlar ve elinden

Kur'an'ı, sırtından da zırhını çekip alıyorlar. Sonra Genç Osman'a bir tokat atıp onu tahtından

düşürüyorlar... Genç Osman Allahm Resulünün ayaklarına kapanmak istiyorsa da muvaffak

olamıyor.

86

Bu rüya mana aleminden büyük bir hadise...

İlk tabirci Hoca Ömer Efendi:

__Bu rüya Hac seferinde tereddüt gösterdiği-

1 niz iÇm siz* su?lu görmek manasınadır. Hemen se-I fere teşebbüs ediniz!..

Genç Osman bu tabirle yetinmiyor; ve devrinin herkesçe ve bütün hiziplerce bir nevi sığmağı

sayılan Üsküdarlı Şeyh Mahmud Efendi'ye baş vuruyor. «Vaktin Azizi» bilinen ve böyle

sıfatlandırılan Şeyh Mahmud Efendi, rüyayı şöyle tabir ediyor:

— Kur'ân şeriattır, zırh da vücut alemi... Bu rüyadan çıkarılacak hüküm şudur ki, İslâm Padişahına

tövbe ve istiğfar gerekmektedir.

Bu tabir Genç Osman'ı ürkütüyor. Hemen türbe ziyaretlerine başlıyor. Ebâ Eyyûb Ensârî türbesini

ziyaretinde kurban kesilmesi icap ediyor. Koyun buluyorlar, fakat sığır bulamıyorlar, Karagümrük

taraflarında bir öküz arabası buluyorlar. Sualsiz sepetsiz öküzleri alıp getiriyorlar ve kurban

ediyorlar. Sahibinin bağırıp çağırmasına aldırış edilmiyor ve kendisine öküzlerin değeri dörtte bir

nispetinde ödeniyor. Öküzlerin sahibi yüksek sesle beddua ediyor; halk da manzaraya ibretle

bakıyor.

Evet, Padişahın hac kararı artık bir «oldubittidir.

Her tarafa ilan ediliyor:

— Padişah, Halep, Şam ve Mekke'ye gidecektir.

Gereken bütün hazırlıkların yerine getirilmesi emrediliyor ve Suriye, Mısır ve Hicaz'a ayrı ayrı

memurlar gönderiliyor. Donanma da Akde-

87

8

oo

«3

— Ne olursa olsun, valide, ok bir kerre yayından çıktı artık geriye dönülemez!

Valide Sultan hafakanlar içinde kıvranırca-sma cevap verdi:

— Üvey annen Mahpeyker yılanının, şehzadesi Mehmed, senin emrinde öldürülünce nasıl pusuya

yattığını ve oğullarından birini taht'a geçirmek için ne türlü fırsat kolladığını görmüyor musun?

Beni bu yılanın ağzına vermek mi istiyorsun?

Kapı vuruldu.

FETVA

Valide Sultan perde arkasına geçerken içeriye Padişahın nedimlerinden biri girerek yer öptü.

— Sultanım Et Meydanında yığmak halindeler... Her an biraz daha çoğalıyorlar... Ellerinde

Şeyhülislâm Es'ad Efendi'den aldıkları bir fetva... Yüksek sesle okutup elden ele dolaşıyorlar...

— Neymiş o fetva?

— Padişahı kötü yollara düşürüp yok yere Beytülmali harcayanların ve fesada sebep olanların...

— Evet?..

— Böylelerinin öldürülmesi caizmiş!. Padişah, nedimine çıkmasını işaret etti ve

yalnız kalır kalmaz perde arkasındaki annesine döndü:

— Kaymbabam olacak adamın iki yüzlü oyununa dikkat ediyor musun? Hem benden yana

görünüyor, hem de fesatçılara hak verir gibi tavırlar

90

takmıyor; böylelikle iki taraf arası makamını muhafaza edebilmek için ne lazımsa yapıyor.

Valide Sultan, eli perdede, sesini yükseltti:

— Sen, yaşın yirmiye yaklaştığı halde hala saffetli bir çocuksun! Şeyhülislâmın sana aykırı bir

kafa taşıdığını, yenilik diye bir şeye akıl erdiremediğini, Yeniçeriden yana olduğunu görmüyor

musun?

— Biliyorum! Eğer davası gerçekten şeriat olsaydı bendan yana olurdu.

ÜSTÜSTE

Olaylar buraya kadar bir roman tertip ve aksiyonu içinde üst üste akmaktadır.

Et Meydanındaki toplantıda Yeniçerilere öğüt vermeye kalkanlar bazı bölük başılariyle Yeniçeri

Ağası'nı taşa tuttular.

***

Yedikule önlerine gelen donanmadaki Yeniçeriler de gemilerden fırlayıp isyancılara katıldı.

***

Güruh harekete geçti ve ilk iş olarak Hoca Ömer Efendi'nin sarayı önünde kümelendi. Konağın

kapısını kırıp içeriye yurya ettiler. Mal, eşya, kitap ne buldularsa yağmaladılar. Hoca Ömer Efendi,

kılık değiştirerek kaçmıştı. Konağın hizmetçilerini harp esirleri gibi toplayıp kışlalarına

gönderdiler.

A rfc A

Oradan Sadrâzam Sarayına... Bir de ne gör-

91

sünler?.. Sadrâzamın muhafızları silahlı ve sarayı müdafaaya azimli... Yeniçerilerdeyse bellerindeki

yatağanlardan başka bir silah yok... Haydi Sipahi Çarşısına, silah yağmasına!..

Akşam... Padişah ulemayı huzuruna davet etmiştir:

— Efendiler; o kadar yakından alâkalandığınız yeniçeri toplantılarının gayesini izah eder misiniz?

Cevap:

— Asker Anadoluya geçtiğinizi istemiyor! Hoca Ömer Efendi'yle Darüssüade Ağası'mn da nef-

yedilmelerini şart koşuyor.

Genç Osman öfkesinden kıpkırmızı:

— Öyle mi? Pekala, hacca gitmekten vaz geçerim, ama, sürülmelerini istedikleri adamları

makamlarından oynatmam bile!..

Din gerçeklerinden ve Haktan başka bir şeye eğilmemesi gereken sarıklı kafalar, alet oldukları

şerrin ağırlığı altında bulunduklarından habersiz, yerlere kadar eğilip huzurdan çıktı.

**

Gece... Yeniçeri odalarında bir mırıltı:

— Padişah bostancıları (saray muhafızları) silahlandırılmış!..

Bostancılar arasında da tersine bir fısıltı:

— Donanma, toplarını saraya çevirmiş.. Yeniçeri de sarayı basacakmış!..

— Ne diyorsun, öyle mi.? Başımızın çaresine bakalım!

Genç Osman sarayda ve tek başına.. Hocası

92

Ömer Efendi gaiblere karışmış, Kızlar Ağası da deliğine çekilmiş... Halbuki Padişah ne yapacaksa

o gece yapacak değil mi? Sarayın 20 bine varan muhafızlarını toplayabilir, onlara gereken telkini

verebilir, doğrudan doğruya halka el uzatabilir, |öbür askeri sınıflardan yardım isteyebilir, hatta

feniçerilere bir baskına kadar gidebilir. Ama nerede o hamle ruh ve şuuru?..

***

Güneş, vadesi gelmiş bir senet gibi doğuyor, Topkapı Sarayının camları sabahın ilk ışıklariyle

pırıldarken Yeniçeri ve sipahiler, tepeden tırnağa silahlı, Sultan Ahmet Camiini doldurmuş...

Ulema Efendilerin yüksek tabakasına bir işa-Iret;

— Camie buyursunlar!

Bu, zahirî alâmetlerdeki ince delaletlere göre, j arpalıkları kesilen ve Padişahta ümitleri kalma-jyan

bazı hocaların rejisörlüğü eseridir. Hem toplantıyı tertip, hem de kendilerini davet ettirenler, liste

bu kimseler... Nitekim bir gece evvel saray-Jdan çıkarken bostancıların içine korku düşürüp

topunun birden saraydan kaçmasını sağlayanlar I da onlar...

Ulemanın kibar tabakası, başta Şeyhülislâm JEs'ad Efendi, arkasında Nakibüleşraf Gubâri

Efendi, Zekeriyazâde Yahya Efendi, Kafzade Ahmed Efendi, Bostanzade Mehmed Efendi, Kadızâ-

I de Feyzi Efendi, Azmizâde Haleti Efendi, Meşihat Kâhyası Mustafa Efedi, Ayasofya vaizi

Mehmed Efendi, Cerrahpaşa vaizi İbrahim Efendi, kocaman sarıklariyle camide...

93

Yeniçerilerin elebaşlarmı çağırıp, hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi sordular:

— Toplantımızın sebebi nedir? Ve cevap aldılar:

— Sultan hocası Ömer Efendi'yle Kızlar Ağası Süleyman'ın katledilmelerini istiyoruz! Bunlardan

başka Sadrazam Dilâver Paşa'nm, Defterdar Baki Paşa'nm, Kaymakam Ahmed Paşa'nm ve Nasuh

Ağa'nm öldürülmeleri muradımızdır!

Usûl icabı soruluyor:

— Bunların suçları nedir? Yine cevap:

— Hoca Ömer Efendi'yle Kızlar Ağası Padişahı sefere tahrik ettiler ve Ocaklıdan soğuttular!

Dilâver Paşa, konağım basmağa gittiğimizde üzerimize ok attırdı ve birkaç arkadaşımızı öldürttü.

Defterdar züyuf (madeni karışık) akça verir; oteluler de maaşları çıkarmaz!

Sarık altındaki bir ağızdan bir ses işitildi:

— Yazın bunları bir arzıhal halinde!.. Padişaha takdim edelim!

Ulema efendiler, başlarında, Padişah kaym-babası Şeyhülislâm, Sarayda ve huzurdalar... Sözcü

Şeyhülislâm Efendi:

— ݺte yeniçeri kullarınızın kaleme aldığı arzıhal!.. Orada yazılı şahısların öldürülmelerim

istiyorlar!

Padişah arzıhali nefretle çekip aldı ve hızla okuyup başını kaldırdı:

— Bunlar suçu, günahı olmayan insanlar!.. Göz göre göre masumların kanma girmem için benden

ferman almaya mı geldiniz!

94

Şeyhülislâm yanağında bir şamar patlamış gibi sarsıldı:

— Yeniçeriler, yüksek cedlerinizden dilediklerini almışlardır. Şimdi de kendiliğinizden verirseniz

iyi olur.

Padişah haykırdı:

— Vermezsem ne olur?

Şeyhülislâm başını eğerken Sultan devam etti:

— Zorla alırlar, öyle mi? Alsınlar bakalım! Gidin söyleyiniz; istedikleri başları vermiyorum!

Hoca efendiler ayet ve hadis okuyarak, Padişahı asilerin dileklerini kabul etmeye zorladılar:

«— İki şer bir araya gelince hafifi tercih olunur.»

Yani şu meşhur «ehven-i şer» tesellisi... Halbuki bu dini hüküm, başka çare kalmadığı ve üçüncü

ihtimalin bulunmadığı yerlere mahsustur. İnsanı hamle ve çare arayıcılığmdan alıkoyucu bir nefs

tesellisi haline getirilecek olursa, dine tam aykırı ve şeytani manada ele alınmış olur.

Genç Osman, din adamlarının bu kadar açık şekilde isyancıları tutmalarına akıl erdiremeyen bir

hayret ve dehşetle bağırdı:

— Siz buraya askerin dileklerini bildirmek için mi geldiniz, kendi istekleriniz için mi? Bana öyle

geliyor ki, onları kışkırtan sizsiniz! Evvela sizi kesirim, sonra da onların hakkından gelmeye

bakarım! Zaten onların tedariki görülmüştür!.

Bütün sarıklı başlar eğik; cevap veren yok... Eski Sadrâzam Hüseyin Paşa atıldı:

— Şevketli Padişahım, tereddüt etme! Benim başımı da isteseler ver! Cümlemiz senin selâmetine

fedayız!

I

95

— Hayır, dedi Genç Osman; kimsenin başı verilmeyecektir!

Ve ulemaya döndü:

— Son sözünüz nedir, ulema efendiler?

— Sözümüz, arzettiklerimizden ibarettir!

Dediler ve geri geri çıkıp avluya geçtiler, yeniçerilere red cevabını götürmek üzere kapıya doğru

yürüdüler. Tam çıkacakları zaman arkalarından bir harem ağası koştu ve Padişah iradesini bildirdi:

— Dışarı çıkmasmlar, beklesinler. Oldukları yerde kalakaldılar.

HAREKET

Yeniçeri ulemadan haber bekleye bekleye usanmıştır. Ayasofya'nm Saray avlularını iyice gören

minarelerinden birine bir adam çıkardılar:

— Bak, bostancılar kapıları tutmuş mu, sarayda bir hareket var mı; haber ver!

Gözcü her tarafı kolladıktan sonra minareden inip haber verdi:

— Sarayda kimsecikler yok... Ne bostancı, ne iç oğlanı, ne hademe, ne bir şey!

İnanamadılar. Birkaç kişiyi daha minareye çıkardılar. Aynı haber:

— Sarayda in-cin kalmamış!

Heyhat ki, haber doğru... Bir akşam evvelki ulema telkini, saray muhafızlarının yüreğine indirmiş

ve saray karaya vurmuş bir tekne gibi bomboş bırakılmıştır. Bu da Genç Osman'ın tec-

96

rübeli bir aksiyoncu ve tedbirli bir müşahedeci olmayışına misâl... O, yalnız kendi iç dünyasında

yaşayan ve ancak şahsiyle kahraman kalabilen bir kurban...

Yuryâ başladı. Hep birden saray kapışma yüklendiler. Kolayca içeriye girdiler.

Bağırıyorlar:

— Hocayla Kızlar Ağasını ve Sadrazamı iste-rük!

İkinci kapıdan da geçip Divan dairesine girdiler. Karşılarında hiçbir mukavemet yok... oradan da

geçip Darüssüade kapısına gelince, toplu halde ulemayı buldular.

Nakibüleşraf Gubâri Efendi haykırdı:

—Biz söz dinletemedik, gidin siz, derdinizi anlatın!

ݺte en nazik nokta! Sardaym bundan ötesi Padişahın mahremiyet mıntıkası... Bu noktada bile Genç

Osman tek başına hücum selinin üzerine atılsaydı belki onu durdurabilirdi. Fakat mahrem nokta

aşıldıktan ve bütün saygı müeyyideleri çiğnendikten sonra yapılacak şey kalmıya-caktır.

O anda Genç Osman'ın idamını imzalayan bir ses duyuldu:

— Bize sultan Mustafa gerek!

Umumiyetle hedefini birden bulamayan ayaklanmalar, hızlı bir trenin, yolundaki küçücük bir taş

yüzünden rayından çıkması gibi, en hafif bir dürtüş altında istikâmet değiştirirler. İhtilâl ve aksiyon

kültüründe bu nokta en ince ölçülerden biridir. ݺte böyle oldu ve o âna kadar kendisinden birtakım

kellelerden başka bir şey istenmi-

97

yen Genç Osman, şahsiyle de tehlikeye girdi. Peşinden canını isteyecek olanlar, önce tahtını

istemekle işe başladılar:

— Bize Sultan Mustafa gerek! Bu çığlık sarayı inletti.

Genç osman hala hareketsiz... Zaten nazik dönemeç dönülmüş ve artık harekete de imkan

kalmamıştır. Olsa olsa, birkaç yakmiyle kaçması düşünülebilir. O da imkansız... Zira fesatçılar veya

fesadın rejisörleri her şeyi düşünmüş ve sarayın kıyısında kayık ve sandal cinsinden ne varsa alıp

götürmüşlerdir. Nitekim Padişah biraralık Saray burnuna inmiş ve ne arkasında sadık bir nedim, ne

de kıyıda bir tahta parçası bulabilmiştir.

Padişahın şahsiyetini sınırlayıcı mahremiyet dairesinin geçit noktası Darüssuade kapısına

yüklendiler. Kapı içeriden sımsıkı kilitli... Kalaslar, balyozlar, baltalarla hücum... Kapıları

devirdiler...

Çığlık gökleri tutuyor:

— Şeriatla Sultan Mustafa'yı istiyoruz! Titrek bir kadın sesi duyuldu:

— Sultan Mustafa buradadır!

Pencereleri iç avluya bakan daireden geliyordu bu ses... Dairenin iç avlusundan kapısı olmadığı için

tepesine tırmanıp kubbeyi delmekten başka çare yoktu. Çabucak sırıklar ve kalaslarla bir merdiven

kurup kubbeye çıktılar. Etrafta buldukları kazmalar ve baltalarla kubbeyi deldiler ve ip yerine

Divan salonunun ipek perde kaytanlarını kullanarak aşağıya adam indirdiler.

Deli Mustafa, bir minder üzerine oturmuş bütün bu olanlara düşük çenesi ve bomboş gözleriy-

98

bakıyor. Karşısında iki cariye, ayakta ve divan fcunna vaziyetinde...

Aşağıya inenler hemen yer öpüp arzettiler:

— Sultanımız; dışarıda asker sizi bekliyor! Sultan Mustafa'nın cevabı şu oldu:

— Su!... Su istiyorum!

Meğer karışıklık sırasında üç gündür kendisine su ve yemek veren olmamış...

En büyük hadise karşısında nebati hayat ihtiyacından başka söz söylemeyen deli Sultanın çizdiği bu

cinnet tablosu, devletin de ruhî halini ifadelendirmek ve deliye ümit bağlayanları göstermek

bakımından tüyler ürpertici...

Aşağıya inenler Sultan Mustafa'nın kollarına girip onu ayağa kaldırdılar ve koltuk altlarından

kaytanlar geçirmek istediler. Maksatları onu yukarıya aldırmak... Fakat hiçbir şeyden anlamayan

deli, çırpınmaya, tepinmeye başladı:

— Bırakın beni, istemiyorum!

— Padişahımız oldunuz! Sizi yukarıya çeksinler de bu zindandan çıkarsınlar, tahtınıza oturtsunlar!..

Deli Mustafa razı oldu. Onu sımsıkı bağladılar. Tam çekecekeri zaman, cariyeleri göstererek ciyak

ciyat feryadı bastı:

— Onları da yukarı çeksinler! Ayrılamam onlardan!

Zorbalar, edepsiz hareketlerle cariyelerin vücutlarını mmcıklıyarak onları da bağladılar ve yukarıya

aldırdılar.

Valide Sultana, bu tepeden inme devletin müjdesi gitti. Deli Padişahın annesi, oğlunun, bu hiç

beklenmedik anda ikinci defa taht'a çıkışını

99

çılgın bir saadetle karşıladı ve arkasında halayıkları, taht odasına doğru koşar adım seğirtti.

Sultan Mustafa'yı cariyeleriyle birlikte avluya indirince Şeylühislâmm orada duran atma bindirmek

istediler. Sultan Mustafa, her halde zaif düşmüş olmasından, atta duramadı, yıkıldı.

Kucakladılar deli Sultanı ve taht odasına götürdüler.

Boyuna bağırıyordu:

— Cariyelerim! Cariyelerim nerede?

— Burada efendimiz, beraber geliyorlar...

— Yanımdan ayrılmasınlar!..

— Ferman efendimizindir!

Deli Mustafa'yı, Fatihlerin, Yavuzların tahtına oturttular. Osmanlı tarihinde ilk defa görülmüş bir

sahne olarak iki cariyesi, iki yanında... Sanki o, emzikli bir çocuk, onlar da sütnineleri... Sağ ve sol

iki eliyle cariyelerin ellerine yapışmış, görünmez bir düşmana karşı kendisini onların muhafazasına

bırakmış...

— Padişahım çok yaşa!

Sesleri yükseldikçe ürküyor, kapıdan padişah çıkıp gelecekmiş gibi korku sıçrayışları gösteriyor,

silahlı askerler yaklaştıkça da dehşetinden geriye abanıyor.

— Korkmayın Sultanım, bütün bunlar tebaa-nızdır!

Valide Sultanın bir nedime söylettiği söz hiçbir tesir etmiyor ve Sultan Mustafa bir türlü sükunet

bulamıyor...

Nihayet yeniçeriler safından bir ses:

— Ulema efendiler; biy'at merasimine başlayınız!

100

Bütün sarıklı başlarda sessiz bir istifham:

— Bu cinneti apaçık insana halife ve padişah sıfatiyle biy'at nasıl olur?

Tereddütlerini karanlık bir ifadeyle anlattılar.

Yeniçeri kudurdu:

— Bunu önceden söylemek gerekti!..

O zaman Şeyhülislâm Es'ad Efendi, kızının kocası hakkında, iki yüzü birden kesici müthiş bir kılıca

benzer bir laf attı ortaya:

«— Sultan Osman henüz sağ ve tahtında otururken başkasına biy'at etmek şeriat hükmünce caiz

olamaz,»

Bu sözün iki manası vardı.

Birincisi:

— Sultan Osman sağ ve resmen tahtına sahiptir. Başkasına biy'at edilemez!

İkincisi:

— Onu öldürün ki, başkasına biy'at doğru olsun!..

Yeniçeriler bu sözü evvela birinci manaya, Genç Osmanm korunması anlamına aldılar ve hemen

kılıca davrandılar:

— Ya biy'at edersiniz, yahut...

Yine «ehven-i şer» tesellisiyle biy'at başladı. Kafzâde Ahmet Efendi biy'at edemedi, tam o anda

kalb sektesinden gitti. Korkusundan mı, ani vicdan fışkırışından mı, Allah bilir.

Şeyhülislâm Efendi, dudaklarında, deminki sözünün idrakini bekleyen sinsi bir tebessüm, pişkin bir

vekar ve ciddiyet içinde...

Bütün bunlar olurken, felaket arkadaşı birkaç yakın ve güya sadık adamiyle öz dairesine ka-

101

panmış bulunan Genç Osman'ı düşünen her şeyden önce onun vücudunu tasfiye etmek gerektiğini

hesap eden yok... Belki o ana kadar hesapta Sultan Osman'ın vücudunu tasfiye etmek diye de bir

şey yok; veya, içerisi bostancılarla dolu veh-miyle Padişah dairesine saldırmak için yeniçerilerde

cesaret mevcut değil...

Genç Osman vaziyetin sarpa sardığını görünce, isyancıların ilk dairesine en olmayacak zamanda

baş eğdi ve Sadrâzam Dilâver Paşayla Da-rüssüade Ağası Süleymanı isyancılara gönderdi. Biy'at

patırtısı içinde kaynaşan yeniçeriler bu iki bedbahtı görür görmez, avını enselemiş bir kaplan

edasiyle üzerlerine hücum ve onları paramparça ettiler.

Biy'at merasimi bittikten sonra Sultan Mustafa'yı Eski Saraya götürmek kararını verdiler.

Yeni Padişahı tekrar ata bindirmeye savaştılar. Ne mümkün!.. Ruh hastası Padişah, mahut iki

cariyenin ellerine yapışmış, onlardan ayrılmıyor ve avaz avaz çağlık koparıyor.

— İstemem istemem!

Bir hasta arabası buldular. İçine, Sultan Mustafa'yı iki cariyeyi ve muhafız olarak hademeden

Derviş Ağayı attılar; ve önden çekip arkadan iterek arabayı İstanbul sokaklarına çıkardılar. Ve...

Valide Sultan'm oğlunu beklediği eski saraya götürdüler... Yolda giderken, güldürücü olduğu kadar

ağlatıcı bir tezahür; Yeniçeri naraları arasında ilerleyen arabanın iki yanında halktan bir küme...

Kimi gömleğinden, kimi kolunun yeninden, yakasından, şalvarından parçalar kesip yeni Sultanın

arabasına atıyor. Bunlar, bekledikleri

102

ihsanların hüviyet varakaları... Güya Sultan bunları ortaya koyarak sahiplerini arayacak ve onları

ihsana boğacak...

Eski Sarayda ani bir rivayet:

— Sultan Osman, bostancıları topluyormuş!... Eski Sarayı basacakmış!

Ulema dağılmış ve isyancılar yalnız kalmıştır. Korkuyorlar. Sultan Mustafa'yı alıp iki cariye-siyle

beraber aynı arabaya atıyorlar ve Et Meydanı tarafındaki Yeniçeri odalarına yakın Orta Camie

götürüyorlar.

Yeniçerilerden bir topluluğu da Eski Saraya gönderiyorlar ve Valide Sultanın huzuruna

çıkartıyorlar:

— Sadrâzam kim olacak? İradesini almaya geldik.

Valide Sultan bu nazik suale ani cevap bulamıyor. Birden, hatırına kızını verdiği paşa geliyor:

— Davut Paşa olsun! Ne dersiniz?

— Uygun olur?

Valide Sultan bu muvafakat cevabını alınca rahatlıyor, nefsine güvenir bir tavır alıyor ve soruyor:

— İçinizde okur-yazar kimse var mı?

— Var, diyorlar; Kara Mezak Ağa bu işten anlar.

Ve tarihin âbide çapında alçaklarından Davut Paşanın sadaret hattı oracıkta kaleme almıyor. Kara

Mezak Ağa bir de kendisine bir çavuşbaşılık hattı yazmayı ihmal etmiyor.

Artık zorbaların başına bir de sadrâzam getirilmiştir. İsyan ve ihtilâlin kurmay heyeti, Valide

103

]??<<

Sultan, Davut Paşa, Ocak ağalarından Kethüda Bey, Zağrecibaşı, Yeniçeri Ağası Derviş (arabada

Sultan Mustafa ile gelen silahtar) ve ayrıca 7-8 ağadan ibaret olarak tamamlanmıştır.

Sultan Mustafa Orta Camide muhafaza altına alınır alınmaz, isyancılar zindanlara hücum edip

kapılarını kırıyorlar ve kaatil, hırsız, ırz düşmanı, serseri ne varsa çıkartıp yanlarına alıyorlar. Ve

hünüz Genç Osman sarayında bulunurken, hareketin başladığı günün akşamı ve gecesi İstanbul

içinde bir yağma, bir soygundur gidiyor.

İlk basılan, Kapucubaşı Kara Ali'nin konağı ve peşinden saray tarafından lûtuflandırılmış kibar aile

evleri.

KOKUNÇ GECE

Gece Genç Osman annesi Mahfîrûz Sultan, harem halkından üç beş kişi birkaç hizmetçi ve ağa, bir

de eski Sadrâzam Hüseyin Paşa ile Harem Dairesine kapanmış, ne yapacağını bilmez halde...

Herhangi bir davranış göstermeye kalktı mı, hemen annesinin elleri eteğine yapışıyor ve onu

yolundan alıkoyuyor:

— Aman etme, aman etme eyleme, şuradan şuraya tek adım atma, saraydan çıkma!

İstanbul, üstünde zifiri karanlığın kanadı gerilmiş, tek tük ışık sızıntıları içinde uzakta ağlıyor,

zorbalar sokaklarda ve meyhanelerde nara atıyor, fakat saraydan hiçbir şey duyulmuyor.

Genç Osman, sınır törpülemekten başka rolleri olmayan kadınları yanından defetti ve Hüseyin

Paşaya döndü:

104

— Paşa, başbaşa kalalım ve alınabilecek son adbir neyse onu görüşelim!

— Ferman Padişahımızmdır!

Dilâver Paşayla kızlar Ağasının akıbetini gör-iünüz! Halbuki Paşa Üsküdarlı Şeyh Mahmud sfendi,

dergahına sığınmıştı. Onu ben getirttim ve beklemediğim bir baskın karşısında zavallının kanma

girmiş oldum.

— Suç sizin değildir, Padişahım! Dilâver Paşa kulunuz Padişahının selameti uğruna başını

vermeye mecburdu.

— Şuuru bozuk diye attan indirdikleri amcamı akıllarınca yine taht'a çıkardılar. Padişah mührünü

lafla Davut Paşaya verdiler. Halbuki hakiki mühür, hakiki padişah eliyle sana veriliyor. Vezirim

sensin!

— Hepsi güzel, Sultanım, vaziyete bir kere hakim olalım da hepsi güzel!..

Genç Osman, her şeyi içinde toplayan bu ana mesele karşısında irkildi.

— Ne yapalım, ne yapabiliriz?

— Benim kafamda bir tedbir şekli var ama arza cesaret edemiyorum!

— Neymiş o?

— Evvela şahane mütalâanızı öğreneyim de sonra arzedeyim?

— Yapılacak tek şey buradan Üsküdara geçmek ve oradan Bursa'ya yollanmak... Etraftan sancak

askerini ve gönüllüleri toplamak, İstanbu-la dönmek ve onlarla yeniçerileri tepelemek... Başka tek

yol mevcut değil!..

— Fevkalâde fikir ama Üsküdara geçebilmek imkanına bile malik değiliz!

105

— Doğru hainler bütün saray bağlılarını kaçırttıkları gibi saray kıyısında tek bir tekne bırakmadılar.

Acaba sen, kılık değiştirerek dışarıya çıksan minicik bir kayık olsun bulabilir misin, bulamaz

mısın?

— İmkansız, Padişahım! Beni görürler, tanırlar ve öldürürler. Öldüğüm bir şey değil, padişahımı

kurtarmama engel olurlar.

Genç Osman doğruldu:

— Öyleyse beni kurtarmak için ne düşünüyorsun?

Hüseyin Paşa doğruldu:

— Yeniçerilerin gönlünü yapmak, onları kazanmak... Din âlimi geçinenleri değil de, onların alet

diye kullandıkları yeniçerileri kazanmak ve sonra hepsinin birden süngüsünü düşürüvermek...

— Bu nasıl olur, Paşa, iş bu hale geldikten kelli, nasıl olabilir?

— Çok basit Şevketlim, şimdi saraydan çıkıp Ağakapısma gitmek, Yeniçeri Ağasiyle görüşmek ve

Ocağa sığınmakla olur!

Genç Osman bu teklifi, evvela nefsine müthiş bir haraket telâkki etti:

— Asla! Yeniçeri, kendisinden ne kadar nefret ettiğimi bilir. O da benden, benim ondan iğrendiğim

derecede tiksinir. Bana böyle bir zillet teklifini nasıl edebiliyorsun?

«— Harp, hud'adır!» Padişahım; evvela onları ele geçirmeniz ve sonra hakkından gelmeniz için

ediyorum! Yeniçeri Ağası Ali Ağa da (Derviş Ağanın tayini bir gün sonra) vaziyetten haberli...

Bos-tancıbaşı Mahmut Ağa kulunuz da benim gibi düşünüyor!

106

— Çağırın Mahmud Ağayı!

Zaten dışarıda emir bekleyen Mahmud Ağa, dakika geçmeden huzurda...

— Ağa, bak Paşa ne diyor? Bu işi halledebilmek için Yeniçeri Ocağına sığınmalıymışım! Gece,

gizlice Ağa Kapısına sığınacak ve «ben ettim, siz etmeyin» demek isteyecek bir padişah... Sen de

bu fıkirdeymişsin öyle mi?

Mahmud Ağa, iki büklüm, mırıldandı:

— Ben, Efendimizin kurtarılması için ne lazımsa yapılması fikrindeyim. Efendimizi değil, tahtı

kurtaracağız! Taht'a bir şuursuzu oturttular. Ulema da buna fetva verdi. Din ve devlet tehlikeye

girdi. O fâsikler, bostancılar ve saray hademelerini de kaçırttılar. Elimizde karşı duracak kuvvet de

kalmadı. Tek yol, din ve devletin korunması aşkına Yeniçeri Ocağına sığınmak, onlarla anlaşmaya

bakmak ve sonra, kuvvet bize geçince gereğini yapmaktır!

Ağanın dik ve azimli bir tonla söylediği bu sözler hemen tesirini gösterdi. Genç Osman'ın boynu

hafifçe büküldü ve başı eğildi. Böylece uzunca bir an geçti. Padişahın artık eski Sadrâza-mıyle

Bostancıbaşmm iradelerine teslim olduğu meydandaydı. Genç Osman'ın dudakları kıpırdadı:

— Demek başka yol yok! Eski Sadrâzamla Bostancıbaşı aynı zamanda cevap verdiler:

— Yok efendimiz!

— Buyurun, gidiyoruz!

Hüseyin Paşa ve Genç Osman, sarayın gizli bir kapısından, tanınmayacak bir kıyafette çıktılar ve

doğru Ağa Kapısına gittiler. Orada da gizli

107

kapılar ve geçitlerden süzülerek Yeniçeri Ağasının hazırlattığı odaya girdiler.

Geç vakte kadar konuşuldu. Karara varıldı: Yeniçeri başına şu kadar altın, çuha ve «terakki»

verilmek, ayrıca kodamanları altuna boğulmak şartiyle anlaşma...

Ve sabahın şafağında her şeyi tesviye etmek vaadiyle Genç Osman'ı basit bir şilte üzerinde is-

tirahate terkettiler.

Sabaha karşı yeniçeri ortalarının elebaşılarına yataklık eden bir kışlada bomba gibi bir nara:

— Heyy; yoldaşlar; uyanın hesap günü geldi!!! Zaten giyimli olarak uyku kestiren zorbalar

bir anda yerlerinden fırladılar:

— Ne var, ne oldu, hesap günü ne demek? Narayı atan yoldaş nefes nefese cevap verdi:

— Padişah, Ağa kapısında!.. Ağanın kanatları altında, uyku çekiyor!

— Nasıl olur bu iş... Ağa onu nasıl okur?

— Sabahleyin Ocaklıyı toplayacak... Şunu bunu söyleyip yeniçeriyi avutmaya, ona tekrar tahtını

bağışlatmaya bakacak!

Bil gulgule koptu:

— Öyleyse biz gidelim Ağa kapısına!.. Hadlerini gösterelim!

Her tarafa haber saldılar... Ağa kapısına doğ-•ru kol kol ve dalga dalga yeniçeri akını...

Kapıya dayandılar, avluya girdiler.

Merdivenden Yeniçeri Ağası iniyor. Bir iki basamak inip durdu:

— Yiğitlerim, şahbazlarım, dedr, ben size en hayırlı yolun ne olduğunu göstereyim mi?

108

Bir haykırmadır koptu:

— Susturun!

— Alın aşağı!

— Haddini bildirin!

— Yuf olsun!

Hakim bir ses avluyu titretti;

— Osman için konuşacak; söyletmen, vurun!

Bir anda merdivenden çıktılar, yeniçeri Ağasının önünden ve arkasından bir anda sekiz on hançer

işledi. Adamı basamaklardan yuvarladılar ve aşağıda paramparça ettiler.

Ve avaz avaz haykırdılar:

— Yaşasın padişahımız, Sultan Mustafa efendimiz!

Böylece, her mel'aneti yapmakta serbest kalmak için koca Osmanlı İmparatorluğunun başında bir

deliden başkasını görmek istemediklerini ilan ediyorlardı. Hele Yeniçeri Ağasının bu şekilde

parçalanışından sonra artık iş işten geçmiş, Genç Osmanm hiçbir tarihte mevcut olmayan şekilde

alçakça öldürülmesine yol açılmıştı.

FACDALAR FACDASI

Yeniçeri Ağasının parçaları üzerinden atlayarak, bazıları da bu kanlı insan eti parçalarını

çiğneyerek yukarı kata çıktılar, Genç Osman'ın yatmakta olduğu odaya daldılar. Padişah, üstünde

beyaz bir gecelik başı açık, yatağına oturmuş, hareketsiz beklemekte... En küçük bir saygı tavrı

göstermeden üzerine çullandılar, kollarına yapıştılar ve Padişahı o vaziyyette sürüklemeye başla-

109

dılar. Bütün bu hallerden şaşkına dönen Genç Osman, ne söz, ne hareket, hiçbir mukavemet

göstermiyor. Padişahı, gecelik entarisi ve açık başiy-le, en katı bir yüreğe bile rikkat verecek bir

sefalet ifadesi içinde sokağa çıkardılar. Etraftan homurtular:

— Hey gidi Genç Osman gördün mü akıbetini? Oralarda, derisi kemiğine yapışmış ve tüyleri

dökülmüş, uyuz bir beygir bulup, entarili ve başı kabak Padişahı bindirdiler ve beygiri Orta Camie

doğru çekmeye başladılar. O sırada:

— Koşun, yetişin, vurun! Diye bir bağrışma oldu. Genç Osman yakalanınca kalabalığa karışıp

dışarıya çıkan ve kaçmak isteyen eski Sadrâzam Hüseyin Paşayı tanımışlardı. Arkasından koştular

ve kılıç üşürdüler. Fakat Hüseyin Paşa üstüste iki zırhı giymiş olduğu için kılıçlar işlemedi. Zavallı

Paşayı yere yıktılar ve başını kestiler. Genç Osman manzarayı görünce ağladı ve ilk defa olarak

konuştu:

— Bu adam günahsız bir mazlum... Her zaman bana yeniçeri hakkında iyilik söylerdi. Keşke

dediklerini yapsaydım!

Bir takım yeniçeriler, Ağalarının parça parça cesedini Aksaraya doğru sürüklerken, bir takımları da,

Hüseyin Paşanın konağını yağma etmeye gitti.

Genç Osman," uyuz atın üzerinde orta Camie doğru yedekte götürülürken, etrafında ve yeniçeri

kılığında bir sürü rezil ve sefil, insanoğlunun düşebilmesi muhal olan bir derekede namussuzluğun

sonsuzluk derecesini göstermektedir. 110

Bir sipahi padişaha acıyıp başındaki kirli tülbendi Genç Osman'ın başına geçirdi. Bir yeniçeri ona

şöyle hitap ediyor:

— Canım Osman, Çelebi Osman; meyhaneleri basıp yeniçerileri, sipahileri öldürür, taş gemisine

atar mısm? ݺte gör başına gelenleri!..

Bir başkası da diyor ki:

— Osman, Osman; cedleriniz bu kârhaneyi (tabire dikkat; vatan değil de kâr evi) sekbanlarla mı,

bostancılarla mı aldılar?..

Buraya kadarı hiçbir şey değil... Bu türlü rezilce lisan tecavüzlerinden sonra, «Altuncuoğlu» isimli,

yeniçerilik tereddisinin abide çapında sembolü bir alçak Halife ve Padişahının kaba etini

çimdikliyor ve şöyle diyor:

— Osman; ne de güzel (...) ün var!

Ve o anda başına inecek namuslu kılıçlar altında gebertileceğine, kahkahalarla karşılık görüyor.

Genç Osman, uyuz atın sırtında, gözleri kan çanağına dönmüş birden doğruldu:

— Mel'un benim kim olduğumu bilmiyor musun?

Ve kendisini attan atarak, tarihin bu en sefil adamı üzerine hücum etti. Atıldılar, Genç Osmanı

kucaklayıp yine uyuz atın sırtına oturttular.

İslamların halifesi ve Türklerin Padişahı Genç Osman, uyuz atın sırtında hıçkıra hıçkıra ağlıyor.

Orta Camie vardılar.

Cami taklım tıklım asker dolu... Mihrap tarafında Sultan Mustafa, mahut iki cariyesi, Valide Sultan

ve yeni Çavuşbaşı Mezak Ağa...

111

Sultan Mustafa'nın cinnet tablosu büsbütün azgın... Elleri cariyelerde, dışarıdan naralar geldikçe,

yerinden zıplıyor; bazen yerinden fırlayıp yanındaki pencerinin parmaklığına yapışıyor ve dışarıya

kaçmak ister gibi hareketler yapıyor. O zaman Valide Sultan ve cariyeler onu kucaklayıp tekrar

yerine oturtuyorlar.

— Etme Sultanım; yerli yerinde rahat otur! Asker seni padişah ilan etti. Korkacak bir şey yok!

Valide Sultanın bu sözleri deli Padişahın kulağına girmiyor. O, faltaşı gibi açılmış gözleriyle her an

dehşet içinde, kıskıvrak yakalanmış vahşi bir av hayvanı...

Genç Osman bu manzaraya acı gözlerle baktı ve zehirli bir tebessümle gülümsedi. Yanındaki

zorbalara işaret etti ve bir eda halinde:

— Görüyor musunuz, demek istedi; başa geçirdiğiniz mecnunun halini görüyor musunuz?

Aldıran olmadı. Genç Osman, kapı tarafındaki yakın pencereyi göstererek yanmdakilerden izin

istedi:

— Şu pencereyi açar mısınız; askere hitap edeceğim! Allah rızası için müsaade ediniz!

Pencereyi açtılar.

Genç Osman pencereye geçti ve avluyu dolduran binlerce askere yüksek sesle hitap etti:

— Ağalar! Padişah etmek istediğiniz adamın halini görün! Bu devleti yıkmak ve ocağımızı

söndürmek istemiyorsanız gereğini düşünün! Yoksa tez vakitte pişman olursunuz, ama iş işten

geçmiş olur!

Artık, başına gelen felâketi tam anlayan ve

112

kendini bulmaya başlayan bir hamle edasiyle Genç Osman başındaki kirli tülbenti fırlatıp dışarıya

attı ve ağlamaklı bir sesle devam etti:

— Gençlik sebebiyle bazı hatalar işlemiş olabilirim! Fakat hiçbir vakit devletin saadet ve

selametinden başka bir şey düşünmedim! Ben ettimse siz etmeyin! Halime bakıp ibret alın! Dün

kudretli bir padişahtım; bugün çıplağım! Bu dünya size de kalmaz! Elbet bir soran olur! Hangi

padişahın kulları sultanlarına bu ihaneti ettiler?

Genç Osman'ın hem merhamet ve rikkat çekici, hem de korkutucu ve düşündürücü sözleri

karşısında, asker, açık bir teessür alâmeti gösterdi. Birçoğu ağlıyor ve elinin tersiyle gözlerini

siliyor. ݺte bir hamle adamı için en nazik nokta; yolun, ölüm ve dirim, ikiye ayrıldığı ve hayatı

ancak gözü kara bir atılganlığa bağladığı geçit!..

Fakat Genç Osman daha ileriye gidemedi ve ölüm selini tersine döndürücü büyük çıkışı yapamadı.

Bunda da, yaşı, tecrübesi ve içinde bulunduğu şartlar bakımından mazurdu. Tarihte birçok üstün

aksiyon adamının mazhar olduğu, nehirleri tersine çevirme başarısı, hem o çapta olmadığı, hem de

ulvilikleri anlayabilecek bir ze-; mine salip bulunmadığı için Genç Osman'dan beklenemezdi.

Yoksa o taş yürekli cellâtlar ve çapulcular sürüsünü bir an için ağlatabilmiş olmakla, Genç Osman,

büyük başarının sınır çizgisine kadar gelmiş, fakat son adımını atamamıştır.

Asker, gözyaşlarını silerken Turnacıbaşı, külâhmdaki temiz tülbendi çıkarıp Genç Osman'a uzattı:

113

— Padişahım! Bu tülbend temizdir. Alın sarının!

Genç Osman evvela almak istemedi; ısrar üzerine alıp sarındı.

O sırada işin fenaya sardığını gören Valide Sultan bulunduğu yerde adeta tepiniyor; gözü kapıda,

sadrazamlığa getirdiği Davut paşayı bekliyor.

Davut Paşa, arkasında Cebecibaşı ve Cebeci-başmın elinde bir kement, içeriye girdi. Davut Paşanın

işaretiyle Cebecibaşı Genç Osman'a sokularak kemendi başından geçirdi. Genç Osman, silkinip

kemendi tuttu, sıkılmasını önledi ve boynundan çıkartıp Davut Paşanın suratına doğru attı ve

kükredi:

— Behey zalim; Allahtan korkmaz mısın? Ben sana ne yaptım ki, bu ihaneti ediyorsun?.. İki defa

idamını gerektiren suçunu bağışlamadım mı, sana mansıp, makam vermedim mi?

Davut Paşa davranacak oldu, zorbalar önlediler:

— Ne yapıyorsunuz, dediler; dışarıdakiler haber alacak olursa hepimizi keserler! Sultan Osman'ın

öldüğünü istemiyorlar!

Sultan Osman, Davut Paşayı gösterdi:

— Bu zâlim, beni komaz, öldürür!

Davut Paşayı önleyen zorbalar Genç Osman'a döndüler:

— Yok Padişahım, hatırınızı hoş tutun! Hele ortalık biraz yatışsın! Padişahımız yine sizsiniz.

Valide Sultan dişi kaplan gözleriyle manzaraya bakıyor. Hadiseler yine nazik noktaya gelmiş,

vaziyet yine Genç Osman'ın hakimiyetine doğru, yön değiştirme istidadını göstermiştir.

114

Genç Osman'ın başaramadığı hamleyi bu defa Valide Sultan gösterdi ve çürümüş yeniçeri madenini

bir anda kendi kafesine atan öyle bir söz söyledi ki, yüreklerdeki rikkat kalmadı. Valide Sultan

mihrabın yanından avaz avaz haykırdı:

—Siz bu ne yılandır, bilmez misiniz? Şimdi elinizden sağ kurtulursa bizden ve sizden tek kişiyi sağ

bırakmaz!

Valide Sultanın bu çıkışı müthişti. Yeniçeriyi, Genç Osman'a tekrar padişahlık verecek olursa

ocağının kökünden kazmmasiyle korkutuyor ve onu, bir an için gözden silinir gibi olan hırs ve nef-

saniyetinin arkasına takıyordu.

Herkes apıştı.

Valide sultan Davut Paşaya bir işaret çaktı. Sultan Osman'a ikinci kemendi attılar. Genç ve kuvvetli

padişah Osman, geriye zıplayıp kemendi çelebildi. Ağalar yine işe karıştı.

— Bu iş burada, halkın ve askerin gözü önünde olmaz! Çaresine bakın!

— Asker onun padişahlığını istemiyor ama canına dokunulmasını da istemiyor!

Genç Osman konuştu:

— Beni, kardeşimin mahpus olduğu odaya hapsediniz. Razıyım!

Bu söze kulak asan olmadı: Davut Paşa:

— Yedikule'ye, diye bağırdı. Askere duyurdular.

Camiin kapısına bir pazar arabası getirdiler. Sadrâzam Davut Paşa, Yeniçeri Ağası Derviş ve

Subaşı Kethüdası Kelender isimli biri, Genç Osman'ı halkalayıp arabaya bindirdiler. Tarihte

115

benzeri az görülen Kelender, arabaya Padişahla beraber bindi. Öbürleri de arabayı atla takibe

başladılar.

O güne kadar Yedikuleye sefirlerden, vezirlerden, Kırım hanlarından birçok kişinin hapsedildiği

görülmüşse de bir padişahın hapsi ilk defa vâki oluyordu.

Genç Osman'ı muazzam bir alayla yedikuleye götürdüler. Genç Osman içeriye alındı ve askere

dağılmaları ihtar edildi. Yeniçeriler bir müddet homurdandıktan sonra, tadına doyamadıkları bu

manzarayı, avları demir kapılar arkasına kapatıldığı için bırakmak zorunda kaldılar ve yeni

rezaletler peşinde istanbul sokaklarına daldılar.

Davut Paşa ile Kethüdası Ömer Ağa, Cebeci-başı, mahut Kelender ve dört cellât, hepsi sekiz kişi,

içeride, askerin dağılmasını bekliyor.

ݺaret verildi:

— Yeniçeri dağıldı! Kimsecikler kalmadı! Hep birden Genç Osmanm üstüne çullandılar. 20

yaşındaki genç ve dinç Padişahla 8 kaatil

arasında müthiş bir boğuşma başladı. Genç Osman, sırtını duvara vermiş, üzerine gelenleri,

tekmeyle, yumrukla devirip kemendi boynuna geçirmelerine imkan vermiyor. Yere düşen tekrar

kalkıyor, gözü patlayan geri gidip yeniden saldırıyor ve karanlık deposu tarihi surlarda bu destanlık

boğuşma sürüp gidiyor.

Belki 5, 10 dakika hep böyle devam etti. Nihayet kelender yerden bir hamle edip Genç Osman'ın

husyelerine yapıştı ve onun erkeklik torbasını var kuvvetiyle sıktı.

— Ah!.."

Bu çığlık Genç Osman'ın boynunu uzatmış, sıkılan husyelerinin bayıltıcı acısıyla kıvranıyor.

Cebecibaşı bu vaziyetten hemen faydalandı ve kemendi Genç Osman'ın boynuna geçirdi.

Genç Osman bayılmıştır.

Baygın delikanlının boynundaki kemendi sıktılar ve sekiz kaatil, bu şekilde Genç Osman'ı öl-

dürebilmek kahramanlığına erdiler.

Sadrâzam Davut Paşa, Genç Osman'ın kulağım kestirdi ve Valide Sultan'a tahtın emniyet mührü

halinde takdim etti:

— Artık makamınızdan emin olabilirsiniz!

Devletin kuruluşundan üç buçuk asra yakın bir zaman geçmiş, Yeniçeri kendi öz vatanını

düşmandan beter işgalcisi olarak türlü şenaatler göstermiş, fakat bunlardan hiçbiri Genç Osman

faciası önünde, sineğin devekuşuna nispeti kadar bile olamamıştır. Genç Osman faciası, zehirli ve

irinli ecnebi kanıyle beslenmiş bir ordunun Türk namusuna sürdüğü ebedi lekedir.

116

117

İKİNCİ FASIL

BAŞI EZEN YUMRUK

GENÇ OSMAN

Genç Osman'ın misilsiz bir şenaat uslûbiyle öldürülüşünden sonra, manzara, koca Türk devlet ve

cemiyetinin, madde bakımından temeline, ruh bakımından da köküne kadar inen bir hastalık

tablosu arzeder. Artık her şey açığa vurulmuştur. İslâm vecd ve aşkı, kaba softa ve ham yobaz

elinde bir nefsaniyet oyunu, «Allah adını yüceltmek» gayesindeki Türk ordusu, sadece Türk'ü ruhta

ve maddede harap etmeye memur eşkiya sürüsü, devlet büyükleri millet kanını eme eme şişen

keneler grupu, bütün bunlar arasında en masumu Padişah da bir delidir. Deli Padişah, melankolik

Prens Hamletin hayal edicisi (Şekspir)i çıldırtacak kadar korkunç bir ruh burkuntusu içinde,

Topkapı sarayının loş koridorlarını koşa koşa dolaşmakta, rastladığı her kapıyı yumruklamakta ve

acı acı bağırmaktadır:

— Osman, Osman neredesin? Gel, beni bu saltanat yükünden kurtar!

Valide Sultan başta birbirinden güzel cariyeler onu koltuklarlar, odasına götürürler, atlas sedirlere

oturturlar, okşarlar, padişah olduğuna ve

119

her şeyin hükmü altında bulunduğuna inandırmak isterler, fakat muvaffak olamazlar, tepinmesini

bile önleyemezler.

At sırtında kıyıya indiği zaman saltanat kayığına atla girmek, kayık karaya yanaşınca saraya kayık

içinde gitmek ister ve boyuna tepinir.

Halk dehşet içindedir. Sokaktan geçen bir askere, milli ırz ve namusu çiğnemiş, düşman orduları

içinden bile çıkmaz, ana baba kaatillerinden beter bir cani göziyle bakmaktadır. Hatta bazı askerler,

hususiyle kıdemli ve bir nesil önceki yeniçeriler bile bu bakışa katılmakta ve ordu içinde zümre ve

sınıf ayırımiyle «sen yaptın, ben yapmadım!» çekişmesi başlamış bulunmakta...

Sultan Osman'ın şehit edilişinden bir gün sonra bir sipahi, zorbaların toplu bulunduğu yere giriyor

ve elinde yalın kılıç, çığlığı koparıyor:

— Alçaklar, Genç Osman'ı ne yaptınız?

Sipahinin üzerine atılıyorlar ve her yanından, kendi tabirleriyle «kılıç üşürerek» sadece divane fert

planında tecellisini bulan bu asil tepkiyi orada boğuyorlar, sipahiyi delik deşik ediyorlar.

Padişahların cenaze namazını kıldırmak şeyhülislâmlara mahsus bir vazifeyken Es'ad Efendi

bundan çekinmiş ve din adına menfi rolü bulunan faciadan sonra kaatilin şehide namaz kılması gibi

bir alçaklığa düşmekten belki haya etmiştir. Bu kadarcık olsun bir haya duygusuna, vicdan

muhasebesine malik farzedebileceğimiz Es'ad Efendi, Şeyhülislâmlıktan ayrılıyor ve şehit

Padişahın kaymb ab alığına kadar bütün alaka ve münasebetlerini keserek inziva köşesine çekiliyor,

ismini de hafızalardan silmeye bakıyor.

120

Genç Osman'ın, kardeşini öldürme işinde istediği fetvayı vermeyecek kadar celâdet ve salâbet

gösteren bu adamın, damadını ölüme kadar sürükleyen cereyana nasıl kapılabildiğini, isyancıların

eline nasıl dini hüccetler teslim edebildiğini izah çok zordur. Olsa olsa, onu, şeriat inceliklerine

nüfuz edemeyen ve Genç Osman'ın şeriata tam uygun hamlelerine aykırı ve bu yüzden damadına

karşı çıkan dar bir kuru müteassıp kabul edebiliriz.

Sultan Mustafa'nın ikinci defa taht'a geçişiyle beraber Şeyhülislâmlığa Yahya Efendi geçirildi.

— Sultan Osman'ı ne yüzden öldürdün? Biz onu sana emanet vermiştik!

Facianın vicdan azabını yeniçerilerden daha derin hisseden sipahilerin bu hesap soruşuna, Davut

Paşa gayet soğukkanlı mukabele etti:

— Sultan Osman'ı Yeni Padişahımız Sultan Mustafa'nın fermanıyle öldürdüm!

Birkaç gün geçti, geçmedi; sipahilerle yeniçeriler, Genç Osman faciasının garnitürünü istemeye

kalktılar:

— Hoca Ömer, Kaymakam Ahmed Paşa, Kara li, Nasuh, eski Kethüda Hüseyin ağaların kellelerini

isteriz!

Yumruk kafayı kırmış, içindeki düşünce mer-cezi beyni, avucu içine almış, ezdikçe eziyor ve arık

kayıtsız şartsız hakimiyetinin kabulünü istiyor.

İstedikleri kelleler firar halinde bulunduğu liçin teslim edilemedi; fakat şahbazlara haklı ol-Idukları

fikri teslim edildi.

121

NEFRET

Halk arasında yeniçeri nefreti o hale geldi ki, birkaç vicdanlı ve birbirinden emin müslüman bir

araya geldi mi, ilk söz şu oluyordu:

— Allah, bu imansız, vicdansız asker bozuntusunu kahretsin!

— Allahm laneti üzerine olsun!

— Kim kurtaracak bizi bu ırz ve namus talan-cılarınm elinden?..

Halktaki nefret daha ileriye vardı:

— Sultan Osman'ın katline sükut ile bakanlar «şeytan-ı ahres»dir!

Demeye kadar gittiler.

Bu söz bütün Anadoluya ve bu arada Erzurum valisi Abaza Paşayla, Trablus-u Şam Beylerbeyi

Seyfoğlu Yusuf Paşaya kadar uzandı. Paşalar yeniçerileri kırmaya başladılar.

İstanbulda hükümet ve sadrâzam buhranı... Saraydan, beyni ezen yumruğun hakimiyetini baş tacı

edici bir irade çıktı:

— Davut Paşa, Gürcü Mehmed Paşa ve Lef-keli Mustafa Paşadan asker hangisini seçerse

sadrâzam olsun!

Bu, Genç .Osman'ın hesabını sormak yerine, askere:

— Emir-ü-ferman ve her türlü hesap görme iradesi senindir!

Demekten farksız...

Asker, kendi arasında uyuşamadı ve sadrâzam tayini saraya bırakıldı.

Lefkeli Mustafa Paşa sadrâzam; yoldan döndürülen Derviş Ağa da yeniçerilerin başı...

122

Birkaç gün sonra yumruk yine harekete geçti |ve beyne emir verdi:

__Sadrâzam hırsızdır! Azledinsin!

Saraydan cevap:

— Başüstüne!

Gürcü Mehmet Paşa sadrâzam...

Üç ayda dört Vezir-i Âzam değişikliği...

Anadolu allak-bullak... Erzurum valisi Abaza Paşa, ocağın fermaniyle azlediliyor ve Sivas'a me-

|mur kılmıyor. Fakat emri dinleyen kim?.. Abaza Paşa, yerinden kımıldamıyor, Seyfoğlu Yusuf

Paşa da yeniçerileri kovup yerine Sekbanları kay-| dediyor.

İstanbul'da halkın zehirli bakışlarından ve sözlerinden çıldıracak hale gelen yeniçeri ve sipahiler

ikide bir ayaklanıyor, meydanları dolduru-I yor ve haykırıyorlar:

— Biz kaatil değiliz!

İNTİKAM

Sene 1032... Safer ayının 28'inci günü...

Genç Osman 1031 Recep ayının 9'unda öldürüldüğüne göre aradan aylar geçmiş ve toplu halde

şehit padişahın hesabını sorucu bir tepkiye yol açmamıştı. Fakat halkın ıstırap ve lanetleme tavrı

her gün biraz daha şiddetlenerek artık dayanılmaz bir çapa varmıştır. Bunu en derinden sezen asker

sınıfı da sipahilerdir.

O gün sipahiler Divana geldiler ve sözcülerini bağırttılar:

— İstanbul halkiyle vilayetlerde bulunan kadılar ve ahali bize «Sultan kaatili» diyorlar. Biz

123

kaatil değiliz! Kimlerse kaatiller meydana çıkarılsın ve haklarından gelinsin!

Bölük ağaları bunları dağıtmaya kalkıştıysa da başaramadı, büsbütün çoğaldılar, ve Orta Camide

toplandılar, hareketlerini planladılar. Tekrar Divana gelerek dayattılar:

— Biz Sultan Osman'ı Orta Camie emanet vermiştik! Davud Paşa, onu Yeni Padişahın fer-maniyle

katlettiğini söyledi. Ne suretle, hangi emirle katledildiğini bilmek istiyoruz!..

Valide Sultan, gittikçe kesinleşen bir millet hıncı karşısında, kendi emeline yardım etmiş olanları

artık feda etmek ve intikamcıların pençesine av diye atmak lüzumunu hissetti. Genç Osman nasıl

olsa gitmiş, Valide Sultanın, hiçbir lû-gatta sıfatlarına denk bir kelime bulunamayacak olan bu şeni

adamlardan bekleyebileceği bir yardım kalmamıştı.

Deli Padişah'm ağzından ve kaleminden «hatt-ı hümayun» çıkarıldı:

— Sultan Osman'ın öldürülmesini ben emretmedim! Davud Paşa öldürdü! Sultan kaatilleri

katledilsin!..

Bir gulgule, bir haykırışına bir kaynaşmadır koptu. Genç Osman'ın uzaktan, yakından kaatilleri,

şimdi onu öldürenleri öldürmek için, köpükler içinde canavar dişleri ve kanlar içinde pençeleriyle

harekette...

Bütün İstanbul'u en hücra yerlerine kadar arayıp taradılar. Kemendi atan Cebecibaşıyı bulup

boynunu vurdular. Fakat Davud Paşayla Ke-lenderoğlu ortada yok..

124

BAŞ KAATDL

Kazan ve kepçe hikayesi. İstanbul kazan, yeniçeriler kepçe... İki günlük bir aramadan sonra Davut

paşayı Eyüb tarafında, Topçular mahallesinde, bir sipahi evinin samanlığında enselediler... Dünkü

suç ortaklarını veya çete reislerini yaka-paça sürükleyip Yedikuleye kapattılar. Kelende-roğlunu da

yakaladılar ve Davut Paşanın yanma attılar... Davut Paşanın zevcesi Sultan, odabaşı-lara ve sipahi

ağalarına baş vurup kendilerine kocasını kurtarmaları için torbalar dolusu altın teklif etti. Mırın

kırın ettikten sonra razı oldular:

— Biz ancak cellâda Davut Paşayı öldürmekte acele etmemesini tembih edebiliriz. O sırada siz de

bir şefaat yolu arayınız!

Dediler. Davut Paşayı meydan yerine getirdiler. Üstündeki nefti kaftan paramparça ve başı

sargısız... Cellât tam üstüne çullanırken Paşa:

— Dur! Bildireceklerim var! Diye haykırdı.

Tembihli cellât hemen durdu.

Yeniçeriler de «söyletmen, vurun!» prensibine bağlı oldukları halde elebaşlarmın tavırlarına bakıp

sustular.

Davut Paşa elini cebine attı ve iki kazaskerden aldığı fetva ile Sultan Mustafa'nın hattını çıkardı. Ve

bastı çığlığı:

— ݺte din büyüklerinin fetvaları ve işte Hünkarın fermanı! Bana Sultan Osman'ın öldürmekten

başka ne düşerdi... Ne suçum olabilir benim?

Bunun üzerine parayla satın alman zorbalar ilerlediler ve cellâda:

125

— Dur bakalım, vurma, dediler; emir ve izinleri görelim!

Yeniçeri ve sipahilerin aşağı takımı manevrayı sezdiler ve kadın Sultandan daha fazla para ve

kendilerine pay koparmak ümidiyle bağırış-maya koyuldular...

Manzara görülecek şeydi. Sultan Osman'ın, kaatilleri, baş kaatili öldürmek gibi bir fikir etrafında

toplanmışken, şimdi Sultan Osman'ı ve onun intikamını unutmuş, baş kaatili kurtarma işini mezada

çıkarmış bulunuyordu. Yeniçeriler Davut Paşa için «öldürülsün!» sipahiler ise «bekletilsin!»

diyorlardı.

Bu patırdı içinde Paşayı alıp Orta Camie götürdüler. Askerlerden çoğu:

— Davut Paşa tekrar sadrâzam olunca bize dilediğimizi verir!

Hayaliyle elbiselerinden parçalar keserek hüviyet varakası mahiyetinde ona vermeye başladılar.

Hatta, biri başından sargısını, bir başkası sırtından kaftanını çekip verirken, daha başka biri

altındaki atı takdim etti. Bu öyle bir curcunaydı ki, Davut Paşa, suçlandırılıyor mu, azizleştirili-yor

mu, belli değildi.

Bereket versin ki, o anda, «Rahiki damadı» diye lakaplandırılan Ahmed isimli Kapucular Kahyası

bir yiğit, 200 kadar üsküplü Kapucu ile Orta Camii bastı ve bütün sahte kabadayıları çil yavrusu

gibi dağıttı. Davut Paşayı yakasından kavradı, sürükleye sürükleye dışarı çıkardı. Genç Osman'ı

bindirdikleri sebze arabasını bindirdi ve Yedikuleye götürüp orda fare gibi boğdurdu. Ke-

lenderoğlunu da kılıçla doğratıp parçalarını denize attırdı.

126

Fakat halkın böyle cüce tedbirlerle sükunet bulmasına imkan yok... Asıl intikam Ocaktan, O-cağm

kalbine musallat habis ruhtan alınmadıkça, kaatilin kaatili öldürmesi şeklindeki böyle tezahürler

ümitsizliği büsbütün artırmaktan başka bir şeye yaramaz. ݺte Genç Osman'ın başını yiyen habis

ruh, şimdi onun baş kaatillerine yapılanı benimsemekle yine aynı tıyneti göstermekte, bu hali

içinden gelen köklü bir salah hissine bağ-layamamakta ve daha nice Osman'lara kıymaya hazır bir

eda ile İstanbul sokaklarında çalım satmaktadır.

Artık ortada ne ordu, ne hükümet, ne devlet vardır; sadece ıstırap içinde kıvranan bir millet, o

kadar...

Sadârete konmak için binbir dalavere çeviren Mere Hüseyin Paşanın tahrikleriyle asker Divana

hücum etti, Gürcü Mehmet paşanın etrafını sardı ve karşı durulmaz iradesini bildirdi:

— Hemen Sadâretten istifa et, yahut canından geç! Seni gidi bunak godoş, seni! ,(

İhtiyar Sadrâzam tek laf etmeden koynundan mühürü çıkarıp teslim etti ve Kapu Ağası âliyle

Padişaha gönderdi.

Gelen padişah fermanı:

— Kul kimi isterse sadrâzam o olsun!

— Mere Hüseyin Paşa sadrâzam oldu. Mere Hüseyin paşa sadrâzam olunca, tebrike

gelen yeniçerilere, tarihte misli bulunmaz bir nutuk çekti ve onları resmen ve alenen Türk ırzı,

namusu, malı, parası, canı ne varsa yağma etmeye

davet etti:

— Arkadaşlar! Size lazım olan şeyleri nerede

127

bulursanız, hemen el atıp ihtiyacınızı gideriniz! Et, mum, yağ, pirinç, gibi şeyler için sıkıntı

çekmeyiniz! Padişahın parası çoktur, öder!

Bu, başı ezen, yumruğun tabulaştırılması ve devleti talan etmekte devletten izin alması demekti.

Yani Sadrazam, yalnız sakalını değil, topuğundan saçma kadar her şeyini yeniçeriye teslim etti.

Kendisini yeniçeri kütüğüne kaydettirdi ve Divandan ziyade Orta Camie devam eder oldu.

Yeniçerilerin Genel Kurmay dairesi haline gelmiş olan orta Cami, aynı zamanda devletin idare

merkezi... Mere Hüseyin paşa, onu kesesinden tamir ettirmiş ve nefis halılarla döşetmiştir. Hemen

her gün de Odabaşılarma çuvallarla kelle şekeri ve sandık sandık yemiş göndermeyi ihmal

etmemektedir.

Yeniçerilere gösterilen bu itibar, kötülükten yana onlardan hafif olan sipahileri fena halde

kıskandırdı. Sipahiler kendilerine dağıtılan karışık ve kalp akçe bahanesiyle ayaklandılar:

— Bunca maaş alacağımız dururken bir de kalp akçe almak ne demektir?

Sadrâzam korktu ve sipahilerin alacaklarını halis altınla ödetti.

Sadrâzam, rakiplerini şuraya buraya sürdü ve makamına sahip olabilmek için var kuvvetini hazine

israfına dayadı. Hazinede gelecek ayın masraflarına bile yetmeyecek kadar, tortu kabilinden bir şey

kaldı. Bu defa Mere Hüseyin Paşa, saray ve Divanda mevcut altın ve gümüş bütün eşyayı toplatıp

darphaneye gönderdi. Mansıpları da satarak para teminine baktı. Yine para yüzün-

128

den bir Beylerbeyini, Divanda, sopa altında öldürttü. Aynı muameleyi bir kadıya da tatbik edince,

yeniçeriye yaranmak gayesiyle girişilen bunca zulüm birdenbire tepkisini gösterdi. Ulema galeyana

geldi ve Fatih Camiinde toplandı. Camii dolduran beyaz sarıklılardan birinin ağzından şöyle bir ses

yükseldi:

— Sultan Mustafa bir delidir! Hilâfet ve saltanat ehli değildir! Valide Sultan idraksiz ve

Sadrâzam," Ocaklıya esirdir!

Halk da ulemaya iştirak etti ve iş büyüdü. U-lema efendiler Akşemseddin türbesindeki tacın

tülbendini çözdüler ve kendilerine bayrak yaptılar... Diz çöküp bu sancağı öpmeye, ona bir kudsî-

lik vermeye davrandılar.

Şeriat adına şeriati tepelemek ve vahşi yeniçeriyi şeriat dışı hareketlere zorlamak bakımından

büyük ekseriyetiyle din vecdinden uzaklaşmış olan bu sarıklılar, şimdi de yeniçeriye karşı çıkarken

yine nefsaniyetlerinden başka bir isti-naha sahip bulunmuyorlardı.

Kendilerinden beter olan Sadrâzam, kendisinden beter yeniçerileri bunların üzerlerine saldırttı ve

süt beyaz sarıkları, kan kırmızı renk aldı. Saldıranlar yeniçerilerin «Acemi oğlanlar» yani yeni

devşirilmişler sınıfıydı; hacı, hoca dinlemediler, din vasfına en küçük saygı göstermediler ve

hocaları tavuk keser gibi kılıçtan geçirdiler.

Bu da yeniçerinin, iğnenin ucu nefsaniyetine batınca, din kisvesine karşı gösterdiği şenaat...

Halk donakaldı. Her taraftan «lanet!» âvâze-leri yükselmeye başladı. Sadrazam ve etrafı vak-'adan

ürktüler. İzleri silmek için geceleyin ceset-

129

leri ortadan kaldırttılar, kör kuyulara doldurttu-lar, kuyuların ağızlarım taşlarla ördürttüler.

Artık Mere Hüseyin Paşanın burnu Kafdağm-da... Ulemaya karşı kazandığı bu zafer onu

kudurtmuş, sipahi sınıfını kaldırmayı düşündürecek kadar şımartmıştır.

Mere Hüseyin Paşa sipahilerin imhası planını kafasında iyice pişirdi ve ilk tatbikata girişti. O-

dabaşılarla anlaştı ve hatta saray bostancılarını yeniçerilere katıp sipahileri ortaklaşa pusuya

düşürmek şekline kadar hesapladı.

Fakat sır saklama zorluğu, kazanın mutlaka bir noktasını delip dışarıya sızmaya bakan buhar tazyiki

kanunu bu defa da tesirini gösterdi; ve kahvehane köşelerinde Sadrazamın adamlarından biri, bir

sipahiye:

— Bayramdan sonra sizin hakkınızdan gelinecek!

Diye ağzından bir söz kaçırınca sipahiler birdenbire alev aldılar ve meydana dikildiler:

— Biz, garazsız, ivazsız bir vezir isteriz! Mere Hüseyin Paşa yeniçeriyi toplamaya

kalktı. Lakin Sipahiler, Yeniçeri neferlerinin çıkarcı ağaları gibi düşünmediklerine inandıkları için

doğrudan doğruya onlara başvurulmasını istediler. Yeniçeri kahyası Bayram Ağa da «din ve

devlet» menfaatini sipahiler tarafında gösterince plan tepe taklak oldu, iki asker birleşti ve Mere

Hüseyin Paşa, mührü Padişaha teslim etmek zorunda kaldı.

ABAZA PAŞA

Genç Osman'ın fikirleri, hususiyle yeniçerilere zıddiyeti, Anadoluda öğrenildiği zaman, en

hareketli yakınlığı Abaza Mehmed Paşa'da bulmuştu «Abaza Paşa» diye anılan Mehmed paşa

yeniçerilere düşmanlığını saklamaz, onların-kökünden kazınması şart, bir yabancı bünye olduğunu

iddia ederdi. Bu yüzden onun kapı halkı, hep gönüllü vce sekban askerinden ibaretti. Yeniçeri ve

Sipahileri yanına uğratmıyordu.

Genç Osman faciasından sonra resmen İstanbul'a karşı harekete geçti. Valisi bulunduğu Erzurum

kaTasmda ve Beylerbeylik çevresinde bulunan yeniçerileri kesti, biçti ve sınırları dışına kaçırdı.

Yerlerine sekban askerlerini koydu. Etrafındaki sancak beylerinden de, fikrine uymayanları kovdu

ve yerlerine kendi adamlarını getirdi. A-baza Paşanın bu hareketi yalnız Anadolu'da değil,

İstanbul'da bile taraftar buldu, milli bir tasvibe erdi ve kuvvetlendikçe kuvvetlendi.

Abaza'nın bu hareketinde sade yeniçeri nefreti değil belki Osmanlılık husumeti de vardı ve

etrafında karanlık maksatlı bir sürü eşkiya yer almıştı. Bunların ağzında «Dstanbul'un zapt ve talanı»

gayet cazibeli bir ses halinde dolaşıyordu. A-yaklanma, Genç Osman'ın intikamım almak bahanesi

etrafında devletin temelini kadar sancı bir maksat belirtiyor ve neticede yeniçeri ruhuna karşı ayrı

bir yeniçeri ruhu doğmuş bulunuyordu. Nitekim Şarkî Karahisar taraflarında bir hisarı çeviren

Abazalılar, muhafızlara şöyle bağırmışlardı:

130

131

— Behey ahmaklar! Kim için cenk ediyorsunuz? Bundan böyle Osmanlılardan ne hayr

umuyorsunuz?

Lakin Abaza Paşada hakim telakki, vatan gayretine bağlı bir yeniçeri düşmanlığı... Onun gözünde

ırk ve oymak gayreti, Osmanlılık dışı yeni bir kan sevdası diye bir şey yok... Bunu, Yeniçeri

Ağasına yazdığı, son derece halis ve samimi mektuptan anlıyoruz:

«Sultan Mustafa'nın validesi Abaza olup bizim ile karabeti (yakınlığı) olduğu haysiyetten

padişahlığına bize mesrur olmak (sevinmek) görünürdü. Lakin aynımda (gözümde) değildi. Halk

alimdir (bilgi sahibidir) ki, ancak Padişah-ı mazlumun kanı için gayret-i hak galebe ve zuhur eyledi.

Hemen ne kadar neferin varsa cemet! Buhtunnasar Haz-reti Yahya'yı mazlumun kanı için yetmişbin

Benî İsraili kestiği gibi, ben dahi dâmen-i dermeyan edip Padişah-ı mazlumun kanı için yetmiş bin

yeniçeri katletmeye nezret-tim!»

Abaza Paşanın bu mektubu, ona haddini bildireceğinden bahseden Yeniçeri Ağasını er meydanına

davet etmek için yazılmıştı. Mektubun başında da şu satırlar vardı:

«— Behey gayretsiz biârlar! (Hayâsızlar)... Kendi ağanızı Orta Camide katlederlerken siz baka

kalırsınız! Eğer sipahilerle kardeşiz derseniz, sipahiler Kubbealtı ma-nasıbından (makamlarından)

gayrı, tevliyet ve cibayete mütevelliliğe ve tahsildarlığa varıncaya kadar bir şey komayıp hep

zaptet-

132

misler... Siz onlara yardım etmeseniz anlar (onlar) neye kaadir idiler? Ehl-i ırzın ve âyân-ı devletin

(namus sahiplerinin ve devlet büyüklerinin) hanelerini yağma etmeyi faide mi sandınız? Memalik-i

İslâmiyeyi (Dslâm memleketlerini) yıkmaya sebep siz oldunuz!»

Abaza Paşa Erzurum'dan hareket etti. Şebin Karahisar Beylerbeyi Murtaza Paşa on gün kadar karşı

durduktan sonra kal'ayı teslim etti ve kendisi Abaza Paşaya katıldı.

Maraş Beylerbeyi Yusuf Paşa da 10 binlik bir kuvvetle Sivas önlerinde Ab azaya katıldı. Sivas

valisi Tayyar Mehmed Paşa da aynı işi yaptı.

Abaza Paşa, Sivas'tan Ankara'ya, oradan da Bursa'ya doğru ilerledi.

İstanbul heyecan içinde... Hususiyle Abaza takımının ne mal olduğunu bilen halk, onun gayesini

alkışlamakla beraber, mal ve ırz kaygısına düşmüş bulunuyor. Eğer Abaza İstanbul'a girecek olursa,

kaldıracağı Yeniçeri belasına karşılık daha büyüğünü getirmiş olacak... Bu yüzden, Genç Osman'ın

katlinde rol oynayan ve kellesini kurtarma derdine düşen ulema smıfiyle, halk, ister istemez birleşti.

«Divan-ı Hümayun» ise bu umumi endişeye tercüman olarak, mevcut kuvvetin hepsini, Çerkez

Mehmed Paşa kumandasında, Anadolu'ya, Abaza Paşa üzerine şevketti.

Abaza, kışı geçirmek için çekilmiş olduğundan, iki ordu Kayseri taraflarında karşılaştı.

Abazaya sonradan katılan paşalar son dakikada ona ihanet ettiler, İstanbul kuvvetlerine katıldılar ve

Abaza'nın perişan bir halde Erzurum istikametinde kaçmasına sebep oldular.

133

Abaza Paşa yenildi ve Erzurum'a kaçtı ama, ne kendisi, ne de vilayeti ele geçirilebildi. Onunla

müzakereye oturuldu ve Erzurum valiliği menşuru yenilenmek, buna karşılık Erzurum çevresindeki

kafalara yeniçeriler kabul edilmek şartiy-le Paşa affedildi.

Paşaya, Kayseri taraflarında bir şeyhlik iddiacısı:

— Sen, demişti; Allah tarafından teyidlisin!.. Korkma, dilediğini işle! Fırsat senindir!.. Allah seni

bu zalim kavim üzerine musallat etmiştir!

Şeyhlik iddiacısının «zalim kavim»den muradı, acaba Türklük mü, yoksa yeniçerilik miydi? Bazen

bir zümre hakkında da kullanılabilen bu tabiri, asıl yeniçerileri Türklüğe musallat göstererek

kullanmak lazımdı.

Abaza Paşa, şeyhlik iddicasmın bu kelamından sonra büsbütün şımarmış, mağlubiyetinin

arkasından yine galibiyetler kazanmış, sonra tekrar baş eğmiş fakat bir türlü, ne devlete faydalı

kılınabilmiş, ne de asi sıfatiyle topyekûn hakkından gelinebilmiştir.

Abazanın yeniçeri kini, vahşet ilhamını yeniçeriden almış ve onu tersine döndürmüş gibi bir şeydi.

Yeniçerilerin tabanlarına büyük çivilerle eşek nalı vurdurur ve onları bu vaziyette yürümeye zorlar,

bayılıp yere düştüklerini görünce de kırbaçlatırdı.

Görülüyor ki, yeniçerinin kendisi de, düşmanı da birbirinden daha yeniçeri.

134

DEİDŞEN VE DEİDŞMEYEN

Arada bir takım değişiklikler oldu. Sahnede (defile) hıziyle sadrâzamlar gelip geçti; ve deli

Padişah, muvazenesizliğini o kadar azıttı ki, nihayet devlet reisliğine ehil olmadığı hakkında fetva

çı-kabildi ve sultan Mustafa kendi tabiriyle «Saltanat yükü»nden kurtarıldı. Artık, saray

koridorlarında koşup, kapıları yumruklayarak:

— Osman, Osman, gel de beni bu saltanat yükünden kurtar!..

Diye bağırmayacak ve yine cariyeleriyle boş bir odaya çekilip ömrünün sonunu bekleyecektir.

Tamtakır kurubakır hazineden cülus bahşişi istememeye razı edilen yeniçeriler, artık resmen ağalar

saltanatının, yani asker-i idarenin bekçileridir.

Bu da işin değişmeyen tarafı.

AİALAR SALTANATINA DOİRU

Yeni Padişah, istikbalin demir pençeli korkunç adamı Murad, henüz 11-12 yaşında olduğu, bu

bakımdan idare, annesi Mahpeyker kadın (Kösem Sultan) da toplandığı, o da Ocak ağalarına'bağlı

bulunduğu için, başlangıçta yeniçeriler hesabına telaş edilecek bir nokta yoktu. Devlet idaresinde

dünyada görülmemiş bir rezalet olarak bazı mali kaynakların tahsildarlığı işi de kendilerine

verilmişti. Böyle bir hareket, devlet şuur ve iradesini, olduğu gibi yeniçeriye tealim demekti:

135

— Sen topla, sen sarfet; sen emir ver, sen itaat et! Tarlayı sen biç, mahsulü sen sat, sonra da onu

sen tüket! Yani ben yokum, sen varsın!

Devlet, yeniçeriye bunu demek istiyordu.

Bunun üzerine ve kendilerine karşı Anadolu tepkilerinin bastırılmasından sonra yeniçeriler artık

gurur, zulüm ve şekavetlerine pâyân olmayan birer ejderha kesildiler.

Tahsildarlık işi ellerine geçince, hane başına alman 50 akçe vergiyi 240 akçeye çıkardılar.

Cumhuriyet devrinin «Buhran Vergisi» tarzında «Avarız» adiyle konulan vergiyi de 40 akçeden

300 akçeye yükselttiler. Daha sonra bu vergiler yeni-çerilerce mültezimlere satılarak 3-4 misline

yükseltildi. Artık yeniçeriler birer Firavun, halk da onların ehramına kamçı altında taş taşıyan

esirler kafilesidir.

Bütün bunlardan sonra münferit soygunculuklar furyası... Büyük geçit ve kavşak noktalarını tutarak

geleni geçeni soymalar, dövmeler, sövmeler... Yerine göre asıp kesmeler, evlere dalmalar, ırza

geçmeler, ne bulurlarsa sırtlamalar... Çarşı ve pazarlarda esnafa balta olup «çizme bahâ», «arpa

bahâ», «tavuk bahâ» gibi sloganlarla haraç istemeler, vermeyenleri öldüresiye kamçılamalar...

Soytarı kılıklarına girip, davul zurnalarla kapı kapı parsa toplamalar ve evine göre şu kadar kelle

şeker, şu kadar top kumaş, şu kadar kese akçe istemeler... Tekliflerine red cevabı verenleri de,

ellerindeki meşalelerle tutuşturmalar...

Bu, Türk ordusu mudur, yoksa Türklüğe düşman bütün işgal ordularına pes dedirtecek alçaklar

sürüsü mü?

136

KÖSEM SULTAN

Osmanlı tarihinin, en fettan, en işveli, en ince hesaplı, yerinde en hamleli ve hile dehasında en ileri

saray kadınlarından biri olan Kösem Sultan, ağalar saltanatının bir nevi kurucusudur. Bu saltanat,

zaten öteden beri gelen yeniçeri tagallüp ve tasallutunun artık mektepleşmesi şeklinde ifadesini

Mahpeyker'in Valide Sultanlığında bulur. Dördüncü Murad'm rüşd çağına kadar 10 yıl sürer,

derken Padişahın korkunç şiddet karakteri arkasından 7 yıl kadar siner, göze görünmez olur,

Murad'dan sonra da bütün dehşetiyle meydana çıkar.

Şimdi bu saltanatın, kuvvetini çocuk Padişah ve fettan Valide Sultan'dan alan ilk devresindeyiz.

Son 5 yıl içinde cülus bahşişi diye 3 defada 6 milyon duka altını almış ve bu yeni gelenden güya bir

şey istememeyi kabul etmiş olan asker, çok geçmeden homurdanmaya ve bu bağışlanmaz hakkını

(!) istemeye davrandı:

— Olur mu, hiç olur mu; Ocaklanm hakkını kesmek olur mu?

ݺi bağırıp çağırmaya, bağırmaları da «asarız, keseriz!» demeye vardırdılar.

Kösem Sultanın emriyle iç hazineyi açtılar, mevcut bütün altın ve gümüş eşyayı darphaneye

[önderdiler, herbiri güzel sanat eseri en nadide lymetleri, yeniçeri hırsına yem olarak kırdılar,

löktüler, potalara atıp erittiler.

Fakat yine yetmedi; ve yabancı devletlerden iara dilenme tarihimizin ilk yüz kızartıcı vakası o

137

zaman vukua geldi. Sadrâzam Kemankeş Ali Paşa, tarihimizde ilk defe olarak ecnebi sefirlerine baş

vurdu:

— Devlete borç olarak, yahut başka bir şekilde altından para verebilir misiniz?

Para yerine «hayır!» cevabını verdiler.

Ondan bundan, o şekilde bu şekilde para toplanarak cülus bahşişi denkleştirildi ve dağıtıldı.

Bu defa da başka mesele: Yahudi icadı züyuf akçenin, yeniçerilere hâlisi verildiği halde sipahilere

sahtesinin layık görülmesi...

Sipahiler ayakta:

— Vay, biz üvey evlat mıyız? Nedir bize edilen bu hileler?..

Saraydan hemen sipahi ağalarını topladılar ve onlara millet ve devlet zararına karlı arpalıklar

vererek ayaklanmanın önüne geçebildiler.

Saray erkânı da,—ağalar" yoliyle yeniçerileri muradlarına alet etmekte tam bir (endüstri) şebekesi

kurmuş... Askeri tekrar ayaklandırıyorlar, rakipleri ve hasımları mevkiinde bulunan şahıs-"larm

konaklarını yağma ettiriyorlar, kendilerini öl dürtüyor ve yakınlarını sokağa attırıyorlar... Ondan

sonra da bu saldırışa gem vurabilirsen vur!.. Haydi, çarşıya, pazara, yahudi ve hristiyan

mahallelerine hücum... Müslümanlara bile...

Bir gün de, durup dururken:

— Ocaktan ağa istemeyiz! Ağamız Ocak dışından gelsin!

Diye bir nida...

Bu iş, Valide Sultanın gözdelerinden Hüsrev Ağanın marifetidir. Ağaları parayla kandırmıştır.

Nitekim biraz sonra Yeniçeri Ağası Bayram'ı attı-

138

j-m yerine geçecek, daha sonra da, açılan bu yoldan sadrazamlığa yükselecektir.

Bu hallerse, devlet arabasına koşulu bütün atların dizginlerini elinde tutmaktan başka gayesi

olmayan Valide Sultan'ı mes'ut etmektedir. Çünkü bu dizginler muayyen bir fikir ve prensibin eline

geçecek olursa, kendisine kuru bir namdan başka bir şey kalmayacaktır. Bu fikir ve prensipi

Mahpeyker kadından beklemekse, dişi kediden erkek arslan kükremesi istemek kadar gülünç ve

memlekette erkek kalmadığını kabul etmek kadar hazindir. Mahpeyker Sultan, Osmanlı sarayının

tahakküm sevdasında bütün kadın efendileri gibi, saltanatını ancak devletin perişanlığı içinden

süzebilirdi. Bu bakımdan ne şehsi-yetli hükümdar, ne anlayışlı vezir, ne inzibatlı ordu onun işine

gelebilirdi. Bunların üçü de kendisine kadınlığını ihtar ve yerli yerinde oturup sadece cariyeleri

arasında safa sürmesini emrederdi.

HADDSELER

Ağalar saltanatının bu başlangıç demlerinde hadiseler üstüste gitmekte ve bütün kuvvetini,

padişahlık makamında bir çocuğun, iktidar ma-kammdaysa her taviz ve fedakarlığa razı ve her

haliyle tam dişi bir şivekârın bulunmasından almaktadır.

Sadrâzam Ali Paşa, kendisine rakip gördüğü Gürcü Mehmed paşayı, «Abazaya yardım etti!»

bahanesiyle yeniçerinin ağzına atarken, bu defa J Mehmet Paşa tarafı, «vay, faziletli bir devlet ben-

139

desine nasıl kıyarsınız?» diye aynı yeniçerileri şahlandırıyor ve işin sonu yine paraya bağlanıyor.

O günlere ait öyle bir tablo vardır ki, idealsiz ve başıboş askerin sivil halkı kınaması ve sivillerin

kazancına göz koyması bakımından şaheserdir:

Yeniçeriler, bayram yerlerinde çocukları salıncağa ve ata bindirip para kazanan esnafı kıskanıp bu

işi kendileri yapmaya davranıyorlar. Bayram yerlerini basıp bir iki sille tokat, salıncakları ve kör

topal beygirleri zavallı sahiplerinden zorla alıyorlar. Bir de ihtar:

— Sakın İstanbul'un başka yerlerinde bu işi edeyim demeyin! Ocaklıya mahsus bundan sonra bu

iş!..

Yeniçerilere geçen bu işletme, eski halinden de çıkarılıyor, adeta mecburi bir vergi, bac verme

mekanizması haline getiriliyor. Sivillerin elinde bu vasıta, yalnız çocuklara mahsus ve isteyenin

bineceği, isteyenin karşıdan seyretmekle yetineceği bir eğlence şekliyken, askerin eline geçince,

mecburi hatta vezirlere kadar iştiraki şart bir ödeme vesilesi oluyor. Baldırı çıplaklardan,

esnaflardan, esnaftan, iştiraki şart bir ödeme vesilesi oluyor. Baldırı çıplaklardan, esnaftan,

işçilerden, hamallardan, yüksek rütbeli şahıslara ve üç tuğlu vezirlere kadar bayram yerinden geçen

herkes salıncaklara binmeye mecburdur. Kimin haddine düşmüşse binmeden geçsin!..

Parasını verdikten sonra binip binmemekte hürdür. Fakat mutlaka parasını verecek ve ödediği para,

haline ve şanına denk düşecektir. Öde-

140

meye zorlananlar arasında binlerce altına kadar | kusturulanlar vardır.

ݺte vatan koruyucusu asker!.. Bağdat hareketleri sırasında sipahi baş zor-I bası Dağlar Delisi

Süleyman Beyin sipahilere hi-Itabı:

— Behey ahmaklar! Nereye gidiyorsunuz? Os-Imanlı, Bağdad'ı aldıktan sonra bir daha yüzüne

(bakar mı? Hepinizin kökünden kazınması devlet-Içe karar altına alınmıştır. Şimdilik yüzüne

güldükleri Bağdad'm hatırı içindir!

Ve işte askerle devlet arasındaki mesafe payı ve yabancılık derecesi!.. Onlarca, Bağdad'ı alacak

olan «Osmanh»dır ve kendilerinin bu harekete, gündelikçi çiftlik yanaşmaları gibi, hiçbir mana

payı yoktur.

Meşhur Dağlar Delisinin Deli İlahi isimli bir kardeşi var ki, o da Sipahi zorbalarından. Tasil-darlık

işiyle Seydişehrine yerleşmiştir. Beyşehri merkez... Sancak beyi, kadısı, var... Deli İlahi bunlardan

hiçbirini tanımıyor, bildiği gibi davranıyor ve memleketin aşağı ve yüksek takımını, türlü

hakaretler, işkenceler, iftiralar, tertipler, birin malını ve ırzını öbürüne para karşılığında satmalar,

kadıdan zorla hüccet koparmalar, filan falanla eziyor, kahrediyor. Mesela Deli İlahi'nin kahyası

yoldan geçerken, bir hoca, ayağa kalkmadı ve gereken hürmeti göstermedi diye hapsediliyor,

falakaya yatırılıyor ve 20 bin akçe fidye ödeyerek canını kurtarabiliyor.

Memleketin ileri gelenleri, tası tarağı toplayıp kaçmaktan başka çare bulamıyor. Memleket

viraneye dönüyor. Sancak beyi veya kadı, Deli İlahi'-den bir emir aldılar mı cevapları:

141

— Ferman sultanımmdır!

Ahırında, hemen hepsi gasp malı, ziynetli ta-kımlariyle 100 den fazla at, bir sürü silahşor,

hareminde atlarından fazla cariye ve kaçırılmış kız ve kadın...

Karaman valisinin ona hitabı: — Ben de sizinim, vilayet de sizindir! Sefer üstü biraz harçlık

lazımdır. Vilayetimiz mahsulünden ne elde edilirse bize bir pay ayırmanızı mürüvvetinizden

beklerim!

Yani ev sahibi hırsıza diyor ki: — Ben de seninim, ev de senin! Aman en mühim bir ihtiyaç için üç

beş kuruşa malik olmak zorundayım. Şu evin sahibine, lütufkarlığın, hangi kırıntıyı emrederse onu

bağışla!..

Bu yalvarış, hem de devletin ağzından ve en büyük vatan ihtiyacı uğrunadır.

ÜÇ CESET

Ağalar saltanatının mektepleşmeye doğru gittiği devirlerin başında, meydana, yeniçeriler ve

sipahilerden sonra askeri bir sınıf daha çıktı: Cebeciler...

Sultan Ahmed Meydanı'nda, ayaklarından ba'ş aşağı asılmış fakat başsız üç ceset... Bunlar Musahip

Musa Çelebi, Defterdar Mustafa Paşa ve Hasan Kalfanın cesetleri. Etraflarına halk ve ye-niçerili,

sipahili asker toplanmış, boyunlarından hala şıp şıp kan damlayan cesetleri, kasabanın çengelindeki

yüzülmüş koyunlar gibi seyrediyor.

Hadise mühim değildir; hemen her gün olan şeylerden... Yeniçeri ve sipahiler bunların kelle-142

rini istemiş ve sarayca hemen, ellerine birer horoz şekeri verilircesine kelleler takdim edilmişti.

Yeniçeri ve sipahiler de zafer alâmeti olarak zavallıların cesetlerini sürükleye sürükleye Sultan

Ahmed Meydani'na getirmişler ve orada baş aşağı asmışlardı.

ݺin mühim tarafı bu değil, doğurduğu ihtil-ât...

O güne kadar fazla bir varlık göstermeyen Cebeciler bu vakayı, artık bardağı taşıran son damla

sayıyorlar ve o zamana kadar zorbalıkta kendilerini gösterememiş olmayı küçüklük kabul ediyorlar.

Aralarında toplanıp basıyorlar feryadı: — Biz adam değil miyiz? Biz de kulluğumuzu (!)

gösterelim!

Burada «kulluk» asker manasına ve hakikatin tam tersine kullanıyor.

Bu aşağılık yeniçeri özentileri, kulluklarını göstermek için, eski ağaları muhterem bir ihtiyarı

öldürüyorlar ve cesedini aynen yeniçerileri taklit ederek Sultan Ahmed Meydani'na sürüklüyorlar.

Onu da öbür cesetlerin yanına, baş aşağı asmak istiyorlar. Fakat bu iğrenç taklit hareketine sipahiler

mani oluyor. Mani olmaları ne yüzden, tahmin edebilir misiniz? Öldürülen ağanın, vezirler ve

musahipler arasında asılmaya liyakati yokmuş da ondan!!

Artık işin nereye düştüğünü izaha kalkmak zaaf olur ve davayı ifade bakımından küçük kalır.

Yapılacak tek şey bu manaları selim hisse havale etmek ve kıymet hükmünü kelimesiz ve cümlesiz

olarak, namütenahi derin bir tiksinti halinde bu histen beklemekdir.

143

Tarihinin hiçbir zaman ve mekanında, Türk ordusunun yükseliş devirlerine denk bir ulvilik; ve

alçalış devirlerine denk bir süflilik mevcut değildir.İ| Artık

vaziyet o hale gelmişti ki, Türk milleti- flj nin, ırz ve namusunu koruması için silahlandır- ™

dığı ordu, elindeki silahın zoriyle doğrudan doğruya onun ırz ve namusuna, ruh ve mukaddesatına

tecavüzden başka gaye tanımaz olmuştu. Naima'yı okuyalım:

«— Ramazan günleri nakz-ı savm ve esl( oruç yemek) ve şürb-ü dühan (tütün içmek) ve şenaat-i

kabiha (ağır ve kaba şenaat) irtikâp edip kimse menlerine (yasaklamalarına) kaadir olmazdı.

Aşikâre meclis kurup âlât-ı levh ve raks (oyun ve raks aletleri) ve şürb ve fısk (sarhoşluk ve

kötülük) edip sokaklarda avret ve oğlana taarruz etmek mi-sillû nice hâlât-ı fazihaları (namussuzluk

halleri) oldu ki, zikri müstehcendir (anlatılması ayıptır...)

SULTAN MURAD

Henüz bulûğa ermemiş bir çağda bulunan Dördüncü Sultan Murad, bu tablolar karşısında kayıtsız

değildir. Hatta birkaç defa işlere el atmak ve Kubbealtı vezirlerini huzuruna davet etmek gibi

teşebbüscükleri olmuştur. Fakat her defa karşısına annesi çıkmış, oğluna hakim olduğunu

bilmekten gelen bir nefs emniyetiyle onu önlemiş ve:

— Arslanım, sen daha çocuksun; hele olgun-144

luk yaşma eriş de her şey kolay!.. Devlet işlerine şimdiden çocuk aklınla karışma!

Diyecek kadar ileri gitmişti. O yaştaki bir çocuktan da, annesini, saray entrikalarını ve «Di-van-ı

Hümâyun» havasını bir anda hakimiyeti altına alacak bir enerji beklenemezdi. Fakat o, bütün

bunları, kumbaraya para atarcasma ruhunda biriktiriyor ve onuncu saltanat yılında birdenbire patlak

verecek olan iç ihtiraslarının büyük sermayesini o günlerde topluyordu.

Her halinden de ileride nasıl bir padişah zuhur edeceği açıkça okunuyordu. Hatta Dördüncü Murad'ı

bu ilk alâmet sebebiyle tahttan indirmek, gerekirse Genç Osman'ın âkibetine uğratmak isteyenler

bile vardı. Bu istekliler arasında, oğlundan gocunmaya başlayan Kösem Sultanı bile görebiliriz.

Onun yakın adamlarına gelince haydi, haydi!..

DIRILTI

Bu gocunma askere de sirayet etti. Onlar da başladı dırıltıya... Hem de nasıl?.. Suçlarını inkar

ederek:

— Bunca kötülük ve baş kaldırmalardan sonra bu Padişah zamanında bize tam serbestlik

düşünülemez! Onu tahttan indirelim, yerine şehzadelerden birini geçirelim ve bize minnettar olması

gereken bu yeni padişahın devrinde keyf sürelim!..

Murad'm, söylentilerden de haberi vardı.

Gününü bekliyor.

Annesine rağmen etrafında topladığı bazı adamlardan günü gününe bilgiler alıyor, bazen de

145

«tebdil» dedikleri kıyafet değiştirmeleriyle saray dışına sızdığı oluyor.

İLK DEFA

Nihayet bulûğ... Valide Sultan'm ilk tedbiri, birbirinden güzel cariyelerle oğlunun henüz maya

tutmaya başlayan şahsiyet ve iradesini körletme-ye çalışmak oldu. Fakat içinde bir arslan yatan

Murad, kızlara, hevesini almaktan ileri bir bağlılık göstermedi.

Nihayet devlet işine bile el koyma teşebbüsü, Hüsrev Paşa'nm sadrazamlığı ileri sürülünce

kendisini gösterdi. Sultan Murad, açıkça, annesinin yakın adamı olan Paşa'yı şiddetle reddetti.

Divan toplandı, Şeyhülislâm araya girdi ve Kösem Sultan'm hükmü galip geldi. Murad, ilk

müdahalesinde mağlup... Daha ileriye gidemedi. Bunun üzerine etrafındaki haber alma şebekesini

genişletti ve annesine aykırı yolda yürüdüğünü yavaş yavaş açığa vurmaktan çekinmedi.

Kösem Sultanla oğlu arasında ikinci çatışma, Hüsrev Paşa'nm, ordusuyla bozgun halinde Diya-

rıbekir'e ric'atı üzerine patlak verdi. Sultan Murad, bu muvaffakiyetsizlik üzerine Hüsrev Paşa'nm

derhal cezalandırılmasını istedi:

Padişahın karşısına çıktılar ve bin dereden su getirerek bu kararı geri aldırtmaya baktılar.

Murad, bütün bu çabalamalara gülümseyerek baktı:

— Çare yok! Azledilecek!

Ve annesini taht'tan itip kendisine yer açan ilk tepeden inme meydan okuyuşunu gösterdi:

146

— Padişah ben miyim, siz misiniz?

Valide Sultan ve kumpanyası, çaresiz boyun eğdiler. Fakat boyun eğişleri zahiri... Çünkü

İstanbul'dan Diyarbekir'e adamlar koşturup Hüsrev Paşa'nm azline karşı yeniçeriyi ayaklandırma

yoluna girdiler. Asker isyan edecek Hüsrev Paşa'-dan başka serdan ve sadrazam kabul etmeyecek,

bu vaziyette İstanbul, askerin dileğini kabulde tereddüt gösterirse Hüsrev Paşa âsi orduyla Payitaht

üzerine yürüyecek, şehre girecek, fesatçılara, yani Padişah taraflarına cezalarını verecek, gerekirse

İkinci bir Genç Osman faciasına zemin açacaktı.

Asker Diyarıbekir'de baş kaldırdı ve Padişahın iradesini kabul etmeyeceğini, Hüsrev Paşa'-dan

gayrı kumandan istemediğini ilan etti. Fakat Hüsrev Paşa'nm ulvilik vasfına benzer bir davranışı

her şeyi altüst etti ve Valide Sultancıların ilk planını bozdu. Paşa, sadece ulvi bir duygu yüzünden

mi; yoksa kuvvetin Murad'a geçtiğini sezmiş olmasından mı, her ne sebepleyse, askerin karşısına

geçti ve onlara şöyle hitap etti:

— Padişahın emrine itaat etmek vaciptir. Son zamanımda Padişaha ve devlete âsi olmak istemem!

Siz de itaat dairesinden çıkmayınız!

Hüsrev Paşa orduyu bırakıp Tokad'a gitti ve hastalığını öne sürerek oraya yerleşti.

Böyleyken askere saraydan, Valide Sultan takımından yeni bir telkin:

— İstanbul üzerine yürüyünüz!

Hüsrev Paşa ayrılınca büsbütün idaresiz kalan asker mal, ırz, şeref, haysiyet, ne bulduysa

yağmalamaya koyuldu. Her zorbanın arkasında

147

bir sürü yardakçı, İstanbul yolunu tuttular ve geçtikleri yerlerde taşların iliklerine kadar eme eme,

bir felaket kasırgası halinde İstanbul'a doğru estiler.

Sultan Murad ve sadık dostu ve veziri Hafız Paşa, bu korkunç seli durdurtmak için her şeyi

düşündüler ama, hiçbir şey yapmadılar. İstanbul'daki ordu tortusu, hem Padişaha karşı, hem de

seferi orduyla birlikti. Delikanlı Padişah ile Hafız Paşa'ya zıt cephede de Valide Sultan, hemen

bütün vezirler ve Şeyhülislâm vardı. Ve bütün bir ulema grupu... Sarığı, kalbinde ve mana halinde

değil, kafasında bez olarak taşıyan ve Şe-riat'ı nefsaniyetine uydurmaya çalışmaktan haya etmeyen

sözde din adamları.

Ordu İstanbul'a Valide Sultan hükümetinin emriyle dönüyor, fakat Padişaha karşı olan bu hareket,

Payitaht üzerine bir nevi baskın manasını taşıyordu.

Renk renk türlü garip isimler ve lakaplar taşıyan serkerdeler; Dağlar Delisi, Deli İlâhi, Rum

Mehmed, Baba Ömer, Kmalıoğlu, Köse Şaban, Kör Ali, Saka Mehmed, Cin Ali, Cadı Osman,

Kütahyalı Kalem, Dereli Halil vesaire, arkalarına kan ve dumandan bir iz sererek Payitaht

kapılarına dayandılar.

ORDU İSTANBUL'DA

Ordu isimli kaatiller ve çapulcular sürüsü, arkasında kan, kemik ve yıkıntılardan bir yol bırakarak

İstanbul'a gelince halkın korku ve heyecanı büyük oldu. Halk biliyordu ki, bu sürünün sefer-

148

den döndürülerek İstanbul'a çağırılması bazı fesatçılara destek rolü oynaması içindi. Bu fesatçıların

başında da Valide Sultan vardı. Ve artık Valide Sultanla Genç Padişah, iktidar kimde kalacaksa

belli olması için birbirine karşı nihaî bir savaş tertibi içindedirler...

Ordu İstanbul'a girer girmez Valide Sultanın sağ kolu Recep Paşa, kendi konağiyle kışlalar, hanlar

ve bekar odaları arasında adamlarına mekik dokutmaya başladı. Sarayın Valide Sultan dairesinde

de aynı faaliyet... Recep Paşa bizzat bu kaynaşma içinde Kösem Sultanın huzuruna sık sık

çıkmakta.

Fesat aşısı çabucak tuttu ve zorbalar Sultan Ahmed Meydam'nda toplanıp narayı bastılar:

— Hüsrev Paşa gibi, şöhreti cihana velvele salmış bir veziri azletmek nice olurmuş?.. Sebep

olanlar, Padişah ve devletin düşmanıdır. Kellelerini isteriz!..

İstedikleri kelleler 17 tane... Başlıcaları, şeyhülislâm Yahya Efendi, Sadrâzam Hafız Paşa, Yeniçeri

ağası ve Padişah musahipleri..

İsyan üç gün sürdü. Üç defa saraya hücum edildi, fakat neticeye varılamadı. Bütün kapılar ve

kepenkler kapanmış, herkes evine ve köşesine çekilmiş, hayat durmuş...

Birinci günü sarayın dış kapısına dayandılar ve tekliflerini haykırdılar.

İçerden bir ses:

— Padişah düşünüp yarın cevap verecektir!..

Zorbalar bu cevapla yetindi. Fakat Sultan Ahmed Meydanı'na dönünce daha büyük zorbaların şu

ihtariyle karşılaştılar:

149

— Böyle, karılar gibi elleri boş dönülür mü?..

Geceyi Sultan Ahmed Meydanı'nda geçirdiler ve ertesi günün sabahında yine saray kapısına

dayandılar:

— Ya kelleler, ya........

Cevap geldi:

— «Dîvan-ı Âli» tertiplenmiştir. Her şey Dîvanda halledilecektir. İstedikleriniz oraca verilecektir!

İsyancılar, oldu olacak, bir gün daha beklemeye ve Divan kararını gözlemeye razı oldular.

Sarayda müthiş bir kaynaşma... Dördüncü Murad, ne yapacağını bilemez halde gidip geliyor, asabi

adımlarla arz odasını arşınlıyor. Validesi, kız kardeşleri, saraylı kadınlar ak kara iç ağalan hep bir

ağızdan yalvarıyor:

— Askere karşı durma, Padişahım, sonu fena olur!

Aralarında en coşkunu, en hararetlisi de Valide sultan:

— Arslanım, kendine acımıyorsan devlete ve annene acı!

HAMLE

Sultan Murad, bu sinsi laf ve edalara karşı dişlerini sıkıyor, içinde biriken nefret tükürüğünü

zaptetmeğe çalışıyor. Fakat ruhu sarsıntılar içinde ve iradesi kamaşmış halde... Yanlış bir adım

atmaktan çekiniyor ve kendisini Genç Osman'ın şartları içine itilmeye başlamış görünüyor. İçinden

dudaklarına doğru yükselen sesi de birkaç mahreminden gizlemiyor:

150

— Hayatım pahasına da olsa bu kuduz köpeklere baş eğmeyeceğim!

Divan toplandı. O sırada Hafız Paşa'ya gizlice haber uçuruldu:

— Hayatınız tehlikededir; Divana gelmeyiniz! Haberi, Hafız Paşa Divana gelmek üzere

evinden çıkarken, emin bir adam, Paşa'ya sokularak gizlice kulağına üfledi.

Hafız paşa acı acı gülümsedi:

— Dostlara bizden selam eyle! Başımıza gelecek kazayı biz rüyada gördük. Allahm takdirine

teslimiz! Çoluk çocuğumuzla vedalaşıp çıktık! Almyazımız neyse o olur.

Yoluna devam eden Hafız Paşa saray kapısından içeriye girince oradaki zorbalar iki yana ayrıldılar;

içlerine girmesi için yol açtılar. Hafız Paşa anlamamazlıktan geldi ve iki yanma selam vererek

ilerlemek istedi. Birde bir taş yağmuru... Ve korkunç âvâzeler:

— Vurun, kesin, gebertin!

Hafız Paşa attan yıkıldı. Başına gelen taşlar mecuzesini düşürmüş ve kafasını yaralamıştı. Paşa'nm

uşakları efendilerini sardılar ve göğüs-leriyle ona siper oldular. Uşaklardan biri bir hançer

darbesiyle yere serildi. Öbürleri de taş yağmuru altında kanlara bulandılar. Böyleyken efendilerini

bırakmadılar ve onu iç kapıdan içeri sızdırdılar. Bu uşaklar saf-kan Anadolu çocuklarıydı.

Bostancıbaşı Hafız Paşa'ya Padişahın dolabından bir hil'atle bir kavuk giydirdi. Paşa'yı huzura

çıkardılar.

Dışarıda gök gürültüsü çapında bir sayha:

151

— Hafız Paşa'yı istiyoruz. Önce onu verin! Yoksa biz hangi kelleyi düşüreceğimizi biliriz!

Açıkça Dördüncü Murad'm kellesini kasdedi-yorlardı.

Murad bu sayhaları dinlerken Hafız Paşa'dan sadaret mührünü teslim aldı ve Paşa'ya hitap etti:

— Benim sadakatli Paşam! Şimdi şeklini değiştirip Sarayburnu'ndan kayığa biner ve Üsküdar'a

geçersin! Orada emrimi beklersin! Emniyetli adamların bu işi tehlikesizce yerine getirirler... Allah

yardımcımız olsun.

Bu sırada asker üçüncü kapıdan da geçmiş, Divanhanenin önünü doldurmuştu. Vaziyet, Genç

Osman faciasının cereyan ettiği güne tıpatıp eş...

Burada duraklayıp kuvvetlerini gırtlaklarına verdiler:

— Padişah Divana çıksın! Ona sözümüz var! Haremde ayılan bayılanlar...

Kösem Sultan ağzından baklayı çıkardı. Başı dimdik hakim bir tavırla oğluna:

— Arslanım, dedi; askeri kırayım deme! Dilediklerini yap! Varsın birkaç bende ve vezirin eksik

olsun! Adam kıtlığına kıran girmedi ya!... Sen sağ ol!.. Dışarı çıkmana lüzum yok! Tekliflerini

kabul ettiğini bildir, yeter!

Sultan Murad'm yakınları da Padişahın askere görünmesine razı değiller...

Murad, birbirine zıt istikametlerden gelen bu telkinleri dinledikten sonra kükredi:

— Yol açın! Divana çıkacağım, askere görüneceğim!

Azimle yürüdü, Divana geçti, yerden biraz

152

yüksek olan açık kubbe altındaki koltuğuna oturdu. Karşısında, kuduz hayvanlar gibi bakan bir sürü

korkunç mahluk...

Murad, koltuğuna oturur oturmaz sesini yükseltti:

— Neymiş muradınız, anlayalım!..

Bir kıyamettir koptu. Ön sıradakiler ağızlarını açmaya cesaret gösteremezken arkadan müthiş

küfürlerle karışık ulumalar başladı:

— Kıralım, keselim; ya istediğimiz kelleler, ya taht...

Padişah ayağa fırladı. Ellerini göğsüne kavuşturmuş, yıldırım saçan gözlerini kuduzlar sürüsüne

dikti:

Ulumalar, havlamalar, böğürmeler göğü tutuyor ve hiç kimse söz anlamaya yanaşmıyor:

Padişah avaz avaz haykırdı:

— Mademki söz dinlemek ve anlamak sizde yok; Beni ne diye çağırdınız? Divan böyle mi olur?

Padişahın karşı edep bu mudur?

Ve döndü, heybet ve azametle harem kapısına doğru yürüdü. Bazı zorbalar, ellerinde hançerle,

Padişahın önünü kesmek ister gibi hamle ettiler.

îşte en nazik an!.. Kaderin birdenbire tecelli edeceği ve Osmanlı İmparatorluğunun akıbetini göz

önüne sereceği an budur.

Padişahın ilk hamle anı..

Padişah bir anda durdu, göğsünü gerdi ve bütün dehşetini gözlerinde toplayarak nida etti:

— Yaklaşın bakalım, boyunuzu göreyim!

ݺte bu basit söz ve tavırdır ki, Dördüncü Murad'm kader denk pervanesinde ölü noktayı aşmasına

sebep olmuş ve yine bir kader cilvesi olarak

153

yeniçeri felaketini onun saltanatı boyunca kökünden kazıyıcı yeni bir devreye başlangıç teşkil

etmiştir.

Aksiyon adamlarının kulağına küpe olsun!..

Padişahın bu kükreyişi üzerine kuduz köpekler, oldukları yere mıhlandılar. Aralarından hiçbiri tek

adım atmaya cesaret edemedi. Uluma ve havlamalar da bir anda kesildi.

ݺte kader denk pervanesinin ölü noktası diye anlattığımız nazik an!.. Her aksiyon kahramanı denk

pervanesini bu ölü noktadan kendi tarafına atlatmak için o anın hakkını vermekle mükelleftir.

Olursa olur, olmazsa olmaz.

O zaman içeriye geçince asilerin bir an önceki sersemliği geçti. Yeniden kudurmaya başladılar.

Fakat artık bütün gayretler boştur. Karşılarında sultani bir mukavemet heykelleşmiştir ve bu heykel

nasıl olsa meydan yerine hakim olacaktır. Henüz ortada Padişah cephesine ait hiçbir.zafer alameti

bulunmasa da mana bakımından Padişah galibiyetin eşiğindedir:

Dışarıdan sesler:

— İstediğimiz 17 kelleyi bize verecek bir padişah bulalım!

Padişahın etrafında, kadınlı erkekli bir halka... Öğüt veren verene... En gayretlileri de Recep Paşa...

Dördüncü Murad'm ayağına kapanmış yalvarıyor:

— Asker kullarının istediklerini ver! Ben kulunu isteseler de tereddüt etme! Kullar daima

istediklerini alagelmişlerdir. Bunlara aykırı gitmek olmaz!

Ve padişaha ısrar üstüne ısrar:

154

et!

— Ver padişahım, ver! İstenen kelleleri teslim

Sultan Murad, Bostancıbaşıya emir verdi:

— Hafız Paşa'yı getiriniz! Getirdiler.

Padişah ona vaziyeti anlattı ve sordu:

— Ne dersin paşa, istedikleri kelleleri vereyim mi? Padişahlığımı kendi elimle yıkmak demek olan

bu hareketi yapayım mı?

Osmanlı tarihinin en ulvi simalarından biri olan Hafız paşa hemen cevap verdi:

— Yalnız beni teslim et, Padişahım! Benim kellemi, alınca yumuşarlar, öbürlerini unuturlar, ve bir

zaman için susarlar... Sen de bu arada tedarikini görür ve onları haklamanın tedbirlerini alırsın...

Yalnız beni teslim et!..

Murad ağlayarak Hafız paşa'yı kucakladı:

— Paşa, sağ kalırsam intikamını alacağım! Ve silkindi, birdenbire heybetle doğruldu:

— Tekrar Divana çıkacağım! Recep Paşa sinsi sinsi gülümsedi:

— Padişahım, abdest alsanız iyi olur! Dördüncü murad'a ölüme gittiğini alaylı bir

şekilde ihtar eden bu söz üzerine Sultan, Recep Paşa'ya öyle bir gazap gözüyle baktı ki, paşa

vurulmuşa döndü.

İleride, Recep Paşa'nm kafasını kestirirken Sultan Murad'm bu nazik anı ona nasıl hatırlatacağını

göreceğiz.

Murad, haşmetli tavrıyla yürüdü, divana çıktı ve tahtına oturdu. Pek yakında olan zorbalara

haykırdı:

— Edepsizler, geri çekilin!

155

Kuklalar gibi baş eğip geri çekildiler.

Padişah yine emir verdi:

— İçinizden söz anlar dört kişi seçip gönderiniz! Geri kalanlar uzakta, müzakerenin sonunu

beklesin!

İki sipahi zorbasiyle iki yeniçeri çorbacısı geldiler.

Padişah, onlara hareketlerinin din ve devlet adına ne derece çirkin ve tehlikeli olduğunu anlattı:

— Serkeşliklerden vazgeçerek edep ve itaat dairesine dönünüz! Bir takım günahsızların kanlarını

dökmenize Allah razı değildir! En ucuz şekilde bu fesadın önünü almak için ne yapmak lazımsa

söyleyiniz!

Zorbalar mırıldandı:

— Padişahım, iş bu hale geldikten sonra askerin istediklerinden birkaçını olsun vermek lazımdır.

Başka türlü dağılmazlar. Daha fena hallerin zuhurundan korkulur!

Padişahı takip etmiş bulunan Hafız Paşa ortaya atıldı:

— Sultanım! Hafız gibi bin kulun sana feda olsun! Benim için tereddüdün olmasın! Yalnız ricam

şu ki sen öldürme, öldürülmeme de emir verme! Bırak, şu hainlerin elinde ve senin yolunda şehit

olayım! Bir de naaşımm Üsküdar'a naklini ve yetimlerimin şahane inayetinizden mahrum

edilmemelerini istirham ederim.

Sultan Murad şükranla dolu bir hayret içinde Hafız Paşa'ya bakıyor... Paşa, muhteşem bir tevekkül,

celâdet ve metanet heykeli...

Hafız Paşa abdest alırken sıvadığı kollarını 156

Örterek düğmelerini ilikledi ve zorbalara doğru yürüdü. Yüksek sesle bir besmele çekti ve peşinden

bir ayet okudu.

Zorbalar bu ulviyyet tavrı karşısında ezgin...

Padişah onlara doğru ilerliyor...

Aralarından biri üç beş adım attı ve birinciliği almak hevesiyle Hafız Paşa'ya saldırdı. Hafız Paşa

tarafından kaatilin suratına indirilen bir tokat ortalığı çınlattı. Kaatil kana bulanmış dişlerini

kusarak yere yuvarlandı.

Bu tokat, sonraları «Hafız Paşa tokatı» diye mesel olmuştur.

Öbürleri üşüştüler. Biri bir hançer darbesiyle Hafız Paşa'nm başını yarışana kadar biçti. Bir başkası

Paşa'nm göğsüne bir hançer sapladı. 17 yerinden yaralı olarak Paşa yere yıkıldı. O zaman bir başka

kahraman da Hafız Paşa'nm göğsüne oturup bıçakla boğazım kesmeye başladı.

Sultan Murad bu manzarayı görünce gözlerini mendiliyle örttü ve fısıldadı:

— Haktan korkmaz, Peygamberden utanmaz, şeriat ve Padişah dinlemez hainler! Elbette siz de

belanızı bulursunuz!

Sonra ayağa kaltı, aynı heybet ve azemetle yürüyüp harem kapısının arkasında kayboldu.

Zorbalar bu hadiseden sonra yatıştılar ve dağılmaya başladılar. Giderken de Hafız Paşa'nm cesedine

dokunamadılar.

Hafız Paşa'nm naaşma haremden çıkarılan yeşil bir kumaş örtüldü. Sonra ceset, gereken dini

merasimle Üsküdardaki hususi makamına götürülüp defnedildi.

Hafız Paşa, fesat devrinde gerçek Türkün ha-

lis örneği bir kahramandır.

157

Dördüncü Murad, Sadrazamlık mührünü Murtaza Paşa'ya vermek fikrindeydi. Fakat hala kendisini

hakimeyet mevkiinde gören Valide Sultan buna razı olmadı ve dayattı:

— İlle de Recep Paşa! Olmazsa Hüsrev Paşa!..

Bunlardan ikisi de Dördüncü Murad'm kalbinde idama mahkum edilmişti. Tereddüt gösterdi. Fakat

henüz hakimiyete tam geçmemiş olduğu için teklife uymak zorunda kalarak, Sadrazamlık

mühürünü Recep Paşa'ya yolladı.

Başlangıç halinde bulunan hakimiyetini tam manasiyle ele geçirmek için Dördüncü Murad'm

bundan sonra aldığı tedbir, son derece ince bir siyaset hilesidir. Dördüncü Murad, kendisine kadar

gelen Osmanlı Padişahları içinde ilk defa bir haber alma şebekesi kuran ve düşman cephe içinde

nefsine bağlı adamlar tedarik eden padişahtır.

Yeni tayin edilen Yeniçeri Ağası Köse Mehmed'i evvelden tanır ve beğenirdi. Onu kendi tarafına

gizlice çekmeye muvaffak oldu. Sipahi zorbalarından Rum Mehmed'i de kolayca kazandı ve

kendisine bendetti. Onlar zahirde zorbalardan görünüp faaliyetlerine devam edecekler, olup

bitenleri Padişaha getirecekler ve alacakları emre göre iş göreceklerdi.

Şebeke kısa zamanda raporunu verdi ve padişahın tahmin ettiği gibi, baş fesatçılar, Valide Sultanla

Recep Paşa olarak meydana çıktı.

Sahte sarıklılar da onlarla beraber...

158

İKİNCİ HAMLE

Dördüncü murad, mahvetmeyi kurduğu düşmanlarının listesinde baş yeri Hüsrev paşa'ya ayırdı ve

önce onu ele almayı tasarladı.

Murtaza Paşa'yı Diyarıbekir valiliğine gönderirken eline bir ferman sıkıştırdı:

Murtaza Paşa, Hüsrev paşa'nm başını kesmeye memurdur!..

Murtaza Paşa özür diledi ve bu halinden Padişahın üzüldüğünü görünce izah etti.

— Hüsrev Paşa gaddar bir adamdır. Nice zenginlerin mallarını zaptetmiş bir zalim... Büyük bir

servet sahibi olması lazım... Ben bu servetin meteliğini eksiltmeden hepsini hazineye teslim etsem

yine «şu kadarını verdi, şu kadarını sakladı!» diyeceklerdir. Bu gibi tezvir ve iftiralar yüzünden

padişahımın teveccühünü kaybetmek istemem!

Padişah, ortalığın gammaz kesilmiş olduğu hususunda Murtaza Paşa'ya hak verdi ve ilave etti:

— Sen bana onun kellesini yolla ve gerisine

aldırma! Malını sana hibe ettim!

Murtaza Paşa Diyarıbekir'e giderken Tokat'ta Hüsrev Paşa'nm başını binbir güçlük, hatta iki tarafın

adamları arasında boğuşma neticesinde kestirdi, sonra da yalnız nakit mevcudu 80 bin altını aşan

servetini, kendisine hibe edilmiş olmasına bakmadan İstanbul'a gönderdi.

Hüsrev Paşa'nm padişah emriyle uçurulan kellesine ait haber, bütün memleketi kasırga gibi sarstı.

Zorbalar hayret ve dehşetten dondu ve hatıra gelen ilk fikir şu oldu:

159

— Hüsrev Paşa çapında bir devlet büyüğünü bu türlü idam eden bir Padişah, yarın bize ne

yapmaz?

Bu korkuda, Valide Sultan, Recep Paşa, Şeyhülislâm ve birçok ulema kılıklı insan müşterek.

Hüsrev Paşa'nm kesik başı İstanbul'a gelince Recep Paşa'ya bağlı ajanlar zorbalarla temasa geçtiler.

Hemen ertesi günü Sultan Ahmed Meydanı'n-da büyük yığmak... Dalga dalga akıp meydanı

doldurdular...

Naralar basıldı:

— Hüsrev Paşa gibi yararlı bir vezirin öldürülmesine sebep olanları bize teslim ediniz!

Ve saraya yürüdüler, Padişahtan yine ayak divanı istediler...

Padişah teklifi, kabul etti, Divana çıktı, mehabetle koltuğuna oturdu.

Artık bu sahne sondur. Bu sahnede Padişahla yeniçeriden hangisi galip gelecekse meydana çıkacak;

bütün kozlar oynanacak...

Zorbalar, bundan evvelki ilk temaslarından aldıkları yarayı kapatmak istercesine bir küstahlıkla

Padişaha hitap ettiler:

— Hüsrev paşa gibi değerli bir veziri niçin öldürdün? Kendi devletini zedeledin! Buna sebep

olanları mutlaka bize teslim etmelisin!

Ve bununla yetinmeyip küstahlıklarını daha ileriye götürdüler:

— Şehzadeler bizim efendilerimizin oğullarıdır. Artık sana güvenimiz kalmadı. Onlara da

kıyabilirsin! Onları bir kerecek dışarıya çıkar sağ olduklarını görelim!

160

Bütün bu sahnelerin bir rejisör elinden çıktığı besbelliydi. Şehzadelerin istenmesinde, belki de ani

bir tahttan indirme taht'a çıkarma oyunu

aranabilirdi.

Bu kurnaz taktiğin akıl hocası da Recep Paşa'dan başkası olamazdı.

Padişah metanet ve soğukkanlılığını bozmadı. Kelleleri istenen insanların sarayla alakaları

kalmadığını neredelerse bizzat arayıp bulmalarını söyledi. Bir tanesi için de:

— Her şeyden evvel suçunun ne olduğunu bilmek isterim! Dedi.

Bu metin karşılık, zorbalar safında hemen bir gevşeme kaydetti. Ne söyleyeceklerini, ne

yapacaklarını bilemediler!..

Rejisörün dehası hemen imdada yetişti ve isyancıların saflarında şu haber dalgalandırıldı:

— Şehzadeler öldürülmüş!..

Sultan Murad'm arkasından bir nida:

— Yalan Şehzadeler sağdır! Saflar kabardı, taştı:

— Mutlaka şehzadeleri istiyoruz!

Saflar Padişahın üzerine doğru yürüyor ve bir

haykırıştır kopuyor:

— Dediğimizi yapmazsan biz kendimize padişah bulmayı biliriz!

Ve yürüdüler...

Murad bir anda ayağa fırlayıp kılıcına davrandı:

— Canına susamış kim varsa bir adım yaklaşsın!

161

Oldukları yere mıhlandılar. Bu, bütün mana-siyle ilk karşılaşmanın devamıydı.

Murad bu mıhlanışı gördükten sonra en gür sesiyle emir verdi:

— Şehzadeleri getirsinler!

Böylece yeniçerilere gösterdikleri şiddeti hazmettirmek için onlara biraz avans vermek inceliğini

gösteriyordu.

Şehzadeler kapının önünde peydahlandılar. Bayezid Sultan, Süleyman Sultan, Kasım Sultan,

İbrahim Sultan... Baştan üçü seyrine doyulmaz, göz dikmeye kıyılmaz civanlar...

ݺte tarihi anlardan biri tanesi daha...

Zorbalardan birinin

— Bize filan sultan gerek!

Demesiyle bir tahtın yuvarlanıp başka bir tahtın kaidesi üstüne oturması bir olabilirdi.

Herkes, asiler ve saray halkı, ağızları hayretten açık, (defile) halindeki şehzadelere bakıyor. Sultan

Murad da kan çanağına dönmüş gözleriyle aynı vaziyette...

Hiç beklenmedik bir hadise olarak, Sultan Murad'm küçüğü ve şehzadelerin en büyüğü Sultan

Bayezid'in, birden öne geçip ağzını açtığı görüldü:

— Bizden ne istiyorsunuz? Zaten ne hakla isteyebilirsiniz? Biz, babamızın sarayında,

Padişahımızın şefkat kanadı altında rahatça vaktimizi geçirmekteyiz. Bize el atarak bir felakete mi

sebep olmak istiyorsunuz? Sizin gibi Allahtan korkmaz ve Padişahtan utanmaz kişilerden hiçbir şey

beklemiyoruz! Sizden gelecek hiç bir nimeti kabul etmeyeceğiz!

162

Zorbalar apışık kaldı. Murad'm arkasında saltanat nöbeti tutan bir şehzadenin bu çıkışı, tepelerine

balyoz gibi inmişti.

Belki de Sultan Murad'm zorbalarca şehzadelere ait niyeti önceden haber alması üzerine Şehzade

beyazid'e ettiği telkin neticesinde meydana gelen hadise, isyancılarda hiçbir kuvvet bırakmamıştı.

Bir müddet çarpılıp kaldılar. Sonra laf olsun

kabilinden şu isteği öne sürdüler:

— Padişahın Şehzade efendilerimize dokunmayacağından emin değiliz! Bize kefil versin!

Havanın Dördüncü murad lehine döndüğü besbelliydi. Bu vaziyyette, karşı cepheden olanların da

öne atılıp Padişaha yaranmaya bakması lazımdı.

Şeyhülislâm ortaya çıkıp haykırdı:

— Ben kefilim!

Şeyhülislâmın işaretiyle Sadrazam Recep Paşa da aynı gayreti gösterdi:

— Ben de kefilim!

Halbuki bu gayret, padişahın haysiyet ve azametine açık bir tecavüz belirtiyordu.

Padişah, her şeye rağmen adım adım kendi hakimeyitine doğru seyreden hadiselerin akışına daha

fazla el atmadı ve tam zamanında şu emri verdi:

— Şehzadeleri götürün!

Şehzadeler içeriye alındıktan sonra da zorbalara hitap etti:

— Siz de hemen dağılmız!

Ve neticeyi beklemeden harem kapısından geçip gözden kayboldu.

163

\\

I

Artık ruhlarının kemiği iyice kırılmış bulu. nan zorbalar iradesizce saraydan çekilmeye ve Sultan

Ahmed Meydanı'na doğru akmaya başla-dılar.

Bundan sonra ne olursa olsun... Yeniçerinin önüne muazzam bir dalgakıran çekilmiştir. Daha ilerisi

de onun süt liman olmasıdır.

Halk, Dördüncü Murad'm arslanlığına hayran hayran bakarken, fesatçılar bu son hezimetlerini yeni

bir saldırıya çevirmek istediler ve askere kundağı soktular:

— İstediğiniz kelleleri alamadınız! Arslanlar gibi gittiğiniz saraydan kediler gibi dehlendiniz!

Hiçbir isteğinizi yerine getiremediniz! Ocağın haysiyetini düşürdünüz!

Yeniçeriler, aldıkları talimat gereğince ertesi günü Recep Paşa'nm konağına gittiler ve güya paşa

kendilerine zıt hareket ediyormuş gibi, ona bağırıp çağırdılar.

Bir de ne görsünler!

Konakta Şeyhülislâm ve kazasker efendiler... Tam zamanı... Bunlardan, istedikleri kellelerin

koparılması vacip olduğuna dair fetva dilediler ve hemen aldılar.

Hepsi Recep Paşa'nm tertibi...

Zorbalar, ellerinde fetva, avlarını aramaya gittiler. Recep Paşa da soluğu Hünkarın huzurunda aldı:

— Şevketli SultanımDZorbalar fetvayı aldıktan sonra, istedikleri adamların sarayda saklı bulunduğu

zanniyle saraya hücum edeceklerdi ama ben mani oldum; onların sarayda olmadıklarına dair

teminat verdim.

164

Dördüncü Murad bu murâi adamın sözlerine inanmış göründü. Üstelik, kellesi istenenlerden

musahibini Recep Paşa'nm hileli bir teklifiyle ona teslim etmeye razı oldu. Teklif şuydu:

— Onu askere gösterir ve Padişahın en sevgili bir Musahibini bile esirgemediğini ispat etmiş

olurum. Bunun üzerine asker sarayda gizli kimse bulunmadığına inanır ve saraya hücum etmekten

vaz geçer. Ben de elimden gelen her şeyi yapar ve musahibin kılma bile zarar getirmem!

Padişah bu defa inandı ve musahibinin kılma I bile dokunulmayacağına dair Recep Paşa'dan söz j

üstüne söz aldıktan sonra onu teslim etti.

Recep Paşanın oynadığı, komedyanın en çirkiniydi. Musahibi Yeniçerilere parçalattı, sonra da bu iş

kendi isteğine rağmen olmuş gibi, kavuksuz ve pabuçsuz dışarıya fırlayarak, askere karşı:

— Ne yaptınız? Benim Padişaha kefalet etti-j ğim adamı nasıl parçaladınız?

Diye tepindi, durdu.

Padişah vakayı öğrenince bir sedire çöküp başını elleri arasına aldı, sarsıla sarsıla ağladı, derken

ellerini hacet dergahına kaldırıp şu meşhur ,duayı etti:

— Yarabbi! Şu mazluma kadar kıyan ve din jile devleti ayağa düşüren zalimlerden intikam almayı

bana nasib et!

***

Artık Valide sultan ve beş adamıyle Recep Paşa, iyice hissetmişlerdi ki, her gün biraz daha gelişen

bir şahsiyet ifadesi içinde Dördüncü Murad, maksatlarına biricik engeldir. En kısa zamanda

şahsiyetinin zirve noktasını bulacak olan

165

Murad, belki de ilk iş olarak, salkımdan üzüm koparırcasına Valide sultan takımının kellelerini

devşirmeye başlayacaktır.

Yeniçeri de aynı fikirde... ݺler böyle giderse kendilerine edepli bir asker olmaktan başka bir şey

düşmeyecektir. Buysa yeniçerinin tam zıddı...

Valide Sultan takımı baş başa vererek, Sultan Murad tehlikesini önlemenin çaresini ve girişilecek

nihai hamlenin ne olabileceğini düşündüler:

Tam ve dibine kadar götürüleck bir ayaklanma. Başka çare yoktur!..

Bu fikir etrafında, Saka Mehmed, Cin Ali, Çalık Derviş, Yemişçi Mustafa, Salih Efendi, Mah-

mudoğlu gibi zorbabaşılar, Recep Paşanın talinıa-tiyle, koğuşları, bekar odalarını, kahvehaneleri,

hanları dolaşmaya çıktılar.

ݺte o zaman Padişahın haber alma şebekesi ve adamları en yararlı hizmeti gösterdi. Padişahın

adamlarından sipahi zorbası Rum Mehmed ile Yeniçeri Ağası köse Mehmed, bir taraftan vaziyeti

Padişaha haber verirken, bir taraftan da hareketi kendi içinde kösteklemeye çalıştılar.

Rum Mehmed, Padişahı tahtan indirmeyi hedef tutan bir sipahi toplantısında şu sözleri söyledi.

— Padişahımızı tesir altına alanlardan dilediğimiz intikamı aldık. Burada kalmalıyız! Daha ileriye

gidecek olursak devletin altüst olmasına sebep oluruz. Halk galeyan içindedir ve artık kargaşalığa

tahammülleri kalmamıştır.

Telkin ilk tesirini gösterdi. İsyan kararı hızını kaybetti.

166

Sipahiler:

_— Yeniçeri çorbacılariyle görüşüp ona göre karar verelim!

Dediler.

Yeniçeriler de, Köse Mehmed'in telkiniyle aynı fikirde...

İsyandan vazgeçtiler...

SON DARBE

Ramazan ayı... Yeniçeri isyandan vazgeçmiş, fakat her zamanki rezil hayatını mübarek Ramazan

ayında daha rezilce sürmeye başlamıştır. Daha evvel bahsi geçen soytarılıklar, palyaço kılığında

kapı kapı gezip cebren parsa toplamalar, salıncak kepazelikleri, açıkça oruç yemeler ve gündüz

vakti sokaklarda şarap şişelerini dikmeler, geceleyin türlü fuhuş ve namusa tecavüz sahneleri...

Halkla Padişahın kalbi kan ağlıyor, fakat o ana kadar sadece taarruzu önlenen askeri, tam mana-

siyle edebe döndürmenin imkanı henüz ele geçmemiş bulunuyor.

İNTİKAM

Sultan Murad ise bu manzarayı birdenbire bir vesileye bağlıyacağı anı kolluyor.

Vesileyi bizzat kendisi buldu ve artık hesap defterinin açılmasını gerektiren günü gelmiş kabul etti.

Hastalığın devlet planında çıban başı Sadrâzam Recep Paşadır ve işe ondan başlamak lazımdır.

167

Paşayı saraya davet etti. Vaziyet, henüz Recep Paşaya, kendisi için bir tehlike olabileceğini

göstermiyordu. Paşa, kavuğunu titrete titrete saraya geldi. Arkasından da bir sürü muhafız...

Aralarında zorbabaşılardan da birkaç haydut... Öyle ya; taarruzdan kurtulabilen Padişahın bizzat

taarruza geçebilmesi için, kimbilir daha ne kadar zaman ve mesafeye ihtiyaç vardı?

Recep Paşa bu fikirdedir ve hayatı bakımından en küçük kaygıya ruhunda yer yoktur.

Recep Paşa, maiyetini orta kapıda bırakıp saraya girdi ve huzura çıktı.

Padişah, ayakta, kollarını göğsüne kavuşturmuş, gayet manalı bir tebebbüssümle kendisini süzüyor:

— Gel bakalım, topal zorbabaşı!..

Recep Paşa şaşırdı. Nakris illetinden topallayarak yürüdüğü için kendisine yakıştırılan bu sıfatın

şakaya yorulması ihtimali de vardı.

Fakat ikinci hitap her şeyi halletti:

— Abdest alsan iyi olur! Hatırlıyor musun bana «abdest alsanız iyi olur!» dediğin günü? Habislerin

habisi!..

Recep Paşa, kül rengi dudaklarını kıpırdatarak bir şey söyleyecek oldu. Padişahın kükreyişi

konuşmasına imkan bırakmadı:

— Kesin bu habisin sesini!

Perde arkasında bekleyen Zülüflü Baltacılar hemen meydana çıkıp Paşanın boynuna kemendi

geçirdiler ve bir iki dakika içinde canını aldılar...

Hain Sadrâzam, boynunda çepçevre ve simsiyah kemend izi, Padişahın ayakları dibinde...

Alabildiğine açık gözleri, dibinde hayat eseri olmayan bir parlaklıkla tavana bakıyor...

168

Padişah emir verdi:

— Kaldırın şu murdarı buradan ve orta kapının dışından atın!..

Paşanın muhafızları orta kapıda efendilerinin çıkmasını beklerken, birden, birkaç zülüflünün

taşıdığı cesetle karşılaştılar.

O zaman dünyanın, belirttiği dehşet ifadesine rağmen en gülünç tablosu meydana geldi. Bıyıklarını

balta kesmez zorbabaşları ve muhafızlar, efendilerinin hakaretle yere atılan cesedini görünce, bir

anda toparlanıp öyle bir kaçıştılar ki, arkalarından tazı koşturulsa yetişemezdi.

HODRD MEYDAN

Recep Paşanın idamı, bazılarınca Yeniçeriyi ayaklandırmaya yeterdi. Fakat çıt çıkmadı. Zira ancak

zaafa karşı kuvvete geçen Yeniçeri seciyesi, karşısında kuvveti görünce sinmekten başka bir şey

yapamazdı. Hatta o gece bazı Yeniçeri zorbaları, sıra kendilerine geliyor vehmiyle İstanbul'dan

kaçmışlar, Anadolu'nun, köşe bucak, göze çarpmaz taraflarına dağılmışlardı.

Böylece bir ay geçti. İlk sersemlik geçmiş gibiydi. Vaziyetin devamı, zorbalarca mağlubiyetin

kabulü manasına gelecektir.

Küçük bir kıpırdama oldu. Sipahiler Ok Meydanında toplanarak «mülâzımlık» bahanesiyle

kendilerini göstermeye yeltendiler.

«Mülâzımlık» kıdem sahibi askerlere tanınan bir nevi rütbe... 100 tane açık mülâzımlık varsa,

isteklileri her zaman 100 misli..

Sipahilerin, bu işi bir nizama ve tercih ölçüle-

169

rine bağlamak gerektiği yolundaki dilekleri Padişaha arzedildi. Ve işte o zaman, nihaî darbenin

başlangıcı olarak devletçe asi askere meydan oku-namm en celâdetli fermanı çıktı:

— Belli başlı şekiller altında istenen işbu mülazımlıklar verilmeyeceği gibi, bundan böyle askere

hiçbir şekilde de mülâzımlık verilmeyecektir! Mülâzımhk mülgadır!

Bu, devletin, orduya «rest» çekmesi ve inkılâp çapında bir davranış... Hodri Meydan!.

Sipahiler kudurdu. Ertesi günü Sultan Ahmed meydanını doldurdular.

Padişah her şeyi önceden hesap etmiştir.

Sabahın en erken saatinde münadiler şehri çınlattı:

— Saray içinde, deniz kenarında, Sinan Paşa köşkü önüne sancak çıkarılacak! Bütün ırz ehli

müslümanlar, devlet bendeleri, asker, her sınıf halk oraya gelsin!..

Vezirler, din adamları, esnaf, işçi, karmakarışık bir halk yığını saraya doğru aktı. Yeniçeriler de

takım takım geldiler. Yalnız Sipahi taifesi Sultan Ahmed meydanını bırakmadı.

Sinan Paşa köşkünün önündeki meydanlıkta bir ana-baba günü kalabalığı... Padişah köşke gelip

tahtına heybetle oturdu. Sipahilerden başka her sınıfın hazır bulunduğu haberi verildi.

Padişah irade etti:

— Eğer Sipahi kullarım Padişahlarına bağlı iseler, aralarından söz anlar birkaç ihtiyar seçip ayak

divanına göndersinler!..

İrade sipahilere tebliğ edildi. Evvel tereddüt, sonra itaat... Aralarından, Padişaha görünmeye

170

yüzü tutacak birkaç namuslu ihtiyarı seçip gönderdiler. Sipahi murahhaslarına Yeniçeri

çorbacılarının yanında yer gösterildi.

Yüzbini aşkın bir halk kalabalığı önündeki bu ayak divanı, bozulmuş orduya ilk edep yumruğunu

indirmek üzere bulunan Padişahın, işi kökünden kavrayıcı büyük davranışıydı. Kat'i neti-celi

meydan muharebesi... Böylece Dördüncü Mu-rad, Kanuni Sultan Süleyman'ın arkasından tepe-

taklak edilen devlet itibarını yerli yerine oturtmakta ve öz yurdunun işgalcisi Yeniçeriyi vatan

emrine vermekte, o günedek kimseye nasib olmamış bir inkılapçılık hamlesi gösteriyor...

Ayağa kalktı ve Yeniçeri saflarına bakarak davudi bir sesle hitabesine girişti:

— Mübarek cedlerimin gazalarını biliyorsunuz! Din yolundaki bu gazalar, askerin padişaha ve

devlete itaati sayesinde kazanılmıştır. Bu itaat ise Padişahın zatına değil onun zatında tecessüm

eden millete, devlete, hilâfete, bilhassa Allah ve Resulünün emirlerinedir. Padişaha ve devlete itaat

ve riayet edilmezse inkıraz ve izmihlal muhakkaktır. Buna sebep olanlar da, dünyada ve âhiret-te

azaptan kurtulamazlar!

Sultan Murad, büyüklere itaati emreden bir âyet okuyup izahını yaptıktan sonra, birden, davanın

can noktasına geldi:

— Şimdi söyleyiniz! Siz, Yeniçeri kullarım, kanuna, usule ve Padişaha boyun eğecek misiniz,

eğmiyecek misiniz? Bunu açık olarak bilmek istiyorum!

Derin bir sükut... Onbinlerce göz, Yeniçeri çorbacılarına bakıyor, verecek cevabı bekliyor.

171

İhtiyar bir çorbacı atıldı: — Sultanım! Sen bizim padişahımızsm! Sana itaatsizlik bizim için

namussuzluk olur! Dostuna dost, düşmanına düşmanız! Cümlemiz Padişah uğrunda, din uğrunda

kurban olmaya hazınr!

Büyük bir alkış koptu. Yeniçeriler, ihtiyar çorbacının bu sözlerini alkışlarla kabul ettiler.. Halkın

alkışı daha coşkun... Padişah tekrar sözü aldı: — Teşekkür ederim! Sizden beklediğim,

beklenebilecek budur! Lakin içinize fesatçılar sızmış bulunuyor. Hem sizi kötülüyor, hem de din ve

devletin zararına çalışıyorlar. Böylelerini bir daha korumayacağınıza, sözlerini

dinlemeyeceğinize, yola gelmeyenleri teslim edeceğinize Kur'ân-'a el basarak yemin etmeniz

lazım... ݺte o zaman sadakatiniz anlaşılır. Böyle bir yemine hazır mısınız?

Yeniçeri Ağası elini kaldırdı:

— Hepimiz saadetlû Padişahımızın emirlerine bağlıyız. Artık şakileri himaye etmek bize yasak...

Bunun için yemin etmeye de hazırız!

Ağanın sözleri alkışlarla kabul edildi. Derhal, sırmalı yastık üzerine tezhipli bir Kur'ân getirdiler.

Yemin ettirme işini bizzat Sultan Murad idare etti.Dleri gelenlerden herbirine ayrı ayrı:

— Vallahi mi, Billahi mi? Diye sordu.

Bütün yeniçeri başlan:

— Vallahi, Billahi... Diye yemin ettiler.

Manzaranın tesirinden halk ağlaşmaya başladı.

172

Murad, bundan sonra sipahi ihtiyarlarına döndü ve aynı şeyleri söyledi. Onlar da ayniyle

Yeniçeriler gibi hareket ve yemin ettiler.

Dördüncü Murad birden parladı:

— Siz ne garip mahluklarsınız! Fesadınızdan, devlet ve saltanat ecel teri döküyor. Söz ve nasihat

dinlemiyor ve fitneden el çekmiyorsunuz! Bugün padişah kulu olduğunuzu, padişah emrinden

dışarı çıkmayacağınızı söylüyor, peşinden kanun ve şeriat hükmünü tanımaz, dinlemez işlere

girişiyorsunuz! Bu gidişe artık bir son vermenin günü gelmiş midir, gelmemiş midir?

DARBE

Murad, sözlerinin tesirini çehrelerde aramak ister gibi durdu, kalabalığı uzun uzun süzdü ve sonra

gözlerini askere dikip devam etti:

— Bütün memuriyetler, mütevelliler, tahsildarlıklar elinizde... Hala doymak bilmiyorsunuz! Siz 40

bin kişiyseniz size verilebilecek memuriyetler 4-500 dür. Ayrıca iş alanlarınız, almayanlarınız halkı

soymakta birliksiniz! Saflarınızda bir sürü serkeş eşkiya... Mülk, namus, ırz, mal, can, her şey

harap... Şerrinizden millet evlerini bırakıyor, köyler ve kasabalar boşalıyor. Millet bu hale gelince

hazine gelirini nerede bulur? Para olmayınca devletin çarkı nasıl döndürülür? Söyleyin, siz bütün

bu rezaletlere kafi olarak nihayet verecek misiniz? Cedlerimin zamanında olduğu gibi yalnız

ulufenizle yetinip itaat dairesinde oturacak mısınız?

Ön saftaki sipahi ihtiyarları, Padişaha, tam

173

I

manasiyle edep dairesini tutacaklarına dair teminat verirken arka sıralardan bazı çatlak sesleri

işitildi. Halk, bu seslerin sahiplerini parçalamak için dalgalandı. Lakin, kalabalıktan kıpırdamaya

imkan kalmadı; serkeşler yeniçeri saflarına sokulmuşlardı.

— Atın şunları dışarıya!

Diye bir nara duyuldu. Yeniçeriler onları havaya kaldırdılar, top gibi elden ele aktardılar ve

topluluğun dışında yere çaldılar. Serkeşler bir daha yerlerinden kalkamadı.

Sipahilerin de yeniçerilerle beraber Padişaha boyun eğdiği ve itaat yemini ettiği haberi Sultan

Ahmed meydanına ulaşınca, oradaki sipahi zorbaları çil yavrusu gibi dağıldı. Mülâzımlık isteğiyle

han odalarına dolmuş olanlar da evlerine kapandılar ve izlerini sildiler.

O günkü merasim bu kadariyle kalmadı. Padişah, askerlerden sonra ulemaya yöneldi ve onları da

sınırlarını taşırmış olmakla suçladı:

— Siz de şeriat dairesinin dışına çıkmış bulunuyorsunuz! Nefslerinize mağlup oluyor, halkı zulüm

ve rüşvetle eziyorsunuz! Bundan böyle en büyük titizlikle hak ve şeriatı tutup halkın size güvenini

iade edeceğinize söz veriyor musunuz?

Müftüler, kadılar, hocalar da yemin ettiler.

Tutulan zabıtnameden bir cümle:

«— Hassaten Ocak ağaları ve yeniçeri neferleri böyle sahd ve misak eylediler ki, her bâr ki,

saadetlû Padişahımız bir zalimi ahze mübeynimizden herkime ferman ederse va-rup emri üzere

hakkından gelmez isek Ocağımıza Allah-ü Taâlanın ve peygamberleri-

174

nin ve cemî melâîke ve Ümmet-i Muham-med'in laneti olsun!.»

Bununla son darbenin ruhi kısmı tamamlanmış oluyordu. Fakat askerle Padişah arasında henüz

madde planında bir boy ölçüşme olmamış, darbe henüz fiil sahasında kendisini göstermemişti. Son

darbenin köküne kadar yıldırıcı olması için, doğrudan doğruya askeri hedef tutan bir pençelemeye

ihtiyaç vardı.

Bu da kendi kendisine oldu ve Dördüncü Mu-rad'a kazandığı büyük ruhi zaferden sonra, onun,

birkaç gün içinde gelecek olan tepkisini beklemek kafi geldi. İlk anda ruhi bir baskına uğrayıp

teslim olanlar, sersemlikleri geçer geçmez tekrar eski hallerine dönmek için aralarında fısıldaşmaya

başladılar. Padişah bunu derhal haber aldı ve sipahi büyüklerinden Ahmed ile Silahtar Ağası Cafer'i

huzuruna çağırdı:

— Bölüklerdeki zorbabaşıları tutup hemen bana teslim ediniz!

Sipahi Ahmed özür dileyecek oldu:

— Fakat benim bu işe gücüm yetmez, Sultanım!

Sultan Murad'm verdiği cevap iki heceli tek

kelime:

— Cellâd!

.Lâhzada gizli oldukları yerden fırlayan cellâd-Jar, oracıkta, Ahmed Ağanın boynunu vurdular.

Cafer Ağa, kendisine dik dik bakan Padişaha cevap verdi:

— Fermanınız başüstüne, Saadetlû Padişa-

ıım!

Yeniçeri ve sipahiler Cafer Ağadan her şeyi

175

öğrendiler ve hep birden Sultan Ahmed meydanını doldurdular. Padişah adım adım takip ettiği

hadiseden haberliydi. Hemen emir verdi:

— Sadrâzamın konağında Divan kurunuz! Aldığınız emre göre derhal harekete geçiniz! Emrimin

tek noktasını eksik yerine getirecek olursanız sorumlu tutulacaksınız!

Şeyhülislâm fikrini söyledi:

— Halktan kuvvet alarak üzerlerine çullan-maktan ve hepsini birden kırmaktan başka yol yoktur:

İrade çıktı:

— Saka Mehmed, Gürcü Rıdvan, Cin Ali ve benzer zorbaların başları kesilip saraya gönderil-sin!

Divan üyeleri daha Sadrâzamın konağından çıkmadan hareket başladı. Sultan Ahmed Meyda-

nı'ndaki topluluğa hücum eden saray muhafızları ve halk, karşılarında bir panikten başka bir şey

bulamadılar. Birkaç zorba başı oracıkta öldürüldü. Saka Mehmed konağında kellesini verdi. O gün

zorbalardan kaçmayı becerebilen kaçtı, geriye kalanlar da boğulup denize atıldı.

Padişah, elinde zorbaların isimleri yazılı bir defter, zorbalardan birinin öldürüldüğü haberi geldikçe

onu çiziyor ve geri kalanların da bir an önce ele geçirilmesi için Sadrâzam ve valilere emir veriyor.

Padişah daha o akşam «tebdil» kılığiyle sokağa çıkmış ve eğri sarıklı, efe tavırlı hangi askere

rastladıysa, sualsiz sepetsiz, yanındaki Bos-tancıbaşıya boynunu vurdurmuş tur.

Yeniçeri çıbanı, Sultan İbrahim devrinde da-

176

ha feci nüksetmek üzere, kısa bir devre için kö* künden kazınmıştır.

KANLI SULTAN

Dördüncü Murad, başı ezen yumruğu devlet şahmerdanı altında ezdikten sonra, birdenbire, osmanlı

tarihinin en kanlı sultanı oluverdi. Bu halinde, mizaç ve hilkati kadar, asi askerden ruhunda

birikmiş hınç tepkisinin de tesiri bulunduğu muhakkaktır. Yeniçeri felaketi onu öylesine sarsmıştı

ki, şimdi en masum insanların bile kanını dökerken sanki yeniçeriden intikam alıyormuş gibi,

marazi bir zevk ve şevk içindeydi.

Filan paşa Hüsrev Paşa'nm çıraklarmdan-mış... Vurun boynunu!.. Falan vezir, zorbaların

ruhaniyetlerine (!) hizmet etmiş... Kesin kafasını!...

Vaktiyle padişaha hizmet eden ve orduda ajanlığını yapan çifte Mehmedler (Rum Mehmed ile Köse

Mehmed) bile satırdan kurtulamadı. Bunlar, sonradan padişaha hizmetleri ne olursa olsun, eski

zorbalıkarı bahanesiyle cellâda teslim edildiler. Ve can verecekleri sırada avaz avaz bağırarak

padişahı nankörlükle itham ettiler. Belki haklıydılar.

İstanbul'da «Cibâli Yangını» diye meşhur, müthiş bir yangın çıktı. Alevler günlerce İstanbul'u

yaladı. Halk dehşete düştü. Sultan Murad için fırsat bu fırsat... Yangına bir sarhoşun sebep olduğu

söyleniyordu. İstanbul, meyhaneler, esrar-haneler, kahvenaheler, tenbelhanelerle dolmuştu.

Dördüncü Murad bütün batakhaneleri bir

177

emirle kapattı Tütün ve kahveyi bile yasak etti. Şüphesiz ki, doğruyu hedef tutan Murad, kusurlu

tarafı olarak, bazen doğruda da mübalâğa ettiği bir tarafa, bilhassa icra tarzındaki vahşetle kendisini

gösteriyordu.

Dört şehzadeden yegâne bozuğunu bırakıp, nur topu gibi, hem ruh ve hem maddede pırıl pırıl üç

şehzade yi boğduran, üstelik bunların arasında Şehzade Bayezid tarzında yeniçerilere ulvi hita-biyle

kendisine hayat çapında hizmet etmiş birine de kıymaktan çekinmeyen Dördüncü Murad,

denilebilir ki, ahlâkı bile kan dökmeye vesile diye kullanıcı bir hunhardır.

Sokaklarda «tebdil» gezmekte ve iradesi dışında neye rastlarsa sahibinin kellesini uçurmakta...

Yeniçeri hanlarının, hususi evlerin damlarında casuslar... Bunlar, yazın nefes deliği hizmetini gören

bacaları kokluyor. Bacadan kahve veya tütün kokusu aldılar mı, yandı evin içindekiler...

Dördüncü murad, ulema sınıfını da sindirmeyi kafasına koymuştu. Artık Payitahtı disiplin altına

aldığından emin olarak uzaklaşmakta bir mahzur görmeyince, İzmit yoluyle Bursa'ya gitmeye karar

verdi. Yolda, tütün ve kahve içen kimi gördüyse boyunlarını vura vura İzmit'e vardı. İzmit Kadısına

da bir sürü iltifat etti. Fakat İzmit'ten sonra yolları bozuk görünce, o zamanlar kadıların sorumlu

bulunduğu bu halden ötürü kadıyı ipe çektirdi. Kadı, kal'a burcuna asılırken ağzını bozdu ve

haykırdı:

— Daha dün elime, müddetim dolsa da azle-dilmeyeceğime dair ferman vermişti; şimdi beni

178

jsıyor. Kadı, yollara ne yapsın, nasıl tamir ettir-kin? Zulmün bu kadarı görülmüş müdür?

Masumluğuma şahit olun, ey müslümanlar!

Bursa'da, biri hasis, öbürü cömert iki zengin kardeşten hasisi boğdurup malını, mülkünü cömerdine

verdi.

Bunların hepsi de «doğru»ya bağlı işler olduğu halde sadece cinayet...

Bursa'da cedlerinin mezarlarını ziyaret ediyor ve Cuma namazını Ulu Cami'de kılıp İstanbul'a

dönmek üzere bulunuyordu ki, Perşembe sabahı, şehre, üstü başı toz toprak içinde bir süvari girdi

ve Padişaha, İstanbul'daki adamları tarafından gönderilen bir nameyi takdim etti. Bu namede, İzmit

kadısının asılması üzerine İstanbul uleması arasında müthiş bir heyecan duyulduğu, din adamlarını

asmaya kadar giden bir Padişaha artık tahammül edilemeyeceğinin her tarafa ilan edildiği, Allâme

Şeyhi Efendinin konağında toplantılar yapıldığı ve orada padişahı tahttan indirmenin şekli

görüşüldüğü, o mecliste bulunan Şeyhülislâm Ahizade tarafından Valide Sultana müracaat edildiği

ve saraya gidilip mahrem temaslarda bulunulduğu yazılıydı.

Dördüncü Murad bu name üzerine, o günkü av eğlencesini de, ertesi günkü Cuma namazını da

unuttu ve atma atladığı gibi, uçurtma dört naliyle istanbul yolunu tuttu. O kadar hızlı koştu ki,

Bostancıbaşiyle ahır kalfalarından biri müstesna, bütün maiyeti yollarda dökülüp kaldı. 200 küsur

kilometrelik bir yolu, pek kısa istirahatlerle, geceleri de yol alarak iki günde kesen Padişah,

Üsküdar'dan kayığa atlayıp doğru has bahçeye çıktı.

179

Üsküdar'da kayık beklerken, Şeyhülislâm Ahizâde Hüseyin Efendi'yle, oğlu Çelebi'nin hemen

hapislerini ve hususi gemilerle Kıbrıs'a sürülmelerini irade etti. Saraya varır varmaz da ilk işi

annesinin karşısına dikilmek oldu. Çok sert geçen bir konuşma sonunda Padişah, Şeyhülislam

hakkında annesinden neler öğrenmiş olmalı ki, hemen iradesini değiştirdi ve Bostancıbaşıya,

Şeyhülislam ile oğlunun bindiği gemileri, Çanak-kaleye varmadan yakalamasını emretti.

Şeyhülislamın gemisini Çekmecede yakaladılar. Oğlunun gemisi ufukta kaybolmuştu.

Osmanlı tarihinde bir Şeyhülislâm hakkında verilen ilk emir:

— Başını kesiniz!

Tarihte ilk defa bir Şeyhülislâm kafası kesiliyordu. Çekmecede idam edilen Şeyhülislâm Ahizâde'yi

oracıkta kumlara gömdüler ve üstünü dümdüz edip kabir diye hiçbir nişan göstermediler.

Ahizâde'nin kendisi için İstanbul'da yaptırdığı mükellef türbe, ileride başkalarına kısmet olmak

üzere bomboş kaldı.

Hadise muazzam... Din hakikatlerini temsil makamında biri, usûl an'âneye göre her türlü

tecavüzden masun olacağı yerde bir emirle boğru-dulsun? Hadiseyi doğuran İzmit kadısının idamı

bunun yanında bir hiç... Bu defa öldürülen basit bir mıntıka kadısı değil, hükmü bütün muslu-

manları kapsayıcı koca bir Şeyhülislamdır.

Böyleyken, ne tuhaf! Kadı efendinin idamından doğan tepki, Şeyhülislâm öldürülmesinde asla

görülmedi. Padişahın, artık görülmemiş bir dereceyi bulan cür'etinden fena halde yıldıklan için

180

midir nedir, kimsede en küçük bir tepki alâmeti yok... Sanki öldürülen bir Şeyhülislâm değil de

herhangi bir ferttir.

İslâm adına hüküm verme makamına yükselen bir insanı fetvasız mesnetsiz öldürüp cesedini

hayvan leşi gibi gasilsiz merasimsiz kumlara gömdürme ve nişansız alâmetsiz bıraktırma cinayeti o

zamanki haliyle ancak yeniçeriye yakışacak bir harekettir ki Dördüncü Murad'ı bu bakımdan tersine

dönmüş ve yeniçeriye karşı harekete geçmiş halis bir yeniçeri kabul etmekte hata yoktur.

Böylece Dördüncü Murad ilmiye sınıfını da yüreğine indirecek mikyasta apıştırıp sindirdikten

sonra, artık tahtında «dediği dedik ve astığı astık!» bir zulüm ve cebbarlık heykeli gibi boy

göstermiş ve önünde hiçbir mania bırakmamış bulunuyordu.

Fakat Yeniçeri çıbanım en küçük bir eser bı-rakmamacasma vücuttan silen bu şiddet onu deri altına

kaçırmaktan ve orada daha büyük mikyasta irin toplamasına sebep olmaktan başka bir şey

sağlayamamış ve bir iç düzeltmeye, içten ve kökten tedaviye tamamiyle yabancı kalmıştır. Nitekim

bu hal Dördüncü Murad'm rüşd yaşından sonra ancak 7-8 yıl devam edecek ve hunhar padişah 29

yaşında ölünce, halefi şahsiyetsiz ve muvazenesiz İbrahim devrinde eskisinden çok daha şiddetle

patlak vermeye hazırlanacaktır.

Dördüncü Murad, annesi Kösem Sultana artık hareme çekilip hiçbir şeye karışmamasını ihtar etti

ve nihayet bütün hizip ve sınıflara hakim bir hükümdar sıfatiyle emniyet içinde tahtına ku-

181

ruldu. Şimdi devletin hudut dışı meselelerini ele alabilmesine imkan verici iç bünye şartlarını

tamamlamış ve Sarayı, Kubbealtını, yeniçeriyi ve ulemayı iradesine tabi kılmıştır.

Bilhassa «ulema» sınıfını yıldırışı o kadar za-limcedir ki, ceddi Yavuz Sultan Selim'in üstüne, din

adamının bindiği attan çamur sıçramasına karşı «ulema atının ayağından sıçrayan çamur

şerefimizdir» demesine mukabil, Dördüncü Mu-rad onları bindiği atın yanında, yaya ve perişan,

sürü hayvanı gibi yedeğinde çekmekte haya etmez.

Bir akşam, «tebdil» gezerken Allâme Şeyhi'-nin konağı önünden geçer. Kapıda atını durdurur ve

Şeyhi çağırmalarını emreder. Konağın kapısı önünde Padişah bulunmasından ve kendisini aşağıya

"çağırmasından müthiş bir teaccüp ve heyecana düşen şeyh, başına kavuğunu geçirdiği gibi hemen

fırlar, Sultanın özengisine atılıp ayağım öpecek olur. Fakat henüz hareket imkanını bulmadan

sultanın atını yürüttüğüne ve kendisine şöyle hitap ettiğine şahit olur:

— Ayağımın hizasından yanım sıra yürü! Allâme Şeyhi yaşlıca ve çok şişman bir adam... Murad

genç ve at sırtında... Atı da «âdeta» yürüyüşün açık temposiyle sürüyor... İnsan koşarcasına yakın

bir hızla yürümeli ki, sultana refakat edebilsin...

ݺte Murad Allâme Şeyhi'ni bu vaziyette koca kavuğunun altında sıçrata hoplata suallerine cevap

alarak neredeyse yere kapaklanıp bir daha kalkamayacak şekilde yarım saat yürüttüyor. Biçare

adam, hafakanlar içinde ve kalbi her an dur-

182

m tehlikesinde, sultanın yanında aştığı yarım saatlik mesafeyi iki buçuk saatte alabiliyor.

Zulmün, gurur ve istihza ile karışık bu derecesindeki hissizlik, Genç Osman'ın baldırını sıkan

yeniçeriyle, Dördüncü Murad'tan başka kimsede bulunamaz.

Dördüncü Murad, şair Nef î'nin bir hicviyesini okurken büyük bir tarrakayle pek yakınma yıldırım

düştü diye evvela şaire bir daha hicviye yaz-mıyacağına dair tevbe ettirmek, peşinden Sadrâzam

Bayram Paşa'yı hicvettiği bahanesiyle boğdurmak derecesinde şiddetini arttırırken, çıktığı Revan

seferinde, sebepli sebepsiz kestirmediği kelle bırakmadı ve şehzadelerin öldürülmesi fermanını da

Revan seferi içinde İstanbul'a gönderdi.

Revan'dan sonra Tebriz... Tebriz'den istediklerini yapmakta serbest bırakılan, yahut doğrudan

doğruya talan ve yakıp yıkmaya memur edilen yeniçeriler taş üstünde taş bırakmadılar. Kasırlar,

saraylar en nefis sanat eserleri, inanılmayacak kadar kısa bir zamanda iz bırakmamacası-na silinip

süpürüldü. Gazan Han'ın bir sanat şaheseri olan türbesi bile kurtulamadı. Eğer Şeyhülislâm Yahya

Efendi öne atılıp:

— Tebriz'in Ulu Camii Uzun Hasan tarafından sünnilerin ibadeti için yaptırılmıştır! Diye feryadı

basmasaydı o da gidiyordu.

ZALDM

Artık padişahın emri alma girmiş bulunan yeniçeri, bu defa kendisini onun mizacmdaki benzerlikte

mi tatmin etmeye başlamıştı? Ve Tebriz'i

183

bu hale getiren ordu, eski bir padişahın bağda üzümünü yediği her sahipsiz kütüğün dibine parasını

bırakan İslâm ordusu muydu, yoksa putperest Cengiz sürüsü mü?

Revan seferinden sonra İstanbul'a dönüş, şehre eski bir Roma İmparatoru debdebesiyle giriş... Ve

öldürülen iki şehzadeye bir de üçüncüsünün eklenmesi ve yalınız aralarında yegâne işe yaramaz,

ruh hastası İbrahim'in sağ bırakılması...

Baharda Bağdad seferi...

Bu defa öyle bir vak'a olacaktır ki, Dördüncü Murad'm âdi hunhar değil, kan dökme cinneti içinde

korkunç bir deli olduğunu gösterecektir.

Yolda, arkasından bir müjdeci geliyor:

— Sultanımızın bir çocuğu dünyaya geldi: müjdeler olsun!

— Kız mı, erkek mi?

Müjdeci yutkunuyor, ya doğan çocuğun cinsiyetini bilmiyor, yahut da korkusundan söyliyemi-yor

ve:

— Erkek!

Diye cevap veriyor.

Hakikat öğrenilinceye kadar müjdecinin hapse atılması emrediliyor. Doğan çocuğun kız olduğu

anlaşılınca da, zavallı müjdeci, kılıçla veya iple değil, canlı canlı kazığa oturtularak öldürülüyor.

Bolvadin'de Mihaliç kadısı astırılıyor. Akşehir'de iki iç oğlanı ipe çektiriliyor. Ilgın'da Mehdi-lik

iddiasında bir adamı huzuruna çıkarıyorlar. Bu adam, kendisine silah tesir etmeyeceği

iddiasındadır. Emir veriyor:

— Uzuvlarını teker teker kırıp kesiniz! Bakalım tesir eder miymiş, etmez miymiş? 184

Adam, rivayete göre, bütün işkencelere dayanıyor hiç ses çıkarmıyor, hatta cellâtlara:

Acele etmeyiniz, diyor; zulmünüzü istediğiniz kadar sürdürebilirsiniz!

Konya'da Bolu ve Yenişehir sancak beyleri öbür dünyaya gönderiliyor.

Konya Çelebisi, ilk seferde iltifat görmüşken bu defa azl ve malı mülkü müsadere ediliyor.

Trablus-u Şam takımı ile orduya katılan Bulgar Ahmed Paşa, Padişahı ta'zim için yeri öperken

kafası uçuruluyor.

Sebepler sudan mı sudan... Antakya'da köprü üstünde bir kalabalık görüyor. Nümayişçi zannettiği

bu adamların arasından geçmek istemiyor, ve ne derinliğine ne de akıntısına aldırdığı suya atını

sürdüğü gibi onu yüzdürerek karşı kıyıya çıkıyor.

Dördüncü Murad'm böyle bahadırca hareketleri pek çoktur. Revan seferinde arabasının önün-°den

geçen bir baykuşu, atma atlayıp kovalamış ve elindeki cirit değneğiyle yere sermiştir. Tebriz

önünde üç kişinin zor sürükleyebildiği bir kütüğü tek başına kaldırıp üşüşen askerlerle beraber kale

kapısını toslamaya kadar... Göstermediği kuvvet tezahürü kalmamıştır.

İri yarı silahtar ağayı kemerinden kaptığı gibi j havaya kaldırır, dakikalarca gezdirir, bir kılıçta da

bir merkebi ikiye bölermiş...

Ordu Halebe varınca orada da asmadığı, kesmediği kalmadı.

Tütün gibi afyon da yasaklanmıştı. Padişahın doktoru Emir Çelebi nezdinde afyon bulundu ve

Doktor sigaya çekildi:

185

— Ne arıyor sende afyon?

— Ben hekimim. Afyonu ilaç kaplarında kullanırım. Tıbbi lüzum...

— Sende bulunan afyonun hepsi de ilaç için mi?

— Evet...

— Zarar etmez mi?

— Etmez.

Dördüncü Murad, yanındakilere emir verdi:

— Madem ki zarar etmezmiş; öyleyse bulduğunuz afyonların hepsini yutturun kendisine!.. Şifasını

bulsun!

Zavallı hekim kendisine zorla yutturulan afyonların tesiriyle, yığıldığı yerden bir daha kalkamadı.

Ölürken de bu halin bir ilacı olup olmadığını soranlara, kendisini gammazlayanı işaret ederek:

— Silahtar Paşa gibi düşmanı olanlara en iyi ilaç ahirete gitmektir.

Dedi.

İstanbul'dan Birecik'e kadar yalnız tütün içtikleri rivayetiyle başı kesilenlerin sayısı 64... Ur-fa'da

tütün içen 18 kişiyi, kollarını ve ayaklarını kırarak, Padişahın çadırı önünde kıvranmaya, inlemeye

terketmişlerdi.

Birbiriyle kavga eden ve:

— Birimiz ölmedikçe öbürümüz rahat edemez!

Diyen iki sipahiyi, padişah ikisi de rahat etsin diye beraberce öldürttü.

Musul'da Hindistan şahı'nm sefiri Padişahı karşıladı ve kıymetli hediyeler takdim etti. Hediyeler

içinde fil ve gergedan derilerinden ve en sert

186

çelikten yapılmış bir kalkan vardı. Sefir bu kal-I kana tesir edebilecek kol ve silahın mevcut

olmadığını söyleyince, Murad harp baltasını kalkana indirerek onu param parça etti.

HEP ZULÜM

Bağdat kırk günlük bir muhasaradan sonra (fethedildi. Şehre girdikten sonra Padişah tarafin-jdan

eman verildiği halde bazı mukavemetler üze-jrine «katliâm» başladı ve 30 bin İran askerinden

lancak 300'ü kaçabildi. Bir de Bağdat baruthanesi-jnin infilakı, yüzlerce ölü ve yaralı... Hadise

İranlı-îlarm emandan sonraki ihanetine yoruldu ve emir [çıktı.

— Her kimin çadırında kızılbaş varsa öldürün! Öldürmeyenler onların yerine öldürülecektir.

Naimâ'yı dinleyelim:

«—. Esir edilenleri alıkoyar ve bin nefer jldu mu diye sorardı. Bin nefer olunca )tağ-ı Hümâyunun

kapısını açar, kendisi taht üzerine oturup üserayı da saf saf dizerler, cellâdân-ı merrihnihâdâna

emredip def-'aten ol bin nefer kızılbaşm kellelerini hâke yuvarlatırdı.»

Padişah, bağdat dönüşünde, Diyarıbekir'de, Rumiye şeyhi diye tanımış bir Nakşibendi şeyhini sırf

nüfuz ve şöhreti yaygın olduğu için sudan bir bahaneyle astırdı.

Tepki büyük... Eğer halkın gözünü kamaştıran Bağdat fethi gibi bir dayanağı olmasaydı, Murad,

büyük bir sarsıntıya uğrayabilir, belki de yıkılırdı.

187

Mezvuumuz doğrudan doğruya tefessüh halinde Yeniçeri olduğu halde Dördüncü Murad üzerinde

duruşumuz, daha evvel kaydettiğimiz gibi yeniçerinin ters bir tecelli ile bir Padişahta görün-

mesindendir. Yoksa, yeniçeri dışında herhangi bir tarih seyri takip etmek borcunda değiliz.

Nitekim büyük bir sel yüzünden harap olan Kabe'yi dokuzuncu inşa olarak yeniden yaptırması,

hükümete nüfus sayımı emrini vermesi ve eşkiya yüzünden İstanbul'a yerleşen Anadolula-rın

memleketlerine dönmelerini irade etmesi, donanma işleri ve dış politika münasebetleri, Lehistan,

Avusturya, Fransa, İspanya işleri mevzuu-muza uzaktır.

Sultan Murad, canla başla sevdiği, hatta kılığından edasına kadar taklit ettiği meşhur yeniçeri

düşmanı Abaza paşa'ya da yar olmadı. Bir aralık, Abaza Paşa'yla sıkı-fıkılığı o kadar ileriye

varmıştır ki, aralarına girebilecek hiçbir kuvvet düşünülemez olmuştu. Padişahlara «lalalık»

makamı olan sadrazamlığı ise hemen hemen gün me-selesiydi. Abaza'nın gayesi, Ejderhan'a kadar

bütün Kafkasya'nın, Şirvan'ın, Gürcistan'ın Azar-beycan'm fethiydi. Padişahı da bu fikire yatırmış

bulunuyordu. Böyle bir sefere girişildiği takdir-deyse Abaza Paşa'mn serdarlığı ve sadrazamlığı

eldebir demek. Böyle olunca da Yeniçeri Ocağının kökünden kazınacağı şüphesizdi.

Şeyhülislâm Yahya Efendi, Kaymakam Bayram Paşa ve Silahtar Mustafa Paşa, kendilerini de içine

aldığına hükmettikleri Abaza tehlikesini önlemek için birlik oldular. Türlü tezvir, tahrik ve

iftiralarla Abaza'yı gözden düşürmeye ve cellâd satırına havale ettirmeye çalıştılar.

188

Padişahın giyimini Abaza'ya benzetmesinden faydalanarak Abaza'nın kendisini Padişaha

benzetmeye kalkıştığını ve bir nevi hükümdarlık tasladığını müthiş bir dedikodu halinde yaydılar.

Dedikoku Padişahın kulağına vardı, fakat aptalca bir tertip olduğu için hiçbir tesir elde edemedi.

Bunun üzerine Abaza düşmanları, Padişaha, Anadolu Hisarı'nda Bostancıbaşınm köşkünde

eğlenirken gözdesinin ermenilerden rüşvet aldığını öne sürdüler. O sıralarda Kudüs Kilisesi

yüzünden Rumlarla Ermeniler arasında bir çekişme vardı ve davaları «Divan-ı Hümayun»a kadar

getirilmişti.

Padişah bu ihbara o kadar sinirlendi ki, eğlence-meclisini bırakıp Rumeli Hisarı'na geçti. Padişah

Ayasofya'ya doğru at sırtında yol aldı ve Beşiktaş'tan geçerken yolu tıkayan bir ot arabasının

masum sürücüsünü okla yere serdi.

Divan huzurunda ermeni vekillerinin murafa-ları vardı. Padişahın bir emriyle bütün bu vekillerin

kelleleri düşürülürken Bayram Paşa da saraya çağırılıp Hasbahçedeki Sırça köşke hapsedildi.

Öldürülmesini emreden fermanı görünce de dışından hiçbir telaş ve teessür göstermedi. Derin bir

tevekkül ve teslimiyetle mırıldandı:

— Allaha şükürler olsun. Şu dünyada hiçbir muradımız kalmadı. Padişahımın fermanı mak-

bulümdür.

Ve aynı tevekkül ve teslimiyetle ruhunu teslim etti.

Zulmünü, kâinatta kendisine tek dost ve sadık adam kabul etmeyecek kadar ileriye götüren

189

Murad, Genç Osman'ın Hotin Seferinde Osmanlı hizmetine girmiş olan Nogaylarm başı «Kantimir-

Kandemir»e kıymaya kadar götürdü. Ona düşmanlık eden Tatar girayını öldürdükten sonra, sarhoş

oğluna tatbik edilen cezadan intikam hissine kapılır diye Kantimir'i de hayat defterinden sildi.

Tütüne kadar yasak eden Dördüncü Murad, yasağını öz nefsine tatbik edebilecek bir prensip sahibi

değildi. Yakınlarından şunun bunun köşk ve yalılarında yapmadığı içkili ve kadınlı cümbüş

bırakmıyor ve zaten Bağdat seferinden dönüşte nakris illetiyle zedelenen bünyesini büsbütün harap

ediyordu. Bugün ismine izafetle «Emirgan» denilen yerde Mirgûn Han'ın yalısında zehirli Fars

tesirinin bütün uyuşturucu, kendinden geçirici ve ölüme sürükleyici dalgalarına göğsünü açtı ve

tarihte nice kahramanın başını yemiş olan içki ve kadın ejderhası tarafından yutulup 29 yaşında

kana boyadığı dünyaya veda etti.

Ölüm yatağında son iradelerinden biri, Osmanlı tahtına bir bela olarak bıraktığı Şehzade İbrahim'in

de öbür üç şehzadenin arkasından mezara gönderilmesiydi. Fakat zalim padişahın ölüm halinde

bulunduğunu görenler, fermanın yerine getirildiği oyalamasiyle işi atlattılar ve böylece yeniçeri

felaketinin tekrar azması için en müsait zemini tutmuş oldular.

Dördüncü Murad'm ölüsü başında söylenecek söz şuydu:

— Yeniçeri kral öldü, yaşasın kral Yeniçeri!...

190

DELD

Dördüncü Murad, Şehzade Kaasım'ı boğdurduğu odada can verince, Kapu Ağası, Şehzade

İbrahim'in, içinde hapis hayatı yaşadığı odaya girerek karşısında el-pençe divan durdu:

— Şehzadem! Mübarek başınız sağ olsun! Kardeşiniz Sultan Murad beka diyarına göç etti!

Saltanat tahtı sizindir.

Öbür kardeşlerinin neye uğradığım görmüş olan İbrahim, bir oyun karşısında olduğunu sandı:

— Bana saltanat tahtı ne lazım! Kardeşim sağ olsun! Benden ne istiyorsunuz?

Ağa cevap vermeye vakit bulamadan içeriye Valide Sultan daldı:

— Oğlum, arslanım, seni tebrik ederim; ağabeyin öldü, taht sana kaldı!

İbrahim inanmayan, ağlamaklı gözlerle annesini ve Ağayı süzüyor...

Bin yemin ettiler. Yine inanmadı.

— Gelin, bakın, gözlerinizle görün, dediler; kardeşiniz ölüm döşeğinde, cansız yatıyor!

Ve şehzadenin koluna girip zorla dışarıya çıkardılar.

Dışarıya çıkınca, Kapu Ağası, sadrazamın bir heykel gibi demir kapı önünde beklediğini gördü ve

hemen yanındaki harem ağalarından birinin kulağına fısıldadı:

— Koş, Sadrâzama söyle; cenazenin bulunduğu odaya girip bizi beklesin... Şehzade Hazretleri

kendisini Bostancıbaşı sanıp korkabilir. Buraya bostancıbaşılardan başkası giremez. Onların da

vazifeleri malum...

191

Ve İbrahim'i uzun koridorlardan dolaştırıp naaşm bulunduğu odaya soktular. Orada bekleyen

Sadrâzam'ı gösterdiler:

— ݺte, dediler, lalan budur!

Hala boş ve mecnun gözlerle bakman İbrahim:

— Bana hile ediyorsunuz!

Diye mırıldandı ve gözlerini, üstü baştan ayağa örtülü vücuda dikti.

Ölünün yüzünü açtılar ve başından çenesine beyaz bir tülbentle bağlı kafanın sapsarı çehresini

meydana çıkardılar:

— O muymuş, değil miymiş?

Sultan İbrahim, gördüğü manzaradan tevahhuş etti:

— Örtün yüzünü, örtün!

Diye bağırdı ve taht odasına doğru yürümeye koyuldu. Birkaç adım atmış atmamıştı ki, birden

durdu, hızla ölünün yanına geldi, örtüyü çekip yüzünü açtı, uzun uzun seyrettikten sonra örtüyü

ölünün suratına çarparcasma attı ve artık emniyet getirmiş bir insan sıfatiyle taht odasına geçti.

Taht'a oturur oturmaz da Naimâ'nm rivayetine göre ellerini açarak aynen şu duayı etti:

«— Yarab, eyyamımda (benim günlerimde) ümmet-i Muhammed'i hoşhal eyle ve birbirimizden

hoşmıd et!»

Ertesi günü biy'at resmi yapıldı ve Dördüncü Murad'm cenazesi büyük merasimle kaldırıldı. Tabutu

önünde, kanlı Sultanın harplerde bindiği üç soylu at, tersinden eğerlenmiş olarak seyisleri eliyle

çekiliyor ve bu atlar bir şeyler hissettiği zannını verecek hareketlerde bulunuyor, sesler çıkarıyordu.

192

Padişahın kanlı olmasına rağmen birçok kanlı kaatillerden milleti korumuş bulunması yüzü suyu

hürmetine halk, At Meydam'nda yağız atlar dolaştırarak matem tuttu. Bir maunayı da kara katrana

boyayıp «Şahkale» denilen iskele yakınında karaya çektiler.

Dördüncü Murad'dan kalma cana kıyma modası kendi kendisine devamda...

Kahinlik taslayan birinin:

— Kuş isimli bir insandan devlete zarar gelecek!

Demesi üzerine, Rodos'ta mahpus Şahingiray'm kellesi uçuruluyor. Zorbalardan Hafız Kör ve ava-

nesi de yakalanıp boğduruluyorlar... Dördüncü Mu-rad zamanının büyük nüfuz sahibi Silahtar

Mustafa Paşa, Kıbrıs hazinesini soyduğu ve devlete malını eksik gösterdiği ithamiyle cellâda

teslim...

Halep Beylerbeyi Nasuh Paşazade Hüseyin Paşa, Sadrâzama karşı harekete geçtikten ve zaferler

kazanarak Üsküdar'a kadar geldikten sonra birdenbire yaptığından pişman olup Rusçuğa kaçıyor,

orada yakalanıyor, İstanbul'a getiriliyor ve Sadrâzam Kara Mustafa'nın huzurunda vücudu didik

didik edilerek öldürülüyor.

Dördüncü Murad'm tepelerdeki balyozu henüz tesirini muhafaza ettiği için Yeniçeride bir

kıpırdanma yoktur. Fakat her şey ruhlardaki kamaşmanın geçmesini beklemektedir.

CDNCD

Sultan İbrahim devrinin (karakteristik) adamı Cinci Hoca... Bu adam o devri manalandırmak-

193

ta bir baş örnek... Padişahın, Şehzadeliğinden kalma uykusuzluk illetini, telkin kuvvetine mâlik bir

manyetizmacı edasiyle okuyup üfleyerek geçiriyor ve sırf telkin yüzünden meydana gelen bu hal,

Cinci Hoca'da esrarlı bir kuvvet vehmettiriyor. Hilekâr Hoca göze giriyor, üstüste rütbelere

konuyor, konağı herkesin baş vurduğu bir merkez oluyor ve sahtekâr tip, devlet işlerinde birinci

derecede bir nüfuza eriyor.

ݺte bu Cinci Hoca, Sadrâzam Kara Mustafa Paşa'yı Padişahın gözünden düşürüp öldürtmeye kadar

gitmiştir.

Artık Cinci Hoca, Harem ve Kösem Sultanla beraber Sultan İbrahim üzerinde derin bir nüfuz

sahibi...

Kaptan Piyale Paşa'yı, Padişah adına aldığı hediyelerden altın bir sofra takımını kendisine ayırdığı

için evini bastırıp boğdurtan odur. Anadolu kazaskeri olduğu gibi, Galata kadılığı ve Padişah

hocalığı makamlarını da nefsinde toplayan yine o... Padişah, Mevlûd cemiyetlerinde onu soluna

oturtup herkesten üstün tutar ve manzara bütün yüksek rütbeli din adamlarının kalbini kı-

rar.

Devlet adi bir üfürükçünün elindedir de hala yeniçeride baş kaldırma emaresi mevcut değil...

Dördüncü Murad'dan kalan bu sersemliğin geçmesi için çok zaman geçmiyecektir.

DELDCE ݪLER

Padişahta ilk muvazenesizlikler başladı. Cinci hoca'ya hazineden büyük bir saray yapılması

194

için 200 yük akçe sarfına ait bir irade... Peşinden daha fecisi, padişah yanma Cinci Hoca'yı alıp ma-

iye tiyle Edirne'ye gitti ve orada yakacak olarak odunları beğenmedi. Söylendi:

— İstanbul'un odunları daha iyi... Oradan getirilsin!...

İstanbul'dan Edirne'ye hamallarla odun taşınmaya başladı.

Mısır'a nefyedilen Kızlar Ağası Sümbül'ü ve pek çok hacı namzedini taşıyan bir Osmanlı gemisini

Venedikliler zaptedip Girit'e götürünce Girit seferi başladı ve yıllarca sürecek muharebe ve hazine

harcamalarının kapısı açıldı. Bir aralık Sadrâzam da Girit seferi aleyhine tavır aldı ve bu yüzden

Serdar Yusuf Paşa ile birbirine düştüler. Sadrâzam Mehmed Paşa, Serdar Yusuf Paşa'yı ganimet

adına Padişaha iki kırmızı somaki direkten başka bir şey göndermemiş olmakla suçladı. Yusuf Paşa

da, Sadrâzamı, Galata'daki Venedik Balyoz'undan 60 bin florin rüşvet aldığı için harbi istememekle

ithametti. Padişah Sadrâzamı azl, öz damadı Yusuf Paşa'yı da istintak etti:

— Padişaha gönderilecek iki kırmızı somaki direkten başka bir şey bulamadın mı?

— Bu, Efendimize Vezirin telkini midir? Padişah, bu şımarık mukabele karşısında öfkesini belli

etmek istemedi:

— Sefer ne zaman nihayet bulur?

— Şahane himmetlerine bağlıdır.

— İçel Beylerbeyilerini de al git, Girit'i baştan başa zaptet!

Yusuf Paşa dikbaşlılıkta devam etti:

195

— Erbain içindeyiz. Şimdi gidemem!

Ve bu kadarla kalmayıp Sultan üzerinde müspet tesir bırakacağı kanaatiyle bir hayli söylendi:

— Bu devlet ne günlere kaldı? Yeniçeri belasının yerine şimdi üç tuğlu vezirler ve samur kürklü

hocalar geçti!

Sultan, Bostancıbaşıya haykırdı:

— Kaldırın şunu!

O zaman Yusuf Paşa büsbütün coştu:

— İstersen hemen öldür! Ne duruyorsun?

Bütün bu hikayeyi anlatılmaya layık buluşumuzda başlıca sebep, Yusuf Paşa boğdurulduktan sonra

İbrahim'in takındığı tavır ve bu tavrın belirttiği ruhî seciyedir. Ve işte bu seciyedir ki, Koca

İmparatorluğu idare makammdadır.

Sultan İbrahim, Yusuf Paşa'yı öldürttükten sonra naaşım huzura getirtiyor ve pişman gözlerle

cesede bakıp şöyle diyor:

— Kırmızı elma gibi ne güzel yanakları varmış!.. Kıydığıma çok yazık oldu!

Ve başlıyor hüngür hüngür ağlamaya...

Sultan İbrahim'in Sadrâzam Mehmed Paşa'ya

bir nâmesinden:

«Bre mütevelli yapılı kodoş! Bre karpuz kıyafetli püzevenk! Ecdadım Medine'ye bu kadar cevahir

ve emval göndermişler. Adam gönderip anda olan emval ve cevahili cümle getürdesin! Ve illâ

senin derini soyup içine saman doldurmam mukarrerdir. Şöyle bilesin!»

Mehmed Paşa bu Hatt-ı Hümâyunu tarihçi Naimâ'nm babasına göstermiş ve şöyle demiş:

— ݺte, bir alay rus leh, macar, frenk ka-

196

nları olan cariyelerin şevkiyle böyle teklif-i bed'anife uğradım. Benim halim neye müncer

olacaktır?

Şu Hat kadar da, idare ölçüsünün düştüğü seviyeyi gösterecek ikinci bir misal bulunamaz.

Sultan İbrahim'in delice şiddet ve hiddeti o dereceye vardı ki, Venedik donanmasının uzak

kıyılardan 5 bin esir topladığını haber alır almaz İmparatorluk sınırları içindeki bütün hristiyanla-

rm öldürülmelerini irade etti. Fakat Şeyhülislâm fetva vermedi. Bunun üzerine Padişah, iradesini,

sadece Venediklilere tahsis etmeye kalkıştı. Ona

da mani oldular.

Ecnebi sefirlerinin Beyoğlu'nda oturmaları o

tarihte başlar. «Katl-i âm» sözü üzerine hristiyan İve frenklerden çoğu kaçtılar. Sefirler de İstanbul

?tarafındaki Elçi hanini bırakıp Galat ve Beyoğlu'-

na geçtiler.

KADIN PARMAİI

Padişahın üzerine en derin tesir, murdar ilik yoliyle haremden gelmektedir. Tesiri irade eden

parmak da Kösem Sultanın parmağı... Muvazenesiz hünkârın zevk, sefahat ve kadın düşkünlüğü

Üçüncü Murad'ı hayli gerilerde bırakmıştır.

Hareme mücevher ve güzel kokular tedariki için yerli ve ecnebi dükkânlar yağma ediliyor ve

haremin ziynet ihtiyaçlarına devlet hazinesi cevap vermez hale gelmiş bulunuyor.

Artık Cinci Hoca da gözden düşmüştür. Rüşvetini alıp da teahhüdünü yerine getirmediği bir adamm

kapı kapı dolaşıp Cinci hoca'yı rezil et-

197

mesi üzerine Hoca yeni yapılan sarayından atılı, yor ve Anadolu Kazaskerliğinden kovuluyor.

Sultan İbrahim şehirde, kah tahtırevan, kah koçi denilen araba içinde, bazen de at sırtında dolaşır ve

böylece haremde kesilen nefesini açık havada düzeltmek isterdi.

Bu gezmeler sırasında birkaç defa arabalar Padişahın yolunu tıkamış, o da şu iradeyi çıkarmıştı:

— Arabalar şehre girmesin! Şehirde de kimse arabaya binmesin!

Bir gün, Davutpaşa tarafında bir üfürükçü Hocanın evindeki kuyu ipiyle boğduruluyor.

HAREM

Padişahın beynini emen ve içinde tek zerre şuur ve şahsiyet bırakmamaya doğru giden harem

kadrosu işi o hale getirdi ki, yeryüzünün Halifesi ve denizlerle karaların Padişahı etrafında,

üfürükçüler, büyücüler, kuvvet hapı mütehassısları ve zevk-ü-sefa organizatörleri en sıkı halkayı

teşkil etti.

Geceleri kendisine masal anlatan büyücü soyundan bir cadının, her tarafı samur kaplı bir saraya ait

tasviri o kadar hoşuna gitti ki, aynı şeyi tatbik etmek sevdasına düştü ve sarayların, kasırların,

köşklerin, yalıların baştan başa samurla döşenmesini irade etti.

Bir de, içi dışı samurdan pırıl pırıl düğmeli kürk i cad etti ve bütün ileri gelenleri bu kılığa

girecekler ve kılıklarının bir eşini de «Rükâb-ı Hümâyun»a hediye edeceklerdi. Ferman kesindi.

198

«Kudretim yok!» diyenlerden Divan çavuşları va-sıtasiyle bedeli cebren tahsil edilecekti.

Böyle yapıldı. Galata kadısı Şeyhülislâmzâde Mehmed Celeb -ki âlim ve tasavvuf ehli bir zattı-aynı

teklife muhatap olunca, bir bohçaya bir aba hırka ile Mevlevi külahı koyup, alâkalısına şu cevabı

verdi:

— Efendi, ben kürk vermeye muktedir değilim. Gerekirse şu hırka ile külahı giyip makamımdan

vaz geçerim.

Girit'ten gelen Kara Murad Ağa isimli, dev cüsseli, 500 fedai gezdirir, Ocak ağalarına tesiri büyük,

korkunç adama da gidip aynı şeyleri istiyorlar:

— Padişahın fermaniyle, iki samur kürk, şu kadar dirhem amber ve şu kadar kese nakit hazineye

imdat etmeniz için gönderdiler.

Hâdiseyi anlatan Naimâ, gözleri «tâs-ı pür-hun; kan çanağı» halinde, Kara Murad Ağa'nın dişlerini

gıcırdatarak, öfkeyle şu cevabı verdiğini

kaydediyor:

«— Var, Defterdar Efendiye söyle; ben Girit'ten geldim. İnce perdaht ile yağlı kurşundan gayrı

nesnem yoktur. Amber adını biz elden işitiriz, görmemişiz. Akçe der isen borç ile alıp

harcediyoruz. Bizden selâm eyle, böylece söyle!»

Yine Naimâ'ya göre çavuş tekrar laf edecek

olunca, Ağa: — Çık! Diye öyle bir haykırıyor ki, odayı «zelzeleye

veriyor.»

Sultan Murad şehzadeleri öldürdüğü için

199

«Sultan İbrahim'in sulbünden şehzade vüruduna luzüm-u âcil» görülmüştü.

Bu bakımdan devlet ve saltanat ileri gelenleri, Padişaha, taht'a cülus edince güzel cariyeler takdim

etmeye koyulmuşlardır. Nihayet harem, Padişahın kaniyle beraber hazineyi öylesine tüketmeye

başladı ki, askere aylıkları verilmez oldu. Makam ve memuriyet müzayedeciliği en sefil derecelere

düştü.

Venedik gemileri Çanakkale Boğazı'nı kapatıp donanmamızı dışarıya çıkarmaz ve bu vaziyette

devam ettirilen Cirit seferi devletin el uzatmasına imkân vermeyici bir facia belirtirken, Padişah

harem cümbüşlerinden, Sadrâzam da kesesini doldurma tertiplerinden başka bir tasa sahibi değildir.

Padişahın tek derdi, evlenme, evlendirme, gerdeğe girme, gerdeğe sokma... Sadrâzam Ahmed

Paşa'ya karısını boşatır ve kendi kızını verir. İkiºer üçer yaşlarındaki öbür kızlarını da vezirlere

nikahlar. 18 gün süren muazzam ve muhteşem şenlikler...

Padişah, At Meydam'ndaki İbrahim Paşa Sarayını nikâhlı sekizinci hasekiye verip bir müddet oraya

çekilmek istiyor. Derhal Defterdar Paşa'ya emir:

— Sarayı diba, zibâ, samur ve sırmayla döşe-yiniz!

Ancak sarayın meydana bakan kubbeli odası döşenebiliyor. Defterdar bir sürü laf işitiyor. Sırmalı

Hind kumaşlarından Çin ipeklerine kadar nice kıymetli ve nadir eşya, geceleri bedestenler, hanlar

ve mahzenler açılıp sahiplerinden izinsiz,

200

bedelleri güya sonradan verilmek üzere cebir ve kahır yoliyle almıyor.

Neticede de iki yastığın nakışları birbirine uymadığı için bütün bu gayret yerin dibine batırı-hyor ve

yapılan iş beğenilmiyor.

Ahali artık sokaklara dökülmekte ve açıkça bağırışmaktadır:

— Artık emniyet ve güven diye bir şey kalmadı!

O anda bir süvari, sokaktan dört nala geçerek

haykırıyor:

— Dükkânlar kapanacak!

Acı demir gıcırtılariyle kepenkler kapatılıyor ve kilitler yerlerine asılıyor.

Ne olduğu, nereden ve nasıl geldiği bilinmez bir paniktir bu!..

Yoksa yeniçeri mi ayaklanmaktadır?

Henüz değil!

Kanla tavlanmış olsa da ne çelikten bir pen-çeymiş o Sultan Murad Han ki yeniçeriye verdiği

dehşet ve Padişahlık makamına getirdiği heybet, bu sefaletlere rağmen devamdadır ve hala

yeniçeri;

— Bütün bu rezalet ve kepazelikleri bana devrediniz; onlar benim şiarım dır!

Diyememekte ve olanca hüviyetiyle ortaya çıkamamaktadır.

Eski halin ve şartların bu kadar ucuz ve kolay yerine dönüşünde, yeniçeri âdeta apışmış,

kalmıştır.

Şu hükümet itibarsızlık ve haysiyetsizliğine bakın ki, siz, Galata önünde demirli bulunan 7 parça

İngiliz kalyonunun bir sabah beyaz bayrak

201

çekip tayfalarının bakraç bakraç zift yakmakla uğraştığı görüldü. Sebebi sorulunca gemilerden şu

cevap alındı:

— 50 bin kuruş mukabilinde b.ize ahitname verilmiş ve yüzde üç gümrük alınacağı teahhüt

edilmişti. Şimdi yüzde altı isteniyor. 15 bin kuruşluk malımız satın alındığı halde bedeli ödenmiyor.

Üstelik angarya şeklinde Girit'e gitmemiz ferman olunuyor, Ya bu zulüm üzerimizden kaldırılır,

yahut gemilerimizi şu yaktığımız ziftle ateşe veririz!

TERTDP

Sadrâzam Ahmed Paşa, sarayını, gece gündüz kapısını çalıp harem ihtiyaçlarından bir şey isteyen

Padişahın adamlarına karşı, şal, kadife, sırmalı kumaş, misk, amber, ıtr-ı şahı, türlü baharat ve

kıymetli eşya deposu haline getirmişti. Padişahı oyaladığı bu cicili bicili eşya karşılığında o da

memleketi soyuyor.

Bu hengâmede, bir gün Ahmed Paşa nefes nefese saraya koştu:

— Sultanım, yeniçeri kullarınız yine için için kaynaşma halinde... Bir fesat tertibi üzerindeler!

Padişah rehavetli gözlerle Sadrâzama baktı:

— Ne yapmak gerek?

— Mahdum kölenizin düğün şenliklerine yeniçeri kodamanlarından Kara Murad, Koca Müsli-

hüddin, Bektaş ve Kara Çavuşu davet edelim ve orada haklarından gelelim!

— Münasip olur!

Padişah, sekiz yaşında bir sultanı Sadrâza-202

mm oğluna vermiş ve bu münasebetle büyük bir «Sûr-u Hümâyun» emretmişti.

Ağalar törene davet edildiler; fakat tertibatı önceden haber aldıkları için Yeniçeri Ağası ve Ocak

eskileriyle birleşerek ulemayı Fatih Camii'-ne çağırdılar.

Karar verildi:

— Ahmed paşa azl ve yerine Sofu Mehmed Paşa tayin edile!..

Bu, Dördüncü Murad'dan sonra ilk patırtısız baş kaldırma...

Ahmed Paşa kaçtı, fakat yakalanıp feci şekilde öldürüldü. Cesedi de bin parçaya bölündü. Bu

yüzden kendisine «Hezâr-pâre-Binbir Parça» Ahmed Paşa lakabı takıldı.

Meşhur cellâd Kara Ali'nin Ahmed Paşa'yı öldürüşü, kan içme zevkinin şehvet derecesine varmış

korkunç tablosunu çizer.

Ahmed Paşa malını mülkünü teslim ettikten sonra karşısında tarihin en çok adam öldürmüş

cellâdını görünce kurtulduğunu sanmışken birden dehşetle irkildi ve haykırdı:

— Hay kâfir, kahbe oğlu!

Cellâd, Paşa'nın koluna girdi ve gülerek mırıldandı:

— Hay benim devletli efendim!

Ve eğilip, kurbanına karşı görülmemiş bir nevi şehvet hissiyle Paşa'yı göğsünden öptü. Sonra

kafasına bir yumruk indirerek yere yığdı ve boynuna kemendi geçirdi. Ahmed Paşa'nm son sözü

yine ilk sözünün aynı oldu:

— Hay kâfir, kahbe oğlu!

Ahmet Paşa'nm cesedini soydular, at sırtına

203

yükleyip bağladılar, atı da yedekte çekerek At Meydanı'ndaki çınarın altında teşhir ettiler.

O sırada bir yeniçeri ilerledi, bıçağını çekti ve Ahmed Paşa'nm naaşım parçalara ayırıp çuvala

doldurmaya başladı. Meğer halk arasında, yağlı insan etinin romatizma sancılarına iyi geldiği

yolunda bir rivayet çıkmış... İnsan yağı sürülen sancılı uzuv bir daha ağrımıyormuş... Vahşi üstü

vahşi yeniçeri, şişman ve yağlı bir adam olan «Hezârpâre»nin etlerini ve yağlarını ayrı ayrı keserek

beşer, onar akçeye sattı. Meraklılar, bu etlerle yağları kapış kapış aldılar.

Naimâ'ya göre, memuriyetleri ve halka mah-susgıda maddelerini parayla satan Ahmet Paşa, nihayet

bin parçaya bölünüp etleri satılmak suretiyle İlâhî cezaya uğramıştır.

ݺ bununla kalmadı. Şeyhülislâm Abdurra-him Efendi'nin fetvasiyle Sultan İbrahim'i tahttan

indirdiler ve yerine 7 yaşındaki Dördüncü Mehmed'i taht'a çıkardılar.

Ulema meclisinde Anadol kazaskerliğinden ayrılma Hanefî Efendi söz almıştı.

— Mala el koyma ve rüşvetle, devlet nizamı elden gitti. Hazine israfla tüketildi. Padişah nefsinin

havasına esir, saltanat işlerinden gafil, şeriat ölçülerini tatbike âcizdir. Davul, zurna, cenk, şeştar,

bin türlü çalgı sesi, Ayasofya minarelerinde ezan seslerini boğuyor. Kimse kimseye öğüt verecek

halde değil, herkes ırz ve can korkusu çekmekte. Bedestenleri, dükkânları basıp mallan gasbetmeler

haksız adam öldürmeler, avretlerin isteğiyle işleri kötü ellere vermeler artık haddini aşmıştır.

Bundan böyle ona kimse yaklaşıp öğüt 204

veremez ve hiçbir öğüt tesir edemez! Mutlaka hal'i lâzımdır!

Valide Sultan, yeni gelecek olanın minicik bir çocuk olduğunu ve önünde yeni Valide Sultan

Turhan'a rağmen kendi nüfuzunu kırabilecek kimse bulunmadığını bildiği halde, kendisini bir

münasebetle sürmeye kalkışmış olmasına rağmen oğluau tutmaya davranmış ve Hanefî Efen-di'ye

şu itirazda bulunmuştu.

— Ama yedi yaşında bir masumun saltanatı nice mümkündür?

Ve şu cevabı almıştı:

— Mezhebimizin imamları «aklı bozuk büyüğün saltanatı caiz değildir de akıllı çocuğun saltanatı

caizdir» buyurmuşlardır. Masum, cülus eder ve yetişinceye kadar işlere vezir bakar.

Bunun üzerine Valide Sultan:

— Varayım, sarığını sardırıp çıkarayım! Diye gitmiş ve 7 yaşındaki çocuğu, koca sarı-

ğiyle getirip teslim etmişti.

Sultan İbrahim'in hal'i yeniçeriye dayanılarak yapılan vezirler ve ulema sınıfı darbesiydi ve henüz

yeniçeri ikinci plândaydı.

Sultan İbrahim'i, demir pencereli ve kapılı bir taş odaya kapattılar. Yemek sahanlarının alınıp

verilebileceği bir delik bırakıp demir kapıya kocaman bir kilit astılar. Kilidin içine de erimiş kurşun

dökerek onu iptal ettiler. Eski şehvetperest Padişahın yanma iki cariye koymayı da ihmal etmediler.

Fakat biraz sonra Enderun ağalarının İbrahim'i tekrar taht'a geçirmek için tertipler düşündükleri,

sipahilerin de hal'e taraftar olmadıkları

205

ve homurdanmaya başladıkları haber alındı. Eski Padişah sağ kaldıkça:

«— Nizam-ı âlem müyesser olmayıp hükkâm havf-i candan halâs bulmak ihtimali yoktur!»

Ölçüsüyle, biçare İbrahim, Şeyhülislâm Ab-dürrahim'in fetvası üzerine cellâd Kara Ali'ye

boğduruldu.

BAHŞDŞ

Yedi yaşındaki Dördüncü Mehmed taht'a çıkınca, tamtakır kurubakır hazinenin birinci derdi

besbelli ki, cülus bahşişi...

Nereden bulsunlar?

Birinci gelir yolu, devletin kanını emmiş olan kenelerden kan almak, yani hırsız vezirlerin malları

üzerine oturmak... Hırsızlıkla biriktirilen parayı gaspla almak... Her iki ucu birbirinden beter bir iş...

Hatıra Cinci Hoca geldi.

Cinci Hoca, Sadrâzam Ahmed Paşa'nm kaçtığı gün kaymbabasmın kavuğunu ve elbisesini giyerek

sıvışmış, sonra doğrudan doğruya kendisini hedef tutan bir şey olmadığını görünce evine dönmüş

ve izini, nişanını silerek köşesine çekilmişti.

Cinci Hoca'ya giden memur Sadrâzamın iradesini bildirdi:

— Cülus bahşişine medar olmak üzere hazineye 200 kese imdat etmeniz ferman buyruluyor.

206

Cinci Hoca gözlerini faltaşı gibi açıp suratının çizgilerini ağlamaklı bir tiyatro maskesi haline

getirdi.

— Bende 200 kese ne arar? Git, Paşa'ya böyle

arzet!

Bu cevap üzerine Sadrâzam hususî talimatla çavuşbaşıyı gönderdi.

Cinci, evinde, Kethüdasiyle yere çömelmiş, silik paralı ayırıyor ve onlardan 40-50 kese toplayıp

bununla yakasını kurtarmaya bakıyor.

Evin kapısı sert sert çalındı.

— Kim o?

— ÇavuşbaşıL

Cinci hoca Çavuşbaşmm gelmesindeki ehemmiyet ve ciddiyeti anladı ve paraları yüzüstü bırakarak

hareme kaçtı, oradan da dama çıktı ve bir cin gibi 10 arşın yükseklikten atlayarak komşusunun

evine sığındı. Burada, Cinci hoca, tenha bir odada cılk tahtalara uzanıp üstüne eski bir hasır

çektirdi. Fakat Çavuşbaşı onu takip etmiş ve damdan geçişini görmüştü. Saklandığı eve girdi ve bir

tekmede hasırı üzerinden atıp, altında tiril tiril titreyen Cinciyi enseledi. Sille tokat Sadrâzamın

karşısına çıkardı. Cinci Hoca, sarayda Kethüdasiyle beraber hapsedildi ve Cellâd Kara Ali'nin

ziyaretiyle bülbül gibi konuştu:

— Paralar filân merdiven altında, falan duvar içinde...

70 bin altın Mısır parası...

Cülus bahşişi bu paralarla verildi. Paraların ayarı da halis olduğu için, halk arasında tam ayarlı

paraya «Cinci altını» ismi verildi. «Reşad altını » der gibi bir şey...

207

Hocanın menkul serveti, 3000 kese nakit, aynı kıymette samur, kıymetli kumaş, altun ve gti-müş

âvâni... Emlâkine dokunmadılar ve üstelik birtakım şefaatlerle evinde oturmasına müsaade ettiler.

Az sonra Sultan Ahmed Meydam'ndaki sipahiler vak'asmda fesada kalkışacağı için gizlice idam

edilecek ve artık cinliği cinciliği para etmeyecektir.

AİALAR HEGEMONYASI

Yeniçeri çevresindeki ağalar saltanatı, daha evvel kendisini gösterip IV. Murad'ın rüşt çağı

devrinde tepelendikten sonra, İbrahim zamanında için için gelişir ve Dördüncü Mehmed'le beraber

boy atarak tamamiyle yerleşir ve müessisele-şir.

ݺi meydana çıkaran ve Yeniçeriyi Sipahiye galip kılarak rakipsiz hale getiren ve böylece meydanı

ağalara teslim eden hâdise, sipahi vakasıdır.

Padişahın çocuk olmasından ötürü konağını saray haline getiren, oradan devleti idare eden ve

Divana uğramayan Sadrâzam Sofu Mehmed Paşa 1000 sipahiyi Girit'e gönderilmek üzere ayırınca

bunlar Üsküdar'da toplandı ve narayı bastı:

— Girit'e gitmeyiz! Sultan İbrahim'i hangi fetva ile öldürdüler; anlamak isteriz!

ݺ büyüdü. Bunların başına Bıyıklı Mahmud diye biri geçti ve aralarına bazı katılmalar oldu.

Naralar daha ileriye vardı:

— Sultan İbrahim'in katliyle alâkalı bütün vezirler ve Ulemâ katledilmelidir!

208

Fakat hükümet vaziyete boyun eğmedi, yeniçerileri silâhlandırdı ve âsilere karşı durmanın meşru

olduğuna dair fetva çıkarttı.

Bu karşılık sipahileri korkuttu, yola gelir gibi oldular hattâ Üsküdar'a geçmeye başladılar. Fakat

Yeniçeri, isminin oynadığı bu rolden bir kere şımarmıştı. Bıyıklı Mahmud'u istemeye ve meydan

yerlerinde kol gezdirmeye kalkıştı. Sultan Ahmet Camii imaretinde sipahi kılıklı üç fakiri tutup

Şehzade Cami önünde paraladılar. Sipahilerin hanlarını basmaya, köşe ve bucakta sipahi avlamaya

kadar gittiler. Sipahiler de coştu:

— Vezir ve Şeyhülislâmı öldürmedikçe bize rahat yoktur!

Nidâsiyle Sultan Ahmed Meydanı'nda kümelendiler. Bıyıklı Mahmud, avanesiyle Üsküdar'dan

gemilere binip Kumkapı kıyılarına döküldü.

Yeniçeriler de:

— Fetva elimizdedir; cümlesini kırarız! Bu cenge katılmayan kâfir, karısı da boştur!

Diye, Sadrâzam ve Şeyhülislâm sevk ve idaresinde yeniçeri meydanında toplandılar.

Padişah, sipahilere.

Dağılsmlar, ben her ikisini de azlederim.

Mânâsında bir hat gönderdiyse de dinlemediler. Gördükleri hakaretten son derece kırgın,

kendileriyle sözleşmeye gelen Yeniçeri Beşinci Deveciler Çorbacısı Mehmed Ağa'yı parçaladılar.

Artık çatışmadari\\ başka yol kalmamıştı. Yeniçeriyle acemioğlanları önde, ulema ile vezirler

arkada, yürüyerek meydan yerine geldiler. Kılıçlar çekildi, oklar doğrultuldu ve hücum başladı.

Tarihçi Naimâ:

209

«— Bir müddet sonra meydanda, ak Sa. kaili ve kara sakallı ve taze içoğlanı kellele-riyle mâlâmâl

(dolu) ölülerden kümeler pey. da oldu.»

Sipahileri camie tıktılar. Bıyıklı Mahmud Ahırkapı'dan kayığa binerek Üsküdar'a kaçtı. Camide

kalanlarsa, dış avlu, iç avlu, kapı, pencere minber, mihrap önünde kılıçtan geçirildi. Bazıları

minarelere çıkıp teslim işareti verdiler ve aman dilediler.

Devletin iki büyük askerî sınıfını birbirine düşürecek ve birbirinin kanma susatacak kadar korkunç

bu fesat, topyekûn orduya ait demekti.

Artık Yeniçeri Ocağı ağalarının nüfuzu, haremi ve kubbealtmı aşmış, biricik saltanat mihrakı

olmuştur.

DEVLET KD DEVLET!

Padişahın naibi mevkiindeki Sadrâzam, olanca istiklâl ve nüfuzuna rağmen Ocak ağalarının mağlûp

ve mahkûmudur.

Dördüncü Murad'dan sonra kılıç zoriyle kazınan çıbanlar, onu takip edici zaaf devresinin başında

birdenbire Anadolu'yu gelincik tarlasına çevirmiş, ana vatan eşkiya yatağı olmuştur. Girit'te ana

vatanla ilişkisi son derece zaif hale gelen ordu, perişan... Girit'e yol arayan donanma Foça'da

darmadağınık...

Bütün bunlar Vezirin idaresizliğine yoruluyor ve Büyük Valide Sultanın el atmasiyle Sadrâzam

azledilip yerine Yeniçeri Ağası Kara Murad geçiriliyor.

210

ݺte ağalar saltanatı artık mühürlenmiştir. Çocuk Padişahın müstakil veziri de kendilerinden...

Devlet, dışarıda bir harp idaresi şöyle dursun, kendi iç bünyesine hâkim olmak, kendi öz kapısını

yine kendi öz tebasma karşı müdafaa edebilmek iktidarından bile mahrum...

Gürcü Abdünnebi isimli şaki ile Katırcıoğlu sergerdesi 15 binlik bir kuvvetle İstanbul üzerine

yürümekte... Padişah henüz 8 yaşında... Tahtın arkasına Büyük Valide Sultan bağlılarından biri

geçmiş, ne söylerse onu tekrarlıyor. Yazı yazmayı da yeni öğreniyor.

Bir gün karşısına Kazasker Aziz Efendi'yi aldı. Arkasındaki (suflör) fısıldadı, o da tekrarladı:

— Rüşvet diye bir şey varmış, öyle mi?

— Evet, var Sultanım!

— Neymiş o?..

Kazasker hayretle sustu, (suflör) fısıldadı:

— Akçe halinde almırmış... Sükût...

Devam:

— Niçin alıyorsunuz?

Kazasker daha büyük bir hayretle ağzını açtı ve işi alaya dökmek istedi:

— Bunl/arı sana kim öğretiyor, Sultanım?

Üç kıtanın üstünde ve bir kıta çapındaki İmparatorluk, Kösem Sultan isimli ihtiras hastası kadınla,

Kara Murad adlı cahil sadrâzamın, daha doğrusu ocak ağalarının ellerine düşmüştür.

Ağaların teşebbüsü, yeniçerilerle sipahileri zahirde barıştırdı. Derme çatma kuvvetler Üsküdar'a

geçti ve Payitaht üzerine yürüyen eşkiyayı

211

püskürtebildi. Takib ve imha edilmeyen eşkıya şuraya buraya dağıldı.

Katırcıoğlu Mudurnu yakınlarında Ada isimli kasabayı 200 kadar hempasiyle bastı; yaktı, yıktı,

öldürdü ve halkın kuleye kapadığı kadınlarından 200 ünü seçip adamlarına dağıttı. Kendisi de iki

güzel kızı, saçlarını kesip erkek kılığına soktu ve yanma alarak Söğüt dağına çekildi.

Girit'te de isyan... Asker, Serdar Hüseyin Paşa'-nın sarayına hücum etti ve sarayı yaktı. Malını ve

cariyelerini de paylaştı. Derken pişmanlık ve yalvarma... İkinci Kandiya muhasarası da neticesiz...

Padişahı sünnet ettiler.

Meşhur şaki Katırcıoğlu'nu da, güya aman dilediği Beyşehri mutasarrıflığına tâyin ettiler.

Askeriyle, zabitiyle, şâkisiyle, serkerdesiyle baştan başa yeniçeri ruhunun hâkim olduğu devleti

izaha kelimeler müsait değildir.

ݺi yalnız malî ve ahlâki cepheden ele alırsak, polisle hırsızın nasıl aynı şey olmaya doğru gittiğini

görürüz.

Naimâ:

«— Bu esnada hazinede zaruret vardır deyû (diye) verilen manasıptan (memuriyetlerden) alman

rüşveti Sadrâzam Paşa kabul etmeyip rüznâmeye irad kaydolunmak bid-'ati (yeniliği) zuhur etti.

Yakın zamanlara kadar mürteşidir (rüşvet yiyicidir) diye nice dahi ma'zul ve mahzul olmuş (işinden

atılmış) iken zaaf-ı hal ve ihtilâl bir dereceye vardı ki o töhmet (suç) addolunan (sayılan) maslahat,

medar-ı umur-u devlet (devlet işlerinin dayanağı) addolundu.»

212

I

Memleket bu haldeyken, bir hırsız çetesinin başka bir çeteyi ortadan kaldırması gibi, bazı Anadolu

şakilerini sindiren yeniçeriler, ağalarının şahsında, İstanbul'a emr-ü ferman ve zevk-ü safa postunu

serdiler ve ağalardan her biri Firavunlar gibi saltanat icrasına koyuldular.

Sadrâzam Kara Murad Paşa dilediği zaman saraya girip çıkıyor, sarayı çiftliğini teftiş eder gibi

dolaşıyor, Büyük Valide Sultan Hazretleriyle görüşüyor, alınacak fermanları önceden tertipliyordu.

Sultan İbrahim'in kaatillerinden Şeyhülislâm Abdürrahîm Efendi'yi azlettirmiş, yerine Ba-haî

Efendi'yi geçirtmişti.

Asil ve nasp, bütün hükümet kararları, devlet ve memleket işleri, saray yerine Ocaktan başta Kara

Murad Paşa, ağalar heyetinden çıkıyordu. Halkın baş vuracağı, eşik öpeceği, derdine çare

isteyeceği yer de ağaların kapısı olmuştu. Ağaların gurur ve taazzum edasına dağlar bile

dayanamazdı.

Tarihçi manzarayı şöyle anlatıyor: «— Ol zeman-ı nuhuset iktiranda Ocak ağaları namına olan

ferâinenin dâmenleri buse cay-ı vüzera ve ulemâ olup...» (O menhus devirde Ocak ağaları adına

ortaya çıkan uzandıkları yer olup...)

Ve ağalar, artık rakiplerini ezmiş olmanın güven ve şıramaklığı içinde, mesirleri, bahçeleri, yolları,

koyları, korulukları kendilerine dekor yapmışlar, yanlarında hanendeler, karşılarında mahbûblar,

vur patlasın, çal ovnasın, eğlenmekte-ler...

213

ݪ - Ü - NÛŞ

Ocak ağalarını devlet temsilcisi Sadrâzam Kara Murad paşa, omuzdaşları, hattâ akıl hocaları ve

dümencileri öbür ağalarla beraber zevk ve sefa âlemlerini o kadar ileriye götürdü ki, haber Büyük

Valide Sultana kadar ulaştı ve onu üzdü. Saltanatını ağalar saltanatında bulan entrikacı kadın, ne

olursa olsun, tuttuğu insanın bu kadar zaaf göstermesine ve halkın diline düşmesine razı değildir.

Ona bir göz dağı vermek için Padişaha bir Hat yazdırdı.

«Ben seni bağ ve bahçelerde iş ve işarette olmak için mi vezir eyledim? Ümur-u memleketle bir

hoşça takayyüd eyle! Bir dahi ayyaşlığını işitmeyeceğim! Yoksa senin başını keserim!»

Kara Murad Paşa bu Haftan fena halde sinirlendi. Hemen saraya koştu. Sultanın yazı hocası Kızlar

Ağası Beşir Ağa'yı bir sulltan taazzu-miyle ayağına çağırttı. Kömür yüzlü Beşir Ağa gelince,

suratına çarparcasma Hattı uzattı:

«— Böyle edayı Padişah ne bilürdü? Bu kimin talimidir? Zahir senin talimindir!»

Beşir Ağa'nın simsiyah yüzü morlaştı. Ödü patlamış gibi, yemin üstüne yemin vererek, bu Hattın

kimler tarafından telkin ve talim edildiğini bilmediğinden, «başını keserim!» tâbirinin, kullanıla

gelen öbür klişelerle beraber Padişaha gösterilmiş olacağını kabul etmekle beraber bu mevzuda

kullandırmadığından ve kullandıranı bilmediğinden dem vurdu.

214

Kara Murad, bu lâflara zerrece değer vermeyerek öfkeyle haykırdı:

— Padişaha bir daha meşk tâlim etmeyeceksin! Saraydan şimdi defolup gideceksin!

Celalli zorbanın iradesi derhal yerine getirildi, Beşir Ağa saraydan atıldı ve yerine tavasîler-den biri

tâyin olundu.

Sarayın vermek istediği göz dağına karşılık, asıl bu göz dağı, padişah ve Valide Sultandan

başlayarak bütün saraya karşıydı.

Ağalar, böylece sarayın iç bünyesine kadar tırnaklarını geçirmiş bulunuyorlardı.

Kara Murad, nefsâni istiklâlinde bu kadar ileriye gitmek ve Sultanî bir irade sevdasına kapılmakla

öbür ağaların kıskançlık ve hattâ şüphesini çekeceğinden gafil davranıyordu. Talihini sorduğu

Müneccimbaşı ona:

— Sen, demişti! 40 yıl sadrâzam kalırsmi

Ve ahmak zorba, bu söze, mutfağında 40 türlü yemek bulunan bir adamın akşam, önüne 40 sahan

konulacağından emin olması gibi inanmıştı.

Bir gün bir idam vesilesiyle:

— Yapmayın, etmeyin; dünyadır bu, hiçbir şeye güven olmaz!

Diyenlere hışımla bağırmıştı:

— Ben 40 yıl vezir kalsam gerektir!

Kara Muslihiddin Ocağın akıl hocası, tecrübeli bir kart... Kâtip Çelebinin ifadesiyle gadr ve hile

bâbmda serdar.. Naimâ'nm tabiriyle de «ser-çeşme-i mütegallibân — mütegallibenin başı...»

Bektaş Ağa ümmî bir arnavut.. Hasisliği ve paraya düşkünlüğüyle meşhur... Sokağa çıktıkça

önünde ve arkasında mükellef kılıklara bürülü

215

60-70 kişilik maiyet... İstanbul'un bütün ticareti elinde... Rüşvet sayesinde karûn... Makamları

parayla satar, mevleviyetleri, müderrislikleri ücret karşılığı «ûlema-yı kiram»a peşkeş çeker...

Başlıca işi bankerlik, yani tefecilik... Bütün esnaf tüccar, dışarıdan mal getirenler, şehirde

bakkallar, fırınlar, işçiler, zanaat sahipleri yüksek faizlerle ondan para almakta... Bektaş Ağa'dan

faizle para almanın bir imtiyazı da halka her türlü gadri etmek ve hükümet murakabesi diye bir

şeyden korkmamak... Koyun ticaretiyle de meşgul... İstanbul'un bütün kasapları emrinde... Etin

fiatım istediği gibi indirip çıkarabilir.

Bir gün Ankara'da çıkan bir kargaşalık sonunda kal'aya alman insanların, Bektaş Ağa'ya ait

kısraklarından evvel korunmuş olması zorbayı kızdırdı:

— Vay, siz nasıl önce benim hayvanlarımı kal'aya almaz da insanları alırsınız?

Diye Ankara kadısını idam ettirdi.

Bütün serveti, evinin bahçesindeki havuzun altında... Kırk haramilerin serveti gibi güğümler dolusu

altın, elmas, inci...

Bektaş Ağa'nın vasıfları öbür ağalarda da eksik değildir.

Kethüda Bey iki sene içinde 15 bin kese mirî mal ele geçirmiştir.

Kara Çavuş ise Nahçevan'dan gelme basit bir ahçı ve Yeniçeri neferi olduğu halde nihayet baş

ağalardan biri ve servetçe onların dengi.

Ayrıca Sarı Kâtip'ler, Müneccimbaşı Hüseyin Efendiler vesaire...

216

ZDNCDRLD ÖLÜLER

Kara Murad Paşa Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi'yi azlettirince öbür ağalar kuşkulandılar. Zaten

Kara Murad'm görülmemiş istiklâl ve keyfiliği, çoktan aralarına kara kediler doldurmuştu.

Abdürrahim Efendi, ağalar saltanatının kuruluşunda büyük rol oynamış ve bütün iradeyi Ocağa

devrettirmiş olan tip...

Toplandılar ve:

— Açık ve gizli hertürlü dostumuz olan Abdürrahim Efendi'yi azletmeye sebep nedir? Bizimle

meşveret etmeksizin bu tehlikeli işe baş vurmakta, Vezirin bize bir kastı olmak lâzım gelir.

Dediler.

Nitekim yeni Şeyhülislâm Bahaî Efendi'yi tez zamanda al aşağı ettirdiler.

Şeyhülislâm meselesinden Bektaş Ağa ile muslihiddin ağa'yı gücendiren Sadrâzam, nihayet

Kethüda Beyle de bozuştu. Kethüda Bey'i tasfiye etmek için ona evvel Budin Beylerbeyliği'ni teklif

etti. Teklifi kabul edilmeyince bu defa başka tertip düşündü ve onu cirit oyununda öldürtmeyi

tasarladı. Kethüda Bey hafiyeleri vasıtasiyle vaziyeti haber aldı, ciride gitmedi ve o da Sadrâzamı

sipahilere paralatmak için bir plân düşündü. Sipahi çırakları Divana hücum ve Kara Murad'ı lime

limâ\edeceklerdi. Yapamadılar. Kara Murad ' da kendi hafiyelerinden tertibi haber aldı ve Divana

gelen sipahileri birkaç kese altın karşılığında savmayı bildi.

Ağalar saltanatının ardı sıra yürüyen kadınlar saltanatında da iki fıkra peydahlanmıştı. Va-

217

lide Turhan Sultan. Büyük Valide Kösem Sultanın tahakkümüne dayanamaz olmuş ve ağalardan

kendisine taraftar aramaya davranmıştı. Mu-rad Paşa tarafı Kösem Sultanı tutarken Kethüda Bey

kumpanyası da Turhan Sultana destek oluyordu.

Kethüda Be/in gittikçe artan nüfuzu, Kara Murad'ı her an küsufa uğratmakta ve öbür ağaları da

kendisine doğru çekmekte... Bektaş Ağa ara yerde olduğu için Murad Paşa ile Kethüda Bey'in

anlaşmalarına gayret ettiyse de başaramadı. Üç büyük zorba, Kara çavuş, Muslihiddin Ağa ve

Kethüda Bey, başbaşa verip karar aldılar:

«— Elbette Murad Paşa katlolunsun!»

Fakat Bektaş Ağa üzerlerine geldi ve Sadrazamlıktan çekilmesi şartiyle Murad Paşa'mn ölümden

kurtulmasını sağladı.

Sonra Murad Paşa'ya giderek:

— Artık senin vezirliğinde parlaklık kalmadı. Hemen Padişaha gidip mührü teslim et ve kurtul!

Dedi.

Murad Paşa emre ayniyle riayet etti.

Murad Paşa'mn düşmesi Müneccimbaşı ile öbür avanesinin başlarını yedi.

Anadolu perişan... Irzı, malı ve caniyle eşki-yanm esiri...

Sınırlar yangın içinde... Hazine meteliksiz... Devlet dört zorbanın elinde... Zorbalar da zevk ve,

safada...

Her şeyden evvel iktisadi sahada göze çarpan felâketin önüne geçmek için zorbalar harikulade (!)

bir buluş sahibi oldular. Aç insanı, vücudundan parça kopararak kendi etiyle beslemeye kalkışmak

gibi bir usûl... 218

^^^P^^

Şöyle:

Bütün vatan çerçevesinde ne kadar ticaret ehli varsa servetlerinin yarısını iane olarak verecekler!-

Bu iş için Anadolu'ya gönderilen Boyacı Hasan adlı bir zorba bozması, gittiği yerlerde bütün evleri

dolaştı, evlerinde kocaları bulunmayan kadınları zincirlere bağlattı ve dağlara sürdürdü. Bu

kadınlar arasında zaif ve nahif olanlar, acıya dayanamıyorlar düşüp düşüp ölüyor ve muhafızlar

ölüleri gömmek için zincirden çözmek isteyince Bostancı Hasan bağırıyordu:

— Öbürlerinin de canları çıksın! Ölüleri de taşıyıp azap çeksinler ki akçeyi tez versinler!

Ölülerin kokusundan yanındakileri çıldıracak hale getirmek için cesetleri perişan saçlariyle yerlerde

sürükletti. Nihayet muhafızlar bile kokuya dayanamadı ve ölü kadın başlarını keserek ve

vücutlarını doğrayarak zincirden çıkardılar. Boyaca Hasan bununla da kalmadı. Girit'te düşmanla

çarpışan askerlerin tımar bedelini de Anadolu'dan toplayarak ağaların hazinesine sundu.

Anadolu'dan kara bir bulut halinde gelen çığlık Kösem Sultanın kulağında bir kedi miyavlaması

kadar tesirsiz...

AYAKLANAN ESNAF

Ağalar idaresinin bu usulü, her işde ve her sahada aynıdır. Aylardır Üsküdar'da bekleyen sipahilerin

ulufelerini vermezler. Bunlardan bir kısmı mahzun ve münkesir, memleketlerine dönerken de

Abaza'ya katılacakları korkusiyle baş-

219

larmı kestirirler. Biçare sipahilerin kesik başları karpuz sergisi gibi, «Divan-ı Hümâyun» önünde...

Milletse bu manzara karşısında dehşete batmış... Cemiyetin hayat telâkkisi, sinekle insanı

birbirinden ayırd edememektedir.

Bir gün Bektaş Ağa'nm önünde halktan bir grup toplandı. Arşı ve pazarı faizle kasıp kavuran

bakkallara sermaye veren, kasaplara ihtikâr naraları tâyin eden ve hususiyle hristiyan esnafı

koruyan Bektaş'a bir ders vermek istediler. Kapısına bir hristiyan şapkası mıhladılar. Sabahleyin

Bektaş Ağa'nm hademeleri kapıda şapkayı görüp zorbaya haber verince, hiç tınmadı hattâ güldü:

— Bizim Altıparmak İbrahim 'in gecelik tak-kesidir; ona verin!

Dedi.

Altıparmak İbrahim küfürbazlığıyle meşhur ve ağaları eğlendirmeye memur bir şaklaban..

Ağaların iki yıl süresince (1059 - 1061) koydukları vergiler 14 çeşide varıyor ve hepsi cebr ve kahr

voliyle tahsil ediliyor.

Nihayet işin içine bir de züyuf akçe (ayarı bozuk para) marifetini karıştırdılar.

Ulufe zamanı geldi.

Hazinede metelik yok.

ݺte tedbir:

Züyuf akçeyle meyhanecilerden, şuradan, buradan kızıl ve kırkık paraları toplamak, zorla esnafa

kabul ettirmek, bunları 118 akçe 1 altın hesabiyle dağıtmak, karşılığında sâf ve Hâlis altın almak,

böylece 120 bin altın toplamak ve ulufeyi vermek..

1061 yılı Ramazanın 4 üncü günü... Esnaf, o-

220

ruç haliyle sinirli gergin, dükkânlarına kapanmış, zaten ölü bir alış veriş vasatı içinde, başına

gelecekleri düşünüyor.

.Tam bu havanın ortasına, birdenbire, Bedes-' ten Kethüdası düştü. Arkasındaki hamalların

sırtında meşin torbalar içinde züyuf akça...

Kethüda esnafı topladı ve meseleyi anlattı:

— Bunları, 118 akça 1 altın hesabiyle kabul edeceksiniz!

Esnaf bir anda ayaklandı. Artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Müthiş bir kalabalık Süleymaniye'-ye

doğru ilerlemeye başladı. Geride kalanlar acı gıcırtılarla kepenklerini kapayıp öndekilere yetişmeye

bakıyor.

Sadrâzamı istediler ve canlarını dişlerine ta-karcasma dert yandılar:

— Biz bu yıl 14 vergi teklifi karşısında kaldık! Kesat canımıza tak etti. Vergiler bir tarafa, ağaların

Karadeniz ve Akdeniz'den getirdikleri bakır, şap, fındık, tuz, sabun, sakız ve daha nice maddeleri

dedikleri fıattan bize zorla satmaları yüzünden sermayelerimizden olduk. Dükkanlarımızın

kirasında âciz hâlle gelmişken şimdi züyuf akçanın 118'ine 1 altın istemek ne demektir. İyice

biliniz ki, bütün kudret ve tahammülümüz tükenmiştir.

Kara Murad'm halefi Ahmed Paşa'da, ne akıl, ne vicdan...

Gırtlağını yırtarcasma bağırdı. V— Yıkılın bre kâfirler! Sürün bunları dışarıya! Varsınlar, gitsinler,

bulsunlar, versinler.

Halk bu çıkışa papuç bırakmadı. Onlar da bağırdılar:

221

— Bu hareketleri kabul etmiyoruz! Biz müslü-manız! Reddediyoruz! Paşa'dan insaf bekliyoruz!

Oradan Şeyhülislâma:

— Siz İslâm büyüğüsünüz! Bu zulümleri üzerimizden kaldırmanız icap eder. Bunu, vasıtanızla

İslâm Padişahından istiyoruz. Sadrâzama vardık; bize kâfir dedi. Sana geldik. Kalk, git padişaha,

halimiz bildir.

Ağaların adamı olan Şeyhülislâm kaypak bir cevapla işin içinden sıyrılmak istedi:

— Bende bu işlere karışmak selâhiyeti yoktur. Siz yine Vezire gidin!

Halk coşmuş.. Her şeyi anlıyor ve hiçbir kaypaklığa razı olmuyor:

— Sizden kürk istenince Sultan İbrahim'i ve veziri öldürtmekte tereddüt göstermediniz! Ya şimdi

bizim halimize nasıl olup da karışmaktan çekmiyorsunuz? Siz seriate memursunuz ve emir de

elbette şeriatın... Ya şimdi önümüze düşüp çaremize bakarsınız, yahut...........

Şeyhülislâm ürktü ve halkı yeni bir teskin tecrübesine girişti:

— Muradınız şu son teklifin kaldırılması ise ben Sadrazama bir şefaatnâme yazayım, olsun!

Halk bu oyalamaya da razı olmadı:

— Bu, iş değildir! Müftünün önümüze düşüp hâlimizi Padişaha bildirmesi lâzımdır.

HEYECAN

Şeyhülislâm ne yapacağını bilemedi. Âdeta dilini yuttu. Kekeledi:

— Biz gitmeyiz demedik. Doğrusu neyse onu düşünmek istedik. At eyerlensin, gidelim.

222

Hizmetçilerine atını eyerlenmesi emrini verdikten sonra da kalabalığa hitap etti:

— Biz de burada abdest alıp gelelim! Ve içeriye sıvıştı.

Bekle, bekle, Şeyhülislâm Efendi gelmez! Halk kuşkulandı:

— Yoksa kaçtı mı?

Şeyhülislâm abdest bahanesiyle içeriye kaçınca, ağalara gizlice haber göndermiş, vaziyeti bildirmiş

ve imdat istemişti.

Ahali, Müftünün gelmediğini görünce bastı çığlığı:

— Bre Efendiyi kaçırdık! Tutun hay! Ve peşi sıra koştular.

Efendi şişko vücudiyle arka taraflardan savuşmaya bakıyordu. Yakaladılar. Zorla ata bindirdiler. At

üzerinde tıknaz vücudiyle Şeyhülislâm; etrafında onbini aşkın bir halk yığını, bağıra çağıra saraya

doğru ilerlediler.

Önde birkaç münadi:

— Ey Muhammed ümmeti! Bize edilen bu zulüm nedir? Kapayın dükkânlarınızı! Katılın aramıza!

Diye bağırıyor, Divanyolu üzerinde dükkânlar da gürültülerle kapatılıyor ve yığın her an büyü-|yor.

20 binden fazla bir topluluk Ayasofya meyda-Inmı dqtjdurdu.

Bağıranlar:

Şeyhülislâm saraya haber gönderdi. Müsaade gelir gelmez, halk, Şeyhülislâm ile beraber sarayın

bahçelerini doldurdular.

— İmdat senden Padişahım, imdat!

223

Harem kapısına varıncaya kadar bütün bahçeler dolu... Taht, Bâbüssâde önüne getirildi ve 10

yaşındaki Padişah taht'a kuruldu. Arkasından fısıldadılar. O da yüksek sesle tekrarladı:

— Nedir bu ibadullahın şikâyeti? Anlattılar:

— Padişahım, zulmün bu kadarına tahammülümüz yoktur! Lalana gittik; bize kâfirler diye sövdü.

Nihayet sana geldik. Yeryüzünün halifesi-sin! Hakkımızı yerine getir ve üzerimizden bu zulmü

kaldır!

Padişah cevap verdi:

— Size böyle zulmedilmesine benim rızam yoktur.

Sadrâzama haber gönderildi. Ahmed Paşa halktan korktuğu için gelmedi, telhisçisini gönderdi.

Halk telhisçiyi görür görmez:

— Bre vurun mel'unu!

Diye taşla, sopayla, hançerle işini bitirdiler ve sonradan çıkarılan tekliflerden affo lundukla-rma

dair ferman aldılar. Fermanı ko yunlarma soktuktan sonra da Padişaha içlerini do ktüler:

— Sultanım; zulümle âlem harap o ldu! Sana bildirmezler! Vezirin senden saklar! Şua anda 16

nefer kimse vardır ki, sana padişahlık ettirmez! Beytulmal ve devlete ait bütün malları jyerler,

yutarlar. Bunlardan Kara Çavuş, Bektaş M.ğa, Sam-suncu Sarı Kâtip ve Deli Birader devi» etin

tepesine binmişler, kanını emmektedirler. O«smanoğlu devleti, ocağa düşmüş, yanıyor. Sen, Pa

.dişah olarak bu zalimleri teker teker cezalandnrmadıkça Muhammed ümmetini kurtaramazsın!

Halk, işi bu raddeye getirip her şeyi i açığa vurunca sarayda müthiş bir panik oldu. Teslâş ve he-

224

yecana kapılanların başında Büyük Valide Sultan... Ağaların sukutu ihtimali Kösem Sultanı

çıldırttı. Hele Şeyhülislâmı halkın önünde görmesi, sanki önayak olan oymuş gibi, Kösem'i

büsbütün dehşete düşürdü.

Hâdiseyi «Ravza-tül-Ebrar» isimli kitabında inceden inceye anlatan Şeyhülislâm Kara Çele-bizâde

Abdülaziz Efendiyi dinleyelim:

— Büyük Valide, haremde, bazı ağalar ile arbede ve kavga ederek geldi. Anlara olan kahr ve

kininin bu miskinden almayı murad edip kemal-i hiddet ile «bu eşhasları niçin defetmedin de

saraya getirdin?» deyû suret-i itapda (paylama suretinde) görünmeğin «bizzarure biz bunları

getirmedik, onlar bizi getirdiler. On hidmetkârlı bir adamız. Deflerine kaadir olamadık. Hâlâ saray-ı

âmi-rede edna mertebe üç dört bin adam vardır. Siz defedin! Şikâyetleri fakirden değildir,

Vezirdendir.» ilh...

Valide Sultan «vezirler toplansın!» diye emir verdi. Ağaların nüfuzunu kırmamak için her tedbire

baş vurulmasını istedi.

Ağalar, İstanbul halkının bu isyanından fena halde işkillendiler. Odalara koştular, yeniçerileri

arkalarına takip At Meydanında toplandılar. Vaziyete göre yeni tâyjn edilecek sadrâzam için

müzakerelere katılmak üzere saraya murahhaslar gönderdiler. Sadaret mührünün, ağalardan Kara

Çavuş'a verilmesi için çalıştılar. Hatta Kösem Sultan'ı da buna razı ettiler. Fakat Kara Çavuş

sarayın davetine kabul yüzü göstermedi. Bir hile ihtimalini düşündü ve Mührü kendisine

gönderilmedikçe gelmiyeceğini bildirdi.

225

YEMDN

Uzun müzakerelerden sonra Siyavüş Paşa'-nm sadrâzam olmasına karar verildi ve Mühür Ahmed

Paşa'dan getirilip Siyavüş Paşa'ya sunuldu.

Ağalar müteessir.. İçlerinden birinin sadarete geçememesini sukutlarına alâmet saydılar. Kösem

Sultan da ağaları doğrudan doğruya lûtuflan-dıramamış olmaktan üzgündür. Kendi mahremlerinin

ricası, halkı büsbütün tuğyana itmemek için şimdilik ağalardan sadrâzam tâyin edilmemesi olduğu

için Siyavüş Paşa'ya rıza göstermiştir. Fakat mutlak ağaların gönlünü alması, onlara istikbale ait

güven telkin etmesi lazımdır. Kösem Sultan derhal huzuruna yeni Sadrâzamla malûm Şeyhülislâmı

çağırttı ve tepeden inme emri bastı:

— Varın ağalara, kendilerine bağlı kalacağınıza dair teminat verin! ilk iş olarak da şimdi halkı

dağıtın!

Sadrâzam ve Şeyhülislâm dışarıya çıktılar ve halka hitap ettiler.

— Güneş baktmak üzere... Herkes evine gitsin ve rahat rahat iftarını etsin... Mübarek geceyi

çığırından çıkarmayalım! Yarın sabah tekrar toplanır ve geriye kalan işleri görürsünüz!

Umduklarınız yerine getirilir. Biz kefiliz!

Biz kefiliz!

Ahali bu vaadlere inanır gibi oldu ve dağılmaya başladı. Fakat dağılırken mutlaka yeniçeriye karşı

bu hareketin azimle devam ettirileceğine dair aralarında sözleşmeler yaptı.

Sadrâzamla Şeyhülislâm, Kösem Sultan'm

226

emrine uyarak Ocağa gittiler, olup bitenleri anlattılar; halk ayaklanmasının henüz yatışmadığı,

ötesinin ağalara ait olduğunu söylediler ve:

— Yarın tedbir sizindir! Dediler.

Ağalar o gece etrafa kol çıkardılar ve sokak başlarına, saray etrafına nöbetçilerini diktiler.

Sabahleyin (5 Ramazan) halk dalga dalga sarayın etrafında toplanmaya başladı.

İlk çatışma, yeniçeri nöbetçileriyle halk arasında... Yeniçeriler saraya kimseyi yaklaştırmıyorlar,

ilerliyenleri kılıçla, sopayla tepeliyorlar. Halk o kadar azimli ki, her ne pahasına olursa olsun,

ilerlemekte. İçlerinde, teşebbüsü sonuna kadar götürmek için, geriye döndükleri takdirde

zevcelerinden boş düşecekleri kaydiyle yemin etmiş olanlar bile var...

Nitekim Bedestenli Ali isminde biri, saraya doğru ilerlerken nöbetçiler bırakmıyor. Ali yalvarıyor:

— Bırakın, ben üç talâk ile karımdan boş düşeceğime and içtim.. Eğer saray kapısına vara-mazsam

yeminimi çiğnemiş olacağım. Bırakın, saray kapısına kadar gidip döneyim! Yeminim yerine

gelsin..

— Dön, herif, kanma susama!

Ali, yemir/korkusiyle atıldı; kapıya doğru yürümek istedi. Ona bir kılıç havale ettiler. Eliyle siper

almak istedi, eli parçalandı. İkinci bir kılıç... Bedestenli Ali, cansız yere serildi. Ali'nin cesedini

denize attılar. Ali'yi daha bir kaç kişinin öldürülmesi takip etti.

Halk bu zulme karşı bir an için geri çekildi; fakat dükkanlarını açmadılar.

227

İstanbul korkunç bir hafakan anında... Ortalık bomboş ve sokaklarda yeniçeri kolları... Üç beş

adamın bile başbaşa verip toplanmasına imkân vermiyorlar.

Yeniçeri ağası bizzat kol gezip Saraçhane'ye geliyor ve dükkanları zorla açtırmak istiyor. Esnaf,

dükkânlarının yalnız bir kanadını açmakla kalıyor.

Sokaklarda münadiler:

— Dükkânlar açılsın!.. Açmayanlar cezalandırılacak!.. Aramıza kılıç girmesin!

Esnaf münadilere hücum etti!

Onları pataklayıp kaçırdılar. Fakat ne yeniçerilerden, ne de halktan daha ileri gidenler olmadı. İki

taraf da, sinirlerin en gergin haliyle birbirini kolluyor ve kapışmanın birdenbire kopacağı ana doğru

sürükleniyor.

Bu sırada, Anadolu'da isyan eden Abaza'nın Zile'ye geldiği haberi yayıldı. Ayrıca, İbºir de bazı

paşalarla ve büyük bir kuvvetle İstanbul'a ilerlemekte...

Sarayda da Kösem Sultan ve Turhan Sultan Partileri, son kozlarını oynamak üzere hareket

halinde...

Kösem Sultan, Turhan Sultan'm bağlılarım tasfiye etmek üzere son teşebbüsüne girişti. Ağalar

haber gönderdi:

— Siz bunları içeriden isteyip öldürmedikçe muradınıza eremezsiniz! Sadrâzamı aranızdan

seçtirmeyen de bunlardır!

Kara Çavuş, Bektaş Ağa, Kethüda Bey ve etrafları, Ağa kapısında toplandılar. Kösem Sultan'm

listesindeki tavâşileri saraydan istediler:

228

— Kellelerini isterük!

Sadrâzam Siyavüş Paya'yı iftar sofrasında bastırıp saraydan istedikleri kellelerin listesini ona

verdiler. Listeyi getiren Samsuncu, Paşa'nın huzuruna çıkıp, onu ve iftar masasındaki kazaskerleri

Ağa kapısına davet etti:

— Buyurun! Ağalar sizi ve efendileri isterler!

Siyavüş Paşa etrafmdakilerle meşveret ettikten sonra Ağa kapısı yerine saraya gitmeyi tercih etti.

Orta kapıyı açtırdı ve oradan tahta bir sıraya oturup içeriye bir tezkere yazdı.

Birden gecenin karanlıklarını yırtan çığlıklar ve kılıç şakırtıları...

Sadrâzam ne olup bittiğinden habersiz, orta kapıdan kendisini zor bela dışarıya attı.

DRAM

Sarayda müthiş bir dram oynanmaktadır. Turhan ve Kösem Sultanlar arasındaki son nüfuz yarışma

ve çarpışması...

Turhan Sultan'm Padişah annesi olmaktan gelen imtiyazını kaldırmak ve eskisi gibi saltanat

sürebilmek için Kösem Sultan, Dördüncü Meh-meda öldürterek yerine kardeşi Süleyman'ı

geçirmeli ve onun budala annesi Dilâşub Sultan'dan hiç bir hüküm ve nüfuz hevesi

beklenemeyeceğine göre her şeyi eline almalıydı. Bunun için de başta Turhan Sultan'm Ağası

Süleyman, Turhan Sultan'm saraydaki muhitini temizlemek lazım...

ݺte, bir taraftan Turhan Sultan bağlılarını kellelerini istemeleri için yeniçeri kodamanlarına haber

gönderirken, öbür taraftan Sultan Meh-

229

med'i zehirlemeyi de düşünmüş, fakat bir mahremine açtığı bu fikir derhal Turhan Sultan'a

yetiştirilmiş bulunuyor. Ve işte tam bu sırada yeniçeri kodamanlarının dört kelle isteyen

tezkereleri...

Turhan Sultan ağalarının başı Süleyman, Valide Sultan hesabına sevk ve idareyi eline aldı; ve o

gece bazı saray kapılarının Ocak ağalarına açık bırakılacağını ve belki de Padişaha kadar Turhan

Sultan ve bağlılarının öldürüleceklerini haber alınca, her şeyi, yeniçeriler gelmeden bitirmeye karar

verdi. Her şeyi bitirmek, yani Kösem Sul-tan'm işini bitirmek...

Süleyman Ağa bir hamlede Zülüflüler ve Ha-sodalıları kazandı, onlara padişahın elden gitmekte

olduğuna dair ateşli hitaplarda bulundu ve zaten Ocak ağalarına diş bileyen bu iki saray zümresini

peşine taktı.

Süleyman Ağa, arkasında Zülüflüler ve Haso-dalılar, saray bahçesine çıktı.

Ortalık kapkaranlık.

Kösem Sultan'm adamları da, ellerinde kılıçlar, Büyük Valide dairesinin etrafında nöbetteler..

Hepsi 300 kadar... Kösem.Sultan, Turhan Sultan ağalarının gürültüsünü duyunca kapı ağasını

yanlarına gönderdiler:

— Gürültünün sebebi nedir, yoldaşlar? Hareket başlıyalı ancak bir iki saat olduğu

için Kösem Sultancılarm hiçbir şeyden haberi yok... Kösem Sultan dairesine hücum etmekte

olduklarına da ihtimal veremezler... Süleyman Ağa:

— Bir şey yok, diye cevap verdi; Padişahımızdan Büyük Valideyi görmemize izin vermesini

istiyoruz!

230

Kapı ağası içeriye gidip birkaç dakika sonra

Ageldi:

— Padişah, odalarına dağılsmlar diye emir

verdi. Vakit geç... Şimdi görüşülemez!

Süleyman Ağa'nm etrafındakilerden bir ses

yükseldi:

— Mutlaka Valideyi görmeliyiz!.. Yoksa hepimiz kırılırız!

Turhan Sultan taraftarlarının niyetine ait açık işaret... O sırada Kösem'ci olan Hasoda Ağası yetişti

ve elindeki değneği havada şaklatarak Ha-sodalılara bağırdı:

— Hemen dağılm!

Hasodalılar, ağalarının bağlı olduğu tarafı bildikleri için bir anda üzerine çullanıp adamı delik deşik

ettiler. Ve Süleyman Ağa takımı, kordonu yararak Büyük Valide dairesine girdiler. Kapılarda ve

koridorlarda karşılarına çıkanları tepelediler, kaçırdılar ve Valide sultan taşlığına geçtiler. Birkaç

adım sonra Kösem Sultan'm odası...

Kösem Sultan, sedirine uzanmış, heyecanla asıl ağaları, Ocağın krallarını bekliyor. Müthiş bir

gulgulenin yaklaşmakta olduğunu işitince yerinden fırladı, beklediklerini geldiğini sandı ve kapısını

açarak nöbetçilerine seslendi:

— Geldiler mi?

Bu seslenişe Süleyman Ağa'nm ince sesi cevap verdi:

— Beli, geldiler! Dışarıya buyrun!

Kösem Sultan bir anda iliklerine kadar dondu. Süleyman Ağa'nm can düşmanı Turhan Sultan

ağasının sesini tanımıştı. Her şey birkaç dakika içinde olup bittiğinden daha evvel hiç bir alâmet

görmemişti.

231

Dehşetle geriye döndü, odasına daldı ve iç kapılardan geçerek arka odalardan birindeki büyük bir

dolaba can attı.

Arkasından Süleyman Ağa ve maiyeti... Sağ ellerde kılıç, sol ellerde meşaleler, Kösem Sultan'm

hususi dairesinde bir yığın insan... Her tarafı didik didik ediyorlar, fakat hiçbir şey bulamıyorlar...

O sırada Kuşçu Mehmed isminde bir zülüflü, kenarları duvar nakışlarına uygun şekilde gömülü

olduğu için göze çarpmayan dolabı farketti.

Açtı:

Yüzü çılgın ve saçları perişan, Kösem Sultan...

Kösem Sultan'ı dışarı çekti. Vâlide'nin üzerine saldıran saldırana... Serptiği altınları kapışan, onu

bırakacaklarına küpelerini, yüzüklerini de kopara kopara söküp aldılar. Zülüflünün biri eline

geçirdiği iple onu boğmak istediyse de yapamadı. 62'lik Sultan etrafını alanları ısırdı, tırmaladı,

tekmeledi; ve nihayet perdeden çekip alman kordon boğazına geçince, ağzından ve burnundan kan

boş anarak acı hırıltılarla can verdi.

Kadınlar saltanatının en azgın ve düzenbaz örneği, gözleri fal taşı gibi açık, boynunda perde

kordonu, ipekli elbiseleri parçalanmış, cansız, yerde yatmaktadır.

ZORBALARA KARŞI

Münadiler sokak sokak dolaşıyor ve avaz avaz bağırıyorlar:

— Kim müslüman ise Allah Resulünün sancağı altına gelsin! Padişaha itaat etmeyip karşı 232

tarafta bulunanlar, Orta Cami topluluğuna katılanlar, isyancılardır. Din ve mezhep, sünnet ve

cemaat çevresinin dışına çıkmışlardır. Öldürülmeleri için fetva çıkarılmıştır. Muhammed

ümmetinden olanlar saraya gidip (Âlem-i Şerif)in gölgesi altında toplansın!

Ne olmuştu?

Kösem Sultan'm öldürüldüğü gece, ağalar istedikleri kellelerin verileceğinden emin, olmazsa sarayı

basmaya kararlı, çubuklarını tüttürürken içeriye bir haber gelmişti:

— Saray pencerelerinde görülmedik şekilde ışıklar geziniyor. Birtakım karaltılar gidip geliyor. Her

halde büyük bir hâdise var sarayda!

«Ne olabilir?» diye düşünmelerine vakit kalmadan, Sadrâzama gönderdikleri Samsuncu nefes

nefese içeriye girmiş ve sadrâzamla beraber sarayın dış kısmında otururlarken işittikleri feryatlar ve

kılıç şakırtıları üzerine nasıl kaçtıklarını anlatmış ve demişti ki:

— Allah bilir; Büyük Valide Sultan'ı öldürmüş olsa gerek... Her halde iş duyuldu, sarayın

basılacağı haber alındı ve ağalarımızın koruyucusu Büyük Valide katledildi!

Ağalar şaşırmış birden bire, ne yapmaları gerektiğini düşünemez hale gelmiş ve oldukları yerde

sabahlamışlardı.

Öbür taraftan, gece, saraya çağırılan sadrâzam, vaziyete hâkim olacağına dair Padişaha ve Turhan

Sultan'a söz vermiş, Kösem Sultan'm açık bıraktırdığı kapıları kapatmış, her tarafa nöbetçiler

dikmiş ve sonra din adamlariyle birlikte, huzurda edilen müzakereye katılmıştı.

233

O toplantıda nihayet Hanefi Efendi, devlet ve inkılâp çapındaki teklifini ileriye sürmüş ve Padişaha

şöyle hitap etmişti:

— Şevketlû Padişahımın vücud ve devletini Allah korusun!.. Sen halifesin! Sana karşı duranlar

isyan ve fesad ehlidir, öldürülmeleri de vaciptir. Nedir, üç beş mütegallibe ve serkerdenin devleti

uğrattığı musibet?. Emret, Peygamber sancağını çıkarıp meydana diksinler!.. Şehirde münadi-ler

gezdir! Halkı sancak altına çağırsın ve bağırsın: Kim Müslümansa sancak altına gelsin ve şakilere

karşı harekete geçsin!.. Gelmeyen cezasını bulur. Şeyhülislâmlık ve kazaskerliği de birer

ehliyetlisine ver ve bütün kuvvetinle ağalara saldırmakta tereddüt etme! Hak ve millet seninle

beraberdir.

Bu teklif son derece cesur ve tam manasiyle hastalığa deva getiriciydi. Padişah, zorbaları yıkmak

için milletten destek isteyecek, millete dayanacak ve sonra bütün kuvvetiyle ileriye atılacaktı.

Teklif hemen kabul edilmiş ve işte yukarıda sokak sokak nasıl dolaşıp bağırdıklarını gördüğünüz

münadiler bunun için her tarafa dağıtılmıştı.

Münadilerin seslerini duyanlar birer kılıç kaptılar, balta, topuz, sopa ne buldularsa silahlandılar ve

dalga dalga saraya doğru akmaya başladılar.

Bütün İstanbul ayakta... Tam mânâsiyle, türedilere karşı milli bir ayaklanma... 1661 ayaklanması ve

yeniçerilere karşı harekete geçilmesi, Türk tarihinin ş eref sahifelerinden birini pırıldatır.

234

İstanbul korkunç bir uğultu içinde.. Ayasofya meydanına halk selleri akıyor... Sarayın iç ve dış

avluları, orta kapı önleri, silahlı, sopalı halkla dolu... Bâb-ı Hümayun önü, Ayasofya avlusu, Sultan

Ahmed meydanı, Ahırkapı'ya varıncaya kadar bütün sokaklar mahşer yerinden numune... Hatta

vezirler, yüksek rütbeliler bile halkın içinde...

Eski odalılar da, Peygamber sancağının çıktığını duyuncu silahlarını kapıp geldiler, halkı yararak

geçtiler ve «Bâb-ı Hümayun» avlusunda emir beklemeye başladılar. Eski odalıların halka katılması

ve yeniçerilerden ayrılması, serkerdele-rin ezileceğine en keskin delil...

Ocak ağaları ise Orta Camide, ne yapacaklarını şaşırmış vaziyette... Zaaflarını hissetmeye başlıyan

yeniçerilerin bölük bölük saray ve halk tarafına geçmekte olduğunu haber alıyorlar ve gittikçe

seyrekleşen bir kadro içinde bu hale nasıl mukabele edebileceklerini düşünüyorlar.

O sırada kendilerine Padişah fermanı geldi:

« — Siz ki, yeniçeri ağalarından Yeniçeri Ağası ve Kol Kethüdası ve Bektaş Ağasız (a-ğasmig,)

gerektir ki huzuruma gelip ayak dîvanına hazır olasız! Muhalefet ederseniz hakkınızdan gelünür!»

Ağalarda bet - beniz uçuk... Yeniçeri Ağası Kara Çavuş yiğitliğe leke sürdürmek istemedi, a-yağa

fırladı ve camiden asla ayrılmayacaklarını ve eğer üzerlerine varılırsa dövüşmeye hazır

bulunduklarını haykırdı. Ve ilerleyip avludaki yeniçerilere sesledi:

— Arslanlar! Bizi ve kendinizi korumaya kararlı mısınız?

235

Hayret!..

Hem ortada kimse kalmamış, hem de bulunanlar şöyle cevap veriyorlar:

— Varalım, sancak altında toplanalım. Vücudumuzu isyan kirinden temizleyelim!

Kara Çavuş yıldırımla vurulmuşa döndü.

Orta Camide yalnız birkaç neferle, bir iki çorbacı ve odabaşı... Gerisi, sarayla halkın birarada

taarruza geçişinden yılmış, sancak altına koşmakta...

Yeniçeri Ağası, odabaşılarla çorbacıları çağırdı:

— Kapıları tutun. Dışarıdan gelecek yoldaşları içeriye alın! Çıkmak isteyecekleri de salıvermeyin!

Odabaşılardan bir ihtiyar cevap verdi:

— Sen ne dersin, behey Ağa! Odalarda yoldaş kalmadı. Hep saraya, sancak altına gittiler. Kimi alıp

kimi salıvermeyeceğiz?

Bu söz üzerine ağalar, gözleriyle gördükleri vaziyeti nihayet kavrar gibi oldular, taş kesildiler ve

ağızlarım açamadan köşelerinde büzülüp kaldılar...

Samsuncu Ömer Efendi bir bomba gibi camie daldı ve haykırdı:

— Ağalar ne durur, ne oturursunuz? Padişah bizi birkaç siyah yüzlü tavaşiye değiştirdi. Hemen bu

saat kalkıp birkaç yerden şehri ateşe verelim! Yeniçeriye İstanbulu yağma etmek iznini verelim!

Hepsi bizim tarafımıza döner. Peşinden donanmaya ve sınırlara adamlar uçuralım, sefer-dekileri

Payitahta çağıralım! Hünkâr, yalınız şehirliyle ne yapabilir?

Kara Çavuş yerinden fırladı ve artık kraldan ziyade kralcı geçinmenin günü geldiğini gösterdi: 236

— Bre Ömer, bre eşek! Bu senin söylediklerin ne saçma sözlerdir! Sus, bu saçmaları ağzına alma!

Birkaç günlük ömür için din ve devlete kâfirler gibi ihanet mi edelim? Cihan durdukça Ocağımıza

lanet edilmesine vesile mi olalım? Hamdol-sun müslümanız! Niza ve kavgamız dünya devletine

aittir. Bu yüzden âhireti nasıl çiğneriz? Sözümüz oldu ne güzel; olmadı, emir Allahmdır. Kazaya

rıza makammdayız. Önce beni, sonra da sizi öldürürler. Bir can için devlete ve Allahm kullarına

nasıl suikast edebiliriz?

Bektaş Ağa da araya girdi:

— Yok olamaz! Boş yere ölemeyiz! Gelirlerse dövüşürüz!

Ağalar düşündü, halkı parayla taraflarına çekmekten başka çare bulamadılar. Kethüda Bey,

konağına adamlar gönderdi ve hazinesini hamal sırtında getirtti. Meydanlara küme küme, torbalar

dolusu altın ve gümüş yığdılar ve gelip geçene bağırdılar:

— Altın ve gümüş isteyen, bizim tarafımıza geçsin!

^ Fakat tüyler ürpertici bir asalet ve ulviyet levhası:

Halk, kendi sırtından toplanan, kendi ekmeğinden çalınıp biriktirilen bu paralara bir göz bile

atmadı, gideceği istikameti değiştirmedi ve tek kuruş kabul eden bile çıkmaksızın Peygamber

sancağının altına koştu.

Ağalar, bu ümitlerinin de boşa çıktığını görünce birbirleriyle dalaşmaya, birbirini suçlamaya,

birbirine sövüp saymaya koyuldular ve saraya, nüfuzlu kimselere sığınmaktan başka çare

237

kalmadığını kestirdiler. Kethüda Bey Lala Süleyman Ağa'ya bir mektup göndererek zilletin son

haddiyle yalvardı:

«— Cümlemiz mansıplarımızdan (makamlarımızdan) vaz geçtik! Kuşça canımızı bize bağışlan!

(Bağışlayın) Hâşâ ki, biz, Padişaha, âsi olayuz! (Olalım)»

Ve Kethüda Bey, mektubuna, utançları yüzünden Huzur-u Hümayuna çıkamadıklarını ilave etti:

Fakat saray, ağalara düşen bu panik halini semerelendirmedi. Hâlâ ruhlarda ağaların eski halinden

kalma bir dehşet yaşadığından mıdır, nedir, işi sulh ve af yoliyle bitirmeyi tercih ettiler...

Korkunç zaaf!..

Ağaların, herbirine eyaletler, beylerbeyilikler, vezirlikler verilerek İstanbul'dan uzaklaştırılmaları

gibi âciz bir siyaset takip edildi. Fakat bu siyasetin, ağaları yeni makamlarında müdafaasız bastırıp

işlerini bitirmek gibi sinsi ve tamamiyle lüzumsuz bir tarafı da vardı. Nitekim bunu hisseden ağalar,

memuriyetlerine gitmekte yan çizdiler, şurada ve burada gizlendiler. Haklarından, vaktiyle kendi

zulüm âletleri olan meşhur Boyacı Hasan geldi. Bektaş Ağa'yı, evvela bir merkebe, sonra

yalvarması üzerine bir beygire bindirip, elleri bağlı, türlü hakaretler arasında sokaklardan geçirip

sarayda boğdurdular. Kara Çavuş, Padişah huzurunda yer öperek en feci zilletlere düş"-mesine

rağmen boynuna ip geçirilmesine mâni olamadı. Öbürleri de bunları takip etti ve ağalar saltanatı

sona erdi.

238

ÇINAR VAKASI

Ağalar saltanatı sona erdikten 5 yıl sonrası... Sene 1666... Arada nice sadrâzam gelip geçti, fakat

devlet idaresindeki bozukluk geçmedi; yeniçerinin bir müddet için sindirilmiş olmasına rağmen onu

tekrar ayaklandırmak tecavüz ve tasallutuna vesile tedarik etmek için ne lazımsa yapıldı. Devlet

suçlarının başında züyuf akçe meselesi geliyordu. Bu rezalet büsbütün azdırıldı ve nihayet

yeniçerilerle sipahileri birleştirip ayağa kaldıracak dereceye varıldı.

Sipahilerle yeniçeriler, yeniçeri odalarında buluştular, bütün bir gece halleştiler, anlaştılar,

uyuştular ve meydan yerinde boy gösterdiler.

Başlarını istedikleri 30 kişilik bir liste tertiplemişlerdi. Listelerini saraya gönderdiler ve ayak

divanı istediler.

Ayak divanı isteği kabul edildi. Padişah, So-ğukçeşme karşısında Alay Köşkü diye anılan yere

gidecek ^g askerin derdini orada dinleyecekti.

At Meydanından Soğukçeşme'ye doğru, ye-

niçerili ve sipahili bir sel, türlü renkler ve çizgiler içinde aktı.

Kafilenin önünde yeni ağalardan Hasan, Şamlı Mehmed, Karakaş Mehmed...

Padişah Alay Köşkünde göründü. Kum gibi askerin etrafında, yine türlü renkler ve şekiller içinde

büyük bir seyirci halkası...

İsyanın elebaşıları, el bağlamışlar, gözleri yerde Padişaha karşı sükût içinde bekliyor.

239

Hasan Ağa ilerledi, ellerini kaldırdı ve Padişaha uzun bir dua ile söze başladı. Padişahın artık bulûğ

yaşma ermiş olduğunu, iyi ile kötüyü ayırd edici bir olgunluk çağına ayak basmış bulunduğunu

söyledikten sonra işi züyuf akça meselesine getirdi. Padişahı, bazı saray mensuplarının tesiri altında

kalıp memleketin perişanlığını görmemekle suçladı ve şöyle devam etti:

«— Padişah kul (asker) iledir, kul hazine iledir, hazine ise, reâyâ (tebea) iledir. Reâyâ olmayınca

hazine olmaz, hazine olmayınca kul olmaz, kul olmayınca padişahlık olmaz. Kulların, zelil ve

zebun, ulufe yüzünü göremez oldu. Aldıkları ulufe çingene akçası, sâf bakır ve teneke... Çarşıda

kimse almaz!..»

Hasan Ağa, sözünün bu noktasında elini koynuna soktu, kesesini çıkardı ve içindeki ayarsız

paraları Padişaha uzatarak ses tonunu yükseltti: «— Benim Padişahım! Din ve devlete lâyık olan bu

mudur?»

Peşinden îslâm Padişahının mülkünde böyle bir paranın sürülmesini Padişah hesabına ayıpladıktan

sonra, saray bendelerinin debdebe israflarına göre hazine sıkıntısından bahsedilemeyece-ğini öne

sürdü ve bu hale sebep olanların mutlaka kellelerini almaya azimli olduklarından bahisle sözünü

tamamladı. Sonra koynundan bir kâğıt çıkarıp istedikleri kellelerin isimlerini okumaya başladı:

Kızlar Ağası Behram, Melekî Kalfa, Şaban

Ağa...

Ve daha 27 isim...

240

Dördüncü Mehmed şaşkın.. Sarayın mahremiyetine ait bu kadar insanın bir araya getirilmiş

olmasından, dehşete düşmüş halde...

Hasan Ağa'ya hitap etti:

— Ağa! Bunların mallarına el koyalım ve kendilerini uzaklara nefyedelim! Canlarına

dokunmayalım!

Bir homurtudur koptu. Asker, bu şekle razı değildir: ille de kelleleri, ille de kelleleri...

Hokka kalem getirildi ve Bostancıbaşıya Hat

yazıldı:

— İstenen kellelerin sahiplerini boğdurunuz!

Ferman o anda yerine getirildi ve beş on dakika içinde sarayın duvarlarından, dışarıda sırtlanlar gibi

bekleyen yeniçerilere, biri zenci, üç ceset atıldı. Kızlar Ağası ile öbür ağalardan ikisinin naaşları..

Kellesi istenenlerden birkaçı, duvarlardan kendilerini iple sarkıtarak kaçmışlar.

Birkaç dakika sonra bir ceset daha.. Padişah

hocası Bilâl Ağa...

Yeniçeriler, saray duvarlarından cesetler atıldıkça ayaklarına ip takarak sürüklüyorlar, ölüleri

Sultan Ahmed Camii önündeki kocaman çınarın

dallarına asıyorlar.

Koca çınar, dallarından cicili bicili oyuncaklar yerine ölüler sarkan bir nevi Noel ağacı...

ݺte Çınar Vak'ası!

MEYDAN AİALARI

Çınar vak'ası, renklendirdiği ve çizgilendir-diği sahne olarak dünyada bir eşi görülmemiş bir fecaat

manzarası arzeder:

241

CO

to

alçak çukuruna düşen bu milleti Köprülü isimli bir ihtiyardan başka kimse kurtaramaz.

Kaasım Ağa yıllardır savunduğu ve her vezir değişikliğinde tekrarladığı bu fikri, nihayet üslûpların

en yakıcısiyle Turhan Sultan'a açtı ve yerlere kapanarak niyaz etti:

— Sultanım; hâlâ, bu mübarek ihtiyarı tecrübe etmenin zamanı gelmedi mi?

İrade çıktı:

— Dediğin olsun! Saraya getir, görüşelim! Turhan Sultan, Köprülü'yü sarayın yaldızlı

odasında kabul etti:

— Hoş geldin!..

Köprülü içten dua ve iltifata mukabele etti.

— Şevketlü Padişah Hazretleri size sadaret mührünü ihsan etmeyi murad buyuruyorlar. Ne

dersiniz; din ve devlete gereken hizmetin altından kalkabilir misiniz?

— Şartlarım kabul olunursa evet!

— Neymiş şartlarınız?

— Birinci şartım: Padişahtan her ne isteyecek olursam teklifim kabul edilecek ve aksi

yapılmayacak... ikinci şartım: Bütün devlet memuriyetlerinde, fikrime tesir edici hiçbir tazyik

yapılmayacak ve kimseye iltimaz ve şefaat edilmeyecek... Üçüncü şartım: Vezirlerden hiçbirine,

benimle ortaklaşa iş görmek ve benim istiklâlimi sınırlamak selâhiyeti verilmeyecek... Dördüncü

şartım: Hakkımda ileri geri gammazlık etmeye kalkışacaklara söz hakkı verilmeyecek ve bu

münafıkların lâfları dinlenmeyecek... Bu dört şartım kat'î olarak kabul edilecek olursa sadareti

ondan beklenen her türlü vecibesiyle yüklenmeye hazırım! 246

Turhan Sultan, Köprülü'nün devlet yarlarını apaçık deşen bu ihlâs dolu sözlerinden o kadar

memnun oldu ki, teahhüdüne yeminle girişti:

— Vallahi, bu şartların kabul olunur!.. Ve bu sözü üç kere tekrarladı.

Ertesi günü Köprülü Padişah huzurunda... Aynı konuşma, aynı açıklık, aynı tesir, aynı kabul...

— Şartlarına riayet olunmak üzere seni müstakil vezir eyledim!.. Göreyim nice hizmet edersin?..

Ötesi malûm...

Köprülü'nün demir pençesi altında sade yeniçeri adam edilmekle kalmayacak, bellibaşlı ber devre

içinde bütün bir vatan kurtarılacaktı.

40 BDN KELLE

Sadaret devresi içinde 40 bine yakın kelle düşüren Köprülü Mehmed Paşa, oğlu Fâzıl Ahmed

Paşa'yla birlikte Türk Devletini bataklıktan çıkarıp kıyıya çekici kısa bir hâkimiyet çığırını temsil

eder. Bu devrede, hattâ eski şecaat ve ahlâkına doğru itilen ve eski mayasından alâmetler gösteren

Yeniçeri, tam nizam altındadır. Azmış bir yara haline gelen Girit seferi Köprülüzâ-de'nin tutumu

sayesinde gözükara hücumlarla nihayete erdirilir. Oyvar önünde Yeniçerinin gösterdiği

kahramanlık Avrupalıya misâl teşkil etmiş ve ona, (döviz) haline gelen şu sözü söylet-miştir:

«— Oyvar önünde bir Türk gibi...»

247

Asıl (döviz)in, vatanı kurtarma dâvasında ne gibi insanlara ihtiyaç bulunduğu sualine karşı şöyle

olması lâzımdı:

— Avcı Sultan Mehmed devrinde Köprülüler gibi...

BOZGUN

Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa'nm arkasından Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Sadrâzam oldu.

Köprülüzâde'nin eniştesi... Mağrur, müteazzım, her edasından ihtişam merakı akan, kartal burunlu

ve elmas sorguçlu vezir... Tarihimizin yanlış «Mustafa»ları arasında «Deli Mustafa»dan sonra

ikinci.

Kara Mustafa, ruhundaki şan ve şeref fütuhat ve ihtişam hevesine karşılık fikirde, yaya olduğu için,

devleti, kafdağının üstüne çıkarmak hayali peşinden kayalara çarptı ve bu arada, Köprülüler eliyle

muvakkat bir şifaya kavuşturulan Yeniçeri hastalığını nüksettirdi.

Kanuni'nin bile eremediği Viyana fethinin cazibesine tutkun Kara Mustafa, her aksiyon adamında

bulunması lâzım bir müşahede ve tespit kafasiyle kendisini ve düşmanını muhasebe edip, ileriye

atılacağı yerde, sadece hayaline mağlûp, büyük hamlesine girişti ve galip gelmesine kıl payı kadar

bir mesafe kalmışken Viyana önlerinde perişan oldu.

Yeniçerinin bozuk mayasına dayandığı için üzerinde biraz durduğumuz bu hâdise, tarihimizde ve

belki bütün insanlık tarihinde eşi olmayan bir fecaat çapında bir bozgun levhası çizer ve ar-

248

tık taarruz devrimizin sona erip müdafaa çığrımı-zm açıldığını ihtar eder. O gün, bugün, bazı

müdafaa zaferleri müstesna, devam eden, hep bu bozgun çığırı...

Gerçek Türk tarihçisi henüz gelmediği için bugüne değin söylenmemiş bir hakikat olarak bildirelim

ki, Viyana önünde, haşmetli vezir Kara Mustafa'nın bozgunu, ne askerî, ne idarî, ne iktisadi, ne

fenni yöndendir, sadece ve sadece ahlâki...

Şöyle ki:

Kara Mustafa orduları karşısında adamakıllı sıkışan, ezilen, beyaz bayrak çekmeyi düşünmeye

kadar giden Viyana'nm düşmesi için tek bir cebrî hücum yeterken, Kara Mustafa ve emrindeki

vezirler hücuma yanaşmamışlar, böyle yapılacak olursa şehrin Yeniçerilerce yağma edileceğini ve

ellerine bir şey geçmeyeceğini öne sürmüşler ve şöyle karar vermişlerdir:

/ — Şehrin kendi kendisine teslim olmasını bekleyelim ve muntazam şekilde içeriye girip yağmaya

meydan vermeyelim ve ganimetlerin üstüne oturalım!

Böylece, kökü yüzde yüz ahlâki zaaf ve menfaat hırsına dayalı bir hesapla, zaman ve fırsatı

kaybetmişler, düşmanın son hazırlıklarına imkân vermişler ve birdenbire yetişen Leh Kralı (Jan

Sobyeski)nin 25 - 30 binlik kuvvetleri önünde 200 binlik ordularına rağmen ana - baba gününden

numune bir paniğe düşmüşlerdir.

Viyana ile Belgrad arası devrilmiş top arabaları, kavuklu cesetler, yırtık sancaklar, sırmalı ça-

249

dırlar, cins at ölüleri dolu bir felâket ve izmihlal koridoru... Kara Mustafa'nın ihtişamlı çadırında

sevgilisine bir mektup yazıp zaferini tasvir eden (Jan Sobyeski) konduğu mal ve hazineleri

rüyalarda bile görülmeyecek şeyler diye kaydeder.

" Peygamber livası bir iki hamiyetli mümin sayesinde ancak ve zorla kaçırılabilmiş, fakat yeniçeri,

namusu dahil, her şeyini muharebe meydanında bırakarak Belgrad'a doğru birbirini çiğneyerek

kaçmıştır.

Kara Mustafa Paşa'nm açtığı bozgun çığırı bütün hıziyle gelişmeye başladı. İlk ağızda Vişg-rad,

Cac, Peşte elden çıktı. Salîb'in üzerimize saldırışını temsil eden (Sobyeski):

— Fırsat bu fırsat!.. Türkleri şimdi Avrupa'dan çıkarabilirsek ne âlâ! Yoksa bir daha bu imkânı

bulamayız!

Başını veren Kara Mustafa Paşa'nm yerine Süleyman Paşa getirildi ve o da birbirini kovala-yıcı

hezimetleri önleyemedi. Hırvatistan'daki ordumuz da yenildi ve sırasiyle Oyvar, Sekedin ve artık

bir daha avdet etmemek üzere Budin düştü. Peşinden Venedikliler bütün Mora'yı zaptetti. Kara

Mustafa'nın geçtiği yerleri yangın yerine çeviren ve memedeki çocukları kılıç talimine hedef tutan

orduları, Viyana bozgunundan sonra ölüleri-dağarcıklarmda bir sürü ganimet malları ve altınlar,

toprağa serilmişken, şimdi kılıç artıklariyle Türk namusu ve devlet hayisiyetini tepeleme

tecrübesine girişmiş bulunuyor. Tarihçi Raşid'in ifadesiyle:

«— Terk-i salât ve irtikab-ı enva-i mahremat

250

(namazı bırakmak ve her türlü haramı işlemek) ordunun şiarı olmuştu...»

ݺte bütün bu haller, vezirlerin hırs ve menfaat planlarıyle birleşince Viyana bozgununun sebebi

bütün açıklığiyle ortaya çıkar.

Nihayet orduda ihtilâl ve Serdar-ı Ekrem'in atma atlayıp firarı...

Yeniçeri kendi kendisine Bosna Valisi Siya-vüş paşa'yı Serdar tâyin etti ve kendi kendisine

İstanbul'a dönmek, daha doğrusu İstanbul'u zaptetmek kararını verdi.

Padişah, Süleyman Paşa'yı buldurup kesik başım orduya gönderdiyse de tesir etmedi.

Zorbalar şöyle dediler:

— Padişahımız bu işleri önceden düşünüp din ve devlete lâyık saltanat namusuna uygun hareket

etmeliydiler. Halbuki avlanmakla vakit geçirdiler. Tehlikeyi zamanında görmek gerekti. Artık vakit

geçti

İstanbul'a doğru kaçan, yahut saldıran ordunun arkasından Avusturyalılar bütün Erdel'i istilâ}^

geçtiler. Sırp, Karadağ ve öbür Hristiyan tebaa isyanda... Kaçak ordu da Edirne'de...

İstanbul'dan Sadaret Kaymakamı Köprülüzâ-delerden Mustafa Paşa, ulemâ ve devlet büyüklerini

Ayasofya Camii'nde topladı, Avcı Sultan Meh-med'in hal'ine karar verildi ve kardeşi Sultan

Süleyman taht'a çıkarıldı. 41 yıl saltanat süren ve hal'i esnasında 48 yaşında bulunan Dördüncü

Mehmed'i iki şehzadesiyle saray hapishanesine kapadılar. Fakat Osmanlı tarihinin alçalma ve

bozulmada en felâketli çığırı olan Dördüncü Meh-med devrini kapayamadan yeni felâketlere doğru

yol almaya başladılar.

251

İkinci Sultan Süleyman 1687'de 45 yaşında cülus ettiği taht üzerinde sultanî bir tavır takınabilecek

bir insan değildir. Babası İbrahim'in, bütün ruh çöküntüsüne vâris olduğu gibi, 40 yıl süren saray

hapishanesi hayatiyle dış dünya temas ve alâkasını kökünden kaybetmiştir. Bu yüzden, meydan,

yeniçeri ve menfaatçi vezirlere açıktır.

İkinci Süleyman'ın daha ilk günlerde ordu zorbalarına kıyamı...

Sınırlarda namussuzca mağlûbiyetlerinin acısını, Payitaht'ta dahi namussuzca bir galebeyle telâfi

etmeye bakan yeniçeriler, bu defa sipahilerle el ele... Biri Yeni Odalar önünde, öbürü At

Meydanında toplanıp kazanı kaldırdılar...

— Culüs bahşişini almadan ulufe kabul etmeyiz!

Aralarında, Gül, Kel, Çolak ve daha binbir renkli lâkaplar taşıyan zorbalar devlet büyüklerinden ve

servet ehlinden kim varsa Fazlı Paşa sarayında toplanıp zorla paralarını aldılar. 4557 kese akçe

bulunup dağıtıldığı halde zerrece kıymet vermediler. Sadaret Kaymakamı, Köprülüzâ-de Mustafa

Paşa'yı, Şeyhülislâm Debbağzâde Mehmet Efendi'yi, Yeniçeri Ağası Abdullah Ağa'yı azlettirdiler.

Sadrâzamın konağına hücum ve konağı pencere demirlerine kadar tahrip ettiler. Kendisini

öldürdüler ve haremine saldırdılar. «-Gaza malımızdır!» diyerek mallarını ve cariyelerini hamallar

arkasında götürdüler.

Zorbaların gözleri dönmüştür. Ne yaptıklarının ve onlardan neler doğacağının farkında değiller...

252

Bedestende sâdâttan (Peygamber soyundan) birinin dükkânını yağmaladılar. Seyyid, bir sırık ucuna

beyaz bir bez bağlayıp feryadı verdi:

— Müslüman olan sancak altına gelsin... Halk «Sancağ-ı Şerif» çıktı zanniyle dalga

dalga bez bayrağın arkasına takıldı. Dükkânlar gürültülerle kapatıldı, sokak kapıları ardına kadar

açıldı ve eline silaha benzer bir şey geçiren koştu.

Bütün mahallelerde meltem esen bir şayia:

— Sancağ-ı Şerif çıkmış.

Ahali saray kapısının önüne geldiği zaman hakiki Sancağ-ı Şerifin orada dalgalanmakta olduğunu

gördü. Saray, halkın hayalini gerçekleştiriyordu.

Kafileyi idare eden ulemâdan Vaiz Osman Efendi, kendisini havaya kaldırtıp bağırdı:

— İbad hakkı şeriatta en büyük kefalet altındadır. Halbuki düşman karşısında namuslarını feda

edenler, memleketlerinde ibad hakkını gani-mel malı gibi yiyorlar! Ne günlere kaldık, Yüce

Allah'ım? Ne iman, ne ahlâk, ne haya, ne insaf! Toprağın altı, üstünden çok daha ışıklı ve ferah

görünüyor bana!

Bu sırada zorbaların taraftarlarından biri saraydan çıkıp cevaba y'eltenmez mi?

Halk bu yüzsüzün üzerine atıldı ve zorbalardan ele geçirilenler bir bir tepelendi. Sadaret

Kaymakamı İsmail Paşa Sadrâzam oldu. Parçalanan sadrâzamın evini yağma edenlerden birkaçı da

asıldı.

253

DÜŞMAN

Düşman serbest serbest Avrupa'daki topraklarımızı pasta keser gibi doğramaktadır. Bu iç

felâketlerden faydalanıp hastanın merkez noktasına İstanbul'a nasıl saldırmadığı ise hayrete değer

bir muamma!.. Macaristan'da son dayanak Eğri, Yunanistan'da Tep, Dalmaçya'da Kitin düşman

eline geçti...

Yeğen Osman paşa isimli bir türedi şakiyi seraskerliğe getirdiler. Peşinden pişman oldular. Ve bu

defa türediyi nasıl tasfiye edeceklerini düşünmeye koyuldular. Anadolu büsbütün karıştı. Eş-kiya

toplulukları, Eskişehir tarafında toplanıp planlarını kurmaya baktılar.

Avusturya ile bir anlaşmaya varmak için bir sefaret heyeti gönderildi. Avusturyalılar heyete soğuk

muamele ettiler ve aczin temsilcilerini bir müddet kabul etmeyip beklettiler. Müttefikleriyle

mutabık kaldıktan sonra da Avusturyalılar, Os-manlarm tekliflerini gururla reddettiler, Ulah, Erdel

ve Macaristan ülkelerinin tamamiyle bırakılmasını istediler...

Türk murahhaslarından biri, nükte kılıklı bir üslûp içinde devletinin aczini dile getirmiş oldu:

— İstanbul'u neden istemediğinize hayretteyiz!..

Halbuki istekleri, İstanbul'u istemenin önsözüydü.

Anadolu'ya ordu gönderilmeyince eşkiyaya sancaklar ve beylikler gönderildi. Kandiya'da isyan...

Zülfikâr Paşa öldürülür. Tamaşvar'da isyan: İbrahim Paşa öldürülür.

254

Tekirdağlı Mustafa Paşa Sadrâzam...

Avusturyalılar Belgrad yakınlarında...

Seraskerlikten azledilip Bosna Valiliğine getirilen eski haydut Yeğen Osman Paşa, Belgrad

muhafızı ve yeni Serasker Hasan Paşa'ya karşı... Ne din, ne vatan kaygısı... Eski şakî Hasan Paşa'ya

gönderilen menfuru yolda zaptediyor ve Belgrad'a giriyor.

Malî darlık o halde ki, evvelce kaldırılan şarap ve müskirat resmi tekrar getiriliyor, tütünden de

gümrük alınması kararlaştırılıyor.

Gaile üstüne gaile...

Avusturyalılar Oyluk ve Petervaradin gibi şehirleri aldı ve Belgrad üzerine yürüdü. Doğrudan

doğruya eski şakî Yeğen Osman paşa'nın Se-mendre'ye kaçması yüzünden de Belgrad'a girdi ve

Semendre'ye kadar uzandı.

Devletin haline dikkat edin ki, Belgrad'ı hıyaneti yüzünden düşmana teslim ettiren mahut eski şakî,

bir gaile çıkarır korkusiyle tekrar sınır muhafızlığı vazifesinde alıkonuldu.

Bütün bu haysiyet yaralarını kapatmak için tek çare yeni bir sefer... Ertesi yıl için karar ve

hazırlık... Sefere, ruhu ve maddesi illetli Padişah da katılacak...

Kırım Hanı sefere davet ediliyor ve Arap Recep Paşa Serasker tâyin ediliyor.

Sultan Süleyman türlü özürler belirttikten sonra ısrarlara dayanamayıp yola çıktı ve ancak Sofya'ya

kadar gidebildi.

Birkaç eski kal'anm zaptından sonra Batnıça taraflarında korkunç bir mağlûbiyet... Orduda Ye-

255

niçeri, hemen düşmana öncülük vazifesini üzerine alıyor ve:

«— Küffar orduya geldi!»

Nidasiyle kendi ordugâhını yağma etmeye başlıyor.

Bir taraftan yağma, bir taraftan panik...

Toplarını, cephanelerini, ağırlıklarını bırakıp kaçan kaçana...

Niş de sükût ediyor. Bu sükût öyle bir dehşet tesiri doğuruyor ki, padişah Sofya'da tutunamı-yor,

evvelâ Filibe'ye sonra Sofya'ya çekiliyor.

Yeniçeri o hale gelmiştir ki, en küçük toslama karşısında çatır çatır yıkılmakta, geriye doğru yu-

varlana yuvarlana firar rekorları kırmaktadır.

Vidin de düşüyor ve düşman Üsküp'e dayanıyor.

Nihayet Edirne'de fevkalâde meclis ve Köprü-lüzâde Fâzıl Mustafa Paşa Sadrâzam...

PADDŞAHLAR BOYUNCA

Fâzıl Mustafa Paşa kuvvetli ve dirayetli bir elin neler yapmaya muktedir olduğunu hemen gösterdi.

İç ve dış tedbirlerle beraber ordu üzerinde hâkimiyetini kurdu. İleriye atıldı ve sırasiyle Niş,

Belgrad, Semendre, Vidin gibi kaybedilmiş yerleri geri aldı.

En çetin şartlar için, bakınız, her şey ne kadar kolay ve nasıl kuvvetli bir ele muhtaç!..

İkinci Süleyman, 3 sene 8 ay taht'ta kaldıktan sonra tahta teneşire uzandı.

Taht'ta İkinci Ahmed...

256

Yerinde tutulan Köprülüzâde Fâzıl Mustafa paşa, gayretini iki istikâmet üzerinde kümeledi:-Ivlalî

kalkınma, askeri salâh...

Mali kalkınmayı, hiçbir şiddet kullanmaksı-zın zenginlerin halk ve hazine soyguncularının

mallarına el koymakla sağlamaya çalıştı. Ayrıca malî ve iktisadî birçok tedbir, para ayarlamaları

vesaire...

Ordunun maneviyatını yükseltmek için de, askere bir beyanname yayınladı. Gayet berrak, mânânası

basit, samimi ve tesirli bir beyanname...

Sadeleştirilmiş ve özleştirilmiş şekli aynen şöyle:

«— Saadetlû Padişah Hazretleri vezirlik rütbesini bana lütuf buyurdukları dakikadan itibaren

Nemcilûlara karşı seraskerliği bizzat üzerime aldım. Şunu bildirmek isterim ki, zorla silah altında

tutulan hiçbir nefer kabul etmem! Askerlik hizmeti gönül rı-zasiyle olur. Allah ancak iyi niyeti

mükâfatlandırır. İyi niyet, fiillerin en hayırlısıdır. Müslümanlara Allah ile Resulünün emirlerini

tavsiye ederim. O emirlerde, Kitabın müdafaası ve kâfirlerin tepelenmesi için silaha sarılmak

gerekince şehitliği mukaddes bilmek vardır. Bu yüzden, din uğrunda her zahmet ve meşakkate

katlanmaya karar veren bir müslüman, Allah'ın emrine tâbi olarak derhal silah altına koşmalıdır!»

Ordu yürüyüşüne devam etti ve Sava nehrinden geçti Salânkemen yakınlarında, Avusturya ve

müttefikleri ordusiyle Osmanlı ordusu arasında

257

kapışma başladı. Galibiyet evvela Osmanlı saflarında... Muharebenin kızıştığı bir anda sağ kanadını

zaif gören Serdar-ı Ekrem Fâzıl Mustafa Paşa, elinde kılıç ön hatlara atıldı ve alnından yediği bir

kurşunla yere serildi. Şehit...

Yeniçeri bu manzarayı görünce, sanki topu, tüfeği, sancağı Fâzıl Mustafa Paşa'ymış da o da elden

gitmiş gibi birdenbire bozguna düştü.

Fâzıl Mustafa Paşa'nm yerine Arabacı Ali Paşa getirildi. Edirne'de zevk ve safa ile meşgul ve

Belgrad'da mağlûp ve perişan ordunun başına geçmek gibi bir vazife hissinden mahrum...

Yeniçeriler, kendilerine serdar gelmediğini görünce, kepazelik üstüne kepazelik olarak, keyiflerince

bir serdar tâyin ettiler.

Sadrâzamlar felâketlerle beraber, üstüste birbirini takip etti. İkinci Ahmed de ikinci Süleyman

kadar taht'ta kaldıktan sonra gözlerini yumarak taht nöbetini ikinci Mustafa'ya bıraktı.

İkinci Sultan Mustafa taht'a geçer geçmez Sadrâzamına şu hattı gönderdi:

«— Padişahların herhangisi zevk ve safa ve hâb ve rahata düşmüş ise onların eli altında olan

ibadullah (Allah'ın kulları) huzur ve rahat görememiştir. Biz bâdelyevm (bugünden sonra) zevk ve

safa ve rahatı kendimize haram eyledik. Düşmanlarımız, bu âna kadar padişahların zevk ve safaları

ve ikmal ve tekâsülleri sebebiyle dört tarafımızı sardılar. Memleketimize girdiler. Nice üm-met-i

Muhammet'in erzakını yağma, ehl-ü-i-yalini esir ettiler. Binaenaleyh avn-i Rabbâ-nî ile anlardan

ahz-i intimak için kendim bi-

258

nefsini gitmek üzere gazaya küllî niyet eyledim.»

Kafasına düşmanlardan intikam almak fikrini iyice yerleştiren İkinci Mustafa, Edirne'de uzunca bir

tereddüt devresi geçirdikten sonra orduyla harekete girişti. Logos önünde Avusturyalıları yendi.

Avusturyalı general (Veterani) ile Prens (Lihtenştayn) bu muharebede telef oldular. O sırada

düşman Erdel'i müdafaadan vazgeçmişti. Fakat bizimkiler bu kadarına inanamadıkları için ileri

harekete devam etmediler... Donanma da, Sakız'da büyük başarılar kaydetti.

Rusya hududunda Büyük Petro'ya karşı da muvaffakiyet... Azak Kalesi'ni kuşatan Büyük Petro

geriledi.

İkinci Mustafa, yeni seferi için eskisinden daha hummalı faaliyetlerde... Donanma kumandanı

Mezomarta Hüseyin, zaferden zafere koşmakta...

Ordu, Elmas Mehmed Paşa kumandasında, Prens Oygen'e karşı ilerliyor. Fakat kumandanlar

arasında mevki hırsının doğurduğu müthiş bir ih-tilâf.y. İhtilâf askere de sirayet ediyor ve orduda

inzibat diye bir şey kalmıyor. Prens Oygen Osmanlı ordusu içindeki bu ahenksizliği anı anma haber

alıyor ve ona göre davranmak üzere planını kurmuş bulunuyor.

Nihayet Zenta önlerinde düşman kuşatması ve feci mağlûbiyet... Büyük kısım tamamiyle firarda...

Son kaçanlar da kendi ordugâhlarını yağmalamakta...

Sonunda, Avrupa Türkiye'sinin bir nevi taksimi mânâsına gelen Karlofça Anlaşması. Podol-ya'dan

Eflâk'a kadar bütün Macaristan Avustur-

259

ya'nm, Kaminçe, Podolya ve Ukranya Lehistan'a ait... Azak Kalesi Ruslarda... Venedik bütün Dal-

maçya'yı, Ayamavrayı zaptediyor. Hristiyan devletlerin Bâbıâliye verdikleri harçlar kökünden

mülga...

2 asırlık fütuhat eserlerini silip süpürmeye 16 yıl kâfi gelmiştir...

Fransız Sefiri (Şatonöf) 14 üncü Lûi'ye yazdığı bir muhtırada Türkiye'yi şöyle tasvir eder:

«— Denebilir ki, bu devlet akıl ve hayale gelmedik bir zaaf içinde... Kandiya fethinde kuman-

danlarmdajı en mükemmellerini kaybeden Türkler, tecrübeli zabitlerinden geri kalanlarını da bu

harbin ilk seferlerinde elden çıkardılar. Bundan başka, 17 senedir devam eden bu harp maliyeyi

bitirdi. Bugünkü nazırlar, bu hali sulh ile ıslah etmek şöyle dursun servet kazanmak için felâketten

istifa çaresine bakıyorlar.»

Bir ecnebinin Türkiye görüşü budur.

Anadolu'da Sarıca ve Sekban namlariyle türeyen levend taifesi bir nevi eşkiya ocağı... Devlet

onlarla uğraşırken Büyük Petro da Azak kal'asını düşürdü.

ݺte, tarihi düşmanımız Moskoflarla aramızda açılan ve Birinci Dünya Harbine kadar süren 200

küsur yıllık çatışmanın başı... Batı medeniyetine girmek ve Doğunun servetlerini Batıya taşımak

niyetindeki Büyük Petro, kurduğu Moskova hükümetiyle, âdeta Avrupa'nın İslâmı ve Türk'ü

tasfiyeye memur baltacı rolünü üzerine almış bulunuyordu. Bütün dayanağı da yeniçerinin tered-

disiydi.

260

Başta o kadar hamarat ve fedakâr görünen İkinci Mustafa nihayet her şeyi unuttu, akıntıya kapıldı

ve Edirne'de ava daldı.

Bir aralık Gürcistan'a gönderilen 200 nefer Cebeci, Ayasofya yakınlarındaki Cebehanede toplanıp

birikmiş maaşlarım istediler. ݺ büyüdü; meydanlara ve saray kapısına kadar dayandı. Saraydan

«Sancağ-ı Şerif»i aldılar ve bir heyet kurup Edirne'de bulunan Padişaha gönderdiler:

— Padişah İstanbul'a gelsin! Gelmezse biz Edirne'ye gideceğiz!

Heyet azasını Padişah Edirne'de tevkif ettirdi.. İstanbul'dan yola çıkan 50 - 60 bin kişilik âsi asker

grupu üzerine sürdükleri 80 binlik orduyla anlaştı, kumandanı kaçtı ve neticede Padişah 9 seneye

yakın taht'ta kalmış ve nice felâketlere şahit olmuş bulunarak saltanattan uzaklaştırıldı.

Edirne'ye kadar ilerliyen isyan ordusu Üçüncü Sultan Ahmed'i taht'a çıkardıktan sonra büsbütün

gemi azıya aldı. Şeyhülislâm Feyzullah Efendi ve Darüssade Ağasiyle beraber 60 kişinin

kendilerine teslnnini istediler. Şeyhülislâm Erzurum'a sürülmüşken geriye çevrildi ve âsilere teslim

edildi. Sipahi, Yeniçeri ve Cebeci üç cellât, Feyzullah Efen-di'yi üç gün hapsederek burnunu,

kulaklarını ve dudaklarını kestiler. Üçüncü günü adamı bir beygire ters bindirerek Edirne'nin Bit

pazarına getirdiler ve eziyetle öldürdüler. Ölüsünü ayağına ip takarak zorla 300 kadar hristiyanm

eline verdiler ve sürüklettiler. Önlerinde de papazlara âyin yaptırarak Yeniçeri ordugâhına getirdiler

ve oradan Tunca suyuna attılar.

261

Şenaat ve namussuzluğun bu kadarını kâbus larda bile görmek mümkün değildir.

Feyzullah Efendi, bizde, öldürülen Şeyhülislâmların üçüncüsü, fakat böyle öldürülenlerin ikincisi

olmayan birincisidir.

Arada Baltacılar, Ruslarla harp, kısmî ve köksüz zaferler, Lâle Devri, çürüyen İmparatorluğun

enkazı üzerinde 1001 Gece Masallarını gölgede bırakın destanlık sefahatlar ve...

PATRONA HALDL

Ve bir hamam tellâkının uyandırdığı ihtilâl...

Evvela 17 kişi Beyazıt Meydanında Kaşıkçılar kapısından çıkarak ahaliye haykırıyor:

Dâvamız seriate bağlıdır, Muhammed ümmetinden olanlar arkamızdan gelsin!

Ağızlarda sakız gibi çiğnene çiğnene kudsiye-tine kıyılan, bazen de tam zıt istikamette kullanılan

bu kelimeler halkı velveleye verdi. Dükkânlar kapandı. Mahut 17 kişi, Divanyolu'yle At Meydanına

gidinceye kadar yüzlere, binlere çıktılar. Evvela, Kul Kethüdasının ortası olan Birinci Bölüğün

kazanını ortaya çıkardılar.

Başlarında tellâk Arnavutlar, çevresinde meşhur Patrona Halil...

Patrona, bir bölük yeniçeriyle Ağa Kapısına girdi ve Ağa'nm kaçması üzerine kumandayı eline aldı.

Mahpusları salıverdi ve Beşinci Bölüğün de kazanını çıkardı. Çarşıda ve Bit pazarı dükkânlarında

buldukları silahları, elbiseleri yağma ettiler. Saraçhane'yi kapattılar.

262

Hemen Vükelâ Meclisi toplandı, fakat hiçbir mukabeleye imkân bulunamadı. İsyancılar, iki saat

içinde, Sadrâzam, Şeyhülislâm, Kaptan Paşa ve Sadâret Kethüdasının başlarını istediler.

Fesat, bir anda çığ gibi büyüdü. Ortalığa hakim olan yeniçeriler, aralarındaki serserilerden bir

hükümet teşkil ettiler. Ortaların çadırlarını da Üsküdar'dan getirterek At Meydanını yeniçeri

ordugâhı haline getirdiler.

PAYDTAHT YENDÇERD ELDNDE...

Ertesi gece devlet büyüklerinin konakları yağma edildi. Padişah ve bazı devlet erkânı, saraya

kapanmış, vatanın göbeğindeki bu işgal ordusuna karşı Moskofdan mı, Nemçeliden mi, kimden

imdat isteyeceğini bilemez olmuştur. Nihayet, saray, Şeyhülislâmdan vaz geçilmesi şar-tiylö öbür

kelleleri vermeye razı oldu. Sadrâzam, Kaptan Paşa ve Kethüda, sarayda boğduruldu ve cesetleri

âsilere atıldı. Lâle Devri kahramanı ve zevk-ü-safa prensi Nevşehirli İbrahim Paşa'nm cesedi bir

beygire bağlanarak dolaştırıldı, parça parça edildi ve ancak dağılmış parçalardan birkaçı halinde

defnedilebildi.

Üçüncü Ahmed, Lâle Devrinin o nazenin Padişahı, kimbilir, içinde ne kadar inkisar ve dünya

merareti birikmiş olacak ki, taht'ı âdeta kendi öz iradesiyle bıraktı, sırtından attı.

Bir gece vakti Şehzade Mahmud'u yanına ge-

263

tirtti ve alnından öperek Birinci Mahmud ünva-niyle ona taht'ı teslim etti. Sultan Mahmud da

'amcasının elinden öptü ve saltanat yükünün altına girdi. Sultan Ahmed'in emriyle evvela

şehzadeler biy'at ettiler. Yeni Sultan da doğru «Hırka-i Şerif» dairesine geçerek taht'a kuruldu ve

biy'at tamamlandı.

Üçüncü Ahmed, öz şehzadeleriyle saraydaki eski dairesine çekildi ve kapılarını devlet dağdağasına

kapattı.

Dışarıda Herc-ü-merç ve bu defa «Serdengeç-ti Ağaları» adını alan zorbaların hüküm sürmeleri...

Birtakım oyunlar ve bilhassa Rumeli Eyale-tiyle vezirlik verileceği şeklinde yalanlar, Patrona

Halil'i saraya çekmeye yetti.

Patrona'yı saraya çağırdılar. Yanına Serden-geçti ağalarından gözleri pek ve kılıçları işlek 5 -10

adam alıp gitti. Mecliste güya İran seferi konuşuluyordu. Sefere karar verildikten sonra Patro-na'ya

dönüldü, kendisine merasimle Rumeli Eyaleti ve vezirlik rütbesi verildi ve kürk giydirilmek istendi.

Patrona Halil, Sadrâzamın işaret ettiği kürkü öfkeyle itti:

— Ben kürk giymem! Beni kürk içinde tuzağa mı düşürmek istiyorsunuz?

Diye bağırdı ve Sadrâzama sövüp saymaya başladı.

Ve haklandılar.

Fakat fitne bununla bitmedi.

Dışarıdaki eşkiya birleşerek, hem öldürülen-

264

lerin intikamını almak, hem de bütün ileri gelenleri ve zenginleri öldürüp mallarını yağmalamak

tasavvuriyle ayaklandılar. Yeniçeri Ağası Abdullah Paşa'nm evini bastılar. Sipahi Pazarı, Bit Pazarı

ve Vezneciler'deki dükkânları kırıp döktüler ve içlerinde ne buldularsa aldılar.

Sabaha karşı «Sancağ-ı Şerif» çıkarıldı, sarayla halk yine el ele verdi ve eşkiya güruhu asker,

kılıçtan geçirildi.

HEP YENDÇERD

Her âfet zuhurunda, yağmurda, selde, karda gıda maddeleri küçük bir yükselme kaydeder etmez

yağma, yol kesme, adam öldürme hazır...

Artık, yeniçeri bakımından büyük bir hâdise patlak vermeksizin, her şey müzmin bir seyir içinde

aynı karakteri muhafaza ederek giderken Padişahlar üstüste gelip geçti. 28 yıl saltanat süren Birinci

Mahmud'dan sonra Üçüncü Sultan Osman ve arkasından Üçüncü Sultan Mustafa... 16 yıl sonra da

Birinci Abdülhamid... Bu devreler hep yeniçeri hesabının zimmetine geçirilmek üzere, ordu diye

bir şey kalmaması yüzünden bilhassa Rusya'ya verdiğimiz fecî bozgunları çerçeveler.

Birinci Abdülhamid ise, kendi devrinde, bu felâketlerin en ağırını görmüş ve Kaynarca

Antlaşmasına kadar zillete düşürülmüş bir Padişah...

Kaynarca Muahedesi, Ruslara İmparatorluğumuzun en değerli kısımlarını verdikten sonra iç

265

işlerimize de müdahale hakkını veriyor ve bir Avusturyalı diplomatın ağziyle «Osmanlı devletini

bir nevi Rus vilayeti haline indiriyordu.»

Ve bütün bunlar «balık baştan kokar!» ölçüsüyle devlet büyüklerine ait mes'uliyetleri göster-

mekteyse de, ana mes'uliyet yeniçeriyi düzeltmemek ve onun düzelmek kabul etmez hali...

Yeniçeri, ne asrî silahlarla teçhizatlanmaya razıdır, ne de asrın gerektirdiği tarzda talim ve terbiye

kabul etmeye... Hatta, artık bozgun onun mukadder akıbeti haline geldiği için, piyadeliği bırakıp,

halktan zorla aldığı atlar üzerinde harbe girmeye başlamış ve bu şekli de, daha ziyade, düşmandan

kolayca kaçabilmek maksadiyle tercih etmiştir.

Yeniçeri felâketini en derin hisseden padişahlardan biri de, Üçüncü Selimin babası Üçüncü

Mustafa...

O Üçüncü Selim ki, yeniçerilik canavarının yediği en zavallı başlardan biri, belki de Genç

Osman'dan sonra ikincisi...

Sultan Mustafa, artık Avrupa Türkiyesiyle istanbul arasında açılan sonsuz göç yolunda vahşi bir

talan ve devamlı bir bozgun unsuru olan yeniçeriyi nasıl adam edebileceğim düşüne düşüne beynini

didiklemiş ve bu yüzden padişahlığı boyunca iğneli fıçıda yaşamıştır.

Bir gün, musahibiyle konuşurken diyor ki: — Yeni, yepyeni bir asker derlemedikçe

düşmanlarımıza karşı koyamıyacağız! Felâket, devlete mal oluncaya dek devam edecek!.. Ne

dersin?

266

Musahip cevap veriyor:

— Yeniçeriyi İslah edelim! Padişah bir âh çekiyor:

— Sen ne diyorsun? Hiç yeniçeri salâh kabul eder mi?

Birici Abdülhamid ise yeniçeri kanserinin, sultanlığı boyunca ciğerini oyduğu ve nihayet (O-zi)

kafasının bu deniler ordusu tarafından korun-mayıp düşmana teslim edilmesi yüzünden yüreğine

inen ve ölen Padişah...

Moskoflara karşı girişilen harekette yaptığı kepazelikler saymakla bitmez, yeniçerinin.

ÜÇÜNCÜ SELDM

Yeniçeri dâvasının bir tasfiye şeklinde bağlanması yolunda en ileri adımlardan birini atan, fakat

mizacında o adımı kudretle devam ettirecek gözükaralıktan eser olmadığı için aynı adıma kur-

barPgiden Üçüncü Selim, amcası Birinci Abdülhamid devamlı bozgun haberleri üzerine kahrından

ölünce taht'a geçti.

Halk kendisinden çok ümitli... Ecnebiler de gayet takdirkâr...

Prusya Sefiri olarak İstanbul'da bulunmuş olan (Dietz) diyor ki:

«— Bu hükümdar, hüner ve marifetçe, fikir ve dirayetçe milletinin çok üstündedir. Bu bakımdan

Türkiye'de bir devlet yenileyicisi rolünü oynaması mümkündür.»

Fransa Sefiri (Şuazöl - Gufye):

«— Üçüncü Selim Türkiye'de bir Büyük Petro olmak istidadmdadır.»

267

Bu görüşlerin hataya düştüğü nokta, Üçüncü Selim'in her türlü ince anlayışına rağmen sert ve

hamleci bir seciye taşımadığı ve dervişlikle karı-şık bir sanatkâr mizacı içinde aksiyonculuk ruhuna

yabancı kaldığıdır.

Üçüncü Selim taht'a çıkar çıkmaz bütün gözler ona çevrildi ve harbe devam edilmesi, Moskof-tan

milli intikam alınıncaya kadar elden gelenin yapılması istendi. Bu, öyle bir umumi efkâr havasıydı

ki, taş gibi suratlara çarpıyordu.

O da bir Hatt-ı Hümayununda bu milli duyguyu şöyle tercüme etti:

«— Benim matlubum ve Cenab-ı Hak'tan niyazım, fasl - hak ile (hakkı yerine getirerek) âdûdan

(düşmandan) intikam alınmadıkça kılıç kınına girmemektir.» Fakat hezimetler üstüste... Daha evvel

kaydettiğimiz gibi, halktan zorla tedariklediği atlar sayesinde süvari olan ve emir dışı kendi

kendisine hareket yapan yeniçeri, harpte Serdar-ı Ekrem'i yapayalnız bırakmış, metrislerin

muhafazası için piyade bulunamamış ve merkez çökmüştür. Serdar-ı Ekrem ıstırabından ağlamış,

ertesi günü de bir nehir geçilirken bazı yeniçerilerin:

— Düşman arkadan geliyor!

Diye bağırması üzerine, Reisülküttap (Hariciye Nâzın) da içlerinde olmak üzere herkes kendisini

suya atmış nice birlikler suda boğulmuştur.

Üçüncü Selim, bozgunlar serisi ve yeniçerinin firardan başka bir marifet göstermemesi yüzünden o

kadar mustariptir ki, Sadaret kaymakamına gönderdiği Hatta şöyle dert yanar: 268

«— Rûz-û-şeb (gece ve gündüz) ağlayıp diyorum ki Yârab beni böyle rüsvâ-yı cihan (dünyaya

rezil) edip kâfire mağlûp ve perişan etmeden ve zaman-ı devrimde ümmet-i Muhammed'in böyle

perişanlığını görmeden, İlâhi sen beni bu iki gün mukaddem helak ve cism-i hayatımı hâk (toprak)

eyle!»

Nihayet günün şartlarına göre hafif denilebilecek şartlar altında bir sulh... Ve Üçüncü Selim-'in

gözü artık memleket içinde ve yeniçeri sürüsü üzerinde...

Sadrâzamın reisliğinde bir meşveret meclisinin kurulmasını ferman etti: Devlet nizamına ve talim

görmüş asker tertibine dair vezirler ve mütehassıslar proje ve planlar tanzim edecek...

Hatta Kâğıthane çayırı askere talim meydanı olmak üzere tahsis edildi ve bü münasebetle

Kâğıthane kasrının da tamirine başlandı. İlk iş olarak Tersane nimazı kaleme alındı ve «Tımar ve

Zeamet Kanunu» yenilendi. Birtakım mali tedbirlerle beraber askerî sınıflara ait kanunlar da ortaya

konuldu.

Üçüncü Selim'in birinci derdi yeniçeri illetine bir tedavi yolu bulmaktır. Babası Sultan Mustafa, bu

vazifeyi kendisine yüklemiş devamlı vasiyetler halinde:

— Benim yapamadığımı yerine getirmek sana düşüyor. Başlıca öğüdüm budur!

Deyip durmuştu.

Ve işte şimdi, bu vasiyetin yerine getirilmesi yolunda Üçüncü Selim...

Ordunun ıslahı için tek model, eski ruh, nizam ve mücerret ilim, akıl ve fikir olmak icap

269

ederken körü körüne Batı kopyacılığının başlangıcı olarak nazarlar Avrupaya çevriliyor ve Avrupa

orduları üstünlükte rakipsiz kabul ediliyor. Halbuki bu millet, Altın Orduyu kurmuş olduğu bir

tarafa, yeniçerilikle de dünyaya ilk askeri teşkilâtı getirmiş olan topluluktur; ve inkılâbı öz bünyede

arayan yeni hakikat ve şahsiyetli davranış telâkki etmek borcu altındadır.

Böyle olmuyor; boyuna dayak yiyenin boyuna dayak atana duyduğu gizli ve marazi aşk hissiyle,

aslî bünyeye ait her icap unutuluyor ve olanca imdat düşman bünyesinin kopyasından bekleniyor.

Anlaşılmasından değil de kopya edilmesinden beklenen imdat...

Üçüncü Selim, şehzadeliğinden beri, işte top-yekûn Tanzimata hâkim bu ruh haletinin ilk

habercisidir, ve «Frenk» tâbiri altında Avrupalı denilince hatıra gelen Fransızların cazibesine

tutulmuştur.

Öyle ki, daha şehzadeliğinde İshak Bey isimli bir nedimini Fransa'nın idari ve askeri işlerini tedkik

etmek üzere Paris'e göndermiştir. Sarayın mimarlık hizmetlerinde kullandığı (Meling) adındaki

zatın hatıralarına göre de, Üçüncü Selim, Avrupa medeniyetini zamanın müteassıplarma karşı

yürütebilmek için, kız kardeşi Hatice Sul-tan'ı bu yolda öncü olarak kullanmış, böylece bu işi

kadınlar vasıtasiyle başarıya ulaştırmak istemiştir.

Bu hususta fazla bir şey bilmiyoruz ama, Ü-çüncü Selim'le kıvıl cimi anmaya başlayan satıhcı

alafrangalığın Abdülmecid devrinde yaygınlaştığını ve o günlerden sonra teftişsiz ve murakabesiz

270

bir taklid yolu açıldığını emniyetle tesbit edebiliyoruz.

Genç Osman'dan Üçüncü Selim'e kadar «beyni ezen yumruk» halinde geldiğini gördüğümüz

yeniçeri, yeni Padişahın açtığı ilk toptan tasfiye bayrağiyle, o bayrak sahibi kurbanları arasına

çekilmiş olsa da, artık, «yıkılış ve hortlayış» çığrma ayak basmıştır.

271

ÜÇÜNCÜ FASIL

YIKILIŞ ve HORLAYIŞ

Avrupa harp tekniğine âşinâ birkaç muallim bulunarak orduyla İstanbul'a getirilmişti. Kurulan

mecliste bunlar da bulunarak «Talimli Piyade Askeri» adiyle bir temel sınıf teşkil edilmesi

kararlaştırıldı. Bir de, «Talimli Asker Nezareti» diye komik isimli Bakanlık icad edildi ve başına

Mustafa Reşid Efendi (meşhur Tanzimat kahramanı ve şahsiyetsiz taklit yolunun açıcısı)getirildi.

İlâhi hikmet olarak her şey nasıl da dengi dengine düşüyordu! Sağdan ve soldan birkaç yüz yeni

nefer tedarik edildi ve Levend Çiftiğinde talime başlandı.

Yeniçeriler manzaradan ürktüler ve yeni asker kadrosuna girmekten kaçındılar; gün geçtikçe de bu

yeni askeri, kendilerini esir etmeye gelmiş bir düşman ordusu farzetmeye başladılar. O zaman

Üçüncü Selim, yeni askerlerin müstakil bir ocak olmasını ferman etti ve yeniçerilerle yenilerin

arasını büsbütün açtı.

Halbuki yapılacak, eserimizin başlarında kaydettiğimiz ve Mareşal Fevzi Çakmak kanaliyle bir

İngiliz muharririnden naklettiğimiz gibi, büyük bir mânâya dayanan, asırlarca temel kuvvet rolünü

oynayan ve sonra tereddiye düşüp kendi öz beynini ezmeye başlayan bu Ocağı kökünden kazımak

değil, ruhta ve maddede islâh ederek onu yeni zaman ve mekâna tatbik etmekti.

273

Kangren olmuş bir bacağı kesip takma bacakla idareye bakmak yerine, onu muazzam bir aşı

sayesinde kurtarmaya çalışmak ve kazanmak arasındaki fark...

Hassa Bostancıları ocağa bağlı olarak «Bostanı Tüfenkçisi» adiyle 12 bin kişilik bir Orta (birlik)

teşkili düşünüldü ve ilk hamlede bunlardan 12 bölük hesabile 1600 neferlik bir Orta düzenlendi. Bu

Ortaya, 1 binbaşı, birer sağ ve sol kolağası, iki mülâzim ağa ve her bölüğe birer yüzbaşı tâyin 1

edildi ve Levend Çiftliği Kethüdası Veli Ağa, Kapı-cıbaşı rütbesiyle başa geçirildi.

Neferler, tam da Avrupa ordularında olduğu gibi, süngülü tüfeklerle teçhizatlandırılmıştı.

Bir de kanunname yapılarak ismine «Levend Çiftliği Kanunu» denildi.

Yeniçeride kuşkulanma alâmetleri ve mırıltılar dışarıya sızmaya başlıyor. Padişah da, miza-cmdaki

yumuşaklık icabı, yeniçeriyi feda etmeye başladığını açığa vuramıyor, onları yatıştırmak için şöyle

bir beyan yayınlatıyor:

— Yeniçeri sınıfı, Padişahın gözünde birinci mevkidedir ve her zaman öyle kalacaktır. Yeni as-

kerse Frenk usulü harbin bilinmesi için bir tecrübeden ibarettir. Onlar talimlerine devam ederlerken

yeniçeriler de kendi talimlerinden geri kalmasınlar.

Yeniçeriler, Topkapı dışında, Seğirdim dedikleri sahada ve Kâğıthane'de talime başlıyorlar ve

başlarında 54 bölüğün çorbacısı bulunmak üzere bir ağızda Levend Çiftliği kadrosuna karşı

hamaratlık göstermeye bakıyorlar. Fakat aradan birkaç ay geçer geçmez şişiyorlar; Payitaht

sokaklarında

274

kabadayılık etmek yerine bu intizamlı talim işi onlara ağır geliyor, dağılıyorlar, köşe başlarını

tutuyorlar ve gerek kendilerinden talime koşanları, gerekse «Nizam-ı Cedid»e kaydedilmeye

gidenleri önlemeye gayret ediyorlar:

— Bu talim gâvur işidir!

Asıl bu söz gâvur sözüdür; ve delâletti bu kadar sefalete düşen Yeniçerinin tepesine inecek din ve

devlet yumruğu nerede diye sormak lâzımdır? Nerede onu içinden ve dışından ruh ve madde

kuvvetiyle zaptedip ilk tohumuna irca edecek tefekkür ve zor hamlesi?..

Bugün, kurulu olduğu tepe etrafındaki semte ismini veren, kare şeklinde, her köşesinde yedişer

taklı dört büyük kulenin yükseldiği muazzam bir binaya ibret göziyle bakanlar, Üçüncü Selim

devrine ait mahzun oluş hamlesini, çökmeye yüz tutmuş koca bir İmparatorluğun son gayreti

halinde seyrederler.

İstanbul'un Anadolu yakasında. Üsküdar'la Haydarpaşa arasında, kıyıya bitişik bir tepe düzlüğünde

yükseltilen, belki dünyanın en büyük kışlası Selimiye, Üçüncü Selim'in ruhunda ilk, belki de son

hamleyi âbideleştirici fevkalâde derin bir mânâyı çizgileştiriyordu:

— Anadolu'dan gelecek ve İstanbul tarafına geçmeyecek yeni askere mahsus öyle bir mekân fikri

ki, çatısı altında bambaşka bir ordu mahsulüne fidelik vazifesi görecek ve memleketi yeniçeri

belâsından kurtaracaktır.

Üçüncü Selim'in yaptırdığı kışla, sade dünyanın en büyük ordu barınaklarından biri değil,

Türkiye'de de, halk köşelerine ve bölük odalarına

275

yayılmış olan yeniçeri perişanlığına karşı ilk askeri topluluk merkezi...

Yeniçeri bu büyük inşaya da müthiş bir şüphe ve korku göziyle baktı ve mırıldanmaya başladı:

— İçine girecek adam koyarsak, hiç durmasınlar, yapsınlar!..

Üçüncü Selim taht'a çıkışının 6'ıncı senesi Fransa ve İsveç'ten mühendisler getirtti. Bu mühendisler

Avrupa tersanelerinin teknik ölçülerine göre gemi inşasına memur edildikleri gibi, (Dö Tot) isimli

bir baron marifetiyle kurulmuş olan Bahriye mektebi yeniden tanzim edildi ve denizcilikte inşaiye

kısımlarında yetiştirilmek üzere mektebe 200 talebe alındı.

Büyük ve ağır toplar yerine hafif ve çabuk ateşli toplar dökülmeye başlandı ve hambereci

bölüklerinin Avrupa usulü tâlimlerine el atıldı. Tophane dökümhanesi Fransız zabitlerinin, hum-

baracılar da mütedi bir İngiliz idaresine bırakıldı.

Yeniçeri, nasıl ruhunu Bektaşîlikten devşir-mişse «Nizam-ı Cedid»in de, böyle,Anânevi bir

dayanağa alâka göstermesi istenildi ve hemen Mevlevîliğe geniş bir ufuk açıldı. Bizzat candan bir

Mevlevî olan Padişaha bağlı bu cereyan Mevleviliği hemen modalaştırdı.

Padişahın Konya'daki Mevlâna türbesini ziynetlere boğduğu sıralarda Nemçelilerle sulh anlaşması,

Galata Mevlevîhanesi yapılınca da Kaptan Paşa'nın Akdeniz'den bazı muvaffakiyetlerle dönüşü,

hep Mevlevilik ruhaniyet ve kerametine iliştirildi.

Bütün bunlar olurken, yeniçeri, etrafına çep-çevre ateş dizilmeye başlayan bir akrep telâşı

276

içindedir. Sağa sola atılıp kendisine bir çıkış noktası aramakta, bulamamakta ve dairenin merkez

noktasına çekilmiş kıskaçlarını göstermekte ve büyük bir şahlanış hareketine hazırlanmakta...

Onun ruh haletini yakından görmek için Koca Sekbanbaşının risalesinden şu satırları okumak

lâzımdır:

— Aklı dümensiz bişuur dertmendlere sual edip (Bre caniler, Nizam-ı Cedid, Nizam--ı Cedid diye

ikide bir dır dır edip kuru kuruya dâva edersiz! Bu Nizam-ı Cedid nedir, iptida bunun hakikatini bil,

sonra dâva eyle! Eğer kelâmın hak ise ben de mülzem olup eyvallah edeyim!) dedim. Cevapta

(Nizam-ı Cedid dedikleri talim ile olan askerdir ve bu talim gâvur sanatıdır.) deyüp............»

Aynı risalede nakledildiğine göre Rusya İm-paratoriçesine İstanbullu bir Rum şöyle diyor:

— Osmanlı ile niçin uzun uzadıya cenge girişip zahmet çekiyorsunuz? Eğer muradınız İstanbul'u

almaksa bu iş gayet kolay... Osmanlılar nizam altında değildir. Akdeniz'de ne kadar gemimiz varsa

hepsini Kırım'da toplarız. Büyük küçük bütün gemilere asker doldurup Karadeniz Boğa-zı'nm dış

tarafından su bendlerinin bulunduğu sahaya askerimizi döker bend duvarlarım bir saat içinde

yıkarız. Moskof askeri bendleri yıkmış, İstanbul üzerine yürüyor diye bir haber yayılınca

İstanbul'da bir kargaşalık çığlıktır kopup, susuzluk ve korkudan halleri perişan olur. Yeniçeriler ise

üstümüze gelemez ve kendi millet ve padişahlarının mallarını yağma etmeyi tercih ederler ve

Rumeli'ye Anadolu'ya kaçarlar. Ruslar da yavaş

277

yavaş İstanbul üzerine yürüyüp şehri zapteder-ler.

Aynı risaleden:

— Su bendlerine yakın yerde, talimli, top ve tüfek cephanesi hazır bir ordu tertiplemek lüzumlu

görülmekle Levend Çiftliğinde Nizam-ı Cedid birliklerinin teşkiline karar verildi. Yeniçeri

ocağından da, genç ve kabiliyetli bin nefer istenildi. Türlü işlere alışmış olan «kaldırım şehbazları»,

«-köşebaşı kabadayıları», «virane dilâverleri», top ve tüfek talimine başlarını bağlayacak olurlarsa,

yerlere aba serip gelip geçenden para toplamaya kadar binbir marifetlerinden yoksun kalacaklarını

düşünerek Orta ihtiyarlariyle müzakere ettiler ve bunların «bu tâlim müslüman işi değildir; emir

altına girerseniz zabitlerin sözünden dışarıya çıkamazsınız, size şapka bile giydirirler!» demeleri

üzerine «yeniçeri kanununda talim yoktur; böyle şey istemeyiz!» diye karşı çıktılar. Her ne kadar

hikmetli söz^srle ikna edilmeleri için çalışılmışsa da muvaffak olunamadı. Fesadın başı Orta

ihtiyarları olduğu için, söz, odabaşı, saka-başı, aşçı ustası, baş karakullukçu, Himmet Beşe, Hızır

Dayı, İsa Amca, Ramazan Oğlu Recep, Bayraktar gibi sefillere düştü. Bunlar «bizi sefere

gönderirlerse tüfeği elimizden atarız, dalkılıç olup Moskof ordusunu birbirine katarız. Ve düşmanı

esir edip satarız!» diye «edepsizliklerini beyan» ve zorlanacak olurlarsa ayaklanacaklarını «pest

perdeden ayan» ettiler.

«— Yiğitliği hemen köşebaşmda bakkal ve sebzevatçı ve dürzî reayasına (tebasma) kabadayılık

etmekten ibaret zannederek

278

kangi (hangi) odanın yoldaşı ise Orta nişanını koluna döküp düşman bundan havfeder (korkar)

kıyasiyle nişanını göstermeyi âdet edinmiş olan ve kuru lâflardan ve beyhude unvanlarından

geçilmeyen kaldırım kabadayıları ve köşebaşı yaraşıkları ve meyhane miçosuna yudum satan

yeniçeri dilâverleri, şehbazları (bu Asker-i Cedid ne lâzımdır? Al--i Osman dünyayı kılınç ile

fethettiler. Hemen bize düşman göstersinler, dalkılıç olup düşmanı harap ederiz ve kralın tâç ve

tahtını başına geçirip Kızıl Elmaya'dek gideriz) deyû dâva-yı kâzibe (yalancı dâva) ederler.»

PAZVANDOİLU

Asıl ismi Pâsıbanoğlu... Halk dilinde Pazvandoğlu diye şöhret bulmuştur. Vidin taraflarında

uyandırdığı fesad yüzünden Koca Yusuf Paşa tarafından öldürülen Pazvandoğlu isimli âsinin oğlu

ve adı Osman... Babasının idamı sıralarında kaçıyor ve sonra meydana çıkıp yamaklar zümresine

giriyor... Kısa zamanda yamakları kendisine bağlıyor ve Belgrad yamaklarını harekete geçirerek

onlara «Nizam-ı Cedid»i istemediklerini ilân ettiriyor. O sırada devlet dış gailelerle uğraştığı için

birden tepesine inilemiyor ve hakkından gelinemiyor. Pazvandoğlu Osman ise hiç bir devlet

kararını dinlememek, etrafı haraca kesmek ve hususiyle «Nizam-ı Cedid» aleyhinde isyan tavırları

göstermekte her an cür'etini artırıyor.

Nihayet Pazvandoğlu belâsının ortadan kaldı-

279

rılmasma karar veriliyor ve bir serasker kumandasında, üzerine koca bir devlete harp açılmış gi. bi

bir sürü Vali, Beylerbeyi, Vezir kumandasında ordular sevkediliyor. Bir küçük serkerdeye karşı

koca devletin seferber olmasındaki rezalete karşı, Pazvandoğlu Rumeli'nin Saya nehrinden

Karadeniz'e kadar olan sahasını istilâ hareketine girişiyor ve Tuna kıyılarından Rusçuk, Balkan

boyundan da Şumnu'ya kadar bütün o havaliyi ele geçiriyor. Rusçuk ve Varna tarafiyle Belgrad

cihetine ayrı kollardan saldırıyor, ilerledikçe ilerliyor ve yollarda çığ gibi büyüyor. Nihayet Rusçuk

önlerinde başlayan mukavemet Belgrad taraflarına da sirayet edince, koca bir vatan parçasını eline

geçirmiş olan yeniçerilik davacısı şakı Vidin'de muhasara ediliyor, fakat bir türlü mağlûp

edilemiyor. Hattâ, ordu, Avusturyalılardan top ve tüfek yardımı gören Pazvandoğlu'na mağlûp

olurca-sma nazik anlar geçiriyor.

Devletin nihayet olup olacağı bir şakiden ibaret Pazvandoğlu karşısında bu hezimet ve perişanlığı,

filere büyük bir şöhret ve nüfuz kazandırdı. Bu yüzden Rumeli ayanı büsbütün şımardı-lar ve bir

nevi «tavaif-ü mülûk» manzarası arzet-meye başladılar. Arada, birbiriyle de muharebeye tutuşuyor

ve galip gelenler mağlûbun memleketini kılıç hakkı edasiyle zaptediyordu. Vidin, en büyük zorba

Pazvandoğlu'nun tahakkümünde, Rusçuk ve Şumnu Tersenklioğlu'nun elinde; İbr-âil Ahmed

Ağa'nm, Silistre Yılıkoğlu'nun, yanya ve Mora Tepelenli Ali paşa'nın tasallutu altındaydı. Hemen

bütün Avrupa Türkiyesi bir iç taksime uğramış vaziyette ve istilâcıların hepsi Yeniçeri ruhunu

heykelleştirmekte...

280

Yeniçerilerin Mısır'da Fransızlara karşı mağlûbiyeti «Nizam-ı Cedid»in bir an evvel kurulması ve

geliştirilmesi lüzumunu belirtti. Levend Çiftliğindeki iki Ortadan başka Üsküdar kışlasında bir Orta

daha teşkili kararlaştırıldı. Yeni askere, piştol, bıçak, eğri kılıç, şişhaneli tüfek gibi silâhların

taşınması yasak edildi. Ordu her defa bozgun verdikçe köhne silahların kifayetsizliği anlaşılıyor,

yeni silahlara itibar artıyor, fakat bütün bu yenilikler, bir türlü, umumî bir nizam altına

almamıyordu.

EDDRNE VAK'ASI

Pazvandoğlu Vidin'de, Tersenklioğlu Rusçuk'ta ve Dağdevirenoğlu Edirne'de «Nizam-ı Ce-did» e

ait terakki ve inkişafları dikkatle takip ediyorlar ve en büyük korkuları devlet nizamı olduğuna göre

yeni askerin Rumeli'ye sıçramaması için ellerinden geleni yapmak üzere tetikte bekliyorlardı.

Saray ise «Nizam-ı Cedid»in Rumeli'de temel atması için zahirde düşmana, hakikatte mukavemetçi

serkerdelere karşı 40 - 50 binlik bir yeni ordu teşkilim düşündü ve bu ordunun kumandasını,

Karaman valisi ve «Asâkir-i Şahane» Başbuğu Kadı Abdurrahman Paşa'ya verdi. Kadı Paşa

şiddetle bir «Nizam-ı Cedid» taraflısı...

Kadı Paşa Üsküdar'a gelerek, süvari ve piyade 24 binlik talimli askerle karşıya geçti ve Edirne

yolunu tuttu.

Hale bakın ki, Sadrâzam da yeniçeri taraftarları arasındadır ve beraberce hareket etmeleri

281

için serkerde Tersenklioğlu'na haber göndererek ittifak bile teklif etmiş, zevkle kabul edilmiştir.

Kadı Paşa Rumeli'ye geçince bütün yârân ve serkerdeler galâyana geldiler.

Silivri ve Çorlu halkı Kadı paşa ordusuna mukavemet gösterdi. Tekirdağ karıştı. İstanbul'da da

ayaklanma emareleri baş gösterdi.

Tam zamanıydı; Kadı Paşa ordusu bütün bu karışıklıkları tek başına önleyebilir ve mukavemet

yuvalarını kökünden kazıyabilirdi.

Fakat «Sûz-u dilârâ» bestekârı Üçüncü Selim-'in mizacı böyle bir fırsattan faydalanmayı mümkün

kılmak hassasından mahrumdu. Maraz halindeki rikkat ve merhameti galip geldi ve «çoluk çocuk

ayaklar altında ezilir» kaygısiyle ordunun Silivri'ye ricatini ferman etti. Bu cüretsizlik, ser-

kerdeleri büsbütün şımarttı ve o sıralarda Ter-senklioğlu, karısına göz koyduğu bir adam tarafından

öldürülünce, yerine, adamlarından «Alemdar Mustafa» Rusçuk ayanı seçildi. Şu, Deli Mustafa,

Merzifon'lu Kara Mustafa'dan sonraki üçüncü menfî Mustafa... Rumeli'nin Anadolu'ya tasallut ve

balkanlardan esici tesir yolunu açan meşhur Alemdar Mustafa Paşa...

Tersenkli'nin öldürülmesi, Edirne'de merkez kuran Üçüncü Selim ve yenilik aleyhtarı topluluğu

sarmışken İstanbul'dan gelen tahrik, fesadı büsbütün kızıştırdı. Hatta vezirlerden on kadarının

kellelerini istemeye teşebbüs ettikten başka, Üçüncü Selim'in ismini hutbeden kaldırmaya kadar

vardılar. 24 bin kişilik talim görmüş orduyu geri çekmekle, Padişah, kendi yumuşaklığı yüzünden

(otorite)sini o türlü zedeliyordu ki, Seli-282

jniy Kışlasının camii, yapılır yapılmaz meydana çıkan bir hadise, onun zaafını korkunç bir şekilde

ortaya döktü. Cami yepyeni olarak açıldığı için, Sultanın ilk cuma namazını orada kılması uygun

görülmüştü. Gayet tabiî olarak, selâm resmini de «Nizam-ı Cedi d» askeri yerine getirecekti. Bu

haber yayılır yayılmaz yeniçeriler kudurdu, hemen silahlandılar, derhâl ayaklandılar ve feryadı

verdiler:

— Bâbıâlli vezirlerini öldüreceğiz, «Nizam-ı Cedid»i kırıp geçireceğiz!

Al sana, «Nizam-ı Cedid», saray muhafızları ve halkla el ele Yeniçerinin, hatta Yeniçeriliğin

tepesine inmek için bir fırsat daha!..

Yüzde yüz aksi yapıldı; Yeniçeriyi devletin tepesine çıkardılar; ona, bundan böyle selâmlık

merasiminin sadece Yeniçeri inhisarında kalacağını ve «Nizam-ı Cedid»in kışlasından dışarıya

çıkmayacağını zelil bir tavırla temin ettiler.

Demek ki, Üçüncü Selim'in baştaki hamleleri, yapıcı olmak şöyle dursun, büsbütün azdırıcı ve

kendi üstüne saldırtıcı cinstenmiş... Üçüncü Selim gibi başlayıp da onun gibi bitirmek, hiçbir şey

yapmamış olmaktan çok fena... Merhameti o ma-razi hadde kadar varmış bir Padişah ki, Sadrâzamı

İsmail Paşa'nm serkerderlerle ittifakı ve türlü dolapları meydana çıktığı halde, zamanın usulüne

göre idamı lâzımken onu Bursa'ya sürmekle yetiniyor ve kendisine ağır bir söz bile sarf etmiyor:

Devlete güven o kadar zaif ve eşkiyayı hâkim görmek hissi öyle kuvvetli ki, Şeyhülislâm huzura

çıkıp:

283

— Beni de azledin, diyor; çünkü ben, vatan müdafaasına giden gazilere mâni olanların

öldürülmeleri caizdir diye fetva vermiştim. Eğer yerimde kalacak olursam devletin yine aynı niyeti

beslediğine hükmedebilirler.

Yani:

— Beni azledin de vatan müdafilerini vazifelerinden döndürenlerin devletçe suçlu kabul edilmediği

görülsün! Herkes rahat rahat fesadını yerine getirsin! Devlet de kötülerin şerrinden emin olsun!

KABAKÇI MUSTAFA

Dördüncü Mustafa... Padişah Mustafa'ların değil de bu ismi taşıyan menfi tiplerin dördüncüsü...

Evvelce Trabzon taraflarından 2000 kadar Karadenizli getirtilip Karadeniz Boğazı'ndaki muhafız

yamaklara eklenmiş ve bunlar Boğazın iki yanında üslenen «Nizam-ı Cedid»lilerle kaynaştırılmak

istenmişti. Yenilik fikrini destekleyenler bunları «Nizam-ı Cedid»e girmeleri için telkin altına

almaya çalışırken eskiye taraftar olanlar zıt propagandada bulunuyorlar ve diyorlar ki:

— Siz de Yeniçeri sayılırsınız! Frenk kıyafetine girmiş askerlerle nasıl anlaşabilirsiniz? Siz yeni

askerin elbisesini giymez ve süngülü tüfek kullanmazsanız Boğaz'dan kovulacaksınız!

Bu zıt propaganda o kadar ileriye gitti ki, yamaklar söylenmeye başladılar.

«— Biz Kuloğlu kuluz! Ebâan ceddin (Babadan oğula) Yeniçeriyüz! Nizam-ı Cedid elbisesini

giymeyüz!»

284

Karaman Valisi Ragıp paşa, nişanlarla süslü «Nizam-ı Cedid» kaputları yaptırarak bunları

kavaslarına giydirmek istedi. Kavaslar Karadenizli oldukları için Boğaza gidip vaziyeti

hemşerilerine haber verdiler. Boğaz Nâzın Mahmud Efendi'nin, yamaklara «Nizam-ı Cedid»

elbisesi giymelerini emretmesi yaraya tuz biber ekti ve ayaklanma başladı. Kendilerine nasihate

gelen Macar Tabyası zabiti Halil Haseki ile Boğaz Nâzın Mahmud Efendi'yi yaraladılar ve böylece

isyan bayrağını açtılar.

Hâdise İstanbul'a aksedince Sadaret Kaymakamı Musa paşa işi ört - bas etmeye çalıştı:

— Bir kazadır olmuş... Mühim bir şey yok... Yamaklar itaat dairesine girmek üzere...

Musa Paşa'nın, yamakları tuttuğu ve fesatla-nnda muvaffak kılmaya çalıştığı besbelli...

İsyancı yamaklar, ertesi günü Büyükdere Çayırında toplandılar ve Kabakçı Mustafa'yı reis seçtiler.

Kur'ân'ı öperek ve kılıç üzerinden atlayarak ahitler ettiler. İslâm veya Hristiyan kimsenin malına,

canına ve ırzına dokunmayacaklar, dokunan olursa öldürülecekler, Şeyhülislâmlıkça kabul

edilmeyecek şeyi istemeycekler, dilekleri yerine getirilmedikçe dağılmayacaklar...

Ve sahil boyunca, 4500 kişi İstanbul'a doğru* yola çıktılar. Rastladıktan serserileri de aralarına

katıyorlar ve gittikçe çoğalıyorlar... Fakat içlerinde gizli bir «Nizam-ı Cedid» korkusu var... Fazla

yüksekten atamıyorlar... Buna karşılık «Nizam-ı Cedid» askeri de, isyancıların gizli yardımcısı

Kaymakam Musa Paşa'nın emriyle yerlerinden kıpırdamıyorlar ve seyirci kalıyorlar.

285

Asiler, Yeniköy önlerinde kendileriyle müzakereye gelen murahhasa, hâlâ içlerinde «Nizam-ı

Cedid» korkusu yaşadığı için şöyle dediler:

— Öldürdüklerimizden ötürü pişmanız. Eğer yerlerimize çekilip uslu uslu oturmamız isteniliyorsa

«Nizam-ı Cedid»in Boğaz'dan çekilmesi lâzımdır. Onlar çekilsin; biz de işlerimizin başına

dönelim!

Bu cevap Musa Paşa'ya bildirildi, o da, yeni askerin Boğaz'dan çekilmesi iradesini Padişahtan

kopardı. İsyanın daha ilk adımında, devlet, âsilerin ayağı altına yatıyor demekti. Halbuki, 4500

kişiyle başlayan bu işin hemen tepelenmesi ve âsilerin bir anda tabanlarını yağlamaları için yeni

askeri, geçit resmine çıkarırcasına boru ve trampet sesleriyle meydan yerinde gösterivermek

yeterdi.

«Nizam-ı Cedid» Boğazdan alınarak Üsküdar'daki kışlasına ve Levend Çiftliğine götürüldü;

vezirler de fitne bastırıldı zanniyle Babıâli'den konaklarına döndüler.

Fakat fitne bastırılmak şöyle dursun, azdırıl-mıştı. Yeniçeri taraflısı Şehzade Mustafa'nın adamları

yamakların içine girerek onlara yol gös- termeye kadar varmışlardı.

İsyancılar alayı İstanbul'a doğru yürüyüşüne devam etti. Öbür münadiler bağırıyor:

— Ey Allahın kullan! Muradımız «Nizam-ı Cedid» belâsını kaldırmaktır! Müslüman olanlar,

kendilerini Ocaklardan yana bilenler aramıza katılsınlar!

Müslümanlığın emrettiği hamle ve terakkiye karşı Müslümanların iptidailiğinin korkunç delâlet ve

sapıklığı... 286

Gece yarısına doğru Tophane'ye vardılar. Burada Topçu Ocağı vardır ve Kabakçı'nm nihayet bir

avuçluk avenesine karşı müdafaaya hazırlanmaktadır.

Tam o sırada hain Sedaret Kaymakamı ve Sekbanbaşmdan bir emir:

— Yamaklara karşı durayım demeyiniz! Bütün bu olup bitenler her tarafın ittifakı iledir...

Bu işaret Topçu Ocağının takım - taklavat, Kabakçı tarafına geçmesine kâfi geldi:

— Sultan Selim bütün bu hallerin kendi yakınlarından bâzı eller tarafından idare edildiğini bildiği

halde işleri yine Musa Paşa'ya havale etmekte devam ediyor, bir türlü elini mevcut

imkânlarına uzatamıyordu. O anda Levend Çiftliğiyle Üsküdar'da 13 bin kadar «Nizam-ı Cedid»

kaputlarına küfür damgasını vuran şeyhülislâmı da sadece mukaddes Şeriat adına cezalandırması ve

yeni askere küçük bir işaret çakması, her türlü devlet selâmetini sağlayabilirdi. Tarihçi Cevdet Paşa

merhum soruyor:

— Niçin o Şeyhülislâmı kendi öz sarığını boynuna dolayıp boğdurmadılar?

Fakat nerede, mızrabı o kadar iyi tutan Sultan Selim'in ellerinde o kuvvet?

Eşkiya, kayıklara, sallara, salapuryalara binerek Unkapanı ve Eminönü taraflarında karaya çıktılar.

Arkalarına da kayıkçı, hamal, serseri kim varsa düştü. Yeniçeri kışlalarına dağıldılar.

Kabakçı Mustafa topluluğu et Meydanında toplandı...

Yeniçeri ihtiyarlariyle ileri gelenleri de Süley-maniye Camiinde Şeyhülislâm, Anadolu ve Ru-

287

meli Kazaskerleri ve İstanbul Kadısını ayaklarına çağırdıktan sonra Et Meydanında Kabakçı

taifesine katıldılar. Yeniçeri kazanları meydana çıka- ' rıldı. Cebeci Ocağı kazaniyle neferleri de

beraber...

Dellâllar bağırtıldı:

— Dükkânlar açılsın! Kimse işinden kalmasın! Bizim müslümanlara zararımız yoktur! Ayak-

lanışımız halkın rahat ve devletin nizam bulması içindir.

Vaziyet Sultan Selim'e arzedildi. Mütereddit, mütehayyir, mütevahhiş, mütevehhim Padişah, saray

kapılarının kapatılmasını istemekten başka emir veremedi. Üstelik, âsilere yüzde yüz boyun

eğdiğini gören bir harekette bulundu: «Nizam-ı Cedid»i kaldırdığına dair Babıâli'ye bir Hat

gönderdi.

13 bin yeni asker, süngülü tüfekleri elde, bu çerçöp kalabalığını temizlemeye rahat rahat yeter ve

saray bostancıları da ayrı bir kuvvet belirtir de bir hükümdar böyle bir zillete düşerse, ona ruh

hastası demekten başka çare kalmaz.

— Gelin, benim de burnuma bir halka takarak, Sultan yaftasını taşıyan bîçareyi çarşı - pazar teşhir

edin!

Demekten farksız olan bu tâvizler, hareketi durduracağına bütün bütün dürttü.

11 kişinin kellesini istediler. Bu kellelerin listesini mahut Musa Paşa tertiplemiş ve gizlice Ka-

bakçı'ya sunmuştu. Bunlar Padişahın yakınları ve memleketi yenileştirme taraftarlarıydı:

İbrahim Kethüda, Bahriye Nazırı Hacı İbrahim, Rükab-ı Hümayun Kethüdası Hancı Memiş,

288

Reisülküttüp Vekili Safî Ahmed, İrad-ı Cedid Defterdarı Ahmed, Darphane Emini Ebubekir, Valide

Kethüdası Yusuf, Sır Kâtibi Ahmed, Mabeyinci Ahmed, Bostancıbaşı Şakir, Müderris Lûtfullah...

İstanbul semaları, dellâllarm bağırışmalariy-le çınladı:

— Memleketi batıran, bu 11 kişidir! Bunları diri veya ölü, Padişahtan isteriz!

Beri taraftan saray tarafının münadileri de haykırıyor:

— «Nizam-ı Cedid» kaldırıldı! Yeniçeriler kışlalarına herkes işinin başına!

Dinleyen yok! İlle de 11 kişinin kelleleri!..

Artık ipin ucunu kaçıran Üçüncü Selim sonuna kadar vermeye mecburdur. Kendi öz dâvasının

kadrosunu teşkil eden 11 kişinin idamına «e-vet!» demez mi? O Sultan Selim ki, isyancılardn

hiçbirinin burnunu kanatacak kadar olsun bir teşebbüse «evet» diyememiştir.

İstedikleri adamları başka başka zamanlar ve yerlerde ele geçirerek kestiler, boğdular, «hayat

defterinden vücut noktalarını kazıdılar!..»

Bazı kelleleri de doğrudan doğruya saraydan teslim aldılar.

Yenileşme cereyanının başlarından İbrahim Kethüda kaçmıştı. Onu da Lânga tarafında bir evin

mahzeninde tutup türlü hakaretlerle Et Meydanına getirdiler ve orada paramparça ettiler. İbrahim

Kethüda Et Meydanına götürülürken zuhur eden bir bağırışına ânında Yeniçerilerle Kabakçı

Mustafa takımı «Nizam-ı Cedid geliyor» nâ-rasiyle dağılmaya ve birbirini çiğnemeye başlamıştı.

Hâlâ devam eden şu korkuya bakın; bir de

289

devletin en tesirli silahını kendi eliyle iptal edişine dikkat edin!

Ne yeni askerin ilgası, ne de istedikleri l\ kellenin teslimi yeniçerileri tatmin edebilmişti. Fesad

ateşi boyuna harlanıyor, alev alev genişliyordu.

Sultan Selim daimî ihtiyatsızlıklarında devam ederek âsilere sordurdu:

— Daha ne istiyorlar? Muradları nedir?

— İrad-ı Cedid hazinesinin de kaldırılmasını istiyoruz!

«Drad-ı Cedid: Yeni gelir» hazinesi, Sultanın yeni askere ait masrafları karşılamak üzere kurduğu ve

her gün gelişme halinde mali bir kaynak...

Sultan Selim bu son isteği de kabul etti ve haber gönderdi:

— İrad-ı Cedidi kaldırdım ve ona lanet ettim!

Padişahın ıstırabı, son kelimelerinden ne kadar da belli!.. Adeda ağlarcasma en sevdiği şeye lanet

ediyor.

Fakat isyan topluluğu hâlâ yerinde.. Kimsede dağılma istidadı görülmüyor, istenilmesi mümkün her

şe^> kabul ettirildiği ve bittiği halde «acaba daha ne isteyebiliriz?» gibilerden herkeste bir

düşünce...

Buldular isteyecek şeyi:

Şehzadelerden Mustafa ile Mahmud'u Padişaha güvenleri olmadığı için hususi adamları va-sıtasiyle

kendileri muhafaza etmeliymiş!..

Üçüncü Selim, artık nerede duracağı belli olmaz hale gelen bu hakaret dolu teklife de «peki!» dedi

ve ulemâdan biriyle Ocaklıdan birinin sa-

290

raya gönderilip şehzadeleri muhafaza işiyle vazifelendirilmelerini istedi. «Aygır İmam» diye

tanınan bir serseri ile eski Sekbanbaşı Osman Ağa bu iş için saraya gönderildiler.

Sultan Selim, bu münasebetle Bâbıâliye yazdığı acıklı «Hatt-ı Hümayun»unda diyor ki:

— Benim zürriyetim yoktur. Şehzadeler benim evlâdım ve gözümün nurudur. Allah saklasın; hiç

onlara suikastla Osmanlı soyunun kesilmesine ve Osmanoğulları devletinin çökmesine sebep olmak

hatır ve hayâle gelebilir mi?. Allah bana o günleri göstermesin ve onların ömrünü uzun eylesin...

Bu Hat, vezirlerle ulemâyı ağlattı. Üçüncü Selim gibi düşmanın kılını bile çekmekten çekinen bir

mizacın, hususiyle kendi evlâdı yokken şehzadelere kıyması nasıl beklenebilirdi?

Sultan Selim'in mayasmdaki rikkat, merhamet ve nezaket o kadar taşkındı ki, başka hiçbir duyguya

yer bırakmıyor, hiçbir icaba değer vermiyordu. Meselâ, güya şehzadelerin muhafazası için saraya

kabul edilen «Aygır İmam» serserisi, Padişahın bu zaafından faydalanarak ona şöyle bağırmıştı:

— Sen İsmail Paşa gibi bir vezirin kadrini bilemedin! İbrahim Kethüda'ya güven gösterdin!

İbrahim Kethüda mülkü harap etti. Sen ona mülkün idaresini teslim ettin! Baştan başa takdirsiz-lik

ettin!

Padişahın yüzüne karşı söylenen bu edepsiz sözlerden, «Aygır İmam»m sarayda iş ortağı,

Sekbanbaşı Osman Ağa utanarak dışarıya çıkmıştı. Sultan ise nezaket ve zarafette marazı haddi

gösteren şu mukabelede bulunmuştu:

— Efendiyi götürün! İstirahat etsinler...

291

YUVARLANIŞ

Eşkiya o gün de dağılmadı. Ertesi cuma günü Şeyhülislâm huzurunda bütün yeniçeri büyükleri ve

isyan serkerdeleri toplanarak artık askerin dağıtılması, Boğaz serkerdelerine hil'atlar giydirilmesi ve

rütpeler, bahşişler verilmesi kararına varmışken, Şeyhülislâm sıfatlı fesatçı, işin bitmek şöyle

dursun başlamak üzere olduğunu hissettiren bir söz sarfetti:

— Varın bir kere başbuğulara serkerdelere sorun; istedikleri başka bir şey var mıdır?

İstanbul Kadısının da kulaklara şu fısıltısı, istenilecek şeyi bir anda gösterdi:

— Bundan böyle bu Padişaha emniyet edilir mi? İyi düşünün!

Eşkiya Şelhülislâmm odasını doldurdu:

— Sultan Selim'in tahtta iştiblâl ve hâkimiyeti yok!

İdareyi zalimlerin eline bıraktı. Kendisi zevkti safasiyle, ceng-ü çiğanesiyle (raks ve saziyle)

meşgul... Devletin başına geçirdikleri halka ve fukaraya en ağır zulümleri ediyor. Böylesinin

padişahlık ve hilâfeti meşru mudur?

Plan yerine gelmişti. Şeyhülislâm sıfatlı haine «değildir!» demekten başka bir şey düşmüyor ve bu

cevap her şeyi halledecek gibi görünüyordu.

Şeyhülislâm Esad Efendi Üçüncü Selim'in hal'ine dair fetvayı bastı. Ulemâdan bir takımı hal'in

yersiz olduğu üzerinde âsilere nasihat vermeye kalkınca Kabakçı serkerdeleri haykırdılar:

— Şimdiden sonra ne o bize padişahlık edebilir ne biz ona kulluk edebiliriz. Bu işi hemen

neticelendirelim!

292

Et Meydanında Sultan Mustafa'nın cülusu münasebetiyle Fatiha okundu. Âsi asker bir ağızdan

«âmin!» dedi.

Şeyhülislâmın arkasına iki bayrak altında biner asker katarak alayla sarayın yolunu tuttular.

Babıâli'de Musa Paşa neş'e ve saadet içinde kendi hiyanet eserinin sonunu bekliyor, devlet

büyükleri resmî elbiselerini getirmekle uğraşıyor.

Sultan Selim'e hal'i haberini vermeyi Anadolu Kazaskeri Hafid Efendi üzerine aldı. Sekbanbaşı

Arif Ağa ile saraya gittiler. Kapılar kapalı...

Darüssüade Ağasına bir tezkere yazıp gönderdiler:

— Sultan Mustafa'nın cülûsiyle biy'at tamam olmadıkça asker dağılmayacaktır.

Üçüncü Selim tezkereyi gözden geçirdi ve her şeyin Allahın takdirine bağlı olduğuna ait bir âyet

okuyup hareme çekildi. Biraz sonra çifte hainler, Şeyhülislâm ve Kaymakam, Esad Efendi ve Musa

Paşa, zavallı Padişaha masum ve ağlamalı bir suratla hal'ini haber verecekler ve bu son münafıklık

numarasını da oynayacaklardır.

Yeni askerin kurucusu Üçüncü Selim ile köhne yeniçeriliğin yıkıcısı İkinci Mahmud arasında, silik

ve başı eğik soyundan bir padişah vardır: Dördüncü Mustafa... Tarihin kötü Mustafa'ları arasında

dördüncü olan Kabakçı Mustafa ile Dördüncü Mustafa'nın, biri amelî öbürü nazari saltanatta aynı

zaman ve mekâna tesadüf edişleri alâkaya değer.

Yeni Padişahın biy'at ve peşinden selâmlık merasimi sırasında, Üçüncü Selim'in adamlarına ait

listeden Bahriye Nazırı İbrahim Efendi'yi yalı-

293

sının mahzeninde yakaladılar. Boynuna bir ip bağlayıp sokaklardan geçirdiler ve hakkında şöyle bir

hikâye uydurup bağıra bağıra ilân ettiler:

— Buna gizli sıtma derler! Kimi yakalarsa ona kurtuluş yoktur! Fakat sakalının kılı, koparanı bu

hastalıktan korur. Gelin, koparın, yolun sakalını!

Böyle diye diye, bîçarenin sakalını yola yola, kıllarını şuna buna dağıta dağıta İbrahim Efen-di'yi

Beyazıt'a kadar çıkardılar ve orada kellesini düşürdüler. Listedekilerden Sır Kâtibi Ahmed Efendi

de, damdan dama atlayıp kaçarken yere düşerek parçalandı. Onun da kellesi kesilerek İbrahim

Efendininkiyle beraber At Meydanına gönderildi.

Artık Kabakçı Mustafa «ol bâbta emr-ü-fer-man hazret-i menlehül emrindir!» makamına ulaşmış

bulunuyor. Bu ümmi Karadeniz uşağını, utanmasalar Vezir-i Azam yapacaklar... Kendisine

Turnacıbaşılık rütbesi verildi. Maiyetindeki elebaşlarma da dağıtılmayan nimet kalmadı.

İsyancıların toplantısı dağıtıldı ve yenilik ha-? raketleri hakkında sırf din ölçüleri bakımından

seriate iftira mahiyetinde bir «hüccet» neşredildi. Bu «hüccet»te, Rumeli Kazaskeri muhtar, nakibü-

leşraf Abdullah, Anadolu Kazaskeri Hafid, İstanbul payelelûllarından Munip, İstanbul Kadısı Mu-

radzâde imzalariyle «Nizam-ı Cedid» misli görülmemiş bir «biy'at-i azîme: Büyük

yabancılık» «Drad-ı Cedid» hazinesi de «Mezalim-i kesire: hesapsız zulüm» olarak gösterildi

«Hüccet,» tepesi padişahın tasdikçi tuğrâsiyle mühürlü, Ağa Kapısına teslim olundu.

— İslâm ve Türk'ü tasfiye rolünü üzerine alan 294

Moskofa ve Avrupalıya, bugüne kadar olduğu gibi kendi eski sistemimiz yüzünden bozgun

vermekte devam edebilirsiniz!

Peşinden, yeniçerilere 180, yamaklara 100 bin kuruşluk cülus bahşişi...

Sultan Selim taraftarlarından öldürülenlerin mallarını ve mülklerini de Musa Paşa ile kumpanyası

paylaştılar...

Avrupa'da Napolyon Bonapart, Çar ordularını dize getirmiş bulunuyor ve Türkiye'de Sultan Selim

ıslahatının engellendiğini haber alarak şöyle diyordu:

— Bu vaziyet, artık Osmanlı İmparatorluğunun ayakta kalamıyacağını gösteren açık bir delildir.

Evvelce ve bir nevi serkerdelik makamı olan Rusçuk âyanlığına geçişi münasebetiyle menfi

Mustafa'ların üçüncüsü olarak yadettiğimiz Alemdar Mustafa Paşa için faaliyet zemini açılmıştır.

Rusçuktaki Alemdar Paşa konağında toplantılar yapılmakta ve Üçüncü Selim'i tekrar tahta

geçirmenin yolları düşünülmektedir. Alemdar-'m etrafını alanlar arasında, Tuna Yalısı Mübaya-

acıliğiyle gönderilmiş Behiç, eski Sadaret mektupçusu Tahsin, Kavala nefyedilmişkenAlemdar

tarafından getirtilen Ramiz Efendiler vardır. Ü-çüncü Selim bağlısı bu İstanbul efendileri, bizzat 42

nci Ortaya kayıtlı bir yeniçeri olan, emrinde koca bir ordu bulunduran ve devlet içinde devlet

belirten bu mert zorba, namuslu serkerde ve bir o kadar da cahil bahadırı telkinleri altına aldılar ve

ona Sultan Selim'i kurtarma fikrini iyice aşıladılar. Alemdar öyle bir mizacın sahibiydi ki, bizzat

295

yeniçeri ve yeniçerinin ferdi devlete kadar yükselmiş bir azmanı olduğu halde onun edepsizliğine

dayanamıyor ve nefsânî bir teessürle, yeniçeriyi kendi ağalık disiplini dışına çıkmış görüyordu.

Yoksa, gayesini kaybetmiş ve tersine işlemeye başlamış olan bu ocağa karşı, içinde, fikir ve şuura

dayalı bir muhalefet yoktu.

ݺte vatan yaralarının, Alemdar'dan sonra hep Rumeli'den gelmeye başlayan ve çok defa yarayı

iyi etmek yerine derinleştiren sahte ilacı, kurtarıcıyı daima Balkanlar ve Makedonya istikâmetinden

bekletici ve Anadolu yönünü körletici bir cereyan açmış, bu cereyan Meşrutiyete kadar sürmüş ve

bunun ilk adamı Rusçuk Yârânı tarafından atılmıştır ki, kahramanımızın menfi Mustafa'lar arasında

üçüncü oluşu sadece bu bakımdandır. Nitekim Alemdar Mustafa Paşa'nm bir kurtarıcı gibi geldiği

ahlâksız İstanbul'da aynı fe-sad ağma tutulup kendisini havaya uçurtmaktan başka çare bulamaması

da Balkanlar ve Make-donyadan gelen her tesir gibi, köklü bir dâvaya dayanılmadığının ve milli bir

nefs muhasebesinden geçilmediğinin neticesidir.

ZEMDN HAZIRLIİI

Payitahtta asayiş, aç kurtların hücumuna uğramış bir koyun ağlının manzarasını arzediyor. Bu defa

günün «Ali kıran baş kesen» efendileri, Karadenizli yamaklar... Tepeden tırnağa silahlı, sokaklarda

av aramak, kalelelere fahişe atmak, ırz ve iffet ehline musallat olmak, apaçık işret etmek, halkın

içinde narayı basmak, hattâ saray 296

kapılarında bostancılara saldırmak ve daha ne edepsizlikler!.. Sultan Mustafa bütün hallerden o

kadar incindi ki, yamakların şiddetle cezalandırılmalarını emretti. Kale kapıları kapatıldı ve ele

geçen 23 yamak boğulup denize atıldı.

Sultan Selim taraflısı olarak bilinen Sadaret Kethüdası Mustafa Refik Efendiyle, Reisülküttap Galip

Efendi bir gün kancanın kendilerine de atılacağını hissederek Alemdar Paşa'ya sığındılar. Böylece

Alemdar'm meşveret topluluğu bir hayli çoğaldı.

Alemdar paşa'nm huzurunda bir plan tertiplendi:

Meşveret heyetinden Refik Efendi, çoluk çocuğunu görmek bahanesiyle İstanbul'a gidecek, padişah

yakınlarına nüfuz edecek ve artık Dördüncü Mustafa'nın da yaka silkmeye başladığı Yeniçerileri

edebe getirme işini Alemdar Paşa'ya havale ettirecek...

Refik Efendi İstanbul'a geldi, saray büyüklerine hulul işini mükemmel becerdi ve onların Padişah

huzuruna çıkıp davayı anlatmalarını ve Alemdar'a sahabet göstermelerini sağladı:

Fakat Padişah bir hayli tereddütten sonra teklifi reddetti:

— Yeniçeri uyuşur gibi oldu. Yamaklar da öyle... Hele bu tedbir şimdilik kalsın...

Alemdar'm nüfuz ve şöhreti gittikçe yayılıyor ve taraflarından Edirne'de de şube kuruyordu.

Hain tertiplerini daha evvel gördüğümüz Sadaret Kaymakamı Musa Paşa tehlikeyi sezdi ve istifa

ederek bir kenara çekildi. Çekilmesinde birinci sebep, Sultan Mustafa'nın adamları tarafın-

297

dan eski Padişah Sultan Selim'i öldürme kararının verilmiş olmasıydı. Musa Paşa, Alemdar'm

dehşeti önünde bu kadar büyük bir mes'uliyeti yüklenemezdi.

Askere İstanbul'dan ulufelerini getiren zenci Nezir Ağa, Edirne'de, Serdar ile Kethüdasına ve

Yeniçeri Ağasına Sultan Selim hakkında düşündüklerini açtı. Kethüda Morali Osman Efendi

şiddete karşı koydu:

— Ocak, henüz Genç Osman'ın öldürülmesi lekesini üzerinden silemedi. Sakın ha!.. Sonra ilâhi

lanete hedef olursunuz!

Herkes bu fikirde birleşti ve tasavvur suçlandırıldı.

Rusya ile imzalanan mütareke müddeti sona ermiş, orduda da sefere devam edecek takat

kalmamıştı. Askeri bir meclis kurulmuş, vaziyetin Sultan'a arzına karar verilmiş ve bu vazifeye

Alemdar Paşa çevresinden Refik Efendi tâyin edilmişti. Refik Efendi o sıralarda Sadaret Kethü-

dalığma, yine aynı çevreden Galip Efendi Riyaset kâtipliğine, Tahsin Efendi de Çavuşbaşıhğa

getirilmişlerdi. Böylece ordu Alemdar'm adamları eline geçmiş oluyordu. Fakat Serdar-ı Ekram, A-

lemdar'a karşı kuvvetli olmak için o tarafların bazı serkerdeleriyle birlik olmayı düşünüyor ve

bunun için teşebbüse geçmiş bulunuyordu.

Adamları, Alemdar'a vaziyeti Edirne'den bildirdiler ve artık zuhur etme gününün gelip çattığını

ihtar ettiler; Alemdar ardına 10 bin kişilik bir kuvvet takıp avlanma bahanesiyle Edirne'ye

yürümeye başladı. Edirne ve İstanbul'da telâş büyük oldu. Padişaha vaziyeti şöyle haber verdiler.

298

— Serdar-ı Ekrem'in zaafı malûmdur. Eşkiya güruhundan bazılarını Edirne'ye davet etmekle

Alemdar Paşa'yı kızdırdı. O da av bahanesiyle Edirne'ye geldi. Bu halin şimdiden çaresi

görülmezse yaman olur!

Alemdar'm yakınları, hileli bir taktikle onu İstanbul'un emellerine, hususiyle Sultan Selim'in

öldürülmesine taraftar gibi gösterdiler. Aynı siyaseti, Serdar-ı Ekrem'e karşı da tatbik ederek onu

zararsız kılmanın yoluna aradılar. Alemdar'la Serdar-ı karşılaştırarak birbirine yaklaştırdılar ve

kaynaştırdılar. Ruslara karşı asıl hazırlığın Edirne'de değil, İstanbul'da yapılması gerektiği

telkiniyle orduyu Payitahta yöneltme kararını verdiler. Bu karar alınınca, Alemdar:

— Öyleyse bırakın da geleyim, dedi. Padişahı görüp ayak tozuna yüz süreyim!

Kimse taktiğin farkına varamadı. Maksat, A-lemdar'm büyük kuvvetlerle İstanbul üzerine bir

yürüyüş yapmasına ve Sultan Selim düşmanlarını uyandırmasına yer bırakmadan, ordu içinde ordu

ile payitaht'a sızmak ve orada birdenbire pat-layıvermekti.

Yola çıktılar.

KABAKÇTNIN SONU

Alemdar, İstanbul'a varmadan, gürültüsüz, patırtısız şekilde Kabakçı'yi temizlemeye karar vermişti.

Pmarhisarı ayanı Hacı Ali Ağa'yı, küçük bir maiyetle bu işe memur etti ve yakın adamına şu emri

verdi:

299

— Sessizce Boğaz kalesine gider ve yolunu bulup baskın şeklinde Kabakçı'yı temizlersiniz!

Hacı Ali Ağa ordunun hareketinden birkaç • gün önce yola çıktı, Boğaz'm Rumeli Feneri kalesine

gitti, geceyi bekledi ve birdenbire Kabakçı'-nın kale dışındaki evine çullanarak kapıyı açanlara

«emir getirdim!» diye içeriye daldıktan sonra harem dairesine geçti ve yatağında uyumakta olan

serkerdenin boğazına kılıcını dayadı.

Artık yıkılış devresine girmiş bulunan yeniçerinin (tipik) örneklerinden bu sonuncusu da yıkılıp

gitmişti.

Ali Ağa, Kabakçı'nın kellesini, o sıralarda or-dusiyle Çorlu önlerine gelmiş bulunan Alemdar'a

gönderdi, kendisi de Rumeli Feneri kalesine kapandı. Hâdise her tarafa dehşet verdi. Ne padişahın,

ne devlet erkânının bir şeyden haberi var.

Yamaklar ise en büyük heyecan içinde... Kabakçı'nın başını kestikten sonra sıyrılıp kaçama-• dığı

için kaleye sığınmaktan başka çare bulamayan Ali Ağa ve maiyetini kuşattılar top ve tüfekle

sıkıştırmaya davrandılar. Ali Ağa da aynı silahlarla kaleden mukabele ededursun. Kabakçı'nın"

öldürülmesiyle beraber Alemdar ordusunun İstanbul kapılarına dayanmış olması şehirde öyle bir

telâş ve gürültü doğurdu ki, başka ses duyulmaz oldu! Alemdar'ın Padişah ordusiyle gelmesi, niyeti

hakkında hiçbir açıklık göstermiyor müspet ve menfi bir sürü tefsire yol açıyordu: Bu geliş Padişah

hesabına dostça mı, düşmanca mı, yeniçerilere destek olmak için mi, onları devirmek için mi? Hiç

bir şey belli değil.

— Her halde iktiza etmese gelmezler! 300

Denildi ve Padişah ordusu ve Alemdar ordusunun merasimle karşılanmasına karar verildi. 25

Cemaziyelevvel 1222 Salı günü, Şeyhülislâm, Sadaret kaymakamı, Vezirler ve bütün devlet

büyükleri İncirli Çiftliğine giderek Serdar-ı Ekremi karşıladılar. Peşinden Alemdar'a «Safa

geldiniz!» demek için çadırına gittiler. Alemdar, teşrifat usullerinden habersizdi. Yanında

bulunan Köse Kethüda Ahmed Efendi'nin yol göstermesiyle çadırından çıktı ve birkaç adım

ilerlerek ziyaretçileri karşıladı. Şeyhülislâm Atâ Efendi Alemdar'a saygı göstererek baş köşeden

biraz ötede oturdu. Alemdar gösterilmek istenen nezaketin farkına vararak patavatsız ağzını açtı:

— Buyurun, efendi, şöyle buyurun! Siz hem başı büyük, hem işi büyük insanlardansınız! Herkes

size riayet göstermeye mecburdur.

Atâullah Efendi Alemdar'ın gösterdiği yere geçerken bu sözlerden fena halde alındığım belli eder

gibiydi.

Padişah «Sancak-ı Şerif»! «Dncirli ile Davutpa-şa» arasında karşılayıp teslim aldı. Sadrâzam ve

Alemdar ayak öptüler. Serdar ve Alemdar orduları sırasiyle Payitahta girdiler. Kabakçı vakası

unutulmuş gibiydi. Bütün gözler Alemdar Paşa'-da ve kimsenin ağzının açıldığı yok.

DAVRANIŞ

Alemdar İstanbul'a gelince şeyhülislâm azledildi. Herkes Alemdarın bu maksatla geldiğini

sanıyordu. Şeyhülislâm etrafı da şuraya buraya sürüldüler. Sadrâzam rakipsiz kaldığına sevinir gibi

301

olduysa da Alemdar'm edasını beğenmedi ve kabağın kendi başında patlayacağını sezdi. Saraya

telkinler yaparak Alemdar'm gayesini eski Padişahı taht'a geçirmek diye anlatmaya kalktı. Şehir

kapılarının kapatılmasını ve Alemdar ile yakınlarının kılıçtan geçirilmelerini teklif etti. Fakat Be-

hiç Efendi tarafından kandırılan Nezir Ağa Alemdar'm sadakatini iddia edince Sadrâzam red cevabı

verdiler.

Bütün bunlardan haber alan Alemdar şehir dışındaki ordusundan 15 bin kişi alıp bir sabah,

erkenden Babıâli önünde göründü. Arz odasına girerek Sadrâzama hışımlı hışımlı bağırdı:

— Bre herif! Ver bakalım Mühr-ü Hümayunu! Sadrazam öyle şaşırdı ki mührü bulamaz oldu....

Alemdar'm sesi tekrar gürledi:

— Bre çıkar mührü!

Sadrâzam titreyen elleriyle «Mühr-ü Şerif»i uzattı. Alemdar, elinde mühür, neye yaradığını pek

kestiremediği bu maddeye garip bir taşa ba-karcasma gözlerini dikmiş vaziyette... Refik Efen-di'nin

işareti üzerine mührü Çavuşbaşı Tahsin Efendi'ye uzattı. Ve Sadrâzamı Çırpıcıdaki ordugâhına

bir nevi esir gioi gönderdi. Şeyhülislâm ile Kazaskerleri de davet etmişti. Geldiler. Alem-dar'ı o

heybetli vaziyette görünce büzülüp kaldılar. Alemdar, etrafında tepeden tırnağa silahlı ve korkunç

tavırlı Rusçuk jârânı ulemâ efendilere bağırdı.

— Haydi saraya! Din ve devlete dair işlerimiz var! Padişahı görmek gerekti. Kalkınız gidelim!

Maksadı hemen kestiren hocalar büsbütün mecallerini kaybettiler. Alemdar bu şaşkınlık ha-302

lini kaygı ve tereddüde yorarak Şeyhülislâma seslendi.

— Arap oğlu musun, nesin, kalk!

Şeyhülislâm, Tevhit kelimesini üstüste tekrarlayarak Alemdar'm peşine düştü.

Alemdar'm Bâbıâlideki davranışı yalnız padişahlara mahsus selâhiyeti benimseyerek mührü

Sadrâzamdan alışı ve onu ordugâhına gönderişi sarayca haber alınınca orada herkes birbirine girdi.

Sultan Mustafa giyinip kuşanarak taht odasına geçti. Fısıltılar, mırıltılar arasında bir ses yükseldi:

— Saraya geliyorlar!

Alemdar Soğukçeşme kapısından girip Orta-kapıda durdu ve Kızlar Ağasını çağırttı:

— Bütün ulemâ, devlet büyükleri, Anadolu beyleri ve Rumeli ağaları Sultan Selim Efendimizin

taht'a çıkarılmasını istiyorlar! Buraya bu fikirle geldik! Getirin Sultan Selim Efendimizi, biy-'at

edelim!

Alemdar'm bu açıklayışı, Üçüncü Selim'i bekleyen tehlike bakımından büyük hata... Ahmakça bir

saffetin adamı ve kuvvetinin sarhoşu Alemdar, henüz Balkanlar ve Makedonya havasının hile

politikasına bulaşmamıştır.

Alemdar:

— Biz sarayı basmadan siz Sultan Selim'i öldürün!

Demekten farksız olan bu sözleri söyledikten sonra, yanında iki büklüm titreyen Şeyhülislâm'a

döndü:

— Sen de beraber git işi anlat! Şeyhülislâm Arapzade Arif Efendi Sultan

303

Mustafa'nın huzuruna çıkıp, cebr altında iş gördüğünü hissettirerek vaziyeti anlatınca Padişahtan

müthiş bir öfke tokadı yedi:

— Yıkıl git! Toplantıyı dağıt ve Paşa'yı geldiği yere gönder! Yoksa seni parçalatırım!

Şeyhülislâm, Alemdar'ın karşısında büsbütün ezilip büzüldü ve ondan da paparayı yedi:

— Bre münafık! Sen işi içeride başka kalıba döktün, ha!.. Ya bu işi yoluna koyar, yahut...........

Şeyhülislâm zor belâ ağzını açtı:

— Paşa! Bunlara ne öğüt kâr ediyor, ne başka bir şey! Sen kuvvetini göster!

Alemdar'ın emriyle, Akağalar kapısı balta ve kazma ile kırılıyor. Arada bir Alemdar'ın kükreyişi

duyuluyor ve içeridekiler ürperiyor.

İçeride Sultan Mustafa, yakınlarını toplamış, kurtuluş çaresini aramakta. Biri atıldı:

?— Sizin tahtı muhafaza edebilmeniz, Sultan Selim ile Mahmud'un öldürülmelerine bağlıdır. Başka

hiçbir çare yoktur! İzin verin, biz hareme girip işi bitirelim! Biz çıkıncaya kadar Bâbüssade kapısı

kapalı kalsın!.. Sultan Mustafa kendini Os-manoğullarının son ferdi olarak bırakacak, belki de

sülâleyi kendisinden koparacak olan feci cinayete izin verdi:

— Gereğini yapınız!

Başçuhadar Abdülfettah, Hazine Kethüdası Ebe Selim nihayet aklı başına gelen Nezir Ağa,

Mirâhur Deli Eyüboğlulu Mehmed, Tebdil Haseki Hacı Ali, Avadan Bostancısı Deli Mustafa ve

beraberinde 5 10 bostancı, hareme daldılar ve ilk olarak Sultan Selim'i ele geçirip bir hamlede

öldürdüler.

304

SULTAN MAHMUD

Şehzade Mahmud'un lalası Anber Ağa ile arkadaşı Hafız İsa, tertipten haber alarak efendilerini

kurtarmak için koşmuşlardı. Kaatiller Sultan Mahmud'un dairesine hücum edince bunlar kılıçlarını

çekip müdafaaya giriştiler. O anda cariyelerden Çevri isimli biri, hamam külhanından alıp hazır

tuttuğu bir kâse külü, saldıranların yüzüne serpti. Hücum edenler birbirine girdi. Gözlerini

açabilmek için uğraşmaya koyuldular. Bir an için hücum durdurulmuştur.

Ebe Selim Şehzade Mahmud'un arkasından koştu ve kargaşalık arasında bacadan dama çektikleri

Mahmud'a hançerini fırlattı. Hançer Şehzadeyi hafifçe kolundan yaraladı. Telâş içinde başı duvara

çarparak sağ kaşının üstü de yaralandı. Fakat Mahmud selâmetle dama çıktı. Mahmud'un

adamlarından birkaç kişi aşağıda bekliyorlardı. Şehzadeyi dama çıkarmış görünce merdiveni

duvara dayayıp yukarıya çıktılar ve Mah-mud'u kuşaklarına sararak aşağıya indirdiler.

Yeni bir hücuma vakit kalmadan Alemdar Akağalar kapısını kırmış ve içeriye dalmıştı. Sarayda

artık yeni bir teşebbüse imkân yok...

Alemdar, arz odasının babüssaade hizasındaki büyük kapısı önüne gelince korkunç bir manzarayla

karşılaştı: Üçüncü Selim'in şilte üzerinde kanlı naaşı!.. Sağ şakağının derisi bir kılıç darbesiyle,

üstünde beyaz sakalı, çevresine kadar sıyrılmış ve sarkmış...

Alemdar bu manzara karşısında çarpılıp kaldı ve gürledi:

305

— Vay efendi, ben seni bu halde mi görecektim? Ben seni taht'a çıkarmak için bu kadar yoldan

geleyim de böyle göreyim?.. Şu Enderun halkını kırıp geçireyim de görsünler!..

Alemdar yere kapanıp naaşa sarıldı ve hıç-kıra hıçkıra ağlamaya başladı. Maiyetindeki his ve fikir

tanımaz dağ adamları da ağlamaya başladılar. Bir vaveyla ve o arada bir tehdit sedasıdır yükseldi.

O dakikada sarayın mahrem dairelerine dalabilirler, önlerine gelenleri kesip biçebilirler,

görülmemiş bir faciaya meydan açabilirlerdi.

Fakat Alemdar'm bir emri, onları kendi başlarına hareketten alıkoydu:

— Ardıma düşün!

Sultan Mustafa, deli bir tavırla Bağdat Köşkü sofasında geziniyor.

Alemdarla karşılaştı ve ağızmdan şu kelimeler döküldü:

— Ben tahttan inmedim! Mahmud'u kim çıkardı taht'a?..

Alemdar haykırdı:

— Bu mu Sultan Mustafa? Söyleyin ona bucağına çekilip gözden kaybolsun! Yoksa elimden,

kıyamete kadar bana lanet okutacak bir iş çıkabilir!

Bazı hocalar Padişahın yanma gittiler:

— Taht'ta kısmetiniz bu kadarmış... Hareme çekilip rahatınıza bakınız!

Ve Sultan Mustafa'nın koluna girip onu hareme götürdüler. O sırada Valide Sultan yetişip gözünü

yumdu, ağzını açtı. Ve Alemdar'a serseriliğinden, zorbalığından, dağlılığına, vahşiliğine kadar

söylemediğini bırakmadı. Rumeli kabadayı-larmca kadına silah çekilemeyeceği için Alemdar bu

zehirli sözler karşısında kedi gibi sindi ve:

306

— Valideyi dairesine götürünüz! Mukabelesinden başka bir karşılık veremedi. Artık son günlerini

yaşayan ve son çıkışım

bir müddet sonra Alemdar'a gösterip kökünden devrilecek olan yeniçeri, tahtın, Osmanoğullan

sülâlesinden son fert İkinci Mahmud'a kaldığı şu anda apışıp kalmıştır. Tek ümidini bağladığı

Dördüncü Mustafa, tahttan indirilmiş, Kabakçı Mustafa daha önce Boğazda kıstırılıp öldürülmüş,

A-lemdar Mustafa da Çırpıcı Çayırında üslendirdiği ordusiyle İstanbul'u basmıştır. «Nizam-ı

Cedid» artıkları da, ortada bulunmalarına rağmen yeni Padişahın bir emriyle teşkilâtlanmaya müsait

vaziyetini muhafaza etmektedir.

Yeniçeriler ancak 14 buçuk ay taht'ta kalabildikten sonra harem dairesine atılan ve Sultan Selim ile

Mahmud'un öldürülmelerine razı olacak kadar alçalan Mustafa'larının arkasından, topuklarından

saçlarına kadar silahlı, iri kıyım ve vahşi bakışlı Alemdar askerlerinin kol gezdiği İstanbul

sokaklarını boşaltmışlar, deliklerine çekilmişler aralarında konuşuyorlar:

— Yeni Padişah nasıl adammış?

— Çok gözükaraymış!

— Yeniçeriye karşı nasılmış?

— Yeni asker taraflısıymış...

— Ya Alemdar Paşa?

— O da eski yeniçeri olduğu halde artık düşmanlarımıza imdat eder vaziyette...

— Ya yola gelir, yahut biz onu yola getirmeyi biliriz!..

Alemdar, Üçüncü Selim'in naaşma kapanıp Enderun halkını kesip biçeceğinden bahseder ve

' 307

askeri her tarafı yakıp yıkmak için kudururken ayağa kalkıp «arkamdan geliniz!» emrini vermeden,

yanma akıl hocası Rainiz Efendi gelmiş ve haykırmıştı:

— Paşa şimdi ne olanlara ağlanacak, ne de intikam almayı düşünülecek zamandır. Gayet dar ve

nazik bir andayız. Devleti kurtarmanın zamanı bu an... Tahtın sahibini bulup hemen cülusunu

sağlamalıyız! Aman ona da bir zarar erişmesin!

Bunun üzerine Alemdar, maiyetinden bazı muhafızlarla saraya girmiş ve Sultan Mustafa ile

karşılaşmıştı.

Valide Sultan'm kendisine ağzına geleni söylemesinden sonra birdenbire hatırladı:

— Nerede Sultan Mahmud?

Tam o sırada Şehzadeyi damdan indirdiler, koltuklarına girmiş çıkageldiler. Alemdar'm askerleri

onları Kuşhane tarafındaki avluda bulmuşlar ve kim olduğunu öğrenince muhafaza altına alıp

getirmişlerdir.

Alemdar, karşısında 25 yaşlarında beyaz sakallı, elbisesi yırtık ve başı açık Şehzadeyi görünce

haykırdı:

— Kimdir bu?

Mahmud'u kurtaranlardan İmam Ahmed Efendi cevap verdi:

— Bu, Sultan Mahmud Efendimizdir. Kendisini harem dairesinin bacasından çıkarıldığı damda

gördük ve kurtardık Hilâfet ve saltanat nöbeti ondadır. İlk defa ben biy'at ediyorum. Gerisi

himmetinize kalmıştır.

Alemdar Sultan Mahmud'a hitap etti:

— Ah efendim; ben amcanızı taht'a çıkarmak

308

için geldim! Kör olası gözlerim onu bu halde gördü. Bari taht'a sizi çıkararak teselli bulayım!

Sultan Selim'e kıyanlar Enderun halkıdır. Onları buldurun, cezalarını verip dünyalarını başlarına

geçireyim!

İmam Ahmed Efendi atıldı:

— Enderun halkının ne kabahati var? Cinayeti işleyenler malûm... Efendimiz, onları buldurur,

cezalarının verilmesi için size gönderir:

—Sultan Mahmud'un ilk fermanını âhenk-leştiren sesi, vakarlı bir eda içinde yükseldi:

—Paşa; ben onları buldurup sana gönderirim! Sen askerini dağıt, sonra silahlarını çıkar, «Hırka-i

Saadet» dairesine geçelim!

Daha bu ilk fermanda bile, Padişahın, geçirdiği heyecanlı demlere rağmen şahsiyet ve iradesi,

metanet ve kararı belliydi.

Alemdar, etrafındaki silahşorlarına seslendi:

— Dışarıya çıkın!

Askerler, iri yatağanları bellerinde, çıktılar. Alemdar da silahlarını çıkardı. Sıra belindeki palaya

gelince durdu:

— Bunu çıkaramam! O bana Sultan Selim'in armağanıdır. Müsaade buyrulursa kalsın!

«Hırka-i Saadet» dairesine geçtiler ve biy'at merasimi bir sürü kavuklar arasında yerine getirildi.

— Aldığın mühür senindir!

Sultan Mahmud'un bu sözü Alemdar'm resmen Sadrazamlığa getirildiğinin sultanî iradesi... İkinci

irade:

— Sultan Selim'i şehit edenleri yakalayınız! Kaatiller, saklandıkları yerlerde yakalandılar

309

ve birer birer öldürüldüler. Uzak ve yakın alâkalılarından birkaçı da sürüldü. Kaatillere yardım

eden on kadar cariye de Kızkulesi açıklarında boğdurulup denize atıldı. Bir sürü bostancı idam

edildi. Birkaç gün içinde 300 kişinin kellesi düşürüldü. Meşhur Sadâret kaymakamı Musa Paşa da

kellesi dürülenler arasında... Selim'in sorgueiy-le mücevherlerini çalan ve Sultan Mahmud'u

bacadan kaçarken yaralayan Ebe Selim de yakalandı ve Alay Köşkü önünde idam olundu.

Sultan Mustafa devrinde nüfuz sahibi olan ulemâlar birer birer sürgüne gönderildiler. Yeniçeri

ocağının hesaplarına el konuldu ve Ocak bezirganı yahudi Çelebon, Ağa Kapısı önünde öldürüldü.

Yeniçeri zorbalarından birçoğu başlarını kaybettiler. Karadeniz Boğazı yamakları teşkilâtı da

kaldırıldı.

Sultan Mahmud'un taht'a geçer geçmez el attığı ilk işler, bir müddet sonra kopacak büyük

gürültünün küçük hışırtılarından başka bir şey değildi ve bir anda ortalığı sindirmesi için bu kadarı

bile kâfi gelmişti. Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa'yı dinleyelim:

— «Bir iki ay zarfında bu veçhile idam olunanların adedi bine baliğ oldu. Derun-u İstanbul'da

Sadrâzamın ordusuna karşı söz söylemeye veyahut umur-u devletten bah-seylemeye kimse cür'et

edemezdi.

İstanbul'da umumî bir asayiş ve emniyet peyda ve emsali görülmemiş bir sükût ve sükûn hüveyda

oldu.»

Sultan Mahmud, ele aldığı işlerin başında 310

Üçüncü Selim devrinde yarım kalan yeni asker dâvasını görüyor. Eski «Nizam-ı Cedid» kumandanı

Kadı Paşa, dağılmış bulunan talimli askerden «Tüfekçi» namiyle 5-6 bin asker toplayarak İstanbul'a

geldi. Bazı türediler de kendilerinden istenilen kuvvetlerle Padişahın dâvetine koştular. Gaye

«Nizam-ı Cedid»in, ilgasmdaki süratle ihyası. Yeni askerler Levend Çiftliğiyle Üsküdar kışlalarına

gönderiliyorlar, hepsine birden eşit bir kılık veriliyor, aba dizlik ve tozluk giydiriliyor. Fakat

«Nizam-ı Cedid» ve «Asakir-i Şahane» tabirleri ortadan kaldırılmış ve bunlara «Sekban» adı

verilmiştir. Başlarına da «Şopara» denilen, minelilere mahsus çuha kalpak giydirilmiş...

Alemdar, yeni askerlerin ayrı bir ocak sayılarak bundan böyle ordunun sekiz ocaktan ibaret ve

sekizincinin «Sekban-ı Cedid» olmasını karara bağlattı. Sekbanlara da tuğ, davul ve alem ve

ocaklarına istiklâl şekli verilecek...

Enderundan bir zümrenin boyuna kışkırttığı yeniçeriler bu vaziyetten büsbütün gocundular ve

Alemdar gibi, yeniçeri ortalarından birine bağlı, yeniçeri ruhu ve yeniçeri taraflısı bir adamın, basit

bir Sultan Selim sevgisiyle nasıl ters istikâmete döndüğünü hayretle karşılar oldular. Fakat ilk

hamleler kendilerini apıştırdığı için birdenbire boy gösteremediler.

Yeniçeri zorbaları fert planında, göze göründükleri her yerde tepelenmekte devam ediyordu.

Mesela Türk ve Hıristiyan gemilerine balta asarak haraç alan yeniçeri kabadayısı kahvecioğlu

burunsuz Mustafa, Kaptan Paşa'mn (Ramiz Paşa) bir emriyle kahvehanesi önünde idam edilince

311

şaşırıp kaldılar, ama yine harekete geçemediler. İ-çin için yanıp alevlenmeye doğru gitmekte de,

Enderun körüklemeleri yüzünden geri kalmadılar.

ALEMDAR MAİLUP

Henüz hiçbir şey olmadığı, bütün İstanbul ve saray Alemdar'ın önünde yere kapandığı, gölgesinin

bile geçtiği yerden insanlar kaçıştığı halde, o, mağlûptur. İsmi «Büyük Efendi»ye çıkarılan, Sultan

Mahmud gibi bir padişahın bile yanında «küçük efendi» kalan Alemdar, İstanbul'un Bizans'tan

kalma zevk ve sefa tuzağına düşmüştür. Rumeli yolundan gelme her tesir gibi, gözükaralık-tan

başka bir şeye dayanmadığı, ayrıca son had-diyle fikirsiz ve cahil olduğu için kuracağı devlet binası

üzerinde hiç bir hesap sahipi değil ve hâdiselerin dış yüzüne kapılma mizacındadır. Tama-miyle

fikirsiz olduğu için harikulade cesaret ve kahramanlığının da, nihayet temiz kalabilmiş, fakat ilk

gayesini unutmuş bir yeniçeri ruhundan üstün değeri yoktur.

ݺte istanbul'a granitten daha sert bir eda ile giren bu Alemdar'a eski Bizans, bir anda ince ve

mevzun parmaklariyle yaptığı masajlardan sonra pelteleştiriverdi; ve onu kılıcını belinden çıkararak

içine çektiği visal yatağından kıskıvrak kelepçeledi.

Alemdar Paşa ve kumpanyası sandılar ki, zorbalar yenilmiş, temizlenmiş, kazınmış, her kudretten

yoksun hale getirilmiş ve İstanbul, o-lanca kadın, sırma, ipek, altın ve elmas kadro-siyle kendilerine

katılmıştır. 312

Bu bilhassa Rumeli ve Makedonya yaranma mahsus bir gururdur; ve Romalıların çöküşünden

Napolyon'un Moskova önlerinde toprağa ektiği milyonluk orduya ve Alemdar Paşa'ya kadar, Al-

lahm tarihte affetmediği ve başaşağı getirmediği hiçbir gurur tavrı yoktur.

Evet, gurura düştüler; ve ipek döşeli sedirlerde kölelerin uzattıkları meyveleri yemek için ağız

açmayı bile zahmet sayan Romalıların rehaveti içinde dağlı seciyelerini kaybettiler. Ziyafetler,

eğlenceler, cümbüşler, âlemler birbirini takip etti ve gaye iki unsur üzerinde toplandı.

Kadın ve altın... Alemdar'ın adamlarından Kaputan-ı Derya Ramiz Paşa, bölük bölük esirciler

gezdirerek cariye aratırken, Alemdar ordusunun en hakîr neferi bile bir dildâdenin ağındadır.

Alemdar, rüyasında bile görmediği dilber cariyeler arasında kendinden geçmiş halde...

Hususiyle Sadr-ı Anadolu Hafıd Efendi'nin takdim ettiği Kamertâblı cariye Alemdar'ı o hale

getirmiştir ki, bu kızın telkiniyle Rusçuk Bahadan, Divana bile silahsız gitmeye başlamıştır.

Manzarayı tarihçi kendi lisaniyle anlatsın: «— Rüşvet, müsadere paha ve peşkeş, dahil ve hariçten

celb-i emval (mal getirmek) bu nevzu hurân-ı ricalin de (yeni türeyen devlet büyükleri) hazinelerini

dolduruyor-du. Bâbıâliye sırmalı elbise, samur kürkler giyerek, yollara sığmaz raddelerde özengi

gererek, önlerinde rükab ağaları taklidinde, bellerinde fermâyiş şal ve ona göre elbise-i kıymettar

giymiş elli-altmış kadar çuhadar, arkalarında ağaları oldukları halde geliyor-

313

lar,müzeyyen rakt ve zeyn ile (süslü at takımı) yedek çektiriyorlardı.

Cevdet Paşa tarihine göre, Alemdar'm, u-lemâdan birinin yine din adamı olan kardeşini kurtarmak

için ettiği ricaya verdiği cevap, hare-ketindeki mesnetsizliği çırılçıplak ortaya döker ve ne kadar

boş olduğunu gösterir:

«— A be efendi; ben ne sizi, ne kardeşinizi, ne müftü efendiyi, ne kazazkerinizi ve ne de sairinizi

bilirim. Benim, ulemâ neme lâzım? Anları sürmek neden iktiza etti? ݺte şurada oturan kimseler

(Kethüda Refik ve Çavuşbaşı Tahsin efendiler) din ve devlet elden gitti diye beni getirdiler. Şu

adamları sürmek nizam-ı devletin temelidir dediler. Ben de öyle ettim. Boş yere bana beddua

etmeyin!»

Alemdar'm, kısa zamanda gevşeyiveren ve daldığı zevk ve safa âlemi yüzünden sertliğini kaybeden

tabiatı etrafmdakileri elemeye ve kendisini yalnız bırakmaya sebep oldu. Akıl hocası Köse

Kethüdaoğlu bu gidişin kötü olduğunu sezince birtakım bahaneler uydurarak Rusçuk yolunu tuttu.

Serkerdelerden Sirûzi İsmail de çekip gitti ve arkasında bıraktığı 300 kadar süvarisine:

— Bunlarda iş yok!.. Tez zamanda sapıttılar ve çarpık işler peşine düştüler! Birşey duyup

hissederseniz ardınıza bakmadan gelip bana katılın! Dedi.

Böylece Alemdar aleyhine kurulan plan gittikçe kuvvetlenmeye başladı.

Yeniçeri bağlısı Vidin Valisi İdris Paşanın Rusçuk üzerine hareketi, Alemdar'ı İstanbul'dan

314

o tarafa bazı kuvvetler sevketmeye zorladı ve Alemdar büsbütün kuvvetsiz kaldı. İstanbul'daki yeni

asker «Sekban-ı Cedid» ise 3-4 bin kadar...

O sıralarda İstanbul iki sınıf askerin dönüp dolaştığı, başka bir sınıfın da izbelerde kafa kafaya

verip kendisine zuhur fırsatı aradığı bir te-zad çerçevesi...

Sınıflardan biri Rumeli askeri... Altın ve gümüş işlemeli tozluklar, şatafatlı şînebetler, ceviz

büyüklüğünde gümüş düğmeler, saf gümüşten dökme kundaklı tabanca, tüfek, kılıç, bahşiş ve haraç

keseleri, barut hokkaları, fişekliler halinde sırtlarına 20 - 30 okka gümüş yüklenmiş, hareket imkânı

kalmamış mankenlik tipler.

Öbürü de sekbanlar... Şıklığa meraklı, tepelerindeki serpuşları'sırma şeritler ve incirlerle süslenmiş,

bunların üzerine de pahalı şallar dolanmış hafif şalvarlı yeni örnekler...

İzbelerin hayaller gibi sessiz sedasız geçip giden içlerinden hesaplı tipleri ise yeniçeriler... Şimdi

sağda ve solda, köşelerde ve meydanlarda limon, kömür gibi şeyler satarak geçinmekte ve intikam

hisleriyle kıvranmaktalar...

Kahvehanelerde her zaman olduğu gibi bir rivayettir başını almış dolaşmakta:

— Eski elbiseler değişecek... Şalvarlar atılacak... Bütün devlet büyükleri başka kılıklara girecek...

Başlara (Şopara) denilen külahlar geçirilecek... Yeniçeri kökünden budanacak ve elinden ekmek

parası alınacak!..

Alemdar da yeniçerileri bakkal, manav, leblebici, kayıkçı güruhu bildiği için bütün bu içten

kabarışlara aldırmamaktadır. Bu içten kabarış o de-

315

recede gelişmektedir ki, Alemdar'ı boş bulunduğu bir zaman ve mekânda birden bire bastırıp

öldürmeye kadar Ocak kışlalarında her şey düşünülmüştür.

Plan şu:

Alemdar'ı âni olarak kıstırıp öldürdükten sonra Sultan Mustafa'yı taht'a geçirmek, yeni asker

hareketini tamamiyle durdurmak ve yeniçeriye eski saltanatını iade etmek...

Bu plan üzerinde anlaştılar, sırlarını kimseye sızdırmadılar ve fırsat kollamaya başladılar.

ALEMDAR VAKASI

Hicri 1323 senesi Ramazan ayının 26'ncı gü-nündeyiz.

Alemdar, Atik Ali Paşa Camiî karşısında, Şeyhülislâm konağında iftarda...

İftar bitmiş, namazlar kılınmış, şerbetler içilmiş, sohbetler nihayete ermiştir.

Alemdar ev sahibine veda edip dönüyor. Sokaklar kalabalık... Alemdar'm, iki yanından giden

sekbanlar, halkı değnek ve kamçı darbeleriyle dağıtarak efendilerine yol açmak gayretinde....

Bu vaziyette Sultan Ahmed Meydanına yürüdüler. Orada Kadir Gecesi alayında bulundular ve

döndüler. Sekbanlar kışlalarına Alemdar da Babıâli'deki hususi dairesine çekildi.

Halkın, bu şekilde, dayakla dağıtılarak Alem-dar'a yol açılması Yeniçerilere her türlü fırsatı verdi.

Dayak yiyenleri yeniçeri ve cebeci kahvehanelerinde dolaştırarak kendi ağızlarından konuşturdular:

316

— Biz İslâm ehliyiz. Suçumuz, günahımız yokken bizi dövmek hakaret altında tutmak reva mı? Bir

haydutbaşı geldi, bir Padişahı tahtından indirdi, sadâret mührünü de zorla aldı. Şimdi Şevketlû

Padişahımıza da kulluk gösterdiği yok... Birtakım hainlerin lâfına kanarak, ulemâyı, Ocaklıyı

kaldırmak, fukarayı yüzüstü bırakmak istiyor. Bundan sonra bize yaşamak ne gerek?.. Hem niçin

korka-lım? Çok şükür biz, onun yanındaki bir avuç hayta güruhundan kat kat ziyadeyiz. Elbette

onlarla başa çıkabiliriz! Biz ona müslümanlığımızı, Yeniçeriliğimizi mutlaka göstermeliyiz!

Bu sırada Ocağa koşa koşa bir yeniçeri geldi ve nefes nefese şunları söyledi:

— Bayrama dört gün var. Bayram ertesi yeniçerinin büsbütün kaldırılması vükelâca karar altına

alındı. Ocağımız yıkılıyor... Ne duruyorsunuz?..

Bu da, Yeniçeriyi kudurtmak için elebaşılarca düşünülmüş bir tertip... Dokuzuncu bölük kışlasında

odabaşılar toplanarak hükmü bastılar:

— Artık durulacak zaman değil! Hemen harekete geçiyoruz.

Ve planladılar:

«Yangın var!» diye İstanbul ayağa kaldırılacak... Bir kargaşalıktır başhyacak... Kim kime

dumduma!.. Ve bu kargaşalıkta Babıâli sarılacak... Sadrâzam dışarıya çıkarsa hemen öldürülecek...

Peşinden adamları temizlenecek... O bir kere öldürüldü mü; gerisi tereyağından kıl çeker gibi bir

şey.

Hemen planın tatbikine giriştiler... Birtakım baldın çıplaklar «yangın var!» diye İstanbul'u ye-

317

rinden hoplatırken aynı marifeti Babıâli önünde de yaptılar. Hattâ «yangın var!» diye sadâret

dairesine tam beş defa haberci gönderdiler.

Fakat Alemdar yerinden kımıldamadı ve dışarıya çıkmadı. Gözcüler hayretlerle gördüler ki,

muhafız askerler ve sekbenlardan da Alemdar'ın etrafından o an için pek az kişi kalmıştır ve Bâ-

bıâlinin şiddetli bir hücuma karşı durması imkânsızdır. Hemen haberi ulaştırdılar ve o gece sabaha

karşı hücum kararını aldırdılar.

Aralarında birbirlerini tanıyabilmek için bir de parola.

— «Sabahtır!»

İmsak vaktine doğru kışlalardan çıktılar. Evvela Ağa Kapısına uğradılar. Yeniçeri Ağası nasihat

edecek oldu. Bir vuruşta öldürdüler. Sonra hızlı yürüyüp Bâbıâliyi sımsıkı çember içine aldılar. O

civarda buldukları kuru ot yığınını Babıâli-nin Gülhane tarafındaki kapısına yığıp ateşlediler.

Büyük kapının üstünde Sadaret kethüdalığı odası alevler içinde kaldı ve ateş kol kol Babıâli

.etrafında çemberini çizmeye başladı.

Ateş büyüyünce tüfek atmaya ve etraftaki han odaları ve dükkânlarından çıkan sekbanları vurmaya

koyuldular.

Alemdar, vaziyet hayli ilerledikten sonra işi anladı ve davul çaldırarak askerlerini toplamaya

davrandı ama, çare yok!.. Hepsi bir tarafa dağılmış ve ne gelen var ne giden...

İçeride, bölükbaşılardan biri Alemdara bir tavsiyede bulundu:

— Atlara binerek dört nala üzerlerine varalım ve hatlarını yarıp çıkalım!

318

— Hayır, dedi Alemdar; çıkar yol değil bu, imdat gelmesini bekliyelim! İmdat gelinceye kadar da

pusuda savaşalım!

Alemdar, harem takımını, hizmetçi ve köleleri mahzene indirdi; kendisi de giriş noktasını tutup

yaklaşanları vurmaya başladı.

Yangın ilerlemekte ve bütün İstanbul, ayağa kalkmış gözleri alev alev yanan sadaret binasında,

olup bitenleri sorup soruşturmakta... İstanbul'un bütün serserileri de yeniçerilerin etrafında...

Bu arada, Alemdar'ın yakınlarıdan Behiç Efendi ile Tahsin Efendi'yi şurada burada arayıp

enseliyerek parçalamayı ihmal etmediler.

Ramız Paşa Bahçekapısıyle Topkapı arasını sekbanlarla tutarken talimli asker Kumandanı Kadı

Paşa da Selimiye'deki askere cephane dağıt-tıysa da bu tedbirler (pasif) kaldı ve Alemdar'ı

kurtaramadı.

Çember gittikçe daraltılıyor... Alemdar mahzenin içinde ve mazgala benzer bir delikten dışarıya

kurşun yağdırmakta... Her tarafı da alevler sardığı için binaya girilemiyor. Mahzenin bir tarafından

gedik açmak üzere künk ve kazmalarla ileriye atıldılar. Alemdar bu hareketi görünce, mazgaldan

usta ve başkullukçu takımından birkaç yeniçeri zabitini çağırdı. Geldiler.

— Zevcemle cariyelerimi ve kölelerimi Ocağın namusuna emanet ederek size, teslim ediyorum.

Vebali boynunuza mı?

— Evet...

Başkadını ile sadık adamı bir zenci harem ağası, Alemdar'ı bırakmadılar:

319

— Beraber öleceğiz!

Öbürleri alevlerin sarmadığı hususi bir yoldan yeniçerilere teslim edildi.

Alemdar, yeniçerilere ikinci bir teklifte bulundu:

— Nefsime bir zarar gelmemek şartiyle teslim olmaya hazırım! Fakat bazı haşaratın suikastından

çekinirim. Bunun için, neferlerinden biri olduğum 4. Zenci Bölüğün ustabaşısını bana gönderin!

Beni buradan alsın!

Yeniçeriler koşup ustabaşıyı odabaşıyla beraber getirdiler.

Fakat Alemdar'm bu teklifi samimi değildi. Ustabaşı gelince ağzını açtı.

— Sizi, utanmaz, arlanmaz köpekler, sizi! Ocağınızın kökünden kazılması gerekirken benim

sahabetimle kurtuldunuz! Size etmediğim ihsan kalmadı. Yine takdir etmediniz ve bana, eski

yeniçeri arkadaşınıza karşı ayaklandınız! Bu âlem sizden daha alçağını, namussuzunu görmemiştir.

Ve bir kurşunda odabaşıyı, cansız yere serdi.

İki taraf arasında ateş yine başladı. Alemdar her tetiği çekişinde bir yeniçeriyi deviriyor, onlar-sa

hedef bul am a diki ari için hep boşa atıyorlar... Yeniçeriler, başka bir yol bulamayınca, ateşe uzak

bir yerden dolaşıp mahzen binasının üstündeki kubbeye tırmanmaya başladılar. Duvara birkaç

merdiven dayamışlar, habire çıkıyorlar... Birkaç dakika içinde, kubbe ve etrafındaki damda birkaç

yüz yeniçeri...

Kubbeyi deliyorlar...

Delik açıldı!

Kubbe deliniyor!

320

Delik büyütülüyor!

O anda bir hâdise, bütün İstanbul'u sarsan bir infilâk.. Galata'daki evlerin bile camları kırılmıştır.

Havada uçuşan yeniçeri cesetleri... Kollar ve bacaklar! Kolsuz ve bacaksız gövdeler...

Alemdar, hiçbir umut kalmadığını görünce tabancasını, esasen cephane deposu olan mahzendeki

barut fıçılarına çevirip sıkmış ve işte, başka-dını, sadık harem ağası ve tepesindeki birkaç yüz

yeniçeriyle birlikte berhava olmuştur.

Alemdar'ın efsane çapında kahramanca müdafaası imsak vaktinden ertesi günün ikindi zamanına

kadar sürmüş ve sonunda İstanbul'u ölüm uykusundan uyandırmak istercesine göklere yükselen

gümbürtü, yeniçeriye, bu son davranışından çok kısa bir zaman sonra sonunun geleceğini ihtar

etmiştir.

Fakat bu işareti, sarayda, kırık bir camın arkasında, yüzü sapsarı, vaziyeti kollayan İkinci

Mahmud'dan başka kimse anlayamamıştır.

BDR AYLIK HAYAT

Artık ferman zorbalarda... Ortada, gözle görülür ve elle tutulur bir hükümet kuvveti yok...

Yeniçeriler bu hale büsbütün içerlediler ve ölesiye birlik olacaklarına ait yeminler ettiler.

Hücum ve teşebbüs daima yeniçerilerde... Talimli askere çullanmaya kalktılar... Mukabele ve

mukavemet müthiş... Sokaklar insan cesetleriyle dolu.. Ama yeni asker hep müdafaada...

Yeniçeriler şehirde münadiler bağırttılar.

321

IV

— İmdada gelmeyenler kâfir ve avretleri boştur!

Bâbıâliden sonra şimdi saray muhasarada. İlk çarpışmadan bir gün sonra Ayasofya yolundan yine

saraya hücum... Minarelerden kurşun yağdırıyor, saray kadrosundakileri de sekbanlara taarruz için

zorluyorlar. Sarayda yiyecek yok... Su yollarını da kestiler...

Müdafaayı bırakıp taarruza geçmekten başka yapılacak ne olabilirdi?

Ramiz paşa bu fikri ileriye attı. Sekban Ocak Ağası Süleyman Ağa, 4 bin nefer ve 4 topla hücuma

geçti. Yeniçerileri püskürttü ve Cebeciler kışlasmdakileri temizleyip, bir koldan Sultan Ahmed,

öbür koldan Babıâli üzerine yürüdü.

Yeniçeriler kaçıyor.

Süleyman Ağa, askeriyle Ahırkapı ve Ağa Kapısı istikâmetlerinde yol alırken yeniçerilerin karıları

galeyana gelip, pencerelerden üzerlerine kurşun sıkmak ve kızgın yağ dökmek gibi hareketlere

giriştiler ve bir vaveyladır koparttılar:

— İmdat, imdat! Bu yeni askerler bizim ırzımıza tecavüz ediyorlar!

Yeni ve edepli askere tam da yeniçeri ahlâkına ait böyle bir iftirada bulunabilmek için bu karıların

da dişi yeniçerileri olması lâzım... O kadar şirret ve hayâsız...

Yeniçeriler karıların «namusumuza taarruz ediyorlar!» çığlığını duyunca gayrete geldiler ve

şiddetle sekbanlara hücum ettiler. Sekbanlar sarsıldı; aldıkları emir üzerine muntazam bir ric'atla

«Bâb-ı Hümayun» önüne kadar gerilediler. Cebeciler kışlasına giren 300 kadar sekbanı 5 bin

yeniçeri kuşattı ve kışlayı ateşe verdi.

322

Yangın... Kol kol İstanbul'u sarıyor. Divan-yolu, Mühendishane, Defterhane, Sultanahmed tarafları

alevler içinde... Havaya atılan silâhlar, kınlan kapılar, ırza tasallutlar, yağmalar, hep yeniçeri

marifeti olarak başını almış gidiyor.

Ve bir nâradır yükseliyor:

— Sultan Mustafa Efendimiz!

ݺte tam bu sırada «Bâb-ı Hümayun» önünde sekbanlarla boğuşan yeniçerilerin önüne bir ceset

atıldı. Ve bir haykırışına göğe yükseldi:

— Sultan Mustafa Efendimiz!

Sultan Mahmud, Sultan Mustafa'ya, Üçüncü Selimle yaptığının aynını yapmıştı. Onu Ramiz ve

KadfVPâşalar, Morali Ali ve Bahriyeden İnce Meh-med Beyler vasıtasiyle boğdurtmuş ve naaşım

kuduz yeniçerilere attırmıştı. Sultan Mahmud, artık Osmanoğullarınm biricik vârisi ve temsilcisi...

Sekbanlardan, kumandanları Süleyman Ağa ile Yağlıkçı Binbaşı isimli bir yiğit zabit ve 600 nefer,

ölü... Yeniçerinin kayıbı 5 bin... Unkapanı önündeki gemiler de Ağa kapısını topa tutmakta...

Sekbanların biraz evvelki ricatlarına rağmen başarı hükümet tarafında görünüyor.

Fakat birdenbire işin rengi değişti. Kandıralı Mehmed isimli yeniçeri Kasım Paşa'ya geçerek

Tersane, Galata, Boğaziçi ve Üsküdar taraflarını dolaşarak oralardaki kaçakları derledi, peşine

taktı, Tersane ve limandaki gemileri zaptetti. Tophane kışlasını da açtırdı. Topçu ve arabacı

neferleri kazanlarını kaldırdılar. Başladılar bağırmaya:

— Vükelâ kal'alarmı gâvura sattılar. Ordu-

323

"c

dayken bize silah çekmeyin diye emir verdiler Şimdi de bizi kırıyorlar! Ocakta erkeklik öldü mü?

Kalkın ayağa!

Yeniçeri saflarında ani bir derlenme oldu. Ra-miz ve Kadı Paşalar Üsküdar'a geçmek istedilerse de

karşıya çıkamadılar. Orda 150 kadar bir maiyetle bir çektirmeye atlayıp Marmara'ya açıldılar. Fakat

takip edilmekte olduklarım görünce Yeşilköy kıyılarında teknelerini karaya oturtup kaçtılar.

Yeniçeri yeniden bir anlık hayata kavuşmuştur.

Yangının tesirinden iki gün Bâbıâliye yanaş ı-lamadı. Enkaz ve küller biraz soğuyunca içeriye

daldılar. İki demir kapıyı devirerek mahzene girdiler. Yerde, Alemdarla baş kadının ve harem

ağasının kömürleşmiş cesetleri... Sandukalarla altın ve kese kese mücevher, ölülerin yanında...

Yeniçeri Ağası koşup geldi ve hazineyi katar ağalarına yükletip götürdü. Alemdar'm naaşım

sürüyerek At meydanına getirdiler. Ceset üç gün açıkta kaldı. Sonra Yedikule dışında bir hendeğe

attılar.

Yeniçeri, bir anlık hayatı içinde yeniden ortalığa hakim...

İstedikleri kelleleri bir puslaya yazıp kâğıdı saraya gönderdiler. Sekban ocağının kaldırılması

şartiyle de dağılmaya razı olduklarını bildirdiler.

İkinci Mahmud bütün bunlara boyun eğmek zorunda kaldı. İstenilen kellelerden çoğu kaçmış

olduğu için, ele geçirilir geçirilmez cezalarının verileceğini teahhüt etti ve bütün ananesiyle Ocağa

riayet şartı altında yeni askeri dağıtacağını bildirdi.

324

Asiler, koca Selimiye kışlasını, zabitlerin evlerini, Levend Çiftliği kışlasını ve etrafındaki hane ve

dükkânlarını yaktılar.

Evet; ölümden önceki yalancı sıhhat halinde bir anlık hayat gerçekleşmiş ve yeniçeri İstanbul'un en

yüksek noktasına kazanını asmıştır.

Kaçanlardan Ramis Paşa ile İnce Mehmed Bey Kırım Hânının Çatalca'daki çiftliğine sığınmışlar,

Morali Ali Efendi de şehir içinde gizlenmiştir. Kadı paşa ise oğlunun mutasarrıflık ettiği Alâiye

kalesine kapandıktan sonra, yeniçerilerin, üzerine sevkettirdiği kuvvetler tarafından iki oğluyla

beraber öldürülecektir. Morali Ali ve Behiç Efendiler de...

Ne yazık ki, Rusçuğa giden Ramis Paşa da, Köse Ahmed ve Alemdar'm sarrafı Manok ile Mos-

koflara sığınmaktan başka yol bulamayacaktır.

ARTIK SON!

Moskoflarla devamlı harp... Mora isyanları... Vahabilik meseleleri... Türlü iç ve dış dertler... Yunan

ihtilâlcileriyle alâkası tespit edilen Patrik Grigoryos'un Fener'deki Patrikhane kapısına asılması

(asıldığı kapı çivilenmiş ve matem alâmeti olarak o gün bugün kapalı tutulmuştur.) Cesedinin

Padişah emri ve yahudi marifetiyle karnı yarılıp taş doldurulduktan sonra denize atılması ve daha

neler ve neler...

İkinci Mahmud'un iç ve dış bunca felâkette devlet kuvvetini sıfıra indirmiş, hatta kendi kendisini

tahribe yöneltmiş olması bakımından tek düşmanı yeniçeri ve tek derdi, yeniçeri davasını

325

bir neticeye bağlamak için çırpınışı... Mora isyanında Mısır'dan gelen «Cihadiye» isimli birliklerin

üstünlüğünü görüyor, Avrupa ordularının zap-ü-raptını hayranlıkla takip ediyor ve kafa emrinde

yumruk demek olan ordunun kafayı ezmeyecek cinsini nasıl kurabileceğini düşünüyor.

Tâyin ettiği Sadrazam (Benderli Selim Paşa) ve Şeyhülislâm (Kadızâde Tahir Efendi)

bakımlarından güvenilir şahıslar emniyetini yerine getirdi ve ulemâya nüfuz ve halka hulul gibi

ruhî ve siyasi tedbirleri gözden kaçırmayıcı bir dikkatle işe koyuldu. Bir taraftan da ferdi planda

azılı yeniçerileri tek tek tepelemekte devam etti. Fakat küçük budamalarla önüne geçilmesi

imkansız olan bu felâket ağacının altına bir manivela çubuğu sürülerek kökünden sökülmesi

lazımdı. Bu fikri asla unutmadı, hiçbir mevzii tedbirle yetinmedi ve işte hep o büyük anı

hazırlamaya baktı.

O hengamede Padişahın niyet ve hazırlığını açığa vuran küçük, fakat manası pek büyük bir hadise:

Nusratiye Camii yapılmış ve ibadete açılmıştı. Bu münasebetle yapılan selâmlık resminde iki saf

asker selâma durmuş vaziyette... Sağda topçular, solda yeniçeriler... Sultan Mahmud topçulara

sevgi ve ilgiyle selam verip sol tarafa hiç bakmadı. Dedikodu başını almış yayıla dursun... Padişah

kararlıdır ve bu son edasının da tatbiki pek yakın bir karara delalet ettiği bellidir.

Padişah vezirler ve ulemâ arasında yakınlarını toplayıp işi açıkça müzakereye koydu.

— Yeniçeriyi kaldırmak için nasıl davranmalı, ne yapmalıyız,?

326

İlk sual, eski Yeniçeri Ağası Hüseyin paşa'ya yöneltildi.

Paşa'nm cevabı sert ve kısa:

— Yeniçeri büyükleriyle, küçüklerini yola getirmek ve yeni teşkilâta almak kabildir. Fakat orta

sınıfı ikna etmenin imkânı yoktur. Bunların da en nüfuzluları İstanbul kışlalarında oldukları için

topunun birden temizlenmesinden başka çare mevcut değildir!

Bunun üzerine bazı yeniçeri büyükleri davet edilerek kendilerine gösterilen menfaatler sayesinde,

kurulacak yeni teşkilâtı desteklemeleri sağlandı.

Bu teşkilât «Eşkinci» ismini tayışacak ve talimli asker olarak yetiştirilecekti. Yeniçerilen 51.

ortasından 150 şer nefer alınarak bu teşkilâta verilecek ve bu şekilde olduğuna dair fetva çıkarılıp

işe -başlanacak...

Vükelâ ve en yüksek din adamlarından da bir heyet kurularak askeri talimin şart olduğuna dair

fetva çıkarıldı... Hemen bütün din adamları şu hükümde birleştiler:

— Bütün müslümanlara harp fenlerini öğrenmek vaciptir.

Bu mevzuda bir hüccet kaleme alındı. Hüccet mühürlendi ve ulemâdan bir heyet onu alıp Ağa

kapısına gitti. Yeniçeriler saf bağlamışlardı, Fetvalar, hüccet ve Eşkinci lâyihası okundu.

Yeniçeri Ağası, askerlerine sordu:

— Fetva ve ulemânın ittifakiyle üzerimize cenk talimi vacip oldu. Padişahımızın da fermanı bunu

emrediyor. Ne dersiniz? Vereceğiniz sözü Bâbıâliye bildireceğim!.

327

Ön safta duran bölük ağalariyle Ocak ihtiyarları:

— Baş üstüne!

Diye cevap verdiler. Öbürleri de onlara uydular. Herkes hücceti imzalamak için birbirini çiğnemeye

başladı.

Birkaç gün içinde yazılan Eşkinci sayısı birkaç yüze yükseldi. Bunlara birer tokmaklı kundaklı

tüfekle birer kılıç verildi. Ayaklarına sıkı potur, başlarına da yeşil renkli lâz serpuşu geçirildi. 16

gün sonra eski talim yeri olan Et meydanına 51. Ortanın her birinden üçer, beşer nefer çıkarılarak

bunlara yeni elbiseler giydirildi. Silahları verildi ve muallimleri gösterildi.

Fetva Emini teberrük fikri ve besmeleyle eline bir tüfek alarak yeniçeri Ağasına verdi. O da öpüp

Sekbanbaşıya uzattı. O da katar ağalarına aktarma etti. Eşkinci neferleri, uzaktan birkaç adım atıp

yürüdüler.

Talim başlamış oldu.

Her şey bu kadar düzgün görünürken zorbalardan Kürt Yusuf ve arkadaşları, aynı gün yeniçeriyi

ayaklandırma müzakeresindedirler. Talime başlanmasiyle beraber isyanın da patlak vermesi

düşünülmüş, fakat «kazan çıkmadan baş kaldırmak Bektaşî kanununa uymaz!» denilerek teşebbüs

ileriye atılmıştır.

Talim için üç defa Et Meydanında toplanıldığı halde yeniçerilerin gelmediği görüldü. Eşkinci

Nazırı Sâib Efendiyle Yeniçeri Ağası Celâleddin Ağa'nm sualine, Otuzbirinci topluluğun odabaşısı

iken silahşorluğa alman Habib ve zorbalardan Kürt Yusuf şu cevabı verdiler:

328

— Yeniçerilerin ne sebeple gelmediklerini bilmiyoruz. Allah verse de, bu gâvur talimidir, biz kabul

etmeyiz, biz kılıçla keçe çalarız, şişhane atarız, demeseler!

Bu vaziyet, Sadrâzam Selim paşa'yı fena halde kuşkulandırdı. Yine mi bir fitne çıkacaktı? Ağa

Hüseyin paşa ile mahrem bir konuşma yaptı. Neticede zorbaları merhametsizce köküne kadar

tepelemeye karar verdiler. Plan gereğince, topçu, hambaracı, lâğımcı, tersane ocakları reis ve

zabitleri emre hazır, tutuldu. Boğaz muhafızları Ağa Hüseyin ve Mehmed İzzet Paşalar da 3000

sipahi ile hemen İstanbul'a gelmek üzere hazır. «Talebe-i ulûm» dedikleri medrese talebeleri de

vaktiyle Yeniçerilerden ağır hakaret gördükleri için beraber. Halk ise yeniçerilerden nefret halinde

ve tama-miyle devleti desteklemekte..

Tabloyu İkinci Mahmud'a arzettiler.

Padişah geniş bir nefes aldı:

— Oh!.. Hemen hareket!

HADDSE

Hadise 1241 yılı zilkade ayının 9 uncu Perşembe gecesi başlar. Zorbalar kol kol Et Meydanında

toplandılar. Ocağın büyüklerini, hatta Kol Kethüdası Hasan Ağa'yı da davet ettiler. Vaziyeti

sezinleyerek gelenleri savdılar.

Et meydanındaki topluluk büyüyor. Omuzlar üstüne çıkmış bir hatip, Otuzbirinci topluluğun eski

odabaşısı Mahmut Habip, avaz avaz bağırıyor:

«— Ayakdaşlar! Sakın fütur getirmeyin!

329

co

CO

o

flHf

3

III

?CDo03rfTöBNl

•«"fjjrfflfs

cd e-

W^ (-3 § ^-^ Oft- £:

CD ' '

CD

fT 7T <rh

^ £ g:

5 ^ fi:

>rcrei

SJ O:

fflfl

CO CO

03

^ S g (D M S t (D o ?— ç-f- H- M v-4

P « " : : {a H "-*> fD Js S5 P

2B^

*—< KJJ r~.

S- S ^

to c

t»

ö

03 O-

&5

p- S- w. E ' K

a fcr-o'

•o

1• M^

;. §• s- *£

M t—.

'" I w-0

H> C: CO

6-e-S-i

h*. f<)

S- ^

n> C:

2 cr t»

gpi

., CO fD fr flı 3. " »

»J s» t-?rxJa ^^

Ö3 05

CO

CO CO

Teşbih taneleri mermer üzerinde yuvarlanırken ağlayan ağlayana...

Başta Hünkâr...

Sultan Mahmud, gözlerinde şıpır şıpır yaş, doğru «Livayı şerif» odasına koştu, Sancağı çıkardı,

öptü ve Şeyhülislâm ile Sadrazama teslim etti. O kadar coşmuştu ki:

— Et Meydanına kadar ben de askerle beraber gideceğim!

Diye bağırdı.

— Hayır, dediler; Zat-ı Şahaneleri «Hırka-i Saadet» dairesi önünde durup dua ediniz! Askerle

gelmeniz münasip olmaz!

İstanbul'u iki ses kaplamış bulunuyor.

— Yeniçeri olan kazanın yanma gelsin!

— Müslüman olanlar «Sancağ-ı Şerif» altına gelsin!

Şüphesiz ki, sancak altına koşanlar kazana koşanlardan çok fazla...

Medrese talebeleri silahlandılar ve bu defa, u-mumiyetle birlik oldukları Yeniçeriye karşı hareket

ettiler. Bunlar, hocaları yanlarında, 3500 kişi kadar heybetle ilerlerken, İstanbul imamları, kadılar,

yeşil sarıklı seyyidler de gelip kendilerine katıldılar.

Bu esnada isyancılar Sultan Ahmed ve Beyazıt meydanlarında birkaç kişiyi öldürdülerse de hiçbir

tesir elde edemediler.

Sultan Ahmed Camii devlet tarafından başlanan hareketin idare yeri... İç cebhane açıldı ve silâhı

olmayanlara ariyet olarak silah dağıtıldı. «Sancağ-ı Şerif» altında tekbir alınarak doğruca Sultan

Ahmed Camiine gidildi ve mukaddes San-

334

cak minbere dikildi. O zamana kadar eski şeyhülislâmların yenisiyle görüşüp biraraya geldikleri

olağan işlerden değilken, Yeniçerilerin son defa din adamlarına karşı aldıkları haraket tavrı

yüzünden sarmaş dolaş oldular. Sadrâzam camide kaldı; Ağa Hüseyin Paşa ile İzzet Paşa meydanda

yerlerini aldılar.

Nihayet sadrâzam tarafından ileri yürüyüş ve taarruz emri... Sekbanlar, topçular, hambarcılar,

lâğımcılar ve medrese talebeleriyle halk, hep birden harekete geçtiler.

Zorbalar Divanyolu ile Beyazıt çevresini, uzun çarşı ve etrafındaki yolları tutmuş... Birden, Kara

Cehennem'in, arkasında iki top çektirerek tekbir sesleriyle gelmekte olduğunu görünce tabanları

yağladılar ve soluğu Et Meydanında aldılar.

Ağa Hüseyin Paşa, topçu askeriyle Divanyo-lundan İzzet Paşa da hambarcı, lâğımcı ve

kalyoncularla Saraçhaneden yürüyor...

Sultan Ahmed meydanı gayret ve hamiyet sahibi insanlarla dolmakta... Sadrâzam bunlardan bir

fırka daha tertipleyerek arkalarından gönderdi. Bu birliğe de Baruthaneler Nâzın Necip Efendi

başbuğ tâyin edildi. Böylece isyancılar üzerine harekete geçirilen hükümet kuvvetleri üç kol...

Hüseyin paşa kolu, Aksaray'ın Horhor semtinde bir Yeniçeri kıtasiyle çarpıştı. Bunlar toplar

üzerine saldırarak iki neferi öldürdülerse de yetişenler tarafından püskürtüldüler ve Et meydanına

can attılar. Et Meydanında Meyan kışlasının demir kakmalı kocaman kapılarını kapayıp arkasına

taş yığdılar, İzzet paşa kolu da yetişti ve kışla çepçevre kuşatıldı.

335

Kara Cehennem, cesaretle ortaya çıktı, kapının önüne kadar sokuldu ve haykırdı:

— Yeniçeriler! Kışlanıza tıkılmış ve çepçevre sarılmış vaziyettesiniz! Şimdi toplar konuşmaya

başlayacak; üzerinize güllelerden başka tutuşmuş yağlı paçavralar da yağacak ve siz kışlanızla

beraber yakılıp yıkılıp gideceksiniz! Gelin âmân dileyin, teslim olun! Akıbetinizi şevketlû

Padişahımıza bırakın!

İçeriden küfürle karışık «olmaz, kabul etmiyoruz, teslim olmuyoruz!» sesleri geldi.

Bir emir; toplar gürlemekte... Kocaman kapının bir kanadı devrildi. Kapı arkasında toplananların

birçoğu da ölüp gitti. İzzet Paşa'dan 2500 kuruş bahşiş alan bir topçu bahadırı öbür kapıyı da

devirdi.

Kara Cehennem ile Tophane İmamı, devrilen avlu kapısından içeriye dalmasınlar mı? Herkese

büyük bir cesaret geldi ve bir anda avlu devlet kuvvetleriyle doldu.

Kara Cehennem topuğundan vurulduğu halde aldırmadı ve avlu boyunca yürümeğe devam etti.

İsyancılar kışla binasına sığındılar.

Tarihi an... Yeniçeriler topyekûn kışlalarında ve kapana kıstırılmış vaziyette...

Bu vaziyette ne yapmak lazımdır. Kışlayı topa tutarak ve ateşe vererek Ocağı, haşere yatağı

temizlercesine kül etmek mi, yoksa bir kere tam ele geçirdikten sonra onun eski ruh temeli üzerine

yeni bir bina çekmek yani, Ocağı, içine girip inkil-âp çapında bir ıslah ve tasviye işine tâbi kılmak

mı?

336

Bu, tarihimizin en nazik suallerinden biridir ve cevabı biraz sonra verilecektir.

Biz şimdi ne yapıldığını bakalım:

Yeniçeriye yeniçerilik yapıldı; yani o, tam esir düştüğü anda asla tasfiye ve ıslahı düşünülemez

ebedi bir suikast müessisesi farz edilerek bir haşere yuvası gibi ateşe verildi.

Ocak, «Tomruk» ismini verdikleri kasap dükkânı tarafından tutuşturuldu ve Kara Cehennem'in

dizdiği toplar, kışlayı gülle ve alevli paçavra yağmuruna tuttu.

Kışla, içinde binlerce yeniçeri, bir taraftan yıkılıyor, bir taraftan da yanıyor.

Pencere ve kapılarda birtakım yeniçeri kafaları, çığlık çığlık bağırıyorlar:

— Bizi böyle diri diri yakmayınız! Allah zulmedenlerden razı olmaz! Gelip bizi teslim alınız!

Cezamız neyse veriniz! Ama kâfirlere bile edilmez bir muameleden koruyunuz bizi!..

Yeniçeri kışlasının içinde bir cehennem cümbüşü cereyan ediyormuş gibi, alev alev devrilen

kalasların ışıkları duvarları aydınlatıyor, bu duvarlarda 5 asırlık Ocağın devir devir düşmandan

aldığı sancaklar, armalar, türlü silahlar göze çarpıyor ve bu tarihli hatıralar önünde, hiçbir fikir

sahibi olmaksızın, aynı vahşetle, devletin başta kurucu ve sonra kurutucu askeri çalı çırpı gibi ?

ateşe veriliyor, ayyuka yükselici feryatlara aldırılmıyordu.

— Oh olsun!.. Demeli mi, yoksa:

— Seni artık yakaladım, adam edeceğim ve eski ruhuna kavuşturacağım!..

337

Demenin mi zamanıydı?

Biraz evvel kaydettiğimiz gibi, bu- sualin cevabına çok az kaldı.

Paşalar hiçbir şey dinlemedi, kalblerinde hiçbir hassasiyet ve kafalarında hiçbir düşünceve yer

vermedi ve emri bastılar:

— Taş taş üstünde kalmayıncaya kadar ateş!..

Meydan Kışlası, içindeki binlerce yeniçeriyle yanıp kül oldu. Hükümet kuvvetlerindense yalnız 25

kayıp... Onların da çoğu yaralı...

Haber, Sultan Ahmed Camiindeki Sadrâzama, paşazade bir beyle gönderildi:

— Ocak, kökünden kazınmış, temelinden yıkılıp yakılmıştır!

Vezirler birbirleriyle kucaklaştılar ve böylece sönen, söndürülen Ocağın, tereddi sebebini

bağlıyacakları içtimaî felâket önünde ağlayacaklarına sevinçlerinden tepindiler.

Ocak söndürüldükten sonra temizlik başladı. Hüseyin ve İzzet Paşalar «Eski Odalar» dedikleri

kışlaya giderek buradan ve başka yerlerden ele geçen, ahçı, usta vesaire gibi artıkları At Meydanına

gönderdiler. Artık Sadrâzam Sultan Ahmed Camiindeki karargâhından çıkmış, camiin avluya bakan

sol tarafında meclis kurmuş, gelenleri hafif bir yoklayıştan sonra boğduruyor ve cesetlerini mahut

çınar ağacının önüne yığdırıyor.

Bütün İstanbul, yeni askerlerin muhafaza ve kontrolü altına verildi. Her tarafa karakollar çıkarıldı

ve halka da mahallelerinde nöbet beklemeleri imamlar vasıtasiyle bildirildi. Paşalar ve ulemâ gece

Sultan Ahmed Camii sol cenahında yer

338

alarak tutulan 200 kadar yeniçeri döküntüsünü idam ettirdi. Hüseyin Paşa da 120 kadarını öldürttü.

Cuma selâmlığında tek yeniçeri nefer ve zabiti yoktu. Padişah iki saf yeni asker arasından

geçmekte ve manzara bazılarına hüzün vermekte...

FERMAN

Aynı Cuma gününün akşamı bütün devlet büyüklerinin, hazır bulunduğu bir meclis «Asakir-i

Muhammediye» ismiyle yeni bir talimli asker tertibi karara bağlanırken, ertesi sabah da

Yeniçeriliğin topyekûn kaldırıldığına dair ferman müsveddesi artık her şeyi tesbit etmiş oldu.

Devlet büyükleri huzurunda Beylikçi Pertev Efendi tarafından kaleme alman bir ferman

müsveddesi, aynen Padişahın kaleminden çıkmış denebilecek kadar Sultan iradesini temsil ettiği

gibi, Osmanlı tarihi boyunca Yeniçeriliğin basit bir muhasebesi ve Ocağın yakılıp kül ediliş indeki

mazeretin ifadesi mahiyetindedir.

Yeniçeriliğin topyekûn ilgasına dair bir fermanın en hassas noktalarını Türkçeye tatbik ederek

veriyoruz:

«— Bütün Muhammed Ümmetine malûmdur ki, bu yüce din ve devletin meydana gelişi ve ondan

sonra Doğu ve Batıyı kuşatması şeriat ölçüleri ve beraberindeki cihad kılıcı sayesinde olmuştur.

Her zaman din düşmanlarına karşı gelecek İslâm askeri ve îman gazilerinin varlığı şarttı. Böyle

olduğu

339

içindir ki, veliy-yi nimetimiz olan bu ebed -müddet devlete vaktiyle Yeniçeri Ocağı

teşkilâtlandırılıp, bu askerlerin, en kısa zaman-da düşmana göğüs gererek gösterdikleri sebat ve

metanet ve devlete bağlılık ve itaatleri sebebiyle bunca fetihler elde edilmiştir. Fakat gitgide

içlerine uygunsuz adamlar ve türlü fesadlar karışmış, eski itaatleri isyana dönmüş ve yüz yıldan

beri gittikleri seferlerde türlü bahaneler, uydurmalar ve itaatsizlikleri neticesinde kaçaklık zilletini

irtikap ederek bunca kal'a ve toprağın düşman eline geçmesine sebep olmuşlardır. Din düşmanları

da bu halleri gördükçe İslâm milletinin büsbütün acz ve perişanlığına hükmetmiş ve Allah korusun

İslâm bütünlüğünü ta-mamiyle kırmak için günden güne hırs ve iddialarını arttırmış ve dört

tarafımızı sarmıştır.

Bu vaziyette bizim İslâm gayretim ele alarak düşmanlarımızın hakkından gelmek üzere her çareye

baş vurmamız farz derecesine varmışken muvaffak olamayışımız, şimdiye dek defalarca görüldüğü

ve denendiği gibi sadece talimli asker kullanamayışımız-dan olmuştur. 1202 seferinden sonra ve bu

takip edici devrelerde iki defa yeni asker tertibine davranıldığı halde Yeniçeri taifesi hem bunlara

razı olmamış, hem de kendi işe yaramaz halini muhafaza etmek istemiş ve yeltendiği

ayaklanmalarla bu teşebbüsleri ortadan kaldırmıştır. Ayrıca, şimdiye kadar baş vurduğu şen'î

vak'alarla, âlemin ruhu

340

yerinde birkaç padişahın da öldürülmelerinde âmil olmuştur. Hal böyleyken bunlara yine de eski

Ocak gözüyle bakılıp bekaları mevzuunda bir şey denilmemiştir.»

«Nihayet bu keyfiyet, Şeyhülislâmlık kapısına kurulan mecliste bütün memleket büyüklerinin ve

hatta Ocak zabitlerinin huzurunda, fetva ve hüccetle, Allah kelimesinin yüceltilmesi yolunda,

düşman tarafından kullanılan usullerin benimsenmesi ve talim görmüş asker yetiştirilmesi gibi,

esaslar ittifakla kabul edilmiş, Yeniçeriye ait haklar ve şartlar mahfuz tutulmuş ve bu ittifak dışında

her fikir ve hareketin cezalandırılacağı ilân olunmuştur. Böyleyken; talime başlanmış ve neferlere

yeni elbise ve silahları dağıtılmışken bütün bu dini ihtar ve şeriat öğütlerinin faidesi olmamış ve

Yeniçeri, evvelki Perşembe gecesi ayaklanarak evvelâ Ağa Kapısı ve sonra Babıâli ve sair yerleri

basarak yağmaya girişmiş, ellerine geçen Kur'ân'ı bıçakla paralayıp türlü şenaat ve denaetlere

başvurmuştur.

«Talim istemeyiz!» bahanesiyle seriate, fetvalara, devlete ve din âlimlerine itaati olmadığını ilan

eylemiştir. Devletin tâlim için eline verdiği silahları, tereddütsüzce devlet aleyhine döndürerek

devlet reisine karşı çıkma ahlâksızlığına düşmüştür. Bütün bu hareketler din ve mezhep dışı işler

olduğundan................»

— «Mukaddes şeriat gereğince üzerlerine asker gönderilerek kışlaları yakılmış ve

341

Allah kendilerini şeriat kılıcına uğratıp amellerinin cezasını bulmuşlardır.»

«Artık meydana çıkmış bulunmaktadır ki, Yençeri Ocağının ilk kuruluşunda murad edinilen

yararlık ve itaat ölçüsü bir vakitten beri, aksine, yaramazlık ve isyana dönerek Yeniçerilik adı ve

yoldaşlık unvanı eşkiyalı-ğa yuva haline geldiği için, şeriat icabı varılan ittifakla artık Yeniçerilik

ismi topyekûn ortadan kaldırılmış ve yerine «Muallem Asa-kir-i Mansure-i Muhammediye»

ünvaniyle bir asker tertiplenmiştir.

Sultan Mahmud, ruhunun en sadık tercümesi olan fermanı hemen imzalayıp her tarafa tamim

edilmesini irade etti. «Asakir-i Mansure-i Muhammediye» Seraskerliği Hüseyin Paşa'ya, Nazırlığı

da Saib Efendi'ye verildi...

Serasker, eski Ağa Kapısında oturacak, fakat makamın ismi Serasker Kapısı olacaktı. Yeniçeri

ağalığiyle beraber katar ve bölük ağalıkları ve yeniçeriliğe ait bütün unvan ve tâbirler kaldırıldı.

Üçüncü Selim devrinde yeni asker teşkilâtına girenler vazifeye alındı ve o devirde yüzbaşı

olanlardan birkaç kimse, binbaşı rütbesiyle birliklerinin başına geçirildi. Et Meydanının ismi

«Ahme-diye»ye çevrildi ve «Eski Odalar» dedikleri, Şehzade Camii karşısındaki kışlalar yıkılıp

yerine han ve dükkân yapılmak üzere arsaları Sultan Ahmed vakfına mal edildi.

Bir taraftan da idamlar devamda... Mahut Habip ile Cebecibaşı ve eski Sekbanbaşı sürgünlerinde

idam edildiler.

342

Fermanın yazılıp imza edildiği gün dellâllar bütün İstanbul'u çınlattılar.

— Yeniçerilik kalktı! Namı bile kalmadı! Asâ-kir-i Mansure-i Muhammediye yazılıyor! Irz ve

namus ehli olanlar dükkânlarını açsınlar! Şev-ketlû Padişahımıza dua etsinler! Artık emniyet

tamamdır!

Aynı gün, ikindiye doğru, yeni Şeyhülislâm ve eskileri, ulema ve yüksek memurlarla birlikte «Li-

va-yı Şerif»i Sultan Ahmed Camiinden alıp tekbir ve telkinlerle saraya götürdüler. Sultan Mahmud,

Sancağı, orta kapıdan girince başlayan yolun ortasında karşıladı. Sancağı Sadrâzamın elinden

alarak Babüssuâde çatısı altında taht kurulan noktaya dikti. Sancağın etrafına, nöbet beklemek

üzere saray Zülüflülerinden bir kıt'a dizildi. Yere renk renk ve nakış nakış halılar serildi ve Sancak

hususi yerine konuluncaya kadar etrafında öd ağacı ve amber yakıldı, Kur'ân okundu ve cemaatle

namaz kılındı.

Sultan Mahmud, o sırada samimiyet ve iyi niyetten örnek bir tavrın sahibi. Bütün olup bitenleri

kıymetlendirici bir konuşma yaptı ve yeniçeri masrafları yüzünden hazineyi doldurmak için haksız

olarak zaptedilen bazı mallara ait muameleyi kaldırdığını söyledi, adalet ve hayr işlerinde

vezirlerden teklif beklediğini ilâve etti. Mülkî işler yoluna girinceye kadar alâkalıları sarayda

oturmaya davet etti ve sözlerini şöyle bitirdi:

— Kalbimiz ve kalıbımız bir arada olsun! Ulema ve devlet büyükleri sarayda kaldılar.

Kendisi de silahtarlara mahsus küçük daireyi tercih etti. Sadrâzam ve bazı yüksek memurlar için

343

orta kapı ile «Bâb-ı Hümayun» arasına çadırlar kuruldu.

O sırada bir haber; Babıâli'yi basan Nakilci Mustafa, Koca Mustafa Paşa taraflarında bir kadının

evinde, bir sepet sandık içinde kilitli olarak bulunmuştur.

Herifi, sepeti içinde Sultanın huzuruna çıkardılar.

Ferman:

— Tepeleyin şu karı tabiatlı haysiyetsiz herifi!

Nakilci Mustafa'yı, Sarhoş Mustafa, Tornacı Ömer, Kafesçi Babadağlı gibi zorbalarla beraber idam

ettiler. 42 gün içinde, şüphelilerden 20 bin kişi sürüldü. Halk, tanıdığı yeniçerileri haber vermekle

mükellef tutuldu ve yeniçeri saklayanlar hakkında en ağır cezalar tatbik edileceği ilân edildi. Boğaz

yamaklarından yeni asker kadrosu dışında kalanlar memleketlerine gönderildi. Sultan Selim

vak'asmda kaldırılan topçu zilahzâdeleri yeniden tertiplendi. Şehzade Camii civarındaki kışlada

acemi oğlanlar sınıfı da kaldırılıp, kışlaları, yeni asker kadrosuna katılan çocuklar için talimhane

yapıldı.

Edirne'de de yeniçerinin kaldırılışı gürültüsüzce yerine getirildi ve oradaki Ağa Kapısı fetvahane

emrine verildi. Hassa askerlerine de aynı nizam tatbik olundu, kılıklar ve serpuşlar ünifor-

malaştırıldı.

Hâsılı, yeniçeriliğe ait ne kadar renk, çizgi, iz ve mânâ varsa hepsi silindi, kahvehaneleri bile

yıktırıldı, hâtıraları bile kazındı. Bu arada el atılması gereken en hassas ruh merkezi Bektaşilikti.

344

Yeniçeriliğe muvazi olarak bozulan veya yeniçeriliği kendisine muvazi şekilde bozan her şeyden

önce şeriat haini durumuna geçen bu Ocağın tepesine inmedikçe, yeniçeriliğin kökünü kurutmaktan

bahsedilemezdi. İkinci Mahmud bu inceliği de gördü ve bir din heyeti kurarak bütün yeni Bektaşi

tekkelerinin yıkılmasına, içlerindeki babalar ve müritlerin de, din âlimlerinin de din âlimleri bol

kasabalara nefyedilerek itikatlarının düzeltilmesine emir çıkarttı.

Bektaşiliğe indirilen bu darbe, onu doğuran ananın artık kötü çocuk fabrikası haline gelen rahmini

de kesip çıkarma hâdisesiydi. Bu bakımdan Bektaşiliğe, bir nevi yeniçerilik fideliği göziy-le

uakmakta, hata şöyle dursun, sevapların en büyüğü vardı. Her iki müessese, bir arabanın sağlı ve

sollu iki tekerleği gibi öyle bir tereddi ve tefessüh bataklığında birbirlerini yürütmüşlerdi ki

rabıtaları şeytani mânâda bütün bir âyin ve cazibe mihrabında toplanmıştı. Bektaşi babalarından

biri «Hacı Bektaş Velî» namiyle Doksandört Kışlasında otururdu. Yüksek bir veli olan ve yeniçeri

misaline eş birkaç batın sonra silsilesi bozulan Hacı Bektaş Hazretlerinin türbesindeki pîr vefat

edince de yerine geçen her kimse ise evvela İstanbul'a gelir, yeniçeriler de onu karşılayıp âlây-ı vâ-

lâ ile Ağa Kapısına götürürlerdi. Yeniçeri Ağası, orada, pirin başına tâcmı geçirir, pîr aynı alayla

Babıâli'ye gönderilir, orada da kendisine ferace giydirilirdi. Her bakımdan tespit etmek lazımsa

denilebilir ki, Bektaşî pîrleri, gâvurlaşmış yeniçerilerin papa makamında tuttukları bir hüviyet

sahibiydi. Devletse, gün gibi aşikar, bu kâfirce ruhî alâkayı kesip koparmaktan âcizdi.

345

Bektaşide, birtakım (espri)lere karışık şeriat nefreti, yeniçerideyse şeriat maskesi gerisinde şeriatın

ruhuna aykırı İslâm yıkıcılığı ana şiardır.

Bu gerçeği hiç olmazsa seziş planında İkinci Mahmud pek iyi kestirdi ve ilk iş olarak zındık

tanınan Kına, İstanbul Ağasızâde Ahmed ve Salih babaları idam ettirdi, üumeli Hisarı'ndaki

şehitlik, Öküz limanı, Karaağaç, Yedikule, Sütlüce, E-yüp, Üsküdar, Merdivenköyü, Çamlıca

dergâhları da yıktırıldı. İçindekiler de sağa sola sürgün edildiler.

Bektaşîliğe indirilen darbe o kadar ani ve kafi olmuştu ki, hiçbirinden eser kalmamış, kılıklarına

benzer elbiseler bile ortalıktan kaldırılmıştı.

Padişahın Bektaşiliğe karşı nefret ve düşmanlığını bilenler, rakiplerini tepeletmek için haklarında

«Bektaşidir» diye jurnal vermeye başlamışlar ve bu iş ayrı bir ahlâksızlık şubesi halinde

modalaşmıştı. Bu türlü ihbarlar ve babaları Bektaşî olmakla suçlandırılmalar neticesi olarak Londra

Elçiliğinde bulunmuş olan Ferruh Bey'le Vak'anüvis Şanizâde birer tarafa sürüldüler.

Sultan Mahmud'a gelen askerî talim gayreti âdeta cinnet derecesine vardı. Enderun ağalarından

piyade ve süvari hassa birlikleri teşkil etti ve geceli gündüzlü onları bizzat talim ettirmeye başladı:

• — Has dur, selam dur, silah omza, nişan al, ateş!

Kurşundan askerlerle oynarcasına neferlerine bizzat talim ettiren Padişah...

346

YANGIN KÖŞKÜ VAK'ASI

Birden, yangın köşkü vak'ası:

Yeni asker yazılırken kim gelmişse alınmış, hatta başını kurtarmak isteyen yeniçeri

döküntülerinden bir hayli insan da kapağı oraya atmıştı. İstanbul'da sık sık çıkan yangınlara karşı

etfaiye mahiyetinde bir teşkilât da Serasker kapısının yanında yaptırılan ahşap bir binaya

yerleştirilmişti. Köşk henüz yapılıp bitirildiği için binada bir hayli tahta parçasiyle büyük bir talaş

yığını kalmıştı.

ݺte yeni asker içindeki bu fesad sızıntıları, Serasker Paşa'mn öldürülmesi için talaşları ateşleyerek

bir anda köşkü alevler içinde bıraktılar.

Paşa'nın adamlarından biri koşup maksadı haber verdi. Fesatçıların telkinine uyan bütün bir tabur

kuşatıldı. Üsküdar'a geçirildi, oradan Akdeniz'e gönderileceği bahanesiyle kayıklara bindirildi,

fesatçılar yakalanıp boğduruldu ve denize atıldı, gerisi de Boğaz'da donanmaya ve kal'alara

dağıtıldı.

Böylece yeniçerinin bu son kuyruk titretmesi hâdisesi de bir yumrukta ezilmiş ve artık yeniçerilik

bir daha kıpırdayamamacasma teneşire yatırılmış oldu.

YENDÇERD NEDDR?

Yeniçeri, dünyada ilk askeri teşkilât olarak kurulduğu devirde, îman ve İslâm dolu kalb ve kafanın

iradesine tâbi bir kahr ve cebr, zapt ve feth yumruğudur. Kahrı, küfre karşı, cebri kurta-

347

CO

*>.

00

CL crqc

CD >-

o 03 *""

t— QTQ< CD

a, P 3 a

•t1!!-"

CD >-•

cr. 2. "S

5

f3

w 03

CD

CD

cr < orq JŞ

c-t-

CD Ö

CD CD

*t a

CD CD ' "CO ÇL

' h-1• O l-jp—

CD <<

O 03

3

CD

03> Û3

CD

üe

CL 03 ^

ÛD urn CD

3 3.

62:4

o ~> c

'a 3

Q 03

S £L 03 03>

p 03 tr ö

3

a

S; 2 oT

oT

03>

CD

a

CD

cl o?

03 *?*

a 03

o a__

co

3.

=L a- u

pT tx- P

tr

CD

iv ti, 2- O § 3 --

a 2. g

CL 03 CD «

03

N 13 »H

3 -M" fö

03> C CO O

cd a-1

p?". "Co

a J~'

fD ,—

03

03

ft

0

03 S-'

m. 2 0 »

o-

S" 3 4

o

£L B

3

03

^3

"S CO

<t 03 £L 5. cr

' "Ö 03>

1—1 03

2

Po

CD

orq

ao

P-. ö

CD

03

o?

VJ 03

(D ft

S. B

i-- 00 kp o

s. er

2c

(0

01

'S. 3

s

(t

03 a

&? 03 OT

S. 3 § a

3 * 0 cr

il' Ş 3 a

& o>

h—« w.

B'B"

3 B'g.

<< & ^ §: 3 *

CD

t

f

tr cfqt

03 C-' *" N

pj t^ >-*'

P^>-K

(LO »

g pr -•

*—1 - s ^

.^ CL ro J» cr

CD *

r

03

a

HU"CO»"*

p a cd g

2L ^

"

a 03

CD 03

S5

4 CO

2 cd -r%

2. a ,.

t»H. <W

>-< - "O CD L J p, (D P (0 »O

3-^"S g-ff ol 3. 8_

^ t! C; N fD M Pı (-!•

03

13.

CD

03 £2 03

e 03

pt_, CD

s

03

o

I

a'ra

r<Q.

fî

•S f fr 5 § ^

î

f

<<!

p W oT fc

CL p2 3 &

03

~' 3.

İD "Î3.

CL ^

cr 3. ft» W"0

ffi

3S

f

*~t

h-1* CD

er

03 VJ

cr cd

ta a

erge ^03 a § TB.2

'?CD

%

03> fD

ît °

P'B

CL CD

I—I ^

^>3

a a .03 p} c

CL

C: CD N <3 CD 03

CD C CO

^3

2 a **

^03 g.

•-* J^r>

h*—1 cD M-ı

03 pT *

crqt«co

CD

^5

03 CD

03

CD

CL CL

O "CO <t CD

I£

03

pı

3

Hj CD

ar

CD fD CD

oT?i

03 O:

ö-crq

P3 CD

Nö

in &

03

e. t % *"

^•^P4 §

"03 CL £

a 03 a

&^pI

C tr. c:

i—- orqc

s- 5

3

CD

CD

03

re a cl

N (t d

3 C5-.

E O:

03

e ^ g- §= g

a cd

S

CD CD

CD

3

pr cd 3 ^

2

CD •3

er p

CO

0

B-

B *" @ g-

CO 03

«a-

CD O CD

^ 2. =

Oj

03

CD

"O

03 CD CD

03

i 03

B O-03

h^ CD 3

5

2£

ÎT

O-

03

en

toplanıp da din ve devletleri uğrunda can ve baş feda etsinler...

Moskullu (Moskovalı) Dersaadete takar -rüp ettiği gibi cümlenizin ne hale girip şaşırdığınız

gördüm. İstanbul halkı denilen heriflerin ne surette fesada mütecasir olacaklarını bildim ve

anladım. Bu fenalıklar meydanda durur iken kiminle sebat etmeli; ve red ile cevap verildiği surette

ne veçhile muharebeye duruşmalı deyû muztar kalarak ileride bu zuhura gelecek fenalıkları il-

melyakm bilerek musalâhayı kabul etmekli-ğimiz lâzımgeldi.»

ݺte, hezimetin özürünü halkında, onun ahlâki perişanlığında bulan padişahın hazin durumu.'..

Derken Mısır ve Mehmed Ali Paşa meselesi...

Mısır'ı iktisadi bakımdan ihya eden Mehmed Ali, askeri noktadan da gerçek ordu teşkilâtının ne

demek olduğunu göstermiş ve Fransız usulü talim ve terbiye ettiği «Cihadiye»leriyle, İkinci

Mahmud'un yapamadığını yapmıştı. Artık Mısır Valisi devlet içinde devlettir ve kuvvet tasarrufu

noktasından, tabi bulunduğu koca devletten daha kuvvetlidir. Hiçbir valilik selâhiyetine sığdırıla-

maycak kadar büyük imtiyazlara sahiptir ve âdeta Sultan odur. Mora isyanında, Osmanlı ordusunun

yanıbaşmda 30 bin asker kaybettiği, 1 milyon lira kadar da harcadığı için şimdi bu fedakârlıklarının

telâfisini istemekte, Suriye Valiliğine göz koymuş bulunmaktadır. Sultan Mahmud, Mehmed

Ali'nin mülkî ve idarî ıslahatını hazmedemez hale gelmiş... Mehmed Ali'nin oğlu İbra-

352

him Paşa hesabına istediği Suriye Valiliği teklifini reddetmiş ve gözünün İstanbul'a ve Osmanlı

tahtına kadar uzandığını tespit ettiği Mehmed Ali'yi, Rusya'nın sahabetiyle azle kadar varmıştır.

Al sana, koca bir İmparatorluk ile güya basit bir valisi arasında harp!...

Mevzuumuz dışı olarak, sadece muntazam bir ordu ile, ordusunu tasfiye etmiş ve yenisini

kuramamış bir devlet arası hazin muhasebeyi gösteren ve bu bakımdan Yeniçerilik meselesine

bağlanması gereken Mehmed Ali meselesi, İmparatorluğun zaafını ifadelendiren efsane çapında bir

rezalet destanıdır.

Mehmed Ali Paşa ordusu Mısır'dan kalktı. Napolyon'un sökemediği Akkâ kafasını düşürdü. Şam ve

Humus taraflarını çiğnedi ve oralarda gördüğü mukameveti ezdi. Adana'ya dayandı. İmparatorluk

donanması kötü sevk ve idare yüzünden teker teker Mısır gemileri tarafından esir ve bulundukları

limanlara hapsedildi ve üstün bulunduğu Mısır donanmasını yenmek fırsatını de-falalarca kaçırarak

acz ve miskinliklerin en büyüğüne düştü.

Serdar Ağa Hüseyin Paşa da, ana ordu ile Konya'da İbrahim Paşa kuvvetlerinin, ayağına gelmesini

beklemekten başka bir şey yapamadı. Bütün zaafın Yeniçeri kepazeliğinden geldiğini bilen ve yeni

talim ve inzibatı ordu mevzuunda bir sürü emek harcayan bu adam, iş fiile dökülünce, hayalindeki

ordudan hiçbir eser gösteremedi ve azledildi.

Yerine geçen Reşit Paşa Konya'ya gelen Mısır ordusuna 60 binlik ordusiyle taarruz etti.

353

Sabahtan akşama kadar müthiş bir boğuşma ve hiçbir netice yok... Paşa, sis yüzünden ve

atılganlığından, kendi askeri zannettiği Mısır süvarisi içine düştü ve esir oldu. Harp de kaybedildi.

İbrahim paşa, bir asalet tavrı göstererek esir Serdarı İstanbul'a iade etti.

Hale bakın ki, bir vilâyet askeri, binlerce kilometre mesafeyi aşarak ve türlü çetinlikleri yenerek

ana vatanın göbeğine kadar ulaşıyor ve o sırada padişah, ezeli ve ebedi düşmanı Moskof el açarak:

— Gel de beni, güya iradem altındaki validen kurtar!

Demeyi düşünüyor ve bu fikrini birkaç kere vezirlerine açtığı halde:

— Aman Sultanım; bu, ölümden beter bir zillet olur!

Gibilerinden bir mukabele görüyor. Haşmetli vezirler, başlarını önlerine eğmiş, susmakta...

Vaziyeti haber alan Rusya Çarı Birinci Ni-kolâ, İstanbul'a yaveri (Muravyef)i göndererek teklifte

bulundu.

— Yardımınıza ordu ve donanma gönderebilirim!

Teklife teşekkür edildi, fakat hemen müspet bir cevap verilmedi. Rusya'nın gayesi, başlıca düşmanı

ve büyük lokması Osmanlı İmparatorluğunu, Fransız nüfuzu altındaki Mehmed Ali ve öbür Avrupa

emperyalistlerine karşı himaye ve sahabet edip kendisine tahsis etmek ve bu suretle Avrupa politika

sahnesinde baş rollerden birini oynamaya doğru gitmektir.

354

Dâva, hakikatte Fransa ve Rusya meselesi olduğu için iki taraf da İstanbul üzerinde baskıya

giriştiler.

Rusya fiilî yardım ve müdahale teklif ederken, Fransa, İstanbuldaki temsilcisi marifetiyle Mehmed

Ali ile Babıâli arasında tavassuta kalkıştı. Mısır ordularının Konyadan ileriye geçmemesi için

İbrahim Paşa nezdinde teşebbüsse geçti. Mehmed Ali Paşa'ya da Osmanlı murahhasının tekliflerini

kabul etmesini yazdı.

Osmanlı teklifi, Akkâ, Nablus, Sayda, Kudüs mutasarrıflıklarının, yani yarı ve cenubî Suriye'nin

Mehmed Ali'ye terkinden ve bu kadarına razı olunmasından ibaretti. Halbuki Mehmed Ali, bütün

Suriye'den başka bütün Adana'yı ve Fırat -Dicle arası büyükçe bir havzayı istiyordu.

Mehmed Ali teklifleri reddetti ve İstanbul'daki Fransa temsilcisinin, Fransa'nın fikri olduğuna

inandığı ve şahsi dileği saydığı ihtarlarına da aldırmadı ve oğluna emretti.

— İleriye yürüyüşüne devam et!

İbrahim Paşa Kütahya'ya, İstanbul'un yanı-şabma kadar geldi.

Mısır ordusu dedikleri vilâyet askerinin bütün Suriye ve Orta Anadolu'yu aşıp önüne çıkarılan

İmparatorluk kuvvetlerini tepeleye tepeleye Kütahya'ya kadar gelişi, Sultan Mahmud'u öfkeden

çıldırttığı kadar korkudan ezdi. O kadar ki, Sultan Mahmud kendisini, hiçbir Osmanlı Padişahının

düşmediği bir küçüklüğe mahkûm etti. Devletin ve onun temsil ettiği İslâm ve Türklüğün en büyük

düşmanı olan Moskofa el açtı:

— Vaadiniz gereğince, beni âsi tebeam Mısır-

355

lılardan kurtarmak için İstanbul'a asker ve donanma gönderiniz!

Bu teklife muhatap olan Rus Sefiri (Butniyef) gülümseyerek cevap verdi:

— Birkaç gün içinde Rus donanması Dersaa-det limanında demirleyecektir!

Öbür taraftan da aynı Rus Sefiri, İbrahim Pa-şa'nm Kütahya'dan ileriye yürümemesi için babası

Mehmed Ali'den emir koparmıştı.

Fransızlar bu vaziyetten faydalanmaya kalktılar ve Mısırlılar İstanbul üzerine yürümediklerine göre

Rus donanmasının gelmesine sebep bulunmadığını ileri sürdüler.

Sultan Mahmud'u, geçirdiği öfke ve korku krizi içinde bir tereddüttür aldı.

— Acaba donanma, gelmesini biraz ertelese nasıl olur?

Demeye getirdi.

Rus sefiri yine gülümsedi:

— Erteleme emrinin yetiştirilmesine vakit kalmamıştır. Donanma gelmek üzeredir!

Ve Rus donanması Karadeniz Bağazmdan, iki yanındaki kaleleri top ateşiyle selamlayarak girdi. 11

tabur Rus askeri de beraberinde... Biraz sonra bir filo daha gelerek askerini Hünkâr İskelesi

çayırında kurulan çadırlara yerleştirdi. O sırada Fransa'nın İstanbul elçiliğine tâyin edilen (Ruşen)

isimli amiral bu manzara karşısında devlete şöyle hitap etti:

— Rusların bu tarzda hareketi, Türkiye'yi siyasi istiklâlden mahrum ettikleri mânâsmdadır. Bu

vaziyette İstanbul'da bir Fransız sefirinin vücudu lüzumsuzdur.

356

Devlet bu tokadı da yedi ve gözleri yaşarmadı. Mehmed Ali de yarı Suriye'nin kendisine

verilmesine ait teklifleri reddedince, tereddütlü Sultan yeniden Moskova'ya el açtı:

— Yeniden ve daha fazla yardım istiyorum!

15 gün içinde 12 bin kadar Rus askeri gelerek İstanbul ve Üsküdar'a çıktılar. Bunlar sadece öncü

kuvvetleri gösteriyor ve asıl ordu romanya sınırlarında hazırlanıyordu.

Avusturya ve İngiltere bu vaziyetten telâşa düştüler.

Bütün devletler, Rusya da dahil, İmparatorluğun parçalanmasını ve küçülmesini, bunun için de

Mısır'ın bütünleşmesini ve büyümesini istiyor ve yalnız büyük lokmayı Rusların kapmamasına

bakıyorlardı. Mehmed Ali'den şartlarını boyuna ağırlaştırmasını istediler. Rusya da, bir taraftan

himayeci rolünü oynarken, öbür taraftan İmparatorluğu zaif düşürmek gibi kendisi için mi,

Payitahtı işgal için mi, geldiği belli olmayan donanması Boğaz sularında yata dursun, o da Batı

devletlerine uygun hareket etti. Bu defa her taraftan Sultan Mahmud'a Mehmed Ali'nin tekliflerini

kabul etmesi tazyik ve tavsiyeleri gelmeye başladı. Sultan kendi valisiyle arasındaki ihtilâfın, bir

valiye bile baş eğdiremeyen bir devlete batı dünyasından yardım gelemiyeceği emniyeti önünde ve

ancak kendi öz kuvveti sayeside halledilebileceğini kestirmeli ve Moskofa el açarak kendisini

büsbütün itibarsız ve haysiyetsiz kılmamalıydı. Yani devam ettirilmesinin ölüm olduğu besbelli

Yeniçeri Ocağının kaldınlmasiyle de ölümden başka bir şey gelmediği, devletin topyekûn tâkat-

357

ten. düşmüş bulunduğu ve koca İmparatorluğu, hesabına akıl erdirilmez bir miras gibi ardından

sürüklediği ve nihayet her şeyden kapanın elinde kalacak bir zaaf ifadesi yaşadığı, bütün çıplakh-

ğiyle cihana gösterilmemeliydi.

Böyle olunca İkinci Mahmud ne kadar yalnız kaldığını anladı ve Mehmed Ali'nin tekliflerine boyun

eğmek zorunda kaldı. Adana valiliğine kadar bütün Suriye, Mısır Paşasının nüfuzuna ter-kedildi.

İmparatorluğun canevine yöneltilen bu darbeden de, başta Rusya birbirine rakip bütün Batı

emperyalist devletleri faydalanmış oldu.

Bu hengâmede İngiltere, Fransa ve Rusya politikaları arasındaki tezat ve bunların birbirine rekabeti

Padişaha yeni bir ümit hissi verdi ve İkinci Mahmud Kütahya anlaşmasının intikamını almak üzere

Sivas'ta Hafız Paşa ve Konya'da Hacı Ali paşa kumandanlarında iki ordu tertibe koyuldu.

Osmanlı ordularının hazırlıklarından günü gününe haber almakta olan İbrahim Paşa Halep'te

toplanmaya başlamıştı. Mısırlıların Suriye ve Şam'da uğradıkları zorluklar ve bastırmak zorunda

kaldıkları isyanlar devlete ayrıca ümit ve intikam alınabileceği hissini veriyordu. Nizami ordu

faaliyeti de bir hayli ilerlemiş ve zabitlerden genişçe bir kadro yetiştirilmişti. Ne var ki, bu işin kuru

taklitle olmayacağı, devletin bu hale gelmesindeki sebep yeniçeri olduğu kadar, büsbütün perişan

olmasındaki sebebin de yeniçeriyi körü körüne kaldırmak olduğu sırrı bir türlü çözülemi-yordu.

358

Zaten bu sır çözülebilseydi, yeniçeriyi kaldırmaya ihtiyaç bulunmaz, ocağa girmek kâfi gelirdi. (1)

numaralı neferinin bizzat padişah olduğu ve padişahların «1 inci orta» birliğinde kayıtlı olduğu ve

bir taraftan topyekun ordunun ulufesini verirken öbür taraftan da şahsî neferlik ulufesini aldığı,

anane ve mâna yatağı bir teşkilâtın öldürülen ruhu yerine hangi ruh ikâme edilecek ve bir takım

intizamli mankenler halinde Batıdan kopya edilen askere hangi ideal üflenecekti?

ݺte, daima olduğu gibi, sır bu noktada ve yeniçeriliğin kaldırılışından beri birbuçuk asra yakın

modern ordu çabalamalarımızm, tamamen ayrı bir manası olan İstiklâl harbi zaferi müstesna, daima

bozgunla neticelenmiş olmasındaki hikmet bu incelikte...

Kökleri cemiyete ulaşan, orduyu aşan ve hala tam bir çözüme vardırılmamış olan bu hikmetin

yeniçeriden sonra ilk tecelli sahası Nizip olmuştur.

Nizip, modern ordunun bir madde işi olmasından bir derece fazla bir ruh davranışı olduğunu ve

kökü ta cemiyete ulaşıcı bir hamle ve şeyin boşuna zahmetten ibaret bulunduğunu belirtmekte

şaheser bir misaldir.

Yeni orduda harp fenni titizliğine o kadar öze-nilmişti ki, kumandan Hafız Paşa'nın emrine tam üç

tane Prusyalı kurmay subay verilmişti. Bunlar, doğrudan doğruya harp tekniği ve madde icaplarına

göre yapılması gereken işlerde kumandana yol göstereceklerdi.

Dâvamız ve mevzuumuz harp hareketlerinin nakil ve tenkidi değil, yeniçerilikle münasebeti

359

bakımından sadece mana ve ruh olduğu için doğrudan doğruya öze geçelim:

Ordumuzda mütehassıs kurmaylardan biri, dünya çapında askeri dehâ, Alman ordularının

kurucularından Büyük (Moltke)dir ve bu zat o vakit yüzbaşı rütbesindedir. ݺte, tarihin en yüksek

askerlerinden sayılan bu adam, Allahm, burnumuzun ucuna kadar getirip de bizim faydalana-

madığımız cilve ve imtihanına bakın ki, ne Türk ne de Mısırlı hürmetine, fakat sadece askerlik ilmi

bakımından hak bildiğini göstermek üzere ordumuzda bulunurken iki taraf ordularının nizip

sahasında mevzi almaları üzerine Türkler için en müsait vaziyetin doğduğunu görür görmez hemen

sesini yükseltiyor:

— Derhal taarruz!

Günlerden Cumadır ve orduda bulunan din adamlarının kumandana sözü şudur:

— Cuma günü muharebe şeriat bakımından caiz değildir! Cuma ve Çarşamba günleri, müminlere

şeametli olarak düşmana müsaittir!

Kumandan Hafız Paşa da (Moltke)ye şunu ilave ediyor:

— Henüz müneccimbaşmdan da uğurlu veya uğursuz olacağı haberi gelmemiştir!

Ve bir gün sonra Mısır ordusu nazik vaziyetini düzeltirken, Kurmay yüzbaşı (Moltke) kaputunu ve

çantasını sırtına geçirdiği gibi başını alıp gidiyor:

— Önünde apaçık madde hakikatleri dururken bu türlü manalar peşinde gezen bir orduda

çalışamam!

(Moltke) bilmiyor ve bilmeyecektir ki, bu hu-

360

susta en büyük destekleyicisi bizzat muazzaz ve mukaddes şeriattir ve «ulema» dedikleri o güruh

ile Hafız Paşa'nm müneccimden haber bekleme tavrı, sadece seriate ihanettir.

«— Bütün müneccimler yalancıdır!»

Mealindeki hadis ile, saadet devrinde, doğrudan doğruya yasak aylarda bile mecburiyet icabı cenge

izin verildiği zaman ve mekânlar bulunmuştur. Ayrıca Çarşamba günleri yapılacak işlerin hayrı

hakkında yine bir hadis olduğu ve Cumaya ait nas halinde bir yasak gösterilmeyeceği ve

zaruretlerin daima mahzurları affettireceği gibi hakikatler bu husustaki şeriat hükmünü riyazi bir

katiyetle ispat eder.

Demek ki, devlette ve orduda hala yanlış din anlayışı, cinayetin en büyüğü seriate karşı işlenmiş

olarak devamda ve menfî tarifiyle yeniçerilik yürürlüktedir.

Nizip üzerinde fazla tafsilâta değmez.

35 bin piyade, 5 bin süvari, 3 bin topçu, 106 toptan ibaret, 50 binlik Padişah ordusu perişan oldu,

asker birbirini çiğneyerek kaçtı, bunları çevirmeye gönderilen süvari ise onlardan daha açıkgöz

davranarak savuşup gitti.

Yeniçeriyi kaldırdıktan sonra yerine bir şey koymamanın ıstırabı içinde kıvrman, verem olan ve

kızkardeşi Esma 'Sultanın Çamlıcadaki köşkünde tedavi edilmekte bulunan İkinci Mahmud, Nizip

felâketinin haberini taşıyıcı postacı tatarlar henüz İstanbul'a girmeden, bir gün önceki sıhhatli hali

yüzünden şenlikler devam ederken öldü.

Cenazesi, torunu İkinci Abdülhamid'in de yat-

361

t* Divanyolu üzerinde Çemberlitaş'tan biraz be-S Es™fUlDm rayi arsasım Umuldu ve

türbeyle °semti •

sun?

arkasından halk bağırıyordu

PadDŞahim' bDZD bırakıP ^ nereye gidiyor-

HORTLAMALAR

? ZDyade yerli halk ve aşi isyanları karşısında ibrahim Paşa nm Suriyede tutunamaması, Batılı

devletler arası bazı politika oyunları ve her şeyden önce Babıalıden hr sürü imtiyaz koparılması

neticesi de Tanzimat usulü bir tesviye şekline bağlanır ve

şy^

Başta, kendisini Batı medeniyeti adına Türk-u tasfiyeye memur gören yan Asyalı Rus, Avrupa ya

karşı ölüm - dirim vaziyetimiz

Abdülmecid taht'a çıkmış ve Tanzimat ilân olunmuştu Bu hareket, sı* Ve basit Avrupa W ranları

elinde tamamiyle satıh üstü bir idrak olarak, dünyalar arası hiçbir muhasebe ve murakabe fîknne

malık bulunmaksızın, kaba bir taklıfP7a! nında ve koru körüne cemiyeti Batı dünyasına it-

k?daraS1,ydlrMTZU1?UZDa alâkah veri ^ kadar soyhyeım ki, Batıdan alınacak kalıpların

içme hang! ruhun doldurulacağı bilinmiyor ve ye-naçennm vaktiyle en taşkın mikyasta mevcut o62

olup da sonradan tersine dönen ruhu şimdi bomboş kalınca yerine ne konulacağı üzerinde en küçük

tasa çekilmiyordu.

Türkiye, Rus Çarından «Hasta Adam» teşhisini yemiş ve hâlâ Tunadan Karadeniz, Akdeniz, Atlas

Okyanusu, Kızıldeniz ve Büyük Okyanusa kadar uzayan ve ilişkilerini muhafaza eden

imparatorluğunu, devler arası rekabet yüzünden koruyabiliyordu. Yoksa, «tahayyüz hassası»

dedikleri, boşlukta mekân işgal etme ehliyetinden uzaklaşmış bulunuyordu. Bu vaziyette Türk

cemiyetini yeni müesseseleri içinde ayakta tutmaya savaşan ruh, yenilerin hesabını görmemiş ve

onlarla bağdaşacak hale gelmemiş olarak hep «es-ki»nin kalıntılarıydı. Fakat bu kalıntılar

murakabeden geçirilip, yeni zaman ve mekâna göre muhtaç olduğu inkişaf yollarına sokulmuyor,

ileride (astronomik) mesafelere kaçırılmak üzere Türk cemiyetinden her gün biraz daha

uzaklaştırılı-yordu.

ݺte Tanzimatla başlayan, Türk cemiyetinin iç ve dış yapıları arasındaki bu tezat, bir nevi iç

bunalımın dışarıya aksetmiş tipleri halinde, meydana birbirinin (anti tez)i iki yeni mahlûk çıkardı:

Mehmedçik...

Külhanbeyi...

Bunların ikisi de bizim gözümüzde yeniçeri ruhunun, biri şimal ve öbürü cenup istikâmetinde, biri

ebedi mazlum ve öbürü daimi zâlim, hort-lamasıdır ve aralarındaki muazzam tezada rağmen aynı

mihraba bağlı olmanın ayniyetini görebilmek lazımdır.

Muhiddin Arabi Hazretlerinin:

363

«— Zıtlar birbirine uzaklıkları nispetinde o kadar yakındırlar ki, bir kere birleşseler bir daha

ayrılmazlar.»

Hikmetini zevketmiş olanlar bu nükteyi kavrar.

«Mehmedçik» tipinde «Yeniçeri», ilk mazisin-deki özü ve iyi tarifiyle, kendi son halinden ve

cemiyetinin büyük ıstırabından çarpılmış bir hüzün ve sonsuz fedakârlık heykeli olarak tecelli eder,

«Külhanbeyi» tipindeyse, iskelet dişlerini gıcırdatarak, doğrudan doğruya kötü tarafiyle, son

haliyle, öc almak isteyen, içi cemiyete hınç dolu, gizli bir intikam ifadesidir.

Bu iki tipin de, nereden hangi tesirlerden geldikleri ve ne yaptıkları üzerinde en küçük fikirleri

yoktur ve olamaz.

Evvelâ Mehmetçiği ele alalım:

Bizde «Mehmedçik» yeniçerilikten sonra gelmiş bir alem, bir sembol... Büyük zafer devirlerimizde

veya yeniçerinin alçaklığı yüzünden uğradığımız bozgunlarda o yoktu. O zamanlar ya gazi, ya şehit

vardı, ve zaten cemiyetin hali, onu yıkılmaktan kurtarmak için sonsuz bir gayret ve fedakârlık

göstermenin remzi olan «Mehmedçik» tipine müsait değildi. Zafer devrimizde, o sadece müspet

mânâsiyle bir kahramandı; yeniçeriliğin kötülük çığırında ise kötünün ta kendisiydi.

«Mehmedçik» yeniçerinin kışlasında çıra gibi yıkılışından sonra açılan «Hasta Adam» devrinde,

artık eski kötülüğü gitmiş daha eski iyiliğinin de dünyası kaybolmuş olarak ve daima kötü sevk ve

idareciler elinde ve sahte inkılâplar ikliminde ferdi vatan kurtarıcılığından müstesna bir örnektir

364

ki, sonu gelmez ıstırap ve inkisarların bestecisi olarak yeniçerinin bir nevi vicdan azabı ifadecisi,

bir nevi cereme ve keffaret ödeyicisidir.

Yeniçerinin Mehmedçikte tecellisi, hortlama mefhumuna zıt bir «lâtif ruh» görünüşü belirtirken,

onun asıl «hortlama» tâbirine uygun, mânevi ve içtimaî tezahürü külhanbeyliktedir.

KÜLHANBEYLDK

Yeniçerinin, doğrudan doğruya, kendi son ve bozuk mayasına sadık olarak hortlayışı, Ocağın

tepelenmesinden hemen sonra türediğini gördüğümüz külhanbeylik şekliyledir. Kendi, 5 asırlık

müessisesi yıkılan yeniçeri ruhî ve içtimaî varlığı silinip süpürülünce hemen hususî ve ferdî

külhanbeylik müessisesini kurmuştur. Abdülhamid devrinde çizgileri sarahatle okunamayan

külhanbeyi tipi, Abdülaziz devrinde bütün bir şekil ve ruhiyet ifadesiyle meydana çıkmış, onu takip

edici çığırlarda da büsbütün gelişerek Meşrutiyet yıllarına kadar dayanmış, ondan sonra da eski

«mektep» ve «ocak» bağını gevşetmiş olsa da bugüne kadar gelmiştir.

Külhanbeyleri üzerinde dikkate değer (etüd) muharrir Refiî Cevat Ulunay tarafından yapılmış, fakat

bu denemede mevzuun yeniçerilikle alâkası ve onu doğurucu ruhi ve içtimaî alâkası gösterilememiş

ve dava sadece bir renk ve çizgi demetinden ibaret, fikirsiz bir (Reante) tablosundan ileriye

götürülememiştir.

Fikir tarafı bizim olarak külhanbeyli tipine ait renk ve çizgileri, adını verdiğimiz muharrir-

365

den takip edebiliriz. Evvela bir külhanbey desta-niyle işe başlayalım:

Heeeyt, var mı bize yan bakan? Fesimiz kaş üstünde, püsküllü saçak; Ceketim omuzda, bir yanda

bıçak; Yan bakma, babalık yakarım seni! Yeminim küt burun, yumurta topuk; Ecdattan

külhanbeyim, değilim kopuk! Şaşırıp sataşma sakın, babalık, Kulaklarından duvara çakarım seni!

Bu destan parçalarında, külhanbeyin gayet (realist) tasvirini cesaret nümayişini ve cakasını bir de

«kopuk» olmadığını söyleyerek ecdattan gelme bir imtiyazla kendisini âdeta makbul bir işe bağlı

muhterem bir sınıf telâkki edişini görüyoruz.

Tasvire şöyle devam edebiliriz:

Kenarından kâhküller fırlamış olarak sol kaş üzerine devrik, kalın ibrişim püsküllü, sıfır numara

kalıplı, siyaha yakın morfes... «Kartal kanat» siyah ceket altına giyilen (patatuka) dedikleri, önü iri

düğmeli «fermâne...» ݺte, sırt tarafına kelâptanlı arslan, kaplan, tavus kuşu veya deniz kızı

resimleri işlenmiş «mercandan» isimli yelek... Daha içeride, renk renk ve göğüs kısmı bal peteği

biçiminde oyuklu mintan...

Yarım Fransız denilen, dizden yukarısı dar, aşağısı gittikçe geniş, kıvrık kısmı koyu mor veya siyah

kadife kaplı bol paça pantalon... Ayaklarda da, beyaz çorap üs-

366

tüne yanlarındaki elâstikli lastik parçalar yürek şeklinde, yumurta ökçeli ve basık arkalı yarım

şıpıtıklar... Pantalonunun bel kısmını halkalayan, 30-35 santim genişliğine, siyah veya kırmızı

kuşağı bilhassa unutmamak lâzım...

Yeniçerilikten sonra, onun emin istihalesi olarak tam bir üniforma vahdeti arze-den bu çarpıcı kılık,

ruh alâkasiyle içice, madde münasebeti bakımından da aradaki yakınlığı ifşa eder.

Külhanbeylerin yürüyüşleri bile, Mehter takımının ayak atışı gibi, kendilerine hâstır. Arasıra silâh

yerlerini yoklar gibi yaparak ve ikidebir omuz atarak, seyrek adımlarla, bol paçalarını bir içe ve bir

dışa yaljfalaya yalpalaya yol alırlar.

Naraları:

— Heeeyt, var mı bana yan bakan? Klişeli bir meydan okuyuştur ve bundan

sonra bir mukavemetle karşılaşacak olurlarsa söyleyecekleri şudur:

— Bu kadar tilki divanı sana yeter! Lâfına yekûn tut da bas git!

Külhanbeyliğin ilk başgösterisi, sonradan «külhanbey» şeklinde telâffuz edilen «külhan beyi»

tabirinin de kaynağı olarak bir hamam vakasına bağlıyorlar. Bu tabir ve tip, ilk defa bir hamamdan,

Gedikpaşa hamamından çıkmış... Her halde yeniçeri artıklarından veya artıklarının artıklarından

bazı işsiz, zamane külhanbeylerinin «berduş» dediği başıboş kimseler bu hamamda

367

zorla gecelercniş... Biraz sonra bu tipler, mahut hamamda sade kendilerine bedava bir sığınak

bulmakla kalmamış hamama gelip gidenleri de haraca bağlar, elbise ve çamaşırlarının da üstüne

oturur olmuşlar. Biri ağzını açıp iki lâf edecek olsa üstelik bir de temiz dayak yemek ve şerefli

insanlara çamur atmanın suçunu kabullenmek mevkiinden...

ݺte hamamın külhanına izafetle «külhan beyi» tabiri ve tipi böylece doğmuş...

Bu, nereden geldiği meçhul çocuğun babası o kadar yeniçeridir ki, yüzüne bir göz atan işi anlar.

Zaman geçtikçe külhanbeylik kendi hususî iklimini kurmaya başlıyor, mektepleşiyor, zuhurun-daki

adilik ve süflîliklerden uzaklaşmaya bakıyor, yüksekçe sınıflara doğru bir sirayet tırmanışı

kaydediyor ve kendisine göre de bellibaşlı bir ahlâk sahibi olmanın yolunu tutuyor. Kılığından,

dilinden, ruhiyatına ve her işde ayrı üslûbuna kadar tam bir ocak havası... Aralarındaki ihtilâfları

tesviye etmek üzere hakem heyetleri bile var. Bunlar külhanbey tabiriyle taraflar arasında (racon)

keserler ve biçtikleri hüküm itirazsız ve tem-yizsiz kabul edilir. Taraflardan yalnız biri hükme karşı

gelecek olursa külhanbey muhitinden dışarıya atılır; ikisi birden itiraz etti mi, dâvanın halli silaha

kalmıştır...

Külhanbeylik sadece maddi kuvveti hak tanımanın temal anlayışı etrafında, bu kuvvetin tasarrufuna

ait binbir ölçüsü olan bir müessisedir ki, kendi süflî şekillerine düşman ve (şövalyelik)

368

derecesinde (süblimasyon - ulvileştirme) noktalarına kadar çıkarılmış, böylece kötünün

tohumundan iyi devşirmeye bakan, fakat daima kötü kalan tezatlı bir mahiyet olarak devam

etmiştir.

Fukaraya yardım, âcize destek olmak, mazlumu korumak, zalime karşı çıkmak gibi rolleriyle iyi

külhanbey, aslında düşmanı ve bir nevi davacısı olduğu cemiyet ve devletin karşısına çıkmış

isyancı olarak, Yeniçeriyi, hem vahşi tasallutu, hem de vicdan muhasebesi bakımından eksiksiz

temsil eder.

Daha evvel Yeniçeri Ocağına bağlı bir sanat olan yangın söndürme işi, külhanbeyliğin maya

tutuşundan sonra «Tulumbacı» adı altında doğrudan doğruya bu yeni zuhurun emrine geçti. Eski

İstanbul yangın derdinin imdatçılan olan tulumbacılara ait masallarla işlenmiş nadide bir yazmaya

benzer.

Tulumbacı kabadayılar yalnız yangınlarda ortaya çıkarlar ve külhanbey ocağının namusuna (!) leke

sürdürmemek bakımından büyük bir taassup gösterirlerdi. Bu namus, bilhassa yangın

karışıklığından faydalanıp ırz ve mala tecavüz etmek gibi şenaatlere engel olmakta tecelli ederdi.

Kendilerini, masum bir çocuğu veya âciz bir kadını kurtarmak için, insan yutan yılanlar gibi

korkunç alevlere atarlar ve en soylu bir (şövalye)nin göste-remeyceği fedakârlık ve

kahramanlıklara kadar giderlerdi.

Topkapı, Mevlânakapı, Çeşmemeydanı, Yeşil-tulumba, daha sonraları Tophane, Kasımpaşa,

Yenişehir, meşhur kabadayıların mekânı...

İkinci Abdülhamid devrinin «Onikiler» diye

369

anılan meşhur kabadayıları, bütün bir destanlık mevzu... Reisleri de Teflibozzade Kahraman Bey...

Arap Abdullah, Arif Bey, Ziya, Topal Tevfik, Kadırgalı Kör Emin, Arap Dilâver, Kavanoz Meh-

med, Karamürselli Tahir, Lâf Turhan, Mevlâna-kapılı Hilmi, Mehmed Amca, Paşam Hüsnü,

Arnavut Halil, İzmirli Nazif, Elbasanlı Ramazan, Matlı Mustafa, Haddehaneli Arap Hulusi ve daha

neler ve neler...

Boğazkesenli Abdi, Dökmece Hayrullah, Köş-kül Ahmed, Kadayıfçı Ali, Kazaskerin Ahmed de

Aksaray Onikililerinden... Yenibahçeli Lütfü, Aynacı Bekir, Balıkçı Deli Ahmed, Martdokuzu Ali,

Kayyum Ali Bey, Kacaahmetli Asaf, Vidinli Ali, Üsküdar'ın namlı kabadayıları...

Bunlardan, ismini topluluk içinde vermediğimiz Sarraf Niyazi'ye ait tablo, gerçekten kahraman

külhanbeyin nefis bir (portre)sidir.

1.90 boyunda, (atletik) bir vücuda sahip... Gençliğinde sarraflığı tecrübe edip iflâs ettiği için bu

lâkabı almış... Okuma ve müziğe heves sahibi... Giyinişi normal... Gören, onu bir yerde memur

zanneder.

Abdülhamid'in son yıllarında polis müdürü tarafından asayişi bozulan Büyükada'ya başko-miser

tayin ediliyor. Kısa zamanda ortalığı süt liman yapıp evlerin kapılarını bile açık bıraktırmış... Bir

gece sahil gazinosunda, haşarılık yapan bir Rumu belinden kavradığı gibi, 5-10 metre havada

taşıyarak denize savurmuş...

Karakola gireni kanun himayesinde addederek, burada kimseye dokunmaz, fakat dışarıda

370

rastgeldiği haşarılara meydan dayağı atardı. Bir gün karakoluna gelen müfettişi tokatlamış ve sonra

istifa etmiş... Boğaziçinde bir gazinoda, on Fransız neferini yumruğu ile teker teker denize atmış ve

kendisini takdir eden kumandanlarıyla aynı masada içki içmiş... Giriştiği kavgalarda asla silah

kullanmazdı. Zira uzun kollarıyla salladığı yumruklar ona kafi gelirdi.

Kadırgalı Kör Emin'in hikâyesi çok hazin ve ibret verici:

Galata gümrüğünde vazifeli iken, tensikata uğramış ve kendisini iyice bu hayata vermiş... Beyoğlu

muhitinde nam salan Emin Bey, zamanının meşhur hırsızlarından Panani'yi bir bıçak darbesiyle

çolak etmiş...

Handdehaneli Arap Hulusi'yi içki masasında, dostu yanında tokatlayarak ağlatmış, fakat aynı şahıs

tarafından o gece bir toplantıda tabanca ile vurulmuş. Ölürken polislere verdiği ifadede kendisini

vuranın adını vermemiş, «Sağ kalırsam tahkikatı ben yaparım!» demiş...

Külhanbeylerin çoğu paşaların adamı ve âletiydi.

İstanbul külhanbeylerinin yanında, yeniçeriliğin tam bir hortlaması şeklinde meydana gelen ve

Anadolunun birçok yerine örnek olan Adana külhanbeyleri ise, aynı ruhun süfli şekliyle

devamından başka bir şey değildir.

Bugünün külhanbeyleri ise, aynı ruhun süfli şekliyle devamından başka birşey değildir.

371

ABDÜLAZIZ'E KARŞI

Yeniçerinin, hem de ordu sahasında ve kumanda planında hortlayışı, Abdülaziz'e karşı girişilen

harekette tecelli eder. Bu, gerçekten bön ve adım başında hatalı görüşüne, dört başı mamur,

(ideolojik) bir anlayışa dayansaydı da orduyu kendisine bir istinat noktası halinde kullanmış olsaydı

ona yeniçerinin hortlayışı göziyle bakmak büyük bir hata olurdu. Daha evvel teşhisini koyduğumuz

gibi, yeniçerilik fikirsiz ve nefsânî kuvvet tasallutu demek olduğuna göre sadece bu yönden ordu

manivelasını kullanmak, hangi zaman ve mekânda olursa olsun, yeniçeriliktir. Abdülaziz'i tahttan

indiren hareket ise, Bursa'ya sürüldüğü için Padişaha kin bağlayan ve sonra aynı padişahın atıfeti

sayesinde ordunun başına geçirilince hıncını almaktan başka bir şey düşünmeyen Kir kumandanın

şahsi infialinden doğmaydı. Sarayı kuşatan Harbiye talebesiyle, toplarını Dolmabah-çe sarayına

çeviren donanmanın hakareti, Paşanın bu şahsi infialini aşıcı herhangi bir ideale bağlı değildi. Bu

arada harekete fikri bir hüviyet vermek için çırpman Mithat Paşa ve kumpanyasının da ezbere

«Hürriyet» teranesinden başka ve körü körüne Batı taklitçiliğinden gayrı fikirleri mevcut değildi.

Bir Padişah ki, «Düyun-u Umumiye» borcunu 300 milyon altun (bugünkü değer ölçüsüyle 100

milyar)a çıkarmış, memleket iktisadi kaynaklarını bu borcun karşılığı olarak ecnebi emrine vermiş,

yani hacr altına girmiş. Batının maddi ve mânevi emperyalizmasma, farkında olmayarak

372

bütün kapıları açmış ve Türkiye'yi, devletin o andaki yaşı olan 575 mumlu bir pasta halinde Batının

taksim bıçağı altına koymuştur, onun tasfiyesi için «Hürriyet» ve «Demokrasi» teranesinden önce

bütün felâketi müdrik, dünyalar arası muhasebe kudretine sahip ve her sahada tedbir dehâsına

mazhar bir fikir kutbuna ve bu kutup emrinde bir ordu manivelasına ihtiyaç vardır.

Sahte tanzimat inkılâbından sonra, hamarat çapında saffet heykeli Abdülaziz'i düşüren saik, aynı

sahteliğin devamı büyük bir kötülüğün davranışı halinde, muharrik «harekete getirici» kuvvetini

yeniçerilikte bulmuştur.

Yeğeni, tedbirde ve her türlü idrakte dehâ çapında bir insan olan İkinci Abdülhamid'in uyku tutmaz

gözlerine zıt olarak, her gün 10 kişilik yemek yiyen ve bir koğuş halkı horultusiyle uyku kestiren

Abdülaziz birdenbire faka bastırıldı ve şafak vakti yatağından kaldırılarak korkunç bir hitaba

muhatap tutuldu.

— Saray çepçevre Harbiyelilerce sarıldı! Abdülaziz, içine 10 adam sığacak kadar geniş

entarisiyle yatağından fırlayıp haykırdı:

— Nerede benim hassa askerlerim?

— Hepsi Hüseyin Avni Paşa'nm emrinde ve kışlalarında, hareketsiz...

— Ya donanmam?

Ona, Boğaza bakan pencerelerin, kapalı, atlas perdelerini gösterdiler. Annesi arkasından:

— Arslanım, arslanım!

Diye bağırırken, Abdülaziz, arslan gibi pencereye atılıp perdeleri yırtarcasına açtı:

373

Batının toka ettiği milyonlardan büyük bir kısmının karşılığı olan ve çoğu harap hatta dışı ıskarta

gemilerden ibaret bulunan donanma, saray önünde demirlemiş ve toplarını Abdülaziz'e çevirmiştir.

Gürledi:

— Vay, nankörler vay!

Daha evvel, kardeşi Abdülmecid'e karşı da, Çerkeş Hüseyin Daim Paşa'nm idare ettiği bir cemiyet,

böyle yeniçerivâri bir teşebbüs üzerinde hazırlıklara girişmiş, fakat vaktinde haber alınarak bütün

âzasiyle ele geçirilmişti. Abdülâziz ise ordu ve donanmasının kendisine sadakatinden emin,

uyumakta, horoz dövüştürmekten ve güreş seyretmekten başka bir şey yapmamıştı. Dördüncü

Murad'm ilk defa kurduğu haber alma şebekesine karşılık idare tekniğinin bir hayli ilerlediği

(Modern) Abdülâziz devresinde ise ihtilâlâ tertibi, Mithat Paşa gibi büyük vatanperver

sanılanlarının ecnebi sefaretlerden himaye isteyecek kadar küçülmesine ve işi açığa vurmasına

rağmen sarayca duyulmamıştı.

Abdülâziz'i deviren yeniçerice hareket onu öldürmeye kadar gitti.

Abdülâziz'i tahtından indiren ve sonra intihar etmiş gibi gösterip öldürülmesine kadar giden

yeniçeri hortlaması, eğer en küçük bir fikir temeline, tarih, cemiyet ve dünya görüşüne malik

bulunsaydı, taht'a geçirdiği Sultan Murad'm şahsında Deli Mustafa'ları ve İbrahim'leri hatırlatan

çizgilerden alâmetler görür, hiç değilse bu (1) numaralı mason halife ve padişahın iradesizlik ve

şahsiyetsizlik derecesini anlar ve hanedan azası ara-

374

smdan, Sultan Murad'ı değil, devleti kurtarma muradına en fazla ehil gördüğünü taht'a davet ederdi.

Bu da, gelmiş ve geçmişleri de büyük imtihan ve kıyaslamaya iştirak ettirilse, zaman ve mekân

nispetlerindeki haklar mahfuz, İkinci Ab-dülhamid'den başkası olamazdı.

ULU HAKAN

İkinci Abdülhamid'in gelmiş ve geçmiş Osmanlı Hükümdarlarının en büyüklerinden biri, belki en

büyüğü olduğu üzerindeki tezimizi «Ulu hakan İkinci Abdülhamid Hân» isimli eserimize bırakarak,

onu, Yeniçeri hortlayışmm en büyük darbesini yemiş ve bu darbeye kurban gitmiş Padişah olarak

gösterelim ve başa aldığımız bu ilk ve peşin hükümle mevzuumuza girelim.

Abdülaziz'e karşı Yeniçeri hortlayışı, Abdül-hamid'e yapılana kıyasla bir hiçtir ve basit bir zabıta

vakası çapındadır. Abdülhamid'in şahsiyetine ait çizgileri, ona ait eserimizin malı olmaları

bakımından öz halinde olsun tekrara lüzum gör-meksizin kaydetmeliyiz ki, bu vatanı, tam parça

parça koparılıp taksim edileceği bizce en korkunç ve batı âlemine en müsait hengâmede 33 yıl

ayakta tutan, bütün iç tahrip ajanlarına karşı duran ve sahte inkılâplara «dur!» diyebilen bu Padişah,

adının «Kızıl Sultan»a çıkarılmasına rağmen sırf diyanet, merhamet ve haşyet duygusunun kah-

bece istismarı yüzünden devrilebilmiş, bunun için de karşısına, yüzde yüzbin kötü aslına sadık,

Yeniçeri ruhunun çıkarılması icap etmiştir.

Ne kadar manâlıdır ki, dünün, sahte tarafın-

, 375

dan «şeriat isterük!» naraları, «Dttihat ve Terakki» isimli mason oyuncağı, yahudi kuklası ve aslında

tam şeriat düşmanı bir hizip içinde horla-mıştır.

Dava ve hadiselerin teferruatı daima öbür eserimize ait olarak, menfi Yeniçerilik ruhu yönünden,

vakıayı, hulâsaların hulâsası halinde gösteriyoruz:

«Dttihat ve Terakki» komitecilerinin ruhiya-tındaki, kabadayılıkla karışık yeniçeri seciyesi,

masonlarca fevkalâde usta metodlar altında işlenmiş ve dâva bütün bozucu ve çürütücü

cereyanların kaynağı olan makedonya ve Selânikte üslendirilerek, istibdat timsali diye gösterilen

Abdülha-mid'e yöneltilmiştir. Böylece, Batının işporta malı (damping) emtiası «Hürriyet, Müsavat,

Adalet» tekerlemeleriyle sanki bir ideâl getirebileceği vehmi etrafında, bütün kötülükler ve

gerilikler Ab-dülhamid'e izafe edilirken hakikatte, onun şahsında âbideleşici, Türkün ruhî

muhtevası, iman ve İslâm birliği yıktırılmak istenmiştir. Bunun için de, biraz evvel dokunduğumuz

gibi, mazinin «ilâ-yı kelimetullah - Allah ismini yüceltme» işine memur ordusunun alçalış ve

çürüyüş devrindeki karakteri, güya (idealist) genç zabitler ve gafil emir kulları üzerinde tahrik

edilmiştir.

ݺte Yeniçeri hortlayışmm yeni devirlerdeki «niçin» ve «nasıl»mı tam izah edici anahtar...

Vakıanın tarih ve cereyan tarzı üzerinde ayrıca hikâye anlatmak lüzumsuz... Abdülhamid'in

emrindeki hassa birliklerinden bir iki alayla bile tarumar edeceği muhakkak bulunan bir hareket,

sırf onun:

376

— Benim yüzümden tek damla kan akıtılmasına razı değilim!

Şeklindeki evliya seciyesi yüzünden gelişiyor. Ulu Hakana Meşrutiyet ilân ettiriliyor, fakat hain

mason gayesi bu kadariyle yetinmeyeceği için, İstanbul'daki avcı taburlarına, ayniyle Yeniçerilere

yaptırıldığı gibi «Şeriat isteriz!» diye bağırtılıyor ve bu davranış Padişaha mal edilerek Yeniçerilik

Padişah safmdaymış gibi, güya onları tepelemek, hakikatteyse Abdülhamid'i devirmek için

İstanbul'a ordu gönderiliyor ve Abdülhamid'in altından taht çekilip üstüne biçare bir adam

oturtuluyor.

Şu mason ve yahudi dolabı ise bugüne kadar en mahrem kesimleriyle gösterilmemiş ve genç

nesillerin gözleri önüne serilmemiş bulunuyor. Sözde aydınlar zümresi, mason ve Yahudi eliyle

imâl edilen sahte ilim karşısında, son 25 yıldır çok şey değişmiş olmasına rağmen hâlâ

Abdülhamid'i eşsiz bir zulüm timsali görmekte devam ediyor.

Hareket Ordusunun, kepçe külahlarında «ya hürriyet, ya ölüm!» yazılı neferi, olanca sorumluluk,

çorbacısında, yani subayında ve nihayet en üst güdücüsünde olmak üzere, Yeniçeri hortlayı-şının

akıllara dehşet verici örneğidir.

Kendisiyle şahsî ve yakın münasebetim olan meraşal Fevzi Çakmak, İkinci Dünya Harbi

ortalarında bir gün beni Genel Kurmay dairesindeki odasında kabul ettiği zaman memleketin ruhî,

ahlakî, idarî, iktisadî felâketlerini dile getirmiş ve izahlarım karşısında fevkalâde müteessir

gördüğüm Paşa'ya şöyle demiştim:

377

— Siz ordunun basındasınız Paşam! Niçin, o kadar derinden his ve tasdik buyurduğunuz felâketlere

«dur!» demiyorsunuz? Niçin bu' vaziyet karşısında orduda devlet ve cemiyete müdahale hakkını

kabul etmiyorsunuz?

Mareşal, daha evvel aramızda birkaç kere hafif tertip denenmiş olmasına rağmen hiçbir defa bu

derece açığa vurulmamış olan bu ihtilâl daveti karşısında, yüzü acı çizgilerle dolu, kara gözleri

alabildiğine açık, bana dik dik bakmış ve hemen cevabını vermişti:

— Ben yeniçeri değilim!

Bu cevabı, kendi iç muhasebelerinde nefsine birkaç kere verdiği tereddütsüzlüğünden ve hemen

yapıştırıvermesinden belliydi.

— İyi ama, Paşam, yeniçeriliği kaldırmak için de bir kerecik yeniçeri olmak lâzımdır. Elverir ki,

girişilen hareket, yeniçeriliği kaldırmak için mi, büsbütün getirmek için mi, ne için olduğunu belli

etsin!

Fakat boşuna gayret sarfediyorum. Mareşal, fikir öfkesi içinde, dava ateşiyle yanan ve ruhundaki

dünyayı eşya ve hâdiselere nakşetmek diye itici bir kuvvetten nasip almış bir insan değildi ve

kitabilikten, kalıpçılıktan ayrılabilmesine imkân yoktu... Orduyu ancak ideal mikyaslarda her şubesi

olgun ve üstün bir cemiyette kabul edilebilecek müstakil ve mücerret bir laboratuar sanıyor ve onun

içine doğru her tesire karşı olduğu kadar, dışına doğru bütün tesirlerini de yasaklıyordu. Kısaca

mareşal, müesses ve mütekâmil bir orduda mesleki nizam çerçevesi içinde kapanıp kalmış seri malı

subay tipinin yüksek bir örneğiydi

378

ve onda kendi memleketinin hususiyetlerine göre bu mesleki nizamı aşıcı bir hamle ve hareket

dehası mevcut bulunmuyordu.

ݺte ona takılan «Kuzu Paşa» lâkabı bu karakterinden geliyor. Onun içindir ki mareşal, Genel

Kurmay Başkanı bulunduğu 20 küsur yıl boyunca Türk ordusunda, yeniçerilik kıpırdamşının

«müspet» veya «menfi»ye doğru hiçbir çeşidi görülmemiştir. Anlaşılıyor ki, yeniçerilik kıpırdanı-şı

diye belirttiğimiz ve ancak yöneleceği hedefe göre nimet veya felâkat ifade edecek olan ruhtan

orduda hiçbir eser kalmaması da mes'ut bir netice doğurmuyor ve hayatiyetsizliğe delâlet ediyor.

Dâva, orduda, en büyük hayatiyet içinde en sıkı inzibat freninin hakim olması ve bu hayatiyeti milli

iradeye uygun şekilde ne zaman ve nerede kullanacağını ordunun bilmesidir.

Mareşal devrinde yeniçerilik hortlayışmı, önce siyah astragan kalpaklı ve sonra kenarları yukarıya

doğru kıvrık (fötr) şapkalı bazı mebuslarda görüyoruz. Rejimin silahşorları olan bu mebuslar,

kullandıkları kadınların tenasül uzuvlarına kurşun sıkarlar, hazmetmedikleri yazıların

muharrirlerini halk içinde eşek sudan gelinceye kadar döverler ve bir devirde yeniçeri fezahatleri-

nin uzanamadığı noktalara kadar varmayı bilirler.

Üstelik ve en hazini, İstiklâl mahkemelerinde, savcı, âza ve reis cübbesine kadar bürünmüşler ve

kazaî hüviyet selâhiyetine dek yükseltilmeyi becermişlerdir. Ayak bastıkları bar, gazino, meyhane

ve umumhanelerde herkesin alınlarını yere sürercesine behimiyetlerine kul köle olduğu-

379

nu gören bu tiplerle yeniçeri ve külhanbeyler arasındaki fark, her halde öbürlerinin lehinedir.

Yeniçeri hortlayışmm, güya muhafızı silâhşor mebuslar çetesinde tecelli eden bu son ve en keskin

ifadesi, Demokrat Partinin iktidara geçmesiyle silinmiş ve bu iktidarın 10 yıllık hayatında mahut

hortlayışa ait bütün şekiller görünmez olmuştur.

Fakat ezbere hürriyet ve demokrasi özentisinden ve ruh karhalarını tedavisiz bırakıcı bir madde

süslenmesinden başka bir şey bilmeyen bu idare, her şeyden evvel düştüğü (otorite) zaafı içinde

Halk Partisine ait veballerin de kendisine yükleneceği meş'um güne doğru giderken, menfi yeniçeri

ruhu öyle bir hortlayışa hazırlanmaktadır ki, geçmiş asırlar, bu 20 nci asır numarası önünde küçük

dillerini yutabilir.

HORTLAMA

O sabah, 27 Mayıs 1960 sabahı, fecir vakti, Ankara'da, oteldeki odamın telâşlı telâşlı vurulup:

— Necip Fazıl Bey, kalkın, ihtilâl var!

Haykırışiyle uyandırıldığım, salona indiğim ve pijamalı otel müşterileri arasında radyoya

abandığım zaman içimde ümitle karışık garip bir sevinç hissi vardı. Çünkü ݺ Bankası

müfettişliğinden ayrılıp kendimi İslâmi ve içtimai dava ve politikaya attığımdan ve Büyük Doğu'yu

çıkarmaya başladığımdan beri geçen 17 yıl boyunca betonlaşan kanaat, bu memleketi bir ihtilâlden

başka hiçbir şey kurtaramayacağıydı. Fakat nasıl, ne gi-

380

bi ölçülere dayalı ve hangi çıkış noktasından varış hedefine doğru yol alıcı bir ihtilâl?

Meşhur Fransız siyasi tarihçisi (Şarl Senyo-bos)a uygun olarak, silahların terakkisi, artık herhangi

bir halk ihtilâline imkân bırakmayıcı bir mâna arzediyor ve ordusunun muhafazası altındaki bir

hükümete karşı halk ayaklanması, kem-miyet çapı her ne olursa olsun, sivrisineklerin timsaha

hücumu kadar ümitsiz görünüyordu. Öyleyse her şeyi ordudan beklemek, bunu da büyük bir fikir

hamlesinin orduyu manivelası diye kullanmasında aramak gerekiyordu. Yani, Yeniçeriliğin tam

zıddı olarak, bir dünya görüşüne ve ideâl kutbuna bağlı ve orduyu muharrik kuvvet diye kullanıcı

ve böylece gayeyi kaba kuvvet ve şiddet üstü kıymetlendirici bir hareket...

Acaba:

«— Güvendiğiniz silahlı kuvvetler idareye el koymuştur!»

Şeklinde memlekete askeri darbeyi haber veren dâvûdi ses, ne cinsten bir hareketin ilâncısı

oluyordu?

Eline vatan müdafaası için silâh teslim edilmiş olanların, o silahları nefsleri hesabına kendi öz

vatanlarına yönelttiklerinin, kendi öz vatanlarını işgale kalktıklarının mı, yoksa o silahların cebr ve

zoriyle vatan kurtarıcı bir harekete zemin açtıklarının mı?

Birinci ihtimale göre, bu yeniçeri hortlayışı-nm 1960 modeli son numarası; ikinci ihtimale göre de,

eğer gayesi Türkün çürütülen ruh kökünü kurtarmak, sahte ve kopyacı oluşlara paydos demek ve

tarihi şahsiyetimizi iade etmekse

381

Tanzimattan beri özlenen ve gözlenen gerçek ve halâskir inkılâbın ilk tecellisi demek olacaktı.

Radyo başındakiler politika mevzuunda bana hususi bir ihtisas atfederek sordular:

— Ne dersiniz; nedir hareketin içyüzü ve mânası?

—Bekleyin, dedim, hareketin imzaları ve hedefleri meydana çıksın da ona göre hüküm verelim!

27 Mayıs günü öğle vaktine kadar, gece hareketini yapanların sözcüsü mevkiine geçirilen radyodan

süzebildiğimiz mâna, ihtilâl adını verdikleri baskını, hiçbir fikir sistemine bağlamak imkânı

olmadığıydı. Silah, fikrin âleti olduğu için değil, silah olduğu ve kuvvetini göstermek için harekete

geçmiş ve gafil bir hükümeti meccani tarafından yere sermişti. Gece hareketinin oluşundaki başarı

kıymeti şöyle ifade edilebilir ki, yoğurttan bir hükümete mukavvadan bir hançer saplanmış ve

muvaffak olmuştu.

İhtilâlden bir müddet sonra «Eminsular»m başkanı emekli General bana demişti ki:

— Aradan 24 saat geçmeden, hareketin hiçbir fikir ve ölçü sahibi olmadığı, hiçbir ruhî, içtimaî,

iktisadî, idarî gayeye bağlı bulunmadığı anlaşılmıştır.

O demlerde bir gazetinin Milli Birlik Komitesi azasiyle yaptığı konuşmalar, hareketi güdenlerin

olanca dava ve (Ddeolojik) düşünce planlarım tabak gibi göz önüne serer. Bu konuşmalardan

çıkarılacak umumi hüküm, ihtilâl yapmış olmak iddi-asmdakilerin, kültür adına, vaktiyle Mareşal

tarafından orduya bedava dağıtılan «Beyaz Zam-

382

baklar Memleketinde» eserinden başka bir şey bilmedikleri, takındıkları solcu edaya rağmen ne

sosyalizma, ne de komünizmanm murakabe ve muhasebesine yanaşabildikleri, Demokrat Parti

iktidarını irtica hâmisi sandıkları ve Halk Partisinden müdevver günahları bilmeden Demokrat

partiye yükledikleri ve orman suçlarının önlenmesiyle bütün bu vatanın kurtarılmış olacağı gibi bir

zehap taşıdıkları bakımından tam bir idrak ve irfan mahrumiyetidir...

Milli şef diye isimlendirdikleri milli şakinin devrinde memlekete sokulması yasak edilen bir İsviçre

gazetesi şunları yazıyordu:

«— Türkiye'de ne siyasi, ne idarî, ne içtimaî, ne iktisadî, ne askerî ne ilmî mânâda tedavisi lâzım

bir illet mevcuttur. Türkiye'de bütün illet ruhîdir, Türkiye devlet ölçüsiyle ruhi bir inhitat, ruh

hastalığı (psikoz) geçirmektedir ve her sahada bir ihtilâl davet etmenin şartlarını son haddiyle

geliştirmiş bulunmaktadır.»

ݺte orduyu baskı altında tutan ve en hakir madde ve mâna ölçüleri cenderesinde sıkan İnönü

devrinde hiçbir hareket olamıyor da, orduda o devirden aktarılma hınç, kendisini, baskının

hafiflediği ve subap refahının gözetilmeğe başlandığı Demokrat Parti devrinde gösteriyor. Ve

devlet idaresine karşı İnönü devrinde fışkırmış olsaydı yeniçerilik hortlamasiyle

nitelendirilemeyecek olan hareket, fikirsizliği yüzünden başka türlü nitelendirilmesi imkânsız

şekilde Demokrat Parti devrini bulmuş oluyor.

383

Bu garip ve tezadlı vaziyetin, en basitten en girifte doğru binbir sebebi içinde başlıcası fikirsizliktir.

İnönü devrinde onun asker oluşunu bir nev'i özür telâkki eden ve baskıya mağlûp bulunan bünye,

bu hale fikirsizlik yüzünden düşmüş olduğu gibi, kelepçeleri gevşetilir gevşetilmez ve sırtı okşanır

okşanmaz saldırıya geçmek ve Demokrat Parti'yi ne yönden hesaba çekeceğini bilmemekle de aynı

fikirsizliği açığa vurmuştur.

O halde, her türlü hissilik ve infiâlilikten uzak, tam bir fikirci teşhisiyle kaydedilebilir ki, 27 Mayıs

1960 gece hareketi, yeniçeriliğin, ölümünden 120 küsur yıl sonra, kansız olarak tecrübe edilen en

büyük hortlayıştır.

Fakat bu kansız tecrübenin, hem de adlî planda sivillere tatbik ettirilmiş ve kanları içlerine

aktırılmış üç kurbanlık öyle bir safhası vardır ki, bu başlardan her birini Genç Osman'ın kellesiyle

aynı tepsiye oturtmakta ve mes'uUerini o zamanki yeniçerinin derekesine indirmekte veya

seviyesine çıkartmaktadır.

Bütün dünya tarihinde, kendi öz tasarruf ? hakkının mahkûmu haline getirilmek istenen bir

kanun koyucusu, vatan ve milletine ihaneti ve ihtilâlin müdir fikrine zıddiyeti olmaksızın «bebek»

ve «örtülü ödenek» gibi oyuncak isnadlarla üç ayaklı sehpâya sürüklenen bir Başkan

görülmemiştir. Bu Başkanın arkasında da, İhtilâlden sonra misillerle artırılması sadece takdir

sebebi olan Türk parasının nihayet 3 buçuk milyara çıkarılmasına boyun eğmekten başka suçu yok

bir Maliye Bakaniyle, hiçbir ecnebi devlete ivaz verme-384

miş, ama ismi komisyon masallarına karıştırılmış bir Dışişleri Bakanı...

Bu hal insanları ölüme sürüklerken onun mucip sebeplerini yalandan olsun icad edemeyecek kadar

derin bir fikirsizlikten başka acaba neye delâlet eder?

İhtilâlin baş kurbanı Adnan Menderes'i dara-ğacına sürükleyen müessir, onun, suçsuzluğu

içinde telkin ettiği büyük ve gizli korkuydu ve bu bakımdan, bellibaşlı bir hakla gelmeyen ihtilâl,

haklı olduğunu göstermek için asıl hak sahibini ortadan kaldırmak zorundaydı. ݺte Adnan

Menderes ve iki yaverinin boyunlarına geçen yağlı ip, tam mânâsiyle yeniçeri ruhiyatını gösteren

bu hikmete bağlıdır ve sadece bu hikmettir ki, yeniçeri hortlayışının 1960 modelini teşhis

ettirmekte riyazi bir hüccettir.

Kasdımız, iyi veya kötü ne tarafa sürülürse sürülsün, cevabı ebedî bir itaat olan Mehmedçik-ler,

onun bu şiarını hak yolunda kullanma gayesine ve millet - ordu idealine bağlı, fedakâr ve imanlı

Türk kumanda heyetini tenzih ederek, hastalık nahiyesini muayyen bir zümre üzerinde toplamak ve

hatta bu vesileyle yeni subay nesillerine, fikirci ordu ile fikirsizi arasındaki derin farkı göstermek,

birincisini beslediği fikre göre kurtarıcı, ikincisini de daima batırıcı tanıtmaktır.

Nitekim 27 Mayıs 1960 gece hareketi Türkiye'yi yıllar ve devrelerce geriye atmış ve işin en feci

tarafı ordu ile milletin arasını açarcasma ara yerden soğuk rüzgârlar estirmiştir. Milli idareye dayalı

meclis, böyle bir Meclise dayalı hükümet ve

385

hükümete dayalı icra kuvveti ve en başta ordudan ibaret hükümet ehramı tersine dönmüş,

ordusundan korkan hükümetin telkinine bağlı Meclis ve bu mecliste iradesinin tecelli

edemeyişinden mustarip ve münkesir millet şeklinde acayip ve tepetaklak bir bina meydana

gelmiştir. Ancak 10 yıl sonra özlenir ve her devlet uzvuna yerini gösterir gibi olan vaziyet hala tam

bir garanti ifadesiyle tamamlığım sağlayabilmiş değildir.

Yine bütün dünya tarihinde gösterilemez ki, bir ihtilâl, mukabil darbe olmaksızın en kısa zamanda

bir Anayasa yazdırıp kendi garantisini «tabiî senatörlük» diye tabiîlik ve samimilik işareti değil, acz

ve söylenecek söz, yapılacak iş fikrine mâlik olmamanın neticesidir ve İhtilâl kadrosu hesabına,

gidişleri de gelişleri kadar hatta ve kendi kendilerinin inkârıdır. Eğer bütün davaları yeni Anayasa

ise, bir Senato ve birkaç mües-sisenin istiklâl bulması, eski Anayasaya göre ihtilâli âmir bir fark

mıdır?

27 Mayısın getirdikleri, sonunda bir (Alyans) hediyesi kampanyasından başka hiçbir sahada hiçbir

işe akıl erdirememişlerdir.

Böylece 120 küsur yıl sonra hortlatılan yeniçeri ruhiyeti hâlâ bazı ellerde bir umacı oyununa âlet

diye kullanılırken, Allahtan duamız metodu dışında ve talim, terbiye, telkin aşisiyle bir daha

nüksetmemecesine (virüs)lerinden temizletilmesi-dir.

Bizim hayalimizdeki «Altun Ordu», bir zamanların büyük Prusya Ordusundaki asil zabitler

kadrosuna parmak ısırtıcı, bir madde ve mânâ, vahdet ve mükemmeliyeti içinde, iman, ahlâk, va-

386

kar, edep, zarafet, fedakârlık ve nizam bağlılığı yönlerinden cemiyetine intisal numunesi ve vatan

sınırları kadar kendi öz sınırlarını tanır subaylar manzumesince temsil edilendir.

Yahya Kemal'in «Dstanbul'u fetheden yeniçeriye gazel» şiirinde söylediği gibi «küfrün üstüne rezk-i

hilâl için» vurup «Fecr-i hücum içindeki tekbir aşkına» saldıracak yeni zaman ve mekânın

yeniçerisi idealimizdir.

387

co oo

âleminde kurtarılmış bir istiklâl rivayet ve tesellisinden sonra, ruh planında baş döndürücü bir

uçurum derinliği kaydetti ve kansız hastanın pudra ve düzgünle sıhhatlendirilmesi gibi, hep madde

süsleri altında gizlenmek istendi. İkinci Cihan harbine kadar fazla göze batmayan bu hal,

Tanzimattan tam bir asır sonra, 1939'dan ileriye, İkinci Cihan Harbi içinde ve ötesinde açıkça su

yüzüne ve deri üstüne çıkmaya başlamış, Demokrat parti iktidarı boyunca birtakım köksüz madde

imârlariyle maskelenme ve galvanizlenmesine rağmen büsbütün, azmış, hatta doğrudan doğruya

mâhud iktidara ait bir sorumluluk belirtmez-ken asıl sorumluların kendi günahlarını bu iktidarda

göstermeleri neticesinde, bir de, gece baskınından ibaret, fikirsiz ihtilâle zemin açmıştır. Neden

davacı olduğunu bilmeyen ve marazı öz köklerine kadar ulaştıramayan fikirsiz ihtilâl, günahın asli

sahipleri hesabına çalıştığından habersiz, â-rızi temsilcilerini suçlamak gibi bir abes içende, mevcut

sahte muvazeneyi allak bullak edince bütün iç yaralar patlak vermiş ve açılan sahnelerden

sosyalizma züppeliği altında komünizma tahrikçiliği, her türlü iman ve nizam düşmanlığı, korkunç

bir güvensizlik ve şüphecilik, misilsiz bir hayvanlık ve şehevilik, efsanelerde bulunmaz bir

çıkarcılık ve suistimâlcilik, bütün mafsal noktalarından kopuculuk ve bölünücülük, topyekûn

içtimai dertlere ve meselelere sırt çevirmiş ve yalnız satış kaygısına bağlı bir gazetecilik, hastanın

başı etrafındaki sinekler gibi, dava dışı ve sadece günübirlik ihtiras hesaplarından anlar bir

particilik, nihayet herşeyi ve her şüpheyi kapayıcı veba sal-

390

gını çapında bir ahlâksızlık, birbiri peşinden sökün edip cemiyet meydanına dökülmüştür.

İhtilâlin deştiği bumbardan akan şeyler.

Bu gelen şey, gizli bunalımı «vur patlasın, çal oynasın!» ruhiyatında arayan bir nevi Hippi adam;

ve tenasül âleti hizasına kadar kaldırılmış mini - etek şeklindedir; ve artık (Agora) dedikleri

cemiyet meydanında bütün mânevi müeyyidelerin iflâsa gittiğinden, ruhî bağların lif lif çürüyüp

döküldüğünden ve kâbuslarda rastlanmaz bir (anar-şi)ye yol açıldığından habersizdir.

Bu hâlin müşahhas planda en canhıraş tesir meydanı da üniversitelerimiz...

Üniversitelerimiz, 130 yıldan beri murakabe-siz gelişen ve genç adamın ruhunu boş bırakışı-mızm

irtişa, ihtilâç ve ihtilâl sahası olmuştur bugün...

İlk defa, «Büyük» sıfatı sahte kahraman Mustafa Reşid Paşa'nm «Darülfünun» ismiyle Ayasof-ya

Camii meydanına dikmeye çalıştığı ve binasından hocasına, kitabından talebesine kadar uzun süre

hiçbir unsurunu bulamadığı üniversiteye, 130 yıllık hayatı ve hele son yarım ve bilhassa çeyrek

asırlık, kemiyet hamaratlıklarına rağmen keyfiyette namütenahi düşük ve yüzdeyüz sükût haliyle,

devrimler boyu bir türlü olmayışımızın ve nihayet son buhran ve patlak verme noktasına varıp

çatışımızın sembolü olmuştur bugün...

Aşk ve san'at devrine ait Örnekleriyle büyük İslâmi dava kültürünün muhteşem yatağı medreseleri

ışıldatan, alınları ilim, fikir, eser çilesiyle nurlu hocalara karşılık bugünün bir nevi ve bir sınıf

profesörü her türlü nefs muhasebesinden

391

yoksun esersiz, fikirsiz, imansız, üstelik herhangi bir zor veya menfaat karşısında ilim ve hakikat

kıyıcısı, zalim bir engizitör hüviyetindedir; ve bu zalim engizitör, ilim ve hakikat namusunda kız

talebesinin ırzına kadar tasallut edemeyeceği hiçbir aziz varlık mevcut değildir.

Bugün, müsbet ve menfi elektrik kutupları halinde, gençliğin, sağ ve sol isimli iki kampa ayrılmış

olduğu besbelli değil midir? ݺte bu gençlik, her iki kutbiyle, bu tip profesörü mekân teşkil eden

sözde ilim ocağının ders, kitap, program, öğretim sistemi, yetiştirme metodu, imtihan ve takdir

ölçüsü her noktasına itimadını kaybetmiş ve onlardan ayrı olarak yeni bu tip profesörlere bağlı hiç

bir gençlik sınıfı kalmamıştır.

Ya nerede, zehirli Halk partisi ikliminin ve niyet kuşu puslasmdan daha fakir 6 ok ideolocya

taslağının bir zamanlar zorla türetmeğe çalıştığı ilkeci, ülkücü, tek kelimeyle devrimci ve ilerici

gençlik?..

Onların -sesi çıkmamaktadır, zira onlar da sezmiş bulunmaktadır ki, kendilerine hazmı ve tenasülî

cihazlarını tatmin etme yolundan başka hiçbir şey vermeyen ve dimağı - ruhî cihaz ufuklarını

tiyatro perdeleri gibi devşirip genç adamın gözleri önünden kaldıran rejim asıl mânâsını, işte bizzat

ve bilfiil yetiştirdiği bu tip profesörde tecelli ettirmiş olarak 1960 - 70 Türkiyesinde müthiş bir iflâs

ilan etmekte, onun hokkabaz (prosede)le-rinden ibaret oyunları artık yutulmaz hale gelmiş

ve meydan dava sahiplerine kalmış bulunmaktadır.

İslâm veya komünizmaü! 392

(Şekspir)in:

«— Olmak mı olmamak mı; işte bütün mesele...» ölçüsüne eş, biri hayat, öbürü ölümün iki gerçek

sistemi olan bu ikiden birine kalmıştır dünyamız... Fakat herhalde başıboşluk ve sahte teselliler

işportacılığına değil!..

Büyük hesap da bu iki kutup arasında görülecek ve mekke fethinde putlar devrilirken: «— Hak

geldi ve bâtıl gitti!» Hikmeti, yalnız bu iki kutup arasındaki nihaî imtihandan doğacaktır.

Hâlimiz ve bu arada üniversitelerimiz, bu aziz vatanı, güneşin doğuşuyle batışı arasında küçük

hükümetçilik ve gününü gün etme siyasetiyle ve basit madde ıslâhlariyle değil, ruh kökümüze

yapışıcı dev hamlelerle kurtarma borcuna karşı bir ölüm dirimi anı yaşadığımızı ilan ediyor.

Uykusu kaçanlar kıvranırken siz uyuyunuz efendiler!..

Fransızlarca büyük tanınmış bir adamın şöyle bir sözü vardır:

— Eğer hemen değilse ne vakit???

Her sonsuz hikmet gibi bu sözün hakikati bir is lâm büyüğündedir:

— Gafil halk yorgun ve bezgin, bir lâf eder: «Yarın gelse de bir iş işlesem!..» Bilmem ki, bugün

dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın ne işleye?...

Fert, sınıf, cemiyet ve vatan halinde, başlarımızın üzerinden güneşler doğup batıyor. Ve biz,

topyekûn nefslerimize 24 saatlik mühlet bahşetmiş müteselli varlıklar, «Bugün peşin, yarın

veresiye...» düsturunu «Bugün veresiye, yarın peşin!..»

393

CO

temiyle çıkmadan onu körleştirmenin kösteklemenin çaresi yoktur. Bu üstün ve gerçek hayat

sistemi de, 6 ok gibi gülünç ideolocya reçeteleri bir tarafa, İslâmiyetten başka bir şey olmaz.

Komünizma, dönmüş dolaşmış, nihayet bütün ümit ve taktiğini, tarihi yaramız Yeniçeri ruhunu

hortlatmakta bulmuştur.

Dünün Yeniçerisi, sahte tarafından seriate dayanmış görünüyor, iç ve dış fesatçılar tarafından bu

yolda teşvik görüyordu. Bugünün yeniçerisi de günün ve devrimlerin modası olan küfre ve din

hakaretine dayanmış bulunuyor. Bu davada da, Yahudi, Mason, dönme, kozmopolit ve her türlü

Türk düşmanı emperyalist, birlik halinde...

Beş asırdır bir türlü kaldırılamayan Yeniçeriliğin köküne kibrit suyu dökmek için tek çare olarak

Meraşal Fevzi Çakmak'a verdiğim şu cevabı hatırlıyorum:

— Nasıl çivi çiviyi sökerse, Yeniçeriliği kökünden bozmak için de, bir kerecik Yeniçeri olmaktan

başka çare yoktur. Fakat iman, ahlak, fikir ve adalet sahibi bir Yeniçeri...

396