Kuran - 39. Sayfa - Kuranahkami
ZEKATI ÖDEMMİYEN ALTIN VE GÜMÜŞ
«Altın ve gümüşü hazineye tıkıp da onu Allah yolunda har-camiyanlar (yok mu? İşte onları pek acıklı bir azâb ile müjdele!.» [1]
Din adamları, peygamber vârisleri olarak vasıflandırılmıştır. Peygamberler (Salât ü selâm hepsine olsun!) her türlü söz ve davranışlarıyla insanlara Örnek olurlar da her iki âlemde de onları mutluluğa eriştirmek için yüklendikleri tebliğ vazifesini kusursuz yerine getirmek için çırpmırlar. Bir peygamber, dini hiç bir zaman kendi çıkarma âlet etmemiştir, bütün hizmetleri münhasıran Allah için olmuştur. O halde din adamı vasfını taşıyan âlimler de altın ve gümüş toplayıp biriktirme peşinde değil, ilim ve fazileti, ahlâk-ı hamîdeyi gerçekleştirmek, cem'iyyetleri buna göre eğitmek çabası içinde olacaklardır.
Âyet-i kerîmenin baş kısmında Yahudi bilginleriyle Hıristiyan rahiplerinin çoğunun bâtıl (hak ve adalet, hizmet ve fa-zîlet ölçülerinden uzak) sebeplerle insanları aldatıp onların mallarını yedikleri ve onları Allah yolundan çevirdikleri tasvir edilmekte ve bu hâlin nasıl bir sapıklığa yol açtığına dikkatimiz çekilmektedir.
Hafız İmâdüddîn Ebûlfidâ'nm dediği gibi, maksad çıkarıcı, istismarcı âlimlerden, sapık âbidlerden sakınmayı telkin etmektir.
Süfyân bin Uyeyne diyor ki: «Bizim Müslüman âlimlerinden bozulan olursa, bozulan Yahudi bilginlerine bir benzerlik vardır. Ab idlerimizden bozulan olursa, onda da Hıristiyan rahiplerine bir benzerlik mevcuttur. Nitekim sahih bir hadîste buyuruluyor ki:
«Andolsun ki, (bîr gün gelecek) sizler (ey müslümanım diye geçinenler), kendinizden önceki milletlerin âdet ve törelerine karış be-karış, zira' be-zira' bineceksiniz (yâni onların yaptıklarını tıpatıp yapmaya, işlediklerini işlemeye can atar-casma koşacaksınız). O kadar ki onlardan biri keler deliğine girecek olursa siz de gireceksiniz; onlardan biri karısıyla yolda cinsî münasebette bulunsa siz de bulunmaya yelteneceksiniz.» [2]
Hafız İmâdüddîn Ebûlfidâ, hadîste geçen, «sizden öncekiler» tâbirinden maksadın Yahudi ve Hıristiyan milletleri olduğunu söylüyor.
Demek ki, sadece Müslümanların avamı onları taklîd etmekle kalmıyacak, din âlimlerinden bir kısmı da haham ve rahiplerin istismarcı yollarını tatbika özenecektir. Âlimler bu yola girince artık halkın neler yapacağını bilmekte güçlük çekmeyiz.
Âyet-i kerîmeyle, böyle bir bedbahtlığa sürüklenmemiz için gerekli tenbîh yapılıyor.
Bilhassa Hıristiyan din adamları (rahipler) dini vasıta olarak kullanıp dünyayı yerler, ahlâkı bozarlar, halkın hayır ve sadakasını toplayıp kendi bâtıl dâvaları uğruna harcarlar. Müslümanlara gelince, onlar bunların aksine, sosyal adaleti gerçekleştirmek, kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek ve fakir-lc zengin arasındaki uçurumu kapatmak için zekât ve sadaka dağıtırlar. Bunun hilâfına bir yol îslâmın manevî bünyesinin zedelenmesine ve belki yıkılmasına sebep olabilir.
İbn-i Mübarek Hazretleri, cem'iyyet ve milletleri bozanların üç sınıf insan olduğunu şu iki mısraıyla ne güzel dile getirmiştir:
«İfsâd eder dini ancak kırallar, Kötü din adamları iîe ruhbanlar.»
Ayette geçen (yeknizûne) fiilini, «hazineye tıkıp» ile terce-me ettik. Çünkü bunun masdarı, hazine mânasına gelen «kenz» dir. Bu kelimenin tefsirinde ashab ve tabiînin görüşlerini tes-bitle, murad olan mânayı ve taşıdığı hükmü belirtmek daha kolay olur.
—Mâlik bin Dinar'ın İbn-i Ömer (R.A.)dan yaptığı rivayette, «kenz», zekâtı ödenmiyen maldır, deniliyor Süfyân Sevrî'nin de yaptığı rivayette buna akın bir mânâ verilmiştir: «Zekâtı ödenen mal, yedi kat yerin altında da olsa kenz değildir. Meydanda bile olsa, zekâtı verilmiyen mal kenz' dir.»
İbn-i Abbas, Câbir bin Abdullah ve Ebû Hüreyrc (R.A.) den de aynı mânada mevkuf ve merfû' rivayetler vardır. Hazrel-i Ömer (R.A.) de buna ben/er bir anlamda diyor ki:
«Hangi malın zekâtı verilirse, yere gömülü bile olsa kenz sayılmaz.» [3]
Bütün bu rivayetlerden anlıyoruz kî, sadece alim ve gümüşün anılması, en çok biriktirilen iki kıymetli maden oluşlarından ve herkesçe bilinmeîerindendir. Bu bakımdan diğer mallar da aynı hükme dahildir.
Gerçi Hz. Muâviye, bu âyetin yalnız Yahudî din adamlarıyla, Hıristiyan rahipleri hakkında nazil olduğunu, Müslümanlara teşmil edilemiyeceğini iddia etmişse de, Ebû Zer ve diğer büyük sahâbîler her iki tarafa da şâmil bulunduğunu sarahatle ifâde etmişlerdir. Nitekim Buhârî'nin Zcyd bin Vehb'den yaptığı rivayette, Hazret-i Zeyd diyor ki: Medine'de Rebze mevkiine gelmiştim. Orada Ebû Zer ile karşılaştım. Halbuki ben onu Şam'da biliyordum. Kendisine:
— Ya Ebâ Zer, sizi buralara kadar getiren sebep nedir? Diye sordum. O şu cevabı verdi:
— Şam'da bulunuyordum. Benle Muâviye,
âyeti hakkında ihtilâfa düştük. Muâviye bunun ehl-i kitap hakkında nazil olduğunu söyledi. Ben de, hayır, dedim.. Hem onlar, hem de bizim hakkımızda nazil olmuştur, dedim. Bunun üzerine Muâviye beni Hazret-i Osman'a şikâyet etmişti. Bu yüzden Medine'ye çağırıldım. Halk beni hiç görmemiş gibi toplandı. Bu sebeple de Rebze'de ikamete me'mur edildim. Ne yapalım, bize düşen sadece itaattir.
Huveyz bin Mendad'a göre, bu âyet ayrıca zekât-ı ayni ta-zammun etmektedir ki, ancak dört şartın gerçekleşmesiyle farz olur:
1. Hürriyet, (esirlere, hürriyeti elinden alınmışlara farz değildir).
2. İslâmiyet, (Müslüman olmiyan kimselere de farz değildir).
3. Üzerinden bir senenin geçmesi,
4. Borçtan âri nisab miktarı servetin mevcud olması.. Zîncl eşyası olarak bulundurulan ve kullanılan allın ve gümüşün zekâtı hakkında âlimlerin görüş farkları olmuştur:
a) imâm Ebû Hanîfe'ye ve arkadaşlarına, bir de Süfvân-ı Sevrî ile Evzâfye göre, bunların da zekâtım vermek farzdır.
b) İmâm Mâlik ve arkadaşlarına, İmâm Ahmed ve İshâk bin Râhaveyh, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd'e göre zînet eşyası olarak kullanılan altın ve gümüşün zekâtı verilmez. İmâm-ı Şafiî'nin Irak'daki görüşü de böyledir. Mısır'daki görüşü ise müte-reddiddir..
İmâm Ebû Hanîfe ve aynı görüşte olanlar, altın ve gümüşün zekâtının farziyetinde lâfzın umumiyle ihticac etmişlerdir, imâm Mâlik ve diğerleri ise, nema kasdı olmadığı gerekçesiyle ihticac etmişlerdir.[4]
Çıkarılan Hükümler :
1. Dini bir takım dünyevî menfaatîara âlet etmek haramdır.
2. Başka milletlerin (yâni gayr-i müslimlerin) âdet ve törelerini taklîd etmek îslâmm ruhuna aykırıdır.
3. Nisaba erişen ve diğer şartları tahakkuk eden altın, gümüş ve sair malların zekâtım vermek farzdır.
4. Zekâtı ödenmiyen mal, yer altında gömülü olmasa bile, yine de kenz sayılır. Altın ve gümüşü hazineye tıkıp da zekâtım vermemenin acıklı bir azaba yol açacağı bildiriliyor.[5].
ZEKAT KİMLERE VERİLİR?
«Sadakalar (zekâtlar), Allah tarafından bir farz olarak fakirlere, miskinlere, zekât toplamaya me'ınur olan (tahsildar) lara, kalbleri (İslâm'a henüz yeni) ısınıp kaynaştıranlara, kölelere, esirlere, borçlulara, Allah yolunda (harcıyana) ve yolda aittir (onlara verilir). Allah Alîm ve Hakimdir..» [6]
Zekât'in kimlere verileceği bu âyetle belirtilmiş ve sekiz sınıfta hasredilmiştir.. O halde bu sekiz sınıfın dışında kalanlara zekât verilmez.. Nitekim İmâm Ebû Hanîfe, İmâm Mâlik ve arkadaşları, «cümlede haberin başında bulunan (lâm) harfi, zekâtın kimlere sarfedileceğini beyân eder; aynı zamanda zekât dağıtımında zekât verenin bu sınıflar arasında muhayyer olduğuna işaret vardır» derler.. İmâm-ı Şafiî ise (lâm) harfini «temlik» mânasına hamledip, dağıtılacak zekâtın bunlar arasında eşit olarak taksimi gerekir, der.
Az yukarıda da ifâde edildiği gibi zekâtın kimlere verileceğini Allah bizzat tâyin etmiş, bu hususu peygamber'e bile bırakmamıştır.. Bu mânayla hiç kimse bu sekiz sınıf m dışında kalanlara zekât verileceğine hükmedemez.. Nitekim Ziyâd bin Haris el-Suddâî'nin hadîsinde, Suddâ kabilesinden bir adam Hazret-i Peygamber'e (S.A.V.) gelerek:
— Ey Allah'ın Resulü! Bana da zekâtlardan veriniz, diyerek istekte bulundu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (S.A.V.) ona:
__ Şüphe yok ki, Cenâb-ı Allah zekâtların (sarf edilecek
yerlerini tâyinde) ne bir peygamberin, ne de bir başkasının hükmüne razı olmamıştır da bizzat kendisi onu sekiz sınıfa bölmüştür.. Eğer sen o sekiz sınıf ehlinden biri isen vereyim!?» [7]
buyurmuştur.
Kvr'ân-ı Kerîm'in hangi âyetinde «sadaka» kelimesi kayıtsız olarak gelmişse, ondan «zekât» kasdedilmiştir.. Bu mânayla Hazret-i Peygamber (S.A.V.):
«Ben, zenginlerinizden zekâtı alıp fakirlerinize vermekle emrolundum!» buyurmuşlardır. [8]
Sekiz Sınıfın İzahı
1. Fakir ve miskinlerden maksadın ne olduğunda ve fakirle miskinin kimler olduğu hakkında görü s farkları olmuştur :
a) İmâm Ebû Hanîfe'ye göre, miskîn'in hâli, fakirinkin-den daha kötüdür.. Ahmed bin Hanbel de aynı görüştedir,
b) Cumhura göre, fakir, şuna buna yüzsuyu dökmiyen, ihtiyacını izzet-i nefsini koruyarak arzetmiyen kimsedir. Miskin ise kapı kapı dolaşıp dilenen kimsedir.. İbn-i Abbas (R.A.), Mücâhid ve Hasan Basrî de aynı gülüştedirler.
c) Katâde'ye göre, fakir, kendisinde müzmin hastalık bulunup muhtaç durumda olandır. Miskin ise, muhtaç durumda bulunup sıhhatli ve sağlam olan kimsedir.
d) İkrime diyor ki: «Müslüman fakirlerine «miskin» demeyin!. Çünkü miskinler ancak Kitap ehli olanlardır.»
Bu hususta tarafeynin ihticacma medar olan hadîslerden bir kaçını sıralıyoruz:
«Sadaka (zekât) zengine, bir de güçlü sıhhatli kimseye helâl değildir..»
İki adam Hazret-i Peygamber (S.A.V.)e gelerek, zekât istediler.. Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) onlara dikkatle baktıktan sonra ikisini de sıhhatli ve güçîü gördü.. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
«İsterseniz size vereyim, ama zekâtta ne zenginin, ne de kazanacak durumda olan güçlü ve kuvvetlinin hissesi vardır!..» [9]
Miskinler hakkında ise, Ebû Hüreyre (R.A.)den rivayet edilen hadîste buyuruluyor ki:
«Miskin, halkın etrafında dolaşan bir iki lokma bir iki hurmayla geri çevrilen kimse değildir..» Bunun üzerine Ashâb-ı Kiram :
— Peki, miskin kimdir, ey Allah'ın Resulü? diye sordular. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) cevap verdi:
— «Kendisini doygun kılacak kadar bir zenginlik buîamı-yan, durumu bilinmediği için de kendisine zekât verilmiyen ve halktan bir şey istemiyen kimsedir..» [10]
e) îmâm-ı Şafiî ile İmâm Mâlik'in arkadaşları, fakir ile miskin arasında pek fark yoktur, demişlerdir.. İmâm Mâlik ise, «Fakir, iffet sahibi olan muhtaçtır; miskin dilenen kimsedir» demiştir..[11]
Zekât Almaya Müstehak Olan Fakirin İhtiyaç Ölçüsü
a) Ekseri âlimlere göre bir evi ve bir de hizmelçisi olup, geliri kendisine yetmiyen kimse zekât alabilir..
b) İmâm Mâlik'e göre, evinin ve hizmetçisinin ihtiyacını karşılıyacak bir fazlalık yoksa zekât alabilir. Nahâî ile Süfyân-ı Sevrî de aynı görüştedir..
c) İmâm Ebû Hanîfe, «20 dinar akın veya 200 dirhem gümüşü olan kimse zekât almasın'.» demiştir
d) Ahmed bin Hanbel, İshâk bin Râhaveyh ve diğer bâzı âlimlere göre, 50 dirhemi veya o nisbetle altını olanın zekât alması doğru olmaz..
Ahmed bin Hanbel vardığı hükümde şu hadîsle ihticac et-mistir: «Elli dirhemi bulunan kimseye zekât almak helâl olmaz!.» [12]
e) Hasan el-Basrî, «40 dirhemi bulunan kimse zekât almasın!» diyor.. Bunun delil olarak dayandığı hadîs şudur:
«Kim zengin olduğu halde halktan bir şey dilenirse, kıyamet günü yüzü yara-bere ve irinli olarak gelir!.» Bunun üzerine soruldu:
— Ey Allah'ın Resulü! Onun zenginliğinin ölçüsü nedir?
— «40 dirhemdir» diye cevap verdiler.. [13]
f) İmâm-ı Şafiî ve Ebû Sevr'e göre, kazanç te'min etmeye güc ve kuvveti yeten veya bir sanat işlemekle kazanç yolunu bulabilme imkânı olan kimseye zekât almak haramdır.. İmâm-ı Şafiî ile Ebû Sevr şu hadîs ile ihticac etmişlerdir:
«Zengine ve bir de sücü, kuvveti yerinde olana zekât helâl olmaz.» [14]
tmâm-ı Tirmizî el-Câmiinde deı ki:
— «Adam sağlam ve sıhhatli olduğu halde muhtaç durumda bulunur, yanında da bir şey mevcud değilse, ona zekât verilebilir.» Ebû Hanîfe ile arkadaşları da aynı görüştedirler.
Ubeydullah bin Hasan diyor ki:
—«Kendisine bir sene yetecek kadar yiyecek ve giyeceği olmıyan kimseye zekât verilebilir.» Ubeyduilah, Hazret-i Ömer (R.A.)den yapılan şu rivayetle ihticac etmiştir: «Rcsûlüllah (S.A.V.) kendisine isabet eden ganimetten bir yıl yetecek kadar depo ederdi.»
Bu hususta birçok rivayetler varsa da çoğunun zayıf olduğu tesbît edildiğinden buraya almadık..
Zekâtı başka yerin fakirlerine göndedraıek caiz midir? Bu hususta âlimlerin görüş farkı vardır:
a) Suhnûn ve îbn-i Kaasım'a göre, nakledilmez... Sahih olan da budur. Ancak zarurete binâen bir kısmının nakledilmesine cevaz verilmiştir.
b) İmâm Mâlik'e göre, nakledilmesi caizdir.. İkincilerin delili, Hazret-i Muâz'ın Yemenlilere, «Arpa ve
diğer hububat yerine zekât olarak hazır elbise getirin; çünkü dikili hazır elbise Medine'deki Muhacirin için daha favdahdır.» [15] diye tenbihte bulunmasıdır.
Malı kıymetlendirip nakil olarak zekâtını vermek caiz midir?
a) Ebû Hanîfe'ye göre caizdir.. İmânım bu husustaki delili su hadîstir :
«Kimin yanındaki deve yirmiye ulaşırsa, zekât olarak bir
cezea (beş yaşma girmiş bir dişi deve) verilir.. Cezea yoksa, hıkka (dört yaşına girmiş bir dişi deve) verilir ve kendisine kolay gelen ya iki koyun, ya da yirmi dirhem (ilâve edilir).» [16]
b) İmâm Mâlik'e göre, bir rivayette caiz değildir... Delili ise şu hadîstir: «Bes devede bîr koyun; kırk koyunda da bîr koyun zekât olarak veriliş.» Bu hadîste sadece deve ve koyun olarak zekât verilir, denilmiş, kıymetinden bahsedilmemiştir..
3. Zekât toplamaya ıne'mur olan..
Hazret-i Peygamber (A.S.) devrinde bunun örnekleri mevcuttur. Bugünkü tâbirle «tahsildar» diyebileceğimiz me'murlar çıkıp Beytülmal'm nam-u hesabına zekât toplarlardı.. Bunlara ücret olarak ne ödenirdi; topladığı zekâttan kendilerine bir ücret ayırmak caiz görülmüş müdür?
1- İmâm-ı Şafiî ve Mücâhide göre sekizde biri ödenir..
2- İbn-i Ömer ve Mâlik'e göre hizmetlerine mukabil ücret ödenir. Ebû Hanîfe ve arkadaşları da aynı görüştedirler..
3- İbn-i Arabi'ye göre, tahsildarın ücreti toplanan zekâttan değil, Beytülmal'dan ödenir..
4- Kalblcri İslama henüz yeni alıştırılıp ısındırılanlara gelince:
İslâmın ilk devrinde yeni Müslüman olanlara, zengin bile olsalar, kalbleri iyice ısınıp yatışsın diye zekât verilirdi.
Ancak yeni müslüman olanları üç sınıfta toplamak mümkündür..
1. Delil ve burhana dayanıp Müslüman olanlar..
2. Savaş ve kılıç ile Müslümanlığı kabul edenler..
3. Yapılan iyilik, âlicenaplık ve hayırhahlık karşısında ge lip Müslüman olanlar..
İslâm lideri bunların derece ve tutumlarına göre muamele de bulunur. Buna işaretle Hazret-i Peygamber (S.A.V.) Ensar a hitapla: «Hakikat ben, küfürden yeni kopup Müslüman oîan bir kısım adamlara (zekât) veririm de onları (böylece İslâmiyete) alıştırıp ısındırırım!.» buyurdular, [17]
İbn-i îshâk diyor ki: «Hazret-i Peygamber Efendimiz, yeni Müslüman olan zengin ve eşrafa da zekât veriyordu.. Meselâ: Ebû Süfyan bin Harb'e 100 deve vermiştir. Ayrıca Süheyb bin Amr'e, Havatıyb bin Abdüluzza ve Safvân bin Ümeyye'ye de buna yakın nisbette zekât verdiği târihen sabittir.»
İslâm güçlenip hatırı sayılır bir duruma geldikten sonra yine «Müellefetü'l-kulûb»a zekât verilir mi? Bu hususta âlimlerin görüş farkları olmuştur:
a) Ömer, Hasan ve Şa'bî'ye göre, bu sınıf, İslâmm zuhur ve izzet bulmasıyla artık kalkmış oldu, yâni zekât ile kalblerin islâmiyete ısınma metoduna lüzum kalmadı..
b) İmâm Mâlik ile re'y taraf darı olanların mezhebi de budur.. Hanefîlerin bir kısmı bu hususta Sahabenin icmâı bulunduğunu iddia etmişlerdir.
c) Alimlerden bir cemaate göre ise, onların hissesi bakidir.. Ancak Hazret-i Ömer (R.A.) îslâmtn izzet ve satvetini görünce zekâtı bu sınıftan kesti.. Mâverdî de bu görüşe göre fetva vermiştir.. Zuhrî'den bu husus sorulduğundan, «nesholun-duğunu bilmiyorum» demiştir..
5. Borçlulara...
Borç allında bulunan ve fakat ödeme imkânı bulamayanlara da zekât verilir.. Gayr-i meşru yollarda harcamak suretiyle boıc aluna girenlere, tevbe etmedikleri takdirde zekât verilmez.
Hazret-i Peygamber (S.A.V.) devrinde meyve elım-salı-mında zarara girmek suretiyle borçlanan bir adam hakkında buyurdular ki: «Buna zekât verin!.»
6. Allah yolunda harcıyana ...Bunu «Fî-sebîlillâh»m meali olarak kullandık.. Müfessir-lerin beyânına göre, savaşa giden, bu yolda at ve deve besliyen kimselere, sarfettiklcrine karşılık zengin bile olsalar zekât verilir.
Başta İmâm Mâlik ve ekseri ulemâ bu görüştedirler.. îbn-i Ömer'e göre hac ve umre yapanlardır.. Onlara da takviye olsun diye zekât verilir. İmânı Ahmed ve İshâk bin Rahaveyh'e göre de böyledir..
Nitekim Buhârî'nin Ebî'l-âs'dan yaptığı rivayette deniliyor ki: «Hazret-i Peygamber (A.S.) bizi hac etmemiz için zekât develerine bindirdi..» Buna benzer bir rivayet de Ebû Nu'mân'dan yapılmıştır: «Bir kadın, Abdullah bin Ömer'e gelerek dedi ki: Kocam malını Allah yolunda harcamamı vasıyyet etti.. Ne buyurursunuz?, tbn-i Ömer (R.A.) ona:
— «Kocanın dediği gibi yap.. Onu Allah yolunda harca!. Onu Allah'ın evini ziyaret etmek istiyenlere ver!. Çünkü hac edenler Allah'ın temsilci hey'etleridir..» diye cevap verdi..
7. Yolda kalmışlara..
Buna «İbni sebîl = yolun oğlu» denir.. Sebebi ise, yola ve yolculuğa gerekli bulunduğu içindir. Maksad ve murad ise, yolculuk hâlinde beldesiyle ve eviyle olan irtibatı kesilmiş olup muhtaç duruma düşen yolcudur.. Aslında bu adam kendi beldesinde zengin bir kimse dahi olsa, değil mi ki yolda muhtaç ve perişan duruma düşmüştür; o halde ona da zekât verilir..
İşte bu sınıflar, kendilerine zekât verilmeye cevaz verilenlerdir ki bu Allah tarafından farz kılınmış bir hükümdür..
Köle ve esîr sınıfını fazla îzâha lüzum görmüyoruz. Çünkü kölelik bugün artık kalkmış vaziyettedir. Bâzı âlimler, «esirleri» buna dahil etmemişler; sadece iki sınıf üzerinde durmuşlardır:
a) Kölelik kaydı altında bulunan kimseyi zekât ile satın alıp âzâd etmek.. İmâm Mâlik ve Ahmed bin Hanbel de bu görüştedir.
b) Mükâteb olan (yâni kendisiyle akd-i kitabet edilen kimseye) verilir. İmâm-ı Şafiî ile re'y tarafdarlan bu görüştedirler.. [18]
ZENGİNLERDEN ZEKAT ALIP MUHTAÇLARA DAĞITMAK
«Onların mallarından sadaka (zekât) al ki, bununla kendilerini (günahlardan) temizlemiş ve tezkiye etmiş olasın.. Onlara duada da bulun.. Çünkü senin duâan onlar için sükûnettir..» [19]
Bu âyette geçen ve alınması emredilen «sadaka» hakkında âlimlerin görüş farkları olmuştur:
a) Cüveyb'in İbn-i Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayette, sadakadan maksad burada farz olan zekâttır, deniliyor. İkrime'-nin de görüşü budur..
b) Diğer bâzı âlimlere göre, bu, haklarında inen kimselere
mahsustur; umuma teşmil edilmez.. Çünkü bu âyet inince, — yâni savaşa katılmıyanlar pişmanlık duyup temizlenmek için bütün mallarını derleyip toplayıp Hazret-i Peygamber'e getirmişlerdi— Resûlüllah (S.A.V.) da onların getirdikleri malların üçte birini alıp muhtaçlara dağıtmıştı..
Nitekim İmâm Mâlik buna dayanarak demiştir ki: «Malının hepsini sadaka edeceğini söyliyene, üçte birini sadaka olarak dağıtması kâfi gelir..»
İkincilere göre Hazret-i Peygamber (S.A.V.)in vefâtiyle artık bu durum kalkmış oldu..
Hazret-i Ebûbekir Sıddîk (R.A.) devrinde zekât vermek is-temiyenler, delil olarak bu âyeti Öne sürmüşlerdi.. Diyorlardı ki, «Peygamber (S.A.V.) bizi temizJemek ve tezkiye etmek, bize duada bulunmak üzere bizden zekât alıp dağıtıyordu. Şimdi ise Hazret-İ Peygamber hayatta olmadığına göre bu sebep ve illet kalkmış oluvor.»
Hazret-i Ebûbekir Sıddîk ise âyeti umum mânada anlıyor ve onu diğer ilgili âyetlerle tefsir ederek murâd olan mânâyı daha iyi anlıyordu. Çünkü önce zekâtın gaye ve hedefini, sağ-Iıyacağı sosyal adaleti, dayanışma ve hayırhahlığı düşünmek gerektir. Bu bakımdan Büyük Sıddîk (R.A.):
«Allah'a andolsun ki zekâtla namaz arasım ayırıp (biz namaz kılarız, fakat zekât vermeyiz) diyenleri elbette öldüreceğim!» diye yemin etti ve savaştı.. [20]
«Bu hitap yalnız Pej'gamberedir, başkası buna dâhil olmaz» diyenler, şüphesiz ki Kur'âmn mâna ve ruhunu bilmiyen câhillerdi. Şeriatın me'hazmdan gafil olan ve dini alaya alan bir takım sapıklardı. Hz. Ebûbekir Sıddîk (R.A.), Hâli d bin Velîd (R.A.) kumandasında gönderdiği mücâhidlerle bu sapıkları te'dîb ve tenkil etti..
Hitabın kimlere teveccüh ettiğini, ancak diğer âyetlerle ve alâkalı hadîslerle bilmek mümkündür.. Bu suretle âyetin hedef ve maksadı anlaşılabilir..
Hem Kur'ân-ı Kerîm'de vârîd olan bitablar tek bir bab üzerine gelmemiş, bilâkis muhtelif bab ve veçhelere delâlet ederek inmiştir. Meselâ:
1. Bütün ümmete teveccüh eden hitâb :[21]
2. Yalnız lâfız yönünden Hazret-i Peygamber'e hâs olan hitâb..[22]
3. Lâfız yönünden yalnız Hazret-i Peygamber'e, mâna ve fiil yönünden bütün ümmete hitâb..[23]
(Huz min emvalinim sadakaten = Onların malından zekât al ki...)
Bu cümlede geçen «mal»dan maksad ve murad nedir? Ve hangi mallardan zekât alınır? Bu hususta da âlimlerin görüş farkları olmuştur:
a) Araplardan bâzısı, «mal» denilince, yalnız elbise, pılı-pırtı, ticâret malı ve benzeri şeyleri kasdederler.. Paraya mal demezler. Çünkü para sadece bir vasıtadır..
b) Bâzısına göre, «mal» denilince yalnız altın ve gümüş anlaşılır..
c) Yalnız deve kasdedilir..
d) Koyun, keçi, sığır ve deve gibi bütün hayvanlar kasde-diliyor..
e) Ebû Ömer diyor ki: Araplarca en mâruf olan mâna, mal ve mülk olarak edindiğin her şey'e şâmildir.. Nitekim Haz-ret-i Peygamber (S.A.V.) bu mânayla buyurdular ki:
«Âdemoğlu, «malım, malım» der.. Onun malı ancak yiyip tiği veya giyip eskittiği veya tasadduk edipâ geriye bıraktığı şeylerdir..»[24]
Zekâtın ne kadar ve kimden alınacağı hadîslerle beyân edilmiştir ki, Tevbe sûresi 60. âyetin tefsirinde açıklanmıştır..
(Onlara duada bulun!.)
Cümlesi, zekâtını dosdoğru verenlere İmâmın (İslâm liderinin) bereketle duâ etmesinin vâcib olduğunu ifâde eder.. Nitekim Hazret-i Peygamber (S.A.V.), zekâtım getiren bir kavım için diye duâ etmiştir. [25] îbn-i Ebî Evfâ (R.A.) kendi zekâtını getirdiğinde Allah'ın Resulü onun için de: «Allahım, Ebî Evfâ'-mn hanedanına ralımet eyle!..» diye duâ etmiştir..
Bunun [26] âyetîyle mensûh olduğunu söyliyenler olmuşsa da, îtimâde şâyân görülmemiştir. [27] âyetine dayanıp Hazret-i Peygamber'den başkası için «salât» getirilmiyeceğine hükmedenler olmuştur. Fakat âlimlerin çoğu «Onlara duada bulun!.» mealindeki âyetin umum ifâde ettiğini, bu bakımdan zekâtım verenlere de «saîât = duâ» edileceğini beyân etmşilerdir. Sahih olan da budur.. Çünkü Câbir bin Abdullah (R.A.)m yaptığı rivayet bunu tamamen te'yid etmektedir. Hazret-i Câbir diyor ki: «Hazret-i Peygamber (S.A.V.) bize geldiğinde, karıma dedim ki: «Resûlüllah'dan bir $ey sorma ve bir istekte bulunma!.» O da, «Nasıl olur bu? HazreL-i Peygamber (S.A.V.) bize gelsin de ben bir şey istemiyeyim!...» diye cevap verdi ve Re-sûlüllah'a hitâb ederek: «Ya Resûlâllah! Kocama salât (duâ) da bulununuz» diye recâda bulundu.. Bu istek üzerine Hazret-i Peygamber (S.A.V.)- «Allah'ın salâtısana da, kocana da olsun!» diye duada bulundu..
«Salât» burada rahmet ve şefkat mânasına gelir,. Umumiyetle «duâ» demektir. [28]
Çıkarılan Hükümler:
1. İmâm (İslâm devleti lideri)ın zenginlerden zekât alıp fakirlere dağıtması farzdır.. Hiç bir zengin bu hususta imâma muhalefet edemez.. Aksi halde icraî kuvvete baş vurularak zorla alınır..
2. Para, ticaret eşyası ve koyun, keçi, deve, sığır bu hükme dahildir.. Araziden çıkan belli mahsullerden de onda bir veya yirmide bir zekât alınır..
3. Zekâtını dosdoğru, gönül rızasıyla verenlere imâmın duâ etmesi vâcibdir. [29]
[1][1] Tevbe sûresi, âyet: 34.
[2] İbn-i Asâkir'in İbn-i Abbas (R.A.)dan rivayet ettiği bu hadîsin sırrı, bugün Müslümanların a&ın derecede olan Batı hayranlığıyla tecelli etmiştir
[3] ibn-i Kesir: C. 2, S. 350.
[4] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/17-21.
[5] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/21.
[6] Tevbe sûresi, âyet: 60.
[7] Ebû Dâvud - Dâre Kutııî.
[8] Muğîre: Mâlik'den rivayet etmiştir. Kurtubî C. 8, S. 172.
Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/22-23.
[9] İmânı Ahmed - Ebû Dâvud - Nesei - İbnü Ebî Hatim: Abdullah bin Adiy'den..
[10] Bulıârî - Müslim: Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[11] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/23-25.
[12] Dâre Kutni: Abdullah bin Mes'ud (R-A.)dan.. Yalnız bu hadîsin isnadında iki zayıf râvinin bulunduğu tesMt edilmiştir: Abdurrahnıân b. İshâk ve Bekir b. Hâmis.
[13] Dâre Kutnî: Abdullah bin Mes'ud (R.A.)den..
[14] Ebû Dâvud - Tirmizî - Dâre Kııtnî: Abdullah bin Ömer (R.A.)dan.
[15] Dâre Kutnî: Muâz bin Cebel (R.A.)den.
[16] Buharı: Enes bin Mâlik (R.A.)den.
[17] Sahîh-i Müslim: Enes bin Mâlik (R.A.)den..
[18] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/25-30.
[19] Tevbe sûresi, âyet: 103.
[20] İbnü'l-Arabî - Kurtubî, C. 8, S. 244
[21] Mâide sûresi, âyet: 6. Bakare sûresi ,âyet: 183.
[22] İsrâ sûresi, âyet: 79
[23] İsrâ sûresi, âyet: 78. - Nah! sûresi, âyet: 98. Nisa sûresi, âyet: 102. -Tevbe sûresi, âyet: 103. - Ahz&b sûresi, âyet: 1. - Talâk sûresi, âyet:
[24] Kurtubî lefsîri C. 8, S. 245.
[25] Sahîh-i Müslim: Abdullah bin Ebî Evfâ (,K.A.)den.
[26] Tevbe sûresi, âyet: 84.
[27] Nûr sûresi, âyet: 63
[28] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/30-34.
[29] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/34.
İslami Okul Okulların En Önemlisi