Kulliyatlar - 37. Sayfa - Ahkam
l LÜGATÇE
l A -
l Âb-ı Hayat: Hayat suyu, menbaı, içene ebedî hayat bağışlayan su.
l Adâvet: Düşmanlık.
l Âdil-i mutlak: Tam ve güvenilir adalet sahibi.
l Ahenk: Uygunluk, düzen, tertip.
l Ahid: Söz, yemin, and.
l Ahkâm-ı şer’iyye: İslam hukukunda itikat, ibadet, muamelat ve cezalara ait olan hükümler.
l Ahlâk-ı hamîde: Güzel ahlâk.
l Ahlak-ı seyyie: Kötü ahlâk.
l Ahlâk-ı zemime: Kötülenecek huylar, kötü huylar.
l Ahsen: En güzel olan.
l Akâmet: Verimsiz, kısır, kesintiye uğramak.
l Âkıbet: İşin arkası, sonrası.
l Akid: Sözleşme, karşılıklı kabullenmek, sonuç doğuran söz ve fiil.
l Âkil: Akıllı.
l Alâyiş: Süs, ziynet.
l Âlî: Yüce, üstün mevkiye ait.
l Âmden: Kasden, bilerek.
l Âmil: Amel eden, uygulayan, yapan.
l Arbede: Kavga, patırtı.
l Arz: Dünya, yeryüzü.
l Arzetme: Bir büyüğe sunma.
l Ârızî: Geçici, aslî olmayan.
l Âsî: İsyan eden, yüz çeviren.
l Aslî: Bizatihi, temele ait, hakiki.
l Âsân: Kolay.
l Ateist: Dinsiz.
l Azami: Son derece, bütün gayretiyle, mümkün olduğu nisbette.
l Azîmüşşân: Şânı büyük olan.
l B -
l Bahtiyar: Mutluluk, saadet sahibi.
l Bâkir: El değmemiş, saf ve temiz, bozulmamış, aslında olduğu gibi.
l Bâliğ: Ergenlik çağına ulaşan.
l Bânî: Bina eden, yapan, kurucu.
l Bârân: Yağmur.
l Basar: Göz, görme.
l Bâtınî: Gizli olan, açıkta görülmeyen, içe ait.
l Bedbaht: Kötü bahtlı.
l Bedenî: Vücuda ait, azalarla ifâ edilen.
l Behim: Düz siyah şey, alacasız hayvan, dik, pürüzsüz şey.
l Behimî: Hayvanca, hayvanlar gibi, hayvani istek ve arzuların esiri.
l Beliğ: Belagati olan, belagatli, fasih, düzgün söz söyleme.
l Berekât: Bolluklar, meymenetler, hayırlar, saadetler.
l Beşerî: İnsanî, insana ait olan.
l Beytülmâl: İslam hukukunda maliye hazinesi
l Bid’at: Sonradan meydana çıkan şey, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanından sonra dinde meydana çıkan şey.
l Burhân: Delil, ispat.
l Burûdet: Soğukluk, karşılıklı nefret.
l Bûsegâh: Öpülecek yer.
l C -
l Cebbâr: Cebredici, zorlayıcı, kuvvet ve kudret sahibi, Allah.
l Cedelleşme: Sözlü kavga, münakaşa.
l Cehd: Çalışma, çabalama.
l Cefa: Sıkıntı vermek, eziyet etmek.
l Celbetmek: Çekmek.
l Celile: Büyük, yüce, şerefli.
l Cem: Toplamak, bir araya getirmek.
l Cevaz: Uygun bulma.
l Cihanşümûl: Her yanı kaplayan, dünya çapında, dünya ölçüsünde.
l Cizye: Devletin almış olduğu bir vergi çeşidi.
l Cûd: Cömertlik.
l Cümbüş: Eğlence, coşkulu eğlence.
l Cürüm: Cezâ icab ettiren suç.
l Cüz: Parça, bölük, kısmî.
l D -
l Def-i hacet: (Büyük veya küçük) idrar ve dışkının vücuttan atılması, abdest giderme, tuvalet ihtiyacını giderme.
l Defetmek: Gidermek, savmak, uzaklaştırmak.
l Desise: Hile, oyun, entrika.
l Despot: Dayatma, baskı kurma.
l Dîde: Göz.
l Diğergam: Menfaat gözetmeyip başkalarına yardım eden.
l Dikkat-i câlib: Dikkat çekici.
l Dirayet: Akıl, zeka, kabiliyet, seziş, beceriklilik.
l Dumûr: Bir organın kullanılamaz şekilde zayıflaması.
l Dumûra uğramak: Tahrip olmak, kaybetmek, zedelenmek.
l E -
l Ecir: Ödül, mükafat, iyiliğe karşılık olan.
l Ef'al: Fiiller, işler, yapılan şeyler.
l Efrad: Ferdler.
l Ehemmiyet: Önem.
l Ehl-i beyt: Hane halkı, aile. Allah Rasûlü’nün ev halkı, yakın akrabası.
l Emâre: Alâmet, nişan, iz.
l Emirü’l-Mü’minîn: Müminlerin emîri, İslam devlet başkanı.
l Emperyalizm: Sömürü.
l Erkân: Rükûnlar, direkler. Esas, temel. İleri gelenler.
l F -
l Fâcir: kötü ahlak sahibi, büyük günah işleyen, günahkâr.
l Fâni: Geçici, ebedi olmayan, sonu olan.
l Farziyet: Farz oluş, vazife.
l Faruk: İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı birbirinden ayıran.
l Fasih: Açık ve düzgün.
l Fâsit: Geçersiz, fesat çıkaran.
l Fevc: İnsan kalabalıklığı, topluluk, cemaat.
l Fena: Kötü.
l Fevc fevc: Bölük bölük.
l Fevt: Bir daha ele geçirememek, kaçırmak, kaybetmek.
l Fevz ü necat: Kurtuluş, kurtulma.
l Feyz: Suyun taşıp akması. Bolluk, verimlilik, nimet, ihsan. Manevi haz, gönül huzuru.
l Fıtrat: Yaratılış, kişilik.
l Fıtrî: Fıtrata ait. Yaratılışa ait. Yaratılışa uygun.
l Firaset: Anlama kabiliyeti.
l Fukaha: Fıkıh alimleri, müctehidler.
l Fürû: Dallar, şubeler, ayrıntı, bir kimsenin soyundan inenler, evlat ve torunları ve onların torunları.
l Fücûr: Büyük günahlar, içki, zina.
l Fütûr: Bezginlik, umutsuzluk, zayıflık, gevşeklik.
l G -
l Gaflet: Uyuşukluk, şuursuzluk hali.
l Gabn-i fahiş: Alışverişte karşı tarafı zarara sokmak suretiyle fazla kâr etmek.
l Gayr: Dışında olma durumu.
l Gıbta etmek: İmrenmek. Başkasında olan bir özelliğin kendinde de olmasını istemek.
l Gıyabî: Olmadığı halde.
l Günah-ı kebâir: Büyük günahlar.
l H -
l Hâdim: Hizmetçi.
l Hâdisât: Olaylar, zuhur eden hâdiseler, iş ve oluşlar.
l Halâvet: Tatlılık, lezzet, hoşluk.
l Halef: Birinden sonra gelen, birinin yerine geçen. Babadan sonra kalan oğul, nesil.
l Hâlis: samimi, içten, dosdoğru.
l Halk: Yaratmak, var etmek.
l Halvet: Başbaşa kalmak, tenhada yalnız kalmak.
l Haslet: Vasıf, özellik, iş.
l Hâsid: Haset eden.
l Haşyet: Korku.
l Havass: Organlar, hissetmeye yarayan organlarımız.
l Haya etmek: Utanmak.
l Heder: Yok yere tükenme.
l Hevâ: Nefse ait heves, istek.
l Hıfzetmek: Ezberlemek, hafızaya almak.
l Hicret: Bir yerden başka bir yere göç etmek.
l Hilkat: Yaratılış.
l Hilm: İnsanın tabiatında olan yumuşaklık.
l Hudut: Sınır, çerçeve.
l Huşû: Cenab-ı Hakk'ın huzurunda olma his ve vecdi içerisinde bulunma duygusu.
l Hüdayî: İlahî kudrete ait olan, Rabbe ait, onunla ilgili.
l Hüsran: Mahvoluş, kötü son, rezil-rüsvay olmak, perişan olmak.
l I -
l Islah etmek: İyileştirmek, güzelleştirip yenilemek, bir şeyden olumsuzlukları giderme, yanlışları düzeltme, doğrultma.
l İ -
l İcma: Görüş birliği içinde olmak, alimler topluluğunun bir asırda bir meselede ittifakı.
l İcra etmek: Yerine getirmek, gereğini yapmak.
l İctihad: Yorum yapmak, istidlal yoluyla bir mesele hakkında hüküm çıkarmak.
l İdâme: Devam ettirme, sürdürme.
l İddet: Kocasından ayrılan veya kocası ölen kadının tekrar başkasıyla evlenmek için beklemeye mecbur olduğu müddet.
l İfrat: Aşırı olma durumu.
l İfsat: Fesat etme, bozma.
l İfşa: İlan etmek, toplum arasında yaymak, açığa çıkarmak.
l İhata: Kuşatmak, kapsamak.
l İhsan: İkram etme, iyilik, karşılıksız vermek.
l İhtilaf: Anlaşmazlık, farklılık. Farklı veya karşıt görüşlerin oluşması.
l İhya: Diriltme, canlandırma, yeniden hayat verme.
l İkmal etmek: Tamamlamak, olgunlaştırmak.
l İkrar: Kabul etmek, tasdik edip söylemek, doğruluğunu ifade etmek.
l İkrah: Birine zorla iş yaptırma, iğrenme, tiksinme.
l İktibas: Ödünç alma, bir kelimeyi, bir cümleyi veya bunların manalarını olduğu gibi alma, aktarma.
l İktifa: Yeter bulma, aza kanaat etme, yetinme.
l İlham: Allah'ın kullarının kalbine getirdiği şey. Kalbe doğma.
l İlm-i nücum: Astroloji.
l İltica: Barınma, sığınma.
l İltifat: Güzel söz söylemek.
l İma: İşaret.
l İmalat: Üretim.
l İn'am: Nimetlendirme, ikram etme.
l İnâyet: Gayret, özenme, lütuf, ihsan, iyilik.
l İndinde: Katında, yanında, gözü önünde.
l İnfak: Kişinin malından ihtiyaç sahiplerine, münasip yerlere karşılıksız vermesi.
l İnfak: Nafaka verip güçlendirme, besleme.
l İnkar etmek: Kabul etmemek, benimsememek, yüz çevirmek, reddetmek.
l İnşirah: Genişlik, ferahlık, huzur.
l İntikal: Yer değiştirme, başka bir yere göçme.
l İrad: Getirme, söyleme.
l irtikab: Bekleme, gözleme.
l İrtikab etmek: İşlemek, yapmak.
l İsar: Din kardeşini kendi nefsine tercih etmek.
l İsmet: Masumluk, günahsızlık, temizlik, haramdan ve kötülüklerden sakınma.
l İstidlal: Akıl yürütme, bir hakikate ulaşmak için delillere başvurma.
l İstifham: Zihni meşgul eden soru.
l İstihza: Eğlenme, alay etme.
l İstiğrak: Daima, bir şeyin içine gömülme, kendinden geçme.
l İstikâm: Selamlama.
l İstilâ: Kuşatma, yayılma, etkisi altına alma.
l İstimal: Kullanma.
l İstinad: Senet, delil, hüccet sayma.
l İstismar: Çıkar amaçlı haksız kullanım.
l İstişare: Danışmak.
l İtab: Azarlama, kızma.
l İtidal: Aşırılıktan uzak olmak, ölçülü olmak, vasat olan, orta yol, ölçülü.
l İttikâ: Sakınma, Allah korkusu.
l İyal: Aile fertleri.
l İz’an: Anlayış, kavrayış, akıl. İtaat, söz dinleme, boyun eğme. Terbiye, edeb.
l K -
l Kâfile: Topluluk, küme.
l Kalb-i selim: Temiz gönül.
l Kâle almak: Önem vermek, değer vermek.
l Kamerî: Aya ait, ay hesabına göre.
l Kâmil: Kemâle ermiş, tamam olmuş, olgunlaşmış.
l Karz-ı hasen: Karşılık beklemeksizin verilen ödünç.
l Kat’î: Kesin, şüphesiz.
l Kavl: Söz, ifade, beyan.
l Kerem: Şeref, ululuk, asalet.
l Keşmekeşlik: Karmaşa, çekişme.
l Kevkeb: Yıldız.
l Kıraat: Okumak, tilavet etmek.
l Kıyam: Ayağa kalkma, bir iş için teşebbüste bulunma, ölümden sonra dirilip ayağa kalkma.
l Kıyas etmek: Karşılaştırmak.
l Kibir: Kendini beğenme, büyüklenme.
l Kibrit-i Ahmer: Altın.
l Kifayet: Yeterli olma.
l Kinaye: Sözün gerçek anlamını da kapsamak üzere iki anlamda kullanılması.
l Kuddise sirruh: Sırrı mukaddes olsun!
l Kudüm: Varış, giriş, geliş, ayak basma.
l Kûy-ı yâr: Sevgilinin memleketi.
l Küllî: Bütün, hepsi, bütüne ait.
l L -
l Lafız: Söz, ifade.
l Lian: Lanetleşme, karşılıklı lanet okuma.
l Lisan: Dil.
l M -
l Ma'budiyet: Allahu Teâlâ'nın yegane kulluğa ve itaate layık olması özelliği.
l Mağfur: Affolunmuş, bağışlanmış.
l Mahlukat: Yaratılmış olanlar, yaratıklar.
l Mahmûm: Zulm, kin ve hasetten uzak olan, tertemiz olan.
l Mahrum: Nasipsiz, menedilen.
l Mahviyet: Eriyiş, kendini görmeme.
l Makarr: Mahal, yer, konum.
l Makbul: Kabul edilen, kabul edilmiş.
l Mâkul: Akla uygun olan.
l Malâyâni: Hiçbir işe yaramayan boş şeyler, kişinin kendisini ilgilendirmeyen lüzumsuz işler.
l Malî: Malla ilgili, malla ifâ edilen.
l Malik: Sahip olan.
l Malül: Sakat, hasta, illetli.
l Mani: Engel.
l Maruf: İyi ve güzel kabul edilen.
l Mâsiva: Allah’tan gayri herşey, dünya ile ilgili olan şeyler.
l Masiyet: Günah, kusur.
l Masun: Korunmuş, muhafaza edilen.
l Mâtuf: Eğilmiş, bir tarafa doğru çevrilmiş, kendisine atıfta bulunulmuş.
l Mazarrat ağusu: Kötülük zehri.
l Mazhariyet: Kavuşmak, nail olmak, elde etmek, karşılığının verilmesi.
l Mazlum: Zulme uğramış, zulmedilmiş.
l Medfun: Defnedilmiş, gömülmüş.
l Mefhum: Sözden çıkarılan mana, anlaşılmış, fehmolunmuş.
l Mehâbet: Heybet, ihtişam, büyük bir kişinin karşısında duyulan saygı.
l Memduh: Medholunmuş, övülmüş, övülecek.
l Memnû: Yasak.
l Menkul: Bir yerden bir yere taşınmış, yeri değiştirilmiş.
l Menzil: Konak, mahal, kalınan yer.
l Mesâbe: Derece, rütbe, kadar.
l Meskenet: Miskinlik, fakirlik, yoksulluk, beceriksizlik.
l Mes’ul: Sorumlu olan, hesaba çekilen.
l Meşru: Kanunî, uygun, doğru bulunan.
l Metâf: Tavaf edilen mahal.
l Mevcut: Var olan, bulunan.
l Meyil: Yöneliş.
l Meyyal: Meylli olma durumu.
l Mezcetmek: Bir araya getirmek, karıştırıp şekillendirmek.
l Mezmum: Beğenilmemiş, zemmolunmuş, kınanmış.
l Mihnet: Sıkıntı, meşakkat, çeşitli zorluklar.
l Mihr: Nikah esnasında erkeğin karısına verdiği veya vermeyi kabul ettiği para-mal.
l Misak: Ahd, söz, sözleşme, ahitleşme.
l Muamele: Davranış, iş.
l Muaşeret: Birlikte yaşayıp iyi geçinme.
l Muayyen: Tayin edilmiş, belli, belirli, kararlaştırılan.
l Muhafaza: Korumak.
l Muhal: İmkansız, olması düşünülemez.
l Muhalefet: Karşı çıkmak.
l Muhayyer: Seçmeli, beğenmeye bağlı, beğenmece.
l Muhtasar: Öz, özetlenmiş.
l Mukallid: Taklitçi.
l Mukarreb: Yakın, yaklaşmış.
l Murâât: Gözetmek, itina.
l Musafaha: El sıkışmak.
l Mushaf: Sahifelerden meydana gelmiş, yazılmış şey.
l Mustaz'af: Zaafa uğratılmış, ezilmiş.
l Muteber: İtibarlı, hatırı sayılır, saygın.
l Mutedil: Ne az, ne çok, orta halde olan.
l Mutî: İtaat eden, boğun eğen, kabul eden.
l Mutmain: Gönlü kanmış, içi rahat, şüphesi yok, huzur bulma.
l Muttaki: Takva sahibi.
l Muttali: Öğrenmiş, haber almış, bilgili. Vâkıf olmak, işin içyüzünü kavramak.
l Muttasıf: Bir takım özelliklere sahip olmak. Bu özelliklerle vasfedilmek.
l Muvaffak: Başarma, başarılı olma.
l Müeccel: Sonraya bırakılan, gecikmeli olan.
l Mücerred: soyut, anlamı derinleşmiş.
l Müctehid: Ayet ve hadislere dayanarak hüküm çıkaran âlim, imam.
l Müdafaa: Savunma.
l Müfreze: Bir askeri birlikten ayrılan kol.
l Müfrit: Aşırı, azgın.
l Mükafat: Ödül.
l Mülâhaza: Dikkatle bakma, iyice düşünme.
l Mümeyyiz: İyiyi kötüyü, eğriyi doğruyu ayırt etme melekesine sahip olan.
l Münasip: Uygun, yerinde.
l Münezzeh: Bir vasıf ve özellikten uzak olmak. O özelliğin o zata layık olmaması.
l Münker: Kötü, çirkin kabul edilen.
l Mürebbiye: Bayan eğitimci.
l Mürted: İslam dininden dönen
l Müsahhar: Boyun eğen, emir altına giren. Teşhir olunmuş
l Müstağni: Muhtaç olmama, bir şeye bağlanmama.
l Müstebid: Zulüm ve baskıda bulunan, keyfî idareci.
l Müstehak: Layık olan, hakeden.
l Müstesna: İstisna edilmiş, hariç kalmış olan.
l Müşahede: Açıkca görmek, izlemek.
l Müşfik: Şefkat, merhamet ve nezaket sahibi olan.
l Mütalaa: Muhasebe etme, değerlendirme, göz önüne alma.
l Mütedeyyin: Dindar, ahlaklı, makul işler yapan.
l Mütehammil: Tahammül eden, dayanan.
l Mütenasip: uygun olan; insicamlı, ahenkli şekilde bulunan.
l Mütereddit: Tereddütlü olma durumu, kararsızlık.
l Mütevatir: Yalan söylemeleri imkansız olacak derecede bir topluluğun aktardığı, söyeldiği şey.
l Mütevazi: Tevazu sahibi olan, alçak gönüllü.
l Mütevelli: Birinin yerine geçen, bir vakfın idaresi kendisine verilmiş olan kimse.
l N -
l Nân: Ekmek.
l Nabit: Yerden biten ot, ağaç v.s.
l Nailiyet: ulaşmak, elde etmek, arzu edilene kavuşmak.
l Naklî delil: Kur'an ve sünnete dayanan delil.
l Nass: Açıklık, katîlik, Kur’an ayetlerinin delil olarak gösterilmesi.
l Nasuh: İçten, samimi, tam azmetmek.
l Nazargâh: Bakış yeri, bakışa mazhar olan.
l Nedim: Hizmetçi.
l Nefs-i emmâre: İnsanı kötülüğe götüren nefis.
l Nehyetmek: Menetmek, alıkoymak.
l Neseb: Irk, sülb yoluyla ulaşan bağ, soy.
l Neseben: Soy itibari ile, soy bakımından .
l Nesih: Yer değiştirme. Istılahta: Bir hükmü belirten nassın yerine ondan daha hayırlı veya onun benzeri bir hükmün getirilmesi.
l Nesie: Vadeli satıştan dolayı meydana gelen faiz.
l Neşv ü nema: Yetişip büyüme, sürüp çıkarma.
l Noksan: Eksik, yetersiz.
l Nusret: Yardım, üstünlük.
l Nüfuz: Belli bir kişi veya zümre üzerindeki etki.
l P -
l Peydâ: Belli, açık, meydanda, aşikâr.
l R -
l Rabıta: İrtibat kurma, kalbî bağ.
l Radıyallahu anh: Allah ondan râzı olsun!
l Raşid: Doğru yoldan giden.
l Re'fet: Yumuşak, halim, şefkatli olma.
l Rıfk: Yumuşaklık, nezaket.
l Riayet etmek: Gereğine dikkat etmek, gereğini yapmak.
l Ribat: iş, bağ, gönül, sevgi.
l Riyâ: Gösteriş yapmak.
l Riyaset: Reislik, baş olma.
l Rücû: Geri dönme.
l Rükûn: Bir şeyi meydana getiren esas unsurlardan her biri, direk. Namazın farzlarından her biri. Esas, kaide, prensip.
l S -
l Sabit: Belirlenmiş, beyan edilmiş, açığa çıkmış olan.
l Sadır olmak: Vaki olmak, cereyan etmek, meydana gelmek.
l Safhâ: Aşama, merhale.
l Safiyet: Temizlik, fıtrata uygunluk.
l Sahih: Doğru olan, meşru kabul edilen.
l Salim: Bozulmaktan korunmuş, asliyetini muhafaza etmiş olan.
l Sallallahu aleyhi ve sellem: Allah Teâlâ, O’na (Hazreti Peygamber’e) salât ve selâm etsin!
l Sarf-ı nazar: Kaçınmak, görmezden gelmek, ihmal etmek.
l Sarih: Açık, meydanda olma.
l Sehâvet: Cömertlik, kerem.
l Selef: Bir hal ve işte daha önce bulunmuş olan, eski.
l Setretmek: Örtmek.
l Setrolmak: Gizlenmek, örtünmek.
l Sevâd-ı âzam: Büyük çoğunluk, büyük kalabalık.
l Sevketmek: Yönlendirmek, götürmek, ulaştırmak.
l Seyyid-i Şüheda: Şehitlerin başkanı.
l Sıla-yı rahim: Akrabayı taallukatı ziyaret edip, görüp-gözetmek.
l Sırat-ı müstakîm: Allah’a ulaştıran dosdoğru yol. Sırat köprüsü üstünden geçip cennete gitmek üzere cehennemin üzerine kurulacak olan çok dar ve güç geçilir köprü.
l Sitâyiş: İyiliğini söyleme.
l Siyga: Çekimlenen kip.
l Su-i zan: Kötü düşünme.
l Sulb: Bel kemiği.
l Sübût: Sabit olma, gerçekleşme, meydana çıkma.
l Ş -
l Şarab-ı tahur: Temiz içecek.
l Şavt: Tavafta Kabe'nin etrafındaki dönüşlerden her biri.
l Şeb-i arus: Düğün gecesi. Ölümü vuslat telakki eden Hazreti Mevlânâ’nın vefat gecesi.
l Şedid: Şiddetli.
l Şer'î: Kur'an ve sünnete ait, şeriata ait.
l Şerif: Şerefli, onurlu.
l Şerha: Kesme, yarma işi.
l Şiar: Alamet, işaret, emel, gaye, arzu, ideal.
l Şitap: Yapışmak, devam etmek, bir işi sıkı sarılıp yapmak.
l T -
l Talim: Öğretmek, belletmek.
l Tazim: Büyüklük ve azamet sahibine saygı gösterip, boyun eğme.
l Taaccüp: Şaşma.
l Taaddüd-ü zevcat: Hanımların birden çok olması.
l Taalluk: Bir şeye bağlama, bir şeyle ilintili olma, üstüne konma, ilintili olma, münasebet kurma.
l Taat: Boyun eğme, kabul etme, itaat.
l Tab: Yaratılış, fıtrat, yapı.
l Tabi: Uyan, peşinden giden, birinin dediğini yapan.
l Tâdat: Sayma, saygı.
l Tadil-i erkan: Düzgün yapma, namazı âdâbına uygun olarak kılma.
l Tafsilat: Ayrıntı.
l Tahakkuk: Gerçekleşme, yerini bulma.
l Tahayyül ekmek: Hatıra getirmek, hayal etmek.
l Tahdit: Sınırlandırma.
l Tahmid: Her türlü övgünün Allah'a ait olduğunu söylemek (Elhamdülillah).
l Tahribât: Yıkmak, çökertmek, imha etmek, bozmak dağıtıp parçalamak.
l Tahrif: Aslını değiştirip bozmak, Asıl manasından uzaklaştırmak, harflerin yerini değiştirme.
l Tahrik: Galeyana getirme, heyecanı coşturma, harekete geçirme.
l Tahsis etmek: Ayırmak, birine has kılmak.
l Takarrub: Yaklaşma, yakınlaşma.
l Takdim: Öne alma, önce yapmak.
l Takdir etmek: Bir şeye kıymet biçmek, değerini belirtmek.
l Taksim: paylaştırma, bölüştürme, kısımlara ayırma.
l Taksirât: Kusurlar, kabahatler, günah ve hatalar.
l Tâlî: İkinci derecede, asıldan sonra gelen.
l Tanzim: Düzene koyma, tertib edip karışıklığı giderme.
l Tasadduk: Sadaka olarak verme.
l Tasallut: Musallat olma, saldırı, çöreklenme. Zorbaca tahakküm etmek, bela olmak.
l Tasavvur: Düşünme, hayal etme, betimleme.
l Tashih: İnceleme.
l Tatmin: Teskin, doygunluk, ferahlık.
l Taviz: Karşılıklı olarak verme, karşı tarafın lehine, bu tarafın aleyhine verme, fedakarlık.
l Tavsiye: Öğüt verme, nasihat etme.
l Tayin: Belirleme, yer gösterme.
l Tazarru: Kendini alçaltarak, hor ve hakir görme, yalvarma, yakarma.
l Tazmin: Bir bedel ödeme, sorumluluk icabı karşılık ödeme.
l Teâmül: Öteden beri olagelen muamele, yerleşmiş âdet.
l Te'dip: Edeplendirmek.
l Tevil: Bir ifade veya hükmü zahiri manasından alıp, muhtemel başka manalara hamletmek.
l Teyid: Desteklemek, bir şeyi doğrulamak için yardımcı olmak.
l Teba: Tabi olan, devletin idaresi altında bulunan halk.
l Teberrû: Bağış, bağışlama.
l Tebliğ: İlan, ulaştırma ıstılahta: Allah'ın peygamberlere vahyettiğinin, kullarına ulaştırılması.
l Tecdid: Tazelemek, yenilemek.
l Tecessüs: İnsanların ayıp ve kusurlarını araştırmak.
l Techiz: Donatma, gereksinimleri tedarik etmek.
l Tecviz etmek: Doğru kabul etmek, benimsemek, uygun bulmak, cevaz verme.
l Tedbir: Gerekli önlemi alma, olayları sebepleriyle hazırlayıp icra etme.
l Tedvir: Düzenleme; işleri yürütme, idare etme, çekip çevirme.
l Teenni: Temkinli davranma, yavaş gitme.
l Teferruat: Detay, ayrıntı.
l Tefessüh: Çürüyüp bozulma.
l Tefrika: Farklı olma, ayrı düşme.
l Tefrit: Dünyayı bırakıp yalnız Allah ile olma.
l Tehevvür: Öfkelenme, köpürme.
l Tehir: Geciktirme, sonraya bırakma.
l Tehlil: Allah'tan başka ilah olmadığını söylemek (La ilahe illallah).
l Tekabül: Karşı karşıya olma.
l Tekâsül: Tembellik etme.
l Tekbir: Allah'ın en büyük olduğunu söylemek (Allahu Ekber).
l Tekellüf: Zahmetli bir işe katlanma.
l Tekfin: Kefenleme, ölünün kefenini hazırlama.
l Telafi etmek: Verilen zararı karşılamak.
l Telif etmek: Yazmak, eser kaleme almak.
l Telkin: Fikri kabul ettirmek için tekrarlama, hatırlatma. Ölmek üzere olana kelimeyI şehadeti tekrarlatmaya çalışma.
l Temâyül: Meyilli olma, yönelme, arzu ve istek.
l Temin: Elde etmek, tedarik.
l Tenha: Sakin yer, kimsenin görmediği, olmadığı bir mekan.
l Tenvir etmek: Nurlandırmak, aydınlatmak.
l Tercih: Seçme, beğenme, bir şeyi diğer bir şeye üstün tutma, onu seçme.
l Tereke: Ölenin geride bıraktığı mal-mülk.
l Tergib: Teşvik etmek, yönlendirmek, istek ve rağbeti artırmak, arzu ettirme.
l Terkip: Birleştirme, parçaların bir araya getirilmesiyle özellik kazandırma.
l Tertib: düzen, sıra.
l Tesekkür: Hatıra getirme.
l Teşbih: Benzetme, kıyaslama.
l Teşhir etmek: Açık bir şekilde sergilemek, ortaya saçmak.
l Teşkil: Oluşturma, kurma.
l Teşne: Susuz, susamış.
l Teşvik etmek: Şevklendirmek, isteklendirmek.
l Tetebbu: Araştırmak, incelemek.
l Tevâfuk: Uygun olma, denk gelme.
l Tevazu: Alçakgönüllülük, büyüklenmeme.
l Tevdi etmek: Vermek, bırakmak.
l Tevekkül: Vekil tayin etmek. Tedbiri aldıktan sonra Allah'a havale etme.
l Tevessül: Vesile kılma.
l Tevil: Yorumlama.
l Tevlit: Doğurma, ortaya çıkarma, oluşturma.
l Tezkiye: Temiz etme, paklama.
l Tıynet: Yaratılış, huy, maya.
l Tuğyan: Azgınlık, taşma.
l U -
l Ukba: Ahiret alemi, öbür dünya, öldükten sonra tekrar yaşama döndürüleceğimiz yer.
l Uluhiyet: İlahlık sıfatı.
l Ulvî: Yüce, üstün, şerefli.
l Usûl: Metod, kaide, kök, esas, asıllar
l Uzlet: İnsanlardan uzak durma, bir köşeye çekilme, inzivâ.
l Uzviyet: Canlılık.
l Ü -
l Ümmül Mü'minin: Mü'minlerin annesi.
l Ümerâ: Emirler, âmirler.
l V -
l Vahdet: Birlik, teklik, Allah’ın birliği.
l Vârid: Gelen, ulaşan, olabileceği akla gelen.
l Varid olmak: Serdedilmiş, ortaya konmuş olmak.
l Varta: Tehlike, kötü durum, uçurum.
l Vasıf: Özellik.
l Vasiyet: Ölümden sonra yapılmak üzere ısmarlanan, tenbih edilen şey.
l Vecd: Şiddetli dini coşku, heyecan, kendinden geçme.
l Vefa: Sadakat, bağlılık.
l Velâyet: Bakımını üstlenme, sorumluluğunu alma.
l Verâ: Takva.
l Virâne: Harap olmuş.
l Vuslat: Kavuşmak, hedefe ulaşmak.
l Vücubiyet: Gereklilik, farz oluş, vacib olma.
l Y -
l Yâd etmek: Anmak, zikretmek, hatırlamak.
l Yed-i emin: Güvenilir yer, emin el
l Yeis: Ümitsizlik.
l Z -
l Zaafiyet: Noksanlık, yetersizlik, gevşeklik, güçsüzlük.
l Zahirî: Açıkça belli olan, görülen, dışa ait.
l Zaviye: Köşe, açı, küçük tekke.
l Zayi: Boşa gitmek.
l Zebun: Esir olmuş.
l Zelve: Öküzlerin tarla sürme işinde birlikte hareket etmelerini sağlayan boyuna takılan alet.
l Zemmetmek: Kötülemek.
l Zevâl: Yok olma, ölme, alçalma, iyi halden kötü hale düşme.
l Ziynet: Süs, gösteriş.
l Zuhur etmek: Ortaya çıkmak, vâki olmak, meydana gelmek.
l Zühd: Nefsi ve dünya arzularını terketme.
l Zül: Zillet.
İslami Okul Okulların En Önemlisi