Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kuran - 39. Sayfa - Kuranahkami

ZEKATI ÖDEMMİYEN ALTIN VE GÜMÜŞ

 

«Altın ve gümüşü hazineye tıkıp da onu Allah yolunda har-camiyanlar (yok mu? İşte onları pek acıklı bir azâb ile müj­dele!.» [1]

Din adamları, peygamber vârisleri olarak vasıflandırıl­mıştır. Peygamberler (Salât ü selâm hepsine olsun!) her türlü söz ve davranışlarıyla insanlara Örnek olurlar da her iki âlemde de onları mutluluğa eriştirmek için yüklendikleri tebliğ vazi­fesini kusursuz yerine getirmek için çırpmırlar. Bir peygamber, dini hiç bir zaman kendi çıkarma âlet etmemiştir, bütün hiz­metleri münhasıran Allah için olmuştur. O halde din adamı vas­fını taşıyan âlimler de altın ve gümüş toplayıp biriktirme pe­şinde değil, ilim ve fazileti, ahlâk-ı hamîdeyi gerçekleştirmek, cem'iyyetleri buna göre eğitmek çabası içinde olacaklardır.

Âyet-i kerîmenin baş kısmında Yahudi bilginleriyle Hıris­tiyan rahiplerinin çoğunun bâtıl (hak ve adalet, hizmet ve fa-zîlet ölçülerinden uzak) sebeplerle insanları aldatıp onların mallarını yedikleri ve onları Allah yolundan çevirdikleri tasvir edilmekte ve bu hâlin nasıl bir sapıklığa yol açtığına dikkati­miz çekilmektedir.

Hafız İmâdüddîn Ebûlfidâ'nm dediği gibi, maksad çıkarı­cı, istismarcı âlimlerden, sapık âbidlerden sakınmayı telkin et­mektir.

Süfyân bin Uyeyne diyor ki: «Bizim Müslüman âlimlerin­den bozulan olursa, bozulan Yahudi bilginlerine bir benzerlik vardır. Ab idlerimizden bozulan olursa, onda da Hıristiyan ra­hiplerine bir benzerlik mevcuttur. Nitekim sahih bir hadîste buyuruluyor ki:

«Andolsun ki, (bîr gün gelecek) sizler (ey müslümanım diye geçinenler), kendinizden önceki milletlerin âdet ve töre­lerine karış be-karış, zira' be-zira' bineceksiniz (yâni onların yaptıklarını tıpatıp yapmaya, işlediklerini işlemeye can atar-casma koşacaksınız). O kadar ki onlardan biri keler deliğine girecek olursa siz de gireceksiniz; onlardan biri karısıyla yol­da cinsî münasebette bulunsa siz de bulunmaya yelteneceksi­niz.» [2]

Hafız İmâdüddîn Ebûlfidâ, hadîste geçen, «sizden önceki­ler» tâbirinden maksadın Yahudi ve Hıristiyan milletleri oldu­ğunu söylüyor.

Demek ki, sadece Müslümanların avamı onları taklîd et­mekle kalmıyacak, din âlimlerinden bir kısmı da haham ve ra­hiplerin istismarcı yollarını tatbika özenecektir. Âlimler bu yola girince artık halkın neler yapacağını bilmekte güçlük çek­meyiz.

Âyet-i kerîmeyle, böyle bir bedbahtlığa sürüklenmemiz için gerekli tenbîh yapılıyor.

Bilhassa Hıristiyan din adamları (rahipler) dini vasıta olarak kullanıp dünyayı yerler, ahlâkı bozarlar, halkın hayır ve sadakasını toplayıp kendi bâtıl dâvaları uğruna harcarlar. Müslümanlara gelince, onlar bunların aksine, sosyal adaleti gerçekleştirmek, kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek ve fakir-lc zengin arasındaki uçurumu kapatmak için zekât ve sadaka dağıtırlar. Bunun hilâfına bir yol îslâmın manevî bünyesinin zedelenmesine ve belki yıkılmasına sebep olabilir.

İbn-i Mübarek Hazretleri, cem'iyyet ve milletleri bozanla­rın üç sınıf insan olduğunu şu iki mısraıyla ne güzel dile getir­miştir:

«İfsâd eder dini ancak kırallar, Kötü din adamları iîe ruhbanlar.»

Ayette geçen (yeknizûne) fiilini, «hazineye tıkıp» ile terce-me ettik. Çünkü bunun masdarı, hazine mânasına gelen «kenz» dir. Bu kelimenin tefsirinde ashab ve tabiînin görüşlerini tes-bitle, murad olan mânayı ve taşıdığı hükmü belirtmek daha kolay olur.

—Mâlik bin Dinar'ın İbn-i Ömer (R.A.)dan yaptığı riva­yette, «kenz», zekâtı ödenmiyen maldır, deniliyor Süfyân Sevrî'nin de yaptığı rivayette buna akın bir mânâ verilmiştir: «Zekâtı ödenen mal, yedi kat yerin altında da olsa kenz de­ğildir. Meydanda bile olsa, zekâtı verilmiyen mal  kenz' dir.»

İbn-i Abbas, Câbir bin Abdullah ve   Ebû Hüreyrc (R.A.) den de aynı mânada mevkuf ve merfû' rivayetler vardır. Hazrel-i Ömer (R.A.) de buna ben/er bir anlamda diyor ki:

«Hangi malın zekâtı verilirse, yere gömülü bile olsa  kenz  sayılmaz.» [3]

Bütün bu rivayetlerden anlıyoruz kî, sadece alim ve gümü­şün anılması, en çok biriktirilen iki kıymetli maden oluşların­dan ve herkesçe bilinmeîerindendir. Bu bakımdan diğer mallar da aynı hükme dahildir.

Gerçi Hz. Muâviye, bu âyetin yalnız Yahudî din adamla­rıyla, Hıristiyan rahipleri hakkında nazil olduğunu, Müslüman­lara teşmil edilemiyeceğini iddia etmişse de, Ebû Zer ve diğer büyük sahâbîler her iki tarafa da şâmil bulunduğunu sarahatle ifâde etmişlerdir. Nitekim Buhârî'nin Zcyd bin Vehb'den yap­tığı rivayette, Hazret-i Zeyd diyor ki: Medine'de Rebze mevki­ine gelmiştim. Orada Ebû Zer ile karşılaştım. Halbuki ben onu Şam'da biliyordum. Kendisine:

—  Ya Ebâ Zer, sizi buralara kadar getiren sebep nedir? Diye sordum. O şu cevabı verdi:

—  Şam'da bulunuyordum. Benle Muâviye,

âyeti hak­kında ihtilâfa düştük. Muâviye bunun ehl-i kitap hakkında na­zil olduğunu söyledi. Ben de, hayır, dedim.. Hem onlar, hem de bizim hakkımızda nazil olmuştur, dedim. Bunun üzerine Mu­âviye beni Hazret-i Osman'a şikâyet etmişti. Bu yüzden Medi­ne'ye çağırıldım. Halk beni hiç görmemiş gibi toplandı. Bu se­beple de Rebze'de ikamete me'mur edildim. Ne yapalım, bize düşen sadece itaattir.

Huveyz bin Mendad'a göre, bu âyet ayrıca zekât-ı ayni ta-zammun etmektedir ki, ancak dört şartın gerçekleşmesiyle farz olur:

1. Hürriyet, (esirlere, hürriyeti elinden    alınmışlara farz değildir).

2. İslâmiyet, (Müslüman olmiyan kimselere de farz değil­dir).

3. Üzerinden bir senenin geçmesi,

4. Borçtan âri nisab miktarı servetin mevcud olması.. Zîncl eşyası olarak bulundurulan ve kullanılan allın ve gü­müşün zekâtı hakkında âlimlerin görüş farkları olmuştur:

a) imâm Ebû Hanîfe'ye ve arkadaşlarına, bir de Süfvân-ı Sevrî ile Evzâfye göre, bunların da zekâtım vermek farzdır.

b) İmâm Mâlik ve arkadaşlarına, İmâm Ahmed ve İshâk bin Râhaveyh, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd'e göre zînet eşyası ola­rak kullanılan altın ve gümüşün zekâtı verilmez. İmâm-ı Şafiî'­nin Irak'daki görüşü de böyledir. Mısır'daki görüşü ise müte-reddiddir..

İmâm Ebû Hanîfe ve aynı görüşte olanlar, altın ve gümü­şün zekâtının farziyetinde lâfzın umumiyle ihticac etmişlerdir, imâm Mâlik ve diğerleri ise, nema kasdı olmadığı gerekçesiyle ihticac etmişlerdir.[4]

 

Çıkarılan Hükümler :

 

1. Dini bir takım dünyevî menfaatîara âlet etmek haram­dır.

2. Başka milletlerin (yâni gayr-i müslimlerin) âdet ve tö­relerini taklîd etmek îslâmm ruhuna aykırıdır.

3. Nisaba erişen ve diğer şartları tahakkuk eden altın, gü­müş ve sair malların zekâtım vermek farzdır.

4. Zekâtı ödenmiyen mal, yer altında gömülü olmasa bi­le, yine de   kenz   sayılır. Altın ve gümüşü hazineye tıkıp da zekâtım vermemenin acıklı bir azaba yol açacağı bildiriliyor.[5].

 

ZEKAT  KİMLERE VERİLİR?

 

«Sadakalar (zekâtlar), Allah tarafından bir farz olarak fa­kirlere, miskinlere, zekât toplamaya me'ınur olan (tahsildar) lara, kalbleri (İslâm'a henüz yeni) ısınıp kaynaştıranlara, kö­lelere, esirlere, borçlulara, Allah yolunda (harcıyana) ve yolda aittir (onlara verilir). Allah Alîm ve Hakimdir..» [6]

Zekât'in kimlere verileceği bu âyetle belirtilmiş ve sekiz sı­nıfta hasredilmiştir.. O halde bu sekiz sınıfın dışında kalanlara zekât verilmez.. Nitekim İmâm Ebû Hanîfe, İmâm Mâlik ve arkadaşları, «cümlede haberin başında bulunan (lâm) harfi, zekâtın kimlere sarfedileceğini beyân eder; aynı zamanda ze­kât dağıtımında zekât verenin bu sınıflar arasında muhayyer olduğuna işaret vardır» derler.. İmâm-ı Şafiî ise (lâm) harfini «temlik» mânasına hamledip, dağıtılacak zekâtın bunlar ara­sında eşit olarak taksimi gerekir, der.

Az yukarıda da ifâde edildiği gibi zekâtın kimlere verile­ceğini Allah bizzat tâyin etmiş, bu hususu peygamber'e bile bı­rakmamıştır.. Bu mânayla hiç kimse bu sekiz sınıf m dışında kalanlara zekât verileceğine hükmedemez.. Nitekim Ziyâd bin Haris el-Suddâî'nin hadîsinde, Suddâ kabilesinden bir adam Hazret-i Peygamber'e (S.A.V.) gelerek:

— Ey Allah'ın Resulü! Bana da zekâtlardan veriniz, diye­rek istekte bulundu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (S.A.V.) ona:

__ Şüphe yok ki, Cenâb-ı Allah   zekâtların    (sarf edilecek

yerlerini tâyinde) ne bir peygamberin, ne de bir başkasının hük­müne razı olmamıştır da bizzat kendisi onu sekiz sınıfa böl­müştür.. Eğer sen o sekiz sınıf ehlinden biri isen vereyim!?» [7]

buyurmuştur.

Kvr'ân-ı Kerîm'in hangi âyetinde «sadaka» kelimesi ka­yıtsız olarak gelmişse, ondan «zekât» kasdedilmiştir.. Bu mâ­nayla Hazret-i Peygamber (S.A.V.):

   «Ben, zenginlerinizden zekâtı alıp fakirlerinize vermekle emrolundum!» buyurmuşlardır. [8]

 

Sekiz Sınıfın İzahı

 

1. Fakir ve miskinlerden maksadın ne olduğunda ve fa­kirle miskinin kimler olduğu hakkında görü s farkları olmuş­tur :

a) İmâm Ebû Hanîfe'ye göre, miskîn'in hâli, fakirinkin-den daha kötüdür.. Ahmed bin Hanbel de aynı görüştedir,

b) Cumhura göre, fakir, şuna buna yüzsuyu dökmiyen, ih­tiyacını izzet-i nefsini koruyarak arzetmiyen kimsedir.  Miskin ise kapı kapı  dolaşıp dilenen kimsedir.. İbn-i Abbas (R.A.), Mücâhid ve Hasan Basrî de aynı gülüştedirler.

c) Katâde'ye göre, fakir, kendisinde müzmin hastalık bu­lunup muhtaç durumda olandır. Miskin ise, muhtaç durumda bulunup sıhhatli ve sağlam olan kimsedir.

d) İkrime diyor ki: «Müslüman fakirlerine «miskin» de­meyin!. Çünkü miskinler ancak Kitap ehli olanlardır.»

Bu hususta tarafeynin ihticacma medar olan hadîslerden bir kaçını sıralıyoruz:

«Sadaka   (zekât) zengine, bir de güçlü sıhhatli kimseye helâl değildir..»

İki adam Hazret-i Peygamber (S.A.V.)e gelerek, zekât is­tediler.. Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) onlara dikkatle baktık­tan sonra ikisini de sıhhatli ve güçîü gördü..   Bunun   üzerine şöyle buyurdu:

«İsterseniz size vereyim, ama zekâtta ne zenginin, ne de kaza­nacak durumda olan güçlü ve kuvvetlinin hissesi vardır!..» [9]

Miskinler hakkında ise, Ebû Hüreyre (R.A.)den rivayet edilen hadîste buyuruluyor ki:

«Miskin, halkın etrafında dolaşan bir iki lokma bir iki hur­mayla geri çevrilen kimse değildir..» Bunun üzerine Ashâb-ı Ki­ram :

—  Peki, miskin kimdir, ey Allah'ın Resulü? diye sordular. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) cevap verdi:

— «Kendisini doygun kılacak kadar bir zenginlik buîamı-yan, durumu bilinmediği için de kendisine zekât verilmiyen ve halktan bir şey istemiyen kimsedir..» [10]

e) îmâm-ı Şafiî ile İmâm Mâlik'in arkadaşları, fakir ile miskin arasında pek fark yoktur, demişlerdir.. İmâm Mâlik ise, «Fakir, iffet sahibi olan muhtaçtır; miskin dilenen kimse­dir» demiştir..[11]

 

Zekât Almaya Müstehak Olan Fakirin İhtiyaç Ölçüsü

 

a) Ekseri âlimlere göre bir evi ve bir de hizmelçisi olup, geliri kendisine yetmiyen kimse zekât alabilir..

b) İmâm Mâlik'e göre, evinin ve hizmetçisinin ihtiyacını karşılıyacak bir fazlalık yoksa zekât alabilir. Nahâî ile Süfyân-ı Sevrî de aynı görüştedir..

c) İmâm Ebû Hanîfe, «20 dinar akın veya 200 dirhem gümüşü olan kimse zekât almasın'.» demiştir

d) Ahmed bin Hanbel, İshâk bin Râhaveyh ve diğer bâzı âlimlere göre, 50 dirhemi veya o nisbetle altını olanın zekât al­ması doğru olmaz..

Ahmed bin Hanbel vardığı hükümde şu hadîsle ihticac et-mistir: «Elli dirhemi  bulunan kimseye zekât almak helâl olmaz!.» [12]

e) Hasan el-Basrî, «40 dirhemi bulunan kimse zekât al­masın!» diyor.. Bunun delil olarak dayandığı hadîs şudur:

«Kim zengin olduğu halde halktan bir şey dilenirse, kıya­met günü yüzü yara-bere ve irinli olarak gelir!.» Bunun üzeri­ne soruldu:

— Ey Allah'ın Resulü! Onun zenginliğinin ölçüsü nedir?

—  «40 dirhemdir» diye cevap verdiler.. [13]

f) İmâm-ı Şafiî ve Ebû Sevr'e göre, kazanç te'min etmeye güc ve kuvveti yeten veya bir sanat işlemekle kazanç yolunu bulabilme imkânı olan kimseye zekât almak haramdır.. İmâm-ı Şafiî ile Ebû Sevr şu hadîs ile ihticac etmişlerdir:

 «Zengine   ve bir de   sücü, kuvveti yerinde olana zekât helâl olmaz.» [14]

tmâm-ı Tirmizî el-Câmiinde deı ki:

— «Adam sağlam ve sıhhatli olduğu halde muhtaç durum­da bulunur, yanında da bir şey mevcud değilse, ona zekât ve­rilebilir.» Ebû Hanîfe ile arkadaşları da aynı görüştedirler.

Ubeydullah bin Hasan diyor ki:

—«Kendisine bir sene yetecek kadar yiyecek ve giyeceği olmıyan kimseye zekât verilebilir.» Ubeyduilah, Hazret-i Ömer (R.A.)den yapılan şu rivayetle ihticac etmiştir: «Rcsûlüllah (S.A.V.) kendisine isabet eden ganimetten bir yıl yetecek ka­dar depo ederdi.»

Bu hususta birçok rivayetler varsa da çoğunun zayıf ol­duğu tesbît edildiğinden buraya almadık..

Zekâtı başka yerin fakirlerine göndedraıek caiz midir? Bu hususta âlimlerin görüş farkı vardır:

a) Suhnûn ve îbn-i Kaasım'a göre, nakledilmez... Sahih olan da budur. Ancak zarurete binâen bir kısmının nakledilme­sine cevaz verilmiştir.

b) İmâm Mâlik'e göre, nakledilmesi caizdir.. İkincilerin delili, Hazret-i Muâz'ın Yemenlilere, «Arpa ve

diğer hububat yerine zekât olarak hazır elbise getirin; çünkü dikili hazır elbise Medine'deki Muhacirin için daha favdahdır.» [15] diye tenbihte bulunmasıdır.

Malı kıymetlendirip nakil olarak zekâtını vermek caiz mi­dir?

a) Ebû Hanîfe'ye göre caizdir.. İmânım bu husustaki deli­li su hadîstir :

«Kimin yanındaki deve yirmiye ulaşırsa, zekât olarak bir

cezea (beş yaşma girmiş bir dişi deve) verilir..   Cezea yoksa, hıkka (dört yaşına girmiş bir dişi deve) verilir ve kendisine ko­lay gelen ya iki koyun, ya da yirmi dirhem (ilâve edilir).» [16]

b) İmâm Mâlik'e göre, bir rivayette caiz değildir... Delili ise şu hadîstir:  «Bes devede bîr koyun; kırk koyunda da bîr koyun zekât olarak veriliş.» Bu ha­dîste sadece deve ve koyun olarak zekât verilir, denilmiş, kıy­metinden bahsedilmemiştir..

3. Zekât toplamaya ıne'mur olan..

Hazret-i Peygamber (A.S.) devrinde bunun örnekleri mev­cuttur. Bugünkü tâbirle «tahsildar» diyebileceğimiz me'murlar çıkıp Beytülmal'm nam-u hesabına zekât toplarlardı.. Bunlara ücret olarak ne ödenirdi; topladığı zekâttan kendilerine bir ücret ayırmak caiz görülmüş müdür?

1- İmâm-ı Şafiî ve Mücâhide göre sekizde biri ödenir..

2- İbn-i Ömer ve Mâlik'e göre hizmetlerine mukabil üc­ret ödenir. Ebû Hanîfe ve arkadaşları da aynı görüştedirler..

3- İbn-i  Arabi'ye göre, tahsildarın ücreti toplanan ze­kâttan değil, Beytülmal'dan ödenir..

4- Kalblcri İslama henüz yeni  alıştırılıp  ısındırılanlara gelince:

İslâmın ilk devrinde yeni Müslüman olanlara, zengin bile olsalar, kalbleri iyice ısınıp yatışsın diye zekât verilirdi.

Ancak yeni müslüman olanları üç sınıfta toplamak müm­kündür..

1. Delil ve burhana dayanıp Müslüman olanlar..

2. Savaş ve kılıç ile Müslümanlığı kabul edenler..

3. Yapılan iyilik, âlicenaplık ve hayırhahlık karşısında ge lip Müslüman olanlar..

İslâm lideri bunların derece ve tutumlarına göre muamele de bulunur. Buna işaretle  Hazret-i Peygamber  (S.A.V.)   Ensar a hitapla: «Hakikat ben, küfürden yeni kopup Müslüman oîan bir kısım adamlara (ze­kât) veririm de onları (böylece İslâmiyete) alıştırıp ısındırı­rım!.» buyurdular, [17]

İbn-i îshâk diyor ki: «Hazret-i Peygamber Efendimiz, ye­ni Müslüman olan zengin ve eşrafa da zekât veriyordu.. Meselâ: Ebû Süfyan bin Harb'e 100 deve vermiştir. Ayrıca Süheyb bin Amr'e, Havatıyb bin Abdüluzza ve Safvân bin Ümeyye'ye de buna yakın nisbette zekât verdiği târihen sabittir.»

İslâm güçlenip hatırı sayılır bir duruma geldikten sonra yine «Müellefetü'l-kulûb»a zekât verilir mi? Bu hususta âlim­lerin görüş farkları olmuştur:

a) Ömer, Hasan ve Şa'bî'ye göre, bu sınıf, İslâmm zuhur ve izzet bulmasıyla artık kalkmış oldu, yâni zekât ile kalblerin islâmiyete ısınma metoduna lüzum kalmadı..

b) İmâm Mâlik ile re'y taraf darı olanların mezhebi de bu­dur.. Hanefîlerin bir kısmı bu hususta  Sahabenin icmâı bu­lunduğunu iddia etmişlerdir.

c) Alimlerden bir cemaate göre ise, onların hissesi baki­dir.. Ancak Hazret-i Ömer (R.A.) îslâmtn izzet ve satvetini gö­rünce zekâtı bu sınıftan kesti.. Mâverdî de bu görüşe göre fet­va vermiştir.. Zuhrî'den bu husus sorulduğundan, «nesholun-duğunu bilmiyorum» demiştir..

5. Borçlulara...

Borç allında bulunan ve fakat ödeme imkânı bulamayan­lara da zekât verilir.. Gayr-i meşru yollarda harcamak suretiy­le boıc aluna girenlere, tevbe etmedikleri takdirde zekât ve­rilmez.

Hazret-i Peygamber (S.A.V.) devrinde meyve elım-salı-mında zarara girmek suretiyle borçlanan bir adam hakkında buyurdular ki: «Buna zekât verin!.»

6. Allah yolunda harcıyana ...Bunu «Fî-sebîlillâh»m meali olarak kullandık.. Müfessir-lerin beyânına göre, savaşa giden, bu yolda at ve deve besliyen kimselere, sarfettiklcrine karşılık  zengin bile olsalar   ze­kât verilir.

Başta İmâm Mâlik ve ekseri ulemâ bu görüştedirler.. îbn-i Ömer'e göre hac ve umre yapanlardır.. Onlara da takviye olsun diye zekât verilir. İmânı Ahmed ve İshâk bin Rahaveyh'e göre de böyledir..

Nitekim Buhârî'nin Ebî'l-âs'dan yaptığı rivayette deniliyor ki: «Hazret-i   Peygamber (A.S.) bizi hac etmemiz için zekât develerine bindirdi..» Buna benzer bir rivayet de Ebû Nu'mân'dan yapılmıştır: «Bir kadın, Abdullah bin Ömer'e gelerek dedi ki: Kocam malı­nı Allah yolunda harcamamı vasıyyet etti.. Ne buyurursunuz?, tbn-i Ömer (R.A.) ona:

— «Kocanın dediği gibi yap.. Onu Allah yolunda harca!. Onu Allah'ın evini ziyaret etmek istiyenlere ver!. Çünkü hac edenler Allah'ın temsilci hey'etleridir..» diye cevap verdi..

7. Yolda kalmışlara..

Buna «İbni sebîl = yolun oğlu» denir.. Sebebi ise, yola ve yolculuğa gerekli bulunduğu içindir. Maksad ve murad ise, yol­culuk hâlinde beldesiyle ve eviyle olan irtibatı kesilmiş olup muhtaç duruma düşen yolcudur.. Aslında bu adam kendi beldesinde zengin bir kimse dahi olsa, değil mi ki yolda muhtaç ve perişan duruma düşmüştür; o halde ona da zekât verilir..

İşte bu sınıflar, kendilerine zekât verilmeye cevaz verilen­lerdir ki bu Allah tarafından farz kılınmış bir hükümdür..

Köle ve esîr sınıfını fazla îzâha lüzum görmüyoruz. Çünkü kölelik bugün artık kalkmış vaziyettedir. Bâzı âlimler, «esirle­ri» buna dahil etmemişler; sadece iki sınıf üzerinde durmuş­lardır:

a) Kölelik kaydı altında bulunan kimseyi zekât ile satın alıp âzâd etmek.. İmâm Mâlik ve Ahmed bin Hanbel de bu gö­rüştedir.

b) Mükâteb olan (yâni kendisiyle   akd-i   kitabet   edilen kimseye) verilir. İmâm-ı Şafiî ile re'y tarafdarlan bu görüşte­dirler.. [18]

 

ZENGİNLERDEN ZEKAT ALIP MUHTAÇLARA DAĞITMAK

 

«Onların mallarından sadaka (zekât) al ki, bununla ken­dilerini (günahlardan) temizlemiş ve tezkiye etmiş olasın.. On­lara duada da bulun.. Çünkü senin duâan onlar için sükûnet­tir..» [19]

Bu âyette geçen ve alınması emredilen «sadaka» hakkında âlimlerin görüş farkları olmuştur:

a) Cüveyb'in İbn-i Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayette, sa­dakadan maksad burada farz olan zekâttır, deniliyor. İkrime'-nin de görüşü budur..

b) Diğer bâzı âlimlere göre, bu, haklarında inen kimselere

mahsustur; umuma teşmil edilmez.. Çünkü bu âyet inince, — yâni savaşa katılmıyanlar pişmanlık duyup temizlenmek için bütün mallarını derleyip toplayıp Hazret-i Peygamber'e ge­tirmişlerdi— Resûlüllah (S.A.V.) da onların getirdikleri mal­ların üçte birini alıp muhtaçlara dağıtmıştı..

Nitekim İmâm Mâlik buna dayanarak demiştir ki: «Malı­nın hepsini sadaka edeceğini söyliyene, üçte birini sadaka ola­rak dağıtması kâfi gelir..»

İkincilere göre Hazret-i Peygamber (S.A.V.)in vefâtiyle artık bu durum kalkmış oldu..

Hazret-i Ebûbekir Sıddîk (R.A.) devrinde zekât vermek is-temiyenler, delil olarak bu âyeti Öne sürmüşlerdi.. Diyorlardı ki, «Peygamber (S.A.V.) bizi temizJemek ve tezkiye etmek, bi­ze duada bulunmak üzere bizden zekât alıp dağıtıyordu. Şimdi ise Hazret-İ Peygamber hayatta olmadığına göre bu sebep ve il­let kalkmış oluvor.»

Hazret-i Ebûbekir Sıddîk ise âyeti umum mânada anlıyor ve onu diğer ilgili âyetlerle tefsir ederek murâd olan mânâyı daha iyi anlıyordu. Çünkü önce zekâtın gaye ve hedefini, sağ-Iıyacağı sosyal adaleti, dayanışma ve hayırhahlığı düşünmek ge­rektir. Bu bakımdan Büyük Sıddîk (R.A.):

«Allah'a   andolsun ki zekâtla namaz arasım ayırıp (biz namaz kılarız, fakat zekât ver­meyiz) diyenleri elbette öldüreceğim!» diye yemin etti ve sa­vaştı.. [20]

«Bu hitap yalnız Pej'gamberedir, başkası buna dâhil ol­maz» diyenler, şüphesiz ki Kur'âmn mâna ve ruhunu bilmiyen câhillerdi. Şeriatın me'hazmdan gafil olan ve dini alaya alan bir takım sapıklardı. Hz. Ebûbekir Sıddîk (R.A.), Hâli d bin Velîd (R.A.) kumandasında gönderdiği mücâhidlerle bu sapık­ları te'dîb ve tenkil etti..

Hitabın kimlere teveccüh ettiğini, ancak diğer âyetlerle ve alâkalı hadîslerle bilmek mümkündür.. Bu suretle âyetin hedef ve maksadı anlaşılabilir..

Hem Kur'ân-ı Kerîm'de vârîd olan bitablar tek bir bab üzerine gelmemiş, bilâkis muhtelif bab ve veçhelere delâlet ederek inmiştir. Meselâ:

1. Bütün ümmete teveccüh eden hitâb :[21]

2. Yalnız lâfız yönünden   Hazret-i Peygamber'e hâs olan hitâb..[22]                                              

3.  Lâfız yönünden yalnız Hazret-i Peygamber'e, mâna ve fiil yönünden bütün ümmete hitâb..[23]

(Huz min emvalinim sadakaten = Onların malından ze­kât al ki...)

Bu cümlede geçen «mal»dan maksad ve murad nedir? Ve hangi mallardan zekât alınır? Bu hususta da âlimlerin görüş farkları olmuştur:

a) Araplardan bâzısı, «mal» denilince, yalnız elbise, pılı-pırtı, ticâret malı ve benzeri şeyleri kasdederler.. Paraya mal demezler. Çünkü para sadece bir vasıtadır..

b) Bâzısına göre, «mal»  denilince yalnız altın ve gümüş anlaşılır..

c) Yalnız deve kasdedilir..

d) Koyun, keçi, sığır ve deve gibi bütün hayvanlar kasde-diliyor..

e) Ebû Ömer diyor ki: Araplarca en mâruf olan mâna, mal ve mülk olarak edindiğin her şey'e şâmildir.. Nitekim Haz-ret-i Peygamber (S.A.V.) bu mânayla buyurdular ki:

«Âdemoğlu, «malım, malım» der.. Onun malı ancak yiyip tiği veya giyip eskittiği veya tasadduk edipâ geriye bırak­tığı şeylerdir..»[24]

Zekâtın ne kadar ve kimden alınacağı hadîslerle beyân edilmiştir ki, Tevbe sûresi 60. âyetin tefsirinde açıklanmıştır..

(Onlara duada bulun!.)

Cümlesi, zekâtını dosdoğru verenlere İmâmın (İslâm li­derinin) bereketle duâ etmesinin vâcib olduğunu ifâde eder.. Nitekim Hazret-i Peygamber (S.A.V.), zekâtım getiren bir kavım için  diye duâ etmiştir. [25] îbn-i Ebî Evfâ (R.A.) kendi zekâtını getirdiğinde Allah'ın Resulü onun için de: «Allahım, Ebî Evfâ'-mn hanedanına ralımet eyle!..» diye duâ etmiştir..

Bunun  [26] âyetîyle mensûh olduğunu söyliyenler olmuşsa da, îtimâde şâyân görülmemiştir. [27] âyetine dayanıp Hazret-i Peygamber'den başkası için «salât» getirilmiyeceğine hük­medenler olmuştur. Fakat âlimlerin çoğu «Onlara duada bu­lun!.» mealindeki âyetin umum ifâde ettiğini, bu bakımdan ze­kâtım verenlere de «saîât = duâ» edileceğini beyân etmşilerdir. Sahih olan da budur.. Çünkü Câbir bin Abdullah (R.A.)m yap­tığı rivayet bunu tamamen te'yid etmektedir. Hazret-i Câbir di­yor ki: «Hazret-i Peygamber (S.A.V.) bize geldiğinde, karıma dedim ki: «Resûlüllah'dan bir $ey sorma ve bir istekte bulun­ma!.» O da, «Nasıl olur bu? HazreL-i Peygamber (S.A.V.) bize gelsin de ben bir şey istemiyeyim!...» diye cevap verdi ve Re-sûlüllah'a hitâb ederek: «Ya Resûlâllah! Kocama salât (duâ) da bulununuz» diye recâda bulundu.. Bu istek üzerine Hazret-i Peygamber (S.A.V.)- «Allah'ın salâtısana da, kocana da olsun!» diye duada bulundu..

«Salât» burada rahmet ve şefkat mânasına gelir,. Umumi­yetle «duâ» demektir. [28]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1. İmâm (İslâm devleti lideri)ın zenginlerden zekât alıp fakirlere dağıtması farzdır.. Hiç bir zengin bu hususta imâma muhalefet edemez.. Aksi halde icraî kuvvete baş vurularak zor­la alınır..

2. Para, ticaret eşyası ve koyun, keçi, deve, sığır bu hük­me dahildir.. Araziden çıkan belli mahsullerden de onda bir veya yirmide bir zekât alınır..

3.  Zekâtını dosdoğru, gönül rızasıyla   verenlere   imâmın duâ etmesi vâcibdir. [29]


 

[1][1] Tevbe sûresi, âyet: 34.       

[2] İbn-i Asâkir'in İbn-i Abbas (R.A.)dan rivayet ettiği bu hadîsin sırrı, bu­gün Müslümanların a&ın derecede olan Batı hayranlığıyla tecelli etmiştir

[3] ibn-i Kesir: C. 2, S. 350.

[4] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/17-21.

[5] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/21.

[6] Tevbe sûresi, âyet:  60.

[7] Ebû Dâvud - Dâre Kutııî.

[8] Muğîre: Mâlik'den rivayet etmiştir. Kurtubî C. 8, S. 172.

Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/22-23.

[9] İmânı  Ahmed - Ebû  Dâvud  - Nesei  -   İbnü Ebî Hatim:  Abdullah bin Adiy'den..

[10] Bulıârî - Müslim: Ebû Hüreyre  (R.A.)den.

[11] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/23-25.

[12] Dâre Kutni: Abdullah bin Mes'ud (R-A.)dan.. Yalnız bu hadîsin isna­dında iki zayıf râvinin bulunduğu tesMt edilmiştir: Abdurrahnıân b. İshâk ve Bekir b. Hâmis.

[13] Dâre Kutnî:  Abdullah bin Mes'ud  (R.A.)den..

[14] Ebû Dâvud - Tirmizî - Dâre Kııtnî: Abdullah bin Ömer  (R.A.)dan.

[15] Dâre Kutnî: Muâz bin Cebel  (R.A.)den.

[16] Buharı:  Enes bin Mâlik  (R.A.)den.

[17] Sahîh-i Müslim:  Enes  bin Mâlik  (R.A.)den..

[18] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/25-30.

[19] Tevbe sûresi, âyet:  103.

[20] İbnü'l-Arabî - Kurtubî, C. 8, S. 244

[21] Mâide sûresi,  âyet:   6. Bakare sûresi ,âyet:   183.

[22] İsrâ sûresi, âyet:   79

[23] İsrâ sûresi, âyet:  78. - Nah! sûresi, âyet:  98. Nisa sûresi, âyet:   102. -Tevbe sûresi, âyet: 103. - Ahz&b sûresi, âyet:  1. - Talâk sûresi, âyet:

[24] Kurtubî lefsîri C. 8, S. 245.

[25] Sahîh-i Müslim:  Abdullah bin Ebî Evfâ  (,K.A.)den.

[26] Tevbe sûresi, âyet: 84.

[27] Nûr sûresi, âyet: 63

[28] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/30-34.

[29] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/34.