Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 6. Sayfa - Ahkam

            EFAL-İ MÜKELLEFİN

            AHKÂM-I ŞER’İYYE’NİN İSTİNAT ETTİĞİ DELİLLER

            FUKAHA’NIN TABAKALARI

            İMAM-I ÂZAM EBU HANİFE

            İMAM MALİK BİN ENES          

            İMAM ŞÂFÎ

            İMAM AHMED BİN HANBEL

  AMELİ HÜKÜMLER

İslam dini ilahî bir rahmettir. Bir hukuk nizamı, bir ahlâk nizamıdır. Aile hukuku, miras hukuku, ceza hukuku, ticaret hukuku gibi hukuk esasları yanında, önleyici hukuk diyebileceğimiz tedbirî yasaklar da vardır ki bu hususa başka hiçbir hukuk sisteminde rastlamak mümkün değildir.

İslam’da harama götüren her şey haramdır.

Zina haramdır. Dolayısıyla zinanın öncüleri olan, nâmahrem bir erkek ve kadının kapalı bir yerde yalnız başlarına oturmaları da haramdır.

Katî bir zaruret olmadıkça nâmahrem birisinin herhangi çıplak bir uzvuna dokunmak, ısrarlı bir şekilde bakmakda haramdır.

Keza içki haramdır. İçki imalatı, içki satmak, içmesi için bir başkasına vermek, satın alıp getirmek, içki imalatı yapılan bir yere üzüm satmak da haramdır.

Faiz haramdır. Faizli işlemlere kefil olmak da, aracı olmak da haramdır.

Günah-ı kebairin, (büyük günahların) kilidi mesabesinde olan bu önleyici hukuku hâşa önemsememek, bu hususta titizlik göstermemek veya bu gibi meselelere cevaz vermek, bu kilidin kırılması demektir. Dolayısıyla toplumun pervasızca haramlara, büyük günahlara dalmasına cevaz vermek demektir.

 

EFAL-İ MÜKELLEFİN

İslam dini, Müslümanların Allah Teâlâ’ya, kendi nefsine ve diğerlerine karşı vazifelerini çok açık bir şekilde ortaya koymuş, karşılıklı ilişkilerde dikkat edilmesi gereken hususları bildirmiştir.

Mükellef olan her Müslüman, emir ve nehiylere muhataptır. Emirleri yerine getirmek, nehiylerden sakınmakla görevlidir. Efal-i Mükellefin denilen, yani akıl baliğ olan bir Müslümandan sâdır olan fiiller sekizdir.

1- Farz,

2- Vacip,

3- Sünnet,

4- Müstehap,

5- Mübah,

6- Haram,

7- Mekruh,

8- Müfsit.

Bu fiillerden, farz, vacip, sünnet, müstehap ve mübah fiilleri yapmak meşrûdur. Haram, mekruh ve müfsit olan fiilleri yapmak ise gayri meşrudur.

Yapılması meşru olanları yapan, emredilenleri yerine getiren Müslüman Mûtî’dir.

Gayri meşru olan fiilleri, nehyedilenleri yapan Müslüman Âsi’dir.

Müslüman’a yakışan teslim olup itaat etmektir. Zaten Müslüman demek, teslim olan ve itaat eden demektir. Teslimiyeti zayıf olanın itaatı da zayıftır.

Beşeriyet icabı işlenen günahtan, isyan ve tuğyandan hiç vakit geçirmeden tevbe edilmelidir.

Küçük olsun, büyük olsun günahlarda ısrar etmek asla caiz değildir. Müslüman bir kişi günahları ne kadar çok ve büyük olursa olsun, bilmeli ve inanmalı ki Allah Teâlâ’nın affı çok daha büyüktür. Allah Teâlâ’nın mağfiretinden asla ve asla ümit kesilmemelidir.

1- Farz: Yapılması Allah Teâlâ tarafından kesin bir delil ile sabit olan demektir. Farz-ı ayn ve farz-ı kifaye olmak üzere iki kısımdır:

a- Farz-ı ayn: Mükellef olan her Müslümanın yapması gereken, başkalarının yapmasıyla üzerinden sakıt olmayan demektir. Namaz ve oruç gibi.

b- Farz-ı kifaye: Mükellef Müslümanlardan bir kısmının yapmasıyla diğerlerinden sakıt olan farzdır. Çünkü bu farz Müslümanlara ayrı ayrı değil, hepsine birden farz kılınmıştır. Cenaze namazı gibi.

2- Vacip: Yapılması Allah Teâlâ tarafından emredildiği kesin bir delille değil de zanni bir delille sabit olandır.

Fatiha’nın namazın her rekatında okunması gibi.

3- Sünnet: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin farz ve vacibin dışında bazen terk etmekle beraber devamlı olarak yaptığı fiil ve hareketlerdir.

Müekked sünnet, gayri müekked sünnet olmak üzere iki kısımdır:

Sünnet-i müekkede: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin devamlı yapıp da çok az terk ettikleri ibadetlerdir.

İslam’ın şiarından olan ve Sünnet-i Hüda denilen, ezan, ikamet ve cemaatla namaz kılmak gibi sünnetler de sünnet-i müekkededir.

Gayri müekked sünnet: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin sürekli olarak değil de zaman zaman yaptığı ibadetlerdir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin yemek, içmek, giymek, oturup, kalkmak, yürümek gibi kendi halleri ile ilgili adet kabilinden yaptıkları Sünnet-i Zevaid denilen fiilleri de gayri müekked sünnetlerdir.

Her Müslüman farz ibadetlerden sonra, ister müekked, ister gayr-i müekked olsun Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünneti seniyyelerini, şevkle, aşkla, muhabbetle yerine getirmeye, yaşantısına yansıtmaya, O’nun boyasıyla boyanmaya çaba göstermelidir.

4- Müstehap: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin bazen yapıp bazen de terk ettikleri ibadettir. Kuşluk, evvabin namazları gibi. Müstehaba mendup da denilir. Bu gibi nafile ibadetlere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem rağbet ederler, severek yaparlardı. Onun izinden giden sahabe-yi kiram, tabiin, tebe-i tabiin ve ümmetin ileri gelen alim, ârif, muttakileri, salihleri de aynı şekilde bu ibadetlere rağbet etmiş, severek yapmışlar ve başkalarına da tavsiye etmişlerdir.

5- Mübah: Kişinin yapmak ve yapmamakta muhayyer olduğu, serbest olduğu şeydir.

Yenilmesi helal olan bir yiyeceği, bir içeceği, yemek-yememek, içip-içmemek gibi.

6- Haram: Yapılması Allah Teâlâ tarafından kesin bir delille yasaklanmış olan her şey haramdır.

Haram da iki kısımdır:

a- Aslen haram olan. Buna liaynihî haram denir. Şarap, rakı, leş gibi.

b- Aslında helal olduğu halde başka bir sebeple haram olan. Buna da li gayrihî haram denir. Meselâ meyve yemek helaldir. Fakat başkasının bahçesinden izinsiz olarak alınan meyve yemek haramdır.

7- Mekruh: Şeriatta, yasak oluşu sabit olmakla beraber, haram olmadığına dair de bir işaret, bir delil bulunan şeydir. Yapılmaması doğru olan, yapılması hoş görülmeyen, kınanan şeydir. Cuma saatinde alışveriş yapmak gibi.

Mekruh da, tahrîmî ve tenzîhî olmak üzere iki kısma ayrılır:

a- Tahrîmî Mekruh: Harama yakın olan mekruha tahrîmî mekruh denir. Sigara içmek, Cuma saatinde alış veriş yapmak gibi.

Fıkıh ıstılahında mekruh lafzından, şayet tenzîhî kaydı konulmamışsa tahrîmen mekruh anlaşılır.

İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Âzam’a: "Bir şey hakkında o mekruhtur." Dediğiniz zaman neyi kastediyorsunuz diye sormuş. İmam-ı Âzam da "Tahrîmî"yi kastediyorum diye cevap vermiştir.

b- Tenzihî Mekruh: Helala yakın olan mekruhtur. Evlâ olanın aksini yapmaktır. Mesela: Abdest alırken aşırı derecede az su kullanmak gibi.

8- Müfsid: Başlanılmış meşru bir ameli bozup iptal eden şeydir. Meselâ namaz içinde gülmek gibi. Gülmek aslında gayri meşru bir şey değildir. Ancak meşru olan, sahih bir ibadeti bozduğundan, müfsid olduğundan gayri meşru olmuştur.

Mükellef yani akıl baliğ bir Müslüman İslam şeriatını öğrenmekle mükelleftir. Öncelikle farz-ı ayın olan ilimleri öğrenmelidir.

Şeriat: Allah Teâlâ’nın kulları için vazettiği dinî ve dünyevî hükümlerdir. Bunlar itikadî, amelî ve ahlâkî hükümler olmak üzere üç kısımdır:

Fıkıh: Kişinin amel yönünden lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir ki, bu bölümde şeriatın fıkıhla ilgili ahkamı anlatılacaktır.

 

AHKÂM-I ŞER’İYYE’NİN İSTİNAT ETTİĞİ DELİLLER

Bu deliller, kitap, sünnet, icma ve kıyas olmak üzere dörttür.

1- Kitap: Allah Teâlâ tarafından, Cibril-i emin vasıtasıyla yirmi üç senede Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem efendimize, ayet ayet, sure sure inzal edilen; lafzıda, manası da Allah’tan olan Kur’an’ı Kerim’dir. O’ndan sonra bir kitap gelmeyecektir.

2- Sünnet: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mübarek sözleri, fiilleri ve yanında yapılan bir fiile ses çıkarmayıp sükut etmeleridir ki, ümmet için Kur’an’dan sonra ikinci delildir.

Yapılan tariften de anlaşılacağı üzere sünnet üç kısımdır:

a- Kavlî sünnet.

b- Fiilî sünnet.

c- Takrîrî sünnet.

Sünnetler, rivayet edenlerin sayısına ve kuvvet derecelerine göre üç kısımdır:

a- Mütevatir sünnet: Yalan üzere ittifak etmeleri aklen caiz olmayan bir topluluğun, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettikleri sünnetler, hadislerdir. Mütevatir olan sünnetler katî hüküm ifade  ederler. İtikat, ibadet ve muamelatta delildir. Mütevatir sünneti, hadisi inkâr küfürdür.

b- Meşhur sünnet: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den başlangıçta bir iki zatın rivayet ettiği bilâhere ümmet arasında şöhret bulup ikinci ve üçüncü asırlarda tevatür derecesine ulaşan sünnetlerdir.

Bu sünnetleri reddeden kişi küfürle itham olunmazsa da fâsık ve sapıktır.

c- Haber- âhad: Bir kişinin bir kişiden, bir kişinin bir topluluktan veya bir topluluğun bir kişiden rivayet ettiği sünnetlerdir. Bu hadisler ile de ibadet ve muamelat hususunda amel edilir.

İnkarı küfre düşürmez, kişiyi fasık, sapık olarak vasıflandırmaz ise de bu gibi kişiler bid’at ehlinden sayılır.

3- İcma: Aynı asırda bulunan Müslüman müctehidlerin şeriatla ilgili bir hüküm üzerinde ittifak etmeleridir. Bu ittifaka icma-ı ümmet denilir.

Buna göre dinî bir meselede icmanın vaki olması, ancak ictihat etmeye selahiyetli aynı asırda yaşayan müctehid ulemanın ittifakı ile mümkündür. Yoksa bir kısım dinî meseleleri bilen, dinî ilimlerle meşgul olan kişilerin veya halkın bir meselede ittifak etmeleri icma değildir.

4- Kıyas-ı fukaha:  Herhangi bir meselede sabit olan bir hükmü aralarındaki bir benzerlikten dolayı içtihat yoluyla başka bir meselede de cari kılmaktır.

Mesela, bir ölçek buğday verip onun karşılığında bir ölçekten daha fazla buğday almak faiz olur. Buğdayın biri diğerinden kaliteli olsa da durum böyledir. Bu hususta nas varid olmuştur. Sebebi ise, aynı cins olması ve tartılmasıdır.

Keza, 5 kilo pirinç verip, karşılığında 6 kilo pirinç alınamaz. Bu hususta nas olmadığı için pirinç buğdaya kıyas edilerek bu hüküm verilmiştir. Çünkü burada da sebep aynıdır. Aynı cinsten olmak ve tartılmak.

İctihat: İbadet ve muamelata  ait bir hükmü, delilinden çıkarmak için bütün gücünü kullanmaktır.

Bu gibi hükümleri delillerinden istinbat eden, çıkaran zata müctehit denir.

 

FUKAHA’NIN TABAKALARI

Ulema, fukahayı yedi tabakaya ayırmıştır. Şöyle ki:

1- Şeriatta müctehit: Dört mezhebin imamları olan İmam-ı Azam, İmam-ı Şafi, İmam-ı Malik ve İmam-ı Ahmet şeriatta müctehit olanlardır.

2- Mezhepte müctehit: İmam-ı Azam’dan sonra mezhebimizin en önde gelen fakihleri, İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Züfer ve diğer mezheplerin bu durumda olan fakihleri mezhepte müctehittirler.

3- Meselede müctehit: Bu fakihler, mezhep imamından yani şeriatta müctehit olan zattan görüş beyan edilmemiş meselelerde ictihat edenlerdir.

Şems’ül-Eimme Serahsi, Ebu Hasen Kerhî, Fahr’ül-İslam Pezdevi, Kadıhan ve benzeri bu tabakadandır.

4- Ashab-ı tahric: Bu tabakadaki ve bundan sonraki üç tabakadaki fakihlere, mukallid denilir. Bunlar ictihada muktedir değillerdir. Bunların birinci tabakasında bulunanlara Ashab-ı Tahric denilir. Bu zevat şeriatta müctehid veya mezhepte müctehid olan fakihlerden iki manaya da ihtimali olan mübhem bir hükmü benzerlerine mukayese ederek kendi görüşlerine göre izah ederler. Veya iki vechi olan mücmel bir kavli tafsil edebilirler. Fahrûddin Râzi vb.

5- Ashab-ı tercih: Çeşitli rivayetlerden, bir kısmının diğerlerinden üstün olduğuna kanaat getirip bu evlâdır, bu görüş daha sahihtir gibi görüşlerini serdeden fakihlerdir. Kudûrî, Merginânî, İbni Hümam gibi.

6- Ashab-ı temyiz: Bu tabakadaki ulema, rivayetlerin kavisini, daha kavisini, zayıfını, daha zayıfını birbirinden ayırabilen zevattır. Kenz, Vikaye sahipleri gibi.

7- Mukallid-i mahz: Bu tabakadakiler, kuvvetli ve zayıfı birbirinden ayırt edemeyenlerdir. Bunlar bir mezhebe ait hükümlerin meselelerin büyük bir kısmını hıfz etmiş alimlerdir.

Maalesef zamanımızda bir kısım kişiler hiç de ehil olmadıkları halde ictihada cüret ediyorlar ve hatta daha önce hakkında icma vaki olmuş meselelerde bile ictihat etmeye kalkışıyorlar. Böylece hem kendileri sapıtıyor hem de bir kısım insanları saptırıyorlar. Bu gibilere asla iltifat edilmemeli, yalan yanlış fetvalarına uyarak İslamî yaşantımızı ifsat etmemeliyiz. Dünyanın geçici menfaatlarına aldanıp, ahiretin ebedi nimetlerinden mahrum olmamalıyız. Rabbimiz bizleri, tüm ümmeti Muhammedî her türlü sapıklıktan, dalâletten, kötü alimlerin şerrinden, her türlü şerirlerin şerlerinden muhafaza buyursun. Amin...

Hasan-ı Basrî rahmetullahi aleyh, dünyaperest, dünyaları için ahiretlerini feda eden, mevcut düzene yaltakçılık yapan âlimleri hep kınamıştır.

Bir gün Hasan-ı Basri, Basra Valisi’nin kapısı önünde bekleşen âlimleri görür ve onları şöyle azarlar:

"Niçin burada bekliyorsunuz? Cenab-ı Hak sizin gibi hükümdar kapısında bekleşen bilginleri çoğaltmasın. Sizler dünyalık peşinde koşan şu hükümdarların huzuruna mı girmek istiyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki, onlara yakınlık iyilerle beraber olmaya benzemez. Onların meclisleri salihler meclisi gibi değildir. Haydi burayı terk edin. Cenab-ı Hak iman edenleri sizin şu halinize düşürmesin. Ayakkabılarınızı ve en güzel elbiselerinizi giymişsiniz. Saçlarınızı keserek, gözlerinize sürme çekmişsiniz. Şu halinizle sizler ne kötü bir cemaat oldunuz. Tamahınızdan dolayı bıyıklarınızı bile kesmişsiniz. Yazık size. Ulemayı rezil ettiniz. Allah celle celaluhu iki yakanızı bir araya getirmesin. Eğer siz tenezzül ederek onlardaki servete göz dikmeseydiniz, elbette onlar size yönelecek, sizdeki ilme gıpta edecekti. Fakat siz mal ve servete tamah ettiniz. Bu yüzden onlar ne size meyletti, ne de sahip olduğunuz ilme. Cenab-ı Hak kendisinden uzaklaşan kullarını işte böyle rahmetinden uzaklaştırır."

Allah Teâlâ, tarih boyunca bu ümmete çok değerli âlimler lütfetmiş böylece kötü âlimlerin yalan yanlış fetvalarından, Müslümanları korumuştur. Onlar bütün ömürlerini İslam’a hizmet, ümmete hizmetle ve din düşmanları ve kötü âlimlerle, bidat ehli ile mücadele etmekle geçirmişlerdir. Ehli sünnetin gökyüzündeki yıldızlar mesabesinde dört büyük müctehidi vardır ki, bugün dünya Müslümanlarının kahir ekseriyeti onların hukuk ve ibadet hususunda ortaya koydukları esaslara bağlı bulunmaktadırlar. Onlardan sonra onların koyduğu esaslar dahilinde her birinin ictihadını, mezhebini, neşreden nice müctehit, fakih, ulema olagelmiştir.

Bu dört büyük müctehit şunlardır:

1- İmam-ı Azam Ebu Hanife,

2- İmam Malik ibni Enes,

3- İmam Muhammed ibni İdris Eş Şafii,

4- İmam Ahmed ibni Muhammed ibni Hanbeli.

 

1- İMAM-I ÂZAM EBU HANİFE

Adı Numan bin Sabit’tir. Hicretin 80. yılında Kufe’de doğdu. Hicri 150 yılında Bağdat’ta vefat etti. Babası Sabit vefat ettikten sonra, annesi, Evladı Rasûl’den büyük alim, büyük Allah dostu Cafer-i Sadık ile evlenmiştir. İmam-ı Âzam böylece bir lutfi ilahi olarak büyük bir zatın terbiyesine girmiştir.

İmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin, Enes bin Malik, Abdullah b. Ebi Evfa Sehl İbn Said el Ensari ile görüştüğü ve dolayısıyla tabiinden olduğu rivayet edilmektedir.

İmam-ı Âzam’a:

- Sen bir kavlini, bir ictihadını Kitabullah’a aykırı görürsen ne yaparsın? diye sorulmuş. O da:

- Kendi kavlimi bırakır Kitabullah’a uyarım, demiş.

- Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin haberine muhalif olursa ne yaparsın?

- Kendi kavlimi terk eder, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin haberine uyarım.

- Ya senin sözün bir sahabinin sözüne muhalif olursa ne yaparsın?

- Kendi sözümü bırakır, sahabinin sözüne uyarım.

- Senin sözün bir tabiinin sözüne aykırı olursa ne yaparsın? denilince:

- Tabiin bir er ise ben de bir erim, diye cevap vermiştir.

İmam-ı Azam’ın rivayete göre 60 bin, diğer bir rivayete göre de 83 bin fıkhî meseleyi delillerinden istinbat ettiği söylenmektedir.

İmam-ı Azam zamanın çok büyük âlimlerinden ilim tahsil etmiş ve o kadar büyük mesafeler katetmiş ki İmam Malik’e, İmam-ı Âzam nasıl bir zattır diye sormuşlar: O da, Ben onu öyle gördüm ki, şu direk altındır, diye iddia etse bu iddiasını ispat için hüccet getirmeye kadir olurdu.

İmam Şafi de onun hakkında şöyle demiştir:

"Bütün insanlar fıkıh hususunda Ebu Hanife’nin iyalıdır. Ben ilm-i fıkha ondan daha fazla vâkıf olan zat bilmiyorum.”

İmam-ı Ahmed bin Hanbel, İmam Âzam-ı sık sık anar, rahmetle yâd ederdi. Uğradığı mihnetler karşısında, İmam-ı Âzam’ın kadılığı kabul etmeyişinden dolayı hapsedilip dövüldüğü, kırbaçlandığını düşünür, büyüklerin Allah yolunda çektikleri sıkıntıları düşünerek teselli olurdu.

İmam-ı Âzam her biri büyük bir müctehit olan bir çok talebe yetiştirmiştir ki onların en büyükleri İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed Şeybani, İmam Züfer bin Hüzeyl’dir. Kendi oğlu Hammad da bu imamlar tabakasından büyük bir alim idi.

Büyük imam ve büyük mücahid İmam-ı Âzam’ın ortaya koyduğu fıkıhtan, zamanındaki ve kendisinden sonraki bütün mezhep imamları ve müctehidler büyük ölçüde istifade etmişler. Kendisini büyük bir hürmetle, saygıyla anmışlar, yüce kadrini bilmişlerdir.

İmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin pek çok menkıbesi vardır.

İmam-ı Âzam ilk gençlik yıllarında ticaretle meşgul oluyordu. Fakat onun ileride çok büyük bir zat olacağı  zekası, firaseti, hal ve tavırlarından anlaşılıyordu.

Bir gün çarşıya giderken büyük âlim Şâbi’nin yanından geçti. Şâbi onu yanına çağırarak:

- Nereye devam ediyorsun? diye sordu. O da:

- Çarşı, pazara dedi.

Şâbi:

- Maksadım o değil. Ulemadan kimin dersine devam ediyorsun? dedi. O da:

- Hiçbirinin dersine devam etmiyorum, diye cevap verdi.

Şabi:

- İlmi ve ulema ile görüşmeyi sakın ihmal etme. Senin uyanık, canlı bir genç olduğunu görüyorum, dedi. Şabi’nin bu sözü genç Numan da çok büyük bir tesir uyandırdı. Çarşı, pazarı bıraktı. İlim meclislerine, ulemanın ders halkalarına koştu. Ve daha bir benzeri yetişemeyen büyük bir âlim, müctehid oldu. Onun yüce kadrini bilenler onu hep İmam-ı Âzam olarak yâd ettiler.

İmam-ı Âzam 22 yaşında iken büyük alim Hammad bin Ebi Süleyman’ın ders halkasına katıldı ve üstad 120. hicrî senesinde vefat edene kadar, on sekiz yıl onun derslerine devam etti. Üstadı vefat ettiğinde İmam-ı Âzam kırk yaşında idi. Üstadının vefatı üzerine ders okutmaya başladı. Onun ders halkasında zamanın en büyük müctehidleri yetişti. İmam-ı Âzam çok büyük bir ilme sahip olduğu gibi malî durumu da iyi idi.

O, çok mütevazı, çok kanaatkâr, gönlü çok zengin bir zat-ı muhteremdi.

O, son derece emanete riayet ederdi. Bu hususta çok titizdi.

O, çok cömertti. Cimrilikten nefret ederdi.

O, gündüzlerini oruçlu geçirir, gecelerini ibadetle ihya ederdi.

Bir gün bir kadın ona satmak üzere ipekli bir elbise getirdi ve yüz dirhem istedi. İmam-ı Âzam yüz dirhemden daha fazla edeceğini söyleyince, kadın artıra artıra dört yüz dirheme kadar çıktı. İmam-ı Âzam daha fazla yapacağını söyleyince kadın:

- Ya İmam benimle alay mı ediyorsun? dedi.

İmam-ı Âzam:

- Hayır ipekli kumaştan anlayan bir tacir getirin de fiyatını o takdir etsin, dedi.

Kadın bir adam getirdi. O adam beş yüz dirhem eder diye takdir etti ve İmam-ı Âzam o elbiseyi beş yüz dirheme satın aldı. İnşaallah hepimiz, özellikle ticaretle iştigal edenler bu menkıbeden ibret alırız da, dünyamız için, ahiretimizi ziyan etmeyiz.

İmam-ı Âzam zamanındaki yöneticilerden pek çok işkenceye, zulme düçar oldu. Fakat hiçbir zaman Hak’tan, doğrudan vazgeçmedi. Hak ve hakikatı savunmaya devam etti.

Emevilerin Kufe Valisi Yezid ibni Hübeyre, Kûfe’de bulunan ulemayı davet etti ve her birerlerine çeşitli vazifeler verdi. Hepsi de kabul ettiler. Sıra İmam-ı Âzam’a gelince o vazife almayı reddetti. İbni Hübeyre şayet vazifeyi kabul etmezse kırbaçla döveceğine yemin etti.

Alimler Ebu Hanife’ye kendini tehlikeye atma, şu vazifeyi kabul et, biz de bu işlerden nefret ediyoruz, fakat kabulden başka çare bulamadık dediler.

İmam-ı Âzam şöyle cevap verdi:

- Değil verdikleri, o mesuliyetli ağır vazifeyi, Vasıt Mescidi’nin kapılarını saymayı teklif etseler onu da kabul etmem dedi.

O, boynunu vuracağı bir adamın ölüm fermanını yazacak ben de ona mühür basacağım hâ, vallahi böyle bir işe katiyen girmem, dedi.

Fukaha’nın büyüklerinden, İbni Ebi Leyla:

-Arkadaşımızı kendi haline bırakalım. O haklıdır, dedi. Onu hapse attılar. Hapiste her gün kırbaçla dövüyorlardı. Cellat gelip:

- Bu adam kırbaçtan ölecek dedi.

İbni Hübeyre:

- Ona söyle bizi yeminimizden kurtarsın, dedi.

Ebu Hanife:

- Caminin kapılarını saymayı istese yine yapmam, dedi.

Daha sonra araya ricacılar girdi. İmam-ı Âzam hapishaneden çıkarıldı. O da Kufe’den ayrılıp Mekke’ye yerleşti. Sene hicri 130 idi.

136. Hicri senesinde Abbasîler Hilafeti ele geçirdiler. İmam-ı Âzam büyük bir ümitle altı yıl ikamet ettiği Mekke-i Mükerreme’den ayrılarak Kufe’ye döndü. Abbasîler’in adil bir yönetim kuracaklarına ve amcaları Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin ehl-i beytine saygı duyup, onların kadr u kıymetini bileceklerine inanıyordu.

Zaman ilerledikçe beklentilerinin aksine bir kısım yanlış icraatlar yapıldığını gördü. Çok müteessir oldu ve yapılan yanlışları tenkit etmeye başladı. Onun Evlad-ı Rasûl’e olan yakınlığı, onların tarafını tuttuğu herkesçe biliniyordu. Ders halkasındaki talebelerine de bunu açıkça söylemekten çekinmiyordu. Ayrıca halife Ebu Cafer Mansur’un kadılık teklifini de ısrarla reddediyor, asla kabule yanaşmıyordu. Bütün bunların yanında İmam-ı Âzam’ın yüksek ilmi kudretini, yüksek seciyesini, dünyaya asla rağbet etmeyen, hep ahireti tercih eden yüksek diyanetini  kıskanan bir kısım insanlar da İmam’ı, Halife’ye sık sık gammazlıyor, onun aleyhine kışkırtıyorlardı. Bu konuda Halife ile İmam arasında zaman zaman konuşmalar oldu. Münazaralar yapıldı. Nihayet olan oldu. İmam-ı Âzam hapse atıldı. Bu konuda çeşitli rivayetler var. Her gün hapishanedeki odasından çıkarılıyor, kendisine kadılık teklif ediliyor, o da hayır kabul etmiyorum diyor. Bunun üzerine on deynek vuruluyor. Bazen bu deynek sayısı yüze kadar çıkarılıyordu.

Nihayet koca İmam bu işkencelere dayanamadı. Bir rivayete göre zehirlenerek, diğer bir rivayete göre bu işkenceler neticesinde yetmiş yaşında iken 150. hicrî de Rahmet-i Rahman’a kavuştu. İlim, irfan semasından bir güneş battı. Rahmetullahi aleyh.

 

İmam Ebu Yusuf: Adı, Yakup bin İbrahim el Ensari’dir. Hicretin 113 senesinde Kûfe’de doğmuş, 182 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir. Oğlu Yusuf da fakihti. 192. hicrîde vefat etmiştir.

İslam fıkhına çok büyük hizmet etmiş. İmam-ı Âzam’ın vefatından sonra onun yolunu devam ettirmiş, çok büyük talebeler yetiştirmiştir. Abbasi Halifeleri Mehdi, Hâdi ve Harun er Reşid zamanlarında Bağdat’ta Kadı ul Kuzat (Kadılar Kadısı) olmuştur. Harun er Reşid’in isteğiyle Kitab ül-Harac’ı yazmıştır.

 

İmam Muhammed eş-Şeybani: İmam Ebu Yusuftan sonra Hanefi fıkhının en büyük müctehididir. Kendisi İmam-ı Âzam’ın vefatından sonra İmam Ebu Yusuf’un ilim halkasına oturup tahsiline devam etmiştir. İmam Şâfî gibi büyük bir mezhep imamı ondan ilim tahsil etmiştir. İmam Ahmed bin Hanbel de onun kitaplarından çok istifade etmiştir.

İmam-ı Muhammed Hicri 132 tarihinde Vâsıt’ta doğmuş, 189 tarihinde Rey’de vefat etmiştir.

 

Züfer ibni Züheyl: İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’den sonra İmam-ı Âzam hazretlerinin üçüncü büyük talebesidir. Müctehid bir imamdır. O da hocası İmam-ı Âzam gibi kadı olmaktan kaçınmıştır. Hicretin 158 yılında 48 yaşında iken Basra’da vefat etmiştir.

 

2- İMAM MALİK BİN ENES

İmam Malik hicretin 95. yılında Medine-yi Münevvere’de doğdu. 179. hicret yılında yine orada vefat etti.

Tebe-i tabiînden olan İmam Malik pek çok tabiî ile görüşmüş onlardan ilim tahsil etmiştir.

İmam-ı Malik’in bin hadisi cem eden Muvatta adlı bir hadis kitabı da vardır. İmam-ı Malik hadis rivayet edeceği zaman abdest alır, yıkanır, temiz bir elbise giyer, güzel koku sürünür, saç ve sakalını düzeltir, vakarla yerine oturur. Başka hiçbir şeyle meşgul olmadan hadis rivayetine başlardı. Hadis okunurken yüksek sesle konuşanları ikaz eder, "Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sesinin üzerine sesinizi yükseltmeyin." ayetini okurdu.

İmam-ı Şâfî şöyle derdi: Alimler yâd edilince İmam Malik bir yıldızdır. Eğer İmam Malik ile İbni Uyeyne olmasaydı, Hicaz’ın ilmi söner giderdi.

Abbasî Halifesi Ebu Cafer Mansur’un amca oğlu Cafer İbni Süleyman 147. hicri tarihinde Medine-i Münevvere Valisi idi. İmam Malik’i çekemeyen bir kısım insanlar, sana yapılan biattaki yeminleri muteber saymıyor diye valiye şikayet etmişler, buna kızan vali, İmam-ı Malik’i çağırtarak, talak hakkındaki bir ictihadından vazgeçmesini istemiş, İmam da bunu reddetmişti. Valinin bu teklifi bir bahane idi. Onun ictihadından vazgeçmeyeceğini biliyordu. Onu bahane ederek İmam’a işkence edecekti. Nitekim öyle yaptı. İmam’ın elbisesini soydurdu. Yetmiş kırbaç vurdurdu. Sonra da kendisini çıplak bir hayvana bindirerek teşhir ettirdi.

İmam Malik, kırbaçlar vuruldukça, "Ey Allah’ım! Onları affet. Çünkü onlar bilmiyorlar." diyordu. Nihayet kırbaçların şiddetinden bayılıp düştü. Ayıldığı zaman o yüksek ahlâkını gösterdi ve "Şahit olunuz beni dövene hakkımı helal ettim." dedi.

Halife Ebu Cafer Mansur, durumu öğrenince çok üzüldü ve amcasının oğlu Medine Valisi Cafer bin Süleyman’ın semerli bir deveye bindirilerek Bağdat’a gönderilmesini emretti ve büyük İmam’dan valinin cezalandırılması için izin istedi.

Büyük insan, büyük mücahid, büyük müctehid İmam-ı Malik ise bu teklife karşı: "Hayır, valiyi affettim. Kıyamet gününde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin  akrabasından bir zatın hasmı olmaktan haya ederim." demiştir.

İmam-ı Malik kıyamet sabahına kadar faydalanılacak bir ilim, bir mezhep bırakmış ibret alınacak, övgüye layık bir hayat sürmüş, nihayet Hicrî 179’da Medine’de vefat etmiştir.

 

3- İMAM ŞÂFÎ

Adı Muhammed ibni İdris’tir.

Büyük dedesi Şâfi, gençliğinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selleme ulaşmıştır. Annesi Fatıma ise Hz. Hüseyin radıyallahu anhın torunlarından Abdullah’ın kızıdır. 150. hicret yılında Gazze’de diğer bir rivayete göre Askalan’da doğmuş, 204. hicret yılında Mısır’da vefat etmiştir.

Daha iki yaşında iken annesi onu Mekke-yi Mükerreme’ye götürmüş ve orada ilim tahsiline başlamıştır. Mekke-yi Mükerreme müftüsü Ebu Halid Müslim’den fıkıh öğrenmiş, bir ara Medine-yi Münevvere’ye giderek İmam-ı Malik’ten fıkıh, hadis tahsil etmiştir.

Daha sonra Irak’a gitmiş ve orada İmam-ı Âzam’ın talebesi büyük müctehid Muhammed Şeybânî’den fıkıh tahsil etmiştir. İmam-ı Şafi daha yirmi yaşında iken İmam-ı Malik’in Muvatta kitabındaki bütün hadisleri ezberlemiş ve İmam-ı Malik’in huzurunda bunları okumuş ve İmam’ın büyük takdirlerini almıştır.

İmam-ı Şâfî’nin fıkıh ve hadis ilimlerindeki büyük kudreti yanında, tıpta, şiir ve edepte ve atıcılıkta da  büyük bir iktidarı vardı. Rivayete göre attığı okların onda dokuzu, bazen hepsi isabet  ederdi.

İmam-ı Malik daha genç yaşında iken ondaki yüksek istidadı görmüş, takdir etmiş ve: "Allah Teâlâ senin kalbine bir nur koymuştur. Sakın onu masiyetle söndürme." diye nasihatta bulunmuştur.

İmam Ahmet ibni Hanbel’in oğlu Abdullah babasına, Şâfî nasıl bir zattır ki ona hep dua ediyorsun? diye soruyor:

Babası İmam Ahmed şöyle diyor:

- Oğlum Şâfî dünya için güneş, insanlar için afiyet mesabesindedir. Hiç bunların yerine konulacak bir şey var mıdır?

 

4- İMAM AHMED BİN HANBEL

Hicretin 164. yılında Bağdat’ta doğmuş, 241. hicret yılında Bağdat’ta vefat etmiştir.

Büyük bir müfessir, büyük bir muhaddisti. Bir milyon  hadis-i şerifi ezberlediği rivayet edilmektedir. Müsned adındaki hadis kitabına otuz bin hadis-i şerifi dercetmiştir. İmam Ahmed bin Hanbel tefsir ve hadis konusunda olduğu gibi fıkıh konusunda da büyük bir iktidara sahip idi.

İmam-ı Şâfî onun hakkında: "Ben Bağdat’tan ayrıldım. Ben orada Ahmet bin Hanbel’den daha fazıl, daha âlim, daha fakih bir halef bırakmadım." demiştir.

Ebu Hatim de onun hakkında şöyle demiştir: "Bir kişi Ahmed bin Hanbel’i seviyorsa, bil ki o sahib-i sünnettir."

İmam Ahmed bin Hanbel çok âbid, zâhid bir zattı. Debdebeyi sevmezdi. "İnsana az mal kâfidir, çok mal yetişmez." der, fâkirâne yaşamayı tercih ederdi.

Kendisine tevcih edilen makam ve mevkiye asla iltifat etmezdi. Her salih ve muttaki zevatın başına gelen çeşit çeşit sıkıntılar onunda başına gelmiş fakat ehl-i sünnet yolundan kıl payı ayrılmamış, Allah yolunda her türlü mihnete katlanmıştır.

Halife Mu’tesim zamanında hapse atılmış, orada dövülmüş, zindanda iki yıl dört ay kaldıktan sonra serbest bırakılmıştır.

Allah Teâlâ, kendi yolunda çeşit çeşit mihnetlere katlanan, yılmadan, yorulmadan, hak ve hakikatten zerre miktarı ayrılmadan mücadele eden bu kahraman âlim, arif, müctehid, muttaki, Allah dostu selef-i salihine, mezhep imamlarına ve onların ilmini, irfanını öğrenip yayanlara, bize kadar ulaştıranlara rahmet eylesin. İndindeki derecelerini yükseltsin. İslamî hizmetlerde bulunan zamanımız insanlarına da onların pak, nezih yolunda devam etmek ve onların ibadetlerle dolu yaşantı ve mücadelelerinden ibret almak nasip eylesin. ÂMİN.