Kuran - 1. Sayfa - Kuranahkami
KUR’AN AHKAMI VE MEZHEP İMAMLARININ GÖRÜŞ FARKLARI
Önsöz
Bizi yoktan var eden, varlığından haberdar kılan, doğru yola iletip îman ve tslâmiyetle bizi müşerref eyleyen Allahu Teâlâ'ya nâ-mü-tenâhî hamd u senalar olsun. Butun bir omrunû insanlığın kurtulması uğruna harcayan, zulüm ve haksızlığa, tuğyan ve ahlâksızlığa sahne olmuş yeryüzünde hak ve adaletin, ahlâk ve faziletin, namus ve haysiyetin, tâat ve ibâdetin şerefli mevkiini tâyin eden ve bunların kavli ve fiilî en güzel örneğini ve^en sevgili Peygamberimiz Muham-med Mustafa (SA.V.)ya, O'nun hanedan ve yaranlarına salât ü selâmlar olsun!.
Azmedilen her işte insanı muvaffak kılan Allah'dır. O'nun tevfîk ve inayeti tecelli etmiyecek olursa hiç bir şey'i başarıya götüremeyiz. Bu bakımdan her işimizde ve her hâl u kârımızda sadece O'na dayanır, bütün amellerimizde ancak O'ndan yardım dileriz. Allah bize yeter ve O ne güzel vekildir.
Cenâb-t Hak tarafından Cibrîl-i Emîn vasıtasıyla Hazret-i Mu-hammed'e (S.A.V.) indirilen Kur'ân-ı Kerîm, akla ışık tutarak beşerin maddî ve manevî hayâtını tanzim eden, insan haklarını saygıdeğer mevkia yükselten, en üstün ahlâkî prensipleri taşıyan, müstesna bir hukuk sistemini tazeliğini kaybetmiyecek kaaide ve ölçülerle ihtiva eden, aile, cem'iyet ve milletlerin muhtaç bulunduğu dinî ve dünyevî mes'eleleri mükemmel bir şekilde düzenleyip sistemleştiren büyük Kitab'dtr.
Hayatımızın her cephesiyle alâkalı olan bu İlâhî Kitabhn hüküm-ifâde eden âyetlerini bir bir ele alıp tefsir ve îzah etmek, Hazret-i Peygamber (S.A.V.)in bununla ilgili Hadîslerini güvenilir kaynaklardan toplayıp getirmek, Ashâb-ı Kiram, Tâbiîn-i Izâm Hazretlerinin tertemiz sade görüşlerini ve sıhhatli rivayetlerini, kâmil müctehidle-rin ietihad, istinbat ve kısmen hilâfiyat yollarını belirtmek benim gibi geniş zamanı olmıyan bir âciz için şüphesiz ki külfetli ve o nisbette yorucudur. Ama herhangi bir işe iyi niyetle yönelmede azim, gayret ve aşk bir araya gelir de o işin prensibe bağlı potasına dökülecek olursa .insanı başarılı kılacağında şüphe edilmemelidir. İşte bizi de ie'lîf, terceme ve neşir alanında az da olsa başarıya götüren azmimiz ve bir de zamanın kıymetini bilişimiz olmuştur.
Kitabımızın muhteviyatı Kur'ân-ı Kerîmin temel hükümleri ve bu hükümlere bağlı mes'eleler olduğuna göre, bunları «Kur'ân Ahkâmı» ismi altında formüle ederken önce bu terkibin lügat ve ıstılah bakımından ifâde ettiği mânâ üzerinde durmamış faydalı olur.
Ahkâm: <ıhükm»ün çoğul şeklidir [1]Hükm, kaza mânâsına gelen bir isimdir. «Bu iş şöyledir», «o mes'ele böyledir» dem.ek birer hükümdür. Buyruk, emr, karar anlamlarına da gelir. Dînî terim olarak, «şer'î karan yâni Allah ve Peygamber tarafından konulan hüküm ve kaza demektir. Hâkimin verdiği hükm de bu cümledendir[2] İsm-i faili olarak gelen «hâkim», hükm infaz eden kimse demektir.
Beşer hayatını saadete, huzura kavuşturan Kur'ân-ı KerîmHn lâ-hutî esrar ve maânîsinin ruhlara işlemesi ve dimağlara nakşedilmedi, parça parça, hâdiseleri hedef tutarak inmesiyle gerçekleşmiştir. Bu hal 23 sene devam etmiştir. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) in 23 senelik tebliğ devresinin ilk 13 senesi Mekke'de, son on senesi Medine'de geçmiştir. Sûrelerin 93'ü Mekke'de, 2Vi Medine'de nazil olmuştur. Bâzı müfessir ve tarihçilere göre 71'i Mekke'de, 19'u Medine'de inmiştir; 24 sûre ise ihtilaflıdır.
Sûre ve âyetlerin Mekkî veya Medenî olduğunu tesbitte, murâd olan mânayı anlamamız bakımından büyük fayda vardır. Biz burada sadece Mekkî ve Medenî olan sûrelerin tasnifinin umumî hatlarını yazmakla yetiniyoruz. Fazla bilgi edinmek istiyenler, Rûhu'l-Maânî, Kurtubı ve Tefsîr~i Kebîr gibi büyük tefsir kitaplarına müracaat etsinler.
Mekke'de inen sûre ve âyetlerin genel vasıflan.
a) Âyetlerin üslûbu gönüllere neşter vurur gibi biraz sertçedir; fakat bunun yanında kalblere inşirah veren ilâhî tebşîrat da yer alır.
b) Tevhîd akidesini gönüllere yerleştirici, ruhlara aşılayıcıdır, îmânın lüzum ve ehemmiyetinden düşünmeye yol açar tarz ve üslûb-da .bahseder. '
c) Put-perestliği ve şirkle tuğyanı kökünden yıkar; buna karşılık îmânın kalblere vereceği huzur ve sükûndan söz eder.
d) Güzel ahlâkı te'sis etmek için tedricî bir rnetodla gönülleri yumuşatmayı hedef tutar.
e) RezUeti insan ruh ve karakterinden koparıp atmayı, onun yerine fazileti ikaame etmeyi va'd ve vaîd yoluyla telkin eder.
f) Her mevzuda Allah'ı sık sık hatırlatır; O'nun kudret ve azametini, rahmet ve atıfetini, gazab ve azabını üstün ve fakat müessir bir üslûbla ruhlara işler.
g) Ekseri «ey nâsf» nidâsiyle başlıyarak bütün insanlara seslenir ve hemen akabinde Yaradan'ın varlığım, birliğini, dünya ile ûhi~ ret arasındaki sıkı bağlantıyı, kıyametteki hesap ve pişmanlığı dikkati çekecek şekilde hatırlatır.
h) Geçmiş milletlerin kıssalarını, yıkılıp mahvolmalarının sebep" terini veciz bîr şekilde İbret dolu Ölçülerle anlatır, i) Ve umumiyetle sûreler kısadır.
Medine'de inen sûre ve âyetlerin genet vasıflan::
a) «Ey îmân edenlerh nidâsiyle hitap eder ve ilâhî tebşirâtın gerçekleştiğine dikkati çeker. Peygamber ve Ashabının îman hâlesi içinde buna en güzel örnek teşkil ettikleri beyân edilir.
b) Ahkâmı ve temel hükümleri pedagojik ve psikolojik bir metod-la vaz'eder.
e) Cihâdı üstün bir ibâdet olarak emreder; tehlikenin savaşı ter-ketmekte olduğunu çeşitli vesile ve ifâdelerle bildirir.
d) Her sûrede kazâî üslûb hâkimdir.
e) Ahvâl-i şahsiyeye geniş yer verir.İnsanın hemcinsine karşt nasıl davranacağını, ne yolda muamelede bulunacağını gösterir.
f) Müşriklerden ziyâde Yahudî ve Hıristiyanlarâan bahseder.
g) İnsanı derin düşünmeye, hak ve adalet mefhumunun ulvî mânalannı kavramaya sevkeder. İyilik ve kötülüğün ne olduğunu, dünya ve âhiretteki te'sirlerini açık bir şekilde ifâde eder.
h) Sûreler umumiyetle uzundur.
Demek ki, Medine'de inen sûreler ahlâkı ve temel hükümleri içine alır; helâl ve haramı, ibâdet ve tâati, hak ve hukuku, evlenme ve boşanmayı, aile nizamını, alışverişi, ferâizi, aknbalık münasebetlerini, cezai müeyyideleri, ahvat-i şahsiyeyi ana hatlarıyla beyân eder. Bu bakımdan Medine'de inen sureler kemmiyet İtibariyle Kufân'ın üçte birini teşkil eder ki bunlar mevzuatın diğer bölümlerini ve bilhassa hukukun esâsâtını kapsar [3] Böylece «Kur'ân, İslâm şeriatının temeli, Hazret-i Peygamber (S.A.V.) in en büyük mu'cizesi ve Allah'ın kıyamete kadar baki kalacak kanunu olmuş olur. Kutanın İslâm Dininin esası olduğunda ve ihtiva ettiği hükümlerde hiçbir ihtilâf yoktur. Kitap etrafındaki ihtilâflar sadece onun bâzı kelimelerinin de-lâlet ettiği anlamlar üzerinde meydana gelmiştir, Çünki Kur'ân'ın bâzı ifâde ve kelimeleri çok vecizdir. Bu ifâde ve kelimelerin anlamları ictihadlara yol açmaktadır [4]
İslâm dîni en son ve en mükemmel bir din olduğuna göre onun esasını teşkil eden Kur'ân-ı Kerîmin taşıdığı ahlâkî, içtimaî, siyasî, iktisadî ve hukukî esas ve prensipler belli ve sınırlı bir zamana mı hastır; sadece bâzı kabile ve milletlerin veya şehirlerin bünyesine, yâni içtimaî, ruhî ve ahlâkî yapısına göre mi düzenlenmiştir?.. Âklen ve mantikan verilecek cevap: Mademki İslâm dîni en son ve en mükemmel dindir, cihanşümul bir mahiyet arzeder ve kıyamete kadar baki kalacaktır; o halde onun esasını teşkil eden Kitabın da böyle olması gerekir. Nakil de bu hususta aklı ve mantığı destekler.
Çünki hâkimiyet yalnız Allah'ındır. İnsan ancak Allah'ın naibi ve O'nun emânetinden mes'uldür. «Şu halde insan mülkim sahibi değildir: O buna Allah'ın me'muru ve idarecisi olarak sahiptir. Bu bakımdan insan Rabbinin irâdesine uygun hareket etmelidir.» [5] Allah kendi mülkünü idarede en uygun esas ve prensipleri, hüküm ve kazaları tâyin edip, bunları dosdoğru uygulama görevini insana, yâni îmân edenlere bırakmıştır. Bundan sonra başka bir kitap ve kanun göndermiyeceğine ve mevcud hükümleri değiştirme yetkisini hiç bir kimseye vermediğine göre, Kur'ân yalnız bir millete veya kabileye ve belli bîr zaman için gönderilmemiştir [6]
Zira Kur'ân'ın tâlim ettiği din, Fazlürrahmân Ensârî'nin dediiji gibi hak ve adalet, disiplin ve hakşinaslık dînidir. Bu din itidal dînidir, güzellik dînidir, hurafelerin reddi dînidir, hareket dînidir, muvazeneli terakki dînidir, ahlâkta en yüksek idealizm dinidir, iyi niyet ve barış dînidir, ilmî araştırmalar dînidir, emeğin mukaddes bilindiği dindir, ahlâk ve fazilet dînidir, cihâd dînidir, ihtidada zorlama olmıyan dindir, kardeşlik dînidir, ruhçu demokrasi dînidir, insana asalet ve değer veren dindir, cinsiyet ahlâkını rasyonel bir şekilde mutâlea eden dindir, dünyada ve âhirette kurtuluş dînidir, mevsuk ve mükemmel bir kitaba dayanan dindir, en sade bir îman dînidir, meşveret dînidir. Bütün bunları tekâmül ettirmek için Kur'ân-ı Kerîm her şeyden önce Hazret-i Peygamber (S.A.V.)in şahsını en yüksek otoritenin temsilcisi olarak tesbît eder ve şöyle der: «Muhammed kendi (re'y ü) arzusuna göre söylemez. Onun söylediği şey, kendisine (Allah tarafından) vahy olarak gelenden başka birşey değildir.» [7]
O halde «İslâmiyet nezdindeki insan hayatı bir bütündür. Onun mânevi ibâdetle ilgili, içtimaî ve diğer butun cepheleri bir tek kanun tarafından nizamlanmıştır. Kur'ân-ı Kerîm her nev'i otorite kaynağının Halikımız olan Allah olduğunu beyân eder. Peygamber (S.A. V.), sadece o otoritenin temsilcisi sayılır. Allah ne dilerse onu hükmeder. Onun hükmünde hiçbir ortağı yoktur. Allah her türlü maddî algının, idrâkin ötesinde olduğundan O'nun naibi yâni bir insan, bir peygamber vasıtasıyla insanlara kanunlarını bildirir ve tatbik ettirir. Kur'ân-ı Kerîm, Müslümanlar için Allah'ın vahyedümiş sözü, Muhammed (SA.V.) tarafından mü'minler için tebliğ edilmiş ilâhî kanundur. Bu kitap insan hayatının bütün safhaları için hüküm koymuştur; bu-nunla beraber şayet bizzat bu mukaddes kitapta hukukun tekâmülü ve kanunların şartlara uyması ön görülmemiş olsaydı, gittikçe giriftleşen bir cemiyetin değişen ve dâima artan ihtiyaçları için kifayetsiz olurdu.» [8] Kur'ân tekâmülü ve şartlara uygun bir metodu bizzat gerçekleştirdiği için artık onu zamanın ve cem'iyet yaşayışının değişmesine paralel değiştirmek, hüküm ve kanunlarında tasarrufta bulunmak hiç kimsenin hakkı değildir. Zaten Kur'ân hükümlerini, onun mütekâmil milletlerin ruhlarına nüfuz kudretini veya dünya durdukça bu kanun ve hükümlerin tazeliğini kaybetmiyeceğini ilmî yolla arştırtp idrâk edenlerin bu hususta bir îtirazı olmamıştır. Çünki insanları yaradan Allah, onların nasıl bir kanunla idare edileceğini, karakter ve mizaçlarına uygun olan hükümlerin neler olacağını herkesten daha iyi bilmez mi? O halde Kur'ân üzerinde herkes söz sahibi değildir ve olamaz. «Diğer bütün ilimler gibi hukuk da bir ilim, özel bir bilgi manzumesidir ve bu ilmi tefsir edecek, üzerinde işleyecek, yeni kanunlar çıkaracak olanlar ancak bu ilmin mütehassıstan, hukukçularıdır. Tıbbî bir mes'ele bir şeyhe, bir mimarî mes'ele kendi sahasında allâme de olsa bir filozofa sorulmadığı gibi, hukuka veya ilahiyata ait bir mes'elenin de diğer mevzülardaki âlimlere, hele alelade kimselere sorulması doğru olmaz. Hattâ tehlikeli olur.» [9]
O halde «Zamanın değişmesiyle Shkâm ve mesâü değişir» sözünden anlaşılan mâna nedir? İslâm hukukunun yâni Kutan ve Hadîsten çıkardan hükümlerin özelliğini bilmiyenlere göre, kanunlar cem'-iyet hayatındaki inkişaf ve değişmelere muvazi olarak değişmek zorundadır. Aksi halde faydalı olmaktan uzak kaltr.
İnsan kafasından çıkan veya başkasının müdevvenatı olup idhal edilen kanunlar ve hukuku kuvvete İstinad ettirenlerin hukuk sistemi için cidden bu böyledir. Ama iWM kanun için asla böyle düşünülemez. Çünkz, az yukarıda da belirtildiği gibi Kutanda hukukun tekâmülü ve kanunların şartlara uyması ön görülmüş, müctehid ve fuka-hâ yâni büyük İslâm hukukçuları, ictîhad, istinbat ve kıyaslarım bu tekâmüle ve şartlara göre işlemişlerdir. Meselenin ruhu ve kavramı bu olduğuna göre, «zamanın değişmesiyle ahkâm ve mesâil de değişir» kaaidesine, yalnız örf ve âdete dayanan mes'eleler girer. Nitekim büyük hukukçu Ahmed Cevdet Paşa Mecelle'nin ön kısmında der ki: «Asırların değişmesiyle örf ve âdet üzerine kurulu olan fikhî mes'eleler de değişir. Meselâ: Kudemâ (bizden önceki ileri gelen âlimler), fakîh-ler (İslâm hukukçuları) yanında, satın alınacak evin bir odasını görmek kâfidir. Sonra gelen âlim ve faldfüere göre ise her odasını görmek lâzımdır. Bu ise delilden gelen bîr ihtilâf olmayıp belki inşaat hakkında örf ve âdetin ihtilâfından meydana gelmiştir M, önceleri evlerin her odası bir tarz (ve biçim) üzere (standart) yapüageldiğinden bir odasını görmek diğerlerini görmeye kâfi gelmiş; sonraları evlerin odaları muhtelif yapılmak âdet olduğundan her odasını görmek lâzım gelmiştir. Hakikat-ı halde lâzım olan keyfiyet ise, satın alma maksadına göre yeter bir bilgi elde etmekten ibaret olmasıyla asıl şerî kaaide değişmeyip fakat bunun hâdiselere tatbik şekli, zaman ahvâlinin değişmesiyle değişiyor.»
Gerçi modernist geçinen hukukçular uzun zamandan beri tatbik edilmiyen bir kanunun kendiliğinden mülga olduğu prensibine dayanarak ötedenberi tatbik sahasına getirümtyen, diğer Ur ifâdeyle metruk kalan İslâm kanunlarının mülga olduğunu iddia ederler. İslâm hukukçuları ise bunun aksini müdafaa ederler. Tekrar edelim ki, insan zekâsı mahsulü olan kanunlar, mevzuatlar belli bir devreye ve mevcut içtimaî, iktisadî, ahlâk siyasî ve kültürel seviyeye orantılıdır. Çünki gelecekte nasıl bir değişiklik ve yükselme kaydedileceği bugünden tahmin bile edilemez. Bu bakımdan cemiyet hayatındaki değişikliklere paralel olarak yeni temel hükümler ve ona bağlı kanunlar vazetmek ihtiyacı her devirde kendini his? ettirmiştir. Fakat geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanı en hurda teferruatına kadar bilen ve tesbi-tinde yanümıyan Allah (C.C.) gönderdiği en son ve en mükemmel dinin beşer hayatına yön verecek esas ve prensiplerini müstesna ölçülerle bizzat tertiplemiş ve her asırda Müslüman devletler tarafından kaabil-i tatbik elastikiyette vaz'etmiştir. Bunun dört ana kaynağı iyice incelenip, mülhak delilleriyle ele alınacak olursa, zamanın değişmesiyle ne kadar tazeliğini muhafaza ettiğini görmek mümkündür. İbni Nüceym'in «el-Eşbâh ve'n-Nezâir» adlı eserinde getirdiği külli kaaide-ler ve onun İzinde yürüyen âlimlerin bunları yüz kiillî kaaide hâlinde genişletip yazmaları, îslâmî kanunların mükemmelen kabil-i tatbik olduğunu ve bir çok hukukçulara ışık tuttuğunu az-çok isbat etmiştir. Prof. Belgesay'ın Kur'ân Hükümleri ve Modem Hukuk adlı eserinin 12. $ahifesinde dikkati çeken bir paragrafı aynen alıyorum: «Mecelle-nin metnini teşkil eden hükümler ne kadar kazuistik (münferit hâdisede tatbiki kabil) ve zamanının bile ihtiyaçlarına uygunluğu şüpheli, bu bakımdan pek haklı kritiklere yer vermekte ise, aksine olarak, külü kaideleri tabiî hukuka ve modern hukukun hayli münakaşalardan sonra ulaştığı prensiplere o derece uygundur.»
Bir paragraf aşağısında da devamla der ki: «Bugünkü hukukun da hükümleri Mecelle'nin müsellemattan addettiği kaidelere dayanır. Binaenaleyh, Mecelle'nin 99 maddesini yeni hukuk prensiplerinin ve felsefî mülâhazaların ışığı altında tedkik ve izah, hukukun çabuk kavranması ve öğrenilmesi bakımından büyük faydalar saghyacaktır.»
Sava Paşa da İslâm Hukukuyla ilgili eserinde şıc itirafta bulunup, bu küllî kaidelerden, «ahkâmı kolaylıkla öğreniyor ve öğrendikçe bu hükümlerin ne kadar mantıki ve ne derece tatbika elverişli bulunduğunu anlıyorduk.» [10] Meselâ «Kısasta sizin için hayat vardır.», «Ameller niyetlere göre değer alır (hükmüne bağlanır).», «Berâet-i zimmet asıldır.»
îbni Nüceym'in beyân ettiği sadece altı kaideyi konumuza açık bir misal olur diye naklediyorum:
«Sevab ancak niyet iledir (onunla gerçekleşir).»
«Bir işden maksad ne ise hüküm ona göredir.»
Şek (Şüphe) ile yakın (kesin il olmaz.» «Meşakkat kolaylığı celbeder.
Zarar izâle olunur muhakkemdir (sağlamlaştırılmış ve yerleştirilmiştir).» [11] yâni âdet muteberdir.
Gerçek bu olduğuna göre, dört ana kaynu.dan bir anayasa hüviyetinde temel hükümler çıkarılmış mıdır? Yâni İslâmın temel kanunu var mıdır? Kur'ân-t Kerimi temel kanun (anayasa) olarak gösterebilir miyiz?
İslâm hukukçularına göre, temel kanunun kaynağı dörttür: Allah'ın Kitabı, Hazret-i Peygamber (S.A.V.) in Sünneti, Hulefâ-i Râşi-dîn'in amelleri ve müctehidlerin içtihadıdır. İşte İslâm anayasasını yâni temel hükümlerini ancak bu dört kaynaktan çıkarmak mümkündür. Fıkıhçılar muayyen bablar ve müstakil fasıllarla bu temel mes'e-lelerden bahsetmektedirler. Ancak temel hükümler, kanun ve meselelere karışık şekilde anlatılmış, derlenip özel bir anayasa tedvin edilmemiştir. Bu bakımdan elimizde mudevven değil de dağınık ve kanunlara karışık bir temel hükümler vardır.
Büyük âlim Mevdudî bu hususta müstakil bir eser yazmıştır. Bizi aydınlatıcı bir kaç paragrafını nakletmekte fayda umuyorum: «İslâmî anayasa tedvin edilmemiştir; bunun içindir ki gayr-i mudevven bu anayasanın muhtelif kaynakları vardır, zamanımızın şartlarına göre bunu mudevven anaysa hâline nasıl getirebiliriz?»
nGayr-i mudevven anayasa dünyanın bilmediği ganp bir şey değildir. Zira 18. asra kadar bütün devletlerin anayasası tedvîn edilmemiş idi. Büyük devletlerden birisi İngiltere nin anayasası hâlâ tedvin edilmemiştir.» [12]
Mevdûdî devamla şu dokuz mes'eleyi ele alıp bunları temel anayasanın genel plânı sayarak misâl veriyor:
1. Hâkimiyet kimindir?
2. Devletin tasarrufunun hududu nedir?
3. Devletin muhtelif organlarının icrâî, kazâî, teşriî tasarruflarının meşru hudutları nelerdir?
4 Devlet ne maksatla kurulur? Hangi gaaye için çalışır? Esas prensiplerde siyaseti nedir?
5. Devlet teşkilâtını yürütebilmek için hükümet nasıl kurulur?
6. Hükümet islerine tâyin edilecek kimselerin ehliyet ve kaliteleri nelerdir? Otoritenin adalet ölçüleri içinde ayakta durabilmesi için nasıl bir yol takip edilir?
7. Anayasada vatandaşlık esasları nelerdir?
8. Devlet teb'asıntn temel hakları nelerdir?
9. Devletin teb'ası üzerindeki haklan nelerdir?
îşte bu mühim dokuz mes'eleye dört kaynaktan cevap bulup çıkarmak mümkündür. Demek ki İslâmın temel hükümleri vardır; fa-kat kanun ve mes'eleler arasında dağınık bir vaziyettedir. Büyük ilim adamlarının kollektif çalışmasıyla bunları kısa zamanda toplayıp bir araya getirmek oldukça kolaydır. Kaldı ki kurulan ilk İslâm Devletinin esas teşkilât yapısını ve yeryüzünde ilk yazılı anayasayı Hazret-i Peygamber (S.A.V.) Medine şehri için hazırlamış ve tatbik sahasına koymuştur.
Kur'ân-ı Kerîm ve onun îzâhı mahiyetinde olan Hadîs-i Şerifler bütün temel kanunlarında ve onlara tabi' olan hükümlerinde sadece bu mes'elelere cevap vermekle kalmaz, buna muvazi olark fert ve cem'-iyetlerin inkişaf ve tekâmülünü dikkate alarak psikolojik ve pedagojik bir metod takip suretiyle çok başarılı bir hüviyet arzeder. Meselâ: Ribâ ve içkinin haram, hac ibâdetinin farz kılınmasında, müşriklerle sulh ve savaş etmedeki tavsiye ve emirlerde bu metodu görmekteyiz ki umumî mânada ana prensipleri şunlardır:
1. Maslahatı te'min,
2. Adaleti tevzi',
3. Güçlükten kaçınmak,
4. Tedrice riâyet,
5. Az teklif.
îslâmî kanun ve hükümlerin dört ana kaynaktan çıkarıldığına ve hâkimiyetin Allah'a ait olduğuna göre, yegâne hâkim olan Allah, insanların maslahatını hedef tutar, emir ve nehiyde mutlaka insanların lehine tecelli edecek menfaati te'min, mazarratı defetme amacı mevcuttur. Bu bakımdan İslâmî hükümler vazedilirken beş şey'in korunmasını istihdaf etmiştir: Aklı korumak, canı korumak, nesli korumak, malı korumak, dini korumak..
İşte meseleleri bu açıdan incelediğimiz zaman hukukla ahlâk arasında sıkı bir bağlantı olduğunu görürüz. Çiınki Kur'an-ı Kerim ve Hadîs-i şeriflerden çıkanları hükümlerin hemen hepsinde üstün ahlâk ve faziletin gelişmesi -prensibi mevcuttur.
«Kur'ân-ı Kerîm hayırlı iş için «mâruf (hak bilinen, aklen ve dînen iyi görülen) ve fenalık için «münker» (aklen ve dînen hoş göfül-miyen) kelimelerini kullanır. Bir başka deyişle, herkesçe doğru ve iyi 'bilineni emreder, fena bilineni yasak kılar.»
«Böylece Kur'ân-ı Kerîm, adaleti, iyilik etmeyi, itidali, hayvanlara karşı bile merhametli olmayı, hakikati söylemeyi, sözünde durmayı, Allah'a, mahlûkata, hattâ kendine karşı vazifelerini yapmayı emreder. Ayni şekilde adam öldürmeyi, adaletsizliği, zulmü, yalanı, hırsızlığı, fuhuş ve zinayı, şerefsizliği, va'di bozmayı v.s. yasak eder.» [13]
Görülüyor ki Kur'ân hükümlerinde dîne dayalı ahlâkın en üstün ve en yüksek şekli mevcuttur. Çünki İslâm, ahlâk ilminin temelini, «ilâhî irâdeye inkıyâd temeli» üzerine oturtur ve insanlığa ahlâk ide-âli olarak Cenâb-ı Hakk'm ilâhî vasıflarını örnek verir.» [14] Ve bütün hükümlerde bu ahlâk idealinin izleri kendini hissettirir.
îşte bütün bu özellikleriyle îslâm hukuku, onun kanun ve hükümleri müstakil ve başlıbaşına metbû' bir sistem midir; yoksa başka hukukların te'sirinde kalmış ve bu sayede gelişmiş tâbi' Ur manzume midir?
îslâm hukukçularının bu hususta müstakil eserleri vardır. Yapılan ilmî ve tarihî tedkikler neticesinde İslâm hukukunun hiç bir hu-kuk sistemi te'siri altında kalmadığı kesin olarak anlaşılmıştır. Çünki hukukun temel kaynağı örf ve âdetlerdir, fakat bunlar bir toplu-tukda yürürken, başka bir iopluluğunküer de ona benziyebilir. İki hukuk arasındaki ayrılık benzeyişlerde değil, hukuk maddelerine temel ve kaynak olan esaslardadır. Meselâ; Roma hukuku; orf, adetler, uzun zamanlardaki taklit ve istisnailerden doğan beşerî müdevvenat-tır. İslâm hukuku ise esasını Kitap ve Sünnetten almaktadır [15]
Prof M Hamidullah bu mevzuda der ki: «Herkesin bildiği gibi İslâm hukukunun temeli, bütünü ile Kur'ân ve Sünnete dayanır. Kur'ân mzret-i Peygambere (S.A.V.) vahy yolu ile gelenleri ihtiva eder; Hadîslere gelince, onlar da Hazret-i Peygamberin söyledikleri, yaptıklan, yahut müsamaha ettikleridir. Kur'ân ve Hadîs tarafından yasak edilen bir fiili, îslâmda hiç bir beşer otoritesi mubah kılamaz.
Bunun gibi, bu ikisi (Kur'dn ve Sünnet) tarafından müsaade edilen bir şey'i de dünyada hiç bir kuvvet İsldjn memleketinde yasak edemez. Bu takdirde Kur'ân'ın ve onun tamamlayıcısı olan Sünnetin sükût ettiği mevzularda örf ve âdetler kabul edilebilir; ve hattâ kıyas tarîki ile varılan istinbattar îslâm hukuku kaynağı olarak bu örf ve âdetler yahut istinbattar ilk kaynakların '(Kur'ân ve Sünnetin) ruhuna aykırı olmamak şartiyle kabul edilir.» [16]
Hakikat bu olunca, îslâm hukukunun yabancı bir hukukun te'~ siri altında kaldığı söylenemez ve hattâ düşünülemez. Gerçi M. Hami-dullah muamelât kısımlarında «iki hukuk arasında bir dereceye ka-dar benzerliklere tesadüf edilir» kanaatindeyse de bu sadece onun görüş ve kanaatidir iki şey arasındaki kısmî benzerlik, mutlaka sonra meydana gelenin önce meydana gelenin te'siri altında kaldığına veya ondan kopya edildiğine delâlet etmez. Niteldin Amerika ve Avustralya kıtaları keşfedildiğinde, Asya ve Avrupa'da carî olan bir takım yaşayış tarzı ve âdetlerin cüz'î belirtilerine oralarda da rastlanmıştı. Bu cüzi âdetlerin Asya ve Avrupadan oralara geçtiği veya kopya edildiği haliyle iddia edilemez. Çünki kıt'alar arasında o güne kadar irtibat mevcut değildi.
Fakat diğer önemli hususlarda (ibâdetlere, hududa, cezaî müeyyidelere, mîrasa, borç vermeye, faize, esas teşkilâta, izdivaca, devletler umumî hukukuna, adalet tevziindeki usûllere ve kanunun kaynaklarına müteallik mevzularda bir benzerlimin şimdiye kadar tesbît edilmediğini bilhassa tasrîh eder ki hakikat de budur.
İslâm hukuku ve bu hukukun ana kaynağını teşkil eden Kur'ân hükümleri, nev'i şahsına münhasır bir orijinallik arzettiğinde ve asırlarca diğer milletlerin hukukî anlayış ve sistemlerine ışık tutup kaynak olduğunda ilmen şüphe edilmediğine göre biz hadîslere de kısmen yer vermek suretiyle «Ahkâm» ile ilgili âyetleri, bilhassa kâmil muc-tehidlerin ve mezheb imamlarının görüş farklarını kısmen de olsa meydana, koymak yâni istinbat ve hüâfiyat yollarını belirtmek suretiyle ele almayı faydalı bulduk. Şöyle ki: Bâzılarına göre 200-300, diğer bâzısına göre 300-500 arasında kabul edilen ahkâm ile alâkalı âyetler, müdevven olmıyan temel hükümlerin bel kemiğini teşkil eder. Bunlar, müetehid imamların görüş açısından incelenip tefsir edilince, îslâm hukukunun asıl bariz vasfı meydana çıkmış olur. Bu bakımdan günümüze kadar başta îmâm-ı Şafiî'nin tefsin, Ebû Cafer Tahavî'nin Ahkâmü'l-Kur'ân'ı, Cessas ünvâniyle meşhur olan Ebûbekir Râzî'-nin Ahkâmü'l-Kur'ân% Ebûbekir hin Arabî'?iz"n Ahkcîmü'l-Kur'ân't ve bilhassa Mâlifâ üslûbu üzerine yapılan Kurtubî'nm «el-Câmiû li-Ah-kâmi'l-Kur'ân'î», Şafiî üslûbuna göre yazılan Beyhakî'nin Ahkâmu'l-Kur'ân'ı gibi bir nice kıymetli eserler yazılmıştır. Bugün bile İslâm âleminde «Neylü'l-nıerâm», «Fethu'l-beydn» gibi eserler te'lîj edilmiş durumdadır. Şiilerin de bu mevzuda «Kenzû'l-İrfân Fî-Fıkhi'î-Kur'ânnı, Dâvud el-Zâhirî'nm Zâhiriyye mezhebine göre Ahkâ7nü'l-Kur'ân'ı vardır. Fakat üzülerek arzedeyim ki bınılardan bir kısmını görmek bize müyesser olmadı. Ele geçirebildiklerimizden azamı derecede yararlanmaya çalıştık.
Türkçe olarak, sabık Konya Meb'usu ve eski Şer'iye Vekili Meh-med Vehbi Efendi'nm 170 maddelik «Ahkâm-ı Kur'âniye»sî de zikre değer. Ancak bu eserde alâkalı hadîslere, Ashüb-ı Kiramın görüş ve rivayetlerine, kâmil müctehidlerin ietihad, istinbat ve görüş farklarına yer verilmediği için arzulanan boşluğu dolduramamıştır. Bununla beraber çok faydalı olmuştur.
İste biz bu son derece önemli ve o nisbette faydalı konuyu hazırlarken az yukarıda belirttiğimiz gibi Mezheb imamları arasındaki ihtilâfa (görüş ayrılıklarına) yâni kelimelerin delâlet ettiği mânalar üzerindeki görüş farklarına, istinbat yollarına da temas etmeyi ihmâl etmedik,
Bilindiği gibi «ûsıZ delil getirme (istidlal) işi Kitabla olur ve bunda hiç bir kimsenin şüphesi yoktur. Çiınki Kitab (Kur'ân) îslâm şeriatının temeli, Hazret-i Peygamber (S.A.V.) in en büyük mu'cizesi ve Allah'ın kıyamete kadar bakî kalacak kanunudur. Kitabın İslâm dîninin esası olduğunda ve ihtiva ettiği hükümlerde hiçbir ihtilâf yoktur. Kitap etrafındaki ihtilâflar —tekrar edelim ki— sadece onun bâzı kelimelerinin delâlet ettiği anlamlar üzerinde meydana gelmiştir. Çünki Kur'ân'ın bâzı ifâde ve kelimeleri çok vecizdir. Bu ifâde ve kelimelerin mânaları ictihadlara yol açmaktadır. Meselâ: Boşanmış kadınlar üç ay-hali (kuru') iddet beklerler [17] mealindeki âıjette geçen (kuru') kelimesini birçok fakıhler «hays (ay-hali) ile tefsir etmişler, İmâm-ı Şafiî ise iki ay-hali arasındaki temizlik müddeti olarak yorumlamıştır [18] Aslında bu kelime lügat bakımından her iki anlama da gelmektedir. Peygamber (SA.V.)den de bu hususta bütün fakîhlerin kabul edeceği bir tefsir rivayet edilmemiştir. Gerçi Peygamber (S.A.V.)den «Kuru' günlerinde namazı terke!-) ve «cariyenin idde-ti iki hayızdır» şeklinde hadîsler rivayet edilmişse de Imâvı-ı Şafiî bunları sarih kabul etmemiştir. İşte Kur'ân-ı Kerîmin kelimelerini tefsir hususunda buna benzer ihtilâflar mevcuttur.» [19] Nitekim eserimizde bunun birçok misâllerine rastlamak mümkündür.
Kur'an’da geçen hükümleri Sünnet-i Resâlüllah açıklar ve böylece Kur'ân ile Hadîs arasında mânâ ve hükme delâlette sıkı bir bağlantı olduğu kendiliğinden anlaşılmış oluyor. Ancak Sünnetin açıklayıcı ve tamamlayıcı oluşu, müctehidlerin görüş farkı izhar etmelerine mâni' olmamıştır. Çünki İmâm-ı Şafiî, tmâm Ahmed bin Hanbel ve diğer bâzı fakîhlere göre Sünnet, Kur'ân-ı Kerîmi açıklar, onun mücmel hükümlerini beyân eder. Nitekim Nûh sûresinde bu husus şöyle ifâde ediliyor: «Biz sana da Kur'ân'ı indirdik, tâ ki insanlara kendilerine indirileni açıkça anlatasm.» [20] İmâm-ı A'zam ve diğer bâzı fakîhlere göre ise Sünnet Kur'ân'ın umumi hükümlerini hususlandırmaz, meğer ki Sünnet mütevatir veya meşhur olmuş ola.
Görülüyor ki ihtilâf bu hususta da vâki' olmuş, İmamlarının delilinin sıhha!;nin isbatı yoluna gidilmiş ve böylece bir hîlâfîyat ilmi meydana çıkmıştır.
«Bu ilim ilk önce Ebû Zeyd Debûsî tarafından vaz'olunmuştur [21] Abbasilerden Ebû Cafer Kaaim Billahi devri ulemâsından ve Ha-kîm îbni Sina'nın muasırlarından olan Debûsî son derece zekî bir Türk âlimi idi. îmam Ebû Hanîfe'nin mezhebinde yetişen Debûsî münazara ve mübahasede, kuvvetli ilmî hüccetler getirmede asrının en yüksek bir bilgini idi. Bu cihetle Sem'anî ve Zehebi gibi intikad âlimleri; «Debûsî adiyle o devirde mesel durbolunurdu» sözleriyle Debûsî'nin kudretini bildirmişlerdir. Takvîmü'l-edille, el-Esrar, Emedü'1-Aksâ gibi feyizli eserler bırakan bu bahisci ve cidalci âlim; Ebû Hanîfe, Mâlik ve Şafiî gibi mezhep sahibi imamların aralarında ihtilâf edilen fıkhı ve hukukî mes'elelerde muhaliflerine karşı getirdikleri delillerin inti-kadî keyfiyetlerini göstermek üzere hilâfiyatı müstakil bir ilim halinde ortaya koymuştur. İlm-i Hilaf, istinbat olunan bir hükme karşı muhaliflerinin getirdikleri şüpheleri delil ile reddederek hükmü tecâvüzden sıyânet eder. Bu cihetle denilir ki ilm-i hilaf, usûl-i fıkhın en mühim bir fer'idir. Usûl-i fıkhın istinbat ettiği hükümleri ilm-i hilâf müdafaa ve muhafaza eder. Bu cihetle usûl-i fıkıh kâsiptir, ilm-i hilaf muhafızdır.» [22]
İbni Haldun Mukaddimesinde üm-i hilafın doğuşunu ve konusunu şöyle izah eder: Müctehidler, âlimler arasında bulunması pek zaruri olan görüş ve anlayış farkından dolayı şer'î delillerden ahkâm is-tinbat ederken Ashab ve Tabiîn devirlerinde ictihadî mes'eleler hakkında selef âlimleri arasında ihtilâf olunagelmiştir. Abbasîler zamanına kadar devam eden bu ihtilâf usûl-i içtihada ait ihtilâf idi. İctihad işi dört imâma (Ebû Hanîfe, Mâlik, Şafiî, Ahmed bin Hanbel'e) müntehi olduktan sonra usûle ait ihtilâf kapısı kapanarak bu metbu' imamların ictîhad sistemleri tâbi'leri tarafından taklîd edilmeye başlanmıştır. Her âlim iltizam ettiği mezhebin sıhhatine delil getiriyor ve kendi imamının usûl ve meslekî hukukîsinin doğru olduğunu İ&bata çalışıyordu. Fıkhın her şubesine şümulü olan bu istidlal farkı, dört imam arasındaki usûl ve ictihad sistemi ihtilâfı yerini tutmuştu. Bu cihetle dört mezhebin mukallidleri âlimler arasında türlü türlü mü-bahaseler vuku' buldu. Müctehidler, ahkâm istinbatına vasıta olan ilm~i usûl kaaidelerini bilmeğe muhtaç oldukları gibi hilâfiyat âlimleri de kendi mezheblerini muhaliflerinin tecâvılzünden korumak için o kaaideleri bilmeğe muhtaç idi.
Bilhassa bu mevzuda Hanefîler yanında fıkhî ve hukukî pek çok meselelerin esası kıyas olduğundan hilâfiyat sahasında da pek müstesna varlık göstermişlerdir. İmâm-ı GazâU'nm Kitâbü'l-Meâhız'ı sonra yazılmıştır, Mâlikîlerin ekserisi Mağnph olup ehlA bâdiye olduklarından medenî ta'lil ve istidlalden gafillerdi, gafillerin de bu ilimle ilgili bir hayli eserleri vardır, İbni Rüşci'tî hilâfıyaünın pek kıymetli olduğu söylenir.
Kâmil müctehidlerin ictihad ve istinbatından sonra mukallidle-rince Hilâfiyat ilmi tedvin edilmiş ve başarılı olmuştur. Ancak delillerin müdafaasının yapılması ve imâmın ictihad ve görüşünün isabetli olduğu isbat edilmekle ictihad kapısı kapanmış mıdır?
Kitab ve Sünnet üzerinde ietihadda'bulunmak dört halîfe devrinde başlar. Sahâbe-i Kirâm'dan fetva verenlerin hepsi de birer mûctehid idiler. Esasen dört büyük halîfe, ancak ictihad mertebesinde olan zatları fetva makamına getiriyorlardı. Çiinki bu devirde ictihad iki esasa dayanıyordu: Allah'ın Kitabı ve Hazret-i Muhammed'in Sünneti.. Sonra yapün fütuhatla îslâm sınırlan bir hayli genişledi, bu sebeple yeni yeni meselelerle karşılanıldı. Böylece icmâ' ile kıyasa başvuruldu ve bunlar da birer kaynak olarak kabul edildi.
Güvenilir kaynaklardan edinilen bilgiye göre: îcmâ' ile kıyasın da birer kaynak olarak kabul edilmesi yâni bunun ilk belirtisi Hazret-i Ömer (R.A.) devrinde başlar, dört halîfeden sonra inkişaf eder. Şöyle ki, Hazret-i Ömer (R.A.)ın hilâfeti yıllarında Şam Kaadısı bulunan zat henüz onsekiz yaşında bir genç imiş. Yaşının küçük olması bahane edilerek Hazret-i Ömer'e şikâyet etmişler. Halîfe, kaadıyı Medine'ye çağırmış, şöyle bir imtihan yapmış:
Ömer
— Ne ile hükmedersin Yâni bir mes'ele ve hâdise ile mahkemeye müracaat ettiklerinde onu ne suretle halledip hüküm verirsin?
Kaadı
— Allah'ın Kitabı olan Kur'ânda bulduğum ahkâm ile..
— Ya onda bulamazsan?..
— Hazret-i Peygamberin Sünnetine müracaat eder ve onda bulduğum ahkâm ile hükmederim.
— Şayet onda da bulamazsan?...
— Ebûbekir ile Ömer'in verdikleri hükümlerle hükmederim.
— Onlarda da bir şey bulamazsan?...
— Kendi re'yimle, içtihadımla Kitab ve Sünnetten anladığıma göre hüküm veririm.
Bunun üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) kaadıya şöyle diyor :
__Bundan sonra da sen yine Şam kaadısı ve hâkimisin. Bu doğru yolda yürümekte devam eti. Devam ettiğin müddetçe senin için azil yoktur.
Görülüyor ki Hazret-i Ömer (RA.) devrindeki hâkim ve müfitler, iki ana kaynakta hüküm bulamadıklarında icmâ'a ve sonra kıyasa başvurmuşlardır. Halîfe Ömer de onların bu tutumunu beğenmiş ve takdir etmiştir.
O halde kıyamete kadar yeni yeni meselelerin çıkacağı ve bunun sonu gelmiyeceği, ihtiyaçların değişik şekilde tezahür edeceği bir hakikat olduğuna göre, — bu dört esasa dayalı olmak şartiyle — içtihadın da kıyamete kadar devam etmesi icâbeder. Zaten bidayette içtihada imkân verilmemiş olsaydı bugün elimizde bulunan hukukla ilgili kitaplar ve fıkhî mezhepler de yazılmaz ve kurulmazdı. Böylece hükümlerin üstü kapalı kalır, anlaşılmaz bir muamma olurdu. Bu bakımdan müctehtdlerin meydana çıkması, istinbatta bulunmaları, görüş farkı izhâr etmeleri bu ümmet için rahmet olmuştur. Yâni dinî hususlarda güçlük kaldırümış, hükümlerin taşıdığı ilâhî kanunlar incelenmiş ve muazzam oir hukuk sistemi meydana çıkmıştır.
Demek ki, ietihad kapısı kapanmamıştır ve kıyamete kadar da kapanmıyocaktır; yeter ki ietihadda bulunacak ehliyetli büyük ilim adamları yetiştirilsin..
Büyük İslâm hukukçusu Muhammed Ebû Zehra der ki: «Kâmil ictihad kapısının hiç bir şekilde kapanmıyacağına tekrar dokunmak istiyoruz. İslâfn hukukçularının bir çoğu, Özellikle Hanbelî mezhebine bağlı olanlar, her asırda kâmil ictihad yapacak bir müctehidin bulunması gerektiğini belirtmişlerdir. Çünki din, böyle pir ictihad sayesinde iftiracıların iftiralarından korunmuş ve dinin her asırda ilk kaynaklarına doğrudan doğruya başvurmakla safiyeti ve özü gösterilmiş olur. Ayrıca dinin prensiplerini bozmadan, dine yakışmıyan bir hüküm ilâve etmeden ve dînin hudutlarını asmadan tatbik etme imkânı sağlanmış olur.
Hiç bir kimse, Allah'ın akıllara açmış olduğu bu kapıyı kapatmak hakkına sahip değildir. Bu kapının kapandığını söyleyen hangi delile dayanmakta ve kendisi için mubah olan şey'i neden başkaları için haram saymaktadır? Bunu sormak hakkımız değil midir? Zira bu kapının kapanması, insanları Kitaptan, Sünnet ve selef-i sâlihînin eserlerinden uzaklaştırmaktadır. Hattâ taklitçilikte ifrata giden bâzı kimseler, ilim meclislerinde bile Kutan ve Hadisi incelemeye lüzum yoktur, çünki ictihad kapısı kapalıdır, diyecek kadar ileri gitmişlerdir. Lâ havle velâ kuvvete illâ billahi.»
O halde Kitab ve Sünnette her asırda ictihad yapılabilir, diyebilmek için önce müctehidde aranılan vasıflan bilmek ve kimlerin içtihada yetkili olduğunu tesbît etmek lâzımdır. Yoksa her önüne gelen ictihad yapmaya kalkışacak olursa, o zaman ne murad-ı ilâhî, ne de maksad-ı Nebevi anlaşılır; dini hükümlerin, fefî mes'elelerin içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu bakımdan bir kimsenin ictihadda bulunabilmesi için şu yedi vasfın kendisinde gerçekleşmesi şarttır:
1. Arap dilini çok iyi bilmek. Çünki Kitap ve Sünnet bu dil üzerine gelmiştir. Sadece dilin konuşma şeklini bilmek kâfi değildir; belki bunu bütün gramer kaaidelerıne göre bilmek ve tahlil kudretine sahip olmak lâzımdır.
Arapçayı anlamakta mübtedi olan kimse, şeriatı anlamakta da mübtedidir. Arap dilindeki iştikak ve her kelimenin bir kaaideye bağlı oluşu, aynı zamanda kelime haznesinin hiç bir dilde görülmeyecek şekilde zengin bulunuşu, eş-anlamlı kelimelerin yer alışı ona ayrı bir özellik vermiştir.
2. Sünneti, bütün rivayet yollarıyla ve râvîlerinin halleriyle bilmek, mukaddem ve muahhar olamyla, mütevatir, meşhur ve aziziyle, merfu', mevkuf ve munkatıiyle, sahih, hasen ve zaîfiyle, lâfız ve mânasının inceliğiyle, hangi âyetin karşılığında söylendiğiyle tesbit etmek.
3. Kur'ân-ı Kerîmi lafzıyla, manasıyla, iniş sebepleriyle, nâsıh ve mensûhuyla, sünnet ile münasebetiyle bilmek.
4. îcmâ' hâsıl olan mes'ele ve mevzularla ihtilaflı mes'eleleri bilmek.
5. Kıyâsı, mantığıyla, metoduyla, esas teşkileden nâslarıyla, me-nat ve illetiyle bilmek.
6. Hükümlerin maksadını, gaaye ve hedefiyle bilmek.
7. Sağlam bir ilimle beraber, sağlam bir anlayış, kuvvetli bir hafıza ve takdir gücüne sahip olmak.
İşte ictihad yolunu ve kapısını açan ilk müctehidlerin vasıfları bunlardı. Onların hepsi de bu vasıf ve yeteneklerini en güzel şekilde kullanmasını bilmiştir. Çünki ictihad, denilince ilk akla gelen mâna şudur: «Bir şey'e yeteri kadar nüfuz etmek veya bir işin kemâl noktasına ulaşmak için bütün ilmî ve aklı yeteneği sarfetmektir. Bir tmâm-ı A'zam Hazretleri bütün bu vasıfları hâiz olmakla beraber ictihad yoluyla istinbat ettiği mes'elelerin, binlerce talebe ve ilim adamı huzurunda münakaşa ve kritiğini yapmıştır.
Kaldı ki îslâm büyüklerinden hiç biri kendi söz, ictihad ve istin-bâtının din olduğunu, kayıtsız şartsız bunlara uyulması gerektiğini söylememiştir.
Meselâ: İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe bu hususta:
— «Bu bizim ulaştığımız en iyi neticedir. Kim bundan hayırlısını bulursa ona uysun» demiştir.
İmâm-ı Şafiî de:
— «Benim görüşlerime aykırı bir sahih hadis bulursanız, ona uyun, bana muhalefet edinti diye tenbihte bulunmuştur.
İmâm Mâlik de:
— «Benim fetvalarımı hemen yazmayın. Yanıldığım hususlar olabilir ve buna aykırı daha sıhhatli bir rivayet bulunabilir!» devıiştir.
Biz de bu yüksek ilim sahibi büyük ivıamlann, Kutan hükümleriyle alâkalı ictihad, istinbat ve ihtilâflarını kısmen de olsun nakletmeye çalıştık. Maksadımız hem bu sahadaki boşluğun bir köşesini doldurmak, hem de ilim meraklılarına, ilerideki çalışmalarına malzeme hazırlamaktır. Aynı zamanda bu mevzuda daha verimli çalışma hevesini uyandırmak ve boşluğun geri kalan kısımlarını sür'atle doldurmaya vesile olmaktır.
Bunun için de «ahkâm»la ilgili eserleri az yukarıda da işaret ettiğim gibi seçmekte çok hassas davrandım. Mevsuk olmıyan rivayetlere yer vermedim. Sahih hadîslere yer verdim; lüzumu halinde hasen olanlarım da naklettim. Cessas ünvaniyle meşhur olan Ebûbekir Râzî'nin vAhkâmii'l-Kur'ân'ım, İmıım Kurtubî'nin yirmi ciltlik v.el-Cömiü li-Ahkâmi'l-Kur'âni'l-Kerhn»nn, Beyhakl'nm Ahkâmından yapılan zengin rivayet ve nakilleri, Ebû'1-Fidâ İsmail bin Kesîr'in rivayet yollu tefsirini, Muhammed Sıddik Husen'm «Neylu'l-Merâmnmı, Ebû'1-Hayr Nuru'1-Hasen.'fn uFelhü't-Alldm lı-Şerhi Bulûği'l-Merâmm-nı, Alusî'nm Rûhu'l-Meânînsim bilhassa goz onundc bulundurdum. Bunlardan başka irili-ufaklı bir hayli eserlere müracaat ettim.
Eserimin mükemmel olduğunu hiç bir zaman iddia edemem. Tasvip göreceğini kuvvetle ümit etmekteyim. Bazı kusurlarım vuku' bulmuşsa, muhterem okurlarımızın samimi ikazlarına muntazn buluıı-duğumu hatırlatmak isterim.
Gayret bizden, tevfik ve inayet Allah'dandtr. Allah bize yeter, O ne güzel vetâldir.C. Y.1 Şubat 1971 - Afyon [23]
[1] Bu çoğula Arap kavaidîncle «et-m'u killer elenir. Karinesiz kullanılınca ondan aşağı, karineyle kullanılınca ondan yukarı >ayıya delâlet eder.
[2] Bak: Kur'ân-ı Kerim, Enbiyâ sûresi 18, Zümer sayesi 25. âyetlere.
[3] İslâm Hukuk Nazariyatı.
[4] İslâmda ıkin Mezhepler Tarihi, c.l, s. 72.
[5] islâm Peygamberi c: 2, s: 152
[6] Bak: Kur'ân 3. sûre, âyet: Kİ6-167
[7] Kur'ân, 59. sûre, 7. âyet
[8] İslâm Peygamberi c: 2, s: 16fi - 167.
[9] Aynı eser: 167.
[10] İslâm Hukuk Nazariyatı Hakkında Bir EUid, s: 1, s: 17
[11] el eşraf ve'n-Nezâlr / Mısır baskı, s: 41.
[12] mevdudi: islam ana yasası
[13] islâm Peygamberi, c: 2, s: 64.
[14] ilimden Felsefeden Dîne: 68.
[15] M. Ralf Oğan - Yeni istanbu Bu hususta fazla bilgi için bak: İslam Fıkhı ve Roma Hukuku. Ulamın Hukuk timine Yardımları.
[16] İslam Fıkhı ve Koma Hukuku: 8.
[17] Bakare sûresi: 228.
[18] Yâni hem ay-hâline, hem de ay-hâli arasındaki temizliğe delâlet etmektedir
[19] islâmda Fıkhı Mezhepler Tarihi: 1/72.
[20] Nûh sûresi: 44
[21] Debûs, Buhara ile Semcrkand arasında bir Türk köyünün adıdır. Ebû Zeyd bu köyde doğmuş ve Buhara'da vefat etmiştir
[22] Muhitü'l-Maaril: 156.
[23] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/15-32.
İslami Okul Okulların En Önemlisi