¡áî©y £Ûa ¡å¨à¤y £Ûa ¡é¨£ÜÛa ¡á¤¡2 - Salihozbey - Cocukegitimi
ÇOCUKLARIN RUH DÜNYASI
*ÇOCUK EĞİTİMİ*
Salih ÖZBEY
Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar.
Hiç bir çocuk, anne ve babasının meşru veya gayri meşru yaptıklarıyla sorumlu değildir ve itham da edilemez.
Her çocuk kendi kişisel menkıbesinin sorumlusudur.
Çocuklar, ailenin balı ve dalı,
Toplumun gülü ve bülbülü,
Kainatın çiçeği ve eşrefidirler.
KISALTMALAR
a.g.e Adı geçen eser.
a.g.y. Adı geçen yayın
(a.s) Aleyhisselâm
bsm. Basılmıştır
b. Bin, İbn
bint Binti
bkz. Bakınız.
çev. Çeviren
Doç. Doçent
H. Hicri
c. Cilt, cüz.
(c.c) Celle Celâlühû
Hz. Hazret
Nşr: Neşreden
Ktb. Kütüphanesi
M. Milâdî
Mad. Maddesi, Madde
M.Ö. Milattan Önce
M.S. Milattan Sonra
ö. Ölüm tarihi
Prof. Profesör
(r.a) Radıyallahû anh
(r.anha) Radıyallahû anha
(rha) Rahmetullahi aleyh
s. Sayfa
Trc. Tercüme
v. Vefatı,Vefat tarihi
vr. Varak
y.y. Yüzyıl
vd. ve devamı.
vs. vesaire
Yay. Yayınevi.
yz. Yazma.
ty. Tarih yok
İÇİNDEKİLER
İçindekiler 3
Çocuk Eğitimi Programı..................................................... 5
1) ÇOCUĞUN DOĞUMU.................................................. 13
Genel Bir Bakış................................................................ 15
Çocuk Eğitimiyle İlgili Ayet Hadisler................................. 43
İnsan Çocuk........................................................................ 40
a) İstidlal............................................................................ 43
b) Göbek Kesme................................................................ 47
c) Tahnik........................................................................... 48
d) Sünnet........................................................................... 53
Sünnet Düğünü.................................................................. 60
-Okuma Parçası............................................................... 63
2) ÇOCUĞA AD TAKMA................................................. 67
Genel Bir Bakış............................................................... 69
a) Telkin............................................................................. 84
b) Allahın Adıyla Beraber Anılan İsim.............................. 86
c) Peygamberimiz ve Peygamberlerin İsmi......................... 90
d) Salih ve Saliha Kimselerin İsmi..................................... 92
Yanlış ve Kötü Anlam İfade Eden İsimler........................... 93
e)Alfabetik İsim Listesi....................................................... 95
Bayan İsimleri ve Anlamları ................................. 106
-Okuma Parçası................................................................. 119
3) ÇOCUĞUN SAĞLIĞI..................................................... 123
Genel Bir Bakış................................................................ 125
Çocuk Hastalıkları............................................................... 128
a) Anne Sütü........................................................................ 132
Anne Sütünün Faydaları 134
b) Süt Kardeşliği.................................................................. 135
Evliliği Haram Kılan Süt Hısımlığının Şartları.................... 137
Süt Emme Yoluyla Meydana Gelen Evlenme Yasağı.......... 140
Süt Hısımlığının Hükmü...................................................... 141
Süt Hısımlığının İspatı......................................................... 142
c) Başını Traş Etmek.......................................................... 144
Büyüklerin Tıraşı............................................................... 145
d) Kulak Delme.................................................................. 147
- Okuma Parçası................................................................ 151
4) ÇOCUĞUN ŞÜKRÜ...................................................... 155
Genel Bir Bakış................................................................ 157
a) Sürur............................................................................... 163
b) Akika Kurbanı................................................................ 166
Akika Kurbanı.................................................................... 167
Akîka kurbanında aranan şartlar......................................... 167
c) Dua................................................................................. 168
Dua Âdâbı.......................................................................... 180
Sünnet olan dualar.............................................................. 182
-Okuma Parçası................................................................ 185
5) ÇOCUĞUN HAKKI...................................................... 187
Genel Bir Bakış.............................................................. 189
a) Çocukları Öldürmeme.................................................... 197
Doğum Kontrolü................................................................ 197
b) Çocuklar Arası Eşit Muamele........................................ 208
Adil Yönetici..................................................................... 217
c) Çocuklara Sevgi, Merhamet Etme................................. 224
- Okuma Parçası................................................................ 233
6) ÇOCUĞUN DİNİ BİLGİSİ............................................ 249
Genel Bir Bakış............................................................... 251
Kur'an'da Kıssalar............................................................... 253
Eğitim ve Öğretim Aracı Olarak Kıssa................................ 256
a) Peygamberlerin Kıssaları................................................ 259
Peygamberlere İman ve Önemi........................................... 261
Peygamberlerin Sıfatları..................................................... 266
Örnek Anne ve Baba.......................................................... 274
b) Peygamberimizin Kısa Hayatı........................................ 275
Siyer.................................................................................. 275
c) İslamın Temel Esasları................................................. 277
Zarurat-ı Diniyye............................................................... 278
- Okuma Parçası............................................................... 281
7) ÇOCUĞUN KONUŞ. KABİLİYETİ............................. 285
Genel Bir Bakış............................................................. 287
Lisan.................................................................................. 287
a) Kavmin Dili................................................................... 289
b) Ümmet Dili................................................................... 291
Ümmetin Birliğinin Esasları.............................................. 295
- Okuma Parçası.............................................................. 299
8) ÇOCUĞUN TEMYİZİ KABİLİYETİ........................... 305
Genel Bir Bakış............................................................. 307
a) Allahın İsimleri............................................................ 310
Esma-ül Hüsna.................................................................. 314
Anlamları:......................................................................... 319
b) Kuran-ı Kerim.............................................................. 332
c) Şiir ve Güzel Sözler....................................................... 337
- Okuma Parçası............................................................... 345
9) ÇOCUĞUN MANT. GELİŞTİRMESİ.......................... 349
Genel Bir Bakış.............................................................. 351
İmam Gazâli aklı dört türlü târif eder................................. 352
ÇOCUK EĞİTİMİ DERSİ PROGRAMI
GİRİŞ
Çocuk Eğitimi dersi programı eğiticinin, Çocuk eğitimi derslerinde ve bu dersin planlarını hazırlamada yararlanacağı bir rehberdir.
Amaç, eğiticiye bakış açısı kazandırmak, onu dersin işleyiş ve yöntemleri hakkında bilgilendirmektir.
Eğitici dersin süresini ve öğrencilerin seviyesini dikkate alarak, konularını bu programda seçer ve planını yapar.
Bu ders programı açıklamaları, amaçları, konuları, yöntemleri ve kaynakçayı içerir.
A) AÇIKLAMALAR
Ailenin sorumluluğu, öncelikle ailenin oluşumunu sağlayan anne babayı ilgilendirmektedir. Gerçekte çocuğun eğitim\öğretiminden sorumlu olan anne babanın, din eğitimi\öğretimi faaliyetini yürütürken de birlikte hareket etmeleri, bu işi yekdiğerinin üstüne atmamaları gerekmektedir. Bu itibarla, ilk çocukluk yıllarında ailede gerçekleştirilen din eğitimi\öğretiminde en ideal olan tarzın, bizzat anne babanın birlikte yürüttükleri eğitim\öğretim faaliyeti olduğu söylenebilir. Makul ve mahdut zihinli bir baba tarafından terbiye edilmek, dünyanın en mahir hocası tarafından yetiştirilmekten daha iyidir çocuğun kişiliğinin oluşması ve güçlenmesi için tutarlı bir aile ortamında yetişmesi gerektiğini ifade eden psikologlara, ilham kaynağı olmuştur.
Çocukluk çağının ilk yıllarında anne baba tarafından yerine getirilmesi gereken bu faaliyetin hangi yaşlardan itibaren başlaması konusunda kesin bir sınır yoktur. Ancak Hz. Peygamberin, konuşmaya başlayan çocuklara birtakım dini nitelikli cümleler ve ayetler ezberlettiğine dair rivayetler göz önüne alındığında, çocuğun dil gelişimiyle birlikte, konuşmaya başladığı çağdan itibaren dini eğitiminin de başlayabileceği sonucuna ulaşılabilir.
Bu bağlamda, Hz. Peygamberin fıtratla ilgili hadislerinden birinde ...Çocuğun bu (fıtrat) hali konuşma çağına kadar devam eder. Sonra, artık ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusileştirir ifadesini hatırlamamız, dil gelişimiyle birlikte din eğitiminin de başlatılmasının önemini ortaya koyacaktır. Nitekim gerek öğretmenler ve gerekse öğrencilerin de üzerinde birleştikleri 3-4 yaşları hem Hz. Peygamberin sünnetine, hem de pedagojik realiteye uygundur. O halde, bu yaşlardan itibaren ölçülü, düzenli ve kararlı bir şekilde din eğitimine başlanabileceğini, bunun ayni zamanda çocuk için oldukça gerekli bir konu olduğunu, anne babaların ise ihmal etmemeleri gereken bir görev olduğunu söyleyebiliriz.
B) ÖZEL AMAÇLAR
Çocuk psikolojisinin iyi bilinmesi, anne babanın yürüteceği eğitim ve öğretim faaliyetinde önde gelen şartlardandır. Çocuk ruhu hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan ebeveynin, eğitim ve öğretimde birtakım hatalara düşmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle, ebeveyn, çocuk psikolojisine dair bilgiler edinmeli ve çocuğun ruhi yapısını tanımaya çalışmalıdır. Bilindiği üzere, Hz. Peygamberi eğitim ve öğretimde başarılı kılan faktörlerden biri de muhatabını tanıması ve eğitimini ona göre yapmasıydı. İbn Sahnun, İbn Sina, İbnul- Hac, Alaeddin Çelebi gibi İslam eğitimcileri de, çocuk psikolojisini bilmenin ve ona göre hareket etmenin gerekli olduğuna, çünkü her çocuğun farklı bir şekilde disipline edilebileceğine inanmaktaydılar.
Din eğitim-öğretiminde, genel eğitim temelleri olan psikoloji ve pedagoji kurallarının bilinmesi kaçınılmazdır. Çünkü çocuğu tanımak, onun ruh ve beden gelişimini doğru olarak tespit etmek, eğitim\öğretim yapabilmenin ilk şartıdır. Özellikle din eğitimi gibi hassas bir konuda, çocuğun psikolojik yapısının çok iyi bilinmesi elzemdir. Rousseau bu gerçeği, Çocuk zekasını çok iyi tanıyan bir zatın, onlara mahsus bir akaid kitabı yazmasını pek isterim ifadesiyle dile getirmektedir.
Çocuk psikolojisine dair bilgilerle donanmış anne baba, eğitim ve öğretimde, muhatabı tanıma tedricilik kolaylaştırarak öğretme gibi konulardan haberdar olacak ve yapılmaması gereken tenkit, tehdit, aleyhte kıyaslama, kıskandırma... gibi hatalara düşmeyecektir. Özellikle, tedricilik prensibinin, çocuğun dini eğitiminde mutlaka uyulması gereken bir husus olduğu inancındayız. Öğretmen ve öğrencilerin %43 düzeyinde arzu ettikleri bu durum, gerek Kuranda, gerekse hadislerde de açıkça gözlenmektedir. Hz. Peygamber ile uzun yıllar beraber bulunan İbn Abbasın, Tek secdeyle de olsa çocuklarınıza namaz kılmalarını söyleyiniz" tavsiyesine yapılan itiraza Boş yere vakit geçirmelerindense, bu şekilde namaza alışmaları daha iyidir" cevabını vermesi, tedricilik prensibine, namaz eğitimi konusunda güzel bir örnektir.
Hz.Ali (r.a) şöyle buyuruyor:
7 yaşına kadar olan çocuğunuzla oynayınız, 15 yaşına kadar arkadaşlık ediniz, 15 yaşından sonra istişare ediniz."
C) KONULAR
a) İstidlal
b) Göbek Kesme
c) Tahnik
d) Sünnet
a) Telkin
b) Allahın İsmiyle Beraber Anılan İsim
c) Peygamberimiz ve Peygamberlerin İsmi
d) Salih ve Salihe Kimselerin İsmi
a) Anne Sütü
b) Süt Kardeşliği
c) Başını Traş Etmek
a) Sürur
b) Akika
c) Dua
a) Çocukları Öldürmeme
b) Çocuklar Arası Eşit Muamele
c) Çocuklara Sevgi, Şefkat, Merhamet Etme
a) Peygamberlerin Kıssaları
b) Peygamberimizin Kısa Hayatı
c) İslamın Temel Esasları
7) ÇOCUĞUN KONUŞMA KABİLİYETİ:
a) Kavmin Dili
b) Ümmet Dili
8) ÇOCUĞUN TEMYİZİ - EZBER KABİLİYETİ:
a) Allahın İsimleri
b) Kuranı Kerim
c) Şiir ve Güzel Sözler
9) ÇOCUĞUN MANTIK GELİŞTİRMESİ:
a) Mantık (Olayları Kıyas Etme)
b) Tefekkür (Hatıraları Anımsama)
a) Allaha Karşı Görevleri
b) Anne ve Babaya Karşı Görevleri
c) Çevreye Karşı Görevleri
a) Rüşt (Buluğ) Çağı
b) Görev Sorumluluğu
c) Evlendirme
D) YÖNTEMLER
Gerek öğretmenler, gerekse öğrenciler, ailede gerçekleştirilen din eğitimi ve öğretiminde, Allah korkusundan ziyade, Allah sevgisinin esas olması gerektiği hususunda görüş birliği içindedirler.
İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas duygu görülecektir. Allah sevgisi ve Allah korkusu. Bu duygular aynı zamanda, insanı ibadete yönelten faktörlerdir. Ancak bizim için söz konusu olan, henüz ibadet ile mükellef olmayan çocukta, bu iki duygunun nasıl bir etki bıraktıklarıdır. Yerli\yersiz yapılan Allah korkusu telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir. Bu nedenle denilebilir ki, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken din eğitimi\öğretiminde Allah sevgisi esas olmalıdır. Zira, henüz mücerret kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayacak küçük yaştaki çocukların ruh dünyasında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, "Allah korkusu" şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri yanlış bir tutumdur.
Daha önemlisi, çocuğun ilk eğitimcisi olan anne babaların, çocuğun herhangi bir hatalı hareketini gördükleri zaman Allah seni taş yapar /Gözünü kör eder/ Cehennemde yakar vb. ifadelerle vazgeçirmeye çalışmaları, çocuğun ruh sağlığı ve gelecek hayatı için son derece zararlıdır. Her şeyden önce, çocuğa, Allah Tealayı, sadece cezalandıran, azap veren biri olarak tanıtmak, İslam akidesine ve eğitim ilkelerine ters düşmektedir. Çünkü Allah Tealanın, Celal (zalimleri kahreden, kötüleri cezalandıran) sıfatları yanında, pek çok Cemal (kullarını seven, koruyan) sıfatları da vardır.
Gerçekte, kullarını seven ve onlara sayılamayacak kadar nimetler veren Allah Tealayı, çocuğun henüz işlenmemiş, temiz ve saf zihninde çocuklara kızan, azap veren, cezalandıran biri olarak şekillendirmenin hiçbir doğru tarafı yoktur. Şurası unutulmamalıdır ki, çocuk ruhunu Allah korkusuyla disipline etmek belki bir müddet için- mümkündür; ama bu kalıcı olmadığı gibi birtakım zararlı sonuçlar da doğuracaktır. Onun disipline edilmesinde başvurulacak yegane duygu ise Allah sevgisidir. Çocuklar, içinde yaşadıkları ailenin dışarıya yansıyan aynasıdırlar.
E) KAYNAKÇA
Kitabın Adı Yazar Adı Yayınevleri
----------------------------------------------------------------------------------
1-Kuran-da Çocuk Eğitimi İ.Canan Nesil
2-Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğt.\M.N.Süveyd Uysal
3-Ey Oğul\İmamı Gazali Marifet
4-Çocuklar İçin İslam Akaidi\Ahmet Efe Akçağ
5-İslamda Çocuk Bakımı ve Terbiyesi\İ.K.el Cevzi Esra
6-Çocuklar Neden Başarısız Olur?\John Holt Beyaz
7-Çocuğumu Nasıl Anlarım 0-6 Yaş\Dr.Leynn Wiss Beyaz
8-Çocukların ve Gençlerin Eğitimi\Orhan Çaplı Bilgi
9-Aile Reisi ve Baba Olarak Hz.Peygamber\İ.Canan Büşra
10-Çocuk Terbiyesi\İ.Canan Cihan
11-Çocukta Ruhsal Bozukluklar\Halis Zulinger Cemre
12-Çocuğu Anlamak\SaidGezer Çağlayan
13-Müslüman Çocuğun Din Kitabı\M.K.Pilavoğlu Çelik
14-Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz\Salzmann Çocuk V.
15-Çocuk ve Din\Dr.Kerim Yavuz Çocuk V.
16-Allahı Arayan Çocuk\M.Y.Kandemir Damla
17-Peygamberimiz Çocuklarla\M.Y.Kandemir Damla
18-Çocuğunuzu Tanıyor musunuz? (Denge Çocuk Serisi) Denge
19-Çocukla İletişim\A.Taşgetiren Erkam
20-Çocuklara Dini Hikayeler\Ayşe Cinak F.Enes
21-Çocuklarımıza Dini Vecibeler\Mehmet Tuna Gonca
22-Aile ve Çocuk Terbiyesi\Bediuzzaman İttihad
23-Televizyon Çocuk ve Aile\M.R.Şahin İz
24-Çocuk Kitapları 1-2-3-4-5 Seri Kahraman
25-Çocuğumuzu Nasıl Eğitelim\Bakiye Marangoz Mektup
26-ÇocukKalbi\E.Amicis Nehir
27-Eyvah Çocuğum Büyüdü\Dr.Nihat Kaya Nesil
28-Bir Genç Kız Yetişiyor\E.N.Sezer Nesil
29-Çocuğun Ramazanı\N.Birinci Nesil
30-Çocuk Güle Benzer\Ahmet Efe Nur
31-Çocuk Yaşken Eğilir\F.Dadson Özgür
32-Çocuğun Eğitimi(1-2-3-4-5-)\Dr.A.Kulaksızoğlu Seha
33-Çocuk Nasıl Öğrenir\Dr.Ali O.Özcan Seha
34-Kız Çocukların Eğitimi\H.Ahmet Eşentüt Selamet
35-Güzel İsimler\Hasan Burkay Sinan
36-Harka Çocuklar\M. Necati Bursalı Şelale
37-İslamda Örnek Çocuklar\Osman Karabulut Şems
38-İslamda Çocuk Terbiyesi\Osman Karabulut Şems
39-Bebeğimi Büyütüyorum\Ali Çankırılı Timaş
40-Çocuklarımıza Allahı Nasıl Anlatalım\M.Emin Ay Timaş
41-Güzel Konuşma Kitabı\Cevdet Tellioğlu Timaş
42-Çocuk Bakımı ve Terbiyesi\İnci Beşoğlu Timaş
43-Çocuklar için Roman Seti\Saadetin Kaplan Alioğlu
1) ÇOCUĞUN DOĞUMU
Genel Bir Bakış
Çocuk: Doğumundan buluğ yaşına kadar insan yavrusu, evlât. Allah'u Teâlâ Hz. Âdem (a.s)'e bizzat hayat verdikten sonra, muayyen bir yolla erkekle kadının birleşmesi, erkek ve dişideki sperm denen canlı hücrelerin birbirleriyle buluşması yoluyla insanın yaratılışının devamlı olarak tekrarını murat etti. Erkek ve kadının birleşmesi tamamlanınca, insan yaratılışının sebebi olan olay da tamamlanıyor.
İnsanlar, işte bu birleşme ile nesillerini devam ettiriyorlar. İslâm bu birleşme için bir ölçü koymuştur. Bu ölçü de nikâhtır. Nikahtan maksat da, her canlı için gerekli olan neslin devamını sağlamaktır. İnsandaki devamlılığın gayesi ise, Allah'a ibadet ve dünyayı Allah için imar ederek insanların yardımına koşmaktır. Bu, esas gaye olunca çocuk ve nesil arzusu, salih ve hayırlı bir neslin talep edilmesini gerektirmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'de çocuk arzusu ile ilgili âyetlerde bu hayırlı ve salih çocuk meselesine her seferinde ayrı ve tevhidî bir önem verilir:
وَالَّذينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقينَ اِمَامًا
(Ve o kullar): Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl! derler.[1]
Bu âyette çocuk kelimesi yerine "gözbebeği gibi kıymetli" anlamında "kurretu aynin" kelimesi kullanılmıştır. Bu ise arzularımıza uygun, ve gerçekten Allah'tan korkan takva sahibi bir nesil demektir.
İstenmesi gereken neslin ana vasıfları, başka âyetlerde de kaydedilmiştir:
هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لى مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً اِنَّكَ سَميعُ الدُّعَاءِ
Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin, dedi[2]
Bu âyette istenecek neslin "temiz" olduğu belirtilmektedir. Mümin, ancak temiz bir nesil talebinde bulunur. Bu dua, Zekeriyya (a.s)'ın duasıdır.
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحيمُ
Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.[3]
"Müslüman nesil" isteğini dile getiren İbrahim ve İsmail (a.s) bize bu bakımdan birer örnektirler. Ayrıca Cenâb-ı Allah bize:
قَدْ كَانَتْ لَكُمْ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فى اِبْرهيمَ وَالَّذينَ مَعَهُ
"İbrahim ve onunla birlikte olanlarda sizin için uyulacak güzel örnekler vardır" [4]buyurmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'de, elde edilecek çocuk ve arkadan gelen nesille alâkalı olarak yapılması gereken duayı öğretici mahiyetteki bir âyet, neslin "salih" olmasına dikkat çeker. Kırk yaşına basan kimsenin, yapması gereken dualar meyanında şöyle demesi istenir:
رَبِّ اَوْزِعْنى اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتى اَنْعَمْتَ عَلَىَّ وَعَلى وَالِدَىَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضيهُ وَاَصْلِحْ لى فى ذُرِّيَّتى اِنّى تُبْتُ اِلَيْكَ وَاِنّى مِنَ الْمُسْلِمينَ
Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben Müslümanlardanım.[5]
Bu talepteki salâhtan, iyi amel üzere olan hayırlı nesil anlaşılacağı gibi, yaratılış yönünden bedeni sağlam, tam, kusursuz, sakat olmayan anlamı da çıkarılmaktadır.
Hz. Âyşe validemize bir doğum haberi ulaşınca, kız mı erkek mi diye hiç sormayıp, "Yaratılışı tamam mı?" diye sorduğu; "Evet!" cevabı alınca da, "Âlemlerin Rabbine hamd olsun" diye dua ettiği bilinmektedir. Hz. Âdem (a.s) ve Havva validemiz de zaten bu şekilde dua etmişlerdir:
هُوَ الَّذى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشّيهَا حَمَلَتْ حَمْلًا خَفيفًا فَمَرَّتْ بِه فَلَمَّا اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اتَيْتَنَا صَالِحًا لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرينَ
Rableri Allah'a: Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua ettiler.[6]
İhtiyarlığına rağmen kendisine Cenâb-ı Hakkın iki çocuk vermesi karşısında Hz. İbrahim (a.s) şu duayı yapmıştır:
اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذى وَهَبَ لى عَلَى الْكِبَرِ اِسْمعيلَ وَاِسْحقَ اِنَّ رَبّى لَسَميعُ الدُّعَاءِ
"İhtiyar halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duayı işitendir."[7]
Bu teslimiyet içindeki bir baba Allah Teâlâ'ya şu niyazda bulunmaktadır:
رَبِّ اجْعَلْنى مُقيمَ الصَّلوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّتى رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاءِ
"Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duamı kabul et!."[8]
Çocuk, babasının sırrı ve hususiyetlerinin sahibidir. Hayatı boyunca onun gözbebeği, ölümünden sonra da mevcudiyetini devam ettiren ve ebediliğe doğru götüren bir parçasıdır. Bütün hususiyetleri (iyi ve çirkinini) ondan âdeta miras yolu ile aktarır. Zira o, kalbinin bir parçasıdır. Bundan dolayı Allahu Teâlâ, neseplerin korunmasını, neslin tevhid üzere yetişmesini emretmiştir. Bunun için aile halkına, özellikle yeni yetişen çocuklara her şeyden önce öğretilmesi gereken şey, iman esasları ve bilhassa "tevhid" inancıdır.
Yani Allah'ın varlığı ve sıfatlarıyla tanıtılması, hiç bir şekilde O'nun ortağı yardımcısı, O'na giden yolda aracının olmadığı, insanların O'nun hükümleri, emir ve yasaklarıyla yönetilmesi gerektiği inancıdır. Yaş ve idrak yönüyle bir şeyler öğrenme durumuna gelen bir çocuğa, öncelikle bu inanç kazandırılmalıdır. Nitekim bir kısım rivayetler, Rasûlullah (as)'ın kendi yakınlarından bir çocuk konuşmaya başlar başlamaz çocuğa tevhîdi öğrettiğini ve bu maksatla:
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذى لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَريكٌ فِى الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِىٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْبيرًا
Çocuk edinmeyen, hakimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten ötürü bir dosta da ihtiyacı olmayan Allah'a hamd ederim" de ve tekbir getirerek O'nun şanını yücelt![9] âyetini okuduğu kaydedilmektedir.
Tevhitle birlikte, şirkin kötülüğü, batıllığı, şirke düşmenin ne büyük bir zulüm ve cinayet olduğu da, öncelikle öğretilmesi gereken bilgiler olmaktadır. Bu konuda Kur'ân'ın verdiği en güzel örnek Hz. Lokman (a.s)'dır.
وَاِذْ قَالَ لُقْمنُ لِابْنِه وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَىَّ لَاتُشْرِكْ بِاللّهِ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظيمٌ
Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.[10]
Hz. Nuh (a.s) da kavmini Allah'a davet etmiş, davetini kabul ederek inanan insanları tufandan kurtulmaları için gemisine almış, bu arada öz oğlunun da inanarak gemiye binmesini istemişti. Ancak oğlu, inanmadığı için gemiye bilmeyerek, kendi helâkini kendi elleriyle hazırlamıştır. Şefkatinin eseri olarak oğlunun affedilmesi için:
وَنَادى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْنى مِنْ اَهْلى وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِمينَ () قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسَْلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه عِلْمٌ اِنّى اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلينَ
Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin." Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim[11] buyurarak, evlâd olabilmek için sadece babanın sulbünden gelmiş olmanın yetmediğini; bilâkis babanın gösterdiği eğitimi ve akideyi kabul etmeyi gerektiğini vurgulamıştır.
Bir çok insan, evlat sahibi olmayı toplum içerisinde bir iftihar vesîlesi[12] olarak düşünmüş, Allah'ın ebeveyne emaneti olan bu varlıklara İslâmî terbiye ve eğitimi vermediği için de, onları kendilerine adeta düşman yapmıştır. Allah, böyleleri için şöyle buyurmaktadır:
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِنَّ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ وَاَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّهَ غَفُورٌرَحيمٌ
Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.[13]
Gerçekte evlât, insan için bir imtihan vasıtasıdır.
وَاعْلَمُوا اَنَّمَا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاَنَّ اللّهَ عِنْدَهُ اَجْرٌ عَظيمٌ
Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah'ın katındadır.[14]
ـ عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: قالَ رسولُ اللّه : كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، فَامَامُ رَاعٍ وَمَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالرَّجُلُ رَاعٍ في أهْلِهِ، وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالمَرْأةُ في بَيْتِ زَوْجِهَا رَاعِيَةٌ، وَهِىَ مَسْئُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا، وَالخَادِمُ في مَالِ سَيِّدِهِ رَاعٍ، وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. قالَ: فَسَمِعْتُ هؤَُءِ مِنَ النَّبىِّ وَأحْسِبُهُ قالَ: وَالرَّجُلُ في مَالِ أبِيهِ رَاعٍ، وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ.
İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes'ulsünüz. İmam çobandır ve sürüsünden mes'ûldür. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes'uldür. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes'ûldür. Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mes'ûldür."İbnu Ömer der ki: "Bunları Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan işitmiştim. Zannediyorum ki şöyle de demişti:"Kişi bâbasının malında çobandır, o da sürüsünden mes'ûldür."[15]
-Ebeveynin evlâda bırakacağı en güzel mirâs, hiç şüphesiz ki, onu güzel terbiye etmesidir.[16]
-"Güzel terbiye edilen çocuk, ebeveyni için âhiret mutluluğunun sebebidir. Ölen insanın amel defteri kapandığı halde salih evlât bırakanın defteri kapanmaz; onun yaptığı hayırlı işlerden ebeveyn de mutlak fayda görür." [17]
Evlâdın ruh terbiyesine önem verildiği gibi, zamanın meşhur olan bilgilerinin de ona kazandırılması geçimini temin edebileceği helâl kazanç yollarının öğretilmesi gerekir.
Diğer taraftan, yine Kur'ân-ı Kerîm, Resûl inancı olmadan Allah'a inanmanın hiç bir değer ifade etmediğini, Allah'a inanmanın mutlaka Resûllere de inanmayı gerektirdiğini bildirir:
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذينَ اُوتُوا نَصيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذينَ كَفَرُوا هؤُلَاءِ اَهْدى مِنَ الَّذينَ امَنُوا سَبيلًا () اُولئِكَ الَّذينَ لَعَنَهُمُ اللّهُ وَمَنْ يَلْعَنِ اللّهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ نَصيرًا
Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip "Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız" diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu: İşte gerçekten kâfirler bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Allah'a ve Peygamberlerine iman eden ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara (gelince) işte Allah onlara bir gün mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.[18]
İslâm, çocuğun göstereceği kabiliyete göre yönlendirilmesini müminlere tavsiye eder. Bu konuda İbn Kayyim el-Cevziyye şu görüşe yer vermektedir:
"Eğer baba, çocukta iyi bir anlayış, sıhhatli bir idrak, kuvvetli bir hâfıza ve yeterli bir kavrayış keşfederse onu ilme teşvik etmelidir. Zira, bu vasıflar ilmi kolayca kabul için çocukta fıtrî bir kâbiliyetin varlığına delildir. Bunun aksine, çocukta mesleklerden birine yönelik bir kâbiliyet ve heves görürse ve meslek de mubah ve insanlar için faydalı bir meslekse, Çocuğu o sahada yetiştirmesi gerekir." [19]
Kur'ân-ı Kerim'de öğretim ve terbiye konularıyla ilgili olarak erkek ve kız çocuklar arasında herhangi bir ayırım açık olarak gelmiş değildir. Eğitimle ilgili hükümler; kız ve erkek, her iki cins için de aynıdır. Ancak, özellikle cinslerin eğitimi ile ilgili bir çok bahsin kadın ve erkek, her iki cinste de ayrı ayrı ele alınarak tebliğ edilmiş olması; âyetlerin açık olan hükümlerinin yanında, cinslerle alâkalı bilgilerin, onlarla çeşitli şekilde ilgilenilmesi gerektiğini müminlere hatırlatmak içindir:
وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدينَ زينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدينَ زينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ ابَائِهِنَّ اَوْ ابَاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَائِهِنَّ اَوْ اَبْنَاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَنى اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَنى اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِعينَ غَيْرِ اُولِى الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلى عَوْرَاتِ النِّسَاءِ وَلَا يَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفينَ مِنْ زينَتِهِنَّ وَتُوبُوا اِلَى اللّهِ جَميعًا اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.[20]
يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ الْمُؤْمِنينَ يُدْنينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَابيبِهِنَّ ذلِكَ اَدْنى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَحيمًا
Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.[21]
Çocukların, iki cinsi arasındaki terbiyenin çeşitliliği hadislerle ve sünnet ile daha açık olarak gösterilmiştir. Onların cinsiyetlerinin farklı oluşu sebebi ile eğitimlerinin farklılığı tabii karşılanırken, ikisine de eşit davranmak emredilmiştir.
Âdil ismi ile muttasıf olan Allah, kullarına karşı adil olduğu gibi, kullarının da birbirlerine karşı adaletli davranmalarını ve iyilikte bulunmalarını emretmektedir.[22] Bu ilâhî emir, aynı zamanda ana-babanın evlâdına karşı göstereceği ilginin de esasını teşkil etmektedir. Ebeveyn tarafından çocuklar arasında gösterilecek adaletli muamele, saygınlıklarının artmasına vesîle olur. İslâm âdabı kız veya erkek çocuklar arasında ayırım yapmayı hoş görmemektedir. Öyle ki, gönül işi olan sevgide bile her iki tarafı eşit tutmayı öngörmektedir.
Ebû Hüreyre'den rivayet edilen şu hadis bunun açık bir delilidir:
Peygamber (a.s)'ın yanına bir adam gelmişti. Yanında da bir çocuk vardı. Adam çocuğu öpmeye başlayınca Peygamber, "Ona acıyor musun?" dedi. Adam "Evet" deyince Rasülullah Şöyle buyurdu: "Çocuğa olan şefkatinle sen de Allah'ın merhametine lâyıksın. Çünkü Allah, merhametlilerin en merhametlisidir.[23]
Hz. Enesin rivayetinde ise şu ilâve vardır: "Adam çocuğunu öpüp dizine oturttu. Derken bir de kızı geldi. Onu da önüne oturtunca Rasûlullah (a.s): "Aralarında eşit muamele yapacak mısın?"diye ikazda bulundu."[24]
Kız çocuklarına bakma ve onları yetiştirme konusunda Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmaktadır:
"Kim üç kızı olur da bunlara sabrederse ve varlığından onlara giydirirse, ona ateşten koruyucu bir perde olurlar." [25] "Kimin üç kızı yahut üç kız kardeşi olur da onlara iyi muamele ederse muhakkak Cennet'e girer."[26]
Hz. Peygamber (a.s) Sürekâ İbn Cu'şüm'e şöyle dedi: "Sana sadakaların en büyüğünü göstereyim mi?" Sürakâ: "-Evet yâ Rasûlullah" dedi. Peygamber (a.s) de: "(Boşanmak veya kocası ölmek suretiyle) sana dönmüş olan, senden başka geçindiricisi olmayan kızındır."[27]
Enes b. Mâlik'ten rivayetle Hz. Peygamber (a.s)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Her kim bulûğ çağına ulaşmalarına kadar iki kız çocuğunun bakımlarını, nafakalarını, terbiye ve yetiştirilmelerini üzerine alır, yerine getirirse o kimse kıyamet gününde benimle beraber (şöyle) gelecektir." buyurmuş ve parmaklarını birbirine yanaştırıp kavuşturmuştur." [28]
Evlâda karşı sevgi ve şefkat, fıtrî bir duygudur. Bu konuda genellikle adaletsiz davranılması pek olağan bir hadise değildir. Ancak, hayatta bulunan ebeveynin mal konusunda evlâdından bir kısmını diğerine tercihi mümkündür. İslâm fıkhında çocuklardan bir kısmına mal hibe etme konusu özetle şöyle kaydedilir:
Bir kimse, sağlığında kendi malını dilediği bir kimseye bağışlayabildiği gibi; bu malı çocuklarından herhangi birine de bağışlayabilir. Ancak, bu durum adalete aykırı olacağından harama yakın bir kerahattir. Çocuklardan bir kısmını diğerine tercih etmek, kardeşler arasında düşmanlığa ve soğukluğa sebep olur. Hatta mîrasta erkek kardeşinden daha az alacak olan kız bile, bağışlamada diğer kardeşleriyle eşit miktarda tutulmalıdır. Hanefî mezhebine göre fetva böyle verilmiştir. Ancak, Mütekaddimîn denen ilk devir İslâm âlimleri, çocuklardan bir kısmı cahil, fâsık da olsalar, takva sahibi ve edepli olan diğer kardeşlerini bunlara mal ile tercih etmenin uygun olmadığını söylerken; Müteahhirîn denen son devir İslâm âlimleri takva ve edep sahibi evlâdı diğerlerine tercih etmenin mümkün olduğunu söylemişlerdir. [29]
Bir hadisi şerifte; Hz. Peygamber (a.s): "Allah'tan korkunuz, evlâdınız arasında adalete riayet ediniz." buyurur. Diğer bir hadiste: "Ey ashabım ve ümmetim, Atıyye ve hibede çocuklar arasında eşitliğe riâyet ediniz. Ben, evlâttan birisini üstün görecek olsaydım kadınları üstün görür ve tercih ederdim." buyurur. Bir diğer hadiste ise: "Çocuklarınızın arasında adaletli olun. Çocuklarınızın arasında adaletli olun. çocuklarınızın arasında adaletli olun" buyurur. [30]
Bu hadisin vürûdu şöyledir: Beşir b. Sa'd el-Ensârî'nin karısı, oğlu Nu'man b. Beşir'e, köle, bahçe ve benzeri malî bir yardımda bulunarak onu diğer çocuklarından ayırmasını ve bu bağışı belgelendirmek için Rasûlullah (a.s)'ın şahit olmasını kocasından istemişti. Bunun üzerine Beşir, Rasûlullah (a.s)'a gitmiş ve aralarında şu konuşma geçmiştir:
-Yâ Rasûlullah, Revaha kızı Amre (kendi karısı) oğluna kölemi bağışlamamı benden istedi."
"-Onun kardeşleri var mı?"
"-Evet!"
"-Buna verdiğin gibi diğerlerine de verdin mi?" "-Hayır!"
"-Bu doğru değildir. Ben de doğru olmayan şeye şahit olmam. "
Ebû Davûd'un rivayetinde Rasûlullah (a.s) şu cevabı vermiştir:
"-Haksızlığa beni Şahit tutma. Sana iyilik etmeleri yönünden çocukların üzerinde senin hakkın olduğu gibi, aralarında adaletli olman için de senin üzerinde onların hakları vardır."
"-Allahtan korkunuz ve çocukların arasında adaletli olunuz."[31]
İmam Muhammed ve diğer bazı fakihler, ebeveynin çocuklara vereceği hibe konusunda miras nispetinin nazara alınması; oğullara iki, kızlara bir nispetinde verilmesi gerektiğini, adaletin böyle yerine geleceğini söylemişlerdir. Mirasta olduğu gibi hediyede de erkeğin, kızın alacağından iki misli alması, erkeğin, aile ve çocukların nafakalarını temin ile mükellef olmasındandır.
İmam Mâlik ve İmam Leys ile İmam Sevrî'ye göre; evlât arasında bazılarını tercihen bir malı hibe etmek caizdir. Ancak İmam Mâlik, malın tümünün değil, malın bir kısmının bağışlanabileceğini belirtir. Hepsini bağışlamak caiz değildir.
Şafiîlere göre; tercihe şayan görüş, bağışlanacak malın kadın-erkek arasında ayırım yapılmaksızın eşit ölçüde bağışlanmasıdır. Bir görüşe göre de, mirastaki hisse nispetinde bağışlanır.
Hanbelî fakîhlere göre; bağışın evlât arasında, mirastaki hisseleri oranında yapılması gerekir. Çocuğun evlendirilmesinde de diğerlerinin izni olmaksızın fazla masrafta bulunmamalı veya diğerlerine de aynı ölçüde masraf yaparak eşitliği sağlamalıdır. Nafaka ve giyim hususunda ihtiyaç miktarı nazarı itibara alınır. Fakat, İmam Ahmed'den bir rivayete göre; bir kimse, çocuklarından, ihtiyaç sahibi olan aile fertlerinin çokluğu yahut ilim ile meşgul olması gibi sebeplerden dolayı, birini veya bir kısmını, fâsık ve malını kötü yolda sarf edecek olan diğer çocuklarına tercih eder ve onlara mal hibe edebilir. Bu caizdir. Diğer akrabaya hibe konusunda ise eşitlik şartı aranmaz.
Zâhiriyye mezhebi âlimlerince, bir kimsenin evlâdından yalnız birine hibe ve tasaddukta bulunması helâl değildir. Erkek çocuğunu kız çocuğuna tercih etmesi de helâl değildir. Diğerlerine de aynı ölçüde hibede bulunması gerekir. Bu durum, iyilik kabilinden yapılan hibelerde de geçerlidir.[32]
Bir baba hayatta iken, evlâdından birine, meselâ oğluna, tasarrufta bulunmak üzere bir miktar mal vermiş ve bu mal tasarruf neticesi artmış ise; artan bu malın aslı hibe yoluyla verilmişse, o, erkeğin olur; ticaret kasdıyla verilmişse, bütün vârisler o maldan hak alabilirler. Zira, artan mal, babanın malından artmış demektir. [33]
İslâm'a göre hiç bir çocuk korumasız değildir. İster soyu sopu belli, ister yakın bir akrabası bulunsun veya bulunmasın her çocuk, İslâm hukuku bakımından koruma altındadır. Nitekim, her hangi bir çocuğu bulan bir kimsenin, -eğer bu çocuk başkasını görme ihtimali olmadığı için helâk olacak durumda ise- onu alması farz-ı ayındır; almadığı takdirde günahkâr olur. Çocuğu bulanın kendisi bakmak istemediği takdirde ona bakacak birini bulmak, İslâm devleti veya devletin gösterdiği müesseseye ait bir görevdir. Bulunan çocuğun bakımıyla ilgili bir çok ihtilâflı meseleyi mahkemeler de çözüme kavuşturur. Hâkim, herhangi bir kişiyi nafaka ödemeye mecbur edebilir.
Çocuğun yeme, içme, giyinme, temizlenme, istinca işlerini kendi kendine yapabileceği yaşa kadar kız olsun, erkek olsun çocuğun bakımı anneye aittir. Bu yaştan sonra erkeklerde bulûğ; kızlarda hayız yaşına kadar ki terbiye, Hanefi fıkhına göre erkekte babaya; kızda anneye aittir. Şâfiîlerde ise bu bakım çocuğun isteğine bağlıdır. Bu mesele, boşanma ile ilgili durumlarda ortaya çıkar. Anne öldüğü veya yeniden evlendiği takdirde, çocuğa aşağıdaki sıraya göre anne veya baba tarafından bir kadın akrabası bakar:
a) Annenin annesi; bu da ölse veya evlense;
b) Babanın annesi; bu da ölse veya evlense;
c) Anne-baba bir kız kardeş; bu da ölse veya evlense;
d) Anne bir kız kardeş; bu da ölse veya evlense;
e) Anne-Baba bir kız kardeşin kızı; bu da ölse veya evlense;
f) Anne bir kız kardeşin kızı; bu da ölse veya evlense...
Bu kadınlar, çocuğa mahrem olan bir akraba ile evlenecek olsa, -meselâ çocuğun annesinin amcası ile evlenmesi gibi- kadın bu durumda hidane hakkını kaybetmez.
Çocuğun nesebi ve babaya nispeti Ebu Nuaym'den Peygamberimizin (a.s): "Sizi nesebinizden büyükbabanıza bağlayacak bilgileri öğrenin." ve "Her kim kendi babasından soyundan başkasına ve her köle ki, efendisinden bir başkasına kendisini nispet ederse, Allah'ın azabına uğrasın" buyurduğunu nakleder.[34]
Sahih-i Müslim'de nakledilen hadislerde Hz. Peygamber (a.s): "Bile bile babasından başkasının oğlu olduğunu iddia eden hiç bir adam yoktur ki, küfretmiş olmasın..." "Babalarınızı inkâr etmeyin. Zira her kim babasını inkâr ederse bu küfürdür.""Her kim İslâm'da babası olmadığını bildiği halde babasından başkasına iddia ederse, ona Cennet haramdır. " buyurduğu ifade edilmektedir.[35]
Nesep, baba ve ana tarafından iştirak ve ittisal demektir. Neseb bi'ttûl, (babalar ile babaların ilânihaye babalarıyla oğullar ve oğulların ilânihaye oğulları arasındaki bağımlılık) ve nesep bi'l-arz (erkek kardeşler ile bunların oğulları ve amca oğulları arasında olan bağımlılık) olmak üzere iki çeşittir. Nesebin tespiti sosyal hayatın zarurî bir neticesidir. İnsanlık silsilesinin intizam içinde devamı, fertler arasında şefkat, yardımlaşma ve dayanışmanın ortaya çıkması, medeni bir çevrenin oluşması, ailevî ve iktisâdî ilerlemenin meydana gelmesi; nesebin sabit olmasıyla mümkün olmaktadır.
Bunun içindir ki, nesebin sabit olması ilâhî bir rahmettir ve insanı hayvanattan ayıran özelliklerden biridir. Binaenaleyh nesebin muhafazası gerektiği gibi, nesebi inkâr veya sahih olmayan bir nesebi benimsemek de, din ve insanlık adına işlenen en büyük suçlardan biridir. Allah, nesebi muhafaza için nikâh akdini helâl kılarken, nesebi soysuzlaştırmaya vesile olan zinayı da haram kılmıştır.[36]
Bir çocuğun nesebi kendini doğuran kadından sabit olur. Fakat o çocuğun nesebinin bir erkeğe nispet edilebilmesi için, o erkek ile anası arasında sahih veya kısmen bu hükümde bulunan fasit bir nikâh ile veyahut cariyelik veya bir mazerete mebni şüphe ile cinsî bir yakınlaşmanın gerçekleşmesi esastır. Cinsî yakınlaşma neticesi meydana gelen hamilelik müddeti hakkında mezhepler arasında farklılıklar vardır. Hanefi mezhebine göre hamilelik müddetinin en azı altı ay en çoğu iki senedir. Diğer üç mezhebe göre ise bu müddetin en azı altı ay, en çoğu ise dört senedir. Bu müddet içerisinde doğan çocuk, kadının hamile kalmasına sebep olan erkeğe nispet edilir. Sahîh bir nikâh, hamilelik müddetinin başlangıcı kabul edilirken; fâsit bir nikâhta ise hamilelik müddetinin başlangıcı, karı-koca ilişkilerinin vukû bulduğu andır. Çocuğun nesebinin sübutu da bu ikrar tarihinden itibaren değerlendirilir.
Nikâhlı bir kadının nikah akdinden altı ay veya daha sonra doğuracağı çocukların nesebi kocasından sabit olur. Bu kadınlar bu süre içinde boşanmış olsalar da nesebin kocaya aidiyeti değişmez. Lian suretiyle meydana gelen ayrılmalarda da (kocanın ispat edememekle birlikte karısının zina ettiği iddiasında bulunmasıyla aralarında meydana gelen ayrılık) hamilelik müddetinde doğan çocuk yine kocaya isnad edilir.
Nikâh akdinden veya cinsi yakınlaşmadan itibaren hamilelik müddeti için müsait olmayan bir zamanda doğacak çocukların nesebi sabit olmaz. Ancak koca, çocuğun kendinden olduğunu iddia ederse, bu durumda çocuk kocaya nispet edilir. Batıl nikâh neticesi doğan çocuğun nesebi sabit olmaz. Müslüman ile kâfir karı kocanın nikâhları batıl olduğu için bunlardan doğacak çocukların nesebi sabit olmaz.
Bir kimse herhangi bir sebeple sokağa bırakılmış, anası babası bilinmeyen bir çocuğu korumak için alıp beslemiş olsa; bununla aralarında nesep sabit olmaz. Evlâtlık edinilen çocuğun nesebi, kendisine evlât edinen kimseye nispet edilemediği gibi evli veya bekâr bir kadının zina neticesi doğurduğu çocuk da kendisiyle zina eden erkeğe nispet edilemez.
Bir kimsenin nesebi ya ikrar ile veya deliller ile sabit olur.[37]
Çocuk sevgisi: Enes b. Mâlik'ten rivayet edilen bir hadiste o şöyle demiştir: "İyâline karşı insanların Rasûlullah'tan daha şefkatlisini görmedim. Oğlu İbrahim'in Medine'nin bir kenarında oturan süt annesi vardı. Süt annenin kocası bir demirci idi. Rasûlullah (a.s) ile birlikte oraya sık sık giderdik. Varınca, demircinin dumanla dolmuş evine girer, çocuğu kucaklar, öper, koklar, bir müddet sonra dönerdi."[38]
Rasûlullah (a.s) herkesi çocuklarını öpmeye teşvik ederdi: "Çocuklarınızı öpün, zira her öpücük için size Cennette bir derece verilir. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve bunu sizin için yazarlar."[39]
Torunlarını öpen Rasûlullah (a.s)'ı Akra b. el-Hâbis yadırgayıp Rasûlullah'a şöyle demişti: "Benim on çocuğum var, hiç birini öpmedim."[40]
Rasûlullah (a.s)"Şefkatli olmayana merhamet edilmez." cevabı ile onu azarlamıştı.[41]
ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال:]قَبَّلَ رسُولُ اللّهِ الْحَسَنَ ابْنَ عَلىٍّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما وَعِنْدَهُ اقْرَعُ بْنُ حَابِسٍ. فَقَالَ اقْرَعُ: إنَّ لِى عَشْرَةً مِنَ الْوَلَدِ مَا قَبَّلْتُ مِنْهُمْ أحَداً! فَنَظَرَ إلَيْهِ رسولُ اللّهِ ثُمَّ قال: مَنْ َ يَرْحَمُ َيُرْحَمُ. أخرجه الخمسة إ النسائى.وزاد رزين: أوَ أمْلِكُ إنْ كانَ اللّهُ نَزَعَ مِنْكُمْ الرَّحْمَةَ .
- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) (bir gün), Hasan İbnu Ali (radıyallâhu anhümâ)'yı öpmüş idi. Bu sırada yanında bulunan Akra' İbnu Hâbis, (sanki bunu tuhaf karşıladı ve:) "Benim on tane çocuğum var. Fakat onlardan hiçbirini öpmedim" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) ona bakıp: "Merhamet etmeyene merhamet edilmez" buyurdu." Rezîn ilâve etti: "[Resûlullah (a.s) şunu da söyledi:] "Allah siz(in kalbiniz)den merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?" [42]
Rasûlullah (a.s)'ın çocuk sevgisi, sadece kendi çocuklarına karşı olmaktan daha çok, sevgiye muhtaç bütün çocuklara idi. Yine Enes b: Mâlik'ten rivayetle: "Onun çocuklara karşı insanların en müşfiği olduğu'' belirtilmiştir.[43]
Buhârî'den gelen bir rivayette, Usâme b. Zeyd şöyle demiştir:
"Rasûlullah beni bir dizine, Hasan b. Ali'yi de diğer dizine oturtur, sonra ikimizi birden bağrına basar ve "Allah'ım bunlara merhamet et, çünkü ben bunlara merhametliyim" derdi."[44]
Râbia b. el Haris de şöyle rivayet etmiştir.
"Babam beni, Abbas da oğlu Fadl'ı Rasûlullah'a gönderdi. Huzurlarına girdiğimiz zaman bizi sağlı sollu oturttu. Bizi öylesine kucakladı ki, daha kuvvetlisini görmedik."[45]
Abdullah b. Selâm'ın oğlu Yusuf, Rasûlullah'ın kendisine Yusuf adını verdiğini ve kucağına oturtarak başını okşadığını söylüyor.[46]
Hz. Âyşe, Peygamber (a.s)'ın evinde henüz küçük yaşta iken, kız arkadaşları gelir, birlikte oynarlardı. Hz. Peygamber eve gelince arkadaşları utanır ve köşelere kaçarlardı. Peygamber onları okşayarak Hz. Âyşenin yanına gönderir, birlikte oynamalarına müsaade ederdi.[47]
Peygamber, çocuklarla şakalaşır.[48]
Hasta çocukları ziyarete giderdi. Kızı Zeynep'in çocuğunun hastalığında yanına gitmiş, onu bağrına basıp ağlamıştır. Yanında bulunan sahabeden Sa'd b. Ubade, "Ağlıyor musun? Halbuki sen Allah'ın Peygamberisin." deyince, Efendimiz (a.s):
"-Ben ona Şefkat duyduğumdan ağlıyorum. Allah kullarından ancak merhametli olanlara rahmet eder" buyurmuştur. Oğlu İbrahim'in ölümünde de yine ağlamış, onun ağlamasını garip karşılayanlara da aynı mânâda ifadeler kullanmıştır.[49]
Bütün bu hadîsler, Peygamber (a.s)'ın çocuklara karşı ne derece sevgi ve şefkat gösterdiğini ispat için yeterlidir. Ahlâkı Kur'ân olan Peygamber (a.s.)'ın diğer hususlarda olduğu gibi, çocuklara karşı gösterdiği şefkat konusunda da gösterdiği örnekleri aynen tatbik ederek küçüklerimize sevgi ile kucak açmamız gerekir.
Rasûlullah (a.s) çocuklarla haşir neşir olurlardı. Kendisiyle çocuklar arasında hiç bir engel bırakmazdı. Çocukların çekinip ürkmelerine sebebiyet verecek hiç bir davranışı olmamıştır. Hattâ bir Cuma hutbesinde minberden inerek onları kucaklamış, sonra yeniden minbere çıkarak hutbesini okumaya devam buyurmuşlardır.
O, çocukların serbestçe yanına girmelerine imkân tanımış, onlara rastlayınca selâm vermiş, hâl ve hatırlarını sormuş, hasta çocukları ziyaret etmiş, onlarla şakalaşmış, onlara isim takmıştır.
Çocukları gördüklerinde "Selam size çocuklar" diye hitap ediyordu.
Bir kısım âlimler çocuklara selâm vermeyi uygun görmemişlerse de, Hz. Peygamber'in çocuklara da selâm verilebileceğine delil olan hadisleri vardır.[50]
Küçüğün büyüğe; geçenin oturana; azın çoğa selâm vermesi emredilmiştir. Enes İbn Mâlik'in: "Rasûlullah (a.s) birtakım erkek çocuklarının yanına uğrayıp onlara selâm vermiştir." dediği rivayet edilir. Enes b. Malik Hz. Peygamberin çocuklara selâm verdiğini gördüğü için o da çocuklara selâm vermiş ve yanındakilere "Peygamber (a.s) çocuklara bunu (selâm vermeyi) yapardı" demiştir.[51]
Çocuklara selâm vermekle onlara İslâm âdabı öğretilmiş olur ve buna alışkanlık kazandırılır. Çocukların kendilerine verilen selâma mukabelede bulunmaları vacip değildir. Çünkü buluğ çağına ermeyen çocuklar İslâmî emirlerle mükellef değildirler. Fakat bir çocuk, mükellef olan bir adama selâm verdiği takdirde buna karşılık vermek farzdır. Bir topluluğa selâm verilse, o topluluktan da bir çocuk selâma mukabelede bulunsa, cemaat adına bu mukabele yeterlidir. Anbese'nin rivâyet ettiğine göre İbn Ömer de mektepte çocuklara selâm vermiştir. Bu haber de çocuklara selâm vermenin örnek bir hareket olduğuna delil teşkil eder.
Peygamber (a.s)'ın çocuklara selâm vermesi bir mecburiyetten değil, O'nun tevazu ve bütün insanlara (mü'minlere) olan şefkatinin bir tezahürüdür.
Çocuk Eğitimiyle İlgili Ayet Hadisler:
Yüce Allah (cc) Kuran-ı Kerimde:
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحيمُ
Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.[52]
رَبِّ اجْعَلْنى مُقيمَ الصَّلوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّتى رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاءِ
"Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duamı kabul et!"[53]
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَنْثُورًا
O insanların etrafında öyle ölümsüz genç nedîmler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın.[54]
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا قُوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْليكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّهَ مَا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.[55]
اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ زينَةُ الْحَيوةِ الدُّنْيَا وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ اَمَلًا
Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.[56]
وَاْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا لَانَسَْلُكَ رِزْقًا نَحْنُ نَرْزُقُكَ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوى
Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.[57]
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِنَّ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ وَاَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّهَ غَفُورٌرَحيمٌ
Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.[58]
اَلَمْ تَرَوْا اَنَّ اللّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِى اللّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُنيرٍ
Allah'ın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır.[59]
وَلَا تَقْتُلُوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْأً كَبيرًا
Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.[60]
اِنَّ الَّذينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِىَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّهِ شَيًْا وَاُولئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فيهَا خَالِدُونَ
İnkâr edenler var ya, onların malları da evlâtları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar, cehennemliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır.[61]
لِلّهِ مُلْكُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ يَخْلُقُ مَايَشَاءُ يَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ اِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ الذُّكُورَ () اَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَاِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَاءُ عَقيمًا اِنَّهُ عَليمٌ قَديرٌ
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. Yahut onları, hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.[62]
نِسَاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْ فَاْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّى شِئْتُمْ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ وَاتَّقُوا اللّهَ وَاعْلَمُوا اَنَّكُمْ مُلَاقُوهُ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنينَ
Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele![63]
هُوَ الَّذى يُصَوِّرُكُمْ فِىالْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ لَااِلهَ اِلَّا هُوَ الْعَزيزُ الْحَكيمُ
Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir.[64]
اِنَّ الَّذينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِىَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّهِ شَيًْا وَاُولئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ
Bilinmelidir ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâtları Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlayacaktır. İşte onlar cehennnemin yakıtıdır.[65]
هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لى مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً اِنَّكَ سَميعُ الدُّعَاءِ
Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin, dedi.[66]
-Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın." [67]
-Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz."[68]
-Siz kıyamet gününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse (çocuklarınıza güzel isimler seçin."[69]
-Çocuğunuza bırakacağınız " en güzel miras" onu, hem dünya ve hem de ahiret mutluluğuna eriştirecek bir terbiyedir."[70]
-Allah'tan korkun, ve çocuklarınız arasında adaleti gözetin."[71]
- Merhamet etmeyene merhamet edilmez."[72]
-Bir adamın hayır yolunda harcadığı paranın en faziletlisi, aile fertlerine harcadığı paradır."[73]
-Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın."[74]
-Kişinin öldükten sonra geride bıraktığı şeylerin en hayırlısı, kendisine dua eden salih bir evlat, sevabı kendisine ulaşan sadaka-i cariye, kendisinden sonra halkın amel ettiği ilimdir."[75]
İnsan ve Çocuk
İnsan: Lügat alimlerince bu kelimenin aslının "ins" kökünden geldiği belirtilmektedir.Kamusta da unutmak manasında "nisyan" kelimesinden geldiği zikredilmektedir.
İnsan: hayvanlardan ve diğer canlı mahluklardan farklı yaratılmıştır. "Eşref-i mahlukat"tır yani. Akıl, iman, vicdan, irade, düşünce meleke ve vasıflarına sahiptir.İnsan Cenab-ı Hakın en mükemmel ve mükerrem, en mübarek ve en muazzez varlığıdır. İlahi nimetleri çok çabucak unutma özelliği olması hasebiyle "insan" (yani unutkan) denilmiş insana"...
İnsan bir başka tanımıyla; ruh ve beden bütününden oluşan, benlik şuuruna sahip, akıl, duygu ve arzu karışımı, konuşma ve iş yapma becerisi olan en üstün canlı varlık. İnsanın varlık yapısı, birbirinden ayrılmayan iki temel unsurdan oluşmuştur. Birincisi "beden"dir ki, bunun aslı topraktır.[76]
Allah'ın takdir ve yaratmasıyla çamur haline getirilen toprağın, çeşitli safhalardan ve işlemlerden geçirilerek belli bir kıvama ulaşması sonucunda ilk insanın bedeni ortaya çıkmıştır. [77]
İnsan ile âlem arasında da böyle bir benzerlik bağına tanık olmaktayız. Binaenaleyh "insan küçük bir âlem, âlem büyük bir insandır" denilmiştir. Ancak insan kendisinin dışındaki bütün varlıklardan farklı özelliklerle donatılarak yaratılmıştır. Çünkü Allah Ona kendi ruhundan üflemiştir. [78]
İslam anlayışına göre, âlemin asıl yaratılış sebebi insandır. İnsanın kainattaki tüm varlıklar arasında seçkin ve üstün bir yeri vardır. [79]
Allah insanın dışındaki bütün yarattıkları ona yardımcı kılmıştır. İnsan akıl planında melekleşme sürecine girebilen, nefis planında iblisleşebilen acaip bir varlıktır aynı zamanda.İşte böylesine farklı boyutları olan, bu kutlu, en şerefli varlık, kendi kemal ve cemal sıfatlarını ancak "aile ocağı" hayatıyla "hayat ve necat bulması" özelliği ve güzelliği de vardır. Onun için "anne, baba, çocuk" üçlüsü "insan" denen tarifi, tanımı, mahiyeti, maddi -manevi yapısı ve her yönü itibariyle bu yüce mahlukun okunması, bilinmesi öyle kolay olamamaktadır. Netice itibariyle insanı şu 21. yüzyılda daha henüz tamı tamına anlamış, çözmüş, idrak etmiş, bilmiş değiliz ve değiller... İnsanı tam tanıyabileceğimiz o ince ve nazenin günlere şimdiden merhaba...
Çocuk: Gönüllerin meyvesi, ruhların sevgilisi, yurdun-yuvanın nur yüzlü meleği, anne ve babanın ise göz nuru, gönül neşesidir.
Çocuğun en güzel tarifini, Hz. Peygamber (a.s) şöyle yapıyor: "Çocuklar yeryüzünde gezen ciğerlerimizdir." [80]
Çocuk Cenab-ı Hakkın kullarına nazlı bir hediyesi, güzide bir emaneti ve kutsi bir vediasıdır.Çocuk, safiyetin sembolü, iyilikler, ihsanlar ve lütufların mazharıdır. Dünya, bizim ebedi âleme geçişimizi sağlayan bir köprüdür. Hayat, bir çok imtihanlarla doludur. İmtihan unsurlarından birisi sayılan çocukların ise, hayatımızda ayrı bir yeri vardır.
Evet, insan için tamamen farklı
bir nimet
ve aynı zamanda tamamen farklı bir imtihandır çocuklar. Çocuk Emanettir:
Elbette ki çocuk, Allah'ın insana vermiş olduğu bir emanettir. Şayet ona iyi
bakılır, terbiyesi iyi verilir ve faydalı bir insan olarak yetiştirilirse;
imtihan kazanılmış olur. Ancak, insan, sadece nefsaniyeti adına ve kendisinden
bir parça olması mülahazasıyla ona bakar ve bundan zevk duyarken de Allah'a
sunması gereken sevgiyi tamamen çocuğa sevk ederse; "bir kalpte iki Sultan
olmaz" düsturunca, imtihan kaybetmiş sayılır. Şu ayet-i kerimede, dünya
malı da çocuklarla birlikte imtihan vesilesi olarak zikredilmiştir.
اِنَّمَآ اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلاَدُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللهُ عِنْدَهُ اَجْرٌ عَظِيمٌ
"Mallarınız ve çocuklarınız bir fitne (imtihan)'dır. Allah onlarla sizi imtihan etmektedir. Allah ise, işte büyük ödül O'nun yanındadır.[81]
Bu ayetin ifade ettiği hakikate göre her şeyde Allah'ın rızasını aramak ve O'na yönelmek; diğer şeyleri de tali olarak kabullenmek icap etmektedir. Yalnız böyle bir davranış, dünyayı ve evlad-ü iyali tamamen terk etme demek değildir. Bilakis bütün bunlara, onların sahibi adına, tam anlamıyla sahip çıkmak bir ibadettir. Bu açıdan insan, kendisini bir emanetçi gibi görebilir. Bu itibarla da, Allah'ın kendisine emanet olarak verdiği diğer nimetlerle birlikte evlad-ü iyale de sahip çıkmalı ve kendisine verilen bu emanete ihanet etmemelidir. Dünyanın her yerinde çocuklar birbirine benzer. Fakat anne ve babaları, yakınları, çevrenin kültürel farklılıkları onları birbirinden ayırır. Çocuklar, doğdukları ve yetiştikleri çevreye göre farklı örf-adet, inanış, giyim, kuşam, iyi, kötü, doğru, yanlış, güzel, çirkin gibi değer yargılarına sahip olurlar.
Çocuk başıboş bırakılmamalı ve yanlış telkinlere terk edilmemelidir. Aksi halde iş işten geçmiş olabilir. Fena terbiyeye maruz kalan bir çocuk, bu durumların tahripkâr tesirlerini ömrü boyunca hisseder. Çocuk bugünün küçüğü, yarının büyüğüdür. Çocuk her milletin geleceğidir. Çocuk yarınların teminatıdır, güvencesidir.
Annelerin, babaların gelecekleri iyi ve faydalı çocuk yetiştirmeleri ile teminat altına alınır. Ağacın nesli ve nevinin devamı çekirdeği ve tohumu ile mümkün olduğu gibi, insanın neslinin ve türünün devamı da ancak çocuk ile mümkündür. Milletlerin zeval bulmaması, çocuklarını yabancı ellere ve yabancı kültürlerle tek etmemeğe ve onların özlerini korumaya bağlıdır. Çocuklar asla küçük görülmemelidirler. Onlar katiyyetle hafife alınmamalıdırlar. Çünkü çocuklar Ümmet hayatı için en mühim unsurdurlar.
a) İstidlal - Çocuk İsteme
Her anne ve babanın en büyük özlemi bir çocuk sahibi olmaktır. İnsan fıtratının bu vazgeçilmez arzusu, Allahın peygamberlerinden de kendini göstermiştir. Fıtri olan bu özlemi, yüce Allahtan hayırlısını dileyerek istemek, beklemek gerekir. Çünkü nice evlatlar, kendi anne ve babalarının başına bela ve yaşadıkları toplumun içinde fesat çıkarmışlardır. Şimdi konunun deha detayını istidlal kelimesinin anlamıyla açıklamaya çalışalım.
İstidlal: Bir erkeğin, eşinden çocuk istemesi anlamında kullanılan bir İslâm hukuku terimi.
İslâm toplumunun güçlü olmasına önem veren dinimiz çocuk ve neslin çoğalmasını benimsemiş ve bunu teşvik etmiştir.
Nitekim Hz. Peygamber (a.s): "Çok doğuran sevimli kadınla evlenin, zira ben (kıyamet gününde) sayınızın çokluğuyla (diğer) ümmetlere iftihar ederim" [82] buyurmuştur.
Enes b. Mâlik'in hanımı ümmü Süleym'in Rasûlullah (a.s)'a "Ya Rasûlallah! Enes senin hizmetkârındır, onun için Allah'a dua et." demesi üzerine Rasûlullah: (a.s) "Ey Allah'ım, onun malını ve çocuklarını çoğalt ve ona verdiklerine bereket koy" şeklinde dua etmiştir.[83]
Ayrıca çocuk, bir evin neşesi, anne ve babanın teselli kaynağıdır. Çocuğu olmayan bir aile, geleceğine umutla bakıp şevkle çalışamaz. Nitekim Hz. Zekeriyya (a.s), neslinin devamı için Allah (cc)'a şu duada bulunmuştur:
وَاِنّى خِفْتُ الْمَوَالِىَ مِنْ وَرَائى وَكَانَتِ امْرَاَتى عَاقِرًا فَهَبْ لى مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا () يَرِثُنى وَيَرِثُ مِنْ الِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا
Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver. Ki o bana vâris olsun; Yakup hanedanına da vâris olsun. Rabbim, onu rızana lâyık kıl![84]
Çocuk sahibi olmanın diğer iyi bir yönü de şudur ki: Çocuklara hizmet etmek ve onların rızkının peşinde koşmak İslâm nazarında ibadet sayılmıştır.
Peygamberimiz şu hadis-i şerifleriyle bu durumu çok güzel bir şekilde ifade etmektedir: "Bir kimsenin harcadığı en faziletli dinar, çoluğuna çocuğuna ve Allah yolunda hayvanına harcadığı dinar, bir de yine Allah yolunda arkadaşına sarf ettiği dinardır. [85]
İnsan öldükten sonra geride bıraktığı salih çocuklarının iyi amellerinden de faydalanır.
Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır: "Dört kişi var ki öldükten sonra sevapları (kesilmez) devam eder: Allah yolunda kendini vakfetmiş olarak nöbet tutarken ölen kişi; ilim öğreten bir kişi (ilminden faydalanıldıkça sevabı devam eder), ölmeyen bir sadaka (hayır) icra eden kişi (sadakası devam ettikçe sevabı da devam eder); kendisine dua edecek salih bir çocuk bırakan kişi.[86]
Çocuk, rızkı ile beraber doğar. Müşrikler buna inanmadığı için cahiliyye devrinde bazı Araplar fakirlik korkusuyla ve çocuklarını besleyememe endişesiyle çocuklarının olmasını istemiyorlar ve doğanları da hemen öldürüyorlardı. Tıpkı asrımızda aynı zihniyete sahip insanlar olduğu gibi. Ancak Cenâb-ı Allah herkesin rızkını tekeffül ettiğini beyan ederek, onların bu çirkin düşünce ve hareketlerini yasaklamış ve bundan dolayı onları şiddetle kınamıştır:
وَلَا تَقْتُلُوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْأً كَبيرًا
Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.[87]
قَدْ خَسِرَ الَّذينَ قَتَلُوا اَوْلَادَهُمْ سَفَهًا بِغَيْرِ عِلْمٍ وَحَرَّمُوا مَا رَزَقَهُمُ اللّهُ افْتِرَاءً عَلَى اللّهِ قَدْ ضَلُّوا وَمَا كَانُوا مُهْتَدينَ
Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.[88]
Çocuk, insanı daha fazla çalışmaya sevk eder. Çocuk sahibi bir kişi, çocuklarını en iyi bir şekilde geçindirmek için daha fazla gayret sarf etmeye çalışır; dolayısıyla tembellikten de kurtulmuş olur. Bu durum devlet için de söz konusudur.
İslâm'da çocuk sahibi olma ve neslin devamını sağlama, ibadet kabul edilmiştir. Bu, önemine binâen ona herhangi bir sebeple zarar verme, rahme düşmüş çocuğu düşürme, zâyi etme; doğan bir çocuğu öldürme gibi kabul edilmiştir. Özellikle anne karnında şekillenmiş, uzuvları belirmiş çocuğun düşürülmesi haramdır.
Çünkü Rasûlullah (a.s) kadınlardan bey'at alırken, onlara: "Çocuklarını her hangi bir şekilde öldürmemeleri" şartını koşmuştur.[89] Bu şart çok önemlidir. Çocuk, doğmadan evvel ananın tasarrufu altındadır. Ama doğduktan sonra artık ana değil baba çocuğundân sorumludur. Öyle ise "çocuklarını herhangi bir sebeple öldürmeme" şartı, rahimlerde bulunan ve henüz cenin olan çocukları öldürmeme şartıdır.
يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلى اَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللّهِ شَيًْا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنينَ وَلَا يَقْتُلْنَ اَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَاْتينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرينَهُ بَيْنَ اَيْديهِنَّ وَاَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصينَكَ فى مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللّهَ اِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَحيمٌ
Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.[90]
Çocuk istemenin faziletli oluşu, onu İslâmî bir terbiye ile yetiştirmeye bağlıdır. Aksi takdirde çocuk, gerek anne ve babası ve gerek toplum için faydalı olmaktan ziyade zararlı bir unsur olur. Bu nedenle çocuk terbiyesi de en az çocuk sahibi olmak kadar önemlidir.
Dolayısıyla çocuk terbiyesine son derece önem vermek; onu İslâm'ın öngördüğü şekilde ve yaşta ibadete alıştırmak, ona dürüstlüğü öğretmek; onunla iyi ve yumuşak muamele edip başkalarına karşı davranışlarına dikkat etmek; onu görgü kurallarına, cömertliğe ve tutumluluğa alıştırmak, hülâsâ onu İslâm'ın ahlâk ve prensipleri üzerinde yetiştirmek gerekir.
Bir kısım hadisler, Hz. Peygamber (a.s)ın doğumu yaklaşan kızı Fatımaya, doğum yapmadan, hususi alaka gösterdiğini haber vermektedir.
Hz. Fatımanın doğumunda hazır bulunanlardan Sevde Bintu Misrahın özetleyeceğimiz şu rivayetinden Hz. Peygamber (a.s)ın doğacak çocuğun annesine gösterdiği ilgiden sonra, doğan çocukla ilgili olarak da evvel emirde çocuğun sarıldığı bezle alakadar olduğunu öğrenmekteyiz. Sevdenin belirttiğine göre doğum sancısı başlar başlamaz Hz. Peygamber (a.s) gelir ve Hz. Fatımanın hatırını sorduktan sonra: Doğum olunca bana haber vermeden çocuğa hiçbir şey yapmayın der. Çocuk doğunca Sevde göbeğini keser ve sarı renkli bir beze sarar.
Az sonra gelen Hz. Peygamber (a.s), doğum olup olmadığını, Fatımanın hal ve hatırını sorar. Sevdenin: Ya Resulullah, çocuk doğdu, göbeğini kestim ve sarı bir beze sardım cevabın üzerine Hz.Peygamber (a.s) öfkelenir ve: Bana asi oldun der. Sevdenin: Allah ve Resulüne asi olmaktan Allaha sığınırım ya Resulullah, ben onun göbeğini kestim, bunu yapmaya da mecburdum cevabını üzerine çocuğu bana getir der. Sevde çocuğu getirir. Resulullah (a.s) sarı bezi atar ve beyaz bir bez içerisine sarar. Tükürüğünden çocuğun ağzına koyarak onu yutmasını sağlar..."[91]
Kezâ Hz. Ali'den gelen bir rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: Doğan çocuğa süt vermezden önce bana haber et, benden önce süt verme" meâlinde Hz. Fâtıma'ya emir verdiği belirtilir. Hz. Ali, Fâtıma'nın Hz. Hasan'ın doğumunda bu emri yerine getirdiğini, Hz. Hüseyin'in doğumunda yerine getirmediğini ve babası gelmezden önce süt emzirmiş bulunduğunu zikreder. Ayrıca Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Hasan'ın ağzına kendisinin bilmediği bir şey koyduğunu, bu sebeple de Hasan'ın Hüseyin'e nazaran daha bilgili (a'lem) olduğunu ifade eder.[92]
c) Tahnik
Tahnik: Doğan çocuk için İslamın meşru kıldığı hükümlerden biri de, doğumu müteakip ağzına tatlı dokundurmanın müstehaplığıdır.
Tahnik, sözlük olarak hurmayı ağızda çiğnedikten sonra onu çocuğun ağzına dokundurmaktır. Bu da çiğnenen hurmadan bir parça parmağa konularak çocuğun ağzına sürülerek gerçekleştirilir, aynı zamanda ağzının sağına-soluna hareket ettirilirde çocuğun ağzının içi çiğnenen maddeye temas sağlamış olur. Hurma kolay ya da mümkün olmadığında herhangi tatlı bir madde, örneğin akit, gül suyuyla eritilmiş şeker olabilir. Bu, bir sünneti uygulamaya yöneliktir ki, hurma olması şart değildir.
Bundaki hikmet, çocuğun ağız kaslarını, çene nahiyelerini harekete geçirip kuvvetlendirmek ve böylece anasının göğsünü daha tutmasını sağlamaktır. Ayrıca bunun ruh üzerinde de bir takım olumlu tesirleri düşünülebilir. Bu bakımdan belirtilen sünneti, takva ve salah ile bilinen, tanınan bir kişinin yerine getirmesi, böylece çocuğun mübarek ve takvayla mevsuf bir kişilik kazanması bakımından daha uygun olur.
Hz Peygamber yeni doğan çocuğun midesine ilk inen gıdaya dikkat etmektedir ve bunun ana sütünden başka bir şey olmasını istememektedir. Nitekim muhtelif rivayetler, bu ihtimamı sadece kendi torunları için göstermeyip umumi bir prensip halinde bütün Müslüman çocuklarına teşmil ettiğini ifade etmektedir.
ـ وعن أسماءَ بنتِ أبى بكرٍ رَضِىَ اللّهُ عنهما قالت: حَملتُ بعبدِاللّهِ بن الزُبيرِ بمكةَ قالتْ فَخَرَجْتُ وأنَا مُتمٌّ فقدمتُ المدينةَ فنزلتُ بِقُبَاءَ فولدتهُ فأتيتُ بِهِ رسُولَ اللّهِ فوضعتهُ في حجرهِ فدعا بتمرةٍ فمضغهَا ثمّ تفلَ في فيهِ فكانَ أولَ شئٍ دخلَ جوفَهُ ريقُ رسُولِ اللّهِ ، ثمّ حنكهِ بِالتَّمْرَةِ، ثمّ دعا لهُ وَبَرَّكَ عليه، وسماهُ عبدَ اللّه فكان أولَ مولودٍ وُلدَ في اسْمِ ففرحوا بهِ فرحاً شديداً نهم قيلَ لهم انّ اليهود قدْ سحرتكمْ فَ يولدُ لكمْ.
Esmâ Bintu Ebî Bekr (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Mekke'de Abdullah İbnu Zübeyr (radıyallahu anh)'e hâmile kalmıştım. Doğum yaklaşmıştı ki, Mekke'yi terkettim ve Medine'ye geldim, Kuba'ya indim. Abdullah'ı orada dünyaya getirdim. Doğunca, bebeği alıp Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a götürdüm, kucağına bıraktım. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir hurma istedi, ağzında çiğneyerek ezdikten sonra, tükrüğünden çocuğun ağzına bıraktı. Abdullah'ın midesine ilk inen şey Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mübarek tükrükleri idi. Sonra (yumuşattığı o) hurma ile çocuğun damağını oğdu, hakkında bereketle dua etti ve Abdullah ismini verdi. Müslüman aileden ilk doğan çocuk bu idi. (Medine'de bütün Müslümanlar) onun doğumuna çok sevindiler. Çünkü "Yahudiler size sihir yaptılar, asla doğum yapamayacaksınız" diye bir şayia çıkarılmıştı."[93]
ـ وعن أبى موسى رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: وُلِدَ لِى غَُمٌ فأتيتُ بِه النَّبِىَّ فَسَمَّاهُ إبْرَاهِيمَ وَحنكه بتمْرَةٍ وَدَعَا لَهُ بِالْبَرَكَةِ وَدفعه اِلَىَّ وَكَانَ اكْبَرَ ولد اَبِى مُوسى.
Ebu Mûsâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir oğlum doğmuştu. Hemen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a getirdim. İbrahim ismini verip bir hurma ile tahnikde bulundu. Sonra da "Mübarek olsun" diye dua buyurdu ve çocuğu bana geri verdi. Bu çocuk, Ebu Musa'nın en büyük evladı idi."[94]
ـ وَعَنْ اَنَسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: ذَهبتُ بعبدِاللّهِ بنِ أبى طلحةَ إلى رَسُولِ اللّهِ حينَ وُلِدَ وَهُوَ في عباءةٍ وهوَ يهنأُ بعيراً له فقال: هلْ معكَ تمرٌ؟ قلتُ نعم، فناولتُه تمراتٍ ف كهنّ ثم فغرَفاهَ الصبىِّ فمجهُ فيهِ فجعلَ يتلمظهُ فقال رَسُولُ اللّهِ : انظُرُوا حُبَّ انْصَارِ التمرَ، وَسَماهُ عبدَاللّهِ.
Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Abdullah İbnu Ebi Talha'yı doğduğu zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a götürdüm. Bebek bir bez içerisinde idi. Vardığımızda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devesine katran sürüyordu. "Beraberinde hurma da getirdin mi?" diye sordu. "Evet" dedim ve birkaç tane hurma verdim. Onları ağzında çiğnedi, sonra çocuğun ağzını açtı. Ağzına tükrüğü püskürttü. Bebek, yalamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) "Ensar'ın hurma sevgisine bakın (doğar doğmaz başlıyor)" diye latife etti ve çocuğu Abdullah diye isimledi." [95]
ـ وعن عائشة رضِىَ اللّهُ عنها قالت: كَانَ رَسُولُ اللّهِ يُؤتِى بالصِبْيَانِ فيَدْعُو لهُمْ بِالْبَركَةِ وَيُحَنِّكُهُمْ.
Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Yeni doğan çocuklar Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e getirilirdi. O da bunlara mübarek olmaları için dua eder, tahnîkde bulunurdu."[96]
ـ وعن أبى رافع رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: رَأيْتُ رَسُولَ اللّهِ أذَّنَ في أُذُنِ الحسنِ بنِ عليّ رضى اللّهُ عنه حينَ وَلدتْهُ فاطمةُ رَضِىَ اللّهُ عنها. أخرجه أبو داود والترمذى وصححه.زاد رزين: وقرأ في أذنِهِ سورةَ اخص وحنَّكهُ بتمرةٍ وسماهُ .
Ebu Râfi (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ) oğlu Hasan (radıyallahu anh)'ı doğurduğu zaman, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı kulağına ezan okurken gördüm."[97]
ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: غَدَوْتُ بِعَبْدِ اللّهِ بْنِ أبِى طَلْحَةَ إلى رسولِ اللّهِ لِيُحَنِّكَهُ فَرَأيْتُهُ وَفي يَدَهِ الْمِيسَمُ يَسِمُ إبِلَ الصَّدَقَةِ.
- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Abdullah İbnu Ebi Talha'yı, tahnik ediversin diye Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a götürdüm. Onu elinde en vurma şişi olduğu halde zekat develerini enlerken buldum."[98]
ـ وعنها رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: رَأى رَسُولُ اللّهِ في بَيْتِ الزُّبَيْرِ مِصْبَاحاً. فقَالَ يَا عَائِشةُ، مَا أرَى أسْمَاءَ إَّ قَدْ نُفِسَتْ فََ تُسَمُّوهُ حَتّى أُسَمِّيَهُ. فَسَمَّاهُ عَبْدَاللّهِ، وَحَنَّكَهُ بِتَمْرَةٍ بِيَدِهِ.
Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Zübeyr'in evinde bir kandil görmüştü:"Ey Aişe dedi. Ben Esmâ'yı nifas olmuş (doğum yapmış) zannediyorum. Sakın çocuğa isim koymayın, ben isim koyacağım.!"Sonra ona Abdullah ismini koydu ve elindeki bir hurma ile de tahnîk yaptı." [99]
ـ عن أمّ قيس بنت محصن رَضِيَ اللّهُ عَنْها: أنَّهَا أتَتْ بِابنٍ لهَا صَغِيرٍ لَمْ يَأكُلِ الطَّعَامَ إلى رسولِ اللّهِ فَأجْلَسَهُ في حِجْرِهِ فَبَالَ عَلى ثَوْبِهِ فَدَعَا بِمَاءٍ فَنَضَحَهُ وَلَمْ يَغْسِلْهُ.
Ümmü Kays Bintu Mihsan (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Ben, henüz yemek yemeyen küçük bir oğlumla Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gitmiştim. Varınca, çocuğu kucağına oturttu. Derken çocuk elbisesine akıttı. Su getirtip elbisesini serpti, fakat yıkamadı."Bir rivayette: "...çiledi" denmiştir.[100]
Sonuç olarak, yeni doğan çocukların tahnîk için Resûlullah'a getirilmeleri sahabenin adeti idi.
Tahnik ağızda bir şeyi çiğneyip yumuşattıktan sonra çocuğun ağzına aktarılması, onunla damağının oğulmasıdır. Böylece çocuk, gıdasını almada ilk temrini yapmış olur. Tahnik'i kurumuş hurma ile yapmak efdaldir. Bulunmadığı takdirde taze, yaş hurma ile de yapılabilir. Bunlar yoksa arı balını tercîh etmelidir. Bal da bulunmadığı takdirde tahnik'in, ateş görmemiş tatlı bir şeyle olması tercih edilmelidir. Tahnik sırasında çocuğun ağzını açması, böylece konan şeyin midesine gitmesi gereklidir, buna dikkat edilmelidir.
Tahnik ve tesmiye işini sâlih birisine yaptırmak müstehaptır.
d) Sünnet ( Hıtan )
Sünnet (Hıtan): Erkek üreme organının uç kısmında bulunan deri parçasının kesilmesine denir. Kur'ân'da "Sünnet" (hıtan) ile ilgili bir âyet bulunmamakla birlikte, Müslümanlığın simgesi olarak kabul edilmiştir. Geçmişi Hz. İbrahim'e kadar varan sünnet, câhiliye devri Arapları arasında da devam ede gelen bir âdetti. Araplarda hem kadın hem de erkekler sünnet edilirdi. Erkeğin sünneti için "hıtan" kadınların sünneti için "hafd" kelimesini kullanmaktaydılar. Ancak "el-hıtanan" ifadesi sünnet edilen yer anlamına hem kadın hem erkek için müşterek kullanılır. Bunların birbirine değmesi guslü gerektirir.[101]
Rivâyete göre sünnet, Hz. İbrahim'in seksen yaşlarında kendine tatbikiyle başlamıştır. Bir rivayete göre İbrahim (a.s)'ın Kur'ân'da söz edilen bazı kelimelerle sınanması[102] temizliğe dair sorularla olmuştur. Bunların vücûda dair olanları sünnet olmak, koltuk altı ve kasık kıllarının kesilmesi, su ile istinca ve tırnakların kesilmesi gibi hususlardı.
Sünnet olmak insanın fıtratından kaynaklanmaktadır: Doğuştan insan ruhuna yakışan hususlardan bir kısmı şunlardır: Ağzı su ile yıkayıp çalkalamak, buruna su çekmek ve temizlemek. Bıyıkları kesmek (veya kısaltmak), tırnakları kesmek, koltuk altının kıllarını gidermek, etekteki kılları gidermek ve sünnet olmak. [103]
Hz. İbrahim'in seksen yaşlarında Kaddüm köyünde sünnet olduğu rivayet edilir.[104] Ebu Hureyre'den gelen bir rivayette "Kaddüm" yerine "kadum" ifadesi kullanılmıştır ki o zaman ifade "bir marangoz aleti olan keserle sünnet oldu" anlamına gelmektedir. Ayrıca onun 70 veya 120 yaşlarında olduğu da rivayet edilmiştir. Hz. İbrahim sünnet olmuştur. İsrail oğulları arasında câri olan Tevrat'ın hükmü de böyle idi. İsa (a.s)'ya kadar böyle devam etmişken sonradan Hıristiyanlar bu âdeti bozmuş ve "hıtan", kalbin guffesini (kalbi bürüyen perdeyi) atmaktır, şeklinde yanlış bir yorumla sünneti bırakmışlardır. [105]
Başka bir rivayette de şöyle denilmektedir: "Hiç kuşkusuz ilk misafir edinen, ilk defa don giyen ve ilk kez sünnet olan Hz. İbrahim'dir.[106] Sünnet olmak ondan sonra bütün peygamberlerde ve onlara uyanlarda devam etmiş, Peygamberimiz (a.s) peygamber olarak gönderilinceye kadar sürüp gitmiştir.
Peygamberimiz (a.s) bir başka hadislerinde şöyle buyuruyorlar: "Dört şey var ki, bunlar peygamberlerin sünnetlerindendir. Sünnet olmak, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek." [107]
Rivayete göre, Peygamberlerin bazıları sünnetli olarak dünyaya gelmişlerdir. Bunların sayısı 10-17 kadardır. İmam Suyuti bunlardan bir kısmını bir şiirle ifade etmiştir. Bunlar Adem, Şit, Nuh, Sam, İdris, Musa, Salih, Lut, Yusuf, Şuayb, Yunus, Süleyman, Yahya ve Hz. İsa (a.s)'dır. Şiirin sonu "Hatem"le biter ki maksat Hz. Peygamberdir. Hz. Peygamber'in sünnetli doğduğuna dair.[108] Bazı rivayetlere göre ise doğumunun yedinci gününde dedesi bir ziyafet vererek onu sünnet ettirmiştir.
İslam öncesi Arabistan'da sünnet bir Hijyen tedbiri olarak düşünülmüştür.[109] Araplarda sünnet bir temizlik ve güzelleşme operasyonu olarak kabul edilir. Bundan dolayı sünnet karşılığında "taharet" kelimesi de kullanılmaktadır.[110]
Atası Hz. İbrahim'in bu güzel geleneğini Hz. Peygamber de devam ettirmiştir. "O, sünnet hükümdarı" olarak anılmıştır. Buhârî'nin vahyin başlangıcına dair kitabında Şam piskoposu İbnu'n-Natur'un bir ifadesine yer verir. Buna göre yıldızlara bakarak kehanette bulunmada mâhir olan Herakelias bir gece "hıtan melikinin zuhur ettiğini görür. Tam bu sıralarda Hz. Peygamberin elçisi kendisine gelmişti. Elçinin kendisi de sünnetli idi". Olay sünnetin İslam'ın ilk müesseselerinden biri olduğunu göstermektedir.
Hz. Peygamber, ileri yaşlarda Müslüman olanlara, 80 yaşlarında da olsalar "Üzerinizdeki (İslâm'ın hoşlanmadığı) fazla kılları temizle, traş et ve sünnet ol" buyururdu." [111]
Usaym b. Kelib'in babasından, onun da dedesinden naklettiği rivâyete göre, dedesi demiş ki: "Peygamberimiz (a.s)'e geldim ve İslamiyeti kabul ettim. Bunun üzerine Efendimiz (a.s) şöyle buyurdular: Kendinden küfrün kıllarını at ve sünnet ol."[112]
Sünnet olayı; "bir canlıya acı çektirmek, ancak o canlıya yarar sağlar ve yarar canlıya çektirilen acıdan fazla olursa caizdir" şer'i kaidesine dayanmaktadır.
Sünnetin hangi yaşlarda yapılacağına dair ortak bir görüş yoktur. Bölgelere göre 7 günlükten 13 yaşına kadar değişmektedir. Çocukların buluğa ermeden sünnet ettirilmeleri babalarının bir vazifesidir. Hz. Peygamber (a.s) torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i doğumlarının yedinci gününde sünnet ettirmişti.
Çocuk buluğa erdiğinde şeriat hükümleriyle yükümlü bulunacak, ilahî buyruklara göre amel etmekle emr olunacaktır. O halde bu çağa henüz girmeden sünnet olmalı, sünnetli bir şekilde mükellef düzeyine gelmelidir. Böylece ibadeti, İslamın çizdiği şekilde sıhhat kazanır. Şeriatın belirttiği ölçüde dosdoğru olarak gerçekleşir.
Fakat velinin görevi, çocuğun sünnetini, onun doğumunun ilk günlerinde yerine getirmesi, düşünmesi ve böyle yapmanın daha uygun olduğunu bilmesidir. Böylece çocuk kendini tanımaya başlayıp temyiz çağına geldiğinde kendisini sünnet olmuş bulur. İleride bundan ötürü kendi kendisini hesaba çekmez. İçinde herhangi bir üzüntü ve ürküntü bulunmaz. Gerçekten çocuk akletmeye başlayıp eşyayı asıl anlamıyla anlamayı idrak edince kendisini sünnet engelini aşmış olarak görmesi güzel ve kolay bir hava oluşturur.
Sünnet organının uç kısmını örten derinin en azından yarısının kesilmesidir. Yarıdan az kesilmesi halinde tekrarlanması gerekir. Ebu's-Suud Efendi buna gerek olmadığı şeklinde fetva vermiştir.[113]
Bazı toplumlarda, kızlarda erkekler gibi sünnet edilirler. Daha çok gizli olarak icra edilen bu sünnet Mısır, Arabistan ve Cava'da yaşayan müslümanların bir kısmında halen mevcuttur. Bu toplumlarda İslamiyet öncesi de sünnetin varlığı bilinmektedir. İslâmiyetin zuhuruyla İslâmi bir anlam kazanmıştır. Bütün İslam dünyası dikkate alınırsa azınlıkta kalan yerel bir âdet olarak görülür.[114]
Klitoris üzerindeki küçük bir parçanın kesilmesi olan, kadınların sünneti rivayete göre Hz. İbrahim zamanından kalmıştır ve ilk sünnet olan hanım Hz. Hacer'dir.[115]
Hz. Peygamber; "Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir"[116] buyurur. Bu sünnet, Ebu Hanife ve İmam Malik'e göre mutlak sünnet, Ahmed b. Hanbel'e göre erkeğe vacib, hanımlar için sünnettir. Şafiî erkek ve kadın arasında vucûb bakımdan bir fark görmemiştir.[117] Çoğunluğu hanefi olan Türklerde kadınlar sünnet edilmezler. Ebu's-Suud Efendi kendisine yöneltilen; "Diyar-ı Arap'da avratları sünnet ederler. Bu fiil sünnet midir?" sorusuna "el-Cevap: Müstehaptır" şeklinde cevap vermiştir.[118]
Hattabî de; "Sünnet olmak fiili her ne kadar öteki sünnetler arasında sayılıyorsa da ilim adamlarından bir çoğuna göre vaciptir. Çünkü sünnet olmak hem dinin ve hem dindarlığın şiarıdır. Müslüman kimsenin kafirden ayırt edilmesi buna bağlıdır. Savaş alanında öldürülenler arasında sünnetli bir kimseye rastlanılırsa, diğeri de sünnetsiz bulunursa, böyle bir durumda sünnetli kimse üzerine namaz kılınır, defni sağlanır. İslam kabristanına gömülür" demektedir.
Hasan Basrî "Rasûlüllah, (a.s) Efendimize uyarak bir çok kimseler İslam'a girdi. Siyahı, beyazı, Romalısı, İranlısı, Habeşlisi... Ama bunlardan hiç birinin sünnet olup olmadıkları araştırılmadı. Şayet sünnet olmak vacip olsaydı, sözü edilenler sünnet olmadan İslam dinine kabul edilmezlerdi" demektedir. Ancak bu delil sünnet olmanın ihtiyari olduğu ispatlayacak nitelikte değildir.
Zira Araplar zaten kesinlikle sünnet olmakta idiler. Diğer taraftan Yahudilere gelince, bunlar da kesin olarak sünnet olurlardı. Hıristiyanlara gelince onlardan bir grubu sünnet olurken, diğer bazıları da olmazdı. İslam dinini kabul eden herkes, ister puta tapan Arap olsun, ister Yahudi, ister Hıristiyan olsun, İslâmî prensiplerden birinin sünnet olmak olduğunu bilirdi. Bunu bildiği için de İslam dinini kabul ettikten hemen sonra boy abdesti aldıkları gibi sünnet olurlardı.
Yukarıda Useym b. Kelîb'in dedesinin Peygamberimize gelerek, "Kesin olarak İslâmı seçtim, Müslüman oldum" deyince, Rasûlüllah (a.s) kendisine; "O halde küfrün kıllarını kendinden temizleyip at ve sünnet ol " buyurması ve Zührî yoluyla rivayet olunan; Kim İslâm'a girerse, yaşlı da olsa sünnet olsun"[119] anlamındaki hadis, bu hükmü pekiştirmektedir.
Peygamberimiz (a.s) ise, ümmetini sürekli hayırlı ve mutlu sonuç getiren işlere yöneltir ve onları başkasından seçip ayıracak hususları öğretirdi. İşlenip işlenmediğinin derinliğine inmek, araştırıp kontrol etmekle yükümlü değildi. Onun bu konuda izlediği yol, İslâma girenleri dış halleri ile kabul etmek ve değerlendirmekten ibaretti. Gizli hallerini ise Allah'a bırakırdı.
İslam hukuk otoritelerinin sünnet fiilinin gerekli bir ibadet olmasındaki sebep ve illetleri şöyle göstermişlerdir: Sünnetsiz kimse abdestini ve namazını bozmaya kendisini arz etmiş olur. Çünkü kesilmedik kalan deri, cinsel organının baş kısmını tümüyle kapatmaktadır. İdrar altına girince onu temizlemek hayli güçtür. Böyle bir durumda sağlıklı bir temizlik ancak sünnet olmaya bağlıdır. Bundan ötürü gerek selef (öncekiler) olsun gerekse halef (sonrakiler) olsun bir çokları sünnetsiz kimsenin imamlığını uygun görmemişler ve yasaklamışlardır. Fakat tek başına kıldığı namazlarda ise, devamlı idrarı damlayan kimse gibi özür sahibi sayılır.
Sünnet ameliyesi konusunda cehalet sonu sebep olunan, özür ve ölüm olaylarında diyet uygulanmıştır.[120]
Sünnet olayının, tıp ilminin ilerlemesiyle hikmet değeri daha iyi anlaşılmıştır. Erkeklerin sünnet olmadığı toplumlarda rahim hastalıkları oranı, sünnet olan toplumlara göre çok daha fazladır.
Sünnetin dini açıdan büyük hikmeti olduğu gibi, bir çok sağlıkla ilgili yararları da vardır. Bilim adamları ve özellikle tıp doktorları bunun olumlu sonuçlarını belirtmişlerdir. Bu hususların en önemlilerinden bir kısmı şunlardır:
1-Sünnetli erkek çocuklarında idrar yolu iltihaplanması daha az gözlenir.
2-Penis kanseri sadece sünnet olmayan erkeklerde gözlenir.
4-Bulaşıcı hastalıklar sünnet olmayan erkeklerde daha sıktır.
5-Kadınlarda rahim kanseri riskini azaltır.
-Sünnet fıtratın yani yaratılışın esasıdır. İnsanın doğuştan buna ihtiyacı vardır. İslamın bir prensibi ve şerîatın da unvanıdır.
-Sünnet, Rabbimizin Hz. İbrahim (a.s)'ın diliyle meşru kıldığı, hakka yönelik dinin tamamıdır. Yani bunun tamamlayıcısıdır. Bu öyle bir dindir ki, kalpleri tevhid, birlik ve iman boyasıyla boyamış, bedenleri fıtratın özellikleri olan sünnet olmak, bıyık kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altındaki kılları gidermek gibi özelliklerle bezemiştir. Rabbimiz şöyle buyuruyorlar:
لَا جَرَمَ اَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرينَ
Sonra da sana: "Doğru yola yönelerek İbrahim'in dinine uy! O müşriklerden değildi" diye vahyettik.[121]
Bir diğer âyette de şöyle buyurulmaktadır:
صِبْغَةَ اللّهِ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّهِ صِبْغَةً وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ
Allah'ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin.)[122]
Sünnet Düğünü
Çocuğun sünnet edilmesi münasebetiyle yapılan düğün ve eğlenceler. Cahiliye devrinde de var olan sünnet eğlenme için bir vesile sayılmıştır. Araplar sünnet yemeğine "azıra" diyorlardı.[123]
Ashabı kiram sünnette ziyafet verir eğlenirlerdi. Abdullah İbn Abbas, Mekke'de oğlunun sünnetinde oyuncular ağırmış ve kendilerine dört dirhem kadar ücret ödemiştir.[124] Fakihî'nin rivayetine göre şarkı söyleyip, oynayanlar el-Garid ve İbn Süreye idi. Ata, bunlardan bize sesli olan İbn Süreye'nin okuyuşunu beğenmişti.[125] Eğlenceye iştirak konusunda titiz olan Abdullah b. Ömer, sünnet yemeklerine iştirak ederdi.[126] Sünnetlerde Arap yemekleri ikram edilirdi. Urve b. ez-Zübeyr sünnet olduğunda annesi hurmayla yapılan bir bulamaç olan "asıde" yemeği yapmıştı.[127] Abdürezzak'ın bir rivayetine göre, Hz. Ömer hilafetinde ne zaman bir def sesi duysa "evlenme mi var yoksa hitan mı?" diye sorar, bunlar için düzenlenen eğlencelere ses çıkarmazdı.
İslâm dünyasında yörelere göre bu kutlamalar çeşitlilik arz etmiştir. Mekkede "tahar" adı verilen şenlikler düzenlenirdi. Genellikle çocuklar 3-7 yaşlarında sünnet edilir, sünnetin yapılacağı günde güzel elbiseler giydirilir ve at üzerinde dolaştırılır. İki yanında, attan düşmesini engelleyecek ve mendillerle kendini yelpazeleyecek adamlar dolaşır. Önde davulcu ve defçiler gider, zenci bir hizmetçi içinde kömürde reçine ve tuz yanan bir mangalı başında taşır. Çocuğun arkadaşları alayın ikinci kısmını teşkil eder. İkindi vaktine kadar şehrin sokaklarında dua okuyarak, eğlenerek dolaşan çocuklar, gece de bunu sürdürürler.
Ertesi gün arka üstü yatırılarak çocuğun dikkati tatlılarla başka tarafa çekilerek operasyon gerçekleştirilir. Evliya Çelebi'ye göre, Mısır'da erkek çocuklar 5-6 yaşlarında sünnet edilirler. Genellikle masrafı azaltmak için sünnet gruplar halinde yapılır: Kız gibi giydirilen çocukların, yüzlerinin bir kısmı mendille örtülür. Böylece nazardan korunacağına inanılır. Atlara bindirilerek, çalgıcılar, yaşlılar yardımcılarıyla peştamal kuşanmış sünnetçi ellerinde kandiller, büyük bir alayla sokaklarda dolaşırlar. Üç gün üç gece ziyafet verilir, eğlenilir ve son gün çocuk sünnet edilir.[128]
Yakın zamana kadar Cezayirde sünnet, 7 günlük ile 13 yaş arasında berberler tarafından yapılırdı.
Cava'da sünnet İslâma giriş merasimi olarak kabul edilir. Bu nedenle sünnete "Müslüman kılma işi" denilir. Sünnet sırasında Kur'ân hatmedilir. Çocuk ata mezarlarına ziyarete götürülür. Çocuk için özel bir yatak hazırlanır ve buraya çeşitli yiyecekler ve meyveler konur. Bunların sembolik anlamları vardır. Sünnetten bir gün öncesi çocuk yıkanır, bir alay tertiplenerek, arkadaşlarıyla arabalarla dolaştırılır. Süslü bir elbise giymiştir. Sünnet günü yaşlı ve çok çocuklu bir kimsenin dizine oturtularak sünnet edilir. Bunun ilerdeki evliliğini olumlu yönde etkileyeceğine inanılır.
Türkiye'de sünnet merasimleri genellikle yemekli, yapılmaktadır. Bazı yörelerde kirvelik büyük bir önem kazanmıştır. Sünnet çocuğunun yatağı gelin odası gibi süslenir. Başucuna işlemeli bir mahfaza içinde Kur'ân-ı Kerim asılır. Etrafına güzel kokular serpilir. Ailenin maddî durumuna göre çocuk sırmalı, işlemeli, nazarlıklı başlık ve elbise giyer. Külah ve omuzdan koltuk altına uzanan bir kuşak üzerinde Maşallah yazılır.
Davetlilerin sünnet olana hediye getirmesi veya zarf içinde para vermesi âdet olmuştur. Hediyeler çocuğun yatağına veya yastığının altına bırakılır.
Eski İstanbulda sünnet düğünlerinin genellikle yapıldığı sonbahar bir eğlence mevsimiydi. Yazın sıcağında sünnet yeri geç iyileşir düşüncesiyle düğünler sonbaharda yapılırdı.
-Okuma Parçası
Aile
İslam cemiyeti aile esasına dayanır. Çünkü cemiyet en küçük toplum birimi olan ailelerden oluşur. Aileleri salih bir toplum da salih olur. Aileleri huzursuz ve hastalıklı olan bir toplum da huzursuz ve hastalıklı olur.
Toplumları oluşturan bireyler de hayatlarının başlangıcında ilk eğitimlerini aileden alırlar. İslami sistemde de çocukların eğitiminden esasta aileler sorumludur. Çünkü hiçbir şey bilmeden dünyaya gözlerini açan çocuk ilk olarak aile efradını görür, onlarla hemhal olur ve iyi - kötü her şeyi ilk olarak onlardan öğrenir. Bu hususta:
ـ وعن أبى هريرة رضى اللّهُ عنهُ قال: قال رسولُ اللّهِ : مَامِنْ مولودٍ إّ يولدُ علَى الفطرةِ ثم يقولُ اقرؤا »فِطرَةَ اللّهِ التى فطَرَ النّاسَ علَيْهَا« فأبَواهُ يُهَوِّدَانِهِ أوْ يُنَصِّرَانِهِ أوْ يُمجّسَانِهِ كَمَا تُنْتِجُ البَهيمةُ بَهِيمةً جَمْعَاءَ، هلْ تُحسونَ فيهَا من جَدْعاءَ حتَّى تكونُوا أنتم تجدعُونَهَا. قَالُوا يا رسُولَ اللّهِ: أفَرأيْتَ من يَمُوتُ صَغِيراً؟ قَالَ: اللّهُ أعْلَمُ بِمَا كَانُوا عَامِلِينَ أخرجه الستةُ إّ النسائىّ، وهذا لفظُ الشيخين، وللباقينَ بنحوِهِ.وفي أخرى مَامِنْ مَوْلُودٍ يُولدُ إَّ وَهُوَ عَلى هذِهِ الملَّةِ حتَّى يُبينَ عنه لسانُهُ .
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor; Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Her çocuk fıtrat üzerine doğar" buyurdu ve sonra da "Şu ayeti okuyun" dedi: "Allah'ın yaratılışta verdiği fıtrat..."[129] Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözünü şöyle tamamladı: "Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi. Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?" Dinleyenler: "Ey Allah'ın Resûlu, küçükken ölenler hakkında ne dersiniz (cennetlik mi, cehennemlik mi?) diye sordular. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verdi: "(Yaşasalardı) nasıl bir amel işleyeceklerdi Allah daha iyi bilir." Bir başka rivayette: "Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, konuşmaya başlayıncaya kadarşu din üzere olmasın" buyurulmuştur,[130] hadisini birçoğumuz biliriz.
Dünyanın küçük bir köy haline geldiği ve toplumların asrımızdaki teknolojik gelişmeler vasıtasıyla egemen güçlerin toplum yapılarından ve kültürlerinden daha çok etkilendiği günümüzde anne ve babalar çocuklarının İslami öğrenmelerini ve Müslümanca yaşamalarını nasıl sağlayabileceklerini kara kara düşünmektedirler. Çünkü İslamı kendileri için bir din olarak kabul etmelerine rağmen bir yaşam biçimi olarak hayatlarına geçirmemiş olan toplumda yetişen çocuklar, okul, arkadaş ve televizyon gibi vasıtalarla İslam dışı alışkanlık ve ahlakı kolayca edinmektedirler.
Günümüzün teknolojik ve modern yaşantısı çocukları, anne-babalarının tavsiyelerine karşı çıkmaya, baş kaldırmaya ve ailelerinin her şeyini sorgulamaya teşvik etmektedir. Modern çağ çocuk yetiştirmek için çok zor ve çetin bir zamandır. Ancak bu güçlüğün sonucundaki başarının da mükafatı o kadar büyük olacaktır inşallah.
Çocuğun eğitimindeki ilk sorumluluğun aileye ait olduğunu söylemiştik. Bu sorumlulukta annenin payının büyüklüğünü bilmeyen, kabul etmeyen de yoktur herhalde. Bugün mümine anneler de kendi omuzlarındaki bu büyük sorumluluğun bilincinde olarak hareket etmek zorundadırlar. Bundan dolayıdır ki, annenin iyi bir Müslüman evlat yetiştirebilmek için çocuğuyla arasındaki bağları siki tutması, elinden geldiğince bu konuda kendine yardımcı olacak Kur'an, hadis bilgisine sahip olması ve İslam büyüklerinin tavsiye ve bilgilerinden faydalanması gerekmektedir. Bilhassa annenin çocuğuyla kuracağı sıkı bağla birlikte ona izleyebileceği uygun bir model olabilmesi lazımdır. Çünkü İslam miras gibi annebabadan çocuğa geçen bir din değildir.
Bir çocuk anne ve babası Müslüman olduğu için otomatik olarak müslüman olmaz. Belki kimliğinde Müslüman yazabilir ancak İslam ahlakını ve bilgisini almazsa hayatına İslam yön vermez.
Müslüman anne-babaların yapmaları gereken şey, çocuklarını doğru seçim yapabilecek şekilde eğitmek, bilgilendirmek ve onların İslamı sağlam bir şekilde yaşamalarını sağlamaktır. Bunu sağlayabilmek için de öncelikli olarak aile fertlerinin çocuğun etrafını kavramaya başladığı dönemden itibaren gerek örnek olma yoluyla gerekse bilgilendirme yoluyla İslamı çocuklarına öğretmeleri ve çocuklarıyla aralarındaki bağı onların her dönemlerinde sıcak ve yakın tutmaları, özellikle de buluğ çağının iniş çıkışlarında çocuklarına daha yakın ve destek olmaları lazımdır. Kendini sıcak ve güvenli bir ortamda hisseden çocuk, ailesi müslümanca bir hayat sürüyor ve kendini bu yolda bilgilendiriyorsa, İslam'a karşı sağlam bir inanışa sahip olmakta, buluğ çağı dönemini daha sakın ve problemsiz geçirmekte ve yetişkin olarak da Müslüman toplumda aktif bir rol almaktadır.
Anne-babanın çocuğa vermesi gereken İslami terbiyenin içine kişinin dünyevi ve uhrevi hayatını birlikte göz önüne alarak, her ikisi için de gerekli olan bilgileri vermek, alışkanlıkları ve melekeleri kazandırmak, kabiliyetleri geliştirmek gibi konular girer.
a) Telkin
b) Allahın İsmiyle Beraber Anılan İsim
c) Peygamberimiz ve Peygamberlerin İsmi
d) Salih ve Salihe Kimselerin İsmi
- Okuma Parçası
2) ÇOCUĞUN ADI
Genel Bir Bakış
Cahiliye döneminde isim ve isimlendirme hadisesi, Arap örfüne göre mahiyet kazanmıştır. Bazı ailelerin çocuklarına, Zib (Kurt) veya Esed (Aslan) gibi hayvan isimlerini vermişlerdir. Araplar arasında sertliği ifade eden Sahr (Kaya) veya Hacer (Taş) gibi isimler de yaygındır. Ayrıca putların isimlerinin önüne; kul manasına gelen Abd kelimesini ekleyerek suretiyle Abdüluzza (Uzzanın kulu) veya Abdülmenât (Menatın Kulu) gibi isimleri çocuklarına verdikleri bilinmektedir. Resûl-i Ekrem (a.s)ın câhiliye döneminin isimlendirme kültürünü iptal ettiği ve:
ـ عن أبى الدرداء رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قال رسُولُ اللّهِ : إنّكُمْ تُدْعَوْنَ يوْمَ القِيَامَةِ بأسمَائِكُمْ وَاَسْمَاءِ آبَاءِكُمْ فأحسنُوا أسماءَكُمْ.
Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız öyleyse isimlerinizi güzel takın"[131] tavsiyesinde bulunduğu malûmdur. Elbette güzellik, izafi ve îtibârî bir kavramdır. Dolayısıyla Neye ve kime göre güzel? sualinin cevabı önemlidir:
İsimler, insan üzerinde te'sir ve telkin gücüne sahiptir. Bu sebeple isimlerin güzel olmasına dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de isim üzerinde ısrarla durmuştur. Sadece insanlardaki cahiliye devrinden kalma kötü isimleri değil, hayvan, eşya ve mekânlarla ilgili kötü isimleri de değiştirmiştir. İsmin telkin gücünü kavramak için, bir peygamber ismi taşıyarak adı zikredildikçe o peygamberi anmak yeterlidir. İsimler ümmet ve millet içerisinde birliği sağlayan hususlardan biridir. Bu sebeple bilinen, beğenilen, tarihten intikal eden müşterek isimlerin korunması gerekir. Yukarıdaki hadiste, kıyamet günü isimlerimizle çağrılacağımız sebebi gösterilerek isimlerimizin güzel olması taleb edilmiştir. Bununla, söylediğimiz ve başka maslahatların da mevcudiyeti inkâr edilemez.
Taberânî'de gelen bir rivayet âhirette Allah'ın (kullarına bir lütfu olarak) örtmesiyle insanlar babalarının değil annelerinin adıyla çağrılacağı" belirtilmiştir. Alkamî şöyle der: "Bu iki hadis şöyle cemedilebilir: "Nesebi sahih olanlar babalarının, diğerleri ise annelerinin adıyla çağrılacaktır. Veya şöyle de denilebilir: Bazı kimseler de annelerinin isimleriyle çağrılacaklardır. "Hadiste geçen: "İsimlerinizi güzel yapın" sözünden maksad "evlatlarınızın, yakınlarınızın ve hitmetçilerinizin..." demektir.
ـ وعن ابنِ عمرَ رضِىَ اللّهُ عَنْهُمَا قال: قال رسُولُ اللّهِ : أَحَبُّ اسْمَاءِ إلى اللّهِ تعالَى: عبدُاللّهِ، وعبدُ الرحمنِ.
İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman'dır."[132]
En güzel isimler, muhakakkak ki, Allah'ın (celle celâluhu) en çok sevdiği isimlerdir. Abdullah ve Abdurrahman isimleri, kişiye hem kulluğunu hatırlatıyor hem de Rabbisini en câmi isimleriyle tanıtıyor: Lafza-i Celal, Cenâb-ı Hakk'ın İsm-i zatîsi olup diğer bütün isim ve sıfatları câmidir. Rahmân da Cenâb-ı Hakk'ın cemalî isimlerinden olup, insanların yaşamak için muhtaç oldukları bütün rızıkları veren mânasındadır. Dolayısıyla Abdurrahman ismi, kula şükran ve minnettarlık vazifelerini hatırlatarak, ubudiyete müşevvik hisler hazırlar, telkin eder.
ـ وعن أبى وهبٍ الجُشَمىِِِِّ رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قال رسُولُ اللّهِ : تَسمُّوا بأسماءِ انبِيَاءِ، وَأحَبُّ اسماءِ إلى اللّهِ تعالى: عبدُاللّهِ، وعبدُالرحمنِ، وأصدقُهَا حارثٌ وهمامٌ، وأقْبَحُها حربٌ ومرّةُ.
Ebu Vehb el-Cüşemî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Peygamberlerin isimleriyle isimlenin. Allah'ın çok sevdiği isimler Abdullah, Abdurrâhman'dır. En sâdık olanları da Hâris ve Hemmâm isimleridir. En çirkinleri de Harb ve Mürre isimleridir."[133]
Hadiste geçen en sâdık tâbiri, ismin, türetildiği köke, mâna yönüyle uygunluğunu, sadâkatını ifade etmektedir. Bu açıdan Hâris, "kâsib" yani çalışıp kazanan demektir. Hemmâm da "isteyen", "irade eden" mânasına gelir. Her insan mutlaka bir istek sahibidir. Savaş demek olan Harb'in kötülüğü izah gerektirmez. Mürre: Acı mânasınadır. Acılık da insanlarca sevilen bir şey değildir. Dolayısıyla bu iki isim de çirkindir.
ـ وعن أبى هريرة رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قال رسُولُ اللّهِ : إنّ أخْنَعَ اسمٍ عندَ اللّهِ رجلٌ تُسَمّى مَلِكَ امكِ، َ مالِكَ إّ اللّهُ تعالى.قال: سفيان رحمهُ اللّهُ تعالى: مثلُ شاهان شاهْ.قال أحمد بن حنبل رحمه اللّهُ تعالى: سألتُ أبا عمروٍ رحمه اللّهُ تعالى عن »أخنعَ« فقال أوضَعَ.
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah katında en düşük (ahna') isim Melikü'l-emlâk (mülklerin mâliki) ismidir. Allah'tan başka Mâlik yoktur."Süfyân merhum dedi ki: Şâhân Şâh bunun örneğidir.Ahmed İbnu Hanbel merhûm dedi ki: "Ebu Amr merhum'a, ahna' ne demek diye sordum, bana "en düşük" diye cevap verdi."[134]
İbnu Hacer'in bir tasrihi burada kayda değer. Der ki: "Süfyan İbnu Uyeyne'nin Arapça bir sözü, acemce olarak açıklamasına bazı şârihler taaccüp ederken, bazıları da kınadılar. Bizce, kınamaları Süfyan'ın gayesini anlamamalarından ileri gelmektedir. Çünkü, Şehinşah ismi o asırda çocuklara çokca konur olmuştu. "Süfyan, hadiste gelen kötülemenin Melîku'l-emlâk ismine münhasır olmayıp, hangi dilde olursa olsun bu mânaya gelen bütün isimlere şâmil olduğuna dikkat çekmek istemiştir. Zemden murad budur. Ulema, çocuklara bu ismi koymanın haram olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Çünkü, hadiste vaid şiddetli bir üslubla ifâde edilmektedir. Haram hükmü aynı mânaya gelen diğer isimlere de şâmildir. Ahkâmu'lhâkimîn, Sultanu'sselâtîn, Emîru'l-ümera gibi. Bâzı âlimler Kâdı'lkudât, Hâkimu'lhükkâm isimlerini de bu yasak isimlere dâhil etmişlerdir. Hâkimu'lhükkâm aslında Allah'dır (celle celaluhu). Dindar ve fâzıl kimselerden pek çoğu Kâdı'lkudât ve Hâkimu'lhükkâm gibi isimleri kullanmaktan, hadiste Allah ve Resulü (aleyhissalâtu vesselâm)'ın buğzettiği bildirilen Meliku'l-emlâk ismine kıyasla, kaçınmışlardır.
ـ ولمسلمٍ رحمهُ اللّهُ تعالى في أخرى أغيظُ رجل علَى اللّهِ تَعَالى يومَ القِيامَةِ وأخْبَثُهُ رجلٌ كانَ يسمّى ملِكَ امكِ، َ ملِكَ إّ اللّهُ تعالَى .
Müslim'in bir diğer rivayetinde şöyle buyrulmuştur: "Kıyamet günü, Allah'ın en ziyade kızacağı en kötü kimse, adı Melikü'l-emlâk (Şehinşâh) olan kimsedir. Allah'tan başka Mâlik yoktur."[135]
Meliku'l-emlâk, bütün mülklerin sâhibi mânasına gelir. Mülklerin gerçek sâhibi Allah olması sebebiyle bu tâbir ancak Allah hakkında kullanılabilir ve insan hakkında kullanılması tevhid inancı taşıyan insanların Rablerine karşı takınmaları gereken edebe yakışmaz.
ـ وعن جابر رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: أرادَ رَسُولُ اللّهِ أنْ ينهَى عنْ أن يُسمّى بيعلى وبركةَ وأفلَحَ ويسارٍ ونافعٍ وبنحو ذلك. ثمّ رأيْتهُ سكتَ بعدُ عنها ثمّ قُبضَ ولم ينهَ عنهَا.
Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ya'la, Bereket, Eflah, Yesâr, Nâfi ve benzeri isimlerin kullanılmasını yasaklamayı arzu etmişti. Sonra onun bu mevzuda sükut ettiğini gördüm. Sonra da yasaklamadan vefat etti."[136]
Görüldüğü üzere, zihinde hoş olmayan mânalar hasıl edecek olan isimleri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamış veya yasaklama arzusunu izhar etmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu davranışı, o isimleri koymayı önceden haram kılınarak istemiş olduğu halde sonradan vazgeçtiğini gösterir. Bu ise, kerâhet-i tenzîhiye ifâde eder, haram değil. Nevevî, kerahetin bu dört isme mahsus olmayıp, kıyasla benzer mânalar taşıyan başka isimlere de şâmil olduğunu gösterir. Şu veya bu ismin konmasındaki kerâhetin sebebi bizzat Resûlullah (a.s) tarafından belirtilmiştir: İsmin çeşitli şekillerde kullanılışı esasında zihne gelebilecek uygunsuz mânalardır. Bu mânalardan bir tânesine örnek de veriyor. Buna göre, Bereket adındaki kimse "orada mı?" diye sorulup da "Hayır burada Bereket yok!" diye verilecek cevap, zihinde hoş bir mânâ hâsıl etmeyecektir. Nevevî bu cevabın "bazı kimseleri teşâüme yani uğursuzluk çıkarmaya sevkedeceğini" kaydeder.
ـ وعن أسلم مولى عمر أنّ عمر رَضِىَ اللّهُ عنهُ: ضَرَبَ ابناً لهُ يكنَّى أبا عيسَى، وأنّ المغيرةَ بنَ شعبةَ تكنَّى أبا عيسَى. فقال له عمرُ: أما يكفيك أن تكنّى بأبى عبدِاللّهِ. فقال: إن النبى كنانى أبا عيسَى. فقال: إن رسُولَ اللّهِ قَدْ غُفِرَ لهُ ما تقدمَ من ذنْبِهِ وَمَا تأخّرَ، وإنّا بعدُ في جلْجَتِنَا فَلمْ يزلْ يكنى بأبى عبدِاللّهِ حتّى هلكَ.
Hz. Ömer (radıyallahu anh)'in azadlı kölesi Eslem anlatıyor: "Hz. Ömer (radıyallahu anh), bir oğlunu Ebu İsa künyesini kullandığı için dövdü. Öte yandan Muğîre İbnu Şu'be (radıyallahu anh), Ebu İsa künyesini kullanıyordu. Hz. Ömer (radıyallahu anh) ona "Ebu Abdillah künyesini kullanman sana yetmez mi?" dedi. Muğîre: "Bana Ebu İsa künyesini takan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'dir" cevabını verince, Hz. Ömer: "Hz. Peygamer (aleyhissalâtu vesselâm)'in geçmiş gelecek bütün günahları affedilmiştir. Biz ise bundan böyle sıkıntıdayız" dedi. Ölünceye kadar Muğire'yi "Ebu Abdillah" diye künyeledi.[137]
Bu rivayet Hz. Ömer (radıyallahu anh)'in Ebu İsa şeklinde künye kulanmasını kerih bulduğu görülmektedir. Çünkü bu künye Hz. İsâ (aleyhisselam)'ya baba nisbet etmek gibi menfi bir mânayı zihne getirmektedir. Muğîre İbnu Şu'be: "Bu künyeyi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) verdi" deyince: Hz. Ömer (radıyallahu anh) bunun Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a has bir imtiyaz (hasâis'ten) olabileceğini ifade eden bir cevapta bulunur: "Biz hatalarımız sebebiyle nasıl bir muâmeleye maruz kalacağımızı bilemeyiz." en-Nihâye'de kaydedildiği üzere Resûlullah (a.s)'ın geçmiş ve gelecek günahlarının mağfiretini müjdeleyen Fetih suresinin ilk âyetleri nâzil olunca Ashab şöyle demiştir: "Biz sıkıntıda kaldık. Bize nasıl bir muamele yapılacağını bilemiyoruz."
ـ وعن يحيى بن سعيد رَضِى اللّهُ عنهُ: أنّ رسُولَ اللّهِ قالَ لِلقَحَةٍ تُحْلَبُ: منْ يحلُبُ هذهِ؟ فقام رجلٌ فقال: ما اسْمكَ؟ فقال مرةُ. فقال له اجلسْ، ثمّ قال: من يحلُبُ هذه؟ فقام رجلٌ فقال: ما اسمُكَ؟ فقال حربٌ. فقال: له اجلس، ثمّ قال: من يحلبُ هذه؟ فقام رجلٌ فقال له: ما اسمُكَ؟ فقال يعيشُ. فقال: احْلُبْ.
Yahya İbnu Sa'îd (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bol sütlü bir deve hakkında: "Bunu kim sağacak?" diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) "İsmin ne?" dedi. Adam: "Mürre (acı)!" deyince, ona : "Otur!" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tekrar "Bunu kim sağıverecek?" diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona da: "ismin nedir?" diye sordu. Adam: "Harb!" diye cevap verdi. Ona da "Otur" dedi.Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Bu deveyi kim bize sağıverecek?" diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. "Ya'îş (yaşıyor!)" cevabını alınca ona: "Sen sağ" diyerek müsaade etti."[138]
Hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kötü isimlerle teşâümde bulunduğu zannını uyandırmaktadır. İbnu Abdilberr bu zannın yanlışlığını şöyle açıklar: "Bu rivayete dayanarak, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kötü isimler sebebiyle teşâüm'de bulunduğu söylenemez, çünkü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yasakladığı bir şeyi dönüp kendisinin yapması muhaldir, bilakis bu, tefe'ül arama babından bir davranıştır, çünkü Ashâb'ına Harb ve Mürre isimlerinin kötülüğünü haber vermişti. Bu davranışıyla önceki sözünü te'yid etmiş oldu, neticede kimse bu isimleri koymadı."İbnu Abdilberr'in işaret ettiği yasaklama, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın teşâümle ilgili yasaklamasıdır. Dinimiz teşâümü yani şundan bundan uğursuzluk çıkarmayı reddeder. Tefe'ül ise câizdir.
Hz. peygamber (a.s.)'ın İsim Koyduğu Kimseler
ـ عن سهل بن سعد الساعدى رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: جَاءَ النبِىّ إلى بَيْتِ فَاطِمَةَ رَضِىَ اللّهُ عنهَا فلمْ يَجِدْ علِيّاً كَرّمَ اللّهُ وَجْهَهُ فقال: أين ابنُ عمّكِ؟ فقالت: كانَ بَيْنِى وَبَيْنَهُ شئٌ فغاَضَبَنِى فَخَرجَ، فقال النبىّ نسَان انظر أين هو؟ فقال: هُوَ في المسْجِد راقِدٌ. فَجَاءَهُ وَهُوَ مضْطَجعٌ وَقَدْ سقطَ رداؤُهُ عن شقِه فأصابهُ ترابٌ، فجعَل النبى يقول: قُمْ أبَا ترابٍ قمْ أبَا ترابٍ. قال سهل رَضِىَ اللّهُ عنهُ: وََمَا كَانَ لَهُ اسمٌ أحبُّ إليهِ منهُ.
Sehl İbnu Sa'd es-Sâidi (radıyallahu anh) buyurdu ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Fâtıma (radıyallahu anhâ) annemizin evine uğramıştı. Hz. Ali (radıyallahu anh)'yi evde bulamayına: "Amca oğlun nerede?" diye sordu. Fatıma (radıyallahu anhâ): "Aramızda bir şekerlenme oldu. Bunun üzerine bana kızdı ve çekip gitti" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) birine: "Hele bir arayıver nereye gitmiş" diye emretti. "Mescidde yatıyor!" diye haber verince, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanına gitti. Hz. Ali (radıyallahu anh) gerçekten yatıyordu ve üzerinden ridası düşmüş, (bu sebeple) toprağa bulanmıştı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), "Kalk ey Ebu Turâb, kalk ev Ebu Turâb (yani Toprak babası) diye seslendi.Sehl der ki: Hz. Ali (radıyallahu anh)'nin en çok sevdiği ismi bu isimdi.[139]
Burada baba tarafından akrabalara "amcaoğlu" demeye bir irşad mevcuttur, çünkü Hz. Ali (radıyallahu anh), Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ)nın değil babasının yani Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın amcasının oğludur.
Ayrıca Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çeşit durumlarda dikkat celbedici (isti'taf) bir isim kullanmayı irşad buyurmaktadır. Sanki, Hz. Ali ile Fatıma arasındaki tatsızlığı sezmiş de bunun izâlesinde müessir olacak akrabalık bağ ve alâkaları hatırlatıyor gibi. Nitekim, Hz. Musa'nın kızması karşısında Hz. Hârun da ağabeyisi Musa (aleyhimâ'sselam)'ya:
قَالَ يَبْنَؤُمَّ لَاتَاْخُذْ بِلِحْيَتى وَلَا بِرَاْسى
"Ey annemoğlu" diye hitab etmiştir: "Ey annemoğlu sakalımı, başımı tutma..."[140]
Bu hadis, bir kimseye çocuğu dışında bir isimle de künye verileceğine delâlet eder, çünkü Hz. Ali (radıyallahu anh) "Ebu Turâb" diye künyelenmiştir.
ـ وعن أسماءَ بنتِ أبى بكرٍ رَضِىَ اللّهُ عنهما قالت: حَملتُ بعبدِاللّهِ بن الزُبيرِ بمكةَ قالتْ فَخَرَجْتُ وأنَا مُتمٌّ فقدمتُ المدينةَ فنزلتُ بِقُبَاءَ فولدتهُ فأتيتُ بِهِ رسُولَ اللّهِ فوضعتهُ في حجرهِ فدعا بتمرةٍ فمضغهَا ثمّ تفلَ في فيهِ فكانَ أولَ شئٍ دخلَ جوفَهُ ريقُ رسُولِ اللّهِ ، ثمّ حنكهِ بِالتَّمْرَةِ، ثمّ دعا لهُ وَبَرَّكَ عليه، وسماهُ عبدَ اللّه فكان أولَ مولودٍ وُلدَ في اسْمِ ففرحوا بهِ فرحاً شديداً نهم قيلَ لهم انّ اليهود قدْ سحرتكمْ فَ يولدُ لكمْ.
Esmâ Bintu Ebî Bekr (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Mekke'de Abdullah İbnu Zübeyr (radıyallahu anh)'e hâmile kalmıştım. Doğum yaklaşmıştı ki, Mekke'yi terkettim ve Medine'ye geldim, Kuba'ya indim. Abdullah'ı orada dünyaya getirdim. Doğunca, bebeği alıp Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a götürdüm, kucağına bıraktım. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir hurma istedi, ağzında çiğneyerek ezdikten sonra, tükrüğünden çocuğun ağzına bıraktı. Abdullah'ın midesine ilk inen şey Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mübarek tükrükleri idi. Sonra (yumuşattığı o) hurma ile çocuğun damağını oğdu, hakkında bereketle dua etti ve Abdullah ismini verdi. Müslüman aileden ilk doğan çocuk bu idi. (Medine'de bütün Müslümanlar) onun doğumuna çok sevindiler. Çünkü "Yahudiler size sihir yaptılar, asla doğum yapamayacaksınız" diye bir şayia çıkarılmıştı."[141]
ـ وعن أبى موسى رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: وُلِدَ لِى غَُمٌ فأتيتُ بِه النَّبِىَّ فَسَمَّاهُ إبْرَاهِيمَ وَحنكه بتمْرَةٍ وَدَعَا لَهُ بِالْبَرَكَةِ وَدفعه اِلَىَّ وَكَانَ اكْبَرَ ولد اَبِى مُوسى.
Ebu Mûsâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir oğlum doğmuştu. Hemen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a getirdim. İbrahim ismini verip bir hurma ile tahnikde bulundu. Sonra da "Mübarek olsun" diye dua buyurdu ve çocuğu bana geri verdi. Bu çocuk, Ebu Musa'nın en büyük evladı idi."[142]
ـ وَعَنْ اَنَسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: ذَهبتُ بعبدِاللّهِ بنِ أبى طلحةَ إلى رَسُولِ اللّهِ حينَ وُلِدَ وَهُوَ في عباءةٍ وهوَ يهنأُ بعيراً له فقال: هلْ معكَ تمرٌ؟ قلتُ نعم، فناولتُه تمراتٍ ف كهنّ ثم فغرَفاهَ الصبىِّ فمجهُ فيهِ فجعلَ يتلمظهُ فقال رَسُولُ اللّهِ : انظُرُوا حُبَّ انْصَارِ التمرَ، وَسَماهُ عبدَاللّهِ.
Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Abdullah İbnu Ebi Talha'yı doğduğu zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a götürdüm. Bebek bir bez içerisinde idi. Vardığımızda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devesine katran sürüyordu. "Beraberinde hurma da getirdin mi?" diye sordu. "Evet" dedim ve birkaç tane hurma verdim. Onları ağzında çiğnedi, sonra çocuğun ağzını açtı. Ağzına tükrüğü püskürttü. Bebek, yalamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) "Ensar'ın hurma sevgisine bakın (doğar doğmaz başlıyor)" diye latife etti ve çocuğu Abdullah diye isimledi."[143]
ـ وعن عائشة رضى اللّهُ عنها قالت: قلْتُ يَا رسُولَ اللّهِ: كلُّ صواحِبى لهنَّ كُنىً. قال: فاكْتُنِى بابْنِكِ عبداِللّهِ بن الزبيرِ فَكَانَتْ تكنَّى أمّ عبداللّهِ.
Hz. Aişe (radıyallahu anhâ): "Ey Allah'ın Rasûlü, dedim, arkadaşlarımdan her birisinin bir künyesi var, (benim yok)". Dedi ki: "Oğlum Abdullah İbnu Zübeyr ile künyelen." Aişe, "Ümmü Abdillah (Abdullah'ın annesi)" diye künye almıştı."Rezîn merhum: "Teyze anne gibidir" ilavesini kaydetmiştir.[144]
Hz. Peygamber (a.s.)'ın Değiştirdiği İsimler
ـ عن عائشة رضى اللّه عنها قالت: كَانَ رَسُولُ اللّهِ يُغيِّرُ اسمَ القبيحَ.
Hz. Aişe (radıyallahu anhâ): "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çirkin isimleri değiştirirdi" buyurmuştur.[145]
ـ وعن أبى هريرة رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: أنّ زَيْنَبَ بنتَ أبى سلمةَ كانَ اسمُها بَرَّةَ: فقيلَ تزكِّى نفسَها. فسماها رَسُولُ اللّهِ زينبَ.
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Zeyneb Bintu Ebî Seleme'nin ismi Berre idi. "Nefsini tezkiye ediyor" denildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onu Zeyneb diye isimlendirdi."[146]
ـ وعن ابن عباس رضِىَ اللّهُ عنهُما قال: كَانَ اسمُ جُوَيْرِيةَ بنتِ الحارثِ برّةَ، فَحَوَّلَ رَسُولُ اللّهِ اسمَها جويريةَ، وَكَانَ يكرهُ أن يقالَ خرجَ من عند برةَ.
İbnu Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: "Cüveyriye Bintu'l-Hâris'in ismi Berre idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun ismini Cüveyriye diye değiştirdi. Zira, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) "Berre'nin yanından çıktı" denmesini sevmiyordu.[147]
ـ وعن شريح بْنِ هانئ عن أبيه رضى اللّهُ عنه أنّ النبىّ سَمِعَ قَوْمَهُ يُكنُّونَهُ بأبى الحكمِ، قال فدعانِى فقال: إن اللّهَ تعالى هو الحكَمُ وإليهِ الحُكْمُ فَلِمَ تُكنَّى بِأبى الحكمِ؟ فقلت: إنَّ قوْمِىَ إذا اختلفُوا في شئ أتونى فحكمتُ بينهم فرضى ك الفريقينِ بحكمى، فقال ما أحسنَ هذا، فما لكَ من الولدِ؟ فقلت: شريحٌ، ومسلمٌ، وعبدُاللّهُ. فقال: فمن أكبرُهم؟ فقلت: شريحٌ. قال: فأنتَ أبو شريحٍ.
Şureyh İbnu Hâni, (radıyallahu anh) babasından naklediyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), kavmimin beni Ebu'l-Hakem diye künyelediklerini işitmişti. Beni çağırtarak: "Hakem olan Allah'tır, hüküm de O'nadır, öyle ise, sen nasıl Ebu'l-Hakem künyesini taşırsın?" dedi. Ben açıkladım: "Kavmim bir meselede anlaşmazlığa düşünce bana gelirler, ben hükme bağlarım. Her iki taraf da verdiğim hükme râzı olurlar." Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Bu ne güzel şey?" buyurdu ve "Çocuklarından neler var?" diye sordu. Ben: "Şüreyh, Müslim, Abdullah var" dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "En büyüğü hangisi?" dedi. "Şüreyh" dedim. "Öyleyse, buyurdu, sen Ebu Şüreyh'sin."[148]
ـ وعن بشيرِ بن ميمونٍ عن عمه أسامةَ بن أخْدَرىٍّ أنَّ رجً كان اسمُهُ أصرَمَ فقال له النبى: مااسمُك؟ فقال أصرمُ. فقال: بل أنت زُرْعةُ.
Beşîr İbnu Meymun, amcası Üsâme İbnu Ahdarî'den rivayet ediyor: Ahdarî diyor ki: "İsmi Asram olan bir adam vardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona: "İsmin nedir?" diye sordu. Adam Asram diye cevap verdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır sen Zür'a' sın" buyurdu.[149]
Asram'ın yasaklanışı taşıdığı mâna sebebiyledir. Kesik demektir. Zür'a ise ziraat, yani ekmek kökünden gelir, bitme, büyüme mânasını ifade eder, dolayısıyla Asram'ın zıddıdır.
ـ وعن سعيد المسيب عن أبيه رَضى اللّهُ عنه أنّهُ جَاءَ اِلى النَّبِىِّ فقالَ مَا اسمُكَ؟ قال: حَزْنٌ، قال: بل أنتَ سهلٌ. قالَ: َ أغَيِّرُ اسماً سمانيهِ أبى.قال ابن المسيب رحمه اللّهُ فما زالَتْ فينَا الحَزُونَةُ بعدُ.
Said İbnu'l-Müseyyeb babası vasıtasıyla dedesinden naklediyor: "Dedem, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a uğramıştı. İsmin ne? diye sordu. "Hazn (sert yer)" diye cevap verdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır sen Sehl'sin" dedi. Müseyyeb: "Olamaz, babamın verdiği bir ismi değiştiremem" dedi. İbnu'l-Müseyyeb ilâve ediyor: "O günden sonra aramızda kabalık devam etti gitti."
Ebu Dâvud'un rivayetinde şöyle demiştir:".... Hayır sehl ezilir ve hakîr tutulur."Ebu Dâvud merhum der ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Âsi, Aziz, Atele (şiddet, sertlik), Şeytan, Hakem, Gurâb (karga) Habbâb, Şihab isimlerini değiştirdi. Şihâb'ı Hişam, Harb'i Silm (sulh), Muzdaci'ı (yatan) Münbais (kalkan) yaptı. Afire (çorak) adını taşıyan bir araziyi de Hadire (yeşillik) diye, Şi'bu'd Dalâlet'i (sapıklık geçidi) Şi'bu'l-Hüdâ diye isimledi. Benu'z-Zinye'yi Benu'r-Rüşd olarak değiştirdi."[150]
ـ وعن ابن عمر رضى اللّهُ عنهما: أنّ رسَولَ اللّهِ غَيَّرَ اسمَ عاصِيةَ وسمّاهَا جَمِيلَةَ.
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) diyor ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Âsiye (isyankâr, itaatsiz kadın) ismini değiştirip Cemîle (güzel kadın) yaptı.[151]
ـ وعن مسروقٍ قال: ليقتُ عمرَ رضى اللّهُ عنه، فقال: من أنتَ؟ فقلت مسروقُ ابنُ اجْدَعِ، فقال سمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ يَقُول: اجْدَعُ شيطانٌ.
Mesruk anlatıyor: "Hz. Ömer'le karşılaştım. Bana "Sen kimsin?" diye sordu. "Mesruk İbnu'l-Ecda" dedim. Dedi ki: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ecda şeytandır" dediğini işittim."[152]
ـ وعن سهل بن سعد رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: أُتِىَ رَسُولُ اللّهِ بِالْمُنْذِر ابْنِ أبى أُسَيْدٍ حينَ وُلِدَ فوضعهُ على فَخِذِهِ، وقال: ما اسمُهُ؟ قال: فنٌ. قال: ؟ لكن اسمُهُ المنذِرُ، فسماهُ يومئذٍ المنْذِر.
Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "el-Münzir İbnu Ebî Üseyd doğduğu zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a getirilmişti. Çocuğu kucağına aldı ve: "İsmi nedir?" diye sordu. "İsmi falandır" diye ne konmuşsa söylendi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır! bunun ismi Münzir olacak" dedi ve o gün çocuğa Münzir ismini koydu.[153]
Hz. Peygamber (a.s.)'ın İsim ve Kümyesi Alma Hakkında
ـ عن أنس رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: كَانَ رَسُولُ اللّهِ يوماً في البقيعِ فسَمِعَ قائً يقولُ: يا أبا القاسمِ، فردَّ رأسَهُ إليْهِ؟ فقال الرَّجُلُ: لم أعْنكَ يَارسُولَ اللّهِ، إنّمَا دَعَوْتُ فُناً. فقال رَسُولُ اللّهِ : تَسمُّوا باسمِى وَ تَكنَّوْا بكنيتى.
Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bakî'de idi. Kulağına bir ses geldi: "Ey Ebu'l-Kâsım!" diyordu. Başını sese doğru çevirdi. Seslenen adam: "Ey Allah'ın Resûlu seni kastedmedim, ben falancayı çağırdım" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi kendinize künye yapmayın!" buyurdu.[154]
ـ وعن جابر رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: وُلِدَ لرجُلٍ منّا غمٌ فسماهُ القاسمَ: فقلنَا نكنيكَ أبا القَاسم وَ نُنْعِمُكَ عيْناً. فأتَى النبىَّ فذكرَ لهُ ذلكَ. فقالَ: اسْمُ ابنِكَ عبدُالرحمن. أخرجه الخمسة إّ النسائى.زاد في رواية تسمُّوا باسمى و َتكنَّوْا بكنينِى فإنى إنّما جُعِلْتُ قاسماً أقْسِمُ بينكمْ[.وفي أخرى بى داود قال: من تسمى باسمِى ف يتكنَّى بكنيتِى، ومن تكنَّى بكنيتِى ف يتسمَّى باسمِى .
Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bizden birinin bir oğlu oldu. İsmini Kasım koydu. Kendisine: "Sana Ebu'l-Kasım künyesini vermeyiz. Bu künye ile seni şereflendirip memnun etmeyiz" dedik. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gelerek durumu arzetti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun üzerine: "Oğlunun adı Abdurrahmândır" dedi.[155]
ـ وعن عائشة رضى اللّهُ عنها. أن امرأةً قالتْ يَا رَسُولَ اللّهِ: إنّى ولَدْتُ غماً فسمّيْتُهُ محمداً وكُنْيَتُهُ أبَا القَاسمِ، فذُكرَ لى أنك تَكْرَه ذلك. فقال: ما الذى أحلَّ اسمِى وحرَّمَ كُنْيَتِى، أو ما الَّذِى حرّم كُنْيَتِى وأحَلَّ اسمى؟.
Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Bir kadın gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü, ben bir oğlan dünyaya getirdim. Muhammed diye isim, Ebu'l-Kasım diye de künye verdim. Bana, sizin bu durumdan hoşlanmadığınız söylendi,doğru mu?" diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "İsmimi helâl, künyemi haram kılan şey de ne?" veya "Künyemi haram kılıp ismimi helâl kılan şey de ne?" diyerek reddetti.[156]
Rivayet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in isim ve künyesini aynı şahsa vermenin haram ve mekruh olmadığını ifade eder. Ancak şârihler bu rivayetin senet yönüyle zayıflığına dikkat çekerler.
ـ وعن محمد بن الحنيفة عن أبيه رضى اللّهُ عنهما قال: قلْتُ يَارسُولَ اللّهِ: أرَأَيْتَ إنْ وُلِدَ لِى بعدكَ ولدٌ أَأُسَمِّىهِ باسمِكَ وأُكنيهِ بكُنيتِكَ؟ قال نعمْ. أخرجه أبو داود وهذا لفظه والترمذى وصححه، وزَادَ فيه قال: فكانتْ رخصةً لى .
Muhammed İbnu'l-Hanife, babasından (Allah her ikisinden de razı olsun) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e sordum: "Ey Allah'ın Resûlü, sizden sonra bir oğlum olduğu takdirde, sizin isminizle isimlendirebilir, künyenizle de künyelendirebilir miyim, ne dersiniz?" Bana "Evet" buyurdular. [157]
a) Telkin
Telkin çocuğun kulaklarına okunan ezan ve ikamettir. Rivayetler, Hz.Hasan ve Hüseyin doğdukları zaman Hz.Peygamber (a.s)ın, kulaklarına, aynen namazda okunan ezanla ezan okuduğunu ifade etmektedir. Efendimiz (a.s) şöyle buyurmuş:
Kimin Bir Çocuğu olur da sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okursa ona Ümmü Sıbyan (denen ve çocuklardan ayrılmayan bir cin) zarar vermez.[158]
Ebu Rfai (r.a)dan: Hz.Fatımanın (r.a) oğlu Hasanı doğurduğu zaman, Hz.Peygamber (a.s)ın kulağına ezan okurken gördüm. Rezin şu ziyadeyi kaydeder: Kulağına ihlas suresini okudu, hurma ile tahnik etti ve ismini koydu.[159]
Anne ve babalar, çocuklarına isim koyma konusunda görüş birliğine varmaları gerekir. Eğer bir anlaşmazlık çıkarsa, isim koyma hakkı babaya aittir. Çünkü çocuklar babasına nispet edilir.
- Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız öyleyse isimlerinizi güzel yapın."[160]
Yüce Allah Kuran-ı Kerim de şöyle buyuruyor:
اُدْعُوهُمْ لِابَائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّهِ فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُوا ابَاءَ هُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِى الدّينِ وَمَوَاليكُمْ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فيمَااَخْطَاْتُمْ بِه وَلكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَحيمًا
Onları babalarına çağırın: babalarına nispet edin. Allah indinde bu daha doğrudur. Babalarına çağırmanız, herkesin soyunu karıştırmayıp mahfuz tutmanız, doğrusunu söylemeniz, Allaha adl-ü hakkaniyete daha mutabık, umumî menfaatlerinize daha muvafıktır. Eğer babalarını bilmiyorsanız - nesepte değil;o vakit dinde kardeşiniz ve dostlarınızdırlar maamafih hatâ ettiğiniz hususlarda - yani gerek bu nehiyden evvel ve gerek sonra kastınız olmaksızın hata-en nisyan ile yaptığınız yanlışlıklarda üzerinize bir günâh yoktur ve lâkin kalplerinizin kast ettiği, işte günâh ondadır;ve Allah gafur, rahîmdir - hatâ edeni affeder.[161]
Müslimin rivayet ettiği hadisi şerifte, Efendimiz (a.s) oğlu İbrahim dünyaya geldiği gece şöyle buyurmuş:
Bu gece bir oğlum doğdu, ona, babam İbrahimin adını verdim.[162]
Anne ve babanın çocuğuna yapacağı telkin, çocuğun geleceği, eğitimi ve ona göre kendine bir hayat tarzı oluşturmasına büyük bir katkıdır. Çünkü insan imiyle müsemma olur. Yani ismine göre kendine çeki düzen verir. Bu açıdan telkinin çocuğa güzel bir isimle bebek iken verilmesi daha sonra çocuk büyüdüğünde belki günde sayısını tahmin etmekten yetersiz kalacağımız defalar tekrar edilerek hatırlatılacaktır. Yani çocuğun ismi İbrahim, Ahmed vb. ise sen İbrahimsin ve Ahmetsin vb. onlar gibi ol manasına gelmektedir. Tabi ki, anlayabilene. Fakat eğer kişi anlamak istiyorsa bu telkin yeterlidir. Efendimiz (a.s)ın hadisinde ifade ettiği gibi: Bu gece bir oğlum doğdu, ona, babam İbrahimin adını verdim. Demek ki, İbrahim isminin Efendimiz (a.s)ın yanında özel bir anlamı vardır ki, bu ismin oğlu İbrahimden devam etmesini ve oğlu İbrahimin babası İbrahim gibi olmasını istemiştir.
Günümüz şartlarında anne ve babaların Nemrut ve Firavunların kapılarının eşiğinde can çekiştiklerini göz önüne getirirsek bizim çok İbrahim ve Musalara ihtiyacımız var demektir.
b) Allah Adıyla Anılan İsim
Çocuğun kerametini silecek anlamda kötü bir ad koymaktan çekinmek ve başkalarına alay ve eğlence konusu olacak isimlerden uzak tutmak, anne ve babanın üzerine vaciptir. Bu konuda Efendimiz (a.s) çocuklara hangi isimlerin verileceğini hadislerinde şöyle buyurmaktadır:
ـ وعن ابنِ عمرَ رضِىَ اللّهُ عَنْهُمَا قال: قال رسُولُ اللّهِ :أَحَبُّ اسْمَاءِ إلى اللّهِ تعالَى: عبدُاللّهِ، وعبدُ الرحمنِ.
İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman'dır."[163]
Başka hadiste; Efendimiz (a.s), hem güzel isimlerin tarifini yapmakta hem de kötü ismin zararlarını şöyle vurgulamakta:
ـ وعن أبى وهبٍ الجُشَمىِِِِّ رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قال رسُولُ اللّهِ #: ]تَسمُّوا بأسماءِ انبِيَاءِ، وَأحَبُّ اسماءِ إلى اللّهِ تعالى: عبدُاللّهِ، وعبدُالرحمنِ، وأصدقُهَا حارثٌ وهمامٌ، وأقْبَحُها حربٌ ومرّةُ.
-Ebu Vehb el-Cüşemî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Peygamberlerin isimleriyle isimlenin. Allah'ın çok sevdiği isimler Abdullah, Abdurrâhman'dır. En sâdık olanları da Hâris ve Hemmâm isimleridir. En çirkinleri de Harb ve Mürre isimleridir."[164]
Diğer bir hadisi şeriflerinde Efendimiz (a.s), düşük, çirkin isimlerin nehyi konusunda şöyle buyurmuştur:
ـ وعن أبى هريرة رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قال رسُولُ اللّهِ : إنّ أخْنَعَ اسمٍ عندَ اللّهِ رجلٌ تُسَمّى مَلِكَ امكِ، َ مالِكَ إّ اللّهُ تعالى.قال: سفيان رحمهُ اللّهُ تعالى: مثلُ شاهان شاهْ.قال أحمد بن حنبل رحمه اللّهُ تعالى: سألتُ أبا عمروٍ رحمه اللّهُ تعالى عن »أخنعَ« فقال أوضَعَ. أخرجه الخمسة إّ النسائى .
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah katında en düşük (ahna') isim Melikü'l-emlâk (mülklerin mâliki) ismidir. Allah'tan başka Mâlik yoktur."
Süfyân merhum dedi ki: Şâhân Şâh bunun örneğidir. Ahmed İbnu Hanbel merhûm dedi ki: "Ebu Amr merhum'a, ahna' ne demek diye sordum, bana "en düşük" diye cevap verdi.[165]
Düşük, çirkin isimlerin gerek anne ve babaların kendi çocuklarına ve gerek başkalarına takmalarını yani lakap da olsa Kuran-ı Kerim şu ayeti kerimeyle nehyetmektedir:
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسى اَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسى اَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا اَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْاَلْقَابِ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْايمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَاُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.[166]
Bu ayeti Kerimeyi Elmalı Hamdi Yazır şöyle tefsir ediyor:
Bu ayetin nüzulü hakkında bir kaç sebeb zikr olunmuştur. Dahhakten rivâyet olunduğuna göre: Beni temîmden bir kavim, Bilâli Habeşî, Hababb, Ammar, Suheyb, Ebuzerr, Sâlim mevlâ huzeyfe gibi zevat ile istihza etmişlerdi. Hz. Ayşe (r.a)dan. Zeyneb binti Huzeymetelhilâliyyeyi kısalığından dolayı eğlenmişti, kezalik Hz. Ayşe ile Hz. Hafsa, Ümmü seleme Hazretlerini kısa diye konuşmuşlardı, İbni Abbastan. H.z. Safiyye bint huyey Resulullaha gelmiş, kadınlar bana ey Yehûdî kızı Yehûdî diye söz atıyorlar demiş, Resulullah da: babam Harun, amcam Musa, zevcim de Muhammed neye demedin? buyurmuştu.
Şu da rivâyet olunmuştur ki: Sâbit ibni Kays, kulağında biraz ağırlık vardı, Resulullahın meclisine geldiği vakıt işitsin diye yer açarlardı, bir gün gelmiş açılın diye diye Resulullahın yanına kadar varmıştı, bir zata çekil dedi, o, aldırmadı, bu kim? dedi, o zat da ben Filânım dedi, o hayır sen Filân kadının oğlusun diye Cahiliyede tayip olunduğu bir valide söyledi, adamcağız mahcup oldu, bu âyet nâzil olunca Sâbit bundan sonra kimseye karşı hasep ile de iftihar etmem dedi, bir de Ebu cehlin oğlu İkrime Müslüman olmuştu, bazı kimseler ona bu, bu ümmetin Firavunun oğlu demişlerdi gücüne gelmiş, Resulullaha şikâyet eylemişti, işte bu âyet bu sebeple nâzil oldu. Kurtubî demiştir ki: suhriyyet istihkar ve istihânet ve gülünecek vechile ayıp ve noksana tembihtir. Bazı filini veya kavlini hikâye ve işaret veya ima ile yâhut lakırdısına veya işine veya her hangi bir kusuruna veya suratına gülmek ile de olur.
Diğer bir tarife göre bir şahsı huzurunda gülünecek vechile kavlen veya filen tahkir etmektir. Kamusun tabirince eğlenmektir. Râzî burada murat olan manaya göre bunu şöyle tarif etmiştir. Mü'min kardeşine tazîm ve iclâl gözü ile bakmayıp, derecesinden iskat ederek iltifat eylememektir ki kardeşinizi hakîr görmeyin küçültmeyin demektir. Kavim tabiri aslında kaimin cemi veya tesmiye bil-mastar kabîlinden olarak iş gören ve kendilerini müdafeaya kıyam edebilecek, yani, dirişebilir erkek cemâatine denir, kavmi Nuh ve kavmi Firavun tabirlerinde olduğu gibi kadınlara şümulü, dolayısıyla ve bittebadır. Burada erkek ve kadına ayrı ayrı ihtar olunmak üzere kavim ve nisa diye tasrih olunmuştur. Kavim ve nisânın tenkiri nehîde şüyu' ve tamîm ifâde etmek içindir. Müfredin istiğrakı daha şümullü olduğu halde kavmin velânisün diye cemi müzekker getirilmesinde de nükteler vardır.
Bu evvelâ İslâmın sâde ferdlere değil, bir çok kavimlere şüyu' ve intişar edeceğini bir ihtardır. Saniyen sıhriyet işinin muhâtarası büyük olup ona tek başına bir erkek veya kadının ikdam etmeyeceğine işarettir. Salisen, alay eden veya maskaralık yapan kişinin yanında ekseriya gülüp eğlenecek ve o suretle ona arkadaş olacak kimselerin eksik olmayacağını ve bu yüzden vâhidin cemâate münkalib olarak işin büyüyebileceğini de işaret eyler. Hasılı hiç bir mü'min kavim hiç bir mü'min kavim ile eğlenmesin, alay etmesin.
Belki onlar kendilerinden daha hayırlı olurlar. Bu cümle, nehyin illetidir. Bundan dolayı bir edat ile vasıl olunmak zâhir görünürken bir suâl ve cevap tarzında takrir olunmak için istînaf halinde irad olunmuştur. Yani bu nehyin sebebi sorulmak istenilirse her mü'min şöyle itikat etmelidir: olabilir ki eğlenilen, Allah yanında o eğlenenden daha hayırlı olsun, çünkü insanlar yalnız zâhiri ahvâle muttali' olabilirler, iç yüzünde gizli cihetleri bilmezler, Allah yanında tartı tutacak olan ise vicdanların ihlâsı, kalplerin takvâsıdır. İnsanın ilmi ise onun Allah yanındaki tartısını tartmağa, iki kalbin uhrevî temâyülâtını ölçmeğe kâfî değildir. Onun için kimse zâhiri hale bakıp da gözünün kestiğini horlamağa eğlenmeğe cüret etmesin, eğer Allah indinde muvakkar, muhterem olan bir şahsî tahkir etmiş bulunursa nefsine ne büyük zulmetmiş olur...[167]
c) Peygamberimiz ve Peygamberlerin İsmi
İslam, Müslümanın karakter ve tabiatını yitirmeye, hem itibarını heder etmeye, maneviyatını kırmaya sebep olabilecek isimlerden sakınmayı istemiştir. İslam Ümmetinin diğer bütün ümmetlerden hayatın bütün safha ve görüntülerinde seçilip ayrılsın diye Peygamberimizin ve Peygamberlerin adlarıyla adlandırmalarını istemiştir. Çünkü bu Ümmet:
كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ امَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten men eder ve Allah'a inanırsınız... [168]
İnsanların iyilikleri, faydaları için yeryüzüne çıkarılmış en hayırlı ümmettir, beşeriyeti Hakın nuruna ve İslamın ilkelerine çağırıp en doğru yolu gösterir. Dolayısıyla insanların en hayırlısı ve en şereflisi, efendisi Peygamberlerdir.
En hayırlı nesil Onların yolunda gidenlerdir. En hayırlı çocuk onların yolunun yolcusu olandır. Yine anne ve babaların çocuklarına isim olarak verecekleri en hayırlı isim peygamberlerin ismidir. Nitekim Efendimiz (a.s)ın hadisi şeriflerinde bu konuya güzel işaret etmiştir:
-Ebu Vehb el-Cüşemî (r.a) anlatıyor:
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Peygamberlerin isimleriyle isimlenin. Allah'ın çok sevdiği isimler Abdullah, Abdurrâhman'dır. En sâdık olanları da Hâris ve Hemmâm isimleridir. En çirkinleri de Harb ve Mürre isimleridir." [169]
-Ebu Mûsâ (r.a) anlatıyor: "Bir oğlum doğmuştu. Hemen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a getirdim. İbrahim ismini verip bir hurma ile tahnikte bulundu. Sonra da "Mübarek olsun" diye dua buyurdu ve çocuğu bana geri verdi. Bu çocuk, Ebu Musa'nın en büyük evladı idi.[170]
Anne ve babaların çocuklarına, kimin ismiyle isimlendireceklerini ve kimin yolunda gideceklerini iyi belirlemeleri lazım. Çünkü çocukların anne ve babaların üzerindeki haklarından biri de güzel isim takmalarıdır.
d) Salih ve Saliha Kimselerin İsmi
Bu kısımda; iyi ve güzel isimler, yanlış ve kötü anlam ifade eden isimler ve alfabetik güzel isimlerin listesini açıklamaya çalışacağız.
İyi ve Güzel İsimler
Kuran-ı Kerim de yüce Allah (cc)ın güzel isimle isimlendirdiği Hz.İsa (a.s) ve Hz.Yahya (a.s) geçmektedir:
اِذْ قَالَتِ الْمَلئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُ اِسْمُهُ الْمَسيحُ عيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجيهًا فِى الدُّنْيَا وَالْاخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبينَ
Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelimeyi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa'dır. Mesîh'tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarındandır.[171]
يَا زَكَرِيَّا اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا
(Allah şöyle buyurdu:) Ey Zekeriyya! Biz sana bir oğul müjdeleriz ki, onun adı Yahya'dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık.[172]
Anne ve babanın, çocuğa isim koyarken dikkat edeceği husus, en güzel ve en anlamlı bir isim seçmektir ki Efendimiz (a.s) bu konuda tavsiyelerini uygulamış, kulak vermiş olsun.
Buhari ve Müslimde rivayet edilen hadisi şerifte:
ـ عن أبى الدرداء رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قال رسُولُ اللّهِ : إنّكُمْ تُدْعَوْنَ يوْمَ القِيَامَةِ بأسمَائِكُمْ وَاَسْمَاءِ آبَاءِكُمْ فأحسنُوا أسماءَكُمْ.
Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız öyleyse isimlerinizi güzel yapın"[173]
Yanlış ve Kötü Anlam İfade Eden İsimler
ـ وعن ابن عمر رضى اللّهُ عنهما: أنّ رسَولَ اللّهِ غَيَّرَ اسمَ عاصِيةَ وسمّاهَا جَمِيلَةَ.
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) diyor ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Âsiye (isyankâr, itaatsiz kadın) ismini değiştirip Cemîle (güzel kadın) yaptı.[174]
Müslim ve Ebu Davudda rivayet edilen Hadisi şerifte Efendimiz (a.s) şöyle buyurmuştur:
Allah yanında sözlerin en çok sevileni şu dört kelimedir:
1.Sübhanallah.
2.el-Hamdu lillah.
3.Vallahu Ekber. Sakın çocuğunuzun adını Tesar, Rebah, Necih ve Eflah bırakmayın. Çünkü bazen sen, o orada mıdır? diye sorarsın, sorulan kimse olumsuzluk ifade eden (La) edatını kullanarak hayır, der (Böylece olumlu bir mana ifade eden bu isimler aksine bir manaya hamledilmiş olur). Bunlar dört isimdir, bundan fazlasını benim üzerime atmayın.[175]
Yine:
-Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: "Zeynep Bintu Ebî Seleme'nin ismi Berre idi. "Nefsini tezkiye ediyor" denildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onu Zeynep diye isimlendirdi. [176]
-İbnu Abbâs (r.a) anlatıyor: "Cüveyriye Bintu'l-Hâris'in ismi Berre idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun ismini Cüveyriye diye değiştirdi. Zira, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) "Berre'nin yanından çıktı" denmesini sevmiyordu.[177]
-Beşîr İbnu Meymun, amcası Üsâme İbnu Ahdarî'den rivayet ediyor: Ahdarî diyor ki: "İsmi Asram olan bir adam vardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona: "İsmin nedir?" diye sordu. Adam Asram diye cevap verdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır sen Zür'a'sın" buyurdu.[178]
-İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) diyor ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Âsiye (isyankâr, itaatsiz kadın) ismini değiştirip Cemîle (güzel kadın) yaptı.[179]
Anne ve babaya gereken, çocuğa, Allahtan başkasına kul olma anlamına gelen adları vermekten kaçınmaktadır. Örneğin: Abdüluzza, Abdülkabe, Abdünnebi vb gibi. Aynı şekilde yüce Allahın isimlerini abd kelimesini eklemeden vermekte yanlıştır. Mesela: Abdürezzak yerine Rezzak, Abdürrahman yerine Rahman vb gibi.
e-Alfabetik İsimlerin Listesi
Bu kısımda, güzel manaya gelen ve anlamlarıyla birlikte göreceksiniz.
Erkek İsimleri ve Anlamları
ABDULLAH Allahın Kulu
ABDURRAHMAN Rahmanın Kulu
ABDULMELİK Melikin Kulu
ABDULKERİM Kerem sahibi olan Allahın kulu
ABDUSSETTAR Settar olan Allahın kulu
ABDULFETTAH Fettah olan Allahın kulu
ABDULLEHİ Allahın Kulu
ABDULKADİR Kadirin Kulu
ACAR Kuvvetli, atılgan, çevik
AFŞAR Afşar boyunu oluşturan Türkmenlerin adı
AFŞİN Zırh, silah
AHSEN En güzel
AHMED Seçkin
AKIN Karşı tarafın üzerine yapılan saldırı
ALAZ Alev. Dalga dalga.Yer yer
ALEMDAR Sancak ya da bayrak taşıyan
ALİ Yüksek,büyük
ALİCAN Ali-can
ALİHAN Ali-han
ALİNUR Ali-nur
ALİZE Bir rüzgar adı
ALP Büyük işler başaran,halkça sevilen yiğit
ALPAY Cesur, yiğit kimse
ALTAN Hakan'lara verilen san
AMİL Etken , etmen
ANDAÇ Anı olarak verilen veya saklanan
ANGIN Ünlü , tanınmış
ANIL Anma işine konu olmak
ARAS Bir ırmak adı
ARDA İşaret olarak yere dikilen çubuk
ARDIÇ Yemişleri ilaç olarak kullanılan ağaç
ARMAĞAN Biri için seçilen özel hediye
ARUZ Türk Edebiyatında kullanılan ölçü
ATA Dede ve büyükbabalardan herbiri
ATABEK Selçuklularda şehzadelerin eğitimcisi
ATAÇ Atalardan gelen
ATAOL Yüce bir insan ol
ATEŞ Yanmakta olan cisim
ATİK Çabuk davranan , çevik
ATIL Bir amaca doğru hızla ilerleme
ATILGAN Girişgen , hevesli
ATİLLA Hun hükümdarı
ATOM Bir elementin kimyasal tepkimeye giren en küçük parçası
AYAZ Hava ve gece için soğuk
AYBARS Hun Hükümdarı Atilla'nın amcası
AYBERK Güçlü ışığı olan ay
AYDEMİR Yüzü kavisli bir çeşit keser
AYERDEM Ay-erdem
AYKON Ay-kon
AYKUT Kutlu ay.Ödül
AYTAÇ Ay-taç
AYTEK Ay-tek
AYTUĞ Ay-tuğ
AYVAZ Savaş gemilerinde cerrah yamağı
BABÜR Hindistan'da büyük Müslüman Türk devletinin kurucusu
BAHAR Güzellik, süs, parıltı
BAHADIR Savaşlarda yılmazlığıyla üstünlük kazanan kişi
BALKAN Sarp ve ormanlık sıradağlar
BALKAR Kafkasya'da yaşayan Kıpkaç'ların bir kolu
BALKIR Şimşek.Parıltılı
BARAN Tarla sürerken sabanın açtığı iz
BARBAROS Avrupa'lılar tarafından Hayrettin Paşa'ya verilen isim
BARIŞ Kavgasız,savaşsız yaşam
BAŞAR Girişilen eylemi amaca uygun sonuçlandırmak
BATU Üstün gelen, galip
BATUR Savaşlarda yılmazlığıyla üstünlük kazanan kişi
BAYKAL Deniz
BAYÜLKEN Yüce insan
BERAT Birine nişan madalya veya herhangi bir ayrıcalık verildiğini bildiren belge
BEREKET Bolluk, gürlük,ongunluk
BERK Sert , sıkı, sağlam, katı
BERKAY Berk-ay
BERKE Altınordu Hükümdarı
BESİM Güleç
BEŞİR Müjdeleyici
BETİM Kişi veya olayların genel özelliklerini gözde canlandırma
BİLGİN Herhangi bir konuda derin bilgisi olan.
BİRKAN Bir-kan
BORA Bir çeşit rüzgar
BUĞRA İki hörgüçlü,iri deve
BULUT Hava kürede asılı durumdaki su damlacıkları kütlesi
BURAĞAN Kısa süreli, güçlü yel.
BURAK Hz. Muhammed (as)'ın Kudüs'te dağa çıkarken bindiği at benzeri hayvan
BURÇAK Baklagillerden bir bitki
BURKHAN Heykel, özellikle Budha heykeli
CAN Yaşamı sağladığına ve ölümle vücuttan ayrıldığına inanılan soyut varlık
CEM Hükümdar,şah
CENK Savaş
CESUR Cesaretli,gözüpek,korkusuz
CEYHAN Akdeniz bölgesinde bir nehir
CÖMERT Eliaçık
CUMHUR Topluluk,kalabalık
CÜNEYT İyi ata binen binici
ÇAĞAN Bayram
ÇAĞATAY Cengizhan'ın ikinci oğlunun adı.
ÇAĞDAŞ Çağına uygun
ÇAĞLAR Çağının bilimsel, toplumsal, kültürel özelliklerine ulaşmış
ÇAĞLAYAN Köpürerek yüksekten düşen su
ÇAĞRI Davet
ÇAKABEY Oğuzlarda bir Türk beyi
ÇAKIR Göz rengi mavi, benekli
ÇELİK Su verilerek sertleştirilen demir.
ÇETİN Çözümlenmesi güç olan.
ÇEVİK Çabuklukla davrana kimse
ÇINAR Uzun ömürlü bir ağaç cinsi
ÇIVGIN Rüzgar ve karla karışık yağan yağmur
DAĞHAN Yerkabuğunun çıkıntılı bölümleri. Eski Türklerde dağ tanrısı
DEĞER Yüksek nitelikleri olan kimse
DEMİR İşlemeye çok elverişli bir metel
DENİZ Yeryüzünün çoğunu örten su kitlesi
DENİZHAN Neptun
DERİN Çok gelişmiş,çok ilerlemiş
DERMAN Güç.Dinç olabilme durumu.
DESTAN Efsane
DEVRİM Hızlı,geniş kapsamlı niteliksel değişim
DİNÇ Güçlü ve sağlıklı kimse
DİRİM Yaşama gücü
DOĞAÇ Önceden düşünülüp hazırlanmadan ortaya çıkan düşünce, eylem..
DORUK Zirve,dağların en yüksek yeri
DUMAN Bir maddenin yanmasıyla çıkan renkli gaz
DURU Berrak,saf
DURUL Berrak duruma gel
DÜNYA İçinde yaşadığımız gezegen
ECEVİT Çevik,atılgan
EDİZ Yüksek yer
EFE Batı Anadolunun yiğidi
EFLATUN Açık mor
EFSUN Büyü
EGE Yaşça büyük,ulu
EGEMEN Gücü yeter olup buyruğunu yürüten
EKİM Sonbahar mevsiminde bir ay
EKİN Tahılın tarlaya atılmasından harman oluncaya kadarki adı
ELÇİ Uzlaştırmacı.
ELGİN Yurdundan evinden uzak düşmüş kişi
ELHAN Nameler,ezgiler
EMİR Buyruk ,komut
EMRAH Saz çalıp ,oynayan
EMRE Aşık, tutkun, müptela
EMRİ Emirle ilgili
ENGİN Uçsuz ,bucaksız
ENGİNSU Deniz
ENİS Dost, arkadaş
ERAN Er-an
ERDEM Düşünce ve davranışta iyiliklerin bir araya gelmesiyle beliren yetkinlik
EREN Evliya, aziz
ERGİN Olgunlaşmış, ermiş kişi
ERGUVAN Eflatun ile kırmızı arası çiçek açan süs bitkisi
ERİM Bireyin erebileceği uzaklık
ERK Güç
ERKİN İstediği gibi davranabilen,özgür
ERKSİN Güçlü ve kuvvetlisin
ERTUNÇ Tunç gibi sağlam erkek
ERTUNGA Yiğit,hakan
ESER Yapıt
ETKİN Hareketli,yaptırıcı
EVREN Varolan şeylerin tamamı
EVRENSEL Her şeyi kapsayan, dünya ölçüsünde olan
EYLEM Bir amaç ve yöntemle yapılan oluş
FERHAN Sevinçli,neşeli
FERHAT Güçlüyü yenip bir yeri ele geçiren
FEYEZAN Su baskını ,sel
FEYYAZ Bol,verimli,gür
FEZA Uzay
FIRAT Bir nehir adı
FURKAN İyi ile kötü arasındaki farkı gösteren herşey
GİRAY Eskiden Kırım prenslerinin kullandığı san
GÖKADA Samanyolu gibi bağımsız uzay adası
GÖKALP Mavi gözlü yiğit
GÖKBERK Yeşil yaprak
GÖKHAN Uranüs gezegeni
GÖKMEN Sarışın,mavi gözlü kimse
GÖKOVA Muğla ilinde bir körfez
GÖKSEL Gökle ilgili.
GÖKSENİN Gök-senin
GÖKTÜRK Orta Asya da yaşamış eski Türk budunu.
GÖNENÇ Bolluk ve rahatlık içinde yaşama
GÖRKEM Göz alıcı ve gösterişli
GURUR Özsaygı , iç değer
GÜN Dünyanın kendi ekseninde bir kez dönmesi.
GÜNEŞ Gezegenlere ısı ve ışık veren gök cismi.
GÜR Bol ve güçlü çıkan.
GÜVEN Korku ve kuşku duymadan inanma duygusu
GÜVENÇ Güvenme duygusu
HAKAN Osmanlı döneminde hükümdara verilen unvanlardan biri.
HALİÇ Kara içine uzanmış dar deniz
HALİD Kalıcı
HALİL Dost
HALUK Herkesle iyi geçinen,temiz huylu
HARUN İnat edip yerinde duran ,huysuz at
HASAN Güzel
HAŞMET Görkem
HAYAT Doğumdan ölüme olan süre.
HINCAL Öçal.
HİSAR Eskiden taştan yapılan,yüksek kuleli kale
HİTİT Anadolu'da kurulan Eti imparatorluğu
HÜR Özgür
HÜRRİYET Özgürlük
İBRAHİM Peygamber (baba manasına gelir)
İKLİM Bir bölgenin hava koşullarıyla beliren durumu
İLBAY Vali
ILGAR Dizginlerinden kurtulmuş atın dört nala koşması.
İLGİ Dikkati öncelikle belirli birinin üzerinde toplama.
İLHAM İçe doğma,esin
İLHAN İmparator.
İNAN Bir şeyin doğruluğuna sarsılmaz bir duyguyla katılma.
İNANÇ Bir düşünceyi doğru sayarak benimseme.
IRAK Uzak
İSFENDİYAR Pehlivan
İSKENDER M.Ö. 4. yy'da yaşamış büyük kumandan
İSTEMİHAN Göktürk devletinin kurucusu
İZGÜ Akıllı ve adaletli
KAAN Hanlar hanı
KAHRAMAN Yiğit, cesur
KAMER Ay
KANAT Kuşlarda uçmayı sağlayan üst üyeler
KANDEMİR Güçlü soydan gelen kimse
KARTAL Yüksek kayalarda yaşayan yırtıcı bir kuş
KAYA Büyük ve sert taş kütlesi
KAYIHAN Güçlü hükümdar
KAYNAK Suyun çıktığı yer
KEMAL Olgun
KEREM Lütuf
KERİM Soylu,cömert ,yüce
KIVANÇ Övünç
KIVILCIM Yanmakta olan ateşten sıçrayan küçük ateş parçaları
KORAL Sınır muhafızı
KORAY Ayın kırmızı hali
KORHAN Ateşli,canlı,güçlü hükümdar
KORKUT Korkusuz,heybetli
KÖKSAL Kök-sal
KUBİLAY Moğol hükümdarı
KUDAY Tanrı
KUDRET Erk, iktidar.
KURTHAN Kurt-han
KURTULUŞ Tehlikeli veya kötü bir durumu aşmak.
KURULTAY Bir kurumun genel işlerinin görüşüldüğü genel toplantı.
KUTAN Uzun kanatlı büyük bir kuş.
KUTLU Uğurlu ,ongun.
KUTLUKHAN Kirman'da hüküm sürmüş hanedan
KÜRŞAD Göktürk Prensi
LACİN Kahraman. Korkusuz, yürekli.
LADİN Çamgiller ailesinden bir ağaç.
LEDÜN Tanrı katı,Tanrısal gizler.
LEVENT Savaş zamanında deniz askerliği yapan asker sınıfı
LİDER Önder.
LİRİK İçten gelen duyguların coşkuyla anlatımı.
MARTI Denizlerde yaşayan ,eti yenmez su kuşu.
MECNUN Çılgın,deli.
MELİH Güzel,şirin ,sevimli
MELİK Hükümdar.
MENGÜ Ölümsüz,ebedi
MERİÇ Balkan Yarımadasından geçen bir ırmak
MERT Yiğit, sözünün eri.
METE Bey soyundan gelen,soyluç
MEVZUN Biçimli,oranlı,uyumlu.
MİRALAY Albay
MUHAMMED Seçilmiş
MURAT Dilemek ,arzu etmek
MUTLU Ongun,mesut
NEDİM Arkadaş
NEZİR Korkutucu
ODAK Merkez nokta
ODKAN Canlı,coşkulu kimse
OGÜN Anımsanan,belirli bir günde doğan kimse
OĞRUN Gizli,kimseye sezdirmeden
OĞUL Erkek evlat
OKTAR Ok atan,okçu
OLAY Vaka
OLCAYTO Şanslı
OLGU Olayı geliştiren davranış
OLGUN Bilgi ve görgüsü gelişmiş
ONAT Özenli,düzgün
ONGUN Çok verimli,mutlu
ONUR Özsaygı, iç değer
ORÇUN Ardıllar,halefler
ORKUN Orta Asya Türklerinin en eski yazı türü
OSMAN Bir Halife
OTAĞ Türklerde büyük ve süslü çadır
OVA Düz ve geniş arazi
OYTUN Kutsal
OZAN Şiir yazan kimse
ÖCAL Yapılan kötülüğün acısını çıkar
ÖĞÜT Birine doğru,uygun yol göstermek için söylenen söz
ÖKTEN Akıllı,bilgili,kahraman
ÖMER Bir Halife adı
ÖMÜR Hayat
ÖNAL Önde ol,üstün gel
ÖNCEL Bizden önce yaşamış olanlar
ÖNCÜ Bir hareket veya düşünce akımını başlatan
ÖNDER Topluluk davasında önde giden,yönlendiren kişi
ÖNER Herhangi bir konuda ileri sürülen düşünce
ÖNEY Önde olan,üstün
ÖNSEL Hiç bir denemeye dayanmayan,yalnız akıl yoluyla yapılan
ÖREN Eski yapı veya kent kalıntısı
ÖRSAN Yüce adı olan
ÖZGÜN Nitelikleri bakımından benzeri olmayan , eşsiz
ÖZGÜR Herhangi bir koşul veya biçime bağlı olmayan
PAMİR Orta Asya'da bir yayla
PARS Leopar
PELİT Palamut meşesi
POYRAZ Soğuk bir rüzgar türü
REHA Zenginlik,varlıklı olma
REVAN Su gibi akıp giden
RÜZGAR Yel
SAĞANAK Şiddetli,ani ve kısa süreli yağmur
SANAT Duygu,tasarım ve güzelliğin kişiyi etkileyen anlatımı
SANCAK Bayrak
SALİH İyi
SARP Dik,geçilmesi ve çıkılması zor
SARPER Zor erkek kişi.
SATVET Zorlu,sindirici güç.
SAVAŞ Cenk.
SAYGIN Saygı gören,saygı gösterilen
SELİM Doğru, dürüst,kusursuz.
SELMAN Barış içinde bulunma
SEMEN İyi beslenen
SEMİH Cömert,eli açık
SERCAN Sevgili,sevilen
SERDAR Başkomutanlık yapan sadrazam ünvanı
SERETAN Yengeç burcu
SERGEN Vitrin
SERHAN Baş şarkıcı
SERHAT Sınır boyu
SERKAN Başkan,soylu kan
SERTAÇ Baş tacı,çok sevilen
SERTUĞ Baştuğ
SEZA Değer , yaraşık , uygun
SİNAN Süngü,mızrak gibi şeylerin sivri ucu
SİPAHİ Süvari asker
SİPER Korunulacak, saklanacak yer
SOKRA İki ağacın ucuca bitişmesinden ortaya çıkan ek yeri
SONAT Bir veya iki çalgı için yazılmış müzik yapıtı
SORGUN Söğüt
SÖĞÜT Sulak yerlerde yetişen bir ağaç
SÖYLEM Konuşan bireyin kullandığı dil
SÖZ Kelime
SUNAY Adak ayı
SUNGUN Bağış,ihsan
SUNGUR Soğukkanlı,sakin kimse
SÜAVİ Herkesin yardımına koşan
SÜER Yiğit asker
SÜERDEM Erdemli asker
SÜHA Büyükayı yıldız kümesinde en küçük yıldız
SÜHEYL Yıldırak
SÜMER İ.Ö. Mezopotamya'da yaşamış bir ulus
SÜREYYA Ülker
ŞAHİN Kartalgillerden yırtıcı bir kuş
ŞAN Ün,şöhret
ŞANSAL Şanın yayılsın
ŞARIK Parlak, parlayan
ŞEHMUZ Hükümdar soyundan gelen
ŞEN....... Halinden memnun yaşayan ve etrafına yayan
ŞİRZAT Aslan gibi güçlü,kişilikli kimse
TAN Sabahın gün doğmadan önceki zamanı
TANSEL Şafak seli
TARIK Sabah yıldızı
TARKAN Ayrıcalıklı,saygın kişi
TAYFUN Şiddetli fırtına
TAYGA Avrupa'dan Doğu Asya'ya kesintisiz uzanan orman
TAYLAN Boylu poslu kimse
TİBET Çin'in batısında bağımsız bir bölge
TINAZ Savrulmak için hazırlanan ekin yığını
TOKTAMIŞ Altınordu devleti hanı
TOLGA Madeni savaşçı başlığı
TOLUN Tamamıyla aydınlık ve yuvarlak oaln
TONGUÇ En büyük çocuk
TOPRAK Canlılara yaşama ortamı veren yerkabuğunun yüzey kısmı
TORAMAN Tombul , iri yapılı çocuk
TOYGAR Tarla kuşu
TOYGUN Genç,delikanlı
TÖRE Bir toplumun gelenek,görenek ve alışkanlıkları
TÖZ Değişen şeylerde değişmeden kalan.Kök,asıl
TUFAN Şiddetli yağmur
TUGAY Alayla tümen arasındaki birlik
TUNA Bir nehir adı
TUNCA Meriç ırmağının bir kolu
TUNÇ Bronz
TÜMER Çok ,olanca erkek
UFUK Aklın alabileceği mesafe ,sonsuz düzlem
UĞUR İnsana iyilik getirdiğine inanılan güç,belirti
ULUBEY Erdemleri bakımından çok büyük saygı gören erkek kişi
ULUÇ Selçuklularda Türkmen beylerine verilen ad
ULUĞ Büyük,yüce
ULUM Bilimler
UMAR Çare
UMUR Aldırış etmek, önemsemek
UMUT Ümit, umulan
UNAN Sadakat,bağlılık
URAĞAN Birkaç kasırganın karşılaşmasıyla oluşan şiddetli fırtına
URAN Sanayi
URAY Belediye
UTARİT Merkür gezegeni.Dokuz kattan oluşan göğün ikinci katı
UTKU Zafer
UYGAR Uygarlığa bağlı olan
UYGUR Uygur devletinden olan kimse
UZAY Bütün gökcisimlerinin içinde bulunduğu sonsuz boşluk
ÜLKE Üzerinde ulusların yaşadığı toprak
ÜNAL Ünün duyulsun
ÜRÜN Denizlerden, topraktan ve insanlardan emekle elde edilen
VADİ İki dağın arasınla kalan dere boyu
VERİM Ortaya çıkan,beklenen sonuç
VOLKAN Yanardağ
YAĞIZ Esmer
YALGIN Serap
YALIM Alev
YALIN Sade, gösterişsiz
YALMAN Sarp , dik
YAMAÇ Dağın eğik yüzeyli yanı
YAMAN Güç,beceri bakımından alışılmışın üzerinde olan
YARDAN Sevgiliden
YARIN Bugünden sonraki gün
YASİN Kur'an'da bir sure
YAVER Yardımcı
YEKTA Tek , benzersiz
YETKİN Gerekli olgunluğa ve bütünlüğe ulaşmış
YİĞİT Güçlü,yürekli kahraman
YILAYDIN Aydınlık yıl
YÜCE Ulu
ZABİT Alem
ZAFER Galip
ZEKİ Akıllı
Bayan İsimleri ve Anlamları
ADA Her tarafı sularla çevrili kara parçası
AFET Ortalığı birbirine katacak kadar güzel kadın
AĞIT Edebiyatta bir şiir türü
AHENK Uyum
AHU Ceylan , karaca
AJLAN Hızlı, çabuk,telaşlı
AKARSU Akan su
AKASYA Güzel kokulu bir süs bitkisi
AKSU Anadolu'da değişik boylarda bir çok akarsuyun adı.
ALBA Sevgililerin ayrılışını konu alan bir Fransız şarkı türü
ALEV Yanan cisimlerin türlü biçimde uzanan dili
ALGIN Birine gönül vermiş ,vurgun,tutkun
ALPİKE Kahraman kraliçe.
ALTIN Yüksek değerli bir maden
ARYA Operada sanatçının orkestra eşliğinde söylediği uzun şarkı
ARZU Herhangi bir şey için duyulan aşırı istek
ASENA Güzel, alımlı kadın.
ASLI Kerem ile Aslı öyküsündeki kadın kahraman.
ASU Azgın huysuz(at)
ASUMAN Gökyüzü.
ASYA Dünyanın en büyük kıtası
ATLAS Mitolojide dünyayı sırtında taşıdığına inanılan Tanrı
AYBİKE Ay gibi güzel kız.
AYBİRGEN Ayveren
AYÇA Yay biçimindeki ay
AYÇİÇEK Günçiçek
AYDA Dere kıyılarında yetişen bir bitki.
AYDAN Güzelliğini aydan almış,ay gibi parlak ve güzel.
AYEVİ Ay çevresinde oluşan ışık çemberi
AYKIZ Ay-kız
AYLA Kimi yıldızların dolayındaki ışık çemberi
AYLİN Ayla.
AYSAR Ayın evrelerine göre huyu değişen kimse.
AYSIN Sen aysın ,ay kadar güzel sin.
AYSU Ay-su
AYŞE Rahat ve huzur içinde yaşayan.
AYŞEGÜL Ayşe-gül
AYŞENUR Ayşe-nur
BADE Aşk, kutsal sevgi
BAĞLAN Büyük bir kuş türü
BAHAR Bir mevsim ve bu mevsimde ağaçlarda açan çiçek
BAKLAN Büyük bir kuş türü
BALA Yavru çocuk
BALKIN Pırıldayan,parlak
BALKIZ Bal kadar tatlı kız
BANU Prenses. Hanımefendi
BAŞAK Arpa çavdar gibi ekinlerin tanelerini taşıyan baş
BEGÜM Hindistan'da prenslerin annelerine verilen ad
BELDE Memleket, şehir, kasaba
BELEN İki tepe arasındaki alçak kısım
BELGİN Kesin ve eksiksiz belirlenen
BELİZ İşaret, iz
BENAN Parmak uçları
BENEK Karışık renk.
BENGİ Sonu olmayan , sonsuz
BENİZ Yüz
BERGÜZAR Anılmak için verilen şey , andaç
BERİA Olgunluk ve güzelliğiyle üstün olan sevgili
BERİL Zümrüt
BERNA Genç, körpe, delikanlı
BERRAK Duru
BERRAN Keskin,kesici
BESİSU Bitkilerin damarlarında dolaşan besleyici su
BESTE Bir müzik parçasını oluşturan ezgilerin tümü
BESTENİGAR Türk müziğinde bileşik bir makam
BETÜL Namuslu kadın, Hz Meryem ve Hz Fatma`nın lakapları.
BEYZA Çok beyaz,lekesiz
BİKE Evlenmemiş,çocuğu olmamış kadın.
BİLGE Çok bilgili ve bilgisini yararlı kullanan kişi
BİLGÜN Bil-gün
BİLHAN Çok bilgili
BİLLUR Pek duru , pürüzsüz
BİRİCİK Tek, birtane
BUĞDAY Buğdaygillerden öğütülerek un yapılan bitki
BUKET Çiçek demeti
BURCU Güzel koku
BURÇAK Bir bitki
BURÇİN Dişi ördek
BUSE Öpücük
BÜKÜM Bükme eylemi
BÜŞRA Müjde,sevinçli haber.
CANA "Can"ın - e hali
CANAN Gönülden sevilmiş , yar
CANDAN İçten , gönülden
CANFEZA Müzikte bileşik bir makam
CANKIZ Sevilen,sevimli ,şirin kız
CANOVA Can-ova
CANSU Yaşam veren su
CEMRE Bahardan az önce bir hafta arayla su,hava ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık yükseliş
CEREN Ceylan
CEVZA İkizler burcu
CEYDA Uzun boyunlu ve güzel
CEYLAN Gözlerinin güzelliğiyle ünlü,ince bacaklı,hızlı koşan, zarif bir hayvan
ÇAĞLA Kayısı,erik gibi yemişlerin olgunlaşmamış hali
ÇAKIL Su yataklarında sürtünmeyle yuvarlaklaşmış küçük taşlar.
ÇİÇEK Bir bitkinin değişik renklerle bezenmiş kokulu bölümü
ÇİĞDEM Akdeniz çevresinde yetişen çok renkli kır bitkisi
ÇIĞLIK İnce ve keskin bağırış
ÇİLEK Yabani olarak çayırlarda yetişen meyveli bitki.
ÇİLER Şarkılar söyleyen ,şakıyan.
ÇİM Süs amacıyla ekilen ve yetiştirilen küçük bitkiler
ÇİMEN Kendiliğinden yetişmiş çim
ÇİSE-M Hafif yağan yağmur-um.
ÇİSİL İnce ince yağan yağmur
ÇOLPAN Çoban yıldızı
DAMLA Yuvarlak biçimde,çok küçük miktarda su vb. sıvı
DEFNE Yaprakları güzel kokulu,yaz kış yeşil olan bir bitki
DEMET Çiçek bağlamı , deste
DEMRE Noel Babanın doğduğu sanılan tarihi yer
DENİZ Yeryüzünün çoğunu örten engin su
DERYA Büyük deniz
DESEN Çiçek,çizgi gibi süs şekilleri
DESTEGÜL Mevlevi dervişlerinin giydiği ince kumaştan yelek
DEVİN Hareket, kımıldanış
DİCLE Bir nehir adı
DİDEM Gözüm gibi sevdiğim,sevgilim
DİLARA Gönül alan, gönül okşayan.
DİLAY Gönlü aydınlatan ay
DİLEK İstek, rica
DİLEM Gönül ilacı
DİLNİŞİN Gönülde yer tutan,hoş,güzel
DİLRÜBA Gönlü şen,dertsiz
DİLSU Dil-su
DİLŞAH Gönül şahı,sevgili
DOLUNAY Ayın tam yuvarlak olduğu an
DUYGU Kişi,olay ve nesnelerin bireyin iç dünyasında uyandırdığı izlenim
EBRU Hareli boyama yöntemi
ECE Kraliçe
ECMEL Çok güzel
EDA Tavır,davranış
EGE Türkiye'nin batısında yer alan deniz
ELÇİN Deste, tutan
ELİF Arap alfabesinin ilk harfi
ELVAN Renkler,çeşitler
ESEN Sağlıklı,salim
ESİN Esin cenneti
ESNA Yüksek,yüce
ESRA En çabuk,çok çabuk
ETİ Hitit
EVİN Bir şeyin içindeki öz
EYLÜL Sonbaharda bir ay adı
EZGİ Melodi
FERAH Aydınlık , iç açıcı
FERAY Ayışığı,ayın parlaklığı
FERDA Gelecek zaman,yarın
FEYZA Bolluk,çokluk
FİDAN Yeni yetişen ağaç
FİGEN Yaralayan,kıran
FİRUZE Açık mavi renkte,değerli bir süs taşı
FULYA Güzel kokulu bir çiçek
FUNDA Kurak yerlerde yetişen bir ağaçcık
FÜRUZAN Parlayan,parlak
FÜSUN Büyü
GAMZE Gülerken yanaklarda beliren çukur
GAYE Amaç, erek
GECE Gün batımından ağarmasına kadar geçen süre
GELİNCİK Yazın kırlarda yetişen,parlak kırmızı renkli bir çiçek
GERÇEK Yakıştırma veya yalanı olmayan
GİZEM Sır
GONCA Tam açılmamış çiçek
GÖKÇE Gök mavisi, güzel
GÖKSU Türkiye'nin çeşitli yerlerinde bulunan akarsuların adı
GÖLGE-N Güneş ışınlarından koruyan (senin) karartın
GÖZDE Çok sevilen,beğenilen nitelikte
GÖZEN İlgi çekici,samimi
GÜHER Cevher
GÜLBAHAR Ebru yapmakta kullanılan koyu kırmızı toprak rengi
GÜLÇİN Gül toplayan
GÜLFEM Gül ağızlı
GÜLGÜN Gül renkli
GÜLİSTAN Gül bahçesi
GÜLİZ Gül-iz
GÜLİZAR Alaturka müzikte bir bileşik bir makam
GÜLRİZ Gül saçan
GÜLŞAH "Baraka" ile "Gülşah" öyküsünün kadın kahramanı
GÜLÜMSE Tebessüm et
GÜNÇİÇEK Ayçiçek
GÜVERCİN Barışı temsil eden kuş
GÜZ Sonbahar
GÜZEL Hoşa giden,hayranlık uyandıran
GÜZİN Seçilmiş, seçkin
HANDAN Güleç,sevinçli
HARİKA Sıradanlığın üstündeki nitelikleriyle insanda hayranlık uyandıran
HASLET Doğuştan gelen güzel huy
HAYAL Varmış,olmuş gibi zihinde canlandırılan imge.
HAZAL Kuruyup dökülen ağaç yaprakları
HAZAN Sonbahar
HAZAR Barış
HAZİRAN Yaz aylarından biri.
HECE Bir solukta çıkarılan ses öbeği
HEVES Bir şeye duyulan istek
HİLAL Ayın yay biçimindeki görünüşü
HOŞSEDA Hoşa giden ses
HÜLYA İnsanın kurduğu tatlı düş
HÜMA Efsanelerde geçen, yere konmayıp sürekli gökte kaldığına inanılan cennet kuşu
HÜMEYRA Kızıllık, pembelik
HÜNER İnce ve şaşırtıcı ustalık
HÜRREM Sevinçli, güler yüzlü
HÜSNA Pek çok güzel
HÜSÜN Güzellik
İDİL İçten ve saf aşk.
İLAYDA Su perisi.
ILGAZ Atın dört nala koşması
ILGIM Serap
ILGIN Süs bitkisi
İLGÜN Ulus, halk.
İLKBAHAR Yılın ılık mevsimi.
İLKE Temel alınan düşünce , kural
İLKYAZ İlkbahar
İLSU İl-su
İLTER Yurdu koruyan,yurtsever.
İMGE Gerçekleşmesi çok zor olan düş
İMREN Görünen şeyi edinme isteği.
İNCİ Süslemede kullanılan, istiridyede yetişmiş değerli madde
İNCİLAY Parlama, ışıldama
İPAR Yüksek dağların kar tutmayan yerlerinde yetişen çiçek.
İPEK İpekböceği kozasından elde edilen ince ,parlak kumaş
IRAZ-CA Rıza gösteren,boyun eğen
İREM Bahçeleriyle ünlü masal kenti
İRİS Mitolojide Tanrıların elçisi
IRMAK Akarsuların en büyüğü
IŞIK Aydınlatmada kullanılan fiziksel enerji
IŞIL Kımıltılı ışık
IŞILAY Ay ışığı
IŞIN Bir kaynaktan belli bir doğrultuya giden ışık çizgisi
ITIR Güzel koku
İYEM Güzellik
İZEL El izi
İZEM Ululuk.
İZGİ Güzel ,adaletli.
İZ-İM Önceden bulunduğum yerde bıraktığım belirti
KAMELYA Bir süs bitkisi
KARDELEN Kar kalkmadan çiçek açan süs bitkisi
KELEBEK Gövdesi ve kanatları çok renkli ve zarif olan böcek
KİMYA Üstün nitelikler taşıyan
KÖSEM Sürünün önünden giden,yol gösteren koç
KUĞU Beyaz tüylü bir su kuşu
KUMRU Sevgilisine düşkünlüğüyle bilinen bir kuş
KUMSAL Kumla örtülü deniz kıyısı
KUTAY Kutlu,uğurlu ay
KUTSAL Güçlü bir dinsel saygı uyandıran kimse
LAL Parlak ,koyu kırmızı renkte olan
LALE Çan biçiminde bir çiçek
LERZAN Titreyen,titrek
LEYLA Saçları gece gibi simsiyah olan kadın.Çok karanlık gece
LEYLİFER Gece ışığı
LİLA Açık eflatun
MANOLYA Bir süs bitkisi
MARAL Dişi geyik
MAVİSU Deniz
MEHTAP Ayışığı
MEHVEŞ Ay gibi güzel kadın
MELDA Çok genç,körpe
MELİKE Kadın hükümdar
MELİS Bal, tatlı şey,sevgili
MELİSA Oğul otu
MELODİ Ezgi
MENEKŞE Mor beyaz renkli,kokulu,yürek biçiminde bir çiçek
MENEVİŞ Hare
MERAL Dişi geyik
MERCAN Tropik ve ılık denizlerde yaşayan,kırmızı kalker iskeletli bircanlı
MERİH Mars gezegeni
MERVE Mekke'de hacıların 7 kez gidip geldikleri dağın adı
MEVSİM Yılın dört farklı ikliminden biri
MİMOZA Bir süs bitkisi
MİNE İnce ve parlak nakış
MÜGE İnci çiçeği
NAĞME Ezgi
NAZ İsteksiz gibi görünen,çekingen davranış
NAZLI-M İşvelim,edalım
NEHİR Irmak
NERGİS Bir süs bitkisi
NESLİŞAH Soyu şah olan
NESRİN Yaban gülü
NEŞE-M Gönül açıklığım,sevincim
NEVAL Talih
NEVBAHAR İlkbahar, ilkyaz
NEVESER Türk Müziğinde, Dede Efendinin bulduğu bileşik bir makam
NEVGECE Yeni yeni oluşan gece
NEVGÜL Yeni açmış gül
NEVRA Beyaz çiçek
NEYİR Işıklı, aydınlık, parlak
NİGAR Resim kadar güzel sevgili
NİHAL İnce ve düzgün vücutlu sevgili
NİHAN Saklanmış, gizli olan
NİL Afrika'da bir nehir
NİLÜFER Durgun sularda yetişen,değişik renkli ve uzun ömürlü su bitkisi
NİSAN İlkbaharın ilk ayı
NURGÜL Nur-gül
NURGÜN Nur-gün
NURSELİ Nur-seli
NÜKET Nükte,zarif,güzel sözler
NÜKHET Güzel koku
NÜKTE İnce anlamlı , düşündürücü şaka söz
OYA Yazma çevresine iğne ile örülen bir çeşit tentene
OYLUM Bir cismin uzayda doldurduğu boşluk.
ÖDÜL Armağan
ÖRGÜN Türlü ve düzenli parçalardan oluşan
ÖVGÜ Bir şey veya kimsenin iyi niteliklerini, değerini belirtme
ÖYKÜ Kısa hikaye
ÖZEN Büyük hassasiyet göstermek
ÖZGE Yabancı
ÖZLEM Bir daha görmek veya kavuşmak arzusu
PAMİRA Orta Asya'da bir yayla
PAPATYA Baharda çiçek açan bir kır bitkisi
PELİN Hekimlikte kullanılan bir bitki
PERA Beyoğlu semtinin eski adı
PERÇEM Kakül
PERİ Güzel ve alımlı
PERRAN Uçan,uçucu
PETEK Arıların bal topladıkları balmumu yuvacıkları
PINAR Büyük su kaynağı
PIRIL Parlak ışık
PIRILTI Pırıldayan şeyin çıkardığı ışık
PITIRCIK Pek hafif gürültücü
PİYALE Şarap kadehi
RANA Güzel, göze hoş görünen
RENAN Çok ses çıkaran,çınlayan
RENGİN Boyalı,renkli
REZZAN Ağırbaşlı,onurlu
RUHSAR Yüz,çehre
RÜÇHAN Üstünlük
RÜYA Düş
SABA Gündoğusundan esen hafif rüzgar
SABAH Günün ağarmasıyla başlayan ilk saatler
SADBERK Yüz yapraklı,katmerli
SAHİL Deniz kıyısı
SAHRA Kır, ova, çöl
SALKIM Bir çoğu tek bir sap üzerinde topluca bulunan yemiş
SANEM Put
SAYGIN Sayılan,sevilen
SAYIL Her zaman saygı gör
SEBİL Karşılıksız dağıtılan içme suyu ve bu amaçlı taş yapı
SEBLA Uzun kirpikli göz
SEÇİL Benzerlerinden üstün olup 'en iyi' diye ayrılmak
SEÇKİN Benzerler arasında nitelikleriyle göze çarpan,elit
SEDA Ses
SEDEF Deniz hayvanlarının iç yüzeyinde oluşan beyaz, parlak madde
SEDEN Uyanık,tetikte,gözü açık olmak
SEHER Tan ağartısı
SEL Taşkın su
SELDA Bir söğüt cinsi
SELEN Haber,müjde
SELİN Gür akan su
SELİNTİ Ufak sel
SELİS Akıcı söz
SELMİN Barış ve sevgi duygusuyla dolu olan
SELVİ İnce uzun ağaç
SEMA Gökyüzü
SEMİRAMİS Babil'in Asma Bahçeleri'ni kurduran Asur kraliçesi
SENA Övme
SEREN Gemi direği
SERENAT Geceleyin sevgilinin penceresinin önünde verilen küçük konser
SERRA Rahatlık,kolaylık
SERTAP İnatçı,ayak direyen
SERVİ İnce ve uzun boylu
SES Kulağın duyabildiği titreşimler
SEVDEM Sevginin en son demi
SEVEN Bir başkasına sevgi duyan
SEVGİLİ Kendisine aşk duygusuyla bağlı olunan kişi
SEVİ Aşk
SEVİL Her zaman sevilen biri ol
SEVİNÇ İstenilen şeyin olmasıyla duyulan coşku
SEYYAL Akıcı,akışkan
SEZEN Hisseden,sezgili
SEZGİ Sezme yeteneği
SİBEL Henüz yere düşmemiş yağmur damlası
SILA Gurbettekinin özlemini çektiği yerler
SİM Gümüş gibi parlak ve beyaz
SİMA Yüz , çehre
SİMGE Anlamı olan harf, bitki gibi işaretler
SİMİN Gümüşten, gümüşe benzeyen
SİMYA Bir şeyi başka şeye dönüştüren düşsel güç
SİNE-M Yüreğim,çok sevdiğim
SİREN Uyarı işareti veren canavar düdüğü
SİRET Bir kimsenin ahlakı,kişiliği
SIRMA Sarı ve güzel saç
SONYAZ Sonbahar
SU Canlıların yaşaması için en gerekli olan şey
SUMRU Bir şeyin yüksek yeri,tepesi
SUNA Boylu, poslu, yakışıklı
SÜLÜN Boylu, poslu, yürüyüşü güzel
SÜNDÜS Çözgüsünde altın, gümüş teller bulunan eski ipekli bir kumaş türü
SÜSEN Nisan-Haziran dönemlerinde açan güzel kokulu bir çiçek
ŞAHBANU Hükümdar eşi
ŞAHİKA Dağ doruğu.
ŞAN Şöhret.
ŞANS Talih, fırsat
ŞAYESTE Yaraşan ,yakışan.
ŞEBBOY Güzel kokulu bir süs bitkisi
ŞEBNEM Bitkilerin üzerinde toplanan su damlacıkları.
ŞEHNAZ Alaturka müzikte bir makam adı
ŞEHRAZAT Kendi kendine yaşayan,özgür.
ŞELALE Büyük çağlayan.
ŞERMİN Utangaç, mahcup.
ŞEVVAL Hicri takvime göre yılın onuncu ayı.
ŞEYDA Sevda nedeniyle aklını yitirmiş ,çılgın
ŞİİR İmgelere, duygulara seslenen söz sanatı
ŞİMAL Kuzey
ŞİRİN Sevimli, cana yakın
ŞÖLEN Kutlama niteliğindeki yemekli toplantı
ŞÖLEN-DE Bir olayı kutlamak amacıyla yapılan yemekli toplantı.
ŞULE Ateş alevi.
TAMAR Damar
TANGO Özel ritimli,çift kişilik ağır bir dans
TANYELİ Sabah olurken çıkan hafif rüzgar
TİLBE Gezginci ozan
TILSIM Esrarlı ve olağanüstü güç taşıdığına inanılan nesne
TOMRİS M.Ö. 6 yy da yaşamış bir kraliçenin adı
TÖREN Anma , kutlama , karşılama , evlenme vb. için yapılan toplantı
TUĞBA Dalları bütün cenneti gölgeleyen kutsal ağaç
TUĞÇE Kadın sultanın başındaki tuğ
TULU Gökcisimlerinin doğuşu
TUTKU Aşırı özlem , gönül verilen
TUTYA Göze çekilen sürme.
TÜLİN Ayın çevresinde oluşan hale
TÜMAY Dolunay
TÜRKUVAZ Türk rengi de denilen mavi renkte değerli bir taş
TÜRKÜ Halk şiirinde kendisine özgü ezgisiyle söylenen uyaklı nazım biçimi
TÜVANA Dinç , canlı
UMAY Çocukları ve hayvan yavrularını koruduğuna inanılan tanrıça
ÜLGEN Bir iyilik Tanrısının adı.Yüce
ÜLGER Şeftalideki ince tüy.
ÜLKER Yedi yıldızdan oluşan takım yıldızı
ÜLKÜ-M Uğrunda özveride bulunmaktan çekinilmeyen yüce dilek
ÜRÜN Doğadan elde edilen yararlı şeyler.
ÜVERCİNKA Güvercin kanadı.
ÜZÜM Asmanın salkım durumundaki meyve.
VENÜS Bir gezegen adı
VERDA Gül
VERDİNAZ Nazların gülü
VİLDAN Yeni doğma, dinçlik
VUSLAT Sevgiliye kavuşma
YAĞMUR Havadaki buharın su damlaları halinde yere düşmesi
YANKI Sesin bir yere çarpıp geri dönmesiyle duyulan ikinci ses
YAPRAK Bitkilerin çeşitli biçimdeki yeşil bölümü
YAR Dost , sevgili
YAREN Arkadaş , yakın
YASEMİN Çiçekleri güzel kokulu süs bitkisi
YAZGI Önceden belirlenmişlik, gerçekleşmesi mutlak olan
YAZGÜLÜ Baharın ilk günlerinde çocuğa verilen ad
YELDA Uzun ve kara olan şey
YELİZ Rüzgarın hızı. Güzel,havadar
YENİAY Yeni-ay
YEŞER Yetişip yeşil renk almak
YEŞİM Yeşil ve pembe renkli değerli bir taş
YILDIZ Gökyüzündeki ışıklı gök cisimlerinden her biri
YONCA Uğur getirdiğine inanılan süs bitkisi
YOSUN Suların yüzeyinde ya da dibinde yetişen çiçeksiz bitki
YÖRÜK Göçebe yaşayan Oğuz Türkleri
YURDAGÜL Yurda-gül
YURDANUR Yurda-nur
ZEKİYYE Arınmış
ZEREN Kavrayışı güçlü ,zeki.
ZERRİN Altın gibi sarı,parlak.
ZEYNEP Değerli taşlar,mücevherler.
ZEYNO Zeynep.
ZİNNURE Nur sahibi
ZUHAL Satürn gezegeni
ZUHAL Zeynep.
ZÜLAL İçimi güzel su
ZÜLAL Şakaklardan sarkan saç lülesi
ZÜLEYHA Su perisi.
ZÜLEYHA İçimi güzel su
ZÜLÜF Şakaklardan sarkan saç lülesi
ZÜLÜF Yurda-nur
ZÜMRA Zeki bilgili kadın.
ZÜMRÜT Parlak ve yeşil renkli değerli bir taş.
ZELAL Berrak
ZEZE Akıllı
-Okuma Parçası
Allah-u Teala (cc) hayat mektebimiz olan Kitab-ı Kerim de şöyle buyuruyor:
وَجَعَلَ اَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّحُ اَبْنَاءَهُمْ وَيَسْتَحْي نِسَاءَهُمْ اِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدينَ () وَنُريدُ اَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذينَ اسْتُضْعِفُوا فِى الْاَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ اَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثينَ () وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِى الْاَرْضِ وَنُرِىَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَاكَانُوا يَحْذَرُونَ
Şüphe yok ki, F'iravun o yerde yükseldi ve ahalisini bölük bölük etti, onlardan bir tâifeyi zayıf düşürmek istiyordu. Oğullarını boğazlıyordu, kadınlarını da berhayat bırakıyordu. Muhakkak ki o müfsitlerden olmuştu.
Biz de o yerde zayıf düşürülmeleri istenilen kimselere lütfetmek ve onları ileri gelenler kılmak ve onları (o yere) varisler kılmak diledik.
Ve yeryüzünde onlara kudret vermek ve Fir'avun ile Haman'a ve ordularına onlardan kaçındıkları şeyi (bizler) göstermek istedik.[180]
Allahu Teala (cc); "Biz memlekette güçsüz sayılanlarla iyilikte bulunmak onları önder kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Haman ve her ikisinin askerlerine çekinmekte (korkmakta) oldukları şeyleri göstermek istiyorduk." diye buyurduğu bu ayette Firavun ve Hamanın korktukları o korku rivayete göre:
Kahinlerin, Beni İsrail kavminde bir çocuğun çıkıp saltanatlarını yıkacağını söylemeleriydi. Bunun için, Firavunun zulmü bu hadiseden sonra tezahür etti. Öyle ki beni İsrail kabilesini ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutup, korktuğu şeyin başına gelmemesi için kabilenin erkek çocuklarını öldürüyor, kız çocuklarını da serbest bırakıyordu. Mevcut olan erkeklerle de meşhur olan piramitleri inşa ettirip tonlarca ağırlığındaki taşları bunlara taşıttırıp eziyet ve işkence çektiriyordu. Evet Kuran'ın ayetleri olayı bize böyle haber veriyor.
Firavun asıl ismi II. Ramses ti. O, kahinlerin verdikleri haberlerden dolayı saltanatım yıkılır diye korkmuş, saltanatını yıkacak kimsenin beni İsrailden çıkacağından dolayı halkına zulmetmiş, sonra da Hz. Musa kendisine apaçık mucizeler ve hakikatler göstermesine rağmen o, bunlara karşılık köşkü pahasına kabullenmeyip cephe almış, gerçeklerden kaçınmıştır. Onun için "Firavun" yani; kaçmak kabullenmemek diye meşhur bir isimle isimlenmiştir. Özdeki ne kadar çirkinmiş ki, o gün bugündür analar çocuklarına onun ismini koymamışlardır. Acı gerçektir ki, ismine duyulan bu kadar kin ve nefret maalesef özdesine duyulmamıştır. Halbuki önemli olan özdesiydi.
Özde, ismi ne olursa olsun kimde kendini tezahür ettirirse, İslam hukukunda aynı değer ve kategoride hükme tabi tutulur. Tarih boyu iyi insanlar da Musa Kelamullah, İbrahim Halilullah, Muhammed Habibullah,- kötü kişiler de - Nemrut, Karun, Ebu Cehil - isimlerini özdelerinden, yaptıkları uğraştan almışlardır.
Rahmeti bol olan Allah'u Teala (cc) cehaletin nuru olan Kitabının ayetinde "istiyorduk" diye buyuruyor. Allah'ın dilemesi külli insanların ki ise cüzidir. Külli irade ancak cüz-i iradenin istemesiyle tecelli eder.
-Arayan Mevlayı azan ise belayı bulur.
Yüce Allah (cc):
اِنَّ اللّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ
Allah Teâlâ, herhangi bir kavimdeki hali değiştirmez, onlar kendi nefislerindekini değiştirmedikçe..[181] ölçü koymuştur.
İşte biz bu tartının birer kıymetleriyiz. Değerimiz nispetinde paha biçilir. Allah'ın rahmeti ve nusretine nail olabiliriz. Bu Allah'ın kanunudur.
-Yüce Allah bu dini, kainatın efendisi, Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s) vasıtasıyla tüm insanlara vahy ettiği tevhid dinidir. Herkesin gücü nispetinde bu emanete sahip çıkması gerekir.
İnanan insanlarımızın, dine ait olmayan kutsamaları, kutsadıkları gibi ve onların uğrunda fedakarlık yaptıkları kadar bu din uğrunda yapsalardı, belki de bu dini omuzlayacak bir Musa ve İbrahim çıkardı meydana... Bu din sadece babaların değil, analarında dinidir. Yüce Allah'ın huzurunda kendilerine emanet edilen İslam dininden bütün insanlar hesap vereceklerdir. Yani; bu dinin hesabı babalarda, analarda, evlatlarda verecek ... Elbette başta anaların hesabı çok çetin olacaktır. Çünkü onlar, parçanın tümüdürler.
-Herkesin şu soruları kendisine sorup cevabını Allah'a verecek şekilde hazırlaması gerekiyor.
-Dinim ayaklar altında çiğnenirken, ben ne yapabiliyorum?
-Kapı eşiklerinde can, kan verdiğimiz Firavunlara karşı kaç tane Musa yetiştirebildik?
-Her gün boş yere heba olan inananların, kaç tanesi kendisini Allah'ın yoluna feda etmiş de şehit olmuş?
-Her gün boş yere heba olan anaların nazlı çocuklarının kaç tanesi anaları tarafında "seni Allah yoluna adıyorum" diye kurban etmiş?
-Acaba! Doğan çocuklarından bir tanesini de, "bu da Allah yolunun kurbanı olsun" diyecek bir ana ve analar görebilecek miyiz?
-Acaba! Çocuklarının çokluğundan ve bazılarının sakatlığından dolayı şikayetçi olup da, "bu da Allah yolunda zekatımızdır" diyecek bir baba veya babalar görebilecek miyiz?
a) Anne Sütü
b) Süt Kardeşliği
c) Başı Tıraş Etmek
d) Kulak Delme
-Okuma Parçası-
Genel Bir Bakış
Anne ve babaların çocuklarına karşı büyük sorumluluklarından biri de, beden ve terbiyesiyle ilgili sorumluluktur. Ta ki, çocuklar fiziksel yapıları itibariyle de güçlü kuvvetli, sıhhatli yetişip beden selameti, sağlığın verdiği neşe ve ferahlık içinde gelişsinler. Çocuğun sağlığının başında maddi imkan gelir. Çünkü yüce Allah (cc) Kuran-ı Kerim de şöyle buyuruyor:
وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ لَا تُكَلَّفُ نَفْسٌ اِلَّا وُسْعَهَا لَا تُضَارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِه وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذلِكَ فَاِنْ اَرَادَا فِصَالًا عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا وَاِنْ اَرَدْتُمْ اَنْ تَسْتَرْضِعُوا اَوْلَادَكُمْ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِذَا سَلَّمْتُمْ مَا اتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَاتَّقُوا اللّهَ وَاعْلَمُوا اَنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصيرٌ
Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafına aittir. Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalıdır. Onun benzeri (nafaka temini) vâris üzerine de gerekir. Eğer ana ve baba birbiriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek istediğiniz takdirde, süt anneye vermekte olduğunuzu iyilikle teslim etmeniz şartıyla, üzerinize günah yoktur. Allah'tan korkun. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görür.[182]
Çoluk çocuğuna rahatlık, genişlik bolluk getiren, onların nafakasını temin eden babaya ecir ve mükafatta, sevap ve karşılık söz konusu olduğuna göre, onlara harcamadığı, nafakalarını kıstığı, çoluk çocuğunu sıkıntıya soktuğu, gücü yettiği, imkanı olduğu halde bu yola baş vurduğu takdirde ise kendisine günah ve vebal vardır. Babanın çoluk çocuğuna elverişli gıda, uygun ev ve münasip elbise hazırlamasıdır. Böylece onların bedenlerini soğuktan, hastalıklardan korumuş olur. Efendimiz (a.s) konuyla ilgili hadislerinde şöyle buyurmuştur:
Kişiye günah olarak yeter, geçimlerini sağladığı kimselerden (nafaka ve yardımı) hapsedip vermemesidir.[183]
Çocuğun yiyecek, içecek ve uyku hususlarında sağlık kurallarına riayet edilmesi hususu da çok önemlidir. Efendimiz (a.s) yemek hususunda sünnetlerinden biri de, mideyi doldurmaktan sakınıp ölçülü bir perhiz yapmaktı. Nitekim bu konuda şöyle buyurmuştur:
ـ وعن المقدام بن معدى كرب رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قال رسولُ اللّهِ : مَا مََ آدَمِىُّ وِعَاءً شَرّاً منْ بَطْنٍ، بِحَسَبِ ابنِ آدَمَ لُقَيْمَاتٌ يُقْمِنَ صَلْبَهُ، فَإنْ كَانَ َ مَحَالَةَ فَاعًِ، فَثُلُثٌ لِطََعَامِهِ، وَثُلُثٌ لِشَرابِهِ، وَثُلُثٌ لِنَفَسِهِ.
Mikdâm İbnu Ma'dikerib (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Âdemoğlu, mideden daha şerli bir kap doldurmaz. Âdemoğluna belini doğrultacak birkaç lokmacık yeterlidir. Ancak [nefsinin galebesiyle] illa da (mideyi doldurma işini) yapacaksa bari onu üçe ayırsın: Üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefesine (tahsis etsin, üçte birden fazlasına yemek koymasın)."[184]
Ebu Katedenden yapılan rivayete göre, Efendimiz (a.s): "Su bardağına nefes vermeyi men etmiştir.[185]
Yine:
Efendimiz (a.s) uyku ila ilgili şöyle buyurmuştur: Döşeğine geldiğin zaman, namaz için abdest aldığın gibi abdest al, sonra sağ yanın üzerine uzan ve şöyle de: Allahım! Kendimi sana teslim ettim, yüzümü sana döndürdüm, durumumu sana ısmarladım, sırtımı sana dayadım, hem sana rağbet ederek, hem korkup ürküntü duyarak. Hiçbir sığınak ve kurtuluş yolu yok, ancak sana doğru var. İndirdiğin Kitaba inandım, gönderdiğin Peygamberine iman ettim. Bunu en son söyleyeceğin söz kıl.[186]
Çocuk eğer hasta ise tedavi etmek anne ve babanın görevidir. Efendimiz (a.s) Hastalıkla ilgili hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
Her hastalığın bir ilacı vardır. Verilen ilaç hastalığını giderecek vasıta ise, Allahın izniyle kişi o hastalıktan kurtulup iyileşir.[187]
O halde babaya gereken, çocuklarının başına bir dert ve illet geldiğinde onların durumuyla ciddi biçimde meşgul olmaları, bir hastalığa yakalandıkları zaman tedavileriyle uğraşmalarıdır. Anne ve babaların çocuklarına jimnastik ve binicilik öğretmeleri ve Efendimiz (a.s)ın şu buyruğunu uygulamak, yerine getirmek sünnettir.
Sağlam mümin, zayıf müminden daha hayırlıdır.[188]
Bunun için İslam yüzücülük, binicilik ve atıcılık öğrenmeye davet etmiş, bunların lüzumu üzerinde durmuştur. Bu da bütünüyle Efendimiz (a.s)ın şu hadisinde yer almıştır: Allahı zikir anlamında olmayan her şey boş veya yanılmadır, ancak şu dört haslet değil: Adamın hedefle bulunduğu yer arasında yürümesi, atını eğitip yetiştirmesi, çoluk çocuğuyla oturup eğlenmesi, onlara yüzücülük öğretmesi..[189]
Anne ve babaların çocuklarını düzensizlikten, hevai şeylerden, ruh ve ahlakı dejenere eden konularından uzak tutmaları gerekir. Bu konuda Efendimiz (a.s) şöyle buyurmuştur: Sana yarar sağlayan şeylere karşı hırslı ol, Allahtan yardım dile, sakın acizlik gösterip gevşeme.[190]
Şu bir gerçektir ki, Çocuklar başı boş ve anarşi içine terk edildiği bir ortamda geliştiği, kademe kademe alay ve mizaha kaydığı, yükseltici şeylerden ilgisini kestiği takdirde, kişiliği zedelenip kırılır, nefsi aktivitesini kaybeder, bedeni en tehlikeli hastalıklara maruz kalır.Anne ve babalara vacip olan, çocuklarını küçük yaştan itibaren koruyup itina göstermek ve onların kalbine, dimağına, ruhuna efendiliğin, azizliğin ve ahlaki erdemliliğin yol ve yöntemlerini öğretmeleridir.
Çocuk Hastalıkları
İnsanın hayatının herhangi bir evresinde geçirebileceği, ancak çoğunlukla çocukluk çağında geçirildiği için bu isimle gruplandırılan su çiçeği, kabakulak, kızamık, boğmaca, kızamıkcık, ergenlik döneminde hırpalayıcı klinik gösterirler..
Çocukluk çağı enfeksiyonlarının büyük yüzdesi virus kökenlidir ve bunların tedavisinde antibiyotiğin yeri yoktur. Döküntü ile seyreden kızamık, kızamıkcık gibi hastalıklarda antibiyotik döküntüyü geciktirir ve hastalığın gidişini ağırlaştırabilir. Çocuğunuzda nedeni bilinmeyen ateş varlığında hemen antibiyotiğe sarılmayın..
Ateş düşürücü ilaçlar ile (3 yaş altında aspirin vermeyin) ateşini kontrol altında tutmaya çalışın. Çocuğunuz daha önce ateşe bağlı havale geçirdi ise, nedensiz ateş varlığında hemen doktorunuzla görüşün.. Ateş ile birlikte ek yakınma yoksa bir kaç gün içinde yüzden veya vücuttan başlayan deriden kabarık olmayan, basınca solan ufak kırmızı döküntüler için hergün vücudunu kontrol edin... Döküntü olduğu gün ateş düşecektir..
Ateşle beraber gözlerde sulanma, çapaklanma, kanlanma, burun akıntısı, ışıktan rahatsız olma, kesik sert öksürük varsa kızamık yoldadır... Ateşi kontrol altında tutarak döküntüyü bekleyin. Döküntüden sonra ateş hemen düşmez ve ayrıca komplikasyon riski yüksek olan bir hastalık olduğundan doktorunuzla temas kurun..
En sık otit (orta kulak iltihabı şeklinde) ve pnömoni (zatüre) görülür... Kabakulak ve su çiçeğinde hastalığın ön dönemi sakin geçer..
Hafif gripal enfeksiyon kliniğini takiben sulu, kaşıntılı, kabarık lezyonlar karın ve göğüsten başlayarak (kesinlikle vücudun sıcak bölgelerinden başlayarak dökülür) 3-4 gün süre ile döküntüler tüm vucütta (ağız içi, göz ve saçlı deri dahil) belirginleşir.. Kabakulakta ise hemen hiç bir ön bulgu olmadan (bazen kulak ağrısı yakınması) kulak önündeki parotis bezleri şişer.. Çoğunlukla tek taraflıdır..
Çocukluk çağının en muzdarip edici hastalığı boğmacadır.. Teşhisi zordur.. Teşhis koydurucu kesin kriterler yoktur.. Klinik seyri değişkendir.. Aşılı çocukta da olabilir.. Klinik yakınmaları uzun sürer.. Bazen aylarca.... Sıkı bir izleme gerektirir.. Aile kooperasyonu doktor için çok önemlidir... Çocukluk çağında yapılan boğmaca aşılarının yetişkin dönemine doğru koruyuculuğunu yitirdiği ve bu dönemde de yetişkin boğmacasından söz edildiği İç Hastalıkları uzmanlarınca söylenmekte... Yetişkinler için boğmaca aşısı gerekecektir.. Çünkü bu kişiler çocuklara hastalık bulaştırmaktadır..
Özetle.... Her ateşli durumda, nedeni belli değilse, hemen ilaca sarılmadan, çocukluk çağı döküntülü hastalığı olabilir mi sorusunu aklımıza getirip bir süre doktorunuzun bilgisi dahilinde izlemeye alalım....
Çocuklarda ateş Bebeklik ve çocukluk çağında ateşin varlığı aile ve doktoru en çok telaşlandıran fizik belirtilerdendir.
Hayatın ilk 2 yılında gün içinde vücut ısı değişikliği belirgin bir özellik göstermez. 6 ay ile 2 yaş arasında gün içinde 0.6 C dalgalanma olabilir. 2 yaş ile 6 yaş arasında bu değişkenlik 0.9 C dir. 6 yaşın üstündeki çocuklarda ise 1.1 C fark gözlenir. Çoğunlukla vücut sıcaklığının en yüksek olduğu dönem öğleden sonra veya akşamüstü saatleridir.
Ateş nedeni olarak sayabileceğimiz çok uzun bir liste vardır. Ancak bebeklik ve süt çocuğu ile oyun çocuklarında ateşin en sık nedeni çeşitli sistemleri tutan enfeksiyonlardır.
Solunum sisteminden, mide-barsak sistemine kadar birçok sistem enfeksiyonu, ateşe neden olur. Bunun yanında bağ dokusu hastalıkları, neoplastik hastalıklar (kanser), sıvı kaybı, ilaçlar, aşılar, nörolojik bozuklular, kan hastalıkları, kanamalar, çevre ısısının çok yüksek olması gibi diğer etkenler de ateşe neden olur.
Ateşli olduğunu düşündüğümüz veya ateşini teşhisi konulduğu hastaya ilk yapılacak onu çıplak hale getirmektir. Ateş düşürücü ilacını verdikten sonra izleme sırasında hastayı her an ılık duşun altına sokmaya hazır olmalıyız.
Süt çocukları yüksek ateşe daha dayanıklı iken, yaş büyüdükçe ateşe karşı toleransımız azalır. Ateşli bir çocuğu daha da sarıp sarmalarsak havale geçirme riskini kendi elimizle davet etmiş oluruz. Yüksek ateş havale eşiği dediğimiz tolerans eşiğini düşürünce hastada bilinç kaybı, titremeler, gözlerde kayma, ağızdan salya gelmesi ile seyreden ve bir kaç dakika süren havale gelişir (febril konvulsiyon).
1-1.5 yaşında 39-40 C ateşle havale geçiren bir çocukta yaş büyüdükçe daha düşük ateşte bile havale geçirme riski vardır. Havale sırasında beynin oksijenlenmesinde azalma olduğundan beyin hücreleri zarar görür. Bu nedenle bir kez ateşli havale geçiren hastada izleme sırasında diğer geçireceği ateşli durumlarda havalenin yinelememesi için tıbbi tedavi uygulamaları vardır.
3 kez ateşli havale geçiren hasta mutlaka Çocuk Nörologu tarafından değerlendirilmeli ve epilepsiye gidiş (sara) yönünden beyin elektrosu (EEG) ile kontrol edilmelidir. Üşüme ve titreme ile eli-ayağı buz gibi olan çocuklarda bilin ki kısa sürede ateş yükselecektir.
Vücudun otonom savunma sistemiyle el ve ayaklardaki damarlar büzülerek buradaki kan hayatsal dokulara gönderilmektedir. Bu büzülmeler nedeniyle el-ayak soğuktur. Ateş yükselince el-ayak tekrar ısınır. Bu nedenle üşüyorum, titriyorum, üstümü ört diyen çocuğunuzu ateşi yükseleceği yönünde ikna ederek tersine üstünü soymaya çalışın.
Çocuğun bulunduğu ortamın ısısı, nem oranı ateşle mücadelede önemlidir. Yaşadığınız ortamın sıcaklığını 24 C nin üzerine çıkarmamaya çalışın. Aynı şekilde nefes olmayı ağırlaştıracak kadar nemli ve buharlı ortamlarda terlemeyi azaltacağı için ateşin düşmesini önler veya geciktirir.
Çocukluk çağı enfeksiyonlarının birçoğunda etken virüstür. Kullanıla gelen antibiyotikler ise virüsleri öldürmez, onlar bakteriler içindir. Virüsler için geliştirilen antibiyotikler özeldir ve oldukça pahalıdır ki, zaten az sayıdadır.
Ateş düşürücü olarak kullanılan ilaçların hiçte masum olmadıklarını bilmeliyiz. Toplumumuzda en sık olarak kullanılan Aspirinin etken maddesinin beyin ve karaciğer yağlanması ile seyreden Reye sendromuna neden olmakla suçlanması ancak bu konuda yeterli bilimsel destek olmaması nedeniyle özellikle ilk 3 yaştaki çocuklarda ve de özellikle grip- nezle gibi virüs enfeksiyonu geçiriyorlarsa aspirinden uzak durmalıyız. Banyo yaptırdım, bir bebe aspirini verip yatırdım diyen anneleri bu konuda uyarmalıyız.
Diğer ateş düşürücü olan paracetamol ve ıbuprofen gruplarının yüksek dozda ve uzun süre gereksiz kullanımları karaciğer zehirlenmesine yol açmaktadır. Sonu -gin ile biten ateş düşürücüler ise tansiyon düşürmekte ve çocuğu sersemletmekte, derin uykuya neden olmaktadır ki, bu bağlamda hastanın izlenmesi çok önemlidir.
Sonuç olarak ateşi yükselen çocuğu hemen soymalı, ılık duşa tutmalı, büyük damarların geçtiği koltuk altı, kasıklar gibi bölgelere ıslak kompressler uygulanmalıdır.
a)Anne Sütü
Yüce Allah (cc) anneyi, nesli sürdürmeye ve dünyaya getireceği çocuğa uygun bir şekilde donatmış olarak yarattığı gibi doğumdan sonra çocuğuna bakabilmesi, ona yardım ve şefkat edebilmesi için teçhizatlandırmıştır. Konuyla ilgili olarak Kuran-ı Kerim de şöyle geçmektedir:
وَاَوْحَيْنَا اِلى اُمِّ مُوسى اَنْ اَرْضِعيهِ فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْقيهِ فِى الْيَمِّ وَلَا تَخَافى وَلَا تَحْزَنى اِنَّا رَادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلينَ
Musa'nın anasına: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil nehrine) bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız, diye bildirdik.[191]
Bu ayeti Kerime de yüce Allah, Musa (a.s) anasına vahyettiği ve Musayı emzirip suya atmasını istiyor. Söyleneni yapıp Çocuğunu Allaha havale diyor. Daha sonra:
وَاَصْبَحَ فُؤَادُ اُمِّ مُوسى فَارِغًا اِنْ كَادَتْ لَتُبْدى بِه لَوْلَا اَنْ رَبَطْنَا عَلى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنينَ
Biz daha önceden (annesine geri verilinceye kadar) onun süt analarını kabulüne (emmesine) müsaade etmedik. Bunun üzerine ablası: Size, onun bakımını namınıza üstlenecek, hem de ona iyi davranacak bir aile göstereyim mi? dedi.[192]
Yüce Allah tekrar çocuğunu kendisine iade ediyor. Uzmanlar, bunun bir mucize olarak şöyle naklederler: Bir defaya mahsus annesinin tenini ve göğsünü hisseden çocuk, arada zaman geçmesine rağmen yine aynı teni ve göğsü istiyor. Bu ilahi mucize, çocuk ile anne arasındaki bütün ilişkilerde böyledir. Mesela, anne sütünü değil de hayvan sütü ile beslenen bir çocuğun ahlaki probleminin olabileceğine pay veriyorlar.
Bu konuda Efendimiz (a.s)dan şu rivayetlere yer verilmiştir:
Süt annesi olarak ahmak kadınların seçilmesini yasakladığını ve Alınan sütle benzeme hasıl olur dediğini; ehli emanet olmaları hesabiyle süt annesi Müzeyne kabilesinden seçmelerini tavsiye ettiği[193] geçmektedir.
Sonuç olarak, sütün çocuğun tabiatını etkileyebileceğini Efendimiz (a.s), şu vecizeyle ifade etmişlerdir:
Süt devresinde verilen süt, tabiat ve karakteri değiştirir.[194]
Dolayısıyla anne sütünün ve teninin çocuk üzerinde daha sayamayacağımız bir çok faydaları vardır. Bunlardan sadece anne sütünün çocuğa faydaları konusunu günümüz tıpta yapılan faydalarının tespiti üzerinde duralım.
Anne Sütünün Faydaları
-Anne sütü çocuğu vitamin D ve bir dereceye kadar da vitamin C dışında gerekli besin maddeleriyle istenilen oranda destekler. Anne sütünde demir oranı düşük olmakla beraber çocuk, demir ihtiyacını doğduğu sırada vücudunda depolanmış olan demirden alır ve meme çocuğa üç dört ay yeterli olur.
-Annenin bulunduğu her yerde ve her zaman kolayca ve istenilen sıcaklıkta anne sütü elde etmek mümkündür. Bu nedenle anne sütüne çeşitli besin maddeleri karıştırma işleminden kaçınmak gerekir. Tıpkı biberonu ve süt kabını sterlize etmek ve çocuğa uygun olması için sütü ısıtmak gerektiği gibi.
- Anne sütü her zaman tazedir, bu nedenle içinde hastalık yapan mikroplar bulunmaz, dolayısıyla hastalık taşıma ihtimali oldukça azdır.
-Anne sütünün maliyeti herhangi bir başka sütten daha ekonomiktir.
- Anne sütünün sindirimi kolaydır. Bunun nedeni, anne sütü mideye ulaştığı zaman mide özsularının etkisiyle peynirleşir. Anne sütünden oluşan peynir parçalarının hacim ve yoğunluk bakımından hayvan sütlerinden daha küçük ve daha yumuşak olduğu ortaya çıkmıştır.
- Anne göğsünün güçlü bir psikolojik etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Çocuğu emzirmek, anneyle çocuğun duygusal yönden karşılıklı duyumlarını sağlamak için aralarındaki ilişkiyi daha yakın, daha derin ve daha çok yapar.
-Anne açısından emzirme, doğumdan sonra rahmin, hamilelik öncesi normal hacmine ulaşıncaya kadar büzülmesine yardım eder ve böylece doğumdan sonra kan kaybetme tehlikesi azalır.
b) Süt Kardeşliği
"Radâ"' veya "rıdâ"; Arapça "radaa" kökünden mastar olup; annesini emmek demektir. Bir isim olarak ise, süt kardeşliği ve süt emme anlamına gelir. Kur'ân-ı Kerim'de çocuğun kendi annesinden veya başka bir kadından süt emmesiyle ilgili çeşitli âyetler vardır:
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ
"Sizi emziren analarınız ve süt cihetinden kız kardeşleriniz (size haram kılındı.)[195]
وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ
Emzirmeyi tam yapmak isteyen için anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler.[196]
اَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ وَلَا تُضَارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ وَاِنْ كُنَّ اُولَاتِ حَمْلٍ فَاَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ فَاِنْ اَرْضَعْنَ لَكُمْ فَاتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ وَاْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ وَاِنْ تَعَاسَرْتُمْ فَسَتُرْضِعُ لَهُ اُخْرى
Onları gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun, onları sıkıştırıp (gitmelerini sağlamak için) kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hâmile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin. Sizin için çocuğu emzirirlerse onlara ücretlerini verin, aranızda uygun bir şekilde anlaşın. Eğer anlaşamazsanız çocuğu, başka bir kadın emzirecektir.[197]
İslâm hukukçuları diyâneten annenin çocuğunu emzirmesi gerektiği konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü anne, çocuğunu korumak zorundadır. Ancak kadın emzirmek istemediği takdirde, kaza yoluyla zorlama yapılıp yapılamayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Çoğunluk fakihlere göre, kadının çocuğunu emzirmesi menduptur. Zaruret olmadıkça emzirmeye zorlanamaz. Çocuğun emzirilme işi çocuğun babası üzerine vaciptir. O, karısını emzirmeye zorlayamaz.
Çünkü:
وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ
Emmeyi tamam yaptırmak isteyenler için, anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler[198] âyeti bir tavsiye niteliğindedir. Ancak çocuğun annesinden başkasının memesini kabul etmemesi durumu müstesnadır.
Şu üç durumda anne çocuğunu emzirmeye kaza yoluyla da zorlanabilir:
- Çocuk, annesinden başka kadının sütünü emmezse, çocuğu helâk olmaktan korumak amacıyla annesi emzirir.
- Başka bir süt anne bulunamaması halinde, kendi annesi yine çocuğun hayatını korumak için emzirir.
- Çocukla ilgilenecek baba bulunmaması ve çocuğun süt anne tutabilecek bir malının olmaması durumunda anne çocuğu emzirir.
Yukarıdaki durumların dışında anne çocuğu emzirmekten kaçındığı takdirde, babanın bir süt anne tutması gerekir. Süt anne, çocuğu, öz annenin yanında emzirir. Çünkü, anne için "hıdâne" hakkı vardır. Bu hak, çocuğun kendi başına temizliğini yapabileceği, yaklaşık yedi yaşlarına kadar sürer. Baba süt anne tutmazsa, kadın, mahkeme yoluyla süt anne ücreti isteme hakkına sahiptir.Babanın evlilik içinde veya ric'i talaktan sonra iddet beklemekte olan karısına, kendi çocuğunu emzirmesi için ücret vermek zorunda değildir. Çünkü bu durumda karısına nafaka yükümlülüğü vardır. Bâin boşama halinde ise kadın iddet içinde kazaen emzirmeye zorlanamaz. Hanefîlerden sağlam görüşe göre, bu durumda, anne, emzirme ücreti talep edebilir.
Çünkü âyette:
فَاِنْ اَرْضَعْنَ لَكُمْ فَاتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ
"Onlar sizin için, kendilerinden olan çocuğunuzu emzirmişlerse, onlara ücretlerini verin[199] buyurulur.
Bu âyet, boşanmış kadınlar hakkında inmiştir. Süt anne, süt emzirme ve örfün gerektirdiği şeyler dışında bir görevle yükümlü tutulamaz. Çocuğun yiyeceğini hazırlama, onu koruma, yıkama ve elbiselerini temizleme gibi hizmetler, örfe göre, süt anneye gerekebilir.
Çocuğun süt emme çağında kendi annesinden başka bir kadından süt emmesi halinde, bu çocukla süt emziren kadın ve bu kadının hısımları arasında bir süt hısımlığı meydana gelir. Kan yoluyla meydana gelen hısımlığa "nesep hısımlığı", evlilik yoluyla doğan hısımlığı ise "sıhrî hısımlık" denir. Süt hısımlığı bazı istisnalar dışında kan hısımlığı ile aynı yasakları doğurur.
Evliliği Haram Kılan Süt Hısımlığının Şartları
-Sütün, bir kadına ait olması gerekir. Çoğunluğa göre, süt emziren kadının evli veya bekâr olması veya kocasının bulunmaması, sonucu değiştirmez. Sütten başka bir şeyi, meselâ; sarı su, kan veya kusuntuyu yemekle süt hısımlığı doğmaz. Erkeğin veya bir hayvanın sütü de hısımlık doğurmaz.
-Sütün , emen çocuğun midesine ulaşması gerekir. Sütü memeden emmekle, bir kap veya bardaktan içmek birdir. Çocuk memeyi ağzına alır, fakat süt emip emmediği bilinmezse, haramlık doğmaz. Çünkü şüphe ile hüküm sabit olmaz. Mâlikîlere göre ise bu durumda ihtiyatla amel ederek haramlık sabit görülür. Şâfiî ve Hanbelîler ise beş ayrı emmeyi şart koşarlar. Çünkü Hz. Âişe'den rivayete göre, Kur'ân'da önce; "On defa emmekle haramlık doğar" âyeti gelmiş, daha sonra inen bir âyetle emme sayısı beşe indirilmiştir. Bu âyet Kur'ân'da okunurken Hz. Peygamber vefat etmiştir.[200] Şâfiîlere göre emme sayısını beşe indiren bu âyet hükmü Kur'ân'a yazılıp, okunması neshedilmiş bir âyet olsa da hükmü devam etmektedir. İbnül-Hümâm (ö. 861/1457) beş defa emme bildiren âyetin yalnız tilavetinin değil, hükmünün de neshedildiğini belirtmiştir.[201] Hanefilerle Mâlikîlere göre süt emme miktarı az olsun çok olsun sonuç değişmez.
Delil:
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ
"Süt emziren analarınız (size haram kılındı)"[202] âyeti ile, Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar[203] hadisidir. Bu âyet ve hadiste emme miktarı ve sayısı belirlenmemiştir.
- Emzirmenin ağız veya burun yoluyla olması gerekir. Çünkü süt, ancak bu iki yoldan boğaz yoluyla mideye ulaşır ve gıdalanma meydana gelir.Hanefi, Şâfiî ve Hanbelîlere göre, idrar yollarına, göze, kulağa veya bir yaraya akıtılacak kadın sütü ile hısımlık doğmaz.
- Sütün başka bir sıvı ile karışmaması gerekir. Süt başka bir sıvı ile karışırsa, Hanefi ve Mâlikîlere göre çok olanı esas alınır. Süt fazla ise haramlık doğurur. Ebû Hanîfe'ye göre, bir gıda ile karıştırılan süt az olsun çok olsun haramlık doğurmaz. Çünkü bu gıda sütün kuvvetini giderir. Hüküm olarak gıda kısmı sütten fazla sayılır. İman Ebû Yusuf ve İman Muhammed, burada da çok olanı esas alırlar. Bir kadının sütü başka bir kadının sütü ile karıştırarak çocuğa içirilse, Ebû Hanîfe ve Ebu Yusuf'a göre, çok olan esas alınır. Sütler eşit olursa, karışma yüzünden her iki kadın bakımından da, haramlık doğar. Mâlikîlere, İmam Muhammed ve Züfer'e göre bu durumlarda her iki bakımdan süt hısımlığı doğar. Sütlerin eşit veya birisinin eksik ya da fazla olması, sonucu değiştirmez. Tercih edilen görüş budur. Çünkü sütler bir cinstir. Aynı cinsten iki şey arasında galipliğin hükmü bulunmaz. Günümüzde bazı ülke ve beldelerde görülen "anne sütü bankası"nda karışan anne sütlerini yukarıdaki esaslara göre çözümlemek gerekir. [204]
- Çoğunluğa göre, hısımlık doğuran sütün ilk iki yaş içinde emilmesi gerekir. Çünkü âyette "Anneler, çocuklarını iki bütün yıl emzirirler" buyurulmuştur. Nesep hısımı olan çocuklarla ilgili olan bu hüküm, süt emen diğer çocukları da kapsar. Hadiste "Süt hısımlığı ancak iki yaş içinde emzirilen sütle oluşur" [205] buyurulur. Ebû Hanife'ye göre ise emme süresi 30 aydır. Delil şu âyettir:
وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاَثُونَ شَهْرًا
"Çocuğun ana karnında taşınması ile sütten ayrılmasının süresi otuz aydır."[206]
Burada 30 ay, hem gebeliğin, hem de sütten ayrılmanın ayrı ayrı süresidir. Çoğunluk fakihlere göre ise, iki yıl emme süresi ile gebeliğin en kısa süresi olan altı ayın toplamı verilmiştir. Nitekim sütten ayrılmanın iki yıl olduğunu belirleyen başka delillerde vardır.
Süt Emme Yoluyla Meydana Gelen Evlenme Yasağı
Kur'ân-ı Kerîm'de:
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ
"Sizi emziren analarınız ve süt kız kardeşleriniz (size haram kılındı)"[207] buyurulur.
Bu âyette yalnız iki tane süt hısımından söz edilmiştir. Bu konuda genel prensip şu hadisle konulmuştur. Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar."[208] Yine nesep yoluyla, evlenmekle ortaya çıkan sıhrî hısımlıklara kıyasla, süt yoluyla da sıhrî hısımlıklar oluşur. Ancak bunun iki istisnası vardır.Süt yoluyla haram olanlar şunlardır:
- Bir kimsenin süt cihetinden usûlü. Süt annesi, süt ninesi gibi...
- Süt cihetinden fürûu. Bir kimse süt kızı, süt oğlunun kızı ve ilânihaye bunların çocuk ve torunları ile evlenemez.
- Süt ana ve babanın fürûu. Bir kimse ana baba bir, baba bir veya yalnız ana bir olan süt kardeşleri ve bunların ilânihaye fürûu ile evlenemez.
- Süt ana ve babanın usûlünden yalnız ilk füru'. Bunlar süt emenin, süt cihetinden amca, hala, dayı ve teyzeleri olup, bunlarla evlenmesi yasaktır.
- Süt baba ve dedelerin eşleri: Burada zifafın olup olmaması, sonucu etkilemez. Nitekim bir kimse, nesep babasının karısı ile de evlenemez.
- Süt oğlun veya süt oğlun oğlunun, yahut süt kızın oğlunun karısı ile evlenmek yasaktır. Burada da zifafın olup olmaması, sonucu etkilemez. Nitekim, bir kimse gelinleriyle evlenemez.
Hanefiler şu durumları istisna etmişlerdir :
- Bir kimse süt cihetinden erkek veya kız kardeşinin annesi ile evlenebilir. Halbuki nesepçe kardeşin annesi ile evlenilemez. Meselâ; bir kadın bir çocuğa süt emzirse, bu kadının nesepçe bir oğlu bulunsa, bu oğul, süt emzirilen çocuğun annesi ile evlenebilir.
- Bir kimse süt bakımından oğul veya kızının süt kardeşi ile evlenebilir. Halbuki bu durum nesep bakımından caiz olmaz. Meselâ; bir kadın, bir çocuğa süt emzirse, bu kadının kocası süt emen çocuğun kız kardeşi ile evlenebilir.[209]
Sonuç olarak bu konuda şu esas söylenebilir: Süt emenin nefsi süt emzirenin nesline haram olmaktadır. Ancak süt emen çocuğun daha sonra doğabilecek çocukları dışında diğer nesep hısımları ile süt emziren kadının nesep veya sıhrî hısımları arasında bir akrabalık meydana gelmektedir. Kısaca; süt emen çocuğun nesepten kardeşleri ile, süt emziren kadının nesepten çocukları arasında bir evlenme engeli doğmaz. Çünkü onlar aynı kadından süt emmedikleri için, fizik ve biyolojik yapılarında ortak cüz söz konusu değildir.
Süt Hısımlığının Hükmü
Süt hısımlığı mutlak bir evlenme engeli doğurur. Yukarıda sayılan istisnalar dışında kalan süt hısımları her nasılsa evlenmişlerse, durum anlaşıldığında birbirlerini terketmeleri gerekir. Bunların nikâhı Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre bâtıl, Ebû Hanîfe'ye göre fâsittir.
Süt hısımları birbirine yabancı olmazlar. Bir fitne tehlikesi yoksa birbirine bakabilirler. Süt emmekle bir hısımlık doğarsa da, bununla nafaka, miras, şahitliğin reddi, nikâh ve mal velâyeti gibi diğer nesep hükümleri doğmaz.
Süt hısımlığı, nasslarda belirtilen hususlarla sınırlı kalır. Nesebe her bakımdan eşit haklar sağlamaz. Bu yüzden bir süt ana, süt oğlundan nafaka isteyemez, ona mirasçı olamaz ve bu çocuk üzerinde velâyet iddiasında bulunamaz.[210]
Süt Baba: Süt annede sütün meydana gelmesine sebep olan ve süt anne ile evli bulunan erkek, süt babadır. Bu arada süt babanın ölümü veya süt anneden boşanmış olması, sonucu değiştirmez. Süt emen çocuğa bu süt baba ile nesep ve sıhrî hısımları haram olur. Süt babaya ait çocukların hepsi de süt emenin süt kardeşleri olur.[211]
Süt Hısımlığının İspatı
Süt hısımlığı ikrar veya bir delille ispat edilir.
1) İkrar : Bu, erkeğin ve kadının birlikte veya bunlardan birisinin, süt hısımlığını itiraf etmesidir. Bir erkek ve kadın evlenmeden önce süt hısımlığını ikrar etseler, evlenmeleri helal olmaz. Buna rağmen evlenseler akit fasit olur ve kadın mehir isteyemez.
İkrar evlilikten sonra olmuşsa, derhal ayrılmaları gerekir. Kendiliğinden ayrılmazlarsa, hakim zorla ayırır. Çünkü akdin bozukluğu ortaya çıkmıştır. Burada, kadın, belirlenen mehirle, emsal mehirden az olana hak kazanır.
İkrar yalnız erkek tarafından ve evlilikten önce olmuşsa, evlenmesi helal değildir. Evlilikten sonra olmuşsa derhal ayrılmaları gerekir. İkrar yalnız kadın tarafından ve evlilikten önce olmuşsa, kadının bu erkekle evlenmesi helal olmaz. Fakat erkek, kadının yalan söylediği kanaatinde ise fetvaya esas olan görüşe göre, bu kadınla evlenmesi caizdir. Kadın evlilikten sonra ikrarda bulunsa, bu ikrar, onu kocası tasdik etmedikçe evliliğin sıhhati üzerinde etki meydana getirmez.
2) Beyyine: Burada beyyineden maksat, hâkim önünde süt hısımlığa şahitlik yapmaktır.
Dört mezhep de adaletli iki erkek veya bir erkekle iki kadının şahitliği ile süt hısımlığının sabit olacağı konusunda görüş birliği içindedir. Ancak tek erkek, tek kadın veya dört kadın şahitle süt hısımlığının sabit olup olmayacağı ihtilaflıdır. Hanefilere göre, bu şahitlikler kabul edilmez. Çünkü Hz. Ömer (r.a)'den; "Süt hısımlığı konusunda iki erkek şahitten daha az kabul edilmez" dediği rivayet edilmiştir. Sahabelerden bu uygulamaya karşı çıkan olmadığı için bu konuda icma oluşmuştur.
İmam Şâfiî ve İbn Hanbel'e göre dört kadının, İmam Malik'e göre bir erkek bir kadın veya iki kadının şahitliği ile süt hısımlığı sabit olur. Bu mezhepler süt emzirme konusunda erkek şahit bulma güçlüğünü dikkate alarak kadın şahide ağırlık vermişlerdir.[212]
c)Başın Traşı
Bebek Tıraşı
Çocukla ilgili meşru olan hükümlerden biri de, onun başının tıraş etmenin müstehap olduğudur. Bu tıraş işlemi çocuğun yedinci gününde yerine getirilir, tartılarak ağırlığıca gümüş fakirlere, yoksullara dağıtılır.
Yeni doğan bebeğin saçını kesmek, saç köklerinin kuvvet kazanmasını sağlar, baştaki gözeneklerin açılıp rahat teneffüs etmesine yardımcı olur. Aynı zamanda göz, koku alma ve işitme gibi organların hassasiyetini artırır.
Çocuğun kesilen saçlarının ağırlığınca gümüş dağıtmak, sosyal yapıda yardımlaşma ve dayanışmayı ayakta tutan kaynaklardan biridir.Çocuğun saçının kesilip ağırlığınca gümüş tasadduk etmenin müstehap olduğuna dair deliller:
Cafer b. Muhammedden o da babasından yaptığı sahih rivayete göre; Hz.Fatıma (ra) oğulları Hasan ile Hüseyinin saçlarını kestirip ağırlığınca gümüş tasadduk etti. Aynı zmanda, Ümmü Gülsüm ile Zeynebin saçları ağırlığınca gümüş tasadduk ettiği bir gerçektir.[213]
Çocuğun saçını kesme meselesinden, saçlarının bir kısmını kesmek, ya da başının bir kısmının, ya da başın bir kısmının tıraş edilmesi hakkında Efendimiz (a.s), men etmiştir.
Abdullâh İbn-i Ömer radiya'llâhu anhümâ'dan, Resûlu'llâh Salla'llâhu aleyhi ve sellem'in çocuk başının bir kısım saçını tıraş edip bir kısmının bırakılmasını nehyettiğini işittim, dediği rivâyet olunmuştur.[214]
Büyüklerin Tıraşı
Saç, sakal ve bıyığın fazlasının kısaltılması, kasıkta ve koltuk altında bulunan kılların gidermesi. İslâm, temizlik üzerine kurulmuş bir dindir. Hatta iman ve ibadetin temel esaslarından birini temizlik teşkil eder. Hz. Peygamber (a.s) bir hadisinde, "Temizlik imanın yarısıdır"[215] buyurmuştur. İslâm dini Müslümanların maddî ve manevî alanda temizliğe dikkat etmeleri için onlara yol göstermiştir. İslâm, insanları hayatın her sahasında yükseltir, melekler derecesinde temiz bir hayata ulaştırır, ruhları en üstün duygularla aydınlatır. Vücut ve ruh sağlığında temizliğin büyük bir yeri vardır.
İslâm'da daima temizlik dış ve iç diye iki yönlü olarak açıklanır. Dış temizlik, bir kısım ibadetlerin şartı, başlangıcı ve anahtarı durumundadır. Buna ilişkin olarak Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Namazın anahtarı taharettir."[216] Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre öngörülen temizlik yerine getirilmedikçe emredilen ibadet görevini yapmak ve Allah'ın manevi huzuruna girmek mümkün olamaz. İslâm bilginlerince temizlik, sağlığı koruyan sebeplerden biri ve rızkın artmasına neden olarak kabul edilmektedir.
Bu esaslardan hareket ederek maddî ve bedenî temizliklerden birini oluşturan kasık tıraşının anlaşılması kolaylaşır. Şevkânî (ö. 1250/1834), Ebû Hureyre (r.a) yoluyla nakledilen; "Beş şey fıtrattandır: Kasık tıraşı, sünnet olmak, bıyık kesmek, koltuk altı kıllarını yolmak ve tırnakları kesmek"[217] hadisiyle ilgili olmak üzere şu görüşlere yer vermektedir: "Bu anlatılanlar yapıldığında faili, Allah'ın insanları yarattığı fıtratla nitelenmiş olur. Yüce Allah, kullarını en olgun sıfatlarda ve en güzel şekillerde olmaları için bunlara teşvik etmiş ve bunları onlar için tercih etmiştir". Beydâvî ise şöyle demektedir: "Fıtratla ilgili bu özellikler peygamberin seçtikleri ve dinlerin üzerinde ittifak ettikleri eski sünnetler olup, sanki bunlar dinlerin özünde mevcut olan yaratılışla ilgili bir emirdir."
Konuyla ilgili bir başka hadiste hadisin râvisi olan Enes b. Mâlik (r.a) "Bize bıyıkları kesme, tırnakları kesme, koltuk altı kıllarını yolma ve kasık tıraşı yapma hususunda kırk günden daha fazla geciktirmeme müddet olarak tayin edildi" demiştir.[218]
Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "On şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, burna su çekmek, tırnakları kesmek, parmak mağsallarını hilallemek, koltuk altındaki kılları yolmak, kasık tıraşı yapmak, abdest bozduktan sonra su vb. ile temizlik yapmak ve abdest alırken suyu ağızda çalkalamaktır."[219]
Hattâbî, (ö. 388/998) bu hadiste işaret edilen hususlar hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Hadiste geçen "fıtrat" kelimesini İslâm bilginleri sünnetle tefsir etmişlerdir. Bunun yorumu, şüphesiz bu hasletler kendilerine Kur'an'da:
اُولئِكَ الَّذينَ هَدَى اللّهُ فَبِهُديهُمُ اقْتَدِهْ قُلْ لَا اَسَْلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرى لِلْعَالَمينَ
İşte o peygamberler Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna (peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur'an) âlemler için ancak bir öğüttür[220] diye işaret edilen Peygamberlerin sünnetlerindendir. Bunlarla ilk emredilen Hz. İbrâhîm (a.s) olmuştur. Yine bu konuya şu ayette temas edildiğini görüyoruz:
وَاِذِ ابْتَلى اِبْرهيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّ قَالَ اِنّى جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَامًا قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتى قَالَ لَايَنَالُ عَهْدِى الظَّالِمينَ
Şunu da hatırlayın ki, bir zaman Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle (emirlerle) imtihan edip de, bunları tamamen yerine getirince: "Ben seni bütün insanlara imam yapacağım" buyurdu."[221]
Abdullah b. Abbas (r.a) demiştir ki: Allah on hasletle Hz. İbrahim'e emretti ve onları saydı. Bunları işlediği zaman, Allah şöyle buyurdu: "Ben seni, sana uymaları ve senin sünnetinle amel etmeleri için bütün insanlara imam yapacağım." Özellikle bu ümmet (Müslümanlar) Hz. İbrahim'e tâbi olmakla emrolunmuştur. Bu husus Kur'an'da şöyle ifade edilmektedir:
ثُمَّ اَوْحَيْنَا اِلَيْكَ اَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ اِبْرهيمَ حَنيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكينَ
Sonra da sana, muvahhid (Allah'ın birliğine inanan) bir Müslüman olarak İbrahim'in dinine uymanı vahyettik."[222]
Buna dair İslâm bilginleri şöyle demiştir: Bu sayılan on haslet Hz. İbrahim'e farz idi, bize ise sünnettir. [223]
d) Kulak Delme
Allah (c.c) küçük büyük ayırımı yapmadan kadınların zînet kullanmalarına müsâade etmiştir:
وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدينَ زينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدينَ زينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ ابَائِهِنَّ اَوْ ابَاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَائِهِنَّ اَوْ اَبْنَاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَنى اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَنى اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِعينَ غَيْرِ اُولِى الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلى عَوْرَاتِ النِّسَاءِ وَلَا يَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفينَ مِنْ زينَتِهِنَّ وَتُوبُوا اِلَى اللّهِ جَميعًا اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Ve mü'min kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler ve ziynetlerini açmasınlar, onlardan her zahir olanı müstesna ve başörtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar ve ziynetlerini açıvermesinler. Ancak kocalarına veyahut kendi babalarına veya kocalarının babalarına veya kendi oğullarına veya kocalarının oğullarına veya kendi kardeşlerine veya kendi kardeşlerinin oğullarına veya kendi kızkardeşlerinin oğullarına veyahut kendi kadınlarına veya kendi ellerinin malik olduğu cariyelerine veyahut erkeklikten kesilmiş hizmetçilerine veya kadınların avret mahellerine muttali olmayan çocuklara (karşı açıverilmesi) müstesna. Ve ziynetlerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını da birbirine vurmasınlar. Ve cümleten Allah'a tevbe ediniz, ey mü'minler! Tâ ki felaha erebilesiniz.[224]
Hz.Peygamber (a.s):
ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أتَتِ امْرَأةٌ النَّبىَّ فقَالَتْ يَا رَسُولَ اللّهِ: سِوَارَيْنِ مِنْ ذَهَبٍ؟ فقَالَ: سوَارَيْنِ مِنْ نَارٍ، فقَالَتْ: طَوْقٌ مِنْ ذَهَبٍ؟ قَالَ: طَوْقٌ مِنْ نارٍ قَالَتْ: قُرْطَيْنِ مِنْ ذَهَبٍ؟ قالَ: قُرْطَيْنِ مِنْ نَارٍ، فكَانَ عَلَيْهَا سِوَارَانِ مِنْ ذَهَبٍ فَرَمَتْ بِهَما وَقالَتْ: إنَّ المَرْأةَ إذَا لَمْ تَتَزَيَّنُ لِزَوْجِهَا صَلِفَتْ عِنْدَهُ فقَالَ: مَا يَمْنَعُ إحَدَاكُنَّ أنْ تَصْنَعَ قُرْطَيْنِ مِنْ فِضّةٍ: ثُمَّ تُصَفِّرُهُ بِزَعْفَرَانٍ، أوْ بِعَبِيرٍ.
-Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir kadın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek sordu:"İki altın bilezik hakkında ne dersiniz, (takayım mı?)""Ateşten iki bileziktir, (takmayın!)" deyip cevap verdi. Kadın devamla:
"Pekâlâ altın gerdanlığa (ne dersiniz?)" diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan yine:"Ateşten bir gerdanlık!" cevabını aldı. O, yine sordu:"Bir çift altın küpeye ne dersiniz?""Ateşten bir çift küpe!"Kadında bir çift altın bilezik vardı. Onları çıkarıp attı ve:"(Ey Allah'ın Resûlü), kadın kocası için süslenmezse, onun yanında kıymeti düşer" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Sizden birine, gümüş küpeler takınmasından, bunları za'feran veya abîr ile sarartmasından kimse engel olmaz!" cevabını verdi" ([225]29).
Görülüyor ki, Rasulüllah (a.s) devrinde kulak delme yapılıyordu ve buna karşı çıkılmadı.[226]
Kulak da, bidâyet' ten beri zînet yerlerinden biri, olarak görülmüştür.[227]
Binaenaleyh kulağın delinmesi, süslenme hakkını kullanabilmesi için kadının maslahatına olan bir şeydir.[228]
Rasûlüllah zamanında birbirlerine kocalarını vasfeden kadınlar olayı vardır. Onlardan Ümmü Zer, kendi kocasının anlattığı cümlelerinden birinde de, "kulaklarımı şıngır şıngır takılarla doldurdu." demektedir. Kocalarını onların böyle vasfetmelerini Âişe vâlidemiz Rasûlüllah'a aktarınca o; "Ümmü Zer'e göre Ebû Zer (onun kocası) nasılsa ben de sana göre öyleyim" buyurmuştur.[229]
Bu, kadının kulaklarını küpeyle süslemenin cevabını anlatır. O da elbette kulağın delinmesine muhtaçtır. Kezâ Buhârî ve Müslim'deki bir rivâyete göre Rasûlüllah kadınları sadaka vermeye teşvik edince onlar, kulaklarındaki küpelere kadar vermişlerdir. Bu da o zamanki sahâbe kadınlarının küpeli olduğunu göstermektedir.[230]
Binaenaleyh, kadınların küpe takmak için kulaklarını deldirmelerinde bir beis görülmemiştir. Hüküm budur.Oğlan çocuklarında böyle bir maslahat olmadığı için onların kulaklarını deldirmeyi kimse câiz görmemiştir.Ama birisi çıkıp şöyle derse onu da bütün bütün haksız görmemek gerekir: Bütün bu deliller, direkt olarak (ibaresi ile) küpe için kulağın delinebileceğini değil, zinet olarak küpenin kullanılabileceğini gösterirler.
Sonuç olarak, çocuğa yapılacak dini ameliyelerden biri de, kız çocuğunun kulağının delinmesidir. Bu zinet maksadıyla kız çocukları için tanınan bir cevazı ifade eder, erkek çocukların kulaklarının delinmesi mekruhtur.
Hanbeli mezhebi kız çocuklar için kulak delinmeyi mekruh sayarken Hanefi mezhebi Hz. Peygamber (as)ın bu konuda herhangi men edici ifadeleri olmadığı için kadının süsü olduğuna hükmetmişlerdir.
-Okuma Parçası-
Çocuk deyip geçmemek lazım.. O, geleceğin sermayesi, güzelliklerin müjdecisidir. Elbette, onu iyi yetiştirebilirsek. O zaman gelin, anne-babalar olarak şu püf noktaları gözden geçirelim ve eksikliklerimizi gidermeye çalışalım. Güzel günleri, bizim yetiştireceğimiz evlatlarımız oluştursun, biz de onlara yardımcı olalım.
Anne-baba olmanın kolay olmadığını hiçbir zaman unutmayalım.
Çocuklarımıza karşı kaba davranma içgüdüsünün, kibar davranma içgüdüsüne baskın gelmesine izin vermeyin.
Saygı görmeyen bir çocuktan saygı beklemeyin.
Sevgi görmeyen bir çocuktan sevgi de beklemeyin.
Çocuğunuza içten bir sarılma, sevgiyi tüm kelimelerden daha iyi anlatır.
Çocuklardaki merakı engellemeyin. Merak, bilginin kaynağıdır.
Girişimciliği engellemeyin. Girişimcilik, canlılığın kaynağıdır. Bireyselciliği engellemeyin. Bireysellik, bilgeliğin kaynağıdır.
Çocuklara karşı verilen olumsuz tepki, olumsuz etkiyi oluşturur.
Olaylara kayıtsız kalmak, hakkettiği övgüyü bulamayan çocukların çevrelerine verdikleri cezadır.
Çocuklarınızı yakından izleyin. Her gün yeni şeyler keşfettiğinizi göreceksiniz.
"Hayır" kelimesini kullanmanız gerekiyorsa, bunu çocuğunuzu küçük düşürmeyecek şekilde yapın.
Bir çocuğu yemek için asla zorlamayın. Açlık, bu işi sizin için yapacaktır.
Çocuklarınıza söylediğiniz her söz, sizi üzecek ya da sevindirecek bir biçimde, onlar tarafından tekrar size geri dönecektir.
Bir bebek, karşısındakileri kızdırmak için değil, onlara bir şeyler anlatmak için ağlar.
Çatışmayı doğuran, sevgi eksikliği değildir; ancak sevgi yoluyla çözüm aramamak, yeni çatışmaların kaynağıdır.
Kurallarınız varsa, nedenleriniz de olmalıdır. Bu nedenleri bilmek hem sizin hem de çocuğunuzun hakkıdır.
Çocuğunuzun arkadaşlarını, kendi arkadaşlarınız gibi sıcak karşılamalısınız.
Çocuğunuzun yanında, eşinizle kavga etmeyin.
Çocuğunuzun sorularına karşı göstereceğiniz ilgisizlik, onun başka sorular sorma isteğini kıracaktır ve bilgi dağarcığı yetersiz olacaktır.
Eğer sinirli ve iyi değilseniz, "kötü bir gününüzde" olduğunuzu çocuğunuza söylemelisiniz.
Sizin gibi, çocukların da hayal kurmaya ihtiyacı vardır. Çocuğunuz, hayallerinden birini sizinle paylaşmak istiyorsa, size ne kadar değer verdiğini anlayın ve onu tüm kalbinizle dinleyin.
Hata yaptığınızı çocuğunuza itiraf edemiyorsanız, güvenilirliğinizi zamanla kaybedersiniz.
Çocuğunuzdan, hissetmediği şeyleri söylemesini beklemeyin.
Anne-babanın yerine getirmesi gereken en önemli ve en güç sorumluluk, çocuklarına, duygularına nasıl yön verebileceklerini öğretmektir.
Çocuklar, karar vermeyi karar vererek öğrenirler. Onları bu konuda özendirin.
Çocuğunuza verdiğiniz sözleri tutun.
Konuşan bir çocuğun sözlerini tamamlamaya çalışmayın.
Bir çocuğun hayatındaki tüm riskleri kaldırırsanız, o çocuğun hayatındaki tüm canlılığı da kaldırmış olursunuz.
Çocuğunuza soru sorarsanız, cevabı beklemeyi unutmayın.
İçinizde sevgi duymadığınız anlarda sevgi doluymuş gibi davranmak sahtekarlık değil, eşsiz bir anne-baba olmaktır.
4) ÇOCUĞUN ŞÜKRÜ
Genel Bir Bakış
Şükür: Verilen herhangi bir nimetten dolayı, bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalp ile gösterilen saygı ve karşılık, iyiliğin kıymetini bilme ve iyilik yapana bu hissi gösterme, nimet ve iyiliği anıp sahibini övme.
Arapça bir kelime olan şükür, "şekere" kökünden gelmektedir. Bu kökten gelen şükür, isim ve fiil olarak Kur'an-ı Kerim'de yetmişe yakın yerde geçmektedir. Türkçede kullanılan teşekkür ve şükran kelimeleri de aynı köktendir.
Hamd ve medih kelimeleri de mana itibarıyla şükür kelimesine yakındır. Bazı alimler, bilhassa hamd ile şükrün aynı anlamda olduğunu söylemişlerdir. Farklı görüş belirterek bunların ayrı seyler olduğunu söyleyen alimler de olmuştur. Fatiha sûresinin tefsirinde, Hz. Muhammed (a.s); "Elhamdu lillahi Rabbilâlemin" dediğin zaman, muhakkak ki Allah'a şükretmiş olursun" diyerek hamd ile şükrün birbirine olan yakınlığını ifâde etmiştir. Söz ile hamdedildiğinde bu aynı zamanda şükrün başı sayılır. Nitekim Hz. Muhammed (a.s); "Hamd, şükrün başıdır. Allah'a hamdetmeyen, O'na şükretmemiş sayılır"[231] demek suretiyle, bu hususa açıklık getirmiştir. Hamd ile şükrün ikisinde de kasdedilen kişi, nimeti verendir.
Şükür üç şekilde eda edilir:
1- Dil ile: Nimet vereni anmak, onu övmek ve bu hususta dil ile yapılabilecek şeyi yapmakla olur. Yüce Allah Hz. Muhammed (as)'e onun vasıtasıyla bütün insanlara bu hususta şöyle seslenmiştir:
وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ
"Rabbinin nimetine (ihsanına) gelince, onu minnet ve şükranla an."[232]
2- Kalp ile: Kalp ile nimeti vereni tanımak ve onu tasdik etmektir.
3- Fiil ile: Bu da, vücudun bütün organlarıyla olur. Her çeşit nimeti veren Allah'ın emir ve yasakları, vücudun hangi organını ilgilendiriyorsa, o organın, Allah'ın emir ve yasaklarına uygun hareket etmesini sağlamak gerekir.
Kur'an-ı Kerim'de bu konuda şöyle buyurulmaktadır:
وَذَرُوا ظَاهِرَ الْاِثْمِ وَبَاطِنَهُ اِنَّ الَّذينَ يَكْسِبُونَ الْاِثْمَ سَيُجْزَوْنَ بِمَا كَانُوا يَقْتَرِفُونَ () وَلَا تَاْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ وَاِنَّهُ لَفِسْقٌ وَاِنَّ الشَّيَاطينَ لَيُوحُونَ اِلى اَوْلِيَائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ وَاِنْ اَطَعْتُمُوهُمْ اِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ
"Gerçekten İbrãhim, Hakk'a yönelen, Allah'a itaat eden bir önder idi. Allah'a ortak koşanlardan değildi. Allah'ın nimetlerine Şükrediciydi. Çünkü Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti."[233]
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحَاريبَ وَتَمَاثيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ اِعْمَلُوا الَ دَاوُدَ شُكْرًا وَقَليلٌ مِنْ عِبَادِىَ الشَّكُورُ
"Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Dâvud ailesi, şükredin! Kullarımdan şükreden azdır!"[234]
Allah Teâlâ'nın Dâvud ailesine şükredin şeklindeki hitâbı, "Allah'a ibâdet edin, fiil ve hareketlerinizle şükrü yerine getirin" demektir.[235]
Yüce Allah Kur'an'da insanı yoktan var ettiğini ve ona çeşitli nimetler verdiğini, dolayısıyla insanın da buna karşı Allah'a şükretmesinin gerektiğini bildirmiştir:
فَلَمَّا رَاَالشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هذَا رَبّى هذَا اَكْبَرُ فَلَمَّا اَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ اِنّى بَرىءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ
"Siz hiç bir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi."[236]
وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُمْ مِنْ شَعَائِرِ اللّهِ لَكُمْ فيهَا خَيْرٌ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ فَاِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ كَذلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
"Biz, büyük baş havyanları da sizin için Allah'ın (dininin) işaretlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayakları üzerine dururken, üzerlerine Allah'ın ismini anınız (ve kurban ediniz). Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık (canı çıkmış olacağından) onlardan hem kendiniz yiyin, hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları biz şükredesiniz diye sizin istifâdenize verdik."[237]
Bu ve benzeri bütün nimetlerin şükrü, onları Allah'ın yolunda kullanmak ve onun rızası için münasip yerlere sarfedip değerlendirmektir.
Şükrün tam karşılığı küfürdür. Zaten Allah Teâlâ insanları imtihan için yaratmıştır. Allah'ın verdiği nimetlere karşı şükreden ve sıkıntılara karşı sabredenlere mükâfat verir. Buna ters hareket edip küfre girenleri de cezalandırır:
هَلْ اَتى عَلَى الْاِنْسَانِ حينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيًْا مَذْكُورًا () اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍ نَبْتَليهِ فَجَعَلْنَاهُ سَميعًا بَصيرًا () اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا () اِنَّا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِرينَ سَلَاسِلَا وَاَغْلَالًا وَسَعيرًا () اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَاْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا
"Gerçekten biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yaratmışızdır. Onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör. Doğrusu biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. İyiler ise, kâfir katılmış bir kadehten (cennet şarabını) içerler.[238]
قَالَ الَّذى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا اتيكَ بِه قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبّى لِيَبْلُوَنى ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّى غَنِىٌّ كَريمٌ
Nezdinde o kitaptan ilim bulunan biri: "Ben onu sana, gözünü açıp kapamadan getireceğim" dedi. Süleyman, tahtı yanında duruyor görünce: "Bu, Rabbimin bir lütfudur. Şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğimi sınamak içindir. Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki, Rabbim kimsenin şükrüne muhtaç değildir; lütuf ve kerem sahibidir" dedi.[239]
Bu âyette ifâde edildiği gibi, Yüce Allah'ın, kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur. O'nun ilâhlığı, yüceliği ve hakimiyeti herhangi bir kimsenin şükrü veya küfrü ile ne bir derece yükselir ne de eksilir. O, bizzat kendisi her şeye hakimdir.[240]
Bir kudsi hadisde de, bu hususta şöyle buyurulmaktadır:
"Yüce Allah diyor ki: Ey kullarım! Geçmiş ve gelecek, siz bütün ins ve cinler bir araya gelerek, aranızdaki en muttaki kimsenin kalbi gibi olsanız, sizin bu durumunuz, Benim hakimiyetimi zerre kadar artırmaz. Gene ey kullarım! Geçmiş ve gelecek bütün ins ve cin bir araya toplansanız, aranızdaki en günahkâr birinin kalbi gibi olsanız, benim hakimiyetime en ufak bir noksanlık getiremezsiniz. Ey kullarım! Hakkınızda itibar ettiğim şey, amellerinizdir. Daha sonra siz onlara göre eksiksiz olarak mükafatlandırılacak veyâ cezalandırılacaksınız. Öyleyse kim bir hayır işlemeye muvaffak olursa, bundan dolayı Allah'a şükretsin. Kim de hayrın dışında başka bir şey işlerse, bundan dolayı da kendi nefsini suçlasın!" [241]
Şükredenlerin mükâfatlandırılacağı, Kur'an'ın başka bir yerinde şöyle haber verilmiştir:
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ () اِنَّا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا اِلَّا الَ لُوطٍ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍ () نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَا كَذلِكَ نَجْزى مَنْ شَكَرَ
Lût'un kavmi de uyarıcı peygamberleri yalanladı. Biz de üstlerine taş (yağdıran bir fırtına) gönderdik. Ancak Lût ailesi müstesna, katımızdan bir nimet olarak onları seher vaktinde kurtardık. Biz şükredeni böyle mükafatlandırırız.[242]
Şükür ve küfür noktasında insanların iradesi hür bırakılmıştır. Yüce Allah küfrün kötülüğünü ve şükrün faziletini bildirmiştir:
وَلَقَدْ اتَيْنَا لُقْمنَ الْحِكْمَةَ اَنِ اشْكُرْ لِلّهِ وَمَنْ يَشْكُرْ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّهَ غَنِىٌّ حَميدٌ
Andolsun biz Lokman'a: Allah'a şükret! diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.[243]
Bu âyette belirtildiği gibi, küfreden insanın kötülüğü kendi şahsına ve şükredenin faydası da kendi şahsınadır. Kişinin küfrünün de, şükrünün de karşılığı kendisine döner.[244]
Resulüllah (a.s) da, tam manasıyla imân eden müminlerin, bu imtihanı kazanmış olduklarını, diğer insanlara benzemediklerini, varlıkta da yoklukta da küfürden uzak olduklarını, sabır ve şükür ile hareket ettiklerini bildirmiştir:
"Müminin durumu hayret vericidir. Her hali kendisi için hayırlıdır. Müminden başkası için böyle bir şey yoktur. Sevindirici bir durumda olduğu zaman, şükreder. Bu, onun için hayırlı olur. Sıkıntılı bir durumda olduğu zaman, sabreder. Bu da onun için hayırlı olur."[245]
Buna göre insanlar, genelde şükreden veya küfredenler olmak üzere iki grupta toplanırlar. Allah ve Resulü, küfürden uzak durup şükür üzere bulunmayı istemişlerdir.
Bunu tercih eden imân ehli, dünya ve ahirette kârlı çıkmaktadır. Hadiste göze çarpan diğer bir husus da, şükür ile sabrın içiçe olmasıdır.
a) Sürur
Kuran-ı Kerim de doğacak çocuklarla ilgili haberler sürur müjdelemek mastarıyla gelir. Yüce Allah Meryeme Hz. İsa (as)ı müjdelemesi:
اِذْ قَالَتِ الْمَلئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُ اِسْمُهُ الْمَسيحُ عيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجيهًا فِى الدُّنْيَا وَالْاخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبينَ
Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime'yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa'dır. Mesîh'tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarındandır.[246]
Hz.Zekerriya (as)a Yahya (as)ın müjdelenmesi:
فَنَادَتْهُ الْمَلئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلّى فِى الْمِحْرَابِ اَنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحينَ
Zekeriyya mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir Kelime'yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler.[247]
Hz.İbrahim (a.s)a İsmail ve İshak (a.s)ı müjdelenmesi:
وَامْرَاَتُهُ قَائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِاِسْحقَ وَمِنْ وَرَاءِ اِسْحقَ يَعْقُوبَ
O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak'ı, İshak'ın ardından da Ya'kub'u müjdeledik.[248]
Çocuğu semeretul-kulup kalplerin meyvesi ve kurretul-ayn gözün nuru olarak tavsif eden Efendimiz (a.s) için doğum büyük bir sevinç vesilesidir.
Nitekim oğlu İbrahim doğunca kendisine doğum müjdesini getiren mevlası (azatlı kölesi) Ebu Refie bir köle hediye etmiştir.[249]
Buharinin el-Edebul Müfredde bu konu ile ilgili olarak ed-Davetu fil-Velade (Doğum vesilesiyle ziyafet verme) ismi altında bir bab ayırır:
Dabbî Selmân İbn-i Âmir (radiya'llâhu anh)'den Resûlullâh (salla'llâhu aleyhi ve selem)'in: "Erkek çocuğun doğumu ile berâber Akîka vardır. Onun nâmına akîka kanı dökünüz! Ve çocuktan ezâyı gideriniz!" buyurduğunu işittim, dediği rivâyet olunmuştur.[250]
Aynı şekilde İbnu Hacerde doğum vesilesiyle ziyafet vermenin meşrutiyetini belirtir ve bu vesile ile ziyarete müteallık geniş bir malumat sunar.
ـ وعن زيد بن أسلم عن رجل من بنى ضمرة عن أبيه رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: سُئِلَ رَسُولُ اللّهِ # عَنِ الْعَقَيقَةِ، فقَالَ: َ أُحِبُّ الْعُقُوقَ، كَأنَّهُ كَرِهَ اسْمَ. قالَ: وَمَنْ وُلِدَلَهُ وَلَدٌ فَأحَبَّ أنْ يَنْسُكَ عَنْهُ فَلْيَفْعَلْ.
Zeyd İbnu Eslem, Benî Eslem'den bir adamdan, o da sahabî olan babası (radıyallahu anh)'tan naklediyor. "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a akîkadan sorulmuştu. Şu cevabı verdiler: "Ben ukûku (isyanı) sevmem!" Böyle demekle, sanki akîka ismini kullanmaktan hoşlanmadığını ifade etmişti. Şunu ilave ettiler: "Kimin bir evladı olur da, ona bedel kurban kesmek isterse, bunu yapsın."[251]
ـ وعن أم كرز رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: عَنْ الغَُمِ شَاتَانِ مُكَافِئَتَانِ، وَعَنِ الجَارِيَةِ شَاةٌ، وََ يَضُرُّكُمْ ذُكْرَاناً كُنَّ أمْ إنَاثاً.
Ümmü Kürz (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Oğlan çocuğu için birbirine denk iki kurban, kız çocuğu için bir kurban kesmek gerekir. (Kurbanlığın) erkek veya dişi olması farketmez."[252]
ـ وَعن نافع: أنَّ ابْنَ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهما لَمْ يَكُنْ يَسْألُهُ أحَدٌ مِن أهْلِهِ عَقِيقَةً إَّ أعْطَاهُ إيَّاهَا، وَكَانَ إنَّمَا يُعقُّ عَنْ وَلَدِهِ بِشَاةٍ شَاةٍ، عَنِ الذُّكورِ وَانَاثِ، وَكذلِكَ كَانَ يَفْعَلُ عُرْوَةُ بنُ الزُّبَيْرِ رَحِمَهُ اللّهُ. قالَ مَالِكٌ: وَبَلَغَنِى أنّ عَلِىَّ بنَ أبِى طَالِب كَانَ يَفْعَلُ ذلِكَ.
Nafi rahimehullah anlatıyor: "İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'ya ehlinden her kim bir akîka istemiş ise, ona mutlaka bir akîka vermiştir. Kız ve erkek, her çocuğu için birer koyun kurban ederdi. Urve İbnu'z-Zübeyr merhum da böyle yapardı."İmam Mâlik der ki: "Bana ulaştığına göre, Ali İbnu Ebî Tâlib (radıyallahu anh) da böyle yaparmış."[253]
Bu rivayet, akîka kurbanının kız ve erkek çocuklar için birer koyun olacağına delil olmaktadır. Çünkü İbnu Ömer, Urve, Hz. Ali gibi büyüklerin böyle yaptıklarını haber vermektedir.Bu husustaki nihâî hükmü önceki hadisin açıklama kısmında kaydettik.
ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهما: أنَّ النّبِىَّ # عَقَّ عَنِ الْحَسَنِ وَالْحُسَيْنِ كَبْشاً كبْشاً.
İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), torunları Hz. Hasan ve Hz.Hüseyin için, akîka olarak birer koyun kurban etti."Hadisin Nesâî'deki vechinde: "...ikişer koyun kurban etti" denmiştir.[254]
b) Akika Kurbanı
Akîka ve Tanımı: Yeni doğan çocuğun başında bulunan ana tüyüne "akîka" denir. Böyle bir çocuk ihsan ettiğinden dolayı, Cenâb-ı Hakka bir şükür vesilesi olarak kesilen kurbana da bu isim verilmiştir.
Bununla beraber "akîka" yerine "nesike" denilmesi daha uygundur. Çünkü akîka kelimesi, "ana-babaya âsî olmak" mânasına gelen "ukuk" kökünden olduğundan "ana-babaya âsî olan" mânasına da geldiği için, mânalar birbirine karıştırılabilir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz: "Nesike deyiniz, akîka demeyiniz" buyurmuşlardır. Bununla beraber, akîka kelimesinin daha yaygın olduğunu da söylemeliyiz.
Yeni doğan çocuk için kurban kesme âdeti, İslâm'dan önceki Cahiliye döneminde de yaygın bir âdetti. Fakat onlar akîkayı sadece erkek çocuklar için keserlerdi. Çünkü kız çocuklarını sevmezler, bir kız çocukları doğduğu zaman son derece sinirlenirlerdi. Hattâ bâzı kabilelerin kızlarını diri diri gömdükleri bile olurdu. Kur'ân-ı Kerîm, kız çocuklarına karşı takınılan bu zâlimane tavrı kınamış ve şiddetle yasaklamıştır.
İslâmiyet akîka âdetini tamamen ortadan kaldırmamış; fakat bu zalimâne şekilde de bırakmayarak tâdil etmiş, kız ve erkek, bütün çocuklara şâmil kılmıştır.
Akika Kurbanı
Yeni doğan bebeğin başındaki ilk saçlarına akîka; bu çocuğun doğumundan yedi gün sonra başındaki tüyleri kısmen veya tamamen traş edip adını koyduktan sonra Allah'u Teâlâ'ya şükür için kesilen kurbana akîka kurbanı denir. Hz. Aişe (r.a.)'den şöyle rivâyet edilmektedir:
"Resul-i Ekrem (a.s) bize erkek çocuklar için iki, kız çocukları için bir koyun "akîka" olarak kurban etmemizi emretti."[255]
Yine:
Hz. Âişe validemizin rivâyetine göre, Peygamber Efendimiz (a.s.), torunları Hasan ile Hüseyin'in doğumlarının yedinci günü akika kurbanlarını kesmiş ve adlarını koymuştur.[256]
İslâm'dan önceki câhilî Arap toplumunda sadece erkek çocuklar için kurban kesilirdi. Kız çocukları için böyle bir merâsim söz konusu değildi. İslâm bu değişikliği yaparak kız çocuklarına da değer verilmesini sağlamıştır .
Akîka kurbanında aranan şartlar
Kurban edilecek hayvan tek veya iki gözünden kör olmamalı; dişlerinin ekserisi düşmüş olmamalı; kulakları kesik olmamalı; boynuzlarından biri veya ikisi kökünden kırılmış olmamalı; kulağı veya kuyruğunun yarısından çoğu, memelerinin uçları kesik olmamalı; yahut yaratılıştan kulak ve kuyruğu olmayan bir hayvan olmamalıdır. Akîka kurbanı Hanefi mezhebine göre mübah ve dolayısıyla menduptur. Diğer üç büyük imâma göre sünnet, Zahiri mezhebine göre ise farzdır.
Hz. Peygamber bu kurbanın kesilmesi sırasında bir örf olarak başa kan sürülmesi âdetini yasaklamış, kesilen saçların ağırlığınca altın veya gümüş tasadduk edilmesini emretmiştir. Akîka kelimesi anne-babaya isyân anlamına geldiği için Resulullah bu kurbanın adını "itaat ve ibadet" anlamına gelen "Nesike" kelimesi ile değiştirmiştir.[257]
Bu kurban çocuğun doğduğu günden bâlîğ olacağı güne kadar kesilebilir. Ancak doğumun yedinci gününde kesilmesi daha çok sevap kazanmaya sebeptir. Kesilen kurbanın kemikleri çocuğun sıhhatli olmasına sebep olsun niyetiyle kırılmayıp eklem yerlerinden sıyrılır ve öylece pişirilir. Sonra bu kemikler bir yere gömülür. Akîka kurbanının etinden bunu tasadduk eden kimsenin yiyebileceği gibi ev halkı da bu etten istifâde eder. Bir kısmı da ihtiyaç sahiplerine dağıtılır.
c) Dua
Çocuk dünyaya gelince ilk yapılan muamelelerden biri de duadır. Tahnik için getirilen çocuklara aynı zamanda dua da edildiğini, Hz.Ayşe (r.anha)dan Müslim!den gelen bir rivayet teyid teyid etmektedir. Yine Hz.Ayşe (ra)den Ebu Davudda tahric edilen bir vecihte: Hz. Peygamber (a.s)a çocuklar getirilirdi, O da onlara bereketle dua ederdi. [258]
Buharinin bu mevzu için Çocuklara bereketle dua ve başlarını okşama babı diye bab ayırmış olması da, konunun sünnetteki ehemmiyetini tescil eder.
Çocuğa yapılan dua doğumun ilk gününde tahnik sırasında yapılan duadan ibaret değildir. Hz.Peygamber (a.s) ileri yaştaki çocuklara da dua ettiğini manevi tevatür derecesinde bulunan rivayetler teyid etmektedir.
ـ وعن النعمان بن بشير رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قال رَسُولُ اللّهِ #: الدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ، وَقَرأَ وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِى اسْتَجِبْ لَكُمْ إنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِى سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرينَ.
Nu'mân İbnu Beşir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Dua, ibadettir", sonra şu âyeti okudu: "Rabbiniz: Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana ibâdet etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler varya, alçalmış ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir" buyurmuşlardır."[259]
ـ وزاد رُزين ]فقال أصْحَابُهُ: أقَرِيبٌ رَبُّنَا فَنُنَاجِيهِ أمْ بَعيدٌ فَنُنَادِيهِ؟ فَنَزَلَتْ وَإذَا سَأَلَكَ عِبَادِى عَنِّى فَإنِّى قَرِيبٌ أجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إذَا دَعَانِ.
Rezîn şu ilâve rivâyeti kaydetti: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashâbı (radıyallahu anhüm ecmain) sordular: Rabbimiz yakın mıdır, biz ona hafif sesle hitab edelim, uzaksa yüksek sesle taleblerimizi söyleyelim?" Bunun üzerine şu âyet indi: "Kullarım sana benden sorarlarsa, (söyle ki) ben yakınım. Dua edenin duasına, bana dua ettiği takdirde icâbet ederim."[260]
Bu girişten sonra duanın hayatımızın her alanında yer etmesi daha geniş açıklamaya çalışalım. Çünkü dua edilen küçüklerdir, fakat dua eden ise büyüklerdir. Nasıl ve ne şekilde dua edeceğimizi çok iyi bilmemiz gerekiyor.
Dua: Seslenmek, çağırmak, yardıma çağırmak, Allah'a yalvarmak, O'ndan dilekte bulunmak, O'na yakarmak.
Dua, insanda fıtrî bir olgudur. Bu sebepledir ki, bütün dinlerde mevcuttur. Üstün bir varlığa inanan her insan şu veya bu şekilde dua eder. İnsanlar hayatları boyunca, üstesinden gelemeyecekleri birçok şeylerle karşılaşmakta, keder, sıkıntı, acz ve ümitsizliklere maruz kalmaktadırlar. Yüce Allah şöyle buyurur:
وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه اَوْ قَاعِدًا اَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَا اِلى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi.[261]
وَاِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللّهَ مُخْلِصينَ لَهُ الدّينَ فَلَمَّا نَجّيهُمْ اِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمَا يَجْحَدُ بِايَاتِنَا اِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ
"(Denizde) onları gölgeler gibi dalgalar sardığı zaman dîni yalnız kendisine has kılarak Allah'a yalvarırlar. Fakat o, onları kurtarıp karaya çıkarınca içlerinden bir kısmı orta yolu tutar, (birçoğu da inkâr eder). Zaten bizim ayetlerimizi (öyle) nankör gaddarlardan başkası inkâr etmez.[262]
Bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi dua, insanda fıtrîdir ve özellikle sıkıntılı anlarda Allah'a dua etmek, sadece samimî olarak Allah'a inananlara has bir durum değildir. Allah'a ortak koşanlar da bu gibi durumlarda Allah'a yönelir ve O'na dua ederler.
Dua ettikten sonra insan gönlünde bir ferahlık ve serinlik hisseder. İsteğinin yerine getirileceği konusunda ümidi artar. Bu yönüyle dua, insana bir şifa ve rûhî bunalımlara karşı koruyucu bir sağlık tedbiridir. Bu nedenledir ki, dua etmeyen toplumlar rûhen çökmüş toplumlardır.
Âyet ve hadîslerde dua teşvik edilmiştir:
قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّى لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا
(Resûlüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?[263]
ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: مَنْ فُتِحَ لَهُ بَابُ الدُّعَاءِ فُتِحَتْ لَهُ أبْوَابُ الرَّحْمَةِ، وَمَا سُئِلَ اللّهُ تَعالى شَيْئاً أحَبَّ إلَيْهِ مِنْ أنْ يُسْألَ الْعَافِيَةَ، وَإنَّ الدُّعَاءَ يَنْفَعُ مِمَّا نَزَلَ، وَمِمَّا لَمْ يَنْزِلْ، وََ يَرُدُّ الْقَضَاءَ إَّ الدُّعَاءُ فَعَلَيْكُمْ بِالدُّعَاءِ.
İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah'a taleb edilen (dünyevî şeylerden) Allah'ın en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise sizlere dua etmek gerekir."[264]
ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: يَنْزِلُ رَبُّنَا كُلَّ لَيْلَةٍ إلى سَمَاءِ الدُّنْيَا حِينَ يَبْقى ثُلُثُ اللَّيْلِ اخِرُ، فَيَقُولُ: مَنْ يَدْعُونِى فَأسْتَجِيبَ لَهُ، مَنْ يَسْأَلُنِى فَأعْطِيَهُ، مَنْ يَسْتَغْفِرُنِى فَأغْفِرَ لَهُ.
Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve:"Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım" der."Rivayetin Müslim'deki bir vechi şöyle: "Allahu Teâla gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar mühlet verir. Ondan sonra yakın semâya inerek şöyle der: "Melik benim, Melik benim. Kim bana dua edecek?"[265]
ـ عن النعمان بن بشير رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: الدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ، ثُمَّ قَرَأَ: )وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِى أسْتَجِبْ لَكُمْ( اية.
Nu'man İbnu Beşîr (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Dua ibadetin kendisidir" buyurdular ve sonra şu âyeti okudular. (Meâlen): "Rabbiniz: "Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir" buyurdu."[266]
O halde dua sadece Allah'a yapılmalı, araya başka biri aracı olarak sokulmamalıdır. Nitekim namazın her rekâtında tekrar ettiğimiz Fatiha Sûresi'nde:
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.[267] buyurulur.
Kullardan istenecek yardım, onların güçleri dahilinde olan bir şey olmalıdır. Güçlerinin yetmediği bir şey onlardan istenemez. Hatta kulların güçlerinin dahilinde olan bir şeyin yapılmasını kendilerinden istediğimiz zaman bile asıl sebebin Allah olduğunu, O'nun dilemesi olmadan o şeyin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını bilmek gerekir.
Allah insana şahdamarından daha yakındır ve O'nun insana merhameti, bir annenin çocuğuna merhametinden çok fazladır. Bir âyette şöyle buyurur:
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادى عَنّى فَاِنّى قَريبٌ اُجيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجيبُوا لى وَلْيُؤْمِنُوا بى لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.[268]
Duanın muhteviyatı, Allah'tan istenen meseleyle ilgili olmalıdır. Meselâ yemek duası ayrıdır yolculuğa çıkıldığında yapılacak dua ayrıdır... Birçok konuda Hz. Peygamber (a.s)'den nakledilmiş dualar mevcuttur. Kur'ân-ı Kerim'de geçmiş peygamberlerin duaları zikredilir. Dua bu me'sur dualarla yapılabileceği gibi, kişinin kendi gönlünden kopanın anlatımı da olabilir. Ancak belli davranışlarda; meselâ kabir ziyaretlerinde, yemeklerden sonra, helâya girerken, yeni bir elbise giyerken, yolculuğa çıkarken... Hz. Muhammed (a.s)'den nakledilmiş dualarla dua etmek hem sünnet, hem de daha güzeldir.
Dua eden kişi gönülden etmeli, duasında iyi şeyleri isteyerek kendisi de o doğrultuda çaba sarfetmelidir. Kişi duasında samimiyetini tavırlarıyla da ortaya koymalıdır.
Meselâ; duasında Allah'ın emirlerine itaat eden samimi bir müslüman olmayı ifade ediyorsa, hareketleriyle de böyle bir müslüman olma çabası içerisinde olmalıdır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
"Biliniz ki, Allahu Teâlâ, kendisinden gafil bir kalbin duasını kabul etmez."[269]
Şüphesiz ki Allah insanın kalbinden geçenleri ve ihtiyaçlarını bilir. Ancak dil ile dua etmenin insanın kendisinin eğitilmesi konusunda etkisi vardır. Ayrıca dua Allah'ın bir emrinin yerine getirilmesidir, bir ibadettir. Kur'ân-ı Kerim'de Hak Teâlâ kendisine nasıl dua edileceğini kullarına öğretir, resûllerinin dualarını bize haber verir. Müminler önce bu dualara bakmak ve böyle dualarla Allah'ı zikretmek durumundadırlar. Gerçekten bilmediğimizi ve en güzelini öğreten Allah'tır:
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَآ اِنْ نَسِينَآ اَوْ اَخْطَاْنَا
"... Ey rabbimiz unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma... "[270]
Eyüp Aleyhisselâm:
وَاَيُّوبَ اِذْ نَادَى رَبَّهُ اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: "Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti.[271]
Zekeriya Aleyhisselâm::
وَزَكَرِيَّا اِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لاَ تَذَرْنِى فَرْدًا وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ
Zekeriyya'yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir.)[272]
Âdem Aleyhisselâm;
قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرينَ
(Adem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz[273] diyerek dua etmişlerdir.
Yusuf Aleyhisselâm duası:
رَبِّ قَدْ اتَيْتَنى مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنى مِنْ تَاْويلِ الْاَحَاديثِ فَاطِرَ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ فِى الدُّنْيَا وَالْاخِرَةِ تَوَفَّنى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنى بِالصَّالِحينَ
"Ey Rabbim! Mülkten bana (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen) olayların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!"[274]
Yunus Aleyhisselâm:
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لاَ اِلَهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
"Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Ben zalimlerden idim"[275] duası da Yunus (a.s)'ın duasıdır.
İmam Ahmed b. Hanbel'in Ebû Saîd el-Hudrî'den (r.a) rivâyet ettiği bir hadîste: "Duanın karşılıksız kalmayacağı, bilâkis üç şeyden birinin mutlaka meydana geleceği; ya kabul ya âhirete bırakma yahut eda edilen dua oranında günahın affedileceği" beyan buyurulmuştur. [276]
Dua yalnız Allah'a yapılır; istek ve yardım sadece Allah'tan istenir. Allah'tan başkasından bir yardım ve istekte bulunan, müşriktir. Hatta ölümlerinden sonra kabirleri başında veya uzaktan peygamberlere ve salih kullara dua edip yakaranlar, aynen yıldızlara sığınan ve meleklerle peygamberleri rabler edinenler gibi Allah'tan başkasına dua eden müşriklerdir. Ancak melekler müminler için dua ve istiğfar etmektedirler.
Yani müminler ancak "Bize Allah yeter. " demelidir. Rukye, okuyup üfleyerek tedavi demektir. Bütün peygamberler en kötü durumlarda yalnız Allah'a sığınmışlardır. Bunu da namazla yapmışlardır. Çünkü dua esas olarak namazdadır ve devamlılığı vardır.Müslüman müslüman kardeşi için dua edebilir.
Rasûlullah; "Kim bir hidayete çağırırsa, o hidayete tabi olanların mükafatının aynısı onların mükafatından hiçbir eksilme olmaksızın bu kimseye de verilir" buyurmuştur.[277]
ـ حَدّثَنَا مُحَمّدُ بْنُ يَحْيى. ثَنَا مُحَمّدُ بْنُ وَهْبِ بْنِ عَطِيَّةَ. ثَنَا الْوَلِىدُ بْنُ مُسْلِمٍ. ثَنَا مَرْزُوقُ بْنُ أبِي الْهُذَيْلِ. حَدّثَنِي الْزُّهْرِيُّ. حَدّثَنِي أبُو عَبْدِاللّهِ اغَرُّ، عَنْ أبِي هُرَيْرَةَ؛ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: »إنَّ مِمَّا يَلْحَقُ الْمُؤْمِنَ مِنْ عَمَلِهِ وَحَسَنَاتِهِ بَعْدَ مَوْتِهِ، عِلْماً عَلَّمَهُ وَنَشَرَهُ، وَوَلَداً صَالِحاً تَرَكَهُ. وَمُصْحَفاً وَرَّثَهُ، أوْ مَسْجِداً بَنَاهُ أوْ بَيْتاً بْنِ السَّبِىلِ بَنَاهُ، أوْ نَهَراً أجَّرَهُ أوْ صَدَقَةً أخْرَجَهَا مِنْ مَالِهِ فِي صِحَّتِهِ وَحَيَاتِهِ. يَلْحَقُهُ مِنْ بَعْدِ مَوْتِه.
Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mü'min kişiye, hayatta iken yaptığı amel ve iyiliklerden öldükten sonra ulaşanlar, öğretip neşrettiği bir ilim, geride bıraktığı salih bir evlad, miras bıraktığı bir mushaf (kitap), inşa ettiği bir mescid, yolcular için yaptırdığı bir bina, akıttığı bir su, hayatta ve sağlıklı iken verdiği bir sadakadır. Ölümünden sonra kişiye işte bunlar ulaşır."[278]
Rasûlullah, ümmetinden kendisine dua etmelerini istemiştir. Cenâb-ı Hak:
اِنَّ اللّهَ وَمَلئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْليمًا
Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin[279] diye emretmiştir. Mümin, Allah'tan peygamber için vesîleyi isterse kıyamette o kimseye onun şefaati haktır. Rasûlullah umreye giden Ömer (r.a)'e: "Bizi de duandan unutma kardeşim" demiştir.[280]
Rasûlullah her zaman ümmetini sadece Allah'a kulluğa çağırmıştır. Hanefi fukâhâsı: "Bir yaratık aracılığıyla Allah'tan bir şey istenemez" demiştir. Hz. İbrahim (a.s):
وَاِسْحَقَ اِنَّ رَبِّى لَسَمِيعُ الدُّعَاءِ
"Doğrusu benim Rabbim duayı işiticidir"[281] demiştir.
Hz. Peygamber: Biriniz dua edeceği zaman Allah'a hamd ve senâ ile başlasın, Resûlüne salâvât getirsin ve bundan sonra artık dilediği duayı yapsın" buyurmuştur.[282]
Salih ameller vesîlesiyle talepte bulunmanın örneklerinden birisi mağaraya sığınan üç kişinin duasıdır. Bunlardan her biri yalnızca Allah'ın rızasını gözettiği önemli bir amelini zikrederek duada bulunmuştu. Çünkü böyle bir amel, Allah'ın, sahibinin duasının kabulünü gerektirecek bir sevgi ile sevdiği ve razı olduğu bir şeydi. Birisi ana-babasına yaptığı iyiliği zikrederek. diğeri tam iffeti delâletiyle, öteki ise emanete gösterdiği riâyet ve iyilikseverliği ile duada bulunmuştu. [283]
İbn Ömer'in meşhur duası şöyledir: "Ya Rabbi, Senden beni İslâm'a erdirdiğin gibi ondan beni uzaklaştırmamanı ve müslüman olarak canımı almanı diliyorum." [284]
Hz. Peygamber'den nakledilen rivâyetlerde "Ya Rabbi, Ya Rabbi" diye duaya başlanır, bazılarının yaptığı gibi "Ya Hannân, ya Mennân" denilmez. Yine cahil halkın büyük bir kısmı Allah'tan başkasından yardım dilemeyi öyle bir hale getirmişlerdir ki, kabirler Allah'a duada birer şirk aracı yapılmıştır. Oysa Rasûlullah dahi, "Ey Allah'ım, benim kabrimi kendisine ibadet edilen bir put haline getirme... Peygamberlerin kabirlerini mescid edinen kimselere Allah'ın gazabı şiddetlidir... Benim kabrime ikide bir gelip orayı bayram yerine çevirmeyin." diye uyarmıştır.[285]
Halkın, Telli Baba, filân baba, falan şeyhin kabrinde kuyruğa girerek onlardan yardım dilemesi şirkten başka birşey değildir, bid'attir. Müminler, aynen müşriklerin ve bid'at ehlinin yaptığı gibi ölüye yakarmaz, onlardan birtakım ihtiyaçların karşılanmasını istemez, kabir başında yapılan duanın evde yapılandan üstün olduğuna inanmaz, bu kimselere yemin ederek Allah'tan talepte bulunmazlar.
وَقَالُوا حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
Ve Allah bize yeter, o ne güzel vekildir" derler.[286]
Dinin esası da budur. Salât, Arapça'da dua anlamına da gelir:
خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّيهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ اِنَّ صَلوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْ وَاللّهُ سَميعٌ عَليمٌ
"Ey peygamber, Mü'minlere selât et, çünkü senin duan onlar için huzur ve sükûnettir."[287]
Duada istenene kavuşma ve korkulandan kurtulma isteği vardır. Bu da ancak Allah'tan istenir. İslâm bilginleri bid'at dua şekillerini şöyle tespit etmişlerdir: Ölü ya da gaip birinden yardım dilemek. Ey efendi hazretleri bana mağfiret et, tövbemi kabul et, demek şirktir. Peygamber ve salihlerden, ölmüş veya gaip birine benim için Allah'a dua et', demek bid'attir. Ölülerden medet umulmaz. Kabirleri ziyarette ölülere ancak selâm verilebilir, onlara Kur'ân okunur. Allah'a, Allah'ım senden filancanın yanındaki makamı hakkı için şunu şunu istiyorum; diye dua etmek, nehyedilmiştir.
Çünkü:
وَمَا النَّصْرُ اِلاَّ مِنْ عِنْدِ اللهِ اِنَّ اللهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
... Yardım yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.[288]
وَاِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ اَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرينَ
"İnsanlar (mahşerde) toplandıkları zaman kendisine dua edilenler, onlara düşman olurlar ve onların kendilerine olan dualarını inkâr ederler."[289]
Dua Âdâbı
Hz. Peygamber'e Allah'ı sormuşlardı. Cevaben Allah buyurdu ki:
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادى عَنّى فَاِنّى قَريبٌ اُجيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجيبُوا لى وَلْيُؤْمِنُوا بى لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.[290]
Dua ederken seslerini aşırı şekilde yükseltenleri gören Rasûlullah, şöyle buyurmuştu:
ـ وعن أبى موسى رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]كُنَّا في سَفَر فَجَعَلَ النَّاسُ يَجْهَرُونَ بِالتَّكْبِيرِ، فقَالَ النَّبىُّ #: ارْبَعُوا عَلى أنْفُسِكُمْ)ـ (، فَإنَّكُمْ َ تَدْعُونَ أصَمَّ، وََ غَائِباً إنَّكُمْ تَدْعُونَ سَمِيعاً بَصِيراً وَهُوَ مَعَكُمْ، وَالَّذِى تَدْعُونَهُ أقْرَبُ إلى أحَدِكُمْ مِنْ عُنُقِ رَاحِلَتِهِ.
Ebû Musâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir sefere (Hayber Seferi) çıkmıştık. Halk (yolda, bir ara) yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) (müdahele ederek):"Nefislerinize karşı merhametli olun. Zîra sizler, sağır birisine hitab etmiyorsunuz, muhâtabınız gâib de değil. Sizler gören, işiten, (nerede olsanız) sizinle olan bir Zât'a, Allah'a hitab ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her birinize, bineğinin boynundan daha yakındır" dedi."[291]
ـ وعن معاذ رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]سََمِعَ رسولُ اللّه # رَجًُ يَقولُ: اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ تَمَامَ النِّعمَةِ؟ فقَالَ: دَعْوَة دَعَوْتُ بِهَا أرْجُو بِهَا الخَيْرَ. قالَ: فإنَّ تَمَاَمَ النِّعْمَةِ دُخُولُ الجَنَّةِ، وَالْفَوْزُ مِنَ النَّارِ، وَسَمِعَ رَجًُ يَقُولُ: يَا ذَا الجََلِ وَاكْرَامِ، فقَالَ: قَدِ اسْتُجِيبَ لَكَ فَسَلْ، وَسَمِعَ آخَرَ يَقُولُ: اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ الصَّبْرَ، فقَالَ سَألْتَ اللّهَ تَعالَى: البََءَ فَسَلْهُ الْعَافِيَةَ.
- Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir kimsenin: "Ya Rabbi, senden nimetin kemâlini taleb ediyorum" dediğini işitmişti. Sordu:"Nimetin kemâli nedir?""Bu bir duadır, onunla dua edip, onunla hayır (çok mal) ümîd ettim" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)"Sordum, zîra, nimetin kemâli cennete girmektir, ateşten kurtulmaktır" dedi. Bir başkasının da şöyle dediğini işitti:"Ey celâl ve ikrâb sâhibi Rabbim!" hemen şunu söyledi:"Duana icâbet edilmiştir, (ne arzu ediyorsan) durma iste" Derken, bir başkasının:"Ya Rabbi senden sabır istiyorum!" dediğini işitmişti, ona da:"Allah'tan bela istedin, afiyet iste!" dedi.[292]
Kul, duasında Allah ile arasında hiçbir engel hiçbir vasıta bulunmadığını böylece bilir; dua ederken yalnızca Allah'ı düşünür. Kalp başka birşey ile meşgulken dua etmek manasızdır. "Âmin" diye bağırıp çağırmak da manasızdır. İnsan dua ederek Allah'a yöneldiğinde, dileği, Allah'tan istediği şeylerin gerçekleşmesine yardımcı olacak sebeplerin yaratılmasıdır. Yani kul eylemiyle yakınlaşmazsa, ettiği duanın mânâsı olmaz. Tembelliği huy edinmiş biri rızık için dua edebilir, ama önce çalışması lâzımdır... Duada riya olmaz. Duanın hemen kabul edilmesinde acele edilmez. Hiçbir dua boşa gitmez. En güzel sözlerden biri "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah"tır. Gönülden, gizlice, bağırmadan, samimiyetle dua edilir.
اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً اِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ
"Rabbınıza gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu o, aşırı gidenleri sevmez."[293]
Secîli, kafiyeli, yazılı dualarda riya vardır. Başkalarına dua ediyor görüntüsü vermek de böyledir. Bu şekilde ağlayarak dua edenin gözyaşları öteki insanları etkilemek içindir ve duası riyadır. Özel olarak komutlu dua da böyledir.
Sünnet olan dualar
Uykudan önce: "Ey Allah'ım senin adınla ölür ve dirilirim."
Uykudan sonra: "Bizi uyku gibi bir ölümle öldürdükten sonra dirilten Allah'a hamd olsun. Dönüş ancak O'nadır."
Sabahleyin: "Allah'ım senin yardımınla sabaha çıktık, senin yardımınla akşamladık, senin yardımınla yaşıyor, senin yardımınla ölüyoruz. Kabirden kalkış sanadır."
Akşamleyin: "Allah'ım, senden dünya ve âhirette selâmet isterim. Allah'ım, senden dînim, dünyam, ehlim ve malım hakkında beni bağışlamanı ve selâmete çıkarmanı isterim. Allah'ım, benim ayıplarımı örtüver. Korktuklarımdan emin kıl. Allah'ım, Önümden arkamdan, sağımdan solumdan ve üzerimden gelecek belâları defederek beni koru. Altımdan gelecek ani belâlardan senin azametine sığınırım."
Evden Çıkarken: "Allah'ın ismiyle Allah'a güvendim. O'nun gücünden başka hiçbir güç yoktur."
Ezandan sonra: Ezanı tekrarlamak, salât ve selâm etmek ve "Allah'tan başka ilâh yoktur o tektir ortağı yoktur, Muhammed kulu ve Resûlüdür, Rab olarak Allah'a, din olarak İslâm'a, peygamber olarak Muhammed'e râzı oldum" demek.
- Okuma Parçası -
İmamı Gazaliden:
Ey oğul! Nasihat etmek kolaydır. Mühim olan onu tutup, gereğince amel etmektir. Bu ise çok zordur. Çünkü benlik ve nefis üstünlüğü olan kişilere nasihat acı gelir, yasaklanan işler ise onların kalplerine güzel ve cazip görünür.
Ey oğul istediğin kadar yaşa. Nasıl olsa bir gün öleceksin; dilediğini sev, nasıl olsa bir gün ayrılacaksın; istediğini yap, nasıl olsa bir gün hesabını vereceksin.Hak yoluna girmek isteyene dört şey vaciptir:
1- İçinde hurafe ve bid'at olmayan doğru ve sağlam bir inanç.
2- Bir daha kusur işlememek ve günaha girmemek hususunda nasuh tevbesi etmek.
3- Hak sahiplerinin senin üzerindeki haklarını onlar hoşnut oluncaya ve üzerinde hakları kalmayıncaya kadar ödemek.
4- Allahın emir ve yasaklarını bilecek kadar din bilgisini, dünyada kendini kurtaracak kadar da diğer ilimleri okuyup, öğrenmek.
Yapılmaması gereken şeyler: 'Mümkün mertebe kimse ile herhangi bir hususta münakaşa ve münazara etme! Çünkü bunda büyük zararlar vardır. Münakaşa; haset, riya, kibir, düşmanlık, kin, benlik (ego) ve benzeri kötü huyların kaynağıdır. Nasihat etmek ve vaizlik taslamaktır. Bu işi ancak iki şartla yapabilirsin. Birinci şartı: Söyleyeceğin nasihatları evvela kendin tutacaksın. Ondan sonra başkalarına öğüt vereceksin.
Şimdi şu birkaç sözümü de can kulağı ile dinle: Kurtuluşun için bu nasihatımı dinle ve üzerinde önemle dur.
Eğer hafta sonuna kadar büyük bir insanin seni ziyaret edeceğini haber alsan, iyi biliyorum ki, her işini bırakıp hemen bu zaman içinde evine çeki düzen verir; ev, yatak, beden ve elbise ile benzeri şeylerin temizliğiyle uğraşırsın. O halde işaret edeceğim şeyi iyi düşün, çünkü sen anlayışlı bir kimsesin. Akıllı olan bir kimseye tek bir söz kafidir.
Peygamber (a.s) Efendimiz: Muhakkak ki Allah sizin dış görünüşünüze bakmaz. Fakat kalblerinize ve niyetlerinize bakar buyurmustur.[294]
Ne mutlu bu sözleri hayatlarına aksettirenlere...
5) ÇOCUĞUN HAKKI
a)Çocukları Öldürmeme
b) Çocuklar Arası Eşit Muamele
c) Çocuklara Sevgi, Şefkat,
d) Merhamet Etme
-Okuma Parçası-
Genel Bir Bakış
Çocuğun terbiye ve ahlakı, onu Allahtan emanet alan anne ve babaya aittir. Anne ve baba, kendi çocuklarına karşı görevlerini yerine getirmeleri hem insani, hem de dini bir yükümlülüktür.
ـ وعن سعيد بن العاص رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]مَا نَحلَ والدٌ وَلَداً من نُحْلٍ أفضلَ من أدبٍ حَسَنٍ. ن يُؤَدِّبَ الرَّجُلُ وَلدَهُ خيرٌ مِنْ أن يتصدَّقَ بصاعٍ[ »النُّخْلُ« العطية والهبة .
Said İbnu'l-Âs (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Bir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha üstün bir miras bırakamaz."
Yine Tirmizî'de, Câbir İbnu Semure'den gelen bir başka rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur: "Kişinin çocuğunu bir kerecik terbiye etmesi, onun için bir Sa'(65) miktarında yiyecek tasadduk etmesinden daha hayırlıdır."[295]
ـ وعن عائشة قالت: قال رَسُولُ اللّهِ #: ]خَيرُكُمْ خَيرُكُمْ هلِهِ، وأنَا خيرُكُم هلِى، وإذا مَاتَ صاحِبُكُمْ فدَعُوهُ.
Hz. Aişe anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizin en hayırlınız, ailesine karşı hayırlı olandır. Ben aileme karşı hepinizden daha hayırlıyım. Arkadaşınız öldüğü zaman (kusurlarını zikretmeyi) terkedin."[296]
İbni Kayyım:
Çocukların çoğundaki bozukluğun sebebi, babalarıdır, onlar, babalarının ihmali, dinin farz ve sünnetlerini öğretme işini terk etmeleri yüzünden bozulmuşlardır diyor. [297]
Bu girişten sonra, insanın fıtratını tahlil etmeye çalışalım. Eğer fıtratı iyi tahlil edebilirsek, o zaman çocukların ruh dünyalarını da anlamış oluruz.
Fıtrat: Yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, Peygamberlerin sünneti, Kâlb-i selim, adetullah. Ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidât gibi manalara da gelir. Terim olarak fıtrat: "Allah Teâlâ'nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. [298]
Fa-ta-ra fiil kökünden türeyen fatr: yarmak, ayırmak; iftar: orucu açmak; infitâr: yarılmak, açılmak; futûr: yarıklar, çatlaklar anlamındadırlar. Fıtrat; ilk yaratılışı kavramlaştırdığı gibi, sürüp giden her yaratılışı da anlamında toplar. Yani herhangi bir şeyin bir maddeden veya ilk yaratılıştaki gibi yokluktan ilk icadı ve ilk çıkışına fatr, bunun ortaya çıkış biçimine ve taşıdığı özellikleriyle birlikte görünüşüne fıtrat denir. Yaratığın fitrat üzerinde kazandığı öz niteliklerine de tabiat denilmiştir. Kâinatın Allah'ın fitratı üzere işleyişi İslâmî dilde âdetullah, sünnetullah, fitratullah ifadeleriyle isimlendirilmektedir.[299]
Fıtratın geniş anlamları Kur'an-ı Kerîm'de şu ayetlerde açıklanmaktadır:
فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّينِ حَنيفًا فِطْرَةَ اللّهِ الَّتى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَاتَبْديلَ لِخَلْقِ اللّهِ ذلِكَ الدّينُ الْقَيِّمُ وَلكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَعْلَمُونَ
(Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.[300]
وَاللّهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَاتَعْلَمُونَ شَيًْا وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفِْدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.[301]
Kur'an-ı Kerîm'deki bu ayetler birbirini tefsir ederek fıtratın anlamını açıklar. Hz. Peygamber (a.s)'ın şu hadisleri bu anlamı apaçık bir şekilde genişletmektedir:
"Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen müminsin."[302]
وعن أبى هريرة رضى اللّهُ عنهُ قال: قال رسولُ اللّهِ #: ]مَامِنْ مولودٍ إّ يولدُ علَى الفطرةِ ثم يقولُ اقرؤا »فِطرَةَ اللّهِ التى فطَرَ النّاسَ علَيْهَا« فأبَواهُ يُهَوِّدَانِهِ أوْ يُنَصِّرَانِهِ أوْ يُمجّسَانِهِ كَمَا تُنْتِجُ البَهيمةُ بَهِيمةً جَمْعَاءَ، هلْ تُحسونَ فيهَا من جَدْعاءَ حتَّى تكونُوا أنتم تجدعُونَهَا. قَالُوا يا رسُولَ اللّهِ: أفَرأيْتَ من يَمُوتُ صَغِيراً؟ قَالَ: اللّهُ أعْلَمُ بِمَا كَانُوا عَامِلِينَ[ أخرجه الستةُ إّ النسائىّ، وهذا لفظُ الشيخين، وللباقينَ بنحوِهِ.وفي أخرى ]مَامِنْ مَوْلُودٍ يُولدُ إَّ وَهُوَ عَلى هذِهِ الملَّةِ حتَّى يُبينَ عنه لسانُهُ[ .
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor; Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):
"Her çocuk fıtrat üzerine doğar" buyurdu ve sonra da "Şu ayeti okuyun" dedi: "Allah'ın yaratılışta verdiği fıtrat..."[303]. Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözünü şöyle tamamladı: "Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi. Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?" Dinleyenler:
"Ey Allah'ın Resûlu, küçükken ölenler hakkında ne dersiniz (cennetlik mi, cehennemlik mi?) diye sordular. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verdi:
"(Yaşasalardı) nasıl bir amel işleyeceklerdi Allah daha iyi bilir."
Bir başka rivayette: "Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, konuşmaya başlayıncaya kadar şu din üzere olmasın" buyurulmuştur.[304]
"Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları traş etmek, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altındaki tüyleri yolmak." [305]
''Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lailaheillallah olsun." [306]
"Hayr, nefsin kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de nefsin kendisine ısınamadığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıztırablar meydana getiren şeydir, her ne kadar müftiler hilafına fetva verseler de.[307]
"Müftiler sana fetva verseler de bir kere kalbine danış." [308]
"Kötülük, insanın içine sıkıntı verir." [309]
"Rabbim buyuruyor ki: Ben bütün insanları Hanif (salim fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onu dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler, insanlara bana ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.[310]
Bütün bu açıklamalar fıtratın anlamını belirlemektedir:
Her doğan Allah'ın en güzel yaratması ile doğar.Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir, yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır.Bütün insanlar Hanif üzere yaratılmakta, sonra şeytan ve nefis onları bozmaktadır. Allah insanın nefsini takva ve fücurla yoğurarak yaratmış, şeytanın hilelerine karşı yine de kullarını kurtarmak için peygamberler aracılığıyla onları fıtrat dini hakkında bilgilendirmiştir. Allah'ın yaratılış kanunu kevnî ve şer'î şekillerde değişmeyen bir yasadır.
İnsanı yaratan Allah onda iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet (vicdan) vermiştir. Bozulmamış, fıtratım korumuş insan iyiden yana tavır aldığı gibi, herhangi bir şekilde Allah'ın ayetlerini de akıl veya kalple kavramaya meyillidir. Ancak insanoğlunun kalbine her an şeytan veya melekler tarafından hayır ve şer telkin edilmektedir. İşte bunu kesin olarak hidâyete çevirmek İslâm dininin görevidir. İslâm, fıtratı korur, geliştirir, nefsi arındırarak insanların kurtuluşunu gerçekleştirir. Allah, yaratıklarını en güzel şekilde yaratır ve terbiye eder.
Vahye bilerek karşı çıkan insanı şeytan ve grubu -fıtrata aykırı her türlü eğitimci, devlet, aile, toplum düzeni- saptırır. Bu aşamada İslâm ancak bir öğüt, bir tebliğdir, dileyen inanır, kurtulur, dileyen batağa sapar.İslâm ümmeti insanları yaratılışlarındaki hayra eğilimli taraflarını ortaya çıkarmak ve onları en yüksek ahlâka ulaştırmakla yükümlüdür. İnsanlığın günah ve şirk bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanların ilâhı saflığına dönüşü, takva ile en güzel olana uyulması için ilâhı, kutsal bir nur yani İslâm'ın rehberliği şarttır.
-İnsanlar fert olarak nefislerinde olanı gözlerlerse veya kainattaki her çeşit, sayısız nimetleri aklederlerse veya geçmiş ümmetlerin başına gelenlerden ibret alabilirse hakikati idrak edebilirler.
Her insan, nefsine ve topluma karşı yaptıklarında bir kötülük oluştuğunun farkındaysa vicdan azabı duyabiliyorsa onda bozulmamış bir ahlâkı yapı vardır. "En güzel ahlâkı" tamamlamıştır, artık geçerli olan onun ahlâkıdır.
Bütün yaratılmış varlıklar bu kâinatta Allah'ın değişmeyen yasası (âdetullah)na göre yasamaktadırlar. İnsan bu kâinatta halife olarak yaratılmış ve emaneti yerine getirmekle sorumlu tutulmuştur:
وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنى ادَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلى اَنْفُسِهِمْ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلى شَهِدْنَا اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هذَا غَافِلينَ
Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.[311]
Allah insanı yaratmış, ona düzen ve ölçülü bir biçim vermiştir. Onu en güzel şekilde yaratmış, doğruyu ve yanlışı göstermiş, insan da ya şükreder yahut inkâr eder halde temkin edilmiştir. Bundan sonra dünya hayatında kendini arıtan, yüzünü hanif olarak Allah'a çeviren, kendisini fatr edene ibadet eden kurtulacaktır.[312]
Yine Kur'an-ı Kerîm'deki kutsal bilgilendirme yolu, insanı âfâk ve enfüsteki ayetleri düşünmeye, akletmeye çağırdığı gibi, insanın en çok acz içindeyken, meselâ denizde bir gemide yol alırken aniden gelen bir fırtınada deniz orasında acz içinde kalınca, bütün yalanlama, fitne ve fücûru, ortak koştuklarını unutan insan, hemen Allah'a dua etmektedir. Bu, insanın fıtraten Allah'ın bilincinde olduğuna bir delildir. Bu manevî hak duygusu her ferdde mevcuttur ve İnsanı yoldan çıkaran, işlediklerini süslü göstererek onu asi yapan şeytandır. [313]
Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma kabiliyeti ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona Lailaheillallah öğretilmez ve fıtratın anlamıyla eğitilmezse ailesi onu yahudi, hıristiyan, mecusi, vb. yollarda eğitir ve buna göre onda bir kişilik yapısı gelişir. Halbuki Allah:
فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّينِ حَنيفًا فِطْرَةَ اللّهِ الَّتى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَاتَبْديلَ لِخَلْقِ اللّهِ ذلِكَ الدّينُ الْقَيِّمُ وَلكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَعْلَمُونَ
(Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler[314] buyurmaktadır.
Buna göre bütün insanlar Allah'a inanmak ve ona kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Yoksa Allah'ın öğütlerinden yüz çevirerek, bağımsız davranarak, ayetleri yalanlayarak fıtrata aykırı düşüleceği gibi, bu sebeple Allah'ın azabına da müstahak olurlar. Çünkü fıtratı bozmak, Allah'a karşı gelmek demektir. Meselâ müşrikler, fıtrata uygun doğan hayvan' yavrularının kulağını keserlerdi. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kâbe'de Allah'a ortak koştukları birçok putlar bulundururlardı. Fıtratı inkâr etmek için kendilerine de vahiy indirilmesini veya peygamberlerin birer melek olması gerektiğini ileri sürerlerdi. Onların helâk edilmeleri de bu yüzden oldu. Hiç kimse Allah'ın insanı kul olarak yaratması kanununu değiştiremedi ve değiştirmeye kalkanların azabla kuşatılması da bir kanun olarak uygulandı.
İslâm'a göre hayatın anlamı ancak fıtrata uygun yaşamaktır. Yeryüzündeki gelmiş geçmiş hiçbir din ve ideoloji bunu sağlayamamıştır. Üstelik lâik çağdaş düşünce sistemleri, vahye karşı "doğal-pozitif akıl lâiklik" karşıtlığıyla oldukça, basit ve insan fıtratıyla uyum sağlamayan bir şekilde insanın kurtuluşunu din dışı bir yola sokmak istemişlerdir. Ancak insanın fıtratı her şeye rağmen, her türlü muhteşem teknik gelişmelere, maddi ilerlemelere rağmen tabiatı gereği gerçek mutluluğu bulamamakta, büyük bir manevî boşluğa düşmektedir. Bu boşluk Allah'ın sınırlarını aşmak ve nefsine zulmetmektir.[315] Bu boşluğu çeşitli dinler doldurmak istemekte ancak hepsi de fıtrata aykırı muharref ve ilkel teklifler getirdikleri için insanlar İslâm'dan başka kurtuluş olmadığını anlamaktadırlar.
Çünkü:
اَلَّذينَ امَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّهِ اَلَا بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah'ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur.[316]
a) Çocukları Öldürmeme
Allahın verdiği canı, ancak Allah alır. İnsan canının katili olanlar, ancak kendilerine zarar verirler. Çünkü Allah bela isteyen birinin kapısına insan kanının vebalini yükler ve artık arayan mevlayı, azan ise belaya müstehak olur. Gerek savaş, gerek kısas ve gerekse yeni doğan - doğacak olan- çocuk olsun, Allah hiç kimseye insan öldürme hakkını ve ölüm fermanı yetkisini vermemiştir. Hele bu yeni dünyaya gelecek ve daha gün görmemiş bir çocuk ise, bunun vebali daha da ağırdır. İmdi bu girişten sonra, günümüz insan kasaplığı yapan kurum ve kuruluşların nasıl insan imha ettiklerini açıklayıp anlamaya gayret edelim.
Doğum Kontrolü
Doğumun kontrol altına alınması, nüfusun çoğalmasının sınırlandırılması, istenmeyen gebeliğin önlenmesi amacıyla uygulanan ve siyasî, iktisadî, demografik, tıbbî, ahlâkî, sosyal ve dinî yönleri bulunan bir kavram. Aile plânlaması, nüfus plânlaması gibi yaygın adlandırmalarla yapılan doğum kontrolü, eski çağlardan beri uygulanmasına rağmen, esas olarak ondokuzuncu yüzyılda Batı Avrupa'da doktrin olarak ortaya atılmış ve hızla bütün dünyaya yayılmıştır. En eski eserlerde bile bu konuya dair bilgiler bulunmaktadır. Tarih boyunca hangi millet veya dinden olursa olsun insanlar, "gebeliği önleme metodları" üzerinde durmuşlardır. Ancak yirminci yüzyılda dînî ve ahlâkî bakış açılarının değişmesi, ve teknolojinin ilerlemesi sayesinde, doğum kontrol yöntemleri ve araçları bütün kitlelere yaygın bir hareket haline gelmiş; serî ve çok sayıdaki doğum kontrol aracı üretimi ve bunların serbestçe satılması ve alınması, koruyucu hekimliğin gelişmesi, doğum kontrol ilâçlarının çoğalmasıyla, bu hareket geniş çapta uygulanır olmuştur.
İngiliz iktisat profesörü ve Anglikan rahibi Thomas Robert Malthus (1766-1834) 1803'te yayımladığı, "Nüfusun Toplumun Gelecekteki Gelişmesi Üstündeki Etkileri Konusunda Deneme" adlı eserinde; kıt kaynaklarla, sınırsız ve artan nüfusun ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını düşünerek, insan nüfusunun artmasıyla kaynakların tükenebileceğini, bunu önlemek için çoğalmayı geçim kaynaklarına göre ayarlamak gerektiğini ve doğumu teşvik edici bütün tedbirlerden kaçınmak ve "fakirler yasası''nı ortadan kaldırmak gerektiğini ileri sürdü ve cinsel perhizle doğum kontrolünü başlattı. O'na göre bu yasa, "bir başak veren toprağı iki başak verir duruma getirmeden" halkı çoğalmamaya teşvik ediyordu. Nüfus artışının işsizlik, düşük ücret, yani yoksulluk demek olduğunu fakirler öğrenmeliydi. Malthus'un bu fikirleri, kitabı yayınlandığı yıllarda rağbet görmesine rağmen, teoride kalmıştır.
Ancak daha sonraları Yeni Malthusçuluk veya Malthusçuluk adı verilen doktrin ile bu teori, sadece cinsel istekleri önlemeyi öğütleyen bir teori olmaktan çıkarak, gebeliği önleyici tedbirler üzerinde durdu ve giderek uygulanır oldu. "Doğumun isteyerek kontrol altına alınması" diye tanımlanan Malthusçu doktrin, uzun süre ahlâka aykırı ve hatta şeytanca bir öğreti gözüyle bakılmasına ve tabiata aykırı olduğu öne sürülerek tanrı tanımazlarca da kötülenmesine, hayli gürültü koparan Annie Besant davasına (1877) rağmen, sonunda İngiltere'de kesin olarak kabul edilmiştir. Bu akım, özellikle dinlerin büyük tepkisine yol açtı. En sert şekilde Katolikler ve Komünistlerce eleştirildi.
Papalar ve rahipler, doğum kontrolünü Allah'ın işine karışmak şeklinde değerlendirdiler. Komünistler de, zenginlerin, servetlerini paylaşmamak için nüfusun çoğalmasını istemediklerinden bu hareketi başlattıklarını söylediler. 1798'de Amsterdam'da ilk klinik açıldı. Sonra bu hareket Birleşik Amerika'da genişleyerek yayıldı. İlk doğum klinikleri burada açıldı. (1916) Gebeliği önleyici her türlü tedbir ahlâki sayıldı. Bu hareket de giderek dînle ilgisiz bir alan oluşturdu.
Çeşitli doğum kontrol yöntemleri gelişip yaygınlaşmadan önce dinlerde "azl" metoduyla gebeliği önleme bilinmekteydi. Yahudiler ve Hıristiyanlar ve sonra da müslümanlar, istenmeyen gebeliklerin önlenmesinde azl metodunu uyguluyorlardı. Doğu dinlerinde de azl metodu uygulanıyordu. [317]
Türkiye'de 1967'de çıkarılan Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'a göre "nüfus planlaması, fertlerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları" şeklinde tarif edilmiştir. Bu hususun gebeliği önleyici tedbirlerle sağlanacağını belirten kanun maddesi, tıbbî zaruretler dışında gebeliğin sona erdirilemeyeceğini hükme bağlamıştır. Nüfus planlaması, fertlerin arzularına, karı-koca arasındaki anlayışa bırakılmıştır. Yine de devlet, sağlık ve nüfus siyasetiyle, koruyucu hekimliğin yaygınlaştırılması ve kürtajın serbest bırakılmasıyla, doğum kontrolü konusunda çok ileri kararlar almış, hatta kürtaj meselesi ABD ve Batı ülkelerinde dahi hâlâ yoğun olarak tartışma konusu olmasına rağmen bizde hemen uygulamaya konularak bu konularda zaten yeterince cahil ve bilgisiz olan halkın yanlış yönlere sürüklenmesine sebep olunmuştur.
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNİCEF), Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) ve diğer çeşitli bakanlık ve üniversite araştırma ve raporlarında özellikle geri kalmış ülkelerde fakir anne adayı kadınların ve bebek ölümleri oranının çok yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yine, kürtaj dolayısıyla: ölen, sakat kalan kadınlar da önemli bir yekün teşkil etmektedir. Tıbbi kontrol, beslenme yetersizliği, işsizlik gibi sebepler aile plânlaması ihtiyacını karşılamadığı halde, annelerin, cahilce yollarla, zararlı ve ilkel usullerle doğum kontrolü uyguladıkları, her yıl yarım milyon kadının öldüğü ve bir milyon civarında çocuğun annesiz kaldığı belirtilmiştir.
Geri ülkelerin fakir sınıflarında cinsellik, gebelik, gebelik süresince nasıl hareket edileceğine dair çok eksik ve yanlış bilgilenme vardır. Gebe kadınlar yeterince beslenmemekte ve ağır işlerde çalıştırılmaktadır. Ardı ardına doğum yapılarak toparlanmasına fırsat verilmemekte veya çok küçük yaşlarda gebe kalınmakta; yine, çocuk aldırmanın mubahlaştırılması sonucu fuhuşta artışlar olmaktadır. Öte yandan, her yıl yüzlerce sahipsiz çocuğun sokağa terkedildiği görülmektedir.
İslâm dini, kürtajı kesinlikle cinayet olarak kabul etmiştir. Aynı şekilde, insana zarar verici her çeşit tıbbî müdahaleyi, kısırlaştırmayı doğum kontrolünün dışarıdan zorla yaptırılmasını da yasaklamıştır. Doğum kontrolü uygulanmasının çeşitli sebepleri vardır:
1) Güvenlik endişesi, gelecek korkusu, açlık ve yoksulluk sorunu.
2) Devletin, nüfusun artması veya azalması üzerine, doğumları teşviki veya sınırlandırılmasını sağlaması.
3) İstenmeyen gebelikler.
4) Doğumu mümkün en iyi şartlara ertelemek arzusu.
5) Çok çocuğun rahat yaşamayı engelleyeceği, ancak ekonomik yönden rahatladıktan sonra çok çocuk yapmayı istemek.
6) Hastalıklar Hastalıkların çocuğa da geçeceği düşüncesi. AIDS, Verem vs.
7) Cariyenin çocuğu olursa, azad edileceği yani satılamaması düşüncesi. (Bu sebep, İslâm hukukunun uygulandığı zamanlarda geçerlidir.
8) Fazla çocuğun, ibadete ve ilme engel olacağı fikri.
9) Yeni bir gebeliğin kadın için tehlikeli olması veya memedeki çocuğuna zarar verme durumu. İslâmî anlayışa göre, zaruretler ve hastalıklar dışındaki diğer sebepler anlamsız bulunmaktadır.
Çeşitli doğum kontrol yolları ve araçları bulunmaktadır, ancak bunların birçoğu kesin olarak gebeliği önlememektedir:
1) Azl, yani erkeğin, cinsî ilişkiyi yarıda kesmesi.
2) Ritm (takvim) usûlü. Bu usulde, kadının doğurgan olmadığı tehlikesiz dönemlerinde cima yapılması gerekmektedir.
3) Ağızdan alınan ilaçlar. Bunların çeşitli yan etkileri vardır.
4) Prezervatif (kondom, kaput). Spermatozoidlerin dölyatağı boşluğuna inmesini önlemek içindir. Aynı zamanda son yıllarda resmen propagandası yapılmış ve çağın en korkunç hastalığı olan AIDS'e karşı en iyi korunma aracı olarak sunulmuştur. Ayrıca kadın kondomları da vardır.
5) Rahim içine konulan aygıtlar. Diyafram, kremler, süpozituarlar, tamponlar, spiraller.
6) Kürtaj.
7) Kısırlaştırma.
8) Lavaj.
9) Laparoskopi.
Başta azl olmak üzere, bütün bu doğum kontrol araçlarının çeşitli yan tesirleri ve tehlikeleri mevcut bulunmaktadır. Hepsi de fıtrata ters olup, doğal birleşmeyi engellemektedir. Bunlar, orgazmı (doyumu) önlemekte, psikolojik sinirsel rahatsızlıklara yol açmakta, imtizaçsızlığa sebep olmakta ve bunalım çıkarmaktadır.Bunlar, kadının isteği dışında yapıldığında onun çocuk sahibi olmasını engellemekte ve tatminsizliğe neden olmakta; nasıl olsa çocuk olmayacak fikri yaygınlaşarak kadını fuhşa teşvik etmektedir.
İslâm dininde "azl" vasıtası ile doğum kontrolü meselesinde dört büyük imam, cevaz yanlısıdırlar. Yine de fukaha arasında azl meselesi ihtilâflıdır. Çeşitli mezheplerde azl için mekruh, caiz, mübah, helâla yakın mekruh, haram gibi hükümler verilmiştir. Kürtaj ve çocuk düşürmek cinayet olarak görülmüş; ancak gebeliğin ilk yüzyirmi günü içerisinde, cenin henüz canlı bir varlık haline gelmeden çocuğun düşürülebileceğini de caiz görmüşlerdir. [318]
Azl (kesik cima, meninin kadından uzaklaştırılması), hakkında Kur'ân-ı Kerim'de bir beyan yoktur. Hz. Peygamber (as)'den bize gelen rivayetlerde de azl konusunda O'nun açık bir yasaklaması bulunmamaktadır. Bu sebeple azli, cumhur, mübah olarak görmüştür. Azli mübah görenler onu, zarûrî hallerde caiz bulmuşlardır. Azle karşı olan alimler ise, ashabın çoğunluğunun ve bizzat Peygamber'in azle karşı olduğunu, Peygamber'in azl konusunda soru soranlara "isterseniz yapmayın" demesinin yasaklamaya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. Kıyas yoluyla bazı ulema da doğum kontrolü için şunları söylemiştir: Gazâlî, "Azl, nikâhı terketmek gibidir" der. [319]
Caferiye mezhebi, çocuğun millet ve ana-babanın ortak bir malı olduğunu belirtmiş zarûret sebebiyle doğum kontrolünde azl yolunu câiz görmüştür. Dürzîler, ailelerin özellikle fakirlerin az sayıda çocuk sahibi olmalarının iyilik ve takvaya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. İbn Kudâme, azlin mekruh olduğunu, onun darü'l-harb'te caiz olacağını belirtir. İmam Nevevî de, azli ved'e benzeterek, mekruh olduğunu söyler. İbn Hazm da aynı görüştedir.
Mevdûdi; doğum kontrolünün İslâm'la bağdaşmadığını savunur. O, doğum kontrolünün ümmet çapında bir hareket olmadığını; birkaç sahabînin bu yola başvurduğunu; büyük çapta bir hareket olsaydı Hz. Peygamber (as)'ın bunu yasaklamış olacağını belirterek, ancak zarûrî hallerde, kadının gebe kalmasının onun ölümüne yol açması ihtimali veya memedeki çocuğun ardından hemen ikinci bir doğumun memedeki çocuğa zarar vermesi durumu gibi zarûret(erde tedbir alınabileceğini söylemektedir.[320] O, fakirlikten dolayı ailelerin çocuktan kaçınmalarını suç olarak telâkkî eder. Delîl olarak İsrâ sûresinin:
وَلَا تَقْتُلُوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْأً كَبيرًا
"Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Sizi de onları da biz besliyoruz. Onları öldürmeniz büyük günahtır"[321] âyetini getirir ve En'âm sûresinin 140. âyetine dayanarak helâli haramlaştırmamak gerektiğini söyler Mevdûdî, doğum kontrolünün, İslam'ın temel ilkelerine ve özüne aykırı olduğunu, bunun nüfus azalması ve fuhşa teşvik yolu olduğunu da belirtmektedir. T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin resmi politikasına uydurmak maksadıyla 1960'da başkan Ömer Nasuhi Bilmen'in uygun bulmasıyla "ilkaha mâni tedbir almakta kadının rızası şart olup, zaman gereği çocuğun kötü yetişeceği, harp veya seferde bulunulması ve benzer sebeplerle bu şartın da sâkıt olacağı ve dolayısıyla azlin, bir kısım ashab ve ulemanın kerih görmelerine rağmen, yine bir kısım ashab ve cumhûr-ı ulemaca caiz görüldüğünü" savunmuştur. Çeşitli fetvalarda, ulema, zarûret yoksa herhangi bir şekilde gebeliği önlemenin câiz olmadığını, ancak tehlikeli hallerde azlin de, ilaç almanın da caiz olduğunu söylemiştir.
Ancak hiçbir zaman "devamlı doğum kontrolü"nden yana olunmamıştır. Hz. Peygamber'in "Azl yapılsa da, yapılmasa da; Allah'ın dilediği her canlının kıyamete kadar dünyaya geleceğini" söylemesini[322] kaynak olarak alan ve doğum kontrolüne istisnai hallerde cevaz veren İslâm uleması, genel olarak şu delillerle doğum kontrolüne karşı çıkmaktadırlar: Fakirlik korkusu için: Allah, kadınları sadece hoşça vakit geçirmek için yaratmamıştır. Kadınla erkek arasındaki ilişki, tarla ile çiftçi arasındaki ilişki kadar ciddîdir. Çiftçi tarlasına sadece hoşlandığı için değil, onu ekmek ve ürün almak için gider. Aynı şekilde bir erkeğin de karısına çocuk üretmek amacıyla yaklaşması gereklidir. Bu, sünnettir ve çocuk, ailenin esas amacıdır.
Yüce Allah:
نِسَاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْ فَاْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّى شِئْتُمْ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ وَاتَّقُوا اللّهَ وَاعْلَمُوا اَنَّكُمْ مُلَاقُوهُ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنينَ
Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele![323]
Rızık korkusu, basit bir iddiadır. Allah, milyonlarca canlının rızkını vermektedir; O, Hâlik ve Rezzâk'tır. İnsan, Allah'ın denge ve düzenine, açlık korkusuyla müdahale etmemeli, fıtrî yapıyı, tabiî cinsî yakınlaşma yolunu ve çocuk edinme nimetini kendine kapamamalıdır. Özellikle, kısırlaştırma kesinlikle düşünülmemelidir. Allah'ın yarattığını değiştirenler müslüman olamaz.[324] Ancak Allah dilediğini kısır kılar.[325] Fazla çocuk istenmemesi gerekçesini de İmam Şâfiî şöyle tenkid etmiştir: Allahü Teâlâ'nın Nisâ sûresinde "Aralarında adalet yapamamaktan korkarsanız. bir kadınla yetininiz" şeklindeki beyanı, fazla çocuk olup, aile efradınız ve sıkıntınız artmasın anlamındadır.
İslâm Peygamberi (a.s), ümmetinin çokluğuyla övüneceğini, doğurgan kadınlarla evlenmelerini ve sünnetinden yüz çevirenlerin müslüman olmadıklarını, ümmetine öğütlemiştir.[326]
Doğum, bebeğin dünyaya gelişi, olağanüstü bir olaydır. Âyetlerde buyrulduğu üzere herşey bir ölçüye göredir, ve insan dokuz ay ana karnında ve memede bu evreyi geçirir.[327]
Hz. Peygamber sevdiklerine "mal ve evlad bolluğu" için dua ederdi Amellerde esas Allah rızasıdır. Birşey ya helâldir, ya haramdır. Evliliğin iki ana hikmeti vardır: fıtraten kadın ve erkek olarak yaratılmış iki karşı cinsin birbirini tatmini ve bu yolla neslin devamı. Zaten insanlar her ne yapsalar:
اِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِ وَمَاتَخْرُجُ مِنْ ثَمَرَاتٍ مِنْ اَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِه وَيَوْمَ يُنَاديهِمْ اَيْنَ شُرَكَاى قَالُوا اذَنَّاكَ مَا مِنَّا مِنْ شَهيدٍ
Kıyamet gününün bilgisi, O'na havale edilir. O'nun bilgisi dışında hiçbir meyve (çekirdeği) kabuğunu yarıp çıkamaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: Ortaklarım nerede! diye seslendiği gün: Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arzederiz, derler.[328]
İlâhî hükümden uzak değildirler. İnsanlar kendi kendilerine azab ve zulüm ederler. Meni rahme boşaltılsa bile bazen çocuk olmaz; meniyi rahimden kaçırmak isteyenin ise çocuğu olabilir. Bu, eninde sonunda Allah'ın kudretinde olan bir olgudur. Doğal cinsî yakınlaşmayı bozmayan müslüman, çocuk talep etme niyeti ve eylemi ile ayrıca sevap da kazanmakta; oysa doğum kontrolü yapan, en azından bir sevaptan mahrum olmaktadır.
Doğum kontrolü yapanlar, fıtrî yapıyı bozmakta, değiştirmekte, iptal etmektedir ki; eğer zarureti yoksa bu, açıkça sünnete karşı gelmek anlamını da taşımaktadır. Kaldı ki, Rasûlullah, "Nikâh benim sünnetimdir; kim benim sünnetimi yerine getirmezse, benden değildir. Evlenin; zira ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim." [329]
Evlenme, bir ibadet, bir sünnet olduğuna göre; Şeriata bir bütün olarak bakıldığında, evlenmiş olanların, doğum kontrolü yapmaları bekârlığın bir başka türü, veya sünnete karşı çıkış olarak değerlendirilmektedir. İster ana rahmine çocuk düşmesini engellemek, isterse rahimde teşekkül etmiş cenînin yaşamasına mani olmak olsun, her ikisinde de ana amaç, istenmeyen bir gebelik veya istenmeyen bir çocuk ise, bunun çelişik, bir müslümandan zaten beklenmeyecek bir hareket olduğu açıktır.
Hz. Peygamber, emzikli bir kadının yeniden gebe kalmaması için onunla ilişkiyi ertelemek veya ilişkide kontrol uygulamak konusunda da ümmetini serbest bırakmıştır. Gîle, Gayl, Gıyal şeklinde geçen meselede, bugün tıp, memedeki çocuğun sütünün sonraki çocuk için zararlı olduğunu söylemiştir. Ancak bu konuda:
وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ وَاتَّقُوا اللّهَ وَاعْلَمُوا اَنَّكُمْ مُلَاقُوهُ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنينَ
"Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler. (Bu hüküm), emmeyi tamam yaptırmak isteyen(ler) içindir"[330] şeklindeki Kur'ân âyetini, iki çocuk arasında iki yıl müddet bırakılmalıdır şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Bu çevreler üst üste yapılan doğumlarda gebe annenin çok yıprandığını, kendisini toparlayamadığını; memedeki çocuğa gereken önem verilemeden diğer bir çocuğun ardından gelmesiyle, ek yardım yollarından yararlanmayan çağdaş karıkocadan ibaret olan çekirdek ailenin, ekonomik açıdan da çok zor durumlarda kaldığını; gelir düzeyi düşük bu ailelerde, kadının, "çocuk üretim fabrikası" gibi ardı ardına çocuk doğurmasının başka bir azab olduğunu ileri sürerler.
Demek ki, her çocuk arasında en az iki yıl bırakılmalıdır. Bu mesele her ne kadar erkek ile kadın arasında bir mesele gibi görünüyorsa da; doğum kontrolü, yani çocuk yapmayı önleyici düşünce ve uygulamalar, sosyal adalet, İslâm ülkesi, çocukların bakım ve eğitimi, çevre şartları gibi etkenlerle de yakından ilgilidir.
Sonuç olarak, "Allah'ın kaderi olmaksızın cinsî münasebetin çocuğa götürmemesi veya çocuk olması mümkün olmadığına göre, korunma niye?" diye düşünülsün; isterse doğum kontrolü yapan hakkında, "tarlayı sürmekten yüz çevirdi, tohumunu zâyi etti, yaratılışı âtıl bıraktı, sünneti terketti, zürriyetini kuruttu" tarzında hüküm verilsin; veya doğum kontrolü kavramı, çağdaş bir zorunluluk ve dayatma şeklinde algılansın, bu kabul edilmesi mümkün olmayan bir düşüncedir. Ama, İslâm'da doğum kontrolü konusu için ictihad gereklidir. İsteyen müctehid azl veya başka yöntemlerle doğum kontrolü hakkında caizdir veya değildir gibi ictihad edebilir. Bu da aslında İslâm devleti âlimlerinin vereceği karara ve ictihada dayalı bir husustur. Çünkü gebeliğin veya doğum kontrolünün sebep ve sonuçlarına katlanacak olan, aile fertleridir.
b) Çocuklara Adaletle Muamele
Bir anne ve babanın çocukları, gerek kız olsun, gerekse erkek olsun her ikiside Allahın vergisi ve emanetidir. Emanetlere eşit muamele, yüce Allahın kullarından istediği temel vasifedir. Şimdi konuya önce adl kelimesiyle başlayıp, adalet tanımıyla anlatmaya çalışacağız.
Adl: Denklik, adâlet, dengeli davranma, doğruluk, hakkâniyettir.Adl, "A-De-Le" fiilinden masdardır. Bazen "Idl' şeklinde de kullanılmaktadır. "Adl', denkliği basîretle idrak olunan; "Idl' ise duyularla idrak olunanı ifade eder. "A-De-Le" doğru olmak, doğru davranmak, aynı düzeyde yapmak anlamlarına geldiği gibi, "meyletmek, sapmak" anlamlarına da gelir; yalnız bu anlamda masdarı adı değil "udül"dür
Allah insanı adı üzere; yani düzgün, eli, ayağı, gözü, kulağı, kısaca bütün organları birbirine denk gelecek ve dünya hayatını sürdürmesini sağlayacak bir özellikte yaratmıştır; yani onu tam bir denge üzerinde var etmiştir:
اَلَّذِى خَلَقَكَ فَسَوَّيكَ فَعَدَلَكَ
"O seni yarattı, tesviye etti ve ölçülü bir biçime koydu (adele.)"[331]
Allah, nasıl insanı adı üzere yarattıysa, onun da yeryüzünde adı üzere davranmasını, yani her zaman koyduğu mizana uygun hareket etmesini ister: "Allah "adl'le emreder"; [332] "İnsanlar arasında "adl'le hükmolunmasını emreder"[333]; İslâm'da adâlet mülkün, yönetimin temelidir, âlemin nizamı, "amel ve itaatta kaçınılmaz ahlâki bir fazilet"tir. Adl, tevhîd ile özdeştir; birbirinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü, ancak Tevhîd üzere olunduğu zaman adâleti gerçekleştirmek mümkün olabilir; madem ki kâinattaki düzeni belirleyen ve insanın hayatı için bir mizan ve sistem koyan Allah'tır, o halde insan, Tevhîd üzere yaşayıp Allah'ın mizanına uyarak adl'de bulunabilir. Allah'ın ahkâmına tam anlamıyla iman etmemiş bir kimse adı üzere olamaz.
Allah mutlak adildir; fakat kullar Allah'a karşı adâlette bulunamaz; yani O'nu bir başka şeyle denk sayamaz; O'nu bir tartının bir kefesine, bir başka şeyi de öbür kefeye koyamaz. Böyle bir hareket ve inanç, kesinlikle şirktir. Allah'a ortak koşmak demektir; zira Allah hiçbir şeyle tartılamaz, ölçülemez.
Kur'an'da:
اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذى خَلَقَ السَّموَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ
Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca âyet ve delillerden) sonra kâfir olanlar (hâla putları) Rab'leri ile denk tutuyorlar[334] buyurulur; yani, kâfirlerin Allah'tan başka Rabler ve ilâhlar kabul edip, bunları Allah'la birlikte aynı kefeye koyup tarttıkları ifade olunur; bu ise Allah'a ortak koşmak, O'na başka varlıkları eşit görmektir.
Şu halde, kulun, Allah'ın mutlak adil olduğunu kabul edip, O'nun koyduğu mizanın iki kefesini de denk tutmaya çalışması, yani adı üzere olması, Allah'ı bir başka şeyle tartmaya kalkışmaması İslâmî akîdenin, yani Tevhîd'in gereğidir.
Kur'an-ı Kerim'de Cenâb-ı Allah Hayrü'l-Hâkimîn yani adâletle hükmedenlerin en hayırlısı[335] olarak ifade edilirken, en büyük adâlet sıfatına sahip olan varlık anlamında kullanılmıştır.
Adl, Cenâb-ı Allah'ın doksandokuz güzel isminden biri olarak sayılmıştır.[336] Allah'ın asla zulmetmediği, hak ile hükmedip çok adil olduğu anlamında kullanılan adı sıfatı onun mahlûklarına büyük nimetler vermede âdil olduğunu ifade eder.
Adalet ; düzenli ve dengeli davranma, her şeyin ve herkesin hakkını verme, haksızlıklardan uzaklaşarak orta yolu tutma, bir şeyi yerli yerine koyma, insaf ve eşitlik anlamında bir terimdir. Geniş kapsamlı bir kavram olan adâletin zıttı zulüm, gadr ve insafsızlıktır.
İslâm'da adâlet, hukuk önünde herkese eşit davranmak, kültür, bilgi ve mevkî farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranmamak demektir. İslâm bu anlamda her ferdin ve her toplumun karşılıklı olarak işlerinde değişmez bir ölçü şeklinde yerini almış, istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık bağlarına göre ayarlanmamış, zengin-fakir ayırımı gözetmemiş, kuvvetli ve zayıf farkını göz önüne almış bir adalet anlayışı getirmiştir. Bunun için İslâm, toplum içinde yaşayan bütün kesimlerin birliğini sağlayan prensipler koymuş, ümmetin güvenliğini garanti altına alan bir düzen kurmuştur.
يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا كُونُوا قَوَّامينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ لِلّهِ وَلَوْ عَلى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبينَ اِنْ يَكُنْ غَنِيًّا اَوْ فَقيرًا فَاللّهُ اَوْلى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوى اَنْ تَعْدِلُوا وَاِنْ تَلْوُا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبيرًا
"Ey iman edenler adaleti ayakta tutarak Allah için şahitlik* edenler olun. Kendinizin, ana ve babanızın aleyhinde bile olsa (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Adaleti yerine getirebilmek için hevâ ve hevesinize uymayın. Eğer eğri davranır veya yüz çevirirseniz, Allah yaptıklarınızdan haberdardır."[337]
Yeryüzündeki beşerî sistemlerin hiçbirisinin düşmanlara ve nefret edilen insanlara karşı, İslâm'ın kefil olduğu mutlak adaleti tekeffül edebilmesine imkân yoktur. İslâm, kendisine inananları bu konuda sadece Allah için hareket etmelerini, aralarındaki münasebetlerini Allah'ın rızasına uygun bir şekilde ayarlamalarını ve yine Allah için doğru şahitler olmasını emretmektedir. Bu esaslar bu dînin bütün insanlık için son din ve mükemmel bir nizam olduğunu, adaletinden, inanan ve inanmayan bütün insanların yararlanmasını tekeffül eden üstün bir hukuk ve yönetim biçimi olduğunu ifadeye yeterlidir. Bu adaleti gerçekleştirme görevi müslümanlara yüklenmiş bir görevdir. İslâm ümmeti bu ilahî emri yerine getirdiği dönemlerde yeryüzü adaletle dolup taşmıştır.
اِنَّ اللّهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلى اَهْلِهَا وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ اِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه اِنَّ اللّهَ كَانَ سَميعًا بَصِيرًا
Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.[338] İlâhî emrin hikmeti gayet açıktır.
يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا كُونُوا قَوَّامينَ لِلّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَايَجْرِمَنَّكُمْ شَنَانُ قَوْمٍ عَلى اَلَّا تَعْدِلُوا اِعْدِلُوا هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوى وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ خَبيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
"Ey iman edenler, Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin sizi adaletten saptırmasın. Adil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun, Allah yaptıklarınızdan haberdardır."[339]
İslâm'ın emrettiği adalet doğrultusunda kâinatın düzeninin ayakta durması tabiî bir hadisedir. Adalet mülk'ün temelidir. Adaletin olmadığı yerde zulüm hâkimdir. Allah ve onun koyduğu bütün hükümler zulmün her çeşidinden uzaktır. Allah'ın emirlerinin uygulandığı bir ortamda hiçbir kimseye zerre kadar zulüm yapılmaz. Bu Kur'an-ı Kerim'de sık sık tekrarlanan ayetlerle dile getirilmektedir:
اِنَّ اللّهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَايتَائِ ذِىالْقُرْبى وَيَنْهى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.[340]
اِنَّ اللّهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلى اَهْلِهَا وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ اِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه اِنَّ اللّهَ كَانَ سَميعًا بَصِيرًا
Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.[341]
وَاِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنينَ اقْتَتَلُوا فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَاِنْ بَغَتْ اِحْديهُمَا عَلَى الْاُخْرى فَقَاتِلُوا الَّتى تَبْغى حَتّى تَفىءَ اِلى اَمْرِ اللّهِ فَاِنْ فَاءَتْ فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَاَقْسِطُوا اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطينَ
Hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler. Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet. Allah âdil olanları sever.[342]
Hz. Peygamber (a.s) de adalet ve adaletle hükmedenler hakkında birçok hadîs buyurmuşlardır:
"Hükmünde, yönetimi ve velâyeti altındakiler hakkında adîl davrananlar, Allah katında nurdan minberler üzerinde olacaklardır." [343]
"Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allah'ın yüce lûtfuna ve himâyesine mazhar olacakların öncüleridir."[344]
Bu ayet ve hadîslerde yer alan adalet kavramı geniş anlamıyla ele alınıp hukuki, sosyal ve ahlâkî adaleti kapsamaktadır. Adaletin İslâm toplumunda, yönetimde, muhakemelerde ve insanlar arası ilişkilerde tam anlamıyla uygulanması önemli bir hedeftir. İslâm devletinde uygulanan ekonomik prensiplere göre mülk Allah'ındır. Bu ölçü içinde sosyal adaletin sağlanması önemli bir denge unsurunun kurulması demektir. Müminlerin kardeş ilân edildiği, yığılan kişisel servetlerde fakir ve muhtaçların hak sahibi oldukları, İslâm'da adalet anlayışının tezâhürleridir.
Ayrıca kaza işlerinde, muhakemelerde ve yönetimde Allah'ın indirdikleri ile hüküm vermek adaletin ta kendisidir. Bundan uzaklaşıldığı takdirde adaletin gerçekleşmeyeceği ifade edilmiş ve bunu uygulamayanların kâfir, zalim ve fâsık oldukları ilân edilmiştir.[345] Bundan dolayı da Hz. Peygamber (a.s):
ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّه #: أحَبُّ النَّاسِ إلى اللّهِ تَعالى يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَأدْنَاهُمْ مِنْهُ مَجْلِساً إمَامٌ عَادِلٌ، وَأبْغَضُ النَّاسِ إلى اللّهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَأبْعَدُهُمْ مِنْهُ مَجْلِساً إمَامٌ جَائِرٌ.
"Kıyâmet gününde insanların Allah'u Teâlâ'ya en sevgili olanı ve Allah'a en yakın bulunanı adil devlet başkanıdır" [346] buyurmuşlardır.
Hz. Peygamber'in İslâm'ı tebliğ etmekle görevlendirildiği dönemin arefesinde Câhiliye devri Arapları boğaz boğaza, bıçak bıçağa gelmiş durumdaydılar. Adaletsizliğin, zulmün kol gezdiği bir dönemde İslâm gelmiş ve yepyeni bir toplum ortaya çıkmıştı. Zengin-fakir, efendi-köle ayırımının yapılmadığı, haktan asla ayrılmanın söz konusu olmadığı bir toplum oluşmuştu.
Bir gün Mahzumoğulları kabîlesine mensup eşraftan Fâtıma adında bir kadının hırsızlık yaptığı söylenerek Peygamberimiz (a.s)'ın huzuruna getirilmişti. Kadının 'elinin kesilmesi'ne hükmedildi. Fakat daha önceki gelenek ve alışkanlıklara göre Kureyş'ten olan asil bir kadın hakkında suç işlemiş olsa dahî böyle bir hüküm verilemezdi. Hükmün infâzının durdurulması için Kureyş'in ileri gelenleri Hz. Peygamber'in çok sevdiği Üsâme b. Zeyd'i araya koyarak bu kadının affedilmesini istediler. Üsâme'nin böyle bir şefaatte bulunması Hz. Peygamber (a.s)'e çok ağır geldi. Hemen ashâbını 'mescid'de toplayıp bu konuda onlara şöyle hitap etti:
-حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ. ثَنَا عَبْدُ اللّهِ بْنُ نُمَيْرِ. ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إسْحَاقَ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ طَلْحَةَ بْنِ رُكَانَةَ عَنْ أُمِّهِ عَائِشَةَ بِنْتِ مَسعُودِ بْنِ اسْودِ عَنْ أبِيهَا؛ قَالَ: لَمَّا سَرَقَتِ الْمَرْأةُ تِلْكَ القَطِيفَةَ مِنْ بَيْتِ رَسُولِ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. أعْظَمْنَا ذلِكَ. وَكَانَتِ امْرَأةً مِنْ قُرَيْشٍ. فَجِئْنَا إِلَى النَّبِيِّ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نُكَلِّمُهُ. وَقُلْنَا: نَحْنُ نَفْدِيهَا بِأرْبَعِينَ أُوقِيَّةً. فَقَالَ رَسُولُللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: تُطَهَّرَ خَيْرٌ لَهَا فَلَمَّا سَمِعْنَا لِينَ قَوْلِ رَسُولِ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، أتَيْنَا أُسَامَةَ فَقُلْنَا: كَلِّمْ رَسُولَ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. فَلَمَّا رَأى رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَلِكَ قَامَ خَطِيباً فَقَالَ: مَا إكْثَارُكُمْ عَلىَّ فِي حَدٍّ مِنْ حُدُودِ اللّهِ عَزَّ وَجَلَّ وَقَعَ عَلى أمَةٍ مِنْ إمَاءِ اللّهِ؟ وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ! لَوْ كَانَتْ فَاطِمَةُ ابْنَةُ رَسُولَ للّهِ نَزَلَتْ بِالَّذِي نَزَلَتْ بِهِ،لَقَطَعَ مُحَمَّدٌ يَدَهَا.فِي الزوائد: فِي إسناده مُحَمَّد بن إسحاق وهو مدلس .
Mes'ud İbnu'l-Esved radıyallahu anh anlatıyor: "(Fatıma isimli) kadın, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın evinden kadifeyi çalınca biz bunu büyük bir hadise olarak değerlendirdik. Kadın Kureyş'ten (tanınmış) birisiydi. Lehinde konuşmak üzere Resûlullah'a geldik: "Biz onun cezasına mukabil kırk okiyyelik fidye verelim" dedik. Aleyhissalâtu vesselâm: "Cezasını çekerek temizlenmesi onun için daha hayırlıdır" buyurdular. Biz Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın sözündeki yumuşaklığı görünce, Üsâme'ye geldik ve: "Git, kadın lehine Resûlullah'a konuş (da eli kesilmesin)" dedik. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bu hali görünce (sertleşti ve) hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı, şöyle söyledi: "Aziz ve celil olan Allah'ın cariyelerinden bir cariyeye terettüp eden Allah'ın haddlerinden birini (tatbik etmemem için) üzerimde niye bu kadar ısrar ediyorsunuz? Muhammed'in nefsini elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun! Eğer o kadının tenezzül ettiği şeye (hırsızlığa) Muhammed'in kızı Fâtıma tenezzül etseydi Muhammed (hiç çekinmeden) onun elini mutlaka keserdi."[347]
Bugünkü beşerî sistemlerde hâkim zümre ve belirli sınıflar için dokunulmazlıklar söz konusu olduğu halde İslâm hukuku önünde hiç kimsenin bir ayrıcalığı ve imtiyaz hakkı yoktur.
Adil Halife Hz. Ömer, hilâfeti döneminde ashâbtan Übey b. Ka'b ile aralarında bir konuda anlaşmazlık meydana gelmiş ve bu anlaşmazlığı çözmek üzere o dönemin Medine kadısı olan Zeyd b. Sâbit'e gitmişlerdi. Kadı olan Zeyd hemen devlet başkanı olan Hz. Ömer'e karşı saygılı davranıp ona oturması için yere bir minder sermişti. Fakat adil insan Hz. Ömer bu davranış karşısında şöyle demişti: "İşte bu davranışın, şimdi vereceğin hükümde yaptığın ilk adaletsizliktir. Ben davacımla beraber aynı yerde oturacağım."
Sonra davacı Übey b. Ka'b davasını ileri sürünce Hz. Ömer bu iddiayı kabul etmedi. Bu durum karşısında Hz. Ömer'in yemin etmesi gerekiyordu. Kadı Zeyd İbn Sâbit, Übey'e şöyle dedi: "Gel Halife'yi yemin ettirme, onu bundan muaf tut. Davacı olduğun kişi bir başkası olsaydı sana böyle bir feragatten söz etmezdim." Bu teklifi duyan Hz. Ömer son derece kızarak böyle bir ayrıcalığı kabul etmeyip derhal yemin etti. Sonra da Zeyd b. Sâbit hakkında şöyle dedi:
"Halife ile herhangi bir müslüman hakkında eşit davranmasını öğrenmedikçe ona dava götürülmemelidir."
Ayrıca mahkemelerde şahitlik yapacakların da adalet sahibi olarak tanınan kimseler olması şart koşulmuştur.
İslâm'da adaleti gerçekleştirmek için çeşitli müesseseler kurulmuştur. Resulullah davalara bizzat kendisi bakmıştır. Bu durum ikinci halife Ebu Bekir (r.a) zamanında da böyle devam etmiş, Hz. Ömer zamanında ise İslâm toprakları oldukça genişlediğinden bazı sahâbiler kaza işleriyle görevlendirilmiş ve birer kadı olarak vazife görmüşlerdi.
Divânü'l-Mezâlim, Şurta ve Hisbe gibi teşkilâtlarla haksızlıklar önlenmeye ve adalet dağıtılmaya çalışılmıştı. Eyyubiler Mısır'da "Dârü'lAdl" adıyla bir adalet dairesi meydana getirmişler ve yanlarına bazı müşavirler de alarak bu mahkemeye bizzat başkanlık etmişlerdir. Osmanlılar zamanında 'adliye teşkilatı' ise düzenli bir şekilde kurulup yaygınlaştırılmıştır.
Adil Yönetici
Adil Yönetici, adalet sahibi, adaletin hükmünü yerine getiren, yönetimin hangi kademesinde olursa olsun, yönetimindekileri adalet sınırları içinde sevk ve idare eden, her türlü hak ve ödevlerini insaf ölçülerine uygun bir tarzda tatbik eden, kısacası; adalet sıfatı ile nitelenmeyi hak eden yönetici.
Adil yönetici; Kur'an ve hadîslerde ifade edildiği gibi, kanun karşısında bütün vatandaşların eşit muamele görmesini sağlar. Vatandaşlara farklı muamele etmez. Cenâb-ı Allah, Hz. Dâvud (a.s)'a şöyle hitap eder:
يَا دَاوُدُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَليفَةً فِى الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبيلِ اللّهِ اِنَّ الَّذينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبيلِ اللّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَديدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ
"Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet. Hevâ ve hevesine uyma, yoksa bu seni, Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır."[348]
Cenâb-ı Allah'ın Resulü Muhammed (a.s)'e hitâbı da şöyledir:
فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ امَنْتُ بِمَا اَنْزَلَ اللّهُ مِنْ كِتَابٍ وَاُمِرْتُ لِاَعْدِلَ بَيْنَكُمْ اَللّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَللّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَاِلَيْهِ الْمَصيرُ
İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği Kitab'a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O'nadır. (Âyette Hz. Peygamber in insanları davet edeceği prensipler açıklanırken, uyacağı esaslar da beyan edilmiştir. Buna göre davete devam edilecek, inanma yanların teklif ve ısrarları dinlenmeyecektir.)[349]
Mevdûdî der ki: "Ben, tarafsız bir şekilde, adalet müessesesini yeryüzüne yerleştirmeye memur oldum. Benim işim, bir kimse hakkında, herhangi bir meselede taraf tutmak, yahut herhangi bir sebeple başka bir şahsın aleyhinde hüküm vermek değildir. Benim nazarımda bütün insanlar eşittir. Adalet ve insafın gereği de budur. Haklı olan, ne olursa olsun haklıdır. Haksız olan da, kim olursa olsun mutlaka haksızdır. Benim dinimde, hak ve adalet hususunda kimsenin imtiyazı olamaz. Bizden olsa da olmasa da..."[350]
Çünkü Rabbimiz biz inananlara:
يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا كُونُوا قَوَّامينَ لِلّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَايَجْرِمَنَّكُمْ شَنَانُ قَوْمٍ عَلى اَلَّا تَعْدِلُوا اِعْدِلُوا هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوى وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ خَبيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
"Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun; bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'tan sakının, doğrusu Allah, işlediklerinizden haberdardır"[351] buyurur.
Âdil yönetici nazarında, bütün vatandaşlar; renk, soy-sop, dil, memleket ve ülke farkı olmaksızın, hukuk bakımından birbirine eşittir. Herhangi bir ferdin, bir zümrenin, bir sınıfın; herhangi bir soyun veya hanedanın, her ne suretle olursa olsun, hiçbir şekilde imtiyazı, farklı durumu yoktur. Kişisel özellikleri ve nitelikleri bakımından da bir kimse, hukuk karşısında, başkasından alt veya üst durumunda olamaz.
Yüce Allah:
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّهِ اَتْقيكُمْ اِنَّ اللّهَ عَليمٌ خَبيرٌ
"Ey iman edenler! Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kabilelere ve oymaklara ayırdık. Şüphesiz ki sizin Allah'a göre en makbul olanınız, Allah'tan en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır" buyurur.[352]
Yine hayatının sonlarına doğru Resulullah (a.s) bir toplantıda:
"Ey insanlar! Sizlerin benim üzerimde haklarınız olabilir. Eğer ben bir kimsenin sırtına kırbaçla vurdumsa, o da gelsin benim sırtımda kısas yapsın. Eğer ben bir kimsenin itibarını kıracak bir harekette bulundumsa işte benim itibarım, intikamını alsın. Eğer ben bir kimsenin malını aldımsa, işte benim malım, gelsin alsın ve onun üzerinde sıkı pazarlık etmekten korkmasın. Çünkü pazarlık âdetim değildir. Belki benim için en aziz olan, bende hakkı olup da hakkını alan yahut beni affeden kimsedir. Bu suretle ben Rabbimin huzuruna müsterih olarak çıkarım." Bir adam kalktı Peygamber'in kendisinden bir miktar ödünç para aldığını söyledi. Derhal bu para kendisine verildi." [353]
İslâm dininde âdil yönetici; Allah'a inanır, yaptıklarından veya yapmakla mükellef olduklarından, öncelikle Allah'a karşı sorumlu olduğunun bilincindedir. Rabbi ile karşılaşacağına ve dünyada iken yaptıklarından sorguya çekileceğine iman eder, kötü akibetten sakınır.
عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قالَ رسولُ اللّه كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، فَامَامُ رَاعٍ وَمَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالرَّجُلُ رَاعٍ في أهْلِهِ، وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالمَرْأةُ في بَيْتِ زَوْجِهَا رَاعِيَةٌ، وَهِىَ مَسْئُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا، وَالخَادِمُ في مَالِ سَيِّدِهِ رَاعٍ، وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. قالَ: فَسَمِعْتُ هؤَُءِ مِنَ النَّبىِّ وَأحْسِبُهُ قالَ: وَالرَّجُلُ في مَالِ أبِيهِ رَاعٍ، وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ.
Resulullah (as)'ın: "Her biriniz birer çobansınız ve yönetiminizde bulunanlardan sorumlusunuz. İmam (devlet reisi) çobandır ve yönettiği kimselerden sorumludur. Erkek evinin çobanıdır ve eli altındakilerden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanı (muhafızı)dır ve ondan sorumludur. Hizmetçi, efendisine ait malın çobanıdır ve ondan sorumludur" [354] sözünü aklından çıkarmaz.
O halde; Müslümanların, Allah'a imanı olmayan, kalbinde Allah korkusu duymayan bir kimseyi devlet başkanlığı gibi bir mevkiye getirmeleri emanete ihanet olur.
Kur'an-ı Mübîn'de şöyle buyrulmaktadır:
اِنَّ اللّهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلى اَهْلِهَا وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ اِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه اِنَّ اللّهَ كَانَ سَميعًا بَصِيرًا
"Hiç şüphesiz ki Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."[355]
Burada Müslümanlar, İsrailoğullarının düştüğü hatalara düşmemeleri için uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz, ehil olmayanlara vermeleriydi. Sorumluluk isteyen dinî ve siyasî liderlikleri, ehil olmayan, ahlâksız, şerefsiz ve adaletsiz kişilere vermeye başlamaları sonucu, tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve ahlâklı kişilere vermeleri emrediliyor.[356]
Âdil yöneticinin Allah katında üstün bir derecesi, kullar arasında da saygıdeğer bir makamı vardır. Rasûlullah (a.s):
"Kıyamet günü, insanların Allah'a en sevgilisi ve meclis bakımından en yakını adil imam (devlet reisi), Allah'ın en sevmediği ve meclis bakımından en uzağı zalim imamdır" buyurur. [357]
Başka bir hadiste "Üç sınıf insan vardır ki, duası Allah katında reddolunmaz: Âdil devlet reisi, iftar edinceye kadar oruçlu ve mazlumun duasıdır" der. [358]
Diğer bir rivayette, Allah elçisi; adil yöneticiye itaati şöyle dile getirir:
"Her kim bana itaat ederse, şüphesiz Allah'a itaat etmiş olur ve her kim bana isyan ederse, Allah'a isyan etmiş olur. Her kim imama (devlet reisi) itaat ederse şüphesiz bana itaat etmiş olur ve her kim imama isyan ederse bana isyan etmiş olur."[359]
Bu hadisten, devlet reisine ne kadar önem verildiği, âdetâ ona itaatın Allah'a itaat, ona isyanın da Allah'a isyan demek olduğu anlaşılmaktadır. Rabbimiz, ezelî Kelâm'ında; kendisine ve Resulüne itaattan sonra mümin yöneticiye itaatı emrediyor:
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اَطيعُوا اللّهَ وَاَطيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى الْاَمْرِ مِنْكُمْ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ فى شَىْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ ذلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَاْويلًا
"Ey inananlar! Allah'a itaat edin, Peygamber'e ve sizden olan buyruk sahiplerine (yöneticilere) itaat edin. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız- onun çözümünü Allah'a ve Peygamber'e bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle daha güzeldir."[360]
Ancak bir Müslüman, her şeyden önce Allah'ın kuludur, diğer bütün özellikleri bu niteliğinden sonra gelir. Bu nedenle bir fert veya toplum olarak bütün müslümanlar, öncelikle Allah'a bağlıdırlar, diğer tüm bağlar, bu bağa boyun eğmek zorundadır. Çünkü tüm insanlar Allah'a verdikleri söze sadık kalmak zorundadırlar. Başka birine bağlılık ve itaat ancak Allah'a itaatı engellemeyecekse kabul edilir. [361]
Yukarda geçen ayetten de anlaşılacağı gibi, inananları yönetecek kimsenin adil sayılabilmesi için, onun müminlerden olması şarttır. Aksi halde müminlerin isteyerek ona itaat etmeleri söz konusu değildir.Meselâ:Hasan-ı Basrî, Ömer ibn Abdülaziz'e yazdığı mektubunda, adil yöneticinin niteliklerini şöyle sıralar:
"Ey müminlerin emîri! Bil ki Allah, adil imamı; haktan her sapanı düzeltici, her zalimi doğrultucu, her bozuğu islâh edici, her zayıfa güç, her mazluma hakkını veren ve her şaşkına sığınak kılmıştır.
Ey müminlerin emîri! Âdil imam; develerine karşı şefkatli bir çoban ve onlara en iyi otlağı arayan bir dost gibidir. Onları tehlikeli otlaklardan uzaklaştırır, yırtıcı hayvanlardan korur, sıcak ve soğuğun eziyetinden muhafaza eder.
Ey müminlerin emîri! Âdil imam; çocuklarına karşı şefkatli bir baba gibidir. Küçükken onlar için didinir, büyüdüklerinde eğitimleriyle uğraşır, hayatta iken onlar için kazanır, ölümünden sonrasına da onlar için mal biriktirir.
Ey müminlerin emîri! Ädil imam; çocuğuna karşı merhametli, yufka yürekli bir ana gibidir. Onu meşakkatle taşır, meşakkatle doğurur. Çocukken terbiye eder. Uyandığında o da uyanır, huzuru ile huzur bulur. Emzirir sonra sütten keser. Sağlığına sevinir, şikâyetinden kederlenir.
Ey müminlerin emîri! Âdil imam; yetimlerin vâsisidir, miskinlerin koruyucusudur. Küçükleri terbiye eder, büyüklerinin geçimini sağlar.
Ey müminlerin emîri! Âdil imam; organlar içinde kalp gibidir. Onun sağlıklı olmasıyla diğer organlar sıhhat bulur, bozulmasıyla da bozulur.
Ey müminlerin emîri! Âdil imam; kullarla Allah arasında köprüdür. Allah kelâmını işitir ve onlara dinletir, Allah'ın emirlerini gözetler ve onlara gösterir, Allah'a boyun eğer onlara da boyun eğdirir. Ey müminlerin emîri! Allah'ın sana emanet ettiği mülkte; efendisi kendisine güvenip muhafaza etsin diye emanet ettiği malını heba eden, ev halkını dağıtıp perişan eden, onları fakirleştiren köle gibi olma!
Ey müminlerin emîri! Bil ki, Allah, yasakları; insanları ahlâksızlıklardan, kötülüklerden sakındırmak için indirmiştir. Onları, uygulamakla görevli olan çiğnerse durum nasıl olur?
Şüphesiz Allah, "kısas"ı, kulları için bir hayat olarak indirmiştir. Onlara kısası uygulayacak olan, onları öldürürse nice olur?
Ey müminlerin emîri! Ölümü ve ölümden sonraki hayatı, ölüm anında taraftarlarının ve ona karşı yardımcılarının azlığını düşün. Onun için ve ondan sonraki büyük korku günü için azık edin.
Bil ki ey müminlerin emîri! Şu anda bulunduğun meskeninden başka bir meskenin var, orada ikametin çok uzun sürecektir. Sevdiklerin senden ayrılacaklar ve seni onun dibinde yapayalnız bırakacaklar. O halde, kişinin; kardeşinden, ana-babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı o gün için sana yarayacak azık edin.
Ey müminlerin emîri! Düşün, kabirdekilerin, diriltilip dışarı atıldığı, kalblerde ve gönüllerde olanların ortaya konduğu günü, ki o gün tüm sırlar açığa çıkarılmış ve kitap "küçükbüyük" hiçbir şeyi bırakmadan kapsamıştır.
Bugünkü kudretine değil yarınki kudretine bak! O gün sen ölüm kemendiyle esir edilmiş olarak, yüzlerin "Hayy ve Kayyûm " olan Allah'a boyun eğdiği bir sırada, melekler, nebîler ve resullerden müteşekkil bir topluluğun arasında bulundurulacaksın.
Ey müminlerin emîri! Bu öğüdümle her ne kadar benden önceki akıl sahiplerinin ulaştığı dereceye ulaşamazsam da hiçbir nasihati esirgemedim. Bu mektubumu; sevdiği kimseyi sağlığına kavuşturmak istediği için ona acı ilâçlar içiren bir doktor telâkki et. Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerine olsun ey müminlerin emîri!" [362]
c) Çocuklara Sevgi, Şefkat, Merhamet Etme
Çocukların ve dahası bütün insanların ve yaratılmışların birbirlerinden beklentisi, sevgi, şefkat ve merhamettir. Tabiki herşeyden ve herkesten önce çocukların hakkıdır. Çünkü onlar, sevgisiz, şefkatsiz ve merhametsiz büyüyemez ve yaşayamazlar. Bunabinaendir ki, Efendimiz (a.s), çocuklarına şefkat göstermeyenlere şu ithafta bulunuyor:
Hz. Âişe (radiya'llâhu anhâ)'dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Bir kere Nebî (Salla'llâhu aleyhi ve selem)'e Bedevî bir Arab gelip: Yâ Resûla'llâh! Siz çocuklarınızı öper (sever) misiniz? Biz çocuklarımızı öpüp okşamayız, demişti. Resûl-i Ekrem: (Ey oğul) Allah senin gönlünden merhamet ve şefkati çekip çıkarmıştır, ben ne yapabilirim, diye cevap verdi. [363]
Yüce Allah cümlemizi bu Nebevi tehditten muhafaza buyursun. İmdi bu girişten sonra bir müminden bulunması gereken sevgi, şefkat ve merhameti izah etmeye çalışalım.
Sevgi: Sevgi, sevme duygusu, bir kimseye veya birşeye muhabbet besleme hissi.
Sevgi, insanlarda doğuştan bulunan bir duygudur. Sevgi, topluma huzuru ve kardeşliği getiren birleştirici bir unsurdur. Kur'an, kalplerin sevgi ile birleşmesine önem verir. Mü'minin gönlü sevgi ile doludur. Kin ve düşmanlık kâfirlerin özelliklerindendir. Allah Teâlâ iman edenlerin kalplerini sevgi ile birleştirmiş, onları bu sevgi ve bağlılıkla güçlendirmiştir.
Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:
وَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ اَنْفَقْتَ مَا فِىالْاَرْضِ جَميعًا مَا اَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلكِنَّ اللّهَ اَلَّفَ بَيْنَهُمْ اِنَّهُ عَزيزٌ حَكيمٌ
Ve (Allah), onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir."[364]
İnsan için en büyük mutluluk, Allah sevgisine ulaşmaktır. Allah Teâlâ, zâlimleri, fesatçıları, kâfirleri, israfçıları, haddi aşanları, kibirlenip böbürlenenleri sevmez. Buna karşılık takvâ sahiplerini, tevbe edenleri, sabredenleri, ihsan sahiplerini, adâletle iş görenleri, ibadetlerini yapanları, tevekkül edenleri sever.
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَحيمٌ
Allah Teâlâ; (Rasûlüm) de ki eğer siz Allah'ı seviyorsanız hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın[365] buyurmuş ve Allah sevgisine ancak O'nun emirlerine uymak, Peygamberi'nin yolundan gitmekle ulaşılabileceğini haber vermiştir. Müslümanın görevi, sevgisini iyiye, güzele ve meşrû olana yöneltmektir. Sevdiğini Allah için sevmeli, sevmediğini de yine Allah için sevmemelidir. Allah'ın sevdiklerini sırf Allah rızası için sevmek, sevmediklerinden yine O'nun rızasını umarak kaçınmak gerekir.
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: Âllah Teâlâ kıyamet gününde "Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları gölgemden başka gölge bulunmayan bir günde Arşın gölgesinde gölgelendireceğim" buyurur. [366]
"Bir kimse din kardeşini severse, sevdiğini o kişiye söylesin." [367]
Hz. Ömer'in oğlu Abdullah (r.a) şöyle demiştir: "Allah için sev, Allah için buğzet, Allah için dost ol ve yine O'nun için düşman ol. Çünkü Allah'ın dostluğuna ancak bu şekilde erişilir."[368]
Şu halde müslüman, her şeye ve herkese karşı, her türlü çıkar düşüncesinden uzak, sırf Allah rızası için, samimi bir sevgi beslemelidir.İnsan ruhunu olgunlaştıran manevî gıdalardan biri olan sevgi, özellikle çocuklardan esirgenmez. Çocuk ruhunda her türlü iyiliği filizlendirecek olan şey sevgidir. Sevgiden mahrum olarak yetişen çocuklar katı yürekli ve zalim olmaya daha yatkındırlar. Bu mahrumiyet onların ruhunu kesinlikle olumsuz yönde etkiler.
Şefkat: Şefkat, Allah'ın yarattığı canlılara karşı insanda varolan acıma, merhamet etme duygusu.İnsandaki şefkat duygusunun kaynağı, Allah'ın Rahmân, Rahîm, Erhamurrâhimîn isimlerinde ifadesini bulan ilâhî rahmettir:
وَاكْتُبْ لَنَا فى هذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى الْاخِرَةِ اِنَّا هُدْنَا اِلَيْكَ قَالَ عَذَابى اُصيبُ بِه مَنْ اَشَاءُ وَرَحْمَتى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكوةَ وَالَّذينَ هُمْ بِايَاتِنَا يُؤْمِنُونَ
Bize, bu dünyada da iyilik yaz ahirette de. Şüphesiz biz sana döndük." Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.[369]
Yeryüzündeki bütün canlılar Allah'ın rahmet ve şefkatiyle varlıklarını devam ettirirler. Allah rahmeti yüz parçaya ayırdı; doksandokuzunu kendi katında tuttu, birini dünyaya indirdi. Bütün canlılar bu bir parçadan istifade ederek hemcinslerine şefkat gösterirler. At, yavrusu memesini emerken başına değmesin diye ayağını kaldırır"[370] hadisi, bu duygunun sadece insanlara has olmayıp, hayvanlarda da bulunduğunu açıklamaktadır.Bütün canlıların hissettiği bu duyguyu, onların en üstünü (eşref-i mahlûkât) olan insanın daha güzel bir şekilde hissetmesi gerekir. Zaten İslâm, hâlika (yaratana) hürmet-mahluka (yaratılmışlara) şefkat temellerine dayanan bir dindir. Çünkü mahlûkâtın hepsi Allah'a aittir. İyi bir müslümanın müşfik (şefkatli) olması gerekir.
Çünkü Peygamberimiz; Büyüklerini saymayan, küçüklerini sevmeyen bizden değildir (bize lâyık bir müslüman değildir)" [371]buyurmaktadır.
"İnsanlara acımayana Allah da acımaz"[372]
"Merhamet etmeyene merhamet edilmez" [373] hadisleri de, şefkat ve merhametin ne yüce bir davranış olduğunu göstermektedir.
"Müminler birbirlerini sevmede, acımada, korumada bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa, diğerleri de bu yüzden rahatsız olur; ateşlenir ve uykusuz kalır"[374] hadisine göre müslümanın şefkati öncelikle müminleri kucaklamalı, fakat diğer insanları, hatta hayvanları da içine almalıdır.
Çocuklara, yaşlılara, hastalara, dul ve yetimlere, kimsesiz ve güçsüzlere, kölelere, hayvanlara... büyük bir şefkat, sevgi ve merhamet besleyen Hz. Peygamber, bu konuda da bize en güzel örnekleri sunmuştur. Peygamberimiz bazan namazda uzun okumak ister, fakat duyduğu çocuk sesi sebebiyle, annesi cemaatte olabilir diye kısa keserdi. Sadece kendi çocukları ve torunlarını değil, gördüğü, rastladığı bütün çocukları sever, kucağına alır, okşar, öper, onlarla şakalaşırdı. Köle ve cariyelere müşfik davranır, başkalarının da böyle yapmasını isterdi. Hayvanlara taşıyamayacağı yükler yüklememelerini, onlara eziyet etmemelerini, yüzlerine vurmamalarını, onları boğazlarken, eziyet çektirmeden, en güzel bir şekilde kesmelerini tavsiye ederdi. Bu ulvî duygudan yoksun olanlara sadece acırdı. Hz. Peygamber (a.s)'ın çocukları öptüğünü görünce şaşıran, on çocuğundan hiçbirini öpmediğini öğünerek söyleyen Akrâ' b. Habîs'e cevabı; "Allah kalbinden rahmeti söküp almışsa, ben sana ne yapabilirim"[375] olmuştur.
Rahmeti gazabına galip gelen, insana ana-babasından daha şefkatli davranan bir Allah'ın kullarına merhametsizlik, katı kalplilik, acımasızlık yakışmaz. Ona yakışan, Allah ve Rasulü'nün bu güzel ahlâkıyla ahlâklanmak, Rabbi'nin kendisine yaptığı gibi, başkalarına karşı merhametli davranmaktır.
Merhamet: Merhamet, acıma, esirgeme, koruma, sevgi gösterme, yardım etme. İnsanı başkalarına iyilik ve yardım etmeye yönlendiren acıma duygusu. Tüm yaratılmışlara sevgi ile yaklaşma, onları kötülüklerden koruma ve kurtarma, zor durumlarında yardım etme, bağışta bulunma, affetme gibi iyi huy ve davranışların başlıca nedenidir. Kaynağı Allah'tır. İnsanlardaki merhamet, Allah'ın rahmet ve merhametinin bir tecellisi, bir yansımasıdır.
Allah'ın en önemli niteliklerinden birisi merhametidir. Bu niteliğini ifade eden Rahman ve Rahim adlarının Kur'an'da Allah ve Rab adlarından sonra en çok anılan adlar olması, Allah'ın merhamet niteliğinin önemini ve sonsuzluğunu gösterir. Allah bu niteliği nedeniyle besleyip büyütür, ödüllendirir, nimetler bağışlar, suçları affeder, peygamberler aracılığı ile insanlara doğru yolu gösterir. Hz. Peygamber (as)'ın gönderilmesi, Kur'an'ın indirilmesi de Allah'ın merhametinin bir sonucudur. O'nun rahmeti herşeyi kuşatmıştır,[376] merhametlilerin en merhametlisidir[377] ve merhamet edenlerin en hayırlısıdır.[378]
Hz. Peygamber (as), Allah'ın merhametinin büyüklüğünü ve insanlardaki merhametin kaynağı olduğunu dile getirdiği bir hadislerinde şöyle buyurur: "Allah merhametini yüz parçaya ayırdı, doksan dokuz parçasını kendi yanında tuttu, bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle yaratıklar birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu hayvan, bir tarafını incitir endişesiyle ayağını yavrusundan sakınır."[379]
Allah'ın merhamet niteliğinin bir sonucu olarak insanlara gönderilen peygamberlerin en önemli özelliklerinden birisi de merhametli olmalarıdır. Kur'an, âlemlere rahmet olarak gönderildiğini,[380] Allah'ın rahmeti sayesinde insanlara yumuşak davrandığını,[381] belirttiği Hz. Peygamber (a.s)'ın bu özelliğini şöyle açıklar:
لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَريصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنينَ رَؤُفٌ رَحيمٌ
"Ey mü'minler! And olsun ki, içinizden size sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, mü'minlere şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir."[382]
Merhamet mü'minlerin de temel özelliklerindendir. Bu nedenle Kur'an mü'minlerin birbirlerine karşı merhametli olduklarını belirtir.[383] Başka bir yerde de kurtuluşa eren, ahirette kitapları sağ ellerinden verilen mü'minlerin nitelikleri sayılırken
ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذينَ امَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ
"Sonra inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametli olmayı tavsiye edenlerden olmaktır"[384] buyurulur. Kur'an'ın bu tutumuna uygun olarak Hz. Peygamber (a.s) de merhamet konusu üzerinde önemle durmuş, teşvik etmiş, zaman zaman katı ve acımasız davranan insanları uyarmıştır. Sözgelimi bir hadislerinde: "Merhamet etmeyene merhamet edilmez" [385] buyurmuştur.
Diğer bir hadislerinde de insanın merhametinin Allahın kendisine göstereceği merhametin nedeni olduğunu şöyle belirtir: "İnsanlara merhamet etmeyen kimseye de Allah merhamet etmez."[386]
"Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler (Allah ve melekler) de size merhamet etsin" [387] hadisi de aynı olguyu farklı biçimde yeniden vurgular.
İslam'ın öngördüğü merhamet tüm yaratıkları içine alacak kadar geniş kapsamlıdır. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, yetimler, kimsesizler, hastalar ve yoksullar başta olmak üzere tüm insanlara merhamet göstermenin yanısıra, diğer tüm canlılara da merhametli davranmak mü'minlerin görevidir. Yüzüne damga vurulmuş bir eşeği görünce "Bu hayvanı dağlayana Allah lanet etsin" [388] buyuran Hz. Peygamber (a.s), bir hadislerinde kötü yola düşmüş bir kadının susuzluktan ölmek üzere bulunan bir köpeğe su verdiği için Allah tarafından bağışlandığını,[389] diğer bir hadisinde de kedisini açlıktan ölmeye mahkum eden merhametsiz bir kadının, bu davranışı, nedeniyle cehenneme atılmayı hakettiğini[390] belirterek merhametin insanlârla sınırlı olmadığını dile getirir. Hayvanlara iyi bakılıp beslenmesi,[391] zevk için dövüştürülmemesi,[392] nişan atılan hedefler yerine konulmaması, zevk için öldürülmemesi, yolundaki emirleri de İslam'ın bu konudaki kapsamlı bakışını yeterince ortaya koymaktadır.
-Okuma Parçası-
Çocuklarınızı saygılı yapmak için
Ona karşı daima güler yüzlü olun. Küçük kabahatlerini cezalandırmayın, niyetinin ne olduğuna bakın. Onun hislerine değer verin ve bunu gösterin.
Çocuklarınızın güvenini kazanmak için
Onları babaları ile korkutmayın, babasından ve annesinden her olumlu hareketinde destek göreceğini anlatın, onların sevinçlerini paylaşın acılarına ortak olun, size bir şey sorduklarında ilgiyle cevap veriniz. Çocukların size güvenmesini sağlamak için onlara boş vaatlerde bulunmayın, vaadinizi yerine getirin, eşler olarak birbirinize saygı gösteriniz çocuklarınızın önünde birbirinize karşı kırıcı davranmayınız.
Çocuklarınızın size saygı göstermesi ve iltifat etmesi için
Çocukların kusurlarını, suçlarını alay ve hakaretle karşılamayın, her şeylerini tenkit etmeyin zira tenkit edilen çocuk çekingen olur. (Olumlu tenkitler hariç)
Çocuklarınızın sözünüzü dinlemeleri için
Emir verirken yerine getirip getirmediklerine bakın. Onlardan yerine getirebilecekleri şeyleri isteyin. Kuru tehdit savurmayın. Çocukların kardeşlerini sevmeleri için birini cezalandırırken, öbürünü mükafatlandırmayın bu düşmanlığa yol açar. Birini severken ve takdir ederken aynı şeyleri diğerlerine de yapın. Birbirlerine hakaret ettikleri zaman hemen araya girin. Ceza verirken suçun kimde olduğuna bakın.
Çocuklara insanları sevdirmek için
Onlara daima iyi insanlardan bahsedin. Dünyadaki yardımlaşmadan ve iyiliklerden söz edin.
Çocukları kıskanç yapmamak için
Çocuğun yanında durumu iyi olanları çekiştirmeyin. Varlıklı, işi yerinde, mutlu insanların başkalarını düşünmeyen insanlar olduğunu söylemeyin.
Çocukların hayal ve kabus görmemeleri için
Onlara sihirden, büyüden, peri masallarından, kaf dağının ardındaki devden, kötü kalpli cadıdan vs. bahsetmeyin.
Çocuklarınızın inatçı olmamaları için
Onların her istediğini yerine getirmeyin, çünkü böyle bir durumda istediği şeyi alamayan çocuk inatlaşabilir. Yalnızca onların haklı istediklerini yerine getirin. Eğer çocuk illa da istiyorum diye tepinmeye başlar ve sizde bundan sonra istediğini yerine getirirseniz çocuk haklı haksız her istediğini elde etmek için tepinir.
Çocuğunuzun yalancı olmaması için
Yalan söylemeyin. Ona sürekli yalanın kötülüğünden bahsedin, daha küçüktür diye yalanlarını hoş görmeyin. Eğer çocuk suçunu itiraf ediyorsa onu cezalandırmayın. Çünkü bazı durumlarda çocuk sırf cezadan kurtulmak için yalan söyler.
Çocuklarınızı gayeli, enerjik ve hayata sıcak bakan bir fert yapmak için
Onlara ders yönünden fazla baskı yapmayın, bunun yerine dersin öneminden bahsedin. Onu hoşlandığı ve yeteneği olduğu mesleğe yönlendirin. Çocuğu sosyal faaliyetlere katın.(Spor faaliyetler, folklor, satranç, resim vb.)
Çocuğun kimseye iftira atmaması için
Çocukların yanında kimseyi çekiştirmeyin. Çocukların nankör ve somurtkan olmamaları için her şeyin iyi yönünü gösterin hayattan ve kaderinizden şikayet etmeyin.
Çocukların tutumlu olmaları için
Nereye sarf ettiklerine bakmaksızın bol para vermeyin. Çocuğunuzun harcamalarını nereye yaptığını inceleyin. Kumbara alarak harçlıklarının bir kısmını biriktirmeleri için (ara sıra bir miktar atarak) sağlamaya çalışınız.
Çocuklara güven duygusunu yerleştirmek için
Çocuklar kendilerini size beğendirmek isterler. Bunun için kendine ev işi yapar, hoplar, zıplar bütün bunları takdir edin ve olumlu iş yapmaları için teşvik edin. Kendi başlarına iş yapmalarına olanak hazırlayın. Bu onları hayata hazırlayacaktır. Başaramayacakları işleri vermeyin.
Çocuklarınızı düzene ve temizliğe alıştırmak için
Yataklarını, oyuncaklarını, kitaplarını ve evi düzelttiklerinde tebrik edin ve onlara ödül verin. Ama her zaman ödül vermeyin. Zira ödül araç olmaktan çıkıp amaç olabilir. Çocuklara dürüstlük aşılayın, mutluluğun sadece parada ve zenginlikte olmadığını canlı bir örnek ile anlatın.
Çocukların cimri olmamaları için
Paraya çok değer vermeyin. Fakirleri ve yardıma muhtaç olanları koruyun, kollayın. Çocuğunuzun yanında yardıma ihtiyacı olanlara yardım edin. Bu onlarda merhamet duygusunu gelişmesine yol açacaktır.
Çocukların sağlıklı olarak yaşamlarını sürdürmeleri için
Çocuklarınızın üzerine çok titremeyin. Temiz havadan, kırdan, güneşten istifade ettirin. Vücudunu ilaca alıştırmayın. Yemeğini düzenli yemesi için (Mümkün olduğunca) yemek saatleri dışında yemek yemesine müsaade etmeyin.
Eğer
Bir çocuk, düşman bir çevrede yaşarsa, kavga etmeyi öğrenir.
Bir çocuk korku içinde yaşarsa, korkmayı öğrenir.
Bir çocuk acıyan insanlarla beraber yaşarsa, kendini zavallı hissetmeyi öğrenir.
Bir çocuk kıskançlık içinde yaşarsa, nefret etmeyi öğrenir.
Bir çocuk ona cesaret veren bir çevrede yaşarsa, kendine güvenmeyi öğrenir.
Bir çocuk onu öven bir çevrede yaşarsa, o da takdir etmesini öğrenir.
Bir çocuk sevgi içinde yaşarsa, sevmeyi öğrenir.
Bir çocuk kendine değer veren bir çevrede yaşarsa, bir gayesi olduğunu öğrenir.
Bir çocuk dürüst muamele görürse, adaletin ne olduğunu öğrenir.
Bir çocuk doğruluk içinde yaşarsa, hakikatin ne olduğunu öğrenir.
Bir çocuk daima dostluk, güler yüz ve anlayış gösteren bir çevrede yaşarsa, dünyanın içinde yaşanacak güzel bir yer olduğunu öğrenir.
Kısaca, çocuk yaşadığı çevreyi örnek almayı öğrenir.
Altın Kurallar
Gülünç duruma düşürülen çocuk çekingen olur.
Her zaman tenkit edilen çocuk, kendini kabahatli bulur, kendine güveni olmaz.
Kendisine inanılmayan çocuk, yalancı ve dolandırıcı olur.
Kin ve nefret içinde yaşayan çocuk, düşmanca duygular geliştirmeye başlar.
Kendisine sabırla muamele yapılan çocuk, hoşgörülü olur.
Çocuk Sağlığı Bebeğin Temel Gıdası
Anne Sütü: Bebeğin büyüme özelliklerine ve ihtiyaçlarına en uygun gıda anne sütüdür. Zaruri durumlar olmadıkça anne sütünden vazgeçilmemelidir. Bu konu üzerinde peygamberimiz hadisi şeriflerinde bebek anne sütünden mahrum edilmemeli, ondan daha hayırlı süt yoktur buyurmuşlardır. Anne Sütünün Oluşumu: Doğumdan sonra anne beyninde bulunan Hipofiz adlı salgı bezinden salgılanan prolakdin adlı maddenin uyarısıyla annenin memelerinde süt yapımı başlar. Bebeğin memeyi emmesi sırasında beyindeki merkezden oksitosin denilen hormonun salgılanmasıyla süt kanalları kasların kasılmasıyla kasılmasını sağlayarak sütün dışarı akmasını sağlar. Memeden geçen her 300 mililitre kandan 1 mililitre süt oluştuğu hesaplanmıştır. Anne Sütünün İçinde Neler bulunur: Anne sütünün içinde bebeğin ihtiyaçlarına cevap verebilecek oranda şeker, protein, yağ, madensel tuzlar ve vitamin bulunur.
Anne sütünün faydaları sayısızdır. En belli başlıları ise kolay sindirilmesi, ishal, kabızlık, gaz sancısı gibi rahatsızlıklar daha az olur. Bebek hastalıklarından çocuk felci, solunum ve bağırsak hastalıkları daha az görülür. Anne sütünde demir, kalsiyum ve D vitamini bulunduğundan bebekte kansızlık ve kalsiyum eksikliğiyle ilgili kemik zayıflığı görülmez. Beynin gelişmesine lüzumlu olan yağ asidi anne sütünde daha fazla bulunur. Bebeğin anne sütüyle beslenmesi anne ile çocuk arasında psikolojik bir yakınlıkla manevi yönde de gıdasını alır.
Çocuğun Sütten Kesilmesi
Çocuğun sütten kesilmesi dinimizde Kur'an-ı Kerim'de Ahkaf ve Lokman surelerinde 30 ay ile iki yıl arasında belirlenmiştir. bakara suresinde iki yıl olarak hükme bağlanır. Anne ve babanın anlaşarak daha önce de sütten kesmeleri halinde sorumlulukları yoktur. Vaktinden önce bebeğin sütten kesilmesi çocukta uykusuzluk, heyecan, kızgınlık, iştahsızlık ve kusma gibi durumlar meydana getirebilir, çocuğa alıştırarak kademeli olarak sütten kesmelidir. Yolculuk, iş çıkarma, koruyucu aşı zamanlarında sütten kesmemelidir. Sütten kesilen çocuğun bir yıl içinde demir eksikliği olacağından ara sıra yağsız et, yeşil sebzeler verilmeli sağlık yiyeceklerden, pirinç; patates, meyve verilmeli, ayrıca bir yiyecek günlüğü tutmanın faydası vardır.
Çocuğun Sağlığı İçin Yeterli Uyku Şart
Yeni doğan bebekler günün büyük bir kısmını uykuda geçirir. İlk iki ay süresince 16-18 saat uyurlar. Bazan uykusu geldiği halde huzursuzlaşır. Yemekten önce ağlarlar. Bunlar normal sayılmalıdır, fakat bir rahatsızlığı olup olmadığı araştırılmalıdır. Bezinin kirli olması, bir yerinin ağrıması, üşümek veya terlemek gibi rahatsızlığı varsa ortadan kaldırılmasıyla rahat ve normal olarak uyur. İlk aylarda gaz sıkıntıları olacağından kucağa alıp gaz sıkıntısından kurtarmalıdır. İyi bir uyku alışkanlığı kazandırmak için, belli saatlerde odasının havalandırılarak kendi kendine uyumaya alıştırılmalıdır. Çocuğun uykusunun sünnete göre tanziminde ise, çocuklar sabah namazında uyandırılmalı kerahat vakti çıkıncaya kadar uyku uyumalarına müsaade edilmemeli, yatsı namazına kadar yatırılmamalıdır. Çocuğunuz uykuya dalmakta zorluk çekiyorsa bunun sebepleri araştırılmalıdır. Çoğu zaman organik bir hastalığın belirtisi olabilir. Yeni doğan bebekler zamanının beşte dördünü uykuda geçirir. Uykusuzluğun başlıca sebepleri ateş, karın ağrısı, kulak ağrısı, açlık ve öksürük olabilir. Çoğu zaman azarlanan ve dövülen ailedeki kavgalara şahit olan çocuklar kolaylıkla uyuyamaz, uykusuzluk çocukta sert mizaç geliştirir. Uykusuzluğa karşı ebeveynlerin alabileceği tedbirler ise yatmadan önce çocuğa korkulu masallar anlatmamalı, uyku kaçıracak oyunlar oynamaması sağlanmalı, aile içi kavgalar çocuk önünde yapılmalıdır. Yatmadan önce bir bardak süt uyumasını sağlayabilecektir.
Çocukta İştahsızlık Problemi
Çocuklarda iştahsızlık sebebi olarak ateşli hastalıklar sarılık, nezle, grip, sinir hastalıkları, düzensiz yemek, çocukta iştahsızlık yapabilir. Bu durumda sevdiği ve yenmesi kolay yemeklerle beslemeli, fazla ısrarcı olunmamalıdır. Üzüntü ve kaygıda çocuklarda iştahsızlık yapabilir. İştahsızlık karşısında alınabilecek tedbirler ise bir hastalığa bağlı iştahsızlık götürülen bir hekimin tavsiyelerine uymakla mümkündür. Sofrada çocuğa baskı ve abur-cubur yemesini önlemekle, sofrada samimi bir hava estirmekle kötü haber konuşmamakla, kardeşler arasında ayırım yapmamakla ve damak zevkini yemekler çocuğun yemesini sağlayabilecek tedbirler olarak düşünebiliriz.
Çocuklarda Büyüme Gelişme
Çocuğun ilk yılları büyüme ve gelişmesinin en hızlı olduğu dönemlerdir. Çocuğun bakımı çocuğun sağlıklı gelişmesini sağlamaktır. Yeni doğan çocuk doğumdan 4-6 hafta sonra süt çocuğu özelliğini alır. Yenidoğan çocuk ortalama 50 cm boyundadır, bundan bir kaç cm eksik veya fazla olabilir. İki
yaşını bitiren çocuk oyun çocukluğu dönemine girmiştir. 6 yaşını bitiren çocuk ise okulu çocuğu çağındadır. Çocuk doğduğunda 270 kemiği vardı. Normal çocuklarda kemik olgunlaşması belirli yaşlarda belirli aşamalara ulaşır, buna kemik yaşı denir. Ergenlik çağında kemik sayısı 350'ye ulaşır tam gelişmiş vücutta bazı kemiklerin birleşmesiyle 206 kemik bulunur. Kas gelişimi: Bebeğin kas ağırlığı tüm vücudun %23 kadarken 15 yaşına doğru %33'e, 20 yaşına doğru bu oran %45'i bulur. Kaslar sinir sistemi ile aynı paralellikle gelişir. Diş gelişimi ise çocuğun çıkan ilk dişlerine süt dişleri denir. Bunlar 20 tanedir. İlk çıkan dişler alt orta kesicilerdir. Çocuk 7 yaşına geldiğinde süt dişleri düşer, kalıcı dişler çıkar, çocuk 12 yaşına geldiğinde 28 tane kalıcı dişi vardır. İlk Aylarda: Çocuk ilk ayda ışık kaynağına bakar, zil sesine tepki göstermek, Avucuna konan parmağı tutmak gibi özellikler gösterir. 2. ayda dolaşan birini takip eder kendi kendine sesler çıkarabilir. İlk aydan 24. aya kadar çocuk aşamalar halinde ismini öğrenmekle beraber sandalyeye tutunmak, oyun yapmak, emeklemekten tutun yürümeğe kadar gelişim sürecini tamamlamağa çalışır.
Davranış Bozuklukları
Kardeşler Arasında Geçimsizlikler: Ailenin çocuklar arasında ayırım yapması çocukları geçimsizliğe ittiği görülmektedir. Kardeşler birbirinden farklı karaktere sahip olabildiği gibi ailenin birini diğerinden üstün tutması ona farklı davranması diğerinde karakter bozukluğuna sebebiyet vermektedir. Aralarındaki bir anlaşmazlığa kendi aralarında çözümlemeleri sağlanmalıdır.
Çocuk Ve Korku
Aile açısından kolay bir yol olduğu için kullanılan korku çocuğun geleceğini etkilemektedir. Korkunun bazı belirtileri ise kalp ve nabız atışlarına artış, mide kasılması, nefes alıp verme düzensizleşir, kan deri yüzünden çekilir, yüz sararır. Çocuklar neden korkar?: Okul çağındaki çocuklar sınavdan korktuğu gibi, ana babanın hasta olmasından, vahşi hayvan, yangın, karanlık gibi sebepleri de sayabiliriz. Korkuyu yenebilmek için en iyi çare onu doğrudan ele almaktır. Hayvandan korkan çocuğu hayvanı sevdirmek gibi yollara başvurmaktır.
Çocuk Ve Yalan
Çocuk doğuştan yalancı olmaz, yanında sık sık yalan söylenmesi ve baskı altında yalan söylemeğe sebebiyet vermemek, en iyisidir. İslamiyet yalanı tasvip etmemiştir. Çocuğun yalan söylemesinin önlenebilmesi çocuklara İslami bir terbiye vermekle mümkündür. Onların yanında büyüklerin yalanlarını söylememeli ve yalan söyleyene mükafat kabilinden davranışlardan kaçınılmalıdır.
Solaklık Önlenebilir mi?
Solaklığın sonradan edinilen bir alışkanlık olduğunu Dr. A Blau Ana el kitabında bazı deliller ileri sürmüştür. 1860 yılında Broca solaklığın beyin ile ilişkisi olduğunu beyan etmiştir. İnsan beyninin iki yarım küreden ibaret olduğu, sağ taraftaki organları sol küreden idare edildiği söylenmektedir. Sağ elle kullanma zorlanan çocukların geçici bir süre kekemelik gösterdiği görülmektedir. Kazalarda sol eli kullananların daha fazla kaza yaptığı belirtilmektedir. Solak çocuklara yardımcı olabilmek için sağ ellerini kullanmaları teşvik edilmelidir. Sünnette de tavsiye edilen sağ eldir. Hadisi şerifte bu konuya dikkat çekilerek peygamberimiz sağ elinizle yiyin ve içiniz demiştir.
Çocuklarda Öfke Nöbetleri
Çocukların öfke nöbetleri, ailelere bazı mesajlar vermektedir. Öfke nöbetlerini işaret olarak kullanan çocuklar ailenin kendilerini yatıştıracağını bildikleri için öfkelenirler. Çocuğun aç ve susuz yorgun olması fizyolojik ihtiyaçları karşılanmayan çocuklar bu durumu giderinceye kadar öfkelenirler, çocuklara sık sık cezalar ve gururunu rencide edici davranışlar çocuğun öfkelenmesine sebebiyet verir. Öfke nöbetlerini önlemek için sıkıntı veren rahatsızlıklardan korunmak haksız yere ceza verilmemeli, arkadaşları arasında ayırım yapılmamalı, öfkenin zayıflık belirtisi olduğu kadar kuvvet belirtisi olduğunu da söylemek durumundayız. Öfkeli çocuklar oyuna ve teskin edici durumlara yönlendirip kendine güven sağlanması sağlanmalıdır.
Çocukta Tuvalet Terbiyesi
Çocuğa tuvalet terbiye verebilmek için en uygun zaman bir veya bir buçuk yaş arasıdır. Bu dönem çocuğun yürümeye başladığı zamandır. Çocuk bir yaşın altındayken tuvalet ihtiyacını farkedemez. Çocuk tuvalet ihtiyacını hissettiği zaman bazen düşünceli, bazen de abdest mahallini tutarak belirtir. bu zamanda çocuğa baskı yapmak sinirli olmasına yol açar. Tuvalet eğitiminde önemli faktörlerden birisi de mesafe kontrolünün farklı dönemlerde edinilmesidir. Bu konuda ebeveyne tavsiyeler ise çocuğa hem yemekten sonra ve yatmadan önce yataktan kalktıktan sonra çocuğa oturağa oturtulmalı ve oturak rahat olmalıdır. Bu hususta baskı uygulanmamalıdır. Kesinlikle azarlanmamalıdır, bu denemeler sonuç vermezse vaktin erken olduğu düşünülmelidir.
Bebekler Niçin Ağlar?
Bebeğin ağlaması onun bir rahatsızlığını belli eder. Bebekler 3-4 haftalık oluncaya kadar gözünden yaş gelmez ve sadece bağırır. Ağlamasının veya bağırmasının sebepleri ise aç olması, altının ıslak olması, karnının ağrıması, hazımsızlık, yorgunluk, bir yerine iğne veya bir şeyin batması, karanlık, hareketlerini kısıtlayacak şekilde fazla giyinik olması, diş çıkarma döneminde bulunması gibi sebeplerden başka sevilmek arzusu bebeğin ağlama sebepleridir. Bu durumda ağlama sebepleri araştırılıp, kucağa alınıp gerekli ilgi gösterilmelidir.
Bebekler İçin Koruyucu Testler
Yeni doğmuş bebekler muhtemel bir hastalığa karşı doğumdan sonra yapılan muayenelerdir. Doğumdan sonra 5-10 gün sonra muayene yapılmalıdır. Doğuştan olma kalça çıkığı ve fenilketonri denilen zeka geriliği için Guthrie Deneyi yapılmalıdır. Çocuğa yapılabilecek testlerden birisi de idrar muayenesidir. Kanda aşırı derecede birikmiş bulunan oksijenin körlüğe sebebiyet verecek fibroplozi adı verilen durumunun önlenmesi gibi bir çok sıhhi testlerin uygulanması gereklidir.
Çocuklar İçin Koruyucu Aşılar
Çocuk sağlığı için gerekli bir aşı takvimi uygulanmalıdır. Buna göre tüberküloz, boğmaca, difteri, tetanoz, çocuk felci, çiçek, kızamık, kızamıkcık, kabakulak ve tifo aşısını yaptırmalı ve çocuğun sağlığı için bütün tedbirler zamanında olmalıdır. Hoşa gitmeyecek durumların meydana gelmemesi için üzerinde önemle durulmalıdır.
Aşırı Hareketli Çocuklar
Çocuğun aşırı hareketli olması, çocuğun yerinde duramaması bir sorunu var demektir. Tıp dilinde bu çocuklara Hiperkinetik çocuk denilmektedir. Bu çocuklarda zeka üstün orta ve geri olabilir. Aşırı hareketlilik okulda ve evde bazı baskılara maruz kalması sebebiyle çocuğun hareketlilikle dışa vurmasıdır. Aşırı hareketliliğin belirtileri saklanmak, kaçmak, asi olmak, kavga etmek, uyumsuz davranışlarda bulunmak gibi durumlardır. Bu durumlar çevresini de rahatsız ederler. Zeki olmalarına rağmen bazıları toplum dışına itilmektedir. Araştırmalar neticesinde beyindeki bazı maddenin oranlarının değişik olması hareketliliği meydana getirmektedir. Bunun tedavisi için, Hekim pedagog psikolog sosyal hizmet uzmanları ile aile ve öğretmenlerin de bu tedaviye katılmaları önemlidir. İlaçla tedavi ise bir uzman tarafından yapılmalıdır.
Sıkılganlık Çocuğun Başarısını Etkiler
Sıkılgan çocuklar çekingen davranırlar. Cümle kurmakta zorlanır ve fazla duygusaldır. Bildikleri bir şeyi söylemeğe cesaret edemezler. Çocuğun sıkılgan olma sebepleri ise kendi başına iş yapmasına izin verilmeyişi, ölüm, boşanma gibi sebeplerle sevgine mahrum olması, sakatlık gibi bir şekil bozukluğu sıkılgan olma sebepleri, bunu önlemek için öncelikle çocuğunu kendine güven duymasını sağlamak, okumaya teşvik, kabiliyetine göre sorumluluk verilmesiyle önleme yoluna gidilebilir.
Çocuktaki Saldırgan Davranışlar Önlenebilir mi?
Çocuğun saldırgan olup olmadığı davranışlarına bakılarak karar verilir. ruhi sorun ve çevresiyle uyum sağlayamayan çocuklar saldırgandır. Sebepleri ise; çocuğun üzerine fazla düşme, aile fertlerine saygısızlık, annenin rolünü az bulmaktır. Ana okuluna, eşya kırma ilkokulda arkadaşlarına saldırma, serbest yetişmiş çocukla saldırgan olma sebeplerindendir. Saldırgan davranışları önlemek için saldırganlığın hoş olmadığı anlatılmalı, her fırsatta eğitilmelidir. Her isteği yerine getirilmemelidir. Her isteği yerine getirilirse onu bir vasıta olarak kullanabilir.
Bir Tür Konuşma Bozukluğu: Kekemelik
Konuşma akışında telaffuz duraklaması şeklinde ortaya çıkan bozukluğu kekemelik diye tanımlayabiliriz. kekemelik büyük oranda ruhi sebeplere dayanmaktadır. Aşırı heyecanla ilgisi büyük önemli sebeplerden birisi de ailenin çocukla iletişimidir fazla baskı çocuğun konuşmasına izin vermeme gibi sebeplerdir. Bu çocuğun kendine güvensizliğine, arkadaş ilişkilerinin bozulmasa okuldaki başarısızlığına sebep olabilir. Bunun fiziksel bir özellikten mi, ruhi bir rahatsızlıktan mı kaynaklandığı belirlenmeli ve gereken yapılmalıdır.
Tiklerin Yok Edilmesi Mümkün mü?
Tik bir kas kümesinin katıldığı tepki ya da hareketi hiçbir amacı olmadan içten gelen zorlamalarla istek dışında yapılan harekettir. Kanner'e göre belirgin özellikleri ise Huzursuz, Hassas, alıngan, bencil, yılgınlık ve kolayca yorgunluk gösterir. Başlıca sebepleri sıkı disiplin uygulanan hareketini izin verilmeyen çocuklarda hem gözünü oynatışına gerilimden kurtulma isteğini belirtir. Nasıl yok edebiliriz? Bunun için huzurlu bir ortam sağlamalı hareketlerinden dolayı baskı yapmamalı sorunlarına inilmeli ve gerekli endişeleri azaltılmalı, ilaç tedavisi ile hekim reçetesiyle uygulanmalıdır.
Çocuk Tırnaklarını Mı Kemiriyor?
Tırnak yeme daha çok sinirli ve endişeli çocuklarda görülen ailenin baskısı ve sert öğretmenin etkisine kalan çocuklara görülür. Önlenebilmesi için bu tırnak yemeye iten sebepler ortaya çıkarılmalıdır. Buna göre çare ve tedavi uygulanmalıdır. Tırnak yemenin kötü bir alışkanlık olduğu anlatılıp kendine inandırılmalıdır.
Çocukta Parmak Emme
Çocuğun emme isteğinin çeşitli sebeplerle vaktin öne sona erdirilmesi çocuğun psikolojik ihtiyacı parmak emmekle giderdiği bir durumdur. Emzirilen bebeklerde parmak emme isteği yeterince doyurulmayan bir çocukla başlangıçta görülen emme alışkanlığı zamanla başka hareketlerde eşlik edebilir. Saçını çekebilir. Lorenze göre parmak emme davranışı stres durumunda ortaya çıkan bir yer değiştirme hareketidir. Çocuğu parmak emmekten vazgeçirebilmek için en iyi tedavi yolu, çocuğun ilgisini başka yere çekmek ve kendisine telkinlerde bulunmak ve onun anlayabileceği bir şekilde anlatmak olacaktır.
Çocuğunuz Okula Gitmekten Korkuyor mu?
Çocuğun okul korkusu bir endişe sebebiyle okula gitmeyi reddetmesi, bu konuda isteksiz görünmelidir. Kimi çocuk okula gitmemek için evde oyalan bazen de bir hastalık uydurur. Biz buna okul korkusu diyoruz. Okul korkusunun sebepleri ise, evden uzakta olma, anne şefkatinden uzakta bulunma, öğretmen öğrenci ilişkisi başarılı olamıyorsa bu da okul korkusunun sebeplerindendir. Çocuğun okuldan korktuğunun başlıca belirtileri okul korkusu olan çocukların mide bulandırıcı, karın veya baş ağrısı şeklindedir. Elinden tutulup okula götürüldüğünde ağlayarak gider. Evde kalan çocuk bir süre sonra yatışır. Okul korkusu karşısında alınacak tedbirler ise aile çocuğa soğuk-kanlılıkla yaklaşmalıdır. Dişi ağrıyan kimsenin dişçiye gitmekten korkması ne kadar yararlı olursa çocuğun evde kalması da aynı şekilde olur.
Hepimizin Ortak İhtiyacı
Sevgi: Çocuklardaki sevgi ihtiyacını hiçbir dönemde ihmal edilmemeli ve esirgenmemelidir. Çocuğun en önemli psikolojik ihtiyacı içten sevilmektir. Sevginin eksikliği kadar aşırısı da tehlikelidir. Sevgiyi açığa vurmamanın bir çok yolları vardır. Sıcak bir bakış, bir gülüş gibi kolaylıkla sevgi belirtilebilir. Dinimizde bile sevginin ayrı bir önemi vardır.
Sevgiden Sonra Çocuğun En Önemli İhtiyacı Oyundur
Oyun çocuğun duygularını, özlemlerini, kokularını, kısacası iç dünyasını yansıttığı bir tiyatro sahnesidir. Oyunun çocuğun sağlıklı bir şekilde gelişmesi ve yetmesinde önemli bir etkendir. Oyun yoluyla çocuk duygularını ve ihtiyaçlarını ifade imkanı bulur. Oyunun sünnette de yeri olduğunu ilgili rivayetler incelendiğinde görülmektedir. Bunlar gayeli ve hoş vakit geçirici oyunlar olarak sınıflandırılmaktadır.
Kadının Çalışması, Çocuk ve Bazı Meseleleri
Kadın şerefli bir mahluktur. İslam dini kadının toplumda önemli bir yeri olduğunu belirtir. Yapılan araştırmalar ülkemizde çalışan kadınların büyük çoğunluğunun ekonomik sıkıntı ile çalışma mecburiyetinde olduğunu belirtmektedir. Maalesef çalışan kadınlara büyük tuzaklar kurulmaktadır. Bunlardan birisi de modadır. Moda altında evvela kadının yuvasını yıkmak, aile yuvasından ayırmak, kadının maddi güzelliğini ortaya koyarak onu orta malı haline getirerek aileyi yıkmaktır. Güzellik yarışmaları adıyla çağdaş cariye pazarlarının büyük coşkuyla televizyonlarda gösterilmesiyle kölelik anlayışını egemen kıldırdığını ortaya koymaktadır. Kadın erkeğe göre daha zayıftır. İş görme kapasitesi erkeğinkinden %30 daha azdır. Çalışan kadın evine, erkeğine, çocuğuna zaman ayıramamaktadır, bu yüzden ailede sosyal statü bozulmaktadır. İşten dönen kadın yorgun hayliyle ev işlerini aksatmakta ve evinde hasta olan çocuğuna zaman ayıramamakta, işine de gerekli dikkati verememektir, bu yüzden çocuk istememektedir.
Çalışan kadınların çocuklar evdeki kadınların çocuklarından daha çok hastalanmaktadır. Yapılan pek çok araştırma çalışan anne çocuğunun ne kadar erken yaşlarda yabancı eline verirse ruh sağlığının tehlikeye girme ihtimalini yükseltmektedir. Anne ilk yıllarda çocuğu ile kuramadığı iletişimi son yıllarda telafi edemez bir çok sorunların çıkmasına sebebiyet verir. Peygamberimizin çocuklara İslami terbiye verebilecek olanlar önce annelerdir demiştir. Çocuklara rasgele isim verilmemeli, çocuğa anlamı güzel olan güzel şeyler hatırlatan isimler verilmelidir. Aile içi kavgalar çocuğun ruh dünyasını etkiler, bu yüzden kavgaların çocuk önünde olmamasına dikkat edilmelidir. Eşler arasında arzu edilen sağlıklı ilişki ancak İslami eğitim ile sağlanabilir. Araştırmalar televizyonun çocuklar salgıdan hale getirdiğini göstermekte ve zamanını çalmaktadır. Türk toplum yapısına uygun programlar olmamaktadır. Aileye düşen çocuklara örnek olmaktır. Belli saatlerde televizyon kapatılıp, birlikte kitap okunmalıdır.
Tek Çocuk Ve Problemleri
Araştırmalar tek çocuğun içtimai hayata uyumunda çeşitli problemlerle karşılaşabileceğini göstermektedir. Müslüman nüfusun artmasından endişe eden batılılar tek çocuk yapmayı tavsiye etmektedir. Tek çocuğun çoğu zaman kardeş özlemi çekmesidir. Bu da çocuğun ruh sağlığını olumsuz şekilde etkilemektedir. Dayak çocuğu terbiye eder mi?: Çocukluk yıllarında dövülen kişinin içine kapanık ve suç işlemeye temayülle olduğu yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır. Çocuğa sevgi ve şefkatle yaklaşmalı, dayak en son çare olmalıdır. Sünnette ise çocuğa dayakla sadece korkutmaya cevaz vermiştir.
Çocuklar Arkadaş Seçiminde Yönlendirilmelidir
Çocuğun sevgi ve güven gibi bazı ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlarını arkadaşları giderir. İyi arkadaş işi alışkanlıklar kazandırır. Çocuk yeteneklerini arkadaşları ile birlikte iken ortaya koyar. Çocuğun salih kişiler ile arkadaşlık kurması sağlanmalıdır. Zira Allah'ın emirlerine muhalif kişilerden uzak tutmalıdır.
Çocuk kitapları nasıl olmalı
Çocuk kitapları yaşına göre ve ilgi çekici olmalı, çocuk kitap okurken olay ve kahramanları çoğu olumlu yönde etkilemeli. Kahramanlıklar abartılmamalı, kin ve düşmanlık olmamalı çocuğa olumlu bir mesaj vermelidir.
6) ÇOCUĞUN DİNİ BİLGİSİ
a) Peygamberlerin Kıssaları
b)Peygamberimizin Kısa Hayatı
c) İslamın Temel Esasları
-Okuma Parçası-
Genel Bir Bakış
Çocuğun ilk mektebi-medresesi, evidir. Düzenli ve düzeyli bir aileden eğitimi alan çocuk, topluma çıktığı zaman, sosyal hayata çok kolay uyum sağlar. Onun için aile, bir mektep ve terbiye merkezidir.
İmdi bu girişten sonra kıssaların çocuk üzerindeki etkilerini açılamaya çalışalım.
Kıssa: Bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek. Bu Arapça'da 'kassa kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye ve olaya da "kıssa" denilir. Buhâri, bab başlıklarında "kıssa"yı "olay" anlamında kullanmıştır: "Bâbu Kıssati Ehl-i Necran, Bâbu Kıssati Gazvet-i Bedr..."
Aynı kökün "kesmek", "kısaltmak" anlamı da vardır. "Kıssa" kelimesi esas olarak "izlemek", "izi takip etmek" anlamına gelmektedir. Kehf 16/64 ve Kasas 28/11'de bu anlamda kullanılmıştır:
قَالَ ذَلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ فَارْتَدَّا عَلَى اَثَارِهِمَا قَصَصًا
"(Musa): İşte aradığımız o idi dedi. Tekrar izlerini takib ederek geriye döndüler."[393]
وَقَالَتْ لاُخْتِهِ قُصِّيهِ فَبَصُرَتْ بِهِ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لاَ يَشْعُرُونَ
"(Musa'nın) kız kardeşine "Onun, izini takip et" dedi. O da onlar farkına varmadan onu uzaktan gözetledi."[394]
'"Kıssa" edebiyatında "hikaye" anlamında kullanılır. Hikâye ise olmuş veya olması muhtemel olayları belirli bir takım noktaları ön planda tutarak anlatan edebiyat türü"dür. Kur'an'daki kıssalar; meydana gelmiş olayları anlattığı için "gerçek kıssa"lardır:
اِنَّ هذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ
"İşte (İsa hakkındaki)"gerçek kıssa" (el-kasasu'l-hakku) budur."[395]
Kıssanın gerçek olmayan bir türü vardır ki buna hikâye denir. Kıssa denilebilecek hikâyeler nadir olur. Bir haber veya hikâyenin kıssa olabilmesi, yaşanmış ve kaleme alınmış bir özelliği olması gerekir.
Kur'an, kıssaların gerçeğini anlattığı, yani tarihte meydana gelmiş olanlarını anlattığı için ondaki kıssalara hikâye denilmez. Çünkü hikaye; meydana gelmemiş fakat vukua gelmesi muhtemel olayları temsil yoluyla anlatır. Kur'an'ın anlattığı kıssalar ise, bazı müsteşriklerin iddia ettiği gibi, tarihi hakikatlerle ilgisi olmayan, sırf öğüt vermek maksadıyla söylenmiş hikâyeler değildir. Kur'an'ın anlattığı kıssalar tarihî hakikatler, geçmişlerin haberleridir:
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ امَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى
"Böylece sana geçmişlerin haberlerinden bir miktar anlatıyoruz. Gerçekten sana katımızdan bir zikir (ibret verici olayları taşıyan bir kitap) verdik."[396]
Kur'an'ın bu ifadeleri, hem okuma-yazma bilmeyen, dolayısıyla eski kitapları okuyup da içindekileri öğrenmesi mümkün olmayan ümmî Peygamberin bir mucizesi, hem de Kur'an'a eskilerin masalları: Esâtıru'l evvelin (68/15) diyen müşriklere bir cevaptır. Çünkü Kur'an eskilerin masallarını değil, geçmişlerin gerçek haberlerini, tarihlerini anlatır.
Kur'an'da Kıssalar
Kur'an, insanları doğru yola iletmek için gönderilmiştir. Bunun için de hikmet ve güzel öğüt metodunu kullanmaktadır. Yaşanmış olayları etkili bir üslupla anlatmış, bunu yaparken, benzer olayların insanların başına her zaman gelebileceğini vurgulayarak dersler çıkarılmasını istemiştir.
Kur'an, muttakiler için bir öğüt ve insanlar için bir açıklama (beyan) dır:
هَذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّقِينَ
Bu (Kur'an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.[397]
اُدْعُ اِلى سَبيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتى هِىَ اَحْسَنُ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبيلِه وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدينَ
(Ey Muhammed) sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve anlarla en güzel şekilde mücadele et. Çünkü Rabbin, yolundan sapanları, en iyi bilen O'dur ve O, yola gelenleri de en iyi bilendir.[398]
Kur'an'ın metod olarak kullandığı beyan, öğüt ve hikmet unsurları kıssada bir araya gelmiş bulunmaktadır. Kur'an'ın içine aldığı beş konu (iman, ibadet, muamelat, ukûbat, ahlâk ve kıssalar) dan kapsam itibariyle en geniş olanı ahlâk ve kıssalardır. Gerçekten de, peygamberlerin gönderiliş gayesi imanlı ve ahlâklı insanlar yetiştirmek olduğu için Kur'ân-ı Kerim'in yarısına yakın bölümü, insanlara ders ve ibret olmak üzere anlatılan geçmiş peygamberlerin ve milletlerin kıssalarıdır.
Kıssanın insan eğitiminde büyük rolü vardır. Geçmiş insanların başından geçen olayları ve sebeplerini anlatmak, buğünün insanına da yol gösterir, ders verir. Çünkü insan, yaratılışı, eğilimleri ve zaatlarıyla aynı insandır. Tarihte yaşamış insanlar ve milletler için sözkonusu olan, bugünün insanı için de sözkonusudur. Mesela; inkârcıların ve zâlimlerin acı sonları Kur'an'da, Firavun ve ordusunun denizde boğulmasına yol açan zulümleri anlatılmak suretiyle gözler önüne serilir. Yine sıkıntılara göğüs yererek, Allah'a olan iman ve tevekkülünü kaybetmeyen kimselerin, sonuçta büyük mertebelere ulaşacakları ve sabırlarının mükâfatını görecekleri Hz. Yûsuf kıssasında en güzel şekilde anlatılır.
Kur'an'da geçen kıssalarda esas gaye; "tarihi bilgi vermek olmadığı için, yer ve zaman belirtilen teferruata girilmez. Esas gaye: "muhtelif milletlerin tarihlerindeki bir takım özellikleri belirtmek, diğer peygamberlerin hayatında, Hz. Muhammed'in hayatında karşılaştığı hadiselere benzeyen hadiseleri açıklamak, hak ve hakikatin daima galebe çaldığını, daima üstün geldiğini göstermek; Peygambere ve mü'minlere teselli vermek, her peygamberin karşılaşmış olduğu muhalefetin eninde sonunda yıkıldığını ve eridiğini tarihi misallerle tespit ederek mü'minlerin azmini kuvvetlendirmektir."[399]
Kur'an kıssaları peygamber kıssaları ve Geçmişlerin Haberleri diye iki kısımdan meydana gelir.
Peygamber Kıssaları- Kur'an'da peygamberlerden yirmi beş veya yirmi sekizinin hayatları hakkında yeterli malumat verilmiştir.[400]
Kur'an'da "Peygamber Kıssaları" ifadesi değil, "peygamberlerin haberleri: Enbâu'r-rusul" tabiri geçer.
Kur'an'da Hz. Adem, Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, İsmail, İshak, Lût, Yakub, Yusuf, Şuayb, Mûsa, Davud, Süleyman, İdris, Lokman, Zü'lkifl, İlyas, Üzeyr, Eyyub, Yunus Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed (a.s)'ın kıssaları geçmektedir.
Geçmişlerin Haberleri- Kur'an'da 'geçmişlerin haberleri' (20/99) ifadesiyle; Zülkarneyn, Ashabu'l-Kehf, Ashâbü'l-Uhdûd, Ashâbü'l-Fîl, Ashabu'r-Ress Ashâbü'l-eyke, Âd, Semûd, Lût, Nuh kavimleri kastedilir. Ayrıca İsrâ, Hicret, Bedr, Uhud, Benû Nadîr, Ahzâb, Mekke Fethi, Huneyn Gazvesi, İfk Hadisesi, Münafıklara ait kıssalar yer almaktadır.
Genellikle muharref Tevrat ve İncil'de nakledilen Yahudi-Hristiyan kültürüne ait kıssalara İsrailiyyat adı verilir. Kur'an geçmiş milletlere ait haberlerin doğru olanlarını içine aldığı için, doğru olup olmadığı bilinmeyen, çoğu zaman uydurma olan bu gibi rivayetlere ihtiyaç kalmamıştır.
İsrailiyatın nakledilmesinde bir sakınca olmadığını ifade eden hadisler olduğu gibi, onun naklini yasaklayan hadisler de vardır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ölçü Kur'an ve Sünnettir; İsrailiyyat Kur'an ve Sünnete uygun olup olmamasına göre değerlendirilerek: Kur'an ve Hadisin ruhuna aynen uyan İsrailiyyat alınır. Bu grupta mütalaa edilen haberler, hadis kitaplarının Fiten, Ehâdîsu'l-Enbiya ve İsrailoğullarından bahseden bölümlerinde zikredilmiştir. Sahih-i Buhârî'nin bir babı "İsrailoğullarından naklolunan haberler babı" adını alır. Bunlardan Kur'an ve Hadisin ruhuna aykırı olanlar atılır. Bu ikisi dışında kalanlar alınmaz, benimsenmez, kitaplara yazılmaz.
Kur'an'da "en güzel kıssa" (Ahsenü'l-Kasas) olarak anlatılan Hz. Yûsuf'un kıssasında çok yönlü dersler vardır: Sabır ve sıkıntılara katlanmanın büyük mükafatı, Allah'tan hiçbir zaman ümid kesmemek, nefsin ve şeytanın kotu isteklerine uymayarak Allah'a bağlanmak, bilmeyerek kötülük yapanları affederek onlara güzel ahlâk dersi vermek, üzerine aldığı görevi en iyi şekilde yerine getirerek güvenilir olduğunu isbat etmek, emanete hıyanet etmemek ve üzerinde hakkı olanların hakkını gözetmek.
Eğitim ve Öğretim Aracı Olarak Kıssa
Çocukların ve gençlerin eğitiminde tarihî, dinî ve ahlâkî kıssaların büyük bir önemi vardır. Gerçek veya gerçekleşmesi muhtemel olayları canlı bir dille, edebî bir üslupla tasvir etmek, okuyanlar üzerinde büyük bir etki bırakır. Kötülüklerin ve ahlâksızlıkların korkunç neticeleri, en güzel şekilde hikâye üslubuyla anlatılır ve insanlar bu yolla kötülüklerden sakındırılır. İyi işler ve güzel ahlâklıların örnek davranışları da hikâye yoluyla etkili bir biçimde aktarılarak gençler bu iyi hareket ve davranışlara teşvik edilir.
İslam'ı insanlara sevdirmek için kıssa ve menkıbelerden büyük ölçüde yararlanılmıştır. Eğitim maksadıyla bu çeşit ahlâkı hikâyelerin anlatılmasında bir sakınca yoksa da, Kur'an ve Sünnet'te bir dayanağı olmayan bir şeyi teşvik etmek veya yasaklamak için, dini bir hüviyet vererek hikâye uydurmak yasaktır. Kıssanın insanlar üzerinde bıraktığı tesiri kötüye kullanarak, şahsî çıkarları için hikâye uyduran ve nakleden kıssacı (kassâs)lara tarihte rastlanmıştır.
Tasavvuf'un konusu da ahlâkın güzelleştirilmesi (tehzîbu'l-ahlâk) ve nefsin terbiyesi olduğu için konularını işlerken kıssalardan büyük ölçüde yararlanır. Mutasavvıfların anlattığı kıssalar çoğunlukla İsrâiloğulları kıssaları ile örnek şahsiyetlerin ahlâk ve davranışlarını konu alan hilye ve menkıbelerdir.
Aile: Ailenin hem psikolojik, hem de pedagojik, hem de sosyolojik öneminin yanında, çocuğa dini formasyon kazandırılmasında da en önemli faktör olduğu bilinmektedir. Ailenin çocuk eğitiminde bu denli önemli oluşu, gerek Kuran ayetleri, gerekse Hz. Peygamber (as)ın hadislerinde de vurgulanmıştır. İslam eğitimcileri ise bu iki kaynak doğrultusunda, ailenin, çocukların dini eğitimlerinden öncelikle sorumlu olduklarını ifade etmişlerdir. Batılı psikolog ve pedagogların da eğitimde ailenin önemine özellikle dikkat çektiklerine şahit olunmaktadır. Bütün bunlardan hareketle, ailenin, çocuklarin din eğitimi ve öğretiminde en önemli unsur olduğunu ifade etmemiz mümkündür.
1990-1992 yıllarında gerçekleştirilen bir araştırma esnasında, anketi cevaplayan öğretmenlerin % 99unun, din eğitimi-öğretimine ailede başlanması gerektiğini ifade etmeleri de anlamlıdır. Bu bilgiler göz önüne alınarak denilebilir ki, aile, ilk yıllarda çocuğun bakımı, korunması ve kollanmasından sorumlu olduğu gibi, ona sağlam ve tutarlı bir dini formasyon kazandırılmasından da sorumludur.
Ailenin bu sorumluluğu, öncelikle ailenin oluşumunu sağlayan anne babayı ilgilendirmektedir. Gerçekte çocuğun eğitim-öğretiminden sorumlu olan anne babanın, din eğitimi-öğretimi faaliyetini yürütürken de birlikte hareket etmeleri, bu işi yekdiğerinin üstüne atmamaları gerekmektedir. Öğretmenlerin %73; öğrencilerin ise %63,9 düzeyiyle, bu görevi, "anne babanın birlikte yürütmeleri gerektiğini ifade etmeleri ne kadar yerindeyse, araştırmalarımızın bir diğer bulgusunda, bu birlikteliğin %24,8 oranıyla sınırlı kalması da o derece düşündürücüdür. Öğrencilerin, ailelerince gerçekleştirilen din eğitimi - öğretiminden %41,8 düzeyinde olumsuz yönde etkilenmelerinde, anne babanın bu eğitimi birlikte ve sistemli bir şekilde yerine getirmemelerinin rol oynadığı inancındayız.
Bu itibarla, ilk çocukluk yıllarında ailede gerçekleştirilen din eğitimi-öğretiminde en ideal olan tarzın, bizzat anne babanın birlikte yürüttükleri eğitim-öğretim faaliyeti olduğu söylenebilir. Öte yandan, pedagog Rousseaunun bu konudaki görüşü de söylenenleri desteklemektedir. Rousseaunun ... Hakiki sütnine ana olduğu gibi, hakiki mürebbi de babadır. Ana ile baba sistemleri hususunda birbiriyle anlaşsınlar. Çocuk birinin elinden ötekinin eline geçsin. Makul ve mahdut zihinli bir baba tarafından terbiye edilmek, dünyanın en mahir hocası tarafından yetiştirtmekten daha iyidir şeklindeki görüşleri, çocuğun kişiliğinin oluşması ve güçlenmesi için tutarlı bir aile ortamında yetişmesi gerektiğini ifade eden psikologlara, ilham kaynağı olmuştur.
Çocukluk çağının ilk yıllarında anne baba tarafından yerine getirilmesi gereken bu faaliyetin hangi yaşlardan itibaren başlaması konusunda kesin bir sınır yoktur. Ancak Hz. Peygamberin, konuşmaya başlayan çocuklara birtakım dini nitelikli cümleler ve ayetler ezberlettiğine dair rivayetler göz önüne alındığında, çocuğun dil gelişimiyle birlikte, konuşmaya başladığı çağdan itibaren dini eğitiminin de başlayabileceği sonucuna ulaşılabilir. Bu bağlamda, Hz. Peygamberin fıtratla ilgili hadislerinden: Her çocuğun bu (fıtrat) hali konuşma çağına kadar devam eder. Sonra, artık ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusileştirir, ifadesini hatırlamamız, dil gelişimiyle birlikte din eğitiminin de başlatılmasının önemini ortaya koyacaktır.
Nitekim gerek öğretmenler ve gerekse öğrencilerin de üzerinde birleştikleri 3-4 yaşları hem Hz. Peygamberin sünnetine, hem de pedagojik realiteye uygundur. O halde, bu yaşlardan itibaren ölçülü, düzeyli ve kararlı bir şekilde din eğitimine başlanabileceğini, bunun aynı zamanda çocuk için oldukça gerekli bir konu olduğunu, anne babaların ise ihmal etmemeleri gereken bir görev olduğunu söyleyebiliriz.
a) Peygamberlerin Kıssaları
Çocuk, eğitimin temel esaslarından birisi ve en önemlisi yüce Allahın gözetiminde terbiye olmuş aziz Peygamberlerin yaşantısı olan siret-i enbiyadır. Her anne ve babanın çocuklarına iftiharla takdim ederek çocuklarının yollarından gidebileceği ve kendi örnek olmasını istediği gerçek kahramanlar O asil insanlar olan Peygamberlerdir.
İmdi bu girişten sonra az ve öz olarak siret-i enbiyayı açıklamaya çalışalım.
Aziz Peygamber: Peygamber: Haber getiren kişi. Allahu Teâlâ'nın kullarına emir ve yasaklarını bildirmek ve onlara hakkı, doğruyu ve yanlışı açıklamak üzere seçip görevlendirdiği ilahî elçi. Kur'an-ı Kerim' de; "nebi" veya "enbiya", bazen da "resul" veya "rusul" diye geçer.
"Nebi", Arapça bir kelime olup, "nebe' " kökünden türetilmiştir. Muhbir, yani "haber verici" anlamına gelir. Ancak nebe', herhangi bir haber değil; bize bildirilen fevkâlade değerde, çok önemli bir haber, bir tebliğ demektir. Nebe', yalnız, doğruluğunda hiç şüphe olmayan bir haber için kullanılabilir. [401]
Nebi'nin manası, Allah'ın, seçtiği kullarına ilâhî haberinin, vahiy yoluyla ulaşması ve vahyine muhatab olmasıdır. Kelime, Allah ile peygamberi arasındaki alâkayı, yani vahyi ve haber vermeyi açıklıyor.[402]
Bazı dilciler, "nebi" kelimesinin "yükseltilmiş" manasında olan "nübüvvet" kelimesinden geldiğini ileri sürerler. Diğer bir kısım dilciler ise, "nebi" kelimesine, Allah (cc) ile akıl sahibi kulları arasında bir elçi veya, "Biz insanlara, Allah Teâlâ'nın vahy-i ilâhisini bildiren kimse" manası verirler. Nebi'nin çoğulu "enbiya"dır. Peygamberlere, ilâhî emir ve yasakları, hüküm ve haberleri insanlara bildirdikleri için "enbiya" denmiştir.[403]
Kur'an-ı Kerim'de "nebi" yerine "resul" de geçmektedir. Arapçada "irsal" kelimesinden alınan "rasul", gönderilen kimse, haberci, elçi anlamına gelmektedir. Allah (cc) tarafından, insanları irşad edip onları doğru yola yöneltmek için gönderilmiş olduklarından, peygamberlere, "rüsûl-i kirâm, mürselîn" denmiştir.[404]
Bu esasa göre; nebi ve resul kelimeleri, aynı manaya gelen, Arapçıda iki (müterâdif) eş anlamlı isimdir. Peygamberlere, Allahtan önemli haber (vahy) aldıkları için "nebi"; aldıkları haberleri gönderildikleri insanlara bildirdikleri için de "resul" denir. Onların en önemli görevi, kendilerine indirilen ilâhî vahyi tebliğ etmektir. O halde risaletin manası Allah Teâlâ'nın, seçtiği kullarından birini ilâhî hüküm veya şerîatını başkalarına tebliğ etmekle mükellef tutmasıdır. Bu kelime, peygamber ile diğer insanlar arasındaki alâkayı açıklamaktadır. O da, irsal (gönderilme) ve elçilik kavramıdır.
Bu esasa göre, peygamberlerin iki görevi vardır. Bunlardan Allah (cc) ile özel ilişkisine "nübüvvet"; insanlarla olan "ilâhî görev" ilişkisine de "risâlet" denmektedir. Nebî ve resul kelimeleri bu iki ilişkiyi ifade etmektedir.[405]
Çoğunluk Kelam âlimlerine göre ise "resul" kelimesi, lügat manası bakımından "nebi" kelimesinden daha geniş ve şümullüdür. Çünkü melekler de, ilâhi haberler taşıdıklarından, onlara da "İlâhi haberciler" anlamında "resul" denmektedir. Bu görüşte olanlara göre, kendisine ilâhî kitap ve müstakil şerîat verilen peygamberler "resul" diye anılırlar. Bu bakımdan, her resul aynı zamanda bir nebidir. Fakat her nebî, resul değildir. Bunlara göre; ikisi arasında, -mantık diliyle"umum-husus-mutlak" ilişkisi vardır. Çünkü nebî; tebliğle mükellef olsun olmasın, Allah Teâlâ'dan vahiy yoluyla her hangi bir emir alan kimsedir. Eğer o, belli bir şeriatı (hukuk sistemini) veya bir Kitabı tebliğ etmekle mükellef tutulursa, o peygambere aynı zamanda "resul" denir. Her iki grubun da Kitab ve Sünnet'ten delilleri vardır. Sonuç olarak, nebî ve resul şöyle tarif edilebilir: "Allah Teâlâ'nın seçtiği ve onu Cibril (as) vasıtasıyla (uyanık iken) vahyettiği şeyleri insanların hepsine veya belli bir topluluğa Allah'ın emriyle tebliğ eden bir insandır.[406]
Peygamberlere İman ve Önemi
Kur'an-ı Kerim'de zikredilen birçok ayetlere ve Peygamberimiz (a.s)'ın bazı sahih hadislerine göre Allah Teâlâ'nın razı olduğu yegâne hak din olan İslâm'da iman esaslarından biri de, Allah (cc) tarafından insanları irşat ederek onlara doğru yolu göstermek için gönderilen bütün peygamberlere iman etmektir. Bu ortak esas, İslâmda iman esasları arasında yer alan çok önemli bir rükündür. Çünkü "meleklere" iman edilmeden, "İlâhî kitaplara" inanmak mümkün olmadığı gibi, bu kitapları insanlara tebliğ etmekle görevli ve sorumlu olan "Peygamberlere" iman edilmeden de, mukaddes kitaplara iman etmek mümkün değildir.
Gerçek şudur ki; peygamberlik müessesesine inanılmadan din, yani ilâhî emir ve yasaklar söz konusu olmaz. Çünkü peygamberler, Allah Teâlâ'nın insanları irşad için gönderdiği birer ilâhî elçi olarak kendilerine vahyolunan ilâhî hükümleri, emir ve yasakları yalnız tebliğ etmekle kalmazlar; aynı zamanda bu hükümleri kendi nefislerinde aynen tatbik eder ve günlük hayatımızda fert ve toplum olarak nasıl uygulayacağımızı gösterirler. Peygamberler, herkes tarafından takip edilebilecek üstün vasıflı, yüksek ahlâklı, kâmil ve örnek insanlardır. Onlar, her hususta çok güzel birer örnek oldukları için, insanları kolayca etkiler, onlara Allah sevgisi ve O'na imanı aşılar ve peşlerinden sürükleyerek hayatlarında esaslı değişiklikler yaparlar. Çünkü nefsi ve aklı ile başbaşa olan insanların ıslahı ve doğru yola yöneltilmeleri, ancak yine birer insan olan, günahlardan arınmış (masum) peygamberlerin önderliğinde başarılabilir. Onun içindir ki, melekler insanlara değil, yalnız peygamberlere elçi olarak gönderilmişlerdir:
قُلْ لَوْ كَانَ فِى الْاَرْضِ مَلئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ مَلَكًا رَسُولًا
(Onlara) de ki: Eğer yeryüzünde yaşayıp huzur içinde dolaşanlar melekler olsaydı, muhakkak Biz, onlara gökten melek bir peygamber indirirdik.[407]
Kur'an-ı Kerim'in bildirdiğine göre, peygamberlik müessesesi ve ilâhî kitaplar Allah Teâlâ'nın insanlara lütfettiği manevî bir hediye (mevhibe-i ilâhiyye)dir. Âlemleri yaratan Allah (cc) insanlar ve milletler arasında bir fark gözetmeden, onların her birine maddî sayısız nimetler ve çeşitli rızıklar verdiği gibi, ruhî bir gıda, manevî bir nimet olarak peygamberlik nimetini de aynı ilâhî esasa göre insanlık âlemine ihsan etmiştir.
Bu yönden peygamberlik, lütfü ve rahmeti sonsuz olan Rabbulâlemin'in bütün dünya milletlerine dağıttığı ilâhî bir hediyedir. Madem ki insanlar hidayet yolunu bulmak, hak ve adalet üzere kurulan ilâhî nizamı öğrenerek hayatlarında uygulayabilmek için Allah (cc) tarafından seçilerek gönderilen masum (günahsız) peygamberlere ve onlara indirilen ilâhî vahye muhtaçtırlar; o halde bütün insanların Rabbı, Hâlık ve Râzıkı olan Allah Teâlâ, elbette ki kulları arasında ayırım yapmadan, her millete kendi içinden seçtiği peygamberler gönderecektir. Nitekim bu husus Kur'an-ı Kerimde şu ayetlerle açık olarak beyan edilmiştir:
اِنَّا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشيرًا وَنَذيرًا وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا فيهَا نَذيرٌ
Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur.[408]
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌ فَاِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ قُضِىَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.[409]
Bütün peygamberler bu yüce görevi eksiksiz olarak yapabilecek ve kendilerine vahyolunan ilâhî hükümleri insanlara tebliğ edebilecek kudret ve kabiliyette yaratılan mümtaz ve sadık kullar, Allah tarafından seçilen ilâhî elçilerdir. Kur'an-ı Kerim, müslümanlara, yalnız İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (a.s)'e değil, dünya milletlerine zaman zaman gönderilen bütün peygamberlere de inanmayı emretmektedir:
قُولُوا امَنَّا بِاللّهِ وَمَا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَا اُنْزِلَ اِلى اِبْرهيمَ وَاِسْمعيلَ وَاِسْحقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَا اُوتِىَ مُوسى وَعيسى وَمَا اُوتِىَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْ لَانُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk" deyin[410] buyrulmaktadır.
Ayette geçen "nebiyyûn" kelimesi ile, daha önce gönderilen diğer peygamberlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. İşte İslâm dini, bütün peygamberlere inanmayı, "iman esasları"ndan ve İslam-ın temel prensiplerinden saymakla,[411] hiç bir dinin erişemediği derecede şümullü bir insanlık dini olmak vasfını kazanmaktadır. Bütün dünya milletlerine hitap etmek suretiyle de, insanları bütün beşeriyeti içerisine alan bir kardeşliğe, sulh ve sükûna, saadet ve selâmete davet etmektedir. Bu bakımdan, her müslüman icmâlî olarak (kısaca); başta Hz. Muhammed (a.s) olmak üzere, daha önce gönderilen bütün peygamberlere; tafsili olarak da, Kur'an-ı Kerim'de isimleri zikredilen peygamberlerin her birine ayrı ayrı iman etmeleri, ayrıca, Allah (cc) tarafından önceki milletlere gönderilen ve adları bildirilmeyen bütün peygamberlere toplu olarak iman etmeleri gerekir. [412]
Kur'an-ı Kerim'de bildirildiğine göre, bütün insanlık âlemine ve bütün milletlere hitab etmek üzere gönderilen peygamber, yalnız Hz. Muhammed (a.s)'dır. Hz. Muhammed (a.s) ilk peygamber Hz. Adem'den itibaren zaman zaman çeşitli milletlere gönderilen peygamberlerin en büyüğü ve sonuncusudur. O, peygamberler zincirinin son altın halkasıdır, Hâtemül-Enbiyâ'dır. O'ndan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir. Bu, İslâm-ın ve en son Mukaddes Kitap Kur'an'ın bildirdiği bir gerçektir:
وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشيرًا وَنَذيرًا وَلكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَعْلَمُونَ
Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.[413]
قُلْ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّى رَسُولُ اللّهِ اِلَيْكُمْ جَميعًا الَّذى لَهُ مُلْكُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ لَااِلهَ اِلَّا هُوَ يُحْي وَيُميتُ فَامِنُوا بِاللّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِىِّ الْاُمِّىِّ الَّذى يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَكَلِمَاتِه وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
"De ki, (Ya Muhammed): Ey insanlar! Ben göklerin ve yerin mülkü olan Allah'ın, size, hepinize gönderdiği peygamberiyim.[414]
Hz. Muhammed (a.s)'den başka hiç bir peygamberin bütün dünya milletlerinin hepsine birden gönderildiğine dair ne Kur'an'da, ne de başka bir kutsal kitabda açık bir ayet bulunmamaktadır.
Peygamberlerin Adedi ve İsimleri Kur'an-ı Kerim'de her millete mutlaka kendi içinden seçilen bir peygamber gönderildiği açıkça beyan edilmiş ise de,[415] peygamberlerin adedi ve her birinin ismi bildirilmemiştir.
Nitekim en-Nisa süresinde:
وَرُسُلًا قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَرُسُلًا لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَ وَكَلَّمَ اللّهُ مُوسى تَكْليمًا
Peygamberlerin bir kısmını bundan önce sana haber verdik, bir kısmını ise haber vermedik[416] buyurulmuştur.
Gerçi peygamberimizin bir sahih hadisinde yüz yirmi dört bin gibi bir sayıdan bahsedilmiş ise de; bu adet kesin değildir. Kur'an'da yalnız 25 peygamberin isimleri zikredilmiştir. Bunlar, Âdem, İdris, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, İbrahim, İsmail, ishak, Yakub, Yusuf, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Yünus, İlyas, İlyesa, Zekeriyya, Yahya, İsâ ve Muhammed (a.s) hazretleridir.
Ehl-i Sünnete göre; peygamberlerin sayılarını tahdid etmemek daha doğrudur. Çünkü sayının tespit edilmesi halinde, eğer rakam büyük olursa, gerçekte enbiyadan olmayanların peygamber sayılanlar içine katılması; eğer küçük olursa, enbiyadan olanların peygamberlerden sayılmaması gibi bir durumla karşı karşıya kalınabilir.[417]
Peygamberlerin Sıfatları
Bütün peygamberler Allah Teâlâ tarafından seçilip ilâhî elçiler olarak insanlara gönderildiklerine göre, hepsi birbiriyle kardeş gibidirler. Onlar bir âiledendir ve bir tek cemaattır: Bütün peygamberler doğru sözlü, sâdık, emîn, akıllı, sağlam karakterli, uyanık kalpli, yüksek ahlaklı, dünyada ve âhirette itibarlı ve Allah'a en yakın olan sevgili kullar, ilahi elçilerdir.
Onların diğer insanlardan ayn, kendilerine ait ortak bazı sıfât ve özellikleri vardır. Bu sıfatlar sayesinde yüce yaratıcı ile kulları arasında elçilik yapma liyakatını kazanmış olurlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:
وَاِذَا جَاءَتْهُمْ ايَةٌ قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ حَتّى نُؤْتى مِثْلَ مَا اُوتِىَ رُسُلُ اللّهِ اَللّهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ سَيُصيبُ الَّذينَ اَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللّهِ وَعَذَابٌ شَديدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ
Onlara bir âyet geldiğinde, Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler. Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.[418]
Bütün peygamberlerde ortak olan sıfatları şu beş maddede toplamak mümkündür: Emânet, sadakat fetânet, ismet, tebliğ.
1)Emânet: Sözlükte, güvenmek, emin olmak, korkmamak ve güvenilir olmak anlamında bir mastardır. Emânet, peygamberlerin kudsî görevlerini yerine getirmek hususunda ve her konuda emin ve güvenilir olmalarıdır. Bütün peygamberler son derece emin, güvenilen dürüst ve seçkin şahsiyetlerdir. Onlardan asla her hangi bir hiyânet meydana gelmez. Çünkü, Allah Teâlâ, ilâhî vahyini, peygamberlik şeref ve vazifesini hainlere değil, ancak her bakımdan emin olan sâdık kullarına verir. Peygamberlerini bu gibi emin, sâdık ve dürüst kulları arasından seçer. Şüphe yok ki Allah (cc) peygamberlik derecesine kirnin daha lâyık olduğunu en iyi bilendir. Kur'an-ı Kerim'de, geçmiş peygamberlerin emânet sıfatlarından söz eden ayetler vardır: Hûd peygamber, kavmine şöyle demişti:
اُبَلِّغُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّى وَاَنَا لَكُمْ نَاصِحٌ اَمِينٌ
Size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçıyım.[419]
Peygamber olmadan önce Hz. Musa için Şuayb aleyhisselâmın iki kızından biri şöyle demiştir:
قَالَتْ اِحْديهُمَا يَا اَبَتِ اسْتَاْجِرْهُ اِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَاْجَرْتَ الْقَوِىُّ الْاَمينُ
(Şuayb'ın) iki kızından biri: Babacığım! Onu ücretle (çoban) tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır, dedi.[420]
Hz. Musa, Medyen'den Mısır'a peygamber olarak dönünce Firavun'un kavmine şöyle demişti:
اَنْ اَدُّوآ اِلَىَّ عِبَادَ اللهِ اِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
Allah'ın kullarını bana bırakın. Çünkü ben size gönderilmiş emîn bir peygamberim.[421]
Hz. Muhammed de gerek peygamberlikten önce ve gerekse peygamberliği sırasında toplum içinde en güvenilir bir üstün kişiliğe sahipti. Bu yüzden Mekke'de Kureyş toplumu ona "el-Emîn" lakabını takmışlardı. Nitekim peygamber olmadan beş yıl önce yapılan Kâbe tamiri sırasında Hacerul-esved'in yerine konulması şerefini paylaşamayan, Kureyşliler arasında, çatışmaya varabilecek bir anlaşmazlık çıkmıştı. Bu arada Ebû Ümeyye Velid b. Muğîre'nin, "Şu kapıdan ilk mescide girecek olanı hakem yapınız" teklifi kabul edildi. Biraz sonra, belirtilen Benü Şeybe kapısından 35 yaşlarındaki Hz. Muhammed'in girdiği görüldü. Kureyşliler topluca "İşte el-Emîn, güvenilir kimse, onun hakemliğine razıyız" dediler.[422]
2) Sıdk Sıfatı: Sıdk, peygamberlerin, ilâhî hükümleri, emir ve yasakları insanlara tebliğde ve verdikleri her türlü haberde doğru sözlü, sadık olmalarıdır. Peygamberlerin yalan söylemeleri (kizb) asla caiz değildir. Aksi halde, insanları kendilerine inandırmaları ve onları irşad ederek doğru yola sevketmeleri mümkün olmaz. Çünkü yalan söylemek, büyük bir günah olduğundan, peygamberlerin "ismet" ve "emanet" sıfatlarıyla bağdaşmaz. Oysa Allah Teâlâ onların peygamberlik iddialarını tasdik etmek için her birine "Mucizeler" veriyor ve onunla adeta, "Kulum, peygamberlik iddiasında ve bendendir diye bildirdiklerinde sadıktır" diyor. Hak Teâlâ'nın yalancıları tasdik etmesi aklen mümkün olmadığına göre, peygamberlerin sıdk (doğruluk) sıfatı ile vasıflanmaları vacip; yalan söylemeleri ise imkânsızdır. Kur'an-ı Kerim'de Allah, peygamberlerini doğruluk vasıflarıyla methetmiştir:
وَاذْكُرْ فِى الْكِتَابِ اِبْرَهِيمَ اِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا
"Ey Muhammed! İnsanlara Kur'an'daki İbrahim kıssasını anlat. Şüphesiz ki o, özü sözü doğru, sıddîk bir peygamberdi.[423]
Hiç bir peygambere kavmi; "biz seni daha önce yalancı tanıyorduk" diyememiştir. Peygamberlerin emânet sıfatı, onların diğer insanlarla münasebetlerinde güvenilir olmaları yanında; asıl vahiy üzerinde emîn olmayı, Allah'ın emir ve yasaklarını insanlara değiştirmeden, arttırıp-eksiltmeden tebliğ etmesidir. Kur'an'da:
اَلَّذينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللّهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ اَحَدًا اِلَّا اللّهَ وَكَفى بِاللّهِ حَسيبًا
O peygamberler ki Allah'ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter[424] buyurulur.
Bir peygamberin emânete hıyânet etmesi, O'nun kutsal görevi ile bağdaşmaz:
وَمَاكَانَ لِنَبِىٍّ اَنْ يَغُلَّ وَمَنْ يَغْلُلْ يَاْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيمَةِ ثُمَّ تُوَفّى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Bir peygambere, emanete hıyanet yaraşmaz. Kim emanete (devlet malına) hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -asla haksızlığa uğratılmaksızın-kazandığı tastamam verilir.[425]
3) Fetânet Sıfatı: Fetânet, peygamberlerin üstün bir akıl ve zekâya, kuvvetli bir hâfıza ve yüksek bir ikna gücüne sahip olmalarıdır. Her peygamberin, şerefli ve yüce olduğu kadar da ağır ve çok mesuliyetli olan peygamberlik görevini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirebilmesi için, böyle üstün bir zekâya ve yüksek vasıf ve yeteneklere sahip olması gerekir. Aksi halde, gönderildikleri milletlere karşı kuvvetli hüccet (kesin delil) ikame edemez, onları ikna veya ilzam işin gerekli güzel mücadeleyi yapamazlar; kendilerine inananları irşad ederek onları hak ve hidayete sevkedemezler.O halde peygamberler, en akıllı, en zeki ve en kaabiliyetli mümtaz şahsiyetlerdir. Haklarında zayıf akıl ve zayıf hâfıza, delilik ve gaflet gibi noksan sıfatlar asla caiz değildir. Kur'an'da peygamberlerin üstün zekâ ve kabiliyetlerine işaret eden ayetler vardır:
فَتَعَالَى اللّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْانِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يُقْضى اِلَيْكَ وَحْيُهُ وَقُلْ رَبِّ زِدْنى عِلْمًا
Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme ve "Rabbim, benim ilmimi artır" de.[426]
لَا تُحَرِّكْ بِه لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه () اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْانَهُ
Ey Muhammed, Cebrâil sana Kur'an'ı okurken, acele ederek onunla birlikte dilini oynatma. Onu bir araya toplamak ve okutmak şüphesiz bizim işimizdir.[427]
Vahyin gelişi sırasında ezberlemek işin dilini Kur'an'la hareket ettirmesi onun fetânet ve zekâsındandır. Yine vahiy tamamlanmadan önce, ayetleri yeniden okumak için acele etmesi, peygamberin zekâ olgunluğunu gösterir. Çünkü O, böylece, zaten Cenab-ı Hakkın yardımı sayesinde hâfızasına yerleşecek olan vahyi, kendi zekâ gücü ile ezberinde tutmaya çalışmaktadır.
4) İsmet Sıfatı: İsmet, peygamberlerin gizli ve aşikâr her türlü masiyetten, günahtan ve peygamberlik şerefiyle bağdaşmayacak hareketlerden uzak bulunmalarıdır. İsmet'in, yani nezâhet ve mâsumiyetin zıddı olan, her türlü günah ve âdi davranışlar, peygamberler hakkında muhaldir. Çünkü, eğer peygamberlerin günâh ve suç işlemeleri veya ismet ve nezahete yaraşmayan uygunsuz hareketler yapmâları onlar hakkında caiz olsaydı, biz insanların da onlara uyarak çirkin şeyler yapmamız normal karşılanır ve günah sayılmazdı. Zira peygamberler bizim uymamız gereken güzel örneklerimizdir. Bu bakımdan, peygamberlere uymak ve onlara itaatla emredildik. Halbuki Allah Teâlâ, kullarına günah işlemeyi ve günahkârlara itaatı emretmez ve bu gibileri peygamber olarak seçip göndermez. Bu sebeble, Ehl-i sünnete göre; peygamberler asla büyük günah işlemezler. Sehven (yanılarak) "zelle" cinsinden küçük günah işlemeleri caizdir. Ancak, bunda ısrar etmezler, derhal ikaz edilirler ve bir daha aynı hataya düşmezler. İsmet'in peygamberlerde bulunması gereken bir sıfat olduğunda, tüm İslâm bilginleri görüş birliği içindedir. Ancak niteliği ve kapsamı üzerinde görüş ayrılıkları mevcuttur.
Maturidilere göre, peygamberin günahtan korunmuş olması, onu tâate zorlamadığı gibi; günah işlemekten de aciz bırakmaz. Ancak ismet, Allah'ın bir lütfu olup, peygamberi hayır yapmaya sevkeder, kötülükten de alıkor. Fakat ilâhi imtihanın gerçekleşmesi için onda yine de irâde mevcuttur.[428]
İsmet, peygamberleriğin gerekli bir sıfatıdır. Çünkü peygamberlerin günah işlemeleri, yalan söylemeleri caiz olsaydı; verdikleri haberlerin doğruluğuna güvenilmezdi. Bu durum, onların Allâh'ın hucceti olma özelliklerine gölge düşürürdü. Peygamberlerden günah (fısk) sâdır olsaydı, bu onların şâhitlik ehliyetini ortadan kaldırırdı. Kur'an'da:
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا اَنْ تُصيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلى مَافَعَلْتُمْ نَادِمينَ
Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz[429] buyurulur.
Yüce Allah fâsığın şehâdetini kabulde tedbirli olmayı emrediyor. Peygamberden fıskın sudûru halinde dünyadaki şahitliği düşünce; ahiretteki ümmetine olan şahitliği de düşer. Halbuki Kur'an'da:
وَكَذلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهيدًا
İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.[430]
Kıyamette şâhitliği bildirilen kimsenin, dünya şâhitiği de teyid edilmiş olmaktadır.[431]
Peygamberler iyiliği emir ve kötülükten sakındırmaya çalışırlar. Kendileri tâatı terkedip, masıyeti işleselerdi, şu ayetlerin muhatabı olurlardı:
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ () كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ
Ey insanlar, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz! Yapamayacağınız şeyi söylemek Allah nezdinde en sevilmeyen bir şeydir.[432]
Diğer yandan, uyanlarının onları kötülükten menetmeleri gerekirdi ki bu, peygambere karşı bir zorlama ve eziyet olurdu. [433]
Ehl-i sünnete göre, peygamberlerin masum oluşu vahiyden sonra sabittir. Kur'an-ı Kerim'de bazı peygamber kıssaları anlatılırken, onların günah işlediklerini düşündüren örneklere rastlanır. Hz. Adem'in cennette yasak meyveyi yemesi (2/35-37;7/20, 21, 23) Nuh aleyhiselâmın iman etmeyen oğlunu gemiye almak için duâ etmesi (11/45-47); Hz. İbrahim'in putları kendi kırdığı halde, kavmine kimin kırdığını büyük puttan sormalarını istemesi (21/57, 62, 63); Hz. Lût'un eş cinsel erkeklere kendi toplumunun kızlarını teklif etmesi (11/77-79); Hz. Musa'nın bir şahsın ölümüne sebep olması (28/15); Hz. Yunus'un kavmini izinsiz terketmesi (21 /87-88); Hz. Davud'un davacıyı dinleyip davalıyı dinlemeden davacı lehine hüküm vermesi (38/21-25); Hz. Muhammed'in kâfirlerin reislerini İslâm'a davet ettiği sırada gelip, soru soran ve bir ama olan Abdullah b. Ümmü Mektûm'a yüzünü buruşturması ve sırtını dönmesi (80/1-12) örnek verilebilir.
Ancak bu ve benzeri peygamber kıssalarında görülen hallerin bazıları ya peygamberlikten önceye aittir veya bunlarla ilgili nakiller muteber değildir. Bazıları da peygamberlerin şanına yakışacak biçimde açıklanmıştır. Çünkü eğer peygamberlerin günah işlemesi mümkün olsaydı, onların sözüne güvenilmez ve böylece ilâhî huccet gerçekleşmiş olmazdı.
Örnek Anne ve Baba
Anne babanın çocuk için en önemli örneği teşkil ettiği, psiko-pedagojik kaynaklarda üzerinde genişçe durulan bir konudur. Gerek Kur'an'ı Kerim, gerekse Hz. Peygamber de, anne babanın dini prensipleri bizzat yaşayarak örnek olmasını emrederken, İslam eğitimcilerinden özellikle Gazali ve aynı görüşü paylaşan diğerleri de, anne babanın çocuk için en önemli örneği olduğu noktasında birleşmişlerdir.
Pedagog Vegio da anne babanın çocuğa örnek olması gerektiğini ilk savunanlardandır. Gerçekte anne, dinin ilk öğretmeni sayıldığı gibi, baba da ilk mürebbi(eğitimci) kabul edilmiştir. Bu nedenle, anne babanın dini prensipleri bizzat yaşayarak çocuk üzerinde en önemli etkiyi yapacağı muhakkaktır. Bu konuda, öğretmenlerin %56.1i, öğrencilerin de %43.96sı özellikle anne babalar dinin prensiplerini bizzat yaşayan kişi olmalı ve çocuk için ilk örneği teşkil etmelidirler görüşündedirler.
Bundan dolayı denilebilir ki , anne babanın, dinin gereklerini bizzat yerine getirerek çocuğuna örnek olması şarttır. Bu şekilde örnek olamayan ebeveynin, çocuk üzerinde saygınlığı olmayacak ve çocuktan beklenen saygıyı da göremeyecektir. Din eğitiminde uygulanan metodların içinde en ideal olanının çocuğu ibadete teşvik, birlikte ibadet ve ardından sohbetle anlatmak olduğu, araştırmaların dikkat çeken bulgularındandır. Bu şekildeki bir yaklaşım, salt hoşgörü ve mükafata dayalı eğitimden ve özellikle baskı ve sıkı disiplinden çok daha olumlu sonuçlar verecektir.
Anne babanın ibadetlerini yerine getirerek çocuğun gözünde bir model teşkil etmelerinin yanında, çocuğun hayal dünyasında, kendisine örnek alacağı başka ideal karakterler de oluşturulmalıdır. Bu konuda Peygamberimiz ve diğer peygamberler ile din büyüklerinin hayatlarından bahseden dini nitelikli hikaye ve menkıbelerin, büyük oranda olumlu etkisi olacaktır. Nitekim öğretmenlerin %43.9u ve öğrencilerin % 38.46sı da, Çocukluk yıllarında, onlara dini nitelikli kitaplar okunması ve okutulması; bu konudaki kasetlerin dinletilmesi veya izletilmesini istemektedirler.
b) Peygamberimizin Hayatı
İnsanlık aleminin medarı iftiharı ve eşrafı mahlukatı olan Efendimiz (a.s)dır. Onun yaşantısı bütün ümmet için örnektir. Terbiyecilerin, terbiye ettikleri kimselere onurla hayatından kesitlerle eğitimi sürdüreceği ve takdim edeceği, ahlak mimarı Hz.Muhammed (a.s)dır. İşte O, sadece çocuklar için değil, bütün insanlar için bir örnek terbiyeci ve örnek alınacak terbiye edilmiş insandır. Çocuklar öncelikle anne ve babalarını sonrada hayatta ahlak ve iyilikleriyle bilinen birilerini kendilerine örnek alırlar. İmdi bu girişten sonra siyer-i nebi yi özetlemeye çalışalım.
Siyer
Hz. Muhammed (a.s)'ın hayat hikâyesi: "Siyer", Arapça "sîre" sözcüğünün çoğulu olup Peygamber (a.s)'ın hayatını (hal tercümesini) anlatmak için kullanılır. Zaman içinde: Soy dizini, doğumu, çocukluğu, gençlik yılları, peygamberliği, Mekke ve Medine'de meydana gelen olaylar ve gerçekleşen savaşları da içine alacak şekilde, doğumundan ölümüne kadar Hz. Peygamber (a.s)'ın hayatından sözeden kitaplara "Siyer-i Nebî", "es-Siretü'n-Nebeviyye" veya kısaca "Siyer" adı verilmiştir.
Siyer ile sıkça beraber kullanılan ve savaş, savaş yeri, savaş menkıbesi anlamlarını ihtiva eden "Meğâzi" kelimesi vardır. Hz. Muhammed (a.s)'ın savaşlarının anlatıldığı kitaplara da aynı ad verilmiştir.
İzahlardan da anlaşılacağı üzere siyer, daha genel, meğâzî ise daha dar anlamı ifade eder. Ancak bu iki isim sık sık karıştırılmış ve birbirini ifade edecek tarzda kullanılmıştır. Bazı meğâzi türü eserler, siyer kaynakları gibi, Hz. Peygamber (a.s)'ın hayatından bütünüyle bahseder ve yazıları bu tür meğâzi kitapları Siyer-i Nebî türü eserleri andırırlar. Ancak çoğunlukla meğâzî türü eserler, Peygamberimizin savaşlarını asıl olarak ele almışlardır.
Siyer, bir yönüyle Hadis'e bir yönüyle de İslâm tarihinin içine girmiştir. Gerçekten siyer, Hz. Peygamber (a.s)'ın söz ve davranışlarından bahseden Hadis ilminin bilinmesini gerekli kıldığı gibi; O'nun hayatının her safhasından bilgi vermesi itibariyle de İslam tarihinin bir bölümünü oluşturur.
Nitekim İslâm âlimlerinin çoğu, siyerden itibaren İslâm tarihini bir bütün halinde ele almışlar ve eserlerinde, Hz. Peygamber (a.s)'ın hayatından -hattâ öncesinden- başlayarak İslâm tarihi ile ilgili olayları, yaşadıkları döneme kadar anlatmışlardır.
Siyer'in kaynakları arasında ilk sırayı, nüzulünden itibaren hiçbir tahribat ve tahrifata uğramamış olan Kur'ân-ı Kerim alır. Herhangi bir olay konusunda Kur'ân'da âyet ve işaretler varken başka bir kaynak aramaya ihtiyaç yoktur. Kaynaklarda ikinci sıra hadis-i şeriflerindir. Özellikle Hz. Peygamber'in Medine'de geçirdiği hayata ait bilgiler, hadislerde bütün ayrıntılarıyla bulunabilir. Bu iki kaynak, İslâmî ilimlerin her dalında olduğu gibi, Siyer için de vazgeçilmez kaynaklar durumundadır. Siyerin kaynakları arasında Sahabe'den gelen rivâyetlerin yeri oldukça önemlidir. Hz. Peygamber (a.s)'den gördüklerini, duyduklarını kendilerinden sonraki nesle sözlü olarak aktaran bu güzide topluluğun anlattıkları, Emeviler devrinden itibaren yazılı belgeler olarak ortaya konmuş ve bunlar ilk Siyer ve Meğâzi kitaplarına kaynaklık teşkil etmiştir.
Siyer-i Nebî, bir süre şifâhi nakil olarak devam ettikten sonra, tedvin edilmeye başlandı. Siyer'i ilk tedvin eden, İbn Şihâb ez-Zühri (öl. 122/739)'dir. Siyer alanında İslam tarihinde büyük şöhrete ulaşmış dört eser vardır. Bunlar "Siyer-i erbaa" (En ünlü dört siyer) adını almışlardır. Bunlar; İbn Hişam'in "es-Siretü'n-Nebeviye"si; İbn Seyyidin-Nâs'ın "Uyûnül-Eser' ı; Muhammed b. Yusuf ed-Dımaşki'nin "Sebilül-Hedyi ve'r-Reşâd "ı ve Ali b. Burhaneddin el-Halebî'nin "İnsânül-Uyün"udur.
c) İslamın Temel Esasları
Çocuk psikolojisinin iyi bilinmesi, anne babanın yürüteceği eğitim-öğretim faaliyetinde önde gelen şartlardandır. Çocuk ruhu hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan ebeveynin, eğitim-öğretimde birtakım hatalara düşmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle, ebeveyn, çocuk psikolojisine dair bilgiler edinmeli ve çocuğun ruhi yapısını tanımaya çalışmalıdır. Bilindiği üzere, Hz. Peygamberi eğitim-öğretimde başarılı kılan faktörlerden biri de muhatabını tanıması ve eğitimini ona göre yapmasıydı. İbn Sahnun, İbn Sina, İbnul-Hacc, Alaeddin Çelebi gibi İslam eğitimcileri de, çocuk psikolojisini bilmenin ve ona göre hareket etmenin gerekli olduğuna, çünkü her çocuğun farklı bir şekilde disipline edilebileceğine inanmaktaydılar.
Din eğitim-öğretiminde, genel eğitimin temelleri olan psikoloji ve pedagoji kurallarının bilinmesi kaçınılmazdır. Çünkü çocuğu tanımak, onun ruh ve beden gelişimini doğru olarak tespit etmek, eğitim-öğretim yapabilmenin ilk şartıdır. Özellikle din eğitimi gibi hassas bir konuda, çocuğun psikolojik yapısının çok iyi bilinmesi elzemdir. Rousseau bu gerçeği, Çocuk zekasını çok iyi tanıyan bir zatın, onlara mahsus bir akaid kitabı yazmasını pek isterim ifadesiyle dile getirmektedir.
Çocuk psikolojisine dair bilgilerle donanmış anne baba, eğitim-öğretimde, muhatabı tanıma; tedricilik; kolaşlaştırarak öğretme gibi konulardan haberdar olacak ve yapılmaması gereken tenkit, tehdit, aleyhte kıyaslama, kıskandırma... gibi hatalara düşmeyecektir. Özellikle, tedricilik prensibinin, çocuğun dini eğitiminde mutlaka uyulması gereken bir husus olduğu inancındayız. Öğretmen ve öğrencilerin %43 düzeyinde arzu ettikleri bu durum, gerek Kuranda, gerekse hadislerde de açıkça gözlenmektedir. Hz. Peygamber ile uzun yıllar beraber bulunan İbn Abbasın, Tek secdeyle de olsa çocuklarınıza namaz kılmalarını söyleyiniz" tavsiyesine yapılan itiraza Boş yere vakit geçirmelerindense, bu şekilde namaza alışmaları daha iyidir" cevabını vermesi, tedricilik prensibine, namaz eğitimi konusunda güzel bir örnektir.
Zarurat-ı Diniyye
Bir Müslüman için din yönünden bilinmesi gereken, Hz. Muhammed (a.s)'ın Allah tarafından tebliğ edip haber verdiği kesin olarak belli esas, hüküm ve haberler. Zaruret, sözlükte; ihtiyaç, çaresiz sıkıntı, meşakkat demektir. Çoğulu "zarûrât" ve "zarâir" dir. Zarûrât-ı dîniyye tamlaması; "dine ait zarûretler" yani "dine ait olup bilinmesi ve inanılması gereken esaslar" anlamına gelir. Bunları kabul ve tasdik etmek her mü'min için farzdır. Bunlardan şüphe etmek mü'minin imanını zedeler.
Bu esaslar ya bizzat Hz. Muhammed (a.s)'dan işitilmek veya tevatür yoluyla O'ndan haber almakla öğrenilir. Tevatür de, yalan söylemekte birleşmeleri aklen mümkün görülmeyen güvenilir bir topluluğun verdiği haber demektir.
Kesin olarak bilip iman edilmesi gereken esasların başında Allah'a ve Hz. Muhammed'in O'nun peygamberi olduğuna inanmak gelir. Kelime-i Tevhîd (Allah'ı birleme ifade eden cümle) adı verilen (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur Muhammed O'nun Rasûlüdür.)" sözü ile kelime-i şehadet denilen "Allah'tan başka ilâh olmadığına, Hz. Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim" sözünü söyleyen ve bunların kapsamına inanan herkes "mü'min" sayılır. Ancak bu "icmalî iman"dır. Yani topluca ve genel olarak yapılan bir iman şeklidir.
Bunun dışında yine Kur'ân ve Hz. Peygamber'in mütevatir haberlerinde bildirilen "âmentü" nün esaslarını bilmek ve inanmak da gereklidir. Bunlar Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere (hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna) iman etmektir. (Nitekim Hz. Ömer'den nakledildiğine göre, Rasûlüllah (as) bir kaç sahabî ile otururlarken yanlarına Cebrail (a.s) insan suretinde gelerek "İman, İslâm, İhsan ve Kıyamet" ile ilgili sorular sormuş ve bu yolla mü'minlere bilgi ulaştırmak istemiştir. Hz. Peygamber imanla ilgili soruya şöyle cevap vermiştir: "İman, Allah'a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Âhiret gününe, bir de hayrı ve şerri ile kadere inanmaktır. " Cebrail (a.s) da "doğru söyledin"diye tasdik etmiştir.[434]
Ehl-i sünnet âlimlerine göre bir esasın iman esası olabilmesi için Kur'ân veya mütevâtir sünnetle sabit olması gerekir. Buna göre meşhur veya âhad haberler kesin bilgi vermedikleri için inanç konusunda delil olarak alınmazlar. Zarûrât-ı diniyye yalnız sahih iman esaslarından ibaret de değildir. Bunun dışında kesin olarak sabit bulunan bir takım emirler, yasaklar ve uyulması istenen esaslar da bu kapsama girer.İmam Rabbânî (ö.1034/1625) her birine ayrı ayrı imanın farz olduğunu bildirdiği zarûrat-ı diniyye'yi şu sınıflara ayrılır:
1) Allah'ın varlığına, birliğine; indirilen kitap ve sahifelerin hak olduğuna, peygamberlere, meleklere iman, âhirete, herkesin kabrinden kalkıp mahşer yerinde toplanacağına, cennet veya cehennemde mükâfat ve azabın ebediliğine, bütün gök ve yerlerin düzeninin bozulup kıyametin konacağına iman etmek.
2) Beş vakit namazın, zekâtın, ramazan orucunun ve imkân olunca hacca gitmenin farz olduğuna inanmak.
3) Şarap içmenin, haksız yere birini öldürmenin, ana-babaya itaatsızlık etmenin zinanın, yetim malı ve faiz yemenin ve buna benzer kesin nass'larla sabit olan yasakların haram olduğuna inanmak. [435]
İşte yukarıda belirtilen ve kesin delillerle sâbit olan esas ve prensiplerden herhangi birisini inkâr etmek kişiyi dinden çıkarır.
Bu konuda şüphe de inkâr olarak kabul edilmiştir.Diğer yandan şer'î nitelikli olmayan ve Hz. Peygamber dönemine ait bütün haberlere inanmak zarûrât-ı dinîyye kapsamına girmez. Meselâ; gazvelerle ilgili haberler, Hz. Peygamber'in filanca eşi ile evliliği, çocukluğunda Yemen'e veya Sûriye'ye birer veya ikişer kere gittiği konusundaki haberler inançla ilgili olmadığı için bunların herhangi birisini kabul etmemek veya farklı şekilde bilmek kişiyi dinden çıkarmaz.
Sonuç olarak kesin delillerle sabit olan itikâdî ve amelî hükümlere inanıp, bunların farz, vacib veya haram veya helâl olduklarını tasdik etmek "zarûrât-ı diniyye" ye iman etmek anlamına gelir.
- Okuma Parçası -
Ashab-u Uhdud
Hz. Süheyb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden öncekiler arasında bir kral vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca krala: "Ben artık yaşlandım. Bana bir oğlan çocuğu gönder ve sihir yapmayı öğreteyim!" dedi. Kral da öğretmesi için ona bir oğlan gönderdi. Oğlanın geçtiği yolda bir rahip yaşıyordu. (Bir gün giderken) rahibe uğrayıp onu dinledi, konuşması hoşuna gitti. Artık sihirbaza gittikçe, rahibe uğruyor, yanında (bir müddet) oturup onu dinliyordu. (Bir gün) delikanlıyı sihirbaz, yanına gelince dövdü. Oğlan da durumu rahibe şikayet etti. Rahip ona:"Eğer sihirbazdan (dövecek diye) korkarsan: "Ailem beni oyaladı!" de; ailenden korkacak olursan, "Beni sihirbaz oyaladı" de!" diye tenbihte bulundu.O bu halde (devam eder) iken, insanlara mani olmuş bulunan büyük bir canavara rastladı. (Kendi kendine):"Bugün bileceğim; sihirbaz mı efdal, rahip mi efdal!" diye mırıldandı.
Bir taş aldı ve:"Allahım! Eğer rahibin işi, sana sihirbazın işinden daha sevimli ise, şu hayvanı öldür ve insanlar geçsinler!" deyip, taşı fırlattı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar yollarına devam ettiler. Delikanlı rahibe gelip durumu anlattı. Rahib ona:"Evet! Bugün sen benden efdalsin (üstünsün)! Görüyorum ki, yüce bir mertebedesin. Sen imtihan geçireceksin. İmtihana maruz kalınca sakın benden haber verme!" dedi. Oğlan anadan doğma körleri ve alaca hastalığına yakalananları tedavi eder, insanları başkaca hastalıklardan da kurtarırdı. Onu kralın gözleri kör olan arkadaşı işitti. Birçok hediyeler alarak yanına geldi ve: "Eğer beni tedavi edersen, şunların hepsi senindir" dedi. O da:"Ben kimseyi tedavi etmem, tedavi eden Allah'tır. Eğer Allah'a iman edersen, sana şifa vermesi için dua edeceğim. O da şifa verecek!" dedi. Adam derhal iman etti, Allah da ona şifa verdi. Adam bundan sonra kralın yanına geldi. Eskiden olduğu gibi yine yanına oturdu. Kral:"Gözünü sana kim iade etti?" diye sordu."Rabbim!" dedi. Kral:"Senin benden başka bir rabbin mi var?" dedi. Adam:"Benim de senin de rabbimiz Allah'tır!" cevabını verdi. Kral onu yakalatıp işkence ettirdi. O kadar ki, (gözünü tedavi eden ve Allah'a iman etmesini sağlayan) oğlanın yerini de gösterdi. Oğlan da oraya getirildi. Kral ona:"Ey oğul! Senin sihrin körlerin gözünü açacak, alaca hastalığını tedavi edecek bir dereceye ulaşmış, neler neler yapıyormuşsun!" dedi. Oğlan:"Ben kimseyi tedavi etmiyorum, şifayı veren Allah'tır!" dedi. Kral onu da tevkif ettirip işkence etmeye başladı. O kadar ki, o da rahibin yerini haber verdi. Bunun üzerine rahip getirildi. Ona:"Dininden dön!" denildi. O bunda direndi. Hemen bir testere getirildi. Başının ortasına konuldu. Ortadan ikiye bölündü ve iki parçası yere düştü. Sonra oğlan getirildi. Ona da:"Dininden dön!" denildi. O da imtina etti. Kral onu da adamlarından bazılarına teslim etti."Onu falan dağa götürün, tepesine kadar çıkarın. Zirveye ulaştığınız zaman (tekrar dininden dönmesini talep edin); dönerse ne âla, aksi takdirde dağdan aşağı atın!" dedi. Gittiler onu dağa çıkardılar. Oğlan:"Allahım, bunlara karşı, dilediğin şekilde bana kifayet et!" dedi. Bunun üzerine dağ onları salladı ve hepsi de düştüler. Oğlan yürüyerek kralın yanına geldi. Kral: "Arkadaşlarıma ne oldu?" dedi."Allah, onlara karşı bana kifayet etti" cevabını verdi. Kral onu adamlarından bazılarına teslim etti ve:"Bunu bir gemiye götürün. Denizin ortasına kadar gidin. Dininden dönerse ne âla, değilse onu denize atın!" dedi. Söylendiği şekilde adamları onu götürdü. Oğlan orada:"Allahım, dilediğin şekilde bunlara karşı bana kifayet et!" diye dua etti. Derhal gemileri alabora olarak boğuldular. Çocuk yine yürüyerek hükümdara geldi. Kral:"Arkadaşlarıma ne oldu?" diye sordu. Oğlan:"Allah onlara karşı bana kifayet etti" dedi. Sonra krala:"Benim emrettiğimi yapmadıkça sen beni öldüremeyeceksin!" dedi. Kral: "O nedir?" diye sordu. Oğlan:"İnsanları geniş bir düzlükte toplarsın, beni bir kütüğe asarsın, sadağımdan bir ok alırsın. Sonra oku, yayın ortasına yerleştirir ve: "Oğlanın Rabbinin adıyla" dersin. Sonra oku bana atarsın. İşte eğer bunu yaparsan beni öldürürsün!" dedi. Hükümdar, hemen halkı bir düzlükte topladı. Oğlanı bir kütüğe astı. Sadağından bir ok aldı. Oku yayının ortasına yerleştirdi. Sonra:"Oğlanın Rabbinin adıyla!" dedi ve oku fırlattı. Ok çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk elini şakağına okun isabet ettiği yere koydu ve Allah'ın rahmetine kavuşup öldü. Halk:"Oğlanın Rabbine iman ettik!" dediler. Halk bu sözü üç kere tekrar etti. Sonra krala gelindi ve:"Ne emredersiniz? Vallahi korktuğunuz başınıza geldi. Halk oğlanın Rabbine iman etti!" denildi. Kral hemen yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Derhal hendekler kazıldı. İçlerinde ateşler yakıldı. Kral: "Kim dininden dönmezse onu bunlara atın!" diye emir verdi. Yahut hükümdara "Sen at!" diye emir verildi.İstenen derhal yerine getirildi. Bir ara, beraberinde çocuğu olan bir kadın getirildi. Kadın oraya düşmekten çekinmişti, çocuğu:"Anneciğim sabret. Zîra sen hak üzeresin!" dedi. [436]
Genel Bir Bakış
Tatlı konuşmak, tatlı yedirmekten daha tatlıdır. Yine, tatlı konuşmayı öğretmek, tatlı yemeği öğretmekten daha tatlıdır. Çocuk eğitimiyle uğraşan her terbiyecinin riayet etmesi gereken kurallardan birisi de; güzel konuşmayı öğretmektir. Tatlı söz yılanı dahi deliğinde çıkarır. O zaman, konuşma kabiliyeti bir ayrıcalıktır. Güzel konuşmak bir sanattır.
Yüce Allah (cc), Hz.Musa (a.s)ı Firavuna gönderirken ilk önce; Kavli leyyin ile konuşmasını istiyor. Kavlu leyyin; güzel, ince ve nazik konuşmaktır. Dolayısıyla yüce Allah (cc), bütün Peygamberlerini kavimlerinin lisanı üzerine göndermiştir. Sunnet-ullah olan bu esas, bütün terbiyeciler için de hayata geçirilmesi gerekir. İmdi bu girişten sonra lisan tanımını açıklamaya çalışalım.
Lisan
Dil; insanların birbirleriyle anlaşmak, konuşmak, tanışmak amacıyla kullandıkları işaret ve sesler sistemi. Kur'an-ı Kerim'in Bakara suresindeki Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti" ayetini zikreden Abdullah, İbn Abbâs, Allah'ın ilk öğrettiği isimlerin yer, gök, dağ, deve, inek vb. gibi mahlukat ve eşya isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı müfessirler de bu isimlerin meleklerin, bazıları da bütün yaratılmışların isimleri olduğunu iddia etmişlerdir. Bu görüşlerden başka, kelimelerin doğuşunda bunların birinin değil belki birkaçının rolü olabileceği şeklinde ayrı bir görüş ileri sürenler de vardır. İlk çağdan beri doğuşu, gelişmesi, sınıflandırılması ve grameri konusunda düşünürleri meşgul eden dil, onu ele alanın mesleğine, zevkine ve dünya görüşüne göre açıklanmıştır.
Dil: "zaman zaman bir anlaşma vasıtası"; "gramer bütünü"; "hayvanlarla insanları birbirinden ayıran en büyük özellik"; "duygu, düşünce ve dilekleri anlatmak için kullanılan işaretlerin tümü"; "insan beyninin bir faaliyeti"; "toplu yaşamanın bir gereği olarak ortaya çıkan olay" gibi izahlarla tanımlanmıştır. İnsanların toplumsal hayatında vazgeçilmez bir unsurdur.
Filoloji (dil bilimi)nin gelişmeye başladığı on dokuzuncu asırdan bu yana yapılan inceleme ve araştırmaların ışığında izah edilecek olursa; "dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, kendine mahsus kanunları olan ve bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış gizli antlaşmalar sistemi ve seslerden örülmüş sosyal bir kurumdur."
Bunun yanısıra kemiksiz bir et parçası olan dilin insanı Allah'ın indinde ne durumlara düşürdüğü ve nice mertebelere yükselttiği hususu da önemlidir. "İnsanın başına ne gelirse dilinden gelir" ata sözü bir gerçeği yansıtmaktadır. Bunun gibi dil ile ilgili vecizeleşmiş daha bir çok sözler vardır. İslâm, dil üzerinde çok durmuştur. Müslümanın dilini boş ve faydasız sözlerden, yalanın her türlüsünden, gıybet ve koğuculuktan sakındırması emredilmiştir. Dilin insan üzerindeki hakkı doğruyu ve hakkı söylemesidir.
Müslüman kendi aleyhine de olsa "Allah'ın dini konusunda kınayanın kınamasından korkmadan" hakkı söylemelidir. Bu, dilin, insanın üzerindeki en büyük hakkıdır. Dilini, Hakk'a ulaşmak amacında kullanan, yalandan, gıybetten, her türlü faydasız sözlerden uzak tutan müslümanın bu tavrı ruhuna şeytanın vesvese ve düzenlerine karşı korunma gücü verir. Dedi kodu, gıybet, yalan, ruhu zayıflatır, öldürür, insanın haysiyet ve şerefini ortadan kaldırır. Bunun için İslâm, yalanı "lânetlenmiş afetlerden" saymıştır.
a) Kavmin Dili
Eski zamandan beri insanı konuşan hayvan olarak tarif etmişlerdir. Bu, insanın en bariz vasfının konuşma hassası olduğunun ifadesidir. Dil gerçekten insanın en bariz vasıflarından biridir. Dil, sadece bir alet değil, aynı zamanda ilmi, ahlaki ve bedii şahsiyetin de teşekkülüne hizmet eder. İnsan sözü terk ederse hatıraları ölür, ruhu aptallaşır, duyarlılığı bozulur. İnsan, şahsiyeti kazanmada, onu ifade etmede, hayatiyet muhafaza ve idame etmede büyük rol oynadığını göstermektedir.
O zaman, insanın ferdi dünyasının inşasında bu kadar hayati bir yer tutan dil meselesi de bir terbiye konusu olmalı ve Hz.Peygamber (as)ın sünnetinde bu da kendine layık bir yer işgal etmelidir. Anne ve babalar çocuklarda 4 yaşına kadar konuşma bozukluklarını normal kabul etmekle beraber, bunlara müdahale edilmediği takdirde alışkanlığa yol açacaktır ki, bu da behemahal dilin de bir terbiye istediğini gösterir. Çocuğun sünnette, dil terbiyesi deyince iki husus akla gelmektedir:
1) Az konuşmak, yalan söylememek, malayani sözlere yer vermemek, lanet, sebb, kaba, müstehcen ve çirkin sözlerden kaçınmak gibi ki, bunlar ahlaki disiplin oluşturur.
2) İçinde yaşadığı kavmin konuştuğu dilin kaidelere uygun olarak kullanılması için gereken terbiye ve alışkanlığın verilmesi.
Ünlü mürebbi Fazıl b. Ziyad, bedevilerden bir kadının çocuğunu görmüş, çocuğun fiziksel yapısı onu fazlasıyla dikkatini çekip hayranlığını uyandırmıştır. Aynı zamanda çocuğun söz ve davranışları da bir harikaydı. Fazıl, merakını gidermek için çocuğun anasından onu nasıl yetiştirdiğini soruyor.
Kadıncağız şu cevabı veriyor: Beş yaşına girince, onu terbiyeciye verdim, Kuran öğrenip hıfzını tamamladı. Terbiyecisi ona güzel şiirler belletti, kavminin, milletinin övünülecek, öğüt ve örnek alınacak hizmetlerini, eserlerini anlatarak tarihine ve milletine karşı rağbetini kamçıladı, dede ve babalarının güzel eserlerini, bıraktıkları şerefli izleri telkin etti. Çocuğum ergenlik çağına ulaşınca, ata binmesini öğretti, iyi bir binici oldu.
Güzel konuşma ilminin usulü belagattır. Belağat; İyi, güzel, tesirli ve pürüzsüz söz söyleme; edebiyat kaideleriyle ilgili ilim. Terim olarak iki şekilde tanımlanmıştır:
1) Sözün zorlama ve yapmacıktan uzak olup yorumlamaya gerek olmaksızın kolay anlaşılır olması; yerinde ve adamına göre söylenmesidir.
2) İnsanın belîğ, tesirli söz söyleme gücü ve yeteneği kazanmış olmasıdır.
Belâgat bir ilimdir. Sözün düzgün kusursuz, yerinde ve adamına göre söylenmesini öğretir. Belâgat üçe ayrılır:
a) Meânî (manalar) ilmi: Muhtelif cümle şekilleri ve bunların kullanılışından bahseder.
b) Beyan ilmi: Maksadı açık ve güzel bir şekilde ifade etme sanatını öğretir. Teşbih, mecaz, istiare ve kinaye gibi sanatlardan bahseder.
c) Bedî' ilmi: Sözü ifade ve mana yönünden en güzel şekilde söylemenin yollarını gösterir.
b) Ümmet Dili
İnancın gereği olan ümmet birliği, her anne ve babanın bunu bir eğitim terbiyesi olarak çocuklarına tekin etmesi gerekir. Elbette ümmetin birliği sadece lisanla değildir. Bütün dini yükümlülüklerin ümmetçil bir anlayışla ifası gerekir. Ama konumuz itibariyle ümmetin dil birliğinin, gelecek ümmetin nesillerine daha çocuk iken öğretilmesi gerektiği üzerinde hassasiyetle durmamız icap eder.
Unutmayacağız ki, her insan kainatın bir zerresi, ümmetin bir ferdi ve ailenin bir bireyidir. Birey olarak sorumluluğumuz ne ise, aile olarak da aynı ümmet olarak da aynı olması gerekir. Bu anlayış ve inançla hareket ederek, çocuklarımıza dinin dilini hem öğrenmeliyiz hem de öğretmeliyiz. Şimdi ümmet ve ümmetin birliğini ilgilendiren esasları açıklamaya çalışalım.
Ümmet ; ana, yol, din, cemaat, familye, nesil, boy, zaman. Istılahta ise, kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine tabi olma neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğudur. Âlimlerin çoğu, ümmet kelimesini aynı dine tabii olanlar yani Müslümanlar için kullanmışlardır. Arapça bir kelime olup, "emme" fiilinden isimdir. Çoğulu "umem"dir. [437]
Ümmet kelimesi, çoğulu olan umem ile birlikte Kur'ân'da altmış küsur yerde geçmekte ve birçok hadis-i şerifte de konu edilmektedir.
Yüce Allah:
وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطيرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلَّا اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْ مَا فَرَّطْنَا فِى الْكِتَابِ مِنْ شَىْءٍ ثُمَّ اِلى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ
Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler[438] diyerek, hayvan topluluklarının da birer ümmet olduklarını bildirmiştir. Hz. Muhammed (a.s) de, köpeklerin bir ümmet olduklarını bildirmiştir. [439]
Diğer bir hadiste de: "Karınca, ümmetlerden biridir"diye buyurmuştur. [440]
Ümmet, imâm kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Her peygamber, birer imâm, rehber olarak kabul edilir ve ona tabi olanlara da onun ümmeti denir.
Yüce Allah Kur'an'da, insanların önceleri tek bir ümmet olduğu hususunda şöyle buyurmuştur:
كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيّنَ مُبَشِّرينَ وَمُنْذِرينَ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فيمَا اخْتَلَفُوا فيهِ وَمَااخْتَلَفَ فيهِ اِلَّا الَّذينَ اُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَاجَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللّهُ الَّذينَ امَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فيهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه وَاللّهُ يَهْدى مَنْ يَشَاءُ اِلى صِرَاطٍ مُسْتَقيمٍ
"İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberle beraber, gerçekleri içinde taşıyan kitap indirdi. Oysa kendilerine kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü, o kitap hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle inananları, onların üzerinde ihtilaf ettikleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir."[441]
Âlimler bu âyeti değişik şekilde yorumlamışlardır. Bazı âlimlere göre, bütün insanlar önce hak yolda, Allah'ın yoluna tabi idiler. Sonradan aralarına tefrika girdi, tek ümmet olmaktan çıktılar. Diğer bazı âlimlere göre ise, insanlar tevhid inancının dışında, küfür yolunda idiler. Küfür de tek ümmet idi. [442]
Buna göre; küfür yolundaki insanlar bir ümmettirler ve Hz. Muhammed (a.s)'e iman eden, onun yolunda olan insanlar da, onun ümmetidir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bu ümmet (İslâm ümmeti), diğer ümmetlere karşı üstün kılındı." [443]
Diğer bir hadiste Rasûlüllah (a.s); "Her ümmet kendi peygamberine tabi olur"[444] diyerek, her peygamberin, kendisine tabi olan ümmetinin bulunduğunu haber vermiştir.
Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde ümmet hakkında açıklamada bulunmuştur. Bu âyetlerden bazılarının meâli şöyledir:
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.[445]
كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ امَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız: Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.[446]
لَيْسُوا سَوَاءً مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اُمَّةٌ قَائِمَةٌ يَتْلُونَ ايَاتِ اللّهِ انَاءَ الَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ
Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar.[447]
وَمِمَّنْ خَلَقْنَا اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ
Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur.[448]
İslâm ümmetinin birçok ırkı barındırması, herhangi bir probleme sebep olmaz. Kur'ân-ı Kerîm ırkların çokluğunu kabul ediyor. Ancak bunları kaynaşma vesilesi olarak haber vermiştir:
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّهِ اَتْقيكُمْ اِنَّ اللّهَ عَليمٌ خَبيرٌ
Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.[449]
Hz. Muhammed (a.s)'ın ümmetinin arasında, hiçbir ırkın veya rengin diğerine üstünlüğü düşünülemez. Üstünlüğün tek ölçüsü, takvadır; yani Allah'ın emir ve yasaklarına uygun hareket etmektir. Son peygamber'in Araplar içinde ve onlardan biri olarak gelmesi, Araplara ümmet içinde bir ayrıcalık getirmemiştir. Onlar da diğer ırklar gibidirler. Hz. Muhammed (a.s) vedâ hutbesinde Arap kelimesini özellikle kullanmış; Arabın Arap olmayana ve Arap olmayanın da araba karşı üstünlüğü gibi bir felsefeyi reddetmiştir. İslam'a göre, ırkları Allah yaratmıştır. Bu ırklar, kaynaşmaya ve yardımlaşmaya bir yoldur. İnsanların hepsi bir babadandır. O baba da toprak asıllıdır. Üstünlük beşerî ölçülerle değildir. Yukarıda ifade edildiği gibi, üstünlük takva iledir.
İslam, ümmet dahilindeki her milletin kendi dilini, edebiyatını, şiirini, kültürünü yaşayıp devam ettirmesini çok tabii olarak kabul etmiştir. Ancak ümmet olarak Müslümanların ibâdet dili Arapçadır. Ezanı, namazdaki sûre ve duaları Arapça okurlar. Kur'ân ve sünnetin Arapça olması, bu dilin ümmet içinde tabii bir şekilde yükselmesini sağlamıştır.
Ümmetin siyasî yapısında, başta halife bulunur. Ona imâm veya Emiru'l-Mü'minin de denir. Halkı, İslâm esaslarına göre yönetir. Halife, dokunulmazlık gibi olağanüstü vasıflar taşımaz. O da toplumun bir ferdidir. Ümmet içinde yönetenler ve yönetilenler diye bir sınıflaşma yoktur. Ümmet içindeki her fert, Allah'ın bir kuludur. Her kul, İslâm ölçüleri dahilinde kulluğunu yerine getirmekte ve eşit haklara sahip bulunmaktadır.
Ümmetin Birliğinin Esasları
Yüce Allah (cc) Kuran-ı Kerim de:
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.[450]
كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ امَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız: Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.[451]
İslam ümmeti birliğinin faktörleri çok ve birbirine bağlıdır. Müslümanlar bu mefhumlarla birbirlerine manevi olarak bağlanırlar. Öyle ki, bu birlik tam akraba bağlarla bağlanmış gibidir. Bu birliğin görüntülerinden bazısı:
1) İnanç Birliği: Lailahe illallah Muhammedun Resulüllah Müslümanların birliğinin temelidir. İnsan bunu söylediği zaman İslam ümmetinin bir ferdi olur. Allahın (cc) birliğine ve Muhammedin (a.s) Peygamberliğine inanan hangi ırk ve renkten olursa olsun kalpler birdir.
2) İbadet Birliği: Allaha inanmanın şuurda ve pratikte gerçekleşmesi, ancak ibadetle olur. Müslümanların hepsine farz kılınan ibadetler birdir. Erkek olsun, kadın olsun her Müslüman fert aynı ibadetlerden sorumludur. Irk ve renge göre ibadetler değişmediği gibi, bölge ve yöreye göre de değişmez. Bazı istisnalar hariç kadın ve erkek içinde değişmez.
3) Ahlak Birliği: Yüce Allah Kuran-ı Kerim de:
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فى رَسُولِ اللّهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّهَ وَالْيَوْمَ الْاخِرَ وَذَكَرَ اللّهَ كَثيرًا
Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.[452]
Peygamber ahlakı bizim ahlakımızdır. Çünkü onun ahlaki kriterini Allah belirlemiştir. Bu ilahi emir bütün inananlar için geçerlidir. Çünkü Peygamber (a.s) Allah seçmiştir. Onu takip etmek ne ırki bir bağdan dolayıdır, ne de coğrafi bir farklılıktan dolayıdır. O Allahın Resulü olduğu içindir.
4) Tarih Birliği: Müslümanın tarihi vatan toprağına, renk boyasına ve kişinin mensubu bulunduğu ırkın diline bağlı değildir. Müslümanın kendisine bağlandığı ve onunla şereflendiği tarih, İslam tarihidir. Onun davetçileri, kahramanları ise Allahın peygamberleridir. Hz.Adem (a.s)la başlayan Hz.Nuh, Hz.Musa, Hz.İsa ve Hz.Muhammed (a.s) biten bir tarihe sahiptir Müslüman... Bu tarih ümmetin tarihidir. Müslüman olan herkesin övüneceği ve Müslüman olmayanın ise kendine mal etmeye hakkı bulunmayan bir tarihtir.
5) Dil Birliği:Ümmetin dil birliği:
a) Aynı kitabın Kuran-ı Kerimin okunması
b) Namazda aynı Allahu Ekber tekbirini alınması
c) Hacda aynı telbiye Lebbeyk Allahumme lebbeykyi getirmeleri vs...
İslam hem inanç, hem de ibadet ve hem de ahlaktır. Dil, bu mefhumların ifade edilmesidir. Dil, bir amaç değil, bir araçtır. Dillerin çok oluşu Allahın ayetlerindendir.
مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.[453]
İster Arap, ister Acem, gerek siyah gerekse beyaz olsun insan, insan olduğu için, yaratılmışlığın gereği olduğu için yaratıcı olan aynı Allaha inanmanın ve Ona aynı lisan ile ibadet etmenin verdiği manevi huzur, günümüz şartların en çok özlenen temel esasıdır.
Sonuç olarak, her anne ve babanın çocuklarına ümmet birliğini gerektiren yukarıdaki maddelendirdiğimiz esasları bir eğitim olarak kabul edip öğretmelidir. Ümmetin dilinin eğitimi verilirken, insanların farklı dilleri kullanmalarını da saygı ile karşılanmalıdır. Çünkü insanlar var oldukça diller de değişecek ve var olanların daha ötesinde farklı diller de çıkacaktır. Bu Allahın sünnetidir. Bu sünnetin önüne geçilmez, ancak saygı duyulur.
Aynı şekilde ümmetin dili de sunnetullahtır. Buna da herkesin saygı duyması gerekir ve eğitimine de müsaade edilmesi gerekir.
-Okuma Parçası-
Meşhurlar Ne Dediler?
"Ebeveynliğin, bir dizi yürekli ve basit işler gerektiğini anımsadım. Çocuklarımız için, elimizden gelenin en iyisini zevk ve şefkatle yaptığımız anlarda, onları sevmeyi tekrar öğreniriz. Bu arada hem çocuklarımızın, hem de biz ebeveynlerin ihtiyaçları ve becerileri değişir durur."
-Mary Lou Rozdilsky-
"Çocuk yetiştirmek her ana-baba için olağanüstü bir deneyimdir. Çocuğunuzun gözlerinin içine bakın ve orada kendi içinizdeki çocuğu görmeye çalışın. Bunu yapmak için hiçbir zaman geç değil. Orada içinizdeki çocuk hâlâ sevgi, ilgi, şefkat ve bakım bekliyor. Onunla ilgilenip, çocuk olmanın keyfini ve güzelliğini yeniden yaşayabilirseniz, çocuğunuzla birlikte ve bu kez "eksiksiz" büyüdüğünü fark edeceksiniz."
-Klinik Psikolog: Emel Sağlamtunç-
"Çocukluk mantığın uykusudur."
-Thomas Fuller-
"Yazı çiçeksiz, ağacı meyvesiz, kafesi kuşsuz, evi çocuksuz, bana aman gösterme Yarabbi...
Beni, sevdiklerimi, dostlarımı hatta düşmanlarımı bile felaketten koru."
-Victor Hugo-
"Çocuk, ebeveynin yanında bir emanettir. Temiz kalbi de her çeşit nakış ve suretten uzak saf kıymetli bir cevherdir. O her nakışa kabil olduğu gibi, meylettirilen her şeyi almaya da kabildir. Eğer o iyiye alıştırılır, iyilik gösterilebilirse, iyilik üzere büyür, dünya ve ahirette mesud olur."
-İbn-i Miskeveyh-
"Sevgisiz çocuklar kabuğuna çekilir. Çocuk temiz havaya nasıl muhtaçsa, sevgiye de aynen muhtaçtır."
-G. Jacguin-
"Çocuğunuzu anlayabilmeniz için, onu kendine özgü gelişim biçimi içinde, bir bütün olarak görebilmeniz gerekir. Ana-babalık sanatı üzerine kurulan eğitsel felsefeyi iyice sindirin içinize. Çocuk yetiştirmek, güç ve karmaşık bir iştir. Ne var ki dünyanın mutluluk getiren, insana huzur veren en tatlı uğraşılardan da biridir. Bir ananın dünyaya sunacağı en önemli armağan, mutlu ve güvenli bir insan olarak yetiştirilmiş çocuklardır."
-Dr. Fitzhugh Dodson-
"Bir milletin devam ve bekası iyi yetiştirilmiş nesillere kaimdir. Milli varlığı ve milli ruhu mükemmelleştirilmiş iyi nesillerle.. milletler geleceklerini emanet etmek üzere mükemmel bir nesil yetiştirememişler ise, istikballeri karanlık demektir. Hiç şüphe yok ki, nesillerin iyi yetiştirilmesinde en birinci vazife anne ve babalara düşmektedir."
-M. Fethullah Gülen-
"Çocukta ruh ve beden eğitimi ve gelişimi beraber yürütülmelidir."
-İbni Sina-
"Çocuğun kalbi saf ve temizdir."
-İmam-i Gazali-
"Çocuğun ilk ve en tesirli muallimi annesidir."
-Bediüzzaman Said Nursi-
"Çocuğuna gerçek servet bırakmak isteyen ana-baba, ona iyi dinlemeyi öğretir."
-Publilius Syrus-
"Çocuklarınızı daha iyi tanımakla işe başlayınız; çünkü, onları hiç tanımıyorsunuz."
-J.J.Rousseau-
"Bir çocuk sevilmediğini hissettiği sürece kendini değersiz ya da yetersiz hisseder."
-Freud-
"Beş yaşındaki çocukla benim aramdaki uzaklık bir adımdır, fakat yeni doğmuş bebekle beş yaşındaki çocuk arasındaki uzaklık korkunçtur."
-L. Tolstoy-
"Günümüzde çocuk önemle ele alınması gereken bir bireydir. Özellikle uyum ve davranış bozukluğu gösteren ve suça itilen çocukların giderek artması, ana-baba ve eğitimcilerin "çocuk eğitimi" konusunda daha dikkatli ve bilimsel bir yaklaşım içinde olmalarını zorunlu hale getirmektedir. Günümüz anne ve babası artık geleneksel çocuk terbiyesi metotlarının yetersizliğinin bilincinde olduğu gibi, çağdaş kitle iletişim araçlarının olumsuz etkilerinden de haberdardır. Bu durum, ana-babaları "en sağlıklı eğitim şartları" konusunda bir arayışa itmektedir."
-Prof. Dr. Haluk Yavuzer-
"Ana-baba (ebeveyn) olmanın ve yöneticiliğin okulu yoktur, derler. Bu sözde, bir gerçek payı var. Yönetmek gibi, iyi bir ana ve baba olmak da, her şeyden önce bir kişilik sorunudur."
-Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu-
"Çocuklarınızın karınlarını ve zihinlerini doyurduğunuz kadar, ruhlarını da besleyiniz."
-Michael Marshall-
"Çocuğa küçük şeylerden zevk almasını öğreten, ona büyük bir servet bırakmış olur."
-Etienne Gilson-
"Çocukluğunu tam yapmamış insan, kolay kolay tam bir insan olamaz."
-Hölderlin-
"Bir çocuğun küçüklüğünde aldığı ilk intibalar bütün ömrünce devam eder."
-Heinrich Schlimann-
"Çocuklar donmamış beton gibidir, üzerlerine ne düşse iz bırakır."
-Haim Jinott-
"Çocukların, nasihatten çok iyi örneğe ihtiyaçları vardır."
-Joseph Joubert-
"Çocuk, dünyanın en büyük saadetidir."
-Dostoyevski-
"İnsan torun sahibi olduktan sonra çocuklarını anlamaya başlar."
-Erich Köstner-
"Çocuklar, fakirlerin servetidir."
-Thomas Fuller-
"Çocuğu döversen yüzsüz, bir şey vermezsen arsız yaparsın."
-Türk Atasözü-
"Çocuğun bulunduğu yerde dedikodu, gıybet olmaz. Çocuk düşe kalka büyür. Çocuklar ve deliler doğruyu söylerler. Çocuklar uyuya uyuya büyür, ihtiyarlar uyuya uyuya ölür. Çocuksuz kadın meyvesiz ağaca benzer."
-Türk Atasözleri-
"Çocukları iyi yapmanın en iyi yolu onları sevindirmektir."
-Oscar Wilde-
"Çocuk siz istediğiniz için bir şeyi bilmesin, anladığı için bilsin."
-J. J. Rousseau-
"Çocuk dolduracak bir kap değil, ısıtılacak bir ocaktır."
-Danner-
"Çocukları güçlüklerle karşı karşıya getirmeli, onlara güçlükleri ölçmek, aşmak alışkanlığını kazandırmalıyız."
-Amie Souce-
"Çocuklar işittiklerinden çok gördüklerini anlar ve daha esaslı kavrarlar."
-Locke-
"Çocuklarınıza dilini tutmasını öğretiniz. Konuşmasını nasıl olsa öğrenecektir."
-Benjamin Franklin-
"Çocuk elmayı görmeden kokulu soğanı elinden bırakır mı?"
-Mevlana-
"Çocuklarınızı sizin izinizde olmaya zorlamayınız. Çünkü onlar sizin zamanınızdan başka bir zaman için yaratılmışlardır."
-Sokrat-
"Çocuklar hayat piyangosunun çok pahalı alınmış biletleridir. Bu bilete büyük ikramiye vurması veya boşa çıkması sizin elinizdedir."
-D. Wilhem Stekel-
"Çocuğa yersiz ceza veren, ceza gerekli olduğu zaman ne yapacağını bilemez."
-Joseph Joubert-
"Çiçekler çocukların bile anladığı kelimedir."
-Bishop Coxe-
"Her doğan çocuk Allah'ın insanlardan hala ümidini kesmediğinin işaretidir."
-Tagore-
"Kimin çocukları naz içinde yetiştirilirse o kimseye ağlamak düşer. Keder ona mukadderdir."
-Yusuf Has Hacip-
"Çocuk bir neşe kaynağıdır yuvada inan. En tatlı nağmeler gibidir soluğu-sesi... Çocuksuz yuva eksik, onsuz mutluluk yalan, tıpkı Cennet meltemlerine benzer nefesi"
-M. Abdülfettah Şahin-
"Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın. Şimdi anladığın sonra anlayamazsın."
-Necip Fazıl Kısakürek-
"Ana-babalar çocuklarının başına gelen hatta gelebilecek her şeyden sorumludur. Ana-babalığın emeklilik hakkı yoktur. Bu çocukların inisiyatifine kalmıştır. Ana-babalık işçilerin aldığı kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıpranma primi gibi haklardan yoksundur.
-Ana-babaların çocuklarına karşı koydukları yasaklar ne kadar kesin ve katı olursa bu yasakların ihlali o kadar sık tekerrür eder."
-Ahmet Emin Fidan-
a) Allahın İsimleri (Esma-ul Husna)
b) Kuran-ı Kerim (Kısa Süreler)
c) Şiir ve Güzel Sözler
-Okuma Parçası-
8) ÇOCUĞUN (TEMYİZ) EZBER GÜCÜ
Genel Bir Bakış
Anne ve babalara, tam istek yönelmeleri vacip olan öğretim, temyiz çağında olan çocuklar hakkında her yönüyle uygulanmalıdır. Bu da Kuran-ı Kerim ile dini konulardan onlar için lüzumlu olanlarıdır. Bu ölçüden hareket etmek, Efendimiz (as)ın şu veciz iltifatlarına mazhar olanların kategorisine girerler:
ـ وعن عثمان رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. أنَّ النبىَّ # قالَ: خَيْرُكُمْ مَنْ تَعَلّمَ الْقُرآنَ وَعَلَّمَهُ.
Hz. Osman (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizin en hayırlınız Kur'ân'ı Kerim'i öğrenen ve öğretendir."[454]
Eğitim, mutlak bir değerdir. Dini ve milleti ne olursa olsun, bütün insanlık eğitimin mutlak bir değer olduğunu kabul etmektedir. Ancak eğitimde faydalanma yolları farklıdır. Eğitim hem gaye hem de vasıta olduğuna göre, onun gayeleri hususunda insanlar arasında farklılıklar görülür. Halbuki, eğitim insanların ömrü kadar uzun olmasına rağmen kişiler ona gayeler tayin etmektedirler. İnsan eğitiminin gayelerini anlamakla sorumludur. Hangi gayelerin doğrultusunda eğitim yapılacağını kendisi tesbit etmez. Çünkü insan çoğu zaman inanç ve fikirlerinin esiridir.
Onlara göre şartlanmıştır. Zamanla değişen geçici fikirlerle eğitime gaye tayin edilmez. Çünkü eğitim tarih ve ideal alemine bağlı bir vakıadır. Yani bir yönüyle ezelden geliyor. Bir yönüyle de ebede doğru akmaktadır. Bu akıntı içerisinde, her devirde insan ondan nasibini almak için olanca gayretini sarfeder. Demek ki, insanın görevi, eğitimden nasibini almaktır, ona hedef tayin etmek değildir. Felsefi sistemler, eğitim gayelerini tayin etmeye çalışırken bu hatanın içinde bulunuyorlardı. Çünkü onların görevi eğitime gaye tayin etmek değil, ondan nasıl istifade edileceğini göstermektir. İşte bu hatadır ki, insanlar eğitime çok kısa vadeli suni gayeler gösterdiler.
Kısa ve suni gayelere suni usullerle ulaşma hatasına da düşmekten kendilerini kurtaramadılar. İnsanın, suni vasıtalarla sonsuz gayelere ulaşması mümkün değildir. Batı dünyası insanın ortaya koyduğu metodlarla insanı eğitmek istediğinden, eğitimin hareket noktasını tesbit edememiştir. Eğitimin hareket noktası, insanın dışında değildir. Aksine, insanın yaratılışındadır. Yanı insan tabiatı eğitimin hareket noktası olarak alınır. İnsan tabiatının özellikleri dikkate alınmadan eğitime bir hareket noktası tayin edilemez. Bundan dolayı metodlar suni olarak tesbit ediliyor, insan tabiatı bu metodlara hapsedilerek eğitilmek isteniyordu. Halbuki metodlar insan tabiatına bakarak tesbit edilebilirdi. İslam "Muttaki" insanı yetiştirmeyi gaye alırken, iyi ile kötünün tesbit edilmesinde yeterli şahsiyetlerin tesbit edilmesini hedef almak ister.
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِنْ تَتَّقُوا اللّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا
"Ey mü'minler Allah'tan korkarsanız, O size Hak ile batılı ayırdedecek bir anlayış ve nur verir."[455]
İslam eğitimine göre iyi ile kötüyü tesbit etmenin bir ucu da ilahi iradeye bağlıdır. Bu özellik içinde muttaki insanın yetiştirilmesi istenir. İnsanı ahlaklı yapmak isterken, ahlakın ilkelerine suni ve geçici temeller aramaktadırlar. Bir tarafta ahlakı yıkan davranışları serbest bırakıyor, bir taraftan da ahlaklı insan yetiştirmek istemektedir. İnsan sağlığını gaye alıyor, fakat sağlığı yıkan kötü alışkanlıkların neler olduğu meselesini eğitim de ele almaktadır. Beşeri eğitim sistemleri, insan tabiatını ihmal ediyor. Onun yalnız zihin yönünü ve toplumdaki ilişkilerini ele almaktadırlar. Müsbet ilimlerin ilkelerini en ince noktasına kadar öğretirken aklın manevi alanda hüküm yürütmesini engellemektedir. Eğer akla, manevi alanda nasıl yürüyeceği öğretilseydi, asırlardır batı alemi batıl inançta kalmayacaktı Çünkü orada inanç akla değil, hakka karşı nefrete dayanmaktadır.
Zihinden manevi gerçekleri gizlemek için ona daima ilmin bulgularını nihai gerçek olarak veriyorlar. Bir nevi uyanmasını istememektedirler. Batı eğitim sistemleri, maddi ilimlerde zihni alabildiğine serbest bırakırken manevi alanda taklitten ayrılmasını istememektedir. Zira, inançlarını aklın süzgecinden geçirip, tenkidini yapacak kişilerin yetişmesini istememektedir. Akla sınırlı bir alan verdiklerinden, onun tabiatına aykırı hareket etmektedirler. Zihin faaliyetlerinin bazısına böylesine bir ambargo koyarken, kalp ve nefis eğitimini de hemen hemen bütünüyle ihmal etmektedirler. Manevi alanda gezintisine dahi müsaade edilmeyen aklın ötesindeki kalpte iman ağacı nasıl yeşerir? İhya edilmemiş kalbin düşmanı nefis, nasıl temizlenip arındırılır? Aklın manevi alandaki radarından insan şahsiyetinin merkezleri olan kalp ve nefse bakmadıkça, ne onun hastalığını anlayacak ve ne de onların hastalığını tedavi edecek ilaçlara sahip olunacaktır. İşte o zaman eğitim, insan değil ölü yetiştirmektir.
اِنَّكَ لَاتُسْمِعُ الْمَوْتى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِرينَ
"Şüphesiz sen, ölü olanlara işittiremezsin ve arkalarını dönmüş kaçarlarken sağırlara hak çağrını duyuramazsın."[456]
وَلَئِنْ اَرْسَلْنَا ريحًا فَرَاَوْهُ مُصْفَرًّا لَظَلُّوا مِنْ بَعْدِه يَكْفُرُونَ
"Bunun için sen arkalarını dönmüş giderlerken, o daveti ölülere duyuramazsın ve sağırlara da işittiremezsin."[457]
Ölü dışarıdan duyu almaz. Ne işitir ne de akıl yürütür. Gerçek dine kulak vermeyenleri Allah ölüye benzetmektedir. İslam, insanın yaşayan ölü olmasını önlemek için bütün eğitim metodlarını seferber eder. Yola gelmeyenleri de eğitmek için fırsat tanımaz. Zira, yukarıdaki ayetler aynı zamanda kimlerin eğitilmeyeceğini de belirtmektedir. Doğruya ulaştıran Allah'tır.
a) Allahın İsimleri (Esma-ül Hüsna)
Anne ve babalar, konuşmaya başlayan çocuklarına yüce Allahın güzel isimleriyle konuşmalarını sağlamaları ve yaşamları boyunca o, isimlerin çocukların hafızasına nakşolunduğu gibi, amellerine de yansımaları için çok önemli olduğu bir gerçektir. İşte bu gerçeğin, pratize edilmesi tamamen anne ve babalara bağlıdır.
Konunun ehemmiyetini Efendimiz (a.s) şöyle dile getirmiştir:
ـ حدّثنَا عَلِيُّ بْنُ مُحَمّدٍ، ثَنَا وَكِيعٌ، ثَنَا حَمَّادُ بْنُ نَجِيعٍ، وَكَانَ ثِقَةً، عَنْ أبِي عِمْرَانَ الْجَوْنِيِّ، عَنْ جُنْدُبِ بْنِ عَبْدِاللّهِ، قَالَ: كُنَّا مَعَ النَّبِىِّ # وَنَحْنُ فِتْيَانٌ حَزَاوِرَةٌ فَتَعَلَّمْنَا ايمَانَ قَبْلَ أنْ نَتَعَلَّمَ الْقُرآنَ. ثُمَّ تَعَلَّمْنَا الْقُرآنَ. فَازْدَدْنَا بِهِ إيمَاناً.
Cündüb İbnu Abdillah (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz erginlik çağına yaklaşmış bir grup genç, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraberdik. Kur'an'ı öğrenmezden önce imanı öğrendik. Sonra da Kur'an'ı öğrendik. Kur'an sayesinde imanımız daha da arttı."[458]
Bu hadis, İslâmî talim ve terbiye siteminde takip edilecek vetire ve safhaları öz olarak göstermektedir. Önce imanın öğretilmesi, sonra Kur'an ve diğer şeylerin öğretilmesi. Daha önce de belirtildiği üzere, Resulullah, çocuklara konuşmaya başlar başlamaz iman esaslarına giren Kur'anî ayetler ezberletiyor. Çocuk bu safhada henüz temyiz yaşında bile değildir. Temyiz yaşında namaz emrediliyor. Kur'an'ın okuma ve yazılma şeklinde öğretimi ise, daha sonra, küttab denen mekteplerde ele alınan bir hadisedir.İslam uleması, temel eğitime giren müfredatta önceliğin dinî talime verilmesi gereğinde ittifak eder. Onlara göre hesap, edebiyat, meslek öğretimi gibi diğer müfredat daha sonra ele alınmalı, dinî talim halledilmeden bunlara geçilmemelidir.Sonradan verilecek Kur'an bilgisi ve diğer faydalı bilgiler, önceden öğretilmiş olan imanî bilgileri takviye edecek şekilde olmalıdır. Bu bir planlama ve tanzim işidir.
Allah'ın zâtı tek, güzel isimleri (esmâü'l-hüsnâ) ise çoktur. Allah'ın doksan dokuz ismi hadis-i şeriflerde de bildirilmiştir. İbn Kesir, tefsirinde, Buhâri ve Müslim'in Ebû Hureyre (ra)'den naklettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (as)'den şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor:
ـ عن بريدة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]سَمِعَ النَّبىُّ # رَجًُ يَقُولُ: اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ بِأنِّى أشْهَدُ أنَّكَ: أنْتَ اللّهُ َ إلَهَ إَّ أنْتَ احَدُ الصَّمَدُ الذى لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفْواً أحَدٌ، فقَالَ: وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَقَدْ سَألَ اللّهَ بِاسْمِهِ اعْظَمِ الَّذِى إذَا دُعِِىَ بِهِ أجَابَ، وَإذَا سُئِلَ بِهِ أعْطَى.
Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir adamın şöyle söylediğini işitti: "Allah'ım, şehâdet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum: Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah'sın, birsin, samedsin (hiçbir şeye ihtiyacın yok, her şey sana muhtaç), doğurmadın, doğmadın, bir eşin ve benzerin yoktur."Bunun üzerine Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular:"Nefsimi elinde tutan Zât'a yemin olsun, bu kimse, Allah'tan İsm-i Âzamı adına talepte bulundu. Şunu bilin ki, kim İsm-i Âzamla dua ederse Allah ona icâbet eder, kim onunla talepde bulunursa (Allah ona dilediğini mutlaka) verir."[459]
ـ وعن محجن بن ادرع رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]سَمِعَ النَّبِىُّ # رَجًُ يَقُولُ: اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ بِاللّهِ احَدِ الصَّمَدِ الذى لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدُ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفْواً أحَدٌ، أنْ تَغْفِرَ لِى ذُنُوبِى إنَّكَ أنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ، فقَالَ: قَدْ غُفِرَ لَهُ، قَدْ غُفِرَ لَهُ.
Mihcen İbnu'l-Edra' (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir adamın: "Ey Allah'ım, bir ve samed olan, doğurmayan ve doğurulmayan, eşi ve benzeri de olmayan Allah adıyla senden istiyorum. Günahlarımı mağfiret et, sen Gafûrsun, Râhimsin!" dediğini işitmişti, hemen şunu söyledi:"O mağfiret edildi. O mağfiret edildi. O mağfiret edildi!"[460]
ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]دَعَا رَجُلٌ فقَالَ: اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ بِأنَّ لَكَ الحَمْد، َ إلَهَ إَّ أنْتَ المَنَّانُ، بَدِيعُ السَّموَاتِ وَارْضِ ذُوالجََلِ وَاكْرَامِ، يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ، فقَالَ النَّبىُّ #: أتَدْرُونَ بِمَ دَعَا؟ قَالُوا: اللّهُ وَرَسُولُهُ أعْلَمُ، قالَ: وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَقَدْ دَعَا اللّهَ بِاسْمِهِ اعْظَمِ الَّذِى إذَا دُعِىَ بِهِ أجَابَ، وَإذَا سُئِلَ بهِ أعْطى.
Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir adam şöyle dua etmişti: "Ey Allah'ım , hamdlerim sanadır, nimetleri veren sensin, senden başka ilah yoktur, Sen semâvat ve arzın celâl ve ikrâm sahibi yaratıcısısın, Hayy ve Kayyûmsun (kâinatı ayakta tutan hayat sahibisin.) Bu isimlerini şefaatçi yaparak senden istiyorum!"(Bu duayı işiten) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sordu:"Bu adam neyi vesile kılarak dua ediyor, biliyor musunuz?""Allah ve Resûlü daha iyi bilir?""Nefsimi elinde tutan Zât'a yemin ederim ki, o Allah'a, İsm-i Âzam'ı ile dua etti. O İsm-i Âzam ki, onunla dua edilirse Allah icabet eder, onunla istenirse verir."[461]
ـ وعن أسماء بنت يزيد رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]قال رسُولُ اللّهِ #: اسْمُ اللّهِ اعْظَمُ في هَاتَيْنِ ايَتَيْنِ: وَإلهُُكُمْ إلَهٌ وَاحِدٌ َ إلهَ إَّ هُوَ الرَّحْمنُ الرَّحِيمُ. وَفاتِحَةِ سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ: الم اللّهُ َ إلَهَ إَّ هُوَ الحَىُّ الْقَيُّومُ.
Esmâ Bintu Yezîd (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın İsm-i Âzam'ı şu iki âyettedir:
1- "İlahınız, tek olan ilahdır, ondan başka ilah yoktur. O Rahmân ve Rahîm'dir."
2- Âl-i İmrân sûresinin baş kısmı: Elif-Lâm-Mim. O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur, O Hayy ve Kayyûmdur."[462]
ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: إنَّ للّهِ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسماً مَنْ حَفِظَهَا دَخَلَ الجَنَّةَ، إنَّ اللّهَ وِتْرٌ يُحِبُّ الوِتْرَ.
Hz. bu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever."Bir rivâyette: "Kim o isimleri sayarsa cennete girer" buyurmuştur. Buhârî hadisi bu lafızla tahric etmiştir. Müslim'de "tek" kelimesi yoktur."[463]
Allahın güzel isimleri, Onun güzel yarattığı ve donattığı, varlıkların en ehsani tekvimi olan insanlara bir hediyesidir. Çünkü O, kendisini bize tanıtmasaydı biz nasıl Onu hakkıyla tanıyacaktık. Dolayısıyla bir bir anne ve babanın çocuklarına vereceği en güzel hediye Allahın güzel isimleridir. İmdi bu girişten sonra Allahın güzel isimlerinin izahatını yapmaya çalışalım.
Esma-ül Hüsna
Cenâb-ı Allah'ın güzel isimleri. Yaşadığımız dünya, felekler, yıldızlar, ay ve güneş birer âlemdir. Bütün bu âlemler bir ahenk içindedirler. Bu, Allah'ın Rab sıfatının bir tecellisidir. Dünyadaki düzenin kaidelerini koyup, varlıkları bir ahenk içinde yaşatma da Rab sıfatının gereğidir.
Doğmamız, büyümemiz, ölmemiz, insanlardâki yücelik, ahlâk, terbiye, kemal hep Rubûbiyet sıfatının yansımasındandır. Gözün görmesi, aklın ermesi, bütün iş ve hareketler, olma ve oluşma Rab sıfatının bir tecellisidir. Onsuz bir hareket ve düşünce yoktur.
Gerek Kur'ân-ı Kerîm'de gerek hâdis-i şeriflerde gecen birçok güzel ismi vardır. Aslında bu isimleri iki grupta ele almak mümkündür:
a) Hak Teâlâ'nın zatına mahsus bir özel isim olan "Allah" lâfz-ı şerifi Ondan başka bir varlık hakkında kullanılmamıştır. Kullanılması caiz değildir. Bu ismin tesniyesi (ikil siğası) ve çoğulu da yoktur. Bir başka dile tercüme edilemez, hiçbir kelime onun yerini tutamaz.
b) Allahu Teâlâ'nın ikinci gruba giren isimleri, sıfatlarından alınan isimlerdir. Ayet ve hadislerde Cenâb-ı Hakk'ın pekçok güzel isminden bahsedilir. Bunlardan her biri O'nun sıfatları ile ilgili ve onlardan alınan isimlerdir. Rahman, Rahîm, Âlîm, Hâlik vs. gibi. Bu isimler bir başka dile tercüme edilebilir.
Meselâ, Hâlik ismi, yaratan veya yaratıcı olarak söylenebilir. Müminin Allah hakkındaki inancı, O'nun zâtının mukâddes olduğu, diğer zat ve eşyâyâ benzemediği, yüce sıfatlarla sıfatlandığıdır.
Allah kendisini Esmâü'l-Hüsnâ en güzel isimler ile isimlendirmiştir.[464]
Doksan dokuz adet olan bu isimlerin basında "Allah gelir. Diğer isimlerin hiçbiri anlam ve içerik itibarıyla "Allah" isminin yerini alamaz. Bu nedenle, İslâm'a girecek kişi, "Lâ ilâhe İllâllah" der; "Lâ ilâhe illarahman" demez.
Namaza başlarken, "Allahü Ekber"der; "Rahman Ekber" diyemez. Allahu Teâlâ'nın bütün isimleri güzeldir. Kur'an-ı Kerîmde:
وَلِلّهِ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذينَ يُلْحِدُونَ فى اَسْمَائِه سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.[465]
قُلِ ادْعُوا اللّهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمنَ اَيًّا مَاتَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنى وَلَا تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذلِكَ سَبيلًا
De ki: "İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır." Namazında yüksek sesle okuma; onda sesini fazla da kısma; ikisinin arası bir yol tut[466] buyurulmuştur
Peygamber efendimiz de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:
ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: إنَّ للّهِ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسماً مَنْ حَفِظَهَا دَخَلَ الجَنَّةَ، إنَّ اللّهَ وِتْرٌ يُحِبُّ الوِتْرَ.وفي رواية: »مَنْ أحْصَاهَا)ـ («. أخرجه البخارى بهذا اللفظ، ومسلم بدون ذكر الوتر، والترمذى.وزاد فعدها: ]هُوَ اللّهُ الَّذِى َ إلَهَ إَّ هُوَ الرَّحْمنُ الرَّحِيمُ. المَلِكُ. القُدُّوسُ. السََّمُ. المُؤمِنُ. المُهَيْمِنُ. الْعَزِيزُ. الجَبَّارُ. المُتَكَبِّرُ. الخَالِقُ. البَارِئُ. المُصوِّرُ. الغَفَّارُ. الْقَهَّارُ. الوَهَّابُ. الرَّزَّاقُ. الْفَتَّاحُ. الْعَلِيمُ. القَابِضُ. الْبَاسِطُ. الخَافِضُ. الرَّافِعُ. المُعِزُّ. المُذِلُّ. السَّمِيعُ. الْبَصِيرُ. الحَكَمُ. الْعَدْلُ. اللَّطِيفُ. الخَبِيرُ. الحَلِيمُ. العَظِيمُ. الْغَفُورُ. الشَّكُورُ. الْعَلِىُّ. الْكَبِيرُ. الحَفِيظُ. المُقيتُ. الحَسِيبُ. الجَلِيلُ. الكَرِيمُ. الرَّقيبُ. المُجِيبُ. الْوَاسِعُ. الحَكِيمُ. الْوَدُودُ. المَجِيدُ. الْبَاعِثُ. الشَّهِيدُ. الحَقُّ. الْوَكِيلُ. الْقَوِىُّ. المَتِينُ. الْوَلِىُّ. الحَمِيدُ. المُحْصِى. المُبْدِئُ. المُعيدُ. المُحْيِى. المُمِيتُ. الحَىُّ. القَيُّومُ. الوَاجِدُ. المَاجِدُ. الْوَاحِدُ. احَدُ. الصَّمَدُ. الْقَادِرُ. المُقْتَدِرُ. المُقَدِّمُ. المُؤَخِّرُ. اوَّلُ. اخِرُ. الظَّاهِرُ. البَاطِنُ. الوَالِى. المُتَعَالِى. البَرُّ. التَّوَّابُ. المُنْتَقِمُ. الْعَفُوُّ. الرَّءوُفُ. مَالِكُ المُلْكِ.ذُو الجََلِ وَاكْرَامِ: المُقْسِطُ. الجَامِعُ. الْغَنِىُّ. المُغْنِى. المَانِعُ. الضَّارُّ. النَافِعُ. النُّورُ الهَادِى. الْبَدِيعُ الْبَاقِى. الْوَارِثُ. الرَّشِيدُ. الصَّبُورُ. ولم يفصل اسماء غير الترمذى .
Hz. bu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever."Bir rivâyette: "Kim o isimleri sayarsa cennete girer" buyurmuştur.
Tirmizî'nin rivâyetinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Allah'ın isimlerini şöyle yazdı: "O Allah ki O'nda başka ilâh yoktur. Rahman'dır. Rahim'dir. El-Meliku'l-Kuddûsu, es-Selâmu, el-Mü'minu, el-Müheyminu, el-Azîzu, el-Cebbâru, el-Mütekebbiru, el-Hâliku, el-Bâriu, el-Musavviru, el-Gaffâru, el-Kahhâru, el-Vehhâbu, er-Rezzâku, el-Fettâhu, el-Alîmu, el-Kâbizu, el-Bâsitu, el-Hâfidu, er-Râfiu, el-Muizzu, el-Müzillu, es-Semîu, el-Basîru, el-Hakemu, el-Adlu, el-Latîfu, el-Habîru, el-Halîmu, el-Azîmu, el-Gafûru, eş-Şekûru, el-Aliyyu, el-Kebîru, el-Hafîzu, el-Mukîtu, el-Hasîbu, el-Celîlu, el-Kerîmu, er-Rakîbu, el-Mucîbu, el-Vâsiu, el-Hakîmu, el-Vedûdu, el-Mecîdu, el-Bâisu, eş-Şehîdu, el-Hakku, el-Vekîlu, el-Kaviyyu, el-Metînu, el-Veliyyu, el-Hamîdu, el-Muhsî, el-Mubdiu, el-Muîdu, el-Muhyi, el-Mümîtu, el-Hayyu, el-Kayyûmu, el-Vâcidu, el-Mâcidu, el-Vâhidu, el-Ahadu, es-Samedu, el-Kâdiru, el-Muktediru, el-Muahhiru, el-Evvelu, el-Âhiru, ez-Zâhiru, el-Bâtinu, el-Vâli, el-Müte'âli, el-Berru, et-Tevvâbu, el-Müntekimu, el-Afuvvu, er-Raûfu, Mâliku'l-Mülki, Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm, el-Muksitu, el-Câmiu, el-Ganiyyu, el-Muğnî, el-Mâni', ed-Dârru, en-Nâfiu, en-Nûru, el-Hâdî, el-Bedîu, el-Bâki, el-Vârisu, er-Reşîdu, es-Sâbûru." İsimleri bu şekilde, sâdece Tirmizî saymıştır.[467]
Esmâ-ül Husnâ
¢áî¡y £Ûa ¢åà¤y £Ûa ì¢ç £ü«a é Û«a ¬ü ô £Ûa ¢é£ÜÛa ì¢ç
¢å¡à¤î è¢à¤Ûa ¢å¡ß¤ªì¢àÛa ¢â5 £Ûa ¢¢£¢Ô¤Ûa ¢Ù¡Ü à¤Ûa
¢ª0¡b j¤Ûa ¢Õ¡Ûb ¤Ûa ¢¡£j Ø n¢à¤Ûa ¢í ȤÛa ¢b £j v¤Ûa
¢Öa £Ûa ¢lb £ç ì¤Ûa ¢b £1 ̤Ûa ¢b £è Ô¤Ûa ¢¡ì £¢à¤Ûa
¢¡Ïb ¤Ûa ¢¡2b Ô¤Ûa ¢Á¡b j¤Ûa ¢áîÜ È¤Ûa ¢b £n 1¤Ûa
¢Éîà £Ûa ¢î j¤Ûa ¢£4¡¢à¤Ûa ¢£¡È¢à¤Ûa ¢É¡Ïa £Ûa
¢áîÄ È¤Ûa ¢îj ¤Ûa ¢ÑîÀ £ÜÛa ¢4¤ ȤÛa ¢á Ø z¤Ûa
¢î¡j ؤÛa ¢£ó¡Ü ȤÛa ¢ì¢Ø £'Ûa ¢ì¢1 ̤Ûa ¢áîÜ z¤Ûa
¢áí Ø¤Ûa ¢3îÜ v¤Ûa ¢kîj z¤Ûa ¢Åî1 z¤Ûa ¢sîÌ¢à¤Ûa
¢ ë¢ ì¤Ûa ¢áîØ z¤Ûa ¢kîv¢à¤Ûa ¢Éaì¤Ûa ¢kî¡Ó £Ûa
¢3î× ì¤Ûa ¢îè £'Ûa ¢£Õ z¤Ûa ¢s¡Çb j¤Ûa ¢î¡v à¤Ûa
¢îà z¤Ûa ó¤z¢à¤Ûa ¢£ï¡Û ì¤Ûa ¢åî¡n à¤Ûa ¢£ô¡ì Ô¤Ûa
¢â좣î Ô¤Ûa ¢oîà¢à¤Ûa ó¤z¢à¤Ûa ¢îÈ¢à¤Ûa ¢ª0¡¤j¢à¤Ûa
¢la £ì £nÛa ¢£ j¤Ûa óÛb È n¢à¤Ûa óÛa ì¤Ûa ¢£ó z¤Ûa
¡Ù¤Ü¢à¤Ûa ¢ Ù¡Ûb ß ¢Ò¢ªë £Ûa ¢á¡Ô n¤ä¢à¤Ûa ¢£ì¢1 ȤÛa
¢É¡ßb v¤Ûa ¢Á¡¤Ô¢à¤Ûa ¡âa ¤×«üa ë ¡4 5 v¤Ûa ë¢
¢É¡Ïb ä¤Ûa ¢£ b £Ûa ¢É¡ãb àÛa óä¤Ì¢à¤Ûa ¢£ó¡ä ÌÛa
¢t¡a ì¤Ûa óÓb j¤Ûa ¢Éí j¤Ûa ô b è¤Ûa ¢ì £äÛa
¢ì¢j £Ûa ¢ î¡( £Ûa
Anlamları:
1) ALLAH:-Tüm isim ve sıfatlan kendinde toplayan yüce Allah'ın zatının, başka hiçbir varlığa verilemeyen ismidir.
2) RABB: Terbiye eden, yaratan, besleyen, mâlik, en mükemmel, sahip tutan ve idare eden anlamlarına gelir. Rabb ismi, yüce Allah'ın umûmî isimlerindendir. Âlemlerin devamını sağlayan yüce Allah, onların Rabbi'dir. Allah'ın her türlü eksiklikten münezzeh olan Rubûbiyeti ve O'nun neticesi olan terbiyesi, besleyip büyütmesi olmasaydı, kainatta ne varlıktan, ne de tekâmül'den hiçbir eser bulunmazdı. Eğer bir kemâlimiz, bir terbiyemiz, ölçülü bir şekilde doğmamız, büyümemiz, yaşamamız ve ölmemiz varsa bunlarda yüce Allah'ın Rab sıfatının yansımasını görmemek mümkün değildir. Bu âlemde görülen ve bilinen her şeyde yüce Allah'ın sıfatlarının belirtisi vardır.
3) RAHMAN: Allah'ın pek merhametli, çok rahmet sahibi olması anlamlarına gelen bir sıfat ismidir. Sıfat ismi olmakla beraber, bu ismin Allah'tan başkasına verilmesi uygun görülmez. "Çok rahmet sahibi, gayet merhametli ve sonsuz rahmeti bulunan" diye tefsir edilip açıklanabilirse de, yalnız yüce Allah'ın özel bir ismi olduğundan dolayı tam anlamıyla tercüme edilemez. Dilimizde onun tam karşılığı olan bir kelime yoktur. "Esirgeyici" olarak tercüme edilmesi de doğru değildir. Dolayısıyla bu anlam Rahman isminin tercümesi olamaz. "Acıyan" diye tercüme edilmesi de onun tam anlamını vermekten uzaktır. Çünkü kuru bir acıma merhamet değildir. Bilindiği gibi, merhamet acıyı giderip yerine sevinç ve iyiliği getirmektir. Bu itibarla merhametli sözcüğünden anladığımız anlamı, diğerlerinden anlayamayız. Rahman, "pek merhametli" şeklinde eksik olarak tefsir edilebilirse de tercüme edilemez. Yüce Allah'ın rahmeti, sadece bir iyilik duygusundan ibâret değildir. O'nun rahmeti, insanlara iyilik dilemesi ve sayılamayacak kadar nimetler vermesidir. O halde "Rahman" ismini böylece bilmek ve anlamak gerekir. Her gün karşılaştığımız ve içinde bulunduğumuz nimetler, aslında bize Rahman'ın en güzel açıklamasıdır.
4) RAHÎM: "Çok merhamet edici' anlamında bir isimdir. Allah'ın sıfat ismi olmayıp, Allah'tan başka varlıklara da verilebilen bir isimdir. Bu iki sıfat "Rahmet" mastarından türemiş olmakla beraber, aralarında ifade ettikleri anlam bakımından farklar vardır. Rahman ve Rahîm arasındaki bu farklar şöylece belirtmek mümkündür:
a) Rahman sıfatı; daha ziyâde ezelle; Rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu nedenle hadislerde yüce Allah'ın hakkında "Dünyanın Rahman'l ahiretin Rahîm'i" ifadelerinin kullanıldığını görüyoruz. Rahman sıfatı bütün insanları; Rahîm sıfatı ise yalnız müminleri kapsar.
b) Rahman sıfatı; hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın varlıkları yaratmak, meydana getirmek, onların çalışıp çalışmadıklarına bakmadan sayısız nimetlerle nimetlendirmek anlamına gelirken; Rahîm sıfatı Allah'ın emirleri doğrultusunda çalışanlara, çalıştıklarının karşılığını vermek anlamına gelmektedir.
c) Rahman sıfatı; ümitsizliğe, karamsarlığa imkan bırakmayan kesin bir ümit ve ezelî bir yardım ifade eder. Rahîm sıfatı ise, yaptığımız işlerimizin Allah tarafından mükâfatlandırılacağını ifade etmektedir. Bu nedenle Rahman sıfatının ifade ettiği mânâda mü'min ve kâfir eşit tutulup ayırım yapılmamış; Rahîm sıfatının belirttiği manada ise, mü'min ve kâfir açık bir farkla ayrılmışlardır.
5) el-MELİK: Yüce Allah Melik'tir. Yani mülk sahibi, bütün eşyanın ve yaratılanların tek mâlikidir. Bütün varlıklar üzerinde emretme, istediği gibi tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olma O'na mahsustur. Yarattıklarına emretme, sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini de aziz etme kudretine sahip olan yalnız yüce Allah'tır. O yarattığı mülkünde ve orada olanların hepsinde yegane hükümdardır. Sonsuz kudretiyle onları idaresi altında tutan tek yaratık Allah'tır..
6) el-KUDDÛS: Her türlü hata, gaflet ve acizlikten uzak, eksiklikten beri, mutlak kemâl sahibi anlamında. Allah, sonradan olma ve hiçbir tasvir kayıtlarına sığmayan, hakkında hiçbir eksiklik düşünülemeyen en mukaddes olan en yüce varlıktır.[468]
7) es-SELÂM: Allah, her türlü eminliğin, salimliğin aslı olup, ayıptan kusurdan ve her çeşit eksikliklerden uzak olan yüce yaratıcı anlamındadır. Allah, yok olmaktan ve hatıra gelen her türlü eksikliklerden uzaktır. Buna göre dünyadan ve ahiretten emin olmak isteyenleri ve kurtuluşa ermek dileğinde bulunanları, kurtuluşa erdirecek olan da yalnız Allah'tır.[469]
8) el-MÜMİN: Allah'ın iman ve güven veren her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran anlamında bir ismidir. Allah, korku içinde olanlara emniyet ve güven verendir. Bu bakımdan her türlü korkudan emin olmak için Allah'a iltica edilmeli, O'na sığınılmalıdır.
9) el-MÜHEYMİN: Allah'ın görüp gözeten, her şeye şahit olan, her şeyi koruması altına alan, onları muhâfaza edip saklayan olduğu anlamına gelir.
10) el-AZİZ: Allah'ın, hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olduğu manasına gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan dilediğini yapan ve buna güç yetiren, yüce varlığını ve kudretini hiçbir gücün mağlup edemediği tek yaratıcı Allah'tır.
11) el-CEBBAR: Allah'ın, yarattığı tüm varlıklarının ihtiyaçlarını karşılayan, her konuda çok güçlü ve kudretli olduğu anlamındadır. Ayrıca Allah'ın yarattıklarının tümünü kendi iradesine mecbur eden, dilediğini de zorla yaptırmaya gücü yeten, kesin hükmüne karşı gelinemeyen yaratıcı olduğu anlamına da gelir. Yüce Allah'ın "Cebbâr" sıfatı sebebiyle insanların, işlerine kendi iradeleri ve serbestlikleri olmadığı sanılmamalıdır. Çünkü Allah, bildirdiği emir ve yasaklarına uyup uymama konusunda insanları kendi iradelerinde serbest bırakmıştır. Şüphesiz insanların, Allah tarafından akıllı ve iradeli yaratılmalarının bir anlamı vardır. Allah, insanı O'nun hükümlerini tanıyıp bilmesi için akıllı, kendi irade ve istekleri ile O'nun emrine uymaları ve gösterdiği bu yolda yürümeleri için de serbest iradeli yaratmıştır.
Ancak Allah'ın, insanlara işlerinde serbestlik tanımış olması, onların bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur olduğu anlamına gelmez. Örneğin Allah'ın emirlerini dinlemeyip O'na karşı gelen asiler, günahkârlar cezaya yanaşmak istemeseler de vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olacaklardır. Allah'ın mutlak iradesi ve kudreti altına girmeyen hiçbir varlık düşünülemez.
اَفَغَيْرَ دينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ اَسْلَمَ مَنْ فِى السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ
"Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülüp götürüleceklerdir."[470]
12) el-MÜTEKEBBİR: Allah'ın her hususta çok büyük ve azamet sahibi ulu bir yaratıcı olduğu anlamındadır. Büyüklük O'nun hakkıdır. Yaratılmışların hiçbirinin böyle bir hakkı yoktur. Allah, zatında sıfatlarında ve işlerinde, mutlak manada büyüklüğün tek sahibidir. Hiçbir insan için bu mânâda bir büyüklükten söz edilemez. Kendilerini büyük sanan nicelerinin, Allah'ın sonsuz kudreti ve büyüklüğü karşısında ne kadar küçüldükleri imkân imkânsız olan bir gerçektir. Büyüklük sevdasına kapılanların yok olmalarına, bazen küçücük bir olay hattâ çok küçük bir yaratık, bir mikrop bile yetmiştir. Bu gerçek karşısında insanlar hangi büyüklükten söz edebilirler?..
13) el-HÂLİK: Allah'ın yaratıcı olduğunu belirten bir sıfattır. Yaratmak ise bir şeyi var etmek, hiç benzeri olmayan bir şeyi meydana getirmek demektir. Bu manada Allah'tan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Her şeyi yaratan O'dur. İnsanların ortaya koydukları şeyler yaratma değildir; var olanlardan yeni bir şey elde etmektir. Allah, yaratandır; O'nun dışındaki tüm varlıklar ise yaratılmıştır.
14) el-BÂRÎ: Allah'ın, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizâm üzere yaratması, olgunlaştırarak birbirinden farklı niteliklerde meydana getirmesi mânâsındadır. Şüphesiz varlıkları seçip, düzenleyip olgunlaştırarak her birini ayrı bir özellikte yaratan Allah'tır.
15) el-MUSAVVİR: Allah'ın yaratmış olduğu varlıkların şekil ve durumlarını takdir edip, dilediği şekilde meydana getirmesi, şekillendirmesi anlamına gelir.
16) el-GAFFÂR: Kullarının günâhlarını affeden ve çok bağışlayan yüce varlık anlamına gelir. Günâh işlemek insanların özelliği olduğu gibi, onların günâhlarını örtmek ve bağışlamak da yüce Allah'ın ayrılmaz sıfatlarındandır.
17) el-KAHHÂR: Allah'ın ziyadesi ile kahredici, yok edici yüce bir varlık olduğu manasına gelir. Sonsuz kudretinin karşısında hiçbir kimsenin gücü ve kudreti olamaz. Ama serbest iradeleriyle O'nun karşısına çıkma cüretini gösterenlere de lâyık oldukları cezaları tam olarak verecektir. Allah'ın kayıtsız üstünlüğüne sınır koyacak hiçbir varlık yoktur.
18) el-VEHHÂB: Allah'ın çok hibe eden, çok fazla bağışlayan olduğu anlamına gelir. Hak sahibi olmadıkları halde yarattıklarına çok çok verendir.
19) er-REZZÂK: Allah'ın bütün yaratıkların rızıklarını veren olduğunu ifade eder. Her canlı için gerekli gıdayı bahşedip yaratan ve bol bol veren Allah'tır.
20) el-FETTAH: Kulların, her türlü güçlük ve sıkıntılarını açan ve kolaylaştıran manasına gelir. Faydalı ilimlere karşı insanların kalbini açarak, onların islerini kolaylaştıran, bütün zorluklarını ortadan kaldıran yüce Allah'tır. Her işinde üstün gelen O'dur.
21) el-ÂLİM: Allah'ın, çok bilen, bilgisi ezelî ve ebedî olan, her şeyi her yönüyle bilen tek yaratıcı olduğu manasını ifade eder.
22) el-KÂBIZ: Allah'ın, her şeyi sonsuz kudreti altına alan, bu kudretiyle kuşatıp kavrayan, her şeyi emri altına alıp tutan en yüce varlık anlamına gelir.
23) el-BÂSIT: Allah'ın, her hayrı veren, lütuf ve rahmetini kullarına yayan yüce yaratıcı olduğunu ifade eder. Allah, insanlara rızık, neşe, rahatlık ve bolluk vererek onlara lütuf ve rahmetiyle muâmele etmektedir.
24) el-HÂFID: Allah'ın, emirlerini dinlemeyen, başkalarını beğenmeyen, büyüklenip hak ve hukuk tanımaz zorbaları rezil, perişan eden anlamına gelen bir ismidir.
25) er-RÂFİ: Kaldıran, yükselten ve yüksek olan anlamlarına gelir. Gönülleri iman ve irfan ışığıyla parlatan, yüksek gerçeklerden haberdar eden yüce Allah'tır. Her yönüyle yüce ve yüksek olan O'dur.
26) el-MU'İZZ: İzzet ve ikrâm edici, şeref sahibi anlamına gelir. Yalancılığa, samimiyetsizliğe itibar etmez.
27) el-MÜZİLL: Yüce Allah'ın, lâyık olanları zillete düşüren, zelil kılan, onları hor ve hakir eden anlamına gelen bir sıfat isimdir.
28) es-SEMI': İşiten, işitme kuvve tine sahip olan ve işitme gücünü verendir. O, hiçbir şartla ve kayda bağlı olmaksızın işitir.
29) el-BASÎR: Her şeyi her yönüyle eksiksiz gören, yaratıklarına da görme duyusunu veren anlamını taşır.
30) el-HAKEM: Hüküm koyan, emir veren, varlıklar hakkında hükmünü tamamen icra eden anlamına gelir.
31) el-ADL: Allah'ın herkese hakkını veren, koyduğu âdil hükümleriyle zulme razı olmayan, zulmü ve zâlimi sevmeyen anlamına gelen sıfatının ismidir. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.[471]
32) el-LATÎF: En ince işlerin bile bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri de yapan, seçilmez yollardan da kullarına çeşitli faydalar ulaştırandır.[472]
33) el-HABÎR: Her şeyden haberdar olan, her şeyin iç yüzünden ve gizli tarafından her yönüyle haber sahibi bulunan, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.
34) el-HALİM: Acele etmeyen, günahkârların cezasını vermeye güç yetirdiği halde bunu acele yapmayıp, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.
35) el-AZİM: Çok yüce ve çok büyük olan; sınırsız ve kayıtsız büyüklük, üstünlük de yalnız O'ndadır.
36) el-GAFÛR: Mağfiret eden, yargılayan, suçları bağışlayan, affeden, insanların beğenilmeyen taraflarını gizleyendir.
37) eş-ŞEKÛR: Çok şükre lâyık olan, kendi rızası için şükredilen, şükür olarak yapılan iyi işlerin daha fazlasıyla karşılığını veren, insanlara nimetlerini artırarak şükür muamelesi yapandır.
38) el-ALİYY: Yüksek, büyük ve yüce olan; kudrette, bilgide, hükümde, irâdede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında üstün olandır. Her şey O'nun hükmü ve emri altındâdır.
39) el-KEBİR: Büyük, yüce anlamında olup, Allah'ın kâinatı ve ondâkileri hüküm ve kudretiyle idâre eden, her şeyi hükmü altına alan sıfatının ismidir.
40) el-HAFIZ: Muhafaza eden, koruyup saklayan, yapılan işleri bütün ayrıntılarıyla saklayıp, her şeyi belli vaktinde afet ve belâlardan koruyandır.
41) el-MUKÎT: Rızıkları yaratıcıdır.
42) el-HASÎB: Herkesin yaptıklarını takdir eden, yapılanları bütün ayrıntılarıyla bilip her insanı hesaba çekerek yaptığının karşılığını verendir.[473]
43) el-CELÎL: Büyüklük ve ululuğu pek yüce olandır. Sıfat ve-isimleriyle her türlü büyüklük kendine ait olandır.
44) el-KERÎM: Cömert, kerem sahibi; muktedir iken affeden, cömertlik duygusunu veren, va'dini yerine getirendir.
45) er-RAKÎB: Görüp gözeten, murâkebe eden, bütün varlıklar üzerine gözcü olup bütün işlerini kontrol altına alandır.[474]
46) el-MUCÎB: İcâbet eden, isteyene karşılık veren, teklifleri bilen ve O'na yalvaranların isteklerine icâbet eden ve karşılık verendir.[475]
47) el-VASİ': Bağışlaması bol ve rahmeti çok olandır. Yarattıklarına maddi ve manevi genişlik verendir.[476]
48) el-HAKIM: Herşeyi inceliğiyle bilen, bu bilgisine göre emir ve yasakları vâzeden, buyrukları ve bütün işleri yerli yerinde olandır.
49) el-VEDÛD: Çok şefkatli, muhabbetli, salih kullarını çok seven ve onlarca çok sevilen, onları rahmet ve rızasına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya yegane lâyık olandır. Sevgi ve dostluk hissini yaratandır.[477]
50) el-MECÎD: Şan, şeref, büyüklük ve kudretinden dolayı yüce olan ve güzel işlerinden dolayı da sevilip övülendir. Şeref, ancak kendi emir ve yasaklarına uymakla elde edilebilir.[478]
51) el-BAİS: Sebepleri yaratan ve ölüleri diriltendir. İhtiyaçlarına göre insanlara peygamberler gönderendir.
52) eş-ŞEHÎD: Herşeye şahit olan, her şeyi hakkıyla gören, bilen ve muamelesini de buna göre yapandır.
53) el-HAKK: Varlığı hiç değişmeyen, hiç yok olmayan ve gerçek olandır.[479]
54) el-VEKİL: Hayatını, O'na tevekkül ederek düzenleyen ve böylece O'na sığınanların işlerinde kendilerine yardım edendir; İdaresinde hiçbir kayda ve şarta bağlı olmayandır.
55) el-KAVÎ: Kudretli, güçlü ve sınırsız kuvvet sahibi olandır. Her şey O'nun kudret ve kuvveti karşısında güçsüzdür; O'na boyun eğmek zorundadır.
56) el-METİN: Metânetli, kuvveti çok şiddetli olup hiçbir iş O'na zor değildir.
57) el-VELÎ: Emir sahibi ve iyi insanların yani müminlerin dostu (velisi) olup onlara yardım ederek işlerini yönetendir.
58) el-HAMÎD: Çok övülen, övgüyle değer sıfatlarıyla hamd edilendir. Bütün varlığın diliyle övülmeye lâyık ve her an hamd edilen tek yüce varlıktır.
59) el-MUHSÎÎ: Allah, çokça veren, sonsuz düşünülse bile her şeyin sayısını her yönüyle bilendir.
60) el-MÜBDÎ: Hiç yoktan ortaya koyan, vareden, yaratandır. O'ndan başka yaratıcı yoktur.
61) el-MU'ÎD: Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratandır. O'ndan başka yaratıcı olamaz.
62) el-MUHYÎ: Dirilten, canlandıran ve hayat verendir. O'nun öldürdüğüne kimse hayat veremez.[480]
63) el-MÜMÎT: Öldüren, ölümü her canlıya takdir edip bunu uygulayandır.
64) el-HAYY: Diri, canlı hiç ölmeyen, hayatı ezeli ve ebedi olandır.
65) el-KAYYÛM: Baki ve ebedi olan; her şeyin O'nun kudret ve iradesiyle varlığını sürdürebildiği tek varlıktır.[481]
66) el-VÂCİD: Var olan ve her şeyi vareden, icad eyleyen; varlığı kendinden olan; dilediğini istediği anda var edip yaratandır. O'na karşı hiçbir şey kendini gizleyemez.
67) el-VAHİD: Tek, bir olmak, Allah ikincisi olmayan tek birdir. Zatında, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı-dengi ve benzeri bulunmayandır.
68) es-SAMED: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, tüm yaratıkların ihtiyacını gideren ve her türlü istekte doğrudan kendisine başvurulandır.
69) el-KADÎR: Kudret sahibi, tükenmez kudreti olan, istediğini dilediği gibi yapmaya muktedir olandır. Her türlü güç ve kuvvet de O'ndandır.[482]
70) el-MUKTEDİR: Gücü her şeye yeten, her şeyi dilediği duruma getiren, kuvvet sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf edendir.
71) el-MUKADDİM: Her şeyden önce olan, dilediğini öne alan; dilediğine maddi ve manevi nimetler verip yükselten, öne geçiren, ilerlemelerini sağlayandır.
72) el-MUAHHİR: Her şeyden sonra yine var olan; emir ve yasaklarına uymayanları zelil edip arkaya bırakan, istediğini geri koyandır. Sonunda yine sadece O var (olarak) kalacaktır.
73) el-EVVEL: Her şeyden önce, öncelerin öncesi, başlangıçların yaratıcısı ve varlığının öncesi olmayandır.
74) el-AHİR: Her şey son bulunca O, var olarak kalacaktır. Varlığının sonu yoktur.
75) ez-ZÂHİR: Görünen, varlığında hiç şüphe olmayan, varlığı her şeyden aşikâr olandır. Her yaratık yaratanının görülen bir şâhididir.
76) el-BATIN: Gizli, cisim olarak görülmeyen, varlığı gizli olan, ancak varlığı da kesin olarak bilinendir. (Hayal, duygu, akıl ve düşüncenin de görülmeyip eserle varlıklarının kesin olarak bilinmesi gibi).
77) el-VALÎ: İdare eden bu büyük kâinatı ve onda her an olup bitenleri idare edip yönetendir. İdare etme yeteneği O'nundur.
78) el-MUTE'AL: Yüksek ve yüce varlık... Bilinenlerin en üstün olanı... Akım yaratılmışlarda mümkün gördüğü her şeyden çok yüce olandır.
79) el-BİRR: İyilik ve güzellik, bağışta bulunma, kullarına yardımcı olma anlamlarında Yüce Allah'ın bir sıfat ismidir. İyiliği ve ihsânı çoktur. İyilik ve ihsan gibi hisler de sadece ondadır.[483]
80) et-TEVVÂB: Tövbeleri çok kabul eden, tövbe kapısını açık tutarak tövbe etme imkânı verendir. Samimi olarak günahlardan dönüp tövbe edenleri bağışlayandır.
81) el-MÜNTEKİM: İntikam alan, günahkârları, adaletiyle yargılayarak lâyık oldukları cezaya çarptıran demektir.
82) el-AFÜV: Merhametli, daima affeden, günâhlardan dilediğini affedip suçları bağışlayandır.
83) er-RAÛF: Çok merhamet eden, insanları yükümlü tutmada pek müsâmahalı ve yumuşak davranandır.
84) MALİKÜ'L-MÜLK: Her şeyin tek sahibi, her ne varsa O'nundur. Her şey üzerinde mutlak tasarruf yetkisi sadece O'na aittir. O halde Ondan başkasına kulluk edilmez.
85) ZÜLCELÂL-İ VE'L-İKRÂM: Celâl ve ululuk sahibidir. İkrâm ve ihsân edicidir. Hürmet ve saygıya yegane lâyık ve tüm büyüklüklere sahip olandır.
86) el-MUKSİT: Doğru hareket eden, bütün işlerini birbirine uygun ve yerli yerinde yapandır.
87) el-CÂMİ: Derleyen, toplayan, her şeyi kudreti içinde bulundurup dilediğini istediği anda ve istediği yerde toplayandır.
88) GANÎ: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hakkında noksanlık ve ihtiyaçtan söz edilemeyendir.
89) el-MACİD: Kerem ve müsâmahası sınırsız olandır. İnsanlara iyilikle muamele edip onları himâye etme lütfunda bulunan, her türlü sıkıntılarını giderendir.
90) el-MÂNİ': Her şey O'nun emir ve korumasına bağlıdır. O'nun emri olmadıkça hiçbir şey olamaz. İstemediği şeyin, yani takdir etmediğinin olmasına imkân yoktur.
91) en-NÛR: Alemleri, bütün kâinâtı nurlandıran, aydınlatan; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur, aydınlık ihsan edendir.
92) el-HADÎ: Hidâyet eden, doğru yolu gösteren; hidayet yaratan; istediğini iyi işlerde başarıya ulaştıran, kullarına doğru yolu gösterendir.
93) el-BEDÎ: Eşi ve benzeri olmayan, bir şeyi en mükemmel yapan, yaratan, eşsiz ve görülmemiş şeyleri var edendir. Varlıklar âleminde O'nun eşi ve benzeri yoktur. Hayret verici âlemleri yoktan var eden, icad eden O'dur.
94) el-BÂKÎ: Sürekli var olan ve var olacak olandır. Sonu olmayandır. Allah'ın varlığının sonu yoktur.
95) el-VARİS: Tüm varlıkların gerçek sahibi, varisidir. Servetlerin geçici sahipleri yok olduktan sonra da varlığı devam eden ve o servetlerin sahibi olandır.
96) er-REŞÎD: Doğru yolu gösteren: İnsanları, peygamberlerin getirdiği ve tebliğ ettiği kitaplar vasıtasıyla doğru yola iletendir. Allah, bütün işleri ezeli takdirine göre yönetip, dosdoğru bir düzen içinde sonuca ulaştırandır.
97) es-SABÛR: Çok sabırlı, hiçbir şeyde acele etmeyen; kendine isyan edenleri cezalandırmada acele etmeyip, onlara süre verendir.
98) ed-DAR: Elem ve zarar verici şeyleri hikmetinin gereği olarak yaratandır. Yüce Allah, zarar veren şeyleri yaratmıştır. Fakat onlardan zarar görmemizi değil, aksine maddi-manevi bütün zararlardan sakınarak korunmamızı emretmiştir.
99) - en-NAFİ: Hayır ve fayda verici şeyleri yaratandır. Bütün olaylar sebepleriyle meydana geliyorsa da, sebepler yok'u var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer vesîle ve Hakk'tan isteme vâsıtası olmak üzere yaratılmışlardır.
b) Kuran-ı Kerim ( Kısa Süreler )
Hayatın mektebi, inancın kriteri, yaşamın rehberi, dünya ve ahiret saadetinin anahtarı, Allah (cc) en büyük Namusu Ekberi, Hz.Muhammed (a.s)ın Peygamberliğinin en büyük mucizesinin medarı iftiharı, Ümmetin elindeki beşer eli değmeyen ve nesilden nesile tevarüs eden tek miras, muallimlerin öğrencilerine öğreteceği en hayırlı ilim, anne ve babaların çocuklarına ikram edeceği en büyük ve en kutsal hediye şüphesiz ki, KURANI KERİMdir. Öğreten de, öğrenen de ve okuyan da, okutan da yine okuyan dil de ve okunan yer de kendisiyle hayırlı olan KURANI KERİMdir.
Bu girişten sonra çocuklarımıza Kuran ve Kuran eğitimi konusunu izah etmeye çalışalım.
Kuran, Müslümanın ruh dokusudur. İlhamını ve hayat iksirini ondan alır. Ona bağlı yasar, gönlü, kişiliği onun ikliminde nesvü nema bulur. O, Rabbinden uzanan iptir, kurtuluşu ona sarılmakta bulur. O sıratı müstakimin işaret çizgilerini belirler. Ona kişiliğini teslim eder Müslüman ve o imbikten geçerek Rabbani bir şahsiyet kazanır.
Kuran, gönül evinin ışığıdır. Kalbin mimaridir. Kalp onunla mamurdur. Ya da onsuz kalb harab bir ev gibidir. Müminlerin yuvası, onunla nurlanmıştır. Evlerin kandilidir Kuran. Evlerin ruhudur, diriligidir. Ya da onsuz evler, mezar gibidir herbirimizin cesetlerini çürüten...
Kuran lafzıyla da, manasıyla da insanın olmazsa olmazıdır, vazgeçilmezidir.
Kuranın ulaştığı gönüller esenlik bulur, Kuranın kılavuzluğunu yakalayan şahsiyetler ebedi kurtuluşa kadar uzanan bir ışıkla aydınlanır...
Kurandan kopan mümin, şah damarı kesilmiş bir kurbandır. Klavuzu kaybolmuş bir yolcudur, ışığını kaybetmiş bir gecedir.
Kuransız mümin, düşünülemeyecek bir şeydir. Kurandan kopmak, mümin için Rabbiyle iletişim ortamını kaybetmek demektir. Kuranı devreden çıkarmak, zamanın anlamını iptal etmek demektir. Çünkü Kurandır, bir zamandan itibaren insanoğlunun Rabbiyle hukukunu tayin eden kutlu belge. Onun insan tarafından tek taraflı olarak devre dışı bırakılması, varoluş sebebinin, hikmetinin -ki onu belirleyen mutlak olarak kâinatın yaratıcısıdır- tek taraflı iptali demektir. Bu, olmayacak bir şeydir, muhaldir. İnsanın Rabbi ile olan hukukunu bitirmeye kalkışması akıl alır bir şey midir?
İnsan var olacaksa, Rabbi ile, yani Onun insana gönderdiği mesaj ile -Kuranla- Onun insanın önüne koyduğu önder ile Hz. Peygamber ile- münasebetini kesemez. İnsan ne Kuransız olabilir ne de Muhammedsiz. Boşuna bir çabadır insanı Kurandan ve Muhammed (a.s)den koparmaya çalışmak.
Mekke günlerinde ilk Müslümanlar, kandillerin loş ışığında Kuran suyunda yıkadılar yüreklerini. Evlerini Kuranla dirilttiler. Mekke ortamının inançsız yoğunluğunu, karanlığını dilden dile, gönülden gönüle Allah kelâmını taşıyarak aştılar. Ömer bin Hattab, Hazreti peygamberi öldürmeye gelirken, kız kardeşinin evinde Kuran okunduğundan habersizdi. Dövdü kız kardeşini ve eniştesini... Ama sonra dinledi ve değişti Kuranla...
Mekkenin puta tapışları, Onu dinlemeyin derlerdi birbirlerine, Rasûlullah Kuran okurken... Kurana direnmek zordu. Sonra, birbirinden habersiz gelir, gizlice Kuran sesini dinlerlerdi. O bir ilahî sırra sahipti. Mekkenin mazlum evlerinde okunan Kuran, sonra, çağların diline ulaştı, gönlüne ulaştı... Çağları eğitti, kavimleri, nesilleri eğitti...
Afrikada giyecek ayakkabı bulamayan zenci çocuklar, Kuranla buluştular. İnsanlar Amerikada, Avrupada farklı inanç ve kültür ortamlarında Kuran ışığına ulaştılar, onu yüreklerinin mihengi yaptılar.
Azerbaycanda, Kırımda, Bulgaristanda, Arnavutlukta, Kazakistanda, Kırgızistanda, Dağıstanda... Sovyet hakimiyetinden kurtulan tüm İslâm yurtlarında insanlar-çocuklar Kuran açlığı içinde sarıldılar Allahın kitabına... Dudakları çatlamış bir insanın, bir su testisine dudaklarını dayaması gibi sarıldılar... Şu an, büyük bir coğrafyada, Kuran-insan buluşması yaşanıyor yeniden... Ve zor günlerde insanlar, samanlıkta Kuran öğrettiler çocuklarına... Dayağı, hapsi göze alarak... Bir çölü geçercesine... Buz dağını yararcasına... Fetreti aştılar insanlar....
Çocukları Kuran ikliminden kopmasın diye çırpındılar... Kimde Kurandan bir ışık parçası buldularsa, çöktüler dizinin dibine, bir bebeğin annesinden süt emmesi gibi emdiler Kuranı... Az beslendiler, çok beslendiler, ama kıtlıkta beslenir gibi beslendiler sonuçta... Damarlarına Kuranın sıcaklığı yürüdü. Kuran öğrenen kahramandı, öğreten daha bir kahraman... Bir destan yazdılar onlar. Kurana sahibiyet destanı...
Bir nesil, Kuran hasretiyle büyüdü bu memlekette. Çocuk ruhunda tanıştığı ürküntü ile büyüdü...
Sonra bir nefes alma dönemi yaşandı. O hasretle, binlerce Kuran evi inşa etti bu ülke insanı. Camilere gönderdi çocuğunu yazları, bu Kuran evlerine gönderdi... Ve şimdi bir ara dönem daha... İslâmi azaltma operasyonunun yaşandığı bir dönem... Operasyonun binlerce ( iki yil içinde dört bin beş yüz) Kuran eğitim merkezinin kapısına kilit vurmakla sonuçlandığı bir dönem... 15 yaşına kadar çocukların Kuranla ilişki kurmasının nerdeyse imkânsız hale getirildiği bir dönem...
Bu, eşyanın tabiatına aykırı. Bu, insanın varoluş hikmetini dışlayan bir yaklaşım. Kuranla bir Müslümanın hukukunun azıcık farkında olan herhangi bir kimsenin, Müslümanın Kuran duyarlığını görmezden gelmesi mümkün değildir.
Ve tabiî bu konuda en duyarlı olacak olan, Müslümanın bizzat kendisidir. Hem kendi kişiliği, hem eğitiminden sorumlu olduğu şahısların kişiliği açısından Kuranla hukukunu diri tutmak Müslümanın en temel hassasiyet konusu olacaktır.
Şu son gelişme, bir bakıma Müslümana, yepyeni bir Kuran duyarlığı empoze ediyor. Kuranı gör, onunla ilişkini diri tut, ona sahip ol, onu çocuklarında geleceğe taşı, yaşat, çoğalt, hem kendi hayatını, hem aileni Kuranla buluştur, dirilt...
Bunun yolu, aile içinde Kuran eğitimini öncelikli bir gündem haline getirmektir, bir.Yasal imkânlar çerçevesinde, Kuran eğitimini çocuklarımızın coşkuyla katılacağı bir çerçeveye taşımaktır, ki...
Evlerde Kuran eğitimi için her aile, tüm imkânlarını seferber etmelidir. Bunun için gerekli olan, sadece, Kuran duyarlığını ailece paylaşmaktır. Baba, anne ve çocuklar, yani tüm aile için yepyeni bir Kuran duyarlığı ile donanma zamanıdır. Bu bizim hayat kitabımızdır, Rabbimizden bize armağandır hassasiyeti ile, Kuran, Müslüman ailenin ortak gündemi haline geldiği zaman, evde Kuran okulu açılmış demektir. Hem ikili bir eğitimle;
1. Kuranın lafzen okunmasının eğitimi... Namaz için, gönüllerimizi Kuran çağlayanında yıkamak için...
2. Kuranın, bizim hayatımıza taalluk eden ilkelerini öğrenmek, yaşamak için...
Bu ülke insanı, iki şeyi birlikte gerçekleştirme görevi ile karşı karşıyadır:
1) Çocuklarını Allahın kitabı ile buluşturmak.
2) Çocuklarını hayata hazırlayıcı bir eğitimle donatmak.
Bunu başarmak zorunda insanımız. Bunun birincisi, kimliğini inşa için zaruri, ikincisi ise, hayatta ayakta kalabilmek için... Her ikisi ayrıca, bu ülkenin şahsiyetli bir üyesi olmak için vazgeçilmez değerde...
İslâmla buluşmanın ve onun içinde şahsiyet inşa etmenin sivil gayretle gerçekleşeceği bir sürecin içindeyiz. Bu konu üzerinde çok çok düşünmek kayıtsız kalamayacağımız bir sorumluluktur bugün.
c) Şiir ve Güzel Sözler
Şiir; Sezgiyle kavramak, bilmek, tanımaktır.Şiir, edebiyatta kısaca vezinli ve kafiyeli söz olarak tanımlanır. Şiiri yapan kişiye de şair denir.
İbni Haldun, dilcilere dayanan bu tanımın şiirin gerçeğini anlatmadığını öne sürerek daha ayrıntılı bir tarif yapar: "Şiir, istiare ve belli vasıfları temeline dayanan, vezin ve kafiye bakımından birbirine eşit olan parçalara bölünmüş, her parçası kendi başına önündeki ve sonundaki parçalara muhtaç olmadan maksadı anlatan ve kendine mahsus Arap üslubu üzere terkib edilen belagatlı sözdür." [484]
İbni Haldun bu kapsamlı tanımı da açıklama gereği duyar. Şöyle der açıklamasında: "Tarifimizdeki 'belagatlı söz' bir cins olup her belagatlı sözü içine alır. 'İstiare ve ayrı vasıfları temeline dayanır' kaydı, bu kayıt ve vasıflar bulunmayan sözleri şiir çerçevesi dışında bırakmak içindir. 'Vezin ve kafiyeleri bakımından birbirine eşit olan parçalarla birbirinden ayrılmış' kaydı ile bütün bilginler nazarında şiir sayılmayan nesirler çıkarılmıştır. 'Maksadı anlatmak bakımından her parça müstakildir' kaydıyla şiirin gereği anlatılmıştır. Çünkü nazım ancak beyitlerinde bu vasıflar bulunduğu takdirde şiir sayılır. Tarifte 'kendine mahsus olan üsluplar üzere terkip dilen' kaydı ile Arap'ın belli başlı üsluplarına uygun olmayan nazımların şiirden sayılmayacağı bildirilmektedir. Çünkü şiirin nazımlarda bulunmayan kendisine has bir üslubu olduğu gibi nesrin de şiirde bulunmayan kendisine mahsus üslupları vardır."[485]
Cahiliye dönemi denilen İslâm öncesinde, Arap toplumu için en etkili sanat şiirdi. Cahiliye şiiri toplumsal hayatın en asli görünümlerinden biriydi. Şairin eserinin kaynağı kendi duyguları ile çevresinin duygularının çakıştığı noktalardı. Şair ister bir kabile reisi, ister bir prens, isterse yoksul ve yağmacı bir haydut olsun, daima mensup olduğu toplumun üzerinde hassasiyetle durduğu kimi erdemleri temsil eder, dile getirirdi. Siyasi görüşmelere katılan heyetlerde mutlaka şairler de bulunur; kabile ya da kabileler birliğinin sözcüsü olarak kendisini yetiştiren toplumu temsil ederdi. Kabile, hayatının duygularının, geçmişteki övünç kaynağı olayların, zaferlerinin, düşmanlarına karşı beslediği kinin, onları aşağılayan hicivlerin, çevresini saran doğanın en güzel anlatımını şairin büyülü sözlerinde bulur ve bütün bunları ondan beklerdi. Bu nedenle de şairin şiirlerinin korunmasına ve yayılmasına çalışırdı.
Bir reisin şair olması, kabilesi için büyük bir mutluluktu. Kabileler için başlıca gurur ve şeref kaynağı, büyük şairler yetiştirmiş olmaktı; buna karşılık şairden mahrum olmak yalnız mutsuzluk değil, aynı zamanda utanç ve ayıplanma nedeniydi. Kabilenin şaire olan ihtiyacı, düşman kabile şairinin açtığı yaranın ancak ona aynı tarzda karşılık vermekle kapanabileceğine olan inanış öylesine güçlüydü ki, bu yüzden ortaklaşa şiir yazmak zorunluluğunu duyan kabileler oluyordu.
Şiir Arap kabilelerinin şan ve şereflerini koruyan, mazide başardıkları büyük işleri unutulmaktan kurtaran, hatıralarını canlı tutan ve yayan tek bilgi kaynağıydı. Bu nedenle kimi bilginler şiiri, Arapların en büyük ilimleri olarak nitelemekten kendilerini alamamışlardır. Kimi eski yazarlar da, şiirin Arap toplumu içindeki yer ve önemine değinirken, onun Arapların bütün bilgilerini içine alan, bunların korunmasını sağlayan, daima başvurdukları, yararlandıkları eserleri (divan ilminin ya da divan el-Arap) olduğunu söylemişlerdir. Şiirin Arap toplumu için yerine getirdiği tarihsel ve toplumsal işlev göz önüne alınınca bu değerlendirmelerin abartılı olmadığı görülür.
Şairlerin gücü, yalnız söz sanatındaki ustalıklarından değil, aynı zamanda kâhinlik niteliğini taşımalarından geliyordu. Arap toplumunda çok eskilerden beri şairlerin kendileriyle ilişki kurduğu, bilgi ve ilham aldığı bir cine sahip olduğuna inanılıyordu. Şairler de bu inancı canlı tutmaya özen gösteriyorlardı. Örneğin el-Hatay cinlerden bir arkadaşı bulunduğunu; el-Ferazdak gerektiği zaman cini ile görüştüğünü, Kusayyir şiire bir cinin yardımı ile başladığını söylüyordu. Bu inanç hem ilham kaynağını insan üstü sihirli bir aleme bağlayarak şairde doğa üstü güçler bulunduğu zannını güçlendiriyor, hem de bunun sonucu olarak şiirlerinin etki gücünü artırıyor, ona kâhinlik niteliği kazandırıyordu.
Şiirin ve şairlerin böylesine önem kazandığı cahiliye toplumunda onun gelişmesini sağlayan, onu besleyen kimi etkenler, gelenekler oluşmuştu. Belli günlerde kurulan panayırlarda yapılan şiir yarışmaları, bu geleneklerin en önemlisiydi. Ukaz, zu'lMecaz, Mecannatu's-Sarh, Duvmetu'l-Cendel, Hacar, Suhar gibi panayırlarda yapılan bu yarışmalarda zamanın en büyük şairi hakemlik eder, şairler en güzel elbiselerini giyerek donatılmış binek hayvanları üzerinde çevrelerini saran halka şiirlerini okurlar, yarışma sonunda birinci gelen şair ilan edilirdi. Kimi şairler de kabilelerinden ayrılarak kendilerine zengin birer koruyucu bulurlardı. Bu şairler nüfuz sahibi hamilerinin yanında kabilelerinin çıkarlarını korurlardı. Lahmî ve Gassanî melikleri böyle birçok şaire koruyuculuk yaparlardı. Hira ve Lahmî sarayları da şiirin gelişmesinde çok etkili olmuşlardı.
Kur'ân, şiir sanatının zirveye ulaştığı bir dönemde nazil olmaya başladı. İlahi kelamın büyüleyici güzelliği karşısında şaşkınlığa uğrayan müşrikler, hemen Hz. Peygamber'i cinlerle ilişkili bir şair olarak değerlendirme yoluna gittiler. Daha sonra da müşrik şairlerin Hz. Muhammed'e (a.s) yönelik saldırıları başladı. Bu iki önemli nedenle şiir ve şairler Kur'ân'ın konuları arasına girdi.
Kur'ân'da şiir kelimesi bir kere, şair kelimesi de beş kere (birinde çoğul olarak) geçer. Şiirden söz eden:
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ اِنْ هُوَ اِلاَّ ذِكْرٌ وَقُرْاَنٌ مُبِينٌ
Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır[486] âyeti, vahiy ile şiir olayının karıştırılmaması gereğini belirtme amacı taşır. Bu konu vahyin ilahi niteliğinin, Hz. Peygamberin konumunun kavranması açısından çok önemlidir. Bu nedenle Kur'ân, başka bir yerde aynı gerçeği bir kere daha ve yeminle pekiştirerek vurgular:
فَلَا اُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ () وَمَا لَا تُبْصِرُونَ () اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَريمٍ () وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَليلًا مَا تُؤْمِنُونَ () وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَليلًا مَا تَذَكَّرُونَ () تَنْزيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمينَ
"Hayır, yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize ki o (Kur'ân) elbette değerli bir elçinin sözüdür. O, bir şair sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz. Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz. Âlemlerin Rabb'inden indirilmiştir."[487]
Kur'ân'da şair kelimesinin geçtiği üç âyet de müşriklerin Hz. Muhammed'e şairlik isnadının reddine ilişkindir. Bu âyetlerde şöyle buyurulur:
بَلْ قَالُوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ بَلِ افْتَريهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَاْتِنَا بِايَةٍ كَمَا اُرْسِلَ الْاَوَّلُونَ
"Hayır, dediler, (Muhammed'in söyledikleri) karmakarışık rüyalar; hayır onu uydurmuş; hayır o şairdir. (Eğer bizim kendisine inanmamızı istiyorsa) o halde bize, öncekilerin (kavimlerine mucizelerle) gönderildikleri gibi, o da bir mucize getirsin."[488]
وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُوا الِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍ () بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلينَ
Cinlenmiş bir şair için biz tanrılarımızı mı terk edeceğiz derlerdi. Hayır, o (ne şairdi, ne de mecnun). O gerçeği getirmiş ve peygamberleri de doğrulamıştı.[489]
اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ
"Yoksa onlar (senin hakkında), 'Bir şairdir, zamanın felaketlerine çarpılmasını gözetiyoruz' mu diyorlar? De ki: gözetleyin, ben de sizinle beraber gözetleyenlerdenim.[490]
Kur'ân'ın şairlerden söz eden son âyetleri, aynı adı taşıyan (Şuara) sûrede yer alır:
وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُنَ () اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ فى كُلِّ وَادٍ يَهيمُونَ () وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَالَا يَفْعَلُونَ
"Şairlere gelince, onlara da azgınlar uyar. Görmüyor musun onları, (nasıl) her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar? Ve onlar yapmayacakları şeyleri söylerler."[491]
Sûrenin son âyetinde ise bir kısım şairler bu yargının dışına çıkarılırlar:
اِلَّا الَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّهَ كَثيرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا وَسَيَعْلَمُ الَّذينَ ظَلَمُوا اَىَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ
"Ancak iman edenler, salih amel isleyenler, Allah'ı çok ananlar ve kendilerine zulmedildikten sonra (rakiplerine) üstün gelmeye çalışanlar böyle değildir. Zulmedenler, yakında nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir.[492]
Şuara âyetleri müfessirler tarafından genellikle şairlerin ortak niteliklerini, karakterlerini açıklayan âyetler olarak yorumlamış ve bu yorum günümüze kadar sürdürülmüştür. Örneğin çağdaş müfessirlerden Mevdudî, 225. âyeti şöyle anlamlandırır: "Yani, düşünce ve sözlerinde hiçbir model tanımazlar, her vadide başıboş gezinir dururlar. Her yeni dürtü, bunda gerçek payı var mı, yok mu diye düşünmeden kendilerini yeni bir konuda söz söylemeye iter. Bir anlık bir dürtüyle akıllı ve bilgece sözler söylerken, bir başka dürtüyle bu defa kirli ve adi duyguları terennüme başlarlar. Birinden hoşnut oldukları zaman, hemen onun hakkında abartmalı övgülerde bulunurlar; bir de birine gücendikleri zaman hemen onu da yerin dibine batırırlar. Birinden çıkarları varsa, cimri birini, cömert birine ve korkağı yiğide tercih etmekte bir tereddüt göstermezler.
Buna karşılık, memnun olmadıkları kişinin karakterini lekelemede, kendisini ve atalarını alaya almada utanç duymazlar. Bu yüzden, aynı şairin şiirlerinde hem Allah'a ibadeti, hem ateizmi, hem materyalizmi, hem ruhçuluğu, hem ahlakçılığı, hem ahlaksızlığı, hem fısk ve fücuru, hem takvayı, hem ciddiyeti, hem şakayı, hem övgüyü hem hicvi yanyana, bir arada görmek mümkündür."[493]
Kur'ân, diğer sanat dallarının ilke ve kurallarıyla sanatçılarının karakter özellikleriyle ilgilenmediği gibi, şiir sanatıyla ve şairlerle de ilgilenmemiştir. Yukarıda belirtildiği gibi şiir ve şairler iki nedenle Kur'ân'ın konuları arasına girmiştir. Bunlar da vahyin şiire benzetilmeye çalışılması ve şairlerin Hz. Peygamber'in kişiliğinde İslâm'a saldırmalarıdır. Şuara sûresi âyetlerinin muhatabı İbn Zaberi, Hübeyre, Müsafi ve Ümeyye es-Sakafi gibi saldırgan müşrik şairlerdir. Bu nedenle ilgili âyetler bu bağlamda anlamlandırılmalı, şiire ve şairlere ilişkin teori ve çözümlemelerin kaynak metinleri gibi değerlendirilmemeli; bu âyetlere dayanılarak şiir ve şairler hakkında genel hükümler verilmemelidir.
Şiirle ilgili hadislerin bir bölümünde, konunun ele alınış nedeni Kur'ân'dakiyle ayrıdır. Bu hadislerde İslâm'a saldıran şairlerle şiirleri yerilmiş, kötülenmiş; Müslüman şairlerin bunlara karşılık vermeleri teşvik edilmiştir. Örneğin kendisini hicveden şiirler okuyan birisini görünce "Birinizin içinin irinle dolması, şiirle dolmasından daha iyidir" buyurmuştur. Buna karşılık Ka'b bin Mâlik'i, "Onları hicvet, çünkü, nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, senin şiirin onlar için oktan daha etkili ve yaralayıcı olacaktır"; Hassan bin Sabit'i de, "Onlarla atış, Cebrail seninledir" diyerek teşvik etmiştir. Hz. Peygamber, bu çerçevede şiiri bir savaş aracı olarak değerlendirir: "Mümin kılıçla olduğu kadar dille de savaşır".
Şiirle ilgili hadislerin bir bölümünde ise Hz. Peygamber'in şiiri farklı bir düzlemde, salt şiir olarak değerlendirdiği görülür. Bu hadislere göre, "Şiirde büyüleyen, etkileyen bir güç vardır". "Kimi şiirde elbette hikmet vardır" "Allah'ın sır hazinesi Arş'ın altındadır ve anahtarı şairlerin dilindedir." Hz. Peygamber, sırf kıskançlığı nedeniyle İslâm'ı kabul etmeyerek Hz. Peygamber'i hicveden şiirler yazan ve böylece Kur'ân'ın eleştirip azarladığı şairler arasına giren Umeyye'nin önceki şiirlerini de Şiiri mü'min, fakat kalbi kâfir" buyurarak bu düzlemde değerlendirir. Özellikle eski Arap şiirinin önemli bir işlevi vardır. Hz. Peygamber, "Bir kelimenin anlamını belirlemede tereddüde düşerseniz Kureyş'in eski şiirlerine başvurunuz" buyurarak bu işlevine dikkat çeker. Bu hadis-i şerifle eski Arap şiiri, Kur'ân'ı anlamada müracaat edilecek önemli kaynaklardan biri durumuna getirilmektedir.
Ashabının da, Hz. Peygamber gibi, genel anlamda şiire olumlu yaklaştığı, hatta büyük önem verdiği bilinmektedir. Hz. Ali'den rivayet edilen şiirler bir divan oluşturacak toplama ulaşır. Belleğinde yüzbinlerce beyt bulunduğu söylenen Hz. Ayşe şiiri bir eğitim aracı olarak görür, "Çocuklarınıza şiir öğretiniz; dilleri tatlılaşır" tavsiyesinde bulunur. Bir şiirindeki gayri meşru içerik nedeniyle bir valisini görevden alan Hz. Ömer bile, "İnsanların sanatları içinde en üstünü şiirdir. İnsan onu ihtiyaç anında takdim eder. Faziletli kalbi şefkatle doldurur, duygulandırır. Alçak kalbleri yatıştırır" diyerek şiirin önemini belirtir.
Şiir, söz sanatlarının en önemlisi ve etkilisidir. Bu özelliği nedeniyle Hz. Peygamber'den bu yana tüm müslümanlar tarafından önemsenmiş, değer verilmiştir. Bu olgu, bir sanat olarak şiirin mübahlığının da tartışılmaz kanıtıdır. Ne var ki konuya tek tek ürünler açısından bakıldığında hüküm değişebilir. Bu durumda belirleyici olan şiirin içeriğidir. İçeriği bakımından gayri meşru bir şiir, mübahlık sınırlarını aşarak haramlar dairesine girmiş sayılır. Bu konuda Şuara sûresi âyetleri Müslümanları aydınlatmakta, onlara yol göstermektedir.
- Okuma Parçası -
Beşikte Konuşan Çocuklar
Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Üç kişi dışında hiç kimse beşikte iken konuşmamıştır. Bunlar:
Birincisi: Hz. İsa İbnu Meryem aleyhima'sselam,
İkincisi: Cüreyc'in arkadaşı. Cüreyc, kendini ibadete vermiş abid bir kuldu. Bir manastıra çekilmiş orada ibadetle meşguldu. Derken bir gün annesi yanına geldi, o namaz kılıyordu. "Ey Cüreyc! [Yanıma gel, seninle konuşacağım! Ben annenim]" diye seslendi. Cüreyc:"Allahım! Annem ve namazım (hangisini tercih edeyim?)" diye düşündü). Namazına devama karar verdi.Annesi çağırmasını [her defasında üç kere olmak üzere] üç gün tekrarladı. (Cevap alamayınca) üçüncü çağırmanın sonunda: "Allahım, kötü kadınların yüzünü göstermedikçe canını alma!" diye bedduada bulundu.
Benî İsrail, aralarında Cüreyc ve onun ibadetini konuşuyorlardı. O diyarda güzelliğiyle herkesin dilinde olan zaniye bir kadın vardı." Dilerseniz ben onu fitneye atarım" dedi. Gidip Cüreyc'e sataştı. Ancak Cüreyc ona iltifat etmedi. Kadın bir çobana gitti. Bu çoban Cüreyc'in manastırı(nın dibi)nde barınak bulmuş birisiydi. Kadın onunla zina yaptı ve hamile kaldı. Çocuğu doğurunca: "Bu çocuk Cüreyc'ten" dedi. Halk (öfkeyle) gelip Cüreyc'i manastırından çıkarıp manastırı yıktılar, [hakaretler ettiler], kendisini de dövmeye başladılar, (linç edeceklerdi). Cüreyc onlara: "Derdiniz ne?" diye sordu. "Şu fahişe ile zina yaptın ve senden bir çocuk doğurdu!" dediler. Cüreyc: "Çocuk nerede, (getirin bana?)" dedi. Halk çocuğu ona getirdi. Cüreyc: "Bırakın beni namazımı kılayım!" dedi. Bıraktılar ve namazını kıldı. Namazı bitince çocuğun yanına gitti, karnına dürttü ve: "Ey çocuk! Baban kim?" diye sordu. Çocuk: "Falanca çoban!" dedi. Bunun üzerine halk Cüreyc'e gelip onu öpüp okşadı ve: "Senin manastırını altından yapacağız!" dedi. Cüreyc ise: "Hayır! Eskiden olduğu gibi kerpiçten yapın!" dedi. Onlar da yaptılar.
Üçüncüsü: Bir zamanlar bir çocuk annesini emiyordu. Oradan şahlanmış bir at üzerinde kılık kıyafeti güzel bir adam geçti. Onu gören kadın: "Allah'ım şu oğlumu bunun gibi yap!" diye dua etti. Çocuk memeyi bırakarak adama doğru yönelip baktı ve: "Allahım beni bunun gibi yapma!" diye dua etti. Sonra tekrar memesine dönüp emmeye başladı. "Ebu Hureyre der ki: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı, şehadet parmağını ağzına koyup emmeye başlayarak, çocuğun emişini taklid ederken görür gibiyim."
(Resulullah anlatmaya devam etti): "(Sonra annenin yanından) bir kalabalık geçti. Ellerinde bir cariye vardı. Onu dövüyorlar ve:"(Seni zani seni!) Zina yaparsın, hırsızlık yaparsın ha!" diyorlardı. Cariye ise:"Allah bana yeter, o ne iyi vekildir!" diyordu. Çocuğun annesi:"Allahım çocuğumu bunun gibi yapma!" dedi. Çocuk yine emmeyi bıraktı, cariyeye baktı ve:"Allahım beni bunun gibi yap! dedi. İşte burada anne,evlat karşılıklı konuşmaya başladılar: [Anne dedi ki: "Boğazı tıkanasıca! Kıyafeti güzel bir adam geçti. Ben: "Allahım, oğlumu bunun gibi yap" dedim. Sen: "Allahım! Beni bunun gibi yapma!" dedin. Yanımızdan cariyeyi döverek, zina ve hırsızlık yaptığını söyleyerek geçenler oldu. Ben: "Allahım, oğlumu bunun gibi yapma" dedim. Sen ise: "Allahım, beni bunun gibi yap!" dedin."]Oğlu şu cevabı verdi:"Güzel kıyafetli bir adam geçti. Sen: "Allahım, oğlumu bunun gibi yap!" dedin, ben ise: "Allahım beni bunun gibi yapma!" dedim. Yanınızdan bu cariyeyi geçirdiler. Onu hem dövüp hem de: "Zina ettin, hırsızlık ettin!" diyorlardı. Sen: "Allahım, oğlumu bunun gibi yapma! "dedin. Ben ise: "Allahım, beni bunun gibi yap!" dedim. (Sebebini açıklayayım): O atlı adam cebbar zalimin biriydi. Ben de: "Allahım beni böyle yapma!" dedim. "Zina ettin, hırsızlık yaptın!" dedikleri şu zavallı cariye ise ne zina yapmıştı, ne de çalmıştı! Ben de "Alahım beni bunun gibi yap!" dedim."[494]
Konuşma yaşından önce konuşan çocukların sayısı rivayetlerde yediye çıkmaktadır. İbnu Hacer, kaynaklarını da vererek diğerlerini de tanıtır.
* Biri, Firavun'un kızına berberlik yapan kadının oğludur. Firavun ateşe atacağı zaman bebek: "Anneciğim sabret, biz hak yoldayız" demiştir.
* Ashab-ı uhduddan bir kadın ateşe atılacağı zaman, memede olan çocuk: "Anneciğim sabret, sen hak üzeresin" demiştir.
* Hz. Yahya'nın beşikte iken konuştuğu rivayet edilmiştir.
* Hz. İbrahim de beşikte konuşmuştur.
* Resulullah'ın o devirde Mübareku'l-Yemame adında bir çocuğun beşikte konuştuğu rivayet edilmiştir. Hz. Yusuf'un şahidi ihtilaflıdır. Aynî, hadiste üç denmiş olmasını, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın "üç" dediği zaman, diğerlerinin henüz vahyen bildirilmemiş olabileceği ihtimaliyle açıklar. Çünkü, Aleyhissalâtu vesselâm gaybı bilmezdi. Cenab-ı Hakk'ın bildirdiği kadarını bilirdi. Hz. Yusuf'a şahidlik eden çocuk, Firavun'un ateşe atmak istediği kadının çocuğu ve Yahya aleyhisselam da konuşma yaşından önce konuşan çocuklar arasında zikredilirler. Kurtubî "Bu üç çocuğun beşikte iken, diğerlerinin beşikten çıkmış, biraz daha büyümüş ama henüz çocuk yaşına basmamış halde konuşmalarıyla" te'vil ederek tearuzu giderir.
Hadiste, Cüreyc namazda konuşuyor gözükmektedir. Halbuki konuşmak namazı bozar. Alimler bu hususta şu açıklamayı yapar: Cüreyc'in zamanındaki şeriatte namazda konuşmak namazı bozmayabilir. Nitekim, İslam'ın bidayetinde namazda huşu ile ilgili ayet gelmezden önce namazda konuşulabiliyor, hareket edilebiliyordu. Ayetten sonra bu yasaklanmıştır. Mamafih, Cüreyc'in konuşmasını, "içinden, kendi kendine konuşmuş olabilir" şeklinde yorumlayan da olmuştur.Cüreyc annesine cevapla, namaza devam şıklarından "devamı" tercih etmiş, ancak annesinin bedduasına mazhar olmuş ve bu dua indallah kabul görmüştür. Birkısım alimler, hadisten böyle bir durumda anneye cevap vermek gerektiğini istidlal etmişlerdir. "Kıldığı namazı nafile idi, anneye cevabı ise vacibtir" demişlerdir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' ın
لَوْ كَانَ جُرَيْجٌ عَالِماً لَعَلِمَ اَنَّ اِجَابَةَ اُمِّهِ اَوْلَى مِنْ صََتِهِ
"Eğer Cüreyc alim olsaydı, annesinin çağırmasına cevap vermenin namazdan evla olacağını bilirdi" dediği de rivayet edilmiştir. Nevevî şöyle der: "Annesinin duası kabul edilmiştir. Çünkü, Cüreyc' in namazı kısa tutup annesine cevap vermesi mümkündü. Ancak o, annesinin manastırı terkedip, dünyaya ve dünyaya ait işlere dönmesini talep edeceğinden korkarak cevap vermedi."
Hadisten Elde Edilen Bazı Faydalı Bilgilier:
* Hadiste anne ve baba hukukunun büyüklüğü, çocuk mazur bile olsa anne ve babanın çocuğa yapacağı bedduanın makbul olacağı ders verilmektedir.
* Terbiyecilerin, terbiye ettiklerine karşı rıfk ile muameleleri esastır: Annesi Cüreyc'e daha ağır bedduada bulunabilirdi: Ölmesi, fuhşa düşmesi gibi... Bunları talep etmiyor: "Fahişe yüzünü görmeden ölme!" şeklinde dileniyor.* Allah'a karşı sıdk içinde olana fitne zarar vermez.
* Cüreyc kuvvetli bir yakine, sıhhatli bir ümide sahiptir. Nitekim, talebi üzerine, olmayacak şey vukua geliyor: Beşikteki çocuk konuşuyor.
* İki iş teâruz ederse, daha mühim olana öncelik verilmelidir.
* Veliler kerâmet gösterirler. Bu, talep ve ihtiyarlarıyla da olabilir.* Nefsinde kuvvet gören, ibadetin meşakkatlisini tercih edebilir.
* Fuhşiyat işleyenin hurmeti kalmaz.* Hadisin bazı vecihlerinde بَيْتُ الزَّوَانِي tabiri geçmektedir. Bu tabir, İsrailoğullarında fuhuş evlerinin mevcudiyetini ve onların zillete düşüşlerinin bir sebebini gösterir.
* Abdest ve namaz önceki ümmetlerde de mevcuttur.
9) ÇOCUĞUN MANTIK GELİŞTİRMESİ
a) Mantık (Olayları Kıyas Etme)
b)Matematik (Çarpım Tablosunu Ezberleme)
c) Tefekkür (Anımsama)
-Okuma Parçası-
Genel Bir Bakış
Çocuğun mantık gelişiminden maksat, çocuğun düşüncesini, şeri ilimlerden, günün ve asrın ameli kültür ve medeniyetinden, günümüzün düşünce potansiyelinden yararlı görüleniyle oluşturmaktadır. Öyle ki, çocuk fikren olgunlaşmış, ameli ve kültürel yönden yetişmiş olacak.
İman, ahlak, beden terbiyesiyle ilgili dini sorunluluk ne ise mantık ile ilgili sorumluluk da odur. İman terbiyesi temel kurmaktır, beden terbiyesi hazırlık ve oluşturmaktır, ahlak terbiyesi, ahlaklandırmak, korkutmak, yönlendirmektir, mantık terbiyesi ise, anlayışı geliştirmek, kültür ve medeniyete yöneltmek, öğrenmek ve öğretmeye hazır duruma getirmektir.
Çocuklar, mantıkla arkadaşlık kurduğu zaman iman ne büyük bir nimet olu verir. Sağlıkla arkadaşlık kurduğu zaman ahlak ne güzel nimet olu verir. Ameli hayata sağlıklı biçimde adım atan çocuklar ne büyük insan olu verirler. Bu girişten sonra konumuzu geliştirerek aklı izah etmeye çalışalım.
Akıl: Bağlamak, engel olmak, tutmak, diyet vermek, idrak, muhakeme kabiliyeti, kavrayış, zeka. insanların tehlikeye düşmesine engel olan şey. Düşünme, kavrama ve bilgi elde etme gücü.
Akıl, eşyanın güzellik, çirkinlik, kemâl ve noksanıyla ilgili sıfatını idrak eden özelliktir. İki hayırdan daha hayırlı; iki şerden daha az şerli olanını idrak etmekten ibarettir. Akıl insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu güç ile gerekli ve nazarı bilgileri elde eder. Bilgiyi elde eden güç İslâm'da insanı mükellef kılan akıl gücüdür. Bu güç insanda ana rahminde cenin iken oluşan özelliktir. Bu erginlik çağına gelince gelişir ve gittikçe olgunlaşır. Bu da, zarûriyyâtı anlayan güçtür. Bu güç ile elde edilen 'bilgi'ye gelince yerine göre kullanılmadığında akılsızlık özelliğini taşır. Kur'an-ı Kerîm bunu şu şekilde değerlendirir:
قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَاذَلُولٌ تُثيرُ الْاَرْضَ وَلَاتَسْقِى الْحَرْثَ مُسَلَّمَةٌ لَاشِيَةَ فيهَا قَالُواالْنَ جِئْتَ بِالْحَقِّ فَذَبَحُوهَا وَمَاكَادُوا يَفْعَلُونَ
(Hidayet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.[495]
Hz. Peygamber (a.s) "Allah, akıldan daha yüce bir mahlûk yaratmamıştır." ifadesiyle insanoğlunun sahip olduğu aklın doğuştan olduğunu; "Hiç kimse kendisini hidâyete götüren ya da tehlikeden alıkoyan akıldan daha faziletli bu özellik kazanmamıştır." hadîsiyle de aklın insana sonradan verilen bir özellik olduğunu ifâde buyurmuşlardır. [496]
Hadîste akıl kavramını ele aldığımızda; diyet vermek, anlamak, deveyi bağlamak, kavramak ve bilmek anlamlarında kullanıldığını görüyoruz. Hz. Peygamber "Akıllı, nefsini kontrol altına alıp ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir" buyurmuştur. [497]
İmam Gazâli aklı dört türlü târif eder
a) İnsanların diğer canlı hayvanlardan ayrılmasını sağlayan haslete akıl denir ki, insanlar yaratılıştaki bu akıl ile nazarî ilimler öğrenmeye istidât kazanırlar .
b) Küçük bir çocuğun, caiz olan şeyleri caiz, muhal olan şeyleri muhal kabul etmesi: İkinin birden çok olduğunu, bir adamın bir anda iki yerde bulunamayacağını bilmesi gibi zarurî ilimlerdir. Bazı kelamcılar da akil, mümkün olan şeylerin var olabileceğini, mümkün olmayanların olamayacaklarını anlamak, gibi zaruri ilimler, diye tarif ederler.
c) Tecrübelerden elde edilen ilim akıldır. Kim tecrübelerden anlar ve tecrübeler kendini olgunlaştırırsa ona akıllı; kim, tecrübelerden bir şey anlamazsa, ona ahmak ve câhil denir.
d) Nazarî ilimlerin kendisiyle kavranıldığı bir özelliktir. İşte bu özelliğin bir dereceye yükselmesidir ki, insan onunla bütün bu işlerin netîcesini anlar ve âkıbeti tehlikeli olan geçici lezzetlere davet eden şehvetini yener. Bu kuvvet kimde bulunursa, peşin şehvetinin arzusuna uymayıp akıbetini düşünerek hareket ettiği için "akıllı" sıfatını alır. Bu da insanı, hayvandan ayıran bir özelliktir. Buna da 'akl-ı müstefâd' denir.[498]
Allah'ın insanlara bir vergisi ve lûtfu olan aklın hakikati hakkında âlim ve filozoflar arasında görüş ayrılığı olmuştur. Bu sebeple aklın tarifi de çeşitli ve tartışmalıdır. Bütün bu ihtilâflara rağmen akıl, maddî bir kuvvet olmayıp, mücerret ve ruhanî bir cevher ve ilâhî bir nûrdur. Bu sebeple akıl, "Nefs-i Nâtıka" (Konuşan Nefis) veya "Nefsin bir kuvveti olup, ilim ve fenler onunla idrâk olunur." denmiştir. Âlimlerin çoğunluğuna göre akıl, insanı ilim ve irfana ulaştıran bilgi sebeplerinden biridir. Akıl yolu ile elde edilen bilgiler ya zarûrî ya nazarî, yani istidlâlî olur. Zarurî olan bilgiler, araştırma ve ispatlanmaya muhtaç olmadan herkesçe bilinen bilgilerdir. 5, 10'un yarısıdır, güneş ışık verir, ateş dokunanı yakar, gibi bilgilerdir.
Nazarı bilgiler ise, bilinen fikirleri, usûlüne göre tertiplemek suretiyle bilinmeyen bir sonuca vararak elde edilen bilgilerdir.
Aklı kullanarak nazarî bilgileri yani bilinen bilgilerden hareketle bilinmeyen bilgileri elde etmenin yolları üçtür:
a) Cüzîden cüzîye, fertten ferde intikâldir ki buna temsil veya kıyâs-ı fıkhı denir. Temsilde esas, cüzîden cüzîye geçiştir. Bu yolla elde edilen bilgi zan ifade eder. Meselâ: Su bir sıvıdır, hararetle buharlaşır. Pamukyağı da bir sıvıdır. O halde pamukyağı da (su gibi) hararetle buharlaşır. Su hakkındaki hüküm pamukyağı hakkında da verilmiştir. Ancak varılan bu netice her maddede kesinlik ifade etmez.
b) Genel ve küllî hükümler vasıtasıyla cüz'î bir önerme elde etmek. Buna kıyas-ı mantıkı veya sadece kıyâs denir. Bütün ilimlerin fiîlî tatbikâtı bununla yapılır. İlmin yollarının en kuvvetlisi budur. İlliyet (sebep) kanununu idrâk ve tatbik sayesinde akıl, Allah'ın varlığına delil olan âyetlerden[499] Allah'ın varlığını, birliğini ve her şeyi kuşatan rahmetini anlar ve keşfeder. Kıyâs şartlarına uygun olarak yapılırsa kesinlik ifâde eder. Meselâ: Bu âlem değişmeler hâlindedir. Her değişmeler halinde olan şey sonradan olmuştur. O hâlde, bu âlem de sonradan yaratılmıştır (hâdistir). Bu misâlde görüldüğü gibi, iki kâziye (önerme) vasıtasıyla, bilinmeyen cüz'î ve nazarî bir hüküm elde edilmiştir.
c) Cüz'î ve özel hükümlerden, küllî ve genel hükümlere varma. Buna da istikrâ' denir. İstikrâda esas, kıyâstakinin aksine olarak, cüz'î olan şeyleri tetkîk ederek, küllî bir hükme varmaktır. İstikrâ, bütün cüz'leri içine alırsa buna istikrâ-ı tam denir. Bu tür istikrâlar kesin bilgi ifâde ederler. İstikrâ bazı cüzleri tetkikle yetinilerek yapılmışsa buna istikrâ-ı nâkıs denir ve bu yolla elde edilen bilgi zan ifade eder. 'İstikrâ-ı tam çok zor olduğundan, müspet ilimlerde 'istikrâ-ı nâkıs' kullanılır. Bu sebeple, müspet ilimlerde varılan neticeler çok defa zannî olup, kesin değildir. Yani elde edilen hüküm değişebilir. Bunun için de birçok ilmî nazariyeler zamanla değişmektedir.
İstikrâ-ı nâkısa misâl: Demir, çelik, bakır, kalay... madendir. Demir, çelik, bakır... hararetle uzar.
Netice: O halde bütün madenler hararetle uzar. Bu misâlde olduğu gibi, bir çok maden nevîlerinde yapılan deneme sonunda varılan ortak hüküm, bütün madenlere teşmîl edilmiştir. Cüz'îlerin hükmü,bütün cüz'lere yani "külle" verilmiştir. Fakat, ilerde hararetle uzamayan bir maden keşfolunca, bu genel hüküm değişebilir. O halde bu hüküm kat'î değil, zannîdir.
Bu yollardan birinde veya hepsinde yürüyen aklın, netîceye varmak için takip ettiği iki tür seyri vardır: Birincisi ağır, tedrîcî olan düşünme teemmülî seyirdir. Buna fikir denilir. Bu maddede neticeye yavaş yavaş ve düşünme (tefekkür) ile varılır. Diğeri de bir anda, bir hamlede istenilene erecek derecede serî ve anî olan seyirdir. Bu tür seyre "hads" denilir.
Hads de iki kısımdır:
1) Kendi mevzûuna göre belli bir tahsil, tecrübe ve karşılıklı bilgi alışverişi neticesinde elde edilen bir melekedir ki kesbidir. Yani belli bir araştırma neticesinde kazanılır. Teorik ve pratik tahsil ve ilmî terbiye, bu gayeye ermek içindir. Buna "akl-ı mesmu" da denilir.
2) Doğrudan doğruya yaratılışta varolan, Allah vergisi bir melekedir. Buna da "kuvve-i kudsiyye", "akl-ı matbu ", veya "garizî" denir. Herkesin bu tür akıldan az çok nasibi vardır. Bu olmayınca akl-ı mesmu'un hiç hükmü olmaz. Bu tür aklın, basit bir zekâ seviyesinden, peygamberlerin aklî seviyesine kadar birçok mertebeleri vardır. Aklın en yüksek mertebesine akl-ı evvel denir. Başlangıçtan sonu, sondan başlangıcı, evvelden âhiri, âhirden evveli tam bir olgunluk ve gerçek ile gören bu akl-ı evvel, Hz. Muhammed'in nûrudur. Akıl için yol birdir. O da hak yol (tariki hak) dur.
Kur'an'da bir çok yerde aklın ve akletmenin gereği vurgulanmaktadır. Sadece hislerle müşâhede edilen hâdiselerin gerçek manası, ancak müşâhedenin akıl ile birleştirilebilmesiyle anlaşılır. Bunun içindir ki Allah'ın varlığına delâlet eden binlerce hadiseye şahid olan birçok insan, müşahedelerini akıl ile birleştirmediğinden, bu hâdiselerle kendisine verilmek istenen mesajı anlayamamıştır. Yine böylece peygamberlerin gösterdiği mûcizelere karşı müşahede ile aklı birleştirmeyen birçok insan, fevkalâde olan mûcizelere sadece hislerle cevap vermiş ve neticede inkâr yolunu tutmuştur. Oysa Allah;
اِنَّ فى خَلْقِ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتى تَجْرى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا اَنْزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْريفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ لَايَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır[500] buyurmuştur.
Akıl, insanoğlunun en üstün vasfıdır. Çünkü, Allah'ın emânetleri, akıl sayesinde kabul edilir ve yine akıl sayesindedir ki insan, Allah'ın rızasını elde edebilir.
İlmin kaynağı ve kökü akıldır. Akla nispetle ilim, ağaca nispetle meyve, güneşe nispetle nûr, göze nispetle görme gibidir. Allah akla, nûr adını verir.[501] Akılla elde edilen ilme rûh, vahiy, hayat adını verir.[502]
İmam Gazâlî'nin İhyâ'sında İbni Abbâs (r.a)'dan rivâyete göre Peygamber Efendimiz (a.s) şöyle buyururlar: "Her şeyin bir âleti, bir hazırlık ve istidâdı var; müminin âleti akıldır. Her şeyin bir biniti var; kişinin biniti akıldır. Her şeyin bir direği var; dinin direği akıldır. Her kavmin bir dayanağı var; ibâdetin dayanağı akıldır. Her kavmi bir çağıran var; âbidleri ibâdete çağıran akıldır. Her tacirin bir sermayesi var; müctehidlerin sermayesi akıldır. Her âilenin bir idarecisi var; sıddîklar evinin bakıcısı akıldır. Her harabenin bir tamircisi var; ahireti imâr eden akıldır. Herkesin kendisini andıracak olan ardından bir geleni var; sıddîkları andıracak olan akıldır. Her yolcunun bir çadırı var; müminin çadırı akıldır."
İnsanı kâinattaki diğer canlı-cansız varlıklardan ayıran ve ona üstünlük kazandıran akıldır. Aklı olmayana, akıllıya verilen değer verilmez, onu bir takım emir ve yasaklarla sorumlu tutmak mümkün değildir. "Aklı olmayanın dini de olmaz", hadîsinin manası da budur. Dînin ve ilaveten dünyanın insanları ilgilendiren bütün emir veya yasakları ancak akıllı insanlar için geçerlidir. Aklî dengesini kaybetmiş olanlara böyle bir sorumluluk yüklenmemiştir. Yine böylece emir ve yasaklara uyma veya uymamanın dünya ve âhirete âit ceza ve mükâfâtı da akıllı insanlar için geçerlidir. Yaratılışta akıllı olduğu halde, müşahedelerini aklı ile birleştirmeyen insanlara da mecazî olarak akılsız insan denir:
وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِى اَصْحَابِ السَّعِيرِ
Ve: Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık! diye ilâve ederler.[503]
Ayeti bu tür insanların durumunu dile geçirdiği gibi çevremizde her gün yüzlercesini gördüğümüz suçlu insanların durumu da aynıdır. Aklın yolu birdir, o da hak yoludur. Bu yolu kabul etmeyenler akılsızlıklarının cezasını çekerler. Yaratılıştaki bir tabiat ve kendisiyle eşyanın hakikatını idrâk edebilen akıl,zekâ, zeyreklik, ahmaklık fitrîdir. Yani yaratılıştandır. Ahmak insan kendisini aldanmaktan koruyamaz. Akıl ve fehm, insanın yaratılışında bulunur. Yaratılışlarında akıl ve fehimden (anlayıştan) mahrum olanlar, bunları sonradan temin edemezler.
Ancak bunların asılları kimde varsa, o, tecrübe ve denemelerle bunları inkişâf ettirebilir, geliştirebilir. Demek ki bütün saadetlerin esâsı, akıl ve zekâdır. Tirmizî'nin "Nevâdir"inde rivâyet edildiğine göre şânı yüce olan Allah, kulları arasında aklı parça parça taksim etmiştir. Akl-ı selîm sahibi aklını, doğrulukta, olgunluk yolunda kullanan insandır. İlâhî bir vergi, rûhânî bir nur olan aklın mahiyeti, görülebilen maddî bir varlık olmadığı için, tam olarak bilinememektedir. İlâhî bir sır olan aklın mahiyeti de ebediyyen anlaşılamayacaktır.
Mâhiyeti ne olursa olsun, insan, akıl ile ilim ve tekniği keşfeder. Aklı olmayan varlık, mükellef değildir. Din akla hitap eder. Allah'ın varlığını bilmek ve onu isbat etmek, ancak akılla olur. Ne var ki akıl her şeyi kavrayabilecek güçte değildir. İnsandan bir cüz olduğu için, insanın diğer uzuv ve kuvvetleri gibi sınırlı ve kusurludur. Belirli bir sınır içerisinde hükmünü yürüten akıl, fizik ötesindeki bir çok hakikati kavrayamaz, dinin birçok gerçeklerini bilemez. Bu hakikatler ise ancak vahiy yolu ile bilinebilir. Dinin bildirdiği gerçekleri ancak akıl ile anlayabiliriz. Gerçekler akıl ile bağdaştığı halde, gerçek olmayanlar da daima akıl ile çelişki halindedir. Bu nedenle akıl, hak ve gerçek din olan İslâm ile dâima birlik ve yardımlaşma halindedir.
a) Mantık -Olayları Kıyas Etme
Rivayet edilir ki, yüce Allah (cc) insanoğluna; iman, ahlak ve akıl arasında tercih yapmasını istediğinde insanoğlu aklı tercih etmiştir.
Akıl, imanın ve ahlakın tercihinde temel unsurdur. Onun içindir ki, İslam, akıllı olmayanlara dini sorumluluk yüklememiştir. Fakat aklı olduğu halde inanç ve ahlakın kıyısına uğramayanlara ne demeli? İşte mantık ilmi, aklın nasıl ve nereye kullanılacağını belirtir.
Anne ve babaların dini sorululuklarından biri de çocuklarının mantık gelişimine yardımcı olmaları ve akıllarını nasıl ve nereye kullanacaklarını öğretmeleridir.
Unutmayalım! Mantıksızlık akılsızlık değildir. Hemen hemen her çocukta (deliler hariç) eşit oranda akıl vardır. Anne ve babalar çocuklarına onu kullanmanın yöntemini vermekle sorumludurlar. Yoksa Allahın akıl vermediği kişiye, kimse akıl vermeye güç yetiremez. Yani; zeka, Allah vergisidir. Fakat zeki olmak çaba ve gayret sonucudur.
Anne ve babaların çocuklarına mantıklarını olaylar üzerinde nasıl kıyas yapacaklarını öğrettikleri zaman, aşağıda da anlatılacağı üzere, geçmiş büyük alimlerin, ediblerin, mütefekkirlerin kıyas ilmi sayesinde zirve olduklarını, dini ilimleri ve dünya işlerini nasıl başarmışlar ise, aynı şekilde çocuklarının da öyle olmalarının yolunu ve yöntemini göstermiş olacaklar. Bu girişten sonra konuyu genişleterek açıklamaya çalışalım.
Kıyas: Ölçmek, kıyaslamak, karşılaştırmak ve iki şey arasındaki benzerlikleri tespit etmek, hakkında nass (âyet hadis) bulunan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illetten dolayı, hakkında nass bulunmayan meselenin hükmüne bağlamak anlamında bir fıkıh usulü terimi. K.Y.S kökünden, "kâse" ve "kâyese" dili geçmişin mastarı. Müctehid tarafından ictihad yapılarak çıkarılan hükümler, kıyas yoluyla Kitap ve Sünnet'e dayandırılır. Çünkü şer'i hükümler, ya doğrudan doğruya âyet veya hadislere, ya da kıyas yoluyla bu nass'lara dayanır.[504]
İmam Şafiî (ö 204/819) kıyas hakkında şöyle der: 'Her hadise hakkında ya ona ait bir hüküm veya hak olan hükmün yolunu gösteren bir delâlet vardır. Meselenin açık hükmü varsa ona uymak gerekir. Eğer belirli bir hüküm yoksa, meselenin hak olan hükmüne götüren yolun delili ictihad ile aranır, ictihad ise kıyastan ibarettir.'[505]
Kıyasın tariflerinde ortak olan nokta şudur: Nass'a dayanan bir meselenin hükmünü, ictihad yoluyla, aynı ortak illeti taşıyan ve nass ile belirtilmemiş bulunan mesele için de sâbit kılmaktan ibarettir.
Aşağıdaki örnekler kıyasın anlaşılmasına yardımcı olur. Hz. Peygamber: "Hâkim, öfkeli iken iki kişi arasında hüküm vermesin"[506] buyurmuştur. Buna kıyas yapılarak, Mecelle'nin 1812. maddesinde;
"Hâkim gam ve gussa (keder) ve açlık ve galebe-i nevm (uykulu) gibi sıhhat-ı tefekküre (sağlıklı düşünmeye) engel olabilecek bir ârıza ile zihni müşevves (karışık) olduğu halde hükme tesaddî (teşebbüs) etmemelidir" denilmiştir. Hadiste geçen "öfke hâli" ile, Mecelle maddesindeki "üzüntü, keder, açlık ve şiddetli uyku halleri" arasındaki ortak illet, bu gibi hallerin sağlıklı karar vermeye engel teşkil etme ihtimalidir.[507]
Kur'ân'da; iki kız kardeşi bir nikâh altında toplamak yasaklanmıştır.[508] Hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Kadın, halası ve teyzesiyle bir nikâh altında toplanamaz."[509] Bunlara kıyas yapılarak; biri erkek farz edildiğinde diğeriyle evlenmesi caiz olmayacak derecede mahrem hısım olan iki kadının bir nikâh altında toplanamayacağı esası benimsenmiştir. Çünkü bütün bunlar, akrabalığın hiçe sayılmasına ve sılâ-i rahmin kesilmesine yol açmaktadır. [510]
İslam hukukunda Kitap, Sünnet ve İcmâ'dan sonra dördüncü aslî delil kıyas'tır. Ancak kıyas, ilk üç aslî delil gibi kesin bilgi ifade etmez. O, vücub değil, cevaz ifade eder. Buna göre kıyas, zan bildirir ve yeni bir hüküm isbat etmeyip, üç delilden biriyle sabit olan ve delili gizli bulunan hükmü ortaya çıkarır. Yani kıyas, bir çeşit ictihad olduğu için kendi başına bir hüküm bildirmez, nass (âyet-hadis) veya icmâ' ile bildirilen hükmü yeni mese-leye nakleder. Kısaca zannî olmakla birlikte kıyasın hükmü nakletme (tadiye) dir.[511]
Kur'ân-ı Kerîm'de benzer olayların, benzer hükümlere tabi tutulduğunu bildiren âyetler vardır. Ezcümle:
اَفَلَمْ يَسيرُوا فِى الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرينَ اَمْثَالُهَا
"Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin uğradıkları âkıbetlerin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları helâk etmiştir. Kâfirler için de aynı âkıbet vardır."[512]
Şu iki âyette de birbirine benzemeyen olayların, hükmünün de farklı olduğu bildirilir:
اَمْ حَسِبَ الَّذينَ اجْتَرَحُوا السَّيَِّاتِ اَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَوَاءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْ سَاءَ مَايَحْكُمُونَ
Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar![513]
اَمْ نَجْعَلُ الَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدينَ فِى الْاَرْضِ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقينَ كَالْفُجَّارِ
Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?[514]
Hz. Peygamber de, benzer olaylarda akıl metodunun kullanılmasını şu uygulamasıyla göstermiştir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (ö. 23/643), Rasûlüllah (a.s)'e gelerek; "Ya Rasûlüllah, bugün büyük bir iş yaptım, oruçlu olduğum halde karımı öptüm" demiş; Hz. Peygamber; "Oruçlu iken su ile mazmaza (ağıza su alıp çalkalamak ve sonra suyu dışarı atmak) yapsan ne lâzım gelirdi?" buyurmuş, Hz. Ömer de; "Bir şey gerekmezdi" diye cevap vermiş; bunun üzerine Hz. Peygamber, "O halde orucuna devam et" [515] buyurmuştur.
Bu duruma göre, mazmazanın orucu bozmadığı bilinince, aynı nitelikte olan öpmenin de orucu bozmaması, kıyas metoduyla aklın ulaştığı bir sonuçtur. Böylece, Hz. Peygamber ümmetine, mantık yoluyla, benzer problemleri çözme yolunu göstermiştir. O'nun bu metodu kullandığına dair birçok haber nakledilmiştir. İslâm'ın ilk yıllarında "rey" terimiyle ifade edilen ictihad, Hz. Peygamber, sahabe ve tabiînler devrinde gelişerek ve daha sonra sistematik bir şekil alarak kıyas, istihsan, istislah vb. adlar altında, âyet ve hadislerden hüküm çıkarma vasıtası hâline gelmiştir.
İmam Şâfiî'nin (ö.204/819) yakın arkadaşlarından el-Müzenî (ö.264/877) kıyas hakkında şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (as)'ın asrından günümüze kadar fakihler, din işlerindeki bütün hükümlerde kıyasları kullanmışlar, hakkın benzerinin hak, bâtılın benzerinin de bâtıl olduğunda ittifak (icmâ') etmişlerdir. Buna göre, kimsenin kıyası inkâr etmesi caiz olmaz; çünkü kıyas, olayları birbirine benzetme ve sonuç olarak ayni hükme bağlama metodudur."[516]
Kıyas, temelde akıl ve mantık metodu olduğu halde, bazı hukukçuların çoğunluktan ayrı görüş öne sürdükleri görülür. İslâm hukukçularının kıyas hakkındaki görüşleri üçe ayrılır:
a) Kıyasa büyük bir önem vererek onu huccet kabul edenler. Ebû Hanîfe (ö.150/767), imam Şafii (ö.204/ 819), imam Mâlik (ö.179/795) ve bunları izleyenler örnek verilebilir.
b) Kıyası yetersiz görerek, ona ancak zorunlu hallerde başvuranlar. Buna, Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) örnek gösterilebilir.
c) Kıyası tamamen reddedenler. Zâhirîler ve Şiiler bu gruba girer.
Ayet ve hadislerin sınırlı, hayat olaylarının ise sonsuz olduğu ve her olayın bir hükme bağlanması gerektiği gözönüne alınırsa, bu yeni meseleleri çözmek için kıyasa başvurmaktan başka bir çare olmadığı anlaşılır. Kıyas, bir delil kabul edilmediği takdirde bir çok yeni meseleyi çözmek mümkün olmaz. Nitekim Hz. Ömer, Kadı Ebû Musa el-Eş'arî'ye (ö.44/664) yazdığı ünlü mektubunda; "birbirine benzer şeyleri iyice tanı ve ona göre meseleleri kıyas et." diyerek, kıyasın bir delil olduğunu ifade etmiştir. Ebû Hanîfe'nin üstadı, Hammad b. Ebı Süleyman'ın (ö 120/738) kendisinden fıkıh ilmi aldığı İbrahim en-Nehaî (ö.95/714); "Ben bir hadisi ezberliyorum, sonra da ona yüz şeyi kıyas ediyorum"([517]13) demiştir.
Kıyası delil olarak kabul eden çoğunluk hukukçular Kur'ân ve Sünnete dayanır. Kur'ân'da şöyle buyurulur:
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اَطيعُوا اللّهَ وَاَطيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى الْاَمْرِ مِنْكُمْ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ فى شَىْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ ذلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَاْويلًا
"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Peygamber'e ve sizden olan yöneticilere (ulü'l-emr) itaat edin. Eğer bu şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve Peygamber'e inanıyorsanız, onu Allah'a ve Peygamber'e havale edin."[518]
Bir şeyi Allah'a ve Peygamber'e havale etmek, Kitap ve Sünnetin amaçlarını tam olarak bilmekle olur. Bu da Kur'an ve Sünnetin illetine dayanır ki, o da kıyastır. Kur'ân, birtakım hükümlerin illetine yer verir. Nitekim, kısas'ın hikmeti zikredilirken:
وَلَكُمْ فِى الْقِصَاصِ حَيوةٌ
"Kısasta sizin için hayat vardır"[519] buyurulmuştur.
Hz. Peygamber'in, oğulluğu Zeyd bin Hârise'den boşanmış olan Zeyneb (r.anhâ) ile evlenişinin sebebi şöyle açıklanır:
مُبينًا (36) وَاِذْ تَقُولُ لِلَّذى اَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّهَ وَتُخْفى فى نَفْسِكَ مَا اللّهُ مُبْديهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللّهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشيهُ فَلَمَّا قَضى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَىْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنينَ حَرَجٌ فى اَزْوَاجِ اَدْعِيَائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا وَكَانَ اَمْرُ اللّهِ مَفْعُولًا
"Mademki, Zeyd, Zeyneb'le ilişiğini kesti, onu seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde, onların bu esleriyle evlenmeleri hususunda mü'minlere bir zorluk olmasın."[520]
Sünnet de hükümlerin illetine işaret etmiş ve bir kısım hükümlerin illetlerini açıklamıştır. Meselâ; başkasının evine izinsiz girmeyi yasaklayan âyette şöyle buyurulmuştur:
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتّى تَسْتَاْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلى اَهْلِهَا ذلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip (izin alıp) ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde (bunu) düşünüp anlarsınız.[521]
Hz. Peygamber burada, başkasının evine girerken izin istemenin illetini; "İzin ancak göz için emredilmiştir" hadisiyle açıklamıştır.[522]
Hükümlerde kıyasın sübûtu üzerinde ashab-ı kiramın ittifakı (icmâ') vardır. Meselâ; Hz. Ebû Bekr (ö. 13/634), miras konusunda, ölenin babası bulunmayınca, babanın babasını (dede), baba hükmünde saymıştır. Çünkü, dedede babalık anlamı vardır. İbn Abbas (ö.68/687) da dedeyi oğlun oğluna kıyas etmiştir.[523] Bazı sahabîler Ebû Bekr'e (ra) bey'at ederken, namaz imamlığı ile Devlet başkanlığını (hilâfet, imâmet-i âmme) Kıyas ederek şöyle demişlerdi: "Peygamber (a.s) O'nu din işimizde imam tayin etmiştir. Öyleyse biz O'nu, dünya işimizde niçin imanı tanımayalım ?"[524]
Sünnet; Hz. Peygamber'in böyle dediği nakledilmiştir: "Bu ümmet bir süre Allah'ın Kitabı ile amel eder, bir süre O'nun elçisinin sünnetiyle, bir süre de rey ile amel eder. Rey ile amel ettiği zaman onlar hem kendileri sapar, hem de başkalarını sapıtırlar."[525]
Bu hadis, kıyası reddetmek için yeterli değildir. Çünkü, İbnü's-Sübkî (ö.771/1369), hadîsin bazı râvilerinin, İbn Maîn tarafından tekzib edildiğini ileri sürerek, bu hadisin delil olamayacağını söylemiştir. Ebû Zür'a da (ö.282/895), bu hadisin zayıf olduğunu ileri sürmüştür.[526]
Hz. Ömer'in; "Kıyas'tan sakınınız"[527] sözünü, O'nun kadılarını ictihad ve kıyasla hüküm vermeye teşvik etmesi karşısında, amaca uygun bir şekilde anlamak gerekir. Nitekim yine Ömer (r.a) bu sözünü böyle açıklamıştır: "Rey sahiplerinden sakınınız, çünkü onlar dinin düşmanlarıdır Hadisleri öğrenip ezberlemekten âciz kaldıkları için rey ile söz söylerler ve böylece hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar."[528]
Bu duruma göre Hz. Ömer, Alî ve İbn Abbas gibi sahabelerden rivâyet edilen kıyas aleyhindeki sözleri, meselelerin hükümlerini Kitap ve Sünnet'te araştırmaksızın yapılan kişisel görüş ve kıyaslarla ilgili olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü rey ve kıyasa çokça başvuruları lrak ekolünün oluşmasında büyük etkisi olan Abdullah b. Mes'ud (ö.32/652), Hz. Ömer (ö.23/643) ve Hz. Alî b. Ebî Tâlib (ö.40/660) kıyas ehli idiler. Diğer yandan Irak yöresine ilim yayan İbn Mes'ud'un, hemen hemen hiçbir meselede Hz. Ömer'e muhalefet etmediği nakledilir.[529]
Sonuç olarak, nassları ve olayları kıyas etme yeteneği, başlı başına bir eğitim gerektirir. İşte anne ve babalar, çocuklarına bu kıyas yeteneğini daha küçük yaşta kazandırırlar ise, gelecekte çocuklarının daha başarılı olmalarını büyük bir katkı olacaktır.
b) Tefekkür (Hatıraları Anımsama)
Anne va babaların, çocuklarının düşünme kabiliyetini geliştirmek dini bir gerekliliktir. Çünkü düşüncesi kıt olanın icraatından hayır gelmez. Yine; düşüncesi az olanın anlama, kavrama kapasitesi de az olur.
Kuran-i bir kavram olan düşünme, tefekkür ve fehm anlama- insan olmanın ve iman etmenin esasları olarak dinde yer almışlardır. Onun içindir ki, insanı hayvanlardan ayıran en büyük özelliklerden biri de düşünmek ve anlamak olmuştur.
Çocuklarının geleceğin birer düşünürü, mütefekkiri olmasını isteyen anne ve babalar, mutlaka çocuklarının düşünme, tefekkür ve anlama kapasitelerinin gelişmesine özel bir vakit ayırıp öğretmeleri gerekir. Bu girişten sonra tefekkür konusunu genişleterek açıklamaya çalışalım.
Tefekkür: Herhangi bir mesele hakkında düşünme, zihni yorma, derin düşünme ve işin şuuruna varma.
Tefekkere fiili, üç harfli olan "fekere" fiilinden türemiştir. Fekere kök fiili ve ondan türemiş olan tefekkere, efkere, fekkere ve iftekere fiilleri aynı anlamdadırlar. Tefekkürün zıddı, fikirsizlik ve düşüncesizlik demektir.
Tefekkür, insana mahsus bir özelliktir. İnsan, tefekkür sayesinde diğer varlıklardan ayrılır ve üstün olur. Tefekkür ancak kalpte tasavvuru mümkün olan şeyler hakkında yapılabilir. Onun için, Allah'ın yarattığı varlıklar hakkında tefekkür mümkündür. Fakat Allah'ın zatı hakkındaki tefekkür mümkün değildir. Çünkü Allah hiç bir şekilde suret olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez.[530]
Hz. Muhammed (as)'e en çok etki eden ayetlerden biri, tefekkürle ilgilidir. İki kişi Hz. Âîşe (r.a)'ı ziyaret etmişler. Onlardan biri, "Hz. Muhammed (as)'de gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?" deyince, Hz. Âîşe (r.an) şöyle demiştir:
"Resulullah (as) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda çok ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilâl (r.a):
"Ya Resulullah (a.s)! Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?" deyince, o: "Bu gece Yüce Allah bir ayet indirdi. Beni bu ayet ağlatmaktadır" dedi ve ayeti okudu:
اِنَّ فى خَلْقِ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَايَاتٍ لِاُولِى الْاَلْبَابِ
"Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır.[531]
Ondan sonra Resulullah (a.s): "Bu ayeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan, düşünmeyen kişilere yazıklar olsun" dedi. [532]
Bu ayette, tefekküre davet edilen akıl sahiplerinin durumunu açıklayan bir sonraki ayet de şöyledir:
اَلَّذينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فى خَلْقِ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ رَبَّنَا مَاخَلَقْتَ هذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru![533]
Lokman (a.s) yalnız başına tenha bir yerde oturup tefekkürde bulunurdu. Kendisine: "Niye yalnız oturuyorsun? İnsanlarla oturup sohbette bulunsan, daha iyi olmaz mı?" diye sormuşlar. Lokman (a.s) şu cevabı vermiştir: "Uzun süre yalnız kalmak, tefekküre daha müsaittir. Uzun süre tefekkürde bulunmak da, insanı cennetin yoluna sevkeder"
Ömer b. Abdülaziz tefekkür hakkında şöyle demiştir: "Yüce Allah'ın nimetlerini düşünmek, en faziletli ibâdetlerdendir."
İmâm Şafiî de: "Herhangi bir konuda hüküm çıkarırken, tefekkürden faydalanın" diyerek, tefekkürün usûl ilmindeki önemine işâret buyurmuştur.
Tefekkürün neticesinde insan geniş bir ilme sahip olur. İnsanın ilmi artınca da, kalbinin hali değişir. Onun neticesinde de, insanın hali ve hareketleri değişir. Görülüyor ki insanın bilgisinin artması ve davranışlarının düzelmesi, tefekkürle başlar. Onun için Yüce Allah Kur'an'da çeşitli hususları dile getirdikten sonra:
يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخيلَ وَالْاَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ اِنَّ فى ذلِكَ لَايَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır[534] demektedir. İnsanları tefekküre davet eden bu ifade Kur'an'da beş yerde daha geçmektedir.[535]
Tefekkürle aynı kökten meydana gelen kelimeler, Kur'an'da onsekiz yerde geçmektedir.
Kur'an'da birçok ayette, akıl erdiren, düşünen, bilen insanlar için ibretler vardır denmekte ve tefekkür anlamını ifâde eden pek çok kelime kullanılmaktadır.
Olumlu tefekkür olduğu gibi, olumsuz tefekkür de vardır. Doğru olmayan tefekkürün neticesi de doğru olmaz. Ancak salim kalbe sahip olan insanların tefekkürü sağlıklı olabilir. İslam dininin istediği tefekkür, hiç şüphesiz sağlıklı olanıdır. İnsanları bu olumlu tefekküre davet eden bazı ayetler şöyledir:
وَهُوَ الَّذى مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ فيهَا رَوَاسِىَ وَاَنْهَارًا وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ اِنَّ فى ذلِكَ لَايَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O'dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.[536]
هُوَ الَّذى اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فيهِ تُسيمُونَ () يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخيلَ وَالْاَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ اِنَّ فى ذلِكَ لَايَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
"O'dur ki, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır ve hayvanları otlattığınız ağaçlar, bitkiler ondan sulanıp filizlenmektedir. Onunla size ekin, zeytin, hurma, üzümler ve her çeşit meyvelerden bitirmektedir. Şüphesiz bunda, tefekkür eden (düşünen) bir toplum için (yaratıcının varlığına, kudretine ve hikmetine) işaret vardır."[537]
لَوْ اَنْزَلْنَا هذَا الْقُرْانَ عَلى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın korkusundan onu, baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri, tefekkür etsinler diye insanlara veriyoruz.[538]
İslâm'ın bu kadar önem verdiği olumlu tefekkür, insanı taklitçilikten kurtarmaktadır. Meselâ, "dünya hayatı geçicidir; ahiret hayatı ise ebedidir. Ebedi olan şeyi geçici olan şeyden üstün tutmak daha iyidir" şeklindeki bir nasihatı dinleyip ahiret için çalışan insan, başkasını taklit ederek kendisini iyi yola sevketmiş olur. Fakat tefekkürün yani derin bir düşüncenin neticesinde bu kanaata varan ve ona göre bilinçli hareket eden kişi, her zaman için daha kârlı çıkar. Bilerek kötü şeyden korunmuş ve iyiyi tercih etmiş olur. Aynı zamanda başkalarını taklit etmekten kurtulur; kendisi başkalarına yol gösterir.
Sonuç olarak, tefekkürle hayata ve işe başlamak, o işi başarmanın yarısıdır. Anne ve babaların çocuklarına tefekkür yöntemini vermeleri ve çocuklarına bu eğitimle yetiştirmeleri gelecekte o çocukların başarılarının önünde hiçbir engel kalmayacaktır. Unutmayalım herkes bir iş yaparken o işin çabası için bir takım şeyler yaparlar. Fakat herkes yapacağı işe girişmeden kolay kolay düşünemez. Çünkü düşünmek bir ayrıcalıktır. Tefekkür, mütefekkirliktir. Anımsama, aynı hataya düşmemek ve tekrar etmemektir.
- Okuma Parçası -
a)Çocuk, Davranışı Yapmadan Önce
1) Önleyici açıklama: Evde, konuşurken anne - babanın beklentilerini davranıştan önce açık bir dille açıklamaları:
- Salonun her zaman düzenli olmasını istiyorum. Oyuncaklarını oraya götürdüğün zaman çok dağınık oluyor, misafir geldiğinde de mahçup oluyorum. Ne yapalım dersin?
- Dışarı çıktığımızda bağırıp - çağırırsan ya da ağlayarak bir şeyin alınmasını istersen çok sinirleniyorum. O zaman seninle çıkmak artık hoş olmuyor. Sokakta benden bir şey isteme, tamam mı?
-Sütünü içmediğin zaman, boyunun uzamayacağını biliyorsun değil mi?
2) Çevreyi değiştirmek: Çocuğa kızmamak için önceden tedbir almak:
-Annenin dağınıklığı görüp de sinirlenmemesi için oturma odasında bir oyun köşesi hazırlaması.
-Dışarı çıkılmadan önce çocuğun karnının tok olmasına dikkat edilmesi.
-Çocuk akşamları zor yemek yiyorsa (o saatte yorgun olabilir) yemek yemiyor diye kızacağınıza, yemek saatini daha öne alabilir veya çocuğa daha önce yemek verebilirsiniz. Yahut çocuğun özellikle yiyemediği bir yemek (örneğin ıspanak) varsa, bir müddet o yemek için zorlamamak veya değişik bir şekilde sunmak (ıspanaklı börek, ıspanak dolması gibi).
- Küçük kardeş büyüğü ders saatlerinde rahatsız ediyorsa, büyüğünün ders yaptığı saatte küçüğe özel bir oyalayıcı bulmak (komşuya küçükle birlikte gitmek, alişverişi onunla birlikte o saatte yapmak, o saatte verilmek üzere küçüğe özel boya, kağıt, küçük makas vermek, mutfakta anneye yardıma çağırmak, eğlenmesi için bir iki kapta mercimek, nohut vermek gibi).
3) Örnek olmak: Anne-baba çocuğundan beklediği davranışlara önce kendi örnek olmalıdır:
"Ben sana küfür etme demedim mi geri zekalı" diyen bir anne-baba ile: Niye kardeşine vuruyorsun? Gel bakalım buraya uzat elini..." deyip vuran anne-baba nasıl inandırıcı olabilir?
4) Çocuğun iyi alışkanlıklar geliştirmesine yardımcı olmak: Çocuklar çoğunlukla, kendilerinden beklenen davranışların neler olduğunu ve nasıl yapılacağını bilemezler.
"Odanı topla" dediğimiz çocuk, küçük yaştayken, odanın nasıl toplanacağını bilmez."Odan çok dağılmış gel beraber toplayalım, bak bebekleri şu rafa, arabaları şu tarafa yerleştirelim, şu köşede kitapların olsun" diyerek birkaç kez beraber yapılmasına yardımcı olunması çocuğa neyi nasıl yapacağını gösterir ve çocukta bir alışkanlık başlangıcı olur.
5) Ders alışkanlığı: Çocuk okuldan gelince: "Gel, elimizi yüzümüzü yıkayalım, sana yemeğini hazırladım. Sonra derse oturursun" diyerek yol gösteren anne; çocuk ders yaparken gerekiyorsa kısa bir süre için (burada önemli olan kısa bir müddet olması, sonra o fiili çocuk için alışkanlık haline dönüştürebilmesidir) dersi nasıl yapacağını ona gösterir. Ve bütün bunlarda en önemli unsur "takdir"dir. Beğendiğiniz her güzel, olumlu davranışı takdir etmek, onun tekrar edilmesi için vazgeçilmez bir etkendir.
b)Sorun Olan Davranış Esnasında
Çocuklar genelde laf olsun diye olumsuz davranmazlar. İyice bakıldığında bunun arkasında giderilmemiş bir ihtiyaç vardır. Bu durumu bilirsek, bu bilgi hem sorunu daha etkili bir şekilde halletmeye, hem de anne - çocuk ilişkisini zedelemeden güzel bir düzeyde korumaya yardımcı olur. Bu gibi durumlarda çocuğa kızmak, bağırmak, cezalandırmak sorunu halledeceğine onu daha büyük ve önemli hale getirir. Önemli olan; anne-babanın nedenleri düşünürken çocuğa danışması, onunla fikir birliğine varmasıdır. Çünkü çocuklar bizden farklı yapı ve düşüncede olabilirler ve ebeveynin etkili olduğunu sandığı nedenler çocuk için geçerli ve gerçek olmayabilir. Örneğin gece yatağına gitmek istemeyen çocuğun karanlıktan korktuğunu zanneden anne - baba aslında çocuğun ilgi beklediğini veya kardeşini kıskandığı için böyle davrandığını gözden kaçırılabilir.
1) Alternatif sunmak: Olumlu davranışı göstererek sadece "yapma, etme" yerine neyi yapmasını beklediğinizi açıklamamız veya seçim yapmasına yol göstermemiz gerekir.
- Alışverişte her şeyi elliyorsa, satın aldığınız şeyleri ona gösterip onun sepete koymasına müsaade etmek.
- Ağabeyi veya ablasının defterlerini karıştırıyorsa, ona da bir defter ve kalem vermek gibi.
2) Anne-babanın duygularını belirtmesi: Duyguların ifade edilmesi kişiyi rahatlatır, sakinleştirir ve kızgınlığın birikmesine engel olur. Ayrıca çocuk olumsuz davranışının karşı taraf üzerinde bıraktığı olumsuz etkiyi anlamış olur (bu, kızmak, beddua etmek, bağırmak, küfretmek anlamına gelmez).
"Oyuncaklarını salonun ortasında bıraktığın zaman sürekli toplamam gerekiyor ve yoruluyorum (etki) ve hele ben topladıktan sonra tekrar getirirsen bu sefer de sinirleniyorum artık (duygu). Buna bir çare bulmalıyız."
"Ben evde yokken dersini yapmadığın zaman çok rahatsız oluyorum (duygu), bu hem benim sokağa çıkmama engel oluyor hem de sana güvenim azalıyor (etki)."
c)Sorun Olan Davranıştan Sonra
1) Etkileri göstererek pişmanlığa yöneltmek
Çocuk olumsuz davranışının sonucunda ortaya çıkan zararın ne olduğunu görmeye başlamalıdır. Bu şekilde çocuk, çevresi ve diğer kişiler hakkında yavaş yavaş bilinçlenir, sebep-sonuç ilişkisini kurar ve davranışının başkalarında yaratabileceği etkileri ve tepkileri öğrenir. Başkasının üzüntüsüne, rahatsızlığına ve acısına sebep olduğu düşüncesi, çocuğu yaptığı davranıştan ötürü kendini suçlu hissetmeye ve pişmanlık duymaya yöneltir. Böylelikle çocuk iç denetim (vicdan) geliştirmeye başlar. Bu durum ileride sorumlu olacağı İslami hayatı için de temel oluşturmaktadır.
2) Çocuğun olumsuz davranışının sonuçlarını yaşamasına müsaade etmek Bu müsaade, suçla paralellik arz etmeli ve eşit ağırlıkta olmalıdır.
- Örneğin; bütün ikazlara rağmen salonda top oynamaya devam eden çocuğun elinden topu bir süre için alınır. Veya kırdığı eşya için bedelini haftalığından karşılaması gibi zararı telafi edici bir yöntem uygulanabilir. Şöyle ki, uygulanan yöntem, suçu, olumsuz davranışı hatırlatmalıdır. Çocuk, olumsuz davranışının olumsuz sonucunu yaşarken davranışı üzerinde düşünebilmelidir.
- Örneğin, uyarılara rağmen duvarı boyayan çocuğun duvarı silmesi, böylelikle annesine gereksiz yere iş çıkarmaması istenir. Çocuk duvarı silerken hem olumsuz davranışı üzerine düşünebilir, hem de davranışını düzeltmek için ona bir imkan tanınarak suçunu telafi etmesi, kendini affettirmesi ve ileride suçluluk duyguları duymaması sağlanır.
10) ÇOCUĞUN AHLAKI
a) Allaha Karşı Görevleri
b) Anne ve Babaya Karşı
Görevleri
c) Çevreye Karşı Görevleri
-Okuma Parçası-
Genel Bir Bakış
İnsan hayatında önemli bir yeri olan ibadetlerin asıl dayanağı inanç sistemidir. İman olmadan ibadetin varlığı düşünülemez. O halde, her şeyden önce sağlam bir iman temeli oluşturulmalıdır. Bu temelin en önemli yapı taşı, Allah'a iman olduğuna göre, bunun yetişkinler tarafından yetişmekte olan nesillere kazandırılması en önemli görevimizdir.
İslam dininde çocuğun çok önemli bir yeri ve müstesna bir değeri vardır. Bu nedenle onlara her konuda sevgi ve anlayışla yaklaşılması, İslami bir prensip olduğu gibi, pedagojik realiteye de uygundur. Çocukluk çağında ilk yılların önemi ve sonraki yıllara etkisi tartışmasız bir gerçektir. İlk önemli unsur ailedir. Sonra çevre gelmektedir.
Çocukluğunda Allah ile ilişki kurmayı öğrenememiş birinin ileride bunu sağlıklı bir biçimde elde etmesi güç olacaktır. Zaten çocukların inanma istekleri, bir ihtiyaç olarak kendini hissettirecektir. Bu ihtiyacını karşılayamayan çocuk, inancı azalmadan doyum yolları arayacaktır. Eğer o bunu doğrudan karşılayamıyorsa, dolaylı yollarla sağlamaya çalışacaktır. Bu da duruma göre çocuğun inancını "sahte inanca" dönüştürebilir ve böylece dini isteklerin yerini "sahte istekler" alabilir. Bu nedenle okul öncesi ve sonrası çocukların düşüncelerinin somut düzeyde olduğunu da göz önünde bulundurarak onları Allah'a yaklaştıracak çeşitli vasıtalar aramak zorundayız. Yanlış yorumlamalar, aşırılıklar, körü körüne başkalarının arkasından gitmeler (futbolcu, sanatçı vs.) temelde sağlam bir din anlayışına sahip olmayan kişilerde daha kolay ortaya çıkmaktadır.
Çocukluk çağında kişinin çevresine karşı şaşırtıcı bir ilgisi ve merakı vardır. Yıllar geçtikçe bu duyarlılığın azalacağını, eski canlılığını ve tazeliğini de kaybedeceğini dikkate alarak, ona bu yaşlarda doyurucu bilgiler verebilmeliyiz. Bu dönemde çocuğa, "içinde yaşadığımız dünya Allah'a aittir, her şeyi O yaratmıştır, varlıklar O'na aittir" duygusunun kazandırılmış olması dini eğitimin amacına ulaşması demektir, diyebiliriz.
Çocuk ruhunu ve onun ihtiyaçlarının nelerden ibaret olduğunu anlamak, çocuklardaki normal gelişme özelliklerini bilmekle mümkündür. Bu alanda bilgi sahibi olmayan anne-babalar ve eğitimciler çocuklardan fazla şeyler bekleyebilirler veya onların kişiliklerini ağır sözler ve sert cezalarla düzeltmeye kalkabilirler. Çocuğun gelişim evrelerine ilişkin özelliklerini bilmemekten doğan bazı eğitim hataları çocukta "Allah inancı"nın yanlış şekillenmesine neden olabilecektir.
Çocuğun gelişim seyri bilinirse, seviyesine uygun eğitimle, öğretim yöntemi bulunabilir. O halde zihne yüklenmek yerine, duygu ve hayalin yoğun olduğu bu dünyaya seslenebilmek daha uygun bir yaklaşım olarak görülmektedir.
Çocuklar bazen Allah hakkında ilginç, manasız, uygun olmayan sorular sorabilirler. İşte bu durumda çocukların buluğ çağına gelinceye kadar dinen sorumlu sayılmadığını dikkat çeken: "Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, buluğa erinceye kadar çocuktan ve aklı başına gelinceye kadar akli dengesini kaybedenden[539] hadisi hatırlanmalı ve çocuk hemen sert bir biçimde eleştirilmemelidir. Çocuğun yapmış olduğu hataları düzeltirken, ona sert davranmanın kendisine zarar vereceği, yanlışlarını çocuğun gönlünü alarak ve ona karşı yumuşak davranarak düzeltmek gerektiği bilinmelidir.
Duygusal gelişimi içinde çocuk sevgi ve korku duygularıyla iç içe yaşamaktadır. Ancak sevgi onun için vazgeçilmez bir ruhi gıdadır. Psikologlara göre çocuğun sevgiye olan ihtiyacı, havaya, suya, besine olan ihtiyacı gibidir. Bu nedenle çocuğa verilecek her türlü eğitimin sevgiye dayalı olması gerekmektedir.
Allah sevgisi esas alınarak çocuğun ümit ve güven duygularını geliştiren bir iman öğretimi, çocuğa pek çok yönden fayda sağlayacak ve böyle bir eğitim sayesinde çocuk, ümit ve neşe dolu bir şekilde, hayata sevgi ile bakacaktır. Kısacası; Kur'an ve hadislerin ruhuna uygun olan; sevgi, merhamet ve müsamahaya dayalı bir metotla öğretim takip edilmelidir.
Çocuklar sevgisiz ve güvensiz bırakılmamalıdırlar. Onlara Allah'ın kendi yarattıkları içinde en çok çocukları sevdiği anlatılabilir. Ayrıca Allah'ın insanlara yiyecek, giyecek vb. sayısız nimetleri verdiği, bunun için O'na inanılması, şükredilmesi gerektiği herkesten ve her şeyden çok O'nun sevilmesi lazım geldiği söylenebilir. Kısacası insan ancak sevildikten sonra sevebilmektedir. Çocukluğunda yeterli bir sevgi görmeyen insanların başkalarını sevmekte zorluk çektikleri bilinmektedir. Bu itibarla başta Allah ve Peygamber olmak üzere dini kavramları çocuğa sevdirebilmek için onu yeterli ve ölçülü bir şekilde sevmek ve bu sevgiyi de hissettirmek gerekir.
İnsan ruhu için gerekli olan Allah korkusu ise, ancak çocuğun vicdan duygusu geliştikten sonra, bir başka ifadeyle cennet, cehennem ve ahiret... gibi mücerret (soyut) kavramları anlayabilecek zihin yapısına sahip olduğu zaman telkin edilmelidir. 12 - 13 yaşlarından sonra ve gerektiği zaman ona Allah korkusunun telkini, vicdan gelişimine olumlu katkıda bulunacaktır.
Genellikle korkular çocuklarda 2 -3 yaşlarında ortaya çıkmaktadır (karanlıktan, hayvanlardan, yalnızlıktan vs.). Çocukların; Allah, cehennem vb. korkularının olmadığı, bu korkuların genellikle yetişkinlerin hatalı telkinlerinden kaynaklandığı görülmektedir. Çünkü hakkında hiçbir fikre sahip olmadığı, herhangi bir şeyi çocuk -telkin vasıtasıyla- sevebilir veya ondan korkabilir.
Öfke duygusunun günah olduğu korkusuna kapılan 11 yaşındaki çocukta, anksiyete nöbetine (iç sıkıntısı, panik, huzursuzluk, korku duygusu) rastlanmıştır. Yapılan muayene sonucu sebebi anlaşılmıştır. "Çocuk sabah babasıyla birlikte çarşıya inmek istediğini belirtir. Baba söz verir, fakat çocuk evde olmadığından onu almadan gider. Çocuk eve gelip babasının kendisini beklemediğini görünce ona öfke duyar ama belirtmez. Sonra babaya duyulan bu öfke duygusunun günah olduğu korkusuyla paniğe girer ve anksiyete nöbeti başlar.
Çocuklar, Allah'ın her yaramazlığı gördüğü, kötü hareketleri defterine kaydettiği söylenerek sindirilmeye çalışılmamalıdır. O halde, 7 yaşından evvel çocuğa uygulanacak cezai müeyyideler ve dolayısıyla telkin edilecek Allah korkusu, onun için ancak caydırıcı bir unsur olacaktır. Bunun da tesirinin kalıcı olması düşünülemez. Bu nedenle çocuklara küçük yaşlarda telkin edilen Allah korkusunun hemen hiçbir faydası olmayacağı gibi, yerli yersiz yapılan bu telkinlerin birçok zararlı sonuçlar doğuracağı da unutulmamalıdır. Ebeveynlerin çocuklara: "Allah seni taş yapar, gözünü kör eder, cehennemde yakar vs." ifadeleri gerek çocuğun ruh sağlığı ve gerekse sonraki hayatı için zararlı olacaktır. Kullarını seven ve onlara sayılamayacak kadar nimetler veren Allah'ı, çocuğun henüz işlenmemiş temiz ve sade olan zihninde kızan, ceza ve azap veren biri olarak şekillendirmenin hiçbir doğru tarafı yoktur.
a) Allaha Karşı Görevleri
Allah bilgisinin sevgi motifiyle, Allah korkusununsa 12 - 13 yaşları dolaylarında yavaş yavaş verilmesi gerektiğini açıklamaya ve Allah'ı çocuklarımıza nasıl öğretebileceğimizi çalışalım.
Çocukların ailelerinden ve çevrelerinden sık sık duydukları ve kendilerinin de zaman zaman tekrar ettikleri, içerisinde Allah (cc) lafzı geçen bir takım deyimler vardır. "Allah, kazadan beladan esirgesin", "Allah rızası için", "Allah sevdiğine kavuştursun", "Allahaısmarladık", "Allah'a şükürler olsun", "Allah yardımcın olsun", "Allah'ım sen bana yardım et" gibi.
Çocuklarımızı bu gibi sözler üzerinde düşündürmeli ve kendilerine o doğrultuda sorular yöneltmeliyiz. Yani, çocuğun içinde yaşadığı hayattan, en yakınındaki örneklerden hareket edebiliriz. Kademeli sorularla okul sonrası çocukların düşünceleri Allah (cc) kavramı üzerinde yoğunlaştırılabilir. Sonra onların hemen hepsinin ezbere bildikleri "İhlas suresi" hatırlatılabilir ve: "Çocuklar namazda okunan ve sizin de bildiğiniz İhlas suresi vardır. Bu surenin anlamı nedir, biliyor musunuz?" sorusuyla dikkatler o sureye çekilerek surenin açıklamasına geçilebilir.
قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ
1) De ki: O, Allah birdir.
اَللهُ الصَّمَدُ
2) Allah sameddir.
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
3) O, doğurmamış ve doğmamıştır.
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
4)- Onun hiçbir dengi yoktur.[540]
Çocuklar Allah'a inanmak için ilgi, eğilim, arayış ve özlemlerini daha küçük yaşlardan beri dışarıya yansıtmaktadırlar. Onlar Allah'a inanırlarken itiraz etmeden, kuşkulanmadan, nedenini araştırmadan inanmaktadırlar. Ancak şurası ifade edilmelidir ki, çocuğun dini inancının karakteristik özelliklerinden biri de dini gelişmenin henüz tam şekillenmemiş ve belli prensiplere ulaşmamış olmasıdır. Buna rağmen çocuğun inancının tabii olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.
Çocukta kendine yardım edecek ve onu koruyacak "sonsuz bir kuvvet" arayışı vardır. Çocuk sahip olduğu bitmez tükenmez merak duygusuyla henüz isim takamadığı, fakat zamanla öğreneceği ilahi kuvveti durmadan arar. Çocukta görülen bu arayış ondaki ihtiyacın bir ifadesidir. Zira çocuğun bir takım temel ihtiyaçları vardır. Emniyet, güven, dayanma, korunma, sığınma, kabul görme, teslim olma, sevilme bu ihtiyaçlardan en önemli olanlarıdır.
Çocukların bazı sorulara verdikleri cevaplara bakıldığında onların gerek şuurlu ve gerek şuursuzca olsun, inanmadan yaşayamayacaklarını ifade ettikleri görülmektedir. Allah'a inanma isteği genellikle onlarda vazgeçilmez bir istek olarak ortaya çıkmakta ve onlar Allah'ı gerçek ve kaçınılmaz bir sığınak, dayanak ve emniyet kaynağı olarak kabul etmektedirler. Çünkü yaşantıları içinde çeşitli sınırlılıkları ve gerçekleşmeyen isteklerini gören çocuklar, yüce bir kuvvete dua etmeyi kolaylıkla kabul etmekte ve dillerinden düşürmedikleri: "İsterdim ki .... ah keşke benim olsaydı" gibi cümleler, hemen bir duaya dönüşerek "Allah'ım ne olur bana .... ver" olabilmektedir.
Okul öncesi dönem çocukları henüz soyut düşünemediklerinden dolayı, Allah tasavvurlarının da somut olacağı tabiidir ve kaçınılmazdır. Ayrıca çocukların Allah kavramını, çevrelerinin ve özellikle ailelerinin kendilerine verdiği biçimde, kendi ruhi güçleriyle işleyerek tasavvur ve idealize etmeye çalıştıkları da söylenebilir.
Çocukların Allah hakkında fikir yürütmeye başladıkları dönem;
3-4 yaş civarıdır. Çünkü soru sorma çağının başlamasıyla çocuk: "Ne, nasıl ve neden?" sorularıyla her şeyin aslını öğrenmeye çalışacak, bu soruların bir devamı olarak başta: "Allah kimdir, nedir, nasıldır, ne kadar büyüktür?" gibi sorularla yaratıcı gücü aramaya başlayacaktır.
Bu dönem dini dünyaya ilginin altın çağıdır. Çünkü merakın merkezi "Allah" kavramıdır. Okul öncesi çağdaki çocukların zihinlerinde Allah bazen "büyük bir insan", bazen de gökyüzünde oturan "ak sakallı bir dede" olarak şekillenir.
5-6 yaşlarındaki çocuklara göre Allah; babasından da, gördüğü dağlardan da büyüktür. Hatta ayağı ile bassa bütün mahalleyi kaplayabilir veya denize bassa onun derinliği ayağının topuklarına bile çıkamaz..... Öğrendiği dini kelime ve kavramları papağan gibi tekrarladığı halde bunlar onun için henüz bir şey ifade etmemektedir.
6 yaşlarından sonra çocuklar kafalarında tasavvur ettikleri "Yüce kudret"i insanlardan ayırt etmeye başlayacaklardır. Bilhassa Allah'ı bir insan gibi tasavvur eden ve O'nu babaları kadar kuvvetli bir varlık olarak tasarlayan çocuklar, babalarının aciz bir varlık olduğunu ve her şeye gücünün yetmediğini yavaş yavaş idrak edeceklerdir. Böylece onlar Allah'ın insanlardan daha farklı ve üstün bir varlık olduğunu anlayacaklardır.
Çocukların somut düşünceden, soyut düşünceye geçmeleri için bir süreç gerekmektedir. Duygu, düşünce ve zihni gelişimlerine paralel olarak, onlardaki Allah tasavvuru da zamanla değişecek ve gelişecektir. Ayrıca bu sürece anne - babanın da yardımcı olması, sabırlı ve anlayışlı davranması gerekmektedir.
7 yaşından itibaren çocuklardaki Allah düşüncesi ve tasavvuru bir hayli gelişmiştir. Bu dönemde çocuklar Allah'ın nasıl olduğunu kendilerine göre tek kelimelik kısa ifadelerle izah edebilme başarısını gösterebilmektedirler. En azından Allah'ın hem kendilerinin, hem yakınlarının, hem de diğer varlıkların yaratıcısı olduğunu ifade edebilmektedirler. Denilebilir ki;
7 - 10 yaşları arasındaki yıllar çocukta ahlakın istikrarlı bir hal almasına yardım edecek olan derin bir dini gelişmenin meydana geldiği yıllardır.
Dini duygu, istek ve inanç bakımından kızların Allah'ı arayışlarının ve O'na sığınma arzularının, erkeklere oranla daha içten ve canlı olduğu da tespit edilmiştir. Yine araştırmalara göre köylerde, tabiatla baş başa yaşayan çocukların -kendileri için gerekli olan dini uyarılar yapıldığı taktirde- Allah inancının şehirdeki çocuklara göre daha kuvvetli olduğu görülmüştür.
b) Anne ve Babaya Karşı Görevleri
Kapanmayan amel defterlerimiz olan çocuklarımıza; dini eğitimi ne şekilde vermemiz gerektiğini anlatmaya çalıştık. Fakat hemen belirtmemiz gerekir ki, bu bilgilerin daha kalıcı ve alıcı olabilmesi için, anne-baba ile çocuk arasındaki iletişimin huzurlu, sağlıklı ve sıcak bir ortamda kurulması gerekmektedir.
Çocukların yaş devrelerine göre değişen psikolojilerini bilmek zorundayız. Buna göre geçmişten alıntı ve reddedilmiş anne-baba rolleri yerine bilgi-sabır ve sorumluluk gerektiren davranışlarımızla, çocuklarımıza iyi örnek olmaya çalışmalıyız. Öncelikle "çocuğumuzu olduğu gibi kabul edebiliyor muyuz?" sorusunu araştıralım.
Örneğin; üzüntü, korku, kıskançlık gibi olumsuz duygular biz büyüklerin de hoşuna gitmediğinden genellikle bu duyguları inkâr etme yoluna gideriz. "Ne varmış bunda üzülecek? İnsan düştü diye ağlar mı hiç?", "Hiç insan kardeşini kıskanır mı?", "Ne varmış korkacak? Senin gibi koca çocuk karanlıktan korkar mı?" vs. Özellikle çocuklarda bu gibi duyguları algıladığımız zaman, kabul etmekten ve isimlendirmekten de korkarız. Çünkü kabul eder veya isimlendirirsek, bunların kalıcı olacağını, çocuğun mutsuz, korkak veya kıskanç olacağını düşünürüz. Dolayısıyla reddeder veya inkâr ederiz. Halbuki, bu duyguları hissetmek, örneğin; korkmak, mutlak korkak olmak demek değildir. Biz de yetişkin olarak bazen karanlıktan, bilinmeyenden korkabilir, tedirgin olabiliriz.
Ayrıca üzüntü de yaşamın bir parçasıdır ve her kişinin doğal duygu hakkıdır. O anda, kendisi, arkadaşı veya topu için üzülen çocuk gerçekten üzülüyordur. Ancak çocuk anlaşıldığını, duygusunun kabul edildiğini hissederse daha kolay rahatlar ve teselli olur. Hayatta daha büyük ve ciddi üzüntüler var diye çocuğunkini küçümsemek, inkâr etmek haksızlıktır. Ayrıca bu çocuğun anlayamayacağı bir boyuttur. Çocuğun üzüntüleri, duyguları kendi boyuna göre gerçek ve geçerlidir. Duyulmadığını, anlaşılmadığını gören çocuk bunu duyurmak için daha aşırıya kaçar, daha çok ağlayarak veya hırçınlık ederek kendini duyurmaya çalışır.
Biz büyükler, çocuğun duyguları gibi algılarına da fazla güvenmez, tepkilerimizi kendi algılarımıza göre ayarlarız. (Çocuğun giydirilmesi, beslenme esnasında veya ders çalışması sırasında vb.)
Kısacası anne-baba çocuğun duygularını inkâr edip, kendi duygu ve düşüncelerini çocuğa kabul ettirmeye çalışmaktadır.
Sonuç: Tartışma, birdenbire uzaklaşma, çocuktan anne - babaya kızgınlık, içerleme, öfke; anne-babadan çocuğa kızgınlık, içerleme, öfke, bu duyguların ileriki iletişimlere yansıması...
Bu gibi tartışma ve kırgınlığa meydan vermemek için dikkat edilmesi gereken üç önemli nokta vardır:
1) Kendini çocuğun yerine koyarak durumu değerlendirmek (empati): Bu tabii ki kolay bir şey değildir. Örneğin çocukların büyüklere hep yukarıya bakarak konuştuğunu hiç düşündünüz mü? Bu konuda bilinçlenmiş kişilerin çocuklarla konuştukları zaman eğildiklerini, kendilerini çocuğun seviyesine indirdiklerini veya çocuğu kucağına alıp onu kendi seviyesine çıkararak konuştuklarını görürüz. Bu da boy farkını ortadan kaldırmanın, yüz yüze konuşmanın ve çevreye çocuğun bakış açısıyla bakmaya çalışmanın bir yoludur. Dolayısıyla, çocukla ilgili bir sorun veya durumu çocukla birlikte değerlendirirken, olaya çocuğun bakış açısını anlamaya çalışarak yaklaşmak, yani kendimizi çocuğun yerine koyarak onun duygularını, düşüncelerini algılamaya yönelmek, sorunları halletmek açışından çok faydalı ve yardımcıdır.
Örneğin, çocuğuna komşusu gibi güzel giysiler alamadığı için üzülen, kendini suçlayan anne-baba, çocuğunun aslında bunlara o kadar fazla değer vermediğini de bilmiyordur. Yani çocuğun onlarsız mutlu olabileceğini düşünemiyordur. Bunlar kendisinin kuruntuları olabilir. Bunun gerçek ve güncel olup olmadığı ancak çocukla konuşarak anlaşılabilir. Ayrıca biz veremediğimizi sanıyorsak da, çocuk aslında onu başka şekilde veya dolaylı olarak alıyordur (sevgi, yakınlık, şefkat gibi). Önemli olan nicelik değil, niteliktir, diyalogdur, iletişimdir. Bunun için de olaylara ve duruma zaman zaman karşı tarafın gözüyle, algılarıyla bakmak, kendini karşı tarafın yerine koymakla mümkündür.
2) Çocuk aile büyüğünden farklı duyup, farklı algılayıp, farklı düşünebilir. Bunu kabul edebilmek, gerçekten zorlayıcıdır. Ancak çocukların olaylara biz büyükler gibi koşullanmış, eğitilmiş gözlerle değil yepyeni ve çocuksu bir bakışla baktıklarını, duygularının daha katıksız, daha yoğun olduğunu düşünmek biraz yardımcı olur mu? Veya çocuğun farklı bir yapı veya bünyeye sahip olabileceğini kabul edebilmek? Şöyle ki, anne çabuk üşüyen, soğuğa dayanıksız bir bünyeye sahipse, çocuğun da aynı bünyeye sahip olduğu kaçınılmaz bir koşul değildir. Bu nedenle annenin kendisi üşüdüğü için çocuğunu da aşırı giydirmesi hem çocuğun yapısına aykırı kötü bir alışkanlığa neden olur, çocuk en küçük bir hava değişikliğinde hemen üşütür, hem de sürekli bir tartışma konusu olur. Hatta çocuğun, evlenip ayrı bir eve geçtiğinde yapacağı ilk işi, kalın giysileri dolabından çıkarıp tepkisini göstermek olacaktır.
Demek oluyor ki, çocuklar anne-babaların bünyelerini, yapılarını, algılarını, duygularını ve düşüncelerini paylaşmayabilirler. Zaten öyle olsaydı, dünya öylesine tekdüze ve olağan olurdu ki...
Anne ve babamızın farklı bünye, algı, duygu, tutum ve düşüncelerinin olduğunu kabul edebiliyorsak, çocuğumuzla kendi aramızda da bu tür farklılıkların olabileceğini kabul etmeliyiz.
Biz anne veya babamıza benzemiş veya benzememiş olabiliriz. Ancak, bize benzemediği için bir çocuğu kabul etmemek veya eleştirmek haksızlık değil midir? Birini sevmek için bize benzemesi şart mıdır?
3) Çocuğun gelişim süreci içinde (yaşı icabı) bazı davranış ve duygularda bulanabileceğini bilmek ve bunları geçici olarak kabul etmek: Bunu çok karşılaşılan bir örnekle açıklayalım: Üç yaşındaki Zeynep oyuncaklarını arkadaşlarıyla kesinlikle paylaşmak istemiyordu. Annesinin tüm ikazlarına rağmen, misafirliğe gelen çocuğa oyuncaklarını vermeyi reddetti. Anne misafire karşı çok mahçup duruma düşmüştü. Ayrıca Zeyneb'in çok bencil ve cimri bir çocuk olduğunu düşünerek çok üzüldü. Ne yapacağını şaşırmıştı. Zeyneb'i bir güzel azarladı ve elinden aldığı birkaç oyuncağı onun tüm ağlamalarına rağmen misafir çocuğa verdi.
Şimdi bu tür bir olayın bizim başımıza geldiğini düşünelim. Sabah gazetelerinizi almış tam okuyacakken kapı çalınıp kapı komşunuz: "Benim gazetelerim henüz gelmedi, seninkileri alıp okuyabilir miyim, birazdan getiririm" dese, acaba neler hissedersiniz? Gazeteleri hemen vermek ister misiniz? Hemen vermek istemediğiniz için kendinizi bencillik veya cimrilikle mi suçlarsınız?
Şimdi burada ne yaptık? Önce kendimizi çocuğun yerine koyarak duygularını anlamaya çalıştık. Yani ben olsaydım ne yapardım? Tam oynamaya hazırlanmışken, biri elimden oyuncağımı alsaydı, kızmaz mıydım? Kızardım... Demek bu bencillik değil, doğal bir duygu, diye düşünebiliriz.
İkinci yapabileceğimiz şey, çocuğun bazı davranışlarının yaşı icabı doğal olabileceğini bilmektir. Üç yaşın, çocukların paylaşmayı henüz bilmedikleri bir yaş devresi olduğunu bilmek belki anne-babayı daha sabırlı ve hoşgörülü yapacaktır. Bu devrelerde çocukları, bilmedikleri, yapamayacakları bir davranışa zorlamak, yeni doğmuş bir bebeği yürümeye zorlamak gibi bir eğitim anlayışına benzer.
Demek oluyor ki, çocuk yetişkin değildir, yetişkin gibi düşünemez, davranamaz. Ama zamanı gelince öğrenir. Burada zamanı gelince terimi son derece önemlidir. Çocuğun gelişme sürecinde belirli davranışları yapabileceğini, bazılarını da yapamayacağını bilmek yanlış tepkilere ve aceleci eğitime engel olabilir.
Bazen de çocukların davranışlarını kendimize benzemedikleri için daha fazla kabul ederiz. Bazı anne-babalar kendilerine benzemeyen çocukların davranışlarını daha kolay kabul ederler. İki veya daha fazla çocuklu anne-babalar çocuğun birinde kabul ettikleri bir davranışı diğerinde kabul etmediklerini gözleyebilirler. Bunun nedenleri farklıdır. Bazen çocuğun ilk veya ikinci, üçüncü çocuk oluşuna bağlı olabilir. İlk çocuklar genellikle daha katı kurallar, daha büyük beklentilerle büyütülür. İkinci çocukta anne-baba çocuk bakımı ve eğitimi konusunda artık daha deneyimli ve daha güvenlidir. Dolayısıyla daha az endişeli ve daha rahattır. Kabul edip etmeme, çocuğun cinsiyetine de bağlı olabilir. Genellikle çocukların erkekse afacan, kızsa uslu olması istenir. Tersi olunca da tepki gösterilir.
Sonuçta diyebiliriz ki; anne-babanın tepkileri genellikle, çocuğun gerçek kişiliği ve yapısına göre değil de anne-babanın beklentilerine uyup uymadığına göre ortaya çıkabilir.
Çocukla sağlıklı iletişim kurabilmek için ilk adım, çocuğu çocukluğuyla yani yaşının getirdiği doğal sınırlamalar ve yetersizliklerle kabul etmek, ona ileride olmasını düşlediğimiz yetişkin veya kendimizin küçük bir kopyası olmadığından dolayı kızmamakla başlar.
Beklentilerimizin oluşmasını sabır ve güvenle beklersek çocuğa da bu aşamaları yapması için daha sağlıklı bir ortam sağlamış oluruz. Zira çocuk, çocuktur. Neden onu şimdiden yetişkinler dünyasına ayak uydurmaya çalışıyor, ondan yaşından büyük davranışlar bekliyor ve beklentilerimize uymadığı için de kızıp eleştiriyoruz? Kaçımız çocukluğunu tam anlamıyla "çocuk" gibi yaşadı? Kaçımıza daha çocukken "hep büyük gibi davranması" önerilmedi? Kaçımızın içindeki çocuk hâlâ kıpırdıyor? Bırakalım Allah'ın lütfu olan bu çocukluk devresini doyasıya yaşasınlar. Zaten yaşamlarının dörtte üçünü yetişkin olarak yaşamayacaklar mı?
Sevginin temel taşının kabul duygusu olduğunu her ne kadar anlamışsak da, bu kendimizi veya çocuğumuzu sadece kabul edeceğiz, hiç eğitmeyeceğiz anlamına gelmez pek tabii... Çocuğumuzun beğenmediğimiz davranışlarını değiştirmesine yardımcı olmak, yol göstermek ona yeni davranışlar öğretmek en doğal ve beklenir görevimizdir.
Anlatmaya çalıştığımız konu; çocuğumuza vereceğimiz değerlerin, davranış tarzlarının nasıl öğretildiğidir. Yani ne öğretileceği değil, nasıl öğretileceği. Anne-babanın, çocuğun beğenilmeyen, hoş görülmeyen davranışlarına nasıl tepki gösterdikleri, onu nasıl değiştirmeye yöneldikleri veya ona istenilen, beğenilen davranışları nasıl öğrettikleridir. En önemlisi olumsuz davranışa, olumsuz yaklaşmamaya çalışmamızdır. Cezayla, tehditle, dayakla, kızıp bağırarak olumsuz davranışa kısa süreli engel olunabilir. Bu durumda çocuk korkar, siner, istenmeyen davranışı o an yapmaz, biz de kısa süre de olsa amacımıza erişmiş oluruz ama o anlık...
c) Çevreye Karşı Görevleri
Çocuğun sosyal gelişmesi sürecinde geliştirdiği kişilik, en yakın çevresi yani anne-baba, kardeşler ve ev içinde yaşayan diğer aile üyeleriyle yakından ilişkilidir. Bu çevrenin çocuğa gösterdiği olumlu ve olumsuz tepkiler, çocuğun kişiliğinin gelişmesinde önemli rol oynar. Şöyle ki söylediklerine aldırış edilmeyen, fikrini belirtmeyen veya belirttiği zaman sürekli eleştiriler alan ya da sürekli düzeltilen çocuk haliyle suskun, içine kapanık ve güvensiz veya huysuz ve saldırgan olabilir. Buna karşılık, söyledikleri çok önemli olmasa da dinlenen, önemsenen, fikrini belirtmesine müsaade edilen; fikri çok geçerli olmasa da duyulan, sürekli eleştiriye uğramayan çocuk ise daha güvenli, daha sosyal ve daha sağlıklı bir kişilik geliştirir.
Çocuğun güvenini artırmada önemli olan beş etken vardır:
1) Çocuğun kendini ifade etmesine müsaade etmek, onu dinlemek, fikri önemli olmasa da dikkate almak, yani çocuğu duymak.
2) Çocuktan yaşı, kapasitesi dışında davranışlar beklememek. (Örneğin, misafirlikte iki saat hiç kımıldamadan uslu uslu oturmasını veya üç yaşındaki bir çocuğun üstünü hiç kirletmeden yemek yemesini ya da 7 yaşındaki bir çocuğun düzenli, beş vakit namaz kılmasını beklemek gibi.)
3) Çocuğun bazı küçük sorumluluklar yüklenmek isteyeceğini bilip bunları başarmasına müsaade etmek ve imkan sağlamak.
4) Çocuğun çabasını övmek ve yüreklendirmek.
5)Çocuğun başarısızlıklarını kişiliğiyle bağdaştırmamak, başarısızlıkları birer öğrenme öğesi olarak görebilmesine yardımcı olmak.
Anne ve baba, çocuğun yaşamında kendine davranış modeli olarak seçtiği ilk örneklerdir. Çocuk her yaptığında anne ve babasını taklit eder. Şöyle ki, anne baba saygısız davranıyorsa, çocuk da ilişkilerinde saygısız olur, anne baba sürekli eleştirici ise, çocuk da bir şey beğenmeyen, huysuz bir kişi olmaya yönelir. Ancak davranışları hoşgörü, yaşı çerçevesinde anlayışla kabul edilen çocuklar, kendilerini ve kişiliklerini daha rahat ifade edebildiklerinden, daha huzurlu ve güvenli bir kişilik geliştirirler.
Çocuğun güvenini artırmak ve kişiliğini geliştirmek için ev içinde yapılabilecek basit yaklaşımları içeren bir araştırma özellikle şu ilkeler üzerinde kurulmuştur:
1) Anne-babalar çocukların ilk ve en önemli öğretmenleridir. Anne-babalar çocuklarda gelişen davranışların temel örnekleridir. Dolayısıyla çocuk bir görevin nasıl yapıldığını açıkça görürse veya bir kişi ona gösterirse iyi öğrenir.
2) Kişi bir öz tanıtımla dünyaya gelmez. Öz tanıtım önemli kişilerle oluşan iletişim ve deneyimlerle oluşur.
3) Çocuk değer ve başarı hisleri duyabilmelidir. Çocuk öğrenmediği davranışlarda başarı gösteremez. Ancak başarısızlıklarına rağmen kendini olumlu bir kişi olarak algılayabilmeli yani sevildiğini, kabul edildiğini bilmeli ve başarısızlıklarını kişiliği ile bağlantılı olmadan birer öğrenme öğesi olarak görebilmelidir.Anne-babalar yönlendirmelerle çocuklarda becerilerin gelişmesine yardımcı olanaklar oluşturabilirler. Çocuk değer ve önemini anne-babasının kendisine gösterdiği sözlü ve sözsüz sevgi ifadelerinden anlar.
4) Yüreklendirme çocuğun kendini değerli algılayabilmesi için çok önemlidir. Yüreklendirme çocuğun olumlu taraflarına dikkatini yöneltmekle başlar. Çocuğun davranışlarının olumlu yönlerini dile getirir, çocuğa güveni belirtir. Yüreklendirme, mükemmellik ve başarı isteyeceğine, çaba ve ilerlemeleri takdir eder. Yüreklendirme, çocuğu kendi olduğu için ve olduğu gibi kabul etme ve değer vermedir. (Şöyle olsaydın daha çok kabul ederdim, demek değildir.)
Bu konuda unutulmaması gereken çocukların ancak tekrarla öğrenebildikleridir. Çocukların öğrenebilmeleri ve başarılı olabilmeleri için tekrar şarttır. İşte birkaç örnek:
Oyuncaklarını Toplamak
Örnekleme: Yapılması gerekeni örnekleyin ve olumlu bir öz tanıtım ifadesi kullanın. Anne veya baba çocukla birlikte oyuncakları toplayacaklar. Önce hangi oyuncakları nereye koyduğunuzu sözel olarak açıklayın: "Şimdi büyük arabaları büyük kutuya koyacağım. Kalemleri de kalem kutusuna yerleştireceğim. Her şeyi yerinde bulmak hoşuma gidiyor. Ben oyuncakları güzel ayırıp yerleştirmeyi biliyorum."
Yönlendirme: Çocuğa ne yapması gerektiğini açıklayın: "Şimdi senin sıran. Küpleri küp kutusuna yerleştir. Tamam. Güzel oldu. Şimdi de kitaplarını kitaplığa koy. Oldu."
Yüreklendirme: Çocuğu yüreklendiren olumlu ifadeler kullanın: "Oyuncaklarını gerçekten güzel topluyorsun. Bu şekilde oyuncaklarını toplamaya devam etmen çok iyi oldu. Hiç yorulmadım, her şeyi yerinde görmek ne güzel oluyor" gibi.
Başka bir örnek: Sevgi ifadelerini bulma oyunu.
Örnekleme: Yapılması gerekeni açıklayın ve olumlu bir öz tanıtım ifadesi kullanın: "Gel seninle 'seni seviyorum, çünkü....' oyunu oynayalım. Ben başlıyorum: "Seni seviyorum çünkü gülümserken gözlerinin içi parlıyor."
Yönlendirme: Çocuğa ne yapması gerektiğini açıklayın ve başarılı olmasına yardımcı olun: "Şimdi senin sıran. Beni niçin sevdiğini söyleyeceksin. Sonra da ben sana başka bir nedenle seni sevdiğimi söyleyeceğim." Çocuk: "Seni seviyorum çünkü benimle oynuyorsun." Anne: "Seni seviyorum, çünkü..."
Yüreklendirme: Çocuğu yüreklendiren olumlu ifadeler kullanın: "Beni sevdiğini söyleyince çok mutlu oluyorum.", "Beni ... nedeniyle sevdiğini söylemen çok hoşuma gidiyor."
Aynı yöntemlerle yapılabilecek alıştırma ve güven artırıcı oyunlar şöyle olabilir: Masa hazırlama, çiçekleri sulama, çorapları katlama, çekmeceleri düzeltme, resimlere bakarak hikaye anlatma, yatak toplama, bakkaldan alış veriş yapma vb. Bu gibi basit işlere katkıda bulunan çocuğun el becerileri geliştiği gibi, kendine güveni de artar. Bunların yanında başarmanın ve aile büyüğü tarafından yüreklendirilip beğenilmenin verdiği haz da çocuğun kişiliğinin gelişmesine ve sorumluluk almasına yardımcı olur.
-Okuma Parçası-
Kötü bir çocuk, ya babanın yahut da her ikisinin eseridir. Çocuğunuzda gördüğünüz kötü bir huyun suçunu, mutlaka kendinizde arayın. Her anne-baba, genellikle, çocukta gördüğü yanlış bir davranışın suçunu; ya çocuğa ya da çevresine yükleme eğilimindedir. Çocuk, aileden gördüklerini taklit ederek büyür. Eğer siz, ona iyi bir terbiye vermiş iseniz; etraftan duydukları ona fazla tesir etmeyecektir.
Kötü eğitimin ilk ve en tesirli basamağı, kötü örnek sergilemektir. Her akşam eve sarhoş dönen ve kazandığı paraları meyhaneci ile paylaşan bir baba, çocuğuna ahlâki nutuklar çekse, acaba ne kadar tesirli olacaktır!..
Kötü eğitimin ikinci basamağı, çocuğunuza yeterli zaman ayırmamaktır. Sadece dersi için onunla bir-iki saat beraber olmakla, anne-babalar görevlerini yapmış sayılamazlar. Çünkü, çocuk geri kalan zamanını sokakta, gelişi güzel arkadaşlarla veya evde televizyon karşısında geçirmektedir.
Çocuğuna ayırması gereken kıymetli vakitlerini, misafir ağırlamakla, süslenip püslenmekle, ve dedikodu yapmakla geçiren bir annenin onun üzerinde ne hakkı vardır? Böyle bir anne, herhalde, iyi bir anne olduğunu iddia edemez... Servetine servet katmaya çalışan, işinden başka bir şey düşünmeyen, akşamlarını ya hesap yaparak veya kahvehanede arkadaşlarıyla oyun oynayarak geçiren bir baba da, iyi bir baba olduğunu söyleyemez.
Çocuklarınız, şahsiyet teşekkülü için gerekli olan en kıymetli Çocukluk çağını yakınlığınızdan ve sıcak ilginizden yoksun, hoyrat ve yabancı ellerde geçirilirse; acaba onlardan iyi ve sadık birer evlat olmalarını beklemeye hakkınız var mıdır? Kötü eğitimin üçüncü basamağı, terbiye şeklindeki hatalardır. Bu basamak öylesine çok derindir. Eğer çok neşeli ve keyfiniz yerinde olduğu zaman onların en büyük yaramazlıklarını tebessüm ve kahkaha ile karşılıyorsanız... İşlerinizin yolunda gitmediği ve canınızın sıkıldığı zamanlarda, ilginizi çekmek için yaptıkları küçük yaramazlıkları, dayakla, hakaret ve küfürle karşılıyorsanız...
Dürüstlükle itiraf ettiği bir suçunda ceza görüyor, fakat inkâr ettiğinde dayaktan kurtuluyor ise... Rica ve yalvarma ile sizden bir ihtiyacını koparamıyor, ancak şirretlik ve tepinme ile bunu elde ediyor ise... Normal zamanda göremediği ilgi, şefkat ve sevgiyi, bir hastalık veya kaza sırasında görüyor ise... Eğitim şekliniz yanlış, bozuk demektir.
Şüphesiz, her anne ve babanın ideali, aile şerefini koruyacak, ihtiyarlık zamanlarında kendilerine destek olacak, onlara saygısını eksik etmeyecek evlâtlar yetiştirmektir. Ancak, bu o kadar kolay bir iş değildir. Hiç bir çocuk, anne-babaya nankörlük etmez; ne verirseniz onu alırsınız. Ve ne ekerseniz onu biçersiniz.
Mesut bir ailede, karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan samimi diyalogu hangi tiyatro eseri taklit edebilir? Küçük yavrunun anne ile mırıl mırıl kuş dili konuşmasını, hangi müzik parçası taklit edebilir?
Kıymetli vakitlerini çocuklarından ayrı geçirenler... Onların tatlı cıvıltılarını rahatsız edici bulanlar... Evlâtlarından, ruhsal gelişmeleri için gerekli olan, sevgi, şefkat ve ilgiyi esirgeyenler... Ne duygusuz, ne bahtsız insanlardır!.. Böyle insanların teşkil ettiği aile, vahşi bir topluluktur. Bu topluluk içinde büyüme bahtsızlığına uğrayan çocuklar, cılız, hasta ve ruhsal dengeleri bozuktur. İşte böyle ailelerdir ki, bana bu konuları yazma ihtiyacı hissettirmişlerdir .
Genel Bir Bakış
Erginlik yaşı. Erkek veya kız çocuğu erginlik çağı ile çocukluktan çıkıp gençlik çağına ayak basmış olur.Erginlik, çocukta fizikî bazı belirtilerin ortaya çıkması ile kendini gösterir. Erkek çocuğun ihtilam olması, kız çocuğunun ay başı hali veya gebe kalması gibi halleri bu belirtilerdendir. Buna "tabiî buluğ" denir. Ergin erkeğe "bâliğ", kadına "bâliğa" denir.
Fizyolojik belirtilerde gecikme olursa, erginlik, takdir yoluyla belirlenir. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre erginlik çağının başlangıcı, erkek çocuklarda 12, kız çocuklarında 9 yaş; sonu ise, her iki cins için 15 yaştır.
Ebû Hânîfe, erginlik çağının sonunu erkek çocukları için 18, kız çocukları için 17 yaş olarak kabul eder. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şafiî'ye göre ise fizyolojik belirtiler gecikse de her iki cins 15 yaşına girince hükmen ergin sayılırlar.[541]
Erginlik yaşının erken veya geç oluşunun beden gelişmesi, iklim özellikleri ve sosyal çevre ile yakın ilgisi vardır. Meselâ; sıcak iklimlerde çocuklar daha çabuk erginlik çağına ulaşırlar. Erginlik çağının alt ve üst sınırlan arasında bulunan çocuğa "mürahık" denir.
Akıllı ve ergin olan kimse, mâlî tasarruflar dışında iman, ibadet, içtimâî ve hukukî nizamın bütün vecibelerini yüklenir; namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerle yükümlü olduğu gibi, başkalarının malına veya canına verdiği zararlardan da malen ve bedenen sorumlu olur. Ancak malıyla ilgili tasarruflarda bulunabilmesi için erginliğe ek olarak reşit olması da gereklidir.
Rüştle buluğ aynı şey değildir. Rüşt; kişinin malını idare edebilecek bir tecrübe ve olgunluğa ulaşmasıdır. Bu durum, şahsî eğitim, çevre şartları veya yetenek durumuna göre erginlik çağından önce veya sonra yahut her ikisi birlikte bulunabilir.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
وَابْتَلوُا الْيَتَامى حَتّى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَاِنْ انَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ
Yetimleri nikah çağına erinceye kadar deneyiniz. Eğer kendilerinde bir rüşt hissederseniz mallarını kendilerine hemen teslim ediniz.[542]
Bu âyete göre, çocuk erginlik yaşına ulaşınca hemen malı kendisine teslim edilmez ve reşit olup olmadığı araştırılır. Ebû Hanîfe'ye göre, kişi erginlik yaşına ulaşınca, sefih ve israfçı bile olsa, üzerinden malî velâyet kalkar ve tasarruf hürriyetine kavuşur. Ancak malı bir ihtiyat ve tedbir olarak reşit oluncaya veya 25 yaşını dolduruncaya kadar kendisine teslim edilmez. Çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, yaşa bakılmaksızın kişi reşit oluncaya kadar malı kendisine teslim edilmez.
a) Rüşt (Buluğ) Çağı
Rüşt: Doğru yolu bulma, akıllı davranma, akıl ve ruh bakımından olgunlaşma, iyilikleri elde edebilecek olgunlukta olma; malını korumak için gerekli tedbirleri alan ve saçıp savurmaktan korunan kimsenin vasfı anlamında bir İslâm hukuku terimi. Bu vasfa sahip olana reşit denir. Reşîdin zıddı sefihtir. Sefîh; aklı başında ve temyiz gücü tam olmasına rağmen, malı üzerinde akıl ve mantık dışı tasarruflarda bulunan kimsedir.[543]
Rüşt, temyizden farklıdır. İnsan iyiyi kötüden, hayrı şerden ayırmakla birlikte, malını ve servetini iyi bir şekilde idare etmeyi beceremeyebilir. Çünkü, malın idaresi ve işletilmesi ayrı bir tecrübe ve kabiliyet gerektirir. Bu yüzden şer'î ve cezâî yükümlülüklere ehil olan bir kimse, âkıl ve bâliğ olsa da, mâlî tasarruflar bakımından reşit olmayabilir. Çünkü rüşt yaşı, şahsın eğitilmesine ve özel kabiliyetlerine göre buluğdan önce veya sonra yahut her ikisi birlikte gerçekleşebilir. Ancak buluğdan önce oluşacak rüşt hâline itibar edilmez.
Rüşt yaşına ulaşan kimse, her yönüyle iman, ibâdet, sosyal, mâlî ve hukukî bütün konularda tam edâ ehliyetine sahiptir. Bu kimsenin üzerinden mâlî vesâyet kalkar ve malı kendisine teslim edilir. Âyette şöyle buyurulur:
وَابْتَلوُا الْيَتَامى حَتّى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَاِنْ انَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ وَلَا تَاْكُلُوهَا اِسْرَافًا وَبِدَارًا اَنْ يَكْبَرُوا وَمَنْ كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَنْ كَانَ فَقيرًا فَلْيَاْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ فَاِذَا دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ وَكَفى بِاللّهِ حَسيبًا
Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin. Zengin olan (veli) iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da (ihtiyaç ve emeğine) uygun olarak yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter.[544]
Bu duruma göre, bir kimse reşit olarak buluğa ererse ehliyeti tam olur; onun üzerinden velâyet kalkar, malları kendisine teslim edilir, bütün tasarrufları ve ikrârları geçerli olur.
Reşît olmayarak buluğ çağına ulaşan kimsenin ise, İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, eksik edâ ehliyeti sona ermez ve onun üzerinde mâlî velâyet devam eder; mâlî tasarrufları geçerli olmaz ve malı kendisine teslim edilmez. Ancak; terbiye, tedavi, eğitim-öğretim ve evlilik gibi şahıs üzerindeki velâyet ise, kişinin âkıl olarak mücened buluğa ermesiyle kalkar: Yani rüşd şartı, yalnız mâlî tasarruflarla ilgilidir.
Çoğunluğa göre, nass'larda rüşd için belli yaş sınırlaması da yapılmamıştır. Kişi reşîd oluncaya kadar mâlî kısıtlılık (hacr) devam eder. Saîd b. Cübeyr (ö. 95/713) ve imam Şa'bî (ö. 103/712), "Kişi sakalından tutulur ama reşit olmayabilir" demişlerdir. Dahhâk (ö. 105/713)'ın da şöyle dediği nakledilmiştir: "Yetimin malı, yüz yaşına ulaşsa bile, malını iyi idare edeceği anlaşılıncaya kadar kendisine teslim edilmez."[545]
Ebû Hanîfe (ö. 150/767) ise yukarıdaki görüşe karşı çıkarak, akıllı fakat reşîd olmaksızın büluğ çağına ulaşan kimsenin tam edâ ehliyetine kavuşacağını, insanlığına bir saygı ve şerefini korumak amacıyla üzerinden velâyetin kalkacağını söyler.
Ancak malı, kısıtlama (hacr) yoluyla değil de, ihtiyât ve terbiye amacıyla, fiilen reşîd oluncaya veya yirmi beş yaşına ulaşıncaya kadar kendisine teslim edilmez. 25 yaş, kişinin dede olabileceği bir yaştır. O'na göre, âkıl bâliğ kimseyi akıl hastalığı ve bunama dışında, hacr altına alarak tasarruflarını kısıtlamak, insanın şeref ve özgürlüklerine tecavüz anlamı taşıdığı için, mâlî zarardan daha büyük bir zarardır. Diğer yandan kısıtlı kişi, daha önce yaptığı sözleşmeleri yerine getiremez. Halbuki akitlere uyulmasını bildiren nass'lar vardır.[546]
Enes b. Mâlik'ten (ö. 91/717) rivâyete göre, alış-verişlerinde aldatılan bir adamın ailesi Rasûlüllah'a gelerek kısıtlanmasını istemiş, Nebî (a.s) onu kısıtlamayarak, kendisine "Bir şey satın aldığın zaman, aldatma yok, benim için üç gün muhayyerlik hakkı vardır, de" buyurmuştur.[547]
Eğer aklı başında olan kimseyi kısıtlamak gerekseydi, Hz. Peygamber bu sahabeyi de kısıtlardı.
Bu duruma göre İslâm hukuku rüşt için belirli bir yaş sınırı koymamakla birlikte, bu çoğu zaman bulûğdan sonra ortaya çıkar. Standart bir rüşt yaşı belirleme, devrin şartlarına, iklime, halkın yetişme ve kültür düzeyine göre yöneticilere bırakılmıştır.
b) Görev Sorumluluğu
Mükellef: Yükümlülük sahibi kişi, yükümlü kılınan kişi; Arapça "teklîf" mastarından ism-i meful. Bir fıkıh terimi olarak; "İslâmî emir ve yasakların muhatabı olan ve bunlara uymakla yükümlü bulunan kimse" demektir.
لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا
Allah bir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez[548] âyeti sorumluluğu gücün yetmesi ile sınırlar.
Dinî emir ve yasaklara muhatap olabilmesi için kişinin akıl ve fizik bakımından belli olgunluğa ulaşması gerekir. Kişinin, insan varlığına ait hak ve borçlara ehil olma vasfına "ehliyet" denir. Bu ehliyet anne karnındaki ceninden itibaren rüşd yaşına kadar çeşitli safhalar geçirir. Ehliyet, vücub ve eda ehliyeti olmak üzere ikiye ayrılır.
1) Vücub ehliyeti
Kişinin lehine ve aleyhine olan hakların sübutuna elverişli olmasıdır. Bu, borçlanma ve borçlandırma ehliyetidir. Bunun dayanağı insanlık sıfatıdır. Yaş, akıl ve rüşd ile ilişkisi yoktur. Eksik ve tam olmak üzere ikiye ayrılır.
a) Eksik vücub ehliyeti: Bu ana karnındaki cenine ait bir ehliyet olup, doğuma kadar devam eder. Cenin, yalnız lehine olan haklardan yararlanır. Aleyhine olan haklar onun hakkında sabit olmaz. Cenin sağ doğmak şartıyla mirasçı olur, lehine vasiyet edilen mala sahip bulunur, yine lehine vakıf geçerlidir, babası cihetinden nesebi sabit olur. Aleyhine olan medeni haklar ise sabit olmaz. Meselâ, babasının cenin adına bir şey satın alması veya cenine ait bir malı başkasına hibe etmesi geçerli değildir. Yine cenin, nafaka vb. mali yükümlülüklere muhatap olmaz.
b) Tam vücub ehliyeti: Şahsın lehine ve aleyhine olan hak ve borçlara ehil olmasıdır. Akıl hastaları ile yedi yaşından küçük olan gayri mümeyyiz küçükler tam vücub ehliyetine sahiptirler. Henüz idrak ve muhakeme teşekkül etmediği için bunlarda eda ehliyeti yoktur. Lehine yapılan hibe, vasiyet ve vakıf geçerlidir. Ayrıca onu borç ve yükümlülük altına sokan satım, kiralama, karz ve rehin gibi medeni akitler veli veya vasi tarafından onun adına yapılır. Bunların semere ve sonuçları akıl hastası veya gayri mümeyyiz küçüğe ait olur.
Diğer yandan gayri mümeyyiz küçük haksız fiillerinden veya veli yahut vasisinin onun adına yapacağı tasarruflardan doğan borçlardan bizzat sorumludur. Ancak bu bedeni değil yalnız mali bir sorumluluktur.[549]
Akıl hastası ve gayri mümeyyiz küçükler mali bütün borçları öderler. Ancak bunlar ibadetle yükümlü olmadıkları için Ebû Hanîfe'ye göre zekâtla yükümlü bulunmazlar. İmam Şâfiî, Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise zekât mal nimetinin külfeti kabilindendir. Böyle olunca bunların da zekâtta sorumlu tutulmaları gerekir. Ancak bunu veli veya vasi, onun adına öder.
2) Eda ehliyeti
Kişinin medeni hakları kullanma ehliyetidir. Bu, her insanda tabü bir vasıf değil akıl ve fizik gelişmeye paralel olarak kazanılan bir vasıftır. Bunun varlığı, temyiz kudreti, belli bir yaşa ulaşma gibi bazı şartlara bağlanmıştır. Kısaca vücup ehliyeti, her şahısta bulunan pasif bir ehliyet iken, eda ehliyeti aktif ehliyet halidir. Eda ehliyeti de eksik ve tam olmak üzere ikiye ayrılır.
a) Eksik eda ehliyeti: Bu ehliyet mümeyyiz küçük ve bunamış da (ma'tuh) söz konusu olur. Yedi yaşla büluğ çağı arasındaki ehliyeti ifade eder.
Mümeyyiz küçük iyi ile kötüyü, alma ile vermeyi, satmayla satın almayı birbîrinden ayırt edebilen bir fikrî, zihnî ve beden olgunluğuna ulaşan kimsedir. İslâm hukukçuları uygulamada kolaylık olsun diye yedi yaşın ikmalini temyiz çağının başlangıcı olarak kabul etmişlerdir. Bu yaşın tercih edilmesi Hz. Peygamberin şu hadisine dayanır: "Yedi yaşına girdikleri zaman çocuklarınıza namazı emredin."[550]
Bu hadis yedi yaşına giren çocuğun namazın ve ibadetin manâsını anlayabilecek bir fikir olgunluğuna ulaştığını gösterir. Bu duruma göre; Mümeyyiz küçüğün namaz, oruç, hacc gibi ibadetleri yapması buluğdan önce farz değilse de, edası sahihtir ve sevabı ana-babaya gider.
Hibe ve sadakayı kabulü, mübah malları mülk edinmesi gibi tamamen lehine olan tasarrufları geçerlidir. Bu konuda veli veya vasisinin izni de aranmaz. Yine başkasına vekil olarak alış veriş, nikâh, talak, dava ve kabz gibi işlemleri de geçerlidir. Çünkü bunlarda muhtemel zararlar müvekkile aittir. Üstelik bu gibi muameleler çocuğun yetişmesine yardımcı olur.
Tamamen zararına olan tasarruflar batıldır. Bağış, sadaka, vakıf, âriyet verme, borca kefil olma ve boşama gibi tasarrufları geçersizdir. Bunlar, onun adına veli veya vasisi tarafından da yapılamaz.
Alış-veriş, kiraya vermek, kiralamak, rehin vermek ve almak gibi hem menfaate, hem de zarara ihtimali bulunan tasarruflar velinin icazetine bu gibi iki yönlü olabilen tasarruflar geçerlidir.
Velisinin izin verdiği mümeyyiz küçük "me'zûn"; izin vermediği ise "mahcûr" adını alır.
b) Tam eda ehliyeti: Kişinin bütün hak ve borçlara ehil olması ve ibadetlerle yükümlü bulunmasıdır. Bu ehliyet, büluğ çağı ile başlar, rüşt yaşı ile en son şeklini alır. Kişi, lehine ve aleyhine her türlü hukuki tasarrufu yapma ehliyetine erişmiş olur.
Buluğ, kişide erkek çocuğun ihtilam olması, kız çocuğunun aybaşı hali veya gebe olması gibi bir takım fizikî belirtilerin görülmesiyle başlar. Bazen bu belirtilerde gecikme olabilir. Bu takdirde, çoğunluk fakihlere göre buluğ çağının başlangıcı kız çocuklarda 9, erkek çocuklarda 12, sonu ise her iki cinste de 15 yaştır. Ebû Hanîfe'ye göre ise, buluğ çağının sonu erkek çocukları için 18, kız çocukları için 17 yaştır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Şâfiî ise, ergenlik belirtisi görülmeyen erkek ve kız 15 yaşını tamamlamakla buluğ çağına ermiş sayılır.[551]
Buluğ çağının asgari ve azami sınırları arasında bulunan erkeğe "mürahik", kadına "murahika" denir.
Akıl ve bâliğ olan kimse malî tasarruflar dışında diğer iman, ibadet, hukuki ve sosyal nizamın gerektirdiği bütün görevleri ve sorumlulukları yüklenir ve malı olanlar dışında tam eda ehliyetine sahip olur. Kendisine namaz, oruç, hacc ve zekât farizaları gerektiği gibi, haksız fiillerden hem malen hem de bedenen sorumludur.
Birisini öldürse kısas uygulanır, zina etse had cezasına muhatap olur. Ancak had cezalarının uygulanması için suçun işlendiği beldede İslâmî yönetimin iş başında olması gerekir. Çünkü fert olarak hadleri uygulama imkânı ve gücü bulunmaz.
Rüşt sözlükte makul davranmak, doğru yolu bulmak demektir. Mecelle'deki tarifi şöyledir: "Rüşt, malın muhafazası hususunda takayyüd ederek sefeh ve tebzirden tevakki eden kimsenin vasfıdır. Bu vasfı taşıyana "reşit" denir. Reşidin zıddı "sefih''tir. Sefih malını boş yere sarf ile masarifinde tebzir ve israf ile İzaa ve itlaf eden kimsedir."[552]
Rüşt, temyizden farklıdır. İnsan iyiyi kötüden, hayrı şerden ayırır da, malını ve servetini iyi bir şekilde idare etmeyi beceremez. Çünkü malın idaresi ve işletilmesi ayrı bir tecrübe ve yetenek gerektirir.
Rüştle buluğ aynı şeyler değildir. Rüşt yaşı eğitim, kültür, iklim şartları ve benzeri etkenlerin altında buluğdan önce teşekkül edebilir. Ancak çoğu zaman buluğdan sonra bu olgunluk hali ortaya çıkar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
وَابْتَلوُا الْيَتَامى حَتّى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَاِنْ انَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ
Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin. Eğer rüşde erdiklerini açıkça görürseniz mallarını kendilerine verin.[553]
Bu âyete göre, mümeyyiz küçük büluğ çağına erişince hemen malı kendisine teslim edilmez ve reşid olup olmadığı araştırılır. İslâm rüşd yaşını belirleme hususunu yöneticilere bırakmıştır.
Ebû Hanîfe'ye göre buluğa eren şahıs sefih ve israfçı da olsa üzerinden malî velâyet kalkar ve tasarruf özgürlüğüne kavuşur. Ancak malı, bir ihtiyat ve tedbir amacıyla reşit oluncaya veya yirmibeş yaşını dolduruncaya kadar kendisine teslim edilmez. Çünkü yirmibeş yaşındaki kimse dede olabilecek bir yaşa gelmiş, bedeni ve fikri olgunluğa erişmiştir.[554]
Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise, kişi reşit oluncaya kadar malı kendisine verilmez.
İşte akıl ve fizik bakımından gelişmesini rüştle tamamlayan bir müslüman artık İslâm'daki bütün emir ve yasakların, malî, bedenî ve cezaî her çeşit hükmün muhatabı olur. Artık onun fiilleri farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, haram, mekruh veya müfsit olmak üzere sekiz maddede değerlendirilir. Bu fiillere ef'âl-i mükellefin (yükümlülerin fiilleri) adı verilir.
c) Evlendirme
Aile: Neseb veya evlilikle bir araya gelmiş, ana-baba ve çocuklardan oluşan topluluk. Büyük baba, nine, torunlar da aile tanımı içine girdiğinden onlarda ailenin bir parçasıdırlar.
Kadın ve erkeğin birbirlerine karşı duydukları his, arzu, duygu, ve meyiller Sünnetüllah gereğidir.[555] Allah'u Teâlâ insana, yaratılışındaki fıtrata uygun olarak bu duyguları vermiş, yalnız bu meyillerin tatmin yolunu da belli prensiplerle sınırlamıştır. Bu sınırlar, sünnete uygun evlenmelerdir. İslâm'a uygun olmayan evlenme ve ilişkilerle meyiller yasaklanmıştır.
Evlilik, eşler arasında maddî ve manevi tatmini sağladığından sükunet ve rahatlık unsurudur. Neslin devamı ve gelişebilmesi için evlilik müessesesine ihtiyaç vardır. Kur'an-ı Kerîm ve sünnet'de belirlendiği şekilde olmadıkça bir aile yuvası kurulmasından söz edilemeyeceği gibi, doğan çocukların da meşru olacağı düşünülemez.
İlk aileyi ilk insan Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva kurmuştur. O zamandan beri aile müessesesi olgunlaşmış ve gelişmiştir. Bununla beraber, toplumların, ekonomik durumun, iklimin etkisiyle çeşitli aile tipleri meydana gelmiştir.
Aile ana-baba, çocuklar, biraz daha geniş anlamıyla karı-kocanın akrabasından oluşur.
İslam ailesinin kurulması için ilk şartı mümin bir erkekle mümine bir kadın olması, birbirleriyle sıhriyetin Kur'an'da yasaklananlardan olmaması gerekir. Kur'an'da, anne, baba, kızlar, oğullar, kardeşler, teyzeler ve yeğenlerle evlenmenin haramlığı ile süt kardeşler arasındaki evliliğin yasak olduğu hükme bağlanmıştır.
Yine Kur'anî hükme göre hala ve amca ile evlenmek yasaktır. İslâm'ın getirdiği hükümler, iki kız kardeş ve hanımın yeğenini bir arada nikâhlamayı yasakladığı gibi, hanımın vefatından sonra bunların nikâhlanabileceğini de mümkün kılmıştır. Hala ve amca çocuklarının evlenmeleri ise helâl kılınmıştır. Çocukların eşleri ile kayınvalide, üvey anne ve üvey baba ile ve evli kadınlarla evlenmek haramdır.
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ الّتى اَرْضَعْنَكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَاُمَّهَاتُ نِسَائِكُمْ وَرَبَائِبُكُمُ الّتى فى حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَائِكُمُ الّتى دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَاِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ وَحَلَائِلُ اَبْنَائِكُمُ الَّذينَ مِنْ اَصْلَابِكُمْ وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَ اِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَحيمًا () وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَاءَ ذلِكُمْ اَنْ تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِنينَ غَيْرَ مُسَافِحينَ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه مِنْهُنَّ فَاتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَريضَةً وَلَاجُنَاحَ عَلَيْكُمْ فيمَا تَرَاضَيْتُمْ بِه مِنْ بَعْدِ الْفَريضَةِ اِنَّ اللّهَ كَانَ عَليمًا حَكيمًا
"Sizlere, analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanında kalan üvey kızlarınız -ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bu engel yoktur-, öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeş bu arada olmak suretiyle evlenmek size haram kılındı. Geçmişte olanlar geçmiştir. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder."; "Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı[556] buyurulmaktadır.
Ailenin huzurlu olması için, aileyi oluşturan bireylerin birbirlerine karşı görevlerini yerine getirmeleri gerekir. Bu görevler şöyle özetlenebilir:
a) Karı-kocanın birbirlerine karşı görevleri: Karı-koca birbirlerinin eksiklerini, kusurlarını görmemeli, namus ve iffetlerini korumalıdırlar. Böylece bütünleşerek aile saâdetini sağlamalıdırlar. Dinimiz aile reisi olarak erkeği tanır:
اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ
Erkekler kadınlar üzerinde hakimdir[557] ayeti bunu ifade eder. Çünkü erkekler kadınlardan daha güçlü olarak yaratılmışlardır. Ailesinin geçimini sağlamak erkeğin görevidir. İslâm buna o kadar önem verir ki, bir erkeğin Allah rızasını gözeterek aile fertlerine yaptığı harcamayı sadaka kabul eder.[558]
Kocanın hanımına karşı hak ve görevlerini hadisler ışığında şöyle sıralayabiliriz:
Bir kimse hanımına iyi davranmalı, onu kırmamalı, kaba davranışlardan sakınmalıdır. Peygamber Efendimiz (a.s) şöyle buyurur:
"Ey ümmetim! kadınlara hayırla muamele etmenizi tavsiye ederim. Çünkü onlar sizin emriniz altındadır. Fazla tahakküme hakkınız yoktur. Ancak açıktan fuhuş irtikâb etmiş olsalar o zaman durum değişir.[559]
Koca, hanımına hanım da kocasına ilgi göstermeli, saadeti evlerinde aramalıdırlar. Meşru olmayan yollara düşmemelidirler. İffet ve namus konusunda titiz davranmalıdırlar:
قُلْ لِلْمُؤْمِنينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذلِكَ اَزْكى لَهُمْ اِنَّ اللّهَ خَبيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ
(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır[560] ayeti bunu ifade eder.
Erkek, hanımına ve çocuklarına dinî emirleri hatırlatmalı iyi yönde eğitmelidir:
وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلَوةِ
"Ailene namaz kılmayı emret."[561]
"Yedi yaşındaki çocuğa namaz kılmayı öğretiniz. On yaşına vardıklarında (kılmazlarsa) cezalandırınız."[562]
Koca, kendi mal varlığı ve imkânlarına göre hanımının nafakasını sağlayıp her türlü ihtiyacını gidermekle yükümlüdür. [563]Bu hususta cimrilik ettiği takdirde hanımı ilgili yöneticilere ve yargı makamlarına başvurup durumunu anlatabileceği gibi kocasına danışmadan malından harcama yapabilir. Koca, hanımına asla çirkinsin dememeli, yaptığı işte sürekli kusurlar aramamalı[564] hanımını asla dövmemeli[565] hanımını sürekli zan altında tutup onu gizlice takip etmeye kalkışmamalıdır.[566]
Hanımının kocasına karşı görevlerine gelince; hanım, ailenin reisi olan kocasına karşı bütün meşru ve İslâmi meselelerde itaat eder. Kadın eşinin malını ailesinin her türlü sırrını, namusunu, çocuklarını korumalıdır. Kadın durup dururken kocasından boşanmayı istememelidir. Çok zor durumda kalmadan kocasından ayrılmak isteyen kadına Cennet kokusu haramdır.[567] Kadın kocasından izinsiz olarak evinden dışarı çıkmamalıdır.[568]
Kadının kocasını memnun etmesi onun en önemli görevidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Herhangi bir kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse Cennet'e girer.[569]
Yine başka bir hadislerinde Resulullah Efendimiz: "Kadın kocasının yatağını (mazeretsiz) terkederek gecelerse, o kadına melekler sabaha kadar lânet ederler"[570] buyurmuşlardır. Kadın kocasına olgun ve iyi davranmalı, zenginliği ve güzelliği ile övünmemeli, ev işlerini düzenlemeli, çocuklarına bakmalı, kocasının malını israf etmemelidir.[571]
b) Anne babanın çocuklarına karşı görevleri:Anne ve babanın ilk görevi, çocukların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Peygamber Efendimiz (a.s) şöyle buyurur: "Bir adamın hayır için harcadığı paranın en faziletlisi, ailesine sarfettiği parayla, Allah yolunda kullanacağı atı için verdiği ve bu de Allah rızası için (mücahid) arkadaşlarına sarfettiği paradır. [572]
Çocukların ihtiyaçları temin edilirken ne israfa kaçılmalı, ne de cimrilik yapılmalıdır. Her iki husus da dinimizin uygun görmediği şeylerdir.
Anne-baba çocuğunu güzel terbiye etmeli, anlayamayacağı bilgilerden ona bahsetmemeli, eğitimde basitten mürekkebe (karmaşığa) gitmelidir. Evvelâ Allah'ı tanıtmalı, imanı kavratmalı, inandırmalı, uygun yasa vardıklarında da ibadetleri öğretmelidirler. Ayrıca neyin iyi, nelerin kötü olduğunu anlatmalı, yeme-içme, oturup-kalkma adabını öğretip bunları benimsetmelidir. Bunlar yapılırken anne babanın çocuklarına iyi örnek olmaları gerekir. Çünkü çocuklar daima büyüklerini taklit ederler.
Anne-baba, çocuklarına adaletle davranmalı, onların kıskançlık duygularını kamçılamamalı, kız-erkek ayrımı yapmamalıdır.
Anne-baba çocuklarına güzel isimler koymalı, sünnet ettirmeli, İslâmî bilgi ve duygularını geliştirmelidir.
Anne-baba çocuklarına sevgi ve merhamet göstermelidir. Peygamber Efendimiz, bir dizine Üsâme'yi, diğer dizine de Hasan'ı oturtur, sonra: "Allah'ım bunlara rahmet ve saâdet ihsan buyur, çünkü ben bunların hayır ve mutluluğunu diliyorum" buyurmuştur.[573]
Anne-baba evlenme cağına gelen çocuklarını, temiz ve ahlâklı kimselerle evlendirmelidirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Geride kendisine dua edecek hayırlı bir çocuk bırakan kimsenin amel defteri kapanmaz, kendisine sürekli olarak hayır yazılır.[574]
c) Çocukların anne ve babalarına karşı görevleri: Çocuklar anne ve babalarına itaat etmeli ve iyilikte bulunmalıdırlar:
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ وَهْنًا عَلى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فى عَامَيْنِ اَنِ اشْكُرْ لى وَلِوَالِدَيْكَ اِلَىَّ الْمَصيرُ
Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.[575]
Çünkü bir çocuğun yetişip büyümesinde en büyük fedakârlığı, anne ve baba gösterir.Çocuklar anne ve babalarına karşı saygı ve şefkat göstermeli, istediklerini yerine getirmeli, onları memnun etmelidir.
وَقَضى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُوا اِلَّا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَريمًا () وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانى صَغيرًا () رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا فى نُفُوسِكُمْ اِنْ تَكُونُوا صَالِحينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّابينَ غَفُورًا
"Rabbin şunları kesin olarak buyurdu: Ancak O'na ibadet edin, ana-babaya ihsan ve iyilik yapın. Birisi yahut ikisi de yanında ihtiyarlarsa sakın onlara "öf" bile deme, onlara darılma ve yüzlerine bağırma, ikisine de ikram et ve tatlı söz söyle. ikisine de merhamet besleyerek tevazu göster ve de ki: "Rabbim ikisine de merhamet et, onlar beni küçük iken nasıl terbiye etmişlerse sen de her ikisine merhamet et". Rabbiniz gönlünüz dekini daha iyi bilir. Ana-baba haklarında iyilik ederseniz Allah size mağfiret eder. Çünkü o, günaha tövbe edenleri muhakkak affedicidir.[576]
Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Peygamber (a.s) Efendimize:
-Allah'ın katında en sevgili amel hangisidir? diye sordum, Peygamber (a.s):
-Vaktinde eda olunan namazlar, buyurdu.
-Namazdan sonra hangisi daha sevgilidir? dedim.
-Ana-babaya iyilik etmektir, buyurdu.
-Sonra hangisidir? dedim.
-Allah yolunda cihaddır, buyurdular.[577]
Çocuklar anne-babaları hakkında kötü konuşmamalı, onlara sövmemelidir, vasiyetlerini yerine getirmeli, dostlarına ikramda bulunmalıdırlar:
رَبَّنَا اغْفِرْ لِى وَلِوَالِدَىَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ
Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla![578] diye dua etmelidir.
Baliğ olan çocuklar ana-babalarının odalarına her zaman izin alarak girmelidirler. Baliğ olmayan küçükler de şu üç vakitte ana-babalarının veya başkalarının odalarına izin ile girmelidirler.
Sabah namazından önce, yani yataktan kalkıp giyinileceği zaman; öğle uykusu sırasında yatsı namazından sonra yatılacağı zaman.
Çünkü bu vakitler karı-koca arasında mahrem vakitlerdir. Allah'u Teâlâ, bütün müminlere bunu çocuklarına öğretmelerini emretmiştir.[579]
Hz. Peygamber, "kime iyilik edeyim" diye soran bir sahâbiye şu karşılığı vermiştir: "Ananıza (bunu üç defa tekrarlamıştır) sonra babanıza, sonra en yakın olanlara.[580]
Yine:
Peygamber Efendimiz: "Anne Cennet kapılarının ortasındadır. [581]
-"Cennet annelerin ayakları altındadır[582] buyurmuştur.
Çocuklar ana-babalarına karşı daima saygılı olmalı, onlara karşı tatlı dilli, güler yüzlü davranmalıdırlar. Ana-babanın bütün söylediklerini Allah'a itaatsizlik söz konusu olmadıkça, dinlemek ve kabul etmek gerekir. Her işte onların rızasını almaya çalışmalıdır. Onların hizmetlerini kendi hizmetinden önce görmelidir. Öldüklerinde de onları rahmetle anmak, onlar için hayır dua etmek, hayır yapmak, vasiyetlerini yerine getirmek gerekir.
Allah'a şirkten sonra en büyük günah ana-babaya itaatsizliktir. Ana baba İslâmî emirleri yerine getirmede ve yasaklardan kaçınmada titizlik göstermiyorlarsa ve hatta kâfir iseler bu onların ana-baba olmalarından doğan haklarını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla onlara Allah'a isyan teşkil etmeyen hususlarda itaat etmek ve her zaman iyi davranmak gerekir.
d) Kardeşlerin birbirlerine karşı görevleri: Kardeşler birbirlerine karşı iyi davranmalı, küçükler büyüklere itaat edip onlara saygı beslemeli, büyükler de küçüklere hoşgörü ile davranmalıdırlar. Ancak bu şekilde âilede mutluluk ve huzur sağlanabilir.
Kardeşler maddî hırs sebebiyle, aralarındaki birlik ve beraberliği, ahengi bozmamalıdırlar.Kardeşlerin kabiliyetleri birbirlerini kıskançlığa sevketmemelidir. Kimi insan ilme meraklıdır, o sahada ilerler, şan şöhret sahibi olur; kimi insan da ticarete meraklıdır, o sahada çalışır, ilerler, zengin olabilir. Bunları olgunlukla karşılamalı, herkesin aynı şey olamayacağı, aynı sahada çalışamayacağı gerçeği unutulmamalıdır.
Aralarındaki -varsa tabii- fikir ayrılıklarını, konuşarak, birbirlerinin düşüncelerine hürmet duyarak çözüm yoluna koymalıdırlar. Sertlikler ve tartışmalar daima kötü sonuçlar doğurur. Ailevî huzursuzluklara, tatsızlıklara neden olur.
İslâm Aile Hukukunun Özelliklerine Gelince:Evliliğin gayesi aileye huzur ve mutluluk, toplumda da iyi bir nesil temin etmektir:
وَمِنْ ايَاتِه اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً اِنَّ فى ذلِكَ لَايَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.[583]
هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّ
... Onlar (kadınlarınız) sizin için elbise, siz de onlar için elbisesiniz...[584]
İslâm cinsî ihtiyacın tatminini tabii karşılamakla beraber evliliğin gayesinin bundan ibaret olmadığını söylemektedir. "Doğuran siyah kadın, doğurmayan güzel kadından daha iyidir", "Evlenin, çoğalın: Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizinle iftihar edeceğim."[585] Kocanın karısıyla müşterek, yüce ve insanî bir hayat sürmek arzusunun belirtisi olan mehrin sembolik bir şey olması da aynı gayeye matuftur.
Ailenin mutluluğu çocukların asaleti ve İslâm toplumunun kurtuluşu evleneceklerin birbirlerini seçerken kullandıkları ölçü ile yakından ilgilidir. Bu konuda Resulullah (a.s) şöyle bir ölçü koymuştur: "Kadın dört özelliğinden dolayı nikâhlanır: Malı, asaleti, güzelliği ve dindarlığı; eli toprak olasıca, durma dindarını bul!" [586]
İslâm'da evlilik, formalite ve merasimlerden uzak İslâmî bir akittir. Nikâh'ın ilân edilmesi, yakın dost ve akrabaya ziyafet verilmesi, tef vb. çalınıp şenlik yapılması güzel telâkki edilmiş, teşvik görmüş, böyle bir davete icabet etmemek hoş karşılanmamıştır. [587]
Karı-koca birbirlerine iyi niyet ve güzel ahlâk ile davranacaklardır. "İyileriniz, ailesine karşı iyi olandır..." [588] Ufak tefek huysuzluk, geçimsizlik ve kusurlara sabredecek, yuvanın yıkılmaması için tahammül göstereceklerdir:
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ كَرْهًا وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَا اتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّا اَنْ يَاْتينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسى اَنْ تَكْرَهُوا شَيًْا وَيَجْعَلَ اللّهُ فيهِ خَيْرًا كَثيرًا
Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.[589]
Anlaşmazlık büyürse hakeme başvurulacak, hakemler de âilenin devamını sağlayamazlarsa son çare olarak, usulüne uygun "tedricî boşanma" sistemi uygulanacaktır .
İslâm aile hukuku, dördü geçmemek üzere ve oldukça güç durumlara ve şartlara bağlı olarak erkeğin aynı zamanda birden fazla kadınla evlenmesine izin vermiştir. İlk eş, üstüne evlenilmemesi şartını koşmuş ise ikinci evlilik yapılamayacağı gibi, usulüne uygun evlenmelerde eşlerin hukuk ve şahsiyetini gözönünde bulundurmak gerekir.
Manevî ve ahlâkî ilişkiler yanında anne-baba ile çocuklar arasındaki hukûkî münasebetler de itina ile tanzim edilmiştir. Ehliyet, velâyet ve vesâyet hükümleri babalı veya yetim bütün çocukların durumları ve menfaatları ile alâkalıdır. İslâm muhtaç ana babaya çocuklarının bakmasını, erkeğin karısına ve muhtaç olan akrabasına geçim sağlamasını teminat altına almıştır. Nihayet miras hükümleri de yakından uzağa bütün hısımların, ölenin malı üzerindeki haklarını tespit etmiştir .
İslâm hukuku evlilerin zinasını şartları tahakkuk ettiği takdirde- ölüm cezasına çarptırdığı, zinayı bu ölçüde yasakladığı için ona götürmesi muhtemel bütün şüpheli yolları tıkamış, kadınlarla erkeklerin karışık eğlenmelerini, yabancı bir erkekle kadının baş başa kalmasını, kadının, yanında bir yakını bulunmadan, yalnız başına yolculuğa çıkmasını, kadın ve erkeğin birbirine ısrarla bakmalarını yasaklamıştır. İslâm'da âile düzeninin oturduğu bu temeller, İslâm hukukunun aile anlayışını her hâliyle ortaya koymaktadır.
- Okuma Parçası -
Çoluk Çocuğu Aç Kalan İşçi İle Dilenci
Fakir bir işçi, bir gün işinden çıkartılır. Bunun üzerine başka da hiçbir gelir kaynağı olmadığı için çoluk-çocuğu arka arkaya üç gün aç ve susuz kalır. Adam iş bulmak üzere nereye baş vurduysa "İşimiz yok" cevabı ile kapılar yüzüne kapanmaktadır. Üst üste üç gün midelerine hiçbir gıda girmeyen yavruların dinmeyen ağlayışları annenin yüreğini parçalayacak dereceye gelir. Çaresizlikler içinde durumu kocasına açar: "Bey, görmüyor musun? Açlıktan yavrularımızın yüzleri sarardı ve bağırsakları eridi. Hadi biz neyse dayanırız, ama onlar bu kadarına tahammül edemezler; bu sefaletimizin sonu ne olacak; bir şey düşünmüyor musun?" dedi.
Adam düşünceden önce eğilmiş başını eşinin yüzüne doğru kaldırarak ona der ki; "Karıcığım, günlerdir başvurmadığım kapı kalmadı. Piyasaya göre en düşük ücret karşılığında iş aradım, tek bir kerrecik olsun karnınızı doyurabileyim diye; olmadı. Kimse bana iş vermiyor. Yavrularımın açlıktan erimeye yüz tutan ciğerleri benim de yüreğimi parçalıyor. Ama anlıyor ve görüyorsun ki, elimden bir şey gelmiyor." Bu sözler üzerine kadın kocasına der ki: Öyle ise şu benim gelinlik günlerinden kalma başörtümü götür sat; ne kadar tutuyorsa bir şeyler al getir de hele bir kereliğine şu yavrucağızların karnını doyuralım; sonrasına, kulların rızkını veren cömert Allah (c.c.) kerimdir. Elbette bize hayırlı kapı açar."
Adam utançtan yüzü kızararak ve düştüğü acıklı, çaresizliğin ıstırabını ruhunun derinliklerinde duyarak, karısının gelinlik çeyiz sandığından çıkarıp getirdiği hiç kullanılmamış başörtüsünü alır ve satmaya yollanır. Başörtüyü o zamanın parasıyla ancak iki dirheme satabilir. Aldığı para ile yiyecek bir şeyler satın almaya giderken yolun üstünde bir dilenciye rastlar; adam gelip geçenlere şu sözlerle yalvarmaktadır: "Allah rızası ve peygamber aşkı için boş geçmeyiniz. Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak karşılığında bana yardım etmek isteyen yok mu? Dünyada hiçbir şeyi olmayan kelimenin tam manasıyla muhtaç bir kimseyim."
Adam dilenciye sokulur karısının gelinlik başörtünü satarak aldığı ve günlerdir açlıkla boğuşan yavrularının bir öğünlük yiyeceğine ödeyeceği iki dirhemi, olduğu gibi cebinden çıkarır zavallı dilenciye verir. Şimdi eli boş eve dönmekten gerçekten utanmaktadır; çemberin parası ne oldu diye sorduğu zaman karısına ne cevap verecek. Kadıncağıza nasıl "Çemberine iki dirhem verdiler; onu da ilk rastladığım dilenciye verdim; adamın yalvarmalarına dayanamadım" diyebilecekti. Bu düşünceler içerisinde camiye varıp akşam namazını kıldıktan sonra çöken akşam karanlığılı ile birlikte ve bomboş ellerle yine evine döndü. Karısı ve çocukları sabırsız bakışlarla bir şeyler getirecek diye yolunu gözlüyorlardı.
Geç de kalınca her halde iyi bir şeyler getirecek diye sevinmişlerdi. Adam ümitsiz bir halde ve hep önüne bakarak kapıdan içeri girince kadın şaşakalır ve o akşam da aç kaldıklarını anlar yavrular da boşa giden ümitlerinin arkasından kim bilir kaçıncı kere hep bir ağızdan artık açlıktan kısılmaya yüz tutmuş zayıf bir sesle ağlamaya başlarlar. Kadın hem kızgın ve hemde şaşkın bir ifade ile kocasına başörtüsünü ne yaptığını sorar.
Adam herşeyi olduğu gibi anlatarak başörtüyü sattıktan sonra yiyecek bir şeyler almaya giderken yolda rastladığı dilenciye elindeki iki dirhemi verdiğini karısına söyleyeverir. Kadın işin iç yüzünü öğrenince üstün bir sabır ifadesi takınarak kocasına şöyle der: "Başörtünün parasını madem ki Allah yolunda verdin; O ulu ve zengindir; gösterdiğin cömertliğin karşılığında bize dilediği anda karşılığını vermek gücüne fazlasıyla sahiptir. Sen yine en iyisini yaptın; bakalım önümüze hangi kapı açılacaktır."
Sabahleyin kadın, kocasına bu defa yine baba evinden getirdiği bir duvar saatini verir, "şimdi de bunu satmaya götür ve karşılığında eline geçen para ile eve yiyecek bir şeyler getir" der. Ertesi gün adam, çarşının her tarafını gezerek saati satmaya çalışır. Fakat hiçbir müşteri bulamaz. Yorgun argın ve yine ile boş gideceği için üzgün bir halde eve dönerken bir balık satıcısına rastlar. Adam avazının çıktığı kadar yüksek bir sesle "balık, balık var, balık" diye bağırıyor. Fakat elinde son olarak kalan iki balığa müşteri bulamıyordu.
Adam, balıkçıya sokulur ve ona der ki, "Şu saat benim işime, o balıklar da senin işine yaramaz; öyleyse sen bana elinde kalan iki balığı ver; ben de sana karşılık olarak şu saati vereyim." Müşteri ayartmak için sabahtan beri bağıra bağıra sesi kısılan balıkçı, adamın teklifini kabul eder, balıkları verir, karşılığında saati alarak oradan uzaklaşır.
Günlerden beri ilk defa eve yiyecek bir şey götürebileceği için ölçüsüz derecede sevinen adam, balıkları kapar kapmaz hızla evinin yolunu tutar. Babalarının yiyecek bir şey getirdiğini gören çocuklar neşe ile birbirlerine sarılırlar. Kadın balıkların içini temizlemek üzere mutfağa girer. Az sonra gördüklerinin karşısında şaşkına dönerek kocasını çağırır. Balıklardan birinin karnından bağırsak yerine parlak ve iri bir inci çıkmıştır.
Adam inciyi alır; bir kuyumcuya koşar. Kuyumcu incinin benzersiz değerde bir mücevher olduğunu, kendilerine sattığı taktirde karşılığında ondörtbin dirhem ödemeye hazır olduğunu söyler. Adam artık anlar ki kötü talihi değişmiştir. Çektiği ağır sıkıntılar artık son bulmuş, Allah ona nimet kapılarını açmıştır. İnciyi satarak kuyumcudan uça uça evine yönelir. Olup bitenleri karısına anlatınca bütün ev neşeye gömülür ve hepsi bir ağızdan kederlerini gideren Allah'a ölçüsüz şükürler ederler.
Tam bu sırada kapıya gelen bir dilencinin sesi duyulur. Adam dua ve yalvarmalar içinde içeriye şöyle seslenir. "Ey hane halkı, esirgeyici Allah size bağışladığından bana da verin." Adam hemen kapıya çıkar dilenciye der ki: "tam şu anda Ulu Allah (cc) hiç beklemediğimiz bir şekilde ve içinde günlerce kıvrandığımız bir açlığın sonunda on dört bin dirhem bağışlamıştır. Madem ki sen Allah rızası için Allah'ın bağış ettiğinden pay istiyorsun dur bekle; bu paranın yarısını sana getireyim. Kalan yarısı da bizim olsun."
Kendisine ilk ağızda yedi bin dirhem kazandıran bu taksime fazlasıyla memnun görünerek razı olan dilenciye paranın yarısını getirmeye giden ev sahibi kapıya dönünce dilencinin orada olmadığını görür; sağı solu iyice araştırdıktan sonra her nedense adamın çekip gittiğini anlar.
Ev sahii bütün keder ve sıkıntılardan sıyrılmış bir rahatlık içinde yatağına uzanınca rüyasında kapıdan kaybolan akşamki dilenciyi görür, ona neden parayı beklemiyerek kaybolduğunu sorunca şu cevabı alır; "ben herhangi bir dilenci değildim; Allah'ın meleklerinden biriydim, hayırseverliğini ve Allah rızasına bağlılık dereceni ölçmek üzere insan kıyafetine girerek o anda kapına geldim, beni bizzat Ulu Allah (cc) seni son bir defa daha deneyerek dereceni yükseltmek için evine gönderdi. Geçen akşam karının başörtüsüne karşılık eline geçen iki dirhemciği çocuklarına yiyecek almaya giderken verdiğin dilenci de yine bendim. Gönül rahatlığı ile o iki dirhemi, Allah rızasını kazanayım diye bana verince Ulu Allah (cc) sana o inciyi bağışladı. Bu akşamki ölçüsüz cömertliğinin karşılığında da öbür dünyanın eşsiz zenginlikteki Cennet nimetleriyle kavuşacaksın."
Ne mutlu senin gibi Allah rızasını en sıkışık durumlarda bile baş gaye bilen bahtiyar mü'minlere...
ÇOCUK
EĞİTİMİ DERSİNİN TESTİ
1.
Müslümanmısın?
Elhamdülillah Müslümanım.
2. Müslümanım demenin manası nedir?
Allah'ı bir bilmek, Kur'an-ı Kerim'i ve Muhammed Aleyhisselam'ı tasdik etmektir.
3. Ne zamandan beri Müslümansın?
"Bela" dediğimiz zamandan beri Müslümanım.
4. "Bela" zamanı neye derler?
Misak'a derler. Yani Cenab-ı Hakk ruhlarımızı yarattığı vakit bunlara hitaben:
"Elestü birabbiküm" yani (Ben sizin rabbiniz değil miyim ?) diye sordu.
Onlar da: "Bela" (Evet Rabbimizsin) dediler. O
zamandan beri Müslümanım demektir.
5. Rabbin kimdir?
Allah
6. Seni kim yarattı?
Allah
7. Sen kimin kulusun ?
Allah'ın kuluyum.
8. Allah kaçtır diyenlere ne dersin?
Allah birdir derim.
9. Allah'ın bir olduğuna delilin nedir?
Sure-i İhlas'ın ilk ayeti kerimesidir.
10. Bunun manası nedir?
Sen söyleki ey Habibim Allah birdir..
11. Allah'ın varlığına akli delilin nedir?
Bu alemin varlığı ve alemdeki nizam ve intizamın devamıdır.
12. Allah'ın zatı hakkında düşünce caiz midir?
Caiz değildir. Çünkü akıl Allah'ın zatını anlamaktan acizdir. Allah'ın ancak sıfatı hakkında düşünülür.
13. Nereden geldin, nereye gideceksin?
Allah'dan geldim, Allah'a gideceğim
14.Niçin geldin?
Allah'a kulluk için
15. İman-ı yeis nedir?
Firavun gibi ölürken iman etmektir.
16. Bu iman muteber midir?
Değildir.
17. Tevbei yeis nedir?
İmanı ve ameli olan kimsenin ölürken günahlarından tevbe etmesidir.
18. Bu tevbe muteber midir?
Muteberdir.
19. Dinin hangi dindir?
İslam dinidir.
20. Kitabın hangi kitaptır?
Kur'an'dır.
21. Kıblen neresidir?
Kabe-i Muazzamadır.
22. Kimin zürriyetindensin?
Adem Aleyhisselam'ın zürriyetindenim.
23. Kimin milletindensin?
İbrahim Aleyhisselam'ın milletindenim.
24. Kimin ümmetindensin?
Muhammed Aleyhisselamın.
25. Peygamberimiz nerede doğdu ve şimdi nerede bulunuyor?
Mekke'de doğdu. Elli yaşından sonra Medine'ye hicret etti. Şimdi Medine'de "Ravza-i
Mütaharra"sındadır.
26. Peygamberimizin kaç adı vardır?
Güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lazımdır. Bunlar: Muhammed, Mustafa,
Ahmed, Mahmud.
27. Peygamberimizin en çok kullanılan ismi nedir?
Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem'dir.
28. Peygamberimizin babasının adı nedir?
Abdullah'tır.
29. Annesinin adı nedir?
Amine'dir.
30. Süt annesinin adı nedir?
Şifa Hatun'dur.
31. Dedesinin adı nedir?
Abdülmüttaliptir.
32. Peygamberimiz kaç yaşında iken kendisine fiilen
peygamberlik geldi?
40 yaşında.
33. Fiilen kaç sene peygamberlik yaptı?
23 sene peygamberlik yaptı.
34. Peygamberimiz nerede doğdu?
Mekke-i Mükerreme'de.
35. Hangi tarihte doğdu?
571 tarihinde
36. Hangi tarihte nereye hicret etti?
622 tarihinde Medine'ye hicret etti.
37. Fani hayatı hangi yılda kaç yaşında sona erdi?
632 yılında, 63 yaşında sona erdi.
38. Peygamberimizin kaç kızı vardı?
Dört kızı vardı. 1) Zeynep 2) Rukiyye 3) Ümmü Gülsüm 4) Fatıma (r.a.)'dir.
39. Peygamberimizin kaç oğlu doğdu?
Üç oğlu oldu. 1) Kasım 2) Abdullah (Diğer adı Tayyip) 3) İbrahim (r.a) hazretleridir.
40. Peygamberimizin mübarek hanımlarını sayarmısın?
1) Hazret-i Hadice 2)Hazret-i Sevde 3) Hazret-i Aişe 4) Hz. Hafsa 5) Hz. Zeynep
b.Huzeyme 6) Hz. Ümmi Seleme 7) Hz. Zeynep binti Cahş 8) Hz. Cuveyriye 9) Hz. Ümmü
Habibe 10) Hz. Safiyye 11) Hz. Meymune 12) Hazreti Mariye, (r.a)
41. Peygamberimizin hanımları bizim neyimiz olur?
Onlar bütün müminlerin annesidir.
42. Peygamberimizin ilk hanımı kimdir?
Hz.Hatice (r.a.) validemizdir. Efendimizden 15 yaş büyük olup 25 sene beraber hayat
sürmüştür.
43. Peygamberimizin son hanımı kimdir?
Hz. Aişe (r.a.) validemizdir.
44. Peygamberimizin 53 yaşından sonra evlenmesinin sebep ve
hikmetlerinin bazılarını sayarımsınız?
Peygamberimiz, kabilelerin İslamiyete bağlanmalarını temin, ayrıca kadınlara ait hükümleri kadınlar vasıtasıyla yaymak, bazılarını sefaletten kurtarmak, bazılarının ise iffet ve namuslarını korumak için onlarla evlenmiştir. Asıl hikmet ve gaye kadınlar vasıtasıyla İslam'ı yaymaktır.
45. Peygamberimizin en son vefat eden eşi kimdir?
Hz. Aişe (r.a)'dır.
46. Gelmiş ve gelecek insanların en yücesi kimdir?
Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve
sellem'dir.
47. Peygamber Efendimizin kaç torunu vardır?
İ
ki torunu vardır :1) Hasan 2) Hüseyin (radıyallahü anhuma) hazretleridir.
48. Bunlar kimin çocuklarıdır?
Hz. Ali ve Hz. Fatıma (r.a.)'nındır.
49. Allah'ın emrettiği şeylerin en önemlisi nedir?
Tevhid'dir.
50. Tevhid nedir?
Allah'ı bir bilmek, yalnız ona kulluk etmektir.
51. Allah'ın yasakladığı en büyük günah nedir?
Şirk'tir.
52. Şirk nedir?
Allah'a ortak koşmak, ondan başka Allah olduğunu söylemek.
53. Peygamber kime denir?
Ahkam-i ilahiyeyi insanlara tebliğ içinAllah'ın vazifelendirdiği zata denir.
54. Allah, peygamberleri niçin gönderdi?
Şirkten korumak, tevhide çağırmak için
55. Allah tarafından mahlukata gönderilen peygamberlerin sayısı kaçtır?
Peygamberimizden yapılan bir rivayete göre yüz yirmi
dört bin, bir rivayete göre, iki yüz yirmi dört bin.
56. En büyük peygamberler kaçtır?
5 dir. Hz.Muhammed (a.s.), Hz.Nuh (a.s.), Hz.İbrahim (a.s.), Hz.Musa (a.s.) ve
Hz. İsa (a.s.) dır.
57. Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen peygamberlerin sayısı kaçtır?
Yirmisekiz.
58. İsimlerini sayarmısınız?
Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Eyyup, Şuayp, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Yunus, İlyas, Elyesa, Zülkifl,
Zekerriyya, Yahya, İsa, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn ve Hazret-i Muhammed Mustafa Salavatullahi
ala nebiyyina ve aleyhim ecmaiyn hazeratıdır. Üzeytr, Lokman ve Zülkarneyn
(aleyhimüsselam) hazretlerine bazıları velidir, demişlerdir.
59. Peygamberimiz bir millete mi yoksa bütün insanlığa mı gönderildi?
Bütün insanlığa gönderildi.
60. Resul nedir?
Müstakil bir şeriat getiren veya evvelki
peygamberinşeriatına yeni hükümler ilave eden peygamberdir.
61. Nebi nedir?
Kendisinden önce veeya zamanındaki resulun şeriatına tabi olan peygamberdir. Her
resul aynı zamanda nebidir, fakat her nebi resul değildir.Her resul aynı zamanda nebidir. Fakat her nebi
resul değildir. Her ikisine peygamber denir.
62. İlk nebi kimdir?
Adem (a.s.)dır.
63. İlk resul kimdir?
Nuh (a.s.) dır.
64.İnsanlar öldükten sonra ne olacaklar?
Dirilecekler
65. Dirildikten sonra ne olacaklar?
Dünyada yaptıklarının mükafatını veya cezasını görecekler.
66. Öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan kimse ne olur?
Dinden çıkar, kâfir olur.
67. Melek nedir?
Allah'ın nurdan yarattığı ve istedikleri şekle girebilen, daima ibadet eden
günahsız varlıklardır.
68. Dört büyük melek hangileridir?
Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (a.s)
69. Meleklerin görevleri nelerdir?
Allah'a hamd etmek, O'nu tesbih etmek, O'nu zikr etmek. O, ne
emrediyorsa onu yapmaktır.
Bazı meleklerin özel görevleri vardır.
70. Cebrail'in görevi nedir?
Peygamberlere vahiy ve kitap getirir.
71. Mikail'in görevi nedir?
Tabiat olayları, rızık taksimatıyla görevlidir.
72. İsrafil'in görevi nedir?
Kıyamette Sur'a üflemek
73. Azrail'in görevi nedir?
Allah'ın emriyle can almak
74. Dört büyük kitap hangileridir ve hangi peygamberlere inmiştir?
Tevrat Musa (a.s.), Zebur Davud (a.s), İncil İsa (a.s.), Kur'an-Kerim
Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz
Hazretlerine inmiştir.
75. Suhuf ne demektir, kaç tanedir ve kimlere verilmiştir?
Cenab-ı Hakk'ın, dört kitaptan başka Cebrail (a.s) vasıtasıyla bazı peygamberlere gönderdiği sahifelere suhuf denir. Adem (a.s) 10, Şit (a.s) 50, İdris (a.s) 30, İbrahim (a.s) ise 10 suhuf verilmiştir.
76. Mezhep kaçtır?
İkidir.
77. Nelerdir?
İtikatta mezhep, amelde mezhep.
78. İtikattaki mezhep imamları kaçtır ve kimlerdir?
İkidir. İmam Ebu Mansur Muhammed Matüridi ve İmam Ebü'l Hasani'l Eşari Hazretleridir.
79. Amelde mezhep kaçtır ve nelerdir?
Dörttür. Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli
mezhepleridir.
80. İtikatta mezhebin nedir?
Ehl-i sünnet ve cemaat mezhebidir.
81. Amelde mezhebin nedir?
Hanefi mezhebidir.
82. Bizi itikattaki mezhebimizin imamı kimdir?
Ebu Mansur Muhammed Matüridi Hazretleridir.
83. Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebine mensup olanların itikatta imamları kimdir?
Ebü'l Hasani'l Eşari Hazretleridir.
84. İmam Ebu Muhammed Matüridi nerelidir, ne zaman vefat etmiştir?
Semerkand'ın Maturid köyündendir. Türktür. Hicri (333) tarihinde vefat etmiştir.
85. İmam Ebü'l Hasani'l Eşari Hazretleri nerelidir? Ne zaman vefat etmiştir?
Basra'lı olup Hicri (324) tarihinde vefat etmiştir.
86. Namazın kazaya kalmasının meşru sebepleri kaçtır, sayarmısınız?
Üçtür. A) Uyku B) Muharebe esnasında düşmandan hiç fırsat bulamamak C) Unutmak.
87. Kaç tane kandil vardır, nelerdir?
Beş tane kandil vardır.
Mevlid Kandili : Peygamberimizin dünyaya geldiği gecedir.
Regaib Kandili : Hz. Amine'nin Peygamberimize hamile
olduğunu anladığı gecedir.
Mirac Kandili : Peygamberimizin, ilahi saltanatı seyretmek üzere Allah'ın daveti ve gücü ile bir mucize
olarak göklere ve daha nice alemlere seyahat ettiği gecedir.
Berat Kandili : Kur'an-ı Kerim'in levh-i mahfuzdan sema-i
dünyaya indirildiği, insanların bir senelik hayat ve rızıklarının gözden geçirildiği, müslümanların af ve lütuflara nail olduğu gecedir.
Kadir Gecesi : Kur'an-ı Kerim'in dünya semasındanPeygamberimize indirilmeye başladığı gecedir.
88. Kabir suali kime sorulmaz?
Peygamberlere, çocuklara ve delilere
89. Din nedir?
Akıl sahibi insanları kendi istek ve arzularıyla sırf hayır ve saadete ulaştıran, ilahi bir kanundur.
90. İslam nedir?
Peygamber Efendimizin tebliğ buyurduğu hükümleri kalb ile tasdik, dil
ile ikrar edip, onları bütün hayatında yaşamaktır.
KAYNAKÇA
el-Aclunî, İsmail İbnu Muhammed (v. 1162/1748): Keşfu'l-Hafa ve Müzîlü'l-İlbâs ammâ İştehere mine'l-Ehâdîsi alâ Elsineti'n-Nâs, Beyrut 1351.
Abdu'l-Vehhab Abdullatif, el-Mutasar min Mustalahatı Ehli'l-Eser min Ehli's-Sünne ve'ş-Şi'a ve'l-imamiyye Ve'z-Zeydiyye, 5. baskı Kahire, 1966.
Abdurrezzak İbnu Muhammed es-San'ani (v. 211). Musannafu Abd'r-Rezzak, Beyrut (Ofset), 1970.
Ahmed ibnu Hanbel (v. 241) Müsnedu Ahmedi'bni Hanbel, 1313. Kahre (baskısından ofset). Beyrut, tarihsiz.
Amidi, Seyfuddin Ebu'l-Hasen Ali İbnu Ebi Ali (v. 631), el-İhkam fi Usuli'l-Ahkam, Kahire, 1968/1387.
Azimabadi-Ebu't-Tayyib Muhammed Şemsü'l-Hakk, Tahkik: Abdurrahman Muhammed Osman, Avnu'l-Ma'bud Şerhu Süneni Ebi Davud, Medine, 1968.
Ayni-Bedru'd-Din Ebu Muhammed Mahmud İbnu Ahmed (v. 855), Umdetü'l-Kârî Şerhu Sahihi'l-Buhari, 1348 (baskısından ofset, Beyrut).
Ahmed Muhammed Şâkir: el-Bâ'isu'l-Hasîs Şerhu İhtisâri Ulûmi'l-Hâdîs, Beyrut 1951.
Babanzâde, Ahmed Naim: Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, Birinci cild, Ankara, 1957.
Beyhaki Ebu Bekr Ahmed ibnu'l-Huseyn (v. 958), es-Sünenü'l-Kübra, Haydarabad Deken 1353.
Buharî, Ebi Abdillah Muhammed İbnu İsmail (sv. 256) el-Ebedi'l-Müfred, Kahire, 1379.
Canan İbrahim, Hz. Peygmaberin Sünnetinde Terbiye; 1979, Ankara.
Kütüb-i Sitte Muhtasarı Şerhi, Ankara 1988.
Cessas, Ebu Bekir Ahmed İbnu Ali (v. 370), Ahkamu'l-Kur'an Kahire, tarihsiz.
Çakan, İsmail Lütfi: Hadîslerde Görülen İhtilâflar ve Çözüm Yolları, İstanbul 1982.
Darakutnî, Ali İbnu Ömer (v. 358), es-Sünen, Kahire, 1386/1966.
Dehlevi, Şah Veliyyullah Ahmed İbnu Abdurrahim (v. 176) el-İnsaf fi beyan-ı Sebebi'l-İhtilaf fi'l-Ahkami'l-Fıkhiyye, Kahire, 1398.
Dârâkutnî, Ali İbnu Ömer (v. 385/995): Ehâdîsu'l-Muvatta, (Tahkîk: Zâhidu'l-Kevseri, Keşfu'l-Gıta ile birlikte hazırlanmıştır), Mısır, 1946.
Ebu Dâvud, Süleyman İbnu'l-Eş'as es-Sicistânî el-Ezdî (v. 202/817): Risâletu Ebî Dâvud es-Sicistânî fi Vasfı Te'lîfihi Li-Kitâbi's-Sünen, (Tahkîk: Zahidü'l-Kevserî), Mısır, 1.369.
Fetevayı Hindiye, (Bir Heyet tarafından hazırlanmıştır). 3. tab, Bulak 1310 baskısından ofset 1973.
Fetevayı Kadıhan, (fetavayı Hindiye ile basılmıştır).Hakim, Ebu Abdillah Hakim en-Neysaburi (v. 405), el-Müstedrek Ala's-Sahihayn, Haydarabad-Deken, 1335.
el-Hâkim, Ebu Abdillâh Muhammed İbni Abdillâh en-Neysâbûrî (405/1014): Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadîs, Beyrut, 1935.
Heysemi, Nureddin Ali ibnu Ebi Bekr (v. 807), Mecma'u'z-Zevaid, Beyrut, 1967.
el-Hâkim, el-Müstedrek alâ's-Sahîheyn, Haydârâbâd-Deken 1335.
Hamîdullah, Muhammed: Muhtasar Hadîs Târihi ve Sahîfe-i Hemmâm İbn Münebbih, Çvr. Kemal Kuşçu, İstanbul, 1967
el-Hatîb, Muhammed Acâc: es-Sünne Kable't-Tedvîn, Kahire 1963.
el-Hatîbu'l-Bağdâdî, Ebu Bekr Ahmed İbnu Ali (463/1070); el-Kifâye fi İlmi'r-Rivâye, Mısır, 1972.
el-Hatîbu'l-Bağdâdî, er-Rıhle fi Talebi'l-Hadîs, Beyrut, 1975.
el-Hatîbu'l-Bağdâdî, Takyîdu'l-İlm, Daru İhyai's-Sünne 1975.
Hattâbî, Ebu Süleyman Ahmed İbnu Muhammed İbnu İbrâhim (v. 388/998): Me'âlimu's-Sünen, Humus, I969.
Hâzimî, Ebu Bekr Muhammed İbnu Mûsâ (v. 584/1118): Şurûtu Eimmeti'l-Hamse, Kahire 1357
el-Hüseynî, Abdü'l-Mecid Hâşim: el-İmâmu'l-Buhârî, Kahire, tarihsiz.
İbnu Kesir, İmamuddin Ebu'l Fida (v. 774), Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, Beyrut, 1966.
İbnu Mace-Ebu Abdillah Muhammed İbnu Yezid el-Kazvini (v. 275), Sünenü İbni Mace, Kahire 1952, Tahkik; Muhammed Fuad Abdulbaki.
İbnu Sa'd-Ebu Abdillah Muhammed (v. 230), et-Tabakatu'l-Kübra, Beyrut, 1960.
İbnu Abdilberr, Ebu Ömer Yûsuf (v. 463/1070): Câmi'u Beyâni'l-İlmi ve Fadlihi, Medîne, 1968.
İbnu'l-Arabî, Ebu Bekr Muhammed İbnu Abdillah (v.543/1148) Ârızatu'l-Ahvazî bi-Şerhi Sahîhi't-Tirmizî, Beyrut, tarihsiz.
.. Ahkamu'l-Kur'an, Kahire, 1968.
İbnu Asâkir, Keşfu'l-Gıta fi Fazâili'l-Mustafa, 1946, Mısır.
İbnu Hacer, Şihâbü'd-Dîn Ebu'l-Fadl Ahmed İbnu Ali el-Askalânî (v. 852/1448): Hedyü's-Sârî Mukaddimetu Feth'i'l-Bâri, Bulak 1301.
Şerhu'n-Nuhbe, Mısır, 1934.
.Tehzîbü't-Tehzîb, Haydarâbâd-Deken 1328
İbnu Hamza el-Hüseynî, es-Seyyid İbrahim İbnu's-Seyyid (v. 1120/1706): el-Beyân ve't-Ta'rîf fi Esbâbı Vürûdi'l-Hadîsi'ş-Şerif, Halebi 1329.
İbnu Hazm, Ali, el-Endülusî (v. 457/1064): el-İhkâm fi Usûlü'l-Ahkâm, Kahire, tarihsiz.
İbnu Hazım, el Hemedani; Ebu Bekr Muhammed İbnu Musa (v. 584) Kitabu'l-İtibar fi Beyanı Nasih ve'l-Mensuh, Humus, 1386/1966.
İbnu Hazm, Ebu Muhammed Ali İbnu Ahmed (v. 456), el-Muhalla, Tahkik: Hasan Zeydan Talebe Mısır.
İbnu Hibban, Ebu Hatim Muammed İbnu Hibban el-Bustî, Sahihu İbnu Hibban, Beyrut 1987.
İbnu's-Salâh, Ebu Amr Osman İbnu Abdirrahmân eş-Şehrezûrî (v. 643/1245): Mukaddime (veya Ulumu'l-Hadîs). Matbâ'atu'l-Âmire, 1931.
İsfehani, Ebu'l-Kasım el-Hüseyn ibnu Muhammed er-Rağıb (v. 502), el-Müfredat Fi Garibi'l-Kur'an, Mısır 1961
el-Kâri, Nuru'd-Dîn Molla Ali İbnu's-Sultân Muhammed el-Herevî (v. 1014/1605): el-Esrâru'l-Merfu'a fi'l-Ahbâri'l-Mevzû'a, Beyrut, 1971.
el-Kâri, Şerhu Nuhbeti'l-Fiker, İstanbul 1327.
Kasani, Alauddin Ebu Bekr İbnu Mes'ud (v. 587), Bedai'u's-Sanai fi Tertibi'ş-Şerai, Beyrut 1974/1394.
Kastalânî, Ebu'l-Abbâs Şihâbu'd-Dîn Ahmed İbnu Muhammed (v. 923/1517): İrşâdu's-Sârî li-Şerhi Sahîhi'l-Buhârî, Bulak, 1304.
Keşmîrî, Muhammed Enver (v. 1352/1933): Feyzü'l-Bâri fi Sahihi'l-Buhârî, Beyrut, tarihsiz.
Kettânî, es-Seyyid eş-Şerîf Muhammed İbnu Ca'fer (v. 1345/1926): er-Risâletu'l-Müstetrafe li-Beyâni Meşhûri Kütübi's-Sünneti'l-Müşerrefe, İstanbul 1986.
Koçyiğit, Talât: Hadîs Istılahları, Ankara 1980.
Hadîsçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşakalar, Ankara 1969.
Leknevî, Ebu'l-Hasenât Muhammed Abdü'l-Hayy (v. 1304/1886): er-Ref'u ve't-Tekmîl fi'l-Cerhi ve't-Ta'dîl, 2. tab, Haleb, 1968.
Malik İbnu Enes (v. 179), el-Müdevvenetü'l-Kübra Naşir: el-Hac Muhammed Efendi Beyrut (1323 Mısır baskısından) ofset.
Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, Terc. Heyet, İstanbul 1986
el-Mübarekfuri-Ebu'l-Ali Muhammed Abdurrahman İbnu Abdirrahim (v. 1353). Tuhfetu'l-Ahvazi bi-Şerhi Cami't-Tirmizî, Kahire, 1963.
el-Muttaki, Alaeddin Ali, Kenzu'l-Ummal, (v. 975), Haleb, 1969.
Münavi-Şemsü'd-Din Muhammed Zeynü'd-Din Abdurrauf (v. 1031), Feyzu'l-Kadir Şerhu'l-Cami'i's-Sağir, Beyrut, 1972.
Müslim-Ebu'l-Hüseyin Müslim İbnu'l-Haccac el-Kuşeyri en-Neysaburi (v. 261) Sahihu Muslim, Tahkik: Muhammed Fuad Abdul'l-Baki Kahire, 1955.
en-Nesai-Ebu Abdirrahman Ahmed İbnu Ali İbni Şuayb (v. 303), es-Sünen, Kahire 1930.
en-Nevevî-Muhyi'd-Din Ebu Zekeriyya Yahya (v. 677), Şerhu Muslim, Mısır, Tarihsiz.
er-Razi-Ebu Abdillah Muhammed İbnu Ömer İbni Hüseyn (v. 606), et-Tefsiru'l-Kebir, Naşiri: Abdurrahman Muhammed, Kahire, tarihsiz.
es-Serahsî, Şemsü'd-Dîn Ebu Bekr Muhammed İbnu Ahmed (v. 490/1096): Usûlu's-Serahsî, Haydarâbad-Deken, 1973.
Sibâ'i, Mustafa: es-Sünne ve Mekânetühâ fi Teşrî'i'l-İslâmî, Dımeşk 1966.
Subhi Sâlih: Hadîs İlimleri ve Hadîs Istılahları, Çvr. Yaşar Kandemir, Ankara, 1971.
Suyûtî, Hâtimetu'l-Huffâz Celâlü'd-Dîn Abdurrahmân İbnu Ebî Bekr (v.911/1505): Tedrîbu'r-Râvî fi şerhi Takrîbi'n-Nevevî, Medîne, 1959.
Şafii, Muhammed İbnu İdris (v. 204), er-Risale, Tahkik: Ahmed Muhammed Şakir, Beyrut, tarihsiz.
Şah Abdülaziz, Gulam Hakim ed-Dehlevi, Muhtasaru't-Tuhfetu'l-İsna Aşeriyye, İstanbul 1976/1396.
eş-Şâtıbî, Ebu İshâk İbrahim İbnu Mûsâ (v. 790/1388): el-Muvâfakât fî Usûli'l-Ahkâm, Kahire. 1969.
Şeyhu'l-Emir, Muhammed: Müsnedu Şeyhi'l-Emîr Muhammed, Süleymaniye. Bağdadlı Vehbi. Nu 316.Tehânevî, Zafer Ahmed: Yeni Usûl-i Hadîs, Çvr. İbrahim Canan, İzmir. 1982.
Tahavî Ebu Ca'fer Ahmed İbnu Muhammed (v. 321), Şerhu Me'ani'l-Asar, Kahire, 1387/1968.
Tahiru'l-Mevlevî, Müslümanlıkta İbadet Tarihi, İstanbul, 1963.
Tirmizî, Ebu İsa Muhammed İbnu İsa İbni Sevre (v. 279), Sünenü't-Tirmizî, Humus, 1966.
Zehebî, Ebu Abdillah Muhammed İbnu Ahmed (v. 748/1347): Mîzânu'l-İttidal fî Nakdi'r-Ricâl, Kahire. 1963.
Zehebî, Tezkîretu'l-Huffâz, Haydarâbâd. 1956.
Zürkâni, Ebu Abdillah Muhammed İbnu Abdi'l-Bâki (v. 1122/1710): Şerhu Muvatta'ı'l-İmâmı Mâlik, Kahire. 1961.
BASKIYA HAZIRLANAN KİTAPLAR
1.KURANIN RUHU-KURAN-I KERİM (Sebeb-i Nüzulü Açıklamalı ve Kelime Kelime Meali)
Bütün kitaplar tek bir kitabı anlamak içindir,
Bütün bilgiler tek bir bilgiye ulaşmak içindir,
Bütün hakikatler tek bir hakikat içindir,
Bütün dinler tek bir dine kavuşmak içindir,
Bütün güzellikler tek bir güzeli görmek içindir,
Bütün ilahlar tek bir Allah'a erişmek içindir,
Bütün yollar tek bir yolu yürümek içindir,
Bütün şeyler tek bir şeyi anlamak içindir,
Aslında herşey tek bir şey ve aynı şeydir.
2. KIRK AYET KIRK HADİS (Kırk Hadis)
Resûlullah (a.s): "Kim ümmetime, sünnetimden kırk tanesini koruyup ulaştırırsa ben kıyamet günü onun imânına şâhid ve şefaatçi olurum" (Abdullah İbnu'l-Mubârek el-Hanzalî (181/797). Beyhakî, Şuabu'l-İmân, 2/270)
Sebeb-i Nüzulüne göre kırk ayet ve Sebeb-i Vüruduna göre kırk hadis.
Sünneti anlamak için Peygamberi tanımak, Peygamberi tanımak için KURAN-I KERİMe bakmak, bunun için de KURAN-I KERİMin dilini bilmek şarttır.
3. EVRENİN RUH HARİTASI (Akaid Kitabı)
Kaybetmişiz Pusulamızı
Ebrehelerin Hüküm Sürdüğü Kaldırımlarda
Ölüler Abid
Taşlar Mabud
Ağaçlar Mabed Olmuş.
4. İNSANLIĞIN RUH HARİTASI (Ahlak Kitabı II Cilt)
Ahlak, ruhun derinliklerinde dışa yansıyan iyiliğin, kıvılcımıdır.
Gülün güzelliği rengidir.
Bülbülün ki, sesidir.
Göğün ki, yıldızlardır.
Yerlerin ki, bitkilerdir.
Dilberin ki, cemalidir.
Yiğidin ki, bileğidir.
Arifin ki, bilgidir.
Abidin ki, zikridir.
İnsanlığın ki ise, AHLAKIDIR.
5. RUHLARIN ŞİFASI (Esmaül Husna)
En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır. (7:180)
Ebû Hüreyre (r.a) den nakil: Resûlüllah (a.s) buyurdular ki:
"Şüphesiz ki, Allahü Teâlâ'ya mahsus doksan dokuz isim vardır. Her kimbu (güzel) isimleri ihsâ eder (sayar, ezberler vedilinin tesbihi haline getirirse) Cennete girer.(Tirmizi, ibn Hibban ve Hakim)
Esma-ül Husnanın bilinmesi üç şey için çok önemlidir:
1-İlahi Rububiyyet; yüce Allahın Rabbaniyyetine dalalet eden; varlığına ve biriliğine ve nasıl yaratıcı, nasıl yarattığı varlıkların rızıklarını verici ve nasıl terbiye edici olduğunu öğrenmek.
2-İlahi Uluhiyyet; yüce Allahın Azametine dalalet eden ne kadar güçlü, ne kadar büyük, nerde ve ne yaptığını öğrenmek.
3-İlahi Ubudiyyet; yüce Allahın lutfuna dalalet eden; niye ibadet edilir, nasıl dua edilir, kimi sever, kime rahmet eder, kimi ne için cehenneme koyar ve kimi niçin cennetine koyar gibi özellikleri öğrenmek.
6. YAŞAMIN RUH HARİTASI (Fıkıh Kitabı IICilt)
Anlamak (fıkh etmek), insanın ruh portresidir.
Anlayış sahibi insanlar, halkların gülü ve çiçekleridir.
Anlayış sahipleri, halklar tarafından her zaman koklanmaya çalışılır.
Bazen göklere çıkartılıp yükseltilirler.
Bazen yerlere atılıp ezilirler.
7. İNSANLIĞIN RUH MİMARLARI PEYGAMBERLER (Peygamberlerin Hayatı IICilt)
Evrenin en büyük sanatçısı Allahtır.
Yüce Allahın en büyük sanat eseri insandır.
İnsanın en büyük sanatı ruhtur.
Ruhun mimarları aziz Peygamberlerdir.
8. PEYGAMBERLERİN ÇİZDİĞİ RUH HARİTASI (Hz. Peygamber(a.s)'in Hayatı II Cilt)
Kaybolmuşuz Peygamberlerin çizdiği haritanın üzerinde.
Yön tayin etmede zorlanıyoruz.
Neresi doğu.
Neresi batı.
Neresi kıble.
9. ÇOCUKLARIN RUH DÜNYASI (Doğumundan Ölümüne Kadar Çocuk Terbiyesi)
Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar.
Hiç bir çocuk, anne ve babasının meşru veya gayri meşru yaptıklarıyla sorumlu değildir.
Her çocuk kendi kişisel menkıbesinin sorumlusudur.
Çocuklar, ailenin balı ve dalı,
Toplumun gülü ve bülbülü,
Kainatın çiçeği ve eşrefidirler.
10. DERSLERİN RUHU (Tefsir Dersine Giriş 1)
Bütün kitaplar, bir kitabı anlamak içindir, oda KURANI KERİMdir.
Bütün ilimler, tek bir ilimden onay alır, oda KURANI KERİMdir.
Bütün ilimlerin merkezi, tefsir ilmidir, oda KURANI KERİMdir.
11. DERSLERİN RUHU (Tefsir İlmine Giriş 2)
Usûl, Arapça asl'ın çoğuludur.
Asl sözlükte temel, kök, soyluluk ve orijinal anlamlarına gelir.
Tefsir usûlü ya da İlmu Usûli't Tefsir,
Kur'ân-ı Kerim'in insanlar tarafından anlaşmasına yardımcı olmak üzere onu, insanların zihinlerine, akıllarına yaklaştırma çalışmaları diyebileceğimiz tefsirin ve müfessirlerin prensiplerini, şartlarını ve çerçevesini belirleyen, tarihini tespit eden ilim veya ilimlerin hepsine birden verilen isimdir.
12. ÇAĞIN ALTIN RUHLULARI (Sahabe-i Kiramın Hayatı II Cilt)
Rasulullah (a.s)ın da üzere yaratılmış olduğu ALLAH AHLÂKI?
VERMEK!
Karşılıksız vermek!
Çıkar düşünmeksizin vermek! EBU BEKİR gibi.
Zâhirde ve bâtında her an ve her koşul altında adil olmak! ÖMER gibi.
Ar, haya, sevgi vermek!.. Karşılık beklemeksizin! OSMAN gibi.
İlim, cesaret vermek! Karşılık beklemeksizin! ALİ (r.a) gibi...
13. ADEMİN HİKMETİ
Adem dedikleri;
el,
ayak,
baş değil,
manaya derler.
Kaş,
göz değil,
ruha derler.
14. ALEMİN HİKMETİ
Her insan bir ademdir.
Her adem bir alemdir.
Her alem bir sırdır.
Her sır bir yitiktir.
Her yitik bir hikmettir.
Her hikmet bir hazinedir.
Her hazine bir saadeti dareyndir.
15. EĞİTİMİN HİKMETİ
Her Müminin dinini öğrenmesi ve bildiklerini öğretmesi dini bir ihtiyaçtır.
Zira inandıklarını uygulayabilmesi öğrenmeye bağlıdır. Öğrenim, eğitimin bir parçasıdır.
Eğitim, hedeflenen davranışların programlı ve planlı faaliyetlerle insana kazandırılmasıdır.
Öğretim ise, öğretme faaliyetlerinin belirlenen hedefler doğrultusunda, planlı ve kontrollü olarak düzenlenmesi ve uygulanmasıdır.
16. DÜŞÜNMENİN HİKMETİ
Felsefe;
seviyorum, peşinden koşuyorum ve arıyorum;
anlamına gelen ve
bilgi, bilgelik
anlamına gelen sözcüklerinden türeyen terimin
işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplindir.
Buna göre felsefe
bilgelik sevgisi
yada;
bilginin peşinden koşma
anlamına gelir.
17. DÜŞLERİN HİKMETİ
Rüya konusunda;
Batı bilginleri genelde rüyanın insanın günlük yaşantısı sonucu gördüğü şey olarak yorumlarken,
Doğu bilginleri bu görüşe katılmakla birlikte Allah'tan gelen ilahi bir mesaj olarak da görmüşlerdir.
18. HAYALİN HİKMETİ
Fertte çağrışım yapan hayaller neticesinde meydana gelen kolektif alt şuuru psişik hayatın esaslı faktörüdür.
19. MEDENİYETİN HİKMETİ
Allah'ın indirdiklerini kendisine hayat nizamı olarak kabul eden toplumlarda medeniyet, kavramın içerdiği gerçek anlamıyla ortaya çıkmıştır. İslâm medeniyeti, iman, amel, ahlâk, sosyal ilişkiler, toplum hayatını insanların iyiliği doğrultusunda yöneten idarî prensiplerin bir tezâhürüdür.
20. ACILARIN HİKMETİ (Şiir)
Şair, Şiir yazarken,
çocuk dünyaya getiren
bir annenin sancısını çekmiyorsa
yazdıklarının hepsi yalandır.
21. ŞEREFİN HİKMETİ (Müslüman Kadın)
İslâm'a göre şeref, müttakî olandır; Allah'tan korkup haramlardan her zaman sakınan, Allah'ın emirlerini yerine getirendir.
22. AKLIN HİKMETİ
Akıl, eşyanın güzellik, çirkinlik, kemâl ve noksanıyla ilgili sıfatını idrak eden özelliktir. İki hayırdan daha hayırlı; iki şerden daha az şerli olanını idrak etmekten ibarettir. Akıl insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu güç ile gerekli ve nazarı bilgileri elde eder. Bilgiyi elde eden güç İslâm'da insanı mükellef kılan akıl gücüdür. Bu güç insanda ana rahminde cenin iken oluşan özelliktir. Bu erginlik çağına gelince gelişir ve gittikçe olgunlaşır. Bu da, zarûriyyâtı anlayan güçtür. Bu güç ile elde edilen 'bilgi'ye gelince yerine göre kullanılmadığında akılsızlık özelliğini taşır.
23. NAMAZIN HİKMETLERİ
Namaz, tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah'a karşı tesbîh, ta'zîm ve şükrün ifadesidir.
Sabah namazının iki rekat olmasının hikmeti nedir? Öğle namazı niçin dört rekattır? Bazı namazların iki ve üç veya dört rekat olmasının sebebi hikmeti nedir? İşte bütün bunların hikmeti bu kitabın içinde geçer.
24. DİN NASİHATTIR (İbretli Sözler) *Çıktı*
Nasihat, İslâm'ın pratik hayata aktarılması, ahlâkî prensiplerin yaşanması, insanî erdemliliklerin, görgü kurallarının öğretilmesi amacıyla bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi ve hatırlatmada bulunması amacıyla yapılan öğütlerdir. Bu öğütler yapılırken asla bir ard niyet güdülmez, dünyevî çıkarlar düşünülmez.
25.NAMAZIN DİLİ
Namaza başlarken ve namaz kılarken, söylediklerimizin anlamı nedir? Neden Allahu Ekber diyoruz? Neden Kuran ile değil de Sübhaneke ile namaza giriş yapıyoruz? Neden Ruku ediyoruz? Niçin Secdeye kapanıyoruz? Bütün bunlar ne anlama geliyor? Ve biz bunları yaparken ne demek istiyoruz? Bunların anlamı ve dili nedir?
a) Mantık (Olayları Kıyas Etme)........................................ 359
b) Tefekkür (Hatıraları Anımsama).................................... 367
- Okuma Parçası.............................................................. 373
10) ÇOCUĞUN AHLAKI................................................ 377
Genel Bir Bakış............................................................ 379
a) Allaha Karşı Görevleri............................................... 383
b) Anne ve Babaya Karşı Görevleri.................................. 386
c) Çevreye Karşı Görevleri............................................... 392
Oyuncaklarını Toplamak................................................... 394
- Okuma Parçası............................................................. 397
11) ÇOCUĞUN ERGENLİĞİ.......................................... 399
Genel Bir Bakış............................................................ 401
a) Rüşt (Buluğ) Çağı........................................................ 403
b) Görev Sorumluluğu...................................................... 405
1) Vücub ehliyeti............................................................... 406
2) Eda ehliyeti................................................................... 407
c) Evlendirme................................................................... 411
- Okuma Parçası............................................................. 423
Çocuk Eğitimi Dersi Testi . 427
12) KAYNAKÇA............................................................. 433
[1] Furkan,25\74
[2] Ali-İmran,3/38
[3] Bakara,2/128
[4] Mümtehine,60/4
[5] Ahkaf,46/15
[6] Araf,7/189
[7] İbrahimi,14/39
[8] İbrahimi,14/40
[9] İsra,17/111
[10] Lokman,31/13
[11] Hud,11/45,46
[12] Hadid,57/20
[13] Teğabun,64/14
[14] Enfal,8\28
[15] Buhârî, Ahkâm 1, Cum'a 11, İstikrâz 20, Itk 17, 19, Vesâya 9, Nikâh 81, 90; Müslim, İmâret 20, (1829); Tirmizî, Cihâd 27, 1705; Ebû Dâvud, İmâret 1,
[16] Tirmizî, Birr, 33
[17] Müslim, 5, 73; Ahmed b. Hanbel, 4, 105
[18] Nisa,4/50-52
[19] İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu'l-Mevdud fi Ahkâmu'l Mevlud, 144-145
[20] Nur,24\31
[21] Ahzap,33\59
[22] Nahl,16/90
[23] Buharî, Edeb, 12-13
[24] Buharî, Edeb, 12-13
[25] İbn-i Mâce, Edeb, 3
[26] Ebû Dâvüd, Edeb, 130
[27] İbn Mâce, Edeb, 3
[28] Müslim, el-Birr Ve's-Sıla Ve'l-âdab, 149
[29] Daha geniş bilgi için bkz: İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır 1315-/1317, IV, 390 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müçtehid, Mısır, t.y., II, 322-329; ez-Zühaylî, a.g.e, VIII, 263-266
[30] Buhârî, Hibe, 12-13; Müslim, Hibât, 13; Ebû Dâvud, Büyû 83; Ahmed b.Hanbel,4, 275, 278
[31] Ebû Davud, Büyû 83
[32] Dah geniş bilgi için bkz: el-Meydânî, el-Lübâb, Kahire, ts., IV, 188, 197; ez-Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâik, el-Motbaatü'l-Emiriyye tab'ı, VI, 239 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, t.y., V, 541-543
[33] Ö. N. Bilmen, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, 4, 274
[34] Buhârî, Tecrid-i Sarîh Tercümesi, 9, 214
[35] Müslim, İmân, 61, 64
[36] Bakn.4/3, 4, 15, 25.16/3
[37] Ö. N. Bilmen, Hukûku İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kâmusu, 2, 395
[38] Mecmauz-Zevâid, 8, 155
[39] Buhârî, Hibe, 12-13; Müslim, Hibât, 13; Ebû Dâvud, Büyû 83; Ahmed b. Hanbel, IV, 275, 278
[40] Buhârî, Edep, 22, Ahmed b. Hanbel, V, 205
[41] Buhârî, Edep, 18
[42] Buhârî, Edeb 18, Müslim, Fedâil 65; Tirmizî, Birr 12; Ebû Dâvud, Edeb 156
[43] Tirmizî, Edeb 11
[44] Buhârî, Edep, 22, Ahmed b. Hanbel,5, 205
[45] Ebû Dâvud, Edeb
[46] Buhârî, Edep, 23
[47] İbnü'l-esir el-İsâbe, 1. 312
[48] Buhârî, Edep, 81
[49] Müslim, Âdâp, 30
[50] Buhârî, Cenâiz, 33: Müslim, Cenâiz,11; İbn Mâce, Cenâiz, 53
[51] Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, 2015; Müslim, Selâm, 5
[52] Bakara,2\128
[53] İbrahim,14/40
[54] İnsan,76/19
[55] Tahrim,66/6
[56] Kehf,18/46
[57] Taha,20/132
[58] Teğabun,64/14
[59] Ali-İmran,31/20
[60] İsra,17/31
[61] Ali-İmram,3/116
[62] Şura,42/49-50
[63] Bakara,2/223
[64] Ali-İmran,3/6
[65] Ali-İmran, 3/10
[66] Ali-İmran,3/38
[67] Buhârî, Edeb'ül-Müfret, Hadis no: 1043
[68] İbn Mahled, Ahbaru's Siğar; Muhammed b. Allan, Delilu'l-Falihin, Mısır 1871, 2, 132
[69] Sahih-i Buhari,kıyamet,12
[70] Ali Nasıf, et-Tac, Beyrut 1961, 5, 8
[71] Tirmizi,edeb,10
[72] Sahih-i Buhari,edeb,21
[73] Sahih-i Buhari,edeb,20
[74] Müslim, Riyazüs-Salihin,edeb,12
[75] İbni Mace,sadaka,23
[76] İsra 17/70
[77] Al-i İmran 3/59, Rum, 30/20, Fatır, 35/11
[78] En'am 6/2, A'raf 7/12, Secde, 32/-8, 71, Hicr 15/26, 28, 33, Sad 38/71
[79] Secde 32/72, Hicr 15/29, Sad 38/72
[80] Deylemi,edeb,12
[81] Teğabun, 64/15
[82] Ahmed b. Hanbel,1, 412
[83] Buhari,dua,35
[84] Meryem,19/5-6
[85] -Müslim, Zekât, 38), "Muhakkak ki çoluk çocuğuna harcadığın bir şeysadakadır" (Müslim Vasiyyet, 8)
[86] Ahmed b. Hanbel, 5, 268
[87] İsra,17/31
[88] Enem,6/140
[89] Sahih-i Buhari, 32
[90] Mümtehine,60/12
[91] Tirmizi, Edeb,15
[92] Bkz. Canan İbrahim: İslam'da Çocuk Hakları, Yeni Asya yayını, İstanbul, 1980, s. 53-55.
[93] Buhârî, Menâkibu'l-Ensâr 45, Akîka 1, Müslim, Âdâb 26,
[94] Buhârî, Akîka 1; Müslim, Adab 24,
[95] Buhârî, Cenâiz 42, Akîka 1; Müslim, Âdab 22, (2144); Ebu Dâvud, Edeb 69, (4951) Hadisin metni; Müslim'deki metindir.
[96] Müslim, Edeb, 27 (2147); Ebu Dâvud, Edeb 116,
[97] Ebu Dâvud, Edeb 116, (5105); Tirmizî, Edâhî 17, (1514). Tirmizî hadisin sahih olduğunu söylemiştir. Rezîn şu ziyadeyi kaydeder: "Kulağına İhlas sûresini okudu, hurma ile tahnik etti ve ismini koydu."
[98] Buharî, Libas 22, Zekat 69, Zebaih 35; Müslim, Libas 112, (2119); Ebu Davud, Cihad 57,
[99] Tirmizî, Menâkıb,(3826).
[100] Buhârî, Vüdû 59; Müslim,Tahâret 103, (287); Muvatta, Tahâret 110, (1, 64); Ebû Dâvud, Tahâret 139, (374); Tirmizî, Tahâret 54, (71); Nesâî, Tahâret 189,
[101] Buhârî, Gusl, 28; Müslim, Hayz, 8; Ebu Davud Tahare, 81, 83
[102] Bkara,2/124
[103] Buhâri, Libas, 51, 63, 64; Müslim, Tahare, 49; Ebu Davud, Tereccül, 16;Tirmizi, Edeb, 14.
[104] Buhâri, Enbiyâ, 8; Müslim, Fedâil, 151; Müsned-i Şamiyyin, 1, 88.
[105] Tecridi-Sarin Tercümesi, 9, 112.
[106] Muvatta, Sıfatu'n-Nebî', 4.
[107] Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, Müsned,5.
[108] Bkz. İbn Haldun, Mukaddime, İstanbul 1970, 2, s. 400; Cevdet Paşa, Kısası Enbiya, İstanbul 1972,1, 59.
[109] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1973, s. 291.
[110] Karslızade Cemalettin, Me'debetül-Hıtân, İstanbul 1252 H., s. 7.
[111] Kenzul-Ummâl, 1, 263
[112] Ahmed İbn Hanbel 3, 415; Ebu Davud, Tahare, 129
[113] M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhu Î-İslam Ebu's-Suud Efendi Fetvaları, İstanbul1972 s.35
[114] A.J. Wensinck, Hiton, A,7, s. 543
[115] Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, çev. Z. K. Uğan, Ankara 1954, 1,371
[116] Ahmed b. Hanbel, 5, 75; Ebu Davud Edeb, 167; el-Fethu'r-Rabbânî, 17, 1312
[117] -el-Fethu'r-Rabbanî, 17, 1312
[118] M. Ertuğrul Düzdağ, Şerhul-İslam Ebu's-Suud Efendi Fetvaları, İstanbul 1972, s. 35
[119] Ahmed İbn Hanbel 3, 416; Ebu Davud, Tahare, 129
[120] İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, Diyet, 130; V/420; Abdurrezzak, el Musannef, 9, 470
[121] Nahl,16/23
[122] Bakara,2/138
[123] Seâlîbî, Fıkhul-Luşa, 266
[124] İbn Ebi Şeybe, Nikâh, 66
[125] Rekihi, Ahbaru Mekke, 2, 23
[126] İbn Ebi Şeybe, Nikâh, 155
[127] Abdurrezzâk, Musannef 4, 335
[128] Evliya Çelebi, Seyahatname, Istanbul 1971, 15, 25-88
[129] Rum,30\ 30
[130] Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 22, (2658); Muvatta, Cenâiz. 52, (1, 241); Tirmizî, Kader 5, (2139); Ebu Dâvud, Sünnet 18,
[131] Ebu Dâvud, Edeb 69.
[132] Müslim, Âdâb, 2, (2132); Ebu Dâvud Edeb 69, (4949); Tirmizî, Edeb 64,
[133] Ebu Dâvud, Edeb 69, (4950). Metin Ebu Dâvud'a aittir, Nesaî'de muhtasar olarak kaydedilmiştir. [Hayl 3 (6, 218, 219)].
[134] Buhârî, Edeb 114; Müslim, Edeb 20, (2143); Ebu Dâvud, Edeb 70, (4961); Tirmizî Edeb 65,
[135] Müslim,Adâb 21
[136] Bu hadisi Müslim, Âdab 13, (2138); ve Ebu Dâvud, Edeb, 70, (4960) rivayet ettiler. Hadisin metni Müslim'e aittir.Ebu Dâvud'un rivayetinde şu ziyade mevcuttur:"...Zira kişi "Bereket burada mı?" diye sorar da "hayır yok!" diye cevap verirler.
[137] Ebu Dâvud, Edeb 72,
[138] Muvatta, İsti'zan 24
[139] Buhârî, Salat 58, Fadaili'l,Ashab 9, Edeb 113, İsti'zân 40; Müslim, Fedailu's-Sahâbe 38,
[140] Tâha,20\ 94
[141] Buhârî, Menâkibu'l-Ensâr 45, Akîka 1, Müslim, Âdâb 26,
[142] Buhârî, Akîka 1; Müslim, Adab 24,
[143] Buhârî, Cenâiz 42, Akîka 1; Müslim, Âdab 22, (2144); Ebu Dâvud, Edeb 69, (4951) Hadisin metni; Müslim'deki metindir.
[144] Ebu Dâvud, Edeb 78,
[145] Tirmizî, Edeb 66,
[146] Buhârî Edeb 108; Müslim, Edeb 17,
[147] Müslim, Edeb 16,
[148] Ebu Dâvud, Edeb 70, (4955); Nesâî, Kadâ 7,
[149] Ebu Dâvud, Edeb 70,
[150] Buhârî, Edeb 107-108; Ebu Davud, Edeb 70,
[151] Müslim, Edeb 14, (2139); Tirmizî, Edeb 66, (2840); Ebu Dâvud, Edeb 70,
[152] Ebu Dâvud, Edeb 70,
[153] Buhârî, Edeb 108; Müslim, Edeb 29,
[154] Buhârî, menâkıb 20, Edeb 106; Müslim, Âdab 1 (2131); Tirmizî, Edeb 68,
[155] Buhârî, Edeb 105, 106, 109, Menâkıb 20; Müslim, Adâb 2, (2133); Ebu Dâvud, Edeb 74 (4965); Tirmizî, Edeb 68, (2845).Bir rivayette şu ziyade var: "İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi künye yapmayın. Zira ben Kasım (taksim edici) kılındım. Aranızda taksim ederim."Ebu Dâvud'un bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur: "Kim benim ismimi almışsa, künyem ile künyelenmesin. Kim de künyem ile künyelenmişse, ismimle isimlenmesin."
[156] Ebu Dâvud Edeb 76,
[157] Ebu Dâvud, Edeb, 76, (4967); Tirmizî, Edeb 68, (2846). Yukarıdaki metin Ebu Dâvud'undur. Tirmizî, hadise, "sahîh" demiştir, ayrıca: "Burada bizim için ruhsat var" diye kaydetmiştir.
[158] Ebu Dâvud, Edeb 116 ; Tirmizî, Edâhî 17,
[159] Ebu Dâvud, Edeb 116; Tirmizî, Edâhî 17, .
[160] Ebu Dâvud, Edeb 69,
[161] Ahzab,33/5
[162] Müslim, Fedâil 150, (2369); Tirmizî, Tefsir, Lem yekun suresi, (2349); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4672).
[163] Müslim, Âdâb, 2, (2132); Ebu Dâvud Edeb 69, (4949); Tirmizî, Edeb 64.
[164] Ebu Dâvud, Edeb 69, (4950). Metin Ebu Dâvud'a aittir, Nesâî'de muhtasarolarak kaydedilmiştir (Hayl 3 (6, 218, 219)).
[165] Buhârî, Edeb 114; Müslim, Edeb 20, (2143); Ebu Dâvud, Edeb 70, (4961); Tirmizî Edeb 65,
[166] Hucurat,49/11
[167] M. Hamdi Yazır, Kur'an Dili, İstanbul 1938, 4465
[168] Ali-İmran,3/110
[169] Ebu Dâvud, Edeb 69, (4950). Metin Ebu Dâvud'a aittir, Nesâî'de muhtasar olarak kaydedilmiştir (Hayl 3 (6, 218, 219)).
[170] Buhârî, Akîka 1; Müslim, Adab 24, (2145).
[171] Ali-İmran,3/45
[172] Meryem,19/7
[173] Ebu Dâvud, Edeb 69,
[174] Müslim, Edeb 14, (2139); Tirmizî, Edeb 66, (2840); Ebu Dâvud, Edeb 70,
[175] Müslim, Âdab 13, (2138); ve Ebu Dâvud, Edeb, 70, (4960)
[176] Buhârî Edeb 108; Müslim, Edeb 17.
[177] Müslim, Edeb 16,
[178] Ebu Dâvud, Edeb 70,
[179] 26 - Müslim, Edeb 14, (2139); Tirmizî, Edeb 66, (2840); Ebu Dâvud, Edeb 70,
[180] Kasas,28/4-6
[181] Rad,13/11
[182] Bakara,2/233
[183] Sahihi Müslim, Birr Ve's-Sıla Ve'l-âdab, 149.
[184] Tirmizî, Zühd 47, (2381); İbnu Mâce, Et'ime 50,
[185] Ebû Dâvûd, Eşribe: 20; İbn Mâce, Eşribe: 24.
[186] Tirmizî, Daavât 100,
[187] Ebû Dâvûd, Tıp: 1; İbn Mâce: Tıp: 1
[188] Sahihi Müslim, Kader,34
[189] Abdullah el-Mavsili, el-İhtiyar, IV,168-169; Sahih-i Buhârî, Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi, 11, 96,
[190] Muvatta, Hüsnü Hulk 3, (2, 903); Tirmizî, Zühd 11, (2318, 2319); İbnu Mace, Fiten 12,
[191] Kasas,28/7
[192] Kasas,28/10
[193] Müslim, Rada 11, (1446); Nesâî, Nikah 50,
[194] Daha geniş Bilgi için bakz: Feyzul Kadiri, 4/55
[195] Nisa,4/23
[196] Bakara,2/233
[197] Talak,65/6
[198] Bakara,2/233
[199] Talak,65/6
[200] Dârimî, Nikâh, 49; Müslim, Radâ', 25; Ebû Dâvud, Nikâh, 10; Tirmizî,Rada', 3; Malik, Muvatta', Rada', 18
[201] bk. İbn Mâce, Hudûd, 9; Dârimî, Hudûd, 16; Mâlik, Muvatta, Hudûd, 10) âyetine benzer.
[202] Nisa,4/23
[203] İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, Mısır 1316/1898, 3, 345 vd.
[204] Buhârî, Şehâdât, 7; Müslim, Iradâ',1
[205] Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1394/1974, 4, 135 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, 7, 537 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, Mısır (t.y.), 2, 34 vd.; ez-Zühayli, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh Dimaşk 1405/1985, 7, 705 vd.
[206] Ahkaf,46/15
[207] Nisa,4/23
[208] Buhârî, Nikâh, 21,
[209] Buhârî, Şehâdât, 7; Müslim, Rada', 1
[210] Bk. el-Kâsânî, a.g.e.,3, 4, 5; el-Meydânî, el-Lübâb,3, 33; ez-Zühayli, a.g.e.,7, 138, 139
[211] Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 222
[212] İbn Kudâme, el-Muğnî, 6, 572; el-Meydânî, a.g.e., 3, 32
[213] bk. İbnül-Hümâm, a.g.e., 3, 19, 20; el-Kâsânî, a.g.e., 4, 14; İbn Kudâme, a.g.e., 7, 558 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., 7, 712 vd.
[214] Buharî, Edeb, 12-13
[215] Dârimî, Sünen,1, 167
[216] Ebû Dâvud, Sünen, Tahâre, 49; Dârimî, Sünen, I, 175
[217] Buhâri, Libas, 51, 63, 64; Müslim, Tahare, 49; Ebu Davud, Tereccül, 16; Tirmizi, Edeb, 14
[218] Ahmed İbn Hanbel III, 415; Ebu Davud, Tahare, 129
[219] Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 1, 123 vd.; Şâh Veliyyullah b. Abdirrahım ed-Dehlev, Huccetullahi'l-Bâliğa, I, 182 vd.; İbn Mâce, Sünen, Tahâre, 1, 107 vd.
[220] Enam,6/90
[221] Bakara,2/124
[222] Nahl,16/123
[223] Ebû Davud, Sünen (dipnot), Tahâre, 1, 44-45
[224] Nûr, 24/31
[225] Nesâî, Zînet 39,
[226] Nemenkânî, el-Fethurrahmânî, N/190
[227] bkz. Hindiyye V/289; Mebsût X/149
[228] Ibn Kayyim, Tuhfe 170
[229] Ibn Kayyim, a.g.e.170
[230] Buhârî, nikâh 82; Müslim, fedâilü's-sahâbe 92
[231] İbn Kesır, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Âzim, Beyrut 1969, 1, 22 vd.; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1971, 1, 57 vd.
[232] Duha,93/11
[233] Enam,6/120, 121
[234] Sebe,34/13
[235] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Mısır 1977,5, 62; Muhammed Ali es-Sabûnî, Saffetu't-Tefâsîr, İstanbul 1987, 2 548
[236] Enam,6/78
[237] Hacc,22/36
[238] İnsan,76/1-5
[239] Neml,27/40
[240] İbn Kesir, Tefsiru'l Kur'ani'l-Azîm, 3, 364)
[241] Ahmed b. Hanbel,5, 160; Müslim, Birr, 55; Tirmiz, Kıyâm, 48; İbn Mace,Zühd, 30
[242] Kamer,54/33-35
[243] Lokman,31/12
[244] İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azım,3, 444
[245] Muhammed b. Allan, Delilu'l-Falihn, Mısır 1971,1, 146 vd.
[246] Ali-İmran,3/45
[247] Ali-İmran,3/39
[248] Hud,11/71
[249] İbni Abdil Berr
[250] Ebû Dâvud, Edâhî 21, (2837, 2838); Tirmizî, Edâhi 23, (1572); Nesâî, Akîka 5, (7, 166.
[251] Muvatta, Akîka 1,
[252] Ebû Dâvud, Edâhî 21, (2834, 2835, 2836); Tirmizî, Edâhî 17, (1516); Nesâî, Akîka 3,
[253] Muvatta, Akîka 4,
[254] Ebû Dâvud, Edâhî 21, (2841); Nesâî, Akîka 4,
[255] İbn Mâce hadis no: 3163, Zebâih, no: 1515
[256] Tecrid-i Sarih Tercümesi, 11, 401
[257] Ebu Dâvud, Edahî, 20
[258] İbn Hanbel, 2, 182
[259] Mü'min,40\ 69; Ebu Dâvud, Salât 358, (1479); Tirmizî, Tefsir 2, (2973, 3244), Daavât 2, (3369); İbnu Mâce, Duâ 1,
[260] Bakara,2/186; Cami'u'l-Usûl'de bu rivâyet öncekinin devamıdır
[261] Yunus,10/12
[262] Lokman,31/32
[263] Furkan,25/77
[264] Tirmizî, Daavât 112,
[265] Buhârî, Tevhid 35, Teheccüd 14, Daavât 13, Müslim,Salâtu'l-Müsâfirin 166, (758); Muvatta, Kur'ân 30, (1, 214); Tirmizî, Daavât 80, (3493); Ebû Dâvud, Salât 311,
[266] Gâfir,40\ 60;Tirmizî, Tefsir, Gâfir, (2973); Ebû Dâvud, Salât 358, (1479). Metin Tirmizî'ye aittir.
[267] Fatiha,1/5
[268] Bakara,2/186
[269] Tirmizî, el-Bakara Sûresi Tefsiri, 16
[270] Bakara,2/286
[271] Enbiya,21/83
[272] Enbiya,21/89
[273] Araf,7/23
[274] Yusuf,12/101
[275] Enbiya,21/87
[276] Tirmizî, Davet, 64
[277] Buhârî, Tıb, 18; Müslîm, İman, 371, 372
[278] Müslim, İlm, 16; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6; Tirmizî, İlm,15
[279] Ahzab,33/56
[280] Müslim, Vasiyyet,14; Ebû Dâvud, Vesâyâ, 14
[281] İbrahim,14/39
[282] Ebû Dâvûd, Vitr, 23; Tirmizî, Daavât 109; İbn Mâce, Menâsik 5
[283] Ebû Dâvûd, Salât, 358; Tirmizî, Daavât, 65
[284] Buhârî, Hars,13
[285] İmam Malik, Muvattâ, Hacc, 128
[286] Ali-İmran,3/173
[287] Tevbe,9/103
[288] Enam,8/10
[289] Ahkaf,46/6
[290] Bakara,2/186
[291] Buhârî, Daavât 50, 67, Cihâd 131, Meğâzî 38, Kader 7, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 44, (2704);Tirmizî, Daavât 3, 59, (3371, 3457); Ebû Dâvud, Salât 361.
[292] Tirmizî, Daavât 99,
[293] Araf,7/55
[294] Buhârî, Cihad, 131; Daavât, 51; Tevhid 9; Ebû Dâvûd, Vitr, 26; İbnHanbel, 4, 394, 402, 418; Müslim, Sahih 4, 2076
[295] Tirmizî, Birr 33,
[296] Tirmizî, Menâkıb 85,
[297] İbni Kayyım el-Cevzi, Tuhfe,s,136
[298] İbn Manzur, Lisânü'l-Arab, Beyrut, (t.y.), 5, 55
[299] Râgıp el-İsfahânî, el-Müfredât, 38 vd.; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 3, 1889 vd.; Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, İstanbul 1986, 198 vd.
[300] Rum,30/30
[301] Nahl,16/78; Ayrıca bkn. 17/77; 33/62; 40/85; 48/23
[302] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5. 251-252
[303] Rum, 30/30
[304] Buhâri, Cenâiz, 79; Müslîm, Kader, 23-25; İman, 264; Ahmed b. Hanbel,Müsned, 2, 233, 435
[305] 7 - Buhâri, Libas, 51, 63, 64; Müslim, Tahara, 49; Ebû Dâvûd, Tereccül, 16; Tirmizî, Edeb, 14
[306] Abdurrezzak Sanânı, Musannef, Beyrut 1970, 4, 334
[307] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4, 194
[308] Dârimî, Buyû, 2; "Ameller niyete göredir.";Buhâri, Itk., 6
[309] Müslim, Birr, 14
[310] Müslim, Cennet, 63; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4, 162
[311] Araf,7/172
[312] Bkz: İnsân, 76/3; et-Tîn, 95/4; el-Beled, 50/10; en-Nisâ, 4/28; el-İsrâ, 17/51; el-Mülk, 67/3; el-İnfitâr, 82/7-8
[313] Münâvî, Feyzu'l-Kadir, Beyrut 1972, 5. 34; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1978, 6, 3822).
[314] Rum,30/30
[315] Talak,65/1
[316] Rad,13/28
[317] Encyclopedia Britannica, "Birth control", 3, 705; Moye W. Freymann,Encyclopedia Americana, "Birth control", mad., 4/4-7; Eski Ahit, Tekvin, 22/15-17; Ebu'l-Ala Mevdudi, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, İstanbul 1967; M. Esad Kılıçer, "İslâm'da Aile Planlaması", A.Ü.İ.F. Dergisi 24, Ankara 1981, 494 vd.; Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, İstanbul 1983, 176-178
[318] İbn Âbidin, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1983, 6 32 vd.; Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, İstanbul 1985, 116; Melâhat Aktaş, İslâm Toplumunda ve Çağımızda Kadın, İstanbul 1982, 67
[319] Gazâlî, İhyâu Ulûmid-Din, 2, 41.
[320] Mevdûdî, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, İstanbul 1967
[321] İsra,17/31
[322] Buhârî, Nikâh, 42; Müslîm, Nikâh, 1438; Neseî, Nikâh 107/6; Ebû Dâvud,Azil, 2170-2173; Tirmizî, Bâbu Kerâhiyeti'l-Azli, 1138
[323] Bakara,2/223
[324] Nisa,4/119
[325] Şura,42/49-50
[326] İbn Mâce,1, 592
[327] Lokman,31/14
[328] Fussilet,41/47
[329] Bu hadisi değişik lâfızlarla Buharî, Müslim, Ahmed b. Hanbel, Taberani,Hakim ve Beyhaki, İbn Mace kitaplarında yazmışlardır.
[330] Bakara,2/233
[331] İnfitar,82/7
[332] Nahl,16/90
[333] Nisa,4/58
[334] Enam,6/1
[335] Araf,7/87
[336] Tirmizî, Da'avât, 83
[337] Nisa,4/135
[338] Nisa,4/58
[339] Maide,5/8
[340] Nahl,16/90
[341] Nisa,4/58
[342] Maide,5/42; ayrıca bk. el-Hucurât, 49/9
[343] Müslim, İmâre, 18
[344] Buhârî, Edep, 36
[345] Mâide, 5/44, 45, 47
[346] Tirmizî, Ahkâm, 4
[347] Müslim, Hudûd, 2
[348] Sad,38/26
[349] Şura,42/15
[350] Mevdûdî, Hilafet ve Saltanat, Terc. Prof. A. Genceli, İstanbul 1980, 68
[351] Maide,5/8
[352] Hucurat,49/13
[353] Buhârî, Hudûd 12: Müslim, Hudûd, 8-9
[354] İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, 2, 241
[355] Nisa,4/58
[356] Buhârî, Cuma, 44; Ahmed b. Hanbel, 2, 108)
[357] Mevdûdî, "Tefhîm",1, 329)
[358] Tirmizî, Ahkâm, 4)
[359] İbn Mâce, Oruç, 48
[360] Nisa,4/59
[361] Buhârî, Ahkâm.1; İbn Mâce, Cihad, 39
[362] 36 - Mevdûdî, Tefhim, 1, 329)
[363] 37 - Muhammed İbn Abdü Rabbihi, el Ikdü'l-Ferîd, 1, 25
[364] Enfal,8/63
[365] Ali-İmran,3/31
[366] Sahih-i Buhari,kıyamet,23
[367] Müslim Birr ve Sıla, 161.
[368] Riyazü's-Salihîn, 1, 413
[369] Araf,7/156
[370] Y. Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 3, 1123
[371] Buhârî, Edeb, 19
[372] Tirmizî, Birr, 15
[373] Müslim, Fedâil, 66
[374] Buhârî, Edeb, 18
[375] Buhârî, Edeb, 19
[376] Araf,7/156)
[377] Araf,7/151
[378] Muninun,23/109
[379] Buhârî, Edeb, 18
[380] Enbiya,21/107
[381] Ali-İmran,3/159
[382] Tevbe,9/128
[383] Fetih,48/29
[384] Beled,90/17
[385] Buhari, Edeb, 19, Müslim, Tevbe, 17
[386] Buhari, Edeb, 18
[387] Müslim, Fezail, 66
[388] Ebu Davud, Edeb, 58; Tirmizi, Birr, 16
[389] Müslim, Libas, 107
[390] Buhâri, Şürb, 9, Edeb, 27; Müslim, Selam,153, Cihad, 44
[391] Buhari, Edeb, 18, 27; Müslim, Fezail, 65
[392] Ebu Davud, İsti'zan, 39
[393] Kehf,18/64
[394] Kasas,28/11
[395] Ali-İmran,3/62
[396] Kasas,18/13
[397] Ali-İmran,3/138
[398] Nahl,16/125
[399] Mehmed Sofuoğlu, Tefsire Giriş s.97
[400] Ö.N.Bilmen, Tefsir Tarihi,1, 84
[401] Rağıb el-Isfahanî el-Müfredât, Nebi maddesi
[402] Saît Ramazan el-Butî, Kübrâ el- Yakîniyyât el-Kevniyye, s. 172
[403] İbn Manzur, Lisanul-Arab, Nebi mad.; et-Taftâzânî, Şerhu'l-Makâsıd, 2,128
[404] el-Müfredat, Resul mad., Lisanul-Arap, Resul maddesi
[405] bk. el-Butî, a.g.e., s. 173
[406] Nebî ve Resul kelimelerinin terim anlamı, aralarındaki fark ve deliller için bkz. et-Taflâzânî, Şerhul-Makâsıd,2/128, el-Cürcanî, Şerhul-Mavâkıf,3, 173-174; İbnul-Hümam, Şerhul-Müsâyere, 198; Kadı İyâd, eş-Şifâ, I/210; ed-Devvânî, Celâl-Şerhul-Akâidi'l-Adudiyye, 3; Mustafa Sabri, Mevkiful-Akli vel-İlmi vel Âlem, Kahire 1950, 4/40; el-Bûtî, a.g.e., 173
[407] Nahl,17/95
[408] Fatır,35/24
[409] Yunus,10/47. Ayrıca bkz. en-Nahl 16/36; er-Rum, 30/47; ez-Zuhruf, 43/6; er-Ra'd13/8; İbrahim,14/4; el-İsrâ,17/15
[410] Bakara,2/136
[411] bkz. el-Bakara, 2/177 ve 285, en-Nisâ, 4/ 136
[412] el-Bûtî, a.g.e.,186-191; Ali Arslan Aydın, en-Nübüvve Fil-Kur'an ve İndeFelasifetil-İslâm, Kahire 1958, s. 5-9 ve İslâmda İman ve Esasları 6. Baskı, İstanbul 1990, s. 184-187
[413] Sebe,34/28
[414] Araf,7/158
[415] 35/24; 10/47; 17/15
[416] Nisa,4/ 164
[417] bkz. et-Taftazânî, Şerhul-Akâidi'n-Nesefıyye ve Havaşîhi, s. 460-465;Aliyyul-Korî, Şerhul-Fıkhıl-Ekber, s. 102-104: Abdurrahman el-Cezirî Tavdihu'l-Akaid Fi İlmi't-Tevhid s. 136-138
[418] Enam,6/l24
[419] Araf,7/68
[420] Kasas,28/26
[421] Duhan,44/18
[422] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, Beyrut 1391,1, 209; İbn Sa'd, Tabakât,1, 146;Abdurrazzâk, el-Musannef,5, 319; İbnül-Esîr, el-Kâmil, Beyrut 138/1965,2, 45; Taberî, Tarih, Mısır 1.326,2, 201
[423] Meryem,19/41
[424] (33/39
[425] (3/161
[426] Taha,20/114
[427] Kıyamet,75/16-17
[428] Sabunî, el-Bidâye, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara 1979, s. 121-122
[429] Hucurat,49/6
[430] Bakara,2/143
[431] Râzî, İsmetü'l-Enbiyâ, Kahire 1986, s. 41-42; Mefatih'ul Gayb, 3, 8
[432] Saf,61/2-3
[433] Mefâtihu'l-Gayb,3, 8; İsmetü'l E'nbiyâ, s. 42, 43
[434] Buharî, İmân, 37; Müslim, İmân, 1; Ebû Dâvud, Sünnet, 15; Tirmizî, İmân,4; İbn Mâce, Mukaddime, 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned,1, 51
[435] Rabbânî, el-Mektûbât, İstanbul 1963, 3, 22
[436] Müslim, Zühd 73, (3005); Tirmizî, Tefsir, Bürûc: Ashab-ı Uhdud, Kur'an-ı Kerim'de temas edilen zalim bir zümredir. Büruc suresinin 4-10. ayetleri onlardan bahseder, uhdud, hendek demek olduğuna göre, ashab-ı uhdud hendek sahipleri demektir. Kur'an'da bu hendek sahiplerinin kimler olduğu, ne zaman yaşadığı tafsil edilmez. Daha çok onların, mü'minlere dinlerinden dönmek için işkence yaptıkları belirtilir. Bunlar, içerisine ateş yakılmış hendeklerin sahipleridir. Dinlerinden dönmeyen mü'minleri bu hendeklere atıp yakmaktalar ve karşıdan bu manzarayı vicdansızca vahşi bir zevkle seyretmektedirler. Ama, hiçbir zalim felah bulmadığı gibi, bunlar da felah bulmamış, ayet-i kerime ashab-ı uhdud'un gebertildiklerini belirtmiştir. Müfessirler, ashab-ı uhdudla ilgili on ayrı hikâye kaydederler. Hikâyelere göre bu işkenceler Yemen'de, Mecran'da, Irak'ta, Şam'da, Habeşistan'da... Mecusiler, Yahudiler veya diğer bazı krallar tarafından icra edilmiştir. Kur'an'ın ıtlakı hepsine hak verdirecek mahiyettedir. Sanki, ayette bir hadiseye değil, bu çeşitten pek çok hadiseye bir iş'ar olmaktadır. Dolayısıyle, nakledilen hikâyelerin farklı yerlerle ilgili olması, onların batıl olduğuna delil olmaz. Bilakis ateş dolu hendeklerde mü'minlerin, insanlık tarihi boyunca mükerrer kereler imha edildiklerini, yakıldıklarını ifade eder. Ancak, Kur'an-ı Kerim'in öncelikle Kureyşliler tarafından bilinen bir hâdiseyi nazara vermesi gayet tabiidir. Kur'an bunları tel'in etmekte, kötü akibetlerini haber vermektedir. Bundan sonra gelip mü'minlere cehennemî azap verecek zalim kâfirlerin de aynı akibete uğrayacakları, mü'minlere bildirilerek teselli verilmektedir.
[437] el-İsfahânî, el-Müfredât, İstanbul 1986, 27, "emme" mad.
[438] Enam,6/38
[439] Ebu Davud, Edâhî, 22; Tirmizî, Soyd,16,17; Nesefî, Soyd,10; İbn Mace,Soyd, 2
[440] Müslim, Selam, 148
[441] Bakara,2/213
[442] Maverdî, en-Nuketu ve'l-Uyûn, Beyrut, 1992,1, 271
[443] Ahmed b. Hanbel, 5, 383
[444] Buharî, Tefsir sure 17,11
[445] Ali-İmran,3/104
[446] Ali-İmran,3/110
[447] Ali-İmran,3/113
[448] Araf,7/181
[449] Hucurat,49/13
[450] Ali-İmran,3/104
[451] Ali-İmran,3/110
[452] Ahzab,33/21
[453] Rum,30/32
[454] Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân 21; Tirmizi, Fedâilu'l-Kur'ân15, 2909; Ebu Dâvud, Salât 349, 1452 H.; İbnuMâce, Mukaddime 16,211. H.
[455] Enfal,8/29
[456] Neml,27/80
[457] Rum, 30/52
[458] Ebu Dâvud, Salât 154, (887); Tirmizî, Tefsir, Tin, (3344),
[459] Tirmizî, Daavât 65, (3471); Ebû Dâvud, Salât 358,
[460] Ebû Dâvud, Salât 184, (985); Nesâî, Sehv 57,
[461] Tirmizî, Daavât 109 (3538); Ebû Dâvud, Salât 358, (1495); Nesâî, Sehv 57,
[462] Bakara,2\ 163; Âl-i İmrân,3\ 1-3; Ebû Dâvud, Salât 358, (1496); Tirmizî Daavât 65,
[463] Buhârî, Daavât 68; Müslim, Zikr 5, (2677); Tirmizî, Daavât 87,
[464] A 'râf, 7/180; el-İsrâ, 17/1 10; Tâhâ, 20/7; el-Haşr, 59/24
[465] Araf,7/180
[466] İsra,17/110
[467] Buhârî, Daavât 68; Müslim, Zikr 5, (2677); Tirmizî, Daavât 87,
[468] bk:Haşr,59/23; 62/1
[469] bk:Haşr,59/23
[470] Ali-İmran,3/83
[471] bk:A 'raf, 7/85; Yûnus, 10/109; Yûsuf, 12/80
[472] bk:En'âm, 6/103
[473] bk:Ahzâb, 33/39
[474] bk:Nisa,4/1
[475] Bakara, 2/186
[476] Bakara,2/247
[477] Hud,11/90
[478] Hud,11/73
[479] Hacc,22/6
[480] Fussilet,41/39
[481] Bakara,2/250;3/1
[482] Bakara,2/20
[483] Tur,52/28
[484] İbni Haldun,Mukaddime, 2, 236
[485] İbni Haldun Mukaddime, 2, 237.
[486] Yasin,36/69
[487] Hakka,69/38-43
[488] Enbiya,21/5
[489] Saffat,37/36-37
[490] Tur,52/30
[491] Şuara,26/224-226
[492] Şuara,26/227
[493] Mevdudi, Tefhimu'l-Kur'ân, İstanbul, 1991, 4, 81.
[494] Buhârî, Enbiya 50, Amel fi's-Salat 7; Müslim, Birr 7, 8, (2550). Metin Müslim'den alınmalıdır.
[495] Bakara,2/171
[496] Râgıp el-İsfahânı, Müfredât, 342
[497] İbn Mace, Zühd, 31
[498] Gazzâlî, el-Mustasfâ, Bulak, Mısır 1322. II. 31: İbnü'l-Hümâm. Et-Tahrîr, Şerhu 't-takrir ile birlikte, Kahire 1316-1317, I, 329; Pezdevî, Usûl, Keşfü'l-Esrâr kenarında, İstanbul 1308, I, 66
[499] bk:Bakara,2/163
[500] Bakara,2/164
[501] bkz:24/35
[502] bkz:42/52), (6/122
[503] Mülk,67/10
[504] İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab, Beyrut 1374/1955, "kıyas" maddesi; Nesefi, elMenâr Fi Usûli'l-Fıkh, İstanbul 1326, s.22; Abdulvahhâb Hallâf, Mesâdiru't-Teşrii'l-İslâmi, Küveyt 1970, s.21, Sadru'ş-Şeria'nın Tenkihu'l-Usûl'ünden naklen
[505] Şâfiî, er-Risâle, Kahire 1940, s.477
[506] Buhârî, Ahkâm, 13
[507] Mahmud Es'ad, Telhîsu Usûli'l-Fıkh, İzmir 1313, s.12
[508] Nisa,4/23
[509] Buhârî, Nikâh, 27
[510] Hallaf, a.g.e., s. 24
[511] Abdülkadir Şener, Kıyas İstihsan İstislah, Ankara 1974, s.70; es-Serahsî,Usûl, vrk. 98/a, 178/a'dan naklen; M. Es'ad, a.g.e., s.11
[512] Muhammed,47/10
[513] Casiye,45/21
[514] Sad,38/28
[515] Ebû Dâvud, Savm, 33; Dârimî, Savm, 21
[516] Muhammed Ebû Zehra, Usûlü'l-Fikh, s.220
[517] Serahsı, el-Mebsût, Kahire 1324-1331, 16, 62, 63; İbn Kayyim, İ'lâmü'lMuvakkı'in, Delhî 1313-1314,1, 30
[518] Nisa, 4/59
[519] Bakara, 2/179
[520] Ahzâb, 33/37
[521] Nur,24/27
[522] Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s.52
[523] Buhârî, Diyât, 23; Libâs, 75
[524] Ebû Zehra, a.g.e., 223, 224
[525] 17- es-Serahsı, Usûl, Kahire 1372-1373, 2, 131, 132; İbn Kayyim, İ'lâm, Kahire1325, 1326,1, 253
[526] Suyûtî, el-Câmiu's-Sağîr, Feyzu'l-Kadir ile birlikte, Mısır 1938, 3, 256
[527] Dârimî, Sünen, Dımaşk 1349, I, 66
[528] el-Münâvî, Feyzü'l-Kadir, Mısır 1938, 3, 256). (Hallâf, a.g.e., s.38
[529] Serahsî, a.g.e., 2, 121
[530] İbn Kayyim, İ'lam,1, 16, 17, 20, 21
[531] Ali-İmran,3/190
[532] İsfahânî, el-Müfredât, İstanbul 1986, 578
[533] Ali-İmran,3/191
[534] Nahl,16/11
[535] Gazzâli, İhya, Beyrut, t.y. 4, 423 vd.
[536] Rad,13/3
[537] Nahl,16/10,11
[538] Haşr,59/21
[539] Tirmizi, Hudud, 1; Ebu Davud, Hudud, 16
[540] İhlas,12/1- 4
[541] Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327/1909, 7, 172; el-Cezîrî, el-Fıkh alel-Mezâhibil-Erbaa, Kahire 1392, 2, 350 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 125, 126
[542] Nisa,4/6
[543] İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr,5, 95; Mecelle, mad, 946, 947
[544] Nisa,4/6
[545] İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, 2, 276 vd.; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, 5,104; Ebû Zehrâ, Usülül-Fıkh, s. 335-337
[546] bkz. Mâide, 5/1
[547] Buhârî, Buyû', 48, Husumât, 3; Müslim, Buyû', 48
[548] Bakara,2/286
[549] bkz. Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327-28/1909-1910, 8,172; İbnü'l Hümâm, Fethu'l-Kadîr; Bulak 1315-1317 H., 8, 324 vd.
[550] Ebû Davud, Salât, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2,180,187
[551] Kâsânî, a.g.e.,7, 172; el-Cezîrî, Kitâbü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, Kahire 1392,2, 350 vd.; Mecelle, madde, 978; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 122 vd.; Muhammed Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, Kahire, (t.y.), s. 331
[552] Mecelle, mad., 946-947; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, 5, 95
[553] Nisa,4/6
[554] Kâsânî, a.g.e., 5,169 vd.; el-Cezîrî, a.g.e., 2, 352
[555] Ali-İmran,3/14
[556] Nisa,4/23-24
[557] Nisa,4/34
[558] Riyâzu's-Sâlihîn, 1, 331
[559] Riyâzu's Sâlihîn, 1, 319
[560] Nur,24/30
[561] Tâhâ, 20/132
[562] Riyâzu's-Sâlihîn, 1, 339
[563] Ebû Davud, Nikâh, 41
[564] İbn Mâce, Nikâh, 3
[565] Buharî, Nikâh, 93
[566] Müslim, İmâre, 56
[567] Ebû Dâvud, Talâk, 18
[568] 18 - Buhârî, Nikâh, 116
[569] Riyâzu's Sâlihîn, 1, 326
[570] Aynı eser, 323
[571] Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, 5, 174
[572] Riyâzu's-Sâlihîn, 1, 329
[573] Tecrid-i Sarih Tercümesi, 12, 127
[574] Ebû Davud, Vesâyâ, 14
[575] Lokman,31/14
[576] İsra,17/23-25
[577] Riyâzu's-Sâlihîn, 1, 347
[578] İbrahim,14/41
[579] Nur,24/58
[580] Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1,2; Ebû Dâvud, Edeb, 120
[581] İbn Hanbel,5, 198.
[582] Nesâî, Cihad, 6
[583] Rum,30/21
[584] Bakara,2\187
[585] Avnu'l Ma'bûd Şerh Ebu Dâvud, 1, 173
[586] Buhârî, Nikâh, 16
[587] Buhârî, Nikâh, 66 vd.
[588] İbn Mâce, Nikâh, 50.
[589] Nisa,4\19
İslami Okul Okulların En Önemlisi