Müminlerle Müşrikler Arasındaki Münasebet - Kuranahkami - 62. Sayfa
MÜMİNLERLE MÜŞRİKLER ARASINDAKİ MÜNASEBET
«Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin; bunu kim yaparsa Allah'tan ilişiği kesilmiş olur, (Allah'tan ona hiç bir yardım ulaşmaz). Meğer ki kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olsanız. Allah size kendisinden (bütün hassasiyetinizle) korkmanızı emrediyor. Nihayet gidiş de ancak Allah'adır.» [1]
Mü'minler her şeyden önce rûh temizliğinin, sosyal reformun ve bütün kuvvetiyle takip edilecek bir hukuk dâvasının tohumlarını yeşertmenin ilk mümessili bulunuyorlar. îslâm devletinin temelini bu prensipler teşkil eder. Bu bakımdan mü'minler her millet ve cem'iyete karşı adaletle davranır, iyi muameleyi ön görür. Kimsenin meşru' hak ve hürriyetine tecâvüzü tecviz etmez.
Mü'minler bütün bu hususlara riâyeti sabırla yürütürken din ve îmânını, îslâmın şeref ve haysiyetini, din kardeşlerinin emniyet ve huzurunu her şey'in üstünde tutar; bunlara karşı vuku bulan veya bulacak olan her türlü tecâvüzü mücâdelenin en güzel şekliyle defetmeyi vecîbe sayar, teslimiyyet bağını yalnız Hakk'a uzatır, şahsî menfaati için hiç bir kâfire içten dost olmaz, maddenin dar çerçevesi içinde şuursuzlaşıp kendi kardeşine ihanet etmezler.
İslâm Peygamberinin kendisine ilk vahiy nazil olduğu andan irtihaline kadar devam eden 23 kamerî senelik siyasî hayatının kısa bir hulâsası yapılacak olursa, o, İslâmm inkişafı, müslümanların umumî menfaatleri için zahiren kâfirlerle bir takım anlaşmalar yapmış, fakat hiç bir zaman onları dost kabul etmemiştir.
Prof Harun Han Şirvânî'nin dediği gibi: «Medine'de müs-lümanlar oranın yerlileri olan yahudîlerle münasebet kurmaya mecbur olmuşlardı ve yeni kurulan devlet yalnız onları hesaba katmak değil, onları da şehrin diğer müslümanları gibi korumak mecburiyetinde idi. (Bu, İslâm'ın yeryüzüne getirmiş olduğu adalet ve hakkaniyetin bir icabıydı.) Hazret-i Muham-med'in büyük basireti ve siyasî inceliği yahudilere bahşettiği fermanda görülür. Bu fermanda diğer hususlar arasında onların da bizzat müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları olduğu (ve bütün münasebetler bu vatandaşlık mefhumu altında toplandığı), Yesrib'deki iki kabilenin bir tek millet teşkil ettiğini, suçluların dinlerinin ahkâmına gö're cezalandırılacağı, ihtiyaç hâsıl olduğu zaman her iki tarafın yeni devleti (vatandaş olarak) müdafaaya çağrılacağı, gelecekde zuhur edecek bütün anlaşmazlıklar hakkında Allah'ın Resulü tarafından karar verileceği yazılıydı.»
Şüphe yok ki bu suretle himayeye mazhar olanlar sözlerinde durmuş olsalardı, vicdan hürriyetinin, müşterek vatandaşlığın bu fermanı yürürlükte kalacaktı. Fakat yahudîler çok geçmeden bu fermanı bozdular. Sözlerini yerine getirmediler. Tarih de şahittir ki bu büyük imtiyaz fermanları, himayeye mazhar olanların kendi düşmanlıkları yüzünden hükümsüz hale gelmiştir.»
İslâmın iç ve dış münasebet ve siyaseti hemen hemen bu prensipler dahilinde idi.
Cenâb-ı Hak, iç ve dış siyasetimzide, kâfirlerle olan münasebetlerimizde çok hassas davranmamızı, yâni her türlü hak ve vecibelere riâyet etmekle beraber hiç bir zaman onları hakikî dost kabul etmememizi emir buyuruyor. Mü'minin gerçek dostu, yine mü'minlerdir. Bu gerçek dostları bırakıp kâfirleri dost edinmemiz, yâni onları mü'minlere tercih etmemiz Allah ile ilişiğimizin kesilmesine, O'nun yüce yardımının ilâhî kanunu icabı olarak artık bize ulaşmıyacağına yol açar..
Nahl sûresi, âyet: 106'da bu gerçeğe işaret edilerek buyu-ruluyor ki:
«Kim Allah'ı tanımaz da küfre (kucak) açarsa, işte Allah'ın gazabı o gibilerin başındadır. Onların hakkı en büyük bir azâbdır. Ancak kalbi îman ile (dolu ve) müsterih bulunduğu halde (küfre( kâfirin dostluğuna) zorlananlar müstesna..»
O halde zevahiri kurtarmak, ölümden kurtulmak, mü'min-lerin menfaatlerini himaye etmek için mü'minin kâfirleri dost İcabûl etmesinde bir beis yoktur. Böyle bir mecburiyet olmadığı, nefis tehlikeye düşmediği zamanlarda ise dostluk kurup onları mü'minlere tercih etmek asla caiz değildir. Bu sebeble Kur'ân-ı Kerîm'in beş-altı yerinde böyle bir dostluğun kurulmasının doğru olmıyacağı beyanla kesin nehiyler vârid olmuştur:
«Ey îmân edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin (ticarî ve kültürel alanda ölçüyü kaçırmamak şartiyle onlarla münasebette bulunma zarureti olunca dostluğunuz bu yolla olsun). [2]
«Ey îmân edenler! Yahudileri de, Nasrânîleri de kendinize dost ve yâr edinmeyin, (onları üstünüze hâkim kılmayın). Onlar ancak birbirinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost ve (hâkim) edinirse o da onlardandır.»[3]
Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) konuyu aydınlatır mahiyette buyurdular ki «Biz bir kısim (kâfir) kavimlerin yüzüne karşı güler yüz gösteririz, fakat kalblerimiz onları lanetler!.» [4]
Âyet-i kerîmenin iniş sebepleri mâna ve maksadı daha iyi kavramamıza ışık tutmaktadır:
a) Sahâbîden Ebû Beltaa oğlu Hâtıb ve bir iki arkadaşı Mekke kâfirlerine karşı dostluk izhar edip sevgilerini yenemi-yorlardı. Bunun üzerine yukarıdaki (Âl-i İmrân sûresi, 28) âyet indi.
b) Ahzâb günü, Sâmıt oğlu Ubâde (R.A.) Cenâb-ı Peygamber'e gelerek:
— Ey Allah'ın Resulü! Maiyetimde yeminli 500 kadar ya-hudî vardır. Onları da savaşa çıkarmayı düşünüyorum, diyerek bu yoldaki arzusunu bildirdi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi.
c) Münafıkların reisi Ubeyy oğlu Abdullah ve arkadaşları gizli ve açık olarak yahudî ve müşriklerle dostluk kurmuşlardı; öyle ki İslâmiyet aleyhine bir takım sinsi faaliyette bulunuyorlardı. Yukarıdaki âyet nazil olarak mü'minlerm bunlarla dostluk kurmaları men'edildi.
Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, ancak zorlanan, müslü-manlarm menfaatlerini korumak için zevahiri kurtarma babında kâfirlerle sathî bir dostluk kurabilirdi.
Tarihî bir olay konumuzu daha iyi aydınlatmaktadır:
— Yalancı peygamber Müseyleme, müslümanları takip ettirirken eshâb-ı kiramdan iki zâtı yakalatıp huzuruna celbedi-yor ve onlardan birine şöyle soruyor:
— Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet eder misin?
O zat da:
— Evet, evet, diye cevap veriyor.
— Benim de Allah'ın Resulü olduğuma şehâdet eder misin?
— Evet, diyor.
Sonra Müseyleme diğer zâta soruyor:
— Söyle bakalım, Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet eder misin?
— Evet..
— Benim de Allah'ın Resulü bulunduğuma şehâdet eder misin
— Ben dilsizim, ben dilsizim, diye cevap veriyor. Fakat Müseyleme bunu öldürüyor. Haber Cenâb-ı Peygamber'e ulaşınca şöyle buyurdular:
— «Öldürülen sahabî doğruluk ve yakan (şüphe götürmez bir îmân) üzere gitti (dünyadan âhirete göç etti). Mübarek olsun!. Diğeri ise, ilâ yoktur.» [5]
Çıkarılan Hükümler
1- Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost ve yâr edinmek haramdır
2- Kâfirleri kendi başlarında hâkim olarak kabul eden müslümanlar zahiren müslümansa da hakikatte İslâmî hüviyetten sıyrılmıştır. Onlar da onlardan sayılırlar..
3- Bir zaruret, (müslümanların umumî menfaatlerini ve öldürülme tehlikesi) olmadıkça kâfirlerle dostane işbirliği yapmak asla doğru değildir. Böyle hallerdeki dostluklar da sırf zevahiri kurtarmaya matuf bulunmalıdır.
4- Kalbi îman ile dolu ve müsterih bulunduğu halde küfre zorlanan mü'minin dil ile bunu kabul eder görünmesine cevaz verilmiştir. Kabul etmediğini ve etmiyeceğini söyler de öldürülürse, kendisine bir günah terettüp etmiyeceği gibi nefsine zulmetmiş de sayılmaz. Bilâkis büyük ecirlere nail olur.
Geniş bilgi için bak fıkıh kitaplarına.. [6]
[1] ÂI-i İmrân sûresi, âyet: 28.
[2] Mümtahıne sûresi, âyet: 1
[3] Mâide sûresi, âyet: 51.
[4] Buhârî - Müslim.
[5] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/175-179.
[6] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/179.
İslami Okul Okulların En Önemlisi