Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Ölüm Belirtileri Hâlinde İki Âdil Kimseyi Şâhid Yapmak - Kuranahkami - 27. Sayfa

 

ÖLÜM BELİRTİLERİ HÂLİNDE İKİ ÂDİL KİMSEYİ ŞÂHİD YAPMAK

 

«Ey îmân edenler! Ölüm (sebebi) birinize gelip çattığı za­man vasiyet ederken ya aranızdan iki âdil kimseyi; şayet yol­culuk ederken başınıza Ölüm musibeti gelecek olursa, sizden olmayan başka iki kişiyi şâhid yapın.. Ve eğer bu ikisi hakkın­da şüpheye düşerseniz, kendilerini (bilhassa ikindi) namazın­dan sonra ahkoyarsınız da Allah'a şöyle yemin ederler: «Akra­ba bile olsa bu yeminle hiçbir (dünyevî) değeri değiştirmiye-ceğiz. Allah'ın emrettiği şâhidliği gizlemiyeceğiz.. Yoksa hiç şüphe yok ki günahkârlardan oluruz.»

«Eğer bunların (şahidlikte) bir vebale müstehık oldukla­rına dair bir bilgi elde edilirse, o vakit (haksızlığa uğrayan mi­rasçılardan) öncekilerin aleyhine hak iddia ettikleri iki kişi bunların yerine geçer ve: «Billahi bizim şâhidliğimiz ikisinin-kinden de daha doğrudur. Biz (bu hususta) aşın gidip hakkı tecâvüz etmedik; yoksa şüphesiz ki zâlimlerden oluruz..» (El-Mâide sûresi, âyet: 106-107).

Mealini yazdığımız bu iki Âyet-i Kerîme'de iki önemli me­seleye temas ediliyor:

1. Şâhidlerin âdil olmaları; Müslümanların bulunmadığı hallerde zaruret icâbı gayr-i müslimlerin şâhid tutulması,

2. Haklarında  şüpheye düşülürse  şâhidlere  yemin  veril­mesi..

İniş sebebi de bu ikinci mes'eleyi yani gayr-i müslimlerin seferde vasıyyet hususunda şâhid tutulmasının caiz olduğunu kuvvetlendirmektedir. Buharı ve Dâre Kutnî'nin yaptıkları ri­vayete göre: Temîmuddârî ile Adiy b. Beddâ', Mekke'den tica­ret maksadiyle yola çıkmışlardı. O gün için bu iki zat henüz dâire-i İslâm'a girmemişlerdi. Beraberlerinde Benî Sehrn kabi­lesinden Amr b. Âs'm azâdlısı Büdeyl de bulunuyordu. Bu zat ise şeref-i islâm'la müşerref olmuş idi. Sefer esnasında Büdeyl Hazretleri, müslüman bulunmayan bir yerde hastalandı; ölüm belirtileri başlayınca iki yol arkadaşına vasıyyette bulunduk­tan sonra vefat etmişti. Onlar da dönüşlerinde Büdeyl'in eşya­sını getirip mirasçılarına teslim etmişler, yalnız içinden altın­la süslü bir gümüş kabı kendilerine alıkoymuşlardı. Büdeyl'in eşyası açılınca içinde yazılı vasiyeti çıktı, yol arkadaşlarına tes­lim ettiği eşya listesi arasında altınla süslü gümüş kab da yer alıyordu. Bunun üzerine mirasçılar durumu Hazret-i Peygam-ber'e arzettiler. Rcsûlüllah (S.A.V.) Temîmiddârî ile Adiy'i ça­ğırttı ve gümüş kabı gizlemediklerine ve ondan haberleri olma­dığına dair yemin verdirdi. Onlar da bu şekil yemin ettiler. Son­ra o gümüş kaba Mekke'de birisinin elinde rastlandı. Soruldu­ğunda, «Biz bunu Temîmiddârî ile Adiy'den satın aldık» diye cevap verdiler. Bunun üzerine mirasçılardan iki kişi Hazret-i Peygamber'c gelip bu kabın Büdcyl'e ait olduğuna yemin etti­ler ve «Bizim şâhidliğimiz onlarınkinden daha doğrudur ve biz bu hususta hakkı tecâvüz de etmedik» dediler. Gümüş kab on­lardan alınıp bu ikisine verildi. Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi [1]

Gerek iniş sebebi, gerekse  “Minkum” zamirinden sonra  “Ve aharine min ğayrikum” ile atıf  yapılması  seferde vasiyyet  hususunda kitap ehlinin müslüman şahsa şâhidlik etmesinin caiz ol-duğtmu gösteriyor. Çünki (minküm) zamiriyle Müslümanlar, (gayriküm) zamiriyle gayr-i müslimler kasdediliyor Eshab-ı Kirâm'dan Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Abdullah bin Kays ve Abdul­lah bin Abbas (Allah hepsinden razı olsun) da böyle tefsirde bulunmuşlardır. Ahmed bin Hanbel de aynı görüştedir. Yani bu üç sahabînin verdiği mânâyı ihtiyar etmiştir.

O halde âyet-i kerîme bu zatlara göre muhkemdir, mensûh değildir. Çünki o gün için yani bu âyetler indiğinde Müslüman yalnız Medine'de vardı. Gayr-i müslim iki arkadaşa vasiyet edilmesi ve Resûlüllah Efendimizin bunu tasvip buyurması bu­nun mensûh olmadığına yeterli delil sayılmıştır. Ayrıca Ebû Dûvud'un Şa'bî'den yaptığı rivayet de bunun böyle olduğunu te'yîd etmektedir. Şöyle ki: Müslümanlardan bir zat Deku-kâ [2] da hastalandı, vasiyyetine şâhid tutacak müslüman bu­lamadı. Ehl-i kitaptan iki adamı şâhid olarak tutmak zorunda kaldı. Müslüman vefat ettikten sonra gayr-i müslim olan iki şa­hidi Küfe'ye gelip Eş'arî Hazretlerine durumu arzettiler ve De-kukâ'da ölen müslümamn vasiyyetiyle eşyalarını teslim etti­ler. Bunun üzerine Eş'arî Hazretleri, '<Bu öyle bir mes'eledir ki Resûlüllah'tan sonra ilk defa vuku1 buluyor!.» dedi ve bu iki gayr-i müslime yemin verdirdi. Onlar vyemin edince şâhidlikleri aynen kabul edildi. Eğer âyet mensûh olmuş olsaydı, Eş'arî hazretleri böyle bir yol tutmazdı.

Zeyd bin Eslem, Nahaî, îmâm Mâlik, İmâm-ı Şafiî, îmâm Ebû Hanîfe vb.na göre “Ve aharine min ğayrikum” ise mensûhtur. Yani gayr-i müslimlerin işhâd edilmesi caiz değildir. Ancak Ebû Ha-nîfe'ye göre, gayr-i müslimlerin birbirine şâhidlikleri caizdir.

Bunlara göre borçla ilgili âyet, en son inen âyettir.

Bu iki âyet yukarıdaki âyeti nesheder.[3] Zira o gün için Medine'den başka yer­lerde müslüman olmadığından bizzarure seferde vasiyyet husu­sunda gayr-i müslimleri işhâd etmek caiz görülmüştür. Sonra­ları her tarafta Müslümanlar çoğalınca bu âyetin hükmü kaldı­rıldı. Hem âlimler, fâsiklerin şehâdetinin caiz olmadığında ic-mâ' etmişlerdir. Kâfirler de fâsik sayılacağına göre onların da şehâdeti makbul değildir.

Nesh iddiası doğru olmasa gerek. Çünki Kur'ân'da en son inen sûre Mâide'dir. Bu bakımdan îbni Abbas île el-Hasan, «Bu sûrede mensûh yoktur» demişlerdir

Saniyen borçla ilgili âyette geçen şâhidlikle burada geçen şâhidlik arasında çok fark vardır. Bu, seferde zaruret hâlinde vasiyyet için verilmiş bir cevazdır. Dünyanın her yerinde Müs­lüman şâhid te'min etmek mümkün olmadığına göre, âyetin muhkem olduğu kendiliğinden anlaşılmış oluyor.

Zührî, el-Hasan ve İkrime've göre ise (minküm) zamiriyle, vasiyet edenin aşiret ve akrabası kasdediliyor. (Min gayri küm) zamiri ile aşiret ve akrabanın gayri olan müslümanlar kasde­diliyor. Bu bakımdan âyet mensûh değildir. Çünki Arapçada (âhir) kelimesi evvelkinin cinsinden olmasını ifâde eder. Mese-deniIirde denilmez. Cünki hasîs, kerimin cinsinden değildir.

Âyet-i Kerîme'de müslümanlardan yapılan şâhidlerin âdil olması belirtilmeden Önce iki şâhid tâbiri mutlak mütalâa olu­nursa, iki şahsı iktiza ettiği anlaşılır. îki erkek kasdedildiği de muhtemeldir. Fakat hemen sonra  kaydının konul­ması, iki şâhidden murad, iki erkek yâni âdil olan iki erkek kasdedildiği kendiliğinden anlaşılmış olur. Çünki  erkek için, kadın için kullanılır. O halde tutulan iki şahidin er­kek olması iktizâ eder.

Âyette  cümlesi, Ebû Aliy'e göre yünin sılatıdır. cümlesi ise, sıfatla mevsuf arasında mu'tarizadır. Ve bu â>et, üzerinde hak iddia edilen kimsenin  gerekir­se hapsedilmesinde esas olarak gösterilir. Nitekim Ebû Dâvud ile Tirmizî'nin yaptıkları rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.), töhmet altında bulunan birini hapsetmiştir.

Haklarında   şüpheye düşülen şâhidlerin ikindi namazından sonra yemin ettirilmelerinin sebep ve hik­meti, bütün dinlerde bu vakte saygı gösterildiğindendirf denil­miştir. Ulemâdan bâzısına göre herhangi bir namazdan sonra da olabilirse de sahîh senedle bize kadar gelen şu hadîste ikin­di namazı kasdedildiği anlaşılıyor:

«Kim ikindiden sonra yalan yere yemin ederse, ^Ulah'a kendi­sine hışmettiği halde kavuşur.» [4]

Âlimler, âyetin, yeminin tağlîz yollu yapılmasında da esas teşkil ettiğini kabul etmişlerdir. Şöyle ki: Yeminde tağlîz dört şey ile sağlanır:

1.  Zaman (ikindi namazından sonra),

2. Mekân (Mescidü'l-Harâm ve Minber),

3. Hal ve durum (ayakta kıbleye karşı durmak),

4. Yemîn lâfzında Allah ism-i celîlini kullanmak.. Tağlîz bu dört maddeyle sağlanmakla beraber fukahânın bu hususta görüş farkı vardır:

a) İmâm Ebû Hanîfe ile arkadaşlarına göre, herhangi bir kimseye Minber-i Nebevi, ya da Rükün ile Mekâm arasında ye­min ettirmek vâcib değildir, tmâm-ı Buhari de aynı görüşe sa­hip olduğunu şu cümlelerle ifâde etmşitir:

«Müddeâ aleyh, nerede yemin etmesi gerekiyorsa, yani o sıra­da nerede bulunuyorsa orada yemin eder; oradan alınıp başka bir yere götürülmez.»

b) İmâm Mâlik ile îmâm-ı Şafiî'ye göre, kasâmet [5] ile ilgili yeminlerde müddeâ-alevh Mekke'nin köy ve kasabala­rından ise Mekke'ye getirilip Rükün ile Makam arasında, Me­dine dolaylarında ise Medine'ye getirilip Minber yanında yemin ettirilir. [6]

Mutarrif, İbni Mâcişûn ve Şâfiî'nin arkadaşlarıdan bâzısı­na göre ayakta kıbleye karşı yemin ettirilir, tbni Kinâne'ye gö­re oturarak yemin eder. İbni Aiabiy'e göre hangi vaziyette hük-medilirse o vaziyette yemin eder, yani hükmedilirken ayakta iseler o vaziyette, oturuyor iseler o vaziyette yemin ettirilir.

Yemin Allah'a yapılır. «Vallahi», «billâhi», «tallahi», «iy-vallâhi», «iy ve-Rabbî» ve benzeri elfazia...[7] Sahîh senedle yapılan rivayette Hazret-i Peygamber (SA.V.) şöyle buyurmuşlar: «yemin etmek isleyen kimse Allah'a yemin etsin, yoksa sussun!.» [8]

Mushafa yemin etmeyi İmâm-ı Şafiî uygun görmüştür. İmâm Ahmed ve îshâk: «Mushafa yemin mekruh değildir» de­mişlerdir.

Âyette belirtilen vasiyyetle ilgili malm, yani hak olarak id­dia edilen malın nisbeti üzerinde de fukahânın görüş farkı "vardır:

a)-İmâm Mâlik'e göre üç dirhem değerinden az olmama­lıdır. Çünki Mâlik'e göre sirkat babında el kesinmesinde değer ölçü budur.

b) İmâm-ı Şafiî'ye göre  zekâta kıyasla 20 dinardan aşağı olmamalıdır.[9]

 

Çıkarılan Hükümler :

 

1. Seferde vasiyet hususunda, zaruret hâsıl olursa, gayr-i müslimleri işhâd etmek caizdir. Üç imâma (Ebû Hanîfe, Mâlik, Şafiî) göre bu hüküm mensuhtur.

2.  îmâm Ebû Hanîfe'ye göre gayr-i müslimlerin birbirine şâhidlikleri caizdir, yani makbul tutulur.

3.  Müslümanlardan işhâd edilecek iki erkeğin âdil olma­sı gerekir. Fâsikin şâhidliği muteber değildir.

4.  Haklarında şüpheye düşülen şâhidlerin bir tarafa ay­rılma, ortadan kaybolma endişesi belirdiğinde— hapsedilme­leri caizdir.

5.  Bu kabîl yeminlerin namazdan, Özellikle ikindi namazın­dan sonra yaptırılması gerekdir.

6.  Allah ism-i celîliyle yemin etmek lâzımdır. Mushaf ile de yemîn edilmesini îmâm-ı Şafiî uygun görmüştür.

7.  Ebû Hanîfe ile arkadaşlarına göre bu gibi yeminlerde de mekân vâcib değildir.

8.  Ayakta veya oturarak yemin edilebilir. Kıbleye karşı durmak şart değildir.[10]


 

[1] Kurtubiye  göre  bu   hadis  gariptir:   sahih  bir  isnadı  yoktur

[2] Dekukâ,  trbil  İle  Bağdat   arasında  bir  kasabadır.   (Mu'cemü'i-Buldan)

[3] Bakare sûresi,  âyet:   2b2. Talâk sûresi,   âyet:  2.

[4] Buharı - Muhlim.

[5] Kesâmet:  Lûgal mânâsı, yemin edilmek. Jıhkî ıstılahta ise, maktulün velilerine,  kan  iddia  ettiklerinde  her  birine  yemin  vermektir.

[6] Dâre Kutnî'nin  yaptı&ı  rivayette  de. «Kim bentm  minberim  üzerinde, yeşil bir sivâk çubuğu İçin bile olsa yalan yere yemin ederse, cehennem ehlin­den olur.» buyurulmuştur.

[7] Taberânî - Ahmed bin Hanbel - Tirrmzi'nîn tahrîc ettikleri hte hadis­te: «Kim Allah/dan başkasına yemin ederse, Allaha es-ortak koşmuş olur.» bu-yuruhıyor

[8] Neseİ'nln  îbni Ömer  (R.A.)dan yaptığı rivayette ise;

ibarfbi yer almaktadır.

[9] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/357-363.

[10] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/363-364.