Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - Kisalar - Zekisoyak

Kulliyatlar - Kisalar

Kur’an ve Hadis’te

Kıssalar

Hisseler

 

ilkadım

 

Tel: (0384) 213 65 43 Fax: (0384) 212 62 22

Osmanlı Caddesi No: 15 NEVŞEHİR

www.ilkadimdergisi.com

e-mail: ilkadim@ilkadimdergisi.com

Kur’an ve Hadis’te

Kıssalar

Hisseler

1

 

Kapak        :         Mehmet Kahraman

Dizgi                      :      Fuat Balkan

Sayfa düzeni        :         İlkadım / Osmanlı Cad. No: 15 NEVŞEHİR

            Tel                :           (0384) 213 65 43

Baskı         :         Osmanlı Ofset / Kasaplar Çarşısı No: 2/A  NEVŞEHİR               Tel                :           (0384) 212 84 65

Cilt              :       Şelale Ciltevi Tel: (0332) 342 00 02

 

Kapak resmi        : Hattatı bilinmeyen 1882 tarihli sülüs istifli kayık yazı. Ashab-ı Kehf’i sembolize eden yazı-resim. Bu yazı-resimde Yemliha, Meksilina, Meslina, Mernuş, Debernuş, Şarnuş, Kefeştatu ve köpeklerinin ismi olan Kıtmîr ifadesi yer almaktadır.

 

Önsöz

 

Kainatı yoktan var eden,

“Kullarım beni tanısın, yanlış yollara sapmasın” diye kendi içlerinden bir kitap, bir nizamla peygamber gönderen,

Geçmiş ümmetlerin kıssalarından haber vererek hisse almamızı, ders çıkarmamızı murat eden,

İsyanımıza, tuğyanımıza, günahlarımıza bakmadan bizi çeşitli nimetlerle merzuk eden,

Yaptığımız amellerin, hizmetlerin karşılığını kat kat veren,

Bizleri sonsuz rahmetiyle, mağfiretiyle kuşatan,Kendisinden başka ilah olmayan Rahman, Rahim Rabbimize sonsuz hamd ü senâlar olsun.

Âlemlerin efendisi, âhir zaman nebisi, canımız, cananımız, rehberimiz, efendimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve selleme, âl ve ashabına ve etbâına sonsuz salat ü selam olsun.

İlâhî!

Farzı muhal, bizi öldükten sonra yeniden yaratmasan, mahşer, hesap, cennet, cehennem, azap, ölüm sonrası ebedî hayat olmasa bile, inanan mü’min bir kula gereken, bütün samimiyetiyle kulluk etmek, Sen’i sınırsız bir aşk ve muhabbetle sevmektir. Çünkü Sen Rabsin, biz abdiz.

Abd olan, gerçek kul olan, ilâhî kudret karşısında, ilâhî emirler ve nehiyler karşısında irade-i cüz’iyyesini irade-i külliyede ifna eder.

Sonra sevmemizi istediklerini de sevmemiz gerekir.

Sen sev dedikten sonra kula sevmemek yakışır mı?

Mü’min, her hususta olduğu gibi muhabbet hususunda da iddiada bulunmaz. Çünkü iddiada bir enaniyet kokusu vardır. Mümin-i kâmil iddia etmez, yapması gerekeni yapar, sevmesi gerekeni sever.

İlâhî! İddia etmiyor, emrine inkıyad ediyoruz. Sevmemizi istediğin peygamberleri, onların izinden gidenleri, peygamberlerin serdarı, nebilerin imamı, insanlığın rehberi, habîbin, rasûlün, kulun, âhir zaman nebîsi Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemi, O’nun sadık dostları ashab-ı kirâmı, tabiini, tebe-i tabiini, sâlihleri, sadıkları, ârifleri, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kutlu yoluna hizmet eden gerçek mü’minleri seviyoruz. Biz de aynı izi takip etmeye çalışıyoruz.

***

Aziz kardeşim! Çocukluğumdan beri, peygamber kıssalarına, özellikle Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hayatına, mücadelelerine, genel olarak tarihe, tarihî hadiselere, geçmiş medeniyetlere, tarihî eserlere, tek kelime ile geçmişimize karşı aşırı bir ilgi duyarım.

Bu ilgimi, geçmişimize karşı bu duyarlılığımı besleyen bir kısım sebepler vardır. Onlardan biri doğup büyüdüğüm Süksün Kasaba’sında  ecdadımız tarafından misafirhâne olarak yaptırılan Fazlıoğlu Konağı’ndaki candan sohbetlerdir.

Kasabamız, Kayseri’ye 20 km. mesafede işlek bir yol olan Ankara-İstanbul asfaltı üzerinde olduğu için zikri geçen misafirhanemiz yolcularla, misafirlerle dolup taşardı. O zamanki ulaşım vasıtaları, at, deve, merkep gibi hayvanlar ya da at arabaları, kamyon ve trenlerdi. Zamanımızda olduğu gibi çeşitli ulaşım vasıtaları yoktu. O sebepten yolcular, misafirhanede uzun müddet kalırlardı. Bilhassa uzun kış gecelerinde kasabanın imamı, Siyer-i Nebî okur, güngörmüş misafirler, gördüklerinden, başlarından geçenlerden, katıldıkları savaşlardan, gezdikleri memleketlerin örf ve âdetlerinden, türbelerden, camilerden, oralardaki âlim, arif zevâttan bahis açarlar, ruhları dinlendiren, kalplere huzur veren çok anlamlı sohbetler yaparlardı. Ailenin en küçük çocuğu olarak ben de babamın yanıbaşında bu sohbetleri büyük bir huşû içinde dinlerdim. Küçük ruhumda çok derin izler bırakırdı.

Bu sohbetler, zaman zaman rüyalarımı da süslerdi.

Anlatılan hadiselerin, kıssaların, savaşların kahramanlarına göre;

Yeri gelir  bir âlim,

Yeri gelir  bir arif,

Yeri gelir  bir mücahid,

Yeri gelir bir serdar olmayı bilseniz ne kadar isterdim. Onun için bütün hayatım boyunca sohbetleri çok önemsemişimdir. Sohbetlerde yetişmeyen bir kişinin, her zaman noksan kalacağına inanmışımdır. Bir hayat boyu edindiğim tecrübeler de bunun böyle olduğunu ispatlamaktadır.

Onun için herkese, ehil kişilerin, gönül ve ilim ehli insanların sohbetlerine şevkle, aşkla devam etmelerini hararetle tavsiye eder, teşvik ederim. Bu sohbet ortamlarında bulunmayan kişiler, yüksek tahsilli olsalar ve hatta üniversitelerde hocalık yapsalar bile aşısız ağaca benzerler, meyveleri olsa da kekremsi olur, boğaza durur. Görünüşte bir meyvedir amma, yenildiği zaman safra yaparlar.

Bu sohbetlere devam eden, bu ortamlarda bulunan nice ilkokul mezunları ve hatta hiç okumamış kişiler vardır ki, samimiyetleri derecesinde istifade etmiş, kendisini yetiştirmiş, onlarca diplomalı üniversite mezunlarının yapamadıklarını yapmış, düşünemediklerini başarmış, hayata geçirmişlerdir. Bu çarpık ve gayr-i millî eğitim sisteminden fazla yara almadıkları için feraset ve basiretleri körleşmemiş, kalbî ve zihnî durulukları bulanmamıştır. Ümmî ferasetleriyle okumuş cahillerin fark edemediği bir çok meseleyi fark etmişler, imanlarını, değerlerini korumuşlardır. Okumuşlar içerisinde din, millet ve vatan için hayırlı hizmetler yapan ya da milletin dinine, tarihine, inancına göre yaşayan, örf ve âdetlerine saygılı olan bir kısım kişiler ise en azından ya ailesinde, ya da çevresinde böyle bir sohbet ortamında bulunmuşlardır.

Ancak sohbetlere âdet kabilinden gidip gelmekle de arzu edilen faide sağlanamaz, istenilen netice alınamaz.

Aç ve susuz bir insanın yemeye ve içmeye iştiyakı ne ise, müslümanın sohbete iştiyakı da öyle ve hatta daha fazla olmalı. Sohbetlerde bir şeyler öğrendikten sonra da, kendine bir kibir, bir gurur gelmemeli, “artık ben de oldum, ben de yetiştim, bu sohbetlere ihtiyacım yoktur.” demek gafletinde bulunmamalıdır.

Bilmelidir ki, bir insan ne kadar âlim olursa olsun, manevî derecesi ne kadar yükselirse yükselsin, her zaman talebedir, her zaman sohbete ihtiyacı vardır.

“Ben âlim oldum artık okumaya ihtiyacım yok; mânen terakkî ettim, sohbete gitmeme gerek yok.” diyen bir kişi, o güne kadar öğrendiği ilimden bir şey anlayamadığını, sohbetlerden istifade edemediğini göstermiş olur.

Hülasayı kelam, sohbetler toprağa atılmış bir tohum gibidir. Tohum, toprağın verimliliği ya da verimsizliğine göre neşvünemâ bulduğu gibi, sohbetler de kalp toprağına ekilen maneviyât tohumlarıdır. Kalbin durumuna göre zuhur eder.

Bir kişi Ömer bin Abdülaziz’e:

- Bana nasihat ediniz, demiş.

O da şöyle nasihat etmiş:

- İyi kimselerle oturup kalktığı halde hiçbir şekilde faydalanamayanlardan, günahkarları kınadığı halde, kendisi günahlardan sakınmayanlardan olma. Açıkta şeytana lânet edip de tenhada ona itaat edenlerden olma.

Hasan-ı Basrî, bir adamın:

- Kişi sevdiği ile berâberdir, dediğini işitmiş.

O kişiye şöyle demiş:

- Ey kardeş! Bu söz seni aldatmasın. Sen iyilerin ameli gibi amelde bulunmadıkça onlara erişemezsin. Bilmez misin ki, yahûdi ve      hristiyanlar, peygamberlerini sevdikleri halde cennette onlarla beraber olamayacaklardır.

Çünkü onlar, peygamberlerine muhalefet etmişler, onların yaptığı amelleri terk etmişlerdir.

Ben, kendilerine, “Herkes azığını hazırlasın, göç var (ölüm var!)” denildiği halde hiç aldırmadan gülüp oynayarak oturup kalanların aklına şaşarım.

Bir gün Ömer bin Abdülaziz, bir âbidin yanına gitmiş ve ona:

- Bana öğüt vermeniz için huzurunuza geldim, demiş.

Abid:

 Senin Allah’tan korktuğunu bilmiş olsaydım, öğüt verirdim, demiş.

Abidin bu sözü, Ömer bin Abdülaziz’e öyle tesir etmiş ki, oraya düşüp bayılmış.

Aziz kardeşim! İşte selef-i sâlihinin güzellikleri, güzel ahlakları... Onları örnek almaya, onlar gibi yaşamaya, onların dinî anlayışlarına sahip olmaya çalışmalıyız. Çalışmalıyız ki;

Yeni bir asr-ı saâdet heyecanı duyalım.

Yeni bir asr-ı saâdet anlayışı geliştirelim.

Yeni bir asr-ı saâdet imanı ve teslimiyetine sahip olalım.

Yeni bir asr-ı saadet yaşantısı yaşayalım.

Ve yeni bir diriliş nesli yetiştirelim.

Aziz kardeşim! İşte bu içten duygular içerisinde hayatımda büyük izler bırakan, gerek Kur’an-ı Kerim’de, gerek hadis-i şeriflerde zikredilen kıssaları ve almamız gereken hisseleri siz din kardeşlerimle paylaşmak için bütün acziyyetime rağmen kaleme aldım.

Elbette bu kıssalardan alınacak hisseler, sâdece benim yazdıklarım değildir. Sizler de gerek kıssalar ve gerekse benim yazmış olduğum hisseler üzerinde derin derin düşünür, yeni yeni hisseler alır, dersler çıkarabilirsiniz.

Biz müslümanlar, sürekli zihin jimnastiği yapmalı, derin düşünce ve tefekkürlere dalarak hem yaşadığımız dönem, hem de istikbal için faideli olacak fikirler üretmeli, İslam ummânından insanlığın maddî-manevî hastalıklarına medar olacak şifa katreleri sunmalıyız.

Zihni duru, kalbi duru, bütün benliği İslam’ın yüce değerleri ile haşır neşir olmuş, A’dan Z’ye bütün yaşantıları İslam’ın hayatbahş hakikatleri ile şekillenmiş selef-i salihin, her sahada büyük çalışmalar yapmışlar, maddî manevî bütün sahalarda ilerlemişler, çok üstün medeniyetler kurmuşlardır.

Çünkü onlar boş zaman geçirmemişler, kahvehâne köşelerinde, eğlence yerlerinde, dedikodu, iftira üretilen, günah işlenilen meskenet yerlerinde, hele hele, çeşit çeşit ahlaksızlıkların, kötülüklerin yapıldığı mekanlarda zaman hazinelerini, günah sermayesi yapmamışlardır.

Onlar okumuşlar, okutmuşlar, ilim öğrenmişler, ilim öğretmişler, sanat öğrenmiş, sanat öğretmişler, kimi toprağı işleyip onun bereketli nebatlarını, yeraltı kaynaklarını insanlığın istifadesine sunarken, kimi de dinimiz, vatan ve milletimiz için serhat boylarında nöbet tutmuş, kem niyetli, kem gözlü düşmanlara karşı cihad etmişlerdir.

Zaten müslümanın bütün hayatı cihad değil midir? İslam’ın koyduğu sınırlar içerisinde, İslamî ölçüler dahilinde, halis bir niyetle yapılan bütün ameller, bütün hizmetler bir ibadet değil mi?

Her müslüman, bir müddet için bir köşede oturup derin düşüncelere dalarak, tefekkürler yaparak;

Nasıl daha iyi bir insan olabilirim?

Nasıl daha iyi bir müslüman olabilirim?

Nefsimi kötülüklerden nasıl arındırabilirim?

Müslümanlara nasıl daha faydalı olabilirim?

Şu kötülükleri nasıl önleyebilirim?

Şu yapılan hizmetlere nasıl daha fazla katkıda bulunabilirim?

İslamî hakikatlerin insanlara ulaşması için daha ne yapabilirim?

Yaptığım hizmetlerin yetersizliği malum, daha gayretli olmak için ne yapmalıyım?

Ve benzeri sorularla kendini sorgulamalı, iç dinamiklerini harekete geçirmelidir.

Geçmiş devirlerdeki toplum önderlerini düşünmeliyiz. Onlar, gevşeyen, dünyevîleşen, dinî hassasiyetlerini kaybeden toplumları nasıl silkeleyip sarsmışlar, nasıl yeniden güçlü bir toplum haline getirmişler.

Yaşadıkları dönemin zâlim yöneticilerini, nasıl uyarmışlar, hizaya getirmişlerdir. Teemmül etmeliyiz.

Fert fert iyi insan, iyi müslüman yetiştirmek, bir diriliş nesli vücuda getirmek için toplumun her kesimi, her türlü fedâkârlığa katlanmalıdır.

Özellikle ve öncelikle böyle bir neslin yetişmesi için sancılı olan, sevdalı olan kişiler hiçbir fedâkarlıktan kaçınmamalıdır.

Böyle bir nesli yetiştirmek için önlerine koyacağımız öyle zirve örneklerimiz vardır ki, böylesi örnekler hiçbir ümmette, hiçbir millette yoktur.

Başta ve en önde âlemlerin efendisi, ahir zaman nebisi efendimiz, canımız Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere peygamberler, sahabiler, müctehitler, ulemayı âmilin, sülehayı sâlihin, maneviyat rehberleri, cihad önderleri, sayısız kahramanlar...

Biz bu eserimizde, yani “Kur’an ve Hadis’te Kıssalar Hisseler” kitabımızda bu örnek rehberlerden, bu örnek önderlerden bir kısmını zikretmekteyiz. Diriliş nesli için, hepimiz için yeniden silkinip dirilmeye, yeniden İslam’a göre, İslam’ca yapılanmaya, kıpırdanışa inşaallah bir vesile, bir ışık olur.

Kitabı kaleme alırken bir sohbet havası içinde yazmaya gayret ettim. Kıssaların içinde bulunan bir fert gibi hissetmeye, hissettirmeye, kıssayı yazarı ve okuyucusuyla bütünleştirmeye çaba gösterdim. Bunu yaparken ne kadar muvaffak oldum bilmiyorum. Buna karar verecek siz değerli okuyucularımızdır.

Gündüzleri yapılacak çeşitli hizmetler olduğundan kitabı bazen sabahın erken saatlerinde, çoğunlukla da geceleri yazıyordum. Bir gece saat 02-03 arasında Eyyûb aleyhisselamın kıssasını yazarken sol gözümde bir rahatsızlık hissettim. Yorgunluktan olsa gerektir, diye pek aldırış etmedim.

Fakat rahatsızlık daha fazla devam edince, bir ara bir sevk-i tabii ile sağ gözümü yumunca sol gözümün çok bulanık gördüğünü, yazıları okuyamadığımı fark ettim.

Rahatsızlık, ikinci gün de devam etti. Bunun üzerine doktora gidip muayene oldum. Meğer sol gözümdeki rahatsızlığın sebebi gözdeki iç kanama imiş. Gözdeki ana toplar damar çatlamış.

Kitabın yazılışı esnasında bu ve benzeri tevafuklar da yaşadık.

Kendi kendime şöyle düşündüm:

Rahat bir ortamda, sıcak bir odada kahveni, çayını içerken Eyyûb aleyhisselamın sabrını, şükrünü, Rahime validemizin sabrını, sadakatini yazıyorsun. Kıssaları yazmak ayrı, sabırdan, şükürden bahsetmek ayrı; bir sıkıntı, bir belâ gelince yazdıkların ve konuştukların gibi hareket etmek ayrıdır. Marifet de, başa gelen bir bela, bir musibet karşısında sabredebilmek ve hatta bela ve musibet Rabbimizden geldiği için şükredebilmektir.

Haydi bakalım, küçücük bir rahatsızlığın oldu. Ne yapacaksın? Görelim, dedim.

Elhamdülillah böylece bir imtihan da olmuş olduk. Aslında her gün çeşit çeşit imtihan ediliyoruz da çoğu kez farkında bile olmuyoruz. Rabbimiz şifa verse de güzel, vermese de güzel. Çünkü her şey O’nun muradıyla oluyor. Bazı şeyler vardır ki, nefsimiz hoşlanmadığı için, ondaki hayrı, ondaki güzelliği fark edemiyoruz.

        ***

        Gündüz “sûmû” ile sâim,

        Gece “kûmû” ile kâim,

        Hakkın dergâhında dâim,

        Olamadım olamadım.

 

        Aşk kanadın açıp birden,

        İlham alıp “üzkürû”den,

        “Enel Hakk”ın sırrına ben,

        Eremedim eremedim.

 

        Ömrüm geçti gaflet ile,

        Nefsim bana yaptı hile,

        Dolacakmış meğer çile,

        Bilemedim bilemedim.

        ***

Evet, olmak ya da olmamak, olgunlaşmak ya da ham kalmak. Olamadığını fark edebilmek de olmak yolunda atılmış olumlu bir adımdır. Ya ham olduğu, ham olmaya devam ettiği halde, kendisini olmuş, olgunlaşmış görenlere ne demeli, Rabbimiz bizleri böyle olmaktan korusun.

Son nefesimize kadar tevhidin nûruyla aydınlanmayı, sırat-ı müstakim üzere sabit kadem olmayı, efendimiz, canımız Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin kutlu yolunun takipçisi bir kıtmîr olmayı, dünya sultanlığına değişmeyecek kâmil bir imana sahip olmalıyız.

Din-i mübin-i İslam’a, müslümanlar ve tüm insanlara hizmet etmeyi şiâr edinmeliyiz. İnsanlığın İslam’la tanışması, onunla kurtulması için öncelikle onların kalplerine Allah inancını, ahiret inancını yerleştirmeye gayret etmeliyiz. Elbette hidayet Allah’tandır. Biz vesile olmaya çalışmalıyız. Bu eğitimin, bu tebliğin en önemli vasıtalarından biri de, kıssalar ile eğitimdir. Yumuşak zeminlerde, insanların tepkilerini celbetmeden yapılan bir eğitim tarzıdır. O bakımdan bu kitabın böyle bir hizmeti de yapacağı ümidini taşımaktayım.

Söz buraya gelmişken gel şu  kıssa üzerinde de tefekkür edelim:

Hz. Ali kerremallahu veche, bir münkir, bir ateistle münakaşa ederlerken, söz öldükten sonra dirilmeye gelmiş. Bedbaht münkir, ölüm sonrası bir hayatın olmadığını, ölen bir canlının toprak olup yok olacağını iddia etmiş.

Hz. Ali kerremallahu veche o bedbahta:

“- İnsanlar öldükten sonra dirileceklerdir. Yaptıkları her şeyden hesaba çekileceklerdir. Bu muhakkaktır.

Asla senin dediğin gibi olmayacak amma farz-ı muhal öyle olmuş olsa da, benim hiçbir kaybım olmayacaktır.

Ya insanlar öldükten sonra dirilirse ki, o muhakkak olacaktır, bu inançsızlığın, bu behimî yaşantın neticesinde senin halin ne olur? Ebedî azap, ebedî cehennem ateşi. Bir düşün, düşün de iman et, kurtul.” demiş.

        ***

        Yalvaralım Rabbimize,

        Gözü yaşlı gönlü yanık,

        İhya edip geceleri,

        Yapmalıyız bize tanık.

 

        “Ben”i O’nda yok etmeli,

        O’nu daim zikrederek,

        Tek öğrenip Tek demeli,

        Müslümana böyle gerek.

 

        Sade “Bir” var, diğerleri

        Bir şekilden ibarettir,

        Kanma bu fâni dünyaya,

        Gelişin bir ziyarettir.

        ***

 

Aziz kardeşim! Bu dünyaya gelişimiz bir ziyarettir. Ya da bir yolculuk esnasında mola verilen geçici bir menzildir. Niceleri bu âlemden gelip geçtiler. Kimi bu fâni dünyanın çer çöp mesabesindeki malını mülkünü sanki hiç ölmeyecekmiş gibi sahiplendi. Sonunda terkedip göçüp gitti. Sonra gelenler sahiplendi, daha sonrakiler, daha sonrakiler... böyle devam edegeldi. Hâlen de öyle devam edip gidiyor. Dünyaya aldanmayanlar, aldatılamayanlar da yok değil. Ancak bu bahtiyarlar azın azıdırlar. Rabbimiz, bizleri o azın azı olanlardan eylesin.

Şeyh Sâdi Şirazi anlatıyor:

“Kâbe’nin eşiğine başını koymuş ağlayan bir kişiyi gördüm. Şöyle dua ediyordu:

- Ya Gafûr! Ya Rahîm! Bilirsin ki pek zâlim ve cahil olan insanoğlu kulluk vazifesini layıkı vechile yerine getiremez.

Sana kullukta kusurlu olduğum için tevbe etmeye, affını dilemeye geldim. Yapmış olduğum ibadetlerime asla güvenmiyorum. 

Asiler günahlarından tevbe ederler, ârifler yaptıkları ibadetten istiğfar ederler.

Abidler ibadetlerinin mükafatını isterler, tâcirler mallarının değerini talep ederler.

İlâhî! Ben kulun ise ümit getirdim. Taat getiremedim. Dilenmeye geldim. Ticarete gelmedim. Bana, Sana yakışanı yap. Bana yakışanı yapma.

İster öldür. İster cürmümü bağışla. İşte yüzümü Beyt’inin eşiğine koydum. Kul bir şey teklif edemez. Ne buyurursan râzıyım.”

Rivayet edildiğine göre, Abdulkadir Geylânî hazretleri Kâbe’de yüzünü yere koymuş ve şöyle dua etmiş:

“- İlâhî beni affet, şayet azâba düçar edeceksen, beni kör olarak haşret ki, iyilerin karşısında mahcup olmayayım.”

İşte büyüklerin hâli... Onlar her zaman nefislerini horlamışlar, azarlamışlar, asla nefislerine arka çıkmamışlar. Kibir, ucub gibi kötü ahlaklardan, vebadan kaçar gibi kaçmışlar.

Bu kitapta, gökteki yıldızlar mesâbesinde hidayet rehberleri olan, başta peygamberler olmak üzere Allah Teâlâ’nın nice sevgili kullarının kıssalarını, cana can katan nasihatlerini okuyacaksınız.

Ümidim odur ki bu kıssalardan, bu öğütlerden hepimiz hisse alacak, nice ahlâkî güzelliklerle donanacağız.

Muvaffakiyet Allah Teâlâ’dandır.

 

                                                        27 Rebiülevvel 1424

                                                             29 Mayıs 2003

                                                              Zeki SOYAK

                                                               KAYSERİ

 

Mukaddime

 

Geçmişte bir çok hadise vukû buldu. Yüz güldüren ya da yüz buruşturan, insanlık onuruna yakışan ya da tiksindirici olaylar oldu. Bir tarafta hakkın safında olanlar, diğer tarafta batılda ısrar edip direnenler. Bir tarafta hakkı ayakta tutanlar, öbür tarafta şirki, küfrü hakim kılmak, aşağılık çıkarlarını devam ettirmek için zulüm üzerine zulüm yapanlar. Hülasa Allah taraftarı olanlarla şeytan taraftarı olanlar hep karşı karşıya geldiler. Kıyasıya mücadele ettiler.

Tarihte yaşanan olaylardan ibret alanlar, olayların iyi-kötü neticesinden ders çıkaranlar, kendilerine, ailelerine, -şayet idareci iseler- milletlerine, yaşanılan acıları, çekilen çileleri bir daha yaşatmamak için çaba gösterdiler.

Güzel olayların, güzel neticelerine bakıp o güzellikleri yaşamak, topluma hakim kılmak için mücadele ettiler.

Aklı ve iradesi zayıf, idraki kıt, ahlaken düşük, feraset ve basireti körelmiş, ilim ve irfandan mahrum, hadiseleri doğru yorumlama kabiliyeti ve görüş derinliği olmayan toplumlarda ise benzer hadiseler hep tekrarlanıp durdu. İbret alamadılar, doğruyu göremediler, hakkı bulamadılar.

Akl-ı selim, basiret ve feraset sahibi olanlar bön ve ahmakların kötü akıbetlerinden çok şey öğrenir, ders alırlar. Fakat bön ve ahmak olanlar akıllı, ferasetli, basiretli fert ve toplumların hayatbahş yaşantılarından, öğütlerinden, hikmet dolu kelamlarından hiçbir şey öğrenemez, hiçbir örnek alamazlar.

Hakkı, batılı birbirinden ayırmak, olanlardan ibret almak Yüce Yaratan’a yol bulabilmek için bir kısım özellikler gerekir.

Bunlar:

İman-ı kâmil,

Akl-ı selim,

İlim ve irfan,

Güçlü bir irade,

Basiret ve feraset,

Sabır ve sebat.

Bu güzellikleri elde etmek, kuru bir öğretimle mümkün olamaz. Bu güzelliklerin bir kısmı mevhibeyi ilâhîdir. Bir kısmı ise cehd ve gayret ile elde edilebilir.

Mesela, midemize haram lokma sokmamak için azami derecede çaba göstermeli, helal kazanıp helal yemeliyiz. Çünkü haram ve şüpheli şeyler yiyip içmek basiret ve ferasetimizi köreltir. Kulluğumuzdan, ibadet ve hizmetlerimizden,  huzur duyamayız. Balı alınmış boş kovana döneriz.

İşte o zaman, değil kıssalardan, geçmiş milletlerin yaşadığı olaylardan ibret almak; apaçık mesajlardan, emir ve nehiylerden bile etkilenmez, nefsimizin kör karanlığında, hastalıklı, indî görüşlerimizin cenderesinde, ucub, kibir, haset zulümatında kaybolup gideriz.

Gerek Kur’an-ı Kerim’de ve gerekse hadis-i şeriflerde peygamberlerin, geçmiş milletlerin kıssalarından bahsedilir. İbret alalım, ders alalım diye.

Anlatılan bu kıssalar, Yaratan’a tam teslim olup, feraset ve basiret nuru ile incelendiği, derinlemesine tefekkürler yapıldığı zaman, sır kapıları açılacak, nice hikmet, hakikat cevherleri saçılacaktır. İşte o zaman gönlünde bir nur patlaması olacak, başka bir âlemin perdeleri açılacak, o âlemde attığın her adımda nice ibret levhaları ile karşılaşacak; yüce kudretin azameti karşısında secdelere kapanıp seccaden gözyaşları ile ıslanırken, gönül bahçen mârifet ve hakikat pınarlarından çağlayan rahmet suları ile sulanacak, kalp toprağında nice tevhid çiçekleri açacak, nice yakîn meyveleri neşvünemâ bulacaktır.

İşte o zaman, evet o zaman sen sende olmayacaksın. Ruhuna ebediyyet ikliminden bir nefha, Rahman’dan bir rayiha ulaşacaktır. Geliniz, bu duygular, bu hassasiyetlerle şu ayet-i kerimeler üzerinde derinlemesine  tefekkür edelim. Bir anlık tereddüt ve teslimiyetteki zafiyet nasıl bir feraset ve basiret bulanıklığı meydana getiriyor, nasıl ibret aynası tozlanıyor, idrakler nasıl köreliyor bir bakalım.

“Rabbin; meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dediğinde, onlar: ‘Bizler hamdinle Seni tesbih ve  takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi herhalde Ben bilirim.’ dedi.

Allah Âdem’e (eşyanın) bütün isimleri(ni) öğretti. Sonra onları (önce) meleklere arz edip, ‘Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin.’ dedi.

Melekler: ‘Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih eder, kemâl sıfatlarla tavsif ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka bir şey bilmeyiz. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin.’ dediler.

(Allah) ‘Ey Âdem! Eşyanın isimlerini onlara anlat’ dedi. Âdem onların isimlerini meleklere anlatınca da, ‘Ben size muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri bilirim ve gizli açık yapmakta olduklarınızı da bilirim dememiş miydim?’ dedi. 

Meleklere, ‘Âdem’e secde ediniz!’ dediğimizde, İblis hariç hepsi secde ettiler. O (İblis) yüz çevirdi ve büyüklük tasladı. Böylece kafirlerden oldu.” (Bakara 30-34)

Görülüyor ki bir anlık gaflet, meleklerin tedibine sebep oluyor. Ancak onlar yaptıkları hatayı hemen anlıyor, Allah Teâlâ’ya sığınıyor ve kurtuluyorlar.

İblis ise kendini beğenip kibirleniyor, Âdem aleyhisselama secde etmiyor, ebediyyen helak oluyor.

Bu kıssadan hisse alamayan, ders çıkaramayanlar İblis gibi helak olup gittiler. Allah’ın, peygamberlerin, sâlih ve muttakilerin lanetine uğradılar.

Melekler gibi bir an gaflete düşseler bile hemen toparlanıp, hata ve kusurlarını görüp tevbe edip, Allah Teâlâ’ya sığınanlar ise kurtuldular. Tevbe ve istiğfar suyu ile, tozlanan idrak aynasını yıkayıp, açılan perdelerin ötesindeki sırları müşahede ederek imanen tazelenip, amelen ve ahlaken yüceldiler.

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bahsedilen kıssalardan başka, tarih boyunca bir çok olaylar oldu. Acı, tatlı hadiseler yaşandı ve hâlen yaşanmakta olan bir çok olayın içindeyiz.

Bütün bu kıssaları, yaşanmış tarihî hadiseleri ve halen yaşamakta olduklarımızı çok iyi bir şekilde değerlendirip tefekkür edip, ibret alarak en doğru neticelere ulaşmalıyız.

Elbette herkes aynı neticelere ulaşamaz. Onun için öncelikle:

Cahil, bilmediğini,

Kör, görmediğini,

Sağır, duymadığını kabullenerek; bilene, görene ve duyana itimat ederek teslim olmalıdır.

Aksi takdirde:

Cahil, cehline,

Kör, inadına,

Sağır, ahmaklığına mağlup olup helak olur. Burada zikri geçen körlük ve sağırlık, zahirî körlük ve sağırlık zannedilmesin. Zahiren nice kör olan, sağır olan kişiler vardır ki hakikatte gerçekleri gören, hakikatleri duyan bir kalp gözüne, kalp kulağına sahiptirler. Net görür ve net duyarlar.

Nice kafa gözü, kafa kulağı açık olan, zahirde görüp duyan kişiler de vardır ki hakikatte kördürler, sağırdırlar. Bakarlar, göremezler; duyarlar, anlayamazlar. Çünkü kalp gözleri, kalp kulakları kapalıdır. Dolayısıyla basiret ve ferasetleri körelmiştir. Hak ve hakikati idrak edemezler.

Bediüzzaman bu gerçeği şöyle ifade eder:

“İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, gözü yummakla gece olmaz. Gözünü kapatan, yalnız kendine gece yapmış olur.”

Gerçek cehalet, Yaratan’dan gafil olmaktır.

Kendini yüce Yaratan’a kulluk yapmaktan müstağni görmektir.

Yerde, gökte, kendi nefsimizde mevcut sayısız delillere rağmen Allah Teâlâ’nın varlık ve birliğini inkar etmektir.

Diğer taraftan:

Ummandan bir katre bile olmayan kırık dökük bir bilgiyle gururlanıp ucup ve kibre düşmek,

Bilmediğini bilmek ferasetinden mahrum olmak,

İlmiyle amel etmemek,

İlmini kalp gözüne perde yapmak,

Ömrünün sonuna kadar talebe olmak gerektiği idrakinde olmamak ve benzeri gafletler de koyu bir cehaletin eseridir. Kişi mârifetullaha ulaşıp, hakkal yakîne ermeden cehaletten kurtulamaz. Kulluk ve hizmet heyecanını yaşayamaz. Dolayısıyla kainat kitabını okuyamaz. Kıssalardan hisse alamaz. Hadiselerden ders çıkaramaz.

Leylek misali, başkalarına akıl verirken kendi canından oluverir.

Kelile ve Dimne’de şöyle bir hikaye anlatılır:

“Derler ki: Bir güvercin yüksek bir ağacın tepesine yuva kurmuş, her sene yumurtlar ve yavru çıkarırdı. Yavrular palazlanınca ağacın altına bir tilki gelir, bağırır, çağırır, tehdit eder. ‘Eğer yavrularını aşağı atmazsan yukarı çıkar hem seni hem de yavrularını yerim’ dermiş. Güvercin de korkusundan yavrularını aşağı atarmış.

Yine bir sene yumurtlamış. Civcivler yumurtadan çıkıp palazlanmış. Fakat güvercin mahzun ve mükedder yuvasına büzülmüş beklemekte. O sıra bir leylek ağacın tepesine konmuş ve güvercinin kederli haline bakarak:

- Neden bu kadar mahzunsun? diye sormuş.

Güvercin, her sene bir tilkinin gelip kendisine yaptıklarını anlatmış.

Leylek güvercine şöyle akıl vermiş:

- Şayet tilki yine gelir ve seni tehdit ederse, yukarı çıkabilirsen çık da, yavruları sen al, dersin.

Leylek bu tembihatı yaptıktan sonra uçup gitmiş. Biraz sonra tilki gelip başlamış bağırıp çağırmaya, tehdit etmeye. Fakat güvercin hiç mi hiç aldırmamış. -Çıkabilirsen yukarı çık da görelim, demiş.

Kurnaz tilki vaziyeti anlamış ve bu aklı kimin öğrettiğini sormuş. Leyleğin öğrettiğini öğrenince çıkmış yola ve leyleği bir ırmak kenarında bulmuş.

Başlamış leyleğe methiyeler saymaya:

- Siz kuşlar bize nisbetle hakikaten kat kat üstünsünüz. Bizim bir senede öğrendiğimizi siz bir saatte öğreniyorsunuz. Bizim yapamadıklarımızı yapıyor. Soğuğa ve rüzgara karşı kendinizi koruyorsunuz.

Sonra şöyle sormuş:

- Rüzgar sağından esince başını nereye çevirirsin:

Leylek:

- Soluma çeviririm.

Solundan eserse:

- Sağıma çeviririm ya da arkama dönerim.

Peki her tarafından eserse?

- Başımı kanatlarımın altına alırım.

Bunun üzerine tilki:

- Doğrusu ne kadar mükemmel. Bunu nasıl yapıyorsun görmek isterdim, demiş.

Leylek büyük bir gururla mârifetini göstermek üzere başını kanadının altına sokmuş. Fırsatı yakalayan tilki leyleğin üzerine atılıp parçalamış. Sonra da:

- Ey gafil! Güvercine akıl öğretmeyi biliyorsun da kendine niçin öğretmiyorsun. Canını düşmanına teslim ediyorsun, demiş ve leyleği midesine indirmiş.”

Herkes vazife almadan, bir mesuliyet yüklenmeden o vazife ve mesuliyetinin gerektirdiği bilgiye sahip olmalıdır. Yoksa hem vazifesini gereğince yerine getiremez ve hem de mesuliyetin ağır yükü altında ezilir. Şayet güvercin yaşadığı ortamı ve düşmanlarının hile, tuzak ve güçlerini bilseydi, yavrularını tilkinin elinden kurtarır, evlat acısı çekmez, neslini devam ettirir ve çoğalırdı. Tilkinin düşmanı olduğunu, hilekarlığını bilen leylek, başkalarına nasihat ederken şayet basiret ve feraset sahibi olsaydı, tilkinin yalan ve sahte övgülerine aldanmaz, nefsine hoş gelen yaldızlı nutuklara kulak asmaz ve canından olmazdı.

Hz. Ömer radıyallahu anh: “Mesuliyet sahibi olmadan ilminizi tamamlayınız.” buyurmaktadır.

Hülasa, tarihte geçmiş olaylardan, kıssalardan halen içinde yaşamakta olduğumuz hadiselerden ibret almalıyız. Fert, aile ve millet olarak yeni yeni hatalar yaparak hayatımızı karartmamalıyız.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Sizden önce nice milletlerin vakaları gelip geçmiştir. Onun için yeryüzünde gezin, dolaşın da (Allah’ın ayetlerini ve peygamberleri) yalanlayanların akıbeti ne olmuş görün.” (Al-i İmran 137)

“Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkanları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar gönderip evlerinin altlarından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri günahları sebebiyle helak ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.” (En’am 6)

“(Seni yalanlayanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Şayet dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Gerçek şu ki: Gözler kör olmaz, lakin göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac 46)

“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah bundan sonra ahiret hayatını da yaratacaktır. Muhakkak Allah her şeye kadirdir.” (Ankebut 20)

“Onlar yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha güçlü idi. Yeryüzünü kazıp alt üst etmişler, onu (yeryüzünü) bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri, onlara apaçık delillerle gelmişti. Allah onlara zulmedecek değildi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” (Rum 9)

Ayet-i kerimeler, derinlemesine tefekkür edildiği zaman, idrak ve ibret aynasının tozları silinecek, kalp gözü aydınlanacak, kalp kulağı açılacak, daha önce anlayamadığımız, göremediğimiz, duyamadığımız nice gerçekler idrak edilecek, görülecek, duyulacaktır.

Harabeye dönmüş eski mamureler, saray ve köşkler, mezarlar bir başka görülecek, oralara bir başka anlam yüklenecek, nice nidalar, feryatlar işitilecektir.

“Ey insanoğlu! Bir zamanlar bizler de sizler gibi yaşıyor, yiyor, içiyor, gezip dolaşıyorduk. Dünyanın çeşit çeşit nimetlerinden istifade ediyorduk.

Kimimiz nefsimize, şeytana uyduk; hırsımıza, kinimize, ucub ve kibrimize mağlup olduk. Çeşit çeşit kötülükler irtikap ettik. Bize peygamberler gönderildi. Hak din tebliğ edildi. Onlara teslim olmadık, iman etmedik; türlü türlü işkenceler yaptık, onlarla savaştık. Hak dinin yayılmasını önlemek için her yola baş vurduk. Öldürdük, ateşlere atıp yaktık.

Kimimiz başımızdaki zâlim idarecilere uyduk. Onların baskılarına boyun eğdik. Hak ve hakikate, İslâm’a, Kur’an’a, peygamberlere ve müslümanlara karşı o zâlim, kafir, münafık idarecilerin safında yer aldık, onların safında savaştık.

Bizi kışkırttılar, peygamberlerle, inananlarla alay ettik, eğlenceye aldık, tahkir ettik, hakaret ettik. Taşladık, çeşit çeşit kötülükler yaptık. Neticede kaybedenlerden olduk. Şu andaki pişmanlığımız bir fayda vermiyor. Ahiretimizi harap ettik.

İçimizden kimileri de gönderilen hak peygamberlere iman ettiler. Onlara da her türlü zulüm ve işkence yapıldı. Ateşe atıldılar, öldürüldüler. Fakat asla dinlerinden dönmediler. Müslüman olarak yaşadılar, müslüman olarak öldüler. Kazanan onlar oldu. Ahiretlerini mamur ettiler. Ebedî saadete, ebedî mutluluğa nail oldular.

Kimimiz, sultan idik, hükümdar idik. Saraylarda, köşklerde debdebe içinde yaşıyorduk. Bir dediğimiz iki edilmez, emirlerimiz anında yerine getirilirdi. Kimimiz çok zengindik. Dünya nimetlerine gark olmuştuk. Yokluk nedir bilmezdik.

Kimimiz fakirdik. Yoksulluğun ağır yükü altında ezildik. Ailemizin, çocuklarımızın normal ihtiyaçlarını bile karşılayamıyorduk. Aç kaldık, çıplak kaldık. Öyle veya böyle hayat bitti.

Şimdi hükümdarlar, köleler, zenginler, fakirler, ağalar, beyler, fasıklar, müslümanlar, kafirler, hülasa hepimiz şu kara toprağın altında, bir çukurdayız.

Burada bizlere ne hükümdarlığımız, ne zenginliğimiz, ne gençliğimiz, ne soylu bir aileden oluşumuz, ne malımız, ne mülkümüz ve ne de evladu iyâlimiz fayda verdi. Burada hepimiz dünyada yaptıklarımızın karşılığını bulduk.

Bu toprak altındaki mekanlarımız, dünya hayatında iken iman etmeyenler, Allah’a isyan ve tuğyan edenler için bir cehennem çukuru; iman eden, sâlih amel işleyen muttakiler için de cennet bahçelerinden bir bahçedir.

Ey insanoğlu! Bize bak! Harabe olmuş saraylarımıza, şehirlerimize, mezarlarımız üzerine dikilmiş taşlara bak! Ah! O mezarların içine bir muttali olabilsen. Mezarlarda neler oluyor bir görebilsen.

O zaman mezarların bir taş ve toprak yığını, bir karanlık çukurdan ibaret olmadığını anlayacaksın.

O mezardaki çığlıkları bir işitebilsen. Azap olunan insanların halini bir görebilsen.

Ya da, muttaki müslümanlar için o çukurların nasıl genişletildiğini, nasıl cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu, çeşit çeşit nimetlerle bezendiğini bir görebilsen.

İşte o zaman,“Ölmeden önce ölünüz.”, “Hesaba çekilmeden önce nefsinizi hesaba çekiniz.” hikmet dolu bu kelamların nuru, kalp ufkunuzda tulû edecek, nefsin tüm karanlıkları aydınlanacak, şeytanın hile ve tuzakları açığa çıkacak, Yaratan’a giden, Hakk’a ulaştıran yolun güzergahı mârifet ve hakikat nurları ile aydınlanacak ve aşk kervanına katar olacak, kurtulacaksınız.

Ey insanoğlu! Bizlere bak da ibret al. Dünyaya dalıp gitme, ölümü ve ölüm ötesi hayatı unutma. Ne kadar yaşarsan yaşa bir gün öleceksin. Yaptıklarından hesaba çekileceksin. Sonuçta ya cennete ya da cehenneme gireceksin. Elinde fırsat varken, hayatta iken, zamanını değerlendir. Cehenneme değil, cennete girecek ameller işle. Kula kul değil, Rabb’ine kul ol. İnsanların rızası için değil, Allah’ın rızası için amel et. Rabb’ine dön. O’na tevekkül et. O’na güven, O’na dayan.”

İşte böyle. Artık anlamaya, idrak etmeye çalış. Dostunu, düşmanını iyi tanı. İdrak ekranın görüntü vermeye başladığı zaman, nice dost görüntülü kişilerin düşman olduğunu, benim diye sarıldığın mal ve mülkünün, makam ve mevkinin sana ait olmadığını, bir emanetçi olduğunu, dünyanın bir çer çöpten ibaret mezbelelik olduğunu göreceksin. Kendini tanıyacak, hiç olduğunun farkına varacaksın. O zaman, değer ölçülerin değişecek, yönün değişecek. Dünyadan ahirete, kullardan Yaratan’a yöneleceksin.

Hiçliğin bâlâsında, kulluğun zirvesine tırmanacaksın. Hak yolunda, hizmet yolunda çektiğin meşakkatler, çileler senin için bir mutluluk, bir saadet olacak.

Allah yolunda çile çekmek, meşakkate katlanmakla zahirî acının özündeki manevî tada ulaşacaksın. İşte o zaman kızgın kumlara yatırılmış, üzerine ağır taşlar konulmuş, insafsızca kamçılanan Bilal radıyallah anhın “Allahu ehad” haykırışındaki sonsuz hazzı, manevî tadı tadacak, kalbinin ta derinliklerinde, “Allahu ekber” sadâlarını işiteceksin. Sevdalanacaksın, sevda kervanlarına bir katar, o kervanları takip eden bir Kıtmir olmayı, bütün benliğinle arzulayacaksın.

Ölümün bir yok oluş değil, gerçek sevgiliye kavuşmak, gönüllerdeki hasret ateşini söndürmek, aşk coşkusunu dindirmek için aralanan bir kapı olduğunu anlayacak, idrak edeceksin.

Geçmiş hadiselerden, kıssalardan ibret alabilmek, ders çıkarabilmek ne büyük bir saadet, ne büyük bir mutluluktur.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun, onların (peygamberlerin ve geçmiş ümmetlerin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulacak bir söz değildir. Ancak kendinden öncekilerin tasdiki, her şeyin açıklanması, iman eden bir toplum için bir rahmet, bir hidayettir.” (Yusuf 111)

Ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere, kıssalardan hisse almak, olanlardan ibret alıp ders çıkarmak ancak ve ancak akl-ı selim sahiplerinin işidir. Ahmak ise, geçmiş kıssalardan hisse almak, ibret almak şöyle dursun, içinde yaşadığı hadiseleri bile doğru dürüst yorumlayamaz.

Akl-ı selim sahipleri, hikmet ehli kişiler, başkalarının kendilerinden ibret alacağı kötü işlerden hep uzakta kalırlar. Fakat kendileri her hadiseden, her kıssadan ders çıkarır, hisse alırlar.

Feridüddini Attar, Pendnâme adlı eserinde şöyle bir öğütte bulunuyor:

“Dört şey talihsizlik nişanıdır:

1- Ahmağa fikir danışmak.

2- Cahile sermaye vermek.

3- Dostların öğütlerini dinlememek.

4- Dünyadan ibret almamak.”

Rabbimiz, yüce Yaratıcı’mız  şöyle buyuruyor:

“Allah, dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara 269)

İbni Abbas radıyallahu anh, bu ayet-i kerimeyi, “Hikmet, İslâmî hükümleri, haram ve helali bilmektir.” diye tefsir etmiştir. Demek ki İslâm ahkâmını bilmeyen, İslâmî hakikatlerden haberi olmayan kişiler, başka ilimlerde ne kadar mesafe kat ederlerse etsinler, gerçekte cahildirler. Onların görüşleri çoğu kez isabetsizdir. Dolayısıyla onlarla yapılacak istişarelerden beklenilen fayda elde edilemez.

Kur’an ve sünnet açısından bakamayanlar, ufuklardaki gerçekleri, ufuklar ötesindeki hakikatleri göremezler.

Bu gibiler, şu Kur’anî hakikati nasıl anlayabilirler? Cahili oldukları bir konuda hikmeti nasıl kavrayabilirler?

“(Ey Muhammed!) Affı (kolaylık yolunu) tut. İyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf 119)

Gerçek af:

1- Zulmeden kişiden öç almak fırsatı doğunca, onu bağışlamak,

2- İkram etmeyene, ikram etmek,

3- Alâka kesenlerle, ilgiyi devam ettirmek,

4- Ziyaret etmeyenleri ziyaret etmek,

5- Kötülük yapanlara iyilik yapmaktır.

İşte gerçek kahramanlık, gerçek yiğitlik, gerçek iyilik ve hakiki af budur.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, sevgili amcası Seyyidü’ş-Şüheda Hz. Hamza radıyallahu anhın katili Vahşi’yi ve o aziz şehidin, ciğerlerini çıkarıp çiğneyen Hind’i nasıl affettiğini bir düşün. O zaman affın ne olduğunu, İslâm’ın ne yüce bir ahlak nizamı olduğunu anlayacaksın.

Mârifetullaha ermek, basiret ve feraset sahibi olmak, bönlükten, manevî körlükten kurtulmak için İslâmî ilimleri, Kur’anî hakikatleri öğrenmek, yaşamak, Muhammedî ahlakla ahlaklanmak gerektiğini idrak edeceksin.

Kalp gözleri körelmiş, gönülleri kararmış, idrak aynaları tozlanmış ya da paslanmış kişilerin yaşadığı bir ülkede elinde fenerle dolaşmaktan başka bir çare olmadığını fark edeceksin. İlmin, irfanın, ahlakın, tüm faziletlerin ışık saçan feneriyle; bir rehber, bir kılavuz olmak zorunda olduğunu göreceksin.

Molla Câmi, Baharistan adlı eserinde şöyle bir latifeden bahseder:

“Kalp gözü açık, kafa gözü kör bir ermiş karanlık bir gecede,

Elinde fener, omuzunda testi yol boyunca yürüyordu.

Boşboğazın biri yanına yaklaştı ve şöyle dedi:

- Ey nâdan! Senin için geceyle gündüzün ne farkı vardır ki elinde fener taşıyorsun?

O kişi güldü ve şöyle dedi:

- Bu fener kendim için değil. Senin gibi kalbi kör olanlar içindir. Bana çarpıp da bir zarar vermesin, omuzumdaki testiyi kırmasın diye taşıyorum.”

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, nice kafa gözü açık olanlar vardır ki, gerçekte kördürler, nice kafa gözü kör olanlar vardır ki hakikatte görenlerdir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Elbette Allah dilediğine işittirir. Elbette sen kabirlerdekine işittiremezsin.” (Fatır 19-22)

Bu ayet-i kerimelerde bir teşbih yapılmıştır:

Körlük; karanlığı,

Ölüler; imansız, bilgisiz, akılsız, feraset ve basiretten yoksun kimseleri,

Görmek; aydınlığı,

Diriler; imanlı, hikmet ehli, bilgili, ahlaklı, faziletli kişileri temsil etmektedir.

Demek ki gerçek körlük, kalp körlüğüdür. İmansızlık, ahlaksızlık, dinî cehalet, basiret ve ferasetsizliktir.

Öyleyse her bilen, her gören, her idrak eden basiret ve feraset sahipleri, bilmeyene, görmeyene, idrak etmeyene yol kılavuzluğu yapacak, isyan ve tuğyanla kararan kalpleri Kur’an nuruyla aydınlatmak, paslanan idrak aynasını hikmetle parlatmak için seferber olacaktır. Bir düşün! Hak Teâlâ, Hz. Âdem aleyhisselamdan beri Allah’a davet eden rehberler göndermedi mi?

O peygamberler, davet yolunda nice çileler çekmedi mi?

Ahir zaman nebisi, âlemlerin efendisi, gönüller sultanı, Hatemül Enbiya Muhammed Mustafa Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile nebiler zinciri tamamlandı.

Bundan sonra hiçbir peygamber gelmeyecek. Çünkü son nizam, son şeriat olan İslâm nizamı tamamlandı.

“Bugün size dininizi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.” (Maide 3)

Bundan sonra, bu vazife, peygamber vârisleri gerçek âlimlerindir. Onlar, varisi oldukları peygamberler gibi hiçbir ücret almadan, insanlardan hiçbir karşılık beklemeden, bu vazifelerini hakkıyla yapmak mecburiyetindedirler. Onlar toplumun tuzu mesabesindedirler. Bozulmaları önlemek, ümmeti imanî, amelî ve ahlakî yönden diri, canlı tutmak, hizmet heyecanlarını coşturmak için kendilerinin diri, canlı, hizmet heyecanıyla dolu olmaları gerekmektedir.

Şayet bu zümre, dünyaya meyleder, mal ve mülke tamah eder, makam ve mevkiye zebun olursa, başkalarını bu kötülüklerden nasıl men edebilirler?

Molla Câmi;

“Üç zümre için, üç şey çok çirkin olur: Padişahlara sertlik, âlimlere mal sevdası, zenginlere cimrilik.” demektedir. Başka bir sözü de şöyledir:

“Gerçek âlimin yanında nimet, kişiyi saadete kavuşturan şeydir. Mezara girdikten sonra altın, gümüş kişinin başına dikilen mezar taşı gibi kalır.”

Bir gün Hz. Ömer radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna vardı. Gördü ki ahir zaman nebisi bir hasır üzerinde yatıyor. Mübarek vücutlarında iz bırakmış. Hz. Ömer radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi böyle görünce ağlamaya başladı.

Efendimiz, canımız sallallahu aleyhi ve sellem sordular:

- Ya Ömer! Niçin ağlıyorsun?

Hz. Ömer radıyallahu anh şöyle dedi:

- Ya Rasulallah! Ağlamamın sebebi şu ki, Kisra ve Kayser nice nimetler içinde yüzmektedirler. Atlas döşekler üzerinde yatarlar. Onlar ki Allah’ın düşmanlarıdır. Sen ise Allah’ın habibisin, Rasulu Rabbil âleminsin. Hasır, senin mübarek vücudunda izler bırakmış. Ya Rasulallah! Ne olur senin için yumuşak bir döşek temin edelim de onun üzerinde istirahat buyurunuz.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:

“Ya Ömer! Onlar bu dünya için ahireti terk ettiler. Biz ise dünya rahatını terk ettik. Ahiret hayatını tercih ettik.

Ya Ömer! Bu dünya ahirete nispetle şuna benzer. Bir kişi parmağını denize soksa, o parmakta denizden ne kadar yaşlık kalırsa, dünya ahirete nispetle, parmaktaki yaşlık gibi kalır.” (Müslim)

Aziz kardeşim! İşte senin Peygamber’in. Şayet O isteseydi dünyanın bütün nimetleri önüne serilirdi. Fakat O, dünyaya rağbet etmedi. Dünyadan kifayet miktarı istedi. O, Rabbini, O’nun rızasını tercih etti.

Ya biz, O’nun ümmeti biz günahkar mücrimler, O’nun varisi olduğunu söyleyen; dünyaya, mala, mülke, makam ve mevkiye zebun olmuş, ilmiyle amel etmeyen âlimler; helal-haram demeden mal biriktiren, Allah yolunda kuruş harcamayan cimri zenginler; tasavvuf yoluna giren, gönül ağartması, nefsini arıtması gerekirken, nefsine zebun olan, dünyaya dalanlar. Hâlimiz nice olur?

İbrahim bin Ethem kuddise sırruhunun hikayesini işitmedin mi? Bak neler olmuş:

İbrahim bin Ethem, Belh şehrinde padişahtı. Bir gece sarayında yatarken, sarayın damında bir gürültü duydu.

- Kim o? diye seslendi.

Damdan şöyle cevap geldi:

- Devemi kaybettim de, onu arıyorum.

İbrahim bin Ethem hayretle şöyle dedi:

- Behey adam! Damda deve ne gezer?

Damdan gafilleri uyarıcı bir nida yükseldi:

- Ey gafil! Peki atlas döşekler içinde Allah bulunur mu?

Bu söz, İbrahim bin Ethem’in kalbine kor  gibi düştü. Sabaha kadar uyuyamadı. Sabah olunca üzüntülü bir şekilde tahtına oturdu. Devlet erkanı huzurda el bağladılar. O sırada heybetli bir zat, kapıdan girip tahtın yanına durdu. Ona mani olmaya hiçbir kimse cüret edemedi.

İbrahim bin Ethem, o zata hitaben:

- Bu saray benim, iznim olmadan girmeye nasıl cüret edersin? dedi.

O zat:

- Burası bir kervansaraydır. Bu saray senden önce kimindi? diye sordu.

İbrahim bin Ethem büyük bir şaşkınlıkla:

- Benden önce babamın, daha önce de dedelerimin idi, dedi.

- Peki onlara ne oldu? diye sordu.

İbrahim bin Ethem:

- Onlar öldüler, dedi.

Bunun üzerine o zat:

- İşte benim dediğim odur. Burası kervansaray değil de nedir? Birisi gelir, birisi gider, dedi ve kayboldu. O ulu zat, Hızır aleyhisselamdı.

Bu hadiseden sonra İbrahim bin Ethem sarayını terk etti. Şehir şehir dolaşmaya başladı. Nişabur’a vardı. Orada bir mağarada dokuz yıl ibadetle meşgul oldu. Günlerini oruç tutmakla geçirdi. Her Perşembe mağaradan çıkar, Nişabur’a bir yük odun götürüp satar, yarısını fakirlere dağıtır, ertesi gün Cuma namazını kıldıktan sonra mağaraya dönerdi. Bu riyazetler neticesinde Allah Teâlâ, ona mârifet ve hakikat yolunu açtı. Büyük bir veli oldu.

Bir gün ona, “dualarımız kabul olmuyor, sebep ne ola ki?” dediler. O şöyle cevap verdi:

“Hakkı bilip, emirlerini tutmazsınız.

Peygamber’in sünnetleri ile amel etmezsiniz.

Kur’an okur, amel etmezsiniz.

Rabbimizin nimetlerini yer, şükretmezsiniz.

Cenneti bildiğiniz halde, cennetlik amel yapmazsınız.

Cehennem vardır der, ondan korkmazsınız.

Ölüm vardır dersiniz, ona hazırlanmazsınız.

Ana babanızı, yakınlarınızı kendi elinizle kabre koyar, ibret almazsınız.

Bunca hatalar işlersiniz de duanız kabul olur mu?”

İbrahim bin Ethem, Dicle kenarında elbisesini yamarken iğnesi suya düştü. Oradan geçen birisi ona şöyle dedi:

- Ya İbrahim! Padişahlığı bıraktın da ne oldu?

İbrahim bin Ethem suya işaret etti.

- İğnemi çıkarın, dedi.

Balıklar ağızlarında altınla başlarını sudan çıkardılar.

İbrahim bin Ethem:

- Ben sizden altın değil, iğnemi istiyorum, dedi.

Bu söz üzerine zayıf bir balık başını sudan çıkardı ve iğnesini takdim etti.

İbrahim bin Ethem adama şöyle dedi:

- Daha önceki padişahlık mı daha güzel, yoksa bu mu daha güzel?

Aziz kardeşim! İşte böyle. Bedel ödenmeden, nefse, şeytana, dünyaya, kötü çevreye galebe edilmeden Hak katına çıkılamıyor. Dünya, makam, mevki, mal, mülk sevgisi gönüllerden kazınıp atılmadan, gönül ağartılamıyor. Hak aşığı olunamıyor. Gönüller sultanı efendimiz, canımız, cananımız sallallahu aleyhi ve sellemin izine düşülemiyor.

Allah katında, gönüller sultanı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanında, Hak dostları meclisinde bir Kıtmir olmayı, dünya sultanı olmaya, dünyanın nice nice nimetlerine gark olmaya tercih etmedikçe nefis, şeytan, dünya ve insanların çeşit çeşit hilelerinden, tuzaklarından kurtulmak, selamet bulmak, aşıklar kervanına katılmak ne mümkün?

İbrahim bin Ethem kuddîse sırruhûnun hikayesi ne güzel bir hikaye. Mümin gönüllere ılık ılık bâd-ı sabâ estiriyor. Ancak daha güzel olanı bu hikayeden ibret almak, ders çıkarmak ve yaşantımıza yansıtmaktır. Bunu yapabilenlere ne mutlu.

Ancak bu şöyle demek değildir:

Herkes makamını terk edecek.

Zenginler ticareti bırakacak.

Dünya fasık ve facirlere kalacak.

Hayır öyle değil. Zamanın şartlarına göre hareket edilecek. Maslahat neyi icap ettiriyorsa öyle davranılacaktır.

Bir kişi bulunduğu makamda;

Hizmet edebiliyor,

Kötülükleri engelleyebiliyor,

İnancından, İslâmî yaşantısından taviz vermiyor,

İslâmî kimliğini zedelemiyor,

Kulluğunun gereklerini yerine getirebiliyor,

Kalbinde makam hırsı, sevgisi yer etmiyorsa millete hizmet etmek, kötülüklere mani olmak o makamda bulunmayı gerektiyorsa, hizmete devam edilecektir.

Keza mal mülk sahipleri,

Helalinden kazanabiliyor,

Zekatını veriyor,

Malının fazlasını Allah yolunda harcayabiliyor,

Malını kötülüklere vasıta etmiyor,

Malı, şımarmasına, isyan ve tuğyanına sebep olmuyor; kulluk vazifelerini yerine getirmekte yardımcı oluyorsa, böyle kişilerin elinde mal bulunması ümmetin, memleketin faydasınadır. Bu gibi kişiler yaptıkları ticaret ve güzel muamelelerle örnek teşkil ettiklerinden, toplum için bir kazançtırlar.

Ancak mal ve makamı zulme alet edenler,

İslâmî kimliğini zedeleyenler,

Kulluk vazifesini yerine getiremeyenler,

Hülasa olarak, ahiret hayatını harap edenler, bilmelidirler ki, bulundukları makamlar, elde ettikleri mal, mülk ve zenginlikler, kendileri için bir mekirdir. Azaptır. Dünyada da, ukbada da rüsvaylıktır.

Cüneydi Bağdadî hazretlerinin sâlih bir müridi vardı. Onu ayrı bir sever, ona ayrı bir alaka gösterirdi. Cüneydi Bağdadî kuddise sirruhunun  en genç ve en yeni müritlerindendi.

Diğer müritler onu kıskandılar. Aramıza yeni katıldığı halde hocamızın yanında hepimizden daha sevgili, diye dedikodu ettiler.

Cüneydi Bağdadî duruma vâkıf olunca; her birinin eline bir kuş vererek, hepiniz bu kuşları kimsenin görmediği bir yerde boğazlasın. Aman dikkat edin kimse görmesin, dedi.

Bütün müritler kuşları aldılar. Issız, kimsenin olmadığı yerlerde boğazlayıp getirdiler. Yalnız Cüneydi Bağdadî’nin çok sevdiği o yeni mürit, boynu bükük bir vaziyette kuşu boğazlamadan döndü.

Cüneydi Bağdadî kuşu niçin boğazlamadığını sordu.

Mürid şöyle dedi:

- Efendim, siz kuşları hiç kimsenin görmediği bir yerde boğazlamamızı emir buyurdunuz. Ben gezip dolaştım. Kullardan tenha yerler buldum. Fakat her yerde Hak Teâlâ’yı hâzır ve nâzır gördüm, dedi.

Cüneydi Bağdadî diğer müritlerine dönüp şöyle dedi:

- Gördünüz mü kardeşinizdeki feraseti, ondaki farklılığı?

Bunun üzerine tüm müritler hatalarına tevbe ettiler, istiğfar ettiler.

Aziz kardeşim! Kula feraset ve basiret gerekir. Nebiler nebisi, âlemlerin efendisi sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Mü’minin ferasetinden sakınınız. Çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizi) buyurmuyor mu?

Allah Teâlâ’nın:

“Siz nerede olursanız olunuz, Allah sizinle beraberdir.” (Hadid 4)

“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf 16)

Fermanını işitmedin mi?

Her an onunla beraber olma şuurunda isek,

O hep bizimle iken, biz başkasıyla değilsek,

Allah’ın nuru ile bakan bir ferasete sahipsek,

Ne gam, ne keder?

Zengin ol, fakir ol. Bey ol, geda ol. Ne fark eder?

Çünkü O gönüllerimize ve amellerimize bakar.

Gönül bahçende tevhit gülleri açmış mı?

Sevda çiçekleri neşvünemâ bulmuş mu?

Gönlünün derinliklerinde aşk ateşi alev alev yanmakta mı?

Yoksa gönlün, küfür, şirk ve nifakla kararmış mı?

Haset, ucub, kibir ve kinle taşlaşmış mı?

Dünya, makam, mevki hırsıyla kirlenmiş mi?

Yaptıklarımızı kimin için yapıyoruz?

Allah için mi? Bizim gibi fani kullar için mi?

Mal ve mülk, makam ve mevki bizim emrimizde mi?

Yoksa mal ve mülke, makam ve mevkiye tutsak mı olduk?

Hâlimiz nicedir, acep farkında mıyız?

Ne malımıza, ne makamımıza, ne yaptığımız ibadetlere, ne de ilmimize güvenelim. Allah’a güvenelim. Ona dayanalım. Ona güvenen, ziyan etmez. Ona dayanan, hacil olmaz. Gel beraber düşünelim. Oturup derin tefekkürler edelim. Hikmet deryasında kulaç açalım. Ötelerin ötesine nazar edelim. Düşüp yollara, varalım huzur-u Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme; dinleyelim O’nun hayatbahş sohbetini bak ne buyuruyor:

“Ey Ashabım! Hiçbiriniz, ibadetlerine karşılık olarak cennete giremezsiniz. Ancak Allah’ın lütfuyla girebilirsiniz.”

Can dostları edeple sordular:

-  Ya Rasulallah! Siz de mi?

O (canlar canı) cevap verdi:

- Evet, Ben de.” (Müslim)

Aziz kardeşim! Hayret ettin değil mi? Hayır hayır, hayret etme. Düşün. Tefekkür et. Hayretin zail olacak, hayran kalacaksın. Kalbin karar kılacak, itminana ereceksin. Gönül ummanında fırtınalar dinecek, gönül ufkunda mârifet ve hakikat güneşi tulû edecek, nurlanacaksın. Hakkal yakîne ereceksin. Sabret, devam et. Bir gün menzil-i maksuda ulaşacaksın.

Haydi kalk, tefekkür iklimine yolculuk var. Hani beraber düşünecek, beraber tefekkür edecektik ya?

Diyelim ki yüz sene yaşadık. Daha çok yaşayanlar, daha az yaşayanlar olsa da... Ulul azm peygamberlerin ilki Nuh aleyhisselam, dokuz yüz elli sene yaşamadı mı?

Yaşadığımız yüz seneyi, hiç günah işlemeden, saatlerimizi bile fevt etmeden ibadet ve taatle geçirsek. Bu yüz senelik kulluğumuzun karşılığı, cennette yüz sene yaşamak olmaz mı? Şayet cennete girmeye layık olursak. İşte bu adl-i ilahîdir. Cennette ebedi kalmak ise lütfu ilahîdir.

Cennet hayatı ebedî, cennetteki nimetler ebedî. Peki bu ebedî hayat bizim yüz yıllık ibadetimize karşı, Allah’ın lütfu değil de nedir?

Kaldı ki yapmış olduğumuz ibadetler, yapmış olduğumuz ameller o kadar kusurla, hatalarla dolu ki yaptığımız bu ibadetler ve ameller için bile tevbe etmemiz gerekir.

Ya isyanlarımız, tuğyanlarımız..? Bunları bir düşünelim. O, her yerde hâzır ve nâzırken, O’nun huzurunda yapmış olduğumuz günahları düşünelim. Haya etmeden, utanmadan neler yapıyoruz. Bir nefis muhasebesi yapalım. Günahlarımızı, hatalarımızı, bizim gibi fani bir kul görmesin diye nasıl gizlemeye çalışıyoruz. Günahlarımıza muttali olunduğu zaman yüzümüz nasıl kızarıyor, nasıl utanıyoruz. Günlerce insanların arasına çıkamıyoruz, şayet bizde hayadan bir şeyler kalmışsa... İnsaf edelim, bunca kusurlu hâlimizle yapmış olduğumuz binbir kusurlu ibadet ve amellerimiz karşılığında ebedî cenneti nasıl hak edebiliriz? Bize, bu dünyada verilen bütün nimetler Allah’ın bir lütfu olduğu gibi, öbür âlemde verilecek nimetler de O’nun lütfu keremidir. Biz kullukla emrolunduk. Bütün samimiyetimizle, ihlasımızla O’na kulluk edecek, asla tekasül göstermeyecek, bir kul olarak neye sahip isek hep O’nun lütfu, ihsanı olduğunu bilecek, asla ve asla nefsimize bir pay çıkarmayacağız.

Bu dünyada bir makama gelmişsek,

Mal mülk sahibi zengin birisi olmuşsak,

İlim, irfan sahibi olmuşsak,  kendi nefsimizden bilmeyeceğiz. Bütün bunlar Rabbimiz zül celal vel kemalin lütfudur. İhsanıdır. İkramıdır. Verilen bu nimetlerin bir de mesuliyeti bulunduğu idraki içinde olacağız.

Vazife ve mesuliyetlerimizi ifa ederken eğip bükmeyeceğiz. Özümüzde, sözümüzde, işimizde dürüst olacağız. İnsanların içinde bir türlü, yalnız kalınca başka türlü olmayacağız.

Cüneydi Bağdadi’nin o sâlih, sadık müridi gibi idrak, basiret ve feraset sahibi olmaya çalışacağız.

“Biz Allah’ı görmesek de, O bizi görüyor.” inancıyla Allah Teâlâ’yı görür gibi kulluk edeceğiz. Allah Teâlâ’nın:

“Açıkta, gizlide, tenhada, kalabalıkta, her zaman her yerde bizimle beraber” olduğu murakabesi ile yaşantımıza yön verecek, kalbimizi uyanık bulunduracağız.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin gözü uyusa da kalbi hep uyanık kalırdı. Biz de O’nun ümmeti olarak O’nun izini takip edecek, O’nunla aynîleşme çabası içinde olacağız.

Aziz kardeşim! “Ne oldum deme, ne olacağım de.” demişler. Bugün bir şey olabiliriz. Ama yarın ne olacağız, bilmiyoruz. Onun için sâlihler asla ümitlerini yitirmemekle beraber, akıbetlerinin ne olacağı endişesi ile yaşamışlardır.

Çünkü onlar, müslüman iken irtidat edip dinden çıkanların ya da son nefeslerinde kafir olarak ölenlerin, diğer taraftan nice isyan, tuğyan, çeşit çeşit kötülüklerden sonra tevbeyi nasuh edip nice âlî derecelere yükselenlerin ibretlerle dolu hayat hikayelerini idrak aynalarında seyrediyorlardı.

Habib-i Acemî’yi duymuşsundur. Onun hayat serüveninden haberdar olmuşsundur. Şayet bu güne kadar sana ondan bir haber ulaşmamışsa gel, beraber tanıyalım onu. Nereden nereye gelmiş? Ne iken ne olmuş? Veliler kervanına nasıl katılmış?

Habib-i Acemî, Basra’da ikamet ediyordu. Tefecilik yapardı. Her gün borçluları dolaşır, bir şey alamazsa, “Buraya kadar geldim, yoruldum. Ayak kirası isterim.” der, borçlunun evinde ne bulursa alır götürür, geçimini böyle sağlardı.

Günlerden bir gün, bir borçlunun evine gitti. Borçlusu evde yoktu. Evin hanımından ayak kirası istedi. Kadıncağız:

- Evde hiçbir şey yok. Sadece bir iki tane koyun bacağı var. İstersen al götür, dedi. Habib, koyun bacaklarını alıp gitti. Evine vardı, hanımına:

- Bunları pişir de yiyelim, dedi.

Kadıncağız, ocak yaktı. Koyun bacaklarını tencere içine attı. Ocağın üzerine koydu. Pişmesi için beklemeye başladılar.

O sırada bir fakir kapıya gelip:

- Şey’en lillah. Allah için bir şey verin, dedi.

Ona bir şey vermediler. Kapıyı yüzüne çarptılar. O sırada yemekleri pişmişti. Kadın, tencereyi alıp sofraya getirmek için ocağın başına vardı. Vardı varmasına ama gördükleri karşısında dehşetle irkildi. Tencerenin içi kanla dolmuştu. Koşarak Habib’e vardı.

- Kem gözlü birinin şomluğuna uğradık. Gel gör ne olmuş, dedi.

Habib, olanları hayretle gördü. Dehşete kapıldı.

İçine ateş düştü. Habib’e ne olduysa o zaman oldu. Yaptıklarından büyük pişmanlık duydu. O’na tevbe kapısı aralanmıştı. Hemen evinden çıktı. Yolda hızlı adımlarla gidiyordu. Yol kenarında oynayan çocukların arasından geçerken, çocuklar:

-Tefeci Habib geliyor. Etrafa dağılın. Ayaklarından çıkan tozlar bize ulaşmasın. Ondan uzak durun ki onun bedbahtlığı bize de bulaşmasın. diye seslendiler.

Çocukların bu konuşmaları, Habib’i dilhun etti. Nedameti, pişmanlığı kat kat ziyadeleşti. Fakat o, Basra’nın en ulu kişisinin katına varmak ve tevbesine onu şahit yapmak için yola çıkmıştı. Adımlarını sıklaştırdı. Nihayet kutb-u zaman, büyük Allah dostu Hasan-ı Basrî’nin katına ulaştı. O’nun huzurunda tevbeyi nasuh yaptı. Artık dünyayı terk etmiş, Rabb’ine yönelmişti. Aynı güzergahtan evine dönüyordu. Yol kenarında oynayan çocuklar hâlâ oradaydı. Habib’in geldiğini gördüler ve birbirlerine:

- Yoldan çekilin. Tevbekâr Habib geliyor. Ayaklarımızdan yükselen tozlar üstüne bulaşmasın, diyorlardı.

Habib, yüce Yaratan’a yöneldi. Kalbinin taa derinliklerinden gelen bir hıçkırıkla:

- İlâhî! Seninle barıştım. Sana yöneldim. Tefeci bir asi iken, bir günde beni iyilerden eyledin, dedi. Şükretti. Hamdetti.

-Habib’de her kimin alacağı varsa gelsin, alsın. diye tellallar çağırttı. Evinde ne varsa hepsini dağıttı. En son gelen kişiye giydiği gömleğini verdi. Çıplak kaldı. Gidip Fırat kenarında kamıştan bir kulübe yaptı. Günlerini bu kulübede ibadetle geçiriyor, zaman zaman Hasan-ı Basri hazretlerinin katına çıkıp ondan ilim öğreniyordu. Zaman zaman da evine uğruyordu. Evde hiçbir şey yoktu. Ne yiyecek, ne giyecek, ne de üzerinde oturulacak bir şey...

Hanımı, bu durumdan sızlanıyor, evde yiyecek hiçbir şey olmadığından şikayet ediyordu.

Bir gün gene evine uğramıştı. Kadıncağız gene sızlanıyor, acıklı halini anlatıyordu.

Habib-i Acemî kuddise sirruh:

-Ey hatun! On gün daha sabret. Cömertlerin cömerdi bir Zata  hizmet ediyorum. On gün sonra ücretimi alacağım. O zaman tüm ihtiyaçların giderilecek. dedi.

Sonra gidip kulübesinde Rabb’ine ibadetle meşgul oldu. Onuncu gün, öğle namazını kıldı. Hakka niyaz etti. On gün tamam oldu. Hanıma ne diyeyim diye tasalandı.

O sıralarda beyaz elbiseli, melek sima bir zat birkaç hamal ile türlü türlü yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaç maddelerini Habib-i Acemî hazretlerinin evine getirmişti.

Kadıncağız getirilen malzemeleri büyük bir sevinçle içeri taşıdı.

Beyaz elbiseli, melek sima zat kadına şöyle dedi:

- Kocan eve gelince şöyle de:

Hizmetinde bulunduğun zat: Şayet Habib, hizmetini artırırsa biz de ücretini artırırız, diyor.

Bu sözü söyleyip çıkıp gittiler.

Habib-i Acemî hazretleri, akşam olunca mahcup, mahzun bir şekilde evinin yolunu tuttu. Evine yine eli boş dönüyordu. Hanımına ne diyecekti? O mülahazalarla evine ulaştı. Bir de ne görsün, evinden yemek kokusu geliyor. Hanımı onu sevinçle, güler yüzle karşıladı ve şöyle dedi:

- Ey Habib! Hizmet ettiğin kişi ne iyi bir zatmış. Bir yiğitle pek çok yiyecek, giyecek, çeşit çeşit eşya gönderdi. Bir kese de altın bıraktı ve dedi ki: “Habib gelince ona şöyle söyle: Şayet o bize hizmetini artırırsa, biz de ücretini artırırız.”

Habib’i dalga dalga sevdalar kucakladı. Aşk kundağına sardılar. Mârifet, hakikat sütüyle beslediler. Ötelerin ötesinde maneviyat ikliminde büyüttüler. Tefecilikle taşlaşan gönlünü, baran-ı rahmetle suladılar. Gönül toprağını, şefkatle yumuşattılar. Aşk ve muhabbet tohumu saçtılar. Gönül kapısını Rahman’a açtılar. Artık o her an, nazargâh-ı ilâhiye teşne olan bir gönül taşıyordu.

Günlerden bir gün Hasan-ı Basrî, Habib-i Acemî’nin kulübesine gelmişti. O günlerde Haccac’ın adamları, Hasan-ı Basrî’yi arıyorlardı. Bu arada Habib-i Acemî’nin kulübesine de geldiler. Hasan-ı Basrî’nin kulübede olup olmadığını sordular. Habib-i Acemî, adamlara, Hasan-ı Basrî’nin içeride olduğunu söyledi. İçeri girip aradılar. Fakat bulamadılar.

Haccac’ın adamları, Habib-i Acemi’ye çıkıştılar.

- Ey ihtiyar! Niçin yalan söylüyorsun? Bizimle eğleniyor musun? dediler.

Habib-i Acemî:

- Biraz önce kulübeye girdi. Siz görmemişseniz benim ne suçum var, dedi. Yeniden kulübeye girdiler. Sağı solu aradılar. Fakat kimsecikleri bulamadılar. Elleri boş olarak çıkıp gittiler.

Adamlar gittikten sonra Hasan-ı Basrî hazretleri şöyle dedi:

- Ey Habib! Üstadlık hakkı böyle mi? Adamlara yerimi söyledin.

Habib-i Acemî hazretleri şöyle cevap verdi:

- Ey üstad! Doğru söylemek bereketine kurtuldun. Yoksa onların eline düşerdin.

Hasan-ı Basrî hazretleri:

- Ne yaptın da, adamlar beni görmediler, dedi.

Habib-i Acemî hazretleri şöyle dedi:

- Dokuz kere Ayetel Kürsi, Amenerrasulü ve İhlas-ı Şerif okudum. Sonra: “Ey Rabbim! Hasan’ı sana ısmarladım. Onu koru.” dedim.

İşte böyle aziz kardeşim. Bakıyorum da sevinçle hüznü, korku ile ümidi birlikte yaşıyorsun. Med cezir olayı gibi. Tansiyonun bir yükseliyor, bir alçalıyor. Farkında mısın sevgili kardeşim? Şu anda bir müslümanın olması gerektiği hali yaşıyorsun. Müslüman, korku ile ümit arasında olmayacak mıydı? İşte sen şu anda o durumdasın.

Ne dersin, bir ulu kişinin katına daha varalım. Onu tanıyıp, yaşadıklarından ibret alalım. Görelim nasıl yaşamış, tevbesine sebep ne olmuş? O ulu zat Fudayl bin İyaz hazretleridir. Tevbe etmeden önce haramilerin başı idi. Kervanları vurur, mallarını yağma ederdi. Bununla beraber namazını kılar, namaz kılmayan haramileri yanından kovardı. Günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. Vurgunlardan elde ettiği malların pek çoğunu fakir, fukaraya dağıtırdı. Kervanlardaki kadınlara dokunmaz, fakirlerin mallarına ilişmezdi.

Bir gün kervan vurmak için adamlarıyla pusuya yattı. Kervan yaklaştığında kervan halkından birinin okumakta olduğu şu ayet-i kerimeyi işitti:

“İman edenlerin Allah’ı zikretme ve O’ndan nazil olan hak için kalplerinin yumuşama zamanı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan bir çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid 16)

Fudayl bin İyaz diyor ki:

“Ayet-i kerimeyi işitince içime ateş düştü. Kendi kendime, Ey Fudayl! Bu ayet senin için okundu. Nice yıllar yol keser, kervan vurursun. Müslümanlara zulmedersin. Artık vakit tamam oldu. Rabbine dönmelisin, dedim. Başımı secdeye koyup ihlasla tevbe ettim.”

Sonra şehir şehir dolaştı. Ulaşabildiği herkesle helalleşti. O artık Allah dostlarından olmuştu.

Onun mübarek sözlerindendir:

“Allah Teâlâ sevdiği kullarına ahiret endişesi, sevmediği kullarına da dünya endişesi verir. Her şeyin bir zekatı vardır. Aklın zekatı da ahiret endişesidir.”

“Beş şey bedbahtlık alametidir:

1- Kalp katılığı,

2- Göz yaşarmaması, yani ağlayamamak,

3- Hayasızlık,

4- Dünyaya rağbet eylemek,

5- Tûl-i emel.”

Ümitsizlik yok. En kötü şartlarda bile müslüman ümidini asla kaybetmez. Yüce Yaratan’a sığınır. Onun dergahı izzetine iltica eder.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem en zor günlerde, en sıkıntılı zamanlarda ashabını en büyük müjdelerle sevindirmemiş miydi?

Hendek savaşını teemmül edelim:

Düşman kalabalık,

Yahudiler ihanet etti. Antlaşmayı bozdu.

Yokluk had safhada.

Münafıklar kargaşa çıkarmak için fırsat gözlemekte.

Selman-ı Farisî radıyallahu anhın tavsiyesi üzerine Medine’nin açık tarafına hendek kazılıyor. Hendek kazılırken büyük mü büyük bir kaya çıktı. Kayayı parçalamak için herkes gayrette. Fakat bir türlü kaya kırılmıyor. Bedenlerin yorgun düştüğü, kolların kalkmaz olduğu bir zamanda âlemlere rahmet Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem geldiler. Bismillah deyip balyozu kayanın tepesine indirdiler. Bir parça koptu kayadan. Bir ışık süzülüp gitti uzaklara.

Rahmet peygamberi, Bizans’ın fethini müjdeledi. Bir başka balyoz vurdu kayaya. Gene öyle oldu. İran’ın fethini müjdeledi. Diğer bir balyoz, kayadan bir parça koparırken Yemen’in fethi müjdeleniyordu.

Açlıktan karınlara taş bağlandığı,  sıkıntıların zirvede olduğu öyle zor  bir günde, böyle bir müjdeye ancak mü’min gönüller inanırdı. Nitekim öyle oldu. Ashab-ı Kiram, bu müjdelerle heyecanlandılar. Dirildiler. Bir başka şevk, bir başka heyecanla işlerine koyuldular.

Münafıklar ise her zaman olduğu gibi anlayamadılar, idrak edemediler. Başladılar homurdanmaya:

-Şu adama bak. Biz düşman korkusuyla yaşıyoruz. Açlığımızı dindirmek için karnımıza taş bağlıyoruz. O ise koskoca Bizans’ın, İran’ın fethinden bahsediyor, diye dedikodu yapıyor, müslümanların moralini bozmaya çalışıyorlardı. Münafıkların dedikodusundan haberdar olan Ahir Zaman Nebisi sallallahu aleyhi ve sellem:

-Bütün bu olanlar, bu aykırı sesler duyulsun, mü’min, münafık belli olsun diye oluyor, buyurdular.

Nitekim hep öyle oluyordu. Zor günlerde, sıkıntılı zamanlarda, münafıklar müslümanları yalnız bırakıyorlardı. Uhud Gazvesine gidilirken yarı yoldan geri döndüler. Müslümanları, düşmanların karşısında yalnız bıraktılar. Tebük seferine çıkmamak için türlü türlü bahaneler uydurdular. Yalanlar söylediler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemden izin alıp Tebük seferine katılmadılar.

Aziz kardeşim! Üzerimize belâ ve musibetlerin sağanak sağanak yağdığı zamanlarda bile ümidimizi asla yitirmeyelim. Tefeci Habib’i, harami başı Fudayl’i, yaptıkları tevbeyi nasuh sebebiyle katında yüce derecelere ulaştıran, dostları arasına katan yüce Rabb’imiz; O’nun dergahı izzetine iltica edersek, ümitsizliğe düşmez kulluğa devam edersek bizleri de affeder, mağfiretine gark eder.

Hüccetül İslâm İmam Gazalî şöyle der:

“Ümit ve korku mukarreb kulların yüce makamlara uçtukları iki kanat, ahiret yolunda aşılmaz maniaları geçtikleri iki binektir.”

Bu tarafın, bir de öbür tarafı var. Asîleri tevbeleri sebebiyle affedip yücelten Rabbi’miz, hasetleri, ucup ve kibirleri neticesinde sapıtan, yoldan çıkan, kişileri de helâk etmiştir. Belam bin Bâura, âlim, velî nice kerâmetleri olan bir zat iken, haset hastalığına, ucub, kibir illetine yakalandı. Sapıttı, helâk olup gitti. Allahümmahfaznâ.

Her şeyin en iyisi, en güzeli, en hayırlısı itidâl noktasında olandır. İfrat ve tefritte hayır yoktur. Öyleyse korkuyu dehşete, ümidi gevşekliğe dönüştürmeden itidâl üzere hareket edecek, ümitle korku arasında nefeslenecek, mânevî bir diriliğe kavuşacağız. Biiznillâhi Teâlâ.

Niceleri vardır ki;

Okurlar; tefekkür etmezler,

Dinlerler; fikretmezler,

Nice hâdiselere muttalî olurlar; ibret almazlar,

Kur’an okurlar, ibadet ederler, zikrederler; fakat bir haz almazlar. Onlar gibi olmayalım. Kaybetmeyelim, ziyan etmeyelim.

Gel bu kez de Efendimiz, canımız, cananımız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabından, sevgili dostlarından Ebu’d-Derda radıyallahu anh’ın huzuruna varalım. Hasta kalbine nasıl şifa bulacağını soran bir zata, tavsiyesini dinleyelim:

“Günlerden bir gün bir zat, Ebu’d-Derda radıyallahu anhın huzuruna geldi. Şöyle dedi:

- Kalbimde dünya sevgisi hastalığı var. Gönlüm karma karışık. İbadetlerimden bir haz alamıyorum.

Ebu’d-Derda radıyallahu anh:

- Bu, kalbî hastalıkların en büyüğüdür. Tedavi etmezsen sonunda korkulur, dedi ve şu tavsiyede bulundu:

• Hastaları ziyaret et,

• Cenaze namazlarını kıl,

• Kabir ziyaretlerine devam et.

O kişi bu nasihat üzerine denilenleri yaptı. Sık sık hasta ziyaretinde, cenaze namazlarında bulundu. Kabristanlarda dolaştı. Günlerce oralarda oturup kalktı. Fakat kendisinde hiçbir değişiklik olmadı. Dünya sevgisini kalbinden atamadı. Mahzun, mükedder, Ebü’d-Derda radıyallahu anh’ın huzuruna çıktı.

- Ya Ebu’d-Derda! Dediklerinin hepsini eksiksiz yerine getirdim.

Günlerce hastaları ziyaret ettim.

Cenaze namazları kıldım.

Kabristanları mesken tuttum.

Gel gör ki, bende hiçbir değişiklik olmadı. Kalbimdeki dünya sevgisi, dünya endişesi zail olmadı, diye yakındı.

Ebu’d-Derda radıyallahu anh şöyle dedi:

- Denilenleri yaptın ama tefekkür etmedin. İbret almadın. Var git, denilenleri şöyle yap:

Hastanın yanına varınca, nefsine dön. ‘Ey nefis! Şu yatakta yatan hasta sen olduğunu kabul et. Çünkü bir gün sen de güçten düşmüş bir vaziyette, mecalsiz bir halde yatağa mahkum olabilirsin. Durum bu olunca şu dünya telaşı nedendir? Neden endişe edersin? Kalbindeki dünya sevgisini niçin söküp atmazsın?’ diye nefsine nasihat et.

Cenaze namazı kılmaya vardığın zaman nefsine şöyle hitap et:

‘Ey Nefis! İşte tabut. Farzet ki içindeki sensin. “Tabut bir binektir. Ona herkes binecektir.” demişler. Sen de eninde sonunda bu bineğe bineceksin. “Her gelecek yakındır.” derler. Elde ettiğin bunca mal mülk burada kalacaktır. İşte şu cenazeyi görüyorsun. Mal ve mülkünü, evini barkını, oğlunu kızını, hanımını, eşini dostunu, akrabayı teallükatını bırakıp gidiyor. Bunca zaman çalışıp çabalamış, mal yığmış, bir parça bezle, ayak yalın, baş açık geçip gidiyor. Akıbeti ne olacak? Kabre konulunca nasıl karşılanacak? Allah’tan başka kimse bilmez. Ey nefis! Bir gün bu hal senin de başına gelecek. Gel, vakit varken, fırsat elde iken tedarikli ol. Ahiret azığı hazırla. Şu fani dünyanın, fani nimetlerine aldanma.’

Kabristanı ziyarete vardığında, kabirde yatanlara ibretle nazar eyle. Nice kabirler harap olmuş, ne isimleri belli, ne cisimleri. O nârin vücutları çürümüş, etleri, derileri, saçları dökülmüş, gören gözleri görmez, konuşan dilleri konuşmaz olmuş. Yılan, çıyan yemiş.

Kırk, elli, seksen, yüz yıl ne yaşadılarsa, hebaen mensûra olup gitmiş. Nefs-i emmarelerine uyup dünya yaşantılarını isyan ve tuğyanla geçirenler şimdi bu kabirlerde azap olunuyorlar. Nefsine dön ve de ki:

‘Ey nefis! İnsafa gel. Hâlâ şu murdar dünyadan usanmadın mı? Niçin Mevlâ’na muhabbet etmezsin? Bir gün senin de bu kabre gireceğini, eninde sonunda bunun senin de başına geleceğini düşünmez misin?

Şu anda kabirde yatanlar, toprak olanlar, bir zamanlar senin gibi dünyada yerler, içerler, alırlar, satarlardı. Giyinir, kuşanırlardı. Güler, oynarlardı. Kendilerine toz kondurmazlardı.

Bak şimdi kara toprak olmuş yatıyorlar. Evlerini, barklarını, cemaatlerini koyup gitmişler. Her biri ayrı ayrı çukurlarda yalnız başına yatmaktalar. Amelleri ile başbaşa kalmışlar.

Ey nefis! Bir gün seni de getirecekler. Bu çukurda amellerinle başbaşa kalacaksın.

Ey nefis! Kalbinden dünya muhabbetini at. Salih ameller işle. Ölüm gelip çatmadan, mezara konulmadan, yılan, çıyan başına üşüşmeden, o gün için hazırlan.’

Dediklerime dikkat et.

Hastaları ziyaret ederken,

Cenaze namazı kılarken,

Kabristanı ziyaret ederken,

Şu anlattıklarım gibi yap. Tefekkür et. İşte o zaman gönlün nurlanır. Yaptığın ibadet ve taatten haz alırsın. Bu defa o adam Ebu’d-Derda radıyallahu anh’ın dediği şekilde yaptı. Muradına erdi. Kalbinden dünya sevgisi çıkıp gitti. Kalbi itminana erdi. Nur ile doldu. Büyük bir mutlulukla Ebu’d-Derda radıyallahu anhın huzuruna çıktı.

Ya Ebu’d-Derda! Dediklerini yaptım. Hasta gönlüme şifa buldum. Allah senden râzı olsun, dedi.”

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Kişiye vâiz olarak ölüm kâfidir.” buyurmaktadır.

Tabiinin en büyüğü Hak aşığı Peygamberimiz efendimizin kara sevdalısı Veysel Karâni hazretleri de:

“Ölümü, yatınca yastığının altında, kalkınca da karşında bil.” demektedir.

Aziz kardeşim! Buraya kadar anlattıklarımızdan, yaptığımız tefekkürlerden epeyce hisse aldık, ders çıkardık kanaatindeyim. Yaşantımızda çok müsbet, çok hayırlı değişiklikler olacağı ümidini taşımaktayım.

Allah Teâlâ’nın lütfu, keremiyle:

Batıldan, hakka,

İsyandan, itaate,

Kötülükten, iyiliğe,

Sûi ahlâktan, hüsnü ahlâka,

Cehâletten, ilme, irfana,

Tembellikten, hizmete,

Cimrilikten, cömertliğe,

Hodgamlıktan, diğergamlığa,

Fâniden, bâkiye,

Dünyadan, ukbaya,

Kulun rızasından, Allah’ın rızasına bir değişim yaşayacak, yönümüzü, Rabb’imize çevirecek, fânilere bel bağlama gafletinden kurtulacak, Allah’ın izniyle hiçliğin bâlâsında, kulluğun doruğuna yükseleceğiz.

Bütün bunlar bir hayal değil, kuru bir temenni değil. Yeter ki samimi olalım. Yeter ki bütün kalbimizle bu güzellikleri arzu edelim. Yeter ki kulluğumuzun gereği olan vazifelerimizi gücümüzün yettiği kadar, şevkle, aşkla yapalım. Bildiklerimizle amel edelim. İşte o zaman, yani bildiklerimizle amel ettiğimiz zaman, Rabb’imiz de bilmediklerimizi öğretecektir. Kitapların yazmadığı nice ledünnî ilimlere, hakikatlere muttali olacağız. Kalblerde hizmet şimşeği çakacak. Gönüllerde mârifet, hakikat çiçekleri açacak. Yüzlerde pembe pembe hayâ gülleri tebessüm edecek. Açılan dudaklar Rahman’dan râyihalar saçacak. Yakînin yolları açılacak. O’na yakın olmanın mutluluğu yaşanılacak.

Hayret etme. Hayran ol. Âlemlerin efendisi sallallahu aleyhi ve sellem ne buyuruyor dinle:

“Kim öğrendikleri ile amel ederse, Allah Teâlâ da ona bilmediklerini öğretir.”

Gel kardeşim! Şu mutluluğu da beraber tadalım. Âlemlerin efendisinin, âlemlerin Rabb’inden verdiği şu haberi beraberce dinleyelim. Rabb’imize biraz daha yakınlık peydah edelim. O’nun katında edeple durup fikredelim. Müslüman olduğumuza, canımız, Muhammed’imiz sallallahu aleyhi ve selleme ümmet olduğumuza şükredelim.

O rahmet Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle haber veriyor:

“Aziz ve celil olan Allah buyuruyor:

Kim (huzuruma) bir iyilik getirirse, ona karşılık on misli mükâfat vardır. (Dilersem) onu da artırırım. Kim (huzuruma) bir kötülük getirirse, onun karşılığı, getirdiği kadardır. Yahut mağfiret ederim.

Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Kim bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim. Kim bana hiçbir şeyi ortak koşmayarak, yer dolusu günahla gelse, ben onu günahı kadar mağfiretle karşılarım.” (Müslim)

Nasıl? Biz şükretmeyelim de, kim şükretsin? O’na yönelip, O’na doğru biz koşmayalım da kim koşsun? Bu ne azamet, bu ne saltanat, bu ne şefkat, bu ne merhamet ya Rabbi! Bunu senden başka kim yapabilir? Senin yüce katında, dergâh-ı izzetinde alınlar nasıl secdelere konulmaz? Kalpler nasıl aşkınla coşup taşmaz?

        Çırpınıp durmaktayken can,

        Secdeye kapandım bir an.

        Gecenin harîminde, bak.

        Ayân oldu, onca nihân.

Daha ötesi var, ötenin ötesi var. Gel, yine O’nun, Efendimizin kutlu huzuruna varalım. Canlara can katan sohbetine katılıp can kulağıyla dinleyelim:

Bak, O, Rabb’imizin şu kutsî hadisteki buyruğundan haber veriyor:

“Her kim benim veli bir kuluma düşmanlık ederse ona karşı harp ilan ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de durmadan yaklaşır. Nihayet onu severim. Kulumu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse mutlaka veririm. Bana sığınırsa korurum.” (Buharî)

Sakın kelimelerin zahirine takılıp kalma. Allah Teâlâ bir kulu sevince, artık o, “Nerede olursanız olunuz, O sizinle beraberdir.” (Hadid 4), “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf 16) ayet-i kerimelerindeki her an O’nunla olma, şah damarından daha yakın olma sırrına erer. Artık kul, O’nunla işitir, O’nunla görür, O’nunla tutar, O’nunla yürür. Nefs-i emmarenin, şeytan-ı lainin hile ve tuzaklarından kurtulur. Kalpten mâsiva sökülüp atılır. Mal mülk, makam mevki hırsı, dünya sevgisi yok olup gider. Gönlü sevda çiçekleriyle donanır. İman, aşk ve hasretle mâmur olan kalp, ilâhî nazara teşne olur.

Aziz kardeşim! İşte böyle. Görüyorsun ya! Rabb’imiz hep bizimle. O bizimle iken, biz nasıl başkasıyla olabiliriz? Güzel yaşamak, hep güzel insanlarla beraber olmak ne mutlu. Onların derûnî yaşayışından örnek almak, biz de başkalarına örnek olalım diye çaba sarf etmek ne bahtiyarlık.

Gel, Allah Teâlâ’nın şu yüce beyanına kulak verelim:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (Tevbe 119) Ne güzel değil mi?

Ecdadımız ne demiş:

“Üzüm üzüme baka baka kararır.”

Biz de sâdıklarla, Allah’ın sevgili kulları ile beraber oldukça, onların güzel halleri bize de yansıyacaktır. Zaman içinde samimiyet ve ihlasımız nisbetinde belki de onlarla aynîleşeceğiz. O güzel insanların, o güzel hallerini başkalarına yansıtacak bir konuma geleceğiz. Bu hep böylece devam edip gidecek. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin izi kıyamet sabahına kadar takip edilecek, kötülüklere kilit, iyiliklere anahtar olunacak. Kötü çığırlar kapanıp, hep güzel, iyi çığırlar açılacaktır. Çünkü böyle ortamlarda bulunmanın tabii neticesi budur.

Kötü ortamlarda, kötü kişilerle beraber bulunmak ise kötülüklere anahtar, iyiliklere kilit olmaktır. Allah celle celaluhu bizi ve bütün müslümanları korusun.(Âmin)

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Kişi, arkadaşının dini üzerinedir: Sizden her biriniz kiminle arkadaşlık yaptığına baksın.” (Tirmizi)

Utâridî hazretleri oğluna şöyle bir vasiyette bulunuyor:

“Ey oğlum! Hakiki dost, senden bir iyilik görürse onu açıklar. Bir fenalık görürse âlemin gözünden saklamaya çalışır. İşte böyleleri ile arkadaş ol.”

Ehl-i hikmet şöyle demektedir:

“Bayağı insanların mahallesinde oturma. Ayak takımı ile düşüp kalkma. Havaî kişiler arasında gezme. Edepsizle sohbet etme. Büyük insanların bulunduğu yere taşın. Onlarla sohbet et. Aklı başında, irfan sahipleri ile konuş. Çünkü büyükler arasında olanlara düşman yaklaşamaz. İrfan sahipleri ile sohbet edene kötülük gelmez.”

Demek ki, hayra anahtar, şerre kilit olmak, iyi örnek olup, iyi çığırlar açmak için, iyilerle beraber olmak, onlarla aynîleşmek gerekir.

Gökteki yıldızlar gibi, birer hidayet rehberi olan Ashab-ı Kiram, efendimiz, canımız, Muhammed’imiz sallallahu aleyhi ve sellemle hep beraber bulundukları, O’nu kendi nefislerinden de daha çok sevdikleri, O’nunla aynîleştikleri için, yüce mertebelere ermişler, kulluğun doruğuna yükselmişlerdir. Hayra anahtar, şerre kilit olmuşlar, hep iyi çığırlar açmışlar, örnek olmuşlardır. Gönüller sultanı, efendimiz, canımız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin dostlarından, Ashab-ı Güzin’den Cerir bin Abdullah radıyallahu anh anlatıyor:

“Bir sabah erken vakitte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin huzurunda bulunuyorduk. Nemire veya aba denilen bir kumaşı delerek başlarından üzerlerine geçirmiş, kılıç kuşanmış, çoğunluğu, belki hepsi Mudar kabilesinden olan çıplak bir topluluk Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna geldiler. Onları bu kadar fakru zaruret içinde gören Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yüzünün rengi değişti. Evine girip çıktı. Sonra Bilal radıyallahu anhe ezan okumasını emretti. İkamet getirtip namaz kıldırdı. Sonra:

“Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun eşini halkeden ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türeten Rabb’iniz (e karşı gelmek)den sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan, akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa 1)

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Her nefis yarın için ne gönderdiğine baksın. Allah’tan korkun. Muhakkak Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (Haşr 18) ayet-i kerimelerini okudu ve şöyle buyurdu:

“Herkes altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir sâ buğdayından, hurmasından,  yarım hurma ile bile olsa sadaka versin.” 

Ensar’dan bir kişi (büyük) bir torba getirdi. Yerinden kaldırılamayacak kadar ağırdı. Halk sıraya girdi. Yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yüzü güldü. Yüzü altın ile kaplanmış gibi parlıyordu.

Bu arada Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kim İslâm’da iyi bir çığır açarsa, o açtığı çığırın sevabı kendine olduğu gibi, o çığırdan gidenlerin sevabı kadar da kendisine sevap verilecektir. Fakat o çığırdan gidenlerin sevabından hiçbir şey eksilmeyecektir.

Kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o açtığı çığırın günahı kendine olduğu gibi, o çığırdan gidenlerin günahı kadar da kendine günah yazılacaktır. Fakat o çığırdan gidenlerin günahından hiçbir şey eksilmeyecektir.” (Müslim)

Bizler de iyi, güzel çığırlar açalım. İyiliklere, güzelliklere anahtar olalım. Kötü çığırlar açmayalım. Kötü çığır açanlara yardımcı olmayalım. Kötülüklere kilit olalım.

Aziz kardeşim! Bu mukaddimeden sonra sizi, kıssalarla, kıssaların kahramanlarıyla ve kıssalardan alınacak hisselerle başbaşa bırakmak istiyorum.

Ancak kitabın başından sonuna kadar hep beraber olacağız. Zahiren olmasa da hep göz göze gelecek, kalplerimizi birbirimize açacak, beraber sevinecek, beraber üzülecek, beraber düşünecek, beraber tefekkür edecek ve nihayet hep beraber hisse alacak, hep beraber kötülüklerden uzaklaşacak, kötüler diyarını terk edip, iyiliklere kanatlanacak, iyiler yurduna göç edeceğiz.

Her an, her nefes Rabb’imizle beraber olma, O’nun yüce kudreti karşısında hiçliğin hazzını tatma, kulluk şuuruna erme mutluluğunu yaşayacağız. Biiznillahi Teâlâ.

Bir gün olacak, biz de ecelimiz gelince bu dünyayı terkederek Rabb’imize kavuşacağız. Bizden sonrakiler de bizlerden söz edecekler.

İyiler, iyilikleriyle,

Kötüler, kötülükleriyle anılacak.

İyilere dua edilecek, hayırla yâd edilecek.

Kötülere dua edilmediği gibi, onlar nefretle hatırlanacaklar.

Aziz kardeşim! Biz, niçin iyilerden olmak, hayırla yâd edilmek, iyi bir insan, iyi bir müslüman olmak için çaba göstermeyelim ki?

Biz ki, elhamdülillah ölümden sonraki o ebedî hayata iman ediyoruz. O hayatta amellerimizin karşılığı olarak ya mükafatlandırılacağımıza, ya da cezalandırılacağımıza inanıyoruz.

Öyleyse niçin mükafatlandırılacağımız, Allah Teâlâ’nın razı olduğu amellere şitap etmeyelim ki?

Niçin cezalandırılmamızı gerektiren günahlardan, kötü amellerden sakınmayalım ki?

Niçin bizi ebedî cennete, cennet nimetlerine kavuşturacak yüce Rabb’imizin cemalini müşahede etmeye vesile olacak güzel ameller yapıp, güzel bir kul, Allah Teâlâ’nın razı olduğu bir kul olmayalım ki?

Niçin bizi ebediyyen cehenneme sokacak, ya da bir müddet orada kalmamıza sebep olacak kötülüklerden, günahlardan sakınmayalım ki?

Aziz kardeşim! Bu kıssalarda kötülerin kötü akıbetini görecek, dehşetle irkilecek, kendimize gelecek, tevbe edip Rabb’imize yönelecek; iyilerin mutlu sonlarını görüp onlar gibi olmaya, onlar gibi yaşamaya, onları rehber edinmeye, hayatımızı onlar gibi mutlu bir sonla noktalamaya çaba gösterecek, Rabb’imize iyi bir kul olmak için gayret kuşağını kuşanacağız. Sadece ve sadece Rabb’imize güvenip dayanmanın, kula kul değil, sadece ve sadece Rabb’imize kul olmanın, yaşantımızın değişmez, değiştirilemez bir esası olduğu inancını asla zaafa uğratmayacağız.

“Rab olarak Allah’tan,

Peygamber olarak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden,

Din olarak İslâm’dan razıyım.” düsturunun, dünyaları bize verseler asla taviz veremeyeceğimiz bir iman olduğunu bütün hücrelerimizle hissedecek, bu imanla gönül iklimimizde, kalp toprağımızda, hayat coğrafyamızda çiçek çiçek sevdalar açacaktır, biiznillahi Teâlâ.

Aziz kardeşim! İşte kıssalar, işte hisseler, işte biz. Haydi maziye doğru kanatlanalım. Ta yaratılış kıssasından başlayarak diyar diyar dolaşalım. Hadiselerin içine dalıp çıkalım. Maziyi zamanımıza taşıyarak bir daha yaşayalım.

Hadiseleri hem içinden bir fert gibi, hem de dışarıdan bir gözlemci gibi değerlendirelim. Hisse alalım, ders çıkaralım.

Allah Teâlâ, yâr ve yardımcımız olsun. Amin!

a a a

 

Yaratılış

 

Varlık âlemi yüce Rabb’imizin yüce kudretiyle, Allah celle celâluhunun bildirdiği kadarını bildiğimiz sayısız hikmetlerle yaratılmıştır. Allah Teâlâ biz insanoğlunu kendisi için, kendisine kulluk için yaratmış, yer ve gökte sayısını ancak Allah Teâlâ’nın bildiği, sayılamayacak kadar çeşit çeşit nimetleri, varlıkları da biz insanlar için yaratmıştır.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Daha sizin için yeryüzünde muhtelif renklerle yarattığı neler var! Elbette bunda  öğüt alan bir toplum için büyük bir ibret vardır.” (Nahl 13)

İnsan ve cinlerin yaratılış hikmeti için de Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler, beni tanısınlar diye yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” (Zâriyat 56-57-58)

Bizi yoktan var eden Rabb’imiz celle celâluhu kendisini tanımamızı, kulluk yapmamızı istiyor. O’nu tanır, iyi bir kul olursak, ebedî hayatı, cenneti ve cennetten Cemâlullahı temaşa edeceğimizi vaat ediyor. Ne  büyük bir saadet ya Rabbi!

Dünyaya gelişimiz, çeşit çeşit nimetlere gark oluşumuz, hayatımız, mematımız, hülâsa şu fâni dünya menzilindeki geçici konaklamamız hepsi, hepsi bir imtihandır. Bu âlemdeki çeşit çeşit imtihanları kazanıp, Rabb’imizin yüce katına iyi bir kul olarak varmak ne büyük bir mutluluktur.

Rabb’imiz celle celâluhu şöyle buyurmaktadır:

“Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yer yüzündeki her şeyi, dünyaya mahsus bir ziynet yaptık.” (Kehf 7)

İnsan suresi 2 ve 3. ayet-i kerimelerde de şöyle buyurulmaktadır:

“Gerçekten Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır. Onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık. Şüphesiz Biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör.”

Aziz kardeşim! Gel, şu manevî duygular, hassasiyetler içinde yaratılış kıssasını can kulağıyla dinleyelim, ibret alalım.

 

KAİNATIN YARATILIŞI

 

Ezelde Allah celle celâluhu vardı. O’ndan önce hiçbir şey yoktu. Allah Teâlâ, kainatı ve tüm mahlukâtı yaratmak murat etti de:

Önce:

Arşı,

Sonra:

Suyu,

Rüzgarı,

Yeryüzünü,

Gökyüzünü,

Bitkiler ve hayvanları,

Melekleri, cinleri yarattı.

Meleklerin kainattan önce yaratıldığı rivayeti de vardır.

En sonunda:

Âdem aleyhisselamı halketti.

O’ndan, O’nun eğe kemiğinden de Havva Validemizi yarattı.

Yaratılışın başlayış ve safhaları Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan edilmektedir:

“O, amel bakımından hanginizin daha güzel olduğunu imtihan etmek için O’nun arşı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki, “Siz ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz.” desen kâfir olanlar derhal: Bu açık bir büyüden başka bir şey değildir, derler.” (Hûd 7)

“De ki: Siz yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabb’idir.

Yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada rızklarını arayanlar için dört günde eşit gıdalar takdir etti.

Sonra buhar halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: İsteyerek ve istemeyerek gelin, dedi. İkisi de: İsteyerek geldik dediler.

Böylece onları yedi gök olarak iki günde var etti ve her göğe görevini vahyetti. Ve Biz dünya semasını kandillerle donattık. Bozulmaktan koruduk. İşte bu, aziz, alîm Allah’ın takdiridir.” (Fussilet 9-12)

Allah Teâlâ’nın her göğe görevini vahyetmesi, meleklerin, yıldızların ve diğer gök cisimlerinin yaratılması ve kendilerine vazifelerinin bildirilmesidir.

“Şüphesiz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükümran olan, geceyi durmadan kovalayan gündüzü bürüyüp örten, güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Rabb’iniz Allah’tır. Bilesiniz ki yaratmak da, emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi ne yücedir.” (Araf 54)

Ayet-i kerimelerde geçen gün, bizce mâlum olan yirmi dört saatten ibaret olan gün değildir. Allah indinde gün, bir an manasına gelebileceği gibi, çok uzun bir zaman, bir devir manasına da gelmektedir. Burada zikredilen zaman izafidir.

Meselâ, Hac suresi 47. ayet-i kerimede Allah indindeki bir günün, bizim mahiyetini bilemediğimiz bin yıl gibi olduğu beyan edilirken, Meâric suresi 4. ayet-i kerimede ise Allah indindeki bir günün dünya yıllarından elli bin yıl gibi olduğu ifade edilmektedir.

Bu duruma göre Allah Teâlâ, kâinatı, altı anda, altı devirde, altı zamanda yaratmıştır. Elbette gerçek bilgi Allah katındadır.

“İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Hâlâ inanmazlar mı?

Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık. Tâ ki maksatlarına ulaşsınlar.

Biz gökyüzünü sağlam bir tavan gibi yaptık. Onlar ise gökyüzünün ayetlerinden yüz çevirirler.

O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.” (Enbiya 30-33)

Ayet-i kerimelerden anlaşıldığı gibi başlangıçta gök ve yer bitişik idi. Allah celle celâluhu onları birbirinden ayırdı. Gökyüzü bir duhan, bir buhar şeklinde idi. Allah Teâlâ yeri, göğü ve bütün mahlukatı, altı günde, yani, altı devrede, altı zamanda yarattı. Kainat bir kısım devrelerden geçerek hâlihazırdaki duruma geldi.

Yaratılış hakkında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurmaktadır:

“Allah vardı. O’ndan önce hiçbir şey yoktu. Arşı da su üstünde idi. Sonra gökleri ve yeri yarattı. Zikirde (levh-i mahfuzda) her şeyi yazdı.” (Buhari)

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah toprağı cumartesi günü yarattı. Dağları pazar günü. Mekruhu salı günü, nuru çarşamba günü yarattı. Perşembe günü de canlıları yer yüzüne yaydı. Cuma günü ikindiden sonra, ikindi ile akşam arasında tüm yaratıklardan sonra Âdem’i yarattı.” (Müslim)

 

MELEK VE CİNLERİN YARATILIŞI

 

 

Melek ve cinler, insanlar tarafından görülemeyen varlıklardır.

Melekler nurdan, cinler ateşten yaratılmıştır.

Cinler, çeşitli sûretlere girebilirler.

Melek ve cinlerin yaratılışı, Âdem aleyhisselamdan önce olmuştur.

Meleklerin aralarında evlilik olmaz.

Onlarda dişilik ve erkeklik yoktur.

Asla isyan etmezler, itaatsizlik yapmazlar.

Yerde ve gökte çeşit çeşit vazifeler yapan melekler vardır.

Sayılarını ancak Allah Teâlâ bilir.

En büyük melekler:

Cebrail aleyhisselam,

Mikail aleyhisselam,

İsrafil aleyhisselam,

Azrail aleyhisselamdır.

Cinlerin dişi ve erkekleri vardır.

Aralarında evlilik olur, çocuk yaparlar.

İçlerinde mü’min, kâfir ve münafıklar vardır.

Cinlerden peygamber gelmemiştir.

Cinler hem meleklerden, hem de insanlardan daha aşağı mahluklardır.

Cinlerin yaratılışları hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.” (Hicr 27)

“Allah, cinleri hâlis ateşten yarattı.” (Rahman 15)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de melek ve cinlerin yaratılışı hakkında şöyle buyuruyor:

“Melekler nurdan yaratıldı. Cinler de dumansız ateşten yaratıldı.” (Müslim)

 

ADEM ALEYHİSSELAM VE HAVVA VALİDEMİZİN YARATILIŞI

 

Allah Teâla, kainatı, melek ve cinleri yarattıktan sonra, Âdem aleyhisselamı ve O’ndan, O’nun eğe kemiğinden de Havva Validemizi yarattı.

Bu yaratılışın başlangıcı ve safhaları çeşitli ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde şöyle anlatılmaktadır:

“Allah’ın yanında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. O’nu (Âdem’i) topraktan yarattı. Sonra O’na ol dedi. O da oluverdi.” (Al-i İmran 59)

“O, her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.” (Secde 7)

“Şimdi sor onlara, yaratılış bakımından kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.” (Saffat 11)

“Andolsun biz, insanı kuru bir çamurdan, cıvık bir balçıktan yarattık.” (Hicr 26)

“Allah, insanı ateşte pişmiş (gibi) kuru çamurdan yarattı.” (Rahman 14)

“Rabb’in meleklere demişti ki, muhakkak Ben çamurdan bir insan yaratacağım. O’nu tamamlayıp içine ruhumdan üfürdüğüm zaman derhal O’na secdeye kapanın.” (Sa’d 71-72)

Âdem aleyhisselamın yaratılışı hakkında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, Âdem’i yeryüzünün çeşitli yerlerinden aldığı topraktan yarattı. Onun için Âdem oğulları, kimisi kırmızı, kimisi beyaz, kimisi siyah, kimisi uysal, kimisi hüzünlü, kimisi çirkin, kimisi güzel (çeşitli şekillerde ve huylarda) yaratılmışlardır.” (Ebu Davud, Tirmizî)

“Allah, Âdem’i cennette şekillendirdiğinde dilediği zamana kadar o haliyle bıraktı. İblis etrafında dolaşıp da içinin boş olduğunu görünce onun bir şeye gücü yetmeyecek bir yaratık olduğunu anladı.” (Müslim)

Yukarıda zikri geçen ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden anlaşılacağı gibi, Âdem aleyhisselamın yaratılışı şu safhalardan geçmiştir:

1- Toprak,

2- Çamur,

3- Yapışkan cıvık çamur,

4- Kuru çamur,

5- Ateşte pişmiş gibi kuru çamur,

6- İnsan şeklinin verilişi,

7- Allah Teâlâ’nın kendi ruhundan üfleyip can vermesi.

Âdem aleyhisselamın yaratılışından sonra, Allah Teâla, O’nun eğe kemiğinden Havva Validemizi yarattı.

Âdem aleyhisselam ve Havva Validemizden de insan nesli çoğaldı.

Allah Teâla, bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Sizi tek bir nefisten (Âdem’den) yaratan, gönlü ısınsın diye ondan da eşini (Havva’yı) yaratan O’dur. Eşini örtüp bürüyünce hafif bir yük yükledi. (Hamile kaldı) Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca Rableri Allah’a, şayet bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua ettiler.” (Araf 189)

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini var edip ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabb’inizden korkunuz.” (Nisa 1)

Allah Teâlâ, insanoğlunun ana rahminde geçirdiği safhaları ve doğum sonrası yaşantısı hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi, belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz. Sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder. Yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür. Ta ki her şeyi bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin.” (Hac 5)

“Andolsun biz insanı, çamurdan, bir özden yarattık. Sonra onu emin ve sağlam bir karargahta (rahimde) nutfe haline getirdik.

Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline soktuk. Sonra kan pıhtısını bir lokmacık et yaptık. Bu bir lokmacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik. Bu kemikleri etle topladık. Sonunda onu bambaşka bir mahluk olarak teşekkül ettirdik. Yapıp yaratanların en güzeli Allah, pek yücedir.

Sonra siz bunun ardından muhakkak öleceksiniz.” (Mü’minun 12-15)

Ayet-i kerimelerden anlaşılacağı üzere insanın ana rahminde ve doğum sonrasında geçirdiği safhalar şöyledir:

1- Meni,

2- Kan pıhtısı,

3- Bir lokmacık et parçası,

4- Uzuvların teşekkülü,

5- Can verilmesi,

6- Bir bebek olarak ana rahminden doğuş,

7- Çocukluk dönemi,

8- Gençlik çağı,

9- Olgunluk devri,

10- Yaşlılık dönemi,

11- Ölüm ve berzah âlemi.

Aziz kardeşim! İşte varlık âleminin, mahlûkatın yaratılış kıssası kısaca böyle. Daha fazlasını bilmek veya bilmemek çok şey değiştirmiyor. Mühim olan bu kıssalardan hisse almak. Hayatımızı İslâm’ın güzellikleri ile şekillendirmek, “Anın vacibini” yapmak, yani yaşamakta olduğumuz anı değerlendirmek, kaybettiğimiz zamanın saniyesini, salisesini bile asla geri getiremeyeceğimizi fark etmek. Zaman hazinemizi en iyi bir şekilde, en faydalı yerlerde, Allah Teâlâ’nın yolunda, sünnet-i seniyyeye uygun bir tarzda kullanmaktır.

Kendi yaratılışımızda,

Yerde, gökte, bütün varlık âleminde bizler için ibret alacağımız sayısız alametler vardır. Yeter ki biz tefekkür, tezekkür etmesini, ders çıkarmasını bilelim.

Allah Teâlâ, pek çok ayet-i kerimede bizleri, akletmeye, tefekkür etmeye, ibret almaya davet etmektedir. İşte o ayet-i kerimelerden bir kısmı:

“Şüphesiz göklerde ve yerde insanlar için bir çok ayetler vardır.

Sizin yaratılışınızda ve yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan topluluklar için nice ibret verici işaretler vardır.” (Casiye 3-4)

“Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde işaretler vardır.

Kendi nefislerinizde de ibretler vardır. Görmüyor musunuz?” (Zariyat 20-21)

Çoğu kez iç içe olduğumuz ibret dolu şeylerden, ya farkında olmadığımız, ya da önemsemediğimiz için ders çıkaramayız. Tefekkür edemeyiz. Ya da çok tabii gördüğümüz için böyle bir şeye ihtiyaç duymayız.

Mesela:

Nasıl konuşuyoruz?

Nasıl görüyoruz?

Nasıl işitiyoruz?

Yıllar öncesi konuşulanları,

Şahit olduğumuz hâdiseleri,

Nasıl hatırlıyoruz?

Hafızamızda nasıl canlandırıyoruz?

Hülâsa;

Ruhî ve bedenî varlığımız hakkında hiç tefekkür ediyor muyuz?

Allah Teâlâ:

“Kendi nefislerinizde de ibretler vardır. Görmüyor musunuz?” buyurarak bizi kendi yaratılışımız hususunda tefekkür etmeye, ibret almaya davet ederken biz ne yapıyoruz?

Allah Teâlâ tüm yaratılanlar hakkında tefekkür etmemizi, ibret almamızı istiyor ve şöyle buyuruyor:

“Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir.

İnsanı da bir damla meniden yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabb’ine apaçık bir hasım olmuştur.

Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve bir çok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz.

Ayrıca akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken onlarda sizin için bir güzellik (bir zevk) vardır.

Bu hayvanlar sizin ağırlıklarınızı, ancak canlara eziyet ederek varabileceğiniz bir memlekete taşırlar. Şüphesiz Rabb’iniz çok şefkatli, pek merhametlidir.

Atları, katırları, eşekleri binmeniz ve süslenmeniz için (yarattı.) Allah, şu anda bilmediğiniz nice (nakil vasıtaları) yaratır.” (Nahl 3-8)

Ayet-i kerimede zikredilen, o zamanki insanların bilemediği nakil vasıtaları akla durgunluk verecek bir şekilde gelişmiştir. Bir düşünelim, karada, denizde ve havada kullanılan çeşitli vasıtaları ve hızlarını. Bu Allah Teâlâ’nın insanoğluna büyük bir lütfudur. Daha ileriki yıllarda daha ne çeşit vasıtalar geliştirilecek, Allah Teâlâ bilir.

Allah Teâlâ bizleri tefekküre, akletmeye sevkeden buyruklarına, beyanlarına şöyle devam ediyor:

“Gökten suyu indiren O’dur. O sudan size hem içecekler vardır hem de ondan ağaç meydana gelir ve orada hayvanlarınızı otlatırsınız.

(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.

O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Diğer yıldızlar da Allah’ın emri ile hareket ederler. Şüphesiz ki bunlarda, düşünen bir millet için pek çok deliller vardır.

Daha sizin için yeryüzünde muhtelif renklerle yarattığı neler var! Elbette bunda  öğüt alan bir toplum için büyük bir ibret vardır.

Allah içinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs eşyası çıkarmanız için, denizi emrinize verendir. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsunuz. (Bütün bunlar) O’nun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir. Sizi sarsmaması için, yeryüzünde sağlam dağları, doğru yolu bulmanız için de ırmakları ve yolları meydana getirdi.

Daha nice alametler (yarattı), onlar yıldızla da yollarını doğrulturlar.

O halde yaratan (Allah) yaratmayan (putlar) gibi olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?

Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız. Hakikaten Rabb’in çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Nahl 10-18)

Allah Teâlâ, Kur’an’ın çeşitli surelerinde ve ayetlerinde insanoğlu için yarattığı çeşit çeşit nimetlerden bahseder, akledelim, ibret alalım diye. Sonra bildiğimiz, bilmediğimiz pek çok nimetleri olduğunu, “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsanız.” buyurarak bizleri uyarır.

Cennette, o ebedî âlemde ihsan ve ikram edeceği nimetlerin ise “Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir beşerin kalbinden geçirmediği” kadar çeşitli, bol ve ebedî olacağını haber veriyor.

Aynı surenin, yani Nahl suresinin diğer ayetlerinde de insanoğluna ihsan ettiği nimetleri sayıyor ve bizleri düşünmeye, akletmeye davet ediyor ve şöyle buyuruyor:

“Allah, gökten su indirdi ve onunla yeryüzünü ölümden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen bir toplum için ibret vardır.

Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki işkembe ile kan arasından gelen, içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir süt içiriyoruz.

Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içecek, hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.

Rabb’in bal arısına vahyetti. Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin.

Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabb’inin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına git. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar. Onda insanlar için bir şifa vardır. Elbette bunda, düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” (Nahl 65-69)

Allah Teâlâ, En’am suresinde de bir kısım meyvelerden, onların nasıl olgunlaştığından, birbirine benzeyen, benzemeyen çeşit çeşit nimetlerden bahsediyor ve nimetlere bakarak ibret almamızı istiyor:

“O, gökten suyu indirendir. İşte Biz, bitip gelişen her bitkiyi onunla yetiştirdik. O bitkiden bir yeşillik çıkardık ki, ondan birbiri üzerine binmiş taneler çıkardık. Hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri çıkardık. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.” (En’am 99)

Aziz kardeşim! Düşünelim bir kere:

Her gün yediğimiz, içtiğimiz, ekip diktiğimiz, alıp sattığımız şu meyveler hakkında tefekkür edip ibret alabiliyor muyuz?

Hurma çekirdeğini düşünelim. Ne kadar sert değil mi? Yumuşak bir toprak, o sertliği nasıl yumuşatıyor? Nasıl çatlatıyor da, o küçücük çekirdekten koskoca hurma ağaçları meydana geliyor? O tadı, o rengi, o şekli vereni bir düşünelim.

Keza zeytin... Onun çekirdeği de sert ve o sert çekirdek yumuşak toprakta çatlıyor. Bir çekirdekten bir ağaç büyüyor, binlerce yeni zeytinler meydana geliyor. Zeytin yerken çekirdeğinden birini yutalım. Zeytin çekirdeği midemizde üç dakika içinde çözülüyor ve hazmı kolaylaştırıyor.

Ya üzüme ne dersin? Renk renk, ayrı ayrı tatta, şekilde üzümler. Ne nimetler ya Rabbi!

Bir metrekare toprağa onlarca çeşit fidan dikseniz, onlarca çeşit sebze tohumu saçsanız, her tohum ve her fidan aslında olanı dışa vuruyor.

Topraktaki sırrı, ondaki hayatı, her gün üzerine basıp dolaştığımız o kuru toprakta ne hikmetler gizli olduğunu hiç düşündük mü?

Sonra nar... Rabb’imiz önce kalın bir kabuk, sonra da ince bir zar içinde o tanecikleri nasıl da gizlemiş, muhafaza etmiş. Tadıyla, rayihasıyla sanki cennet meyvelerinden bir meyve.

Şöyle bir düşünüp, tefekkür ettikten sonra, her gün iç içe yaşadığımız şu âleme ne kadar bîgâne ve ilgisiz kaldığımızı fark edecek, en yakınımızda, iç içe olduğumuz varlıklar hakkında bile çok az, azın azı bir bilgi sahibi, bir kısmı hakkında da tamamen cahil olduğumuzu anlayacağız.

Yeryüzünü gezip dolaşalım. Çeşit çeşit hayvanlar ve bitkilerin yanında çeşit çeşit insan cinslerine nazar edelim.

Beyazı, sarısı, siyahı;

Kısası, uzunu, orta boylusu;

Konuştukları çeşit çeşit diller...

Gerek fert olarak kendi içimizde, gerek insanlar arasında ve gerekse bitki, hayvan, yer ve gökteki varlıklar arasında bunca çeşitlilik, bunca zıtlıklara rağmen, bu ne insicam, bu ne ahenk ya Rabbi! Hayran kalmamak, bu muazzam ahenkler cümbüşü karşısında Allahu Ekber deyip secdelere kapanmamak mümkün mü?

Yıllar öncesi bir mecmuada okumuştum:

Bir avcı, ormanda av peşinde koşarken, ufacık bir kuşun çığlıklar atarak bir ağaca uçtuğunu, ağaçtan uzaklaşıp tekrar ağaca doğru uçtuğunu görüyor.

Dikkatlice baktığında büyükçe bir yılanın ağacın gövdesine sarılmış olduğunu ve yukarı doğru tırmandığını görüyor. Biraz daha dikkat edince ağacın dalları arasında bir kuş yuvasında, kuş yavrularının olduğunu fark ediyor. Vaziyeti anlıyor. Yılan, kuşun yavrularını yemek için tırmanıyor. Kuş da yavrularını korumak için mücadele ediyor. Çaresiz kalan kuş bir ara ormanın derinliklerine doğru uçup gidiyor. Çok kısa bir zaman sonra gagasında bir şeyle dönüp geliyor. Yuvaya iyice yaklaşmış olan yılana doğru hızla uçuyor. Yılan ona doğru uzanıp ağzını açınca, kuş gagasında getirdiği şeyi yılanın ağzına atıyor. Beklenmedik bir şey oluyor. Yılan ağacın gövdesinden sıyrılıp adeta çarpılmışçasına yere yığılıyor.

Hayretler içinde kalan avcı, koşarak hadise mahalline varıyor. Bir de ne görsün! Bir akrep, yılanın ağzından çıkmakta. Sonra yılanın üzerinde dolaşıyor. Kuyruğuyla sokmaya başlıyor. Yılanda ise hiçbir hareket yok. Akrep, vazifesini yaptığına emin olunca oradan ayrılıyor. Kuş onu alıp yine ormanın derinliklerine uçuyor.

Aziz kardeşim! Gel şu hadiseyi tefekkür edelim:

1- Küçücük bir kuşun minnacık kalbindeki ana şefkatini,

2- Akrebin, yılanın düşmanı olduğunu bu küçücük kuşun nereden bildiğini,

3- Kuşun yavrularının can tehlikesi içinde olduğunu akrebe nasıl anlattığını, nasıl ikna ettiğini,

4- Vahşi bir yaratık, zehirli bir varlık olan akrebin kalbindeki merhamet ve yardım duygusunun nereden geldiğini,

5- Sonra kendisini kuşa, kuşun gagasına teslim edip, havalara çıkıp tehlikeli bir yolculuğa razı olmasını, fedakarlığını,

6- Bütün bunları hangi medresede tâlim ettiklerini tefekkür edelim. Elbette bütün bunlar Rabb’imizin öğretmesi, Rabb’imizin ilhamı ile olmaktadır.

Bunca olayları başka hangi şeyle izah edebiliriz ki?

Zunnûni Mısrî kuddise sırruhû anlatıyor:

“Bir gün Nil kenarında bulunuyordum. Bir akrep hızlı adımlarla nehrin kenarına doğru gidiyordu. Ne yapacak diye dikkat kesildim. Nihayet nehrin kıyısına ulaştı. Bir de baktım ki orada sanki iskele olmuş vaziyette bir kaplumbağa bekliyor. Akrep hiç vakit kaybetmeden, tereddüt etmeden kaplumbağanın sırtına bindi. Kaplumbağa karşı kıyıya doğru yüzmeye başladı. Hayret ettim. Bir kayıkçı çağırdım, kayığa binip ne olacak diye takip ettim. Kaplumbağa karşı kıyıya ulaşınca yine iskele gibi karaya iyice yanaştı. Akrep hemen karaya çıkıp hızlı hızlı, sanki koşarcasına ilerideki bir ağaca doğru gidiyordu. Bir de baktım ki ağacın altında bir adam sırt üstü uyuyor. Göğsünün üzerinde de bir yılan…

Akrep, ağaca ulaşınca, yılan onu gördü ve adamın üzerinden inip upuzun ölmüş gibi hareketsiz kaldı. Akrep, yılanın üzerine çıktı. Kuyruğuyla epeyce darbeler indirdi. Öldüğüne kanaat getirince geriye nehre doğru geldi. Onu beklemekte olan kaplumbağanın sırtına bindi. Kaplumbağa onu karşı kıyıya getirip bıraktı.”

1971-1974 yılları arasında dört yıl Urfa İmam Hatip Lisesi Müdürlüğünde bulundum. Bir gün beş-altı dost sohbet ediyorduk. Söz hayvanlar âleminden açılmıştı. O mecliste yukarıda zikrettiğim hadiseyi anlattım. Urfalı dostlardan biri, başından geçen bir olaydan şöyle bahsetti:

-Bir yaz günü, harman zamanıydı. Harman yerine epeyce buğday başağı getirmiştik. Yaz sıcaklarında bizim küçük çocuklar harman yerinde bulunan küçük bir kulübenin damında yatıyorlardı. Bir ara bir akrebin kulübenin duvarından hızlı hızlı çıktığını ve çocukların yataklarına doğru gittiğini gördüm. Çocuklara zarar verir endişesiyle koşarak kulübenin damına çıktım. Fakat ben varana kadar, akrep çocukların birinin yorganının altına girmişti. Telaşla çocuğun üzerinden yorganı attım. Bir de ne göreyim, dehşetle irkildim. Yorganın altında bir yılan var. Akrep de onun üzerinde, korkudan ne yapacağımı şaşırdım. O arada akrep, yılana yapacağını yapmış olmalı ki, hızla ayrılıp gitti. Baktım ki yılan ölmüş.

Canım kardeşim! Bu âlemde neler oluyor neler? Düşünelim, tefekkür edelim. Bu hayvancıklara bu hissi, bu merhameti veren kim? Bu yardım duygusunu kalbine koyan kim? Görmediği bir hadiseyi ona bildiren, hadisenin yerini haber veren kim? Elbette Allah. Kainatı yoktan var eden Rabb’imiz. Amenna ve saddaknâ.

Bütün bunlardan sonra gelin beraber kendi payımıza hisseler çıkaralım.

 

KISSADAN HİSSELER

 

1- Allah Teâlâ, bizi ve bütün mükevvenatı niçin yarattı?

Hâşâ bizlere ihtiyacı mı vardı? Elbette hayır. Her an, her nefes biz O’na muhtacız.

Bizi yaratan O.

Önce yaratan, sonra öldüren, tekrar diriltecek olan O.

Bize çeşit çeşit nimet veren O.

Mülk Allah’ın. Biz de O’nun mülküyüz.

O’nun mülkünde varlık iddiasında bulunmak ne büyük bir gaflet.

Gerçek güç ve kuvvet sahibi O.

Bizler güçsüz, zayıf, fakir ve muhtacız.

Kendisinde bir güç, bir kuvvet ve bir varlık görenlere şaşarım.

Haydi bakalım. Şu kucağında can çekişen, gözünün nuru yavrunu ölümden kurtar da görelim.

Bak çaresizlik içinde nasıl kıvranıyorsun.

Şu esen rüzgara, şu yağan yağmura, şu doğan güneşe, şu batan aya mani ol bakalım. Gündüzü gece, geceyi gündüz yap.

Asla yapamayız. Güç yetiremeyiz. Çünkü aciziz değil mi?

Bu misalleri çoğaltmaya ne gerek var. Acziyetimiz ortada. Şu muazzam kainata ve kendi varlığındaki sırlara bir bak. İbret nazarlarını sırlar âleminin derinliklerine çevir. Yüce Yaratıcı’ya ulaşacak, O’nun yüce kudret ve azameti karşısında boyun eğeceksin. Teslim olacaksın. İnanıp, teslim olunca hikmet kapıları aralanacak. Nice sırlara muttali olacaksın.

“Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara 269)

Hikmet: Kur’anî hakikatler, nebevî gerçekler, doğru, faydalı ilimlerdir. Kişiyi Yaratan’a ulaştıran, kulluk şuuruna erdiren gerçek bilgilerdir. Hikmet deryasına dalalım. Ehl-i hikmetten olmaya çalışalım.

2- Hz. Âdem aleyhisselamın yaratılışından, zamanımıza kadar nice kavimler, milletler gelip geçti. Şu fani dünya kaç kere doldu, kaç kere boşaldı. Adil yöneticiler, zorba, zâlim krallar. Dünya malına gark olanlar, nâna (ekmeğe) muhtaç yaşayanlar. Âlimler, sâlihler, cahiller, fasıklar. İnananlar, muttakiler, inkâr edenler, fâcirler.

Şu dünya kervansarayında konup göçtüler. Nihayet hepsine ölüm gelip çattı. Hayat yolculuğu ölüm menzilinde noktalandı.

Kabir çukurunda asırlardır bekleşenler var. Bir gün olacak biz de o çukura konuk olacağız. O karanlık, o yalnızlık evleri yeni bir yolculuk için bekleştiğimiz o mezarlar, bizim için ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukur olacak.

Aziz kardeşim! Şu fâni dünyada ne zaman öleceğini bilmeyen bizler, kabrimizi cennet bahçesi yapacak güzel işler, sâlih ameller yapalım.

Dünyanın geçici âlâyişine, makamına, malına, mülküne aldanıp ahiretimizi asla ihmal etmeyelim.

Farz-ı muhal, gücü yeten birisi bize şöyle bir teklifte bulunsa, dese ki:

“Seni bir aylığına dünyanın hâkimi yapacağız. Her sözün, her emrin anında yerine getirilecek. Ancak, bir ay sonra hayatının sonuna kadar, hayvanlardan daha aşağı bir hayata mahkum olacaksın.”

Böyle bir teklifi aklı başında olan bir kişi kabul edebilir mi? Bir ay dediğin ne ki? Bir anda gelip geçer. Sonra bir ömür boyu hayvanlardan daha aşağı bir hayat. Düşünmeye bile gerek yok, hemen reddeder.

Diyelim ki herhangi birisi bu teklifi kabul etti. Aklı başında, akl-ı selim sahibi olan herkes, ‘Vah zavallı, vah! Herhalde aklından zoru var.’ demez mi?

Peki, dönüp bir de kendi yaptıklarımıza bakalım:

Dünyaperest olmuşuz, kalbimiz dünya sevgisiyle dolmuş. Ahiret amellerimiz çok az. Yaptığımız amellerin bir çoğunu da âdet kabilinden yapıyoruz. Allah’tan değil, insanlardan korkar olmuşuz. Kazancımızın helal olup olmadığına pek aldırış etmiyoruz. İnsanlarla ilişkilerimizin odağını dünyevî çıkarlar oluşturuyor. Akıbetimizin ne olacağı hakkında ciddi bir kaygımız yok. Hâlimiz, tavrımız ve yaşantımızla dünyayı ahirete tercih etmiş görünüyoruz.

Şimdi insafla düşünelim:

Ömür boyu hayvanlardan daha aşağı bir hayat sürmek karşılığında, bir aylık dünya hâkimiyetini kabul eden mi daha gafil, daha akılsız, yoksa çeşit çeşit sıkıntılar, mihnetlerle dolu şu fâni dünyayı, “Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir beşerin kalbinden geçirmediği nimetlerle dolu.” ebedî ahiret hayatına tercih edenler mi daha akılsız, daha gafil?

Elbette dünyayı ahirete tercih edenler daha akılsız, daha gafil. Çünkü ne kadar sıkıntı içinde olursan ol, ne kadar mihnet çekersen çek bir gün bu dünya hayatı bitecek. Fakat ahiret hayatı öyle mi? O asla bitmeyecek. Ahiretini kaybedenler ebediyyen kaybetmiş olacaklar.

3- İçinde yaşadığımız âlemi, yakından izleyelim.

Yaratılışı ve yaratılış hikmetini derinlemesine tefekkür edelim.

Rabb’imizi tanımak, O’na ibadet etmek için yaratıldığımızı, diğer varlıkların da bizim hakimiyetimize verildiğini çok iyi düşünelim.

Akılla, çeşit çeşit kabiliyetlerle diğer varlıklardan çok üstün yaratıldığımızın hikmetlerini tefekkür ederken, acziyetimizi, çeşit çeşit zafiyetlerimizi de asla unutmayalım.

Tonlarca ağırlıktaki koskoca bir filin, dokuz-on yaşındaki bir çocuğa nasıl itaat ettiğini, çocuğun bu güçlü varlığa nasıl hakim olduğunu düşünelim.

Bir de vücudumuza giren, ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçücük mikroba nasıl mağlup oluşumuzu tefekkür edelim.

Bir taraftan acziyet ve zâfiyet içinde bulunduğumuzu diğer taraftan bir çok üstünlüklere sahip olduğumuzun farkına varalım.

Tavus kuşu rengarenk tüylerine bakar kabarır. Başını aşağıya indirip çirkin ayaklarını görünce büzülürmüş.

Biz, tavus kuşu değiliz ki yaratılışımızdaki üstünlüklere bakıp kabaralım, ucub ve kibre düşelim. Ya da acziyetimize, zaaflarımıza bakıp ümitsizliğe, ye’se kapılalım.

Biz korku ile ümit arasında, itidal noktasında yaşamayı hayat tarzı kabul eden bir inancın mensubuyuz. Bunu asla unutmayalım.

a a a

 

Büyük imtihan

 

Allah celle celaluhu Âdem aleyhisselamı, sonra da onun eğe kemiğinden Havva Validemizi yaratarak, O’na kendi cinsinden, kendi bedeninden halk ettiği bir eş, bir gönüldaş lutfetti. Birbirine bir anda ısındılar. Cennetin sayısız nimetleri içinde çok mutlu bir hayat yaşıyorlardı. Türlü türlü cennet nimetlerinden yiyor, içiyor, meleklerin tesbih, tahmid, tehlil ve zikirlerini dinliyorlar, kendileri de Allah Teâlâ’ya karşı kulluk vazifelerini yerine getiriyorlardı.

Bir insanın ulaşabileceği mutluluğu dorukta yaşıyorlardı. Cennetin bütün yiyecek ve içecekleri (biri hariç) kendilerine sunulmuştu. Ancak cennetteki bir ağaca, onun meyvesine yaklaşmamaları emredilmişti.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Biz azimüşşan: Ey Âdem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin, orada kolaylıkla, istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz, her ikiniz de kendine kötülük eden zâlimlerden olursunuz, dedik.” (Bakara 35)

Âdem aleyhisselam ve Havva Validemizin men edildikleri ağacın ne olduğu hakkında çeşitli rivayetler vardır:

Kimisi, buğday olduğunu söylerken, bazıları üzüm olduğunu, bir kısmı, incir olduğunu rivayet etmişlerdir.

Vehb ibni Yemânî:

“Öyle bir cennet buğdayı ki, tanesi sığır yüreği gibi, kaymaktan lezzetli, baldan tatlıdır.” demektedir.

Aslolan, yasaklanan meyvenin adı değildir. Eğer o meyvenin cinsini bilmemizde bir fayda olsaydı, Allah Teâlâ, O’nun ismini de bildirirdi.

Mühim olan Âdem aleyhiselam ve Havva Validemizin bir ağaca yaklaşmalarının menedilmesi ve böylece zorlu bir imtihana tabi tutulmalarıdır. Daha önce İblis de böyle bir imtihana tabi tutulmuştu. Âdem aleyhisselama secde etmesi istenmişti de, kibirlenip, secdeden imtina etmiş, kâfirlerden olmuştu.

“Bir zamanlar biz, meleklere: Âdem’e secde ediniz, dedik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi de büyüklük tasladı. Böylece kâfirlerden oldu.” (Bakara 34)

Rivayet edildiğine göre İblis, seksen bin yıl ibadet etmişti. İsmi Azazil veya Haris idi.

Meleklerin içinde yaşıyordu. Onların en âlimi idi. Dünya semasındaki meleklerin reisi idi.

Haline şükretmedi. Âdem aleyhisselama haset etti. Ondan daha hayırlı olduğunu söyleyip kibirlendi.

“Allah (İblis’e) dedi ki: Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan nedir? İblis: Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.” (Araf 12)

İblis, ateşin topraktan daha üstün olduğunu zannediyor, toprağı ise hakir görüyordu.

Halbuki ehl-i hikmet, dört cihetten toprağın ateşten daha üstün olduğunu söylemektedir.

1- Toprağın cevherinde, sükûnet, vakar, hilm, hayâ ve sabır vardır. Ateşin cevherinde ise hafiflik, şiddet ve keskinlik vardır.

2- Cennetin toprağı vardır ve o miskten, zâferandandır. Cennette ateş olduğuna dair ise bir haber yoktur.

3- Toprakla azap olunmaz. Halbuki ateşle azap olunur. Cehennem ateşi ile azap etmek, azapların en şiddetlisidir.

4- Toprak ateşe muhtaç değildir. Ateş ise toprağa muhtaçtır. Çünkü bir mekana ihtiyacı vardır. (El-Cami’ül-Kur’an, Kurtubi)

Görüldüğü gibi kişiyi felakete sürükleyen, ibadetsizliğinden ziyade itaatsizliğidir. İblis seksen bin yıl ibadet etti. Fakat haset edip, kibirlenip Âdem aleyhisselama secde etmediğinden kâfir oldu. Dolayısıyla seksen bin yıllık ibadeti de ona hiçbir fayda sağlamadı.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ameller sonuçlarıyla değerlendirilir.” (Buhari)

Ameller niyetlere göre değerlendirildiği gibi, aynı zamanda sonuçlarıyla da değerlendirilir.

Münafıklar dilleriyle şehadet getiriyor,  müslüman olduklarını söylüyorlardı ama niyetleri bozuktu. Kalpleri inkâr ediyordu. Onun için zahiren müslüman olmaları onlara bir fayda vermedi.

Keza Bel’am bin Baura da  çok âlimdi, kerametleri vardı. İsm-i âzam duasını biliyordu. Fakat sonunu getiremedi. İblis de seksen bin yıl ibadet etti. Lâkin o da iyi bir sonuca ulaşamadı. Allah Teâlâ’nın emrine karşı geldi. Secde etmedi. Sonuçta kâfir oldu. Seksen bin yıllık ibadetinden de hiç bir fayda göremedi.

Aziz kardeşim! Bu hususta çok düşünmeliyiz. Çok tefekkür etmeliyiz. Kendi payımıza ibret almalı, ders çıkarmalıyız. Nefsimizi hesaba çekmeliyiz.

İlk haset eden,

İlk kibirlenen,

İlk kâfir olan İblis’tir. Allahümmahfaznâ.

Şeytan-ı lain, Âdem aleyhisselama secde etmeyip, huzur-u İlahî’den kovulup cennetten çıkarıldıktan ve lânet edildikten sonra, Âdem aleyhisselamın en büyük düşmanı oldu. Âdem aleyhisselamı ve neslini azdırmak kastıyla kıyamete kadar yaşamak için Allah’tan mühlet istedi. Allah Teâlâ da bu mühleti verdi.

“Öyleyse beni azdırmana karşılık, muhakkak ben de onları saptırmak için Senin doğru yolunun üzerine tuzak kuracağım. Sonra muhakkak onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Ve Sen onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın, dedi.” (Araf 16-17)

Böylece insanoğlu ile şeytan-ı lain arasındaki kadim düşmanlık başladı.  Şeytan, Âdem aleyhisselamı, Havva Validemizi yanıltmak için her türlü hile ve hud’aya başvurdu. Daha sonra da onların evlatlarını hak yoldan ayırmak için çeşit çeşit tuzaklar kurdu. Nihayet İblis, Hz. Âdem aleyhisselam ile Havva Validemizin cennetten çıkarılmalarına kadar uğraştı. Daha sonra da onlara ve nesillerine asla rahat vermedi. Her fırsatı değerlendirdi.

Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Şeytan, onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve onları içinde bulundukları (cennetten) çıkardı. Bunun üzerine bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz. Sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana kadar yaşamak vardır, dedik.” (Bakara 36)

Şeytan-ı lâinin, Âdem aleyhisselamı ve Havva Validemizi nasıl aldattığı Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“Şeytan, çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve Rabb’iniz sırf melek olursunuz veya (cennette) ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan men etti. Başka bir sebepten değil, dedi.

Ve onlara, ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti.

Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında, çirkin yerleri (avret mahalleri) kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rab’leri onlara; Ben sizi bu ağaçtan men etmedim mi? Ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nida etti.” (Araf 20-22)

Şeytan-ı lâin, Âdem aleyhisselam ve Havva Validemizin ebediyyen cennette kalma arzularını bildiği için onlara bu yönden yaklaştı ve “Size yasaklanan ağaç ebedîlik ağacıdır. Onun meyvesinden yerseniz, ebediyyen cennette kalırsınız.” diye yemin etti. Âdem aleyhisselam ve Havva Validemiz, yalan yere yemin edilmez diye biliyorlardı.

Şeytanın Âdem aleyhisselam ve Havva Validemizi cennete girerek mi, yoksa cennetin dışından iğva vererek mi yanılttığı hakkında çeşitli rivayetler vardır.

İster rivayet edildiği gibi herhangi bir şekilde cennete girerek önce Havva Validemizi yanılttığı ve onun da Âdem aleyhisselamı o yasak ağacın meyvesinden yemeye ikna ettiği şeklinde olsun, isterse dışardan onların kalbine vesvese vermek sûretiyle olsun, sonuç şeytanın Âdem aleyhisselamı ve Havva Validemizi aldatması ve cennetten çıkarılmalarına sebep olması ve böylece onlardan intikam almasıdır.

Âdem aleyhisselam ve Havva Validemiz, yasak ağacın meyvesinden yiyip de çırılçıplak kalınca rivayete göre incir ağacının yapraklarıyla örtündüler.

Yaptıklarından çok büyük pişmanlık duydular ve Allah Teâlâ’ya yönelip şöyle yakarışta bulundular:

“Dediler ki: Ey Rabb’imiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf 23)

Âdem aleyhisselam ve Havva Validemiz, işledikleri günahın kendi nefislerinden kaynaklandığını bilip, itiraf ettiler, tevbe ettiler. Huzurdan tardolmaktan kurtuldular. Şeytan ise isyan ve tuğyanını nefsine hamletmedi. Nefsinden bilmedi. Allah Teâlâ’ya “Beni azdırdın.” diyerek günahında, isyanında  ısrar etti. Tevbe etmeyerek kâfir oldu.

Nihayet Âdem aleyhisselam ve Havva Validemiz de cennetten çıkarıldılar, yeryüzüne indirildiler. Rivayete göre Âdem aleyhisselam Serendip adasına, Havva Validemiz de Cidde’ye indirildi.

“Allah dedi ki: Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde bir vakte kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır.

Orada yaşayacaksınız. Orada öleceksiniz ve oradan (yeniden diriltilip) çıkarılacaksınız, dedi.” (Araf 24-25)

Âdem aleyhisselam halifet’ül arz olarak yaratılmıştır. Dolayısıyla yeryüzünün imarını O ve evladı yapacaktı. Şayet Şeytan-ı lâin O’nu  yanıltmasaydı başka bir sebeple yine cennetten yeryüzüne indirilecekti.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Âdem aleyhisselam ile Musa aleyhisselamın şöyle münakaşa ettiklerini haber verdiler:

“Musa şöyle dedi:

-Sen Allah’ın kendi eliyle yarattığı, ruhundan üflediği, meleklerine secde ettirdiği, cennette iskân ettirdiği, sonra işlediğin bir hatadan dolayı yeryüzüne indirdiği Âdem’sin.

Adem şöyle cevap verdi:

-Sen de Allah’ın risalet ve kelâmıyla seçtiği, içinde her şeyin açıklaması bulunan levhalar verdiği, Kendine yaklaştırdığı Mûsa’sın. Söyle bakalım; Allah Tevrat’ı ben yaratılmadan kaç sene önce yazmış? 

Mûsa:

-Kırk yıl önce.

Âdem:

-Peki orada, Âdem Rabb’ine âsî geldi ve yolunu şaşırdı, kaydına rastladın mı?

Mûsa:

-Evet, dedi.

Âdem:

-Beni yaratmadan kırk yıl önce, Allah’ın hakkımda yazıp takdir ettiği şeyi işlememden dolayı mı beni kınıyorsun? deyince, Mûsa verecek cevap bulamadı.” (Müslim)

Rivayete göre Âdem aleyhisselam yeryüzüne indirilince Şeytan-ı lâin, “Bu sizin düşmanınızdır” diye vahşi hayvanları Âdem aleyhisselama kışkırttı. Hayvanlar içinde Âdem aleyhisselama ilk ünsiyet eden köpek oldu.

Rivayete göre köpek, Âdem aleyhisselama saldırmak isteyince Cibrili Emin, Âdem aleyhisselama elini köpeğin başına koymasını söyledi. Âdem aleyhisselam, elini köpeğin başına koyunca köpek sakinleşti. Uysallaştı ve Âdem aleyhisselamla ünsiyet etti.

Âdem aleyhisselamla, Havva Validemiz, uzun yıllar birbirinden ayrı kaldılar. Cennetten çıkarılmanın ve birbirlerinden ayrı kalmanın hasretiyle, acısıyla yaşıyorlardı.

Gözyaşları ile tevbe ediyorlar, secdelere kapanıp af ve mağfiret olunmalarını, tevbelerinin kabul edilmesini diliyorlardı.

Nihayet arzu ettikleri oldu:

“Âdem, Rabb’inden birtakım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve çok merhametli olandır.” (Bakara 37)

Âdem aleyhisselamın Allah Teâlâdan aldığı ilhamlar hakkında çeşitli rivayetler vardır. Onlardan bir kısmı şunlardır:

İbni Abbas radıyallahu anh, Hasan Basri ve Said bin Cübeyr:

“Dediler ki: Ey Rabb’imiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf 23) ayet-i kerimesi olduğu görüşündeler.

Mücahid ise:

“Ey Allah’ım! Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Sen benim Rabb’imsin. Başka ilah yoktur. Ben nefsime zulmettim. Beni mağfiret et. Muhakkak Sen, Gafûr’sun, Rahim’sin.” olduğunu söylemektedir.

Vehb bin Münebbih ilham olunan kelimelerin şunlar olduğunu söylemektedir:

“Ey Allah’ım Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sana hamdederim. Senden başka ilah yoktur. Kötü bir iş yaptım. Nefsime zulmettim. Tevbemi kabul et. Muhakkak Sen, tevbeleri kabul edensin. Çok merhametlisin.”

Ehl-i hikmetten bazıları da, ilham olunan kelimelerin; arşın üzerinde yazılı olan:

Kelimeyi tayyibesinin olduğunu söylerler. Âdem aleyhisselam cennette iken arşın üzerinde olan bu kelimeyi tayyibeyi görmüş ve kendi neslinden, ahir zaman nebisi olarak gelecek Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin Allah indindeki yüce makamını anlamıştı.

Âdem aleyhisselam, o kelimeyi tayyibeyi hatırladı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi vesile kılarak Allah Teâlâ’ya dua ve niyazda bulundu. Affedilmesini, mağfiret olunmasını, tevbesinin kabul olunmasını istedi. Allah celle celaluhu da O’nu affetti, tevbesini kabul buyurdu.

Nihayet Âdem aleyhisselam ile Havva Validemiz Mekke yakınlarındaki Arafat dağında buluştular. Sevinç gözyaşları döktüler. Şükür secdesine kapandılar.

Bugünkü Mekke-yi Mükerreme’nin bulunduğu yere gelip yerleştiler. Orayı yurt tuttular.

Hz. Âdem aleyhisselam, bu mübarek beldede yeryüzünün ilk mabedini bina etti. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için ilk beyt, Mekke’deki Kâbe’dir.” (Al-i imran 96)

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

“insanların içinde namaz kılmaları için ilk bina edilen beyt, Kâbe’dir.” (Buhari, Müslim)

Böylece Mekke-yi Mükerreme yeryüzünün ilk mâmur beldesi oldu. Onun için Mekke-yi Mükerreme’ye ‘Ümmül Kura’ (şehirlerin anası) denilmektedir.

Âdem aleyhisselam ve Havva Validemiz Mekke-yi Mükerreme’de huzur ve saadet içinde yaşıyorlar, yaptıkları Kâbe-yi Muazzama’da ibadet ediyorlar, Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği nimetlere şükrediyorlardı. Âdem aleyhisselam, rızıklarını temin için ziraatle meşgul oluyordu. Hz. Havva Validemiz bir batında birden fazla çocuk doğuruyor, ayrı batında doğan çocuklar birbirleriyle evleniyor ve insan nesli yavaş yavaş  çoğalıyordu.

 

 

KISSADAN HİSSELER

 

1- İnsanla şeytan arasındaki düşmanlık asla barışı olmayan kadim bir düşmanlıktır. Onun için her müslüman her an uyanık olmak mecburiyetindedir. Bir anlık gafletimiz çok büyük sıkıntılara, belâ ve musibetlere sebep olabilir.

Çünkü şeytan bizi gâfil avlamak için hiç ara vermeden takip etmekte, her fırsatı değerlendirmektedir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin. Şeytanın peşinden gitmeyin. Zira şeytan, sizin açık bir düşmanınızdır.

O, size daima kötülüğü, çirkin işleri ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara 168-169)

“Muhakkak şeytan, sizin amansız bir düşmanınızdır. Siz de onu düşman sayın. O, kendine uyan taraftarlarını ateş ehlinden olmaya çağırır.” (Fâtır 6)

Aslında şeytanın büyük bir gücü yoktur. Onun işi vesvese vermektir. İnsana sağından, solundan, önünden, arkasından yaklaşarak çeşitli telkinlerde bulunarak yanıltmaktır.

Durum böyle olunca asla gaflet etmeden, şeytana karşı uyanık bulunmalı, onun vesvese, hile ve hud’alarını vaktinde farkederek tuzağına düşmemelidir. Bunun yolu da, bütün amellerimizde ihlas sahibi olmak, takvaya ermektir.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak benim (ihlaslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin olmayacaktır. Onları koruyucu olarak Rabb’in kâfidir.” (İsra 65)

Bu konuda diğer bir ayet-i kerime de şöyledir:

“Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.” (Araf 201)

2- Yukarıda da ifade edildiği gibi:

İlk haset eden,

İlk kibirlenen,

İlk kâfir olan, Şeytan-ı lâindir.

Haset ve kibir küfre en yakın olan, çok mezmum huylardır.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Hasetten şiddetle kaçının. Çünkü kıskançlık, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi sevapları yer bitirir.” (Ebu Davud) buyurmaktadır.

Bir kudsî hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah buyurur: İzzet benim gömleğim, kibriya ise benim ridamdır. Her kim bu ikisinde benimle mücadele ederse, ona azap ederim.” (Müslim)

Haset ve kibrin ne mezmum bir ahlâk olduğuna bakın ki, kişiyi küfre kadar götürmektedir.

Onun için her müslüman, acziyet ve faniliğini devamlı tefekkür edecek, verenin de, alanın da Allah Teâlâ olduğu inancını her zaman diri ve taze tutacak, böylece kendini haset ve kibirlenmek hastalığından korumaya çalışacaktır.

Tarihte geçmiş nice acı olaylara baktığımızda temelinde, kıskançlıkların, kibir ve gururun yatmakta olduğunu görürüz.

Haset, Allah Teâlâ’nın taksimine razı olmamak,

Kibir, Allah Teâlâ ile ululuk ve azamette hâşâ mücadele etmeye kalkışmaktır. Her iki mezmum ahlakın sonucu ise büyük bir pişmanlıktır.

Şeytanın akıbetine bakıp ibret almalı, ders çıkarmalıyız.

3- Kişi ve toplumları felâkete sürükleyen en büyük âmil, itaatsizliktir. Aslında ibadetsizlik de bir itaatsizliktir. Namazla emrolunan ve günde beş defa müezzinler vasıtasıyla Allah Teâlâ’nın katına davet edilen bir kişinin bu davete icabet etmeyerek Allah Teâlâ’ya karşı isyanını, itaatsizliğini düşünün.

Bir toplumun günde beş kere Allah Teâlâ’nın emrine karşı geldiğini teemmül edin. Böyle bir toplumun felah bulması, huzurlu bir hayat yaşaması mümkün mü? Bugün yaşanılan felâketlerin sebebi, Allah Teâlâ’ya karşı, Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme karşı sergilenen itaatsizliktir.

Uhud Muharebesinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, “Bulunduğunuz mevkiyi asla terketmeyin” emrine muhalefet edip, bulundukları mevkiyi terkeden okçular, müslümanların mağlubiyetine sebep oldular.

Bir kısım emirler, nefsimize ağır gelebilir. Ancak müslüman böyle bir durumda asla nefsine taraf olmamalı, emredileni emredildiği şekilde yapmalıdır.

Şeytan seksen bin yıl ibadet etti. Fakat Âdem aleyhisselama secde etmedi. Âsi oldu. Bu itaatsizliği sebebiyle seksen bin yıllık ibadeti ona hiçbir fayda vermedi. Kâfirlerden oldu. Ebediyyen kaybetti.

Milletlerin geleceği, Allah Teâlâ’ya, Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme, İslâm’ın emirlerine boyun eğen, itaatkâr bir nesil yetiştirmeye bağlıdır. Âsi, serkeş, helâl-haram tanımayan, saygısız, dikbaşlı nesiller ise bir milletin felaket habercileridir. Tefekkür edelim, ibret alalım.

4- Şeytanın isyanı, haset ve kibrinden dolayı oldu.

Âdem aleyhisselam ve Havva Validemizin emre muhalefetleri ise bir zelleden dolayı olmuştur. İnsan zaman zaman hata edebilir, günah işleyebilir. Peygamberler de bile zelle kabilinden bu gibi hatalar zuhur etmektedir.

Ancak yapılan isyan, haset ve kibir gibi çok kötü bir ahlâkî zemimeden kaynaklanıyorsa, bu günahtan tevbe etmek ve pişmanlık duymak zorlaşmaktadır.

Nitekim şeytanın isyanı, haset ve kibrinden olduğu için günahını itiraf edemedi. Hatta yaptığı isyanı haklı gördü. Her geçen gün hasedi ve kibri ziyadeleşti. Dolayısıyla isyanı katmerleşti.

Onun bu azgın hali ayet-i kerimede şöyle beyan ediliyor:

“(İblis) dedi ki: Ey Rabbim! Andolsun ki beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım.

Ancak, onlardan ihlasa erdirilmiş kulların müstesna.” (Hicr 39-40)

Âdem aleyhisselam ve Havva Validemizin zelleleri ise nefislerine bir anlık mağlubiyetleri sebebiyle oldu. Durumu hemen farkettiler. Yaptıkları hatayı anladılar. Hemen tevbe ettiler. Allah Teâlâdan af ve mağfiret dilediler.

“Dediler ki: Ey Rabb’imiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf 23)

Böylece kusur ve hatanın kendi nefislerinden zuhur ettiğini itiraf ettiler. Allah Teâlâ da onları affetti. Tevbelerini kabul etti ve onlar:

“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik. Buna şahit olarak Allah kâfidir.” (Nisa 79) ayet-i kerimesinde beyan edilen gerçeğin sırrına vâkıf olmuşlar, yaptıkları hatayı kendi nefislerine hamletmişlerdir. Her mü’min, muttakî kulun yapması gereken de budur. Yani yaptığı kötülükleri, seyyiatı nefsinden bilecek, yaptığı iyilikleri, kendine lutfedilen, ihsan edilen hasenatı ise Allah Teâlâ’dan bilecektir.

Şeytan, iyilikleri kendi nefsinden, isyan ve tuğyanını Allah’tan bildi de:

“Beni azdırdın.” dedi.

Âdem aleyhisselam ve Havva Validemiz ise, iyiliklerin Allah Teâlâ’nın bir lütfu ve ihsanı olduğuna inandı. Kötülükleri, yaptıkları isyanı da nefislerine hamlettiler.

Muhammed ibni Dârî şöyle der:

“Şeytan beş şey ile şakî oldu:

• Günahını ikrar etmedi.

• Pişman olmadı.

• Nefsini kötülemedi.

• Tevbe etmeye azmetmedi.

• Allah’ın rahmetinden ümidini kesti.

Hz Âdem aleyhisselam da beş şeyle yüceldi, tevbesi kabul edildi:

• Günahını ikrar etti.

• Günahlarına pişman oldu.

• Nefsini kötüledi.

• Hemen tevbe etti.

• Allah’ın rahmetinden ümit kesmedi.”

İşte Âdem aleyhisselam ile şeytan arasındaki fark buradadır.

Aziz kardeşim! Şimdi dönüp kendimizi sigaya çekelim. Biz ne durumdayız? Âdem aleyhisselam ve Havva Validemiz gibi mi davranıyoruz? Yoksa -Allah korusun- şeytana tâbi olup, ona uyup, yaptığımız iyilikleri nefsimizden, kötülükleri Rabb’imizden mi biliyoruz?

5- Yalan yere yemin etmek çok mezmum bir ahlaktır. Şeytan yalan yere yemin ederek Âdem aleyhisselam ve Havva Validemizi yanılttı.

Bir kısım insanlar olur olmaz her şey için yemin ederler. Bu, asla doğru değildir. Çok söze yalan karışma ihtimali yüksek olduğu gibi, çok yemine de yalan karışma ihtimali yüksektir.

Kişinin malını satması için veya sözünün doğrulanması için, görmediği bir rüyayı görmüş gibi anlatması ve bunu yeminle teyid etmeye kalkışması ve benzeri hususlarda yalan sözlerini yemin ederek pekiştirmesi büyük günahtır.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Allah kıyamet gününde şu üç kişinin ne yüzüne bakar, ne de onlarla konuşur:

Yaptığı iyiliği başa kakan,

Malını yalan yeminlerle satan,

Kibirlenerek elbisesi içinde salınan.” (Müslim)

Kişi bir sapıtmaya görsün, aralanan bir kapının ardına kadar açılması gibi, şayet tevbe etmezse, hata üzerine hata, günah üzerine günah işliyor ve bu kötü hal kişiyi küfre kadar götürüyor. Âdem aleyhisselam ve Havva Validemiz, yaptıkları hatalarının farkına varıp hemen tevbe ettiler. Hatalarında ısrar etmediler. Allah Teâlâ da onları affetti. Şeytan ise hatasında ısrar etti. İnat etti. Hata üzerine hata yaptı. Haset etti, kibirlendi, secde etmedi, kendisini Allah Teâlâ’nın azdırdığını söyledi. Hatasını kendi nefsinden bilmedi. Kâfirlerden oldu. Âdem aleyhisselam ve Havva Validemizi yanıltmak için yalan yere yemin etti.

Aziz kardeşim! Tefekkür edelim, iyice düşünelim. Şayet bizde şeytanın bu kötü ahlaklarından herhangi birisi veya bir kaçı varsa hemen tevbe edelim. Dergah-ı izzete baş koyalım. Bu kötü huylardan arınmaya çalışalım. Rabb’imizden yardım dileyelim.

Biz Âdem aleyhisselam ve Havva Validemizin evladıyız. Onlar gibi günahlarımızdan hemen vazgeçelim. Rabb’imize sığınalım. Ezelî düşmanımız şeytanın adımları ardınca gitmeyelim. Onu sevindirecek davranışlarda bulunmayalım.

6- İnsanın yaratılışındaki genel noksanlıklar yanında, kişiye mahsus zaafiyetlerin olduğu veya bir kısım zaafiyetlerin bazı kişilerde öne çıktığı, yoğunlaştığı bilinen bir gerçektir.

İnsan psikolojisini, toplum psikolojisini iyi bilen kişiler bu hususu lehte veya aleyhte değerlendirebilirler.

Bir kısım insanlar şöhret düşkünüdür.

Bazıları mal sevdalısıdır.

Bir kısmı makam ve mevki sarhoşudur.

Bazıları fırsatçıdır. En ufak bir fırsatı değerlendirir.

Bir kısmı, şehvetperesttir. Nefsanî arzuları için yapmayacağı yoktur.

Bazıları kolaycıdır. Tembeldir. Zora gelmez. Hazıra konar ve hemen sahiplenir.

Bir kısmı korkaktır, çıkarcıdır. Zor zamanlarda, sıkıntılı durumlarda ortadan kaybolur. Köşe bucak kaçar durur. Hizmetleri yüz üstü bırakır. Fakat ortalık sakinleştiği, sıkıntılar kalktığı, bazı nimetler söz konusu olduğu zaman herkesten önce meydana çıkar. Hem de en önde bulunur. Durumu kontrolü altına almaya çalışır.

Bunlar ve bunlar gibi bir çok olumsuzluklar, insanın tabiatında mestur eksiklikler, kötü huylardır.

Elbette bunun yanında insanın tabiatında mevcut bir çok güzellikler, faziletler de vardır. Bizlere düşen, çok seviyeli eğitimlerle olumsuz yönlerimizi gidermek, olumlu yönlerimizi geliştirerek çok daha iyi bir duruma getirmektir.

Uzun yaşama hatta ebedî yaşama isteği, şu veya bu boyutta her insanda mevcuttur. İnsan da sadece şu geçici dünya hayatı için değil, ebedî ahiret âlemi için yaratılmıştır.

Biz bu dünyada sadece, imtihan olmak için bulunmaktayız. Öbür âlemdeki yaşantımız, bu dünyadaki imtihan sonucuna göre şekillenecektir.

Şeytan, Âdem aleyhisselam ve Havva Validemizin tabiatlarında mevcut olan ebedî yaşama duygusunu farketti ve onları bu noktadan vurmak için yasaklanan ağacın ebedîlik ağacı olduğunu, onun meyvesinden yedikleri takdirde, cennette ebediyyen kalacaklarını söyledi ve onları ikna edebilmek için yemin etti.

Şeytan insanoğlunun zaaflarını tesbit etmekte ve onu bu zaaflarından yakalayarak saptırmaya, azdırmaya çalışmaktadır.

Bir kale nasıl fethedilir? Önce o kalenin gizli kapıları, geçitleri, kale duvarlarının zayıf olan kısımları, kaledeki askerlerin mevcudu, yiyecek, içecek, mühimmat ve asker ile komutanları arasındaki ilişkiler, yönetimden memnun olmayanlar vesaire hakkında iyi bir istihbarat yapılır. Sonra elde edilen bu bilgiler değerlendirilir daha sonra da kalenin fethi için plan ve projeler yapılır.

Şeytan da, biz insanları saptırmak, Hak yoldan döndürmek, azdırmak için böyle bir istihbarat çalışması yapmakta ve bizleri en zayıf yönümüzden vurmak için çeşit çeşit hilelerle, hud’alarla, vesveselerle planlar yapıp uygulamaktadır.

Kimimizi, makam, mevkiye karşı zaafiyetimizden,

Kimimizi, mal düşkünlüğümüzden,

Kimimizi, şöhret sarhoşluğumuzdan,

Kimimizi, ucub ve kibrimizden,

Kimimizi, haset ve kinimizden,

Velhasılı kelâm, her birimizi bir zayıf noktamızdan vurmaktadır.

Aklı başında bir komutanın kalesini düşmana karşı korumak için;

Öncelikle kale duvarlarını tahkim etmesi,

Yiyecek, içecek ve mühimmat takviyesi yapması,

Komuta kademesinde, askerler arasında bir anlaşmazlık varsa onu gidermeye çalışması,

Casusluk yapabilecek, düşmana bilgi sızdırabilecek fitne ve ikilik çıkaracak karakterde insanlar varsa, onları göz hapsinde tutması,

Sürekli istişare etmesi,

Merkezi sürekli olarak bilgilendirmesi,

Askerlerine ve halka sürekli moral vermesi gibi çeşit çeşit tedbirler alması gerekir.

Aynı bunun gibi aklı başında bir müslüman da kendi içinde şeytana

karşı, şeytana askerlik yapacak, şeytana arka çıkacak güçlere karşı her türlü tedbiri alması ve her türlü hazırlığı yapması gerekir.

Öncelikle, kalp, dil ve diğer azalarımız arasında tam bir mutabakat sağlamamız gerekir.

Beden ülkesinde:

Ruh hükümdar,

Akıl vezir,

Diğer azalarımız askerdir.

Öncelikle bu ahengi çok iyi bir şekilde gerçekleştirmemiz gerekir. Yönetimde iki başlılık olmaz. Yönetimde iki başlılık demek, kargaşa demektir. Anarşi demektir. Dolayısıyla düşmanlara davetiye çıkarmak demektir.

Ruhumuz, imanımızı,

Aklımız, azim ve kararlılığımızı,

Azalarımız, amel-i sâlih ve hizmetlerimizi temsil eder.

Beden ülkesinde küfür ve şirkin hakimiyeti,

İsyan, tuğyan, çeşit çeşit ahlaksızlıklar demektir. Fert ve toplumların felaketi demektir. Maalesef müslümanlar olarak;

Nefis,

Şeytan,

Dünya,

İnsan engellerini aşarak, hayırlara, iyiliklere destek; şerlere, kötülüklere köstek olma hususunda zaaf göstermekte ve hatta zaman zaman kötülüklere destek; iyiliklere köstek olma gafletine düşmekteyiz.

7- Şu fâni dünyada imtihan olmak için bulunan biz insanlar, her gün farkına vardığımız veya fark edemediğimiz bir çok imtihanlara tabi tutulmaktayız. Maalesef bir çoğumuz da bu imtihanları kaybetmekteyiz. Yaratılmışlar arasında ilk imtihan olunanlar:

Melekler,

İblis,

Âdem aleyhisselam ile Havva Validemizdir.

Bunlar arasında, imtihanı ilk kazanan melekler oldu. İmtihanı ilk kaybeden de şeytandır. Âdem aleyhisselamla Havva Validemiz de, yasak olan ağaca yaklaşıp meyvesinden yiyerek imtihanı kaybettilerse de yaptıkları hatanın hemen farkına vararak tevbe ettiler, affolunup kurtuldular.

Âdem aleyhisselam ve Havva Validemizden sonra da onların evlatları türlü türlü imtihanlara tâbi oldular. Kazananlar, kaybedenler oldu. Ancak kaybedenler her zaman çoğunluğu teşkil ettiler.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki içinizden cihad edenlerle, sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” (Muhammed 31)

“Andolsun ki sizi biraz korku, açlık; mallardan, canlardan, meyvelerden, ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan ederiz. (Ey nebi!) Sen sabredenleri müjdele.

O sabredenler, kendilerine bir musibet geldiği zaman, “Biz (dünyada) Allah için varız ve sonunda O’na döneceğiz.” derler.” (Bakara 155-156)

“(Ey mü’minler!) Sizden önce geçmiş kavimlerin başına gelenler, size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öyle dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki, peygamber ve onlarla beraber iman edenler nihayet, ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? ‘ dediler. İşte o zaman (onlara) muhakkak Allah’ın yardımı yakın, (denildi)”. (Bakara 214)

“Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihan olunacaksınız ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden bir çok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder, ittika ederseniz, muhakkak bu, işlerin en üstünüdür.” (Âl-i İmran 186)

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden sadece iman ettik demeleriyle bırakılıverileceklerini mi sandılar?

Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da ortaya çıkaracaktır.

Yoksa kötülükleri yapanlar, Biz’den kaçabileceklerini mi sandılar?

Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın tayin ettiği o vakit elbette gelecektir. O, herşeyi işiten ve bilendir.

Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.” (Ankebut 2-6)

Allah Teâlâ:

Kimini fakirlikle,

Kimini zenginlikle,

Kimini hastalıkla,

Kimini makam ve mevki ile,

Kimini hanımıyla,

Kimini kocasıyla,

Kimini evladıyla,

Kimini ana ve babasıyla,

Kimini arkadaşı, akrabası, komşusuyla,

Kimini çeşit çeşit belâ ve musibetlerle,

Kimini de çeşit çeşit nimetler ve imkanlarla imtihan eder. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu türlü türlü imtihanları kazananlar her zaman az olmuş, çoğunluk ise kaybetmiştir. Rabb’imiz bizleri, imtihanları kazanıp kurtulanlardan eylesin. Amin.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:

“Sizden önceki milletlerden, iman eden kimse yakalanıp bir çukura atılır, sonra bir testere getirilip başından başlayarak ikiye ayrılırdı. Onu dininden döndürmek için demir taraklarla tararlardı. Derilerini yüzüp kemiklerinden ayırırlardı. Bütün bu yapılanlar onları dinlerinden çeviremiyordu. Vallahi Allah bu işi tamamlayacaktır. Hem de öylesine ki, bir süvari, San’a’dan çıkıp Allah’tan ve koyunlarını kurt kapmasından başka hiç kimseden korkmadan Hadramevt’e kadar gidecektir.

Ne var ki, siz acele ediyorsunuz.” (Buhari)

Aziz kardeşim! İmtihanlardan başarılı olarak çıkmak için azim ve sabır gerekiyor. Allah Teâlâ’ya O’nun istediği bir şekilde kulluk gerekiyor. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin nurlu yolunu takip etmek, O’nun sünnet-i seniyyesini kendimiz için hayat tarzı yapmak gerekiyor. Acele etmemek, tehevvüre kapılmamak gerekiyor.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“İnsan aceleci yaratılmıştır.” (Enbiya 37)

Dünya işlerimiz olsun, ahiret amellerimiz olsun aceleye getirilmeden sindirilerek yapılmalıdır. Meselâ namaz kılarken, namazın bütün rükunlarını yerli yerince, huşû ile yapmalıyız ki, kılmış olduğumuz namazdan huzur duyalım.

İmtihanı kaybetme sebeplerinden biri de aceleciliktir. Düşünmeden, tefekkür etmeden, istişare yapmadan, işi olup bittiye getirmek telafisi zor veya imkansız sonuçlar doğurmaktadır.

Keza tehevvüre kapılmak, öfkelenmek de öyledir. Kişi böyle bir durumda sağlıklı düşünemiyor, aklî melekeleri zaafa uğruyor, getiri ve götürüsünü, sonucunu düşünmeden karar veriyor. Sonunda hayatı boyunca pişmanlık duyacağı söz söylüyor davranışlarda bulunuyor. Kaybediyor.

Feridüddin-i Attar’ın öğütlerindendir:

“Ey oğul! Şu huylardan uzak dur:

1- Kin (düşmanlıkta aşırı gitmek).

2- Hışım (öfkeyi yenememek).

3- Ucub (kendini beğenmek).

4- Haset (kışkançlık).

Bu huyların tozlarından silkin. Çünkü bu hareketler çirkindir. İçindeki katkıları at da altın gibi saf ol. Toprak olmadan önce toprak gibi alçak gönüllü ol. Hırsı bırak, kanaat sahibi ol. Ölümü düşün. Daima dostlarla düşüp kalk. Elinden gelirse düşmanın yüzüne bile bakma.”

Aziz kardeşim!

Şayet kötü huylardan arınır, güzel huylarla donanırsak, biiznillahi Teâlâ şeytanın hile ve tuzaklarından kurtulup imtihanları kazanmamız kolaylaşacaktır.

a a a

 

İlk cinayet  ilk kâtil

 

Uzun hasret ve nedâmet yılları bitmiş, Hz. Âdem aleyhisselam ile Hz. Havva Validemiz buluşmuş ve kutsal belde Mekke’yi yurt edinmişlerdi. Artık Mekke, yeryüzünün imar edilen ilk beldesi, “Ümmül Kura - şehirlerin anası” olmuştu. Hz. Havva Validemiz bir batında birden fazla çocuk doğuruyor, insan nesli yavaş yavaş çoğalıyordu. Hz. Âdem aleyhisselam da ailesinin, çocuklarının rızkını temin için çalışıyor, onlara Rabb Teâlâ’yı tanıtıyor, kulluk vazifelerini tâlim ediyordu. Mutluydular. Yeryüzünün ilk çekirdek ailesini oluşturmuşlardı. Kıyamete kadar gelecek bütün insanların atası olmanın hem mutluluğunu ve hem de mesuliyetini beraber yaşıyorlardı. Hz. Âdem aleyhisselam, bu duygular içinde kendisine vahyedilen ilâhî emirleri hakkıyla ifa etmeye, yaşamaya ve çocuklarına anlatıp, öğretip, onların da yaşamasına gayret ediyordu.

Nihayet günler, aylar ve yıllar bir ırmak gibi akıp gidiyor, çocuklar büyüyüp gelişiyordu. Artık fıtratın icap ettirdiği şeylerin vakti gelip çatmıştı. Büyüyüp gelişen, delikanlılık çağına ulaşan gençler birbirleriyle evlendirilecekti. Ama nasıl? Hz. Havva Validemiz bir batında iki çocuk doğuruyor, bu çocuklardan biri erkek, biri kız oluyordu. Allah Teâlâ, aynı batında doğan çocukların birbirleri ile evlenmelerini yasakladı. Böylece ayrı batında doğan kız ve erkeklerin birbirleri ile evlenmelerine müsaade edildi.

Her geçen gün çoğalan insan nesliyle beraber, Mekke-yi Mükerreme de gelişiyor, mamur bir belde oluyordu. Diğer taraftan Hz. Âdem aleyhisselamın evlatlarından bir kısmı ziraatle meşgul olduklarından toprak işleniyor, Mekke civarında yeni yeni ekin tarlaları ve bahçeler oluşuyordu. Rivayete göre Cibril aleyhisselam cennet bitkilerinin tohumlarından getirip, Hz. Âdem aleyhisselama vermişti. Davarcılıkla meşgul olan evlatları ise, sürü sürü koyunlarla Mekke dağları ve vadilerinde dolaşıyor, onların sütünden, etinden, yün ve derisinden istifade ediyorlardı.

Artık Âdem aleyhisselam, Havva Validemiz ve evlatları dünya hayatına ısınmışlar ve dünya nimetlerinden faydalanmanın yollarını bulmuşlardı.

Âdem aleyhisselamın evlatlarından Hâbil ile Kâbil, evlilik çağına gelmişlerdi. Âdem aleyhisselam Allah Teâlâ’nın emrettiği şekilde Kâbil ile doğan İklimya adlı kızı Habil ile evlendirmek isteyince, Kâbil babasına itiraz etti. Çünkü İklimya çok güzeldi. Kâbil şeriata aykırı olarak kendisiyle aynı batında doğan bu kızkardeşi ile evlenmek istiyor ve ben İklimya ile evlenmeye daha lâyığım diyordu.

Böylece Kâbil, Âdem aleyhisselamın şeriatında evlenmesi haram olan bir evlilik yapmak isteyerek hem Allah Teâlâ’ya ve hem de babası Âdem aleyhisselama isyan etmiş oluyordu.

Bu durum insanın yeryüzündeki ilk isyanı, bir evladın babasına karşı ilk başkaldırısı idi.

Âdem aleyhisselam, oğlu Kâbil’in bu karşı koyuşuna, bu isyanına çok üzüldü. Kâbil, babasının Hâbil’i kendisine tercih ettiğini söylüyor, kendi ile doğan kız kardeşi İklimya’yı Hâbil ile evlendirmesini kendisine karşı bir haksızlık görüyor, kendisinin buna Hâbil’den daha lâyık olduğu iddiasında bulunuyordu.

Bunun üzerine Âdem aleyhisselam, iki kardeşin, Allah Teâlâ’ya birer kurban takdim etmelerini istedi. Böylece, hangisinin kurbanı kabul edilirse Allah indinde onun hayırlı olduğu, haklı olduğu belli olacaktı. (O devirde kişilerin elinde bulundurduğu maldan Allah Teâlâ’ya kurban takdim edilir, o kurban ıssız bir yere, bir dağ başına bırakılır, şayet kurban oradan kaybolmuş ise o kurban Allah Teâlâ tarafından kabul edilmiş, olurdu.)

Hâbil davarcılıkla, Kâbil ise ziraatle meşgul oluyordu. Hâbil koyunlarının arasından çok güzel, semiz bir koç seçip belirlenen yere götürdü. Kâbil de bir demet buğday götürüp bıraktı. Bir müddet sonra kurban mahalline gidip baktılar. Hâbil’in kurbanı kabul edilmiş, Kâbil’in kurbanı ise kabul edilmemişti.

Duruma muttali olan Kâbil, kardeşi Hâbil’i kıskandı ve Hâbil’e seni mutlaka öldüreceğim, dedi. Hâbil kardeşi Kâbil’e yapmayı düşündüğü bu işin çok kötü bir şey olduğunu söyledi. Senin bana yapmayı düşündüğün bu kötü işi ben sana asla yapmam, dedi.

Abdullah bin Amr radıyallahu anh, “Halbuki Hâbil, Kâbil’den çok daha güçlü ve kuvvetli idi.” demektedir.

Nihayet Kâbil nefsine ve şeytana mağlup oldu da kardeşi Hâbil’i öldürdü. Böylece yeryüzünde ilk cinayet işlenmiş, Kâbil ilk kâtil  hem de kardeş kâtili olmuştu.

Abdullah ibni Abbas radıyallahu anhüma ve Abdullah ibni Mesut radıyallahu anh; bu cinayetin Mekke’de Sevr dağında işlendiğini söylemektedirler. Abdullah ibni Abbas radıyallahu anhümadan başka bir rivayette de Hira dağının yanındaki Akabe’de işlendiği söylenmektedir.

Aynı sahabeyi kiram, adı geçen yerde Hâbil uyumakta iken, Kâbil’in bir taşla Hâbil’in kafasına vurup öldürdüğünü rivayet etmektedirler. Kâbil, Hâbil’i öldürünce şaşırıp kaldı. Büyük bir pişmanlık duydu. Fakat olan olmuştu. O zamana kadar, Âdem aleyhisselamın evladından hiç kimse ölmemişti. Dolayısıyla ölen bir kişiyi defin işini de bilmiyordu. Şaşkınlık içinde etrafına bakınırken, bir karganın yeri eşelediğini ve oraya bir şey gömdüğünü gördü ve o da karganın yaptığı gibi yapıp yeri kazdı ve kardeşi Hâbil’i kazdığı yere defnedip üzerini toprakla örttü.

Bu cinayetin işlendiği zaman Âdem aleyhisselam Mekke-yi Mükerreme’de idi. İmam Kurtubî, El Cami’ül Ahkamil Kur’an tefsirinde İbni Abbas’ın şöyle bir rivayetinden bahsetmektedir:

“Cinayet işlendiği, yani Kâbil’in Hâbil’i öldürdüğü zaman, yiyecekler teğayyür etti. Meyveler ekşidi. Sular tuzlandı. Yeryüzünün şekli değişti. Bunun üzerine Âdem aleyhisselam:

“Yeryüzünde muhakkak bir kötülük yapılmıştır.” dedi ve sonra Kâbil’in Hâbil’i öldürdüğü haberini aldı. Havva Validemiz ile beraber Hâbil’in kabri başında günlerce ağladılar. Bu cinayetten sonra Âdem aleyhisselam, yüz sene daha yaşadı ve bu müddet içinde hiç gülmedi.

Mukatil’in rivayetine göre, Kâbil’in Hâbil’i öldürmesinden önce, vahşi hayvanlar ve kuşlar insanlarla ünsiyet ederlerdi. Vaktaki bu cinayet işlendi, vahşi hayvanlar ve kuşlar insanlardan uzaklaştılar.

Rivayet edildiğine göre, Hâbil’in öldürülmesinden elli yıl sonra Havva Validemiz Şit aleyhisselamı dünyaya getirdi. Şit aleyhisselam diğer kardeşleri gibi ikiz olarak değil tek olarak doğmuştu. Şit, ‘Hibetullah’ (Allah’ın hediyesi) manasına gelmektedir.

Kâbil, kardeşi Hâbil’i öldürmekle kendisinden sonra gelecek insanlar için çok kötü bir örnek olmuş, çok kötü bir çığır açmıştır. Böylece açmış olduğu bu kötü çığırdan gidenlerin günahlarını da yüklenmiş olmaktadır.

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Zulmen öldürülmüş hiçbir kimse yoktur ki, Âdem’in oğlu (Kâbil’e) o kişinin kanının akıtılmasından bir nasip olmasın. Çünkü o, katil yolunu açan ilk kişidir.” (Müslim)

Hâbil-Kâbil hadisesi Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen Kâbil haset ederek) Andolsun seni öldüreceğim, dedi. Diğeri de (Habil): Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder, dedi.

Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabb’i olan Allah’tan korkarım.

Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın. Zâlimlerin cezası işte budur, dedi.

Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu.

Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Kâbil) Yazık bana! Şu karga gibi olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi oldum, dedi ve yaptığına nedâmet edenlerden oldu.” (Maide 27-31)

 

 

KISSADAN HİSSELER

 

Hâbil-Kâbil kıssası, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir hadisedir. Hâbil iyiliğin, Kâbil ise kötülüğün temsilcisidir. O bakımdan onların ruh hallerini, davranışlarını çok iyi bir şekilde incelemek gerekir. Kâbil’i, kardeşini öldürmeye sevkeden sebepler üzerinde durmak gerekir.

Bilhassa yöneticiler, eğitimciler bu hadiseyi sadece bir cinayet olarak ele almak yerine, insan psikolojisi, toplum psikolojisi yönünden de incelemelidirler. Aklı, ilâhî hükümlerin önüne çıkarmanın, nefsin arzularına tabi kılmanın, nefsî istekleri haklı çıkarmak için kullanmanın sebep olduğu çok kötü neticeler üzerinde kafa yormaları gerekmektedir.

1- Ayet-i kerimelerin meallerinden de anlaşılacağı üzere Hâbil, sâlih, takva ehli bir kişidir. İyi bir kul, iyi bir müslüman olmak için çaba göstermektedir. Allah Teâlâ’ya, babası Âdem aleyhisselama ve annesi Havva Validemize karşı boynu eğik, itaatkârdır. Çok tabii olarak da bu özelliklerinden dolayı anne ve babası tarafından takdir edilmekte, sevilmektedir.

Kâbil ise Hâbil gibi olamamanın sıkıntısını yaşamaktadır. Bu durum her geçen gün Kâbil’in kötü düşüncelere ve karamsarlığa düşmesine sebep olmaktadır. İçinde kıskançlıklar depreşmeye başlamıştır. Nefis ve şeytan bu ruh halinden faydalanmaktadır. İçindeki isyan her geçen gün büyümekte, dolayısıyla bu isyanını dışa vuracak bir sebep çıkmasını beklemektedir.

Nihayet o sebep zuhur etti. Kendisi ile aynı batında doğan kız kardeşi İklimya’nın Hâbil ile evlenmesine şiddetle karşı çıktı. Bu karşı çıkış daha önceki birikimlerin bir patlaması olarak çok şiddetli oldu. Hem Allah Teâlâ’nın emrine isyan etti, hem de babasına karşı çıktı.

Allah Teâlâ’ya takdim ettiği kurbanın kabul edilmemesi, hasedini zirveye çıkardı. Hasedini dışa vurdu da kardeşine, “Andolsun seni öldüreceğim.” dedi ve söylediğini yaparak ilk cinayeti işledi, ilk kâtil oldu.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Size sizden önceki milletlerin hastalığı olan haset ve kin sirayet etmiş. Bu huylar kazıyıcıdır. Ben saç kazımayı kastetmiyorum. Onlar din kazıyıcı (yok edici)dir.” (Tirmizî), buyurarak hasedin, kinin ne mezmum bir ahlak olduğunu bildirmektedir.

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:

“Hasetten şiddetle kaçının. Çünkü kıskançlık, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi sevapları yer bitirir.” (Ebu Davud)

Gerek yöneticiler ve gerekse eğitimciler, insanların içinde birikip büyüyen kötü duyguları, tehlikeli bir duruma gelmeden farketmeli,  imkanlar tükenmeden, tedavi yollarını arayıp bulmalıdırlar.

Tarihî hâdiseler göstermiştir ki, toplumsal patlamalar ferdî patlamalardan çok daha korkunç felaketlere sebep olmaktadır.

2- İyi bir kul, iyi bir müslüman, kendisini hayırla yâd ettirecek iyi işler yapmalı, iyi çığırlar açmalıdır. Kâbil kötü bir çığır açtığı, kardeşini öldürmek gibi çok kötü bir iş yaptığı için, hep zemmedilmiş, kötü, âsî, ilk kâtil olarak anılmıştır. Hâbil ise daha güçlü ve kuvvetli olduğu halde, kardeşini öldürmeye asla tevessül etmemiş, bu kötü fiili irtikap etmemesi için de Kâbil’e nasihat etmiştir. Onun için hep hayırla anılmış, dualarla yâd edilmiştir.

3- İnsan, her zaman arzu ettiğini elde edemeyebilir. Dua eder de duası kabul olmayabilir. Allah Teâlâ’dan bir şey ister de bu isteği yerine getirilmeyebilir. Böyle durumlarda ümitsizliğe düşmek, duası kabul edileni, isteği yerine getirileni veya işlerinde başarılı olanı kıskanmak, haset etmek yerine, kendi nefsini hesaba çekmeli, yaptığı hatalar, günahlar, isyanlar varsa onlardan vazgeçmeli, tevbeyi nasuh edip Rabb’ine yönelmelidir.

Bilmeliyiz ki, kendimiz için hayır zannettiğimiz bazı şeyler şer, şer zannettiğimiz şeyler de hayır olabilir. Kâbil, şayet kurbanının kabul edilmeyiş sebeplerini kendi nefsinde arasa, kötü düşüncelerini, kötü huylarını terketse idi, başına böyle bir felaket gelmeyebilirdi Allah’u âlem.

4- Nefsimiz hoşlansa da, hoşlanmasa da, bir müslüman olarak şeriatın ahkâmına uymakla mükellefiz. Aksi takdirde helâk olanlardan oluruz. Kâbil, şeriatın ahkâmına muhalif olarak, kendisi ile aynı batında doğan İklimya ile evlenmek istedi. Bu hususta ısrar etti. Kendisini İklimya ile evlenmeye daha layık gördü. Bu apaçık isyanına rağmen kendisini haklı kabul etti. Günahına tevbe edip, isyanından rücû etmedi. Sonunda kaybedenlerden oldu. Her müslüman, aklını vahyin, şeriatın emrinevermek, O’na tabi kılmakla mükelleftir.

Aklı, şeriatın herhangi bir hükmünü kavrasa da, kavramasa da şeriata tâbi olmak mecburiyetindedir. Çünkü her akıl, her meseleyi kavrayıp anlayabilecek kapasitede değildir.

Bir kısım kişiler, en karmaşık meseleleri en iyi bir şekilde kavrayıp anladığı halde, bazı kişiler en basit meseleleri bile idrak edememekte, anlayamamaktadır.

O bakımdan aklın yorgun düştüğü imanî, İslâmî meselelerde akla değil, vahye tâbi olmak gerekir. Böyle davranmak, aynı zamanda akl-ı selimin gereğidir. Sapıtanların pek çoğu aklını, nefsini ön plana çıkardığı için sapıtmıştır.

a a a

 

 

Nuh Kavmi ve Tûfan

 

Hz. Âdem, Hz. Şit ve Hz. İdris aleyhisselam’dan sonra insanlardan pek çoğu tevhid dinini terk ettiler. İdris aleyhisselamın semaya ref olunmasından sonra, O’na tâbi olan sâlihlerden Vedd, Süva, Yeğüs, Yeük ve Nesr, dini esasları tebliğ etmeye devam ettiler. Kavmi bu zatları çok seviyor, onların öğütlerini dinliyor, kötülüklere, ahlaksızlıklara fırsat verilmiyordu. Her fani gibi bu sâlih zatlar da ecelleri geldikçe teker teker ölüp Rab’lerine mülaki oldular.

Bu sâlih zatlardan her biri eceli gelip öldükçe, kavimleri aşırı derecede üzülüyorlardı. Bu durumu fırsat bilen şeytan, onların kalplerine, ölen bu zatların heykellerini yapmalarını telkin etti. Onlar da bu hususta birbirlerini ikna ettiler. Onlardan her biri öldükçe heykellerini yapıp dikiyorlardı. Zaman zaman da o heykellerin yanına gidiyor, onları ziyaret ediyorlardı. Yine şeytanın telkinleri ile bu heykellere tazim etmeye, ululamaya başladılar. Daha sonraki nesiller de bu heykelleri put edindi, ilah edindiler. Nihayet tevhid dininden uzaklaşıp putperest oldular.

Toplum tamamen bozuldu. Türlü türlü kötülükler, çeşit çeşit ahlaksızlıklar rağbet görmeye başladı. Zâlim ve zorbalar; kimsesiz, zayıf ve biçareleri eziyor, sömürüyordu.

Bunun üzerine ulu’lazm peygamberlerin ilki olan Nuh aleyhisselam peygamber olarak gönderildi. Nuh aleyhisselam peygamber olduğunda 50 yaşında idi. Kavmi, Kûfe civarında yaşıyordu.

Çok uzun yıllar kavmini tevhide davet etti. Putperestlikten vazgeçmeleri için gece-gündüz çalışıp çabaladı. O büyük azap, Tûfan gelene kadar tam dokuz yüz yıl kavminin ıslahı için uğraştı. Ancak her peygambere yapılan O’na da yapıldı. Kavmi O’nu şiddetle reddetti. İman etmedikleri gibi O’na çeşit çeşit hakaretler yaptılar, alay ettiler. Hatta O’nu öldüresiye dövüyorlar, öldü diye bırakıp gidiyorlardı. Fakat ertesi gün aralarına çıkıp yine onları dine, İslâm’a davet ediyordu. Bazen aşırı dayaktan baygınlık geçiriyor, ayılır ayılmaz hiç ara vermeden derhal tebliğ ve davete başlıyor ve şöyle dua ediyordu:

“Ya Rabbi! Kavmimi mağfiret et. Çünkü onlar bilmiyorlar.”

Bilhassa, yöneticiler, zenginler, putperestliğin öncüleri zulüm ve işkencede en ileri gidenlerdi. Rivayet edildiğine göre bir gün bir adam omuzunda çocuğuyla gidiyordu. Nuh aleyhisselamı gördü. O kişi omuzundaki çocuğa: “Şu adamdan uzak dur. Çünkü O seni sapıtır.” dedi. Çocuk babasına, “Babacığım beni yere indir.” dedi. Babası çocuğu yere indirdi. Çocuk yerden bir taş alarak Nuh aleyhisselamın başına fırlattı. Nuh aleyhisselamın mübarek başı yarıldı. Kanlar içinde kaldı ve Rabb’ine şöyle dua etti:

“Rabbim! Kulunun bana yaptığını görüyorsun. Şayet kulunda bir hayır görüyorsan ona hidayet ver. Eğer bir hayır görmüyorsan, onun hakkında hüküm verene kadar bana sabır ver. Muhakkak Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.”

İşte akl-ı selimi kaybetmiş cahilî bir toplumun acıklı manzarası. Haset, kin, küfür ve şirk, aklı izale eder. Sağlıklı ve doğru düşünme melekesini yok eder. Neticede kötü sonlarını, helaklarını kendi elleriyle hazırlarlar. Dünyalarını da, ukbalarını da harap ederler. Nitekim Nuh aleyhisselamın kavmi de öyle oldu. Tûfanla helak olup gittiler.

Nuh aleyhisselamın dokuz yüz yıl boyunca yaptığı tebliğin sonucunda rivayetlere göre sekiz veya kırk veya seksen kişi iman etti. Bu iman edenlerin büyük bir çoğunluğu fakir kimselerdi.

Nuh aleyhisselamın dört oğlundan Sam, Ham ve Yafes iman ettiler. Diğer oğlu Kenan ile Nuh aleyhisselamın karısı Vaile inkâr ettiler. Tûfanda onlar da diğer kâfirler gibi yok olup gittiler.

Kelbî’nin rivayetine göre, Nuh aleyhisselam ile ceddi âlâsı Âdem aleyhisselam arasında bulunan on atasının hepsi de mü’mindi. Atalarının arasında asla kâfir yoktu. Fakat karısı Vaile ve oğullarından Kenan, mü’min olma mutluluğuna eremediler. Nefislerine, şeytana uydular da kâfirlerden oldular.

Bu hadise de gösteriyor ki, esas yakınlık manevî yakınlıktır. Çoğu kez maddî yakınlık bir mana ifade etmiyor. Her gün aynı yatağı paylaşan karısı ve kendi sulbünden gelen oğlu, Nuh aleyhisselamı tanıyamadı. Fakat O’nunla hiçbir karâbeti olmayan, belki de peygamber olana kadar O’nu hiç görmemiş, hiç tanımamış kişiler O’na bütün kalpleriyle teslim olup iman ettiler ve kurtuldular.

Nuh aleyhisselama ve O’na iman edenlere yapılan işkenceler, baskı ve zulümler her geçen gün artarak devam ediyor, tahammül edilmez bir boyut kazanıyordu. Nuh aleyhisselamın durmadan, dinlenmeden gece-gündüz demeden yapmış olduğu davet ve tebliğ kâfirlerin küfrünü artırıyor, kâfirler gittikçe azıtıyorlardı. Yukarıda da ifade edildiği gibi dokuz yüz yıllık bir tebliğin neticesinde ancak seksen kişi iman etmişti.

Bu dokuz yüz yıllık tebliğ hayatı Kur’an’ın çeşitli surelerinde şöyle anlatılıyor:

“Andolsun ki biz Nuh’u kavmine (peygamber olarak) gönderdik. Onlara, Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım, dedi.

Allah’tan başkasına tapmayınız. Çünkü ben, size (gelecek) acıklı bir günün azabından korkuyorum.

Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Biz, seni sadece bizim gibi bir beşer olarak görüyoruz. Sana bizim basit görüşlü aşağı tabakamızdan başkasının tâbi olduğunu görmüyoruz ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis, sizi yalancılar sanıyoruz.

(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden açık bir delil üzere isem ve bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?

Ey kavmim! Tebliğime karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Çünkü onlar Rab’lerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.

Ey kavmim! Ben onları kovarsam beni Allah’tan (onun azabından)

kim korur? Düşünmüyor musunuz? (Çünkü kavminin ileri gelenleri Nuh aleyhisselam’dan iman eden zayıf ve fakir mü’minleri yanından uzaklaştırmasını istiyorlardı.)

Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmem. Ben bir meleğim de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir, diyemem. Çünkü onların kalplerinde olanı Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zâlimlerden olurum.

Dediler ki, ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bizimle yaptığın mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı getir.

(Nuh) dedi ki: Onu ancak size Allah dilerse getirir ve siz Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz.” (Hûd 25-33)

“Andolsun ki Nuh’u kavmine gönderdik. Ey kavmim! dedi, Allah’a kulluk edin. O’ndan başka ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?

Bunun üzerine kavminin içinden kâfir olan liderler topluluğu: Bu, tıpkı sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir. Size üstün ve hâkim olmak istiyor. Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak bir melek gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.

Bu, kendisinde delilik bulunan bir kimseden başkası değildir. Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanıp (durumu) gözetleyin bakalım.

Nuh dedi ki: Rabb’im! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et.” (Mü’minun 23-26)

“Kendilerine yakıcı bir azap gelmeden önce kavmini uyar diye Nuh’u kendi kavmine gönderdik.

Nuh dedi ki: Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun ve bana itaat edin ki Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vadeye kadar tehir etsin, diyerek açıktan açığa uyaran bir kimseyim. Bilinmeli ki Allah’ın tayin ettiği vade gelince, artık o ertelenemez, keşke bilseydiniz.

(Sonra Nuh) dedi ki: Rabb’im! Doğrusu ben kavmimi gece-gündüz (imana) davet ettim.

Fakat benim davetim ancak kaçmalarını artırdı.

Gerçekten (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar. (Beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.

Sonra ben kendilerine haykırarak davette bulundum.

Üstelik onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum.

Dedim ki: Rabb’inizden mağfiret dileyin. Çünkü o çok bağışlayıcıdır.” (Nuh 1-10)

Bu çok uzun ve meşakkatli tevhid mücadelesinden sonra Allah Teâlâ Nuh aleyhisselama şöyle vahyetti:

“Nuh’a vahyolundu ki: Artık kavminden iman etmiş olanlardan başkası asla iman etmeyecek. Öyleyse onların işlemekte oldukları (günahlardan) dolayı üzülme.” (Hud 36)

Nuh aleyhisselam kendisine bu vahiy gelince bildi ki, bundan sonra ne kadar çabalarsa çabalasın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın artık hiç kimse asla iman etmeyecek.

Bunun üzerine Nuh aleyhisselam şöyle dua etti:

“Nuh dedi ki: Rabb’im! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma.

Çünkü Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar. Yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğurururlar (yetiştirirler).

Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman sahibi erkekleri ve kadınları bağışla. Zâlimlerin de helakını artır.” (Nuh 26-28)

Artık beklenen azap yaklaşıyordu. Fakat o büyük azaptan, tûfandan önce Allah Teâlâ onları bazı şeylerle ikaz etti:

Kırk yıl yağmur yağmadı.

Hayvanlar telef oldu.

Kadınları doğurmadı.

Her kâfir, müşrik ve fâcir mutlaka ahmaktır. Onun için bu ikazlardan da mütenebbih olmadılar. İbret almadılar ve “Eğer doğrulardan isen kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı getir.” diyerek kendi lisanlarıyla o büyük azabı davet ettiler.

Allah Teâlâ, Nuh aleyhisselama şöyle vahyetti:

“Bizim gözlerimiz önünde vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar mutlak (tûfanda) boğulacaklardır.

Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise, (yanına) uğradıklarında onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ettinizse biz de sizinle alay edeceğiz.

Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz.” (Hûd 37-39)

Nuh aleyhisselam, gemi yapma emrini alınca, “Ya Rabbi! Ben marangoz değilim. Gemi yapmasını bilmem.” dedi. Allah Teâlâ da: “Bu bizim gözümüzün önünde olacaktır. Yani sana gemi yapman öğretilecek, yardım edileceksin.” buyurdu ve Hz. Nuh aleyhisselam gemiyi yapmaya başladı. Bir rivayete göre, Allah Teâlâ meleklere emretti. Onlar da Nuh aleyhisselama geminin nasıl yapılacağını öğrettiler. Diğer bir rivayete göre Cebrail aleyhisselamı gönderdi. Gemi yapmasını öğretti. Nuh aleyhisselamın gemiyi kaç senede yaptığına dair çeşitli rivayetler var.

İbni Abbas radıyallahu anhümadan bir rivayete göre gemi iki senede tamamlandı.

Ka’b, geminin otuz senede yapıldığını söylemektedir. Elbette mühim olan geminin yapılmasıdır. Kaç senede yapıldığı pek önemli değildir.

Nuh aleyhisselam gemiyi üç katlı olarak yapmıştı. Ön kısmı kuş göğsü, başı horoz başı ve kuyruk kısmı da horoz kuyruğu gibi idi.

İbni Abbas radıyallahu anhüma, geminin uzunluğunun yüz otuz zira, genişliğinin elli zira, yüksekliğinin de otuz zira olduğunu rivayet etmektedir. Bazı âlimler geminin buharla çalıştığını söylemektedirler.

Nuh aleyhisselam gemiyi yapmaya başladığında kavmi önce taaccüb ettiler. Meseleyi anlamaya çalıştılar. Sonra her uğradıklarında onunla alay etmeye başladılar:

-Ya Nuh! Bunu niçin yapıyorsun? diye soruyorlardı. Nuh aleyhisselam da:

-Suyun üzerinde yürüyen bir ev yapıyorum, diye cevap verince hep beraber kahkahalar atarak gülüyor, onu eğlenceye alıyorlardı. Sonra da:

-Bu kendisini peygamber zannediyordu. Marangoz oldu, diyorlar ve

-Ya Nuh! Peygamberlikten sonra şimdi de marangoz mu oldun? diye alay ediyorlardı.

Nuh aleyhisselamın yaptığı gemiyi bozup dağıtmaya, ateşe verip yakmaya çalışıyorlar, fakat buna bir türlü muvaffak olamıyorlardı.

Nihayet geminin yapımı tamamlandı. İman eden erkek, kadın seksen kişi gemiye bindirildi.

Hayvanlardan ve kuşlardan dişili ve erkekli birer çift gemiye alındı.

Yeteri kadar yiyecek ve içecek konuldu.

Ve beklenen gün bütün dehşetiyle zuhur etti. Sanki gök çatlamış, yer yarılmıştı. Gökten oluktan boşanırcasına yağmur yağıyor, yerden sular fışkırıyordu. Bir tûfan ki böylesine o güne kadar asla şahit olunmamıştı. Her geçen saat bütün yeryüzü sulara gark oluyor, koca koca dağlar bütün yüksekliğine rağmen dev dalgaların arasında kayboluyordu. Tûfan ve tûfana sebep olan hadise, Kamer suresinde şöyle zikrediliyor:

“Onlardan önce Nuh’un kavmi de yalanladı. Hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek, O delirdi dediler ve (Nuh davetten vazgeçmeye) zorlandı.

Bunun üzerine (Nuh) Rabb’ine, Ben yenik düştüm, bana yardım et, diyerek yalvardı.

Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık.

Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su takdir edilmiş bir işin olması için birleşmişti.

Nuh’u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.

İnkâr edilmiş olana (Nuh’a) bir mükafat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde (korumamız altında) akıp gidiyordu.

Andolsun ki onu bir ibret olarak bıraktık. İbret alan yok mudur?

Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?” (Kamer 9-16)

Rivayet edildiğine göre Nuh aleyhisselamın gemisi uzun yıllar Cudi Dağı’nın tepesinde kalmış ve insanlar onu hayretle seyretmişlerdir.

Hûd suresinde de tûfandan şöyle bahsedilmektedir:

“Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca, Nuh’a, dedik ki: (Hayvan ve kuşların) her birinden iki çift ile (boğulacaklarına dair) aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye yükle. Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti.

Nuh dedi ki: Gemiye binin, onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz Rabb’im çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Gemi dağlar gibi dalgalar arasında onlarla birlikte yüzüp gidiyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna:

- Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin. Kâfirlerle beraber olma, diye seslendi.

Oğlu, beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. (Nuh) bugün Allah’ın emrinden (azabından) merhamet sahibi Allah’tan başka koruyucu yoktur, dedi. Aralarına dalga girdi. Böylece o da boğulanlardan oldu.

(Kâfirler boğulduktan sonra yer ve göğe) Ey arz! Suyunu yut. Ey gök! (sen de suyunu) tut, denildi. Su çekilip azaldı. İş bitirildi. (Gemi de) Cudi (Dağı’nın) üzerine yerleşti ve o zâlimler topluluğu yok olsun, denildi.” (Hud 40-44)

“Denildi ki: Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan ümmetlere bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in. (Gelecek nesiller içinde) kendilerini (dünyada bol rızıklarla) faydalandıracağımız, sonra da bizden kendilerine acıklı bir azabın dokunacağı ümmetler de vardır.” (Hud 48)

Böylece, Nuh’un gemisindeki mü’minlerin dışında kalan bütün kâfirler ve Nuh aleyhisselamın karısı Vaile ve oğlu Kenan toptan, tûfanda boğulup helak oldular.

Tefsir-i Kurtubi’de, Mucemü’l Evsat’tan naklen şöyle bir rivayet yapılmıştır:

Hz. Aişe radıyallahu anha, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu rivayet etti:

“Eğer Allah, Nuh’un kavminden birine acısaydı, çocuğunu kurtarmaya çalışan anneye acırdı. Nuh, kavmi arasında dokuz yüz elli yıl yaşadı. Bu müddet içinde onları hep imana davet etti. Nihayet son zamanlarda ağaç dikti. Ağaç büyüyünce onu kesti. Ondan tahtalar biçip gemi yapmaya başladı.

Kavmi yanından geçerken:

- “Böyle ne yapıyorsun?” diye sorduklarında,

O:

- “Gemi yapıyorum.” diyordu.

Onlar da:

- “Karada yaptığın gemi nasıl yüzecek?” diye onunla alay ediyorlardı. Bunun üzerine O, ilerde görüp anlayacaksınız.” dedi.

Gemi yapımı bitip, yağmurlar gökten boşanıp her taraf su altında kalınca, bir anne çok sevdiği çocuğuna bir şey  olacağından korktu. Dağlara tırmanmaya başladı. Dağın üçte birine varınca su gelip ona ulaştı. Bu defa dağın üçte ikisine tırmandı. Su gelip oraya da ulaştı. Derken dağın tepesine çıkıp durdu. Su gelip oraya da ulaşınca, bu defa çocuğu elleri ile yukarıya kaldırdı. Nihayet su, anneyi çocuğu ile beraber alıp götürdü.

İşte Allah, Nuh’un kavminden bir kimseye merhamet etseydi, o çocuğun annesine merhamet ederdi.”

Rivayet edildiğine göre Nuh aleyhisselamın gemisi Receb-i şerifin onuncu günü yüzmeye başladı. Muharrem ayının onuncu (aşure) günü Cûdi Dağı’nın üzerinde karar kıldı. Bu duruma göre Nuh aleyhisselamın gemisi altı ay sular üzerinde kaldı. Nuh aleyhisselam ve beraberindekiler bu altı ay içinde coşkun suların üzerinde dolaşıp durdular. Bu arada gemi Mekke-yi Mükerreme’ye de uğrak verdi. Kabe-yi Şerifi yedi kere tavaf etti.

Gemi, Cudi Dağı’nın üzerinde durup karar kılınca, Nuh aleyhisselam ve beraberindekiler gemiden indiler. Allah Teâlâ’ya hamd-ü sena ettiler. Nuh aleyhisselam, diğer mü’minler, hayvanlar, kuşlar hepsi şükür orucu tuttular.

Gemide kalan yiyecekler toplanıp birbirine karıştırılarak yemek yapıldı. Aşure denilen bu yemekle iftar ettiler.

Bu sebepten dolayı Muharrem’in onuncu günü olan Aşure gününde en az on çeşit yiyecekten, yemek yapılması, aile efradıyla yenilmesi, yakın uzak komşulara, akraba, eş ve dostlara dağıtılması bir âdet oldu.

Ayrıca Muharrem’in dokuz ile onuncu günü, ya da onuncu günü ile onbirinci günü oruç tutmak da sünnettir.

Nuh aleyhisselam ve beraberindekiler, Cudi Dağı’nın yakınında bir köy inşa ettiler ve adını Sûk-u Semanîn koydular. Tûfandan sonra ilk yerleşim yeri burası oldu.

İbni Abbas radıyallahu anhüma:

“Nuh aleyhisselam, ikinci Âdemdir. Yeryüzündeki bütün insanlar O’nun neslindendir. Çünkü gemide bulunan kadın, erkek hepsi O’nun zürriyetindendi.” demektedir.

 

KISSADAN HİSSELER

 

 

Nuh aleyhisselamın dokuz yüz yıl boyunca kavmini imana davet etmesi, gece, gündüz, açıktan, gizli olarak,  yorulmadan, bıkmadan tevhid mücadelesini devam ettirmesi ve bunca çaba ve gayretten sonra seksen kişinin iman etmesi, kıyamet gününe kadar İslâm tebliğcileri için çok büyük bir örnek teşkil etmektedir.

Kıssadan anlaşılacağına göre çok cahil ve aynı zamanda çok muannid olan bir kavim, Nuh aleyhisselama ve O’nun getirdiği şeriata o kadar düşman olmuşlar ve o kadar kin beslemişlerdi ki, bu düşmanlık ve kinlerini küçük çocuklarına bile aşılamışlar, kızıyla kızanıyla, küçüğüyle büyüğüyle, genciyle ihtiyarıyla bütün bir toplum Nuh aleyhisselama, O’na inananlara karşı tam bir küfür ambargosu uygulamışlardı.

Aynı zamanda bu kavim çok küstah ve çok ahmaktı. Nuh aleyhisselam ve müslümanlarla alay etmekten zevk alıyorlar, onları eğlence vesilesi yapmaktan çok büyük bir haz duyuyorlardı.

Tûfandan önce uyanmalarına, kendilerine gelmelerine, ibret alıp yaptıklarına pişman olmalarına vesile olacak bir çok hadise olduğu halde, gelecek o büyük tehlikeyi, o büyük azabı, o tûfanı sezemediler. Çünkü küfür ve şirkte o kadar ileri gitmişlerdi ki, kalpleri tamamen katılaşmış, taşlaşmış, kalp gözleri kör olmuştu. Ölü bir kalpleri vardı. Dolayısıyla anlayamadılar, idrak edemediler, ibret alıp ders çıkaramadılar da helak olup gittiler.

1- Bir toplumda bulunan âlimler, ârifler, tebliğciler o toplumun tuzu mesabesindedir. Şayet bir toplumda âlim, ârif ve tebliğciler bulunmaz veya bu şahıslara rağbet edilmez, öğütleri dinlenmezse, o toplum kısa bir zaman içinde bozulur, kokuşur.

Nitekim Nuh aleyhisselamın kavmi de içlerinde bulunan sâlih zatlar Vedd, Süva’, Yeğüs, Yeük ve Nesr öldükten bir müddet sonra bozulmaya başladı ve putperest olup çıktılar.

Daha sonra kendilerine uyarıcı bir peygamber olarak gönderilen Nuh aleyhisselamı dinlemediler, öğütlerine, uyarılarına kulak asmadılar, inkâr edip iman etmedikleri gibi türlü türlü eziyetler, işkenceler yaptılar, akıbetleri malum, dünyada tûfanla helak oldular. Ahirette ise cehennemin o alevli, kızgın ateşleri içinde ebedî azap...

Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen geçmiş kavimlerin kıssaları biz müslümanlar için çok büyük bir rahmettir. O kıssaları okuyup, onlardan ibret alarak, o kavimlerin uğradıkları azaba, bizlerin de uğramamamız, helak olmamamız için yol gösterici ilâhî bir lütuftur.

Müslümanlar olarak tarih boyunca zaman zaman uğradığımız belâ ve musibetler, toplu katliamlar, soykırımlar, halen yaşamakta olduğumuz perişanlık, zillet ve meskenetin sebebi, İslâm çizgisinden uzaklaşmamız, bizi biz yapan değerleri göz ardı etmemiz, geçmişte yaşanılan hadiselerden ibret almamamız; bize öğüt veren, iyilikleri emreden, kötülüklerden sakındıran âlim, ârif ve sâlihlere rağbet etmeyişimiz, onları önemsemeyişimiz, kalbimizi, dünya sevgisi, mal mülk, makam mevki hırsıyla kirletmemiz, hastalandırmamızdır.

Bu zillet ve meskenetten kurtulmamız için, yeniden Kur’an’la tanışmamız, onunla hemhâl olmamız, sünnet-i seniyyeye yapışmamız, âlim, ârif ve sâlihlerin meclislerine devam edip öğütlerini dinleyerek mucibince amel etmemiz gerekir.

2- Nuh aleyhisselama iman etmeyenler arasında karısı Vaile ve oğlu Kenan da vardı. Birisi karısı, diğeri oğlu olarak Nuh aleyhisselamı en yakından tanıması gereken bu kişiler, maalesef O’nu tanıyamadılar. Nitekim bir çok peygamberin, âlim ve sâlihlerin en yakınındakiler onları anlayamadı. Hatta türlü türlü eziyetler, çeşit çeşit işkenceler yaptılar. Âlemlerin efendisi, iki cihan güneşi canımız, cânanımız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin öz amcası Ebu Leheb, O’nun en büyük düşmanı oldu.

Nice âlimler, veliler, sâlihler çoğu kez yaşadığı devrin, yaşadığı muhitin, yaşadığı çevrenin insanları tarafından layıkı vechile tanınamadı. Hatta türlü türlü iftiralara, türlü türlü hakaretlere mâruz kaldılar. O büyük insanların kadrü kıymeti ölümlerinden sonra, sonraki nesiller tarafından anlaşıldı, bilindi. Kendisiyle aynı devirde yaşayan, çevresinde bulunan insanlar onlardan faydalanamadılar; ama sonraki asırda gelen kişiler onları keşfetti. Onları farkettiler, eserlerinden ve menkıbelerinden çok büyük istifade ettiler.

Onun için yakınımızda ve içimizde bulunan âlim, ârif ve sâlihleri tanımaya, onlardan istifade etmeye çalışalım. Bilelim ki böylesi kişiler bir kibrit-i ahmerdir. Kahtür ricalin (adam kıtlığının) yaşanıldığı, insanların vitrinlere, sûretlere takılıp kaldığı, kalplerin dünya sevgisi, mal-mülk, makam mevki hırsıyla yorgun düştüğü, hastalandığı zamanımızda böylesi zatların meclisleri cennet bahçelerinden bir bahçedir. Küfür, şirk, nifak, çeşit çeşit ahlaksızlık, türlü türlü kötülük ateşlerinin alev alev yandığı şu dünya mezbeleliğinin ortasında İbrahimî, tevhidî bir gül bahçesi, bir gülistandır.

3- Her peygambere ve her İslâmî tebliğ ve harekete karşı ilk karşı çıkanlar, ısrarla direnenler, halkın ayak takımını kışkırtanlar, bu gibi hareketleri önlemek için her türlü hileye başvuranlar, hakaret eden, alay eden, tehdit edenler, bunlar da fayda vermezse işkence eden, hatta katledenler:

Yöneticiler,

Ekonomik gücü elinde tutan zenginler,

Putperestlik veya tahrif edilmiş dinlerin haham, rahip ve sihirbazlarıdır.

Tevhid mücadelesi yapanlar, tebliğciler, davetçiler bu üç zümreye dikkat etmelidirler.

Nitekim Nuh aleyhisselama en çok zulmeden, ayak takımlarını kışkırtıp, ona hakaret ettiren, kavmin hükümdarı Dermesil idi. Onun ölümünden sonra hükümdar olan oğlu Nevlin de babasından daha çok zâlim ve zorba bir melikti. İbrahim aleyhisselama Nemrut kafirinin, Musa aleyhisselama Firavun’un, Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme Ebu Cehil ve Kureyş’in diğer ileri gelenlerinin ve toplumu sömüren tefecilerin, putperestlerin ne işkenceler, eziyetler yaptığı malumdur.

Zamanımızda da beşerî sistemlerin yöneticileri, bürokratları, ekonomik gücü elinde tutan holdingler, medya patronları, sistemin ideolojisini din edinen, muhaliflerini onunla tehdit eden ilkel yobazlar, İslâm adına, din adına söylenilen her sözden, İslâm’a, imana yapılan her davetten büyük bir korkuya kapılırlar. Asla layık olmadıkları makamlarının, tefecilikle, gaspla, haksız olarak elde ettikleri varlıklarının arkasına sığınarak halkı korkuttukları, halka dayattıkları ilkel ideolojilerinin yok olup gideceği korkusuyla şiddetle İslâm’a ve müslümanlara karşı koyarlar. İftira, yalan kampanyaları başlatırlar. Alay ederler, hakâret ederler, olmazsa tehdit ederler. Tehditle de önleyemezlerse, ellerinde bulundurdukları güçleri harekete geçirip bertaraf ederler. Bunlar tarih boyunca bütün zâlim, zorba ve despotların müşterek vasıflarıdır.

4- Nuh aleyhisselamın kıssasından alınacak çok mühim bir hisse ve ders de, Nuh aleyhisselamın dokuz yüz elli yıl, gece-gündüz demeden, bıkmadan, usanmadan, çeşit çeşit eziyet ve işkencelere rağmen tebliğ vazifesini sürdürmesi, dokuz yüz elli yıllık bir uğraştan sonra sadece seksen kişinin iman etmesidir.

Nuh aleyhisselam, kendisine:

“Nuh’a vahyolundu ki, artık kavminden iman etmiş olanlardan başkası asla iman etmeyecek. Öyleyse onların işlemekte oldukları (günahlardan) dolayı üzülme.” (Hud 36) ayet-i kerimesi nazil olana kadar, asla tebliğden vazgeçmedi.

Yukarıda da ifade edildiği gibi; kendisi bayılıncaya kadar dövülüyor, ayıldığı zaman, “Ya Rabbi! Kavmimi mağfiret et. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diye dua ediyor ve hiç ara vermeden derhal tebliğ ve davete başlıyordu.

Bazen onu öldüresiye dövüyorlar, öldü diye bırakıp gidiyorlardı. Fakat o, ertesi gün, aralarına çıkıp yine davet ve tebliğe devam ediyordu.

Fakat yukarıdaki ayet-i kerime nazil olunca, anladı ki, bundan sonra yapacağı davet asla fayda vermeyecektir. Bunun üzerine, kâfirlerin helak olmaları için dua etti.

“Nuh dedi ki: Rabb’im! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma.

Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar. Yalnız ahlâksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler).” (Nuh 26-27)

Bu ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere küfründe, zulmünde ısrar eden kâfirler, kâfir toplumlar için beddua etmek caizdir. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de bazı azgın kâfirlerin helakı için beddua etmiştir.

Davetçiler Nuh aleyhisselamın bu kıssasını her zaman hatırlarında taze tutmalıdırlar. Dokuz yüz elli yıllık çok çileli bir tevhid mücadelesinin çarpıcı mesajlarını berrak bir şekilde almalı, anlayıp idrak etmeli ve kendi çalışmalarında rehber edinmelidirler.

Davetçi, Allah yolunda çekilen çileleri zevk edinmedikçe, işkence edilirken, eziyet edilirken, hakaret edilirken sınırsız bir huzur duymadıkça, derin bir haz almadıkça, vazifesini hakkıyla yerine getiremez. Elbette belâ ve musibet istenmez. Böyle bir istek asla caiz değildir. Ancak Allah yolunda çalışırken, hizmet ederken bir belâ ve musibet gelirse, sabredilir. Alerre’si vel-ayn denilir. Büyük bir gönül hoşluğu ile karşılanılır.

Davetçi:

• Her durumda sabreder, şükreder.

• Asla yılgınlık, bıkkınlık göstermez.

• Ye’se düşmez. Ümidini asla yitirmez.

• Engellere takılıp kalmaz.

• Davet vazifesini son nefesine kadar yapması gerektiğinin şuurundadır.

• İlmiyle âmildir. Şaklaban değildir.

• Muhabbet, itimat, muavenet, itaat, ihlas, fedakârlık, doğruluk, cesaret, cömertlik, sabru sebat gibi yüksek ahlâkî vasıflarla muttasıftır.

Bu vasıflarıyla davetçi, yaptığı daveti usulüne uygun bir şekilde ve yalnız Allah rızası için yapıp yapmadığına bakar. Bilir ki her işin neticesi Allah’a aittir.

Davetçi, bir insana günler ve aylarca tebliğ ettiği halde hiçbir netice almasa, yıllarca yaptığı davet neticesinde, tek bir kişinin hidayetine vesile olamasa da her sabah, ilk günkü heyecanı duyarak hizmete koyulacak, asla ümitsizliğe düşmeyecektir.

Hidayet rehberimiz, canımız, efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin, ümmetin firavunu, azılı İslâm düşmanı Ebu Cehil’in yanına kırk kere gittiğini, onu İslâm’a davet ettiğini asla hatırından çıkarmayacaktır.

Hidayetine sebep olduğu bir kısım insanların daha sonra davaya ihanet etmesine veya kendisine düşman kesilmesine asla aldırış etmeyecek. Bu gibi durumlar onun davet yolundaki heyecan, azim, gayret ve kararlılığına asla zarar vermeyecektir.

Böyle durumlarda dönüp kendi nefsiyle hesaplaşacaktır. Kendisinin de yanılıp sapabileceği endişesiyle nefsini sürekli kontrol altında bulunduracak, ona asla fırsat vermeyecek, ucup ve kibre düşmemesi için çaba gösterecektir.

Bütün bunlarla beraber, sapıtmaması, hak üzere kaim, daim olması, ahir ve akıbetinin hayr olması, kulluk vazifelerinde, davet hizmetlerinde yardımcı olması için Allah Teâlâ’ya can-u gönülden dua edecek, mağfiret dileyecektir.

5- Allah yolunda, İslâm’a hizmet ederken karşılaşılan sıkıntılara, uğranılan belâ ve musibetlere; tahammül edildiği, sabredildiği ve hatta bunlar, nefsinden, nefsî arzu ve isteklerinden değil de, Allah yolunda, Allah için olduğundan  şükredildiği takdirde büyük bir nimettir. Belâ ve musibet sûretinde gelen bir lütuftur.

Peygamberlerin ve onların kutlu izini takip eden sâlih ve sadıkların uğradıkları belâ ve musibetler bu türdendir.

Geçmişteki sâlihlerin hasletlerinden biri de, Allah yolunda uğradıkları sıkıntılar, eziyetler ve bühtanlar çoğaldıkça onların da şükürlerini artırmalarıdır.

Bir müslüman Allah Teâlâ’ya, Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme karşı muhabbeti, aşkı arttıkça, daha bir şevk ve heyecanla kulluğa, hizmete yönelecektir. Böyle olunca da İslâm karşıtlarının kin ve düşmanlıklarını celbedecek  dolayısıyla eziyet ve işkenceler, baskı ve zulümler de artacaktır.

Diğer taraftan bir kısım cahil nâdanların da hasetleri çoğalacak, müslüman oldukları halde bu kötü huylarından dolayı onlar da bu gibi sâlih, hizmet ehli zatlara karşı düşmanca davranacaklardır.

Onun için hizmet ehli müslümanlar, tebliğ ve davetçiler bu durumu asla göz ardı etmeyecekler, bu gibi davranışlarla karşılaşacaklarını ve hatta en yakınlarından bile beklenmedik eziyetlere, iftiralara uğrayacaklarını hesap edecek, hazırlıklı olacaklardır.

Bir kısım belâ ve musibetler de vardır ki, Allah muhafaza buyursun, nefisten, şehvetten, dünya sevgisi, mal-mülk, makam-mevki hırsından dolayı düçar olunur. Böylesi belâ ve musibetler belâ üzerine belâ, musibet üzerine musibettir. Dünyada zillet ve meskenet, bu belâ ve musibete sebep olan kötülükler, ahlâksızlıklar bırakılıp, tevbe edilmediği zaman da ahirette ateş ve azaptır.

Nuh aleyhisselamın kavmi ve diğer bir çok kavimlerin başına gelenler, bu tür belâ ve musibetlerdendir. Küfürlerinden, şirklerinden, inkarlarından, yaptıkları çeşit çeşit kötülüklerden, türlü türlü ahlâksızlardandır.

Ancak ne var ki pek çok kişi ve toplum, başına gelen felaketlerin sebebini kendilerinde, yaptıkları kötülüklerde, işledikleri cürümlerde arama yerine, kendilerinin dışında arar, birilerinin üstüne yüklemeye çalışırlar.

Biz ne yaptık da bu belâ ve musibet, bu felaket başımıza geldi diye ferdî ve toplumsal bir nefis muhasebesi yapmaz, dolayısıyla gelen felâketlerden mütenebbih olunmaz, ibret alınmaz, ders çıkarılmaz. Böylece her geçen gün kötülük ve ahlâksızlıklar yaygınlaşır. Feraset ve basiretler körleşir, toplum behîmî bir yaşantıya mahkum olur. Sonuçta böyle bir toplum, bir devlet, bir medeniyet ya kısmen, ya da tamamen yok olup gider.

Zaman zaman, kıtlıklar, kuraklıklar, sel felâketleri, depremler olur. İnançsız, ya da inancı zayıf kişi ve toplumlar bu gibi hadiseleri tabiat olaylarına hamlederler. Zaman zaman yaşanılan tabii hadiseler olarak telakki ederler.

Şayet Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde zikredilen geçmiş milletlerin kıssaları okunmuş, bu kavimlerin başlarına gelen felâketlerin sebepleri bilinmiş ve inanılmış olsaydı, uğranılan her felâket ve hatta daha felâket gelmeden o felâketin işaretleri belirdiği zaman mütenebbih olunurdu. Yapılan kötülükler, ahlâksızlıklar terkedilir, tevbe ve istiğfar yapılırdı. Cenab-ı Hakk’a yönelinir, af ve mağfiret dilenir, gelen ya da gelmesi muhtemel olan felâketlerden koruması için Rabb Teâlâ’ya dua ve niyazda bulunulurdu.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, çok fırtınalı, çok yağışlı gün ve gecelerde endişelenir, “Ya Rabbi! Geçmiş kavimlerin başına gelen felâketlerden ümmetimi koru.” diye dua ederdi. Öyle bir toplum olduk ki, bu gibi felâketler karşısında bizleri uyaran, yaptığımız isyan, tuğyan, çeşit çeşit kötülükler, ahlâksızlıklardan vazgeçmezsek, daha büyük belâ ve musibetlere uğrayacağımız ikazında bulunan, “geçmiş kavimlerin başına gelenlerin, türlü türlü azaba düçar olmalarının sebebi, inkârları, küfürleri, ahlâksızlıklarıdır, aman bunlardan hazer edelim” diye hayır nasihatta bulunan şahısları kınıyor ve hatta cezalandırıyoruz. Bu gibi felâketlerden ibret alınacağına, hisse çıkarılacağına, inadına kötülükleredalıyoruz.

Geçmiş kavimlerin helâkına sebep, bu kötü hasletleri, inkâr, küfür, şirk ve ahlâksızlıklardaki ısrarları olmuştur. Allahümmahfaznâ.

6- Bu kıssadan da anlaşılacağı üzere, iman edenler, teslim olanlar, bir müddet sıkıntı çekseler, eziyet ve işkence görseler de neticede dünyada da, ukbada da selamete kavuşuyor, necat buluyorlar.

İnkâr edenler ise bir kısım geçici nimetlere nail olsalar, imkanlar elde etseler de, sonları dünyada da, ukbada da tam bir rüsvaylık, helak, ateş ve azaptır.

Tûfanda helâk olan Nuh Kavmini, ilâhlık iddiasında bulunan Nemrut’un topal bir sivrisinek vasıtasıyla helâk oluşunu, ilâh olduğu zuumunda olan Firavun’un ve askerlerinin Kızıldeniz’de boğuluşunu, tefekkür edelim. Teemmül edelim, ibret alalım.

 

        Kıssalardan hisse almak,

        Derin tefekküre dalmak,

        Rabbim nasip eyle bize,

        Hak yolunda şehit olmak.

 

        Nuh Nebi ki güzel kuldu,

        Çağırdığı doğru yoldu.

        Ders almalı olanlardan,

        Teslim olan necat buldu.

 

        Olduk İslâm ümmetinden,

        Şeref bulduk hizmetinden,

        Rabbim nasip eyle bize,

        Mahrum etme cennetinden.

     Amin.

a a a

 

İREM’İN HELAKI

 

Nuh Kavminin helakının üzerinden yüzlerce yıl geçmiş, insanların kâhir ekseriyeti tevhid dininden uzaklaşmış, azıp sapıtmış, putlara tapar olmuştu. Elde ettikleri dünyalık, yaşadıkları lüks ve israf, içinde bulundukları bolluk onları şımartmış, nefis ve şeytanın oyuncağı haline getirmişti. Güçlü olan zayıfı eziyor, sömürüyor, onlara hayat hakkı tanımıyordu.

İnsanlık âlemi küfür, şirk ve putperestliğin pençesine düşmüş, türlü türlü ahlâksızlıklar, çeşit çeşit kötülükler çok tabii olarak, utanmadan, haya etmeden, açıktan, beynennâs yapılır olmuştu.

O devirlerde Yemen ülkesinde, Hadramevt’le Amman arasında Ahkâf denilen bölgede, Nuh aleyhisselamın oğlu Sam’ın torunlarından Âd’ın neslinden bir kavim yaşıyordu. Bu kavme dedelerine nisbet edilerek Âd Kavmi deniliyordu.

Bu bölgenin diğer bir adı da İrem’dir. Bu kavmin insanları çok uzun ömürlü, uzun boylu, güçlü kuvvetli insanlardı.

İrem ülkesinin her tarafı göz kamaştıran güzellikte bağlar ve bahçelerle doluydu. Ondan dolayı “İrem Bağları” tabiri meşhur olmuştur.

Bu kavim büyük bir bolluk içinde yaşıyordu. Lüks ve israf had safhada idi. Şımarmış, azmış, tevhid dinini terk ederek putperest olmuşlardı.

Allah Teâlâ onlara kendi içlerinden Hûd aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi. Hûd aleyhisselam her peygamber gibi durup dinlenmeden, bıkıp usanmadan bu kavmi gece gündüz tevhide, imana davet etti.

Fakat onlar:

Bedenen güçlü,

Kalabalık bir kavim,

Bolluk içinde ve çok zengin oluşlarına,  aldandılar. Her zâlim ve ahmak kavmin yaptığını onlar da yapıp, Hûd aleyhisselamla alay ettiler, O’nu reddettiler.

Hûd aleyhisselam onlara mûcizeler gösterdi. İnansınlar, helak olmaktan kurtulsunlar, ebediyyen mutlu olsunlar diye.

Heyhat! Ne mümkün. Bir kere kalpler küfür, şirkle karardı mı, kalp gözleri köreldi mi, gönül kulakları sağır oldu mu gerçekleri idrak edip anlamak; Hak ile batılı, hayır ile şerri, doğru ile eğriyi, güzel ile çirkini birbirinden ayırıp, fark etmek, Allah’tan bir hidayet olmadıkça mümkün olmuyor.

Bu ahmak kavim de bu haldeydi.

Kalpleri taşlaşmış, kalp gözleri körelmiş, kalp kulakları sağır olmuştu. Onun için Hûd aleyhisselamın gösterdiği mucizelere  sihir yapıyorsun diyor, inanmıyor, bir türlü yönlerini Hakk’a döndürmüyorlardı.

Hûd aleyhisselamın, Âd kavmi ile olan kıssası Kur’an-ı Kerim’in çeşitli surelerinde şöyle anlatılmaktadır:

“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O, (kavmine) dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yok. (Hâlâ O’na karşı gelmekten) sakınmayacak mısınız?

Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Biz Sen’i bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten Sen’i yalancılardan sanıyoruz.

Hûd şöyle dedi: Ey kavmim! Ben beyinsiz değilim. Ben âlemlerin Rabb’inin gönderdiği bir peygamberim. Size Rabb’imin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum ve sizin için güvenilir nasihatçıyım.

Sizi uyarmak için içinizden bir kişi vasıtasıyla Rabb’inizden size bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi Nuh Kavminden sonra (onların yerine) hâkimler yaptı ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.” (Araf 65-70)

“(Hud şöyle dedi) Ey kavmim! Ben (Allah’ın emirlerini tebliğ etmeme karşılık) sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim beni yaratandan başkasına ait değildir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?

Ey kavmim! Rabb’inizden mağfiret isteyin. Sonra da tevbe edin. (O’na dönün) ki, üzerinize yağmuru bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Günahkârlar olarak Allah’tan yüz çevirmeyin.

Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz de     Sen’in sözünle ilahlarımızı bırakacak değiliz ve biz Sana iman edecek de değiliz.

Biz, Sen’i ilahlarımızdan biri fena çarpmış demekten başka bir söz söylemeyiz. (Hûd) dedi ki: Ben Allah’ı şahit tutuyorum. Siz de şahit olun ki, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.

O’ndan başka (taptıklarınızın hepsinden uzağım) Haydi hepiniz bana tuzak kurun. Sonra da bana mühlet vermeyin.

Ben, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz olan Allah’a tevekkül ettim. (Çünkü) yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabb’im doğru bir yol üzerindedir. (Kimseye zulmetmez.)

Eğer yüz çevirirseniz şüphesiz ki ben, kendisiyle gönderildiğim şeyi size bildirdim. Rabb’im (dilerse) sizden başka bir kavmi yerinize getirir de hiçbir zarar veremezsiniz. Çünkü benim Rabbim her şeyi gözetendir.” (Hûd 50-57)

“Bunun üzerine onlar arasından kendilerine: Allah’a kulluk edin. Çünkü sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur. Hâlâ Allah’tan korkmaz mısınız (diyen) bir rasul (Hûd’u) gönderdik.

O’nun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı inkâr eden ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz varlıklı kişiler; bu sadece sizin gibi bir insandır. Sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer, dediler.

Eğer, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz.

Size, öldüğünüz, toprak ve kemik yığını haline geldiğinizde, mutlaka sizin tekrar meydana çıkarılacağınızı mı va’dediyor?

Bu size va’dedilen, (ölümden sonra tekrar diriliş) çok uzak.

Dünya hayatından başka gerçek yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bir daha diriltilecek değiliz.

Bu adam, sadece Allah hakkında yalan uyduran bir kimsedir. Biz ona inanmayız.

O Peygamber  (Hûd), Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardımcı ol, dedi.

Allah şöyle buyurdu: Pek yakında onlar pişman olacaklar.” (Mü’minun 31-40)

“Âd (kavmi de) peygamberleri yalancılıkla itham etti.

Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: (Allah’a isyan etmekten) sakınmaz mısınız?

Bilin ki ben size gönderilen emin bir rasulüm.

Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan, âlemlerin Rabb’i Allah’tır.

Temelli kalacağınızı umarak sağlam binalar mı edindiniz?

Yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi yakalarsınız?

Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

Doğrusu sizin hakkınızda azim bir günün azabından endişe ediyorum.

Dediler ki: Sen öğüt versen de, öğüt vermesen de bizce birdir.

Bu öncekilerin geleneğinden başka bir şey değildir.

Biz azaba uğratılacak da değiliz.” (Şuara 123-138)

Ayet-i kerimelerin yüce meallerinden de anlaşılacağı gibi Âd kavmi mensupları, Hûd aleyhisselamın yaptığı davete inatla direniyor, bir türlü kabullenmiyorlardı. Akıllı olduklarını, doğru yolda bulunduklarını, atalarının yanılmayacağını zannediyorlardı. Akıllarını putlaştırıyor ve fakat gerçekte ahmak olduklarını sergiliyorlardı.

Çünkü akl-ı selim, kişiyi hakikate ulaştırır, Rabb’ine kavuşturur.

Bu ahmak kavim, küfür, şirk ve putperestlikte inat etmelerinin cezasını çektiler, toptan helak oldular.

Hûd aleyhisselam, iman etmezlerse, azaba uğrayacakları ikazında bulununca, O’nunla alay ettiler ve:

-Hadi bize, tehdit ettiğin azabı getir, dediler. Nihayet onların akıllarını başlarına almalarına, tevbe ve istiğfar etmelerine, putperestlik inancını terkedip iman etmelerine vesile olacak ilk ikaz geldi.

Kuyularından sular çekildi, akarsular, çeşmeler kurudu. Tefsir-i Hazin’de kaydedildiğine göre bu kuraklık üç yıl devam etti. O dillere destan olan İrem Bağları, bahçeleri harap oldu. Bolluk içinde yüzen, boylu boslu, güçlü kuvvetli insanlar eriyip gittiler. Yiyecek, içecek bulamaz bir hale geldiler.

Hûd aleyhisselam:

-Gelin tevbe edin, istiğfar edin, Allah Teâlâdan mağfiret dileyin, diye nice nasihatlarda bulundu. Fakat küfür ve şirklerinden, putlarından vazgeçmediler, inat ettiler.

Bir müddet sonra gökyüzünü kara bulutlar kapladı. Âd kavmi:

-Bu bulutlar yağmur bulutları, kuraklık sona erecek, yeniden eski bolluğa, varlığa kavuşacağız, diye birbirlerini müjdelediler. Zavallılar bilmiyorlardı ki, bu bulutlar gelecek azabın habercileridir.

Hûd aleyhisselam son defa onlara nasihat etti. Onları ikaz etti:

- Bu gökyüzünü kaplayan kara bulutlar, yağmur bulutları değil, azap bulutlarıdır. İnat etmeyin, iman edip kurtulun, yoksa toptan helak olacaksınız, dedi.

Fakat onlar:

 -Hayır, bunlar yağmur taşıyan bulutlardır, dediler. Nihayet o beklenen azap geldi. Yedi gece, sekiz gün devam eden çok şiddetli, çok müthiş bir fırtına oldu. Koca koca ağaçları yerlerinden söküyor, çer çöp gibi havaya fırlatıyordu. Her şeyi yakıp yıkıyordu. İnsanlar, hayvanlar havalarda uçuşuyor, fırtınanın önünde her biri bir tarafa savruluyordu.

Bu muannid, ahmak insanlar, kendilerini korur diye evlerine koşuşup, kapılarını sık sıkı kapadılar. Ama ne çare. Allah’ın hükmü gelmişti. O fırtına onları da evlerinden alıp havaya fırlatıyor, sonra yere çarpıyor ve üzerlerine kum tepeleri yığılıyordu. Putperest münkirlerin hepsi helâk oldu. Hûd aleyhisselam ve ona iman edenler ise bu dehşetli fırtınadan sâlimen kurtuldular. Allah Teâlâ onların kurtuluşunu şöyle haber veriyor:

“(Azap) emrimiz gelince, Hûd’u ve O’nunla beraber iman edenleri, tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Onları, ağır bir azaptan kurtuluşa erdirdik.” (Hûd 58)

Hûd aleyhisselamın kavmi Âd’ın helakını bildiren bir kısım ayet-i kerimeler şöyle:

“(Hûd) dedi ki: Artık size bir azap, bir hışım inmiştir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.

Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve ayetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.” (Araf 71-72)

“Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve ‘Bizden daha büyük kim var?’ dediler. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.

Bundan dolayı biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o uğursuz günlerde bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı elbette daha çok rüsvay edicidir. Onlara yardım da edilmez.” (Fussilet 15-16)

“Âd kavminin kardeşini (Hûd’u) an. Zira O, Ahkâf’ta kavmini uyardı. Kendinden önce ve sonra başka uyarıcılar da gelmiş olan kavmine: Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum, demişti.

Dediler ki: Sen bizi ilahlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir.

Hûd da, ‘İlim ancak Allah’ın katındadır. Ben kendisi ile gönderildiğim şeyi (imanı, İslâm’ı) size duyuruyorum. Fakat sizi cahil bir kavim olarak görüyorum.’ dedi.

Nihayet onu (azabı), vadilere doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce, ‘Bu size yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur.’ dediler. Hayır. O sizin acele olarak gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde acı azap bulunan bir rüzgardır.

O, Rabb’inin emriyle her şeyi yıkar, mahveder. Bunun üzerine onların evlerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte Biz, mücrim kavmi böyle cezalandırırız.” (Ahkâf 21-25)

“Âd (kavmi) ise, uğultulu, önünde durulmaz bir fırtına ile mahvedildiler.

Allah onu, art arda yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın) o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün.

Şimdi onlardan hiç geri kalan (birini) görüyor musun?” (Hakka 6-8)

Rivayete göre Âd kavmi helak olduktan sonra Hûd aleyhisselam kendine inananlarla beraber İrem’de kaldı. Vefat ettikten sonra Hadremevt’te bir mevkiye defnedildi. Hz. Ali kerremallahu veche Hûd aleyhisselamın Hadramevt’te kızıl bir kum tepesinde medfun olduğunu rivayet etmektedir. Başka bir rivayet de şöyledir: Kavimleri helak olan peygamberler, kendilerine inanan mü’minlerlerle beraber Mekke’ye gelirler ve vefat edene kadar orada ibadet ederler. Hz. Nuh, Hz. Hûd, Hz. Salih ve Hz. Şuayp aleyhisselamın Kabe’de zemzem ile Makam-ı İbrahim arasında medfun olduğu da söylenmektedir. Meşhur kavil de budur.

 

KISSADAN HİSSELER

 

Müslüman, şekillerde, sûretlerde yorgun düşüp kalmamalıdır. Sûretlerin ötesindeki gerçek çehreleri fark etmek gerekir. Güzeli de, çirkini de, beyazı da, siyahı da, fakiri de, zengini de, amiri de, memuru da yaratan, yoktan var eden Allah Teâlâdır.

Onun için Allah Teâlâ, insanlara sûretlerine ve dünyalıklarına bakarak hüküm vermez.

O, makarrı iman olan kalplere ve imanın tezahürü olan amellere bakar.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz, Allah sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Lâkin kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim)

Toplum olarak pek çoğumuz bu hususta yanılır, yanlış kanaatlere, sonuçlara varırız. Bu sebeble bir çok sıkıntılara düçar oluruz.

İrem halkı da güçlü kuvvetli hallerine, elde ettikleri dünyalıklara, yani şekildekilere bakıp aldandılar. “Bizden daha kuvvetli kim var?” dediler. Böylece böbürlendiler. Kibirlendiler, kendilerini beğenerek iman etmekten, Hûd aleyhisselamı tasdik etmekten yüz çevirdiler.

1- Aziz kardeşim! Buraya kadar anlatılan kıssaları can gözüyle okuduk, feraset ve basiret ekranından izlediysek, bütün münkir, müşrik, putperestlerin peygamberlere karşı geliş, imandan yüz çeviriş mantığı aynıdır.

Bütün kâfirler, peygamberleri, hâşâ yalancılıkla itham ediyorlar. Halbuki peygamberlerin hepsi, kendileri peygamberlikle vazifelendirilmeden önce, kavmi içinde sevilip sayılan, itibar edilen kişilerdi.

Ne zaman ki onların putlarını zemmettiler, yanlış yolda olduklarını söylediler, Hak dine, imana davet ettiler, o zaman hemen tavırlarını değiştirdiler ve onları yalancılıkla itham ettiler.

Zamanımızda çağdaş putperestler de aynı şeyi yapmıyorlar mı? Saçma sapan, insan onurunu kırıcı bir sürü aşağılık ideolojilerini halka kabul ettirmek için İslâm’ı çağdışı olarak ilan etmiyorlar mı? Hatta bir kısım münkirler, Kur’an, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin yazdığı bir kitaptır, deme küstahlığında bulunmuyorlar mı?

Böylece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi hâşâ yalancılıkla itham etmiyorlar mı?

Öyleyse her davetçi bu durumu bilecek ve kendisinin de yalanlanacağını, yalancılıkla itham edileceğini göz önünde tutacak ve ona göre hazırlanacaktır.

Her putperest, her münkir inatçıdır. Küfür ve inkarında ısrar eder. Biz babalarımızı, atalarımızı bu inanç üzere bulduk, der. Bir türlü iman etmeye, Hakk’a teslim olmaya yanaşmaz.

Putperestlerin, kâfirlerin küfür ve şirklerinde ısrarından daha fazla, biz de davetimizde kararlı ve ısrarlı olmalıyız. Her davetçi, şu hususu çok iyi bilmeli ki, bir insanı bulunduğu ortamdan bir anda  çekip almak, hayatı boyunca değer verdiği, hayatını şekillendirdiği inanç ve fikirlerinden vazgeçirmek kolay değildir.

Kâfir ve putperestler inkâr ve küfürlerinde ısrar ettikçe, fert ve toplum psikolojisini çok iyi bilen peygamberler de tebliğ ve davetlerinde büyük bir kararlılık göstermişlerdir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Ümmetin Firavunu” dediği Ebu Cehil’i, imana davet etmek için kırk kere yanına varmıştır.

Putperestlerin, münkirlerin müşterek bir özellikleri de, peygamberlerin bir insan değil, bir melek olması gerektiği zannında bulunmalarıdır.

Onlar, “Bizim gibi yiyip içen, evlenip çoluk çocuk sahibi olan birisi nasıl peygamber olur?” derler. Peygamberlerin kendi içlerinden, kendi cinslerinden biri olmasının kendilerinin lehine, nice hikmetlerle dolu olduğunu idrak edemezler.

Bu konuda müslümanlar da kendi aralarında bir kısım yanlış değerlendirmelerde bulunmaktadırlar.

Örnek aldıkları kişilerin, önder kabul ettikleri şahısların, toplumdan ayrı, her zaman ulaşılamayan, kendisi ile tabii bir ortam içinde konuşulamayan, kendisi ile latife edilemeyen, hülasa çok gizemli bir şahıs olmasını isterler veya öyle olması gerektiğine inanırlar. Tabii bu da yanlış bir telakkidir. Her ne kadar insan psikolojisinde, tâbi olduğu, rehber kabul ettiği insanda, diğer insanlarda bulunmayan çok farklı üstünlüklergörme duygusu varsa da, bu duygu nebevî bir eğitimle ıslah edilmelidir.

Peygamberlerin ve özellikle Peygamberimiz, efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin hayatı çok iyi bir şekilde tetkik edildiği zaman, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, kendisinde bulunan çok üstün vasıfları, bir ayrıcalık olarak görmemiş, onların içinde, onlardan biri gibi yaşamıştır. Yerine göre:

Onlarla latife etmiş.

Fakir zengin demeden aynı sofrada yemek yemiş.

Aynı mekanda içiçe oturmuş, sohbet etmiş.

Çocuklarla oynaşmış.

Çocukları kucağına almış, öpüp sevmiş.

Mescidin yapılışında taş taşımış.

Hendek kazılırken, O da hendek kazmış.

Evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş.

Hanımları ile latifeleşmiş.

Söküklerini dikmiş.

Ayakkabılarını tamir etmiş.

İşte bizim örnek almamız gereken hayat tarzı budur. Tâbî olduğumuz kişinin çok tabii olarak, çok tabii davranışlar içinde bulunması yadırganacak bir hal, mehabetini giderecek bir durum değil; bilâkis takdir edilecek bir davranıştır. Bize düşen, bu tabii ortamı bozacak edebe mugayir davranışlardan, söz ve hareketlerden sakınmaktır.

2- Putperestlerin müşterek özelliklerinden biri de ölümden sonraki hayatı inkâr etmeleridir. O akılsız kafalar, öldükten, toprak olduktan sonra yeniden dirilmeye bir türlü ihtimal veremezler.

İnananlar için hiçbir mesele yok. Onlar, “insanı yoktan var eden Allah yeniden diriltip hayat vermeye de muktedirdir.” derler. Teslim olurlar. Zaten iman da budur. İmanî konular, aklî yorumlar yaparak anlaşılamaz. İmanî konularda teslim olmak, “âmennâ” demek gerekir. Bu hususta aklî yorumlar yapmak, aklı zâyi etmektir.

Onun için gerek Kur’an-ı Kerim’de ve gerekse hadis-i şeriflerde, “Allah’a ve ahiret gününe inananlar” diye bahsedilir. Çünkü ölümden sonraki hayata inanmak, dünya hayatını tanzim etmede, disipline etmede büyük bir müessirdir.

Aziz kardeşim! Şöyle bir düşünelim. Tefekkür edelim. Ahiretten, mahşerden önce bir kâbir hayatı vardır. Dünyada yaptıklarımızla ilk karşı karşıya geleceğimiz yer, kâbirdir. Orası bizim için ya cennet bahçelerinden bir bahçe olacak, ya da cehennem çukurlarından bir çukur. Sonra tekrar diriltilecek, mahşerde toplanacak, dünya hayatında yaptıklarımızdan iğneden ipliğe hesaba çekileceğiz. Düşünebiliyor musun?

Sonra? Sonrası ya cennet, ya da cehennem!

Ya ebediyyen kurtuluş, ya da helak oluş, ateşle azab... Buna böyle inanan bir müslümanı düşünelim. Ondan isyan, tuğyan, çeşit çeşit kötülükler, türlü türlü ahlaksızlıklar sâdır olabilir mi? “Elbette asla!..” Diyeceksin ki, iyi güzel, ama şu müslümanım deyip de türlü türlü haramlara dalanlara ne diyelim?

Bunun iki ana sebebi vardır:

a- İman zaafiyeti,

b- Dünya sevgisi.

Maalesef bu iki hastalık, müslüman milletleri zillet ve meskenete düşürdü. Onun için iyiliği emredemiyor, kötülüklerden sakındıramıyoruz.

Bırakınız halk tabakalarını, topluma İslâm’ı, İslâmî esasları, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin sünnet-i seniyyelerini anlatmak, İslâmî yaşantıyı benimsetip, özendirmek, toplumu kötülük ve ahlaksızlıklardan, din dışı yaşantılardan sakındırmak, uzak tutmakla görevli insanların bir çoğu bile bu hastalığa yakalandığı için, vazifelerini layıkı vechile yapamıyorlar.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Sizi iki sarhoşluk sarmıştır:

Yaşama sarhoşluğu ve cehalet sarhoşluğu.

Bundan dolayı iyilikleri emredemiyor, kötülüklerden men edemiyorsunuz. Kitap ve sünnetle kaim olanlar, ilk Muhacirler ve Ensar gibidirler.” (Ebu Naim)

Canım kardeşim! Gel burada durup, teemmül edelim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem;

Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi uzun yaşama arzusunu ve İslâm’ı öğrenmekte tekasül göstermeyi, isteksiz davranmayı sarhoşlukla açıklıyor.

Sarhoş, aklı geçici de olsa zail olan kişidir. Aklı zail olandan akıllı insanlara, akl-ı selim sahiplerine mahsus iyi ameller, iyi davranışlar bekleyebilir misiniz?

Böyle bir sarhoş, bütün uzuvları üzerindeki hakimiyetini kaybetmiş demektir.

Ne konuştuğunun farkında değildir.

Ne yaptığının bilincinde değildir.

Ne yolunu bilir, ne evini.

Her gün defalarca gidip geldiği yolunu bile şaşırır.

O hâlini kameraya alıp da sarhoşluktan ayılınca kendisine seyrettirseniz, hâlinden utanır. “Demek bunları ben mi yaptım, nasıl yapmışım, nasıl böyle konuşmuşum?” diye taaccüp eder.

Dünya malıyla, makam ve mevki ile sarhoş olanlar ise bu içki sarhoşlarından çok daha beterdirler. Çok daha gülünç duruma düşmektedirler. Fakat o sarhoşluktan dolayı düştükleri durumun farkında değillerdir.

Dünya malı için,

Makam ve mevki için,

Nasıl renkten renge girdiklerini, nasıl şekilden şekile değiştiklerini; dün hararetle savunduklarına, bu gün nasıl aynı hararetle karşı çıktıklarını, o tiksindirici zavallı durumlarını bir görebilseler, onlar da kendilerinden tiksineceklerdir.

Şarap, içki içip sarhoş olanlar, umulur ki bir gün tevbe edip kurtulabilirler.

Fakat mal-mülk, makam mevki sarhoşlarının, bu sarhoşluktan kurtulup tevbe etmeleri çok daha zordur. Çünkü bu sarhoşluk öldürücü zehirdir. Rabb’imiz bizleri bu kahredici sarhoşluklardan muhafaza buyursun. Amin.

3- Putperestlerin özelliklerinden bir diğeri de kendilerini imana davet eden peygamberlerle alay etmek ve onları küçümsemektir. Ondan dolayı, peygamberlerin onlara başlarına gelecek bir azabı haber vermelerini asla ciddiye almazlar ve hatta: “Haydi, o azabı getir.” diye alay ederler.

Bu halleri de onların nasıl ahmak, beyinsiz ve akılsız olduklarını gösterir.

Zamanımızın çağdaş putperestleri de aynı bönlüğü, aynı ahmaklığı göstermiyorlar mı? Toplumları uyarıcı nice hadiseler oluyor da hiçbir ibret alınıyor, ders çıkarılıyor mu?

Bir sel felaketi oluyor,

Ya da müthiş bir deprem...

Ne diyor bu cahil okumuşlar ve cehaletiyle sarhoş olmuşlar:

Bunlar bir tabiat olayıdır. Din ile, iman ile bir alakası yoktur.

Peki zavallı ahmak, bunlar belirli şartlar oluştuğunda meydana gelen hadiselerdir. Tamam da, bu şartları oluşturan kim? Gökten yağmuru yağdıran kim? Onları sellere dönüştüren kim? İşte zavallı ahmak bunu anlamıyor, kavrayamıyor, idrak edemiyor. Çünkü bu iman işidir. İman etmeden bunu idrak etmek mümkün değildir.

İşte Âd kavmi de bunu idrak edemedi, anlayamadı. Çünkü inanmıyorlardı.

O büyük azabın belirtileri göründü. Kara bulutlar yaşadıkları yurtlarını çepeçevre sardı. Hûd aleyhisselam,

“Ey kavmim! İşte azap. Bu bulutlar azap bulutları. Tevbe edin, kurtulun.” dediği halde onlar hâlâ küfürde ısrar ettiler. “Hayır, o bulutlar yağmur bulutları.” dediler de, o müthiş fırtına ile göklere savruldular. Sonra da yerlere çarpıldılar, üzerlerini kum yığınları örttü, helak olup gittiler. 

Şirk, küfür, nifak ve çeşit çeşit günahlar, kişilerin feraset ve basiretini köreltiyor, onun için idrak edemiyor, anlayamıyorlar.

Bilmiyorlar ki başlarına gelen musibetler, belâlar kendi nefislerindendir. Yaptıkları kötülüklerdendir. Nail oldukları iyilikler de Rabb’imizdendir.

Fakat şu insanoğluna bakın ki, iyilikleri kendi nefsinden, kötülükleri de başkalarından bilir.

Onun için ne deprem, ne sel, ne yangın, ne de kıtlık felaketlerinden ibret alabilir. Yaptıkları kötülüklerden tevbe edip kurtulamaz. Tabii ki inanan, imanında samimi olan, sâlih, muttaki mü’minler böyle değildir.

Onlar, kendilerine isabet eden kötülükleri nefsinden, iyilikleri Rab’lerinden bilirler. Bir felaket, bir musibet ve bir belâ karşısında tevbe eder, istiğfar eder, Rab’lerine sığınırlar.

Kendilerine isabet eden iyilikleri de Rab’lerinden bilirler. Bu iyiliği kendilerine lutfeden Allah Teâlâ’ya şükreder, hamdederler.

Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh:

“Akıllıların en akıllısı, takva sahibi olanlardır. Ahmakların en ahmağı da facirlerdir.” demektedir. Evet, kâfir, müşrik, günah-ı kebair işleyenler, müslümanım deyip de gayr-i müslim gibi yaşayanlar  gerçek ahmaklardır. Üç günlük fani hayat, basit bir dünya metaı için ebedî ahiret hayatını, cennetin ebedî nimetlerini kaybeden, ahiret hayatını harap edenlerdir.

4- Bütün peygamberler, peygamber olarak gönderildikleri kavimlere: “Yapmış olduğum davete karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatım, âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ’dandır.” demişlerdir.

Nitekim Hûd aleyhisselam da Âd kavmine, İrem halkına aynı şeyi söylemiştir.

Fakat onlar her hususta olduğu gibi bu hususta da yalanlamış; “Sen, ya bizim malımızı ele geçirmek istiyor, ya da bize hükümdar olmak istiyorsun.” demişlerdir. Bunları, bir kısmı inanarak, bir kısmı da hakikati bildiği halde, halkı peygamberlere karşı kışkırtmak için söylemiştir.

Her davetçi, her hizmet ehli, peygamberlerin bu davranışlarından ibret almalıdır. Aslında peygamberlerin bu davranışları yani davetlerine karşı asla bir ücret talep etmemeleri, yaptıkları hizmetlerin karşılığını Allah Teâlâ’dan beklemeleri, kıyamete kadar gelecek tebliğcilere, din-i mübin-i İslâm’a hizmet için yola çıkanlara çok büyük bir mesajdır.

Bilhassa fitnelerin, ahlaksızlıkların, çeşit çeşit kötülüklerin ortalığı kasıp kavurduğu devirlerde fî sebilillah, yalnız Allah için gayret kuşağını kuşananlara, her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç vardır.

O fitne dönemlerinden, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle haber vermektedir:

“Karanlık gecenin (zifiri) karanlıklarına benzeyen fitneler zuhur etmeden amellere şitab ediniz. O, (fitneler zuhur ettiğinde) kişi, mü’min olarak sabahlayacak, kâfir olarak akşamlayacak. Yahut mü’min olarak akşamlayacak, kâfir olarak sabahlayacak, dinini bir dünya metaı karşılığında satacaktır.” (Müslim)

Böyle zamanlarda Allah rızası için hizmet edenler, Allah rızası için insanları İslâm’a davet edenler çok az olacaktır. Çünkü böyle fitne dönemlerinde İslâm’a hizmet etmek, bir çok sıkıntılara katlanmayı gerektirir.

Her müslüman, o az topluluktan, yani her türlü sıkıntıyı göze alarak İslâmî hizmetlere koyulan, İslâmî kimliğinden, İslâmî esaslardan asla taviz vermeyen cemaatten olmak mecburiyetindedir. Aksi takdirde böyle fitne dönemlerinde tek başına kalmak tehlikelidir. Kurda kuşa yem olmaya sebeptir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Ümmetimden daima, Allah’ın emrini yerine getirmekte sabit, kendilerini yalanlayanların ve muhaliflerinin zarar veremeyeceği bir ümmet var olmakta devam edecektir. Tâ Allah’ın emri gelinceye (kıyamet kopuncaya) kadar, onlar hep bu doğru yol üzerinde sabit kalacaklardır.” (Buharî)

Rabb’imiz bizleri her şart ve her durumda Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getiren, sünnet-i seniyye üzere yaşayan kullarından eylesin. Amin.

Aziz kardeşim! Akar bir suyun, yahut şakır şakır buz gibi çağlayan bir pınarın başında oturan bir kişiye, bir bardak su ikram etsen ne olur?

Evet. Çeşme başında oturan bir kişiye su ikram etmek güzeldir, ama çölde susuzluktan neredeyse ölecek duruma gelmiş bir insana ikram edilen su ile kıyas edilebilir mi?

Gerçi, su başında oturduğu halde susuz kalan kişiler de yok değildir. Yanı başında istifade edeceği, yaşantısıyla, öğütleriyle dünya ve ukba saadetini kazanmasına vesile olacak nice ilim irfan sahipleri bulunur da su başında oturup susuz kalan kişiler gibi, o zatlardan istifade edemez, faydalanamazlar.

İşte fitne dönemlerinde, insanlara İslâm’ı anlatmak, iyilikleri emredip, kötülüklerden men etmek, İslâmî hizmetlerde bulunmak, çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir kişiye su ikram etmek gibidir.

Bilerek veya bilmeyerek iman sınırına bir girilip bir çıkıldığı, insanların tamamen dünyevileşip basit bir dünyevî çıkar, makam-mevki, para pul için dinini feda edeceği fitne dönemlerinde insanlara, müslüman olduklarını, öleceklerini, hesaba çekileceklerini hatırlatmak, onları bıkmadan, usanmadan, gece-gündüz demeden, her türlü sıkıntılara göğüs gererek uyarmak ne büyük bir fazilet, ne büyük bir bahtiyarlıktır.

Canım kardeşim! Gel biz böyle bir hizmeti tercih edelim. Dünyaya dalıp gitmeyelim, dünyacılara gıbta etmeyelim. Şöyle bir düşünelim. Kimler gelip geçmedi bu yalancı, bu fâni dünyadan. Kaç kere doldu, kaç kere boşaldı. Bu dünya kimleri aldatmadı ki. Aldananlar kaybettiler. Bu dünyanın tuzağına düşmeyenler, dünya sevgisi ile gönüllerini meşgul etmeyen, kirletmeyenler ise kazandılar.

Aziz kardeşim! Gel biz kazananlardan olmaya çalışalım. Bu hususta müslümanlar olarak birbirimize yardımcı olalım, destek olalım. İyiliklere anahtar, kötülüklere kilit olalım.

Bak, efendimiz, canımız Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ne buyuruyor, anlamaya çalışalım:

“Benden önce Allah Teâlâ’nın hiçbir ümmete gönderdiği bir peygamber yok ki, o peygamberin ümmetinden havarileri ve sünnetine tâbi olan, emrine uyan ashabı olmasın. Kıssa şu ki, sonra onların ardından yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıkları şeyleri yapan bir takım kötü nesiller meydana çıkar. İşte kim bunlara karşı eliyle mücadele ederse o mü’mindir. Kim onlara karşı diliyle mücadele ederse o da mü’mindir. Kim onlara karşı kalbiyle mücadele ederse o da mü’mindir. Ama bunun ötesinde imandan bir hardal tanesi dahi yoktur.” (Müslim)

a a a

 

Azgın kavim Semûd’un akıbeti

 

Devirler, zamanlar gelip geçiyor. Dünya dolup boşalıyor. Bir kavim yok oluyor, başka bir kavim onun yerini alıyor.

Hülasa, dünya iki kapılı bir han. Bir kapısından girilip öbür kapısından çıkılıyor. Veya dünya bir baraj, bir taraftan doluyor, öbür taraftan boşalıyor.

Dünya menzili çok kalabalık. Telaşlı insanlarla dolup taşıyor. Bir müddet eğleşip sonra çekip gidiyorlar.

Rabb’imizden gelip yine O’na dönen yolcularız. Ruhlar âleminden başlayan yolculuğumuz, baba sulbü, anne rahmi, dünya ve mezar menzillerindeki geçici molalardan sonra mahşer menzilindeki hesap ve oradan son menzilimize, ebedî durağımıza varışla tamamlanacaktır.

Bu yolculuğun son durağı ya cennet, ya da -Allah korusun- cehennem.

O bakımdan, dünya menzilindeki molamızı çok iyi değerlendirmemiz gerekir. Müslüman olarak yaşayıp müslüman olarak ölmemiz gerekir ki son durağımız cennet olsun.

Bu konuda insanların pek çoğu aldandı. Geçici mola yerini ebediyyen kalacakları bir menzil gibi değerlendirdiler. Sonunda kaybetiler. İnkarları ve dünya sevgileri sebebiyle dünyada zillet ve meskenete düçar oldular. Öbür âlemde ise ateş ve azap.

Bu bedbaht kavimlerden biri de Semûd Kavmidir. Bu kavim de Âd Kavmi gibi Nuh aleyhisselamın oğlu Sâm’ın neslinden gelen bir kavimdir.

Semûd kavmi, Hicr denilen bir vadide yaşadıkları için onlardan Kur’an-ı Kerim’de “Ashab-ı Hicr” diye de bahsedilmektedir.

Hicr, Tefsir-i Kurtubi’de Kâtâde’den yapılan bir nakilde, Mekke ve Tebük arasında bir vadidir, denilmektedir. Yine aynı tefsirde Taberi’den yapılan başka bir nakilde de, Hicaz ile Şam arasında bulunan bir yerdir, kaydı vardır.

Semûd Kavmi de Âd Kavmi gibi, zamanla azgınlaştılar. Puta tapar oldular. Kayaları oydular ve zelzelelere, fırtınalara dayanıklı olsun diye kayalar üzerinde binalar yaptılar. Kayaları oyarak ve kayalar üzerine    yapmış oldukları bu muhkem binalar ile övünür, daha önceki kavimlerin başına gelen felaketlerin benzeri yeni felaketler olursa bu sağlam evlere sığınacaklarını, dolayısıyla kendilerine zarar gelmeyeceğini söyleyip dururlardı. Zavallı putçular bilmiyorlardı ki, Allah Teâlâ bir şeyi takdir edince, ona hiçbir şey, hiçbir kuvvet mani olamaz.

İnkâr, küfür ve şirk içinde yaşarlarken, Allah Teâlâ onlara kendi içlerinden birini, Sâlih aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi.

Sâlih aleyhisselam, ticaretle meşgul olan, dürüstlüğü, güzel ahlâkı ile sevilen, sayılan bir zattı.

Sâlih aleyhisselam, peygamber olunca, ilk önce kavmin reisi olan Cenda bin Amr’e gitti. Ona peygamber olarak gönderildiğini söyleyip kendini ve kavmini putperestliği terkedip iman etmeye davet etti.

Cenda, hükümdarlar arasında çok nadir rastlanan bir tavır sergileyip bu durumu kavmiyle görüşeceğini söyledi. Semûd Kavminin tamamını topladı ve onlara durumu anlattı. Kavmi, böyle bir şey varsa gelip Sâlih aleyhisselamın anlatmasını istediler.

Sâlih aleyhisselam gelip durumu anlattı. Onları imana davet etti. Kavmi ondan yüz çevirdi. İçlerinden çok az bir topluluk iman etti.

Semûd Kavmi daha önceki inkârcı kavimler gibi, Sâlih aleyhisselamı şöyle itham ediyorlardı:

- Sen bizi babalarımızın taptıklarına tapmaktan men ediyorsun.

- Olsa olsa sen büyülenmiş birisin.

- Bizim gibi bir beşersin. Sana uyarsak çılgınlık etmiş oluruz.

- Sen yalancı, şımarığın birisin.

- Senden ve sana tabi olanlardan dolayı uğursuzluğa uğradık.

- Sen bizim mallarımıza sahip olmak, bize reis olmak istiyorsun.

Sâlih aleyhisselam, uzun yıllar yaptığı davetten sonra bir müddet aralarından ayrıldı. Onları inkârlarıyla başbaşa bıraktı. Sonra tekrar aralarına dönüp, onları imana davet etmeye başladı. Bu ikinci davet döneminde yine Cenda bin Amr’ın yanına varıp onu imana davet etti.

Cenda bin Amr şöyle dedi:

- Ya Sâlih! Seni imtihan edeceğiz.

Cenda ve Semûd Kavmi toplu olarak kendilerince malum ve meşhur olan Kâsibe denilen kayanın yanına gittiler ve dediler ki:

- Ey Sâlih! Şayet doğrulardan isen, senin Rabb’in şu kayanın içinden kırmızı tüylü, doğurmak üzere olan dişi bir deve çıkarsın. Yavrusu da aynı anası gibi kırmızı tüylü olsun.

Devenin sütü kışın sıcak, yazın serin olsun. Bu sütü içen hastalar da şifa bulsun, dediler.

Her münkir ahmağın yaptığı gibi bütün bunları alay ederek, eğlenceye alarak istiyorlar, böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermiyorlardı. Sâlih aleyhisselam iki rekat namaz kılıp Rabb’ine dua etti. Bir anda kaya büyümeye başladı. Doğurmak üzere olan bir devenin çıkardığı sesler işitilmeye başlandı ve biraz sonra kayanın içinden:

diyerek kızıl bir deve çıktı.

Bu mucize karşısında Semûd Kavminin reisi olan Cenda bin Amr kavmine şöyle seslendi:

- Ey kavmim! Bu körlük yeter. Ben kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah’a ve O’nun peygamberi Sâlih’e iman ettim, dedi.

Bunun üzerine kendisi ile beraber bir kısım insanlar da iman ettiler. Bütün bir kavmin iman etmesinden korkan putperestlerin kahini Rebab bin Zamir:

- Sâlih’in yaptığı bir sihirdir. Ben size ondan daha büyüğünü göstereceğim diyerek, halkın iman etmesine mani oldu. Cenda’yı reislikten tart ettiler. Kardeşini reis yaptılar.

Cenda, bundan dolayı asla üzülmedi. Mal ve mülkünün çoğunu iman edenler arasında paylaştırdı. Mütevazı, sade bir hayat yaşamaya başladı. Sâlih aleyhisselamın yanından hiç ayrılmadı. Onun en yakın ashabından oldu.

Sâlih aleyhisselam, deveye zarar vermemelerini, aksi takdirde kendilerine çok büyük bir azap geleceği ikazında bulundu. Semûd Kavminin su ihtiyacını karşıladıkları bir kuyuları vardı. O kuyunun suyundan bir gün deve içiyor, bir gün de Semûd kavmi ve hayvanları kullanıyordu.

Deve, yavrusu ile beraber otlaklarda otluyor, Semûd Kavmi gelip sütünü sağıyor, bol bol içiyor, hastalar içtiği zaman şifa buluyorlardı. Böylece kavmin fakirleri darlıktan kurtulmuşlardı. Her ihtiyaç halinde gidip süt sağıyorlardı.

Bu olanlardan dolayı her geçen gün putperest kafirlerin kin ve gayzları, düşmanlıkları artmaya başladı. İçlerinde sürü sahibi olanlar ve bu sürülerin sütünden kazanç elde edenler daha ileriye gidiyor, mucize deveyi öldürmeyi planlıyorlardı. Çünkü süt ihtiyacı olanlar ihtiyaçlarını bu deveden karşılıyorlardı. Diğer taraftan, hayvanlarını suladıkları kuyuya bu deve ortak olmuştu.

Putperestlerin içinde sürü sahibi olan ve bu durumdan en çok maddi zarara uğrayan iki kadın vardı ki, şerir mi şerir, fitne mi fitne idiler.

Onlardan birisi çok güzel kızları olan Üneyze adında yaşlı bir kadındı. Diğeri de Müheyya isimli hem zengin, hem de güzel olan başka bir kadın.

Bu ikisi kafa kafaya verdiler, düşündüler, taşındılar. Şeytanî planlar yaptılar, tuzaklar kurdular. Hani derler ya: “Kadının fendi, şeytanı yendi.” İşte bu kadınlar, o kadınlardandı. Kur’an-ı Kerim’de: “Sizin tuzağınız gerçekten büyüktür.” buyuruluyor ya. İşte öyle bir tuzak...

Kararlaştırdıkları plan üzere; Müheyya amcasının oğlu Mısta’yı çağırıp, şayet deveyi öldürürse kendisiyle evleneceğini vaat etti. Mısta bu teklifi hemen kabul etti. Mısta da sonra kendisi gibi putperest, ayak takımı azgın Kudar bin Salif’i ikna etti. O da Üneyze’nin kızlarından istediği biriyle evlenmek şartıyla bu işi yapmayı kabul etti.

Daha sonra yedi putperest ahmağı da ikna ettiler. Böylece dokuz kişilik azgın bir çete kurdular. Her geçen gün şımarıyor, çeşit çeşit taşkınlıklar yapıyor ve deveyi öldürmek için fırsat kolluyorlardı.

Nihayet o fırsatı buldular. Deveyi oklayıp, üzerine çullanarak önce ayaklarını kestiler, sonra boğazladılar. Devenin yavrusu da bu akıbetten kurtulamadı.

Durumdan haberdar olan Sâlih aleyhisselam çok üzülmüştü. Kavmini tekrar tekrar uyardı. Şayet tevbe edip iman etmezlerse, başlarına çok büyük bir felaket geleceğini haber verdi.

Zavallı ahmaklar gemi azıya almışlardı. Bu uyarılara kulak asmadılar. Nihayet Sâlih aleyhisselam, üç gün sonra gelecek azabı haber verdi.

İlk gün yüzler sararacak,

İkinci gün kızaracak,

Üçüncü gün ise kapkara olacaktı.

Her şey Sâlih aleyhisselamın dediği gibi oluyordu. İlk günün sabahında devenin bastığı yerlerden kan fışkırmaya, yapraklar kıpkırmızı olmaya başladı. Kuyunun suyu kan gibi oldu. Putperest münkirlerin yüzleri sarardı. Bunun üzerine o dokuz kişilik azgın çete:

- Bu olanlar Sâlih’in sihridir. Gidip kendini ve ailesini öldürelim, dediler.

Gece olunca Sâlih aleyhisselamın hanesine geldiler. Onu ve ailesini öldürmeye kastettiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ’nın emri ile Cebrail aleyhisselam gelerek, onların üzerine taş yağdırdı. Hepsi helak oldular.

Dördüncü gün olunca, Allah Teâlâ’nın emriyle Cebrail aleyhisselam, o sapasağlam binaları alt üst etti. Yerin altından müşhiş bir sayha, bir gürültü koptu. Dehşet verici bir zelzele oldu ve Semûd Kavmi zulüm ve inkârlarının sonucu helak oldular.

Allah Teâlâ, Sâlih aleyhisselam ve O’na iman edenleri korudu da, o belde-yi mağdubeyi terk ettiler.

Allah Teâlâ, Sâlih aleyhisselamın tevhid mücadelesini ve bedbaht kavmin helâk oluş kıssasını Kur’an-ı Kerim’in çeşitli surelerinde şöyle haber vermektedir:

“Semûd Kavmine de kardeşleri Sâlih’i (peygamber olarak) gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabb’inizden açık bir delil gelmiştir. İşte O da size bir mucize olarak (gönderilmiş) Allah’ın şu devesidir. Onu (kendi haline) bırakın. Allah’ın arzında yesin (içsin). Sakın ona bir kötülük yapmayın. Sonra sizi acıklı bir azap yakalar.

Düşünün ki (Allah) Âd’dan sonra (onların yurduna) sizi hükümdarlar kıldı ve sizi yeryüzünde yerleştirdi. Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz. Dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın.

Kavmin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görünen inananlara dediler ki: Siz Sâlih’in gerçekten Rabb’i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? (Buna inanıyor musunuz?) Onlar da, şüphesiz biz O’nunla gönderilenlere inananlarız, dediler.

Kibirlenenler de dediler ki: Biz de sizin inandığınızı inkâr edenleriz.” (Araf 73-76)

“Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. O sizi topraktan yarattı ve sizi orada yaşattı. O halde O’ndan mağfiret isteyin. Sonra da O’na tevbe edin. Çünkü Rabb’im (kullarına) çok yakın ve (onların dualarını) kabul edendir.

Dediler ki: Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu, bizi kendisine (kulluğa) çağırdığın şeyden ciddi bir şüphedeyiz.

(Sâlih) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabb’imden apaçık bir mucize üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet (peygamberlik) vermişse buna ne dersiniz? Bu durum karışısında O’na asi olursam beni Allah’tan (O’nun azabından) kim korur? Siz bana ziyan vermekten başka bir şey artırmazsınız.(Hud 61-63)

Semûd Kavmi de, peygamberleri yalancılıkla itham etti.

Hani kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: (Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

Bilin ki ben size gönderilmiş emin bir rasulüm.

Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.

Siz burada, bahçelerin pınarların içinde, ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız.)?

Dağlarda mâhir ustalar olarak kâşâneler oyar mısınız?

Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik, düzenlik vermeyen müfritlerin emrine uymayın.

Dediler ki: Sen olsa olsa iyice büyülenmiş birisin.

Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir.

Sâlih, işte mucize bu dişi devedir. Su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin, dedi.

Ona bir kötülük de işlemeyin. Yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir.” (Şuara 141-156)

“Andolsun ki Semûd Kavmine, Allah’a kulluk edin (demesi için) kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Hemen birbiriyle çekişen iki zümre oluverdiler.

Sâlih dedi ki: Ey kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Allah’tan mağfiret dilemeniz gerekmez mi? Belki de size merhamet edilirdi.

Dediler ki: Senin ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa uğradık. Sâlih dedi ki: Size çöken uğursuzluk (sebebi), Allah katında (yazılı)dır. Belki siz imtihan olunan bir kavimsiniz.

O şehirde dokuz kişi vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı.

Allah’a yemin ederek birbirlerine şöyle dediler:

Ona ve ailesine geceleyin baskın yapalım (hepsini öldürelim). Sonra da velisine, biz o ailenin yok edilişi sırasında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz, diyelim.

Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların planlarını alt-üst ettik.

Bak işte, tuzaklarının akıbeti nice oldu: Onları da (kendilerine uyan) kavimlerini de toptan helak ettik.

İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Bilen bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır.

İman edip Allah’a karşı gelmekten sakınanları da kurtardık.” (Neml 45-53)

İşte böylece inkârları, zulümleri neticesinde bu azgın kavim de helâk olup gitti. Sonra gelenlere büyük bir ibret olarak. Hisse alabilen, ders çıkarabilene ne mutlu.

Semûd kavminin helâkından haber veren bir kısım ayet-i kerimeler de şöyledir:

“O dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler ve Rab’lerinin emrinden dışarı çıktılar da: Ey Sâlih! Eğer Sen gerçekten peygamberlerden isen bizi tehdit ettiğin azabı getir, dediler.

Bunun üzerine onları o (şiddetli) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü donakaldılar.” (Araf 77-78)

“(Sâlih aleyhisselam dedi ki:) Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah’ın devesi... Onu bırakın, Allah’ın arzında yesin (içsin). Ona kötülük dokundurmayın. Sonra sizi yakın bir azap yakalar.

Fakat Semûd Kavmi o deveyi ayaklarını keserek öldürdüler. Sâlih dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (sonra helâk olacaksınız). O söz, yalanlanamayan bir tehdit idi.

Emrimiz gelince Sâlih’i ve O’nunla beraber iman edenleri, bizden bir rahmet olarak (azaptan) ve o günün zilletinden kurtardık. Çünkü senin Rabb’in kuvvetli ve (herşeye) galip olandır.

Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çökekaldılar.

Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki, Semûd Kavmi gerçekten Rab’lerini inkâr ettiler. Yine bilesiniz ki, Semûd Kavmi Allah’ın rahmetinden uzak kılındı.” (Hûd 64-68)

İşte azgınların, zorba münkirlerin akıbeti böyle oldu. Çok acı bir son. Dünyada zillet, azap, ukbada ise ebedî bir ateş.

 

KISSADAN HİSSELER

 

 

Semûd Kavmi, Nuh ve Âd kavimlerinden sonra toptan helak olan üçüncü kavimdir. Bu kavimlerin başına gelen felâketlerin sebeplerine bakılınca aşağı yukarı aynı olduğunu görmekteyiz.

Bir de büyük azap gelmeden önce ikaz mahiyetinde gelen daha küçük azaplardan ibret almayışları ve hatta alay ederek: “Bize geleceğinden haber verdiğin azabı hadi getir.” deme ahmaklığını göstermeleri bakımından da tam bir benzerlik görmekteyiz.

Bu kavimlerin peygamberleri ve peygamberlere iman edenlerin dışında hepsi helâk oldular.

Kendilerinden önce olan hadiselerden ve kendilerinin içinde yaşadıkları olaylardan ibret alamayan bu ahmak münkirler, kendilerinden sonra geleceklere büyük bir ibret olarak yok olup gittiler.

Bu kavimlerin başına gelenlerden ibret alanlar olduğu gibi, ibret alamayanlar, ders çıkaramayanlar da hep olagelmiştir. Bundan sonra da böyle devam edip gidecektir.

Rabb’imizden isteğimiz, bizleri ibret alanlardan, hisse çıkaranlardan eylemesidir.

1- Yukarıda da ifade edildiği gibi:

Genellikle peygamberleri yalanlayan, onların tevhid mücadelesinde karşılarına dikilenler:

• O toplumdaki yöneticiler,

• Ekonomiyi ellerinde bulunduran zenginler,

• Putperest kahinlerdir.

Ancak bu üç grubun içinde zaman zaman istisnalara rastlanmaktadır.

Bu istisnalardan biri de Semûd Kavminin reisi olan Cenda bin Amr’dır.

Sâlih aleyhisselam, peygamber olur olmaz doğrudan Cenda’nın yanına varıp, peygamberlikle görevlendirildiğini söyleyerek  kendisi ve kavmini imana davet etti.

Cenda da durumu kavmine söyleyeceğini bildirerek mülayemet gösterdi. Ancak kavmi itiraz etti. Putperestliği bırakmadı ve Sâlih aleyhisselama tabi olmayı reddettiler.

Uzun davet yılları içinde çok az insan iman etti. Cenda bu yıllar içinde Sâlih aleyhisselama iman etmedi ama çok ciddi engel de çıkarmadı.

Sâlih aleyhisselam aralarından kısa bir müddet ayrılıp tekrar dönünce, yine ona vardı.

Cenda ve kavminin isteği üzerine deve mucizesini gösterince, Cenda ve onunla beraber bir kısım insanlar hemen iman ettiler.

Cenda imanı uğruna tacını, tahtını seve seve terk etti. Malının büyük bir bölümünü müslüman olanlar arasında taksim etti. Sâlih aleyhisselamın en yakın yardımcısı oldu.

Semûd Kavminin o dillere destan felâketi ve felâketine sebep olan azgınlıklar çok etkileyici ve çok çarpıcı olduğundan, kavmin reisi Cenda bin Amr’ın o büyük iman abidesi, fedakârlık timsali zatın fazileti ve ondan alacağımız hisse gözlerden kaçmaktadır.

Zamanımız insanlarının çok basit makam ve mevkilere sahip olmak veya sahip oldukları makam ve mevkileri korumak için giriştikleri tiksindirici mücadelelere, inançlarından, davalarından verdikleri tavizlere bakınca, koskoca, güçlü bir milletin, bir devletin hükümdarlığını terkedip, çeşit çeşit sıkıntılara, eziyetlere talip olmanın ne demek olduğu, ne büyük bir fazilet mücadelesi yapıldığı çok daha iyi anlaşılacaktır.

Aziz kardeşim! İman uğruna taç ve tahtını bırakan Cenda bin Amr’ı, yine kavminden gizlemesine rağmen o zaman için büyük bir ülke olan Habeşistan’ın Hristiyan hükümdarı Necaşi’yi, müslüman olduğu halde, daha takva bir hayat yaşamak, iyi bir kul olmak için tahtını terk eden İbrahim bin Ethem hazretlerinin o üstün fedakârlıklarını ve faziletlerini bir düşünelim.

Bir de şu zamanımız insanlarının kırık bir sandalye kapmak, bir makama gelmek için dininden, davasından verdikleri tavizlere bakalım. Bakalım da ibret alalım. Sakın ola ki dünyamız için ahiretimizi harap etmeyelim.

2- Öbür taraftan putperestlerin kahini, puthanenin baş görevlisi Rebab bin Zamir’i düşünelim. Cenda’nın iman etmesiyle bütün Semûd Kavminin iman edeceğinden ve dolayısıyla putçuluğun yok olup kendisinin de hiçbir değeri kalmayacağı, görevinden dolayı elde ettiği çıkarlarının, halk arasındaki itibar ve şöhretinin bir anda yok olacağı endişesine kapılıp nasıl karşı çıktığını, deve mucizesinin bir sihir olduğunu ve kendisinin ondan daha büyüğünü göstereceği yalan ve iftirasıyla kendi dünyası için hem kendinin hem de koskoca bir kavmin hem dünyada helâkına ve hem de ebedî ahiret azabına nasıl sebep olduğunu büyük bir ibretle tefekkür edelim.

Rebab bin Zamir’in durumundan en çok örnek alması gerekenler halktır. Arkalarına düşecekleri, rehber edinecekleri insanlara çok dikkat etmelidirler.

Çeşit çeşit hilelerle, yalan ve iftiralarla kendilerini aldatanlara asla fırsat vermemelidirler.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Mü’min bir yılan deliğinden iki kere sokulmaz.” (Buhari) buyurarak, müslümanın feraset ve basiret sahibi olması, idrakini körleştirmemesi gerektiğine işaret etmektedir.

Çünkü kâmil bir müslüman Allah Teâlâ’nın nuru ile bakar, O’nun nuru ile bakan için aldanma, aldatılma pek mümkün olmaz. Hele hele bir konuda iki kere asla aldanmaz.

Ahir zaman nebisi efendimiz, canımız, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Mü’minin ferasetinden sakınınız. Çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizî)

Allah Teâlâ’nın nuru ile bakabilmek için:

Kâmil bir mü’min olmamız,

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin nurlu yoluna, sünnet-i seniyyesine tam tâbi olmamız,

Dünyayı değil ukbayı tercih etmemiz,

Kalbimizi aşkullah, muhabbet-i Rasulullah ile nurlandırmamız,

İslâm yolunda malı-mülkü, makam ve mevkiyi ve gerektiği zaman canımızı fedaya hazır olmamız,

Hülâsa olarak Allah Teâlâ’nın istediği şekilde bir kul olmamız gerekir.

İşte o zaman nur-u ilâhî ile bakar, hile ve tuzakları farkeder, dünyacıların, münafıkların yerli yabancı İslâm düşmanlarının gizli planlarına alet olmaktan, aldanmak ve aldatılmaktan kurtuluruz.

Aziz kardeşim! Aman ha aman gaflet etmeyelim:

•Milletine, milletin dinî, tarihî, ahlakî değerlerine karşı olan, bu değerlere savaş açan seviyesiz yöneticilere,

•İlmiyle âmil olmayan, ilmini dünyasına alet eden, dünyası için dininden taviz vermekten fütur etmeyen, yalan yanlış fetvaları ile, müslümanların kafasını karıştıran dünyalık, makam-mevki, mal-mülk, şöhret düşkünü kötü âlimlere,

•Nefis tezkiyesi, kalp tasfiyesi yapılan, İslâm’ı hayata yansıtmanın, mârifetullaha ermenin, Hakkal yakine ulaşmanın, Rabb’imize kavuşmanın; dolayısıyla kâmil, mükemmel, mükemmil bir mü’min olmanın mektebi olan tasavvuf yolunu, nefsine, dünyasına, alet eden sahte şeyhlere, şeyh taslaklarına ve İslâm ile Kur’an ile sünnet ile hiçbir alâkası olmayan batıl, sapık yollarına,

•Helal-haram demeden, kul hakkı gözetmeden durmadan mal yığan dünyaperest zenginlere,

•Milleti aldatmayı, vaadinde durmamayı, yalan söylemeyi, seçilene kadar bir türlü, seçildikten sonra bilmem kaç türlü davranmayı meslek edinmiş, sayılamayacak kadar çok yüzlü olmuş politikacılara,

•Kendilerini çağdaş, aydın kabul edip, milleti hor gören, milletin dinine, tarihine, medeniyetine savaş açan okumuş diplomalı, ilkel cahillere, gerçek irticacı yobazlara asla ve asla rağbet etmeyelim. Onlara güvenerek, onların yaldızlı sözlerine aldanarak sakın ola ki bir iş tutmayalım. Aldanmayalım. Aldatılmayalım.

3- Aziz kardeşim! Dikkat buyuralım. Her zâlim, her fasık toplumda olduğu gibi, Semûd Kavmi de başlarına gelen sıkıntıları peygamberlerinden ve ona iman eden mü’minlerden bilmiş ve onları uğursuzlukla itham etmişlerdir.

Sâlih aleyhisselam peygamber olduktan ve kavmini imana davet ettikten sonra, Tefsir-i Hazin’in rivayetine göre bir müddet yağmur yağmamış, Tefsir-i Medârik’teki bir kayda göre de, kıtlık olmuştu.

Başlarına gelen bu sıkıntıyı kendi inkârlarına, kendi kötülüklerine hamledeceklerine ve tevbe edip iman edeceklerine, Sâlih aleyhisselamı ve O’na iman edenleri şöyle itham ettiler:

“Dediler ki: Senin ve beraberindekilerin (inananların) yüzünden uğursuzluğa uğradık.” (Neml 47)

Tefsir-i Beyzavî ise, uğursuzluk dedikleri şey: Aralarındaki ayrılık, yani bir kısmının inanması, bir kısmının da inanmaması ile tefrikaya düşmeleridir. Bu tefrikanın sebebi olarak da Sâlih aleyhisselamı ve O’na iman eden mü’minleri göstermektedirler.

Canım kardeşim! Gel. Gel de başımızı iki elimizin arasına alalım, derin düşüncelere dalalım.

Şu içinde yaşadığımız hadiseleri ve hâlen yaşamakta olduklarımızı tefekkür edelim.

Şu toplumda, bırakalım, İslâm’a, müslümana düşman olanları ve müslüman olup da gayr-i müslim gibi yaşayanları;

Kendisinin takva üzere yaşadığını, İslâmî hassasiyetlere sahip olduğunu zanneden müslümanların bu gibi durumlarda meselelere yaklaşım mantığını, bakış açısını beraberce tahlil edelim.

Acaba meselelere, müslümanca, Kur’anî, nebevî ölçülerle, kuşatıcı bir açıdan bakabiliyor, tahlil edebiliyor, sağlıklı neticelere varabiliyor muyuz?

Yoksa. Evet yoksaaa. Dilim varmıyor, kâlemim bir türlü yazmak istemiyor ammaaa... İçimden bir ses, yaz diyor. Evet yoksa bizler, İslâmî hassasiyetimizin olduğunu, takva üzere yaşadığımızı zanneden bizler de, cehaletimizden ya da gafletimizden dolayı, bir kısım Allah dostlarının, davetçilerin, tebliğcilerin ya da bizden olan yöneticilerin yapmış oldukları İslâmî hizmetlerden, yiğitçe duruşlarından dolayı, bir kısım nâdânların, bir kısım güç odaklarının, onların bu yiğitçe mücadelelerini bahane ederek, müslümanlara ve İslâmî müesseselere yaptıkları tasallutları ve dolayısıyla müslümanların ve İslâmî müesseselerin gördüğü bir kısım zararları, o muhterem zevata yükleyerek: “Çektiğimiz bu sıkıntılar hep sizin yaptıklarınızdan. Sizin konuşmalarınızdan. Sizin zamansız ve yersiz çıkışlarınızdandır.” diyerek o helâk olmuş kavimlerin peygamberlerini ve onlara iman edenleri uğursuzlukla suçladıkları gibi, onları aynı mantıkla suçlayarak büyük bir vebal yüklenmiyor muyuz? Büyük bir günah irtikap etmiyor muyuz?

Aziz kardeşim! Anla artık. Ne haldeyiz, ne durumdayız?

Bir kısım insanlar hep konuşur dururlar. Şöyle yapılsaydı, şöyle edilseydi, şöyle olurdu. Başımıza bu sıkıntılar gelmezdi, diye.

Bir atasözü var: “Eğerle meğer evlenmişler. Onların keşke adlı bir oğulları olmuş.” Toplumumuzda o kadar çok eğerler  meğerler evlilik yapıyor ki, ortalık keşkelerle dolup taşıyor.

Bir kısım insanlar yalnız Allah rızası için bazı hizmetler yapıyor, yazıyor, konuşuyor da, bu yapılanlardan dolayı, bir kısım müslümanlar, İslâmî müesseseler bazı zararlar görüyor, sıkıntılar çekiyorsa, bundan dolayı asla sızlanmamalı, şikayette bulunmamalıdırlar.

Bir müslüman: “Dünyanın her türlü nimetinden faydalanayım. Hiç kimse rahatımı bozmasın. Malıma-mülküme, makamıma-mevkime asla zarar gelmesin. Eh ibadetlerimi de yapayım, hiç kimse, hiçbir İslâmî hizmet bana zarar verecek, rahatımı bozacak, belirli güç odaklarının, İslâm karşıtlarının istemediği, hoşlanmadığı bir söylemde bulunmasın, bir faaliyet yapmasın.” şeklinde düşünemez.

Peygamberlerin tevhid mücadelesini ve bu uğurda çekilen çileleri, sıkıntıları bir düşünelim.

İman edip teslim olan, çeşit çeşit işkencelere, zulümlere düçar olan müslümanlar hiçbir zaman: “Başımıza gelenler hep senin yüzünden oldu. Şöyle şöyle yapmasaydın, şöyle şöyle söylemeseydin, bu eziyetlere, bu işkencelere uğramazdık.” dememişlerdir.

Putperestler, inkârcı kâfirler ise kendilerini imana, kurtuluşa davet eden peygamberlere: “Sizin uğursuzluğunuz sebebiyle bu sıkıntılara uğradık.” diyerek, çeşit çeşit ahlaksızlıklarından, yaptıkları kötülüklerden dolayı uğradıkları azabın sebebi olarak, peygamberleri ve onlara iman edenleri göstermişlerdir.

Bir müslüman, hadiseleri asla ve asla bir müşrikin, bir putperestin mantığıyla yorumlayamaz, olaylara onların bakış açısından bakamaz.

Sosyal hadiseleri, kitle psikolojisini anlamak çok üstün bir zeka ve aklı selim ister. Çünkü sosyal hadiselerin zuhurunda pek çok çeşitli etkenler vardır. Bütün bu etkenlere ulaşabilmek onların etkinlik derecelerini tesbit etmek, merkez teşkil eden en kuvvetli etkeni bulmak, sonra da bütün bir toplumu sarsan sosyal yaraya neşter vurmak zannedildiği gibi kolay bir iş değildir.

Bizler, bir çok buluşlara imza atmış insanları çok üstün zekalı insanlar olarak kabul ederiz. Halbuki teknik işler, labaratuvarda tahlili yapılan ilimler orta bir zeka ile, sabır ve azimle halledilebilir meselelerdir.

Fakat tekrar ifade edeyim ki, sosyal bilimler için iki kere iki dört eder gibi kesin ölçüler olmadığı ve çok karmaşık olduğu için, üstün zekaya ve akl-ı selime ihtiyaç vardır. O bakımdan olayları sağlıklı bir şekilde tahlil edemeyen toplumlar sürekli aldanmakta ve aldatılmaktadır.

Nerdesin ey akl-ı selim?

Nerdesin ey ilm-i Nâfi?

Nerdesin ey irfan?

Nerdesin ey idrak, feraset, basiret?

Nerdesin ey ahde vefa?

Nerdesin ey imanın kemalinden olan haya?

Nerdesin ey bizi biz yapan değerler?

Ne olur artık geri dönün, geri dönün de yeniden yeşertin çoraklaşmış şu kalp toprağımızı.

Ey kendisinden başka ilâh olmayan Allah’ım!

Ey Hannan, Mennan olan Rabb’im!

Ey merhametlilerin en merhametlisi!

Ey Celâl ve İkram sahibi!

Acı bizlere, koru bizleri nefsin, şeytanın dünyanın ve şerirlerin şerrinden. Bizleri razı olacağın ameller ve hizmetler yapmakta muvaffak kıl. Amin.

4- Şirk, küfür ve putperestliğin insan idrakini nasıl körleştirdiğine bakın ki, gözlerinin önünde bir kayanın içinden, hem de istedikleri şekilde bir deve çıktığı halde, çok azı müstesna iman etmediler. Hatta kin ve hasetleri her geçen gün artmaya başladı. Çok çirkin planlar kurdular. İşi deveyi öldürmeye kadar götürdüler. Bu planları yapan elebaşıların, mucize deveden dolayı maddî zarara uğrayan iki kadının olması ayrıca calibi dikkattır. Çünkü bu kadınlar, o aşağılık planlarını uygulamak için hem dişiliklerini, hem de servetlerini kullanmışlardır. Her toplumda kadın düşkünü, mal düşkünü zayıf karakterli erkekler bulunur ve bu gibi insanlar her türlü bayağı işlerde kullanılabilir.

İşte o iki kadın, fazla yorulmadan o insanları buldular, mucize deveyi öldürterek aşağılık planlarını gerçekleştirdiler. Gerçekleştirdiler de ne oldu? O beklenen müthiş azap geldi. Yok olup gittiler.

Zamanımızda da bu silahlar, yani kadın silahı ve ekonomik silah her sahada kullanılmakta, bu vasıtalarla bir çok kötülükler irtikap edilmektedir.

Onun için İslâmî hizmet yapan,  İslâmî çalışmalar içinde bulunan müslümanlar:

Kadın,

Para,

Makam mevki,

Şöhret tehlikelerine karşı her zaman uyanık olmalı, onların tehlikelerinden korunacak manevî techizatla donanmalıdırlar.

Aziz kardeşim! İlk üç günde azabın bütün alâmetleri görüldüğü ve Sâlih aleyhisselam kendilerini tekrar tekrar uyardığı halde, Semûd Kavminin azgın kâfirleri hâlâ küfürlerinde ısrar edip: “Bu bize Sâlih’in yaptığı bir sihirdir.” dediler ve Sâlih aleyhisselamı öldürmeye karar verdiler. Bakınız haset, kin ve dünya sevgisi insanı ne hâle getiriyor. Kalp gözünü nasıl köreltiyor.

Şu hususa da dikkat edelim. Bir kul Allah Teâlâ’ya tam teslim olur, tam itaat eder, kulluk vazifelerini en iyi bir şekilde yapmaya gayret eder, Allah Teâlâ’ya tam tevekkül ederse, Rabb’i de ona yâr ve yardımcı olur.

Nitekim Sâlih aleyhisselamı ve aile efradını öldürmeye gelen o dokuz kişilik azgın çete, Sâlih aleyhisselamın hanesine yaklaşınca Cebrail aleyhisselam, o azgın grubun üzerine taş yağdırdı. Hepsi de helâk olup gittiler.

Bu gibi azgınlarla, kâfir, münkir ve müşriklerle düşüp kalkmak şöyle dursun, bu zâlimlerin helâk olduğu yurtlarında eğleşmek bile uygun görülmemektedir.

Nitekim Abdullah bin Ömer radıyallahu anhüma, şöyle bir rivayette bulunmaktadır:

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Tebük Gazvesinde Semûd Kavminin yaşadığı ve helak olduğu beldeye yani Hicr’e inince, orada bulunan kuyudan su içmemelerini emretti. Ashab-ı Kiram dediler ki: Kuyudan su çekip hamur yaptık.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, çektikleri suyu dökmelerini ve hamurları atmalarını emretti.” (Buhari)

Aziz kardeşim! Şu hadis-i şerifteki mesajı aldıktan sonra artık kendimize daha bir çeki-düzen vermemiz gerekmez mi?

Nefsimizi sanık sandalyesine oturtup, ne yapıp yapmadığımızı ciddi bir şekilde sorgulamamız icap etmez mi?

Öyleyse hiç vakit geçirmeden iş başı yapmalıyız. Bütün yaşantımızı A’dan Z’ye İslâmlaştırmalı, sonra da bütün toplumun İslâm’la tanışıp, barışıp müslümanca yaşaması için gayret kuşağımızı kuşanmalı, hizmete koyulmalıyız.

a a a

 

Bir tevhid mücadelesi

 

İbrahim aleyhisselam, ulul azm peygamberlerin ikincisidir. Bütün semavî din mensupları O’nu büyük bir peygamber olarak kabul eder. Peygamberimiz, efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden sonra bütün insanların en üstünüdür.

Yeryüzünde ilahlık iddiasında bulunan ilk insan olan Nemrud’u ve kavmi Keldaniler’i imana davet etmek için gönderilmiştir. İbrahim aleyhisselamın tevhid mücadelesi dillere destan olmuş, kıyamet sabahına kadar, İslâm davetçilerine örnek teşkil edecek, rehber olacak bir üslupla yapılmıştır.

İbrahim aleyhisselam:

Nemrut’u ve kavmini uzun yıllar imana davet etti. Babası başta olmak üzere bu ulvî davete icabet etmediler. Kur’an’da “Sıddıykan Nebiyyen” (Meryem 41) olarak vasıflandırılan, Allah Teâlâ’nın “Halilim” buyurduğu İbrahim aleyhisselamı, her putperest kavmin dediği gibi: “Biz, babalarımızı bunlara tapar insanlar olarak bulduk.” (Enbiya 53) diyerek reddettiler. İman etmediler.

İbrahim aleyhisselamın bu tevhid mücadelesi Kur’an’da şöyle anlatılıyor:

“Andolsun biz, daha önce İbrahim’e de hidayet, dürüstlük, ilim gücü verdik. Biz O’nu çok iyi bilirdik.

O, babasına ve kavmine, şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir? demişti.

Dediler ki: Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler olarak bulduk.

Dedi ki: Doğrusu siz ve babalarınız, açık bir sapıklık içindeymişsiniz.

Dediler ki: Bize hakkı mı getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?

Dedi ki: Hayır. Sizin Rabb’iniz, göklerin ve yerin Rabb’idir ki, bunları O yaratmıştır ve ben, buna şehadet edenlerdenim.” (Enbiya 51-56)

İbrahim aleyhisselam, insanları düşünmeye, akletmeye, tefekkür etmeye sevkeden sualler sorarak, yaptıkları işin, ilah diye tapındıklarının, din diye ortaya koydukları sapıklıkların ilkelliğini, akıl almazlığını ortaya koyuyor ve onları gafletten uyarmaya, şirk ve küfürden vazgeçirmeye çalışıyordu.

Bu husus Şuara suresinde şöyle zikrediliyor:

“(Rasulüm!) onlara İbrahim’in haberini anlat.

Hani o, babasına ve kavmine, neye tapıyorsunuz? demişti.

Dediler ki: Putlara tapıyoruz, onlara tapmaya devam edeceğiz.

İbrahim dedi ki: Peki yalvardığınızda onlar sizi işitiyor mu?

Yahut size fayda ve zararları oluyor mu?

Dediler ki: Hayır. Ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.

İbrahim dedi ki: Sizin ve sizden önceki atalarınızın neye taptığını hiç düşündünüz mü?

İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır. (Benim dostum) ancak âlemlerin Rabbidir.

Ki O beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.

Beni yediren, içirendir.

Hastalandığım zaman bana şifa verendir.

Beni öldürecek, sonra (tekrar) diriltecek olandır.

Ve hesap günü beni bağışlayacağını umduğumdur.

Rabb’im! Bana hikmet ver, beni iyiler (zümresine) kat.

Sonradan gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle.

Beni nimeti bol Cennet’in varislerinden kıl.

Babamı da bağışla (iman nasip et) Çünkü o sapıklardandır.

(İnsanların) diriltilecekleri gün beni mahçup etme.

O gün ki ne mal, ne evlat fayda verir.

Ancak o gün Allah’a kalb-i selim ile gelenler kurtulur.

Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir.

Onlara, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız nerede?

Size yardım edebiliyorlar mı? Veya kendilerine olsun yardımları dokunuyor mu? denilir.

Artık onlar, o azgınlar ve İblis orduları, toptan tepetaklak oraya (cehenneme atılırlar).

Orada birbirleri ile çekişerek şöyle derler:

Vallahi biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz.

Çünkü biz sizi âlemlerin Rabb’i ile bir seviyede tutuyorduk.

Bizi ancak o günahkârlar saptırdı.

Şimdi bizim ne şefaatçimiz var, ne de yakın bir dostumuz.

Ah keşke (dünyaya) bir kere daha dönebilsek de mü’minlerden olsak.

Elbet bundan (alınacak) ders vardır. Oysa ki çokları iman etmiş değillerdir.

Şüphesiz Rabb’in, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.” (Şuara 69-104)

İbrahim aleyhisselam, öncelikle babasını imana davet etti. Fakat o inat etti  ve hatta oğlunu taşlayarak öldürmekle tehdit etti ve kendisinden uzak durmasını söyledi.

“Kitapta İbrahim’i an. Zira O, sıdkı bütün bir peygamberdi.

 Bir zaman O, babasına dedi ki: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin tapıyorsun?

Babacığım! Hakikaten bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola çıkarayım.

Babacığım! Şeytana kulluk etme. Çünkü şeytan Rahman olan Allah’a âsi oldu.

Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.

(Babası) Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım. Uzun bir zaman benden uzak dur, dedi.

İbrahim: Selam sana, Rabb’imden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana çok lütufkârdır.

Sizden de, Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabb’ime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabb’ime dua etmemle bedbaht olmam.” (Meryem 41-48)

İbrahim aleyhisselam olanlardan asla yılgınlık ve bıkkınlık göstermiyor, tek başına tevhid mücadelesine devam ediyordu. Çünkü O tek başına bir ümmet gibiydi. Allah Teâlâ, O’nun hakkında şöyle buyuruyor:

“Gerçekten İbrahim Hakk’a yönelen, Allah’a itaat eden bir ümmet (yerine kaim bir önder)di. Allah’ın nimetlerine şükrediciydi. Allah O’nu sevmiş ve doğru yola iletmişti. Allah’a ortak koşanlardan değildi.

Ona dünyada güzellik verdik. Muhakkak ki O, ahirette sâlihlerdendir.” (Nahl 120-122)

Nemrut ve kavminin kalbini dünya sevgisi istila etmiş, şeytanın oyuncağı olmuşlar, idrakleri körelmiş, kalpleri taşlaşmıştı. Onun için bir türlü iman etmeye yanaşmıyorlardı.

Bir gün İbrahim aleyhisselam ile Nemrut arasında şöyle bir konuşma geçti:

Nemrut, İbrahim aleyhisselama:

- Rabb’in kimdir? dedi.

İbrahim aleyhisselam:

- Benim Rabb’im O’dur ki diriltmeye de, öldürmeye de kâdirdir.

Nemrut cevaben şöyle dedi:

- Ben de diriltir ve öldürürüm.

Rivayete göre zindandaki mahkumlardan iki kişi getirtti.  Birinin başını vurdurdu. Diğerini de serbest bıraktı. Ve:

- İşte gördün, birini öldürdüm. Diğerini de serbest bırakarak hayat verdim, dedi.

İbrahim aleyhisselam:

- Benim maksadım bu değildir. Hakiki öldürmek ve diriltmektir, dedi.

Sonra da Nemrut’a:

- Benim Rabb’im güneşi doğudan getiriyor. Haydi gücün yeterse sen de batıdan getir, dedi.

Nemrut bir cevap veremedi. Avânesi yanında rüsvay oldu. Fakat yine de iman etmedi.

Allah Teâlâ, İbrahim aleyhisselamı dost ittihaz etmişti. Onu bütün güzel vasıflarla donatmıştı.

“Allah, İbrahim’i dost ittihaz etti.” (Nisa 125)

Allah Teâlâ, dost edindiği İbrahim aleyhisselamı Nemrut ve kavminin kötülüklerinden koruyor, onu vahiy ile teyid ettiği, kuvvetlendirdiği gibi, aklî delillerle de güçlendiriyordu.

Nitekim müşriklerin düşünüp ibret almaları, yaptıklarının akılsızca bir iş olduğunu idrak etmeleri için yıldız, ay ve güneşin doğup batmaları üzerinde tefekkür ediyor, batıp yok olanın ilah olamayacağını gösteriyordu. Çünkü, Nemrut’un kavmi putlara taptıkları gibi yıldızlara da taparlardı. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin muhteşem varlıklarını gösteriyorduk.” (En’am 75)

Geceleri yıldızların, ayın doğup batmasına, gündüzleri de güneşin doğup batmasına bakıyor, o muhteşem semâvâtı seyredip tefekkür ediyor ve dönüp kavmine: Şu tapmakta olduğunuz yıldızlar nasıl Rabb olabilir ki, önce doğuyorlar, sonra da batıp gidiyorlar, diyordu.

“Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Çünkü ben yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben O’na ortak koşanlardan değilim.” (En’am 78-79)

 

ALEVLİ ATEŞLER İÇİNDE BİR GÜLİSTAN

 

Her muannid, zorba ve cahil toplumda olduğu gibi Nemrut’un kavmi de şirk ve küfürlerinde inat ediyorlar, bir türlü iman etmeye yanaşmıyorlardı. Bu kavmin, yani Keldanîler’in her sene kutladıkları büyük bir bayramları vardı. O bayram günü bir yerde toplanırlar, puthanedeki putlarının önlerine yiyecek koyarlar, bayram şenliklerinden sonra puthaneye gelir, putlarına tazim ve ibadette bulunur, putların önlerine koydukları yiyecekleri alırlar, çoluk çocuklarıyla beraber yer ve içerlerdi. İnançlarına göre bu yiyecekler putlarınca kutsanmış, bereketli yiyecek ve içeceklerdi.

Yıllardan bir yıl, yine bu büyük bayramı kutlamak için putlarının önüne yiyecek koymuşlar, sonra da kadın erkek, büyük küçük herkes bayram yerinde toplanmışlardı.

Halilü’r-Rahman İbrahim aleyhisselam, bu durumu fırsat bilerek bütün putları kırmaya karar verdi. Bir balta alarak doğruca puthaneye gitti. Puthanede küçüklü büyüklü yetmiş iki put vardı. Bu putların kimi altından, kimi gümüşten, kimi demirden, kimi bakırdan, kimi de taştan ve tahtadandı. Putların en büyüğü altından olup, çeşitli mücevherlerle tezyin edilmişti. Gözleri de yakuttandı.

İbrahim aleyhisselam putlara şöyle bir baktı, önlerine konulmuş yiyecekleri gördü ve onlarla alay ederek: “Yemiyor musunuz? Hem neden konuşmuyorsunuz? dedi.” (Saffat 91-92)

Büyük putun dışındaki bütün putları balta ile kırıp parçaladı. Baltayı da büyük putun boynuna asarak çıkıp gitti. Bayram yerinden putlarına tazim etmek, ibadet etmek ve putların önlerine koydukları yiyecekleri almak için gelen halk, bir de ne görsün, bütün putlar kırılıp parçalanmış, büyük putun boynuna da bir balta asılmış. Dehşete kapıldılar ve kendi aralarında bunu kimin yapabileceğini konuştular. Nihayet, bunu yapsa yapsa İbrahim yapar dediler. O’nu arayıp buldular ve Nemrut’un yanına götürdüler. Neticede bunu O’nun yaptığını anlayıp, şeytanın telkinleri ile O’nu ateşte yakmaya karar verdiler.

Bu kıssa Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılıyor:

“(İbrahim kendi kendine şöyle dedi) Allah’a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım.

Sonra İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı. Belki ona müracaat ederler diye.

Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Muhakkak o zâlimlerden biridir, dediler.

(Bir kısmı) Bunları diline dolayan bir genç duyduk. Kendisine İbrahim denilirmiş, dediler.

Dediler ki: O halde, O’nu hemen insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.

İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim? dediler.

(İbrahim) dedi ki: Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi ona sorun, eğer konuşuyorsa!

Sonra kendi nefislerine dönüp, (kendi kendilerine) muhakkak zâlim olan sizlersiniz, dediler.

Sonra tekrar eski tartışmalarına döndüler. (İbrahim’e), Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun, dediler.

İbrahim dedi ki: Öyleyse Allah’ı bırakıp da hiçbir şekilde size ne fayda, ne de zarar verebilen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?

Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?

Aralarından bir kısmı, eğer iş yapacaksanız, yakın O’nu da ilahlarınıza yardım edin, dediler.” (Enbiya 57-68)

Nemrut ve avanesi İbrahim aleyhisselamı yakmaya karar verdikten sonra, her taraftan odunlar getirilmeye başlandı. Öyle ki dağlar gibi odun yığıldı. Bu odun taşıma ve toplama işi bir ay devam etti. Putperest ahmaklar putlarını kırıp parçalayan İbrahim aleyhisselamı yakacak ve böylece cezalandıracak olan ateş için odun taşımada birbirleri ile yarış ediyorlardı.

Rivayet edildiğine göre, hasta yatağında yatan bir adam, şayet hastalığımdan afiyet bulursam, İbrahim’i yakacak ateş için odun toplayacağım, diyordu.

Bir kadın iplik eğiriyor, eğirdiği ipliği satıyor ve onun parasıyla odun satın alıyor ve İbrahim aleyhisselamın yakılacağı yere taşıyordu.

Bir diğeri de İbrahim aleyhisselamı yakacak ateşe odun alınması için malının bir kısmını vasiyet ediyordu.

Putperest, akılsız ahmaklar, putlarını kıran, onlara hakaret eden İbrahim aleyhisselama öyle bir kin beslemişlerdi ki, O’nun yakılacağı günü sabırsızlıkla bekliyorlardı.

Saflar tamamen ayrılmıştı. Bir tarafta Hakk’ın yanında olanlar, öbür tarafta kalpleri küfür, şirk, nifak ve kinle kararmış, taşlaşmış “belhum  edâll” sıfatlı yığınlar.

Nihayet beklenen gün geldi. Dağlar gibi yığılmış odunlar  çeşitli yerlerinden tutuşturuldu. Yedi gün müddetle yaktılar. Ateşin alevleri kilometrelerce mesafeden görülüyordu. Kuşlar yakınından uçamıyor, insanlar yakınına yaklaşamıyorlardı. Sanki cehennem ateşinden bir manzaraydı.

Halilü’r-Rahman İbrahim aleyhisselamı getirdiler. Daha önce hazırladıkları mancınığa bağladılar.

Yeryüzü, gökyüzü bütün mahlûkat, bütün melekler:

“Ey Rabb’imiz! Halilin İbrahim ateşe atılıyor. Yeryüzünde O’ndan başka Sana ibadet eden kimse yok. Bize izin ver, O’na yardım edelim.” diye feryat ettiler.

Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

“Muhakkak O benim dostumdur. O’ndan başka da dostum yoktur. Ben onun Rabb’iyim. Onun da benden başka Rabb’i yok. Eğer herhangi birinizden bir yardım isterse, O’na yardım etsin. Bu hususta izin verdim.”

Sulara hükmeden melek geldi. Eğer istersen ateşi söndüreyim dedi. Rüzgarlara hükmeden melek de, istersen şu ateşi havaya savurayım, dedi.

İbrahim aleyhisselam: “Hiçbirinize ihtiyacım yok. Allah bana yeter. O, ne güzel vekildir. O, benim hâlimi görüyor, biliyor.” dedi.

Sonra:

“Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Hamd yalnız Sanadır. Mülk senindir. Senin ortağın yoktur.” dedi.

Nihayet mancınığı hareket ettirdiler. Hz. Halil’i, cehennemî ateşin alevleri arasına fırlattılar.

Cibril-i Emin, onu karşıladı.

- Ya İbrahim! Bir hacetin var mı? dedi.

İbrahim aleyhisselam:

- Hayır, sana bir ihtiyacım yok, dedi.

Cibril-i Emin:

- Rabb’inden yardım iste, dedi.

İbrahim aleyhisselam:

- O, benim hâlimi biliyor, dedi.

İbrahim aleyhisselam, tevhidin zirvesinde, kalbi, bütün benliği tevhidin nuruyla dolmuş, nûra gark olmuş bütün beşerî mülahazalardan sıyrılmış, Rabb’ine tam teslim olmuştu.

Şair ne güzel söylemiş:

“Eyâ! Sanma ki sende güftar-ı zebân söyler,

Ol seni sana bildirmek murad edip Mevlâ!

Anâsırdan giyip bir don, tercümân söyler.

Onlar kim bilmedi nefsi, almadı ârafna dersi,

Değil “Hakka Arafnâ” bilmez özünü yalan söyler.

“Sakahüm Rabbühüm” hamurunu içer âşıklar

Ey Ârif! Onlar erer muradına mekandan lâ mekân söyler.”

(Akkirmânî)

İbrahim aleyhisselam, tam bir teslimiyet ve tam bir tevekkülle Rabb’ine yöneldi. Kalbini Rabb’inden başka alakalardan kesti. Yüksek bir yerden mancınıkla ateşe atılıp, hızla alevlerin içine doğru düşerken, âlemlerin Rabb’i, Rahman, Rahim olan Allah, kuluna yetişti ve ateşe emretti:

“Ey ateş! İbrahim’e serinlik ve esenlik ol, dedik. Böylece O’na bir tuzak kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlardan kıldık.

Biz, O’nu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.” (Enbiya 69-71)

Ateşin ortası bir gülistan olmuştu. Sanki Cennet bahçelerinden bir bahçeydi. Etrafta alev alev ateşler yanıyor. Bu alevlerin ortasında ise bir cennet bahçesi, bahçede bir halil, bir Allah dostu.

Cibril-i Emin, cennetten ipekli bir gömlek getirerek İbrahim aleyhisselama giydirdi. Yine cennetten getirilen bir kilim yere serildi. İbrahim aleyhisselam üzerine oturdu. Cebrail aleyhisselamla sohbet ettiler. Rivayete göre İbrahim aleyhisselam burada yedi gün kaldı. Nemrut ve avânesi önceleri duruma muttali olamadılar. Sonra gördüler ki, İbrahim aleyhisselam ateşin ortasında bir bahçede, bir gülistanda selametle oturuyor. Dehşete kapıldılar. İbrahim aleyhisselamı ateşin yakmadığına akıl erdiremediler.

Nemrut, yedi gün sonra İbrahim aleyhisselama şöyle seslendi:

“Ya İbrahim! O ateşin içinden çıkmaya güç yetirebilir misin?”

İbrahim aleyhisselam, “Allah’ın izniyle bu işi yapabilirim.” dedi ve ateşin içinden dışarı çıktı.

Rivayete göre Nemrut:

- Ya İbrahim! Rabb’inin kudret ve azametini gördüm. O’nu birlemen ve O’na ibadet etmenden dolayı sana yaptığına şahit oldum. Rabb’in için dört bin sığır kurban edeceğim, dedi.

İbrahim aleyhisselam:

- Sen bu batıl inancın üzerine devam ettiğin, benim dinime girmediğin müddetçe Allah Teâlâ senin kurbanlarını kabul etmez, dedi.

Nemrut:

- Ben mülk ve saltanatımı terkedemem, dedi. Küfründe devam etti.

Allah Teâlâ, bu hadiseden sonra Nemrut ve kavmine sivrisinekleri musallat etti. Sivrisinekler onların etlerini yedi, kanlarını emdi. Onlardan biri de, Nemrut’un beynine kadar ulaştı. Beynini kıtır kıtır yemeye başladı. Tahammül edilmez bir şekilde acı çekiyordu. Acısını dindirmek için her gün kafasını tokmakla dövdürüyordu. Nihayet Nemrut ve kavminin büyük bir kısmı helak oldu. Sivrisinekten arta kalanların bir kısmı da civar beldelere dağıldılar.

Lût aleyhisselam, İbrahim aleyhisselamın kardeşinin oğluydu. O asla puta tapmamıştı. İbrahim aleyhisselamı ilk tasdik eden O oldu. Ateşe atılma hadisesinden sonra Sâre Validemiz de iman etti.

Sâre Validemiz İbrahim aleyhisselamın amcasının kızı idi. İbrahim aleyhisselam onunla evlendi.

İbrahim alehisselam, Lût aleyhisselam ve Sâre Validemiz üçü beraberce bu muannid kavmin içinden çıkıp gittiler. Önce Harran’a vardılar. Orada bir müddet ikamet ettiler. Oradan da Şam’a hicret ettiler. Sonra kısa bir müddet Mısır’a uğradılar. Daha sonra Filistin’e gelip Sebu denilen bir mahalde yerleştiler. Lût aleyhisselam da yine Filistin’de bulunan Sodom şehrinde ikamet etti. Ora halkına peygamber olarak gönderilmişti. Sodom halkı livatacı idi.  Ona iki kızından başka kimse iman etmedi. İmansızlıkları ve ahlâksızlıkları sebebiyle Allah Teâlâ, Sodom’u, halkıyla beraber yerin dibine batırdı. Sodom, bugün Filistin-Ürdün sınırında bulunan Lût Gölü’nün bulunduğu yerdeydi.

 

KISSADAN HİSSELER

 

İbrahim aleyhisselamın putperestlerle mücadelesi, her davetçinin örnek alacağı hadiselerle doludur.

O, uzun yıllar Nemrut’u ve kavmini aklî ve naklî delillerle imana davet etti.

Küfür, şirk ve nifakın, saltanat ve dünya sevgisinin, gözleri nasıl kör ettiğine, kulakları nasıl sağırlaştırdığına, kalpleri nasıl katılaştırdığına bakın ki, uzun davet yılları boyunca, bunca aklî ve naklî delillere rağmen, O’na sadece iki kişi iman etmişti.

Onlardan biri, yani Lût aleyhisselam zaten muvahhitti. Asla putlara tapmamıştı. İbrahim aleyhisselam peygamber olarak gönderilince hemen O’nu tasdik edip, tâbi oldu. Kendisi İbrahim aleyhisselamın yeğeniydi.

Diğeri Sâre Validemiz ise, İbrahim aleyhisselamın ateşe atılmasından sonra iman etti. Gördü ki ateş İbrahim aleyhisselamı yakmadı. Anladı ki, O bir peygamberdir. Ve O’na iman etti. Sâre Validemiz de İbrahim aleyhisselamın amcasının kızıydı.

İbrahim aleyhisselam ateşten necat bulduktan sonra bu muannid kavmin arasında fazla eğleşmedi. Allah Teâlâ’nın izniyle aralarından ayrılıp hicret etti.

Hicret, pek çok peygamberin, sâlih ve muttakilerin, davetçilerin, tebliğcilerin hayatında var olagelen bir husustur.

Âlemlerin efendisi, Peygamberimiz, canımız Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de doğup büyüdüğü, çok sevdiği Mekke-yi Mükerreme’den, Medine-yi Münevvere’ye hicret etmemiş miydi...

Demek ki her davetçi böyle bir hicreti her zaman hesap etmeli, doğup büyüdüğü memleketinden, yurdundan, yuvasından ayrılabilmeyi göze almalıdır.

1- Hicret sadece bir beldeden başka bir beldeye göç etmek değildir.

Hicret: Küfür ve şirkten, iman ve İslâm’a,

Her türlü kötülükten, iyiliklere,

Kötülerin ortamından, sâlihlerin ortamına,

Nefse hizmetten, din-i mübine hizmete,

Dünyadan, ukbaya,

Nefis, şeytan ve insanlardan, Allah Teâlâ’ya yönelmektir.

Nitekim İbrahim aleyhisselam ateşten necat bulup, kurtulunca:

“Ben Rabb’ime gidiyorum. O, bana doğru yolu gösterecektir.” (Saffat 99) dedi. O zâlim kavmin içinden ayrılıp Lût aleyhisselam ve Sâre Validemizle  birlikte hicret ettiler. Bilmedikleri, daha önce hiç görmedikleri yerleri yurt edindiler. Zannedilmesin ki bu iş, yazıldığı ve okunduğu gibi kolay bir iştir.

Bir çok maddî sıkıntıların yanında, insanın ruhî yapısında da bir kısım değişimler meydana getirir. Ayrıldığı yerdeki müsbet - menfi bir çok hatıra zaman zaman gözünün önünde canlanır. Gerek ruhî ve gerekse fizikî yönden yeni yere uyum sağlaması zaman alır. Anlayışları, örf ve âdetleri, kültürleri değişik olan bir topluma ısınmak, onlarla bir anda haşır neşir olmak elbette kolay olmaz. Nasıl karşılanacağı, ne gibi hadiselerle karşılaşacağı bilinemez. Onların fert ve toplum psikolojisini, yaşayış tarzlarını, nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadıklarını öğrenmek zaman alır.

Her yönetici ve davetçinin;

Kendi gücünü,

Karşı tarafın veya tarafların gücünü,

Yaşadığı toplumun inanç, örf, adet ve kültürünü çok iyi bilmesi, bu hususlarda çok sağlam bilgilere sahip olması gerekir. Bir yöneticinin, bir davetçinin bir çok özelliklere sahip olması yanında yönettiği, davet ettiği, tebliğ ettiği toplumu da çok iyi tanıması lazımdır.

O bakımdan, bir beldeye veya bölgeye hicret eden bir insanın o belde ve bölgeyi iyi bir şekilde tanıması, yapacağı hizmetleri kolaylaştıracak ve başarılı olmasını sağlayacaktır.

Tanımadığı bir bölgeye, bir topluma hicret eden bir davetçi, bir eğitimci, kendini ortaya koymadan;

Ora halkını konuşturmalı,

Düşünce ve fikirlerini öğrenmeye çalışmalı,

Meselelere yaklaşım tarzlarına vâkıf olmaya gayret etmeli,

Birleştikleri, ihtilaf ettikleri konulara muttali olmalı,

Çekişmeli oldukları meselelerin sebeplerini,

Yönetim tarzlarını, yönetim anlayışlarını,

İslâm’a yaklaşımlarını ve yaşayışlarını öğrenmeli,

Yukarıda da ifade edildiği gibi, toplumu bütünüyle tanımaya çalışmalıdır.

İbrahim aleyhisselamın Mısır’a vardığı zaman karşılaştığı şu hadise, bunun çok canlı bir örneğidir:

İbrahim aleyhisselam, Mısır hududundan içeri girince, sarayın dalkavukları koşa koşa Mısır kralına geldiler. Bir yabancının, yanında çok güzel bir kadınla ülkesine girdiği haberini ulaştırdılar. Kral hemen adamlarını gönderdi. Adamlar, İbrahim aleyhisselama yanındaki kadının kim olduğunu sordular.

İbrahim aleyhisselam din kardeşi olduklarını kastederek;

- Kız kardeşimdir, dedi. Hanımımdır, demedi.

Çünkü kral, ülkesine gelen yabancı kadınlardan güzel olanları sarayında alıkormuş. Kadının yanındaki erkek, kocası ise öldürür, kardeşi veya başka bir yakını ise serbest bırakırlarmış.

İbrahim aleyhisselam, onların bu durumunu bildiği veya Allah Teâlâ ona vahiy ile bildirdiği için böyle hareket etti.

Şayet bu bilgiye sahip olmamış olsaydı da Sâre Validemizin hanımı olduğunu söyleseydi, o zâlim kral tarafından öldürülebilirdi.

Görüldüğü gibi, hicret edilen bir beldenin örf ve adetlerini sosyal yaşantısını bilmek, yerine göre o kişinin hayatını kurtarmasına bile vesile olmaktadır.

Kral, Sâre Validemizi sarayına getirtti. Ona tasallut etmek istedi. Sâre Validemiz:

- Ya Rabbi! Beni bu kâfirin tasallutundan koru, diye dua etti. Kâfirin nefesi tutulup donup kaldı. Yere düşüp debelenmeye başladı.

Sâre Validemiz:

- Ya Rabbi! Bu kâfir ölürse, “Onu, bu kadın öldürdü.” derler dedi. Kâfir, eski haline döndü. Sâre Validemize yeniden tasallut etmek istedi.

Sâre Validemiz yine:

- Ya Rabbi, beni bu kâfirin tasallutundan koru, diye dua etti. Kâfir yine donup kaldı. Yere düşüp debelenmeye başladı.

Sâre Validemiz tekrar:

- Ya Rabbi! Bu kâfir ölürse, “Onu, bu kadın öldürdü.” derler dedi. Zâlim kral eski haline döndü. İçine büyük bir korku düştü. Dehşete kapıldı. Sâre Validemizden uzaklaştı ve avânesini çağırarak:

- Bana bir insan değil, bir cin getirmişsiniz. Beni çarptı, diye bağırıp çağırdı.

Hacer adındaki cariyesini de vererek, Sâre Validemizi İbrahim aleyhisselamın yanına gönderdi.

Kıssanın bu bölümü de ibretlerle doludur. Şayet bir mü’min, bir davetçi, yalnız Allah Teâlâ’nın rızası, O’nun dininin yüce esaslarını tebliğ, insanları batıldan Hakk’a  davet için hicret ederse,  onun yardımcısı Allah’tır. Onun namus ve iffetini her türlü tasalluttan koruyacak olan yine Cenab-ı Hak’tır.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği(nin karşılığı) vardır. Artık her kim nail olacağı bir dünya (malı) veya nikah edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş ise, onun hicreti, hicret etmiş olduğu şeyedir.” (Buhari)

Görüldüğü gibi hicret ancak Allah rızası için, O’nun dinine hizmet için yapılırsa makbûldür. Memduhtur. Aksi takdirde, yani dünyalık bir şey, dünyevî çıkarlar için bir yerden başka bir yere taşınmanın, bir yerden bir başka yere göç etmenin Allah indinde hiçbir değeri yoktur. Hicret sevabı yoktur.

2- Nuh aleyhisselam kıssasında da görüldüğü gibi bir peygambere, bir sâlihe, bir Allah dostuna neseben yakın olmak veya zahiren onun çevresinde, yakınında, onun yaşadığı beldede bulunmak, onu tanımak için yeterli sebep değildir.

Nitekim İbrahim aleyhisselamı, babası tanıyamadı. Onun manevî derecesini, Allah katında ulaştığı mertebeyi, O’nu  Allah Teâlâ’nın dost ittihaz ettiğini idrak edip anlayamadı da, kendisini ebedî kurtuluşa davet eden evladına: “Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım. Uzun bir müddet benden uzak dur, dedi.” (Meryem 46) Böylece ebediyyen helak olanlardan oldu.

Rivayete göre İbrahim aleyhisselamın babasının asıl adı Târık idi. Nemrut, onu puthaneye memur olarak vazifelendirince putlardan birinin adı olan Âzer ismini aldı.

İbrahim aleyhisselam, 7-8 yaşına geldiği zaman bir gün babasına şöyle sordu:

- Babacığım benim Rabb’im kimdir?

Babası:

- Senin Rabb’in annendir, dedi.

İbrahim aleyhisselam:

- Peki annemin Rabb’i kimdir? dedi.

Babası:

- Annenin Rabb’i benim, dedi.

İbrahim aleyhisselam:

- O halde senin Rabb’in kimdir? diye sordu.

Babası:

- Benim Rabb’im de Nemrut’tur, dedi.

İbrahim aleyhisselam:

- Nemrut’un Rabb’i kimdir? diye sorunca; babası Âzer, İbrahim aleyhisselamın bu sorusu karşısında şaşırıp kaldı. Bir cevap veremedi. Her zâlim zorbanın yaptığı gibi, şiddete başvurdu. İbrahim aleyhisselamı şiddetle tokatladı ve bir daha böyle konuşmalar yapmaktan men etti.

Görüldüğü gibi, evladını anlayamadı, ondaki tevhid nurunu fark edemedi. Küfür ve şirki, basiret ve ferasetini köreltti de, hakikata muttali olamadı.

Diğer taraftan putperestliğin merkezinde, puthanede vazifeli idi. Evladının büyüdüğü zaman putları ve putçuluğu kökünden kazıyacak olan putlara ve putçuluğa karşı açacağı tevhid mücadelesini farketti de, bir taraftan putçuluk gayreti, diğer taraftan da bulunduğu mevkiyi, Nemrut ve avânesi yanında sağladığı itibarını kaybedeceği endişesiyle oğlu İbrahim aleyhisselama şiddet gösterdi.

Zamanımızda İslâm’a karşı tavır alanlar, İslâm’a ve müslümanlara savaş açanları psikolojik ve sosyolojik yönden inceleyiniz. Netice değişmez.

Geçmişteki kişi ve toplumların psikolojisinde ne varsa, şimdiki kişi ve toplumlarda da aynısı vardır. Mevcut sistemin rantını yiyenler, toplumu sömürenler, bu imkanların, işgal ettikleri makam ve mevkilerin ellerinden alınma korkusu, mevcut sistem içinde elde ettikleri itibarlarının yok olma endişesi ve sosyal yaşantılarının alt üst olacağı, zabtu rabt altına alınıp behimî yaşantılarına, şehevî arzu ve isteklerine fırsat verilmeyeceği korkusuyla İslâm’a ve müslümanlara karşı çıkmaktadırlar.

3- Müslüman, mütevekkil olmalıdır. Kendi yapması gerekeni yaptıktan sonra işin neticesi ne olursa olsun, ister istediği şekilde, isterse hiç arzu etmediği bir tarzda zuhur etsin, sabretmeli, şükretmeli, sonucu tam bir teslimiyetle karşılamalı, sadece Allah Teâlâ’ya güvenip dayanmalıdır.

Her gün kırk defa Rabb’imize verdiğimiz sözü hafızamızda çok canlı tutmalı, bu sözümüze sâdık kalmalıyız. Her gün beş vakit namazda kırk defa Fatihayı şerife okuyor ve Rabb’imize: “Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Sen’den yardım dileriz.” (Fatiha 5) diye söz vermiyor muyuz?

Kula kulluk yaparsak, nefsimizin bitmek, tükenmek bilmeyen İslâm dışı arzu ve isteklerine boyun eğer, şeytan-ı lainin adımları ardınca gidersek, Rabb’imize güvenip dayanacağımıza, O’ndan yardım bekleyeceğimize; fânilere, fasık ve fâcirlere, kafir ve müşriklere güvenir, onlardan yardım dilersek akıbetimiz nice olur? Bu sorunun cevabı biz müslümanların bugünkü perişan hâli değil midir?

Ecdadımız ne güzel söylemiş: “İnsana güvenme ölür, ağaca dayanma kurur.”

Yukarıda da zikredildiği gibi, İbrahim aleyhisselam yardıma şiddetle muhtaç olduğu bir zamanda, Nemrut’un dağlar gibi odun yığdırıp tutuşturduğu o cehennemî ateşe atılmak üzere iken,

Bir melek gelip:

- Rüzgarlar emrimdedir, müsaade et, ateşi göklere savurayım.

Diğer bir melek:

- Sular emrimdedir, ateşi hemen söndüreyim.

Başka bir melek:

- Toprak emrimdedir. İstersen ateşi yerin dibine geçireyim, diye yardım teklifinde bulundular.

O, Halilü’r Rahman, tevekkül ve teslimiyetin zirvesindeki  kul, hiçbirine iltifat etmedi.

“Allah bana yeter. O, ne güzel vekildir.” dedi.

Mancınıkla fırlatılıp ateşin içine düşerken:

Cebrail aleyhisselam gelip:

- Bir isteğin var mı? diye sorunca,

- Benim senden bir isteğim yok, dedi.

- Niçin Allah’tan yardım istemiyorsun? deyince;

- O, benim hâlimi biliyor, diye cevap verdi. Bütün yardım tekliflerini reddedip, bütün kalbiyle, tam bir tevekkül ve tam bir teslimiyetle Rabb’ine yöneldi.

Dost, dostu yardımsız bırakır mı hiç?

“Rabb’im beni yakarsa kendi kusurumdandır. Ateşten kurtarırsa lütfundandır. Her iki halde de ondan hoşnudum. Ondan razıyım.” diyen ve dostluğunu her haliyle ispat eden bir dostu yakar mı? Elbette hayır. Ateş ona gülistan oldu.

Her müslüman, her davetçi, Allah yolunda hizmet ederken uğrayacağı sıkıntılar, eziyet ve işkenceler karşısında İbrahimî bir tevekkül, İbrahimî bir teslimiyet göstermeli, yalnız Allah Teâlâ’ya güvenip dayanmalı, O’na iltica edip, O’na yönelmelidir.

İşte o zaman ibadetlerle ulaşılamayan öyle manevi bir huzur yaşanıyor ki, bunun kelimelerle ifadesi mümkün değildir.

12 Eylül 1980 askeri darbesi yapılmış, çeşitli kesimlerden bir çok insan, ya tutuklanıp hapislere atılmış, ya da günlerce göz altına alınmıştı.

O darbe sonrasında bizi de iki-üç gün göz altına aldılar. Sebebi; İslâmî çalışmalar yapmak, özellikle gençlere dînî sohbetler yapıp İslâmî eğitim vermek.

Göz altına alındığımız karakolda, sarhoşların hırsızların atıldığı çok dar, izbe bir yere beş-altı kişiyi beraberce sokup kapıyı üzerimize kilitlediler. Karakola bir ikindi namazından sonra getirilmiştik. Çeşitli sorgulamalar, ifade almalar sonunda akşam namazı vakti olmuştu. Akşam namazımızı kıldık. Yatsı vaktinden biraz önce bizi o izbe yere soktular. Az sonra yatsı ezanı okundu. Yer çok dar olduğundan diğer arkadaşlara rica ettim, namaz kılacak kadar yer açıldı. Kimi ayakta, kimi oturarak beklediler. Allahu ekber, deyip namaza başladım. Aman ya Rabbi! O ne huzurdu. O ne manevî bir haldi. O neydi ya Rabbi? Vecd miydi, istiğrak mıydı? Bir rüya mıydı? Uyanmasaydım. Uyandırılmasaydım. Bu namaz bitmeseydi. Saatlerce, günlerce devam etseydi. O güne kadar böyle bir namaz kılmamıştım. Kılamamıştım. Allah Teâlâ, böyle gayr-i müsait fizikî şartlarda güzel mi güzel bir çok manevî lütuflarda bulunuyor.

Karakoldaki uzun sorgulamalardan sonra savcılığa götürüldük. İfademizi imanlı, yiğit bir savcı almıştı. Yaptıklarımızda iddia edildiği gibi bir suç unsuru görmedi. Yapılan bir kısım asılsız iddiaları da kâale almadı.

Sonradan öğrendiğimize göre, o zaman bu işlerle ilgilenen bir subay savcıya baskı yapmış. Muhakkak tutuklanıp Konya’ya gönderilmem gerektiğini söylemiş. O zamanlarda Konya’ya gitmek demek, çeşit çeşit işkence demektir. Suçsuz da olsan orada en az altı ay kalmak demektir. Allah razı olsun. Savcı bey, baskılara boyun eğmemiş. İfademiz alındıktan sonra takipsizlik kararı verdi. Yeniden karakola götürdüler. Fakat saatler geçtiği halde, hâlâ karakolda tutuluyoruz. Meğer o malum subay karakola telefon etmiş. O  adamı sakın bırakmayın. Konya’ya göndereceğiz, demiş. Duruma muttali olan savcı bey, karakola telefon edip derhal bırakılmamız için tâlimat vermiş. Nihayet bırakıldık.

Eş, dost, karakolun önünde toplanmış, dışarıya çıkmamızı bekliyorlar. Dışarı çıktık. Birbirimize sarılıyor, kucaklaşıyoruz. Bazıları sevinçten ağlıyor.

Bende ise hiçbir sevinç emâresi görülmüyor, içimde bir burukluk var. O gayr-i müsait şartlara, Allah’ın lütfuyla o kadar ısınmıştık ki, oradan ayrıldığım için üzülüyordum.

O sıkıntılar içinde görülmemiş bir gönül neşesine, bir kalp huzuruna kavuşmuştuk. O’nun için orada bir müddet daha kalmak, o haz ve süruru bir süre daha tatmak istiyordum.

Aziz kardeşim! O iki-üç gün içinde çektiğimiz sıkıntı ve eziyet kayda değmeyecek kadar basitti. Peki öyleyse kayda değmeyecek kadar basit olan bu sıkıntıları niçin anlatıyorsun diyeceksiniz?

Anlatmamın elbette bir sebebi var.

Düşünelim, derinlemesine tefekkür edelim bir kere...

Kırık dökük, bin bir kusurla yaptığımız küçücük hizmetler karşılığında Rabb’imiz nice lütfularda bulunuyor, yardımcı oluyor. Bizi yalnız bırakmıyor. Ya bütün gücümüzle, bütün varlığımızla yalnız Allah rızası için İslâmî hizmetlere koyulur, kulluk vazifelerimizi doruk noktada yerine getirmeye çalışırsak... Çalışmalarımızda, hizmetlerimizde, kulluk vazifelerimizde nasıl yardım olunacağımızı, ne gibi lütuf ve ihsanlara gark olacağımızı bir teemmül edelim. Teemmül edelim de gayret kuşağını kuşanalım. Şu ayet-i kerimeyi çok çok tefekkür edelim:

“Ey iman edenler! Şayet siz Allah’a (din-i İslâm’a) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder. Ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed 7)

Şayet belâ ve musibetlere sabredilir, “Beterin beteri vardır.” diyerek şükredilir, sıkıntı ve eziyetlere tahammül gösterilirse, o belâ ve musibet örtüsü altında nice gizli lütuflara, ikramlara, ihsanlara nail olunacaktır. Keşke anlayabilsek, idrak edebilsek.

 

        İlâhî! El açtım çevirme geri,

        Lutfeyle de olam bir Allah eri.

        Rasulün buyurdu, inandım billâh,

        Mayamıza koydun Sen bu cevheri.

 

        Güçsüz bî çareyim, sığındım sana.

        Koydum şu başımı Senin yoluna.

        Basiret ver, feraset ver Allah’ım,

        İbret almak nasip eyle kuluna.

 

        Bir gönül ver, içi dolu nur olsun.

        Nefis, şeytan, kötülerden dûr olsun.

        Sâlih amel, güzel hizmet lutfeyle,

        İmanımı koruyacak sûr olsun.

        Amin.

a a a

 

Issız bir vadide iki can

 

Daha önce bahsedildiği gibi, Mısır dönüşünde İbrahim aleyhisselam, Sâre ve Hacer Validelerimizle beraber Filistin’e dönüp Sebu denilen, su bulunmayan kıraç bir yerde konakladılar. İbrahim aleyhisselam orada bir kuyu kazdı. Çok bol ve tatlı bir su çıktı. Orada ekip dikmeye, ailesinin ihtiyaçlarını temin etmeye başladı. Daha sonraları civar beldelerden bir kısım kimselerin de yerleşmesiyle orası bir kasaba haline geldi.

Günler, aylar ve yıllar geçiyor, İbrahim aleyhisselam da, Sâre Validemiz de yaşlanıyorlardı. O güne kadar da bir evlatları olmamıştı.

Sâre Validemiz, cariyesi olan Hacer Validemizi önce azad etti. Sonra da İbrahim aleyhisselam ile evlendirdi.

İbrahim aleyhisselam şöyle dua  etmişti:

“Rabb’im, bana sâlihlerden olacak bir evlat ver.” (Saffat 100)

Allah Teâlâ, İbrahim aleyhisselamın duasını kabul buyurdu. Ona önce Hâcer Validemizden İsmail aleyhisselamı, daha sonra da ilerlemiş yaşına rağmen Sâre Validemizden İshak aleyhisselamı lutfetti. Böylece Allah Teâlâ kendisine iki hanımından iki sâlih evlat ihsan etti.

Daha sonraları Allah Teâlâ’nın emri üzerine, Hacer Validemizi ve oğlu İsmail aleyhisselamı yanına alarak, o zaman ıssız, ekinsiz ve susuz bir vadi olan, şimdiki Kabe’nin bulunduğu yere getirdi. Orada bulunan büyük bir ağacın altına yerleştirdi. O zaman İsmail aleyhisselam annesinin sütünü emmekte olan küçük bir çocuktu. Yanlarına bir kırba su, bir dağarcık hurma bırakarak dönüp geldiği yere  gitti. Issız bir vadide iki can, anne ve oğul başbaşa kaldılar.

Bu kıssayı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle haber veriyor:

“Kadınlar uzun etek kullanmasını ilk defa İsmail’in annesinden (Hacer’den) öğrenmişlerdir. Hacer, Sâre’den izini gizlemek için uzun eteklik giymişti. İbrahim onu oğlu daha emzikte iken beraberine alıp (Mekke’ye) getirdi. Mescidin yukarılarına düşen zemzem kuyusunun üstündeki büyük bir ağacın yanına koydu. O zaman Mekke’de kimse yoktu. Orada su da yoktu. O ikisini orada bir dağarcık hurma ve bir kırba su ile yalnız bıraktı. Sonra geldiği yerden gerisin geri gitmeye başladı.

İsmail’in annesi (Hacer) ise onun ardına düşüp: “Ey İbrahim! Ne görüşecek kimsenin ne de hayat eserinin bulunduğu bir vadide bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” dedi.

Bunu bir kaç kez tekrarlamasına rağmen İbrahim dönüp Hacer’e bakmadı. Bunun üzerine Hacer İbrahim’e şöyle dedi:

- Bunu, sana Allah mı emretti?

- Evet.

- Öyleyse Allah bize yeter, deyip geri döndü. İbrahim yoluna devam etti. (Mekke’nin üstündeki) tepeye ulaşıp O’nu göremeyecekleri bir yere varınca, Beyt-i Şerife yönelip ellerini kaldırarak şu duayı yaptı:

“Ey Rabb’imiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, zürriyetimden bir kısmını senin Beyt-i  Harem’in (Kabe’nin) yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver. Umulur ki bu nimetlere şükrederler.” (İbrahim 37)

İsmail’in annesi bir yandan oğlu İsmail’i emzirirken bir yandan da bırakılan sudan içiyordu. Nihayet kaptaki su bitti. Hem o, hem de oğlu susadı. Çocuğu o haliyle görmek istemediği için yürüdü gitti. Safâ’yı, tırmanabilecek en yakın dağ olarak bulunca hemen oraya tırmandı. Etrafta kimse var mıdır, diye bakındı. Kimseyi göremedi. Sonra Safâ’dan indi. Vadiye ulaşınca, eteklerini topladı. Acelesi olan bir insan yürüyüşüyle vadiyi geçti. Merve’ye gelip üstünde durdu. Bir kimseyi görebilecek miyim diye etrafa bakındı. Kimseyi göremedi. Bunu yedi kere yaptı. (Safâ ile Merve arasında yedi kere koşarak gidip geldi.) İşte bugün hacılar bunu aynen yapmaktadırlar. (Son defa) Merve’ye çıkınca bir ses duydu. Kendi kendine “Sus” dedi. Sonra dinledi ve yine aynı sesi duydu. “Ey sesin sahibi! Sesini duyurdun. Şayet bize yardım etmek kudretinde isen yardım et.” dedi. Bir de baktı ki zemzemin yanında bir melek. Melek ökçesiyle ya da kanadıyla yere vurup su aramaya başladı. Nihayet su yerden fışkırıp çıktı. Hacer hemen suyun çevresini havuz gibi yaptı. Bu arada, kabına da su dolduruyordu. O avuçladığı kadar yerden fışkırıyordu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Allah, İsmail’in annesine rahmet etsin. Eğer zemzemi kendi haline bıraksaydı, yahut avuçlamasaydı, zemzem şimdi ırmak haline gelirdi.” buyurdu. Hacer doya doya zemzemden içti ve çocuğunu emzirdi. Melek ona:

- Kayboluruz ve helak oluruz diye korkma! Şurada Allah’ın bir evi (Kabe) vardır. İşte bu çocukla babası onu bina edecekler. Allah o işin ehlini asla zayi etmeyecektir, dedi. O zamanlar Beytullah yerden küçük bir tepe gibi yüksekte idi. Sağından, solundan seller akardı. Uzun zamanlar böyle idi. Hacer böyle yaşıyorken, nihayet Cürhümiler’den bir topluluk ya da bir aile Kedâ yolundan sökün edip geldiler. Mekke’nin alt kısmında konakladılar. Havada bir kuşun bir yerin üzerinde uçtuğunu görünce:

- Mutlaka buralarda su vardır. Halbuki daha önceleri burada su yoktu, dediler. Bunun üzerine oraya doğru bir ya da iki kişi gönderdiler. Onlar gidip baktılar ve suyu gördüler. Gelip haber verdiler. Kalkıp beraberce suyun yanına geldiklerinde İsmail’in annesiyle karşılaştılar ve:

- Senin yanında konaklamamıza izin verir misin? diye teklifte bulundular.

- Evet konaklayabilirsiniz. Lâkin su da mülkiyet hakkınız yoktur, dedi.

- Olur, dediler.

İsmail’in annesi buna sevinmişti. Zaten yalnızlıktan sıkılmış, insan arar olmuştu. Nihayet orada konakladılar. Daha sonra topluluğa haber verdiler. Onlar da gelip orada konakladılar ve orasını yurt edindiler. Orada evler çoğaldı. İsmail büyüdü. Onlardan Arapça’yı öğrendi. Büyüyüp delikanlı olunca, ondan (İsmail’den) hoşlandılar ve onu kendilerinden bir kızla evlendirdiler.” (Buhari)

 

BİR BABA EVLADIYLA, BİR EVLAT CANIYLA İMTİHAN OLUNUYOR

 

İsmail aleyhisselam, annesi Hacer Validemizin şefkat kucağında, muhabbet kolları arasında her geçen gün serpilip büyüyordu. Nihayet yürüyüp gezecek, koşup oynayacak çağa gelmişti. Bir rivayete göre yedi, başka bir rivayete göre on üç yaşında iken, babası İbrahim aleyhisselam bir rüya gördü.

Zilhiccenin sekizinci günü rüyasında birisinin:

“Allah Teâlâ, oğlunu kurban etmeni emrediyor.” dediğini işitti.

Kendi kendine:

“Bu Allah’tan mıdır, yoksa şeytandan mıdır?” diye tereddütte kaldı. Onun için o güne ‘terviye’ denildi.

Zilhiccenin dokuzuncu günü aynı rüyayı tekrar gördü ve bildi ki Allah’tandır. O güne de ‘arefe’ denildi. Zilhiccenin onuncu gecesinde yine aynı rüyayı gördü ve sabahleyin oğlunu kurban etmeye karar verdi. Onun için Zilhiccenin onuncu gününe ‘yevmü’n-nahr’, kurban günü denildi.

Bu günler, Hac ibadetinin yapıldığı en yoğun günlerdir. Zilhiccenin onuncu günü müslümanların Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

İbrahim aleyhisselam, oğlu İsmail aleyhisselamı kurban etmek için, bir iple  bir  bıçak alarak evinden ayrıldı ve bugün hacıların kurban kestikleri mahal olan Mina’ya doğru yola çıktı. İsmail aleyhisselamın, kurban edilmek için götürüldüğünden haberi olmadığı gibi, annesi Hacer Validemizin de haberi yoktu. Evden çıkıp bir müddet yürüyüp uzaklaştıktan sonra İbrahim aleyhisselam, İsmail aleyhisselama şöyle dedi:

“Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün ne dersin?” dedi. İsmail de cevaben: “Babacığım emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun” dedi.” (Saffat 102)

Her ikisi de büyük bir teslimiyet gösterdi. İbrahim aleyhisselam evladıyla, İsmail aleyhisselam da canıyla imtihan olunuyorlardı. Bu imtihanda muvaffak olmaları için baba oğul birbirine yardımcı oluyor, İsmail aleyhisselam babasının işini kolaylaştırmak için yapması gereken her şeyi yapıyordu.

Bu arada şeytan-ı lain de boş durmuyordu. Onları bu işten vazgeçirip Allah’a asi olmaları için büyük bir çaba gösteriyordu.

Şeytan-ı lain, İbrahim aleyhisselamın oğlunu kurban etmeye götürdüğünü görünce kendi kendine:

“Şayet, bu işte İbrahim ve aile efradını fitneye düşüremezsem bir daha onlardan hiçbir kimseyi  ebediyyen yanıltamam.” dedi.

Sonra insan sûretine büründü. Hacer Validemizin yanına vardı ve ona şöyle dedi:

- İbrahimin’in oğlunu nereye götürdüğünü biliyor musun?

Hacer Validemiz:

- Şu vadiye odun kesmeye götürdü.

Şeytan:

- Hayır, vallahi onu kesmeye götürdü.

Hacer Validemiz dedi ki:

- Hayır asla öyle değil. Çünkü İbrahim oğluna karşı çok merhametlidir.

Şeytan dedi ki:

- O, Allah’ın, oğlunu boğazlamasını emrettiğini zannediyor.

Hacer Validemiz:

- Şayet bu işi Allah Teâlâ emretmişse, en doğru olanı, en güzel olanı, Rabb’ine itaat etmesidir, dedi.

Şeytan-ı lain, Hacer Validemizden ümidini kesti de, doğruca İsmail aleyhisselamın yanına vardı. İsmail aleyhisselam, babası İbrahim aleyhisselamın arkasında yürüyordu.

O’na dedi ki:

- Ey çocuk! Babanın seni nereye götürdüğünü biliyor musun?

İsmail aleyhisselam:

- Şu vadiden ailemiz için odun kesmeye gidiyoruz.

Şeytan:

- Hayır. Vallahi seni boğazlamak için götürüyor.

İsmail aleyhisselam:

- Niçin? diye sordu.

Şeytan:

- Rabbi O’na böyle yapmasını emretti.

İsmail aleyhisselam:

- Rabb’inin kendisine emrettiğini hemen yapsın, dedi ve İsmail aleyhisselam şeytandan yüz çevirdi.

Sonra şeytan-ı lain İbrahim aleyhisselama yöneldi ve:

- Ey şeyh! Nereye gidiyorsun?

İbrahim aleyhisselam:

- Şu vadide yapılacak bir işim var.

Şeytan şöyle dedi:

- Vallahi, rüyanda şeytanın sana gelip oğlunun boğazlanmasını emrettiğini görüyorum.

İbrahim aleyhisselam onu tanıdı ve:

- Ey Allah düşmanı! Benden uzak dur. Vallahi Rabb’imin emrettiği şeyi yapacağım, dedi.

Şeytan-ı lain büyük bir gazapla geri döndü. İbrahim aleyhisselam ve aile efradına hiçbir zarar veremedi. Onlar, Allah’ın yardımıyla, şeytanın istediği şeyi yapmaktan imtina ettiler.

İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre:

İbrahim aleyhisselam, Mina’da bugünkü cemreyi akabenin yanına geldiğinde şeytan ona göründü. İbrahim aleyhisselam yerden yedi adet taş alıp şeytana attı.

Sonra orta cemrenin bulunduğu yerde tekrar göründü. Şeytan-ı laine yedi taş da orada attı. İbrahim aleyhisselam, büyük cemrenin bulunduğu yere gelince şeytan bir daha göründü. İbrahim aleyhisselam yedi taş da orada attı.

İşte bugün hacıların şeytanı temsilen taşladıkları cemreler, İbrahim aleyhisselamın o gün şeytan-ı laini taşladığı yerlerdir.

Nihayet İsmail aleyhisselamın boğazlanacağı yere vardılar. İbrahim aleyhisselam ağlayarak, İsmail aleyhisselamı yere yatırdı. O sırada İsmail aleyhisselam babasına:

- Ey babacığım! Bağımı kuvvetli bağla ki, çabalamayayım, depreşmeyeyim. Elbisemi üzerimden çıkar. Ona kanım bulaşmasın. Sonra annem onu görür de mahzun olur. Bıçağını keskinleştir ve boğazıma süratle çal ki benim için kolay olsun. Çünkü ölümün acısı şiddetlidir. Annemin yanına vardığında O’na selamımı söyle. Şayet annem üzerimdeki gömleği isterse, gömleğimi ona ver. Çünkü o ihtiyarladı. Gömleğimle teselli olur..

İbrahim aleyhisselam şöyle dedi:

- Yavrucuğum! Rabb’imin emrini yerine getirmekte ne güzel yardımcısın.

Her şeyi İsmail aleyhisselamın dediği gibi yaptı. İbrahim aleyhisselam ağlarak İsmail aleyhisselamı öpüyor, İsmail aleyhisselam da ağlıyordu.

İbrahim aleyhisselam bıçağı İsmail aleyhisselamın boynuna çaldı. Fakat bıçak kesmedi. İki veya üç kere çaldığı halde kesemedi.

Bunun üzerine İsmail aleyhisselam:

- Babacığım! Sen yüzüme bakıyor, bana olan merhametinden dolayı bıçağı boğazıma hızlı çalamıyorsun. Ben yüzümü yere döneyim veya gözümü bağla. Senin bana acıman, seninle Allah’ın emri arasına girmesin. Hem ben de bıçağı görmemiş olurum, dedi.

İbrahim aleyhisselam İsmail aleyhisselamın dediği gibi yaptı. Sonra bıçağı boğazına çaldı. Bıçak yine kesmedi.

Birden bir nida yükseldi:

- Ya İbrahim! Rüyanı doğruladın.

O sırada Cibril-i emin, Allah Teâlâ’nın emriyle Cennet’ten çok büyük bir koç alarak:

- Allahu Ekber! Allahu Ekber! diyerek semadan hızla inmeye başladı.

Cebrail’in tekbirini işiten İbrahim aleyhisselam anladı ki, müşkili halledildi, o da:

- La ilahe illallahu vallahu ekber, diye tehlil ve tekbir getirdi.

İsmail aleyhisselam Cebrail aleyhisselamın tekbirini, babasının tehlil ve tekbirini işitince, bildi ki Allah Teâlâ rahmet etti, onlara acıdı. O da:

- Allahu ekber ve lillahil hamd, diyerek tekbir ve tahmid etti.

Böylece hem İbrahim aleyhisselam ve hem de İsmail aleyhisselam, nasıl sabırlı ve sadık kul olduklarını göstermiş oldular. Cennetten getirilen koç, İsmail aleyhisselamın yerine kurban edildi.

Bu kıssa Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“(İsmail) babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin? dedi. O da dedi ki, Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun.

Her ikisi de teslim olup, (ismail’i) alnı üzerine yatırınca, Ey İbrahim! Rüyanı doğruladın. Biz muhsinleri böyle mükafatlandırırız. Çünkü bu gerçekten çok açık bir imtihandır, dedik.

Biz oğluna bedel olarak ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir ün) bıraktık. İbrahim’e selam dedik. Biz muhsinleri böyle mükafatlandırırız. Çünkü O, bizim mü’min kullarımızdandı.” (Saffat 102-111)

 

 

 

KABE YENİDEN BİNA EDİLİYOR

 

 

İbrahim aleyhisselam, zaman zaman gelip Hacer Validemizi ve İsmail aleyhisselamı ziyaret ediyordu. Bu arada İsmail aleyhisselam evlilik çağına gelmiş ve Cürhümiler’den bir kızla evlenmişti. O sıralarda da Hacer Validemiz doksan yaşlarında iken vefat etti ve Hicri İsmail’de, Altınoluk’un altına  defnedildi. İbrahim aleyhisselam Hacer Validemizin vefatından sonra da üç kere Mekke’ye geldi. Üçüncü gelişinde İsmail aleyhisselam ile beraber Kabe-yi Şerifi yeniden bina ettiler. Bu hususu Peygamberimiz sallallahu aleyhi  ve sellem şöyle anlatıyor:

“Nihayet İbrahim geride bıraktıklarını görmeye geldi. İsmail’i (evinde) bulamadı. Hanımına nerede olduğunu sorunca, hanımı:

- Rızkımızı  temin etmek için gitti, dedi.

Sonra burada nasıl yaşadıklarını ve neler yaptıklarını sordu, kadın:

- Şiddetli darlık ve sıkıntı içinde yaşıyoruz, diye şikayette bulundu.

İbrahim şöyle dedi:

- Kocan geldiği zaman, benden selam söyle. Kapısının eşiğini değiştirsin. Sonra ayrılıp gitti.

İsmail dönünce bir şeyler hissetti ve:

- Buraya kimse geldi mi? diye sordu.

Kadın:

- Evet, yaşlı bir adam geldi. Seni,  nasıl yaşadığımızı ve  geçimimizi sordu. Ona sıkıntıda olduğumuzu söyledim.

İsmail:

- Peki sana bir tavsiyede bulundu mu? dedi.

Kadın:

- Evet. Sana selam söylememi ve kapının eşiğini değiştirmeni söyledi..

İsmail:

- İşte O benim babamdır. Bana senden ayrılmamı emretmiştir. Haydi ailene dön, dedi. Onu boşayıp Cürhümî Kabilesi’nden başka bir kadınla evlendi.

İbrahim onlara uzun bir süre sonra tekrar geldi. Fakat yine İsmail’i bulamadı. Karısına nerede olduğunu sordu.

Karısı da:

- Rızkımızı temin etmek için gitti, dedi.

İbrahim aleyhisselam:

- Geçiminiz nasıl gidiyor, diye sordu.

Kadın:

- Allah’a şükür iyi gidiyor. Hiçbir sıkıntımız yoktur. Gayet rahatız, diye cevap verdi. İbrahim aleyhisselam:

- Yemeğiniz nedir?

Kadın:

- Et.

İçeceğiniz nedir?

- Su, dedi.

Sonra İbrahim aleyhisselam onlar için şöyle dua etti:

- “Allah’ım! Onların etlerine ve sularına bereket ver.”

O zamanlarda hububat yoktu. Eğer hububat olsaydı, İbrahim aleyhisselam onun da artması için dua ederdi. İbrahim aleyhisselamın duası bereketiyle et ile su, Mekke’den başka bir yerde oradaki kadar hiç kimsenin sıhhatine faydalı olmazdı.

Daha sonra İbrahim aleyhisselam:

- Kocan geldiği zaman benden ona selam söyle, kapısının eşiğini değiştirmesin, dedi.

İsmail geldiği zaman:

- Bize kimse geldi mi? diye sordu.

Kadın.

- Evet. Yaşlı bir adam geldi. Güzel yüzlü idi. Seni sordu. Ben de senin nerede olduğunu haber verdim. Yaşantımızın nasıl olduğunu sordu. Ben de gayet iyi yaşadığımızı söyledim.

İsmail:

- Peki sana bir şey tavsiye etti mi?

Kadın:

- Evet. Sana selam söylememi, bir de kapının eşiğini değiştirmemeni tavsiye etti.

İsmail:

- İşte o benim babamdır. Sen de benim eşimsin ve senden ayrılmamamı emretti, dedi.

İbrahim aleyhisselam, bir müddet daha onlardan ayrı yaşadı. Sonra tekrar dönüp geldi. İsmail’in zemzeme yakın bir yerde büyük ağacın altında kendisine ok hazırlamakta olduğunu gördü. İsmail, onu görünce hemen ayağa kalktı. Uzun zaman ayrı kalan bir evladın babaya ve bir babanın da evlada davrandığı gibi sarılıp öpüştüler. Sonra İbrahim aleyhisselam:

- Ey İsmail! Allah bana bir şey emretti.

İsmail:

- Öyleyse Allah’ın emrini yerine getir.

İbrahim aleyhisselam:

- Bana yardım eder misin?

İsmail:

- Tabii ederim, dedi.

İbrahim aleyhisselam:

- Allah bana burada bir beyt (Kabe) yapmamı emretti, dedi ve etrafındaki yüksekçe bir yeri gösterdi. İşte böylece Beyt-i Şerifin temellerini yükselttiler.

İsmail taş getirdi. İbrahim binayı yaptı. Bina biraz yükselince, Hacer-i Esved’i getirip bulunduğu yere koydu. Üzerine çıkıp Kabe’yi tamamlamaya başladı. İsmail taş getiriyor, babası yapıyordu. Bir yandan da şöyle diyorlardı:

“Rabb’imiz! Bizden bu (hayırlı ameli) kabul et. Şüphesiz işiten ve bilen ancak Sensin.” (Bakara 127) Böyle dua ederek çepeçevre tamamlanıncaya kadar Beytullah’ı yapmaya devam ettiler.” (Buhari)

Kabe’nin yapımı tamamlanınca Allah Teâlâ, İbrahim aleyhisselama bütün insanları haccetmek için davet etmesini emretti. Şöyle buyurdu:

“İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yollardan yorgun argın develer üzerinde gelenler, kendilerine ait birtakım yararları yakinen görsünler. Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kabe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin.” (Hac 27-28)

İbrahim aleyhisselam, bu emir üzerine Ebu Kubeys Dağının üstüne çıkıp dört bir tarafa şöyle nida etti:

- Ey insanlar! Allah Teâlâ, şu beyti haccetmenizi size farz kıldı.

O günden beri insanlar akın akın Kabe’ye geldiler. Kimi yayan, kimi binekli olarak uzun ve meşakkatli yolları aşıp o kutsal beldeye ulaştılar. Beytullah’ı büyük bir şevk ve aşkla tavaf ettiler, menasık-ı haccı büyük bir coşkuyla ifa ettiler.

Zemzemi içerken, Safa ile Merve arasında sayederken, Hacer Validemizin hissettiklerini hissetmeye çalıştılar. Gönlü yanık müslümanlar milyonlarca Hacer oldu, milyonlarca İsmail için bir âb-ı hayat, bir selsebil aradılar.

Mina’da, oğlunu boğazlamak imtihanıyla karşı karşıya kalan İbrahim aleyhisselamı, canıyla imtihan olunan İsmail aleyhisselamı yâd ettiler. O büyük teslimiyet ve sadakatten hisse aldılar. O heyecanı, o hüznü, o sevinci bütün canlılığı ile yaşadılar.

İbrahim aleyhisselamı, İsmail aleyhisselamı ve annesi Hacer Validemizi yanıltmak için türlü türlü tuzaklar kuran şeytan-ı laini temsilen, cemreleri büyük bir hışımla taşladılar.

Sonra İsmail aleyhisselamın yerine, cennetten getirilip boğazlanan koçu, Allah Teâlâ’nın İbrahim ve İsmail aleyhisselama olan o büyük lütfunu hafızalarında yeniden canlandırdılar. Aynı heyecanla kurbanlarını keserek, kendilerine bu imkanı bahşeden Allah Teâlâ’ya hamdettiler, şükrettiler.

Bir taraftan hac farizasını ifa etmenin, böylece günahlardan arınmanın büyük sevinç ve süruru, diğer taraftan o kutsal beldeden ayrılmanın hüznü ile yurtlarına döndüler.

Yüzyıllardan beri bu hep böyle devam edegeldi. Zamanımızda da aynı sevda, aynı heyecan ve aynı coşkuyla milyonlar o kutsal şehir Mekke’ye, onun kalbi Kabe’ye, ahir zaman nebisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin beldesi Medine’ye, onun kalbi Ravza’ya akın ediyorlar.

Gidemeyenler büyük bir hasretle iç geçiriyor, giden kardeşlerine gıpta ediyor, onlardan dua talep ediyorlar.

Gelecek hac ve umre mevsiminde kendilerinin de o mutluluğu tatmaları, gönüllerinde alev alev yanan hasret ateşinin, sessiz sedasız iniltilerinin dinmesi için yüce Yaratana dua ve niyazda bulunuyorlar.

Bir tarafta Kabe, Beytullah, diğer tarafta Ravza, Kabr-i Şerif-i Mustafa... Hangi mü’min gönül buna tahammül eder? Onları görüp ziyaret etmeden hangi mü’minin gönlü karar kılar?

 

BİR HATIRA

 

Söz buraya gelmişken içimden bir ses, can kulağıma şu hatıramı yâd etmemi fısıldadı.

Sene 1981. Kayseri’de Kazancılar Çarşısı’ndayım. Eskiden bu çarşıda kazancı esnafı bulunduğundan bu adla anılıyordu. Şimdi orada kazancılar yok. Sarrafların çoğunlukta olduğu bir çarşı. Caddenin bir tarafından öbür tarafa geçmek için yönelmiştim. Baktım ki Kayseri’nin meczub velisi Cemil Baba da benim bulunduğum tarafa geçmek üzere. Onu bekledim. Çünkü her karşılaştığımızda yaklaşır bazı şeyler söylerdi. O gün de yanıma yaklaştı. Kulağıma eğildi ve şöyle dedi:

- Medine’ye gidelim. Muhammed’imizi alıp gelelim. Araplar O’nun kıymetini bilmiyorlar.

 Yıllar önce rahmeti Rahman’a kavuşan Cemil Baba, o Allah dostu, az konuşur, öz konuşur, hikmetli konuşurdu.

Bu hikmetli sözünün: “Medine’ye gidelim.” kısmını anlamıştım. Kısa bir zaman içinde, o mukaddes beldelere gitmek, Efendimiz, canımız, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemi ziyaret etmek, Hâk-i pâyine yüz sürmek biiznillahî Teâlâ nasip olacaktı. Buna bütün kalbimle inanıyordum. Nitekim öyle de oldu. Ortada, görünürde hiçbir şey yokken yüce Rabb’im lutfetti. Bir hafta içinde pasaportumuzu aldık. Bütün hazırlıklarımızı tamamlayıp yola çıktık. Yolculuğumuz Şâm-ı Şerif üzerinden oldu. Nice tecellilerle nice nice ilâhî lütuflarla dolu bir umre yaptık.

Fakat, “Muhammed’imizi alıp gelelim. Araplar O’nun kıymetini bilmiyorlar.” sözü beni derin düşüncelere, derin tefekkürlere daldırdı.

Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de kaldığımız otuz beş gün içinde gördüm ki, o mübarek beldelere hizmet etmekte olan Suudiler, her ne kadar bu mübarek beldelerde çok büyük imar faaliyeti yapıyorlarsa da, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetine uymakta, O’na saygı göstermekte kusur ediyorlar.

O güzel ecdadımız, o güzel insanların, Osmanlılar’ın göstermiş oldukları saygı, sünnet-i seniyyeye tebeiyyet ve dillere destan olan hassasiyetleri nerede, Suudiler’in yaptıkları nerede?

Anladım ki insanımıza, öğrencilerimize Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi çok daha iyi tanıtmak, O’nun sünnet-i seniyyesini hayata yansıtmak, O’nun ahlakıyla ahlaklanmak hususunda daha çok gayret sarf etmek, mü’min gönüllerin O’nun hasreti, O’nun sevdası ile yanıp yakılmasını sağlamak için durup dinlenmeden çalışmak gerekiyor. Her zamankinden daha bir aşkla, daha bir sevda ile, daha bir özveri ile....

Umre dönüşünde bu husustaki gayretim, şevkim her geçen gün hızla artıyor, büyük bir heyecan duyuyordum. Ulaşabildiğim herkese ve özellikle öğrencilerime:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin hayatı canlı bir Kur’an’dır.

Onun yaşantısı Kur’an’ın arı duru bir tefsiridir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi tanımadan Kur’an’ı anlamak mümkün değildir.

En büyük keramet sünnet-i seniyye üzere yaşamaktır, telkinlerinde bulunuyordum.

Böylece, o günlerde bir kısım kişiler ve mihraklar tarafından   hadis-i şeriflere ve sünnet-i seniyyeye karşı başlatılan yıpratma faaliyetlerine karşı da müslümanları, öğrencilerimizi uyarmış, tahkim etmeye çalışmış olduk.

Her şey, Allah Teâlâ’nın takdiri iledir.

Bize düşen kulluğumuzun gereğini ihlasla yapmaktır.

Neticede Allah Teâlâ’nın dediği olur.

Kul ise yaptığının karşılığını bulur.

Asırlardan beri Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin aşkıyla yanıp yakılan müslümanlar, hasret yüklü, sevda yüklü mü’min gönüller, Mekke-i Mükerreme’ye, Medine-i Münevvere’ye akın etmişler, oraların feyz ve bereketini ülkelerine taşımışlardır.

İşte onlardan biri... Mehmet Akif Ersoy, bir Sudanlı’nın huzur-u Peygamberî de Kabr-i Şerif-i Mustafa’da nasıl can verdiğini şöyle dillendirmektedir:

 

        “Henüz dua ediyordum ki, ya Rasulallah!

        Nidası kükreyerek, bir kanatlı tayf-ı siyah,

        Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,

        Süzüldü uçtaki Babüs selam önünde yere.

        Mehip sayhası hâlâ fezadan çınlardı,

        Ki yükselip yeniden vardı geçti eb’adı.

        Düşünce Ravza-i Peygamber’in ayaklarına,

        Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına.

        Dikildi cephe-i dîdar önünde, müstağrak,

        Diyordu inleyerek

        - Ya Nebi şu hâlime bak.

        Nasıl ki bağrı yanar gün kızınca sahranın,

        Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!

        Harîmi pâkine can atmak istedim durdum,

        Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.

        Tahammül et dediler, hangi bir zamana kadar?

 

        Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var.

        Gözümde tüttü bu, andıkça yandığım toprak,

        Önümde durmadı artık ne hânümân, ne ocak...

        Yıkıldı hepsi... Ben aştım artık diyar-ı Sudan’ı,

        Üç ay Tihâme deyip çiğnedim beyâbânı.

        Kemiklerim bile yanmıştı sahrada,

        Yetişmeseydin eğer, ya Muhammed, imdada,

        Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin,

        Akarsular gibi çağlardı her tarafa sesin.

        İrâdem olduğu gündür, senin iradene râm,

        Bir an için bana yollarda durmak oldu haram.

        Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihal ettim,

        Leyâle derdimi döktüm, cibali söylettim.

        Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü,

        Nücuma sor ki, bu kirpikler uyku görmüş mü?

        Azab-ı hecrine katlandım elli üç senedir,

        Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?

        Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,

        Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?

        Demir nikabını kaldır mezar-ı pâkinden!

        Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!

        Nedir o meş’ale nurun mu ya Rasulallah!

 

        Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa ‘âh!’

        Ne gördüm, oh! Serilmiş zemine Sudanlı...

         Başında ağlayarak bir zavallı Seylanlı,

        Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini.”

 

 

 

KISSADAN HİSSELER

 

Şu kıssaları kalbimizle okusak, can kulağıyla dinlesek hasta kalbimize şifa, yorgun bedenimize deva olacak, cana can katacak nice hakikatler, nice güzellikler, nice manevî iksirler önümüzde bohça açacak, ötelerden nice nice rayihalar saçacaktır.

1- Aziz kardeşim! Gel. Bir saatliğine şöyle ıssız ve sessiz bir köşeye çekilelim. Rabb’imizle başbaşa kalalım. Tefekkürlere dalalım.

Bir sâliha kadın, süt emmekte olan bir yavrusuyla, tâ Şam diyarından getirilip yüzlerce kilometre uzaklıktaki ıssız, kimsesiz, susuz, çorak, ekinsiz bir vadiye bir dağarcık hurma, bir kırba su ile yalnız başlarına bırakılıyorlar.

Gel beraberce maziye, kıssanın yaşandığı o zamana, o mekana bir yolculuk yapalım. Kendimizi onların yerine koyalım. Biz İbrahim aleyhisselamın yerinde olsaydık ne yapardık? Bir koca (eş) olarak hanımımızı, bir baba olarak daha süt emmekte olan körpe yavrumuzu bir dağarcık hurma, bir kırba su ile, ıssız, kimsesiz, susuz, çorak bir vadiye yalnız başlarına bırakabilir miyiz? Madem ki Allah Teâlâ böyle emretti, mutlaka O, onları korur, rızıklandırır, yaşatır der, İbrahimcesine bir teslimiyet gösterebilir miyiz? Yoksa zamanımız insanının yaptığı gibi çeşit çeşit tevillerle nefsimizin ve şeytanın oyununa gelir, kaybedenlerden mi oluruz?

Bir de Hacer Validemizi düşünelim. Kendimizi O’nun yerine koyalım. Kimsesiz, ıssız, susuz bir vadide, süt emmekte olan bir yavrunuzla yalnız başınıza bırakılıyorsunuz. Sığınacak bir eviniz yok. Bir ağaç altında, çeşit çeşit vahşi hayvanların bulunduğu bir vadide yaşamaya mecbursunuz. Olanlardan habersiz nur yumağı yavrunuzu her türlü tehlikeden koruyacak, büyütecek, eğiteceksiniz. Çok ağır mesuliyetler altındasınız.

Gecelerin o zifiri karanlığını, rüzgar uğultularını, vahşi hayvan ulumalarını, diğer taraftan gecenin ürpertici ıssızlığını, gündüzün kavurucu sıcaklığını, yaşama telaşını, bütün bu olumsuz şartları bir düşünelim.

Peki bu şartlar altında ne düşünürsünüz? Ne yaparsınız?

Kocanızın ikinci hanımısınız. Hem de birinci hanımının azatlı cariyesisiniz.

Bu şartlar altında:

“Ben oğlan doğurunca ilk hanımı kıskandı” mı?

“Kocam da birinci hanımının sözüne baktı da beni ve oğlumu helak olacağımız bu ıssız, ekinsiz, insansız, çorak bir vadiye bıraktı” mı dersiniz.

Yoksa Hacer Validemizin dediği gibi:

- Ya İbrahim! Bizim buraya bırakılmamızı Allah Teâlâ mı emretti? diye sorup İbrahim aleyhisselam da, evet O emretti, deyince,

- Öyleyse Allah bize yeter, diyerek teslim olup itaat mi edersiniz?

Evet aziz kardeşim! Kâmil bir mü’min, samimi bir müslüman elbette Hacer Validemizin yaptığı gibi yapar. Başka türlü hareket edemez.

Bu arada nefsimizi sorgulayalım. Şayet O, istenilen kıvamda değilse, Rabb’imizin istediği kıvama getirmek, tezkiye etmek, boyun eğdirmek için çok ciddi bir şekilde çaba gösterelim. Bilelim ki, tezkiye-yi nefis, tasfiye-yi kalp yapmadan kâmil bir mü’min, mûtî bir mü’min olmak mümkün değildir.

2- Cilve-i Rabbaniyeye bakın ki önce ateşle, sonra ailesi ve süt emmekte olan evladını ıssız bir vadiye bırakmakla imtihan olunan İbrahim aleyhisselam, şimdi de oğlu İsmail aleyhisselamı kurban etmekle imtihan olunmaktadır.

Yedi yaşlarında göz nuru bir evlat. Kurban olacak. Başka çare yok. Çünkü onu yaratan, anne-babasına lutfeden, şimdi onu geri istiyor. Vermemek olur mu? Dost istemiş, dosta vermemek yakışır mı?

İbrahim aleyhisselam,

Hacer Validemiz,

İsmail aleyhisselam...

Çok büyük yeni bir imtihanla karşı karşıyalar. Şeytan-ı lain, fırsat gözetmekte, hepsini birden yanıltmak, Rabb Teâlâ’ya isyan ettirmek için büyük bir gayrette. Çünkü kolay iş değil. Anne ve baba evlatlarıyla, evlat da canıyla imtihan olunmakta. İmtihan çok büyük. Şeytan kendi kendine: “Şayet bu işte İbrahim’i ve aile efradını fitneye düşüremezsem, bundan sonra onlardan hiçbir kimseyi ebediyyen yanıltamam.” diyor, büyük çaba gösteriyordu.

Önce Hacer Validemize, sonra İsmail aleyhisselama varıyor:

İsmail’in kurban edileceğini söylüyor. Fakat onlardan aldığı cevap şeytanı kahrediyor:

- Şayet bu işi Allah emretmiş ise, hemen yapıp, Allah’a itaat etmelidir.

- Babacığım emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun.

Sonunda İbrahim aleyhisselam büyük bir kararlılıkla bıçağı İsmail’in boğazına çalıyor. Netice mâlum. Her üçü de kazanıyor. Şeytan kaybediyor.

Aziz kardeşim! Böyle çok büyük imtihanlar bir yana, acaba bizler farkında olarak veya olmayarak karşılaştığımız ufak tefek imtihanları kazanabiliyor muyuz?

Şayet fert ve toplum olarak nefsimizin arzularına râm olmamış, şeytanın çeşit çeşit hile ve tuzaklarına düşmemiş olsaydık, müslümanlar olarak bugün yaşamakta olduğumuz zillet ve meskenet içinde olur muyduk?

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin o kutlu yolunu, o sünnet-i seniyyesini bırakır da, kâfirlerin, müşriklerin, İslâm düşmanlarının, değil insanları, hayvanları bile tiksindiren o aşağılık yaşantılarına rağbet eder miydik?

Dünyamız için, ahiretimizi harab eder miydik? İslâm düşmanlarının baskıları karşısında, İslâm’ı, İslâmî hükümleri savunamaz hale gelir miydik?

İçimizden, “Kur’an’ı yeniden yorumlamak” adına İslâmî esasları çarpıtan, düzenin düzenbazlarına yaranmak için olmadık şaklabanlıklar yapan, yol kesici, Hak’tan uzaklaştırıcı zavallılar zuhur eder miydi?

Hangimiz, “Bu, Allah’ın emridir, bu, efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin emridir, canımız pahasına da olsa, o emri söyler, o emri yerine getiririz!” diyebiliyoruz?

İbrahim aleyhisselamı, Hacer Validemizi, İsmail aleyhisselamı örnek alacak babalar, analar ve evlatlar yetiştirebiliyor muyuz?

Ailemiz içinde:

Babanın yaptığı İslâmî çalışmalara destek olacak evlatlar,

Evladın yaptığı İslâmî hizmetlere yardımcı olacak, onu o yolda yetiştirecek babalar,

Kocasının kulluk vazifelerini ifa etmekte onun en yakın yardımcısı, vefakâr, fedakâr, iffetli, namus timsali hanımlar,

Hanımını her türlü kötülüklerden koruyacak, onun iyi bir kul, iyi bir müslüman, iyi bir anne olması hususunda onu sabırla, şefkatle, muhabbetle eğitecek, onun İslâmî hizmetlerinde yardımcısı olacak, müşfik kocalar yetiştirme mecburiyetindeyiz. Bütün bir toplumu İslâm’ın hayatbahş ikliminde yeniden gerçek hayata, İslâmî, insanî bir hayata, iffetli, namuslu bir yaşantıya kavuşturmak için gece-gündüz çalışmaya mecburuz.

3- İbrahim aleyhisselam, İsmail aleyhisselamın olmadığı bir vakitte, iki kere evine geldi.

İlk geldiğinde İsmail aleyhisselamın hanımı durumlarından şikayet etti. İbrahim aleyhisselam da, İsmail aleyhisselama o kadından ayrılmasını söyledi.

İkinci gelişinde, yeni hanımı geçimlerinden şikayet etmediği gibi, çok mesut olduklarını ifade etti.

İbrahim aleyhisselam da, İsmail aleyhisselama bu hanımına sahip olmasını, asla terk etmemesini tembih etti.

Bilmem bu husus dikkatinizi çekti mi?

Aziz kardeşim! Burada alacağımız hisseleri şöyle sıralayabiliriz?

Bir baba, oğlundan, dinen, ahlâken, uygun olmayan hanımını boşamasını isteyebilir.

Nitekim Hz. Ömer radıyallahu anh, oğlu Abdullah bin Ömer radıyallahu anhümadan uygun görmediği bir ailesini boşamasını istemiş, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de Abdullah radıyallahu anhe, babasının isteğini yerine getirmesini emretmiştir.

Ancak bu hususta asla nefisler araya girmemelidir. Mesele sadece İslâmî esaslar cihetinden ele alınmalıdır. Maalesef zamanımızda kaynana-gelin anlaşmazlıklarından, karı-koca arasındaki çok basit dedikodu ve çekişmelerden dolayı, hiçbir İslâmî sebep yokken bir çok aile dağılıyor, çocuklar perişan oluyor. İslâm’da keyfî boşanmalar asla caiz değildir. Basit, ufak tefek sebepler, nefsanî davranışlar eşleri boşanmaya kadar götürmemelidir.

Birbirlerinin hatalarına sabır göstermeli, tahammül etmeli, birbirlerini karşılıklı eğiterek aile yuvalarını bir saadet, bir mutluluk, bir huzur sarayı haline getirmelidirler. Bu çok zor bir iş değildir. Yeter ki iyi niyet, samimiyet, karşılıklı anlayış, karşılıklı muhabbet ve fedakarlık olsun.

Hisse almamız gereken diğer bir husus da, İsmail aleyhisselamın babasının emrini derhal, hiç vakit geçirmeden yerine getirmesidir.

Bu husus çok calib-i dikkattir. Ya şimdiki evlatlar? Bırakınız böyle hanımını derhal boşayıp, ailesinin evine göndermek gibi çok ciddi sonuçları olan bir meselede itaat etmeyi, çok basit hususlarda bile nefsine, şeytana uyuyor da, babasının ikazlarına asla önem vermiyor, emirlerini, isteklerini yerine getirmiyor, isyan ediyor, serkeşlik yapıyor.

Nerede şimdi o babalarki, dini hassasiyetinden dolayı oğlundan ahlâken düşük hanımını boşamasını istesin. Basit, nefsi meselelerden dolayı yuvalar yıkmasın.

Aziz kardeşim! Zaman zaman dikkat çektiğim ve çok önemsediğim bir hususu burada yeniden dile getirmek istiyorum.

Malûm olduğu üzere, batının kokuşmuş yaşantısından, onların saçma sapan inanç, düşünce ve fikirlerinden etkilenir olduk ve hatta batılılık toplumun bir kesimi için ideal bir hayat tarzı olarak kabul edilmekte, o kokuşmuş, o ahlaksız yaşantı çağdaşlık olarak algılanmaktadır.

Dikkat çekmek istediğim mesele şu: Bilhassa gençlerimiz ve bir kısım okumuşlar arasında rağbet gören, dik kafalılık, boyun eğmezlik,  ben de bilirim, ben de yaparım, o da kim oluyor tavırları ve “ben” merkezciliktir. Bu, bize kokuşmuş batıdan bulaşan tehlikeli bir hastalıktır.

Bu anlayış, İslâmî anlayışa tamamen zıt, sakim bir anlayıştır. Aile ve toplum ahengini tahrip eden, itaati yok eden, kargaşaya ve anarşiye davetiye çıkaran bir zihniyetin tezahürüdür.

İslâm’da serkeşlik, dik kafalılık, ukalalık, kabadayılık, ben merkezcilik asla caiz değildir. Bunlar ve benzerleri toplumun temeline konulmuş birer tahrip kalıbıdır.

Bugün:

Baba ile evlat,

Koca ile hanım,

Hoca ile talebe,

Büyük ile küçük,.

Amir ile memur,

İşveren ile işçi...

Ve benzerleri arasında yaşanılan sıkıntılar, yukarıda zikri geçen olumsuzlukların neticesidir. Bu hastalıklı anlayış, toplumun her kesimine yavaş yavaş sirayet etmekte ve böyle davrananlar bir nevi takdir edilmektedir.

Bu gibi davranışların bir kısım psikolojik, sosyolojik ve pedagojik sebepleri vardır.

İnsan psikolojisinden anlayan kişiler bilirler ki, isyankâr, dik başlı, meşrû otoriteye baş kaldıran tiplerde, çok gizli ve belki de o kişinin bile farkında olmadığı bir aşağılık duygusu bulunmaktadır. Bu gibi davranışlar, aile içinde veya okulda yaşadığı disiplinli hayata bir nevi tepki olabileceği gibi, kendisini ispatlamak duygusundan da kaynaklanabilir. Hülasa olarak bu tipler psikolojik yönden sağlıklı tipler değildir. Bu gibilerin çok ciddi, sağlıklı bir eğitime tâbi tutulmaları gerekmektedir.

 Onlara, İslâm’ın yüce prensipleri, İslâm medeniyetinin hayatbahş güzellikleri tanıtılıp yabancı kültürlerin etkisinden kurtarılmalıdırlar.  İtaat, bir müslümanın en belirgin bir vasfı, ilk bakışta fark edilen bir kimliğidir. İtaat etmesi gereken yerde itaat etmek, itaat etmesi gerekenlere itaat etmek, ruhen sağlıklı, şahsiyetli kişilerin işidir.

İslâm’da, itaat etmemiz, boyun eğmemiz gereken hususlar, apaçık belli olduğu gibi, taviz vermeden, İslâm kimliğimizi zedelemeden, dik durmamız, asla boyun eğmememiz gereken hususlar da aynı şekilde berrak ve açıktır.

Eğitimciler,

Analar, babalar,

Yöneticiler,

Toplum önderleri, bu çok mühim hususa dikkat etmeli, önem vermeli, genç nesilleri yetiştirirken;

Boyun eğmekle, zillet ve meskeneti,

Dik kafalıkla, tavizsiz duruşu  fark edecek ve ona göre hareket edecek idrak, basiret ve feraset kazandıracak sağlam ölçüler vermelidir.

Biz müslümanlar;

Boyun eğmemiz gereken yerde şerefle boyun eğen,

Taviz vermeden, dik durmamız gereken yerde şerefle dik duran bir inancın, bir ölçünün ve bir medeniyetin mensuplarıyız. Gençlerimizi ve bütün bir toplumu bu inanç, bu anlayış ve bu ölçüler doğrultusunda eğitmek ve yetiştirmek mecburiyetindeyiz.

Bu kıssadan hisse almamız gereken başka bir husus da şudur: Gerek erkek, gerek kadın eş seçerken çok dikkatli olmamız gerekmektedir.

Düşünelim bir kere: Dünyaperest, gözü doymayan bir insan, ne yaparsanız yapınız asla tatmin olmayan bir tip... Şükretmesini, sabretmesini bilmeyen, kanaatsiz, her şeyden şikayet eden, meselelere, hadiselere hep olumsuz yönden yaklaşan, olumsuz açıdan yorumlayan bir kişi... Böylesi kişilerle hayat arkadaşı olmak bir işkence değil mi?

Onun için İbrahim aleyhisselam,  İsmail aleyhisselama yaşantılarından, geçimlerinden daha ilk kere gördüğü bir insana şikayet edip duran o kadını boşamasını emrederken, haline şükreden, ellerindeki mevcuda kanaat eden, durumlarından şikayet etmeyen kadına da sahip olmasını emrediyor.

Bir kısım erkekler ve bir kısım kadınlar vardır ki, olur olmaz yerlerde, olur olmaz kişilere hep şikayette bulunur, sızlanırlar. Dedikodu yaparlar. Halbuki aile yuvası mahremiyet surları ile tahkim edilmiştir. Aile sırlarını ifşa etmek, o surda gedik açmak ve dolayısıyla aile mahremiyetini zedelemek, aile saadetini darbelemek demektir.

Diğer taraftan kendi bütçemize, imkanlarımıza bakmadan, akrabada, komşuda gördüğümüz bazı şeylere takılır kalır, onları elde etmek için bütçemizi zorlar, altından kalkamayacak borç altına girer ve aile huzurumuzu bozar, hayatı kendi ellerimizle çekilmez hale getiririz.

Zannedilmesin ki lüks ve israf içinde yaşamak bir mutluluktur. Gıpta edilecek bir şeydir. Asla... Lüks ve israf içinde yaşayan nice insanların iç âlemlerine bakınız, tam bir harabedir. Huzur ve saadet onlar için bir seraptır.

İnsanı mesut eden, mutlu eden; şayet mal mülk, makam-mevki olsaydı, gelmiş geçmiş insanlar içinde en mutlular, Firavun, Nemrut, Şeddat, Kârun olurdu. Bunlardan ilk üçü devirlerinde bilinen dünyanın çok büyük bir kısmına hükmediyorlar ve halk kendilerine ilah diye tapıyordu.

Dördüncüsü Kârun ise gelmiş geçmiş insanlar içinde en zengini, en çok mal-mülk sahibi olanıydı. Allah Teâlâ, onun hakkında şöyle buyuruyor:

“Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı.” (Kasas 76)

Onlara ne saltanatları ve ne de mal mülkleri asla fayda vermedi, mutlu etmedi. Her biri kendilerinden sonrakilere büyük bir ibret olacak şekilde helak olup gittiler.

Dünyada da, ukbada da mutlu olmak;

İman,

Amel-i sâlih,

Ahlak-ı hamide,

Kanaat,

Sabır,

Şükür,

Tevekkül,

Muhabbet,

İtaat,

Teslimiyet,

Hizmetle mümkündür.

 

        ***

 

        İlahî! İbrahimî tevhid ile şâd eyle,

        Gariplerin meclisinde yâd eyle,

        Günahkâr bir kulum, geldim kapına,

        Yâ ilâhi affedip âbâd eyle.

        Tevhid çağlat, iman çağlat özümden,

        Hakikati haykırt her bir sözümden,

        Gönlüm olsun âbı hayat kaynağı,

        Zemzem akıt iki çeşme gözümden.

 

        İsmâilce boyun eğdir emrine,

        Yer gök ehli gelmiş kurban seyrine,

        Kıssalardan hisse alan analar,

        Hacer gibi mûtî ola erine!

        Amin.

a a a

 

Sodom ve Gomore yok oluyor

 

Bir önceki kıssada zikredildiği gibi İbrahim aleyhisselam, yanında Lût aleyhisselam ve Sâre Validemiz olduğu halde doğup büyüdüğü yurdundan çıkıp önce Harran’a, oradan Şam’a hicret etti.

Lût aleyhisselam, Sodom halkına peygamber olarak gönderildiği için gidip Sodom’a yerleşti.

Sodom halkı o zamana kadar hiçbir kavmin yapmadığı çok çirkin bir iş irtikap ediyordu. Erkek erkekle temas ediyor, yani livata yapıyorlardı.

Tefsir-i Hâzin’de kaydedildiğine göre, Sodom ve Gomore toprakları çok verimli topraklardı. Başka hiçbir yerde benzeri görülmeyen hububat ve meyve yetişiyordu. Bu sebepten civarında bulunan beldelerdeki halk orayı ele geçirmeye çalışıyor, Sodomlular’a eziyet ediyor, sıkıştırıyorlardı.

Bu durumdan faydalanmak isteyen şeytan, Sodomlular’a yaşlı bir insan sûretinde gelerek, şayet onlara livata yaparsanız sizi sıkıştırmaktan vazgeçerler, bir daha size musallat olamazlar. Siz de onlardan kurtulmuş olursunuz, diye telkinde bulundu. Sebep ne olursa olsun bilinen odur ki, onlar bu çirkin fiili işliyorlardı ve aralarında bu kötülükten sakınanları da şöyle tehdit ediyorlardı:

- Ya bizim yaptığımızı yaparsınız, ya da burayı terk eder, aramızdan çıkıp gidersiniz.

Bu azgın kavim, yaptıkları bu melanetleri açıktan yapıyor ve yaptıklarından asla utanmadıkları, çekinmedikleri gibi, bu çirkin işi yapmayanları küçümsüyor, onlarla alay ediyorlardı.

Diğer taraftan putperesttiler. Puta tapıyor, onlara tazim ediyor, onları ilah ediniyorlardı.

İşte Lût aleyhisselam böyle azgın, livâtacı, putperest bir kavme peygamber olarak gönderilmişti.

Her peygamberin yaptığı gibi O da bu azgın kavmi imana davet etti. Putçuluktan vazgeçmelerini ve o zamana kadar hiçbir kavimde görülmeyen livâtacılığı terk etmelerini istedi. Durmadan, dinlenmeden, gece-gündüz demeden, davetine devam etti.

Heyhat! Lût aleyhisselamın daveti onlara hiç mi hiç tesir etmiyordu. Onlar azgınlıklarına hız kesmeden, ara vermeden devam ediyorlardı.

Bu aşağılık kavim, putçuluk ve livâtacılığın yanında başka azgınlıklar, kötülükler de yapıyordu. Memleketlerine gelen yolculara, misafirlere çeşit çeşit eziyet etmekten zevk alıyorlardı. Yolların üzerine oturuyor, yabancı misafirleri taşa tutuyorlardı.

Hülasa insanî özelliklerini, güzelliklerini kaybetmişler, sûreten insan, rûhen hayvanlardan da aşağı bir duruma düşmüşlerdi.

Lût aleyhisselamın yapmış olduğu bu davet sonunda ilk hanımı ve iki kızı iman etmişti. Birinci hanımı vefat ettikten sonra Sodom halkından bir kadınla evlendi. Bu kadın iman etmediği gibi, kavminin kötülüklerine yardımcı oldu. Lût aleyhisselama ihanet etti.

Lût aleyhisselamın peygamber olarak gönderilişi, Kur’an-ı Kerim’in çeşitli surelerinde şöyle anlatılıyor:

“Lût’u da (peygamber olarak) gönderdik, kavmine dedi ki: Sizden önceki âlemlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?

Çünkü siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Belki de siz, haddi aşan bir kavimsiniz.

Kavminin cevabı: Onları (Lût ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış, demelerinden başka bir şey olmadı.” (Araf 80-82)

“Lût Kavmi de, peygamberleri yalancılıkla itham etti.

Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?

Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabb’i Allah’tır.

Rabb’inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış bir kavimsiniz.

Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen iyi bil ki, sürülenlerden olacaksın.

Lût, doğrusu ben, sizin bu işinize buğz edenlerdenim, dedi.

Rabb’im! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinin vebalinden kurtar.” (Şuara 160-169)

Lût aleyhisselamın davetine icabet etmeyen Sodom halkı, O’nu,  memleketlerinden sürüp çıkarmakla tehdit ettiler.

- Ya davetten vazgeçersin, ya da bu beldeden çıkarılırsın,  dediler. Bu tehditleri ile başlarına gelecek azabı davet etmiş oldular.

Allah Teâlâ, Lût aleyhisselamın duasını kabul etti. Kendisini ve kendine iman eden iki kızını o aşağılık kavmin şerrinden kurtardı ve o azgın kavmi kıyamete kadar gelecek bütün insanlara ibret olacak şekilde helak etti.

Allah Teâlâ, Lût kavminin yaşadığı beldeleri altlarını üstlerine getirerek helak etmeleri için melekler gönderdi. Bu melekler insan sûretinde önce İbrahim aleyhisselama geldiler, O’na  Allah Teâlâ’nın kendisine bir oğul bahşedeceği müjdesini verdiler. O zaman İbrahim aleyhisselam yüz yirmi, Sâre Validemiz de doksan yaşında idi.

Sonra da Lût Kavminin helak olacağını, bununla memur oldukları haberini verdiler.

İbrahim aleyhisselam, Lût aleyhisselamın o kavmin içinde olmasından dolayı, azabın kaldırılması dileğinde bulundu. Melekler ise: Bu hususta Allah Teâlâ’nın emri gelmiştir. Artık azabın geri çevrilmesi mümkün değildir, dediler.

İbrahim aleyhisselamın yanından ayrılan melekler, çok güzel delikanlılar sûretinde Lût aleyhisselama gittiler.

Tefsir-i Kurtubi’de anlatıldığına göre:

Cibril-i Emin ve beraberindeki melekler Lût aleyhisselamın beldesine vardıklarında, Lût aleyhisselamın kızının Sodom nehrinden su aldığını gördüler. Ona bu gece misafir kalacakları bir kişi sordular. Kız onların heybetinden korktu. Gidip babasına haber verdi. Lût aleyhisselam,   “Onlar için üzüldü, göğsü daraldı. Bu çetin bir gündür, dedi.” (Hûd 77)

Gidip onları karşıladı ve şöyle dedi.

- Siz bu kavmin yaptıklarını işitmediniz mi?

Melekler:

- Onların yaptıkları amel nedir? dediler.

Lût aleyhisselam:

- Allah şahittir ki onlar yeryüzünün en şerir kavmidir, dedi.

Cibril-i Emin diğer meleklere:

- Bu birinci şehâdettir, dedi.

Çünkü Allah Teâlâ, meleklere, Lût aleyhisselam o azgın kavim aleyhinde dört defa şehadette bulunmadıkça azap etmemelerini emretmişti.

Nihayet Lût aleyhisselam şehadetini dörde tamamladı.

Lût aleyhisselamın karısı, genç ve güzel delikanlılar sûretinde gelen melekleri görünce, hemen kavminin yanına gitti.

- Bu gece Lût’a öyle misafirler geldi ki,  güzellik yönünden onların bir benzeri görülmemiştir, dedi.

Bunun üzerine koşarak Lût aleyhisselamın hanesine geldiler. Lût aleyhisselamdan misafirlerini istediler.

Lût aleyhisselam misafirleri için büyük bir endişeye kapıldı.

O, azgın, aşağılık kavme:

- Ey kavmim! Benim kızlarım mesabesinde olan hanımlarınız dururken, bu çirkin işe niçin tevessül ediyorsunuz, dedi. Ancak bu ahmak reziller aldırış etmediler.

Lût aleyhisselam misafirleri hanesine alıp kapısını sıkı sıkıya kapamıştı. Azgın ahmaklar, Lût aleyhisselamı kapıyı açması için zorluyorlardı.

Lût aleyhisselam:

- Keşke size karşı (savunacak) bir gücüm veya sığınacağım güçlü bir kale olsaydı, dedi.

Bunun üzerine melekler:

- Senin dayanağın çok güçlüdür. Kapıyı aç. Biz Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçileriz, dediler.

Lût aleyhisselam kapıyı açtı. Bir rivayete göre Cibril aleyhisselam yüzlerine kanadıyla vurdu, diğer bir rivayete göre yerden bir avuç toprak alıp yüzlerine saçtı, gözleri görmez oldu.

Bu durumdan ibret alamayan zorbalar, aşağılık ahmaklar, şöyle diyorlardı:

- Lût’un evinde yeryüzünün en büyük sihirbazları var. Bize sihir ettiler de gözlerimiz görmez oldu.

Perişan bir şekilde dağılıp gittiler.

Sonra melekler Lût aleyhisselama Sodom’un helakını haber verdiler.

“(Melekler) Ey Lût! Biz Rabb’inin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle (buradan) yürü çık. Karından başka sizden hiçbiri geri kalmasın. Çünkü onlara gelecek (azap),  şüphesiz ona da isabet edecektir. Onlara va’dolunan (helak) zamanı sabahtır. Sabah yakın değil mi, dediler.” (Hûd 81)

Allah Teâlâ Lût Kavminin helakını çeşitli surelerde şöyle haber vermektedir:

“Emrimiz gelince onların üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık.

(O taşlar), Rabb’in katında işaretlenerek (atılmıştır) Onlar zâlimlerden uzak değildir.” (Hûd 82-83)

“İşrak zamanında (güneş doğarken) onları o korkunç ses yakaladı.

Böylece ülkelerinin, üstünü altına getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.

İşte bunda düşünen, ferasetli kimseler için ibretler vardır.

O şehrin harabeleri bir yol üzerinde hâlâ durmaktadır.

Hakikaten bunda iman edenler için bir ibret vardır.” (Hicr 73-77)

Nihayet Lût aleyhisselam iki kızıyla beraber geceleyin Sodom’dan ayrıldı. Sabah güneş doğarken korkunç bir ses işitildi. Ardından Cibril-i Emin kanadıyla Sodom ve Gomore’yi göklere yükseltip, yere çaktı, altını üstüne getirdi. Sonra gökten üzerlerine taşlar yağdırıldı. Gökten yağdırılan her taşın üzerinde isabet edip öldüreceği zorbanın ismi yazılı idi.

Lût aleyhisselam Sodom’dan ayrılırken yanındakilere asla geri dönüp bakmamalarını tenbih etmişti. 

Tefsir-i Kurtubi’nin beyanına göre karısı da onlarla beraber Sodom’u terk etti. Ancak o korkunç ses duyulup, Sodom göklere savrulup yerlere çakılırken, kadın dönüp arkasına baktı. O dehşetli hali görünce:

- Vay kavmimin başına gelenler, dedi. O sırada ona da bir taş çarparak helak etti. Böylece ihanetinin cezasını bulmuş oldu.

Sodom ve Gomore’nin bulunduğu yerde, şimdi deniz seviyesinden 400 metre aşağıda bulunan Lût Gölü bulunmaktadır.

Bu gölün suyu hâlâ pis kokular neşretmektedir. Gölde balık ve benzeri hiçbir canlı yaşamamaktadır. Onun için Lût Gölü’ne Ölü Deniz de denilmektedir.

Lût aleyhisselam, kavmi helak olduktan sonra kızlarıyla beraber amcası İbrahim aleyhisselamın yanına gitti.

Böylece küfürleri, azgınlıkları, aşağılık amelleri ve yaptıkları çeşit çeşit ahlaksızları sebebiyle bir kavim daha yeryüzünden silinip gitti. Hem de hisse alabilenler için büyük bir ibret olarak.

 

KISSADAN HİSSELER

 

İnsanoğlu bir kere nefsine, şeytana uymasın, o vakit yapmayacağı kötülük kalmaz. Aklını kötü yollarda kullanmaya kalkmasın, o zaman şeytanı bile ürkütecek melanetler yapabilir.

İşte Sodom halkı;  en verimli topraklarda yetişen hububat ve meyveleri,  başka bir ülkede benzeri yetişmeyecek kadar bol ve güzel, refah düzeyleri  yüksek. Böyle bir topluluğun yapması gereken nedir? Elbette bu nimetleri kendine ihsan edene şükretmek, hamd etmek, kulluk etmektir. Normal olanı, en tabii olan budur. Ama gel gör ki her zaman böyle olmuyor. İnsanlar şükredecekleri, hamd edecekleri yerde azgınlaşıyorlar. Türlü türlü kötülükler, ahlaksızlıklar, hayasızlıklar yapıyorlar. Nail oldukları bu nimetler, şükürlerini artıracağı, Allah Teâlâ’ya daha hâlisâne kulluk yapacakları, ibadet edecekleri yerde, isyan ve tuğyanlarını artırıyor, şımarıyor, Rab’lerini unutuyorlar.

Buraya kadar okuduğumuz kıssalar da şunu gösteriyor: Çoğunluk azgın, nankör ve münkir. Çok az insan nimetlere şükrediyor, küfran-ı nimet yapmıyor. Rab’lerine kulluk ediyor. Her şartta, her durumda, darlıkta da bollukta da, Rab’lerine kulluk etmekten bir an olsun geri kalmıyorlar. Ne mutlu bu azlara. Gelelim, Sodom halkının helakından alacağımız hisselere. Maziye doğru bir yolculuk yapalım. Sodom’da olanları zamanımıza taşıyarak hisse almaya, ders çıkarmaya çalışalım.

1- İnsanlar arasında farklı imkanlara, farklı kabiliyetlere ve özelliklere sahipseniz, çok dikkatli olmak zorundasınız. Çünkü kötü düşünceli, kötü karakterli insanların, toplumların hasedini celbedersiniz. Aleyhinizde çeşit çeşit tuzaklar kurulabilir.

Kıssada zikredildiği gibi Sodom’da başka beldelerde başka bir örneğine rastlanmayan çeşit çeşit hububat, çeşit çeşit meyveler yetişiyordu. Araziler münbitti. Halk bolluk içinde yaşıyordu.

Bu duruma haset eden civardaki topluluklar, Sodom halkını kıskanıyor, onları ele geçirmek için tacizde bulunuyorlardı. Sodomlular bu durumdan sıkılmışlardı. İşte böyle bir zamanda şeytan araya giriyor ve Sodomlular’a kendilerini taciz edenlere karşı korunmaları için livâta yapmalarını telkin ediyor; hatta Tefsir-i Kurtubi’de zikredilen bir rivayete göre, şeytan çok güzel genç bir delikanlı sûretine girip, Sodomlular’dan bir kısım insana kendini arz ediyor ve bu çirkin işi onlara gösteriyor. Daha sonraları bu kötülük, bu ahlaksızlık Sodom halkı arasında şuyû buluyor.

Şu kısa izahattan da anlaşılacağı üzere kişiler sahip oldukları imkan ve bollukla, mal mülk, makam mevki ile çeşit çeşit imtihanlara tabi oluyorlar.

Bir kısım insanlar o imkanlara sahip olmak için, bir kısımları da hasetlerinden dolayı imkan sahiplerine çeşit çeşit tuzaklar kurabiliyorlar. İnsan akıllı davranmaz, meşrû yolları kullanmazsa, malımı, makamımı koruyayım derken, çok kötü yollara düşebiliyor.

İşte bunun en açık örneği Sodomlular... Zenginliklerini, mal ve mülklerini, sahip oldukları imkanları kaybetmemek, başkalarına kaptırmamak için,  o güne kadar hiçbir milletin irtikap etmediği o çirkin fiili işlediler ve bu işi helaklarına sebep olacak noktaya kadar getirdiler.

Zamanımızda livâtacılığı açıktan yapanların, hayasızca, utanmadan teşhir edenlerin ve bu ahlaksızlığa ses çıkarmayan toplumların Sodom’un o korkunç akıbetinden hisse almaları, ders çıkarmaları gerekmez mi?

Ameliyatla cinsiyet değiştirenlere ne demeli? Aman ya Rabbi! Bu ne haldir, bu ne musibettir!

Aziz kardeşim! Bugün millet olarak toptan bir azaba düçar olmuyorsak, bunca ahlaksızlığa, din dışılığa rağmen helak olmuyorsak, sebebi; Efendimiz, canımız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin duasıdır. O, âlemlere rahmet peygamber, ümmetinin geçmiş milletler gibi toptan helak olmaması için dua etti de, Rabb’imiz, Habibinin bu duasını kabul buyurdu.

Ancak bölge bölge, kısım kısım bu felaketler yaşanmakta, min tarafillah uyarılmaktayız. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bölgesel ve kısmî felaketler için dua buyurmadılar. Yoldan sapıldığı, ahlaksızlık ve kötülükler arttığı zaman bu gibi kısmî musibetlerle uyarılalım, kötülükleri terk edip, tevbe ve istiğfar edip Rabb’imize iltica edelim diye...

Atalarımız ne güzel söylemiş:

“Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”

Diğer taraftan zamanımız zenginleri mal mülk, makam mevki sahipleri, bu kıssadan kendileri payına çok büyük hisseler, ibretler almalı, dersler çıkarmalıdırlar.

Şöyle ki: İnsan hayatı iniş çıkışlarla doludur. Bir bakarsınız fakru zaruret içinde yaşayan bir insan zengin olmuş, çeşit çeşit nimetler içinde yüzüyor. Bir başkası da çok zengin iken, fakirleşmiş, nâna muhtaç hale gelmiş. Bunlar sık sık rastlanan hadiselerdir.

Depremleri bir düşünelim. Üç-beş dakika önce o bölgenin en büyük zengini olan bir kişi, deprem sonrası birden bire her şeyini kaybetmiş, canını zor kurtarmış, bir çadıra sığınmış, yemek dağıtılan yerde elinde bir tas yemek kuyruğuna girmiş...

Bir başkası, birkaç gün önce bir ülkeye hükmederken, bir de bakıyorsunuz ki askerî bir darbe olmuş, dün emrettikleri, kendi memurları tarafından, evinden veya makamından apar topar alınıp, zindana atılmış.

İşte dünyanın hali... Bugün böyle, yarın şöyle. Kişinin imanı zayıf olur, dünya sevgisi kalbini istila ederse, mal ve mülkünü, makam ve mevkiini kaybetmek korkusu ile yaşar. Bunları kaybetmemek için İslâm dışı yollara da başvurabilir.

Makamını korumak için derin devlete, gizli güç odaklarına, dininden, İslâmî yaşantısından tavizler vermeye başlar. Taviz alanlar da ardı arkası kesilmeyen yeni yeni tavizler peşinde koşarlar ve alırlar. Böylece nice kişiler mevkinin, makamın kölesi haline gelirler de sonunda helak olup giderler.

Zamanımız yöneticileri ve zenginleri maalesef bu girdabın içinde makam mevki, mal mülk, şöhret düşkünlüğünün perişanlığını yaşamaktadırlar. Keza bir çok ilim ehli de, ilimlerini sindiremedikleri, sûrette kaldıkları, şöhret düşkünü oldukları için aynı akıbete düçar oluyorlar. Üç günlük dünya için ebedî hayatı, ahiretlerini harap ediyorlar.

Elimizde bulunan nimetlere, Allah Teâlâ’nın lutfettiği çeşit çeşit kabiliyetlere göz diken fasıklarla, hasitlerle mücadele ederken sakın ola ki İslâm dışı yollara başvurmayalım. Ne olursa olsun zengin olalım, ne olursa olsun bir makama gelelim diye dinimizden, davamızdan taviz vermeyelim. Allah Teâlâ’nın haram kıldığı yollara tevessül etmeyelim. Sodom halkının akıbetini düşünelim.

Kendimizi sürekli kontrol altında tutalım. Nasıl bir müslüman, nasıl bir kul olduğumuzu görmek istiyorsak, yaşantımıza bakalım. Sünnet-i seniyyeye ne kadar uygun bir hayat yaşıyoruz diye kendimizi gözden geçirelim.

İmanımız zayıf mı, kuvvetli mi bilmek istiyorsak, amellerimize bakalım.

Amellerimizin Allah indindeki makbuliyetini görmek istiyorsak, ahlakımıza bakalım.

Malımızı nereden kazandığımızı, helal yoldan mı, yoksa haram yollardan mı elde ettiğimizi öğrenmek istiyorsak, malımızı nerelere sarf ettiğimize bakalım.

Bu ölçüler bizim aynadaki görüntülerimizdir.

2- Livâta, aşağılık bir fiil. Bir müslüman, kendisi için helal olan yolu bırakıp, erkek erkeğe ilişki kurmak gibi bir denaeti asla irtikap edemez.

Bu fiil dinen, aklen, tab’an her yönüyle kerih, tiksindirici, büyük bir günahtır.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Ümmetim için en çok korktuğum şeylerden birisi de, Lût Kavminin amelini yapmasıdır.” (İbni Mace) buyurmaktadır.

Maalesef zamanımızda bir kısım insanlar bu aşağılık fiili açıktan yapma cüretinde bulunmaktadırlar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ümmeti için korktuğu bu şenaat, fütursuzca yapılmaktadır. Bir kısım insanlar da, “Onlar da insan, onları horlayıp, toplumdan dışlamayalım” gibi, güya insancıl bir tavır sergilemektedirler. Yapılması gereken bu değildir. Onların yaptığı bu kötülüğü hoş görmek, insanî bir davranış değildir.

İnsanca davranmak; çocuklarımızı, tüm insanlarımızı en iyi bir şekilde eğiterek, bu ve benzeri kötülüklerden sakındırmak, livâtacı ahlaksızların, temiz insanlara musallat olmasına, bu hayasızlığın  yaygınlaşmasına mani olmaktır.

İyiliklere yardımcı olmak, insanları iyiliklere teşvik etmek, o iyiliği yapan kişi gibi sevap kazanmak olduğu gibi, bir kötülüğe yardımcı olmak, kötülüklere teşvik etmek de o kötülüğü yapan gibi günah kazanmak demektir.

Bir taraftan kötülüklerin, ahlaksızlıkların önünü sonuna kadar açacaksınız. Her türlü kötülüğe zemin hazırlayacaksınız. İnsanları türlü türlü  ahlaksızlıklara özendireceksiniz. Sonra da bir kısmınız bu kötülükleri yapanları, katilleri, zanileri insan hakları adına savunacaksınız... Bir kısmınız da asla adil olmayan şekillerde cezalandıracaksınız. Sonra da böyle bir toplumda huzur, saadet arayacaksınız. Bu ne mümkün?

Toplumumuzda livâtacılık, zannedildiğinden de daha fazladır. Ahlak zabıtasının bu konuda elde ettiği bilgiler dehşet vericidir.

Bir kavmin helak olmasına, bir memleketin yok olmasına, altının üstüne gelmesine sebep olan bu ahlaksızlıklardan çocuklarımızı, gençlerimizi, bütün insanlarımızı korumak, bu ahlaksızlığı yapanlar için caydırıcı tedbirler almak, failleri de, mef’ulleri de en ağır bir şekilde cezalandırarak bu kötülüğün önüne geçmek mecburiyetindeyiz.

İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed’e göre bu fiili irtikap eden faile de, mef’ule de zina haddi uygulanır.

3- Bu kıssada gördüğümüz bir husus da yine kadının,  hem de sâlih bir kulun, bir peygamberin eşinin ihanetidir. Ahlaksız, putperest kavmiyle beraber oluşu, onların kötülüklerine yardımcı oluşu,  büyük bir ibretle, büyük bir hayretle müşahede edilmektedir.

Diğer taraftan nefsin, şeytanın ve dünya hırsının, şehvetperestliğin, şirk ve küfrün, basiretleri, idrakleri nasıl körelttiğini müşahede etmekteyiz.

Lût aleyhisselamın hanesine kadar gelip kapıyı açması için zorlayan ahmak zorbalar, Cibril-i Emin’in yüzlerine toprak saçması ya da kanadıyla yüzlerine çarpmasıyla kör olmalarına rağmen hâlâ bunu sihre hamlediyor, bir türlü hidayete eremiyorlar. Daha önceki bir kıssada da işaret edildiği gibi, zamanımızdaki çağdaş putperestlerin tutumu da başka türlü değildir. Yüzlerce uyarıcı olayları hep aynı mantıkla yorumlarlar. Geçmiş putperestler sihir derken, çağdaş putperestler de tabiat olayı der, meseleye bu mantıkla yaklaşırlar. Onun için düşüncelerinde, yaşantılarında, inançlarında bir değişiklik olmaz.

İçlerinde çok azı hariç o behîmî yaşantılarına devam ederler. Kendileri gibi düşünmeyenleri, tevhid ehlini, inançlı kişileri çağdışılıkla itham ederler.

4- Sodom ve Gomore’nin yerle bir oluşu, altının üstüne getirilişi, Lût kavminin bu dehşetengiz sonucu, her aklı başında insan, her aklı başında toplum için çok büyük bir ibrettir.

Aziz kardeşim! Şöyle bir düşünelim. O bağlık  bahçelik, o verimli topraklar, deniz seviyesinden dört yüz metre aşağı bir yere batıyor, üzerinde hâlâ pis kokular neşreden, içinde canlı yaşamayan bir ölü deniz oluşuyor.

Tarihte benzeri olaylar olagelmiştir. Bunlardan en dikkat çekici, ibretâmiz olanı Pompei şehrinin yok oluşudur.

Pompei halkı da aynı Sodom ve Gomore halkı gibi livâtacı idi. İtalya’da Vezüv Yanardağı’nın eteklerinde mâmur bir şehir olan Pompei, miladî 70’li yıllarda Vezüv Yanardağı’nın aniden faaliyete geçmesi üzerine lavlar altında kaldı. Pompei halkı, o pis fiili irtikap eder oldukları halde, o hal üzere taşlaşıp kalmışlardı.

Son Körfez depreminde de Gölcük civarında bir toprak parçası, üzerindeki binalar ve binalardaki insanlarla beraber denizin derinliklerine gömülüp gitmiştir.

Yine o depremde bir kısım yerlerde, bir kısım insanların çırıl çıplak zina ederlerken depreme yakalandıkları, zina halinde iken öldükleri o zamanki haberlerde, gazetelerde, görgü şahitlerine dayanılarak duyurulmuştu.

Olanlardan ancak mü’minler, muttakiler ibret alır ve ders çıkarırlar. Dolayısıyla nefislerini muaheze eder, Rab’lerine iltica ederler. Kâfir, münafık ve fasıklar ise asla ibret alamazlar.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Kâfirlerin hali, bağırıp çağırmak dışında bir şey duymayan, yine de haykıran kimsenin (çobanın) haline benzer. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Onun için akletmezler.” (Bakara 171)

Allah Teâlâ,  geçmiş kavimlerin başına gelenlerden, kıyamete kadar meydana gelecek benzer olaylardan ibret almamızı, ders çıkarmamızı istiyor ve şöyle buyuruyor:

“Böylece ülkelerin, üstünü altına getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.

İşte bunda düşünen, ferasetli kimseler için ibretler vardır.

O şehrin harabeleri bir yol üzerinde hâlâ durmaktadır.

Hakikat bunda iman edenler için bir ibret vardır.” (Hûd 74-77)

Rabb’im! Bizleri başkalarına ibretlik eyleme. Olan hadiselerden ibret almak, düşünüp akletmek, feraset ve basiret sahibi olmak nasip eyle. Amin.

5- Fert ve toplumlar zaman zaman bunalırlar. Çaresiz kalırlar. İşte o zaman çok şiddetli bir şekilde yardımcıya ihtiyaç hissederler. Her zamankinden daha bir içtenlikle Rab’lerine yönelirler. Aslında sâlihler, sadıklar, muttakiler için darda kalmakla, rahat bir ortamda olmanın hiçbir farkı olmaz. Onlar her an Rab’leri ile beraber olma şuurundadırlar. Ancak belâ ve musibete düçar olunduğunda çok tabii bir şekilde sığınma, korunma mekanizması harekete geçer. Bazen bu dışa yansımalar şeklinde tezahür eder. İşte el açıp inleyerek, gözyaşları ile dua etmek, sığınma mekanizmasının dışa vuran bir yansımasıdır. Bazen insan o kadar bunalır ki elle tutulur, gözle görülür yardımcıları olsun ister. Etrafına bakınır. Birileri yardım etsin diye bekler.

Lût aleyhisselam, genç delikanlılar sûretinde gelen melekleri ilk anda tanımadığı, melekler de kendilerini tanıtmadıkları için, kavminin onlara bir kötülük yapmasından endişe ediyordu. Nihayet o azgın zorbalar Lût aleyhisselamın hanesine kadar gelip, kapıyı açması için zorlayınca Lût aleyhisselam onlara karşı misafirlerini koruyamama endişesiyle iyice bunalmıştı. İşte o zaman Lût aleyhisselam:

“Keşke size karşı (savunacak) bir gücüm veya sığınacağım güçlü bir kale olsaydı,  dedi.” (Hûd 80)

Lût aleyhisselam, Allah Teâlâ’dan böyle bir yardım istiyor, kendini destekleyecek güçlü bir aşiretinin veya bu zorbaların ulaşamayacağı muhkem bir kalenin olması temennisinde bulunuyordu.

İşte o zaman melekler, “Sen’in dayanağın çok güçlüdür”, dediler ve kendilerinin bu kavmi helak etmek için gönderildiklerini açıkladılar.

Bir kişinin dostu ve yardımcısı Allah olunca, onun başka bir yardımcıya ihtiyacı olur mu? Asla. Tam bir yönelişle, tam bir teslimiyetle Allah’a yönelenler, el açıp gözyaşlarıyla Yaradan’a dua ve niyazda bulunanlar asla eli boş dönmezler.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ebu Said el-Hudri radıyallahu anhden rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır:

“Bir müslüman, içinde günah ve akraba ile alakayı kesmek isteği olmayan bir dua ettiğinde Allah Teâlâ ona üç şeyden birini ihsan eder:

- Ya duasına icabet eder.

- Ya onu ahirete bırakır, ecrini bol bol verir.

- Ya da duasının mislince günahına keffaret olur.”

Ehl-i hikmetten bir zat der ki:

“Bir kişinin kalbinde Allah varsa,

Onun iki cihanda yardımcısı Allah’tır.

Bir kişinin kalbinde Allah’tan gayrisi varsa,

Onun iki cihanda da hasmı Allah’tır.”

Kula düşen, kulluk yapmak, kâdir-i mutlak Allah Teâlâ’ya dayanıp güvenmektir.

Kul, gücünün yettiğini yapıp, güç yetiremedikleri için iç geçirip; Ah keşke! İmkanım olsa da şu şu hizmetleri, şu şu hayırları da yapsaydım diye samimi bir şekilde arzuda bulunursa, Allah Teâlâ o yapamadıklarını yapmış gibi mükafatlandırır.

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Her kim sıdk ile Allah’tan şehit olmayı dilerse, yatağında dahi ölse, Allah onu şehitlerin menziline eriştirir.” (Buharî-Müslim) buyurmaktadır.

Lût aleyhisselam, aziz misafirlerini azgın zorbaların, münkir putperestlerin tasallutundan korumak için öyle yanık bir yürekle duada bulundu ki,  Allah Teâlâ ona çok muhkem kalelerden daha emin, en güçlü aşiretlerle kıyas edilemeyecek kadar daha güçlü yardımcılar gönderdi. Çünkü o yapabileceğini yapmış, güç yetiremeyecek bir duruma düşünce el açıp, bütün kalbiyle yüce Yaradan’a sığınmıştı.

Bir mü’min, bir müslüman için Allah Teâlâ’dan daha emin bir sığınak düşünülebilir mi?

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabı ile, düşmanlara karşı yaptığı ilk savaş Bedir... Zahiren, putperest Kureyş ordusu çok güçlü, müslümanların üç misli. Görünüşte hem sayıca, hem de silah ve mühimmatça üstün gözüküyorlar.

Âlemlere rahmet, can Ahmet Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, mübarek alnını secdeye koyarak:

“Ya Rabbi! Eğer bu bir avuç müslümanı, kâfirlere karşı muzaffer kılmazsan, Sana yeryüzünde ibadet edecek hiç kimse kalmaz.” diye gözyaşları ile Rabb’ine sığındı. O’na iltica etti. Çünkü O, kendine düşeni yapmıştı. Ebu Süfyan’ın kervanını takip edip:

Kolay olanı,

Risksiz olanı,

Dünyayı, dünya malını tercih etmemiş;

Zor olanı,

Can pazarı savaş meydanını,

Ahireti, Allah yolunda cihadı tercih etmişti.

Netice malûm. Mehmet Akif Ersoy merhumun tabiri ile “Bedrin Arslanları,” ahir zaman nebisi muzaffer olmuştu. Küfrün muannid, azgın reisleri, o günahkâr bedenlerini, o mağrur başlarını İslâm kahramanlarının kılıçlarından kurtaramamış, helak olmuşlardı.

Allah Teâlâ, kendi yolunda çeşit çeşit sıkıntılara katlanan, hicret eden, cihad eden, canlarını, mallarını bezleden, sonunda iyice daralıp bunalan mü’minlerin halinden şöyle haber verir:

“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki, peygamber ve onunla beraber iman edenler nihayet,  Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. İşte o zaman (onlara), şüphesiz Allah’ın yardımı yakın. (denildi.)” (Bakara 214)

Evet iman eden, imanlarında sebat eden mü’minler, çeşit çeşit eza ve cefa çekseler de sonunda Allah Teâlâ’nın yardımı geliyor, kurtuluyorlar. Ebedî saadete eriyorlar. Kâfirler, müşrikler, nice nice imkana sahip olsalar da neticede rüsvay oluyor, helak oluyorlar.

Lût aleyhisselam bunca cefadan, kavminin yaptığı türlü türlü ezadan sonra, Allah’ın lütfuyla kendisine iman eden iki kızıyla kurtuldu. Çeşit çeşit dünya nimetleri içinde yüzen Sodom’un kâfir, putperest halkı ise küfür ve azgınlıkları neticesinde helak olup gitti.

Aziz kardeşim! İşte böyle. Allah Teâlâ insana niçin akıl vermiş? Tefekkür edelim. Hakkı, batılı birbirinden ayıralım. Bizi yaratan Rabb’imizi tanıyıp teslim olalım, kulluğumuzun gereğini yapalım diye değil mi?

Ne mutlu aklını hayır işlerde kullanana, hadiselerden ibret alıp ders çıkarana!

Yazıklar olsun, aklını hevasına uydurana, sapıtıp azana!..

a a a

 

Zülkarneyn kıssası

 

Zülkarneyn’in kim olduğu, bir peygamber mi, sâlih, adil, cihangir bir hükümdar mı olduğu, bu zata niçin Zülkarneyn lakabı verildiği hakkında çeşitli rivayetler vardır.

Zülkarneyn’in kim olduğu hakkındaki görüşlerin bir kısmı şöyledir:

1- İbni Abbas radıyallahu anhümaya Zülkarneyn’in kim olduğu sorulmuş, o da, Himyer meliklerinden Sa’b ibni Rayiş’tir, demiştir.

Bu zatın İbrahim aleyhisselam zamanında yaşadığı, Mekke’de Hz. İbrahim aleyhisselam ile görüşüp sohbetinde bulunduğu ve hatta beraber haccettikleri  de rivayet edilmektedir.

2- Zülkarneyn, Hz. İbrahim aleyhisselam zamanında yaşayan İran hükümdarlarından âdil, muvahhid bir zat olan Afridûn ibni Estifan İbni Cemşid’dir, denilmektedir.

Ebû Zeyd-i Belhî, Afridûn’un peygamber olduğunu söylemektedir.

3- Diğer bir rivayette, Zülkarneyn’in Yemen meliklerinden Şemmer İbni Nâşirünniam denilmektedir.

4- Bazı rivayetlerde de Zülkarneyn’nin,  Makedonyalı Büyük İskender olduğu nakledilmekte ise de, bu zatın Zülkarneyn olduğu çok uzak bir ihtimaldir.

Zülkarneyn aleyhisselamın bu lakapla anılması hususundaki rivayetlerin bir kısmı şöyledir:

1- Hem zahir, hem de bâtının sahibi olduğu için.

2- Dünyanın şarkına da, garbına da hükmettiğinden.

3- Başının sağ ve solunda iki saç örgüsü olduğundan.

4- Başındaki tacında iki boynuz bulunduğundan,

5- Anne ve babasının Beyt-i Şerif halkından çok kerim kişiler olduğu ve kendisinin de böylece iki cihetten kerim bir kişi olmasından dolayı, Zülkarneyn lakabıyla anılmıştır.

Zülkarneyn’in hangi asırda yaşadığı hakkında da çeşitli rivayetler vardır:

Şöyle ki:

1- İbrahim ve İsmail aleyhisselam zamanında yaşamıştır.

2- Musa aleyhisselamdan sonradır.

3- İsa aleyhisselamdan sonraki fetret devrinde yaşamıştır.

Çeşitli tarih kitaplarından ve tefsirlerdeki malumatlardan anlaşıldığına göre, Zülkarneyn lakabıyla anılan bir kısım kişiler mevcuttur. Kur’an’da zikredilen Zülkarneyn ise Zülkarneyn-i Ekber’dir. Vasfı ve yaptığı işler Kur’an’da zikredilmiştir. Aslolan da Kur’an’da zikredilen Zülkarneyn’in kim olduğu değil, onun var olduğu; sâlih, âdil, cihangir bir hükümdar ya da bir nebi olduğudur. Tefsir-i Hazin’de bin otuz yıl yaşadığı rivayet edilmektedir.

Tefsir-i Kurtubî’de ise şöyle denilmektedir:

“Rivayet edildiğine göre yeryüzüne hakim olan dört hükümdar vardır. İkisi mü’min, ikisi kafirdir. Mü’min olanlar, Zülkarneyn ile Süleyman aleyhisselamdır; kâfir olanlar da, Nemrut ile Buhtunnasr’dır.

Yeryüzüne hakim olacak beşinci kişi de bu ümmetten Mehdî olacaktır.”

Yukarıda da ifade edildiği gibi; Zülkarneyn, Allah Teâlâ’nın mülk ve saltanat ihsan ettiği, güç ve kuvvet verdiği sâlih, âdil, cihangir bir melik idi. Bir peygamber olduğu rivayeti de vardır. Yine rivayet edildiğine göre onun zamanında yaşayan ve halen de yaşamakta olduğu rivayet edilen Hızır aleyhisselam, Zülkarneyn’in teyzesinin oğlu idi ve ordularında kumandanlık yapmaktaydı.

Vehb ibni Münebbih’in rivayetine göre nur ve zulmet Zülkarneyn’e müsahhar kılınmıştı. Nur önünü aydınlatıyor, zulmet de ordusunun arkasını karanlıkta bırakarak düşmanlarından koruyordu.

Doğuya ve batıya seferler yaptı. Oralar halkını imana davet etti. Zulüm ve haksızlık yapanları cezalandırdı. Mazlumlara yardımcı oldu.

Yapmış olduğu bir seferinde iki dağ arasında bir geçide ulaştığında, lisanlarından anlamadığı bir kavimle karşılaştı. Çeşitli rivayetlerde bu kavmin Türkler olduğu söylenmektedir.

Bu kavim, Zülkarneyn’e, yeryüzünde fesat çıkaran, her şeyi talan eden, hayvanlara benzeyen Ye’cüc ve Me’cüc’den şikayet ederek, onlara karşı yardım etmesini, onlarla kendi aralarına bir set yapmasını istediler. Hz. Zülkarneyn, onların bu isteğini kabul etti. Hz. Zülkarneyn’in yapmış olduğu bu set hakkında da bir çok rivayet vardır. Kimisi bu seddin Çin Seddi olduğunu, kimisi Kafkaslar’da demir kapı olarak anılan yerde olduğunu söylemekte iseler de, bu setler ile Hz. Zülkarneyn’in yapmış olduğu set arasında bir alaka yoktur. Bu seddin nerede olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bilinen şey, kıyametin yakın olduğu bir zamanda bu seddin yıkılacağı, Ye’cüc ve Me’cüc’ün yeryüzüne dağılarak büyük bir fitne meydana getireceğidir.

Hz. Zülkarneyn, adı geçen kavmin de yardımlarıyla o iki dağ arasını demir kütleleri ile doldurmuş, sonra da körükleyerek o muazzam demir kütlelerini kızgın bir ateş haline getirmiş, sonra üzerine erimiş bakır dökmüş, böylece Allah Teâlâ’nın takdir ettiği bir zamana kadar asla delinemeyecek, yıkılamayacak bir set meydana gelmiştir.

Bu set, Hz. Zülkarneyn’in bir mucizesi, bir kerameti olduğu gibi, Hz. Zülkarneyn’den bu seddin yapılmasını isteyen kavmin de demir ve bakırı bildiklerini ve bunları kullanacak bir teknolojiye sahip olduklarını   göstermektedir.

Ye’cüc ve Me’cüc’ün nasıl bir kavim olduğu, Zülkarneyn seddinin  yıkılıp onların yeryüzüne dağılmalarının kıyametin alametlerinden olduğu Nevvas bin Sem’an radıyallahu anhten rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle anlatılıyor:

“...Allah, İsa’ya: Ben öyle birtakım kullarımı çıkardım ki, onları öldürmeye hiçbir kimsenin eli varmaz. Sen benim kullarımı Tur’a götürerek koru, diye vahiy inzal edecek ve Allah, Ye’cüc’ü ve Me’cüc’ü gönderecektir. Bunlar, her tepeden süratle sızacaklardır. Öncüleri Taberiye Gölü’ne uğrayacak ve içindeki suyun tamamını içecekler. Sonradan gelenleri oraya uğrayacak ve “Bu gölde bir zamanlar su vardı.” diyeceklerdir. Sonra yürüyecekler, tâ ağaçlı dağa varacaklardır. Bu dağ, Beyt-i Makdis Dağı’dır. “Gerçekten yeryüzündeki bütün insanları öldürdük. Haydi göktekileri de öldürelim”, diyecekler ve oklarını gökyüzüne atacaklar, Allah da onların oklarını kana bulanmış olarak geri çevirecektir. Nebiyyullah İsa aleyhisselam ile arkadaşları muhasara edileceklerdir. Hatta onlardan birine bir öküz başı, sizden birine bugün yüz altından daha makbul olacaktır. Bunun üzerine Nebiyyullah İsa (aleyhisselam) ile arkadaşları (Allah’a) niyaz edecekler. Allah da Ye’cüc   Me’cüc’ün üzerine, boyunlarına isabet edecek deve kurdu gönderecektir. Böylece bir kişinin ölmesi gibi helak olarak sabahlayacaklardır. Sonra Nebiyyullah İsa (aleyhisselam) ile arkadaşları (Tur’dan) yeryüzüne inecekler. Yeryüzünde onların lâşe ve pislikleri ile dolmadık bir karış yer bulamayacaklardır. Nebiyyullah İsa (aleyhisselam) ile arkadaşları yine Allah’a niyaz edecekler, Allah da Horasan develerinin boyunları gibi kuşlar gönderecek, bu kuşlar onların cesetlerini yüklenerek Allah’ın dilediği yere atacaklardır.  Sonra Allah öyle bir yağmur gönderecek ki, ona ne kerpiç bir ev, ne de çadır mani olabilecektir. Bu yağmur yeryüzünü yıkayacak, onu ayna gibi yapacaktır. Sonra yere mahsulünü bitir, bereketini tekrar getir denilecektir...” (Müslim)

Zülkarneyn kıssası, Kur’an- Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“(Rasulüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size O’ndan bir hatıra okuyacağım.

Gerçekten biz O’nu yeryüzünde büyük bir kudret sahibi kıldık ve O’na (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep verdik.

O da batıya doğru bir yol tuttu.

Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçığa batar buldu. O’nun yanında orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine, Biz: Ey Zülkarneyn! Onlara azap etmen veya onlar hakkında iyiliğe yönelmen Sen’in hakkındır, dedik.

O şöyle dedi: Haksızlık edene gelince, onu cezalandıracağız; sonra o, Rabb’ine gönderilecek, bunun üzerine Allah ona müthiş bir azap edecektir.

İman edip, iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır, buyruğumuzdan ona kolay olanını söyleyeceğiz.

Sonra yine bir yol tuttu.

Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir siper yapmamıştık.

İşte böylece gerçekten biz, onun yanında olan (her) şeyi bilgimizle kuşatmıştık.

Sonra yine bir yol tuttu.

Nihayet iki dağ arasına ulaştığında, onların önünde, hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu.

Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Yec’üc, Me’cüc bozgunculuk yaparlar. Bizimle onlar arasında bir set yapman için sana bir vergi verelim mi?

Dedi ki: Rabb’imin beni içinde bulundurduğu nimet, daha hayırlıdır. Siz bana kuvvet yönünden destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.

Bana demir kütleleri getirin. Nihayet dağın iki yanı arası aynı seviyeye gelince, üfleyin (körükleyin) dedi. Artık onu  kor haline sokunca, getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim, dedi.

Artık onu ne aşmaya muktedir oldular, ne de onu delebildiler.

Zülkarneyn, bu Rabb’imden bir rahmettir. Fakat Rabb’imin vaadi gelince, o bunu yerle bir eder. Rabb’imin vaadi haktır, dedi.” (Kehf 83-98)

 

KISSADAN HİSSELER

 

1- Aziz kardeşim! Mülk Allah’ındır. Varlık âleminde ne mevcutsa hepsi O’nun mülküdür. Gerçek hükümdar Allah Teâlâ’dır.

Yeryüzünde nice melikler gelip geçti. Kimi mü’min, kimi kâfir. Kimi âdil, kimi zâlim. Şimdi neredeler? Saltanat sürdükleri saraylarında baykuşlar mekan tutmuş. Örümcekler yuva kurmuş. Pek çoğunun mezarları bile belli değil. Hak ile yeksan olmuşlar.

Allah Teâlâ’nın şu buyruklarını, şu ilâhî mesajlarını dikkatle tefekkür edelim, edelim de şu geçici dünyanın alâyişine aldanmayalım.

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. Mülk O’nundur. Hamd O’nadır. Herşeye gücü yeten O’dur.” (Teğabün 1)

“(Rasulüm) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik Sen’in elindedir. Gerçekten Sen herşeye kâdirsin.

Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” (Âl-i İmran 26-27)

Kendisine çok büyük bir mülk ve saltanat verilen Zülkarneyn aleyhisselamı düşünelim. Şarka ve garba hâkim, yenilmeyen orduları var. Nur ve zulmet emrinde, Hızır aleyhisselam ordusunda komutanlık yapıyor. Ne müthiş bir güç ve kuvvet. Ne muazzam bir mülk ve saltanat. Gözleri kamaştıran bir ihtişam.

Ama o ne yapmış, bir de bu hususu düşünelim:

• Mülk ve saltanatı ile mağrur olmuş mu?

• İmkanlarını nefsî arzuları için kullanmış mı?

• Bu büyük güç ve saltanatını zulme vasıta kılmış mı?

• Böbürlenerek, kibirlenenek tuğyan edip, Rabb’ine asi olmuş mu?

• Dünyayı yönetirken, bunca meşguliyeti varken, durmadan seferden sefere koşarken bir an olsun kulluğun gereği olan ibadet ve taatten uzak kalmış mı?

Hayır. Asla... O, hem kulluğun gereklerini en mükemmel bir şekilde yerine getirmiş, hem de idaresi altında olan milletleri en iyi bir şekilde, en âdil bir sûrette çok mükemmel olarak yönetmiştir.

Aziz kardeşim! Şu husus kesin olarak bilinmelidir ki, bir idareci Rabb’ine karşı vazifelerini en iyi bir şekilde ifa ediyorsa, böyle bir yönetici milletine karşı da vazifelerini en mükemmel bir şekilde yerine getirir. Âdil olur. Asla zulmetmez. Vatan ve milletine hizmeti kendine şiar edinir.

Rabb’ine karşı nankörlük eden, isyan eden bir idareci de idaresi altındaki insanlara karşı nankör olur. Haksızlık yapmaktan, zulmetmekten asla fütur etmez.

Şimdi dönüp bir de kendimize, zamanımızın yöneticilerine bakalım.

Şayet bir idareci isek, acaba bulunduğumuz mevkiyi korumak ve daha yüksek makamlara gelmek için makamımıza, o makamı bize tevdi eden insanlara mı hizmet ediyor, yoksa makam ve mevkimizi Hakka ve halka hizmet için mi kullanıyoruz?

Bulunduğumuz mevkiyi korumak için dinimizden yırtıp dünyamıza mı yamıyoruz? Dünyamız ve başkalarının dünyası için ahiretimizi mi harap ediyoruz? Bu hususta her gün sık sık nefsimizi hesaba çekelim. Aferinlere, alkışlara mağlup olmayalım. Aksi takdirde gazab-ı ilâhîyeye düçar olacağımızı asla aklımızdan çıkarmayalım.

Ey dünyası için dininden taviz verenler!

Ey fasık ve facirlerin rızasını Allah’ın rızasına tercih edenler!

Ey aklını imanının önüne geçiren tevilciler!

Ey şerre anahtar, hayra kilit olanlar!

Ey milyonlarca mazlumun kanı üzerinde zulüm tahtı kuranlar!

Ey kâfir ve münafıklardan korkup da, Allah’tan korkmayanlar!

Ölüm var ölüm! Ölüm ötesi sonsuz bir hayat var. Hesap var. Ateş var. Onun için ölümü çok tefekkür edelim. Mahşerin o dehşetli halini tefekkür edelim. Orada mal mülk, makam mevki, soy sop asla fayda vermeyecek. Orada bize fayda verecek olan, imanımız ve imanımızın gereği olarak yaptığımız sâlih amellerimizdir. Ona göre düşün, tefekkür et. Bir müslüman olarak yapman gerekeni yap. Nasıl olman gerekiyorsa öyle ol.

O gün, mahşer günü ne mal var, ne saltanat, ne de rütbe. Herkes üryan bir şekilde akıbetini beklemektedir.

Allah Teâlâ’nın şu buyruğuna dikkat edelim:

“O gün (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. (Allah Teâlâ onlara şöyle sorar ve cevabını da kendisi verir) Bugün hükümranlık kimindir? Kahhar olan tek Allah’ındır.

Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah hesabı çarçabuk görendir.” (Mü’min 16-17)

Zülkarneyn aleyhisselam kendisine verilen mülk ve saltanatının, çeşit çeşit dünya nimetlerinin şükrünü eda etti de bahtiyarlardan oldu.

Ya diğerleri? Nemrut ve benzerleri, sahip oldukları mülk ve saltanatı kötüye kullandılar. Şükrünü eda etmek şöyle dursun, mülk ve saltanatları onları azdırdıkça azdırdı da gazab-ı ilâhîyeye uğradılar ve ebediyyen kaybettiler.

2- Her devirde iyiler ve kötüler olagelmiştir. Hakkın tarafında olanlarla, batıl tarafında saf tutanlar hep mücadele halinde olmuşlardır. Kimileri kötülerin ve kötülüklerin önüne set çekerken, kimileri de iyilerin ve iyiliklerin önüne set çekmişlerdir.

Zülkarneyn aleyhisselam yeryüzünde fesat çıkaran kötü bir kavim Yec’üc ve Me’cüc’ün önüne aşılmaz, yıkılmaz bir set çekerek Allah Teâlâ’nın takdir ettiği bir zamana kadar onların kötülüklerine mani olmuş, şer ve fesatlarını önlemiştir.

Diğer taraftan da mazlum ve mağdurlara yardım etmiş, onları zâlim ve şerirlerin tasallutundan korumuştur.

Nemrutlar, firavunlar da iyilerin, iyiliklerin önüne set çektiler. Kötülere ve kötülüklere yol verdiler. Onların başını çektiler. Neticede helak olup gittiler.

Zamanımızdaki müstekbirler, zâlim ve hainler de çeşit çeşit adlar altında, çeşit çeşit kötülüklerin, ahlâksızlıkların, din dışılıkların başını çekmektedirler.

Aziz kardeşim! Bu gibilerin geçmişte başına gelenleri tefekkür et de şimdikilerin başına neler geleceğini bir düşün. Onlardan hazer et. Onların sahte, riyakâr, hilekâr tebessümlerine aldanma; yoksa hile ve tuzaklarına düşer, ebediyyen kaybedersin.

Zor olsa da, meşakkatli olsa da, sen sâlihlerin yolunu tut. Hayırlara anahtar, şerlere kilit ol. Cürmüm ne ki, ben ne yapabilirim ki, deme. Gücünün yettiğince kötülere, kötülüklerin önüne set çek; iyiliklere, iyilere yardımcı ol. Önlerindeki engelleri kaldırmak için çaba göster. Bunu:

Elinle yapmaya güç yetiremiyor musun?

Dilinle yap, Hakk’ı söyle, Hakk’ın haklının yanında ol.

Buna da güç yetiremiyor musun?

Öyleyse gönlünle mani olmaya çalış. Yani tüm kötülüklere, kötülere buğzet. Hakk’ın zaferi için halisâne, muhlisâne dua et. İçin yanarak... Gönlün yanarak... Geceleri kalk, seherlerde, meleklerin eşliğinde, başını secdelere koy, gözyaşlarıyla Rabb’imize yalvar, yakar.

Allah düşmanlarına, din düşmanlarına ne kadar buğzediyorsan, Allah dostlarına, Allah yolunda cihad edenlere ne kadar muhabbet ediyorsan, bil ki imanının derecesi o buğzunun ve muhabbetinin derecesi kadardır.

Allah’ın düşmanlarına velev ki bir tek sözle olsun yardımcı oluyorsan, onlara karşı kalbinde zerre kadar olsun bir buğz yoksa, bunca kötülükler karşısında hâlâ nemelazımcı isen, senin, Allah’ı seviyorum, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi seviyorum, Allah ve Rasûlünün  dostlarını seviyorum, demen; ne Allah indinde, ne de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem indinde ve ne de sâlihler indinde bir değeri olan,  itibar edilecek bir sözdür.

Her birimizin çeşit çeşit sorumluluğu vardır: Nefsimizden, ailemizden, evlatlarımızdan, idaremiz altında olanlardan, mal ve mülkümüzden...

Bu sorumluluklarımızı en iyi bir şekilde yerine getirmeliyiz.

Emirül mü’minin Hz. Ömer radıyallahu anhın şu sözünü kulağımıza küpe etmeliyiz:

“Ben geceleri uyumuş olsam kendimi kaybetmiş olurum. Gündüzleri uyusam milletimi kaybetmiş olurum. Ben ise onlardan yana da mesulüm.”

Kötülüklerle ve kötülerle, Allah düşmanlarıyla, din düşmanlarıyla mücadele ederken şu üç hususta sağlıklı bilgilere sahip olmamız gerekir:

1- Kendi gücümüz,

2- Karşı tarafın gücü,

3- Mücadele yaptığımız sosyal coğrafya.

Bu hususlardaki eksik bilgiler, yanlış bilgiler, telafisi çok güç felaketlere sebep olabilir.

Elbette güç deyince sadece maddî, teknolojik güç akla gelmemelidir. En büyük güç  iman gücüdür. İman gücüyle beraber maddî, teknolojik güç de olursa bu nurun ala nur olur. Ancak iman gücü olmadan maddî güç fazla bir mâna ifade etmez. Maddî güçlerle elde edilen geçici muvaffakiyetler kısa bir zaman sonra hezimete dönüşebilir ve dönüşmektedir. Maddî gücü zayıf, fakat çok güçlü bir imana sahip nice az topluluklar, madden çok güçlü ve çok kalabalık nice toplulukları hezimete uğratmıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 “Nice az topluluklar, nice çok topluluklara Allah’ın izniyle galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 249)

İmanı zayıf, kalbini dünya sevgisi istila etmiş fert ve toplulukların akıbeti rüsvaylıktır. Bu gibi fert ve topluluklar bulundukları makam ve mevkiyi, elde ettikleri mal ve mülkü kaybetmenin korkusuyla yaşarlar. Her gün onlarca defa ölür, onlarca defa dirilirler. Âlem-i İslâm’ın bu günkü perişanlığının sebebi budur. Yani iman zaafiyeti ve dünyevîleşmek hastalığı.

3- Aziz kardeşim! Zülkarneyn seddinden kendi nefsimiz için de hisse almalı, ders çıkarmalıyız.

Nefsimizle, günahlar arasına bir set çekmeliyiz. Öyle bir set ki, ne nefsimiz günahlara ulaşabilsin, ne de günahlar bize bir yol bulabilsin.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki nefsini tezkiye eden, kurtuluşa ermiş; onu fenalıklara daldıran da ziyan etmiştir.” (Şems 9-10)

Nefis, kötülüğe meyyaldir. Kötülük yapmaya çok arzuludur. Onu gemlemez, başı boş bırakırsak, yapmayacağı rezalet yoktur. O hem kötülük yapar, hem de kötülüğü emreder.

“Nefis, aşırı derecede kötülüğü emreder.” (Yusuf 53)

Nefisle cihad çok büyük, sulhu olmayan bir cihaddır.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Gerçek mücahid, nefsiyle cihad edendir.” (Tirmizi)

Evet. Nefsimizle, tüm kötülükler, günahlar arasına bir set çekmeliyiz.

Hani Zülkarneyn aleyhisselam iki dağ arasını demirle doldurmuş, sonra körükleyip kor halinde bir ateş olunca üzerine eritilmiş bakır dökmüştü ya.

Gel can kardeşim! Biz de öyle yapalım. Biz de nefsimizle, kötülükler, günahlar arasına demirden, çelikten  daha muhkem Kur’an ahkâmını, Kur’anî hakikatleri koyalım. Sonra iman körüğüyle üfleyip aşk ve muhabbet ateşi haline getirelim, üzerine de sünnet-i seniyye, ahlak-ı Muhammediyye iksirini dökelim. Böylece öyle bir set yapalım ki o seddi aşmaya cüret eden, yıkmaya yeltenen her kötülük, her kötü, her âsî, her günah, hasir olarak geri dönsün. Nefsimiz kötülük yapmak, günahlara dalmaktan ümidini kessin.

Allah Teâlâ’nın şu buyruğunu her an aklımızda tutalım, tefekkür edelim:

“Ey iman edenler! Allah’tan O’na yakışır bir şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmran 102)

a a a

 

Ahsen’ül-Kasas

 

Kıssaların en güzeli, Yusuf aleyhisselam kıssası. Sûreti güzel, sîreti güzel, nesebi güzel, bir güzel kulun, bir şanı yüce peygamberin hikmetlerle, ibretlerle dolu kıssası.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, O, şanı yüce peygamber Yusuf aleyhisselam hakkında şöyle buyurmuştur:

“Kerim oğlu, kerim oğlu, kerim oğlu kerim. İbrahim oğlu, İshak oğlu, Yakub oğlu Yusuf.”  (Buhârî)

Peygamberimiz, canımız, rehberimiz, tek örneğimiz Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Yusuf aleyhisselamın kıssasının anlatıldığı, sure-i Yusuf  hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Kölelerinize Yusuf suresini öğretiniz. Zira herhangi bir müslüman, onu yazıp aile efradına ve idaresi altında olanlara öğretirse, Allah Teâlâ onun sekerat-ı mevtini kolaylaştırır ve ona öyle bir kuvvet verir ki hiçbir müslümana haset edemez.” (Ruhul Beyan)

Halid bin Mâden: “Ehl-i Cennet cennette Yusuf suresini okuyarak temettû edeceklerdir.” demektedir. (Tefsir-i Hazin)

İbni Ata rahmetullahi aleyh de:

“Hüzünlü herhangi bir kimse Yusuf suresini işitince, okuyunca, mutlaka kalbi müsterih olur.” der. Bu sureyi celile Peygamberimiz, efendimiz, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi teselli için hüzün yılında, yani Hz. Hatice Validemizin ve amcası Ebu Talib’in vefat etikleri sene nazil olmuştur.

Yusuf aleyhisselam kıssasına niçin “Ahsen’ül-Kasas”, kıssaların en güzeli denildiği hususunda müfessirîn-i izamdan bir çok kavil varid olmuştur.

Tefsir-i Kurtubî’de bu görüşler şöyle zikredilmektedir:

1- Kur’an-ı Kerim’de geçen hiçbir kıssa, Yusuf aleyhisselam kıssasındaki kadar, hikmetler ve ibretler içermemektedir.

2- Yusuf aleyhisselamın küçük yaşta başlayan çeşit çeşit belâ ve musibetlere karşı gösterdiği sabır.

3- Kardeşlerinin yaptıkları türlü türlü eziyet ve kötülüklerine ve hatta öldürmeye teşebbüslerine rağmen, onlarla buluşunca her şeyi unutup onları affetmesi.

4- Yusuf aleyhisselam kıssasında, peygamberlerden, salihlerden, meleklerden, şeytanlardan, insanlardan, cinlerden, hayvanlardan, hükümdarlardan, memleketlerden, tâcirlerden, âlimlerden, cahillerden, erkeklerden, kadınlardan, kadınların çeşit çeşit hile ve tuzaklarından bahsedilmektedir.

5- Bu kıssada tevhidden, fıkıhtan, siyerden, rüya tabirinden, siyasetten, muaşeretten, din ve dünyanın salâhı için gerekli olan çeşit çeşit faidelerden haber verilmektedir.

6- Çile, belâ, musibet ve çeşit çeşit imtihanlarla dolu bir hayat serüveninin sonunda kavuşulan sonsuz saadet:

Otuz yaşında Yusuf aleyhisselam Mısır’a melik oluyor.

Yusuf aleyhisselamın duasıyla Züleyha yeniden gençliğine ve güzelliğine kavuşuyor ve onunla evleniyor.

Yakub aleyhisselamın hasretten ve ağlamaktan kör olan gözleri yeniden açılıyor.

Yakub aleyhisselam en çok sevdiği evladına, Bünyamin de ana baba bir, sevgili kardeşi Yusuf aleyhisselama kavuşuyor.

Yusuf aleyhisselam kendine işkence eden, öldürmeye yeltenen kardeşlerini affediyor. Onlar da yaptıkları o çirkin işlerinden dolayı tevbe edip salih insanlar oluyorlar.

- Yakub aleyhisselam ve aile efradı Kenan İli’nden Mısır’a hicret ediyor.

- Ve nihayet Yusuf aleyhisselamın küçük yaşta görmüş olduğu rüyası aynen tahakkuk ediyor.

- Rivayete göre Yusuf aleyhisselamın zamanında Mısır Meliki Reyyan  bin Velid idi. Adil bir hükümdardı. Bütün devlet işlerini Yusuf aleyhisselama bıraktı. Yine rivayet edildiğine göre Yusuf aleyhisselama iman edip müslüman oldu.

7- İşte bütün bunlar ve bunlar gibi bir çok  hikmetlerden alınacak çeşit çeşit ibretlerden dolayı bu kıssaya “Ahsen’ül-Kasas-kıssaların en güzeli” denilmiştir.

Ruhul Beyan tefsirinde de benzer rivayetler yapıldıktan sonra Yusuf aleyhisselam kıssasına “Ahsen’ül-Kasas” denilmesi hususunda şu görüşlere de yer verilmektedir:

1- Yusuf aleyhisselam, o zamana kadar hiç kimsenin yapmadığı, en güzel duayı yapmış: “Ya Rabbî! Beni müslüman olarak öldür ve beni salihlere ilhak eyle.” demiştir.

2- Bu kıssada izdivaçların en güzeli, ayrılık, vuslat, sıla, gurbet, taltif, taknif (serzeniş), aşk, aşık, maşuk, hapis, hapisten kurtuluş, kulluk, kölelik, cezbe, işaret, beşaret, tefsir, taksis (zorlaştırma), teysir (kolaylaştırma), ruhları rahatlatan, bedenleri heyecanlandıran nice nice muameleler vardır.

3- Lafız bakımından en veciz bir kıssadır.

4- Veraset, hilafet, ruh, kalp, nefs-i emmarenin tezkiyesindeki sırların hakikatine tercüman olan manaları cem etmiştir.

5- Nefs-i emmare önce Züleyha sûretinde zuhur etti. Sonra Yusuf aleyhisselama teslim olup iman ederek, Yusuf aleyhisselamın ruhu ile İslâm kardeşliği ruhaniyetinde cem oldu.

6- Tevilat-ı Necmiye’de; bu kıssanın “Ahsen’ül-Kasas” olarak isimlendirilmesi insan ahvaline çok münasip, çok müşabih olduğundan, Allah Teâlâ’ya rücû ve vusûlden bahsedildiği,

İnsan terkibinin, ruh, kalp, sır, nefis ve havası hamse-i zahire, yani beş duyu organı ve altı batınî kuvvet olduğunun bilgisi verildiğinden dolayıdır, denilmektedir.

Tefsir-i Beyzavi’de de “Ahsen’ül-Kasas” denilmesinin sebebi olarak şu hususlara işaret edilmiştir:

1- Çok bediî bir üslupla anlatılmıştır.

2- Hayret verici meseleler, hikmetler, deliller, alametler, ibretleri ihata eden, toplayan bir kıssa olduğu için.

Diğer bir kısım tefsirlerde de burada zikredilenler ve benzeri sebeplerden dolayı Yusuf aleyhisselamın kıssasına “Ahsen’ül-Kasas-kıssaların en güzeli” tesmiye olunmuştur, denilmektedir. Sadece bir veya bir kaç sebepten değil,  yukarıda zikredilen ve bilmediğimiz bir çok sebepten dolayı bu isim verilmiştir.

Elbette en doğrusunu Allah Teâlâ bilir. Rabb’imiz madem ki bu kıssaya “Ahsen’ül-Kasas” demiştir, sebebi veya sebepleri ne olursa olsun, o, kıssaların en güzelidir.

Yusuf suresinin ilk üç ayeti şöyledir:

“Elif, lam, ra. Bunlar, apaçık Kitab’ın ayetleridir. Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Ey Muhammed! Biz sana bu Kur’an’ı vahyetmekle (geçmiş milletlerin haberlerini) en güzel bir şekilde sana anlatıyoruz. Gerçek şu ki: Sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmeyenlerden idin.”

 

ÂL-İ YA’KUP ALEYHİSSELAM

 

İbrahim aleyhisselamın Hacer Validemizden olan oğlu İsmail aleyhisselamın kıssasında anlatıldığı gibi, Mekkeyi Mükerreme’de Cürhumiler’den bir kızla evlenerek yeni bir neslin atası oldu. Onun pâk neslinden ahir zaman nebisi, efendimiz, canımız, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zuhur etti.

İbrahim aleyhisselamın diğer hanımı Sare Validemizden de İshak aleyhisselam oldu. İshak aleyhisselam da Kenan İli’nde kalarak Beni İsrail’in atası oldu. Beni İsrail, O’nun evlatlarından meydana geldi.

İshak aleyhisselamın ikiz oğlu oldu. Birine Yakup, diğerine İys ismi konuldu. Yakub aleyhisselamın lakabı da İsrail idi. İsrail,  Allah’ın kulu manasına gelmektedir.

Yakub aleyhisselam gençlik çağına ulaşınca, babası İshak aleyhisselamın tavsiyesi üzerine Şam’da ikamet eden dayısı Leyan’ın yanına gitti. Dayısına bir müddet hizmet ettikten sonra onun büyük kızı Leya ile evlendi.

Bir müddet sonra da küçük kızı Rahil ile nikahlandı. O zaman iki kız kardeşin bir nikah altında cem olması yasak değildi.

Yakup aleyhisselamın Leya’dan, Yehuda, Rübeyl, Şem’un, Lavi, Yescür, Zebulün adında altı oğlu dünyaya geldi.

İkinci hanımı Rahil’den de, Yusuf aleyhisselam ve Bünyamin doğdu.

Yakup aleyhisselamın dayısı Leyan, kızı Leya’ya Belhe, Rahil’e de Zülfe adında birer cariye hediye etmişti. Yakup aleyhisselamın Belhe’den, Cad ve Aşir, Zülfe’den de Dan ve Yağsali adında oğulları oldu.

Yakup aleyhisselam dayısının yanında uzun yıllar kaldıktan sonra, babasının yurduna, Kenan İli’ne döndü. Kardeşi İys ile buluşup kucaklaştılar. Hasret giderdiler. Yakup aleyhisselam Kenan’a gelmeden önce babası İshak aleyhisselam vefat etmişti. İshak aleyhisselamın evlatları, Yakup aleyhisselam ve İys ve onların evlatları bir saadet harmanının tam ortasında mesuttular.

Babaları İshak aleyhisselam, vefatından önce, Yakup aleyhisselama: “Zürriyyetinden peygamberler ve hükümdarlar gelsin.” diye dua etmişti. Bu dua bereketiyle Yakup aleyhisselamın neslinden:

1- Yusuf aleyhisselam,

2- Musa aleyhisselam,

3- Harun aleyhisselam,

4- Davud aleyhisselam,

5- Süleyman aleyhisselam,

6- Zekeriyya aleyhisselam,

7- Yahya aleyhisselam,

8- İsa aleyhisselam ve Kur’an-ı Kerim’de zikri geçmeyen bir çok peygamber bahşedilmiştir.

İshak aleyhisselam İys’e de:

- Zürriyetin toprak kadar çok olsun, diye dua etti. Onun da zürriyyeti pek çok oldu. İys, amcası İsmail aleyhisselamın kızı ile evlendi.

İys’in neslinden de peygamber olarak Eyyûb aleyhisselam geldi.

Yakup aleyhisselam evlatları ile baba yurdu Kenan İli’nde mutlu bir hayat sürerken, Yusuf aleyhisselamın annesi Rahil, Bünyamin’i doğurmuş ve aileye yeni bir mutluluk getirmişti. Fakat Rahil’in lohusalığı bitmeden vefat etmesi sebebiyle bu mutluluk uzun sürmedi. Rahil vefat ettiğinde Yusuf aleyhisselam iki yaşında idi. 

Yakup aleyhisselam evlatları içerisinde, Yusuf aleyhisselama ayrı bir muhabbet besliyordu. O’nun ay gibi parlayan yüzünde, nurlar fışkıran gözünde nübüvvet işaretleri görüyordu.

Rahil’in vefatından sonra, öksüz kalan Yusuf aleyhisselama muhabbeti bir kat daha arttı. O’nu yanından ayırmıyor, ayrı bir ihtimam gösteriyordu. Bu durum diğer kardeşlerin haset duygularını depreştirmeye başladı. Böyle ortamları çok iyi değerlendiren şeytan, Yusuf aleyhisselamın kardeşlerindeki bu kıskançlık duygularını kışkırtıyor ve gün geçtikçe de ümitleniyordu.

 

YUSUF ALEYHİSSELAMIN RÜYASI

 

Yusuf aleyhisselam rüyasında güneşi, ayı ve on bir yıldız gördü. Hepsi kendisine secde ediyorlardı. Yusuf aleyhisselam bu rüyayı yedi yaşında iken görmüştü. Rüyasını babasına anlattı. Babası Yakup aleyhisselam bir taraftan çok sevindi. Çünkü bu rüyada büyük bir tebşirat vardı. Bir taraftan da endişelendi. Çünkü kardeşlerinin kıskançlığının farkındaydı. Ona bir kötülük yapmalarından korkuyordu.

“Bir vakit Yusuf babasına, babacığım, gerçekten ben rüyamda onbir yıldızla, güneşi ve ayı gördüm. Onlar bana secde ediyorlardı, dedi.

Babası dedi ki: Oğulcuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık bir düşmandır.” (Yusuf 4-5)

Bu rüyadan sonra Yakup aleyhisselamın, Yusuf aleyhisselama olan muhabbeti kat kat ziyadeleşti.

Gel gör ki, Yakup aleyhisselamın Yusuf aleyhisselama muhabbeti arttıkça, kardeşlerinin Yusuf aleyhisselama olan hasetleri de artıyordu.

Allah Teâlâ, Yusuf aleyhisselama daha nice nice nimetler vereceğini, O’nu peygamber olarak seçtiğini şöyle beyan ediyor:

“İşte böylece Rabb’in seni seçerek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce iki atan İbrahim ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Yakup soyuna nimetini tamamlayacaktır. Çünkü Rabb’in çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.

Andolsun Yusuf ve kardeşlerinde, (onların haberlerinden) soranlar için ibretler vardır.” (Yusuf 6-7)

Kardeşlerdeki haset ateşi gün be gün alevleniyor, aralarında toplanıp ne yapacaklarını konuşuyor, çeşit çeşit hile ve tuzaklar düşünüyorlardı.

 

HASET ATEŞİ

 

Yusuf aleyhisselamın kardeşleri haset girdabına düşmüşler, haset ateşi onları içten içe yakıyor, sönmesi çok müşkil bir durum alıyordu.

Ne yapıp yapıp Yusuf aleyhisselamı ortadan kaldırmak, öldürmek istiyorlardı.

Nihayet o kötü tuzaklarını kararlaştırdılar. Babalarına gidecek, Yusuf’u kırlara götürüp eğlenmesi, oyun oynaması için izin isteyeceklerdi.

Babalarına gitmeden önce, beraberce kırlara gidip oynamak, eğlenmek için Yusuf aleyhisselamı da ikna ettiler ve O’nu da yanlarına alarak hep beraber babaları Yakup aleyhisselama vardılar.

Yakup aleyhisselama:

- Ey babacığım! Yusuf bizimle kırlara gitmeyi arzuluyor, dediler.

Yakup aleyhisselam, oğlu Yusuf aleyhisselama:

- Ey oğulcuğum! Sen ne diyorsun? diye sordu.

Yusuf aleyhisselam:

- Ey babacığım! Kardeşlerimi bana karşı çok yumuşak ve lütufkar görüyorum. Onlarla gitmeme izin vermeni istiyorum, dedi.

Yakup aleyhisselam istemeye istemeye izin verdi.

Ancak onlara sıkı sıkı tembihatta bulundu. O’na göz kulak olmalarını söyledi.

- O’nu kurt yemesinden korkuyorum, dedi.

Yusuf aleyhisselamın kardeşleri:

- Biz kuvvetli bir cemaat iken onu nasıl kurt yer, diye teminat verdiler.

Sonra Yusuf aleyhisselamı omuzlarına alarak çeşit çeşit iltifatlar yaparak kırlara doğru yola çıktılar.

Yakup aleyhisselam onlar gözden ırak olana kadar arkalarından baktı.

Bu bakışlar bir hasret bakışı, endişe yüklü bakışlardı. Sanki kendisinden uzun yıllar ayrı kalacak bir yolcuyu uğurlayan bir sevdalının hüzün bakışlarıydı.

Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılıyor:

“Hani onlar (o kardeşler) şöyle demişlerdi: Yusuf ile biraderi (Bünyamin) babamızın yanında mutlaka bizden daha sevgilidir. Halbuki biz (birbirimize arka çıkan kuvvetli) bir cemaatiz. Herhalde babamız açık bir yanlışlık içindedir.

(Aralarında şöyle konuştular) Yusuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın. Ondan sonra da (tevbe ederek) salih kimseler olursunuz.

Onlardan bir sözcü, Yusuf’u öldürmeyin, kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün), dedi.

(Babalarına gelip) Ey babamız! Sana ne oluyor da Yusuf’u bize emanet etmiyorsun! Oysa ki biz O’na iyilik düşünen kimseleriz.

Yarın onu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin, (içsin), oynasın. Biz O’nu mutlaka koruruz, dediler.

(Babaları) dedi ki: O’nu götürmeniz beni mutlaka üzer. Siz ondan habersiz iken O’nu bir kurdun yemesinden korkarım.

Dediler ki: Vallahi biz (kuvvetli) bir topluluk olduğumuz halde, eğer O’nu kurt yerse, o zaman biz gerçekten hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (Yusuf 8-14)

Gözden ırak olup uzaklaştıkları, görünmez oldukları zaman, Yusuf’u omuzlarından yere attılar. Başladılar dövmeye. Biri bırakıyor, biri dövüyor, biri bırakıyor, biri dövüyordu.

Kalpleri katılaşmış, merhamet duyguları kurumuş, haset, kin ve hırs gözlerini kör etmişti.

Yusuf aleyhisselam kardeşleri arasında şaşkındı, perişandı. Bir anda her şeyin nasıl değiştiğini, kardeşlerinin kendisine bunu nasıl yapabildiğini anlayamıyordu. Babalarına verdikleri sözü ne de çabuk unutmuşlardı.

Neticede işin vehametini gördü. Kardeşlerinin gözlerinden kin ve haset ateşi fışkırıyordu. Ancak bir düşman bu kadar zâlimane davranabilirdi. Acımasızca yerden alıp yere çalıyorlardı.

Ağlamaya başladı. Çaresizdi. Hangi kardeşine sığınsa, o bir öncekinden daha fazla hakaret ediyor, merhametsizce dövüyordu. Ağlayarak: “Ey babam! Sana verdikleri sözü ne çabuk unuttular. Bunların senin oğluna yaptıklarını bir kölenin evladına yapmazlar.” diyordu.

Nihayet kardeşlerinden biri O’nu tutup şiddetle yere attı. Sonra göğsüne oturup öldürmek istedi. Diğer bir kardeşi de boynunu kesmeye yeltendi.

Yusuf aleyhisselam kardeşleri içinde en merhametlisi olan Yehuda’ya:

- Ey Yehuda! Allah’tan kork, beni öldürmek isteyene mani ol, dedi.

Yehuda:

- O’nu bırakınız. Sakın öldürmeyiniz. Bana O’nu öldürmemeye söz vermemiş miydiniz? dedi.

Onlar da:

- Evet, söz vermiştik, dediler.

Bunun üzerine Yehuda:

- Size Yusuf’u öldürmekten daha hayırlı olanı söyleyeyim mi? O’nu kuyuya atın, dedi.

Bunun üzerine öldürmekten vazgeçtiler. Yusuf’u kuyuya atmaya karar verdiler.

O civarda bulunan bir kuyunun başına getirdiler. Yusuf’un üzerindeki gömleği çıkardılar. Yusuf aleyhisselam:

- Kardeşlerim gömleğimi verin. Ölürsem kefenim olur. Hayatta kalırsam bana örtü olur, dediyse de aldırış etmediler. Yusuf aleyhisselamı bir ipe bağlayıp kuyuya sarkıttılar. Kuyunun yarısına varınca içlerinden biri ipi kesti.

Rivayete göre Cibril-iI Emin yetişip O’nu kuyunun tabanında bulunan yüksekçe bir taşın üzerine oturttu. Kuyuda epeyce su vardı. Böylece boğulmasını önledi. Cibril aleyhisselam O’na cennetten getirdiği bir gömleği giydirdi. Başka bir rivayete göre:

İbrahim aleyhisselam ateşe atıldığında, Cibril-i Emin cennetten bir gömlek getirerek O’na giydirmişti.

Bu gömlek İbrahim aleyhisselamdan, İshak aleyhisselama, İshak aleyhisselamdan da Yakup aleyhisselama intikal etmişti. Yakup aleyhisselam da gümüş bir mahfaza yaptırarak içine koymuştu. Yusuf aleyhisselamı kardeşleri ile kıra gönderirken bu mahfazayı O’nun boynuna asmıştı. Cibril-i Emin o mahfazadan gömleği çıkarıp Yusuf aleyhisselama giydirmiştir.

Yusuf aleyhisselam kuyuda iken, Allah Teâlâ O’na: “Sen onlara (kardeşlerine) hiç farkında değiller iken (bir gün) bu yaptıklarını haber vereceksin.” diye vahyetti. Gelecekte olacak bu işi kalbine ilham etti.

Yusuf aleyhisselam kuyuda kaldığı müddetçe Cibril-i Emin’in kendisine öğrettiği şu duayı okudu:

“Ey her belayı kaldıran Allah’ım!

Ey her duayı kabul eden!

Ey kırık kalpleri iyileştiren!

Ey güçlükleri kolaylaştıran!

Ey gariplerin sahibi!

Ey yalnızları tesellî eden!

Ey Sen’den başka ilâh olmayan!

Ey merhametlilerin en merhametlisi!

Sen’i her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Beni bütün sıkıntılardan kurtarmanı dilerim.

Kalbime muhabbetini koymanı, Sen’den başka hiçbir düşüncem olmamasını, Sen’den başka hiç kimseyi zikretmememi,  beni muhafaza etmeni ve bana merhamet etmeni isterim.”

Rivayete göre Yusuf aleyhisselam kuyuya atıldığında on iki yaşında idi. Yine rivayet edildiğine göre kuyuda üç gün kaldı.

Yusuf aleyhisselamın kardeşleri, Yusuf’un gömleğini kestikleri bir hayvanın kanına bulayarak, akşam karanlığında ağlaşarak babaları Yakup aleyhisselamın yanına vardılar.

- Biz aramızda koşu müsabakası yaparken Yusuf’u kurt yedi, dediler ve Yusuf aleyhisselamın kanlı gömleğini Yakup aleyhisselama verdiler. Ancak gömlek sapasağlamdı. Ne yırtıktı, ne de parçalanmıştı.

Yakup aleyhisselam:

- Belki yaptığınız bu kötü işi nefisleriniz size güzel gösterdi. Artık (bana düşen) sabr-ı cemildir, dedi. Sonra: “Bu nasıl yumuşak huylu bir kurtmuş ki, oğlumu yemiş, fakat gömleğini parçalamamış.” dedi.

Gelin hadiseyi bir de Rabb’imizin kelamından, Kur’an’dan dinleyelim:

“O’nu götürüp kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdikleri zaman, biz Yusuf’a, andolsun ki Sen onların bu işlerini onlar farkına varmaksızın (bir gün) kendilerine haber vereceksin, diye vahyettik.

Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.

Ey babamız! Biz yarışmak için sahraya gittik. Yusuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. (Ne yazık ki) O’nu kurt yemiş. Fakat biz doğru söyleyenler olsak da sen bize inanmazsın, dediler.

(Yusuf’un) gömleğinin üzerinde yalancı bir kan ile geldiler. Yakup dedi ki: Belki de nefisleriniz kötü bir işi size güzel gösterdi. Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin anlattığınıza karşı, yardımına sığınılacak ancak Allah’tır.” (Yusuf 15-18)

 

YUSUF MISIR SARAYINDA

 

Yusuf aleyhisselamın kardeşleri, ne olur  ne olmaz endişesiyle kuyu etrafını gözetliyorlardı. Hatta bir rivayete göre kardeşi Yehuda O’na gizlice yiyecek de getiriyordu.

Yusuf aleyhisselamın kuyuda kaldığı üçüncü günde ufuktan bir kafile belirdi. Kuyunun yanına gelip konakladılar. İçlerinden biri su getirmek için kuyuya gitti ve kovasını sarkıttı. Kovasını kuyudan çekerken bir de ne görsün, yüzü ayın ondördü gibi parlayan nur yüzlü, melek sima bir güzel çocuk. Masum mu masum. Soylu bir aileden olduğu, çok güzel bir terbiye gördüğü her halinden belli oluyordu. Heyecanla haykırdı:

- Müjde! İşte bir çocuk.

Yusuf aleyhisselamın kardeşleri duruma muttali olunca koşarak geldiler:

- Bu bizim kölemiz. Bırakıp kaçmış. İsterseniz size satabiliriz, dediler.

Onlar da:

- Peki alalım, deyince O’nu çok ucuz bir pahaya, İbni Abbas radıyallahu anhümanın rivayetine göre, yirmi dirheme sattılar.

Yusuf aleyhisselam yeniden ellerine düşersem öldürebilirler korkusuyla ses çıkarmamış:

- Ben köle değilim. Bunlar benim kardeşlerimdir. Beni öldürmeye kastettiler de bu kuyuya attılar. Ben şanı yüce bir peygamber olan Yakup aleyhisselamın oğluyum, diyememişti.

O’nu alıp Mısır’a götürdüler. O’nun hem sûreten hem de sîreten güzelliğini gören kafile reisi, O’nu satarsa çok para edeceğini anlamıştı.

O’nu yıkayıp, saçlarını tarayıp, en güzel elbiseler giydirerek köle pazarına götürdüler.

Mısırlı zenginler O’nu satın almak için yarış halindeydi. Yusuf aleyhisselama sahip olmak için sürekli fiyat artırıyorlardı. Bu yarış üç gün devam etti.

Yusuf aleyhisselama biçilen bedel o kadar yükseldi ki, hiç kimse daha fazla artırmaya güç yetiremedi. Nihayet ağırlığınca altın, gümüş, misk karşılığında Mısır Melikinin Hazine Nazırı Kıtfir aldı.

O’nu alıp sarayına götürdü. Kıtfir’in çocuğu olmamıştı. O’nu hanımı Züleyha’ya teslim etti. O’na çok iyi bakmasını tenbih etti. Belki de O’nu evlat ediniriz, dedi.

Yusuf aleyhisselam Kıtfir’in sarayında büyük bir itina ile büyütülüyor, kendisine asla bir köle muamelesi yapılmıyordu. El üstünde tutuluyor, bir babanın, bir ananın evlada gösterdiği şefkat ve muhabbet gösteriliyordu. Kıtfir O’nu öz evladı gibi seviyor, O’nun varlığından büyük bir mutluluk duyuyordu.

Yıllar gelip geçti. Hayat ırmağından nice sular akıp gitti. Nihayet Yusuf aleyhisselam erginlik çağına ulaştı, gönüllere sürûr veren bir genç olmuştu. Allah Teâlâ bu genç yaşında O’na ilim ve hikmet vermiş, marifetullaha erdirmiş, rüya tabirini öğretmişti.

Hadise Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılıyor:

“Bir kervan geldi ve sakalarını (kuyuya) gönderdiler. O da gidip kovasını saldı. (Yusuf’u görünce): Müjde, işte bir oğlan! dedi. O’nu bir ticaret metaı olarak sakladılar. Halbuki Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir.

(Kardeşleri O’nu) değersiz bir pahaya, sayılı bir kaç dirheme sattılar. Onlar zaten O’na karşı rağbetsiz idiler.

Mısır’da O’nu satın alan (Kıtfir) karısına dedi ki:

O’na değer ver ve iyi bak. Umulur ki bize faydası olur. Ya da O’nu evlat ediniriz. İşte böylece (Mısır’da adaletle hükmetmesi) ve kendisine (rüyadaki) olayların yorumunu öğretmemiz için Yusuf’u Mısır arzına yerleştirdik. Allah emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.

(Yusuf) büluğ çağına ulaşınca, O’na hüküm ve ilim verdik. İşte güzel davrananları Biz böyle mükafatlandırırız.” (Yusuf 19-22)

 

HEYTE LEK, MAAZALLAH

 

Elbette hayat sadece mutluluk ya da sadece belâ ve musibetten ibaret değildir. Hayat med ve cezirlerle, iniş çıkışlarla doludur.

Bakarsızın ki mutluluğun zirvesindesiniz, maddî manevî bir refah içerisindesiniz.

Bir de bakarsınız ki, gam ve keder girdabına düşmüşsünüzdür. Maddî sıkıntılar içerisinde kıvranmakta, makam ve mevkinizi, mal ve mülkünüzü kaybetmiş, sefilleri oynamaktasınız.

Fakat iyi bir kul, iyi bir müslüman, zahirdeki bütün bu iniş çıkışlara, med ve cezirlere yenik düşmemeli, ruhî, manevî, ahlakî, imanî yönden iyi kötü her şartta ayakta durmasını, manevî asaletini muhafaza etmesini bilmelidir.

Yusuf aleyhisselam için Kıtfir’in sarayındaki mutlu ve huzurlu günler bitecek gibi görünüyordu.

Ergenlik çağına ulaşmış melek siması, yüksek seciyesi ile gençliğin bütün cazibesini üzerinde taşıyan Yusuf aleyhisselamı, iki hain göz iç geçirerek, büyük bir arzu duyarak takibe almıştı.

O’nu tuzağa düşürmek ve O’ndan kâm almak için haince planlar yapıyor, tuzaklar kuruyordu. Bu kadın, haklarında: “Muhakkak sizin hileniz çok büyüktür.” buyurulan kadınlardan bir kadın, hem de Yusuf aleyhisselama bir baba şefkati gösteren, O’nu el üstünde tutan, Kıtfir’in karısı Züleyha idi.

Züleyha, güzellikte emsali olmayan müstesna bir kadındı. Mağrib Sultanı Taymuş’un kızı idi.

Rivayet olunduğuna göre, bir gece rüyasında, çok güzel bir genç gördü. Kalbi ona meyletti ve kim olduğunu sordu. O genç:

- Ben Mısır aziziyim, dedi.

Züleyha’ya civar ülkelerin hükümdarlarından, şehzadelerinden bir çok talip olduğu halde hiçbirini kabul etmedi. O, hep rüyasında gördüğü Mısır azizinden bir haber bekliyordu. Nihayet beklediği oldu. Mısır azizinden dünürcü gelmişti. Hiç tereddüt etmeden kabul etti.

Babası bir çok mal, çeyiz ve hizmetkarlar vererek Züleyha’yı Mısır’a gönderdi. Mısır azizi Kıtfir de O’nu çok büyük bir kalabalıkla karşıladı.

Züleyha Kıtfir’i görünce büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Hüzün ve kederinden ağlamaya başladı. Çünkü Kıtfir rüyasında gördüğü genç değildi. Fakat olan olmuştu. Geriye dönüş mümkün değildi. Katlanacaktı.

Kıtfir aynı zamanda iktidarsızdı da. Züleyha onunla yaşadığı müddetçe hep bakire olarak kaldı.

İşte Züleyha, bu Züleyha idi.

Züleyha’da, o çirkin, o iğrenç arzu, önüne geçilmez bir hâl almıştı. Ne yapıp yapıp o çirkin, o iğrenç işi yapmak istiyordu.

Saraydaki müzeyyen yatak odasını, çok daha görkemli bir hâle getirdi. En müstesna giysiler giyindi. Çeşit çeşit mücevherler takındı. Süslendi. Zaten çok güzel olan Züleyha daha da güzelleşerek Yusuf aleyhisselamı, odasına davet etti. Kapıları sıkı sıkıya kapattı: “Heyte lek-Beri gel.” dedi. O’nu yatağına davet etti. Bütün dişiliğini kullanıyordu.

Ama karşısında: “Kerim oğlu, kerim oğlu, kerim oğlu Yusuf aleyhisselam.” vardı. O, korunmuşlardandı.

Büyük bir nefret ve şiddetle: “Maazallah-Allah’a sığınırım.” dedi. Fakat kadın bir kere azmetmişti. Zorla da olsa bu iğrenç işi yapmak istiyordu.

Tefsir-i Hazin’de, İbni İshak’tan yapılan rivayete göre Züleyha O’nu nefsine celbetmek için şöyle dedi:

- Ey Yusuf, ne güzel saçların var!

Yusuf aleyhisselam:

- Vücudumdan ilk önce o dökülecek.

- Ne güzel gözlerin var.

- Kabrimde ilk önce yanaklarıma o akacak.

- Ne güzel yüzün var.

- Toprak onu yiyecek.

Sonra Züleyha O’nu yatağına davet etti.

Ve:

- İşte serilmiş ipek yatak. Kalk, yanıma gel, dedi.

O sırada bir rivayete göre Cibril aleyhisselam, diğer bir rivayete göre babası Yakup aleyhisselam göründü ve parmağını ağzına alıp ısırarak:

- Aman ha! Sakın ha, dercesine bir taaccüple: Sen Allah indinde peygamberler zümresinde yazılısın, dedi. Zaten Yusuf aleyhisselam ona asla meyletmemişti. Çünkü O, Yusuf-u sıddıyk idi. O’nun meyli, Züleyha’nın meyli gibi değildi. O, kadının şerrinden nasıl kurtulacağının planını yapıyordu. Kadının meyli zinaya, Yusuf aleyhisselamın meyli ise kadının tuzağından kurtulmaya idi.

Yusuf aleyhisselam, Züleyha’nın şerrinden kurtulmak için, kapıya doğru kaçtı. Züleyha da peşinden koşup arkasından gömleğini tuttu. Yusuf aleyhisselamın gömleği arkasından yırtılmıştı. Tam kapıya varmışlardı ki, Kıtfir kapıda gözüktü.

Züleyha hemen kadınlara mahsus o kıvraklığı göstererek, suçu Yusuf aleyhisselamın üzerine atmak için:

- Hanımına kötülük etmek isteyenin cezası zindana atılmaktan, yahut acıklı bir azaptan başka ne olabilir. Ben yatağımda uyuyordum. Yusuf gelip üzerimdeki yorganı açtı ve beni kendine davet etti, dedi.

Bunun üzerine Kıtfir:

- Ey çocuk! Sana yapmış olduğum bunca iyiliğe karşı böyle mi yapacaktın? Beni üzdün, dedi.

Yusuf aleyhisselam:

- O benim nefsimden murat almak istedi, dedi.

Bunun üzerine hangisinin haklı ve sözünde doğru olduğunu tespit etmek için bir şahit getirdiler:

Tefsir-i Beyzavî’nin beyanına göre: Şahitlik eden Züleyha’nın dayısının oğlu olan beşikteki bir bebekti. Allah Teâlâ onu konuşturdu, diğer rivayete göre de, Züleyha’nın akrabasından bir erkekti.

Şahit dedi ki:

- Eğer Yusuf’un gömleği önünden yırtıldı ise kadın doğru söylemiştir. O takdirde Yusuf yalancılardandır. Şayet Yusuf’un gömleği arkasından yırtıldı ise, kadın yalan söylemiştir. Yusuf doğru söyleyenlerdendir.

Yusuf aleyhisselamın gömleğini kontrol ettiler. Gördüler ki gömlek arkasından yırtılmış.

Bunun üzerine Kıtfir, Züleyha’ya:

- Muhakkak bu sizin tuzağınızdır. Çünkü sizin tuzağınız gerçekten büyüktür, dedi.

Sonra Yusuf aleyhisselama, bu meseleyi kimseye açmamasını sıkı sıkı tembih etti.

Züleyha’ya da bu yaptığı kötülükten, hem zinaya teşebbüsten, hem kocasına ihanetten ve hem de Yusuf aleyhisselama iftira günahından dolayı tevbe ve istiğfar etmesini söyledi.

Züleyha ile kırk gün görüşmemeye ve yanına varmamaya yemin etti.

Yusuf aleyhisselamı onun yanından aldı. Kendi yanında, kendi hizmetinde bulundurdu.

Yusuf aleyhisselam kıssasının bu bölümü Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmektedir:

“Evinde bulunduğu kadın (Züleyha) O’nun nefsinden (murad almak) istedi. Kapıları iyice kapattı ve haydi gel, dedi.

O da: Böyle bir iş yapmaktan Allah’a sığınırım. Zira kocanız benim efendimdir, bana güzel davrandı. Zâlimler asla felah bulmaz, dedi.

Andolsun ki kadın O’na meyletti. Eğer Rabb’inin burhanını görmeseydi, O da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz, kötülük ve fuhşu O’ndan uzaklaştırmak için (delillerimizi gösterdik). Çünkü O, ihlasa erdirilmiş kullarımızdandı.

İkisi de kapıya koştular. Kadın O’nun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında O’nun efendisine (kocası Kıtfir’e) rastladılar. Kadın dedi ki: Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası zindana atılmaktan ya da acıklı bir azaptan başka ne olabilir?

(Yusuf) Hayır o benim nefsimden (murad almak) istedi, dedi. Kadının akrabasından biri şöyle şahitlik etti. Eğer O’nun gömleği önünden yırtılmış ise kadın doğru söylemiştir. O (Yusuf) ise yalancılardandır.

Eğer onun (Yusuf’un) gömleği arkadan yırtıldı ise, kadın yalan söylemiştir. O (Yusuf) ise doğru söyleyenlerdendir.

(Kocası, Yusuf’un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu görünce, (Züleyha’ya) Şüphesiz bu sizin tuzağınızdır. Çünkü sizin tuzağınız gerçekten büyüktür, dedi.

(Kıtfir şöyle dedi): Ey Yusuf! Bundan uzak dur. (Bu meseleyi kimseye söyleme) (Ey kadın!) Sen de günahına istiğfar et. Çünkü sen günahkarlardan oldun.” (Yusuf 23-29)

 

 

KÖTÜ HABER TEZ DUYULUR

 

Her ne kadar Mısır azizi Kıtfir, Yusuf aleyhisselama bu meseleyi kimseye söyleme demiş ise de, “Kötü haber tez duyulur.” derler ya, nitekim öyle de oldu. Mısır sarayının, Mısır eşrafının kadınları kendi aralarında:

- Azizin karısı, Yusuf’tan murad almak istiyormuş. Bu yaptığı apaçık bir sapıklıktır, diye dedikodu yapmaya başladılar.

Kurtubî, Hazin, Ruhul Beyan, Beyzavî tefsirlerinde yapılan rivayetlere göre bu dedikoduları yapan kadınlar saray erkanının ileri gelenlerinden şerbetçibaşı, ekmekçibaşı, perdedar, kapıcıbaşı ve zindancıbaşı gibi kişilerin hanımları idi. Züleyha bu kadınların dedikodularını işitmişti. Bir gün onları davet etti.

Çok mükellef bir sofra kurdu. Sofraya bıçakla soyulacak olan elma ve benzeri meyvelerden koydu. Yusuf aleyhisselama en güzel giysiler giydirdi. Kadınlar toplanıp, önlerine konan çeşit çeşit yiyeceklerden yemeye başladılar. Yusuf’un geleceğinden hiçbirinin haberi yoktu. Meyveleri soymaya başladıklarında, Züleyha Yusuf aleyhisselama içeri girmesini söyledi.

Yusuf aleyhisselam içeri girince, kadınlar O’nun güzelliği karşısında hayretten hayrete düştüler:

- Allah’ı tenzih ederiz, bu bir insan değil, ancak şerefli bir melektir, dediler.

Yusuf aleyhisselamın güzelliği karşısında hayran kaldılar, meyveleri soyalım derken  parmaklarını kestiler.

Züleyha kadınlara şöyle dedi:

- İşte beni kendisi hakkında ayıpladığınız kişi. Yemin ederim ki ben onun nefsinden murad almak istedim. Fakat O, bundan şiddetle sakındı. Yemin olsun ki, eğer O, kendisine emredeceğim şeyi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve zelillerden olacaktır.

Yusuf aleyhisselam, büyük bir fitne, kadın fitnesi ile karşı karşıya idi. Kendisini yeni sıkıntılar bekliyordu. Fakat O, korunmuşlardandı, seçilmişlerdendi, peygamberlerdendi, Yusuf-u Sıddıyk idi. Böyle iğrenç, çirkin bir işi yapmaktan, kadının teklif ettiği şeyi irtikap etmekten, zindana atılmak, eziyet ve işkencelere katlanmak çok daha iyiydi.

Her peygamber, her sıddık, her sâlih nice nice belâ ve musibetlere düçar olmuştur. Fakat onlar asla hak ve hakikatten ayrılmamışlardır.

Yusuf aleyhisselam da Allah yolunda her türlü çileye, her türlü eziyete ve sıkıntıya hazırdı. O’nun için Züleyha’nın zindana attırmak, zelil etmek gibi tehditleri O’nu asla yıldıramazdı. Nitekim O: “Ey Rabb’im! Zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir.” diyerek Rabb’ine sığındı.

Kadınların hile ve tuzaklarına karşı, O’ndan yardım diledi.

Şimdi de Kur’an-ı Kerim’in bu husustaki açıklamalarına bakalım:

“Şehirdeki bazı kadınlar dediler ki: Aziz’in karısı, delikanlısının nefsinden (murad almak) istiyormuş. Yusuf’un sevdası onun kalbine işlemiş. Gerçekten biz onu bir sapıklık içinde görüyoruz.

(Züleyha) onların dedikodusunu duyunca onlara (davetçi) gönderdi. Bir taraftan da onlar için yaslanacakları yastıklar hazırladı. Her birinin eline bir bıçak verdi. (Kadınlar meyvelerini soyarken Yusuf’a) karşılarına çık, dedi. Kadınlar O’nu görünce (gözlerinde) büyüttüler. (Şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve dediler ki: Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Bu asla bir beşer değildir. Bu ancak değerli bir melektir.

(Züleyha) dedi ki: İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur. Ben O’nun nefsinden (murad almak) istedim. Fakat O, (bundan) şiddetle sakındı. Andolsun, eğer O kendisine emredeceğimi yapmazsa, mutlaka zindana atılacak ve elbette zelillerden olacaktır.

(Yusuf) Ey Rabb’im! Zindan bana, bunların benden istediklerinden daha iyidir. Eğer Sen onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum, dedi.

Rabb’i O’nun duasını kabul etti ve onların hilesini uzaklaştırdı. Çünkü O, çok işiten, çok iyi bilendir.” (Yusuf 30-34)

 

ZİNDAN YILLARI

 

Dedikodular durmak bilmiyor, Züleyha’nın davranışları da dedikoduları körüklüyordu. Kıtfir, Yusuf aleyhisselamın masum olduğuna kanaat getirmişti. Zaten  bütün deliller de bunu gösteriyordu.

Hem Yusuf aleyhisselamı  Züleyha’dan uzak tutmak ve hem de dedikoduları önlemek için Kıtfir ve yardımcıları Yusuf aleyhisselamın haklılığını, masum olduğunu bile bile bir müddet için zindana konulmasına karar verdiler ve bu kararı da hemen yürürlüğe koydular da Yusuf aleyhisselamı zindana attılar.

Ruhul Beyan tefsirinde zikredildiğine göre Mısır meliki Reyyan bin Velid’in üç çeşit zindanı vardı.

1- Sicn’ül Azab-Azab Zindanı: Yerin derinliklerine kazılmış, gecesi gündüzü bilinmeyen, içinde yılan ve akreplerin bulunduğu zifiri karanlık bir zindandı.

2- Sicn’ül Katl-Ölüm Zindanı: Kırk arşın yerin altına kazılmış bir zindandı ki, melik, yok etmek, öldürmek istediği kişileri bu zindana baş aşağı atardı.

3- Sicn’ül Afiye: Yerin üstünde, Melik’in sarayı karşısında, Melik’in bir müddet hapsetmek istediği kişilerin konulduğu bir çeşit hapishane idi.

Yusuf aleyhisselam, Sicn’ül Afiye denilen bu hapishaneye konuldu.

Yusuf aleyhisselam, zindanın basık kapısından ‘bismillah’ diyerek girdi.

Zindandakiler O’nu görür görmez, hemen ısındılar. O’na gönülden bağlandılar ve kim olduğunu sordular.

Yusuf aleyhisselam:

- Ben, Allah’ın dostu İbrahim’in oğlu, İshak’ın oğlu Safiyyullah Yakub’un oğlu Yusuf’um, dedi.

Yusuf aleyhisselam ile zindanda bulunanlar arasında çok büyük bir ülfet oluşmuştu.

Tefsir-i Kurtubî’de yapılan bir rivayete göre, zindandan çıkanlar sık sık  zindana gelir, Yusuf aleyhisselamı ziyaret eder, onunla oturup uzun uzun sohbet ederlerdi.

Bir gün zindancı başı, Yusuf aleyhisselamla sohbet ederken Yusuf aleyhisselama şöyle dedi:

- Ey Yusuf! Seni o kadar çok seviyorum ki, senden başka hiçbir şeyi senin kadar sevmiyorum.

Yusuf aleyhisselam şöyle dedi:

- Bana olan sevginden Allah’a sığınırım.

Zindancı başı:

- Neden dolayı, dedi.

Yusuf aleyhisselam:

- Babam beni çok sevdi de, kardeşlerim bana yapacaklarını yaptı. Efendimin karısı Züleyha beni sevdi. İşte durumumu görüyorsun. Şu anda zindandayım, dedi.

Yusuf aleyhisselam, zindandakilere sürekli olarak imanî hakikatleri anlatıyor, onları tevhide davet ediyordu. Bu da tesirini gösteriyor, zindan halkından bir kısmı iman ediyor, putperestliği terk ediyordu.

Yusuf aleyhisselam, gece gündüz ibadet ediyor, namaz kılıyor, göz yaşlarıyla, ağlayarak Rabb’ine dua ediyor, niyaz ediyordu.

Diğer taraftan zindandakilere kendisine rüya tabiri ilmi verildiğini,  rüya görenlerin rüyalarını tabir edebileceğini de haber vermişti.

Züleyha ise Yusuf aleyhisselamdan ayrı kalmanın, O’nu görememenin hicranı ile yanıp yakılıyor, ruhî bunalımlar geçiriyordu. Zaman zaman köşkünden çıkıyor, sarayın bahçesinde olan zindana yaklaşıyor, penceresinden zindanı gözetliyordu. Bazen Yusuf aleyhisselamı görüyor, sevinç ve sürur içinde dönüyor, bazen O’nu göremeden gam ve keder içinde, mahzun, boynu bükük sarayına geri geliyordu.

Züleyha, sarayında nefs-i emmarenin zulümatında kahrolurken, Yusuf aleyhisselam da melikin zindanında nefs-i kâmilenin doruğunda  cennetî bir hayat yaşıyordu.

Nice saraylar vardır ki, içinde yaşayanlar için bir zindan,

Nice zindanlar vardır ki, mahkumlar için bir saraydır.

İşte Yusuf aleyhisselam ve Züleyha’da bunun en bariz örneğini görmekteyiz.

Yusuf aleyhisselam ile zindana atılan iki genç vardı. Saray erkanından olan bu iki gencin zindana atılma sebebi hakkında Tefsir-i Kurtubî’de şöyle bir rivayet vardır:

Mısır’ın ileri gelenlerinden bir kısım insanlar, Mısır meliki Reyyan bin Velid’i zehirleterek öldürmek ve yerine aralarından belirledikleri bir kişiyi melik yapmak istiyorlardı.

Bunun için Melik Reyyan’ın sofrasını hazırlayan biri aşçı biri şerbetçi olan iki kişiye çeşitli vaatlerle, büyük paralar vererek kandırdılar. Melik’in yemeğine ve içkisine zehir katmaları hususunda ikna ettiler.

Şerbetçi yapacağı işin kötülüğünü anladı. Melik’in içeceğine zehir katmadı. Aşçı olan ise bu kötü fiili irtikap etti. Melik’in yemeğine zehir kattı. Vaktaki sofra Melik’in önüne konulup Melik yemek için elini uzatınca, şerbetçi:

- Ey Melik! Sakın yeme, çünkü o yemek zehirlidir, dedi.

Aşçı da:

- Ey Melik! Sakın içme, çünkü o içecek zehirlidir, dedi.

Bunun üzerine Melik şerbetçiye sofradaki içeceği içmesini emretti. O da tereddüt etmeden içti. Şerbetçiye bir şey olmadı.

Sonra dönüp aşçıya yemekten yemesini emretti. Fakat aşçı yemedi. Bunun üzerine o yemeği bir hayvana yedirdiler. Hayvan hemencecik ölüverdi.

Melik her ikisinin de sicn’ül afiyeye atılmasını emretti.

Bu gençler bir rüya görmüş ve Yusuf aleyhisselamdan bunun tabirini istemişlerdi. Onlardan biri rüyasında şarap sıktığını, diğeri de başında taşıdığı ekmeği kuşların yediğini görmüştü. Yusuf aleyhisselam onların rüyalarını tabir etmeden önce onları tevhide, imana davet etti.

- Ey zindan arkadaşlarım! Darma dağınık bir çok düzme ilâhlar mı hayırlıdır, yoksa Kahhar tek bir Allah mı?

Siz Allah’ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taptığı (birtakım manasız) isimlere tapıyorsunuz.

Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir.

Hüküm Allah’tan başkasının değildir. O da kendisinden başkasına ibadet etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Onları böyle tevhide, imana davet ettikten sonra rüyalarını şöyle tabir etti:

- Şerbetçi zindandan çıkarılacak ve eski vazifesine getirilecek. Başında taşıdığı ekmeği kuşların yediğini gören de asılacak ve yırtıcı kuşlar onun beynini yiyecekler.

Netice aynen Yusuf aleyhisselamın tabiri gibi oldu. Şerbetçi zindandan çıkarılıp aynı vazifesine getirildi. Aşçı ise zindandan çıkarıldıktan sonra asıldı.

Yusuf aleyhisselam şerbetçi zindandan çıkarken, ona:

- Beni Melik’e hatırlat, beni onun yanında zikret, umulur ki, beni de zindandan çıkarır dedi. Fakat şeytan ona, Yusuf’u efendisinin yanında anmayı unutturdu. (Yusuf) bir kaç sene daha zindanda kaldı.

Ruhu’l Beyan tefsirinde rivayet edildiğine göre bu iki genç Yusuf aleyhisselamla zindanda beş yıl beraber kaldılar. Beş yıldan sonra, Yusuf aleyhisselam yedi yıl daha zindanda kaldı. Böylece Yusuf aleyhisselamın zindanda kaldığı yılların toplamı on iki sene olmuş oluyor.

Şimdi gelelim zindan yıllarının Kur’an’daki zikrine:

“Sonra (aziz ve arkadaşları) kesin delilleri görmelerine rağmen (halkın dedikodusunu kesmek için) yine de O’nu bir zamana kadar mutlaka zindana atmaları kendilerine uygun göründü.

Onunla beraber zindana iki genç daha girdi. Onlardan biri dedi ki: Ben (rüyada) şarap sıktığımı gördüm. Diğeri de: Ben de başımın üstünde kuşların yediği ekmeği taşıdığımı gördüm. Onun yorumunu bize haber ver. Çünkü biz Seni muhsinlerden görüyoruz, dedi.

(Yusuf) dedi ki: Size yedirilecek yemek size gelmeden önce onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim. Bu, Rabb’imin bana öğrettiklerindendir. Çünkü ben Allah’a inanmayan bir kavmin dinini terk ettim. Onlar ahireti inkar edenlerin kendileridir.

Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu, bize ve insanlara Allah’ın lütfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.

Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli ilâhlar mı daha hayırlı, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı?

Siz Allah’ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taptığı (birtakım manasız) isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm Allah’tan başkasının değildir. O da kendisinden başkasına ibadet etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyalarınıza gelince) biriniz (daha önce olduğu gibi) efendisine şarap içirecek. Diğeri ise asılacak ve kuşlar onun başından (beyninden) yiyecekler. Yorumu hakkında sorduğunuz iş (bu şekilde) kesinleşmiştir.

Onlardan kurtulacağını bildiği kişiye dedi ki: Beni efendinin yanında an. (Umulur ki beni buradan çıkarır.) Fakat şeytan ona, efendisine anmayı unutturdu. Dolayısıyla (Yusuf)  bir müddet daha zindanda kaldı.” (Yusuf 35-42)

 

HZ. YUSUF HAZİNE NAZIRI

 

Yusuf aleyhisselam zindanı bir medrese haline getirmişti. Bir taraftan zindandakileri imana davet ediyor, bir taraftan Rabb’ine karşı kulluk vazifesini kâmil manada yerine getiriyordu. Sicn’ül afiye, Medrese-i Yusufiye olmuştu. Zaman ırmağı akıp gidiyor, hadiseler birbirini kovalıyordu.

Bu arada Mısır Meliki Reyyan bin Velid çok ilginç bir rüya görmüştü.

Rüyasında: “Yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini, ayrıca yedi yeşil başakla, yedi kuru başak” görmüştü.

Sarayın ileri gelen kahinlerini toplayarak rüyayı tabir etmelerini istedi.

Kahinler:

- Bunlar karışık, asılsız, yalancı rüyalardır. Biz bunların yorumunu yapamayız, dediler.

Kahinler, Melik’in görmüş olduğu rüyayı tabir etmekten aciz kalınca, zindandan çıkıp yeniden Melik’in şerbetçisi olan genç,  Yusuf aleyhisselamı hatırladı ve Melik’e:

- Beni hemen zindana gönder. Ben size o rüyanın tabirini getiririm, dedi.

Doğruca zindana varıp Yusuf aleyhisselamla görüştü ve Melik Reyyan’ın görmüş olduğu rüyayı anlattı. O’ndan bu rüyanın yorumunu istedi:

Yusuf aleyhisselam rüyayı şöyle tabir etti:

- Âdetiniz üzere yedi sene ekin ekin. Yiyeceklerinizden az bir miktar hariç, diğer kısmını başağında bırakıp (stok ediniz).

Sonra bu yedi yılın ardından yedi kıtlık yılı, bu kıtlık yıllarından sonra da, Allah Teâlâ’nın yardımı ile bol meyvelerin yetiştiği bir sene gelecektir.

O kişi, Yusuf aleyhisselamın yapmış olduğu bu tabiri gelip Melik’e anlattı. Melik de Yusuf aleyhisselamı yanına getirmelerini söyledi. Yusuf aleyhisselam bu teklifi hemen kabul edip zindandan çıkmadı.

Her ne kadar Kıtfir, yardımcıları ve Züleyha tarafından Yusuf aleyhisselamın suçsuz olduğu biliniyorsa da, zindana atılması, meselenin iç yüzünü bilmeyenler nazarında kendisi için bir töhmet oluşturuyordu. Bu töhmetten kurtulmak, kendisinin suçsuz olduğunu, sadık olduğunu Melik’in bilmesi için, gelen haberciye efendisinin, ellerini kesen kadınların, ellerini niçin kestiğini soruşturmasını söyledi.

Haberci gidip Melik’e durumu anlattı:

- Melik Reyyan, Züleyha’yı ve ellerini kesen kadınları bir araya topladı ve onlardan hadisenin iç durumunu sordu.

Kadınlar:

- Haşâ Biz O’ndan hiçbir kötülük görmedik dediler.

Züleyha da:

- Yusuf doğrudur. Yalan söyleyen ve O’ndan murat almak isteyen benim, dedi.

Böylece Yusuf aleyhisselamın, sadık olduğu, efendisine ihanet etmediği bir daha sabit olmuş oldu.

Bunun üzerine Yusuf aleyhisselam zindandan çıktı ve kapısına şunları yazdı:“Burası, belâlar menzili, dirilerin kabri, düşmanların şamata yaptığı, sadıkların tecrübe kazandığı yerdir.”

Sonra gusletti. Temizlendi. Güzel elbiseler giyindi. Melik’in kapısı önünde durdu ve şöyle dedi:

“Rabb’im dünyama karşı bana kafidir.

Yarattıklarına karşı bana kafidir.

Senin yardımın azizdir.

Senin şanın yücedir.

Senden başka ilâh yoktur.”

Sonra Melik’in katına çıktığında şöyle dua etti:

“Allah’ım! Senin hayrını isteyerek ondan hayır beklerim. Senin izzetine sığınmakla onun ve ondan başkasının şerrinden korunurum.”

Çeşitli tefsirlerde rivayet edildiğine göre, Yusuf aleyhisselam yetmiş iki dil biliyordu. Melik Reyyan da yetmiş lisanla konuşuyordu. Ancak Melik Arapça ve İbranice’yi bilmiyordu.

Yusuf aleyhisselam Melik’e Arapça selam verdi.

Melik:

- Bu hangi lisandır? dedi.

Yusuf aleyhisselam:

- Bu amcam İsmail aleyhisselamın lisanıdır, dedi.

Sonra İbranice konuştu. Melik:

- Bu hangi lisandır? dedi.

Yusuf aleyhisselam:

- Bu, babalarım İbrahim, İshak ve Yakup aleyhisselamın lisanıdır dedi.

Melik Reyyan Yusuf aleyhisselamı çok beğendi. Takdir etti ve iltifatlarda bulundu. Tahtında yanına oturttu ve Yusuf aleyhisselama:

- Rüyanın tabirini bir de senin lisanından dinlemekten çok hoşlanırım, dedi.

Yusuf aleyhisselam, Melik’e rüyayı yeniden tabir etti. Alınması gereken tedbirleri anlattı.

Melik, Yusuf aleyhisselama:

- Bunları kim yapabilir? diye sordu.

Yusuf aleyhisselam:

Bu işi çok iyi bildiğini, hazinelerini koruyacağını ve dolayısıyla bu işin başına kendisini getirip, Hazine Nazırı yapmasını söyledi.

Melik Reyyan hiç tereddüt etmeden O’na bu vazifeyi tevdi etti. O zaman Yusuf aleyhisselam otuz yaşında idi.

Melik, Yusuf aleyhisselamı o kadar sevmiş ve O’na o kadar itimat etmişti ki, O’nu yalnız Hazine Nazırı yapmakla kalmadı, O’na bütün hükümdarlık yetkilerini de devretti.

Böylece Yusuf aleyhisselam Melik Reyyan adına bütün Mısır’ı yönetmeye başladı. O, artık Mısır’ın fiilî hükümdarıydı.

Daha önce de zikredildiği gibi bir rivayete göre Melik Reyyan, Yusuf aleyhisselama iman etti. Putperestliği terk etti. Onunla beraber bir kısım insanlar da iman ederek Yusuf aleyhisselamın etrafında toplandılar.

Yusuf aleyhisselam için yepyeni bir hayat başladı. Artık çile, meşakkat, çeşit çeşit sıkıntılar geride kalmış, mutluluk kapısı ardına kadar açılmıştı.

 

KUTLU İZDİVAÇ

 

Rivayete göre Yusuf aleyhisselamın Hazine Nazırı olduğu günün gecesinde Kıtfir vefat etti. Züleyha, Kıtfir’in vefatından bir müddet sonra saraydan ayrıldı.

Hiçbir zaman Yusuf aleyhisselamı unutmadı. Unutamadı. Her geçen gün Yusuf aleyhisselamın hasreti, O’ndan ayrı kalışı onu çökertiyordu.

Yusuf aleyhisselam’dan kim haber getirirse onu çeşitli hediyelerle mükafatlandırırdı.

Nihayet elinde, avucunda ne varsa hepsini böylece dağıttı. Yusuf aleyhisselamın zaman zaman geçtiği bir yol üzerinde kulübe edindi.

Yusuf aleyhisselamı uzaktan da olsa görebilmek, ya da sesini işitebilmek için orada yaşamaya başladı.

Kulübesinde bir putu vardı. Zaman zaman onun karşısına geçer, ondan Yusuf aleyhisselama kavuşması için istekte bulunur, dua ederdi.

Bir gün putun karşısına geçti: “Artık seni inkar ediyorum. Yusuf’un Rabb’ine iman ettim” dedi.

Günlerden bir gün, Yusuf aleyhisselam, Züleyha’nın yaşamakta olduğu kulübenin civarından geçiyordu. Yusuf aleyhisselamın atı kişnemişti. Züleyha hemen kulübenin dışına çıktı. Yusuf aleyhisselamın yakınlarda olduğunu anlamıştı. Çünkü Yusuf aleyhisselamın atının kişnemesini tanırdı. O günlerde artık iyice çökmüş, ihtiyarlamış ve gözleri görmez olmuştu.

Bütün gücünü toplayarak yüksek sesle:

“Meliki isyanı sebebiyle köle eden,

İtaatı sebebiyle de köleyi Melik yapan,

Allah Teâlâ’yı noksan sıfatlardan tenzih ederim.” diye bağırdı.

Yusuf aleyhisselam bu sesin sahibinin kim olduğunu sordu, dediler ki:

- Kulübede yaşayan yaşlı bir kadındır.

Yusuf aleyhisselam:

- Bu kadının ihtiyaçlarını görün, dedi.

Hizmetçiler kadının yanına varıp ihtiyaçlarını sordular:

Kadın:

- Benim ihtiyacım Yusuf’tadır, dedi.

Gidip Yusuf aleyhisselama haber verdiler. Yusuf aleyhisselam da yanına getirmelerini söyledi.

Yusuf aleyhisselam hanesine dönüp ibadetle meşgulken kadını alıp getirdiler.

Kadın, Yusuf aleyhisselamın huzuruna girince, O’na selam verdi. Yusuf aleyhisselam selamını aldı. Ve kadına, sen bir söz söylüyordun, onu tekrar eder misin? dedi.

“Meliki isyanı sebebiyle köle eden,

İtaatı sebebiyle de köleyi Melik yapan,

Allah Teâlâ’yı noksan sıfatlardan tenzih ederim.” dedi.

Yusuf aleyhisselam kadına ihtiyacının ne olduğunu sordu.

Kadın:

- Ey Yusuf! Beni ne çabuk unuttun.

Yusuf aleyhisselam:

- Sen kimsin? Ben seni tanımıyorum.

Kadın:

- Ey Yusuf! Ben Züleyha’yım, dedi.

Yusuf aleyhisselam.

- Evet. Demek sen, ey fitne başı. Gençliğin güzelliğin, malın ne oldu?

Züleyha:

- Seni zindandan çıkarıp bu ülkeye hakim yapan, beni de bu hale koydu.

Yusuf aleyhisselam:

- İhtiyacın nedir? diye sordu.

Züleyha:

- İhtiyacımı gidereceğine söz veriyor musun? dedi.

Yusuf aleyhisselam:

- Evet, ey ihtiyar! Dedem İbrahim aleyhisselam hakkı için söz veriyorum.

Züleyha:

- Senden iki isteğim var:

1- Allah Teâlâ’dan, gençliğimi, güzelliğimi ve gözümü geri vermesi için dua etmeni istiyorum. Çünkü Senin için ağlaya ağlaya gözüm kör oldu. Belim büküldü. İhtiyar oldum.

Yusuf aleyhisselam dua etti. Züleyha’nın gözü açıldı, eski haline geldi. Eski gençliğine ve güzelliğine kavuştu.

2- Seninle evlenmek istiyorum.

Bu istek karşısında Yusuf aleyhisselam bir müddet sükut etti. Cevap vermedi. Rivayete göre Cibril-i Emin nüzul etti ve:

- Ey Yusuf! Allah Teâlâ, o kadınının Senin hem dünyada ve hem de ahirette hanımın olduğunu söylüyor ve onunla evlenmeni emrediyor, dedi.

Bunun üzerine Yusuf aleyhisselam Züleyha’nın teklifini kabul etti ve düğün hazırlıklarına başlandı. Hazırlıklar tamamlanınca Mısır Melik’i Reyyan’ı, bütün Mısır eşrafını düğüne davet etti. İbrahim ve Yakub aleyhisselamın şeriatı üzere nikahları kıyıldı, düğünleri yapıldı.

Allah Teâlâ’nın bu lütfuna, bu ihsanına şükreden, hamdeden Yusuf aleyhisselam şöyle dua etti: “Bana in’am eden, ihsan eden Allah’a hamd olsun. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.

Ey Allah’ım! Senden bu nimetin tamamını isterim. Yakub’un yüzünü göstermeni, O’nun bana bakmasıyla sevindirmeni dilerim. Kardeşlerimi benimle bir araya getirmek yolunu kolaylaştırmanı niyaz ederim. Sen duaları kabul edensin ve Sen her şeye kadirsin.”

Züleyha süslendi, ziynetlerini takındı, gelinliğini giydi. Gerdek odasında Yusuf aleyhisselamın gelmesini bekledi.

Yusuf aleyhisselam yanına varınca:

- Ey Züleyha! Arzu ettiğin şeyin böyle olması daha hayırlı değil mi? dedi.

Züleyha:

- Ey Sıddıyk! Beni kınama, ben çok güzel bir kadındım. Çeşit çeşit dünya nimetleri içinde yaşıyordum. Kocam ise cinsî iktidarı olmayan bir kişiydi. Ben bakire olarak yaşadım.

Böylece Yusuf aleyhisselam ile Züleyha kutlu bir izdivaç yaptılar. O kabuslu günler bitti. Hayat boyu saadet ve mutluluğun zirvesinde mesut oldular.

Bu evlilikten Efrayim ve Mişa adında iki çocukları oldu. Güzellikte ay ve güneş gibi idiler. Bir de Rahme adında kızları oldu. Keza o da misilsiz bir güzellikte idi.

Züleyha’nın her geçen gün Allah Teâlâ’ya aşk ve muhabbeti artıyor, gece ve gündüzünü ibadet ve taatla geçiriyordu.

Rivayet edildiğine göre: Bir gün Yusuf aleyhisselam onu yatağına davet etti. Züleyha O’ndan kaçtı. Yusuf aleyhisselam da arkasından koşup gömleğinden tuttu ve gömlek yırtıldı.

Züleyha Yusuf aleyhisselama:

- Şimdi ödeştik. Bir zamanlar da ben Senin gömleğini arkadan yırtmıştım, diyerek latife yaptı. Karşılıklı tebessüm ettiler.

Şimdi hep beraber Kur’an-ı Kerim’i dinleyelim; bakalım Rabb’imiz kıssanın bu bölümlerinde ne buyuruyor:

“Melik dedi ki: Ben (rüyada) yedi zayıf ineğin yediği yedi semiz inek görüyordum. Ayrıca yedi yeşil başak ve diğerlerini de kuru gördüm. Ey ileri gelenler! Eğer rüya tabir ediyorsanız, benim rüyamı da bana yorumlayın.

Dediler ki: Bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Biz böyle yalancı düşlerin yorumunu bilenlerden değiliz.

(Zindandaki) iki kişiden kurtulmuş olan, uzun bir zaman sonra (Yusuf’u) hatırlayarak dedi ki: Ben size onun yorumunu haber veririm. Beni (hemen) zindana gönderin.

(Yusuf’un yanına gelerek dedi ki:) Ey Yusuf! Ey doğru sözlü kişi! (Rüyada görülen) yedi zayıf ineğin yediği yedi semiz inek ile yedi yeşil başak ve diğerleri de kuru olan (başaklar) hakkında bize yorum yap. Ümit ederim ki, insanlara (isabetli tabirle) dönerim de belki onlar da doğruyu öğrenirler.

Yusuf dedi ki: Âdetiniz üzere yedi sene ekin ekiniz. Sonra yiyeceklerinizden az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında (stok edip) bırakınız.

Sonra bunun ardından (tohumluk) olarak saklayacaklarınızdan az bir miktar hariç, o yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek yedi kıtlık yılı gelecektir.

Sonra bunun ardından da bir yıl gelecek ki, o yılda insanlara (Allah tarafından) yardım olunacak ve o yılda (meyve) sıkacaklar.

(Adam bu tabiri getirince) Melik dedi ki: Onu bana getirin. Elçi Yusuf’a geldiği zaman (Yusuf) dedi ki: Efendine dön de ona, Ellerini kesen o kadınların zoru neydi? diye sor. Şüphesiz benim Rabb’im onların hilesini çok iyi bilir.

Melik dedi ki: Yusuf’un nefsinden (murad almak) istediğiniz zaman durumunuz neydi? (Kadınlar): Haşa! Allah için biz O’ndan hiçbir kötülük görmedik, dediler. Azizin karısı da dedi ki: Şimdi hak meydana çıktı. Ben O’nun nefsinden (murad almak) istemiştim. Şüphesiz O, doğru söyleyenlerdendir.

(Yusuf dedi ki: Onların) bu (itiraflarına lüzum görmem) Benim kendisine gıyabında hainlik etmediğimi ve Allah’ın hainlerin hilesini başarıya ulaştırmayacağını onun da bilmesi içindir.

(Bununla beraber) nefsimi temize çıkaramam. Çünkü Rabb’imin acıyıp koruduğu hariç nefis, aşırı derecede kötülüğü emredicidir. Zira Rabb’im çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Melik dedi ki: O’nu bana getirin. O’nu kendime özel (danışman) edineyim. O’nunla konuşunca dedi ki: Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin.

(Yusuf): Beni bu yerin (Mısır’ın) hazinelerine tayin et. Çünkü ben onları çok iyi koruyan ve (tasarrufunu) çok iyi bilenim, dedi.

Ve böylece Yusuf’u  dilediği yerde konaklamak üzere orada yerleştirdik. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Ve güzel davrananların mükafatını zayi etmeyiz.

İman edip de (kötülüklerden) sakınanlar için ahiret mükafatı daha hayırlıdır.” (Yusuf 43-57)

 

KITLIK YILLARI VE İLK TANIŞMA

 

Yusuf aleyhisselam büyük bir dirayetle memleketi yönetiyor, halk O’na karşı çok büyük bir muhabbet besliyordu.

İlk yedi yılda, halkın büyük bir ekseriyetle ziraatle meşgul olmasını tavsiye etti. Halk bu tavsiyeye uyarak daha önceki yıllarda ekilip dikilen araziyi ekip diktikleri gibi, o güne kadar ekilmeyen yerleri, tepeleri, dağ yamaçlarını da ekip dikmeye başladı.

Bu yedi yılda çok hummalı bir çalışma ile, çok verimli neticeler elde edildi. Halkın her türlü yiyecek israfından sarf-ı nazar etmesi sağlandı. Kifayet miktarı yiyorlar, tohumlukların haricindekileri başağıyla beraber, büyük ambarlarda depo ediyorlardı.

Nihayet beklenen kıtlık yılları gelip çattı. Bu kıtlık sadece Mısır’da değil, civar ülkelerde de mevcuttu.

Yusuf aleyhisselam almış olduğu bu tedbirlerle sadece Mısırlılar’ı değil, civar ülke insanlarını da kıtlık yıllarının getirdiği sıkıntılardan korumuş oldu. Ayrıca dış memleketlerden Mısır’a zahire almak için gelenlerin bıraktığı hatırı sayılır miktardaki gelirle de, Mısır halkının refah seviyesi yükselmiş oldu.

Bu kıtlık yıllarında yağmur yağmadı. Ağaçlar, bitkiler susuzluktan kurudu. Kuyular ve çeşmelerin büyük bir kısmının suyu çekildi. Otlakların ot bitirmez olmasından dolayı, bir kısım hayvanlar telef oldu. Hayatta kalabilenler, bir deri bir kemik kaldı. Hülasa bu yedi yılda kıtlık bütün şiddetiyle devam etti.

Civar ülkelerden kafileler akın akın Mısır’a geldiler. Parası olan parası karşılığında, parası olmayan başka bir mal ile takas ederek yiyecek alıp ihtiyaçlarını giderdiler.

Bu kafileler ardı arkası kesilmeden yedi yıl boyunca Mısır’a gelip gittiler.

Kıtlık yıllarında Yusuf aleyhisselam da asla doyana kadar yemedi. O’na, bütün hazineler senin elinin altında, niçin doyana kadar yemiyorsun? diye sorduklarında:

- Doyana kadar yersem, açları unutacağımdan korkuyorum, dedi.

Böylece Yusuf aleyhisselam kıyamete kadar meliklere, zenginlere örnek olacak bir davranış sergiledi.

O büyük kıtlık, Şam Ülkesi’ni, Kenan İli’ni de kasıp kavuruyordu. Yakub aleyhisselam Bünyamin’i yanında bırakarak, diğer on oğlunu Mısır’a yiyecek almak için gönderdi.

Yusuf aleyhisselamın huzuruna çıktılar. Üzerinde meliklik libası vardı. O’nu tanıyamadılar. Yusuf aleyhisselam ise onları görür görmez tanıdı. Fakat bilmezlikten geldi.

Onlara:

Nereden geldiklerini,

Kim olduklarını,

Kaç kardeş olduklarını sordu.

Onlar da Kenan İli’nden geldiklerini,

Yakup aleyhisselam evladından olduklarını,

Aslında on iki kardeş iken, içlerinden birinin sahraya gidip bir daha dönmediğini, orada öldüğünü,

En küçük kardeşlerinin de babalarının yanında kaldığını söylediler.

Bu konuşmadan sonra onların her birine birer yük zahire verdi. Onlar babalarının yanında kalan kardeşleri için de erzak istediler.

Yusuf aleyhisselam, öbür gelişlerinde, babalarının yanındaki kardeşlerini de getirmek şartıyla, bir yük de Bünyamin için erzak verdi ve şayet Bünyamin’i getirmezlerse bir daha erzak vermeyeceği ihtarında bulundu. Onlar da bu hususta babalarını ikna etmeye çalışacaklarına ve diğer kardeşleri Bünyamin’i de getireceklerine söz verdiler.

Yusuf aleyhisselam kardeşlerinden erzak karşılığında aldığı sermayeyi gizlice yüklerinin içine koydurdu. Mısır’dan ayrılıp Kenan İli’ne doğru yola çıktılar. Nihayet sâlimen beldelerine ulaştılar. Hemen babaları Yakup aleyhisselamın huzuruna çıkıp durumu anlattılar.

Şayet Bünyamin’i de kendileri ile Mısır’a göndermezse asla erzak alamayacaklarını anlattılar. Bünyamin’i her türlü tehlikeden koruyacaklarına dair söz verdiler.

Yüklerini indirip açtıklarında bir de ne görsünler. Erzak karşılığında verdikleri sermaye, kendilerine iade edilmiş.

Hemen babalarına varıp:

- Ey babamız! Daha ne istiyoruz, işte sermayemiz, bize iade edilmiş. Onunla tekrar ailemize yiyecek alırız. Biz kardeşimizi koruruz, dediler.

Nihayet Yakub aleyhisselam Bünyamin’i göndermeye razı oldu. Fakat onlardan, Allah adına ahit aldı. Onlar da bu ahidi verdiler. Yakup aleyhisselam, oğulları Mısır’a hareket etmeden önce onlara bazı nasihatlerde bulundu. Mısır’a hep beraber tek kapıdan girmemelerini, ayrı ayrı kapılardan girmelerini tembih etti. Şehrin dört giriş kapısı vardı. Ruh’ul Beyan, Kurtubî, Hazin ve Beyzavî tefsirlerinde yapılan rivayetlere göre:

Babalarının öğütlerine uydular. Ayrı ayrı kapıdan şehre girdiler. Doğruca Yusuf aleyhisselamın huzuruna çıktılar ve O’na:

- Ey Melik! Bize getirmemizi emrettiğin kardeşimiz bu. İşte onu getirdik, dediler.

Yusuf aleyhisselam:

- Güzel ettiniz. İsabet ettiniz. Yakında bunun karşılığını bulacaksınız, dedi.

Sonra onları misafir etti. Ziyafet verdi. Her birini ayrı ayrı sofraya ikişer ikişer oturttu. Bünyamin yalnız kaldı. Bunun üzerine Bünyamin ağladı ve:

- Eğer kardeşim Yusuf hayatta olsaydı ben de onunla beraber otururdum, dedi. Bunun üzerine Yusuf aleyhisselam sofraya Bünyamin ile beraber oturdu. Yemeği beraber yediler. Sonra ikişer ikişer ayrı ayrı odalarda yatak hazırlattı. Bünyamin yine yalnız kalmıştı.

Yusuf aleyhisselam sofrada yaptığı gibi yaptı. Bünyamin ile beraber aynı odada gecelediler.

Yusuf aleyhisselam, Bünyamin ile baş başa kalınca ona dedi ki:

- Ölen kardeşinin yerine sana kardeş olmamı ister misin?

Bünyamin:

- Senin gibi kardeşi kim bulabilir? Fakat Seni babam Yakub   aleyhisselam ile annem Rahil doğurmadı, dedi.

Yusuf aleyhisselam ağladı. Bünyamin’in boynuna sarıldı. Bünyamin’e:

- Ben senin kardeşin Yusuf’um dedi.

Birbirine sarıldılar. Koklaştılar. Hasret giderdiler. Yusuf aleyhisselam, babası Yakub aleyhisselamın halinden sordu. Bünyamin de kendisinden sonra olup bitenleri, babasının kendisinin hasretiyle yanıp yakıla, ağlaya ağlaya, güçsüz, zayıf düştüğünü anlattı.

Yusuf aleyhisselam Bünyamin’e evlenip evlenmediğini sordu.

Bünyamin:

- Evlendim ve üçü erkek on evladım var, dedi.

- Oğullarının ismi ne?

- Birinin ismi Kurt.

- Niçin vahşi bir hayvanın adını koydun?

- Kardeşlerim, kardeşim Yusuf’u kurt yedi, demişlerdi. Onu hatırlamak için koydum.

- Diğerinin adı ne?

- Kan.

- Bu ismi niçin koydun?

- Kardeşimin kanlı gömleğini getirmişlerdi. O hadiseyi hatırlayayım diye bu adı koydum.

- Üçüncü oğlunun ismi ne?

- Yusuf.

Bunun üzerine Yusuf aleyhisselam şöyle dua etti:

“İlâhî! Kardeşim böyle mahzundur da, ya yaşlı babamın, Yakub aleyhisselamın hali nicedir?

Allah’ım! Ölmeden önce bizleri birbirimize kavuştur.”

Yusuf aleyhisselam ve Bünyamin, olan hadiseleri yad edip hatırladıkça ağlayıp gözyaşı döktüler.

Sonra da Yusuf aleyhisselam kardeşi Bünyamin’i:

- Onların geçmişte bize yaptıklarından dolayı üzülme, diye teselli etti, teskin etti.

Yusuf aleyhisselam kardeşlerini bir müddet misafir edip ikram ve ihsanlarda bulunduktan sonra onların yüklerini hazırlattı. Ve Kenan İli’ ne, Yakub aleyhisselamın yanına dönmelerine müsaade etti.

Ancak Yusuf aleyhisselam ile Bünyamin kendi aralarında konuşup, Bünyamin’in Mısır’da, Yusuf aleyhisselamın yanında kalması için bir çare düşünmüşlerdi.

Buna göre Yusuf aleyhisselam çok değerli su kabını Bünyamin’in erzak yükünün içine koyduracak, sonra da, kervan yükü aranacak, su kabı Bünyamin’in yükünden çıktığı için Mısır’da alıkonacaktı.

Yusuf aleyhisselamın kardeşleri yüklerini develerine yüklediler. Halen kardeşleri olduğunu bilmedikleri Yusuf aleyhisselama yaptığı ikram ve ihsandan, güzel muameleden dolayı teşekkür edip, Kenan iline, babaları Yakub aleyhisselamın yanına gitmek üzere yola çıktılar.

 Kafile ayrıldıktan kısa bir zaman sonra, bir kişinin:

- Ey kafile! Durun, herhalde siz hırsızsınız, diye bağırdığını duydular. Dönüp arkalarına baktılar ve onlara:

- Ne yitirdiniz? diye sordular.

- Melik’in su kabı kayboldu. Onu bulup getirene bir deve yükü bahşiş var, dediler.

- Bizim buraya fesat çıkarmak için gelmediğimizi biliyorsunuz. Biz hırsız da değiliz, dediler.

Yusuf aleyhisselam:

- Peki siz yalancıysanız, cezası nedir?

Onlar:

- Bizde hırsızlığın cezası çaldığı şeye karşı kendinin tutsak edilmesidir, dediler.

Bunun üzerine yükler indirildi. Önce diğer kardeşlerinden başlamak üzere çuvallar açıldı. Hiçbirinin yükünde su kabı bulunamadı.

En son olarak Bünyamin’in yükü açıldı ve su tası onun çuvalından çıktı.

Yusuf aleyhisselamın diğer kardeşleri:

- Onun kardeşi de böyle yapmış, çalmıştı, dediler.

Ruhul Beyan’da zikredildiğine göre, kardeşleri Bünyamin’e İbranice   şetmetmeye başladılar.

- Ey hırsız! Melik’in su kabını çalmakla bizi nice belâlara uğrattın. Daha önce de Rahil’in oğlu Yusuf sebebiyle benzer belâlara düçar olmuştuk, dediler.

Bunun üzerine Bünyamin:

- Bu belâlar, Rahil’in evlatları Yusuf ve Bünyamin’den dolayı değil. Bilakis sizlerden dolayı başımıza gelmiştir, dedi.

Kurtubî, Ruhul Beyan, Beyzavî, Hazin ve Medarik tefsirlerinde, Yusuf aleyhisselama nisbet edilen sirkat hususunda çeşitli rivayetler zikredilmektedir. Şöyle ki:

1- Yusuf aleyhisselamın ana tarafından dedesinin evinde bir putu vardı. Annesi Rahil Yusuf’a, o putu alıp parçalamasını söyledi. Yusuf da putu alıp kırarak götürüp yol kenarındaki bir çöplüğe attı. Yusuf aleyhisselam o zaman küçük bir çocuktu.

2- İbrahim aleyhisselamdan veraset yoluyla gelen bir kuşak vardı. Bu kuşak İbrahim aleyhisselamın vefatından sonra İshak aleyhisselama intikal etti. İshak aleyhisselam da bu kuşağın bundan böyle ailesinin en büyüğüne tevarüs etmesini vasiyet etti. İshak aleyhisselamın vefatından sonra bu kuşak ailenin en büyüğü olan İshak aleyhisselamın kızına yani Yusuf aleyhisselamın halasına intikal etti.

Yusuf aleyhisselamın annesi Rahil vefat edince küçük yaşta öksüz kalan Yusuf aleyhisselamı, bu halası yanına aldı. Onu aşırı derecede seviyordu. Yusuf aleyhisselam belirli bir yaşa gelince Yakub aleyhisselam kız kardeşinden Yusuf’u yanına göndermesini istedi. Bu istek ona çok ağır gelmişti. Yusuf aleyhisselamı o kadar çok seviyordu ki ondan az bir müddet bile ayrı kalmaya tahammül edemiyordu.

Yusuf aleyhisselamı yanında bırakmak için, yukarıda zikri geçen kuşağı Yusuf aleyhisselam uyurken, koynuna koydu. Sonra kuşağının kaybolduğunu söyledi. Aramaya başladılar ve Yusuf aleyhisselamın koynunda buldular. Yusuf aleyhisselamın halası, durumu Yakub aleyhisselama iletti. Madem ki Yusuf bu işi yaptı, artık O, ben ölünceye kadar benimle kalacaktır, dedi.

Yusuf aleyhisselam, halası vefat edene kadar onun yanında kaldı. Halası bu hadiseden sonra fazla yaşamadı. Kısa bir müddet sonra vefat etti.

İşte kardeşlerinin sirkatle töhmet ettikleri hususlardan biri bu hadise idi.

3- Bir gün hanelerine bir dilenci geldi. Yusuf aleyhisselam da babasının ve ev halkının haberi olmadan kümeslerinden bir tavuk alarak dilenciye verdi.

4- Bir gün evlerine bir dilenci geldi. Yusuf aleyhisselam da kimsenin haberi olmadan o dilenciye evlerindeki yumurtalardan verdi.

Yusuf aleyhisselam kardeşlerinin kendisini sirkatle itham etmesine içerlemişti. Fakat onlara ses çıkarmadı.

Sonra kardeşleri:

- Ey aziz! Onun yaşlı bir babası vardır. Kaybolan, sahrada ölen kardeşimiz Yusuf’un hasretini, Bünyamin ile gidermeye çalışıyor. Ne olur, onun yerine bizden birimizi alıkoy, dediler.

Yusuf aleyhisselam:

- Bu dediğinizi yapmaktan Allah’a sığınırım. Dediğinizi yaptığım takdirde zâlimlerden olurum, dedi.

Bu hususta ümitleri kesilince kardeşleri Şem’un Mısır’da kaldı. Diğer kardeşleri babalarının yanına döndüler. Durumu babalarına anlattılar.

- Ey babamız! Oğlun Bünyamin hırsızlık yaptı. Şayet bize inanmazsan, Mısır halkına ve buraya beraber geldiğimiz kafileye sor, dediler.

Yakub aleyhisselam, daha önce Yusuf aleyhisselam hakkında yalan söylediklerini bildiği için zahiren doğru olan bu sözlerine de inanmadı.

- Artık bana düşen güzel bir sabırdır, dedi. Ve:

- Ey Yusuf’un üzerindeki gamım! dedi. Evlatlarından yüz çevirdi ve ağlamaktan gözleri görmez oldu.

Evlatları:

- Sen böyle gidersen sonunda ya tamamen hasta olacaksın, ya da helak olacaksın, dediler.

Yakub aleyhisselam da:

- Ben gam ve kederimi sadece Allah Teâlâ’ya arz ediyorum ve sizin bilmediklerinizi biliyorum, dedi.

Bir müddet sonra, Yakub aleyhisselam evlatlarını yanına çağırdı ve onlara:

- Ey evlatlarım! Mısır’a gidin. Yusuf ve kardeşini araştırın. Sakın Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, dedi.

Yakub aleyhisselamın oğulları yeniden Mısır’a döndüler. Orada kalan kardeşleri Şem’un’la buluştular. Durumu görüştüler. Hep beraber, Yusuf aleyhisselamın huzuruna çıktılar. Durumlarını arz ettiler.  Babalarının perişan olduğundan bahsettiler. Bu arada yiyeceklerinin de kalmadığını, kendilerine erzak vermelerini, az bir sermaye ile geldiklerini, onun için kendilerine bir kısım erzakı da tasadduk etmelerini rica ettiler.

Kurtubî tefsirinde İbni Abbas’tan yapılan bir rivayete göre babaları Yakub aleyhisselamın yazmış olduğu bir mektubu da takdim ettiler.

Mektupta şunlar yazılıydı:

“Bismillahirrahmanirrahim.

İbrahim Halilullah’ın oğlu, İshak’ın oğlu, Safiyyullah Yakub’tan Mısır Azizi’ne.

Biz nice belâ ve musibete düçar olmuş bir aileyiz. Ceddim İbrahim Halilullah, Nemrud’un ateşiyle, imtihan olundu. Ben de evlatlarımdan en çok sevdiğim evladımla imtihan olundum da ağlamaktan gözlerim kör oldu. Ben asla hırsız olmadığım gibi, benim sülbümden de bir hırsız gelmedi, vesselam.”

Yusuf aleyhisselam mektubu okuyunca, titremeye başladı. Tüyleri diken diken oldu,   gözlerinden yaşlar akıttı. Daha fazla sabredemedi de:

-Siz cahilliğinizden dolayı Yusuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz? dedi.

Bu arada Yusuf aleyhisselam tacını başından çıkardı. Tebessüm etti. Kardeşleri O’na dikkatle baktılar. Yusuf aleyhisselam tebessüm edince bir inci mercan gibi dizilmiş parlayan dişlerini gördüler. Hemen O’nu tanıdılar. Ve:

- Yoksa sen Yusuf musun? Dediler.

- Evet ben Yusuf’um ve bu da kardeşim Bünyamin.

Kardeşleri:

- Allah’a andolsun ki, hakikaten Allah Seni bize üstün kılmıştır. Biz ise hata edenlerdeniz, dediler.

Yusuf aleyhisselam:

- Bugün size kınama yok. Allah sizi affetsin. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir, dedi.

Yusuf aleyhisselam kardeşlerine sabah akşam ziyafet veriyor, onlara çeşit çeşit ikramlarda bulunuyordu. Kardeşleri Yusuf aleyhisselamın bu yaptığı iyilikler karşısında kendi yaptıkları türlü türlü kötülükleri düşünüyor ve O’nun huzurunda bulunmaktan utanıyorlardı. Bu durumu Yusuf aleyhisselama arz ettiler.

Yusuf aleyhisselam onları şöyle teselli etti:

- Mısır halkı beni bir köle olarak biliyorlar ve benim kölelikten bu makama geldiğimi takdirle anıyorlardı.

Şimdi ise sizin sayenizde benim bir köleden öte İbrahim Halilullah gibi büyük bir peygamberin torunu İshak aleyhisselamın, Yakub aleyhisselamın evladı olduğumu öğrendiler. Böylece sizin vasıtanızla Mısırlılar nazarında mertebem bir kat daha arttı, dedi.

Daha sonra Yusuf aleyhisselam, babası Yakub aleyhisselamı daha çok mahzun etmemek için, gözüne sürmesi için gömleğini babasına gönderdi. Sonra da hep beraber Mısır’a gelmelerini söyledi.

Yusuf’un kanlı gömleğini babasına getirerek onu kederlere boğan Yehuda dedi ki:

- Kanlı gömleği babama götürerek onu mahzun etmiştim. Şimdi de Yusuf’un bu gömleğini götürüp onu mutlu edeyim, dedi.

Rivayet edildiğine göre Mısırla Kenan İli arasındaki o uzun mesafeyi yaya olarak büyük bir hızla kat ederek babasına ulaştı.

Şimdi kıssanın bu kısmını Rabb’imizin mübarek kelamından, Kur’an-ı Kerim’den dinleyelim:

“Yusuf’un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. (Yusuf) onları tanıdı. Onlar ise onu tanıyamadılar.

(Yusuf) onların yüklerini hazırlayınca dedi ki: Sizin baba bir kardeşinizi de bana getirin. Görmüyor musunuz? Ben ölçeği tam dolduruyorum ve ben misafirperverlerin en iyisiyim.

Eğer onu bana getirmezseniz, artık benim yanımda size verilecek bir ölçek erzak yoktur. Bana hiç yaklaşmayın.

Dediler ki: Onu babasından istemeye çalışacağız. Kuşkusuz bunu yapacağız.

(Yusuf) genç adamlarına dedi ki: Sermayelerini yüklerinin içine koyun. Olur ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki yine gelirler.

Babalarına döndüklerinde dediler ki: Ey babamız! Ölçek bize yasaklandı. Kardeşimizi (Bünyamin’i) bizimle beraber gönder de ölçek alalım. Biz onu mutlaka koruyacağız.

Yakub dedi ki: Daha önce kardeşi (Yusuf) hakkında size ne gibi bir güven duyduysam, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim. Koruyucu olarak Allah en hayırlı olandır. O, merhametlilerin en merhametlisidir.

Eşyalarını açtıklarında sermayelerinin kendilerine geri verildiğini gördüler. Dediler ki: Ey babamız! Daha ne istiyoruz? İşte sermayemiz de bize geri verilmiş. (Onunla yine) ailemize yiyecek getiririz. Kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla alırız. Çünkü (bu sefer aldığımız) az bir ölçektir.

(Yakub) dedi ki: Etrafınızın kuşatılması (çaresiz kalma durumunuz) hariç, O’nu mutlaka bana getireceğinize dair Allah adına bana sağlam bir söz vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber göndermem. Ona (istediği şekilde) teminatlarını verdiklerinde dedi ki: Söylediklerimize Allah şahittir.

Sonra şöyle dedi: Ey oğullarım! (Mısır’a) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi sizden savamam. Çünkü hüküm Allah’tan başkasının değildir. Onun için ben yalnız O’na dayandım. Tevekkül edenler yalnız O’na tevekkül etsinler.

Babalarının emrettiği yerden (çeşitli kapılardan şehre) girdiler. (Fakat bu tedbir) Allah’tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savamazdı. Ancak Yakub’un nefsindeki bir dileği açığa vurmuş oldu. Şüphesiz O, ilim sahibiydi. Çünkü O’na biz öğretmiştik. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Yusuf’un yanına girdiklerinde öz kardeşini (Bünyamin’i) yanına aldı. Şüphesiz ben, senin kardeşinim, onların yaptıklarına üzülme, dedi.

(Yusuf) onların yükünü hazırladığı zaman maşrabayı kardeşinin yükünün içine koydu. (Kafile hareket ettikten) sonra bir münadi, ey kafile! Herhalde siz hırsızlarsınız, diye seslendi.

(Yusuf’un kardeşleri) onlara dönerek, ne yitirdiniz? dediler.

Melik’in su kabını yitirdik, onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var. Ben de buna kefilim, dedi.

Allah’a andolsun ki, bizim yeryüzünde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz. Biz hırsız da değiliz, dediler.

Dediler ki: Peki siz yalancıysanız onun cezası nedir?

Onun cezası kayıp eşyanın yükünde bulunduğu kimsedir. Biz zâlimleri böyle cezalandırırız, dediler.

Bunun üzerine Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların kaplarını (aramaya) başladı. Sonra da onu (su kabını) kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte biz Yusuf’a böyle bir tedbir öğrettik. Yoksa Melik’in kanununa göre kardeşini (yanında) alıkoyamayacaktı. Ancak Allah’ın dilemesi hariç. Biz kimi dilersek, onu derecelerle yükseltiriz. Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.

(Kardeşleri) dediler ki: Eğer o çaldıysa, daha önce onun kardeşi de çalmıştı. Yusuf bunu içinde sakladı, onlara açmadı, (kendi kendine) dedi ki: Siz (onlardan) daha kötü durumdasınız. Allah, sizin anlatmakta olduğunuzu çok iyi biliyor.

Dediler ki: Ey Aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası vardır. (Kendini Bünyamin’le teselli ediyor.) Onun yerine bizim birimizi alıkoy. Zira biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz.

(Yusuf) eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını yakalamaktan Allah’a sığınırız. Çünkü o takdirde biz, gerçekten zâlimlerden oluruz, dedi.

(Kardeşleri) O’ndan (Yusuf’tan) ümitlerini kesince, gizlice görüşmek üzere ayrılıp (bir kenara) çekildiler. Büyükleri dedi ki: Babanızın sizden Allah adına söz aldığını, daha önce de Yusuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Ben, babam bana izin verinceye veya benim için Allah hükmedinceye kadar bu yerden asla ayrılmayacağım. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.

Siz babanıza dönün ve deyin ki: Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti. Biz sadece gördüğümüze şahitlik ettik (ötesini bilmiyoruz.) Çünkü biz gaybın bekçileri değiliz.

(İstersen) İçinde bulunduğumuz şehre (Mısır halkına) ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor. Şüphesiz  biz doğru söyleyenlerdeniz.

(Babaları) dedi ki: Bilakis nefisleriniz size (böyle bir) işi güzel gösterdi. (Bana düşen) artık güzel bir sabırdır. Umulur ki, Allah’ım hepsini bana getirir. Çünkü O, çok iyi bilendir. Hikmet sahibidir.

Ve onlardan yüz çevirdi de gamını yutarak dedi ki: Ey Yusuf’un üzerindeki gamım! (gel senin zamanındır.) Ve üzüntüden iki gözü ağardı. (görmez oldu)

(Oğulları) Allah’a andolsun ki sen hala Yusuf’u arıyorsun. Sonunda ya hasta olacaksın ya da helak olacaksın, dediler.

(Yakub) Ben gam ve kederimi sadece Allah’a arz ediyorum. Ve ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri, Allah tarafından biliyorum, dedi.

Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini iyice araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.

(Bunun üzerine Mısır’a döndüler.) Yusuf’un yanına girdiklerinde dediler ki: Ey Aziz! Bizi ve ailemizi kıtlık bastı ve biz değersiz bir sermaye ile geldik. Bize yetecek miktarı tam ver. Ayrıca bize biraz da sadaka ver. Çünkü Allah sadaka verenleri mükafatlandırır.

Yusuf dedi ki: Siz cahilliğiniz yüzünden Yusuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?

Yoksa sen gerçekten Yusuf musun? dediler. O da: Evet, ben Yusuf’um, bu da kardeşim. (Birbirimize kavuşmayı) Allah bize lutfetti. Çünkü kim Allah’tan korkar ve sabrederse şüphesiz Allah, güzel davrananların mükafatını zayi etmez.

(Kardeşleri) dediler ki: Allah’a andolsun, hakikaten Allah Seni bize üstün kılmıştır. Hakikat şu ki, biz elbette hataya düşenlerden olduk.

(Yusuf) dedi ki: Bugün sizi kınama yok. Allah sizi affetsin. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yusuf 58-92)

 

BÜYÜK MÜJDE

 

Yıllar sonra kardeşler buluştu. Yusuf aleyhisselam ile ana baba bir kardeşi Bünyamin’in buluşup tanışması ise bir başka olmuştu. Yusuf aleyhisselam ve kardeşleri hüzün, mahçubiyet, pişmanlık, mutluluk duygularını bir arada yaşadılar.

Yusuf aleyhisselamın, kardeşlerinin yaptıkları bunca kötülüklere rağmen onları affetmesi, kıyamet sabahına kadar mü’min gönülleri sevda sevda kuşatacak, örnek alınacak çok müstesna bir davranıştı.

Artık babalarını daha fazla bekletmeleri asla münasip olmazdı. İçlerinde  en büyük ızdırabı, çileyi o çekmiş, gözleri görmez olmuştu.

Yusuf aleyhisselam kardeşlerine hemen Kenan İli’ne dönmelerini söyledi. Onlara kendi gömleğini verdi ve bu gömleği babasının gözüne sürmelerini istedi. Çünkü bu gömlek babasının gözüne sürülünce gözleri açılacak, eski haline gelecek ve görecekti. Ayrıca Yusuf aleyhisselam, babaları ve bütün aile efradı ile beraber Mısır’a gelip yerleşmelerini de sıkı sıkı tembih etti.

Hemen kervan hazırlandı. Yukarıda da ifade edildiği gibi kardeşlerinden Yehuda:

- Ey kardeşlerim! Kardeşimin kanlı gömleğini ben getirmiş ve babamı mahzun etmiştim.

Şimdi de bu müjde gömleğini ben götüreyim de babamı mesrur edeyim, dedi.

Öyle yaptılar.

Kervan Kenan İli’ne doğru yaklaşınca Yakub aleyhisselam yanındakilere:

- Şayet beni kınamazsanız, ben Yusuf’un kokusunu alıyorum, dedi.

Etrafındakiler:

- Hâlâ yapmış olduğun eski hatanda ısrar ediyorsun, dediler.

Nihayet kervan Kenan İli’ne ulaştı. Yehuda Yusuf aleyhisselamın gömleğini, Yakub aleyhisselamın gözüne sürdü. O anda gözü açıldı. Görmeye başladı.

O zaman Yakub aleyhisselam:

- Ben size, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum, dememiş miydim? dedi.

Oğulları babalarından günahlarının affedilmesi için Allah Teâlâ’ya dua etmesini istediler.

Yakub aleyhisselam da, onlar için Rabb’inden af dileyeceğini söyledi.

Kıssanın bu bölümü Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“(Yusuf ) şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun. (Gözleri) görecek duruma gelir. Ve bütün ailenizi bana getirin.

Kafile (Mısır’dan) ayrılınca babası yanındakilere eğer beni kınamazsanız, inanın ben Yusuf’un kokusunu alıyorum, dedi.

(Onlar da) vallahi sen hâlâ eski şaşkınlığındasın, dediler.

Müjdeci gelince, gömleği onun yüzüne koydu ve gözleri görecek duruma geldi. O zaman şöyle dedi:

Ben size Allah tarafından (vahiyle) sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim demedim mi?

(Oğulları) dediler ki: Ey babamız! Allah’tan bizim günahlarımızın affını dile. Çünkü biz gerçekten günahkarlar idik.

(Yakub) sizin için Rabb’imden af dileyeceğim.  Çünkü O, çok bağışlayan, pek esirgeyendir, dedi.” (Yusuf 93-98)

 

DESTANÎ BULUŞMA

 

Yakub aleyhisselam ve aile efradı, Yusuf aleyhisselamın yanına hicret etmek, uzun yılların hasretini dindirmek, yeni ve mutlu bir hayata başlamak üzere kısa bir zaman içinde hazırlıklarını tamamlayıp Mısır’a doğru yola çıktılar.

Tefsir-i Beyzavî ve Medarik’te Yakub aleyhisselamın aile efradının yetmiş iki kişi olduğu rivayet edilmektedir. Kafile Mısır’a vardığında Yusuf aleyhisselam, büyük bir karşılama merasimi hazırlamıştı. Yakub aleyhisselamı şehrin dışında karşıladılar. Bu karşılamada Mısır Meliki Reyyan, sarayın ileri gelenleri, Mısır eşrafı hazır bulunmuştu. Karşılama merasiminde o zamana kadar görülmemiş bir kalabalık vardı.

Yusuf aleyhisselam uzaktan babasını görünce atından indi. Onu yaya olarak karşıladı. Yusuf aleyhisselamın attan indiğini gören Yakub aleyhisselam da devesinden indi. Baba evlat iki peygamber, hasretle yanan yüreklerine su serpecek,  hicranı, ayrılığı, göz yaşını dindirecek bir kucaklaşma, bir koklaşma için birbirine yaklaşıyorlardı.

Bütün sahra tek nefes kesilmiş, ruhanî bir sessizliğe bürünmüş, gökte melekler bu destanî buluşmayı seyre dalmışlardı.

Birbirlerine iyice yaklaşınca Yakub aleyhisselam Yusuf aleyhisselama:

- Es selamü aleyke ya müzhib’el ahzan - Selam sana ey hüzünler içinde hayat süren! diye selam verdi.

Sonra birbirine kavuştular. Kucaklaşıp sarıldılar. Yakub aleyhisselam, Yusuf aleyhisselamı hem kucaklıyor, hem kokluyordu. Sanki iki okyanus birleşmiş, yeni bir okyanus vücut bulmuştu.

Yusuf aleyhisselam babasını, teyzesini ve bütün kafileyi alıp evine götürdü. Onların istirahati için daha önceden her şey hazırlanmıştı.

Yusuf aleyhisselam babası Yakub aleyhisselamı ve annesi hükmünde olan teyzesi Leya’yı tahtına çıkarıp oturttu.

Babası, annesi ve kardeşleri Yusuf aleyhisselamı selamladılar. Yani rükuya yakın bir şekilde eğildiler. O zamanda insanların birbirine selam tarzı böyleydi. Bunun üzerine Yusuf aleyhisselam:

- Babam! İşte bu daha önce gördüğüm rüyanın tahakkukudur, dedi.

Yusuf aleyhisselamın evlatları, gelip Yakub aleyhisselamın elini öptüler. Yakub aleyhisselam mutluluk üzerine mutluluk yaşıyordu. Artık hüzün yılları geride kalmış, gösterdiği sabr-ı cemilin mükafatını görüyordu.

Bu destanî buluşma ve babası Yakub aleyhisselamın tahtına oturup bütün aile efradının onun etrafında toplanması üzerine Yusuf aleyhisselam şöyle dua etti:

“Ey Rabb’im! Bana mülk verdin. Rüya tabirini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da, ahirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni salihler arasına kat.“

Rivayet edildiğine göre, Yusuf aleyhisselamın kuyuya atıldığı tarih ile, babası Yakub aleyhisselam ile buluştuğu tarih arasında tam kırk yıl geçmişti.

Yakub aleyhisselam ile Yusuf aleyhisselam yirmi dört yıl beraber yaşadılar.

Yakub aleyhisselam yüz kırk yedi yaşına baliğ olunca vefat etti. İkiz kardeşi İys de aynı gün vefat etmişti. Yakub aleyhisselamın vasiyeti üzerine naşı Filistin’e babası İshak aleyhisselamın vatanına, Halilürrahman’a götürülüp kardeşi İys ile beraber aynı mezara defnedildiler.

Yusuf aleyhisselam, babası Yakub aleyhisselamın vefatından sonra daha uzun yıllar yaşadı ve yüzyirmi yaşında iken vefat etti. Mısırlılar, Yusuf aleyhisselamı çok sevmişlerdi. Çünkü onun zamanında müreffeh bir hayat yaşamışlardı.

Ona mermerden bir sanduka yaptırdılar ve Nil nehrinin ortasına indirdiler. Rivayet edildiğine göre dört yüz yıl sonra Musa aleyhisselam, onun mermerden yapılmış mezarını Nil’den çıkararak babası Yakub aleyhisselamın yanına, Halilürrahman’a götürüp defnetti.

Tefsir-i Beyzavî ve Ruhul Beyan’da zikredildiğine göre:

Yetmiş iki kişi olarak Mısır’a hicret eden Yakub aleyhisselam ve aile efradı, dört yüz sene sonra Musa aleyhisselam zamanında Mısır’dan çıkıp Filistin’e geldiklerinde altı yüz bin kişi idiler.

Yakub aleyhisselamın Mısır’a hicreti ve Yusuf aleyhisselam ile buluşması Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“(Hep beraber Mısır’a gidip) Yusuf’un yanına girdikleri zaman ana-babasını kucakladı. Allah’ın iradesiyle emin olarak Mısır’a girin, dedi.

Ana babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için secdeye kapandılar. (Yusuf) dedi ki: Ey babacığım!  İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabb’im onu gerçekleştirdi. Bana ihsanda bulundu. Beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra da Rabb’im sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki, Rabb’im dileyeceği şeyleri çok güzel, çok ince tedbir edendir. Şüphesiz hakkıyla bilen, tam hikmet sahibi olan O’dur.

Ey Rabb’im! Sen bana mülk ve saltanat verdin ve bana (rüyada görülen) hadiselerin yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni salihler arasına ilhak eyle.

İşte bu Yusuf kıssası, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Çünkü onlar hile yaparak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin (ki bunları bilesin.)” (Yusuf 99-102)

Yahudilerin, diğer bir rivayete göre Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemle Yusuf aleyhisselam kıssası hakkında sordukları sorulara cevap olarak vahyedilen ayet-i kerimeler burada tamam olmaktadır.

Yusuf suresinin bundan sonraki dokuz ayet-i kerimesinin mealleri de şöyledir:“(Habibim) Sen (iman etmelerine) ne kadar düşkün olursan ol, yine de insanların çoğu iman edecek değillerdir.

Halbuki Sen (tebliğine) karşılık onlardan bir ücret istemiyorsun. Kur’an, âlemler için ancak bir öğüttür.

Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.

Onların çoğu Allah’a iman etmezler. Allah’a ortak koşarlar.

Allah tarafından herkesi kapsayacak bir musibetin gelmesinden veya farkında olmadan kıyametin ansızın kopmasından emin mi oldular?

De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah’ı ortaklardan tenzih ederim ve ben ortak koşanlardan değilim.

Senden önce de şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını (peygamber) göndermedik. (Kafirler) yeryüzünde hiç gezmediler mi ki onlardan öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler. Sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha iyidir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?

Peygamberler ümitlerini kesip de kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez.

Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerin) kıssalarında, akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulacak bir söz değildir. Ancak kendinden öncekilerin tasdiki, her şeyin açıklaması, iman eden bir toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.” (Yusuf 103-111)

 

KISSADAN HİSSELER

 

Yusuf aleyhisselamın kıssasından alınacak pek çok hisse vardır. İnşaallah kıssaların en güzeli olan bu kıssadan en güzel bir şekilde hisse almaya, ders çıkarmaya çalışacağız.

Öncelikle Yusuf aleyhisselamın görmüş olduğu rüyadan başlayalım ve bu münasebetle de rüya nedir, kaç çeşit rüya vardır, rüya tabirinde nelere dikkat edilmesi gerekir, izah etmeye çalışalım, sonra da tarihî rüyalardan bazı örnekler sunalım.

 

RÜYA

 

Rüya: Kişinin uyku halindeyken gördüğü veya içinde yaşadığı bir kısım hadiselerdir.

Rüyada görülen ya da yaşanılan olaylar doğru olabileceği gibi, karışık, hiçbir manası ve yorumu olmayan olaylar da olabilir.

Sonra rüyada bazı şeylerin belirtisi, alameti olur da hadise tahakkuk etmeyebilir. Nitekim gerçek hayatta da bu gibi durumlar her zaman vukû bulmaktadır.

Mesela, bulut yağmurun yağmasına bir alamet olduğu halde, bulut görülür de yağmur yağmayabilir.

Mesela, bir ağaçta açan çiçek, o ağacın meyve vereceğinin delilidir. Ancak çiçek açtığı halde, çiçekler dökülür de meyve vermeyebilir.

Rüya üç kısımdır:

1- Şeytanın insanı üzmek, kederlendirmek için bir kısım korkulu şeyleri kalbine ilka etmesidir.

2- Kişinin uyanık iken düşündüğü, zihnini meşgul ettiği şeylerin rüyasında canlanmasıdır.

3- Nübüvvetin kırk altı parçasından bir parça olan sadık rüyalardır.

Rüyanın birinci ve ikinci kısmı kötü düşlerdir. Gerçek rüya üçüncü kısımdır. Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz rüya üç çeşittir: Bazı rüyalar insanoğlunu üzmek için şeytan tarafından (kalbe sokulan) korkulardır. Rüyaların bir kısmı insanın uyanık iken arzulayıp azmettiği, sonra da uykusunda gördüğü şeydir. Rüyaların bazısı da peygamberliğin kırk altı parçasından bir parça olan rüyadır.” (Buharî)

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:

“Rüya üç çeşittir. Allah tarafından (melek vasıtasıyla mü’minin kalbine rüyasında telkin edilen) bir müjde, (diğeri) kişinin uyanık halinde önemseyip kalben meşgul olduğu bir şeyle ilgili olarak görülen rüya,  (öbürü de) şeytan tarafından (uyku halinde iken kalbe sokulan) korkutmadır.

Biriniz sevindirici bir rüya gördüğü zaman dilerse anlatsın. Hoşlanmadığı bir rüya görürse onu kimseye anlatmasın ve kalkıp namaz kılsın.” (İbni Mace)

“Rüya-yı sâliha Allah’tandır. Kötü düş ise şeytandandır. Kim kötü bir düş görürse sol tarafına tükürsün ve şeytandan Allah’a sığınsın. (Euzü okusun) Şeytan ona zarar veremez.” (Buharî)

“Güzel rüya Allah’tandır. Hülm, kötü düş şeytandandır. Biriniz rüyasında hoşlanmadığı bir şey görürse sol tarafına üç defa tükürsün, üç defa şeytan-ı racimden Allah’a sığınsın. (Euzübillahimineşşeytanirracim desin) ve üzerinde olduğu yandan diğer yana dönsün.” (İbni Mace)

Zikri geçen hadis-i şeriflerden anlaşılacağı gibi bir insan iyi bir rüya gördüğü zaman onu sevdiği, doğru yorumlayan bir kişiye anlatabilir. Kötü bir düş gördüğü zaman da onu başkalarına anlatmamalıdır.

Güzel rüya gören bir müslüman uyandığı zaman şunları yapmalıdır:

• Öncelikle Allah Teâlâ’ya hamdeder, şükreder.

• Rüyasını, arzu ederse sevdiği, doğru yorumlayan bir yakınına anlatır. Sevincini onunla paylaşabilir. 

• Kıskanç, kötü yorumlayacak olan, kötü ahlaklı kişilere anlatmaz.

• Rüyasında kendisinden yapılması istenen şeriata uygun

bir istek varsa o isteği yerine getirir. Mesela: Rüyasında babasını görse, babası da ona: “Oğlum filan kişiye şu kadar borcum var. Hayatta iken ödeyememiştim. Git o adamı bul borcumu öde.” dese, o adam bulunup alacağı eda edilmelidir.

Kötü bir rüya gören kişinin yapması gerekenler:

• Uyandığı zaman üç kere sol tarafına tükürür.

• Gördüğü rüyanın ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınır. Üç kere: “Allah’ım! Gördüğüm bu rüyanın şerrinden ve şeytan-ı racimin şerrinden sana sığınırım.” der.

• Uyandığı zaman yattığı yanını değiştirir. Öbür yanı üzerine dönerek yatar.

• Bu kötü düşünü kimseye anlatmaz.

Rüya tabirini rastgele insanlara yaptırmamalıdır. Rüya tabirinden anlamayan kişiler de, böyle bir işe tevessül etmemelidirler.

Çünkü rüya, tabir edilmediği müddetçe muallaktadır. Tabir edildiği zaman tahakkuk eder.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Rüya yorumlanmadıkça bir kuşun ayağı üzerindedir. (Yani muallaktadır, askıdadır.) Yorumlanınca vukû bulur. Güzel rüya peygamberliğin kırk altı parçasından bir parçadır. Rüya sahibi onu kendini sevenden, bilgi ve dirayet sahibi olandan başkasına anlatmasın.” (Tirmizî, Ebu Davud, İbni Mace)

Yukarıda da zikredildiği gibi rüya gören bir kişi:

• Kendini sevmeyen kişilere,

• Hasit kişilere,

• Rüya tabirinden anlamayan, görüşü, idraki zayıf olan kişilere, rüyasını asla anlatmamalıdır.

Rüya tabiri yapacak kişiler:

• Âlim ve muttakî, 

• Akıllı ve ileri görüş sahibi,

• Güzel ahlak sahibi olmalıdırlar.

• Sır saklamasını bilmelidirler.

• Rüya tabiri ilmine vâkıf olmalıdırlar.

Rüyada görülen kişilerin isimleri, künyeleri tabire esas alınacağı gibi, görülen hayvan, kuş, yer ve benzeri şeylerin özellikleri de rüya tabirine ışık tutar. Mesela: İsmi, Sâlim olan bir kişiyi görmek selametle tabir olunur.

Rüyada karga görmek, fasık, günahkar bir adamla yorumlanır. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kargaya fasık demiştir.

Rüyada boynuna halka takıldığını görmek iyi değildir. Çünkü bu Yasin Suresi’nin 8. ayetinde kâfirlerin halini beyan ediyor. Ayağa pranga takılması ise iyiye yorumlanır. İslâm’da sebat etmekle tabir olunur.

Hurma  görmek: Cömert bir Arap’la yorumlanır. Çünkü hurma Araplar’ın en meşhur meyvesidir.

Rüyada Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi görmek, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile yorumlanır. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

“Kim rüyasında beni görmüş ise, o kimse gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan asla benim sûretime giremez.” (Buharî)

Bir kişi kendisini çok güzel güller, çiçekler, ağaçlar ve içinde güzel köşkler bulunan bir bahçe içinde görse, böyle bir rüya İslâm ile, Kur’an ve sünnet ile yorumlanır.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi rüyada, çeşitli haberlerde O’nun anlatılan şemailinden farklı olarak görsek de, gördüğümüz Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemdir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemi rüyada görmek, O’nu cennette görmeye, dünyada da murakabe halinde görüleceğine delalet eder.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bazen sabah namazından sonra ashab-ı kirama döner, rüya görenlerin olup olmadığını sorar, rüya görenler olursa onlar rüyalarını anlatır, bazen de sahabe-i kiram gördükleri rüyalarını herhangi bir vakitte Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme anlatırlar, O da rüyalarını yorumlardı.

Bir gün Abdullah bin Selam radıyallahu anh bir rüya görmüş ve Peygamberimize gelip anlatmış ve yorumunu sormuştu.

Abdullah bin Selam gördüğü rüyayı şöyle anlatıyor:

“Rüyamda bir bahçe gördüm. Bahçenin ortasında bir direk vardı. Direğin en üst  ucunda da bir kulp vardı. Bana, oraya çık denildi. Ben de, oraya çıkmaya güç yetiremem dedim. Bu arada bir hizmetçi geldi, beni alıp oraya yükseltti. Oraya çıktım. Kulpa yapıştım. Uykudan uyandığımda hala o kulpa yapışıyordum.

Rüyamı Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme anlattım.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle tabir etti: Bahçe, İslâm bahçesidir. Bahçedeki direk, İslâm direğidir. Kulp da, asla kopmayacak olan sağlam kulp, Kur’an kulpudur.

Sen ölene kadar İslâm’a temessük edeceksin.” (Buharî)

Rüya, rüya gören kişinin fizikî ve psikolojik yönden sıhhatli olmasına da yardımcı olur. Güzel rüyalar görmek, o kişinin güzel yaşantısına delalet ettiği gibi; karışık, manasız, korkutucu, yalan rüyalar görmek de o kişinin en azından o gecenin gündüzünde lüzumsuz, gereksiz işler yaptığına, dedikodu, gıybetle meşgul olduğuna, ya da dünyasına da, ukbasına da faydası olmayan lüzumsuz şeyler düşündüğüne, zihnini çeşit çeşit hayallerle yorduğuna delalet eder.

Rüya tabir eden kişi, rüya tabir ilmine vâkıf olsa bile bazen yorumunda isabet edemeyebilir. Şu hadis-i şerif buna delildir.

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme bir adam gelerek:

- Ya Rasulallah! Rüyamda bir bulut gördüm. Ondan yağ ve bal yağıyordu. Gördüm ki insanlar ondan avuç avuç alıyorlardı. Kimisi az, kimisi çok alıyordu. Bu arada yerden göğe kadar uzanan bir ip gördüm. Senin de o ipi tutup onunla (göğe) doğru yükseldiğini gördüm. Senden sonra başka bir adam o ipi tutup yükseldi. Sonra başka bir adam ipe tutunup yükseldi. Sonra başka bir adam o ipi tuttu. Fakat ip koptu. Sonra kopan ip birleşti. O da göğe yükseldi.

Bunun üzerine Ebu Bekir radıyallahu anh:

- Ya Rasulallah! Bana müsaade et. Rüyayı ben tabir edeyim, dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de:

- Tabir et, buyurdu. Ebu Bekir radıyallahu anh şöyle tabir etti:

- Bu kişinin gördüğü bulut, İslâm dinidir. Ondan yağan bal ve yağ ise Kur’an’dır. Tatlılığı, yumuşaklığıdır. İnsanların ondan avuçlayarak almaları ise Kur’an’dan az veya çok istifade edecek müslümanlardır. Yerden göğe kadar uzanan ip de senin üzerinde bulunduğun adaletli yönetimdir. Sen hakkı tuttun, o da senin yükselmene vesile oldu. Senden sonra bir adam da o hak ve adalet ipini tutacak ve o da onunla yükselecek, ondan sonra bir adam tutacak o da yükselecek. Daha sonra başka birisi tutacak fakat ip kopacak. Sonra ip yeniden birleşecek, o da yükselecek.

Sonra Ebu Bekir radıyallahu anh:

- Ya Rasulallah! İsabet ya da hata ettiğimi bana haber ver, dedi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- Bazısında isabet ettin. Bazısında hata ettin, buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir radıyallahu anh:

- Vallahi ya Rasulallah! Hata ettiğimi bana bildir, dedi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- Yemin etme, buyurdu.” (Buhari, Müslim)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmaktadır:

“Zaman yaklaşınca (kıyamet yakın olunca) mü’minin rüyası yalan çıkmaz. Mü’minlerin rüya bakımından en doğru olanı da en doğru sözlü olanıdır ve mü’minin rüyası peygamberliğin kırk altı parçasından bir parçadır.” (İbni Mace)

Doğru sözlü, sâdık ve sâlih olan kişilerin rüyaları da doğru olur. Onların doğruluğu rüyalarına da sirayet eder. Ancak az da olsa fasık, facir ve hatta kafirlerin görmüş oldukları bazı rüyalar da doğru rüyalar olabilir.

Nitekim: Buhtunnasr’ın, Firavun’un, İran Kisrası’nın, Mısır Meliki Reyyan’ın görmüş oldukları rüyalar, bu kabil rüyalardandır. Ancak bu gibi kişilerin, yani fasık, facir ve kafirlerin görmüş oldukları rüyalar peygamberliğin kırk altı parçasından bir parça olan, sadık, salih, muttakî mü’minlerin görmüş olduğu rüyalardan değildir. Yani nübüvvetten bir parça değildir.

Rüya-yı sâliha ve sadıkaya nübüvvetin kırk altı parçasından bir parça denilmesi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme  ilk altı ayda vahyin, rüya-yı sâliha ve sadıka yoluyla gelmesi sebebiyledir.

Kur’an-ı Kerim, Peygamberimize ayet ayet, sure sure yirmi üç senede nazil olmuştur. Altı aylık rüya-yı sadıka ve sâliha dönemi de, yirmi üç yılın kırk altıda biri etmektedir.

Dolayısıyla Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ilk altı ayda vahyi nasıl rüya-yı sadıka yoluyla ahz etmiş ise, sadık, muttakî mü’minler de rüya-yı sadıka yoluyla bir kısım gerçeklere, hakikatlere vâkıf olabilirler. Allah Teâlâ, rüya-yı sadıka yoluyla onlara doğruları, bazı hadiselerin iç yüzünü ilham eder ve böylece onlar bir kısım doğru bilgileri rüya yoluyla öğrenirler.

Tarihte büyük iz bırakan gerek mü’minlerin ve gerekse kafirlerin görmüş oldukları bir kısım rüyalar vardır.

Yusuf aleyhisselam kıssasında, Yusuf aleyhisselamın ve Mısır Meliki Reyyan’ın görmüş oldukları rüyaları biliyoruz. Şimdi bir kaç rüyayı daha anlatalım:

 

FİRAVUN’UN RÜYASI

 

Musa aleyhisselam zamanında Mısır  Firavunu, çok zâlim, çok gaddar ve aynı zamanda ilâhlık iddiasında bulunan bir ahmak idi.

Bir gece rüyasında, Beyt-i Makdis’ten bir ateşin çıkıp Kıptîler’in evlerini yaktığını, ancak İsrail Oğulları’na hiçbir zarar vermediğini gördü.

Sabah olup uyanınca korkuya kapılıp, rüya tabircilerini toplayarak rüyasını tabir ettirdi.

Onlar şöyle yorumladılar:

“Benî İsrail’den bir çocuk çıkacak ve senin saltanatını yıkacak.”

Bu yorum üzerine zâlim, gaddar, ahmak Firavun, İsrail Oğulları’ndan yeni doğan her erkek çocuğun öldürülmesini emretti ve böylece İsrail Oğulları’na görülmemiş işkenceler yapıldı.

Ancak Firavun’un rüyası tahakkuk etti. Musa aleyhisselam vesilesiyle Firavun’un zulüm yönetimi kendisinin ve askerlerinin Kızıldeniz’de helak olmaları ile sona erdi.

 

MÜBEDAN’IN RÜYASI

 

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin doğduğu gece:

İran Kisrası’nın sarayında 14 burç çatırdayarak yıkıldı.

İranlıların İstahrâbâd şehrinde bin yıldan beri yanmakta olan ateşgedeleri söndü.

Save Gölü’nün suları çekilip kurudu.

Semave Vadisi’ndeki sular taşıp vadi sular altında kaldı.

İran mahkemelerinin baş hakimi Mübedan, rüyasında, bir sürü serkeş devenin, bir sürü atı önlerine katarak Dicle’yi geçtiklerini ve İran topraklarına yayıldıklarını gördü.

İran Kisrası bu olanlardan büyük bir endişeye kapıldı. Mübedan’a bu rüyayı yorumlayacak çok iyi bir tabirci bulmasını emretti.

O da Abdulmesih bin Amr’ı buldu. Rüyayı ve olanları ona anlattılar. Abdulmesih de:

- Bu rüyayı en iyi bir şekilde tabir edecek olan zat Şam civarında Cabiye’de oturan dayım Satih’dir, dedi.

Abdulmesih, süratle yola koyuldu. Dayısı Satih’i ölüm döşeğinde buldu. Satih hiç bir kemiği olmayan bir et kütlesinden ibaretti. Başından ve dilinden başka hiç bir uzvu hareket etmezdi. Çok fasih konuşurdu. Hiç kimsenin bilmediği pek çok konularda bilgi sahibi idi. Çok iyi rüya tabiri yapardı.

Abdulmesih, dayısına selam verdi. Sıhhat ve afiyet dileğinde bulundu. Fakat Satih’ten hiçbir cevap alamıyordu.

Abdulmesih, çok dokunaklı sözler etti. Çok uzak diyarlardan yanına niçin geldiğini anlattı. Bunun üzerine Satih başını kaldırdı, gözlerini açtı ve şöyle dedi:

- Abdulmesih, devesine binerek acele Satih’e geldi. Ama şimdi o ölmek üzeredir. Seni bana Sasanoğulları’nın hükümdarı, sarayının sarsılmasındaki, ateşgedenin sönmesindeki hikmeti anlamak, başkadının rüyada gördüğü birtakım serkeş develerin bir sürü Arap atlarını kovalayarak Dicle’yi geçip İran topraklarına yayılmalarının neye işaret ettiklerini sormak için gönderdi.  Ey Abdulmesih! İlâhî vahyin okunması çoğaldığı ve asa sahibinin peygamber olarak gönderildiği, Semave Vadisi’nin sular altında kaldığı, Save Gölü’nün suyunun çekilip kuruduğu, Farslılar’ın ateşgedeleri söndüğü zaman artık Şam, Satih için Şam değildir.

Sasanîler’den, sarsılıp yıkılan burçlar sayısınca kral ve kraliçe gelecek ve artık, olacak olacaktır.

 Satih bu konuşmasını tamamlar tamamlamaz hemen öldü. Ve Satih’in dediği gibi oldu. 14 hükümdardan sonra İran Sasanî devleti, Hz. Ömer radıyallahu anh zamanında fethedilerek İslâm topraklarına katıldı.

 

OSMAN GAZİ’NİN RÜYASI

 

Osman Gazi, büyük mürşid, Allah dostu Şeyh Edebali hazretlerinin zaman zaman ziyaretine gider, ona misafir olurdu.

Yine günlerden bir gün ona misafir oldu. Geceyi onun hanesinde geçirdi. Ona istirahat etmesi için tahsis edilen odaya geçtiğinde duvarda Kur’an-ı Kerim asılı olduğunu gördü.

Kur’an-ı Kerim’e hürmeten yatağına girip yatmadı. Bir tarafa oturup yaslanarak uyuyakaldı. Rüyasında:

Şeyh Edebali’nin göğsünden bir hilalin çıktığını, hilalin bir ucunun kendi göğsüne girdiğini ve kendisi ile Şeyh Edebali’nin arasında koskoca bir çınar meydana geldiğini, çınarın dallarının da üç kıtaya yayıldığını ve bir çok milletin çınarın gölgesi altında kaldığını gördü.

Çınarın dallarının ulaştığı topraklarda muhteşem kule ve kubbeler üzerinde ezan-ı Muhammedî okunuyor, Kur’an-ı Kerim tilavet olunuyordu. Gökyüzü bir gülistan olmuştu.

Osman Gazi, bu muhteşem manzaraları büyük bir hayranlıkla seyrederken, aniden bir ceylan peydah oldu ve batıya doğru koşmaya başladı. Osman Gazi ceylana ok atmak üzereyken uyandı.

Sabah olunca abdest aldı. İzin alarak Şeyh Edebali’nin huzuruna çıkıp rüyasını anlattı. Şeyh hazretleri rüyayı şöyle tabir etti:

- Oğlum! Gaybı ancak Allah Teâlâ bilir. Fakat gördüğün bu rüyada çok büyük bir hayır vardır. Allah Teâlâ, sana ve senden gelen nesline saltanat nasip edecektir. Dünya, oğullarının himayesine girecektir. Benim zürriyetimden bir kızla evleneceksin. Bu evlilikten doğan çocukların, kuracağın ve giderek büyüyüp genişleyecek olan devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet, batıya doğru genişleyecektir.

Osman Gazi’nin bu rüyası ve Şeyh Edebali’nin tabiri aynen tahakkuk etti. Osman Gazi, Şeyh Edebali’nin kızı Mâl Hatun’la evlendi. Onların soyundan gelenler öyle bir devlet kurdular ki, tam 620 yıl üç kıtada hakim oldular. Bu 620 yılın 320 yılı rakipsiz, tek süper güç olarak geçmiştir. Osmanlı’nın hakim olduğu devirler, insanlık tarihinin müstesna devirlerinden biri olmuştur. İnsanlık adalete, huzura, refaha, insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşamaya doymuştur.

 

YAVUZ SULTAN SELİM HAN’IN RÜYASI

 

Yavuz Sultan Selim Han bir gün rüyasında; Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh, Hz. Ömer radıyallahu anh, Hz. Osman radıyallahu anh ve Hz. Ali kerremallahu vecheyi gördü. Onlar Yavuz Sultan Selim’e Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin selam söylediğini, Mekke-yi Mükerreme ve Medine-yi Münevvere’nin hizmetinin kendisine verildiğini haber verdiler.

Aynı rüyayı sarayın kapı ağası Hasan Ağa da görmüştü. Hasan Ağa rüyasını şöyle anlatıyor:

- Rüyamda harem dairesi nur yüzlü kimselerle doldu. Sultanımızın  kapısı önünde de ellerinde birer sancak bulunan dört kişi duruyordu. En öndeki zatın elinde sultanımızın sancağı vardı. O zat bana dedi ki:

- Biz niçin geldik, biliyor musun?

Ben de:

- Buyurun, dedim.

Bunun üzerine:

- Şu gördüğün mübarek kişiler, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabıdır. Bizleri, Rasulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz gönderdi. Sultan Selim’e selam söyledi ve Haremeyn (Mekke-yi Mükerreme ve Medine-yi Münevvere) hizmeti kendisine verildi. Kalkıp gelsin, dedi.

Şu gördüğün dört kişi: Ebu Bekir Sıddıyk, Ömer’ül Faruk, Osman Zinnureyn’dir. Ben de Ali bin Ebi Talib’im. Gidip bunu Sultan Selim’e müjdele, dedi ve aniden kayboldular.

Büyük cihangir, büyük veli, kapı ağası Hasan Ağa’nın görmüş olduğu rüya ile kendi rüyasının teyid olunmasından çok memnun olmuş ve hemen Mısır seferine hazırlanmaya başlamıştır. Sene 1516.

Sonra lalası Hasan Can’a dönüp:

- Ey Hasan Can! Sana demez miyiz ki, biz bir tarafa memur olmadıkça hereket etmeyiz. Ecdadımızdan her birinin evliyalıktan nasibi vardır. Her birinin nice kerametleri vardır, dedi.

Böylece cihan padişahı Mısır seferine çıktı. Çok büyük bir muzafferiyetle neticelenen sefer sonrası Suriye, Ürdün, Mısır, bütün Arabistan Osmanlı topraklarına katıldı. Böylece İslâm ülkelerinin büyük bir bölümünde birlik sağlandı. Hilafetin manevî otoritesi güçlendirildi.

Kendisine, Mekke ve Medine’nin anahtarlarını getirip teslim ettiler ve Hakimül Haremeyn; Mekke ve Medine’nin Hakimi dediler. O koca sultan, edebinden irkildi ve:

- Hayır ben Mekke ve Medine’nin hakimi değilim. Ben Hadim’ül Haremeyn-Mekke ve Medine’nin hizmetçisiyim, dedi.

Böylece uzun yıllardan beri Mısır’da bir sembol olarak devam eden Hilafet makamı en etkin bir şekilde Osmanlı devletine intikal etmiş ve Yavuz Sultan Selim Han, Osmanlı padişahları içinde ilk olarak hilafet makamına oturmuştur.

Cihangir Yavuz’um dalmış da çöle,

Kan ve terle sahra dönmüştü göle,

Hilafet tacını giyip de öyle,

Mısır’dan dönerken varayım dedim.

Osmanlı devleti ve onun başında bulunan soylu padişahlar, Mekke-yi Mükerreme ve Medine-yi Münevvere’ye, Kabe-yi Muazzama ve Mescid-i Nebi’ye hiçbir milletin ve hiçbir devletin yapmadığı, yapamadığı çok büyük hizmetler ifa etmişlerdir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme ve O’nun pak soyuna saygıların en yücesini göstermişlerdir. Mescid-i Nebi’nin yeniden inşası, tamir ve tadilatında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ruhaniyetinin rahatsız olmaması için çekiçlerinin arkalarına keçe bağlamışlar, Ravza-yı Mutahhara civarından geçerken Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin rahatsız olmaması için atlarının ayaklarına keçe sarmışlardır.

Yukarıda anlatılan rüya, yani Yavuz Selim Han’ın ve kapı ağası Hasan Ağa’nın görmüş oldukları rüya da aynıyla vaki oldu. Tahakkuk etti. Cihan devleti Osmanlılar Hem Mekke-yi Mükerreme, Medine-yi Münevvere’nin ve Kabe-yi Muazzama, Ravza-yı Mutahharanın zahiri hizmetlerinde kusur etmeden mükemmel bir şekilde vazifelerini ifa etmişler ve hem de Kur’an’a ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetine, öğrenme, öğretme ve hayata yansıtma bakımından çok büyük hizmetler yapmışlardır.

Asr-ı Saadet, Hulefa-i Raşidîn ve Ömer bin Abdülaziz döneminden sonra, Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme en yakın, Kur’an’a vesünnet-i seniyyeye en iyi bir şekilde hizmet eden, Osmanlılar olmuştur.

Osmanlılar’ın İslâm’a yaptıkları büyük hizmetlerden ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme olan çok büyük muhabbet ve bağlılıklarından dolayı olsa gerek ki, merhum Allah dostu, mürşid-i kâmil Musa Topbaş hazretleri:

“Osmanlı’yı sevmek, imandandır.” buyurmuşlardır.

Rüya hakkında verilen bu malumattan sonra ve bu bilgilerin de ışığında gelelim Yusuf aleyhisselamın rüyasından ve kıssasından alacağımız hisselere:

1- Yusuf aleyhisselam gördüğü rüyayı, babası Yakub aleyhisselama anlatınca; Yakub aleyhisselam, oğluna rüyayı kardeşlerine anlatmaması için tembihatta bulunmuştu.

Çünkü Yusuf aleyhisselamın rüyasında büyük bir tebşirat vardı. Zaten Yusuf aleyhisselamın kardeşleri, onu aşırı derecede kıskanıyor, haset ediyor ve sevmiyorlardı. Şayet bu rüyayı duyarlarsa Yusuf aleyhisselama olan hasetleri ve buğzları bir kat daha artacaktı.

Yukarıda zikri geçen hadis-i şeriflerde Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin, kendisini sevmeyen bir kişiye rüya anlatılmamasını tavsiye etmesini öğrendikten sonra, Yakup aleyhisselamın oğlu Yusuf aleyhisselama rüyasını anlatmamasını istemesindeki hikmet daha da açıklık kazanmaktadır.

Bu duruma göre güzel, sadık, sâlih bir rüya gördüğümüz zaman bizi sevmeyen, bilakis sevmediği gibi buğzeden kişilere bu rüyamızı asla anlatmamalıyız.

Aynı zamanda haset eden kişilere de anlatmamalıyız. Aksi takdirde yani bu gibi kişilere rüyamızı anlattığımız vakit hem kendimize, hem de anlattığımız kişilere zarar vermiş oluruz.

Bize olan zararı: Bu kişilerin bize karşı kin, buğz ve hasedi artacak ve belki de Yusuf aleyhisselamın kardeşleri gibi bir kısım kötülükler düşüneceklerdir.

Onlara olan zararı da: Kendi din kardeşlerine kinlerinin artmasına, haset etmelerine ve belki de bir kısım gıybet, dedikodu, iftira yapmalarına, fitne çıkarmalarına, bir kısım fiilî tecavüzlerde bulunmalarına sebep olacaktır. Böylece onlar da bir çok günaha girecekler, maddî ve manevî zararlara uğrayacaklardır.

2- Hasedin ne mezmum bir manevî hastalık, ne kötü bir ahlak olduğunu Yusuf aleyhisselamın kardeşlerinin yaptıklarından çok daha iyi anlamaktayız.

Haset, öncelikle haset edenin kendisine zarar verir. Sonra da haset ettiği kişi ya da kişilere.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Hasetten şiddetle kaçının. Çünkü kıskançlık, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi sevapları yer bitirir.” (Ebu Davud)

Tarihî olaylar incelendiği zaman hasedin, Yusuf aleyhisselamın kıssasında olduğu gibi nice felaketlere sebep olduğunu görmekteyiz.

O bakımdan:

Öncelikle hasede sebep olabilecek söz ve davranışlardan sakınmalıyız.

Çok iyi bir ahlak eğitimi ile kötü huyların yok olması, en azından tesirsiz hale gelmesi için çok ciddî bir gayret içinde olmalıyız. İyi, güzel huyları ön plana çıkarmaya çalışmalıyız.

Nihayet beşeriz. Hata ve kusurlardan sâlim değiliz. Öyleyse kıskanç kişilerin fitne ve fesadına karşı uyanık olmalıyız. Toplumu duyarlı hale getirmeliyiz. Böylece hased eden kişilerin zararlarını asgariye indirmiş oluruz.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, hasedin ne kötü bir ahlak olduğu hususunda ümmetini ikaz ediyor, tehlikesinin boyutlarını şöyle ifade buyuruyor:

“Size, sizden önceki milletlerin hastalığı olan haset ve kin sirayet etmiştir. Bu huylar, kazıyıcıdır (yok edicidir). Ben saç kazımayı kastetmiyorum. Onlar din kazıyıcıdır. Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız. Birbirinizi sevmenizi sağlayacak bir şeyi size göstereyim mi? Aranızda selamı yayın.” (Tirmizî)

Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre hasedi önleyecek çok mühim üç unsur vardır:

a- Kuvvetli, kâmil bir iman

Böyle bir imana sahip olan bir kişi, din kardeşinin kötülüğünü düşünemez, ona zarar veremez. Bilakis din kardeşini kendi nefsine tercih eder. Böyle olunca da haset duyguları körelir. Kardeşlik duyguları gelişir, kötülükler önlenir.

b- Muhabbet

Müslüman, müslüman kardeşini sevmekle mükelleftir. Müslüman müslümana asla düşmanlık yapamaz, kin tutamaz. Onunla alakasını kesemez, ona üç günden fazla küs duramaz. Muhabbet, bütün kötü duyguları köreltir. İyi duyguları ise yeşertir. Bir kişi sevdiğine haset edemez. O bakımdan içimizdeki muhabbet duygularını harekete geçirmeliyiz. Nasıl haset iyi amelleri yiyip bitirirse, muhabbet de kötü duyguları, haset, kin ve düşmanlıkları yok eder. Sevmeyen, sevemeyen bir kimsede hayır yoktur.

c- Selam

Selam bir duadır. Müslümanın her türlü kötülüklerden, belâ ve musibetlerden korunması için yapılan bir duadır. Çok içten verilen ve çok içten alınan selam, mü’min gönüllerde muhabbet meltemleri estirir. Gönülden gönüle bir manevî sıcaklık aktarır. Dolayısıyla sık sık selamlaşmak, gönülden, içten ve samimi olarak selamlaşmak, karşılıklı olarak sevginin gelişmesine, artmasına, haset, kin ve dargınlıkların yok olmasına sebep olur.

Böylece:

Kâmil bir iman,

Allah rızası için muhabbet,

Çok içten ve çok samimi selamlaşmalar, kişinin içindeki haset ateşini söndürür, öfkesini dindirir. İnsanlar arasındaki diyaloğu artırır. Her geçen gün artarak devam eden diyaloglar, karşılıklı sevgi ve saygı duygularını geliştirirken, bütün kötü duyguları, kötü düşünceleri de törpüler. İnsanlar birbirlerini daha iyi anlamaya, daha sağlıklı değerlendirmeye başlar. Böylece toplumda yaşanılan sıkıntıların büyük bir bölümü halledilmiş olur.

3- Beşerî münasebetlerde, ilişkilerde, diyaloglarda çok dikkatli olmak gerekir. Muhataba, ileride aleyhte kullanabileceği bir açık kapı bırakılmamalıdır. Yahut da onun hata yapmasına, günah irtikap etmesine sebep olacak ipuçları verilmemelidir.

Yakub aleyhisselam, Yusuf aleyhisselamın kardeşleri ile beraber kırlara gitmesine müsaade ederken:

- Siz ondan habersiz iken onu kurt yemesinden korkarım, demişti. Rivayet edildiğine göre o zamana kadar  Yusuf aleyhisselamın kardeşleri kurdun insan yediğini bilmiyorlardı. Yakub aleyhisselam bu sözüyle oğullarına ipucu vermiş oldu. Oğulları da bu ipucunu değerlendirdiler de, babalarına ağlaşarak gelip:

- Ey babamız! Biz yarışmak için (sahraya) gittik. Yusuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş, dediler.

Şu anda rahmet-i Rahman’a kavuşan Medine’de Cennet’ül Bakî mezarlığında medfun olan çok değerli hocam Ömer Kirazoğlu bizlere şu tembihatta bulunurdu:

- Evladım! Herhangi bir yeri tarif ederken, sakın ola ki filan meyhanenin yanında, filan bankanın karşısında gibi masiyet yerlerini işaret ederek tarif etmeyin. Öyle yaparsanız insanlara kötülük yerlerini hatırlatmış, kişinin içindeki kötü duyguları depreştirmiş olur, vebale girersiniz, derdi.

Verilen şu örneklerden de anlaşıldığına göre, insanların kötülük yapmasına, içlerindeki kötü duyguların depreşip, harekete geçmesine, ya da yapacakları kötülüklere bir mesnet teşkil etmesine sebep olacak ipuçları vermekten, açık kapı bırakmaktan kaçınmalı, bu hususta çok dikkatli davranmalıyız.

Ayrıca bu gibi konularda olumsuz konuşmalardan, olumsuz değerlendirmelerden de sakınmalıyız.

Mesela: “Bu kişinin sonu çok kötü olacak.”

“Korkarım bir yerde vurulup öldürülecek.”

“Böyle giderse Allah’ın gazabına uğrayacak” gibi  sözler, olumsuz değerlendirmelerdir. Bir müslüman kardeşimizin yapmış olduğu hatalar sonucu uğrayacağı kötülükleri dillendirmek yerine, ona hayır nasihatte bulunmalıyız. Ayrıca yapmış olduğu kötü işlerden tevbe etmesi, istiğfar etmesi için Rabb’imize dua etmeliyiz.

4- Kardeşleri, Yusuf aleyhisselamı koruyacaklarına dair babalarına söz vermişlerdi. Bu sözlerini tutmadıkları bir tarafa, onu öldürmeye bile teşebbüs ettiler. Öfke, kin ve hasedin insanı ne hâle getirdiğine bir bakın ki,  işi, kendi kardeşlerini öldürmeye kadar götürebiliyor. Şeytan ve nefis, bu yaptıkları kötülüğü de kendileri için haklı gösteriyor.

Öldürmekten vazgeçip kuyuya atarken, üzerinden gömleğini çıkarıyorlar, çıplak bir vaziyette kuyuya sarkıtıyor, kuyunun yarısına kadar gelince içlerinden birisi ipi kesiyor, hızlıca düşsün ve ölsün diye.

Şu manzalardaki dehşeti bir düşünelim. Yusuf aleyhisselam, kardeşleri tarafından öldüresiye dövülürken, hangisine sığınırsa, bir öncekinden daha fazla hakarete, dayağa maruz kalırken, şu feryadına bir kulak verelim, sanki onu işitiyor gibiyim:

- Ey babam! Sana verdikleri sözü ne çabuk unuttular. Bunların senin oğluna yaptıklarını bir kölenin evladına yapmazlar. Bu feryada gökteki melekler, yerdeki canlılar ağlaştılar.

Sonra kuyudaki teslimiyetini, Allah Teâlâ’ya ilticasını, on iki yaşlarında bir küçük çocuğun o yaşta uğradığı sıkıntıları, belâları bir düşünelim. Sonra kuyudan çıkarılışı, kardeşleri tarafından yirmi dirheme köle olarak satılışını tefekkür edelim.

Yusuf aleyhisselam Mısır’a doğru sonunda ne olacağı meçhul bir yolculuğa çıkarken, Yakub aleyhisselamın en çok sevdiği evladının karalı haberini aldığı zamanki  halet-i ruhîyesini teemmül edelim. O’nun yapabileceği tek bir şey kalmıştı, sadece sabr-ı cemil.

Evet, imanın bir parçası olan sabır, sabr-ı cemil... Kişiye metanet veren, güç kuvvet veren, gevşeyip kendini bırakmasına mani olan sabır, sabr-ı cemil...

Her müslümanın başına böylesi, daha azı yahut daha fazlası gelebilir. Böyle durumlarda müslümanın yapması gereken:

Sabretmek.

Tevekkül etmek.

Yaradana iltica edip yardım dilemek.

Allah Teâlâ’nın takdirine rıza göstermek.

Asla ümit kesmemek.

Yapılması gerekenleri yapmaktır.

Bu ve benzeri belâ ve musibetlerde asla paniğe kapılmamak, sabretmek gerekir. Şayet paniğe kapılınır, sabredilmez ise, telafisi çok güç bir kısım yanlışlar yapılabilir. Sabredip, tevekkül edip, sükûnete erdikten sonra çok daha sağlıklı kararlar verilir. Yanlışlardan, hatalardan korunulur.

Müslüman, sadece belâ ve musibetler karşısında sabretmekle sabirînden olmuş sayılmaz.

Şu hususlarda sabır göstermekle ancak gerçekten sabredilmiş olur.

• Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmekte sabır .

• Allah Teâlâ’nın yasak ettiklerini yapmamakta sabır.

• Belâ ve musibetlere tahammül gösterip isyan etmemekte sabır.

Yakub aleyhisselam ve Yusuf aleyhisselamda sabrın bütün bu boyutlarını en kâmil bir manada müşahede etmekteyiz.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Sizde olanlar tükenir. Allah katında olanlar ise sonsuzdur. Sabredenlere ecirlerini, yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz. İşte onlar sabrettiklerinden ötürü cennetin en yüksek dereceleri ile mükafatlandırılırlar. Orada hürmet ve selamla karşılanırlar.” (Furkan 75)

Allah Teâlâ ayet-i kerimede vaat ettiği güzellikleri, sabr-ı cemilleri sebebiyle daha dünyada iken fazlasıyla ihsan etti. Ahiretteki nimetleri ise tadat edilemeyecek kadar çoktur. Allah Teâlâ:

Yusuf aleyhisselamı, Mısır’a sultan yaptı.

Yakub aleyhisselamı, Yusuf aleyhisselama kavuşturdu.

Allah Teâlâ, Yakub aleyhisselamın ailesini Mısır’da cem etti. Yusuf aleyhisselam kardeşlerini affetti. Onlar da güzel müslümanlar oldular. Böylece saadet ve mutluluğun harman olduğu yeni bir yaşantıya başladılar.

“Ancak sabredenler, hesapsız ecre nail olurlar.” (Zümer 10)

5- İbret almamız gereken bir husus da, Yusuf aleyhisselamın kardeşleri, kana buladıkları gömleği babalarına Yusuf aleyhisselamı kurdun yediğine dair bir delil olarak getirdiklerinde, Yakub aleyhisselam gömleği inceledi ve gördü ki gömlek sapasağlam. Bunun üzerine şöyle dedi:

- Bu nasıl yumuşak huylu bir kurt imiş ki, oğlumu yemiş de gömleğini parçalamamış.

Her günahkar ve her hilebaz kişi mutlaka bönlükle malüldür. Allah Teâlâ böyle kişilerin günah ve cürümleri sebebiyle feraset, basîret ve idraklerini köreltir. Onun için normal bir insanın çok tabii olarak fark edebileceği şeyleri fark edemezler. İrtikap ettikleri günaha, kurdukları tuzağa delil olarak bir ipucu, bir açık kapı bırakırlar.

O sebepten çok azı müstesna neticede yakayı ele verirler.

Yusuf aleyhisselamın kardeşleri de, Yusuf’un gömleğini kurt yedi görüntüsü vermek için kana buladılar ama, gömleği yırtmayı, parçalamayı akledemediler. Normalde çok basit olan bu işi düşünemediler. Ve böylece yaptıkları cinayet için babalarına bir ipucu bıraktılar. Yakub aleyhisselam gömleği sapasağlam görünce oğullarının yalanına, ahde vefasızlıklarına vâkıf oldu. Ancak belki de bu kızgınlıkla, yalanlarının meydana çıkması neticesinde daha fazla hırçınlaşıp daha başka kötülükler yapabilirler endişesiyle, Yakub aleyhisselam işin üzerinde daha fazla durmadı. Sabredip tevekkül etme yolunu seçti.

Bir kişi bir kötülük irtikap edince, artık peşi peşi sıra bir çok kötülükler yapmaya, günah işlemeye başlıyor. 

İşin vehametini fark edip hemen tevbe ve istiğfar etmezse çok kötü, asi, mücrim bir kişi olup çıkıveriyor.

Yusuf aleyhisselamın kardeşlerinin durumunu bir inceleyelim. Yusuf aleyhisselama haset etmelerinin neticesinde nice nice kötülük ve günah irtikap ettiler.

İlk yaptıkları hata, kardeşlerine haset etmek oldu. Hasetleri sebebiyle arka arkaya bir çok hata ettiler.

Babalarına yalvarıp yakarıp Yusuf’u kırlara götürüp eğlendirmek için izin istediler, riyakarca davrandılar.

Babalarına Yusuf’u koruyacaklarına dair verdikleri sözü unuttular. Ahde vefasızlık yaptılar.

Yusuf’u öldürmeye teşebbüs ettiler, görülmemiş bir şekilde işkence ettiler.

Sonra gömleğini üzerinden çıkararak kuyuya sarkıttılar. Kuyunun yarı yerine sarkıtınca ipi kesip öldürmeye kasdettiler.

Sonra hür bir insanı, kendi kardeşlerini köle diye ucuz bir pahaya, 20 dirheme sattılar.

Yusuf’un gömleğini kana bulayarak hile yaptılar.

Sahte ve yalancı gözyaşlarıyla, ağlayarak babalarına gelip Yusuf’u kurt yedi diye yalan söylediler.

Görüldüğü gibi yapılan bir hata, irtikap edilen bir günah, daha nice nice kötülükleri, günahları irtikap etmeye sebep oluyor. Şeytan bu durumdan istifade ediyor, kışkırtıyor, yeni yeni hatalar yaptırıyor.

Yaptığı bir hatayı telafi edeyim derken, yeni bir hata yapıyor, onu telafi edeyim derken başka bir hata yapıyor, neticede günah bataklığına saplanıp kalıyor.

Böyle durumlarda bir müslüman, yaptığı ilk hatada hemen mütenebbih olmalı, hatasının farkına varmalı ve özür dilemesi gerekenlerden özür dilemeli, helâlleşmesi gerekenlerle helâlleşmeli, sonra da tevbe ve istiğfar edip Rabb’inden af dilemelidir. Bir daha günah işlememeye azmetmeli ve bu hususta muvaffak olması için Rabb’inden yardım dilemeli, dua etmelidir.

6- Yusuf aleyhisselam kuyudan çıkarılıp, kardeşleri tarafından malum kafileye 20 dirheme satıldıktan sonra, kafile onu Mısır’a götürdü. Köle pazarında satışa arzetti. Kıssanın bu bölümünde anlatıldığı gibi, Mısır Azizi Kıtfir, Yusuf aleyhisselamı ağırlığınca altın, gümüş ve mücevherat karşılığında satın alarak sarayına götürdü ve hanımı Züleyha’ya:

-O’na değer ver ve güzel bak. Umulur ki bize faydası olur. Ya da onu evlat ediniriz, dedi.

Böylece Yusuf aleyhisselam Mısır Azizi’nin sarayında büyük bir itina ile büyütülüyordu. Kıtfir onu çok seviyor, ayrı bir muhabbet besliyordu.

Nihayet günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı ve Yusuf aleyhisselam büluğ çağına ulaştı. Sîret ve sûret güzelliği ile zaten dikkatleri üzerine çeken Yusuf aleyhisselam, daha bir cazibe kazanmıştı.

Aziz’in karısı Züleyha O’na kasdetmiş, niyetini bozmuştu. Nihayet bir gün göz kamaştıracak bir şekilde hazırladığı yatak odasına davet etmiş, o çirkin arzusunu gerçekleştirmeye azmetmişti.

Yusuf aleyhisselam olacaklardan habersiz bir şekilde davet edilen yere vardı. Züleyha O’nu: “Heyte lek-Beri gel” diye kendine davet etti. Bu teklifi Yusuf aleyhisselam: “Maazallah-Allah’a sığınırım” diyerek şiddet ve nefretle reddetti.

Züleyha, nefs-i emmarenin boyunduruğunda zebun, sefil ve rezil bir durumdaydı. Gözünü şehvet bürümüş, bütün fazilet duyguları körelmişti.

 Yusuf aleyhisselam ise Allah Teâlâ’nın yardımıyla Allah Teâlâ’dan bir burhanla korunmuş, “maazallah” diyerek sakınmıştı. Sığınılacak, en yüce makama, Rabb Teala’ya sığınmıştı.

Aziz kardeşim! Özetle yeniden hatırladığımız şu hadiseyi derinlemesine tefekkür edelim.

Makam ve mansıb sahibi, zengin, güzelliği dillere destan bir kadın, bizi kendine davet ediyor. Böyle bir teklifle karşı karşıya kalıyoruz. Şöyle bir düşünelim. Yusufcasına, “maazallah-Allah’a sığınırım” diyebilir miyiz? Böyle çirkin teklifler karşısında nefsimizi maazallah diyebilecek kıvama getirebildik mi?

“Nerede olursanız olunuz, Allah sizinle beraberdir.” (Hadid 4)

“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf 16) ayet-i kerimelerinde meknun maiyet ve akrabiyyet sırlarına muttali olabildik mi? Hiç kimse görmese de, bütün gözlerden mestur olsak da, Rabb’imiz görüyor, biliyor, her şeyden haberdar oluyor, bizi gözetiyor  inancıyla, yakîn bir imanla “maazallah-Allah’a sığınırım” diyebiliyor muyuz?

Zamanımızda o kadar çok Züleyhalar var ki. Ne tarafa baksak “heyte lek-beri gel,” diye nice kötülüklere davet olunuyoruz. Rivayet olunduğuna göre Züleyha, Yusuf aleyhisselamı davet ettiği muhteşem odanın duvarlarını, taban ve tavanını aynalarla kaplatmıştı. Güzelliğine güzellik, cazibesine cazibe katan elbiseler giymişti. Yusuf aleyhisselam Züleyha’yı o halde görünce yönünü hemen başka tarafa çevirdi. Ancak her taraf ayna olduğu için ne tarafa baksa Züleyha’yı görüyordu. Bir Züleyha, onlarca Züleyha olmuştu. Her taraftan Yusuf aleyhisselamı kendine davet ediyordu.

Sanki ablukaya alınmıştı. Bu kabustan, bu şehvet kokan, nefis kokan, zahiri muhteşem, batını bir mezbelelik olan bu ortamdan gözlerini yumarak korunabilmiş, Rabb’inden bir burhan yetişmişti.

Züleyha’nın o muhteşem odasındaki şehvet mezbeleliğini şöyle bir tahayyül edelim. Sonra zamanımıza dönelim. Züleyha’nın tuzağından daha beter tuzaklarla, yığın yığın şehvet laşeleri ile kuşatıldığımızı görecek ve dehşetle irkileceğiz.

Bu şehvet mezbeleliğinde,

Bu şehvet lâşeliğinde,

İslâmi hassasiyetlerimizin nasıl törpülendiğini, nasıl dünyevîleştiğimizi, bu aşağılık ortamlara nasıl ısındırıldığımızı, nasıl tepkisiz bir toplum haline geldiğimizi, bencilleştiğimizi, nemelazımcı bir anlayışla nasıl köreltildiğimizi dehşetle göreceğiz.

Evet aziz kardeşim! Şeş cihetten yüzlerce Züleyha’nın “Heyte Lek-Beri gel” nidaları, şehvet kokan, nefis kokan çağrıları ile karşı karşıyayız.

Sokaklar, caddeler;

Çarşılar, pazarlar;

Televizyonlar, radyolar;

Gazeteler, dergiler;

Okullar, iş merkezleri;

Borsalar, bankalar;

Makam ve mevkiler;

Mal ve mülkler; çok azı, azın azı müstesna her biri onlarca, yüzlerce Züleyha olmuş, bizi günah bataklığına çağırıyor. Elbette bu Züleyhalar kendilerini bize arz ederken, bizden bir bedel de istiyorlar.

Yerine göre imanımızı,

Yerine göre ahlakımızı,

Yerine göre iffet ve hayamızı,

Yerine göre bizi biz yapan tüm değerlerimizi istiyorlar. Bize şahsiyet veren, bize kimlik kazandıran, bizi biz yapan bütün değerlerimizden soyutlayarak kendilerine râm etmek, köle etmek, esir etmek, sonra da istedikleri şekilde nefsî, şehevî aşağılık arzularına hizmet ettirmek istiyorlar.

Böyle bir zilleti, böyle bir meskeneti,

Hangi onurlu bir insan,

Hangi kâmil bir müslüman;

İmanla şereflenmiş, İslâm’la izzetlenmiş, ümmet-i Muhammed olmakla taçlanmış, dünyanın fanî, ahiretin bakî olduğuna bütün kalbiyle inanmış, bu inancını amellerinde tezahür ettirmiş, dünyada yaptıklarından inceden inceye hesaba çekileceğine iman etmiş, cennet ve cehennemin varlığına inanmış, hangi şahsiyetli bir mü’min rıza gösterebilir, kabul edebilir?

Elbette kâmil bir mü’min:

Makam ve mevkinin,

Mal ve mülkün,

Hülasa şu geçici fanî dünyanın bütün cazibesine, zahirî görkemine rağmen asla onun heyte leklerine, histerik davetlerine iltifat etmez ve Yusufcasına, bütün kalbiyle, bütün içtenliğiyle, bütün âleme ilan edercesine “Maazallah-Senin davet ettiğin bütün kötülüklerden Allah’a sığınırım” diye haykırır.

İşte bir mü’min bu haykırışla:

Tevhidin derinliklerine,

Marifetin ulvîliklerine,

Hakikatin sırlarına,

İmanın yakinine,

Maşukun divanına yücelecek, aşıkların kervanına, dostlar meclisine katılacaktır.

İşte gerçek yiğitlik, hakikî pehlivanlık budur.

Nefsin, şehvetin kesafetinden kurtulup, ruhun letafetine ulaşabilmektir.

Gerçek yiğitlik, hakikî pehlivanlık, rakibin sırtını yere getirmek değil; gerçek yiğitlik, hakiki pehlivanlık, seni, günaha, kötülüklere davet edenlere, “Heyte lek”  diye çağıranlara kulak asmayıp, yüz vermeyip, nefretle karşılayıp, davet ettikleri kötülüklerden, günahlardan Yusufcasına bir samimiyet, bir içtenlikle “Maazallah” diyebilmektir. Maazallah, maazallah, sonsuz maazallah...

Gerçek pehlivanlık:

Dünyanın bütün âlâyişine,

Makam ve mevkiine,

Mal ve mülküne,

Şan ve şöhretine,

İnsanların övgüsüne, iltifatına,

Nefsin bitmez tükenmez arzu ve isteklerine,

İç ve dış şer güçlerin heyte leklerine maazallah diyebilmek, dünyada izzet ve şerefle, müslümanca yaşayabilmektir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şu mübarek mesajlarını dikkat kesilip can kulağıyla dinleyelim. Dinleyelim de O, âlemlere rahmet peygamberin, canımız, cananımız, efendimizin bizim için ortaya koyduğu izzet ölçülerini, hak ölçülerini algılayıp nelere “Lebbeyk-buyur, emret” nelere “Maazallah-Allah’a sığınırım”, dediğini görüp, anlayıp idrak edelim.

Sehl bin Sa’d radıyallahu anh anlatıyor:

“Biz, Zü’l Huleyfe’de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemle beraberdik. O, murdar olarak ölmüş bir davarın lâşesiyle karşılaştı.

Bunun üzerine:

- Şu murdar davarın sahibinin yanındaki kıymetini biliyor musunuz?

Nefsim (kudret) elinde olan Allah’a yemin ederim ki Allah katında dünya, şu murdar hayvanın sahibinin yanındaki değerinden daha değersizdir.

Şayet dünya, Allah katında bir sivrisinek kanadı kadar kıymetli olsaydı, Allah, bir kâfire dünyadan bir damla su bile içirmezdi.” (İbn-i Mace)

“Altının kulu, gümüşün kulu ve kendi elbisenin kulu olan kimse sürünsün ve baş aşağı yuvarlansın. Vücuduna diken batınca, onu çıkarmaya güç yetiremesin.” (Buharî, İbn-i Mace)

Her müslüman:

Açıkta gizlide,

Tenhada kalabalıkta,

Her zaman, her mekanda,

Allah’tan korkmak, yasaklardan sakınmak, heyte leklerden uzak durmak, maazallah demekle kâmil bir mü’min olabilir. Aksi takdirde, yani insanlar arasında mutî, tenhalarda asî, dış görünüşü said, iç âleminde şakî olanlar muhakkak kaybedenlerden, ziyan edenlerden olurlar.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Ümmetimden bir kısım insanların (ahvaline) muttaliyim ki, onlar kıyamet günü Tihame Dağları gibi (çok) ve tertemiz sevaplar getirirler. Ancak Allah Teâlâ o sevapları saçılmış toz eder. (Yani onların bu amellerini kabul etmez.)

Bunun üzerine Sevban radıyallahu anh:

- Ya Rasulallah! Bilmeyerek onlardan olmamamız için, o insanların vasıflarını açıkla, dedi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- Bilmiş olunuz ki onlar, sizin din kardeşleriniz ve sizin cinsinizdendirler. Sizin geceden aldığınız nasip gibi, onlar da alırlar. (Yani gece ibadeti yaparlar).

Lakin onlar tenhada Allah’ın haram kıldığı, yasakladığı şeylerin sınırlarını çiğnerler. (Harama, günaha dalarlar.)” (İbni Mace)

Aziz kardeşim! Sakın bu gibilerden olmayalım. İnsanlar arasında takva elbibesi, ıssız, tenha yerlerde şakîlerden, asîlerden olup şekavet libası giymeyelim.

Nerede olursak olalım,

Hangi şartlar içinde bulunursak bulunalım,

Ne kadar cazip tekliflerle karşılaşırsak karşılaşalım,

Asla ve asla Allah Teâlâ’nın koyduğu hudutları çiğnemeyelim.

Bir anlık zevkler için, ebedî hayatımızı harap etmeyelim.

Her an Rabb’imizle beraber olma şuuruna erelim.

Muhakkak ölecek, yaptıklarımızın hesabını vereceğiz. Bu gerçeği çok iyi bilelim.

Bu hakikatler ışığında bizi kötülüklere, günahlara çağıran heyte leklere maazallah diye haykıralım.

Haykıralım ki sonunda pişmanlık duymayalım, ah ne olurdu, heyte lek çağrılarına kulak asmasaydım, nefsimin, şeytanın adımları ardından gitmeseydim, bana dünyalık vaat edip ahiretimi harap edenlere rağbet etmeseydim, onların yaldızlı sözlerine, makam mevkî, mal mülk vaatlerine aldanmasaydım, diye ahu figan etmeyelim.

Aziz kardeşim! Bir büyük sahabinin, Amr ibn’ül As radıyallahu anhin ölüm döşeğindeki pişmanlığını beraberce dinleyelim de hisse alalım, ders çıkaralım:

“İbni Şemase şöyle anlattı: Ölüm halinde iken  Amr ibni As’ın huzuruna vardık. (Uzun bir müddet) ağladı ve yüzünü duvara çevirdi. Oğlu:

- Ey babam! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sizi şu hususta cennetle müjdelemedi mi? diye tekrar tekrar söylemeye başladı. Bunun üzerine Amr ibn’ül As yüzünü döndü de:

- (Ebedi âlem için) hazırladığımızın en faziletlisi, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet etmektir.

Ben (hayatta) üç hâl üzere bulundum:

İlk hâlim şuydu: Hiç kimse Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme buğz ve düşmanlıkta benden daha şiddetli değildi. Benim en çok hoşuma giden şey O’na rastlayıp O’nu öldürmekti. Şayet o halde iken ölseydim cehennemlik olurdum.

(İkinci hâlim) Vakta ki Allah Teâlâ, kalbime İslâm’ın sevgisini koydu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna vardım. Kendisine:

- Sana beyat etmem için elinizi açın dedim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sağ elini açtı. Elimle tuttum. Rasulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- Ya Amr! Sana ne oluyor? buyurdu. Ben:

- Şartımı söylemek istiyorum, dedim.

- Neyi şart koşuyorsun? buyurdu.

- Mağfiret olunmamı, dedim.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- İslâm’ın kendinden önceki cürümleri, hicretin daha önceki hataları, haccın daha önceki kusurları yıktığını (yok ettiğini) bilmiyor musun? buyurdu.

Müslüman olduktan sonra bana Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemden daha sevimli, gözümde O’ndan daha büyük hiçbir fert olmadı. O’na olan saygımdan, O’na doyasıya bakamadım. Şayet O’nu vasfetmem istenseydi, doyasıya bakamadığım için O’nu tarif edemezdim. Şayet bu hal üzere ölecek olsaydım, cennet ehlinden olacağımı ümit ederdim.

(Üçüncü hâlim): Sonra bazı şeylere karıştık ki, o işlerde durumumuzun ne olduğunu bilmiyorum. Ben öldüğüm zaman hiç kimse arkamdan ağlamasın. Beni defnederken toprağı üzerime yavaş yavaş dökün. Sonra kabrimin başında deve kesilip, parçalanıp eti dağılacak kadar bir müddet kalınız ki, sizinle ünsiyet edeyim. Rabb’imin elçilerine nasıl cevap vereceğimi gözden geçireyim.” (Buhari)

Amr ibn’ül As radıyallahu anh, Hz. Ali kerremallahu vechenin hilafetini kabul etmemiş, dolayısıyla O’na beyat etmemiş, o zamanlar Şam Valisi bulunan Muaviye radıyallahu anhın safında yer almış ve Sıffin Savaşı’nda Muaviye radıyallahu anhın yanında, Hz. Ali radıyallahu anhe karşı savaşmıştı. O zamanlar kendisi de Mısır valisi idi. Hz. Muaviye’nin ordusu dağılıp, yenilmek üzere iken, Amr ibni As’ın tavsiyesi üzerine Hz. Muaviye askerlerinin mızraklarının ucuna Kur’an sayfaları taktırarak, aramızda Kur’an hakem olsun diye bağırtmış ve çarpışma durdurulmuştu. Hz. Ali radıyallahu anh tarafından Ebu Musel Eş’arî, Hz. Muaviye tarafından da Amr ibni As hakem olarak seçilmişti.

İki hakem aralarında konuştular. Ebu Musel Eş’arî’nin teklifi ile, hem Hz. Ali radıyallahu anhı, hem de Hz. Muaviye’yi hilafet makamından azledip, başka birini halife olarak nasb etmeye karar verdiler: Böylece iki başlılık bitecek, ümmet tefrikadan kurtulacaktı.

Hakemler kararlarını bildirmek üzere gelip, iki tarafın ortasına durdular. Amr ibn As, Ebu Musel Eş’arî’ye önce sen Hz. Ali radıyallahu anhi azlettiğini ilan et, sonra da ben Hz. Muaviye’yi azlettiğimi ilan edeyim, dedi.

Ebu Musel Eş’arî, Hz. Ali radıyallahu anhi hilafetten azlettiğini ilan etti. Bunun üzerine Amr ibni As da: Ey ahali! Ebu Musa’nın dediğini işittiniz. Onun gibi ben de Ali’yi azlettim. Muaviye’yi hilafet makamında bıraktım dedi.

Ebu Musel Eş’arî oyuna getirildiğini anlamıştı. Ama iş işten de geçmişti. Ancak Amr ibni As’ın yaptığı bu hilenin ümmete hiçbir faydası da olmadı. Bilakis tefrika gittikçe büyüdü. Müslümanlar arasında bir çok savaşlar oldu.

İşte Amr ibni As’ın hayıflandığı, sonradan bazı işlere karıştık dediği bu ve benzeri hadiselerdir. Amr ibni As radıyallahu anh ölene kadar Mısır Valisi olarak kaldı. Ama ne fayda. Sonradan karışmış olduğu o karışık işlerden büyük bir pişmanlık duyarak o hadiselerde yapmış olduklarından dolayı gözyaşı dökerek, ağlayarak Rabb’ine kavuştu.

7- Yusuf aleyhisselam, Züleyha’nın “Heyte lek-Beri gel” davetine şiddet ve nefretle “maazallah” deyip kapıya doğru yöneldi. Ondan hızla uzaklaştı. O sırada Züleyha arkasından yetişip gömleğinden tuttu. Yusuf aleyhisselam Züleyha’nın elinden kurtulmak için zorladı ve gömlek yırtıldı. Onlar bu vaziyette kapının yanına gelmişlerdi ki Züleyha’nın kocası Kıtfir kapının önünde gözüktü.

Züleyha, kadınlara mahsus bir kıvraklıkla kocasına hitaben:

- Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan ya da acıklı bir işkenceden başka bir şey midir? dedi.

Hemen işin içinden sıyrılmak, yapmış olduğu kötülüğü masum ve suçsuz olan Yusuf aleyhisselamın üzerine atmak istedi.

Kıssada anlatıldığı gibi, bu kötü işe teşebbüs edenin Züleyha olduğu anlaşılınca kocası Kıtfir şöyle demişti:

- Şüphesiz bu sizin tuzağınızdır. Çünkü sizin tuzağınız gerçekten büyüktür.

Tarih boyunca gerek erkekler ve gerek kadınlar, hasımlarını alt etmek, ya da bir şeyi elde etmek için çeşit çeşit tuzaklar kurmuş, ya da hile ve hud’a yapmışlardır.

Ancak kadınların tuzakları, hile ve hud’aları Kur’an-ı Kerim’de de ifade edildiği gibi erkeklere göre çok daha büyüktür. Onlar, kadınlık silâhını kullanarak yapmış oldukları tuzaklarda erkeklere göre daha başarılı olmuşlardır.

Evet. Kadınların hile ve tuzakları çok büyüktür.

Onların tuzaklarından kurtulabilmek için:

Kadınların ruh yapısını çok iyi tanımak gerekir.

Zahirî durumlara aldanmamak lazımdır.

Çünkü bir çok yalanlar, cinayetler, gözyaşları ve ağıtlarla perdelenmektedir. Yusuf aleyhisselamın kardeşleri yaptıkları cinayeti, söyledikleri yalanları gözyaşları altında gizlemeye çalışmamışlar mıydı?

Ecdadımız: “Dışından baktım yeşil bir türbe, içine girdim tevbeler tevbe.” demişlerdir.

Yani insan dış görünüşüyle çok mükemmel gözükebilir, etkileyici bir cazibeye sahip olabilir.

Fakat:

Oturup biraz konuştuğunuz,

Bir müddet arkadaşlık yaptığınız,

Uzun bir yolculukta beraber bulunduğunuz,

Ya da bir alış veriş yaptığınız,

Bazı hizmetleri beraber yürüttüğünüz zaman,

Bir kısım kişilerin, verdiği ilk görüntünün, kalıbının adamı olmadığını fark edersiniz.

Yukarıda zikredilen atasözünü bu manada anlamak gerekir. Yani bazı kişilerin dış görüntüsüne bakıp aldanmamalı, onu iç âlemiyle, yaşantısıyla tanımadan hakkında bir kanaat serdetmemelidir.

Bir kısım insanlar:

Kılık kıyafetleriyle,

Yaldızlı konuşmalarıyla,

Çeşit çeşit vaatlerle,

İkili münasebetlerdeki sıcak görüntüleriyle,

İnsanların hassas noktalarını kaşımak sûretiyle ve benzeri konulardaki maharetleriyle muhatabını etkisi altına alabilir, sonra da onu istediği istikamette yönlendirebilir. Böylesi durumlarda, biraz önce de ifade edildiği gibi, muhatabı iyice tanımadan, dış görünüşü, zahirî davranışlarıyla iç âleminin örtüşüp örtüşmediğini, samimiyetini, rol yapıp yapmadığını değişmeyen değer ölçülerimizle tespit etmeden, eksik bilgilerle kişiler hakkında hüküm vermekten sakınmalıyız.

Aksi takdirde:

“Meğer koynumda yılan beslemişim.”

“Adam casusmuş da haberimiz yokmuş.”

“Ne riyakar adammış, kendini nasıl da gizlemiş.”

“Bize altın kase içinde zehir içirmiş.”

“Yahu kardeşim! Adam vurguncu imiş”  ve benzeri bir sürü şikayetler yapar, sızlanır dururuz.

Bir kısım insanlar da vardır ki, onları dış görünüş ile sıradan birisi olarak görürüz. Hatta çoğu kez onu önemsemeyiz de. Ta ki ondaki cevheri fark edene, keşfedene kadar.

Bir çok değerli insan, toplumun büyük bir ekseriyeti, hatta çok yakın çevresi tarafından bile tanınmamış, tanınamamış ve dolayısıyla muasırları o kıymetten yararlanamamış, çeşmenin başında susuz, türlü türlü nimetlerle bezenmiş bir sofrada aç kalmışlardır.

Ya aralarından ayrıldıktan, ya da öldükten sonra takdir etmişler, övgüler yağdırmışlardır. Ama neye yarar ki, bu karakterdeki kişi ve toplumlar, farz-ı muhal o kişi yeniden aralarına dönse, ya da yeniden hayata kavuşsa bir müddet sonra yeniden eski hallerine döner, çok azı müstesna yine ondan yeteri kadar faydalanamazlar.

Peygamberler başta olmak üzere, nice evliyaullah, nice ulema-yı izam, nice toplum önderleri, cihad önderleri sonraki asırlarda yaşayan kişi ve toplumlarca takdir edilmiş, örnek alınmışlardır.

 Bu izahtan sonra gelelim kadını anlamaya ve onun tuzaklarından korunmaya:

Kadınlar yaratılışları icabı çok hissîdirler. Duygusaldırlar. Bu yönleriyle hem çabuk etkilerler, hem çabuk etkilenirler. Bu yaratılışlarını iyiye kullandıkları zaman çok iyi, çok büyük işler başarabilirler. Şayet kötüye kullanırlarsa, o zaman da çok tehlikeli olabilirler. O bakımdan kadınların eğitimi hem kolay, hem zordur. Keza hizmetleri ve almış oldukları vazifeleri yapmak konusunda da, hem zorlanabilir hem de çok rahatlıkla, en kolay bir tarzda yerine getirebilirler.

Kolaydır:

Duygusallıkları, şefkat ve merhametleri sebebiyle;

Çabuk etkilenir.

Çabuk benimser.

Hemen harekete geçer.

Her türlü fedakarlığı gösterir.

Çevresiyle çabuk iletişim kurar.

Kitleleri harekete geçirmekte etkindir.

Öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmayı sever.

Bunlar ve bunlar gibi özellikleri, onların hem eğitimini ve hem hizmetini kolaylaştırıcı faktörlerdir.

Zordur:

Duygusallıkları, şefkat ve merhametleri sebebiyle;

Karar vermekte zorlanırlar.

İstikrarları zayıftır.

Aşırı acıma hisleri sebebiyle yanlış karar verebilirler.

Şefkat ve merhametleri bazen yalan söylemelerine sebep olabilir.

Çabuk etkilenmeleri müsbet yönde olduğu gibi, menfî yönde de olabilir.

Acelecidirler. O bakımdan çoğu kez tedbirsiz yakalanırlar.

Sabırları yetersizdir. Şikayetleri çok olur.

Erkeklere göre daha bencil ve daha kıskançtırlar.

İşte bu ve benzeri özellikleri de hem eğitimlerini, hem de hizmetlerini zorlaştırıcı etkenlerdir.

Bir insan halk tabiriyle “insan sarrafı” da olsa, yani insanı en iyi bir şekilde tanısa da, muhakkak muhatabının tanıyamayacağı bir kısım yönleri olacaktır.

Bu konuda ecdadımızın şöyle bir tespiti vardır:

“Hayvanın alacası dışına, insanın alacası içinedir.” İnsanı tanımak zordur ama, kadını tanımak daha zordur. Çünkü kadının duygusallığı, onun sık sık haleti ruhaniyesinde değişiklikler meydana gelmesine sebep olur. Bu değişiklik bazen o boyuta ulaşır ki, takip etmekte zorlanırsınız.

O bakımdan çok müteyakkız olmamız gerekir.

Her şeyin baştan kara olduğu, değer ölçülerinin dünya yönünde hızla değiştiği, maddî çıkarların ön plana çıktığı zamanımızda çok daha uyanık olmak, tedbirli olmak, özellikle birinci derecede ilişkiler içinde olduğumuz kişileri çok iyi tanımak durumundayız.

Kadın, erkek herkes için bu böyledir. Ancak kadınlar konusunda çok daha dikkatli olmalıyız.

Ecdadımız:

“Kadının fendi, şeytanı yendi.” demiştir.

Allah Teâlâ da kadınlar için:

“Sizin tuzağınız gerçekten büyüktür.”(Yusuf 28) buyururken, şeytan için de:

“Şüphe yok ki şeytanın tuzağı zayıftır.” (Nisa 76) buyurmaktadır.

8- Züleyha kendisini kınayan malum kadınlara bir ziyafet verip, Yusuf’u onların karşısına çıkarınca, Mısırlı kadınların nasıl hayrette kaldığı, meyveleri soyarken, nasıl ellerini kestiklerini biliyoruz.

Züleyha o ziyafette:

- Andolsun, eğer o kendisine emredeceğimi yapmazsa, mutlaka zindana atılacak ve zillete düşenlerden olacaktır, demişti.

Züleyha’nın bu tehdidine karşı Yusuf aleyhisselam:

- Ey Rabb’im! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir, demiş, o çirkin teklife, o kötü fiili yapmaya, zindanı tercih etmişti.

Bir kısım müfessir, bu ayetin tefsirinde,  “Mısırlı kadınlar Yusuf aleyhisselamı görünce, onlar da kendilerini gizli gizli Yusuf aleyhisselama arzettiler. İstediklerini yapması için, çeşit çeşit vaatlerde bulundular. Böylece Yusuf aleyhisselamın etrafındaki tehlikenin boyutları genişledi. Bu durumda Yusuf aleyhisselamın dışarıda kalması kendisi içindaha da tehlikeli bir durum arzetmeye başladı.

Allah Teâlâ onun zindana atılmasını takdir ederek, hem Züleyha’nın, hem de diğer kadınların hile ve tuzaklarından korumuş oldu,” demişlerdir.

O’nun için müslümanın yapması gereken:

Allah Teâlâ’nın takdiri, nefsimizin hoşlanmadığı şeyler olsa da,

Görünüşte bir belâ ve musibet şeklinde gelse de.

Takdir-i ilâhîye rıza göstermek, sabretmek,

“Beterin beteri vardır.” diye şükretmektir.

Çünkü nice nimetler vardır ki, belâ ve musibet libası  giydirilerek ikram edilir.

Şayet kişinin idraki, teslimiyeti zayıf olursa gözü körelir ve o libasın içindeki nimeti fark edemez de isyan eder, tuğyan eder, sonuçta kaybedenlerden olur.

Keza bazı belâ ve musibetler de görkemli, yaldızlı, göz kamaştırıcı kıyafetler içinde sunulur da kişi, hırsından, gafletinden, aşırı arzularından dolayı o kıyafetin, içindeki tehlikeyi, gelinlik duvağının altındaki acuzeyi göremez, altın tasla sunulan zehiri fark edemez de helak olup gider.

Mevlana hazretleri şöyle der:

“Zekî, akıllı ve ferasetli olan, zehiri görür görmez tanır. Ahmak ise, zehir dudağına dişine dokununca anlar.”

Merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in şu veciz ifadeleri konuyu bir başka cihetten ne güzel dillendiriyor:

“Hiç kalmadı soran: Ne var insanda

Ben duvarda ezik bir böcek miyim?

Yoksa pırıl pırıl tek damla kanda

Kainatı süzen bir mercek miyim?”

Kainatı süzen bir mercek olabilmek, bu boyutta bir basîret, bir feraset sahibi olabilmek… İşte o zaman perdeler aralanacak, tuzaklar fark edilecek. Takkeler düşüp keller görülecek. Günah bataklığına düşmeden, fitne girdabında boğulmadan sahil-i selamete çıkılacaktır.

Yusuf aleyhisselam zindanla tehdit edildi. Ama O, tehdit edildiği zindanı tercih edince, tehditçi kadın elinden kamçısı alınan zorbaya, silâhı alınan askere döndü. Çok güçlü durumda gözüken, o güçle her şeyi yaptıracağını zanneden zâlim, birden bire çaresiz, zavallı, güçsüz bir duruma düştü.

Zâlim ve zorbalara karşı en etkin silâh, onların tehdit ettiği şeye aldırış etmemek, hatta yerine göre tercih etmektir. Bu, onun elini kırmaya, karşısına çok güçlü bir ordu ile çıkmaya bedel ve belki de daha etkin bir yöntemdir.

Bütün peygamberler ve onların izini takip eden sıddıyk, muttakî ve salihler böyle yapmışlar, tehditler karşısında asla boyun eğmemişlerdir.

Ölümü, zindanı, işkenceyi onların teklif ettikleri kötülüklere, günahlara tercih etmişlerdir.

Elbette ölümü, zindanı, işkenceyi, inkara, küfre ve günaha tercih etmek:

Güçlü bir iman,

Cesur bir yürek,

Sırılsıklam bir sevda,

İbrahimî bir tevhid,

İsmailî bir teslimiyet ister.

Ahir zaman nebisi, canımız, cananımız Allah’ın en sevgili kulu, âlimlerin, ariflerin:

“Aslı nur, nesli Adem.

Yaratılışı önce, peygamber olarak gönderilişi sonra” diye vasfettiği efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin ümmetine yakışan da yukarıda zikredilen vasıflarla muttasıf olmaktır. Ashab-ı Kiram, Tabiin, Tebei Tabiin ve çok muttaki geçmişimiz öyle idiler. En güzel vasıflarla muttasıf, en güzel ahlaklarla mütehallik idiler. Onun içindir ki şerefle yaşadılar, şerefle öldüler. Bütün insanlığa, insanlık nedir öğrettiler.

Zulme uğradılar, fakat asla zulmetmediler. Haksızlığa uğradılar, haksızlık yapmadılar. Her zaman ahireti dünyaya tercih ettiler. Hayra anahtar, şerre kilit oldular.

Neticede dünyalarını da, ahiretlerini de mamur ettiler.

9- Yusuf aleyhisselam zindana girince, ilk işi Rabb’ine ibadet edebileceği, namaz kılabileceği temiz bir yer araştırmak oldu. Etrafına bakındı. Zindanı çok dikkatli bir şekilde gözden geçirdi. Uygun bir yer göremedi. Bu duruma çok üzülen Yusuf aleyhisselamın gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

Allah Teâlâ, zindancı başının kalbine Yusuf aleyhisselamın sevgisini ilka etti. Bir anda Yusuf aleyhisselama ünsiyet etti. Büyük bir sevgiyle bağlandı. O’na ibadet etmesi, namaz kılması için temiz bir yer hazırladı.

Zindancı başı Yusuf aleyhisselamı o kadar çok sevmişti ki, bu sevgisini izhar etmekten kendini alamadı.

Bu hususta zindancı başı ile Yusuf aleyhisselam arasındaki konuşma Kurtubî tefsirinde şöyle anlatılıyor:

Zindancı başı:

- Ey Yusuf! Seni o kadar çok seviyorum ki, senden başka hiçbir şeyi senin kadar sevmiyorum.

Yusuf aleyhisselam:

- Senin sevginden Allah’a sığınırım.

Zindancı başı:

- Bu neden?

Yusuf aleyhisselam:

- Beni babam çok sevdi. Bu sevgiden dolayı kardeşlerim bana yapacaklarını yaptı. Züleyha sevdi, işte başıma geleni görüyorsun? Zindandayım, dedi.

Yusuf aleyhisselam, zindana atılışının beşinci yılında zindandan çıkarılması için, Melik Reyyan yanında zikredilmesini istediği için beş yıldan sonra yedi yıl daha zindanda kaldı. Böylece Yusuf aleyhisselamın zindan yılları on iki yıla tamamlandı.

İnsanlar arasında en çok belâ ve musibete düçar olanlar, peygamberlerdir. Sonra insanlar, inançlarındaki derecelerine göre imtihana tâbi olurlar.

Bir kişi Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme gelerek:

- Ya Rasulallah! Ben Rabb’imi ve Seni çok seviyorum, dedi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de:

- Öyleyse belâ ve musibet gömleğini giy, buyurdu.

Bir gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme:

- Ey Allah’ın Rasulü! İnsanlar içinde en çetin belâya uğrayanlar kimdir? diye soruldu. O şöyle buyurdu:

- (Önce) peygamberler, sonra sırasıyla derecelerine göre insanlar.

Sonra kişi dinine göre imtihana maruz kalır. Eğer dinine sıkıca bağlıysa Allah onu çetin bir belâ ile imtihan eder. Eğer dinine bağlılığında gevşek ise, Allah onu dini nisbetinde imtihan eder. Belâ kuldan hiç ayrılmaz. Onun yakasını bıraktığı zaman da hiçbir günahı kalmamış olur.” (Tirmizî)

Yusuf aleyhisselam bir taraftan kendine ayrılan temiz mekanda Rabb’ine ibadet ederken, diğer taraftan da zindanda bulunanlara tevhid  inancını anlatıyor, onları putperestlikten vazgeçirmeye çalışıyordu.

Zindan, O’nun, Rabb’ine ibadet etmesine, tebliğ vazifesini yapmasına asla mani teşkil etmiyordu.

Çünkü her peygamber ve her müslüman şartlar ne kadar kötü olursa olsun, Rabb’ine ibadetten, tebliğ  ve davetten asla ve asla vazgeçemez, bu hususta en ufak bir tekasül gösteremez.

Hz. Ömer radıyallahu anh:

“İnsanları düzeltebilmemiz için, önce kendimizi düzeltmemiz gerekir.” demektedir. Her müslüman, her tebliğci ve davetçi öncelikle kendi nefsini ıslaha çalışmalı; en kötü şartlarda bile Rabb’ine kulluk vazifesini yerine getirmede, örnek alınacak, örnek olacak bir yaşantı içinde olmalıdır. Sevdalı ve sancılı her müslüman zor günlerin insanıdır. Dolayısıyla:

Külfetleri yüklenmekte en önde,

Hizmetlerde, fedakarlık isteyen işlerde ön safta;

Fakat nimetlerin paylaşımında en sondadır.

Çünkü o, ücretini Rabb’inden istemektedir.

Yusuf aleyhisselam, zindanı bir medreseye çevirmişti. Zindanın karanlıklarında, tevhidin nurları parıldıyor, küfür, şirk, çeşit çeşit kötülüklerle kararan kalpler imanla aydınlanıyordu.

Biz müslümanlar için ne büyük bir ibret.

Demek oluyor ki: Bir müslüman, samimi ve ihlaslı olunca onun ibadetine, İslâm’a hizmetine hiçbir şey mani olamaz. Her zaman hakkın,  mazlumun yanında, zâlimin, haksızın karşısında olur.

Millî  şairimiz merhum Mehmet Akif Ersoy şu mısralarıyla müslüman tavrını ne güzel özetliyor:

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem,

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım…

- Boğamazsın ki!

- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam.

Hele Hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir aşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.

Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim.

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım; amma severim mazlumu.

İRTİCA’nın şu sizin lehçede manası bu mu?”

İşte böyle aziz kardeşim! Müslüman için yeryüzü bir mescid, her yer bir medresedir.

Bulunmamız gereken saf:

Hakk’ın, haklının, mazlumun yanı.

Karşısında olmamız gereken de:

Küfür, şirk, zulüm ve zâlimlerdir.

Bu tavır, peygamberlerin ve onların yolunu izleyenlerin tavrıdır.

Mevlana Ebul Kelâm:

“Müslümanlık, müstebit ruhbanların, zorba çete başlarının gasbettikleri hakları aslî sahiplerine iade etmek için gönderildi.” demektedir.

Bu müstebitlerden, bu zorbalardan gasbettikleri hakları alıp asıl sahiplerine iade etmek, bunun için gönderilen İslâm’a iman eden, teslim olan gerçek müslümanların eliyle olacaktır. Biiznillahi Teâlâ.

Öyleyse her samimi müslüman bu gayretin, bu çabanın içinde olmalı, böyle bir neslin yetişmesi için her türlü fedakarlığı yapmalıdır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” (Saf 4)

Azlığımızdan, teknolojik yetersizliğimizden korkmayalım. Kalplerimizin kaymasından, dünyaya rağbetimizden, aramıza sokulan fitne ve tefrikalardan korkalım. Onun için öncelikle bu zaaflarımızı, bu hastalıklarımızı tedavi edelim. Bu hastalıklardan sâlim olduğumuz zaman bilelim ki, zafer bizimdir. O zaman Allah’ın yardımı gelecektir. O’nun yardım ettiklerini kim mağlup edebilir ki?

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, O’ndan sonra size kim yardım eder? Mü’minler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” (Al-i İmran 160)

“Allah; elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” (Mücadele 21)

Yeter ki biz O’na layıkı vechile kul olalım. Kulluk vazifelerimizi samimiyetle yerine getirelim.

Yusuf aleyhisselamın zindanı medrese yaptığı gibi, bizler de sevdalı, sancılı, gerçek mü’minler, imanlı gençler yetiştirmek için, evlerimizi, işyerlerimizi, fabrikalarımızı, çarşı ve pazarlarımızı, tarla, bağ ve bahçelerimizi, yani bir müslüman olarak bulunduğumuz her yeri bir medrese haline getirmeliyiz. Bu konuda bir seferberlik ilan etmeliyiz.

Kendi nefsimiz başta olmak üzere, Kur’an’a tâbi, sünnet-i seniyye üzere yaşayan bir nesil yetiştirmek, bir toplum vücuda getirmek için sevdalanalım, sancılanalım, gece gündüz demeden, bütün engelleri, zorlukları aşarak, saç ve sakalımızı bu kutlu hizmet yolunda ağartalım. Hz. Ömer radıyallahu anhın şu sözünü asla unutmayalım:

“Allah Teâlâ, Kur’an’a uyan milletleri yükseltir. Kur’an’a uymayan milletleri ise alçaltır.”

10- Kıtfir ve adamları, dedikoduların önünü almak için suçsuz ve masum olduğunu bile bile Yusuf aleyhisselamı zindana attırmıştı. Yusuf aleyhisselam biraz önce de ifade edildiği gibi, zindanı bir medrese, bir mescid yaptı. Gönül pınarından akıttığı ab-ı hayat ile nice kişilerin küfür ve şirkle çoraklaşmış kalp toprağına can kattı, tevhid gülleri, muhabbet çiçekleri ile donattı.

Züleyha ise zahirde muhteşem saraylarda, çeşit çeşit dünya nimetleri içinde yaşıyordu.

Fakat o saraylar Züleyha için bir zindan, o türlü türlü yiyecek ve içecekler birer öldürücü zehir, nadide giyecekler, müstesna libaslar bir işkence aleti olmuştu.

Demek ki insanı mesut eden, huzurlu kılan:

Ne makam mevki,

Ne mal mülk,

Ne şan ve şöhrettir.

İnsana huzur veren, mesut eden bedenî zevkler değil, ruha gıda veren şeylerdir. Onlar da:

Güçlü bir iman,

Selim bir kalp,

Tam teslimiyet,

Karşılıksız muhabbet,

İhsan derecesinde ubudiyettir.

İşte bu özellikler, bu güzellikler, kalbin safasıdır. Ruhun gıdasıdır. İnsan ruhu, Yaratan’ın huzurunda huzur bulunca, bedenin kesafetinden kurtulur. Ruh ulvî makamlarda, sonsuzluk âleminin temaşasında iken, artık beden için sarayda ya da kulübede olmanın bir farkı kalmaz. Çünkü o anda ruhun nuraniyeti, bedenin zulümatını tenvir etmiş, beden zahirî duyarlılığını kaybetmiştir.

Hz. Ali kerremallahu vechenin topuğuna bir ok parçası saplanmıştı. Yanındakilere, namaza durduğu zaman çıkarmalarını söyledi. Hz. Ali radıyallahu anh “Allah’u Ekber” deyip namaza başladı. Namaz bitip selam verdikten sonra, ne yaptıklarını sordu. Onlar da oku çıkardıklarını söylediler.

Allah’ın Arslanı, ilmin kapısı Hz. Ali kerremallahu veche, okun çıkarıldığını hissetmemişti bile. Çünkü o “Allahu Ekber” dediği andan itibaren bedenin zulümatından kurtulmuş, Rabb’inin katına yücelmiş, zahirî etkenler tesir etmez, etkilemez olmuştu.

Gerçek bir müslüman, sevdalı bir müslüman için ibadet edemediği, kulluk vazifesini yapamadığı  her yer  bir zindan, gönlünü perdeleyen her şey bir işkencedir.

“Bil aşığı sözünden, gitmez nemi gözünden.

Gözü yaşı yüzünden, seylan olur daima.

Aşk erinin nişanı, bilmek istersen onu,

Ona bu mülk-i fanî zindan olur daima”

Aziz kardeşim! Bir güzel tefekkür edelim. Şayet kul Rabb’ine tam inkıyad eder, tam teslim olur, O’na kulluk yolunda mihnetlere katlanırsa, Allah Teâlâ da ona dünyada iken öyle bir kalp safası verir ki, zindanı saray eder. Bunun misali Yusuf aleyhisselamdır.

Bir kişi de nefs-i emmaresinin peşine düşer, şehvetine zebun olursa, Allah celle celaluhu ona öyle bir gönül sıkıntısı, ruhî bunalımlar verir ki, ona saraylar zindan olur. Giydikleri ateş, yedikleri zehir olur ve  halk içinde zelil olurlar. Bunun misali de Züleyha’dır.

Allah katında aziz olmak, iki cihanda mesut olmak varken, dünyada da, ukbada da  rüsvay olacak işler yapmak aklı başında bir müslümana yakışır mı?

Şunu hiç aklımızdan çıkarmayalım, cehenneme giden yollar nefsin hoşlandığı şeylerle donatılmıştır. Cennete giden yollarda ise nefse ağır gelen şeyler, nefsin hoşuna gitmeyen şeyler vardır.

Dünya, gelinlik giymiş, yüzüne gelin duvağı örtmüş, çirkin mi çirkin  acuze bir kocakarıdır. Nice insanları, nice toplumları aldatmış, koynuna aldığı nice kişileri, nice toplumları helak etmiştir.

Gönlümüzü nefis ve dünya zindanından kurtarmadıkça, kalp safasına ulaşmak mümkün değildir. Kalp safası, Allah yolunda cefaya katlanmak ve O’ndan razı olmakla elde edilebilir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. (Allah’ın azabından) korkanlar için elbette ahiret yurdu daha hayırlıdır. (Dünyanın bir aldanma yeri olduğuna, fâniliğine) hala akıl erdiremiyor musunuz?” (Enam 32)

“Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar dünya hayatının metaıdır. Nihayet varılacak güzel yer, Allah’ın huzurudur.” (Al-i İmran 14)

Evet aziz kardeşim! İşte böyle, dünya hayatı bir oyun, bir eğlencedir. Çeşit çeşit nimetlerle süslenmiştir.

Dünyayı ve dünya nimetlerini, ahiret hayatımız için kullanırsak ne mutlu bize.

Ancak nefsimiz ve şehvetimiz için kazanır ve harcarsak vay bizim hâlimize, acınacak durumumuza.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem,

“Dünya mü’minin zindanı, kafirin cennetidir.” (Müslim)

“Muhakkak ki dünya tatlı bir yeşilliktir. Muhakkak Allah Teâlâ sizi bu dünyaya, nasıl amel edeceğinizi görmek için getirmiştir.” (Tirmizi)

“Dünya sevgisi her kötülüğün başıdır.” (Beyhakî) buyurmaktadır.

Yusuf aleyhisselam dünyaya rağbet etmedi, Züleyha’nın dillere destan güzelliğine meyletmedi. Zindanı, onların davet ettiği kötülüklere tercih etti. O, dünyaya da, Züleyha’ya da boyun eğmedi. Sabretti. Sebat etti. Haline şükretti. Neticede Allah Teâlâ, dünyayı O’na boyun eğdirdi. Dünya O’nun hizmetine girdi. Züleyha hatasını anlayıp tevbe etti. Hem zahirdeki putunu kırıp müslüman oldu, hem de nefis putunu kırdı. Allah Teâlâ da ona gençliğini, güzelliğini yeniden iade edip Yusuf aleyhisselama zevce yaptı.

Dünyada, çok arzu ettiği, onun muhabbeti, aşkı uğruna her şeyini feda ettiği Yusuf aleyhisselama kavuştu.

Yusuf aleyhisselam ile evlendikten sonra takvaya erdi. Dünyanın gerçek yüzünü gördü. Dünyadan yüz çevirdi. Kendini tamamen ibadet ve taate verdi. Yusuf aleyhisselama olan aşk ve muhabbeti, Allah aşk ve muhabbetine dönüştü. Böylece ahiret saadetini de elde etmiş oldu.

Âlim ile, ârif ile yar olursan ey kardeş!

Bir gün olur kazanırsın nice nice mertebe.

Sakın ola düşüp kalkma ehl-i dünya cahille,

En sonunda döndürürler dört ayaklı merkebe.

Şeyh Sadi Şirazî Gülistan’ında şöyle bir temsil getirir.

“Bir gün sevimli bir insan hamamda bana bir parça güzel kokulu kil verdi.

O kile dedim ki:

- Misk misin, yoksa amber misin? Senin güzel kokundan mest oldum.

Kil bana şöyle dedi:

- Ben adi bir kil idim. Fakat bir zaman gül ile arkadaş oldum. Onun güzel kokusu bana sindi de böyle oldum. Yoksa ben bildiğin bir toprak parçasıyım.”

Aziz kardeşim! Şeyh Sadi’nin şu güzel temsiline bakalım, bakalım da kendimiz için hisse alalım.

Güzel müslümanlar, güzel ahlaklı insanlarla hemmeclis olursan, onların manevîyatından, imanî, ahlakî, manevî rayihalarından nasipdâr olur, nefis zindanından kurtulursun.

Küfür, şirk, nifak, çeşit çeşit günahlarla kirlenmiş  kişilerle düşüp kalkarsan, onlarla ünsiyet edersen, onların is kokan, necaset kokan, nefis kokan iç bulandırıcı nefesleri ile zehirlenir, dünya zindanında helak olursun.

Artık bu nükteyi anla. Anla da, kötü çevreye, nefse, şeytana aldanma.

11- Yusuf aleyhisselam zindana atıldıktan 12 yıl sonra, Mısır Meliki Reyyan kıssada anlatıldığı üzere bir rüya görmüş, Melik’in kahinleri rüyayı tabir edemeyince bilindiği üzere Yusuf aleyhisselama müracaat edilmişti. Yusuf aleyhisselamın yapmış olduğu tabir Melik’in pek hoşuna gitmiş ve zindandan çıkarılmasını emretmişti. Fakat Yusuf aleyhisselam zindandan çıkmaya pek istekli görünmemiş, Züleyha ve elini kesen kadınların durumunu soruşturmasını istemiş, böylece Melik’in yanında tebriye edilmeyi arzu etmişti.

Çünkü Yusuf aleyhisselamın suçlu olmadığı biliniyordu, amma buna rağmen zindana atılması onun için bir töhmet oluşturuyordu.

Melik Reyyan, Züleyha ve diğer kadınları bizzat sorguya çekti. Hepsi de Yusuf aleyhisselamdan hiçbir kötülük görmediklerini söylediler. Züleyha da suçun kendisinde olduğunu, Yusuf aleyhisselama iftira ettiğini itiraf etti. Bunun üzerine Yusuf aleyhisselam zindandan çıkıp Melik’in huzuruna vardı.

Aziz kardeşim! Burada dikkati çeken ibret almamız, ders çıkarmamız gereken iki mühim husus vardır.

Biri, töhmet edildiğimiz zaman, kendimizi tebriye etmemiz, ayrıca töhmet mahallerinde bulunmamamız gerektiğidir. Diğeri de Yusuf aleyhisselamın masum olduğu anlaşıldığı, Züleyha iftira ettiğini apaçık bir şekilde itiraf ettiği halde Yusuf aleyhisselamın nefsine taraf olmaması ve:

“(Bununla beraber) nefsimi temize çıkaramam. Çünkü Rabb’imin acıyıp koruduğu hariç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir. Zira Rabb’im çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Yusuf 53) demesidir.

Bir müslüman olarak masiyet yerlerinde, kötü namlı kişilerle beraber bulunmamamız gerekmektedir. Çünkü bu gibi yerler, töhmet mahalleridir.

Şöyle ki:

İçki içmesek bile meyhaneye girip çıkmak. Kumar oynamasak bile bir kumarhaneye gidip gelmek, ya da kumar oynanan kahvehanelerde oturmak.

Zâlim, gaddar bir insanla düşüp kalkmak. Zaman zaman, ırz düşmanı bir kişiyle görünmek. Hırsız, ahlaksız, tefeci kişilerle oturup kalkmak. Bu gibi kişilere yaltakçılık yapmak.

Yabancı kadınlarla beraber bulunmak, kötü kadınların evine gidip gelmek.

Burada zikredilen kişi ve yerler ve benzerleri bir müslüman için su-i zan, töhmet yerleridir.

Bu gibi yerlerde bulunmak, bu gibi kişilerle beraber olmak:

Kişinin kendisi için zararlıdır. Çünkü bu gibi yerler insanın İslâmî hassasiyetlerini törpüler, zamanla bu yerlerde yapılan kötülüklere karşı tepkisi kalmaz. İşi daha da ilerleterek aynı kötülükleri kendisi de yapabilir.

Peygamberimiz, efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem,

“Kişi, arkadaşının dini üzeredir. Sizden her biriniz kiminle arkadaşlık yaptığına baksın.” (Tirmizî) buyurmaktadır.

Atalarımız da, “Üzüm, üzüme baka baka kararır.” demişlerdir.

Ehl-i hikmetten bir zat:

“Bayağı insanların mahallesinde oturma.

Ayak takımı ile düşüp kalkma.

Havaî kişiler arasında gezme.

Edepsizlerle sohbet etme.

Büyük insanların bulunduğu yere taşın.

Onlarla sohbet et.

Aklı başında irfan sahipleri ile konuş.

Büyükler arasında olanlara düşman yaklaşamaz.

İrfan sahipleri ile sohbette olana kötülük gelmez.” diye nasihatte bulunmaktadır. İrfan sahibi, ferasetli bir kişi için bu öğüt yeter.

Zikri geçen kötü yerlerde bulunmak, kötü kişilerle düşüp kalkmak diğer müslümanlara da zarar verir.

Onların su-i zan yapmalarına,

Dedikodu yapmalarına,

Belki de bir kısım yalan haberlerin yayılmasına,

Çeşit çeşit iftiralar edilmesine,

Neticede müslümanlar arasında türlü türlü fitnelerin zuhur etmesine,

Tefrikaların, düşmanlıkların oluşmasına sebep olabilir. Asla unutmayalım ve küçümsemeyelim; nice büyük yangınlara küçücük bir kıvılcım sebep olmuştur.

Nefse arka çıkmamak, onu şımartmamak, ona asla itimat etmemek hususuna gelince…

Aziz kardeşim! Daha önce de yer yer işaret edildiği gibi, bu nefis işi çok önemli bir meseledir.

Bütün peygamberler onun şerrinden Rab’lerine sığınmışlar,

Ne büyük bir düşman, ne büyük bir tehlike olduğu hususunda ümmetlerini uyarmışlar,

Ondan korunma yollarını göstermişlerdir.

Peygamberlerin kutlu izini takip edenler de, nefsin tasallut ve tahakkümünden, hile ve tuzaklarından korunmak için türlü türlü çarelere baş vurmuşlar, nefisleriyle kıyasıya bir mücadeleye, cihada girişmişlerdir.

Nefsin hileleri pek çoktur. Bazen iyilik yönünden, bazen kötülük yönünden yaklaşır.

Kötülük yönünden muvaffak olamazsa, bu sefer de iyilik yönünden yaklaşır.

Yapmış olduğun ibadetleri ifsat etmeye çalışır. Bu hususta en candan yardımcısı şeytandır. Sürekli vesvese verir, kafayı karıştırır, gafil olunan bir zamanda yakalamaya ve saptırmaya çabalar.

Mesela, bir âlimi ilmiyle,

Bir zengini malıyla,

Bir hayırseveri yaptığı hayırlarla,

Bir ehl-i tariki zikir ve riyazetiyle,

Bir tebliğciyi irşat ve davetiyle, hülasa herkesi bir tarafından yakalamaya, saptırmaya gayret eder.

Ebu Ali Cürcani hazretleri:

“Rabb’inden keramet değil, istikamet iste. Çünkü nefis keramet ister, Rabb Teâlâ ise istikamet ister.” diyerek, tasavvuf ehlini ve bütün müslümanları uyarır.

İstikamet sahibi olmak, sünnet-i seniyye üzere yaşamak en büyük keramettir. Bir insan istikamet üzere bir hayat yaşamıyor, işinde, beşerî münasebetlerinde, ticaretinde dürüst davranmıyorsa, o kişinin zaman zaman sıra dışı bazı şeylere muttalî olması bir keramet değil, şeytanın aldatması, bazı hayallerle oyalamasıdır.

Gönül erlerinden bir er, bir gece rüyasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi gördü ve:

- Ya Rasulallah! “Hud suresi beni ihtiyarlattı.” buyurdunuz. Sizi bu suredeki peygamber kıssaları mı veya geçmiş ümmetlerin kıssaları mı ihtiyarlattı? diye sordu.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- Hayır. Beni ihtiyarlatan Hud suresindeki şu ayet-i kerimedir, dedi.

“O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve aşırı gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Hud 112)

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Musa, kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz, siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için yaratanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı, kötü arzularınızı) öldürün. Öyle yapmanız yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul eden ancak O’dur.” (Bakara 54)

Kişinin en büyük düşmanı, kendi içindeki nefsidir. Onun için onu çok iyi terbiye etmek gerekir. Ayet-i kerimede “nefislerinizi öldürün”den maksat, nefsi kötü sıfatlardan, kötü arzu ve isteklerden tezkiye etmek demektir.

Aziz Mahmud Hüdayî hazretleri, kişinin nefsini tezkiye etmediği zaman ne duruma düşeceğini şu mısralarla dile getirmektedir:

“Tasavvuf; nefsini pâk eylemektir,

Fena ile anı hâk eylemektir.

Ve illa şerr-i nas olur kişi,

Dalalü hem idlal olur işi.”

Yani tasavvuf:

Nefsini kötülüklerden temizlemek,

Onu yokluk ile toprak gibi mütevazı eylemektir.

Aksi takdirde kişi insanların en şerlisi olur.

Hem kendisi sapıtır, hem de başkalarını saptırır.

Hüdayî Hazretleri şu mısralarla da nefsini insafa, Mevla’yı zikre, tûli emeli terke davet ediyor.

        “Ey nefis yeter sehv ü zelel,

        İnsafa gel! İnsafa gel!

        Terkeyleyip tûl-i emel,

        İnsafa gel! İnsafa gel!

 

        Bu adet ü bidat nedir?

        Bu şöhret ü ziynet nedir?

        Bu kuru germiyyet nedir?

        İnsafa gel! İnsafa gel!

 

        Bir gün eser bad-ı ecel,

        Can bağına verir halel,

        İhlas ile eyle amel,

        İnsafa gel! İnsafa gel!

 

        Etme Hüdayiye inad,

        Fermane eyle inkıyad.

        Etmez misin Mevlayı yad?

        İnsafa gel! İnsafa gel!”

Aziz kardeşim! Demek oluyor ki, nefis düşmanına karşı güçlü bir mücadele yapmalıyız. Asla nefsimize arka çıkmamalıyız. Onu şımartmamalıyız. Nefsimizi yüceltip başkalarını alçaltmamalıyız. Bilmeliyiz ki Rabb’imizin yardımı olmazsa her zaman onun tuzağına düşer, perişan oluruz. Suretlere takılıp kalmamalıyız. İnsanları kalıplarına göre değil, kalplerine ve amellerine göre değerlendirmeliyiz. Nice pejmürde  kılık kıyafet içinde deli zannettiğimiz kişiler vardır ki, lisanlarından hikmet pınarları çağlar. Nice kalıplı, alımlı kimseler de vardır ki, elbise giydirilmiş kütüklerdir.

Şair ne güzel söylemiş:

“Ehl-i irfanım deyu hiç kimseyi ta’n etme sen,

Defter-i divana sığmaz söz gelir divaneden?”

12- Hükümdarların, zâlimlerin veya şerrinden korkulan kişilerin yanına varırken, makamına çıkarken, onların şerrinden korunmak, iyiliklerine muhatap olmak için dua etmek selef-i sâlihinin sünnetindendir.

Nitekim yukarıda zikredildiği gibi, Yusuf aleyhisselam da Melik Reyyan’ın huzuruna çıkmadan saray kapısının önünde şöyle dua etmişti:

“Ey Allah’ım! Senin hayrını istemekle, ondan hayır beklerim. Senin izzetine sığınmakla, onun şerrinden korunurum.”

Şerrinden korkulan kişilerden korunmak için yapılacak dualar hakkında seleften bir kısım rivayetler olmuştur.

Onlardan bir kısmı şöyledir:

• Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir kavmin şerrinden korunmak için şöyle dua ederdi:

“Ey Allah’ım! Azametini onlara karşı siper ediyoruz ve onların şerrinden Sana sığınıyoruz.” (Ebu Davud)

• Kim besmeleyi şerifi bir zâlime karşı elli defa okursa, Allah Teâlâ o zâlimin kalbine korku verir. Besmeleyi okuyana zarar veremez.

• Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, zâlimin şerrinden korunmak için okunmasını tavsiye ettiği bir dua da şudur:

“Halîm, Hakîm olan Allah’tan başka ilâh yoktur.

Yedi kat semavatın Rabb’i ve büyük arşın Rabb’i olan Allah’ı tesbih ederim. Sen’den başka ilâh yoktur. Sana yakın olan aziz olur. Seni sena eden yücelir.”

• Rivayet edildiğine göre, Haccac-ı Zâlim, Enes bin Malik radıyallahu anhı makamına çağırttı. O’nu, işkence yapmak ve öldürmekle tehdit etti. Enes bin Malik radıyallahu anh de:

- Eğer bunun senin elinde olduğunu bilseydim, Allah’tan başka sana da kulluk ederdim, dedi.

Haccac-ı Zâlim:

- Neden? dedi.

Enes radıyallahu anh: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bana bir dua öğretti ve “Kim bu duayı her sabah okursa, hiç kimse ona zarar veremez.” buyurdu. Bilesin ki ben bu duayı, bu sabah da okudum, dedi.

Haccac-ı Zâlim, hemen Enes bin Malik radıyallahu anh-ı  serbest bıraktı. Niçin serbest bıraktığını soranlara:

- Omuzlarında ağızlarını açmış iki aslan gördüm  ve korktum, dedi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, Enes bin Malik radıyallahu anhe öğrettiği dua şudur:

Bir kısım kişiler kendi içinde bazı korku ve ürküntüye kapılır. En ufak bir hışırtıdan, bir sesten veya gözlerinde canlandırdığı hayallerden korkar, ürperir.

Bu gibi kişilere Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin tavsiye ettiği bazı dualar vardır. Onlardan bir kaçı şöyledir:

• Halid bin Velid radıyallahu anh, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selleme gelerek içinde bir korku, bir sıkıntı hissettiğinden bahsetti.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de, Halid bin Velid radıyallahu anhe şu duayı okumasını tavsiye buyurdu:

“Allah’ın gadabından, ikabından, kullarının şerrinden, şeytanların hücumlarından ve benim yanıma gelmelerinden Allah Teâlâ’nın noksansız tam kelimelerine sığınırım.” (Ebu Davud, Tirmizî)

• Bir kişi Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme gelerek içinde bir korku olduğundan, ürküntü duyduğundan şikayet etti. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şu tesbihatı yapmayı tavsiye buyurdu:

“Cibril’in ve meleklerin Rabb’i Melik Kuddûs Allah’ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim, tesbih ederim. Sen semavat ve arzı izzet ve azametinle halkettin.”

13- Yusuf aleyhisselam Melik Reyyan’ın huzuruna çıkıp rüyasını bir de onun yanında tabir edince, Yusuf aleyhisselamı tahtında yanı başına oturttu ve bu tedbirleri kim alabilir diye sual etti.

 Yusuf aleyhisselam:

- Beni bu yerin (Mısır’ın) hazinelerine tayin et. Çünkü ben onları çok iyi koruyan ve (tasarrufunu) çok iyi bilenim, dedi.

Yusuf aleyhisselamın bu isteği üzerinde ulemaca pek çok görüş beyan edilmiştir.

Emirlik istemek caiz mi? Caiz değil mi? Şimdi bu husustaki görüşleri gözden geçirelim ve kendimiz için ibret almaya, ders çıkarmaya çalışalım.

Önce emirlik, valilik istemek ve bu hususta hırslı olmak hususunda varid olan hadis-i şeriflere bakalım:

Abdurrahman bin Semure radıyallahu anh rivayet ediyor:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu:

“Ya Abdurrahman! Emirlik isteme. Çünkü sana istediğin için verilirse, onunla baş başa bırakılırsın. İstemeden sana verilirse, yardım olunursun.” (Buharî, Müslim)

Ebu Musa radıyallahu anh şöyle rivayet etti:

“Ben ve amcam oğullarından iki kişi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yanına girdik. Onlardan biri:

- Ya Rasulallah! Bizi Allah azze ve cellenin Seni hakim kıldığı yerlerden bazısına emir yap, dedi. Öbürü de onun gibi bir şey söyledi.

Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- Vallahi biz bu işe ne onu isteyen birini tayin ederiz, ne de ona hırs gösteren birini.” buyurdular. (Müslim)

Ebu Zer radıyallahu anh şöyle bir rivayette bulunmaktadır:

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme:

- Ya Rasulallah! Beni vali yapmıyor musun? dedim.

Bunun üzerine eli ile omuzuma vurdu, sonra:

- Ya Eba Zer! Sen zayıfsın. Bu valilik bir emanettir. Gerçekten kıyamet gününde o kepazelik ve pişmanlıktır. Yalnız onu hakkı ile alarak, o hususta üzerine düşeni yapan müstesna.” buyurdular. (Müslim)

Bu hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere, emirlik, valilik istemek ve bu hususta hırslı olmak caiz değildir. Bu hususta fıkhî hükümler şöyledir:

- Emirlik, valilik yapmaya ehil olmayanlara, bu vazifeyi talep etmek de, böyle birisine bu vazifeyi tevdi etmek de tevdi edildiği zaman kabul etmek de haramdır.

- Emirlik ve valilik yapmaya ehil olan kişilere böyle bir teklif yapılırsa, kabul etmek caizdir. Ancak böylelerinin talep etmesi mekruhtur.

- Şayet böyle bir vazifeye kendisinden başka ehil hiçbir kimse yoksa o takdirde ümmetin işleri için böyle bir vazifeyi kabul etmek ve hatta talep etmek vacip olur.

Yusuf aleyhisselam işte bu konumdaydı. Bu işi ondan başka yapacak ehil bir kimse yoktu. Melik Reyyan da adil bir hükümdardı. Hatta sonradan müslüman olduğu rivayeti de vardır. Böyle olunca Yusuf aleyhisselam Hazine Nazırlığını talep etti ve bu talebi kabul edildi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem emirlik ve valilik yapmaya ehil olan ve bu vazifesini adaletle icra eden kişileri cennetlik olmakla  ve cennette yüce mertebelerle müjdelemektedir:

“Şüphesiz ki adaletle iş görenler, Allah katında nurdan minberler üzerindedirler.” (Müslim)

Hz. Ali radıyallahu anhdan rivayet edilen bir hadis-i şerifte de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, adaletli iş görenlere dua etmekte, ümmete zorluk gösterenlere de beddua etmektedir.

“Allah’ım! Bir kimse ümmetimin işlerinden bir vazife alır da onlarazorluk gösterirse, Sen de ona zorluk göster.

Bir kimse ümmetimin işlerinden bir vazife alır da onlara hoş muamele ederse, Sen de ona hoş muamele et.” (Müslim)

Devlet reisinde bulunması gereken bir kısım şartlar vardır. Bu şartları haiz olmayan bir kişi böyle çok mühim bir vazifeye asla getirilemez. Bu hizmet ona tevdi edilemez. Böyle bir kişiyi devlet reisi yapanlar mesul olduğu gibi, layık olmadığı halde bu vazifeyi kabul eden kişi de mesul olur.

Devlet reisinde bulunması gereken bir kısım şartlar şunlardır:

Adil olmak.

Mükellef olmak.

Erkek olmak.

Hür olmak.

Dinî konularda yeterli bilgi sahibi olmak.

Cezaları tatbik etmeye, zâlimden mazlumun hakkını almaya güç yetirmek.

Akıllı olmak, vücut sakatlığı bulunmamak.

Devlet yönetiminde mahir olmak, yeterli olmak.

Devlet reisinde bu şartlara ilaveten, kâmil bir müslümanda bulunması gereken diğer güzel vasıflar da bulunmalıdır.

Devlet reisi vasıflı, kişilikli, kâmil bir insan olunca, onun devlet işlerinde vazifelendirdiği kişiler de öyle olacaktır. Danışmanlarını da kendine iyi işlerinde yardımcı, yanlış ve hatalarında uyarıcı olacak şahsiyetli kişiler arasından seçecektir. Çünkü bir yönetici, etrafındaki danışmanları, yardımcıları ile değerlendirilir.

Zamanımızda devleti yönetecek kişiler seçim yoluyla iş başına gelmektedir. Dolayısıyla seçmenler çok büyük bir mesuliyet taşımaktadırlar.

Seçmenler, dünyevî çıkarlarını ön plana çıkarır, çok çirkin bir partizanlıkla oy kullanırlarsa, seviyeli, kimlikli, ehil insanların iş başına gelmesini engellemiş olurlar. Bunun vebali ise çok büyüktür.

Peygamberimiz, efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“İş, ehlinin gayrine verildiği zaman kıyameti bekle.” (Buharî) buyurmaktadır.

Kötü idareciler, ehliyetsiz, kabiliyetsiz yöneticiler, yönettiği toplum için, millet için yeterli bir azaptır.

Kötü yöneticiler, ehliyetsiz yöneticiler, yönettiği milletin birlik ve beraberliğini, huzur ve mutluluğunu selbeden, yok eden bir belâ, bir musibettir.

Maalesef zamanımızda toplumlar kendi felaketlerini kullandıkları oylarıyla, kendi elleriyle hazırlamaktadırlar.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Sizin amirleriniz en hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz olunca, işleriniz de aranızda istişare ile yapılınca, sizin için yerin üstü yerin altından daha hayırlıdır.

Fakat amirleriniz, en kötüleriniz, zenginleriniz de cimrileriniz olunca, işleriniz ise kadınlarınızın emir ve idaresinde bulununca, o zaman yerin altı, sizin için yerin üstünden daha hayırlıdır.” (Tirmizî)

Müslümanlar olarak yerin üstünü, yerin altından daha hayırlı yapmak, hayırlı bir toplum olmak için her türlü çabayı göstermek, hayırlı kişileri, ahiretini dünyasına tercih eden hayırlı yöneticileri iş başına getirmek için çalışmalıyız.

Bir devlet reisinde bulunması gereken şartları zikrettik. Buna ilaveten her siyasetçide ve bütün yöneticilerde bulunması gereken diğer bir kısım özellikler daha vardır ki, onlardan bir kısmı şunlardır:

• Akl-ı selim sahibi olmak

Bir yönetici için sadece mücerred bir akıl kafi değildir. Yöneticinin aklı, aklı-ı selim olmalıdır.

Caferi Sadık rahmetullahın buyurduğu gibi, akl-ı selim: “İki mühim hayır zuhur ettiği zaman, hangisinin daha hayırlı olduğunu temyiz etmektir.”

Akl-ı selimin alameti, kişinin, Allah’ın razı olacağı ameller yapması, Allah’ın gazap edeceği, gazabını celbedeceği kötülüklerden sakınmasıdır.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem,

“Akıllı adam, nefsini hesaba çeker ve ölümden sonraki hayat için iyi amel işler. Aciz adam, nefsini hevasına uydurur. Sonra Allah’tan (mağfiret) temenni eder.” (İbni Mace) buyurmaktadır.

Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh de şöyle der:

“Akıllıların en akıllısı, takva sahibi olanlardır.

Ahmakların en ahmağı da  facir olanlardır.”

Ahmak ve facirlerin, fasık ve münkirlerin iş başına gelmesi demek, felaket, terör, anarşi, zulüm demektir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Dinleyip de sözün en güzeline (Kur’an’a) uyanlar, işte Allah’ın hidayet edip, doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar, akl-ı selim sahipleridir.” (Zümer 18)

• Kabiliyet

Siyaset ve yöneticilik çok üstün bir kabiliyet ister. Siyaset ve yöneticilik kabiliyeti olmayan kişilerin böyle bir işe talip olması asla caiz değildir. Hem kendileri, hem de toplum için büyük sıkıntıların yaşanmasına sebep olur.

Hangi hususta olursa olsun, insanda mevcut olan kabiliyetler bir Allah vergisidir. Eğitim ve öğretimle olacak şeyler değildir. Belki eğitim, mevcut kabiliyetlerin anlaşılmasına ve geliştirilmesine vesile olabilir. Ancak, yönetim kabiliyeti olmayan bir kişiyi, eğitimle iyi bir yönetici yapamazsınız.

“Kabiliyet dad-ı Hak’tır, herkese olmaz nasip.” denilmiştir.

O bakımdan eğitimcilerin en mühim vazifelerinden biri de, öğrencilerinin kabiliyetlerini tespit etmek ve onları kabiliyetleri doğrultusunda yönlendirmektir.

Zamanımızda yapılan hatalardan biri de, bir kimsede görülen bazı kabiliyetlerden dolayı, onun her şeyi yapabileceği kanaatine varılarak, her yapılacak işte, her tevdi edilecek vazifede hemen o kişinin akla gelmesidir.

Böyle durumlar da hem o kişinin enerjisinin, faydalı olamayacağı ya da çok az faydalı olacağı yerlerde ziyan edilmesine, hem de işlerin istenildiği şekilde, istenilen zamanda yapılamamasına sebep olmaktadır.

Devlet yönetiminde ise, yukarıda da ifade edildiği gibi, çok yüksek, çok üstün bir kabiliyet gerekmektedir.

Ortalama ya da ortalamanın altındaki kişilerin böyle vazifelerde istihdam edilmesi ya da seçilmesi, millete yapılacak en büyük bir kötülüktür.

İnsanların pek çoğu bu gibi makamlara çok rağbet ederler. Biz bu işe layık mıyız, değil miyiz? Bu işe kabiliyetimiz var mı, yok mu? diye  düşünmezler. Bakarsınız ki iki kişiyi yönetemeyen kişiler, devletin yönetimine talip olurlar ve hatta bu vazifeye kendilerini en layık kişi olarak görürler.

• İlim

Yöneticiler öncelikle:

Siyaset ilmini,

Dinî ilimleri,

Tarihi,

Toplumun örf ve âdetlerini,

Fert ve toplum psikolojisini,

Sosyolojiyi,

İçinde yaşadığı çağın siyasî, iktisadî, sosyal, kültürel yapısını, dünyada meydana gelen olayları çok iyi bilmeli ve değerlendirmelidirler.

Bir siyasetçi, bir yönetici olarak:

Kendi gücünü,

Karşı güçleri,

Yönettiği ülkenin  dinî, iktisadî, hukukî, kültürel yapısını, derin güç odaklarını, karanlık güçlerin perde arkası oyunlarını çok iyi bilmeli, çok iyi değerlendirmeli ve ona göre geciktirmeden, tam zamanında etkin tedbirler almalıdır.

Devlet reisi ve devletin diğer yüksek kademelerinde bulunanlar, bilge kişiler olmalıdır.

Şu hususa dikkat çekmek istiyorum: İlim tahsil eden herkes hayatının sonuna kadar kendini talebe olarak kabul etmeli, öğrenmek hususunda, şevk ve heyecanını kaybetmemelidir. Hayatının sonuna kadar talebe olduğunu kabullenmeyen kişi cahil kalır.

• Adalet

Adalet, bir yönetici için olmazsa olmayan bir şarttır. Adil olmayanlar, millet yönetimine asla layık değillerdir. Dönüp tarihe baktığımızda milletlerin refah ve mutluluğunda, üstün medeniyetlerin oluşmasında adil, insaflı devlet reislerinin ve diğer devlet ricalinin çok büyük etkilerini görmekteyiz.

Aynı zamanda bu gibi idarecilerin yönettiği devletlerin daha uzun ömürlü olduğunu da müşahede etmekteyiz.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl 90)

Adaletin icrasında ırk, akrabalık, zenginlik, fakirlik gibi hususlar asla etkili olamaz. Haklı olan, hangi inançtan, hangi ırktan, hangi kesimden olursa olsun onun hakkı, zâlimden alınıp kendisine iade olunur.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, ana babanız, akrabalarınız  aleyhine de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Hakkında şahitlik ettikleriniz) zengin olsun, fakir olsun Allah onlara (sizden) daha yakındır. Arzularınıza uyup adaletten sapmayın. (Şahitliği) eğer büker, yahut şahitlik etmekten kaçarsanız, biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa 135)

İdareci hem adil olacak, hem de adaletin icra edilmesine yardımcı olacak, bu hususta asla tavizkar davranmayacaktır.

Şu hadise bu hususta hisse alınması gereken çok çarpıcı bir örnektir:

Bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kadının kabilesi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin çok sevdiği Üsame bin Zeyd radıyallahu anhümaya gelerek, kadının elinin kesilmemesi hususunda şefaatçi olmasını rica ettiler.

Üsame bin Zeyd radıyallahu anhüma  bu ricayı kabul ederek durumu Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme arz etti.

Bu teklif üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yüz hatları değişti ve Üsame’ye:

- Allah’ın koyduğu bir cezada benimle pazarlık mı yapıyorsun? dedi.

Üsame radıyallahu anh:

- Ya Rasulallah! Benim için Allah’tan af dile, dedi.

Sabah olunca Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hutbe irad ettiler. Allah’a hamdü senadan sonra şöyle buyurdular:

- Sizden öncekiler, içlerinden şerefli biri hırsızlık yapınca, ona bir şey yapmamaları, zayıf, fakir birisi hırsızlık yapınca da, ona ceza tatbik etmeleri sebebiyle helak olmuşlardır. Muhammed’i kudret ve iradesiyle yaşatan Allah’a yemin ederim ki, şayet Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık etmiş olsaydı, onun da elini keserdim.

Sonra hırsızlık yapan kadın getirilip eli kesildi. (Buharî, Müslim)

• Cesaret

Yönetici cesur olacaktır. Gerektiğinde risk altına girmekten asla fütur etmeyecektir. Elini taşın altına koymasını bilmeyen kişilerin dini, milleti, vatanı adına yapabileceği hiçbir şey olamaz.

Atalarımız ne güzel söylemiş:

“Korkak bezirgan, ne kâr eder, ne ziyan.”

Kâr edemeyen bir tacir, zarar etmese bile bir gün sermayesi bitecek ve dolayısıyla ticaret sahnesinden silinmiş olacaktır.

Tarihte nice kahramanlar vardır ki, bir anlık cesaretleri onları büyük kahraman yapmıştır.

Yavuz Selim’in dillere destan cesareti, kararlılığı hepimizce malumdur.

Çaldıran’da serkeşlik yapan, Şah İsmail’e karşı savaşmak istemeyen, İstanbul’a dönmek isteyen askerlerine karşı, atına binip üzengileri üzerinde doğrularak şu hitabede bulundu:

- Er olanlar benimle gelsin. Korkaklar karılarının yanına dönsün, diye haykırdı.

Sonra atını düşmana doğru sürdü. Bunun üzerine askerler peşine düştü ve büyük zafer kazanıldı.

Yermük Savaşı…. Müslümanların, Bizanslılar’la yaptığı müthiş b  savaş. Bir ara müslümanlarda bozgunluk oldu. Büyük zayiat veriyorlardı. Bunun üzerine İslâm ordularının baş kumandanı büyük sahabi Halid bin Velid radıyallahu anh, atının üzerinde doğruldu ve askerlerine karşı şöyle haykırdı:

- Ey Müslümanlar! Bedir Savaşı’nda Rasulü Ekremin yanında canını feda edenler sizin kardeşleriniz değil miydiler? Bu savaşta firar etmek neden icap ediyor! Bu haykırışı duyan müslümanlar:

- Anamız, babamız sana feda olsun ya Rasulallah! diyerek geri döndüler. Düşmana öyle bir saldırdılar ki, Bizans ordusu büyük bir hezimete uğradı. Yermük vadisi düşman leşleri ile doldu.

Görüldüğü gibi bir sultanın, bir komutanın bir anlık cesareti, hezimet olabilecek durumları  zafere dönüştürebilmektedir. Ancak tehevvürü, yani aşırılıkları, taşkınlıkları cesaret ile karıştırmayalım.

Tarihte nice akılsızca yapılan taşkınlık ve aşırılıkların da ne büyük felaketlere sebep olduğu hepimizce malumdur.

İttihat Terakki serserilerinin bir ham hayal uğruna, ortada makul hiçbir sebep yokken, devletimizi Birinci Cihan Savaşına sokmaları, koskoca bir İmparatorluğun parçalanıp dağılmasına sebep oldu. Bugün İslâm âleminin perişanlığının sebeplerinin başında, bu taşkınlık ve akılsızca aşırılık ve ham hayalin neticesinde Osmanlı’nın tarih sahnesinden ayrılması, silinmesi vardır.

• Basîret - Feraset

Devlet ricali basîret ve feraset sahibi olmalıdır. Bön ve ahmaktan devlet adamı, yönetici olmaz. “Leb demeden leblebiyi anlayacak” bir önseziye sahip olmalıdır.

İdareci, muhatabının beden dilini çok iyi anlamalıdır. Kelimelerle ifade edilemeyen, ya da kelimelerin arkasına gizlenen pek çok gerçekler, azaların sergilediği tavırlardan okunur ve anlaşılır.

Onun için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Mü’minin ferasetinden sakınınız. Çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizî) buyurmuştur.

Bir kısım insanlar halife-yi müslimin Hz. Osman  radıyallahu anhin yanına gitmek üzere yola çıktılar. Sokaklardan, çarşıdan geçerken içlerinden birisinin gözü bir kadına takıldı. Sonra Hz. Osman radıyallahu anhın huzuruna çıktılar.

Hz. Osman radıyallahu anh onlara:

- Sizden biriniz gözünde zina eseri olarak yanıma girdi, dedi.

Onlardan biri:

- Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemden sonra vahiy mi? dedi.

Hz. Osman radıyallahu anh:

- Hayır. Fakat bürhan, feraset ve sıdk vardır, dedi.

Devleti yönetenler türlü türlü günahlarla, çeşit çeşit kötülüklerle basîret ve ferasetlerini köreltir, idraklerini paslandırırlarsa, devlet yönetiminde nasıl başarılı olabilirler?

• Dürüstlük

Yalancı, sahtekar, milletine karşı dürüst davranmayan, sürekli aldatan kişilerin iş başına gelmesi, o millet için büyük bir felakettir.

Dürüst olmayan, istikameti düzgün olmayan, Rabb’ine karşı nankörlük yapan kişilerin, milletin işlerini sağlıklı bir şekilde yapması düşünülemez.

Doğruluk, dürüstlük:

Kalbte niyetin,

Dilde sözün,

Azalarda amelin aynı olması demektir. Kalbi başka, sözü başka, işi başka kişiler sahtekar, yalancı kişilerdir. Değil bunları devlet işlerinde görevlendirmek, bunlara çok küçük işler bile emanet edilemez.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Doğruluk iyiliğe götürür. İyilik cennete iletir. Kişi doğrulukta devam ede ede nihayet Allah katında sıddıyk olarak yazılır. Yalan fücura götürür, fücur ise ateşe götürür. Kişi yalan söylemekte devam ede ede, Allah katında yalancı olarak yazılır.” (Buharî, Müslim)

Bir Arap atasözü şöyledir:

“Doğru yolda yürüyen kimsenin hali, arslan yürüyüşünden daha heybetlidir.”

• Sabır - Sebat

Devlet işleri çok büyük sabır isteyen işlerdir. Aceleci, istikrarsız kişiler, böyle ağır işlerin, ağır yüklerin altından kalkamazlar.

Sabır, bir kararlılık ve bir dayanıklılıktır. Kararlı ve dayanıklı olmayan kişiler sabredemez, doğrular üzerinde, hak üzerinde sebat gösteremez.

Bu ise işleri karmakarışık hale getirir. Mesela, yönetici olarak istişare ediyorsunuz, ehil kişilere danışıyorsunuz. Millet ve vatan için çok faydalı bir işe karar veriyorsunuz. Sonra da şu veya bu mihraklarca veya gruplarca yapılan itirazlar karşısında geri adım atıyor, kararınızdan vazgeçiyorsunuz.

Böyle bir durumda:

Yönetici olarak halk nazarında itibarınız zedeleniyor.

Kötü kişilere, çıkarcılara cesaret ve fırsat veriliyor.

Millet için hayırlı olacak bir iş, milletin aleyhine olarak ertelenmiş ya da tamamen gündemden çıkarılmış oluyor.

Böyle durumların sık sık tekrarlanması, istikrarı bozar, yönetime karşı güveni bitirir. Onun için yöneticilerin almış oldukları doğru kararlar üzerinde musır olması, kararlı hareket etmesi gerekir.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“İş hususunda onlarla (müslümanlarla) istişare et. Artık kararını verdiğin zaman da, Allah’a dayan ve güven. Çünkü Allah, kendisine güvenip dayananı sever.” (Al-i İmran 159)

• Affetmek

Affetmek çok büyük bir ahlaktır. O bakımdan yöneticiler gerektiği zaman affetmesini bilmelidirler.

Ancak hangi konuda affetme yetkisine sahip, hangi konuda affetme yetkisine sahip değil, bu hususu da çok iyi bilmelidir.

Zamanımızın cahil yöneticileri affetme yetkisi olan hususlarda çok katı davranıyorlar. Mesela, devletin ideolojik yapısını tenkit eden kişilere hem gayri adil cezalar veriyor, hem de af kapsamına almıyor, ayak diretiyorlar.

 Öbür taraftan asla af yetkisine sahip olmadıkları hususlarda da tereddüt etmeden affediyorlar.

Mesela, katiller aflardan sürekli yararlanırlar. 15-20 yıllık cezalarını 5-6 yıl yatarak kapatırlar. Halbuki bir katili ancak, maktülün birinci derecedeki yakınları affedebilir. İdarecilerin katilleri affetmek yetkisi yoktur.

Bir kimsenin şahsına karşı yapılan bir hatayı, hakareti affetmesi, büyük bir fazilettir. Çok büyük ahlakî bir meziyettir.

Allah Teâlâ muttakî müslümanların vasıflarını bildirirken, onların affedici olduğuna işaret etmektedir:

“O takva sahipleri ki bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar. Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah, iyilik yapanları sever.” (Al-i İmran 134)

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:

“Affetmek, kulun izzetini artırır. Affediniz, (o takdirde) Allah sizi aziz eder.” (Müslim)

• İstişare

İşleri istişare ile yapmak mühim bir husustur. Hele yapılacak bir iş, alınacak bir karar, toplumu ilgilendiriyor, devleti ilgilendiriyorsa.. O zaman istişare etmek çok daha büyük bir ehemmiyet arzediyor demektir.

Devlet adamları istişareye ne kadar önem verirler ve ehli ile istişare ederlerse, yönetimlerinde, kararlarında, icraatlarında o kadar isabetli olurlar.

Allah Teâlâ, mü’minlerin aralarında istişare etmeleri gerektiğini şöyle bildiriyor:

“Onların işleri aralarında istişare iledir.” (Şura 38)

Diğer taraftan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin de müslümanlarla istişare etmesini emrediyor:

“İş hususunda onlarla istişare et.” (Al-i İmran 159)

Bu ayet-i kerime, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şahsında bütün mü’minlere ve bilhassa yöneticilere kesin bir emirdir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem : “İstişare eden pişman olmaz.” buyurmaktadır.

Hz. Hüseyin radıyallahu anh de:

“İstişare etmeyen adam, sıfır adamdır.” demektedir.

14- Kıtlık yılları gelip çattıktan sonra Mısır aşırı derecede hareketlenmişti. Civar ülkelerden bir çok kervan Mısır’a gelip gidiyordu. Yusuf aleyhisselamın almış olduğu tedbirler, sadece Mısır halkı için değil, civar memleket halkları için de büyük bir imkan sağlamıştı.

Yusuf aleyhisselam halka, israf yapmamalarını, kifayet edecek şekilde yiyip içmelerini tembih ediyordu. Kendisi de bu kıtlık yıllarında asla doyasıya kadar yemek yemiyor,

“Doyana kadar yersem, açları unutacağımdan korkuyorum.” diyordu.

Aziz kardeşim! İşte burada bir müddet durmak ve düşünüp tefekkür etmemiz gerekmektedir.

Bir yönetici, halkı açken, çıplakken kendisi tıka basa yiyor, içiyor, halkı çıplakken kendisi türlü türlü giysiler giyiyorsa, böyle bir idarecide hayır yoktur. Milleti idare etmeye, o makamı işgal etmeye asla layık değildir.

Dönüp tarihe baktığımız zaman bütün peygamberler, peygamberlerin izinden giden bütün gerçek mü’minler, yöneticiler, milleti açken tok olmamışlar, milleti çıplakken çeşit çeşit elbiseler giymemişlerdir.

Hendek Şavaşı’nın hüküm sürdüğü günlerde, ashabı kiram açlıklarını dindirmek için karınlarına taş bağlamışlardı.

Ashab-ı kiram karınlarına taş bağlamışlar da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, canımız, efendimiz ne yapmıştı? O’nun karnı tok muydu? Ashabı açken O, çeşit çeşit yiyeceklerle karnını mı doyuruyordu? Hayır. O, âlemlere rahmet Peygamber, O, canımız içinde can sevgili de açtı. O da ashabı gibi karnına taş bağlamıştı.

İran cephesi baş komutanı büyük sahabi Hz. Sad ibni Ebi Vakkas radıyallahu anhe, komutanlarından biri bir miktar sıcak yufka getirmişti. Sad ibni Ebi Vakkas radıyallahu ahh:

- Bu yiyeceklerden askerlerim de yiyor mu? diye sordu.

Komutan:

- Hayır. Zaten hepsi bu kadar, dedi.

Sad ibni Ebi Vakkas:

- Askerlerimin yiyemediği bir yiyeceği yemem asla caiz değildir, dedi ve o taze yufkayı yemedi.

Bunun gibi yüzlerce örneği var. Gerçek yöneticiler her zaman milletiyle bütünleşmiş, onların inançlarına, örf ve adetlerine karşı durmak, baskı yapmak şöyle dursun, milleti gibi inanmış, milleti gibi yaşamış, onlardan biri olduğunu asla unutmamıştır.

15- Züleyha’nın o meşhur sözünü bir daha hatırlayalım:

Meliki isyanı sebebiyle köle eden,

İtaati sebebiyle köleyi de melik yapan,

Allah Teâlâ’yı tesbih eder, noksan sıfatlardan tenzih ederim.”

Evet. Allah Teâlâ nice cebbar ve zâlimlere bulundukları mevkide, hükümdarlık makamında mühlet verdi. Tevbe etsinler, Allah Teâlâ’yı tanıyıp dinine tâbi olsunlar diye. Fakat pek çokları bunu anlayamadı, kavrayamadı. Elde ettiği makam ve mevkiyi kendinden bildi. Sonunda kabzay-ı kudret onu öyle bir yakaladı ki, neye uğradığını şaşırdı da bir anda helak olup gitti.

Nemrut,

Firavun,

Ebu Cehil...

Ve asrımızın modern Ebu Cehilleri, tağûti sistemleri hep böyle yok olup gittiler. Halen mevcut olanlar da yok olup gideceklerdir. Bunda hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Çünkü: “Zulüm ile âbâd olanın, ahiri berbat olur.” demişlerdir.

Allah, zâlime bir müddet mühlet verir. Şayet tevbe edip zulmünden vazgeçmezse, yukarıda da ifade edildiği gibi kabzayı kudretiyle yakalayıp helak eder.

Hakikî mü’min, muttakî müslümanlar ise iktidara geldikleri zaman asla zulmetmez, şımarmaz, o çok ağır, çok mesuliyetli vazifesinde muvaffak olmak için gece gündüz çalışır. Rabb’inden yardım diler. Rabb’ine kullukta, ibadet ve taatta asla kusur etmez.

Kendisine bu iktidarı lutfeden Rabb’ine şükreder, hamdeder. Muvaffak olması için O’ndan yardım diler. Makamına, koltuğuna hizmet etmez, koltuğunu, makamını korumak için dininden, inancından taviz vermez. Bilakis makamını, dininin, milletinin, vatanının emrine verir. Hâkim değil, hâdim olduğunun şuurunda olur. Ona göre hareket eder.

Nice zâlimler zulümleri sebebiyle bulundukları makamı zulme alet ettikleri için helak olmuşlar. Nice köle, halktan biri olan kişiler kulluklarındaki samimiyet ve ihlaslarından dolayı hiç rağbet etmedikleri, arzu etmedikleri halde, hükümdar olmuşlardır.

Ya da memleketin kötü gidişatı, felaketlere sürüklenmesi sebebiyle, mevcut duruma müdahale edip mecburen o makamı işgal etmişler, bunlar da halis niyetlerinden dolayı Allah Teâlâ’nın yardımına nail olmuşlardır.

Yavuz Sultan Selim Han, bu bahtiyarlardan biridir. Osmanlı ülkesinin bir baştan bir başa Kızılbaş propagandası ile karşı karşıya kaldığını, memleketin kötüye gittiğini gördü. Bir çok sünnî müslümanın bu yoğun propaganda karşısında şiileştiğini müşahede etti. Müdahele ederek, yönetime el koymak mecburiyetinde kaldı. Niyetinde halis olduğu için Allah Teâlâ ona yardım etti. Böylece İslâm birliği sağlandı. Hilafet, dünyanın en güçlü İslâm devleti Osmanlılara intikal etti.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Onlar (müminler) ki, eğer onlara yer yüzünde iktidar verirsek, namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emreder, kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hac 40)

İşte böyle yöneticiler Allah Teâlâ’nın yer yüzündeki halifeleridir. Allah’ın sevgili kullarıdır. Onlar Allah’ın dinine yardım ettikleri için, Allah da onlara yardım eder.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Allah kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak yardım eder. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” (Hac 39)

İstemediği halde iktidara getirilen Selahaddin-i Eyyûbî de bu hususta zirvede bir örnektir. Kendisi hükümdar ailesinden bir kişi değildi. İlmi ve ilim adamlarıyla sohbeti çok severdi. Bütün gününü ilim meclislerinde ya da kitap okuyarak geçirirdi. Babası Eyyûb ve amcası Şirkuh,  Büyük Sultan, adil, mücahid hükümdar Nureddin bin Şehid’in ordusunda asker idiler. Atabek Nureddin Kuzey Irak, Kuzey Suriye ve Güney Anadolu’nun bir kısmına hakimdi. Babası Eyyûb’un aşırı isteği üzerine o da babası ve amcası gibi Atabek Nureddin’in ordusunda asker oldu.

Nihayet çeşitli hadiseler onu hiç istemediği halde ilim meclislerinden, kitaplarından ayırdı. Büyük bir mücadelenin içine girdi. Mısır, Suriye, Ürdün, Diyarbakır’a kadar Güney Anadolu’ya hakim oldu. Kudüs’ü haçlıların elinden kurtardı. Haçlılarla yaptığı savaşlardaki askerî dehası, kahramanlığı, affı, merhameti ve cömertliği dillere destan oldu.

Mehmet Akif Ersoy ondan şöyle bahseder:

“Sen ki ehl-i salibin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin’i

Kılıç Aslan gibi iclaline ettin hayran.”

Fransız bir yazar, Selahaddin Eyyûbî hakkında yazmış olduğu kitaba,  “İslâm’ın en saf kahramanı Selahaddin” adını koymuştur. Ehl-i insaf hristiyanlar bile onun büyük bir kahraman, büyük bir devlet adamı olduğunu, adalet ve merhametini takdir etmektedir.

İstemediği halde iş başına gelen böylesi kahramanlara Allah Teâlâ’nın nasıl yardım ettiğini, Selahaddini Eyyûbî’nin hayatını okuduğumuz zaman daha iyi anlamaktayız.

Onun ne büyük bir devlet adamı, ne büyük bir kahraman ve aynı zamanda nasıl muttakî bir müslüman olduğunu belgeleyen yüzlerce örnekten birkaçını sunalım:

- Selahaddin-i Eyyûbî, Mısır’ı Fatimîler’den aldıktan bir müddet sonra Fatimî hükümdarı öldü. Selahaddini Eyyûbî, hükümdarın sarayına el koydu. Fatimî Hanedanı’nın yüz otuz yıldan beri topladığı hazinenin tamamını askerlerine ve halka dağıttı. Kendisi ise bu hazineden en küçük bir şey bile almadı.

- Sultan Nureddin vefat edince yerine küçük yaştaki oğlu Salih geçti. Bunu fırsat bilen bir kısım makam mevkî sarhoşu komutanlar, Sultan Salih’e baş kaldırdılar. Selahaddin-i Eyyûbî ise Mısır valisi idi. Durumu öğrenince hutbeleri Sultan Salih adına okuttu. Sonra da 800 kişilik bir birlikle Mısır’la Şam arasındaki 150 saatlik yolu 3-4 gün içinde katederek Şam’a ulaştı. İsyan eden komutanların her biri bir tarafa sıvışıp kaçtılar. Yalnız Şam’ın iç kalesinde bulunan komutan bir müddet direndi. Sonra teslim olmak mecburiyetinde kaldı. Selahaddini Eyyûbî iç kaleye girdi. İç kale komutanının hazinesinde bulunan her şeyi kendi askerlerine, Sultan Salih’e bağlı kalan asker ve komutanlara dağıttı. Kendisi yine bir şey almadı. Herkes bu hazineden istediği kadar avuçlayıp avuçlayıp aldılar. Orada bulunanlardan biri avuçlarını doldurmaktan çekiniyordu. Selahaddini Eyyûbî ona niçin çekingen davrandığını sordu. Adam:

- Bir zaman Sultan Nureddin bize kuru üzüm dağıtıyordu. Benim fazlaca avuçladığımı görünce, sen bu kadar alırsan ötekilere bir şey kalmaz, demişti. Şimdi onu hatırladım da cesaret edemedim, dedi.

Selahaddini Eyyûbî gülerek şöyle dedi:

- Cimrilik tüccara yakışır. Devlet adamına cimrilik gelmez, istersen iki avucunu da doldurabilirsin.

- Kudüs ve civarında bir hristiyan devleti vardı. Haçlılar uzun seferlerden sonra Kudüs’e ulaşmış orayı zabtederek müslümanların elinden almış ve Kudüs’teki bütün müslümanları kılıçtan geçirmişlerdi.

Selahaddin-i Eyyûbî, Kudüs’ü fethedip Kudüs tekrar müslümanların eline geçene kadar doksan yıl kadar burada kaldılar.

Selahaddini Eyyûbî, Kudüs’ü fethetmek için kuşattı. Kuşatmanın on üçüncü gününde hristiyanlar:

Erkekler için on,

Kadınlar için beş,

Çocuklar için iki altın verecekler. Bu altınları veremeyenler de esir olarak kalacaklardı. Böyle bir anlaşma yaparak Kudüs’ü teslim ettiler.

Selahaddini Eyyûbî, kurtarmalık parası olarak hristiyanların hazinesindeki paraları bile kullanmalarına müsaade etmişti.

Kudüs Patriği, şehirden çıkarken, büyük kilisenin büyük bir hazine değerinde olan altın, gümüş, çeşit çeşit mücevherlerle süslenmiş değerli eşyalarını da alıp yanında götürdü.

Kudüs’teki hristiyanlardan on üç bin kişi kurtarmalık altını bulamadıkları için esir kaldılar.

Patrik, bu esir hristiyanların kurtarılması için ne ricada bulundu ve ne de kiliseden alıp götürdüğü büyük bir hazine olan o değerli eşyaları esir hristiyanları kurtarmak için kullandı.

Kudüs’te esir kalan o bîçare, zavallı hristiyanların haline acıyan Selahaddin Eyyûbî, zaferinin zekatı olarak bu esirlerin tamamını serbest bıraktı.

Aziz kardeşim! Teemmül edelim. Tefekkür edelim. Hristiyanların Kudüs’teki en büyük dinî liderinin kendi dindaşlarına karşı tavrına bakalım. Bir de Selahaddin Eyyûbî’nin tavrına, merhametine bakalım. Bakalım da bir hristiyanla bir müslümanın arasındaki o büyük farkı fark edelim.

- Hristiyanlar, Akka Kalesi’ni kuşatmıştı. Avrupa’dan gelen Haçlılar leş kargaları gibi Akka Kalesi’ne üşüşmüşlerdi. Bir ara sayıları 600-700 bine ulaşmıştı.

Selahaddini Eyyûbî, Akka Kalesi’nin kurtarılması için çadırında savaş planları yapıyordu. Bu planları üzerinde çok yoğun bir çalışma içindeydi.

O sırada bir kadın Selahaddini Eyyûbî ile görüşmek istedi. Sultanın çok meşgul olduğunu, yarın gelmesini söylediler. Bunun üzerine kadın yüksek sesle: “Madem ki Allah’ın kullarına yarın gel dersin, ya niçin üzerimizde sultan olduğunu söylüyorsun, ülkeler almaya uğraşıyorsun?” diye bağırdığını işitti. Hemen çalışmasını bırakarak çadırından dışarı çıktı. Kadının şikayetini dinledi.

İşini gördü. Sonra da işini geciktirdiği için hatalı olduğunu söyleyerek kadına hakkını helal etmesi ricasında bulundu.

- Selahaddin-i Eyyûbî, ölümcül bir hastalığa yakalanmıştı. Ölümünden birkaç gün önce, kefenini bir mızrağın ucuna bağlattırarak, Şam’ın sokaklarında dolaştırmış ve şöyle nida ettirmişti:

“İşte Selahaddin! Bu kadar ülkeye sahip olmuşken, sultan olmuşken, dünyadan şu kefenle gidiyor.”

Evet, istemeyerek iş başına gelen o koca Sultan, büyük kahraman, Hicri 532, Miladi  1137’de   Irak’ın Tikrit şehrinde doğmuş, Hicrî 589, Miladî 1193’te Şam-ı Şerif’te 57 yaşında, pak ruhunu Rabb’ine teslim etmişti. Rahmetullahi aleyh.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Sahabe-yi Kiram’dan Abdurrahman bin Semure’ye hitaben:

“Ya Abdurrahman! (Sakın) emirlik isteme! Şayet (senin) isteğinle sana verilirse, onunla başbaşa bırakılırsın. Şayet sana istemeden verilirse o hususta (Allah’tan) yardım görürsün.” (Buhari, Müslim)

Evet, Selahaddin-i Eyyûbî’ye emirlik istemediği halde verildi. O, bir orduda asker iken, Allah’a itaati, ihlas ve samimiyeti neticesinde sultan oldu. Allah Teâlâ da ona hiçbir zaman yardımını esirgemedi.

16- Aziz kardeşim! Hani Yusuf’un kardeşleri Kenan İli’nden zahire almak için Mısır’a gelmişler, epeyce zahire aldıktan sonra memleketlerine dönerlerken Yusuf aleyhisselam onlara tekrar gelişlerinde kardeşleri Bünyamin’i de getirmezlerse kendilerine zahire vermeyeceğini söylemiş, onlar da babaları Yakup aleyhisselamı ikna edip ikinci gelişlerinde Bünyamin’i de alıp gelmişlerdi ya!..

Sonra Rabb’imizin izniyle, Bünyamin’in Mısır’da Yusuf aleyhisselamın yanında kalması için alınan tedbirle Bünyamin’in zahire yüküne Yusuf aleyhisselamın su kabı konulmuş ve Yakub aleyhisselamın şeriatına göre Bünyamin Mısır’da bırakılmıştı ya!..

Yusuf aleyhisselamın kardeşleri Kenan İli’ne dönüp durumu babaları Yakub aleyhisselama bildirmişler, o da büyük hüzünlere, kederlere dalmıştı. Sonra onları her iki kardeşlerini de arayıp soruşturmak için tekrar Mısır’a göndermiş ve:

- Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşlerini iyice araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez. demişti ya!..

Onlar da Mısır’a gidip Yusuf aleyhisselamla görüştüler. Yusuf aleyhisselam onlara ziyafetler verdi ve bir gün onlara:

- Siz cahilliğiniz yüzünden Yusuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz? demişti.

Kardeşleri büyük bir şaşkınlıkla ve endişeyle ne demişlerdi?

- Gerçekten sen Yusuf musun?

Onun Yusuf aleyhisselam olduğuna kanaat getirince de:

- Allah’a andolsun ki hakikaten Allah Seni bize üstün kılmıştır. Muhakkak biz hata edenlerden olduk.

Onların bu itirafları karşısında da Yusuf aleyhisselam:

“Bugün sizi kınama yok. Allah sizi affetsin. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir.” demişti.

Aziz kardeşim! Gel şimdi Yusuf aleyhisselam ile kardeşleri arasında geçen bu konuşma hakkında derin bir tefekküre dalalım, ibret almaya, ders çıkarmaya çalışalım:

Yusuf aleyhisselam, bunca çile ve mihnete sabredişinin meyvelerinden birini daha tattı. Ana baba bir öz kardeşi Bünyamin ile buluştu. Bu, her iki kardeş için de mutlulukların en güzellerinden biri, sabırlarının, taatlerinin bir mükafatı, bu dünyadaki karşılığı idi. Ya öbür âlemdeki mükafatı? Onu saymaya güç yetirilemez.

Sonra diğer kardeşleri ile buluşması, tanışması... Bu da her iki taraf için;

Hüznün,

Nedametin,

Mutluluğun,

Ve affın karışık bir şekilde yaşanıldığı benzerine çok az rastlanan bir buluşma oldu.

Kardeşlerin kinleri, hasetleri ve düşmanlıkları birden bire söndü. Haset ateşi sönünce, kan akışı sakinleşti ve fırtınalar içinde çalkalana çalkalana kendisini sakin bir limana atan bir gemi gibi, sükunetin getirdiği akl-ı selimde hakikatin şimşeği çakıp, gerçeği gördüler ve gayri ihtiyarî dillerinden şu itiraflar döküldü:

“Allah’a andolsun ki, hakikaten Allah Seni bize üstün kılmıştır.”

Aziz kardeşim! Haset, kin, ucup, kibir ve benzeri kötü ahlaklar kişinin kalp gözünü perdeleyen siyah, kalın perdelerdir. O perdeler aralanmadan, parçalanıp atılmadan hakikatin aydınlık yüzü görülemez. Hep hayal ettiğimiz, kendimize göre tahayyül edip şekillendirdiğimiz, şeytanın ve nefsimizin de süslediği hayaletleri görür, gerçek diye onlara bağlanır kalırız.

Yusuf aleyhisselam, kardeşlerinin akıl, idrak ve kalbinde hakikat şimşeği çakınca, yukarda zikri geçen kötü hasletleri yaktı. Yusuf aleyhisselamın sîretini, yüksek yaratılışını görüp hakikati teslim ettiler.

“Allah’a andolsun ki, hakikaten Allah Seni bize üstün kılmıştır.”

Kardeşlerinin perişanlığını, utançlarından kıpkırmızı olan yüzlerini gören Yusuf aleyhisselamın kalbinin ta derinliklerinden gelen merhamet, şefkat hisleri coşup taşıp:

- Bugün size kınama yok. Allah sizi affetsin. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir dedi ve onları hem teselli etti, hem affederek onlara yapacağı ikramların en büyüğünü yapmış oldu.

Aziz kardeşim! Daha önce de yer yer işaret edildiği gibi affetmek çok büyük bir ahlaktır. Peygamberlerin ahlakıdır.

Düşünelim bir kere:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke fethi gününe kadar, kendisine düşmanlık yapmış olan Ebu Süfyan’ı, en azılı düşmanı Ebu Cehil’in oğlu İkrime’yi, Uhud Savaşı günü çok sevgili amcası Hamza radıyallahu anha tuzak kurup arkasından mızraklayarak şehid eden Vahşi’yi ve onun ciğerlerini söküp çıkararak çiğneyen Hind’i bir lahzada nasıl affetmişti?

Hatta İkrime, yaptıklarından utanç duyarak, pişman olarak müslüman olmak üzere huzur-u Peygamberîye gelirken Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, onu ayakta karşılayıp kucaklamış ve affetmiştir.

İşte peygamber ahlakı, ufukların dar geleceği, okyanusların bir bardak su mesabesinde kalacağı Peygamberimiz, efendimiz, canımız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin af ve merhamet ummanı.

Peki O’nun ümmeti olan bizlere ne oluyor ki çok basit hata ve kusurları gözümüzde büyütüyor, kinleniyor, dinmeyen bir hiddet, şiddet ve öfke gösteriyoruz?

En küçük hataları bile affetmiyoruz. Nefsimizle ilgili hususlarda çok katı olan bizler, dinî konulara gelince aşırı derecede tavizkar davranıyor, sus pus oluyoruz.

Önümüzde kalın perdeler oluşturan, basîret ve ferasetimizi körleştiren haset, dünya sevgisi, riyaset hırsı gibi zemimeleri aşabildiğimiz zaman etrafımızdaki, yakınımızdaki değerleri görmeye başlıyor; her taşı duvardaki bulunması gereken yerine koyarak uhuvvet-din kardeşliği sarayını inşa ediyor; mutlu bir dünya, üstün bir medeniyet kurabiliyoruz.

Peki bunu niçin yapmıyoruz? Uhuvvet sarayında mesut ve saadetle yaşamak varken, niçin nefsin haset, kin ve adavet harabelerinde yaşamayı tercih ediyoruz?

Aziz kardeşim! Ölçüler değişirse, şeytanlar ve şeytanların dostları, rehber edinilirse sonuç böyle olur. Bülbülü rehber edinirsen, gül bahçesine götürür. Kargayı rehber edinirsen, o da mezbeleliğe götürür.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Mekke Fethi günü Mekkeliler’e bir hitabede bulundu. O hitabenin bir bölümü şöyledir:

 - “Ey insanlar! Muhakkak ki Allah, cahiliyet gururunu, cahiliyet atalarıyla, soy soplarla övünüp büyüklenmeyi sizden kaldırmıştır. Bütün insanlar Âdem’den, Âdem de topraktan yaratılmıştır.

İnsanlar, iki kısım, iki sınıftır:

Bir kısmı mü’min ve muttakîdir. Allah katında değerli ve şereflidir.

Diğer kısmı ise azgındır, yaramazdır. Allah katında da değersiz ve şerefsizdir.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi büyük büyük topluluklara, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphe yok ki, Allah katında sizin en şerefliniz, Allah’tan en çok korkanınızdır. Allah, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat 14)

Ey Kureyş cemaati! Ey Mekkeliler!

Ne dersiniz? Şimdi hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?

Kureyşliler:

- Biz senin hayır ve iyilik yapacağını sanır ve iyilik yapacaksın deriz. Sen iyilik ve kerem sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun. Gücün yetti, iyi davran, dediler

Bunun üzerine Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

- Benim hâlimle sizin hâliniz, Yusuf aleyhisselamın kardeşlerine dediği gibi olacaktır.

Yusuf aleyhisselamın, kardeşlerine dediği gibi, Ben de:

“Bugün size kınama yok. Allah sizi affetsin. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir.” diyorum.

Gidiniz. Serbestsiniz.” buyurdu.

Aziz kardeşim! İşte bizim efendimizin, Peygamberimizin, rehberimizin ahlakı budur. Kendisine çeşit çeşit işkenceler yapan, türlü türlü zulümler yapan insanları bir lahzada affetti.

Biz de O’nun ümmeti olarak bu yüksek ahlakla ahlaklanmalı, hatalara karşı af ile muamele etmeliyiz.

17- Kıssayı hatırlayalım: Yusuf aleyhisselam kardeşleri ile babası Yakub aleyhisselama gömleğini göndermiş, babasının gözüne sürmelerini söylemişti. Sonra da hep beraber bütün aile efradı ile Mısır’a gelmelerini de tembih etmişti.

Yakub aleyhisselam, daha kervan Kenan İli’ne ulaşmadan Yusuf’un kokusunu aldı. Nihayet gelip gömleği Yakub aleyhisselamın gözüne sürdüler. Birden bire gözleri açılıverdi. O, etrafındakilere:

- Ben size Allah tarafından, sizin bilmeyeceğiniz şeyleri bilirim demedim mi? dedi.

O, bir peygamberdi. O, Allah’ın sevgili bir kuluydu. Hiçbir peygamber ye’se düşmez. Hiç bir muttakî mü’min ümidini kaybetmez. En kötü şartlarda bile onların ümidi zirvelerdedir. Çünkü Allah Teâlâ: Allah’tan ümit kesmememizi, ancak kafirlerin Allah’tan ümit keseceklerini beyan buyurmaktadır.

Bir müslüman nasıl olur da bu ihtar karşısında Allah’tan ümidini kesebilir?

Aziz kardeşim! Burada ibret almamız, hisse almamız, ders çıkarmamız gereken bir husus da Yakub aleyhisselamın o büyük sabrı ve asla sönmeyen, her geçen gün daha da alevlenerek devam eden o büyük ümididir.

Rivayete göre Yusuf aleyhisselamdan ayrı kaldığı kırk yıl içinde O, her gün tazelenerek devam eden ümidiyle yaşadı. Başkaları için ümidin bitti zannedildiği bir noktada O, daha bir heyecanla, daha bir yeni ümitle, ümide sarılıyordu. Çünkü mü’minin Rabb’inden her zaman ümitvar olması, asla ümidini yitirmemesi gerekir. Ümidini kaybeden bir fert ve toplum pek çok şeyini kaybeder. Allah Teâlâ’dan ümitvar olmak, O’ndan asla ümit kesmemek bir imandır.

Her müslüman, her şartta bu imanını diri, canlı tutmak mecburiyetindedir.

Hasan-ı Basrî anlatıyor:

“Bir gün Basra çarşısında âbid bir dostumla yürüyorduk. Bir kürsünün üzerine oturmuş bir tabip gördük. Etrafında her yaştan, her cinsten insanlar toplanmıştı. Herkes ondan hastalıkları için ilaç alıyordu.

Beraber olduğumuz dostum, tabibin yanına yaklaşarak:

- Ey Tabib! Günahları gideren, hasta kalplere şifâ olan bir ilacın var mı? diye sordu. Tabip:

- Evet var. Sorduğun hastalıkların ilacı şunlardır:

Tevazu damarı ile fakirlik damarını beraber al.

Onlara tevbeyi kat.

Rıza havanına koy.

Kanaat tokmağı ile döv.

Takva tenceresine koy.

Üzerine hayâ suyu dök.

Muhabbet ateşi ile kaynat.

Şükür kadehine koy.

Ümit kokusu ile kokulandır.

Hamd kaşığı ile iç.”

Demek ki o tabib sadece zahirî hastalıkların tabibi değil, manevî hastalıkların da tabibi imiş.

Görüldüğü gibi günahlardan arınmak, kalp hastalığından şifa bulmak için gereken on şarttan biri de ümit imiş.

Yusuf aleyhisselamın kardeşleri, babaları, Yakub aleyhisselamdan, affedilmeleri için Rabb’ine dua etmesini istediler. Onları Yusuf aleyhisselam affetmişti. Babalarının da affedeceği ümidini taşıyorlardı. Kardeşleri Yusuf aleyhisselamla beraber babalarının da duasını alarak, iki güzel kulun, iki peygamberin duaları bereketiyle Allah’ın da affedeceğine tam bir imanla inanıyorlardı.

Buradan alacağımız hisse, günahımız ne kadar çok olursa olsun, Allah Teâlâ’nın affedeceğinden ümidimizi kesmememiz gerektiğidir. Yakub aleyhiselam oğullarına kendileri için ileride dua edeceğini, affedilmeleri için Rabb’ine yakaracağını söyledi. Bundan da anlıyoruz ki, istenilen bir duayı daha ileriki bir zamana tehir etmek caizdir.

18- Nihayet mutlu, büyük buluşma gerçekleşti. Yakub aleyhisselamla, Yusuf aleyhisselam Mısır’da buluştular. Yusuf aleyhisselam babasını karşılamak için büyük bir kalabalıkla şehir dışına çıktı.

Bu muazzam manzarayı gökte melekler, yerde insanlar gözyaşları ile temâşa ettiler.

Kıssanın bu bölümünden de anlaşılacağına göre, büyükler için karşılama merasimi yapmak caizdir. Ancak israf etmemeli, nefisleri şımartacak âlâyişten, şatafattan kaçınmalıdır.

Peygamberimiz, efendimiz, canımız, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin Mekke’den Medine’ye hicretlerinde, Medineli müslümanlar o iki cihan sultanının günlerce yolunu gözetlemişler, O’nu büyük bir coşkuyla karşılamışlardı.

Kadın, erkek, büyük, küçük Medineli müslümanlar, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemi Medine’nin Harre denilen mevkiinde karşıladılar. O’nun için şiirler, kasîdeler okuyorlar, beldelerine gelişiyle nasıl mutlu olduklarını ifade ediyorlardı.

Talea’l bedrü aleyna.

(Üzerimize dolunay doğdu) nidaları Medine semalarında yankılanıyor, Medine, yaratılmışların en şereflisini, Allah Teâlâ’nın en sevgili kulunu, insin, cinnin peygamberi, âlemlerin efendisi, ahir zaman nebisini istikbal ediyor, bağrına basıyordu.

Bu, çok muhteşem bir manzaraydı. Bütün Medine halkı sokaklardaydı. Medineli müslümanlar devesinin yularına yapışıyor:

- Ya Rasulallah! İşte evim, bizde misafir kal, diyorlardı. O ise:

- Deveyi serbest bırakın, o memurdur, buyurdular. Nihayet deve Eyyûb el Ensarî radıyallahu anhın evinin yakınında çöktü.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de, O’nun evine indi. O’na misafir oldu.

Ve burada Yusuf aleyhisselamın kıssası Ahsen’ül Kasas’tan hisseler meal kusur tamam oldu.

a a a

 

Bir sabır âbidesi

 

“Eyyûb sabrı.” Asırlardır müslümanlar arasında bir darb-ı mesel oldu. Sabırlı insanlara: “Sende Eyyûb sabrı gibi sabır vardır.” denildi. “Eyyûb ve sabır” hep ikiz kardeş gibi anıldı. Bir sabır abidesi olarak asırları, zamanları eskiterek zamanımıza kadar ulaştı. Hafızalarda hep taze, hep canlı olarak kaldı. Kıyamete kadar da bu böyle devam edecek.

Eyyûb aleyhisselam, Yakup aleyhisselamın kardeşi İys’in neslindendir. İys’in hanımı, amcası İsmail aleyhisselamın kızıdır. Dolayısıyla Eyyûb aleyhisselam aynı zamanda İsmail aleyhisselamın da ahfadından olmuş oluyor.

Eyyûb aleyhisselamın hanımı Rahime, Yusuf aleyhisselamın oğlu Efrayim’in kızıdır. Rahime de babaannesi Züleyha gibi misilsiz bir güzelliğe sahipti. Sûret güzelliği kadar, sîret güzelliği de misilsizdi.

Eyyûb aleyhisselam Şam’da oturuyordu. Çok zengindi. Sürü sürü koyunları, sürü sürü develeri, ekip diktiği çok geniş arazileri vardı. Allah Teâlâ ona çok büyük nimetler ihsan etmişti. Evlat yönünden de zengindi. Yedi erkek, yedi kız evladı vardı.

Ailesi ve çocuklarıyla çeşit çeşit nimetler içinde müreffeh bir hayat yaşıyordu.

Oğullarından Bişr kendinden sonra Peygamber olmuştu. Bişr Kur’an-ı Kerim’de ismi zikredilen peygamberlerden Zülkifl aleyhisselam’dır. Zülkifl, Bişr’in lakabıdır.

Rivayete göre;

Gündüzleri oruç tutmayı,

Geceleri namaz kılmayı,

Öfkeli iken hüküm vermemeyi tekeffül ettiği ve bu kefaletini eksiksiz olarak yaptığı için bu lakapla anılmıştır.

Muhammed Ali Sabunî: “Ennübüvvetü Vel Enbiya” adlı eserinde Zülkifl aleyhisselamın, Eyyûb aleyhisselamın oğlu Bişr olduğunu ve mezarının Şam-ı Şerifteki Kasyun Dağı’nda bulunduğunun rivayet edildiğini zikretmektedir.

Ruhul Beyan tefsirinde de, Zülkifl aleyhisselamın, Eyyûb aleyhisselamın oğlu Yeşir yani Bişr olduğu ya da El-Yesa aleyhisselamın amcasının oğlu olduğu rivayet edilmektedir.

Eyyûb aleyhisselam:

Çok sabırlı,

Çok muttakî,

Çok şükreden,

Çok merhametli,

Yetim ve dulları sıyanet eden,

Fakir, muhtaç ve zayıflara ikram eden,

Yolda kalanlara yardım eden,

Sâlih bir kul, sâlih bir peygamberdi.

Hayatın cilveleri çoktur. Her zaman yüze gülmez. Bazen insan bir bahar mevsiminde çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla, türlü türlü güllerle bezenmiş, sanki cennetten bir misal, güzel mi güzel, içinden pınarlar akan, müzeyyen bir bahçede, huzurla otururken birden bire doluya tutulabilir.

Her şeyi bilen Rabb’im, kulu için delil olsun, diğerleri için ibret olsun, hisse alınsın diye onu imtihan eder.

Bazen belâ ve musibetlerle.

Bazen bol bol nimetlerle.

Bazen makam ve mevkiyle.

Bazen fakirlikle.

Bazen evlatlarla.

Bazen erkekleri kadınlarla.

Bazen kadınları erkeklerle.

Hülasa olarak Allah Teâlâ her şeyi bildiği halde kulunu çeşit çeşit şeylerle imtihan eder.

Kul:

Ya kazanır, iki cihan mutluluğuna kavuşur.

Ya kaybeder, hem dünyada, hem ahirette rüsvay olur. İnsanların seçilmişleri, en hayırlıları, Allah Teâlâ’nın sevgili kulları peygamberler, en büyük belâ ve musibetlerle imtihan olmuşlardır.

Çok büyük bir belâ ile, çok büyük bir musibet ile imtihan olan peygamberlerden biri de Eyyûb aleyhisselamdır. 

Eyyûb aleyhisselam:

Bütün malı ve mülkü yok edilerek,

Bütün çocukları, evleri üzerlerine yıkılıp ölerek,

Kendisi de çok büyük bir hastalığa düçar kılınarak imtihan olundu.

Şöyle ki:

Allah Teâlâ önce bir sel felaketi ile bütün koyun ve deve sürülerini helak etti. Kavurucu bir rüzgarla da bütün ekinlerini yok etti. Kendisine bu haber ulaşınca Eyyûb aleyhiselam asla isyan etmedi, hatta hiçbir telaş emaresi de göstermedi ve şöyle dedi:

- Mülkün sahibi Allah’tır. Bu mülkü bana Rabb’im vermişti, şimdi de aldı. O, dilediği zaman verir, dilediği zaman alır.

Eyyûb aleyhisselam mal ile olan imtihanı kazanmıştı. Sonra evlat ile imtihan oldu.

Eyyûb aleyhisselamın bulunduğu bölgede müthiş bir deprem oldu. Evleri yıkıldı. Harap oldu. Kendisi ve hanımı Rahime’den başka bütün aile efradı, çocukları öldüler.

Bu hadise üzerine Eyyûb aleyhisselam yine sabır gösterdi. Üzüntüsünü, evlat acısını kalbine gömdü. Asla şikayet etmedi. Tam bir tevekkülle Rabbine teslim oldu. Takdir-i ilâhîye rıza gösterdi.

Eyyûb aleyhisselamın başına gelen belâ ve musibetlere sabrı, O’nu Rabb’ine daha çok yakınlaştırıyordu.

Eyyûb aleyhisselam evlat ile olan imtihanı da kazandı ve sabrının bir neticesi olarak Rabb’ine yakınlığın verdiği kulluk vecd ve istiğrakı ile ruhu adeta sema ediyordu. Bu öyle manevî bir hazdır ki, bu hazzı tadan, belâ ve musibeti diliyle istememekle beraber, kalbi önü alınamaz bir şekilde bu hâlin devamını arzular. O demde çileler ruhî bir hazza dönüşür. Böyleleri için çilesiz yaşamak bir çile haline gelir. Bu hal çile sahibinin durumuna göre az veya çok bir müddet devam eder. Sonra insan beşer olması hasebiyle tabiatında var olanın iktiza ettiği hâle döner.

Eyyûb aleyhisselam bu imtihandan sonra bizzat kendi nefsiyle imtihan olundu.

Kur’an-ı Kerim’de nasıl bir hastalık olduğu belirtilmeyen çok ağır bir hastalığa yakalandı. Yatağına mahkum oldu. Zaman zaman ifade ettiğimiz gibi “kara gün dostu” her zaman ve her devirde çok az bulunur. Mal mülk sahibi, çok zengin iken bölük bölük etrafında dolaşanlar, O’nun yanına uğramaz oldular. O’nu kendi haline terk ettiler.

Yukarıda da zikrettiğimiz gibi, sûreti kadar sîreti de mükemmel ve misilsiz olan hanımı Rahime, O’na öyle bir muhabbet, öyle bir aşk ve öyle bir sadakatle hizmet ediyordu ki, onun bu destanî hizmet ve sadakati de Eyyûb aleyhisselamın sabrı kadar mühimdir.

Eyyûb aleyhisselam malı ve evlatları helak olurken nasıl bir sabır göstermişse, hanımı Rahime de aynı sabrı göstermiş, asla şikayet etmemişti. Şehirdeki zengin kadınlar için ip eğirip, onun ücretiyle geçimlerini sağlıyordu. Eyyûb aleyhisselam o büyük hastalığa yakalandığı zaman ne kadar sabretmişse, Rahime de Eyyûb aleyhisselama, bütün hastalığı müddetince  hizmet etmekten asla şikayet etmemiş, Eyyûb aleyhisselama hizmetini şevk ve aşkla, büyük istekle devam ettirmiştir.

Onun şu hali, Eyyûb aleyhisselama o uzun hastalık yıllarında nasıl içtenlikle hizmet ettiğinin delilidir:

Rahime, Eyyûb aleyhisselamın ihtiyaçları için şehre gitmişti. Döndüğünde Eyyûb aleyhisselamı yerinde bulamadı. Halbuki o, yerinden kalkıp hareket edecek halde değildi. Çünkü Rahime, şehirde iken Allah Teâlâ ona şifa vermiş, eski gençlik ve dinçliğine kavuşmuştu.

Rahime, Eyyûb aleyhisselamı yerinde göremeyince feryat edip ağlıyor, Eyyûb aleyhisselamı bulma ümidiyle sağa sola koşuşuyordu.

Eyyûb aleyhisselam, şifa bulup gençliğine ve dinçliğine kavuştuğundan, O’nu tanıyamamıştı.

Eyyûb aleyhisselam, feryat edip ağlayan, sağa sola koşuşan Rahime’ye seslendi:

- Ey kadın! Ne arıyorsun?

Rahime hıçkırıklar arasında:

- Bir hastam vardı. O, benim hayat arkadaşımdı. O, benim hazinemdi. Onu kaybettim.

Eyyûb aleyhisselam:

- O nasıl birisi idi? diye sordu.

Rahime:

- O, hasta olmadan önce sana benzerdi, dedi.

Eyyûb aleyhisselam:

- Ey Rahime! İşte o benim. Eyyûb’um. Rabb’im bana şifa verdi, dedi.

Mutluluktan ağlaştılar, gözyaşı akıttılar, Rab’lerine hamd ettiler, şükrettiler.

Evet, işte zirvede bir sadakat… Ve zirvede bir hizmet ve zirvede bir muhabbet. Sonu saadet… Saadet… Saadet…

Şimdi yeniden Eyyûb aleyhisselamın hastalığının başına dönelim. Ve bu iki sabır, şükür, sadakat ve hizmet abidesi, sâlih ve sâliha kulların, Eyyûb aleyhisselam ve Rahime’nin kıssasını anlatmaya devam edelim.

Eyyûb aleyhisselamın malı mülkü yok olmuş, evi barkı yıkılmış, evsiz barksız fakir bir hale düşmüştü. Rahime, Eyyûb aleyhisselamı sırtına aldı ve onu şehir dışında sakin bir yere götürdü. Orada bir çardak yaptı. Artık onun bütün meşgalesi Eyyûb aleyhisselama hizmet etmek, O’nun ve kendisinin ihtiyaçlarını karşılamaktı. Rahime’nin Eyyûb aleyhisselamı niçin şehrin dışında bir yere götürüp, orada mesken tuttuğu hakkında tefsirlerde ve Kısas-ı Enbiya kitaplarında bir çok rivayetler yapılmaktadır.  Onlardan biri ve en mâkul olanı şöyledir:

Şeytan, Eyyûb aleyhisselamın hastalığı hususunda şehir halkına vesvese verdi;” Aman! Rahime ile görüşüp kendisine yardımcı olmayın. Yoksa Eyyûb’un hastalığı size de geçer. O’nu şehrinizden kovun,” diye telkinde bulundu.

Bu durum karşısında Rahime de hem Eyyûb aleyhisselamın kavminin tavırlarından rencide olmaması, hem de Rabb’ine karşı kalbî ve bedenî ibadetlerini huzurlu yapması için böyle hareket etmiştir. Allahu âlem.

Ehl-i hikmet:

“Aziz ve şerif insanlara komşu olan, aziz ve şerif olur.

Zelil ve aşağılık kişilere komşu olan, zelil ve aşağılık olur.

Görmüyor musun, gül ve çiçeklerin üzerinden esen saba rüzgarı güzel kokular getirir.

Kazuratların üzerinden esip gelen rüzgarlar da pis koku taşırlar.

Artık sen:

Nefs-i emmarenin kötü sıfatlarını taşıyan kişilerle arkadaşlık yapanlar ile,

Güzel ahlaklı insanlarla dostluk yapanları,

Buna göre kıyas et.” demişlerdir.

İşte Rahime, manevî necaset esintilerinin yani, küfür, şirk, nifak ve zulüm esintilerinin bulunduğu bu yerden, imanla, muhabbetle, sabırla nurlanmış iki kalbin arasındaki bâd-ı saba esintilerinin rencide olmaması için, şehrin dışına çıkmıştı.

Elbette bu, Rahime için kolay olmuyordu. İhtiyaçlarını temin için zaman zaman şehre gidiyor, ihtiyaçlarını giderince hiç beklemeden acele Eyyûb aleyhisselamın yanına dönüyordu.

Rahime’nin bu gidiş gelişlerinde şeytan-ı lain ona çeşit çeşit iğvaat ve vesvese vermeye çalışıyordu. Bu hususta da tefsirlerde pek çok rivayet yapılmıştır. Ancak burada onlardan bahsetmeyeceğim.

Fakat bilinen o ki, Rahime, şeytanın vermek istediği türlü türlü vesvese, çeşit çeşit iğvaya asla iltifat etmedi.

Eyyûb aleyhisselam da o şiddetli hastalığına rağmen Rabb’ine ibadet ve taatten ve o civardan gelip geçenlere tevhit esaslarını tebliğ etmekten, Allah’a imana davet etmekten asla geri durmadı.

Günler ve yıllar geçtikçe Eyyûb aleyhisselamın hastalığı da şiddetleniyor, güç ve kuvvetten düşüyordu. Halkın tabiriyle bir deri bir kemik kalmıştı. Dilinden başka hiçbir uzvu hareket etmiyordu.

O, diliyle, kalbiyle hep zikir ve şükür halindeydi. Ya dilini de hareket ettiremese, Rabb’ini lisanıyla zikretmekten mahrum kalsaydı? Rabb’i, yüce katından O’na lutfetmiş, ikram etmiş, lisanını kendine bağışlamıştı. Böylece Rabb’ini zikretmekten mahrum bırakmamıştı.

Belâ ve musibetlere karşı sabretmek, Rabb’inin nimetlerine karşı şükretmek gibi, kendi katından büyük bir hazine bahşetmişti.

Sonra kendine bağlılıkta, muhabbette ve sadakatte emsalsiz bir zevce, Rahime’yi lutfetmişti. Bütün bu nimetler, sınırsız bir şükür gerektiriyordu.

Eyyûb aleyhisselam da sabır ve şükrün zirvesinde, yakinin bâlâsında bir huzur ve sükûnet içindeydi.

Yüce Rabb’im oldum razi, yoktur şekva,

Derim: “Rabbena efriğ aleyna sabran.”

Lutfet bana Eyyûb gibi sabru takva

Ene razi, ene razi daim şükran.

Rahime, Eyyûb aleyhisselamın çektiği bunca çile ve meşakkat karşısında,  muhabbet ve şefkatinden dolayı bir gün O’na şöyle dedi.

- Ne olur, Rabb’ine dua etsen de bu dertlerden şifa bulsan.

Eyyûb aleyhisselam:

- Ey Rahime! Hastalığımı Allah’a şikayet etmekten haya ederim, dedi.

Hastalık o kadar ilerledi ve şiddetlendi ki, artık yeteri kadar dilini de hareket ettiremez olmuştu. İşte o zaman Rabb’ini zikretmekten mahrum kalma korkusuyla, Eyyûb aleyhisselam:

“Başıma bu dert geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya 83) diye niyaz etti. Allah Teâlâ, Eyyûb aleyhisselamın bu duasını kabul etti. Eyyûb aleyhisselam bu çetin imtihanı dillere destan sabrıyla, teslimiyetiyle kazanmıştı.

Allah Teâlâ, Eyyûb aleyhisselama şöyle buyurdu:

“Ayağını yere vur. İşte yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su. .” (Sad 42)

Tefsir-i Kurtubî’de, bu hususta çeşitli rivayetler zikredilmiştir. Şöyle ki:

• Eyyûb aleyhisselam ayağını yere vurdu. Oradan bir su fışkırdı. O sudan yıkandı, vücudunun dış kısmındaki hastalıklarından şifa buldu. Sonra o sudan içti. İç hastalıklarından şifa bularak hastalığından önceki sıhhatine kavuştu.

• Eyyûb aleyhisselam ayağını yere vurdu. Sıcak bir su fışkırdı. Onunla yıkandı. Zahirdeki hastalıklarından şifa buldu.

İkinci kere ayağını yere vurdu. Bu sefer de soğuk bir su çıktı. Ondan da içti. Batınındaki hastalıklarından kurtuldu.

• Katade bu iki suyun Şam’da Cabiye denilen mahalde olduğunu söylemektedir.

Eyyûb aleyhisselam bu sudan yıkanıp içtikten sonra eski gençlik ve sıhhatli haline kavuştu.

Rahime, her zamanki gibi şehirdeki kadınlar için eğirdiği ipi götürmüş, ihtiyaçlarını alıp hemen geri dönmüştü. Fakat Eyyûb aleyhisselamı yerinde bulamadı. Orada genç bir insan duruyordu. Büyük bir acıyla sarsıldı. Ağlayıp feryat etmeye, sağa sola koşmaya başladı.

Eyyûb aleyhisselam;

- Ey kadın! Ne arıyorsun? diye seslendi.

Rahime hıçkırıklar arasında:

- Bir hastam vardı. O benim hayat arkadaşımdı. O benim için bir hazineydi. O’nu kaybettim, dedi.

Eyyûb aleyhisselam:

- O nasıl birisi idi? diye sordu.

Rahime:

- O, hasta olmadan önce sana benzerdi.

Eyyûb aleyhisselam:

- Ey Rahime! İşte O benim. Eyyûb’um. Rabb’im bana şifa verdi, dedi.

Mutluluktan ağlaştılar. Gözyaşı döktüler. O büyük sabırlarının, asla şikayet etmeden hallerine şükürlerinin mükafatını gördüler.

Allah Teâlâ, eski mal ve mülkünü iade ettiği gibi, bir misli daha fazlasını da ihsan etti. Rahime’ye de yeniden gençlik verdi. Eski evlatlarından daha çok evlat verdi. Muhammed Ali Sabunî’nin “Ennübüvveti vel Enbiya” adlı eserinde zikrettiğine göre, yirmi altı erkek evladı oldu. Yeniden mutlu bir hayata kavuştular.  Eyyûb aleyhisselam da tebliğ vazifesine devam etti.

Tefsir-i Hazin’de, Eyyûb aleyhisselamın kaç yıl hastalık çektiği hakkında bir kaç rivayet vardır:

Enes radıyallahu anh, on sekiz yıl,

Vehb bin Münebbih, üç yıl,

Ka’b da yedi yıl olduğunu söylemektedirler.

Tefsir-i Kurtubî’de, İbni Abbas’tan yapılan bir rivayete göre de, Eyyûb aleyhisselamın hastalık müddeti yedi yıl, yedi ay, yedi gün, yedi saattir.

Eyyûb aleyhisselam o uzun ve şiddetli hastalık yıllarında, Rahime’nin her zamankine göre şehirden biraz geç kaldığına öfkelenmiş ve hastalığından şifa bulup sıhhate kavuşunca kendisine yüz deynek vuracağına yemin etmişti.

Elbette Eyyûb aleyhisselamın bu hali -haşa- O’nun için bir nâkısa değildir. Nice hikmetlerden dolayı böyle bir durum hasıl olmuştur.

Eyyûb aleyhisselam elbette bir peygamber olarak yapmış olduğu yeminin gereğini yerine getirecekti.

Allah Teâlâ da bu vesile ile Rahime’nin sadakatinin ve ihlaslı hizmetinin karşılığını verecek, katındaki sevgisini izhar edecekti ve öyle oldu.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“(Ey Eyyûb!) Eline bir demet sap al da, onunla vur. Yeminini bozma, (dedik.) Gerçekten biz, Eyyûb’u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O ne iyi kuldu. Daima Allah’a yönelirdi.” (Sad 44)

Böylece Rahime’ye yüz deynek yerine yüz adet başak sapından yapılmış bir demetle bir kere vurarak bu sûretle Eyyûb aleyhisselamın yemini yerine gelmiş ve Rahime’nin Allah Teâlâ’nın katındaki yüksek mevkii ve ondan razı olduğu da zahir olmuştur.

Eyyûb aleyhisselamdan Kur’an-ı Kerim’in Nisa, En’am, Enbiya ve Sâd surelerinde bahsedilmektedir.

Şöyle ki:

“Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a torunları İsa’ya, Eyyûb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik.” (Nisa 163)

“Biz O’na (İbrahim’e) İshak’ı ve (İshak’ın oğlu) Yakub’u da armağan ettik. Hepsini de doğru yola ilettik. Nitekim daha önce de Nuh’u ve onun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyûb’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u doğru yola iletmiştik. Biz iyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.” (Enam 84)

“Eyyûb’a gelince, o, Rabb’ine: Başıma bu dert geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin, diye niyaz etmişti. Bunun üzerine Biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere, onun duasını kabul ettik. Kendisinde dert ve sıkıntı olarak, ne varsa giderdik ve O’na aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.” (Enbiya 83-84)

“(Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyub’u da an. O Rabb’ine nida etmiş ve: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve azap verdi, diye seslenmişti.

Ayağını yere vur! İşte yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su, (dedik).

Bizden bir rahmet ve akl-ı selim sahipleri için de bir ibret olmak üzere O’na, hem ailesini, hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.

(Eyyûb’a) eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini bozma (dedik) Gerçekten biz Eyyûb’u sabırlı  (bir kul) bulmuştuk. O ne iyi kuldu, daima Allah’a yönelirdi.” (Sad 41-44)

İşte Allah Teâlâ, o sabırlı, sabır abidesi Eyyub aleyhisselamdan böyle bahsetmektedir.

Eyyûb aleyhisselam doksan üç sene muammer oldu. Sonra o da her insan gibi ölümün acısını tattı. Rabb’ine mülâkî oldu.

 

KISSADAN HİSSELER

 

Aziz kardeşim! Eyyûb aleyhisselam ve hanımı Rahime’nin önce türlü türlü nimetler içinde yaşarken, birden bire yokluğun fakirliğin dibine vurmaları, zahirî bir sefaletin içinde, batinî bir asaletle bâlâda bir örnek sergilemeleri, mü’min gönüllerde heyecanlar uyandırmakta, bela ve musibetlere karşı bir sıcaklık oluşturmaktadır.

Bu kıssa çok iyi teemmül edilir, hisse alınır, her türlü süfliyyattan, bayağı düşüncelerden, aşağılık işlerden nefret edilir, yüce Yaratıcı’ya yönelinir ise nice fikrî, amelî, ahlakî terakkilerle imanın, kulluğun, hizmetin tadı alınacak, Allah yolunda çekilen çileler bir nevi huzur kaynağı olacaktır.

        “Adem ki bu âleme bastı kadem,

        Endeki uğradı belaya her dem,

        Mahsustur Adem’e belayı âlem,

        Alem’de belâ çekmeyen olmaz Adem.” (Fuzûli)

Eyyûb aleyhisselamın şu hâline bakalım, bakalım da hisse alalım, ders çıkaralım.

Eyyûb aleyhisselam hastalığından şifa bulmuş o günün gecesini ibadet, taat ve şükürle geçirmişti. Seher vakti olunca öyle bir “Aaah!” diye inledi ki, Rahime, yoksa bir şey mi oldu diye telaşlandı. Âhının sebebini sordu.

Eyyûb aleyhisselam:

- Her seher vaktinde: Ey bizim hastamız! Nasılsın? diye bir nida işitirdim. Şimdi vakit o vakittir. Seherdir. Fakat o sesi duyamıyorum. Onun için inlerim dedi.

Aziz kardeşim! Allah yolunda çekilen çilenin, Allah yolunda uğranılan belâ ve musibetlere karşı sabrın, insana kazandırdığı ulvilikler bir farkedilebilse, o hadiseler içinde zehirin nasıl bala dönüştüğü idrak edilebilse, kâfirler, İslâm düşmanları ve münafıklar karşısında İslâm ümmeti böyle bir zillet ve meskenete düçar olur muydu? Elbette hayır.

1- Eyyûb aleyhisselamın sabrı kadar şükrünü de çok iyi bir şekilde bilmemiz, hisse almamız gerekir.

İnsan psikolojisinde, acıklı olaylar üzerinde daha çok yoğunlaşma özelliği vardır. Bundan dolayı acıklı hadiselerin gölgesinde kalan, ibret ve hisse alacağımız, ders çıkaracağımız çok mühim meseleleri kaçırırız. Bu gibi meselelerin içinde, önünde, ya da sonundaki o mühim mesajları almak feraset, basîret ve idrak ister.

O bakımdan biz mü’minler bu gibi konularda hadiselere bakarken, bir tarafta yoğunlaşıp, diğer taraf ya da tarafları ihmal etmemeliyiz.

Eyyûb aleyhisselam belâ ve musibete uğramadan önce, o çok büyük nimetlerin içindeyken, öyle bir şükür halindeydi ki, elinde bulundurduğu malın, Allah’ın mülkü olduğu inancıyla, o malda fakirlerin, yetimlerin, dulların hülasa her ihtiyaç sahibi mü’minlerin hakkı olduğu idrakiyle herkese cömertçe dağıtırdı.

Malın şükrü:

Onu helalinden kazanmak.

Fazlasını Allah yolunda harcamak.

Gereksiz yere saçıp savurmamak, israf etmemektir. Eyyûb aleyhisselam bu şükrü zirvede yapıyordu.

Benim malım, benim mülküm demiyor,

Mal da mülk de Allah’ındır diyor ve ona göre davranıyordu. İşte bu iman, bu şükür, malı elinden gittiği zaman O’na dillere destan bir sabır gücü vermişti.

Demek oluyor ki bir mü’min:

Ne kadar şükredebiliyorsa, o kadar sabredebilir.

Ne kadar sabredebiliyorsa, o kadar şükredebilir.

Abdullah ibni Mesud radıyallahu anh şöyle demektedir:

“İman iki sınıftır: Bir sınıfı sabır, bir sınıfı şükürdür.

Bundan dolayı Allah Teâlâ, İbrahim, Şûrâ ve Seb’e surelerinde sabırla şükrün arasını birleştirerek:

Şüphesiz bunda çok sabırlı, çok şükreden herkes için ibretler vardır. buyurmuştur.”

Bir kısım ulema sabrın, bir kısım ulema da şükrün daha faziletli olduğunu söylemektedirler. Bir kısım ulema da sabırla şükrün fazilette eşit olduğu kanaatindedirler.

Nitekim Hz. Ömer radıyallahu anh:

“Farzedelim ki sabır ve şükür iki devedir. Ben bunlardan herhangi birine binmek hususunda tercih yapmazdım.” demektedir.

Eyyûb aleyhisselam, hastalığı şiddetlenip ağrıları arttıkça sabrediyor, sabrına denk bir şekilde de:

- Ya Rabbî ! Sana şükürler olsun. Dilim sıhhatli, Seni zikrediyorum, ya dilim de Seni zikretmeye güç yetiremese idi hâlim nice olurdu? diye şükrediyordu.

“Bir devirde hükümdarlardan biri, bir şahsı hapishaneye attı. O kişinin sâlih bir arkadaşı vardı. Ona, başına gelenden dolayı Allah’a şükretsin diye haber gönderdi. Adamcağıza hapishanede çeşit çeşit işkence ediyorlar, dövüp sövüyorlardı.

O sâlih arkadaşı yine ona:

- Allah’a şükretsin, diye haber gönderdi.

Bir gün hapishaneye bir mecusî getirilip zincire vuruldu. Zincirin bir ucu da bu adamın ayağına bağlandı. Mecûsî ishal hastalığına yakalanmıştı. Sık sık helaya gidip geliyor, her gidip gelişinde  bu adam da zincirle bağlı olduğu için mecusîyle helaya gidip geliyor, mecûsînin işi bitene kadar, başında bekliyordu.

Arkadaşı ona yine haber gönderdi:

- Allah’a şükretsin.

Adamcağız inleyerek:

- Ne zamana kadar şükredeceğim,

Bundan daha büyük bir musibet olur mu? dedi.

O sâlih arkadaşı ona şöyle haber gönderdi:

- Mecusînin ayağına bağlanan zincirin bir ucunun senin ayağına bağlandığı gibi, onun belinde bir küfür alameti olarak bağlanmış olan zünnar, ya senin de beline bağlansaydı hâlin nice olurdu? diye haber göndererek onun Allah’a şükretmeye devam etmesini istedi. Bir müslüman için en büyük nimet imandır. Allah muhafaza buyursun, imanı zayi etmek kadar büyük bir musibet düşünülebilir mi?

Bir kişi, Sehl bin Abdullah Tüsterî’ye gelerek, bir hırsızın evine girerek bütün eşyalarını alıp götürdüğünden şikayette bulunmuş.

Sehl bin Abdullah Tüsterî:

“Allah’a şükret. Ya şeytan kalbine girip de imanını çalsaydı, halin nice olurdu?” demiş.

Hasan-ı Basrî demiştir ki:

“Davud aleyhisselam: İlâhî, her bir kılımın, iki dili olsa da gece gündüz ve dünya durdukça Seni tesbih etseler, tek bir nimetinin hakkını ödeyemem, şükrünü eda edemem.” derdi.

Aziz kardeşim! Bütün bu misallerin ışığı altında tefekkür edip, düşünelim ve Eyyûb aleyhisselamın o büyük sabrı ile beraber o büyük şükrünü de yad edip hisse almaya, ders çıkarmaya çalışalım.

Hasan-ı Basrî hazretlerinin hayatbahş şu sözlerini tefekkür teknemizde yoğurarak hazmetmeye gayret edelim.

Şöyle buyuruyor:

Kalblerin bozulması şu altı şeyle olur:

• Sonra tevbe ederiz diye günah işlemek.

• İlim öğrenip onunla amel etmemek.

• Yapılan amelleri ihlasla yapmamak.

• Allah Teâlâ’nın verdiği rızıklara şükretmemek.

• Allah Teâlâ’nın taksimine razı olmamak.

• Ölüleri mezara götürüp defnedip de ibret almamak.

2- Eyyûb aleyhisselam erkekler için nasıl güzel bir örnek ise, hanımı Rahime de kadınlarımız için zirvede bir örnektir.

Annelik tahtının sultanı bacılar! Sizler:

Evinizin orta direğisiniz.

Kocanızın en yakın yardımcısısınız.

Çocuklarınızın müşfik bir mürebbiyesisiniz. Bu vazifeleriniz ne kadar ulvî, ne kadar şerefli bir vazifedir. Bu büyük vazifenizin şuurunda olmak ve gereğince hareket etmek mecburiyetindesiniz.

Allah Teâlâ, sizi bu vazifelerinizi en iyi bir şekilde yerine getirmek için donatmıştır.

Muhabbet,

Şefkat,

Affedicilik,

Uysallık,

Duygusallık gibi güzel vasıflarla tavsif edilmişsiniz.

Erkeklerin bazı zaafları olduğu gibi, elbette sizlerin de bazı zaafları vardır.

Bu sebeple Allah Teâlâ, kadınları erkekler için, erkekleri de kadınlar için birer örtü kılmıştır ve böylece birbirlerinin eksiklerini tamamlamaktadırlar.

Yeter ki biz noksan yönlerimizi görüp kabul edelim ve başkalarının ikaz ve irşadlarına açık olalım. Bazı kişiler aşırı inat olurlar. Noksanlarını, yanlışlarını bir türlü kabule yanaşmazlar. Asla böyle kişilerden olmayalım.

İkaza, irşada kapalı olan inat kişiler, herhangi bir hususta uyarıldıkları, emri bil maruf, nehyi anil münker yapıldıkları zaman, hemen nefislerini müdafaaya kalkışır, bir hatasından dolayı kendisini uyaran kişiye çeşit çeşit ithamlar yaparlar:

“Sen de şöyle yapmıyor musun?”

“Hele sen önce kendi hatanı düzelt.”

“Geçenlerde sen de şöyle şöyle yapmadın mı?” gibi.

Aziz kardeşim! İşte böylesi bir insanı terbiye etmek, eğitip bir seviyeye getirmek, zorun zoru bir iştir. Bu tıynette olan kişiler, midesinde ülser olan kimselere benzerler. En leziz yemekleri verseniz, bal kaymak ikram etseniz, ülserli bir mide bunu kabul eder mi? Hayır. Hemen dışarı çıkarır.

İşte böylesi kişiler de asla nasihat dinlemez, kör bir inatla nefs-i emmarenin zebunu olur. Ona, marifet bahçesinin tevhid ağacından hakikat meyveleri sunsanız, bir türlü kabul edip yiyemez.

Bilelim ki, kadınların en makbulü:

Uysal olan,

Uyumlu olan,

Ahlak ve iffet sahibi olan,

İkaz ve irşada açık olan,

Kocasına, evine bağlı sadakatlı olan,

Evinin kilimini başkasının halısına, mutfağındaki çorbasını başkalarının mutfağındaki kuzu kızartmasına, balına, kaymağına tercih eden,

Kanaatkâr olan, dünyalık arzuları için kocasını sıkıntıya sokmayan,

İktisat eden, müsrif olmayan,

Dindar olan, kocasının İslâmî hizmetlerinde ona asla engel olmayan, bilakis yardımcı olan,

Kocasını güleryüzle karşılayan, onun hem sıkıntılarını, hem de sürurlarını paylaşan,

Kocasının zaman zaman yaptığı haksızlıklara karşı hemen ya aynıyla ya da daha fazlasıyla mukabele edip, bozulan huzuru daha da bozacak davranışlar yapmayıp sabredendir.

Bu ve benzeri güzel vasıflara sahip olan bir kadın, Allah Teâlâ’nın dünyada iken erkeğine lutfettiği bir cennet nimeti olduğu gibi, Muhammedî ahlakla ahlaklanmış sâlih bir erkek de hanımı için bir cennet nimetidir.

Söz Rahime Validemizden açılmıştı da konuyu buraya kadar taşımış olduk.

Rahime Validemiz, yukarıda sayılan o vasıflara en kâmil manada sahip idi.

Yeniden kıssaya dönelim ve şehirden dönünce yıllardan beri en zor şartlarda kendisine baktığı, bir doktor, bir hemşire, bir hizmetçi, bir hanım olarak hiç usanmadan, bıkmadan, yılgınlık göstermeden, büyük bir istekle, şevkle hizmet ettiği Eyyûb aleyhisselamı yerinde bulamayınca Rahime’nin ettiği feryadı yeniden duymaya çalışalım ve bütün hayatımız boyunca, onun şu sözlerini asla unutmayalım:

“O benim hayat arkadaşımdı. O benim hazinemdi. O’nu kaybettim.”

Aziz kardeşim! İşte müslüman kadının tavrı budur.

Rahimecesine:

Bir sadakat,

Bir bağlılık,

Bir hizmet.

O, yıllarca hem ihtiyaçlarını karşılamak için çalışıyor. Hem de çok ağır bir hastaya, kocası Eyyûb aleyhisselama büyük bir muhabbetle, şefkatle hizmet ediyordu.

Şehirden döndüğünde, Eyyûb aleyhisselamı yerinde bulamayınca:

- Eh, zaten ölmek üzereydi.

- O da kurtuldu, ben de kurtuldum, demedi. Feryat edip ağladı. Yüreği yanarak sağa sola koşup onu aradı.

Her müslüman kadın bir Rahime olmalı, yeni yeni Rahimeler yetiştirmek içn gayret etmelidir.

Rahime, bu sadakat, bağlılık ve hizmetinin karşılığını, çok büyük bir şekilde gördü. Allah Teâlâ, kocası Eyyûb aleyhisselama eski sıhhat, afiyet ve gençliğini iade etti, sonra da eski mal ve mülkünden daha çok mal ve mülk verdi. Kendisine de gençlik ve dinçlik verdi. Sonra da yirmi altı evlat bağışladı.

Ayrıca, Eyyûb aleyhisselamın kendisine, iyi olunca yüz değnek vuracağı yemininin yerine getirilmesi hususunda da, Allah Teâlâ Eyyûb aleyhisselama yüz sapı bir demet yaparak vurmasını emrederek Rahime’ye bir lütufta daha bulunmuştur. Böylece Rahime’nin Allah Teâlâ’nın katında yüksek bir derecesi olduğu da anlaşılmıştır.

Demek ki kul, başına gelenlere sabreder, haline şükrederse, netice hayr olur. Yapılan ibadetler, hizmetler Allah katında asla zayi olmaz. Yapılan kulluğun ve hizmetlerin karşılığı ya dünyada iken hemen verilir, ya da ahirete bırakılarak kat kat daha fazlasıyla ihsan edilir.

Zenci bir kadın Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme gelerek:

- Ya Rasulallah! Saram tutuyor ve bu sebepten kendimi kaybediyorum, örtüm açılıyor, vücudum açılıyor. Benim için Allah’a dua ediniz, dedi.

 

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- İstersen sabret, cennetlik olursun. İstersen sana şifa vermesi için Allah’a dua edeyim, buyurdu.

Bunun üzerine kadın:

- O halde sabrı tercih ederim. Ama vücudum açılıyor. Hiç olmaz ise açılmamam için dua et, dedi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de dua etti. (Müslim)

3- Eyyûb aleyhisselam, bir taraftan o ağır hastalığına karşı abideleşen bir sabır, bir tahammül gösterirken, diğer taraftan da, hastalığın o ağır şartları altında tebliğ vazifesini devam ettirerek, İslâm davetçilerine de büyük bir mesaj sunuyordu. Şartlar ne kadar kötü olursa olsun, bir İslâm davetçisi tebliğinden asla vazgeçemez. Zamanın icabına göre, çeşitli yöntemler kullanarak, İslâmî ölçüler içerisinde kalmak şartıyla çağın imkanlarından faydalanarak davet çalışmalarını sürdürmekle mükelleftir.

Zamanımızın tebliğcileri, İslâm davetçileri, bütün peygamberlerin tevhid mücadelesini çok iyi bir şekilde öğrenip hazmetmeli, şartlar ne olursa olsun, tebliğden, davetten asla vazgeçmemelidirler. Nefsin, şeytanın, çevrenin vesvese ve iğvaatına aldırış etmemeli, yapılan baskılara asla boyun eğmemelidirler.

İslâm davetçilerinin bu şahsiyetli duruşları:

Zâlim, despot ve zorbaların ümitlerini kıracak,

Mazlum ve mustaz’aflara moral verecek,

Cesareti kırılan, yılgınlık gösteren, dolayısıyla davetten vazgeçen ya da davet hizmetini yavaşlatan davetçilerin cesaretini artıracak,

Hem davetçilerin, hem mazlum ve mustaz’af müslümanların insafa gelip aralarındaki basit görüş ayrılıklarını bırakmalarına, birlik, beraberlik içinde omuz omuza, gönül gönüle çalışmalarına vesile olacaktır.

İslâm düşmanları, yerli yabancı şer güçler, çeşit çeşit yöntemler kullanarak, ahlak dışı, insanlık dışı metodlarla iftira ve yalan kampanyaları ile müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak, kimini ateist, mürted, satanist yapmak, kimini hristiyanlaştırmak için çok büyük çabalar göstermiş, bu aşağılık hedeflerine ulaşmak için yığın yığın paralar harcamış, okullar açmış, misyonerler yetiştirmişlerdir.

Bütün bu faaliyetlerinde, İslâm’ı yıkma, müslümanı yok etme çalışmalarında her zaman yerli işbirlikçiler bulmuşlar ve onlar vasıtasıyla büyük tahribat yapmışlardır.

***

 

        EVRİMDEN EVRİME

 

        Gerçekten insan olmak:

        İman,

        İlim,

        İrfan,

        Bir de hüsnü ahlak ile,

        Mümkündür, diye,

        Tarif etmişler, bütün ermişler.

 

        Sonradan:

        Ölçü değişmiş, zaman değişmiş,

        Taklit,

        Cehalet, inkar,

        Fuhşiyat,

        Tüm sahtelikler,

        Medeniyet adına,

        Çıkıp gelmiş yurduma.

 

        Sarmaş dolaş olmuş, bu yeni gelenle,

        Memlekette ne kadar

        Mukallid,

        Dalkavuk,

        Sahtekar,

        Münafık,

        Işığa düşman yarasa,

        Mevcutsa.

 

        Sonra toplanarak:

        İftira,

        Küfür,

Soysuzluk,

        Ve ihanet tezgahlarında,

        Dokumuşlar bir kumaş

        Şu Batıcılık denen şeye,

        Dikilmiş gelinlik bir elbise.

 

        Bin kocadan arta kalan cadının,

        Süslü bir duvak ile,

        Kapatıp çirkin yüzünü.

        İşte size;

        Aydın,

        Çağdaş,

        Medenî,

        Ve bilmem neci

        Yeni bir nesil doğuracak bakire,

        Diye,

        Çıkarmışlar millet önüne.

 

        Meğer ne velûd imiş kahbe,

        Bakmadan kokmuş rahmine,

        Bir batında,

        Üçer, beşer.

        Başlamış doğurmaya,

 

        Tüm ehl-i batıl bağrına basmış,

        Bu yeni veletleri,

        Onlara tahsis etmiş,

        İtina,

        İmkan,

        Ve bütün emekleri.

        Acayip olunca düzen,

        Acayip olurmuş işler,

        Değişmemiş kaide,

        Yine de öyle olmuş,

        Büyük bir itina ile,

        Büyütülen bu gençler:

        Ne ana,

        Ne baba,

        Ne de ecdada,

        Benzer yanları yokmuş.

        Her basılan bağıra,

        Zehirli iğne sokmuş.

 

        Anaç da hayret etmiş,

        Bu acayip mahluka,

        Fikret’in lisanından

        Feryat etmiş Haluk’a,

        Ne çare;

        Allah’ı inkar eden felsefe,

        Nakşedilmiş beynine.

        İnsandır nihayet,

        Kul olmak ister birine,

        Halık’ı, Peygamber’i öğretilmeyince.

 

        Önce kul olmuş maddeye,

        Sonra da köksüz bir ideye,

        Bu esnada biri,

        Tutarak elinden,

        Götürmüş bir puthaneye,

        İşte aradığın:

İlah,

        İde,

        Özgürlük,

        Hepsi sencileyin.

 

        Ateizm rahminde,

        Geçirince bir evrim,

        Başlamış, devrim üstüne devrim.

        Ve ilk işi olmuş

        Anacı yemek,

        İş bu veledin.

 

        Gün olur, harman olur.

        Herkes ettiğin bulur.

        Su akar,

        Zaman geçer.

        İnsan yolunu seçer.

        Ne güzel söylemiş,

        Söyleyen kişi:

        Rüzgar eken, fırtına biçer.

        ***

 

Aziz kardeşim! İslâm düşmanlarının taktiklerinden biri de, para, makam, mevki gibi çeşitli vaatlerle elde ettikleri kişiler  vasıtasıyla müslümanları içten çökertmektir.

İslâm düşmanları bu taktiklerinde epeyce bir başarı da sağlamışlardır.

Amerika ve Avrupalılar, İslâm ülkelerinin çeşitli merkezlerinde pek çok kolej açtılar. Maalesef bu okullara, müslüman aileler büyük rağbet göstermiş ve çocuklarını buralarda okutmayı bir ayrıcalık, bir çağdaşlık sanma gafletinde bulunmuşlardır.

Bu kolejlerde Batılı gibi yetiştirilen, Batı hayranlığı aşılanan gençlerden bir kısmı dinlerine, tarihlerine ve milletlerine bilerek veya bilmeyerek ihanet etmişlerdir.

Şair Tevfik Fikret, Abdülhamid düşmanı bu zavallı, oğlu Haluk’u çeşitli hayallerle bu kolejlerde okutmuş, sonunda bu çocuk hristiyan olmakla kalmamış, papaz olmuş ve Amerika’da bir mürted, bir papaz olarak ölmüştür.

620 yıllık muhteşem Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı, Batı, Avrupa hayranı Jöntürkler, İttihad Terakkiciler ve Balkan serserilerinin ihanetleri ile olmuştur.

Bugün İslâm âleminin perişanlığı, yahudi, Amerika, batı ya da komünist  ülkelerinin baskı, zulüm ve soykırımları ile karşı karşıya kalmaları, o batıcı, o cahil, ilkel, okumuş cahillerin gafletleri ve ihanetleri sebebiyledir.

Aziz kardeşim! Hiç vakit kaybetmeden gayret kuşağını kuşanacak, gece gündüz demeden hiçbir engel tanımadan çalışacak, İslâm’ı bilen, yaşayan, bilinçli ve Allah yolunda, İslâm yolunda şehadete susamış yeni nesiller yetiştirmek için bütün imkanlarımızı seferber edeceğiz. Böyle gençler yetiştirelim ki, misyoner çalışmalarına, İslâm düşmanlarının tahribatına set çekelim. Sonra da karşı ataklar yapıp, küfür, şirk ve nifak cephesinin saflarını yararak, onların yıllarca içimizde yaptığı tahribata karşılık biz onların içinde, onların kurtuluşu ve hidayeti için çalışalım.

Bunun için:

Konuşabilenler konuşacak,

Yazabilenler yazacak,

Maddî yardım yapabilen yardım yapacak.

Bunları yapamayanlar, bu hizmeti yapanlara engel olmayacak, teşvik edecek, destek olacak, her zaman yanlarında bulunacak.

Buna da güç yetiremeyenler dua edecekler.

Böylece bir davet ordusu teşekkül edecek,

Ya gafletle, ya dünya sevgisiyle, ya makam mevki hırsıyla, ya da çeşit çeşit manevî hastalıklarla, yahut da küfür, şirk ve nifakla taşlaşmış kalpler İslâm’ın hayatbahş hakikatleri ile, imanın, tevhidin nuruyla yeniden dirilecektir. Böylece Peygamberimizin, canımız, cananımız, efendimiz, âlemlere rahmet Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin kutlu izine düşülecek, O’nun rehberliğinde gönüller âleminin fethine çıkılacak, biiznillahi Teâlâ muzaffer olunacaktır.

Allah yolunda savaşırken, davet yapılırken öldürülmek bir mağlubiyet değil, bilakis bir zaferdir. Çünkü şehadet, Allah indinde büyük bir mazhariyet ve cennet müjdesidir.

Müslümanın zahirî mağlubiyeti de bir zaferdir, hayatta kalırsa gazi, ölürse şehittir.

Bu yolda peygamberler, sâlih, muttakî müslümanlar nice çileler çekmiş, zulümlere, işkencelere maruz kalmışlardır. Hatta bir kısmı öldürülmüşlerdir.

Zekeriya aleyhisselam ve oğlu Yahya aleyhisselam azgın Yahudiler tarafından öldürülmemişler miydi?

Nice sahabe-yi kiram, tabiin, Zâlim Haccac’ın ve benzeri zâlimlerin eliyle şehit edilmemişler miydi?

Kerbelâ’yı bir düşün. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sevgili torunu Hz. Hüseyin radıyallahu anh ve aile efradından bir kısmı Kerbelâ Çölü’nde İbni Ziyad tarafından şehid edilmemiş miydi?

Sahabenin büyüklerinden Abdullah bin Zübeyr, tabiin büyüklerinden Said bin Cübeyr, Haccac tarafından şehid edilmemişler miydi?

Bu Said ki, öldürüldüğünde, İmam Ahmet bin Hanbel O’nun hakkında şöyle demişti:

“Said öldürüldü. O Said ki, yeryüzünde O’nun ilmine muhtaç olmayan tek bir müslüman yoktur.”

Abdullah bin Zübeyr, Haccac ordusu tarafından kuşatılıp Mekke’de mahsur kaldığı zaman şöyle demişti:

“Vallahi Hak sahibi zelil olmaz. İsterse bütün dünya üstüne gelsin. Vallahi batıl ehli aziz olmaz. İsterse şakağından ay doğsun.”

Aziz kardeşim! Bu mesajı çok iyi alalım. Ehl-i batılın geçici galibiyetlerine, elindeki imkanlarına bakıp zaafa düşmeyelim. Onların aşağılık dünyalıklarına asla imrenmeyelim.

Bak, Rabb’imiz ne buyuruyor, kulak verelim. Can kulağıyla dinleyelim:

“(Rasulüm!) İnkarcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın.

O, azıcık bir menfaattir. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O, varılacak ne kötü bir yerdir.” (Âl-i İmran 196-197)

İslâm davetçisi:

Asla dünyaya rağbet etmez.

Dünyacıların elindeki geçici imkanlara asla imrenmez.

Onu davet yolundan hiçbir şey engellemez.

Aziz kardeşim!

Maddî hayatın dört unsuru vardır:

Toprak,

Su,

Hava,

Ateş.

Bunlarsız maddî hayat mümkün değildir.

Manevî hayatın da dört unsuru vardır. Bunlar da:

İman,

İlim,

Amel,

Tebliğ.

 

İslâmî hayat bunlarsız olamaz. Bunlar olmadan İslâmî bir toplum, bir saadet toplumu oluşturulamaz.

Şu hususu da asla aklımızdan çıkarmayalım:

Bir müslüman, Allah Teâlâ’ya, Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme, İslâm ahkamına ne nisbette boyun eğiyor, teslim oluyorsa, o kadar hürdür. Çünkü:

Allah Teâlâ’ya,

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme,

İslâm ahkamına boyun eğen, teslim olan bir müslüman, diğer bütün bağlılıkları nefse, şeytana, dünyaya, fanilere bağlı bütün zincirleri kırarak gerçek hürriyete kavuşur.

Bir müslüman, Allah Teâlâ’dan ne nisbette korkuyorsa o nisbette cesurdur. Yani Allah Teâlâ’dan en çok korkan bir müslüman, en cesur, en kahraman müslümandır.

Çünkü Allah’tan tam manasıyla korkan bir müslüman hiçbir şeyden korkmaz.

Ne zâlimin zulmü,

Ne ölümle tehdit edilmek,

Ne zindanlar,

Ne rızık endişesi,

Ne asrın tağutları, asrın nemrutları,

Ne de her hangi bir teknolojik, ekonomik, askerî güç...

Gerçek bir müslüman, kâmil bir mü’min bütün tedbirleri aldıktan sonra “Tevekkeltü alallah -Allah’a dayandım. O’na güvendim.” deyip gayret kuşağını kuşanarak hizmete koyulur.

Şu kıssayı ibretle, dikkatle teemmül edelim. Bak neler olmuş:

Buhtunnasr, Danyal aleyhisselamın zindana atılmasını emretti. Zindana da günlerce aç bırakılmış iki arslan koymuşlardı. Aç arslanlar Danyal aleyhisselamı parçalayıp yesinler diye...

Beş gün sonra zindanın kapısını açtılar. Zâlim Buhtunnasr’ın zâlim askerleri dehşet ve hayretle irkildiler. Bir de ne görsünler, Danyal aleyhisselam namaz kılıyor. Aç arslanlar da zindanın bir köşesinde yatmışlar uslu uslu duruyorlar. Danyal aleyhisselama hiçbir zarar vermemişler.

Danyal aleyhisselamı zindandan çıkarıp Buhtunnasr’a getirdiler.

Buhtunnasr:

- Zindana atıldığında ne yaptın da arslanlar sana bir şey yapmadı?

Danyal aleyhisselam, zindana atıldığı zaman Allah Teâlâ’ya şöyle hamdettiğini söyledi:

- Kendisini zikredeni unutmayan Allah’a hamdolsun.

Kendisine tevekkül edeni başkasına bırakmayan Allah’a hamdolsun.

Çarelerimiz tükendiği zaman tek dayanağımız olan Allah’a hamdolsun.

Amellerimize güvenimiz olmadığı vakit tek ümidimiz olan Allah’a hamdolsun.

Üzüntümüzden sonra sıkıntımızı gideren Alah’a hamdolsun.

Güzel amele karşılık güzel mükafat veren Allah’a hamdolsun.

Sabırla dertlerden ve belâlardan kurtaran Allah’a hamdolsun.

Aziz kardeşim! Bizler de ister nimet içinde yüzelim, ister çeşit çeşit mihnet çekelim, belâ ve musibetlere düçar olalım; Allah Teâlâ’dan gelen ister belâ sûretinde, ister nimet sûretinde olsun, her halukarda devamlı olarak Allah Teâlâ’ya hamdedelim, şükredelim, sabredelim. Hem de Eyyûbcasına, Rahimecesine bir sabır, bir şükür, bir hamd...

İşte o zaman marifet güneşi tulû edecek, hakikat pınarları çağlayacak, yakin meyveleri derlenecek, hiçlik şerbeti içilecektir.

Biiznillahi, bilütfullahi Teâlâ.

a a a

 

Medyen ve Eyke’nin helakı

 

Medyen, İbrahim aleyhisselamın üçüncü hanımı Katurah’tan olan oğludur.

Medyen ve ahfadı, şimdiki Ürdün topraklarında bulunan Maan şehri civarı, kuzeyde Filistin’e, batıda Akabe Körfezi’ne doğru uzanan mıntıkaya yerleşmişlerdir. Daha sonra bu bölgeye Medyen adı verilmiş, burada meskun olan halka da Medyen halkı denilmiştir. Elbette burada yaşayan halkın tamamı Medyen’in torunları değildi.

Medyen ve Eyke’ye peygamber olarak gönderilen Şuayb aleyhisselam, Medyen’in birkaç göbek sonraki torunlarındandır.

Eyke, kuzey Arabistan’ın batısında Kızıldeniz sahillerinde Medyen topraklarına bitişik olan bölgeye verilen addır.

Eyke, sık ağaçlık, orman demektir.

Şuayb aleyhisselam, her peygamber gibi, peygamber olarak gönderildiği Medyen ve Eyke halkını putperestliği bırakıp, tevhide hak dine davet etti. Şuayb aleyhisselam çok güzel konuşurdu. Onun için ona, “Hatibü’l Enbiya- Peygamberlerin Hatibi” denir. Şuayb aleyhisselam Musa aleyhisselamın kayın pederidir. Kızı Safure’yi onunla evlendirmiştir. İnşaallah bu hadiseyi Musa aleyhisselam kıssasında anlatacağız.

Kendisine bir kitap verilmemişti. Onun için kendisinden önce ceddi alası Hz. İbrahim aleyhisselamın şeriatı üzere amel eder, insanları da İbrahim aleyhisselamın şeriatına davet ederdi.

Şuayb aleyhisselam:

Orta boylu, buğday benizli idi.

Hatib’ül Enbiyadır.

Farz ve nafile olarak çok namaz kılardı.

Peygamber olmadan önce de güzel ahlakı, doğruluğu, merhameti yardım severliği ile kavmi tarafından çok sevilirdi.

Ölçü ve tartı hususunda çok dikkatli idi.

Çok ağlardı. Hatta çok ağlamaktan gözlerini kaybetti. Fakat Allah Teâlâ O’na gözlerini yeniden iade etti.

Peygamber olarak gönderildikten sonra, O’nun bu güzel hasletlerinden dolayı kavminin bir kısmı hemen iman etti. Fakat büyük bir kısmı inat etti, inkar etti. Tebliğin devam ettiği ileriki yıllarda da O’nunla alay ettiler, hakaret ettiler. Çeşit çeşit  kötülükler yapmaya başladılar. Civar beldeler halkından O’nun peygamber olarak gönderildiğini duyup, iman etmek için gelen kişilerin yollarını kesmeye, onları Şuayb aleyhisselamın huzuruna çıkmaktan menetmeye çalıştılar. Şuayb aleyhisselamın kabilesi Medyen ve Eyke halkı içinde güçlü bir kabile olduğu için, O’na işkence ve zulümde daha ileri gidemiyorlar. Fakat Şuayb aleyhisselamı:

- Ey Şuayb! Seni içimizde zayıf görüyoruz. Eğer kabilen olmamış olsaydı, Seni taşlar öldürürdük, diye tehdit etmekten de geri durmuyorlardı.

Şuayp aleyhisselam da:

- Ey kavmim! Size göre kabilem Allah’tan daha mı üstün ki, O’nu arkanıza atıp unuttunuz, diyordu.

Şuayb aleyhisselamın kavminin yapmış olduğu kötülüklerin bir kısmı şunlardır:

• Putperest idiler.

Daha önceleri İbrahim aleyhisselamın Hanif dini üzere yaşayan mü’minlerdi. Zamanla yoldan çıktılar, sapıttılar. Türlü türlü kötülükler yapmaya başladılar. Sonunda tevhid dinini bırakıp putperest oldular.

•Başkalarının malını alırken fazla fazla tartarak alırlar, kendileri satarken eksik tartarlardı. Bazı rivayetlere göre iki çeşit terazi kullanırlardı.

Medyen ve Eyke halkı ticaretle meşgul olurdu. Ayrıca Eykeliler ziraat işleri de yaparlardı. Eyke toprakları çok verimli idi. Çeşit çeşit meyve ağaçları vardı. Çok bol ve çok leziz meyveleri olurdu. Çeşit çeşit sebzelerin yetiştirildiği bağ ve bahçeleri, türlü türlü hububatın ekilip dikildiği geniş tarlaları vardı.

Bütün bu zenginliklerine rağmen müşteriyi aldatmak için  tartıda çeşit çeşit hileler yaparlardı.

• Yol kesici idiler. Yollara çıkıp, yolcuların mallarını ya gaspederler, ya da çok ucuz pahaya satın alırlardı.

• Şuayb aleyhisselam peygamber olarak gönderildikten sonra da pek çoğu onu inkar ettiler, putperestlikte inat eden münkirlerdi.

• Şuayb aleyhisselama ve O’na inananlara çeşit çeşit eziyet ve işkence yaparlardı.

• Şehir dışında yollara otururlar, Şuayb aleyhisselamla görüşmeye gelenlere mani olurlar, O’nun aleyhinde olmadık iftiralarda bulunurlardı.

Hülasa, her inkarcı, putperest, dünyacı, maddeci kavimler gibi, onlar da elde ettikleri dünyalıkları gözlerinde büyüttüler. Zengin olmak, iktidarda bulunmakla her şeye hâkim olacaklarını zannettiler. En üstün, en güçlünün kendileri olduğu hatasına düştüler. İnkarları, küfürleri, inananlara yaptıkları zulüm ve işkenceleri neticesinde helak olup giderken gerçek güç ve kuvvet sahibinin kim olduğunu gördüler, ama iş işten geçtikten sonra...

“Allah’tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur.”

Ah keşke, zâlimler, kâfirler, müstebit despotlar, ahmak münkirler bunu bir bilselerdi.

Medyen ve Eyke’de her türlü kötülük revaçta idi. Halk tam bir ahlakî çöküntü içinde idi.

Şuayb aleyhisselam işte böyle bir kavme peygamber olarak gönderilmişti.

Bu azgın kavme:

- Tartılarınızda hile yapmayın.

Haksız yere insanların mallarını gasbetmeyin.

Haksız kâr yollarına sapmayın.

Putlara tapmayın, diye nasihat ettikçe onlar da:

- Normal bir kârla zengin olunur mu?

Babalarımızın taptığı putlara tapmamamızı,

Mallarımız hususunda dilediğimiz şekilde davranmamamızı bize senin dinin mi emrediyor? Halbuki sen yumuşak huylu ve çok akıllı birisin, diyorlardı

Zamanımızdaki bir kısım ahmaklar da, ”faizsiz ticaret mi olur?” demiyorlar mı? Gerek Medyen ve gerekse Eyke halkının büyük bir bölümü iman etmediler ve hatta her kâfir, her ahmak kavim gibi bizi kendisi ile korkuttuğun azabı getir, demek cüretinde bulundular.

Allah Teâlâ da:

Medyen halkını gökten gelen korkunç bir sayha ile, Eyke halkını da buluttan yağan müthiş bir ateşle helak etti.

Şöyle ki:

Şuayb aleyhisselam, daha önceki kavimlerin başına gelen musibetleri hatırlatarak kavmini ikaz ediyor, şayet putperestliği terk edip tevbe ederek iman etmezlerse kendi başlarına da azap ineceğini haber veriyordu.

Fakat kavim azdıkça azıyor, iman etmek şöyle dursun, Şuayb aleyhisselamı ve O’na iman edenleri tekrar eski dinlerine dönmeye davet ediyor ve çeşit çeşit tehditlerde bulunuyorlardı.

Şuayb aleyhisselam:

“Ey kavmim! Sakın bana karşı olan düşmanlığınız, Nuh Kavmi’nin veya Hud Kavmi’nin yahut Salih Kavmi’nin başlarına gelenler gibi, size de bir musibet getirmesin. Lut Kavmi de sizden uzak değildir.

Rabb’inizden bağışlanma dileyin. Sonra O’na tevbe edin. Muhakkak Rabb’im çok merhametlidir. (İnananları) çok sever.” (Hud 89-90)

Kavmin reisleri durumunda olanlar, mevcut şirk ve küfür düzeninde çıkarları olanlar, Şuayb aleyhisselamın bu davetine icabet etmedikleri gibi, O’nu şöyle tehdit ettiler.

“Dediler ki: Ey Şuayb söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde Seni cidden zayıf görüyoruz. Eğer kabilen olmasa seni mutlaka taşla öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin.” (Hud 91)

Bunun üzerine Şuayb aleyhisselam şöyle dedi:

“Ey kavmim! Size göre benim kabilem Allah’tan daha mı şerefli ki, O’nu (Allah’ın emirlerini) arkanıza atılmış (değersiz) bir şey kabul ediyorsunuz? Şüphesiz Rabb’im yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır.

Ev kavmim! Elinizden geleni yapın. Ben de (vazifemi) yapacağım. Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyorum.” (Hud 92-93)

Artık son söz söylenmiş ve Allah Teâlâ’nın hükmü beklenmektedir. Çünkü Medyen halkının büyük bir çoğunluğu azabı hak etmişti.

Medyen halkı gelecek azaptan gafil bir şekilde şirk, küfür, türlü türlü azgınlıklar içinde yaşıyor, kötülüklerde ısrar ediyordu. Onlar bu halde iken Cibril-i Emin müthiş bir bağırış bağırdı ki, Medyen ülkesi büyük bir sarsıntı ile sarsıldı. Medyen halkı diz üstü yere çöküp kalarak helak olup gitti.

Şuayb aleyhisselam ve O’na iman edenler kurtuldular. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve O’nunla beraber iman edenleri bizden bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çakılakaldılar.

Sanki orada barınmamışlardı. Biliniz ki Semûd Kavmi Allah’ın rahmetinden uzak olduğu gibi, Medyen Kavmi de uzak oldu.” (Hud 94-95)

Medyen halkının bu kötü sonunu gören Şuayb aleyhisselam onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi:

“Ey kavmim! Ben size Rabb’imin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım.” (Araf 93)

Şuayb aleyhisselam peygamber olarak gönderildiği Eyke halkına da öğütler verdi. İmana davet etti. Yaptıkları kötülüklerden, putperestlikten vazgeçirmek için büyük bir mücadele yaptı. Onlar da Medyenliler gibi çok azı müstesna inkar, küfür ve kötülüklerde ısrar ettiler.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla itham etti.

Hani Şuayb onlara şöyle demişti: (Allah’a isyan etmekten) korkmazmısınız?

Bilin ki ben size gönderilmiş emin bir Rasulüm.

Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabb’i Allah’tır.

Ölçeği tam ölçün. Eksiltenlerden olmayın.

Doğru terazi ile tartın.

İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.

Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah)’dan korkun.” (Şuara 176-184)

Eykeliler bu nasihatleri dinlemediler. Akledip düşünmediler. Yaptıkları kötülüklerden, çeşit çeşit ahlaksızlık ve haksızlıklardan vazgeçmediler. O’nu yalancılıkla, büyücülükle  itham ettiler. Her münkir ahmağın yaptığını onlar da yaparak, büyük bir gaflet ve cehaletle doğru olduğunu ispatlaması için Şuayb aleyhisselamın gökten azap indirmesini istediler.

Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılıyor:

“Onlar şöyle dediler: Sen olsa olsa iyice büyülenmiş birisin.

Sen de bizim gibi bir beşerden başkası değilsin. Bil ki, biz Seni ancak yalancılardan sayıyoruz.

Şayet doğru söyleyenlerden isen, üstümüze gökten azap yağdır.

Şuayb: Rabb’im yaptıklarınızı en iyi bilendir, dedi.

Hülâsa, onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi.

Doğrusu bunda (alınacak) ders vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir.

Şüphesiz Rabb’in, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.” (Şuara 185-191)

Eykelilerin bu inatları ve putperestlikten vazgeçmemeleri üzerine Alah Teâlâ yedi gün devam eden çok sıcak rüzgarlar estirmeye başladı. Sıcaklık gittikçe şiddetlendi. Tahammül edilmez bir hal aldı. Eyke halkı, bu şiddetli sıcaklardan korunmak için ağaçların gölgeleri altında, akarsuların başlarına toplanıyorlardı. Fakat bir türlü serinlenemiyorlardı. Çünkü sıcaktan dere ve ırmak suları kaynıyordu.

Nihayet bir bulut çıkageldi. Halk bulutun altına koşuştu. Gelen bulutun bir yağmur bulutu değil, bir azap bulutu olduğunu ne bilsinlerdi? Bu zâlim, bu gafil ahmaklar, gölgesinde serinlemek için bulutun altına toplanmışlardı.

İşte tam o sırada buluttan Eykeliler’in üzerine ateşler yağmaya başladı. Buluttan yağmur yerine ateş yağıyordu. Öyle ki, bu ateş Eyke’yi ve Eyke halkını yakıp harap etti. O mamur beldeler yanıp kül oldu. Böylece Medyen halkı Cebrail aleyhisselamın bir haykırışı ve zelzele ile, Eykeliler de buluttan yağan ateşle helak olup gittiler.

Devirlerinde yaşayan diğer milletlere ve kendilerinden sonra kıyamete kadar gelecek bütün topluluklara, insanlara bir ibret, bir ders olacak şekilde, kötü bir sonla tarih sahnesinden silinip gittiler.

Rivayete göre, Şuayb aleyhisselam bu hadiseden sonra kendisine inanan mü’minlerle beraber Mekke’ye gidip yerleşti ve orada vefatına kadar ibadetle meşgul oldu.

Şuayb aleyhisselam ile Medyen halkı arasında geçen kıssa Âraf ve Hud surelerinde şöyle zikredilmektedir:

“Medyen (halkına) da, kardeşleri Şuayb’ı (peygamber olarak gönderdik) dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Size Rabb’inizden açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.

Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak öyle her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de o sizi çoğalttı. Bakın ki bozguncuların sonu ne olmuştur.

Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allah aranızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hâkimlerin en hayırlısıdır.

Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle inananları memleketimizden çıkaracağız. Yahut dinimize döneceksiniz. (Şuayb) dedi ki: İstemesek de mi (bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz)?

(Andolsun ki) Allah bizi ondan (kâfirlikten) kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek, Allah’a karşı iftira etmiş oluruz. Rabb’imiz Allah’ın dilemesi müstesna, geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabb’imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a dayanırız. Ey Rabb’imiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.

Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Eğer Şuayb’e uyarsanız, o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız.

Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü donakaldılar.

Şuayb’ı yalanlayanlar sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Asıl ziyana uğrayanlar Şuayb’ı yalanlayanların kendileridir.

Şuayb onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim! Ben size Rabb’imin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım.” (Araf 85-93)

“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik) dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için ondan başka ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zira ben sizi bolluk (refah) içinde görüyorum ve ben gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.

Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.

Eğer mü’min iseniz Allah’ın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim.

Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları) bırakmamızı, yahut mallarımızda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Hakikaten sen yumuşak huylusun, çok akıllısın (böyle şeyler yapmaman gerekir dediler).

Şuayb dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabb’imden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana, tarafından güzel bir rızık vermiş ise buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerde aksini yaparak aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.

Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nuh Kavmi’nin veya Hud Kavmi’nin, yahut Salih Kavmi’nin başlarına gelenler gibi size de bir musibet getirmesin. Lut Kavmi de sizden uzak değildir. (Onlar yakın zamanda helak oldular. Onların başına gelen felaketten ibret almıyor musunuz?)

Rabb’inizden af dileyin. Sonra O’na tevbe edin. Çünkü Rabb’’im çok merhametlidir. (Mü’minleri) çok sever.

Dediler ki: Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf görüyoruz. Eğer kabilen olmasa seni mutlaka taşla öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin.

(Şuayb) Ey kavmim! Size göre benim kabilem Allah’tan daha mı şereflidir ki, onu (Allah’ın emirlerini) arkanıza atılmış (değersiz) bir şey kabul ediyorsunuz? Şüphesiz ki Rabb’im yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır, dedi.

Ey kavmim! Elinizden geleni yapın, ben de (vazifemi) yapacağım. Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyorum.

Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve onunla beraber iman edenleri bizden bir rahmetle kurtardık, zulmedenleri ise korkunç bir sayha, bir haykırış yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar.

Sanki orada barınmamışlardı. Biliniz ki , Semûd Kavmi (Allah’ın rahmetinden) uzak olduğu gibi, Medyen Kavmi de uzak oldu.” (Hud 84-95)

 

KISSADAN HİSSELER

 

Aziz kardeşim! Biz müslümanlar ve bütün insanlar için, Şuayb aleyhisselam kıssasından alınacak bir çok hisse vardır.

Bütün peygamberler gönderildikleri kavimlerin öncelikle putperestlikten, sonra da yapmış oldukları kötülüklerden, ahlaksızlıklardan vazgeçmeleri, iyi bir insan, iyi bir mü’min olmaları için mücadele etmişlerdir.

Şuayb aleyhisselamın gönderildiği Medyen ve Eyke halkının da putperestlikleri yanında yapmış oldukları en belirgin kötülükler:

- Ölçü ve tartıda hile yapmaları,

- Yol kesici olmalarıdır.

Şuayb aleyhisselam, bu ve benzeri kötülüklerle mücadele etti. Yılmadı, bıkmadı, asla zaaf göstermedi. İnananlar kazandı. İnanmayanlar dünyada da, ukbada da kaybettiler.

1- Gerek Medyen halkı ve gerekse Eykeliler hem ticaretle, hem de ziraatle meşgul oluyorlardı. Verimli toprakları vardı. Başka beldelerde, bölgelerde yetişmeyen çok nadide meyve, sebze ve hububat yetiştiriyorlardı.

Bütün bu imkanlarına ve zenginliklerine rağmen büyük bir dünya hırsları, daha çok zengin olma hırsları vardı. Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği bu zenginliklere, nimetlere şükretmiyorlardı. Onun için ölçü ve tartıda hile yapıyorlar, şehir dışına çıkıp, yol kenarlarına oturup, gelip geçen yabancı yolcuların mallarını ya gasp ediyorlar ya da çok ucuz pahaya satın alıyorlardı.

Putperestliklerinin, inkarlarının ve yapmış oldukları bu kötülüklerin cezasının nasıl olduğunu kıssadan öğrendik.

Demek oluyor ki:

Dünya hırsı,

Mal-mülk hırsı,

Kişiyi helaka sürüklüyor. Gözlerini köreltiyor, kalbini karartıyor da hakikatleri göremiyor, sonunda helak olup gidiyor.

Halbuki Allah Teâlâ biz müslümanları mal mülk, makam mevki, şöhret ve riyaset hırsından sakındırıyor.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah’ı zikirden alıkoymasın. Bunu kim yaparsa işte onlar hüsranda olanlardır.” (Münafikûn 9)

“Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokman 33)

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziraatçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir, sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” (Hadid 20)

Allah indinde dünyanın hiçbir değeri yoktur. Şayet Allah katında dünyanın bir değeri olsaydı, kâfirler, müşrikler ve münafıklar dünya hayatında bu kadar refah ve bolluk içinde yaşayamazlardı.

Bir karyenin, bir beldenin çöplüğünü düşününüz. Köpekler, kurtlar, kuşlar bu çöplüğe üşüşürler. O belde halkı için hiçbir değeri olmayan kokuşmuş artıklar, murdar olarak ölmüş ve oraya atılmış leşler için birbirleriyle hırlaşırlar, boğuşurlar.

İşte dünya da Allah katında bir çöplükten farksızdır. Dünyanın geçici menfaatleri için kalp kırmak, kavga etmek, çeşit çeşit cinayetler işlemek, akl-ı selim sahibi bir müslümana asla yakışmaz. Üç günlük dünya hayatı için ebedî hayatı harap etmek ne büyük bir felakettir.

Mal mülk, makam mevki, şöhret düşkünlüğü hiçbir müslümanın düşünce hayatında yer almamalı, Allah Teâlâ’ya kulluk yapmak, ibadet etmek, insanlara faydalı olmak için yaratılan insanoğlunun hayatı bu çirkin ve aşağılık düşünceler ve meşakkatlerle heder edilmemelidir.

İnsanoğlunun yaratılışından zamanımıza kadar işlenen cinayetler, yapılan kıtaller ve kötülükler hep bu dünya hırsından, mal mülk, makam mevki ve şöhret hırsından kaynaklanmaktadır.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“İki aç kurdun bir koyun sürüsüne dalıp verdiği zarar, mal ve şöhret hırsına kapılan kişinin, dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.” (Tirmizî)

“Âdemoğlunun iki dere malı olmuş olsa, üçüncü bir dere daha ister. Âdemoğlunun karın boşluğunu (mal hırsını) topraktan başka bir şey doldurmaz. Allah tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.” (Buharî, Müslim)

“Mal çoğaltanlar helak oldular. Ancak onu Allah’ın kullarına sarf edenler müstesna. Onlar pek azdır.” (Taberanî)

“Size cennet ehlini göstereyim mi? Onlar zayıf, başkaları nazarında değersiz kimselerdir ki, bir şey hakkında Allah’a yemin etmiş olsalar, Allah onların yeminini boşa çıkarmaz. Cehennem ehli ise, kibirli, gururlu, kimseyi beğenmeyen, şöhret düşkünü kimselerdir.” (Buharî, Müslim)

Dünya, yüzü duvakla örtülmüş, gelinlik elbise giydirilmiş bir acuzeye benzer. Duvak altındaki, gelinlik elbise içindeki acuzeyi fark edemeyenler duvağa ve elbiseye takılıp kalırlar, dünya gerçeğini kavrayamazlar. Bir acuze için ömür boyu kavga eder dururlar.

Sûretlerin arkasındaki sîretleri, perdelerin arkasındaki gerçekleri, sahnelerin gerisindeki sahne yöneticilerini fark edebilmek gerekir. Aksi takdirde hem aldanır, hem de etrafımızdakileri aldatırız.

İnsanların yaratılışında mala, makama, şöhrete karşı bir meylin olduğu gerçeğini bilerek, bu meylin hırsa dönüşmemesi için çaba göstermeli, gayret etmeliyiz. Bunun için aile ocağını bir mektep haline getirmeli ve en iyi şekilde, en üstün bir düzeyde eğitimini yapmalıyız.

Dünya sevgisi, mal mülk, makam mevki, şöhret hırsı ve gayr-ı meşru kazançlar ile, İslâm’ın koyduğu hudutlar dahilinde çalışıp mal mülk sahibi olup, başkalarına muhtaç olmamanın, kazandıklarımızdan fazlasını Allah yolunda harcamanın farkını farketmeli, fark ettirmeliyiz.

Ehl-i hikmet:

Açık, gizli her yerde Allah’tan korkmayı,

İnsanların hakkında hayır konuşmayı, hayır nasihatte bulunmayı.

Helal kazanmayı, helal lokma yemeyi öğütlemekte, böyle yapanların, bu öğütlere kulak verenlerin makam mevki, mal mülk ve şöhret hırsından sâlim kalacaklarını ifade etmektedirler.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Ümmetimin üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zaman beş şeyi sevecekler, diğer beş şeyi de unutacaklardır:

• Dünyayı sevecekler,

Ahireti unutacaklar.

• Evleri, köşkleri sevecekler,

Mezarı unutacaklar.

• Malı sevecekler,

Mahşerdeki hesabını unutacaklar.

• Dünya kadınlarını sevecekler,

Cennet hurilerini unutacaklar.

• Kendi nefislerini sevecekler,

Allah’ı unutacaklar.

 

Onlar benden uzak, ben de onlardan uzağım.” (Münebbihat)

Aziz kardeşim! İbret alalım, hisse alalım, kendimiz için ders çıkaralım. Hadis-i şerifte zikredilen hususlara çok dikkat edelim. Allah’ı unutmayalım, O’nu unutup da, O’nun da unutturduklarından olmayalım.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar fasıklardır.” (Haşr 19)

2- Her müslüman bilhassa ticaretle meşgul olanlar, ölçü ve tartılarında çok dikkatli olmalıdırlar.

Ölçü ve tartıda hile yapmak, başkasının hakkını gasbetmek, hırsızlık yapmaktır. Kul hakkı yemektir.

Kul hakkı yemek ise büyük günahlardandır.

Maalesef bir çok konuda olduğu gibi kul hakkı konusunda da İslâmî hassasiyetimiz büyük ölçüde zaafa uğradı.

Kul hakkı maddî, manevî bir çok sahayı kaplar.

Mesela bir müslümanın:

Gıybetini yapmak.

Hakkında asılsız iddialarda bulunmak.

İftira etmek.

Hakaret etmek.

Alay etmek.

Kalbini kıracak söz ve davranışlarda bulunmak.

Gıyabında müdafaa etmemek.

Harîmine kötü gözle bakmak.

Müslüman kardeşliği, akrabalık, komşuluk, arkadaşlık haklarına riayet etmemek gibi.

Beşerî münasebetlerimizdeki olumsuz davranışlar kul hakkına girer.

Bunun yanında:

Ölçü ve tartıda hile yapmak.

Aşırı kâr etmek.

Sermayede yalan söylemek.

Kalitesiz bir malı kaliteli diye satmak.

Malı satmak için alıcıya yalan söylemek.

Sahibinin haberi olmadan, bağından, bahçesinden meyve-sebze almak.

Başkasının malına zarar vermek.

Başkasına ait bir malı çalmak.

Başkasının müşterisini kandırıp kendi malını satmak gibi hususlarda maddî yönden kul hakkı yemek, başkasının hakkını gasbetmek manasına gelir.

Her müslüman Medyen ve Eyke halkının başına gelen musibetleri ve bu musibetlere sebep olan inkarcılık, ölçü ve tartıda hile yapmak, yol kesmek gibi kötülüklerin kötü sonuçlarını derinlemesine tefekkür edip, teemmül etmelidir.

Başımıza gelen musibetlerin sebepleri üzerinde inceden inceye düşünmeliyiz.

Çünkü musibetlerin bir kısım sebepleri vardır.

Bazı musibetler yaptığımız kötülüklerden,

Bazı musibetler imtihan olunmak için,

Bazı musibetler de kulun derecesini yükseltmek için zuhur eder.

Başımıza gelen musibetler yaptığımız kötülüklerden dolayı ise hemen tevbe etmeliyiz. Ayrıca sabır göstermeliyiz.

Musibetler bir imtihan için ise sabretmeli, imtihanı kazanmak için asla şikayette bulunmamalıyız.

Şayet düçar olunan musibet veya musibetler kulun Allah indindeki derecesinin yükselmesi için ise o zaman kula düşen sabretmek, asla şikayet etmemekle beraber, şükretmektir.

Kişi, başına gelen bir musibetin hangi çeşit bir musibet olduğunu çok iyi tefekkür eder, çok iyi teemmül ederse aşağı yukarı anlayabilir.

Artık kula düşen, ona göre hareket etmek, yapması gerekeni yapmaktır.

Aziz kardeşim! Her işimizi, her sözümüzü, her davranışımızı kontrol etmeliyiz.

Yaptıklarımızın, konuştuklarımızın, davranışlarımızın ve düşündüklerimizin hayır mı, şer mi olduğunu Hak terazisinde tartmalıyız. Tevbe etmek, pişman olmak, özür dilemek çok güzel hasletlerdir. Ancak pişmanlık duyacak, özür dileyecek işler yapmamaya gayret etmek daha güzel bir haslettir.

Bir işi yapmadan, bir sözü konuşmadan, bir davranışta bulunmadan önce,

Kur’anî esaslara uyup uymadığını,

Sünnet-i seniyyeye mutabakat edip etmediğini,

Ashab-ı kiramın, tabiin, tebe-i tabiin ve onların izinde yürüyen sâlihlerin yaşayışlarına uygun olup olmadığını kontrol edip ona göre hareket etmeliyiz. Uyuyorsa yapmalı, uymuyorsa, dünyevî yönden  zarara uğrasak bile o işten, o sözden, o davranıştan hemen sarf-ı nazar etmeliyiz.

Bilmeliyiz ki Allah için, dünyada zarar ve ziyana uğramak, ahiret için yapılan çok büyük bir ticaret, çok büyük kârdır.

Hevayı nefse uyup, dünyayı tercih etmek, Allah Teâlâ’ya asi olup, şeytana itaat etmek ise en büyük hüsrandır.

3- Kavim ve kabilesi Şuayb aleyhisselamı çok severdi. Ne zaman ki peygamber oldu, insanları imana davet etti, o zaman durum değişti. Şuayb aleyhisselamı kalben sevenler hiç tereddüt etmeden O’na tâbi oldular, iman ettiler.

Şeklen sevenler ise tâbi olmadılar, bir şaşkınlık geçirdiler, “bizim bildiğimiz ve sevdiğimiz Şuayb böyle olmamalıydı”, dediler.

Şuayb aleyhisselamı davasından vazgeçirmeye çalıştılar. Bunu başaramayınca da;

Ya eski putperestlik dinine döndürmekle,

Ya da yurdundan çıkarmakla tehdit ettiler.

Her zâlim, zorba mutlaka korkaktır ve güçten anlarlar. Onun için Medyen halkı Şuayb aleyhisselamı:

“Eğer kabilen olmasa seni mutlaka taşla öldürürüz.” diye tehdit ediyorlar, “Allah’tan değil, kullardan korktuklarını” itiraf ediyorlardı.

O bakımdan Hakkın hakim olmadığı bir toplumda, hak ve özgürlükleri koruyabilmek için güçlü olmak gerekmektedir.

Hakkın, İslâm’ın hakim olduğu bir toplumda ise güçlü olmakla zayıf olmanın bir farkı yoktur. Çünkü böyle bir toplumda güçlü olan, haklı olandır. Zahiren ne kadar güçlü olursa olsun zayıf olan, haksız olandır.

Aziz kardeşim! Görüyorsun ya ahmak putperestlerin işini, halini. Kendilerini inkar, küfür çeşit çeşit ahlaksızlık batağından kurtarmak, imanın yüceliklerine, ahlakın güzelliklerine davet eden, dünya ukba saadetine, ebedî kurtuluşa çağıran bir peygamberi, O’nunla beraber iman edenleri, kendi karanlık dünyalarına, ahlaksız, aşağılık, inkarcı yaşantılarına çağırıyorlar.

Bu ahmak münkirlerin durumundan ibret alalım da zamanımızdaki benzerlerinin faaliyet ve çabalarını dikkatle izleyelim, bize ne yapmak istiyorlar, bizi neye çağırıyorlar mütenebbih olalım.

Zamanımızın putperestleri, zamanımızın münkirleri de bizi, ilâh edindikleri çağdaş tağutlara, din edindikleri sapık, sakim ideolojilerine davet ediyorlar, ahir zaman nebisi efendimiz, canımız, cananımız, âlemlere rahmet Peygamberimizi bırakıp tapındıkları tağutları rehber edinmemizi istiyorlar.

İslâm’ı, Kur’an ve sünnetin değişmez prensiplerini kendi sapık ideolojilerine uyarsa kabul ediyor, uymazsa reddediyorlar. Bunu bir kısmı bilerek, bir kısmı cehaletinden dolayı yapıyor. Ama netice değişmez. Çünkü sonuçta inkar var. Küfür var. Allahümmahfazna.

Kendi inkarlarında, kendi sapıklıklarında da kalmıyor, inananları da kendileri gibi düşünmeye, kendileri gibi yaşamaya zorluyorlar. Hatta bu hususta baskı ve terör uyguluyorlar.

Aziz kardeşim! Uyanık olmazsak, arkadaş çevremizi iyi seçmezsek, ilmiyle amil, arif bir zatın eğitim halkasına dahil olmazsak, önce tereddüte düşer, sonra şüphelerin girdabına dalar, daha sonra da Allah korusun kendi inanç sistemimizi sorgulamaya kalkışabiliriz.

Geçmişteki olaylara bir bakalım, bir tefekkür edelim. Bozulmalar, sapmalar hep böyle başlamıştır.

Bundan dolayı Allah Teâlâ biz aciz kullarını ikaz ediyor ve şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe 119)

Evet. Her zaman sadıklarla beraber olacak, onlarla hemmeclis, hemhal olacak, onların hayatbahş öğütlerini can kulağıyla dinleyip kalp toprağımızı rahmet yağmurları ile sulayacak, marifet bahçeleri yetiştirip, tevhid ağacından hakikat meyveleri derlemeye gayret edeceğiz.

Peygamberimiz, efendimiz, canımız, cananımız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:

“Kişi arkadaşının dini üzeredir. Sizden her biriniz kiminle arkadaşlık yaptığına baksın.” (Tirmizî)

Atalarımız da: “Arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim.” demişlerdir.

Hülasa, Allah’a giden yolda, kötü rehberler, kötü âlimler yani ilmiyle amel etmeyenler, kötü yöneticiler, kötü insanlar, birer yol kesicidir. Onlarla beraber olmaktan, onlara tâbi olmaktan hazer etmeliyiz. Onlardan uzak durmalıyız. Çünkü bu gibiler kendileri sapık oldukları gibi, kendilerine tâbi olanları da sapıtmaya çalışırlar. Kendi sapık yollarını, doğru yol olarak telkin ederler.

Bu konuda büyük veli, arifi billah Hatem-i Esam kuddise sırruhu şöyle demektedir:

“Halktan beş şey istedim, fakat hiçbirini yapmadılar:

• Allah’a itaat edin, O’ndan başkasına kulluk etmeyin, dedim. Bu isteğimi yerine getirmediler.

• O zaman bana yardımcı olun, bunları ben yapayım, dedim. Bu hususta bana yardımcı da olmadılar.

• Ben Allah’a ibadet ve taat edeyim, beni taciz etmeyin, dedim. Bu konuda da arzumu yerine getirmediler. Beni taciz ettiler.

• Benim Allah yolunda kulluk ve hizmetimi engellemeyin, dedim. Önüme çeşit çeşit engeller koydular.

• Beni Allah’ın razı olmayacağı şeylere davet etmeyin. Davet ettiğiniz zaman gelmediğim için bana düşmanlık yapmayın, dedim. Beni dinlemediler, düşmanlık yaptılar.”

Aziz kardeşim! İşte böyle, Hakk’a davet edilirse yüz çeviren, kendisi batıla davet ettiği zaman icabet etmeyince de düşmanlık eden bir toplumda iyi insan, iyi müslüman olabilmek zorun zoru bir iştir.

Ancak:

Tam teslim olunur,

Sâlihlerle, sadıklarla beraber bulunulur,

Yol kesici kötü kişilerden ve kötülüklerden uzak durulur,

Bütün işlerimizde yalnız Allah Teâlâ’nın rızası gözetilir ise iyi insan, iyi müslüman olmak kolaylaşır ve kolaylaştırılır. İşte o zaman, halk içinde Hak ile beraber olma sırrı tecelli eder. Gerçek zühd, gerçek inziva tahakkuk etmiş olur. Biiznillahi Teâlâ.

Çok kötü bir çağda, kötülüklerin, inkar, küfür ve ahlaksızlıkların revaçta olduğu bir çağda yaşıyoruz.

Asırlar öncesinde, müctehid ulemanın yaşadığı, İslâm’ın hakim olduğu bir devirde bile Süfyan-ı Sevrî bir dostuna yazdığı mektupta insanların bozulduğundan şikayet ediyor. Ya bizim hâlimiz nice olur? O büyük veli, o büyük müctehid Süfyan-ı Sevrî’nin mektubu şöyledir:

“Sen öyle bir zamandasın ki, ashab-ı kiram o zamanı görmekten Allah’a sığınırlardı. Halbuki onlar ilim ve irfanca bizden çok üstün idiler. Bu zamanda bizim hâlimiz nice olur. İlmimiz az, sabrımız az, hayra davet edenler az, üstelik her taraftan kederler üzerimize üşüşmekte, insanlar gittikçe bozulmakta, kötüleşmektedir.”

Ey koca müctehid! Ey büyük Allah dostu! Ey Allah korkusundan yirmi yaşında iken beli bükülen, saçı ağaran!

Sen ki, hayatında tek bir defa camiye giriş adabına lihikmetin unutarak uymadın, camiye sol ayağınla girdin de bu küçük hatandan dolayı hatiften bir sesle: “Ey Sevr! (Ey Öküz!)” diye uyarıldın. Onun için kendine “Sevr” denilmesinden hoşlanır, herkesin böyle hitap etmesini isterdin.

Ya bizler ne yapalım ey gönüller sultanı! Nice günahlar işliyoruz. Hatta kebairler irtikap ediyoruz da değil hatiften bir sesle uyanıkken uyarılmak, rüyalarımızda bile ikaz olunmuyoruz.

Yoksa Rabb’imiz bizi unuttu mu? Yoksa nefsimizle baş başa mı bırakıldık? Medet! Medet! Ey yüce Rabb’imiz! Medet eyle bizlere, bizi bize, bizi nefsimize bırakma. (Âmin)

Bir hikmet ehli de yaşadığı zamandan şöyle şikayet etmektedir:

“Sakındığımız bu zaman öyle bir zamandır ki, onda Hakk’a yer yoktur. Zulüm ve taşkınlık ise hüsnü kabul görmektedir. Ne kör bellidir, ne sağır. Kötüler alkışlanmakta. Eğer bu devir değişmez, böyle devam ederse, böyle bir zamanda ölene ağlanmaz, doğana sevinilmez olur.”

İşte zaman bu zamandır. Devir o devirdir. Bu devri değiştirmek için çaba sarfetmez, kötülüklere kilit, iyiliklere anahtar olmazsak, zamanımızda yapılan zulümlerden, kötülüklerden, ahlaksızlıklardan mes’ul oluruz.

Ancak gücümüzün yettiğini yapar, bütün imkanlarımızı seferber ederek gece gündüz demeden, engellere, engellemelere aldırış etmeden yalnız Allah rızası için gayret kuşağını kuşanır, kulluğumuzun gereklerini yerine getirir, hizmete koyulursak, mazur olur, mesuliyetten kurtuluruz.

Aziz kardeşim! Haydi ayağa kalkalım. Üzerimizdeki gaflet, meskenet ve tembellik tozlarını silkeleyelim. Kalkıp yürüyüşe geçelim. Omuz omuza, gönül gönüle hep beraber Allah Teâlâ’nın izniyle bu kötü gidişâtı değiştirmek, bu kötülüklerin önüne geçmek, hakkı hakim kılmak, batılı ortadan kaldırmak için bir davet, bir cihat seferberliği yapalım.

4- Kıssadan öğrendik ki Şuayb aleyhisselam haşyetullahtan, Allah korkusundan çok ağlardı. O kadar çok ağlardı ki, bir kaç kere gözlerini kaybetti. Gözleri görmez oldu. Fakat Allah Teâlâ lütuf ve kereminden o sevgili kuluna gözlerini iade etti.

Ağlamak, ama hak için ağlamak, ağlayabilmek büyük bir lütfu ilâhîdir.

Çünkü gerçek Hak aşıklarının gözlerinden yaş dinmez. Tenhalarda, Allah Teâlâ ile başbaşa kaldıkları zaman sessiz gözyaşı dökerler. Onun için efendimiz, canımız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hakk’ın huzurunda ağlamamızı, ağlamıyorsak ağlıyor gibi yapmamızı tavsiye etmektedir. 

Ağlamak üç çeşittir:

• Gözün ağlaması.

• Kalbin ağlaması.

• Sırrın ağlaması.

Hak aşıkları her üç şekliyle de ağlarlar. Kalplerinin hüznü, kalplerinin ağıdı ise hiç dinmez. Çünkü onlar bilir ki, Allah Teâlâ mahzun gönüllere tecellî eder.

Sırrın ağlaması ise ruhu aşkullah ile hemhal olanların, Hak’tan gayriye meyil etmeyenlerin ağlamasıdır.

Allah Teâlâ arifi billah olan gerçek âlimlerin, Hak aşıklarının halinden şöyle haber vermektedir:

“Ağlayarak yüzüstü secdeye kapanırlar. (Kur’an okumak, Kur’an dinlemek) onların huşuunu artırır.” (İsra 109)

Haşyetullahtan Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh:

- Keşke ben bir kuş olsaydım.

Hz. Aişe radıyallahu anha:

- Keşke adım sanım olmasaydı.

Ebu Zer radıyallahu anh de:

- Keşke bir ağaç olsaydım, derler ve ağlarlardı.

Hz. Ömer radıyallahu anh o kadar ağlardı ki, gözyaşları yüzünde iki siyah çizgi meydana getirmişti.

Bir gün, “Muhakkak Rabb’inin azabı vukû bulacaktır.” mealindeki ayet-i kerimeyi işitti. O sırada devesi üzerinde bulunuyordu. Baygınlık geçirdi ve devesinden yere düştü.

Müsevver bin Muhrebe Kur’an-ı Kerim okumaya tahammül edemezdi. Bir gün bir kişinin:

“O gün ki, mücrimleri cehennem ateşine atarız.” mealindeki ayeti okuduğunu işitti. Ben muttakilerden değilim. Ben mücrimlerdenim dedi. O kişiye bu ayeti bir daha okumasını rica etti. O da okudu. Müsevver öyle bir feryat etti ki, bütün vücudu sarsıldı, yere düşüp can verdi.

Ömer ibni Abdûlaziz’e bir sabah cariyesi; bu gün acayip bir rüya gördüm, dedi.

Halife:

- Rüyanı anlat, dedi.

Cariye:

- Cehennem alev alev yanıyordu. Üzerine Sırat kurulmuştu. Halifeleri teker teker Sırat’ın başına getirdiler. Bu arada Abdulmelik bin Mervan’ı gördüm. Ona, hadi geç, dediler. O, Sırat’ı geçemedi, cehenneme yuvarlandı. Sonra Süleyman bin Abdulmelik’i getirdiler. O da geçemedi, cehenneme yuvarlandı. Cariye duraksadı, Ömer bin Abdülaziz,

- Hadi devam et, dedi.

Cariye şöyle devam etti:

- Sonra seni getirdiler.

Cariye bunu söyler söylemez Ömer bin Abdülaziz feryadı figana başladı. O kadar feryat edip ağlıyordu ki, kendinden geçip yere düştü.

Cariye durmadan bağırıyordu:

- Ey Emiral mü’minin! Vallahi, sen Sırat’ı selametle geçtin. Allah’a yemin ederim ki, sen cehenneme düşmedin.

Ömer ibni Abdülaziz de çok ağlayanlardandı.

Hak aşıklarının halini Nesimî ne güzel ifade eder:

        “Deryayı muhit cûşa geldi.

        Kevni mekan hurûşa geldi.

        Bezmiezel oldu aşikâr

        Arif nasıl etmez âh u zâr.”

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:

“Üç kimse vardır ki, onların gözleri cehennem ateşini görmeyecektir:

• Allah yolunda uyumayan göz.

• Allah korkusundan ağlayan göz.

• Haramlara bakmaktan sakınan göz.” (Taberanî)

Nuh aleyhisselamın asıl adı, Şakir idi. Haşyetullahtan dolayı çok ağladığından, çok ağlayan manasına Nuh denildi.

Bütün peygamberler öyleydi. Onlar Allah Teâlâ’nın en sevgili kulları oldukları halde, en çok onlar ağlardı.

Âlemlerin efendisi canımız, sultanımız, tek rehberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem:

“Benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız, az güler, pek çok ağlardınız.” buyurur;  secdelere kapanıp biz günahkar, biz asi ümmetinin affı için dua eder, secdelerini gözyaşlarıyla ıslatırdı.

Malik bin Dinar şöyle der:

“Beş şey bedbahtlığın alametidir:

• Ağlamamak.

• Katı kalp.

• Hayasızlık.

• Dünya hırsı.

• Allah’tan korkmamak.”

Yunus Emre’miz ne güzel söylemiş:

        “Bu dünyada bir ipsin,

        Gülme sakın, ağla gönül.

        Derdin dahi çoktur senin,

        Gülme gülme, ağla gönül.

 

        İşin gücün cevr u cefâ,

        Bu dünyada yoktur vefâ,

        Hani Muhammed Mustafâ,

        Gülme gülme, ağla gönül.”

Aziz kardeşim! Ağlamak, ağlamak, haşyetullahtan, muhabbetullahtan, aşkullahtan ağlamak. Kalp ummanını göz çeşmesinden çağlatmak.

Dünya için değil, dünyalık için değil, Allah için ağlamak, ne mutluluktur, ne lütuftur, mü’min bir kul için.

Bizim inancımızda, bizim medeniyetimizde, bizim gelenek ve göreneğimizde hep gözyaşı vardır.

Peygamberler başta olmak üzere,

Peygamber dostları, sahabiler,

Veliler, dervişler,

Arifler, aşıklar,

Salihler, sadıklar,

Muttakîler, râsih âlimler,

Gerçek mü’minler, gerçek kullar.

Hepsi kalp toprağını gözyaşları ile sulamışlardır.

İslâm toprakları, mü’min gönüllerden fışkıran baran-ı rahmet gözyaşlarıyla, Allah yolunda can vermiş milyonlarca şehidin “Allah Allah!” diye akan kanlarıyla sulanmış ve bereketlenmiştir. Onun için bu topraklar cennetten bir misal olmuştur. Onun için bu topraklar cennetten rayihalar taşırlar.

Aziz kardeşim! Merhum şairimiz, Mehmet Akif’imiz nasıl sesleniyor bir dinle:

        “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!

        Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

        Sen şehid oğlusun incitme yazıktır atanı.

        Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.”

Bu cennet vatanı canlarını vererek, kanlarını akıtarak, gözyaşları dökerek bize emanet eden ecdadımızı incitmemek için onları iyi tanımalıyız. Onların niçin can verdiklerini iyi idrak etmeliyiz. İdrak etmeliyiz ki gaflete düşmeyelim. Üç buçuk soysuzun ardından gitmemeliyiz. Üç buçuk soysuzun bu cennet vatanı talan etmesine, şehit kanlarıyla, gözyaşlarıyla yoğrulmuş, bu topraklar üzerinde horon tepmelerine, din düşmanlığı, müslüman düşmanlığı yapmasına müsaade etmemeliyiz.

Ahu zarla geçer gündüz geceler.

        Dilim söyler, kalbim seni heceler.

        Ağlaya ağlaya Şuaybcasına,

        Gözlerini feda etmiş niceler.

 

        Ey canımın canı, kapına geldim.

        Asrında yaşayıp hizmet dilerdim.

        O nurlu elinle kalp toprağıma

        Muhabbet tohumun saçmak dilerdim.

 

        Bu günahkar senden himmetin ister.

        Dileği odur ki, cemalin göster.

        Ey can! Bir bak şu perişan hâlime!

        Eşiğine başın koymuş bu kemter.

 

        Bir seher vaktinde çözüldü dilim.

        Kanatlanmak ister şu garip gönlüm.

        Feryat eder, figan eder durmadan

        Rabb’inden isteği şehiden ölüm.

 

a a a

 

Yüz kişinin kâtili bir tevbekâr

 

Ebu Said Sa’d b. Malik b. Sinan el-Hudrî radıyallahu anhden rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Sizden evvelkilerden bir adam vardı. Doksan dokuz kişiyi öldürmüştü. Dünya ehlinin en bilgin kimsesini sordu. Kendisine bir rahip gösterildi. Rahibe vardı ve doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için tevbe etmenin imkanı olup olmadığını öğrenmek istedi.

-Rahip:

- Yoktur, dedi.

Onu da öldürüp öldürdüğü kişileri yüze tamamladı. Sonra dünya ehlinin en âliminin kim olduğundan sual etti. Bir âlime gönderildi. Ona kendisinin yüz adam öldürdüğünü ve kendisi için tevbe (nin kabul) edilip edilmeyeceğini sordu.

O âlim kişi:

-Evet, onunla (insanla) tevbe arasına kim girebilir? Falan yere git, orada Allah’a ibadet eden birtakım kimseler vardır, onlarla beraber sen de ibadet et. Yurduna dönme. Zira orası fena bir yerdir, dedi. O kimse derhal yola çıktı ve yarı yola vardığında ona ölüm yetişti. Onun hakkında rahmet ve azap melekleri münakaşa ettiler.

Rahmet melekleri:

-(Bu adam) tevbekar olarak kalben Allah’a yönelerek geldi, dediler.

Azab melekleri ise:

-O hiçbir hayır işlemedi, dediler.

Onlara insan sûretinde bir melek geldi. Onu aralarında hakem yaptılar. O:

-İki yer arasındaki mesafeyi ölçünüz. Hangi tarafa daha yakın ise o oranındır, dedi. Melekler iki mesafeyi de ölçtüler. Gitmek istediği yere daha yakın buldular da onu rahmet melekleri alıp götürdü." (Buharî-Müslim)

Sahih-i Müslim’deki diğer bir rivayette:

"O (halkı) iyi olan köye bir karış daha yakın idi. O kimse oranın halkından kılındı." buyurulmuştur.

Diğer bir rivayette:

"Yüce Allah öteki karaya, uzaklaşmayı, beriki karaya da yaklaşmayı vahyetti.

Hakem:

-Her ikisinin arasını kıyaslayınız, dedi.

Gideceği yere bir karış daha yakın buldular da yarlığandı."

Diğer bir rivayette de:

"Göğsü ile o tarafa (iyilerin köyüne)  doğru yaklaştı." denilmiştir.

 

KISSADAN HİSSELER

 

Aslolan iyiliktir, iyilik yapmaktır. Kötülük ve kötülük yapmak arızîdir. Nitekim iman asıl; küfür, şirk ve nifak arızîdir.

Akıl sahibi her insana yakışan, asıl olanı, yaratılışına uygun olanı yapmaktır. Yani iman edip, imanın gereği olan iyi ameller işlemek, hayırlı hizmetlerde bulunmaktır.

Beşeriyet icabı, zaman zaman yanlış yapabilir, bazı hatalar irtikap edebiliriz. Böyle durumlarda ne yapmamız gerektiğini yüce İslâm dini açık seçik beyan etmiştir.

Yapılan günahtan dolayı peşîmanlık duyup hemen, vakit kaybetmeden tevbe etmek.

Bir daha böyle bir hataya düşmemek için azmetmek.

Hatalarımız, kusurlarımız küçük de olsa, günah işlemekte asla ısrar etmemek.

Rabb’imizin samimi tevbeleri kabul edeceğine inanarak, affolunacağımızdan asla ümit kesmemek.

Her müslüman bilmeli ki, günahımız ne kadar büyük olursa olsun, Allah Teâlâ’nın rahmeti çok daha büyüktür. Ve O’nun rahmeti bütün kainatı kuşatmıştır. Onun için O’nun rahmetinden, affından ümit kesilmez. Yeter ki biz  yaptığımız hatalara çok samimî bir şekilde, pişman olalım, tevbe edelim, Rabb’imize yönelelim.

1- Hadis-i şerifte Peygamberimiz, efendimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin bi’setinden önceki devirlerde yaşamış bir kişiden bahsedilmekte, ama o devirden ve o devirde câri olan şeriattan bahsedilmemektedir. Fakat zikri geçen kişinin, bir rahibe giderek tevbe etmesinin mümkün olup olamayacağını sorması, hadisenin peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile İsa aleyhisselam arasında geçen fetret devrinde vukû bulduğu izlenimini vermektedir.

Öncelikle kâtil ile rahip arasında geçen hâdiseyi tefekkür etmemiz, idrak aynamızda seyretmemiz gerekmektedir.

İlk bakışta görünen odur ki, öncelikle rahip, saniyen de kâtil hatâ etmişlerdir.

Râhip, Allah Teâlâ’nın af ve mağfiretini, kullarına karşı sonsuz merhametini kendi dar, sınırlı idrakiyle hudutlandırmak gibi kıt bir anlayışla kâtil ile Rabb’i arasına set olmak bönlüğünde bulunmuş, kâtil de Rabb’i ile kendi arasına dikilen bu engeli Rabb’inin yasak kıldığı bir yolla bertaraf etmiştir.

İnanan bir kula yakışan ve yapması gereken, Allah Teâlâ’nın koymuş olduğu sınırlara, ölçülere aynen, hiçbir değişiklik yapmadan uymaktır.

Allah Teâlâ’nın nizamında hiçbir eksiklik yoktur ki ona bir şey ilâve edesiniz. Hiçbir fazlalık yoktur ki, ondan bir şey çıkarasınız.

Kulların sözlerinde, ortaya koydukları düsturlarda ise her zaman yanlışlıklar, yanılmalar bulunabilir.

Doğru bir sözü, doğru bir sistemi, yanlış bir söz, hatalı bir sistemle ya da her zaman yanlış ve hatalı olma ihtimali olan bir şeyle düzeltmeye kalkışırsanız, netice olarak doğru olanı tahrif etmiş olursunuz.

İslâm öncesi semavî dinlerin tahrifi hep böyle olagelmiştir. Bir kısım nâdanlar şahsî mütalalarını, indî görüşlerini yahut da aşağılık çıkarlarını ön plana çıkararak ilâhî nizama müdahale etmişler, bu müdahaleler zaman geçtikçe bir ölçü, dinden bir mesele gibi telakkî edilmeye başlanmış ve böylece dinler tahrif edilmiştir.

Eskiler, "Beşer, şaşar." demişlerdir. Biz bir beşer olarak, asla şaşmayana bütün benliğimizle teslim olup, aklımızı, dinî vazifelerimizi, dünyevî işlerimizi en iyi bir şekilde, Rabb’imizin istediği doğrultuda yapmak için kullanmalıyız.

Aklımızı dinin değişmez esaslarına müdahale etmekte, tevil etmekte kullanırsak, hem kendimiz sapıtır, hem de etrafımızdakilerin sapıtmasına sebeb oluruz.

Aliyyül Havâs: "Beşer sözünün hatâdan, tahriften ya da çelişkiden sâlim olmayışının sebebi, dâimî uyanıklığın bulunmayışındandır. İşte bu yüzden kul, nice gaflet ve yanılmalara düçar olur." demektedir.

Allah Teâlâ ise hâşâ kul gibi midir?

"Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, Hayy ve Kayyum’dur. Kendisini ne uyku yakalar ne de uyuklama." (Bakara 255)

İşte kendisinden başka ilâh olmayan, bütün varlık âlemini yoktan var eden Rabb’imizin nizamı da her türlü noksanlıktan münezzehdir. Bize düşen onu iyi anlayabilmek, yüce hikmetlerini kavrayabilmektir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer (O) Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, O’nda bir çok tutarsızlık bulurlardı." (Nisa 82)

Kur’an üzerinde gereği gibi düşünebilsek, O’ndaki hakikatleri, hikmetleri gereği gibi anlayabilsek, biz müslümanlar ve bütün insanlık böyle olmayacaktık. Şu fâni dünya hayatında, cennetî bir yaşantı yaşayacaktık.

Ne zâlim olacaktı, ne de mazlum.

Müstekbirler, mazlumları ezemeyecekler, haklı olan zayıf da olsa güçlü olacak, güçlü olan şayet haksız ise adâlet karşısında güçsüz kalacaktı. Ta ki haklının hakkı, kendisinden alınana kadar.

Aziz kardeşim! Bu hususlara çok dikkat etmemiz, dinimizi çok iyi öğrenmemiz, Allah Teâlâ’nın koyduğu esaslara müdahale etmememiz gerekir. Allah Teâlâ her günahkârın tevbeyi nasuh ile yapacağı tevbeyi kabul edeceğini bildirmişken, O’nun rahmet ve merhametinin sınırsız olduğunu bilip dururken, Allah ile kullar arasına perde olmayalım. İnsanlara yeis değil, ümit vermeye çalışalım. Enes radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu rivayet etti:

"Allah Teâlâ: Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve mağfiret umduğun müddetçe senden sadır olan günahı mağfiretimle örterim. Hiç aldırış etmem. Ey Âdemoğlu! Şayet senin günahın bulutlara ulaşacak olsa, sonra bana istiğfar etsen seni yarlığarım. Aldırış etmem. Ey Âdemoğlu! Sen bana yer dolusu hatalar getirip, sonra bana bir şeyi eş tutmadan kavuşacak olsan, Ben de sana yer dolusu mağfiret ederim." (Tirmizî)

Rahip, kâtil ile Rabb’i arasına perde olmak istedi. Allah Teâlâ’nın kâtilin tevbesini kabul etmeyeceğine hüküm vermek gibi kendini aşan bir iş yaptı ve bu hatasını canı ile ödedi.

Zamanımızda da bir kısım kimseler bilgiçlik taslayarak çok cüretkarâne bir şekilde ilâhî hududları zorlayarak toplumu yanıltmaktadırlar.

Bir kısmı İslâm’ın ruhsat verdiği konularda bile müslümanları sıkboğaz etmekte,

Bir kısmı da müsamaha sınırlarını tavize dönüştürecek, İslâm’ın özünü zedeleyecek noktaya getirmektedir.

2- Zaman zaman ifade edildiği gibi niyyet çok mühimdir. Peygamberimiz, efendimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin, "Müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır." buyrukları malumdur.

O bakımdan niyetlerimize çok dikkat etmeliyiz. Çok küçük hizmetler, çok halis niyetlerle yapıldığı takdirde, Allah indinde çok büyük hizmetler yapmış gibi makbul olur.

Bir çok hayırlı işler vardır ki, bir müslüman olarak o hayırlı işi, o hayırlı hizmeti bütün samimiyetimizle yapmak isteriz de, gücümüz yetmez. İşte böyle durumlarda Rabb’imiz bizleri mahrum etmiyor. Halis niyetimizden dolayı bizi mükafatlandırıyor. O işi yapmış gibi kabul ediyor.

Aziz kardeşim! İşte biz böyle bir Rabb’in kuluyuz. En ufak bir hizmetimizi, halis niyetimizi zayi etmiyor, tadât edilemeyecek şekilde mükafatlandırıyor.

Adamın biri bir pınara uğruyor. Görüyor ki pınar başında dikili bir ağaç yok. Hayvanları bağlayacak bir nesne de bulunmuyor. Kendi kendine:

- Bir müslüman buraya hayvanıyla gelirse, onu bağlayacak bir şey yok. Su almak ya da içmek için hayvanını serbest bırakır, hayvan da kaçıp giderse müslüman kardeşim sıkıntıya düşer, der. Ve oraya bir kazık çakar. Pınar başına gelenler hayvanlarını bağlasın diye.

Bir müddet sonra başka bir müslüman pınara uğrar. Bakar ki oraya bir kazık çakılmış. Kendi kendine:

- Bir müslüman karanlıkta buraya gelirse, ihtimal ki kazığı görmez de ayağı bu kazığa takılır düşer. Bir tarafları kırılabilir, bir zarara uğrayabilir, deyip kazığı söker.

İki ayrı amel. Hem de birbirine zıt iki amel. Biri kazık çakıyor. Öbürü kazığı söküyor. Ancak her ikisinin niyeti de halis.

Birisi müslümanlar faydalansın diye kazık çakıyor. Diğeri müslümanlara zarar vermesin diye kazığı söküyor.

Bu hâlis niyetlerinden dolayı Allah Teâlâ her iki müslümanı da mükafatlandırıyor. Bu samimi niyetlerinden dolayı hoşnut oluyor.

Yüz kişinin katili olan bir kişi de yapmış olduğu bu cinayetlerden çok samimi olarak pişman oluyor. Tevbe ediyor. Kötülerin yaşadığı bir toplumdan, kendi memleketinden ayrılıp iyilerin yaşadığı bir beldeye hicret etmek için yola çıkıyor.

Aziz kardeşim! Şu samimi nedamete bakınız ki, yolda ölüm gelip çatınca yerde göğsü üzerinde sürünerek iyilerin yaşadığı beldeye daha yakın olmaya çalışıyor.

Allah Teâlâ da onu, bu samimi niyet ve tevbesinden dolayı affediyor. Mağfiret ediyor.

Ancak kötülükler, haramlar işlenirken:

"Ben bunu yaparken kötü bir kastım yoktu. İyi niyetle yaptım." denilemez. Bir kısım kişiler böyle azim bir hataya düşüyorlar. Allah Teâlâ’ya isyanda, günah irtikap etmekte, kötü niyetle yapmadım, gibi mazeretler geçerli olamaz.

Hayırlı olan, Allah indinde makbul olan niyet, Allah yolunda hayırlı hizmetler yapmak için yapılan niyetlerdir.

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

"Kim sıdk ve halis bir niyetle Allah’tan şehitlik mertebesini isterse, o kişi yatağında bile ölse, Allah onu şehitlerin yüce mertebelerine ulaştırır." (Müslim)

Hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere, hayırlı hizmetler yapmak için, halis niyetlerde bulunmak kişiye büyük bir ecir, büyük bir sevap kazandırmaktadır.

Öyleyse her hayırlı işi, her hayırlı hizmeti yapmak, Allah Teâlâ’nın istediği şekilde iyi bir kul olmak için halis, temiz niyet sahibi olmaya gayret edelim.

3- Hadis-i şeriften alacağımız bir hisse de şudur:

Kötülerin hakim olduğu, kötülüklerin, ahlâksızlıkların rağbet gördüğü bir toplumda, tebliğ, emri bil maruf nehyi anil münker yapamıyorsak, kötülüklere mani olamıyorsak, kendimizi ve aile efradımızı kötülüklerden koruyamıyorsak, böyle bir beldeden hicret etmemiz gerekmektedir.

Hiç değilse nefsimizi, aile efradımızı koruma altına almalıyız. Onları dinsizlik, ahlâksızlık, çeşit çeşit sapıklıklardan muhafaza etmeliyiz.

Hicret, müslümanın hayatında hep var olagelmiş bir vakıadır. Peygamberler başta olmak üzere nice âlim, ârif, hizmet erleri ya bulundukları beldede uğradıkları zulümlerden, tebliğ ve irşad imkanı bulamadıklarından, ya da başka beldelerdeki, ülkelerdeki insanlara tebliğ yapmak, onları dine dâvet etmek, yahut da onlara dinin hakikatlerini tedris etmek için hicret etmişlerdir.

Bir kısım insanlar da başka beldelerdeki Allah dostları, âlim ve âriflerin ilim, irfan halkalarına katılmak, onların ilim ve irfanından faydalanmak için hicret etmişlerdir.

İslâm tarihi bu gibi hicretlerin destânî misalleri ile doludur.

Anadolu’nun İslâmlaşmasında bu hicretlerin çok büyük etkisi olmuştur. Anadolu’nun fethini müteakiben çeşitli İslâm ülkelerinden, özellikle Türk illerinden buraya gelip yerleşen yüzlerce Allah dostu veliler, ârifler, âlimler büyük hizmetler yapmışlar, çeşitli yerlere kurdukları dergahlar, tekke ve zâviyeler, medrese ve mekteplerle bir taraftan Anadolu fâtihlerini, onların evlatlarını eğitirken, onları İslâm’ın bir eri, iyi bir insan, iyi bir müslüman olarak yetiştirirken, diğer taraftan gayr-i müslim tebaaya da İslâm’ın hakikatlerini anlatarak tebliğ ederek, bir çok insanın müslüman olmasını sağlıyor. Anadolu’nun ebediyyen bir İslâm yurdu olarak kalmasını gerçekleştirecek köklü çalışmalar, hizmetler yapıyorlardı.

Ecdadımızın hicreti hep İslâm içindi, İslâm’a, müslümanlara hizmet içindi, İslâm’ın cihanşümul hakikatlerinin bütün âleme duyurulması, anlatılması, o hakikatlerden hiçbir insanın habersiz kalmaması içindi.

Onlar bu hususta kendilerini asla mazur görmezlerdi. Bütün imkanlarını İslâm’ın yüce hakikatlerinin bilinmesi, anlaşılması ve hakim olması için seferber ederlerdi.

Uzun ve meşakkatli yolculuklara çıkarlar, İslâm yolunda uğradıkları belâ ve musibetleri, çektikleri türlü türlü zahmet ve meşakkatleri kendileri için bir rahmet, bir nimet, bir lütuf kabul ederlerdi.

Aziz kardeşim! Bir de dönüp kendimize bakalım. Acınacak hâlimizi düşünelim. Zamanımız müslümanları da diyar diyar dolaşıyoruz. Çeşit çeşit ülkelere geziler tertip ediyoruz. Hatta bir kısmımız, yaşadığımız İslâm ülkesini terk ediyor, gayri müslimlerin ülkelerine göç ediyoruz.

Ecnebî memleketlerde:

Okumak için,

İş bulmak için,

Ticaret yapmak için,

Oraya yerleşip kalmak için başvurmadığımız yöntem kalmıyor.

Türlü türlü zahmetleri, meşakkatleri ve hatta ölümü bile göze alarak çeşitli yasak yollardan bu ülkelere gitmenin yollarını arıyoruz. Bunca zahmetler, bunca meşakkatler ne için? Gayri müslimlerin yanında bunca zillete düçar olmak neden?

Hepsi, aşağılık, bayağı şu geçici dünya metaı, mal mülk, para pul kazanmak, servet sahibi olmak için değil mi?

Aziz kardeşim! Allah için bir tefekkür edelim. Kendimizi ciddî bir sorgulamaya tâbi tutalım. Şu basit geçici dünyevî çıkarlar için bunca zillete, bunca meşakkate gerek var mı?

Düşünelim! Ecdadımız ne için hicret ediyorlardı, ne için diyar diyar dolaşıyorlardı? Biz ne için dolaşıyoruz, ne için ecnebî ülkelere göç ediyoruz?..

a a a

Beşikte konuşan çocuklar

 

Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

"Beşikte ancak üç çocuk konuştu. (Bunlar) Meryem oğlu İsa aleyhisselam, (ikincisi) Cüreyc’in sahibidir. Cüreyc, fazla ibadet eden bir kimse idi. Bir ibadethane edinmiş onun için de (Allah’a ibadetle meşgul) olurdu. Bir gün o namaz kılarken annesi ona gelmiş de:

- Ya Cüreyc! diye seslenmişti.

Cüreyc kendi kendine:

- Ya Rabbî, annem(e cevap vermek) ve namazım(ı tamamlamak arasında zor bir durumda kaldım) dedi. Namazına yöneldi, annesi geri döndü.

Ertesi gün olunca, namaz kılarken annesi ona tekrar geldi, oğluna:

- Ya Cüreyc! dedi.

- Ey Rabb’im, annem ve namazım! (Hangisinden geçeyim) dedi ve namazına devam etti.

Ertesi gün olduğunda o namaz kılarken annesi yine geldi ve:

- Ya Cüreyc! dedi.

Cüreyc içinden:

- Ey Rabbim! Annem ve namazım… dedi ve namaza devam etti.

Annesi:

- Ey Allah’ım! Fahişelerin yüzlerine bakmadıkça onun canını alma, diye beddua etti.

İsrailoğulları, Cüreyc ve ibadetlerinden bahsediyorlardı. Güzelliği (dillerde) temsil olunan fahişe bir kadın da orada idi.

O fahişe:

- Eğer dilerseniz ben onu fitneye uğratırım dedi. Neticede gidip kendisini Ona arzetti. Fakat Cüreyc ona dönüp bakmadı (bile). Fahişe, Cüreyc’in mabedinde barınan bir çobana gelerek kendisiyle (zina etmesine) imkan verdi, çoban da onun arzusu (ağı)na düştü. Kadın gebe kaldı, doğurduğu vakit de:

- Bu (çocuk) Cüreyc’tendir, dedi.

Halk geldiler, onu (aşağı) indirdiler, mabedini yıktılar ve dövmeye başladılar.

Cüreyc:

- Bu hâlinize sebep nedir? dedi.

Halk:

- Sen şu kadınla zina etmişsin, senden çocuk doğurdu, dediler.

Cüreyc:

- Çocuk nerdedir, (göreyim)? dedi. Çocuğu getirdiler.

Cüreyc:

- Beni, namaz kılabilmem için, (kendi hâlime) bırakınız, dedi. (iki rekat) namaz kıldı. Namaz kılıp dönünce, çocuğun yanına geldi karnına dürttü.

- Ey çocuk! (Söyle) senin baban kimdir? dedi.

Çocuk:

- Falan çobandır, dedi.

Halk Cüreyc’e dönüp Onu(n ellerini) öpmeye ve kendisini okşamaya başladılar.

Halk:

- Mabedini sana altından yapacağız, dediler.

Cüreyc:

- Hayır, onu eskiden olduğu gibi, çamurdan yapınız, dedi. Derhal binayı yaptılar.

Üçüncü çocuk: Bir kadın çocuğu emzirirken, oradan güzel giyinmiş atlı bir kimse geçmekteydi.

Çocuğun annesi:

- Ey Allah’ım! Benim oğlumu da bunun gibi yap, diye dua etti.

Çocuk emmeyi bırakarak:

- Ey Allah’ım! Beni onun gibi yapma, dedi. Sonra annesinin memesine döndü ve emmeye başladı.

Ravi diyor ki:

- Sanki ben (şu anda) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şehadet parmağını ağzına koyup sormak sûretiyle onun emişini hikaye ettiğini görür gibi oluyorum.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Bir cariyeyi o kadının yanından geçirdiler. Halk onu, zina yaptın, hırsızlık ettin, diye dövüyorlardı.

Cariye de:

- Hasbiyallahü ve ni’mel-vekil, diyordu.

Çocuğun anası:

- Ey Allah’ım! Oğlumu bunun gibi yapma, dedi.

Çocuk emmeyi bırakıp o kadına baktı:

- Ey Allah’ım! Beni de onun gibi kıl, dedi.

Kadın işin hakikatini öğrenmek için oğluna şöyle dedi:

- Güzel görünüşlü bir adam geçti.

Ben:

- Ey Allah’ım! Oğlumu da onun gibi yap, dedim.

Sen :

- Ey Allah’ım! Beni onun gibi yapma, dedin.

Halk bu cariyeyi zina ettin, hırsızlık yaptın diye döverek yanımızdan geçtiler.

Ben:

- Ey Allah’ım! Oğlumu bunun gibi yapma, dedim.

Sen:

- Ey Allah’ım! Beni onun gibi yap, dedin.

Kadın:

- Yavrucuğum bunların sebebi nedir? diye sordu.

Çocuk:

- (Anneciğim) O adam zâlim idi. Bu sebebden:

- Ey Allah’ım! Beni onun gibi yapma, dedim.

Bu cariyeye gelince, halk ona zina ettin, diyor. Halbuki o zina etmemişti. Çaldın diyorlar. Halbuki o çalmamıştı. Bundan dolayı:

- Ey Allah’ım! Beni de onun gibi (iffetli) yap dedim." (Buharî, Müslim)

KISSADAN HİSSELER

 

Gönüle girmek, gönül yapmak, gönül kurmak tabirleri bizim inancımızda, medeniyetimizde çok büyük yeri olan ifadelerdir.

Gönül, makarr-ı imandır.

Gönül, nazargâh-ı ilâhîdir.

Gönül, niyetin mahallidir.

Gönül, azaların en faziletlisidir.

O bakımdan gönlümüzü muhafaza etmek, kalbimizi masivadan korumak, onu İslâm’ın bütün güzellikleri ile donatmak gerekmektedir.

Hâsseten büyüklerimizin kalbine girmeyi,

Onların gönül âleminde yer tutmayı,

Anne baba, hoca ve diğer büyüklerimizin kalbini kırmamayı,

Hatta hiçbir canlının gönlünü kıracak iş yapmamayı, söz söylememeyi, davranışlarda bulunmamayı şiar edinmeliyiz.

Hadis-i şerifte zikri geçen Cüreyc, geçmiş milletlerden sâlih bir zattı. Bütün zamanını Rabb’ine ibadet ve taatle geçirirdi. Namaz kılarken annesinin bir kaç defa çağırmasına cevap veremediği için annesinin kalbi kırıldı, gönlü mahzun oldu ve Cüreyc’e beddua etti. Cüreyc’in mazereti meşru olduğu halde hadis-i şerifte zikredilenler vukû buldu.

Ya  meşrû hiçbir mazereti olmadan anne babasının kalbini kıranların hâli nice olur? Ya kalbini kırmak şöyle dursun ona hakaret eden, hatta döven evlatların durumu nasıl olur bir düşünelim.

1- Rastgele beddua etmek asla caiz değildir. Bilhassa kadınlarımız bu hususta çok dikkatli olmalıdırlar. Çocukların yaramazlıklarından, geçimsizliklerinden bıkıp usanan bir çok kadın çocuklarına rastgele, hışımla beddua etmektedirler.

O masum çocuklara, kendilerinden bir parça, canlarından bir can olan yavrularına bir annenin beddua edebilmesi olsa olsa cehaletlerinden, eğitimsizliklerinden kaynaklanmaktadır.

Bir anlık kızgınlık, yorgunluk ve bıkkınlık bir çok yanlış, hatalı davranışa sebep olmaktadır.

Bir müslüman olarak kendimiz, ailemiz, çocuklarımız, akraba, arkadaş ve dostlarımız için hayır düşünmeli, hayırlı hizmetlerde bulunmalı ve hayır dualar yapmalıyız.

Bir anlık öfkemize yenik düşüp beddua etmekten şiddetle sakınmalıyız.

Cüreyc’in annesinin bir anlık öfkesinin ne gibi sıkıntılara sebep olduğunu tefekkür etmeli, hisse almalıyız.

Ayrıca bir büyüğümüzün, anne babamızın kalbini incitmenin nelere sebep olduğu üzerinde derin derin düşünmeliyiz.

Bir aile içinde bulunan yaşlıların bir yük değil bir bereket, bir nimet olduğunu bilmeliyiz.

Bizim medeniyetimizde büyük aile esastır. Yani, anne baba, ebe dede, kardeşler ve çocukların bulunduğu aile yapısı.

Çağımız ailesi ise çekirdek aile denen anne baba ve çocuklardan teşekkül etmektedir. Hatta yeni evliler evlendikleri günden itibaren ayrı ev döşeyerek tek başlarına ikamet ediyorlar.

Eğitimsiz, tecrübesiz iki genç nefisleriyle başbaşa bırakılıyor. Daha ilk günden zıtlaşmalar, çekişmeler başlıyor, önlerinde bir örnekleri olmadığı için işi boşanmaya kadar götürüyorlar.

Diğer bir sıkıntı da bu çekirdek ailede çocukların eğitimi meselesi. En etkin eğitim:

Görerek,

İşiterek,

Uygulayarak, yani hizmetin içinde bulunarak yapılan eğitimdir.

Çocuklar önlerinde bir örnek göremiyorlar. Şayet evde dede ve ebe mevcut olsa, çocuklar anne ve babalarının ebe ve dedelerine karşı davranışlarını görecekler, kendileri de baba ve annelerine ona göre davranacaklardır. Çekirdek ailede böyle bir örnek yok. Ayrıca yaşlıların bir hayat boyu elde ettikleri tecrübelerden faydalanma imkanları da olmadığından çekirdek ailelerde hem aile huzurunda ve hem de çocukların eğitiminde bir çok sıkıntılar yaşanmaktadır.

Şayet eğitimsiz olurlarsa, cehalet baskın bulunursa büyük aile düzeni de meseleyi çözemez.

Nice cahil, tecrübesiz, eğitimsiz anne babalar vardır ki aile hayatını zehir etmekte, kıskançlık krizlerine girmekte, hatta evladlarının boşanmalarına sebeb olmaktadır.

Görüldüğü gibi en büyük mesele eğitimdir. Milletlerin huzur ve saadeti iyi eğitilmiş inançlı, ahlâklı, faziletli kişilerle mümkündür.

2- Cüreyc kıssasından alınması gereken bir diğer hisse de, kadın olsun erkek olsun fitnecilere dikkat etmek gerektiği hususudur.

Cüreyc’in faziletlerinden bahsedilen bir toplumda konuşulanlara muttali olan bir fahişede, fitneci bir kadında hemen kötülük duyguları harekete geçiyor ve Cüreyc’i saptırmak için planlar kuruyor.

Her devirde ve her toplumda böyleleri her zaman bulunagelmiş, fitne ve fesatları ile milletleri çeşit çeşit bâdirelere sürüklemişler, nice masum insanları haksız yere zindanlarda çürütmüşler, halk nazarında itibarlarını sıfırlamış, kötü insan durumuna düşürmüşlerdir.

Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." (Şuara 183)

Fitne ve fesatlar, iç karışıklıklar, milletlerin helâkine sebeb olan büyük felâketlerdir. Onun için fitneye ve fitnecilere asla fırsat vermemek gerekir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek zevcesi Zeynep binti Cahş radıyallahu anha şöyle rivayet etmektedir.

"Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem uykusundan:

- Allah’tan başka ilâh yoktur. Yaklaşan şerden vay Arab’ın haline. Bu gün Ye’cüc Me’cüc’ün seddinden şu kadarı açıldı, diyerek uyandı.

Ben:

- Yâ Rasulallah! Aramızda sâlihler varken biz helâk mi olacağız? dedim.

O:

- Evet. Fısk u fücur çoğaldığı vakit, buyurdular." (Müslim)

Fitne dönemlerinde müslümanların nasıl hareket etmesi gerektiği hususunda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin tavsiyelerinden bir kısmı şöyledir.

"İnsanların elekten geçirilerek iyilerin gittiği kötülerin kaldığı, akitlere sadâkatin ve emanetlere riayetin bozulduğu, ihtilafa düştükleri (ellerinin parmaklarını birbirine geçirerek) ve şöyle oldukları bir zamanda haliniz nasıl olacak, buyurdular.

Sahabe-yi kiram:

- Yâ Rasulullah! Anlattığınız durum olunca biz nasıl hareket edelim? diye sordular.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- Hak olduğunu bildiğinizi tutarsınız. Hatalı, yanlış olduğunu bildiğinizi bırakırsınız. Kendinize ait şeylere yönelirsiniz ve başkalarının işini terk edersiniz." (İbni Mace)

Diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

"Birtakım fitneler olacaktır. O fitnelerin kapılarının başında cehennem ateşine çağıran kimseler bulunacaktır. Bir ağacın kökünü ısırır halde ölmen, o fitnelerden birine tâbi olmandan senin için daha hayırlıdır." (İbni Mace)

Başka bir hadis-i şerif de şöyledir:

"Fitne fesad zamanında ibadet etmek, benim yanıma hicret etmek gibidir." (Müslim)

Hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı gibi, öncelikle fitnelere mani olmaya çalışmak. Fitne zuhur edince de, fitnecilere asla rağbet etmeyip, yüz vermeyip, İslâm ümmeti içerisinde her zaman var olacak olan fitnelerden uzak bulunan hayırlı topluluk içinde bulunmak, haklı olanın yanında yer almak gerekmektedir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

"Allah’ın emri gelinceye (kıyamet kopuncaya) kadar ümmetimden bir topluluk Hak üzerinde kaim olup ilâhî yardıma mazhar olacaktır. Muhalifleri onlara asla zarar veremeyeceklerdir." (Müslim, İbn-i Mace)

Her müslüman, her zaman, her devirde Hak üzere olan bu topluluk içinde bulunmalı ve böylece her türlü fitneden selamette kalmalıdır.

Hak üzere olan bu topluluk, çeşitli beldelerde, çeşitli ülkelerde, çeşitli cemaatler halinde bulunabilirler. Yoksa bütün İslâm ülkeleri içinde sadece bir yerde bulunan tek bir topluluk manasına gelmez.

Zaten hak üzerinde olan, ehli sünnet vel cemaat itikadına sahip olan bu topluluk zahirde çeşitli beldelerde, çeşitli ülkelerde, çeşitli teşkilatlanmalar yapmış olsalar bile, hakikatte tek bir cemaattirler.

3- Bu kıssadan almamız gereken bir hisse de şudur. Zâniye, fahişe kadın çobandan edindiği zina mahsulü çocuğun Cüreyc’den olduğu iddiasında bulununca, daha önce Cüreyc’i seven, sayan, onun faziletlerinden bahseden insanların, kadının bu iddiasını, bu iftirasını hiç araştırmadan, soruşturmadan kadının sözünü doğru kabul edip Cüreyc’i itham etmeleri ve hemen gidip onun ibadet ettiği binayı yıkıp yerle bir etmeleridir.

Aziz kardeşim! Burada şu üç husus dikkat çekmektedir.

•Düşünmeden, haberin doğruluğunu araştırmadan karar vermek.

•Tahriklere, fitnelere hemen kapılmak.

•Acele etmenin tevlid ettiği zararlar, pişmanlıklar.

Allah Teâlâ biz mü’minleri, duyulan bir haberi tetkik etmeden karar vermeme hususunda şöyle uyarmaktadır:

"Ey iman edenler! Fasıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat 6)

Bu ayet-i kerimenin nüzul sebebi şöyledir:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Velid ibni Ukbe’yi Beni Mustalik’e vâli ve zekat memuru olarak göndermişti. Velid bin Ukbe ile Beni Mustalik arasında cahiliye döneminde bir düşmanlık varmış. Beni Mustalik yurduna yaklaştığı zaman onları bir süvari grubu karşılamış. Velid bin Ukbe gelenleri kendisiyle savaşacak zannıyla korkmuş ve geri dönüp Medine'ye gelmiş. Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme de onlar irtidat etmişler, zekatlarını da vermediler demişti. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem öfkelendi ve onlarla savaş yapmak için hazırlığa başladı. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

Ayetin nüzulünden sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Halid bin Velid radıyallahu anhı bir kısım kişilerle onları kolaçan etmesi için gönderdi.

O da Beni Mustalik yurdunda ezan okunduğunu, teheccüd namazı bile kıldıklarını görmüş, sonra da yanlarına vararak zekatlarını alıp Medine’ye dönmüştür.

Böylece büyük bir felâketin önüne geçilmiştir. Zamanımızda böyle yalan yanlış haberler sık sık şuyû bulmakta, fitne ve fesatçılar böyle haberleri yayarak habis arzularını gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

O bakımdan bilhassa yöneticiler, sorumlu kişiler bu haberlerin doğru olup olmadığını iyice tetkik etmeden acele kararlar vermemelidirler. Aksi takdirde telâfisi çok güç ya da imkansız felaketler yaşanabilir.

Bir çok masum insan mağdur edilir. Geçmişte askerî darbelerde, 28 Şubat felâketlerinde bunları çok acı bir şekilde yaşadık. Hâlâ da yaşamaktayız.

İftira ve yalan haber yazmakta, yayınlamakta mahir  boyalı basının iftira ve yalan haberlerini, maalesef, bir kısım siyasî görüşünü, ideolojisini adalet önüne geçiren hakimler, asker, sivil bir kısım bürokratlar kendileri için delil kabul ederek bir çok masum insana suç isnad etmişler, fişlemişler, işinden etmişler ve hatta hapishanelerde çürütmüşlerdir.

İnsan psikolojisinde hem etkilemek hem de etkilenmek özelliği vardır.

Bir kısım insanlar az etkilenir, çok etkiler,

Bir kısım insanlar da çok etkilenir, az etkiler.

Bazıları da kötülüklere karşı dirençlidir. Kötülerden ve kötülüklerden az etkilenir ya da hiç etkilenmez. İyiliklere karşı hep açıktır. O bakımdan, iyi, güzel ve doğru olandan çabuk etkilenir.

Bazıları da vardır ki kötülüklere ve kötülere karşı direnç gösteremez. Nefsanî, şehevânî zaafları vardır. Kötülüklerden çok çabuk etkilenir.

İyi, doğru ve güzel olandan ise, pek etkilenmez. Soğuk demir gibidir. Az bir rutûbette hemen paslanır, karıncalanır.

Aziz kardeşim! Nefislerimize, şehevâni arzularımıza set çekmeli, bu husustaki zaaflarımızı gidermeli, meseleleri iman nuruyla, kalb gözüyle, akl-ı selimle değerlendirmeliyiz.

Tahriklere asla kapılmamalıyız. Her şeyi, her hâdiseyi, her haberi sahip olduğumuz İslâmî ölçülere göre yorumlamalıyız.

Aksi takdirde yanılır, yanıltılır, aldanır, aldatılırız.

Gerek işlerimizde, gerek sözlerimizde ve gerekse kararlarımızda asla aceleci olmamalıyız.

Allah Teâlâ bize iki kulak bir dil vermiştir. En azından iki kere dinleyip bir kere konuşmalıyız. Ayrıca bir akıl, bir düşünme melekesi vermiştir. Bin düşünüp bir konuşmasını bilmeliyiz.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"İnsan aceleci yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim acele etmeyiniz." (Enbiya 37)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:

"Teenni (temkinli olmak) Allah’tandır. Acele etmek ise şeytandandır." (Tirmizî)

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:

"Ahiret ameli dışında her şeyde teenni ile (temkinli) hareket etmek gerekir." (Ebu Davud)

Şayet Cüreyc’in kavmi acele etmese, zâniye, fahişe kadının yalan haberine itibar etmese, o haberin doğru olup olmadığını araştırsa idi:

Cüreyc’in ibadethanesi yıkılmayacak,

Cüreyc’in kavmi bir günah irtikap etmeyecek,

Cüreyc’in yanında mahcup olmayacak,

Ayrıca ibadethaneyi yıkıp yeniden yapmaktan dolayı maddî bir zarara uğramayacaklardı.

4- İslâm inancında sâlihlerin, Allah dostu velilerin kerâmet göstermesi haktır. Cüreyc de itham edildiği, iftiraya uğradığı zina meselesinde, bu çirkin fiili yapmadığını kerâmet göstererek isbat etti.

Allah Teâlânın izniyle yeni doğan beşikteki bir çocuk konuştu. Babasının Cüreyc değil bir çoban olduğunu söyledi.

Cüreyc’in kavmi, yaptıklarına pişman olup, Cüreyc’in ellerini öpüp af dilediler. Mabedini altından yapacaklarını söylediler. Cüreyc, hayır benim ibadethanemi yine eskisi gibi yapın, dedi. Öyle yaptılar.

Hatadan dönmek, yaptığı yanlışı itiraf etmek de bir fazilettir. Cüreyc’in kavmi bu fazileti gösterdi. Yaptıklarından dolayı büyük pişmanlık duydular.

Bir kısım insanlar vardır ki, bile bile yaptıkları hatada ısrar ederler, inat ederler. Hatalarını bir türlü kabullenmezler. Hatalarını itiraf nefislerine çok ağır gelir. Bu sebebden nice muannid kâfirler, peygamberleri onların peygamber olduklarını bile bile inkar ettiler. Gösterdikleri mucizelere inanmadılar. Sihirdir, dediler.

Ümmetin firavunu olan Ebu Cehil, o muannid kâfirlerdendir. Peygamberimizin peygamber olduğunu biliyordu. Fakat ona iman etmeyi bir türlü kabullenemedi.

Nihayet Bedir Savaşı’nda öldürüldü, helâk olup gitti. Keza Nemrut, İbrahim aleyhisselamın, Firavun Musa aleyhisselamın peygamber olduklarını bile bile inkar ettiler.

Nemrut bir sivrisinek vasıtasıyla helâk olurken, Firavun Kızıldeniz’de boğulup yok oldu.

Bütün bunlarda akıl sahipleri için nice ibretler vardır.

Hatasını görüp tevbe ederek kurtulanlar da pek çoktur.

Hz. Ömer radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi öldürmeye gelirken, kız kardeşinin evinde dinlediği Kur’an-ı Kerim onun kalb toprağında tevhid ağacını yeşertti. Huzur-u Peygamberîde müslüman olarak ebedî huzura kavuştu. Hattab oğlu Ömer iken, Fâruk-u azam oldu. Ölü iken, dirildi.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Ancak, bunlar akl-ı selim sahipleri için yeter de artar bile. Hem müsbet, hem de menfî misallerden hisse alıp, yaşantımıza ışık tutmak için bu misaller kâfidir.

5- Hadis-i şerifin ikinci bölümünde geçen hususa gelince çocuğun annesi zahire bakarak hüküm veriyor.

Güzel giyinişli, at üzerinde bir insana bakıyor. Çocuğunun da onun gibi olmasını istiyor.

Diğer taraftan zahirde suç işlediği zannedilen ve o sebepten aşağılanıp dövülen bir cariyenin o acıklı durumuna bakarak, Ya Rabbi! Çocuğumu bunun gibi yapma, diyor.

Kadıncağız, görünüşte çocuğu için hayır dilekte bulunmuş oluyor.

İnsanların pek çoğu zahirî duruma bakarlar, vitrinlere takılıp kalırlar. Meselenin aslını araştırıp, soruşturmak zahmetine katlanmazlar.

Meşhurdur:

Bir gün Köroğlu, bir sokaktan geçerken, yaşlı bir kadın bir taraftan ip eğiriyor, bir taraftan da:

- Köroğlu Allah’ından bul, diyormuş.

Köroğlu kadının yanına yaklaşmış ve şöyle sormuş.

- Ana, Köroğlu sana ne yaptı ki böyle beddua ediyorsun?

Kadıncağız.

- Hiiiç… Bana bir kötülüğü olmadı. Herkes öyle diyor. Ben de öyle diyorum demiş.

Aziz kardeşim! İşte böyle. Toplumumuz kolaycı bir toplum oldu. Her şeye zahmetsiz, kolayından sahip olmak, asrımızın bir simgesi haline geldi.

Güzel giyimli, endamlı bir kişiyi görürsek hemen ona karşı içimizde bir meyil oluşur.

Pejmürde kılıklı, ya da çeşitli şekilde itham edilen bir kişiye karşı da hemen bir soğukluk duyarız. Bu, insan psikolojisinde var olan bir şeydir.

Ancak hüküm vermek durumunda olan ya da onun hakkında kanaat sahibi olmak isteyen kişiler, kendi psikolojilerine, hislerine göre hareket edemezler.

Nice güzel giyimli, alımlı kişiler vardır ki giydirilmiş kütüklerdir. Nice pejmürde kılık kıyafet içinde insanlar vardır ki hırsızlardan korunmak için bir basit bez içinde sarılmış yakut ve elmas gibidirler.

Bu hususta Mevlânâ hazretleri şöyle demektedir:

"Nice elbiseler gördüm, içinde adam yok; nice adamlar gördüm, üstünde elbise yok."

Allah Teâlâ münafıklar hakkında şöyle buyuruyor:

"Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuştukları zaman sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır. Onlardan sakın. Allah onları kahretsin. Nasıl olup da döndürülüyorlar." (Münafikûn 4)

Bilhassa fitnelerin çoğaldığı, toplumun hercü merc olduğu zamanlarda, insanların başına çeşit çeşit belâ ve musibet gelebilir. Bazı iftiraara maruz kalabilir. Böyle zamanlarda çok daha dikkatli olmalı, her itham edileni, töhmet altında bulunanı suçlu gibi telâkki etmemelidir. Kaldı ki İslâm hukukunda bir kişinin suçlu olduğu kesin ve açık delillerle isbat edilmedikçe o suçu işlemiş kabul edilmez. Ona ceza takdir olunmaz.

İslâm’ın hâkim olmadığı devirlerde ülkelerde, zayıf ve güçsüz olanlar, güçlü olanların, yönetimi elinde bulunduranların sultası altında, haklı oldukları halde haklarını alamaz, haklı olduklarını isbat etmekte güçlük çekerler. Çünkü böyle ortamlarda kişi ve toplumlar hep haklının değil güçlünün yanında yer alırlar. Zayıflarla ve hele mevcut düzenle sorunu olan insanlarla berâber bulunmaktan sakınırlar, onlardan hep uzak durmaya çalışırlar.

Hadis-i şerifte zikri geçen cariye de itham edildiği suçları yapmadığı halde, zayıf ve bîçâre olduğu için suçsuzluğunu isbat edememiş ve çocuğun annesi de cariyenin o acıklı durumuna bakarak çocuğunun böyle olmamasını istemiştir.

Ancak Allah Teâlâ, o süt emen çocuğa konuşma izni vererek meselenin hakikatini annesine anlatmış, cariyenin masum, günahsız olduğunu söyletmiştir.

Güzel giyimli, at üzerinde çalımla giden kişi ise zâlim biriydi. Ondan dolayı çocuk onun gibi olmaması için Rabb’ine dua etmişti.

Maneviyatı kıt,

Feraset ve basîreti zayıf,

Dünyaperest insanlar,

İçe değil dışa bakarlar. Onun için:

Zenginlere, yöneticilere,

Beylere, paşalara rağbet ederler.

Bunlar, iç âlemlerinde, berbatın berbatı kişiler olsalar bile... Çünkü bu gibi kimseler, insanların iç âleminden habersizdirler. Üç beş kuruşluk dünyalık çıkarlarından başka bir şey düşünmezler.

Aziz kardeşim! Görünüşlere aldanmayalım, vitrinlere takılıp kalmayalım. Kişilerin sûretlerine, mal ve makamlarına rağbet etmeyelim. Onların ahlâklarına bakalım, amellerine bakalım, söyledikleri ile yaptıklarının birbirine uyup uymadığına bakalım.

İnsanları tanımak mı istiyorsun, onlarla ticarî ilişkiler kur. Uzun ve meşakkatli yolculuklar yap.

Emirül mü’minin Hz. Ömer radıyallahu anhe bir dostu gelerek bir kişinin iyiliğinden bahsetmiş. Hz. Ömer radıyallahu anh de ona:

- Onunla bir yolculuk yaptın mı, bir alışverişte bulundun mu? diye sormuş. O zat:

- Hayır, demiş. Hz. Ömer radıyallahu anh:

- Öyleyse sen onu tanımıyorsun, buyurmuştur.

a a a

 

Kel, kör ve ala tenli üç kişinin ahvâli

 

 

Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

"İsrailoğullarından ala tenli, kel ve kör üç kişi vardı. Allah, bunları imtihan etmeyi diledi de kendilerine bir melek gönderdi.

Melek ala tenliye gelip:

- Sana hangi şey daha sevimlidir? diye sordu.

Ala tenli:

- Güzel renk, güzel tenimin olması ve insanların hoşlanmadığı ala tenliliğin benden gitmesidir. Şifa bulmamdır, dedi.

Bunun üzerine melek onu sıvazladı ve ala tenliliği ondan gidip şifa buldu.

Sonra melek ona:

- Hangi malı daha çok seversin? diye sordu.

Adam:

- Deve veya sığırdır, dedi.

Ona on aylık gebe bir dişi deve verildi.

Ve melek adama:

- Allah bunda (devede) bereket versin, diye dua etti.

Sonra kel olan kişinin yanına gitti. Ona:

- Hangi şey sana daha sevimlidir? dedi.

Kel:

- Güzel bir saç. İnsanların hoşlanmadığı şu hâlimin (kelliğin) benden giderilmesidir, dedi.

Melek onu da sıvazladı ve ona da güzel bir saç ikram edildi.

Sonra melek adama:

- Hangi malı daha çok seversin? dedi.

Kel:

- Sığırı severim, diye cevap verdi.

Kendisine gebe bir inek verildi. Ve melek şöyle dua etti:

- Allah bunda sana bereket ihsan etsin.

Sonra körün yanına gitti ve ona:

- Hangi şey sana daha sevimlidir? dedi.

Kör:

- Allah Teâlâ’nın bana gözlerimi iade etmesi, insanları görebilmemdir, dedi.

Melek onu da sıvazladı. Allah Teâlâ da ona gözlerini iade etti.

Melek ona:

- Hangi mal sana daha sevimlidir? dedi.

Kör:

- Koyundur, cevabını verdi.

Kendisine gebe koyun verildi.

Ala tenli ve kelin deve ve sığırı yavruladı. Körün  koyunu kuzuladı.

Ala tenli iken şifa bulanın bir dere dolusu devesi oldu.

Kel iken saçları kendisine iade edilip, güzel saçlı olanın bir dere dolusu sığırı oldu.

Kör iken şifa bulup görmeye başlayanın ise bir dere dolusu koyunu oldu.

Sonra melek ala tenli iken şifa bulan kişiye, ala tenli bir insan sûretinde geldi ve ona:

- Ben yoksul bir kişiyim. Yolculuğum esnasında, yol tedarikim bitti. Bugün bana ancak Allah’ın yardımı, sonra da senin yardımın ile memleketime ulaşmak ümidim vardır, dedi.

Adam:

- Üzerimde bir çok hak sahibi var. Sana yardım edemem, dedi.

Melek:

- Ben seni tanıyor gibiyim. Sen halkın kendisinden nefret ettiği ala tenli, Allah’ın mal verdiği fakir değil misin? dedi.

Adam:

- Hayır. Bu mal bana atalarımdan miras kaldı, dedi.

Melek:

- Eğer yalan söylüyorsan Allah seni eski haline döndürsün, dedi.

Sonra melek, kelin eski görünüşünde kele vardı.

Ona da ala tenli adama söylediğini söyledi. Kel de meleğe ala tenlinin verdiği cevap gibi cevap verdi.

Melek kele:

- Eğer yalan söylüyorsan Allah seni daha önceki durumuna çevirsin. dedi.

Sonra âmâ sûretinde kör iken şifa bulan adamın yanına vardı. Ona:

- Ben fakir bir kişiyim. Yolcuyum. Yolculuk tedarikim bitti. Bu gün bana Allah Teâlâ’nın yardımı, sonra da senin yardımın ile memleketime ulaşmak imkanı var. Sana gözlerini iade eden Zâtın hakkı için senden yolculuğumda bana yetebilecek bir koyun istiyorum, dedi.

Adam:

- Ben kör idim. Allah Teâlâ bana gözlerimi iade etti. Bu sürüden dilediğin kadar al. Allah’a yemin ederim ki aziz ve celil olan Allah için bu gün aldığın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım. dedi.

Melek adama:

- Malını tut. Sizler imtihan olundunuz. Allah senden razı oldu. Diğer iki arkadaşına da (ala tenli ve kele) gadap etti, dedi.” (Buharî, Müslim)

 

KISSADAN HİSSELER

 

İnsanoğlu mükerrem olarak en güzel bir sûrette yaratılmıştır. Onun tabiatında iyilik ve güzellik baskındır. Çünkü o, İslâm fıtratı üzere yaratılmıştır. Bununla berâber eğitilmez, iyi bir çevre edinmezse fıtratında olan diğer bir kısım kötü huylar depreşmeye, fırsat bulunca da baskın çıkmaya başlar.

Bu kötü huylar zaman zaman insana hakim olmakta ve bir çok sıkıntılara ve hatta felâketlere sebep teşkil etmektedir.

Akl-ı selim, kalb-i selim sahibi, samimi bir müslüman asla küfrân-ı nimet yapamaz. Küfran-ı nimet büyük bir nankörlüktür. Hadis-i şerifte zikri geçen ala tenli ve kel, hem hastalıklarından hem de fakirlikten kurtulup sağlıklı ve zengin birer insan oldukları halde, Allah Teâlâ’nın kendilerine yaptığı ihsanı, lütfu hazmedemediler. Geçmişlerini inkar ettiler. Kendilerine saygı duymadılar ve kendilerinin eski görünüşünde gelen meleği aşağılayarak geri çevirdiler.

Eğer hamdedenlerden, şükredenlerden,  mal ve mülkün sahib-i hakikisinin Allah Teâlâ olduğuna tam inanmışlardan olsalardı, kendilerine ala tenli iken, kel iken şifa veren, zengin eden Allah Teâlâ’ya, verdiği nimetlerin bir şükrü olarak, istekte bulunana hemen ikram ederlerdi. Mal mülk hırsı, makam mevki düşkünlüğü kişilerin basîret ve ferasetini körleştiriyor, idrak aynasını paslandırıyor da, işin hakikatine nüfûz edemiyorlar.

Allah Teâlâ’nın verdiği nimetin şükrünü eda etmeyen, kazandığını kendi zekasından, kendi aklından bilen gafil bir zenginin hikayesini Şeyh Sâdi Şirazî, Bostan adlı eserinde şöyle anlatır:

"Bir fakir, malı mülkü çok, fakat asık suratlı, ekşi yüzlü bir zenginin yanına gitti. Fakru zaruretinden şikayet etti.

O kara gönüllü zengin, zavallı fakire bir habbe bile vermedi. Üstelik kızarak: Niye geldin? Haydi yıkıl git! diye azarladı.

Bu muameleden fakirin kalbine kan oturdu. Gönül azabından başını kaldırıp şöyle dedi: Ne şaşılacak şey! Ben fakirim. Yüzüm ekşi olsa yeri var. Ya bu zenginin yüzü niçin ekşidir? Bir gün gelip dileneceğini düşünmez, korkmaz mı?

Bu söz üzerine kısa düşünceli zengin büsbütün kızdı. Kölesine: Şu dilenciyi hakaretle kov, defet dedi. Köle de denileni yaptı.

İşittim ki o zengin Cenab-ı Hakk’ın lütfuna karşı şükretmediği için işi tersine dönmüş. O azamet, o servet kalmamış. Utarit kalemini siyah mürekkebe batırıp bahtının alnına kara yazı yazmış. Bedbahtlık, sırtındaki saadet elbisesini çıkarıp onu sarımsağa çevirmiş. Ne yük kalmış, ne yük çeken beygiri! Kaza onun başına fakirlik toprağını saçmış. Kesesi, eli boş hokkabaza dönmüş. Velhasıl hâli tamamen başka türlü olmuş ve bir zaman böyle geçmiş.

O felâket günlerinde kölesi satılmış, onu cömert bir kimse almıştı. İyi huylu, hem gönlü, hem eli zengin bir cömert. Fakir kimse mal mülk, para için nasıl iştiyak duyarsa, o zengin de fakirleri görüp gözetmeye öyle iştiyak duyarmış.

Bir sabah bu cömert zenginin kapısına bir fakir geldi. Bir parça yiyecek istedi. Öyle bir fakirdi ki, sıkıntıdan, çektiği mihnetten ayaklarında yürümeye güç kuvvet kalmamıştı.

Konak sahibi cömert zengin, kölesine:

- Koş şu bîçâre fakiri memnun et. Ne isterse ver, dedi.

Köle sofradan bir tabak yemek aldı, fakire götürdü. Fakat köle fakiri görünce gayr-i ihtiyarî bir nâra attı. Perişan, mahzun bir halde efendisinin yanına geldi. Gözlerinden akan yaşlar ne kadar ızdırap çektiğini gösteriyordu.

Güzel huylu efendisi:

- Ne oldun, seni ağlatan nedir? diye sordu.

Köle şöyle dedi.

- Bu adamcağız vaktiyle mal mülk, para pul sahibi zengin bir kimse idi. Ben de onun kölesi idim. Şimdi o servet ve sâmân gitmiş. Bu gün kapılarda dileniyor. El açıyor.

Konağın sahibi zengin güldü ve şöyle dedi:

- Çocuk ağlama! Allah kimseye zulmetmez. Bu, o aksi suratlı zengin değil midir ki, göklere bile kafa tutardı. Benim kim olduğumu anlamak istersen söyleyeyim: Vaktiyle onun kapısına gittiğim zaman beni hakaretle kovmuştu. İşte ben, o kimseyim. Felek bana tekrar yâr oldu. Yüzümdeki gam tozunu sildi. O zengini de benim yerime koydu. Ona benim eski hâlimi verdi."

Aziz kardeşim! Gözüne ve kalbine sahip ol. Şayet gözün ve kalbin bir harama, mal, mülk ve makam mevkiye kayarsa sonu nereye varır bilinmez.

Buzlu bir yolda arabanı kaydırdığını düşün. Direksiyon elinde, ayağın frende olsa ne fayda. Arabaya hakimiyetini kaybetmiş, sen arabaya mahkum olmuş olursun. Artık arabanın nerede duracağını, nereye çarpacağını, nereye yuvarlanacağını korkulu gözlerle beklemekten başka elinden bir şey gelmez.

Bir insanın gözü ve kalbi bir kere kadınsa erkeğe, erkekse kadına kaymaya görsün, dünyaya, harama, kötülüklere meyletmeye görsün. Allah’tan bir hidayet olmadıkça akıl ve iradesi aciz kalır, nefis ve şehvetinin hakimiyetine geçer. Böyle birinin âkibeti ne olur artık bir düşünelim.

1- İnsanoğlu hayatı boyunca maddî yönden, zaman zaman da manevî yönden grafikler çizer durur. Bazen iner, bazen çıkar. Bir müslümana yakışan ise manevî yönden devamlı bir yükselme durumunda olmaktır. En azından imanî, amelî ve ahlâkî yönden asla gerileme halinde olmamalıdır. Zaman zaman ruhî yükselişlerde tökezleme olsa da.

Maddî yönden iniş ve çıkışlar ise çok tabii karşılanmalıdır. Kişi, kendine düşeni yaptıktan, gerekli tedbirleri aldıktan sonra Rabb’ine tevekkül etmeli. Rızık konusunda asla endişe etmemelidir.

Fakirlik, zenginlik, sıhhat, afiyet, hastalık, mutluluk, hüzün, belâ ve musibetler hayatımızdan bir kesittir. Bunlarla ne zaman nasıl ve nerede karşılaşacağımız meçhuldür.

Kula düşen, her hâlde de sabredenlerden ve şükredenlerden olmaktır.

Nimet içinde iken şımarmamalı,

Yokluk zamanında isyan etmemeliyiz.

Bilmeliyiz ki, veren de, alan da Allah Teâlâ’dır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Muhakkak Allah, sabredenlerle berâberdir." (Bakara 153)

"Andolsun ki biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden azalma (fakirlik) ile imtihan ederiz. (Ey Rasûlüm!) Sen sabredenleri müjdele.

İşte o sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman. Biz Allah için varız ve biz sonunda ona döneceğiz, derler." (Bakara 155-156)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır:

"Mü’minin işine hayret ederim. Zira onun işinin hepsi kendisi için hayırdır. Bu durum sadece mü’mine mahsustur.

Ona, hoşuna gidecek bir şey isabet etse, şükreder. Bu şükür onun için hayırdır. Şayet bir zarar isabet etse, sabreder. Bu sabrı da onun için bir hayırdır." (Müslim)

Ebu Said Sa’d bin Malik bin Sinan el-Hudrî radıyallahu anhtan rivayet edildiğine göre:

Ensardan bir topluluk Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemden bir kısım meta istediler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara istediklerini verdi. Sonra yine istediler, yine verdi. Sonunda yanındaki mal tükendi. Yanında verecek bir şey kalmayınca şöyle buyurdu:

- Yanımda hayra verecek bir şey bulunsaydı sizden esirgemezdim. Kim dilenmekten sakınırsa Allah onu iffetli kılar. Kim halktan müstağni olmak dilerse, Allah onu zengin eder. Kim sabretmek isterse, Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye sabırdan daha hayırlı, daha geniş bir şey verilmemiştir." (Buharî, Müslim)

İslâm’da dilenmek uygun görülmemiştir. Ancak çaresiz kalınırsa ihtiyacını giderecek miktarda dilenmeye müsaade edilmiştir. Dilenmeyi meslek edinmek, o yolla kazanç elde etmek ve zengin olmak asla caiz değildir. Büyük bir zillet ve meskenettir.

Müslüman sadece Rabb’ine güvenip dayanmalı, sabretmeli ve yalnız Rabb’inden yardım istemelidir. Basit dünya çıkarları için yüzsuyu dökmemeli, haya damarını çatlatacak davranışlardan uzak durmalıdır.

2- Gerek hadis-i şerifte ve gerekse Şeyh Sâdi’nin zikrettiği zengin ile fakir kıssasında iki tip insandan bahsedilmektedir.

Birisi küfran-ı nimet yapan, fakir halini unutan, Allah Teâlâ’nın verdiği nimetleri kendinden bilen, kendi geçmişindeki fakirliğinden utanan, geçmişine saygısı olmayan ya da zenginliğinden dolayı şımaran, böbürlenen, fakirleri, muhtaçları küçük gören bir tip.

Diğeri de, geçmişteki fakir ve muhtaç halinden utanmayan, sonradan zengin olunca da şımarmayan, hep geçmişte yaşadıklarını hatırlayarak fakir ve muhtaçlara yardım elini uzatan, onlara merhamet eden tip.

Birinci tip İslâm’ın asla tasvip etmediği, beğenmediği, insanların da asla hoşlanmadığı, Allah nazarında, sâlihler nazarında hiçbir değeri olmayan kişilerdir.

İkinci tip de Allah Teâlâ’nın razı olduğu, insanların sevip saydığı değerli, saygın kişilerdir.

Sâlih bir kul, Allah Teâlâ’nın kendisine ihsan ettiği akl-ı selim, mal-mülk, makam ve mevkiini İslâm’ın ve insanlığın hayrına kullanmalı ve bu güzellikleri ihsan eden, lutfeden Rabb’ine şükretmeli, hamdetmeli. O’nu devamlı zikretmelidir.

Abdülaziz Debbağ Hazretleri el-İbriz adlı kitabında şöyle demektedir:

"Kıyamet günü en şiddetli azaba düçar olacak kişi o kimsedir ki, Allah ona sağlam bir vücud, iyi bir akıl vermiş, fakat o, günler geçip gitmiş de bir kez olsun Rabb’ini aklına getirmemiştir. Fakat günah mevzubahis oldu mu, hemen ona yönelir ve günah işlemekten lezzet alır. Böyle bir kişi, her geçen gün masiyete dalar, Rabb’inden bütün bütün uzaklaşır. Bu yaşantısından da memnun olur ve beğenir. Böylelerinin kıyamet günü azabı pek çetin, pek dehşetli olur."

Müslüman açgözlü olmamalıdır. Açgözlülük Allah indinde de, sâlihler indinde de kınanmıştır. Açgözlü olanlar, mal mülk, makam mevki hırsına kapılanlar, dünyaya, nefislerine hizmet etmekten, Allah’a kulluk etmeye, İslâm’a hizmet etmeye zaman ve fırsat bulamazlar.

Aziz kardeşim! Bu durum bir müslüman için ne acıklı bir durumdur. Görmüyor musun hadis-i şerifte zikredilen alaca tenli ile kel mala olan hırslarından, kendilerine malı vereni unuttular. Açgözlülüklerinin sonucu ilâhî gazaba uğradılar. Kör ise açgözlü davranmak, dünya malına karşı hırs beslemek şöyle dursun, mal da mülk de Allah’ındır. Veren de O’dur, alan da O’dur, inancıyla kendisinden istekte bulunana cömertçe davrandı. Şu koyun sürüsünden istediğin kadar al, dedi. Allah Teâlâ da ondan razı oldu. Hoşnut oldu. Ona olan nimetini ziyadeleştirdi.

Bir köle, bir hizmetçi düşünün ki, efendisine ya da hizmetinde bulunduğu kişiye değil de, başkasına hizmet ediyor. Hizmetinde bulunduğu kişinin işlerini hep ihmal ediyor. Ya da hiç yapmıyor. Böylesi bir kişiye efendisi, hizmetinde bulunduğu kişi, gadap etmez mi, bu kişinin yaptığı sadakatsızlık, vefasızlık olmaz mı?

Bu gibi bir kişinin, ben efendimi seviyorum, demesi inandırıcı olur mu?

Hükümdarın hizmetinde bulunup, onun düşmanlarına hizmet etmek,

Hükümdarın ihsan ve ikramlarıyla geçinip, başkalarına gönül vermek mürüvvete sığar mı?

Muhabbet iddiasında bulunan, muhabbet ettiğine muvafakat eder, başkalarına rağbet etmez.

Aziz kardeşim! Gazneli Sultan Mahmud’la veziri Ayvaz arasında geçen şu güzel kıssa, yukarıda anlattıklarımızı ne güzel açıklıyor.

Gazneli Mahmud’un Ayvaz’a olan rağbet ve muhabbetini çekemeyenler; Ayvaz’ın ne özelliği var ki Sultan Mahmud ona bu kadar değer veriyor, muhabbet ediyor diye dedikodu etmeye başlamışlar.

Bu dedikodu Sultan Mahmud’un kulağına kadar gelmiş. Sultan Mahmud’un canı sıkılmış, dedikodulara epeyce içerlemiş ve:

- Ben onun boyunu bosunu değil ahlâkını seviyorum, demiş.

Bu nâdanları imtihan etmeye karar vermiş. Ayvaz ile kendileri arasındaki farkı görsünler de bir daha böyle dedikodu yapmasınlar diye.

Sultan Mahmud yanına Ayvaz ve o dedikoducuları alarak bir yolculuğa çıkmış. Daha önce de geçecekleri yol üzerine bir deve çökertmiş, devenin üzerinde bulunan bir büyük sandık inciyi de, sandığı kırarak yere dökülü vaziyette bıraktırmış.

Sultan Mahmud ve berâberindekiler oraya varınca Sultan:

- Bu inciler yağmadır. İsteyen istediği kadar alsın demiş. Kendisi de atını sürüp gitmiş. Sultan Mahmud’un yanında bulunan dedikoducular hemen atlarından inip incileri yağma etmeye başlamışlar. Sultan Mahmud’un berâberinde olanlardan sadece Ayvaz yağmaya katılmamış. O, sultanı takip etmiş. Sultan Mahmud Ayvaz’a demiş ki:

- Sen niçin yağmaya katılmadın? Bak diğerleri incileri yağma ediyor.

Ayvaz şöyle demiş:

- Padişahım! Ben o incilerden hiçbir şey almadım. Şayet yağmaya katılsaydım, senin hizmetini yapamazdım. O zaman da sâdık birisi olamazdım.

Aziz Kardeşim! Ayvaz’ın Sultan Mahmud’a sadakatinden ibret alalım. O dünya sultanına sadakat gösteriyor. Yağmaya katılmayı Sultana vefasızlık addediyor.

Bizler de dünyanın çeşit çeşit aldatıcı metalarını yağmalamak hırsıyla, Rabb’imizi gücendirmeyelim, kulluğumuzda, sadakatsizlik yapmayalım.

Rabb’imizin hoşnut olacağı hizmetlerde bulunalım. İbadetlerin amellerin meyvesi olan güzel ahlâkla ahlâklanalım.

Gönül aynamız paslanmışsa pasını giderelim, tozlanmışsa tozunu silelim. Kalp gözümüzle bakmaya, kalp kulağımızla dinlemeye gayret edelim.

Aklımıza,

Kalbimize,

İmanımıza,

Tüm değerlerimize mukayyet olalım.

Bu değerlerimizi:

Nefsimize,

Şeytana,

İnsan kılıklı, şeytan tabiatlı insanlara,

Ve dünyaya karşı koruma altına alalım.

Sâlihler, Allah dostları, ârifler, âlimler, dünya ile dünyada kalacakları nisbette ilgilenmişler ve fakat dünya sevgisini asla kalplerine sokmamışlardır.

Bu konuda Vehb bin Münebbih şöyle demektedir:

"Ey kardeşler! Geliniz, insanların tevbe etmeyi terk ettikleri bir günahdan tevbe edelim.

Dediler ki:

- O günah nedir?

O şöyle dedi:

- O günah, dünyayı sevmektir. İleriki devirlerde öyle insanlar gelecek ki, kalbleri tamamen dünya sevgisiyle dolacak, hatta dünyaya ve dünya adamlarına tapacaklar."

Rabb’imiz, bizleri böyle olmaktan muhafaza buyursun. Dünyanın sihirleyici, büyüleyici cazibesinden korusun. Amin

Malik bin Dinar kuddise sirruh şöyle der:

"İnsanların kalbini sihirleyen ve Allah’ı unutturan sihirbazdan sakının! Bu sihirbaz dünyadır. Dünyanın sihri, Hârut ve Mârut’un sihrinden daha ileri ve daha çirkindir. Zira onların sihri karı ile kocanın arasını ayırır. Dünyanın sihri ise Allah ile kulun arasını ayırmaktadır."

Aziz kardeşim! Şu fanî, şu değersiz dünya için bunca kavga nedendir? Düşmanlıklara, kavgalara, kalp kırmalara ne gerek var.

İslâm’ın aydınlığında görerek yaşamak varken, nefsin, şeytanın, dünyanın karanlığında düşe kalka, kör olarak yaşamak gafletine düçâr olmak, behimî bir hayata mahkum olmak akıl işi mi? Hangi basîret sahibi, feraset sahibi ve idrak sahibi böyle büyük bir hatayı irtikap edebilir?

Gelin biraz da Ahmet bin Harb rahmetullahi aleyhi dinleyelim, bakınız ne buyuruyor:

"Dünya iki kişiye taaccüp eder. Birisi kendisi için yumuşak güzel bir yatak hazırlayıp yatan kişi ki, kabri hiç düşünmez de gafletle yatar.

Dünya o kişiye hâl lisanı ile şöyle der:

- Ey âdemoğlu! Bu nazik bedenin bende yataksız olarak uzun müddet kalacak ve sonunda çürüyecektir. Şu yumuşak yatakta serilip yatarken bunu niçin düşünmezsin?

Diğeri ise küçük bir toprak parçası için, din kardeşi ile çekişen, hasımlaşan kişidir.

Dünya böyle bir kişiye de hâl lisanı ile şöyle der:

- Ey âdemoğlu! Bu yerlerin önceki sahipleri nerede? Bir düşün."

Evet aziz kardeşim! Bu toprakların ilk sahipleri nerede? İlk sahiplerinden sonra daha niceleri sahip oldular. Şimdi bazı insanlar, bu ev benim, bu bağ benim, bu köşk benim, bu ülke benim, diyorlar. Ne zamana kadar? Ey gafil! Mülkün sahibi Allah değil mi? Bizler ise bir müddet için faydalanıyoruz. Sonra başkaları faydalanıyor. Dünya var oladan beri bu böyle devam edip gidiyor. Ama bir gün bitecek, kıyamet kopup bütün canlılar yok olunca, Allah Teâlâ:

- Bugün mülk kimindir? diyecek, cevap verecek kimse olmadığı için yine kendisi cevap verecek:

- Mülk, tek ve kahhar olan Allah’ındır, buyuracak.

Bir kısım kişiler Hatem’il Esam’a:

- Ne zaman dünyaya ibret gözü ile bakanlardan olabiliriz? diye sormuşlar.

O, şöyle cevap vermiş:

- Dünyada her şeyin sonunun harap, her şahsın gideceği yerin de türap olduğunu gördüğün zaman. Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenaze çıkar da o kimse bundan ibret almazsa, ona ilmin de, hikmetin de, vâz-u nasihatin de faydası olmaz.

a a a

 

Bir kâse süt

 

Abdullah b. Ömer radıyallahu anh Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi şöyle söylerken işittim demiştir:

"Sizden önceki kavimlerden üç kişilik bir topluluk yola çıktı. Gecelemek için bir mağaraya girdi. Dağdan kopup gelen büyük bir kaya mağaranın ağzını kapattı.

(Kendi kendilerine) sizi bu kayadan, ancak daha önce yapmış olduğunuz iyi amelleri vesile ederek dua etmeniz kurtarır, dediler.

İçlerinden biri:

- Ey Allah’ım! Benim yaşlı annem ve babam vardı. (Akşam olunca) onlardan önce ne çoluk çocuğuma, ne de kölelerimden hiçbirine bir şey içirmezdim. Bir gün (hayvanlarımı otlatacak) bir yer bulmak için uzaklara gittim. Geç vakit geldiğimde onlar için süt sağdım. (Yanlarına vardım) fakat onlar uyumuşlardı. Kendilerini uyandırmayı ve onlardan önce de çocuklarıma, kölelerime akşam sütü içirmeyi hoş görmedim. Çocuklarım ayaklarımın altında, etrafımda ağlaşırken elimde bir kase süt şafak sökene kadar ayakta bekledim. Nihayet uyandılar ve sütlerini içtiler.

Ey Allah’ım! Eğer şu yaptığım işi, Senin rızan için yapmışsam, şu kayadan dolayı düştüğümüz sıkıntıyı bizden gider, dedi.

Kaya biraz aralandı. Fakat mağaradan çıkacak kadar bir genişlik olmadı.

Diğeri şöyle dedi:

- Ey Allah’ım! Amcamın bir kızı vardı. O, bana insanların en sevgili olanı idi. O’na yaklaşmak istedim. Benden uzak durdu. Kıtlık başgösterdiği senelerden birinde bana geldi (yardım istedi). Kendisini bana teslim etmesi şartıyla, yüz yirmi altın verdim. Ona yapmak istediğimi yapmaya azmedince, bana:

- Allah’tan kork. Haksız yere mührümü bozma, dedi.

O bana kadınların en sevimlisi olduğu halde, ondan uzaklaştım. Verdiğim altınları da almadım.

Ey Allah’ım! Eğer ben şu yaptığımı, Senin rızan için yaptımsa içinde bulunduğumuz hâli bizden gider, dedi. Kaya biraz daha aralandı. Fakat dışarı çıkacak imkan bulamıyorlardı.

Üçüncüsü şöyle dedi:

- Ey Allah’ım! Birtakım işçi çalıştırmıştım. Biri hariç hepsinin ücretlerini tastamam verdim Onlardan biri hakkını almadan gitti. Onun parasını çalıştırıp çoğalttım. O kadar ki, bir çok mal meydana geldi.

O kişi bir zaman sonra bana geldi.

- Ey Abdullah! Ücretimi ver, dedi.

Ben de:

- Şu gördüğün deve, sığır, koyun ve köle hepsi senindir, dedim.

Adam:

- Ey Abdullah, benimle alay etme, dedi.

Ben:

- Seninle alay etmiyorum, dedim.

Bunun üzerine mallarının hepsini alıp götürdü. Onlardan hiçbir şey bırakmadı.

Ey Allah’ım! Şu yaptığımı senin rızan için yapmış isem, içinde bulunduğumuz şu hâlden bizi kurtar, dedi. Kaya tamamen açıldı ve mağaradan yürüyerek çıktılar.” (Buharî, Müslim)

 

KISSADAN HİSSELER

 

Canım kardeşim! Gel, şu kıssa üzerinde tefekkürümüzü yoğunlaştıralım. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin:

"Cennet anaların ayakları altındadır."

"Babanın evladına duası, peygamberin ümmetine duası gibidir." kelamlarını,

Allahu Teâlâ’nın:

"Rabb’in sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘üf’ bile deme. Onları azarlama. İkisine de güzel söz söyle.

Onları esirgeyerek üzerlerine kanat ger. ‘Rabb’im, onlar küçüklüğümde beni nasıl esirgedilerse, Sen de onları esirge.’ diye dua et." (İsra-23-24) buyruklarını teemmül edelim.

Onlara saygıda kusur etmeyelim. Her sâlih insanın, hele hele ana ve babalarımızın dualarını almaya çalışalım. Ana-babaya edeple ikram edilen bir kâse sütün ne büyük bir değer taşıdığını idrak edelim.

Mağaradaki ikinci insanın çok şiddetli arzusuna nasıl mani olduğunu, Allah korkusuyla bu işten nasıl vazgeçtiğini düşünelim.

Allah Teâlâ:

"Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur." (İsra 32) buyurmaktadır. O kişi nefsine hakim oldu. Delicesine sevdiği kadına sahip olmaya imkan bulduğu halde, Allah’tan korktu da zinaya yaklaşmadı. Bu gibi kötülüklerden, zinadan imkanı olduğu halde uzak duranlar için, Allah Teâlâ şöyle vaatte bulunuyor:

"Rabb’inin makamında durmaktan korkan kimseler için iki cennet vardır." (Rahman 46)

Rivayet olunur ki Abbasî halifesi Harunu’r-Reşid:

"Eğer ben cennetlik değilsem, hanımım boş olsun." demiş.

Sonra aklı başına gelmiş. Büyük bir telaşa kapılmış. Durumu âlimlere arzetmiş. Onlardan biri; ona şöyle sormuş:

- Sen, kendisini sana arzeden güzel bir kadını, Allah’tan korkarım, diye reddettin mi?

Harunu’r-Reşid gençliğinde şehzade iken sarayda geçen bir hadiseyi hatırlamış ve ‘Evet’ demiş. "Şehzadeliğimde, sarayın çok güzel cariyelerinden biri kendisini bana arzetmişti de, ben bu teklifi, reddetmiştim. Allah’tan korkarım, demiştim. Bunun üzerine o zat yukarıda zikri geçen ayeti okumuş ve inşaallah cennetliksin, demiş.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de:

Mahşerin o dehşetli zamanında arşın gölgesinde gölgelenecek yedi kişiden birinin de, makam ve mansıp sahibi güzel bir kadın kendini arz edince, “Ben, Allah’tan korkarım” diyen, bu çirkin daveti reddeden kişi olduğunu haber vermektedir.

Üçüncü şahsın da yaptığı amel ne güzel. Ücretini almadan çekip giden zatın, ücretini çalıştırıp, çoğaltıp, adam dönüp gelince tamamını ona vermesi ne büyük bir hassasiyettir. Çünkü İslâm’da işçiye alnının teri kurumadan ücretinin verilmesi isteniyor. Kul hakkının çok büyük bir hak olduğu, kul hakkına asla tecavüz edilmemesi gerektiği beyan ediliyor.

Ticaretimize, beşerî münasebetlerimize, yapmış olduğumuz vazifelerimize nazar edelim. Asla kul hakkı yemeyelim. Şu kıssadan hisse alalım.

Aziz kardeşim! Gel. Sakin bir köşeye oturup, kalbimizi masivâdan, tüm dünya endişelerinden boşaltalım. İradeyi cüz’iyemizi, iradeyi külliyeye, Rabb’imize teslim edelim. Basîret, feraset ve idrak aynamızın tozlarını silelim. Anlatılan kıssalardan hisse almaya, ibret almaya, ders çıkarmaya gayret edelim. Çok, ama pek çok tefekkür edelim.

Bakınız Rabb’imiz ne buyuruyor:

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gecelerle gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde, akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.

(O akıl sahipleri) ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken, her zaman Allah’ı zikrederler ve semavat ve arzın yaratılışını tefekkür ederler. Ey Rabb’imiz! Bunu boşa yaratmadın, seni tesbih ederiz. Bizi cehennem ateşinden koru (derler)". (Âl-î İmran 191-192)

Bu ayet-i kerimeler nâzil olduğu zaman, âlemlerin efendisi, canımız, cananımız, ahir zaman nebisi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ağlamış ve şöyle buyurmuştur:

"Bu ayet-i kerimeleri okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun."

İşte böyle aziz kardeşim! Okuyalım, tefekkür edelim, ibret alalım.

1- Cüreyc kıssasında da bahsettiğimiz gibi bizim geçmişimizde büyük aile hayatı vardı. Yani anne, baba ve çocukların yanında büyük baba, büyük anne hatta evlenmiş kardeşlerin ve onların çocuklarının oluşturduğu büyük bir aile içinde yaşıyorduk.

Dolayısıyla bütün aile fertleri, en güzel bir biçimde eğitiliyordu.

Böylece:

İşiterek,

Görerek ,

Uygulayarak,

Eğitimin üç boyutuyla da mükemmel bir aile mektebi oluşturuluyordu. Büyük baba ile büyük anne, eşler, eşlerle çocuklar ve çocukların kendi aralarında beşeriyet icabı meydana gelen olumsuz davranışları, engin tecrübelerine dayanarak çoğu kez tarafların haberi bile olmadan hâllediyorlar, bu sayede sorunlar anında çözülüyordu.

Çocuklar, anne ve babalarının dede ve büyük annelerine karşı davranışlarını görüyor, hata ettikleri zaman hataları nasıl düzelttiklerini nasıl özür dilediklerini, dede ve büyük annelerin de nasıl afla, şefkatle muamele ettiklerini bizzat müşahede ederek, uygulamalı bir şekilde eğitim alıyorlardı.

Zamanımızda ise büyük aile tipleri tarihe karıştı. Çekirdek aile dediğimiz anne, baba ve çocuklardan oluşan küçük aileler boy vermeye başladı ve hatta yeni evlileri hemen düğünden sonra ayrı evlere oturtmak, yeni ve çok kötü bir uygulama olarak yaygınlaşmaktadır. Dolayısıyla çekirdek ailede gözünü açan kadın ve erkek iyi bir kayınvâlide, iyi bir kayınpeder olamıyorlar.

Damat ve gelinler de iyi bir damat, iyi bir gelin olamıyorlar. Elbette çok iyi aile terbiyesi almış, bu genel hükmün dışında kalan azın azı kayınvalide, kayınpeder, damat ve gelinler de vardır.

Hayat tecrübesi olmayan iki gencin yalnız bir evde başbaşa kaldığını düşününüz. Aralarındaki ufacık meseleleri büyütecekler içinden çıkılmaz hale getireceklerdir. Neticede aile huzuru, aile saadeti hebâen mensûra olacak, belki de aile daha çiçeği burnunda iken yıkılıp gidecektir.

Kıssamızda geçen birinci şahsın anne ve babasına karşı davranışını, onlara karşı üstün hizmet ve saygısını bir düşünelim. Böyle bir aile ortamında yetişen çocuğun durumunu teemmül edelim. Babasının dedesine, babaannesine yaptığı hizmeti, hürmeti bizzat gören, şahit olan bir çocuğun körpe yüreğinde ne güzel duygular, ne güzel hasletler yerleşecektir. Belki de çoğu zaman çocuk bunun farkında bile olmayacaktır. Amma o güzellikler, o güzel hasletler verimli bir toprağa atılmış, kaliteli bir çekirdek gibi zamanı gelince kabuğunu çatlatacak, toprağı yarıp uç verecek, çiçek açıp meyveye duracaktır. Böylesi ailelerde yetişen çocuklar da zamanı gelince anne ve babasından gördüklerini aynen yapacak, ihtiyarlamış vaziyette yanında bulunan anne ve babasını kendisi için bir yük değil, bilâkis bir lütfu ilâhî kabul edecek, evinin orta direği, bereketi olarak görecek ve onlara hizmeti, hürmeti büyük bir şevkle, coşkuyla yapacak, bundan çok büyük bir mutluluk duyacaktır. Onların duasını almanın Rabb Teâlâ’nın rızası olduğu şuuruna erecektir.

Bir ailede kötü örnek olunduğu zaman da bu aynen ailenin diğer fertlerine, özellikle çocuklara yansıyacaktır. O bakımdan aile içindeki büyüklere, özellikle varsa büyük baba, büyük annelere, anne babalara, büyük kardeşlere çok büyük görevler düşmektedir.

Aziz kardeşim! Anne babası uyudukları için onları rahatsız etmekten korktuğundan uyandıkları zaman hemen içirmek kasdıyla sabaha kadar başuçlarında ayakta bekleyen bir evladı düşünelim. Bir de zamanımızdaki evlatların anne babalarına karşı tavırlarını.

Düşünelim, düşünelim de nereden nereye gelmişiz görelim.

2- İslâm’da namus telâkkisi çok mühimdir. Bir müslüman kendi hanımının, kızının, gelininin, uzak yakın akrabasının, herhangi bir müslüman kadının, hatta gayri müslim bir kadının canı pahasına da olsa namusunu koruması gerekir. Bizim inancımızın, medeniyetimizin esaslarındandır: Zina katî olarak haram kılınmıştır ve cezası çok ağırdır.

Dört erkek şahidin bizzat görmesi ve şahitlik yapmasıyla, zina edenler evli oldukları takdirde recm edilirler.

Bekâr iseler yüz sopa vurularak cezalandırılırlar. Müslüman kadınlar kendilerini nâmahremden sakınmak, iffet ve namuslarını korumakla mükellef oldukları gibi, müslüman erkekler de ailelerinin, müslüman kadınların iffet ve namuslarını korumak, zinadan ve zinaya götüren davranışlardan sakınmakla vazifelidirler. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Rasûlüm, mü’min erkeklere, gözlerini harama dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.

Mümin kadınlara da söyle, gözlerini harama bakmaktan korusunlar. Namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine kadar örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının (başka kadından olan) oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları ( mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunanları (köleleri), erkeklerden kadına ihtiyacı kalmamış hizmetçiler yahut kadınların, gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan (küçük) çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerlerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz." (Nur 30-31)

Aziz kardeşim! Ayet-i kerimelerin meallerinden de anlaşılacağı üzere, İslâm’da kadın erkek ilişkileri, insan yaratılışına en uygun bir tarzda tanzim edilmiş, böylece kötülüklerin, çeşit çeşit ahlâksızlıkların önüne geçilmiştir.

Allah Teâlâ kadın ve erkeği bir kısmı müşterek, bir kısmı değişik çeşitli özelliklerde yaratmıştır.

Kadının annelik ve mürebbiyelik gibi çok mühim vazifeleri vardır. Allah Teâlâ kadına bu vazifelerine uygun, vazifelerini kolaylaştırıcı kabiliyetler vermiştir.

Erkek aile reisidir. Ailenin en büyük sorumluluklarını omuzlamaktadır. Bunun için çok zor şartlar altında çalışması gerekmektedir. Allah Teâlâ erkeği de bu misyonunu en iyi bir şekilde yerine getirecek özelliklerle donatmıştır.

Ayrıca, neslin devamı ve çoğalması için iki cins arasında bir cazibe yaratmıştır. Bu cazibeyi kontrol altında tutmak, gayr-i meşru ilişkilerdenkorumak için de kadın erkek arasındaki ilişkilere sınırlar koymuş, zinayı ve zina öncülerini kesinlikle yasaklamıştır.

Bizler beşeriz.  Çok yakın ilişkiler içinde olan ayrı cinsler duygularını kontrol altına alamayabilirler. Bunun neticesinde de çok çirkin olaylar meydana gelebilir. Nitekim zamanımızda sınır tanımayan kadın erkek ilişkileri sonucunda nice aile yuvalarının yıkıldığına, nice zina mahsulü bebeklerin çöplüklere, cami avlulularına, duvar diplerine terk edildiğine sık sık şahit olmaktayız.

Hududullahı çiğneyen, dinî esasları görmezlikten gelen bir toplumun âkibeti hüsrandır, rüsvaylıktır.

Kıssada geçen ikinci şahsın yapmak istediği o çirkin fiili çok sevdiği amca kızının,  "Allah’tan kork" ikazı neticesinde  nasıl terk ederek tevbe ettiğini teemmül edelim.

İnsan zaman zaman gaflete, nefsinin, şeytanın, kötü çevrenin tuzağına düşebilir. Fakat Allah’a, ahiret gününe, yaptıklarından hesaba çekileceğine tam inanan bir mü’min, en küçük bir ikaz karşısında hemen kendine gelir, yapmak istediği kötülüklerden peşiman olur. Tevbe eder, istiğfar eder, Rabb’ine yönelir.

Kıssada geçen ikinci kahramanımız o yiğitlerden, o bahtiyarlardandır.

Müslümanlar olarak çok dikkatli olmalıyız. Etrafımız çeşit çeşit ahlâksızlıklarla kuşatılmıştır. İslâmî esasların, İslâmî yaşantının horlandığı, kötülüklerin, tiksindirici ahlâksızlıkların revaçta olduğu, teşvik gördüğü zamanımızda nefsimize, ailemize, çocuklarımıza mukayyet olmaya mecburuz. Aksi takdirde hiç beklemediğimiz, hiç hoşlanmadığımız kötü olaylarla karşı karşıya gelebiliriz.

Bilhassa çocuklarımızın ergenlik çağlarında çok daha hassas olmalıyız. Bazıları: Artık benim oğlum, benim kızım koca koca insanlar oldular, hâlâ onlara çocuk muamelesi yapacak değilim ya. Onlar kendilerini korurlar, gibi moda sözlerle,  slogan sözlerle farkında olmadan çocuklarının dünyasını yıkarlar. Bilelim ki gençler ergenlik çağlarında anne ve babalarının, hoca ve büyüklerinin yol göstericiliğine, kendileri ile ilgilenmelerine çok daha muhtaçtırlar.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır.

"Ey iman edenler! Şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse (ona uyarsa) şunu bilsin ki o, ahlâksızlıkları ve kötülükleri emreder. Eğer size Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir." (Nur 21)

Maalesef toplumumuzda bir çokları, bilhassa söz sahibi olanların pek çoğu şeytana uyuyor, onun adımları arkasından gidiyor, toplumu da kendileri gibi şeytana tâbi kılmaya çalışıyorlar. Düşmüş oldukları bataklığa başkalarını da çekiyorlar. Müslüman, şeytanın adımları ardına düşüp gitmez. O, ahir zaman nebisi, efendimiz, canımız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin izini takip eder.

Çağımızda kötü çığır açanlar, kötülüğe anahtar olanlar çok. Bu çığırlar o kadar çeşitli ve nefsi celbedici ki, bir çok insanımız bu tuzaklara düşüp perişan oluyorlar. Bu kötülüklerde en çok da kadınlar kullanılıyor, onlar istismar ediliyor. Onların vücutları teşhir edilerek, vitrinlenerek tuzaklar kuruluyor.

Kadın hakları, kadın erkek eşitliği, çağdaş kadın sloganları ve aldatmacaları ile kadınlarımız bir ticaret metaı gibi telâkkî ediliyor, kadın avcısı, karaktersiz, şahsiyetsiz, insanlık duyguları körelmiş erkeklerin ellerinde şehvetlerini tatmin vasıtası yapılıyor.

Bir şovmen kalkıp ekranlarda millete karşı: Bu güne kadar beşyüz kadınla ilişki kurdum, demek küstahlığında bulunuyor. Ve bu küstahlığına karşı toplumdan bir tepki de almıyor.

Kadınlar!

Şu çağdaşlık görünümünüzle, şu vitrinlik vücut teşhirlerinizle, erkeklerin ellerinde onların şehvetlerini tatmin vasıtası yapılarak  sizin kadınlığınızla oynanıyor. İşte siz asıl mücadelenizi bunun için yapmalısınız.

İslâm dini kadınları yaratılışlarına en uygun bir şekilde,

Annelik,

Mürebbîlik,

Kocasının en yakın yardımcısı, hayat arkadaşı, sırdaşı olarak vazifelendirmiş, onu her türlü tasalluttan koruyacak en sağlam esasları vaz’ etmiştir.

Onun için İslâm aile nizamında kadının yeri çok büyüktür. Anne ve babaya hürmet ve saygı gösterilmesi, her türlü ihtiyaçlarının giderilmesi, hizmetlerinde bulunulması emredilmiştir. İslâm aile nizamının güçlülüğü, İslâm milletinin en büyük dayanaklarından biridir.

Zamanımızda İslâm düşmanları, bu sağlam aile yapımızı tahrip etmek için her türlü gayreti göstermektedirler. Maalesef kısmen de muvaffak olmuş durumdadırlar.

O bakımdan müslümanlar olarak İslâm aile yapımızı korumak için bütün imkanlarımızla çalışmalı, gayret etmeli, hainlerin emellerini kursaklarında bırakmalıyız.

 Zaman zaman ifade ettiğimiz gibi aile ocağımızı bir mektep, aile içinde karşılıklı sevgi ve saygının hakim olduğu, İslâmî hassasiyetlerin ön plana çıktığı, İslâm’ın bütün boyutlarıyla yaşandığı bir mekan haline getirmeliyiz.

3- Kıssamızda geçen üçüncü şahsın davranışından da alacağımız çok mühim hisseler vardır.

Aziz kardeşim! Düşünebiliyor musun? Kahramanımız, zamanımızda değil mumla, projektörle arayıp belki milyarda bir rastlanabilecek bir davranış sergiliyor.

Ücretini almadan giden işçisinin parası ile işçinin namına ticaret yapıyor. Sürü sürü koyun, deve, sığır kazandırıyor, onları kendi malı gibi koruyor. Yıllar sonra ücretini almaya gelen işçi, malların kendisinin olduğunu öğreniyor, önce inanamıyor, sonra gerçek olduğunu anlayıp mallarını alıp gidiyor.

Akıllara durgunluk verecek asil bir davranış. Böylesi bir davranışı, gözünü mal mülk, makam mevki hırsı bürümüş, dolayısıyla kalbi katılaşmış, taşlaşmış, feraseti ve basîreti körelmiş çağımız insanının aklı, hiç mi hiç anlayamaz, kavrayamaz. Ama bu bir masal değil, bir gerçek.

Bu gerçeği ahir zaman nebisi, canımız, efendimiz, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem haber veriyor. O muhbir-i sâdık bildiriyor.

Çağımız insanının putlaştırdığı o zavallı aklı, dünyevîleşerek, bencilleşerek, karanlıklar diyarının, kötülükler ülkesinin kölesi haline getirdiği, ifsat ettiği o yarım yamalak aklı anlayamasa da kavrayamasa da, bu bir gerçek.

Kur’an ve hadislerde zikredilen bu kıssaları işiten ve inanan asr-ı saadet müslümanları, benzeri asil davranışları ve fedâkârlıkları defaatle sergilemişlerdir. İmanları uğrunda her şeylerini ve hatta canlarını bile seve seve fedâ etmişlerdir.

Kişilerin İslâm yolundaki fedâkarlıkları, imanlarının derecesi nisbetindedir. Tam inanan fedâkarlıktan kaçınmaz, tam inanan inandığına teslim olur. İtiraz etmez, itaat eder.

İmandaki samimiyet ve kemâlat da aklın anlamakta zorlandığı hususlarda kendini gösterir.

Ebû Hüreyre radıyallahu anhden rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

"Vaktiyle bir adam üzerine yük yüklediği ineğini sürüp götürüyordu. İnek, sahibine dönüp bakarak:

- Ben yük taşımak için yaratılmadım. Çift sürmek (yavrulamak, süt vermek) için yaratıldım. dedi.

- Sübhanallah! İnek konuşur mu? diye taaccüp ettiler.

Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- Buna ben inanırım. Ebubekir’le Ömer de inanır, buyurdular.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem konuşmasına şöyle devam etti.

Bir çoban koyunlarının içinde bulunduğu bir sırada bir kurt saldırarak koyunlardan birini kapıp kaçmış. Çoban da peşine düşmüş ve koyunu kurttan kurtarmış.

Kurt, ona dönüp bakarak şöyle demiş:

-Yevmü’s-seb’de, yani fitnelerin çoğalıp koyunların çobansız kaldığı, benden başka çobanlarının olmadığı o günde bu koyunlara kim bakacak?

Orada bulunanlar:

-Sübhanallah! dediler.

Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- Buna ben inanırım. Ebubekir’le Ömer de inanır, buyurdular." (Buharî, Müslim)

Hadis-i şeriften anlaşılacağı üzere aklın zorlandığı bu gibi hadiselerde, gerçek müminler asla akıllarına itibar etmezler, inanırlar ve inançlarının gereğini yaparlar.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh ve Hz. Ömer radıyallahuanh zikri geçen mecliste olmadıkları halde, ineğin ve kurdun konuşmasına taaccüp eden kişilere: "Buna ben inanırım. Ebu Bekir’le Ömer de inanır." buyurarak, Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh ve Hz. Ömer radıyallahu anhın imanlarının kemâlatına ve sadâkatlarına işâret buyurmuşlardır.

Ayrıca mecliste bulunan insanlara ve kıyamete kadar gelecek bütün müslümanlara: "Ben size bir şeyden haber veriyorum. Siz buna nasıl olabilir diye hayret ediyorsunuz. Bir peygamber olarak benim vermiş olduğum bir haberin doğruluğundan şüphe mi ediyorsunuz? Halbuki Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi tam inanmış, tam teslim olmuş olsaydınız böyle hayretlere düşmez, âmennâ ve saddakna derdiniz, mesajını vermektedir.

Zamanımızda Hz. Ebû Bekir’cesine, Hz. Ömer’cesine iman etmiş teslim olmuş, sadık insanlara ne kadar ihtiyaç vardır.

Aziz kardeşim! İçimizi kemiren şüphelerden, kararsızlıklardan, dış çevrenin aşağılık etkilerinden sıyrılıp Ashabcasına bir teslimiyet, bir sadakat göstermek için gayret edelim. Bu hususta Rabb’imizden yardım dileyelim. O’na iltica edelim.

 

        Günahkârım nâre yandım,

        Bakma bana hep aldandım,

        Gençlik dâim durur sandım,

        Pederimi görmez gibi.

        Sağa koştum, sola koştum,

        Bazen aktım, bazen coştum,

        Acep aşktan niçin boştum,

        Karâni’yi bilmez gibi.

        Tek ümidim gür imanım,

        İslâm için aksın kanım,

        Hak yoluna kurban cânım,

        Bedir’deki ashab gibi.

Ahir zaman nebisi, canımız, efendimiz Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem elbette Allah Teâlâ’yı en iyi bilen O’ndan hakkıyla korkan ve bütün işlerini, bütün yaşayışını şeriatın esaslarına göre tanzim edendir. O bakımdan O’nun her sözü, her işi müslümanlar için bir hüccettir, uyulması gereken bir esastır.

O’nu adım adım izlemek, O’nun kutlu yolunu takip etmek her müslüman için bir vecibedir.

O, bir şey emretmişse, O, bir şeyden haber vermişse, O, bir şey yapmışsa, müslümana düşen itirazsız, tereddütsüz O’na hemen tâbi olmak, yapması gerekeni yapmaktır.

Hz. Aişe radıyallahu anha şöyle bir rivayette bulundu:

"Rasulullah bir iş yaptı ve o işi yapmak için müslümanlara da ruhsat verdi. Fakat sahabeden bir kısmı bundan hoşlanmadılar ve o işi yapmaktan çekindiler. Durumdan haberdar olan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ayağa kalkarak şöyle buyurdu:

- Birtakım adamlara ne oluyor ki, benim ruhsat verdiğim bir işi işitiyorlar da, ondan hoşlanmıyorlar ve yapmaktan çekiniyorlar. Vallahi Ben onların Allah’ı en iyi bileni ve O’ndan en çok korkanıyım." (Müslim)

Çağımız insanı her geçen gün çok azı müstesna İslâmî hassasiyetlerini kaybetmekte, dünyevîleşmekte ve hattâ bir kısım çıkarlar elde etmek için insanlık onurunu ayaklar altına almakta, dininden tavizler vermektedir. Allah Teâlâ’nın ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin mübârek kelamları karşısında duyarsız kalmakta, kul hakkını gözetmemektedir.

Kişiler, nereden, nasıl kazandıklarına, kazançları haram mı helâl mi, şüpheli mi hiç mi hiç aldırış etmemektedirler.

Bu sebepten de yığın yığın belâ ve musibetlere düçar olunmaktadır. Allah yolunda ayağına bir diken batmasına bile razı olmayan insanımız, dünyası için, çıkarı için en aşağılık zilletlere katlanmakta, en bayağı işlere tevessül etmektedir.

İslâm dini kul hakkına çok önem verir ve bu hususta müslümanları uyarır. Helal kazanıp helal lokma yemeyi esas alır. Çünkü haram lokma kanı bozar. İbadetlerin huzur ve huşûunu giderir ayrıca haram yemek, başkalarının malını haksız yere gasbetmek, manevî bir iflastır.

Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şu buyruğunu derinlemesine tefekkür edelim, edelim de haram yollardan mal edinmenin, kullara zarar verip kul hakkına tecâvüz etmenin kötü akibetini görelim.

"Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- Müflis kimdir? diye sordu.

Orada bulunanlar:

- Bizce müflis parası ve malı olmayan kimsedir, dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

- Benim ümmetimin müflisi o kimsedir ki, kıyamet günü namaz, oruç ve zekatla gelir. Fakat şuna sövmüş, buna iftira etmiş, şunun haksız yere malını yemiş, bunun kanını akıtmış ve şunu döğmüş. Bundan dolayı onun iyiliklerinden haksızlık yaptığı kişilere verilir. Üzerindeki haklar ödenmeden iyilikleri tükenirse, hak sahiplerinin günahları o kimseye yükletilir. Sonra da o kimse cehenneme atılır." (Müslim)

Aziz kardeşim! Görüyorsun ya İslâm’da haram helâl hassasiyeti ne kadar mühimdir. Kul hakkı ne kadar önemlidir. Bir müslüman haram helâl hassasiyetine, kul hakkına riayet etmezse manen müflis duruma düşmekte ve yapmış olduğu amellerin sevabını kaybettiği gibi, hakkını yediği, haksızlık yaptığı kişilerin günahlarını da yüklenmekte ve cehenneme yuvarlanmaktadır.

Öyleyse yapılacak iş:

Tevbe etmek,

Hak sahiplerine haklarını vermek,

Onlarla helâlleşmek,

Bir daha haksızlık yapmamaya, kul hakkı yememeye, hiçbir kötülük işlememeye, hep iyilik düşünüp, iyilik yapmaya azmetmektir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

"Bir kimse kardeşinin haysiyetine yahut malına haksız olarak saldırmışsa altın, gümüş bulunmayan günden (kıyametten) önce onunla helâlleşsin. Aksi halde yaptığı zulüm nisbetinde onun iyi amellerinden alınıp hak sahibine verilir. İyiliği yoksa, hak sahibinin günahından alınıp haksızlık yapan adama yükletilir." (Buhârî)

Bu hususta yöneticilere, devlet adamlarına çok büyük görevler düşmektedir.

Öncelikle devlet olarak asla zulüm yapmayacak, haksızlık yapmayacak, halkın da birbirine haksızlık yapmasına fırsat vermeyecektir.

Şu husus çok iyi bilinmelidir ki:

En büyük zulüm, devlet zulmüdür.

En büyük haksızlık, devletin yaptığı haksızlıktır.

En büyük terör, devlet terörüdür.

Halkın inancının gereği gibi yaşamasına mani olmak,

Hangi dinden, hangi inançtan olursa olsun kişilerin dinî vecibelerini yerine getirmesinde zorluk çıkarmak,

Dinî hassasiyeti olanları, inandığı gibi yaşayanları, inancının emrettiği gibi giyinip kuşananları baskı altında tutmak,

Haksız, adaletsiz vergiler koymak.

Milletin malını bir kısım mütegallibeye peşkeş çekmek,

Çalışanların haklarını, hak ettikleri şekilde vermemek ve benzeri devletin yapmış olduğu haksızlıklar, bir kısmı açık bir kısmı gizli devlet terörüdür.

O bakımdan devleti yönetenlerin yüklendiği vebâl çok büyüktür. Yöneticiler, yönetimleri altında bulunanlara zulmetmeyecek, ne zulme fırsat verecek, ne de mazlumu yardımsız bırakacaktır. Yukarıda da ifade edildiği gibi her şeyden önce kendisi haksızlık yapmayacak, ayırım yapmayacak, âdil olacak, milletin üzerinde terör estirmeyecek, zulüm kanunları çıkarmayacak, daha önce böyle kanunlar çıkarılmışsa hemen yürürlükten kaldıracaktır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

"İster zâlim olsun, ister mazlum olsun, müslüman kardeşinize yardım edin.

Ashab-ı kiram

- Ya Rasûlullah! Zulme uğrayan kişiye yardım ederiz, fakat zâlime nasıl yardım edeceğiz? dediler.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- Zâlimin zulmüne mani olmakla, zâlime yardımcı olmuş olursunuz, buyurdu." (Buharî)

Aziz kardeşim! Sık sık söylediğimiz gibi müslüman, iyiliklere anahtar, kötülüklere kilit, iyiliklere destek, kötülüklere köstek olan kişidir.

Her müslüman, iyi çığırlar açmak, açılmış kötü çığırları kapatmak için çalışmalıdır.Şu hususu asla unutmayalım:

İnsan, önemsediği şeylere öncelik verir. Önemsediği şeyleri ön plana çıkarır.

Bir müslüman için İslâm’ı öğrenmek, yaşamak ve tebliğ etmekten daha önemli bir şey olamaz. Önemsediklerimize, ön plana çıkardıklarımıza bakalım müslümanlığımızdaki durumumuza, samimiyetimize kendimiz karar verelim.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

"Bize kötü örnek olmak yaraşmaz." (Buharî) buyurarak, müslümanların iyi örnek olmalarını, sâlihleri, müttakîleri, gerçek mü’minleri örnek almalarını istemektedir.

Aziz kardeşim! Buraya kadar anlatılan kıssalardan hisse almaya, kıssalarda geçen peygamberleri, sâlih, sadık, muttakî kişileri örnek almaya, kıssalarda geçen kötü insanların yapmış oldukları kötülüklerden, haksızlıklardan, ahlâksızlıklardan şiddetle sakınmaya gayret edelim.

Allah Teâlâ’nın razı olduğu sâlih ameller yaparak Rabb’imizin istediği şekilde iyi bir kul, iyi bir müslüman olmak için çaba gösterelim.

 

        İLAHÎ!

        Âlemleri vâr eyleyen,

        Muhammed’i yâr eyleyen,

        Sadıkları câr eyleyen,

        Zâhir, Batın, Hâlık Sen’sin.

 

        Kelâmını fikrederiz,

        İsmi pâkin zikrederiz,

        Hâlimize şükrederiz,

        Evvel, Âhir, Maksud Sen’sin.

        Âşık olan zâr eyliyor,

        Yüreğini nâr eyliyor,

        Meskenini gâr eyliyor,

        Rahman, Rahim, Gafûr Sen’sin

 

        Hak! Aşkını can eylersin,

        Damarlarda kan eylersin,

        Tesbihini nan eylersin,

        Muhyî, Mümit, Hâdi Sen’sin,

 

        Gönlümüzü nûr eyledin,

        Şeriatı sûr eyledin,

        Münkirleri dûr eyledin,

        Ezel, Ebed, Melik Sen’sin.

 

İLAHÎ!

Bu kıssalardan hisse almamızı nasib eyle.

Yazanı, okuyanı, okuyup başkalarına tavsiye edeni, bütün müslümanları sırat-ı müstakim üzere dâim eyle.

Nefsimizin, şeytanın, şerirlerin şerlerinden muhafaza eyle.

Ahir ve âkibetimiz hayreyle.

Nasıl bir kul olmamızı istiyorsan, bizi öyle bir kul eyle. Amin.

 

BİRİNCİ CİLDİN SONU

 

Lügatçe       

 

Âbâd: Mamur, imar edilmiş.

Abd: Kul, köle, bende.    

Abid: Tapınan, ibadet eden

Adâvet: Düşmanlık.

Ahfad: Torunlar.

Ahit: Bir işi üzerine alıp söz verme.

Ahkâm: Hükümler, emirler, nizamlar, kanunlar

Ahlâk-ı zemîme: Kötü, kötülenen huylar

Ahzetme: Alma.

Akıbet: Son, netice.

Akl-ı selîm: Sağduyu

Akrabiyyet: Yakınlık, akrabalık.

Âl: Aile,evlat

Âlâyiş: Boş süs ve debdebe

Alerre'si vel-ayn: Baş göz üstüne

Allah-u ahed: Tek olan Allah

Allah-u âlem: Allah daha iyi bilir.

Allahummahfaznâ: Allah bizi korusun.

Amenna: İnandık, tasdik ettik.

Arızî: İlk yaradılıştan olmayıp sonradan olan.

Arif-i billah: Allah’ı hakkıyla tanıyan.

Arş: Allahu Teala’nın dokuzuncu kat gökte tasavvur olunan tahtı.

Asr-ı saadet: Peygamberimiz ve ashabının yaşadığı saadet ve mutluluk zamanı.

Ateşgede: Ateşe tapanların ateş yaktıkları tapınak.

Avane: Yardımcılar, yardakcılar.

Âyan: Apaçık, belli

Azamet: Büyüklük, yücelik.

Azîmüşşan: Şanı yüce olan.

Azîz: Kıymetli, seçkin, kudretli.

- B -

Bâd-ı ecel: Ecel rüzgarı.

Bâd-ı sabâ: Sabah rüzgarı.

Bahtiyar: Talihli, mesut.

Bâkî: Daimi, ölümsüz.

Bâlâ: Yüksek, yukarı.

Balçık: Yapışkan çamur. / Özlü toprak.

Bâliğ: Ergin, erişmiş, ulaşmış.

Bârân-ı rahmet: Rahmet yağmuru.

Basîret: Kalp gözü ile görerek aslına hakikatine varma.

Bâtın: İç,dahil,gizli.

Batın: Karın,nesil.

Bedbaht: Talihsiz.

Bedîî: Estetik.

Behîmî: Hayvani,hayvanca.

Belhüm edall: Onlar (hayvanlardan) daha aşağıdırlar.

Bertaraf: Ortadan kalkmış, defedilmiş.

Berzah: Ölümden kıyamete kadar ruhların duracağı yer.

Beşaret: Müjde.

Beyaban: Çöl, sahra.

Beynennâs: İnsanların arasında.

Beyt-i şerif: Şerefli ev, kabe.

Bezletmek: Sarfetmek, bahşetmek, bol vermek.

Bi iznillah: Allah’ın izniyle.

Bi lütfillah: Allah’ın lütfu ile. 

Bi’set: Allah tarafından peygamberliğe memur edilme.

Bid’at: Yeni çıkan şey,dinin aslından olmayıp sonradan eklenen şey.

Bigane: Bildik olmayan,yabancı.

Buğz: Sevmeme, gizli ve içten düşmanlık.

Burhan, bürhan: Delil, ispat.

Bühtan: İftira.

 

- C -

Câlib-i dikkat: Dikkat çekici.

Cârî: Yürürlükte olan, kullanılan.

Cedd-i âlâ: En büyük kabul edilen ata.

Cefa:Eziyet etme. / Vefasızlık.

Cehd: Çabalama, gayret.

Celbetmek:Çekmek, getirtmek.

Cem etme: Toplama.

Cendere: Baskı ve basınç sağlayan alet.

Cezbe: Manevi bir güçle allah’a doğru çekilme hali.

Cihangir: Dünyayı tutan, zapteden

Cihanşümul: Her yeri kaplayan, dünya çapında.

Cürm: Hacim, büyüklük.

Cürüm: Kabahat, suç, günah.

 

- D -

Dâd-ı hak: Allah’ın adaleti.

Darb-ı mesel: Halk arasında meşhur olan söz, atasözü.

Darb-ı mesel: Halk arasında meşhur olan söz, atasözü.

Debdebe: Tantana, haşmet.

Defter-i divan: Şiirlerin toplandığı kitap.

Dehşetengiz: Korkunç.

Denaet: Alçaklık, adilik.

Dergâh-ı izzet: Kudret kapısı.

Derûnî: Kalbi, yürekten.

Despot: Derebeyi.

Diğergam: Başkalarının dertleri ile dertlenen, bencil olmayan.

Dilhun: Yüreği kanlı, pek kederli.

Dûr: Uzak.

Düçar: Mübtela, düşkün.

Dühan: Duman.

Düstur: Kaide, kanun.

 

- E -

Ecir: Karşılık, mükafat.

Eğe Kemiği: Kaburga kemiği.

Ehl-i irfan: İnce anlayış sahipleri.

Ehl-i salib: Haç sahibleri, hıristiyanlar.

Enaniyet: Benlik, bencillik.

Eşraf: Asiller, ileri gelenler.

Etbâ: Birine tabi olanlar.

Evlad-ı ıyal: Nesil, sülale.

Ezâ: İncitme, eziyet.

 

- F -

Facir: Günahkar, fitneci.

Fail: Yapan, işleyen.

Fani: Geçici, ölümlü.

Farz-ı muhal: Mümkün olamayacak bir şeyi olmuş saymak.

Fend: Yalan, hile.

Feraset: Derhal anlama, anlayış üstünlüğü.

Fetret devri: İki peygamber arasında geçen peygambersiz dönem.

Fevt: Ölüm / Elden kaçırma.

Fısk-u fücur: Günaha, kötülüklere dalma.

Fîsebilillah: Allah yolunda, Allah için.

Firar: Kaçma.

Fuhşiyat: Meşru olmayan kötü şeyler.

Fütur: Gevşeklik, gayretsizlik, rehavet.

 

- G -

Galebe: Yenme, üstünlük sağlama.

Gâr: Mağara.

Garb: Güneşin batığı yön, batı.

Gark: Boğulmak, suya batmak.

Gayz: Kırgınlık, gazap, hiddet.

Gedâ: Yoksul, fakir, dilenci.

Germiyet: Gayretli çalışma / Hararet.

Gıpta: İmrenme.

Günah-ı kebair: Büyük günahlar.

 

- H -

Habbe: Yufarlak ve ufak tane.

Habis: Kötü, fena.

Hâcil: Utanmış, mahcup.

Hadd: Şeriata uygun ceza. / Sınır.

Hâk-i pay: Ayağın tozu.

Hakkal yakîn: Hiç şüphesiz bilinen inanılan gerçek.

Halel: Bozukluk, fesat, eksiklik.

Halet-i ruhiye: Ruh hali, manevi durum.

Halifetül arz: Yeryüzünün halifesi, vekili.

Halisane: Doğrulukla.

Hamd-ü senâ: Övgü ve şükür.

Hanif dini: Tek Allah’a inanılan Hz. İbrahim’in dini.

Harîm: Herkesin girmesi yasak olan özel yer.

Hasenat: Güzel işler.

Haset: Kıskanma, başkalarının iyiliğini çekemeyip, yok olmasını arzu etme.

Hasım: Düşman, rakip.

Hasit: Kıskançlık yapan.

Hasir: Ziyana uğrayan, zarar görmüş.

Haşir: Toplama, kıyamet günü insanların toplanması.

Haşyetullah: Allah korkusu.

Hâtem-ül Enbiya: Peygamberlerin sonuncusu.

Havâî: Boş ve batıl arzularla ilgili.

Hâk: Toprak.

Havari: Hz. İsa’nın kendisine inanan 12 arkadaşından her biri

Hayatbahş: Hayat veren, ömrü artıran.

Hazer: Sakınma / Şavaşsız barışla geçen zaman.

Hebâen mansurâ: Havaya kalkmış ince tozlar.

Hemhal: Aynı halde aynı durumda birlikte bulunma.

Hemmeclis: Aynı mecliste birlikte bulunma.

Herc-ü merc: Karmakarışık, intizamsız, altüst.

Hidayet: Doğru yola girme - iletilme.

Hikmet: Olgun akıl ve yüksek bilgi.

Hisse: İbret, öğüt, kişiye düşen pay.

Hodgam: Bencil.

Hud’a: Aldatma, hile. 

Huşû: Tevazu, gönül alçaklığı.

Hüccet: Delil.

Hülasayı kelam: Sözün özü, neticesi.

Hülm: Rüya, düş.

Hüsn-ü ahlak: Güzel ve iyi huylar.

 

- İ -

İbret: Bir hadiseden alınacak, çıkarılacak ders.

İbretâmiz: İbret verici.

İclal: Büyüklük,  yücelik.

İde: Fikir düşünce.

İffet: Namus.

İfna: Yok etme , tüketme.

İfrat: İleri gitme, normal hali aşma.

İfsat: Bozma, fitne ve kargaşa çıkarma.

İğvâ, iğvaat: Yolu şaşırtma, azdırma.

İhata: Kuşatma, etrafını çevirme.

İhsan: İyilik etme, lütuf, yardım.

İhsan: Allah teala’nın kendisini gördüğünü bilerek ibadet yapma.

İhtimam: Dikkat ve özen gösterme.

İkâb: Azap, cezalandırma.

İlhak: Katma,  ilave etme / Hakimiyeti altına alma.

İlm-i nafi: Faydalı ilim.

İltica: Sığınma.

İman-ı kâmil: Tam ve olgunlaşmış iman.

İmtina: İstememe, çekinme.

İn’am: Nimet verme , ihsan etme.

İnd: Yan, yanında, kat, katında.

İndî: Bir kimsenin kendi hükmü ve kararı.

İnkıyâd: İtaat, boyun eğme.

İnsicam: Tutarlılık.

İntikal: Göçme, naklolma, yer değiştirme.

İnzal: İndirme.

İrade-i cüz’iye: İnsanlara verilen akıl ve irade.

İrade-i külliye: Allah’ın iradesi, sonsuz irade.

İrfan: Anlayış, içyüzüne vakıf olma, sırları anlama.

İrşad: Doğru yolu gösterme.

İrtidat: İslam’ı terk etme, dinden çıkma.

İrtikab: Kötü bir işi yapma.

İstiğfar: Günahların bağışlanmasını dileme.

İstiğrak: Dalma, bir şeyin içine gömülme.

İstikamet: Doğruluk, düzgünlük, dürüstlük.

İstikrar: Karar bulma, sabit olma.

İstila: Ele geçirme. / Yayılma.

İstişare: Danışma, görüş alma.

İtidal: Aşırı olmama, orta yolu tutma, ılımlılık.

İtminan: İnanma, emin olma.

İttihaz: Edilme, kabul etme, sayma.

İttikâ: Sakınma. / Dayanma, yaslanma.

İzafi: Bağlı, bağlantılı.

İzahat: Açıklamalar.

İzbe: Kuytu, harap, pis yer.

İzhar: Açığa çıkarma.

İzzet: İtibar, kuvvet, kudret.

 

- K -

Kabza-i kudret: Kudret pençesi.

Kadem: Ayak.

Kadîm: Başlangıcı olmayan, eski.

Kâim: Ayakta duran. / Birinin yerini tutan. / Namaz kılan.

Kâm: Arzu, zevk, lezzet.

Karye: Köy.

Kâşâne: Saray gibi bina, köşk.

Katre: Damla.

Kavil: Söz.

Kayser: Eski Roma ve Bizans hükümdarı.

Kazurat: Pislik, necaset.

Kebâir: Büyükler. / Büyük günahlar.

Keffaret: Yanlışlıkla işlenen bir günahın affedilmesi için şeriatın koyduğu sadaka, oruç vb. günahtan arınma.

Kelime-i tayyibe: Hatır alacak güzel söz.

Kemâlât: Olgunluklar.

Kemter: Daha aşağıda olan.

Kerem: Lütuf, iyilik, cömertlik.

Kerih: Pis, murdar, iğrenç.

Kerim: Asalet şeref ve cömertlik sahibi.

Kerremallahu vecheh: Allah onun yüzünü kerim kılsın.(Hz. Ali için kullanılır.)

Kesafet: Tembellik, gevşeklik. / Sıklık, yoğunluk.

Kıssa: Anlatılan hikaye veya olay.

Kıtmir: Ashab-ı kehf’in köpeğinin adı.

Kibrit-i ahmer: Altın; madenleri altına çevirdiğine inanılan madde.

Kisra: İslam’dan önceki İran hükümdarlarına verilen ünvan.

Kuddîse sırrehû: Sırrı mübarek olsun. Büyük veliler için kullanılır.

Kudsî hadis: Peygamberimizin Kur’an dışında Allah buyurdu ki diyerek söylediği sözleri.

Kûmû: Kıyama kalkınız. / Namaz kılınız.

Kutb-u zaman: Zamanın kutbu, manevî önderi.

Küfran-ı nimet: Velinimete karşı nankörlük.

 

- L -

Lâin: Lanetlenmiş, Allah’ın rahmetinden mahrum.

Latîfe: Güldüren, hoşa giden hikaye veya söz. / Şaka.

Layık-ı vechile: Yakışan şekilde.

Letafet: Güzellik, yumuşaklık, hoşlanılacak durum.

Levm: Aşağılama. / Azarlama.

Libas: Elbise.

Lihikmetin: Hikmeti için, hikmetine.

 

- M -

Mağdûbe: Öfkeye uğrayan kimse.

Mağfiret: Allah’ın günahları bağışlaması.

Mağrur: Çok övünen, kibirli.

Mahfaza: Koruyucu kap.

Mahir: Becerikli, usta.

Mâiyet: Beraberlik, arkadaşlık,refakatinde olma.

Makarr: Oturulan yer, karargah.

Mamur, mamure: İmar edilmiş, meskun.

Masiva: Allah’tan başka bütün varlıklar.

Masiyet: Günah.

Maslahat: Sulh ve iyilik yolu.

Mazi: Geçmiş.

Meal kusur: Kusur ile beraber.

Medar: Dayanma noktası. / Vesile, sebep.

Medfun: Defnedilmiş,gömülmüş.

Mef’ul: Yapılmış, işlenmiş.

Mehabet: Güçlü birinden çekinme ve saygı duyma.

Mekir: Hile, aldatma.

Meknûn: Gizli, saklı.

Melanet: Lanete değer iş ve hareket.

Memat: Ölüm.

Memduh: Övülmüş, övülmeye değer.

Menasik-i Hac: Hac ibadeti sırasında yapılması gereken görevler.

Menzil-i maksud: Ulaşmak için hedeflenen yer.

Merzuk: Rızkı verilmiş, rızıklandırılmış.

Mesabe: Derece, değerinde.

Meskenet: Miskinlik, zavallılık, acizlik.

Mesrur: Sevinmiş, isteğine ulaşmış.

Mestur: Örtülü, kapalı.

Meşrû: Şeriata, kanuna uygun.

Metâ: Satılacak mal.

Mevhibe-i ilahî: Allah vergisi.

Meyyal: Meyleden, düşkün.

Mezbele: Süprüntülük, çöpllük.

Mezmum: Aşağılanmış, ayıplı sayılmış.

Mihnet: Zahmet, eziyet.

Mintarafillah: Allah tarafından.

Muaheze: Çıkışma, azarlama. / İtiraz etme, tenkit.

Muallak: Bir yere asılı yada boşlukta duran

Muammer: Yaşayan, hayatta olan.

Muannid: İnatçı, inadında ısrar eden.

Muaşeret: Birlikte hoşça yaşama.

Muavenet: Yardımlaşma.

Muğayir: Farklı, uygun olmayan.

Muhasara: Kuşatma.

Muhlisâne: Sadakatle.

Muhsin: İyilik eden, cömert.

Mukaddime: Önsöz, başlangıç, giriş.

Mukallit: Taklitçi.

Mukarreb: Yaklaşmış, yakın.

Mülahaza: Dikkatle bakma. / İyice düşünme.

Murakabe: Gözetme.

Musahhar: Boyun eğmet, ramolmak.

Musibet: Görünmez bela, felaket.

Mustaz’af: Gücü elinden alınmış, zayıflatılmış.

Mûti: İtaatkar, itaat eden.

Muttali: Bir işten haberdar olan.

Muttasıf: Bir özellikle vasıflanmış olan.

Muvahhid: Allah’ın birliğine inanan.

Mücerred: Tecrid edilmiş, yalnızlaştırılmış.

Mücrim: Suçlu, kabahatli.

Müctehid: Naslardan yeni hükümler çıkarmaya ehil olan âlim.

Müfessirîn-i izam: Kur’an’ın tefsirini, açıklamasını yapacak ehliyetteki büyük zatlar.

Müfrit: Aşırı giden

Mükedder: Kederli, hüzünlü.

Mükellef: Bir yükü, görevi yüklenmiş./ Sorumlu.

Mükemmil: Kemale erdirici, olgunlaştırıcı.

Mükevvenat: Yaratılmış varlıklar.

Mülâki: Buluşan, buluşup görüşen.

Mülâyemet: Yumuşaklık. / Uygunluk, muvafakat.

Münâdi: Bağırarak bir şeyi ilan eden./ Çağıran.

Münafık: Nifak çıkaran, ikiyüzlü, dıştan iman etmiş görünen.

Münbit: Verimli.

Münezzeh: Hiçbir şeye muhtaç olmayan.

Münkir: İnkar eden, yalanlayan, imansız.

Mürebbiye: Terbiyeci kadın.

Müreffeh: İhtiyaçları karşılanmış, refaha ermiş.

Musır: Israr eden.

Müstağni: İhtiyacı olmayan.

Müstebit: Baskıyla muamele eden.

Müstekbir: Büyüklenen, kibirlenen.

Müsterih: Gönlü rahat olan.

Müşabih: Benzerlik bulunan.

Müşahede: Açıkça görebilme.

Müşkil: Zor, güç, çetin.

Mütehallik: İyi, güzel huylar edinmiş.

Mütenebbih: Uyanık, tenbih almış.

Mütevazı: Alçak gönüllü, büyüklenmeyen.

Müttaki: Allah’tan korkan ve sakınan.

Müzeyyen: Süslenmiş.

 

- N -

Nâdân: Haddini bilmez , kaba, bilgisiz, cahil.

Nakısa: Eksik, kusurlu, noksan.

Nakli delil: Nakille (Kur’an ve sünnetle) sabit olan delil.

Nân: Ekmek.

Nasibdar: Kısmetli.

Nazargah-ı ilahi: Allah’ın baktığı yer.

Necat: Kurtuluş.

Nedamet: Pişmanlık.

Nefha: Üfleme.

Nefs-i emmare: Kötülüğü emreden nefis.

Neşv-ü nema: Yetişip büyüme, gelişme.

Nifak: Bozgunculuk, arabozuculuk.

Nihan: Gizli,  saklı.

Nüzul: İnmek.

 

- P -

Pâk: Temiz, ayıpsız.

 

- R -

Râsih: Sağlam, ilimde otorite.

Rayiha: Güzel koku.

Ref’: Kaldırma, yukarıya yükseltme.

Rida: Omuza da atılan çok amaçlı kumaş örtü.

Riyazet: Nefsini kırma, kanaatkarlık.

Rücû: Cayma, geri dönme.

Rüsva, rüsvay: Rezil, maskara.

Rüya-yı sâdıka: Aynen gerçekleşen rüya.

 

- S -

Sa’:

Sabit kadem: Verdiği sözde sağlam duran.

Sabr-u cemil: Allah’ın övdüğü güzel sabır.

Sabr-u sebat: Tahammül etme, geri adım atmama.

Saddaknâ: Tasdik ettik.

Sâdır: Çıkan, meydana gelen,

Sadr: Göğüs

Said: Mesut, mutlu.

Sâim: Oruç tutan.

Salah: İstenilen iyi durum, asayiş.

Salim: Sağ, sağlam, ayıpsız, kusursuz.

Sâmân: Servet, mal, mülk.

Savlet: Hücum, saldırı.

Sayha: Bağırma, nara.

Seciye: Yaratılış, huy, karakter.

Sehiv: Yanlış, hata.

Sekerat-ı mevt: Ölüm dalgınlığı, sarhoşluğu.

Selbetme: Yok etme, kaldırma, iptal etme / İnkar etme.

Selef-i salihin: 

Serdetmek: İleri sürmek, teklif etmek.

Serkeş: İtaatsiz, başkaldıran.

Seylan: Akma cereyan etme.

Seyyiat: Kötülükler, suçlar.

Sıdk: Doğruluk, hakikat.

Sırat-ı müstakîm: Sağlam yol, doğru yol.

Sîga: İnceden inceye yapılan sorgu.

Sirayet: Bulaşma, yayılma.

Sîret: Ahlak, karakter.

Sirkat: Çalma, hırsızlık.

Sıyanet: Koruma, himaye.

Siyer-i Nebî: Peygamberimizin hayatı, biyografisi.

Sû-i ahlak: Kötü huy.

Sû-i zan: Kötü zan.

Sulb: Sülale, zürriyet.

Sûmû: Oruç tutunuz.

Süfliyat: Alçak ve aşağılık şeyler.

Sülehâ-yı salihîn: 

Sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz hal ve davranışları.

 

- Ş -

Şakî: Haydut, yol kesici.

Şark: Güneşin doğduğu yön, doğu.

Şehadet: Şahitlik, tanıklık. / Şehit olma.

Şenâat: Kötülük, rezalet, maskaralık.

Şeriat: İlahi kanunlar.

Şerîr: Hayırsız, kötü, şerli.

Şeş: Altı.

Şetmetme: Sövme.

Şeytan-ı racîm: Kovulmuş şeytan.

Şiâr: Alamet, sembol.

Şitab: Acele, sürat.

Şüyû: Duyulup herkese yayılma.

 

- T -

Ta’n: Sövme, yerme, ayıplama.

Taaccüp: Şaşkınlık.

Taat: İtaat, Allah’a boyun eğme.

Tab’an: Tabii olarak, yaratılıştan.

Tabiîn: Peygamberimizi göremeyip ashabıyla görüşen müslüman kişiler.

Taciz: Rahatsız etme. / Aciz bırakma.

Tâdât: Birer birer sayma.

Tahakkuk: Gerçekleşme.

Tahakküm: Hükmetme, hüküm sürme.

Tahayyül: Hayal etme.

Tahmid: Hamdetme, şükretme.

Takdis: Kutsama, çokça saygı gösterme.

Tamah: Doymazlık, aç gözlülük.

Taltif: İyilik yaparak gönül alma.

Tasallut: Musallat olma, sürekli rahatsız etme.

Tasfiye: Saflaştırma, temizleme. / Borç ödeme.

Tavsif: Vasıflandırma.

Tâzim: Büyükleme, hürmet etme.

Tebe-i tâbiîn: Tâbiînle görüşebilen müslümanlar.

Tebeiyyet: Tâbî olma, bağlılık.

Tebliğ: Nakletme, iletme, ulaştırma.

Tebriye: Şüphe ve suçtan uzak tutma.

Tebşirat: Müjdelemeler.

Tedip: Edeplendirme,  terbiye etme.

Tedris: Ders verme, öğretme.

Teemmül: Etraflıca düşünme.

Tefekkür: Derince düşünme, zihin yorma.

Tefrit: Orta yolun altında kalma.

Teğayyür: Değişme, başkalaşma, bozulma, çürüme.

Tehevvür: Aşırı hiddet. Sonunu düşünmeden birden öfkelenme.

Tehlîl: Kelime-i tevhitle meşgul olma.

Tekasül: Tembellik, kayıtsızlık.

Tekeffül: Kefil olma, taahhüt etme.

Telakki: Alma, kabul etme.Bir görüşle bakma.

Temaşa: Bakıp seyretme. 

Temessük: Tutunma, sarılma.

Temettû: Fayda, kâr, kazanç.

Tenvir: Aydınlatma, nurlandırma.

Tenzih: Eksikliklerden uzak tutma.

Terakki: Yükselme, ilerleme.

Terennüm: Güzel ve yavaş sesle okuma, şarkı söyleme.

Terkib: Birkaç şeyi birleştirerek tek parça haline getirmek.

Tesbih: Sübhanallah diyerek Allah’ı tenzih ve takdis etme.

Tesmiye: İsimlendirme.

Teşne: Çok hevesli.

Tevafuk: Birbirine uygun gelme, denk düşme.

Tevbe-i nasuh: Bir daha bozmamak üzere yapılan tevbe.

Tevdî: Bırakma, emaneten teslim etme.

Teveccüh: Yüzü yöneltme, meyil, sevgi.

Tevekkül: Allah’a havale edip razı olma.

Tevessül:  Girişime başlama. / Bir şeyi vesile kabul etme.

Tevhid: Birleme, birliğe inanma.

Tevil: Görünür anlamdan başka bir mana verme.

Tevlid: Meydana getirme, sebep olma, doğurma.

Teyid: Kuvvetlendirme.

Tezahür: Ortaya çıkma.

Tezekkür: Sıkça anma, hatırlama.

Tezkiye: Temizleme.

Töhmet: İtham etme , suçlama.

Tûfan: Çok şiddetli yağmur ve sel.

Tuğyan: Taşkınlık, azgınlık.

Tûl-i emel: Tamah, bitmez tükenmez hırs.

Tulû: Doğma, ortaya çıkma.

 

- U -

Ubûdiyet: Kulluk, kölelik.

Ucub: Kendini beğenmişlik, kibir, gurur.

Uhuvvet: Kardeşlik.

Ukbâ: Ahiret.

Ulemâ-yı âmilîn: İlmiyle amel eden alimler.

Ulul azm:

Ulvî: Yüksek, yüce.

Umman: Büyük deniz, okyanus.

 

- Ü -

Ülfet: Dostluk etme.

Ümmî: Okuma yazma bilmeyen.

Ünsiyet: Alışkanlık, alışma, dostluk kurma.

Üzkürû: Anınız, zikrediniz.

 

- V -

Varid: Gelen, ulaşan.

Vehamet: Ağır ve büyük tehlike.

Vusûl: Varma, ulaşma, yetişme.

 

- Y -

Yakîn: Şüphesiz bilme, inanma.

Yad etme: Anma.

Yeis: Ümitsizlik.

 

- Z -

Zail: Kalıcı olmayan, geçici.

Zebun: Zayıf, kuvvetsiz.

Zelil: Alçak, hor ve hakir.

Zelle: Peygamberlerden sadır olabilen küçük hatalar. Allah Teala hemen uyarır ve bu hataları düzeltir.

Zemmetme: Kötüleme.

Zevat: Zatlar, şahıslar.

Zira’: 68-76 cm uzunluğunda eski bir uzunluk birimi, arşın.

Zorba: Zorla muamele eden.

Zulmet: Karanlık.

Zulümat: Karanlıklar.

Zuum: Haksız yere zan, boş inanç.

Zümre: Cemaat, cins, sınıf.