Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Allah İçin Harcamak - Kuranahkami - 25. Sayfa

ALLAH İÇİN HARCAMAK.. 1

KAZANDIKLARIMIZIN EN GÜZELİNDEN HARCAMAK.. 2

Çıkarılan Hükümler: 4

KARZ-İ HASEN.. 5

(FAİZSİZ ÖDÜNÇ PARA VERMEK, KREDİ SAĞLAMAK) 5

 

ALLAH İÇİN HARCAMAK

 

«Ey îmân edenler! İçinde ne bir alış-veriş ne bir dostluk, ne de bir şefaat (İmkânı) bulunmayan bir gün gelmezden ev­vel size verdiğimiz rızıkdan (Allah için lüzumlu yerlere muh­taç ve âcizlere) harcayın. Kâfirler ise, zâlimlerin tâ kendileri­dir.» (Bakare sûresi, âyet: 254).

Kur'ân'm ilâhî hükümleri, lâhutî emirleri hayatımızın her cephesiyle alâkadardır. Fert ve cemiyetin ihtiyaç mes'elesine en olumlu bakışı da yine o hükümlerde görebiliyoruz.

İfrattan uzak, tefritten azade eşitliğe yakın bir denge bu bakışın çerçevesi içindedir. îfrata giden Mazdek nazariyesi Farslan felâketten felâkete sürüklemiş, tefritte düşen komü­nizm insanların cehennemi bir hayat yaşamasına sebep ol­muştur.

Bu bakımdan yüce tslâm dîni, millet hayatında, cemiyet bünyesinde dengenin bozulmaması, içtimaî fesadın baş göster­memesi için bir taraftan Karz-i hasen müessesesini vaz'eder-ken, diğer taraftan zekât ve sadaka gibi iki büyük infak bün-yanını vücuda getirmiştir.

Böylece toplum ve milletler için büyük âfetlerden biri olan fakirle zengin arasındaki uçurumu kapatmış ve «fakirin hakkı Allah hakkıdır» prensibini ilk Önce îslâm ilân etmiştir.

Gerçi İslâm'da asıl prensib çalışıp eKnin emeğiyle kazan­mak, başkasına yük olmamaktır. O kadar ki bu dîn çalışmayı nafile ibâdetten üstün tutmuştur. Fakat bununla beraber âciz-leri ve düşkünleri himaye etmeyi, işsizlere iş bulmayı cemiye­te kutsi bir vazife olarak yüklemiştir.

Belirtilen himaye ve korumayı sıhhatli bir düzen içinde yürütebilmek için de fertlerin hayat seviyesini az farkla da ol­sa birbirine yakın bir seviyede tutma gaayesiyle şu iki çareyi dikkâte almıştır:

a) Lüks hayat ile mücâdele etmek suretiyle yukarı taba­kayı itidal dahilinde yaşama düzenine sokmak,

b) Aşağı tabakanın fakirlik ve işsizliğini gidermek..

Konumuzu aydınlatan tarihî şu olaya temas etmeden geç-

miyeceğim:

- «Taberi'nin rivayetinden Farsların efendileri için gelenek­lerine uyarak düştükleri zillet ve boyunduruğun derecesi belli olmaktadır. Taberî der ki: Ebû dsmân en-Nehdî'den rivayet edilmiştir: Muğîre köprüye gelerek Farsların memleketine gir­mek istedi. Onu bir yere oturttular ve bunun için Rüstern'den izin istediler. Arapları küçümsemelerini te'yid etmek gaayesiy­le de vazi etlerinden hiçbir şey değiştirmediler. Rüstem Muğî-re'yi karşıladı. Halk da onların emri üzerine hemen üşüştüler, Muğîre'yi bulunduğu yerden indirerek ona hakarette bulundu­lar. Rüstem'in dört tane saç örgüsü vardı. Muğîre onu takiben yürüdü, tahtın bir köşesine o da oturdu. Fakat oradaki muha­fızlar Muğîre'nin üzerine üşüşerek onu oradan indirdiler ve kendisine yine bir hayli hakarette bulundular.

Muğîre cesaretini toplayarak şöyle dedi: Biz şimdiye ka­dar sizin şefkatli olduğunuzu biliyorduk. Fakat şimdi sizden daha aşağı ve daha sefîh bir millet olmadığını öğrendim. Biz Araplar seviyeli de olsa eşitiz. Hiç birimiz diğerini savaş sebe­bi} le olmadıkça suret-i kat'iyyede köle edinmeyiz. Sizin de kendi milletinize tıpkı bizim gibi yararlı olduğunuzu zannet­miştik. Böyle yapacağınıza, birbirinizin Rabbı olduğunuzu, in­sanlara köle muamelesi yaptığınızı daha Önceden haber versey­diniz ne iyi ederdiniz.. Sizin bu vaziyetiniz, insanlara tro dere­ce aşağılık nazariyle bakmanız, onları bir karın tokluğuna hay­van misâli çalıştırmanız daha fazla devam etmez. Biz Müslü-manlar asla böyle bir şey yapmayız. Ben size kendiliğimden gel­medim. Siz beni davet ettiniz. Bugün sizin hükümranlığınızın yok olup mağlûp olacağınızı anladım. Hiç bir memleket bu gi­dişle, bu akılla hiçbir zaman payidar olmamıştır ve olamıya-caktır da..»[1]

Bunun içindir ki Kur'ân-ı Kerîm'in yukarıdaki âyet dâhil sırf dokuz yerinde «Enfikuu» emri gelmiştir. Diğer fiillerle ge­len beyânlar bunun çok üstündedir.

Özellikle Bakare sûresi, âyet 195'de Allah için Allah yo­lunda infakta bulunmamanın tehlikeye müncer olacağı açık bir ifâdeyle beyân buyuruluyor ki bu tehlikeyi birkaç madde ha­linde sıralıyabiliriz:

a) Cemiyet ve millet bünyesinde fakirle zengin arasında­ki dengeyi bozar,

b) Milleti zengin ve fakir, aristokrat ve burjuva diye iki­ye böler ve bu suretle orta sınıf kalkmış olur.

c) Yukarı tabakanın lüks bir hayat yaşamasına yol açar,

d) Komünizme zemin hazırlar..

Şimdi ilgili âyetlerin meallerini beraber okuyalım:

1- Allah yolunda mallarınızı harcayın. Kendinizi teh­likeye atmayın. Daima iyilik edin. Allah muhakkak iyilik eden­leri sever.» (Bakare sûresi, âyet:  195).

2- «Ey îmân edenler! (Allah yolunda yine Allah için) infakı (harcamayı), kazandıklarınızın en güzelinden ve sîzin için yerden çıkardıklarımızdan yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız pek adî, bayağı şeyleri vermiye yeiten-meyin. Bilin ki Allah her şey'den müstağnidir, asıl hamde lâ­yık olan O'dur.» (Bakare sûresi, âyet:

3- «Ey insanlar! Allah'a, peygamberine inanın, sizi vâ­ris kıldığı şeylerden sarfedin (Allah için harcayın); aranızdan, inanıp da sarfeden kimselere büyük ecir vardır.» (el-Hadîd sû­resi, âyet: 7).

4- «Birinize ölüm gelip de: «Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar ertelesen de, sadaka versem, iyilerden olsam» di­yeceği zaman gelmezden önce, size verdiğimiz rızıklardan sar­fedin.» (Münâfikuun sûresi, âyet: 10),

Ayrıca bak, Teğâbün sûresi, âyet: 16'ya.. tzâhma gelince:[2]

 

KAZANDIKLARIMIZIN EN GÜZELİNDEN HARCAMAK

 

«Ey îmân edenler! (Allah yolunda Allah için) infakı (har­camayı), kazandıklarınızın en güzelinden ve sizin için yerden çıkardıklarınızdan yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı ol­madığınız pek âdî, bayağı şeyleri vermeye yeltenmeyin. Bilin ki, Allah her şey'den müstağnidir.» (Bakare sûresi, âyet: 267).

Merhametine bir sınır çizilmeyen Cenâb-ı Allah bilhassa bu âyet-i kerîmeyle âciz ve muhtaçlara sadaka olarak verilecek şey'Ierin, kazandıklarımızın en güzelinden olmasını emrediyor.

İyiliğin ilk merkezi kalbdir. Fakat onu dışarıya aktarmak gerektir. Gerçi iç olgunluğunun büyük önemi vardır, ama onu harekete getirip dışarıya yöneltmek daha Önemlidir.

Gözlerini sadece bu dünya nimetlerine diktikleri için bü­tün dikkatlerini bu tarafa veren ve bu yüzden başkalarına fay­dalı olmadıkları gibi onları rahatsız ettiklerinin farkında bile olmayan aç gözlüler, Allah'ın bu emrine kulak vermedikleri müddetçe hırs bataklığından, başkasını rahatsız etme gafletin­den kurtulamazlar.

Âl-i îrarân sûresi, âyet: 92'de iç olgunluğun dışarıya yönel­tilmesine ve belirtilen gafletin dağıtılmasına en uygun çare gösterilerek buyuruluyor ki:

«Sevdiğiniz şeylerden (Allah için) sarfetmedikçe iyiliğe eri­şemezsiniz. Her ne sarfederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.»

Konumuzun esasını teşkil eden «tayyibât» kelimesinin tef­sirinde görüş farkları  olmuştur:

a) Mücâhid'e göre helâlından kazanılan ticâret mallarıdır.

b) Ali ve Süddî'ye göre altın, gümüş, meyva ve her çeşit tahıl..

c) İbnü Abbas'a göre malın en temiz, en iyi ve en nefisin­den olanı.

Âyette ayrıca cemiyet düzenini, aile iffetini, üstün ahlâkı zedeler veyahut sarsar mahiyette olan birtakım fazilet dışı gayr-i ahlâkî ve gayr-i ciddî şeylerden kaçınılmasına dikkati­miz çekiliyor; şöyle ki:

1- Şunun bunun malını haksız yere bâtıl sebeplerle al­maya yeltenmeyin. Çünki bu yoldan elde edilen mal «tayyibât-tan» değildir. O halde öylesine bir maldan sadaka olarak har­camakta bir sevap yoktur.

2- Kendinizin ve çoluk-çocuğunuzun nafakasını meşrur bir kazançla te'mine çalışın ve bu yoldan elde ettiğiniz malın ihtiyaç fazlasını Allah için harcayın; bu mal «tayyibât»ıh tâ kendisidir.

3- Meşru' kazancı terkedip iç olgunluğundan uzak kal­bi ve ruhu kul haklan, âciz ve muhtaç lokmalariyle kirletip nû-raniyetini gidermeyin. Sonra duâ ve ibâdetiniz makbul olmaz.

4- Allah, dünya nimetlerini, sevdiğine de, sevmediğine de verir: ama dîni ve diyaneti ancak sevdiklerine verir. Artık siz dîninizi, üstün ahlâk ve fazileti dünyanın geçici gayri meş­ru' nesneleriyle değiştirmeyin..

Buna işaretle, İmam Ahmed b. Hanbel'in Abdullah b. Mes1-ud (R.A.)den yaptığı rivayette, Peygamber (S.A.V.) buyurdu­lar ki:

«Şüphesi, ki AIlah rizıklarınızı aranızda böldüğü gibi ah­lâkınızı da öylece bölmüştür. Doğrusu Allah, dünyayı sevdiğine de, sevmediğine de verir, fakat dîni ancak sevdiğine verir. O halde Allah kime din, diyanet vermişse, onu sevmiştir. Nefsi­mi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, kulun kalbi ve dili müslüman olmadıkça kendisi hakikî müslüman olamaz. Komşusu onun bevâki'den emin olmadıkça dosdoğru îmân et­miş sayılmaz.»

Bunun üzerine eshab-ı kiram:

—  «Bevâiki  nedir, ey Allah'ın Peygamberi!?» diye sor­dular

—  «Onun hainlik ve zulmüdür, buyurdu. Kul haram mal kazanıp infâk ederse, ona hiç mübarek kılınır mı? Hele sada­ka olarak harcarsa hiç kabul olur mu? Onu geriye bırakacak olursa, herhalde onun için cehennem azığı olur. Muhakkak kî Allah kötülüğü kötülükle silmez. kötülüğü iyilikle siler. Fena şey fena şey'i de silmez.»            

İbnü Ebî Hatim'in yaptığı sahîh rivayette: Bu âyet inme­den Önce eshâb-ı kiram'dan bâzısı hurma salkımlarını zekât ve­ya sadaka olarak  muhtaç olanlar yesin diye Mescid-i Sa­adete asarlardı. Bu arada bir kısmı da bir beis yoktur zanniyle hurmalardan çürük, dökük olanlarını getiriyordu. Tabiatiyle bu hal bir kısım muhtaçların izzet-i nefsini rencide ediyor ve bu yüzden cemiyet nizamının ahenkli bir şekilde devamım kısmen de olsa zedeliyordu. Bu sebeple Bakare sûresi, âyet: 257 indi ki şu esasları muhtevi bulunuyordu:

a) Zekât ve sadakanın ne gibi mallardan verileceğine işa­ret ediyordu.

b) Her malın farz olan zekât ve vergisi kendi cinsinden ol­malıdır, meselâ: para paraya, altın altına, gümüş gümüşe, sığır sığıra zekât olarak verilir, gibi..

c) Her şey'in zekât ve vergisini kendi cinsinden verirken, âdî, çürük ve döküğü olmamalıdır.

ç) Âdî  ve çürüğünden başkası yoksa,   onu iyisiyle  Ölçüp kıymetini vermek daha uygundur.

Aynca: 

1- Âyetin zahiri, insanın kazandığı her malda zekâtın vâcib olduğuna delâlet vardır. Buna altın, gümüş, davar ve ti­carî mal da dâhildir.

2- İnsanların toprakta yetiştirdiği bütün bitkilerde de zekâtın farz olduğu anlaşılıyor. Fakat cumhur-i ulemâya göre, bu umum hususlandınhr ve böylece yalnız hurma, üzüm ve kuut olacak tahıllardan zekât verilir. Ebû Hanîfe'ye göre, yer­den çıkan her çeşit tahıl, meyva ve sebzede zekât vâcibdir.

Cumhurun delili: Muâz b. Cebel (R.A.)den yapılan riva­yettir; Hazret-i Muâz, Cenâb-ı Peygamber e (S.A.V.) mektup ya­zarak sebzelerin zekâtından sormuştu. Peygamber (S.A.V.) «Sebzelerde zekât yoktur» diye cevap vermiştir.

İmam-ı Tirmizî'ye göre, bu hadîs sahih değildir.

Zührî, Evzaî ve imam Mâlik'e göre: Zeytin ve meyvelerde  olgunlaştığı zaman  zekât vâcib olur.

3- Yağmur, ırmak, pınar ve benzeri şey'lerle sulanan mahsulattan onda bir, dolap ve benzeri  külfetli olan  şey'-lerîe sulanan şey'lerden yirmide bir zekât verilir. Ancak elde edilen mahsûl «beş vesk» olmalıdır. [3]Bu, cumhura göredir. Ebû Hanîfe'ye göre yerden çıkan ürünlerin azından da çoğun­dan da zekât verilir beş vesk'a ulaşması şart değildir.

Bu hususta cumhurun delili, Ebû Saîd el-Hudrî'nin Pey" gamber (S.A.V.)den yaptığı şu rivayettir:

«Beş vesk'den aşağı olan (mahsulâtta) zekât yoktur, beş okiyyeden aşağıda da zekât yoktur ve beş «zevd»den aşağı olan (develerde de) zekât yoktur.» [4]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Sadaka ve zekâtı, kazandığımızın en güzelinden ver­meliyiz.

2- Âdî, çürük ve dökükten vermemeliyiz.

3- Hanefîlere göre: insanların toprakta yetiştirdiği her çeşit bitki ve meyvelerin — az ~olsun, çok olsun — zekâtı veri­lir. Bunlarda nisâb ve yıllanmak şart değildir.

Şâfiî ve Hanbelî'ye göre: Buğday, arpa, pirinç, mısır, mer­cimek, nohut, fasulya gibi kuut (yaşamak için yenen şey'ler) olacak evsaftaki bitkilerden zekât verilir. Şu şartla ki, nisâb miktarı olan beş vesk'a ulaşmış olmalıdır. Yıllanması şart de­ğildir.

Mâlikîlere göre: Beş vesk'a ulaşan tahıl ve meyvelerin ze­kâtı verilir. (Fazla bilgi için fıkıh kitaplarına müracaat edil­mesi..)

4- Yağmur, nehir sulariyle sulanan mahsûlün onda biri, dolap ve benzeri külfetli bir şey'le sulanan mahsulün yirmide biri zekât olarak verilir.

 

KARZ-İ HASEN

 

(FAİZSİZ ÖDÜNÇ PARA VERMEK, KREDİ SAĞLAMAK)

 

«Allah'a  birçok katlariyle karşılığım artıracağı güzel bîr ödünç (Allah için ihtiyaç sahibine faizsiz kredi) takdimin­de kim bulunur? Allah hem darlaştınr, hem bollaştırır. O'na döndürüleceksiniz.» (El-Bakare sûresi, âyet:

Bir milletin veya cemiyetin sosyal yapısında karşılıklı da­yanışma sağlamak, fakirle zengin arasında hayat nizamiyle il­gili üstün ahlâkı kurmak ve haysiyet kırıcı birtakım farklara yol açmamak için îslâm dîni mürekkeb olsun, basit olsun her çeşit faizi yasak kılmış, krediye dayanan iş ve ticari muamele­lerin yürütülmesi için faizsiz ödünç para verme, kredi sağlama şeklini getirmiştir.

Faizin cemiyetin bilhassa ahlâkî ve içtimaî bünyesinde yap­mış olduğu tahribatı, dengesizliği dikkate alarak, karz-i hasen müessesesini övmüş ve bunun tatbik sahasına konulup işlemesi için Kur'ân-ı Kerîm'in tam on bir yerinde sitayişle bundan bah­sedilmiş, manevî karşılığının hesapsız olacağına dikkatleri çe­kerek mü'minleri (yani inanmış olanları) tahrik ve teşvik et­miştir.

Bu konuda yetkili ilim adamlarımızdan Prof. Dr. Enver İk­bâl Kureşî'nin (Faiz Nazariyesi ve îslâm) adlı eserinin (is­lam ve kredî) bölümünden birkaç paragrafı aynen iktibas ediyorum:

«îslâm, her nev'i faizli muameleyi gayet sert .bir şekilde yasaklamış bulunmaktadır. Ancak bu yasak, «îslâm, krediye dayanan iş ve ticari muameleleri yasaklamıştır» mânâsına as-lâ alınmamalıdır. Şurası fazla izaha ihtiyaç göstermeden kabul olunur ki, bugün içinde bulunulan insan medeniyetinin iktisa­dî sisteminde, hayat tarzımızın kredisiz kolaylıkla yürütülebi­leceğini düşünmek mümkün değildir. Ödünç alma yahut borç­lanmalar iki sınıf ve çeşit altında toplanabilir:

1- Günlük ev ve hayat zaruretlerini karşılamak gayesiyle alman ödünçlerdir ki, buna iktisat ilminde «verimsiz ödünçler» denilir.

2- Ödünç alana bununla bir iş ve ticaret etme imkânını sağlayan ödünç­lerdir ki iktisatçılar buna «istihsal gayesiyle yahut gelir elde etme niyetiyle alınan ödünçler» derler.

Gelir getiren ödüncü cemiyette tahakkuk ettirmek gaye­siyle îslâm, kendi inanç sistemi içinde bulunanları «şirketler» şeklinde teşkilâtlanmalara sevketmiştir. Bugünkü dünya ikti­sat sisteminde umumiyetle istihsal gayesiyle te'min edilen kre­diler, karşılığında evvelden belli sabit hadler altında faiz öden­mesi esasına müstenid olup, girişilen işten Ödünç alınan kâr veya zarar etmesinin bu kredi akdine hiç bir şekilde te'siri mevzuu bahs olmamaktadır. Netice olarak müstakriz kredi ak-. -dindeki borç altına girmiştir ve her hal ve durumda faiz ola­rak borçlandığı meblâğı mukrize ödemek mecburiyetindedir. Ticarî' teşebbüslerde kâr, asla tesbit edilip muayyenleştirile-mez. Aksine bu, piyasa şartlarına göre değişiklik gösterir ve gayr-i muayyendir. Faiz hadlerinde de değişiklik vasfı mevcut­tur, fakat bugünkü iktisat sisteminde, ödünç alan kredi anlaş­ması mucibince'ödemeye o akdin yapıldığı sırada rıza gösterdi­ği faiz haddi üzerinden bu borcunu Ödeyecektir. Halbuki pi­yasa hareketleri neticesi faiz hadlerinde sonradan ehemmiyetli bir değişme husule gelmiş olabilir.

Kârların azaldığı piyasanın sıkıntılı bir devrinde (böyle zamanlarda umumiyetle kâr iyice azalıp hemen hemen kaybo­lur) başlangıçta muayyen ve sabit olarak kararlaştırılan faiz haddi, ticarî teşebbüsler için çekilmez bir yük olacaktır. Bu i»üşkilâtı hal sadedinde İslâm, şu en iyi hal tarzını getirmiştir: Ticarî borçlarda faiz hadlerinin tesbitini tanzim etmemiştir. Ancak sermaye sahiplerinin bir ticari işe şerik olmaları ve bu teşebbüsten neticede doğacak muhtemel kâr ve zararda ikraz­da bulunduğu borçlusu (şeriki) ile ortak olmaları emredilir. Sosyalizim de faizi yasak ve hukuk dışı etmiştir; ancak ser­mayeyi te'min ve tedârik edici hiçbir hal tarzı da vaz'etmiş de­ğildir.

Diğer taraftan kapitalizm, sermaye lehine birçok ve çeşitli düzenlere sahip bulunmaktadır. Fakat bu sistem sermayeyi te'­min eden kapitalist ile bunu kullanan ticaret adamları arasını, sermayenin faiz getirme gücünü sâbitleştirdiğinden, açmış ve husûmet doğurmuş bulunmaktadır. İslâm ise bu husûmeti ta­mamen bertaraf etmiş olup, gerek sermaye te'min eden kapi­talist, gerekse bunu kullanan müteşebbisi bir seviye ve hizaya getirmiştir ki, artık bu seviyede tarafların menfaatleri hemen hemen bir tutulmuştur. Bir yandan sermaye sahibi ve fakat ti carî bir teşebbüs için gerekli tecrübe ve hünere mâlik olmayan bir kimse ve diğer yandan aynı iş için aranan tecrübe ve ma­harete sahip ve fakat gerekli sermayeye mâlik olmayan biri mevcut ise, işte îslâm bunlann teşebbüsten doğacak menfaat ve istifadelerini, sermayedarın sermayesini ve müteşebbisin tecrübe ;ve bilgisini meşru ve faydalı bir şekilde bir araya ge­tirmelerini emretmek suretiyle birleştirmiş bulunmaktadır.

Teşebbüsten doğan kâr ve istifade adı geçen iki ortak ara­sında muayyen surette üleştirilecektir. Hakikatte birinin kârı sermayesinden, diğerininki ise tecrübe ve bilgisinden.doğmuş­tur. Böylesine bir ticarî muamelede, işi tek başına idare eden müteşebbis yani iş adamı ve bu işte sermayeyi te'min eden ka­pitalist, îslâmî sisteme göre her ikisi de gerek kâr ve gerekse zarardan eşit hisseye sahip olmaktadır.

Bu arzettiğimiz hal ve şartlarda açıkça görülüyor ki îslâm dîni, ticarî teşebbüsler için gerekli sermayeyi, faiz gibi bir mâ-niaya takılmaksızın muvaffakiyet ve rahatlıkla te'min etmek­tedir.

Ailevî ve günlük hayat ihtiyaçları için lâzım olabilen ödünç­lere gelince: İslâm, bu tip borçların da ehemmiyetini kavramış ve ele almış bulunmaktadır. Fakat ekseriya bu tip ödünçler bir kâr elde etme gayesiyle alınmayıp sadece günlük ailevî ve ha­yatî ihtiyaçlarımızı tatmin ve geliştirmek arzusuyla aranırlar, îslâm bu nev'i borçlanmalarda da hususî tanzim tarzları vaz'-etmiş, sıkıntı ve acze düşmüş olan borçlunun borcunun iptal edilip kapatılabileceğini göstermiştir. (Yukarıdaki âyet-i ke­rîmede bu iki şekle de işaret edilmiştir.)»

Belirtilen bu iki hal çaresi de tatbik edilen yerlerde son derece faydalı olmuş ve müsbet neticeler elde edilmiştir. Ayrı­ca cemiyetin ahlâk nizamı üzerinde olumlu gelişmeler sağlan­mıştır.

Görülüyor ki îslâm dini karz-ı hasen müessesesiyle hem günlük ailevî ihtiyaçlara, hem de ticarî işlere hal çaresi bul­muş ve bunu ahlâk sistemiyle hemahenk bağdaştırmıştır.

Büyük müfessir Fahdüddîn Râzî (H: 543-606) bu âyetin tefsirinde diyor ki: Tefsircilerin bu âyet hakkında görüş fark­ları vardır:

a) Bâzısı bu âyetin yukarıdaki âyetle irtibatlı bulunduğunu söylemiştir. Şöyle ki: Cenâb-ı Allah az yukarıda cihâd (sa­vaş) ile emrettikten sonra bu emri yerine getiremiyen ve fakat hasretini çeken hasta, yaşlı ve âciz kimselerin  aynı sevaba nail olabilmeleri ve İslâmî dayanışmayı her sahada geliştire­bilmeleri için  savaşa gücü olan fakirlere karz-i hasen yo­luyla Allah için  yardımda bulunmaları tavsiye ediliyor ve bunun karşılığının kat kat olacağı bildiriliyor.

b) Diğer bâzıları da bu âyetin mâ-kabliyle (bir önceki âyetle) taallûku olmadığını söylemişlerdir. Onlara göre: Bu âyetle Allah için mal infâk etmenin fazâlinden, ulviyetinden bahsediliyor ve bu âlicenaplığı gösterenlere manevî karşılık (uhrevî sevâb) olarak hesabı belli olmayan kat kat ecirler ve­rileceği va'dediliyor.

«Karz»in lügat mânâsı, kesip ayırmaktır. Terim olarak: Muhtaç olanlara faizsiz veya kâra zarara ortak olarak veyahut tamamen iniâk yollu olmak üzere verilen kredi mânâsına gelir.

Resûlüllah Efendimiz karz'm manevî ve uhrevî karşılığını beyânla Allah'tan naklen buyuruyor ki:

«Kıyamet günü Cenâb-ı Allah: Ey Âdemoğlu! der, senden yiyecek istedim, bana yedîrmedin..

Âdemoğlu:

—  Ey Rabbim! Sana nasıl yiyecek verip yedlreyim? Hal­buki sen âlemlerin Rabbisin!» cevabını verir.

—  «Benim falan kulum senden yiyecek istedi, ona yedir-medin, bir şey vermedin. Bilmez misin ki, ona yedirmiş olsaydm, yedirdiğinin   karşılığını benim kalımda   bulacaktın,   bu­yurur.

Taberânî senedini îbnü Mes'ud'a ulaştırarak şöyle rivayet ediyor: «Bu âyet nazil olduğunda eshâb-ı kiramdan Ebû Dehdâh (R.A.) dedi ki:

—  Allah bizden karz-i hasen vermemizi irâde ediyor.. Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) :

—  Evet, ya Ebâ Dehdâh!. buyurdu.

—  Elini bana uzat ya Resûlüllahl

Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) elini ona uzattı.. O da:

—  Ben  içinde altıyüz hurma ağacı bulunan  bahçe­mi Allah için karz-i hasen olarak veriyorum, dedikten sonra bahçesine   geldi ki anası ve   çocukları orada   bulunuyorlardı. Anasına seslendi:                         

—  Ey Ebâ Dehdâh'ın anası! Kadıncağız:

—  Buyur, dedi..

—  Bahçeden çıkın, orayı terkedin.. Çünki ben onu Allah için karz-i hasen yaptım..

Müfessir Süddî (El-Kebîr sûresi, âyet: 121) diyor ki: Karz-i hasene karşılık olarak Allah'ın vereceği sevabın hesabı belli değildir.

Îbnü Ebî Hatim'in İbnü Ömer (R.A.)dan yaptığı rivayet­te, îbnü Ömer (R.A.) diyor ki:

«Mallarını Allah yolunda harcayanların halis her başağa yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir.»

Âyeti inince, Resûlüllah (S.A.V.) :

— Yâ Rabbî! Ümmetime artır!., dedi.

Bunun  üzerine indi,-«Yalnız Allah rızası İçin gönül hoşluğu ile bir ödünç ve­recek kimdir ki, Allah ona kat kat mükâfatını versin.»

Resûlüllah (S.A.V.) yine:

— Yâ Rabbî! Ümmetime artır., diye dua etti.

Bunun üzerine  aYetıındi.

«Ancak (Allah yolunda) sabredenlere mükâfatları hesap­sız verilir.»

Şimdi Kur'ân-i Kerim'de «karz-i hasen» ile alâkalı âyetle­ri meâlleriyle birlikte sıralıvahm. Böylece bu husustaki bilgi­miz tamamlanmış olsun:

1. «Doğrusu, sadaka veren erkek ve kadınlara, Allah için karz-i hasen takdim edenlere kat kat karşılık verilir; onlara cömertçe verilecektir ecir vardır.» [5]

2. «Eğer Allah için güzel bir ödünç (karz-İ hasen) takdiminde bulunursa­nız, onu sizin için kat kat yapar ve sizi bağışlar. Allah, şükrün karşılığını verendir.. Halîm'dİr.» [6]

3. Allah için karz-ı hasen (güzel bir ödünç) takdiminde kim bulunursa, Allah onun karşılığını kat kat yapar, ona cömertçe verilecek bir ecir de vardır.» [7]

4. Allah İçin kaw-ihasen (güzel bir ödünç)  takdiminde bulunun; kendiniz İçin yaptığınız iyiliği daha iyi ve daha büyük ecir olarak Allah ka-

tında bulursunuz. Allah'tan bağışlanma dileyin; Allah elbette bağışlar ve merhamet eder.» [8]

«Allah uğrunda karz-i hasen (güzel bir ödünç) takdiminde bulunur­sanız, and olsun ki kötülüklerinizi örterim.» [9]



[1] (Mâza   hasfre'l-AlemU   bi-İnhJtati'1-MUsllmfne)    adlı eserin terceme-sinden.

[2] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/323-326.

[3] Bir vesk, altmış sa'dır, bir sa' yaklaşık olarak üç kilo dörtyüz gramdır.

[4] «Zevd», üç deveden ona kadar, başka bir kavle göre onbeşe veya yirmi­ye kadar olan develerdir. Kelime müzekker ve muennese şâmildir.

[5] Hadİd sûresi, âyet: 18.

[6] Ta&aabım sûresi, âyet:  17

[7] Ha d i d sûresi, âyet:  11

[8] Müzzemmil sûresi, âyet: 20.

[9] Mâİde sûresi, âyet:

Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/331-338.